# Doğdular, Yaşadılar — Hikâyesi

**Yazar:** Terzibaba - Necdet Ardıç

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/dogdular-yasadilar-hikayesi
**Sayfa:** 210

---

GÖNÜLDEN ESİNTİLER

BİR HİKÂYE BİRÇOK YORUM

(5) DOĞDULAR, YAŞADILAR, ÖLDÜRDÜLER, 

ÖLDÜLER, HİKÂYESİ

NECDET ARDIÇ

İRFAN SOFRASI

NECDET ARDIÇ 

TASAVVUF SERİSİ (76) ÖNSÖZ

(BİR HİKÂYE BİRÇOK YORUM) Herkese hayırlı akşamlar, 

Bu seneki hikâye ve riyâzet çalışması (76-5 Doğdular, yaşadılar....) dosyasında verilmiştir. Ayrıca bayram hediyesi olarak iki kitap da gönderilmiştir. Vakit bulunca çevrenize haber verirsiniz. Ben de yine bu dosyaları alfabe sırasıyla göndereceğim. Hayırlı bayramlar, herkese selâmlar. Hoşçakalın. (23 Ekim 2012 21:10) Bu hikâye ve değerlendirme dosya kitabımız, bu mail ile başlamaktadır. Cenâb-ı Hakk bitişini de nasip eder İnşeallah. Yazı göndereceklere de şimdiden başarılar ve zihin açıklığı niyâz ederim.

Selâmün aleyküm sevgili arkadaşlarımız, dostlarımız, muhiplerimiz ve evlâtlarımız, (Bir hikâye birçok yorum) isimli istişâre-tefekkür değerlendirmesi olan çalışmalarımızın birincisi (25-1-Köle ve incir dosyası) hamdolsun neticeye erdi. İlgilenen ve fikir yürüterek cevap gönderen herkese teşekkür ederiz. 

(Bir hikâye birçok yorum) isimli istişâre-tefekkür değerlendirmesi olan çalışmalarımızın ikincisi (27-2-Genç ve kıymetli elmas dosyası) hamdolsun neticeye erdi. İlgilenen ve fikir yürüterek cevap gönderen herkese teşekkür ederiz. 

(Bir hikâye birçok yorum) isimli istişâre-tefekkür değerlendirmesi olan çalışmalarımızın üçüncüsü, (34-3-Bakara “inek” hikâyesi) hamdolsun neticeye erdi. İlgilenen ve fikir yürüterek cevap gönderen herkese teşekkür ederiz. 

(Bir hikâye birçok yorum) isimli istişâre-tefekkür değerlendirmesi olan çalışmalarımızın dördüncüsü, (62-4-Bir ressam hikâyesi) hamdolsun neticeye erdi. İlgilenen ve fikir yürüterek cevap gönderen herkese teşekkür ederiz. 

Şimdi bu çalışmaların beşincisi olan (76-5-Doğdular, yaşadılar hikâyesi)’ne geçelim. Yine sizlere küçük bir hikâye anlatıp değerlendirilmesini isteyeceğim. Değerlendirmek isteyenlerden vakit buldukça düşünmelerini ve mâkul bir süre içinde cevaplarını bana göndermelerini bekliyorum. Daha evvelce de belirttiğimiz gibi bu bir imtihân değil, sadece düşünce yeteneğimizi geliştirme yolunda bir değerlendirmedir. Ne tür cevap olursa olsun makbulümüzdür. Gayemiz birer şahsî kimlik oluşturup, ben “neyim-kimim?” sorularına cevap bulmaya çalışmaktır. 

Şimdi gelelim beşinci hikâyemize. Bu oldukça kısa bir hikâyedir. Vaktiyle memleketin birinde yaşayan bir padişah varmış. Bu padişah oldukça yaşlanmış. Bu arada, kendinin ve ceddinin hatıralarının ve savaşlarının kendilerinden sonraki nesillere ulaşması için, etrafındaki görevli tarihçi ve yazarları toplayarak bu hatıra ve savaşları yazmalarını istemiş. 

Aradan epey bir müddet geçtikten sonra tarihçi ve yazarlar topladıkları bilgileri ciltlerin içlerine kaydetmişler ve padişaha getirip sunmuşlar. Bu süre içinde padişah biraz daha yaşlanmış. Yazılan kitapları bir hayli zorlanarak dinleyen padişah,“Hepsi güzel, ancak uzun olmuş, bunları biraz kısaltın,” demiş. 

Bunun üzerine görevliler tekrar çalışmaya başlamışlar. Asıl olan metinden hâdiselerin değerlerine göre bazılarını çıkartarak daha küçük hacimli ciltler hazırlamışlar. Bu arada padişah biraz daha yaşlanmış. İkinci metni de dinleyen padişah, “Çok uzun olmuş, biraz daha kısaltın,” demiş.

Bunun üzerine, kitap tek cilde indirilmiş ve padişaha sunulmuş. Padişah onu da dinlemeye başlamış. Ancak daha da yaşlandığı için biraz daha kısaltılmasını istemiş. 

Bunun üzerine görevliler bir sayfa üstüne dört kelime yazmışlar ve padişaha takdim etmişler. Padişah okuyunca, “şimdi olmuş,” demiş ve kısa bir müddet sonra da rahmetlik olmuş. Kendisine sunulan sayfada şöyle yazıyormuş: DOĞDULAR, YAŞADILAR, ÖLDÜRDÜLER, ÖLDÜLER. 

Şimdi gelelim bu hikâyedeki soruya: “Eğer siz olsa idiniz kendi hayat anlayışınız içinde bu cümleyi nasıl düzenlerdiniz?” Verilecek cevapların altında gerekçeleri de bulunacaktır. Yani “yeni cümle düzenlendikten sonra, bu cümlenin ne tür bir anlayış ve yaşam ölçüsü içinde yazıldığının belirtilmesi” gerekecektir. 

Bu seneki ikinci kısa hikâyenin konusunu henüz kararlaştırmadığım günlerde idi... İstanbul’dan sonra Düzce ve Bolu’ya bir ziyaretimiz vardı. Oralara gittiğimizde evlâtlarımız Bu… ve Me…, bizi Düzce’nin Aydınpınar Köyü’ndeki balık çiftliğine balık yemeye götürdüler (19/06/2012). Teşekkür ederiz! Aydınpınar Köyü güzel, küçük, şirin bir köy idi. Balık yemeğini yedikten sonra yola çıkmadan önce abdest alıp öğle namazını kılmak için köyün küçük, güzel, mütevazi camisine girmiştim. Yalnız kıldığım namazım bittikten sonra, “bu seneki hikâyenin birinin kişilerin kendi hayat hikâyelerinden bir bölüm” olması yönünde gönlüme bir bilgi geldi. Böylece, yukarıda belirttiğimiz kısa hikâye ile bu bilgi neticesinde, bu seneki hikâye dosyamız iki konulu oldu. 

“Bu seneki hikâyenin birinin kişilerin kendi hayat hikâyelerinden bir bölüm,” olması istenmektedir. Bu husûsta kim nasıl bir yazı yazarsa yazabilir. Bugüne kadar yaşadığınız hayatın küçük bir bölümünü bir hâtıra olarak yazabilirsiniz örneğin. Veya dikkatinizi çeken bir söz de olabilir. Ayrıca kimse için bir mecburiyet yoktur; isteyen soruların birisini cevaplar, isteyen ikisini, isteyen de hiçbirini cevap-lamaz, kendi bileceği iştir. Diğer tefekkür çalışmalarında olduğu gibi yine kişiler gizli kalacaktır. 

Bu çalışmaların amacı sadece tefekkür ufkumuzu ve hayat görüşlerimizi geliştirmektir. Cenâb-ı Hakk her birerlerimize idrâk genişliği nasip etsin İnşeallah. Herkese başarılar dilerim. Şimdiden işleriniz kolay gelsin. 

Şimdi bu seneki sistem içi tefekkür geliştirme çalışmalarından ikincisi olan küçük bir riyâzet ta’rîfine gelelim. 

(10) Zilhicce 1433 (25 Ekim 2012, Perşembe), bayramın birinci günü. 

(13) Zilhicce (28 Ekim, Pazar), bayramın son günü ve bir senelik seyr-ü sülûk’un da sonudur.

Muharrem’in ilk günü olan (15) Kasım 2012, Perşembe günü yeni senenin (Hicri 1434) seyr-ü sülûk başlangıcıdır. Buna (40) gün eklersek nihayeti (24) Aralık 2012, Pazartesi olur. İşte bu süre içerisinde nefs terbiyesi yapmak isteyenlere hayvanî gıdasız oruç tutmaları tavsiye edilmektedir. Oruçlara niyet edilirken, “en son kazâya kalmış orucuma,” diye niyet edilebilir ve böylece borçlar da kolaylaşmış olur. Cenâb-ı Hakk kabul etsin İnşeallah. 

Belirtilen süre içerisinde herkes dilediği kadar, dilediği şekilde, kendi şartlarını da göz önünde tutarak, hayvanî gıdalı veya hayvanî gıdasız tutabileceği oruç miktarını ve şeklini seçer. Bir mecburiyet ve mesuliyet yoktur. 

Her iki konuda da başarılar dilerim. Bunları çevrenize bildirip, oluşa-cak cevapları (3) ay içinde çevrenizden toplayıp bir dosya hâlinde bana gönderebilirsiniz. Cevap yazanların isim ve soyadlarını sadece ilk iki harfleri ile bildirirseniz yeterli olur. 

Ayrıca birey olarak gönderdiklerim yazabildikleri cevapları kendileri göndereceklerdir.

Başarılar diler, sevgi ve muhabbetlerimi gönderirim. Bu vesile ile mübarek Kûrb’ân Bayramlarınız’ı da tebrik ederim. Herkese selâmlar. Hoşçakalın. 

Terzi Baba: Necdet Ardıç, Tekirdağ.

**********

BİR HİKÂYE BİRÇOK YORUM

(5) DOĞDULAR, YAŞADILAR, ÖLDÜRDÜLER, 

ÖLDÜLER, HİKÂYESİ: (5/62)

*********************

Muhterem okuyucularımız. Önsözde ifâde edilenlerden sonra hikâye-ye gelen cevap ve değerlendirmeleri sırasıyla düzenleyerek bir kitap haline getirmek için gerekli çalışmalara başladım. Yazı gönderenlere teşekkür ederiz. Ayrıca yaptıkları riyâzet çalışmalarının da Hakk’ın indinde kabul görmüş olmalarını niyâz ederiz. Allah kabul eylesin. Böylece iki hayırlı iş ortaya gelmiş oldu. Okuyup faydalanmak isteyenlere de idrâk ve anlayışlar niyâz ederiz. 

Bu vesile ile bir mevzû üzerinde yürütülen birçok fikirden birçok kimseler faydalanmış olacaktır. Yine bu sebep ile bir mevzûnun ne kadar değişik yönleri olabileceği görülmüş olacaktır. Böylece herhangi bir mevzû üzerinde karşı taraf ile gereksiz çekişmelere girmeyip, “onun da haklı olduğu tarafları olabilir,” iyi niyeti ve hoşgörüsü kazanılmış olabilecektir. Böylece belki daha hoşgörülü olacağımızdan, hayatımız daha stressiz ve huzurlu olabilecektir.

Bismillâhirrahmânirrahîm: 

30 Ekim 2012’de ilk gelen bu cevap-değerlendirme mail’i ile hikâye kitabımızın oluşumu başlamaktadır. İnşeallah okuyanlar için de faydalı olur. Yazı gönderen arkadaş, dost, kardeş, ve evlâtlarımıza buradan da teşekkür ederiz. Cenâb-ı Hakk hizmetlerini makbul eylesin İnşeallah. 

(1) Ze…. Ko…... 

30 Ekim 2012 23: 54

Ve aleyküm selâm Ze…..ciğim. Ellerine, gönlüne sağlık. Hikâyeye ilk cevap senden geldi. Güzel olmuş. Cevapladığın için teşekkür ederim. Zuhûrâtına da uygun düşmüş. Hemen dosyasına aktaracağım İnşeallah. Cenâb-ı Hakk nice idrâklere erdirsin İnşeallah. Geçmiş bayramınız da mübarek olsun. Herkese selâmlar. Hoşçakal. Terzi Baba.  

*************

Esselâmü aleyküm Efendim. Âcizâne yine birkaç satır karaladım. Bâkî selâm ve hürmetlerimle, Ze…… Ko……

*************

Esselâmü aleyküm muhterem Hakk yoldaşım, değerli büyüğüm, Göndermiş olduğunuz yazılarınıza kalbî teşekkürlerimi sunarım. Hikâ-yedeki (Doğdular, yaşadılar, öldürdüler, öldüler) kelimeleri ile ilgili olarak başımdan geçen bir hâdiseyi konu aldım. Zâhirî ve bâtınî hâllerini bildiren şekilde de isimlendirdim. 

Zâhirî = (Hırslandım) (Pişman oldum) (Temizlediler, akladılar) (Aslına gitti râzı oldu) Bâtınî = (Emmâre) (Levvâme) (Mülhime ve Mutmeinne) (Râziye ve Merziyye) Arzunuz üzere bunların hakîkatini de anlatıyorum...

Olaylı ve sıkıntılı geçen bir günün akşamında, istemeyerek ve gayri ihtiyarî olarak ağzımdan bazı kötü ve fenâ kelimeler çıktı, sonra pişman oldum. Gece dua ederek yattım. Rüyamda, gökyüzünde bir melek, büyük bir şeffaf ekranın karşısında duruyor. İnsanların bir gün boyunca yapmış oldukları konuşmalar, bu meleğin önündeki ekrandan sanki daktilo ile yazılmış şeritler hâlinde geçiyor, onun kontrolünden sonra Cenâb-ı Hakk’a iletiliyordu.

Bir ara, benim gündüz söylemiş olduğum kelimeler de yeşil renkte geçmeye başladı. Fakat sıra o kötü ve fenâ olan kelimelere gelince, derhal kırmızı renk oldular. Görevli melek yazıları durdurup, kırmızı kelimeleri aradan çıkararak, o gün söylemiş olduğum diğer güzel ve uygun kelimelerden seçip, oraya yerleştirdi ve bir üst makama gönderdi. Sonsuz bir sevinç içinde uyandım. “Ya o kötü kelimeler yukarı çıksa idi ve Rabbim onları görse idi, hâlim nice olurdu?” diyerek şükr-ü secdeye kapandım. Tövbe ve istiğfar ettim. Rabbime şükrettim. O meleğe de teşekkür ettim.

Günlerden pazardı. Öğlen namazından sonra içimden Kûr’ân okumak geldi. Kûr’ân-ı Kerîm’i elime aldım. Hangi sûreyi okuyayım diye düşünür-ken elim gayri ihtiyarî bir sayfa açtı. Karşıma Fâtır Sûresi 10. âyet geldi: “Kim izzet ve şeref sahibi olmak isterse bilsin ki, bütün izzet ve şeref Allah’ındır. Güzel sözler ancak O’na yükselir. O güzel sözleri de sâlih ameller yükseltir.” Hayretler içinde kaldım. Bu bir tesâdüf olamazdı.

Kûr’ân-ı Kerîm’i kapatıp tekrar rastgele bir sayfa açtım bu kez de En-Nûr 21: “Ancak Allah dilediğini temize çıkarır. Allah her şeyi işitir, her şeyi bilendir.” İşte başımdan geçen bu olay fakîre Fâtır Sûresi’nin 10. âyetinde geçen bahsin zâhirî ve bâtınî esrarını gösterdi. Demek ki Cenâb-ı Hakk’a ancak güzel sözler ulaşmaktadır. Bu nedenle Zâhirî ve Bâtınî olarak isimlendirdim.

Zâhirî = (Hırslandım) (Pişmân oldum) (Temizlediler, akladılar) (Aslına gitti râzı oldu) Bâtınî = (Emmâre) (Levvâme) (Mülhime ve Mutmeinne) (Râziye ve Marziye) Eğer bu fakîr Uşşâki yolunda seyretmemiş olsaydı o kırmızı kelimeler silinmezdi. Öbür taraftaki hal-i perişanımı ta’rîf etmek dahi mümkün olmazdı. Cenâb-ı Hakk (c.c.) bizleri defter-i Uşşâkiyye’ye kaydedenin elini öperek huzûrunda bulunmayı nasip etsin. Nazar-ı iltifatlarına mazhar olduğumuz, El-Hacc Müderris Muhammed Hazmi TURA Efendi Babamız (k.s.) ve elimden tutan (Allah’ın Mustafâ’sı) halîfesinden râzı olsun. Himmetleri daim var olsun.

En güzel salât-u selâmlar iki cihan serveri şefâatkârı Ahmediyemiz olan aziz peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) Efendimiz’e, eşlerine, oğullarına, kızlarına, torunlarına ve bütün soyunun üzerine, cümle nebatatın ve yağmurların tanelerinin mislilerince dünya ebediyete kadar durdukça daim olsun.

26 Ekim 2012 Cuma, Kurb’ân Bayramı. 

Gönderdiğim bu yazının kabulünü varsa hatalarının da düzeltilmesini rica eder, hayır dualarınızı beklerim.

Ze….. Ko…..

(2) RE: Hikâye çalışması

Öm…….. Er…… 31 Ekim 2012

Aleyküm selâm Öm… Bey kardeşim. Gönderdiğin yazını aldım. Güzel olmuş, ellerine, diline sağlık. İlgilendiğin için sağolasın. Cenâb-ı Hakk idrâk ve irfâniyetini arttırsın. Üzerinde olan gelişmeleri sen de farketmeye başlamışsın. İşte mühim olan gözümüzün önünde olup da farkına bile varmadığımız şeylerin farkına varmak. Hayâlde yaşamak başka, gerçek olarak yaşamak başka şeydir. Bunun için de evvelâ kendimizi bilmemiz gerekmektedir. Zuhûrâtlarınızı başkasına anlatmanız doğru olmaz, çünkü onlar şahsa mahsustur hiçbiri diğer birine uymaz. Onları bize anlatırsınız gereği neyse bakılır. Belki daha ilerilerde imâlı olarak başkalarına da misaller olarak anlatılır. Bazı mevzûları ise aklı erecek gibi olanlarla paylaşabilirsiniz, ancak zâhir ehliyle, mevzûların tevhîdle ilgili mühim kısımlarını dinlemeye hazır hale gelmedikleri müddetçe, paylaşılması belki sakıncalı olabilir. Süt çocuğuna et yedir-ilmeye kalkılırsa ona zararlı olabilir. Cenâb-ı Hakk her türlü işlerinizde başarılar nasip etsin İnşeallah. Hoşçakalın. Terzi Baba.

*************

Selâmün aleyküm.

Rabbimiz’e sonsuz hamd-ü senalar olsun. Salât ve selâm Efendimiz ve yegâne şefaatçimiz Muhammed Mustafa’nın (s.a.v.) ve âl ve ashabı-nın üzerine olsun...  

1- ÖLDÜLER, DOĞDULAR, ÖLDÜRDÜLER,YAŞADILAR

Mânâ âleminde öldüler, (Ellezi halâkal mevte vel hayate), madde âlemine doğdular. Ve madde âleminden tekrar mânâ âlemine çıkmak için madde âleminde kendilerine bu çıkışı engelleyecek olan şeyleri öldürdüler. Yani, nefsânî arzu ve heveslerini, nefislerindeki benliği ve kötülükleri öldürdüler. Hakk ile Hakk’ta dirildiler ve geldikleri âleme geri dönüp orada yaşamaya başladılar. Yani ölmeden önce öldüler. Ölmeden evvel ölenler, nefsî arzularını hayatta iken terk etmeyi başarıp, Allah'ın küllî irâdesine tâbi olurlar. Benlikten kurtulurlar. Ölünün ise benliği olmaz. Ölmeden evvel ölmenin sırrına erenler, ölümü hayatta iken geçmişlerdir. Mesnevi’deki ölü taklidi yapan papağan hikâyesindeki papağanın dediği gibi: Yaşamak için ölmek gerek.

2- Mesnevide şöyle bir beyit okudum: “Kullarını kınamak Sana yakışır. Çünkü kusursuz olan yalnız Sen’sin.” Bu beyit bende şok etkisi yaptı. Düşünmeye başladım. Bugüne kadar bunu nasıl görememiştim? Nasıl bu kadar basit bir şeyi anlayamamıştım? Demek ki okuduğumu tefekkür etmeden okuyup geçmişim. Birden bugüne kadar insanlara karşı ne kadar yanlış baktığımı ve onları nasıl yanlış değerlendirdiğimi anladım. En az onlar kadar kendi hatalarımın da olduğunu gördüm. Bu şekilde onları kınamakla veya beğenmemekle kendimi beğendiğimi anladım. Durup düşündükçe kendimde büyük bir benlik duygusu olduğunu idrâk ettim. Gerçek kusursuzluğun yalnız Cenâb-ı Hakk’a ait olduğunu, O’nun benim binlerce kusur ve günahımı örttüğünü ve bunun farkında bile olmadan yeryüzünde rahatça dolaştığımın farkına vardım. Eğer O bunları örtmeseydi şu an insanlar arasında nasıl gezerdim. 

Hayretle ürperdim ve “evet kusursuz olan ancak sensin ya rabbi,” dedim. Ve “bundan sonra hiç kimseyi kınamak yok; kınanacak biri varsa o da ancak kendi nefsimdir,” dedim. Tabii sadece dili değil gönlü de tutmam gerektiğini anladım. Evet dili ve gönlü tutmak, işte işin sırrı bu. Peki yapılan yanlışları onaylayacak mıydık? Hayır! Demek ki onlara dua etmemiz gerekiyordu. Onları bu halden kurtarması için, bizi de bu duruma düşürmediği ve düşürmemesi için dua etmemiz….. Büyüklerin sünneti  herhalde bu idi. Çünkü hem kendimiz, hem de onlar her an bir hata ve isyan üzerinde idik. İşte bu yolun büyükleri kimseyi kınamazlar ve ayıplamazlar, çünkü onlar halk içinde Hakk ile beraberdirler. Bize de onlara tâbî olmak yakışır. Tabi ki hissetmek ayrı bir şey hissettiğini yazabilmek ve anlatabilmek ise daha ayrı bir şey. Bize bu duyguları lütfeden Rabbimiz’e hamdolsun….

 Efendim, göndermiş olduğunuz mail’e cevap vermeye çalıştık, bizlere bu imkanı sunduğunuz için müteşekkirim. Ayrıca mahzuru yok ise bir mesele sormak istiyorum: Gördüğümüz zuhûrâtları veya gönlümüze gelen duyguları, ilhamları başkaları ile paylaşmanın bir sakıncası var mıdır? Her şeyi herkese anlatmak sakıncalı mıdır?

 Rabbim’den sizlere sevdiklerinizle birlikte hayırlı ve uzun ömürler temenni ediyorum, sizi başımızdan eksik etmesin, hürmet ve saygı ile ellerinizden öpüyorum…..

(3) RE: YENİ HİKÂYE İLE İLGİLİ YORUM..

Me…… Yi……. 1 Kasım 2012 11:26:08

Hayırlı günler Me…..çiğim. Yazın oldukça güzel olmuş, ellerine, diline sağlık. Cevaplar gelmeye başladı. Seninkini de dosyasına aktaracağım İnşeallah. Herkese selâmlar. Hoşçakal. Efendi Baban. 

Not: Bu pazar Kavacık’ta aynı yerde, İstanbul sohbetleri başlıyor. 

*************

Efendi Babacığım, Bence bu cümle hikayedeki ile aynı kalmalı. 

Beşerî kimliğinden soyunan şahıs, bu maddi dünyanın anlamından (düşüncede) ölür, İnsân-ı Kâmil’in gönlünde gerçeğe doğar (doğdular 1). Ancak İnsân-ı Kâmil ile, onun yapısına nüfuz ederek, onunla bütünleşerek, gerçek anlamda yaşamış olur (yaşadılar 2). Zâten yaşayan tek şey İnsân-ı Kâmildir. O Hakk’ın gölgesidir. O ölü bedenlerde hayat olarak zuhûr eder, belirginleştirir kendini. Sonra tek yaşayan gerçeğe, yani İnsân-ı Kâmil’e, Allah’a katılan ya da İnsân-ı Kâmil’in, yaşamayı seçtiği zuhûr mahalleri İnsân-ı Kâmil adı altında, diğer Esmâ-i isimleri, varlık isimlerini öldürmeye devam eder ve tekliğe isimlerinden hiç olmaya soyundurur (öldürdüler 3). Bundan sonrasında “neden, niçin?” kalmaz. Ulaşılamaz hiçliktir. Susmanın yeridir. Bilinmezliktir. Anlam kaybolur (öldüler 4). Doğdular, yaşadılar, öldürdüler, öldüler. Elbette gerçek seninle açığa çıkar ve biz de gerçeği yaşar ve öğreniriz.  

Kendi hayatımdan ilginç bir anekdot var. Bu aslında benim şahsî, beşerî düşüncemle, egomla ilgili değil. Bilmiyorum, belki peygamberlerin hayat derslerinde geçiyordur anlamı, ama bulamadım. Artık merak etmiyorum. Ancak şu aklıma geldi: Bugüne kadar hayatımda 6 kez yer ve adres değişikliği yaşadım ve her seferinde oturduğumuz evin çok yakınlarında Yiğit isminde ufak bir çocuk yaşamakta idi. Şimdi de böyle. Bu tesâdüf olabilmek için fazla sıradışı. Zâten tesâdüf diye de bir şey yoktur. Aslında çok da önemli bir şey değil ama bu hep dikkatimi çekmişti, paylaşmak istedim. Âcizliğimle saygılar dilerim, sevgi dolu babam.  Me….. Yi…….

(4) RE: BU SENEKİ HİKÂYE.

Zü….. Bi…. 17 Kasım 2012 00:24:45

Doğdular, öldürdüler, öldüler, yaşadılar:  Şeriat ehlinin hakîkatına vakıf olmadan tabii yaşantısı. 

Öldürdüler, öldüler, doğdular, yaşadılar: Kişinin varlığının Hakk’ın varlığı olduğunu anlaması  ve varlığının üzerinde hüküm kuran zannî duygularını öldürmesi sonucunda var zannettiği benliğini öldürmesi ve böylece Hakk ile dâim yaşaması. Diğer bir deyişle dervişin Hakk’ta fâni olması.

(5) RE: BU SENEKİ HİKÂYE ÇALIŞMASI.

As….. Be….. 23 Kasım 2012 19:37

 Hayırlı akşamlar As…. Kızım. Birilerini güzel ta’rîf etmişsin. Eline, diline sağlık! İsmini gizleyerek yazını dosyasına aktaracağım. Cenâb-ı Hakk her türlü işlerinde kolaylıklar nasip etsin İnşeallah. Selâmlar. Hoşçakal. Efendi Baban. 

*************

Efendi Baba ve Nüket Anne, Hürmetler eder ellerinizden öperiz. Selâm ve dua ile... 

ÖZLEDİ, YAŞADI, ARADI, KAVUŞTU....

Bir sonbahar günü bir kız çocuğu her bebek gibi ağlayarak geldi bu dünyaya. İsminden mi bilinmez, hep bir sıla özlemi duydu, yaşamı boyunca. Sâkin, sessiz, aynı zamanda yaramaz bir çocukluk dönemi... Arkadaşlarını daha çok kimsesiz  ve fakirlerden seçerdi. Çingene olsun, işçi olsun... Nedense onları severdi hep. Hatta yüzü yaralılar, sakatlar vs. Onlara yaklaşırdı, sanki içindeki yaraları onlarda görürcesine. Henüz çocuk yaşlarda aynanın karşısına geçer, bedenin arkasında ne var diye merak ederdi. Uzun uzun bakar ve düşünürdü. 

Anne-babası ve bir de ablası ile 14-16 yaşlarına kadar yaşadı. Anne-babasının ayrılığı sonucu sadece annesi ile yaşamaya devam etti. Tabi yaşamı bundan sonra iyice değişti, çünkü artık sorumluluk alması gerekti. Artık babası yoktu hayatında, terkedilmişti. 

Ve lise yıllarında ilk arkadaşı ile tanıştı. 20 yaşında evlendi ve bir oğlu oldu. Her şey çok güzeldi. Lâkin eşi, “size bakamıyorum,” diye terketti, o sıla özlemi çekerek doğan kızı. Şimdi daha da fazla sorumluluk alması gerekiyordu, çünkü bir de oğlunun sorumluluğu vardı. Henüz 2,5 yaşındaki oğlu ile yalnızdı. Takdir-i ilâhî. Yaşamının bu yıllarında okumaya başladı. Sormaya başladı tekrar, çocuk ikenki suallerini... “Ben kimim,” diye. Eğitimlerini aldığı beden ile farkındalık ve nefes çalışmalarına başladı. Yıllarca verdiği derslerden gelen parayla hem oğluna hem evine baktı. Ne günler geçti! Çevresinin beğendiği, takdir ettiği bir anne ve eğitmen olmuştu. Kendini tanımak, nefes ile farkındalık ve beden hareketleri ile hastalıkları iyileştirmek üzerine çok farklı eğitimler vermekteydi. Yaptığı çalışmaları iş gibi görmüyor, zâten hayat amacı olarak severek yapıyordu. Lâkin  özlemi vardı. O özlemi  yaşadığı hiçbir şey dindiremiyordu. Yıllar geçti özlem içinde. 

Ve sene 2006. Mevlâna Hazretleri’ne ilk ziyaret... O günden sonra her şey değişti. Önce Kûr’ân okuma (meâlden de olsa) isteği duydu, sonra ibadetler, farzlar. Her sene Konya’ya gider oldu. Hatta bir sene 5 defa gitti. Yaşamına çok şey gelirken, çok şey de çıkmaya başladı. Zararlı ne varsa gidiyordu yavaş yavaş, kullanılmayan eşya gibi. Kendiliğinden olmakta idi, hiçbir zorlama olmadan. Misal, denize girmeyi güneşlenmeyi severken, bu his giderek yerini örtünme hissine çevirdi. Tabi yaşamındaki bu değişiklikler çevresinde çok yadırgandı. Eleştirildi, hatta horlandı, hem de en yakınları tarafından... 

Ve sene 2009. Bir tanıdığı Yıldız Parkı’nın oraya yolladı, “ziyaret et Süreyya makamını,” diye. Ve oradan yerde bulduğu bir yıldız ile döndü eve. Ardından aynı kişi Uşşâki Hazretlerine yolladı “ziyaret et,” diye. Tam o sıralarda internette İslâm ve Tasavvuf sitesi ile tanıştı. Tam 3 yıl soruları Murat Bey tarafından cevaplandırıldı, Allah râzı olsun. Ve Terzi Baba... Terkeden baba, terkeden eş, hepsi bu kapıdaydı. Zâten terk eden de yoktu ki. Hepsi zannımda idi. ÖZLEDİM hep, neyi özlediğimi bilmeden. YAŞADIM rüya âleminde. Baktım ki bu rüyalar gerçek değil, o zaman ARADIM. Ararken çok hatalar yaptım düştüm kalktım zannımca. Ve inşeallah KAVUŞAN’lardan olur, sıla hasreti çeken o rûh.

(6) RE: DOĞDULAR, YAŞADILAR HİKÂYESİ VE HAYAT KESİTİ ÖDEVİ.

Mu…… Pa…. 27 Kasım 2012 00:18:21

Hayırlı akşamlar Mu...çığım. Yazıların oldukça güzel olmuş. Eline, diline sağlık. Tefekkür kâbiliyetin gelişiyor, daha da gelişecek İnşeallah. İşte böyle düşündürücü konular insanın bâtınî gelişimini sağlayıcı sebep-ler olmaktadır. Bu da ayrı bir eğitim sistemidir. Ancak bu çalışmalar kişi-nin kendini bilmesi, tanıması ve ifade etmesi bakımından mühimdir. Gayemiz kişileri imtihân etmek değil, bu tür çalışmalarla kişinin özgüve-nini sağlamasını ve irâde gücünü ortaya çıkarabilmesini temin etmektir. Evvelâ böyle küçük küçük yazılarla başlayıp, daha sonra daha uzun ve daha geniş mevzûlu yazılara alıştırmak içindir. Cenâb-ı Hakk daha nice-lerini nasip eder İnşeallah. Herkese selâmlar. Hoşçakal. Efendi Baban. 

************* 

Efendim, selâmün aleyküm, Öncelikle sizin ve ailenizin sıhhat ve afiyetinizin iyi olmasını yüce Allah'dan diliyorum. 

Ödevimizi verdiğiniz tarihten beri düşündüm. Konuyla ilgili ara ara notlar aldım ve aşağıdaki gibi sonlandırmaya gayret ettim. Ayrıca ekte dosya olarak da iletiyorum.

Şimdiden kusurlarım için affınıza sığınıyorum.

Mu…… Pa….. 

*************

DOĞDULAR YAŞADILAR HİKÂYESİ

Allah'ın varlık alanında bilinmeyi istemesi ve bu istemenin aşk tecellîsiyle/zuhûruyla Hakîkat-i Muhammediyye'de nûr olarak ilk kademede belirmesi, akabinde sıfat, esmâ ve ef’al mertebelerinde bu sevginin açılması hala zihnimi kurcalayan büyük bir soru. Bu süreci idrâk edebildiğim söylenemez, hatta yanlış bir tasnif yapmış da olabilirim. Kısaca, yazacaklarım kıt anlayışımın tezahürleri olacağı için şimdiden affınıza sığınıyorum Kul olarak nasıl bir istikamete gideceğimin işaretleri veya ne yapacağımın detayları kader defterinde yazılı olduğuna göre, hikâyedeki doğdular, yaşadılar, öldüler ve öldürdüler cümlesini nasıl anlamalıyım?  

Evvelâ, bu cümleden hareketle hikâye şöyle yorumlanabilir mi diye düşündüm: Padişah kelimesi bu tarz anlatılarda genel itibâriyle kâmil insanı temsil ediyor olabilir. Dolayısıyla hikâyedeki padişahı kâmil bir mürşid olarak kabul edersek, doğmak kelimesiyle şeriat, yaşamak kelimesiyle târîkat, öldürmek kelimesiyle hakîkat, ölmek kelimesiyle marifet kastedilmiş olamaz mı? Yine aynı şekilde bir başka açıdan yorumlamayla, bu kelimeler iç yolculuğunu tamamlayan padişahın (kâmil kişinin) yolculuğun ileri safhasında karşılaştığı hazret makamlarını temsil ediyor olabilir mi? Öyle ki: ef'al mertebesi doğmak, esmâ mertebesi yaşamak, sıfat mertebesi öldürmek, zât mertebesi de ölmek kelimelerinin temsilleri olamaz mı? Nihayetinde Hazarât-ı Hamse mertebelerinin son basamağında İnsan-ı Kâmil ortaya çıkıyor.

Düşüncemi biraz inceltmeğe gayret edersem. Padişah (aslında padişah adayı olarak düşünmek daha doğru) insan olarak dünyaya konuk olduğunda (doğduğunda) varlık alanında bir nizamla karşılaşıyor. Bu şeriata karşılık geliyor denebilir. Ya da İslâm dini özelinde düşünürsek, padişahın İslâm’ı kabul etmesinden sonra şeriatı uygulama-ya başlamasını, kısaca yeni bir nizama girmeyi kabul etmesini doğum olarak düşünebiliriz. Dolayısıyla padişah şeriata sıkı bir şekilde bağlı idi. Fakat padişah şeriatla tatmin olmadı ve bu nizamın mekanikliğinden kurtulup duygu mertebesine geçmek istedi. Târîkat bu noktada sadra şifa bir başlangıç idi. Böylelikle padişah doğduğu topraklarda yaşamayı öğrendi; târîkata tutundu. Târîkat sürecinde nefsini terbiye etmeye başladı. Ne var ki yaşadıkları duygu olarak onu tatmin etti ama fikri olarak etmedi. Tefekkür yönünden eksiklikler hissetti. Bu hal/süreç onu bir başka aşamaya, yani hakîkat dalına yükseltti. Burada özellikle nefsini terbiye etmiş olan padişah, tefekkür hayatı ile kimliğini iyice şekillendirdi ve hüviyet kazanmaya başladı. Padişahlar padişahını tefekkür âleminde idrâk etmeye başladı ve bununla birlikte padişahlar padişahına karşı ciddi bir muhabbet beslemeye başladı. Bu sebeple padişahlar padişahının sevgisi/aşkı sayesinde önüne çıkan bütün engelleri aştı. Ne zaman ki öldürdü ve manevî muharebeleri kazandı, o vakit marifet mertebesine geçti. Burada kendi aradan çekildi ve ‘O’ kaldı. Kısaca öldü ve padişah ismini almağa hak kazandı. Çünkü artık kâmil bir insan idi. Dolayısıyla hikâyede geçen “doğdular, yaşadılar, öldürdüler ve öldüler” cümlesiyle özetlenen hikâye, padişah olma kumaşını taşıyan bir insanın padişah olma seyr-ü sülûku olarak düşünülebilir.

Bir başka mertebeden baktığımızda şöyle de yorumlanabilir belki: Âdem olarak dünyaya gelen padişah (padişah adayı), nefsin 7 mertebesini (emmâre, levvâme, mülhime, mutmeinne, râdiye, mardiyye, sâfiyye) hakkıyla geçtikten sonra kendini tanıma yolunda iç yolculuğunu tamamlar. Daha sonra, iç âlem yolculuğunun akabinde, dış âlem yolculuğuna başlar. Çünkü iç âlemi bilmeden dış âlemi bilmek pek mümkün olamayacaktır. Burada derviş Hazarât-ı Hamse’nin ilk mertebesi olan Tevhîd-i Ef’al mertebesini idrâk eder. Allah’ın fillerinin birliğinin tezahür ettiği İbrâhîmiyyet mertebesini idrâk ederek doğumunu ilân eder. Tevhîd yolunun ilk basamağını Hz. İbrâhîm’in makamından yaşar. Akabinde dış yolculuğuna devam ederken Tevhîd-i Esmâ mertebesine ulaşır. Burada Mûseviyyet mertebesi çerçevesinde Hz. Mûsâ makâmında yaşamaya yani dünyayı anlamaya başlar. Öyle ki bu yaşantısında padişahlar padişahıyla tenzîhî bir irtibat kurar. Fakat bu irtibatın yetersiz olduğunu görünce yoluna devam etmeye karar verir. Sıfatların birliğinin tezahür ettiği Îseviyyet makamıyla öldürmeyi, yani dünyada önüne çıkan, onu dünyaya bağlayan bağlarını kesmeyi gerçekleştirir, Tevhîd-i Sıfat makamına gelir.

Bu süreçte padişahlar padişahıyla teşbîhî bir irtibat kurar. Dünyaya dair bütün bağlarından koptuğunu düşünür. Ne var ki tefekkür sonucu bu hâlin Hz. İsâ makamında yaşandıktan sonra sıyrılınması gereken bir hal olduğunu kavrar. Çünkü tevhîd ilkesinin zuhûr ettiği Hakîkat-i Muhammediyye izinde ölmesi gerekmektedir. Nihayetinde geldiği bu Tevhîd-i Zât mertebesinde ölür ve İnsan-ı Kâmil mertebesine geçer ve bir anlamda yeniden doğar. Hikâyede yazılan ve zamanla padişah tarafından kâtiplere sadeleştirilen kısımlar, nefsin yedi mertebesindeki halleri kapsıyor denebilir. Fakat bu mertebelerin hükmü, Hazarât-ı Hamse ortaya çıktığında kalkıyor. Çünkü buradaki yaşantılar bir temsil olarak olması gereken hâle kavuşuyor. Öyle ki dört kelimeyle bu temsil yerli yerini buluyor. Dolayısıyla hikâyede geçen “doğdular, yaşadılar, öldürdüler ve öldüler,” cümlesiyle özetlenen hikâye, seyr-ü sülûkta nefsin yedi mertebesini aşmış olan insanın Hazarât-ı Hamse mertebelerindeki padişah olma seyr-ü sülûku olarak düşünülebilir.

Her iki seyr-ü sülûk yorumunda tarihçiler, müridler olarak yorumlanabilir. Öyle müridler ki, mürşid-i kâmilleri onlara bir hayatın nasıl yaşandığını ve yaşanılan hayatın nasıl bir temsile kavuştuğunu öğretiyor.

Evet, kendi adıma nasıl bir tarih/cümle isteyebileceğim yine kader perspektifinde Hakîkat-i Muhammediyye nûrunun neresinde konumlan-dığım ile yakından ilgili gibi. Ben kimim? Ben yok isem olan ne? Sadece ‘O’ var ise ben neredeyim? Dünyanın varlık mertebesi ben'i nasıl bir alana sıkıştırıyor? ‘O’ beni seviyorsa dünya bir aşk tarlası değil mi? Aşkımızı ilân etmenin bir zamanı var mı? Dünya neresi? gibi sorular zihnimi kurcalarken nasıl bir cümle yazabilirim?

Bu anlamda dünya âhiretin tarlasıdır hükmünce tarlada yapılıp edilen her şeyin nihayetinde oldukça kısa ifade edilen ‘kâmil insan olmak’  maksadını taşıması anlamlı mı? Böyle düşündüğümde uzun uzun cümlelere, kitap ciltlerini dolduracak kelimelere ihtiyacım yok gibi düşünüyorum. Tıpkı hikâyedeki gibi.

Hayat, uzun yazılamayacak kadar kısa, bütün kıymetlerin tezgâhı olması itibâriyle de uzun. Buradan hareketle cümlemi şöyle kurabilirim: Doğdular, yaşadılar, öldürdüler, öldüler, tekrar doğdular.

Kısaca hikâyedeki son cümleye ‘tekrar doğdular’ kelimesini eklemek isterdim. Çünkü nihayetinde hayat, seyr-ü sülûkun neticesi bazı temsili kelimelerle tanımlanabilir. Yukarda yorumlamaya çalıştığım gibi, söz konusu kelimeler seyr-ü sülûkun ana durakları olabilir. Ve yine nihayetinde bu süreç, yepyeni bir doğuma gebe olarak yorumlanabilir. Ama hâlihazırdaki seyr-ü sülûkumun bu cümleyi kurduramayacak keyfiyette olduğunun da farkındayım. 

HAYAT HİKÂYEMDEN BİR BÖLÜM

 Hayatımda insanın nihai gideceği zirve noktanın cennet olduğu fikrini öğrendiğim zamanlardı. Bu düşünceden rahatsız değildim. Gel zaman git zaman bir gün okulda bir arkadaşımın, “Cennet sıkıcı bir yer değil mi?” sorusuyla karşılaştım. Arkadaşıma göre insanın dünyada elde edemediği nefsi bazı hallerin cennette sınırsız bir şekilde karşılığının olması sıkıcı bir şeydi. Daha doğrusu bu hal, bir müddet sonra sıkıcı gelmeyecek miydi? Öğrendiğim bilgiler çerçevesinde arkadaşıma bazı cevaplar vermiştim. Ama aklıma da bir soru düşmüştü. Gerçekten de cennetin dünyadaki nefsi hallerin sınırsız karşılık bulduğu bir yer olması sıkıcı olamaz mıydı? İlk defa cennet tahayyülümde bir gedik açılmıştı. Arkadaşımın sorusu, üzerine ciddi düşünmediğim bir husûsu gündemime sokmuştu. Aslında bu gedik benim Allah tahayyülüme de ilişti. Allah bizi cennetine hapsetmeye mi düşünüyordu? Yoksa Allah’ın arzusu başka bir şey miydi? Bir müddet bu soruya cevap bulamadım. Daha doğrusu eski tas eski hamam hesabı eski cevaplarımla yetindim ve sorumu toprağın altına gömdüm. Ne zaman ki Terzi Babam’ın sohbetlerini dinlemeye başladım, bu soru tekrar gündemime girdi. Öyle ki, artık beni tatmin edecek bir cevâbım vardı. Her ne kadar fehmetmekte zorluk çeksem de.

Mu…… Pa……. 

(7) RE: İKİ KONUDAKİ YAZI

Si…… Se….. 28 Kasım 2012 12:07

 Hayırlı günler Si... Oğlum. Yazını açtım, okudum, kaydettim. Oldukça güzel olmuş. Ellerine, diline sağlık. Duygu ve düşüncelerini güzel ifade etmişsin. Cenâb-ı Hakk tefekkür ufuklarını açsın İnşeallah. İş ve hayat sıkıntılarına gelince. Bunlar yaşadığımız dünya hayatının şartlarındandır. Çünkü bu dünyada cennet ve cehennem birlikte yaşanır. Bundan kimse istisnâ olmaz. Ancak bir farkı vardır; kendini bilmeyen gaflet ehli geçekten sıkıntılı cehennem sürelerini çok sıkıntılı geçirir, cennet sürelerini de çok gaflet ile geçirir, hayatının farkında bile olmaz. Çünkü daha henüz "Âdem-i mânâsı" ile yeryüzüne-beden arzına ayak basmamış, hayâl âleminde yaşamaktadır. Diğer taraftan kendini ve âlemin hakîkatlerini bilen kimse için bunların anlayış tamamen başkadır, çünkü onlar acı ve tatlıyı birbirine karıştırıp tek şey yapmışlardır. Onların dertleri sadece Hakk derdi olmuştur. Bu dert ise bütün dertlerin şifasıdır. Kendilerine gelen sıkıntılı bir zaman bölümünde Rabb'larına sığınırlar ve bu sayede arkalarında büyük bir gücün varlığını hissedince sıkıntıları çok daha hafiflemiş olur. Başlarına zaman bölümlerinin bir parçasında da güzellik ve rahatlık zuhûra geldiğinde onun da şükrünü eda edip yine Rabb'larına yönelirler. İşte bu rahat devrelere çok dikkat etmek lâzımdır, çünkü nefs kendine hemen pay çıkarıp gaflete, yani kendi hayatına dönmek ister. İşte irâde bu sahada çok lâzım olur. Eğer kişinin vakti var da rahatlığından dolayı rehavete düşerek görevini aksatıyor ise kayıptadır. Eğer kişi gerçekten samimi olduğu halde bazı dış zorlamalar itibâriyle görevini yapamıyor ise ona ruhsat vardır. O an yapamayabilir. Eğer vakti olmuyor ve o günün dersi yarına kalıyor ise bunlar nafile ibadetler olduğundan ve kazâsı olmadığından geçip gitmiş oluyor. Her yeni günün görevi o günün içinde yapılabilirse yapılıyor, aksi halde geçmiş oluyor. 

 Burada mühim olan bir şey var, sen de ondan bahsetmişsin. Eğer kişi fiili nafile ibadetlerini çaresizlikten dolayı yapamamış ancak rabıtasını devam ettirmişse bu husûs yerli yerincedir. Zâten gerekli olan Hakk’ın gönülden çıkartılmamasıdır. Bunu ta’rîf bâbında "el işte, gönül dostta" denmiştir. Ancak sıkışık durumda yapılamayan ibadetler farz olanlar ise, bilindiği gibi, bunların ilk fırsatta kazâsı lâzım gelmektedir. Ehlullah’tan biri, hayatının bir bölümünde bakmış ki dünyalık her şey yolunda, hiçbir sıkıntısı yok, derinden düşünerek, "Eyvah! Rabb'im beni unuttu," demiştir. Rabb'in unutması ise en büyük hüsrandır. Biz Rabbımız’ı unutmaz isek O da bizi unutmaz. Yaşadığın hâl tasavvuf lisanı ile (Kabz ve Bast) tabir edilir. "Kabz" sıkıntı ve "Bast" ise açılmadır. Bunlar birbirini kovalar dururlar; tâ ki daha ilerilere doğru yol alıncaya kadar. 

 Üzerimizdeki beşerîyet elbisesi her türlü halden etkilenir. Bu da zâten doğaldır. Mühim olan hayatın gafletinde değil, bilincinde olmaktır. Oyüzden, "bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?" denmiştir. Cenâb-ı Hakk her türlü dünya ve âhiret işlerinde kolaylıklar nasip etsin İnşeallah. İnsanın hayatında beş-on veya daha değişik senelerde çok verimli bir zaman süreci olur. O zaman sürecindeki bereketi biriktirmesi lâzım gelir. Bu yüzden çok fazla çalışması da lâzım gelir. O zaman önceliği o çalışmaya vermek lâzım gelir, çünkü esnaflığın maaş garantisi yoktur. İş çok olduğunda çok çalışmalı. Daha sonra verimsiz zamanların kaybını böylece önlemek lâzımdır. İşte bu tür işlerin daha az olduğu zamanlarda da bâtınî yöndeki işleri arttırmalıdır. Böylece bir denge oluşmuş olur. 

 Benim dünya için çalıştığım yaklaşık atmışa yakın senemin hâlini sana anlatsam senin çalışma durumun belki onların yanında Beyoğlu’nda gezmeye çıkmak gibi kalır. İnsan sadece içinde bulunduğu hâli bilir ve en çok sıkıntıda olanın da kendi olduğunu zanneder. Kişinin birisi hâlinin ne kadar sıkıntıda olduğundan bahsedince, diğeri, “sen benim hâlimi bilsen bulunduğun yerin cennet olduğuna inanırsın,” demiştir. Tabii ki bütün bunlar değerlendirme halleridir. Cenâb-ı Hakk adalet sahibidir, kuluna çekemeyeceği yükü vermez; vermiş ise onu çekebilecek kâbiliyeti de vermiştir. Çünkü "Lâ yükellullahu nefsen illâ vusaha" "biz bir nefse çekeceğinden fazlasını yüklemeyiz" kesin hükmünü vermiştir. Cenâb-ı Hakk cümlemizi bu dünya eğitim ve tecrübe sahasından alnımızın akı ile mezun olmayı nasip etsin İnşeallah. Herkese selâmlar. Hoşçakal. Efendi Baban.

************* 

Efendim selâm ve saygı ile, Doğdular, yaşadılar, öldürdüler, öldüler.

Hikâyenin anlamını kavrayabilmek için, cüzlerden külle doğru gitmeyi deneyeceğim. 

Padişahın bu çalışmayı yaptırmasındaki amaç kendinden sonrakilere yaptıklarını aktarmak istemesidir. Bu çalışma ile dünya hayatını değer-lendirmek istemektedir. Bir nevi kendi kendini hesaba çekmek için bu tip bir çalışmayı görmek istemiştir.

Hikâyedeki bir diğer önemli unsur, padişahın yaşı ilerledikçe, ölüme yaklaştıkça tavrındaki değişikliktir. Bu tavır değişikliği şu şekilde değer-lendirilebilir: Zaman ilerledikçe, padişah için yapıp ettikleri hep teferruat olarak görülmektedir. Ölüme yaklaştıkça, padişah yapıp ettiklerini bir nevî elemeye tâbi tutmaktadır. Bu eleme gittikçe sertleşmekte, yazılan kitabın hacmi küçülmektedir. En son gelinen noktada 4 kelime vardır.

Padişahın "şimdi olmuş" dediği hâli ile hayatının özeti 4 kelimeden oluşmaktadır. Bu 4 kelimden üç tanesi yaşayan tüm canlılar için ortak kaderdir. Doğmak, yaşamak ve ölmek eylemleri olmadan zâten insan var olamaz, sorumlu olamaz, sorumlu tutulamaz, sorumluluk hissetmez. Bu üç eylem içerisinde "yaşadılar" kısmı canlılar arasında fark yaratma potansiyeline sahiptir, diyebiliriz. Fakat burada padişahın nasıl yaşadığına dair herhangi bir detaya ihtiyaç duymaması "yaşama eylemini" aynılaştırır. Nasıl yaşadığının bir önemi yokmuş sonucu çıka-bilir. Oyüzden bu üç kelimede bir sır saklanmaması muhtemeldir.

"Öldürdüler" kelimesi sır için bir bâb olabilir. Zâhir mânâda padişah için düşünürsek, yaptığı savaşların ceddine intikalini isteyen biri olarak, öldürülenler düşmanları olabilir. Bâtın mânâ için cihadın en büyüğü, savaşın en çetini nefs ile olan olduğuna göre, öldürülen "nefs" olarak algılanabilir. Nefsin öldürülmesi onun yok olması mânâsında kullanılma-maktadır. Nefsin aslına döndürülmesi, emmârelikten kurtulması mânâ-sındadır.

Asıl mevzû nefs ile mücadeledir. İnsan öldükten sonra geriye kalan ve anlamı olan tek değer nefs ile olan ilişkinin durumudur. Bundan gayrı insana ait bir değer söz konusu değildir. “Bir insanın hayatında bir ömür boyunca yaşanan onca şey aslında bir tefferuattan ibarettir,” demek biraz yanlış olabilir. “Nasıl yaşandığının önemi, insan-nefs ilişkisine yaptığı etki miktarıncadır,” demek daha yerinde olur.

Kendi hayatıma dâir Efendim, bu kısımda elimden geldiğince düşüncelerimi size aktar-maya gayret edeceğim. Düşüncelerimi diyorum, çünkü yaşadığım bir olayı aktarmaktansa düşüncelerimi yazmayı düşünüyorum. "Doğdular, yaşadılar" hikâyesinden de hareket ile yaşanılan şeylerin bâtın mânâdaki anlamlarının toplamı olarak gördüğüm düşünceleri yazmak istiyorum. Lâkin yoğun bir kafa karışıklığı içerisindeyim. Size sormayı düşündüğüm bazı konuları da bu yazı içerinde aktarmış olacağım.

Öncelikle kendimi yanlış ifade etmemek için birkaç bilgi vermek istiyorum. Allah, 31 yaşıma geldiğim şu günlere kadar dünyevi mânâda ne istediysem lütfetti. Şükürler olsun. Son olarak da çok güzel bir kız evlât verdi. Binlerce şükürler olsun ki, çok mutlu bir ailem var. Maddi mânâda da her şey yolunda. Öyle ki, geçen ramazan tüm oruçlarımın öncesinde kabul olması temennisiyle ettiğim dua "şükürlerimin kabul edilmesi" idi. Kendim ile ilgili bu bilgiden sonra sıkıntılı olduğum konulara gelmek istiyorum.

Yazının başında da belirttiğim gibi, hayatıma dair bir olayı size aktarmak yerine düşündüklerimi, teffekürlerimi aktarmak istiyorum. Sizinle tanışmadan öncesine kadar, hayatıma dair önemli anlar vardı benim için. Sizinle tanıştıktan sonra yaşanılanların anlamı/anlamsızlığı farklılaştı. Siz şöyle demiştiniz. "Çalışmalara başladıktan sonra, bir arabanın yolda gitmesi gibi, devamlı gördüklerin değişmeli, eğer yerinde sayıyorsan gördüklerin değişmiyorsa zorlamanın mânâsı yok." Benim için aynen bu şekilde oldu. Düşünce dünyam o kadar hızlı değişmeye başladı ki artık gördüklerim eskisi gibi değil. Dünyayı farklı algılamaya başladım. 

Geçmişte çok fazla nefsime uyup haram işler yapmış biri olarak, cum’a namazlarını ve orucumu asla kaçırmadım. Son 4 yıldır namaz-larımı da aksatmıyorum. Böyle bir mü’min olarak yaşamaya çalışırken içimde hep var olan bir sıkıntı vardı. Bu sıkıntı dünyada var olan, haya-tımdaki herhangi bir şeyden kaynaklanmayan, nedenini açıklayamadığım giderek derinleşen bir sıkıntıydı. Bir mertebede bir şeyler yaşıyordum. Olumsuz herhangi bir veri olmamasına rağmen, bu sıkıntının var olduğu mertebede her şey mânâsız geliyordu. Farzları yerine getiren bir mü’min olmak bu sıkıntıyı hafifletmiyordu. Arayışlarım devam etti ve sonunda Allah bana sizi tanımayı lütfetti.

Size sorular sormuyordum ama sohbetleriniz sırasında sorularıma cevap buluyordum. İçimdeki sıkıntıya bir anlam vermeye başladım. Bu sıkıntının aslımı bilmemekten kaynaklandığını anlamaya başladım. Aslını bilmediğim "ben"i, başka bir şey gibi konumlandırdığım içindi bu sıkıntı. Gönlüm şimdi de olduğu gibi sizinle doldu. Şükürler olsun. 

Verdiğiniz ödevleri uygulamaya başladıktan çok kısa bir süre sonra çok ciddi değişiklikler fark ettim. Rüyalarımı sizinle paylaştım. Normalde hiç yaşamadığım bir şeydi bu tip rüyalar görmek. Sizin yönlendirme-lerinizle her şey çok güzel gidiyordu. Bu konuda ben bile yaşadıklarıma hayret ediyordum. O dönem sizin sohbetlerinizin yanında internetteki geçmiş Fusûsu´l-Hikem sohbetlerinizi de takip ediyordum. 

Bir vesile ile Manisa’ya ailemin yanına gittik. Benim babam da annem de 5 vakit namazında olmalarına karşın şeriat mertebesinde kalmayı tercih eden insanlar. Bu yüzden size olan intisabımdan onlara bahset-medim. Anlayamayacaklarını düşündüğüm için de Manisa'da bulun-duğumuz bir hafta süresince ödevimi yapmadım. Ne olduysa bundan sonra oldu. Yazdı ve siz İzmir'deydiniz.

Benim Allah’a şükür maddi bir sıkıntım yok diye söylemiştim size. Kendime ait bir firmam var. Onunla ilgili işler yaparak maişetimi kazanmaya çalışıyorum. Siz de iyi bilirsiniz, ticari faaliyetlerde kendini çok güvende hissetmek pek mümkün bir şey değildir. Çok sıkı çalışmak gerekiyor. Ben de bu rızık işinde sanki benim elimdeymiş gibi çok endişe yapıyorum. Manisa'dan döndükten sonra işler yoğunlaştı. Bu yoğunlaşma yüzünden çok geç saatlere kadar çalıştığım oldu, sık sık. Çoğu zaman sabahlayarak işleri yetiştirdim. Bu dönemde de ödevlerimi yapamadım/ yapmadım. 

Bazı dönemlerde birkaç gün işin yoğunluğunun azaldığı zamanlar oldu ve farkına vardım ki ben ödevleri yapmamayı bir alışkanlık hâline getirmişim. Gönlüme baktım. (Siz çok daha iyi bilirsiniz.) Sizin gönlümdeki yerinizde en ufak bir değişme yok. Aksine size olan sevgi giderek artıyor. Size olan sevgimden dolayı da utandım. Hem ödevlerimi yapmıyordum, hem de sizi sevdiğimi söylüyordum. Kendime biraz kızdım. Sonra işlerin yine yoğunluğu başladı. Kendimle başbaşa kalamadığım için çok fazla düşünmeden geçirdim bir müddet. Arada ödevlerimi yaptım. Ama meselâ bir gün Tebâreke Sûresi’ni okumuyor-dum, bir gün Kelime-i Tevhîd’leri tam yapmıyordum. Özet ile ödevlerimin hakkını vermemeye başladım. Geceleyin hiçbir zuhûrât görmemeye başladım. Ödevlerimi aksattığım için zuhûrâtların kaybolduğunu düşün-düm. 

Zuhûrâtlar kaybolduğu halde, idrâk düzeyim geriye gitmedi. Hatta ilerledi bile diyebilirim. (Belki de ben öyle sanıyorum.) Mesela, eskiden dua ettiğim farklı konular vardı. Sağlık, sıhhat, afiyet, helalinden bol kazanç için dua ederdim. Zamanla dua etmediğimi fark ettim. Ettiğim tek dua "şükürlerimin kabul olması" içindi. Ramazan boyunca şükür-lerimin kabulü için dua ettim. Başka bir şey için dua etme isteği içimde yoktu. Sizin evinize misafir olup sohbetinizi dinlediğimizde bunu size sordum. 

Ödevler konusunda eski şevki edinebilmek için yollar düşündüm. Maişet kazanma konusundaki endişem o kadar fazla ki, o konuda sıkıntı yaşamamak için hep birinci önceliğim o oluyor. Siz sohbetinizde "hayatınızdaki birinci sıradaki derdiniz bu olmazsa bu iş olmaz,” dediniz. Ne yazık ki ben bunun önüne geçemiyorum. Daldığım zamanlarda, maişet konusunda kafa yorarken buluyorum kendimi. Rızık mevzû-sundaki Allah’ın takdirini iyi bildiğim halde, sanki benim elimdeymiş gibi bu konuda dert sahibi oluyorum. Artık ödevlerimi yapmama nedenim bazen zamansızlık, bazen de tembellik. Karışmış durumda. 

Muharrem’in başından beri riyâzet ve oruç ile ödevlerimi düzenli hale getirmeye çalışıyorum. 4 gün (hasta olduğum vakitler hariç) oruçlarımı da aksatmadım. 

Tekrar tekrar bakıyorum gönlüme, size karşı sevgim giderek artmak-ta. Bunu siz daha iyi bilirsiniz. Lâkin ödevlerimi yapamadığım vakitlerde hem kendime kızıyorum, hem sizden utanıyorum. Maişet kaygısı inanın nefsime hoş gelen bir şey değil. Beni çok yoruyor. Ama buna engel olamıyorum.

Bu aralar yine dua etme isteği geldi içime. Size daha lâyık bir derviş olmak ve Efendimiz’in (s.a.v.) yolunda daha sağlam yürüyebilmek için dua ediyorum. 

Bunları size anlatabilirim ancak. Ödevleri aksattığım halde size karşı mahçup olsam da, yine size anlatıyorum. Sizden başka anlayabilecek yok. 

(8) RE: BU SENEKİ HİKÂYE. 

Sa…… Me…… 2 Aralık 2012 23:57

Hayırlı akşamlar Me……. Hanım kızım. Mail’lere bakmaya İstanbul’dan geldikten sonra ancak vakit bulabildim. Sizinkileri de indirip okudum. Hikâye yazınız oldukça güzel olmuş, elinize, dilinize sağlık. Kısa sayılacak bir sürede epey yol aldığınızı gösteriyor. Onu da diğerleri ile birlikte dosyasına aktaracağım. Cevaplar diğer kimselerden de gelmeye devam ediyor. Cenâb-ı Hakk herkesin basiret ve idrâklerini açsın İnşeallah.

Zuhûrât ve düşünceleriniz de güzel. Ayrıca vakit bulunca onları da özetle cevaplamaya çalışacağım. Ancak bundan sonra zuhûrât gönder-diğinizde hangi derste olduğunuzu da bildirirseniz takip etmem kolaylaşır. Çünkü değişken olduğundan herkesin hangi derste olduğunu takip edemiyorum. Uygun bir zamanda dersinizin şu anda neresi oldu-ğunu bildirirseniz zuhûrâtlarınızı ona göre değerlendirmem mümkün olacaktır. Başarılar diler, selâm ederim. 

İnşeallah pazar sohbetinden istifade etmişsinizdir, çünkü konular oldukça ağır mânâları kapsamakta idi. Ancak tefekkür ehline bunlar ağır gelmez. Yavaş yavaş sindirilir ve bu bilgiler daha sonraları tabiileşir. Ve kişi bu hakîkatlerle yaşamına huzurlu olarak devam eder. Cenâb-ı Hakk bu âleme geliş sebebini idrâk edenlerden eylesin İnşeallah. Selâmlar. Hoşçakalın. Terzi Babanız.  

*************

Çok kıymetli Terzi Babam, Yollamış olduğunuz sorulara cevap vermeye çalıştım. İnşeallah yeterli ve faydalı olur. Umarım yeterince açık bir şekilde ifade etmiş-imdir. Hatalarımı bağışlayın. Ayrıca öbür dosyada zuhûrâtlarımı yollu-yorum.

Size, anneme ve yakınlarınıza huzur, sağlık ve güzellikler dilerim. Her zamanki gibi size minettar olduğumu ifade etmek isterim. Çok çok teşekkür ediyorum. 

Saygı ve sevgi ile, hayırlı cum’alar,

Me….. Hanım kızınız.

*************

1- Şimdi gelelim bu hikâyedeki, soruya: “Eğer siz olsa idiniz kendi hayat anlayışınız içinde bu cümleyi nasıl düzenlerdiniz.” 

(DOĞDULAR, YAŞADILAR, ÖLDÜRDÜLER, ÖLDÜLER) İlk olarak bunları yazardım diye düşündüm:

(DOĞDULAR, YAŞADILAR, ARZULAMIŞLAR, KABUL ETMİŞLER, ÖLDÜRDÜLER, ÖLDÜLER) Sonra bu kelimeleri değiştirmeye çalıştım ve onları birkaç kere değiştirmek isteyeceğimi anladım. Bu çok fazla seçenek arasında anlam kaybolur gider; her eklediğim kelime yerine de başka bir kelime kullanabilirdim (kendileri mi arzulamış yoksa Allah mı arzulamış?). Özet olarak, eğer bir şey ekleseydim nefsî bir ekleme olurdu. Zâten padişah “şimdi olmuş,” demiş. Bu yüzden hiçbir şey değiştirmemeye karar verdim. 

Verilecek cevapların altında gerekçeleri de bulunacaktır. Yani “yeni cümlenin düzenlendikten sonra ne tür bir anlayış ve yaşam ölçüsü içinde yazıldığının belirtilmesi” gerekecektir.

Hikâyenin şifresi 76-5 ; Yani 13 + 5 = 18. 

13 Hz. Rasûllullah’ın sayı değeri, Hakîkat-i Muhammediyye 

18.000 âlemde var olan İnsân-ı Kâmil’dir ki o da âlemlerin aynasıdır (Vahy ve Cebrâil, sayfa 139).

Bunlardan anlaşılıyor ki bu hikâye İnsân-i Kâmil (Padişah ve Ceddi’nin (pîrinin) seyr-ü sülûklarının anlatımıdır. İnsân-i Kâmil’in şifresi 12 fakat bu mertebede bâtında Hakîkat-i Muhammedî (13) hükümleri geçerli olmuş olur (sİrfan Mektebi, sayfa 126).

Bu dört kelimeyi yazan ve padişaha takdim eden görevliler padişaha bağlı olanlar arasında ona yakın kimselerdir. Padişah İnsân-ı Kâmil’dir. Ceddi pîri’dir.

Padişah’ın ve Ceddinin seyr-ü sülûkları bu dört kelimede özetlenmiş:

DOĞDULAR: Şeriat (sözler), Ef’âl âlemi (beşerîyet âlemi).

YAŞADILAR: Târîkat (fiiller), Esmâ âlemi; varlıklardaki “izafî kimlikler” düşer ve onların yerini Allah’ın güzel isimleri (Esmâ’ül Hüsnâ) alır.

ÖLDÜRDÜLER: Marifet (tavırlar), Sıfat âlemi; kendi nefislerini, benliklerini öldürmüşler.

ÖLDÜLER: Hakîkat (sırlar), Zât âlemi; benlikleri kalmadığı için ölmüşler (hikâyede Padişah ölmeden evvel ölüyor).

Yolladığınız hikâyeyi okuduktan sonraki gece “40” sayısını duydum. Hikâye ile bağlantı kurduğumda şöyle bir anlam çıktı:

Görevliler 3 kere yazmış, 3. kere çok özetlenmiş dört kelime yazmış ve Padişaha takdim etmişler. Duyduğum “40” sayısının anlamına baktığımda, şu anlamı yükledim: Aslında gerçek ders sayısı 40’tır, 3 kere seyr edilir (12x3): birinci seyr genel ilim verir, ef’âl-madde âleminde; ikinci seyr esmâ-nûr âleminde gerçekleşir; üçüncü seyr, sıfat-rûh âleminde ve 4 hâlde tecellî mertebeleri vardır (4), 36+4=40) (İrfan Mektebi, sayfa 133).

 İşte seyirler ve 4 hâlde tecellî mertebeleri bu dört kelime ile anlatılmış (DOĞDULAR, YAŞADILAR, ÖLDÜRDÜLER, ÖLDÜLER) 

*************

2- “Bu seneki hikâyenin birinin kişilerin kendi hayat hikâyelerinden bir bölüm,” olması istenmektedir. Bu husûsta kim nasıl bir yazı yazarsa yazabilir. Yani, bugüne kadar yaşadığınız hayatın küçük bir bölümünü bir hatıra olarak yazabilirsiniz. Veya dikkatinizi çeken bir söz de. Ayrıca kimse için bir mecburiyet yoktur; isteyen soruların birisini cevaplar, isteyen ikisini, isteyen de hiçbirini cevap-lamaz, kendi bileceği iştir. Diğer tefekkür çalışmalarında olduğu gibi yine kişiler gizli kalacaktır. 

Bugüne kadar hayatımın bölümlerinden önemli bir hatıra olarak tabii ki Müslümanlığı seçmem ama ilk aklıma gelen olay sizinle tanışmam. İlk sohbetinize katılmadan önceki gece duyduğum “artık talebesin” sözü beni zâten etkilemişti. Fakat sohbetiniz, anlattıklarınız, fikirleriniz de beni ayrıca çok etkiledi. Gönlünüz ve ufkunuzun çok geniş olduklarının da farkına vardım. Sebatla yürümeye devam etmek arzusundayım. Sohbetinize beni kabul ettiğiniz için, tüm yazdıklarınız için, cevaplarınız için, sohbetleriniz için, yüksek çabalarınız için sonsuz teşekkürler. 

Bir de bu aralar dikkatimi çeken sözünüzü düşündüm, “Hiçbir şey bilindiği gibi değildir, bu yüzden mümkün olduğu kadar yorum yapmadan iyi niyetle düşünmeye çalışalım” (“El Fatiha”).

(9) RE: YENİ ÇALIŞMA.

İl…… Ja……. 4 Aralık 2012 12:01:26

Hayırlı günler İl……ciğim. Bizleri hep birlikte bu günlere ulaştıran ve tevhîd noktasında buluşturan Rabbımız’a şükrederiz. Yazıların güzel olmuş, dosyasına aktaracağım. Diğer yazılar da gelmeye devam ediyor, hepsinin ayrı bir güzelliği var. Bu tür çalışmalar  idrâklerimizin ve görüş açılalarımızın genişlemesi yönünden herhalde faydalı oluyordur. Daha evvelce de dediğim gibi, bu tür tecrübe yazıları bir imtihân için değil, zihni ve fikri düşünceleri muhabbetle ve irfâniyyetle harmanlayıp yeni bilgi ürünleri elde etmek için yapılmaktadır. Cenâb-ı Hakk daha nicelerini lütfeder İnşeallah. Herkese selâmlar. Hoşçakal. Efendi Baban.

************* 

Muhterem Efendim, 

Bu satırları size yazarken, uzun bir geceden sonra güzel bir güne uyanmış gibi sükûnet, huzur ve neş'e ile dolan gönlümü hayretle müşâhede ediyorum. Anladım ki fasılalar ayırmaktan çok kavuşturur, her sükûnet içinde bin türlü hareketi barındırır imiş. Elhamdülillah, ne kadar âciz ve günahkâr olsak da çalacak bir kapımız, bir uzun gecenin sabahında önüne yatıp da "Bu bizim Yunus mu?" hitabını duymayı ümid edeceğimiz bir eşiğimiz var. Bu hissiyat ile mübarek ellerinizden öpüyorum.

Muhterem efendim, bu beden mülkünün hükümdarı, Hakk'ın arzdaki halîfesi ve semâvatta melekûtun kıblesi olan Rûh-u Sultânî, nice âlem-lerden, nice meratibten gelip geçmiş, idrâk etsin ya da etmesin nice seyr-ü sülûk geçirmiştir. Her âlemin ve her mertebenin nihayetinde ölmüş, müşâhede ettiği her yeni âlem ve mertebenin bidayetinde ise yeniden doğmuş, dirilmiştir. Rûh-u Sultânî’nin her mertebe ve âlemde biri mevt-i ızdırari, diğeri ise mevt-i ihtiyari olmak üzere biri zâhir diğeri bâtın olan iki nihayeti olup, bu iki mevtten oluşan her nihayet-i tammı takip eden bir yeni bidayeti vardır. Bu sebeple Rûh-u Sultânî’nin ve ecdâdı olan cümle ervahın hayat hikayesini pek kısa ifade etmek gerekir ise, lisanımızdaki "ÖLDÜ ÖLDÜ DİRİLDİ" deyimi bu vazifeye münasip görünmektedir. Zâten lisan-ı nebevi ile bu dünyada rahata ulaşması mümkün olmayan, garib tesmiye olunan, mizacı hüzün ile tasvir olunan mü’minlerin hayatı ölüp ölüp dirilmekle geçer. Ehl-i irfân olanlar ise bu kevn ve fesad girdabında Esmâ'ül Hüsnâ'nın bütün tecellîlerini kendi mir'atlarında seyredip zevk edinirler. Allah-u âlem.

Muhterem efendim, hayat hikâyemizden bir kesiti nakletmemizi irâde buyurmanız, bu ölüp, ölüp dirilmekle geçen girdabın içinde yaşadığım tüm hengâmeyi tekrar tefekkür etmeme vesile oldu.  Gördüm ki, günahlarla kapkara olan bu amel defterinin her satır arasında, Hakk'ın bu günahkâr kuluna sonsuz ikram ve lütufları, nihayetsiz afv ve gufran-ları var. Öyle ki, bu âciz kulun hayatı hep Settar-ul Uyûb olan Hak Teâlâ' nın rahmeti ile hıfz olunmuş. Çok uğraşmakla beraber baştan aşağı hata ve günahla dolu bu defterin bazı sayfalarını nakle cesaret bulabildim.

İlkokul son sınıf çağlarında bir çocuk iken, ailecek fakr-u zaruret içinde olduğumuz bir zamanda, annem bazı faturaları ödemek üzere elime bir miktar para verip beni postahaneye göndermiş idi. Posta-haneye vardığımda, parayı düşürmüş olduğumu gördüm. Büyük bir teessüre ve ardından da kendi içimde büyüyen bir öfkeye kapıldım. Bu paranın kaybı bizim için çok zor ve acı bir hâdise idi. O zamanki halet-i rûhiyem ve biçare aklımla Hakk Tealâ'yı sorumlu tuttum. Kendi içimden "Ya Rabbi, madem ki varsın, senin adaletin bu mudur?" diye söylene söylene isyan ettim. Neredeyse inancımı kaybedecek bir haldeydim. Eve vardığımda annem gülümseyerek kapıyı açtı. Ben evden çıktıktan kısa bir süre sonra, hiç tanımadığımız bir bayan kapıyı çalmış, “oğlunuz yolda bu parayı düşürdü,” diyerek düşürdüğüm parayı anneme teslim etmiş. Yalnız kaldığımda ağladım, Hakk Teala'ya çok dua ettim, Hakk'ın her daim beni duyduğunu anladım. Bu hâdise benim için Allah'ın varlığına kesin ve sarsılmaz bir delil oldu.

Yine üniversite talebesi iken, maddi ve manevî birçok elemin ağırlığı ile tüm benliğimin ve kalbimin kasvet ile kabz olunduğu sırada, tutunacak ve sarılacak hiçbir şey bulamayıp, göz yaşları içinde, elimde okumakta olduğum Mushaf-ı Şerif’e sıkı sıkı sarılıp, "seni seviyorum, sen beni bırakma" diyerek göğsüme bastırdığımı hatırlıyorum.  Mushaf-ı Şerif’e öyle sıkı sarıldım, öyle çok göğsüme bastırdım ki en nihayetinde bütün kasvet ve kabz hali kalktı, kalbimde daha önce duymadığım bir ferahlık hissettim. Bu gün bile o anı hatırladığımda titriyorum. Neden sonra, masama yapıştırmış olduğum bir çıkartma gözüme çarptı. Hz. Resulullah (s.a.v.) Efendimiz'in bir sözü yazıyor idi; "İstemez misin ya Ömer, dünya onların olsun, âhiret bizim olsun?" Tekrar ağladım, ağladım ancak bu sefer neş'e içinde ağlıyordum. Sanki Hz. Resûlüllah (s.a.v.) o an bana hitab etmiş idi, çünkü benim de göbek adım Ömer'dir. 

Muhterem Efendim, işte bu iki hâdise ömr-ü hayatımda asla unutamadığım iki hatıramdır. Tekrar ve tekrar mübarek ellerinizden öper, hürmet ve selâm ederim.

(10) RE: DOĞDULAR-YAŞADILAR HİKÂYESİNİN CEVÂBI VE KENDİMİZDEN BİR HİKÂYE.

Ha…….. Ne……. 9 Aralık 2012 23:51:26

Hayırlı akşamlar Hâ…… Oğlum. Yazıların güzel olmuş, eline, diline sağlık. Bunlarıda dosyasındaki yerine aktaracağım. Okuyacak olanlar için de faydalı olur İnşeallah. Tefekkür sahasında epey yol aldığın görülüyor. Sana, Kü…’ya, herkese selâmlar. Nüket Annen’in de selâmları vardır. Hoşçakal. Efendi Baban. 

Not=Kasımpaşa sohbeti (22) Aralık cumartesiye kaldı, yine ikindiden sonra olacak. Uyarsa bekleriz, hanımlara da açık olacak.  

*************

Efendim,

En derin sevgi ve saygılarımla sizin ve annemin ellerinden öpüyorum. Ekim ayında göndermiş olduğunuz bu yılki hikâyenin fakîr tarafından cevaplanmış hâli ve kendinizden bir hikâye kısmı aşağıdadır. 

76-5 "Doğdular Yaşadılar" hikâyesi’nin bünyesinde olan Neyim-Kimim sorusu için fakîrin cevâbı aşağıdaki gibidir.

…………DOĞDULAR…………………………………

Yukarıdaki cevâbın açıklaması şöyledir: Bu süregelen noktalar ciltler dolusu sayısız kelimeleri, cümleleri işaret ve sembolize etmektedir. Bu kelimeler ve cümleler uzun uzadıya devam etmektedir. Bu noktalar fakîrin mücadelelerinin, nazariyelerinin ve hayatının tafsilidir. 

Bu kadar sonsuz nokta olması ise onun "cevamül kelim" olamadığının ifadesidir. Yaşlı padişah "olgun kâmil insan olduğu" için ona "4 özet kelime ile" Âyet-i Kûr’âniyye şekli ile gayet cevamül kelim bir halde izah edilmiştir. Fakîr ise genç "yani ham padişah namzeti" olduğu için Âyet-i Furkâniyye şekliyle uzun uzadıya izah edilmiştir. Arada bir "DOĞDULAR" kelimesi geçip yine noktalar devam etmiştir. Buradaki "DOĞDULAR" ise o fakîrin Efendisi’nin himmeti ile veled-i kalbinin artık doğmuş olduğunun ifadesidir. Bu veled-i kalbin doğmuş olmasının kalbde zuhûru; fakîrin yaşamış olduğu kabz ve bast durumları olup, misâl âleminde zuhûru ise görülmüş olan yeni doğmuş bebeklerdir. Ayrıca ef’al âleminde diğer yaşanan hal ve tefekkürlerdeki değişim de veled-i kalbin doğmuş olmasının zuhûrudur. Bundan sonra da fakîr padişah namzeti için noktalar (yani tafsilat) devam eder.

Fakîr için henüz diğer üç kelime ortaya çıkmış değildir. "YAŞADILAR" nefsi benlikten kurtulunduğu zaman başlayacağı için o kelime hâliyle şu an yoktur.

"ÖLDÜRDÜLER" ve "ÖLDÜLER" kelimeleri "YAŞADILAR" kelimesinin de çok daha üzerinde makamlar olduğu için onlar zâten şu an fakîrde yoktur.

"ÖLDÜRDÜLER" ve "ÖLDÜLER" kelimelerinin hakîkatini açıklamak gerekirse o da şöyledir: "ÖLDÜRDÜLER" padişahın kâmil bir mürşid olduğunun ve dervişin zuhûrâtlarında bir takım canlıları öldür-me maslahatının kendisine verilmiş olduğunun işaretidir. Bahsi geçen "DOĞDULAR", "YAŞADILAR", "ÖLDÜRDÜLER" nasıl kelime anlamlarından farklı ise, "ÖLDÜLER" de bizim bildiğimiz ölmek değildir. "ÖLDÜLER" de İmam Şibli Hz.'lerinden rivayet olunan şu cümle ile açıklanabilir: 

"Allah bana tasarruf hakkı verdi ve ben bu hakkı bir süre kullandım. Daha sonra anladım ki Allah'ın tasarrufu benim tasarrufumdan daha hayırlı imiş; ben de bu tasarruf hakkımı terk ettim." İşte bu hal "ÖLDÜLER" tanımına girmektir. Bu kavramı bir diğer örnekle ve diğer bir yönden açıklamak gerekirse 62-4 "Bir ressam hikâyesinde" Efendi Babam’ın 204. sayfada buyurmuş olduğu haldir, aşağıdaki gibidir.

"(Kâmil ressam, tasvirci-Kâmil insan.) uzun seneler bu resimleri yapa yapa yorulur, daha sonra bu resimleri yapma yerine yapılan resimleri yansıtma hâline geçer. Ve kendisi pek temiz bir ayna olduğundan, her resmi olduğu gibi yansıtır." İşte bu hal "ÖLDÜLER" kavramının tabiri olup bu kavram çok üst bir mertebe ve makam olup, ayrıca ciltlerin kısala, kısala (mânâsı ağırlaşa ağırlaşa) "4 özet kelimeye" dönüşmesinin (urûc etmesinin) sebebidir denilebilir. Bu da fakîrde noktaların (yani tafsilatın) çok olmasının bir başka yönü ve sebebidir.

Fakîrin kendisinden bir hikâye ise aşağıdadır.

Bu hikaye hayatımda birtakım kıssaların birleştirilerek anlatılmış hâlidir.

16 yaşlarında iken düzenli olarak namaz kılmaya başlamıştım. Din ile ilgili mevzûlara oldukça ilgiliydim. Bu devam eden yıllar içinde artarak devam etti, ancak hayatımda çalkantılarda oluşmaya başladı. Namaz, oruç düzenli olarak hayatımda varken isyan hallerim de artık düzenli olarak vardı. 

2005 yılının yazında, 24 yaşında iken Kur'ân-ı Kerîm'in Türkçe meâlini kısa bir zaman zarfında bitirdim. Ancak Kur'ân bana oldukça soğuk ve itici gelmişti. Ancak bu durumu, “en iyisi itaat etmek,” diyerek sorgulamayı keserek dindirdim. Tasavvuf önümdeki yıllarda devreye yavaş yavaş girmeye başladı, ancak hayat ve dinle ilgili sorular ve karışıklar hızla arttı. 

2008'de bir akrabamın tavsiyesi üzerine İbnü’l-Arabî Hz.'lerinin Fusûsu´l-Hikem'ini çok hızlı bir sürede, takriben 15 günde okudum. (Bugün bu kitabı bu kadar hızlı bir sürede okumayı hata olarak kabul ediyorum.) Kitabı tek başıma okudum. Bu yüzden kitabın çok az bir kısmını anlayabilmiştim. Ama beni tek kelimeyle yıktı. Haşyetim, hayranlığım, heyecanım ta’rîf edilemez bir hâle soktu beni. Olağanüstü bir şekilde insan mantığına uygun ve insanın zihnini ve gönlünü açıyordu. Bu sarsıntı hâli bende öyle bir durum oluşturdu ki birkaç hafta kadar namaz kılamadım. İbnü’l-Arabî hayranlığım o kadar yüksekti ki ta’rîf edilemez. Ancak daha sonra kitabın önsözündeki bir cümleyi tefekkür edince iş daha değişik bir hayret ve haşyete dönüştü. İbnü’l-Arabî şöyle diyordu: "Bu kitabı mânâda Hz. Muhammed’den (s.a.v.) aldım ve bana, “ümmetime hediye et,” dedi." Muhammed’in (a.s.) görünenin dışında görünmeyen yönündeki olağanüstü hâli beni daha da hayran bir hale düşürdü. Ve bu kısa halden sonra namazlarım eskisinden daha iyi oldu. 

Belli bir süre sonra Efendi Babam’la tanışmamla Kur’ân-ı Kerîm ve İbnü’l-Arabî'nin Fusûsu´l-Hikem'i sağlıklı olarak sindirilerek öğrenil-meye başlandı. Bundan 7 yıl önce itici bulduğum Kur’ân'ı şimdi iştahla ve heyecanla ve hayranlıkla okuyorum. 

Efendim, cevaplarım bu kadar, en derin muhabbetlerimle... 

(11) RE: BU SENEKİ HİKÂYE VE RİYAZÂT ÇALIŞMASI. 

Ni…. Er…….. 20 Aralık 2012

Hayırlı günler Ni….. Kızım. Yazıların güzel olmuş. Sağolasın, ellerine, diline sağlık. Zuhûrâtın da güzel, yolunda. Derslerine devam edersin. Cenâb-ı Hakk dünya, âhiret her işinde kolaylıklar nasip etsin İnşeallah. Herkese selâmlar. Nüket annenin de selâmları vardır. Hoşçakal. Efendi Baban. 

*************

Selâmların en güzeli ve en mübarek olanı ile, “ES SELÂMÜ ALEYKE VE RAHMETULLAHİ VE BERAKETÜHU,” diyerek saygılarımı sunarım Efendi Babacığım. 

Bu seneki bizden yapmamızı istediğiniz kendimizi tanıtan hayat hikâyemi az ve öz olarak dile getirmeye çalıştım. Bİ İZNİLLÂH 
3.11.1970 tarihinde bu dünya sahnesinde Ni…… ismi verilmiş CENÂB-I ALLAH'IN düşüncesinin bir sûreti ve yolcusuyum. Anneli-babalı yetim büyümüş, aslında çok sevilmiş, ama verilen bütün nimetlerin altında minnet duygusuyla hep ezilmişken, içimdeki sevgi eksikliğini mutlu bir yuva ve iki evlât lütfederek gidermiş... 

Şimdi geriye dönüp baktığımda yıllar içinde ismimin bâtınında tüm yaşadıklarımla beni adım adım size yaklaştırmış. Şu an 42 yaşındayım ancak Mayıs 2012 tarihi ile daha 1 yaşına basmadım. Efendim, (sizin verdiğiniz izinle) CENÂB-I ALLAH beni size kavuşturduğundan itibâren, “bir ben var benden içeri,” idrâkiyle her gün “yeni bir şân” ile yolculuğum devam ediyor. Tek duam, sizin rehberliğinizde Cenâb-ı Hakk’ ı burada bilip zâten O'nun olan rûhumu O'na teslim etmek. Sonsuz sevgi ve saygı ile hürmetle ellerinden öperim, evlâdınız, 

Nİ…… ER……. 

*************

DOĞDULAR: İnsan zâhiren doğar, ancak bâtınen doğması Âdemiyet-ini (kendindeki emmâre ve levvâme hallerini) idrâk etmesiyle olur.

YAŞADILAR: İnsan kendini bilmeden dünya hayatında hevâ ve hevesi ile yaşar. Ancak yaşamak buraya asıl geliş sebebini idrâk edip seyr-ü sülûk ile nefis terbiyesini yapmasıdır. 

ÖLDÜRDÜLER: İnsan dünya yaşantısında zâhiren değişik sebeblerle ölümü yaşar, ancak asıl öldürülmesi gereken kendi nefsaniyetidir.

ÖLDÜLER: Zâhiren ölüm er-geç gelecektir, ancak ölmeden evvel ölmek hükmüyle nefsimizi asli yerine ulaştırmaktır. TERKİ DE TERK ETMEKTİR.

Efendim, izninizle son gördüğüm zuhûrâtımı anlatmak isterim. Genç bir kız koşuyor kargaşa var, onu yakalıyorum tutup yere yatırıp boğazını kesiyorum (şu an …….. dersteyim).

(12) RE: DOĞDULAR YAŞADILAR. 

Yo……. 20 Aralık 2012

Hayırlı akşamlar Ai….. Hanım Kızım. Cenâb-ı Hakk bundan sonra daha güzel ve huzurlu bir hayat nasip eder İnşeallah. Yoldan yeni döndüğümüz için mailler bir hayli birikmiş, geliş sıralarına göre cevaplamaya çalışıyorum. Bu yüzden biraz gecikmeler oluyor. Yazılarınız güzel olmuş. Cenâb-ı Hakk kolaylıklar nasip etsin. Dosyasına aktaracağım İnşeallah. Emânetleri aldık. Zahmetler olmuş. Teşekkür ederiz. Kızlarımıza, torunlarımıza ve herkese selâmlar. Nüket annenizinde selâmları vardır. Hoşçakalın. Efendi Babanız. 

*************

Candan aziz Efendi Babacığım ve Anneciğim, Hayırlı akşamlar. İnşeallah çok iyisinizdir. Gittiğiniz günden itibâren özleminiz başladı. Size öyle alışıyorum ki, gittiğinizde bir müddet boşlukta hissediyorum kendimi. Siz gidince İzmir boş geliyor, sonra alışıyorum. Babacığım, ödevlerimi yapamadım özür dilerim. Bugün uygun bir zaman oldu ve hayat hikâyemi yazmaya çalışacağım. Aslında sizin sorduğunuz sorudaki gibi yazmak en güzeli: "geldiler, yaşadılar, gittiler". Bize yaşarken uzun ve acı gelen pek çok olay artık acıtmıyor, değiyor ve geçiyor, oysa onu yaşarken delip geçmişti beni. Yıllar delinen  beden gemimi tamir etti.  Aklım, gönlüm olunca acı kalktı, hatırladığım elli beş yıl tebessüm oldu. Keşke bu kendini bilme çabaları  daha erken başlasaymış, ama dert olmadan derman aranmıyor. 

Beni ben yapan olaylar, insanlar, hepsi başım gözüm üstüne. 1953 yılında Çanakkale'nin Adatepe Köyü’nde doğmuşum. Midilli, Selânik ve Anadolu karışımı üç ayrı  kültürün çocuğuyum. Altı kardeş arasında tek kızım. Ailemizde kız çocukları çok kıymetli. Ailelerimiz genellikle anne hakimiyetli. Köyümüzde çok mutluydum, Rumlar’ın terkettiği bir mübadele yeri. Ancak anne ve babamın yaradılış farkı geçimsizliğe ve babamın İzmir'e gitmesine neden olmuş. Annem hepimizi toplayıp  babamın ardından İzmir'e göcünce olay başladı. 

Yıllarca acı ve yoksulluk çektik. Zamanla şartlar iyileşti ama benim içim yandı. Ben büyüyüp öğretmen olmalı, kendimize ve parası olmayan herkese meyve almalıydım. On yaşında bunlarla ilgili hep Allah’la konuşurdum. Kimse görmeden, geceleri. Böyle konuşmaların ardından Peygamberimiz’i görürdüm rüyamda. Kıyamet kopuyormuş,  her yer beyaz toz, sadece ikimiz... Benim elimden tutardı. 

Yıllar geçti, edebiyat öğretmeni oldum. Sevdiğimle evlendim, Go…… doğdu. Dediklerimi yapıyordum, İmam Hatip Lisesi’nin kızları benimdi sanki. Her türlü sorunlarına merhem olmaya çalışıyordum. Evliliğimin üçüncü yılında çok hastalandım. Ölümüm beklenmeye başlandı. Ankara ve İzmir'de üç yıl hastanede yattım. Arada eve gönderiyorlardı. Sonra Ca… Annem’le tanıştım. Bana yol yordam öğretmeye başladı. 1984 Mevleviliğe baş koydum. Ca…… Annem İzmir’in en ünlü terzilerinden biriydi. Yaşlandığı için evini benim üst katıma taşındı. Bana bir bebeğim olursa iyileşeceğimi söyledi. Ben itiraz ettim, “çok hastayım, “öleceksin,” diyorlar,” dedim, gülümsedi. İki ay sonra taşıyıcı oldum. Biri dışında hepsi ölüm fermanı imzaladılar âdeta. Gerçek doktor bana, “Allah bilir sen hastaneye yat, denilenleri yap,” diyendi. 

Ölümden döndüren Allahım’a hamdolsun Gü…… de ben de yaşıyoruz, ama hayatımızı değiştiren bir şey oldu. Eşim doktorların kararına o kadar inanmış ki yeni bir hanım bulmuş ben bunları yaşarken. Henüz kırkım çıkmıştı ki evi terketti. Ne yapacağımı şaşırdım. Ailesi oğullarından yana çıktı. Bir bayram zamanı evimizi sattılar, iki kızımla çaresiz kaldım. Ca….. Annem, arkadaşlarım, dostlarım kadın-erkek yanımda oldular. Bir an, “ne kadar zenginim,” diye düşündüm. Güçlü olma zamanıydı. Hasta olabilirdim, olsun, işe geri döndüm. Okulum da benim çalışabileceğim kadar ders verdi. Anneliğin verdiği güçle, Allahım’ı hep içimde hissederek, gece  yarılarına kadar okul dışında da çalışarak, kızlarımı büyüttüm. Aralarda hep hastaneye yatıyordum. 2002 yılında bir rüya üzerine Allah merhamet etti sizi buldurdu. 

Ca…… Annem Hakk’a yürüdü. Çok kötü oldum. Sırtımı ona dayamış-tım, her hastalandığımda bilirdim ki benim için dua eden annelerim, kardeşlerim var. Bir gece Hasan Hüsamettin adlı zât bana bir bardak süt verdi. Hatice Annem’de bir kardeş vardı, ona sordum rüyamı. O da Uşşâki Pîr’i olduğunu  söyledi. Böylece sizin evlâdınız oldurdu Allah. Ne kadar hamdetsem, şükretsem azdır. Büyük bir aşkım vardı ama ilmim azmış,  bilmediğim şeyler öğrendikçe açıldı. Sonsuz bir denizde yüzdürüyorsunuz. 

Çok çalışmayı, insanlara faydalı olmayı seviyorum. İlim öğrenmek ömrümü bereketlendiriyor sanki. Öğrendiklerimi yazıyorum. Kardeş-lerimle fikir alışverişi yapmak, kendimi tanımaya çalışmak, bilmediğim taraflarımı keşfedip hayrette kalmak, karşımdakileri gözlemek ve bakıp öğrenmek müthiş güzel. İç âlem keşfi. Herkesle haddimi bilerek iyi geçinmeye çalışıyorum. Bana bağışladığınız  en büyük ihsan, üzüntü ve kırgınlığın yok edilmesi, her varlığın merkezinde olduğunu nefsime örnek davranışlarınızla kazımanız. İtidalli olmayı öğretmeniz. Meğerse hayat ne kolaymış geçim ehli olarak. 

Candan aziz Efendi Babam, böylece benim atmış yılım geçti bitti işte.

(13) RE: DOĞDULAR YAŞADILAR ÖLDÜRDÜLER ÖLDÜLER. 

Ze…… Ul…… 20 Aralık 2012

Hayırlı akşamlar, Ze….. kızım. Seyehatte olduğumuzdan mailler birikmiş, geliş sırasına göre cevaplamaya çalışıyorum, bu yüzden biraz gecikmeler oluyor. Yazıların oldukça güzel olmuş, ellerine, diline sağlık. Dosyasına aktaracağım. Cenâb-ı Hakk daha nicelerini nasip eder İnşe-allah. Herkese selâmlar. Nüket Annen’in de selâmları vardır. Hoşçakal. Efendi Baban. 

*************

Hayırlı akşamlar Efendim, Nüket Annem’in ve sizin ellerinizden öpüyorum. Efendim, bu seneki hikâyeyi okudum, şöyle bir düşünce oluştu: Mutlak vücûd, sıfat ve isimleri ile şehadet âlemine tenezzül ettikten sonra  İnsân-ı Kâmil’de vuku buldu. Hikâyedeki padişah “Zât-ı Mutlak’tır,” diyebiliriz. Değiş-meyen Kûr’ân’dır. Kûr’ân da zât olduğuna göre ve bütün mertebeleri kuşattığına göre değişmeyen kâinat kitabıdır. 

Birinci kitap aynen sabittir değişmez. Kısaltmalar, ilâhî emaneti taşıyan İnsân-ı Kâmil’in ef’al, esmâ, sıfat ve zât mertebeleridir. Zât-ı Mutlak, Vâhidiyet, Rahmâniyet, ve Rububiyet yani esmâ cennetine indirilerek buraya kadar Hakkani elbiseler giydirilmiş iken, esmâ âlemi şartlarına göre uyumlu toprak bedenlerimizle mahlukiyet mertebesine indirilmiş olduk. Beden arzında nefsani benliğimizle hapsolduk. Kendimizi beden kabul ettik, nefs-i emmârenin hükmü altına girdik. Bu emredici nefsin hükmünden kurtulmak için nefis tezkiyesine girmek gerekir. Bunlar da yapmış olduğumuz savaşlardır. Geçtiğimiz “sırâtel mustakîm” 7 nefis turlarıdır. Her tur, benlik yükünü hafifletip perdeleri kaldırır. Öze, hakîkatimize doğru yol alırız. Tarihçinin tanımını kitaplar şöyle veriyor: “Tarihi seven, okumayı seven tarihin salt ezber olmadığının farkına varmış ve farkında olduğu gibi tarihi yaşayan, olayları abartmayan, sanıldığı gibi geçmişine sarılmayan, sarılmaması gereken, gelecek için geçmişten yola çıkarak bu günü irdeleyerek sağlam bir köprü oluşturmaya çalışan, çalışması gereken, şahıs, şahıslardır.” Yani düşünebilen olabilmek. Bu da ancak akılla olabilir. Hikâyedeki sıralamayı, “doğdular, yaşadılar, öldüler, öldürdüler,” olarak sıralıyorum. İlâhi ilim uyanıklılık, yani hayattır. Kendini bilme ilmidir. Kişinin gerçek kimliği ile yaşamını ebedi olarak sürdürmesine vesile olur. Gerçek doğuş, Âdemiyyet mertebesinin tahakkukuyla gerçekleşir. İnsana farkındalık ve irfâniyet kazandıran seyir merdivenlerimizin ilk basamaklarıdır. Doğmak bilinçlenmek demektir. Efendi Babamız’ın dediği gibi:

 “Düşündün mü hiç kardeşim.

 Bu âlemde nedir işin?

 Dünyaya gelişi sebebin.

 Âdem olmakmış meğer.” Bizim ceddimiz, atamız Âdemiyetimizdir. Bu doğuşla yaşam faaliyete geçer. Hikâyedeki hatıralar, peygamberlerle ilgili hâdiseler, bizlerin manevî yolculuklarımız, yaşamımızdır. Beş hazret mertebesi Sıratullah’ tır. İzâfî varlığının ortadan kalkması neticesinde Hakk’ın olan varlığını gerçek hâli ile idrâk edip bütün varlığında onun hareket ettiğini ve onunda kendinden başka bir şey olmadığının idrâki ve bu Hakkani vasıfla yaşanılmasıdır. Efendi Babam’ın, “Benzersin” adlı şiirindeki dörtlükle yazımı tamamlamak istiyorum: 

 “On sekiz bin âlemin özünden, Bakar görür isen Hakkın gözünden, Konuşursan hep Kûr’ân’ın sözünden, İşte o zaman İnsân-ı Kâmil’e benzersin.

 Gerçek kimliğin ortaya çıkınca, Zâhir bâtın, evvel, âhir bir olunca, Bütün âlemde kendini bulunca, İşte o zaman o zaman işte, kendine, Zâtına özüne, Rahmân’a benzesin.” İşte bu kişiler ancak istek ve kâbiliyette olanları kendi geçtiği yollar-dan geçirerek Hakk’ın huzûruna mir’ac ettirmeye çalışırlar. İzâfi varlıkları ölmüş, yerini Hakk’ın varlığı kaplamıştır. Yani doğdular, yaşadılar, öldü-ler, izâfî varlıkları öldü, böylece bu yolculuğa başkalarını ulaştırabildiler. 

*************

İkinci soruda kendimizden örnekler isteniyor. Gönlümden gelen birkaç nükteyi sizlerle paylaşmak istedim. Kendini var kabul etmek,  benlik ile yaşamaktır. Bu da Allah’tan perdelenmeyi getirir ki insanın kendine yapacağı en büyük zulümdür. Kendini Allah’tan (c.c) ayrı saymak ikiliğin işaretidir. Vehim ve vesvese izâfî benliği doğurur. Oysa ki hakîkatimizin Allah (c.c.) esmâsı olduğunu yakînen idrâk ettiğimizde müslimlerden oluruz. Müslimler teslim olmuşlardır. Yani benlik iddiasın-dan kurtulmuş, varlıklarında ortaya çıkan fiillerin Allah’ın (c.c.) esmâ ve sıfatlarının tecellîsi sonucunda gerçekleştiğinin farkına varmış, bu şuurla yaşarlar. Böyle bir yaşantı “Lâ ilâhe illâllah” tevhîdinin idrâkını gönlü-müze açar. Dil ile söyler, gönül ile tasdik ederiz. Z. Ü. 

Varsa üzerinde iyi bir hâl şükret ve öyle kal.

Nefsin kölesi olmaktansa Allah’ın (c.c.) kulu olurum. Nefis insanı ateşe, kulluk cennete ve cemâle ulaştırır. Acırım benlik iddiasıyla yaşarken fiziki ölümü tadanlara. Dünyanın en güzel kıyafeti kefen ile ihramdır. Beyaz kefen safiyet mertebesinin temsilidir. Arınmış nefisle Hakk’a yöneliştir. Bal arısı gibi çalışkan ol. Onun cüssesi küçük görünür göze, ürettiği şifa verir sayısız derde. Nasıl sayısız çiçekten tat alıyor ise, sen de manevî yolculuk için doldur gönül kabını. Bal arısının kusmuğu bal, seninki Kevse olur, Maide olur, ilm-i ilâhî olur, yolculara dervişlere şifa olur, dertlerine deva olur, menzile giden yol olur. Havâi nefis inciyi boyna taktırır, benimki seninkinden büyük diye hava attırır. İnciyi takmaktan gaye inciyi üretebilmektir paye. Allah (c.c.) dostunu bulunca ayrı düşürme. Yüzünü öteye gayrı düşürme. Dünyanın çekim gücünden kendini kurtar ki nefsani yaşamdan kurtulup nûrani yaşama doğru yüksel. Dervişin azığı, yol arkadaşı, ihlâs, sabır, itaat, sevgi, paylaşım, hoşgörü, samimiyet, hayâ, edeptir. Allah’tan korkmaktır. Bu sermaye ile yola çıkan derviş, bir bakar özüne, hakîkatine ermiş. Her nefes bir servet inan. “Geçen gitti, gel arkadaş, kalanı etme ziyan,” diyerek yazıyı noktalıyorum. Gönlümüzdekileri aktarma fırsatı verdiğiniz için çok teşekkür ederiz Efendim. Hayırlı geceler. Kızınız Z…. Ü…… 

(14) RE: SİZ OLSAYDINIZ.

İr……. Ak…… 25 Aralık 2012 11:57

Hayırlı günler İr…..cığım. Aleyküm selâm. Mail’ini aldım. Dosyanı indirdim, okudum. Yazıların güzel olmuş, eline, diline sağlık. Kitaptaki yerine kopyalayacağım İnşeallah. Bu vesile ile çevremizdeki kişilerin gönül âlemlerinde nerelere geldiğini de anlamış oluyoruz, Rabbımız’a şükrederiz. Herkese selâmlar. Hoşçakal. Efendi Baban. 

*************

Esselâmün aleyküm ve Rahmetullahu ve Berekâtühü.

Muhterem ve aziz Sultanım’a âciz takdimimdir.

Her birerlerimizdeki tefekkür ve düşünce âlemlerimizin ufuklarında ilâhî hakîkatlerin doğmasına ve o hakîkatlerin içinde seyr edilerek yaşanabilmesine vesile olması maksadıyla bu fakîre de gönderme lütfunda bulunduğunuz, "Siz olsaydınız," adlı hikâye ile ilgili olarak lâyıkı vechile olmayan âciz çalışmayı âtideki ek yazıyla cemil görüşlerinize sunuyorum.

Doğru ve isabetli ise Rabbim’dendir. Yanlışlık, hata, kusur ve noksan-lık nefsimdendir. En kalbi muhabbetlerimle mübarek ellerinizden sırran öper, Siz ve Sultân Annemiz’e de hürmetlerimi arz ederim.

Aşk-ı niyaz ederim Sultanım. 

************* 

ÖLDÜRDÜLER-ÖLDÜLER-DOĞDULAR-YAŞADILAR

“Eğer siz olsaydınız, kendi hayat anlayışınız içinde kelimeleri nasıl düzenlendirdiniz?” sorusunun cevâbına mesned olacak husûsusiyetler olarak:

İlâhi hakîkatleri müteselsilen bizlere kadar ulaştıranlardan öncelikle, Allah (c.c) râzı olsun. Muhyiddin İbnü’l-Arabî Hz.’lerinin Tedbirât-ı İlâhiyye adlı eserini şerh eden A. Avni Konuk Beyefendi kitabın bir bölümünde şöyle bir izahatla: ”Malûm olsun ki, her bir nefs kendi a’yan-ı sâbitesinin gölgesi ve o a’yan-ı sâbite dahi bir ism-i ilâhî’nin gölgesidir. A’yan-ı sabite hangi ilâhî ismin gölgesi ise o ilâhî ismin hazinesinde meknuz bulunan ahkâm ve asar bu âlemi kevn’de kendisinin gölgesi olan nefste zâhir olur. Ve kazâ-yı ilâhî abdin ayn-ı sâbitesinin lisan-ı istîdâd ile vaki olan talebi üzerine nâzil olur,” diyerek bizlere bir ve bir’e ait hakîkati ihbar etmektedir.

Küçük bir not; Zât’ın gölgesi olan a’yan-ı sâbite, 5 derya olarak tesmiye olunan Hazarât-ı Hamse’nin mücmel hâlidir. A’yan-ı sâbite’nin gölgesi olan nefs ise, 7 deniz olarak tesmiye olunan Nefs mertebelerinin mücmel hâlidir.

Eğer siz olsaydınız.......ifadesindeki (siz) bireysellik ve birimselliğin sahası, Rabb-ı has olan ism-i ilâhî’nin, gölgesinin gölgesi mesabesindeki nefs mertebesinin etki sahasına ait bir değerlendirmeye ait olduğu görülmektedir. Bu mertebede, hikâyeye konu olan; “Doğdular-Yaşadılar-Öldürdüler-Öldüler” kelimeleri ile ifade edilen idrâk yaşantısı ve oluşumlar, abdin/salikin lisân-ı istîdâd ile vâki olan talebi üzerine vücûd bulur.

7 denizi geçip, İbrâhîmiyet mertebesindeki, “Eslemtü lirabbil âlemiyn” teslimiyet idrâkiyle, 5 derya’ya yelken açan salik/abd bu idrâk ve yaşantıların şuurunu ancak kendi nefsinin, a’yan-ı sâbitesi mesabesindeki mürşidinin gönül ayinesinden alarak seyr-ü urûcunu yaşamaya başlar. Çünkü gerçek mânâda Hakk talibi sâlik, mürşidinin gölgesi mesabesindedir.

Tecellîyi ilâh-i olan celâli tecellîler ile öldürürler ve ölürler, cemâli tecellîler ile doğarlar ve yaşarlar. (O ki ölüm ve hayatı hanginizin daha güzel davranacağını denemek için halk etti.....67/2 Mülk Sûresi/2. âyeti) İlâhi tecellîler hiçbir an kesilmeden devam eder. 

- Nefsani, bireysellik ve birimsellik anlayışlarını öldürdüler.

- Hakk’ın varlığında fâni olduklarını idrâk ederek öldüler.

- Fenâ ile Hakk’ın varlığında kendi hakîkatlerine doğdular.

- Hakk’ın varlığı ile bâkî olarak yaşadılar.

Bakâbillah yaşantısına ait bir husûsiyeti ilme’l yakîn olarak sizlerle paylaşmanın faydalı olacağı kanaatiyle arz etmek istiyorum. Gerçek yaşantısını ehli bilir.

Mahmûd Şebusteri’nin Gülşen-i Raz adlı eserin şerhinde şâri A. Avni Konuk bu hakîkati şöyle ifade etmektedir: (sayfa 132)

“Zât-ı, ef’al, esmâ ve sıfat ile bilmek isteyen kimseler rüyada vakı’a gayr-ı mutâbık bir takım hayâlât gören şahsa mümâsildir. Ef’al, esmâ ve sıfatı Zât ile bilen kimseler ise vakı’a mütabık olarak meşhud-i hakikiyi gören uyanık kimseye benzer.” Allah doğruyu bilir ve doğruya iletir.

Hayat hikâyelerinden bir bölüm ile ilgili olarak da haddimiz olma-yarak ifade etmek gerekirse:

Bu fakîr için, fakîrin hayatına dair en önemli, en değerli ve kıymetdar oluşum: ”VE NEFAHTÜ FİHİ MİN RÛHİY” âyet-i celilesi sırrınca, venefahtü ile Cenâb-ı Hakk’ın ve venefahtünün zuhûr mahali olan Efendi Babam’ın hakîkatine seyr ile, onun paki gönlünden neş’et eden kendi hakîkatimize dair irfâniyete, kazây-ı ilâhîde takdir edildiği (A’yan-ı sâbite olarak lisân-ı istîdâdımızla taleb ettiğimiz) kadarıyla nasipdar ve tanış (arefe) olmamızdır. 

El hamdülillahi rabbil âlemiyn. Hazâ min fadli rabbiy.

Doğru ise Rabbim’dendir. Yanlış, eksik, hata ve kusur nefsimdendir. Bende-i Kenz-i İr……. 

(15) : RE: "76-5-DOĞDULAR YAŞADILAR..." HİKÂYESİ İLE İLGİLİ YORUM. 

Em….. Ak….. 28 Aralık 2012

Hayırlı günler Em…..ciğim. Hamdolsun iyiyiz. İnşeallah sizler de iyisinizdir. Hikâye hakkında değerlendirmelerin güzel olmuş, ellerine, diline sağlık. 

Zuhûrâtın da güzel. Özetle, deniz yolculuğu güzel, ilim deryasında ilerlemektir. Eski medeniyet, eski bilinen beşerî bilgilerinin yıkılmış, hükümsüz bazı artıklarının kalmış olmasıdır. Güneşin yavaş yavaş küçülüp yok olması, (Necm) yıldızında ifade edildiği gibi, benlik yıldızının ortadan kaldırılması gibi, benlik güneşinin artık hükmünün sonuna geldiği şeklinde düşünülür. Sönmekte olan nefis güneşini arkaya almak, gerçek Nûr-u Muhammediyye’ye dönüp ulaşmak ve nefsin kıyametinin kopmasıdır. Daha sonra onun da gitmesi, ancak yine deryadan Nûr-u Muhammedî’nin tekrar doğması olarak düşünülür ve ne kadar gerçek bir yaşam ifadesi olduğu görülür. Oldukça ilgi çekici ve ibret verici bir zuhûrâttır. Cenâb-ı Hakk daha nicelerini nasip eder İnşeallah. Herkese selâmlar. Hoşçakal. Efendi Baban. 

NOT=Daha sonra göndereceğin zuhûrâtlarında hangi derste olduğunu da yazarsan iyi olur.

*************

Muhterem Terzi Babacığım, Şüphesiz ki; hatalı, kusurlu, eksik ifade edilmiş ne varsa nefsimiz-dendir. Doğru ifade edilmiş ne var ise Rabbim’dendir. Padişah hikâyesi ile ilgili olarak yapmaya çabaladığım yorumu ekli olarak gönderiyorum.

Ayrıca 11.12.2012 tarihinde bu fakîre gösterilen zuhûrâtı da sizinle paylaşmak isterim. Onu da ayrı bir döküman olarak ekliyorum. Elleriniz-den hürmetle öper, selam ve muhabbetinize sarılırım.

Em….. Ak……

*************

 “Âdemî mânânın kişinin hayâl cennetinden beden mülküne inmesi ile Âdemiyyet’in âlemlerde başlı başına bir inkılâp olması ve kişide manevî hakîkatlerin idrâkinin başlaması doğum hâdisesi olarak kabul edilebilir.

Bu hakîkatler üzere yaşamını sürdürmesi, sırâtel mustakîm üzere seyr-ü sülûk’unu takip etmesi ve nefis mertebelerinden geçerek mir’acını gerçekleştirmesi ise gerçek yaşam evresidir. Bu yaşam evresini tek başına kendi çaba ve gayretiyle geçmesi mümkün olmayıp, muhakkak ki bir yol göstericinin (mürşid-i kâmilin) kapısında bulunup eteğine sarıl-ması lazımdır.

Nefis mertebelerinden geçerek tevhîd ehli olmaya namzet olan kişi artık mürşidini de öldürüp (mürşidlik vasfını aradan kaldırıp) Hakk’tan gayrı varlık olmadığını ve ne yöne dönse onun bir yüzü ile karşılaşacağı idrâkine varmış olur. Bu idrâklere varmış kişi ise ölmeden evvel ölmüş hükmündedir.”

26.12.2012 Em….. Ak……, Küçükyalı

************* 

11.12.2012  tarihli zuhûrât Muhterem Terzi Babacığım. Bu fakîre gösterilen zuhûrâtın dilimiz döndüğünce ta’rîfini sizinle paylaşmak istiyorum. Arz ederim.

“Gece vakti bir grup insanın içinde olduğu bir otobüs ile yolculuk etmiş ve sahil kenarı bir beldede durmuşuz. Otobüsten inip deniz kenarına doğru yürüdüğümüzde eski bir medeniyete ait birtakım tarihi eserlerin kalıntılarına rastlıyorum. Yüzümüz denize dönük olduğu istikamette, ufkun biraz üzerinde, güneş gurup vaktinden daha zayıf bir ışıkla görünmekte. Sanıyorum, güneş görünür olmasına rağmen vaktin gece olması, ışığının zayıflamasından kaynaklanmaktaydı. Sönmeye yüz tutmuş bir halde olan güneş o kadar yakın gibi duruyor ki, âdeta bilim insanlarının güneş patlamaları adını verdikleri girdap benzeri oluşumları görebiliyoruz. Bu girdaplar güneşin sonunun geldiğini gösteriyor sanki.

Bir an geliyor, güneşin ışığı tamamen sönüyor. Vaziyetin bir kıyamet alâmeti olduğu düşüncesiyle bizi bir endişe hâli sarıyor ve yüzümü güneşin tam aksi istikametine dönüyorum. Bu anda dolunay konumundaki Ay’ı fark ediyorum. Ancak çok kısa bir süre sonra onun da ışığı şalteri kapatılmış elektrik lambası misali sönüyor. Bu kez içimdeki endişe daha da artıyor ve bunun kıyamet öncesi son saatler olduğu hissi bende hâkim oluyor. “Eyvah,” diyorum. “Hakîkatimizi bilemeden kıyamet kopacak ve mahzun kalacağız.”  Bu düşünceler ve hissiyat içerisinde iken denizin dibinden yüzeyine doğru sarı renkte bir aydınlık beliriyor ve zuhûrât burada bitiyor. Uyanıp saate bakıyorum 03:19’u gösteriyor.”

(16) RE: BİR HİKÂYE BİRÇOK YORUM 5.

Bu…… Bu…… 28 Aralık 2012

Hayırlı akşamlar Bu…. Kızım. Sağolasın, hamdolsun, hepimiz iyiyiz. İnşeallah sizler de iyisinizdir. Hikâye hakkındaki yazı ve değerlendirmelerin güzel olmuş, ellerine, diline sağlık. Cum'a mesajın da güzel idi sağolasın. Me……'e, sana, Os…… Dede’ye çok çok selâmlar. Nüket Annen’in de selâmları vardır. Hoşçakal. Efendi Baban. 

*************

Çok değerli Terzi Babacığım, Öncelikle sizin ve annemin ellerinizden öpüyoruz. Selâm ve sevgi-lerimizle…

(Bir hikâye birçok yorum) isimli istişâre-tefekkür değerlendirmesi olan çalışmalarımızın beşincisi olan (doğdular yaşadılar hikâyesi) Eğer ben olsaydım, kendi hayat anlayışım içerisinde, “DOĞDULAR, YAŞADILAR, ÖLDÜRDÜLER, ÖLDÜLER,” cümlesini şu şekilde düzenlerdim: “Yoktular, vardılar, var sandılar, yok oldular…” Çünkü Allah (c.c.), insanı zâtında ilm-i ilâhîyye (a’yan-ı sabite) olarak programladı. Bu Zâtî bir olaydır ve a’yan-ı sabiteler varlık kokusu almamıştır. Yani burada insan ilmen vardı ama madde olarak yoktu. Yani yokluktan ilmen varlığa erişti insan. Ef’al âleminde ise bu varlığı kendinden bilen insan kendini var sandı. Ve ölüm ile rûh aslına rücû ettiğinde, yani bütün içerisinde kaybolduğunda yine yok oldu.

Bu…….. 

(17) RE: DOĞDUM YAŞADIM ÖLDÜM, ÖLDÜRDÜM.

Ha……. Ay…… 30 Aralık 2012 12:30

Hayırlı günler Me….. Nu….. Kızım. Gönderdiğin yazıların hepsi güzel olmuş. Ellerinize dillerinize sağlık. Canâb-ı Hakk daha nicelerini nasip eder İnşeallah. Herkese selâmlar. Hoşçakal. Efendi Baban. 

*************

Doğdular, Yaşadılar, Öldürdüler, Öldüler.

Ben şöyle düzenlemeyi uygun gördüm: Öldüler, doğdular, öldürdüler, ve yaşadılar.

Bu dünyaya gelirken, mânâda ölüp, madde beden ile diriliyoruz. Yani, aslımızdan ayrıldığımız için ölü hükmündeyiz. Yiyip içmekle yaşamak olmuyor. Bu dünyaya neden geldik? Gelişimizin nedenlerini bilmemiz lâzımdır. Yoksa hayvanlardan da aşağı olan, nefsani hayatın içinde boğulup gideriz. Yaşadığımızı zannederiz. 

Gerçek hayata ulaşmak için bir İnsân-ı Kâmil’den el almak gerekir. Hayatın içindeki bilincin farkında olmak için önce doğmak gerekir. Bu doğumu gerçekleştirmek için ihtiyari ölümün olması lâzımdır.

Bilerek ve isteyerek el aldıktan sonra yolumuzun gereklerini yerine getirmeliyiz. Zikirlerimizi bilinçli ve idrâkle yerine getirmeliyiz. 

Bu yolun sana verdiği ilim-irfân sayesinde her geçen gün nefsinden ölüyor ve rûhen diriliyorsun. İşte böylece manevî doğumun başlamıştır. Senin isteklerin Rabbın’ın isteği üzeredir. Senin dileğin Rabbın’ın râzı olacağı işlerdir.

Artık bundan sonra nefsinin isteklerini öldürmeye başlamışsın. Nefsinden felâh bulan, kurtuluşa erenlerdir. Rûhen diri olan artık ebedi hayata kavuşur. Ona ölüm yoktur.

 Gerçek hayat ölümsüzlüktür. Izdırarî ölüm bedenin ölümüdür. Madden ölen mânen doğar. Nefsinin isteklerini öldüren, ilmen ve rûhen yaşar. İlmin içinde yaşayan aynel müşâhede eder, Hakk-el seyreder. Seyreden aşıktır. Aşıklar ölmez.

Me……. Nu…… Kızınız.

*************

Değerli Babacığım ve Anneciğim, Nasılsınız, iyi misiniz? İnşeallah iyisinizdir. Hürmetle ellerinizden öperim. Sağlığınıza duacıyız. Bana hayat veren canlar, hep yüreğim-desiniz. Aklımda fikrimde sizin öğrettikleriniz ve sizden bana yansıyanlar geliyor.

Kendimi anlatıyorum!

Dünyaya zâhiren annemden doğdum. Mânâda öldüm. Fizik beden olarak dirildim. Aslımdan uzağa gönderildim. Dünyaya gelişim benim elimde olan bir şey değildi, Allah’ın bize olan muhabbetinden idi. Ağladık, güldük. Neyse, hep mutlu olmayı düşledik. Dünya bizim isteklerimizin üstüne kurulu idi. Sanki bir yaşam mücadelesi içindeydik. Böylece içimizdeki nefsin istekleri arzuları ile dolu yaşamımızı geçirdik. Bir gün meraktan Efendimiz’in hayatını okumaya başladım. Çok hoşuma gitti. Daha sonra namaz kılmaya başladım. Ramazanda oruç tutuyordum. Bunlar beni mutlu etti. Aradığım mutluluğu bulduğumu düşündüm. Büyük sevinç içindeydim. Hacca gittim. Sanki aradığım birşey vardı. Sohbetlere gitmeye başladık. Öğrendiklerimiz güzel, hoş ilimdi. Yine de bir arayış içindeydim. Böylece yolumuza ulaştık. Kalbim mutmain oldu. Ama bilmediğimiz çok şeyler vardı. Sonra size ulaştık. Babam, sizden el alıncaya kadar, ölü idik. O gün esas doğumun tatbîkatını yaşadık. Gerçek doğum o zaman oldu. Yavaş yavaş anlat-tığınız ilimleri anlamaya başladık.

Açılımlar olmaya başladı. Bize verdiğiniz ilmin değerini anlamaya başladık. Bize hayat verdiniz. Bu hayat ile tefekkür etmeye başladık. Nefsimizi tanımaya başladık. Kendimizi, Rabbimiz’i tanımaya başladık. Nefsin isteklerini ve tuzaklarını anladık. Nefsimizin tortularını, fazla-lıklarını arındırmak için yolumuzun gereğini yapmaya gayret ettik. Nefsimizi arındırmak için çalışmalarımıza devam ettirdik. Allah daim etsin İnşeallah! Hamdolsun. Allah sizi başımızdan eksik etmesin, size uzun ömürler versin. İnşeallah birlikte yolumuza devam etmeyi Allah’tan dileriz. Babam, senin yanında kâ’bedeyiz, tavaf ediyoruz. Allah’a yakın olduğumuz mekân ve zaman. Babam! Can babam! Rûhumuzu geniş-leten, içimizi nefis isteklerinden arındıran! Gönül kâ’besine kavuşturan babam! Konuşan Kûr’ân babam!

Me…… Nu….. Kızınız 

25.12.2012

(18) DOĞDULAR, YAŞADILAR, ÖLDÜRDÜLER, ÖLDÜLER. 

İsimsiz…… 25.12.2012

Cenâb-ı-Allah, “beni zikredin, bende sizi zikredeyim,” diyor. 

Şeriat mertebesi: “Beni hatırlayın, beni anın, bende sizi hatır-layayım.” Hakk’ın kulunu hatırlaması, kulunun huzûrda olduğunu bilme-sidir. Her zaman Hakk’ı andığı, hatırladığı vakitlerde kul ile Hakk arasın-da bağ oluşur. Dua eder, Hakk’ı talep eder, davetine icabet eder. Birin iki görünmesi, zikir eden ve zikir edilen mahalli gösterir.

Târîkat mertebesi: Hakk kuluna muhabbetini verdiği için, kul Hakk’a yönelir. Hakk’ın muhabbeti ile hatırlar zikreder. Bu muhabbet onu Hakk’ın sevgisiyle kaplar. Kul, içindeki sevgi ile her zaman Hakk’ın huzûrunda olduğunu düşünür. Hakk’ın edebi ile edeplenir. Yaşamını huzûrda olduğunun bilinci içinde geçirir.

Hakîkat mertebesi: Bu mertebede zikreden Hakk’tır. Zikir edilen de Hakk’tır. Kulun fenâ olması, kulun varlığı yok olduğu için, zikir eden de edilen de Hakk’tır. Hakk Hakk’ı görür. Hakk’tan gayrı hiçbir varlık yoktur. Zikir odur ki fikir olsun, ikiliği ortadan kaldırsın. Kuldan zikreden Hakk’tır. 

Marifet mertebesi: Bu mertebede fiili yaşam yoktur. İlmi hayat var olduğu için, zikir eden, zikir edilen olamaz. Sadece zikir kalır. Hakk zikir’dir. Kelimeler yok, ilim vardır. Sadece bu mertebede tekliğin şânını ve şeenleri zikr zevkine ulaşır. Hakk’ın tecellîleri zikirdir. Sıfat, isim ve fiilleri zikrin sûretleridir.

“Ve onun zürriyetinide bâkî olanlardan kıldık.” Zâtî âyettir. Ulûhiyyet mertebesinde ilmi programın verilişini anla-tıyor.

Zürriyet: soy, kuşak, nesil, demektir.

Bâkî: ebedi, sonsuz, ölmez, sonu gelmez, demektir.

Şeriat mertebesinde: Hakîkat-i Muhammediyye mertebesinden ilk gelen Âdem (a.s.) ve onun evlâtları ve bu güne kadar gelen insan nesilleridir. Kan bağı olan kişilerin her biri...

Târîkat mertebesinde: Efendimiz (s.a.v.) ve onun soyundan gelen evlâtları ve ashab-ı kiram, bu günlere kadar gelen ârifler, ârif-i billâhlar, evliyalar, veliler ve kâmil insanlardır.

Hakîkat mertebesinde: “Kendini bilen nefsini bilir, nefsini bilen de Rabbini bilir.” Bu âlemde Hakk’tan başka hiçbir şey yoktur. Zürriyyet de O’dur, bâkî olan da... Kendinden kendine tecellî eder. Bu mertebede veren de O’dur, alan da O’dur. Bu devamlılığı yürüten Hakk’tır. Onun şânının gereği sonsuzluğunu anlatan, aktaran yine kendisidir. Her şey O’dur.

Marifet mertebesinde: Cenâb-ı Allah’ın Hakîkat-i Muhammedî mertebesinden, hâl diliyle dileyen a’yanlara bahşettiği ilmi programdır. Ezelde onun ilâh-i nefhasını taşıyacak, a’yan-ı sabitenin bu nefhayı yayması, ebedi hayatın içinde gark olmuş durumda yaşamını dilediğine vermesidir. 

(19) DOĞDULAR, YAŞADILAR, ÖLDÜRDÜLER, ÖLDÜLER. 

Ce……. 1 Ocak 2013 16:56:16

Hayırlı akşamlar Ne……. Kızım. Hayırlı senelerin olsun! Yazıların güzel olmuş, eline, diline sağlık. Cenâb-ı Hakk daha nicelerini nasip eder İnşeallah. Bu çalışmaların nasıl ufuk açıcı olduğu ve ilmî tecrübe kazandırdığı açık olarak görülmektedir. Herkese selâmlar. Nüket Annen’in de selâmları vardır. Hoşçakal. Efendi Baban. 

************* 

Hayırlı akşamlar Efendi Babacığım, Saygıyla ellerinizden öpüyor ve Nüket Annemiz’e de çok selâmlar ediyorum. Göndermiş olduğunuz ödevi elimden ve zikrimden gelenler ile cevaplamaya çalışacağım.

BİSMİLLÂHİRRAHMÂNİRRAHÎM.

Kûr’ân-ı Kerîm âyetleri dört kanaldan hitap eder. Bu dört kanal ef’al, esmâ, sıfat, ve zât mertebesi kanallarıdır.

İnsân-ı Kâmil Kûr’an-ı Kerîm’in ikiz kardeşidir; bu âlemde Hakk’ın en büyük aynasıdır. Doğuşumuz Hakk’tan halka iniştir. Hakk tarafından 18 bin âlemi aşarak dünyaya Âdem sûretiyle geçişimizdir. Bu da zaruri seyrimizdir. İnsanın yapısında 4 ana hakîkat vardır: beden, rûh, nefs, ve akıldır.

RÛH: Kur’ân Zât’tır. Bunun tecellîsi Zât-i zuhûrdur. “Hakk” esmâsı ile Hakk’tan dünyaya gelişimiz ve “Hay” esmâsı ile dirilişimizdir. Mânâdan maddeye olan bağlantı kontrol “Emir” ile yani “Rûh” ile oluyor. Halkiyyet Rûhu 4 kısımdır:

- Rûh-u madenî

- Rûh-u nebatî

- Rûh-u hayvanî

- Rûh-u insanî

Ve 4 emri namaz kılarak eda ediyoruz. Tevhîd ehli olup müşâhede etmeliyiz ve O’nun vechinden başka her şeyin helâk olacağını ve O’na döneceğimizi bilmeliyiz. 

“Kahhar” esmâsı ile yaşarken nefsimizi kahredip öldürmeliyiz. Gönüldeki masivaları boşaltıp “Nûr” doldurmalıyız.

DOĞUŞ-YAŞAYIŞ-ÖLDÜRMEK-ÖLMEK

Bu 4 kelime yaşayışımız ve seyrimizdir. Âdem (a.s.)’dan Muhammed (s.a.v.) Efendimiz’e kadar uzun ve tek seyirdir. Cenâb-ı Hakk’ın önce âlem-i rûhu, oradan âlem-i nûru, en son da cisimler âlemini zuhûra getirmesidir. Bizler Allah'ın zâtından geldiğimiz için bu âlemde önümüzde duran deryayı görüyoruz. Deryadaki en küçük birim dahi bütünün aynıdır. 

Kişinin kendi kimliğinden haberi olmayan zerrelerdir. Bu hakîkat ile yola çıkarak dönüş yoluna girmemiz gerekir. Âdemliğimizi idrâk edip, Hakk yolunda yükselmeye başlamamızdır. Ve yaşayışımızdır.

ELESTÜ BİRABBİKÜM'e verdiğimiz cevâbı unutmamalıyız. ÖLMEDEN EVVEL ÖLMELİYİZ. HAKK’LA BÂKÎ OLMALIYIZ. 

Kâlp bir başka âlem içindir. beden de burası içindir. Bedeninle dünyada ol ama kalbinle âhirette...

Kendi Hayatımdan bir bölüm:

Biz üç arkadaş AVAM iken dini kitap satan Ömer Amcamız’a gider, sohbetini dinlerdik ve bazı sorular sorardık. Bize bir kitap verdi. "LÂDİKLİ AHMED AĞA" kitabın adı. Canlı evliya bu zamanda yok zannediyordum, çok etkilendim. 3 arkadaş bir araya gelip bu kitabı okuduk ve “acaba yaşadığımız şehirlerde Allah’ın bir veli kulu var mı?” diye düşündük. Ömer Amca bize müjdeli haber verdi. 3 kişi var dedi. Bizler bu 3 kişiyi de ziyaret ettik, birine intisap ettik. 4 sene sonra kendisi Hakk’a yürüdü. Arayış içindeydim. Allah TERZİ BABAM’IN elini öpmeyi nasip etti ve ilk defa katıldığım sohbetinden çok feyz aldım. Allah sizin evlâdınız olmamı nasip etti. Elhamdülillâh. Hürmetle ellerinizden öperim. N…..P…… Ba…… 

(20) RE: DOĞDULAR, YAŞADILAR, ÖLDÜRDÜLER, ÖLDÜLER, HİKÂYESİ

Ku….. Po….. 1 Ocak 2013

Hayırlı akşamlar ve hayırlı seneler Em…..ciğim. İnşeallah bu sene daha çok umduğuna nâil olursun. Yazın oldukça güzel olmuş, ellerine, diline sağlık. Dosyasına aktaracağım. Yazılar yavaş yavaş gelmeye devam ediyor. “Her zorlukla bir kolaylık vardır,” hükmü ile Cenâb-ı Hakk hâdiselerin üstümüzden geçişinde bizleri  ezmemesi için kolaylıklar nasip etmektedir. Eğer bu ve herkeste başka olan benzeri sıkıntılar olmasa dünyadan "ham ervah-nefisler" olarak gider öyle kalırız, çünkü orada dozunda pişirecek ateş yok, ancak yakacak ateş vardır. Hakkında hayırlısı. Tespitlerin güzel olmuş. Bunlar da zorlukların kazançları olduğu böylece tahakkuk etmiş olmaktadır. Babana, annene, ablana ve herkese selâmlar. Hoşçakal. Efendi Baban. 

*************

Selâmün aleyküm Efendi Babam, Ekte arzu etmiş olduğunuz hikâyeyi gönderiyorum. Hayırlı günler dilerim. Em….. Ku…..

*************

BÖLÜM 1: DOĞDULAR, YAŞADILAR, ÖLDÜRDÜLER, ÖLDÜLER

Soru: Eğer siz olsa idiniz kendi hayat anlayışınız içinde bu cümleyi nasıl düzenlerdiniz?

Yukarıdaki soruyu cevaplamadan önce bu cümlenin ve bu cümleyi oluşturan hikâyenin ne mânâya geldiğini anlamaya çalışmak gerekiyor.

DOĞDULAR

YAŞADILAR

 ÖLDÜRDÜLER

ÖLDÜLER

LÂ

İLÂHE

İLLÂ

ALLAH

ŞERİAT

TARİKAT

HAKİKAT 

MARİFET

Yukarıdaki tabloda da görüldüğü üzere bu konuyu çıkış noktası bir olan iki ayrı yönden beraberce incelemeye başlayalım:

(1) Doğdular: Doğmak Â’mâ’iyyet’te görünmez, bilinmez vücûd dalgaları hâlinde iken esfelde görünür, bilinir hale gelmek demektir. İşin başı, temeli olması yönüyle şeriatı, Â’mâ’iyyet’ten zuhûr olması yönüyle de Lâ’yı anlatmaktadır. 

(2) Yaşadılar: Yaşamaya, hayatta üzerimize gelen sevinçli ya da üzüntülü hâdiseleri tecrübe etmek ve bu hâdiselerle başa çıkabilmek için çeşitli yollar geliştirmek olarak bir tanım getirebiliriz. Bu noktada edinilen tecrübeler ve geliştirilen yollar bizim put(lar) edinmemize ister istemez yol açacaktır. Bir işte başarıya ulaştıkça başarılan işi put ederiz. Bir kişiyi sevince, onu put ederiz. Manevîyatta ise makamın zuhûr noktası olan duruma göre halîfe, rehber, şeyh, efendi, mürşid, nebî, resul… tatbîkatının görünme noktası olan kişiyi put ederiz. O kişiyi put etme hâli arttıkça, onun her söylediğini ayrı ayrı put etmeye başlarız. Yani doğurgan olan ilâhenin yeni ilâh ve/veya iâheler doğurmasına yol açmış oluruz. Târîkat mertebesinin özelliği gereği bu put edinme hâli beşer putlardan manevî putlara dönüşür. Padişahın tatbîkatında “biraz kısaltın” hükmü ile ileri nesillere onu put edecek aynı zamanda da ona put olabilecek kalın kalın ciltlerin daha hafif hacimli hale gelmesi şeklinde gerçekleşmektedir. Kesâfetten letâfete geçmeye başlamak da burada olmaktadır.

(3) Öldürdüler: Yaşadılar mertebesinde yaşanma esnasında edinilen putları yıkma yeridir. Her öğrenilen hakîkat yeni bir putun öldürülmesini sağlar. Bu husûsu padişah açısından ele alacak olursak; onunla ilgili önce ciltler dolusu yazı yazılmışken “kısaltın!” emrini vererek o yazılanların benliğinden kurtulma hâlini tatbik etmiştir. “Bana bir adım yaklaşana ben on adım yaklaşırım,” hükmü gereği onun “kısaltın!” emri ile o bir sürü cilt 1 cilde inmiştir. Yani Allah yazmakla görevli kişilere, yazmış olduklarını, padişahın O’ndan talebi üzere, 1 ciltte özetleyebilecek kadar ilham etmiştir. İşte “İllâ” yani “ancak” mertebesinin hükmü gereği teke inme hâli burada görülmektedir.

(4) Öldüler: Bu mertebeyi de önce padişah açısından ele alarak başlarsak; padişah bu 4 fiilden oluşan tek cümleyi görüp, “şimdi olmuş,” diyor. Burada padişahın hayatını anlatan bu cümlede padişah henüz ölmediği halde “öldüler” fiilini “şimdi olmuş” diyerek kabul ediyor. Demek ki buradaki ölme hâli ölmeden evvel ölmeyi (mutu kalbe ente mutu) anlatıyor. İşte marifet bu hâli giyinebilmektir. Bu hâli ise kişi “ben bunu giyiniyorum” diyerek giyinemez. Hakk kulda giyinir. Yani diğer bir deyişle, Ene’l Hakk sırrının kulda zuhûr bulmasıdır. Yani geriye ancak Allah kalır. Esasında zâten başından beri öyledir; ama biz bunun ne kadar bilincinde isek o kadar o hâli yaşarız.

 Yukarıdaki anlayış dahilinde ele alındığında bu cümlenin Kelime-i Tevhîd’den başka bir şeyi anlatmadığı görülmektedir. O halde bu cümleyi düzenlemek demek Kelime-i Tevhîd’in doğru bir söz dizimine sahip olmadığını iddia etmek olur ki zâten böyle bir şey mümkün olamaz. O halde acaba bu soruyu soran makamın soruyu sormadaki arzusu bizim cümleyi kendi hayatımıza göre düzeltmemizden ziyade ekmel mükemmel düzenli olan cümleye göre kendi hayatımızı düzeltmemiz gerektiğine işaret etmek olabilir mi?

BÖLÜM 2: KENDİ HAYAT HİKÂYEMİZDEN BİR BÖLÜM

Bir önceki bölümle ilgili açılma 76-5 doğdular yaşadılar hikâyesi adındaki dosyayı okur okumaz gerçekleşirken, bu bölüm sözde kendi hayat hikâyem olmasına rağmen tam 69 gün sonra açıldı. 

Bu hikâye bir klüpten bir başka klübe transferim ve o klüpte geçirmiş olduğum 2 yılı kapsamaktadır. Bulunduğum klüpte çeşitli problemler yaşıyordum ve hedefimin daha yüksek olmasından dolayı bir başka klübe transfer olma niyetim vardı. Buna uygun olarak da transfer olmayı arzu ettiğim klüpten bana teklif geldi ve sezon sonu itibâriyle de transferim gerçekleşti. Her ne olduysa da zâten ondan sonra olmaya başladı. 

Transfer olduğum klüpte can ciğer arkadaşım diyebileceğim takım arkadaşlarımın tamamı, senelerce milli takımda beraber pek çok şeyi paylaşmış olduğum kişiler, benim transferimle birlikte, benimle alâkası olmayan bir konudan dolayı bana düşman oldular. Hatta benim klüpten kaçıp gitmem için takımın küçüklerini bana karşı kışkırttılar. Takımın antrenörü de yine benimle alâkası olmayan bir konudan dolayı yaşanan bu hâdiseler karşısında bana düşman olan bu oyuncuların yanında yer alacak her türlü hareketi gösterdi. Sonuç olarak özetle hakîr görülme tatbîkatı 2 sene boyunca o klüpte yaşandı. Olayları anlamlandırmaya her ne kadar çalışsam da o zamanlar buna yeterli bir anlam getirememiştim. Daha sonraları her peygamberin kendi hayatında haksız yere tahkir edildiği, zulme uğradığı, dolayısıyla Hakk yolunda ilerleme gayretinde, niyetinde olanların da bu manevî neşe ile neşelenmesi kadar doğal bir şey olamayacağı gerek lâfzen gerek ilham olarak bildirildi. Ancak son zamanlara kadar bu hikâyeyi yazmamı sağlayacak gerekli olan husûs henüz bildirilmemişti. Nasip bu güneymiş.

Henüz bu olaylar olmadan evvel, transfer olmamdan evvel, bana düşman olan o arkadaşlarımla konuşurken bir konu açılmıştı: Maça çıkarken takım için mi oynamak doğrudur, yoksa kendin için mi? Arkadaşlarım doğru olanın takım için oynamak olduğunu ileri sürüyorlardı. Bense kendin için oynamanın doğru olduğunu söylüyordum. Onların takım için oynama husûsundaki argümanları takımın kazanmasının herkese yarar sağlayacağı, kendin için oynamaksa egoistliğe götürüp maçta kendini başarılı gösterip takımın mağlubiyetine sebep olacağıydı. Benim argümanımsa, kendisi için oynayan kişinin yapacağı en akıllı hareketin takımın kazanmasını sağlayacak işi yapmaktan geçtiği, takımın kazanamaması hâlinde kimsenin aklında o kişinin harika oyununun kalmayacağı, aksine tabelâdaki mağlubiyet skorunun akıllarda kalacağıydı. 

Bununla birlikte ikinci bir argümanım daha bulunmaktaydı. O da kişi takım için oynarsa takımını değiştirdiğinde kafasındaki takım mantığının (putunun) yıkılacağı ve dolayısıyla eski oyununu oynayamayacağı. Halbuki kendisi için oynarsa nereye giderse gitsin aynı performansı sergileyebileceği idi. Ancak bugün anlıyorum ki ne takım için ne kendin için; yaptığın işi Allah için yapmak en hayırlısıdır. O gün o olanlar olmasaydı, yıllardır ilme’l söylenen bu söz bu gönülde vücûd bulamayacaktı. Allah râzı olsun.

Em… Ku… 

(21) RE: 76-5 DOĞDULAR- YAŞADILAR.

Se…… So…… 5 Ocak 2013

Aleyküm selâm Se…. Kızım. Hamdolsun şimdilik iyiyiz. İnşeallah sizler de iyisinizdir. Gönderdiğin yazını aldım, oldukça güzel olmuş, eline, diline sağlık. Gelişmelerini gösteriyor. Onu da dosyasına aktaracağım. Yazılar gelmeye devam ediyor, bitince bir dosya hâlinde kitap olacak, ben de toplu olarak sizlere göndereceğim. Herkes herkesin görüş ve düşüncelerinden istifade etmiş olacak. Ancak yazıların kime ait olduğu ihtiyâten bizde saklı olarak kalacak. Cenâb-ı Hakk daha nice idrâklere erdirsin İnşeallah. Hayırlı akşamlar, herkese selâmlar. Nüket Annen’in de selâmları vardır. Hoşçakal. Efendi Baban. 

*************

Esselâmü aleyküm. 

Efendi Babamız, nûrlu ellerinizden hürmetle öperim. Himmetinizle, “76-5 doğdular, yaşadılar,” hikâyemizi âcizâne tefekkür etmeye çalışa-cağım. Varlığınız için Rabbimize sonsuz hamd ve şükrederim. 

Se-So 

*************

Efendi Babamız, Sizin kızınız olduktan sonra, himmetinizle cümleyi şu şekilde düzenlerdim. Doğdular-Yaşadılar hikâyemizdeki padişaha, nefs merte-belerini bitirmiş, beşerî varlığından tamamen soyunmuş, beş hazret mertebesini sırasıyla yaşayan ve  İnsân-ı Kâmil olan birisidir, diyebilir-iz. Bu hikâye ile padişahın tüm varlığı beş mertebede sırası ile nasıl müşâhede ettiğini anlıyoruz.

Önce Tevhîd-i Ef'al âleminde yaşayan padişah, kendinin, ceddinin hatıralarının ve savaşlarının kalıcı olması ve diğer nesillere ulaşması için yazarları topluyor. Yani kendi varlığında  tevhîdi oluşturmaya çalışıyor.

(1) Kendisine ciltler içine kaydedilmiş bilgiler geliyor. Hepsini güzel buluyor. Kendi  ilâhî varlığı ile Ef'âl âlemini birleştiriyor. Gönül âlemi nûrlanıyor, fakat yolculuğu devam ediyor.

(2) Biraz daha çalışarak asıl olan metinden hâdiselerin değerlerine göre bazılarını çıkartarak kendisine daha küçük hacimli ciltler hazırlamışlar. Tevhîd-i Esmâ mertebesi, filleri meydana getiren isimleri birliyor. Yani varlığın Allah’ın güzel isimlerinden kaynaklandığını idrâk ediyor. Gönül âlemi daha da nûrlanıyor. Bir mertebe daha yükseliyor.

(3) Kendisine tek cilt hâlinde bir kitap sunuluyor. Bu sefer de Tevhîd-i Sıfat isimlerin kökenlerinin Allah’ın sıfatlarına dayandığını,  her şeyin aslında bu sıfatlardan (Hayat, İlim, İrâde, Kudret, Kelâm, Semî, Basar) kaynaklandığını idrâk ediyor. Bir mertebe daha yükseliyor.

(4) Görevliler sayfa üzerine Doğdular-Yaşadılar yazmışlar. Padişah burada  sıfatların kökenlerinin Allah’ın zâtına dayandığını ve varlıklarını O’ndan aldığını idrâk ediyor. Tevhîd-i Zât mertebesinde, kendi zâtının aslında Allah’ın zâtından başka bir şey olmadığını idrâk ediyor. İzâfi varlığını kaybediyor. Onun yerine Hakkani varlığını, zâtını bulmuş, Hakk’la bâkî, bakâbillah olmuştur. Artık bu kimseler ölmezler. Çünkü ölmeden evvel ölüp daha bu dünyada iken Hakk’la ve Hakk'ta dirilmişlerdir.

(5) Padişahın rahmetlik olması ise Kâmil İnsân olması anlamındadır. “Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” İçi ve dışı Hakîkat-i Muhammediyye ile bezenmiştir. 

(22) RE: BU SENEKİ HİKÂYE.

Ta……. Ka….. 11 Ocak 2013 11:47:28

Efendim, saygıyla ellerinizden öpüyorum. Bu seneki “kendi hikâye-miz” konusu için yazdıklarımı gönderiyorum, sağlıcakla kalın. 

Ta……. Ka……

*************

Kendi hayatımızdan bir bölüm.

Üniversite yıllarına kadar bulunduğum aile ortamı ve çevremizdeki şartlar içerisinde oruç, babaannemin kıldığı namaz ve geçen cenazeler için ayağa kalkmaktan başka din konusunda dikkatimi çeken bir şey ve bir uğraş içinde bulunduğumu hatırlamıyorum. 

Nihayet üniversite hayatının başlaması ile bulunduğum çevreden ilk defa dışarıya çıktım. İlk zamanlar telâş içerisinde başlayan bu yeni yaşantı yavaş yavaş oturmaya başlayınca, yeni arkadaşlar da hayatıma girdi. Eğitim gördüğüm şehir uzak bir şehir olduğu için yurtta kalıyordum. Orada aynı odada kaldığımız yeni arkadaşlardan biri sürekli elinde Neyzen Tevfik kitabı ve dilinde İnsân-ı Kâmil hikâyeleri, o anlatı-yor ve ben de hayranlıkla dinliyordum. Bu şekilde başlayan manevî âleme yolculuk, okulda diğer namaz kılan ve dinî işlerine yatkın olan arkadaşlar ile olan yakınlaşmalar ile üniversite yaşantısı bitene kadar çok ileri düzeyde olmasa da sürdü. Üniversite sonrası da bir müddet devam eden bu yaşantı, iş hayatı, sosyal hayat derken bir müddet sonra geride kaldı. Ancak kitaplıktan Neyzen Tevfik kitapları ve gönlümden İnsân-ı Kâmil hikâyeleri hiç çıkmadı. Tabi ki genellikle her başım darda kaldı-ğında düşünüyordum bunları. Yoksa normal yaşantı rahatsızlık vermeden ve neşe içinde geçerken çok aklıma geldiklerini söyleyemeyeceğim. 

Neyse, yıllar geçti, bir kızım oldu, ve onunla ilgilenme süreci başladı. Bir gün onunla alışveriş için Ki-pa markete gitmiş idik (Kudret (ق) Kaf’ının takdir edilene bağlantısı (ب) ile). Kitaplar ve çizgi film videolarının olduğu reyonda kızım kendisi için birşeyler araştırırken, ben de ayakta durmuş olduğum yerde çevreye bakıyordum. Birden kitap rafında “Sufizm’in Gizli Öğretisi” isimli bir kitap gördüm ve aldım. Hemen okudum tabi. Daha sonra, kitabın içeriğinden ziyade, Hz. Mevlânâ (k.s.) ve Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyîddîn İbn-i Arabî hakkında bu kitapta geçenler ile ilgilendim, bu vesileyle onlara yöneldim. İki-üç yıl süren bu ilgi sonucunda, günümüzde tasavvuf hakkında bilgi sahibi daha birçok kişiyi de takip ile öğrendiklerimden yola çıkarak yoğun riyâzet, ibâdet ve zikir dönemi başladı ve 85 kilodan 65 kiloya kadar zayıfladım. Fakat bunları yaparken, “ne zaman bu ilimler hakkında okumaya başlaya-cağım, ne zaman ilmi olarak bir şeyler kazanacağım,” diye de sürekli düşünce hâlindeydim. 

Bir müddet sonra nihayet Abdülkerîm Cîli hazretlerinin İnsân-ı Kâmil isimli eseri hakkında araştırma yapmaya başladım. Okuduğum Mesnevî-i Şerîf şerhleri duygusal olarak benim için gerçekten anlaşılabilir nitelikte idi. Muhyîddîn İbn-i Arabî hazretleriyle ilgili ise anlatmak istediklerini iyi bir şekilde ifâde edecek bir eser okumamıştım. İnsân-ı Kâmil isimli kitabın ibâreleri Türkçe, güzel ve anlaşılabilir olmasına rağmen mânâ yönünden hiçbir şey anlamıyordum. Bu şekilde bir şeyler anlama uğraşında iken internette 100 sıfırlı bir sayıyı kısaltmak için kullanılan kelimeden ismini alan (Google) sitesinde yani 1’in kesret hâli içinde “İnsân-ı Kâmil” diye yazarak arama butonuna bastım.

İşte gerçek anlamda her şey bundan sonra başladı. Çorlu’da ikâmet ettiğim için çıkan sonuçlar içerisinde ilgimi çeken ilk şey “Necdet Ardıç Tekirdağ” ibâresiydi. Siteyi açtım ve bu şekilde ulaştığım sohbetleri dinlemeye ve kitapları okumaya başladım.

Zannediyorum 4 ay gibi bir süre, hemen hemen her gün bu sohbetleri dinliyor ve kitapları okuyordum. Nihayet Tekirdağ’a gidip, Terzi Baba ile tanışıp, sohbetlerine katılmaya karar verdim. 2009 yılının aralık ayının ilk haftası kendisini ziyârete gittim ve hâlimi anlattım, dinledi, ikrâmda bulundu. “Bundan sonra ne yapayım Efendim,” dedim. İrfan mektebi kitabını vererek birinci dersten başlamamı söyledi. 

O güne kadar aşırı riyâzet, ibâdet ve zikir ile ne kadar yol aldım bilmiyorum fakat o günden beri oturduğum yerden sürekli değişen manzaraları seyrediyorum. O güne kadar olan bütün hayat silindi gitti, artık yepyeni, her ânı, her zerresi, İnsân-ı Kâmil muhabbetiyle dolu bir hayat başladı (Allah’ım ayırmasın). 

Ne zaman ilim öğreneceğim diye düşünürken, öyle bir deryâya girdim ki, “şu dünyâda 1.000 sene ömrüm olsa her ânını bu ilim deryâsı doldurur, hatta bir o kadarı daha olsa yine de bu vakit yetmez,” diye düşünüyorum. 

31/LOKMÂN-27 “Ve lev enne mâ fîl ardı min şeceretin aklâmün vel bahru yemuddühü min ba’dihî seb’atu ebhurin mâ nefidet kelimâtullâhi” 

(31/27) “Muhakkak ki: Eğer yerde olan ağaçlar kalem olsa, deniz de -mürekkep olsa- ona arkasından yedi deniz de yardım eylese yine Allah'ın kelimeleri -yazılmakla- tükenmez. Şüphe yok ki, Allah Azîzdir, hakîmdir.” 

*************

Efendim saygıyla ellerinizden öpüyorum. Bu seneki “Doğdular-yaşadılar-öldürdüler-öldüler” konusu için yazdık-larımı da gönderiyorum, Word olarak eke de koydum, sağlıcakla kalın. 

Ta…….. Ka……

(DOĞDULAR YAŞADILAR ÖLDÜRDÜLER ÖLDÜLER) Aşağıda anlatılmış olan mânâlar üzerinden hareketle bir şeyler yazmak istiyorum:  

Eğer cisimler âlemi su üzerine olmasaydı, onların maddesel bedenleri çöküntüye uğramaz, yani öldükten sonra çözülen parçaları tortuların suyun içinde dipe çökmesi gibi toprağa çöküp karışmazdı. Ve diri olanın çökmesi de hayat iledir, yani onu bâtınından muhafaza edip diri kılan hayat kesildiği anda bu şehâdet âlemindeki diriliği biter. 

Cenâb-ı Hakk’ın sıfatları ancak özet olarak akılda bir kavram olarak bilinebilir, detaylarının bilinmesine ve idrâk edilmesine imkân yoktur, çünkü her bir sıfatı sonsuzdur. Dünya yaşantısında ise bu sıfatlara zuhûr yeri olan insan ancak kendi sınırlı varlığı içerisinde sonsuz olan bu sıfatlardan aldığı sıfatlar ile sıfatlanır. Ancak insanın şânı yokluk üzerine olduğundan, nefsânî benliği ile kullandığı bu sıfatlar ile hiçbir zaman vasıflanmış olmaz. Ancak o sıfatlar ile vasıflandırılan şeyin aynısının kendisi olduğunu idrâk edene kadar.  Çünkü sıfat o sıfatı alanın bağlısıdır, ona tâbîdir, sıfat alanın bulunduğu yerde sıfat vardır ve onun olmayışı ile de yok olur. 

*************

Bir çocuk kâbiliyeti dolayısıyla isti’dâdında olan futbolculuğa başlar. Ancak bu iş için dünyâ âleminde sadece zâtı ve sıfatları yeterli değildir. İsimlerini ve bunların gereği olarak fiillerini çalıştırmalıdır ki bu futbolculuk sıfatı kendisinden en iyi şekilde gözüksün. Bunun için sürekli idman yapar, hocalarının dediklerini en iyi şekilde uygulamaya çalışır. İsim ve fiil tecellîsi olan idmanlar kesildiği anda, kemâli ile futbol oynama sıfatı kendisinden yavaş yavaş ayrılmaya başlar ve bir müddet sonra tamamen kesilir. Artık futbol oynamanın en kemâlli hâli olan profesyonellik ve büyük stadlarda büyük takımlar ile celâlî sıfatları yüksek dozda futbol oynayamaz hâle gelir. Kendi çapında oynamaya başlar ki zâtî sıfatı olan futbolculuk yine kendi zâtı ile sınırlı bir sıfata dönüşür. Onun yerine, daha genç, daha dinamik olarak yetişen yeni nesil bu celâlî sıfatlar üzere yüksek dozda futbolculuk sıfatını sürdürürler ve bu sıfatın bu şekil üzere açığa çıkması hiçbir zaman tükenmez, ancak değişen birimlerdir. 

Sıfatlar bu şekilde, birimlerden açığa çıkan isimler ve fiiller ile her an kemâlini bulur. Sıfatların yeni gelen tecellîler ile sürekli kemâlde oluşu onların yaşamalarıdır. Bu tecellîler yerini yenilerine bırakmaya başla-dıkları andan itibâren buldukları bu kemâl ölmeye başlar ve yerine daha kemâlli olarak yeni tecellîler ile doğuş başlar. Her şeyin i’tidâl üzere oluşu da bu tecellîlerin devamlılığında, eski birimlerin kemâlde eksilmeyi yeni birimlerin ise kemâlde artışı kabul edebilmeleri yönündendir. Çünkü kemâle dönük olan irâde tecellîsi hiç durmadan devâm etmektedir ve hiç durmadan devâm eden bu tecellîyi bu hâli üzere kabul edecek bir birim yoktur. 

Alt ve üstün Cenâb-ı Hakk’a nispet etmesinin bir sırrı da burada yatmaktadır. Hadîs-i şerîfte belirtildiği üzere “Eğer bir ip sarkıtsanız, Allah’ın üzerine düşerdi” ifâdesi “O hevâsından söylemez. Onun söyledikleri ancak ona vahyolunandır” (Necm, 53/3-4) âyet-i kerîmesi gereğince Cenâb-ı Hakk’ın vahyettiği sözler olunca, Cenâb-ı Hakk altlığı kendisine nispet eder ki, devamlılık üzere gelen tecellîler karşısında birimin kemâl noktasından sonra düşüşe geçmesinin dahi Cenâb-ı Hakk’a nispetidir. 

Dünyâ sistemine uygun bir beden elbisesi içerisindeki birimin hem en kemâlli şekilde futbolcu olması hem de olmaması aynı anda olacak bir şey değildir. Ya’nî i’tidâl aynı anda ya en kemâlde olmak ya da olmamak değildir. En kemâle çıkabilme ve oradan geri dönebilme oluşumunu uygulayabilmektir. Bu nedenle doğum ve ölüm arasında i’tidâl üzere oluştur aslında bu dünya yaşantısı. Çünkü zâhirî doğum ile bâtınî ölüm yaşanırken, bâtınî doğum ile de zâhirî ölüm gerçekleşmektedir ki hiçbir zaman zâtî olarak ikisinin bir arada olması mümkün değildir. Ancak isimlerin ve fiillerin faaliyete geçmesi sonucu oluşan dünya yaşantısında insan bedeni denilen oluşumda faaliyete geçmeleri ile o bedene has bir i’tidal oluşur. Bunun sebebi de insanın gelen tecellîleri değişken olarak kabul edebilmesidir. Yoksa insan zâtı itibârı ile ya zâhirdir ya da bâtın. Hem zâhirden hem bâtından oluşmuş bir birim yoktur. İnsan ancak isimlerinin ve fiillerinin birleşimlerinde birbirine zıt olan hükümleri taşır.      

Kişisel olarak gelişen bu hallerin bir üstü olarak ise, kuşaktan kuşağa gelişerek değişmekte olan istîdâdları ve her kuşağın kâbiliyetleri çerçevesinde bu istîdâdları faaliyete geçirmelerini söyleyebiliriz. Çok çok gerilere gitmeden, şu an dahi yaşamakta olduğumuz hâl üzere, bu örneği vermek istersek eğer; yeni gelmekte olan neslin elektroniği kabullenme ve kullanma üzere olan istîdâdı, kâbiliyetleri ile kabul edip geliştirmelerini söyleyebiliriz. Oysa tam bir genellik üzere yukarıdan baktığımızda, bu neslin bir öncesi, hele hele onun da bir öncesi, elektronik yerine tamamen mekaniğe yönelmekteydi. Yemek yapımını, çamaşır yıkamayı, bulaşık yıkamayı, uyumayı, uyanmayı, sosyal olmayı vb. hallerin hepsini tamamen elektroniğe devretmiş bir neslin gerisinde bıraktığı nesil ise yazı yazmak için daktiloya, tik takli saatlere, merdaneli çamaşır makinalarına ve bunlar gibi mekanik araçlara yönelmiştir. Onların bir önceki nesilleri de bu şekilde kıyaslanabilir. Oysa tecellî birdir ve devamlılık üzeredir. Gelen tecellî içerisindeki ilim, hayat, irâde gibi ana esaslara bağlı istîdâdları yardımcı isimler kanalıyla kabul etme kâbiliyetidir ki bu onları bir sonraki aşamaya taşıyan da birimlerde gelişmekte olan kâbiliyetlerdir. 

Her bir bölünmeyen anda doğmakta olan sıfatlardır ki sonsuz oldukları için tam mânâsı ile detay olarak kavranmaları ve idrâk edilmeleri mümkün değildir. Bunların bağlı olduğu zât ise böyle değildir, yani “Şu Allah’ın zâtıdır” denilerek kavranabilir. Ve Zât her bir sûretin kâbiliyetine göre sûret olur. Dünyada bu sıfatlar ile açığa çıkan her bir zât kendisine has olarak O’nun zâtından bir zâttır ki her birimde zâtın zât olduğu kavranır ancak kemâlinin gereği ne gibi sıfatları olduğu kestirilemez. İşte açığa çıkan sıfatları yaşayanlar onlardır-yaşayan Zâtı’dır. Bu birimsel zâtlar her ne kadar kendi sıfatlarının kemâle ulaşan derecelerini idrâk edebilirler ise de bu kemâl derecelerini tüm olarak idrâk etmeleri mümkün değildir, bunu idrâk eden ancak Cenâb-ı Hakk’ın Zâtı’dır. Her bir zâtta devrin kemâlinin verdiği istîdâd ve o zâtın kâbiliyeti çerçevesinde açığa çıkan sıfatlar, o devrin kemâlinden öteki devrin kemâline doğru yol alırken, yeni devrin artan kemâlatı önceki devri kemâlata çıkaran isimleri ve fiilleri öldürmeye başlar. İşte yeni kemâlatlara doğru yol alışlar eski kemâlatlara ulaşmayı sağlayan isimleri ve fiilleri öldürdüler. İşte durmaksızın tecellî eden irâdenin meyli karşısında eskiyen kemâlatları meydana getiren isimler ve fiiller öldüler. 

En başta, cisimler âleminin su üzerine olmasının gereği olarak ve dirinin çökmesinin hayât ile oluşu üzere nasıl ki her insan bedenini oluşturan elementler durmaksınız gelen tecellî meyli karşısında sıfatların ya’nî o birimdeki ma’nâların kemâlatının sağlanmasına yardımcı unsurlar olarak görevlerini yaptıktan sonra bedenin çözülmesi ile toprak olan asıllarına çöküp, karışıyorlar ve sonraki devrin kemâlatı içerisinde onlarda daha kemâlli olarak hayât buluyorlar. Örneğin yüzyıllar önce demir elementi sadece kılıç vb. silah olarak kemâlde iken günümüzde birçok teknolojik ürünlerin içerine girerek genel görünüm içerisinde zâtı ile kemâlata doğru ilerlemektedir. 

Eğer cisimler âlemi su üzerine kurulu olmayıp bu şekilde yükselip sonra çözülen parçalar tekrar aşağıya çöküp tekrar çıkmasa idiler genel görünüm içerisindeki bu kemâlata erişemezlerdi. Örneğin cisimler âleminin ateş üstüne kurulu olduğunu düşünürsek ateşin tabiatı gereği sürekli dikine, yukarıya doğru gidiş üzere olacaktı ki durmaksızın gelmekte olan irâde meyli karşısında sadece varlık üzere olmak i’tidâl sayılamayacağından değişkenliği kabul edememe durumu kemâlata engel olur. Cisimler âlemi hava üzerine kurulu olsa idi havanın tabiatı gereği her ne kadar değişkenliği kabul etseler de sâbitlikleri olmaması i’tidâl sayılamayacağından kemâlata engel olurdu. Aynı şekilde cisimler âlemi toprak üzerine kurulu olsa idi sâbitlik ve kararlılık üzere olan bu tabiat yükselmeyi kabul etmeyecekti ki yine i’tidâl üzere olmayan bir durum ortaya çıkardı, bu da kemâlata engeldir. 

Kişilerin a’yân-ı sâbitelerindeki istîdâdları gereği toplu bir program olarak kendilerine verilen kazâ hükmünün içerisinde ayrıntılanmamış olarak bulunan Celâl ve Cemâl ana tecellîleri dünya yaşantısında diğer yardımcı isimler vâsıtasıyla kişinin yaşantısı içerisinde ayrıntıya gelirler ki bu da kaderdir. Toplu olarak verilen kazâ hükmünde kişiye örneğin 100 birim Celâl ismi gereği kendisine takdîr edilmiş ise bu 100 birim Celâl ismi örneğin Kahhar ismi ile yaralanmak, Cebbâr ismi ile hapse atılmak gibi celâlî isimler vâsıtasıyla açığa çıkabileceği gibi örneğin “Vehhab” ve “Rezzak” isimlerinin gereği evde eşinin yemek yapmaması gibi cemâlî isimler vâsıtası ile de çıkabilir. Kişi eğer “Zü’l celâlî ve’l ikrâm” ismi gereği olarak cemâlî isimler ile karşısına çıkan durumlara sabredebilir ve celâlî tecellîlerin bu şekilde cemâlî isimler ile açığa çıkmasını kabul-lenebilirse kendisine takdîr edilmiş 100 birimlik “Celâl” ismi bunları kabullendiği ölçüde azalmaya başlar ki “Celâl” isminin ölmesidir diyebiliriz. Bu durumda ölen bu “Celâl” ismi yerine “Cemâl” ismi doğacaktır. Ancak kabullenemez ve cemâlî isimler yardımıyla gelen bu “Celâl” tecellîlerine itirâz eder ise eğer kendisine takdîr edilmiş olan bu 100 birimlik “Celâl” tecellîsinde azalma olmayacak ve bu kazâ hükmü bu birim üzere mutlaka kendisinden açığa çıkacağı için bir sonraki aşamada “Kahhar”, “Cebbâr” gibi celâlî isimlerin yardımıyla karşısına çıkacaktır. Bu durumda kişi “Zü’l celâlî ve’l ikrâm” isminin gereklerini yerine getirmekte zorlanabilir ve ağır gelen bu tecellîler karşısında isyân edebilir. 

Kısaca celâlî tecellî muhakkak yaşanacaktır. Cemâlî isimler yardımıyla gelirse sabret, onu kabullen ve bu hâl sana “Cemâl” ismini doğursun. Yapmazsan eğer celâlî isimler vâsıtasıyla gelir “Cemâl’e” giden yolu öldürür, sen de Cenâb-ı Hakk’ın cemâlini görmekten yana ölürsün. 

 Ta…… Ka…… 

(23) RE: BİR HİKÂYE'NİN CEVÂBI 

Ne…. Ko…. 17 Ocak 2013 09:08:49 

Hayırlı günler Ne….. Kızım. Yazını aldım, yerine kaydettim. Ellerine, diline sağlık, güzel olmuş. Cenâb-ı Hakk ufkunu genişletsin İnşeallah. Herkese selâmlar. Nüket Annen’in de selâmları vardır. Hoşçakal. Efendi Baban. 

------------- 

13.01.2013

Çok kıymetli Efendi Babam, Evvela sağlık, sıhhat dileklerimle Nüket Annem’in ve sizin ellerinizden öperim. 

Göndermiş olduğunuz ödevi idrâkımca cevaplamaya çalıştım, İnşeallah doğru düşünebilmişimdir.

BİSMİLLÂHİRRAHMÂNİRRAHÎM.

Terzi Babam’ın verdiği bu ödevi nereden başlasam, nasıl bir başlangıç yapsam diye hep bir tefekkür hâlinde idim. Düşünürken uyumuşum. Sabah uyanır uyanmaz, "NECCAR BİR" diye aklıma bir kelime düştü ve araştırmaya başladım. 

"Neccar"ın kelime mânâsı “marangoz” demektir. Marangoz ne yapar? Yontar, şekillendirir, en son olarak cilâlar, parlatır ve satışa sunar. Bu zâhiren böyledir. Bâtınına bakarsak, Yâ’sîn Sûresi (36/20) âyetinde bir adamın koşarak halkına geldiği ve "resullere uyun," dediği anlatılır. Kimdir bu "resullere uyun," diye söyleyen kişi?
"Habîbi Neccar". Kelime anlamı olarak, muhabbet edilen yontucu, şekillendirici... Terzi Babam, Yâsîn Sûresi’nde "Habîbi Neccar"ı "İmân" diye vasıflandırmış. Bu bilgi ile ufkumuz bir kez daha açıldı. Bizde başka yönüyle bir idrâk oluştu.

"Habîbi Neccar" Terzi Babam’dır. Habîb’tir, Rasûlüllah'ın Rasûlü’dür. Hazret-i Muhammed (s.a.v.) Habîbullallah’tır, Allah'ın sevgilisidir. Terzi Babam’ın Cenâb-ı Hakk'a ve  Rasûlüllah’a muhabbeti dolayısı ile kendisi de muhabbetullahtır. Bizler de kendilerine aşırı bir muhabbet duymaktayız. "Neccar"a gelince: (نَجَّارٌ )

 (ن) Nun : Nun ve kalem ilm-i İlâhi ve nûr-u İlâhi.

(ج) Cim: Cim şeddeli okununca iki tane (c) harfi okunur. Cim’in noktası dolayısı ile tek görüşü ifade eder. Ayrıca, “CELÂL” VE “CEMÂL” sıfatları ile Hû olan Allah, İnsân-ı Kâmil’de tecellî eder. Ayrıca, “Allah” ism-i celâli okunduğunda, işitildiğinde, hürmet ve ta’zîm için söylenir.

 (ا)   Elif: 12 noktadan meydana gelmiştir. 13. nokta bâtında İnsân-ı Kâmil‘i simgeler.

(ر)  Ra : Rububiyyet (esmâ), eğitim ve terbiye mertebesinde İnsân-ı Kâmil olarak bizleri şekillendirerek Ahadiyet mertebesine ulaştırır. Âlemlere rahmettir.

Ayrıca Terzi Babam’ın isminin ilk hecesi ''NEC'' soyisminin ilk hecesi ''AR''  NEC-DET AR-DIÇ olarak “Neccar”ın karşılığıdır. Allah kendilerinden râzı olsun. ÂMÎN.

Neccar’dır. Bizleri şekillendirmiyor mu? En sonunda kâlp aynamızı cilâlamamızı istemiyor mu? Emsalsiz eserleri ile o canlara can katan feyz dolu sohbetleri ile, hep cemâl tarafını gördüğüm, hoşgörüsüyle, himmeti ile bizleri irşâd eden Terzi Babam’ın bilimum marangoz âletlerine, bıçkısına, keserine, tornasına vs. başımı koydum, hatta bedenimi, ki hakîkatim ortaya çıksın. 

Şu anda bir beyit ilham oldu:

 Neccar kızı oldum yazılmış ezelde, Pîrim, Terzi Babam, hem marangozmuş bilene...

Neccar Bir: Birine gelince (1) Elif harfidir ve Ahadiyet mertebesini ifade eder, (1) bir Rahmân tecellîsinde olan İnsân-ı Kâmil’dir.

Neccar Bir’in karşılığı: NECDET ARDIÇ (İnsân-ı Kâmil) Hikâyemizde, padişahın, ceddinin ve kendisinin savaşlarının kalıcı olmasını istemesi:

Ceddinin yaptığı nefs savaşları, mücahedeler 1. kitapta yani Kur’ân-ı Kerîm’de yazılıdır. Cedden kasıt peygamberlerdir. Peygamberlerin yaşantıları, mücahedeleri, tekâmülleri ve mertebeleri gerçektir. Her biri ayrı bir mertebe getirmiştir. Âdem (a.s.) ile başlayan yolculuk Hz. Muhammed (s.a.v.) ile kemâle ermiştir. Kur’ân-ı Kerîm haktır ve gerçektir. Kur’ân-ı Kerîm'den kısaltmalar asla olamaz.

2. kitap, padişahın bireysel yaptığı nefs savaşlarıdır, kendisinin kitabıdır. Onun içinde padişahın hayatı boyunca yaptığı her şey yazılıdır.

Ceddinin savaşlarını nereden biliyor? Çünkü ceddinin geçtiği yollardan kendisi de geçmiştir.

Çok uzun oldu diyor: Terzi Babam’ın dediğine göre hakîkat yolculuğu 15-20 seneyi buluyor. Peygamberlerin geçirmiş oldukları hayat tecrübelerinden yararlanarak, yaşantılarından örnekler ve ilhamlar alarak yolumuzu kısaltmak için bizlere çok faydası olacaktır.

Tarihçiler: Yaşanan olayların tarihini yazanlar, o yaşananlara şâhit olanlar yazar. Nefsi yaşananlara şahittir.

Yazarlar: Zât mertebesinden gelen ilm-i İlâhîleri gelecek nesillere aktarmasıdır.

Küçük Risaleler: Yunus Emre, Hz. Mevlânâ'nın mesnevisini çok uzun bulup şöyle demiştir: ''Ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm.'' Ancak irşâd etmek için o küçük risaleler gereklidir. Bu sözü ancak bakâbillâh olan söyleyebilir.

Doğdular: Hz. Ahadiyet’den Hz. Şehâdet âlemine zuhûr etti, zâhiren diri, bâtınen ölü hükmündedir.

Yaşadılar: Cenâb-ı Hakk'ın sıfatlarının ve esmâ-i İlâhiyye’nin, rububiyyet terbiye mertebesi olduğunu anlayarak yaşadı.

Öldürdüler: Kendinde olan fiillerin Cenâb-ı Hakk'ın esmâları ve sıfatları olduğunu, kendinden bir şey olmadığını gördü, fenâfillâh’a ulaştı.

Öldüler: Tüm varlıkta Zât-ı Mutlak'ın olduğunu, ef'âli ile esmâsı ile sıfatları ve zâtı ile hakîkatte idrâk edip kendisi de Hû oldu. Varlığında ef'âl, esmâ, sıfat ve zât âlemlerini cem etmiştir. Zâhiren de ölümü gerçekleşmiştir. Kûr’ân-ı Kerîm’de zâhirine mevt, bâtınına ikân (yakîn) denmektedir. Zâhir ehli sadece mevt ile dünyadan ayrılır, bâtın ehli ise mevt ve ikân ile dünyadan ayrılmaktadır. ''Mûtu kable ente mut'' ölmeden evvel ölmüşlerdir. Onlar ebedi diridirler.

 EN DERİN HÜRMETLERİMLE...  N….. K….. 

(24) : RE: 76-5-DOĞDULAR-YAŞADILAR-HİKÂYESİ. 

Ce….. De….. 17 Ocak 2013 17:49:03

Hayırlı günler Ce…. Oğlum. Cenâb-ı Hakk bundan sonraki zâhir, bâtın yaşantında da hayırlı başarılar nasip etsin İnşeallah. Yazıların güzel olmuş, eline, diline, gönlüne sağlık. Dosyasına aktaracağım. İnşeallah kazasız ve olumsuz bir şey olmadan yurda dönersin. Çarşamba akşamı kandil olduğundan ve herkesin özel hâli olabileceğinden, ailelerine belki vakit ayırması gerekebileceğinden, internet yayınını ve sohbeti o akşam için kaldırdık. İnşeallah daha sonra uygun bir günde buluşuruz. Herkese selâmlar. Hoşçakal. Efendi Baban. 

*************

Efendi Babam, hayırlı günler. Bu seneki tefekkür çalışmalarımı tamamladım, aşağıda gönderiyorum. İnşeallah cumartesi öğleden sonra yola çıkıp pazar günü yurda döneceğim. Allah nasip ederse çarşamba akşamı sohbete gelip elinizi öpmek istiyorum. Uzun zaman oldu, özledik sizleri. Nüket Annem'e ve diğer herkese selâmlar. Ellerinizden öperim. Ce…...

1. Bölüm, Hayat Anlayışı “Allah’tan geldik, O’na döndürüleceğiz” Hikâyede bahsi geçen kişilere göre hayat insanın unsurî/cismanî bir vücûd elbisesi giyinerek bu âlemde zuhûra gelmesiyle başlar ve bedenin ölümüyle de sona erer. Bu anlayışın bir başka ifadesi, “topraktan geldik, toprağa döneceğiz,” olabilir.

Hikâyeyi okuyunca aklıma Yunus Emre’nin şu mısraları geldi, onlarla başlamak istedim:

 Bu dünya ol âhiretten içeri, 
 Aşıkın yeri var kimseler bilmez, 
 Yunus öldü diye selâ verirler, 
 Ölen hayvan imiş, aşıklar ölmez.

Bizler insanın hem zâhirî hem de bâtınî bir yaşantısı olduğuna inanıyoruz. Zâhirde bir cismânî bedenden ibaret olan insanın bâtını, yani hakîkatı, nefsidir. “Nefs o şeyin zâtıdır (yani hakîkatidir)” kaidesiyle bu husûs ifade edilmiştir. Zâhirimiz ölüp unsurlara ayrılsa da bâtınımız, yani nefsimiz, bâkîdir. Nitekim Kûr’ân-ı Kerîm’in pek çok sûresinde geçen “Hâlidîne fîhâ ebedâ” meâlen “Onlar orada ebedi kalıcıdırlar” (bk. örneğin Tevbe 9/22) âyeti bir yönüyle bu gerçeği ifade etmektedir. Ayrıca yine Kûr’an-ı Kerîm’de geçen "Külli nefsin zâikatü'l-mevt", meâlen "Her nefis ölümü tadacaktır", (bk. Âl-i İmrân, 3/185; Enbiyâ: 21/35; Ankebut, 29/57) ifadesinden biliyoruz ki ölüm bir son değildir, nefs için tadılacak birşeydir. Bu tadışın ardından nefs başka bir boyutta o boyutun şartlarına uygun bir şekide yaşamına devam edecektir.

İnsanı ve hayatı biraz daha derinden tanımak istersek nefsin hakîkatini de anlamamız gerekecektir. O hakîkat nefestir, daha doğru bir tabirle Nefes-i Rahmâni’dir denilebilir... Rahmân âlemleri halk etme görevi kendisine verilince, nefesiyle “Huuu!” diye üfledi ve Âlem-i Şehâdet’teki bütün bu varlıklar vücûda geldi. Ancak Rahmân nefesini bir defa üflemiş de âlemi kendi hâline bırakmış değildir. Âyette ifade edildiği gibi “kullü yevmin hüve fî şe’nin,” meâlen  “O hergün yeni bir tecellîdedir” (bk. Rahmân 55/29). Nefes alış ve veriş devamlıdır. Bu nedenle bu âlemde sürekli kevn ve fesad vardır, yani doğumlar ve ölümler, bir başka ifadeyle gelişler ve geri dönüşler.

Sorulabilir... “Allah’tan geldik,” diyorsun ama yazdıklarından “Rahmân’dan geldik,” anlamı çıkıyor, “Allah’tan geldiğimizi ve O’na döneceğimizi nasıl bileceğiz?” Cevap: Rahmâniyyet’in bâtını Zât-ı Ulûhiyyet’tir. Bu mertebede, Rahmân tarafından halk edilen tüm varlıklar ve insanlar a’yân-ı sâbiteler, yani ilmî sûretler ve programlar, hâlinde mevcuttur. Rahmân’ın halk ettiği mevcûdât aslında a’yân-ı sâbitelerin gölgelerinden başka birşey değildir. Yani bir yönüyle denebilir ki hayatımızın başlangıcı Zât-ı Ulûhiyyet mertebesidir. Biraz benzetme yönlü anlatılsa: Senarist Zât-ı Ulûhiyyet, yapımcı Rahmâniyyet, mekân Hazret-i Şehâdet, figüranlar diğer hayat sahibi mevcûdât, başrolde de bizler...

Hayat anlayışımızı daha da derinleştirmek istersek “a’yân-ı sâbite-lerin hakîkati nedir?” diye sormamız gerekir. Fusûsu´l-Hikem’de “a’yân-ı sâbiteler ceal edilmemiştir zât’ın iktizasından ibarettirler,” der. Yani denilebilir ki insan bir program hâlinde Zât-ı Ulûhiyyet’te ilmi olarak ortaya çıkmadan evvel dahi Allah’ın zâtında, O’nunla beraber gizliydi ve O’ndan ayrı değildi. Zâten O’ndan başka hiçbir şey mutlak mânâda vücûd sahibi değildir. Her şey O’nda başlar O’nda biter ve O’ndadır. Ezelî ve ebedî olan O’dur... Gitmek ya da gelmek ancak ifade içindir.

Bu yönüyle belki de dört kelimelik hayat anlayışı “Lâ ilâhe illâ Allah” şeklinde yeniden düzenlenmelidir. Ancak bu sözün hakîkati öylesine yüksek bir idrâk gerektirir ki, benim gibi daha kendi hakîkatini tanıyamamış bir dervişin hayat anlayışı olarak sunacağı bir ifade değildir, ancak lâfzi olarak söylenebilir, aynen yukarıda yazılan birçok cümle gibi. Allah hakîkatlerini idrâk ve müşâhede etmeyi nasip eder inşeallah!

2. Bölüm, Hayat hikâyemden bir bölüm Lise yıllarımdan itibâren hayatın göründüğünden farklı bir gerçekliği olduğu hissi oluşmaya başladı içimde. Bununla beraber de bir arayış başladı... Aradığımın ne olduğunu bilemiyordum ama cevâbın İslâm’da gizli olduğunu hissediyordum. Ciltlerce hadîs kitabı okudum o yıllarda, bol bol Kûr’ân okudum... Allah’ı sevmeyi, O’na yakın olmayı öyle çok önemsiyordum ki! Ama sanki hep bir engel, hep bir soğukluk ve yaban-cılık vardı... 

Bir gece “İnnemâl mu'minûnellezîne izâ zukirallâhu vecilet kulûbuhum” (bk. Enfal 8/2) yani “Gerçek mü'minler onlardır ki; Allah zikredildiği zaman kalpleri titrer (cezbelenir),” âyetini okuduğumda, “neden benim de kalbim onlar gibi titremiyor?” diye üzüntü içinde secdeye kapandığımı hatırlıyorum. Kısa bir zaman sonra bir zuhûrât gördüm. Zuhûrâtta gök önce kıpkırmızı oluyor, ardından şimşekler çakarak gök yarılıyor ve Allah (c.c.) bana hitap ediyor ve “Şüphesiz biz senden râzıyız!” diyor. O gece uykudan kalbim titreyerek uyandım ve o kalp titremesi o geceden sonra bugüne kadar zaman zaman namazlarda devam etti. 

Yine aynı günlerde gördüğüm bir zuhûrâtta bu sefer Rasûlüllah Efendimiz (s.a.v.) bana seslendi. Zuhûrâtta üniversitenin bahçesinde arkadaşlarımla otururken birden her yer kapkaranlık oluyor ve üzerimize doğru kurt köpekleri saldırıyordu. Ben hızlı davranıp kaçmayı başarıyorum. Ancak arkadan gelen Burak ismindeki arkadaşımın yardım nidâsını duyunca duraklıyorum. “Kaçıp kendimi mi kurtarsam yoksa yardım için geri mi dönsem?” diye tereddüt ederken, Efendimiz’in (s.a.v.) sesini duyuyorum: “Arkadaşı zordayken onu yüzüstü bırakıp kaçan bizden değildir.” Üzerlerinden 15 sene kadar geçmesine rağmen bu zuhûrâtları hâlâ unutamadım. Tabi zuhûrât görmek güzel ama sağlam bir hakîkat eğitimi alınmadığı zaman bir süre sonra insanın heyecanı azalıyor, dikkati dağılıyor. Bana da öyle oldu. Dini hassasiyetleri büyük ölçüde taşımakla beraber dünyanın çekimine kendimi kaptırarak uzunca bir süre maddiyat ağırlıklı bir hayat yaşadım. Birkaç defa âşık oldum (olduğumu sandım demek daha doğru olur belki)... Beklediğim tatmini bulamayınca kendimi mesleğime verdim bu sefer. Dünyaca ünlü bir akademisyen olmaya karar vermiştim kendimce. Etrafımda rol modeli olabilecek birkaç hoca vardı; tüm doktora öğrencilerinin ve benim kahramanımdılar onlar. Birkaç yıl bu hayâlle oyalandım. Kahraman ilân ettiğim insanlardan bazılarıyla birlikte çalışınca farkettim ki, onlar gibi bir insan olmak istemiyordum, sadece nefsim onlar gibi başarılı olup gururlanmak istiyordu. Ben bu nefsi isteklerden büyük ölçüde kurtulana kadar Cenâb-ı Hakk bana mesleğimde başarı vermedi, hatta öyle günler oldu ki ünlü olmak bir yana mezun olup olamayacağımı düşünür oldum. 

Hem meslek hayatımın, hem sağlığımın, hem de özel hayatımın dip yaptığı günlerden birinde oyalanmak için bir kitapçıya girdim. Belimden geçirdiğim rahatsızlıktan ötürü yüklü miktarda morfin alıyordum, beynimi uyuşturduğu için işlere ara vermiştim, bir süre kitap okuyup dinlenecektim. Kitapçıda dini kitaplar reyonuna bakarken, Osmanlı vatandaşı bir Ermeni’nin birinci dünya harbinden hemen önce kurduğu manevî eğitim ekolünü anlatan bir kitap gördüm. Biraz okuyunca kitap ilgimi çekti, hemen satın aldım, eve gidip bir çırpıda okudum ve içindekilerden oldukça etkilendim. Biraz araştırma yapınca bu ekolün dünyada çok iyi bilindiğini, dünyanın her köşesinde grupları olduğunu öğrendim. Benim yaşadığım üniversite şehrinde de bir grup varmış. Onlarla iletişime geçtim. Bir buluşma ayarladık ama biraraya gelmek kısmet olmadı... 

O kitapla beraber manevî yolları araştırmaya başladım. İslâm’dan ayrı bir yola girmek istemediğim için araştırmalarımı tasavvuf üzerine yoğunlaştırdım. Bilgi almak için yaşadığım memleketteki çeşitli gruplara e-mail’ler attım. O arada internetten videolar izliyor kitaplar okuyordum. Tasavvufun temel kaynaklarından birinin Fusûsu´l-Hikem olduğunu öğrendim. Onu da hemen satın alıp aynı binada yaşayan ve benim gibi tasavvufa meraklı Türk arkadaşım H. ile beraber okumaya başladık (tabi neredeyse hiçbir şey anlamadan...). 

H. o günlerde arka arkaya çok üzücü olaylar yaşadı, ardından Türkiye’ye kesin dönüş yapma kararı aldı. Onunla yollarımız 3-4 sene sonra tekrar kesişecekti... 

Bu yolda yalnız da kalsam  kafaya takmıştım, ille de sûfi olacaktım. Yalnız bir sorun vardı. İnternette gördüğüm sûfilerin hemen hepsi upuzun sakallı, sarıklı kimselerdi, ben hem onlardan olup hem de nasıl üniversite hocalığı yapacaktım? Kafamda bu sorular dönerken yaz tatili için iki haftalığına Türkiye’ye gittim. Ziyaretim sırasında Eyüp Sultan’ın türbesine gittim orada uzun uzun dua ettim, “Allah’ım bana senin yolunu gösterecek bir mürşid ver başka hiçbir şey istemiyorum,” diye. 

Türkiye’den geri döndükten sonra gruplara yolladığım mail’lerden birine cevap geldi. İnternet üzerinden gruplarına katılım kabul ediyorlarmış, şeyh efendi ile yüzyüze tanışmaya da lüzum yokmuş. Günlük evradı internete koymuşlar. Ben bir hevesle başladım zikirleri yapmaya. Daha ilk gece rüyamda şeyh efendiyi gördüm. Bana arkası dönük bir şekilde kalabalık bir gruba konuşuyordu. Sonra da kafamı yere yan yatırıp ayağıyla üzerine basıyordu. O gecenin sabahında beni çok şaşırtan ve mutlu eden bir telefon konuşması yaptım, yıllardır görüşmediğim biri hiç ummadığım bir anda beni aramıştı. Hem zuhûrât, hem telefon, hem de Eyüp Sultan’daki dua olunca “tamam!” dedim kendi kendime, “doğru yoldayım.” Nereden bilebilirdim ki gördüğüm zuhûrâtın aslında zannettiğim şeyin “tam tersini işaret ettiğini”?

Birkaç ay bu şekilde devam ettim. Fazlaca İsm-i Celâl zikri vardı evradın içinde. Her şey yolunda gibi giderken birden bütün işlerim tersine dönmeye başladı. Tam da iş görüşmeleri yapmaya başladığım devirdi. Başvuru yaptığım neredeyse bütün okullar beni mülâkata çağırdı ama mülâkatlarda ya da sonrasında akla hayâle gelmeyecek aksilikler çıktı. İstediğim bazı okullar olmayınca, biraz da duygusal bir kararla, “geriye kalan okulları da ben istemiyorum, Türkiye’ye dönüyorum,” dedim ve bavullarımı topladım. O arada evradı ve zikirleri de terkettim.

Türkiye’ye döndüğümde aklımda “Allah beni buraya bir amaç için getirmiş olmalı,” düşüncesi vardı. Ancak yaşadığım sıkıntıların etkisiyle dini yaşamdan oldukça soğumuştum. Yaklaşık üç yıl kadar bu şekide geçti. Fiziksel ve psikolojik olarak toparlandığım bir süreç oldu bu. Akademik işlerim de yoluna girdi, çalışmalarım tahmin edebileceğimin çok ötesinde başarılı oldu... Ardından nişanlandım ve evlilik hazırlıklarına başladım.

O süreçte yukarıda bahsettiğim arkadaşım H. ile tekrar görüşmeye başladık. Kendisi Efendi Babam’ın dervişi olmuş. Biraz bahsetti. Benim tasavvuf merakım depreşti hemen. Ricâ ettik Efendi Babam’dan, sağolsun kırmadı bizi, önce Tekirdağ’a kalabalık bir sohbete gittik orada tanıştık kendisiyle, ardından bir sonraki cumartesi günü tekrar ziyarete gidip bu defa baş başa görüştük. 25.06.2011’de biraz benim ısrarımla, Efendim’in de rızasıyla dervişliğe başladım. Başlangıç tarihine bakınca hangi yola girdiğimizi anlamak pek de zor olmuyor: 2+5+6 = 13, 25+6 = 31 tersi 13; 2+0+11=13.

O günden sonrası malûm... Allah, Efendi Babamız’ı başımızdan eksik etmesin. O bizi öyle çok sevsin, öyle çok sevsin ki bizi hep yanında istesin. O’nun sevmesi Hakk’ın sevmesi gibidir... 

(25) RE: TEFEKKÜR DOSYASI. 

Ha…… Yı…… 18 Ocak 2013 11:38:53 

Hayırlı günler, hayırlı cum’alar Ha.... Kızım. Yazın güzel olmuş, eline, diline sağlık. Onu da dosyasına aktaracağım. Bu tür yazılar kişinin kendi durumunu daha iyi tanımasına yardımcı oluyordur. Cenâb-ı Hakk idrâk ve anlayışını yavaş yavaş açsın İnşeallah. Nüket Annen’in de selâmları vardır. Hoşçakal. Efendi Baban.

*************

Hayırlı akşamlar Efendi Babam ve Nüket Annem.

Yolun başında olan bir evlâdınız olarak, göstermiş olduğunuz teveccühe lâyık olurum umudu ve izniniz ile bu sene ki tefekkür konusu yazımı gönderiyorum.

Yazımı oldukça geciktirdim, bunun için affınızı rica ediyorum. Aslında tefekkür dosyası ilk geldiği haftadan itibâren sürekli düşünmeme rağmen, ne yazacağımın kararsızlığı içindeydim. Hâlâ tam olarak ne yazacağımı bilmiyorum. O nedenle yazdıklarım biraz doğaçlama olacak. 

Dosya hakkında düşünceler gidip gelirken, zihnimde "Zâhir" ve  "Bâtın" kelimeleri belirdi. Başlangıç olarak zâhir ve bâtın kelimeleri ile başlamak istedim. “Her şey gibi bu hikâyenin de zâhir ve bâtın yönü vardır,” diye düşündüm. Önce hikâyenin zâhirine bakınca, hikâyedeki gibi insanların kendilerince uzun bir hayat yaşadıkları zannı içinde, dün-yada yaşadıkları zamanı oldukça uzun hikâyelere dönüştürdükle-rini, yazdıklarını, yaşadıkları hayata ne kadar değer verdiklerini müşâ-hede ettim. Her insan hayatının bir döneminde geçmişe bakıp, “hayatım bir roman,” diye düşünür. Benim de böyle düşündüğüm zamanlar oldu. Ne yazık ki diğer insanlar için, yaşanan bu koca ömür bir anlam ifade etmiyordu. 

Bilimin çok ilerde olduğu bir çağın yararlarını görüyoruz. Evrenin yaşını ve daha kısa olan dünyanın yaşını  biraz düşününce, biz insanların ömürleri bir an oluveriyor birden bire. Bu an içinde, fiiller mertebesinde yaşayan insanların ömürleri görünmez oluyor. Hakk’ın ezelî ve ebedî varlığında ise hepsi, tüm evrenin zamanı dahi, yok hükmünde oluveriyor. Biz insanlar ise, yok hükmündeki bedenlerimize ve  ona ait olan bu zamana kapılıp, Hakk’ın lütfettiği ezelî rûhumuzu yok sayıyoruz. Her insan bedeni zâhirde bu dünyaya DOĞARAK gelir, yaşadığını zannettiği bir hayat YAŞAR, bilerek veya bilmeyerek çevresindeki canlıları -ki buna bazen kendi cinsi de dahil - hayatta kalmak için ÖLDÜRÜR, ve sonunda bedeninin yok olma vakti gelir ve ÖLÜR.

Zâhire bakarak  özetleyebileceğimiz ve geri kalanını aslında hiçbir-imizin umursamadığı hayat  hikâyesi denilen şey,  GELİP, GÖRÜP, GÖSTERİP, GİTTİĞİMİZ, bu kısa an yalnızca. Bunu, bizlerden istediğiniz "Hayat hikâyenizden kısa bir bölüm"e bağlamak isterim izninizle. 

15 Ağustos 1999 tarihine kadar, ben de, her ne kadar inaçlı bir müslüman olduğumu düşünsem de, bu hayâlî hayatın en derinlerinde yalnızca günü yaşıyor, henüz daha adını duymadığım nefs-i emmârenin elinde oyuncak olduğumu bilmiyordum. O gün annemin Balıkesir'deki yazlığından, yeni doğan kızım ile beraber, İstanbul'a dönmemiz gerekiyordu. O kadar güzel bir tatil geçiriyordum ki, İstanbul'daki eşime telefon edip bir hafta daha kalmak istediğimi söyledim. O da beni kırmadı. İki gün sonra, 17 Ağustos gecesi, annemin ağlama sesine uyandım. Deprem olmuştu ve ben duymamıştım bile. 1969 Adapazarı depremini yaşayan annem, depremin çok büyük olduğunu söyleyip duruyor, sürekli, “bir yerler çok kötü yıkıldı,” diye tekrar edip duruyordu. Hemen endişe ile televizyonu açtık. Spiker İstanbul'un da dâhil olduğu birçok ilde binaların yıkıldığından, can kaybının yüksek olabileceğinden bahsediyordu. 

Tüm sevdiklerimiz İstanbul'daydı. Kimseye ulaşamıyorduk. Topar-lanıp İstanbul'a dönmeye karar vermiştik ki, eşim telefonla bize ulaştı. İstanbul da durumun kötü olmadığını söyledi ve yerimizden kıpırdama-mızı tembihledi. Sevdiklerimizden haber aldıkça rahatladık ama uyuyamadık. Televizyon kanalları tek tek Marmara'nın her yerinden yıkım haberlerini vermeye başlamıştı. Tüm gün boyunca, henüz yayın sınırlamaları da olmadığından, korkunç görüntüler, çığlıklar ve feryatlar izledik. En çok “Allah” ve “Allah-u Ekber” seslerini duyuyorduk. Gözyaş-ları, yıkıntılar ve yıkıntılar arasında ansızın ölüme koşmuş cansız bedenler... Görüntüler o kadar iç parçalayıcı idi ki, biraz kendime gelmek için dışarı çıktım ve sahile indim. “Herkesin kahrolduğu bu günde sahil-de kimse olmaz, deniz kenarında oturup kendimi dinlerim,” diye düşündüm. Ne yazık ki beklediğim gibi olmadı. İnsanlar her zamanki umursamazlıkları ile sere serpe güneşleniyor, denizde şen kahkahalar ile şakalaşıyor ve  eğleniyordu. 

O zaman kendimden ve insanlardan nefret ettim. Ağladım, ağladım ve bir daha insanlar için yaşamayacağıma, yaşamın ve ölümün emrinde olduğu Allah'ın emrinden çıkmayacağıma söz verdim. İstanbul'a döner dönmez kendince Mevlevi olan bir arkadaşımın desteği ile örtündüm. Mesnevi okumaları yapmaya başladım. Arkasından tasavvuf okumaları. Bu süreç tam 12 yıl sürdü. Bu yıllar boyunca sürekli sözümü tutamadım tabi. Tövbe edip, sürekli tövbelerimden döndüm. Onikinci yılın sonunda Hakk'ın yardımı ile sizinle tanıştım. 

Tövbe bozmamak gerektiğini öğrendim. Geriye baktığımda içinden yüzlerce hikâye çıkarabileceğim bir hayattan, yalnızca bu hikâyeyi anlatmaya değer gördüm. O gece ilk defa hayatın bir an olduğunu anlamaya başladım diyebilirim. Sizinle tanışmamın ve derslerinizin bana kazandırdıklarından biri de, hayatımızın, bize gönderdiğiniz hikâyede-ki gibi, nasıl bir özet hâlinde bittiğini, geri kalanların ise tefferruat oldu-ğunu gerçek mânâda anlayabilmektir. Tasavvuf hikâyelerinde, Hakk ve Hakk'ın tam temsilcisi olarak Mürşid-i Kâmil, padişah olarak tasvir edilir. Bu nedenle, buradaki padişah sizsiniz ve bize hayatımızı özetliyor-sunuz. Bunu hakkıyla anlamamızı sağlamaya çalışıyorsunuz. Anlayabil-diklerim zâhiren bunlar. 

Anlayabildiğim kadarı ile bâtınını anlatmaya çalışacağım izninizle. Kusurlarımı affedersiniz diye umuyorum. Sizinle tanıştım ve her şeyin bir zâhiri ve bir de bâtını olduğunu öğrendim. Benim de, zâhirde, bâtında olanı aradığımı, bâtında aradığımı da, yine zâhirde bulabileceğimi öğren-dim. Hakk'ın tüm varlığı, kendisinin aynası olan, kendisini yine kendisi ile tanıdığı, has kullarının hürmetine zuhûra getirdiğini öğrendim. O zaman hikâyede anlatılan bu dört aşama, Kâmil İnsân olma yolundaki dört aşamaya denk gelebilirdi. DOĞDULAR- Şeriat- Ef’al, YAŞADILAR-Târîkat- Esmâ, ÖLDÜRDÜLER-Hakîkat-Sıfat, ÖLDÜLER-Marifet-Zât mertebelerine işaret edebilirdi. Bu dört aşamayı geçmek zorunda olan Kâmil İnsân olma yolcusu, ilk aşamada Mürşid-i Kâmil ile tanışarak doğmuş olur. Allah'ın izni ile bu doğumum sizinle tanışmam ile gerçekleşti. Sonrasında mürşidinin himmeti ile bu yolun duygusal tarafına, Allah'ın isimlerini tanıdığı ve anlamaya başladığı bunları yavaş yavaş hayata geçirdiği döneme girer. Bu benim dönemim. Yani dervişliği yaşamaya başlar. Sonraki mertebelerle ilgili yazacaklarım bilmediğimden dolayı tamamen zanna dayalı olacak. Anladığım kadarı ile kendimizde olan beşerî sıfatları tek tek öldürüp, Hakk'ın sıfatları ile sıfatlanmanın gerektiği, sıfatların tam mânâsı ile kavrandığı, daha doğrusu hâline bürünüldüğü bir döneme geçiliyor. Bu öldürmeler bitince, kişi kendisindeki insânî sıfatlardan ve taşıdığı benliklerden kurtulup kendini Hakk'ta yok edecek hale geliyor. Bu, Kâmil İnsân olmak, yani ölmek demek. Yalnızca yaşayanların bilebileceği bir hal. 

Her mertebe içinde de bu dört aşamayı yaşayabiliriz diye düşündüm. Yani Şeriat, Târîkat, Hakîkat, ve Marifet mertebelerini geçmek için de, Doğup, Yaşayıp, Öldürüp, Ölmek gerekiyor. Her mertebeye geçişimizde bu dört aşama da gerçekleşmiş oluyor. Hatta yedi nefis mertebesi ve beş Hazarât-ı Hamse mertebelerini geçmek için de kendi içlerinde bu dört aşamayı geçmemiz gerekiyor. Her mertebede o mertebenin doğumunu gerçekleştirmeli, o mertebeyi yaşamalı, o mertebede kurtulmamız gere-kenleri öldürmeli ve sonunda o mertebeden ölerek, mertebeyi geçmeyi başarmalıyız. Padişahımız olarak, bu dört aşama ile, bâtında dervişliğin aşamalarını da özetliyorsunuz bizim için.

Benim yazabileceklerim bu kadar Terzi Babam. Haddimi aşacak şekil-de yazmadım diye umarım. Kusurumu affetmeniz dileği ile sevgilerimi ve saygılarımı sunuyor, hürmetle sizin ve Nüket Annem’in ellerinizden öpüyorum.

Evlâtlarınızdan, Ha….. Yı…... İS……. 

(26) RE: HAYATIMIZDAN KESİTLER.
Ne…… Ko….. SA…… KO….. 22 Ocak 2013 23:40

Hayırlı akşamlar Ne…… Kızım. Annenin hayatından güzel bir bölümü-nü aktarmışsın, hayırlı olsun. Onu da dosyasına aktaracağım İnşeallah. Herkese selâmlar. Nüket Annen’in de selâmları var. Hoşçakal. Efendi Baban. 

*************

Efendi Babam. Annemin de yaşamış olduğu bir kesit yazıyorum.

Efendim, İstanbul’da yalnız oturuyordum, televizyonu açtım. Kudüs şehrini gösteriyordu. Sonra Kubbet-üs Sahra’yı gösterdi. "Ben oraya gittim biliyorum," dedim kendi kendime. Sonra aklıma geldi, "ben ne zaman gittim ki oraya?" dedim. Düşünmeye başladım. "Oraya pasaportla gidiliyor, benim pasaportum yok ki," dedim. Mânen gittiğimi anladım ve şöyle yaşadım: Kubbet-üs Sahra'nın içine girdim, merdivenlerden yukarı çıktım, muallâkta duran taşı elimle sıvazladım. Koyu yeşil, pütürlü bir taş ama çok büyük. Sonra merdivenlerden indim. Bir de alt kattan görmek istedim. Elimle aşağıdan da elledim, “hakîkaten havada duruyormuş,” dedim. Aşağıda kadınlar namaz kılıyorlardı ben de kıldım. Sonra tekrar yukarı çıktım. Üst katta erkekler namaz kılıyorlardı. Ben de ziyaretimi bitirdim dışarı çıktım. “Bir de dışarıdan göreyim,” dedim ve uzun uzun baktım. Dışarıdan görünüşü, uzun desenli çinili kule gibi. İki minare ve bir kubbe gördüm. 

Dışarısı büyük bir meydanlıktı ve yakıcı bir güneş vardı.
Sonra kendimi Mekke!de görüyorum. Kâ’be’yi elimle sıvazladım. Sonra Kâ’be’nin içinde görüyorum kendimi. "Kâ’be’nin içine girdim," diyorum.
İçerde, yerde ve duvarlarda halılar var. Duvardaki küçük bir halının ucu düşmüş onu düzelttim ve namaz kıldım. Sonra arkasında duran Harem-i Şerif’in olduğu yere geçtim oradada namaz kıldım ve tavaf yaptım.
Hacer-ül Esved taşına elimi sürdüm, zemzem içtim. 

Sonra kendimi Medine'de görüyorum. Peygamberimizi ziyaret ettim, elimi yüzümü sürdüm. Sonra arafata çıktım. Tepeye kadar tırmana tırmana çıktım. Peygamberimiz’in (s.a.v) girdiği mağaraya girdim. “Peygamberim (s.a.v) buradan bakıyormuş," dedim. Onun baktığı yerden ben de baktım. "Buradan her yer görünüyormuş," dedim. Sonra kendimi şeytan taşlamakta buldum. Ben de şeytan taşladım. Kalabalığın aralarından girip girip taşladım. Sonra beyaz giysilerimle
uçakta uçtum geldim. Zâhiren Hac ve Umre yapmak nasip olmadı ama oralara gerçekten gitmişim gibi o hisle yaşıyorum. Bu olaydan çok etkilendim. 

Efendim, sizin ve Nüket Hanım vâlidemizin ellerinizden öperim. En derin saygılarımla. Sa….. Ko…..

(27) BU SENEKİ HİKÂYE. 

Ni….. De…… 20 Ocak 2013 22:07:46

Hayırlı günler, saygıdeğer Efendimiz. Bu seneki hikâye ile ilgili âcizâne duygularımı arz ediyorum. İnşeallah afiyettesinizdir. Saygılarımla.

*************

Doğru yoldan sapmadan, saptırmadan ve saptırılmadan yaşamak, benim hayat felsefem oldu.

Kendimi biraz tanıyınca, babamı kaybettim. Henüz okula gitmiyor-dum. Korkunç bir yaşam mücadelesinin başladığını daha o yaşlarda hissetmeye başlamıştım. Hiçbir kötülüğe sapmadan kendim kendimi okula kaydettim. Okul yıllarım ilerledikçe, nefsim beni biraz daha doğru yoldan sapmaya zorluyordu. Zaman, zaman da bunda başarılı oldu: Ama ben nefsimin esiri olmamaya kararlıydım. Yapmış olduğum her hatadan sonra duydugum pişmanlık yeni bir hata yapmama engel oluyordu.. Yaşam acımasızdı. Hata yapmadan yaşamaya devam etmek oldukça zordu. Fakat ben, yoldan çıkmadan, yoldan çıkarılmaya müsaade etme-den bir yaşam sürmeye Allahım’a güvenerek devam ediyorum.

Yaşantımı üç temel üzerinde devam ettirmeye karar verdim. Doğru-luktan, doğru yoldan sapmadan, saptırılmadan ve saptırmadan devam etmek.

Yaşadığım çevre hatalar yapmaya müsait bir çevreydi. Her an nefsime yenilerek, doğru yoldan çıkmaya müsait bir ortam vardı.

Allahım’a şükrediyorum, doğuştan bana verdigine inandığım bir irâdeyle yoldan çıkmadım. Hiçbir kimsenin de beni doğru yoldan saptırmasına müsaade etmedim. Bu kişilerin de doğru yolda yürümeleri için de çabalar sarfettim.

Terzi Babam’ı tanıdıktan sonra, ne kadar geç kaldığımı daha iyi anlıyorum. Eğer Efendi Babamız’ı gençken tanıyabilseydim, yapmış olduğum hataları asla yapmazdım. Geç de olsa Efendi Babamız’ı tanıma fırsatı bulduğum için Allah’a şükrediyorum.

Ve doğru yoldan sapmadan, saptırmadan ve saptırılmadan yaşamayı Allah’tan diliyorum.

Ni….. De…… 

(28) RE: BU SENEKİ HİKÂYE. 

Ma….. De……. 23 Ocak 2013 16:11:22

Hayırlı günler Ma..., Sâ... Hanım kızım. Yazınız güzel olmuş, ellerinize, dilinize sağlık. Dosyasına aktaracağım. Bu tür yazılarla kişi hem kendini tanımış oluyor, hem de hayata bakışı daha isabetli oluyor ve hayat tecrübeleri artmış oluyor. Cenâb-ı Hakk, Hakk ve hakîkat yolculuğunda başarılar versin inşeallah. Herkese selâmlar. Nüket Annen’in de selâmları vardır. Hoşçakalın. Efendi Babanız. 

*************

Efendi  Babacığım, Mübarek mevlûd kandilinizi kutlar, sizin ve Nüket Annemiz’in ellerinizden öperiz. Aşağıda bu seneki hikâye ile ilgili âcizâne bir hikâye oluşturdum. İnşeallah olmuştur. Saygılarımla arz ederim. 

Ma…….Sâ……Kızınız

 BU SENEKİ HİKÂYE: Bir Varmış, bir Yokmuş.

Yaşadığım hayattan öğrendiğim tek sey: “Bir varmış, bir yokmuş,” cümlesini sindirebilme çabası olmustur. Daha ben küçük bir çocukken, babam kendi aile büyükleri için derdi ki: Sanki dünyaya ateş almaya gelmişler. (Çok kısa yaşadıklarını anlatmaya çalışırdı.) Şimdi de biz, onlar için aynı şeyi söylüyoruz.

Babam küçük yaşta öksüz kalmış. Çok acı çekerek büyümüş. Sürekli çektiği acıların hüznünü yaşardı. Biz de bunu farkeder, babamız için acı çekerdik. Bizimkisi işe yaramaz bir üzüntüydü.

Biz de babamızı erken kaybettik. Ardından abilerimizi ve en küçük erkek kardeşimizi kaybettik. Her biri için içimiz ayrı yandı. Her seferinde sanki dünyanın sonu gelmisti. Hâlâ da içimiz yanıyor. Sevgi, özlem ve acı hiç bitmiyor. Bunu içimize Allah koymuş, nasıl biter ki? Ama onları sadece anılarda yaşayabiliyoruz. Mânâ olarak. Oturup düşündükçe, “Bir varmış, bir yokmuş,” diyorum, içim yanarak. Dua ve sabırdan başka yapabileceğim bir şey yok, sevdiklerim için. Biz de bir gün gidecegiz. Kim karşı koyabilir ki? Allah’ın emri bu, arkamızdan sevdiklerimizin aynı şekilde içleri yanacak. Ve onlar da bizim için, “Bir varmış, bir yokmuş,” diyecekler. Allah bizleri iyi anılanlardan eyler inşeallah. 

Terzi Babam’ı tanıdıktan sonra, olaylara bakış açım değişti. Dünyaya geliş nedenimizi ve giderken bu bilinçte gitmek için, irfân mektebinde başarılı bir talebe olmamız gerektiğini anladım. Acılarımı hafifletecek sebeplerim var artık. Allah’ın izni, Terzi Babam’ın yardımları ile irfân ehli olma şansını bulurum İnşeallah. Artık, acıların, sıkıntıların, sevinçlerin, varlığın ve yokluğun sadece imtihân olduğunu biliyorum. Ama ben insanım. Kendimi aşmam zaman alacak. İyi veya kötü, her şeyin Allah’tan olduğunu biliyorum. Allah isterse her şeyin bir anda ters yüz olacağını da biliyorum.

Şimdi sadece  bir derdim var: “Allah benden nasıl râzı olur? Benden râzı olması için neler yapabilirim? Bu dünyaya teşekkür için ne bırakabilirim? Ne öğrendim, ne öğrettim? İnsanlığa faydalı ne yaptım?” Bunları sorguluyorum. Her şekilde, “bir varmış, bir yokmuş,” cümlesi beni de kapsayacak. Allah o günümde beni ve sevdiklerimi utandırmasın. Allah Terzi Babam’dan ve bizi tanıştıran oğlum Ce….’den râzı olsun. Biliyorum dediğim her şeyi Terzi Babam’dan öğreniyorum. Onun saye-sinde olgunlaşıyorum. Saygılarımla. 

 Ma…… Sâ…….. 

RE: TEFEKKÜR ÇALIŞMASI. 

Ca….. Pa….. 25 Ocak 2013 17:12

Hayırlı akşamlar Mu……çığım. Mail’ini de dosyaları da aldım. Hepsinin, senin de, ellerinize sağlık. Hepsi güzel olmuş. Sizlerin de geçmiş kandiliniz ve cum'anız mübarek olsun. Herkese selâmlar. Hoşçakal. Efendi Baban. 

*************

Necdet Babacığım, Hayırlı kandiller. Bu seneki tefekkür çalışmasının süresi doldu. Gruptan, bildiğimiz kadarıyla As…. Be…. ve Ha…. Yı…. size bireysel göndermişler. Bu dosyanın içinde olanlar sırasıyla, Fi….. Ar…., Al.. Ca…. Er…., Er…. Po…., Os…. Gü…., Öm… Em… Er…, Mu….. Ca……

Bu dosyanın içinde bir şiir var. Onu da ayrı bir dosyada gönderiyoruz. Cenâb-ı Hakk’tan hayırlısı.. Herkese selâmlar. Hoşçakalın.

Hürmet ve muhabbetle Necdet Babamız ve Nüket Annemiz’in eller-inden öperiz.

*************

(29) Fi… Ar….

Esselâmü aleyküm ve rahmetullah ve berakâtühu, Kıymetli rehberim Mu.. Hocam. Bu seneki hikâye çalışması yazım aşağıda. Ben de bir özet ve ona bağlı bir hikâye ile katılmak istedim.  Tabi bu şimdiki anlayışım. İnşeallah Rabbim doğru yola beni hidayet buyursun, sizlerin rehberliğinde. Sağlık ve esenlike. Allah'a (c.c) emanet olunuz. İnşeallah geç kalmamışımdır.

Efendim “doğdular, yaşadılar, öldürdüler, öldüler” kısa hikâyesine benim hayat anlayışım içinde yazacağım kısa özet şu olurdu:

“İndiler, duydular, aradılar, savaştılar, öldüler” Bununla ilgili hikâye de düşünceme göre şöyle olurdu:

Bir memlekette yaşayan insanlar buraya nasıl geldiklerini merak edip araştırmaya başlamışlar. Buna dair söylenen bir takım şeyler varmış, fakat bunlar belli bir yere kadar gelip ondan önceki tarihi açıklamıyormuş ve bu daima sır olarak kalıyormuş. Bu yüzden buraya hiç bilmedikleri bir yerden indiklerine, yani buradan olmadıklarına kanaat getirmişler. Bu araştırmaları neticesinde yaşadıkları dünyada bir hazine olduğunu ve bu hazineyi buldukları zaman hem sonsuz derecede zengin ve mutlu olacaklarını hem de merak ettikleri sorunun cevâbını bulacaklarını öğrenmişler. Ve bütün dünyaya yayılıp bu hazineyi aramaya başlamışlar. Ancak bu hazine arayışı başladığında bütün dünyanın da kendilerine âdeta düşman kesildiğinin farkına varmışlar. Sanki bütün dünyada yaşayan milletler onlara düşman olmuş savaşıyor ve bu hazineyi ele geçirmemeleri için ellerinden geleni yapıyorlarmış. 

Bu savaşlar sırasında hep kayıp veriyorlar ve nüfusları da gün geçtikçe azalıyormuş. Hep kendilerinden fedakârlık yapar durum-dalarmış. Sürekli sayıları azalmasına rağmen sayıları azaldıkça daha da güçlü hale geldiklerini ve bu savaşlarda daha başarılı olduklarını görmüşler. Bu daha da merak uyandırıcı ve teşvik edici olmuş onlar için. Artık kendi milletlerinden bu savaşlarda ölenler için üzülmüyorlar, aksine seviniyorlarmış. Bu nasıl bir hazineymiş ki kendini arayanı hem cezalandırıyor hem de gücüne güç katıyormuş? Fakat bu arayış o kadar uzun sürmüş ki bütün dünyayı aramalarına rağmen bir türlü bulama-mışlar. Bir gün karşılaştıkları bir bilge hazineyi dünyada değil kendi memleketlerinin altında aramaları gerektiğini söylemiş. Onca dolaşıp emek vermelerine ve onca kayıp vermelerine ve onca zaman kaybetme-lerine hayıflanarak bu sefer kendi memleketlerinin altını üstüne getirip hazineyi aramaya devam etmişler. 

Bu aramalar ve kazılar sırasında hep ufak ufak ip uçları buluyorlarmış ama hiçbiride hazinenin yerini tam olarak açıklayamıyormuş. Hazineyi kendi memleketlerinde aramaya devam etmelerine rağmen etraftaki düşmanca tavırlar bitmemiş ve kayıp vermeye devam etmişler. En sonunda diğer milletleri bu hazineyi kendi menfaatleri için değil insanlık için ve hepsinin yararına kullanacaklarına ikna etmişler. Zâten bu hazine kendisini kendi menfaati için kullananları yakıp mahveden bir özellikte imiş. Bu özelliğini duyunca âdeta hazinenin yerini bulmuş kadar sevinmişler, çünkü bu hazineyi bulabilmek ve kullanabilmek için zâten ölü olmak gerekiyormuş. Zîrâ bunu ancak ölü olanlar bulabiliyormuş. 

Neden kayıp verip de tam aksine güçlendiklerini o an anlamışlar. Zîrâ her ölümden sonra biraz daha hazineye yaklaştıklarını anlamışlar. Ölmek bu hazineye onları o kadar yaklaştırıyor ki tam mânâsıyla ölmedikten sonra onu bulmak imkânı olmadığını anlamışlar. Ve bu şekilde nerden geldiklerini de anlamışlar  ve milletçe kendilerini öldürüp hazineyi bulmuşlar. Ama bu ölüm onları daha önce olmadıkları kadar diri ve güçlü kılmış. Aslında ölmenin dirilme olduğunu ve asıl hazinenin bu olduğunu diğer milletlere anlatmak için bu sefer daha zor bir mücadeleye girişmişler. Zîrâ hiç kimse ölerek bir hazineye ulaşılacağına inanmıyor-muş. Hangi millete bunu anlatmaya çalışsalar, “siz bizi öldürüp bizim elimizdeki zenginliklerimizide ele geçireceksiniz,” diyorlarmış. İşte bu hazinenin bulunmasının bu kadar zor olmasının sebebini o zaman anlamışlar. 

 Efendim bu hikâyede yazdıklarım tamamen sizden duyduklarım ve dinlediklerimi ve okuduklarımı kendi aklımla değerlendirip böyle bir hayâl kurmam neticesinde çıkan düşüncelerdir. Anlamayıp yanlış değerlendirdiğim husûslarda affınıza sığınır, feyzinizden ve ilminizden faydalanabilmeyi Cenâb-ı Hakk (c.c.)’ tan dilerim.

(30) Al…. Ca…. Er…. 

Selâmün aleyküm Mu….. Hocam. Benim cümlem: “Hiç idim, Şişirdim Söndürürsem Ulaşırım İNŞE-ALLAH” Bizler Rabb-ül Âlemîn’in uygun gördüğü esmâ gölgeleri ve verdiği rollerin oyuncuları olarak bu âleme gönderildik. Bu nedenle bize ait bir bedenimiz yok, bizler HİÇiz. Dünyada hiçliğimizi unuttuk; NEFSİMİZİ GEZİ BALONLARI gibi hevâmızla (havamızla) şişirdik, diğer balonlaşan nefisler arasında boy göstereceğiz diye de hevâ ateşi ile ısıtarak
yükselttik.

Eğer bu şişen nefsimizin hem ateşini hem de havasını söndürebilirsek Rabbimiz’e ulaşabiliriz İNŞEALLAH. BEN de Mu….. Hocam’ın yardımı, Terzi Babam’ın himmeti ve ALLAH’ın (c.c.) lütf-u keremi ile nefsimin hevasını söndürüp bu BENlikten kurtulup Rabbim’e ulaşacağım İNŞEALLAH. A….. C…. ER…. 

(31) Er… Po….

Hayırlı akşamlar Mu…. Abi. Bu seneki tefekkür çalışması olan “doğdular, yaşadılar, öldüler, ve öldürdüler,” hakkında çok düşündüm, çok şeyler aklımdan gelip geçti. Birkaç satır yazmaya karar verdim. Yanlış bir şey söylemekten affınıza sığınırım. 

Bu cümleyi ilk okuyuşta şimdiye kadar kendi yaşadıklarımı hatırlamaya çalıştım. Ayrıntıların çoğu unutulmuş, hayâl meyâl hatırlar gibi oldum. Ama “bu hatıralar ve yaşananlar beni nereye getirdi, beni ne yaptı?” deyince bir tek cümle bile bulamadım. Aynen dediğiniz gibi, “ayniyyetten gayriyyete düşmüş bir yaşantı.” Bu yaşantı sadece hayâl ve vehim içinde geçmiş, ne kendini bilmiş, ne de Rabbi’ni bilmiş biriydim. Bir yıla yakındır sohbetlerinize geliyorum ve Terzi Babam’ın kitaplarını okuyorum. Anladığım şu, yaşam her an  Rabbin’le yaşamak, O’nunla beraber olmaktır. Bu anlayış içerisinde bir de cümleyi tersten okumak gerekir diye düşündüm.

“ÖLDÜLER ÖLDÜRDÜLER YAŞADILAR DOĞDULAR” şeklinde okuyunca bizim ders sisitemimizle paralel olduğunu gördüm. Bu yolda kişi hayâl ve vehim içinde bir yaşantı yaşıyorsa ölü sayılır. Terzi Babam’ın şu dizeleri aklıma geldi: 

Hakk’a varmak ister isen Gönül yolu tutman gerek Üzerinden varlık yükün Hemen çözüp atman gerek Bir de kâmil yere varıp Evvel elin tutman gerek Yedi deniz beş deryayı Kanat açıp geçmen gerek İnsanın tekrar doğması için izlemesi gereken yol haritası burada veriliyor. Yanlış bir şekilde ifade ettiysem affınıza sığınırım. Hayırlı akşamlar. Hoşçakalın. 

Er… Po…. 

(32) Os… Gü…

(DOĞDULAR, YAŞADILAR, ÖLDÜRDÜLER, ÖLDÜLER) Bu söz bana “HAYY” esmâsını/sıfatını hatırlattı.

DOĞDULAR  = “Hayy” sıfatı yüklendi

YAŞADILAR = “Hayy” sıfatı fa’âliyyete geçirildi

ÖLDÜRDÜLER  = Başkasındaki “Hayy” sıfatı fa’âliyetine engel oldular

ÖLDÜLER = Başkasındakine engel olduğundan kısas yapılırcasına, on-dan da alındı.

ÖLDÜRDÜLER  = Allah’tan izinsiz, O’nun rızası olmadan, yani Allah adına olmadıkça, yapılan tüm “öldürmeler” O’nun verdiği “HAYY” ismini, O’nun rızası olmadan sonlandırmaktır. 

Bu sebeple olsa gerektir ki, En’am Sûresi 121. âyette, “Üzerine “Allah” ismi zikredilmeyenden yemeyin,” buyurulmuş. 

Takip eden 122. âyet de bunun devamı gibidir ki 121’e hakîkat mertebesinden nasıl bakmamız gerektiğini açıklar: “Ölü iken kendisini (Hakîkat ilmi ile) dirilttiğimiz; insanlar içinde onunla yaşaması için basîret nûru oluşturduğumuz kimse(nin durumu); karanlıklar içinde kalıp ondan kurtulamayan gibi olur mu? Hakîkat bilgisini inkâr edenlere, yapmakta oldukları böylece süslendirildi.” Veya Mâide/ 4: “Allah’ın size verdiği yeteneklerle eğitip alıştırdığınız avcı hayvanların tuttuğu (avlar) helal kılındı. Onların sizin için tuttuklarından yiyin. Onu (av için) salarken üzerine Allah’ın adını anın ….” Âyete ister fıkhî bir hüküm olarak bakıp şeriat mertebesinden inceleyelim, ister hakîkat gözü ile bakıp “terbiye edilmiş emmâre” yi salmak olarak görelim “HAYY” esmâsını engellemek için bu işin veya benzerlerinin, O’nun rızası doğrultusunda, O’nun adına yapılması şarttır. Bunlara riayet etmeyenler ise ÖLDÜLER hükmüne düşerler, yani, BAKARA / 178 uyarınca ona da KISAS yapılıp ondan da HAYY sıfatları alınır. 

Hürmetlerimle,

Os… Gü..

(33) Ö…. E…. E….. 

BİR HİKÂYE BİR ÇOK YORUM/DOĞDULAR, YAŞADILAR, ÇALIŞMASI.

Bismillâh-ir-Rahmân-ir-Rahîm Değerli Efendi Babacığım, Selâm hürmet ve muhabbet eder, düşüncelerimizi aşağıdaki satır-larda paylaşırız: “Doğdu, zannınca yaşadı, hata yaptı, öğrendi, teslim oldu, öğrendi, öğrendikleri ve yaptıkları hayâldi, Rabça öğrenmeye başladı, eğitim hâlâ sürüyor.” Böyle yazmayı anda uygun gördük. Geçmişimize bakınca, sizlerin eğitim sisteminizden aldığımız dersle idrâk ve şuurla bakınca, geçmiş-imizde zannımızca bir hayatımız olduğunu ve bu zannımızca olan hayat-ımızı yine zannımızca ileri götürmek istediğimizde o anki hâlimizle felâket dediğimiz fakat şu anki hâlimize nimet olduğunu anladığımız bir sürü olay zinciri yaşadık. 

Dervişlik yoluna bizleri sürükleyen vesileler olmuştur. Eğitimlerinde bulunduğuz hocalarımızdan ve mübarek zâtlardan farklı olarak Efendi Babam’ın karşımızda zuhûra gelmesi ve evvelinde M… M…. C…. Ağabey’ in üzerinden yavaş yavaş zuhûra gelmesi sayesinde farklı bir şuur ve bilince gelmeye başladık. 

Bu bilinç ve şuurda sürekli tasavvuf eğitimlerinde bahsedilen her şeyin Hakk’ın varlığı olduğu ve ondan gayrı bir şey olmadığı cümlesi, müşâhedeli bir göz ve anlayışla oluşmaya başladı. Bu anlayış nefs eğitimimizin üzerinde çok ciddi ve hızlı sonuçlar vermeye başladı. Hataların verdiği pişmanlığın etkisi, teslimiyet ve tevâzu olarak bizleri belli bir yola kadar getirebiliyordu ama nefsin sıkıntısını ve çevreye bakışı üzerindeki etkisi değiştiremiyordu. Ne zaman ki sohbetlerdeki ve eserlerdeki bilgilerin bizi çevremizdekileri müşâhede edip aslında tek olan Allah varlığı içinde benliğine izin verilmiş bir halde yaşadığımızı (zan ettiğimizi) her hâlimizle şuurlu olmamız gerektiğini ve istenilen edep ve kurallara uymamız düşüncesi ve davranış biçimleri daha bilinçli olarak iç bünyemiz ve dış bünyemizde oluşmaya başladı. 

Ayağımızın kaydığı zamanlarda ya da kendimizi kaptırıp eski hallerimizin dönüşüne dair davranışlar sergilediğimizde, bulunduğumuz ortamlardan gelen tepkilerin hakîkatte bizleri uyaran ve hâlimizin yansımaları olan oluşumlar olduğu bilinci uyanmaya ve gelişmeye başladı. Bu durumda yaşadığımız her şeyin bizim bünyemizden gayrı olmadığını anladık.

Efendi Babacığımız ile fiziken tanışmamız ve öncesinde başlayan değişim, şu anki idrâkle bakınca esas kırılma noktası oluyor. Kendisi lütfedip bizi dinlemeye zaman bahşettiklerinde elimizden geldiğince seyr-ü sülûk ve yaşam hikâyemizi anlatmıştım. Efendi Babacığım’ın sabırlı dinleyişi ve sonundaki yorumu bir-iki özel verdiği bilgi dışında gerisinin hepsinin hayâl olduğuydu. Bu da bizce açıklıyor ki ne yaşadıysak yaşayalım zannımızın hayâli olmaktan başka bir şey olmuyor. Ancak İlâhî bilgi ve bizden istenilen şuur ve idrâk ile ne olduğumuz ve nasıl bir sistemin ''bilinçli parçası'' olma lütfu bahşedilmiş olduğunun idrâkine varmak ve bu biliç yükselmesiyle aslında ayrıdan gayrı olmayan ben kimim sorunun cevâbının zuhûrunda olduğumuz madde ve mânâ varlığımızda oluşması diye düşünüyoruz.

Aziz, değerli ve muhterem Efendi Babacığım ve her dâim bize rehberlik eden M…. M… C… Ağabeyciğim üzerinden gelen yardımlar ve dualar olmasa bu kadarını bile yazamazdık.

Efendi Babacığım, Sizin ve Nüket Anneciğimiz’in mübarek ellerinden öper, naçizane selâm, muhabbet ve hürmetlerimizi arz ederiz.

Evlâdınız El fakyr Ö…. E….. E…..

24/01/2013 00:29 Perşembe İstanbul. 

(34) Mu.. Ca… 

Aleykümselâm Necdet Babacığım, Bismillâhirrahmânirrahîm Öncelikle bu çalışmanın tahlilini ve sayısal ve mânâsal ifadelerini tefekkür edebildiğim kadarıyla yazmaya çalışacağım. 

Bu çalışma fakîr evlâdınıza evde 23 Ekim 2012 akşamı ulaşmıştı. 

İstenilen çalışma numarası 76-5 bu sırayla. Sayılarını topladığımız zaman 76+5= 81, tersten de toplarsak 81+18= 99, Esmâ’ül Hüsnâ’yı veriyor.

76 İnsan Sûresi, yani İnsan, ve 5 de 5 Hazret Mertebesi olmakta. Ayrıca, 7 subûtî sıfatları ve 6 da zâtî sıfatları ifade etmekte. 7+6= 13 ile Hz. Muhammed’in (s.a.v.) şifre sayını vermekte. 5 ilâvesi ile 13+5= 18, yani 18.000 âlemi ifade etmektedir.

Çalışma süresinin üç ay olması İlme’l, Ayne’l, ve Hakka’l yakîn mer-tebelerinin oluşması, yani zuhûrâtlarının, müşâhedesinin ve yaşamının oluşmasıdır. 

Ve bu çalışmaya 8-1-2013 tarihinde yukarda ki sayıların bağlantı-sında başladım. Başlığı “Bir Hikâye, Bir Çok Yorum”. “Bir” Vâhid, “Hikâye” Hiye müennes (dişil) O, ve “KA”nın tersi “Ak” beyaz ve temizliği ifade etmekte. Temiz mü’mine kadınlar ve Hikâye... 

He=5, Kef=20, Elif=1 ve Ye=10. 5+20+1+10=36, Yâsin Sûresi, Kûr’ân’ın, yani zâtın kalbi ve Hakîkat-i Muhammedî’nin Muhammediyyet mertebesinden ismidir. 36+1= 37 sayısını bize verir. Aynı zamanda 1 “Vâhid” 19’dur. 36+19=55 Rahmân Sûresi ve Kûr’ân’ın yani zâtın, gelinidir. 

“Çok” tersten “Koç” ve sayısal değeri Cim=3, Ayın= 70, Kef= 20. 3+70+20=93 Necm’dir. Öncelikle, NC=53 şifre sayımızdır. Necm nefis yıldızıdır. Nefsin aslının bir Nefs-i Vâhide olmasıdır. 93+1=94 “İnşirah” tır. Yâsin “Kâlp” idi. Kâlbe inşirah ve açılım gelmesidir. 9+4=13 Hz. Muhammed’in (s.a.v.) şifre sayısıdır. 93+19=112 İhlâs Sûresi zâtî sûredir ve yine 13’tür.

“Bir Hikâye”de bulunan 37 sayısı 53 Necm Sûresi’nin şifresidir. Toplamı 53+37=80 “Fe” harfinin sayısal değedir. Tevhîd-i Ef’âl ve 8 yolumuzun şifresidir. 80 Türkçe karakterle “Ay”dır. 

“Zât” ve “Gelin” 112 ve 55 toplarsak, 112+55= 167. 1 Ahadiyet ve tüm mertebeleri kapsayan mertebe, 67 “Allah” esmâsı ve 13’tür.

37+94= 131’dir. 13 ve 14 ve 131 “Selâm” esmâsının sayısal değeridir. Ayrıca, 14 “Musavvir” esmâsının sayısal değeridir, Nûr-u Muhammedî’dir.

En son kalan “Yorum”... Mim Hakîkat-i Muhammedî, Nûr-u Muhammedî’dir. Sondaki Mim aynı zamanda Nûn olur. Ay (Kamer)-Nûr, sayısal değeri, Ye=10, Ayın=70, Re=200, Vav=6, Mim=40, 10+70+200+6+50=336. 3+3+6=12 Hakîkat-i Muhammedî’dir. Aslında bu çalışmanın bir önceki ressam çalışmasının bir devamı olduğu açıkça görülüyor.

“Bir Hikâye” = 37 ve 55, “Bir Çok”= 94 ve 112, “Yorum”= 336.

37+94+336= 467. 4 ve 67. 4 İslâm’ın şifre sayısı, 67 ise “Allah” esmâsıdır. Aynı zamanda 4 mertebeden Hakîkat-i Muhammedî’dir.

55+112+336= 503 sayısını vermekte. Bu sayı bize çok şey ifade etmekte: Şecer, Cennet ve Muhammedün Resülullah. 

Şecer, varlık ağacı, bir yönü şeytaniyyet ve bir yönü Rahmâniyyet, Cennet, 8 cennet olmak üzere 7’si nefis ve 8.’si 5 mertebeyi bünyesinde bulunduran zât cenneti, Muhammedün Resülullah, “Lâ ilâhe İllâ Allah” ile olan urûcun nüzulünü ifade etmekte. 

Sıfırı kaldırdığımızda 53 şifre sayımız ve Ahmed’i vermekte. Çalışmadaki 1’ler aynı zamanda Ahad’ı ifade etmekte, Ahad olan Ahmed.

Toplamda bulduğumuz 503 ile (76) İnsanın (5) Hazret mertebesi ile “Muhameden Resülullah” mertebelerini nüzul yani mânâlarının hafifleyerek yeryüzüne Kâmil İnsân (İnsân-ı Kâmil) olarak inmesidir. 

5+3= 8 Tevhîd-i Ef’âl ve şifre sayımız ve 8 cenneti vermektedir.

Bu çalışma bize ulaştığında ailece Fetih 1453 filmi izleniyordu. Fetih=“Fettah”= 489 sayısal değeri vardır. 1+4+5+3=13 vermektedir. 489+13=502 Beşer ifadesidir. Bu çalışma bu müşâhede olurken gelmesi, insanın bir yönü Ulûhiyyet iken, diğer yönünün de beşerîyet olmasıdır. Hz. Muhammed (s.a.v)’in, “Ben de sizin gibi beşerim ama bana vahyediliyor,” demesi husûsiyyetidir.

Ve son cum’a namazında Hoca Efendi’nin 99. sûre Zilzal ve 103. sûre Asr’ı okumasıyla, (“Sabr”, son esmâ) bu çalışmanın tefekkür yönünden kemâle erdiğini ve Celâlî ve Cemâlî tecellîlerin habercisiydi. Beden arzımızda ve yağan yoğun karın vahdete dönüşmesi ve Saros Körfezi’nde oluşan 6.2 şiddetinde deprem ki aslında Saros Sin=60, Elif= 1, Re=200, Ayın=70, Sin=60, 60+1+200+70+60=391, 3+9+1=13, 62 “Hamid” esmâsı, 391 EN-NASR Allahın zât mertebesinden yardımı aynı zamanda fakîrin işyeri sicil numarasıdır ve silsilemizde Nusret Baba rahmetullah-i aleyh ile bağlantısı var. 13 Hz. Muhammed’in (s.a.v.) şifre sayısı ve 62 “Hâmid” esmâsı, Makam-ı Mahmûd’u vermekte ve Kâbe’nin merkezi olan İnsân-ı Kâmil’dir. Marmara’da olması ve Necdet Babamız’a yakın olması da gayet manidardır.

DOĞDULAR, YAŞADILAR, ÖLDÜRDÜLER, ÖLDÜLER.

Bugün öğlen vardiyası için işe gelirken servis şöförümüz, “duvar dibine gelebilir misin, kar yağışından ötürü çok yoğun trafik var,” dedi. Kapıağası Durağı’na çıktım. Burası Karacaahmet Mezarlığı’nın dibinde bir yer. “Kapı”=Bâkî, “A”=Ayın, Ayniyet, “Gayın”=Gayriyet ve “Ası”=İsâ. Ayın=70, Gayın=1000, 70+1000=1070, 17 ve tersten 71, Nûh, Necât demek. Bu sayıyı isteyenler Terzi Babam’ın 21 numaralı kitabı 6 Peygamber (2) Hz. Nûh kitabında bulabilirler. 

“Bâkî” esmâsının sayısal değeri 113’tür. 113 Besmele çalışmamın aslını oluşturan hikâyeyi 10 gün kadar önce şiir tarzında yazdım. Gayriyetten, Ayniyete dönüşerek İseviyet mertebesinden ölmeden önce ölerek Fenâfillaha ulaşmak...

Bâkî=113, Ayın ve Gayın=1070, İsâ=13. Toplarsak, 113+ 1070+ 130=1313. Zâhir ve bâtın 13. İki adet 13’ün toplamı 26’dır. Necdet Babam’ın, “Marmara’dan bir gün çıkarız,” dediği 26 yunus vardır. Yûnus Peygamber de 17. sıradadır. 1313 aynı zamanda Mülk Sûresi harf sayısıdır. Yolda gelirken Paşaköy’de zincir takan bir kamyon şöförü minübüs çarpması neticesi ölümü tatmıştı.

Necdet Babam Aydınpınar Köyü’ne balık yemeğe gittiğini ve oradan da köy camisine geçerek öğle namazını kıldığını ve bu çalışmanın tefekküründe oluştuğunu ifade etmiş.

Bu köy eşim Se….’nin dayısı Abdullah’ın (soy ismi Necdet’in mânâsıdır) kayınvalidesinin evinin bulunduğu bir köydür. Abd=76 ve Allah=67’dir. Bir 13+13 daha çıkmaktadır. Biz de bu köye ziyarette bulunduk ve orada kaldık. Aynı zamanda Ab…… Hoca’nın kızı Ar….. ve damadı Me…. de bu köyde oturmaktadır. Bu senede ramazan ayıydı. 4 ağustosta (8. ay) ziyarette bulunup iftar ettik. 48 Fetih Sûresi şifresi, 19 Kur’ân ve İnsân’ı Kâmildir. Hendek ilçesine bir hayli yıldırım düştü. Ve yıldırım evin telsiz telefonunu bozmuştu. Yıldırım, berk ve zâtî siryândır. 

Necdet Babam’ın öğle namazı kıldığı camide 2-3 sefer cum’a namazı kıldık. 

Uzun bir girizgâhtan sonra asıl konumuza dönelim. Zâten bu önsözde aslında yaşanılan hikâyeyi kısaca anlatmaktaydı. 

“Doğdular, Yaşadılar, Öldürdüler ve Öldüler,” iki ayrı cevâbımız olacak.

Birinci cevâbım tasdik mahiyetinde aynı olacak: Öldüler, Öldürdüler, Yaşadılar, Doğdular. 

Bunun sebebine gelince, Necdet Babam bu çalışmanın öğle namazı esnasında oluştuğunu ifade ediyor. Öncelikle Bolu’dan gelinmiş. B=2, Ayın=70, Lâm=30, Vav=6, toplarsak, 2+70+30+6= 108. Bu bize 108 Kevser Sûresi’ni verir. İçinde namaz, kevser hakîkatleri ve Kurb’ân Bayramı vardır. Gelinen yer, “Aydın”=aydınlık, nûr mertebesi, Hakîkat-i İlâh-i güneşi; “Pınar”, göz ve ayn; “Köy” ise hakîkat.

Namaz gözümün nûr’udur, Muhammediyyet mertebesini ihtiva eder. Sayısal değerler ile bulduğumuz “Muhammeden Resûlüllah” ile, dağdan, yani esmâ mertebesinden, aşağı Düzce’ye, ef’âl mertebesine, inilmiştir. Öğlen namazı İbrâhîmiyyet ve Bakâbillah namazlarını ihtiva eder.

Çalışmanın 76-5 olması, Terzi Babam’ın Salât-Namaz kitabının 5 numaralı kitabı olması ve bu kitapta bir şiirin tersten yazılı bulunmasıdır. Namazı kılan insan ise 76’dır. Ve yanında namaz hareketleri bölümü vardır.

Salât Namazın Sırları.

5
 Necdet’ten dinle bu sözü, Hakk'tan ayırma özü,
 Bu dünyanın gerçek tadı,
 Ölmeden ölmekmiş meğer.

4
 Aç gönlünü Hakk'tan yana,
Neler ulaşır bak sana,

En güzel şey Allah’a,
 Habîb olmakmış meğer,

3
 Her yönüyle hep kemâlde,
 Görünür varlık cemâlde,
 En güzel oluş herhalde,
 İNSAN olmakmış meğer,

2
 İlim öğrenmekten gaye, Ulaşmak içinmiş yare,
 İlmin sonunda paye,
 Ârif olmakmış meğer,

 1
 Düşündün mü hiç kardeşim,
 Bu âlemde nedir işin,
 Dünyaya sebebi gelişin,
 Âdem olmakmış meğer.

Bu resmin benim için ayrı bir önemi vardır. Bundan yaklaşık 3 yıl kadar önce 2009 yılı sonu veya 2010 yılının başında görmüş olduğum zuhûrât ile alâkalıydı. Önceki yolumdan Necdet Babam ile devam etmek üzere kesin karar verdiğim zamanlarda görülmüştü. (Bağlı olduğum yer zuhûrâtta görülen yer değildi.) Mânâda, Karagümrük Nurettin Cerrahi âsitanesine yalnız olarak gidiyorum. Cemaat sabah namazının farzını kılmış ve bitirmiş. Ben de bir köşede sabah namazını îfâ ediyorum. Daha sonra topluluğun arasına giriyorum. Merhum Muzaffer ÖZAK Efendi orada, elinde bir kağıt var. Bakıyorum, Necdet Babam’ın yukardaki çizimi olan kâğıt. Fakîri gösterip, “bu kağıt Nakşibendi Gülşeni olan kardeşimize aittir,” diyor.

Efendi Babam’a bu zuhûrâtı anlattığımda, “sen de benim gibisin, her meşrep var,” diye fakîri taltif etmiş ve 5 Hazret mertebesi idrâki ve hâli âyetlerini ders olarak vermişti.

Yukarıdaki Necdet Babam’a ait şiirin sonunda (ki diğer bir yönden başında), “bu dünyaya gelme sebebin Âdem olmakmış meğer,” deniliyor. 31 Ocak’ta bu çalışma muhtemelen yayınlanmış olacak ve fakîr 45 yaşında olacak. Âdem sayısal değerler itibâriyle Elif=1, Dal=4 ve Mim= 40, toplarsak, 1+4+40=45. Efendi Babam, “irfan ehlinin yaşı başı olmazmış,” der. Beşerîyetimizin yaşı işte... Âdem ile sayısal birlik ifade etmekte en azından sayı itibâriyle Âdem olmuşuzdur İnşeallah.

ÖLDÜLER, ÖLDÜRDÜLER, YAŞADILAR, DOĞDULAR

Bu namaz şekillerinin yanında ki şiirin tersten sıralanması ile kısaltılmış olan konuyu tersten yazdım. Namaz 5 Hazret mertebesini ifade ettiği gibi, bu söz de 5 Hazret mertebesini ifade etmektedir. Öldüler secde hâli, İseviyet, hakîkat, fenâfillâh hâlidir. Kişinin “ölmeden önce ölünüz!” hükmü ile ölmesidir. Öldürdüler hâline ulaşması için hakkanî sıfatlar ile bakâbillâh ve Kâmil İnsân olarak halk arasına dönüp, istîdâdlı olanları geçtiği yollardan Hakk’a ulaştırıp, fenâfillâh mertebesine ulaşmalarına yardımcı olup, hedef göstermektir. Mevlânâ Hazretleri’nin “bu dünyaya geliş sebebimiz birkaç mahbusu kurtarmaktır,” demesi bu hâli ne güzel ifade eder. Yaşadılar, ise bu hâl ile âhireti daha bu dünyadayken yaşadılar. Bu hâli en güzel Şems-i Tebrizi Hazretleri ifâde eder: “Ben canımı Hakk’a çoktan uçurdum. Azrâîl (a.s.) gelince et ve kemik yığınından başka bir şey bulamayacak,” der. Doğdular, üzerlerindeki Esmâ-i İlâhiyye elbisesiyle, esmâları kullanarak, esmâ âlemine doğdular. Bu hâli Mevlânâ Hazretleri ölüm gecesine “Şeb-i Arûs” (düğün gecesi) diyerek ifade eder. 

İkinci olarak, hakiki padişahın, Allah’ın, kitabında bu sözün bir kısaltması vardır: Bismillâhirrahmânirrahîm. 19 harften oluşan bu kelime İnsân-ı Kâmil ve Zât’ı ifade etmektedir. Kudsî Hadis’te, “İnsân ve Kûr’ân bir bâtında doğan ikiz kardeştir,” denilmiştir.

Bunu daha da kısaltan yolumuz önderi toprak babamız Hz. Ali (k.v.c.) şöyle buyurmuştur: “Dört kitap, Kûr’ân’ın içindedir. Kûr’ân, Fâtiha Sûresi’nin içindedir. Fâtiha, Besmele’nin içindedir. Besmele de “Be” harfinin içindedir. O da “Be” harfinin altındaki noktanın içindedir.” Ve bir başka sözünde, “ilim bir nokta idi cahiller onu çoğalttı,” demiştir. Câhillik sadece ilmî câhillik değildir, nefisten câhil olma hâli de vardır.

Necdet Babam’ı Tekirdağ’da ilk ziyaret ettiğimde, “biz bu noktada yaşıyoruz,” demiştim. O da, “sen tersten girmişsin,” demişti. Demek ki tersten girmenin de bir hakîkati varmış.

“Be” harfi İlâhî ve beşerî benlik ve altındaki her şeyin kaynağı olan sınırsız, sonsuz bir nokta olan insan küçük bir cisim olduğu gibi hakîkatinin sonu olmayan bir noktadır. Âlemde ne varsa ihata etmekte buna tüm esmâ ve sıfatlara camii olan “Allah” esmâsı da dâhildir.

Aslında her birerlerimizin yaşadığı padişahın hikâyesidir. Burada hakîkatte yaşayan da kendisidir. Bize yaşadığımızı zannetmek düşüyor. Asıl olan onu bilip bulup âhiret âlemine doğmaktır. Bu hal üzere 29-12-2012 tarihinde iş yerindeyken Kûr’ân üzere bir şiir yazmaya başladım ve 3 kıta oluştu. “Kûr’ân’da 114 sûre var yazabilecek miyim?” diye tefekkür ederken gönlümden tastiği geldi. Nöbet değişiminde bu gecenin Kadir Gecesi olduğu Allah (c.c.) tarafından ihsan edildi. Ayın 30’unda şiir hemen hemen tamam oldu. 2 Ocak 2013’te, hamdolsun, tamama erdi. Bu satırları kaleme alırken Allah (c.c.) güzel bir ikram olduğu ve İsmâiliyyet mertebelerinden (19 Meryem sûresi 54 âyette sözünde sadık peygamberdi) diye geçmektedir. Ve mânâ yolculuğunun da Rahmâniyyet olan Kâ’be’nin içine olan tecellîsi ile ikramı, İlm’el Yakîn, Ayn’el Yakîn, Hakk’el Yakîn, Şeriat, Târîkat, Hakîkat mertebelerinin Hakîkat-i Ahmedî’nin ikrâmı olduğu 99 Esmâ-ül Hüsnâ ile iletildi. 

Akla şöyle bir soru gelebilir, benim aklıma gönlüme geldi: “Sen bunları yazıyorsun da yaşadın mı?” Yazdıklarımı okuduğumda yaşanmış olduğunu fark ettim. “Eksik kalan yönleri var ise Cenâb-ı Allah tüm canlara ve bana tamamlamayı nasip etsin inşeallah,” diye yazıma son verip şiiri ilâve ediyorum. Not: Şiir genelde âyetler doğrultusunda, 114. sûreye ilâve olarak, başına 2 kıta ve sonuna bir kıta ilâve edilerek, bazı yerlerine Tevhîd Neşesi ilâve edilerek yazılmıştır. Doğrular Cenâb-ı Allah’tan, hatalar ise fakîrin nefsine aittir.

RAHMÂN ve RAHÎM OLAN ALLAH’IN ADIYLA

Cümle âlemlerin doldu kokunla,
Dolanır Hakîkat Kevser suyunla,
Artık uğraşma eğlence oyunla,
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla,

Açılır Kur'ân-ı Sâmit kitabı,
Görülür âlemde tafsilâtı,
İnsân-ı Kâmil’den okunur hitâbı,
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla,

El-Fâtiha, Hamd O Allah içindir,
Din gün sahibini bilmen içindir,
Ancak onu bilmen bulman içindir,
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla,

Elif, Lâm, Mîm ile başlar BAKARA,
Kur'ân'da ne varsa âlemde ara,
Sonunda olmayasın yüzün kara,
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla,

En büyük ailelerden ÂL-İ İMRÂN,
Sonsuz hayatın sahibini soran,
Kur'ân inerken ayırt eden Furkân,
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla,

Resül'ün sevdiği üç şeyden NİSÂ,
Mehirimin durduğu gizli kasa,
Ona güzel  öğüdün olsun kısa,
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla,

Ey îmân edenler geldi MÂİDE,
Sofra kurulmasında var kâide,
Gökten indi Havâriye Vâhide,
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla,

Karanlık ve aydınlığın var EN’ÂM,
Nefsi Küllü benim çamurdan Anam,
İçim, dışım bilem sana kanam,
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla,

ELİF, LÂM, MÎM, SÂD, uyarırsın A’RÂF,
Ârif âlemlerde olmaz ki taraf,
Hakk'a secde olanlar sarraf,
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla,

Ganimetlerin taksimidir ENFÂL,
Allah ve Resül'ünden korkarak al,
Gerçekle münâkaşa etme çakal,
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla,

Besmelesi olmayan sûre TEVBE,
Hacc-ı Ekber günü kimseye küsme,
Müşriklere şeytan yedirir küsbe,
Hamam da Nasûh'la ediver Tevbe,

ELİF, LAM, RA bunun hikmeti YÛNUS,
Kâfirler sihirbazıdır okyunus,
Altı günde halkettiğidir humus,
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla,

Emr olunduğu gibi dosdoğru HÛD,
Her şeye gücü yeten, sen et şuhud,
Bütün sinelerin özü O Vedûd,
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla,

Gönül kuyusuna gir oldun YUSUF,
Ârapça olarak inen bir suhûf,
Kıssaların en güzeli bil Yûsuf,
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla,
 Onüçüncü cüz, onüçüncü sûre RA’D,
Nâsın çoğu îmân etmezler Murad,
Her vecihde, vechi bin bir surad,
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla,

Karanlıklardan nûra çıkan İBRÂHÎM,
Mûsâ (a.s) kavmine geldi oldu Rahîm,
Firavun gibi olmasın son vahim,
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla,

Kur'ân gerçekleri açıklar HİCR,
Şeriatle, târîkat birleşti Hicr,
Dört mertebeden zuhûra çıktı Hicr,
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla,

Allah, NAHL'a marifet ilham eder,
Gökleri, yeri hikmetle halk eder,
Hayvandan bize tefekkür va’zeder,
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla,

Mescid-i Aksâ'ya götürür İSRÂ,
İsrailoğulları sıra sıra,
Necât'ın çağırdı bağıra, bağıra,
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla,

Hamd bana mahsustur der; Ashab-ı KEHF'te,
Uzunca uyku verdik Ashab-ı Kehf'te,
Ebedî olarak Kıtmir cennette,
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla,

Ailesinden doğuya gitti MERYEM,
Bağışlayan Rahmân'a sığınır Meryem,
Nasıl oğlum olabilir der, Meryem?
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla,

Mutsuz olman için inmedi TÂ-HÂ,
O öğüt olmak üzere bir saha,
Papuçlarını çıkar temiz yer Tuva,
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla,

Hesap zamanı yaklaştı ENBİYÂ,
Alaya alıp dinliyorlar güya,
Mucizenin ta kendisidir ziyâ,
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla,

Ey insanlar Rabbiniz’e edin HAC,
Allahın azabı olur kızgın sac,
Kaypak şeytan ardına düşer kaç,
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla,

Gerçek kurtuluşa erdi MÜ’MİN'ler,
Namazda huşu içindedirler,
Faydasız iş, boş lâf işlemezler,
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla,

Açık açık âyetler inen bir NÛR'dur,
Allah çok Hikmet sahibidir, orda dur,
Yer, zaman ona dört şahit bulundur,
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla,

Âlemlere bir uyarı FURKÂN,
Yerin hakimiyetinde dökme kan,
Her şeyin mukadderatı bulunan,
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla,

Sen kendine mi kıyacaksın ŞU’ARÂ?
Rabbin çok Gafûr'dur, O'na yakara,
Firavun azdı, kavmin için HAKK ara,
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla,

NEML'deymiş yüz on dördüncü Besmele,
Süleyman Belkıs'a etti havale,
Bırak asânı yılan olup gele,
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla,

Mûsâ ile Firavun sana KASAS,
Tefekkür et bu olanı et kıyas,
Firavun nefsi ile oldu kısas,
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla,

ANKEBÛT insanların şartlanması,
Kötülük yapanların lâf taslaması,
Ecel gelecek olmaz kaytarması,
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla,

Yeryüzünde RÛM sûreti yenildi,
Birkaç yıl içinde galip denildi,
Allah'ın va’di, sözü kesildi,
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla,

Doğru yolu oğla gösteren LOKMAN,
Hidayete ermek inan pek yaman,
Nâim cennetleri var buna inan,
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla,

Huzur da başlar, ettiler SECDE,
Rabbleri’yle huzur buldular vecdde,
Me’va cennetlerine gir seherde,
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla,

Allah'tan kork yoksa etmesin AHZÂB,
Allah koruyucudur etmez azap,
Münâfıklara şiddetlidir gazap,
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla, 

Âhirette de Hamd O'nundur SEBE,
Kâfir bize kıyamet gelmez deme,
Hakk'a gönül veren kula var meme,
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla,

Üçer, dörder kanatlı FÂTIR,
Üzerimizde ki nimeti fıtır,
Resül'ü yalanlayan oldu katır,
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla,

Hikmetli Kur’ân'ın Hakk'ı için YÂ’SÎN,
Muhammed (s.a.v.) der; Kur’ân'ın kalbi Yâ’sîn,
Bir dosdoğru yolun üzerindesin,
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla,

And olsun saf bağlayıp duran SÂFFÂT,
O haykırıp da sürenlerde Sâffât,
Yolda uyarısını oku Sâffât,
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla,

SÂD, Bu öğütle dolu olan Kur’ân'a bak!
Kâfirler ayrılık içindeler bak! 
Fakat kurtulma zamanı değildir, bak!
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla,

O'na hâlis kılarak kulluk ZÜMER,
Nankör doğru yolda olamaz Zümer,
Adaletin temsilcisidir Ömer,
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla,

Hâ, Mîm Güçlü her şeyi bilen MÜ'MİN,
Tevbeyi kabul eden olur Mü'min,
Hamdinle tesbih edenler Mü'min,
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla,

Hâ, Mîm O Rahmân ve Rahîm FUSSİLET,
Özün Ârapça Kur'ân'a duhûl et,
Minnetsiz bir mükâfattır kulluk et,
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla,

Hâ, Mîm, Ayn, Sin, Kâf vahyediyor ŞÛRÂ,
Melek İsrafil üfürünce Sûr’a,
Mekke halkını Resül uyara,
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla, 

Hâ, Mîm Bu kitabın kadrini bilir ZUHRUF,
Ârapça olarak okunacak hurûf,
Kitap çok yüksek, çok Hikmetli Rauf,
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla,

Hâ, Mîm Apaçık Hakk'ı için DUHÂN,
Gece ki her Hikmetli işinde şu an,
O halde O göğün açık bir duman,
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla,

Göklerde yerde mü’minler CÂSİYE,
Cennetle müjdelenenlerden Asiye,
Ha, Mim Kûr’ân bir irşâddır sâfiye,
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla,

Hâ, Mîm Kitab-ı Ceste cestedir AHKÂF,
Gökler ve yerdekiler oldular saf,
İnsanlar mahşerde sırada saf saf,
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla,

Onlar inkâr etmekte MUHAMMED, (s.a.v.)
Îmân edenlere gelince Muhammed, (s.a.v.)
Onların murâdlarıdır Muhammed, (s.a.v.)
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla,

Biz sana apaçık bir FETİH açtık,
Allah'ın elini üzerinize saçtık,
Kalbimizde her türlü zandan kaçtık,
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla,

Allah işitir ve bilir HUCURÂT,
Peygambere yapmayın sakın surat,
Takvâ için imtihân etti, Murat,
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla,

KÂF sûretinde şânlı Kur’ân'a andolsun,
Yüksek Hurma ağaçları dolusun,
Nûh kavmi, Ress ve Semûd yalan olsun,
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla,

O tozdurup duranlar ZÂRİYÂT,
Bir ağırlık taşıyıp duranlar yat,
Cennetlerde pınar başında Hayat,
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla,

Resülullah andolsun der; O TÛR'a
İnce deriye yazılmış kitaba,
Yükseltilmiş tavan Beyt-i Mamûr’a,
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla,

İnmekte olan NECM'e yemin ederim,
Arkadaşımız şaşırmadı derim,
Vahyolunan bir vahiy veririm,
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla,

Yaklaştı kıyamet KAMER yarıldı,
Süregelen bir sihire sarıldı,
Hikmet-i Baliğa fakat ayrıldı,
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla,

RAHMÂN Kur’ân'ı talim etti belletti,
Güneş ve Ayı bir bir hesap etti,
Çimen, ağaç durdu ve secde etti,
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla,

O VÂKI’A kıyamet bir koptu mu?
Oluşuna yalan diyen dil olur mu?
Küpler, ibrikler, kadehler doldu mu?
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla,

Göklerin ve yerin mülkü O HADÎD,
Diriltir ve öldürür koyma tahdîd,
İşleriniz Allah'a döner O Vâhid,
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla,

Şikâyetçi nefisle et MÜCÂDELE,
Nefs-i Kül, nefsinle olmaz bedele,
Allah her şeye şâhid, et müşâhede,
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla,

Ahirde cümle halkıyet HAŞR olur,
Resül fey'le hazineyi doldurur,
Lâ İlâhe İllâ Hû, esmâda dur,
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla,

Düşmanım, düşmanınız MÜMTEHİNE,
Kâfir olmamızı istemesine,
Kıyamette haydi fayda versene,
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla,

Üstün ve Hikmet sahibi olan SAFF,
Kurşunlu bir bina gibi sağlam Saf,
Adı Ahmed olan Resül’le ol Saf,
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla,

CUM’A namaz için çağrıldığında,
Namazdan sonrada dağıldığında,
Bolca nimeti nasip bulduğunda,
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla,

MÜNÂFIKÛN sana geldiklerinde,
Allah Resülusün dediklerinde,
O kalpleri mühürlendiklerinde,
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla,

TEĞÂBUN bil o her şeye kadir,
Kiminiz mü’min, kiminiz kâfirdir,
Hakk halketti sizi şekillendirir,
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla,

Ey peygamber nefsiniz oldu TALÂK,
Terbiyesizi dışarı salmasak,
Korkana bir çıkış yolu sağlasak,
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla,

Helali niçin sen TAHRÎM edersin,
Nefse bir kısım gizli söz söylersin,
Cebrâîl dürüst mü’minlerden dersin,
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla,

Ne yücedir MÜLK onun elindedir,
Ölüm ve dirimi halketti seninledir,
O öyle güçlü ve bağışlayandır,
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla,

Nun, KALEM'e ve kalemin ehline,
Verilir büyük bir ahlâk ehline,
Git doğru yola erenler ehline,
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla,

O HÂKKA olan, nedir O Hakk olan?
Dirayetle ne bildirdi Hakk olan?
Semûd haddi aşan yelle yok olan,
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla,

O ME’ÂRİC sahibi Allah'tandır,
Melekler ve rûh bir günde çıkandır,
Sabreden güzel bir sabır bulandır
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla,

Biz NÛH'u uyarması için gönderdik,
Hakîkat-i Muhammmedî teknesi verdik,
Nefs-i emmâre tufanından kurtardık,
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla,

CİN'ler acaip bir Kur'ân dinledi,
Doğru yola îmân ettik söylendi,
Tenzîh, Teşbîh, Tevhîd de birlendi,
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla, 

MÜZZEMMİL pek azı hariç gece kalk,
Yahut yarısından biraz eksilt de kalk,
Biz ağır bir söz vahyedeceğiz kalk,
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla,

MÜDDESSİR artık uyar ve temizle,
Söz insandan başka değil temizle,
Üzerinde on dokuz var temizle,
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla,

Yemin ederim KIYAMET gününe,
Yemin ederim Nefs-i Levvâme’ne,
O gün varılacak yer bil Rabbin’e,
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla,

İNSAN anılmaya değer değildi,
İyilere kafur kadeh verildi,
Yoksul, yetim, esir yedirildi,
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla,

MÜRSELÂT iyilik yapılmak için,
Gerçekle bâtılı seçenler için,
Mazur kılmak, gerek uyarmak için,
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla,

Soruyorlar O NEBE haberinden,
Parıl parıl bir kandil aslından,
Yoğun buluttan suyu indiren,
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla,

NÂZİ’ÂT daldırıp çıkaranlara,
Andolsun usulcacık çekenlere,
Yüzüp, yüzüp yarışıp geçenlere,
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla,

ABESE Ona ama geldi diye,
Öğüt alacak kendine fayda diye,
Dileyen düşünsün değeri ne diye,
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla,

TEKVÎR O güneş katlanıp dürüldüğünde,
Gökteki yıldızlar bulandığında,
Arzda ki dağlar yürütüldüğünde,
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla,

Gök İNFİTÂR, yıldızlar döküldüğünde,
Denizler yarılıp akıtıldığında,
Her nefsisin önden gönderdiğini,
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla, 

Vay hâline MUTAFFİFÎN yapanlar,
Kendisi için tam ölçü basanlar,
Yüzleri parıltısı tanınanlar,
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla,

Gök İNŞİKÂK etti haklandığında,
Yer uzayıp dümdüz edildiğinde,
İçini tamamen boşaltığında,
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla,

O BÜRÛC'lara sahip gök yüzüne,
Arşın sahibi şânı yüceliğine,
Şânlı Kur'ân Levh-i Mahfuz geldiğinde,
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla,

Andolsun gökyüzüne ve TÂRIK'a
Gidersen bilirsin parlak Târık'a
Biraz daha süre tanı onlara,
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla,

Tesbih et Rabbinin A’LÂ ismini,
Halkedip düzene koyan Rabbini,
İbrâhîm, Mûsâ sahifelerini,
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla,

Geldimi sana GÂŞİYE haberi,
Allah aşığının büyük değeri,
Yaslanmış döşeklerine seferi,
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla,

FECR'e on geceye, çifte ve teke,
Ve geçeceği sırada geceye,
Kulum hoşnutlukla gir cennetime,
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla,

Yoo! Yemin ederim bu BELED'e
Sen ki oturmaktayken bu beldede,
Meymenet sahibleri bu beldede,
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla,

Andolsun ŞEMS'e ve parıltısına,
Hakîkat güneşine uyan aya,
Gündüze sarıldığında geceye,
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla,

LEYL, Andolsun bürünür o geceye,
Gece açıldığı zaman o gündüze,
Nefsini ver temizlenip süzüle,
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla,

DUHÂ, Andolsun kuşluk vaktine ki,
Ve dindiği zaman o geceye ki,
Rabbin seninle ve darılmadı ki,
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla,

O bağrını İNŞİRÂH etmedik mi?
Senin O şânını yüceltmedik mi?
Zorlukla kolaylık var demedim mi?
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla,

Andolsun o TÎN'e ve o zeytine,
Güvenli belde ve Sina Dağı’na,
Mükâkafatını verir O zâtında,
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla,

Oku halkeden Rabbinin adıyla,
İnsan zuhûrda ALAK'ın halkıyla,
Kelemle yazması onun Hakkıyla,
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla,

Kur’ân'ı KADİR gecesinde indirdik,
Murat kuluma Kadri bildirdik,
Bin aydan hayırlı O Kâdir dedik,
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla,

Onlara geldi apaçık BEYYİNAT;
Resül okur tertemizdir Beyyinat,
Sahifelerde hükümler Beyyinat,
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla,

ZİLZÂL sarsıntıyla sarsıldığında,
Ağırlıklarını çıkardığında,
İnsan bu ne oluyor dediğinde,
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla,

ÂDİYÂT harıl harıl koşanlar,
Çakarak ateşleri saçanlar,
Savurup da toz, duman katanlar,
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla,

KÂRİ’A nedir o apaçık çarpacak?
Çarpacak belâdan olmaz kaçacak,
Kendini kızmış ateşte bulacak,
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla,

O TEKÂSÜR sizleri oyaladı,
Kabirlere ziyarete yolladı,
Andolsun ki cehennemi boyladı,
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla,

Âlemin Rabbi and verdi ASR'a
O insan mutlaka ziyandaysa,
Sabrı tavsiyeleşen başkaysa,
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla,

Vah hâline HÜMEZE edenlere,
Mal toplayıp onu sayanlara,
Ateş üstüne kapatılanlara,
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla,

Rabbin ne yaptı FİL sahibine,
Ebâbil taş attı üzerlerine,
Yenilmiş ekin oldu üzerlerine,
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla,

KUREYŞ'e imkân sağlandığı için,
Yolculuk imkânı sağlandığı için,
Beytin Rabbi’ne kulluk etmen için,
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla,

MÂ’ÛN, O dine yalan diyendir,
İşte o yetimi itip kakandır,
Yoksula yardım teşvik etmeyendir,
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla,

Muhakkak biz sana KEVSER'i verdik,
Rabb için namaz kıl, kurban kes dedik,
Kin besleyenlerin soyunu kestik,
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla,

KÂFİRÛN tapmam taptıklarınıza,
Tapan değilim taptıklarınıza,
Dininiz size, benim dinin bana,
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla,

Allah'ın NASR'ı Fetih geldiğinde,
O gün hamd ile tesbih ettiğinde,
Rabbin’den bağışın dilediğinde,
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla,

Lehebin iki eli TEBBET oldu,
Malı ne de kazancı fayda oldu,
Alevli ateşe yollanan oldu,
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla,

İHLÂS'la deki; O Allah tekbir’dir,
Her şey O'na muhtaç olan Samed’dir,
O'na bir küfüv, denk olmayandır,
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla,

De ki; Sığınırım NÂS'ın Rabbine,
İnsanların olan hükümdarına,
Vesvesesinden nâsın ilâhına,
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla,

FELÂK'ın Rabbin’e sığın şeytandan,
Halkettiği şeylerin şerrinden,
Çöküp basan bir gecenin şerrinden,
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla,

Zât, İnsan, Âlem, Kâ’be Cem'ül Cem et,
Sen bunları bir güzel hatim et,
Âhirinde verirler başa tâc et,
Rahmân Rahîm olan Allah'ın adıyla,

El-Fakîr Mu.. Ca..

Son olarak, “Kısa bir Hikâye”: Kısa=Aşık, Bir=Ahad, Ahad=Ahmed, Hi=Hu Kaye=Kay etmek ve içinden pınarlar fışkıran kaya, Hakîkat’ül Ahadiyet’ül Ahmediyye mertebesinden Hüviyet-i Mutlaka’nın âlemlere Nefes-i Rahmânî ile “Ah” edilerek mukayyed “Hû” olarak tenfîs edilme-sidir.

Hz. Pîr Hasan Hüsameddin Uşşâki’nin kapısında: 

“BU MAKAM AŞIKLARIN KÂ’BESİ’DİR NOKSAN GELEN TAMAM OLUR.” Mu….. Ca….. 24-01-2013 

(35) RE: PADİŞAH HİKÂYESİ. 

Ce…….. 25 Ocak 2013 17:59:00 

Hayırlı akşamlar Ha…… Kızım. Yazın oldukça güzel olmuş, ellerine, diline sağlık. Yerine, dosyasına aktaracağım. Dosya tamamlanınca da isimler gizlenerek herkese göndereceğim, Cenâb-ı Hakk daha nicelerini nasip eder İnşeallah. Herkese selâmlar. Nüket Annen’in de selâmları vardır. Hoşçakal. Efendi Baban. 

*************

Değerli Efendi Babam, saygı ile ellerinizden öpüyorum. Göndermiş olduğunuz hikâyeyi size en iyi şekilde sizden aldığım ilim ve himmetiniz ile, araştırmalarım sonucu aklen ve naklen (kitaplarınızdan bazı alıntılar ile ve idrâkımın nispetince) cevaplamaya çalıştım. İnşeallah, kusur ve hatalarımdan dolayı af buyurun. İzninizle ödevime geçiyorum:

     Euzübillâhiminneşşeytanirracîm Bismillâhirrahmânirrahîm.

DOĞDULAR: Fıtratımız gereği zâhirî doğum gerçekleşmiş ve a'yani sabite gereği yeryüzüne inmiş olduk. Eğer uyanık ve bilinçli isen "ÎMÂN" etmiş oluyorsun. Ahadiyyetten yolculuğa başlamış oluyorsun. Yani, bu insan sûreti öyle bir sûrettir ki, Hakk Teâlâ Hazretleri onu kemâliyle rûhen ve cismen ve kendi sûreti üzerine halketti. Bu nedenle doğum ve ölüm âlemlerdeki en müthiş iki oluşumdur; ve bu iki fiil de Allah'a aittir.

Date: Mon, 21 Jan 2013 15:10:39 +0200
Subject: ES-SELAM
From: gulseni.raz13@gmail.com
To: terzibaba13@hotmail.comHayırlı günler Efendi Babacığım, uyarınız doğrultusunda yavaş yavaş bütün günlerimi insanlarla doldurma girişimlerine başladım. Ancak kadın muhabbetlerini oldum olası becerememişimdir. Gene Allah kelamı edilecek meclisler oluşturmaya gayret ediyorum.   Oyüzden halk içinde olmak ayrı bir seyir ayrı bir bakış katacaktır diye umut etmeye çalışıyorum. Ancak gene de temkinli yaklaşıyorum…mesafe koyuyor DOĞUM: Âlem-i gaybda (a’dem,) izâfî yoklukta, bâtında, mevcûd olan a’yân-ı sâbite terkibinin vakti geldiğinde, âlemi şehâdette (müşâhede âleminde) zuhûra gelerek seyrini sürdürmeye başlaması-na DOĞUM denmektedir. Nefis aktarından çıkmak ise, İlâh-i eğitim (seyr-ü sülûk) neticesinde "emmâre, levvâme, mülhime, mutmeinne, râdiye, mardiyye, safiyye" mertebelerini ve duygusal yaşamı Zuhurat 1:  Kur’an talim ettiriliyor…özellikle ‘’enzelte hu’’ defalarca tekrarlattırılıyor…mahreçleri düzgün çıkartmam isteniyor bunun önemi defalarca bana söyletmeleriyle vurgulanıyor…’’EN’’, ‘’ZEL’’,’’TE’’, ‘’HU’’ sanki her birinin ayrı bir anlamı varmışçasına, sanki bu bir başka dil ve bana o dili öğretmeye çalışır gibi ayrı ayrı her biri üzerinde duruluyor…Zuhuratta fark ediyorum ki Arapça görünenin altında ses gruplarından oluşan ayrı bir dil var..Ve bu benim bildiğim ama unuttuğum bir dil..Bu dili kullanırken sesim çok değişik çıkıyor..Bu dünyaya ait değil gibi…Sanki bunlar birer şifre veya kordinat gibi. Bu yüzden mahreçleri doğru çıkartmak, doğru tuşlara basmak ve manayı harekete geçirmek gibi bir silsileye yol açıyor…Zuhuratla ilgili içime EMİN’lik geliyor…vesveseye kapılmıyorum..daha sonra Kur’anı dinleyişim ve okuyuşum değişiyor…ses grupları, heceler, hatta hurufu mukatta olarak dinlemeye ve görmeye başlıyorum. Konuşmayı yeni öğrenen bir çocuk gibi ...müthiş bir ahenk var. Zuhurat 2: Suyu değiştirmeye gelmişler…damacananın dibinde kalan suya bakıp ‘’Bu bulanık suyu içmeyin artık’’ diyor. Ve kalan suyu da filtreden geçirip pırıl pırıl bir su haline getiriyor..Bundan sonra bu sudan iç diyor..Bir bardak yeni sudan kana kana içiyAllah sizden razı olsun başımızdan sizleri eksik etmesin. Anneminde sizin de ellerinizden öper selam ederiz. Saygın, çocuklar ve büyüklerin de selamı var. Sizi, mananızı çok düşünür oldum..Varlığınız için şükretmekten acizim. Selam ile.Levvame Kızınız Nilgün.

aşmak sûretiyle oluşmaktadır. Çünkü âlemin cismi, hakkın zâhiridir; ve Hakk âlemin rûhu ve bâtınıdır. Ve hayat, semî, basar, irâde, kudret, kelâm ve tekvîn Hakk’ın sıfatlarıdır. Ve aynı şekilde insanın cismi, insanın zâhiridir. Ve rûhu o cismin bâtınıdır. İnsanda bu sayılan esmâlar ve sıfatlarla vasıflanmıştıır. İnsanda bilinçli yada bilinçsiz yaşar.

YAŞADILAR: Fakat bu yolda bilinçlenmeye başlandığında yapılan ibadetler (namazlar, oruçlar, zikirler, sohbetler v.s.), şuurlu olmak kaydıyla, hep beden dünyasının aktarından çıkmak içindir. Toprak, su, ateş, hava unsurundan ibaret olan beden dünyamız gaflette olduğumuz sürece bizi kendi içinde hapiste tutmaktadır. Kurtuluşu, Sûre-i Yusuf’ta kuyudan ve hapisten kurtuluş hâdisesini çok iyi idrâk etmektir.

"Külli şey'in helikun" âyetinde belirtilen "şey'iyyetin" yani eşyanın hakîkatini anlamak sûretiyle olmaktadır. İşte İnsân-ı Kâmil'den kim bu yardımı almışsa, ona gücü ulaşmış ve o güçle nefs aktarını aşmış olur.

"Senürihim ayatina fiyl âfâki ve fiy enfüsihim hatta yetebeyyene lehüm ennehül hakku (tâ ki, kesin O’nun Hakk olduğu onlar için tebeyyün edinceye kadar âfâkta ve kendi enfüslerindeki âyetlerimizi yakında göstereceğiz.) Yukarıdaki âyette belirtilen mânâ 7 mertebe ve 8 "Hazarât-ı Hamse (5 hazret mertebesi)" yani, 2 adet 4; biri zâhir, biri bâtını ifade eder. Ulûhiyyet’teki zâtının, ef’âl mertebesindeki 4 hakîkati ve bir de zâtının kendi içindeki 4 mertebesini işaret eder. Burada olduğu gibi bizim kendimizde de bulunan zâhirî 4 hakîkati ve bâtınî 4 hakîkati işaret eder. Bu yolda yolcu önce 7 nefs mertebesini, sonra 5 hazret mertebesini geçer. Böylece ef’âl, esmâ, sıfat mertebelerini müşâhede eder ve beden dünyasının hiç sebepsiz zuhûra çıkmamış olduğunun idrâkına varır. Kendindeki zuhûrların zât-i âyetlerin zuhûru olduğunu müşâhede eder.
Bu oluşumun, yani dirilişinin, meydana gelmesi ancak "ALLAH" (c.c)’ın izni ile oluşumun içindeki "ve nefahtü" (15/29)’nun faaliyete geçmesi ile mümkün olur. Ve yolcu yavaş, yavaş geçmesi gereken aşamaları geçerek mir’aca doğru yol almaya başlar.

ÖLDÜRDÜLER: Bu Dünya'da her şeyin bir sonu olduğu gibi, bu beden elbiselerimiz de ölümle son bulmaktadır. Hakk dilerse kulunu ÎKÂN'a ulaştırır. Ve bu, Âdem sûretiyle yeryüzüne indikten sonra Âdemiyyet hakîkatlerini idrâk ederek geldiğimiz yoldan tekrar Hakîkat-i Muhammediyye’ye fenâ fillâh’a urûc etmektir. Rûh aktarından çıkmak ise ilâhî eğitim ile seyr-ü sülûk’a devam etmek ve Hazarât-ı Hamse (5 hazret) mertebesini aşmak sûretiyle mümkün olabilmektedir. Yâ’sîn Sûresi’nin 36. âyetinde şöyle hitab ediliyor: "Şüphe yok ki,  biz ölüleri diriltiriz ve onların yaptıkları her işi ve eserlerini yazarız. Ve zâten her şeyi pek apaçık bildirilen bir levh-i mahfuzda yazmışızdır." Yani: "Yaşayan ölüleri biz diriltiriz, diriltme ve öldürme ALLAH'a aittir. Kim ki bir kimseyi mânen diriltmiştir, O ULÛHİYYET'in “Hay” sıfatının zuhûr mahali olmuştur. Bu hitap yaşayan ölüleredir. tevhîd erbabından bazıları, kendi şühüdlarında tümü yok olur. Bu şühüdde yok olmayı elden hiç kaçırmamak, varlıktan hiçbir şeyin kendilerinde kalmamasını isterler. Kendilerine “ben” demeyi küfür bilirler. Bunlara göre en son mertebe (FENÂ) mertebesidir. Yani yokluktur. Müşâhedeyi bile bir bağlılık bilirler. Bunlardan bazıları, "a’dem olmak, hiç geri dönmemek istiyorum," buyurmuşlardır. Varlığı hiç istemezler, muhabbete fedâ olmuşlardır. Bir Hadîs-i Kudsî’de şöyle buyruluyor: "Öldürdüğüme karşılık olarak, kendimi veririm.” İşte öldürülenler bunlardır.

ÖLDÜLER: Kendi zâtının ve âlemdeki bütün zâtların aslında Allah'ın zâtından başka birşey olmadığını idrâk eder. İzâfi varlığını kaybetmiş, Hakkani varlığının zâtını bulmuştur. Allah’ın (c.c) "ÎKÂN" mertebe-i lütfuna ulaşmıştır. "Ölmeden evvel ölünüz!" hadîs-i şerifinin hakîkatının sırrına mazhardırlar. Hakîkat ehli fenafillâh’tan bakâ-billâha ulaşarak, kendi irâdelerini tamamen Allah'ın irâdesine terk etmişlerdir. Hakka’l yakîn'a ulaşanlardır. Yükselişimizin devamını diliyor-sak... 

"ALLAH" esmâsının zuhûru bütün âlemlerde geçerli ve bu zuhûrun âlemler üstüde bir özelliği olduğundan, dileyen ve dilenende "ALLAH" ismi mânen zuhûra gelirse o kimse bu âlemlerin kutrundan çıkmış olur. Böylece mi’rac hakîkatini idrâk eder. Hadîs-i şerîfte, "benim Allah ile öyle bir anım olur ki, oraya ne bir melek-i  mukarreb ne de bir nebî-i mürsel giremez," diye ifade edilmiştir. Yani, meseleye Vahdet-i Vücûd (vücûdun birliği) yönüyle baktığımızda, bütün bu âlemler Hakk’ın varlığına Hakk’ın vücûduyla mevcûd olduklarından, Cenâb-ı Hakk görevli olarak oradan alır İNSÂN-I KÂMİL olarak âlemi kucaklatır. Yâ’sîn Sûresi’deki "Sîn" kelimesinin gerçeğine ulaştırır. Yani "Sîn", Mertebe-i Muhammeddiyye hakîkatinde (ki Kâmil İnsân’dır) kendinden kendine hitâp etmektedir. Bu çıkış bâtınî olarak, beşerî anlayaşımızdan, şey'iyet ve men'iyetimizden çıkmaktır. Vakti gelince de Allah’ın (c.c.) huzûruna fiziki beden ile de kavuşmaktır. 

CEDDi: Kûran-ı Kerîm’in içindekilerin ve peygamberlerin, nebîler-in ve kendinden önceki gelenlerin hakîkatlerini bildirenlerin izinde gide-rek, yaşantılarını idrâk ederek, onların yoluna girmiş ve ceddinin geçtiği yollardan kendisi de geçmiştir. Efendi Babam’ın bir sohbetinde şöyle de-diğini işitmiştim: "Bir kimsenin yolu bu yolda uzun sürerse de ulaşması 20-25 senesini alır.” İnşeallah bizler de "Rabbin’e dön!" (89/28) hitâbı gelmeden, biz kendimizi O'na döndürelim ki, bu hitab geldiğinde bizi zorlamasın.

HATIRALARI : Hayatın her türlü cilvesine, zorluğuna rağmen, her şeyi ile bu Hakîkat-i Muhammediyye yolunda olumlu ve olumsuz-luklarla yaşanan ve ayrıca çok önemli ipuçları bırakarak bizlere mesajlar vererek anlatılan hayat hikâyelerinin notları ve küçük risâleleridir.

İKİ ESER ÇIKMASI: Biri Kûrân-ı Kerîm'den bizlere iletilen hakî-kat ilimleri ve bilgileri; diğeri ise; Kûran-ı Kerîm'de ilim ve bilgileri alıp uygulayarak yaşadığı hayattan bizlere yol göstermek istemesidir. Hayat "uzun" olsa da özde Kûrân-ı yaşamak "kısa"dır. Cenâb-ı Hak bize tanımış olduğu ömür süresinde dünya hayatı ve sermayesini onun yolunda kul-lanmamızı nasip etsin. "Aydınlanmak" için, gönül penceremizi O'na açalım... "Huzura kavuşmak" için, O'nu yaşayalım... "Kendimizle barışık olmak" için, O'nun irfân sofralarına oturalım... "Madde ve mânâ plânımızı" O'nun kalemiyle çizelim... "Fikir binamızı" O'nun düşünce temelleri üzerine kuralım. 

Efendi Babam! O ki bizlere yüksek idrâklerini ayna olarak yan-sıtan nezaketen, tevâzu, edep ve asâletin simgesi ile insanlık adına en yüce değerlerin ve güzel ahlâkın örneğidir.

Şimdi gelelim bu hikâyeyi anlatmak istediklerini araştırırken yaşadık-larıma: 

İlk gece yakaza hâlinde: Efendi Babam benim önümde ve üzerinde öyle çok parlayan ışıldayan demirden bir "zırh" var ki, yüzünü son anda görebildim ve bana, "ZIRH," dedi kayboldu. 

Başka bir gece yine  yakaza hâlinde: ben başımda beyaz örtü ile "Necati Amca" diye seslenirken Efendi Babam hemen karşımda bembeyaz biraz uzun sakallı hâliyle zuhûr etti.

Hikâyeyi yazarken "öldürdüler" kısmında resmen öldüm ve geri geldim. Yazarken göğsümden beynime doğru şimşek hızıyla bir ağırlık yükseldi, kulaklarımda çok şiddetli bir yankılanma oldu ve gözlerim görmedi. Dışarıda olan konuşmaları duymuyor ve kimseyi görmüyor-dum. O anda yok oldum, hiçbir şey hissetmiyordum. Kalbimin atması da durdu. Saliseler sonra, yavaş yavaş kulaklarım açıldı ve yükselen o ağır-lık göğsüme doğru inmeye başladı, fakat kalbim çok şiddetli attı. Hemen kolonya getirdiler. Ailem olanları farkına varmıştı. Ancak ben kimseye bir şey belli etmeden yazımı yazmaya devam ettim. Yazım bitmişti ama zuhûrâtlar sebebiyle tekrar araştırmaya başladım. 

ZIRH: Savaşlarda ok, kılıç, süngü gibi silâhlardan korunmak için giyilen  demir ve tel levhalardan yapılmış giysidir. Bâtınî mânâsı idrâkım-ca; Efendi Babam’ın giymesi, onun madde ve mânâ âleminden gelecek her türlü düşmanlardan, zarar ve olumsuzluklardan Allah (c.c.) tarafın-dan korunmaya alınmış olmasıdır. Efendi Babam’a enfüsî ve âfâkî hiçbir şey zarar veremez ve etkilemez. Rabbi'nin katındadır.

NECATİ AMCA: "NECÂT" kurtuluş, kurtuluşa erme, halâs olma, selâmete erme gibi mânâlara gelmektedir. "Necât" kelimesi ise 40. sûrenin 41. âyetinde şöyle geçmektedir: "...ve ya kavmi maleyi ed'uküm ilennecati ve ted'uneniy ilennari." Meâlen, "Ey milletim! Ne tuhaftır ki ben sizi necât’a (kurtuluşa) çağırıyorum. Ancak siz beni nâra (ateşe) davet ediyorsunuz." "Necdet"in aslı Necât'tır. Necât'tan gelen bir isimdir. "Necdet", Nûru-u İlâhi’de Cemâlullah’ın tevhîd üzere bilinip seyredilmesinin delilidir. "Necât" ise bütün mertebelerde Hakîkat-ı Muhammedî üzere kurtuluşa erdiren, selâmete götüren demektir. Bâtınî mânâsı idrâkımca; Necât isteyen, Necdet Babam’ın izinden giden kurtuluşa erer. Himmeti ve himâyesi altına girer.

ALLAH'ım! Necât'ı hepimizin üzerinde eyle... ÂMÎN. (Allah Efendi Babam’a uzun ömürler versin!) Yazımı yazarken kalemim içimdeki sesi de yazıverdi: "Benim elimden bir Necât'tı tutan, Zırh'ına aldı beni, Terzi Babam’dı bana kapıyı açan." Efendi Babam’ın himmeti ve bizlere sunduğu ilim irfân ile Hamken olgunlaştırıyor, olgunlaşınca Pişiyor ve pişerken bâzen de Yakıyor. Elhamdülillâh.

Tarihçi olan Efendi Babam: İlme’l yakîn. 

Yazar olan Efendi Babam: Ayne’l yakîn.

Nesillere aktaran Efendi Babam: Hakka’l yakîn.

Îmân: İlme’l yakîn (Aklen ve naklen kesinlik ifade eden bilgidir.) İhsân: Ayne’l yakîn ( Duyu organları ile elde edilen deney ve müşâhede ile sağlanan kesin bilgidir.) Îkân: Hakka’l yakîn (İnsanın iç sezgi yoluyla, iç duygularla hissettiği kesin bilgidir. Tatmayan bilmez sözü bu gerçeği ifade eder. Nüket Annem’in ve sizin ellerinizden öpüyorum. Saygılarımla. Ha….. K…

(36)   RE: HİKÂYE. 

Za….. Ak….. 25 Ocak 2013 18:34:39 

Aleyküm selâm Zâ…. Ay…. Nu…. Kızım. Yazını aldım, dosyasına aktardım. Ellerine, diline sağlık, güzel olmuş. Diğer yazılar da gelmeye devam ediyor, hepsi geldikten sonra düzenleyip bir dosya hâlinde her-kese göndereceğim İnşeallah. Herkese selâmlar. Nüket Annen’in de selâmları vardır. Hoşçakal. Efendi Baban. 

*************

Selâmün aleyküm Efendi Babacığım Nüket Anneciğim. Saygı ile eller-inizden öperim. Efendi Babacığım, Hikâye o kadar derin ve hakîkatli ama, ben de bi o kadar câhilim. Yine de sizin isteğiniz olması dolayısı ile cevap yazmaya çalışacağım.

Hikâyeyi  sizin ile değerlendirdim. Benim padişahım olan sizin bizden, bizde bulunan kesretten yine bizdeki vahdete olan yolculuk çalışması bu.

Tarihçilerin üç kere gelişi: birinci geliş ilme’l, ikinci geliş ayne’l, üçüncüsü ise hakka’l yakîn geliştir, yani kesretten vahdete.

Dikkatimi çeken, başta padişah, “kısa olsun,” demiyor. Ecdâdlar biliniyor ve bırakılıyor, çünkü yolculuk tekliğe doğrudur. Teferruat ağır-lıktır, özü hakîkati lâtifliktir, çabuk ve kolay gidilir.

Tabi bu çalışmaların çok uzun sürdüğüde padişahın yaşlanması ile bize bildirilmiştir.

“DOĞDULAR,  YAŞADILAR, ÖLDÜRDÜLER, ÖLDÜLER” sözünü şöyle ele almak istiyorum: “DOĞDULAR, ÖLDÜLER, YAŞADILAR, ÖLDÜRDÜ-LER.” Siz padişahımızın: bedenen ''doğmanız'' hakîkate doğmak için, ''ölmeniz'' tekrar doğarak hakîkatte ''yaşamanız'', bizlerdeki nefsaniyeti ve hayvaniyeti ''öldürdüler'' hükmü ile  öldürmeniz.

Kelimelere ancak bu kadarını dökebildim, muhabbetlerimi sunuyor-um. Hoşçakalın. 

(37) RE: HİKÂYE. 

Ya….. At….. 26 Ocak2013 10:55:16

Hayırlı günler Ya….. Kızım. Yazıların güzel olmuş. Eline, diline sağlık. Dosyasına aktaracağım. Cenâb-ı Hakk daha nicelerini nasip eder İnşeallah. Herkese selâmlar. Nüket Annen’in de selâmları vardır. Hoşçakal. Efendi Baban. 

*************

Hayırlı günler Babacığım. Göndermiş olduğunuz konu biz fakîr kulların yaşam seyrinin çok gibi gözüküp, hakîkatiyle dört mertebeden bizlere hitap etmekte. Daha evvelce hayatta kalmak için yaşıyorduk. Tâ ki siz Allah dostlarını tanıyana kadar. Babacığım siz bizlere nefsimizi tanıma, “kimiz? niçin bu dünyadayız?” anlama, imkânını bizlere sundu-nuz. Sizden ve Annem’den Allah râzı olsun. Dilimin döndüğü kadar bir-iki satır yazmak istiyorum makbulünüzdür İnşeallah. Daha önce size yaz-mak isteyip de gönderemediğim duygularımı yazıyorum. Eğer farkında olmadan sizi üzecek bir kelime yazmışsam beni affedin.

HAYAT SEYRİ

Bir yaz tatili dönüşüydü. Ailem bir el tutmuş, yol ehli olmuşlardı. Bana da her seferinde ısrar edip, beni de kendi yollarına davet edi-yorlardı. Tabi ki bende her seferinde kaçıyordum. Yine bir tatil dönüşüy-dü kendi eksikliğimi fark edip ben de bir el tutmalıydım. Başladım ara-maya. Arkadaşım Z….’ye gittim, sağolsun o da beni bir guruba gönderdi. Gidip gelmeye başladım. “Kendi kendime benim istediğim bu değil,” diye konuşmaya başladım. Tekrar arayış içindeyim. Arkadaşım Z…’ye, “zikirli bir yol istiyorum, kendi hâlimden kendim de memnun değilim,” dedim. Bana tavsiye edeceği bir yer varmış, sağolsun. Beni yolumuzun görev-lisiyle tanıştırdı. Gruba çok ısınmıştım, “tam benim aradığım bu,” demiştim. İlk gün ayaklarım yere basmamıştı, sanki havada yürüyor-dum. Bir müddet eğitimden sonra Efendi Babamlar’la tanışma ve ilminden faydalanma imkânı oldu.

Allah, Babam’dan Annem’den râzı olsun! Hayatın gerçeklerini, olayların hakîkatlerini bizlere bir bir işlediler. Bizler de elimizden geldiği kadar bedenimize nüfûz etmeye çalıştık. “İlim sonsuzdur,” dediklerinde, evvelâ kelimelerin çokluğu aklıma gelirdi. Efendi Babam ilmi mânânın içinde kendimizi bulmaya yardımcı oldu. Bizler de nefsimizi tanıma imkânı bulduk. Yolumuzun gereği bizlere verilen âyetlerle nefislerimizin üzerinde bulunan fazlalıklardan kurtulmaya çalışıyoruz. “Külli nefsin zaikatül mevt” tadanlardan olalım! Bu tadıştan sonra her birerlerimiz gerçek kimliklerimize ulaşalım. Efendi Babam’ın himmetiyle... 

Babamla Annem için yazmış olduğum iki dörtlük:

CÂN İLE CÂNÂN

 Bilemedim kıymetinizi affeyleyin beni, Seyir ile seyrettim kendi kendimi,

 Bu doğru yolu bulduğumdan beri, Kelime-i Tevhîd ile temizledim kendimi.

 İzâ câe nasrullâhi dedi Allah, Karşıma çıkardı iki Rasûlüllah, Elime verdi kırbacı dedi yâ Allah, yâ Allah, Şükürler olsun sana yüce Allah, Çöz Allahım bu fakîrin dilini, Döksün içindeki sevgiyi, İlim irfân öğreten bu iki kişiyi, Övsün, övsün ya Rasûlüllah.

 Ne zaman karşımda görsem sizi, Elim ayağım kesilir dizi dizi.

 Ne dinlemeye doyar kulaklarım sizi,

Ne görmeye doyar gözlerim sizi.

 Bâtın zâhir nedir bilmezdim, Sıfatını esmâsını görmezdim, Allah’ın eli nedir bilmezdim, Duyur, duyur ya Rasûlüllah.

DOĞDULAR, YAŞADILAR, ÖLDÜRÜLDÜLER, ÖLDÜLER.

RÜ’YET

Her birerlerimizin a’yan-ı sâbitemiz gereği esmâ âleminin beden üze-rinde fa’âliyyetlerini sürdürdüğümü, bu fa’âliyyetlerin kendi nefsimize mal edilmemesi gerektiğini ve Cenâb-ı Hakk’ın gözetiminde olduğunu bilmesi. Bu dünya bir oyun sahnesi, kul olarak bizlere verilen görevleri Allah’ın istediği şekilde yerine getirmemiz. Efendi Babam’dan Allah râzı olsun. Söyleyecek başka bir şey bulamıyorum.

Nüket Annem’e selâm eder, hürmetle ellerinizden öperim... 

(38) RE: KANDİL KUTLAMASI.

Gü…... Ra…. 25 Ocak 2013 17:37:02

Hayırlı akşamlar Ni…… Kızım. Yazıya aktardığın duyuşların güzel olmuş, eline, gönlüne, sağlık. Zâhir ehli kendilerinden çok uzakta zannettikleri, ötelerde bildikleri, Sûret-i Muhammedî’nin Arap kavmi içinden geldiğini, âyetin kendilerine bildirdiğini zannederler. Sûreten hâdise zâten öyledir; zâten öyle olan bir şeyi de zikremenin gereği de yoktur. Buna "malûmu ilân" denir yeni bir şey değildir. O halde bu âyet neden bu şekilde ifade edildi? Bu yolla hakîkat ehli olmayan perdelendi, ehli olan da perdelenmedi. “Düşündüklerin çok güzel,” desem nefsin pay alır, “güzel değil,” desem gönlün burkulur. O halde sadece “güzel diyeyim” de her ikisi için vasat, orta yol olsun. Herkese selâmlar. Nüket Annen’in de selâmları vardır. Hoşçakal. Efendi Baban. 

*************
 ….ve innehu bismillâhir rahmânir rahîm( Neml 30)

“Lekad câekum resûlun min enfusikum azîz(azîzun), aleyhi mâ anittum harîsun aleyküm bil mu’minîne raûfun rahîm (rahîmun).” (Tevbe 128) Kandil ve üstteki âyeti mırıldanıyorum… Beni hep çok etkilemiştir. Ancak bu sefer sesler ve mahreçler olarak dinliyorum.. Özellikle “min enfusikum”  kısmından sesler beni sanki çekip bir yere götürmek ister gibi. Tekrar tekrar “min’’, “enfus’’, “i’’, ’’kum’’ sesleri üzerinden helezoni bir girdaba kapılmış gibiyim. Meâline bakıyorum. “Sizin içinizden, sizin aranızdan’’ diye çevirmişler ancak buradaki “enfus" beni “tâ’’ enfusüm-den yakalıyor. Aranızdan demek değil, bâtınınızdan, iç âleminizden, özünüzden, “ta” kendinizden, nefsinizden diyor sanki, veya ben öyle duyuyorum. Dışarıda bir şey yok. “TA’’ Muhammed (s.a.v.) benim içimden bana, benden bana, mânâsı mânâma şevkat ve merhamet ediyor. Ben kendime merhamet ediyorum. 

Azîz olan bende. Bana “RA” “sûl” benden doğuyor. İçimdeki RAsûl’e sarılıyorum. o bana teker, teker bütün geçtiğim sûretleri gösteri-yor çünkü o mü’MİNlere pek düşkündür. Birlikte Âdem (a.s.) oluyoruz, af diliyoruz. Eyüp (a.s.) oluyoruz, akan suda şifalanıyoruz, arınıyoruz. “Çünkü o mü’minlere pek düşkündür. Sıkıntıya düşmemiz ona pek ağır gelir.” Davud (a.s.) ağaçlara ve hayvanlara ilâhî okurken ben orada bir taş mıydım yoksa bir çiçek mi? Ancak kesin olarak dinledim o ilâhîyi. Nûh (a.s.) oldum, bütün sûretlerden geçtim teker teker, hepsine ve hepsinden SELÂM eyledim… Hep elimin üzerinde onun eli var. Bütün o yollardan geçmiş ve geldiği yolu gerisin geri giden biriyim. 

Meryem’im İsâ’sını doğuran. Mûsâ’yım ve asâyım… Tûr Dağı’nın ta kendisiyim. “Çünkü o mü’minlere pek düşkündür.’’ Canım Efendim! Hiç uzak değilmişsiniz bana meğer. Onca yolu beraber gitmişiz. Enfus’te BİRmişiz. Ah canım Efendim! Bugün kutlu doğum günümüzmüş. MüBArek olsun babacığım… BAyrama da erelim inşeallah. 

Not: Aşk ile yazılmıştır. Affola! Levvâme Kızınız Ni…... 

(39) RE: 2013 ÇALIŞMALARI.

En….. Ar…. 4 Şubat 2013 17:14

Hayırlı cum'alar En...ciğim, senin de cum'an hayırlı olsun. İki gündür İstanbul’da olduğumuzdan mail’lere bakmaya ancak fırsat bulabildim. Yazıların güzel olmuş, eline, diline sağlık. Cenâb-ı Hakk daha nicelerini nasip eder İnşeallah. Hayırlı akşamlar. Herkese selâmlar. Hoşçakal. Efendi Babanız. 

NOT= Fransa’dan gelen Âd…. ile tanışmanız güzel olmuş. O bahsetti. Gelince yine görüşürsünüz, İnşeallah. 

************* 

 Selâmün aleyküm Efendi Babacığım, hayırlı cum’alar dilerim. İki çalışmayı da ekte gönderdim. 

DUYDULAR, UYDULAR, UYUDULAR, UYANDIRILDILAR.

Selâmün aleyküm Terzi Babacığım.

Bizleri yeni bir çalışmaya yönelttiğiniz için çok teşekkür eder, hürmetle ellerinizden öperim. Gönderdiğiniz yazıda ifade ettiğiniz gibi bu çalışmalar her bir kardeşimizde birer şahsî kimlik oluşturma, “neyim, kimim?” sorularının cevaplarını idrâk etme çalışmalarıdır. Bu çalışmalarla bizdeki birikimleri, oluşumları oraya çıkarmaya, ifade etmeye çalışıyoruz. Bir araya toplanan farklı çalışmalarla, farklı ifâdeleri görmekle de düşünme ve görüş ufkumuzu genişletiyoruz. Ayrıca her çalışma ile de yırttığımız perdeler oluyor. Gelelim dört kelimelik bir cümle ile anlatılan hayat hikâyesini bizim hangi ve nasıl bir cümle ile düzenleyeceğimiz konusuna...

Hikâyeden ve sonucu ifade eden dört kelimelik cümleden anlaşılan, insanın dünyaya gelişi, dünyadan ayrılışı ve ikisi arasındaki hayatı anlatıp, ifâde edilmektedir. Bu durumu da yazdıran ve yazanların kendi yönlerinden düşündüğümüzde çok sayıda ciltler oluşturan yazılar, sonunda güzel bir dört kelimelik cümle oluşturur:

“Doğdular, yaşadılar, öldürdüler, öldüler ” Yunus Emre bir beyitinde:

Ana rahminden geldim pazara Bir kefen alıp dürdüm mezara, diyerek dünya hayatının bir yönünü belirtir. Kısaca, “dünyaya ait olanlardan götürülebilecek eşya ancak kefendir,” diyerek yapılan amellerin dünya ve dünyalıklar ile sınırlamasına dikkat çeker. Ancak her haldekileri de hoş görür. Zîrâ o, hakîkatleri Ulûhiyyet mertebesinden okumuştur. Bu durumu da şöyle ifade eder:

 Elif okuduk ötürü, Pazar eyledik görürü, Yaradılmışı hoş gördük, Yaradandan dan ötürü.

Mevlânâ Hz.’leri de dünyanın bir geçiş yeri (berzah), gelip gidilen bir yer olduğu konusunda bizleri uyarır: “Her gelen eninde sonunda gider. Dünyanın tek eri olsan bile bir gün sen de gidersin tek tek gidenler gibi.” Allah (c.c.) dünya hayatı hakkında şöyle buyurur: “Dünya hayatı ancak bir oyun ve eğlenceden ibarettir” (6/32). “Dünya hayatının misali semadan indirdiğimiz su gibidir” (10/24). “Bu dünya hayatı bir eğlence ve oyundan başka bir şey değildir” (29/64) ve (47/36). “Biliniz ki dünya hayatı ancak bir oyun, bir eğlence, bir süs ve aranızda bir övünme mal ve evlatla, bir çokluk yarışından ibarettir.” (57/20).

Kudsî bir hadîste Allah (c.c.) şöyle buyurur: “Gizli bir hazine idim. Bilinmekliğimi murâd ettim. Âlemleri halk ettim. Beni bilsinler, tanısınlar diye onlarda tecellî ettim.” İnsan açısından düşünüp, baktığımızda ise. İnsan yeryüzüne halîfe kılınandır. Allah Teâlâ Hz.’leri, peygamberlerinden birine şöyle vahyetti: “Ey Âdemoğlu, eşyayı senin için halk ettim. Senide kendim için halk ettim. Senin için halk ettiğim eşyada, benim için olan gayeyi helâk etme.” Cenâb-ı Hakk Kûr’ân-ı Kerîm’de (51/56), “Cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye halk ettim,” buyurur.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ise şöyle buyurur: “İnsanlar uykudadırlar. Öldüklerinde uyanırlar.” Yunus Emre Hz.’leri de bir beyitinde, “Ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm,” demektedir.

Söylenecek ve yazılacak elbette daha pek çok şey var. Ancak maksadımız konuyu uzatmak değil anlaşılmasını sağlamaktır. Bu açıklamalardan sonra konumuza dönüp kuracağımız cümleye gelelim.

Elbette birçok cümle kurabiliriz. Bunlardan bazıları şunlardır:

- Geldiler, gördüler, göründüler, gittiler.

- Geldiler, oldular, bildiler, gittiler. 

- Geldiler, aldılar, gittiler.

- Geldiler, aradılar, buldular, gittiler.

- Doğdular, kazandılar, kaybettiler, öldüler. 

- Duydular, uydular, uyudular, uyandırıldılar.

Bunlardan en sondaki cümleyi gerekçeleri–açılımları ile birlikte yazalım: Duydular, uydular, uyudular, uyandırıldılar.

- Duydular: İlâhî ilim mertebesinde, a’yan-ı sâbitelerinde hakîkatlerine göre bulunurlarken, Hakk’ın “kün!” (ol!) hitâbına muhattap olmuşlar ve bu hitâbı duymalarından sonra, varlık sahnesine çıkmaları gerektiğini bilmişlerdir.

- Uydular: Duydukları hitâba uymuşlar ve hakîkatlerinin gereğine göre varlık kazanarak dünya sahnesine çıkmışlardır. Yani doğumları gerçekleşmiştir.

- Uyudular: Dünya hayatının gayesinden, Hakk’ın murâdından habersiz kaldılar. Amellerinin hakîkatini bilmediler. Dünya hayatının tabirini yapmayı düşünemediler. Uykuda gördükleri rüyanın tabiri ehli tarafından yapılır. Dünyanın tabiri de öyle.

- Uyandırıldılar: Yani dünyadaki ömürleri tamamlandı ve öldüler. Ölmeleri sonunda da dünyadaki hallerinin, amellerinin sûretleri kendilerine gösterildi. Böylece uyanmış oldular. 

Söylediklerimizi toparlarsak, dünya imtihân olma yeridir. Güzel amel etme diyarıdır. Bilme ve müşâhede etme sahasıdır. Şehâdet âlemi-dir. Hakk’ın isimlerinin hükümlerinin faaliyet sahasıdır. Oyüzden tecellî eden kim, tecellî edilen ne, perde ne, zâhir ve bâtın olan kim, bilmeliyiz. Hakîkatimizi idrâk etmeliyiz. Dünyada uyuyanlardan değil, uyanık olan-lardan olmalıyız. Nerede olursak, O bizimledir.

Evlâdınız En….. Ar….

(2) BÖLÜM. BİR AN, BİR BAKIŞ.

3 Temmuz gecesi bir yolculuk... Hani aslında insan ve bütün var olanlar hep yoldadır. Her biri yolcudur. Her yolcu, eceline doğru gider. Eceli de onu, “dönüş O’nadır,” hükmüyle O’na götürür. Geliş O’ndan, yolculuk O’nunla, varış yine O’nadır. Her şey yolcu olunca, her yolcunun da kendine has bir yolculuğu vardır. Şu var ki, yolculuk bir daire üzerin-de döner. Ancak bu daire üzerinde farklı duraklar ve farklı vasıtalar vardır. Dairenin başlangıç noktası ise bitiş noktasına bitişiktir. Yani yolculuk başladığı noktaya ulaşır. Bunun farkında olsak da olmasak da durum budur.

İnsanın dünya üzerindeki yolculuğu da Âdem (a.s.) ile başlamış, kıyamete doğru gidiyor. Nesiller ve sahnedekiler değişse de durum böyledir. İnsan fert olarak dünyada ömrünün yolculuğunu yaparken her nefesinde, her anında da yolcudur. Çünkü her anında yeni bir tecellî olmaktadır. Aldığı her nefeste içine bir şeyler çekerken, verdiği her nefeste ister bir söz olsun ister sözsüz bir nefes bir sûret oluştur-maktadır. Nefes sözlü ise sözün mânâsına uygun bir sûret olur. Söz güzelse ameli de yapılırsa sâlih amelden, HAK Teâlâ, bir binek halk edip sözü ve ameli yükseltir. Söz güzel değilse sûretlenir ancak yükselemez. Söz olmadan çıkan nefes ise gönlün hâline göre HAKK tarafından sûretlendirilir. Farkında olunsa da olunmasa da durum bundan ibarettir. Yani hep bir yolculuk bir gidiş vardır. Elbette söylenecekler bunlarla sınırlı değildir. Her sözün açılımları da vardır. Lâkin sözü özü ile bırakalım ve üç temmuz yolculuğumuzdan bahsedelim.

Evet, (03/07/2006) günü bir gece yolculuğu. Bir otobüse binmiş, Konya’dan Tekirdağ’ın Çorlu ilçesine yolculuk etmekteydim. Oradan da Tekirdağ’a geçecektim. Bu yolculuğa üniversite yıllarından arkadaşım, gönül dostum olan ve kimya mühendisi olan C. Ö. Kardeşim vesile olmuştu. 

Kardeşim bir mürşidden bahsetmiş ve mürşidin yazdığı kitaplar-dan bazılarını da okumam için göndermişti. Kitapları okumaya başlayınca ara vermeden hepsini bitirdim. Söylemeliyim ki, gelen birkaç kitapta çok güzel hazineler buldum. Aralarında şiirlerden oluşan bir de DİVAN var idi. Ben de şiiri seven ve arada yazan biri idim. Üniversite yıllarımda da Yunus Emre şiirlerinin çoğunu ezberlemiştim. Öyle ki, dolaştığım yerler-de bile Yunus’tan şiirler okurdum. Hatta bir seferinde Çağırayım Mevlâm Seni şiirini okudum. Yürürken şiir bitince bu defa aynı tarzdan gönlüme gelenleri okumaya devam ettim. 

Birkaç dörtlüğü şöyle idi:

Dallarda badem ile, Her beni Âdem ile,

Ol fahri âlem ile, Çağırayım mevlâm seni, Enver deki sözler ile, Her varlıkta özler ile, Seni gören gözler ile, Çağırayım mevlâm sen, Kitaplardan elde ettiğim bilgiler ben de yeni ufuklar açarken, şiir yön-lerimizde bir yakınlık hissi oluşturdu. Gerçi, şiir hiç olmasa da bu yolcu-luk olacaktı.

Otobüs gecenin karanlığında yol alırken, düşüncelerimde hep bir aydınlanma vardı. Fazla uzatmayayım, sabah erken saatlerde Çorlu’ya vardık. Ve arkadaşımı aradım. Buluştuk. Hasret giderdik. İş yerine gittik. Öğleden sonra da Tekirdağ’a birlikte gittik. Klavuzum, yol göstericimdi.

Nihayet bir binanın merdivenlerinden çıktık ve bir kapıda zile dokunduk. Kapı açıldı ve buyrun diye davet edildik. İşte ne olduysa o vakit oldu. Kapıyı açan kimseye baktım. Bu bakışla birlikte gönlümde belki bütün varlığımda bir hal hissettim. Sanki bir ses duydum. Mânâsı şuydu;

- Aradığın bu.

Bir şey arıyor muydum? Onu da bilmiyordum. Bütün bedenimde de bir rahatlama bir huzur hâlinin yayıldığını hissettim. Bize kapıyı açan Terzi Baba idi. Selamlaşıp içeri girdik. Bizden başka bir kişi daha vardı. Tanıştık. Aslında yabancı değilmişiz. Yani rûhu bilişikliğimiz varmış. 

Günlerden ise 4 temmuz idi artık. Yani (04/07/2006) günü idi. 

Yolculuk dedim ya. O gün geri dönüş yolculuğumun dışında yeni bir yolculuğum daha başladı. TERZİ BABA ile olan yolculuğum. Elhamdü-lillâh. 

Bu bir anın ve bir bakışın bana öğrettiği, gönlümde ve hâlimde yer eden bilgi ise Hz. Resulullah’ın bir soru üzerine verdiği şu cevap oldu: “Allah (c.c.) dostları görüldüklerinde Allah’ı hatırlatan kimselerdir.” Gönül kapısını açtı buyur etti içeri, Yolculuk ettik içeriden de içeri, Durmadan eder gayret çaba, Biz evlâdıyız kendi TERZİ BABA, Sözü fazla uzatmadan nokta diyelim. Terzi Baba’mın sunduğu elbiseden giyelim.

Hürmetlerimle Efendim, Evlâdınız En…. 

(40) RE: Bir hikâye bir yorum.

Al….. Bü…. 4 Şubat 2013 18:52:00

Aleyküm selâm Al….. Bü…. Oğlumuz. Gönderdiğiniz dosyayı indirdim, aldım, okudum. Her iki mevzû da güzel olmuş, elinize, dilinize sağlık. Aslî dosyasına kopyalayacağım, orada da yerini alacak. Cenâb-ı Hakk daha nicelerini nasip eder İnşeallah. Herkese selâmlar. Hoşçakalın. Efendi Babanız. 

*************

S…A…. Efendi Babacığım, selâm ve hürmetlerimi iletir sizin ve Annem’in ellerinizden öperim. Dosyada hem hikâye yorumu var hem de hayatımız-dan bir bölüm yazısı.

BİR HİKÂYE BİR YORUM.

Padişah ve tarihçiler hikâyesi:

Dün bir dostumla sohbet ederken son zamanlarda kapalı gişe oynayan bir filmden söz etti. Ülkenin en meşhûr şovmenlerinden biri programını film olarak vizyona koyunca insanlar akın akın gider oldular. Biz zaman bulamadık, ancak gidenlerin anlattıklarından neredeyse seyretmiş gibi olduk.

Gidenlerin hepsinin söyledikleri ortak cümle: “Vallahi çok güldük.” 

“Niye güldünüz? Ne anlattı ki?” dediğinizde ise aldığınız cevaplar sınırlı. Toplam 2.5 saatlik gösteriyi aklında kaldığı kadarıyla, kimi 3 dakikada kimi ise 5 dakikada özetleyiveriyor. Tabi bir yandan anlatıp bir yandan güldükleri için pek bir şey anlamıyorsunuz. Anlatanlar da durum-un farkında zâten. Son cümleler aynı: “Anlatamıyorum ki, gidip görmeli-siniz. Biz gittik güldük geldik.” İşte Terzi Babam’ın “bir hikâye-bir yorum” sorularından biri olan padişah ve tarihçilerin yazdıkları hikâyesini okuyunca yukarıdakiler geldi aklıma. Özellikle son cümle, hayatın özeti gibi: “Gittik güldük geldik.” Biraz tefekkür edince ortaya çıkan manzara şöylece özetlenebilir:

Dünya sinemasında her ne kadar herkes farklı bir filmin başrol oyuncusu olsa da, farkında değil belki ama, o kişi aynı zamanda birçok filmin yardımcı oyuncusu, figüranı vb. Yani tek bir film çevriliyor ama aynı anda gösterimde. Filmin bitişi beklenmiyor. Hem rolünüzü yapıyor, hem rol yapanları, yani filmi seyrediyorsunuz. 

Aslında ortada birden fazla gözüken film olması da bir yanılgı, diye düşünüyorum. O farklı isimleri veren biziz. Dünya sinemasını diğer-lerinden ayıran özellik şu: Film seti ile sinema salonu aynı. Tek bir film var ortada: 

Filmin adı: Hayat Oyuncular: Başrolde İNSAN

Yardımcı oyuncular: Tüm varlıklar Filmin senaryosu, yönetmeni, aldığı ya da alacağı ödül konusun-daki tefekkürü okuyucuya bırakarak yolumuza devam edelim.

İlginç olan şu ki, “Gittim gördüm, güldüm, döndüm,” diyenin farkında olmasa da yaptığı şey, kendi filmindeki rolünü oynamaktan başka bir şey yapmadığıdır. O seyrederken oynuyor, dönerken oynuyor, kısaca hep oynuyor. İşte bunun küçük bir örneği: Söz konusu filmden dönen bir başkası anlatıyor: “Abi, filmde oyuncuya güldüğümden daha çok yanımdaki kadına güldüm.” Demek ki, “Hayat” filminde herkes oynuyor, herkes gülüyor. Buraya kadar “gülme” konusu üzerinden verdiğimiz örneği başka fiiller için de söylemek mümkündür tabi. Meselâ bir ölüm hâdisesinin arkasın-dan, “gittik, ağladık, geldik,” dediğimizi düşünelim. Ya da bir spor branşı için “gittik, oynadık, geldik.” Farklı bir cümle değil. 

Buraya kadar düşünceden süzülenlerin özetini ise şöyle belirt-meli: Hayat üç kelimeden ibarettir. Genel anlamıyla herkes için söyler-sek: “Doğarız, yaşarız ve ölürüz.” Eğer tevhîd gözlüğümüzü takarak, “Gâh çıkarım gökyüzüne sey-rederim âlemi,” makamından bakarsak özetimiz değişir tabi:

“Ayrıldık, ………………., kavuşacağız.” İşte bütün mesele bu. Boş-luğu doğru ve anlamlı bir şekilde doldurabilmek. Onun için buraya yazıl-ması gereken uygun kelimeyi de okuyucuya bırakıyorum. Çünkü bu boşluğu doldururken beşerî sıfatınız ne olursa olsun mühim değil, mühim olan yaptığınız şeyi iyi yapıp yapmadığınız. Yani en iyi oyuncu ödülüyse murâdımız, diğer bir deyişle en iyi kul ödülüyse beklediğimiz, her role ve onu verene şükretmektir vazifemiz. Ödül için role soyunmak da ayrıca tartışılabilir bir mevzûdur.

Sürç-i lisan ettimse affola.

Böyle bir düşünce tefekkürünü nasip eden Allah’a şükürler olsun. Bizi bu tefekküre sevkeden Terzi Babam’a da sonsuz teşekkürler ediyor, saygılarımı sunuyorum.

KENDİ HAYATIMDAN: AİLEME BİR TERBİYE TOKADI

Etkisinden yavaş yavaş kurtulmaya çalıştığım bir yolcu uğurlama hâdisesinden bahsetmek istiyorum. Ailenin en küçük çocuğu olarak -ki 50 yaşımdayım- bugüne dek büyük bir acı yaşamamış, birinci dercede bir yakınımı Hak’ka uğurlamamış olmak, gerek benim gerekse diğer kardeşlerimin Allaha şükredeceği bir konu gibi gözüküyor beşer gözüne. Hakîkat bu mudur? Her şeyi en iyi bilen Cenâb-ı Allahtır. Bizler ise cüz’î aklımızla seviniyoruz sadece. 

Biraz tefekkür edince başka şeyler görebiliyor insan. Öyle ya, genç yaşta, hatta çocukken anne babasını kaybedenler ya da ilk evlâdını doyasıya koklayamadan toprağa verenler, tek evlâdının şehâdet şerbeti-ni içişine şâhit olanlar, Allah’a şükretmeyecekler mi? İnceden düşününce yapılacak dua şu olsa gerek: “Rabbim, gizli ve açık her türlü şirkten muhafaza buyursun.” Erkek-bayan her birimiz için bir model olan babamız, 82 yıl acısıyla tatlısıyla yaşadığı dünya hayatının son dönemecine geldiğinde tökezle-meler hızlanmış, üst üste gelen iki kalp krizi babamızı yoğun bakıma mahkûm etmişti. Yıllar önce yaşadığı ilk krizden sonra kalbe takılan stentle hayatını tamamlama kararını o zamandan almış, ameliyat olmayı reddetmişti.

Son dönemde yaşadığı ilk kriz sonrasında koca üniversitenin yoğun bakımında sessiz sedasız yatan o heybetli adam bizim babamız olamazdı. Bizim babamız her zaman canlı ve dinamikti. Doktoru sevmez, hastaneden hoşlanmazdı. Bırakın orada günlerce soluksuz yatmayı birkaç dakikalık muayene süreci bile sıkardı onu. Bize Allah’ı, peygam-beri, doğruluk ve dürüstlüğü öğretirken, takdir-i İlâh-i kavramını da anlatırdı. Çoğu kez anlattıklarını bir hikâyeyle süsler ve cümlelerinin ekserisini “Allah’ın dediği olur” diye bitirirdi. Fazlaca kaderciydi kısaca.

Şimdi ise nefessiz yatıyordu. Doktorların söylediğine göre ise makineye bağlı olarak tutunuyordu hayata. Ne annemizin ne de hiçbir kardeşin ağzını bıçak açmıyor, bunun bir Hakk’a yürüyüş hazırlığı oldu-ğunu kimse dillendiremiyor, hatta düşünmek bile istemiyordu. Dualar hep onun yine başımızda bir müddet daha kalması, hayat tutunması içindi. 

“Bana dua edin, icabet edeyim” diyen Rabbim bizim dualarımızı da kabul etti. 15-20 gün kadar yoğun bakım sürecinin ardından birkaç günlük servis bakımı ve eve dönüş. Ama 20-30 kilo vermiş olarak, lavaboya bile tek başına gidemeyecek halde. Şimdi sıra duası kabul olanlarda. Ona gereği gibi bakıp, geceleri sırayla uykusuz kalıp, onun çocuksu kaprislerine aldırmayıp güç kazanmakta.

Babamız, her sözü dinlenir, her düşüncesine önem verilir biriydi. Öğretmenliğin vermiş olduğu, “biliyorum ve dediğim doğrudur,” edası hayatının bu son demlerinde onu en çok hırpalayan husûs olmuştu. Öyle ya 2 çocuğunun kollarında tuvalet ihtiyacını giderip, temizlik için de onlardan yardım almak hastalığın en acı yönüydü ona göre. Bunu bakış-larından ve sabır çekişinden anlamamak mümkün değildi. 

Kardeşlerin hiçbiri hasta bakmanın zorluğunu bu kadar kısa süre-de anlayabileceklerini düşünmemişlerdi. Bu süreçte yaşanan zorluklar yapılan duaları yeniden akla getirdi. Ailesinden istediğini zorla alan şımarık çocuklar gibi Rabbimiz’in karşısında boyun bükmüş bir halde iken ailemizin direği konumunda olan en büyük abimiz babamızın eve geliş-inden birkaç gün sonra mahalle pazarında yığılıp kalmış, ambulansın 2-3 dakikada gelip hastaneye yetiştirmesi sonucunda kalp krizi teşhisi ile ameliyata alınmıştı. Hastanın başındaki yakını olarak doktorun beni bir kenara çekerek, “her sonuca hazır olun,” dediği anda son günlerde yaşanılanları, bir tefekkür zinciri içinde bağladım birbirine. Hele de babamın boşalttığı yoğun bakım yatağında onu yatarken görünce tevâfuk nedir, daha iyi anladım.

Herkesin anlaması gereken bir şey vardı. Rabbim’in terbiye metodu şuydu: Îkâz edilirsin, ısrarcı olursan îkâzın şekli değişir. Yani kim hangi dilden anlıyorsa terbiyesi o yönlü olur.

Sıralı ölüme râzı olmayana sırasızı mı gelir? Rabbim bu duygularla bizi şöyle bir salladı sanki. Sonra olması gerekenler oldu. Babamız birkaç ay daha bizimle oldu. Yürümeye başladı. Soframızda yine baştâcımız oldu. Ailemizin her ferdi anladı ki, onun ve abimizin yaşadıklarıyla bize bir mesaj verilmişti. Ne mutlu Rableri’nin mesajını alanlardan olanlara.

Yolcu yolundan kalmazdı elbet. Bizimki de öyle oldu. Bizi kırmadı birkaç ay erteledi yolculuğunu. Ama 4 ay kadar sonra yeni bir krizle ayrıldı evden. Kapattı gözlerini tam 47 gün. Adım adım uğurladı önce tüm organlarını, böbrek karaciğer vs. O üzerine düşeni yapmış, “Allah’a ısmarladık,” demişti. Şimdi geride kalanlara düşen, “güle güle,” demekti. Artık herkes hazırdı. Dillendirmese de, konduramasa da. Allahım ne güzel hazırladın bizi yolcudan ayrılmaya. Yolcu yolunda gerek. Mekânı cennet olsun. 

Sonuç olarak, yaşadıklarımız her ne olursa olsun bilelim ki, biz görsek de görmesek de, anlasak da anlamasak da, HER ŞEY MÜKEMMEL.

Selâm ve dua ile.

(41) RE: Bir hikâye bir yorum.

Us….. Kı…. yazısı 4 Şubat 2013 19:05:24 

Aleyküm selâm. Al….. Bü….. Kardeşim. Us…. Kı….’ın yazısını da indirdim, okudum. O da güzel olmuş, ellerine, diline sağlık. Onu da aynı dosyada yerine aktaracağım. Böylece her gelen yazı ile dosya daha da zenginleşiyor. Böylece herkes herkesin değerlendirmesini görüp birlikte fikir oluşturmanın zenginliğini görüp değerlendirmiş olacaktır. Cenâb-ı Hakk daha nicelerini nasip eder İnşeallah. Herkese selâmlar. Nüket Anneniz’in de selâmları vardır. Hoşçakalın. Efendi Babanız. 

************* 

S…. A…. Efendi Babacığım, selâm ve hürmetlerimi iletir, sizin ve Annem’in ellerinizden öperim. Us…. Kı….’ın yazılarını gönderiyorum. Bu dosyada da hem hikâye yorumu var hem de hayatımızdan bir bölüm yazısı. Hayırlı geceler.

BİR HİKÂYE BİR YORUM.

Padişah ve tarihçiler hikâyesi:

Bismillâhirrahmânirrahîm.

İrfân mektebine girmeden önce böyle bir soru sorulmuş olsaydı, “bu cümleyi aynen onaylıyorum,” derdim. Bu dünyada, gafletle yaşayanlar bir de irfâniyetiyle yaşayanlar olduğunu idrâk ettik. “Zuhûra geldiler, nefislerine zulüm ettiler, necât bulamadılar.” Şehâdet âleminde zuhûra gelen birim nefis kayıtlanmalar, şartlanma-larla kendi hakîkatini ortaya getirememekte, dolayısıyla Hak’tan gâfil olmaktadır. Bu, nefse yapılan bir zulümdür. “Zuhûra geldiler, ölmeden önce öldüler, necât buldular.” Necât bulup hür olabilmek için hayâl ve vehmin esaretinden, ka-yıtlılıktan kurtulmak gerekmektedir. Nefsin terbiye edilerek İlâhî benliği idrâk etmek, ancak Ârif-i Billâh’ın elini tutmakla mümkün olur. Böylece bu kişiler İnsân-ı Kâmil tarafından ilim ile uyandırılmış olur. 

“Kim ki, ilm-i İlâh-î ile diridir, ebeden ölmez.” (Hadîs-i Kudsî) 

 03 ŞUBAT 2013

 Us... Kızı Ma…..

KENDİ HAYATIMDAN

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Yarım asırlık dünya hayatının beni en çok ilgilendiren bölümü, yaşadığım son 7,5 yıldır. Daha önce hayâl ve vehmin tesiriyle geçen süreyi hatırlamıyorum bile. Zihnimden tamamen silindi. Ancak tesâdüfen eskiye ait bir fotoğrafa bakarsam biraz hatırlıyorum. Efendi Babam’ın elini tuttuktan itibâren ölümden yaşama doğru bir yolculuk başladı. Bu yolculuğun başladığı zamanı doğum tarihim olarak kabul ediyorum.

3 yaşıma kadar Nüket Annem’i ve Terzi Babam’ı çok az görebildim. Beni etkileyen en önemli husûs, annemle babamın kardeşlerimle beni himayeleri altına almaları oldu. Üstelik verdikleri özel isimler aldığım en güzel hediyelerdi. Birlikte yaptığımız umre gezisinin etkisi hâlâ üzerim-de… 

Yeniden beraberce umre yapabilmek ve irfâniyetimi geliştirip gönlü-me gelenleri kalemle kağıda dökebilmek İnşeallah nasip olur.

Efendi Babacığım ve Anneciğim, selâm ve hürmetlerimle ellerinizden öperim.

 03 ŞUBAT 2013

 Us… Kı… Ma…. 

(42) RE: Bir hikâye bir yorum.

A….. Er…. 6 Şubat 2013 01:12:31 

S. A. Babacığım. Ay….. Ab….’ın yazdıklarını aşağıya yapıştırarak gön-deriyorum. Selâm ve hürmetlerimle  sizin ve Nüket Annem’in elleriniz-den öperim.

BİR HİKÂYE BİR YORUM (Padişah hikâyesi) Allah’ın  bana  takdir  ettiği kazâ ve  kader doğrultusunda,  “bu dün-yaya geldim, görevimi tamamladım gidiyorum,”  diye düzenlerdim.

İnsanoğlu,  yaşadığı  anda yaptığı  icraatları  çok önemliymiş  gibi algılıyor. Zaman geçtikçe, kendini  bildikçe bunların önemli olmadığını bir detay olduğunu farkediyor.

Bu dünyaya geliş zamanımız, hangi esmâların tesiri  altında oldu-ğumuz, mutlak kaderimiz önceden programlanmış. 

Biz bu görevi dünya üzerinde oynamak, yerine getirmek  ve  bazı bölümlerde ise bize  verilen  insiyatifi  kullanarak doğruya, güzele, niha-yetinde Allah’a ulaşmak durumundayız..

Kendi  hayatımdan bir bölüm:

Efendi Babacığım, İrfân yoluna girdikten sonra bazı rakamların önemli olduğunu öğrendim. Daha önce hiç bilmediğim duymadığım bazı sayıların tasavvufî açıdan büyük anlamlar taşıdığını öğrenince kendi hayatımda ve çevrem-de olup bitenlere daha dikkat eder oldum. 

Sizin, hayatımızdan önemli bir bölümü yazmamızı istemeniz üzerine son zamanlarda olup biteni düşünmeye çalıştım Dikkatimi çeken şuydu: 53 yaşındayım. Bu yıl görevimde yapılan bir değişik sonuncunda 13 branştaşımla çalışmaktayım.

Öğretmenler günü ile ilgili  ağaç  dikmeye gittim 6 tane fidan diktim. Daha fazla da  dikebilirdim. Yüce Rabbim bu kadarını nasip etti. Düşün-düğümde  6. derste olduğum aklıma geldi.

Ay….. Er…. 

(43) RE: DOĞDULAR, YAŞADILAR, ÖLDÜRDÜLER, ÖLDÜLER. 

Ek… Ku…. 8 Şubat 2013 12:05:07 

Hayırlı günler, hayırlı cum’alar, Ek…… Bey kardeşim. Epey emek sarfederek hazırlamış olduğunuz iki dosyayı da indirdim, genel dosyadaki yerine aktaracağım. Hepsi güzel olmuş. Şahsınızda kardeşlere ve yine şahsınızda size de zahmetlerinizden dolayı teşekkür ederim. İnşeallah bu yazılardan bütün kardeşler birbirilerimizin duygu ve düşüncelerimizden istifâde ederiz. Herkese selâmlar. Hoşçakalın. Terzi Baba. 

*************

Terzi Baba Sultanım,

EFENDİ BABA’DAN İHVAN ÜZRE TENEZZÜLÂT.

BİR HİKÂYE BİRÇOK YORUM (5) DOĞDULAR, YAŞADILAR, HİKÂYESİ

Bismillâhi’r rahmâni’r rahîm. 

Terzi Baba’nın lütfederek ilettiği, (devrin yaşlı padişah) ile yapıl-masını istemiş olduğu şey, mecâzen “Mânâ-yı Makam-ı Pîriyet”in mânâda “Efendi Baba”, tatbîkatta “Terzi Baba” ismiyle Hz. Şehâdet’e tenezzülüdür, diyebiliriz.

Anlatımda ifâde edildiği üzere hâdise dört safha ile oluşmaktadır. Kevnîyetin mertebe ve makamlarına, irfân olunma bakımından âdeta mecâzen yaklaşılmaktadır. 

Dört safha hâlinde bildirilmesine dikkatli bakılırsa: 

1. Padişah, hizmetindeki tarihçi ve yazarlardan “kendi ceddi” (bencillik, beşerî benlik) itibâriyle derleyip, yazmalarını istemesi ile İRÂDE etmiş. Onlar da İRÂDE’ye uyup, kendi zan ve fikirleri üzerine ciltlerce bilgi toparlamışlar. Velhâsıl İRÂDE’ye uyup, görünmezden, görü-nene gelmişler. Böylece (DOĞDULAR); 

2. Toplananları, irâde eden padişaha sunmuşlar. Yaşlanmış (PÎR) padişah, “Hepsi güzel olmuş, ancak uzun olmuş bunları biraz kısaltın,” demiş. Bir anlamda kendisindeki hevâsat, benlik, zaman içinde değişmiş, kemâl bulmuş. Bu sefer irâdeye uyan hizmetliler, esas maksada uygun gayrette bulunmuşlar. Böylece (YAŞADILAR);

3. Aynı şekilde huzûra getirilen eser daha da yaşlanmış (PÎR) padişah tarafından yine, “çok uzun olmuş, biraz daha kısaltın,” diye îkâz edilmiş. Bunun üzerine “padişahın ceddi” itibâriyle olan çalışma tek cilde (Vahdet) indirilmiş. Böylece (ÖLDÜRDÜLER);

4. Neticede irâdeye uyanlar arzu edilip de râzı olunan rızâ üzre, tek bir sahife (Vâhid-ül Ehad) üzerine yazdıkları, padişahı memnun etmiş. Yazılan, “DOĞDULAR, YAŞADILAR, ÖLDÜRDÜLER, ÖLDÜLER,” ifâdesi idi. 

Bu yazıda görüldüğü gibi ilk baştaki “padişahın ceddi” itibâriyle olan ifâde yoktu. Ancak padişahın râzı olup, kabul ettiği ve hemen aka-binde ölmesi, (ÖLDÜLER); şeklinde îzâh edilebilir. Böylece, Efendimiz için lütfedilen “Cevâmi’ü’l Kelîm”, yani (Cemi’ül Kelîm) (az söz ile çok şey anlatma) hakîkati yerini bulmuştur. 

Yukarıda ifâde ettiğimiz üzere denebilir ki, Efendi Babamız’dan “Mânâ-yı Makam-ı Pîriyet” olarak zuhûr eden tenezzülat irfân olunma muhabbetinin aslîyeti itibâriyle mertebe ve makamlar olarak tanım-lamadır. Böylece makam “Kâmil İnsan” hakîkatı olarak, kendi kemâlliği içinde de (DOĞDULAR, YAŞADILAR, ÖLDÜRDÜLER, ÖLDÜLER) tatbîkatında dâim kemâlâttan kemâlâta kâmillik zevkindedir, diyebiliriz. Allah-u Â’lem. 

Neticede gelinen noktanın “Cevâmi’ü’l Kelîm”, tatbîkatı olarak Kelime-i Tevhîd ve Kelime-i Risâlet hakîkatidir, diyebiliriz.

Kısaca tekrarlarsak, padişah atası itibâriyle tanım kazanmak ister. Ehil vazifeliler (esmâ) hizmete koşarlar. Padişahı memnun edecek bir şey ortaya koymak üzere yarışırlar. 

Neticede, (Dört aşama) sonunda, padişahın memnun olduğu (DOĞDULAR, YAŞADILAR, ÖLDÜRDÜLER, ÖLDÜLER) yazısına, âdeta (Kelime-i Tevhîd ve Kelime-i Risâlet) ulaşırlar.

*************

 Gelişmeyi, her konuyu kendi içindeki kemâlâtı bakımından dört konu başlığı olarak incelemek istedik.

1. İNSANIN OLUŞMA MERTEBELERi İTİBARİYLE, (DOĞDULAR)

2. PEYGAMBERLER İLE GÖRÜLEN MERTEBELER İTİBARİYLE, (YAŞADILAR)

3. KELİME-İ TEVHÎD ve KELİME-İ RİSÂLET İTİBARİYLE, (ÖLDÜRDÜLER)

4. MÜRŞİD-MÜRİD İLİŞKİ ve OLUŞMA MERTEBELERİ İTİBARİYLE, (ÖLDÜLER)

*************

 1. İNSANIN OLUŞMA MERTEBELERi İTİBARİYLE, (DOĞDULAR) Beşer, Halîfe Âdem, İnsan, İnsân-ı Kâmil mertebeleri itibâriyle; Rabbımız irfân olunma muhabbetiyle “Halîfe Âdem” tatbîkatı için anne rahminden cismi 40 haftada meydana getirirken, belli bir vakit o cismi gerek maddede harekete getirecek, gerekse manevî terakkîsine imkân verecek bir sistem üzere halk etmiştir. Bu tatbîkat da Hz. Kur’ân’da “ve’t tiyni ve’z zeytuni ve turi siyniyne ve haze’l beledi’l emiyni lekad halakne’l insane fiy ahseni takviymin sümme redednahü esfele safiliyne,” (Tin 95/1 – 5)’de beyan edilmiştir. 

Kişi ana rahminde 3 karanlıktan geçerek ete kemiğe bürünmüş ve vakti saatinde dünya denen ortama mülâki olmuş. Ailesinin ve çevresinin tesiriyle isimlenmiş bilâhare yaptığı, gördüğü tahsil, terbiye ile meslek itibâriyle mesleğine istinâden sıfat kazanmaktadır. Bu onun zâhiren beşerî olarak yaşamı ancak mânâsından haberdar olmama itibâriyle ölü ceset hâlidir. Onun bu hale gelmesi ise Allah’ın irfân olunma muhabbet-inden olduğu için Allah’ın elif, ehadiyet, Âdemiyet, ünsiyet, ülfet husûsi-yetleridir. Dolayısıyla Mülk Sûresi’nin ikinci âyetindeki: 

“el­leziy haleka’l mevte ve’l hayate” (Mülk 67/2) 

#### (o zât ki, mevt/ölümü ve hayate/hayatı halek/halketti) sözüyle, kendi bilinmez görünmezliğinden irfân olunmak üzere, önce zâhir cismânî hâlini görünüşte diri, ancak manevîyatından haberdar olmadığı için dirilmemiş, hâliyle doğumunu yapmış ve zâhirî yaşamına başlamıştır. Zâhiren/Cismânî (DOĞDULAR) (YAŞADILAR)

Ne zaman ki rüşd-i ilâhîsine kavuşmak üzere Allah’ın “reşede” ismini mürşid makamından istifâde etmek üzere irâde ettiğinde, yani irşâd olmaya mürid olduğunda, bu sefer manevî dirilmesi için zâhirî put edinmiş olduğu ilâh hâlini ilâh-ı ilâh yapan isimlerden haberdar olmak üzere irâdî olarak öldürür. Bu onun manevîdeki doğuşudur. Manevî (DOĞDULAR) (YAŞADILAR) Bu sefer isim putlarına takılır. Ne zaman ki ilâhın başına (lâ) koyarak “lâ ilâh” zikrine geçtiğinde ki bu da “ente/sensin” tatbîkatıyla vücûd bulur, zikri de daima “lehül mülkü lehül hamdü ve hüve ala külli şey’in kadir” olur.

- Rabbına övülmeye lâyık olduğunu, 

- sonra övülmeyi ancak kendisinin yapabileceğini, 

- sonra kendisinin kendisini övdüğü gibi olup, o övmeden kendisini hissement kılmasını talep eder.

Bu onun kesâfetten letâfete doğru mülhime mertebesine gel-gitler arasında, yaşam-ölüm arasında istikrar bulmasını sağlar. 

Böylece beşer olarak doğmuş, manevî muhabbet ile beşerîyeti itibâriyle ölmüş, manevî yaşamında isimler hâlinde zevk hâlindeyken sıfat-ı kemâlât için isimlere vermiş olduğu kıymet itibâriyle irâdî olarak öldürmüş, Cem’ül Cem makamı olan sıfatullah görünmüştür.

Bu Fenâfillâh makamıdır, tard edilenin Rabbî rücû kemâlâtıdır. (ÖLDÜRDÜLER) Bu noktada hâlen dünyevî olarak ona verilen isimi kullanmaktadır. Meslekî sıfâtîyetinin aslının Allah’ın isimlerinden geldiğinin idrâkına var-mıştır.

Allah’ın murâd etmiş olduğu Halîfe-i Hakk kişide “Kulum” beyanı ile gözükmüştür. Burada hamd subhanallahü ve bihamdihi zikriyle olup, Allah kendi hamdıyla sübhandır beyanı asıl olmuştur.

Burada kişi irâdî olarak kendisinde gözüken sıfatı da yine “ente/sensin” zikriyle Allah’ın izniyle vererek Allah artık onun gören gözü, tutan eli, duyan kulağı, konuşan dili. “Lahmike lahmi, demmike demmi, rûhike rûhi, cismike cismi” hakîkati zuhûr etmiştir.

Kişi kendi irâdesiyle kendini “Kahhâr” ismiyle yok etmiş, cismânî yönü itibâriyle de ölüm tahakkuk etmişse “ölen hayvan imiş, aşıklar ölmez” hakîkati içinde Allah’ın “Bâkî” ismi ie bâkîlik hakîkati zevk olunur. Allah, “Kulum” yani “Kul olan Ben’im” beyan ederek kendi-sinden kendisine bâkîlik kemâlâtını zevk eder. (ÖLDÜLER)

*************

Hüviyet, hüve olarak Allah ile bâkî, halka dönüşü hangi mertebe ve makamsa o mertebe ve makamın ismi onda zikre geçer. Yani kişi isme tâbi değil makamın irsâliyeti gereği ismi mânâlandıracak şekilde görün-me yeri olur.

*************

Makamlar itibâriyle Şeriat, Târîkat, Hakîkat, Marifet. Şeriat, şeriatın şeriatı olarak yaşanır. Ama târîkatı, hakîkati, marifeti gizlidir.

Şeriatın şeriat putunu öldürerek Târîkatın, târîkat şeriatı ile yaşama dönüşür. Bu şeriat şeriatın şeriatından farklıdır ama târîkat açılmıştır. Bunun yanında hakîkat ve marifet açılmamıştır. Aynı tatbîkat hakîkat ve marifette de yaşanır.

*************

 2. PEYGAMBERLER İLE GÖRÜLEN MERTEBELER İTİBARİYLE, (YAŞADILAR) İsâ’nın doğumu Âdem’in doğumu gibidir. Hz. Kur’ân’da,

## “inne mesele ‘ıysa ‘ındellahi ke­meseli Âdeme halekahü min turabin sümme kale lehü kün feyekunü” (Âl-i İmrân 3/59) 

(Kesin ki Allah katında İsâ'nın durumu, Âdem'in durumu gibidir ki onu topraktan halk etti, sonra onun için (ona), (kün feyekun) "kün/Ol," dedi bu halde oldu (daim olur).

“el hakku min rabbike fe la tekun mine’l mümteriyne” (Âl-i İmrân 3/59)

(Rabbinden Hakk’tır bu halde mümter/kuşkulananlardan olma), beyan edilmiştir. 

Bu âyetlerde belirtildiği gibi, İsâ, Âdem’de olduğu gibi tasavvur edilen yok hükmündedir. Görünüp yani zâhir olup irfân olunacak ve müşâhedeye erecektir.

Bu duruma göre, irfân olunma muhabbetinde, mertebeyi ilâhîyi vücûda getirmek üzere (yok) tan ancak mertebeyi vücûdiyet itibâriyle isimlendirmesi hariç (yok) olarak zuhûra çıkmıştır. (DOĞDULAR) Risâleti yerine getirmek üzere, (YAŞADILAR).

*************

Secde Âdem’e değil, liadem/Âdem için yapılır. Âdem’e secde edenler, kendilerinde liadem/Âdem için secde idrâkına gelmesi, onlar için büyük bir inkılâbtır. 

*************

Yine Âdem’de “ve la takreba hazihi’ş şecerete fetekuna mine’z zalimiyne” (Bakara 2/35) 

(Ve şu şecer/ağaca akreb/yaklaşmayınız, sonra ikiniz de zalimlerden olursunuz.).

“ve nadahüma rabbühüma e-lem ente küma ‘an tilküme’ş şeceret” (Araf 7/22)

(Ve Rableri ise onlara nida etti ki: bu şecer/ağaçtan sizi nehy/yasaklamış değil miydim), sözü dinlememenin önemi tatbîkatıyla dinlemeye dönüş ile o hâl öldürülür.

*************

İbrâhîm’de kesrette tevhîdi zevk etme hâlinin ikmali için öldürme olur.

Mûsâ’da vücûddaki mülk âleminin zannettiği malikliği öldürülür.

İsâ’da da Musevîymiş gibi görünen Ferisîlerin kendi kafalarına icâd ettikleri dini (gadab-dalâlet), aynı Firavun’da olduğu gibi kâhin ve sihir-baz sistemi içindeki hâl öldürülür.

Bunların öldürülmesi için önce bu isimlerle risâletin yaşama geçmesi lâzımdır. Bu öldürme ile yaşama geçmiş olan risâlet, Allah’a izâfeten kendine benlik verme hâlini irâdî olarak öldürür.

Hepsinde sistem tatbîkatta görünmektedir. Yani (DOĞDULAR) - (YAŞADILAR) - (ÖLDÜRDÜLER)

*************

Hz. İsâ gelişi itibâriyle rûh ağırlıklı olduğu halde yanındakilerin bunu algılayabilmesi bakımından zâhiren çarmıha gerilme vesilesiyle Ferisîler-Romalılar tarafından öldürülmüştür. 

Ancak kısa bir zaman sonra yanındakilerine diri olarak kendisini göstermiştir. Bu onun aslında ölmediğini ancak makamı anlatabilmek için bir ders vermesidir.

Nitekim bundan sonra “gökteki baba” diye ifade ettiği Allah katına urûc etmiştir. Böylece zâhir olarak alınmış olan isim mânâ itibâriyle kemâlâtı üzere ikmâl olmuştur. 

Nihayetinde irâdî olarak bu isim ve bu tatbîkatta Hakk’ı müşâhede edip “Sensin” diyerek ikilik olamayacağından bir hadîsteki “İki imam varsa birini öldürün” sırrı gereği Allah’a urûc etmiştir. Böylece “Allah” ismiyle bâkîlik zuhûra gelmiştir. (ÖLDÜLER) Her mertebe kendi şânı gereği bu 4 unsuru aynen yaşamışlardır ve halen de yaşanmaktadır. 

*************

BUNLARA İLÂVETEN, 

FİKRİYATIMIZI GENİŞLETMEK BAKIMINDAN: 

Mûseviyette, Firavun’dan kurtulurken mânâ itibâriyle de şeriatın nizamları kuruluyor, bir anda din kalıplara oturtuluyor. (İLÂH) İseviyette ise o kalıplar yıkılıyor. Kalıplar orada ilâh olmuş oluyor, öbür tarafta ise (LÂ İLÂH) oluyor.

*************

Mûseviyette, Mûsâ, Firavun putunu (kâhin/ kehanet – Sâhir/ sihirbazlık) mülk âlemindeki krallık tatbîkatını öldürmüştür. 

İseviyette, Firavun’un mülk âlemindeki hâline benzer olarak sina-gog hahamları, Ferisîler tarafından din kisvesi altında tatbik edilmesi iti-bâriyle âdeta gönlü Mûsâ gibi gönlü İsâ yıkmıştır ve izâfî benliği Fenâfillâh tatbîkatı içinde izhâr etmiştir.

Aynı şekilde de ÂDEM’de ve NÛH’da …

Âdem, (LÂ) oluyor, Nûh, söz dinleme edeb/terbiyesi kazanılmış Âdem yaşantısı oluyor.

İbrâhîm, kesretteki tevhîd oluyor.

Böylece her mertebe kendi kemâlâtı için: 

(DOĞDULAR) - (YAŞADILAR) - (ÖLDÜRDÜLER) - (ÖLDÜLER)

*************

3. KELİME-İ TEVHÎD ve KELİME-İ RİSÂLET İTİBARİYLE (ÖLDÜRDÜLER) İrfân olunma Kelime-i Tevhîd (lâ ilâhe illâ Allahu) ve Kelime-i Risâlet (HÜVE Muhammedun Rasûl Allah)’tır. Ayrı “Kelime” gibi görünseler de aslında beraberce söylenmesi kemâllidir. “Mü’min mü’minin aynasıdır” hakîkatini temsil eder.

- (Kur’ân’daki yeri itibâriyle Hüviyet) 

“allahu” sonunda (hu) “Muhammedun” başında da görünmese de (ve) vardır. 

Yani “lâ ilâhe illâ Allahu) HÜVE (Muhammedun Rasul Allah” tır. (lâ ilâhe) ilâh lâ/yoktur – (illâ Allah) ki işte o (huve) hüviyettir

HÜVİYET olarak isimlenmesi:

Allah, EHAD olarak hüviyettir. “kul hüvallahü ehadün” (İhlas 112/1) Hakîkati itibâriyle felek ve âlemler olarak hüviyet ismi “Muhammed” (övülmeye lâyık olan) ki, (Risâletullah) a havi (Rasul Allah) dir. Yani kendinden kendine, KENDİ olarak makamsal tenezzül eder ve mertebeyi tanımlayan isim ile hüviyetlenir. 

Böylece Kelime-i Tevhîd itibâriyle ism-i hüviyet (Allah) Kevniyette, felekler ve âlemler olarak Kelime-i Risâlet itibâriyle ism-i hüviyet (Muhammed)

* * * * *

- (Hadîsteki yeri itibâriyle Hüviyet) Bu da Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) buyurduğu, “Âdem su ile toprak arasında iken ben peygamberdim” (Tirmizî, Menakıb 1,3613) 

"Ben yaratılışta peygamberlerin ilki, gönderilişte ise sonuncusu-yum." (Ahmed İbn-u Hanbel (Müsned) - (Buharî (el-Tarihu’l-Kebir) - (Ebu Nu’aym (ed-Delâil)) hadîslerinin bir açıklamasıdır, diyebiliriz. 

*************

İnsanın yeniden ve mânen dirilmesi için ölmesi ge­rekir. Zîrâ eski malzemeyle (düşüncelerle) yeni bina yapmak mümkün değildir. 

Taliblerde Mürşid-i kâmillerin ilk yaptıkları şey yıkıp yeniden yapmak, yani öldürüp yeniden diriltmektir. Yeniden dirilmek için ölmeye niyet etmek lâzımdır. Bir şarkı sözünde, "Tanrım beni baştan yarat," deniyor. 

Erenler, "Bu yolda cânın veren cânân alır yerine," yahut, "Cân-dan taleb kıl yârini, ver cânı, bul dildârını" demişlerdir.

Cân verme sırrı iki veçhelidir.

Birinci veçhesi, ilâhî hayâta ulaşabilmek için âşıkın kendine ait sandığı cânı sahibine vermesi gerekir. 

İkinci veçhesi ise, kendisine cân verilen cânân, âşıkına dönüp cân vermektedir. (cân olmaktır.) İşte, cân verip cânân almaktan maksat budur. Vücûd bir olduğuna göre, âşıkın cân (hayat) verdiği varlık kendinden ayrı değildir.

*************

Kur’ân-ı Kerîm’de Mülk Sûresinde halkiyet ölüm ve hayat olarak tanımlanmıştır.

“el­leziy haleka’l mevte ve’l hayate liyeblüveküm eyyüküm ahsenü ‘amelen ve hü­ve’l ‘aziyzü’l gafurü” (Mülk 67/2)

#### (o zât ki, mevt/ölümü ve hayatı halketti ki, Hanginizin daha güzel amel edeceğini sınamak/belirlemek içindir ve O, aziyzü’l gafur (güçlü/galip, istiğfar/yargılıyandır)

Bu âyetlerde beyân edilen, Allah önce mevt/ölümü sonra hayatı halk ettiğidir.

Yine “kale fiyha tahyevne ve fiy­ha temutune ve minha tuhrecune” (Ar’âf 7/25)

(Buyurdu ki Orada hayy/yaşayacaksınız, orada mevt/öleceksiniz ve minha/oradan, ondan ihrec/çıkarılacaksınızdır.) Bu âyette de esfele indirilme ile der ki, orada yaşayacak, orada ölecek ve ordan ihrâc edileceksiniz. Kur’ân’ın bu âyetleri ilk bakışta konu başlığına ters düşer görünmektedir. Bu durumda konuyu daha derine giderek incelemek gerekir. 

Yukarıda ifade edildiği gibi, Kelime-i Tevhîd, “Lâ ilâhe illâllah” Kelime-i Risâlet, “HÜVE Muhammed Resûlallah”.

Bu mevzûda Terzi Baba’nın Kelime-i Tevhîd adlı eserinde uzun uzun bilgi verilmiştir.

Bu bilgilerin ışığı altında, “lâmelif” ile yazılan (lâ) da lâ ve elif vardır.

 (lâ) bir anlamı ile, (ehadiyet) in felekler hâlindeki tenezzülüdür. Nitekim lâ dan sonraki elif felekler hâlindeki tenezzülatın elif yani (ehadiyet) olduğunu göstermiştir.

* * * * *

Elif görünmez bilinmez, tanınmazlık yani (lâ taayyün) yani “Ehadiyet”, “Âdemiyet”, “Ünsiyet”, “Ülfiyet” hepsi kendi makamında remiz hâlindeki ifadedir.

 Âdemiyet makamında a’dem/yokluk - Âdem/varlık yani adama işarettir. Şu halde “lâmelif” ile yokluk Mülk 67/2 Sûresi’ndeki “haleka’l mevte” (önce) mevt/ölümü halk ettiğinin bir görünmesidir.

* * * * *

“lâmelif” de, alt tarafta yani esfel noktasında, kullukta üç (3) makam gözükür.

(he) ( ) Cismânî ve manevî mertebelerce ölmeler (illa hu)

(vav) () Doğmalar ifnâ olan manevî mertebelerin kemâli üzere olur.

(mim) ( ) Murat irfân olunma muhabbeti, müşâhede ehli olmaktır. 

*************

Böylece (ehadiyet)’in görünmezlik, bilinmezlik Âdemiyetteki a’demin yokluk hâliyle başlayan sistem Âdemdeki gizlenmiş adamı aynı şekilde “lâmelif” de esfeldeki hüviyetin “lâmelif” terkibindeki (elif – lâm - he) ile ilâh-ı yani hay/yaşamı, (esmâ-i, sıfat-i, fiil-i, zât-i) olarak görünür hale getirmiştir. Neticede, ilâh irfân olunma muhabbetinde bir tanım kazanırken sanki ayrı bir hüviyet arz etmektedir. O zaman ilâh görüntüsünde birçok hüviyet ortaya çıkması demektir. Bu ise; “yevme hüm barizune la yahfa ‘alellahi minhüm şeyün limeni’l ­mülkü’l yevme lillahi’l vâhidi’l kahhari” (Mü’min 40/16)

(o gün ki, (kabirlerinden) dışarı çıkarlar, onlardan hiçbir şey Allah'a karşı gizli kalmaz. Bu gün limen’l mülkü/hükümranlık kimin içindir? lillâhi’l vâhidi’l kahhari/Bir, kahhar olan Allah içindir) Bu ise; “yevme hüm barizune la yahfa ‘alellahi minhüm şeyün limeni’l ­mülkü’l yevme lillahi’l vahıdi’l kahhari” (Mü’min 40/16)

(o gün ki, (kabirlerinden) dışarı çıkarlar, onlardan hiçbir şey Allah'a karşı gizli kalmaz. Bu gün limen’l mülkü/hükümranlık kimin içindir? lillâhi’l vâhidi’l kahhari/Bir, kahhar olan Allah içindir) âyetindeki “limenil mülkül yevm lillâhil vâhidil kahhar” ehad denen tekliğin sayısal görünmesinin vâhid/bir’ler hâlinde ve bunların yine bir (1) olan cem’i vahdâniyyetin hakîkatine uygun düşmez. Nitekim İhlâs Sûresinde bu anlatılmıştır ayrıca da “Samedaniyet” i anlatırken “Vahdâniyyet” hâlindeki (Ehad) ın her bir görünmedeki Vâhid-ül Ehad hâlinin zuhûr hâline gelmesinden başka bir şey değildir.

*************

Özetlersek, Mülk Sûresi’nde halkîyetin önce ölüm ve sonra hayat şeklinde olması konu başlığına bir an için ters gibi gelse de Kelime-i Tevhîd’de (lâ) yokluktur. Aynı zamanda irfân olunmanın fiil itibâriyle de başlangıcıdır. İlâh “lâ” dan zuhûr etmiştir. “lâ ilâh” tatbîkatıyla da (illâ Allah) ki, yani halkîyet itibâriyle, 3 adet makamın zuhûruna remizdir diyebiliriz.

Nitekim ana karnında da erkekten (spermin/nutfe) alınması ile (alaka - mudga- kemik ve kemiğe bürünmüş et) sistemi üzerine yani erkekte bir (1) kadında üç (3) husûsiyet le veludiyet zuhûra gelmiştir. 

Makamlarına göre istenirse mânâ itibâriyle “veled-i hakikî” istenirse nefsi itibâriyle “veled-i nefsî” istenirse beşerî itibâriyle “veled-i beşer” densin. 

Sistem Mülk Sûresi’nde beyan edildiği gibidir. Demek ki, “lâ” dan zuhûr eden ilâhı, “lâ ilâh” diyerek öldürüp ism-i târif kazanan illâ (ellâ) sıfâtîyetinde ölüp de, aslı olarak bekâ varlığı hâline dönüşüp müşâhede edilen Ellah/Allah tüm Allah ismi ile celâl ve cemâl in tevhîdi olan kemâle dönüşmesidir.

Böylece, 

1. Ehadiyetiyle yokluğun lâ ifâdesiyle görünmesi, görünmezin görünür hâle gelmesine işarettir. (DOĞDULAR).

2. Bu görünmenin hüviyetinin de ilâh olduğunu yani DOĞDULAR ama ilâh hâlinde yaşam buldular. (YAŞADILAR). 

3. Ancak bu yaşamı sürdürürlerse vahdâniyyeti bozacaklarından “lâ ilâh” zikri tatbîkatında irâdî olarak öldürdüler. (ÖLDÜRDÜLER). 

4. Neticede, ism-i târif husûsiyeti olan illâ (ellâ) denen sıfâtî tecellîye, sıfatıyette irâdî ölme ile de müşâhedeyi mümkün kılan ism-i ta’rîf kazanmış olarak zâtîyetin Ellah/Allah zâtî olarak marifiyeti tasdik görmüştür. Böylece Allah ile beraber dirildirler. (ÖLDÜLER). 

Bu hakîkat ehli için a’yandır, muhteremdir, haremdir, mahremdir. Ehli olmayan için sırdır, mahrumdur, haram kılınmıştır.

*************

Yukarıda, gerek Kur’ân’daki ve hadîsteki yerine göre îzâh edildiği gibi, Allah hüviyetinin ne olduğu 

- “lâmelif” in esfel itibâriyle gözüken Hu/hüviyet ki (ilâh) da ortaya çıkmıştır.

- yine oradaki Ve (Velâyet/velilik/Allah dostluğu) Hüve olarak 

- yine oradaki Mim övülmeye lâyık olma hakîkatinin ismi felekler, 

- Âdem ismi ile de âlemler hâlinde Muhammed tebşir edilmiş, beyân edilmiştir. Risâleti taşıması itibâriyle gönderilen değil de feleklerde, âlemlerde Allah zâtîyetini zâtî olarak müşâhede ve tasdiğini yapan olduğu yani (ilâh lâ/yoktur illâ Allah) ki hüviyet Allah, âlemler görünmesinde Muhammed’dir. 

Allah feleklerde ve âlemlerde Allah risâleti olarak ehadiyetini dâim tasdikdedir. Bunun için de (abdehu ve resûlühu) makamları aynı seviyede, eş makamlardır.

Nasıl ki, Asr Sûresi’nde de “(1) ve’l ‘asri (2) inne’l insane lefiy husrin (3) illelleziyne amenu ve ‘amilu’s salihati ve tevasav bi’l hakkı ve tevasav bi’s sabrı”

1. ve (andolsun) asr (devre, çağ) 2. kesin ki, el insan, elbette bir ziyandadır 3. Ancak o zâtlar ki: İman ettiler, ve sâlih amellerde bulundular ve birbirlerine hakkı (hakk ile) tavsiyede ve sabrı (sabr ile) tavsiyede bulundular, onlar müstesnadır. Olduğu gibidir. 

Burada da 4 mertebe, 4 makam görünmesi vardır. 

1. amenu/îmân etme (ki önce sellimu teslima gereklidir) 

2. ‘amilu’s salihati/sâlih amel (yani bâtını ile Hakk, zâhiri ile Halk. Yani Hakk'tan alınanı halkta tatbik etmektir.) 

3. tevasav bi’l hakkı

4. tevasav bi’s sabrı Aralarındaki (ve) ile birbirlerine ve birbirleriyle olan münasebeti sergilerler. Bütünlük içinde birbirlerine eştirler. Biri olmazsa diğeri kemâliyette kifâyetsiz kalır.

Esmâ-ül Hüsnâ’daki yerleri itibâriyle,

47. el VEDÛD Mahlukatı çok seven, sevilmeyen layık 

48. el MECÎD Şanı şerefi çok üstün, yüce olan 

49. el BÂİS Ölüyü diriltip, kabirden çıkaran

50. eş ŞEHÎD Tüm zaman ve yerde hazır, nazır olan

51. el HAKK Varlığı hiç değişmeden var, layık olan

52. el VEKÎL Tevekkül edilen ve neticeye çıkaran

53. el KAVİYY Pek güçlü, kuvvetli olan

54. el METÎN Çok güçlü, sağlam olan

55. el VELiYY Veli/dost olan

56. el HAMÎD Kendine hamdedilen

45. el VEDÛD 

46. el MECÎD 

47. el BÂİS 

48. eş ŞEHÎD 

49. el HAKK 

50. el VEKÎL 

51. el KAVİYY 

52. el METÎN 

53. el VELiYY 

54. el HAMÎD

 HAKK ismi, VEDÛD isminin başlaması ve HAMÎD ismine devam etmesi arasında 51. ve/veya 49. sırada görünür. SABR ismi ise, en sonda 99. sırada görünür. 

 Konumuz bu olmadığı için şimdilik bu kadar ile kifayet edelim. 

Burada dikkat edeceğimiz bir konu;

 “lâ ilâhe illâ Allah” 4 makamdır. Sondaki (he) hüviyeti gizlenmiştir. 

 Ayrıca Allah (el İlâh) ifadesiyle görüldüğü gibi “ilâh” ın ismi tarif kazanmış kemalli tanımlanmasıdır. “el” görünmese de müşahadeyi mümkün kılması bakımından 5. makamdır. Bu aynı zamanda “Hazarat-ı Hamse”ye işarettir.

1. lâ (FİİL)

2. İlâh (ESMA)

3. illâ (SIFAT)

4. Allah (ZAT)

5. el (ŞUHUD/MÜŞAHADE) İnsanı Kâmil kılma “lâmelif” in altındaki 

1. He/hüviyet

2. Ve (velâyet-dostluk-Allah dostluğu)

3. Mim (Muhammediyet/övülmeye lâyık) ile 8’e Yani Allah’ın 8 cenneti, zati cennetine işarettir.

A. - Harfleri itibariyle

09. (Elif) 

10. (Lâm) (lâmelif’teki) 

11. Âlemlerdeki her bir görünmesi olan (Vahidül Ehad)

12. müşahadeye gelmesiyle İnsân-ı Kâmil’liği ifade eder diyebiliriz.

Hakikati Muhammed üzere İnsân-ı Kâmil Müşahadesi ile (13) Yine

 09. (Elif) (Tevhid-i Esma)

 10. (Lâm) (Tevhid-i Sıfat)

 11. (Vahidül Ehad) (Tevhid-i Zat)

 12. İnsân-ı Kâmil (Müşahade eden/edilen) Hakikati Muhammed üzere İnsanı Kamil Müşahadesi ile (13)

B. - Risâlet itibariyle

09. Muhammed (Tevhid-i Esma/Nur-u Muhammed)

10. Resûl (Tevhid-i Sıfat) (ve mâ erselnâke sırrı)

11. Allah (Tevhid-i Zat)

12. İnsân-ı Kâmil (Müşahade eden/edilen) Hakikati Muhammed üzere İnsânı Kâmil Müşahadesi ile (13) Yine lâ ilâhe illâ Allahu HÜVE Muhammedun Rasûl Allah Kelime-i Tevhid : (lâ ilâhe illâ Allahu) 4 

Kelime-i Risalet : (Muhammedun Rasûl Allah) 3 

HÜ_VE : 2 

“lâmelif” in altındaki 

He/hüviyet

Ve (velâyet-dostluk-Allah dostluğu) Mim/Muhammediyet : 3 = 12 

Hakikati Muhammed üzere İnsânı Kâmil Müşahadesi ile (13)

*************

Oluşum, Küntü/idim, Kenzi Mahfi/Gizli Hazine, Ahbebtu/hûb ettim liurife/irfân olunmayı

3 müessese olarak bildirilmiş: 

1. Gizli hazine (Zulmeti ilâhî) 

2. Muhabbet etmek (Hubbiyet, Müştaklık) (Enfes/Nefsi İlâh-î) (Nefs-i Kül ) (Nûr-u İlâhî) 

3. İrfan olunmayı (ilim) (Akl-ı Kül) (Rûh-u İlâhi Rûhu Azam) Benlik üzere oluşmuş 

*************

Fezanın doku malzemesi, 

1. Önceki malzemesi MUHABBET

2. sonraki malzemesi İLİM 

3. sonraki malzemesi RÛH_RÛH-U AZAM 

4. sonraki malzemesi NUR_NÛR-U İLAHİ 

Bunlar latif tarafını oluşturuyor. 

Ondan sonra NÛR ile RÛH’UN izdivacından meydana gelen ATOM 

Bunlar da madde tarafını oluşturmaktadır.

*************

Her ne kadar lâtif olarak dört (4) ve madde olarak bir (1) ile 5 olarak görünseler de bunların hepsi TEKBÎR’den tenezzül etmiştir. 

1. Zulmeti İlâh-î (Malum – Rûh – Rûh-u İlâh-î – Rûh-u Azam - Aklı Küll) 

2. Ahbeb/Hubb (İrfaniyet iştiyakı –Nûr – Nûr-u İlâhî – Nûr-u Muhammed – Nefs-i Kül) İkisinin birleşiminden (Atom) (Veledûyet) (Veled-i İlâhî – Veled-i Hakikî – Veled-i Nefsî – Veled-i Beşerî)

*************

Tekrarlarsak, Zulmeti İlâh-î, Malûm – Rûh – Rûh-u İlahî – Rûh-u Azam - Aklı Külldür. 

Muhabbet/gönül, İrfaniyet iştiyakı, Nûr-u İlâhî, Nûr-u Muhammed’dir, Nefs-i Kül’dür. 

Yani, Zulmet-i İlâh-î (Malûm, Akıl, Rûh) İrfân olunma muhab-betine müştaktır. Yani, İrfân olunma muhabbeti (Nefis, Nûr) Zulmet-i İlâh-î (Malûm, Akıl, Rûh) içindir. 

Görüldüğü gibi, aslında ayrı değil, çünkü nûr, rûhun nûrlanmasıdır ki, Aklın, nefsî kemâlâtını ikmâl etmesidir. Bu yüzden de birbirlerine örtüdürler ve Müştaklık sırrı ile sırlan-mışlardır. Rûh irfân olunması için nefsin mertebelerce tanımlanması, yani nûrlanması gerekir. Zulmet-i İlâhide, irfân olunma muhabbeti Muhabbet aklın kullanılması ile irfân olunma nûrudur. Böylece (Akl-ı Kül ve Nefs-i Kül) yine (Rûh-u İlâhî ve Nûr-u İlâhî)’nin aşk ile birleşmesinde kevnîyetin şimdilik ATOM denen maddeyi zuhûra çıkarmıştır. 

Nitekim, kendini ispat için AŞK isminde gizlenmiştir. Aşk, ikilik (ezvâc/zevciyet) hâlinde aşık olan ve aşık olunan şeklinde vücûd etmiştir. Yani 

- hubbiyet, yokluğa, (DOĞDULAR)

- aşk, doğmaya ve yaşamaya (YAŞADILAR)

- aşık olanla olunan, aşkta kendilerini öldürmeye, (ÖLDÜRDÜLER)

- kemâl-i aşk ise hubbiyetin dönüşü itibâriyle aşk dahi perde olmasını anlama ile ölmeye remizdir. (ÖLDÜLER) Böylece Âdem sisteminde, mülk âleminde melekler mertebesinde bu noktanın kan dökücü özelliği bahsedilmiştir. Yani kemâle gelmek için Âdem ismi ile yaşam ortaya çıktığında öldürme ve ölme ile irfân olunma celâl ve cemâl tatbîkatında kemâle ulaşır.

*************

YUNUS EMRE’DEN Esinlenme 

1. Ahilere ahret tarîk yolu ile doğma (dünya itibâriyle ölme) (DOĞDULAR)

2. Sofilere sohbet manevî gıdalanma yaşamı (YAŞADILAR)

3 ve 4. Mecnun’a Leylâ zâhir ismi yerini Mecnun’a bırakır (zâhir ölüm/öldürme) Leylâ’da ölmesi Leylâ’nın ölmesi/Mecnuniyeti öldürmesiyle öldüler (ÖLDÜRDÜLER)

5. Bana seni gerek (Asla rücû ettiler) (ÖLDÜLER)

*************

Başta belirttiğimiz gibi, hikâyeyi bizlere lutfeden Terzi Baba emrin tevdi edilmesi Necdet Ardıç Beyefendi görünmüştür. Ancak, mânâda “Efendi Baba”, tatbîkatta “Terzi Baba” ismiyle “Mânâ-yı Makam-ı Pîriyet” olarak Hz. Şehâdet’e tenezzülen arzuyu İlâhîyi beyan edip, ikramda bulunmuştur. 

Böylece makamın “Kâmil İnsân” hakîkatı olarak, kendi kemâlliği içinde de (DOĞDULAR YAŞADILAR ÖLDÜRDÜLER ÖLDÜLER) tatbîkatında kemâlâttan kemâlâta kâmillik zevkinde dâim olduğu zevkindeyiz. 

“Subhanallahi bihamdihi” “Kendinden kendine kendi”. Allahu Âlem. 

*************

4. MÜRŞİD - MÜRİD İLİŞKİ ve OLUŞMA MERTEBELERi İTİBARİYLE, (ÖLDÜLER) Mürşid makamında mürşid ismi ve sıfatıyla, lütfedilen icâzetle mürşidlik kulluğu tatbîkatına başlaması oradaki doğmasıdır. (DOĞDULAR) İhvan ile yani potansiyel evlâdlar ile mülâki olup Rabbani mürşid makamının vücûdiyetinin inşasını yaşarlar. (YAŞADILAR) Başlangıçta mürşid-mürid isminde seven-sevilen şeklindeki ikiliği önce var edip, yaşatıp, sonra seven-sevilende, aşık olan-olunanda sevgi ve aşk ismi ortaya çıkarmak üzere ikisi birbirinin elini öperek, “ne sen ne ben, sadece Hakk,” ismiyle mürşid ve mürid isimlerini öldürür. (ÖLDÜRDÜLER) Neticede, reşed isminin sıfatı olan Er-Raşid (c.c.) ismi ile bâkî olur. (ÖLDÜLER)

*************

NOT: Yukarıda ikinci sahifede, “Gelişmeyi, her konuyu kendi içindeki kemâlâtı bakımından dört konu başlığı olarak incelemek istedik.” ifadesini kullanmıştık. 

Bununla kastettiğimiz şudur ki, her konu başlığı kendi içinde (DOĞDULAR) - (YAŞADILAR) - (ÖLDÜRDÜLER) - (ÖLDÜLER) hakîkatlerinde nasıl kemâlât buluyorlarsa, aynı şekilde birbirlerini takip eden konu başlıkları itibâriyle de safhalar olarak (DOĞDULAR) - (YAŞADILAR) - (ÖLDÜRDÜLER) - (ÖLDÜLER) hakîkatlerinde kemâlât bulurlar.

*************

 Bu arada (BİR HİKÂYE BİRÇOK YORUM) adlı lutufta aşağıdaki paragraf alınan beyan üzere not geçilmiştir. Allah râzı olsun. Âmîn. 

* * * * *

“Bu seneki hikâyenin birinin kişilerin kendi hayat hikâyelerinden bir bölüm,” olması istenmektedir. Bu husûsta kim nasıl bir yazı yazarsa yazabilir. Yani, bugüne kadar yaşadığınız hayatın küçük bir bölümünü bir hatıra olarak yazabilirsiniz. Veya dikkatinizi çeken bir söz de . Ayrıca kimse için bir mecburiyet yoktur; isteyen soruların birisini cevaplar, isteyen ikisini , isteyen de hiçbirini cevaplamaz, kendi bileceği iştir. Diğer tefekkür çalışmalarında olduğu gibi yine kişiler gizli kalacaktır. 

*************

İbn Ataullah el İskenderî, “Allah’a yemin ederim ki, senin asıl ömrün, doğduğun günden beri olan süre değil; bilâkis Allah’ı tanıyıp bildiğin günden beri geçen süredir,” buyuruyor. 

“Kişilerin kendi hayat hikâyeleri” ifâdesi, manevî yolda “himmet şeyhim” deyip de, şeyhin “hizmet evlat” demesi üzerine derviş olarak seyrullahta, kemâlât merhalelerindendir. 

Beşerîyetle alakalı olup, tevbe ile manevîyata vesile olmuştur. 

Varmış olduğu yer ise, (DOĞDULAR, YAŞADILAR, ÖLDÜR-DÜLER, ÖLDÜLER) yazısı vesilesi ile (Kelime-i Tevhîd ve Kelime-i Risâlet) zevkine varmaktır ki, Allah’ın kendinden kendine, kendi olduğu müşâhedesidir. 

Böylece kişi, beşerî benlik idrâkı ile (nefsî - izâfî – İlâhî) benlik irfân olunmasının müşâhedesinde ifnâ olduğundan anlatılacak her şey aslında Vücûd-u Muhammedî zikridir. Ancak onun kendi irfân olunma arzusunun müşâhedesinden başka bir şey değildir. 

Burada hâlâ “benim hayatım” demek, (Kelime-i Tevhîd ve Kelime-i Risâlet) tesbihatına, zikriyatına, tefekkürünü edip de yaşama geçirme hâline uygun düşmez. 

Edeben denebilir ki, 

1. Mürşid-i Kâmil’in manevî Ezan-ı Muhammedî’sini duyup, uymak ile beşerî benlikten geçerek (DOĞDULAR); 

2. Mürşid-i Kâmil’in “hizmet evlât” emri ile himmet görüp, (YAŞADILAR);

3. Mürşid-i Kâmil’in açtığı esmâ tatbîkatlarını “gör geç, belle geç” düsturu ile nefsi benliği (lâ) edip (ÖLDÜRDÜLER); 

4. Rüşde erme kemâlâtı olarak (biiznillâh) deyip izâfî benlik de (illâ) deyip (ÖLDÜLER);

5. Muhammedî gönül kemâlâtında, İlâh-î benlik zevkinde Allah (c.c.) zikri ve tatbîkatında, İnsân-ı Kâmil’den Kâmil İnsân olarak, “ma'allah” (Allah ile birlikte) halka dönme zevk edildi.

Allah-u Â’lem. 

KARDEŞLER TOPLUCA

*************

 (44) Ad.. Me..

Ve aleyküm selâm Terzi Babam, Bismillâhirrahmânirrahîm. 

Doğdular; Mürşidimizle ilk tanışmamız biat etmemizdir. 

Yaşadılar; Sözü dinleyerek bu doğrultuda ilerlemek.

Öldürdüler; Başkaları ölü olarak görüyor. Ama asıl dirilik mânâdadır. 

Öldüler; Benlik gidince Allah'a ulaşabilirsin.

Nefsin güzelleşir saflaşır, yani tam teslimiyet hâlidir. 

Ölmeden önce ölmek gerek. “Mutu kable ente mutu.” Allah râzı olsun. Hürmetle ellerinizden öperiz…

(45) Al… Hi.. Gü..

Ve aleyküm selam Terzi Babam, Bismillâhirrahmânirrahîm.

Padişah, tarihçi ve yazarlardan kendinin ve ceddinin hatıra ve savaşlarını, kalıcı olması ve kendilerinden sonraki nesillere ulaşması için bunları yazmalarını, fiil olarak tatbîkata koymalarını istemiş.

Burada fiil ile ve/veya fiil etmek üzere "DOĞDULAR" diyebiliriz. 

Tarihçi ve yazarlar topladıkları bilgileri ciltler içine kaydetmişler yani isimlendirmişler. Hikâyenin bu kısmında Tarihçi ve Yazarlar olarak görü-nüyor olmaları da isim kaydında olduklarını destekliyor.

Burada isimler tatbîkatı ile "YAŞADILAR" diyebiliriz.

Padişahın, “hepsi güzel ancak uzun olmuş, kısaltın,” demesi üzerine görevliler hâdiselerin değerine göre bazılarını çıkartarak bu sefer tek cilt hâlinde yani isimler ile sıfat kazanmış olarak, sıfâtî görünme ile zuhûra gelmişler. Hikâyenin bu kısmında görevli olarak sıfatlandırıldıklarını da görebiliriz. Önceki getirdikleri ciltleri eleyerek tek cilt hâline getirmele-rine "ÖLDÜRDÜLER" diyebiliriz.

En son getirdikleri bir sayfa üzerinde 4 kelime ile fiilleri, isimleri ve sıfatı cem ederek cilt, vücût verme hâlinden geçtiler, "ÖLDÜLER" diyebiliriz. 

Aslında bütün hikâyenin tevhîdden başka birşey anlatmadığını, Gönlün, akıl ile nefsi, dört makam üzere, Kelime-i Tevhîd zevki ile tatbîkata koymasıdır da diyebiliriz. Bu yüzden bu cümlenin bir yerine dokunamayız.

Allah râzı olsun, Hürmetle ellerinizden öperiz…

(45) Al.. Mu.. Uğ..

Ve aleyküm selâm Terzi Babam, Bismillâhirrahmânirrahîm.

Padişahın etrafındaki tarihçi ve yazarları toplayarak kendinin ve ceddinin hatıralarını ve savaşlarını kapsayan bir eser yazmalarını istemesi, beşerî kimliklerini anlatan bir yapıt hazırlanması isteğini gösteriyor. Bu kendisine sunulan bir sayfaya yazılmış (Doğdular, Yaşa-dılar, Öldürdüler, Öldüler) dört kelimeyi onaylayıp, "şimdi olmuş," demesi ile görünüyor.

Bu sıralamanın beşerî kavramda doğru olduğu, ancak manevîyatta farklı olduğu kanısındayım.

Kişi mürşidine teslim olduğu vakit, kendi irâdesini öldürüp teslim oluyor. Burada "kendi" irâdesini bırakma hâli, ikilikten tekliğe geçişin başlangıcı. Yani, "ben"lik ölüyor.

Mürşide teslim olduktan sonra kişinin dünyevi kimliği bir yana bırakı-lıp manevî kimlik oluşturuluyor; işte doğum burada gerçekleşiyor. Kişi Rabbanî eğitim ile yaşıyor...

Dolayısıyla manevî kavramdaki sıralamanın şöyle olduğunu düşünüyorum: (Öldürdüler – Öldüler – Doğdular - Yaşadılar) Allah râzı olsun, Hürmetle ellerinizden öperim...

(46) As… Di….

Ve aleyküm selam Terzi Babam, Bismillâhirrahmânirahîm Doğdular yaşadılar hikâyesindeki, padişah makam olarak Terzi Baba’dır diyebiliriz. Tarihçiler ve yazarlar, dervişleridir diyebiliriz.

"DOĞDULAR , YAŞADILAR, ÖLDÜRDÜLER , ÖLDÜLER." 

1. Beşer hâlimiz ile ana karnında, Rabbimiz’in isteği ile hayat bulu-ruz. Kadın ve erkek aslında kimyasal olarak aracılardır. Rabbimiz’in lütfu ile ana karnında oluşuruz ve dünyaya geliriz.

2. Bu beşer dünya hâlini yaşarken, aslında mürşidimizi aramaktayız. Tâ ki onunla karşılaşıncaya kadar bu maddesel hayatı yaşarız.

3. Mürşidimiz ile karşılaştığımızda, kendi benliğimizdeki nefsî istek-leri, nefis mertebelerinde ortadan kaldırmaya başlarız. Onlara boyun eğmemeyi, onlardan etkilenmemeyi öğreniriz.

4. Tamamen nefsimizi ortadan kaldırdığımızda, artık beden diye bir sey kalmamıştır. Artık mânâda Âdem vücûdu şekillenir ve Âdem için secde ederiz.

Bu dört kelime dört mertebedir (Şeriat, Târîkat, Hakîkat, Marifet,) diyebiliriz. Tarihçiler ve yazarların dört kere gidip gelmelerine de dört mertebe diyebiliriz.

Allah râzı olsun, Hürmetle ellerinizden öperim...

(47) As… Gü…

Ve Aleyküm selâm Terzi Babam, Bismillâhirrahmânirrahîm.

Kelime-i Tevhîd hakîkatı ile dört makamı anlatıyor. Hiçbir noktasını değiştirmezdim.

Mürşidime geldiğim gün DOĞDUM.

Mürşidimin öğretileri ile YAŞAMAYA başladım.

Öğrendiklerimi tatbik ederek eski alışkanlıklarımı bıraktım ÖLDÜR-DÜM.

İnşeallah Rabbim’in lütfu ile beşerî ve izafî benliklerden geçip ÖLÜP gerçek yaşamı tadacağım. Çünkü Allah önce ölümü yarattı.

Allah râzı olsun. 

Hürmetle ellerinizden öperiz…

(48) Ay….Di…..

Ve aleyküm selâm Terzi Babam, Bismillâhirrahmânirrahîm Bir hikâye birçok yorum isimli tefekkür çalışmasının beşincisi olan (76-5-doğdular yaşadılar) hikâyesi ile bize Pîriyyet makamının ikramı olarak Rabbî eğitim yapılmıştır. Bu çalışma için karar verdiği tarih olan 19-06-2012 ile İnsân-ı Kâmil (Bi ismi Allah noktasında) mânâda Efendi Baba, tatbîkatta Terzi Babamız 6 yevm üzere Hazarât-ı Hamse’yi bizlere giydirmiştir. Buna ilâveten hikâyenin bize ulaşma tarihi olan 3-11-2012 tarihi de zâtî giyinmenin İlme’l, Ayne’l, Hakka’l tatbîkatta olduğuna işa-ret etmektedir. 

Hikâyede anlatılan padişah, Efendi Babamız’a işarettir. Padişahın ar-zusu üzere yazılan kendinin ve ceddinin anıları, savaşları, ancak 4’üncü yazılımda istenen olgunluğa ulaşmıştır. Bu 4 yazılış islâmın eğitim merte-beleri olan Şeriat, Târîkat, Hakîkat, Marifet’e rumuzdur. Son yazılımda ortaya çıkan dizilim yani (DOĞDULAR, YAŞADILAR, ÖLDÜRDÜLER, ÖLDÜLER) sözleri ile ifadesini bulan mânâ, bizim tefekkür ufkumuza ışık tutmuştur.

Biz bu sıralamayı Beşerîyet yönünden, Âdemiyet yönünden, ve Tevhîd yönünden de inceleyebiliriz.

Beşerîyet yönünden baktığımızda; Annenin rahmindeki nutfenin, Âdemiyet’in beşerî kimliği oluşurken geçirdiği evreleri beşer tatbîkatı olarak görmekteyiz. Bu Â’mâ’iyyet’ten ölüş, beşerîyete doğuştur.

 Allah’ın murâdı olan insanın oluşumunda “OL!” emri olan birleş-me, nutfe olarak rahme yapıştığında Hz. Kur’ân’ın bize anlattığı gibi alak, sonra bir çiğnemlik et, sonra kemikler, kemiklere et giydirmek safha-larından geçerken bir önceki evreden ölürken bir sonraki evrede doğarak gelişimini tamamlar. Bu tamamen yaratıcının irâdesine tabî bir oluştur. İnsanın beşer görüntüsünü halk eden kudret, üflediği rûh ile onu beşerî doğuma hazırlar. Doğum ile bu âlemde yaşamaya başlar. 

 Yaşamın evrelerinde yani (çocukluk, gençlik, olgunluk) dönem-lerini yaşarken geçirdiği deneyimlerin ona öğrettikleri ile hayatın sırlarına uyanmaya başladığında, kendisine yüklenen bir mânâ olduğunu sezme noktasında onu aydınlatacak bir öğreticiyi aramaya başlar. Bizi yaratan kudretin isteği olan bu arzu ile arzulanan kişiye ALLAH tarafından bir rehber şeklinde gönderilir. Sâlikin ihlâs ile o ele yapışması ile Rabbî eği-tim başlar. Bu noktada aşkta gözüken ikilik müridin mürşid noktasında fâni olması ile ortadan kalkar. Manevî bir zâtın dediği gibi “Aşk ile yok olur insanda/insan varolur Fenâfillâh’ta”. Bu nokta kişinin kendi irâdesi ile ölümüdür. Kendi irâdesini kaldırıp mürşidinde fâni olmak aynı zamanda öldürmeyi de içinde taşır.

 Âdem secdesi ile hakkın emrine uyan salik MUHAMMEDÎ kemâlâta erişene kadar mürşid eğitiminde yoluna devam eder. Doğum bir hâlden bir hâle geçiştir. Hayat ölümden sonra başladığına göre (Mülk Sûresi) bu yolculuk nefsî her mertebede görülür. 

 Önce sırâtel mustakîm üzere yatay yaşanan yolculuk, daha sonra dikey yani Sıratullah olarak devam eder. Mir’ac nûrlanmaktır kişinin ken-dindeki İlâhîliğinin, kendisine açılmasıdır. Miracdaki urûc mürşid eğitim-inde olur. Tevhîd’in babası olan Hz. İBRÂHÎM kesretteki tevhîdi bize anlatırken, tenzîh’deki tevhîdi Hz. MÛSÂ’da, teşbîh’deki tevhîdi Hz. İSÂ’da, ve nihayet şehâdette gözükme formatının kemâli olan Hz. MUHAMMED’de görmekteyiz. Hüviyetin MUHAMMEDî ağızdan, “LÂ İLÂHE İLLÂ ALLAH HÜVE MUHAMMED RESÛLÜLLAH,” diyerek kendini tasdik etmesiyle urûc tamamlanır. Dönüş BAKÂBİLLÂH’dır ve bu da ikinci DOĞUMDUR. 

 Allah râzı olsun, Hürmetle ellerinizden öperim...

(49) Az… Su…

Ve aleyküm selâm Terzi Babam, Bismillâhirrahmânirrahîm Allah râzı olsun her şey için. Lütfederek ilettiğiniz bu istişâre-tefekkür değerlendirmeleri ile gönlümüzü, düşüncemizi, gözümüzü açmaya yönelik çalışmalarda, Allah’ın istediği gibi kul, sizlerin istediği gibi mürid olmayı nasip etsin. (Âmîn) Padişah, yani Pîriyet makamı, tatbîkatta Terzi Babam, kendinin ve ceddinin hatıralarının ve savaşlarının kalıcı olması, sonraki nesillere yani bizlere yol göstermesi, ışık olması bakımından çok uzun olan yolumuzda rahmetli Âşık Veysel'in dediği “Uzun ince bir yoldayım, gidiyorum gündüz gece/İki kapılı bir handa, gidiyorum gündüz gece'' gibi ayrıntılarda boğulmadan dört hakîkat (Şeriat-Târîkat-Hakîkat-Marifet) üzere Hakk’a varmanın asıl olduğunu göstermekte.

Ayrıca, görevli tarihçi ve yazarlar, padişahın isteğini yaparken dört aşamada gelinen “DOĞDULAR, YAŞADILAR, ÖLDÜRDÜLER, ÖLDÜLER” dört hakîkatini, sayfa sayfa yazarken kendileri de yaşanan-ları yaşadılar. İnşeallah Cenâb-ı Hakk hepimizi o hale getirsin.

Padişahın her “olmadı” deyişindeki hikmet; aynı zamanda herkes-in olması gerekeni görene, bulana kadar verdiği süre ve eğitimdir diye düşünüyorum. Padişah, zâten herkesin bulunduğu hâl içinde bir savaşı olduğunu biliyor.

Başladığımız seyr-ü sülûkta, beşerî doğumdan sonra, yaşamaya başlamak Mürşid ile karşılaşıp, farka gelinerek, -Lâ ilâhe illâ Allah- ile o zamana kadar bildiğimiz ne varsa öldürüp, öldüler; burada ölmek ile aslında dirilme sağlanıyor, yalnız Hakk bâkî olan.

İkinci konu olarak, istemiş olduğunuz, kendi hayat hikâyemizden bir bölüm veya dikkati çeken söz olarak: Halîfemin hep söylediği, olmamızı istediği iki sözün önemli olduğu düşüncesi geldi. ''Terki de terkedin ve ölmeden ölün.” Terki de terkeder hâle gelerek, beşerî, maddî, manevî ailevî... eskiye ait ne varsa arkaya bakmadan bırakıp, henüz mevt olmadan, nefis mertebelerinde ölerek Lâ'ya varalım İnşeallah.

Allah râzı olsun, Selâm ve Hürmetle ellerinizden öperim...

(50) Ba… Ak…

Ve aleyküm selâm Terzi Babam, Bismillâhirrahmânirrahîm.

Destûr, müsaadenizle, verilen 76-5 doğdular, yaşadılar, hikâyesi üzerine değerlendirmeyi yazıyorum.

Oldukça yaşlanmış padişah = Pîriyet Makamı Pîriyet Makamının seyr-ü sülûkta ki eğitimlerimizde tefekkürümüzü arttırmak için biz dervişlerine verdiği hikâye üzerine düşünceler.

Padişahın isteği üzerine çalışan görevliler ilk önce olayları tek tek detaylı olarak ciltler dolusu yazıyorlar. Teferruatta kalkıyorlar. Zâhir olarak olayların incelenmesi kabul görmüyor.

İkinci çalışmada bazı teferruatlardan vazgeçilmekle beraber hâlâ olaylar üzerinde durulmuş, teferruatlar tam temizlenmemiş. 

Üçüncü çalışmada tek kitap hâline gelse bile tam istenilen şekilde net ve yalın olmadığı için kabul edilmiyor. Çalışmaların daha dikkatli olarak yapılması isteniyor.

Dördüncü adımda ancak istenilen arzu edilen cevap alınıyor.

Birinci çalışma; Şeriat – Doğum. 

İkinci çalışma; Târîkat - Yaşadılar Üçüncü çalışma; Hakîkat – Öldürdüler Dördüncü çalışma; Marifet – Öldüler Birinci çalışma: 

Burada padişahın (Pîriyet makamının) maiyyetine (bağlılarına, dervişlerine) yönelttiği bir çalışma var. İstenilen bildiriliyor fakat nasıl olacağına dair bir husûsa değinilmiyor. Çünkü çalışma, hizmet, gayret onlara ait olacak. 

Bir makamla karşılaşıp onun dervişi (kapı-kulu) olmayı kabulden sonra çalışma veriliyor. Bu makamla karşılaşmak, orada Muhammedî Gönlü bulmak DOĞUM oluyor. Çünkü ancak Muhammedî Gönül’le Allah’ın arzusu olan irfân olunma çalışmaları başlar. Âdemiyet Sistemi mürşidin nefahtü tatbîkatı ile açılıyor. “Lâ” ile tatbîkat başlıyor.

İkinci çalışma:

Önce beşerî olan yaşantımız “Nefahtü min Rûhî” nin anlamının yavaş yavaş bizde açılması ile “Hay” sırrının sadece canlı olmak olma-dığını anlıyor, insan olmanın hayvân-ı nâtık durumundan insân-ı nâtık durumuna geçebilmek olduğunu idrâk ediyoruz. 

Doğumumuzdan sonra YAŞAMA’nın mânasını idrâk ediyoruz. “Hay” sırrının açılmasıyla nefahtü ile yüklenmiş olan Rabb’ın isimlerinin Rabbanî eğitim ile açılmaları başlıyor. Artık, kişileri ve olayları görmek yerine Rabb’ın isimlerini farkedebilme aşamasına geçiliyor. Olay ve kişileri (zâhirî) değil arkasında ki bâtınî mânâları anlama, kavrama halleri başlıyor. “İlâh” lar ortaya çıkıyor.

Üçüncü çalışma:

Burada tek kitap hâlinde sunulan çalışma, artık Tevhîd anlayışının ortaya çıktığını gösteriyor. Fakat hâlâ temizlenmesi gereken durumlar söz konusu olduğu için makam tarfından bu da kabul görmüyor. “Nefsi-ni bilen Rabb’ini bilir” Hadîs-i Şerîfi üzere nefsimizin etkilerini irdeleme hassasiyeti gösteriliyor. Nefsanî–hevâ benliğinden sıyrılabilmemiz için ÖLDÜRDÜLER ile ifade edilen nefsin ve hevanın etkisinde kalmadığımız hâle geçebilme çalışmaları oluyor. Ön yargılardan, takıntılardan, kayıt-lardan kurtulma ve beşerî benliğimizden âzâd olma hâlini yaşıyor, yani öldürüyoruz. “İllâ” ile her şeyden vazgeçme durumu.

Dördüncü çalışma:

Makam tarafından kabul gören bu çalışmada beşerî halle ilgi kalma-mış “Mûtû kable ente mûtû” ya ulaşılmışlık hâlini ÖLDÜLER olarak anlatıyor. “Allah” kalıyor bir tek. Verilen çalışmada makamın arzu ettiği netice hasıl olmuştur artık….

“LÂ İLÂHE İLLâ ALLAH” Bizim yaşadığımız bir olay üzerinde tefekkür çalışması:

Önce Terzi Babamız’a gelen bilgi üzerine düşünceler:

Düzce’nin Aydınpınar Köyü’nde balık çiftliğinde 19/06/2012 de yenen balıktan sonra, abdest alınarak camide yalnız kılınan öğle namazı biti-minde gönlüne gelen bilgi anlatılıyor.

Düzce: Sırâtel mustakîm, dağlar arasında olan vadiler, velîler arasın-da olan yollar.

Aydınpınar: Nûrun açığa çıktığı, taştığı yer.

Balık çiftliğinde yenen balık: İlahî ilmin kaynadığı, ilâhî ilmin yaşan-dığı, açıkça görüldüğü bir yer.

Öğle namazı: Güneşin parlaklığının ve bulunduğu yerin en yüksek olduğu vakit. Ulûhiyyetin zirvede olduğu an.

Câmi: Cem Makamı Tek olarak kılınan namaz: Mir’ac hâli (19/06/2012) “19” remzi ile belirtilen makamdan, 6 yevm üzere (her yönden yapılması gereken çalışma) zâhir ve bâtın olarak, 12 remziyle belirlenen hakîkate gitmek için, mir’ac ile gelen sırât-el mustakîm yolunda, nûrun açığa çıktığı yerde, ilm-i ilâhî ile sarılmış bir tefekkür vazifesi bizlere intikal ettiriliyor. Ayrıca geçirdiğimiz olaylar üzerinde tefekkür çalışmamız isteniyor.

Rabbim’in lütfûyla, 2008 ekim ayından beri geldiğim halîfemin soh-betleri beni öyle bir sarmıştı ki. Nihayet, 2009 mart ayının 11’inde yapabildiğim ensâr daveti halîfem tarafından kabul edilmişti. Davet için masaya ihtiyacım vardı, almak istiyordum. Bauhaus’a gittim.

Bauhaus’ta kapıdan girişte Gü... Hanım ve Halîfem’le karşılaştım. Yanlarından selâm verip hemen geçeceğimi düşünmüştüm. Ama Gü…. Hanım kollarını açarak çok candan bir şekilde karşıladı, kucaklaştık. Sonra Halîfem’le de selâmlaştım. Halîfem, “nasılsınız?” diye sordu. “Halîfem çok zorlanıyorum nefsim ile mücadele yüzünden, zorlanıyorum. Nefisle mücadele kolay değil” dedim. Halîfemin cevâbı şok etkisi yaptı. “Sen mi nefsinle mücadele edeceksin? Sende Rabbın yapacak,” dedi. Bauhaus Almanca mânâ olarak ev inşaatı oluyor. Tam da orada ve tabii her yerde Halîfem inşaatı yapıyordu.

Halîfem’le karşılaşmamla doğmuştum. Yavaş yavaş, geçmiş ve anda olan olaylar üzerinde tefekkürümüz yani yaşamamız başlamış oldu. Teslimiyetimiz arttıkça ön yargılardan, kayıtlardan, takıntılarımızdan kurtuluyorduk, yani öldürüyorduk bizde olmaması gerekenleri. Doğ-muştum, yaşamayı ve öldürmeleri heyecanla bekliyorum. Rabbim nasip eder inşeallah tam temizlenmeyi ve uzun ince bir yolda sabır sebat ve ısrarla halîfemle nimetlendirilmişlerin yolu olan sırâtel mustakîmde yürümeyi… 

AMİN.

Allah râzı olsun, Hürmetle ellerinizden öperim...

(51) Be… Sa… Gü…

Ve aleyküm selâm Terzi Babam, Bismillâhirrahmânirrahîm Padişah yaşlandıkça yani pîriyet arttıkça yazılanlar da kısalmakta, tek bir cümle ile anlatılır olmaktadır. Hikâyede her şey belirtildiği gibidir. 

 “DOĞDULAR, YAŞADILAR, ÖLDÜRDÜLER, ÖLDÜLER”.

İnsanın oluşma mertebeleri (insan için 40 haftada vücûd oluşuyor = 4 makam üzere) itibâri ile doğdular (“Lâ” yokluğun ifadesi ile “lâ” görünür olur, doğar). Peygamberleri ile görülen mertebeleri itibâri ile yaşadılar (“Lâ” dan çıkan “İlâh” olarak yaşamaya başladılar, ilâhlaşma başladı, ilâh isim kazandı). Kelime-i Tevhîd, Kelime-i Risâlet itibâri ile öldürdüler (esmâyı öldürüp sıfat yaptılar, “Lâ” öyle bir yokluk ki kendisinden çıkan ilâhı ilâhlaştırıp, isim kazandırıp ilâhlaşınca kaldırıp atıyor, öldürüyor). Mürid-mürşid ilişkisi itibâri ile öldüler.

Kendi hikâyemize gelince, tevhîd anlayışı içerisinde, Mürid-mürşid ilişkisi içerisinde ölündükten sonra kesret anlayışı ile ayrı hikâyeler kalmaz.

Allah râzı olsun, Hürmetle ellerinizden öperim...

(52) Fe.. Ça…

Ve Aleyküm selâm Terzi Baba’m, Bismillâhirrahmânirrahîm.

Müsaadenizle, 76-5 doğdular yaşadılar hikâyesi üzerine değerlendir-meyi yazıyorum. Hikâyede geçen “Doğdular, yaşadılar, öldürdüler, öldüler” cümlesi, pîriyet makamı vesilesiyle tasdiklenmiş bir şablon olarak düşünülebilir. Bu sebeple, Tevhîd üzere, eyvallah diyerek, şablona uygun hayat anlayışı nasip eden Rabbim’e Elhamdülillâh.

Bu çerçevede;

- Mürşidin nazarı, gönül bağı kurması ile Âdemiyet programının yüklenmeye başlaması,

- Âdemiyet bilinci ve Âdem için secdenin çalışmaları,

- Mürşid eliyle, beşerî benlik ve ilgili kayıtlardan, “Kulum“ tatbîkatı ile geçmek,

- Ve ölmeden ölme hâlini tam mânâsıyla giymektir.

Padişah, kendinin ve ceddinin, hatıra ve savaşlarının kalıcı olmasını isterken, öğrendiklerinin zâten öğrenilmiş, savaşların da zâten yapılmış olduğunun, dolayısıyla temel taslağın bilincinde idi.

Allah râzı olsun, Hürmetle ellerinizden öperim...

(53) Fi.. Ka…

Ve Aleyküm selâm Terzi Baba’m, Bismillâhirrahmânirrahîm.

Ölmek Hakîkattir. Ölmek dirilmek demektir. Tek başına yapamazsın, mürşid eliyle olur. Her sohbette ölüp dirilirsin. Âdem‘liğini anlamaya vücûdda tatbiki uygulamaya çalışırsın.

İnsan beşer halde doğar. Bebeğin anne karnında hareketi, toprağın ilk hareketi hâli gibidir. Toprak nebat vermeye başlar. Rabbimizin “Rahmân” ve “Rahîm” isminin tecellîsidir. Her makamın ölümü ve diril-mesi vardır. Maddede ölüp mânâda dirilmektir. Mânânın açılması Âdem’e secde ile başlar. 

Padişahtan görünen Terzi Baba makamıdır. Etrafındaki yazıları yazan kişilere dört makamda tatbîkatı yaptırmıştır. Padişahın istediği ise dervişlerinin nefislerini terbiye etmesidir. Herkes kendi hallerini yazarak padişaha sunuyor. Padişah mürşid makamıdır. Evlâtlarının yetiştiğini görmek ister. Yetiştirilen makam Rabbimiz’in görünme yeridir. Derviş daima sabır, sebat, ısrar eder. Kulluk yolunda yoluna devam eder. Padişah evlâtlarının nefislerini terbiye etmeleri için yol gösterir. Dört makamda hallerinde yaşarlar. 

Kelime-i Tevhîd Risâlet hakîkatidir. Kelime-i Tevhîd “Lâ ilâhe illâ Allah” Kelimeyi Risâlet “Hüve Muhammed resûlallah”tır Hitap Âdem’e yapılır. Dört aşama sonunda dört makama gelirler. Kelime-i Tevhîd, Kelime-i Risâlet sunarlar. Mânâda Efendi Baba, makam-da Terzi Baba. Kevniyetin mertebe makamlarına mecazen yaklaşılmak-tadır. 

Lâ ilâhe illâ hüve Muhammed resûlallah görünmeyi söyleriz. Hz. Muhammed’siz hamd olmaz. Bu eğitimdeki görünme Hz. Muhammed’e (s.a.v.) aittir. Allah’ın arzu olduğudur. 

Manevîyatta en tehlikeli tuzak iblîs tuzağıdır. İblîs dört taraftan girmeye çalışır. Mülk edinmek ister. 

İseviyet, Mûseviyet makamlarında Muhammedîyye makamı gizlidir. 

Sohbette ölmeye mânânın dirilmesi Âdemliğimizin harekete geçmesi ile olur.

Her mertebede, “doğdular, yaşadılar, öldürdüler, öldüler.” Allah râzı olsun, Hürmetle ellerinizden öperim...

(54) Fı.. Ma…

Ve aleyküm selâm Terzi Babam, Bismillâhirrahmânirrahîm Öncelikle Terzi Babamız’ın bize lütfederek tefekkürümüz için yolladığı bu beşinci çalışma... Beşinci çalışma da diğer tüm çalışmalarda olduğu gibi farklı bir mertebeyi temsil etmektedir. İslâm’ın beşinci çadırı da bu şekilde gönüllerde kurulmaktadır. 

Halîfemizin bize anlattığı şeyhin yanında duran dört kişi bu hikâyede tatbik olmuştur. Şeyhin yanında bulunan bu dört kişinin farklı mertebe-leri temsil emiş olması gibi bu hikâyedeki kişilerde farklı mertebeleri temsil etmektedir.

İslâm’daki dörtlü sistem burada işlenmiştir. Bu hikâyede geçen dört mertebeyi sıddıklık, sâlihlik, şehitlik, nebîlik ya da şeriat, târîkat, hakîkat, marifet şeklinde tanımlayabiliriz. Nasıl tanımlarsak tanımlaya-lım sistemin dörtlü işleyişini burada tatbik ediyoruz. İnsan oluşumunda-ki kırk haftada olduğu gibi, mânâ itibâriyle oluşan insan da bu eğitimlerle tatbik olmaktadır.

Kitap için çağrı yapan Şeyh-i Muhammed’tir. Bu çağrı ile mânâ ezanı okunmuştur. O ezanı duyan müridler, ‘‘himmet şeyhim’’ diyerek makama gelmişler, şeyhleri ise verdiği görevle, ‘‘hizmet evlât,’’ demiş-tir. Bu çağrısına her mertebeden kişiler gelmiştir. 

İlk gelen kitapla ilgili, ‘‘hepsi güzel olmuş, ancak uzun olmuş bunları biraz kısaltın,’’ demesi her mertebenin kendince Allah’ın tecellîsi olduğu-nu, hepsinin kendine göre ekmel mükemmel olduğunu vurgulamasıdır. Lâkin hakîkat yolunda irşâd olmak için fazlalıklardan kurtulmak gerekir. Bunun için padişah olan şeyh nalınlardan kurtulmamız gerektiğini söylü-yor. Bu mertebede daha ziyâde şeriat ağırlıklı bir bakış açısı ile yaklaşılıyor. ’’Tarihçi ve yazarlar topladıkları bilgileri ciltlerin içlerine kaydetmişler,’’ ifâdesi bize bu kişilerin dünyevî sıfatlarını bırakamadığını göstermektedir. 

İkinci kez geldiklerinde padişaha bu yazıları sunan tarihçiler, yani dervişler, sabır ve sebatla irfân olunma muhabbeti ile gayret içindeler. Şeyhleri olan padişah ise, “çok uzun olmuş, biraz daha kısaltın,” diyor. Bu sefer daha bir celâli şekilde söylüyor. Çünkü artık ona bağlı olanlar daha ileri terakkîlere, daha ileri mertebelere geçmiş. Bu şekilde zül celâli vel ikram ismi de bir anda giydiriliyor. Geçmişte kabul edilecek olanlar bugün kabul edilemez duruma gelmiş. Burada ifade değişiyor ve görevliler oluyor. Dünyevî isim ve sıfatlar değişmiş olmasına rağmen tam anlamıyla kurtulunamamış. 

Üçüncü kez bu kişilerin gelmesinde herhangi bir sıfat kullanılmamış. Hakîkat mertebesini temsil eden bu gelişte artık kitap tek cilde indirilmiş. Artık Kelime-i Tevhîd vücûda iyice tesir etmeye başlamıştır.

Dördünce kez gelmeleri ise dörtlü sistemi tamamlayan son basamak-tır. Böylece marifet mertebesi ortaya çıkmıştır. Dervişler de artık Hakîkat arzusu olan dörtlü sistemi anlamışlardır. Yazdıkları dört kelime ile bunu tasdik etmekle beraber, kelimenin içeriği ile de Kelime-i Tevhîd’e varmış-lardır.

İsterse kitabı Şeyh-i Muhammedî’yi temsil eden padişah da yazabilir. Oysa o müridlerinden kendi gönül kitaplarını yazmalarını, kendi merte-beleri üzere Kelime-i Tevhîd’e gelmelerini, böylece gayret isminin kemâl bulmasını istemektedir.

Doğdular derken şeyhin gönlüne ilk girmesi, manevî olarak muhab-betin başlaması anlatılmaktadır. Yaşamaları manevî gönülde muhabbet vasıtasıyla manevî hayat bulmaları, Allah’ın “hay” isminin şeyhleri vasıtasıyla tatbik olması... Öldüler’den kasıt şeyhin elinde nefisleri itibâriyle tekrar dirilmek için ölmeleri... Öldürdüler’den kasıt Allah’ın “kıtal” ismini nefislerindeki mertebeleri öldürmeleridir. Böylece hayvan olan beşerî vücûdu bırakıp, Rabbanî vücûdlarına kavuşacaklardır. 

Bu sıralama şeyhin onayından geçtiği için doğrudur. Bu sıralamayı aynen bu şekilde kabul ederim. Burada önemli olan sıralamanın nasıl yapıldığından ziyâde şeyhin, “şimdi olmuş,” diyerek duasını etmesi ve tasdik etmesidir. Eğer boş bir sayfa dahi olsaydı ve şeyhleri olmuş deseydi zâten o da olurdu. Zâten Terzi Babamız’dan gelen her şeyi kabul ederdim. Yazının orijinali bu şekilde geldiğinden sorgusuz sualsiz kabul ettim.

Bu sıralamada Kelime-i Tevhîd vardır. Şeyhleri de aslında en başından beri onları Kelime-i Tevhîd’e getirmek için uğraşmaktaydı. Tüm bu hayat, ilim, kargaşa aslında bu hakîkati anlamak içindir.

Aslında her derviş kendi mertebesinde ölmektedir. Her namazda bu tatbik olunur. Secdeyle ölme, kıyamla dirilme tatbik edilmektedir. Lâkin bunlar ancak bir mürşidin izniyle olur. Yoksa dirilme de ölme de gerçekleşmez. Ölümün kendi içinde aslında dirilik de mevcuttur. Çünkü Allah bir şeyi zıttı ile bildirir.

Kendi hayat hikâyemiz olamaz. Çünkü hayat da Allah’ındır. Bu sual tefekkürümüz artırmak için lütfedilip sorulmuştur.

Allah râzı olsun, Hürmetle ellerinizden öperim...

(55) Gö… İs…

Ve aleyküm selâm Terzi Babam, Euzübillâhimineşşeytanirraciym Bismillâhirrahmânirrahîm,

Bu tefekkür konusu bir bakıma EN’AM Sûresi 6/162, 163 ile örtüşmekte. Orada Tevhîd-i Ef’al’in makamı olan Hz. İbrâhîm’e Yüce Allah şöyle buyurur: “De ki: Bakın benim namazım, (bütün) ibadetlerim, hayatım ve ölümüm (yalnızca) bütün âlemlerin Rabbi olan Allah içindir.”

6/163 “Ki O’nun Ulûhiyyeti’nde hiç kimse pay sahibi değildir. Ben böyle emrolundum ve ben benliklerini Allah’a teslim edenlerin (daima) öncüsü olacağım. 

“Mûtu Kable En Temûtu”, konumuzda “Öldürdüler” noktası (ihtiyari olarak, şuhud âlemindeyken benliklerinden vazgeçenler).

Hz. İbrâhîm’e inen âyet-i kerîmedeki bu hitap üzere bu tefekkür konusunda, artık olaylara Tevhîd açısından bakmamız istenmiştir (konumuzda en son gelinen dördüncü etap). Önce Yüce Padişah bâtınında, Kendi Kendine YAKİYN’liğindeyken öyle bir muhabbetle ki, Âdem sûretinde kendini MAHLÛK eylemiş. RAHMÂN ismiyle mahlûkatında Zâtını ifnâ etmiş. RABB ismiyle de mahlûkatından “DİN” ismi altında, bu geri dönüşümlü “HÜVE” tatbîkatında, irfân olunmayı muhabbet etti-ğinden kullarını kendine RÂM, kurban eylemiş.

Yüce Padişah bu tefekkür konusunda, SALT AŞK’la başlayan bu seyr-ü sülûkta, rahmetiyle kademe kademe makamlarla tâkatleri ziyade eyle-miş.

Burada konu “ÖLDÜLER, DOĞDULAR, YAŞADILAR, ÖLDÜRDÜ-LER” olarak yazılmalıdır. Zîrâ Hz. Kûr’ân’da 67/2 MÜLK Sûresi’nde açıkça belirtilmiş ki Allah önce (mevti) ölümü sonra hayatı yaratmıştır. Bir şeyin doğması için önce “LÂ” olması lâzımdır; zîrâ birşeyin evveli onun kendisi değil, YARATICISIDIR (Evvel, âhir, zâhir, bâtın).

Bu hayat hikâyesi dört makam, Şeriat, Târikat, Hakîkat ve Marifet üzere, onu da Hazerât-ı Hamse’nin kuşattığı Tevhîd üzere yapılmıştır. Bunlar da Tevhîd-i Ef’al (Şeriat), Tevhîd-i Esmâ (Târikat), Tevhîd-i Sıfat (Hakîkat) ve Tevhîd-i Zât (Marifet) olarak yaşanmış.

Padişah: Mülkün sahibi, aynı zamanda “Nefahtü min Rûhîdir”. Yaşlanmış olması ve kendinin hayat hikâyesi, irfâniyet yolunda katedilen mertebelerdir. Bunlar insanın kendi iç dünyasında geçirdiği manevî evre-leridir. Esfel-i Sâfilîn’e kul olarak, kulunda inen yine kendidir.

Ceddi: Kulun geçmişte kalmış beşer yönleri, kavimsel alışkanlıklar, beşer nefsi, hevâ nefsi, izâfî nefis ve topluca aşılan nefis mertebeleri. Bunu bize işaret eden nokta, padişah bu çalışmalarda üç çalışmayı da çok uzun buluyor. Yani olayların oluşması detaylarıyla vâhdaniyyetin kesretinde oluyor.

Dördüncü etapta, son gelinen noktada, bu kadar uzun hayat hikâye-lerini Tevhîd noktasından en özlü bir şekilde sıralayabiliriz:

Vahdet’ten kesrete ve kesretten Vahdet’e doğru, kul hangi FITRAT üzere ise o ÜSLÛP’ta, ilâhî arzuya en uygun şekilde yazması lâzımdır ki, rûh, akıl, nefis üçlüsü en arzu edilen dengeye ulaşsın. İşte bu varılan sekinette nefs-i sâfiye üzere tevhîd mertebelerini katetmek mümkün olsun, yani rûhun beden üzerindeki zaferiyle… Ki varılan dördüncü etapta hakîkatleri hâle göre idrâk etsin.

YAŞADILAR’da (HAY-AT) nefis atına binen binici HAY’dır; zîrâ Yâ’sîn’i Şerif’te “Sen ancak HAY olana ‘inzâr’ edersin” denmektedir.

Burada mürid olan kul mürşidinin rehberliğinde İlme’l, Ayne’l, Hakka’l Yakîn’i yaşamıştır. Bu Kadir Sûresi’nde aynı gecede yaşanan üç hâl gibidir. Birincisi tenezzülât, ikincisi idrâk, üçüncüsü ise fecre kadar Rûh ve melâikelerin, SELÂM’ının inmesidir.

HAYAT, NEFİS ve RÛH arasındaki Cihad-ı Ekber’den doğmuştur. Nihayet kendi varlığının Hakk’ta fâni olmasıyla Tevhîd-i Sıfat’a, Fenâfillâh’a, sonra da Gayrullah’ın dahi HAKK olduğunu idrâk edince kesretteki bütün farklılıklar yok olmuş, ZÂT’a ulaşmıştır.

Bu yolculuk BÂTIN’dan gelip ZÂHİR’de şerh olan bütün âlemlerin ve İnsan’ın tekrar BÂTIN’a dönmesidir.

ÖLDÜLER (LÂ) Hem yok eder, aynı anda var eder. Bu devamlı “LÂ”dan ilâha, ilâhtan “LÂ”ya olan her an yeni bir şendir.

DOĞDULAR (İLÂHE) Nefis ile rûhun mücadelesidir. Bundan doğan hayattır. 

YAŞADILAR (İLLÂ) ÖLDÜRDÜLER (ALLAH) Nefsin zafiyetlerinden kurtularak, rûhun nefse bedene hâkim olmasıdır. İlâhın zamir alarak hüviyetin insanda ortaya çıkması. Buradaki kalıcı hikâyeyi yazacak olan TARİHÇİ, NEFÎS olan nefistir; zîrâ bir şeyin kalıcı olması, BEKÂ bulması için Allah’ın arzusuna göre olması lâzımdır. Bu nefis geçmişte rûhun kendisine verdiği hareketle tekâmülünü, terakkîlerini bir tarihçi gibi kaydetmiştir. Bu ancak yazar dediğimiz aklın yardımıyla olmalıdır.

YAZAR ise akıldır. Kalem Sûresi 68/1 “Nûn vel kalemi ve mâ yestûrun”da olduğu gibi bu yazar sıradan bir yazar değildir. “Nefahtü min rûhi”yle gelen Nûr-u Muhammedî olan kalemi taşıyan bir nefestir; Allah’ın EZEL’de belirlediği kaderi yazandır. Levh-i Mahfuzu yazan İlâhî Nûr’dur. 

Bir Hadîs’i Şerîf’te “Allah’ın ilk yarattığı şey kalemdir” denmiş. Diğer bir Hadîs’i Şerîf’te “Allah’ın ilk yarattığı şey akıldır” denmiştir.

Akılda kalıcı bir hikâye yazması için, o da Allah’ın gösterdiği yolda, bir İnsan-ı Kâmil’e mülâki olmuş kulun aklıdır. Bu nokta müridin mürşidinde DOĞUM tarihidir.

Padişah’ın “ŞİMDİ OLMUŞ” demesinde artık kul, zaman ve mekân kayıtlarından kurtulmuş, Allah isimler, fiiller ve sıfatların tevhîdiyle ZÂT noktasında HÜVE’yi çizmiştir; bu da âyet-i kerîmedeki “İNNÂ LİLLÂHİ İNNA İLEYHİ RÂCİÛN”dur.

Bu “TÎN” Sûresi’nde “VETTÎNİ VEZZEYTÛNİ VETTÛRİ SÎNİN VE HAZEL BELEDİL EMİN LEKAD HALÂKNEL İNSANE FİY AHSENİ TAKVİM” olarak ifade edilmiştir.

Artık ortada kul kalmamış, her şey HAKK olmuştur; Kelime-i Tevhîd’e gelinmiştir.

VERİLEN KONUDA “SİZ DE HAYAT HİKÂYENİZİ

VARSA YAZIN” ÜZERİNE:

Sohbetlerde “Dehr’e küfretmeyin” konusunu işlerken Muhterem Halîfem “ÂN Allah’ın ismidir, hayatınız onlardan meydana gelmiştir” demişti. Bunun üzerine bir anlık hayat hikâyesi akla geldi.

Birkaç gün önce sohbete girerken biraz grip hâli olduğunu belirterek Halîfem’i el kalpte, derin bir sevgi ve saygıyla selâmladım, kabul buyurdu. Sonra Sohbet-i İlâhî bitince çıkarken Halîfem elini uzattı. Bu garip yine işin farkına varamadı ve yine el böğürde, aklı sıra mikrobu yaymamak için eğilerek selâm verdi; zîrâ bu selâm başta kabul görmüştü. Ama sonunda o mübarek elden gelen ikramı idrâk edemedi. 

Gönülden Esintiler’deki “Ahad zikri daha çok tefekküre dayanır” sözü akla geldi. Ama gelinen bu noktada bu işte biraz geç kalınmış idi. Biraz üzüldüm, zîrâ bir an önceki aynı doğrunun bir an sonraki aynı doğru olmadığıydı. Esas hakîkatin, “bu bizce minik, aslında büyük” detaylarda saklı olduğu idi. Allah makamından gelen bu teklifte “illâ Allah” olduğu zaman, içinde bulunulan bütün kayıtların geçersizliği idi. Bu noktada bütün kayıtların kurb’ân edilmesi gerekirdi.

Tevhîd noktasında, artık her şeyin HAKK olduğu noktada kişisel bir hayat hikâyesi ortadan kalkmış, sadece KELİME-İ TEVHÎD kalmıştı.

Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimiz’e salât-ü selâm olsun!

En derin hürmetlerimle!..

Allah râzı olsun, Hürmetle ellerinizden öperim...

(56) Ha.. Em..

Ve aleyküm selâm Terzi Babam, Bismillâhirrahmânirrahîm Padişahı, şu anda arzda var olan zâtlardan biri, mecâzen de pîr makamına, Allah-u âlem, Kelime-i Tevhîd ve Kelime-i Risâlet 4 makam üzere doğdular, yaşadılar, öldürdüler, öldüler olarak padişaha sunulmuş-tur.

Padişahın yaşlanmış olması, olgunluğa ermiş, kendinin ve ceddinin de ehadlığının ve halîfeğinin devamı için, hatıralarının ve savaşlarının kalıcı olması, kendilerinden sonraki nesillere ulaşması için, padişahın o zamana kadar kat ettiği yolları, yaşadığı, mücadele ettiği, gayret ettiği, nefis mertebelerindeki yolculuk, bu yolculuktaki seyr-ü sülûktaki savaş-ları, bir sonraki devirlerde de yaşamak istemesinden dolayı yani İlâhî hayâlinden dolayı, bu yola baş koymuş dervişlere rehber olmak, o dervişlere zamanın insanı olarak, nûr olacak eser bırakmak için yola çıkmış. 

İnsanlar doğar, yaşar ve ölürler. Allah bâkî kalır. Padişah olan, beşer olan insan vakti zamanı gelince, beşer olarak ölecek ama hiçbir zaman, zaman imamsız kalmayacak. Her zamanın imamı olacak. Neşelere göre farklılık arz edecek. Mânâda ise her zaman diri olacak. Doğduğunda zâhirde dirisin ama, mânen ölüdür. Zâhirinde öleceksin ki mânâ dirilecek. Bu seyr-ü sülûktaki misaller, bu yoldaki dervişlere suphanallahi ve bihamdihi tatbîkatı ile her zaman yol gösterici olacaktır. 

Etrafta görevli tarihçi ve yazarları; çeşitli mertebe ve makamlardan gönüle bağlı dervişler, dervişleri de Allah’ın o mertebe ve makamlar üzere görünmesi olarak görebiliriz, düşünebiliriz. Tarihçileri bâtın, yazarları zâhir olarak da görebiliriz. Nihayet epey bir müddet geçtikten sonra, tarihçi ve yazarlar ciltlerin içine kaydetmişler. Bâtında inşa olan ve “neyim? kimim?” sorusunun hakîkatine doğru yolculukta gelinen aşamalar epey bir müddet alıyor. Yazarlar, bâtından zâhire çıkan, dile gelenleri, yazıyor. Allah görünmez, bilinmez vücûd dalgalarından, görü-nür, bilinir vücûd dalgaları hâline mertebe mertebe, makam makam zuhûr ediyor.

Tarihçi ve yazarlar padişaha durumlarını sunmuşlar. Kendi vücûd arzlarındaki padişah, yani gönül, sunulan ciltlerin içindekileri, bulunulan en son hâli zâten biliyor. Bildiği için de yaşlanmıs. Yazılan kitaplar o an ehemmiyetini yitirmiş ama içindeki bilgiler bilinene kadar, o ana gelince-ye kadar çok ehemmiyetliydiler. Epey de zaman aldı. Bu aşamayı tenzîh mertebesi olarak da görebiliriz. Onun için uzun olmuş. Padişah, “biraz kısaltın,” demiş. İlk gelinen aşama ilme’l olduğundan uzun olmuş. İlim mâlûma tabii olduğundan istenildiği kadar çoğaltılabilir. Padişah, “artık oradan geçelim, Ayne’l’e gelelim, Teşbîh’e gelelim,” diyor. Diyen de padişahtan görünen gönül. Şuhûd edelim. İkinci metin de hazırlanılıp sunulunca padişah biraz daha yaşlanmış. Her kaydedilen aşamada gönül bulunduğu mertebede kemâl bulup yaşlanıyor. Kemâl bulunca da yaşanı-lanlar uzun geliyor. “Biraz daha kısaltın,” diyor. Bunun üzerine 3. aşamada Hakka’l yakîne gelinip tek cilde indirilen kitapta tevhîde gelini-yor. Kitabı kendi vücûd kitabı olarak da düşünebiliriz. Vücûd Âdem kitabını tanıyor. Gelinen şu anki durum kendi vücûdumuzdaki seyr-ü sülûktur. 

Padişah tek ciltlik kitabı da okumaya başlamış. Zâten cümle de kendini ifade ediyor. Okumaya başlamış. Okumaya başladığından yaşla-nıyor. Daha kısalmasını istiyor. Daha kemâl bulmak istiyor. Râzı olduğu murâdıyla murâdlanmak istiyor. Marifete giden yolculuk var. Bir sayfa üzerine yazılan 4 kelime ile “şimdi olmuş,” demiş. Demek ki o 4 kelime bir sayfa üzerine yazılması gerekiyor.

 4 hakîkat üzere yaşanılan, bâtından zâhire, ilme’l, ayne’l, hakka’l, tenzîh, teşbîh, tevhîd üzere, şeriat, târîkat, hakîkat, marifet, 5 anasır, 7 nefis mertebesi, 5 Hazarât-ı Hamse, 6 yevm üzere râzı oldugu murâd kemâl bulunca padişahda ölmeden önce ölünüz hâli, hâle geçer. Beşer olan padişah mânâda ölü iken mânâsı dirilecek, mânâ maddeyi örtecek, geriye kalan zâttan başkası olmayacak. Bu mânâda yaşanan hâl, beşer-de hâlâ hayatta. Hem zâhirde hem bâtında yaşanan tüm hâller için de padişah eserlerini, yetişecek evlatlarına nûr olması için, rehber olması için yapılan bu çalışmalar ile tespitte bulunuyor. Bu çalışmalar, yazı-larımız bizim aynı zamanda tarihçi ve yazarların yazdığı ciltlerdir. Bu çalışmada çok yönlü tespitler mevzû bahistir, çoğaltılabilir.

1. Doğdular: a) Şeriat, b) İnsanın oluşma mertebeleri, c) cismânî hâli, d) lâ’nın doğması e) mürşidimizi bulunca nefahtü ile canlı olunan bu beşer beden, aslımızdan haberdar olmadığından, ölü iken Allah’ın neşemize göre nasip ettiği, bağlı olduğumuz gönlümüz, mürşidimiz ile doğduk. 

2. Yaşadılar: a) târîkat, b) Peygamberlerde görülen yaşanılan mertebeler, c) ilâh, lâ nın içinden çıkarak yaşamaya başladı. D) Geçen süre zarfınca birlikte yaşadık. Mürşidimizle birlikte olup geçirdiğimiz süre zarfınca tüm olanlarla, yaşanılanlarla yaşadık. Bu yaşanmışlık içerisinde tüm isim, esmâ, sıfat, ef’al kemâl buldu. Kemâl bulanlar öldüler. Ölmeyi öldürdüler. 

3. Öldürdüler: a) hakîkat, b) Âdem’de sözü dinleme, Mûsâ’da mülk, İsâ’da kendi kafasındaki dini öldürme, İbrâhîm’de tevhîd zevki için öldürme hâdisesi var. c) Esmâyı öldürüp sıfata geçiyorsun. d) “La ilâhe,” deyip “illa” ismini ta’rîfi olan “lâ” öldürüyor. d) Kelime-i Tevhîd, Kelime-i Risâlet “Lâ ilâhe illâ Allah, hüve Muhammeden resullullahresûllullah.”

4. Öldüler: a) Marifet, b) Mürşid, mürid ilişkisi ve oluşma mertebe-lerinde öldüler, c) Sen çekil aradan, geriye kalır yaradan. d) Allah Habîbi Muhammed’ini görmek istiyor. Ahadiyet’ten, Vahdâniyyet’ten, Muhammediyyet’e örtün emri ile isim, esmâ, ef’âl, sâlih amel ile Kelime-i Tevhîd: lâ ilâhe illâllah, Kelime-i Risâlet: hüve muhammeden resûllüllah. Gözün gördüğünü gönül yalanlamadı. Â’mâ’nın hakîkatı kendinde açıldı. Ayağını koyarsın başlarsın dönmeye. Doğma önce ölme ile oluyor. İrâdî olarak öldüler, Allah için öldüler. Sen ölmüyorsun, senin aslın ortaya çıkıyor.

Saygılar.

Allah râzı olsun, Hürmetle ellerinizden öperim...

(57) Ha… Gü…

Ve aleyküm selâm Terzi Babam, Bismillâhirrahmânirrahîm, “Doğdular, Yaşadılar, Öldürdüler, Öldüler” tatbîkatında Terzi Baba’nın, lütfettiği hikâyede yaşlı padişah mânâda Efendi Baba, Pîriyet makamından gözüküyor. Hikâyedeki anlatım dört makam üzerinden anlatılmaktadır.

 (1) Doğdular - Şeriat (2) Yaşadılar - Târîkat (3) Öldürdüler- Marifet (4) Öldüler - Hakîkat Tasavvufta biri beşerî, diğeri manevî doğum olmak üzere iki doğum vardır. Allah doğuma önce ölümle başlıyor. Beşerî doğumda çocuk anne ve babanın mahsûlü cisim olarak dünyaya gelir. Cisim olarak doğumda spermlerin hepsinin ayrı ayrı fıtratları vardır. Yumurtaya geldiklerinde yumurtanın salgıladığı asit ile ölürler. Bilinmez görünmez bir seçicinin müthiş bir plânıyla bir tanesi yumurtaya duhûl edilir. Cisim 40 haftada meydana geliyor. Göbek bağı kesilene kadarda Rabbim besliyor. Tabii ve ilk doğum insanın mülk âlemiyle irtibâtını sağlar. Mülk âleminde isimlerin kemâl bulmasıyla Zâhiren cismânî manevîyatında ki irfân olunma muhabbeti başlıyor. 

Manevî doğum, mürşidle başlayan süreçtir. Bu doğumla mürid, şeyhinin bir parçası olup onun ahlâk ve özellikelerini taşır. Vücûd arzına inmiş olan Allah’ın halîfesi Âdem’dir. Âdem noktası isimlerin harekete geçme noktasıdır. Allah Âdem için secde istiyor. Allah, “râzı olan da arzu olan da benim,” diyor. Hasretteki secdeyi yapamayınca üzülüyorsun ölme başlıyor (Leylâ ile Mecnun gibi). İlim malûma tabîdir. Gizli olan görünür hale geliyor. Dünya ahadiyetin görünme yeridir. Mülk âleminde isimlerin kemâl bulma yeridir. Kitab-ı vücûdda gözüken O (peygamber) ismiyle gözükmüştür. Kelime-i Tevhîd risâletiyle yaşarlar. Yaşama geçiri-len risâlet mülk edinmeyi öldürür. 

Kim bulunduğu mertebenin mânâyı hakîkatinden duyum alıyorsa, Hızır’dan alıyordur. Her görünüm Muhammed’e aittir. Vücûdumuzda tenzîh ve teşbîh makamını yaşayarak Muhammediyyet’e gidilir. Lâ ilâh levhini yapmazsan illâ’ya gelemezsin. Bir şeyin öldürülmesi için yaşama geçmesi lâzımdır. Yaşama geçirilen risâlet mülk edinmeyi öldürür. Mürşid ve mürid birleşmesiyle ne sen, ne ben var, var olan Haktır. Lâ ilâhe illâ Allah hüve Muhammeden resûl Allah Kelime-i Tevhîd ile Kelime-i Risâlet. 

 Yunus der ki Sofiler sohbet gerek, Ahilere ahret gerek, Mecnunlara Leyla gerek, Bana Seni gerek seni. 

Allah râzı olsun, Hürmetle ellerinizden öperim...

(58) Me… Ka…

Ve aleyküm selâm Terzi Babam, Bismillâhirrahmânirrahîm.

İnsanın beşerîyetinden, hakîkatine olan hicretinin safhaları, diyebile-ceğimiz, “Padişahın hayat hikâyesinin özeti”'ni ;

DOĞDULAR: Târîkatin şeriati, Kıyam, Nûh tufanı, Nefsi emmâreden çıkış,

YAŞADILAR: Târîkatin târîkati, Rükû, Mûsevîyet, Levvâme ve Mülhime mertebeleri

ÖLDÜRDÜLER: Hakîkat, Secde, İseviyet, Mutmeinne mertebesi

ÖLDÜLER: Marifet, Urûc, Muhammediyyet, Radiye-Mardiye mertebeleri olarak da açabiliriz.

- DOĞDULAR

Allah'ın, mânâ âleminden, zâtî olan arzusunun, madde âlemine çıkması ve görünmez bilinmez vücûd dalgalarının, görünür bilinir vücûd dalgaları hâline dönüşmesi için, “hay” sırrı ile hayat verdiği, kendini mahlûk kıldığı, beşer denen, yokluk içindeki varlıkların, mürşidlerini bulduklarında geldikleri ''Lâ'' kapısındaki ''manevî dirilişleri''dir.

Mürşidinin muhatap noktasını seçmesi ile, Âdem için secde tatbîkatı başlayarak, ''mânâyı Âdem'' vücûd arzına iner. Birinci benliğimiz olan dünyevi doğumumuzdan sonra, ÖLÜ OLAN manevî kimliğimiz mürşidin rahmine düşerek Allah'ın İlâhî hayâline doğru yola çıkar. İşte, esas ''Hay'' bu noktadaki ''Nefahtü min rûhi'' dir.

- YAŞADILAR

Ve derviş, beşerî benliğinden uzaklaşarak, nefsi benliğinden haberdar olmaya, nefis mertebelerini tanımaya başladığında, Halîfe Âdem'i anlamaya çalışarak, Allah'ın ondaki murâdını da anlamaya çalışır. Kişileri ve cisimleri görmeyi bırakarak, esmâları görmeye başlar. Esmâ âlemindeki yerini öğrenir. Beşerî benliğini, dünyevî arzularını, putlarını, İlâh ettiklerini tanıyarak, onları reddetme ve yok etme savaşlarına katılır. Mücadelesini vererek, isimlerin kendisinde kemâl bulması ile yaşamı algılar. Mürşidinin rahminde ''Lâ ilâhe'' noktasına ulaşır.

- ÖLDÜRDÜLER 

Derviş, kendindeki İbrâhîm'in, yine kendindeki İsmâil'ini kurban etmesi ile tevhîde ulaşır.

Eğer zaman ''can'' ise, her anını Allah ile, Allah için yaşayarak, her an canını kurban etmesi ile ''illâ'' yı bulan derviş, ''İllâ Allah'' noktasında, İlâhi nefiste aklını yok ederek, 

- ÖLDÜLER

Â’mâ’iyyetinden, Ahadiyetine ve Vahdâniyyetine tenezzülünü hububi-yeti, aşkı ile yaparak, görünebilir hâle gelmesi için, mânâdan maddeyi çıkaran Allah, bu madde olan mânâyı, (mahlukunu) kendine hasrette bırakarak, kulum dediği, halîfe olan Âdem hakîkatine varmasını dileyerek ve asıl hasrette olanın, O olduğunu, anlamamızı isteyerek, ''Lâ ilâhe illâ Allah''ı yaşayan kuluna ''Muhammeden resûlüllah'' diyerek, kendin-den kendine tastiğini yapar.

Siz bu cümleyi ''KENDİ HAYAT ANLAYIŞINIZ İÇİNDE NASIL DÜZENLERDİNİZ?'' denildiğinde;

Mürşidimin rahminde, ''el insan'' olma yolunda ''Âdem'' kimliği ile ''Beni Âdem'' tatbîkatıyla gerçek kimliğime (Hüve'ye) doğru yürürken, ya Derviş Yunus misali; ''Ete kemiğe büründüm, .......... diye, göründüm'' demek isterdim, ya da ''Hu!!!'' der, zikir yapardım.

''BİR HATIRA, VEYA DİKKATİNİZİ ÇEKEN BİR SÖZ'' denildiğinde;

Muhterem Terzi Babam, Halîfem; ''Gör geç! Belle geç!'' öğretinizi, hâle geçirmeye çalışan bir dervişiniz olarak, suya yazılanlar içinden, bir Temel fıkrası geldi aklıma. Müsaadenizle Efendim.

.........Temel'in derdi çok, vakti yokmuş. Namazın farzını kılmış, acele ile ellerini açıp; ''Sen konuyu biliysun rabbim!'' demiş kalkmış......

Her ne kadar dilemenin nizamı üzere olmasa da, fıkra dahi olsa, ''Temel'in ''Temel’dekini'' bilmesi olarak, birçok anlatımların minicik bir özeti gibi geldi bu.

Allah râzı olsun, Hürmetle ellerinizden öperim...

(59) Mü.. B.. Ça..

Ve aleyküm selâm Terzi Baba’m, Bismillâhirrahmânirrahîm Doğdular-yaşadılar-öldürdüler-öldüler, hikâyesinin tefekkürü:

İnsan bilinmezlik, görünmezlikte (â’mâiyet) önce ölü idi. Sonra zâhir hayata başlar (doğdular). Kelime-i Tevhîd, Kelime-i Hakîkat’ten başka birsey değildir. Dört aşama ile dört makama gelinir. Peygamberi ile yaşadılar. Lâ ilâhe illâllah Kelime-i Tevhîd’i ile (Allah’tan başka yok) (öldürdüler). Bütün nefsî isteklerimizden vazgeçip bir mürşide bağlana-rak mertebeden mertebeye gecerken kan dökülür, ölüm olur. 

Manevîyattaki dervişin geçmişi, geleceği olmaz. Tam teslimiyettedir. Yalnız Allah ile beraberdir.

Başımdan gecen önemli olay: (Sorulduğu için edeben) Kontrol icin doktora gittigimde benden memografi ve ultrasonografi istendi. Ben de bir görüntüleme merkezine gidip, memografiyi çektirdim. Ultrasonografiyi çekerken, doktor birden yarım bırakıp dışarı çıktı. Bir müddet sonra içeri girdi ve bana: Doktorunuz bugün bu raporlarla birlikte sizi bekliyor dedi ve ultrasonografiyi tamamladı. 

Öğleden sonra raporlarla birlikte doktora gittiğimde, “hemen ameliyat olmanız gerekir,” deyince çok şaşırdım. Nerede, ne zaman olacağımı kararlaştırıp hastaneye yattım, ameliyat oldum. Sonra doktor bana bilgi verdi ve koltuk altındaki lenflerin de alındığını ve işimin bitmedigini radyoterapiste gitmem gerektigini soyledi. Ben kendim için hiç kötü düşünmüyordum ama etrafimdaki yakınlarım çok üzgündü. İki ay her gün radyoterapi olacaktım. Radyoterapiye başladım. Beni ısrarla götürmek isteyen eşim ve kuzenlerime itiraz ettim. Kendimle başbaşa kalmak (tefekkür etmek) istiyordum. Yanımda kimsenin olmamasını istiyordum (o zamanlar tefekkürün ne olduğunu bilmiyordum ama Rabbim öyle istiyordu.) Radyoterapinin verdigi güçsüzlük-halsizlikle birgün bir kaldırıma oturdum ve bunların birgün geçeceğini, bunların olması gerektiğini düşündüm. Tekrar ayağa kalktım, evin yolunu tuttum. Radyoterapi iki ay sürdükten sonra, kendimi cok iyi koruyarak bugünlere geldim. Benim bu hastalıktaki teslimiyetim bu kapıya gelmemi nasip etti. Rabbim’e teşekkür ederim.

Allah râzı olsun, Hürmetle ellerinizden öperim...

 (60) Ne.. Di.

Ve Aleyküm selâm Terzi Baba’m, Selâmünaleyküm Halîfem.

Bismillâhirrahmânirrahîm. 

DOĞDULAR ; Anne karnında oluşumumuzu tamamlayıp doğmamız. Beşerî doğumumuz.

YAŞADILAR; Bir mürşide bağlanmadan önceki yaşamımız.

ÖLDÜRDÜLER; Mürşide bağlandıktan sonra daha önceki beşerî hallerimizi bırakmamız.

ÖLDÜLER; Mürşidle beraber olup kendimizi yok saymamız.

 Allah râzı olsun. 

 Hürmetle ellerinizden öperiz…

 (61) Ne.. G.. Ka..

 (Doğdular, Yaşadılar, Öldürdüler, Öldüler.) Ve Aleyküm selâm Terzi Baba’m, Bismillâhirrahmânirrahîm.

Her şey önce doğumla başlar. Güneşin doğması, bitkinin doğması, hayvanın doğması ve insanın doğmasıdır. Beşer olarak insanın oluşması ve sonrasında doğum gerçekleşir. (DOĞDULAR) Bu da kırk haftada oluşur. Dört mertebeden geçerek oluşum gerçekleşir. Şeriat, târîkat, hakîkat, marifettir. A’mâiyetden geçerek zâhir doğuma geçeriz. Aydınlığa kavuşmuş oluruz. Mürşidimizle ilk beraber sohbete katılmamızla ana karnına ilk bebeğin düşmesi gibi bizim içinde oluşum başlar. Sohbeti vücûdumuza geçirdikçe birtakım kendimizde değişiklikler olduğunu görürüz. Olaylara, insanlara bakış açımız değişir. Böylece yavaş yavaş doğum gerçekleşmiş olur. 

 Doğumdan sonra Peygamber ile yaşam gerçekleşir. (YAŞADILAR) Mim Muhammedi ile irfân olunma üzere diriliş başlar. Dirilmemiş hâliyle yaşam bünyede yaşatılmaya başlar. Sohbet ile bütün tatbîkatları bünyemize geçirip onların yaşamasını sağlayarak mânâ diriliğimiz ortaya çıkar. Zâhir küfürden kurtulup mânâ görünmeye başlar. Rabbani eğitimle mürşid tatbîkatı ile yaşanır. 

 Secdeye gelerek küfür, nifak, kâfir, şirk, nefret, inkâr bunları öldürürüz. (ÖLDÜRDÜLER) Artık yönümüz sadece ve sadece ALLAH’dır. Âdem’e secde ederek Mim Muhammed’i bünyemizde yaşatıp, hayvanî duyguları öldürürüz. Bu da mürşidimizin bize sunduğu ikram ve bizim de çabalarımızla, gayretimizle gerçekleşir. 

 Kelime-i Tevhîd ile ölüm gerçekleşir. (ÖLDÜLER) Her şeyin başı “Lâ İlâhe İllâ Allah” ve dâim bu olmalıdır. Allah hangimizin daha iyi olacağını denemek için ölüm ve hayatı yarattı. Burada artık dört hakîkat gerçekleşmiş olur. Yani, Kelime-i Tevhîd ve Kelime-i Risâlet’e sunma başlar. Böylece hüviyet gözükür. İllâ Allah hüviyeti müşâhede ediyor. İrade olarak ölüm başlamıştır.

 Her mertebede de doğdular, yaşadılar, öldürdüler, öldüler gözükür. Önemli olan bunları vücûdumuza alıp hâle geçirmek ve görünür hâle getirmek. Herkese göre bu farklı zamanlarda ve farklı biçimlerde ortaya çıkar. Sohbet tek fakat lezzeti almak herkes de farklı şekilde olur. Nûh’un gemisinde selâm ne olursa olsun herkes lezzeti ona göre alır. Ama bu lezzettin en güzel görünmesi ise Âdem’e secdede olur. Orada doğum, yaşam, ölüm hepsini görebiliriz. Zâten sohbet anında da Âdem hüviyetimizle bunları görüyoruz.

 Allah râzı olsun. 

 Hürmetle ellerinizden öperiz…

(62) Öz… Du…

Ve sleyküm selâm Terzi Babam, Bismillâhirrahmânirrahîm.

Hikâyenin yaşam döngüsü bana göre aşağıdaki şekilde olmalıdır.

YAŞADILAR - ÖLDÜRDÜLER - ÖLDÜLER - DOĞDULAR

Asıl olan hayat, öldükten sonra başlayacağı için, döngünün tamamlanıyormuş gibi gözüktüğü yer (öldüler kısmı) aslında doğuma, yani yeni başlangıca, tekâbül etmelidir. Bu sebeple en sonda yeni başlangıcı temsilen DOĞDULAR yer almalıdır.

Hayata geliyoruz, yaşıyoruz. Bu yaşamı öldürerek geçirdiler ancak kendileri de sonunda öldüler. Fakat en sonunda hepsi yeniden doğdular.

Hikâyenin ısrarla kısasının istenmesinin bir sebebi de aslında kendi-mizi keşfedene kadar hayatın hızlıca ve kısaca geçip gittiği mesajında olabilir diye düşünüyorum.

Rehberim, aklım erdiğince, dilim döndüğünce anladığımı aktarmak istedim.

Sürç-i lisan ettiysem affola.

 Allah râzı olsun. 

 Hürmetle ellerinizden öperiz…

(63) Pı.. Ça.. 

Ve aleyküm selâm Terzi Babam, Bismillâhirrahmânirrahîm.

Doğma, insanın oluşması beşer hâliyle olur. Ama asıl doğma, kişinin Muhammedî bir Âdem gönlünü kabul etmesi ve onunla beraber olmasıyla olur. Bu doğma kişide var olan, ama görünmeyenleri açığa çıkarır. Bunlar da ancak Âdem için secde etmek ve dâim gönül secdesinde olmakla görünür. İslâm’ın remiz rakamı olan dört her yerde karşımıza çıkar. Allah Âdemi muhatap almış ve nizamını ona göre kurmuştur. Burada da dört nokta karşımıza çıkar. Bunlar küfür, nifak, şirk, inkârdır. Âdem için secde yapılıyorsa bunlar açığa çıkmaz. Ama benlik ön plânda olursa hepsi harekete geçer. Mûsâ zamanında mülk edinme hâli, İsâ zamanında kendi kendine din icat ve geçmişten kalan haller görülür. Bunların hepsi bizde mevcuttur. Bünyemizde Yahudi ve Firavun hâli vardır. Ama biz tevhîd hakîkatındaysak bunlar bir şey yapamaz. Bu da ancak tatbîkatta Âdem için secde noktasını yaşamımıza geçirerek olur. 

Mânâda yaşam ölümle başlar. Allah irfân olunmayı istiyor. Hayatın olması diriliğin olması da ancak Muhammed’i kabul ile olur. Bunu kabulde olmayanlar ölüdür. Çünkü âlemlere rahmet olan Muhammed’dir, diriliktir, yaşamdır. Odur her şeyin aslı... Bunu kabul ve tasdikte olanlarda oradan aldıkları dirilik ile diridirler. Her şeyin kaynağıdır, ana noktasıdır çünkü... Bu her zaman devam etmektedir. Risâleti taşıyan Muhammed’dir. İşte gerçek yaşam bununla olmak ve rızâda olmaktır. Yoksa diğeri ne yaşam olur ne de kendini bilmek. Hüve; görünmedir. Her zaman her dâim diridir. Şeyh-i Muhammed’dir. Nebîler, Sâlihler, Sıddıklar, Şehidler hepsi aynıdır. Muhammedî Âdem gönlü ile olmaktır dirilik. Ona uymak, söz dinlemektir. Bunu hayata geçirmek tatbik etmektir. Muhammed olmadan asla olmaz ve olamaz. 

Kelime-i Tevhîd Risâlettir. Aslında ölümle başlar doğum. Burada da dört sayısı yine cismin kırk haftada meydana gelmesiyle karşımıza çıkar. Tevhîd’de isek Allah'ın makbul tutmadığı haller içinde olamayız. Bunlar geçmişten gelen takıntılar, hevâ, bünyedeki firavun yani mülk hâli ve yahudi hallerimiz. Bu da ancak Muhammedî bir Âdem gönlü ile gönüllenerek kontrol altına alınır. Mürşid elindeki Zülfikar ile (Zâhir-Bâtın) bunu yapar. Bu fikriyatları, düşünceleri keser. Çünkü bu hallerle Tevhîd hakîkatında olunmaz. Bu fikriyat ve düşüncelerin ölmesi ile Allah'ın irfân olunma arzusuna gidiş başlar ve devam eder. 

Allah Âdemi muhatap aldığından her şey buna göre işler. Bu dört basamağın sonunda Kelime-i Tevhîd ve Kelime-i Risâlet’e gelinir. Burada artık ne sen, ne ben vardır. Kendinden kendine bir görünme olur. Hedef hüviyettir. Arzda halîfe budur. Âdem diridir. Her şey gelir geçer ama Allah bâkîdir. 

Allah râzı olsun. 

Hürmetle ellerinizden öperiz… 

(61) Sa.. Di… 

Ve aleyküm selâm Terzi Babam, Bismillâhirrahmânirrahîm.

Terzi Baba’dan gelen “76-5-Doğdular-yaşâdılar-hikâyesi” ile ilgili tefekkürü Rabbimin izni ve ikramı ile yazıp yolluyorum.

Pîriyet makamının tenezzülü ile 4 aşamada gelinen 4 makamın mecâzi anlatımı olan "DOĞDULAR, YAŞADILAR, ÖLDÜRDÜLER, ÖLDÜLER" hikayesinin sorusunu kendi anlayışımıza göre tekrar düzenlemek gerekirse şöyle bir sıralama yapmayı arzu ederim.

"ÖLDÜLER" : Tevhîd üzere yürümek ancak ve ancak vesile noktası olan Hidayetçi ile mümkün. Hakk makamı olan Mürşid-i Kâmil’e gelindiği ve ona mülâki olunduğunda önceye ait ne varsa, beşerî haller, eski alışkanlıklar, beşerî benlik, ölecek, "Lâ" olup mülk noktası yok olacak.. Ölecek ki o ölüden diri olan çıkacak ve Âdem sisteminin tatbîkatı başlayacak. Mânâ dirilecek.

"DOĞDULAR": Dervişin doğumu ancak Mürşid-i Kâmil ile gerçek-leşir. Bu canlanma, dirilme mürşidin himmeti ile insanın oluşma evreleri gibi aşama aşama olacaktır. Mürşidine gelene kadar geçen süre tıpkı ana rahmindeki bekleyiş gibidir. Bilinmeyen bir süre kadar beklenir, ta ki doğana yani Hidayetçiye uyana, Selâm inmiş Gönülle gönüllenene kadar. 

"YAŞADILAR" : Mürşid-i Kâmil'in kabulü ile birlikte dervişte sistem çalışmaya, isimler tatbik olmaya başlar. Âdem programının içinde 28 peygamberin husûsiyetleri bulunduğundan, hepsini barındırır. Tatbîkatta Rabbimiz’in izzet ve ikramı ile O'nun lûtfettiği şekilde 28 peygamberin programı yaşanır.

"ÖLDÜRDÜLER" : Mürşid ve mürid bulundukları mertebeleri itibâri ile birbirlerinde ölürler. Ayrıca mürşid müridini Tevhîd üzere Hakk'a götürürken, bir mertebeden diğerine geçişlerde, yani her yeni mertebeye geçişte, ölüm hâli sürekli yaşanır.

Bu mecâzi anlatımda ki Kelime-i Tevhîd ve Kelime-i Risâlet’tir.

İkinci kısımla ilgili olarak ise söyleyebileceğim tek şey, mürşidimle doğduktan ve O'nda öldükten sonra anlatabileceğim ne "kendim" var, ne de "kendi hayatım"...

Allah râzı olsun. 

Hürmetle ellerinizden öperiz…

(65) Se… At… 

Ve aleyküm selâm Terzi Babam, Bismillâhirrahmânirrahîm. 

4 kelimeyle yazılmış olan, “Doğdular, Yaşadılar, Öldüler, Öldürdüler,” adlı çalışmamızda, düşüncemde oluşan açılım;

Terzi Baba mânâda, Efendi Baba tatbîkatta, Kevnîyetin mertebe makamı 4’tür.

Lâ ilâhe illâ Allah, hüve Muhammedür Rasûl Allah (İlâh).

Günahı işlemeden tövbe edilmez.

İnsanın beşer mertebesi ile doğdular. Esmâ sıfata geçiyor, sevgiyi öldürüyor.

1- İnsanın oluşma mertebesi (Dergâh)

2- Peygamberlerle yaşadılar

3- Kelime-i Tevhîd yönünde öldüler

4- Mürid ve mürşid ilişkisiyle öldürdüler.

Allah râzı olsun. 

Hürmetle ellerinizden öperiz…

(66) Su.. Yı…

Ve aleyküm selâm Terzi Babam, Bismillâhirrahmânirrahîm. 

Terzi Babamız’dan biz kardeşlere ikram olarak lütfettiği (76-5 olan Doğdular, Yaşadılar hikâyesi) Halîfemiz tarafından bize ulaştırılmıştır Allah râzı olsun. Âmîn

DOĞDULAR YAŞADILAR ÖLDÜRDÜLER ÖLDÜLER

Vaktiyle memleketin birinde yaşayan bir padişah varmış, oldukça yaşlanmış kendinin ceddinin de hatıralarının ve savaşlarının kalıcı olması için sonraki nesillere ulaşması için etrafındaki görevli tarihçi ve yazarları toplayarak bunları yazmalarını istemiş.

Efendim, burada Allah’ın (c.c.) kulum diye hitap ettiği İnsân-ı Kâmil’in kemâlatının tatbîkata konması sırlarını görüyoruz. 4 makam üzere tatbîkat var. Vücûd kitabı yazılıyor: Şeriat, Târîkat, Hakîkat, Marifet.

Önce ciltler hâlinde kitaplar yazılıyor bunlar manevîyata girmeden önceki hâli kapsıyor. Nefs-i emmâre her şeyi biriktirmek, sahiplenmek... Günahlarımız, sevaplarımız bir hayli... Bunların bırakılması, yani Şeriat mertebesinden Allah’ın (c.c.) ef’al mertebesindeki rahmetine ulaşmak için... Gerçek doğum ancak Muhammedî Âdem gönlü bulup teslim olduğun zaman gerçekleşir. Târîkat mertebesinde mürşidin himmeti ile yol alınır, muhabbetle yaşamaya başlanır, öğrenilir, takunyalar kapıda bırakılır. Akıl nefse değil, nefis akla uydurulacak. Kırıcı dökücü halleri bırakıp, “Heze min fazlı rabb’î” öğreniyoruz. Tabi bu tatbîkatta sen bir de ben, 2’lik sistem içerisinde, yine ciltler yazılıyor, bu da çok uzun geliyor padişaha, “kısaltın,” diyor. Burada artık Öldürmek geliyor. Hakîkat mertebesi kişinin kendi varlığında Hakk’ın varlığından başka bir şey olmadığını idrâk etmesini, bunu unutmaktan sakınmasını gerektiriyor. Tamamen öldürmek için Bakara Sûresi’ndeki sarı ineğin kesilmesi lâzım. Gerçek manevî ölümün gerçekleşmesi, artık burada daha önceki bahs- ettiğimiz sakınmada kalkmıştır, çünkü o da bir ayırımdır ve sadece Lâ ilâhe illâ allah Hu ÖLDÜLER İnsân-ı Kâmil 12. makam.

 “DOĞDULAR, YAŞADILAR, ÖLDÜRDÜLER, ÖLDÜLER” hikâyesinde padişahın, yani manevî zâtın, bu cümleye “şimdi olmuş,” demesi ve bir müddet sonra rahmetlik oluyor gerçek diriliğe ulaşıyor (Yâ’sîn). El İNSAN

Terzi Babamız’ın bize lütfettiği bu hikâye inşeallah biz derviş kardeş-lerde yeni açılımlara, oluşumlara vesile olur. Âmîn.

Bismillâhirrahmânirrahîm Terzi Baba bize bir seyahatinden bahsediyor. Bana bir hayli düşün-dürücü geldi. Halîfemiz bize manevî zât boş konuşmaz diye îkâzda bulunmuş idi. Allah ondan râzı olsun ben de şöyle tefekkür ettim ki Terzi Babamız seyahatı ile ilgili çok şeye dikkat çekiyor. Burada İstanbul’dan Düzce’ye hicret var. Arza gelmek Âdemiyet ya Âdem sonra Bolu’ya. Hira Dağı’nı düşünüyorum... Cebrâîl’in üç kere sıktığı “oku” dediği Efendimiz (s.a.v.) ile sonra Düzce’nin Aydınpınar köyü balık çiftliği burada manevî bir sohbet ziyafeti yapıyor. Burada makam giydiriliyor. Yola çıkmadan önce öğle namazını kılmak için abdest alıyor, kendinden kendine bir arınma var. Camiye girip kendi bünyesinde mir’ac yapıyor ve halka dönüyor. Aydınpınar Köyü diyor Terzi Baba, demek ki biz dervişleri müjde aydın akan pınardan nasip alacağız. Âmîn.

Efendim benim için hayatımın dönüm noktası olan bir olaydan bahsetmek istiyorum.

Sene 1992’de İstanbul Maltepe’deki evimize taşındık. Bir zaman sonra yan blokta oturan bir hanımla karşılaşıyoruz, selamlaşıyoruz.

 (Efendim benim babam manevîyatı güçlü bir zâttı. Çocukluğumdan itibâren gönlümde babamın yaktığını zannettiğim bir ateş vardı. Evlendim, zor bir eş, çocuklarım, dünya işleriyle meşguliyet, biraz cefâ, babamın vefatı yıl 1992.) Epey bir zaman sonra bu hanım bana gelmek için haber gönderdi, buyur ettim. Şaşılacak şey, hanımı yeni tanıyorum. Kapı çalındı. Hanımla biz öyle bir kucaklaştık ki sanki çok eskiden tanıyormuşum gibi. Bir yandan ağlıyoruz. O zaman sebebini pek çözememiştim. Arkadaşlığımız uzun bir süre devam etti ve beni 2008 yılında mürşidim ile tanıştırdı ki bu tanışma benim doğumumdur. Demek ki 1992 yılındaki tanışıp ağlamam doğumumun habercisi imiş. Şimdi bulmuş olduğum Vechimi vechine, gönlümü gönlüne bağladığımdan selâm aldığım gönülden Rabbim bizi ayırmasın. Âmîn. Hürmetle ellerinizden öpüyorum.

Allah râzı olsun.

(67) Ta… Şa…

Ve aleyküm selâm Terzi Babam, Bismillâhirrahmânirrahîm. 

Beşerî yaşamda doğmak kesrette çokluktur. Ancak mânâ hayatımızda doğmak mürşidimizle karşılaştığımız "an" o "an" doğmak, varolmak, kıyam yani diriliştir. Var olmak ve yok olmak (ölmeden önce ölmek) arasındaki "yaşadılar", "öldürüldüler" anlamı ise seyr-ü sülûkta yaşam yolculuğunda yaşanan her mertebenin diğer bir mertebeye geçiş tecellîsinde mürşid tarafından öldürülmeleridir. Öldüler ise ölmeden önce ölmek yani kahhar tecellîsi ile Fenâfillâh makamından Bakâbillâh makamına geçiş tecellîsinde Ârif olmaktır, yokluktur, hiçliktir, "Lâ" dır. Rabbim bu döngü içerisinde üzerimizdeki nimeti tamamlamayı nasip etsin. Âmîn. 

Not: Bu kıssadaki hikâyede padişah, mürşiddir. Müridlerine araştırması için verdiği görevin 3. kerede kabul olunması (ilme’l, ayne’l, hakka’l’dir) Tevhîd üzere hayatımdaki bir anım;

21.05.2007 tarihinde kalp ameliyatı oldum. 3 ana damar değiştirildi. Beşerî hayatımda yeniden doğmuştum. Ameliyattan 1 hafta sonra, bir anda tansiyonum düştü, fenalaşıp yere düştüm. Beşerde 2. kez ölmüş-tüm. 3.’de kalbi tekrar monitöre bağlayıp çalıştırdılar. 

3. kere yaşama dönmüştüm. Bir sene sonra 2008 senesinde Rabbim bana bu kapıyı lütfetti. Çünkü Rabbim’in arzusu bu kapıda kulluğumu tamamlamaktı. Elhamdülillâh.

Allah râzı olsun. 

Hürmetle ellerinizden öperiz…

(68) Ta.. Bu.. 

Ve aleyküm selâm Terzi Babam, Bismillâhirrahmânirrahîm. 

Doğdular; Bizim mürşidimizi bulmamızla manevî doğumdur.

Yaşadılar; Yaşam ölümle başlar. Peygamberler ile yaşam olur. Çünkü Hakk yolunda mürşidsiz yürünmez. Muhammed (s.a.v.) bu yolun başıdır. Her şey onun etrafında döner. Teslimiyet kabul ve rızâ ile olur ve devam eder.

Öldürdüler; Kişinin içindeki kabul olmayan, nefsin hevâ ve heveslerinin mânâda bunların ölmesi.

Öldüler; Kişinin benliğinin ortadan kalkması ve Lâ ilâhe illâllah hakîkatına gelinmesi.

 Allah râzı olsun. 

 Hürmetle ellerinizden öperiz…

(69) Tu.. Sa..

Ve aleyküm selâm Terzi Babam, Bismillâhirrahmânirrahîm.

 Allah, A’dem’de "Lâ" iken önce ölümü yarattı.. Ehadiyet ile yokluğun "Lâ" ifadesi ile görünmesi görünmezliği görünür kılar, İşte "Doğum" budur.

"Lâ" doğdu, İlâh olarak Lâ'dan çıkarak yaşamaya başladılar. İlâhlaşma başladı. İlâh isim kazandı. "Lâ" öyle kudret ki ilâhı kendisinden çıkarıyor. İlâhlaşınca kaldırıp atıyor. Yani öldürüyor. Mürşid - Mürid ilişkisinde ne mürid ne mürşid öldüler, ikisi de birbirinde kayboldular. Esmâ tatbîkatında nefsi benliği "Lâ" edip öldürdüler, "İllâ "deyip öldüler.

Kendimle ilgili hayatımda yaşadığım önemli bir olayı anlatmak isterim;

2003 yılında hamile olduğumu öğrendiğimde şaşkınlık, endişe, sevinç ve heyecan duygularını bir bütün olarak içimde hissettim. 2004 yılı 2 Ağustos tarihinde doğuma girdiğimde ve kızım Di… 'yı kucağıma aldığımda, Rabbim’in bana sunduğu anneliğin, en büyük lütuf ve yüce bir değer olduğunu anladım. 

Birkaç gün sonra Çocuk Doktoru Di… 'nın kalbinde delik olduğunu ve yaşamı boyunca ilaç alarak sürdüreceğini söylediğinde, o an kendi kalbimi vererek onu kurtarabileceğimi düşünmüştüm. Bütün dünyanın başıma yıkıldığını zannetmiştim.

Anneliğin ne kadar yüce bir değer olduğunu fakat bir o kadar da âciz olduğumu bu rahatsızlığı öğrendiğimde hissetmiştim.

Bu benim sınavımdı, derdi veren Rabbim dermanını da verir düşüncesiyle Rabbim’e döndüm, O’na olan yakınlığım bu vesileyle arttı. 2009 yılında Efendimiz’i (s.a.v.) rüyamda görüp, selâmını ve davetini aldığımda manevîyatın önemini ve her şeyin Rabbimiz’in tecellîsi olduğu-nu onun dilemesiyle, her şeyin meydana geldiğini anlamaya başladım. Rabbim benim ve bu kervanda yürüyen tüm kardeşlerimizin tefekkürünü ve manevî gücünü arttırsın inşeallah.

Allah râzı olsun. 

Hürmetle ellerinizden öperiz…

(70) Üm… De……..

Ve aleyküm selâm Terzi Babam, Bismillâhirrahmânirrahîm. 

 “BİR HİKÂYE , BİR ÇOK YORUM” çalışmalarının beşincisi olan (76-5-doğdular yaşadılar hikâyesi) hakkındaki ödev değerlendir-meyi arz ediyorum:

5 inci çalışma: 

CEM MAKAMI’na ait; kendimizdeki ef’âl, esmâ, sıfat ve zât olarak gerçek kimliğimizle, kendimizi cem edebilme, Cum’aya, Cum’anın a’sındaki ahadiyet ile zât tecellîsini hâle geçirme çalışmasına işaret; 

(76 – 5) : 7 : ETTUR’U SEB’A (YEDİ TUR); Nefsin Emmâre, Levvâme, Mülhime, Mutmeinne, Radiye, Marziye ve Safiye mertebelerindeki seyir ile iç âlemin tanınması

6 : HAKK MAKAMI

5 : HAZARÂT-I HAMSE (BEŞ HAZRET MERTEBESİ) ; Ef’âl, Esmâ, Sıfat, Zât âlemleri ve İnsan-ı Kâmil üzere dış âlemin tanınması (7+5)=12 : İNSAN-I KÂMİL MAKAMI

(7+6)=13 : HAKİKAT-I MUHAMMEDİYYE, ÜMMET, KAYNAK

(7+6+5) =18 : ÂLEMLER

(7-6) =1 : TEK, BİR, KULLUK (ABDİYET) MAKAMINDAKİ TEKLİK

(6-5) =1 : TEK, BİR, İLÂHİ (ULÛHİYET) MAKAMINDAKİ TEKLİK

İKİ ADET AYRI GİBİ GÖRÜNEN “BİR” İLE “BİR”İN “BİR” OLMA TASDİĞİ; KENDİSİNDEN KENDİSİNE

 “BİR” İLE ELİF OLMASI; (HÜVE); ABDÜHU VE RESULÜHU NOKTASI; FATİHA; KENDİSİ

 (1+1) =2 : ZÂHİR / BÂTIN ; AKL-I KÜLL / NEFS-İ KÜLL ; VARLIK/YOKLUK

 (02.11.2012) :

 (2+11) =13 : HAKİKAT-I MUHAMMEDİYYE, ÜMMET, KAYNAK

2 : ZÂHİR / BÂTIN ; AKL-I KÜLL / NEFS-İ KÜLL ; VARLIK/YOKLUK

(Bu oldukça kısa bir hikâyedir) : ÖZ’ e yakın olmanın ifadesi (padişah varmış) : Sultanlık/pîrîyet makamı (padişah yaşlanmış) : toprağa atılan tohumların artık meyvesini isteme vakti (kendinin ve ceddinin de, görevli tarihçi ve yazarlardan toplayarak yazmalarını istemiş) : hüviyet aranıyor (tek cilde indirilen bir sayfa üstüne dört kelime) : tevhîde (1’e) dayalı olan İslâm’ın (4 ile) remzedilmesi (“şimdi olmuş”) : kemâlâtın tasdiği (rahmetlik olmak) : mürşid ve müridin beraberce Allah’da ifna olmaları 

DOĞDULAR 

1) gayri irâdî olan beşer doğum 

2) seyr-ü sülûk çalışmalarındaki ölüm ve doğumlar ; değişimler

YAŞADILAR Elif’in remzettiği 28 harf ile 28 peygamberin yaşantısının hâle geçirilmesi

ÖLDÜRDÜLER “Lâ ilâhe illa Allah” ile Allah dışındaki her şey öldürülüyor

ÖLDÜLER 1) Gayri olan beşer ölüm

 2) Mürşid ve müridin birbirlerinde ifna olarak yokluğun tek varlık olduğu Hakk’da birleşmesi, can bulması

Bu hikâye ile, Sevgili’nin tanınmak, bilinmek arzusu ile sevilen olan bizlerde, Aşk’a, muhabbete olan seyranın, pîriyet makamından derviş-lere tenezzül ile, dış ve en geniş halkası olan nefs’i emmâreden, 18.000 âlemi, 28 peygamber mânâsını aşarak, sırat köprülerini aşarak, terkler ile içe, öz’e, yani tevhîde/vahdete değin yapılarak hâle geçirilmesi, akıl ve gönül birlikteliği ile ulûl’elbab’a varış menzil olarak verilmiş; pîriyet makamından biçilen hakîkat libâsının evlâtlara hâl olarak biçilip, dikilerek, giydirilmesi hedeflenmiştir. İfâdelerde Sultanlık makamınca vaktin tâyin edilmiş olduğu anlaşılmaktadır.

Seyr-ü sülûkda menzile varmak; dış ve geniş olan halkadan merkezdeki noktaya gelebilmek, 7 nefis mertebesi, 5 Hazarât-ı Hamse’nin aşılması; terk-i dünya, terk-i ukbâ, terk-i hestî ve her şeyi, terk etmeyi bile terk ederek kul olan İnsân-ı Kâmil’in /Ya Sîn’ in Allah’ın kendisi olduğunun; insanda fiiler, sıfatlar, esmâlar ile zâtının göründüğü idrâkına/hakîkatına varmaktır.

Gayri beşer hâle doğum ve yine gayri cesedin ölümü dışındaki her doğum ve ölüm, nefsi emmâre’den başlayarak, terk ettiğimiz her beşerî giyimden sıyrılarak maddeden görünenin mânâ olduğu anlayışına geçişteki ölüm ve dirilişlerimizdir; değişimlerimizdir. Doğan ceset ile bâkîliğin kazanılması; yaşamın ölümde, ölümün yaşamda; halkın Hakk’da, Hakk’ın da halk’da ifna olması ile mümkündür. Kesrette vahdeti şehâdet eylemektir. Dünya hayatında eğitim almak üzere O’ndan gelip O’na giderken, ölüm ve yaşamı ayırt etmek mümkün müdür? Maddede defalarca öldükçe Muhammedî nûr ile mânâda defalarca dirilmekteyiz. Er rahmân tecellîsi ve “ve nefahtü fihi min rûhi” âyeti ile toprak vücûda can verilip, ceset, bâtından zâhire çıkıp varlığı alıyor; er rahîm esmâsı ile de zâten hayatın olduğu yere üflenerek zâhirden bâtına yolculukla bu defa hiçliğe yol alınıyor ; “levlâke levlâke lemâ halaktü’l eflâk” ile Hakk’ta fani olunup, Muhammed’de can bulunuyor. 

İnşeallah, Pîrimizin/Şeyhimizin eteğinde, gayret, himmet, tevfik birleşimiyle kervanımız menzile ulaşır; duaların kabulü ile ölüp dirilerek Sevgili’nin arzusu olan nihai tevhîd hale geçilir: “La ilâhe illâ Allah, hüve Muhammedur Resullallah”

 “Eğer siz olsa idiniz kendi hayat anlayışınız içinde bu cümleyi nasıl düzenlerdiniz.” Hiçbir şeyi “ben düzenlerim” diyemem; zîrâ Allah’ın “nizam” ismi ile kurmuş olduğu düzen ne ise, düzenleyebilecek de kendisidir. Hakk’ın dışında düzenleyici/fâil yoktur. Bu yolda kervan içinde seyir hâlindeyken, vaktiyle “kendi hayatım” denilen emânetin hüve’ye ait olduğunun fark ve bilincine himmetlerinizle vararak, ancak ve ancak Allah’ın kurmuş olduğu kendi nizamı içinde kendi düzeni, bizden görünerek, yine kendisinin izlemesini zevk edilir. 

 Şeyhimize kavuşup rûhen canlandığımız andan itibâren birimsel/ bireysel hayatımız ölmüştür. Mürşid himmetiyle vardığımız bu fark ve bilinç, değerlendirme kaydına koyamayacağımız, beşer mantığının algıla-yamayacağı azamette bir lütufdur. Hamd Allah’a mahsustur. 

Allah-u âlem.

 Allah râzı olsun. 

 Hürmetle ellerinizden öperiz…

(71) Ve.. De…

Ve aleyküm selâm Terzi Babam, Bismillâhirrahmânirrahîm Terzi Baba’nın, lütfettiği “doğdular, yaşadılar, hikâyesinde” yaşlı padişah mânâda Efendi Baba, tatbîkatta Terzi Baba’nın pîriyet makâmına tenezzülü. Anlatım -4- safhayla, Tevhîd üzere -4- makamı “Lâ ilâhe illâllah hüve muhammeden resûlüllah” Kelime-i Tevhîd Kelimeyi Risâlet’i ile anlatmaktadır. Padişah atası itibârıyla tanım kazanmak ister. Arzu ilâhî beyan edilmiştir. Olay, irfân olunma muhabbetiyle başladı. Kendinden kendine ayna olması lâzım, bu da mülk âlemi denilen yerde yapılacaktır.

1) Doğdular ‘Şeriat Makamı’

2) Yaşadılar ‘Târîkat Makamı’

3) Öldürdüler ‘Marifet Makamı’ 

4) Öldüler ‘Hakîkat Makamı’

Tasavvufta biri beşerî, diğeri manevî olmak üzere -2- doğum vardır. Beşerî doğum insanın ebeveynin ürünü olarak dünyaya gelmesidir. Spermler, yumurtaya gelince yumurtanın salgıladığı asitle ölüyorlar. İçlerinden bir tanesi seçiliyor. (Spermlerin her biri ayrı fıtrat, hangisi ile ne olacağı bilinmiyor.) Seçici olan biri var. Müthiş bir plânın parçası olarak, sperm yumurtaya duhûl ediyor. Bir sperm, spermlerin hepsinin manevîyatını taşıyor. Cisim -40- haftada meydana geliyor. Göbek bağımız kesilene kadar Rabbimiz bizi besler. 

Manevî doğum, mürşide intisapla başlayan süreçtir. Bu doğumla mürid, doğan bir çocuğun, ebeveyninin bir parçası olması gibi, âdeta halîfesinin bir parçası olur. O’nun ahlâk ve özelliklerini taşır. 

Allah doğuma önce ölümle başlıyor, mevti halk etti sonra yaşam başladı. Zâhiren cismânî, manevîyatından dirilmiş doğdular.

Âl-i İmrân (3/59): “Doğrusu Allah katında İsa’nın ‘yaratılışındaki’ durumu, Âdem’in yaratılışındaki durumu gibidir; onu topraktan yarattı, sonra ( ol ) dedi, ( Kün feyekun ) O da oluverdi.” İnsanın oluşumundaki “anasır-ı erba’a” -4- unsur.

1) Toprak (Türab) (Terebe)- Varlık, Nefs-i emmâre, (Lâ ilâhe illÂllah)

2) Su (Mayi) (Abuhayat)- Yokluk, Nefs-i levvâme (Allah)

3) Hava (Nefes) (Nefahtü)- Hüviyet, Nefs-i mülhime (Hu)

4) Ateş (Nâr) (Yanar/yakar)- Hakk, Nefs-i mutmeinne (Hakk) Beşerî benlik, nefsî benlik, izâfî benlikten mânâya geçiliyor. “Ben gizli bir hazine idim bilinmekliğimi sevdim ve bu halkı halk ettim,” Hadîs-i Kudsî’sinde belirtilen, gizli hazine zuhûra çıktı ve bilindi, müşâhede edildi gaye tamamlandı.

Âdem (a.s.) ile başlayan Allah’ı bilme seyri, yavaş yavaş yükseldi. Mûsâ (a.s.) Tenzîh mertebesinde Allah’ı görmek istedi ise de, “sen beni göremezsin,” hitabı geldi. Mûseviyette firavundan kurtulurken mânâ şeriatı zuhûr ediyor. Âdem (a.s.)’da lâ iken Mûseviyete geldi mi ilâh, isimleri “esmâlar” çalışmaya başladı, ama şeriatı var. İsâ’yı çarmıha gerdiklerinden Hıristiyan olamadılar, tenzîhte kaldılar, teşbîh’e geçeme-diler. Mûsâ (a.s.), Muhammed (a.s.)’ı müjdelediğini anlatamadı, İsâ (a.s.)’ı müjdelerken aslında Ahmed’i müjdeledi. 

İbrâhîm’de (a.s.) Tevhîd zevki için ölme hâli var. İsim olarak tektir, kesrettir. Görünmesi ve mânâsı itibârıyla vahdettir. Vahdetin görünmesi risâletin ortaya çıkmasıdır. Lâ âlemlerde kevniyet olarak görünür. İsâ (a.s.) Teşbîh mertebesinde, Allah onu kendi katına yükseltti buyurdu. İsa (a.s.) da Farisîler sinagogla Mûsâ (a.s.)’ın kötü taklidinde kaldılar. Musevi Hıristiyan karışımı bir şey oldular. Lâ ilâh levhini yapamazsan illâ’ya gelemezsin. Râzı olan arzu budur. Bir şeyin öldürülmesi için, yaşama geçmesi lâzım. Yaşama geçen mülk edinmeyi, risâlet öldürür. İsâ (a.s.), Âdem (a.s.)’da tasavvur edilen gibi yok hükmündedir, aslı â’mâ denilen noktanın görünmesidir. Nokta -6– yevm üzere çizgiyi meydana getirir. Hüviyet -4- noktadan gözükür, aslı yuvarlaktır. İblîs Âdem’e -4-noktadan tesir eder, hidâyet üzere ilerlememize hizmet eder. Secde hâlindeyken küfür, nifak, şirk, inkâr bir şey yapamaz. Secdeden kafayı kaldırınca etki başlar. Secde Âdeme değil, Âdem için yapılır. İrfân olunma programının aslı budur. Vücûdumuzda tenzîh ve teşbîh makamını yaşayarak, Muhammediyyet’e geçeceğiz. 

İlim malûma tabidir, gizli olan görünür hâle geliyor. Dünya ahadiyetinin görünme yeri İnsân-ı Kâmil’in görünme yeridir. Cisim yönüyle ölmek ölüm değildir. Vücûd arzına inmiş olan Allah’ın halîfesi Âdem (a.s.) isimleri harekete geçirme noktasıdır. İkra tatbîkatı başlamıştır. Sözü dinlememe hâlinden, söz dinlemeye dönünce, öldürme olur. Kim ki bulunduğu mertebenin mânâyı hakîkatinden duyum alıyorsa, Hızır’dan (a.s.) alıyordur. Yapılan çalışmanın adı hamd’dır. Hızır (a.s.) tatbîkatını mânâyı Hızır yapmıştır. Her görünüm Muhammed’e aittir. Allah kendi ledün’ünden olana isim vermez. Muhammed’siz bir hamd olmaz. Muhammediyyet eğitimi yapılan her yerde görünen, Muhammedi- yettir. Lâ ilâhe illâllah = lâ ilâhe Mahammedün rasûlüllah, Allahın râzı olduğu arzusudur. Âdem diri, Allah bâkîdir. Biz diri ve bâkî olan Allah’la meşgulüz.

Mürşid ve mürid birbirlerinin elini öperek, mürşid ve mürid birbir-lerinde ifnâ oldular. Mürşid ve müridin birleşmesiyle, ne sen var, ne ben, var olan hakkın kendisidir.

Doğdular yaşadılar hikâyesindeki tefekkürümüzü, Yunus Emre’nin sözü ile bağlayabiliriz.

Sofiler Sohbet Gerek Doğdular, Ahilere Ahret Gerek Yaşadılar, Mecnunlara Leylâ Gerek Öldürdüler, Bana Seni Gerek Seni Öldüler, Allah râzı olsun. 

Hürmetle ellerinizden öperiz…

(72) Ya… Ça…

Ve aleyküm selâm Terzi Babam, Bismillâhirrahmânirrahîm. 

Kişinin bir Muhammedî Âdem gönlüne mülâki olması o kişinin doğumudur. Yaşadılar kısmı da bu yolda yürümesidir. Kişinin nefis terbiyesindeki makbul olmayan durumların ortadan kalkması da öldürdüler kısmıdır. Ve en sonunda bu makbul olmayan durumlardan tamamen kurtulup benliğini tamamen ortadan kalkması da öldüler kısmıdır.

Allah râzı olsun. 

Hürmetle ellerinizden öperiz… 

(73) RE: ÖDEV (Doğdular, Yaşadılar, Öldürdüler, Öldüler.) El…. Ha…. 10 Şubat2013 11:55:25

Aleyküm selâm El….. Kızım. Gönderdiğin yazına baktım, okudum. Oldukça güzel olmuş, ellerine, diline sağlık. Diğer yazılar da oldukça geldi. Seninkini de dosyasındaki yerine aktaracağım, sonra hepsi birlikte bir kitap olup herkese göndereceğim. Böylece herkes herkesin idrâk ve anlayışlarından istifâde etmiş ve bütün bunlardan daha gelişmiş bir bütün akıl meydana çıkmış olacaktır. 

Belirttiğin adresin gerçekten ilgi çekici. Sadece onlardan dahi bağlan-tılı bir yazı ortaya çıkar. Bu âlemde hiçbir şeyin tesâdüfî olmadığı burada da görülüyor. Daha o zamandan âdeta yol haritası belirtilmiş ancak vakti geldiği zaman anlaşılıyor. Zorda ve kolayda her zaman (Heze min fazlı rabb'i) Herkese selâmlar. Nüket Annen’in de selâmları vardır. Hoşçakal. Efendi Baban. 

************* 

FoF Selâmün aleyküm, Çok kıymetli Efendi Babacığım, ne tür cevap olursa olsun hepsi makbulümüzdür sözünüzden aldığım güç ile birşeyler yazmaya çalıştım… Sağlığınıza dua eder, en içten saygı ve muhabbetlerimle sizin ve Nüket Annem’in ellerinden öperim.

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Formun Üstü Formun Üstü1. BÖLÜM.

Gönderildiler, sahiplendiler; döndürüldüler, teslim ettiler.

Sevildiler, gönderildiler; uyudular, uyandırıldılar.

Doğdular, unuttular, tattılar, bildiler.

Düş idiler, gerçek sandılar; uyandırıldılar, anladılar.

Doğdular, ayrıldılar, öldüler, kavuştular.

Gönderildiler, denendiler, döndürüldüler.

Yukarıdaki gibi birçok cümle aklımıza gelirken, hikâyeyi okuduğum ilk anda ‘'tamam bu!’’ dediğim tek bir ifade vardı: (LÂ İLÂHE İLLÂLLAH!) Muhakkak ki geniş idrâk ve gönül sahiplerinin ciltler dolusu kitaplar yazdığı bu ifade ile ilgili, aşağıların en aşağısında olan benim yazabileceğim, alıntı üç-beş cümleden fazla olmayacaktır. Anladığım o ki her şeyin özünde Kelime-i Tevhîd gizli. Doğum, ölüm, yaşam, varlıklar, olaylar, öfke, sevinç, sevgi, kıskançlık gibi hâlden hâle giren duygular, beynimizi hiç boş bırakmayan çeşit çeşit düşünceler, bize gösterilen ya da görmemiz istenen her oluşum, tek bir şeyi tesbîh etmekte hâl dilleriyle… “Lâ ilâhe illâllah.” İlâhlar yok, sadece Allah … Ayrı ayrı var gördüğün hiçbir şey yok, sadece ALLAH. Gizli hazine iken bilinmekliğini istediği için bu halkı halkeden Allah!... Kendi varlığından başka bir varlık olmadığı halde vehim nûruyla Hakîkat-i Muhammedî’yi kendinden ayırıp var kabul eden, bilinmekliğini sevmesi ile ilk oluşum olan Aşk neticesinde O’na “Habîbim’’ diyen, bir diğer perde ile Esmâ âlemi denilen büyük hayâl âlemini zuhûra çıkaran, ve kendinden perdelene perdelene kendinin bilinebileceği en değerli mekân olan Şehâdet âlemini zuhûra getiren ALLAH! Ve bizler… Aşağıların en aşağısına atılırken, en güzelin içinde var olduğumuzu unuttuğumuz, “ben sizin Rabbiniz değil miyim?” sorusuna, “kâlû belâ,” (“Rabbimizsin”) diyerek ant verdiğimiz halde, zâhirde doğum olarak algılanır iken aslında dünyaya gelirken ölü hükmünde olduğumuzun farkında olmayan, ayniyetinden ayrılmanın acısıyla ağlayarak gözlerimizi bu dünyaya açtığımız günden itibâren çevre ve bedensel kayıtlarla kayıtlanarak ve “vücûdike zenbike” hükmü ile et ve kemik bedenlerimizin bize en büyük perde olduğu, var olanı yok, yok olanı var görerek vehmin zulmeti ile baktığımız şeyde Hakk’ı değil halkı gören bizler… Tâ ki Allah nasip etsin de bir Mürşid-i Kâmil bize Mâide sofrasından yedirsin, Kevser suyundan içirsin. İlm-i İlâhi ile bizi uyandırsın da gerçek doğumun farkına varalım.

“Ne var âlemde o var Âdemde,” hükmünce zâhirde olan tüm şeylerin bâtınımızda olduğunu düşünürsek, Peygamberimiz’e (s.a.v.) gelen tüm hitâbların bizim özümüzdeki Hakîkat-i Muhammediyye’ye de geldiği sonucuna varırız. Bu durumda; “Yâ eyyühel müddessir (müddessiru). Müddessir 1. Ey (esvabına) bürünmüş olan!” denilen Peygamber Efendimiz (s.a.v.) olmakla birlikte, aynı zamanda bu âyeti okuyandır. Âyet ona o anda nâzil olmaktadır. Nâzil olunan kişi, “beşerîyetinden soyun, ayrı ayrı gördüğün varlıklar Hakkın kendisidir… vehmin zulmeti ile hakîkatini örtme,’’ îkâzını duyarken, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) “Ümmetim hakkında en çok korktuğum şey; Allah’a ortak koşmalarıdır. Ben güneşe, aya ve puta tapacaklarını söylemiyorum. Fakat Allah’dan başkası için yapılan amelleri ve gizli arzuları kastediyorum,” sözünü de hatırlar. Kâfirûn Sûresi’ni örtücü durumunda olan vehmi benliğine okuması gerektiğini idrâk etmeye, ‘‘Estağfurullah el azim ve etübü ileyh,’’ derken, ‘‘vehmi benliğimi ört Allah’ım, dönüşümüz sanadır, ’’ diye düşünmeye başlar.

“Kûl hüvallahu ahad Allahüssamed,” âyeti ile Allah’ın kendisini Ahad; yani sonsuz sınırsız Tek olarak tanıttığını fark ederiz. Bu sınırsızlığın içinde bizlerin yerinin ne olduğunu sorgulamaya başlarız. Allah’ta olduğumuz, O'ndan gayrı olmaz iken aynı da olmadığımız, Allah’ın ’’An’’ da düşündüğü, “kün feyekün,” dediğinin Ef’al âleminde sûretlenen ilmi olduğu bilgisini yine İhlâs Sûresi hatırlatır bize, ‘‘lem yelid velem yüled’’ ifadesi ile… O doğmamış, doğurulmamıştır derken ahadiyet mertebe-sinden ef’âl âlemine zuhûrun bilgisi saklıdır âdeta… Doğmak doğurulmak kesreti düşündürür bize. Doğan ve doğurulanlar vardır ve doğmamış ve doğurulmamış tespitini yapan ayrı varlıklar... ‘‘Ve lem ye kün lehu küfüven ahad’’ âyeti ile de tekrar Ahad olduğunu vurgular Allah(c.c.)…

Ahadiyet mertebesinde en güzel biçimde halkedilen insanın aşağıların en aşağısına, ef’âl âlemine, indirildikten sonra, tekrar Ahadiyet’e ulaşmanın çabası içinde olması gerektiği Sâd Sûresi ile ve bir îkâzla hatırlatılır bizlere; SÂD 82-83 de iblîs dedi ki: “İzzetin adına yemin ederim ki; bütün kullarına yollarını şaşırtacağım, ihlâslı kulların hariç olmak üzere…”

 “Biz gökleri ve yeri ve aralarındakileri Hakk olarak halkettik” âyeti ile her şeyin Hakk olduğu açık seçik ifade edilirken, eksik gördüklerimizin ancak bizim bakışımızdan, beşerîyet algılarımızın eksikliğinden, kayıtlanmış düşünce ve gafletimizden olduğunu fark eder, tövbe eder, Allah’ı ötelere atıp tenzîh etmek yerine yanlış ve eksik görüşten kendimizi tenzîh etmenin gayreti içine gireriz.

 “Allah var idi, O’nunla birlikte hiçbir şey yok idi” hadîsi de dikkat çekicidir. Hz Ali’nin “El’an’’, şimdi de öyledir” ifadesi “Lâ ilâhe illâllah’’ lâfzının şerhidir âdeta.

 “Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhil aliyyil azîm,” yani, “Güç ve kuvvet sadece Yüce ve Büyük olan Allah’ındır,” dedikten sonra kendimiz-de güç ve kuvvet olduğunu zannetmenin Hakk’a zulüm olduğu ve bundan kurtulmanın yolunun mülkünde gayrıyı koymamak olduğu bilgisi gelir risâlet mertebesinden…

“Hüvel evvelü vel âhiru vez zâhiru vel bâtın (bâtınu), ve huve bi kullişey’alîm (alîmun).” “O İlktir sondur zâhirdir bâtındır,” âyeti ile ayrı ayrı varlıklardan söz edemeyeceğimizin ve her şeyin O ve tek şey olduğunun, Hakk’tan gayrı olmadığının hatırlatıldığını düşünürüz biz unutanlara…

Yaşam boyunca karşılaştığımız iyilik ve kötülükler, sıkıntı ve rahatlıklar, doğum ve ölümler, sahiplenme ve kaybedişler nedir? Neyi görmemiz istenir bizim için tasarlanan ömür sahası içinde OKUnası onca hallerde? İşiten, gören, bilen, söyleyen kimdir? Bu İlâhî senaryoda herkes rolünü yaparken; “Fe eynemâ tuvellû fe semme vechullâh (vechullâhi),” “nereye dönersen dön hakkın vechi ordadır!” âyeti seslenir bize her rolden. Hz. Mûsâ’ya ‘‘len terani’’ denilirken, Muhammed (s.a.v.) ümmetine Cenâb-ı Hakk’ın en büyük ikramını idrâke çalışır gönüllerimiz, şükrederiz sevinçle!

“İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn (râciûne).” (Biz Allah içiniz ve yine O'na döneceğiz.)

2. BÖLÜM

Bundan birkaç sene önce Terzi Babam’dan dinlediğim Neml Sûresi’ nde, yaşadığımız her durumda şu âyeti okumamız tavsiye ediliyordu: ‘‘heze min fazlı rabbi.’’ O gün eşimle tartışmış, bu durumu fazla da ciddiye almamıştım. Her gelen Hakk’tan düşüncesiyle nefsimi, âyete de sığındırmanın huzuru ile âyeti tekrar ede ede uykuya dalmıştım. Rüyam-da Terzi Babam, “bu âcizliktir,’’ diye sesleniyordu bana... Duyduğum şaşkınlık, yapılan hatadan duyulan pişmanlık, ödevini eksik yapmış bir çocuğun öğretmeni karşısındaki mahcubiyetine benzer bir hal, hatamın gösterilmesinin verdiği sevinç ve güven gibi karışık duygularla yatakta doğrulmuştum. Neydi âcizlik olan?

Daha sonra sohbetin âyetle ilgili bu bölümünü, dikkatli bir şekilde tekrar tekrar dinlemiştim. Şu bilgiler netleşiyordu gönlümde… İletişimde olduğumuz her kim veya ne varsa ister hal ister idrâkle söylemiş olsunlar onlara “heze min fazlı rabbi” dedirtecek fiiller ortaya koymamız, onlara gelen faziletin Rabbin emri ile bizim elimizden ortaya çıkması için çaba harcamamız gerekiyordu. O gün yaşanan hâl pek böyle olmamıştı. Nefsime eksi gelen fiillerden dolayı karşı tarafa da zorluk yaşatmıştım.

Karşıdan gelen fiiller ister lütuf, ister zorluk olsun, onu tabiatımıza değil de rûhumuza uydurabilmek, cesedi rûh eylemek ve rûhu cesedin hükmü altından çıkarmak gereği anlatılıyordu.

Eksi olarak gördüklerimizin yanında başımıza gelen öyle çok lütuflar vardı ki, bunları bilip, her an ve her nefeste “heze min fazlı rabbi” diyerek şükretmemiz öğretiliyordu. Hâle şükretmemiştim belki!

Hâlbuki, Yüce ALLAH’ın (c.c.) bana öyle lütufları vardı ki, her duama karşılık, verendi. Şer’î kurallara çok fazla uyulmasa da Allah inancını taşıyan bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiştim. Bu bir lütuftu. Helal kazançla geçinilirdi. Cennet cehennem kavramları öğretilmişti. 

O zamanlar hisettiklerimi düşünürüm bazen gülümseyerek; sevaplarını arttırmak telaşıyla nasıl bir iyilik olursa onu yapmaya çalışan o çocuğu…

11-12 yaşlarında: “Şu an yaşayan herkes çok şanslı. Bizden öncekiler gibi biz de her an ölebiliriz, sonsuz bir cennet hayatı için yaşadığımız günleri iyi değerlendirmeliyiz,’’ diye sık sık düşündüğümü hatırlarım. Okulda Çanakkale Savaşları’nda, Kurtuluş Savaşı’nda verdiğimiz binlerce şehitten bahsedilirdi. En yüksek makam olduğunu öğrenmiştik şehitlik makamının. Ne şanslı insanlardı şehitler. “Bir savaş olsa ben de ölüme gider miyim?” diye kendimi tartar, “evet giderim,” derdim çocuk gönlümden… Tabi nereden bilecektim o zaman en büyük savaşın insanın nefsiyle yaptığı savaş olacağını. “Hadi bakalım şehit olmak istiyordun, ver savaşını bakalım, kolay mı olur sandın şehitlik,” diyeceğini Rabb’ül Âlemîn’in.

Ömür hızla geçiyordu. Okul hayatı, meslek hayatı, evlilik, eş, çocuk-lar derken 35’li yaşlara gelinmişti bile. Ve ben bu ömür sermayesini iyi değerlendiremediğimi görüyordum. Gönlümde boşluk ve sıkıntılar vardı. Ne yapmalıydım? O’na nasıl daha iyi bir kul olabilirdim? Kendimi O’na nasıl sevdirebilirdim? Hayatıma neleri dâhil etmeliydim? Tabi o dönem-lerde tarikat, mürşid, mürid kavramlarının anlamlarını dahi bilmiyordum. İyi bir kul olmanın yolunun, Allah’ın yap dediklerinin yapılması, yapma dediklerinin yapılmaması olduğunu ve bu yolda en güzel öğreticinin Kûr’ân olduğunu düşünüyordum. Bu düşünceyle Kûr’ân-ı Kerîm’i meâlinden okumaya, dua âyetlerini, emirleri içeren âyetleri kendime göre toparlamaya, bir deftere yazmaya başlamıştım. 

Bu defteri çantamda taşırım, “ara ara okur, eksikliklerimi belki fark edip hâlimi daha güzel yapmak için gayret ederim,” diye düşünüyordum kendimce. Sayfalar dolusu âyet yazmıştım. Böyle bir uğraş içerisindey-ken ablam S… İ…. bana yeni tanıştığı tasavvufla ilgili bazı şeyler anlatmaya, öğrendiklerini benimle paylaşmaya başlamıştı. Konular ilgimi çekiyor, ancak duyduklarım hep havada kalıyordu. Bulduğum birkaç kitabı okumaya çalışmıştım. Zikir ve tesbihlerin öneminden, beyindeki açılımlardan bahsediliyordu. Ben de bir mürşidin tavsiyesi olmadan çekilen zikirlerin tehlikeli olduğunu bilmeden, kısa bir dönem “Allah” esmâsını zikretmeye başlamıştım. Bu yolun tehlikesini sonradan Terzi Babam’dan öğrenecektim…

Zül celâli vel ikram olan ALLAH...

Ablam S… İ…. bir Mürşid-i Kâmilden, vekili aracılığı ile ders almaya başladığını söylemişti. Terzi Babam’ın ismini ilk o zaman işitmiştim. Tekirdağ'daymış kendileri. Bir tevâfuktu. Seneler önce çıkılmıştı memleketten… Bunun için mi bir sıcaklık akmıştı gönlüme? “Ben de ders alabilir miyim?” demiştim ders almanın ne olduğunu sadece tahmin ederek. Böylece vekili E…. A…. Bey’i arayarak ben de Terzi Babam’a bağlanmış ve ilk dersi almıştım.

İlerleyen zamanlarda bu bağlanışın başıma gelen en büyük ikram olduğunu anlayacaktım. Cenâb-ı Hakk’a ne kadar şükretsem azdır. Beni en güzel bir öğretmenle buluşturdu. Allah, yolundan ayırmasın. “Heze min fadlı rabbi.”

************* 

ADRES: El…. Ha….. 

Ö….. H….. İl….. Ok….

Zeytinli m…….                              

53 nolu cadde

N….. m….. Camii yanı 

Şe……- Ga……

Bir dönem oturduğum lojmanın adresi ise şöyle idi:

Ö….. H….. İl….. Ok…. Lo…..

Zeytinli m…..                              

114 nolu cadde. 

Şe……- Ga……

53 nolu cadde ile 114 nolu cadde birbiriyle dik kesişmekte, kesiştiği yerde bir Cami bulunmaktadır.

16 yıl önce ta’yînimin çıktığı ve halen çalıştığım bu 18 derslikli okulun adresinde geçen ifadeler, zamanı gelince Terzi Babam’a intisâb ede-ceğimin bir işareti miydi?

El…… Ha….. Ga…… 09.02.2013 

(74) RE: dosya (doğdular, yaşadılar, öldürdüler, öldüler.) Ay….. Öğ….. 10 Şubat 2013 11:56:22

Hayırlı günler Ay…… Kızım. Yazını indirdim, okudum. Oldukça güzel olmuş, ellerine, diline sağlık. Dosyadaki yerine aktaracağım. Epey yazılar oluştu. Ben de onları kendi kitabında düzenlemeye başladım, bittiğinde herkese göndereceğim inşeallah. 

************* 

Selâmlar   Efendi Babacığım ve Nüket Anneciğim, saygı ve sevgi-lerimizle ellerinizden öperiz. 

************* 

HAYAT(doğum+ölüm) Hayatın en önemli olaylarından biri doğum, diğeri ölümdür. Aslında Tebâreke Sûresi 2. âyetinde “Ellezi halâkal mevte vel hayate liyeblüveküm eyyüküm ahsenü amelâ, ve hüvel aziyzül gafur” insanların doğduğunda ölüm sürecinin başladığını Rabbimiz belirtiyor. Dünya kurulalıdan beri yeryüzünde canlı görüldüğünden beri ölüm o zaman başlamıştır. Tek canlı kalmadığı zaman ölüm mahlûku bitmiştir. Ölüm bir anda oluşan bir şey değildir. Ölüm sahnenin kapanması, kişinin öldüğü anı bir anda oluşan süreç değil. Ölüm kişiyi öldürmedi; daha hayattayken gerçekleşiyor Normalde bize ölümü yaşamın karşıtı olarak düşünmeyi öğrettiler. Ölüm olmadan yaşamın mümkün olmadığını, ölümün yaşamın var olmasının sebebi olduğunu yeni öğrendik. Aslında onun yüzünden yaşam kendini her an yeniliyor. Eski yapraklar düşüyor, yeni yapraklara yer açıyorlar. Bir kapı kapanıyor, öteki derhal açılıyor. Ölümün de süresi olan bir mahlûk olduğu belirtilmiş ve Efendimiz’in (s.a.v.) bir hadîsinde: “Kıyamet günü ölüm koyun sûretinde gelir. Koyun cennet ve cehennem arasında boğazlanır ve artık ölüm yok olur (aklımda kalan özet yorum, hadîs-i şerîfin tam metni değil),” belirtilmiştir. Ölüm yaşayanların üzerinde süreçtir. Süreci olan bir şeydir. Mahlûktur. O halde ölüm denen mahlûk “nefsi emmâre ve levvâme” üzerinde geçerlidir. Doğduğumuz zaman ölüyoruz. Ve bu arada “ölmeden evvel ölünüz” hâline gelinceye kadar ölüm süreci devam ediyor. Ölüm süreci kıyamete kadar devam edecek.

Doğduk nefes aldık, öldük nefes verdik. Nefes alıp verme hayatın ritmidir. Seyr-ü sülûkte Terzi Babamız (nefesi verdiğinde fenâfillâh, nefesi aldığında bakâbillâh) nefes seyri olarak; âlemde de çok seri olarak yaşanan her an yaşanan doğum ve ölümü “anlık seyr” olarak, “madem ki bu seyirler yapılıyor, o halde bilinçli olarak yapmaya ne mâni vardır?” diyerek de muhteşem şekilde ifade etmişlerdir. Cenâb-ı Hakk öğrendiklerimizi idrâk etmemizi, hâl etmemizi nasip etsin. Hepimiz her an doğup ölüyoruz. Algılarımız bunu tespit edemiyor. Mevlânâ Hz.’leri, üzerinde ateş yanan çubuğu hızla sağa sola hareket ettirdiğimizde ateşin sürekli yandığı izlenimi uyandırdığını söyleyerek bu örnekle bunu bize açıklıyor. Âlemin ve kendimizin devamlılık üzere olan bir hayatın içinde olduğumuzu ve öyle yaşadığımızı zannediyoruz. Elektrik kesik kesik geliyor. Biz aydınlığı tespit ediyoruz. Sık halde ölüp diriliyoruz. Hep yaşadığımız anı tespit ediyoruz.

Buraya kadar olanlar bütün âlemde geçerli husûslar. Bir de bizi ilgilendiren özel yönü var. Acaba gerçekten dünyaya inebildik mi? Âdemî mânâyı beden mülküne indirebildik mi? Yoksa sûret üzerinde etkili olan doğum-ölümle mi ilgiliyiz?

Rabbimiz Yâ’sîn Sûresi 12. âyetinde “innâ nahnü nuhyil mevta” hükmünce, bir İnsân-ı Kâmil’in elini tutup dirilmemizi istiyor. Cenâb-ı Hakk’ın izniyle bu âyetin tahtına girersek bizim de dirilmemiz gerçekleşir. Doğum-ölümün hakîkatine erebiliriz. Gerçek doğumumuz başlamış olur.

Âl-i İmrân 3/185 ”külli nefsin zaikatül mevt” (her nefs ölümü tadacaktır), hem ölümü bildiren hem de ölüm yok diyen, insanın ölmediğinin delili olan âyet. Yani ölümün olmadığı ölümü bildiren âyet. Ölümün hakîkatini bildiren âyet.

Doğum ve ölümün de her mertebede ifadesi vardır. Hakk’ta bâkî olanlar ölümü zevkle tadarlar. Bu kimseler ölmezler, çünkü ölmeden evvel ölüp bu dünyada iken Hakk ile ve Hakk’ta dirilmişlerdir. Biz beden olmadığımız için bunun dışına çıkmışsak, arabadan inme gibi olağan hâdise oluyor.

Allah ismi zıtlıkları birleştirir. Doğum ve ölüm iki zıt birleşince Allah isminde sonsuzluk olur. Her esmâ zıttıyla kâim, doğum ve ölüm birbirini tamamlıyor, birbirinin içinde. Doğduk aslında öldük; öldük aslıda dirildik. Efendimiz, “ölmeden önce ölünüz,” diyerek bir bakıma “dünyadayken ölümü öldürünüz,” diyerek bize rahmet olmuştur. Peygamberimiz “cevamiül kelim” olduğundan sözlerini her mertebeden sonsuz mânâlarda değerlendirebiliriz.

“Doğdular, yaşadılar, öldüler” cümlesi sırf padişahın değil, herkesin ortak kaderi olan kelimelerdir. Her mertebelerden de değerlendirilebilir. Kendi hayat anlayışım içinde bu cümleler Zât-ı Mutlak’ın âlemde ilk olarak faaliyete geçen sıfatı “HUB” yani muhabbet sıfatı olduğunu idrâk ettirdiler. Olmakta olanı anlamaya çalışıyorlar, olanın olması gerektiği gibi olduğunu, kendilerine ait bir varlıklarının olmadığını öğrendiler, idrâk ediyorlar. Hayatlarının Hakk’ın hayatı olduğunu öğrendiler. Zıtlıkları tevhîd etmeyi öğreniyorlar. İlm-i İlâhi ile dirilmeye çalışıyorlar. Cenâb-ı Hakk’ın mertebeleri olduğunu öğrendiler, hayâl ve vehimden kurtulma yollarını öğreniyorlar, şeklinde eklemeleri yapabilirim. Özet bir kelime istenirse hûb ve sevginin ilme dönüşmesi “irfân” beni en çok etkileyen kelimelerdir. Neden hûb denirse kime baksam ne yana dönersem döneyim herkesin her şeyi sevdiğinden yaptığını görüyorum. Aslında herkesin sevdiği de farkında olmasa bile Allah’tır. Şarkılar onu anlatıyor. 

Türlü sûretlerde sevilen O. Seven O. Cenâb-ı Hakk’tan ayrı olma yanılsaması kalktığında sevgi ortaya çıkıyor. Sevgi doğuştan geliyor. Ama dünyanın ve toplumun hipnozuna girdiğimizden o hûb, muhabbet çarpıtılmış halde nefret, öfke şeklinde çıkıyor. Her şey İlâhî aşkın tezahürü. Ve ya bunu hissedemeyenlerin bunalımı. 

Çocukluğumu çok güzel yaşadım. Fakat çocukluğumda bana hâkim duygu anneme olan aşkımdı. Annemi neredeyse ergenlik çağına kadar büyük bir aşkla sevdim. En küçük kardeşimin doğacağı zaman öleceği söylenmişti. Gece gündüz ölmesin diye dua ederdim. Bu sevgi beni aslında hakka akort ediyordu. Mecaz hakîkatin köprüsüdür demişler. Başıma gelenleri şimdiki irfâniyet bilgisiyle değerlendiriyorum. Bu doğa daha sonraları irfân eğitimiyle dengelendi. Nefsânî sevgiler, esmâlar, ilgiler hakîkatine çevrilmeye çalışıldı. Duygularımın çoğu alındı gibi. 

Çok şanslıyım, Cenâb-ı Hakk gerçek Hakk sohbetleri dinleme; sohbetlerin nûrundan, mânâsından, rûhundan faydalandırma, bunların sonucunda kapasiteme göre kendini tanıma imkânlarını sağlıyor. Yolla-rımı açtı. Bundan sonra da açar İnşeallah. Sonsuz şükürler olsun ya Rabbim! Nefesi rahmâni sürekli üfleniyor Efendi Babamlar’la karşılaştıktan sonra hayatım huzurlu bir hâl aldı. Efendi Babamlar’la karşılaşmam bir Berat Kandili gecesi oldu. Kelime-i Tevhîd kitabına başlamışlardı. Hemen oracıkta Rahmân Sûresi ve yeni çıkmış Kelime-i Tevhîd kitabını hediye ettiler. 

Efendi Babacığım ve Nüket Anneciğim, sizleri ilk gördüğümde Hz. Ali’nin (r.a.), “ilim bir nokta idi cahiller onu çoğalttılar,” sözü içimde sürekli yankılandı.

Kendini keşfetme yolculuğunu Efendi Babamız’ın ve Nüket Annemiz’ in manevî rehberliği altında huzurla yapıyoruz.

Efendi Babacığım ve Nüket Anneciğim sizlere çok teşekkür ederim. İki ellerinizden öperim. Sağlık sıhhat ve afiyetler dileriz. Allah sizlerden râzı olsun. 

(75) RE: TEFEKKÜR ÇALIŞMASI. 

Se….. iy….. 10 Şubat 2013 16:29:12

 Hayırlı günler Se... Kızım. Yazılarını gelen mail‘inden açtım, okudum. Oldukça güzel olmuş, ellerine, diline sağlık. Şimdi dosyasına aktaracağım. Gördüğün gibi kişilere biraz ufuk açılınca, kişilerde o ufku kendi ufuklarıyla birleştirip kıyaslar da yaparak yepyeni ufuklara ulaşabiliyorlar. Bütün bunları bir dosyada tevhîd edip tamamladıktan sonra herkese göndereceğim. Böylece herkes herkesin ufkundan idrâk ve  irfâniyetinden istifâde etmiş, birliktelik üzere bir bütün akıl ortaya çıkmış olacaktır. Dünya, âhiret her işinde başarılar dilerim. Gelen yolcunuzun kendisine ve çevresine hayırlar getirmesini, giden yolcu-nuzun da kendisine kabir rahatlığı yaşamasını,  arkada kalanlarına ise sabırlar dilerim. Âdeta yazının mevzû sanki fiilen yaşanmış gibi olmuş. Herkese selâmlar. Hoşçakal. Efendi Baban. 

************* 

1.bölüm: Doğdular, yaşadılar, öldürdüler, öldüler.

İnsanın doğumundan ölümüne kadar geçen zaman dilimi için ciltler dolusu yazılanları özetleyen bir cümle, bu öz anlatımı beğenip tercih eden bir padişah, ve padişahın onayladığı bu cümle yerine, “hayata bakışınız doğrultusunda, siz nasıl bir cümle kurardınız?” sorusu... Hikâyenin sonunda bize sorulan bu soru ile karşılaşınca, tefekkürümüz cümlede geçen her bir kelimeyi ve bu kelimelerin mânâlarını birçok yönden ve yerden düşünmeye sevk ederek, önümüze birçok soruyu ve cevâbı çekip getirdi..

Doğdular ifadesi ile düşündük, doğum nedir diyerek. Doğum denilen olgu nasıl anlaşılmalıdır? Bâtının toprak elbisesini giymesiyle vechini şehâdet âleminde göstermesi doğmak mıdır? Her mertebe ve her âlem için bir doğumdan söz etmek mümkün olabilirken, “kün” emrinin dilenmesi ve “feyekün” ün gelmesiyle ilminde ilmiyle gerçekleşen doğum ilk midir? Doğmak olgusu için öncelik ve sonralık söz konusu mudur? Hz. Ali’nin ”el’an kemâkân” ifadesini düşündüğümüzde... 

Fiiler âlemi olan şahâdet âlemine doğan olarak adlandırılan varlık bu âlemde yüzünü göstermesiyle perdelerin tamamlanması gerçekleşerek aslından, özünden perdeli olması, özünü unutması ve aşağıların en aşağısına, uzakların en uzağına atılması hâliyle, dirilmeyi bekleyen, ölü hükmüne giren midir ki, ikiz kardeşi olan Kûr’ân ile buluşmasıyla ancak dirilmesi mümkün olacaktır. Ve ilk emirdir gelen, “ikra” sözüyle. Okuması istenir, hem enfüste hem âfâkta, ve okumanın görmek yaşamak olduğuna dikkat çekilir, “Âyetlerimizi âfâkta ve enfüste onlara göstereceğiz,” âyeti ile. Esfel-i sâfiline atılması, uzakların uzaklarına gönderilmesi, gayriyetiyle ölü hükmüne sokarken, ancak uzakların uzak-ları olan bu âlemde “kün” emriyle dilenenlerin seyri, müşâhede ile şâhid olunması, gayriyetinde ayniyetini yaşaması mümkün olabildiğinden, hakîkatiyle doğabilmek ve perdeleri tanıyıp, perdeyi ve ardındakini görebilmek için gerekli ve çok değerli olan bu âleme getirilmeyi doğum olarak da düşünürüz. 

Yaşam nedir? “Kün” emriyle nasıl olunması istendi ise, istenilen hâle uyarak dilenilen özelliklerin tecrübe edilmesinden ibaret midir yaşamak? Tecrübe eden kimdir? Sınırsız ve sonsuz “Ol” diyen ile sınırlı ve kayıtlı Ol-an hangi yönüyle ayrıdır hangi yönüyle aynıdır? Perdeleyen perdeden ayrı mıdır? Perdeleri açmak denilen perdeleri görmekten ibaret midir? İsim ve sıfatları olarak görünen her bir perde, perdeyi görebilen için zâtının özelliklerinin seyredilmesinden başka bir şey midir?

Zâhiren bu bedenin varlığının devamı “Hay” oluşa işaret ederken, hakîkatinde var olanın idrâkine sahip olmayan için ölü hükmüdür geçerli olan, hakîkatte hay oluşu ifade etmek hangi hâl içinde olmayı gerektirir? Sırın sırrının sırrı, özün özünün özü aşk ise, bilinmekliğini dilemesi bir yönüyle sevilmekliğini dilemesi ise, yaşamak denilen, değerli kılındığının, sevildiğinin, ilgisiyle var edildiğinin idrâk neşesi içinde şah damarından yakınlığıyla, kayıtlı özelliklerinin açığa çıkarıldığı âlemde, her şeyin, bir yandan O’ndan ayrı olmadığının ayniyetini yaşayıp, bir yandan da, kayıtlı sınırlı özellikleri taşıyan hiçbir şeyin, sınırsız ve sonsuz olan O olmadığı gayriyetiyle ayrılığının getirdiği yalnızlığın yanışını taşıyarak “İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi raciun” (biz Allah içiniz ve ona dönücüleriz) âyetine sığınmak mıdır?

Zâhirde HAY olan için kullanılan yaşamak ifadesi, hareket devinim, dinamiklilik olarak ifade edilirken, hareketliliği sağlayan fiillerin oluşumunda etkin olan ise düşünceler ve duygulardır. Beynin fiili olan düşünceler, davranışlara yön vermesi yönüyle, yaydan fırlamış ok gibi sahibine attığı okun sonucunu yaşatırken, sonucundan mesul tutar. Düşünceler ve mânâları hissediş şekli olan duygular, her an yenilenerek değişen, bir yandan ölürken bir yandan dirilen hâliyle, doğum ve ölümün, iç içe olduğuna, tekliğe işaret eder.

Bâtınını, hakîkatini idrâk edemeyen, kendini sadece giydirildiği toprak elbiseden ibaret sayar ve bu elbisede her açığa çıkanda ben demesiyle, tasarruf gücüne sahip olan olarak, zâhirini düşünür, zâhir hayatın sâhibi olduğu inancını taşır, enfüste böyle olduğu gibi âfâkta gördüklerinde de durum böyledir. Oysa idrâkteki değişimi yaşayan için durum tam tersine dönüşür, mülkün gerçek sahibini bilir, ve zâhirin, bâtının özelliklerinin açığa çıkabilmesi için var olduğunu anlar, bu idrâk içinde yaşamasıyla da irâdeyi teslim eden olup, bâtının farkındalığıyla “Sen” diyerek mülk de açığa çıkanlarda sahipsizlik hâliyle ölüdür. Sahipsizlik hâliyle ölü iken, asıl sahibin müşâhedesi ile ise “şehâdet ederim ki” diyerek bâtından gelen “Ben” diliyle bu çok değerli âlemde zâhirinde de dirilendir aslında. Bâtına giydirilen zâhir ve zâhirin var olma sebebi olan bâtının birliğini yaşayarak.

Öldürdüler, öldüler ifadesiyle düşünürüz öldüren, öldürülen, ölen kimdir, ölüm nedir? Toprak bedenin fiiler âleminde dilenilen süresini tamamlamasıyla, dileyenin o birimdeki kayıtlı varlığını çekip, bâtın için varedilen zâhirde görünenin, aslı olan toprağa dönmesi midir ölüm? Asıl gaye olan diriliş için bu âlemde öldürülmesi gereken nedir? Diriliş idrâkdeki değişim ile gerçeleşiyorsa hangi idrâktir öldürülmesi gereken ve hangi idrâktir doğacak olan. 

Doğdular, yaşadılar, öldürdüler, öldüler. İfadesi tüm bu düşünülenler doğrultusunda farklı yerlerden bakış itibârıyla birçok başka kelimeler kullanılarak kurulacak farklı cümlelere dönüşebilir.

Olması dilenilen kün emriyle dilendiği özellikleri duyup, bu özelliklere uyarak yaşar ve tecrübe eder dilendiği özellikleri, seyredilmesi dilendiği süresi kadar, özelliklerini seyretmesi, uyandırılması ile mümkün olacağından perdenin perdeleyenden ayrı olmadığını idrâk edip yaşayana kadar uyku hâlindedir ne yapmaya geldiğini unutmuştur hatırlatılıncaya kadar. Ve hatırlamada ilim ile gelen idrâkin değişimi ile gerçekleşir. 

Kün emriyle dilendikleri kayıtlı özelliklerini duydular. 

Aşağıların aşağısına uzakların en uzağına atılmalarıyla, perdeler tamamlandı ve geldikleri yeri, duyduklarını unuttular.

Unutmalarından dolayı dileyenin dilediği özelliklerini yaşamalarına rağmen bu yaşayış farkında olmadan gaflet hâlinde gerçekleştiğinden idrâkte uyku hâlindeydiler, uyudular.

Ezeli nasiplerinde var ise, bir uyanmış olan kendilerine ulaşarak venefahtü ile uyanmalarını sağladı ve ölmeden önce uyandırılıp uyandılar, Nasipsizlerden iseler, bâkî olan sadece Allah’tır hükmünce, her nefeste sorulan “bugün mülk kimindir?” sorusunu kıyametleri kop-tuğunda duyup uyandırıldılar.

Bu uyanma arasındaki derece farkı da Mülk Sûresi 22. âyetinde "Öyleyse yüzüstü sürünerek yürüyen kimse mi daha çok hidayete ermiştir, yoksa sırâtel mustakîm üzerinde düzgün (dimdik, seviyeli) yürüyen mi?" sözlerine dikkat çekilerek belirtilir. 

Padişahın uygun bulduğu ifade olan “Doğdular, yaşadılar, öldürdüler, öldüler,” cümlesine baktığımızda ise, bakmaya çalıştığımız yere göre bu ifade de doğru ve yerinde kabul edilir. 

Bu cümleyi bir Mürşid-i Kâmil gözünden görmeye çalışarak şöyle düşünebiliriz: “Allah” esmâsına cami, Zâtî tecellî mahalli olan kâmil zâtların bu âlemde vehmi benliklerinden fenâ olmalarının ardından bakâbillâh üzere doğmalarıyla beraber, doğumları gerçek anlamıyla bir doğum olduğundan, DOĞDULAR kelimesi gerçek mânâsıyla doğum olgusunun yerinde kullanılmış olacaktır. 

Şehâdet âleminde onların yaşamalarıda kendilerinde yaşayan Olanın varlığının kemâlâtıyla idrâki içerisinde gerçekleştiğinden ve gayriyetinde ayniyetin idrâki içinde gayrılık kalmadığından, var oluşları hep O olana işaret ettiğinden, “ben kulumu sevdiğim zaman gözünde gören kulağında duyan elinde tutan olurum” kudsî hadîsi ve “attığında sen atmadın” ve “Allah dilediğini yapar” âyetleri yaşandığından bu zâtların yaşamları da gerçek bir yaşam olarak ifade edilip gerçek anlamda YAŞADILAR kelimesi yerinde kullanılmış olacaktır Hac bayramını yaşayarak, gönülleri bir Kâ’be hâline gelen ve gerçek hacı olma özelliğini kazanan bu zâtlar, “rabbin için kurban kes,” hükmüyle, ezeli istîdâda sahip nefislerini hakîkatleriyle tanıştırıp buluşturmak için, beşerî duygular ve düşüncelerle kayıtlı idrâkleri öldürme tasarrufuna sahip olmalarından dolayı da ÖLDÜRDÜLER olgusunun gerçek sahibi hükmündedirler. Ezeli istîdâdı müsâit olan nefisler bu zâtların tasarrufuyla vehmi benliklerinden, beşerî kayıtlanmalarıyla oluşan idrâklerinden, bir yandan öldürülürlerken, bir yandan da “venefahtü” ile diriltilirler. Ölme ve dirilme aynı anda gerçekleşir ki bu içi su dolu olan bir testinin akan bir suyun altına konulması sûretiyle bir taraftan içindeki suyu boşaltırken bir taraftan da dolması gibidir. Boşalan su kayıtlanılmış her idrâkin ölümünü ifâde ederken testiye dolan su ise “venefahtü” ile idrâkdeki diriliştir Mürşid-i Kâmil’in irtibat hâlinde olduğu her varlık O’nun âleminde meydana gelendir ve kendi özelliklerinin “ne var âlemde o var Âdem’de” hükmünce mertebeler itibârıyla tarafından seyredilmesidir. Gerçek mânâda Âdem olanın yokluk, yalnızlık ve teklik müşâhedesi içinde kestiği kurb’anlarda bir mertebede kurb’an edilenin ölmeleri ve bir diğer mertebede “venefahtü” ile doğması hâli yine kendinde kendisiyle gerçekleştiğinden, bu ÖLÜM ve HAY vasfıyla dirilme de kendinden ayrı düşünülmeyecektir. 

 2.bölüm Arkadaşı Fatma, “seni gördüm rüyamda başının üzerinde bir nûr vardı parıldayarak her yeri aydınlatıyordu,” diyerek heyecanla, kendisine sıra dışı gelen rüyasını anlatmak için durdurmuştu Onu.

Hızlı hızlı anlattığı rüyasını bir an önce iletmenin telâşı sesinde hissediliyordu. Zâten hızlı konuşan biriydi, daha da hızlanmıştı konuş-ması. Sözün arasına girmenin imkânı yoktu onunla konuşurken. Genel hâli buydu. Bazen anlattıklarına ilâve bir şey söylemek istediğinde lâfa girinceye kadar konuyu çoktan değiştirip bir başka konuyu anlatmaya başlamış olurdu. Alışmıştı onun bu hâline, söze karışıp yorum yapmanın derdine düşmeden dinliyordu söyleyeceklerini, tamamlaması için. Konuşmalarda daha çok dinleyici konumunda kalması yadırganan bir hâli de değildi zâten. “Manevîyat ile fazla mı ilgileniyorsun?” olmuştu Fatma’ nın sözlerini tamamlayan cümle. Gülümseyerek karşılık verdi arkadaşına, “ne güzel bir rüyaymış, hayırlısı olsun,” diyerek.

Önüne çıkan bilgilerle tanıştığı, adına tasavvuf denilen bir derya vardı, birkaç yıldır ilgisini çeken. Her fırsatta bir şeyler öğrenmeye çalıştığı, içine çeken bir dünya. Araştırmaya meraklıydı ilgisini çeken konularda. Ulaştığı sohbetler, tanıştığı arkadaşları olmuştu sanal âlemde, zaman zaman sorular sorarak sohbetlerine katıldığı. Târîkat-mürşid kavramlarıyla okuduğu satır aralarında gördüğü kadarıyla bir tanışıklığı olup, yaşam şekli itibârıyla uzaktı bu kavramlara. Bir mürşid bulmak gerektiğinden bile habersiz, bir şeyler öğrenmeye çalışıyordu sadece Allah ve sistemi hakkında. Öğrenmeye çalıştıkça güçlü bir özlem de oluşmaya başlamıştı, bu hâl içinde olanlara yakın olmakla ilgili ve gönülden dökülen duası yapışmıştı diline, “sevdiklerinle yolumu birleştir,” diyerek.

Birkaç gün sonra bir Mürşid-i Kâmil’e vekili vasıtasıyla intisâb etmesiyle, anlatılan rüyanın bu hâlin müjdesi olduğunu düşündü. ”Sev-diklerinle yolumu birleştir,” diyerek dilinden düşürmediği duasına karşılığın müjdesiydi sanki duyurulan. Ve sonrasında hep hatırladı kendisinin mürşidi değil, mürşidin kendisini bulduğunu ve bulanın hakîkati itibârıyla kim olduğunu. “İşte sana öğretmenin, rehberin,” demişti sonsuz lütuf sahibi. Ve lütfun yüceliğinin zamanla daha çok farkına vardı öğretmenini tanıdıkça, ilminin derinliğini okuduklarında, dinlediklerinde görüp anlamaya çalıştıkça. Bir insanın ömründe başına gelebilecek en güzel şeyin başına geldiğini her geçen günde daha çok fark ediyordu.

“Atılan oklar yerini bulur,” diyordu Efendi’si. Geçen dört yıla yakın zaman zarfında gönlündeki oluşumlarla bu sözü yaşadığını fark ediyordu. Dinlediği her sohbette duyduğu Efendisi’nin sesiyle venefahtüyle buluş-tuğunu hissediyordu. Başlangıçta anlamakta zorlandığı konular karşısın-da, “bütün bunları nasıl öğreneceğim?” tedirginliği, atılan oklara, gönlü-nü açmaya bırakmıştı kendini. Atılan ok yerini bulacaktı, ne olsa öyle diyordu öğretmeni. Sen talepkar ol kayıtlamadan idrâkini açık tut sadece. Gönlün kilitlerinin kırılıp geleceklere açık hâle getirilmesinin oluşumuydu hissedilen.

Dört yıla yakın zamanda okuyup dinleyerek öğrenmeye çalışırken, bir yandan da kendini dinleyip öğrendikleriyle bağlantılı tanımaya çalışıyordu nefsini, Rabbini. Esmâların terkibinden oluşan Se…... İç dünyasında koskoca bir âlemin cümbüşünün seyriydi daldığı. Ardı arkası kesilmeyen değişken düşünce ve duygularla çoğu zaman sallantılı. Ve gözünü açtığında seyrettiği dış âlemi. Bağlantılarına dikkat etmeye çalışıyordu içerisi ve dışarısı denilenin. Zaman zaman yazıya döktü kendinde bulduklarını.

*************

Her an bana bakıyorsun, her an beni görüyorsun ve o kadar aşikâr duyuruyorsun ki gördüğünü, duyduğunu. Her yerden seslenip kulakları sağır eden sesinle, “seninleyim,” derken “seni görmedeyim,” derken, “beni gör, beni duy, bana bak, ne kadar yakınındayım hisset,” deyişinle. Hâlim ne olursa olsun rahmetimden akar gelir bir gülümsemedir, sevgidir bir çağrıdır, buluşmadır, kucaklamamdır her yönden sarılmamdır sarmamdır. Bak yanındayım, sendeyim, seninleyim, sen benimsin, ben sendeyim ve gördüğün duyduğun her yerdeyim ve her yer dediğin her yer diye baktığında seninle senin için beni göresin benimle göresin sevdiğimi duyasın diye var ettiğim, ve hallerim var benim seyredesin diye, her an yeni şeyler söylemedeyim, her yenilenende daha çok sevmeyi ve sevilmeyi dilemedeyim sende seninle. Daha çok duyasın, göresin sevesin diye, sürekli hayretini tazelemem içindir. 

Bazen özlemeni severim, özlemeni isterim beni. Bazen yakarışın hoşuma gider perdemi çekerim duymak için senin çağıran sesini, sonra her an seni duyduğumu bilmeni isterim seslenirim serinliklerimle, sevgilerimle. Güneş olur ısıtırım, yağmur olur yıkarım, kar olurum, buz olurum tüm yanışların içinde. Akmak isterim senden güzelliklerimle, beni her halde gör her an seninle olduğumu bil diye. Kayıtlamanı istemem hiçbir halle, “her hâlin sahibi benim,” derim. “Ben her halde seninleyim bunu böyle bil, böyle duy, böyle gör,” derim. Bazen canında haşmetimle canın olduğumu duyarsın da sadece can kesilirsin hissedişinle. Belki acıtır biraz canda bulduğun bu duyuşa olan teslimiyetin güçlü özlemi; vermek istersin o an neyin varsa ki hiçbirşeyin olmadığını anlarsın. Sadece, sende var olan olduğumu bilmeni isterim hissedişinle.

Öylece kuşatır, sarılırım zerrelerine, duyururum sırrımdan “ÖZLE” diyen sesimi, ve adını koyamadan uyarsın öylece. Uyarsın kulak kesildiğin sesime, bana ve sözüme, özlersin sessizce sadece özlersin, adını koymadan hiçbir şeyle. Söylediğim gibi, istediğim gibi, dilediğim gibi özlersin. İçine dalarsın da özlemin, canını tutuşunla, yakınlığının içinde özlersin sonsuz derinliklerimce. Her nefesin daha da bir büyütür, her zerren ayrı ayrı özler, varlığın teslim olmanın hevesiyle en yalın en bakir hâlime ÖZlemin kendisi olursun benimle. Adını sorsalar, aradığın özlemse “o benim” dersin. Derin bir sızıdır duyduğun. Yol yol akarım içinde, sense bırakmak istersin kendini akışıma. Bilirsin özlerken özlendiğini, ne bir çaban ne gayretin olur gidermeye, özlersin öylece. Dayanamam özlem dolu hâline, dokunuşumu duyurmak isterim, kulak kesilirsin duymak için, hayran kalırsın, “burdayım, ellerimdesin, evirip çevireninim,” deyişime. “Seninleyim derim, çok özleyenim bak yanında-yım, sendeyim, sevdiğinim duy beni,” derim ve süzülürüm yanaklarından dilediğimce, gözlerinden akan damlaların, dokunuşum olmuştur okşamak için sessizce. Biçare dudakların karşılık vermek ister, lâkin şaşırır diyeceğini, seçemez söyleyeceğini, seyreder, “beni al, benimle anlat,” diyen kelimelerin koşturan hâlini, biçare dudakların… Yarı kıpırdayan hâliyle “canım” diyebilir fısıldayarak öylece.. Usul usul akarım duyuşların derin sessizliğinde… 

Bazen de “sev,” derim “özle, çok özle dediğim gibi, sev sadece sev, çok sev,” deyişimi duyarsın seslenişimde. Öylece duyarsın, “özüne sırrı-na yapışarak sev, özünde sırrında duyarak sev” sözlerimi, ve hep uyarsın bu sözlere. Sadece seversin, bana uyar, benimle duyar ve benimle seversin. Sevgin olurum, sevdiğin olurum, sevenin olurum seninle.

“Sevil, çok sevil,” derim bazen, “çok sev, çok özle,” dediğim gibi. Çok sevilmek istersin o zaman, sırrımın tüm gücü sarar, sevilmek arzusu kaplar var gücüyle, kaynağı olursun sevginin, hedefi olursun duyuruş-umla. “Aşk benim, sevgi benim,” dersin, “tüm sevmeler benim içindir, tüm sevgiler benim içindir, sevgi adına söylenen tüm sözler benim için çıkar yola, âlem ki küçücük kalır o an sonsuzluğu arzulayana, tüm sevenlerin sevdiği benimdir bilmeseler de, bana söylenir tüm sözler seni seviyorumlar, kulağa dokunmadan daha gönlümün yüz bin kulağı yakalar söylenen her sözcüğü, sevgi adına söylenen her sözü, ve benim için der, hepsi benim için, bazen korkutur seni bu hâlim, bu güçlü sahiplenişim, sonra yine benimle kıskanırsın sevgileri, kıskanırsın senden gâfil olup sevenleri, kızdığın da olur bu sevgiyi göremeyip sevmeyi bilmeyenlere ve yine için acır sevginin tek kişilik, karşılıksız olduğu, özlemin kendisi olduğu duygusuyla, ve hiç geciktirmez gözlerin eşlik eder süzülen damlalarıyla...”

*************

Efendi Babacığım, son iki hafta içinde yaşanan, aile yakınlarında gerçekleşen bir doğum ve bir ölüm hâdisesi içinde yaşam hakkındaki tefekkürlerimi öğrendiklerim doğrultusunda yazıya dökmeye gayret ettim. İkinci bölüm için ise ne yazabilirim diye düşünürken kendimi seyir içinde ve zaman zaman yaşanan haller ile yazdıklarımın birkaçını paylaşmak sûretiyle birşeyler yazıldı, biraz hikâye diliyle. Her yazılan kabulümüzdür sözünüzden cesaret alarak da gönderiliyor Babacığım.

Sizin ve Nüket Annem’in ellerinizden hürmetle, muhabbetle öperim.

Se…… İY….. –ME….. 

(76) RE: TEFEKKÜR ÇALIŞMASI.

Ni….. Ma….. 12 Şubat 2013 15:47:30

Hayırlı günler N….. Kızım, Evvelâ umreden hoşgeldin. İnşeallah oldukça bereketli geçmiştir. Vakit bulduğunda hatıralarını yazdığında gönderirsin, biz de senin oralardaki duygularına ortak olmuş oluruz. Gönderdiğin yazını aldım, ellerine, diline sağlık, güzel olmuş. Yerine kopyalayacağım. Bahsedilen hikâye kitabını düzenlemeye başladım, vakit buldukça devam ediyorum. Hamdolsun şimdilik iyi sayılırız. Herkese selâmlar. Nüket Annen’in de selâmları vardır. Hoşçakal kızım. Ha….Baban. 

*************

Efendi Babacığım ve Nüket Anneciğim, Hürmetle ellerinizden öperim. Selâm ve saygı-sevgilerimi gönderiyor-um. Vermiş olduğunuz ödevi hemen yazdım. Eksiğiyle kusuruyla kabul buyurun. Eve geldim geleli işlerimi yoluna koymaya çalışıyorum. 20 gündür yemek-iş yapmadığım için zor geldi. Dünya hayatı zormuş. Orada ibâdet tatili vardı. Hayat güzeldi. Alışıvermişim. İnşeallah buraya da alışırım. Tekrar yazmak duasıyla ellerinizden öpüyorum. Ha….. Kızınız Nu… Ar…. Uş…. 

*************

 (1) ÖLDÜLER 2-ÖLDÜRDÜLER 3-DOĞDULAR 4-ÖLMEDİLER.

 (1) "Ellezi halaka'l mevte ve'l hayate li yeblüveküm eyyüküm ahsenü amelen" âyet-i kerîme’since dünyaya geliyoruz, ama gerçekte “ölüyoruz.” Bu hâlimize en iyi gelen sûre “Yâ’Sîn” dir. Yaşayan ölülere Yâ’Sîn Sûresi her mevlidde okunur. Zâhirde ölülerimize bağışlarız ama bâtında kendimize…

(2) Efendi Babamız’ın elini tuttuğumuzda “öldürmeye başlıyoruz. Emmâre ve levvâmenin üzerimizdeki etkilerinin kalkması “öldürme” ile eş değerdir. Ki doğmaya vesile olsun.

(3) Gaflet hallerinin gitmesi; doğmaktır. Sis bulutu gibi saran ve birkaç hâl ile sınırlayan kayıtlılıktan kurtuluş; “doğmaktır.” Her esmânın yaşamasına izin vermek, onun doğuşuna izin vermektir. Bu da ancak İnsân-ı Kâmil eliyle olur. Kendimizi kazanmak, kendini kazananla olur. Tıpkı sa’yı bitirdiğimizde saçımızı, saçı kesilenin kesmesi gibi. 

(4) Bir defa doğan artık ölmez. “Ölmeyen” için sürekli hayret vardır. 

Çok kıymetli Efendi Babacığım. Bu dört asıl arasında yaşananlar sahifelere sığmıyor. Her demde, her adımda sizin ayak izlerinizi görü-yorum. Ama hayat böyle güzelmiş. Yoksa herkes bir hâlle yaşayıp gidi-yor. Biz evlâtlarınızı diri-hay tutan kazandırdığınız irfâniyettir. Allah râzı olsun. Dört aşamayı ancak elinizi tuttuktan sonra yaşayabiliyoruz. Yoksa “ÖLÜ geldiler-ÖLÜ gittiler” şeklinde olacaktı hayatımız… Sadece “ALLAH” diyebiliyorum.

Ha….. Kı….. 

Burada şimdiye kadar gelen (76) yazı ile gelenler bölümü bitmiş olmaktadır. Ben de onları harf harf, bütün sayfaları yeniden kontrol edip düzenledim ve bir kitap hâline getirdim. Son olarak özet bir değerlendir-me yaparak bu kitabı da İnşeallah bitirmiş olacağım. Daha sonra herkese gönderip kişilerin fikirleri görüşleri ve kanaatlerinin neler oldu-ğu, okuyanlar tarafından değerlendirilecek, belki okuyanların ufukları görüşleri böylece daha açılmış olacaktır. 

Bu vesile ile zaman ayırıp zahmet göstererek yazı gönderen kardeş dost ve evlâtlarımıza teşekkür ederiz, sağolsunlar, var olsunlar. Böylece hem kendileri aşama kaydetmekte hem de okuyanlar onlardan yararlanmaktadır. Bu vesile ile biz de sizlerle iftihâr etmekte ve çalışmalarımızın boşa gitmediğini görüp sevinmekteyiz. 

Cümle, kısa olmakla birlikte oldukça ağır bir konu olan bu hikâye cümlesinin içindeki mânâları güzel işlenmiş. Böyle bir eğitim çalışması hiçbir grupta olmadığından, bunun kıymeti de oldukça fazladır. Belki yazılar düzenlenirken biraz sıkıntılı uğraşmalar olmuştur, ancak netice ortaya çıkınca verdiği güzellik ve huzur bu yorgunluğa değer hükmün-dedir. 

Genelde bakıldığı zaman bazı yazılarda birbirleriyle bazı görüş farklı-lıkları var ise de bu, anlayışların ve cümledeki mânâların zengin-liğindendir. Ve her akıl bunlar üzerinde kendi doğrusunu ortaya koyarak bir irâde göstermiştir. İşte mühim olan bu işlenmiş irâdeyi faaliyete geçirip az da olsa değerlendirmektir. 

Gerçekten hayret edilecek bir iştir ki, “dört” kelimeden oluşan bir cümleden, (158) A4 boyunda sayfadan bu çalışmalarla, ilmî bir kitap meydana gelmiştir.

Cenâb-ı Hakk’tan sizlere daha nice tefekkürler lütfetmesini niyâz ederim. Herkese selâmlar. Hoşçakalın. Terzi Babanız. 

*************

Bismillâhirrahmânirrhîm.

(Doğdular, yaşadılar, öldürdüler, öldüler.) Ana teması bu cümle olan malûm hikâye hakkında gelen bütün yazılardan, genelde bir eksiğimizin olduğunu gördüm. O da yazıların sadece “târîkat ve hakîkat” mertebesinden olduğudur. İbârenin zâhirinin “şeriat” mertebesinden olabileceğinin akıllarımıza gelmemiş olduğu anlaşılıyor. Demek eksiğimiz bu imiş. Hâdiselere sadece iç bünyeden bakmaya çalışıp dışarısının hukukunu yok sayacak bir anlayışa doğru yönelmiş olduğumuz gözüküyor. Aslında bütün mertebeler kendi bünye-lerinde geçerlidir, hiçbir mertebe diğer bir mertebenin hukukunu ortadan kaldıramaz. Yani zâhirî şeriat mertebesi dediğimiz mertebenin bâtınî “hakîkat” mertebesinden değeri az değildir. Şöyle bir sözü hepimiz biliriz. 

“Vücûd birdir, ancak mertebelere riayet şarttır.” Hâl böyle olunca, o zaman bütün mertebeler Hakk’tır ve hepsi aynı değerdedir. Çünkü bu mertebelerin biri olmazsa diğerleri de olmaz. İşte gerçek tevhîd, her mertebede, her mertebenin hakkını îfâ etmektir. Çünkü Hakk olarak halkedilmiş olan bu âlemlerin hepsi “Hakk” tır. Ve gerçektir. 

(Sûre-i Haşr/59/22-23) Hüvellahülleziy lâ ilâhe illâ hu, alimul ğaybi veşşehadeh, hüverrahmânür/rahîm. 

22. O, o Allah'tır ki: Ondan başka Allah yoktur. O, gizli olanı da aşirkâre olanı da bilendir. O, Rahmândır, rahîmdir. 

Hüvellahülleziy lâ ilâhe illâ hu, O, o Allah'tır ki: Ondan başka Allah yoktur. “İlâh yoktur” Ğaybi gizli-bâtın-maddenin mânâsı. 

 Şehadeh aşikâre, bu âlemler ve bilhassa bize göre bu içinde yaşadığımız dünya, “hazret-i şehâdet” “İnsân-ı Kâmil”in zuhûr ettiği yer.

 Rahmân’dır, Görünen bütün âlemler “nefes-i Rahmâni” ile vücûda geldiklerinden ve Rahmân’ın varlıklara olan ilk rahmeti de, onlara kendinden bir vücûd vermesi olduğundan, içinde yaşadığımız ism-i zâhirinde, zuhûr yeri olan şehadet âlemi, o halde zâhiren de doğrudan Rahmân’dır ve bu âlemin kuralları da öncelik taşıyan bir husûstur. Çünkü Rahmân’ın Rahîm’e önceliği vardır. O halde bir mevzû yorum-lama hakkında ilk öncelik Rahmân’ındır. Yani, şehâdet âleminin kuralları olan şeriat mertebesine göre değerlendirilmesi lâzımdır. 

 alimul ğaybi veşşehadeh, Ulûhiyyet’in ilmi âyet-i kerîmede bahsedildiği gibi “gaybden zâhire şehadete” doğrudur, “gayb önde şehâdet ondan sonra”dır. Beşerîyet ilmi ise, önce şehâdetten başlar sonra gaybe doğru yol almaya devam eder. Yani, şehâdet bilgisi önde, gayb ondan sonradır. O halde kural, herhangi bir meseleye evvelâ Şehâdet (müşâhede-şâhitlik) makamından bakmak, zâhiren şeriat hukuku o mesele hakkında nasıl kural koymuşsa onları mutlak işletmek-tir, aksi halde dünya nizâmı bozulur. Daha sonra da ğaybi hakîkatlere yönelmek gerekir.

 Rahîm’dir. Rahmân isminin ardından genelde Rahîm ismi gelmekte-dir, çünkü onun canı gibidir ve bütün bâtınî fa’âliyyetleri Rahîm ismi ve mânâsı kapsamında fa’âliyyet gösterir.

*************

Hüvellahülleziy la ilâhe illa hu, el melikül kuddusüsselamül mü'minül müheyminül aziyzül cebbarul mütekebbir, süb hanellahi amma yüşrikun, 

23. O, o Allah'tır ki: Kendisinden başka hiçbir mâbut yoktur. Hükümran olan, mukaddes olan, selâmet veren, emniyet ihsân eden, gözeten, her dilediğine galip olan, dilediğini zorla yaptıran, büyüklükte eşi bulunmayan ancak O'dur. Allah, ortak koştukları şeylerden münezzehtir.

 Melik hükümrân olan, “mâlik”. Her ne kadar âhirette cennet ehlinin de kendilerine göre bir mülkleri olacak ise de, bugün geçerli olan Hz. Şehâdet âleminde az da olsa her birerlerimizin mülklerimizin geçici de olsa bize ait olduğu gerçeğidir. Bunun için tapu kadastro müdürlükleri vardır. Ve devlet güvencesi ile kayda geçmiştir. 

“Efendim, bu âlem Hakk’ın âlemidir, ben de onun kuluyum, istediğim yerde kalırım,” diye bir anlayış geçerli değildir. Bu iddiada olanı, Hakk’ın bu âlemdeki gücü olan devletin aziz cebbar gücü bulunduğu yerden çıkarıp atmaktadır. 

 “Efendim, ben Hakk’ın kuluyum ve kendi hakîkatim üzere vitriyyetimi idrâk edip oradan ferdiyetimi de anlayarak genelde bütün âlemlerde yaşayan benim. O halde bütün âlemler ben’im ve bu yoldan da bütün âlemler benim malım,” diyerek herhangi bir yer hakkında tasarrufta bulunmak mümkün değildir. O halde zâhiren bir mülkü kendi kuralları içerisinde diyetini-karşılığını vererek kazanmak ve kendi üzerine kaydı geçtikten sonra ancak onun üzerinde tasarruf etmek-kulanmak mümkün olabilecektir. Yani mülkte de öncelik “zâhire”dir. Her ne kadar yukarıdaki düşünce de gerçek ve mutlak ise de bu âlemde sadece “ilmi zevki” ile tadılacak ileri derecede bir tevhîd ilmidir. Fiilde ise geçersizdir ve hiçbir önemi yoktur. Bunun geçerliliği âhirete göredir. Ancak şu anda biz bu şehâdet dünyasında yaşadığımızdan, burada her şeyin fiili mânâda şahit-liği ile tasdik gördüğünden, geçerli olan bu mertebenin şahitliğidir. 

 Bu mertebede, Hz. Şehâdet’te, Peygamber Efendimiz’i müşâhede ile tasdik eden Hz. Ebubekir zâhir bâtın bu şehâdetiyle “Sıddîk” lâkabını ve tasdiğini almıştır. Bu şehâdet âleminde ise, daha evvel diğer insanlara göre akl-ı cüz içinde biraz daha akıllı olan “eb’ul hakem” daha sonra şehâdet etmediği için o aklı onu “eb’u cehil” yapmıştır. Görüldüğü gibi hükümde öncelik şeriat “müşâhede-şehâdet-şehitlik” âlemine göredir. 

 Kuddüs, mukaddes. Aynı zamanda bu Ef’âl müşâhede âlemi, şehâdetin kudsîyyetinin de içindedir. 

 Selâmül, selâmet. O da bu âlemin şer-î kurallarıyla başlamaktadır. Ve insanın ism-i has’larından biridir. İslâmdır ve teslimiyyettir ki, bu âlemde elde edilir ve yaşanır. 

 Azîz, galip. Bu âlemde zuhûrda olan ve kendilerini Hakk’tan ayrı görüp gurur, kibir, benlik içinde olanların üstünde Azîz ve galiptir, diğer şekli ile esmâlarının üstünde de galiptir. Çünkü onların hepsi zâtına aittir. 

 Cebbar, dilediğini zorla yaptıran. Bu âlemde zuhûrda olan ve kendilerini Hakk’tan ayrı görüp gurur, kibir, benlik içinde olanların üstünde Azîz, galiptir ve Cebbardır. Diğer şekli ile esmâlarının üstünde de galiptir ve Cebbardır. Çünkü onların hepsi zâtına aittir. 

 Mütekebbir, büyüklük de kendine aittir. 

Aslında Cenâb-ı Hakk’ın bu isimlerin hiçbirine ihtiyacı yoktur. Karşısında bunları kullanabilecek başka aslî “İlâh’lar-Allah’lar” yoktur. Olmayan bir şey için de onun karşılığını ortaya koyacak mânâ ve fiillere gerek yoktur. O halde Allah’ın kendisini bu isimlerle vasıflandırmasının sebebi, kendinin ve kendinden meydana getirdiği zuhûrlarının içinden bilhassa mudil kaynaklı zuhûrlarının kendilerini ilâh’landırmamaları için îkâzî isimlerdir. Demek ortada bu ihtimâl vardır ki, Cenâb-ı Hakk daha baştan bu makamların da kendine ait olduğunu, emirlere uymayan zuhûrlarının bunlardan daha baştan haberleri olmasını sağlamak için Esmâ-ül Hüsnânın içinde bunların da hem de ön sıralarda olmasını istemiştir. İşte bu isimlerin de varlık sebeplerini böylece anlamaya çalışmaktayız.

 Yukarıda bahsedilen “Selâm” ismi insanların zuhûr kaynağı, “Azîz, Cebbar, Mütekebbir” isimleri de Mudil isminin de zuhûr mahalleri olan İblîs ve taifesinin zuhûr kaynaklarıdır. 

 Zâten bilinen bu giriş bilgileri hatırlatıldıktan sonra, şimdi gelelim cümlenin kuruluşunda olan, içinde barındırdığı mertebelere. 

 (Doğdular, yaşadılar, öldürdüler, öldüler.) Doğdular. Halkedildiler. Bu onların ellerinde değildi. O halde bu doğumlarından ne şekilde olursa olsun mesul değiller idi, çünkü irâdelerinin dışında olan bir hâdise idi. 

 Yaşadılar. Bulûğa erip beşerîyetlerini kazandılar, müstakil oldular ve mükellef oldular. Sorumlu birey varlıklar oldular. 

 Öldürdüler. Öldürmeyiniz hükmüne karşı geldiler, böylece isyan etmiş oldular. 

 Eğer bu öldürmeleri sadece şehirlerini koruma hâlinde gerçekleşti ise amel-i sâlih, şer’an geçerli ve övünç verici bir durumdur ve ölenler şehid kalanlar gazi olur. 

 Eğer başka şehirleri ele geçirmek için istilâ amaçlı yapılan savaşta öldü ise, kendi hürriyet sınırlarını aşarak başka hürriyyetlere müdahele etmiş olduğundan, insan katletmekle en büyük suçu işlemiş olurlar. Böylece nefs-i emmârenin memuru durumuna düşmüşlerdir. 

 Öldüler. Halkedildiler. Bu onların ellerinde değildi. Süreleri doldu, Öldüler. Bu da onların ellerinde değil idi. Çünkü doğum ve ölüm sadece Hakk’a ait olan işlerdir. Kulun bunlarda bir dahli ve sorumluluğu yoktur. 

 O halde bu dört kelimenin ifâde ettikleri mânânın ikisi ellerinde olmayıp, ikisi ellerinde idi. Yani doğmak ve ölmek Allah’a mahsustur, kulun dahli olamaz, bu yüzden bunlardan sorumlu da değillerdi. 

 Ancak Yaşadılar, Öldürdüler, ise kulun irâdesine bırakılmış olduğundan, yaptıklarından mesul olduklarından sorumlulukları vardır. 

 Gelen yazılarda cümlenin ilk yorumlanması lâzım gelen mertebenin dikkate alınmamış olduğu anlaşılıyor. Buna mevzûlara daha çok bâtınî yönden bakılmasının sebeb olduğu anlaşılmaktadır. Bundan sonra bu husûsun da dikkate alınması gerecektir. Şimdi bu husûsu bir başka anlatımla, tavaf misâliyle, daha iyi idrâk etmeye çalışalım. 

 Tavaf esnâsında Hacer-ül Esved’e selâm verip şavta başlanır. Orası mânâ âleminden gelen dağılım, zuhûr, tecellî mahallidir. Mültezem Mi’rac’dan iniş, Kâ’be’nin kapı hizasına gelince oradan geçiş, mânâ âleminden çıkış, ve yüzeyin tam orta yerine geliş ki İnsân-ı Kâmil namazının kılındığı son iki rek’âtinin yeri, makamıdır. Ve yine orası dünyaya iniş ve makam-ı beşerîyete geçiş yeri, Hz. Şehâdetin başladığı ve kimlik kazanılan yerdir. 

 Bu yeni kimliği ile kişi yoluna devam ederek nihayet ilk köşeye gelmiş olur burası İbrâhîmiyyet-şeriat köşesidir. Zâhir ismi “rüknü ıraki” yani kuzey köşedir. O köşeden dönerek şavtımıza devam ettiğimizde hicr’den geçip yine köşeye geldiğimizde burası Mûseviyyet-târîkat köşesidir. Zâhir ismi “rüknü şâmi” yani batı köşesidir. Oradan da dönüp ileriye gidince karşımıza çıkan köşe, İseviyyet-hakîkat köşesidir. Zâhirî ismi “rüknü yemâni” yani güney köşedir. Daha ileriye doğru gittiğimizde yine karşımıza çıkan köşe Muhammediyyet-marifet köşesidir, diğer ismi ise “hacer’ül esved” ya da doğu köşedir. Böylece kişi seyrini tamamlar, bir şavt bitmiş olur.

 Burada tekrar selâm verip o şavt bitirmiş, yenisine beşerîyeti ve zâtı olan hakîkati ile tekrar başlanmış olur. Böylece her mertebede değişik hallerle yedi şavtın bitiminde bir tavaf tamamlanmış olur. Makam-ı İbrâhîm’in arkasında kılınan iki rek’at namaz ile de tavaf tamamen bitmiş olur. Başlangıç netice, netice de başlangıç olur. İşleri ve görevleri bitenler yine kendi beden memleketlerine dönerler. 

 Bu hakîkatler üzere Mevlânâ semâ yapar; Hakk’a gider semâdan sonra tekrar beşerîyetine döner. 

 Derviş de zikir yapar; Hakk’a gider, zikri biter, halka beşerîyetine döner. Mertebe-i şehadet mutlaktır. Kendine asâleten, Hakk’a vekâletendir. Bu kişisel benlik ile yaşanan hayat yaşayanlara göre gerçektir. Her ne kadar daha ileri aşamalardaki kimselere göre hayâl de olsa, o anlayış oranın bakışına göredir. Oranın bakışı ise buranın hükmünü oradakilere göre değiştirmez. 

 (Doğdular, yaşadılar, öldürdüler, öldüler.) Bu cümle terkibi padişaha getirilince “şimdi olmuş,” dediği, Hakk’ı ve halkı birlikte görmesi idi. Çünkü tam kemâlât budur. Sadece Hakk’ı görmek Halkıyyeti inkâr, sadece halkı görmek Hakkıyyeti inkâr, demek olur. Eğer Halk olmasaydı Zât-ı Mutlak A’mâ’iyyet’te kalır, hiçbir zuhûr arzusu olmaz idi. Ancak Hakk’ın dileği mutlak bir halkın olması ve onunla bilinmesi idi. Ve bu yüzden kendine eş (zevc) olarak bu âlemleri kendi hakîkatleri üzere halk etti ve Zât-ı için de Âdem’i “Ahsen-i takvim” en güzel kıvamda-biçimde halketti. “Ahsen-i takvim” ise kendisinde Zât-ı Hakk, zât-ı halîfe, zât-ı rûh, zât-ı nefs, ve zât-ı vücûd olan kimsedir. Yani, kendisinde bir ilâhî zâtın mahalli, bir de kendine ait ilâhî hakîkatinin mahalli, bir ilâhî nefs ve bunun karşılığı nefs-i beşerî ve vücûd-u mutlakın karşılığı beşer sûretli vücûd varlığıdır. 

 A’yan-ı sâbitedeki kazâyı mutlak, Hakk’a ait program. Kazâyı muallâk ise kendine ait programdır. Aslında her ikisi de kulda kul hükmü ile yaşanmaktadır. 

 İşte padişahın şimdi olmuş dediği hem halkı hem de gerçekleriyle ile Hakk’ı idrâk ederek “doğdular öldüler,” kelimelerinin hakîkatlerinin Hakka ait çünkü doğum ve ölüm Hakk’a aittir. Bu ikisi arasında olan süreç halka aittir. Yani “yaşadılar öldürdüler” halka bireye aittir. Eğer nefsi mânâda “yaşadılar öldürdüler” ise o zaman suç unsuru olduğundan cezaları gerekir. Eğer yukarıda genelde cevaplarda belirtil-diği gibi manevî yönde yaşadılar, düşleri öldürdüler ise bunun da cezası olmaz mükâfat olur, o da kendini bilmek bulmak olur. 

 “Ete kemiğe büründüm, yunus olarak göründüm” ölüm gibi özetleyip yukarıda birçok yönleri ile bahsedilen geçmiş dervişlerin hayat hikâyelerini uzun uzun yazmadan bunları üç def’a kısaltın demesi bu hakîkatleri daha kısa ve öz anlatarak. 

 (Doğdular, yaşadılar, öldürdüler, öldüler.) yerine.

 (Doğdular, yaşadılar, oldular, oldurdular.) şeklinde söyleyebiliriz ki, iki cümle de bir birinin aynı olup sadece hareke-nokta farklılıkları vardır. Biri Celâl tecellîsi anlatımı, diğeri ise Cemâl tecellîsi anlatımıdır. 

 İşte Padişah olan gerçek Ârif İnsân-ı Kâmil, bu hikâyede bizlere çok ârifane ölçüler vermiştir. Kâtipler ise yanındaki devişleridir. Bu yapılanlar onlara bir hatırlatmadır. O yazılar, dervişlerin geçirdiği evrelerdir. İleriye doğru gidildiğinde, başlardaki “cünûn” çalışmaları “fünûn” yani fiilden bilgiye geçmek olur. O zaman, şer’î, zâhirî, fıkhî bilgilerle meşguliyet azaltılır, çünkü gereken öğrenilmiştir. Yerine yeni, öz ve değeri yüksek tevhîdî bilgiler konur. Ondan sonra, yaşlar da epey ilerlemiş olduğundan yerini “sükûn”a bırakmış olur. 

 İşte artık ondan sonra kişi Hakk’ın, sükûn, sâkin, sekene deryasında hem kendi hem de Hakk ile kendini tevhîd edip Hakk özlü birey görüntülü Hakk olan bir varlık olarak varlık âleminde hayatının son kalan bölümünü “oldular veya oldurdular,” hükmü ile sonlandırmış olur. 

 Bu yaşantılara örnek çoktur, değişik şekillerde ifade edilmiştir: 

 “Hamdım, yandım, piştim.” (Mevlânâ) 

“Ete kemiğe büründüm yunus olarak göründüm.” (Yunus Emre) 

“Nûr iken Niyazi dediler.” (Niyazi Mısri) 

“İnsan isen gel maşuku seyret, Fânî vücûdu bâkîye devret, Mahbubu Hakk’sın ilminde zevket, Yorulma, gitme Celâle doğru.” (Nusret Babam)

“Cübbemin içinde Hakk’tan başka bir şey yok.” (Cüneyd-i Bağdadî) Ben de bir zamanlar bazı kimselerin hayat hikâyelerinden okuyarak bölümler hâlinde notlar almıştım. Bir gün Nusret Babam’a ziyarete gittiğimde bu notları okumak için izin istemiştim. O da “oku oğlum,” demişti. Ben de epey merakla okumuştum. Bittikten sonra güya iyi bir iş yapmış gibi küçükte olsa bir taltif beklerken, birden Nusret Babam: 

 “Daha bu dedi kodularla ne kadar uğraşacaksın? 

 Rabb’ın sana ne dedi bana onu söyle,” diyerek en büyük tasavvuf derslerinden birini vermişti. İşte bu yaşantı bir bakıma bu hikâyenin değişik bir şekilde çok büyük benzerliği olan gerçek bir eğitim ve gerçek bir yaşam tatbîkatıdır. Cenâb-ı Hakk hepsinden râzı olsun. 

 Benden de bir dörtlük ilâve edeyim. 

 “Aç gönlünü Hakk’tan yana Neler ulaşır bak sana 

 En güzel şey Allah’a Habîb olmakmış meğer.” Bu husûsta bir de âyeti kerîme ilâve ederek mevzûmuzu sonlandırmaya çalışalım.

## "Kûlillâh sümme zerhum" ( En'am-91) 

## (Allah de, ötesini bırak.) 

## *************

## Yukarılarda gerektiği kadar cümlenin bâtınî yönlerinden söz edildiği için o sahasından bahsetmedim. Ancak dikkatlerden kaçmış olan bir yönünü, “zâhir” yönünü, hatırlatmaya çalıştım. Herkese tekrar başarılar dilerim. İnşeallah Kûrb’ân Bayramı’ndan sonra bu senenin yeni hikâye-sini göndereceğim. Benzeri çalışmaların yapılacağı o hikâye yorumu hakkında da herkese şimdiden başarılar dilerim. 

Nihayet bu kitabımız da oldukça uzun süren bir çalışmadan sonra neticelenmiş oldu. İçinde yazısı olan ve emeği geçen herkese teşekkür ederiz. Cenâb-ı Hakk feyzinden hepimizi nasipdâr etsin İnşeallah.

(Heze min fazlı rabb’î) (22/02/2013/ cuma) Gayret bizden muvaffakiyyet Hakk’tan’dır.

(Terzi Baba, Tekirdağ) KAYNAKÇA 

 1. KÛR’ÂN VE HADîS :

 2. VEHB : Hakk’ın hibe yoluyla verdiği ilim.

 3. KESB : Çalışılarak kazanılan ilim.

 4. NAKİL : Muhtelif eserlerden, Mesnevi’i şerif, İnsân-ı Kâmil, Fusûsu’l Hikem ve sohbetlemizden müşâhede ile toplanan ilim.

 “DAHA EVVELCE ÇIKAN KİTAPLARIMIZ”

(Gönülden Esintiler) 

1. Necdet Divanı

2. Hacc Divanı

3. İrfan Mektebi, “Hakk Yolu” nun Seyr Defteri

4. Lübb’ül Lübb Özün Özü, (Osmanlıca’dan çeviri)

5. Salât - Namaz ve Ezan-ı Muhammedi’de Bazı Hakikatler, (İngilizce, İspanyolca) 

6. İslâm’da Mübarek Geceler, Bayramlar ve Hakikatleri

7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i)

8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri)

9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet

10. Kelime-i Tevhid, Değişik Yönleriyle

11. Vâhy ve Cebrâil

12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi

13. (13) Onüç ve Hakikat-i İlâhiyye 

14. İrfan Mektebi, “Hakk Yolu”nun Seyr Defteri ve Şerhi 

15. 6 Peygamber (1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

16. Divân (3)

17. Kevkeb: Kayan Yıldızlar

18. Peygamberimizi Rû’yada Görmek

19. Sûre-i Feth ve Fethin Hakikati. 

20. Terzi Baba Umre (2009)

21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah (a.s.)

22. Sûre-i Yûsuf ve Dervişlik

23. Değmez Dosyası

24. 6 Peygamber (3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah (a.s.) 

25. -1-Köle ve İncir Dosyası 

26. Bir Zuhûrât’ın Düşündürdükleri 

27. -2-Genç ve Elmas Dosyası 

28. Kûr’ân’da Tesbîh ve Zikr 

29. Neml (Karınca) Sûresi

30. Meryem Sûresi

31. Kehf Sûresi

32. Terzi Baba İstişare Dosyası 

33. Terzi Baba Umre Dosyası: (2010)

34. -3-Bakara Dosyası 

35. Fâtiha Sûresi

36. Bakara Sûresi

37. Necm Sûresi

38. İsrâ Sûresi

39. Terzi Baba (2) 

40. Âl-i İmrân Sûresi 

41. İnci Tezgâhı

42. 4-Nisâ Sûresi

43. 5-Mâide Sûresi 

44. 7-A’raf Sûresi

45. 14-İbrâhîm Sûresi 

46. İngilizce, Salât-Namaz: 

47. İspanyolca, Salât-Namaz 

48. Fransızca İrfan Mektebi

49. 36-Yâ’sîn Sûresi 

50. 76-İnsân Sûresi

51. 81-Tekvir Sûresi

52. 89-Fecr Sûresi

53. Hazmi Tura

54. 95-Tîn Sûresi 

55. 28- Kasas Sûresi

56. İrfan-Mektebi-Şerhi-Fransızca 

57. 20-Tâ Hâ Sûresi 

58. Mirat-ül İrfan ve Şerhi: 

59. 6 Peygamber (4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah (a.s.) 

60. 6 Peygamber (5) Hz. Îsâ Rûhullah (a.s.)

61. 6 Peygamber (6) Hz. Muhammed (s.a.v.)

61. -4-Bir Ressam Hikâyesi

63. İnci Mercan Tezgâhı

64. Ölüm Hakkında

65. Reşehat’tan Bölümler 

66. Risâle-i Gavsiyye 

67. 67-Mülk Sûresi 

68. 1-Namaz Sûrereleri 

69. 2-Namaz Sûrereleri 

70. Yahova Şahitleri 

71. Mübarek Geceler-Fran-les-nuits

72. Îman Bahsi 

73. Celâl ve İkram 

74. 2012 Umre Dosyası 

75. Gülşen-i Râz Şerhi 

76. -5-Doğdular, Yaşadılar Hikâyesi 

77. Aşk ve Muhabbet Yolu 

78. A’yân-ı sâbite: Kazâ ve Kader

79- Terzi Baba-(4) İstişare Dosyası

80- Terzi Baba-(5) İstişare Dosyası

81- Hayal Vâdîsi’nin Çıkmaz Sokakları Terzi Baba kitapları serisi: 

1- 12- Terzi Baba-(1) 

2- 39- Terzi Baba-(2)

3- 32- Terzi Baba-(3) İstişare dosyası.

4- 79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

5- 80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.

Mektuplar ve zuhuratlar serisi:

Terzi Baba İnternet dosyaları: 

91-Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar-1-

92-Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar-2-

93-Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar-3-

94-Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar-4-

95-Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar-5-

96-Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar-6-

97-Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar-7-

98-Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar-8-

99-Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar-9-

100-Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar-10-

101-Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar-11-

102-Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar-12-

103-Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar-13-

104-Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar-14-

105-Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar-15-

106-Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar -16-

107-Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar -17- 

108-Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar -18- 

109-Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar -19- 

110-Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar -20- 

113-Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar -21-

112-Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar -22- 

113-Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar -23-

114-Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar -24-

115-Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar -25-

---------- 

NECDET ARDIÇ

 Büro : Ertuğrul mah.

 Hüseyin Pehlivan caddesi no. 29/4

 Servet Apt.

 59 100 Tekirdağ.

 Ev : 100 yıl Mahallesi uğur Mumcu Cad.

 Ata Kent sitesi A Blok kat 3 D. 13.

 59 100 Tekirdağ Tel (ev) : (0282) 261 43 18

 Cep : (0533) 774 39 37

 Web sayfası: Amerika: <http:// necdetardic. org/

 Web sayfası: Amerika: <www.necdetardic.info>

 Web sayfası: Almanya: <www.terzibaba.com>

 Radyo adresi (form): <terzibaba13.com>

 İnternet, MSN Adresi: 

 Necdet Ardıç <terzibaba13@hotmail.com
