# Necm (Yıldız) Sûresi

**Yazar:** Terzibaba - Necdet Ardıç

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/necm-yildiz-suresi
**Sayfa:** 119

---

# 

# GÖNÜLDEN ESİNTİLER:

KÛR’ÂN-ı KERÎM’de YOLCULUK

53-ve-NECM-YILDIZ-SÛRESİ

NECDET ARDIÇ 

İRFAN SOFRASI

NECDET ARDIÇ

TASAVVUF SERİSİ (37) ÖN SÖZ: 

 Evvelâ bütün okuyucularıma bir ömür boyu sağlık, sıhhat ve gönül muhabbetleri ve gerçek mânâ da tasavvufî idrakler niyaz ederim. 

 Epey zamandır düşündüğüm bir konuyu, bu kitabı, nihayet tahakkuk ettirme zamanı gelmiş olmalı ki, yeniden düzenlemeye başlayabildim. Bilindiği gibi (Necm Sûresi) isimli kitabımız, (TERZİ BABA -1-) Kitabımızın ikinci bölümünde yer almaktadır. Ancak o kitabımızın ölçüleri mevzuu gereği diğer kitaplarımızdan biraz büyük ebattadır. Bu yüzden elde taşınıp okunması pek kolay ve pratik değildir. Ayrıca, (Kûr’ân-ı Kerîm’de yolculuk) adlı çalışmalarımızın içine de girmesi ve daha kolay okunabilmesi için müstakil bir kitap haline getirmeyi uygun buldum ve bu çalışmaya başladım. Belki bir tekrar gibi olacaktır ama, bu şekilde okunması daha kolay olacağı düşüncesi ile sizlerin idraklerinize sunmaya çalışacağım. İnşeallah faydalı olur. Cenâb-ı Hakk bu dünya hayatını en geniş mânâ da değerlendirmeyi nasib etsin. 

 Bu dünya da en büyük kazanç burasını, bu âlemi şehâdet-i, gerçekten müşahede ederek geçirmek ve kendini tanımayı bilmek olacaktır. 

 Bu Sûre-i Şerîfin hayatımın, üzerindeki tesiri oldukça değişik-derin ve Bâtınî hususları kapsamaktadır. Bu Sûre-i Şerîfin hayatımda ki tesirat’ı ve özelliği daha küçük ve genç yaşlarımda gördüğüm birkaç zuhurata dayanmak-tadır. Daha sonraları da seneler içerisinde, zaman, zaman gerçek mânâ da açılımları olmuştur. (TERZİ BABA 1) kitabından aktararak, “Başlarken” bölümü içerisinde bu hususları belirtmeye çalışacağım. 

 Ancak, okuyacağınız bu satırlarda ki mevzular sizlere belki abartılı ve ters ifadeler olarak gelebilir. Bunlar bir muhabbet ehlinin kendi araştırmaları neticesinde sadece kendine ait düşünceleridir diyebiliriz. Bu vesile ile hiç bir kimsenin mutlaka bunların hepsi böyledir, diye kabullenmesi için bir husus ve mecburiyyeti yoktur. Bu bir gönül ve muhabbet işidir. Bizimde zâten bir iddiamız yoktur. Ancak oldukça büyük bir araştırma ve çalışma neticesinde meydana getirilmiş bu bilgileride göz ardı etmemiz mümkün değildi. Terzi Baba (1) ve Bu kitabı-mızda da kayda almış bulunuyoruz. Kabul etmek veya etmemek için kimsenin bir mecburiyeti yoktur. Ve ya dileyen dilediği yeri kabul eder diğerlerini etmeyebilir. Okuyan bütün okurlarımıza teşekkür ederim, sağolsunlar var olsunlar Cenâb-ı Hakk her birirlerimizi ilmi İlâhiyye-sinden faydalandırsın İnşeallah. 

 Sevgili okuyucum, bu kitabın yazılışında, düzenlenişinde, basılışında, bastırılışında, tüm oluşumunda emeği ve hizmeti geçenleri saygı ile yad et, geçmişlerine de hayır dua et, ALLAH (c.c.) gönlünde feyz kapıları açsın. Yarabbi; bu kitaptan meydana gelecek manevi hasılayı, evvelâ acizane, efendimiz Muhammed Mustafa, (s.a.v.) in ve Ehl-i Beyt Hazaratı’nın rûhlarına, Nusret Babamın ve Rahmiye annemin de ruhlarına, ceddinin geçmişlerinin de ruhlarına hediye eyledim kabul eyle, haberdar eyle, ya Rabbi.

 Muhterem okuyucularım; yine bu kitabı da okumaya başlarken, nefs’in hevasından, zan ve hayelden, gafletten soyunmaya çalışarak, saf bir gönül ve Besmele ile okumaya başlamanızı tavsiye edeceğim; çünkü kafamız ve gönlümüz, vehim ve hayalin tesiri altında iken gerçek mânâ da bu ve benzeri kitaplardan yararlanmamız mümkün olamayacaktır.

 Gayret bizden muvaffakiyyet Hakk’tandır.

 Terzi Baba Tekirdağ (14/02/2011) Pazartesi: 

 BAŞLARKEN: 

Bismillâhir rahmânir rahiymi 

 TERZİ BABA (1) kitabı sayfa (132) den başlayarak bazı aktarımlar yapalım. 

 6. Kadıköy tarafında bir yerdeyim. Banliyö kazası olmuş, İstanbula dönmek için vasıta bakıyorum. O arada bir postacı fakirin yanına geldi. Çantasından bir kağıt çıkardı. Arapça yazı ile ikiye katlanmış olarak etrafı Fatiha Sûresindeki gibi süslemeli ve işlemeli sûreyi okudum. Fakat aklımda kalmadı. O Sûre fakire gelen Sûre imiş.

 Necdet Beyin rû’yasında gördüğü sûrenin daha sonra yapılan araştırma ve çalışmalar ile (Necm Sûresi) olduğu müşahâde edilmiştir. 

Necm Sûresi ve onun arasındaki bağ ve hakikatleri daha sonraki bölümde ele alacağız.

 7. Bir gece kalktığımda, “fenecceynake” yani “sana kurtuluş verdik,” dendiğini işitiyorum.

 Uyku ve uyanıklık arasında gerçekleşen bu tecelli üzerinde çok durulabilir. Ancak yeri olmadığı için bu kelimenin, Tahâ sûresinin yani 20. Sûre’nin 40. Âyetinde geçtiğini ve bütün mertebelerde Hakikat-i Muhammed-i üzere Kurtuluşa erdirme olduğunu kısaca belirtelim.

 11. Kûr’ân-ı Keriym okuyorum, içinde bazı yerlerde “Necdetim” diye geçtiğini görüyorum.

 Necdet Bey’in bu rû’yasını kendisinden dinleyen Mürşidi Nûsret Tura O’na “Gördüğün en güzel zuhuratlarından biri bu,” demiştir. Kûr’ân-ı Keriymde “Necdetim” kelimesi geçmemekle birlikte bu kelimenin 

aslını oluşturan Necat kelimesi 40 sûre 41. Âyetinde beyan edilmektedir.

 13. Hacca gitmişim, KÂ’BE-i Şerifin içindeyim fakat başka hiç kimse yok. İçerisi boş, bulunduğum yer, Fetih ile Umre kapısının arası; bomboş… ben içerideyim. 

Bütün hacılar tavafı Kâ’be’nin dışından yapmaktalar. Say yerindeki camlar gibi süslemeli demir parmaklıklı gibi camların arkasında dışarıdan tavaf edenleri görüyorum. 

Umre ile Fetih kapısı arasındayım, özel yapılmış gizli bir kapım var. O kapı o kadar değişik yapılmış ki demir oymalı şekillerin arasından açılabilen kapı, kapanınca kapı olduğu anlaşılmıyor. Cam süslemeli gibi duruyor. Ben o kapının iç tarafında duruyorum. “Tanıdık ve aşina birisi geçerse içeriye alayım,” diye orada bekliyorum. O kapı bize aitmiş, özel olarak verilmiş. 

Ancak dışarıda, içerideki tavafın tersi yönünde sağa doğru da tavaf yapılıyor olarak görüyorum ve duvarların dışında yapılıyor. Bu zuhuratın yorumu vardır fakat yeri olmadığı için gerek görmedim.

NECDET Bey’in rû’yasında müjdelenen bu kapı, Mescid-i Harem’de Fetih ile Umre kapısı arasında yer alan 53 no.lu kapı olduğunu da kendisiyle beraber bizzât müşahâde ettik. Bu konuda açık gönül Kâ’be’ sine girilen kapının ve kabiliyetlilerinin oradan alma selâhiyetinin kendisine verildiği gösterilmiştir. 

Bu konuda açıklayıcı bilgi Terzi Baba (1) kitabımızın, Umre seyahati notları bölümünde verilmiştir. Şimdi biz yine yolumuza, Terzi Baba (1) kitabımızın (sayıların dilinden) bölümünü aktararak devam edelim. Cenâb-ı Hakk her birerlerimize kendi ilmi Zâtî’si olan (İlmi ledün) ünden nasib etsin İnşeallah.

S A Y I L A R I N D İ L İ N D E N

حَيْمءحمن الرءبِسْمِ اللَّهِ الرَّ

Bismillâhirrahmânirrahiym Sayılar (rakkamlar) günlük hayatımızın değişmez sembolleridir. Farkında olalım ya da olmayalım sürekli bu sayıları kullanır ve hayatımızı yönlendirmeye, anlatmaya çalışırız. Çünkü bu sayılar bir anlatım, tanıtım bilgilendir-menin yanında mânâyı mânâlandıran sembollerdir. 

İnsân hayatında bu sayılar hep belirleyici rol oynamışlardır. Günlük tabii yaşantının haricinde ilâhi seyir ve sistemin içerisinde de mânâ ve tecellilerin dili gibi olduklarını görmekteyiz. Zira Kûr’ân-ı Keriymin bir Sûre sayısı, Âyet sayısı, kelime ve harf sayısı vardır. 

Yaşantısı ve ahlâkı Kûr’ândan başka birşey olmayan İnsân-ı Kâmil Peygamber Efendimizin de yaşamına baktığımızda doğduğu tarihi, hicreti, peygamberlik yaşı, süresi, savaşları, fetihleri, ölüm gibi bütün olayların ancak sayılarla ifade edildiğini görmekteyiz.

Demek ki, sayılar bir ahenk ve bilgi kuralı içerisinde, ilâhi hakikatlerle buluşup gönüllerimizi aydınlatıyor.

Peki sayılarla ilgili niçin çalışma yaptık?…

Bir müntesibi olduğum Necdet Ardıç Bey’in sohbet ve derslerine devam ederken, fırsat buldukça da eserlerini okumaya gayret ediyordum. O günlerde yazım çalışması biten ancak henüz kitap hâline gelmemiş olan “Mübarek Geceler ve Bayramlar” adlı eserini ve özellikle de “Mi’rac” bölümünü onlarca kez okudum. Gerek 

okuduğum bu ifadelerden, gerekse O’nun sohbet ve şahsiyetinden elde ettiğim ölçü ve müşahâdelerin kişinin gönlünü ve ufkunu saran huzur ve sükûnete ulaştıran Kûr’ân-i sözler ve yazımlar olduğunu müşahâde ettim. 

Günlerce kendime hep şu soruyu sordum; Kûr’ân “zât” olduğuna, “zât-i oluşumların” kaynağı olduğuna göre, bu Kûr’ân-i söz ve seslenişlerin Kûr’ân’da bir karşılığı olmalıydı; bunu bulabilmek için de kapıyı aralayacak bir “anahtar şifre”yi bulmam, tanımam gerekiyordu.

Hazretimizin eserindeki “Mi’rac” bahsini her okuyuşumda bende derin hayret ve izler bırakıyordu. Çünkü “İnsân” kemâlâtını “Mi’rac” ile kazanıyor; “Mi’rac” da Kûr’ânda özel anlamda “Necm” sûresinde anlatılıyordu.

Bu hâlet-i rûhiyem devam ederken, bir gün hazretimizden aldığım “Silsile-i Âliyye”deki veliler zincirinin 53. sırasında “Terzi Baba”mı gördüm. Bir anda bunun “Necm” sûresiyle aynı sayıyı taşıdığını görünce de bunun yani “53” sayısının bir “şifre” olduğunu; Kûr’ân’da “Terzi Baba”mın müjdelendiğini, hatta “kasem” edildiğini, Cenâb-ı Hakk’ın bazı ilâhi hakikat ve tecellilerini bu “53 şifresiyle” beyan ettiğini yaptığımız çalışma ve araştırmalar ile de tespit etmiş oldum.

Kûr’ânda 53 sayısıyle ifade edilen şifre sayısının yoğun olarak “Necm”in hakikatlerini anlatmakla beraber diğer sûre ve âyetlerde Hz. Rasûlüllah (s.a.v.) ın şahsiyetinde ve hakikatinde, “Mescid-i Harem” ve “Mescid-i Nebevi”de farklı tecelli ve fetihlerde hep 53 sayısının rumûzunu ve özelliklerini müşahâde ettim. 

Allah’ın hidâyet ve lûtfuyla ulaştığım bazı bilgi ve te-cellileri de size aktarmak istiyorum.

“Necdet” ismi daha önce değindiğimiz gibi, “Necat”tan gelen bir isimdir. 

“Necat” ise, kurtuluşa erdirme, halâs olma ve selâmete erdirme gibi anlamlar taşır. 

İsm-i “Necdet” arapça harfleri olarak aşağıda görüldüğü üzere olup; ebced sistemine göre şöyledir: 

 (nun) 50

 (cim) 3

 (dal) 4

/ (te) 400 = 457 olarak yazılır.

“Necat” ise, (nun) 50

 (cim) 3

 (elif) 1

 (te) 400 = 454 (4 + 5 + 4) = 13 olarak yazılır. 

(Necdet)  yazılışını Kûr’ân alfabesindeki, alfabetik sıraya göre yazalım, (nun) 25

 (cim) 5

 (dal) 8

/ (te) 3 = 41 (harf tertibi)

“Necdet” yazılışını Türkçe alfabe sırasına göre yaptığımızda;

 N + E + C + D + E + T

 ( 17 + 6 + 3 + 5 + 6 + 24 ) = 61

Silsile-i Şerifte “Terzi Baba”mın sırasının 53 olduğunu; aynı zamanda Necm Sûresinin 53. Sûre olduğunu ve bunun da O’na ulaştıran şifre olduğunu belirtmiştik.

Şimdi buraya kadar çeşitli şekillerde sayılarla elde ettiğimiz “Necdet” yazılışını altalta yazalım.

 Ebced hesabına göre, 457

 Kûr’ân alfabesine göre, 41

 Türkçe alfabeye göre, 61

 Silsile ve Necm 53 idi. 

“Necdet”i anlatan bu sayıların toplamı 612 çıkar. 

Bu da (61+2) = 63 olur, ki Peygamberimizin yaşam süresi ortaya çıkmış olur. 

 Ebced hesabındaki “Necdet” yazılışına 457 ye bakalım; 

 Bu sayının içinde 53’ün nasıl gizlendiğini görelim,

 457 = 57 - 4 = 53

457 nin içinde aynı zamanda bir başka şekilde Türkçe alfabesindeki “Necdet” sayısını şöyle elde edebiliriz. 

 457 = 57 + 4 = 61

(53) → 457 nin özü ve çekirdeği olmakla beraber, (457) ise, → 53 ün zuhur mahalli ve perdesidir. 

457 deki rakkamların neyi ifade ettiklerine de bakalım. 

 (4) → “İslâmın hakikati ve mertebeleri” 

 (5) → “İslâmın esasları ve Hazarat-ı Hamse”

 (7) → “Sıfat-ı Subutiye ve Nefs mertebeleri” İki değişik sistemle yazılan “Necdet” sayılarını toplarsak 

53 + 61 = 114 elde edilir. 

 (114) bilindiği gibi Kûr’ân-ı Keriymin Sûre sayısını bizlere vermektedir. 

 Kûr’ân-ı Keriymde bir de 13 mucizesi vardır. 

 (13) sayısı Kûr’ânın ve “Hakikat-i Muhammediye”nin şifre sayısıdır. 

 Bunu çok basit misâllerle görebiliyoruz.

 Fatiha (ilk sûre) 7 âyet Nas Sûresi (son sûre) 6 âyet; ikisinin toplamı 

 13 eder. 

 13 mührü Kûr’âna vurulmuştur. 

 Hz. Rasûlüllah’ın doğumu, 571 (5 + 7 + 1) = 13 eder.

 Mekke’de kalış süresi, → 13 yıldır. 

 Kâ’be-i Şerif’in yüksekliği, → 13 mt. dir. 

 Hac ibadetin bitiş tarihi, → 13 Zilhicce’dir.

40 sayısı ise, 

Hz. Rasûlüllah’ın kemâlât yaşı, peygamberlik yaşı ve ayrıca (mim) harfinin de ebced’deki karşılığıdır. 

Şimdi bu girişi yapıp bazı bilgi aktarımından sonra 

sayıların dilinden “Terzi Baba” kitabını okumaya çalışalım. 

40 ile 13 ü yani Hz. Rasûlüllah’ın rûhaniyet yönü ile kemâlât ve risâlet yaşının birlikteliği 40 + 13 = 53 eder. 

Yani 53 ün sayısal oluşumunda 40 ile 13 ün yoğunluğu ve tezahürleri vardır. 

Evet Hz. Rasûlüllah’ın gerek şahsiyeti gerekse hakikati itibariyle 13 ile 53 arasındaki bağı daha yakından görmeye çalışalım. 

Hz. Peygamberimiz (s.a.v.) Medine’ye hicret ettiklerinde 53 yaşında idiler. 

Hz. Peygamberimizin bir ismi de “Ahmed” dir. 

“Ahmed” Kûr’ân’da sadece bir yerde, 61. Sûresinin 6. Âyetinde geçmektedir. 

61. Sûre (6 + 1) = 7; 6. âyet, ki onunla (7 + 6 ) = 13 dür.

Ahmed , hamd kökünden ism-i tafdil olup, herkesten daha çok öven, herkesten daha çok övülendir.

Allah’ın birliğini ve tekliği ifade eden Ahad’a bir (mim) ilâvesi ile Ahmed oluştuğunu görüyoruz. 

Yani Ahad’a (13) e bir (mim) ilâvesi 40 ile 53 ortaya çıkmış oluyor. 

 Ahad ise (elif) 1

 (ha) 8 

 (dal) 4 = 13 eder.

 (Ahmed → Necdet’te) veya (Necdet → Ahmet’te) gizlenmiştir.

Burada bir başka hususu da gözden kaçırmayalım. 

“Ahmed” 61. Sûrenin 6. âyetinde idi; (6 + 1 + 6) = 13 ettiğini görüyoruz. 

Ayrıca (61 + 6) = 67 eder ki, o da “Allah” lâfzının karşılığı idi. (*) Bir başka önemli husus ise, 61. Sûre idi. 

O da Necdet’in Türkçe yorum karşılığı var idi. Az yukarıda Necdet’in ifadeleri olan (457 + 61 + 53) = 571 ettiğini; bunun da Peygamberimizin doğumu olduğunu görüyoruz.

Demek ki, bu ifadelerden Hz. Muhammed’in doğumuna ve Hakikat-i Muhammed-i tecellilerine giden yol ve adres de gösterilmiş oluyor. 

(*) “Allah” lâfzı vb hususlarla ilgili olarak, Kelime-i Tevhid kitabında bilgi verildi

SAF SÛRESI 61/6. âyetinde şöyle buyuruluyor:

وَ إِذْ قَالَ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ

يَا بَنِي إِسْرَائِيلَ إِنِّي رَسُولُ اللَّهِ إِلَيْكُمْ

وَرِيَّةعمِن التّعمُصَدِّقًا لِّمَا بَيْنَ يَدَى

وَمُبَشِّرًا بِرَسُولٍ يَأْتِي مِنْ بَعْدِي اسْمُهُ أَحْمَدُ

جَاءَهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ قَالُوا هَذَا سِحْرٌ مُبِينٌعفَلَمْ

(ve iz kale ıysebnü meryeme ya be­niy israiyle inniy resûlüllahi ileyküm mûsâddikan lima beyne yedeyye minet­tevrati ve mübeşşiren biresûlin ye’tiy min ba’diy ismühu ahmedü felemma caehüm bil beyyinati kalû haza sıhrün mübiynün) Meâlen, “Hani meryemoğlu İsâ da Ey İsrailoğulları ben size Allah’ın elçisiyim, benden önce gelen tevratı tasdik eden ve benden son-ra gelecek olan AHMED adında bir peygamberi müjdeleyen kimse olarak geldim, demişti.”

 61/6 (61 + 6) = 67 (6 + 7) =13

Bu Âyet-i Keriymeden yola çıkarak mevzuumuza farklı anlamlar kazandırmaya çalışalım inşeallah.

Âyette geçen “Ahmed”ten maksat, Peygamberimiz (s.a.v.) dir. Kaynaklara göre İsâ (a.s.) ile Rasûlüllah (s.a.v.) in hicreti arasında 630 yıl vardır, ki sıfırı attığımızda (630) 63, peygamberimizin yaşı olarak kalıyor. 

Burada Cenâb-ı Hak “Mertebe-i İsâ”dan “Ahmed”in geleceğinin müjdeliyor. 

“Ahmed”in sayı şifresi bilindiği gibi 53 idi. Buraya dikkat ederseniz 61. sûre ile 53’ün geleceği müjdeleniyor. 

Şu hadisi şerifi nakledip konumuzun aslına “Terzi Baba’”ya dönelim. 

Hadis; Rûh’ül Beyan cilt9 Shf. 48

[Ashab-ı Kiram, “Ey Allah’ın Rasûlü bize kendinden haber verir misin?” dediler, (s.a.v.) de “Ben İbrahim’in duası, İsâ’nın müjdesiyim. Annem bana gebe kalınca Şâm’daki Busrâ şehrindeki köşkleri aydınlatan bir nûrun kendisinden çıktığını görmüştür.” ] 

Hemen hemen bütün kaynaklar İsâ (a.s.) ın zuhurundan bahsederken Şam’a ineceğini belirtiyorlar. 

Bazı kaynaklarda ise, Şam’daki (Ümeyye) câmiine inece-ğinden bahsederler.

 (Ümeyye) ise (elif) 1 

 (mim) 40

 (ye) 10

 (ye) 10 = 61 dir.

Zuhuratlar mevzumuzda belirttiğim gibi Terzi Babam’ın yıllar önce gördüğü bir zuhuratında “Mescid-i Harem’de kendisine mânen sunulan bir kapı vardı.” Bu zuhuratın devamı olduğu için burada tamamını belirtemiyorum. 

1999 yılı Umre ziyaretimizde bu kapıyı birlikte müşahâde etmiştik. Kapının ismi de “Kehribariyye Şami” idi, kısaca “elektrirkli Şam Kapısı.” Acaba niye “Şam” ismi verilmişti?…

Bunun hikmeti ne olabilirdi?… diye epey düşüncelerim olmuştu. 

Burada “Şam”dan maksat, bir müjdeyi “Lisân-ı İsâ”dan bildirmektir. 

Müjdelenen, müjdeyi veren, isim, Âyet, ve Sûre 

numaralarını, hep birlikte düşündüğümüzde, “Terzi Baba”, “Lisân-ı İsâ”dan kendi gönül kavmine, kendisinin “Ahmed” in zuhuru (53) olarak geleceğini müjdelemesidir. 

Bu müjdeyi veren sûre numarasına baktığımızda 61 idi. Bu sayının daha önce de belirttiğimiz gibi “Necdet” isminin özelliklerini taşıyan Türkçe alfabedeki karşılığı idi. 

O hâlde (61), → O’nun “İseviyyet” yönünün hakikatini açıklayan ve (53) ün “Ahmed” in müjdesini veren şifre sayılarından birisidir. 

Ahmed üzerinde biraz daha düşünelim. 

Daha çok hamd eden, çok övülmeye lâyık olan, çok sevilen beğenilmiş ve de Hz. Peygamberimizin ismi’dir. 

 (mim) (ha)

 → “Ahmed” in İslâm’ın sembolü olan kare üzerinde görelim (dal) (elif) 

 (Ahmed) isminin başındaki (elif) i kaldırdığımızda ne olur? 

- Cevap : → (Hamd) ortaya çıkar. 

 (mim) (ha)

 (dal) ......... (elif) Tekrar (elif) i, (Hamd) isminin başına ilâve ettiğimizde 

→ (Ahmed) ki, (Hamd) ın taşıyıcısı olur.

(mim) (ha) 

“Ahmed” (53), “Liva-ül Hamd” sanca-ğının taşıyıcısıdır. Ümmet-i Muhammed’ in bütün duaları da, bu hamd sancağının altında toplanmak içindir. İşte Terzi Ba-bam’ın zuhuratındaki “Şam” kapısından içeri girenlere bu hamd sancağının altın-da toplanma müjdesi veriliyor.

 LİVA-ÜL 

 HAMD 

 (dal) (elif) 

“Hamd”ı bütün mertebeleriyle taşıyan da “İnsân-ı Kâmil”dir. 

Zira Kûr’ân-ı Keriym “elhamdü lillâhir rabbil âlemiyn” diyerek başlıyor. 

Bunun içinde (53), “İnsân-ı Kâmil”in özel şifre ve rumûzudur. 

İnsân-ı Kâmil ebced’de → 253’tür elif - nun - sin - elif - nun - kef - elif - mim -lâm- 

 ( 1 + 50 + 60 + 1 + 50 + 20 + 1 + 40 + 30 ) = 253

Peygamber Efendimizin doğum tarihi 571 den Kûr’ânın toplam sûre sayısı 114 ü çıkarırsak, Yani (571 – 114) = 457 ortaya çıkmış olur. 

Bunların haricinde 13 sayısı ile ilgili olarak;Terzi Babamın evinin daire numarası 13 tür. 

Ayrıca arabasının plaka numarası 436 yani (4 + 3 + 6) = 13 tür. Yeni arabası ise (133) (13,3) tür. 

Burada şunu söylemem gerekirse, (53) “Terzi Baba”, (13) sayısının yoğunlaşmış hâli “Necdet” ismi, “Hakikat-i Muhammmedi”nin tecelli ve zuhur mahallidir. 

Burada bir düşüncemi daha ilâve etmek istiyorum. Genelde iki cihan serveri, kâinatın Efendisi, insânlığın rehberi, sevgili peygamberimizi Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) in ismi anıldığında hemen iç dünyamızda onu bildiğimiz kadarıyle, onun sûretinin ve siretinin özelliklerini tahayyül ederiz. 

Efendi babamız N. A. Uşşâki Hazretlerini muhabbet bağı ile gördüğüm her durumda Peygamber Efendimize ne kadar da benziyor ifadelerini şuurumda canlandırmışımdır. 

Gerçi Ümmeti Muhammedin hepsi O’ndan olması dolayısıyle ona benzerler, ancak bu hakikatler çoğun-luğunda bâtında kaldığından zuhurda görülemezler. 

İşte sayılar, özellikle de 13 ile 53 arasındaki bu gizemli bağda mânâlar, arasındaki bağı anlatıyor. 

Kûr’ân-ı Keriym’de toplam harf sayıları çeşitli 

dönemlerde bazı müfessir ve alîmlerce ele alınıp incelenmiştir. 

Zemahşeriden alınan kaynak çalışmaya bakarak harf sayısına göre şu çalışmayı yaptık.

Elimizdeki Kûr’ândaki toplam harf sayılarına bakarak aşağıdaki harf-lerden meydana gelen (Necdet) in yazılışına bakalım;

 (nun) 26555 

Bu sayılardan açık olarak anlaşıl-dığına göre Kûr’ân-ı Keriymin için-de dağınık vaziyette en az 1322 adet “Necdet” ismi bulunmakta-dır. 

 (cim) 1322

 (dal) 1778

 (te) 10476 

 40131 

sayısı ile Necdet yazılmış olur. 

(40) + (13) = 53 ve buradaki 1 ise, 53 ün tekliğini gösterir. 

Buraya 40131 sayısına iyi bakın, 53 ü göremediğinizi hemen söyleyeceksiniz, ancak acele etmezseniz 53 ün perdeli olduğunu görürsünüz. 

Burada 40 + 13 = 53 varlığını görüyoruz; 1 ise, hakkın birliğini ifade etmektedir, diyebiliriz. 

Yukarıdaki işlemlerde 53 oluşurken, 13 yani “Hakikat-i Muham-med-i” ile Hz. Muhammedin kemâlât ve Peygamberlik yaşının 40’ın bu sayıların içerisinde de yer alıp, 53’ü oluşturmalarının daha önceki çalış-malarımızın da tasdiklendiğini görüyoruz. 

Burada kısaca harflere de değinmek istiyorum. 

 (nun) harfi (Necdet) in ilk harfi, (Necm) in de ilk harfidir. 

ve dolayısıyle (Necdet) in anlatıldığı şifre harftir.

 (mim) ise, Hz. Peygamberimizin harfidir. 

 (mim) ve (nun) harfi, alfabede peşpeşe gelmektedir. 

Kûr’ândaki toplam harf sayılarına baktığımızda;

 (nun) 26555

 (mim) 26422 bu ikisi arasındaki fark 133 tür. 

Burada 13 ve 3 ü görüyoruz. 

Ayrıca (13), peygamberimizin şifre sayısı olmakla birlikte;

(3) ise, üç adet (mim) i temsil etmesini ve temsilin de “yakıyn” mertebelerini anlatır. 

Az yukarıda da değinmiştik;

“Terzi Baba”nın evinin daire numarası 13 tür, kat da 3 tür; 

her ikisini de birleştirelim… alın size, 133.

Harflerden açılmışken bir hususu daha belirtelim. 

 (Necm), → (nun) ile başlar, (mim) ile biter. 

 Aslında (Necm) (seyr-i ilâhi) (ilâhi seyir) 

 (nun) dan → (mim) e yolculuktur.

Biz Necm mevzumuza daha sonra yine döneceğiz. 

Az yukarıda harflerle Kûr’ân’ın bütününde (Necdet) yazdık ve 40131 çıkmış idi. 

Nasıl ki, Kûr’ân, → Fatiha’da, ve Fatiha, → Besmele’de, ve Besmele, → (be) de gizlendiyse;

53 de → 40131 in içinde ve → Kûr’ân’da öyle gizlenmiştir. 

“Necdet” de, → “Necat”ta gizlenmiştir.

 (nun) harfi için, “Nûr-u İlâhi”dir demiştik. 

Kûr’ânda “Nûr” ile ilgili çok âyetler vardır. 

Bunlardan birisi de 61. Saf sûresinin 8. âyetinde 

نُورُهُووَاللَّهُ مُتَمّ

“vallahü mütimmü nûrihî” 

“ve Allah nûrunu tamamlayacaktır,” şeklindedir.

Bu meâldeki sûre ve âyet numaralarının sayısal değerlerini bilmeden, acaba “Terzi Babam” ile bir ilgisinin olup olmadığını düşünmüştüm. 

Daha sonra açtığımda 61. sûre 8. âyet ile karşılaştım. 

(61 – 8) = 53 çıkar. Hülâsa “Terzi Baba” ile yolculuk, 

“Nûr”un bilinmesi, görülmesi ve o kişinin nûrlanmasıdır.

Bu Âyet bir başka yönüyle de, O’nun “batıni velâyetine” işaret etmektedir diyeiliriz.

1960’lı yıllarda Terzi Babam mürşidi Nûsret Tura Uşşâki Efendimizle günün şartlarına ve imkânlarına göre zaman, zaman mektuplar göndererek görüşüyorlarmış; Nûsret babamız o dönemde Necdet Bey’e yazdığı her mektubuna “Gözümün Nûr’u” diye başladığını hâlen saklanan o mektuplara bakarak görmüştüm.

Onun bu sözleri (nun) daki “Nûr-u İlâhiye”ye nispettir. 

Bugün için bu çalışmamıza ise, delil niteliğinde olup, o gün için söylenen bu sözlerinde hayat bulmasıdır. 

Kûr’ân-ı Keriymde Fussilet 41. sûrenin 53. âyetinde;

سَنُرِيهِمْ آيَاتِنَا فِي الْأَفَاقِ وَفِي أَنْفُسِهِمْ

وهُالْحَقّعنَ لَهُمْ أَنّعحَتَّى يَتَبَيَّنَ

“senüriyhim ayatina fiyl afakı ve fiy en­füsihim hatta yetebeyyene lehüm enne­hül hakku”

“yakında onlara ufuklarda ve kendi nefslerinde/özlerinde, canlarında olan âyetlerimizi göstereceğiz, tâ ki, onlar için O’nun hak olduğu ortaya çıksın.” buyuruluyor.

Afak ve enfüsün birlenmesi ve bilinmesi salik için tasavvuf çalış-malarının da gayesidir. 

Sayılara dikkat edersek; (41. sûrenin 53. âyeti)

(41), daha önce söz ettiğimiz gibi “Necdet” in Kûr’ân harfleri yönünden yazımı idi;(53) ise, bilinen bir gerçektir.

Daha önceki başlarken bölümünde Terzi Babam’dan söz ederken ona muhabbetle yaklaşanların sezgi ve keşif kabiliyetleri ile ondaki “Pir”lik vasfını sezebilirler, demiştim. 

“Pir” Osmanlıca’da;

 (be/pe) 2

 / (ye/i) 10

 / (rı) 200 = 212 dir.

Peki (Pir) “ ” sayısının içindeki özü 53 ü nasıl bulabiliriz. 

Şöyle ki, (212), (53) ün dört (4) katıdır. Yani 4 adet 53 tür. 

Onlar da “Şeriat”, “Tarîkât”, “Hakikat” ve “Mârifet” mertebeleridir. 

Dört mertebede de Pir oluşunun delilidir de diyebilirim. 

53 sayısını kendi aralarında topladığımızda (5 + 3) toplam 8 eder, ki daha sonra izahatını yapacağımız (Necm) in Âyet sayısı da 62 yani (6 + 2) = 8 dir.

Cennetlerin de 8 olduğunu düşünürsek burada 8. cennet “zât” cennetinden bahsedilmektedir. 

Az Yukarıda geçen “Allah nûrunu tamamla-yacaktır,” Âyetinin numarası da 8 idi. 

(Cennet) kelimesine şöyle bir bakalım sayılarımız bizi oraya taşıyacak mı?

 (cim) 3

 (nun) 50

 (nun) 50

 (te) 400 = 503 eder.

503 Cennetin ebceddeki karşılığıdır. 

İster (50 + 3) = 53 deyin, ister ortadaki sıfırı (0) kaldırın (503);

her iki oluşum da 53 ü vermektedir.

Ayrıca sayıları yan yana topladığımızda (5 + 3) = 8 eder. 

İki Cennetin varlığı da mevcuttur; yani cennetin için de cennet vardır. 

Buradaki cennet “Nûr-u İlâhiyye”nin harfi (nun) un kişinin varlığını sarması ve kuşatmasıdır. 

Bir başka açıdan cennet, hakikat-i İlâhiyye yi, (53) ten seyr’dir. 

Bu kitap çalışmamızın belirli bir döneminde Mekke ve Medine’de oldum. Medine’de “Mescid-i Nebevi”nin 41 adet kapısı vardır. 

Son kapı 41 den Peygamber Efendimiz selâmlanarak çıkılımaktadır ve karşımızda da “Cennet’ül Bâkî” yani “sonsuzluk cenneti” bulunmaktadır. Buradaki yorumu buyurun siz yapın. 

“Necdet”, “Necat”tan gelir demiştik. 

“Necdet” müstakil olarak Kûr’ânda geçmez, ancak aslı “Necat” sadece bir yerde Mü’min 40. Sûresinin 41. Âyetinde şöyle geçer: 

جُوَّةعوَيَا قَوْمِ مَا لِي أَدْعُوكُمْ إِلَى اللَّهِ

طَارعوَتَدْعُونَنِي إِلَى النّ

“ve ya kavmi maliyed’uküm ilennecati ve ted’uneniy ilennari” 

“ve ey kavmim benim için ne var ki ben sizi necat’a davet ediyorum ve siz beni nar’a ( ateşe) davet ediyorsunuz.”

40. Sûre olması hem (mim) in hakikatini anlatır, hem de “hâ mim” ile başlayan 7 sûrenin ilkidir. 

“Necat” sözünün bu sûre ve âyetle “Lisân-ı Mûsâ”dan zuhur et-mesinin sebebi şudur. 

Diğer peygamberlere göre onun ümmetinin çok ve asi olması, onla-rın kurtuluşa daha çok ihtiyaçları olmasındandır. 

Bir başka ifade ile de “Hakikat-i Muhammediye”nin “Mertebe-i Mûseviyet”ten seslenişi ve rahmetidir. 

Her birerlerimizde mevcut “Nefs-i Firavun”un yenilmesi ancak bu “Necat” ile mümkün olmaktadır. 

41. Âyet olması da daha önce belirttiğimiz gibi “Necdet”in arapça harfler yönünden yazılımıydı. (*) 

(*) 41 ayrıca Terzi Babamın ilâhi emâneti (1979) asaleten üstlendiği yaşı’dır. Vekâleten ise (1970)tir.

(Necat) kelimesi, (nun)50 (cim)3 (elif)1 (te) 400 = 454 dür, ki, zâten kendi özü itibariyle (4 + 5 + 4) = 13 tür.

(Necat) ın özü, kurtuluşa götüren, hidâyete ulaştırandır. Dikkat edilirse, sayı olarak da 40 ile 41 birbirini takip ediyor, harf olarak da (mim) ile (nun) aynı şekilde birbirini takip ediyor. 40 ile 41; (mim) ile (nun) birbirine delil oldular. 

İstanbul’un Fethine baktığımızda 1453 ü görüyoruz. 

Zahirde → İstanbul’un Fethi, bâtında ise,→ gönüller Fethi’nin müjdelendiğini görüyoruz. 

“Necm Sûresi” Gelelim “Necm” (Yıldız) e; 

(Necm) 53. sûre, 62 âyet, 360 kelime, 1405 harf ve sonunda da “Secde Âyeti” vardır. “Secde Âyeti”, bilindiği gibi okuyanların ve dinleyenlerin secde etmeleri vacib’tir. 

(Necm) üzerinde (Necdet) yazımı şöyle oluşuyor.

“Necdet”ten “Necm”i çıkarırsak (457 – 93) = 364 çıkar ki (3 + 6 + 4) = 13 eder ve bu “İlâhi seyr”in gözler önüne serilmesidir. 

 (nun)135 adet (cim) 12 adet (dal) 27 adet (te) 64 adet 

 238 toplam (2 + 3 + 8) 13 eder

Terzi Babam 1938 (Rumi 1353) yılında Tekirdağ da doğmuştur. 

Bu sayının içindeki ifadeleri görelim:

1938 de 19 var,ki, bu “İnsân-ı Kâmil”in rumûzu ve “besmele”nin hakikatini anlatır.

1938 de 93 vardır ki, o da “Necm” idi. 

Necm Sûresi Terzi Baba’mın doğum tarihine yazılmıştır. 

Necm Sûresi 62 âyettir. Bu âyetleri peşpeşe topladığımızda 1953 çıkarki, açık olarak 19 ve 53 ün varlığı ortaya çıkıyor. 

Bu yıl tarih olarak da Terzi Babamın tasavvuf çalışmalarına başladığı yıldır. 

Ayrıca 1938 e “Hakikat-i Muhammediyye” mührünü vurmuştur. 

Şöyle ki, (1 + 9 + 3) = 13

Terzi Babamız Nüket Hanım Validemiz ile mürşidlerinin işaretleriyle evlenmişlerdir. 

(Nüket) ise, (nun) 50 

 (kef) 20

 (te) 400 

 470 dir. 

O da tıpkı (Necdet) gibi, (nun) harfiyle başlar → (te) harfiyle biter .

“Nüket” 470 ile “Necdet” 457 arasında 13 vardır. 

Zâten Nüket Anne’nin vechine doğru baktığınızda “ilâhi nûr”un esintilerini ve yansımalarını görmemiz mümkündür.

“Nüket” ismi “ışk - muhabbet” kelimesiyle aynı değerdedir. “Işk - muhabbet, aşk)” 

“Necdet”ten, “Işk”a giden yol 13 tür.

Sarmaşık sarıldığı yeri nasıl istila eder-se, “Terzi Baba” da girdiği insân gön-lünü ve vücûdunu öylece kuşatıp istilâ etmektedir. 

 (ayn) 70 

 (şın) 300

 (kaf) 100

 470 eder ki “Işk” ve “Nüket” Aşk lâfzı, sarmaşık demek olan “ışk” kelimesinden alınmıştır. Allah’tan başka herşeyden geçmektir. 

“Işk – Muhabbet” ile Necdet arasında 13 şifresi vardır. O hâlde “İsm-i Necdet” aşkında kemâli’dir. 

Terzi Babamın şu anda iş yeri olarak kullandığı eski evinin numarası 35 tir yani 53 sayısının (ancak sağdan okunmasıyle) gizli yazılışıdır.

Muhterem Dostlarım! İslâm dininin beş ana esasından birisi olan ve Mi’rac hükmünde bulunan “Namaz” konusuna da biraz değinelim.

Bilindiği gibi Terzi Babamın “Salât ve Ezan-ı Muhammed-i” adlı meşhur bir eseri bulunuyor. Konumuz rakkamların diliyle o’na ulaşmak ve tanımak olduğu için; biz de o’nun bu “Salât” adlı eserinden esinlenerek namaz (salât) oluşumuna değinmek istiyoruz. 

“Salât” adlı eserinin hemen baş sahifesinde günlük olarak bir müslümanın bilinçli, ya da bilinçsiz olarak “namaz”ı ifaya çalışırken şu atmosferin içerisinde yolculuk yaptığı görülüyor. 

(“Salât” adlı Terzi Babamın eserinde bir günlük namaz oluşumu şöyle,) Niyet 13 defa Sübhaneke 15 defa

E. Besmele 15 defa Fatiha 40 defa (Not: Liste uzun tuttuğu için tamamını belirtmeden namazın sonunda oluşan toplam değeri yazdım aşağıya çıkardım.) 

 .......

Toplam 1494 (1 + 4 + 9 + 4) = 18 

(18 bin âlemin namazdaki mevcudiyetini ve oluşumunu belirtiliyor.) Peki bu oluşumda 53’e, “Terzi Baba”ya nasıl ulaşırız. 

1494 → 1 + 49 + 4 → (49 + 4) = 53 

→ “Salât”taki “Terzi Baba” Buradaki 1 Hakk’ın birliğini, “ahadiyet”ini temsil ediyor diyeiliriz.

Az önce sıralanan namazın bütün erkânını belirten sayılar ve onun toplamı 53’ün açılımı ve tanıtımı niteliğindedir. 

53 ise, “Terzi Baba”nın (İnsân-ı Kâmil’in) rumûzu idi. 

Burada şu soru akıllara gelebilir. 

“Salât” adlı eserindeki bu ifadeler belirli bir mezhebin (hanefi) görüşüne göre düzenlenmiştir. 

Diğer mezheblerde bu ifadeler farklı çıkacağı için sonuçta farklı olmaz mı? 

Cevab : Böyle düşünülse dahi dinimizdeki namaz olgusu “Salât” ile ifade ediliyor; âyetlerde sürekli “salât” olarak geçiyor. 

 (Salât) ise, 

 90 → Cenâb-ı Hakkın sıfat âlemi

 30 → Cenâb-ı Hakkın lâhud âlemi

 1 → Ahadiyyet Mertebesi

 / 400 → Tevhid Mertebesi 

 521 (52 + 1) = 53

“Salât”taki sonuç oluşumu 53’ü vermekle birlikte yukarıda belirtilen soruya da cevap niteliğindedir. 

Son olarak “Salât” olgusunun ebced’deki karşılığının 521; o’nun da kendinde (52 + 1) = 53’ü gizlediğini görüyoruz.

Dikkat çekici önemli bir başka sonuç daha burada belirginleşiyor. 

O da şu ki; 

53 sayısı 40 ile 13’ün toplamı idi. 

“Salât”taki 521’de 40 ile 13’ün çarpımının 1 fazlasıdır, ki o da 53’ün 1’liğine işaret etmektedir. 

Bir günlük namazı 40 rek’at olarak ele alırsak 13 üzere 

“Hakikat-i Muhammedi” bir “salât” olgusu karşımıza çıkar. Bu da gerçekten çok büyük bir lütûftur. 

Sayıların diliyle “Salât”ı târif etmemiz gerekirse şöyle diyebiliriz. Bizce salât, “53 (Terzi Baba)” sırrı içerisinde sonsuz âlemleri seyretme nimetidir; ya da seyr’dir. 

Yüce Peygamberimiz (s.a.v.)in Mi’rac’tan ümmetine getirdiği “salât” hediyesinin bu olduğunu düşünüyorum. 

Ölülerin ardından bilindiği gibi 7, 40, 52 gibi geceler düzenlenir. Bunların toplamı 99 olmakla beraber 53. gece bu kemâlât tamamlanmış oluyor.

53 burada ölümün kemâlâtıdır. 

Hazretimizin yetişmesinde en büyük emek sahibi olan muhterem zât Nûsret Tura Efendimizdir. Nûsret ile Necdet arasındaki bağı sayılar yönünden şöyle açıklayabiliriz. 

 (Nûsret) ismi ebced hesabında; ve alfabetik sırayla (nun) 50 (nun) 25 

 (sad) 90 (sad) 14

 (rı) 200 (rı) 10

 (te) 400 (te) 3 

 = 740 eder. = 52 eder “Nûsret”ten “Necdet”i çıkartırsak (740 – 457) = 283 yani (2 + 8 + 3) = 13 ortaya çıktı. 

Yani “Nûsret” ile “Necdet”in muhabbeti “Hakikat-i Muhammediyye”yi zuhura çıkardı. 

 Burada bir başka yöne de dikkat çekelim;

 (Nûsret) ile  (Necdet) in arapça orjinal yazılarına bakarsanız her iki isim de (nun) harfiyle başlar → (te) harfiyle de sona ererler. “Nûsret”teki ve “Necdet”teki bu (nun) ve (te) harflerini çıkartırsak ; (Nûsret) te → (sır) kalır. Burada (sır) dan maksat “Nûsret”te gizlenen sırr’ın “Necdet” olmasıdır.

  (Necdet) teki (ced/ata) kalmaktadır, ki bu da “İsm-i Necdet” in “İsm-i Nûsret”in de aynı zamanda atası, kökü olduğu anlaşılıyor. 

Nûsret Babamızın ilâhi emâneti Terzi Babamıza vermeden önce söylediği, “Benim sebebi vücûdum sen imişsin,” sözü aslında buraya vurgudur. 

Ayrıca “nasrun minallahi” ve “fethun kariyb” âyeti ile de, “size yakın bir fethi Allah’ın yardımıyla müjdeliyorum,” derken aynı konuya vurgu yapmıştır. 

Dilerseniz bu âyet üzerinde biraz duralım. Acaba müjdelenen nedir?… 

SAF 61. Sûre 13. Âyet 

وَأُخْرَى تُحِبُّونَهَا نَصْرٌ مِنَ اللَّهِ

مُنِيبٍْوَفَتْحٌ قَرِيبٌ وَبَشِّرِ الْمُو

ve uhra tühıbbune­ha nasrün minallahi 

ve fethun kariy­bun ve beşşiril mü’miniyne

Ve kendisini sevdiğiniz bir başka -nîmet de- vardır ki: O da Allah'tan bir zaferdir ve yakın bir fetihtir ve mü'minleri müjdele.

61 daha önce zikrettiğimiz gibi Necdet’in isimlerinden biri idi. 13 ise, açık beyanı ortadadır. 

Az önce yukarıda (Nûsret) harflerinin alfabetik toplamının 52 olduğunu, bunun da Nûsret Tûra Efendimizin silsile-i Şerifteki yerini anlattığını açıklamıştık. 

Bu âyet-i Celile’de var olan müjdelerden bir tanesi de hilâfet mertebesidir. Lisân-ı Nûsret’ten kendisinden sonra gelecek olan halifesi “Terzi Baba”nın müjdelenmesidir. 

Diğer müjde ise, bunun devamı olup, sûre ve âyet numaraları ile zu-hura gelmektedir. Onlar da 61 ve 13 idi. Burada 61 ile, “Terzi Baba’”nın ismine atıf yapıl-maktadır.

13 ile de, O’nun, Muhammediyyet mertebesinden zuhuruna işaret edilmektedir. Kısaca “Gönül Mekke” sinin fethi müjdelenmektedir. 

Hazretimizin İlâhiyyat okulunda eğitim almak isteyen bir talibliye kendileri günlük olarak yapması gereken vird ve amelleri o kişiye yazdırarak söylerler. 

(Zaten bunlar irfan mektebinin seyr defterinde de mevcuttur.) Günlük olarak yapılması gereken virdleri sıralarken Mülk sûresinin okunması da vardır. Mülk Sûresi Kûr’ânın 67. sûresidir. 1313 harftir. (*) 

Dikkat edilirse 67. sûre bize doğrudan (6 + 7) = 13 sayısını verdiği gibi, 1313 harf sayısı da 2 adet 13 ün zahir ve bâtın olarak varlığını gösteriyor. 

İşte kendileriyle tanışıp biad eden kıblesini ona doğru çevirmeyi başaran bir sâlik, daha attığı ilk adımlarda bu sûrenin kapsam alanına girdiğinden “Nûr-u İlâhiyye”nin eşsiz güzellikleriyle tanışıyor ve görmeye başlıyor; 13 sayısından, “Mertebe-i Muhammediyye”den aydın-lanmaya başlıyor. Bu da buradaki “ilâhi seyr” sisteminin nasıl ahenkli çalıştığını göstermektedir. 

Konu Mülk Sûresi iken, küçük bir hatıramı da nakledeyim. Yıllar önce Hazretimize biad ettikten sonra günlük virdlerimin arasında hergün Mülk sûresinin okunuşu da vardı. O tarihten itibaren prensip hâline ge-tirdiğim, kendilerini her ne zaman ziyarete gittim ise, gerek iş yerinde gerekse başka yerlerde, onun kapısına gidene kadar Mülk Sûresini okur, başta Hz. Peygamberimize olmak üzere, kendilerine ve Nüket annemize atfedip huzurlarına öylece girerdim ve hâlen devam etmekteyim. 

 (nun) harfinin “Nûr-u İlâhiyye” olduğunu söylemiştik. 

 (nur) ise, ebcedde (nun) 50 

 (vav) 6 

 (rı) 200 = 256 elde edilir. Aslı (2 + 5 + 6) = 13 çıkar (*) Elmalı H. Yazırın Hak Dini Kûr’ân dili adlı eserinden Ayrıca “Nûr Sûresi” nde 62 âyet, 1316 kelime, 5330 harftir. 

 (Necdet)  in ilk harfi olan (nun) un, bu sûrede açık tezahürü vardır. 

 “Necm Sûresi”nde de 62 âyet vardı. 

Nûr Sûresi, 1316 kelime, 13 ve 16 dır. 

16 ise, 457 nin (4 + 5 + 7) = 16 dır, ki 457’nin kısa yazılışıdır. 

5330 harfte ise, 53’ün açık olarak varlığını görüyoruz. 

Kûr’ân-ı Keriymi güzel ve ahenkli kurallara bağlı olarak okuduğumuzda “İklâb” denilen tecvid kaidesiyle karşılaşırız. İklâb, tecvid ilminde dönüşüm ve döndürme demektir. 

Sâkin (nun) veya tenvinden sonra (be) harfi gelirse (nun) harfini veya tenvini (mim) harfine çevirerek okunur.

# Sakin (nun) → Harekesi olmayan harf

Tenvin ise, (nunlamak) demektir. 

Örnek, iklâb kuralı olarak okunur ve (nun) (mim) e dönüştürülür.

Şöyle ki Cenâb-ı Hakk’ın açık bir kitabı olan İnsân-ı Kâmil’de ve özel olarak da Terzi Baba’da faaliyet sahasına giren bir sâlik üzerindeki harekesini “gölge varlığını” düşürdüğünde, sakinliğe, sükûnete ermiş olur. Yani sakin (nun) olmuş olur. 

Bundan sonra da kendisindeki dönüşüm ile “Nûr-u Muhammediyye”yi okumaya idrak etmeye başlar. 

Böylece ve (nun) (mim) e dönüştürmek sûretiyle de “tertil” üzere okumuş, hem de hükmü vacib olan iklâb kuralını uygulamış olur. 

İklâb’ın sayısal değeri de bu gerçeği ifade etmiyor mu?...

 (İklâb) 

 (elif) 1 

 (kaf) 100 

 (lâm) 30 

 (be) 2 = 133 çıkar. 

Hatırlayınız Kûr’ânın tamamı üzerindeki harf çalışmamızda, (nun) (mim) arasındaki fark 133 çıkmıştı. 

Hem 13, hem de 3 var; dolayısıyle çalışmamıza bir bütün olarak bakıldığında birbirlerini tamamlıyor ve tasdikliyorlardır.

“40” “41” de gizlendi (mim) (nun) ile açığa çıktı (mim) bâtın (nun) zahir oldu “13” “53” ile aşikar oldu (dal) (cim) in delili oldu

Bilen ve bilinen “Necdet” oldu. 

Hadisi Şerifte, “Allahu Teâlâ beytullaha hergün 120 rahmet gönderir. Bunun 60 ı tavaf edenlere 40 ı namaz kılanlara 20 si seyredenlere verilir,” buyrulur.

Kendi yolumuz ve seyrimiz açısından 120 rahmet ile 53 arasındaki bağlantıyı açklamaya çalışalım.

60 rahmet, tavaf edenlere verilir. 

(53 – 60) = 7; bir tavaf da 7 şavttan ibarettir. Dolayısıyle tavafın oluşumu ortaya çıktı. 

40 rahmet, namaz kılanlara verilir. 

(53 – 40) = 13; bu rahmette de “Hakikat-i Muhammediye” oluşuyor. 

20 rahmet, seyr edenlere verilir. 

(53 – 20) = 33 (33 ise, Mescid-i Nebevinin ilk direk sayısıdır.) Bu rahmetin dağılım neticesinde ortaya çıkan sayılara bakarsak;

(7 + 13 + 33) = 53 vermektedir.

Bu da ona muhabbet duyanlara gelen rahmetin ve ihsanın kaynağını vermektedir.

Kısaca; “Necdet”ten → “Necdet”e ve “Necdet”ten → “muhabbet ehli”ne olan rahmettir.

120 ve 53 arasındaki bu ifadeler, ilâhi birlikteliğin anlatımıdır. 

Atom bilindiği gibi proton, nötron, elektron’dan oluşmaktadır. Bunların baş harfleri “pe”, “nun” ve “elif”dir. 

Bunların değerlerine bakarsak; 

 pe 2 → (“pe” Osmanlıca’da be harfi yerine geçer) nun 50 elif 1 = 53 eder, ki varlığın her tarafın da mevcuttur, diyebiliriz. 

 Kûr’ânda 29 sûrenin başında “Huruf-u Mukatta” harfleri bulunur. Hazretimizin Kûr’ândaki “Hurufu Mukatta”daki yeri, harfi (nun) dur.

Kalem Sûresi (nun) ile başlar 52 âyettir. 

 (nun) un içinde bulunan 2 adet (nun) toplamı (50 + 50) = 100 eder; sıfırları çekip (100) 1 sayısını 52 ye ilâve edersek, (1+52) = 53 bulunmuş olur.

Daha önce de belirttiğimiz gibi 1938 Terzi Babamın dünyaya teşrif ettikleri yılı anlatan sayılardır. Burada 19, 13, 93’ ün (Necm’in ebced karşılığı) varlığı mevcuttur.

 (Peygamberimizin doğum yılını çıkardığımızda) 

(1938 – 571) = 1367 

Burada iki adet 13 mevcuttur, birisi açık, (1367); diğeri gizli (6 + 7) = 13 dir.

(1367) → (67), ayrıca “Lâfza-i Celâl” ve “Secde”nin de değerini sayı olarak ifade ediyor. 

1938 doğum tarihindeki bir başka esrarı da şöyle açıklamak istiyorum. 

Aynı sayıyı sondan başa yazalım 8391 – 1938 = 6453 

Doğum tarihinde oluşan açık sayı sondaki 53 tür.

Ayrıca bir sayı daha öne gelindiğinde 6453 görüyoruz. 

Onun da başına 1 ilâvesi ile 1453 doğum tarihi de 

belirlenmiş oluyor, ki o da bilindiği gibi İstanbulun fethi idi. Bu doğum tarihi ile yeni bir çağın başladığını, bu çağın da “Terzi Baba” şahsiyetiyle “Mertebe-i Muhammediyye”yi Hz. Rasûlüllah’ın risâletini anlatmak ve yorumlamak şeklinde düşünebiliriz. 

Terzi Babamın doğum tarihinden (1938 den) İstanbul’un fethini çıkaralım;

(1938 – 1453) = 485 (48 + 5) = 53 

“Konstantiniye elbette fetholunacaktır. Onu fetheden asker ne güzel asker, komutan ne güzel komutandır.” Konstantiniye Hıristiyanlık, “Mertebe-i İseviyet”tir. O da kaynağını “Muhamediyet”ten alır. 

Dolayısıyle Muhammediliğin ve onun ilim mertebesi olan “Mârifetullah”ın 53 sayısal değeri ile zuhura çıkıp fethinin gerçekleştirilmesidir. 

Ayrıca Terzi Babam fetih yolculuğuna 1953 yılında İstanbul’da başlamıştır. 

53 e biraz daha yakın olalım. 

5 ve 3 sayıları neyi anlatmak istiyor?...

53 ve 13 ün ortak rakkamı, 3 tür. 

Peki buradaki 3 nedir? ...

“Muhammed” isminde mevcudolan 3 adet (mim) i ve “yakıyn mertebeleri”ni kendinde cemedendir. (*)

53’ün 5’i ise, tek din olan ve adına İslâmiyyet dediğimiz İlâh-î sistemin işleyişinin sağlayan 5 ana program ya da İslâmın 5 esasıdır. Bir başka yönüyle de “Hazarat-ı Hamse”yi anlatır. 

(*) Bu konuda geniş bilgi “Kelime-i Tevhid” adlı kitapta verildi. 

53 sayısındaki 3 adet (mim) in genel toplamı da (40 × 3) =120 dir.

Dolayısıyle İnsân-ı Kâmil’den taliblilerin gönüllerine akan rahmetin kaynağı da burasıdır. 

Değerli Gönül Dostum!

(Necdet) harflerinin (nun), (cim), (dal), / (te)

 ( - - - / ) yazıp önümüze koyalım. 

Seyir anında O’nun zâtına giden yolda oluşan şekillerin sayı değerlerine göz atalım. 

Şekillerde de görüleceği gibi “Necdet” 4 harfi 4 köşeyi temsil ediyor. Herbir harf O’nun zâtına giden yolda bir mertebeyi ifade ediyor. Bu harflerde hep ayak izleri ve secde izleri mevcuttur. 

Bu harflerle “Makam-ı İbrahim”den “Makam-ı Mahmud”a erişi-lir. Seyire harf (nun) dan başlanır, yine O’na varılır Delil-i ilâhi Cemâl-i ilâhi Tevhid-i ilâhi Nûr-u İlâhi (Hacer’ül Esved)

Bilindiği gibi İslâmın şekil olarak sembolü “Kare”dir. 

 (nun) harfi ayni zamanda “Mertebe-i Zât” ve “Hacer’ül Esved”i simgeler.

Nûsret Babamız rahmetullahi aleyh, kendilerini “gözümün nûru” diye hitap etmelerinin sebebi bu da olsa gerek… 

 53 53 

PİR = 212

 TARİKAT ŞERİAT

 53 53

 HAKİKAT MARİFET

“Pir” kelimesini 212 sayısını verdiğini söylemiştik, ki 4 adet 53 ün ve 4 mertebenin toplamıdır. 

Hâl böyle olunca bütün mertebelerde “pir”lik vasfının delili oluyor. 

Tavaf, 7 şaft’tan meydana gelir. 

O zaman bu çizelgede Tavaf’ın oluşumuna bakalım.

 (212 × 7) = 1484

Bu sayıda Necdet’i bulalım (1 + 48 + 4) = 53

Bu seyir neticesinde kendini kendisi ile biliyor. “Küntü kenzen”deki esrar ortaya çıkıyor.

 13 13 

 13 13

“Necdet”in aslının “Necat” olduğunu söylemiştik; 

53 de aslının 13 olduğunu belirtmiştik. 

“Necat” bütün mertebelerde “Hakikat-i Muhammed-i” üzere kurtuluşa erdiren hidâyete götürendir. 

Yukarıdaki şekilde görüldüğü gibi 4 mertebenin toplamı (13 + 13 + 13 + 13) = 52 dir.

“53” ise, bütün bu mertebeleri kendisinde cem edendir. 

“Necat” 454 (4 + 5 + 4) = 13

Kendisi 13 olduğu için, kendi kendisini kurtuluşa erdiren olmuş oluyor. 

 27 12 

114 adet (mim)

## Makam-ı Mahmud

 64 135

Necm yönünden; 

Necm Sûresinde “Necdet” ismini sayılarla oluşturduk. 

 135 adet

 12 adet

 27 adet

 64 adet = 238 (2 + 3 + 8) = 13 → “Necdet” in yani 53’ün özü 13 olduğu için hep aynı sayı ile “Necm”de buluş-tuk. 

 4 3 

 53

 400 50

Ebced sayılarıyle “Necdet” yazılışı

 50

 3

 4

 400 = 457 (4 - 57) = 53 

Burada 457, (53) ün zuhur mahallidir. 

 53 ise, (457) nin özü ve çekirdeğidir.

 8 + 5 = 13 

 8 5

(5+3) = 53

 3 25

Kûr’ân alfabesindeki “Necdet” yazılışı

 25

 5

 8

 3 = 41 Ayrıca İlâh-î emâneti yüklendiği yaşıdır. 

Kûr’ân-ı Keriym’de Tîn Sûresi 95/3 âyette, 

وَهَذَا الْبَلَدِ الْأَمِينِ

ve hazel beledil emiyni “Emin belde’ye yemin olsun” buyuruluyor.

“Emin belde”den kasıt dünya üzerindeki Mekke-i Mükerreme ve orada bulunan Harem-i Şerif olmakla birlikte “İnsân-ı Kâmil”in gönlüdür. 

Emin Belde’de yani “İnsân-ı Kâmil”in gönlünde ikâmet edenlere Mekkî ya da Mekkeli denir. 

“İnsân-ı Kâmil”in gönlünden, taliblilerin gönüllerine doğru akan zât-i işaret ve oluşumların kaynağı bu emin beldedir. 

Emin Belde’nin sûre ve âyet numarasına gelince 

95/3 yani (953) →

sondaki iki rakkam 53’ün “İnsân-ı Kâmil”in şifresidir. 

“Emin Belde’ye olan yemin” bir bakıma “Terzi Baba”yadır. 

(953)’ün başına Hakkın tekliğini ifade eden 1 sayısını 

getirdiğimizde 1953 ortaya çıkar ki 19 ve 53 yanyana sıralanıştır. 

Ayrıca 1953 daha önce açıkladığımız gibi Necm’in âyetlerinin toplamı ile Terzi Babamın tasavvuf çalışmalarının başladığı tarihtir. 

Yukarıdaki şekilde de görüleceği gibi Hac ibadeti, afaktan ( - - - /) → harfleri ile sınırlandırılmış olan “Emin Belde”ye girip oranın sâkini ve misafiri olup, yaşam sağlamak, orada tavaf ve semâ etmektir. 

53 üzerinde kısaca şu bilgileri de arz etmek istiyorum.

1999 yılı Umre seyahatimiz esnasında daha önce bir zuhurat ile vaki olan mânen kendisine sunulan “Kehribariyye Şami” kapısının “Mescid-i Harem”de 53 nolu kapı olduğunu birlikte tespit etmiştik. 

Medine’de “Mescid-i Nebevi”de minber ile mihrab arasındaki sütun da mânen “Terzi Baba”nın makamıdır. Onun da numarası 53 tür. 

Yeri gelmişken küçük bir hatıramızı da belirtmek istiyorum. 

2002 hac yolculuğuna giderken önce Mekke’ye gittik; hac sonunda Medineden döndük. Hem gidiş, hem de dönüş esnasındaki uçak sefer sayımızın dört rakkamdan oluşan ortadaki 2 sayı 53 idi. Bunun bir hac seferi olduğunu düşünüp, sefer sayılarının da 53 olduğunu gördüğüm de, bunun kitap yazım çalışmalarına bir işaret olduğunu düşünüp, çalışmaları hızlandırıp, bir an önce bitirmem gerektiğini de düşünmüştüm. 

 Kıymetli Gönül Dostum!

Sizlere Terzi Babamı sayıların diliyle de anlatmaya çalıştım. Şunu belirtmek isterim, ki sayıların ortaya çıkardığı hakikatler tabii ki bunlar ile sınırlı değildir. Bu hakikatlerin bir kısmını onun “Kelime-i Tevhid” adlı eserinde de bulmak mümkündür. Bu bölümü yazım esnasında rakkamlara herhangi bir zorlama yapmadan, herşeyin tabii seyrinde oluştuğunu da belirtmek isterim. 

Aslında 53 ile ilgili mevzuu bir bölüm olarak değil, müstakil bir kitap halinde hazırlamak gerekmektedir. Ancak burada bir fikir vermesi yönünden bu kadar ile yetinmek istiyorum. 

Kûr’ânı Keriym kaç Âyettir ?

Bu Konuda herkes değişik fikirler beyan etmiş; Âyetler tek tek toplandığı hâlde farklı sonuçlar ortaya çıkmıştır. Daha çocukluk çağlarımızdan itibaren bizlere öğretilen Kûr’ân 6666 âyettir ifadesine bir türlü ulaşılamamış, bu fikir de nazari bir bilgi olarak kalmıştır.

Bu konuda ehl-i zahiran çeşitli çalışmalar yapmış ancak 6666 sayısının varlığı ortaya çıkmamıştır.

Düşümdüm ki, bu konuda gerçeğe ulaşabilmek ancak gönülden gelen beyanlarla mümkün olabilirdi.

53 ve 13 görünüşte ayrı ayrıdır; 

hakikatte ise, aynı olan bu iki sayıyı önce 53 başa gelecek şekilde bitişik yazalım, (5313) daha sonra da 13 başa gelecek şekilde 

birbirlerinden ayırmadan yazalım.

(1353) Bu iki sayıyı birlikte toplayalım 5313

 1353 (Aynı zamanda Rûmi doğum tarihi) dir.

 Toplam 6666 

Allah’ın büyük bir ihsanı olduğunu bu işlemde sadece bu iki sayı ile yani 53 ve 13 ile bu sonuca varılabiliyor. 

Ayrıca beşeri anlayışımızın dışına doğru çıkıp, her türlü kayıtla-ma-lardan ve şartlanmalardan sıyrılıp, özgürlüğe doğru kanat çırptığımızda, sayıların esrarıyla buluşuyoruz. 

Sayıların hakikatine doğru nüfuz ettiğimizde ise, sayıların bir elbise ve perde olduğunu farkediyor, onlara dokunduğumuzda ise, “Zât-i İlâhi”nin nâmütenâhi atmosferinde zevk ile insân’ın ve âlemin hakikatinin özelliklerini derk (idrak) edebiliyoruz.

Esasen sayılar, vahyin içinde bizâtihi mevcuttur. 

Sayılar “Kelâm Sıfatı”nın anahtarı gibidirler. 

Onlara dokunup açtığımızda ise, “İlâhi Kelâm”ın hıtabını hem duyabiliyor, hem okuyabiliyor, hem de seyredebiliyoruz. 

Öyleyse sayılara dokunup, onlarla konuşabilmenin ölçüsü ne olmalıdır?....

El Cevab : Kûr’ân’a ve dolayısıyle İnsân-ı Kâmil’e dokunmanın ölçüsünü yine Kûr’ân-i ifadeyle. 

 Vakıa sûresi 56/79 âyetindeki 

رُونعالْمُطَهَّرَُهَـٰذَاولَا يَمَسُّ

(lâ yemessehu illel mutahherune) 

“mutahhar (tamamen temiz olanlar) dan başkası ona dokunamaz (el süremez),” emr-i ilâhisine göre, tenzil-i mushafa dokunmak şer’an caiz olmadığı gibi Zât’ın hakikatine ve esrarına dokunmak da, ilâhi taharette temizlenmeyenlere câiz değildir. 

Ayrıca bu ifadenin sûre ve Âyet numaralarına baktığımızda; 

56. sûre ve 79. âyet (56 + 79) = 135 

135 → (13) ü ve (5) i sonra da 5 ve 3 ü yanyana getirip, (53) ün varlığını müşahade ediyoruz. 

Sayılar, gönülden gelen haberlerin aynı zamanda tasdikleyicisidirler ve öyle olmak zorundadırlar. 

Sayılar, “Zât-i İlâhi”nin abd’ına kendini bildirip, tanıttığı sembollerdir. 

ÜMMET ve ÜMMETİM 

Ümmet ve Ümmetim ifadelerini sayılarda kısa bir ufuk turu yaparak açmak istiyoruz. 

Ümmet : İslâmda en çok kullanılan kelâmlardan birisi olup, bir peygambere inanıp, onun yolundan gidenler, peygamberin Hakk’a davet ettiği topluluk ve cemaattir. 

Kûr’ân’ı Keriym, “Ümmü’l Kitap” yani “kitab’ın anası”dır. Hz. Peygamberimiz (s.a.v.) ın ümmeti de diğer bütün kavim ve toplulukların anasıdır, kaynağıdır. 

Ümmet oluşumuna harf ve sayı değerleri içinde bakarsak; 

 elif 1

 mim 40

 mim 40

 te 400 = 481 (4 + 8 + 1) = 13 

13 bir başka ifadeyle “ümmet”tir, “kaynak”tır, âlemlerin kaynağıdır. 

Peki “ümmetim” kime denir?...

 “ümmetim” Bunun da harf ve sayı değerlerine bakacak olursak;

 elif 1

 mim 40

 mim 40

 te 400 

 mim 40 = 521 (52 + 1) = 53

Evet gerçekten akılları donduran bir hakikatle daha yüz yüze gelmiş oluyoruz. 

“Rabbi zidnî ilmâ.” Amin. 

Ümmet, “ana” demektir, “zât” demektir. 

Ümmetim ise, zât-i tecelliyi yüklenen, taşıyan; ilâhi emaneti yüklenendir. 

İşte bunun da değeri (53) tür. Başka çıkması söz konusu olamaz. Zira bu ilâhi emaneti ancak “İnsân-ı Kâmil” taşıyabilir. 

Bir yönüyle bütün âlemler, 

Hz. Rasûlûllah’ın (“İnsân-ı Kâmil”in – 13’ün) ümmetidir.

53 de, bu emaneti yüklenen 13’ün “Zât”ın zuhurudur. 

Terzi Babamın, Efendimizin 1998 senesi kutlu doğum haftası münasebetiyle yazdığı “Bana ümmetim der misin acaba”

 “Bize ümmetim der misin Ya Muhammed Mustafa” adlı şiirindeki nakarat mısralarını da dikkatlice incelersek; “Hay” ismi ile hayat bulup, her an bizlere seslendiğini de müşahade ederiz. 

“Ümmetim” derken aynı zamanda “Fırka-i Naciye” ve “Zaim” kavmini de düşünebiliriz. 

“Allahım hayret ve hayranlığımızı arttır”. Amin. 

Bu münasebetle “Bana ümmetim der misin,” şiirini de ilâve etmeyi uygun buldum.

 BANA ÜMMETİM DER MİSİN ?

 Doğdun bu gece efendim sultanım baş tacım, Seni medhü sena eyledi Allah'ım,

 Bu dünyada o kadar çok oldu günahım, Bana ümmetim dermisin acaba ?

 Bize ümmetim dermisin ya Muhammed Mustafa Senin için var eyledi Hakk bu cihanı, Nurun kapladı âlemleri her yanı, Hoş görürmüsün bu gafil günahkârı, Bana ümmetim dermisin acaba ?

 Bize ümmetim dermisin ya Muhammed Mustafa

 Evvel gelenler hep müjdeledi seni, Sen her zaman güzel yenisin yeni,

 Bu garip dünyada bilirmisin beni, Bana ümmetim dermisin acaba ?

 Bize ümmetim dermisin ya Muhammed Mustafa Dünyaya şerefler şanlar verdi varlığın, Müşriklerden çok çok oldu daraldığın, Görülmedi hakk yolundan hiç döndüğün, Bana ümmetim dermisin acaba ?

 Bize ümmetim dermisin ya Muhammed Mustafa Önce sana dendi Muhammed Mustafa, Gönüllere verdin pek çok hoşluk ve safa, Var mı ki bende seni anlayacak kafa, Bana ümmetim dermisin acaba ?

 Bize ümmetim dermisin ya Muhammed Mustafa

 Mi'raca çıktın orda neler gördün neler, Muhabbetin taş gönülleri bile deler, Benim günlerim hep böyle boşa gider, Bana ümmetim dermisin acaba ?

 Bize ümmetim dermisin ya Muhammed Mustafa Hicret ettin zorlanarak o gün yerinden Yaraladı müşrikler seni derinden, Yardım edemedim üzüldüm kederimden, Bana ümmetim dermisin acaba ?

 Bize ümmetim dermisin ya Muhammed Mustafa Hakkın bayrağını yücelttin göklere Ümmetlerin yürüttü elden ellere, Neler düşürdün şu garip gönüllere,

Bana ümmetim dermisin acaba ?

 Bize ümmetim dermisin ya Muhammed Mustafa

NECDET ARDIÇ TEKİRDAĞ 1998

(Kutlu Doğum Haftası için yazılmıştır.) CÂMİ ve MİHRÂB

Câmi ismi cem edici, toplayıcı, hâvi ve muhit (kuşatan ve ihata eden) bütün evvel ve âhir güzel isimleri ve ahlâkı kendisinde cem etmiş olan İnsân-ı Kâmil’dir. 

Lügattaki Câmi yazılışına bakarsak; ebceddeki karşılığı ise, 

 3

 1

 40

 70 = 114 

Burada hiçbir tesadüfün yeri olamaz, zira 114 sayısı, Kûr’ân’ın 114 sûre sayısını yani Kûr’ân’ın ve İnsân-ı Kâmil’in cem’iyyetini belirtir, ki bu da “ism-i câmi” ile ifade edilir. 

İşte İnsân-ı Kâmil, “Câmi” ismi ile bütün övgü ve erdemleri zâtında toplamıştır. 

“İsm-i Câmi” nin içinde çok özel bir makam vardır, o 

da “Mihrab” dır. Mihrab, ki genel anlamda, namaz kıldırılan yerdir. 

Özel anlamda ise, “Melik”in ya da “Sultan”ın hususi makamıdır. 

Mihrab yazılışına lügatta baktığımızda; 

 40

 8

 200

 1

 2 = 251 (2 –51) = 53

Mihrab ismi, câmi’de “Melik”in, “Sultan”ın yani “İnsân-ı Kâ-mil”in hususi makamıdır. 

Bu makam üzerinde de genelde

فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ

“fevelli vecheke şatrel mescidil harami” Âyeti yazılıdır. 

Yani “vechinizi (yüzünüzü) harem-i şerife (Kâbe-i Muazzama’ya) zâhir ve bâtın olarak çevirin,” ifadesi yazılıdır.

Genelde câmilerin mihrablarını süsleyen bu Âyet-i Kerîme Bakara sûresinin farklı âyetlerinde birkaç yerde geçer.

İşte mihrabların üzerine nakşedilen “fevelli vecheke şatrel mescidil harami” 

Âyetinin Sûre ve Âyet sıralanışına bir bakacak olursak, (Bakara 2/150) 2. sûre 150. âyet; (2 + 1 + 50) = 53 çıkar, ki o da kitabımıza konu olan (53) “İnsân-ı Kâmil”in özel rümuz ve şifresidir. 

TAVAF : “Zât-i İlâhiyye”ye giden yoldur.

Tavaf 7 şafttan oluşur. 

İsterseniz Mescid-i Harem’e Şâmi kapısından girip (53 nolu kapı (bâtında Terzi Babamı simgeler) bir tavaf yapalım. 

Tavaf 7 şaft idi; 53 ile 7 şavtın çarpımından bir tavaf elde ediliyor. 

(53 × 7) = 571 çıkan sonuç bizi (5 + 7 + 1) = 13 

(13) ile, hem “Hakikat-i Muhammediye”ye (571) ile de, hem “Hz. Muhammed”e ulaştırıyor. 

Hal böyle olunca kendinden kendine, zâtından zâtına seyirdir, denilebilr 

10.12.2002 Çarşamba.

Bu satırları bitirdiğimiz anlarda bir başka (53) “beni yazmaya unuttun” dedi. 

O kimdi?

O “Terzi Baba”mın yeni doğan torunu Can Emre idi. 

Onun 53 lüğü nereden geliyor diyeceksiniz?

Açıklayayım; Terzi Babamın büyük oğlu İzzet’ten birisi 7 yaşlarında, diğeri henüz 1, 2 aylık torunları vardır. Büyük torunu dünyaya geldiklerinde 09.07.1996 mânâdan kendilerine ismi “Gülnûr” olsun demişlerdir. Çünkü Peygamber Efendimizin “Gül” ve “Nûr” Cemâlini bu isim anlatıyor. Ayrıca Nûr Sûresini de ifade ediyor.

Aradan yıllar geçtikten sonra bu defa İzzet Bey’in 26.12.2002 tarihinde erkek bir oğlu dünyaya gelir. Ancak 

ismini koymak için kızı Gülnûr, “benim istediğim konacak,” diyerek, ona “Can Emre” ismini, verirler.

Can ise, ebced hesabında, 

 3

 50 = 53 tür. 

Yıllar önce ismini koyduğu Gülnûr’dan bu defa kendi şifresini ve hakikatini taşıyan ismi torununa verdiriliyor. 

İnşeallah Can, canlarımıza can katar. Amin. 

Can Emre’nin doğuşundan birbuçuk sene kadar sonra 01.07.2004 tarihinde bu sefer “Terzi Baba”nın küçük oğlu Cemâl Cem’in bir kızı dünyaya geldi. Onun ismini de anne ve babası Cansın olmasını istediler ve bu isim koyuldu. 

Cansın ismi de ebced hesabında,

 3

 50 = 53 tür Yine görüldüğü gibi Cansın kızımız dahi dedesinin hakikatini ve şifresini taşımaktadır.

Ayrıca (cim) ve (sin) ile anne ve babasının da mânâlarını taşımaktadır. 

 (cim) = Cem (sin) = Simge’dir. 

 (nun) = “nûn vel kalem” “nûr’u ilâhi”dir, diyebiliriz. 

Not=Yukarıda yazılanlar, bir iddia ve benlik işi değildir, kimsenin de kabullenmesi diye bir şey söz konusu da değildir. Sadece bir neş’e ve muhabbet işidir. Ancak atmasyonda değildir, delilleri kendi içindedir. Dileyen belki olabilir der, dileyende tamamen inkâr eder. Keyfiyyet kişiye kalmıştır. Lütfedip okuyanlara teşekkür ederiz. 

 N E C M S Û R E S İ

جيمءيَطَانُ الرُّءأَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّ

حِيمعحمن الرعبِسْمِ اللَّهِ الرَّ

euzü billâhimineş şeytanir raciym bismillâhir rahmânir rahiymi Bugünkü sohbetimizin konusu inşeallah Necm Sûresi Hakkında olacaktır. 

Mevlâm bakalım neler nasib etti, onları anlamaya çalışalım. Her zaman dediğimiz gibi bizim anladığımız şekliyle değil, onun bize verdiği yönüyle anlamamızı nasib etsin. 

Beşeriyet, akl-ı cüz hukukları içerisinden değil, ulûhiyet’ten, akl-ı kül’den olan mânâlarını anlamaya çalışalım, İnşirah sûresindeki hakikatleri içerisinde olan Onun açılması ile anlayalım. Yoksa onu sadece hayâl ve vehmimizdeki şekliyle, bireysel ve cüzi yönüyle kullanmış oluruz, ki bu bizi mutlak hakka götürmez, rivâyet ehli kılar, ki bu kötü birşey değildir ama Kûr’ân’dan gaye, Kûr’ân zâttır ve zâtına götürmek üzere getirmiştir. Hz. Rasûlüllah da yani “insân” da onun için gönderilmiştir. 

 Kûr’ân-ı sadece güzel okunması ile dinlersek o duygusallık yönünde kalmış olur, irfaniyeti oluşmaz. Ama bize lâzım olan maddeyi geçmek, duyguları da geçmek, oradan akla ulaşmak. Tüm temiz, güzel, herşeyden tecrit edilmiş, berrak akla geçmek gerekir. 

Bu temiz aklı üretemediğimiz, oluşturamadığımız takdirde bunları anlamamız mümkün olmaz. 

Daha önce bahsettiğimiz gül nebulasında olduğu gibi gönlümüz içerisinde nefsi emmâre yağları ve renkleri, levvâme yağları ve renkleri, mülhime yağları ve renkleri olduğu sürece, gönlümüze temiz giren bilgiler, o yağlarla yağlanmak sûretiyle vasfını kaybederek çıkar. Bu da onun hakikatine hiç de saygı göstermemiş olduğumuzun işareti olur. 

Allah cümlemizi gerçekten Rabbimizin kendi istediği şekilde idrak sahibi olan kullarından eylemesi olsun.

Bu düşünceler içerisinde yine Allahımızın bize göndermiş olduğu ve sûrelerin içierisinde 53. Sûre olan Necm sûresininin hakikatlerini anlamaya çalıştırsın.

Necm Sûresi 53. sûre 62 âyetten meydana gelmiş. 

Elimizde bulunan okuduğumuz Kûr’ân, Diyanetin bir kuruldan geçerek tespit ettiği Kûr’ândır. 

Kûr’ân-ı Keriym’in hiçbir Sûresi, Âyeti, kelimesi, harfi, harekesi, rakkamı mânâsız değildir. Hepsinin tüm bir mânâsı olduğu gibi kendi bünyelerinde de özel mânâları da vardır. 

Kûr’ân-ı Keriym baştan sona bir mânâlar manzumesidir. Bu mânâlar olmazsa bizde birşey faaliyete geçirmez. 

Bu mânâların zuhura çıkması için bir elbise gereklidir. Mevlâna Hazretlerinin dediği gibi, “Mânâlar kelime libaslarına, harf elbiselerine bürünerek ortaya çıkarlar.” Buradaki Kûr’ân-ı Keriymin şekli yazımları ve harfler ile meydana gelen yazılar esasında onun mânâlarının şekillendirilmiş hâlidir yoksa kendisi değildir. Biz burada Kûr’ân-ı okuyarak sadece şeklî hâlini telâffuz etmekteyiz, 

irfan ehli ise, o şeklin içindeki mânâları ile meşgul-dür. Bizim de bu mânâları çıkarıp, gerçek özüne ulaşmamız gerekmektedir. Yani Akl-ı cüz kuralları içerisinde (mertebesinde) sadece şeklini almış oluruz. Ezberlense de sadece şeklini ve savt (sesini) muhafaza etmiş oluruz. 

53. Sûre; (53) kendi arasında toplandığında (5 + 3) = 8 eder.

Yine (62) âyet sayısını da kendi arasında toplandığında (6 + 2) = 8 eder.

8 ikiye bölündüğünde (8 / 2) = 4 eder, ki (2 adet 4) olur.

 Bir (4), → İlâhi varlıktaki hakikatler, Diğer (4) de, → onun yansıması olan “insân”daki İlâhi hakikatler. 

“Kâ’be-i Şerif”în de 4 köşe olması bu hakikate dayanmaktadır. 

İbrahim (a.s.) Kâ’be’si iki köşeli idi ve arkası yuvarlaktı. 

Çünkü O’nun 2 mertebesi (şeriat ve tarîkat) vardı. 

Ancak Muhammed (a.s.) 4 mertebesi, “şeriat, tarîkat, hakikat ve mârifet” vardır;

yani “ef’âl âlemi”, “esmâ âlemi”, “sıfat âlemi” ve “Zât âlemi”dir. 

Necm sûresi İslâmın gerçeğini o muazzam hadiseyi ifade ettiğinden yani Mi’rac hakikatini ortaya getirdiğinden Mi’rac da bir bakıma İslâm’ın kemâli olduğundan bu dört hakikati ile burada zuhura çıkmış olmaktadır. Ancak bunu bu kadarla da sınırlamak mümkün olmayıp; daha nice hakikatlere de havidir. 

Yine 8, İbrahimiyyet mertebesidir. 

Kûr’ân-ı Keriym Fussilet 41/53 âyetinde,

سَنُرِيهِمْ آيَاتِنَا فِي الْآفَاقِ وَفِي أَنْفُسِهِمْ

هُ الْحَقُّعنَ لَهُمْ أَنّعحَتَّى يَتَبَيَّ

“senüriyhim ayatina fiyl afakı ve fiy en­füsihim hatta yetebeyyene lehüm enne­hül hakku”

 “ta ki kesin onun hakk olduğu onlar için tebeyyün edinceye kadar afakta ve kendi enfüslerindeki âyetlerimizi yakında göstereceğiz,” hükmüyle bu gösteriş 8. mertebede başlar. 

Nefis mertebeleri 7 mertebedir. 

8. Mertebe ise, “Hazarat-i Hamse” (beş hazret mertebe) sinin başıdır. 

Ayrıca yine 2 adet 4; biri zahir, biri de bâtını ifade eder. 

Ulûhiyetteki zâtının, ef’âl mertesindeki 4 hakikat ve bir de zâtının kendi içindeki 4 mertebesini işaret eder. 

Burada olduğu gibi bizim kendimizde de zahirimizdeki 4 hakikat ve bâtınımızdaki 4 hakikat olarak işaret eder. 

Sır olarak vereceğim bir şey de vardır, ki bu sûre (yani 53. Sûre) bizim Kûr’ân-ı Keriym’deki özel sûremizdir. Bunun açılımlarını inşeallah daha sonra vereceğiz. 

Bunun izahını şimdilik bu kadarla bırakalım. Bunlar “Sayıların Dilinden” bölümünde açıklanmıştı.

euzu billâhi mineş şeytanir raciym bismillâhir rahmânir rahiym

elhamdülillâhi rabbil âlemiyn vessalâtü vesselâmu ala rasûlüna muhammedin ve alâ âlihi ve eshabihi ecmain Birinci kısımda Diğer bir sohbetimizde, İsra süresi 1. Âyetinde bahsedilen “Mescid’il Haram”dan → “Mescid’il Aksa”ya kadar olan gidişi incelemiştik. 

Bu bölümde ise, “Mescid-i Aksa”dan → “göklere” çıkışı ve orada oluşan ha­diseleri incelemeye inşallah çalışacağız.

Ey irfaniyet ilmine talip olan kişi; bu hadise aynı zamanda se­nin de Mi’racın’dır. Şu mevzu’u okurken bütün dünya muhabbetlerini bir tarafa bırakarak tefekkür edersen çok büyük fayda sağlıyacağın muhakkaktır.

Kûr’ân-ı Keriymin 53. üncü süresi olan Necm Sûresi’nin ilk 18 Âyetinde göklere çıkış anlatılmaktadır. 

نَجْمِ إِذَا هَوَىعوَالذُّ ﴿١﴾

صَاحِبُكُمْ وَمَا غَوَىعمَا ضَلَّ

وَمَا يَنطِقُ عَنِ الْهَوَى

وَحْيٌ يُوحَىَإِنْ هُوَ إِلَّا

مَهُ شَدِيدُ الْقُوىععَلَىٰ ﴿٥﴾

ة فاستوىعذُو مَرَّ

وَهُوَ بِالْأُفُقِ الْأَعْلَى

دَنَا فَتَدَلَّىعثُمَّ ﴿٨﴾

فَكَانَ قَابَ قَوْسَيْنِ أَوْ أَدْنَى

فَأَوْحَى إِلَى عَبْدِهِ مَا أَوْحَى

أَدْ مَا رَأَىْمَا كَذَبَ الْفُؤَادُ

أَفَتُمَارُونَهُ عَلَى مَا يَرَى

وَلَقَدْ رَآهُ نَزْلَةً أُخْرَىٰ

عِنْدَ سِدْرَةِ الْمُنْتَهَى

ةُ الْمَأْوَىععِنْدَهَا جَدٌ

إِذْ يَغْشَى السَّدْرَةَ مَا يَغْشَى

مَا زَاغَ الْبَصَرُ وَمَا طَغَى

لَقَدْ رَأَى مِنْ آيَاتِ رَبِّهِ الْكُبْرَى

vennecmi iza heva (1) ma dalle sa­hıbüküm ve ma ğava (2) ve ma yentı­ku anil heva (3) in hüve illâ vâhyün yuha (4) allemehü şediydül kuva (5) zü mirretin festeva (6) ve hüve bil ü­fükıl alâ (7) sümme dena fetedella (8) fekane kâ’be kavseyni ev edna (9) fe­evha ilâ abdihî ma evha (10) ma ke­zebel fuadü ma rea (11) efetümarune­hü alâ ma yera (12) ve lekad reahü nezleten uhra (13) ınde sidretil mün­teha (14) ındeha cennetül me’va (15) iz yağşessidrete ma yağşa (16) ma za­ğal basarü ve ma tağa (17) lekad rea min ayati rabbihil kübra (18)

 (Vennecmi iza he-va...........) Elmalılı Hamdi Yazır’ın “Hak dini Kûr’ân dili” adlı tefsirinden cilt 7. s. 286

#### Meâlen :

01 - İnmekte olan yıldıza and olsun ki.

02 - Arkadaşınız sapmadı ve azmadı.

03 - O hevadan arzularına göre konuşmaz.

04 - O’nun konuşması kendisine vâhy edilenden başkası de-ğildir.

05 - O’nu müthiş kuvvetleri olan biri öğretti.

06 - Ki o akıl ve reyinde kuvvetli bir melektir hemen gerçek melek şeklinde doğruldu.

07 - O en yüksek ufukta idi.

08 - Sonra Cebrâil ona yaklaştı ve sarktı.

09 – Onunla arasındaki mesafe iki yay kadar yahud daha az kaldı.

10 - Kuluna verdiği vâhyi verdi.

11 - Onun gördüğünü kalbi yalanlamadı.

12 – O’nun gördükleri hakkında kendisiyle tartışacak mısı-nız?

13 - And olsun, o’nu bir kez daha görmüştü.

14 - Sidretül Münteha’nın yanında

15 - Ki Cennet’ül Me’va o’nun yanındadır.

16 – Sidre’yi kaplayan kaplıyordu.

17 - Peygamberin gözü şaşmadı ve sınırı aşmadı.

18 - And olsunki o Rabbinin âyetlerinden en hüyüğünü gördü. 

Böylece Mi’rac hadisesiyle ilgili âyetler bitmiş oluyor.

Şimdi burada dikkat çeken bir konu vardır, mevzua girmeden evvel ona bir göz atalım.

İsra Sûresinde Mi’racın hakikatinin başlangıcı 1. âyetinde, yine İsra Sûresinden 1. âyet ve Necm Sûresinden 18 âyet bu ha­diseden bahsetmektedir; 

Bunların ikisini topladığımızda (1 + 18) = 19 oluyor. 

- Bakın acaba bu bir rastlantı mıdır?... 

- Rastlantı değil tabii ki!

Şimdi 18 ne idi?.. 19 ne idi?... 

evvelâ kısaca bunları bilmemizde yarar vardır. 

(18) on sekiz bin âlemin ifadesidir. 

İşte on dokuzuncusu (19) da “İnsân-ı Kâmil” dir, 

- neden?

Çünkü bütün bu âlemleri kendi varlığında idrak ve ihata etmiştir. Kurân-ı Keriym’deki on dokuz (19) sayısının bir özellik arz etmesi bu yüzden olmaktadır.

Esasen on sekiz 18 bin âlemin zuhura getirilişi o bir Tek “Vâhid”, “Ahad”, olan “İnsân-ı Kâmil”in yüzü suyu hörmetinedir. 

O’nun için Kûr’ân-ı Keriym’de 19 sayısı “İnsân-ı Kâmil”in rumûzudur. Fakat ne yazık ki bunun gerçeği genel olarak bilinmemekledir. 

(Enbiya Sûresi 21/107)

وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ

ve ma erselnake illâ rahmeten lil âlemiyne “Seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” buyruldu.

On dokuz’un (19) harflerini ayırırsak yani 1 ve 9 meydana geliyor, toplarsak (1 + 9) =10 oluyor; 

onunda arasını açarsak (1 - 0) bir ve sıfır meydana geliyor. Burada ki (1) bir, Hakk’ın birliğini, “Ahadiyet” mertebesini, (0) sıfır da o’nun aynasını yani bu âlemleri ifade ediyor.

Ahadiyet mertebesi; 

- kendinde mevcut hakikatleri zuhura çı­karmayı diledi;

- bu âlemleri, zuhur mahalleri olarak halk eyledi 

- ve kendini onlarda seyr’e başladı. 

Böylece âlemler, o’nun aynası, “aynısı” oldular.

Dolayısıyla âlemlerin kendilerine has özel birer var­lıkları olmadığından (0) sıfır yani “yok” hükmünde oldular, (1) in yuvarlanarak (0) sıfır’ı meydana getirişi gibi bu âlemleri de (1) olan Ahadiyet mertebesi meydana getirdiğinden hakikatte, (1) den başka hiçbir şey yoktur, ki o da ezelî ve ebedî olan ve her mertebe­de zuhur eden Hakk’ın ta kendisidir.

(1) bir, gerçek varlık, “Ahadiyet”, “İnsân-ı Kâmil”, (0) sıfır ise, “hiçlik” ve “ayna”dır. 

Eğer sıfırın ortasından bir çizgi geçirirsek ( 0 ); 

o zaman bunun bir tarafı kadim, bir tarafı hadis olur. 

Yani kadim, varlığı kendinden ezeli olan, diğeri ise hadis, sonradan meydana gelen kadimin gölgesi’dir. 

Bu mevzuu daha sonra “Kaab-ı kavseyn” âyetinde tekrar ele alacağız. 

Böylece 1 ve 18 sayılarının kısaca özetlerini gördükten sonra tekrar gelelim Necm Sûresi’nin baş tarafına, (Necm Sûresi 53/1)

جم إذا هوىعوَالذُّ ﴿١﴾

“vennecmi iza heva” 

 “İnmekte olan yıldıza and olsun ki” Tefsirlerde bu konuda birçok değişik ifadeler vardır. 

Bazıları, “çıkmakta olan yıldıza andolsun,” demiş; 

Bazıları ise, (meselâ Diyanetin Kûr’ân-ı Keriyminde) 

“batmakta olan yıldıza andolsun,” denmiş. 

Burada Elmalı ise, “İnmekte olan yıldıza andolsun ki,” demiş. Demek ki kişiler yıldızın hâline değişik mânâlar vermişlerdir. 

Halbuki burada aslı itibariyle Cenâb-ı Hakk’ın muradı çok değişiktir. Ancak bizler hep lâfız kısmına (kelimelerin dış ifadelerine) takıldığımızdan, özüne ulaşmamız çok zorlaşmaktadır. 

“İnmekte olan yıldıza and olsun ki”

“necm” yıldız demektir. 

“iza heva” yukarıda belirtilen mânâ da “inmekte olan yıldıza and olsun,” şeklindedir. 

Buradaki “heva” kelimesine alîmler bir çok değişik mânâlar ver­mişlerdir ve pek çok izahlarda bulunmuşlardır. 

Biz bu “heva” kelimesini bir satır aşağıda geçen (Necm Sûresi 53/3)

وَمَا يَنطِقُ عَنِ الْهَوَىٰ

ve ma yentı­ku anil heva “O hevadan arzularına göre konuşmaz.” yani “o kendi nefsi “heva”sından konuşmaz” şeklinde ifadesini bulduğu şekliyle düşünmek istiyoruz.

Heva’nın burada hayâl, hayalâte dönüşük bir ifadesi 

vardır. Hayâl ve hevadan konuşmaz. Burada heva, hakk’ın dışında olan şeyler demektir.

Bu âyette “heva” kelimesi Hz. Peygamberin kendi varlığından, nefs-i hevasından konuşmadığı şeklinde ifadesini bulduğundan, havaiyyat olarak da düşünmeyi uygun görüyoruz. 

Her merte­bede değişik mânâlar ifade eden Kûr’ân Âyetlerini sadece bir mânâ ile ifadelendirirsek çok büyük haksızlık etmiş oluruz, hadis-i şe­riflerde Kûr’ân Âyetlerinin bir çok mânâları olduğu açık olarak ifa­de edilmiştir.

Şimdi biz burada Hakk yolunun yolcuları, sâlikler yönünden baktığımızda, verilmesi gereken mânâ şöyle oluşmaktadır. 

(Necm Sûresi 53/1)

نَجْمِ إِذَا هَوَىٰعوَالذُّ ﴿١﴾

 “vennecmi iza heva” 

 “yıldızın heva olduğu zamana and olsun ki” yani “yıldızının havaiyattan başka birşey olmadığını anladığın zamana yemin olsun.” İşte bu senin için, hakikate giriş veya çıkış kapısıdır. 

Cenâb-ı Hakk “heva”ya yemin ediyor. 

Cenâb-ı Hak kolay kolay yemin etmez. Kendimizden düşünelim, bizler dahi öyle kolay kolay yemin etmeyiz, eğer yemin edeceksek en değer verdiğimiz şeyler üzerine yemin ederiz. 

Cenâb-ı Hakk, ettiği bu yemin ile birşeye dikkat çekilmesini istiyor. Nitekim Cenâb-ı Hak tin (incire), zeytine, asr’a vs. yemin eder, ki tahkik yönünden bizim dikkatimizi çekmek ister. 

 “Yıldızın heva olduğu zamana andolsun ki,” Kûr’ân Âyetlerini mutlak sûrette iki yönlü, yani afa­ki ve enfüsî olarak biri, genel mânâda, diğeri de, kendi içimizdeki yaşam şekliyle anlamak zorundayız. 

Mamafih bu düşünmede daima sadece Peygamber Efendimize ve umum olarak geldi diye düşünülür. Halbuki Efendimiz şahsında, “insân”a, insân’daki “akla” gelmiştir. 

Bu yüzden de dinimiz, akıl dinidir. 

Kâmil akıl ile yapılan fiiller hakikate ulaştırır, akılsızca yapılan işler ise, taklidi olmaktan ileriye gitmez. 

Dinimizi taklidi olarak kullanırsak “ehl-i taklit” oluruz ve maalesef “ehl-i tahkik” olamayız. 

Kişi beş vakit namaz kılması, hacca gidip, zekât vermekle dini işinin bittiği zannı içinde hareket ediyor. Bunlar beden ile ilgili olandır. 

Tarîkat tarîkiyle hakikate ulaşma ise (ki onları kabul etmiyor veya şüphe ile bakıyor) aklının, rûhunun, lâtif tarafının işidir. 

Kesif taraf ile lâtif tarafı ayırmak gerekir. 

Ceddimiz bunları ayırmış. Bizden evvelkiler bunları ayırmışlar ve kitaplar dolusu ilmi kendinden sonraki nesillere bırakmışlar, yani bize bırakmışlar. Çalışma sistemleri bırakmışlar. 

Bir sistem yetmemiş, birçok sistemler bırakmışlar. Bir çok yol tespit etmişler ve hangi meşrebde isen, meşrebine göre intisab ettiğin tarîkat ile Hakk ve hakikate ulaş demişlerdir. 

Muhyiddin-i Arabi Hazretleri “Kişi gerçek hayvanlık mertebesine (hayvanlık hakikatine, yani hayy anlamı-na) ulaşamadıkça, insânlık mertebesine geçemez,” buyuruyor.

Fusûs’de “İshak Fass”ında, “Allah’a en yakın madenlerdir; ondan sonra nebatlar, bitkiler, sonra hayvanlar ve en sonra insânlar gelir,” diyor. 

Bu yön ile bakılırsa, “Allah’a en uzak olan varlık insândır,” deniyor. 

Allah önce madenleri, sonra bitkileri, sonra hayvanları en son insânı halketti.

Burada “hayvanlık”tan murad, avamın anladığı mânâda yani tahkir anlamında değildir. 

Hayvanlık mertebesi, hayy isminin tatbikatı olması ile, taltif bir kelimedir. 

Madenlik mertebesinde, durağanlık vardır, kendilerinden oluşumları yoktur. Bu yönleri ile mutlak Hakk’a tabidirler. 

Nebatlar mertebesinde, yavaş yavaş kimlik bulmaya başlarlar. 

Maden, yataydır; nebat, dikeydir. 

Madenler de, nebatlar da aslı itibariyle hayvandır. Ama Hayvanlar müstakillik kazanmıştır. İşte onlarda bu müstakillik hâli onların hayvan ismini almasına sebep olmaktadır. 

Cenâb-ı Hakk’ın sıfatı subutiyesinin (hayat, ilim, irade, kudret, kelâm) evveli olan hayy kelimesinin zuhuru geniş mânâda hayvanlarda görünmeye başlıyor; bu yüzden tahkir değil, taltif anlamındadır. 

Hayvan kelimesi açıldığında, “hay - ve - an” yani “her an yaşayan” demektir. 

İşte kişi kendisindeki hayvan “hayy” (hayat) mertebesine ulaşmadıkça, insânlık mertebesine geçmesi mümkün olmaz. Yani biz kendimizdeki hayatı idrak 

edemezsek, bunun üzerine ilmi idrak edemez ve ne de onun üzerine inşa edebileceğimiz irademiz, kudretimiz nasıl olur ki, yani bu durumda insânlığımızı nasıl idrak ederiz?...

Hayy esmâsı ile vücûdun zuhurda olduğunu hayvanlık mertebesinin (yaşamın, bireysel faaliyetin ortaya çıkmasının) idrakı ve böylece o yaşamın ilminin idrakı, sonra onu tatbik etmenin iradesi olacak ve irade için kudretin olması ile böyle “sıfat-ı subûtiye” devam etmiş olacaktır. 

Bu yüzden önce kendimizi çok iyi tanımamız gerekiyor. Bu tanıma da bu mertebe ile başlıyor. 

Kûr’ân-ı Keriym’in bütün insânlara genel hitabı olduğu gibi; bir de, tek tek, birey birey her birerlerimize “nüzulü” inişi vardır. 

Önceden biz Hz. Muhammed’in Kûr’ânını okuyoruz, ne zaman ki, o Kûr’ânın mânâlarını biz bünyemize indiririz, mânâsını işleriz işte o zaman (dışarda yağan yağmura çıkıp da kişinin iliklerine kadar işlerse o zaman o kişi yağmurdan hissedar olduğu gibi) Kûr’ân bize de nâzil olmuş olur. Yoksa lâfzi, duygusal, iyi niyetle dinlemede kalırız. Tabii ki onun da bir faydası vardır; ancak biz sadece duygu noktasında geçici olmasını değil de ebedi malımız olması yönünde arzulu olmalıyız. 

“Kûr’ân, insânın bir bâtından doğan öz kardeşidir.” İnsâna bir bâtından doğan öz kardeşinden (ana-baba hariç) daha yakın birşey var mıdır?... 

Bir ana-babadan doğmuşuz, ahadiyyet mertebesin-den ve hüvviyyeti ile, inniyetinden zuhura gelmişiz. 

Babamız, akl-ı kül, hatta akl-ı evvel; 

Anamız, nefs-i kül diyelim, ama biz kardeşiz. 

Bu Mi’rac hadisesi ne muazzam bir hadise; bundan sonra oluşan Kâdir gecesi, Mi’rac hadisesi ile kendi kadri kıymetini, hakikatini idrak eden İnsân-ı Kâmil yani Hakikat-i Muhammediyye’ye diğer kardeşi olan Kûr’ân-ı Keriym, Kâdir gecesi lûtfedildi; vuslat ettirildi, birleştirildi. O gece çok muhteşem bir gece öyle kolay değildir. 

Ufkunu geniş tut, ey zâhit, biz öyle fakir insân değiliz. Yani üç beş kuruşa (sevaba) fit olacak insân değiliz, sonsuza açık olan gözümüzü, ufkumuzu perdelerle kapatmayalım, gereksiz heva perdeleri icat etmeyelim. Akıl, düşünce vs de olan prangaları yıkalım, onlardan kurtululalım ve yüz metre ilerisi ile yetinmeyelim, gerçek ufkumuzu görelim. 

O iki kardeş “âlem-i ervah”da veya “âlem-i misâl”de değil, ancak “âlem-i şehâdet”te (yani müşahâde âleminde, burada) buluşmaları mümkündür. 

Bu âlemin ismine “esfel-i sâfilin” derler, esasında burası Hz. Şehâdet’tir, (yani Hazret âlemi’dir.) Burayı biz esfel-i sâfilin yapıyoruz.

“Hazerat-ı Hamse” deniyor ya birincisi (Hz. Ef’âl) burasıdır. 

İşte burada Hz. İnsân ile Hz. Kûr’ân ancak “Hz. Şehâdet”te buluşur. 

Kûr’ân ancak burada nâzil olmaktadır. Nâzil olmak demek, bir gökten diğerine cisim olarak gönderilmesi, indirilmesi demek değildir. 

Nâzil (nüzûl) olması, mânâsının indirilmesi, anlaşılmasının kolaylaştırılması demektir. 

Yani “kardeşimiz” aslı olarak gelmiş olsaydı onu

 beşer olarak anlamamız mümkün değildi. 

O’nun (Hz. Kûr’ânın) ilk yazılışı “Ulûhiyyette - zât mertebesinde”- “Allahça”; 

sonra “Rahmâniyette - sıfat mertebesinde”- “Hakça”;

sonra “Rububiyette - esmâ mertebesinde”- “Rabça” sonra “Şehâdette - ef’âl mertebesinde” - “Arapça” Böylece kolaylaştırılarak, bizlerin anlayacağımız şekle nüzûl ettirildi.

Biz bunun sadece bir mertebesinde yani sadece Arapça mertebesi etrafında ve peşinde dolaşıyoruz. 

Arapça beşer lisânı, Hz. Kûr’ân ise, Allah kelâmı ama kapısı, arapçadandır; işte biz arabçasıyla rabcasını, Hakkçasını, Allahçasını çözmeye çalışıyoruz. 

Bunun doğrusu Arapça olan kapısından girip, önce rabcasını, sonra hakkçasını, sonra da Allahçasını tahsil edebilmemizdir.

“Allah’ı Allah bilir,” denmiştir. Bu mertebelerle karşılaşmadan o mertebeyi anlamak mümkün değil demektir. Okullarımızda yapılan eğitim, Türkçe ve Arapça olduğundan sadece zahirini, o da ne kadar veriliyorsa!...o kadar ile anlayıp, orada kalınıyor. 

Sûret ve şekil idrakı olan bu anlayışda kalıp, hakikati kendimize nuzül ettiremiyoruz, yani şeklini, kabuğunu başımızın üstüne koyuyoruz ama kardeşimizi kucaklayıp, bağrımıza basamıyoruz. O da bir hürmettir ama tam yeterli değildir. 

Seneler önce “Kûr’ân hâlik midir, mahlûk mudur?” diye ihtilâfa düşülmüş.

Bazıları “hâlik”tir,” demişler; 

Bazıları da “mahlûk”tur,” demişler. 

Bilseler ki, ikisi de doğru fakat eksik söylüyorlar.

Kûr’ân Allah kelâmı olmakla (ki kelâm zât’a bağlı, zâtın aynıdır) “hâlik”tir. 

Yani özü ve mânâsı itibariyle “hâlik”tir.

Sûreti itibariyle; görüntüsü, kağıdı, cildi, mürekkebi ile “mahlûk” tur. 

Elimizdeki kitabı ateşe atarsak yanar. Kâğıt (maddi) olarak Allah’ın maddi nizamına tabidir. Ancak Allah dilerse ve biiznillâh dediğimiz nizam-ı ilâhı gereği o şeyin taşıdığı mânâ-i hakikati ilâhisi gereği Allah yakmayabilir. 

Hz. İbrahimin Nemrutun ateşinde yanmaması, cesedi olarak değil mânânın yanmamasıdır. 

Yani İbrahim (a.s.) içinde taşıdığı mânâ-i İbrahimiyye (yani Allahın hullet/dostluk mânâsı) olmasaydı, diğer odunlar gibi o da yanardı. Bu istisnai bir haldir. 

Çünkü âyet-i Keriymede, “Allah yolunda değişiklik bulamazsın,” buyuruluyor. 

Kûr’ân öz kardeşimiz olduğuna göre, ona çok dikkat edip, kıymet vermemiz gerekir. Dünyevi ailemiz ve kardeşimiz için (bazı nedenlerle sevgimizi kaybedenler istisna olarak) ne kadar fedakârlık ettiğimizi düşünürsek, o öz kardeş için, onun biraz başı ağrısa neyimiz varsa ver-memiz gerekiyor. 

Kûr’ân ile insân birbirlerinin en yakın dostu, sevgilisi, yârıdır; ayrı ve uzak kalmaları mümkün değildir. Bu yüzden ona yakışır şekilde cansiper olursak o da bize öyle şüphesiz cansiper olur. 

Oyüce kitaptan ne kadar Âyet-i Keriymeyi idrak etmişsek, bizim özel Kûr’ân’ımız, o kadar oluş­muş olur. 

Yani yaşadığımız dünya süresi içinde okuduğumuz Âyetten ne ve ne kadar anlayıp, tatbik ettiğimiz bizim Kûr’ânımızdır.

Bize gelmiştir ama diyelim ki, bir sofra düşünün 114 çeşit yemek var, biz azar azar; ondan ve bundan alıp, “doyduk” diyerek kenara çekilmiş isek, o kadarlık istifade etmiş oluruz. Geri kalanlar ise diğer onlardan yiyenlere istifadeli olur. 

Dengeli rûhi beslenme için hepsinden gerekli beslenmeyi yapmamız gerekir. Hem geçmişi hem de geleceğimizi bilelim. 

İşte bu dünyadaki en büyük kazancımız kendi Kûr’ân’ımızı mümkün olduğu kadar geniş mânâlı oluşturmak olacaktır.

Ahirette “ikr’a kitabek” dediklerinde; kitabımızı açtığımızda sahifeler boş olursa veya çok az olduğunu görürsek, hüsrana uğrayanlardan oluruz. Allah onlardan bizleri eylemesin. 

Kûr’ân Sûrelerindeki âyetlerin toplamının 6666 adet âyet olduğunu söylerler (ki 6666 adet olması özelliği “Sayıların Dilinden” bahsinde belirtilmişti) ancak diyanet işlerinin tasdiği ile çıkmış Kûr’ân-ı Keriym’de bulunan sûrelerin âyetlerini topladığımızda 6237 âyet çıkmaktadır. 

Bu sayının yarısı olarak, 

3118 bir tarafta ve 3118 bir tarafta ve 1 olarak taksim oluyor. 

Tam ortada olan bu 1 âyet Şu’ara Sûresinin 26/187. âyetidir. 

1 - Kûr’ân okumaya başlarkan “eûzü besmele” çekerek, recm olmuş, taşlanmış, kovulmuş şeytandan ve cinden Allah’a istiaze ederiz. 

2 - Kûr’ân’ın en son sûresi olan Nas Sûresi 114/6 sonunda da 

اسعةَ وَالذّعمِنَ الْجِنِّ ﴿٦٦﴾

minel cinneti vennasi “O vesvese veren -gerek cinden ve gerek insândan- olsun, hepsinden de Allah'a sığınmalıdır-.” En sonunda da cinden bahsediyor. 

3 - Tam ortada olan Şu’ara Sûresinin 26/187. âyeti de şeytandan (cinden) bahis ediyor. 

مَاءعفَأَسْقِطْ عَلَيْنَا كِسَفًا مِنَ السَّمَاءِ

صَادِقِينَعإِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّ

feeskıt aleyna ki­sefen minessemâ’i in künte minessadi­kıyne “Artık sen eğer doğru söyleyenlerden ise üzerimize gökten bir parça düşürüver”.

Ayrıca ortalarda da bahsettiği gibi başlı başına da “Cinn” sûresi de vardır. 

Cinn, hayâl ve vehim ile ilgili olmadır, ki bu “Necm” sûresi ile ilgilidir. Yıldız falına bakanlara da müneccim derler. 

“Necm” yıldızına afakî mânâda, “batmakta veya doğmakta olan yıldıza” diye ifade edilmişse de; 

biz burada enfüsî mânâsı itibariy­le, şahsımızda yaşanması gerektiği şekliyle baktığımızdan, bu yıl­dızın her birerlerimizde mevcud olan ve baş tacı etmeye çalıştığımız “nefs’in heva yıldızı” olduğunu idrak etmemiz zor olmayacaktır. Gökyüzündeki yıldızı bir an bir kenara koyalım. Her varlığın kendi varlığında bir yıldızlığı vardır. Yani yöneldiği şey ki, ilk yöneldiği kendi nefsidir; 

“ben, ben, ben,” “ben böyle bilirim,” “ben yaparım,” “benden üstün yok,” gibi vs. benlik yıldızı ki, kendisini aydınlatan bireysel kaynağıdır.

Meseleye bu yönüyle baktığımızda meydana gelen ifade “batmakta olan nefsi heva yıldızına and olsun ki,” şeklinde oluşmakladır. 

Yani beşeri mânâda aydınlandığımız (dikkat edin nûrlandığımız) değil... 

Esasında bu nefsani mânâda olduğundan; nefsaniyet kesif olduğundan, kesafet de, zulmet olduğundan karanlıktır.

“Aydınlandığımız,” yerine beşeri bakımdan “karardığımız,” demek daha doğru olacaktır. 

Yani Hakikat-i Muhammed-i nûruna ulaştırmayıp, kendi karanlığında bırakır. 

Kişi nefsaniyyetine yöneldiğinden Hakikat-i Muhammed-i kamerine ayna, aydınlık ulaşamaz çünkü o yıldız kendisine mani olur ve o yıldızından aldığı benlik düşüncesi ile aydınlandığı zannı ile hareket eder.

En büyük yanılgı, bu beşeriyyet “nefsaniyyet heva yıldızının” peşinden koşmaktır. 

Bu yıldıza yönelmede ışık bu yıldızdan alınır, ki buna yoğunlaşıp insânlara yardım ediyorum diyerek cincilik, müneccimlik ortaya çıkar. Kendi beşeriyetini ön plâna çıkarıp, kendi yıldızından aldığı bilgilerle başkalarına “ziya” yerine “ziyan” verirler. 

Eğer Hakikat-i Muhammed-i kamerinden (nûrundan) aydınlanmaya çalışsalar, bunlara itibar etmezler. 

Müneccimlik, “beşeri NECM”de yoğunlaşmanın neticesidir. 

Burada dışarıdaki yıldızları araştırmak yerine hemen yakınımızdaki kendi nefs yıldızımızı tanımaya çalışmak daha gerçekçi olacaktır.

Böyle değerlendirdiğimiz zaman, bizde varlığını var zannettiğimiz, aslında “heva” olan yani “bizim hevamızdan kaynaklanan o benlik yıldızının söndüğü zamana and olsun ki” diye bu­yuruyor, Cenâb-ı Hakk.. 

Yani kendimizde varlığını var zannetiğimiz ama aslında “heva” olan (hevamızdan kaynaklanan) benlik yıldızının söndüğü ana andolsun. 

Cenâb-ı Hak, ey kulum dikkat et sen de öyle bir heva yıldızı var ki onu söndürdüğün an, ancak beni bulur, bana ulaşırsın. Aksi takdirde bu sende olduğu müddet-çe, kitapları yutsan, arapça alîmi olsan, hâfız olsan, ne yaparsan, ne olursan ol, hevandan kurtulamazsın denmektedir.

 Bizim beşeriyetimizden kaynaklanan “hevayı hevesimiz” nedeni ile kendimizi bir yıldız gibi gördüğümüzden, bunun sönüşüne de âyette “inmekte, sönmekte olan, yok olan yıldıza yemin olsun,” şeklinde ifade edilmiş bulunuyor. 

Yani “bu yıldız yok, sen bu yıldızı üretiyorsun, bu sende olduğu müddetçe bana ulaşman mümkün değildir,” diyerek, Cenâb-ı Hakk “andolsun” ahdi ile bizleri ikaz etmektedir. 

Böylece Cenâb-ı Hakk bizlere o kadar güzel bir misâl getiriyor, ki bahsedilen mânâ oluşmazsa, “Kûds-ü şerif”ten gök yüzüne uruc, “Ahadiyet” mertebesine yükselme mümkün olamıyor. Senin, benlik “nefs heva yıldızın”, sende olduğu sürece gök yüzüne uruc etmen ne yazık ki mümkün olamayacaktır. Bu hakikati iyi anlamaya çalışalım. 

“Senin benliğin sende oldukça, ibadet bile etsen Gönül Kâ’ben meyhaneye döner,” diyen zât ne güzel söylemiştir. 

Senin heva yıldızın sende yandığı, parladığı, seni o hayalen aydınlattığı sürece “Hakikat-i İlâhiyye”ye ve Hakkani nûrlanmaya yolun yoktur. 

O hal­de seni aydınlattığını zannettiğin küçücük heva yıldızını söndürüp, terk edip, Hakikat-i Muhammed-i kameri ve ilâhiyat güneşi ile ay­dınlanmaya çalışmak lehine olacaktır. 

Çünkü “heva” gerçekten en büyük “hayali ilâh”tır.

Böylece جَهَنَّمُ “Necm” yıldızının nefsi heva yönünü ifade etmeye çalıştıktan sonra, onun diğer yönünü de idrak etmeye çalışalım. Eğer ona Rahmâni yönden bakmağa çalışırsak, içinde bulunan öz mânâsını şöyle anlayabiliriz. 

 (ayrıca) 

 (nun) “nur’u ilâhi” ► “ilâhiyat yıldızı”

 (cim) “cemâl-i ilâhi” ► “ilâhiyat güneşi” 

 (mim) “Hakikat-i Muhammed” ► “ilâhiyat kameri” ni ifade eder diyebiliriz.

Eğer bilinçli ve gerçekçi bir seyr çalışması yapabilirsek, yıldızın “heva”lık özelliğini “ilâhiyat” özelliğine çevirebiliriz ancak ondan sonra bizim yolumuz “ilâhiyat kameri” ne, oradan da “ilâhiyat güneşi” ne doğru yol almağa başlar. 

Bir şeye daha dikkat çekelim.

“Necm” 53 üncü sûre olduğu gibi ilk 2 harfi de 53 lüğü ifade etmektedir. 

 (nun) 50 

 (cim) 3 = 53

 (mim) 40 

 93 (9 + 3) = 12 eder, ki bu da “Hakikat-i Muhammediye”dir Heva yıldızımızı bu yolla “ilâhiyat yıldız” lığımıza döndürmemiz gerekmektedir, aksi halde biz ona değil, o bize hükmedecektir.

(Necm Sûresi 53/2)

صَاحِبُكُمْ وَمَا غَوَىعمَا ضَلَّ ﴿٢﴾

ma dalle sa­hıbüküm ve ma ğava “Arkadaşınız sapmadı ve azmadı.” 

“ma dalle sa­hıbüküm” 

“sizin sa­hibiniz delalette değildir,” yani onda “Mudil” isminin tesiri yoklur ancak onda “Mudil”in karşıtı olan “Hâdi” isminin tesiri vardır. 

“ve ma gava” 

“onda azgınlık da, haddi aşma da yoktur.” Bu azgınlığı meydana getiren şeyler; “Aziz” “Cebbar”, “Mütekebbir” isimlerinin zu­hurlarıdır. Aziziyyet, Cebbariyet, Mütekebbiriyyet onda meydana gelmez. Ancak adaleti temin gayesiyle yeri geldiğinde bunları kar­şı tarafın menfeatı için kullanır, onlarla tasarruf eder, fakat onların tesiri altında kalmaz. Yani Hz. Peygamberimizden “Aziz” “Cebbar”, “Mütekebbir” isimleri ezmek maksadıyle çıkmaz ancak adaleti temin

maksadıyle yeri geldikçe, karşı tarafın menfaati için, suçlulara karşı kullanır. 

(Necm Sûresi 53/3)

وَمَا يَنطِقُ عَنِ الْهَوَىٰ

ve ma yentı­ku anil heva “O “heva”dan arzularına göre konuşmaz” 

O bir şeyler anlatıyorken kendi hevasından nutk etmez, kendi nefsinden kelâm söylemez. Bura­da yine heva kelimesi geldi “hevayı heves” olarak değerlendi-rildi, yukarıda aynı kelimeyi biz de heva olarak kullandık. 

Kendi he­va yıldızının sönmesi ile ancak Hz. Rasûlüllahın hakikatini anlayacak duruma gelmesi mümkün olabilebilmektedir. Hz. Rasûlüllah’ın hakikatini kamer yani ay, ayın on dördü bedr olarak düşünürsek;

senin yıldızın sende olduğu sürece ona bakmazsın; 

yıldızından aydınlandığını zannedersin, ama sana yıldız gibi görünen hevanı ortadan çıkarınca karşında kalacak olan “bedr-i münir” nûrlu kamer (ay) olur. O da Hz. Rasûlüllah’ın nûraniyyetidir. 

O za­man oradan feyz almaya başlarsın ve anlarsın, ki “ve ma yentı­ku anil heva” 

“o hevasından konuşmuyor” neden konuşmuyor? 

Sen o hâlin ile “heva”nı attıktan, ondan kurtulduktan sonra, o ki “levlâke levlâk lema halektül eflâk” yani “eğer sen olmasaydın olmasaydın bu âlemleri halk etmezdim” Hadis-i Kûdsi’sinin muhatabı olan “ilâhi zuhur” mahalli Hz. Muhammed (s.a.v.) efendimiz kendi heva’sından konuşur mu?... 

İstese de konuşamaz çünkü kendisinde “Mudil” ismi bulunmadığından onun meydana getireceği heva’nın da olması mümkün değildir. Dolayısıyla o hevasından ko­nuşmaz.

Peki öyle ise nasıl konuşur? 

(Necm Sûresi 53/4)

وحي يوحىَإِنْ هُوَ إِلَّا ٤٤

“in hüve illâ vâhyün yuha” 

“O’nun konuşması kendisine vâhy edilenden başkası değildir.” Kendi heva yıldızının sönmesi ile ancak Hz. Rasûlüllah’ın hakikatini anlayacak duruma ermesi mümkündür. 

Neden?... 

Çünkü Hz. Rasûlüllah’ın hakikatini kamer olarak düşünürsek; ayın on dördü bedir gibi düşünürsek; senin yıldızın sende olduğu sürece ona bakmazsın; yıldızından aydınlandığın sürece de ondan aydınlanamazsın. 

Fakat yıldızın olan hevanı ortadan kaldırdıktan sonra, o zaman karşında kalacak olan bedir (ay) dır. Dolayısıyla o da Hz. Rasûlüllah nûraniyetidir, o zaman oradan feyz almaya başlarsın ve anlarsın, ki (Necm Sûresi 53/3)

وَمَا يَنطِقُ عَنِ الْهَوَىٰ

ve ma yentı­ku anil heva “O “heva”sından arzularına göre konuşmuyor,” neden konuşmuyor?... Sen o hâlin ile heva­nı attıktan 

ve kurtulduktan sonra, o Hazret kurtulmamış mıdır?.... 

Bundan sonra artık onun için nefsinden konuşuyor diye bir şey düşünmek mümkün müdür..? Daha başlarda olan bir kimse belirli çalışmalarla heva yıldızını ortadan kaldırdıktan sonra Hz. Rasûlüllah Aleyhissalâtü vesselâm efendimiz, ki âlemlerin güneşi olduğu halde kendisinde heva yıldızının tesiri olması mümkün değildir. Bunu anlayabilmek kendi yıldızının sönmesine bağlıdır. Senin yıldızın sende parladığı sürece dışarıya bakıp gerçekçi bir değer­lendirme yapamazsın. Peki kendi hevasından konuşmadığına gö­re nasıl konuşuyormuş?.. 

O zaman işte (Necm Sûresi 53/4)

وحي يوحىَإِنْ هُوَ إِلَّا 

in hüve illâ vâhyün yuha “ancak vâhy ile konuşuyor.” Kendi hevasından, yıldızından konuş­muyor, “hakikat-i ilâhi”den, “ilâhi nûr”dan konuşuyor. O’nun yıldızı, hevası yok olduğuna göre orada var olan güneş olmuş oluyor. Görüntüde ay olmuş oluyor ama ay da ışığını güneşten aldığına göre orada var olan güneşin ta kendisi olmuş oluyor. Nasıl ki ay’ın aydınlığı güneşten geliyorsa, o da hevasından konuşmaz. 

(Necm Sûresi 53/4)

وحي يوحىَإِنْ هُوَ إِلَّا ٤٤

in hüve illâ vâhyün yuha “ancak vâhy ile konuşuyor.” demesi Allah’ın kelâmı kendisinden aksedip zuhura çıkıyor, demektir. 

Kelâm, Hakk’ın kelâmıdır. Nasıl ki kamerdeki ışık; güneşin aydın­lığı, ışığı ise, ondaki kelâm da Hakk’ın kelâmıdır.

(Necm Sûresi 53/5)

شَدِيدُ الْقُوَىععَلَىٰ ﴿٥﴾

allemehü şediydül kuva “O’nu müt­hiş kuvvetleri olan biri öğretti”. 

Mi’rac ile ilgili âyetlere ve bütün Âyetlerin zahirine baktığımız zaman zahir ehline hitab edecek çok güzel bir tertip görüyoruz. Âyetlerin bâtınına baktığımız zaman da bâtın ehli ârifler için en geniş ve en derin bir tertipte olduğunu müşahâde ediyoruz. 

İşte Kûr’ân-ı Keriym’in zahirini olduğu gibi ayrıca bâtınını da anlayabilmek için, kişinin mânâ âlemindeki irfaniyeti ne kadarsa, bunun derinliğine ve genişliğine o derece ulaşması ancak mümkündür. 

Eğer şu meselelerin özüne nüfuz et­memişse bir kimse bunun derinliğine inmesi mümkün değildir. Sadece kendi hayâlinde, kendi yıldızının aydınlattığı ve kendi yıldızının anlayabildiği kadar Mi’rac hadisesini anlamış olabilir ama bu hâlin gerçeği ile yaşanması mümkün olamaz. 

İşte bu oluşumları anlayıp da yaşamak için bu âyetlerin hakikatlerine nüfuz etmemiz gerekmektedir. Mi’rac olayının tamamen yaşanması için, bizlerin bu âyetlerin hakikatlerine nüfuz etmemiz gerekmektedir. Mi’rac olayının tamamen yaşanması bizler için mümkün olmayacağı tabi­idir. Çünkü o Hz. Rasûlallah’ın müstesna bir yaşantısıdır. 

Ancak bizler de onun ümmeti olduğumuzdan ve onun arkasından, onun izlerini takip ederek onun açtığı yoldan gittiğimizden, herhâlde bizler de biraz bir şeyler anlamamız gerekmektedir.

Önümüzde balta girmemiş bir orman olsun. Eğer buradan da­ha evvel bir geçen olmamışsa, bir iz de bırakılmış olmadığından o ormanda kayboluruz, fakat daha evvel bir kimse o ormandan geçerken yollarda iz bırakmış ise, biz de o izleri takip ederek tehlikesizce o ormanı aşabiliriz. İşte mânâ âleminin sonsuzluğuna gi­den Hz. Rasûlüllahın özelliklerinı Cenâb-ı Hakk bizlere bu Âyet-i Keriymelerle, bize açtığı yoldan anlatıyor ve bu yoldan siz de gelebildiğiniz kadar korkmadan Mi’racınıza gelin bu-yuruyor. yukarıda hakikati belirtilen (Necm Sûresi 53/2)

صَاحِبُكُمْ وَمَا غَوَىعمَا ضَلَّ ﴿٢﴾

ma dalle sa­hıbüküm ve ma ğava “Sizin sahibiniz sapmadı, dalalette değildir ve azmadı,” ifadesiyle onun arkasından tereddütsüzce gi­dilebileceği açık olarak ifade edilmektedir.

(Necm Sûresi 53/5)

شَدِيدُ الْقُوَىععَلَىٰ ﴿٥﴾

allemehü şediydül kuva “O’nu müt­hiş kuvvetleri olan biri öğretti.” Kûr’ân-ı Keriymde, Cebrâil (a.s.) şiddet­li kuvvetini gösterdiği bir çok hadiseler belirtilmiştir, yeri olmadı­ğı için ayrıntılarına girmiyoruz. 

Ancak, sen de Mertebe-i Cibril-i id­rak edersen, sende de bir çok manevî idrak güçlerinin ortaya çık­tığını anlarsın.

(Necm Sûresi 53/6)

ة فَاسْتَوىعذُو مَرَّ

zü mirretin festeva “Ki o akıl ve reyinde kuvvetli bir melektir, hemen gerçek melek şeklinde doğ­ruldu.” Müfessirler belirtilen Âyetlere değişik mertebelerden az farklı ifadelerle mânâ vermişlerdir. 

Âyete lûgat mânâsı ile baktığımızda; 

“zü” sahip “mirre” kuvvet, Akıl, Sağlamlık “zü mirre” “Halk, Hasen, Güzellik” yahud; “Bedi-i eserler,” anlamında, “istiva” Müsa­vi oluş, itidal, istikamet v.s. anlamında belirtilmiştir. 

“istiva”nın ba­şındaki “fe” de, hemen bir oluşu ifade etmektedir. 

Yukarıda Âyete meâlen verilen mânâdan da yola çıkarak, meleğin sadece bir kuvvet olduğunu düşünürsek bu kuvvetin de yanlızca Hakk’ a ait olduğunu, onda var olan güçlerin aslında Hakk’ın güçleri oldu­ğunu; o mertebede esmâ zuhurunda bulunduğunu ve o geceye mahsus olarak “festeva” ifadesiyle “hemen doğruldu” yani zât tecellisine başladığını düşünebiliriz. 

Başka bir ifade ile Cebrâil perdesi altında, zât 

tecellisine başlanmıştır diyebiliriz.Nasıl ki Mûsâ (a.s.) a ağaçtan ateş şeklinde zât tecellisinde bu­lunmuş idi. 

(Ta-Ha Sûresi 20/11-12) 

إِنِّي أَتَيْتُهَا نُودِيَ يَا مُوسَىعفَلَمْ ﴿١١١﴾

كَ فَاخْلَعْ نَعْلَيْكَوإِنِّي أَنَا رَبِّ

س طُوًىعكَ بِالْوَادِ الْمُقَدِّعإِذْ

“felemma etaha nudiye ya Mûsâ” (11)

“inniy ene rabbüke fah­la’ na’leyke inneke bil vadil mukaddesi tuven” (12)

(11) Vaktaki, ateşin yanına geldi. Ya Mûsâ!. Diye nida olundu (12) Şüphe yok benim, ben senin Rabbinim. İmdi pabuçlarını çıkar. Muhakkak ki, sen mübarek bir vâdide, Tuvadasın Allah (c.c.) zâtîyle her yerde mevcut­tur, fakat tecelli ve mertebelere riâyet şarttır.

(Necm Sûresi 53/7) 

وَهُوَ بِالْأُفُقِ الْأَعْلَى

ve hüve bil ü­fükıl ala “O en yüce en yüksek ufukta idi” yani “Mertebe-i Cibril”den en yüce ufukta zuhurda idi. 

Ufuk, - gözün görebildiği en geniş saha; 

 - mânâ âleminin sonsuzluğu, 

 - Rasûlüllah’ın ihata ufkunun genişliğidir.

 (Necm Sûresi 53/8) 

دَنَا فَتَدَلَّىعثُمَّ ﴿٨﴾

sümme dena fetedella “Sonra (Cebrâil Hz.. Peygambere) yaklaştı ve sarktı”. 

Yani Cebrâillik mertebesinden yaklaştı, yaklaştı ve sarktı (tenezül etti). Zâtî yaşantı ilmini zuhura çıkardı, İşte o zaman ulûhiyyet ile abdiyyet mertebesi bir birine o kadar yaklaştı ki:

(Necm Sûresi 53/9)

فَكَانَ قَابَ قَوْسَيْنِ أَوْ أَدْنَى

fekane ka’be kavseyni ev edna “Onunki arasındaki mesafe iki yay kadar yahud daha az kaldı”. 

Yani kavs’ın bir tarafı abdiyyet mertebesi bir tarafı ulûhiyyet mertebesidir. 

İşte bu iki “kavs”i yani iki merte­beyi “kab”ın’dan, “tutma yerinden” tutup, kendi varlığında ilk de­fa cem eden yüce insân Hz Rasûlüllah tır. Bu iki mertebe bir birine o kadar yakın oldu ki, nerde ise birleşeceklerdi, fakat özellik­leri itibariyle iki mertebenin de hakkının korunması lâzım gel­mektedir. İşte burada ifade edildiği gibi bu âlemin dışı (zahiri) → halk, içi (bâtını) → Hakk’tır ve bir birine o kadar yakındır.

İkinci bölümün baş tarafında (19) sayısını (1 + 9) toplarsak (10) on eder. On sayısını (10) ( 1 ve 0 ) ayırırsak, el­de bir tane (1) ve bir de (0) kalır demiştik.

İşte o sıfırın (0) ortasından bir hat çekersek (0), iki kavs yani kavseyni olur. Eskiden cengaverler oklarını iki kavs’lı yayları ile atarak daha fazla güç sarfeder fakat okun hedefe şiddetli ulaşmasını mümkün kılarlardı. Ortadan çekilen hat “ka’be”, tutulan yerdir. 

“Ka’be kavseyni”, İki kavs (yayı), ortadan çekilen hattan İnsân-ı Kâmil ka’ab eder (tutar), ki o iki kavs’ın (yayın) üstteki, “ulûhiyet”, aşağısı “abdiyet”tir, ki böylece İnsân-ı Kâmil “ulûhiyet” ve “abdiyet” mertebelerini elinde tutar. 

Biri “kadim”; biri ise, “hadis”tir. 

Biri kıdem yani hakkın varlığı, diğeri ise gölge, bu âlemlerdir. İşte Mi’rac gecesi Hz. Peygambere kendi zâtında bu hakikatler, yani hakkın varlığı bildirildi. Bunlar zâhir ehline göre birer kelâm; hakikat ve mârifet ehline göre ise, birer yaşamdır. 

Beşer lisânı bunları anlatmaya yetmiyor. Ta ki yaşama sokarak kişi kendi bünyesinde idrakını oluşturması gerekiyor. Bunlar gerçekten hikâye, masal veya eskilerin “esatirül evveliyn” dedikleri değildir. Buram, buram; kaynaya, kaynaya bizim, her birerlerimizin hayatımızı, şahsi yaşantımızı anlatıyorlar. 

Bakın “Allah yaklaştı, yaklaştı ve sarktı,” diyor yani Allah kuluna ulaşıyor, diyor. Biz de biraz elimizi açıp o yukardan geleni tutsak olmaz mı?... “Tutarsan tutulursun,” diye ifade etmiştik. 

O bize sarkmış, adeta bize yardımcı olsun diye uzanabildiği nispette Kûr’ân-ı ve “el vesile”si ile, kopmayan urganı, ipi ile uzanıyor; yeter ki, biz tutunanlardan olalım. Bir (1), “ahadiyet mertebesi”dir. 

Ahadiyet mertebesinin zuhuru İnsân-ı Kâmil’de “ulûhiyyet” ve “ab­diyyet” ile kemâle ermiştir ve bu iki kavs bir birinden ayrı şeyler değildir. 

İnsân-ı Kâmil’in içi hak; dışı halk’tır. 

Bunu tutan da “ahadiyet mertebesi”dir. 

Mevzuları irfaniyet ile incelediğimiz zaman nasıl derinliği olan bilgiler ortaya çıkmaktadır. Bunun için de başta belirtilen “nefs heva yıldızı”nın sönmesi gerekmekledir. İleride tekrar bu mevzulara dön­mek üzere bu kadarla bırakıp Mi’racımıza devam edelim. Herşeyin insânda zuhuru olduğu gibi “ka’be kavseyn”in de insânda zuhuru mevcuttur. Tarîkat mertebesi itibari ile; “ne var âlemde, o var Âdem’de” ki söze bakarak, “ka’be kavseyn”i kendimizde arayalım. 

İnsânın aynası olan yüzü ve orada bulunan alnında iki kaşı vardır, işte bunlar “kavseyn”dir.

İki kaşın arası ise, “kab”tır ve orada bulunan iki ayrı göz; ayrı ayrı gördükleri hâlde, tek görüşe sahiptirler. 

Yeni gelen dervişlere rabıta olarak şeyhinin tam alnına baktırırlar, böylece “ka’be kavseyn” feyzinden istifade ettirilmek istenir. 

(Necm Sûresi 53/10) 

فَأَوْحَى إِلَى عَبْدِهِ مَا أَوْحَى

“fe­evha ilâ abdihî ma evha” 

“kuluna verdiği vâhy-i verdi”. 

İşte böyle olduğu içindir ki, abdine vâhy etti, yani Hz. Rasûlüllaha vâhyetti. 

O vâhy ettiği şeyler ne idi oraya tekrar döneceğiz. O ka’be kavseyn’de ki olan hadise, Cebrâil (a.s.) ın yaklaşması, sarkması değil; Cebrâil (a.s.) görüntüsünde Hz. Allah (c.c) nün zâtî zuhurunun meydana gelip “Hakikat-i Muhammed-i” ile ünsiyet kurmasıdır ve bu hadise Hz. Rasûllullah’da öyle bir olu­şum meydana getir-di, ki (Necm Sûresi 53/11) 

أَدْ مَا رَأَىْمَا كَذَبَ الْفُؤَادُ

ma ke­zebel fuadü ma rea “O’nun gördüğünü kalbi yalanlamadı.” 

O akşam Hz. Rasûllüllah öyle şeyler gördü ki, kalbi onları yalanlamadı. 

Âyet-i Keriyme ne kadar açık ve ne kadar güzel bir müşahâde hâlini ifade etmekte, burada dikkat çeken bir özellikte görüşün sa­dece göz ile olmayıp değişik yollarla da olabildiğidir. Gözden de­ğil “görme”den bahs edilmek-tedir. Bu mevzua da tekrar dönece­ğiz.

(Necm Sûresi 53/12)

أَفَتُمَارُونَهُ عَلَى مَا يَرَى

“efetümarune­hü alâ ma yera” 

“O’nun gördükleri hakkında kendisiyle tartışacak mısınız? 

Bu âyeti Keriyme, daha sonra Mi’rac hadisesi hakkında inkarcılara bir cevap niteliği taşımaktadır. Vuku’unda şahid olmadığı bir hadiseyi, kişi­nin inkar etmesi elbetteki mümkün değildir. İki kişi düşünelim, denize gidiyorlar, biri sadece ayaklarını suya sokuyor, diğeri ise, derinlere 

dalarak oranın güzelliklerini görüyor, inci mercan çıkartıyor, dönüşte de anlatıyor. Diğerinin bunları inkar edip onun ile çekişmesi herhâlde makul bir şey olmasa gerektir.

(Necm Sûresi 53/13)

وَلَقَدْ رَاهُ نَزْلَةً أُخْرَى

ve lekad reahü nezleten uhra “And olsun o’nu bir inişte daha görmüştü” nerede?.... 

(Necm Sûresi 53/14) 

عِنْدَ سِدْرَةِ الْمُنْتَهى

ınde sidretil mün­teha “Sidretül-münteha’nın yanında”. *(4)

(Necm Sûresi 53/15)

ةُ الْمَأْوَىٰععِنْدَهَا جَدٌ

ındeha cennetül me’va “Cennet’ül Me’va onun yanındadır”. 

*(4) Sidre--ül münteha; Mahlûkat ilminin ve amelinin kendisinde nihâyet bulup, kevn âlemini hudutlandıran bir işaret. Yedinci kat gökte olduğu rivâyet edilen ve peygamberimiz (a.s.) ın Mi’rac gecesi gördüğü uğradığı bir ma­kam. 

Sidre ağacı, Arabistan kirazı denen bir ağaç. (Yeni lûgat sayfa 631)

(Necm Sûresi 53/16)

إِذْ يَغْشَى السَّدْرَةَ مَا يَغْشَى

“iz yağşessidrete ma yağşa” 

“Sidreyi kaplayan kaplıyordu” 

(o sidreyi nasıl gaşy etmek (kaplamak) lâzımsa öyle gaşy ediyordu) Şim­di burada biraz düşünmemiz gerekiyor. Biraz evvelki âyette, cebrâil’den bahsediyor, fakat sidreyi gaşyetmesin de Cenâb-ı Hak’tan bahsediyor. Bu mevzuların bir biriyle uyum sağlaması gerekmek­tedir. Demek ki orada gördüğü tekrar Cebrâil (a.s.) ın varlı-ğında, Hakk’ın varlığından başka bir şeyin olmadığını idrak etmesidir ve Cebrâil (a.s.) ın varlığında o sidreyi Hakk’ın gaşyetmesi (kaplaması) dır.

 (Necm Sûresi 53/17) 

ما زاغ البصر وما طغى

ma za­ğal basarü ve ma tağa “Pey­gamberin gözü şaşmadı ve sınırı aşmadı” Yani o gece gördüğü olağan üstü hadiseler karşısında şaşırmadı ve bunları anlatırken belirli bir sistem içersinde izah edip, sınırı aşmadı, (Necm Sûresi 53/18) 

لَقَدْ رَأَى مِنْ آيَاتِ رَبِّهِ الكُبرى

lekad rea min ayati rabbihil kübra “And olsun ki o Rabbinin Âyetlerinden en büyüğünü gördü.” Görüş! Mi’rac gecesinin en mühim oluşumlarından 

birincisi, Cenâb-ı Hakk’ı görüş ve müşahâde hususu-dur. Bu babda, mevzu ile ilgili tefsir ve kitaplarda değişik yönleriyle çok geniş tafsilat vardır. Ancak izahı uzun sürer, araştırıcılar oralara da müraacat edebilir. Yukarıda sıralanan âyetlerin beşinde görüşlerden bahsedilmektedir. 

- Acaba, bu görüşlerle ne kasdedilmektedir?... 

- O gece ger­çekten Hz. Rasûlüllah Rabbini mi, yoksa âyetlerini mi görmüştür?... 

- Ve bu Âyet (işaret) diye belirtilen şeyler nelerdi?... 

Hz. Rasûlüllah Mi’rac gecesi açık olarak “ben Rabbi’mi gördüm,” demiyor ve bunu da aslında zâhir olarak söylememesi gerekiyordu. Açık olarak eğer “ben Rabbi’mi gördüm” demiş olsaydı o zaman ümmetleri ve bizler de “O’nun gördüğü gibi” zannederek, kendi ha-yâlimizde şekillendirdiğimiz bir Rabb düşünerek O’nu aramaya başlayacaktık. Bu da putperestlik ve hayâlpe-restlikten başka bir şey olmayacaktı. Bu yolu kapatmak için kendisi açık olarak “Rabbi’mi gördüm” dememiştir.

Nitekim “Mertebe-i İseviyet”in iyi bilinememesi neticesinde o zümre içinde çok büyük yanlışlıklar ortaya çıkmış, Allah (c.c.) ve İsâ (a.s.) “baba - oğul” teması içersinde aslından tamamen uzaklaştırılıp “madde baba-oğul” anlayışına indirilmiştir. Hadiseyi daha geniş mânâ da incelersek Âyetlerin içersindeki ifadelerde bildirildiği üzere, insânlığın genel seyri içersinde Hz. Rasûlüllah’ın Rabb’ını görmemiş olması mümkün değildir. An­cak bu görüş, hangi biçimde olmuştur, bunu çok iyi anlamamız gerekmektedir.Hz. Rasûlüllah’ın zuhurundan gaye, Rabb’ ını görüp idrak et­mek ve ehli olanlara da idrak ettirmek içindir. İnsân oğlunun bu dünya da ulaşabileceği en üst derece, en son menzil Mi’ractır. O da böylece yapılmış oldu.

(Necm Sûresi 53/18) 

لَقَدْ رَأَى مِنْ آيَاتِ رَبِّهِ الكُبرى

lekad rea min ayati rabbihil kübra “And olsun ki o Rabbinin âyetlerinden en büyüğünü gördü.” Bura­da büyük Âyetten maksat, Âyet (işaret) demek olduğuna göre, Cenâb-ı Hakk’ın varlığını gördüğünü Âyet ile yani “işaret” ile bildir­mek demektir. Büyük âyet nedir? Kendi varlığının hakikatinin Hakk’ın hakikati olduğunu o akşam en geniş mânâda anlamasıdır, ki bundan büyük Âyet yoktur. 

Hz. Rasûlüllah Rabbini daha evvelce “ef’âl” ve “esmâ” mertebeleri itibariyle müşahâde etmişken Mi’rac gecesinden “sıfat” ve “zât” merteleleri itibariyle de müşahâde ve id­rak etmiştir.

İşte bu oluşum Cebrâil (a.s.) ın (Alâk Sûresi 96/1) هاقْرَأْikr’a (oku) emri ile geldiği gün başlamış ve Mi’rac gecesinde de kemâlini bulmuş­tur. Hz. Rasûlüllah’ın Hira dağında başlayan seyr-i sülûku, Mi’rac gecesinde kemâlini buldu ve “İnsân-ı Kâmil” mertebesi ile tahak­kuk etti. 

Ancak bundan sonraki yaşantısında; gerek ilâhî olgunun kadr ü kıymetini bilmesi ve bildirmesi bakımından ve gerekse bu oluşumu idrak etmesi için bir Kâdir gecesi düzenlendi. İnşeallah gelecek bölümde onu da ayrıca inceleyeceğiz. (“Mübarek Geceler” kitab-ı orada mevcuttur.) Yani Mi’rac gecesi insânoğlunun ulaştığı en üst gece ve Kâdir gecesi de bunun tasdiklenmesi, bunun kadr-ü kıymetini bilmesi hakikatidir.

Bismillâhir rahmânir rahiym

O gece görülen “büyük Âyet” yani “Âyet’el kübra” başka bir yönden incelendiğinde; evvelce bahsini ettiğimiz 

nefs yıldızının sönmesi neticesinde oluşan kemâlât ile meseleye bakıp çözmeye çalışmak gerektiğini anlarız. O kadar kısa bir süre içersinde bu oluşumları yaşaya-bilmek son derece önemli bir olaydır. Âdem (a.s.) dan başlayan insânlığın bütün ömrü bir birine eklense ve hepsi bir kişiye verilse bile yine de oralara gidilip, geri dönülmesi imkânsız­dır. Yani bizim Allah’a ulaşmamız mümkün olmayacağına göre, o hâlde Allah’ın bize ulaşma-sı gerekiyor, demektir. Zaten kendisi de Hz. Kûr’ân-ı Keriymin’de, “ben size şah damarınızdan daha yakınım,” buyuruyor. 

ve (Necm 53/8. âyette de)

دَنَا فَتَدَلَّىعثُمَّ ﴿٨﴾

sümme dena fetedella “Sonra Cebrâil ona yaklaştı ve sarktı.” buyuruyor. 

Fakat Hz. Rasûlüllah geri döndüğünde henüz daha yatağının bile soğumamış olduğu belirtilmektedir. Bu nasıl bir seyr’dir?... Mevzu ile ilgili kitaplarda bu akıl dışı bir iştir, akıl ile izah edile­mez denmektedir. Doğrudur, Akl-ı Cüz bu işi idrak edemez. (yani yıldızla bu işe bakılırsa yıldızın ışığı bu işi aydınlatamaz. An­cak Akl-ı Kül ile mesele izah edilebilir.

“âyet’el kübra - Büyük Âyet”, Hz. Rasûlüllah kendisinde mevcud olan “Hakikat-i Muhammediye”yi en geniş şekliyle o akşam idrak etmiş ol­masıdır. 

Şimdi bunu şöyle düşünelim: 

Bir tohum (bir çekirdek) var; o tohumun (çekirdeğin) içinde kökler, gövde, dallar, yapraklar, çi­çekler, meyveler, nihâyet aynı çekirdek de var. Yani bir çekirdek ki, ağacın bütün safahatı mevcut ve ayrıca çekirdeğin kendi de mevcut.... 

Bu nasıl bir hilkat şaheseridir?... iyi düşünelim!.. İşte Hz. Rasûlüllah’ın yer yüzündeki hâli, o çekirdek gibidir. Ayrıca her birerlerimizin de hâli budur, ancak Hz. Rasûlüllah’ın hâli en kemâlli olandır.

Şimdi, akl-ı selim ile şöyle bir düşünelim: 

O gece içersinde çe­kirdek açıldı; 

kök → gövde → dallar → yapraklar → çiçekler → meyveler ve içinde tekrar çekirdekler meydana geldi. Yani, o çekirdek bütün safahatını çok kısa bir süre içerisinde hep birlikte zuhura getirdi ve bunu idrak etti. 

Bu çekirdek, “Hakikat-i Muhammed-i” idi. 

Zuhura gelip müşahâde eden yönü ise, dünyadaki ismi ile “Hz. Muhammed” idi ve bu bize “Sidre-i Münte-ha”da intiha (son) olan “sidre” ağacı olarak bil­dirildi. 

“Allahu âlem” (daha iyisini Allah bilir.) Mi’rac’a çıktığında “Sidre-i Münteha” da, sidre ağacı için, “bu âlemlerin sınırı” deniyor. Cenâb-ı Allah insânların sınır olarak tek bir ağacı kullanmadıklarını bilmiyor mu?... İnsânlar sınır olarak tek bir ağacı kullanmazlar. Ancak iki ağaç olur ise, onların arası hat olarak sınır olabilir. Burada ağacın misâl verilmesi, “Hakikat-i Muhammed-i”nin çekirdek ifadesini anlatmak içindir. Yani ağacın kendisi değil, ağacın çekirdek’ten itibaren ve yine içinde çekirdeği olarak oluşumunu anlatmak içindir. 

Sedir (sidir) ağacına Arabistan kirazı derler. 

Mi’racın diğer bir yönü olan “tenzih”in izahı; Hz. Rasûlüllah’ın göklere seyahat ettiği şeklindedir. Bu hadisenin her mertebede; o mertebenin yaşamı içersinde izahı vardır. Mühim olanı zât mertebesi itibariyle idrak etmektir. 

Mi’rac hadisesinin, “ef’âl mertebesinde”, “esmâ mertebesinde”, “sı-fat mertebesinde” ve “zât mertebe-sinde” yani her mertebede bir izahı vardır. Oradaki yaşayanlara göre bir oluşumu vardır. Fakat mühim olanı kendi hakikati içerisinde zât mertebesi içindeki yaşan-tısını anlamaktır. 

Şeriat mertebesi, bunu sadece dinler, o gecenin ibadetini, günün orucunu tutar. 

Tarîkat mertebesi ibadet ve zikirlerini fazlalaştırır. 

Hakikat mertebesinde ise, onun hakikatına gidiş vardır, yani baş göğe kalkmıştır. 

Mârifet mertebesinde ise, yaşantısı vardır. 

Çoğunluğun görüşü fiziksel olarak “Mescid-i Haram”dan → “Mescid-i Aksa”ya gidildiği, daha sonrasının da mânâ âleminde (rûhen) cereyan ettiği şeklindedir.

Özetlersek, iki yönlü bir Mi’rac olgusu düşünebiliriz. 

Birincisi zahir ehli için birinin bir yerlere gittiği şeklindedir. 

İkinicisi bâtın ehli yani ârifler için, her hangi bir yere gidilmeyip bütün bu olgu­nun kendi varlığı içersinde oluşumu hadisesidir. 

Ancak irfan ehli bu oluşumların iki yönünü de kabul etmektedir. 

Hem gidilen bir mahal vardır ve hem de oluşan bir hâl vardır. Gonca hâlinde bir ­gül düşünelim; Mi’rac; bu goncanın çok kısa bir süre içersinde açılıp koku vermesi gibidir. Bu oluşum iç bünyenin genişlemesi’dir ve ehli bilir. Gül âlemlere benzetilirse; açılım daha iyi idrak edilir. 

Bir hadis-i Küdsîde, “ben yerlere göklere sığmam mü’min kulumun 

kalbine sığarım,” ifadesi, bu babta çok manidar izah taşı­maktadır. Ana hatlarıyla bu mevzua baktıktan sonra, tekrar incelemeye çalışalım. İnsânlığın ezeli arzusu olan Cenâb-ı Hakk-ı yer yüzünde iken görmek mümkün müdür?.... Yoksa değil midir? 

Bunu daha iyi anlayabilmek için biraz geriye dönüp,

فَكَانَ قَابَ قَوْسَيْنِ أَوْ أَدْنَى

fekane kâ’be kavseyni ev edna “0nunla arasındaki mesafe iki yay kadar yahut daha az kaldı” bölümüne tekrar kısaca bakalım.

Mi’rac hadisesinin başından sonuna kadar Cebrâil (a.s.) Hz. Rasûllullah’ın yanında yer almaktadır. 

Cibril, insânda saf aklın (ilmin) tim­salidir.

Genelde ise, “akl-ı küll”ün timsali ve yoğunlaşmış ifadesidir.

“İslâm, İmân, İhsan İkan”, kitabımıza konu ettiğimiz Cibril hadisinin “İhsan” bahsinde; dünyada iken Hakk-ı görmenin kapısı aralanmaktadır. Tafsilat isteyenler orayada bakabilirler.

Cebrâil (a.s.) beyazlar giyinmiş, siyah sakallı insân sûretinde Hz. Rasûlüllah’a gelip, “Ya resulullah İslâm nedir; İmân nedir; İhsan nedir; Kıyamet ne zaman kopacaktır,” diye sorduğunda; Hz. Rasûlüllah’ın İhsân kelimesine verdiği cevabı manidardır, şöyle ki;

“Her ne kadar (şimdilik) ibadet ediyor, namaz kılıyorken sen Allah’ı görmüyorsan da onun seni gördüğünü bilmendir,” buyuruyor. Demek ki ihsan’ın, yedirme, içirme, fakiri doyurma değil, görüş, rû’yet 

olduğunu ifade ve ikaz ediyor. “Her ne kadar” ifadesinde “şimdilik” kaydı vardır, bu yolda israr, sebat ve sabırla devam edilirse mutlaka/kesin rû’yet edilecek demektir. Burada görmenin kapısı açılmış oluyor. 

İhsân zahir mânâda insânları faydalandırmak ama bâtınî anlamda Allahı müşahâde etmektir yani zâtî ihsandır. Allahın zâtından ihsân etmesidir, ihsân... 

Hz. Rasûlüllah kendi cephesinden Hz. Cebrâil’i iki (2) defa ger­çek hüviyyeti ile gördüğünü bizlere ulaşan haberlerden bilmekte­yiz. Bu tarz görüntü hiç bir insân ve peygamberlere nasib olma­mıştır. 

Birinci aslî görüntü, “hira” dağında ilk âyet geldiğinde, ikinci aslî görüntü ise,“sidre-i munteha”da Mi’rac gecesi vuku bulmuştur.

Daha evvelce de kısaca bahsettiğimiz ilgili Âyetlerde Cebrâil (a.s.) ın şahsında ilâhi hakikatlerin zuhuru yani Cenâb-ı Hakk’ın zâtî zuhuru idi. 

Bu oluşum Hak cephesinden bakılınca böyle idi. 

Fa­kat Hz. Rasûllüllah’ın cephesinde ise, “Hakikat-i Muhammed-i” nin kemâli ortaya çıkmış idi, aynı zamanda... İşle bu da “Ka’be Kavseyn”dir. 

Hz. Rasûlüllah o mertebeye, peygamber olarak kendine has varlığı ile ulaştı, orada en geniş şekliyle kendindeki “Hakikat-i Muhammed-i” tarafını idrak etti. 

Bir taraftan kendindeki “Hakikat-i Muhammed-i”, diğer taraftan Cebrâil (a.s.) ın varlığında “Hakikat-i İlâhiyye”, işte orada bir kavsin bir tarafı, diğeri öbür tarafı oldu. 

Ve “kaab” tutan da Ahadiyet mertebesi oldu.

Mertebe-i Ahadiyet, Ulûhiyet ve Abdiyet mertebelerini elinde tutmaktadır. “ev edna” hatta daha da yakın olduğu belirtiliyor, ama “birleşti” denmiyor. Eğer “birleşti” derse iki mertebenin de özel­likleri birleşmiş olur ve o mertebelerin hakikatleri kayb olmuş olur. 

Çünkü “Hakikat-i Muhammed-i” mertebesi ayrı bir mertebe, “Hakikat-î İlâhiyye” (Ulûhiyyet)ayrı bir mertebenin ifadesidir. 

Bunla­rın meydana getiricisi de “Ahadiyyet” mertebe-sidir. Orası da kab­za “ka’b” bütün bunları tutan mertebedir.

İşte o akşam Hz. Rasûlüllahın akl-ı şerifleri abd (kulluk) mertebesinin en üst derecesi olan “Hakikat-i Muhammed-i akl’ına” ulaş­tı. İlk ve son defa bütün insânlarda mevcud, fakat çok düşük ka­pasite ile çalışan beyin tam kapasitesi ile çalıştı. 

Bütün insânlara bu imkân verilmesi hem haksızlık olmaması hem de Hz. Rasûlüllah’ın hâlinin akıl edilebilinmesi içindir. Yoksa insânlar kendilerini bu hadisenin dışında görmüş olurlardı. 

O gecenin hatırına bizlere de son derece geniş kapasiteli beyinler verildi. Bizler de ne kadar çok beyin kapasitesini genişletirsek, “Hakikat-i İlâhiyeyi” o derece genişlik ve kemâlât içerisinde idrak eder ve yaşarız. Aksi hâlde nefs, tabiat ve duyguların mahkumu olan akl-ı cüz’imiz ile bu ilâhi yaşam ve oluşumları idrak etmemiz ebediyen mümkün olmayacaktır.

Tarîkat mertebesi itibari ile; “ne var âlemde o var 

Âdemde,” ki söze bakarak “ka’be kavseyn”i kendimizde arayalım. İnsânın aynası olan yüzü ve orada bulunan alnında iki kaşı vardır.İşte bunlar,“kavseyn”dir iki kaşın arası ise “ka’b”tır ve orada bulunan iki ayrı göz; ayrı ayrı gördükleri hâlde, tek görüşe sahiptirler. 

Ra­bıtanın sırrı buradadır. Kendimizi tanımamız yolunda katedeceğimiz küçük mesafeler bizlere çok şeyler kazandıracaktır. Yani çalışmalarımızı dışarısını tanımak yönünde değil de kendimizi tanımak yönünde yaparsak o bize daha çok şey kazandıracaktır. Mi’racta ilk defa tahakkuk eden “Rû’yetullah-ı” daha başka yönleriyle de ele almaya çalışalım.

Hz. Rasûlüllah’tan gaye “rû’yetullah”tır. Allah’ı dışarda da müşahâde edebilmedir. Allah’ın bâtın yani a’mâ’dan zuhura çıkması, kendini göstermesi içindi. O hâlde kendini göstermesi ağız, kulak, burun değildi; göz, görünme idi. O zaman gören, görünen, görmeyi mümkün kılan araç, vesile gerekiyordu. Hedef bu olduğu-na göre hâlâ Hz. Rasûlüllah’ın Mi’rac gecesi rabbını görmesi konusunda neden ihtilâfa düşülüyor?...

Ehl-i hâl bir ârif zât’a sormuşlar; “Allah’ı görmek mümkün mü?... O da “görmemek mümkün mü?...” demiştir. “İmânın başlıca şartı: her nerede olursan ol Cenâb-ı Hakk’ın seninle olduğunu bilmendir.” Kişi bu hakikati bilse de bilmese de, bu hakikat mutlak böyledir. Rû’yetin başlangıç yaşantılarında son derece önemi olan hakikat-i biraz gayret sarfederek anlamağa çalışmamız bizlere çok şeyler kazandıracaktır. 

(Hadid Sûresi 57/4 Âyette) 

وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنْتُمْ 

“ve hüve me’aküm eynema küntüm”

“O sizinle beraberdi siz nerede idiniz”? hitabına bu beraberliği bilenlerin vereceği “yarabbi seninle beraberdik,” cevabı ne mutlu bir son olacaktır.

O gün sorulacak sorulardan bir tanesi budur. 

Onunla olduğunu bilen, “onu gördüm,” der. 

Gözünün olduğunu bildiği hâlde bilmez ise, “görmedim, var mı ki?..” der. 

“Tefekkür gibi ibadet yoktur” *(5) Bu Hadis-i şerifin özünü çok iyi anlamamız gerekmek-tedir. Ne yazık ki fiilî ibadetleri, ibadetin son menzili zannedip, sadece şekilleri ile iktifa etmeye çalışıyoruz, tefekkürün bizleri nerelere yükselteceği bu Hadîs-i Şerif ile çok güzel ifade edilmekledir. 

Hz. Mevlâna da Mesnevi-i Şerifin 1. inci cildinde “Ârif bir kişi ile bir saat soh­bet, yüz senelik nafile ibadetten hayırlıdır” buyurdular. 

Sakın ha: ibadeti küçük görüyoruz zannetmeyin, anlatmak islediğimiz, uyuşuk, gaflet içinde, muhabbetsiz, yapılan ibadeti, gerçek, canlı muhabbetli ve idrakli yapmaya yöneltmeğe yardımcı olmağa çalış­maktır.

“Allah nezdinde en mutlunuz onlardır ki sabah ve ak­şam Allah cemâlini görürler, bu öyle bir zevktir ki bütün be­denî zevklere nisbeti bahr-ı muhitin (büyük dış deniz) bir damlaya nispeti gibidir.” (Hadis i Şerif 54) *(6) Müthiş bir ifade, yorumunu siz yapın.

“Rabbınızı gördüğünüz zaman onu ay’ı gördüğünüz gibi (aşikar tecelli ettiğini) görürsünüz.” (Hadis-i şerif 55) *(6)

----------------------------------------------------------- 

“Günahkar olduğun hâlde Allah’ın cemâl tecellisini gö­remezsin” (Hadis-i şerif 56) *(6) Günah yükün üstünde olduğu müddetçe Cenâb-ı Hakk’ı müşahâde etmen mümkün değildir. Al­lah (c.c.) cümlemizi kurtarsın. Amin.

(Başta belirtilen yıldızın sönmesidir.)

“Rabbimi en güzel sûrette gördüm” (Hadis-i şerif)

 *(7) “Bir nûr gördüm” (Hadis-i Şerif)

*(5) “Hadisi şerifler mevzulara göre” (Hadis-i şerif 15) (Hadis-i şerif 712)

*(6) “Hadis-i Şerifler mevzularına göre” (Hadis-i Şerif 54-55-56)

*(7) İslâm tarihi Şehbenderzade Filibeli Ahmet Hilmi S-145

---------------------------------------------------------------- 

İmam-ı Ali’nin “lâ a’büdü rabben lem erahu” yani “görme­diğim Rabbe ibadet etmem,” sözü, irfan ve müşahâde ehlinin ger­çek hâlini çok veciz bir şekilde ifade etmektedir.

Ehlullah rû’yeti beş şekilde ifade etmişler *(8)

1. “ma reeytü şeyen illâ rû’yetullahu ba’dehu!”

#### - “Akabinde Allah-ı görmediğim hiç bir şey yok”

2. “ma reeytü şe’yen illâ rû’yetullahi fiyhi!”

#### - “Bir şey görmem ki onda Allahı görmüş olmayayım”

3. “ma reeytü şe’yen illâ kablehu”

#### - “Her şeyden evvel onu görürüm”

4. “illâ Allah” 

#### - “Ancak Allah”

5. “lâ yerallahu illâ Allah”

- “Allah-ı ancak Allah görür,” ifadesiyle târif etmişlerdir. 

Yani beşerin Allah’ı görmesi mümkün değildir. “Çık aradan kalsın yaradan,” dedikleridir. 

Bu târiflerin daha ilerileri de vardır, yeri olmadığından bu kadarla iktifa ediyoruz.

Hz. Rasûllüllah “Mescid-i Aksa”ya gelince orada bütün pey­gamberlerin rûhlarına iki rek’at namaz kıldırdığını bildirmişlerdir. *(9) Bu oluşum, kendisinde bütün peygamberlerin makamının mevcud olduğu ve kendi mertebesinin de onların üstünde olduğunu göstermektedir, ayrıca onun ümmetinin de, diğer ümmetlerden üstün olduğu an-laşılmaktadır.

Mi’rac gecesi iki kase geldi; 

 birinde süt, birinde şarap vardı. 

Cebrâil (a.s.) “hangisini dilersen iç!” dedi. 

“Ben sütü içtim” Cebrâil (a.s.) “Hak Teâlâ Hazretleri ümmetine İslâmlığı hediye etti,” dedi. *(10)

*(8) Muhyiddin-i Arabi “Lübbül Lüb” Osmanlıcadan çeviri Necdet Ardıç. Shf 63

*(9) Peygamberler tarihi (Altı Parmak) (S-552)

*(10) Peygamberler tarihi (S-552)

---------------------------------------------------------------- 

Aynı gece “Sidret’ül Münteha”ya vardığım zaman bana üç şey verildi:

- Biri beş vakit namaz, *(11) 

- ikincisi Bakara sûresinin sonu ve 

- üçüncü olarak da ümmetimin büyük günahları affedildi.

Daha evvelki sayfalarda “Sidre’tül Münteha”dan bahsedilmiş, oradan “kuluna nasıl vâhyedilmesi lâzımsa öyle vâhyettiği,” bildirilmişti, o şeylerden bir kısmı bunlardır.

Peygamberimiz (s.a.v.) Hazretleri göklere ve “Sidret’ül Münteha” ya ve cennete geçtiği zaman Cebrâil (a.s.) dedi ki! 

“Ya Rasûllüllah : Ben bu mevkiden yukarı çıkamam. Eğer yukarı çıkarsam ARŞ’ın nûrundan yanarım. Çünkü bundan ileri gemeğe senden gayrisine yol yoktur.” *(12) Çünkü varoluş mertebesi orası olduğundan daha yukarı çıkmaya yolu yoktu. Eğer çıkmış olsaydı kendi ifade­siyle “yanarım” diyordu, yanacaktı, yok olacaktı, kimliği kaybolacaktı. 

“Yanarım” demesi, kendisinden birşey kalmamasıydı, ama Hz. Rasûlüllah “yanarsam ben yanarım,” dedi. 

Neden geçebildi oraya?...

Çünkü o zât kaynaklı olduğundan onun mertebesi çok

*(11) “Salat, Namaz” isimli kitabımızın ilgili bölümünde izah vardır

*(12) Peygamberler tarihi (Altı Parmak) (S-554)

----------------------------------------------------------------

da­ha yukarılara, “zât”a kadar dayanıyordu. İşte aşağı-daki nefs yıldızlığından, (beşeriyetinden) geçti ama hakikatine ulaşmış oldu. Dolayısıyle Cebrâil (a.s.) yukarıya çıkmış olsaydı kimliğini kaybedecekti, tabii ki bir varlık için kimlik kaybı zor bir şeydir. 

Ama insân Hakk yolunda bu beşeri kimliği atıyor, kaybediyor, fakat bu sefer hakiki kimliği kendisinde olduğundan o kaybettiğini çok daha fazlasıyla zuhura çıkarmış oluyor. Hz. Rasûlüllah’ın kaynağı “Ahadiyyet - Zât” mertebesinden olduğundan Cebrâil (a.s.) kaynağı ise, “Vâhidiyet – Sıfat” mertebesinden olduğundan; Hz. Rasûlüllah o sıfat mertebesine geldiğinde, kendi mer-tebesi itibariyle daha yukarı çıkması icabediyordu. 

Cebrâil (a.s.) o mertebede, “ben buradan daha yukarı çıkamam,” dedi. Çünkü onun daha yukarıda yeri, halkediliş kaynağı yoktu. Orada kaynak hâli olmadığı için, onun “yanarım,” demesinin anlamı, kimliğinin kaybolmasına işarettir. Böylece Cebrâillik ortadan kalkmış olurdu. Hz. Rasûlüllah, “yanarsam ben yanayım,” demekle, yıldızı, (beşeriyeti) sönse de, yukarıda da hakikati ve kaynağı olduğundan o hâliyle yaşantısına devam ediyor. Yani Ahadiyet mertebesinde Nûr-i İlâhi ile hayatiyeti devam ediyor. 

Sidre-i Müntehaya gelindiği zaman Cebrâil (a.s.). 

“Rabbine selâm ver,” diye işarette bulundu.

İşte burada Peygamber (s.a.v) 

“ettehiyyatü lillâhi vessalavatü vettayyibat” yani “oturuşum, salavatlarım, yaptığım iyi işlerim Allah için’dir,” diye söyledi.

Bunun üzerine Cenâb-ı Hakk! 

“esselâmu aleyke ya eyyühennebiyyü ve rahmetullahi ve berakatühu” buyurdu. 

Yani “Rahmet ve bere­ketim senin üzerine olsun ey peygamberim,” dedi.

Bunun üzerine Hz. Peygamber, “esselâmu aleynâ ve alâ ibadillâhissalihin” yani “selâmet bizim ve salih kullarının üzerine olsun,” dedi. 

Ve bu hadiseye şahid olan melekler de, “eşhedü en lâ ilâhe illâllah ve eşhedü enne muhammeden abdühu ve rasûlühu” diyerek, “kelime-i şehâdet”i getirdiler. 

Böylece Hz. Rasûllüllah’ın risâleti Melekût âleminde de tasdik edilmiş oldu.

Biz şehâdeti getirmekle Hz. Peygamberin, peygamberliğini Ef’âl âleminde, yani “âlem-i şehâdet”te tasdik ediyoruz. 

O gece ise, bu şehâdet ile “âlem-i melekût”ta (melekler âleminde başka ifade ile rûhlar âleminde) peygamberin, peygamberliğinin tasdik edilişidir. 

Mi’rac hadisesine kadar kelime-i tevhid “lâ ilâhe illâllah muhammedün rasûlüllah ” şeklinde iken, meleklerin şehâdetiyle “eşhedü en lâ ilâhe illâllah ve eşhedü enne muhammeden abdühu veRasûlühu” şekline dönüşmüştür. Çünkü gerçek tamamen ortaya çıkmış ve müşahâdeli yaşam başlamıştır. İslâmın gayesi de budur: hayâl ile değil müşahâde ile yaşamaktır.

Çok az bir kısmını nakil etmeye çalıştığımız Hz. Rasûllüllah’ın Mi’rac hadisesini daha iyi anlayabilmemiz için, 

1 - İdris (a.s.) Mi’racını “yükseltilişini” 

2 - Mûsâ (a.s.) Mi’racını “mülâkatını” ve 

3 - İsâ (a.s.) Mi’racını “göğe alınışı”nı da 

kısaca anlamaya çalışmamız yerinde olacaktır.

1 - İdris (a.s.) Kûr’ân’ı Keriymin bildirdiği şekliyle Mi’racı, “yükseltilişi” şöyledir. 

(Meryem 19/56-57)

وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ ادْرِيسَ

هُ كَانَ صِدِّيقًا نَبِيَّاًعإِذْ

ورفعناه مكاناً علياً

“vezkur fiyl kitabi idriyse innehü kane sıddıykan nebiyyen” (56)

“ve refa’nahü me­kanen âliyyen” (57)

 “Ey Muhammed! kitap’da idris’e dair söylediklerimizi de an; çünkü o dosdoğru bir peygamberdi. Onu yüce bir yere yükselttik.” İnsânlığın ilk Mi’racı (göğe yükselişi) İdris (a.s.) ile başlıyor. Hz. Muhyiddin-i Arabi “me­kanen âliyyen”in (yüce mekanın) güneş olduğunu belirtiyor. Yani Güneş sistemi içinde en âli mekan o olduğu için, anlaşılsın diye öyle ifade ediliyor. 

2 - Mûsâ (a.s.) ın Mi’racı “Mülâkatı” Kûran-ı Keriym’in bildirdiği şek­liyle şöyle olmuştur: 

(A’raf Sûresi 7/143 âyetinde)

ا جَاءَ مُوسى لميقاتناعوَلَمْ ﴿١٤٣﴾

ولاهومه ربعوَكُلُّ

قَالَ رَبِّ أَرِنِي أَنْظُرْ إِلَيْكَ قَالَ لَنْ تَريني

وَلَكِنِ انْظُرْ إِلَى الْجَبَلِ

مَكَانَهُ فَسَوْفَ تَرَيْنِيعفَانِ اسْتَقَرَّ

ا تَجَلَّى رَبُّهُ لِلْجَبَلِ جَعَلَهُ دَكًّاعفَلَمْ

مُوسَى صَعِقًاأوَخَرُ

فَلَمَّا أَفَاقَ قَالَ سُبْحَانَكَ تُبْتُ إِلَيْكَ

لُ الْمُوءِ مِنِينَعوَأَنَاْ أَوْ

“ve lemma cae Mûsâ limiykatina ve kellemehü rabbühü kale rabbi eri­niy enzur ileyke kale len terâniy ve la­kininzur ilel cebeli feinistekarre meka­nehü fesevfe teraniy felemma tecella rabbühü lil cebeli ce’alehü dekken ve harre Mûsâ sa’ıkan felemma efaka ka­le sübhaneke tübtü ileyke ve ene evvelül mu’mıniyne”

“Mûsâ tayin ettiğimiz vakitte gelip Rab­bi onunla konuşunca Mûsâ: Rabbim! Bana Kendini göster. Sana bakayım” dedi. 

 Allah: “Sen Beni göremezsin ama dağa bak, eğer o yerinde kalırsa, Sen de Beni göreceksin” buyurdu. 

 Rabbi dağa tecelli edince onu yerle bir etti ve Mûsâ da baygın düşdü; ayılınca “Ya Rabbi, münezzehsin, sana tevbe ettim, ben inananların il­kiyim,” dedi.

Mûsâ (a.s.) buradaki “ben inananların il­kiyim,” 

ifadesine dikkat edelim. O güne kadar inananlar yok muydu ki Mûsâ (a.s.) böyle bir ifade kullandı?... Tabii ki vardı, ancak o’nun ilkliği Mûseviyet makamının ilki olmasının ifadesiydi. 

İbrahim (a.s.) de, “beni mü’minlerin ilki olarak yaz demişti.” Peki O güne kadar mü’minler yok muydu?... Tabii ki vardı, ancak o’nun da ilkliği İbrahimiyet makamının ilki olmasının ifadesiydi. 

3 - İsâ (a.s.) in Kûr’ân-ı Keriym’in bildirdiği şekliyle Mi’racı “göğe alınışı” şöyle olmuştur: 

(Ali İmran Sûresinde 3/55)

إِذْ قَالَ اللَّهُ يَا عِيسَى إِنِّي مُتَوَفِّيكَ

ذين كفرواعوَمُطَهِّرُكَ مِنَ اللَّـعوَرَافِعُكَ إِلَى

“iz kalallahü ya ıysa inniy müteveffiyke ve rafi’uke ileyye ve mutahhirüke minelleziyne keferu”

“Allah demişti ki; “Ey İsâ! Ben seni eceline yetireceğim (dünyada yaşam süreni tamamlayacağım), seni kendime yükselteceğim, in­kar edenlerden seni tertemiz ayıracağım.”

(Nisa Sûresi 4/157-158) 

وَقَوْلُهُمْ ﴿١٥٧﴾

مَا قَتَلْنَا الْمَسِيحَ عِيسَى ابْنَ مَرْيَمَ رَسُولَ اللَّهِعإِذْ

وَمَا قَتَلُوهُ وَمَا صَلَبُوهُ

الَّذِينَ اخْتَلَفُوا فِيهِعٱلْعوَلَكِنْ شُبِّهَ لَهُمْ وَإِنَّ 

لَفِي شَكٍّ مِنْهُ

نعاتِّبَاعِ الظَّنَِّمَالَهُمْ بِهِ مِنْ عِلْمٍ إِلَّا

وَمَا قَتَلُوهُ يَقِينًا

بَلْ رَفَعَهُ اللَّهُ إِلَيْهِ

وَكَانَ اللَّهُ عَزِيزًا حَكِيمًا

“ve kavlihim inna katelnel mesiyha ıysebne meryeme resulallahi ve ma kateluhü ve ma salebühü ve lakin şübbihe lehüm ve innelleziynah-telefü fiyhi lefiy şekkin minhü ma lehüm bihî min ılmin illâ ittiba ‘azzanni ve ma kateluhü yakıynen” (157)“bel refe’ahullahü ileyhi ve kanal­lahü aziyzen hakiymen” (158)

“Allah’ın peygamberi “Meryem oğlu İsâ Mesih’i öldürdük” demelerinden ötürüdür. Oysa onu öldürmediler ve asmadılar fakat onlara öyle göründü. Ayrılığa düşdükleri şeyde doğrusu şüphe-dedirler, bu husustaki bilgileri ancak sanıya uymaktan ibarettir kesin olarak onu öldürmediler, bilakis Allah onu kendi katına yükseltti. Allah güçlüdür, Hakim’dir.” Görüldüğü gibi İdris (a.s.) in sadece göğe alındığı bildirilmekte­dir. 

Mûsâ (a.s.) ın Tur dağında, yani dünya üzerinde olan bir mülâkatı vardır.

Rû’yet “görüş” dileğinde bulunduğunda; “len terâni” 

“asla beni sen göremezsin” hitabına maruz kalmıştır. 

Mûsânın (a.s.) içinde bulunduğu “Mûseviyet” mertebe-sindeki bu ricâsında Allah’ın cevabı böyle olmuştur.

Dağa edilen tecel­li neticesinde düşüp bayılmıştır.

Hz. Rasûllullah’ın ise, o gece

(Necm Sûresi 53/11) 

أَدْ مَا رَأَىْمَا كَذَبَ الْفُؤَادُ

“ma ke­zebel fuadü ma rea” 

“fuad rû’yet ettiğini (gördüğünü) tekzib etmedi (yalanlamadı),”

(Necm Sûresi 53/17) 

ما زاغ البصر وما طغى

“ma za­ğal basarü ve ma tağa” 

“gördüğünü kalbi yalanlamadı”. “gözü ne şaştı ne de aştı”. 

O kadar harikalar içinde. Kendisinde hiç bir değişiklik olmadı, ve aynı gece bütün âlemleri seyrederek geri döndü. Ne büyük olu­şumdur!..

İsâ (a.s.) göğe alındı, orada ikinci semâda kaldı. 

Mertebesi “fe­na fillâh” “Hak’ta fani olmak” olduğundan Allah’ın ilminde belirlenen süre dolduktan sonra Mi’rac’tan (ikinci semâ’dan) geri dönüp “baka billâh” hâline “Hakta baki olmak” ulaşacaktır ve Şeriat-ı Muhammed-i üzere hüküm edecektir. 

Mehdi (a.s.) ile birlikte dünyaya belirli bir süre düzen verdikten sonra gerçek eceliyle ölüp Hz. Peygamberin yanına defnedilecektir. O da böylece ger­çek seyr-i sülûkunu tamamlamış olacaktır ve bir müddet sonra kıyamet kopacaktır. Belirli bir süre sonra insânlığın kıyamet sonrası programı uygulamaya konacaktır.

Ümmet-i Muhammed’in Allah’ı müşahâdesi mümkün müdür?

(En’am 6/31)

بوا بلقاء اللهعنَذِينَ كَذَّعقَدْ خَسِرَ ال

kad hasirelleziyne kezzebu bilikaillâhi “Allah’a mülaki olmayı yalanlayanlar mutlak hüsrandadır.”

(En’am 6/52) 

هوهمعلَّذِينَ يَدْعُونَ رَبَّعوَلَا تَطْرُدِ ال

بِالْغَدَاةِ وَالْعَشِيِّ يُرِيدُونَ وَجْهَهُ

ve lâ tatrüdilleziyne yed’une rabbehüm bil ­ğadati vel aşiyyi yüriydune vechehü “Sabah ve akşam Rablarının vechini (yüzünü) görmek için dua edenleri huzurundan kovma”

(Bakara 2/115)

وَلِلَّهِ الْمَشْرِقُ وَالْمَغْرِبُ

فَأَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَمَّ وَجْهُ اللَّهِ

“ve lillâhil meşriku vel mağribü feeynema tüvellu fesemme vechullahi” 

“Doğu ve batı Allah’ındır, nereye dönerseniz Allah’ın vechi (yüzü) oradadır.” Mûsâ (a.s.) a Mûseviyet Mertebesinde, “len terâni” “asla göremezsin” derken Muhammed (a.s.) a Muhammediyyet Mertebesinde, “feeynema tüvellu fesemme vechullah” 

“nereye dönerseniz Allah’ın vechi (yüzü) oradadır,” buyuruluyor.

(Rad 13/2)

كُمْ بِلِقَاءِ رَبِّكُمْ تُوقِنُونَعيُفَصِّلُ الْآيَاتِ لَعَلَّ

“yüfassılül ayati le’alleküm bilikai rabbiküm tükınune”

“Allah âyetlerini açıklar, umulur ki, siz Rabbinize yakıyn olarak mülaki olacağınızı bilesiniz.”

(Hadid 57/3) 

ظَاهِرٌ وَالْبَاطِنُعلُ وَالْآخِرُ وَالظََّهُوَ الْأَوَّلُ ﴿٣﴾

وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ

“hüvel evvelü vel ahırü vez zahirü vel bâtınü ve hüve bikülli şey’in aliymün”

“Evvel, ahır, zahir, bâtın odur; o her şeyi hakkıyla bilendir.” Zikr “lâ mevcude illâ Allah” “Mevcud yoktur ancak Allah vardır.”

 (Enfal 8/17)

الله رمىأوَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ وَلَكِنَّ

“ve ma remeyte iz remeyte ve lakinnallahe rema”

“Attığın zaman sen atmadın ancak Allah attı”

(Kaf 50/16)

وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ

“ve nahnü akrebü ileyhi min hablil veriydi” 

 “Biz ona şah damarından daha yakınız”.

(Ahzab33/56)

بِّيعونَ عَلَى الذّواللَّهُ وَمَلَائِكَتُهُ يُصَلُّونَعاَنۡ ﴿٥٦﴾

ذِينَ ءَامَنُواْعلَهَا اَلْويَا آيَ

وَعَلَيْهِ وَسَلِّمُوا تَسْلِيمًاوصَلُّ

 “innallahe ve melâiketehü yusallune alennebiyyi ya eyyühelleziyne amenu sallu aleyhi ve sellimu tesliymen”

‘‘Gerçekten Allah ve melekleri Peygamber üzerine salât ederler, Ey imân edenler! Siz de ona salât edin ve gönül­den teslim olun”

(Enbiya 21/107)

رَحْمَةً لِّلْعَالَمِينََوَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا

“ve ma erselnake illâ rahmeten lil âlemiyne” 

 “Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönder­dik”

(Hadis-i Küdsi)

“levlâke levlâk lema halaktul eflâk” 

“Eğer sen olmasaydın, olmasaydın bu âlemleri halk etmezdim.

(Hadis-i Şerif)

“men arefe nefsehu fekad arafe Rabbehu” 

“kendi nefsini ârif olan/bilen, kendisinin Rabbını ârif olur (bilir)”

(Hadis-i Şerif)

“muti kable en temutu” (Zümer 39/9)

“mevt olmadan (ölmeden) evvel mevt (ölü) olunuz” 

ذِينَ يَعْلَمُونَعقُلْ هَلْ يَسْتَوِي الَّذِينَ

لِلَّذِينَ لَا يَعْلَمُونَعوَآلْ

إِنَّ مَا يَتَذَكَّرُ أُولُوا الْأَلْبَابِ

“kul hel yesteviylleziyne ya’lemune velleziyne lâ ya’lemune in­nema yetezekkerü ulul elbabi “De ki; Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Ancak Kâmil akıl sahipleri anlar”

(En’am 6/50)

قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الْأَعْمَى وَالْبَصِيرُ

kul hel yestevil a’mâ vel bæsıyrü “De ki: görenle görmeyen bir olur mu”

(İsra 17/72)

وَمَنْ كَانَ فِي هَذِهِ أَعْمَى

فَهُوَ فِي الْآخِرَةِ أَعْمَى

 “ve men kane fiy hazihî a’mâ fehüve fiy’l ahıreti a’mâ “Kim burada a’mâ olup Rabbini göremezse ahirette de a’mâdır!” Ümmet-i Muhammed’in Allah’ı müşahâdesi mümkündür. 

Yukarıda belirtilen ve benzeri bir çok âyet ve hadis 

bize bu­nun mümkün olduğunu göstermektedir, zâten gaye de budur. 

Âdem (a.s.) ile başlayan Allah’ı bilme seyri 

- yavaş yavaş yükselerek Mûsâ (a.s.) → “Tenzih” mertebesinde, görülmek istendi ise de, “len terâni” “sen beni bu mertebede asla göremezsin,” hitabı geldi. 

- İsâ (a.s.) → “Teş­bih” mertebesinde, “rafe allahu ileyhi” “Allah onu kendi katına yükseltti,” buyurdu. O’da orada kaldı geri dönemedi, daha sonra indirileceği, evvelce bahsedildi. 

- Ve işte iki cihan serveri Allah’ın habibi son Peygamberi bir gece “sübhanellezi esra” ile başlayan muhteşem olguyu habibine hediye etti. 

Allah’ın ezeldeki gayesi kendisinin bilinmesi idi, o gece bu bilinç Abdiyyet mertebesinden kemâlini buldu. Bütün mertebeleri kendinde topladığından “Tevhid vahdet” meydana geldi ve bütün bu oluşumları ümmetine he­diye etti. Ve ümmetinin belirli gayretleri sonunuda Allah’ı müşahâde edebileceklerini ifade etti. 

İslâm, → “insânlığın” kemâli. 

Mi’rac da → “İnsân”ın kemâlidir. 

Bunun da kemâli → “kadr” kadrini kıymetini bil­mektir.

GÖRÜŞ VE MÜŞAHÂDE;

Görüş; Çok yönlü ve idraklere göre değişen bir olaydır. 

Allah-ı, Zât-ı Mutlak itibariyle görmek, “muhaldir” imkânsızdır. 

Zât-ı Mukayyed olarak ve Rububiyet mertebesi itibariyle görmek, müm­kündür.

Ve bunun her mertebede ayrı bir oluşumu vardır.

“ef’âl”, “esmâ”, “sıfat” ve “zât” mertebeleri itibariyle, bilinç ve değer yargıları değişik­lik arz etmektedir.

Gerçek İslâm’ın oldukça zor anlaşılan yönleri­dir. Geniş İslâm kültürü, sadece sathi genişleme ile değil, onunla birlikte şakulî yükselişle anlaşılabilir. 

Ârifler, “vuslat mârifettir,” demişlerdir. Yani bu oluşumların kemâli, mârifet mertebesidir. Bu mertebeye ulaşmamış kimseler, bu hâlleri ezberleyerek öğrenseler dahi yaşamaları mümkün değildir, “men lem yezuk lem yuğraf” yani “tadan bilir,” denmiştir.

Şeriat ve tarîkat mertebesinde, “tenzih” vardır. ilâhi varlık öte­lerdedir, görülmez; bilinir. Onun için Mûsâ (a.s.) “len terâni” hitabına maruz kaldı. 

Hakikat mertebesinde, “teşbih” (benzeşme) vardır.

Bu mertebede kulun varlığı yok olur, “fena fillâh”tır. “Hak­ta fani oluş” “tükeniş”tir, “İsevîyet mertebe-si”dir. Bu mertebede ku­lun varlığı olmadığından yine belirli birimsel bir görüş söz konu­su değildir.

Mûseviyette, Allah ötelerdedir görülmez, İseviyette, kul yoktur yine görülmez ancak “Mârifet” mertebesi itibariyle görüş ve müşahâde meydana gelebilmektedir. 

Bu görüş ise, ümmet-i Muhammediyye’ye has bir görüştür. Burada kuldan gören Hakk ve görü­len de Hakk’tır. Çünkü burası “tevhid” ve “vahdet” makamı-dır. Bu sır ancak efendimizin şahsında Mi’rac gecesi vuku bulup insânlığa hediye edildi. İnsânlığın ulaştığı en üst seviyedir. İşte bu beraberliği, tekliği belirtmek için efendimiz Mi’rac’tan döndükten sonra, 

“men reani fekad reel hak” şaheser izahını yaptı.

yani “beni gören Hakk-ı gördü,” buyurdu.

Gerçek medeniyyet bu istikamette ilerlemektedir. Mekanik gelişme ise, bu dünyada kalacak fiili olan nefsin medeniyetidir, ki insanlığa sadece ızdırap verir-vermiştir.

### Bismillâhir rahmânir rahiym,

İşte bu makam “varis-i Muhammedi”lerin makamıdır ve Allah’ı her mertebesi itibari ile ancak onlar müşahâde ederler. 

Bu makam “hakikat-i Muhammedi”nin “varis-i Muhammedi”lerin makamıdır, ki bunlar Allah’ın her mertebesi (ef’âl, esmâ, sıfat, zât ve insân-ı kâmil) itibariyle müşahâde ederler. Bunların diğer ismi “irfan ehli”, “ârifler”dir. 

Alîmler ise, birer mertebesi yönüyle veya ihtisası olduğu mertebesi ile Hakk’ı idrak, müşahâde ederler. 

Bir kimse Hakk’ı belirli makamlardan müşahâde eder de diğerlerinden müşahâde edemezse o fırka (fark ehli) olur. Tevhid ehli ise, bütün mertebelerden şeksiz, şüphesiz müşahâde eder. 

Bu hâl (Ali İmran 3/18)

هُوَ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَعشَهِدَ اللَّهُ أَنَّهُ

“şehidallahü ennehü lâ ilâhe illâ hüve” 

“Allah şahittir ki kendinden başka ilâh yoktur” ifade­siyle Allah’ ın kelâmında zuhur eder. Yani bu yaşantı bu kelâm ile meydana çıkar.

Allahın “lâ ilâhe illâ hüve” şahitliği kendinden 

kendinedir ve şahit olan ancak kendidir. Yani şahit olan da, olunan da kendidir. Allah bunu zâtından Kûr’ân-ı Keriym’de ifade eder. Fakat Ârif kişinin de lisânından bu ifadeyi dile getirir. Yani bu yaşantısını ârif kişinin lisânından ve hayatından ortaya koyar. İrfan ehli en geniş şekliyle, bütün mertebelerinden; irfaniyet noktasına gelmekte olanlar da gelebildikleri mertebeden bunu zevk ederler. 

(Araf 7/172)

وَأَشْهَدَهُمْ عَلَى أَنْفُسِهِمْ

“ve eşhedehüm alâ enfüsihim”

“Onlar kendi nefisleri üzerine şahid oldular” ifadesiyle de “abdiyyet-i hakiki” mertebesinden, bu yaşam hâli ifade edilir. Hakiki abdiyyet (kulluk) mertebesinden; İşte kişi bu Âyetin hükmüne girdiğinde, onun tahakkukunu sağladığında hakiki abd (kul) oluyor, demektir. Şehâdet kelimesi de bununla bitiyor, “abdehu ve resûlehu”...Bakın burada “abdiyyet”, → “risâlet”ten evvel geliyor. Çünkü risâlet özel bir hâldir, Allah’ın belirli kimselere lûtfettiğidir ama abdiyyet bütün insânlara açıktır, genellemesi itibariyle o öne alınmıştır. 

İnsânların bireysel olarak kendi yaşamları vardır. Yani kendisindeki “hakikat-i ilâhi”den farkında olmadığı yani gaflet hâlinde yaşamları vardır. Ne zaman ki “hakikat-i ilâhiyye”yi hisseder ve bunu yaşamına tat-bik etmeye başlarlar o zaman kendi nefisleri üzerine şahit olurlar. İslâmın, müslümanın en büyük vasfı şehâdet, müşahâde ehli olmasıdır. Biz bu kelimeyi (şehadet) lâfzi söylersek, kelâmi olarak söylemiş oluyoruz, ama kelâm ile birlikte yaşantımızda tatbikatta ise, o zaman müşahâde eder ve şehâdet eder, şahid oluruz. Yani “eşhede”nin sahibi oluruz. 

İnsân görmediği birşeyin şahidi olmaz ancak böyle bir şahitlik yaparsa o da yalancı şahid olur, ki hukuku saptırmaktan, haksızlık yaptığı için ceza alır. Yani nefsani olarak işlediğimiz bu amelde, ettiğimiz yalancı şahitlik hâlinde, rûhumuz bâtıni kaldığından, onu zuhura çıkarmadığımızdan, rûhumuzu cezalandırmış oluruz. 

Böylece rûhumuzun hakikatini ortaya çıkararak ondan aldığımız bir bilgi, bir oluşumla, Kûr’ân-ı Keriym’in tasdiği ile şehâdet edersek yani nefahtü olunan rûh şahid olursa bu Âyet tatbik olmuş, meydana çıkmış olur. 

“Onlar kendilerinin nefisleri üzerine şahit oldular.” Nefisten kasıt, bir bakıma 7 nefis mertebesi ise de, tek ve toplu olarak söylendiğinde nefs o şey’in zâtı, özüdür. Bizim herbirimizin nefis itibariyle tüm varlığımız (zâhir, bâtın, rûh, madde v.s.) her yönümüz nefs ismini almaktadır. Nitekim Cenâb-ı Hak Kûr’ân-ı Keriym’de insânı vasfederken 294 yerinde (ki en çok olarak) nefs kelimesi ile ifade etmekte, nefs kelimesini kullanmak-tadır. Bunun yanında (ancak daha az olarak) Âdem, insân, ins, mahlûk, beşer kelimelerini de kullanmıştır. 

Cenâb-ı Hak bütün bu âlemleri halk etmezden evvel, sistemi kurarken “Nefes-i Rahmâniye”sini genel olarak âleme (hu diyerek) nefh etti. Böylece âlemler ve insânlar meydana geldi, bu nefes ismi ile isimlendi. Âlemler içindeki insânların herbiri de nefis ismi ile isimlendiler. Yani genel âlemde üflendiğinde ismi, “nefes”; Özel olarak birey insânlar meydana geldiğinde ismi “nefis” oldu. 

Evliyaullah bu yüzden, “nefs terbiye olursa; olur nefissss” buyurmuştur. Nefse makamlar itibariyle bir takım vazifeler yüklenmiştir. Bu Allah’ ın nizamı ilâhisidir. Ancak baştaki iki makama (emmare ve levvame) irfan olunduğunda ve mülhime’ye gelindiğinde işler daha da kolaylaşır. 

Ondan sonraki üç makam nerdeyse bir bütün hâlinde arka arkaya tatbik olunuyor. Safiye idrakıyle de nefse tam ârif olunur, ki o nefis sana müştak olur. Sen ve nefis bir olarak sükûn bulursun. Burada nefsi emmâre boyun eğiyor ve rûhun tesiri altına giriyor. Yani esas iş emmâre ve levvâmeyi atlatıncaya kadardır. Buradaki nefis itibariyle her birerlerimizin zâtı ifade edilmektedir. Emmârelik ve levvâmelik değil, külli olarak tek bir varlık, kimlik ifade edilmektedir. 

(Araf 7/172)

 “ve eşhedehüm alâ enfüsihim”

#### 

#### “Onlar kendi nefisleri üzerine şahid oldular”

Evvela kendi varlığını tanıyacak, ki “ne var Âdemde o var âlemde; ne var âlemde, o var Âdemde,” hakikatiyle, sonra da aşağıdaki âyete ârif olacaktır. Yani önce bireysel olarak, kendinde Hakk’ı tanıyarak nefsine şahit olur. Ondan sonra da aşağıdaki âyetin hakikati ilei âlemde Hakk’a ârif olur. 

(Ali İmran 3/18)

“şehidallahü ennehü lâ ilâhe illâ hüve” 

#### “Allah şahittir ki kendinden başka ilâh yoktur”

Bunların birisine yani bireysel mânâda kendini tanıması ve faaliyet göstermesine (kendindeki teklik) vitriyet; Birisine, yani bütün âlemi tanımasına (bütün âlemdeki teklik, kesret içindeki vahdet) ferdiyet denir.

Vitriyet, tek olan şeydir. Vitr namazı bu sırra binaen kılınmaktadır.

Hz. Rasûlüllah efendimiz, hadiste, 

 “allahu vitran yuhubbül vitra” 

“Allah birdir, birleri sever,” buyurmuştur.

Buradaki “bir” için “vitr” kelimesini kullanmıştır. Düşünelim Hz. Rasûlüllah Efendimiz burada neden “ehaden”, “vahiden” kullanmadı da “vitren” kelimesini kullandı?… Demek ki vitriyyetin, ferdiyyete yol açması itibariyle böyle kullandı. Gerçek yaşam her mertebede değişiktir ve o mertebenin idrakine göre müşahâde hâli vardır. Yüksek bir binanın gerek kat irtifalarından, gerekse cephelerinden aşağıya ve etrafa bakıldığında farklı şeyler görülür. Görülenlerin hepsi doğrudur ama biri diğerinin gördüğünü göremez. En yukarıda olan, kuş bakışı baktığı için ihatası, tabii ki daha geniş olur. 

Bu kimsenin görüp de söylediğini aşağıdaki bir kimsenin o şeyi göremediğinden dolayı kabul etmemesi doğru değildir. Ancak kişiye inanmıyorsa reddedemez ama kabul etmez. Eğer kişiye inanıyorsa, zaten o ne söylerse hepsine “amenna, saddakna” der, imân eder.

Bu yüzden Sevgili efendimizin Mi’rac hadisesini birçok kimse göremediğinden, anlayamadığından veya terslik olsun diye inanmaz iken Hz. Ebubekr “Rasûlüllah söyledi ise doğrudur,” diyerek derhâl tasdik etmiştir. 

Mertebelerde (ef’âl, esmâ, sıfat, zât gibi) o mertebenin hususiyyeti gereği görüşler ve anlayışlar ve tatbikatlar o mertebenin hususiyetine göre olacaktır. Mertebeyi ibadet ağırlıklıdır diye de küçük görmek doğru olmaz, evet müşahâde esastır ama ibadetsiz müşahâde de eksik olur. Nitekim Risâlet-i Gavsiyede, “mücahe-desiz (irfani yönü itibariyle cehd etmeden, ibadet etmeden) müşahâde olmaz,” buyuruluyor. 

Bunun dışında görüş beyan edenler, vehmî ve hayâlî 

görüşlerini ortaya koymaktadırlar, ki burada başta belirtilen kendi yıldız görüşleri, müşahâdeleridir. 

Burada tekrar kısaca açıklayalım:

Eğer biz kendi nefsani, bireysel, ilmimizden, bilgimizden yaşıyor da bu şekilde hayatımızı sürdürüyorsak, bizi aydınlatan, bilgi kaynağımız olan yıldızımız, nefsimiz yani nefs-i emmâre, nefs-i levvâmemizdir. 

Necm Sûresinin başına Cenâb-ı Hakkın and olsun dediği necm (yıldız) işte bu nefis, beşeriyet yıldızıdır. Yani biz kendi nefsimizi beğenmekle, nefs-i emmâremize, nefs-i levvâmemize arka çıkmakla, kaynağımızı bu yıldızdan almaktayız, ki bu da hayâl ve vehm’e dayanmaktadır. Bu yüzden sağlam düşünceye ulaşamayıp, hayâli ve vehmi yaşantıda kalıyoruz. 

İşte bu hayâl ve vehim yıldızı sende olduğu müddetçe, kendini beğenmişken, araştırma ve tetkik yapmaz isen, doğruyu bulamazsın deniyor. Bu yıldız heva’ya dönüştüğünde, yani onun hakikatini idrak ettiğinde, “Nûr-u Muhammedi”den nûrunu almaya başladığında sana hakikat yolları açılır, deniyor. 

Yani kişi koordinatlarını nefsi emmâresine göre değil de Hakikat-i Muhammediye göre ayarlarsa, oraya kitleneceğinden, sonunda kitlendiği yere varır. Bu da ancak bilgi ve irfaniyetle olur. 

Nefs, necm (yıldız) e saplanırsan ortada, boşlukta kalırsın bu siste-mini kaldırıp da Peygamberimizin, getirdiği kamer (ay) sistemi (ilâhi sistem) konursa, o seni kilitlendiği o yere götürür, seni boşlukta bırakmaz. 

Bunun neticesi, “abduhu ve resuluhu” olur, ki “abduhu” → “hu”nun kulu → hüviyetten kulluk (tatbikat) 

“resûluhu” → “hu”nun risâleti → inniyetten risâlet Daha açık ifade ile;

(Araf 7/172)

وَأَشْهَدَهُمْ عَلَى أَنْفُسِهِمْ

 “ve eşhedehüm alâ enfüsihim”

#### “Onlar kendi nefisleri üzerine şahid oldular” beyanı ilâhisi; 

 “abduhu” → “hu”nun kulu → hüviyetten kulluk (tatbikat) gelir.

 (Ali İmran 3/18)

هُ لا إِلَهَ إِلَّا هُوَعشَهِدَ اللَّهُ أَنَّهُ

“şehidallahü ennehü lâ ilâhe illâ hüve” 

“Allah şahittir ki kendinden başka ilâh yoktur” Beyanı ilâhisi; “rasûlühu” → “hu”nun risâleti → inniyyetten risâlet gelir. Bunun dışında görüş beyan edenler, vehmî ve hayâlî görüşlerini ortaya koymaktadırlar, ki burada başta belirtilen kendi yıldız görüşleri, müşahâdeleridir. 

Nitekim TV de görüyoruz ilâhiyat profesörü olarak selâhiyetli görünen bazı kişiler Kûr’ân Âyetlerini açıklarken hepsi kendi ferdi görüşlerini yani hakikat noktasından olmayıp da, ef’âl, madde mertebesinden yani yıldızlarından aldıkları ışık ile kendi görüşlerini yıldız kabul edip, onu açıklamaktadırlar. Bu yüzden birbirlerini red edecek şekilde muhtelif anlamlar ortaya çıkarmaktadırlar. 

Bilinmeli ki, gökyüzünde yıldızdan başka ay da, güneş de vardır. 

Yani kamer (aya) (Nûr-u Muhammediyye’ye) ve şems (güneş’e) (Nûr-u ilâhiyye’ye) ulaşmak gerekir. Güneş çıktığında ne ayın, ne de yıldızın ışığı görünmez. Ama güneş çekildiğinde kamer (ay), güneşten aldığını aynen yansıtır. Hz. Muhammedin görevi İlâhi hakikatleri yakmadan, terletmeden, acıtmadan insânlara ulaştırma-sıdır. Onların, “gördüm, duydum, konuştum,” dedikleri “Rabb-ı Has” larıdır, ki bu da hayâl mertebesinde oluşan hayâli bir görüştür. Ayırdedilmesi oldukça zordur. Kişiyi saran bu hayâlden kurtulmak ancak mârifet merte­besinde bulunan bir kişiye teslim olmak ve hakiki müşahâdeye geçmekle mümkün olur.

(En’am 6/103)

لَا تُدْرِكُهُ الْأَبْصَارُ

طَيْفِ الْخَبِيرِعوَهُوَ يُدْرِكُ الْأَبْصَارَ وَهُوَ اللَّ

“lâ tüdrikühül ebsarü ve hüve yüdri­kül ebsare ve hüvel latıyfül habiyrü” 

“Gözler o’nu göremez, o bütün gözleri görür, o lâtiftir, haberdardır.” buyuruldu.

Birimsel benlikle (yani yıldız bakışıyle, bireysel benlikle) ve “tenzih” bakışıyla bakan gözler onu göremez, ancak o, o gözlerden bakarsa herşeyi görür. Bu şekilde yani madde düşüncesi içindeki bakmayla görmesi için ya gözünün büyümesi, ya da âlemin küçülmesi gerekir. Kûr’ân-ı Keriymde geçen, “İğne deliğinden deve geçmesi,” bahsiyle ilgili olarak ehlullah’tan birine, “iğne deliğinden deve geçer mi? ...” diye soru tevdi edildiğinde, o da cevaben, “vızır vızır geçer,” buyurmuş. 

Bizim yağ tabakasından meydana gelmiş gözlerimiz 

onu göremez, çünkü onun idrakı onu görmeye müsait değildir. O sadece taşı taş, insânı insân, ağacı ağaç olarak görmek üzere halk edilmiştir. Bunun yanında bütün âlemde Hak’kı müşahâde eden kimse de Hakk’tan başka birşey göremez. Onun manzarı (nazar ettiği yer) sadece Hakk’ın varlığı olur. Burada bir incelik vardır, kişi her gördüğüne “Allah” derse yanlışlık olur; Allah’ın her mertebede değişik tecellisi ve kendisine verdiği başka bir isimi vardır. Senin gözünden bakanın o olduğunun idrakında olan noktada Allah kendini görür. Yani bir mahal ki, kendi varlığını, necm yıldızını ortadan kaldırmış, kendi nefsaniyetini ortadan kaldırmış, orada Hakk’ın tecellisinden başka birşey kalmamış, işte o gözden bakan Hakk’ın ta kendisi olduğundan, kendisini de ancak kendisi görmüş olacağından; o gözlerden görür. 

Basarlardan görmez, basiret olarak görür. 

“Zuhurun şiddeti kendisine perde oldu.” Cenâb-ı Hak o kadar şiddetli zuhurda ki beşeri anlamdaki o yıldızla değerlendirdiğimizde, o şiddeti (ilmi tecellinin devamiyeti) (yani bir şeyi anlamada, ben bu şeyi şiddetli anladım, bunu öğrenmek beni sarstı denir) algılayamaz. Meselâ güneş hergün doğmaktadır. Bu hadise bizim için olağandır. Ama hergün güneşin doğması çok büyük ve çok şiddetli bir olaydır. Bu fezanın, yıldız sisteminin hayatiyeti, etki, tepki, çekimi bütün bunlar güneşin hareketlerine tabidir.

Düşünelim, güneş kendi etrafında, ona bağlı olarak diğer seyyareler kendi etraflarında ve güneş etrafında dönüyorlar ve bu sistem bir başka sistem etrafında gurup olarak dönüyor. Bütün bu işler olurken birbirleriyle de hiç çarpışmıyorlar. Bunlar çok büyük işler olduğu hâlde bizler hiç hissetmiyoruz. Bu ve buna benzer nice olaylar hiçbir aksaklık ve zarar vermeden devamlı olarak her an olmaktadırlar. 

“Cenâb-ı Hak bir an için nefhasını, zuhurunu bu âlemden çekse, âlemler yok olur,” denir de; ne olacağını tahmin etmek mümkün değildir.

Tenzih görüşünde ise, Allahı yukarıya koyar, hiçbir fiil ve sıfatta görmez; haşa nerdeyse onu yok hâle getirir. 

Ancak bu görüşde Allah’ın tertibindedir ve himayesindedir. Onu o mertebe ile kabul etmek gerekir. Çünkü bu mertebeden sonra terakkide devam edecek olan mertebe-ler vardır. 

Bütün bunlardan sonra hâlâ Hakk’tan gayri birşey görüyorsan “şirk”tir, ki ona ayrı bir müstakillik (istiklal, varlık) vermek gerekir. Bu da mümkün değildir, çünkü müstakil (istiklal) olan Allah’tır. Burada yani müstakillik bakımından istisna olarak sadece insân vardır, ki kendi iradesiyle hayatını idame ettirebilir, benliği, şuuru vardır, sınırlar içinde dilediğini yapabilir. Bu hâl bir Allah’ta, ve sınırlı olarak bir de insânda mevcuttur. Diğer mahlûkat bir program içinde yürümektedirler.

Meselâ ağaç, ağaçlığını zuhura getirir ve başka birşey yapamaz. Hayvaniyatta bile (ki hayy sıfatını taşıdıkları hâlde yani nebatlar ve madenlerle mukayese edildiklerinde onlar, yerlerinde sabit durdukları hâlde hayvanlar gezmede avlanmada serbesttirler) hangi ahlak üzere kurgulanmış ise, o hayvan onu tatbik eder. 

Bizde (yani insânda) bütün bunlar (nebat, maden, hayvan) vardır, ama ilâve olarak “ve nefahtü” sırrı vardır ve bunun vermiş olduğu için özellikle istiklâlimiz vardır. Allah’ın verdiği değer ne kadar üstün, efdaldir. İnsânın istiklâli olduğu için bütün mahlûkat üzerine “halife”dir. Mahlûkatın bir kısmına hakim olamıyorsa, o kısma hilâfeti olmaz. 

Efendimiz “Rasûlü sakaleyn” iki ağırlığın 

(insânların ve cinlerin) da Rasûlüdür. İki omuzunda bunları taşıyor. Ötelerdeki Allah’ı (Mûseviyetteki → “Tenzih”i); yere İseviyetteki → “Teşbih” mertebesine indiridiğimiz zaman ve bunu genelleştirip (Tenzih ve Teşbihi birleştirirerekl) “Tevhid” ettiğimiz zaman Cenâb-ı Hakkı her an, her yerde görülen mertebe itibariyle müşahâde etmiş oluruz. 

“Bütün herşey Hakkın varlığıdır ama mertebelere riâyet şarttır,” denmiştir. Kâ’be’i Şerifteki bir bakıma “Hacer’ül Esved” Allah’ın gözü gibidir. Oraya gelenleri, ziyaret edenleri müşahâde eder. Onun seviyesi insânın gözü seviyesindedir. Mamafih bir başka hadisi şerifte de “Allah’ın yed (eli)” olarak da ifade edilmiştir. 

“Kim Hacerül Esvedi öpmüş ise, Allah’ın elini öpmüş, biat etmiş olur,” denir. 

İşte Hakk-ı görüş ve müşahâdenin hâli Cibril hadisinde ki 

- “ihsân” *(13) ifadesiyle perdesi aralandı, 

- “ve nefahtü” “ben ona rûhumdan üfledim” iradesiyle başladı, 

- ve Mi’rac hadisesi ile de kemâle erdi. 

Sohbetimizin daha önceki bölümlerinde geçmişti;

Birine sormuşlar, “Allahı görmek mümkün mü?”

O da cevaben, “görmemek mümkün mü? Demişti. Çünkü bütün âlem “HU” (O) dur.

Allahın gayesi, kendisinin müşahâde edilmesidir. 

*(13) “İslâm, İman, İkan” kitabımızda kısaca bahsedildi. 

#### Hadis-i Kûdside 

#### “küntü kenzen mahfiyyen fe ahbibtü en u’rafe 

#### fe halaktül halka li u’rafe bihi”

 “ben gizli bir hazine idim irfan olunmamı muhabbet ettim ve halkı halkettim” Bu âlemler kendinin zuhura çıkması için, bunun da idrak edilip müşahâde edilmesi içindir, o da İslâmiyet ile kemâlâtını bulmuştur. Genel İslâmi bilgi içinde görüş arzusu Mûsâ (a.s.) ile başlıyor. Meâlen Mûsâ (a.s.) “bana o kadar yakınsın ki seni göreyim,” diyor. Bakın burada görüş, müşahâde tâlebi başlıyor. Bu Sûrenin başındaki 18 âyetin 5 tanesi de görüşten, rû’yetten bahsetmektedir. Gaye bu âlemde Allahın bilinmesi, görünmesi, müşahâdesidir. Kûr’ân’ın kemâl olması Rasûlüllah’ın son peygamber olması ve kendi ifadesiyle; 

“men reani fekad reel hak” 

“beni gören Hakk-ı gördü” buyurdu.

Âleme bakan da Hakkı görür ama Hz. Peygambere baktığında zât mertebesinde görür. Burada mertebe farkı vardır. Allah’ın izahını ancak o mertebe zuhuru yapar.

### Bismillâhir rahmânir rahiym

Her mertebenin kendi hâline göre müşahâde durumu vardır. Bunun dışında görüş beyan edenler, vehmî ve hayâlî görüşlerini ortaya koymaktadırlar, ki burada başta belirtilen kendi yıldız görüşleri, müşahâdeleridir.

Onların, “gördüm, duydum, konuştum” dedikleri “Rabb-ı Has” larıdır, (yani Rabb’ül Erbab değildir) ki bu da hayâl mertebesinde oluşan hayâli bir görüştür. 

Ayırdedilmesi oldukça zordur.

Kişiyi saran bu hayâlden kurtulmak ancak mârifet merte­besinde bulunan bir kişiye teslim olmak ve hakiki müşahâdeye geçmekle mümkün olur.

En’am 6/103)

لَا تُدْرِكُهُ الْأَبْصَارُ

طَيْفِ الْخَبِيرِعوَهُوَ يُدْرِكُ الْأَبْصَارَ وَهُوَ اللَّ

“lâ tüdrikühül ebsarü ve hüve yüdri­kül ebsare ve hüvel latıyfül habiyrü” 

 “Gözler o’nu göremez, o bütün gözleri görür, o lâtiftir, haberdardır.” buyuruldu.

Birimsel benlikle (yani yıldız bakışıyle, bireysel benlikle) ve “tenzih” bakışıyla bakan gözler onu göremez, ancak o, o gözlerden bakarsa herşeyi görür. İşte Hakk-ı görüş ve müşahâdenin hâli Cibril hadisinde ki,

- “ihsan” ifadesiyle perdesi aralandı, 

- “ve nefahtü” “ben ona rûhumdan üfledim” iradesiyle başladı, 

- ve Mi’rac hadisesi ile de kemâle erdi. 

İslâm dininin, son din; Hz. Muhammedin, son pey­gamber, çok hamdedici ve “Makam-ı Mahmud”un sahibi olması bu sebeptendir. Bundan daha büyük bir hamd yaşanması mümkün değildir. 

Hz. Allah’ın Hz. Rasûlüllah’a vermiş olduğu (Hamd olunan Makam-ı Mahmud’un kendisine verilmesi) o kadar yüce hâl ve oluşum var ki diğer peygamberlerin idrak edemediği bir hâldir. 

Makam-ı Mahmud, Mekke-i Mükerreme’de Kâ’be’i Muazzama’nın olduğu yer.

Ulûhiyed mertebesindeki Makam-ı Mahmud Diğer Makam-ı Mahmud, Medine-i Münevvere’deki Kabri Şerifleridir, ki Risâlet yönüyle olan Makam-ı Mahmud’dur.

Bunların sahibi ve zuhur yeri de Hz. Muhammed’dir. 

El Hamd sûresinde daima bunu okumaktayız. Ümmetinin veli ve ârifleri de bu sırrın zuhur yer­leridir. 

“küntü kenzen mahfiyyen fe ahbibtü en u’rafe fe halaktül halka li u’rafe bihi”

“Ben gizli bir hazine idim bilinmekliğimi sevdim ve bu hal­kı halk ettim.” Hadis-i Kûdsisinde belirtilen, “gizli hazine” zuhura çıktı ve bilindi, müşahâde edildi gaye tamamlandı. Her geçen gün kıyamet yaklaşmak-tadır. Çünki herşey ortaya çıkmıştır, başka çıkacak birşey yoktur. Öz itibariyle veli ve âriflerde herşey ortaya çıkmıştır ama genel itibariyle zâtî yaşam kemâlâtını ikmal edecektir. İnsânlık âlemi şu anda zât mertebesine ulaştı, onu yaşamaktadır. 

Yani insânlık âleminin, ef’âl âleminde bir yaşamı oldu, esmâ âleminde bir yaşamı oldu, sıfat âlemindeki yaşam tamamlanmak ve zât âlemindeki yaşama geçilmek üzeredir. 

Böylece Cenâb-ı Hakkın bütün âlemde zâtî tecellisi zuhura çıkacak, artık ortaya çıkacak birşey kalmayacak, bütün kemâlât ortaya çıkınca kıyamet kopacaktır. “Kıyam et”, “ayağa kalk”, bu hakikati idrak eden kimse de kurtulmuştur. Buradaki kıyam, hem akli hem de fiziki bir bütünlük hâlinde olmasıdır. 

Buna göre kişi otururken de, yatarken de idrak ve tefekkür ile nefsaniyettinden arı, duru hâle gelmiş durumda da kıyamda olabilir. Yani fiziken yatmış olsa da kendisi ayakta, kıyamdadır. 

Hadis-i Küdsîde, “İnsânın sırrı, sırrımdır ve sırrımın sırrıdır,” buyruldu. 

Cenâb-ı Hakk insânın sırrının, kendi sırrı olduğunu ifade ediyor. Devam ediyor, “Sırrımın sırrı diyerek insânın hakikatinin o kadar özde, o kadar gizli ve o kadar değerlidir,” buyuruyor. Bir şey ne kadar gizli ise, o kadar değerlidir. Gizlilik, avamdandır. 

Muhyiddin-i Arabi mânâsında İdris (a.s.) dan kıyametin alâmetlerinden sorduğunda, “Âdemin halk edilmesi kıyamet alâmetidir.” demiştir, Kıyamet insân nesli üzerine kopacaktır. İnsân nesli yeryüzünde olmasa o zaman kıyamet da kopmaz, çünkü gereği yoktur. 

 (Fûrkan Sûresi 25/59) (Secde sûresi 32/4 âyetinde)

ذِىعاللَّهُ الَّ

مَوَاتِ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَاعخَلَقَ السَّ

اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِأة أَيَّامٍ ثُمَّعفِى سِتَّةِ

“allahülleziy halakas semâvati vel arda ve ma beynehüma fiy sitteti eyyamin sümmesteva alel arşı”

“ Allah, O zâttır ki, gökleri ve yeri ve bunların aralarında bulunanları altı günde yaratmıştır, sonra da arş üzerine istivâ buyurmuştur.”

6 gün (6 kün) veya altı oluşum, altı tecelli diyelim. 

Tevrat-ı Şerifte de bu âyet geçmektedir, ancak Yahudiler 7. gün istirahat ettiler diye birşey ilâve etmişler. 

Sayı doğru da onların Allah düşünceleri zanlarına göre kendi beşeriyyetleri gibi olduğundan, onun çok yorulmuş olduğunu düşünüyorlar. 

(Kaf Sûresi 50/38 âyetinde) ise

وَلَقَدْ 

خَلَقْنَا السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا

 “ve lekad halaknessemâva­ti vel arda ve ma beynehüma “And olsun ki, gökleri ve yeri ve bunların aralarındakilerini altı günde yarattık ve bize yorgunluktan birşey dokunmadı.

## (Bakara Sûresi 2/255 âyetinde) ise

وج وموالقيدووَرَج هُوَ الْحَىَاللَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا

لَا تَأْخُذُهُ سِنَةٌ وَلَا نَوْمٌ

مَوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِعلَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ

بِإِذْنِهَِذِي يَشْفَعُ عِنْدَهُ إِلَّاعمَن ذَا ال

allahü lâ ilâhe illâ hüvel hayyül kayyumü lâ te’huzühü sinetün ve lâ nevmün lehü ma fiyssemâvati ve ma fiyl ardı men zelleziy yeşfe’u ındehu illâ biiznihî “Allah Teâlâ ki, ondan başka bir mabut yoktur. Hayy ve kayyum olan odur. Onu ne uyuklama ne de uyku tutmaz. Göklerde ne varsa yerde ne varsa hep 

onundur. Onun izni olmaksızın onun yanında şefaat edecek olan kimdir?”. 

Onlar (Mûseviler ve İseviler) kendi mertebeleri olarak o idrakta kalmışlardır. Eğer Hz. Muhammedi tasdik ederlerse o zaman bu âyet onlara da açılacaktır. 

Mûseviyet ve İseviyet mertebesinde âlemler 6 yevm/gün (kün) de meydana gelmiştir. Ama bunun 7. günü vardır; bu bozulma günüdür. İşte biz şu anda bunu yaşamaktayız. 

Hz. Peygamberimizin kendisine risâlet, peygamberlik verilmesiyle 7. gün başlamıştır. Yani Kıyametin büyük alâmeti Hz. Peygamberimizin risâletidir. Nitekim bir hadiste, Peygamber Efendimiz (s.a.v.), “Herşey benden sonra bozulacaktır ,” buyurmuştur. Biz 7. gün çalışmalarını yapmaktayız ve bu çalışmaları yapmamız gerekiyor. Biz ahır (son) zamandayız, ahır zamanı yaşamaktayız. Onların 7. günü olmadığı için onlar kendilerine istirahat icat etmişler. 

Bizim 7. günümüz ise, onların 6 gününden daha fazla meşguliyeti ihtiva eden bir zamanı kapsamaktadır. 

Buradan şu anlaşılıyor, ki Müslümanlara tatil yoktur. 

Nitekim (Cuma Sûresi 62/9 –10 âyetlerinde) 

ذِينَ آمَنُواعلَهَا اَلْويَا أَيُّ

لُوةِ مِنْ يَوْمِ الْجُمُعَةِعإِذَا نُودِيَ لِلصَّ

فَاسْعَوْا إِلَى ذِكْرِ اللَّهِ وَذَرُوا الْبَيْعَ

ya eyyühelleziyne amenu iza nudiye lissalâti min yevmil cümü’ati fes’av ila zikrillâhi ve zerul bey’a “Ey îman etmiş olanlar!. Cuma günü namaz için çağrıldığı zaman hemen Allah'ın zikrine gidin ve alış verişi bırakın, 

لُوَّةعفَإِذَا قُضِيَتِ الصَّ

فَانْتَشِرُوا فِي الْأَرْضِ

وَابْتَغُوا مِنْ فَضْلِ اللَّهِ

كَمْ تُفْلِحُونَعوَاذْكُرُوا اللَّهَ كَثِيرًا لَعَلَّ

feiza kudıyetissalâtü fenteşiru fiyl ardı vebteğu min fadlillâhi vezkurullahe kesiyren le’alleküm tüflihune “Sonra namaz kılınmış olunca da artık yeryüzünde dağılın ve Allah'ın lûtfundan -nasîb- arayın ve Allah'ı çokça zikredin, tâ ki: Kurtuluşa erebilesiniz.” Gidin de istirahat edin denmiyor, aksine Allah fazlından arayın, isteyin ve Allahı çokça zikredin deniyor. 

Biz de istirahat, sabah namazına kalktığımızdan, öğle namazına kadar olan süredir, ki bu da temizlenme süresidir yani yıkanma v.s. yoksa istirahat edin denmiyor. 

İçinde bulunduğumuz ve yaşadığımız 7. gün kemâlât günüdür, istirahat günü değildir. 

Cenâb-ı Hakk bu âlemleri bilinmez bir hesapta 6 yevm (nûr-gün) de halketti. Âdemin yeryüzüne gelmesi ile “İnsân-ı Kâmil” çıkmaya başladı. Mûseviyet ve İseviyet’te 6. gün kemâlâtı ikmal oldu, tamamlandı. 7. si ise Hz. Rasûlüllah’ın yeryüzüne gelip de onun risâleti ile başladı. İsâ (a.s.) ın tekrar gelmesi ve Hz. Mehdi ile bu 7. gün bitecek. İnsânların yeryüzünde işleri bitmiş olacak. Hem bu bakımdan ve hem de müşahâde yönüyle Hz. Rasûlüllah’ın ve onun ümmetinin diğer peygamberler ve onların kavimleri üzerinde efdaliyeti, fazlı vardır. 

Beyazıt-ı Bistami, “Biz öyle bir deryanın sahiline ulaştık ki, oraya Ben-i İsrail Peygamberleri ayak basamadılar,” buyuruyor. 

Bu izahat haşa peygamberlik mertebesini küçük görmek için değildir. Şöyle bir izahat, kıstas yapalım, Hz. Mûsâ Rabbini görmek istediğinde;

(A’raf Sûresi 7/143 âyetinde)

قَالَ رَبِّ أَرِنِي أَنْظُرْ إِلَيْكَ قَالَ لَنْ تَريني

 kale rabbi eri­niy enzur ileyke kale len terâniy “Mûsâ: Rabbim! Bana Kendini göster. Sana bakayım” dedi.” Allah dedi ki, “Sen Beni göremezsin....” buyurduğu hâlde

Hz. Rasûlüllah’ın ümmetine;

 (Bakara Sûresi 2/115 âyetinde)

وَلِلَّهِ الْمَشْرِقُ وَالْمَغْرِبُ

وَجْهَ اللَّهِعوا فثموفَأَيْنَمَا تُوَلُّوا

اللَّهُ وَاسِعٌ عَلِيمٌأإِنْ

ve lillâhil meşriku vel mağribü feeynema tüvellu fesemme vechullahi innallahe vasi’un aliymün “Doğu da, batı da Allah'ındır. Nereye dönerseniz Allah'ın vechi oradadır, şüphe yok ki Allah Teâlâ'nın ilmi ile varlığı ile bütün âlemi kaplar, ihata etmiştir. Rahmeti geniştir, o herşeyi bilendi,” buyurmuştur.

Bize bu kadar geniş ufuk ve lütûf ve de değer vermiştir. Hz. Mûsâ’ya “asla sen beni göremezsin” tatbikatına karşılık, Ümmet-i Muhammed’e Hz. Muham-med şahsında “nereye dönerseniz Allah'ın vechi 

oradadır” diyerek yani “nereye dönersiniz dönün beni bulursunuz,” buyurmaktadır. Biz bunlara Necm Sûresinin başındaki bireysel ışığımız (necm/yıldız aydınlığı) ile baktığımız zaman o ışık bu hakikati tespit edemiyor, göremiyor. Yani “feeynema tüvellu fesem-me vechullah” nûru o kadar kuvvetli ki necm (yıldız) ışığı onu ihata edemiyor. 

Mi’rac hadisesi ile de insânın dünya üstündeki yaşamı kemâle er­miştir. Bu oluşumların kıymetini bilmek de Kâdir gecesi ile ifade edilen Kâdir ve kıymet bilmek ile mümkündür. Diğer kavimlerin (ümmetlerin) Mi’racları da, Kâdir gecesi de bayramları da (bizim kutladığımız mânâda) yoktur. Bizde Ramazan bayramı niçin 3 gün, Kurban bayramı neden 4 gündür?... Ve neden Kurban Bayramının 3 gününde Kurban kesilir de 4. günü kesilmez?.. Bunlar İslâmi ilimler içerisinde yeri olan şeylerdir. Biz bunları şer-i hükümler olarak, eskiden beri dini örfî olarak yani böyle geliyor diye tatbik ediyoruz. Bunların nedenini, ilmi olarak araştırmak gerekir, çünkü vaktinde yapanlar hem dinî ve hem de ilmî olarak yapmışlar. 

“Kâdir gecesi ile ifade edilen Kâdir ve kıymet bilmek,” ne demek? Bu kendi varlığımızın hakikatinin kadrini ve kıymetini bilmek; onu anladığımız zaman biz Kâdir gecesini yaşamış oluyoruz. İşte o zaman insâna, Kûr’ân inmeye başlıyor. Bu inen Kûr’ân yeni Kûr’ân değil, mevcut olanın ilhami olarak Âyetlerinin açığa çıkmasıdır. Şu anda okuduğumuz Kûr’ân kendi yıldızımıza göre anladığımız mı, yoksa Allah’ın muradı ilâhisi olan mânâyı hakikatiyle anladığımız Kûr’ân mıdır?... Tabii ki örfünün yanında ilmî olarak yukarıya doğru dönerek merdiveni çıkmak, yani Mi’rac yapmak gerekir. Yoksa hep aynı yerde döner durulur. Kâ’be etrafındaki dönmede de yukarıya doğru olan 7 nefis mertebesi için tavaf yapılır, ki kişi böylece Mi’rac hakikatini takliden remz etmiş olur. 

Mûsâ (a.s.) Mi’racı, Tur Dağındadır. İsâ(a.s.) Mi’racı ise, o hâlen Mi’racda olup, döndüğünde Mi’rac’tan dönmüş olacaktır. Mi’rac mevzunu oluşturmaya çalışırken, Tevrat’tan Mûsâ (a.s.) ın, İncil’den İsâ (a.s.) ın mevzu ile ilgili hâllerini almayı da düşünmüştüm, fakat öyle bir hâl oldu ki onları yazma imkânı bulamadım. Bu bölümün sonuna geldiğimde de yaşadığım bir şeyi belirtmeden geçemiyeceğim. Şöyleki: Mevzuu baştan beri yazdığım uçlu (basmalı) kurşun kalem, gü­zel güzel yazmaya devam etti, fakat, mevzu ile ilgili Tevrat ve İncil’ deki kısa, kısa bilgileri yazmaya başladığım ilk anda kalemin ucu “çıt” diye kırıldı, “tesadüftür,” dedim tekrar yazmaya başladım. İki üç harf yazmadan yine kırıldı, tekrar denedim, yine, yine (çıt, çıt..) kırıl­dı. Daha fazla yazmaya ısrar etmedim ve anladım, ki Mevlâm bu kitabın içine başka yerden aktarma ve tartışmaya açık bilgileri koymamı istemiyordu.

08/01/1994

M İ’ R A C G E C E S İ

 Geldi yine Mi’rac gecesi, Bilsin insânların cümlesi, 

 Bu gece gecelerin incisi, Haydi yürü; sen de Mi’raca gel.

Önce şarh eyle göğsün boydan, Cemâlin aydın olsun aydan, İlim al Muhammed’in (s.a.v.) soyundan, Haydi yürü; sen de Mi’raca gel.

 Temizlesin göğsünü Cibril, Ses çıkarma önünde eğil, 

 Bu ameliyat boşuna değil, Haydi yürü; sen de Mi’raca gel.

Burak geldiğinde önüne, Ateş verdiğinde gönlüne, Binip gittiğinde seyrine, Haydi yürü; sen de Mi’raca gel.

 Mescid-i Aksa’ya vardığında, Nebi ile namaz kıldığında, Hayret içinde kaldığında, Haydi yürü; sen de Mi’raca gel.

Yüksel oradan göğe doğru, Taş dahi gelir yanık bağrı, Varsa gönlünde, İlâhi çağrı, Haydi yürü; sen de Mi’raca gel.

 İbrahim’in (a.s.) davetini duy. 

 O’na can’u gönülden uy, Bulursun onda hep güzel huy, Haydi yürü; sen de Mi’raca gel.

Mûsâ ile Eymen’de buluş, Zorluğa sabretmeye alış, Yap kızıl denize bir dalış, Haydi yürü; sen de Mi’raca gel.

 Len terâni’den al biraz ders, Düşme Hak yolundakilere ters, Gönülden gönüle ses ver ses, Haydi yürü; sen de Mi’raca gel.

İsâ (a.s.) gibi dünya’yı terk et, Varlığında olanı derk et. 

Hayâlde olanları yok et, Haydi yürü; sen de Mi’raca gel.

 Muhammedin (s.a.v.) ayrılma izinden, Bak neler dökülür sözünden, 

 Mânâlar alırsın özünden, Haydi yürü; sen de Mi’raca gel.

Ref Ref’e binip yüksel arşa, Sen de katıl bu güzel yarışa, Kimler ulaşır bu son varışa, Haydi yürü; sen de Mi’raca gel.

 Uzun uzun menziller aşmağa, Kaab’ı Kavseyn’e ulaşmağa, Derya olup dolup taşmağa, Haydi yürü; sen de Mi’raca gel.

Namazdır Mü’minin Mi’racı, Tam olursa Hakk’a inancı, Kerramnâ’dan olur baş tacı, Haydi yürü; sen de Mi’raca gel.

 Gayrete gel başla bu günden, Kamus-u aşkı oku yüzünden, Bak görürsün Necdet’in gözünden, Haydi yürü; sen de Mi’raca gel.

### euzü billâhimineş şeytanir raciym

### Bismillâhir rahmânir rahiym

(Necm Sûresi 53/18)

لَقَدْ رَأَى مِنْ آيَاتِ رَبِّهِ الكُبرى

“lekad rea min ayati rabbihil kübra” 

“And olsun ki o Rabbinin âyetlerinden en büyüğünü gördü.”

Bura­da büyük Âyetten maksat, Âyet (işaret) demek olduğuna göre, Cenâb-ı Hakk’ın varlığını gördüğünü Âyetle yani “işaret” ile bildirmek demektir. Bunun açıklaması daha yukarlarda yapıldı. Şu anda tekrarlamayalım. Bundan sonraki Âyetlerle devam edelim. 

(Necm Sûresi 53/19)

أَفَرَأَيْتُمُ اللَاتَ وَالْعُزَّى

efereey­tümül lâte vel uzza “Siz Lât'ı ve Uzza'yı gördünüz mü?”.

(Necm Sûresi 53/20)

الثَّةِ الْأُخْرَىٰعوَمَنُوةُ اللَّهِ

ve menatessa­lisetel uhra “Diğer üçüncü olan Menat'ı da -gördünüz mü-?”.

Burada Mi’rac hadisesini noktalayarak, putperestliğin hâlinin izahına geliyor. Yani İnsân-ı Kâmil’in hakikatini ortaya koyduktan sonra putların ne olduğunu anlatmaya sıra geliyor. 

efereey­tümül lâte vel uzza “Siz Lât'ı ve Uzza'yı gördünüz mü?”.

Yani “daha onların ne olduğunu anlamadınız mı?” Kâ’be-i Şerif Müslümanların eline geçmezden önce en büyük putlar bunlardı. Ve davam ederek “ve menatessa­lisetel uhra”

“Diğer üçüncü olan Menat'ı da (görmez misiniz - anlamadınız mı?).

Bunları Cenâb-ı Allah yüce Kûr’ân içerisinde niye söylüyor. Yani putların burada ne işi var diye düşünüyoruz. Veya bazı kimseler tarafından düşünülüyor, çünkü Cenâb-ı Allah abes halk etmeyeceği için bunların bir hikmeti, şifreler var demektir. Burada “lât” “uzza” ve “menat” putlarından bahsediliyor. Bunların belirli özellikleri olmasa idi buraya geçmezdi. 

Lât: Bir bakıma, Lâhud, zât ve sıfat âlemlerinin karşılığı olarak anlaşılmaktadır. 

Uzza: Aziz, esmâ âleminin ifadesi olarak anlaşılmaktadır. 

Menat: Minnet, ef’âl âleminin varlığı hakkında anlaşılmaktadır.

Lât putu, insân sûretinde imiş. Orada putperestlik döneminde oraya gelen o zamanın hacılarına çok hizmet eden birisi varmış. Onun bu iyi hâlinden, ona benzer bir sûret yapmışlar. Ondan sonra orada hizmet edenler ilhamlarını ondan alarak vazifeleri ifa etmişler. Nesiller geçtikçe önce muhabbetle başlayan, sonrada örfe, ve maddi örfe dönüşerek; insân sûretinde heykel hâline getirilmiş. 

Uzza putu, ağaçtan yapılmış.

Menat putu, taştan yapılmış.

Dikkat edilirse Lât → insân Uzza → ağaç Menat → taş Burada mertebeler var. Aslında bize vermek istenen budur. Biri “insân” - biri “ağaç” - biri ise, “taş” sûretindeler. Lât → insân → sıfat âleminin hayâlini Uzza → ağaç → aziz, esmâ âleminin hayâllerini. 

Menat → taş → minnet, ef’âl âlemindeki hayâlleri ifade etmektedir. İşte bunları “gördünüz mü?” deniyor. Yani oradaki bulunan putları bu hakikatleri ile bilebildiniz mi? Denmek isteniyor. 

Risâle-i Gavsiye’de bu hususta çok mühim bir ibare vardır. Cenâb-ı Hakk, “Ya gavs haremime (mahremiyetime, gönül kâ’be’me) girmek istersen, ne mülke, ne melekûta, ne ceberuta iltifat et,” buyuruyor. Yani bunlara iltifat etme.

 Mülk âlemi → Madde âlemi Melekût âlemi → Esmâ âlemi Ceberut âlemi → Sıfat âlemi Burada belirtilen üç ilâh bâtınen bu mertebelere iltifat edenlerin ilâhlarıdır. 

 Menat → Mülk âlemini, Uzza → Melekût âlemini, Lât → Ceberut âlemini, simgelemektedir. 

Risâlet-i Gavsiye’de devam ediyor;

“Şüphesiz ki mülk → alîmin; 

 melekût → ârifin; 

 ceberut da → vakifiye’nin (vakıf olanın) şeytanıdır. 

Kim bunlardan birine razı olursa o indimde tard olunmuşlardan olur,” ve buyurdu ki “ey gavs-ı a’zam, zahidleri → nefis yolunda; 

 ârifleri → kalb yolunda; 

 vakıfları → rûh yolunda ve nefsi de → hür olanlara mahal kıldım. 

Oyüzden hürlerin kalbleri esrar kabirleridir.” 

Yani zahidleri nefis yolunda perdeledim. 

Zühtü takva deriz, çok zikir, ibadet yapar. Çok ittika eder, ondan, bundan sakınırlar. 

Ârifleri kalb yolunda perdeledim. 

Vakıfları rûh yolunda perdeledim. 

Nefsi de, hür olanlara mahal kıldım, deniyor. 

Buradaki nefis, nefesin nefsidir, ki kişinin kendi hakikatidir. İlâhi varlığın zuhur yeridir. 

Hz. Şems, “Hür ol, hürlerle ol, hürlükle yaşa,” buyuruyor. Burada bu hakikati ortaya koyuyor. Hürlerin kalbi esrarların kabirleridir. Esrarları, yani sırrı ilâhiyyeyi muhafaza eden yerlerdir. Bu mertebeler sahiplenmek üzere değil, terakki görünmeleridir. Eğer bu mertebeleri sahiplenir de, orasını mahal edersen Hakk’a ulaşmanda senin perden olur.

Nitekim Hz. Peygamberimize de Mi’raca çıkarken birçok talepler oldu, hep onu davet ettiler. Ancak hiçbirine iltifat etmedi sadece Hakk’ı talep etti ve böylece kitlendiği murad hasıl oldu. Biz de gerçek yolda isek, hakiki bir el tutmuş isek, yol üzerindeki güzergahlarda ihtiyac molası dışında eğlenmeden gerekli yeni teçhizatları alarak yolumuza devam etmeliyiz. Fakat o güzergahlardaki güzelliklerle eğlenirsek orası perdemiz olur. Onlara iltifat edenleri iltifat ettiği ile onları perdeledim, buyuruyor.Her bir aşamada kişinin idrakı değiştiğinden, aldığı isim de değişmektedir. Böylece perde isimleri de o isimler ile olmaktadır. 

Böylece Cenâb-ı Hakk, “haremime (mahremiyetime, gönül kâ’beme) girmek istersen, ne mülke, ne melekûta, ne ceberuta iltifat et,” buyuruyor. Yani “bunlara iltifat etme,” diyor. 

Eğer iltifat edersen o zaman 

“Şüphesiz ki mülk → âlimin şeytanıdır.” Ne kadar ağır bir söz değil mi?...

Yani madde âleminin ilmi içerisinde kalmış olan âlim, aynen bu ilim ona vehim olmaktadır. Çünkü yukarıya geçemediğinden, yukarıdan bakamadığından ve içinde bulunduğunu gerçeği ile değerlendiremediği için, o ona vehim ve hayâl, yani hak ve tevhid yolunda, gitmekte şeytan olmaktadır. Onu meşgul eden, oyalayandır. 

Âlim ne kadar âlim olursa olsun, ilmi fazlalığı sathi genişlemedir, yani mertebesi yükselmez sadece sathıyatı genişler. Mertebesi yine aynen mülk âlemi içindedir. Ayağı toprağa basmakta, gök ehli olamamaktadır. İrfan ehli’nin âlim kadar bilgisi olmayabilir, mücmel (icmal olmuş) bilgiye sahip olabilir fakat helezon sistemini bilir. Yani şeriat ilmine 100 desek ve âlim bunun hepsini bilse ve ârifin bundaki yeri yüzde on (10/100) olsa yani kendine yetecek kadar dahi olsa bile helezon sistemi ile tarîkattan alacağı çok az bir ilimle dahi o âlimden daha ileridir. Kim ki bulunduğu yerde kalırsa, o bulunduğu yer o kimseyi oyalar. O mertebe ona ayak bağı olur, o mertebenin gafletinde kalır. Bu durumda “mülk, alîmin perdesi,” olur. 

“melekût → ârifin şeytanıdır.” Melekût da ârifin perdesi olur. Buradaki ârif, ârif-i billâh olan değil de tarîkat ehlinin irfaniyetidir. Şeriat ehline göre bir üstte olan, ki biz ona muhabbet ehli diyelim. 

“ceberut da → vakifiye’nin (vakıf olanın) şeytanıdır.” Mertebeye vukuf olandır. 

Meselâ Üsküdarı öğrenmiş ve Üsküdar da kalmış, Üsküdarlı olmuş. Bu durumda Üsküdar ona perde olmuş. İstanbul sadece Üsküdar olmadığına göre, Üsküdara İstanbul demek, öyle görmek onun hayâl ve vehmi olur. 

Mamafih aşağıdakine göre tabii ki daha ileri bir durumdur. 

Burada eskilerin kullandığı bir tabiri müsaadenizle, özür dileyerek kullanırsak “dolap beygiri gibi olma,” hâlinde olmayalım, ki dolap beygiri yine de su çekip tarlaya v.s. su verir ve faydalı olur. Biz ise bu durumda o suyu da çekmiş olmayız. Biz o suyu çeksek, beslenmiş olacağız. Yani Hay esmâsının hayat suyunun kendi tarlamıza döksek beslenmiş oluruz ve döne döne letâfete geçeriz ama onu da yapamıyoruz. 

“Kim bunlardan birine razı olursa o indimde tard olunmuşlardan olur,” buyuruyor. Tard olunma, kendimden uzaklaştırılmış olan, ki bana muhabbeti olmama hâlidir. Yani hangi mertebe olursa olsun, o mertebenin gereği benim, var ettiğim şeye olan muhabbetiniz olup da orada oyalanmanız, benim zâ-tımdan tard (benden mürted) olunmadır, deniyor. 

Halka olan muhabbet, ondaki Hakkın varlığı içindir, yoksa halkı ayrı varlık görerek, ona duyulan muhabbet o zaman “lât, uzza, menat” putlarına duyulan muhabbet olur, ki putperestlik tatbikatında oluruz.

Mülk âlemine muhabbet “menat” a (madde, taş – minnet, ef’âl âlemi) Melekût âlemine muhabbet “uzza” ya (ağaç – aziz, esmâ âlemi) Ceberut âlemine muhabbet “lât”a (insân – sıfat âlemi) olmaktadır.

Esasında fiilen tapmasak dahi manen bu hâli yaşamış oluyoruz. 

Efendimiz geldiğinde kâ’beyi bütün bu putlardan temizledi; yani Hakikat-i Muhammediyye geldiğinde bütün bunlar silinip gidiyor. Böylece sadece Hakikat-i Muham-medyiye orada kalmıştır. Ne kadar açık değil mi?...

Bütün bu mertebeler zât mertebesi ile birlikte olursa hepsi yerli yerinde ve gerekli olur. Ama onların kulu olursan, o kulu olduğun şey senin şeytanın, perden olmaktadır. 

(Necm Sûresi 53/21)

كُرْ وَلَهُ الْأُنْثَىعالْكُمُ الَّذِى

elekümuzzekerü ve lehü’l ünsa “Sizin için erkek de O'nun için dişi mi?” İslâmiyet gelmezden önce, cahiliyye döneminde müşrikler veya inkâr ehilleri erkeklerin kendilerinin, kızların Allah’ın diye ifade ediyorlardı. 

(Necm Sûresi 53/22)

تِلْكَ إِذًا قِسْمَةٌ ضِيزَى

tilke izen kısmetün dıyza “Bu paylaşma nasıl haksız, insafsız bir paylaşma oldu.” Evvelce kız çocukları hakir görülüyordu. “Kızlar meleklerdir,” diyerek, kızları Allah’a bırakıyorlar, erkeklere kendileri sahip çıkıyorlardı. İşte bu paylaşmanın haksız olduğunu, böyle bir paylaşmaya kendi kendilerine nasıl yaptıklarını ifade ederek, Âyet onlara, bu anlayışa cevap veriyor. Her iki cinsiyet de ve her varlık Hakk’ın varlığıdır. Burada cinsiyet ayrımı olmaz. 

Ancak akl-ı kül ve nefs-i kül hükmü ile faaliyet ve tafsilatta ayırım vardır. 

Akl-ı kül, mutlak akıl... 

Nefs-i kül de, aklı küllün tesir sahasıdır. 

Aklı küllün ve nefs-i küllün birliğinden, bu âlemler meydana gelmiştir. 

Kadın doğurgan ve üretici olduklarından, nefs-i kül hükmündedir. Erkekler de tesir edici olarak akl-ı kül hükmündedir. Fail ve mef’ul (etken ve edilgen veya tesir eden ve tesir edilen) diyorlar. Bütün âlem bunun üzerine çalışıyor. Etken (erkek) yani akl-ı kül olmasa ve edilgen (kadın) yani nefs-i kül olmasa bu âlemde hiçbir şey zuhura gelmez. Bu yüzden bu paylaşmanın haksız paylaşma olduğunu ifade ediyor. Çünkü akl-ı kül de nefs-i kül de Hakk’ındır. Bunların kendilerine sahip olacak bir sahibiyyeti de yoktur. 

(Necm Sûresi 53/23) 

يَتُمُوهَا أَنْتُمْ وَأَبَاؤُكُمْعأَسْمَاءُ سَمَإِنْ هِيَ إِلَّا

مَا أَنْزَلَ اللَّهُ بِهَا مِنْ سُلْطَانٍ

وَمَا تَهْوَى الْأَنْفُسُأنّعالظَبِعَوْنِ اللَّهِعاِنْ يَتْ

وَلَقَدْ جَاءَهُمْ مِنْ رَبِّهِمُ الْهُدَى

in hiye illâ esmâün sem­meytümüha entüm ve abaüküm ma en­zelellahü biha min sültanin in yettebi­une illezzanne ve ma tehvel enfüsü ve lekad caehüm min rabbihimül hüda “Onlar hiçbir şey değildir, onları ancak siz ve babalarınız isimler olarak isimlerdirdiniz. Allah -Teâlâ- ona dâir bir sultan (delil) indirmemiştir. Zandan ve nefislerinin arzu ettiğinden başka birşeye tâbi olmuyorlar. Halbuki, onlara Rab'lerin-den bir hü-dâ -bir hidâyet rehberi- gelmiştir.” Onlar hiçbir şey değildir, onlar ancak siz ve babalarınız tarafından yani insânlar tarafından 

isimlendirildiği için, isim kazanmışlar. 

İşte Esas varlık Allahındır, isimler sonradan var edilmiştir. Bu isim verilmesi insânların yaşamlarının kolaylaştırması, karışıklık olmasın di-yedir. 

Eğer Allah bir sultan (delil) indirirse o zaman iş başkadır. 

Meselâ nizam-ı ilâhiyeye göre ateş herşeyi yakar, hiçbir şey ona karşı koyamaz ama Allah İbrahim (a.s.) üzerine sultan indirdiğinden ateş onu yakmadı. Çünkü onda ilâhi saltanat vardır. Aksi takdirde hiç-bir mesnedi olmaz. 

Hayâl ve zandan meydana getirilen şeylerin hiçbir ilâhi mesnedi yoktur. Öyle ki biraz daha ileriye gidelim kendi rabbımızı dahi biz zannımız’dan meydana getirdik. 

Esasında bütün âlemler, Cenâb-ı Hakkın rû’yasıdır, yani hayâldir. Ama şu anda kesafet kazanmıştır ve müşahâde edilebiliniyor. 

Peki biz Cenâb-ı Hakk’ın varlığını bu yakınlıkta, bu müşahâde de idrak edip, anlayabiliyor muyuz?... Yani “gerçek eşhedü” diyebiliyor muyuz?... 

- Diyemiyoruz. 

O zaman hangi rabbe ibadet ediyoruz?... Hayâlimizde kendi resmettiğimiz rabbe ibadet ediyoruz demektir.

Ancak Cenâb-ı Hakk onu da hoş görüyor. “ene abdî zannibi” “ben kulumun zannı üzeriyim,” hükmü ile onu da kabul ediyorum. Bu kabul başka ilâhi hakikate, ilâhi rabb’a ulaşmak çok başka şeydir. İslâmın asaletine uygun olan şey asalettir, vekâlet değildir. Bizim Hz. Rasûlüllah’ın asaleti ile asaletlenmemiz gerekir. Tabii ki bu asalet onun asaletine göre vekâlet sayılır ama “vekâlet-i asliyye”dir. 

 “in yettebi­une illezzanne ve ma tehvel enfüsü”

“Zandan ve nefislerinin arzu ettiğinden başka birşeye tâbi olmuyorlar.”

Onlar ancak zan ve hayâllerine tabi oldular. İlâhi hakikate tabi olmadılar Bu Âyetler her ne kadar Hz. Rasûlüllah’ın risâletinden önceki insânlara hitap ediyorsa da Kûr’ân-ı Keriym her zaman taptaze olduğundan her an, her Âyeti bize ve bütün insânlara taze ve mutlak olarak hitap etmektedir. Bizler bunu okuduğumuzda aynı hüküm altına biz de giriyoruz. Zanların %99 u mutlak yanlış çıkar, nadiren bazen tutar. 

Onlar ancak zanlarına tabi oldular. Gerçek bir Allah bilgisi oluşturamadıklarından dini Mübin-i İslâmı sadece yap - yapma yahut uygula - uygulama cetveli hâline getirdiklerinden, sadece %20 sini teşkil eden fizik bedenini ilgilendiren sahası ile ilgilenildiğinden, mârifetullah bilgisi hiç ortaya çıkarılmadığından, İslâm bilgisi olarak fıkıh (yani sosyal yaşantımızda lâzım olan ve sadece bu dünyada geçerli olan beşer arası ilişkileri ve fiillerin tatbikat) bilgileriye uğraşıldığından Allahlık, ulûhiyyet, mârifetullah bilgisi göz ardı edilmiştir. 

“lâ tetefekkeru bizâtîllâh” 

“Allahı hiç tefekkür etmeyin” hadis-i kûdsisini yanlış anlayarak “Allahı hiç düşünmeyin,” hükmü kullanıldı, böylece insân kendine yazık etmiş oldu. Bu durumda ne vicdanen tatmin olmuş (mutmain nefsi olan) insânlar olabildik, ne de bunun tatbikatını yapamadığımız için dışarıdan bizi örnek alacak olanlara örnek olabildik. Eğer biz İslâmın bize sunduğu kurallar içinde hakikatiyle bilmiş olsaydık, bugün bütün dünya müslüman olurdu. 

“ve ma tehvel enfüsü”

“Zan üzeri hareket etmeyi ve nefislerinin arzu ettiğidir.” Bu hayâli kurgu, zannetme onların nefislerine hoş geliyor, deniyor. 

ve lekad caehüm min rabbihimül hüda “ve halbuki, gerçekten onlara Rab'lerinden bir hüdâ (bir hidâyet rehberi) gelmiştir.” Yani bütün bu hayâl ve zanları içlerinde rablerinden bir hüda/hidâyet geldi, diyor. Bu hüküm içinde Hz. Rasûlüllahın ve ondan sonra devam eden ehlullahın, insân-ı kâmillerin, âriflerin gelişini kabul etmeliyiz. Hüda “Hadi” isminin zuhur edicisi, hidâyet üzere onları götürücüler geldi, deniyor. Buna rağmen onlar yine de zanlarına ve kendi isimlen-dirdikleri putlarına yöneldiler. 

(Necm Sûresi 53/24)

أَمْ لِلْإِنْسَانِ مَا تَمَنَّى

em lil insâni ma temenna “ Yoksa insân için temenni edilen midir?”

(Necm Sûresi 53/25)

فَلَلَهِ الْآخِرَةُ وَالْأُولَى

felillâhil ahıretü vel ula “Fakat ahiret de, başlangıç da Allah içindir.” Sizler hayâl içinde yaşayın.

(Necm Sûresi 53/26)

مَوَاتعوَكَمْ مِنْ مَلَكٍ فِي السَّمَاوَاتِ

لَا تُغْنِي شَفَاعَتُهُمْ شَيْئًا

مِنْ بَعْدِ أَنْ يَأْذَنَ اللَّهُ لِمَنْ يَشَاءُ وَيَرْضَىَإِلَّا

ve kem min melekin fîssemâvati 

lâ tuğniy şefaatühüm şey’en illâ min ba’di en yeze­nallahü limen yeşa’ü ve yerda “Ve göklerde nice melekler vardır ki, onların şefaatleri hiçbir fâide vermez, meğer ki, Allahın dilediği ve râzı olduğu kimse için müsaade verdi-ğinden sonra olsun.

(Necm Sûresi 53/27)

مُؤْمِنُونَ بِالْآخِرَةِْذِينَ لَا يُؤْعٱلْأاِنَّ ٢٧

وَنَ الْمَلْئِكَةَ تَسْمِيَةَ الْأُنْثَىولَيَسْمَ

innelleziyne lâ yu’minune bil ahı­reti leyüsemmunel melâikete tesmiyetel ünsa “Muhakkak ahirete imân etmeyenler, elbette melekleri dişi-lerin adıyla isimlendirdiler”

(Necm Sûresi 53/28)

عنّعالظَبِعَوْنِ اللَّهِعوَمَا لَهُمْ بِهِ مِنْ عِلْمٍ إِنْ يَتَّبِعُونَ

لَا يُغْنِي مِنَ الْحَقِّ شَيْئًاعنّعالظُّأوَأَنَّ

ve ma lehüm bihî min ilmin in yettebi’une illezzanne ve in­nezzanne lâ yuğniy minel hakkı şey’­en “Onların ona dair bir bilgileri yoktur. Zândan başka birşeye tâbi olmazlar. Halbuki, şüphe yok, ki zan, haktan hiçbir şey ifade etmez.”

(Necm Sûresi 53/29)

فَأَعْرِضْ عَنْ مَنْ تَوَلَّى عَنْ ذِكْرِنَا

نِيَاوالْحَيَوَةُ الدّـوَلَمْ يُرِدْ إِلَّا

fea’rıd an men tevella an zik­rina ve lem yürid illel hayateddünya “Artık sen, zikirimizden, bizi anmaktan yüz çevirenden ve dünya hayatından başkasını dilemeyen kimselerden yüz çevir.” Zan ve hayâlle uğraşanlardan, zikrimizden yüz çevirenden kaç, uzaklaş. Çünkü onlar seni kendi zanlarına çekerler. 

(Ta-Ha Sûresi 20/124 âyette)

لَهُ مَعِيشَةً ضَنكًاعوَمَنْ أَعْرَضَ عَنْ ذِكْرِي فَإِنْ

وَنَحْشُرُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ أَعْمَىٰ

ve men a’reda an zikriy feinne lehü me’ıyşeten danken ve nahşürühü yevmel kıyameti a’mâ “Ve her kim benim zikrimden kaçınırsa artık kesin onun için pek dar maişet vardır ve onu kıyamet gününde ama (kör) olarak haşrederiz.” Maişet dendiğinde ilk akla gelen madde mertebesindeki dünyalık geçimdir, tabii ki o da vardır ama esas tefekkür, maişeti darlığıdır. 

“İdrak, anlayış kısırlığı veririz,” diyor. 

Kevser ummanının kesilmesi, yani zâtına olan yolun inkıtaa edilmesi. İnsân için bundan büyük ceza olmaz. 

(Ta-Ha Sûresi 20/125 âyette)

قَالَ رَبِّ لِمَ حَشَرْتَنِي أَعْمَى

وَقَدْ كُنتَ بَصِيرًا

kale rabbi lime haşerteniy a’mâ ve kad küntü basıyren “Der ki: Yarabbi!. Ne için beni kör olarak haşrettin ve hal-buki, ben görücü idim.”

(Ta-Ha Sûresi 20/126 âyette)

عقَالَ كَذَلِكَ أَتَتْكَ آيَاتُنَا فَنَسِيتَهَا

وَكَذَلِكَ الْيَوْمَ تُنسى

kale kezalike eteske ayatüna fe­nesiyteha ve kezalikel yevme tünsa “Allah Teâlâ da buyuruyor ki: Öyledir. Sana âyetlerimiz geldi, sen hemen onları unutuverdin. Bugün de sen öylece unutulursun.”

(Necm Sûresi 53/30 âyette)

ذَلِكَ مَبْلَغُهُمْ مِنَ الْعِلْمِ

عَنْ سَبِيلِهِعلَكَ هُوَ أَعْلَمُ بِمَنْ ضَلَّعرَبُّأإِنْ

وَهُوَ أَعْلَمُ بِمَنِ اهْتَدَى

zalike mebleğuhüm minel ‘ılmi in­ne rabbeke hüve âlemü bimen dalle an sebiylihî

ve hüve âlemü bimenih­teda “İşte onların ilimden erebildikleri budur. Şüphe yok ki, Rab'bin O yolundan sapıtan, dalalette olan kimseyi en iyi bilendir ve O, hidâyete eren kimseyi de en iyi bilendir.”

## (Necm Sûresi 53/31 âyette)

مَوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِعو للهِ مَا فِي السَّ

ذِينَ أَسَاوُا بِمَا عَمِلُواعلِيَجْزِى ال

الَّذِينَ أَحْسَنُوا بِالْحُسْنَىعوَيَجْزِى ال

ve lillâhî ma fiys semâvati ve ma flyl ardı liyecziyellezıyne esau bima amilu ve yecziyellezıyne ahsenu bil husna “Göklerde olanlar ve yerde olanlar Allah içindir. Fenâlıkta bulunanları yaptıkları ile cezalandıracaktır ve güzellikte bulunmuş olanları da daha güzeli ile mükâfatlandıracaktır.”

“Allah içindir.” Burada Allahın birşeye ihtiyacı olması demek değildir. Allahın, lâtif olan varlığının, kesif olarak görünmesi için bir mahalde, kesif bir Vücûda ihtiyacı var. Allah zâtî itibariyle Vücûddan münezzehtir. Teşbih itibariyle, bu âlemler Allahın zuhuruna bir mahaldir. Bu İseviyet mertebesinin ilmidir. Hakkın varlığını insân varlığı üzerinde müşahâde etmektir. İsâ (a.s.) kadar bu sırrı bilen yoktu. Mûseviyet mertebesinde Tenzih vardı. İsâ (a.s.) ilk defa ancak misâllendirmek, benzerlik vermek sûretiyle anlattı. Çünkü anlatmak için elimizde olan bu âlemdir. 

Nitekim,

## (Bakara Sûresi 2/255 âyette)

مَوَاتِوَالْأَرْضَعهَ السُّدووَسِعَ كُرْسِيُّهُ

vesi’a kürsiyyühüssemâvati vel ­arda “Onu kürsisi bütün âlemleri vasidir, kaplamıştır,” Kürsi, oturma yeridir. Bütün âlemler lâtif olarak Allahın rûhani varlığı üzerindedir. Başka türlü olmaz. Kesif olarak Allahın görünmesi yine o varlıklardan olmaktadır. Burada iskemle, masa olmasa bunların varlığı nasıl bilinecek?... İşte bu hakikati yani bütün âlemlerin Allahın zuhuru için idrak eden,

## (Bakara Sûresi 2/156 âyette)

لِلَّهِ وَإِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعُونَعقَالُواْ إِن

kalu inna lillâhi ve inna ileyhi raci’une “Biz Allah içiniz ve biz sonunda ona döneceğiz” derler.

Bu şekilde “innâ (kesin biz)” zât mertebesi için olduğunun idrakını ortaya koyuyor. Ve “innâ (kesin) ileyhi (ona değin) rucu eden (dönenleriz)” yani ona dönüşeceğiz, ona kalbolacağız idrakını ortaya koyuyor. 

Ancak özde olmasa da, sûrette fiziki bir perde vardır. 

## (Necm Sûresi 53/31 âyetteki)

“ve lillâhî ma fiyssemâvati ve ma flyl ardı” 

“Göklerde olanlar ve yerde olanlar Allah içindir.” Bu hakikati tasdik eder. Hangi mertebede neyi görsek, neye baksak Cenâb-ı Hakk’ın o mertebe ile orada zuhurunu müşahâde etmeyi gerektirmektedir. Daha önce sohbeti olmuştur. Tekrar hatırlayalım; 

Ehlullah rû’yeti beş şekilde ifade etmişler 

1. “ma reeytü şeyen illâ rû’yetullahu ba’dehu!”

#### - “Akabinde Allah-ı görmediğim hiç bir şey yok”

2. “ma reeytü şe’yen illâ rû’yetullahi fiyhi!”

#### - “Bir şey görmem ki onda Allahı görmüş olmayayım”

3. “ma reeytü şe’yen illâ kablehu”

#### - “Her şeyden evvel onu görürüm”

4. “illâ Allah” 

#### - “Ancak Allah”

5. “lâ yerallahu illâ Allah”

- “Allah-ı ancak Allah görür,” ifadesiyle târif etmişlerdir. Yani beşerin Allah’ı görmesi mümkün değildir. “Çık aradan kalsın yaradan,” dedikleridir.

## (Necm Sûresi 53/32 âyet)

الَّذِينَ يَجْتَنِبُونَ كَبَائِرَ الْإِثْمِعآل ٣٢

طعاَلْدَُوَالْفَوَاحِشَ إِلَّا

لَكَ وَاسِعُ الْمَغْفِرَةِ هُوَ أَعْلَمُ بِكُمْعرَبِّعإِنْ

إِذْ أَنْشَأَكُمْ مِنَ الْأَرْضِ

بِهَاتِكُمْعة في بُطُونِ أُمّعوَإِذْ أَنْتُمْ أَجِدٌ

قِىعوَأَنْفُسَكُمْ هُوَ أَعْلَمُ بِمَنِ اتَّوفَلَا تَتْرُكْ

elleziyne yectenibune kebairel ismi vel fevahişe illellememe inne rabbeke vasiul mağfireti hüve âlemü biküm iz enşeeküm minel ardı ve iz entüm ecinnetün fiy bütuni ümme­hatiküm felâ tüzekku enfüseküm hüve a’lemü bimenitteka “Güzellikte bulunanlar O kimselerdir ki: Günâhın büyüklerinden ve edepsizliklerden kaçınırlar, küçük günâh müstesnâ. Şüphe yok ki, Rab'bin affı geniş olandır ve O sizi en iyi bilendir.

#### O vakit ki, sizi yerden yarattı ve o vakit ki, siz analarınızın karınlarında ceninler hâlinde idiniz. Artık kendinizi temize çıkarmayın. O, ittika sahiplerini, sakınanları en iyi bilendir.”

Varlığın yoktu, sizi arzdan inşa etmede, anne karnın da cenin idin; bu durumda neye böbürleneceksin?... Bu durumda “lât, uzza, menat” gibi isimlendirilmişiz, ancak burada onlara olan bir farkımız var. Bizi isimlendiren Allah; bizi “insân, nefs, kulum, halifem” isimleri ile isimlendirmiş. Bunlar Kûr’ân ile sabit olan Allah’ın verdiği isimler. Onlar ise, insânlar tarafından isimlendirilmiş ve hayâli olan isimlerdir. Diğer taraftan Allah tarafından bize verilen hakiki isimleri ise, biz hayâle döndürmüşüz, işte Esas suçlanmamız gereken yer burasıdır. Yani bu isimlerin hakikatini yaşamadan lisânımızda, sadece lâfzi olarak tuttuk, özümüze indiremedik. 

İnsân dendiyse, insân olmalıyız, hayatımıza tatbik etmeliyiz, onu yaşamalıyız. Halife dendiyse halife mânâsını müdrik olup, hayatımıza tatbik etmeliyiz, onu yaşamalıyız. Dolayısıyle ilâhi isimleri biz, vasfi ve hayâli isimlere döndürdük.

“hüve a’lemü bimenitteka” (hüve ittika edenleri bilir) İttika, takva edendir. 

Müttaki, ittikayı tatbik eden. 

Her mertebenin ittikası vardır. 

- Ef’âl mertebesinde, (madde âlemi, bedensel ittika) şüpheli olan şeylerden sakınmak, kendini korumak. Kadınlar için İslâmın gerektiği şekilde kapanmak. 

- Tarîkat mertebesinde, muhabbetullahın 

- azalmasından sakınmak. Burada maddeden, mânâya geçti. 

- Hakikat mertebesinde, Allahın kendinde olan varlığını unutmaktan sakınmak. Yani ilâhi varlıkla yaşadığından gaflet etmemek. Beşeriyetine dalmamak.

- Mârifet mertebesinde, Daha sürekli olarak, günün 24 saatinde Allah ile birlikte yaşamak. 

Bir hadiste, (Madde yönünden imanın 6 şartı vardır ama mânâ yönünden imânın ilk şartı olarak) “Allahın seninle olduğuna imân etmektir,” deniyor. 

Burada ikân, müşahâde yollu idrak etmek, ki gerçek takva (sakınma) odur. Kısaca beşeriyetine düşmekten sakınmaktır. 

“inna lillâhi ve inna ileyhi raci’une” hâlinde devamlı yaşayabilmek. 

## (Necm Sûresi 53/33) 

ذِي تَوَلَّىٰعأَفَرَأَيْتَ ال

“efe reaytelle­ziy tevella”

“Şimdi gördün mü o zâtı ki (hakikatleri Hz. Muhammed’e, Kûr’ân ’a) arka döndü,”

## (Necm Sûresi 53/34) 

وَأَعْطَى قَلِيلًا وَأَكْدَى

ve a’ta kaliylen ve ekda “ Ve bir az şey bahşetti, verdi ve gerisin igetirme-di, men etti. 

 İnanmak üzere iken bir putperestin kışkırtmasıyle yüz çeviren ve ahirette ödemek üzere o putpereste biraz mal verip ve sonra vermekten vazgeçen Veledi İbni Mugiyre işaret olunmaktadır. 

## (Necm Sûresi 53/35)

أعِندَهُ عِلْمُ الْغَيْبِ فَهُوَ يَرَى

e’ındehü ılmül ğaybî fehüve yera “gaybî bilgi onun yanında mıdır ki: Artık o görüyor” Ahiret ile ilgili böyle bir anlaşma için yapılan bir ikaz. 

## (Necm Sûresi 53/36)

أَمْ لَمْ يُنبأ بِمَا فِي صُحُفِ مُوسَى

em lem yünebbe’ bima fiy suhufi Mûsâ “Yoksa Mûsâ'nın sahifelerinde olan şeyden haber verilmedi mi?”

## (Necm Sûresi 53/37)

وَإِبْرَهِيمَ الَّذِي وَفَّى

ve ibrahiymelleziy veffa “Ve vefa sahibi İbrâhim (den haber verilmedi mi?)” Burada Mûsâ ve İbrâhîm’den bahsetmesi ile İbrâhîmiyyet ve Mûseviyyet mertebe hakikatlerini biliyor mu diye ikaz ediliyor. 

euzü billâhi mineş şeytanir raciym bismillâhir rahmânir rahiymi

## (Necm Sûresi 53/38)

تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أُخْرَىَٰلاَّا ٣٨

ellâ teziru vaziretün vizre uh­ra “iyi bilin hiçbir günâhkâr, başkasının günâhını yüklenmez.” Kimsenin günahı kimseye yüklenmez. Burada İsevilere çok büyük bir ikaz vardır. Onlar kim ki İsâ (a.s.) a imân ederse o imân eden kişinin günahlarının hepsini İsâ (a.s.) ın tekeffül edeceğini, yükleneceğini ve o kişiden günahların silineceğini söylüyorlar.

Onlara göre “insânların günahları için Allah, oğlu olan İsâ’yı feda etti,” diyorlar. Zan ve iddialarına göre de, “bu yüzden Allah onun çarmıha gerilmesine izin verdi,” diyorlar. Hıristiyan bilginlerinin ittifakla söyledikleri, “bütün insânlar, peygamberler dahil günahlıdır, ancak Allahın biricik oğlu İsâ gü-nahsızdır,” diyorlar. 

Onlar her ne kadar Hz. Peygamberimizi ve İslâmiyeti kabul etmeseler de yine de İslâmiyet için yaptıkları araştırmada, dinimizin sûretinde kaldıklarından bir hadisteki, Efendimizin “Ben günde 70 veya 100 defa istiğfar ederim,” sözünü, “demek ki onun da günahı varmış ki istiğfar ediyor,” diyorlar. Bunu mesnet alıyorlar. Maalesef Tevrat-ı Şerif’te Peygamberlere hiç isnat edilmeyecek suçlar isnat ediyorlar. O kadar ağır suçlar ediyorlar ki, böylece bu tezleri haklı çıkarmak istiyorlar. Böylece yanlış tezi yanlış mesnet üzerine oturtarak tamamen hayâli ve vehme dayalı kalıyorlar.

Onlara göre kim İsâ (a.s.) a, “istavroz putuna” imân ederse, istavrozun bir ucu yeryüzünde, diğer tarafı cennette olmak üzere köprü yapılıyor, (adeta sırat köprüsü gibi) üzerinde de İsâ (a.s.) onların cennete gitmesine yardımcı olacakmış. Ancak bu âyet bunların hepsini çürütüyor. Bir şemamız vardır. Bir çok din yoktur, Allahın tek dini vardır. İbrâhîmiyyet, Mûseviyet, İseviyet bunun bir mertebesidir. Semboller itibariyle de bütün semboller Kâ’be-i Şerif’ten çıkmadır. O şemada bunlar gâyet açık gösterilmiştir.

Gerek Yahudi “6 köşeli yıldız”ın; gerek Hıristiyanların “put” denilen “İstavroz”un kaynağı Kâ’be-i Şerif’ten çıkmaktadır. Sembolleri böyle olduğu gibi zaten mânâları da hakikat-i Muhammedi’den çıkmaktadır. 

Her insân, her nefs Cenâb-ı Hakktarafından halkedilmede ayrı olması ve diğeri ile birey olarak kendi kendimize çekildiğimizde bir bağlantısı olmadığından, iyi ve kötüyü ayırt edebilecek akla sahib olup, elinde tatbik edecek programı olup, bu yolda bütün mertebeler yaşanır ise, ke-mâlât ikmal olup, kâmil olunuyor. 

Eğer bu program eksik kalırsa, eksik kalan kısım kadar kemâl bulamadığından günahlı olunuyor. Bu yüzden bu suçu başkasının yüklenmesi veya menfaatlenmesi mümkün değildir. Burada verme olayı vardır ama bu zorla değil de, gönül rızasına binaen olmaktadır. 

## (Necm Sûresi 53/39) 

مَا سَعَىٰعوَأَنْ لَيْسَ لِلإِنْسَانِ إِلَّا

ve en leyse lil insâni illâ ma se’a “ve insân için kendi say’inden (çalıştığından) başkası yoktur.” Kişi kimseden birşey beklemeden kendi fiilini, kendi say’inin kendi yapmalıdır. Diğer taraftan bir kimse, diğer 

kimse için kendi rızası ile Allah rızası için dua eder, ona tavsiyede bulunabilir. Ancak kişinin bu duayı hak etmesi gerekir, bu durumda o dua, o kişiye Allah izni ile nakledilebilinir. Yani netice yine kişinin kendisine kalmaktadır.

## (Necm Sûresi 53/40)

سعيه سوف يرىعوَأَنَّ ﴿٤٠٠﴾

ve enne sa’yehü sevfe yüra “ve kesin say’ini (çalışmasını) yakında göre-cektir.” Bu say’inin (çalışmasının) neticesini yakında görecektir. Boşa konuşulmadığını, vaad edilenin kendisinin rû’yet edeceği ifade ediyor. 

## (Necm Sûresi 53/41)

ثُمَّ يُجْزِيهُ الْجَزَاء الْأَوْفَى

sümme yüczahül cezael evfa “Sonra onun yapmış olduğun şeyin cezası (karşılığı) tastamam ifa olarak ceza (mükâfat) olarak karşılıklandırılacaktır.” Burada ceza, (karşılık) anlamında olduğundan; yapılanın tastamam karşılığının ifası olarak kişiye göre mükafat ise, mükafat; hata, yanlışlık ise, ceza olacaktır.

## (Necm Sûresi 53/42)

وَأَنَّ إِلَى رَبِّكَ الْمُنْتَهَىأوَأَنَّ ﴿٤٢﴾

ve enne ilâ rabbike’l münteha 

 “ve şüphe yok ki, kesin en son gidiş (yani sonu) Rabbinedir.”

## Yani yeryüzünde rabbani işler yapmış ise, onun dönüşü “rabbül erbab’a”dır. Kişi abd olarak fiillerini yapmış ise, abd olarak nihâyet bulacak, o’na dönecektir. Rabbının huzuruna gidecektir. Ancak kişi gerçekten ubudet hükmünde bir hayat yaşamış ise, beşeriyetinden rabbaniyyete dönüşmüş (rabbaniyyetin içine girmiş) olacaktır. Bu durumda abdiyyetin içinde (mânâsında) değil, ubudiyyet içinde (mânâsında) olacaktır. 

Dışardan bakanlar nerede olursa olsunlar cennet ehli de olsa, başka yerde de olsa onu birey olarak göreceklerdir. Çünkü elbisesi o’dur ama elbise içindeki varlık, kendisini asli hüviyetiyle idrakta olduğundan Hakk’ ın varlığı olarak yaşayacaktır. 

Rabbe nihâyet bulmak (ulaşmak) iki türlü oluyor;

Biri abd (kul) olarak oluyor Biri de gerçek kimliği olarak rabbına ulaşmış olacak. Bunlar ancak gerçek tevhid ehli olanlar olacaktır. 

Tenzih ve Teşbih ehli olanlar buraya ulaşamazlar. Ancak onlarında ulaştıkları yer de kayda değerdir. 

## (Necm Sûresi 53/43)

أَنَّهُ هُوَ أَضْحَكَ وَأَبْكَىعوَأَذْ ﴿٤٣﴾

ve ennehü hüve adhake ve ebka “ Ve muhakkak O'dur ki, hem güldürdü ve hem ağlattı.

Yani hakikat-i ilâhiyye üzere hayatını sürdürmüş olan kimselerin ağlamak ve gülmek iki özelliğidir. 

Burada beşeriyet yönüyle bakıldığında ağlattı demesi, 

cehenneme attı demektir; birini de güldürdü demesi de cennetlik etti demektir. Yani kendi çalışması ile birinin yüzünü güldürdü, birinin de yüzünü ağlattı demektir. Bu ilk şeriat anlamındadır. Biraz daha mânâyı yükselttiği-mizde, “ağlamak, gülmek” ayni letâfette, leziz hükmündedir. Gülmesi huzur bulmasıdır; ağlaması ise, sevinç ağlamasıdır. Esasında bunların ikisi de içiçe olan tek bir mânâdır. İnsân her iki hâlde de ağlar. Kişi sevinçten güler, sevinçten ağlar. 

Şeriat bakımından sevap, günah mertebesinden bakılırsa, ikisi birbirinden ayrı ve zıtmış gibi görülür. 

Hakikat bakımından bakılırsa ikisi de tek bir lezzetin iki tezahür hâlidir. Güldürdü ve ağlattı yani ikisini de hoş olarak ortaya getirdi. 

## (Necm Sûresi 53/44)

هُوَ أَمَاتَ وَأَحْيَاعوَأَذْ ﴿٤٤﴾

ve ennehü hüve emate ve ahya “Ve şüphe yok, O'dur, O'dur ki, hem öldürdü ve hem hayata erdirdi.

Burada da ayni şeyi müşahâde etmek mümkündür. 

Kendi nefsi varlığından öldürdü (mevt etti), rububiyeti, rahmâniyyeti, hakkaniyyeti ile diriltti (ihya/hayy etti). Hem de baki olarak diri kıldı. Beşer yönünden de ceset olarak öldürdü, ahirette tekrar diriltti anlamındadır. Yani “öldüren de dirilten de o’dur.” Burada Cenâb-ı Hakk’ın kulu üzerindeki hükümranlığını mertebeleri itibariyle anlatmaktadır. 

(Necm Sûresi 53/45)

كُرٍّ وَالْأُنْثَىعوَجِينُ الَّذِيأهُ خَلَقَ الرّعوَأَذْ ﴿٤٥﴾

ve ennehü halekazzevceynizzeke­re vel ünsa “ Ve muhakkak ki, iki çifti, erkek ve dişiyi O halketti.

Varlıkları (iki zevci) erkek ve dişi olarak halketti Nasıl halketti?...

## (Necm Sûresi 53/46)

مِن نُّطْفَةٍ إِذَا تُمْنَىٰ

min nutfetin iza tümna “Bir nutfeden meni edildiğinde, rahimlere döküldüğü za-man.” İnsânların beşeriyet yönüyle nasıl meydana geldiğini anlatıyor. Diğer yönüyle meseleye baktığımızda Burada sadece bireysel varlık değil, bütün varoluşdan bahsedilmektedir. Bütün bu âlemler yok iken, evvela akl-ı kül amil olarak sonra da nefs-i kül halkedildi. İşte bu zevceyn’dir. Bütün bu âlemler de, Akl-ı kül ve nefs-i kül’ün izdivacından meydana geldi. Bireysel varlıklar da daha sonra meydana geldi. 

Akl-ı kül ve nefs-i kül’ün izdivacından da meydana gelen “teklik” tir. Ana rahmine düşen bir nutfeden bir çocuk meydana nasıl geliyorsa Regaib gecesi hükmüyle de gönül rahimlerine nutfe atıldığı zaman yani Hakikat-i İlâhiye nutfesi, nûru atıldığı zaman kişinin gönlünde bu yeşermeye ve olgunlaşmaya başlıyor.

Kişinin gönlüne bu nûr-u Muhammedi atılmadıkça kişinin bu hakikatleri idrak etmesi mümkün değildir. İşte anne ve baba özü olmadan bir çocuğun meydana

gelmesi mümkün değildir. Bugün değişik şekillerde çocuk yapılıyor deniyorsa da bu ancak mekan değişikliğidir yoksa öz yine anne ve babadır. Bu nutfenin meni edilmesi, gönüllere, beyinlere nefh edilmesi; o orjinal, bozulmamış nefhanın ulaştırılması gerekiyor. “Nefes-i Rahmân-i” denen hakikat budur. Eğer yapılan sohbetlerde, okunan kitaplarda böyle bir hakikat neşvesi çıkmıyorsa orada “Nûr-u Muhammediyye”nin zuhura gelmesi, dolayısıyle “hakikat-i muhammediyye”nin dolaşması, gelişmesi, oluşması mümkün değildir. Bunlar ancak nakli ve akli bilgiler hâlinde geçmekte ve o düzeyde kalmaktadır. 

Alimler genellikle akli ve nakli bilgiyi sahih kabul ediyorlar, gönülden, rûhani, ilhami gelen bilgiye pek itibar etmiyorlar. Bunda haklı da olabilirler çünkü bu hâller biraz eğitim isteyen tehlikeli hallerdir. Çünkü ilhami diye zannettiği kimse o frekansa bağlanmadı ise, kendisine gelen hayâli bilgileri esas kabul edip de o bilgilerle hareket etmek üzücü olur. Bu tehlike yönünden ve kendilerinin de bunların doğruluğunu tespit edecek irfan çalışmasından yoksun olduklarından ehli zahir bunlara iltifat etmezler. 

Burada yapılacak olan, bunlara şüphe ile bakabilirler ama ihtiyaten inkar etmemeleri gerekir, çünkü inkar edebilecek bilgiye de sahip değiller. Bizim konumuz bu değildir, tenkit etmek değil, tespit yönünden kendimize faydalı kısmını almak üzere üzerinde kısaca durmuş bulunuyoruz. Onların vazifelerini de inkar edemeyiz o şeriat içinde hepimiz varız ve tatbikattayız. Allah onlardan da razı olsun, deriz. 

Ancak yine bilelim ki, fıkıh İslâmiyetin yüzde yirmi (%20) sini kapsıyor, yüzde seksen (%80) âtıl kalıyor. Bu arada o yüzde yirmiyi de iyice şekli hükümler içinde çok az olarak çalıştırıyoruz, böylece o kısmını da perdelemiş oluyoruz. 

Hıristiyan mertebesi rûh mertebesi olduğundan, bedenden kurtulmuşlar, fıkıh ilminin üstüne çıkmışlar, düşünceleri daha yüksek bilgi içinde ama bilgileri hayâli olmaktadır. 

Hayâli de, yanlış da olsa, yine de yukarı düzeyden bir ilim sahasında çalışıyorlar ve bizden üstünmüş gibi gözüküyorlar. Bizim suçumuz onların üstünde olan Hakikat-i Muhammediye ilmini, yani “ve nefahtü” sırrını ortaya çıkaramamaktır. Bu çıkmış olsa yani İslâmın eğitimi, tasavvuf eğitimi üzerine odaklanmış olsa ne dünyada ne diğer âlemlerde Müslümanları ve Türkleri tutacak hiçbir millet olmaz. Tabir-i caizse elimizde 99 düğmeli kumandanın sadece bir, iki düğmesi ile cihazı çalıştırmaya çalışıyoruz. Diğer düğmelerini olmadık ne-denlerle kendimize yasaklamışız, bu yüzden bize verilen cihazdan tam kapasite verimi alamayıp cihaza karşı haksızlık ediyor ve cihazı da üzüyoruz. 

“min nutfetin iza tümna”

“Bir nutfeden meni edildiğinde, rahimlere döküldüğü za-man.”

O nutfeden bir bölüm atıldığında, diyor, o nutfenin tamamını idrak etmek ne kafa yapısı olarak, ne de fiziken mümkün değildir. Dendiğine göre, o nutfede bir seferde 3.5 milyon tohum ekilmesi lâzımki bir çocuk oluşumu olsun. 

“min nutfetin” diyerek nutfenin bazı kısımlarını işaret ediyor. Hakikat-i İlâhiye’de böyle yavaş yavaş bazıları ve sonra yine bazıları olarak ilâ nihâye oluşmaktadır. Kişi kendini geliştirtikçe o “nefes-i rahmâniye nefhaları” kişide gelişmektedir. 

## (Necm Sûresi 53/47)

شَاةِ الْأُخْرَىٰععَلَيْهِ الذأوَأَنَّ ﴿٤٧﴾

ve enne aleyhinneş’etel uhra “Ve muhakkak ki, ölenlerin daha sonra neş’et bulmaları, diriltilmeleri O'na âittir,

## (Necm Sûresi 53/48)

وَأَنَّهُ هُوَ أَغْنى وَأَقْنى

ve ennehü hüve ağna ve akna “ve şüphe yok ki, O'dur, gani (zengin) eden ve fakir düşüren.” En büyük zenginlik, “fakr”dır. Efendimizin buyurduğu, “fakrim fahrimdir,” dediği gibidir. 

Yani şeriat mertebesinde, nefsaniyetini alırım, karşılığında cenneti veririm. 

Hakikat mertebesinde ise, nefsaniyetini alırım karşılığında kendimizi veya daha uygunu kendimizden hakikat veririm, buyurduğudur. Zengin yani varlık verdik, deniyor. 

## (Necm Sûresi 53/49)

الشعرى٩هُوَ رَبُّعوَأَذْ ﴿٤٩﴾

ve ennehü hüve rabbüşşı’ra “Ve muhakkak ki, O'dur Şı'ra (işaret) -yıldızının Rab'bi O'dur.

Necm Sûresinin başında belirtilen Necm ile Şıra birbirini tamamlamaktadır. 

49. âyet, kendi içinde toplandığında (4 + 9) =13 tür. 

Necm yıldızı için bazı müfessirler, “batmakta olan yıldıza andolsun”, 

bazıları ise, “doğmakta olan yıldıza andolsun”, şeklinde mânâlandırdılar. Hepsi de kendi mantıklarına göre bu hâli uzun uzun anlattılar. Bunlar hep kişisel, indi olan şeylerdi. Esas olan Akl-ı küll idi; sahibi, Allah ne demek istiyordu?... Bize neyi vermek istiyor?... 

Burada yıldız olarak neden “şı’ra” kullanılmış?...

Şı’ra yıldızı, işaret yıldızı demektir. 

“Hakikat-i Muhammediye”ye işarettir.

Baştaki yıldız Necm, sıradan yani her birerlerimizin kafalarından icat ettikleri, bireysel heva, heves yıldızına işarettir. Kim o benlik yıldızı ile hayatını sürdürüyor ise, ne aya, ne güneş’e, ne başka yıldıza, ne de fezaya yolu kapalıdır. 

Bireysel yıldızından aydınlandığı sürece Hakikat-i Muhammed-i bedrine, kamerine ulaşma yolu yoktur. 

Hakikat-i Muhammed-i bedrine, kamerine ulaşma için necm yıldızını, şı’ra yıldızına döndürmesi gerekmektedir. 

Nitekim Kûr’ân-ı Keriym (En’am Sûresi 76-79 âyetlerinde) 

يَلْ رَا كَوْكَبًاععَلَيْهِ إِلَّاألَا جُنْعفَلَمْ ﴿٧٦﴾

قَالَ هَذَا رَبِّي

الْآفِلِينَوفَلَمَّا أَفَلَ قَالَ لَا أُحِبّ

felemma cenne aleyhil leylü rea kevkeben kale haza rabbiy felemma efele kale la ühıbbül ­afiliyne “Ne zaman ki, üzerine yine gece bastı, bir yıldızı gördü, "bu benim Rabbim" dedi batınca da "ben öyle batanları sevmem" deyiverdi.”

لَمَّا رَأَى الْقَمَرَ بَازِغًا قَالَ هَذَا رَبِّيعفَلَمْ ﴿٧٧﴾

فَلَمَّا أَفَلَ قَالَ لَئِنْ لَمْ يَهْدِنِي رَبِّي

بِالِينَعمِنَ الْقَوْمِ الضَّعلَا كَوْنَنَّ

felemma reel kamere ba­ziğan kale haza rabbiy felemma efele kale lein lem yehdiniy rabbiy leekunen­ne minel kavmiddalliyne “Ne zaman ki, ayı doğar bir hâlde gördü. “Rabbim bu'dur” dedi. Sonra ay batınca da “and olsun ki, eğer bana Rab'bim hi-dâyet etmemiş olsaydı, elbette ben sapıklığa düşenler toplulu-ğundan olacaktım” dedi.”

مَسَّ بَازِغَةًعفَلَمَّا رَا الشَّ

قَالَ هَذَا رَبِّي هَذَا أَكْبَرُ

فَلَمَّا أَفَلَتْ قَالَ يَا قَوْمِ

إِنِّي بَرِيءٌ مِمَّا تُشْرِكُونَ

felemma ree’şşemse baziğaten kale haza rabbiy haza ekberü felemma efele kale ya kavmi inniy beriyün mimma tüşriku­ne “Ne zaman ki" güneşi doğmaya başlar gördü. Dedi ki: "Bu- dur Rab'bim bu daha büyük" nihâyet o da batınca dedi ki: Ey kavmim!. Ben muhakkak sizin Allah Teâlâ'ya ortak koştuğunuz şeylerden uzağım.”

بَهَتَ وَجْهِيعإِنِّي وَجَدتُّ ﴿٧٩﴾

سَمَوَاتِ وَالْأَرْضِعذِى فَطَرَ السَّمَعلَدُ

حَنِيفًا وَمَا أَنَا مِنَ الْمُشْرِكِينَ

inniy veccehtü vechiye lilleziy fetaressemâvati 

vel arda haniyfen ve ma ene minel müşrikiyne “Ben muhakkak bir hânif olarak yüzümü gökleri ve yeri yaradana çevirdim ve ben müşriklerden değilim” İbrâhîm (a.s.) sırasıyle önce yıldıza, sonra kamere, sonra güneşe baktı ve herbirinin sonunda;

* kevkef (yıldızda),

- “uful edenleri (batanları) hubb etmem (sevmem) dedi”.

* kamer (ayda) 

- “elbette eğer Rabbim bana hidâyet etmezse elbette kesin dalâlete düşmüş kavimden olurum dedi”.

* şems (güneşte) 

- “ya kavmim şirk koştuğunuzdan kesin ben beriyim dedi.” bunlardan sonra da 

- “hanif olarak semâvatı ve arzı fatr eden (yaratan) zât (şey) için vechimi kesin ben teveccüh ettim ve ben müşriklerden değilim,” buyurdu.

İbrahim (a.s.) bu müşahâdesini daha çocukluğunda idi İbrâhîmiyyet, Tevhid-i Ef’âl makamıdır. 

(Bakara Sûresi 2/158 âyetinde)

فَا وَالْمَرْوَةَ مِنْ شَعَائِرِ اللَّهِعالصعاِنَّ ١٥٨

“innessafa vel mervete min şe’airillâhi”

“kesin Sefa ile Merve Allah Teâlâ'nın şaairinden (işaretlerinden) dir.” Görüldüğü gibi şiar, “safa” ve “merve” bahsinde de geçmektedir. 

Safa ve Merve Allahlık işaretleridir, yani ulûhiyet mertebesinin mühim noktalarıdır. Burada da o işaret edilen yıldızın “Hakikat-i İlâhiye” yıldızına dönüşmesi gerekiyor. Kafandaki yıldız, nefsinden kaynaklanan yıldız değil Hakikat-i ilâhiye’yi, Tevhidi işaret eden olması gerekir. 

“ve ennehu” “hüve”, buradaki “hu” ların hepsi Amaiyetten → Ahadiyete tenezzül ettiğinde, ahadiyetin özelliği olarak zuhura çıkan inniyet ve hüviyetin, hüviyyeti olanıdır. Yani bütün bu “hu” lar kaynağını Ehadiyetin hüviyetininin sinden almaktadır. 

 “Allah” lâfzının, yazılışının ilk harfi “hu” dur. 

“Allah” diye okurken biz onu sonda okuruz, ama o baştır. Çünkü bütün bu âlemler yok iken “Allah” lâfzı da yoktu. Bütün bu âlemler nasıl var edilmiş ise, “Allah” lâfzı da o şekilde var edilmeye başladı ve mertebe, mertebe oluştu. 

İlk var edilen de “hu” dur.

Başta da “hu” ve en kemâl olarak varılacak olan da “hu”dur. Bu yüzden bir bakıma “hu” → “ism-i azam”dır. 

Kelimeyi Tevhid sonundaki “hu”, ulûhiyetteki “ism-i azam”dır.

Kelimeyi Risâlet sonundaki “hu”, Hz. Muhammedin ismi ile birlikte risâlet mertebesindeki “ism-i azam”dır

(Necm Sûresi 53/50)

أَهْلَكَ عَادًا الْأُولَىٰعوَأَذْ ﴿٥٠﴾

ve ennehu ehleke adenil ula “Ve şüphe yok ki, O helâk etti evvelki Âd'ı.” Burada eskileri misâl vererek yani Lût kavmi mertebesinde, Salih kavmi mertebesinde, İbrâhîm kavmi mertebesinde ve İbrâhîmiyyetten evvel ki mertebelerde olan kimselerin helâk oldukları gibi onların helâk olmamaları için ikazda bulunuyor. 

(Necm Sûresi 53/51)

وَثَمُودًا فَمَا أَبْقَى

ve semude fema ebka “Ve Semud'u -da O helâk etti- artık -onlardan hiçbirini- bı-rakmadı.

Âd kavmini de, Semud kavmini de yeryüzünden helâk ederek kaldırdı. Bunlar bir bakıma tebşirdir. 

Çünkü gerçekten hakikati Muhammediyeyi bünyesinde yaşamış olan için tabii geriye dönmemek şartıyle bu kavimlerin etkisinin olmayacağı bildiriliyor. 

(Necm Sûresi 53/52)

وَقَوْمَ نُوحٍ مِنْ قَبْلُ

هُمْ كَانُوا هُمْ أَظْلَمَ وَأَطْغَىعإِذْ

ve kavme nuhın min kablü innehüm kânû hüm az­leme ve etğa

“ Ve evvelce de Nûh kavmini de -helâk etmiştişüphe yok ki, onlar olmuşlardı onlar, en zâlim ve en azgındılar.

Derviş olunduğunda önce, Âdem kavminden olmak ve Âdem hakikatlerini idrak etmesi gerekir. 

Sonra yavaş yavaş diğer peygamberlerin yaşantıları kendi bünyesinde neyi gerektiriyorsa (yani hangi terkleri ve hangi alışları, özellikleri gerektiriyorsa), müspet olanları alıp, menfileri terkedip, Beş Hazret (tevhid) mertebelerinden evvel gelen nefis mertebelerinde yapılması gereken şeyleri hakkıyle yapılmış ise, o zaman bunlardan kurtulunduğu burada tebşir ediliyor. 

Bir insân geçme karnesini alır, bu karne onun bu statüyü sürdürmesi üzerine verilir. Ancak o statüyü tatbik etmez ise o zaman onlar onda kayba uğrar. Hakketti ise verilir ve yerini koruduğu müddetçe de devam ettirilir. 

(Necm Sûresi 53/53)

تَفْكَةٌ أَهْوَىْوَالْمَوْ ﴿٥٣﴾

vel mu’tefikete ehva “Alt üst olan şehirleri de böyle yaptı.”

(Necm Sûresi 53/54)

فَغَشَ بِهَا مَاغَشَى

feğaşşaha ma ğaşşa “Artık onları gaşyeden (kaplayan) kapladı.

Onları öyle kapladı ki onlardan bir iz kalmadı Baş taraflarda, (Necm Sûresi 53/16 âyetinde)

إِذْ يَغْشَى السَّدْرَةَ مَا يَغْشَى

# “iz yağşessidrete ma yağşa” 

 “Sidreyi kaplayan kaplıyordu” 

(o sidreyi nasıl gaşyetmek (kaplamak) lâzımsa öyle gaşy ediyordu) Yani “hakikat-i ilâhiyye” beşeri insâniyeyi gaşyettiğinde (kapladığında) öyle bir kaplama ile kaplıyor ki, beşeriyetten hiç bir iz kalmaz. 

Gaşyettiğinde kişinin, kişiliğini kaldırır. Toprak içine sokmak sûretiyle fiziki olarak da hiçbir şey ortada bırakamaz. Ama yaşadığı sürece rahmâniyet ile gaşyettiği zaman yine kişinin kişiliğinden hiçbirşey kalmaz. Ancak burada hâlâ görünen biri vardır, o ne oluyor dendiğinde?... O artık ubudiyyet sahibi olmuş olur; yani abdiyeti değil, ubudiyeti kalır, ki hakkın fiili kendi fiili olur. 

(Necm Sûresi 53/55)

فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكَ تَتَمَارَى

febiey­yi alâi rabbike tetemara “Artık Rab'bının hangi nimetlerinden şüphe edersin?.”

(Necm Sûresi 53/56)

نُذُرُ الْأُولَىٰوهَذَا نَذِيرٌ مِنَ النُّذُ

haza ne­ziyrün minen nüzuril ula “İşte bu da evvelki uyarıcı (ikaz edicilerden) bir uyarı, ikazdır.”

Nezir, Hz. Peygamberimize hitaptır. Allahın kelâmı olan Kûr’ân vasıtasıyle Risâlet-i Muhammediye’nin lisânından (“Mertebe-i Risâlet”ten) dökülüyor. 

Onu Cenâb-ı Hak bize tanıtırken, “haza ne­ziyrün” ifadesi kullanılıyor. Evvelkiler gibi onun da nezir olduğu işaret ediliyor. Ancak bu kıstas Hz. Peygamberimizin nübüvveti yönüyledir, yoksa mertebesi yönünden değildir. Çünkü daha önce gelen nezirler sadece kendi mertebelerinin uyarılarını yapmışlardır. 

Hz. Rasûlüllah (s.a.v.) evvelkileri de, an-ı da, sonrakileri de uyardı. Yani yeni uyarılarda bulundu. Bu yüzden ümmeti Muhammed diğer ümmetlerden daha efdal oldu. 

(Necm Sûresi 53/57)

أَزِفَتِ الْآزِفَةُ

ezifetil azifetü “Saat (kıyamet) yaklaştıkça yaklaştı” Merhale merhale geliyor. İnsânlara verdiği özellikleri, kendi hakikatlerini, Allahın verdiklerine şüphe edilmemesini ve onların hakikatlerinin belirtilmesi ve insânın ve âlemlerin yok olacağını ifade ve ikaz ediyor Zahiri yönünden, kıyamet saatini kimse bilemez sadece Allah bilir ve “o saat yaklaştıkça, yaklaşıyor,” diyor. Bildiğimiz kesin olan ise, bizlerin kıyametinin seri bir şekilde, hemen olabileceğidir. Fiziken yaşlanma hâlimize de bakarsak süratle sona doğru gittiğimizi müşahâde edebiliriz. 

Diğer yönüyle de derviş çektiği her zikir ile, aldığı her mertebe ile kıyametini yaklaştırmaktadır. 

Hak yolunda attığımız adım bizi kıyametimize götürmektedir. Yani beşeriyetimizin, nefsimizin kıyametine götürmektedir. İşte bunu anladığımız taktirde “kıyam et” idrakına varırız. 

“Kıyam et” ayağa kalk demektir. Ne zaman ki, rahmâniyetimiz ile dikilip ayağa kalktığımızda yani hakikatimizi idrak ettiğimizde, nefsimizden kurtulup da, ayağa kalktığımızda nefsimizin hükmü üzerimizden geçmiş, hürriyeti bulmuşuz demektir. 

Kıyameti kopmuş olanın da hergün Mi’racı yükselir. 

Kıyamet kopmadıkça Mi’racını yükseltemiyor demektir.

(Necm Sûresi 53/58)

لَيْسَ لَهَا مِنْ دُونِ اللَّهِ كَاشِفَةٌ

leyse leha min dunillâhi kaşifetün “Onun için Allah Teâlâ'dan başka bir açıcı yoktur” Kıyamet hakikatini ancak Allah açar. Diğer bir ifadeyle Kıyamet hakikatini Allah’tan başkasıyle anlamak mümkün değildir. Yine Allah vesilesi ve Allah izni ile gelen bir bilgi ve bir yardım ile ancak bu hakikat keşf olur, açılır. 

Ancak bunu bilenin de bilmeyenin de netice itibariyle dünya sona ermesiyle umumi kıyamet kopacaktır. Ancak bize lâzım olan şuurla yaşamaktır, ki bunların kıyametini açacak olan sadece Allahtır. Yani o kanaldır. 

(Necm Sûresi 53/59)

أَفَمِنْ هَذَا الْحَدِيثِ تَعْجَبُونَ

efe min hazel hadiysi ta’­cebune “Şimdi siz bu hadise (söze) mi şaşıyorsunuz?, sizin acaibinize mi geliyor?”.

Bu oluşuma şaşıyor musunuz, yukarıda dendiği gibi şüpheniz mi var, deniyor. 

(Necm Sûresi 53/60)

وَتَضْحَكُونَ وَلَا تَبْكُونَ

ve tadhakune ve lâ tebku­ne “Ve gülüyorsunuz da ağlamıyorsunuz?”.

Bunlara gülüp geçiyorsunuz ve oysa ağlamıyorsunuz. 

Yukarıdaki yani (Necm Sûresi 53/43 âyetinde)

أَنَّهُ هُوَ أَضْحَكَ وَأَبْكَىعوَأَذْ ﴿٤٣﴾

ve ennehü hüve adhake ve ebka “Ve muhakkak O'dur ki, hem güldürdü ve hem ağlattı,” buyurdu.

İnsânın “gülme ve ağlama” olarak iki vasfı vardır. 

Halbuki burada sadece gülüyorsunuz oysa ağlamıyor-sunuz, deniyor. Bu durumda gaflette kalıyorsunuz. Dikkat etmiyor, israf ediyorsunuz, vaktinizi boşa harcıyorsunuz. Bu gaflet hâlinin sonu hüsrandır. Çünkü bunun neticesi sevinç ağlaması değil, üzüntü figanı olacaktır ikazı yapılıyor. Bir anlamda da tek yönde kaldığınızdan her iki hâli meczedip tekbir yani tevhide getirmiyorsunuz. 

(Necm Sûresi 53/61)

وَأَنْتُمْ سَامِدُونَ

ve entüm samidune “Ve halbuki siz samidlersiniz (habersiz oyalanan, gâfillersiniz)”

Allah vermesin yani perdeli insânlar olarak oyalanıp duruyorsunuz. 

(Necm Sûresi 53/62)

فَاسْجُدُوا لِلَّهِ وَاعْبُدُوا

fescüdu lillâhi vabüdu “Artık, hemen Allah için secde ediniz ve ibadette bulununuz.” (Sadekallahül azîm) Secde ediniz ama Allah için secde ediniz yani secde ediliyorsa Allah için (Allah secdesi) olsun. Dikkat edilirse burada Rahmân için, Rabb için denmiyor Allah için denerek, Allahlık işaret ediliyor. Yani secdeyi öyle edin ki, Allaha yakışır, ulûhiyet mertebesi içerisin-de olsun. 

“vabüdu” ve ibadetinizin de bu şekilde olmasını ikaz ediyor.Burada kişi abid ise, ibadet için yapılan bireysel secdedir. Ama kendi nefsani varlığını aşmış, kendinde birşey kalmadı ise, ora-da yapılan secde ubudet secdesi olmaktadır. Yani burada Hakk, kendinden kendine secde etmektedir. 

Böyle şey olur mu?... 

yani insân kendinden kendine secde eder mi?.. diye sorulursa, 

- Tabii ki olur. 

Çünkü insân kendisinde bulunan bütün mertebelerin hakikatine varmış ise, o zaman kendindeki abdiyeti yine kendindeki ubudiyetine secde eder. 

“abdehu ve rasûlühu” yani abdiyeti de risâleti de “hu”ya tabidir; kendi hakikatine, kendi özünedir. 

Bu âyet secde âyeti olduğundan ve bunu okuduğumuza göre müsait olduğumuz vakitte secde etmemiz gerekir. Secde duası “Tuhfetü’l Uşşaki”de geçiyor. 

Secde hem fiili yapılım olmakla beraber aslında ilmidir. Hakiki secde birşeyi tasdik hükmündedir. Mamafih göstermelik, taklidi, korkudan yapılan secdeler de vardır. Ancak secdenin hakikati ilmi olmasıdır, yanı secde etmenin ne olduğunu bilerek, irfani olması gerekir.

Burada Necm Sûresini şimdilik sonlandırıyoruz.

bismillâhir rahmânir rahiym, 

Bu anlatacak olduğum şeyler benlik olarak kabul edilmemeli, “işaret-i ilâhi olarak, belirli bir sistemin içinde ortaya çıkan özelliklerdir,” diyelim. 

Kûr’ân Kerîm âlemlere rahmettir, âlemler Kûr’ân’da kendisinin kemâlini, hakikatini bulur. 

Hiç kimse de ne onu, ne de herhangi bir sûresini ve âyetini sahiplenemez. Ama insân hem âlemler câmisi ve hem de kendi bir âlemdir. Âlemler gibi o da kendisininin hakikatini, Kûr’ânda bulur. 

Birgün Nûsret Babamla beraberken bendeki zuhuratları kendisinin izni ile kendisine okurken, zuhurat içinde Kûr’ândan okuduğum bir sûrede “Necdet’in...” diye bir isim geçiyordu. 

Nûsret Babam, “Oğlum şimdiye kadar getirdiğin zuhuratların en iyisi budur,” buyurdu. Yani bu ismin Kûr’ân-ı Keriym içinde geçmesini işaret etti. 

Sonra biz bunu araştırdık. Hem kendimizden ve hem 

de kardeşlerden gelen manevi beyanlarla, bunun Kûr’ândaki “Necat” olduğunu tespit ettik. 

Daha da ileri araştırmamızı devam ettiğimizde karşımıza 53. sûre “Necm Sûresi” çıktı. 

Böylece Kûr’ânı Keriym’deki izafi işaretlerimiz:

Harfimiz: (cim) ; (cim) in yazılışı → okunuşu (cim) Harf değerleri :

 (cim) 3 

 (ye) 10

 (mim) 40 = 53

Kelimemiz : (Necat) Harf değerleri :

 (nun) 50

 (cim) 3 = 53

 (elif) 1

 / (te) 400 = (50 +3 +1 + 400)= 454 (4+ 5+ 4) = 13

Ayetimiz : Mümin Sûresi 40/41. Âyet 

جُوَّةعوَيَا قَوْمِ مَا لِي أَدْعُوكُمْ إِلَى اللَّهِ 

طَارعوَتَدْعُونَنِي إِلَى النّ

“ve ya kavmi maleyi ed’uküm ilennecati ve ted‘uneniy ilennar”

“Ey kavmim! Başıma gelen nedir? Ben sizi Necat (13) (kurtuluş) a (cennete, zat cennetine, Hakikat-i Muhammediyye’ye) davet ediyorum, siz ise beni ateşe çağırıyorsunuz.” Mü’min Sûresi 40/41. âyet’te (40 + 41) = 81 (8 +1) = 9 

Yani “Hakikat-i Museviye”den → “Hakikat-i Muhammediyye”ye daveti vardır. 

Bu mertebede 13 ün, bu mertebesi itibariyle 9 da yani “Mertebe-i Museviyyet”teki zuhurudur.

Sûremiz de, Necm “53” olduğu böylece belirlenmiş oldu. 

İsm-i “Necdet” arapça harfleri olarak aşağıda görüldüğü üzere olup, ebced sistemine göre şöyledir: 

 “Necdet”

 (nun) 50

 (cim) 3 = 53

 (dal) 4

 / (te) 400 = 457 olarak yazılır.

İçindeki 53 hemen başta görülüyor. 

Tamamı toplandığında, 457 olarak çıkıyor.

Bu bir neş’edir, kimsenin kabul etmesi de gerekmiyor. 

Bu sûre-i Şerif ile ilgili olduğundan bahsetmeyi uygun gördük.

53 ü kendi içinde toplarsak (5 + 3) = 8 sayısını verir. 

Bu cennetleri ifade eder.

(8) 2 ye bölersek, (8/2) = 4 sayısını verir. 

Yani 2 adet 4 olur. 

2 adet 4 olması zahir ve bâtın’dan oluşunu ifade ediyor.

4 bilindiği gibi İslâmın rumûz sayısıdır, yani 

 - “Şeriat, Tarîkat, Hakikat, Mârifet” makamları

 - “Ef’âl, Esmâ, Sıfat, Zât” âlemleri 

 - Kâ’be-i Şerifin 4 Köşesi 4 Rüknü “İbrahimiyyet, Mûseviyyet, İseviyyet, Muhammediyyet”

 - Yukardan aşağıya “Tevhid → Teşbih → Tenzih → Vahdet”

 - Aşağıdan yukarıya “Vahdet → Tenzih → Teşbih → Tevhid”

- ve yine Kâ’be-i Şerifin 4 duvarı “Hannan, Mennan, Deyyan, Sübhan”

4 den 1 çıkartıp geriye kalan 3’ün başına konursa;

yani (4 – 1) = 3 ve çıkartılan 1, kalan 3’ün başına konursa 13 eder, ki 4’ün içinde 13 var olduğu gibi; 13 içinde de 4 vardır. 

457 İslâmın bütün hakikatleri bu sayının içinde toplanmıştır. 

 - 4 İslâmın Hakikat-i

 - 5 “Hazeret-i Hamse” (5 Hazret Makamı)

 - 7 “etturu seb’a” (7 nefis mertebeleri) 

“Hakikat-i Muhammediye” üzerine şifre sayımız 53 dür. Daha sonra gördüğümüz bir zuhuratta Cenâb-ı Hakk Kâ’be’nin içerisinde bize kapımızı gösterdi, ki bu kapı da 53 üncü kapı olup ismi, “el bab-ı kehribariyyeyi şamî”dir. Şam köşesinde elektrikli kapı, dışarıdan merdivenlerle yukarıya çıkan kapıdır. 

Son gittiğimizde de Mescid-i Nebevi’de yani Hz. Rasûlüllah (a.s.) Efendimizin kabr-i şeriflerinde muhtemel yeri aradım ve buldum, kalbim de mutmain oldu. Orada da 53. direk. 

Efendimizin kendi iştirakiyle yapılan ilk Mescid-i Nebevi’de 33 direk varmış. 

Bu direklerin 13 tanesi ön bölümde, 20 tanesi de arka bölümde imiş. Biliyorsunuz 13 Efendimiz (s.a.v.) in şifre sayısıdır. 

İkinci yapılışında yani Efendimizin sağlığında Mescid-i Nebevi’nin genişletilmesi vardır. 

İki sıralı direklerle ( L ) şeklinde genişletiliyor. 

Onların renkleri de kırmızı, sarı renkleri arasında bir renkte yapılmışlar. 

Onlar da 21 adet olarak ilâve ediliyor. 

20. direk minber ile mihrab arasındaki öncekiler ile toplarsak; 

(20 + 13 + 20) = 53. direğimiz...

Bu direk tabii ki bizim şahsımızın malı değildir, mânâsı ve mertebesi olarak oradaki yerimizi işaret etmektedir. 

1 - Mescid-i Nebevi’deki minber ile mihrab arasındaki direk; 

53. direk

2 - Silsile-i şerifedeki sıramız; 53

3 - Kûr’ânı Keriym’deki sûre sırası; Necm Sûresi 53. sûre 

4 - Kâ’be’deki kapımız; “el bab-ı kehribariyyeyi şamî” 

53. kapıdır.

5 – Kâ’benin içindeki yerimiz : Tavafın başladığı siyah çizgi ve yeşil ışığı başlangıç noktası olarak ele aldığımızda, oradaki direkten (1) diye başlayarak, tavaf istikametinde sola doğru saydığımızda tam “Rükn-ü Şami” köşesi karşısında duran 53. direktir.

6 – Esmâ’ül Hüsnadaki 53. sıradaki isim “Veli” dir veya sıradan okunduğunda 53. sıradaki isim, “Vekiyl” dir. 

Esmâ’ül Hüsnada “Allah” ve “Rahmân” isimleri sıraya girmez çünkü onlar kaynak isimlerdir. 

Nasıl ki “Hz. Allah”ı, “Hz. Cebrâil”i ve “Hz. Muhammed”i (1) diye işaretlemeyiz, ondan sonraki diğerlerinden meselâ Hz. Ali veya Hz. Ebubekr’i (1) diye işaretleriz. Çünkü onlar kaynaktır. 

Bu duruma göre “Allah” ve “Rahmân”dan sonra “Rahiym”den (1) diye başlayarak devam edersek 53. isim, “Veli” ismidir. 

Diğer taraftan, Allah isminden (1) diye başlayarak devam edersek 53. isim “Vekil” ismidir.

Bu durumda “Veli” ve “Vekil” isimlerinin ikisi de 53 ü göstermekte ve aynı mânayı ifade etmektedirler. 

 (Ahad) ise (elif) 1

 (ha) 8 

 (dal) 4 = 13 eder.

 (Ahad) a bir (mim) ilâvesi ile (Ahmed) oluştuğunu görüyoruz. Yani Ahad → Ahmed de zuhur etti.

 (Ahad) a (13) e bir (mim) ilâvesi (40) ile (Ahmed) 53 ortaya çıkmaktadır.

Kelime-i Risâlette, (Muhammeden resulullah)

و

 67 + 297 + 139 = 503 

 “Muhammeden” kelimesi, ebced hesabıyle... 

 (mim) 40 4

 (vav) 6 6

 (ha) 8 8

 (mim) 40 4

 (mim) 40 4

 (dal) 4 4

 (elif) 1 1

 139 (1 + 3 + 9) =13 31 (Tersi 13) (3 + 1) = 4

 “Resûl” kelimesi, ebced hesabıyle... 

 (rı) 200 

 (sin) 60

 (vav) 6

 (lam) 30

 296 (2 + 9 + 6) = 17 

 “Allah” kelimesi, ebced hesabıyle... 

 (elif) 1 

 (lam) 30

 “lam” 30

 “he” 5 

 67 (6 + 7) = 13 

Hepsinin toplamı: 

“Muhammeden Resul Allah” 

 139 + 297 + 67 = 503 olur.

503 ün ortasındaki sıfırı (0) kaldırırsak (503) (53) kalır.

Ahad’a (13) e bir (mim) ilâvesi (40) ile Ahmed 53 ortaya çıkıyor.

Ahadiyyet içinde katışıksız ve karışıksız olarak mevcuttur “Kelime-i risâlet”in toplam netice sayısı da 53 tür.

Sistemin fevkaladeliğine hayret etmemek mümkün değildir. 

Şükründen ve zikrinden aciziz. 

Bu hususta daha fazla malumat, “Sayıların Dilinden” bölümünde verilmişti. (Yukarıda da vardır) Kitabımızı okuma sabrı gösteren sayın kardeşlerimiz!...

Bu kitap içerisinde belki fazla iddialı gibi gördüğünüz konular ve sahiplenmeler olabilir. Bunları pek de ciddiye almayınız. Muhabbet ehli kimselerin abartılarıdır da diyebilirsiniz... haklı da olabilirsiniz. Çünkü umumi olan birşey, hususiye dönüştürülemez, hele hele madde ale-minde...Ancak bu bahsettiğimiz mevzular “zevkî”dir. Bu hususta bir iddiamız da, sahiplenmemiz de yoktur.

Tesadüfler ve araştırmalar bizi böyle bir hayal yolculuğuna iletti, siz de bu yolda küçük bir hayal yolculuğuna çıktı iseniz, sonra tekrar “sizce gerçek” hayatınıza dönmüşsünüzdür. Bu arada birkaç manalı zaman geçirtebilmiş isek, ne mutlu bizlere...

Zaten kitabımızın başlığı da görüldüğü gibi “Gönülden Esintiler” dir. Sizlerin de esintileriniz bol olsun. 

Cenab-ı Hakk, hak edenlere “Alîm” ve “Hubb” ismi ile tecelli etsin. Amin. 

Hayatımın bir özeti olan bu kitabı “ARASI” dizeleriyle şimdilik sonlandırmış olalım. İnşeallah okuyan canlar, canlarını biraz daha canlandırmış olurlar.

Eğer ömrümüz imkân verirse bundan sonraki hayatımızı da “Terzi Baba 2” olarak kaleme almayı düşünüyoruz. 

 Çalışma bizden tevfik ve muvaffakiyyet Hakk’tan dır. 

 1/11/1999 – 7/11/1999

 Mekke Kâ’be-i Şerif’te

A R A S I

 Var etti mevlâ ezelde, Diledi zuhurun görsün.

 İlk tecellisini eyledi, Zât ile sıfat arası, Evvela etti de lâtif, Meydana çıkarsın diye.

 A’yan-ı sabite kıldı, Rûh ile nûr arası.

 Maksadından bütün bunlar Olsun anda esmâ, ef’âl.

 Tüm zuhurda bulunsunlar, Halife ile beşer arası.

 Görüntüye gelmek için, Benliğimi bilmek için.

 Sûret şekil verdi bana, Toprak ile balçık arası.

 Zuhur ettik bir anadan, Kimseler bana sormadan.

 Gelmişim güya dünyaya, Mânâ ile madde arası.

 Her türlü mânâ bünyeme, Neler iliştirdi künyeme.

 Zıt isimler de birleşti, Hâdi ile Mudil arası.

 Başlamışım koşturmağa, Öğrenmişim yürümeyi.

 Seneleri aştırmağa, Çocukluk ile gençlik arası.

 Demişler adıma necdet, Necat olmuş Kûr’ân ile.

 Bulduk kendimize medet, Varlık ile yokluk arası.

 Mânâdan açıldı kapı, Başladım ben yürümeğe.

 Muhabbet doldu gönlüme, Pîrim ile şeyhim arası.

 Çok çalıştım o günlerde,

 Bu günlere ermek için.

 Şûle oldu gönüllerde, Yaş otuz ile otuz beş arası.

 Nice devranlar gördüm, 

 Ne kâmillerle görüştüm.

 Bunları birlikte yaşadım, Şeyh ile derviş arası.

 Mahbub-u ezeli buldum, Hem peygamber muhabbeti.

 Hazzımdan şâduman oldum, Can ile canan arası.

 Boşaldı bir gün tenden ev, Dolmuş şeyhimin müddeti.

 Lûtfettiler o gün görev, Hak ile kullar arası.

 İnce yoldur Hakk’ın yolu, İdrak gerektir girmeğe.

 Rabb’ın rahmeti hep dolu, Zahir ile bâtın arası.

 Başladık hep çalışmağa, Bıkmadan hem yorulmadan.

 İşi sağlam tutmağa, Şeriat ile tarîkat arası.

 Muhabbet verdik her zaman, Gönülden dostlar bulmağa.

 Tatbikatlar oldu yaman, Tarîkat ile hakikat arası.

 İlimler koyduk ortaya, Gerçeklere varmak için.

 Maide dedik sofraya, Hakikat ile mârifet arası.

 Başladık seyr-ü sefere, Uzunca yollar kat edip.

 Ulaştırırız hedefe, Uruc ile nüzûl arası.

 Mabeyinci olduk bu gün, Kimlere ne var zararı.

 Gelip gitmekteyiz her gün, Hak ile halk arası.

 Hak verdi bana bir kapı, Aşıklar hep girsin diye.

 Bu özel bir gizli yapı, Bab’ül Feth ile umre arası.

 Kûr’ânda da ismimiz var, 

 Fe necceynâke dedi Hak.

 Tâhâ’da da hissemiz var, Necdet ile necat arası. 

 Kûr’ân’da hem sûremiz var,

 Mi’rac’tan bahseder evvel.

 Habibime de oldu yar, Tûr ile Kamer arası.

 Âyetinden hissemiz var,

 Ka’b-e kavseyni ev ednâ.

 Gönlümüze hepsi uyar, Sıfır ile on dokuz arası.

 Kâ’be’de yolumuz var, Zât’a ulaştırmak için.

 Üstünde hep geçenler var, İbrahim ile kapı arası.

 Makam tuttuk Harem’de bu dem, Görüşmek için dostlarla.

 Nicelerle görüştük, Safa ile Merve arası.

 Geçiyor Harem’de günler, Bazen ibadet, yazıylan.

 Dönüyoruz zaman zaman, Yatsı ile sabah arası. 

 Lütfetti Hak bunda bize, Umreden nasibimiz var.

 Aktaralım biz de size 

 Se ile Ha arası.

 Cim, cemâl-i İlâhidir,

 İ ise, insân-ı kâmil

 M, hakikat-i Muhammedî, Zahir ile bâtın arası. 

 Arkadan geldi bir lütûf, Nasıl şükrün edeyim.

 Yakıyn’den bildirdi Rabb’im, Şın ile Dad arası.

 Sad, sıfat-ı ilâhidir, Elif de uzar göklere.

 Dal, delil-i ilâhidir, Âdem ile Muhammed arası. 

 Daha sonra oldu Elif, Hakk’tan bize armağan.

 Makamattan meydana gelmiş, Sıfır ile on üç arası.

 E, ermektir evvel kendine, Lâm varlık oldu âleme.

 Elif uzar yine göklere, Kün ile Fe yekünü arası.

 Bu elifte neler var, Şerhin etmek kolay değil.

 Anladınsa eğer canım, Ahad ile Ahmed arası. 

 Oldu Rasûlün hareminde, Yine bizlere büyük lütûf.

 İndirdiler gönlümüze,

 Be ile Se arası.

 Te oldu müşahâde baştan, Ente diyordu sanki Hak.

 Ene dedim bir hoşluktan, Sen ile ben arası. 

 Be geldi sonra sıraya, Giremez kimse araya.

 Birlikteliktir mânâsı, Ben ile sen arası. 

 Elif, Be, Te, Cim, Sad geldi, Sırları yüreğimi deldi.

 Gelmişim bunları almağa, İlim ile muhabbet arası. 

 Uzun sürer şerh edersem, Kısa Kısa geçtik yukarıda.

 Açarsam perdeyi bir dem, Kalırsın inkâr ile tasdik arası.

 Bir şeylerle meşgul herkes, Ben ise seninle meşgul.

 Hareminde hiç gayrı yok, Zahir ile bâtın arası.

 Eğer yazmasaydım bunları, Uçar giderdi benimle.

 Rabb’ım lûtfetti gayreti, Kalem ile kâğıt arası. 

 Bir gece mânâ âleminde, Gördüm kendimi Harem’de.

 Hiç kimseler yok içerde, Tavaf, duvar ile çarşı arası. 

 Hayret ettim ben bu işe,

 Ne denir ki bu gidişe. 

 Soldan sağa dönüyordu tavaf, Zahir ile benlik arası.

 Gördüm ilerde bir gizli kapı, Hayret ettim nasıl bir yapı.

 Geçme motif arkası cam, Sıra sıra kapılar arası. 

 Gezip dolaşarak gördüm, Tespit ettim yerini.

 Bab-ı Şâmî imiş meğer, Elli iki ile elli dört arası.

 Genelde kapalıdır, Açılmaz gafillere.

 Her kata çıkışı var, 

 Ef’âl ile Zât’ı arası.

 Şın, müşahâde genelde, Mim, Makam-ı Muhammedî Tesadüf yok ezelde, Hayâl ile gerçek arası. 

 Dilediğimizi alırız,

 Bu kapıdan Harem’e.

 Gafilânı komayız, Kalır nefs ile benlik arası.

 Hanedan-ı güzidede Yazılıdır ismimiz.

 Yaparız can sohbeti, Elli iki ile elli dört arası.

 Dizildi elli üçler sıraya, Nasıl geldiler bir araya?

 Girdik hep gönlü saraya, Altmış bir ile altmış üç arası.

 Hakk’a ulaşmak istersen, Necdet’e ulaşman yeter.

 Kalmaz gönlünde hiç keder, Göz ile yaş arası.

 Biraz fazla söyledikse, Hoş gör bizi ey zahit.

 Ne sultanlar vardır zeminde, Abd ile kul arası. 

 Mescid-i Nebevide o gün, Aradım yerini elli üçün. 

 Buldum sonra sarı direkleri, Minber ile mihrab arası. 

 Meğer orada da varmış yerimiz, Bir hoşça oldu hâlimiz.

 Muhabbet ile doldu gönlümüz, Necdet ile Necat arası; 

 Habib ile Mahbub arası. 

 Hem kelime-i Risâlette, Sayı çıktı beşyüz üçte, Kaldık yine hayrette Oldu sıfır, beş ile üç arası.

 Hesab ettim Ahmed’i, Güzelim Muhammed-i, Nasıl etmem hayret-i Bak elli iki ile elli dört arası.

TERZİ BABA

KAYNAKÇA

 1. KÛR’ÂN VE HADîS :

 2. VEHB : Hakk’ın hibe yoluyla verdiği ilim.

 3. KESB : Çalışılarak kazanılan ilim.

 4. NAKİL : Muhtelif eserlerden, Mesnevi’i şerif, İnsân-ı Kâmil, Fusûsu’l Hikem ve sohbetlemizden müşahede ile toplanan ilim.

“DAHA EVVELCE ÇIKAN KİTAPLARIMIZ”

(Gönülden Esintiler)

1. Necdet Divanı:

2. Hacc Divanı:

3. İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri:

4. Lübb’ül Lübb Özün Özü,(Osmanlıca’dan çeviri):

5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: 

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri:

7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri):

9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet:

10. Kelime-i Tevhid, değişik yönleriyle:

11. Vâhy ve Cebrâil:

12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi:

13. (13) On üç ve Hakikat-i İlâhiyye: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri ve şerhi 

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.)

16. Divân (3)

17. Kevkeb. Kayan yıldızlar.

18. Peygamberimizi rû’ya-da görmek.

19. Sûre-i Feth ve fethin hakikat-i.

20. Terzi Baba Umre (2009)

21. 6 Pey - (2) Hz. Nûh Neciyyullah (a.s.)

22. Sûre-i Yûsuf ve dervişlik: 

23. Değmez dosyası

24. 6 Pey-3-Hz. İbrâhîm Halîlûllah-(a.s.)

25. Köle ve incir dosyası:

26. Bir zuhûrât’ın düşündürdükleri: 

27. Genç ve elmas dosyası:

28. Kûr’ân’daTesbîh ve zikr: 

29. Karınca, Meml Sûresi:

30. Meryem Sûresi:

31. Kehf Sûresi:

32. İstişare Dosyası: 

33. Terzi Baba Umre dosyası: (2010)

34. Bakara dosyası:

35. Fatiha Sûresi:

36. Bakara Sûresi:

37. Necm Sûresi:

Mektuplar ve zuhuratlar serisi:

41- 12- Terzi Baba-(1) 

42- Terzi Baba-(2)

------------------------------------- İnternet dosyaları- 

43-Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar-3-

44-Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar-4-

45-Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar-5-

46-Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar-6-

47-Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar-7-

48-Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar-8-

49-Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar-9-

50-Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar-10-

51-Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar-11-

52-Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar-12-

53-Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar-13-

54-Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar-14-

55-Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar-15-

56-Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar-16-

57-Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar-17-

58-Terzi-Baba-Mek-ve-zu-Ke-Kara-bi-dosyası-18-

59-Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar -19- 

60-Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar -20- 

61-Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar -21- 

NECDET ARDIÇ

 Büro : Ertuğrul mah.

 Hüseyin Pehlivan caddesi no. 29/4

 Servet Apt.

 59 100 Tekirdağ.

 Ev : 100 yıl Mahallesi uğur Mumcu Cad.

 Ata Kent sitesi A Blok kat 3 D. 13.

 59 100 Tekirdağ Tel (Büro) : (0282) 263 78 73

 Faks : (0282) 263 78 73

 Tel (ev) : (0282) 261 43 18

 Cep : (0533) 774 39 37

 Veb sayfası: Amerika: <http:// necdetardic. org/

 Veb sayfası: Amerika: <www.necdetardic.info>

 Veb sayfası: Almanya: <www.terzibaba.com>

 Radyo adresi (form): <terzibaba13.com>

 MSN Adresi: 

 Necdet Ardıç <terzibaba13@hotmail.com
