# Terzi Baba Necdet Ardıç — Biyografi

**Yazar:** Terzibaba - Necdet Ardıç

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/terzi-baba-necdet-ardic-biyografi
**Sayfa:** 218

---

GÖNÜLDEN ESİNTİLER:

TERZİ BABA 

NECDET ARDIÇ 

(8) (19-53) Neml Sûresi 27/40. âyet “haza min fad­li rabbî”

(bu rabbimin fazlındandır) DERLEYEN 

TERZİ ÇIRAĞI VE KALFASI

MU… CA… 

İRFAN SOFRASI

NECDET ARDIÇ

TASAVVUF SERİSİ (95-8) İÇİNDEKİLER Sahife No İçindekiler………………………………………………………………………..(1) Terzi Babamın önsözü …………………………………………………….(3) Önsöz……………………………………………………………………………….(8) Giriş………………………………………………………………………………..(18) 19/53 –nedir? Neyi İfade eder?................................(27) Muhyiddîni A’rabî hazreti yine buyurur ki:……………………(31) İnsân-ı kâmil………………………………………………………………….(35) Yolumuza 53 sayısı ile devam edelim;………………………….(43) 

Lâilâhe illâllah………………………………………………………………..(53) 

El…………………………………………………………………………………….(56)

Necdet Ardıç şiir……………………………………………………………………(73) 

Kur’ân-ı Kerîm kaç âyettir…………………………………………….(75) Terzi Babam’dan gelenler……………………………………………..(77) Sayın merhum Sefer İnal bey'e;…………………………………..(79) 

Muhterem dostlarım………………………………………………………(88) Câmi ve mihrâb……………………………………………………………(101) 

Bir tecelli……………………………………………………………………..(106)

Başlarken…………………………………………………………………….(107) 

Yâsîn—Yâ—Sîn…………………………………………………………….(112) 

Tûbâ. Tûbâ, Terzi Baba……………………………………………..(116)

Selâm ismi…………………………………………………………………..(118) 

İnsân-ı Kâmil namazı…………………………………………………..(120)

Değerli kardeşlerim……………………………………………………..(122) 

O Hicret yurdu (İzmir)…………………………………………………(129) 

Makam-ı Velâyet. (Velâyet sancağı)…………………………..(132) 

Makam-ı Risâlet. (Muhammediyyet tecellisi)……………..(136) 

Muhterem can dostlarım. (Bir zuhurat)……………………..(143) 

Tavaf…………………………………………………………………………….(145) 

Tayyi mekân………………………………………………………………..(147) 

Besmele ve (19)………………………………………………………….(151) 

Kalem…………………………………………………………………………..(159)

Ses harf ve alfebe……………………………………………………….(163) 

İltifat…………………………………………………………………………….(166)

Şah Damar…………………………………………………………………..(170) 

Şuhudî îmân mertebeleri…………………………………………….(174) 

Necdet risalesi……………………………………………………………..(184) 

Elli üç, risâlesi…………….,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,…(202)

Selâse ve hamsün……………………………………………………….(207) 

Bakara (2/131) âyeti…………………………………………………..(249) Bosna Hersek dosyasından. (19-53)………………………….(253)

Kur’ân-ı kerîmde ki, (19/53) âyetlerine başlarken…….(256) 

Âyet nedir?..........................................................(258) 

Kur’ân-ı kerîmde ki, (19/53) âyetlerinden bir kaçı…….(263) 

Atayım dedim………………………………………………………………(280)

Derleyenin son sözü…………………………………………………….(281) 

1-2-3-Üç şişe şarap…………………………………………………….(285) Hikmeti buldurur………………………………………………………….(289)

Terzi Baba kitapları listesi……………………………………………(292) 

TERZİ BABAMIN ÖNSÖZÜ

BİSMİLLÂHİRRAHMÂNİRRAHÎM 

Muhterem okuyucularımız kardeşlerimiz ve evlâtları-mız. 

Bizleri bu dünya ya İnsan sureti ve ma’nâ’sı ile getiren Rabb’ımıza hamdeder, şükrederiz. 

Ve bize, insanlığımızı öğrenebilmemiz için, Rabb’ımızın göndediği bütün elçileri ile birlikte, özellikle Peygamberi-miz Muhammed Mustafa (s.a.v.) Efendimize de her zaman şükranlarımızı bir borç biliriz. 

Zâhir ve bâtın ilimlerinin bizlerin gönüllerimize aktarıl-ması için, maddi ma’nevi çalışmalar yapan, ve yaptıran Pirlerimize gerçek mürşitlerimize, ve üzerimizde bu yolla hizmeti ve himmeti olan bütün emek verenlerimize de, sevgi saygı ve teşekkürlerimizi bildiririz. Rahmeti rahmana kavuşmuş olan büyüklerimize de, Rabb’ımızdan rahmetler dileriz. Mekânları cennet olsun İnşeallah. 

------------------- 

Tasavvuf yaşantım (1953) senesinde mesleğimi geliştirmek için gittiğim İstanbul da başlamıştır. 

(Terzi Baba 1 ) kitabında bahsedildiği gibi. Başlamıştır. O kitaptan küçük bir aktarma yapalım. 

------------------- 

Yıllar yavaş, yavaş ilerleyip (1953) yılına gelindiğinde Necdet'in yaşı 15 olmuştur. 3 yıl boyunca çalıştığı, çıraklık ve kalfalık yaptığı ustasının yanında terzilik mesleği adına öğreneceği başka bir şey kalmayınca, bu defa öğrendiği bu sanatı daha da ilerletip geliştirmek için ailesinin de iznini alarak İstanbul'a gitmeye karar verdi. 

İstanbul'a gittiğinde Beyoğlu'ndaki bir terzihane 

atölyesinde çalışırken, babasının ablası olan ve boğazın Bebek semtinde ikâmet eden halası Rahmiye Hanımların evinde geceleri misafir olarak kalıyordu. 

Artık mücadelesi, gayesi ve gittikçe artan maneviyat ve dindarlığı olan hayat çizgisi kendisinde oluşmaya başla-mıştı. O günlerde (19 – 53) sayı değerlerinin hayatını ne kadar derinden etkileyeceğini bilemiyordu. 

İstanbul'da çalıştığı yaklaşık 1 yıl zarfında evinde geceleri misafir olarak kaldığı, halası Rahmiye Hanımın eşi olan ve tasavvufi bir yaşamı olan, M. Nûsret Tûra'nın da çok dikkat ve nazarını çekmekte; eniştesi, onunla konuşurken sürekli olarak "pehlivan" diye övgülü hitapta bulunuyordu. Onun hakkında söylenen bu "pehlivan" sözünün anlamı daha sonraki yıllarda çok iyi anlaşılacaktır. Bir müddet sonra da, iş yerinin bulunduğu caddeye “Hüseyin Pehlivan Caddesi” ismi verilmiştir. 

------------------- 

 (1938) senesinde başlayan hayat yolculuğum, bu günlerde de (2016) devam etmektedir. Bu süreç içinde ki, hayat yolculuğumda, başımdan hüzünlü sevinçli birçok yaşantılar geçmiştir. 

Bu yaşantı seyrinde ma’nevi olarak üretilmiş olan şu an (109) “kitap,” (82) civarında “zuhurat ve mektuplar” dosyaları oluşmuştur. Şu an yekün (191) dır. Ve devamı oluşturulmaktadır. 

Kitaplarımızın içinde (12) tanesi sadece şahsımla ilgili ve hayatımın değişik hallerini anlatmaktadırlar. Aşağıda ki, sıra no, ları ile belirtilmişlerdir.

------------------- 

Terzi Baba şahsi kitapları serisi: 

12- 1-Terzi Baba-(1) 

39- 2-Terzi Baba-(2)

 32- 3-Terzi Baba-(3) İstişare dosyası.

 79- 4-Terzi Baba-(4) İstişare dosyası. 

80- 5-Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.

86- 6-Terzi Baba-(6) İstişare dosyası.

91- 7-Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

95- 8-Terzi Baba-(8) (19/53) 

99- 9-Terzi Baba-(9) İstişare dosyası.

103-10-Terzi baba yüksek lisans tezi.

108-11-Terzi Baba ile ilgili zuhuratlar.

 109-12- Terzi Baba tasavvufi izahlar.

------------------- 

 12- 1-Terzi Baba-(1) Bu kitabımız (40) ıncı evlilik yıl dönümümüz için hazırlanmıştır. Baskısı yapılmıştır muhteviyatını okuyanlar bilir. Ayrıca okumak isteyenler siteden indirip okuya-bilirler.

39- 2-Terzi Baba-(2) Bu kitabımızda (50) inci evlilik yıl dönümümüz için hazırlanmıştır. Baskısı yapılmıştır, muhteviyatını okuyanlar bilir. Ayrıca okumak isteyenler ise siteden indirip okuyabilirler.

32- 3-Terzi Baba-(3) İstişare dosyası.

79- 4-Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

80- 5-Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.

86- 6-Terzi Baba-(6) İstişare dosyası. 

Bu kitaplarımız sitede dosya halinde dir. Bizimle ilgili bazı mevzulardan meydana gelmişlerdir. 

91- 7-Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13) Bu kitap şahsım için oldukça mühimdir özelde olan bir konusu vardır. Baskısı yapılmıştır. Siteden de indirilip okunabilir. 

95- 8-Terzi Baba-(8) (19/53) 

 Bahsi geçen bu kitaptır, (53) üncü sene-i devriyemiz için hazırlanmıştır. (65) sene civarında olan tasavvuf yolculuğumuzda kayda alınan (13) ve (19/53) sayı bağlantılarının bazılarının toplu olarak anlatıldığı bir kitaptır. İki cilt olarak hazırlanmıştır. Ancak muhteviyatı ve sayfa sayısı yaklaşık (750) civarına ulaşmış olduğundan ve okunması zorlaşacağından içinden bazı bölümlerinin çıkartılarak (320) sayfa civarında tek cilde düşürülmüştür. tek cilt halinde baskısı olmuştur. 

99- 9-Terzi Baba-(9) İstişare dosyası. 

 Bu dosya kitapta, yukarıdakiler gibi hakkımızda bize ulaşan bağlantılardan meydana gelmiştir. 

 (1958) senesinden beri şahsıma gelmiş ne kadar yazı mektup zuhurat ve diğer kayıtların hepsi, cevapları ile birlikte, şu an sayıları (82)’ye ulaşan (mektuplar ve zuhuratlar) ismi altındaki dosyalarda kayıtlıdırlar, bana yazı gönderen her hangi bir kimse yazdığı yazının tarihini söylesin kendisine o yazısını cevabı ile birlikte hemen bulabilirim. 

 Aslında bu dosyaların hepsi özel birer araştırma konusudur. İçlerinde geniş ma’nâ da tasavvufla ve zuhurat yorumlarıyla ilgili oldukça geniş bilgiler vardır. Ancak özel olduklarından yayınlanmayacaklardır. Belki bizden seneler sonra gene de isimler gizlenerek, araştırmacılar tarafından bazıları yayınlanabilirler. (Allah-u a’lem/Allah bilir)

103-10-Terzi baba yüksek lisans tezi. 

Bu dosya ise, Ömrümün sonlarına doğru adeta bir ödül gibi oldu. Lisans tezinin oluşmasında evvelâ düşüncesi olanlara sonrada yazılmasında emeği geçen herkese bilhassa, tez sahibi Se… de… oğlumuza ve tezi kabul edecek/eden hocalarımıza şükran ve teşekkürlerimizi sunarız . Cenâb-ı Hakk hepsinden razı olsun. 

 108-Terzi Baba ile ilgili zuhuratlar. 

Bu dosya kitapta ise, Tasavvuf yaşantımın ilk senelerin den beri görmüş olduğum zuhuratlarım ile, hakkımda görülen zuhuratları yorumları ile birlikte, bir yerde toplamak ve bizden sonraki yol ehillerine birer kıyas ve hatıra olması bakımından, bir arada toplanmasını istedim. 

 Bu hususuda bir oğlumuza verdim, bütün kitap ve dosyaları tarayarak, günümüze kadar şahsım hakkında gördüğüm ve görülmüş olan, zuhuratların bir arada bulunması iyi olur düşüncesi ile, oluşan bir çalışmadır. Hizmeti geçenlere teşekkür ederim. 

 109-12- Terzi Baba tasavvufi izahlar.

Bu dosya kitapta da, Tasavvuf yaşantımın ilk senelerin den beri yazmış olduğum yazılarımdan ve sohbetlerimden çıkartılan özet tasvvufi izah ve tariflerin toplandığı bir kitap dosyadır. Bu çalışmayı kendi muhabbetinden düşünüp, gerçekten büyük zaman ve emekler sarfederek bütün kitaplarımızı gözden geçirip ve sohbetlerimizi dinleyerek özetle kayda alan (G. Z.) kızımıza da teşekkür ederim. Cenâb-ı Hakk dünya ve ahret işlerini kolaylaştırsın ve iki cihan gönül saadetini nasib etsin İnşeallah. 

------------------- 

Bu kitaplarımızın yazılımında düzenlenmesinde her türlü aşamalarında emeği ve hizmeti geçen kardeşlerimize evlâtlarımıza teşekkür ederiz, Cenâb-ı Hakk herbirelerine dünya ve ahret işlerinde en verimli yaşantılarını nasib etsin İnşeallah. 

Terzi Baba Necdet Ardıç Tekirdağ.

ÖNSÖZ

BİSMİLLÂHİRRAHMÂNİRRAHÎM 

~~55.60~
هَلْ جَزَاءُ الْاِحْسَانِ اِلَّا الْاِحْسَانُ
(Hel cezaül ıhsani ille’l ıhsanü)

### (55/60) “ İyiliğin karşılığı yalnız iyilik değil midir ?” 

### ------------------- 

 Muhterem İrfaniyet Yolu Kardeşlerim Öncelikle kitabımıza konu olan 19 ve 53 sayılarının ne manaya geldiğini kısaca anlamaya çalışalım. 

 19 sayısı, çok özel bir sayı olup, Kûr’ân’ın ve İnsan-ı Kamil’in şifre rakkamıdır. İnsân-ı Kâmil ile anlaşılması gereken tüm âlemleri kapsayan Hakikat-i Muhammedi ve yeryüzünde en kemalli zuhur mahalli Hz. Muhammed (s.a.v) dir. Diğer Resül, Nebi, Gavs, Piran ve Evliyaullah Hazeratı bu İnsân-ı Kâmil’in bir yönünü yansıtan İnsân-ı Kâmil-Kâmil İnsân’lardır. 

53 sayısı, çok özel bir sayı olup, Hakikati Muhammedi üzere Hakk’tan Efendi Babam, Terzi Baba, Necdet ARDIÇ‘a verilen şifre, anahtar bir sayıdır. Tarikat-ı Âliyye-i Uşşâki yolunda Makamı Velâyet sırası da 53 tür.

Efendi Babam, Terzi Baba, Necdet ARDIÇ bu 19 sayısının 53 numaları irsal edicisi yani resüludur. Burada ki Resülluk bizatihi Allah’ın (c.c.) Resülluğu değil. İnsân-ı Kâmil olan Hakikati Muhammedi ve Hz. Muhammedin Resül’luğudur. Bu konuda geniş bilgi için Muhyiddin İbn-i Arabi Hazretlerinin Fusûs’ül Hikem adlı eserine bakılabilir. Ve Yâsîn suresinde İsa (a.s.) mın elçileri yani Resül’lerinden bahsedilmektedir (Yâsîn 13…-…29 âyetler). İsa (a.s) mın Resülu Kûr’ân da geçtiğine göre, Muhammed 

 (s.a.v.) Resül’u olmasından daha doğal bir şey yoktur sanırım… Yeter ki bizler idrak ve fehim kanallarımızı açıp, gereken ayarları yaptıralım-yapalım. 

Sonsuz âlemleri hüviyetinde toplayan İnsân-ı Kâmilin, âlemi şahâdette bilinir ve tanınıyor olması çok büyük bir lütfü İlâhidir. İnsân-ı Kâmil-i oluşturan harf ve sayıları ise elif-nûn-sin-elif-nûn-kef-elif-mîm-lâm harfleri iken, ebced sayı toplamı da!

1+50+60+1+50+20+1+40+30=251..2+51=53 o ise kitabımıza konu olan Terzi Babama ait olan özel bir şifre sayıdır.

 (39) Terzi Baba – 2 Kavacık sohbetlerinden okunmaya başladıktan sonra daha önce 13. Âyetler hakkında yapmış olduğum bir çalışmanın benzerini 53. Âyetler hakkında da yapma fikri gönlümde doğmaya başlamıştı. 53. Sayısı ilerleyen sayfalarda da görüleceği üzere çok özel bir sayı ve Terzi Babam Necdet ARDIÇ beyefendiye ma’nâ âlemin den tahsis edilmiş özel bir sayıdır. Cenâb-ı Hakk bu sayının ma’nâsı’nın ilmini öğrenmeyi, nurunu müşahade etmeyi, hakikatini yaşamaya ve tecellilerini görmeyi bizlere nasip etsin. İnşeAllah… 

 Yukardaki paragrafta bahsedilen kitabı okuyan Efendim Necdet ARDIÇ burada anlatılan ben değil, bir ma’nâ’dır diyerek. Burada yazılanlar her birerlerinizde var ve bunu batından zahire çıkarmak gerek dedi. Yani burada anlatılmaya çalışılacak olan 19/53 numaralı ma’nâ âlemin den verilmiş olan şifre sayısının hususi, özel ma’nâ da zuhur mahallidir. Genel ma’nâ da olan zuhur mahalli ise âlemlerde Âhmed ismidir. Terzi babamın bu sayıdan hususi ve özel ma’nâ da pay ve hissesi vardır. Terzi Babamın bu pay ve hissesi asaleten dir. Yolda ki evlâtlarının da, irfaniyet çalışmaları ve gelmiş oldukları noktanın, Terzi Baba’mın Cenâb-ı Hakk’tan almış olduğu işaret ve tastiki ile bulundukları nokta ve yerden vekâleten hisse ve payları vardır. İrfan mektebi müntesipleri 

öncelikle yaptıkları ilmi çalışmalar ile 19/53 Nolu şifre sayısının Halife-i Şahsiyesi olma yolunda ilerler ve bu dersler tamam oldu mu, Halife-i Şahsiye ile, yani kendi kendilerine yeterli bir hale gelmelerinin nişanesi olarak Allah esmasını harfi nidasız çekerler. 19/53 nolu ma’nâ şifresinin, Halife-i Şahsiyesi olarak ömürlerini sürerler. Çalışmalarına devam eden irfan ehline ufak tefek görevler verilerek ve Terzi Baba’mın da bazı uygun gördüğü işler ve kişiler ile ilgilenerek Rehber halife ünvanını alırlar. 19/53 ün vekâleten Rehber halifesi olmuş olurlar. Bu kişiler arasından uygun görülenler kişilere belirli grup yani cemaatin bir kısmı emanet edilerek irfaniyet yolunda ki hallerinin kontrolü ve vekilliği verilir. 

 Bu kişilerde 19/53 ün vekâleten vekil halifesi olmuş olurlar. Cenab-ı Hakk’tan tastiği gelen kişi veya kişilerde mutlak halife olarak 19/53 ün halifesi olup, yolumuzun ilerki zamanlarda devamını sağlayacak kişilerdir. Kısaca; İrfan yolu müntesiplerine bulundukları ders mertebesinden 53 şifre ve anahtarları verilir. Halife-i Şahsiyye olanlar, İlmi olarak Fenafişşeyh – İbrahimiyet- Efal - Şeriat mertebesinden 19/53 nolu ma’nâ şifresinin zuhur mahalleridir. Halife-i Rehber olanlar Müşahadeli olarak Fenafiresül – Museviyet – Esma - Tarikat mertebesinden 19/53 nolu ma’nâ şifresinin vekâletinin zuhur mahal-leridir.

 Halife-i Vekil olanlar 19/53 nolu ma’nâ şifresinin yaşam mahalli olarak Fenafillâh – İseviyet – Sıfat - Hakikat mertebesinden 19/53 nolu ma’nâ şifresinin zuhur mahalleridir. Halife-i Mutlak olan-olanlar Tecelli mahalli olarak Bekabillâh - Muhammediyyet – Zat - Marifet mertebesinden 19/53 nolu ma’nâ şifresinin zuhur mahalli-mahalleridirler. Efendi Babam Necdet ARDIÇ ise 19/53 numaralı ma’nâ şifresi ile tüm yukarıda anlatılanları bünyesinde toplayan Kâmil İnsân – İnsân-ı Kâmildir. 

 (Not: Bu yazılanlar her hangi bir yerde kayıt altına alınmış veya dinlediğim şeyler değil, müşahadem ile gönlüme doğanlardır. Cenâb-ı Allah en doğrusunu bilir) 

3 Mayıs 2015 tarihinde 19 nolu binada 5 numaralı dairede Ra… Annemi yapmış olduğum ziyaretimde erkek kardeşimin hanımını bir bebek beklediğini Kızım Es… ile aynı tarihlerde doğum olacağını ve evdeki oluşan rutubet neticesinde kardeşimin boya yaptırdığını ve yer döşemesini değiştirdiğini söyleyerek. Annem, Ke… büyük bir işe kalkıştı dedi. Annem den ayrılıp öğlen namazını camide cemaat ile kılıp, kardeşimin yanına gittim. Boyacı iki odanın tavanlarını boyamış, yan duvarlara geçmek üzereydi. Bahçede bulunan bir çiçeklik bu duvar ile bitişik yapılmış. Kapıcıda bol bol su verince bu hadise meydana gelmiş. Yatak ve bebek odasında yerlere “Lamine” tahta döşenecekmiş. Kapı çalındı eşi Gö… ve kayınvalidesi içeri girince eve dönmek üzere oradan ayrıldım. Belki bunlar sıkıcı olabilir. 53 ile bağlantısı ne diye düşünülebilir. Bazı tesbit ettiğim bağlantılar ve verilen haberler vardı. Hakikatte ziyaret nereye yapılmıştı. Nefsi Küll; 

------------------- 

 كُلُّ نَفْسٍ ذَائِقَةُ الْمَوْتِ

“küllü nefsin zaikatül mevti” Meâlen: “her nefis ölümü tadacaktır.” (Ali İmran 185)

-------------------

Bu âyet 5 Hazret mertebesinin üçüncüsü olan Tevhid-i Sıfat mertebesinin idrak âyetidir. 19 ve 5 yanyana yazılınca 195 eder. (195) sayısal değeri (19) Meryem suresi olan Kef: 20, Hâ: 5, Ya: 10, Ayın: 70, Sad: 90 hurufu mukattaa harflerinin sayısal toplamıdır. 

20+5+10+70+90= 195 

Meryem de; İseviyet mertebesinin kâmile hamili-hamilesi ve doğurucusudur. Bu da görüldüğü gibi 5 Hazret 

mertebesinin 3. meratibi olduğu açıktır.

 1953 olmaktadır… 

Sokak İsmi Ahmed (53) Apartman numarası 19 yine 19/53 vermektedir. 

Bu üç mertebeden bulunan bağlantılar, İlm’el Yakîn, Ayn’el Yakîn, Hakk’el Yakîn mertebelerinden 19/53 ma’nâ şifresinin tasdiği olarak düşünebilir.

Kendi nefsimden gelen bu irsaliyet nereden gelmek-tedir; İstanbul, Üsküdar, İcadiye, Palalı Ahmet, 19/53--19/53 ün tecellisi (Ef’al, Esma , Sıfat Zat) İs-Tan-Bul, Kara-Fecr-Bul, Kara; Nefsin cehalati olan Nefs-i Emmare hali ve nefsinden cahil olma hali olan A’maiyet karanliğı yani Zat mertebesinin ifadesidir. 

Fecr; Yani tan yerinin ağırması ile oluşan Fenafillâh halinden Bekabillâh haline geçiştir. Bir diğer yönü Âdemiyet mertebesinin ifadesidir.

Bul; Bu hakikatletin bulunması ve buluşması vuslat hali denilen haldir. Aslında böyle bir buluşma yoktur. Ama bundan başka ifade tarzıda yoktur. 

ÜSKÜDAR, Ü; Elif’in ötreli okunuşu ile Uluhiyet mertebesinin ifadesidir,

ÜSKÜ; Üsküdar’da güneşin batması ve batan camlardan ayna gibi güneşin yansıması meşhurdur. Bu da ziya ve aslı nurdur. N ilâvesi ile Üskün yani sakin oldu demektir. (19 nolu Terzi Baba Fetih suresi kitabında geniş bilgi mevcuttur) Dar; Dar olan, yer ile birlikte yurt demektir. 

Uluhiyyet’teki Celâl tecellisinin sâkin olarak Cemâl halinde görünmesidir, denebilir. 

 İcadiye; İcad etme halk etme yani zuhura çıkarma bir bakıma doğum halidir. Palalı Ahmed; 

Pal; P, be’nin sert okunuşudur. Bal yani marifetin Celâl tecellisidir. Alî; Yüce olan bu ilimlerin kapısıdır. Onunda kılıcı çift uçlu olan zülfikârdır.

Bu irsal edilenler ve tecellilerin nereye aktarılması istenmiştir.

Ra; ismi dördüncü kız demektir.

 195 in yanına 4 yazarsak, 1954 olmaktadır Âdem (a.s.) dan Hazreti Muhammed, Hakikat-i Muhammedi, Hakikat-i Ahadiyyet’ül Ahmediyet, mertebesine birleyerek sâkin olup mekân tutup gelen Celâl tecellilerini Cemâl tecellilerine çeviren sâliklere Ramazan Bayramı yaptırıp Halife-i Şahsiye olmalarını sağlayan ve bu hakikatlerin halkedilmesi ve doğumunun yapılması için Marifetin Celâl tecellisi ile sâliklerin Nefsi emmâresini ilim kapısı Hz. Ali Kerremellahi Vechenin Zülfikâr kılıcı ile kestirip, Kurban bayramı yaptırıp, Halife-i Umumiyye olmalarını sağlayan, ma’nâ âleminden 19/53 olarak şifrelenen Nüket Annem, Efendi Babam, Nüket ARDIÇ ve Terzi Baba Necdet ARDIÇ UŞŞAKİ bunların kendinden sonraki gelen nesil olan, ve olma yolunda irfan eğitimi alan kardeşlerime, yani 19-54 e aktarılmasını istemiştir. 

Bu aktarımda ki amaç; 19/53 ma’nâ şifresi ile şifrelenen Nüket ARDIÇ ve Terzi Baba Necdet ARDIÇ UŞŞAKİ Nefsi küll ve Akl-ı Küll ün birleşimi olan Tevhid hakikatleridir. Öncelikle bu iki gibi görünen şahsiyetin birlenmesi gerekir. Resülullah Efendimiz, Allah Celle Celâluhu’yu ma’nâ olarak giyinmişti. Hazreti Ali efendimizde Hazreti Muhammed (s.a.v.) mi ma’nâ-hâl olarak giyinmişti. Sırası ile pirlerimiz de silsile yolu ile bu şekilde kendinden önceki pir hazretlerinin, Hazreti Ali, Hazreti Muhammed ve Hazreti Allah (c.c.) Hâl olarak giyindiler. 19/53 taşıyıcıları Hanım Annemiz ve Efendi 

Babamızda tüm bunları hâl olarak ve ma’nâ olarak üzerlerine giyindiler. E! bu kadar kat elbise nerde denirse taliplilerine gardroplarından çıkarıp göstermekteler. Hakk edenlere de giydirmektedirler. İşte irfan yolu, ma’nâ ve hal taliplisi olmayan kardeşlerim çünkü bu talep edilmez, ne sırdır bilinmez, bilmeyen demez, bilen ise dilsiz kesilir. Lâtif olan “İlim”, “Müşâhede”, “Yaşantı” ve Tecelli elbiseleri ve bunların cem’ül cem-i olan Kâmil İnsân elbisesini, uzun yıllar biçip, kesip, dikip defalarca prova edip giydirmekte-dirler. Kimileri üstlerine dikilen elbiseleri beğenmeyip çıkarırlar, kimileride beğenip bir daha üzerlerinden çıkarmazlar ve öldüklerinde bu elbiseleri şehadetlerinin nişanesi olarak kefenleri olur. Hepsinin canı sağ olsun. 

------------------- 

 Hakikat elbisesini sanma her beden giydi, Asil elbiseyi hakk yolundan geçen giydi. (H.T.) 

------------------- 

 Not= Yeri gelmişken Hazmi Babamın (giydi) şiirinden sadeleştirilmiş olarak iki satırı ilâve etmeyi uygun buldum. 

-------------------

Kaldığımız yerden müşahade edilenleri incelemeye devam edelim. 

Ay ve gün 5 ve 3 yan yana yazıldığı zaman 53 tü. Annem nefsi küllüm babası İbrahim yani Tevhid-i Efal 8 ve 53 zahiri Nefsi küllüm yönünden bağlı olduğum sayıdır. Annem babamı telefon ile gelmiyor musun? diyerek aramıştı… Birinci isminde bulunan Elif, Lâm, Be ve Re 1+30+2+200= 233, 2+3= 5, 5 ile 3 yan yana gelince 53 tür. İkinci ismin ilk harfleri CEN, NC oda 53 tür. Babamın babası Ahmed ve Kemâl dir. İki tane 53 te onda bulunmaktadır. İsmimin Arapça sayısal değeri ve Türkçe değerleri de 53 sayısını vermektedir. Eşimin babasının isminin Ahmed olması da eşim yönünden olan Nefsi 

küllümde baba yönünden Akl-ı kül de 53 e bağlıdır. 

 Konuşmada geçen kızım da sayısal olarak 13 ve 53 tür. 

(5) Maide Suresi 3 âyet. 

-------------------

اَلْيَوْمَ اَكْمَلْتُ لَكُمْ دٖينَكُمْ وَاَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَتٖى

(5/3) Elyevme ekmeltü leküm dîneküm ve etmemtü aleyküm nı'metî. 

Bugün dininizi “kemal”e erdirdim ve size nimetimi tamamladım. 

------------------- 

 Dedemin ve kardeşimin isimleri bu âyette geçmektedir ve âyet sayısal değeri görüldüğü gibi 53 tür. 

Hayret ki hayret her yanımın zahir ve batın 53 ile kuşatılmış olmasının vardır bir hikmeti diye düşünüyorum. Şu an bunu gerçek manası ile de anlamam zor. Efendi Baba’nın himmeti ile şifre sayısının hakikati bize-bizlere de açılır. İnşeAllah Annem söylediği zaman bu zor işin ne olduğunu anlayamamıştım ama olanları tefekkür edince doğum hadisesinin Ke… nin kalkıştığı zor işin hakikatte üzerinde çalıştığım Terzi Baba Necdet ARDIÇ 53 ve Kûr’ân-ı Kerim’de 53. Âyetler doğumu ve zorluğu olduğunu anladım.

 (94) İnşirah suresi 5-6-7. Âyetlerde; 

------------------- 

فَاِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرً اِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا فَاِذَا فَرَغْتَ فَانْصَبْ

 ~~94.5~
~ ~ ~
(94/5-6-7) - Feinne meal usri yusrâ. İnne meal usri yusrâ. Feizâ ferağte fensab.

“Demek ki, zorlukla beraber bir kolaylık vardır. Evet, zorlukla beraber bir kolaylık vardır. O halde boş kaldın mı, yine kalk yorul.” diyor. 

------------------- 

(39) Terzi Baba -2 Önsözün de Ç.H.U. bey kardeşim, adeta bu yaşananları tasdik eder mahiyettedir. 

“Yazmak bir nevi doğurmak gibidir. Her doğumda sancılarıyla beraber zuhura çıkar. Ancak yazılan Hakk için ve onun rızası içinse kolaylaştırılır. Bunun içinde.

 “Rabbi yessir velâ tüassir. Rabbi temmim bil hayr.”.

.Rabbim kolaylaştır. zorlaştırma, Rabbim hayırla sonuçlan dır” duası işaretimiz olsun”…. 

------------------- 

Dediği gibi duasına en içten dileklerimle katılıyorum.

İlerleyen sayfalarda görüleceği üzere Efendi Babam Neccar yani Marangoz dur. L-Amine yani Uluhiyet mer- tebesinden gelen ma’nâ tahtalarını yani harflerini Nefsi külden emin bir şekilde doğumu gerçekleştirdikten sonra, yani Regaib ve Mevlüt kandilerinden sonra, bu sayfalara yerleştirmeme 53 şifre, anahtar sayısı ile yardım edecektir. İnşeAllah Kitap kapağı resimlerinde uğraşarak fakire yardımcı olan Ömer Em… Er…. kardeşimizde emeklerinden dolayı teşekkür eder ve ellerine sağlık dileriz. Kendisi bu çalışma başladığı zaman gördüğü zuhuratta Terzi Baba’nın Kûr’ân-ı gördüğü ifade etmişti 

Ç.H.U. kardeşimiz uzun çalışma ve derlemelerden sonra (Terzi Baba 1)  kitabını kendilerinin (40) ncı evlilik yıl dönümleri için kaleme almıştı. (Terzi Baba 2) yi ise 

yaklaşık 10 senelik bir çalışmadan sonra (50) nci evlilik yıl dönümleri için kaleme almıştı. Biz de Terzi babamız ve Nüket Annemizin özel sayısı olan (53)  ncü evlilik yıldönümlerine bir hediyemiz olması için bu kitabımızı (Terzi Baba 19/53) oluşturmaya niyet ettik ve aldığımız izin ile çalışmalarımıza başladık aslında biz farkında olmadan bu çalışmalar daha çok evvelden başlamış biz ise bu hususta (19/53) hakikatleri üzerinde ki çalışma ve düzenlemeleri kendi çalışmalarımız ile de birleştirip der-leyip bu kitabı oluşturmaya çalıştık, Cenâb-ı Hakk kolay-lıklar nasib etsin… İnşeallah… Rabbimizden kendilerine sağlık sıhhat içinde hayırlı bereketli ve uzun ömürler vermesini diliyorum.

Nüket Annem, ne dünyadan ne de ukbâdan hiçbir karşılık ve ecir beklemeden Hakk yolunda ömürlerini sarf etmişlerdir. Evlendikleri 1964 senesinden günümüze kadar, onu adım adım takip eden, onunla birlikte göster-diği sabır, katlandığı müşkilât, yorucu yıpratıcı seyahetler, metanet ve mücadelesi ile Nüket Annem, Terzi Babamın en büyük yardımcıları olmuştur. 

Bu kitap çalışmasından hasıl olan sevabı başta Ahmed Muhammed Mustafa olan Resülullah efendimize, ehli ve ehlibeytine, silsilemizi 53. Sıraya kadar ulaştırmış olan Piran hazaratımıza, Hz. Pîrimiz Necdet Ardıç Uşşâki Hz.lerine ve de Muhterem eşleri Nüket hanım Vâlidemize âilesine, tüm evlâtlarına ve ehli irfâna ithâf ediyorum, kabul eyle yâ rabbi. 

12-06-2015 Cuma (Terzi çırağı ve kalfası M. C.)

------------------- 

GİRİŞ

بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Muhterem Can Kardeşlerim, Terzi Baba, Necdet ARDIÇ 19/53 nolu çalışmamıza, kitap numarası ve sayı sistemi ile oluşan ilginç bir ayrıntıyı sizlerle paylaşarak yolumuza devam etmeye çalışalım. 95- Terzi Baba-(8) (19-53)  

sıra nosu, (95)  (1,95,3) terzi baba serisi  (8)  (5+3=8)   (19/53) hepsi birbirinin içinde. Kitabın sayı numarasıda çok uygun oldu bunu düşünmeden sırası buraya geldiği için bu sayıyı vermiştim ama onda da bir hikmet varmış. (T.B) Burada oluşan sıra nosu;

(1) Ahadiyet…(95) Kabe’nin 95 numaralı “Stare” yanı “Yıldız” kapısıdır ki bu da “Necm”dir. Necm’de bilindiği gibi “53.” Suredir. 9+5= 14 tür. 

 (14) Nuru- Muhammedi dir. Tüm mertebelerin içinde bulunmaktadır.

(3) İlm’el Yakîn, Ayn’el Yakîn, Hakk’el Yakîn…

(13) Hakikat’ül Ahadiyyet’ül Ahmediye ve Hz. Muhammed’in şifre sayısıdır. 

 (8) Tevhid-i Efal, Sekiz Cennet ve Yolumuzun Şifresidir.

 (19) İnsan-ı Kamil’in şifre sayısıdır.

(53) Terzi Baba Necdet ARDIÇ’a mana âleminden verilen şifre sayısıdır. 

1+9+5+3+8= 26 sayısını vermektedir. 

 19+53= 72 dir. Tersten 27 olarak okunur.

Çalışmanın sayıları ve özünü oluşturan sayıların toplamı bize;

26+27= 53 ü yani Hazretimizin şifre sayısını vermektedir. Bu da çalışmada niyet edilen sayıdır. 

 95 kitap nosu ve Terzi Baba kitapları 8 sıra nosu ile 95. Sure olan “TİN” suresi ve 8 âyeti aklımıza gelmektedir. (Bu konuda ayrıntılı bilgi için TERZi BABA Kûr’ân’da yolculuk (54) nolu kitabında geniş malumat vardır…)

95 ve geriye kalan 13 toplanırsa, 95+13= 108

(108) Kevser suresidir. Bünyesinde Rabb’ül Erbab için kılınan namaz, kesilen kurb’an ve verilen Kevser vardır. Aynı zamanda aradan sıfır kalkınca 18 ile On sekiz bin âlemdir.

Kitabın sayısal değerlerinin hepsini toplarsak;

95+8+19+53= 175 sayısını elde ederiz.

175 tersten 571 dir. Bu da bilindiği gibi Resülullah (s.a.v.) efendimizin dünyamıza zahiri olarak teşrif ettikleri tarihtir. Necdet babamızın isminin sayısal değeri bilindiği gibi 457 dir. 457+175=632 bu tarihte Resülullah s.a.v efendimizin yani zuhuru Muhammed’inin zahiri âlem den batın âlemine geçtiği tarihtir.

En’am suresi 162 âyette, 

------------------- 

قُلْ اِنَّ صَلَات۪ي وَنُسُك۪ي وَمَحْيَايَ وَمَمَات۪ي لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَۙ

 (6/162) “Kul inne salâtî ve nusukî ve mahyaye ve memâtî Lillâhi rabbil âlemin.” Ey Muhammed! De ki: “Şüphesiz benim namazım da, diğer ibadetlerim de, yaşamam da, ölümüm de 

âlemlerin Rabbi Allah içindir.” 

------------------- 

 Terzi Baba Necdet ARDIÇ 19/53 şifresi ile görüldüğü gibi 18,000 âlemi “Vahdetinde Kesret”, “Kesretinde Vahdet” zahirinde ve batınında “Cem’ül Cem’ül Cem’ül Cem” olarak seyr eden “İnsân-ı Kâmil”dir. Verilen Kevser ile Rabb’ül erbab için kılınan namaz hükmüyle evlatlarının Nefsi Emmare ve Nefsi Levvamelerini kestirerek, “Esfeli Safilin” olan “Hazreti- Şehadet” den yani “Mescid-i Aksa” dan, hakikatleri olan “Ayn” larına “Mirac” ettirtmede ve Cenâb-ı Rabb’ül Âleminin Zatı’na döndürmektedir… (Mu… Ca…)

------------------- 

“TERZİ BABA NECDET ARDIÇ 19/53 ve KUR’ÂN’I KERİM’DE geçen 53. Âyetler” çalışması hakkında istişareleri yaptıktan ve alınan izinden sonra ma’nâ da zuhuratta şöyle bir tecelli oldu. Bu zuhuratı ve yapmış olduğum yorumu buraya almayı uygun gördüm.

24-05-2015 Saat 09:30

Bursa Ulu Caminin ana caddeye bakan sağ tarafından, cami kapısının önünden aşağıya doğru iniyorum. Kapalı Çarşı tarafına sağa dönerken Çarşı yolu üzerinde sağ tarafımda kalan bir anıt dikkatimi çekiyor. Altta siyah kaide üzerine beyaz kare mermer zemin üzerine büyük harflerle yazılmış olan. 

 “BU ÇALIŞMA TEK BİR KİŞİNİN ESERİ DEĞİL, TÜM KARDEŞLERİN ORTAK ESERİDİR” yazıyor idi. 

Bu yazıyı okuduktan sonra Kapalı Çarşıya giriyorum. Zuhuratta görülen anıt ve üstünde ki yazı, resimde çizildiği gibiydi. 

 Görülen zuhuratın ma’nâlanmasına bakmaya çalışırsak. 

Zâhiri olarak bakıldığında zâten eserden bir kişinin çalışması olmadığı anlaşılmaktadır. Hakikatte ne demek istenmiştir. Zuhuratın görüldüğü saat 09:30 dur. 

93; Necm’in sayısal değeridir. 53 Necm suresidir. 93 ten Hakikat-i Muhammed-i yani 40 sayısını çıkardığımızda;

93-40= 53 Terzi Baba şifre sayısını verir. 

Tarih; 24-05-2015 tir.

(24+5+20+5)-1= 54-1= 53 tür.

53 şifre sayısının bu şekilde ma’nâlanarak 54 e yansımasıdır. (Burada ki 54 sadece bir, 54 ü değil, genel ma’nâ da tüm 54 leri kapsamaktadır) Bursa da gezmek; Bur; Burak ve Sa; Salat ile Mirac hakikatlerinde gezmektir. Bursa plâkası 16 dır. Bilindiği gibi 16 = 457 sayılarının toplamıdır. Bu sayıda “NECDET”in sayısal değeridir. Bir bakıma da “NECDET TERZİ BABA 19/53” ün hakikatlerinde Esma tecellisi ile 

 gezinmektir. Terzi Baba’nın 91 nolu “Bi ismi Has Selâm” kitabında kendi ifadesi ile esmasının “SELÂM” olduğunu belirtmektedir. “Selâm Yurdu – Darus-Selâm” Yunus suresi 25 âyetinde geçmektedir. 

------------------- 

وَاللّٰهُ يَدْعُوا اِلٰى دَارِ السَّلَامِ 
 (10/25) - Vallâhu yed'û ilâ dâris selâm. 

 Allah, esenlik yurduna çağırır . 

------------------- 

 10+25= 35 tersten 53 tür. 91 de tersten 19 dur. 19/53 şifre sayısının gönül aynasına yansıması olduğu açıktır.

Ulu Cami; Uluhiyyetin Cem olmuş Hali, yani Allahlık ve Vahidiyyet hakikatleri olan Ayan-ı Sabitedir. Bunun önünden bir alt mertebe olan Rahmaniyyet mertebesine inilmiş. 

Görülen Anıt Resim; Rahmaniyyet Sıfat mertebesi ile meydana çıkan teşbih halidir.

Anıtın Kaidesi; Siyah oluşu ile Ahadiyyet, Mutlak Zat mertebesini ifade etmektedir.

Yazının Bulunduğu Beyaz Mermer; Uluhiyyet ve Vahidiyyet sahasında ki yaygın halidir.

Siyah Yazı; Sıfat, Esma, Efal mertebesinde yazıya kayda girmiş mukayyed zat mertebesidir.

Yazının dört katlı olması İslâm’ın şifre sayısı olan Şeriat, Tarikat, Hakikat ve Marifet mertebeleri ile 13 e işarettir. 

BU ÇALIŞMA TEK BİR; “TEKBİR” Alllahu Ekber dir. Ezanda başta 4 tane “TEKBİR” bulunmaktadır. 4. Tekbir 

“ALLAHU AHAD”dır. Ahadiyet’ul Zat mertebesinin ifadesidir. Yazının aşağıdan yukarı en üst yani 4. Katı olduğu için burada ki Tekbir’in anlamı budur. Bu çalışma da “TERZİ BABA 19/53” çalışmasıdır. Zat mertebesi kaynaklı olduğu anlaşılmaktadır. “Tek” ahadiyyet mertebsi, “bir” ise Vahiyet mertebesi’dir. “Tekbir” “Allah-u Ekber” bu mertebeleri ve zuhurlarını bünyesinde bulundur-maktadır.

KİŞİNİN ESERİ DEĞİL; Kişi, fert şahıs ile Ferdiyyet ve Vitriyyet hakikatleri ile “19/53 İnsân-ı Kâmil- Kâmil İnsân Eseri” mahlûk değil denilerek, Ulûhiyyet yönüne atıfta bulunulmaktadır. Bu mertebe A’yân-ı Sâbite olduğu için “19/53 TERZİ BABA” hakikatleri mahlûk kokusu almamıştır. 

TÜM KARDEŞLERİN; Burada ki tüm kardeşler Allah esmasının tahtında mündemic bulunan Esma-i İlahiyyedir. “19/53 TERZİ BABA ESERİNi” anıtını meydana getirdikleri anlaşılmaktadır. Burada Esma-i İlâhiyye ve kardeşler “19/53 TERZİ BABA” hakikatlerinden istidad-kabiliyetleri olan istihkaklarını talep etmektedirler. 

ORTAK ESERİDİR; Burası da en aşağı kat olan Efal mertebesidir. Ortaklık yani kesret-çokluk vardır. “19/53” Terzi Baba Gönül Kâ’besinin zuhur ve tecelli mahalleridir. Burada her bir zuhur mahalli, kendi hakikatleri olan asıllarını talep ettikleri için “19/53 TERZİ BABA” bu hakikatleri kendilerine vermekte sorumlu tutulamaz. Bu Ulûhiyyetinin gereğidir. Her bir kardeşin hali kendi istidat ve hakikati olan A’yân-ı Sâbiteden kaynaklanmaktadır. Terzi Baba (18) – Kevkeb Dosyası, (23) Değmez Dosyası, (73) Celâl Cemâl Celâl) (81) Hayal Vadisinin çıkmaz sokakları (93) Mescid-i dırar, Kubbet-ul kara) (98) Solan bahçenin, kuruyan gülleri) (105) Cemo ve Farko, ve benzerleri dosyalarda bulunanlarda “19/53 TERZİ BABA” dan istidatlarında ki hakikatleri talep etmişler ve istidatları bu yönde olduğu için Celâli zuhur, müşahade,

yaşantı ve tecellileri kendilerinde ortaya çıkmıştır. 

Bu “ 19/53 TERZi BABA” nın “Zevali” değil bilâkis “Kemalât”ıdır. Cemâl ve ondan sonra Celâl tecellilerini bi hakkı ilim olarak öğrenen, müşahadesini, yaşantısını ve tecellilerini görerek, halifesi olmak bahtiyarlığına ulaşan kişilerdir. (Bu konu ayrıntısı ile Önsöz de anlatılmıştı) Tüm bunlar ortak olarak Terzi Baba’mın birimsel varlığı ile beraber yukarda bahsedilenler de O’nu (19/53) ü oluşturmaktadır. 

“Kapalı Çarşı’ya sola doğru dönülmesi ve girilmesi; Buradan sol tarafa dönülmesi yukarıda bahsedilen “Anıt Eserin” yani (19/53) Terzi Babanın Nefsi küllü olan üretkenliğine dönülmesidir. Bu zâhirde Nüket Annnem”dir. Nüket bilindiği gibi Nükteler… Herkesin anlayamıyacağı ince ma’nâ lı ve zarif sözlerdir. Çarşı, bilindiği gibi Pazar demektir. Terzi Baba (41) “İnci Tezgahı” kitabı “Nükteler” adı altında yazılmış olan sözlerin bulunduğu kitaptır. Burada Nüket Annem (19/53) Terzi Baba ilim şehrinin kapısı olarak yazılmıştır. Çarşı, Pazar demektir. Yunus Emre bu konuda şöyle demektedir. 

Elif okuduk ötürü, Pazar ettik götürü, Yaradılanı sev, Yaradan dan ötürü. 

Elif’in ötre ile okunması (U-Ü) olarak okunmasıdır ki; Elifin bu şekilde okunması Uluhiyet mertebesini ifade eder. 

Bir bakıma “19/53 TERZİ BABA” nın kapalı olan hakikatlerin kap-alı yani Ali Kapısı olan İnce Zarif nükteli ilmin topluca bulunduğu A’yân-ı Sâbite- Ulûhiyyet hakikatleri içine girilip, götürü alınan toplu hakikatlerin perakende olarak satışa sunulmasıdır. 

 Fetih suresi 48-10 âyetinde. 

------------------- 

اِنَّ الَّذٖينَ يُبَايِعُونَكَ اِنَّمَا يُبَايِعُونَ اللّٰهَ 

(48/10) İnnellezîne yubâyiûneke innemâ yubâyiûnallâh, Sana bîat edenler ancak Allah'a bîat etmiş olurlar. 

“Onların Alış-Verişi Allah” iledir. 

------------------- 

Bilindiği gibi Terzi Babam Necdet ARDIÇ UŞŞAKİ’nin kendisine hususi olarak verilen suresi “53 - Necm” ve ma’nâ âleminden vasfı “Necat” idi. 

Resülullâh efendimiz; (s.a.v.)

“Ashâbım yıldızlar gibidir. Hangisine tâbi olsanız hidayete erersiniz.” (Aclûnî, 1/132) Diye beyan etmişlerdir.

Buradan da “İnsân-ı Kâmil” olan “İlâhiyat Yıldızı” na uymanın hidayete ve “Necat”a (kurtuluşa) sebep olacağı aşikârdır. 

Yaşadığımız tarihten yaklaşık 400 sene önce yaşamış olan Niyaz-i Mısri Hazretleri bir şiirinde İnsân-ı Kâmil, Necm ve Necat’ın yani 19/53 ün ne demek olduğunu aşağıda yazılan şiirinde anlatmıştır ve Terzi Baba Necdet ARDIÇ’ı o zaman dan bizlere müjdelemiştir. 

Hak yolunun rehberi nefesidir Kâmilin, Dil tahtının serveri nefesidir Kâmilin.

Nefsini mat eyleyen, def'i-memat eyleyen, Nefh-i hayat eyleyen nefesidir Kâmilin, İsteyü git Âdemi, Âdemde bul Âdemi, Sırr-ı “nefahtü” demi nefesidir Kâmilin.

Sure-yi Necm'i oku anla gel vahyi Hakk'ı, Bilesin o mantıkı nefesidir Kâmilin.

Rûhu’l-Kudüs demini, Âdemde iste anı, Ölmüş gönülün canı nefesidir Kâmilin.

Maye-yi zat denilen, feyz-i necat denilen

Âb-ı hayat denilen nefesidir Kâmilin. Diri kılan tenleri, zinde eden canları, Kaldıran ölenleri, nefesidir Kâmilin.

Mevtaya etse nefes, her yaneden gele ses, Haşreden ey hakşinas nefesidir Kâmilin.

Niyazi'yi can eden zerresini kan eden, Katresin umman eden bir demidir Kâmilin.

Not: Gördüğüm müşahadeler ve tasdiği ile bu şiiri buraya almayı uygun gördüm. (M. Ca.) 

------------------- 

 Giriş bölümünde görülen zuhurat ve Niyaz-ı Mısri Hazretlerinin şiiri ile bu eserin neyi ifade ettiğini kısaca anlamaya çalıştıktan sonra 19/53 ü yavaş yavaş anlayıp, idrak etmeye çalışmaya başlayalım.

------------------- 

19/53 –NEDİR? NEYİ İFADE EDER? 

Muhterem Can Kardeşlerim,

 19 sayısı, çok özel bir sayı olup, Kûr’ân’ın ve İnsan-ı Kamil’in şifre rakamıdır. İnsân-ı Kâmil ile anlaşılması gereken tüm âlemleri kapsayan Hakikat-i Muhammedi ve yeryüzünde en kemalli zuhur mahalli Hz. Muhammed (s.a.v) dir. Diğer Resül, Nebi, Gavs, Piran ve Ehlullah Hazeratı bu İnsân-ı Kâmil’in bir yönünü yansıtan İnsân-ı Kâmil-Kâmil İnsân’lardır.

 (19) Ondokuz Nedir? 

 (18) Onsekiz bin âlemi seyr eden “İnsân-ı Kâmil”dir. 

 19 sayısının bütün olarak neyi ifade ettiği yukarıda ki paragrafta yazıldı. Şimdi bunu rakamsal olarak olarak açmaya çalışalım. 

On dokuz’un (19) harflerini ayırırsak yani 1 ve 9 meydana geliyor, toplarsak (1 + 9) =10 oluyor; 

10 Kemal sayıdır → onunda arasını açarsak (1 - 0) bir ve sıfır meydana geliyor.

 Burada ki (1) bir, Hakk’ın birliğini, “Ahadiyyet” mertebesini, (0) sıfır da o’nun aynasını yani bu âlemleri ifade ediyor.

 Ahadiyyet mertebesi; 

 - kendinde mevcut hakikatleri zuhura çı­karmayı diledi;

 - bu âlemleri, zuhur mahalleri olarak halk eyledi 

 - ve kendini onlarda seyr’e başladı. Böylece âlemler, o’nun aynası, “aynısı” oldular.

 Dolayısıyla âlemlerin kendilerine has özel birer var­lıkları olmadığından (0) sıfır yani “yok” hükmünde oldular, (1) in yuvarlanarak (0) sıfır’ı meydana getirişi gibi bu 

âlemleri de (1) olan Ahadiyyet mertebesi meydana getirdiğinden hakikatte, (1) den başka hiçbir şey yoktur, ki o da ezelî ve ebedî olan ve her mertebe­de zuhur eden Hakk’ın ta kendisidir.

 (1) bir, gerçek varlık, “Ahadiyyet”, “İnsân-ı Kâmil”, (0) sıfır ise, “hiçlik” ve “ayna”dır. 

Eğer sıfırın ortasından bir çizgi geçirirsek ( 0 ); o zaman bunun bir tarafı kadim, bir tarafı hadis olur. 

Yani kadim, varlığı kendinden ezeli olan, diğeri ise hadis, sonradan meydana gelen kadimin gölgesi’dir. 

 (Necm Sûresi 53/9) 

------------------- 

فَكَانَ قَابَ قَوْسَيْنِ أَوْ أَدْنَى

 (53/9) fekane kâ’be kavseyni ev edna “Onunki arasındaki mesafe iki yay kadar yahud daha az kaldı”. 

------------------- 

 Yani kavs’ın bir tarafı abdiyyet mertebesi bir tarafı ulûhiyyet mertebesidir. 

 İşte bu iki “kavs”i yani iki merte­beyi “kaab”ın’dan, “tutma yerinden” tutup, kendi varlığında ilk de­fa cem eden yüce insân Hz Rasûlüllah tır. 

Bu iki mertebe bir birine o kadar yakın oldu ki, nerede ise birleşecek’lerdi, fakat özellik­leri itibariyle iki mertebenin de hakkının korunması lâzım gel­mektedir. İşte burada ifade edildiği gibi bu âlemin dışı (zahiri) → halk, 

içi (bâtını) → Hakk’tır ve bir birine o kadar yakındır.

 İkinci bölümün baş tarafında (19) sayısını (1 + 9) toplarsak (10) on eder. On sayısını (10) ( 1 ve 0 ) ayırırsak, el­de bir tane (1) ve bir de (0) kalır demiştik.

 İşte o sıfırın (0) ortasından bir hat çekersek (0), iki kavs yani kavseyni olur.

 Eskiden cengaverler oklarını iki kavs’lı yayları ile atarak daha fazla güç sarfeder fakat okun hedefe şiddetli ulaşmasını mümkün kılarlardı. Ortadan çekilen hat “ka’be”, tutulan yerdir. 

“Ka’be kavseyni”, İki kavs (yayı), ortadan çekilen hattan İnsân-ı Kâmil ka’ab eder (tutar), ki o iki kavs’ın (yayın) üstteki, “ulûhiyet”, aşağısı “abdiyet”tir, ki böylece İnsân-ı Kâmil “ulûhiyyet” ve “abdiyyet” mertebelerini elinde tutar. 

Biri “kadim”; biri ise, “hadis”tir. 

Biri kıdem yani hakkın varlığı, diğeri ise gölge, bu âlemlerdir. 

İşte Mi’rac gecesi Hz. Peygambere kendi zâtında bu hakikatler, yani hakkın varlığı bildirildi. 

Bunlar zâhir ehline göre birer kelâm; hakikat ve mârifet ehline göre ise, birer yaşamdır. 

Beşer lisânı bunları anlatmaya yetmiyor. Ta ki yaşama sokarak kişi kendi bünyesinde idrakini oluşturması gerekiyor. Bunlar gerçekten hikâye, masal veya eskilerin “esatirül evvelîn” dedikleri değildir. Buram, buram; kaynaya, kaynaya bizim, her birerlerimizin hayatımızı, şahsi yaşantımızı anlatıyorlar. 

Bakın “Allah yaklaştı, yaklaştı ve sarktı,” diyor yani Allah kuluna ulaşıyor, diyor. 

Biz de biraz elimizi açıp o yukardan geleni tutsak olmaz 

mı?... “Tutarsan tutulursun,” diye ifade etmiştik. 

O bize sarkmış, adeta bize yardımcı olsun diye uzanabildiği nispette Kûr’ân-ı ve “el vesile”si ile, kopmayan urganı, ipi ile uzanıyor; yeter ki, biz tutunanlardan olalım. 

 Bir-tek (1), “ahadiyet mertebesi”dir. 

 Ahadiyet mertebesinin zuhuru İnsân-ı Kâmil’de “ulûhiyyet” ve “ab­diyyet” ile kemâle ermiştir ve bu iki kavs bir birinden ayrı şeyler değildir. 

İnsân-ı Kâmil’in içi hak; dışı halk’tır. 

Bunu tutan da “ahadiyyet mertebesi”dir. 

Mevzuları irfaniyet ile incelediğimiz zaman nasıl derinliği olan bilgiler ortaya çıkmaktadır. Bunun için de başta belirtilen “nefs heva yıldızı”nın sönmesi gerekmekledir. 

------------------- 

 (Terzi Baba 37-53- Necm suresi)

-------------------

19, harf olarak yazıldığında “ON DOKUZ” şekliyle karşımıza çıkmaktadır. 

 ON; Tevhid-i Sıfat, İseviyet ve Akl-ı Küll mertebesinin ifadesidir. 

 DOKUZ; Tevhid-i Esma, Museviyet, Nefsi Küll mertebesinin ifadesidir.

 İkisini birlikte okuduğumuzda Nefsi Küll ve Aklı küllün birleşimi Tevhid ve Akl-ı Evvel denilen mertebeyi vermekte ve İnsân-ı Kâmil’in iki yönünün birleşimidir.

 ON; 

 O; Hu’yu ifade etmedir. Bu ilâhi hüviyyeti ve Hz. 

Muhammed (s.a.v.) in batındaki ismini ifade eder.

 Nun; Nefesi Rahman’iyi ifade eder. İlâhi Hüviyet Nefesi Rahmâni ile tenfis edilmesi ile ilâhi vehim olan A’yân-i Sâbite mertebesi ve onun yansıması olan Dokuz yani Esma-Nur mertebesi meydana gelmektedir. M. C.

-------------------

 Terzi Baba (4) “Lüb-ül Lü’b-Özün Özü” adlı eserde Muhyiddin İbn-i Arabi Hazretleri Hu ve Nur’u şöyle açıklamıştır. 

------------------- 

Muhyiddîni A’rabî Hz. yine buyurur ki:

 (“Bir kemâl sahibi “HU” dediğinde, dediği “O” kendisi olur ve izafi kişiliği tamamiyle ortadan kalkmış olur. Şunu anlar ki, bu hal “marifetullah” sırrındandır, herkes bunu bilmez... Ehlullahdan hiç bir kimse bu hâle işaret dahi etmemiştir... Ya sırrı açma endişesinden, ya korkudan, yada tehlikeli olduğunu düşündüklerinden...

 Zira, bu halde kuldan “tekvinullah” yani “Allah’ın ya­ratıcılık sıfatı” zâhir olur; yani “HU” dediği zamanda O olarak!..

 Zira, bu halde onu kulun lisanından söyleyen Allahu tealadır!... Buna, “tahtül lafz” yani gizli ifade denir ki ma’nâsı, söyleyende zâhir; gayrıda ise, gizlidir...” ) Bu halin hakikatini beyan için biraz daha açmak ge­rek...

 Kemal sahibi “HU” dediğinde, o anda kendi varlığını tamamiyle ifna eder... “Mutu kablel ente mut!,.”

“Ölmeden önce öl!.”.

 Hadîs-i şerifi gereğince varlığını yok etmiş olur, ki bu da “ölüm” demektir... Bu “ölüm” ise irade ile olur... 

 Zâhiren ve batınen varlığından eser kalmayıp, başsız

ve ayaksız kendisini “HU”deryasına bırakır... Böylece bo-ğulup yok olur!.. Nam ve nişanı kalmaz... 

 Bu devreden sonra kendisi “HU” olur... Çünki, katre deryaya düştü ve aynı derya oldu... “Deryay-ı HU”dan maksad, “deryayı Vahıdiyyet”tir... “İlahi aşk”tır, “vücud-u mutlak”tır ve “Nur deryası”dır... “Birlik alemi”dir.

 Hazreti Resülullah bizleri irşad için dualarında şöyle derlerdi:

 “Allahümmec’alnî nuran!...”

“Allahım beni nur eyle…” Zâten nurdu ama bizlere öğretmek için böyle di­yordu...

 Bilinmeli ki, kendini “HU”ya veren “NUR” olur... 

Beyt :

 Varlığı Hakka verin, varlık Hakkın olsun hemin... 

 Sen çık aradan, kalan yar ola, olasın emin... 

 Varlığını “HU”ya verenin, “HU”nun aynı olması acaib midir?..

Bir kimsenin ölüsü tuz gölüne düşse, aynı tuz olur ve temiz olur!

 Böylece, iradeye dayanan bir ölümle, kendilerini “Hu”nun tuz deryası misali, varlığına bırakanlar, “HU” olup, “NUR” olup arınıp temizlenirler... Bu oluş imkânsız mı?!..

 “HU” demek Türkçede “o kimse” demektir; ancak bu­rada kullanılışı ise, “Allah’ın Zatı” ma’nâsı’nadır. Yani... Cümle varlık, Hakkın “Ben” kelimesiyle kasdettiğini, varlık dahi “Hakkındır”, diye düşünür... Bütün varlığı, kendi de dahil olmak üzere “Zat deryası”na bırakır... Bu halde, Zat’tan başka hiç bir şey kalmaması gerektir...

 “HU” ismine devam edenlere bilmek gereklidir ki, “HU”dan maksad, ifade ettiği müsemmadır... “HU” dediği zamanda, ne isim, ne resim, ne zaman, ne mekân ve ne 

dahi nişan kalmayıp; Zât-ı “HU”da cümle varlığı ve haliyle kendini yok edip, abdin lisanından “HU” diyeni “HU” ola­rak bırakması gerekmektedir...

 Beyt :

 Evvel ve ahir ne ki var HU imiş;

 Batın ve Zahir ne ki var HU imiş;..

 Anlatılmak istenen ma’nâ hasıl olduktan sonra, “kul” adı altında, ister “HU” desin, ister “BEN” desin, ister “biz” desin, ister “onlar” desin ma’nâ hep aynıdır; murad “O’nun Zâtı”dır!..

 Muhyiddini A’rabı hazretleri şöyle buyurur:

“Anlatılmak istenen bu ma’nâya bir çok arifler işaret bile etmemişlerdir; çünkü böyle icab etmiştir.” Akla gelen şudur, ki kul, Hakkı “tekvin” etmiş olur “HU” dediği zamanda; arkadan, sözde, halk tekvini gelir. 

 Bunun hakikati şudur ki... “HU” diyen kimse, eğer “mürşid-i kâmil”e yetişip kâmil olmuş değilse, burda hata yapabilir... 

 Yani, sâlik “sâki-î hakikat” olan “mürşid-i kâmil” elinden aşk badesini içip, “fenâ fîllâh” hasıl olmamışsa, “HU” dediği zamanda, kendi zannı ve tasavuru, itikadı ve takyidi üzere Hakkı tahayyül ve tasavvur eder çünkü ıtlaka ermemiştir!..

 Ve böylece de kendi tasavvuruna göre Hakkı sınırlar ve kayd altına alır!.. Dolayısıyla da “HU”yu tekvin ve icad etmiş olur ve bundan sonra da kendi peydah etmiş ol­duğu halika ibadet etmiş olur...

 Gerçi Hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur:

 “Ben kulumun indindeki zannı üzereyim...” Buna göre o zanda da Hakkın bir yüzü vardır, lâkin kulun tekvini ile zannına göre zuhur edip yüz gösterir...

 Zira hiç bir mukayyed yoktur ki, mukayyed o mutlakın bir yüzü olmaya... Gerçi bu halde de kendini tekvin ve icad eden yine kendisidir; ancak, tekvin kuldaki zannın itikadına göredir... ve bu, “mukayyed mabud”dur, mutlak mabud değildir.

Bu hali düşünmek lâzım gelir dediği, işte bu haldir, tehlikelidir!

 Asıl kemâl odur, ki kul “HU” dediğinde; tamamiyle varlığından soyunup, mahvolup, fena bula; “izafi benliği”, “ilâhî benlik”te yok ola!.. 

 Sonra, bir itikad, zan, kayd tahsisi ile kendini bağlamayıp, bunlardan sonra, yönlerden hususi bir yön ile bağlanmaya... Ancak bunlardan sonra, “mutlak rabb-ül erbab”a bağlanmış olur ve ibadete başlar... Aksi halde, kendi zannında yaratmış olduğu mabuduna ibadet etmiş olur...

 Kur’anı Kerîm Casiye Suresi 45. sure 23. ayette; buna işaret eder: 

-------------------

اَفَرَاَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ اِلٰهَهُ هَوٰیهُ

(45/23) “efereeyte menittehaze ilahehü hevahü”

“Hevasını ilâh edineni gördün mü?..” 

------------------- 

 Bunu çok iyi düşünmek gerekir... 

------------------- 

 DOKUZ; 

 Hu ve Nur yani “On” hakkında söylenenlerden sonra “Dokuz” ile yolumuza devam edelim.

 Dal; Delili İlahiyye ve Şeriat, Tarikat, Hakikat ve 

Marifet mertesini bünyesinde toplamaktadır.

 O: Hu’yu ifade etmektedir. Birimsel hüviyetleri ifade etmektedit.

 Ke: “Kün” yani “Ol” demektir.

 U: Vav harfi ile birimsel vahidiyyet sahasını ifade etmekte yani Akl-ı Cüzü oluşturmaktadır.

 Ze; Zahmet, Zeval, Ef’al âlemine ait dönük olan sufli yöndür denebilir.

 “DOKUZ” ortasında görüldüğü gibi “OKU” vardır.

 İnsân-ı Kâmil’in İlâhi Hüviyet-i Akl-ı Küll mertebe-sinden Nefesi Rahmâni olarak, Delili ilâhiye ile Ef’al, Esma, Tarikat ve Hakikat mertebesinden zeval de olanlara kemalle nefsin den irsal ederek okumasıdır-okunmasıdır diyebiliriz. M. C. 

-------------------

 İnsân-ı Kâmil Hakkında Muhyiddin-i Arabi Hazretlerinin “Özün Özü” adlı eserinin Terzi Baba çevirisinden ilgili bölümü buraya alıyoruz.

İNSÂN-I KÂMİL.

Zahirde ve batında însan-ı Kamil’in kuşatmadığı hiç bir mekân yoktur.

Zat-î bir sirayet ile her şeyde hükmünü yürütür ve belki de o şeyin aynıdır!..

Nitekim Hazreti Ali kerremallahu veçhe buyurur:

“Kendini küçük olarak ZAN edersin, Halbuki alemi EKBER Sensin!..” Âlem Sen’de gizlidir!.. Eğer, bir kâmil yetiştiriciye gidip, nefsine arif olursan, cümleyi sende, kendinin de cümlede mevcut olduğunu bilirsin... 

 İnsân-ı Kâmil’in büyüklüğünü şöyle düşünebilirsin: Onsekiz bin âlem farzolunsa ki bir havan içinde dövülüp macun haline gelse, bu terkip “İnsân-ı Kâmil” olur... 

Bu İnsan, onsekizbin âlemi, onsekizbin göz ile seyreder! Her bir âleme dahil olup, o âleme has bir göz ile orayı seyreder... Duygular âlemini his (zahir) gözüyle, makülatı (akılla anlaşılablir) akıl gözüyle, ma’nâları da kalb gözüyle seyreder... Diğerlerin! de ona göre kıyas et!..

Bu âlemin, his (zahir) gözüyle, ma’nâları seyredeceğini zannedenler şüphe içinde kaldılar...

Beyt:

Yürü, bir göz bul çare eyle,

Bu kez, O’ndan O’na nazar eyle!..

Âlemleri onsekiz bin olarak kabul edenler için esas şöyledir...

 Külli akıl, külli nefis -ki bunlara (levh ve kalem) de denir-, arş, kürsî. yedi kat sema, dört unsur (ateş – hava – su - toprak), üç mevalid yani (maden – nebat – hayvan).

Bunların hepsi bütün olarak on sekiz eder. Her birini cüz’iyet olarak biner saymışlar ve böylece de on sekiz bin âlem demişlerdir. 

Hakikatta ise, âlemler had ve hesaba gelmez... Şu faydalı bilgiyi verelim... 

- Yeryüzünde olan mahlükat, denizlerde olanın onda biri kadardır; 

- yerde ve denizlerde olanlar, bir ara da sayılsa, ancak göktekilerin onda biri kadardır; 

- ve bütün yerde, denizde havada olan mahlükat toplansa birinci kat gökteki melaikenin onda biri kadardır; 

- yerde, denizlerde, semada ve birinci kat gökte olanlar 

toplansa, ikinci kat gökteki meleklerin onda biri kadardır; bu kıyas, yedinci kat semaya kadar bu şekilde devam eder!.. 

- Yedi kat yerde olan mahlükat ve yedi kat gökte olan melâike toplansa, kürsîde olan melâikenin ancak onda biri kadardır... 

Kur’anı Kerîm Bakara Suresi 2. sure 225. âyette; 

-------------------

وَسِعَ كُرْسِيُّهُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ

 “vesi’a kürsiyyühüssemavati vel ­arda”

“O’nun kürsüsü semavat ve arzı ihata eder!..” 

------------------- 

Buyrulmuştur.

Kürsîde, yedi kat gökte, yedi kat yerlerde ve denizlerde olanlar bir araya gelse, cümlesi arşın bir köşesindeki meleklerin onda biri kadardır. 

Ve bu sayılanların cümlesi müheymîn melâikenin onda biri kadardır. 

“Müheymin melâike”, öyle melâikedir ki Hak subhanehü teala onları halk eylediğinden beri Hakkın cemâlinden bir an gözlerini ayırmayıp, Cemalüllahın güzel-liğin de hayran olmuşlardır... 

 Ne kendilerinden ne de başkalarından haberleri vardır. Ne âlemin, ne Âdemin, ne de iblisin halk olunduklarını bilmezler!..

Hak tealanın bir yüce meleği vardır, ismine “RUH” derler... Başında hesabsız saçları vardır!.. 

Anlatılan cümle melâike, arş ve ferş “RUH”a nisbet edilse, bir insanın elindeki pirinç tanesi veya saçına takıl-

mış bir inci tanesi gibidir. 

Eğer Hak teala emir verseydi, bu cümle varlığı bir lokma ederdi de boğazından bir şey geçtiğini hisset-mezdi...

Bu anlatılan cümle şeyler, melekler ve felekler âlemi İnsân-ı Kâmilin kalbine konsa, var mıdır, yok mudur his etmez!.. 

Nitekim, Hz. Bayezid bu makama vasıl olunca; taliplerine rağbet etmeleri için şöyle buyurmuştur:

 “Lev ennel arşe ve ma fîha elfe elfe merreten fîzaviyetî min zevaya kalbel arifi ma ehasse bihi!..” 

“Arş-ı azim ki - cisimler alemine muhittir- bu kadar azametli ve milyon kere büyüyen arş ve içinde olanlar arifin kalbinin köşelerinden bir köşesine konulsa, arif onu hissetmezdi..”.

O gönül ki, yerlere, göklere, arşa, kürsîye sığmayan Allah-u azimüşşanı sığdırmıştır; onun vüs’atı bu mertebede olursa acaib mi olur?.. 

Nitekim hadîs-i kudsîde:

“ma vesianî arzı ve lâ semâi velâkin veseanî kalbi abdil müminin”

“Gökler ve yer beni kaplamadı velâkin mümin kulumun kalbi beni kapladı!..” Burada “mü’min”den murad, “İnsân-ı Kâmil”dir!.. 

“Kâlbin kaplamasından” murad, o gönülün “Hakkın cemaline ayna” olmasıdır...

 Nitekim hadîs-i şerifte;

“el mü’minü mir’atül mü’min!..”

“Mü’min müminin aynasıdır!.” buyrulmuştur. 

 Birinci “mü’min”den murad, “İnsân-ı Kâmıl”dir; 

ikinci “Mü’min”den murad da, “Hak teala”dır. 

“İnsân-ı Kâmilin gönlü, Hak tealanın aynasıdır” demek olur.

Hazreti Şeyhi Ekber, arifin kalbinin azametinden haber verip, Fusüsu’l-Hikem’de demiştir ki:

 (Hazreti Bayezid’in haber verdiği arif, cisimler alemine nisbet olan azametini beyandır. 

Ben derim ki: (Sonu olmayan mutlak varlık, zuhura getirdiği varlığa, bir son takdir eder, onda dahi aynıyla beraberdir, ve bu birlik arifin kalbinin köşelerinden bir köşesine konsa, onu hissetmez bile..) Hazreti Şeyhin anlattığı gibi olan azamet sınırlanmaya ve ölçümlemeye, vehim ve kıyasa gelir azamet değildir!.. Ancak, zevk ve hal ile yaşanır... Hak teala bizlere de o zevkleri müyesser eylesin... Amin!..

Hazreti Bayezid bu makamda şu şiiri söylemiştir:

İlahî sevgiyi kâ’se kâ’se içtim,

Ne şarab tükendi ne de ben kandım!.. 

Bu makamda sevgi, sevilenin aynıdır!.. Burada mertebe-i kalbden ve bu kalbin ihatasından haber verilmiştir, ki bu da ehline malumdur...

Eğer izahı gerekirse, şöyle denir:

Kalbimin aynası ezelî ve ebedî sevgilinin tecellî ve füyüzatına mazhar oldu, ilâhi feyizler birbirini takiben ve sıra ile daima nazil olmakta, kalbim de onları kabul etmektedir... Ne sevgi bitti, ne de kalbimin kabulü tükendi ve ne de tükenecektir!..

Bütün bunları anlatmaktan maksadı, İnsân-ı Kâmil’in azametini ve mertebesini bildirmektir ve dolayısıyla Hak tealanın azametini bildirmektir. 

 Beyt:

Keyfiyetini idraktan aciz kalan kişi Nasıl idrak eder ezelî Cebbar’ı?..

 Eğer cümle ağaçlar ve nebatlar kalem olsa ve bütün denizler mürekkeb olsa, insanlar, cinler ve melekler de katib olsalar ve dahi bu âlemin yaratılışından haşre kadar yazsalar, İnsân-ı Kâmil’in ahvalini şerhe çalışsalar yine de tamamlamaları mümkün olmazdı. 

Nitekim Kur’anı Keriym Kehf Suresi 18. sure 109. ayette;

------------------- 

قُلْ لَوْ كَانَ الْبَحْرُ مِدَادًا لِكَلِمَاتِ رَبّٖى لَنَفِدَ الْبَحْرُ قَبْلَ اَنْ تَنْفَدَ كَلِمَاتُ رَبّٖى وَلَوْ جِئْنَا بِمِثْلِهٖ مَدَدًا

“kul lev kanel bahrü mi­daden likelimati rabbî lenefidel bahrü kable en tenfede kelimatü rabbî velev ci’na bimislihi mededen” 

“De ki, eğer rabbinin kelimelerim (eserlerini) yazmak için bütün, denizler mürekkeb olsa, muhakkak ki rabbimin kelimeleri tükenmeden denizler tükenirdi, bir o kadar yardımcı getirsek bile..” 

------------------- 

İnsân-ı Kâmil’in bir adı da “ELİF LÂM MİM”dir!.. 

Nitekim Kur’an-ı Kerîm Bakara Suresi 2. sure 1-2. ayette; 

------------------- 

~~2.1~
ذٰلِكَ الْكِتَابُ لَا رَيْبَ فٖيهِ الم
 40

# “ELİF, LÂM, MİM zalikel kitabü la reybe fîhi”

 “ELİF LÂM MİM işte bu kitabda şüphe yoktur...” 

-------------------

Buyrulmaktadır. 

Nitekim hadîs-i şerîfte:

“el İnsan’u vel Kur’anı tev’emanü...”

“İnsan-ı Kâmil ile Kur’an ikiz kardeştirler...” buyrulmaktadır.

Evet, yukarıdan beri anlatılan hazarat ve âlemler birbirinin aynasıdır. Mülk, melekütun; meleküt, ceberütun; ceberut, lâhutun; ve İnsân-ı Kâmil de “halifetullah” olarak, cümlesinin aynasıdır.. İlâhi varlığı, kâinatı yansıtan bir ayna. İnsân-ı Kâmil’in câmi olmadığı hiç bir mertebe yoktur.

Elde olmadan söz uzadı; esasa gelelim...

Hazreti Şeyh buyurmuştu ki;

 “Eğer arif, kendi hakikatine arif olursa, muayyen ve belirli bir itikada bağlanıp kalmaz!..” Ârifin kendi hakikatine arif olması, “İnsân-ı Kâmil” olmasıdır!.. 

Ve İnsân-ı Kâmil’in mertebesi, bu anlatılan vasıflarla belki de binde bir nispetinde anlatılmaya çalışılmıştır. 

 Ârif, “İnsân-ı Kâmil” mertebesine vasıl olunca, Hakka mutlak ayna olup. Hangi yönde tecelli eylerse, o tecelliyi kayıtsız şartsız kabul eder. Allah’ın katında böyle bir mertebeye sahib olan “İnsân-ı Kâmil”dir.

 Ey kardeş, insaf ile düşün... Sahib olduğun bu istidadı zayi etmek sana yakışır mı?.. 

Kur’anı Kerîm A’raf Suresi 7. sure 179. ayette;

------------------- 

كَالْاَنْعَامِ بَلْ هُمْ اَضَلُّ

“kel en’ami bel hüm edallü” 

“Sürüler gibidirler, belki daha da şaşkın!”.. buyrulur. 

-------------------

Kendimizi bu derekeye düşürürsek, yazık ederiz!..

Her arzu eden, İnsân-ı Kâmil olamaz!.. 

Ancak, kemale ermiş bir insanın elini tutmak ve ona hizmet etmekle olur... 

Hak teala bu istidadı herkese vermiştir; ancak, kusur kişinin kendindedir!.. İstidadını yok eder!.

Kendini bir mürşid-i kâmile teslim edip, Onun ahlâkıyla ahlâklanıp kendi de İnsan ola!..

 İnsan’ın kemali, belirli bir itikad ile kayıtlı olmamasıdır! .. Ancak, İnsân-ı Kâmil mezhebsiz ve itikadsız sayılmaya... 

 Onun mezhebi ve itikadı “ilahî dilek”de ve “nefsül emr”dedir!.. Yani, mezheb ve itikadı mecazî değildir demektir bu.

Bazı ehlüllaha ne mezhebdensin, diye sorulduğunda şu cevabı almışlarıdr:

 “Huda mezhebindenim!..” Beyt :

Bütün mezhebler kaydından beri ol, Cümle yolcuların defter başı ol!..

Bazı önde gelen, şeyhlere şu hususu sormuşlar: 

(- Gerçi arif-i billah belirli bir itikad ile kendini kayıtla-maz; ancak, halka uyar bir şekilde ve onların akıllarının 

erdiği mezhebe ve itikada bağlı olarak hareket eder ve meydana çıkar!.. 

Hadîs-i şerfte; “kellimunnase ala kaderi ukülihim” yani, “İnsanlara akılları ölçüsünde konuşunuz”, buyrulmuştur... 

(- Eğer, arif kalbinde olanı açsa idi, onu hemen öldürürlerdi!!!... Bu takdirde, arif münafık olmaz mı?)

(- Olmaz!.. Zira, münafık ona derler ki, bir gizli itikad ile kayıtlı olup itikadına göre amel eder, ve ettiği amelini kendi de inkar eder Hak’sız sandığı için... 

Arif o dur ki, izhar ettiği itikad hakdır. Ve, içinde olan dışına göre zıd gibi görünürse de, hakikatte zıd değildir!.. Arifin dairesi geniştir... İki zıddı dahi birleştirir!.. Ona nisbetler zıd değildir... Allah daha iyisin! bilir.] 

(4-Lübb-ül lüb/Özün özü) (T.B.) 

-------------------

Yolumuza 53 sayısı ile devam edelim;

“53 sayısı, çok özel bir sayı olup, Hakikati Muhammedi üzre Hakk’tan Efendi Babam, Terzi Baba, Necdet ARDIÇ‘a verilen şifre, anahtar bir sayıdır. Tarikat-ı Âliyye-i Uşşâki yolunda Makamı Velâyet sırası da 53 tür.” Önsöz’ün başında yukardaki paragrafta geçen “53” ile alakalı kapalı sayılabilecek bir ifade verilmiştir. Buna “53” ün genel manada cem olarak ifade ettiği mana diyebiliriz. “53 ve ELLİ ÜÇ”ün sisteminin, şifresinin ve anahtarının sayı ve harflerinin içeriğinin ma’nâsının neler olduğunu anlamaya çalışalım. 

 “53 ELLİ ÜÇ” Terzi Baba (1) alıntılar ne dediler bölümünde (86) Terzi Baba İstişare Dosyası -6- bölümünün sonunda Er…. Ay… kardeşimiz tarafından da 53 (Elli Üç) ٥ ٣ (ثلاثة وخمسون) (SELASE (T) VE HAMSÜN) Arapça olarak Risale şeklinde incelenmiştir. 

 Arapça açıklaması için adı geçen bölüme bakılması rica olunur. “İleride gelecektir”

 53 rakkamsal olarak incelenirse;

 (5) Beş Hazret mertebesi dir.

 (3) İlm’el Yakin, Ayn’el Yakin, Hakk’el Yakin mertebeleridir. 

 5+3 = 8

 (8) Tevhid-i Efal, Sekiz Cennet ve Yolumuz olan Uşşakiyenin Şifresidir.

 53; 5O ve 3 tür. Peki bu neyi İfade etmektedir. 

 (50) 50 vakit namazı ifade eder. Mümin’in miracı namazdır. (Bu konuda geniş malumat Terzi Baba (5) Salat-Namaz kitabında vardır.) (3) ise bu miracın İlm’el Yakin, Ayn’el Yakin ve Hakk’al Yakin mertebelerini ifade etmekte-dir. 53 Necm suresi ilk 18 âyetinde Mirac hakkındadır. (Geniş bilgi için Terzi Baba 1- Necm suresi bölümüne ve (37) nolu Terzi Baba Necm suresi kitabına bakılabilir) 

 (50) Aynı zamanda Son dergah postnişini olan Mustafa Hilmi Safi Rahmetullahi Aleyhin şifre numarasıdır. (3) te Hazmi Tura Baba Rahmetullahi Aleyh, Nusret Tura Rahmetulahi Aleyh ve Necdet ARDIÇ’I ifade etmektedir.

53 ters çevirildiği zaman 35 tir. 

------------------- 

(35) Hicret yurdu olan İzmir’dir. (Bu konu hakkında geniş bilgi için (39) Terzi Baba - 2 kitabın da malûmat vardır) 

------------------- 

53, 50 ve 3 sayılarından meydana gelmiştir. Bu sayılar yan yana yazılınca bize 503 sayısını vermektedir. 

 (503) sayısı öncelikle “Muhammedür Resülullah”ın sayısal karşılıdır. Ve birçok karşılığı vardır. Bu bölümde incelendiği için daha fazla bilgi kitap içinde bulunabilir. 

 ELLİ ÜÇ harfleri olarak incelenirse;

“ELLİ” baştaki, “elif” sembolü (harfi) “Ahadiyyet” mertebesini, birinci “lâm” sembolü (harfi) “Uluhiyyet” mertebesini, ikinci “lâm” sembolü (harfi) “Velayet ve Risalet” mertebesini, iki lâm’ın üstündeki ( şedde) ise, çokluğunu, şiddetini, sondaki “i–ye” sembolü (harfi) ise yukarda ki mertebelerin Yakîn olarak müşahadesidir, 

-------------------

(Elif) diğer alfebelerde olduğu gibi Arap alfebesinin de birinci harfidir. Küçük “Ebced” hesabı sayısal değeri (1) en büyük “Ebced” hesabı sayısal değeri ise (13) tür. Bir ve on üç ü ve aradaki bütün sayısal değerleri bünyesinde toplamıştır.

(ا) (Elif) in aslı olan (13) yani (bir ve on üç) her harf ve rakkam da mevcuttur, ve onların aslıdır. (Elif) in varlığı bâtında Ahadiyyet, zâhirde ise noktadır. 

(Elif) in değişik şekillere bürünerek kıvrılıp hareketlenmesi yeni yeni sembol harfler ve rakkamlar meydana getirerek sayılar ve isimler oluşmakta, her sayı ve isim özelliği itibariyle kendi mânâsını ifade etmekte o mânâda o şeyin veya değerin ne olduğunu anlamamıza yardımcı olmaktadır. Böylece (Elif) âlemde ve âlemin bütün ferd ve mânâlarında mevcuttur, (Elif) siz yani (bir ve on üç) süz, yer ve Ma’nânın olması mümkün değildir. 

Âlemlerin aslı olan (Ahadiyyet’ül ayn) bütün âlemlerde her zerrede ve âlemin bütün fertlerinde (ayn’ı) ile mevcuttur. Onun olmadığı bir varlık! Varlık, olamaz. Bir varlığın varlık olabilmesi, Onun o varlıktan tecelli ve zuhur etmesiyle mümkündür. 

(Elif) harekesiz olduğu zaman (ا) (Elif) harekeli olduğu zaman (ْ) (hemze elif) ismini almaktadır. 

(Elif) siz yazı yazmanın ( أَ اَ أَ أُ إِ ) veya hesap yapmanın mümkün olmadığı da aşikârdır. O halde kim ne türlü yazı yazarsa ve hesap yaparsa yapsın hepsi (Elif, bir ve on üç) ün konturolu altındadır. Bu gün isteyen kabul isteyen red eder, belirli bir süre bu kabul ve redde izin verilmiştir ancak, “vakti ma’lûm” (bilinen kıyamet vakti) geldiğinde her şey aslına dönecek Hakikat-i muhammed-înin hükmü bütün varlık ve İnsânların üzerinde hükmünü yürütücektir. 

Şimdi başka bir yönden bu hakikati ele almağa çalışalım. Bütün dünya dilleri alfebelerinde ittifakla (ا) (Elif) birinci harftir. 

Bütün bunlarda mutlak hakimiyyetin Elif yoluyla Ahadiyyet’in olduğu açık olarak görülmekte ve bu ma’nâ kaynakları kendilerinden sonra gelen bütün ma’nâlara birer zuhur yeri olmaktadırlar. 

Ayrıca ma’nevi olarakta (12) zâhir, (1) bâtın noktadan ibarettir.

(7) noktası, “yedi nefs” ve (7) “Sıfat-ı Subutiyye” Allah’ın (7) sıfatıdır. 

 (5) noktası, ise “hazarat-ı hamse” (5) hazret mertebesi’dir.

Bir de, en üstte ayrı olan (1) gayb-i noktası-mertebesi vardır. 

-------------------

NOT= Bu mertebeler (İrfan mektebi ve şerhi) no (14) isimli kitabımızda özet olarak anlatılmağa çalışıldı. Dileyen oraya bakabilir. (T.B) 

-------------------

(Elif) Nüzül’de-“lâfızda Kûr’ân-ı Kerîm’in” ilk harfidir.

(Elif) Kûr’ân-ı Kerîm-i okumaya başlarken“lâfızda” ilk harftir.

(Elif) Besmeleden sonra, “Fatiha’nın” ilk harfidir.

(Elif) Fatihadan sonra, “Bakara Sûresi’nin” ilk harfidir. 

(Elif) “Ahad” ın, ilk harfidir.

(Elif) “Allah”ın, ilk harfidir.

(Elif) “Âdem”in, ilk harfidir.

(Elif) “İnsân”ın, ilk harfidir. 

(Elif) “İmân”ın, ilk harfidir.

(Elif) “İkân”ın, ilk harfidir.

(Elif) “İlim”in, ilk harfidir. 

(Elif) “Câmi”nin minaresi’dir’ki oradan İlâhi davet yapılır.

(Elif) “İnsân”ın kendisidir’ki (13) ün tüm mertebelerden zuhurudur. Ve diğerleri. 

 (Elif) hakkında birkaç mertebeden de bahsedelim.

- El elifü, zuhuru a’ma-iyyetün. 

(Elif) a’ma-iyyetin zuhurudur. 

 > El elifü, hakikat’ül Ahadiyyet’ün.

(Elif) ahadiyyet’in hakikati’dir.

> El elifü, hayrun min külli şey’in.

(Elif) her şeyden hayırlıdır.

> El elifü, fi kevniyyet’ün cümle zuhuriyyet’ün (Elif) âlemlerin her yerinde zuhurdadır.

> El elifü, hakikat’ül insâniyyet’ün.

(Elif) insân’ın hakikatidir.

> El elifü, fi kelâm-u vahy’ü evveliyyet’ün.

(Elif) kelâm da vahy’in evvelidir. (Ikra’) 

(Lâm) Birinci “lâm” Uluhiyyeti ifade etmekteydi… Uluhiyyet her bir zuhur mahallinin hakkının yerli yerince vermektir. Hadi veya Mudill ayırt etmeden o zuhur mahallinin ifaza/feyz edildiği mertebedir.

(Lâm) İkinci “lâm” ise Velâyet, Risalet ile Halkıyete dönük olan lâm’dır. 

Baştaki “elif” ile birinci “lam” birleştiği zaman “EL” olmaktadır. Bu hakiki varlığı ifade etmektedir. Ahadiyet ve Uluhiyyet mertebesinin birlikteliğidir. Baştaki “Elif” ile ikinci “lâm” birleşince “LÂ” yani olumsuzluk ve yokluk oluşmaktadır. Peki bunlar neyi ifade etmektedir. (T. B.) 

------------------- 

Bir harf olarak bildiğimiz (ا) elif’in aslı (E-L-F) harflerinden meydana gelmektedir. 

(Elif,) tanışmak, kaynaşmak, sevmek, cana yakın olmak, dostlukta bulunmak, anlamlarına gelen “ülfet” 

etmek demektir. Görüldüğü gibi bünyesinde (ا) (elif) (ل) (lâm) (fe) harfleri vardır. Başta bulunan (elif – lâm) hakikatinin (ف) (fe) “feyekünü” ile hemen zuhura çıkıp kolay anlaşılabilmesine vesile olacağı ümidiyle demektir. Yine elifte var olan ikinci harfin, yani (ل) (lâm) ın içinde söylenişte (م) (mim) de vardır o halde elif’in içinde açıkça (ا) (elif) (ل) (lâm) (م) (mim) i şüphesiz olarak görmekteyiz. Yani (elif) aynı zamanda bu yolla da eşittir, (ا ل م) (elif-lâm-mim) dir sonda ki (ف) (fe) ise bu hakikatlerin (kün) (ol) emriyle faliyyete geçip (feyekünü) hemen olmasıdır, bir şeye ol deyen Cenâb-ı Hakk için o şeyin olmaması mümkün değildir, ancak bizler bu oluşumların farkın da olmadığımız sürece oluşan haki-katlerden gaflette olduğumuzdan onları olmamış zannedi-yoruz halbuki onlar olmuşlardır ve bizleri seyretmekte-dirler. 

 (Maşuk yüzün tutmuş sana sen bakarsın öte yana) dendiği gibi. Bizler de ötelere baktığımız sürece bu hakikatleri görmemiz mümkün olmayacaktır. 

Arabî alfebede (لا) (lâmelif) diye tabir edilen bir sembol harf vardır ki;(elif lâm) ın sondan başa söylenişidir.

Alfebenin 28 inci sondan ikinci sonharf () (ye) den sonra sondan birinci harftir. (ا) (elif) ile başlayan Hakikati İlâhiyye tenezzülâtı yine bir (ا) (elif) ile kemâle erip 

aslına ulaşmasıdır. 

Küçük asıl Ebced hesabıyla elif (1) lâm (30) sayı değerindedir. (1) i (30) un önüne koyarsak (130) eder sıfırı alırsak (13) kalır ki; bu şekliyle (elif lâm) (13) ü beraber yüklenmişlerdir ve bu ağırlığı bütün haşmetiyle (meratib-i ilâhi ) “ilâhi mertebeler” olarak mertebe mertebe her bir Peygamber hazarâtın da zuhura getir-mişlerdir. 

Bu (28) inci mertebe ki; O da Kûr’ân da bahsedilen (28) inci Peygamber olan (zuhuru Muhammed-î) dir. 

Evet ()(elif, lâm) ile başlayan Vahidiyyet’ in’den Ulûhiyyet’i ne olan ilâhi tecelli, yine bir () (elif, lâm) ile ancak bu sefer tersinden (لا) (lâm,elif) yani yine (13) olarak aynı yollardan geçerek, (ef’âl’inden, Ulûhiyyet-ine, oradan Ahadiyyet-ine) “Mi’râc”a doğru kanat çırpmağa başlamasıdır. Nasıl ki, ( الم) (elif, lâm, mim) den evvelce belirtildiği gibi İnsân’ın zâhir bâtın kemâli ortaya çıktığı gibi, (لا) (lâm,elif) üzerine de bir (م) (mim) i Muhammed-i (reisün) “başını” koyduğumuz da aynı kemâli orada da görmüş ve bulmuş olmaktayız. Aşağıdaki çizim de olduğu gibi başlangıçta İnsân, nihayette yine insândır.

 لا

 İşte (ل) (ا) (elif ile lâm) ın (13) ün İlâhi beraberliği eliften lâm’a olarak zuhura başlamakta, bütün mertebelerde, o mertebelerin hakikatine bürünerek hayat sahnesine (13) çıkmakta ve yine en sonun da aynı (ل) (ا) (elif) (lâm), (لا) (lâm) (elif) olarak (lâm) dan (elif) e doğru kendi aslına ulaşmaktadır. (ل) (ا) (elif)(lâm) da ki; kimlikler bellidir, fakat (لا) (lâm) (elif) te ki; kimlikler belli değildir, bulunduğu mertebeye göre bazen, (elif),, (lâm),, olur. Bazen da; (lâm),, (elif),, olur, şöyle ki; (لا) lâm elifin yukarıdan sağ ucundan aşağı doğru inersek orası (elif) oradan yukarıya doğru çıktığımız yer ise, (lâm) 

olur. O zaman, (elif-lâm) şeklinde okunur. Eğer sol üst uçtan aşağı doğru inersek o zaman orası (lâm) olur. Oradan tekrar yukarıya doğru çıktığımız da da, orası (elif) olur ki; böylece (lâm-elif) diye okunur. Böylece: (لا) (lâm-elif) hem (elif-lâm) hem de (lâm-elif) tir. Bu yüzden bütün tecelli-i ilâhiye, ister tenzil-iniş yönüyle, ister uruc-yükseliş yönuyle olsun hepsine câmidir. 

 Bu bir hakikat-i İlâhiyye ve (elif ile lâm) ın sarmaş dolaş ezeli hubbiyyet-muhabbet-i bitmez tükenmez aşk-ı ilâhisidir ki; her zerre de, o zerrenin mertebesinden raksı dır. 

 Bazen, (lâm,) (elif)e ayna olur, bazen, (elif,) (lâm)a ayna olur. 

 Kûr’ân-ı Kerîm Enfal Sûresi (8/17) Ayetinde: 

------------------- 

وَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ وَلَكِنَّ اللَّهَ رَمَى

(Vema rameyte iz rameyte velâkinnellahe rama) 

 “Attığın zaman sen atmadın ancak Allah attı.) 

------------------- 

 İlâhi sözünde, (elif,) (lâm) ın aynası olmuştur ki;

 (elif,lâm) dır. (ل) (ا) 

 (Men reâni fekad reel Hakk) 

 (Beni gören ancak Hakk’ı görmüş olur) Hadîs-i kûdsîsin de ise (lâm,) (elif) in aynası olmuştur 

ki; (lâm,elif) tir. (لا) Bu çok mühim irfaniyyet hakikatine nazar eyle ve diğer yaşantıları da böylece kıyas eyle. Bu ilâhi muhabbet her an âlem de yenilenerek yaşanmaktadır. 

 Söz buraya gelmişken bir şeye daha dikkat çekmeye çalışalım.

 (لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ) (LÂ İLÂHE İLLÂLLAH) Bilindiği gibi (KELİME-İ TEVHİD’)in ilk harfi bu (لا) (lâ) (lâm-elif) tir ve tek harf olarak az uzatılarak (lâ) diye okunur aslı ıse (lâm ve elif) tir, (lââ) diye elif uzatma işareti olarak okunduğunda, nehiy etme yok etme-kaldırma mânâsınadır. Aslında (لا) (lâm-elif) in varlığnda kaldırılacak bir şey yoktur ve yerli yerincedir. Bizler hayal ve vehmimizde aslı olmayan bazı varlıklar icad ettiğimizden ve bu varlıklara birer hayalî vücud verdiğimizden, (lâm-elif) in hakikatini perdeleyip onu (لا) (lâ) yokluk zannediyoruz ve çalışmalarımıza bu anlayışla başlıyoruz ki; seyr-i sülûk’un sonlarına doğru (Allah) (c.c.) lâfzının (ل) (ا) (elif) (lâm) ı na ulaştığımızda idrak ediyoruz ki; baştaki (لا) (lâ) aslında (lâm-elif) imiş ve bütün İlâhi hakikatler yukarıda belirtildiği gibi şeksiz şüphesiz zaten onun bünyesinde mevcud imiş. 

 Kelime-i Tevhid’te (لا) (lâ) yok (lâm-elif) varmış (lâ) ise bizim heva ve heves’imiz, ve tevhid-i hakiki’den cehlimiz imiş. Aslında; (lâ) olan, yok olan, bizmişiz, bizim 

hevamız imiş. Kelime-i tevhid-in nehiy bölümü dahi ispat imiş, İki yönü de ispat, ispat imiş, nehiy ve ispat değilmiş.

 Daha daha aslında ıspatlanacak da, bir şey yok imiş çünkü ıspatlama ikilik gerektirir, iki yok’ki ispatlama gereksin. 

 Meseleye bir başka yönüyle de bakmağa çalışalım. Kelime-i Tevhid’ in içinde iki adet(لا) (lâm-elif) vardır, biri baştaki diğeri de illâ nın (lâm-elif) i dir. Birinci (lâm-elif) te ki; zâhiren (lâ) nehiy yokluk ifadesi, Bâtınî mânâ da (lâm) (elif) in içinde yani birlikte olduğu (lâm) yani Ulûhiyyet mertebesi ayrı bir mertebe olarak yoktur ve sadece (elif) Ahadiyyet mertebesi vardır, demektir. (lâm)- (elif) in sadece zuhur ve görüntü mahallidir. Nehiy edilen budur, aksi halde âlem de hakk’ın vücudun dan başka bir vücud varmış, olur ki; bu da muhal-olmayacak bir iştir.

 İkinci, illâ nın (lâm-elif) i ne gelince, “illâ” (ancak) istisna’dır. Yani müstesnâ, ayrıcalık-hususîlik’tir. “İllâ”nın kendi bünyesinde, yani sadece onu ayrı olarak ele aldığımızda ancak vardır ama o da (lâm-elif) in içinde olan (elif) in Mânâsında (lâm) ın sûretinde olandır, Şekliyle anlayabiliriz. 

 Bilindiği gibi kelime-i tevhid-in Arapça yazılış şekli ile harflerini saydığımız zaman (12) dir, ancak başta ki, (لا) (lâm-elif) iki olarak saydığımız zaman ise (13) on üç olur ki; zaten kendisinin geçek aslı da odur. (T. B.)

------------------- 

 Bu hususta daha geniş bilgi “Kelime-i Tevhid” isimli kitabımızda bulabilirsiniz. (T.B) 

------------------- 

 Yukarıdaki ifadeler (T.B) (13 ve Hakikat-i İlâhiye) kitabından aktarılmıştır, daha fazla malûmat isteyenler oraya bakabilirler. 

------------------- 

 Burada bahsedilen “Ayna”dan biraz daha bahsedelim. “ELL” de görüldüğü gibi bunun iki yönü olduğu anlaşılıyor. 

------------------- 

وَاللَّهُ وَلِيُّ الْمُؤْمِنِينَ

 ( Vallah-u veliyyül mü’minîn) 

 3/68. “Allah Teâlâ ise mü'minlerin _veli_sidir.” 

------------------- 

 Görüldüğü gibi Allah (c.c.) lühü Mü’minlerin Veli’si dir, o halde Veli olmanın ilk şartı Mü’min olmaktır. İman ehli olmayan bazı kimselerden bazı değişik haller zuhura gelse bile o hallerinden dolayı Veli’dir denemez çünkü tamamen beşeri ve nefsidir, İblis ve tebeasının işe karışmasıyla olur ve hiç bir manevi yönü yoktur. Bu halin farkında olamayan bazı kişiler bu hallerden etkilenebilirler. 

 Yukarıdaki Âyet-i Kerîme’de görüldüğü gibi (Esmâ’ül Hüsnâ) dan üç isim vardır, biri Zât-î olan (Allah) ismidir ki Zât-ı na aittir Kulunun hissesi yoktur. Diğerleri ise Esmâ-i ilâyeden’dir ve Hak ile Kul arasında müşterektir. İşte bu yüzden aralarında geçiş vardır. Bazan Hakk bu isimlerle Kulunda zuhur eder bazen de Kulu bu isimlerle Hakk’ta zuhur eder. Bazen de kulun kendi nefsinde bireysel olarak zuhur eder. Gerçek Velilik Hakk’ın, Kulun da, Allah ismiyle, yapmış olduğu tecellisi’dir, orada ve arada Kulun kulluğu kalmadığından Esmâ’ül hüsnâ’dan 0lan Veli ismi, Esmâ’i zâtiyye’den olan Allah ismi yönünden zuhur eder, böylece Kulunda kulluk yönüyle bulunan Veli ismi Zâtına ait olmuş olur. Çok husûsî olan bu halde ise Veli Allah’tır. Bu hal geçtikten sonra gene Kul kuldur, ancak irfaniyyet-i ile 

bütün bu hallerin farkındadır, farkında olması ise o nun veliliği’dir. Bu ise Kulunun veli ismiyle Hakk’ta zuhurudur ki, kubbelerinin altındadır. 

 Böylece yine müşterek olan Mü’min Esmâ’sı bazen Hakk’ın Kuluna ayna olmasıyla, Kulu’nun Hakk’ta zuhuru, bazen de, Kulu’nun Hakk’a ayna olmasıyla hakk’ın kulunda ki, zuhurunu oluşturmakta’dır, Bu ise (Mü’min Mü’minin aynasıdır) Hadîs-i kudsîsi’nin faaliyyet sahasıdır. İşte daha yukarıda belirtilen, Velâyet! (zuhur halini kadîm haline dönüştürmektir) ifadesinin özet açılımı budur diyebiliriz. Kulu yapmış olduğu nefs terbiyesi almış olduğu irfaniyyet hakikatleriyle nefsini tanıdıkça kendinde var olan gerçek hakikati anladığında kendinde nefsine ait bir şey kalmadığını da, anladığında işte o zaman (zuhur hali yani “beşeriyyet-i” kadîm haline yani “hakikatine” dönüşmektedir.) (T.B) 

------------------- 

 EL;

 “El” manalanması biat âyetinde bulunmaktadır. 53 ile bağlantısıda çok önemli olduğundan (Terzi Baba (19) Kur’ân’da Yolculuk Fetih suresinde bu âyet ile ilgili tefsir-yorum ile yolumuza devam edelim. (M. C.)

------------------- 

إِنَّ الَّذِينَ يُبَايِعُونَكَ إِنَّمَا يُبَايِعُونَ اللَّهُ

يَدُ اللَّهِ فَوْقَ أَيْدِيهِمْ فَمَنْ نَكَثَ فَإِنَّمَا يَنْكُتُ عَلَى

نَفْسِهِ وَمَنْ أَوْفَى بِمَا عَاهَدَ عَلَيْهُ اللَّهَ فَسَيُوتِيه

أَجْرًا عَظِيمًا

(İnnellezîne yübayiuneke innemâ yübayiunellah yedullahi fevka eydîhim femen nekese fe innemâ yenküsü alâ nefsi- 

hî femen evfa bima ahede aleyhullahe feseyü’tihi ecran azîmâ) 

48/10. “Şüphe yok, sana bîy'at edenler, muhakkak ki, Allah'a bîy'at ederler. Allah'ın eli, onların ellerinin üstün-dedir. Artık kim -ahdini- bozarsa kendi aleyhine bozmuş olur ve her kim de Allah ile üzerine sözleşmede bulunduğu şeyi yerine getirirse ona da -Allah Teâlâ- büyük bir mükâfat verecektir.” 

-------------------

 Bu Âyet-i Kerîme hakkında tefsirlerde geniş bilgiler vardır, araştırmacı olanların, oralara da bakmaları mutlaka yararlı olacaktır. Biz yine yolumuza devam edelim.

(بيعت) “Biat” kelimesi, Ebcet hesabı ile toplam olarak (482) sayı değerini vermektedir. Toplarsak (4+8+2=14) etmektedir ki, çok manidar’dır. Bilindiği gibi (14) bütün mertebeler de geçerli olan Nûr’u Muhammed-î dir. 

-------------------

(Bu hususta geniş bilgi 13 ve hakikat-i İlâhiyye kitabımızda verilmiştir, oraya bakılabilir.) (T. B.)

------------------- 

 “Biat” Âyet-i Kerîmesi’nin Sûre içindeki sayısı (10) dur. (10) ise “fenâfillâh” İseviyyet mertebesi’dir. O halde seyr-i sülûk’ta İseviyyet mertebesinden, Muhammediyyet mertebesine geçebilmek için mutlaka bu mertebenin (biat)ı na ihtiyaç vardır ve bu biat o mertebeye geçmeye ruhsattır, başka da yolu yoktur. Bu “biat” ın zâhir ve bâtın iki yönlü olması kemâlinin gereğidir. 

 “Biat” kelimesinin Lügat manâsı, ( Kabul ve tasdik) hükmün de’dir. “Biat” eden kimsenin evvelâ (11) inci, Hazret-i Muhammed (s.a.v.) mertebesi’nedir. Bu hâl ke-mâle erdiğinde, (12) kinci, Hakikat-i Muhammed-î

mertebesinedir. Bu da kemâle erdiğinde, (13) üncü, Ahadiyyet’ül Ahmediyye mertebesine dir. (14) üncü Nûr’u Muhammed-î ise bütün bu mertebeler de o mertebenin gereği olarak özlerinde varolup oraları aydınlatmaktadır. Böylece (14) sıralanmış bir mertebe değil, bütün mertebelere nüfûz etmiş küllî bir mertebedir. Buradan da anlaşıldığı gibi, “biat” sayısal değeri itibariyle de Hakikat-i Muhammediyye’nin bütün mertebelerinde faaliyyet’e geçirilmesinin gereği ortaya çıkmaktadır. Bu özet bilgiyi verdikten sonra şimdi tekrar gelelim “meâlen” Âyet-i Kerîme’ye. 

------------------- 

48/10. “Şüphe yok, sana bîy'at edenler, muhakkak ki, Allah'a bîy'at ederler. Allah'ın eli, onların ellerinin üstün-dedir. Artık kim -ahdini- bozarsa kendi aleyhine bozmuş olur ve her kim de Allah ile üzerine sözleşmede bulunduğu şeyi yerine getirirse ona da -Allah Teâlâ- büyük bir mükâfat verecektir.” 

------------------- 

 Görüldüğü gibi hemen okunduğunda dahi insân-ı dehşete düşüren bir ifade ile karşılaşmaktayız. 

 Hakikat-i İlâhiyye, Hakikat-i Muhammediyye ve Hakikat-i Abdiyye nin nasıl muhteşem bir birliktelik’te buluşmuş olduğu açık olarak görülmektedir. Zâten bütün bu âlemlerin aslı ve özü de bu üç mertebedir, onlar da, Ulûhiyyet, Risâlet ve Abdiyyet’tir. 

 İşte gerçek kemalât bu üç mertebeyi kişinin kendi varlığında cem etmesidir. Tabi i ki, maddî manâda değil irfan-î manâdadır. 

------------------- 

قُلْ إِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللَّهَ فَاتَّبِعُونِي يُحْبِبْكُمُ اللَّهُ

( Kûl in küntüm tühibbünellahe fettebiûnî tühbib kümüllah) 

3/31. De ki: “ Eğer Allah Teâlâ'yı seviyor iseniz bana uyunuz ki, Allah Teâlâ'da sizi sevsin.” 

------------------- 

 Bu Âyet-i Kerîme Allah-ı sevmenin Peygamberine tabi olmaktan geçtiğini açık olarak göstermektedir. 

------------------- 

مَنْ يُطِعِ الرَّسُولَ فَقَدْ أَطَاعَ اللَّهَ

( Men yutiirrasûle fekad etaellahu)

4/80. ” Her kim Peygambere itaat ederse muhak kak Allah Teâlâ'ya itaat etmiş olur.” 

------------------- 

 Bu Âyet-i Kerîme de “Peygambere” itaatin mutlak manâda “Allah’a” itaat etmek olduğunu açık olarak göstermektedir. Çünkü bilindiği gibi Hz. Peygamber (s.a.v.) âlemde en geniş manâda Hakk’ın zuhur mahalli olduğundan Onun gayrı değildir. 

 Yukarıda ki ve benzeri Âyet-i Kerîmeler, risâlet metre-besinin Hakk ile kulu arasında nasıl bir bağ oluşturduğunu açık olarak göstermekte ve tanıtmaktadır. Belirtilen üç mertebenin nasıl birbirlerini tamamladığı da ifade edilmektedir. Bu mertebelerden biri olmazsa bâtın’ın zâhi-re çıkması mümkün değildir. O halde de tebliğin imkânı yoktur. Ulûhiyyet mertebesinden Risâlet mertebesine “inzâl” olan, inen, “hakayık” hakikatler, oradan da abdiy-yet mertebesine “inzâl” olurlar. İşte bu abdiyyet metebesi bütün bu hakikatleri idrak edecek şekilde varedilmiştir. Ancak bir kısmı da bunları inkâr derecesinde gaflet ehli olmuşlardır. 

 Yukarıda bahsedilen üç elin aslında bir hakikatin üç mertebesinden olan zuhurunu ifade etmektedir. Ancak burada ki, “abd-kul” dan murat, (abdühû) olan velâyet 

mertebesidir. Yukarıda bahsedilen “biat” ta ki, eller, zâhiren et kemik elleri ifade ediyor iken gerçekte ise bu mertebeleri ifade etmektedirler. Benzeyişleri tutma yönündendir. 

------------------- 

لَقَدْ رَضِيَ اللَّهُ عَنِ الْمُؤْمِنِينَ إِذْ يُبَايِعُونَكَ

تَحْتَ الشَّجَرَةِ فَعَلِمَ مَا فِي قُلُوبِهِمْ فَأَنْزَلَ السَّكِينَةَ

عَلَيْهِمْ وَأَثَابَهُمْ فَتْحًا قَرِيبًا

( Lekad radıyellahü anil mü’minine iz yübayiûneke tahteşşecerati fe alime ma fî kulûbihim fe enzeles sekînete aleyhim ve esabehüm fethan karîben.)

48/18.” Yemin olsun ki, Allah, müminlerden râzı oldu, o vakit ki, ağacın altında seninle inatlaşmada bulunur oldular. Onların kalblerinde olanı bildi de üzerlerine o sekiyneti -o huzur ve sükûneti- indirdi ve onlar bir yakın feth ile mükâfatlandırdı.” 

------------------- 

 Şimdi, tekrar burada ki, “bîy’at” kelimesiyle (10) uncu Âyette geçen “bîy’at” kelimelerini beraber değerlendirmeğe çalışalım. 

 Daha evvelce (biat) kelimesinin lügat manâsını vermiştik. Diğer şekliyle ise (biat) hakikat-i İlâhiyye yi, Hakikat-i Muhammediyye yi ve Hakikt-i Abdiyye yi, irfaniyyet ile birleştirip her mertebenin hakkını vererek yaşayabilmektir, diyebiliriz. 

 İşte, “Biat-ı Rıdvan” denilen bu hâdise de, bu üç mertebeyi bir arada görmekteyiz. Biri, “Yedullah” Allah-ın eli, diğeri, “yed-i Rasûlüllah” Hz. Rasûlüllah’ın eli, diğeri ise, “yed-i abd” sahâbî’nin, yani kulun elidir. Bu üç el, yani 

bu üç mertebe bu hâdise de içtima etmiş, yani birleşmiştir. Her ne kadar bu mertebeler bir birinden ayrı imiş gibi ise de aslında “tek bir” olan (Ahadiyyet) mertebesinin zuhur halinde faaliyyet-şeenliğini ifade etmektedir. Ehline malûm olan çok büyük bir irfaniyyet hakikatidir. 

 Ayrıca tenzih, teşbih ve tevhid hakikatlerinin de buluştuğu ve birleştiği müthiş bir sahnedir. Ve bu sahne ve hakikatleri kıyamete kadar da tatbik edilerek devam edip yaşanacaktır. 

 Bir bakıma “Sahabî”nin, yani “abd-kulun” mertebesi, “tenzih” Hz. Peygamberin Risâlet mertebesi, “teşbih” Ulûhiyyet mertebesi ise “tevhid” mertebesidir. 

 Bütün bu âlemlerin var olması zâten, bu üç mertebenin zuhura çıkıp faaliyyete geçmesi için değil mi’dir? Bu aslî mertebeler ve ara mertebelerinin ortaya çıkmaları da birer (fetih) değilmi’dir? Ayrıca bu mertebeleri de birer, birer idrak etmekte (fetih) değil midir? Cem’ül cem’ül cem ile feth oldu ebvab-ı Hüda, diyen kişi de ne güzel demiş, değilmidir? 

 İşte bütün bu fetihler dolayısıyla Hakk-ı anlamamız mümkün olabilecektir. Sadece taklidî ve irfaniyyetsiz faaliyyetlerle anlamamız mümkün olamayacak, sadece sevaplarımız artacaktır, bu da çok güzel bir oluşumdur, ancak (biat) hakikati ortaya çıkamayacaktır. 

 Bazı Îsevî gurupların temsilcileri, “Grogoryan ve Yahova şahitleri” gibi, onlarla yaptığımız görüşmelerde, Îsâ’nın (a.s.) anahtar olduğunu belirtmişlerdi. Yani gerçekleri açacak olan ancak odur, ona îmân ile her şeyin kapısı açılacak mahiyette beyanda bulunuyorlar idi. Biz de, onlara; bizler zâten Îsâ (a.s.) a îmân ediyoruz, ama esas anahtar bizdedir, O da Hz. Muhammed (s.a.v.) dir, diyorduk. 

 Onun ümmetine hediye ettiği anahtarların başlıcaları (Besmele-i şerif, Elham-Fatiha Sûresi ve Fetih Sûresi) dir. 

Aslında her bir “Sûre-Sûret” Hakikat-i İlâhiy ye yi tanıtan bir hususiyyet-i olduğundan Kûr’ân-ı kerîm’ de ki, (114) Sûrenin hepsi birer büyük anahtar, diğer Âyet-i Kerîme’ler ise her biri kendi mertebesinden birer anahtardır. Bu Âyet-i Kerîme’de de olduğu gibi, ancak bu anahtarları kullan-mak’ ta bir irfaniyyet gerektirmektedir. Bu anahtarları hakkıyla kullanan ise İnsân-ı Kâmildir ki, ef’âl-i, esmâsı ve sıtatları ile halka rahmettir. 

 Kayıtta, yani yazıda, Kûr’ân-ı Kerîmin başında olan anahtar-besmele, Elham-ı açmakta, Elham da hamd-ı ve diğer hakikatleri açmaktadır.

 Elhamd, yani Fatiha sûresi Ulûhiyyet ve abdiyyet mertebelerinin hakikatlerini açmakta, çünkü o Sûre kul ile Hakk arasında bölünmüştür.

 Fetih Sûresi ise, Abdiyyet, Risalet ve Ulûhiyyet hakikatlerini açmaktadır. Diğer bir ifadeyle Peygamber Efendimizin belirttikleri, (Ben ilim şehriyim, Alî onun kapısıdır) beyanlarından, Hakikat-i Muhammed-î ilmine yönelmek onun anahtarı-kapısı ve fâtih-i olan hakikat-i Alî’ye den girmek gerektiği anlaşılmaktadır. 

 Tekrar gelelim (10) uncu Âyet-i Kerîme’ye. 

 (Bilindiği gibi bu Âyet-i Kerîme ilk derse başlarken ve ders geçirilirken el ele tutularak okunan Âyet-i Kerîme’dir.) 

(İnnellezîne yübayiuneke innemâ yübayiunellah yedullahi fevka eydîhim femen nekese fe innemâ yenküsü alâ nefsihî femen evfa bima ahede aleyhullahe feseyü’tihi ecran azîmâ) 

48/10. “Şüphe yok, sana bîy'at edenler, muhakkak ki, Allah'a bîy'at ederler. Allah'ın eli, onların ellerinin üstün-dedir. Artık kim -ahdini- bozarsa kendi aleyhine bozmuş olur ve her kim de Allah ile üzerine sözleşmede bulunduğu şeyi yerine getirirse ona da -Allah Teâlâ- büyük bir mükâfat verecektir.” 

 (İnnellezîne) “muhakkak o kimseler ki,” Görüldüğü gibi burada tahsis yapılmakta bir tahsis yapılmakta, hitap bütün insânlara değil belirli bir guruba ve Hz. Peygamberin çok yakının da olan kimseleredir. Biat-ın ilk şartı gönülden yakınlık olmasıdır. Biat ehli alma ve olma ehli olanlardır. 

 (Yübayiuneke) “Sana bîy’at ediyorlar” tabi olup alış veriş yapıyorlar. Bayi, bilindiği gibi alış veriş yapılan yerdir. Âyet-i Kerîme’de belirtilen (bayi) ise Hz. Rasûlüllah’ın sahibi olduğu Ulûhiyyet hakikatlerinin pazarlandığı âlemlerin en büyük (bayisi) dir. Her Peygamber Ulûhiyyet hakikatlerinden kendi mertebesi olan hakikat-i pazarla-makta yani, o mertebenin ilminin bayisi olmakta, Hz. Peygamber Efendimiz ise (biat) ehli ne en geniş Ulûhiyyet hakikatlarini ifşa etmekte ve pazarlamaktadır. Yani açığa çıkarmaktadır. Âyet-i Kerîme nin diğer ifadesi ise (senin bayi’in den alış veriş ederler) bu alış verişte, Hz. Peygamberden ilâh-î ilim ve muhabbet alanlar, her alış verişin bir bedeli olduğu gibi, acaba bu alış verişin karşılığında ne vermeleri icap etmiş tir. Bunun cevabını (Tevbe Sûresi 9/111 Âyetinde) ve benzerlerinde görmekteyiz. 

------------------- 

إِنَّ اللَّهَ اشْتَرَى مِنَ الْمُؤْمِنِينَ أَنْفُسَهُمْ وَأَمْوَالَهُمْ

بِأَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ فَيَقْتُلُونَ

وَيُقْتَلُونَ وَعْدًا عَلَيْهِ حَقًّا فِي التَّوْرَيَةِ وَالإِنْجِيلِ

وَالْقُرْآنِ وَمَنْ أَوْفَى بِعَهْدِهِ مِنَ اللَّهِ فَاسْتَبْشِرُوا

بِبَيْعِكُمُ الَّذِي بَايَعْتُمْ بِهِ وَذَلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ

(İnnellaheştera minel mü’minîne enfüsehüm ve emvalehüm bienne lehümülcennete yükâtilüne fî sebilillâhi ve yuktelüne va’den aleyhi hakkan fit-tevrât-i vel İncîl-i vel Kûr’ân-i ve men evfe biahdi-hî minellahi festebşirû bi bey’ikümüllezî baye’tüm bihî ve zâlike hüvel fevzul azîm.) 

9/111. “Şüphe yok ki. Allah Teâlâ mü'minlerden nefislerini ve mallarını cennet muhakkak onların olması karşılığında satın almıştır. Allah Teâlâ yolunda savaşacaklar da öldürecekler ve öldürüleceklerdir. Onların öyle cennete konulmaları, Tevrat'ta, İncil'de ve Kûr'ân'da zikredilmiş, hakk olan bir ilâhî va'ddır. Ve sözünü Allah Teâlâ'dan daha fazla yerine getirebilen kim vardır?. Artık yapmış olduğunuz o alış verişten dolayı size müjdeler olsun ve işte bu, en büyük bir kurtuluştur.” 

------------------- 

 Yorum yapmadan sadece meâl olarak geçelim. 

 İşte biat eden o mü’minler, biat esnasında “Ulûhiyyet hakikatleri için nefislerini, cennet için de mallarını vermişlerdir.”

 (innemâ yübayiunellah) Sana biat edip alış veriş yapanlar, senin varlığında, (hakikatte bu biat ve alış verişi Allah ile yapmaktadırlar.) Beyanı görüldüğü gibi ne müthiş bir ifade dir ve Hz. Peygamber Efendimizin de, Hakk’ın indindeki yüce yerini açık olarak göstermektedir. 

 Ayrıca, (Nisâ Sûresi 4/80 Âyetinde) 

------------------- 

مَنْ يُطِعِ الرَّسُولَ فَقَدْ أَطَاعَ اللَّهَ

 (Men yutiirrasûle fekad etaallahu)

4/80. “Her kim Peygambere itaat ederse muhakkak Allah-u Teâlâ'ya itaat etmiş olur.” 

------------------- 

 Hükmü’de bu oluşumu diğer bir yönden tasdik etmektedir. Bu Âyet-i Kerîme’nin de mevzuumuz itibariyle ne kadar açık olduğu kolayca anlaşılmaktadır. 

 (Enfal 8/17 Âyetinde) belirtilen. 

------------------- 

وَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ وَلَكِنَّ اللَّهَ رَمَى

( Vemâ rameyte iz rameyte velâkinnellahe ramâ)

8/17. “Ve attığın vakit sen atmadın, fakat Allah Teâlâ attı.” 

-------------------

 İfadesi ile Yed-i Muhammedî nin Yedullah, yani; Hz. Peygamberin elinin, Allah-ın eli olduğu burada da açıkça ifade edilmektedir. Müthiş bir ifade ve muhteşem bir oluştur. 

 İşte o eli tutup itaat etmek, Allah’ın elini daha bu dünya da tutup itaat etmektir. Ve karşılığı en azîz varlığımız olan nefsimizi feda etmemizdir. Karşılığı (can) vermektir. Eğer nefsimizi veripte bu eli tutmamış isek bilelim ki, “nefs-i emmâre”nin elini tutmuş onu kendimize dost edinmiş oluruz. Bu hususu çok iyi düşünmemiz gerekmektedir. İnsân oğlu mutlaka bir “yed-el” tutar, yani bir yöne yönelir, dikkat edelimde o “yed-el” ve yön Hakk’ın eli “yedullah” ve hakk’ın yönü “Vechullah” olsun. 

 (yedullahi fevka eydîhim) Onların ellerinin üstünde de Allah’ın eli vardır. Bura da ifade edilen “Allah’ın eli- Yedullah” lâtif ve bâtınî manâsı’dır. Böylece üç el cem olup bir el hükmüne girip ellerin tevhid-i olmuştur. 

 Birinci el. Abd’ın (alıcı) eli. 

 İkinci el. Hakikat-i İlâhiyye üzere muhammed ismiyle zuhur etmiş olan zuhuru Muhammed-î nin Ulûhiyyet tecellisinde olan (aktarıcı) “yed-i Muhammed-î nin eli.” 

 Üçüncü el. İse, Bâtın-î manâ da (verici) olan “Yedullah- Allah-ın eli” dir. 

 Dikkat edersek göreceğiz ki, bu açıklanan sahneler de, üç mertebe ve bir de bu hakikatleri anlatan mertebe vardır. Böylece mertebeler dört olmaktadır. 

 Bu Âyet-i Kerîme’lerin, bu anlayışla tekrar oku-duğumuz zaman bahsedilen dördüncü mertebeyi farket-miş olacağız ki; o da bütün bu oluşumlara hâkim olan Ahadiyyet mertebesidir ve bu Âyet-i kerîme’ler zât-î Âyetlerdendir. Bunları anlamak için o mertebenin irfaniyyet-i gerekmektedir. 

 İşte bir sâlik gerçek manâ da Mürşit makamında olan bir kimsenin, “biat” etmek için elini tuttuğu huzurunda durduğu zaman bütün bunlar olabildiği kadar hakikat ve gerçeğine uygun olarak tatbik edilmeli, taklit edilmemelidir. Bu hususun ilk şartı, eli tutulan kişinin mutlaka silsilesi belli, İrfan ehli ve vâris-i Muhammed-î olması lâzımdır. Aksi halde bu tatbikat küçük bir merasimden ileriye gitmez. 

 Biat edilen zâtın hayat anlayışı ne ise, oralarda dolaşılır durulur. Ve biat’ta bu dört mertebe hâsıl olmaz, sadece iki gözüken beşeri bir elin tutulması olur ki; yed-i Rasûlüllah ve yedullah’ın tutulması olmaz, ayrıca bu hadise Hakk’ın huzurunda da geçerli olmadığından anlatılamaz, anlatıla-mayınca da orada Ahadiyyet mertebesi de olamaz. Netice olarak bu oluşum sadece bir beşeri ve zâhirî uygulama olarak kalacaktır. 

 Bu oluşumun sıhhati mutlaka gerçek manâ da fenâ ve baka hakikatlerini yaşayarak tatbik edebilecek bir İrfan ehline ve bunları bünyesine indirerek ve sindirerek yaşayıp idrak edebilecek bir Hakk taliplisine ihtiyaç vardır. 

 Genelde bu biat’lar yapılmaktadır, ancak biat edilen kimse hangi mertebe ve makam da ise o makam dan biat edilmektedir. Daha yukarıya çıkılması mümkün değildir. 

 Âyet-i Kerîme’de belirtilen üç elin hususiyeti, yed-i Rasûlüllah, yedullah’tan aldığını, yed-i abdiyyetine risâletiyle ulaştırmasıdır. Yani “Rasûlüllah Allah’tan (c.c.) aldığını, kulunun eline, risâletiyle ulaştırması’dır ki, müthiş bir oluşumdur. Eğer yed-i Rasûlüllah, yani Rasûlüllah’ın eli olmasaydı, yed-i abd, yani kulun eli boş kalırdı. Veya her hangi bir şey verilse bile o şeyi anlayamazdı. İşte bu hadisede de Hz. Peygamber (s.a.v.) şefeat mertebesin-dedir ve onun elinden Yedullah’a yol vardır, başka ellerden değil. Tutabilirsek o eli bulup tutmağa çalışalım. 

 Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimizin bu yönleriyle de bizler için ne büyük bir lütuf olduğunu anlamağa çalışarak Onu gerçek manâ da değerlendirerek muhabbet etmeğe çalışalım ki, Onun elinden ve gönlünden bizler de feyiz ve bereketlere nâil olalım. 

 (femen nekese) “Aman yarabb’î sen bu Âyet-i Kerîme’nin ihtarından bizleri koru.” Kim ki; biat’ın dan sonra (nekes) lik etti, bütün bunlardan (caydı) geri döndü, vaz geçti, veya gerçek değerini koruyamayarak benliğini arttırdı. 

 (fe innemâ yenküsü alâ nefsihî) “O ancak kendi zararına cayar.” Cayma neticesinde oluşacak olan bu zararın tarifi imkânsızdır. En vahîmi ise Hakk’ın elinin gitmesi, yerine vehmin ve iblisin elinin gelmesi onu tutmasıdır ki, âhirette de büyük bir pişmanlık ve hüsrandır. Her insân farkında olsun olmasın bir el tutar, yani bir hedefi vardır. Hedefi dünya ise iblisin ve cehennemin elini tutmuştur. Eğer hedefi ahirette cennet ise cennetin elini tutmuştur. Eğer hedefi Hakk ise o zaman yukarıda bahsedilen elleri tutmuştur.

 (femen evfa) “Kim ki, ifa eder,” yaptığı biat’a vefa gösterirse, hükmünü yerine getirirse.

 (bima ahede aleyhullahe) “Üzerinde Allah ile yaptığı ahde vefa gösterirse” yerine getirirse, yani ne için biat 

etmişse onun icaplarını yerine getirirse. 

 (feseyü’tîhi ecran azîmâ) “Yakında ona azametli bir mükâfat verilir.” Bu mükâfat-ı hak etmiş olanlardan, kim hangi mertebeden neyi hak etmişse o mertebeden onu alır. Eğer bir kimse cennet talebinde ise, cennet-i alır, ona kavuşur. Ancak bir kimse Hakk taliplisiyse Onu alır Ona kavuşur. (Ecri azîm) “büyük mükâfat” her mertebe veya kişilere göre başkadır. Cennet isteyene cennet, (ecri azîm)i “büyük mükâfat” verilir. Hakk taliplisine de, Hakkanî yaşantı (ecri azîm-)i “büyük mükâfat” olarak verilir ki; en büyük mükâfatta budur. 

 ------- Şimdi şurada bir hususa da dikkat çekmek yerinde olacaktır. Bir kimse aradan belirli bir zaman geçtikten sonra tuttuğu elin yanlış bir el olduğunu anladığın da o eli bırakmasında kendine bir mes’uliyyet yoktur ve sorumlu da olmaz. (T. B.) 

------------------- 

 NOT= Yukarıdaki ifadeler (Terzi Baba 19 Sûre-i Feth) isimli kitabından aktarılmıştır. (M. C.) 

-------------------

 Ç;

 ÜÇ”ün sayısal olarak CİM harfine karşılık geldiği söylenmişti, bu Cemâli ilâhiye idi. Açık şekilde okunduğu zaman sonunda ki “Ç” harfi “C” nin sert şekilde söylenmiş halidir. Celâli ilâhiyedir. İşte baştaki “Ü” harfi Uluhiyeti ifade etmekteydi. Vahidiyet mertebesinde ki Celâl ve Uluhiyet-Allah’lık yani Allah esmasını vermektedir. 

 Bir bakıma iki CİM harfi bünyesinde olduğu için birinci CİM genel manada (Cemâli İlâhiyye), ikinci cim birimsel manada (Cemâli İlâhiyye)dir. Cemalûllah-ı seyr ve oradan kendindeki ilâhi varlığı seyirdir. Bir başka ifadeyle (ve ne-fahtü fihi min ruhi) (15/29)yi seyr ve müşahadedir. (M. C.) 

------------------- 

 19/53 sayısını toplarsak,

 1+9+5+3= 18

 (18) Onsekiz Bin Âlemdir. 

 18 tersi olan 81 ile toplanırsa,

 18+81= 99

 (99) Esma-i İlahiyyeyi vermektedir. Tamamı Allah ismidir. Allah isminin mazharı olan İnsân-ı Kâmil-i ifade etmektedir. 

------------------- 

 (Bu Konuda geniş bilgi için Terzi Baba (5) Salat ve Namaz kitabında geniş malumat vardır) (M. C.)

------------------- 

 19/53 sayısını harfsel ve rakkamsal olarak incelemeye çalıştık. Genel ma’nâ da yapmış olduğumuz bu ma’nâ-lanmayı hususi-özel olarak yazmaya çalışırsak.

 ON; yani Akl-ı Küll Efendi Babam, Terzi Babam Necdet ARDIÇ’tır.

 DOKUZ; yani Nefsi Küll Hanım Annem, Nüket Annem Nüket ARDIÇ’tır. 

 ON DOKUZ da, Necdet Babam ve Nüket Annemin âlemi ma’nâ da tevhid halidir.

 ELLİ ÜÇ te, Elif’in birinci Lâm birleşimi ile olan “EL” Necdet Babamın elidir. Bir bakıma Hakk’ın elidir.

 Elif’in ikinci Lâm birleşimi ile olan “EL” Nüket Annemin elidir. Bir bakıma Risalet, Resüllük elidir. (Size Nefsinizden bir Resül geldi. Tevbe-128) Tuttukları bizim ellerimizde Halk yani “Abd”iyet elleri-ellerimizdir. 

 Sonda ki “Ye” ise Yakîn halidir. Ye (29) tüm mertebelerinin toplu halini ifade etmektedir. Kim ki hangi mertebede ise o mertebeden eli tutar-tutulur. 

------------------- 

 Sevgili kardeşlerim burada çok dikkat edilmesi gereken hususu idrak etmeye çalışmamız her birerlemizin menfaatine olacaktır. İster Efendi Babamın elini tut, ister öp… İster Nüket Annemin elini tut, ister öp… Nereyi tutuyorsun, nereyi öpüyorsun iyi anlayalım. Öpmezsek, tutmazsak da nereyi tutmuyoruz, öpmüyoruz iyi anlayalım, Fehmen, Fehmen… Aynası iştir, kişinin lâfa bakılmaz… (M. C.)

-------------------

 Elli, Mirac yani Hakk’a seyri seferdi. İşte El Ele, El Hakk’a düsturuyla yaşantımızın tamamını namaz haline getirirsek, “Elli” vakit namaz hükmünü almakta ve bağlantısında olan “Ü” harfi ile Uluhiyyet yani Allah’a Terzi Babamız ve Nüket Annemizin vekâleti ile seyr, onların asaletinde bulunduğu “Selâm” esması na onların asaletleri ile seyr etmekteyiz. İşte üç olan seferler ile önce burada halk âlemine gelerek, daha sonra Terzi Babam ve Nüket Annemin ellerini tutarak, Hakk’a olan seferlerimizi tamamlayarak, bunun da bilindiği gibi üç seferi vardır. Fenafişşeyh, Fenafirresül, Fenafillâh mertebelerini tamam ederek burada “Elli Üç”’ün Cim’indeki Cemâl yaşantısı tamamlanır. Yani Ramazan bayramı idrak edilir ve kutlanır…

 Hatırlarsak yukarıda “El” ve “Üç” ten bahsetmiştik. Bu el bir bakıma İlm’el Yakîn, Ayn’el Yakîn ve Hakk’el Yakîn elleridir.

 Ehlullah; “El Yakîn-ü Hüv’el Hakk” demişlerdir. O yakîn Hakk’ın ta kendisidir. İlim, Ayn ve Hakk olarak Hakk’ın ta kendisidir. (M. C.) 

------------------- 

 Arif, herşeyin aslını anladığında, kayıtsızlığa geçip “gayri”yi bıraktığında; şartlanma ve kayıtlanmadan bu derece kurtulmuş iken dahi, yine de mukayyed bir rabbe ibadet haline düşme korkusu bulunur; zira bu defa da “kayıtsızlıkla” kayıtlanmış olabilir ki, gene de emniyetli sahaya ayak basmış değildir... Ta ki “YAKÎN” gele...

 Kur’an-ı Kerîm bu hakikata şu ayeti kerime ile işaret eder:

 Kur’anı Keriym Hicr Suresi 15. sure 99. ayette;

------------------- 

~~15.99~
وَاعْبُدْ رَبَّكَ حَتّٰى يَاْتِيَكَ الْيَقٖينُ

(va’büd rabbeke hatta ye’tiyekel yakînü)

“yakîn gelinceye kadar rabbine ibadet et!..” 

------------------- 

 “Yakîn” ise Allah’tır!..

 Bilinmeli ki, yakîn ehli, yakîn halini, üçe ayırmıştır:

 1 - İlm-el yakîn, hakikate ilm olarak ermektir... 

 2 - Ayn-el yakîn, hakikati hissederek yaşamaktır... 

 3 - Hakk-el yakîn ise, Hakikatle tahakkuk etme halinin zuhurudur.

 Bir başka izahla da, 

 1 - kahramanlığı bilmeyi ilmel yakîne, 

 2 - görmeyi ayn-el yakîne, 

 3 - kahramanlığı yapmayı da hakkel yakîne benzete-biliriz... 

Marifet dahi bu uslüb üzere devam eder... Anlıyan 

anlar... (4-Özün Özü) (T. B)

------------------- 

 Muhterem kardeşlerim; yakînlik halini ve Hakk’ı ötelerde değilde nerede bulmamız gerektiğini iyi anlayalım...

 Cenab-ı Hakk tarafından Halk arasına dönmek üzere görevlendirilen kardeşlerimiz. “ELLİ ÜÇ” ün Sonudaki “Ç” ile yani Celâl tecellisi ile Kurb’an bayramlarını yaparlar. Bunun da üç mertebesi vardır. Kurb’an bayramının 1. Günü Museviyet mertebesinin Kurb’an bayramıdır. 2. Günü İseviyet mertebesinin Kurb’an bayramıdır. 3. Günü Muhammediyet mertebesinin Kurb’an bayramıdır. 4. Gün Kurb’an yoktur. Burasıda Ahadiyet mertebesidir. Oluşum olmadığı için Kurb’an’da olmaz. “ARDIÇ” soy ismininde Ç harfi ile bitmeside manidardır. 

 Burada anlatılan “Halk”ın arasına “Bekabillâh” haliyle dönmektir… “EL YAKÎN”, “EL-LEDÜN” ne dönmüş-dönüşmüştür. Aslında dönen dönüşen bir şey yoktur, anlayış idrak dönüşümü olmuştur. 

 “Ledün ilmi öyle bir bilgidir ki, yakînlık ehline ancak Allah’ın ta’limiyle ma’lum olur; akla bağlı deliller ve müşâhedelerle değil… Yakîn ilmiyle Ledün ilmi arasında fark şudur ki; yakîn ilmi, ilâhi zât ve sıfat nurunu idrâkten ibaretken, Ledün ilmi, Allah’tan ilham yolu ile mâ’nâları kavramak işidir.” Burada görüldüğü gibi bir bakıma Hakk’ın eli kulun eline dönüşmüş. Bir bakıma TERZİ BABA NECDET ARDIÇ’ın ma’nevi olarak yetiştirdiği evlâdı, onun eli olmuştur. Görüldüğü gibi EL YAKÎN de bir “Lâm” varken, “EL LEDÜN” de iki “Lâm” vardır. EL YAKÎN de sadece Uluhiyyet-Allah’lık “Lâm’ı varken. “EL LEDÜN” de Uluhiyyet-Allahlık “Lâm” ının yanında Halkıyet “Lâm”ı yani halifelik-risalet vardır. 

 Geriye kalan “DÜN” bir bakıma bunun zâten ezelde yani Ayan-i Sabite programın olmuş bitmiş bir iş olduğu, bir bakıma bu bilgilerin gayriyette (Gayın) zuhura çıkması hali ile düğün hali yani tören ile bu dönmenin cemaate bildirilmesidir. Dü; İki yani, Uluhiyyet mertebesindeki, Delili İlâhiyenin zuhura çıkarak, Ayniyet ve Gayriyet’i oluşturmasıdır. Bilen Ayn, bilinen ise Gayr olmaktadır. İki (Dü) Nun da Nusret Rahmetullahi Aleyh Baba, Necdet Baba ve Necdet Baba, Nüket Anne’dir. Bir’in iki olarak zuhur etmiş olan Hakk’ın “el”inin tutulup-taliplilerine bu “ell”erin tutturulmasıdır. İşte kardeşim sende bu “el”i, “ell”eri tutarsan tutulursun.

 Üst tarafta Efendi Babam ve Nüket Annem’in vekâleten, Allah esmasına, asaleten Selâm esmasına, bağlı oldukları söylenmişti.

 Allah esmasının sayısal değeri (67), Selâm esmasının sayısal değeri (131) dir. 

 67+131= 198 dir. 19 ve 8 ayrılırsa, 8 (5+3) Görüldüğü gibi 19-53 tür! 

 “Heze min fadli Rabbihi” (Rabbimin fazlındandır.) 

------------------- 

 Necdet ARDIÇ
 Bin dokuz yüz otuz sekiz,
 Dünyamıza geldin şeksiz,
 Hakk'tır binen Halka atsız,
 Gönül evim Necdet ARDIÇ.

 Gece olur Kûr'an okur,
 Gündüz olur ilmik dokur,
 Aşkı kaynar fokur fokur,
 Hizmet derdin Necdet ARDIÇ.

 Haydi oğlum dedi Mürşid,
 Tevhid eder ilmi Hurşid, 

 Yardım geldi oldu Raşid,
 Aziz eder Necdet ARDIÇ.

 Nüket anne evlenince,
 Cümle uşşak şenlenince,
 Cemal, Celal görününce,
 Bayram ettin Necdet ARDIÇ.
 

 Biat edip el öperim,
 Dedim sensiz ne ederim,
 Dedi terket "Ben" gelirim,
 Kâmil İnsân NECDET ARDIÇ.

 Candan öte çok severiz,
 Rüyet etti hep görürüz,
 Beden gitti yok oluruz,
 Yakîn eder Necdet ARDIÇ.

 Derya buldum akar sözler,
 İnci işler tezgah közler,
 Derviş dalar mercan gözler,
 Hayal değil Necdet ARDIÇ.

 Her mertebe siryan nurun,
 Haydi canlar devran durun,
 Bize nefis sofra kurun,
 Rahman kokar Necdet ARDIÇ.

 Geldin iki binde onüç,
 Yetmiş altı dilde onüç,
 Tarif etti bizde elliüç,
 Terzi Babam Necdet ARDIÇ.

 (M. C. - 14-12-2013) 

------------------- 

Kûr’ânı Kerîm kaç âyettir ?

 Bu Konuda herkes değişik fikirler beyan etmiş; âyetler tek tek toplandığı hâlde farklı sonuçlar ortaya çıkmıştır. Daha çocukluk çağlarımızdan itibaren bizlere öğretilen Kûr’ân 6666 âyettir ifadesine bir türlü ulaşılamamış, bu fikir de nazari bir bilgi olarak kalmıştır.

Bu konuda ehl-i zahiran çeşitli çalışmalar yapmış ancak 6666 sayısının varlığı ortaya çıkmamıştır.

Düşündüm ki, bu konuda gerçeğe ulaşabilmek ancak gönülden gelen beyanlarla mümkün olabilirdi.

53 ve 13 görünüşte ayrı ayrıdır; hakikatte ise, aynı olan bu iki sayıyı önce 53 başa gelecek şekilde bitişik yazalım, (5313) daha sonra da 13 başa gelecek şekilde birbirlerinden ayırmadan yazalım.

 (1353) Bu iki sayıyı birlikte toplayalım 5313

 1353 (Aynı zamanda Rûmi doğum tarihi) Toplam 6666 

Allah’ın büyük bir ihsanı olduğunu bu işlemde sadece bu iki sayı ile yani 53 ve 13 ile bu sonuca varılabiliyor. 

Ayrıca beşeri anlayışımızın dışına doğru çıkıp, her türlü kayıtlanmalardan ve şartlanmalardan sıyrılıp, özgürlüğe doğru kanat çırptığımızda, sayıların esrarıyla buluşuyoruz. 

Sayıların hakikatine doğru nüfuz ettiğimizde ise, sayıların bir elbise ve perde olduğunu farkediyor, onlara dokunduğumuzda ise, “Zât-i İlâhi”nin nâmütenâhi atmosferinde zevk ile insân’ın ve âlemin hakikatinin 

özelliklerini derk (idrak) edebiliyoruz. 

Esasen sayılar, vahyin içinde bizâtihi mevcuttur. 

Sayılar “Kelâm Sıfatı”nın anahtarı gibidirler. 

Onlara dokunup açtığımızda ise, “İlâhi Kelâm”ın hıtabını hem duyabiliyor, hem okuyabiliyor, hem de seyredebiliyoruz. 

Öyleyse sayılara dokunup, onlarla konuşabilmenin ölçüsü ne olmalıdır?....

El Cevab : Kûr’ân’a ve dolayısıyle İnsân-ı Kâmil’e dokunmanın ölçüsünü yine Kûr’ân-i ifadeyle Vakıa sûresi 56/79 âyetindeki 

------------------- 

رونعالْمُطَهَّرَُهَـٰذَاولَا يَمَسُّ

(lâ yemessehu illel mutahherune)

(56/79) “mutahhar (tamamen temiz olanlar) dan başkası ona dokunamaz (el süremez),” 

-------------------

 Emr-i ilâhisine göre, tenzil-i mushafa dokunmak şer’an caiz olmadığı gibi Zât’ın hakikatine ve esrarına dokunmak da taharette temizlenmeyenlere câiz değildir. 

Ayrıca bu ifadenin sûre ve âyet numaralarına baktığımızda; 56. sûre ve 79. âyet (56 + 79) = 135 135 → (13) i ve (5) i sonra da 5 ve 3 ü yanyana getirip, (53) ün varlığını müşahade ediyoruz. 

Sayılar, gönülden gelen haberlerin aynı zamanda tasdikleyicisidirler ve öyle olmak zorundadırlar. 

Sayılar, “Zât-i İlâhi”nin abd’ına kendini bildirip, 

tanıttığı sembollerdir. (Ç.H.U.)

------------------- 

 Terzi Baba Necdet Ardıç (19/53) hakkında ne duyuldu, ne görüldü ne söylendi ne yazıldı? 

 Bu bölümde Terzi Babamdan gelenler (12) ve (39) nolu TERZİ BABA 1. ve 2. kitapları ve (32), (79), (80), (86), (91) (101) nolu ve diğer TERZİ BABA kitaplarından yapılan 19/53 sayısı ile ilgili bölümler alınarak düzenlenmeye çalışılmıştır. Aslında tüm yazılanları buraya almayı gönül isterdi ama tüm yazılanlar hacmi yaklaşık 2000 sayfayı bulduğu için bu mümkün olamamaktadır. Terzi Baba hakkında araştırma yapmak ve bilgi sahibi olmak isteyenlerin adı geçen eserlere müracaat etmeleri uygun olacaktır. 19/53 konular daha geniş mana da ilgili kitap ve dosyalarda bulunabilir. (Mu…Ca…) 

TERZİ BABAM’DAN GELENLER

 Terzi Babam dan gelen 19/53 bağlantılı yazılar daha fazla idi. İlgili bölümler alındıktan sonra kalan yazılar buraya dahil edilmiştir.

-------------------

 (1953) senesinde İstanbulda ilk defa istanbulun (500) fethi kutlamaları başlamıştı. T.B.

-------------------

Aşağıda ki zuhuratın tarihi de dikkat çekicidir. 

 18-19/05 (rüya, sabaha karşı) Eskiden kaldığım köyden tanıdığım bir kadının (Hanife teyze) veçhini yakından gördüm. Yazmasını çıkarıp iki tane saç örgülerini görüyorum ve bana çok canlı gözleriyle bakıyordu. Bir selâm vermek istiyordu sanki.

 Bu ismi merak ettim, Internet üzerinden araştırdım ve bu ismi “bilim, erdem ile ilgili” olduğunu okudum. Fakat 

asıl şaşırdığım nokta, verdikleri bu ismin sayısal toplamının: 53!! Olduğunu görmemdir.

 Bu da ayrı bir 53 bağlantısıdır. 

 Ayrıca bilindiği gibi (Hanif) makam-ı İbrâhimiyyenin ilk tarifi, ve (Tevhid-i ef’âl) in, yaşam yerinin tarifidir. Ayrıca büyük muhabbet ve sevginin de tarifidir. (M. C.)

-------------------

 ELMAS kelimesindeki harflerle Türkçe alfabesi ile “SELÂM” yazmamız mümkündür, aynı şekilde Arabça alfabesi ile “ELMAS” yazılırken Elif-Lâm-Mim-Elif-Sin harfleri kullanılmaktadır ki İSLÂM yazılırken de (Elif-Sin-Lâm-Elif-Mim) aynı harfler kullanılmaktadır ve ebced hesabı ile rakamsal karşılığı (132)’dir. (13) (2) (132= 12x11) Kimya biliminde karbon (C) simgesi ile ifade edilir ve atom numarası (12) dir. Meratibi İlâhiyye de 12 nci mertebe bilindiği gibi İnsân-ı Kâmil mertebesidir.

Ayrıca (C) simgesi bilindiği gibi Arabça alfabesin de CİM harfidir ve büyük ebced hesabına göre rakamsal değeri ise (53) tür. Bu tevafuku Gönüllerinize sunuyorum.

Kıssa ile ilgili arzımı Al-i İmrân (3) Sûresi (132) nci Âyeti kerimesi ile bitirmek istiyorum. 

-------------------
~~3.132~
وَاَطٖيعُوا اللّٰهَ وَالرَّسُولَ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ 
~( Ve etîullâhe ver rasûle leallekum turhamûn.) 

(3.132) – “Allah’a ve Rasûlüne itaat edin ki rahmete erdirilesiniz.” 

-------------------

     Yukarıda da dikkat çekildiği üzere, elmas’ın sayı değeri (132) Âyet-i Kerîme’nin de sayı değeri (132) dir, ve 

itaatten bahsetmektedir. Ayrıca (132) nin (2) sini ayırdığımız zaman geriye (13) kalır ve böylece, elmasın içinde bulunduğu sayısal değerler, sırasıyla (2) (12) (13) (53) tür. Ve bunların neler olduğu da malûm’dur. 

 (M. C.)

------------------- 

# Sayın Merhum Sefer İnal Bey'e;

 Ömrünü Hakk'a ve halk'a yardım ile geçiren müstesna insanlardan birisi idi.

Tasavvuf ve tevhid yolunda epey aşamalar geçirmiş kendini bilen nadir insanlardan birisi idi. (2003) senesinin mübarek Kadir gecesinde kendisine Tac-ı Şerif giydirilmiş “Halife-i şahsiyye” unvanını kazanarak, kendi varlığının Halifesi, oradan da Hakk'ın Halifesi olmuş müs-tesna insanlardan birisi idi.

 Doğum tarihi, (01.11.1950) gizlendiği tarihi, (23.01.2005) Bunları kısaca inceleyelim.

(1 + 1 + 1 + 1 + 9 + 5) =18 

başka bir hesap ile, (1 + 1 + 1) = 3 (50 + 3) = 53 

(19-53) (2 + 3 + 1 + 2 + 5) =13 

basit işlem de çıkan toplam sayılar, (18) → (19) → (53) → (13) bu değerlerdedir.

Hepsini yeniden toplarsak, (18 + 19 + 53 + 13) = 103 (103) = 13

Görüldüğü gibi ortadan sıfır kaldırıldığın da toplam olarak yine (13) on üç'e ulaşılmaktadır. 

 Bunları kısaca ifade etmeğe çalışırsak; 

(18) “Onsekiz bin âlemi”, (19) “İnsan-ı Kâmil-i” 

(13) “Hakikat-i Ahmediyye”yi, (53) ise, bize olan yakınlığını ifade etmektedir diyebiliriz. 

 Bu sayılardan daha fazla özellikler çıkabilir, şimdilik bu kadarlıkla yetinelim ve diyelim ki, senenin en mutena vakitlerinden belki de en yüce vaktinde Rahmet-i Rahman-a intikâl etmiştir.

Allah (c.c.) lühü kendisinden razı olsun. Hep Huu dedi, sonunda Huu oldu gitti. 

Ahirette görüşmek üzere yerinde, cennet bahçesinde ol sevgili kardeşimiz.

Allah (c.c.) lühü arkada kalan ailene, yakınlarına, ve bizlere, sabırlar versin.

Aynı gün dört cenaze vardı, (4 – 1) = 3 (1 ve 3) = 13 onlar dahi manen 13 tür.

Bilindiği gibi Kamer yani ay senesi (355) gündür;

toplandığında (3 + 5 + 5) = 13 eder. 

Ma’nevi senenin de son günü zilhiccenin on üçü ve kurb'anlık bayramının da son günüdür. Zilhiccenin on dördü ise yeni manevi senenin başlangıcıdır. 

İşte bu iki arada emri Hakk vaki olmuştur, çok yüce bir vakt'tır. Onların ve cümle geçmişlerimizin Ruhlarına El Fatiha.... (T.B.)

------------------- 

Sefer Bey’in rahmetli olmasından sonra Sayın Gü…. ve Ta…. Uç… çifti Er….. deki evlerini bu sohbetlerin devamı için açtılar. Terzi Babam da münasip gördü. Bu güzel 

 hizmeti bir müddet sağlıkları el verdiği kadar onlar devam ettirdiler, daha sonra sohbet Ka… denen yerde de-vam etmeye başladı. Allah hepsinden razı olsun. (Ç. H. U.)

------------------- 

Burada şunu söylemem gerekirse, (53) “Terzi Baba”, (13) sayısının yoğunlaşmış hâli “Necdet” ismi, “Hakikat-i Muhammmedi”nin tecelli ve zuhur mahallidir. 

Burada bir düşüncemi daha ilâve etmek istiyorum. Genelde iki cihan serveri, kâinatın Efendisi, insânlığın rehberi, sevgili peygamberimizi Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) in ismi anıldığında hemen iç dünyamızda onu bildiğimiz kadarıyle, onun sûretinin ve siretinin özelliklerini tahayyül ederiz. 

Efendi babamız N. A. Uşşâki Hazretlerini muhabbet bağı ile gördüğüm her durumda Peygamber Efendimize ne kadar da benziyor ifadelerini şuurumda canlandırmışımdır. 

Gerçi Ümmeti Muhammedin hepsi O’ndan olması dolayısıyle ona benzerler, ancak bu hakikatler çoğunluğun da, bâtında kaldığından zuhurda görülemezler. 

İşte sayılar, özellikle de 13,53 19,53 ile arasındaki bu gizemli bağda ma’nâlar, arasındaki bağı anlatıyor. 

 Kûr’ân-ı Kerîm’de toplam harf sayıları çeşitli dönemler de bazı müfessir ve alîmlerce ele alınıp incelenmiştir. 

Zemahşeriden alınan kaynak çalışmaya bakarak harf sayısına göre şu çalışmayı yaptık.

Elimizdeki Kûr’ândaki toplam harf sayılarına bakarak aşağıdaki harflerden meydana gelen (Necdet) in yazılışına bakalım; 

 (nun) 26555 

 (cim) 1322

 (dal) 1778

 (te) 10476 

 40131 sayısı ile Necdet yazılmış olur. 

(40) + (13) = 53 ve buradaki 1 ise, 53 ün tekliğini gösterir. 

 Buraya 40131 sayısına iyi bakın, 53 ü göremediğinizi hemen söyleyeceksiniz, ancak acele etmezseniz 53 ün perdeli olduğunu görürsünüz. 

 Burada 40 + 13 = 53 varlığını görüyoruz; 1 ise, hakkın birliğini ifade eder. 

 Yukarıdaki işlemlerde 53 oluşurken, 13 yani “Hakikat-i Muhammed-i” ile Hz. Muhammedin kemâlât ve Peygamberlik yaşının 40’ın bu sayıların içerisinde de yer alıp, 53’ü oluşturmalarının daha önceki çalışmalarımızı da tasdiklediğini görüyoruz. 

 Bu sayılardan açık olarak anlaşıldığına göre Kûr’ân-ı Kerîmin içinde dağınık vaziyette en az 1322 adet “Necdet” ismi bulunmaktadır. 

Burada kısaca harflere de değinmek istiyorum. 

 (nun) harfi (Necdet) in ilk harfi, (Necm) in de ilk harfidir. 

ve dolayısıyle (Necdet) in anlatıldığı şifre harftir. 

 (mim) ise, Hz. Peygamberimizin harfidir. 

 (mim) ve (nun) harfi, alfabede peşpeşe gelmektedir. 

Kûr’ândaki toplam harf sayılarına baktığımızda;

 (nun) 26555

 (mim) 26422 bu ikisi arasındaki fark 133 tür. 

Burada 13 ve 3 ü görüyoruz. Ayrıca (13), Peygambe-rimizin şifre sayısı olmakla birlikte; 

(3) ise, üç adet (mim) i temsil etmekte ve bu temsil de “yakîn” mertebelerini anlatmaktadır. Az yukarıda da değinmiştik;

 “Terzi Baba”nın evinin numarası 13 tür, kat da 3 tür; her ikisini de birleştirelim… alın size, 133. Daha sonraki arabasının da plâkası (133) tür.

Harflerden açılmışken bir hususu daha belirtelim. 

 (Necm), → (nun) ile başlar, (mim) ile biter. 

Aslında (Necm) (seyr-i ilâhi) (ilâhi seyir) 

 (nun) dan → (mim) e yolculuktur.

Biz Necm mevzumuza daha sonra yine döneceğiz. 

Az yukarıda harflerle Kûr’ân’ın bütününde (Necdet) yazdık ve 40131 çıkmış idi. 

Nasıl ki, Kûr’ân, → Fatiha’da, ve Fatiha, → Besmele’de, ve Besmele, → (be) de gizlendiyse;

53 de → 40131 in içinde ve → Kûr’ân’da öyle gizlenmiştir. 

Kûr’ân alfabesindeki “Necdet” yazılışı

 25

 5

 8

 3 = 41 Ayrıca ilâhi emâneti yüklendiği yaşıdır. 

Kûr’ân-ı Keriym’de Tîn Sûresi 95/3 âyette,

------------------- 

وَهُذَا الْبَلَدِ الْأَمِينِ

(ve hazel beledil emîni)

(95/3) “Emin belde’ye yemin olsun” buyuruluyor.

------------------- 

“Emin belde”den kasıt dünya üzerindeki Mekke-i Mükerreme ve orada bulunan Harem-i Şerif olmakla birlikte “İnsân-ı Kâmil”in gönlüdür.

Emin Belde’de yani “İnsân-ı Kâmil”in gönlünde ikâmet edenlere Mekkî ya da Mekkeli denir. 

“İnsân-ı Kâmil”in gönlünden, taliblilerin gönülle-

rine doğru akan zât-i işaret ve oluşumların kaynağı bu emin beldedir. 

Emin Belde’nin sûre ve âyet numarasına gelince 

95/3 yani (953) → sondaki iki rakkam 53’ün “İnsân-ı Kâmil”in şifresidir. 

“Emin Belde’ye olan yemin” bir bakıma “Terzi Baba”yadır. 

(953)’ün başına Hakkın tekliğini ifade eden 1 sayısını getirdiğimiz-de 1953 ortaya çıkar ki 19 ve 53 yanyana sıralanıştır.

Ayrıca 1953 daha önce açıkladığımız gibi Necm’in âyetlerinin toplamı ile Terzi Babamın tasavvuf çalışma-larının başladığı tarihtir. 

Yukarıdaki şekilde de görüleceği gibi Hac ibadeti, afaktan ( - - - /) → harfleri ile sınırlandırılmış olan “Emin Belde”ye girip oranın sakini ve misafiri olup, yaşam sağlamak, orada tavaf ve semâ etmektir. 

53 üzerinde kısaca şu bilgileri de arz etmek istiyorum.

1999 yılı Umre seyahatimiz esnasında daha önce bir zuhurat ile vaki olan mânen kendisine sunulan “Kehribariyye Şami” kapısının “Mescid-i Harem”de 53 nolu kapı olduğunu birlikte tespit etmiştik. 

Medine’de “Mescid-i Nebevi”de minber ile mihrab arasındaki sütun da mânen “Terzi Baba”nın makamıdır. Onun da numarası 53 tür. 

Yeri gelmişken küçük bir hatıramızı da belirtmek istiyorum. 

2002 hac yolculuğuna giderken önce Mekke’ye gittik;

hac sonunda Medineden döndük. Hem gidiş, hem de dönüş esnasındaki uçak sefer sayımızın dört rakkamdan oluşan ortadaki 2 sayı 53 idi. Bunun bir hac seferi olduğunu düşünüp, sefer sayılarının da 53 olduğunu gördüğüm de, bunun kitap yazım çalışmalarına bir işaret olduğunu düşünüp, çalışmaları hızlandırıp, bir an önce bitirmem gerektiğini de düşünmüştüm. 

Kıymetli Gönül Dostum!

Sizlere Terzi Babamı sayıların diliyle de anlatmaya çalıştım. Şunu belirtmek isterim ki sayıların ortaya çıkardığı hakikatler tabii ki bunlar ile sınırlı değildir. Bu hakikatlerin bir kısmını onun “Kelime-i Tevhid” adlı eserinde de bulmak mümkündür. Bu bölümü yazım esnasında rakkamlara herhangi bir zorlama yapmadan, herşeyin tabii seyrinde oluştuğunu da belirtmek isterim. 

 Aslında 53 ile ilgili mevzuu bir bölüm olarak değil, müstakil bir kitap halinde hazırlamak gerekmektedir. Ancak burada bir fikir vermesi yönünden bu kadar ile yetinmek istiyorum. (Ç. H. U.)

------------------- 

 Not= Bu hususta daha geniş bilgi, (12 Terzi Baba 1) adlı kitapta, sayıların dilinden bölümünde, mevcuttur dileyen oraya bakabilir. (T.B)

-------------------

Terzi Baba 1938 (Rumi 1353) yılında Tekirdağ’da doğmuştur. 

Bu sayının içindeki ifadeleri görelim: 

1938 de 19 var, ki bu “İnsân-ı Kâmil”in rumûzu ve “besmele”nin hakikatini anlatır.

1938 de 93 vardır, ki o da “Necm” idi. 

Necm Sûresi Terzi Baba’nın doğum tarihine yazılmıştır. 

Necm Sûresi 62 âyettir. 

Bu âyetleri peşpeşe topladığımızda 1953 çıkar, ki açık olarak 19 ve 53 ün varlığı ortaya çıkıyor. 

Bu yıl tarih olarak da Terzi Babamın tasavvuf çalışma-larına başladığı yıldır. 

Ayrıca 1938 e “Hakikat-i Muhammediyye” mührünü vurmuştur. 

Şöyle ki, (1 + 9 + 3) = 13 Terzi Babamız “Işk” 470 ile “Necdet” 457 arasında 13 vardır. O’nun vechine doğru baktığınızda “ilâhi nûr”un esintilerinin ve yansımalarını görmeniz mümkündür. 

“Işk - muhabbet, aşk)” 

 (ayn) 70 

 (şın) 300

 (kaf) 100

 470 eder ki “Işk” Aşk lâfzı, sarmaşık demek olan “ışk” kelimesinden alınmıştır. Allah’tan başka herşeyden geçmektir. 

“Işk – Muhabbet” ile Necdet arasında 13 şifresi vardır. O hâlde “İsm-i Necdet” aşkın’da kemâli’dir. 

 “Necdet”ten, “Işk”a giden yol 13 tür.

 Sarmaşık sarıldığı yeri nasıl istila ederse, “Terzi Baba” da girdiği insân gönlünü ve vücûdunu öylece kuşatıp istila etmektedir. 

 Terzi Babamın şu anda iş yeri dergâh olarak kullandığı eski evinin numarası 35 tir yani 53 sayısının (ancak sağdan okunmasıyle) gizli yazılışıdır. 

Muhterem Dostlarım!

İslâm dininin beş ana esasından birisi olan ve Mi’rac hükmünde bulunan “Namaz” konusuna da biraz değinelim.

Bilindiği gibi Terzi Babamın “Salât ve Ezan-ı Muhammed-i” adlı meşhur bir eseri bulunuyor. Konumuz rakkamların diliyle o’na ulaşmak ve tanımak olduğu için; biz de o’nun bu “Salât” adlı eserinden esinlenerek namaz (salât) oluşumuna değinmek istiyoruz. 

“Salât” adlı eserin hemen baş sahifesinde günlük olarak bir müslümanın bilinçli, ya da bilinçsiz olarak “namaz”ı ifaya çalışırken şu atmosferin içerisinde yolculuk yaptığı görülüyor. 

(“Salât” adlı Terzi Babanın eserinde bir günlük namaz oluşumu şöyle,) Niyet 13 defa Sübhaneke 15 defa

E. Besmele 15 defa Fatiha 40 defa (Not: Liste uzun tuttuğu için tamamını belirtmeden namazın sonunda oluşan toplam değeri yazdık aşağıya çıkardık.) (Ç. H. U.)

------------------- 

 Toplam 1494 (1 + 4 + 9 + 4) = 18 

 (18 bin âlemin namazdaki mevcudiyeti ve oluşumunu belirtiliyor.) Peki bu oluşumda 53’e, “Terzi Baba”ya nasıl ulaşırız. 

1494 → 1 + 49 + 4 → (49 + 4) = 53 → “Salât” taki “Terzi Baba” Buradaki 1 Hakk’ın birliğini, “ahadiyet”ini temsil ediyor.

 Az önce sıralanan namazın bütün erkânını belirten sayılar ve onun toplamı 53’ün açılımı ve tanıtımı niteliğin-dedir. 

53 ise, “Terzi Baba”nın (İnsân-ı Kâmil’in) rumûzu idi. 

Burada şu soru akıllara gelebilir. 

“Salât” adlı eserindeki bu ifadeler belirli bir mezhebin (hanefi) görüşüne göre düzenlenmiştir. 

Diğer mezheblerde bu ifadeler farklı çıkacağı için sonuçta farklı olmaz mı? 

Cevab : Böyle düşünülse dahi dinimizdeki namaz olgusu “Salât” ile ifade ediliyor; âyetlerde sürekli “salât” olarak geçiyor. 

 (Salât) ise, 

 90 → Cenâb-ı Hakkın sıfat âlemi

 30 → Cenâb-ı Hakkın lâhud âlemi

 1 → Ahadiyyet Mertebesi

/ 400 → Tevhid Mertebesi 

 521 (52 + 1) = 53

“Salât”taki sonuç oluşumu 53’ü vermekle birlikte yukarıda belirtilen soruya da cevap niteliğindedir. 

Son olarak “Salât” olgusunun ebced’deki karşılığının 521; o’nun da kendinde (52 + 1) = 53’ü gizlediğini görüyoruz.

Dikkat çekici önemli bir başka sonuç daha burada belirginleşiyor. 

O da şu ki; 

53 sayısı 40 ile 13’ün toplamı idi. 

“Salât”taki 521’de 40 ile 13’ün çarpımının 1 fazla-sıdır, ki o da 53’ün 1’liğine işaret etmektedir. 

Bir günlük namazı 40 rek’at olarak ele alırsak 13 üzere “Hakikat-i Muhammedi” bir “salât” olgusu karşımıza çıkar. Bu da gerçekten çok büyük bir lütûftur. 

Sayıların diliyle “Salât”ı târif etmemiz gerekirse şöyle diyebiliriz. 

Bizce salât, “53 (Terzi Baba)” sırrı içerisinde sonsuz âlemleri seyretme nimetidir; ya da seyr’dir. 

Yüce Peygamberimiz (s.a.v.)in Mi’rac’tan ümmetine getirdiği “salât” hediyesinin bu olduğunu düşünüyorum. 

Ölülerin ardından bilindiği gibi 7, 40, 52 gibi geceler düzenlenir. Bunların toplamı 99 olmakla beraber 53. gece bu kemâlât tamamlanmış oluyor.

53 burada ölümün kemâlâtıdır. (Ç. H. U.)

------------------- 

Hazretimizin yetişmesinde en büyük emek sahibi olan muhterem zât Nûsret Tûra Efendimizdir. Nûsret ile Necdet arasındaki bağı sayılar yönünden şöyle açıklayabiliriz. 

 (Nûsret) ismi ebced hesabında; ve alfabetik sırayla (nun) 50 (nun) 25 

 (sad) 90 (sad) 14

 (rı) 200 (rı) 10

 (te) 400 = (te) 3 =

 740 eder. 52 eder “Nûsret”ten “Necdet”i çıkartırsak (740 – 457) = 283 yani (2 + 8 + 3) = 13 ortaya çıktı. 

 Yani “Nûsret” ile “Necdet”in muhabbeti “Hakikat-i Muhammediye”yi zuhura çıkardı. 

Burada bir başka yöne de dikkat çekelim; 

 (Nûsret) ile  (Necdet) in arapça orjinal yazılarına bakarsanız her iki isim de (nun) harfiyle başlar → (te) harfiyle de sona ererler. 

“Nûsret”teki ve “Necdet”teki bu (nun) ve (te) harflerini çıkartırsak ; 

Nûsret) te → (sır) kalır. 

Burada (sır) dan maksat “Nûsret”te gizlenen sırr’ın “Necdet” olmasıdır.

  (Necdet) teki (ced/ata) kalmaktadır, ki bu da “İsm-i Necdet” in “İsm-i Nûsret”in de aynı zamanda atası, kökü olduğu anlaşılıyor. 

Nûsret Babamızın ilâhi emâneti Terzi Babamıza vermeden önce söylediği, “Benim sebebi vücûdum sen imişsin,” sözü aslında buraya vurgudur. 

 Ayrıca “nasrun minallahi” ve “fethun karîb” âyeti ile de, “size yakın bir fethi Allah’ın yardımıyla müjdeliyorum,” derken aynı konuya vurgu yapmıştır. 

 Dilerseniz bu âyet üzerinde biraz duralım. 

 Acaba müjdelenen nedir?… 

SAF 61. Sûre 13. Âyet 

-------------------

وَأُخْرَىٰ تُحِبُّونَهَا نَصْرٌ مِنَ اللَّهِ

مُنِينْوَفَتْحٌ قَرِيبٌ وَبَشِّرِ الْمُو

ve uhra tühıbbune­ha nasrün minallahi ve fethun karî­bun ve beşşiril mu’minîne (61/13) Ve kendisini sevdiğiniz bir başka -nîmet de- vardır ki: O da Allah'tan bir zaferdir ve yakın bir fetihtir ve mü'minleri müjdele. 

------------------- 

61 daha önce zikrettiğimiz gibi Necdet’in isimlerinden biri idi. 13 ise, açık beyanı ortadadır. 

Az önce yukarıda (Nûsret) harflerinin alfabetik toplamının 52 olduğunu, bunun da Nûsret Tûra Efendimizin silsile-i Şerifteki yerini anlattığını açıklamıştık. 

Bu âyet-i Celile’de var olan müjdelerden bir tanesi de hilâfet mertebesidir. 

Lisân-ı Nûsret’ten kendisinden sonra gelecek olan 

halifesi “Terzi Baba”nın müjdelenmesidir. 

Diğer müjde ise, bunun devamı olup, sûre ve âyet numaraları ile zuhura gelmektedir. Onlar da 61 ve 13 idi. 

Burada 61 ile, “Terzi Baba’”nın ismine atıf yapılmaktadır.

13 ile de, O’nun, Muhammediyet mertebesinden zuhuruna işaret edilmektedir. Kısaca “Gönül Mekke”sinin fethi müjdelenmektedir. 

 Hazretimizin İlâhiyat okulunda eğitim almak isteyen bir talibliye kendileri günlük olarak yapması gereken vird ve amelleri o kişiye yazdırarak söylerler. 

 (Zaten bunlar irfan mektebinin seyr defterinde de mevcuttur.) Günlük olarak yapılması gereken virdleri sıralarken Mülk sûresinin okunması da vardır. 

Mülk Sûresi Kûr’ânın 67. sûresidir. 1313 harftir. (*) 

-------------------

(*) Elmalı H. Yazırın Hak Dini Kûr’ân dili adlı eserinden

------------------- 

Dikkat edilirse 67. sûre bize doğrudan (6 + 7) = 13 sayısını verdiği gibi, 1313 harf sayısı da 2 adet 13 ün zahir ve bâtın olarak varlığını gösteriyor.

İşte kendileriyle tanışıp biad eden kıblesini ona doğru çevirmeyi başaran bir sâlik, daha attığı ilk adımlarda bu sûrenin kapsam alanına girdiğinden “Nûr-u İlâhiyye”nin eşsiz güzellikleriyle tanışıyor ve görme”ye başlıyor; 13 sayısından, “Mertebe-i Muhammediyye”den aydın-lanmaya başlıyor. 

Bu da buradaki “ilâhi seyr” sisteminin nasıl ahenkli çalıştığını göstermektedir. 

Konu Mülk Sûresi iken, küçük bir hatıramı da nakledeyim. Yıllar önce Hazretimize biad ettikten sonra günlük virdlerimin arasında hergün Mülk sûresinin okunuşu da vardı. O tarihten itibaren prensip hâline getirdiğim, kendilerini her ne zaman ziyarete gittim ise, gerek iş yerinde gerekse başka yerlerde, onun kapısına gidene kadar Mülk Sûresini okur, başta Hz. Peygamberimize olmak üzere, kendilerine ve Nüket annemize atfedip huzurlarına öylece girerdim ve hâlen devam etmekteyim. 

 (nun) harfinin “Nûr-u İlâhiyye” olduğunu söylemiştik. 

 (nur) ise, ebcedde (nun) 50 

 (vav) 6 

 (rı) 200 = 256 elde edilir. Aslı (2 + 5 + 6) = 13 çıkar Ayrıca “Nûr Sûresi” nde 62 âyet, 1316 kelime, 5330 harftir. 

 (Necdet)  in ilk harfi olan (nun) un, bu sûrede açık tezahürü vardır. 

“Necm Sûresi”nde de 62 âyet vardı. 

Nûr Sûresi, 1316 kelime, 13 ve 16 dır. 

16 ise, 457 nin (4 + 5 + 7) = 16 dır, ki 457’nin kısa yazılışıdır. 

 5330 harfte ise, 53’ün açık olarak varlığını görüyoruz. 

(Ç. H. U.)

------------------- 

Hadisi Şerifte, “Allahu Teâlâ beytullaha hergün 120 rahmet gönderir. Bunun 60 ı tavaf edenlere 40 ı namaz kılanlara 20 si seyredenlere verilir,” buyrulur.

Kendi yolumuz ve seyrimiz açısından 120 rahmet ile 53 arasındaki bağlantıyı açklamaya çalışalım.

60 rahmet, tavaf edenlere verilir. 

(53 – 60) = 7; bir tavaf da 7 şavttan ibarettir. Dolayısıyle tavafın oluşumu ortaya çıktı. 

40 rahmet, namaz kılanlara verilir. 

(53 – 40) = 13; bu rahmette de “Hakikat-i Muhammediye” oluşuyor. 

20 rahmet, seyr edenlere verilir.

(53 – 20) = 33 (33 ise, Mescid-i Nebevinin ilk direk sayısıdır.) Bu rahmetin dağılım neticesinde ortaya çıkan sayılara bakarsak; 

 (7 + 13 + 33) = 53 vermektedir.

Bu da ona muhabbet duyanlara gelen rahmetin ve ihsanın kaynağını vermektedir.

Kısaca; “Necdet”ten → “Necdet”e ve “Necdet”ten → “muhabbet ehli”ne olan rahmettir.

120 ve 53 arasındaki bu ifadeler, ilâhi birlikteliğin anlatımıdır. 

------------------- 

Atom bilindiği gibi proton, nötron, elektron’dan 

oluşmaktadır. Bunların baş harfleri “pe”, “nun” ve “elif”dir. Bunların değerlerine bakarsak; 

pe 2 → (“pe” Osmanlıca’da be harfi yerine geçer) nun 50, elif 1 (2+1+50=53 eder, ki varlığın her tarafında mevcuttur, diyebiliriz. 

Kûr’ânda 29 sûrenin başında “Huruf-u Mukatta” harfleri bulunur.

 Hazretimizin Kûr’ândaki “Hurufu Mukatta”daki yeri, harfi (nun) dur.

Kalem Sûresi (nun) ile başlar 52 âyettir. 

 (nun) un içinde bulunan 2 adet (nun) toplamı (50 + 50) = 100 eder; sıfırları çekip (100) 1 sayısını 52 ye ilâve edersek (1 + 52) = 53 bulunmuş olur.

Daha önce de belirttiğimiz gibi 1938 Terzi Babamın dünyaya teşrif ettikleri yılı anlatan sayılardır. 

Burada 19, 13, 93’ ün (Necm’in ebced karşılığı) varlığı mevcuttur.

 (Peygamberimizin doğum yılını çıkardığımızda) 

 (1938 – 571) = 1367 

Burada iki adet 13 mevcut, birisi açık, (1367); diğeri gizli (6 + 7) = 13 dir.

(1367) → (67), ayrıca “Lâfza-i Celâl” ve “Secde”nin de değerini sayı olarak ifade ediyor. 

1938 doğum tarihindeki bir başka esrarı da şöyle açıklamak istiyorum. 

Aynı sayıyı sondan başa yazalım 8391 – 1938 = 6453 

Doğum tarihinde oluşan açık sayı sondaki 53 tür.

Ayrıca bir sayı daha öne gelindiğinde 6453 görüyoruz. 

Onun da başına 1 ilâvesi ile 1453 doğum tarihi de belirlenmiş oluyor, ki o da bilindiği gibi İstanbulun fethi idi. 

Bu doğum tarihi ile yeni bir çağın başladığını, bu çağın da “Terzi Baba” şahsiyetiyle “Mertebe-i Muhamme-diye”yi Hz. Rasûlüllah’ın risâletini anlatmak ve yorum-lamak şeklinde düşünebiliriz. 

Terzi Babamın doğum tarihinden (1938 den) İstanbul’un fethini çıkaralım;

(1938 – 1453) = 485 (48 + 5) = 53 

“Konstantiniye elbette fetholunacaktır. Onu fetheden asker ne güzel asker, komutan ne güzel komutandır.” Konstantiniye Hıristiyanlık, “Mertebe-i İseviyet”tir. O da kaynağını “Muhamediyet”ten alır. 

Dolayısıyle Muhammediliğin ve onun ilim mertebesi olan “Mârifetullah”ın 53 sayısal değeri ile zuhura çıkıp fethinin gerçekleştirilmesidir. 

Ayrıca Terzi Babam “nefis fethi” yolculuğuna 1953 yılında İstanbul’da başlamıştır. 

53 e biraz daha yakın olalım. 

5 ve 3 sayıları neyi anlatmak istiyor?...

53 ve 13 ün ortak rakkamı, 3 tür. 

Peki buradaki 3 nedir? ... 

“Muhammed” isminde mevcudolan 3 adet (mim) i ve “yakîn mertebeleri”ni kendinde cemedendir. (*)

-------------------

(*) Bu konuda geniş bilgi “Kelime-i Tevhid” adlı kitapta verildi. (T. B.)

------------------- 

53’ün 5’i ise, tek din olan ve adına İslâmiyet dediğimiz ilâhi sistemin işleyişinin sağlayan 5 ana program ya da İslâmın 5 esasıdır. Bir başka yönüyle de “Hazarat-ı Hamse”yi anlatır. 

53 sayısındaki 3 adet (mim) in genel toplamı da (40 × 3) =120 dir.

Dolayısıyle İnsân-ı Kâmil’den taliblilerin gönüllerine akan rahmetin kaynağı da burasıdır. 

Değerli Gönül Dostum!

(Necdet) harflerinin (nun), (cim), (dal), / (te)

( - - - / ) yazıp önümüze koyalım. 

Seyir anında O’nun zâtına giden yolda oluşan şekillerin sayı değerlerine göz atalım. 

Şekillerde de görüleceği gibi “Necdet” 4 harfi 4 köşeyi temsil ediyor. Herbir harf O’nun zâtına giden yolda bir mertebeyi ifade ediyor. Bu harflerde hep ayak 

izleri ve secde izleri mevcuttur. 

 Bu harflerle “Makam-ı İbrahim”den “Makam-ı Mahmud”a erişilir. Seyire harf (nun) dan başlanır, yine O’na varılır Nûr-u İlâhi Cemâl-i ilâhi Delil-i ilâhi Tevhid-i ilâhi Bilindiği gibi İslâmın şekil olarak sembolü “Kare”dir. 

 (nun) harfi ayni zamanda “Mertebe-i Zât” ve “Hacer’ül Esved”i simgeler.

Nûsret Babamız rahmetullahi aleyh, kendilerini “gözümün nûru” diye hitap etmelerinin sebebi bu da olsa gerek… 

 53 ŞERİAT

 53 TARİKAT 

 53 HAKİKAT

 53 MARİFET 

“Pir” kelimesinin 212 sayısını verdiğini söylemiştik, ki 4 adet 53 ün ve 4 mertebenin toplamıdır. (53x4=212) 

Hâl böyle olunca bütün mertebelerde “pir”lik vasfının delili oluyor. 

Tavaf, 7 şaft’tan meydana gelir. 

O zaman bu çizelgede Tavaf’ın oluşumuna bakalım. 

(212 × 7) = 1484

Bu sayıda Necdet’i bulalım (1 + 48 + 4) = 53

Bu seyir neticesinde kendini kendisi ile biliyor. “Küntü kenzen”deki esrar ortaya çıkıyor. 

“Necdet”in aslının “Necat” olduğunu söylemiştik; 

53 de aslının 13 olduğunu belirtmiştik. 

“Necat” bütün mertebelerde “Hakikat-i Muhammed-i” üzere kurtuluşa erdiren hidâyete götüren-dir. 

Yukarıdaki şekilde görüldüğü gibi 4 mertebenin toplamı (13 + 13 + 13 + 13) = 52 dir.

“53” ise, bütün bu mertebeleri kendisinde cem edendir. 

“Necat” 454 (4 + 5 + 4) = 13

Kendisi 13 olduğu için, kendi kendisini kurtuluşa erdiren olmuş oluyor. (Ç. H. U.)

------------------- 

CÂMİ ve MİHRÂB

 Câmi ismi cem edici, toplayıcı, hâvi ve muhit (kuşatan ve ihata eden) bütün evvel ve âhir güzel isimleri ve ahlâkı kendisinde cem etmiş olan İnsân-ı Kâmil’dir. 

 Lügattaki Câmi yazılışına bakarsak; ebceddeki karşılığı ise, 

 70 = 114 

Burada hiçbir tesadüfün yeri olamaz, zira 114 sayısı, Kûr’ân’ın 114 sûre sayısını yani Kûr’ân’ın ve İnsân-ı Kâmil’in cem’iyyetini belirtir, ki bu da “ism-i câmi” ile ifade edilir. 

İşte İnsân-ı Kâmil, “Câmi” ismi ile bütün övgü ve erdemleri zâtında toplamıştır. 

“İsm-i Câmi” nin içinde çok özel bir makam vardır, o da “Mihrab” dır. Mihrab, ki genel anlamda, namaz kıldırılan yerdir. 

Özel anlamda ise, “Melik”in ya da “Sultan”ın hususi makamıdır. 

Mihrab yazılışına lügatta baktığımızda; 

 2 = 251 (2 –51) = 53

Mihrab ismi, câmi’de “Melik”in, “Sultan”ın yani “İnsân-ı Kâmil”in hususi makamıdır. 

Bu makam üzerinde de genelde 

-------------------

فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ

“fevelli vecheke şatrel mescidil harami” âyeti yazılıdır. (2/144-145-150) Yani “vechinizi (yüzünüzü) harem-i şerife (Kâbe-i Muazzama’ya) zâhir ve bâtın olarak çevirin,” ifadesi yazılıdır. 

------------------- 

 Genelde câmilerin mihrablarını süsleyen bu âyet-i kerime Bakara sûresinin farklı âyetlerinde birkaç yerde geçer.

 İşte mihrabların üzerine nakşedilen “fevelli vecheke şatrel mescidil harami” âyetinin sûre ve âyet sıralanışına bir bakacak olursak, (Bakara 2/150) 2. sûre 150. âyet; (2 + 1 + 50) = 53 çıkar, ki o da kitabımıza konu olan (53) “İnsân-ı Kâmil”in özel rümuz ve şifresidir. 

TAVAF : “Zât-i İlâhiyye”ye giden yoldur.

Tavaf 7 şafttan oluşur. 

İsterseniz Mescid-i Harem’e Şâmi kapısından girip (53 nolu kapı bâtında Terzi Babamı simgeler) bir tavaf yapalım. 

Tavaf 7 şaft idi; 53 ile 7 şavtın çarpımından bir tavaf elde ediliyor. 

(53 × 7) = 571 çıkan sonuç bizi (5 + 7 + 1) = 13 

(13) ile, hem “Hakikat-i Muhammediye”ye (571) ile de, hem “Hz. Muhammed”e ulaştırıyor. 

Hal böyle olunca kendinden kendine, zâtından zâtına seyirdir, denilebilr 

10.12.2002

Çarşamba (Ç. H. U.)

------------------- 

KIYMETLI GÖNÜL DOSTLARIM!

Aslında bu bölüme ilâve edilebilecek çok daha fazla bilgilerin mevcut olduğu kanaatindeyim. Gönül dostlarımın Terzi Baba hakkında söylemediklerinin, söylediklerinden daha fazla olduğunu da biliyorum Allah (c.c.) cümlemiz-den razı olsun. 

Bu bölümümüzü de acizane fakirin ma’nâm da yaşa-dığım bir hatıramla bitirmek istiyorum.

------------------- 

حَيْمءحمن الرءبِسْمِ اللَّهِ الرَّ

 Uyku ile uyanıklık arasındayım. Hacer’ül Esvedde tavafa başlamak üzereyim. Bir el uzanıyor kalabalığın için-den onu yüzüme sürüyorum. Terzi Babamın eli ve içi,

yüzüme sürdüm. “Mikatta söz verdim vechim senin dir,” diyorum. Uyanıyorum. Terzi Babamın rûhaniyeti bir güneş gibi üzerime aksediyor, benimle konuş diyordu. Tekrar uyumaya çalıştım. 53. kapının huzurunda namazdayım (aynı yerde 10 gün sonra namaz kıldım). Uyandım. Kağıt ile kalemimi elime aldım.

------------------- 

S. Kapın nedir? diye sordum.

C. Varlığın ve yokluğun kapısıyım, Mekkenin ve Medinenin kimliğiyim, dedi. 

S. Senin kelâmın konuşman nasıldır? diye sordum.

C. Benim kelâmım gözlerimle olur. Benim bu gizli lisânımı sedamı duyanlar hep Cemâlimle yaşarlar.

S. Senin yemen, içmen, uyuman, görmen nasıldır? diye sordum.

C. Tutan elim, gören gözüm, işiten kulağım olanlar bunu idrak ederler, dedi.

S. Senin şefaatın var mıdır? diye sordum.

C. Şefaatımı diktiğim elbiselerde gizledim, bunu da ehli bilir ancak, dedi.

S. Sen hangi ameli işlersin? diye sordum.

C. Ben Ulûhiyyet elbiseleri diker giydiririm, dedi.

S. Sana en sevimli gelen amel nedir? diye sordum.

C. Bilinmek ve sevilmektir, dedi. Bu da ikr’a hitabı ile başlar. Ümmetimin en hayırlıları Kûr’ân’ı öğreten ve onu başkalarına öğreteninizdir, buyurdu efendimiz.

S. Sana en sevimsiz gelen amel nedir? diye sordum.

C. Beni okuyup da unutmasıdır, çünkü ümmeti Muhammedin en şerlileri Kûr’ân’ı öğrenip de unutanlardır. 

S. Senin en güç amelin nedir? diye sordum.

C. Beni tanımak ve taşımak çok güçtür, dedi.

S. Senin rahmetin var mıdır? diye sordum. 

C. Benim rahmetim beni zikredip hatırlayanlara, beni ziyaret edip güzelliğimi seyredenlerdir, dedi.

S. (nun) ile (mim) in sevdası nedir? diye sordum.

C. (nun) ile (mim) birbirine delil oldu. 

 (nun) → (mim) ile kaim oldu.

S. O da nasıldır? diye sordum.

C. (nun) velâyetimi, (mim) risâletimi anlatır, dedi.

S. (nun) ile (mim) birbirinden ayrı mı ki? diye sordum.

C. (nun) ile (mim) birbirinden ayrı değillerdir. Sakin (nun) dan sonra sükûne ermiş (nun) (be) gelirse, (nun) → (mim) e dönüşüyor bu da iklâb olur.

S. (nun) un sakinliği nedir? diye sordum.

C. Üzerindeki harekenin (hareketin) gitmesi, sükûne ermesidir yani “ben”de fani olmasıdır. Abd’ın hakikati de budur. 

 (nun), (necm) de başta gelir. 

 Çünkü Risâlet’ten önce Velâyet vardır Alfabede sonra gelir. 

 Çünkü Risâlet, Velâyetle devam eder.

 Ayrıca (nûr) olmasa idi, hiçbir şey bilinemez karanlıkta kalırdı.

 S. Bu güzelliğin sırrı nedir? diye sordum.

 C. O benim şanımdandır, dedi. 

 07/01/2002

 (Ç.H.U.)

------------------- 

BİR TECELLİ

Sonsuz âlemleri hüviyetinde toplayan İnsân-ı Kâmilin, âlemi şahâdette bilinir ve tanınır olması çok büyük bir lütfü İlâhidir. İnsân-ı Kâmil-i oluşturan harf ve sayıları ise elif-nûn-sin-elif-nûn-kef-elif-mîm-lâm harfleri iken, ebced sayı toplamı da!

1+50+60+1+50+20+1+40+30=251..2+51=53 o ise kitabımıza konu olan Terzi Babam a ait olan özel bir şifre sayıdır.

Konu ile ilgili olan, yaşadığım bir hâtıraya burada yer vermek istedim. Kendi görev yaptığım câmide bir öğlen namazını cemaatle birlikte edâ ediyorken müezzinin kâmet okuyuşuyle birlikte namaza girildi. Namazın hemen başında fâtihadan sonra zammı sûre olarak kıyâmet sûresinin ilk âyetlerini okuyor iken,

------------------- 

 لَا اُقْسِمُ بِيَوْمِ الْقِيٰمَةِ~~75.1~

~~75.2~
وَلَا اُقْسِمُ بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ 

“Lâ uksimu bi yevmil kıyâmeh Velâ uksimu binnefsil levvâmeh…..”75/1 2 ….

Mealen,” Kıyâmet gününe yemin ederim. Kusurlarından dolayı o gün pişmanlık çeken nefse de yemin ederim.” 

-------------------

 Kıyame sûresi 1..2… 75/1 2…51+2=53 

 Namaz esnasında bu âyeti kerimelerin ifade ve ma’nâları Terzi Babamın ruhâniyeti, varlığımı sararak kalbime ilkâ olundu. Kıyâmet günü pişmanlık duyan nefse edilen kasem bir yönüyle de Terzi Babamın zamanında iyi anlaşılamaması, değer ve kıymetinin iyi bilinememesinin nefislerin tadacağı bir sonuç olduğu düşüncesi ile irkildim.

 (Ç.H.U.) 

-------------------

بسم الله الرحمن الرحيـــــــــــــــم

BAŞLARKEN.

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Cenâb-ı Hak Kurân-ı Kerîmde bakara sûresi (189) âyet de; 

------------------- 

وَآتُوا الْبُيُوتَ مِنْ أَبْوَابِهَا وَاتَّقُوا اللَّهَ لَعَلَّكُمْ

تُفْلِحُونَ.. 107

(Ve’tül büyûte min ebvâbihâ vettekullâhe leâlleküm tüflihûne)

(2/189) “Ve evlere kapılarından giriniz.Allaha karşı gelmekten sakının ki kurtuluşa erseniz.”

-------------------

 Bu vesile ile bizde İlâh-î vâridatları hem alabilmek, hem de sunabilmek için “Terzi Babam’ın =İnsân-ı Kâmil gönül kapısından ve elimizdeki 19 harfli besmele anahtarı ile, o gönül evinin kapısını açıp içeriye girmemizle olabilecektir. Haremi şerifin etrafındaki kapılar ve de hususi anlamda 53 nolu kapı aynı zamanda bu gerçeğin beyânıdır.

 Yukarıdaki âyette çok açık olarak görüldüğü gibi, gerek zâhiri olarak, gerekse tasavvuf eğitimi alan ehli irfân, ancak bu kapılardan girip, hedef ve menziline varabilmektedir.

 Gönül eğitimi için bir gönle girmek ve bir gönül sultânı bulmak şarttır. Terzi Babam’ın tasavvuf ve irfan anlayışında ise, gönüllerin temiz olmasıyla, İlâh-î sırlara yaklaşılabileceğini, muhabbet ve irfâniyet ile hakikat cevherinin bulunabileceğini öğrendik. 

 Muhammed sûresi 24. 

-------------------

أَفَلَا يَتَدَبَّرُونَ الْقُرْآنَ أَمْ عَلَى قُلُوبِ أَقْفَالُهَا

(Efelâ yetedebberûnel kurâne em alâ kulûbin akfâlühâ)

47/24…..”Ne diye Kurân-ı bir iyice düşünüp taşınmazlar. Yoksa gönüllerinde kilitler mi var?. 

------------------- 

 Burada iyice düşünün, tefekkür edin diye bizlerden 

istenen, zâhiri olarak mushâfı şerifin öğrenilip incelenmesi araştırılması olduğu gibi, İrfâniyet yönüyle ise İnsân-ı Kâmilin idrâk edilmesidir. Yoksa gönüllerinde kilitler mi var ?...İle de kilitli gönüllerin halini de ortaya çıkarıyor.

 Burada çok mühim bir başka husus ise sûre ve âyet numaralarının bize olan işâretidir.

 47/24…..47+2+4=53=Terzi Baba =Onun yolun da onunla, ona olan hayret ve hayranlığımızı art-tırmaktadır. Rabb’ımıza şükründen âciziz. 

 Bir İnsan için dünyadaki en büyük bahtiyarlık ve mutluluk bir İnsân-ı kâmilin himmetine mazhar olabilmektir.

 Nahl sûresi ayet 16……16/16. 

-------------------

وَبِالنَّجْمِ هُمْ يَهْتَدُونَ

(Ve binnecmi hüm yehtedûn) 

(16/16) “Ve onlar yıldızlarla yollarını bulurlar” 

-------------------

 Bu âyeti celîlede de, necm yıldızına işâret vardır. Onlar yıldızlarla yollarını bulurlar ifadesi, zâhiri olarak eski dönemlerde ticaretle uğraşan kervancıların, yönlerini gökyüzünde parlayan yıldızlar sayesinde buldukları anlaşılıyor. İrfân cihetinden bakışta ise, Hak ve hakikat yolunda cehâlet ve mâsivâ karanlığındaki sâlikler yönlerini, kıblelerini, ilim ve irfâniyet ile parıldayan İnsân-ı Kâmil vasıtasıyla bulmaları demektir. 

 Efendimizin “ashabım gökteki yıldızlar gibidir hangisine uysanız yolunuzu bulursunuz.” buyurduğu gibidir.

 Necm- yıldızın kendisi 53 (Terzi Taba şifresi) olduğu 

gibi, nahl sûresinin ilgili âyetine bakarsak. 16/16. İlk 16. ebced hesabında 457 olarak yazılan Necdet ‘ in aralarında toplanarak oluşan karşılığı idi. 4+5+7=16. Diğer sayılar ise. 1. Ahadiyyetin sembolüdür. 61 ise. Türkçe Necdet demek idi. 61+6=67 ise Allah isminin karşılığı olması yanında, Terzi isminin tam karşılığı, ve de 13 olan (6+7) Hakikati Ahadiyyetül Ahmediyye, Sayılarının tam karşılığı olmaktadır.

 Yine kaldığımız yerden yolumuza devam edecek olusak, İsrâ sûresi âyet 70 de ise.

------------------- 

وَلَقَدْ كَرَّمْنَا بَنِي آدَمَ وَحَمَلْنَاهُمْ فِي الْبَرِّ

وَالْبَحْرِ وَرَزَقْنَاهُمْ مِنَ الطَّيِّبَاتِ وَفَضَّلْنَاهُمْ عَلَى

كَثِيرِ مِمَّنْ خَلَقْنَا تَفْضِيلاً 

(Velekad kerramnâ benî âdeme ve hamelnâhüm filberri vel bahri ve razeknâhüm minettayibâti ve faddalnâhüm alâ kesîrin mimmen halaknâ tafdîlâ)

(17/70) ”Andolsun ki Ademoğullarını ikramlarla şerefli kıldık. Biz insanoğlunu karada ve denizde nakil vasıtalarına yükledik (taşıdık). Onları temiz lezzetli şeylerden rızıklandırdık. Onları mahlûkatı-mızdan bir çokları üzerine üstün kıldık.” 

-------------------

 Karada ve denizde insanoğlunu yükledik. Kara, zâhir kesret ilmi, madde âlemi. Deniz ise, Vahdet irfâniyet ilmi, ma’nâ âlemidir. Ayrıca kara, fiziki bedenimiz, deniz ise ruhâniyet yönümüzdür. Yani karada ve denizde onları insân-ı kâmil Terzi Baba mazharından taşıdık. Onları İlâh-î yaşam gıdaları ile besledik. Ve onları diğerlerinden 

üstün kıldık. 

 Burada dikkât ve hassâsiyetinizi, şu âyet numara-larına, çevirmenizi istirham ediyorum. 

 17/70….70-17=53=Terzi Baba. Allah (c.c.) lühü hayretimizi derinleştirsin. Âmin. 

 Hemen şu suâl akla gelip, burası ve bundan sonraki bütün safhalar için sorulabilir.

 Soru… Niçin sûre ve âyet numaraları 53 olarak netice-leniyor?

 Cevab… Kendisi bütün esmai ilâhiyyeyi giyinen bir adıda Kitâbı Mûbîn olan İnsân-ı Kâmil her şeyin açıklayıcısı olduğu gibi kendisini de açıklamış oluyor. Yani her şeyi açıklayan İnsân-ı Kâmil, kendisini açıklamamış olamaz.

 Buraya kadar sıraladağımız âyetlere dönecek olursak, denilebilir ki, insanlar cehalet, gaflet, mâsivâ karanlığından kurtulup, yönlerini kıblelerini bulmak isterlerse, halk içinde parlayan yıldız olan, Allahın zât-sıfat-isim-fiillerinin en mükemmel şekliyle tecelli ettiği, Hak Cemâlini mükemmel gösteren bir ayna olan Terzi Baba mın gönül kapısından içeriye girsinler…

 Burûc sûresi 21 âyetinde ise

------------------- 

بَلْ هُوَ قُرْآنٌ مَجِيدٌ

(Bel hüve kur’ânün mecîd)

(85/21) “Hayır o yalanladıkları şeref ve kadri pek büyük olan bir kur’ân’dır”. 

------------------- 

 El Mecîd üzerinde bir miktar durup düşünmek istedik. Mecîd kelimesi cedîd kökünden gelir. Cedîd, yenilik 

demektir.”teceddüd” tecdîd olarak kullanılır. El Mecîd, yenilenen, yenileyen, yeniden yepyeni yapan demektir. Kur’ânın lâfzı yenilenmez ve değişmez ancak anlayış ve kavrayışlar değişir yani yenilenir. O halde Kur’ân insanı yeniler. 

 “Mecîd” Terzi Babamın önemli bir vasfıdır. Kur’ân-ı nâtık olan İnsân-ı Kâmil, yenidir, yenileyicidir, tazelen-mektedir. Açığa çıkardığı zâti ilim ile her an kendisine hayran olmaktayız. Burada Terzi Babam, kişiyi yeniler eski halinden kurtarıp, her an yeniden inşa eder, bu ise o kişi için bir onurdur. Yunus Emre nin şu dizeleri “mecîd” için bir vurgudur. 

 ”Her gün doğucularız güneş gibi, kim bizden usanası” Tâze olandan, her an tazelenenden, yeni olandan, hiçbir zaman bıkılmaz usanılmaz. Yukarıdaki sûre ve âyet numaralarına bakar isek, 85/21.. 8 sekiz cenneti 52+1= 53 (Terzi Baba şifre sayısı) olarak sayıların diliyle de Mecîd oluşuna şahit olmaktayız. 

 (Ç.H.U.)

------------------- 

YÂSÎN YÂ…SÎN 

Yâ. Sîn. Mekki, Zâti, bir sûredir Kur’ânın nüzül sırasına göre, 41 nici sûresidir. Burada ilk akla gelen acaba bu sureyi 41 inci sıra sayısı ile önemli kılan nedir? Hatırlarsanız Terzi Baba 1 kitabının sayıların dilinden bölümünde 41 ile ilgili geniş bilgiler verilmişti. Ancak kısa ve öz olarak. 41 NECDET isminin Arapça alfabedeki harf dizilimindeki yazılışı ile oluşan sayı idi. 

Şunu unutmamalıyız ki, buradaki sûre numarasında, yada diğer oluşumlarda asla herhangi bir tesadüfilik yoktur. Bu Aklı Küll programındaki İlâh-i bir sistemin 

işleyişidir. O halde sûre numarası ile belirtilen 41 den murad, işaret ettiği isim ve onun ma’nâları istikametince yol alabilmektir. 

NECDET, ismi nun, cim, dal, te, harflerinden oluşuyor. Alfabemizi önümüze açtığımızda Nun 25, cim 5, dal 8, te 3, sıralaması ile bir terkip oluşturuyor. Bunun neticesi ise 25+5+8+3= 41 olarak ortaya çıkıyor idi. O halde ilk bilmemiz lâzım gelen bu ismin sayısı ile nüzül yönünden sûrenin sayısının aynı olduğudur.

 Hemen belirtelimki halk arasında 41 Yâsîn okuma alışkanlığı ve kültürünün sebebi sayı adedince bunu okumaktaki gaye, var olan 41 sayısının ma’nâsında gizlenmiş olan İnsân-ı kâmile (Terzi Baba) ve ona ulaşabilme iştiyakıdır. Ancak avam bundan perdeli olduğu için sayı adedince sevap elde ederler.

İsmini başındaki harflerden aldığını söylemiştik. Aca-ba bu harfler bize hangi beyanlarda bulunacaklar.

YÂ. SÎN de, görünüm itibarıyla “ye” ve “sin” harleri vardır. Bu iki harf aynı sûrede ye 237 kez, sin ise 48 kez tekrar edilir, 237 2+3+7=12, 48, 4+8=12 ediyor, çıkan her iki sayıyı yan yana getirdiğimizde 1 ve 212 sayısı çıkmakta olup. O ise PÎR isminin karşılığı vede 53 ün 4 katı (şeriat, tarikat, hakikat, marifet, mertebeleri) idi. Bir başka ifade ile Hz. Pirimiz Necdet Ardıç Uşşaki efendimizin vasfıdır.

YÂ. SÎN, açılımlı bir şekilde okunduğundada yâ.. ye ve elif harflerinden, sîn ise, sin, ye, nun, harfleri şeklin de okunuyor. Ebced sayı değerlerine baktığımızda, Ye 10, Elif 1, Sin 60, Ye 10, Nun, 50, (10+1+60+10+ 10+ 50=131) etmekte olduğunu görüyoruz Burada (13) ün bütün mertebelerin sahibi olan Hakikat’ül Ahadiyyet’ül Ahmediyye olduğunu belirtelim. Ayrıca 131 1+3+1=5 ise islâmın esaslarını bize anlattığını düşünebiliriz.

 YÂ. SîN. Yâ, hitabullahtır. Harfi nida sesleniş yöneliştir. 

SÎN ise Hazreti İnsân dır Mukatta harfi sîn okunur iken görüntüde sadece sîn harfi vardır ancak görüntüye gelmeyen lâtif ye ile nun harfi de mevcuttur. Ye harfi yakînlik bildirirken nun, ise âlemleri kaplayan nur-u İlâh-i olmakla birlikte Necdet in başındaki harfi nun, a delâlet etmektedir. Bildiğiniz gibi Efendi Babamızın harf rumuzu nun, dur. 

 YÂ. SÎN, de sîn derken sondaki nûn harfi hangi insan, nasıl insan, olma özelliğinede açıklık getiriyor, zira baştaki ye harfi ile sondaki nun harfinin alfabe de ki sıralamasına baktığımızda, ye 28 nun 25 ci sıradalar, ikisinin toplamıda 28+25=53 (Terzi Baba) olarak zuhura çıkıyor.

YÂ. SÎN. i kur’ândaki görünümüyle yani, YE harfini çeken ELİF ve SÎN, şeklinde harflerini alfabe düzenine göre yazdığımızda ise, YE, 28, inci sırada, ELİF, 1, sırada, SÎN, 12, sıradadır. 

Toplam ise 28+1+12=41 sayısı yine çıkar ki sûre ismini bu defa harflerin tastiklediğini müşahede ediyoruz.

YÂ. SÎN. Ey İNSÂN. Allah ismine Ulûhiyyetine ayna olan insan, “sen olmasaydın sen olmasaydın âlemleri halk etmezdim” ifadesinin muhatabı olan insan, “İnsan benim sırrım, ben de onun sırrıyım” tanımındaki insan, mükerrem insan (Biz Âdemoğlunu mükerrem kıldık 17/70 bu sayı dahi 70-17=53 etmektedir) Mertebe-i Ulûhiyetten Rahmâniyyete olan sesleniştir.

Yâ. Sîn, ile ilgili terzi babamdan dinlediğim şu hatıratı da burada belirtmek istiyorum. Zira anlatılan konu ile yakından ilgisi vardır.

 Yıl 1960, O dönemde TERZİ BABA mın mürşidi olan olan NUSRET TURA UŞŞAKİ babamız irşat vazifesine yeni başlamış olup, bu görevi bi hakkın yerine getirememe gibi kendi iç âleminde bir endişesi var imiş. O tarihlerde daha 20 li yaşlarda olan derviş Necdet (terzi baba) yakın bir arkadaşı (Gü….Ko…) ile Nusret Babamızı ziyarete giderler. 

Giderken karar vererek kendilerine bir hediye almayı kararlaştırırlar. Yaklaşık 1 metre kare büyüklüğünde el dokuması olan ve üzerinde büyük ebatlarla işlenmiş “YÂ. SÎN.” yazısı olan bir halıyı (350) lira olan ücretini taksitle ödemek şartıyla alırlar, ziyaretleri esnasında da mürşidi Nusret Tura efendiye takdim ederler. Bu hediye maddi kısmının dışında kendilerine çok büyük bir moral kaynağı olur. Bu hediye ile birlikte Hakk tan kendilerine bir müjde geldiğini tasdik geldiğini düşünerek uzun yıllar çalışma-larına devam etmesine vesile olmuştur.

Yıl 1978 bu defa Nusret Tura Efendi, ömrünün son döneminde, İlâh-i emâneti tevdi ettiği Necdet Ardıç Uşşaki efendimize aynı halının verilmesini vasiyet ederler. Kendileri bâtın âlemine rucu ettikten sonra, vasiyeti gereği “YÂ. SÎN,” yazılı halı kendilerine verilmiştir. Bu da hakk yönünden gelen ikinci tastiktir. Bu halıyı taşıdığı ma’nânın heybet ve ağırlından uzun süre asamadığını kendileri bir sohbet meclisinde beyan ettiler. Bu halı terzi babamızın, önce işyerinde, daha sonrada irfan mektebi olan sohbet meclisinde halen asılıdır. Dikkat ederseniz burada üçüncü tastik ise halının o dönemdeki (350) lira olan fiyatıdır. o dahi 3+50=53 olarak kendi hakikatini tasdik edip şahitlik etmektedir.

Netice itibarıyla kur’ânın kalbi olan ya sin i okuyup öğrenebilmenin yolu o harflerin ma’nâsı olan İnsân-ı Kâmile ulaşmaktan geçmektedir. Halkın her mecliste, her mescide Yâsîn okumaya yönelmesi zâhiren kendileri bilmese de, İnsân-ı kâmile duyulan iştiyak ve özlem sebebiyledir.

 يَس Yâ. sîn - böylece Hakkın zâtından kendisine verilmiş olan bir isimdir. 

 (Ç.H.U.)

------------------- 

TÛ BÂ, Tûbâ. (Terzi Baba) 

 T û B â        طُوبَىٰ

 T: Terzi                  U: Ulûhiyyet

 B: Baba                  A: Abdiyyet Tûbâ kelimesinin ebcetteki sayı değerlerini incelediği--miz de şunlar ortaya çıkıyor: 

Tı - 9     vav  - 6      be - 2      ye -10 

9+6+2+10= 27   (27 Peygamber’in hakikatini bünyesinde cem eden  28. Peygamber’in Hz.Muhammed (S.a.v.)’in kademi  üzere olan Vâris-i Muhammedî)       

 9+6+2+1=18

En büyük Ebced;

Tı  - 535 =5+3+5=13       

vav  - 465 =4+6+5=15                           

be  - 611 =6+1+1= 8

ye - 575 =5+7+5=17 

13+15+8+17=53 

Tûbâ ile ilgili araştırma yaptığımızda, tûbâ’dan bahsedilen kaynaklar da dikkatimizi çekmektedir. Başta Kur’ân-ı Kerîm daha sonra Hadîs-i şerifler ve İslâm Ansiklopedisi. Bu kaynaklarda gösteriyor ki Tûbâ aslında bir sır imiş. Tûbâ sembolü altında anlatılan vâris-i Muhammedî, 18 bin âlemi cem eden, Hz. Muhammed’in şifre sayısı 13’den kaynağını alan, 53 şifre sayısı ile zuhurda olan Hz. Pir Terzi Baba kuddise sirruhu.

    “Tûbâ lehüm” ne mutlu onlara, evet ne mutlu bizlere ki, Tûbâ’mız var, Terzi Baba’mız var. 

(yu… yü…)

------------------- 116

Tûbâ Kuran-ı Kerîm de sadece bir yerde (13 Râd 29. ayetinde) geçmektedir. 

------------------- 

الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ طُوبَى لَهُمْ

وَحُسْنُ مَآبٍ

(Ellezîne âmenû ve amülüssâlihâti tû bâ lehüm, ve hüsni meâb.)

(13 /29) “O kimseler ki, iman ettiler ve sâlih ameller de bulundular. Kurtuluş ve selâmet onlara, dönüp gidilecek güzel bir yurt da onlara.” 

-------------------

 Türkiye Diyanet Vakfı İslâm ansiklopedisi 41. cilt de konu ile ilgili olarak şu ifadeler yer almaktadır.” Ey Allahın Rasulü, seni görüp de iman edene ne mutlu? Diyen bir kişiye şu cevabı verdiler. Beni görüp te iman edene ne mutlu. Fakat beni görmeden bana iman edene, “tûbâ” kelimesini kullanarak üç defa ne mutlu, dediği, O kişinin tûbâ’ nın ne olduğunu sorması üzerine ise, O cennette altında yüz yıl boyunca yürünebilecek büyüklükte bir ağaçtır. Cennetliklerin elbiseleri o ağacın tomurcuklarından yapılır dediği rivayet olunmaktadır. Kaynak islâm ans. Hadis Müsned 3, 71.

Gerek tefsirler, gerekse konu ile alâkalı hadislere bakıldığında Tûba’nın cennette bir ağaç olduğu anlaşılıyor. Bu ağaç tasviri ile ise, Kâmil İnsan, Terzi Babamı tûbâ ağacı teşbihi ile sizlere anlatmak istedim.

Bilindiği gibi tûbâ bir ağaçtır. Ağaç ise şecer olarak belirtilmektedir. Bazı mutasavvıflar İnsân-ı Kâmili sembolize ederlerken, ”şeceretül kevn” Varlık ağacı şeklin de belirtmişlerdir. 

Soyadı bir ağaç ismi olan (Ardıç) Terzi Babam ile Tûba

ismi arasında ise ma’nevi bir bağ bulunmaktadır. Tûbâ’nın Kur’ânda sadece bir yerde geçtiğinden bahsetmiş, ilgili âyeti ise yukarıda belirtmiş idik. Râd suresi 29 âyet, ya da, (13/29) olarak, sûre ve âyet numaraları ile belirtilmek-tedir. 

13 sayı olarak Hakikati Muhammedinin özel şifre sayısıdır. Kur’ân-ı Kerîm-i elimize alıp açtığımızda Fatiha ve diğer sûreleri sıra ile takip ederek 13. cü sûre’ye ve 29. cu âyetine şu şekilde geliyoruz.

 Fatiha 7 ayet+ Bakara 286+ Ali imran 200+ Nisa176+ Maide 120+ En’am 165+ Araf 206+ Enfal 75+ Tevbe 129+ Yunus 109+ Hud 123+ Yusuf 111+ Ve Rad 29 âyetine gelindiğinde toplam âyet sayısı 1736 olmakta, bu sayı ise (17+36=53) (Terzi Baba) şifre sayısı ile varlığı bizlere haberdar edilmektedir. (Ç.H.U.)

------------------- 

 NOT= Bu hususlarda daha geniş bilgiler, (39/terzi Baba-2-) kitabımızda vardır oraya bakılabilir. (T. B.) 

------------------- 

(SELÂM) ismi.

 (10/11/2013) Pazar. 

 Bundan bir müddet evvel, bir kardeşimiz, (Be…….) Dergâh’ın iç kapısının üstüne asmak için bir “hat” levha paket içinde getirmişti, Üzerinde şunlar vardı, (İlâ darisselâm /Selâmet/kurtuluş evine giriniz) (/10/25) yazılı idi. O günlerde dergâhta tamirat olduğundan paketi açmamış öylece uygun bir yerde muhafaza etmiştim, tamirat bittikten bir müddet sonra yerleşmeye başladık, daha sonra bahsettiğim arkadaş geldiğinde o tabelânın yerini tespit ettik ve sonra onu iç giriş kapısının üstüne asmak için gene uygun bir yere koymuş idim. Daha sonra asmıştık. Bunun gerçeğinin ne olduğunu o günlerde anlamamıştım, ancak bu bir Âyetti ve çok anlamlı idi.…

birkaç ay sonra ne olduğu anlaşılmış oldu. 

 İzmir de bulunduğumuz zamanın son günlerine doğru idi (12/10/2013/) (11) Cuma gününün akşamı Cumartesi gecesi saat (05,30) Bir zuhurat görüyorum, zuhurat şöyle idi. (Görüldüğü gibi zuhurat saati itibari ile 53 e bağlıdır. Terzi Çırağı ve Kalfası) Camide namaz kılıyoruz, namaz bitip selâm verdikten sonra dua ediyoruz, en sonun da İmam efendi bana seslenerek! (Selim) kalk devamını sen oku der gibi işaret etti. Bende (Fetih Sûresi 48 âyet 10 İnnellezine………) i okuyup uyandım. Sonra ne olabileceğini düşünerek unutmamak için hemen not almaya başladım. 

Zuhuratın türü, “Keşfi mücerret” yani anlamı oldukça açık olan bir zuhurat idi. Kısaca yorumuna geçelim. 

 (Selâm isminin özelde tescili idi.) 

(Nefsi benlik, İzâfi benlik, İlâh-î benlik) in birleşmesi idi. 

 (İnnellezine….) ne nin tatbikatı. Abdiyyet ve risâletin, Ulûhiyyete biat etmesi tâbi/dahil olması, bu üçlerin bir olması ve bunların böylece gerçek (Selim, Sâlim, Selâm) olmasıydı. 

 Namazdaki hâl, tahiyyatta ki gibi diz üstü oturuyor idik imam dahil herkesin sırtında siyah elbise vardı, bu husus “A’mâ’iyyet” mekân olarak gizli hazineyi ve içindekileri temsil etmesiydi. 

 İmam’ın temsil ettiği makam risâlet idi. “Bana bakan Hakkı görür” hükmü ile aslında orada var olan Ulûhiyyet idi. 

 Bu durumda cemâat, “abdiyyet/nefsi benlik,” imam “Risâlet/izâfi benlik,” imamda batının da mevcut, “Ulûhiyyet ise İlâh-î benlik,” idi.

 Allah zat ismi yönünden, kendi isimlerinden olan genel 

ma’nâ da (Selâm) ismini fakire hususide tahsis ma’nâsında, oradakilerin şehadetiyle, (Selim) diye işaret etmişti. 

 Bu hususun tescili için bir merasime ihtiyacı vardı, o da okuduğum (İnnellezine…………... /48/10) Âyeti ile üç mertebeden “abdiyyet, Risâlet, Ulûhiyyet) tatbikatı idi. 

 Bunları kendi varlığında birleyerek üç makamı bir bedende tevhid etmekti. Zâten kalktığımda sabah namazı vakti idi namazımı kıldıktan sonra bu Âyeti kerîme’yi üç makamın hakkı olarak üç defa okudum ve Fatiha dedim böylece selâm ismi tahsisi ayrıca zâhiren de tasdiklenip tahakkuk etmiş idi….”Daha evvelce bildiğim halde” genele açmayıp tasdik beklediğim bu husus böylece tasdiklenip açığa çıkmış oldu. (48+10=58) (58-5=53) beş hazret mertebeleridir. (T.B.)

------------------- 

NOT= bu hususta geniş bilgi (91-terzi-Baba-7-Biismi-has-Selâm-13) isimli kitabımızda vardır dileyen oraya bakabilir.

------------------- 

İNSÂN- KÂMİL NAMAZI

-------------------

 Mekke-i mükerreme de tavaftan sonra tavaf namazı ile başlayan ve kâ’be-i muazzama’nın bütün köşelerinde ayrı ayrı kılınan (19) rekâtlık insân-ı kâmil namazı, hediyesi. 

-------------------

 Mekke-i Mükerreme- Kâ’be-Beytullah’ta kılınacak (19) rek’atli “İnsân-ı Kâmil namazı:” 

(19) Rek’atli (İnsân-ı Kâmil) özel namazı kılınacak. Mevkileri aşağıdaki tarifinde vardır. 

------------------- 

(1)=Tavaftan sonra Mâkâm-ı İbrâhîm-in arkasında: 2= rek’ât namaz. 

(2)= İbrâhimiyyet köşesi’nde-(mertebesinde) 4= rek’ât namaz. (Rükn-ü Iraki/kuzey köşesi şeriat) 

(3) =Mûseviyyet köşesi’nde-(mertebesinde) 4= rek’ât namaz. (Rükn-ü Şami/batı köşesi tarikat)

(4) =Îseviyyet köşesi’nde-(mertebesinde) 3=rek’ât namaz.(Rükn-ü Yemani/güney köşesi hakikat)

(5) =Muhammediyyet köşesi’inde-(mertebesinde) 4= rek’ât namaz. (Rüknü Hacerul esved/doğu köşesi, marifet) 

(6) = Mâkâm-ı İbrâhîm’in tam önünde, kapı yüzeyinin tam ortasında şeriat ve marifet mertebelerinin birleştiği yerde Kâfirûn ve İhlâs Sûreleri okunarak kılınan 2= rek’ât namaz seyridir. 

Toplamda (2+4+4+3+4+2=19) rek’atli “İnsân-ı Kâmil namazı” dır. 

------------------- 

 Aynen farz namazı usulünde kılınır. Kaza namazı yerine de geçer. Sadece tavaftan sonra değil herhangi bir zamanda da kılınır efdal olması tavaftan sonradır. Bu halleri bilen çok azdır. Genel tavaf yapanlar içinde bu haller geçerlidir, ancak farkında olmazlar. 

 (Allah tecellisi Kâ’be-i Muazzama) (İçi Rahmân tecellisi) (Hatim Rahim tecellisi) Böylece orada (Bismillâhirrhmânirrahîm) (19) harfli Besmele-i şerifin de zuhuru vardır. 

-------------------

Ve üç tavaf şekli de getirdiği fiili hediyelerdendir. 

------------------- 

Bu tavafların yapılması hakkındaki husûsları ve kendilerine âit okunması lâzım gelen duâları yukarıda, (2013 Umre dosyası) ayrı ayrı düzenleyip belirtmiştim.

 Ayrıca! Bunlar.

Makâm-ı İbrâhim Tavafı, Makâm-ı Muhammedî Tavafı, 

Ve makâm-ı Ulûhiyet Tavafı, Diğer yönden bu tavaflar Besmele-i Şerîfe’nin de tavaflarıdır, üçünün tamamı ayrıca yine başka yönden bir tavaftır. 

İbrâhimiyyet tavafı, Rahîm; 

Muhammediyyet tavafı, Rahmân; 

Ulûhiyyet tavafı ise Allah esmâ-i Zât’ının karşılığıdır. 

------------------- 

Bu Umremizde bize verilen ikinci ikram da bu idi. (2013 Umre dosyası sayfa (220/223) te bu hususta izahat vardır, dileyen internetten bakabilir. Ancak bunlara ulaşılamaz ise kişiler diğer tavaflar gibi aynen yaparlar ve bildiklerini okurlar sadece yukarıda bahsedilen niyetleri ederek tavaflarını yaparlar. (T. B.)

------------------- 

DEĞERLİ KARDEŞLERİM

 Hatırlanacağı üzere, Terzi Baba 1 adlı çalışma ile “sayıların dilinden” adlı bölüm ile Onu sayıların-rakkamların dilinden tanıtmaya gayret etmiş idik. Ancak Terzi Babam ile ilgili tecelliler sayılar yönü ile de devam ettiğinden, bu küçük çalışmamızı da buraya ilâve ediyoruz.

 Doğum tarihi (15-12 -1938) 

122

 Terzi Babamın bedensel olarak dünyaya teşrif ettikleri, Annesi Melek/Meliha hanımdan, dünya hayatına başladıkları tarihin adıdır. Acaba bir doğumun tarihi olan 15-12-1938 de onun için ne gibi hususiyetler mevcuttur.? 

15-12-1938- ilk bakışta 1 sayısını görmekteyiz. 

 1 olan bütün meratibi İlâhiyye ye kaynak ve asıl olan sayı diye düşünebiliriz.

 Ardından gelen sayılar ise 5-12 gelir ki onun aslı ise (51+2=53) sayısı gelmektedir. Dikkat edilirse 53 şifre sayısı onun doğum tarihine atılmış bir imza gibi rakkamların arasında gizlenmiştir. 5-12 sayısının taşıdığı önemli hususlardan birisi de Beşir müjdelemek demektir. Beşîr Arapça بشيرBe, şın, ye, rı, harflerin den bir terkip olup Be-2 Şın-300, Ye-10 ,Rı-200 toplam 512. (51+2=53) kendi şifresi doğum tarihine yazılmıştır. Konu ile ilgili olarak bazı âyetlerde Beşir –müjde bir çok âyet de ifade edilmektedir. Yine bu kitabımızın içinde yer alan “Onun bazı vasıfları “ adlı bölümümüzde Beşir ve nezir-Müjdeleyen–korkutan diye belirttiğimiz bir vasfı da mevcuttur Daha önce ele aldığımız “Bazı vasıfları” bölümünde Beşir-müjde nin (512) sayı değeri çıktığını bulmuş idik. Ancak şimdi, bunun onun doğum tarihinde de, yazılı olduğunu görmüş olduk.

 Onun doğum tarihine nakşolunan bu sayıların arasındaki (512) sayısı ile anlatılan Beşir oluşu, “Zat âleminden ef’âl âlemine kadar bütün sahalara Ulûhiyyetin-Allah tecellilerinin, Terzi Baba ismiyle “Beşir” (mübeşşir) olarak müjdelenmesidir. “Hakikat-i Muhammed-i nokta zuhur mahalli “Terzi Baba ismiyle müjdelenmiştir.” Ardından gelen 12 sayısı da malûm olunduğu üzere, onun seyri sülûk yolundaki mertebeleridir. Bu bakımdan 

123

da, seyri sülûk mi’râc yolunun merâtibleri 12 sayısı ile, onun doğum tarihine de yazılmıştır. 

 12 Hakikati Muhammedi mertebesidir. Kur’ân alfabe sindeki Sin harfi yine 12. nci sırada yer alır. 

 Yani Doğum tarihine “Ey İnsân“ mührü ezelde vurul-muştur. Sin harfi açık olarak Arapça haliyle yazmış olsak dahi, şu şekilde, سينsin 60, ye 10, nun 50, toplam da 120 eder sıfırı kaldırdığımızda dahi, yine doğum tarihin-deki 12 sayısı çıkar ki o da “Ey İnsân-ı Kâmil” demektir. 

 Terzi Babamın (15/12/1938) olan doğum tarihi üzerinde bu çalışmayı da yaptığımızda şu şekilde bir sonuca ulaşılabildiğini gördük. Fatiha sûresinden başlayarak, Fatiha 7 ayet+bakara 286+ ....+ şeklinde devam ederek doğum yılı ve ayının nereye isabet ettiği üzerinde ise şu sonuca ulaştık.

 Kur’ân’ın 16 ncı sûresi 49 ncu âyetine geldiğimizde 12+1938 e isabet ettiğini gördük. İlk başta “secde” âyeti çıkacağı yönünde gönlüme geleni daha sonra sayım yaptığımda gözümle de görmüş oldum. İşte o âyet-i kerîme. 

------------------- 

وَلِلَّهِ يَسْجُدُ مَا فِي السَّمَوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ

مِنْ دَابَّةٍ وَالْمَلَئِكَةُ وَهُمْ لَا يَسْتَكْبِرُونَ

(Ve lillâhi yescüdü mâfissemâvâti ve mâ fil ardı min dâbbetin vel melâiketü ve hüm yestekbirûne)

(16/49) “Ve Allah için, göklerde olanlar, ve yerdeki canlılar ve melekler, secde ederler ve kibirlenmezler” 

------------------- 124 

 Secde âyeti okunan, ya da, dinlenilen durumlarda secde edilmesi bir zorunluluktur. Yani Allah için secde ediniz. Ulûhiyet mertebesine yakışan bir secde ediniz deniliyor. Burada fiili olarak secdemizi yapar iken, ilmi ve tefekkür yönümüz ile de yapmamız istenmektedir.

 Doğum tarihlerindeki oluşum ve tecellilerin secde hakikatini bildirmesi, ilmi bakımdan Terzi Bbamdaki bu hakikatlerin tasdiki hükmündedir. Fenâ fillâh mertebesi gereği, yokluğu hiçliği acziyeti yaşayan bir sâlikin bu durumdaki secdesi ubudet secdesi olmaktadır. Bu ise hakkın kendinden kendine olan secdesi şeklinde düşünülebilir.

 1938 milâdi senesine gelir isek, ilk başta 19 vardır. 19 sayısı ise 19 harften oluşan besmele-i şerifin ve onun taşıyıcısı olan insân-ı kâmil in özel sayısıdır. Bu bakımdan da 19 sayısı hakikati ile Terzi Babamın doğum tarihine Besmele-i şerifin hakikati nakşolunmuştur. Onun İnsân-ı Kâmil oluşuna 19 sayısı şahitlik yaparak bize haber vermektedir.

 Dikkat edilirse 19,38 de 19 iki adettir. Çünkü ardından gelen 38 sayısında ise, 2 adet 19+19=38 bulunmaktadır. Baştaki 19 onun hakikatini dile getirip, bâtın ismi kapsamında tutar iken, diğer 19 ile de kendisini âşikâr etmektedir. Böylece doğum tarihinde üç (19) vardır. 

 Yine 1938 sayısı kendi bünyesinde bir ve üçüncü sayılar ile 1938 13 sayısının hakikatlerini de içinde tutmaktadır. 13 bilindiği üzere çok özel bir sayı olup, Hakikati Muhammedi sırlarının özel sayısıdır. Hal böyle olunca, 1938 de dünyaya teşrif eden Terzi Babamın bedensel yönü, 13 olan hakikati Muhammediyye’ye zuhur mahalli için olmaktadır. Bu yüzden de 13 onun doğum tarihine imza gibi atılmıştır.

 Baştaki 1938 1 ve 8 i ele aldığımız da ise 18 bin âlemin esrarını 19 İnsân-ı Kâmil rumuzu ile taşıyan, bütün 

125

âlemlerin kendisinde var olduğu ve bütün âlemlerde var olan (Ferdiyet) özelliğini açıklamaktadır. 

 1938 sayısında bir başka önemli özelliği ise, 93 ebcet düzeninde Necm-Yıldız-İlâhiyyat yıldızı demektir.

 Sayıların dilinden de bu konu hakkında da bahsetmiş idik. Necm 53. sûre olup ebcet sayılarındaki karşılığı ise Nun 50, Cim 3, mim 40 ve toplar isek 93, çıkar ki, bu sayı doğum tarihindeki yazılı olan 93 tür. Buradan özetle şu bilgiye ulaşmaktayız; Terzi Babamın doğum tarihine Necm-yıldızı nın hakikatleri yazılmıştır. Efendimiz (s.a.v.) “Benim ashabım yıldızlar gibidir. Onlara tâbi olanlar kurtuluşa ereceklerdir” şeklindeki beyanları da bize bunu açıklamaktadır.

 Doğum tarihini gün ve ay olarak anlatan baştaki 15-12 nin bir başka anlamı ise, her iki sayıyı kendi içinde topladığımızda 6-3 olarak, yani 63 olarak da yazıldığını görmekteyiz. Bu sayı ise Yüce peygamberimizin dünya hayatını bedensel olarak geçirdikleri süreyi-yaşını belirtmektedir.

 Buradan da şunu anlayabilmekteyiz ki, Terzi Babamın bedensel vücûtları, Peygamber efendimizin İlâh-î hayatlarına ev sahipliği yapıp, enfüsi yolla taliplilere o rasûlü getirip bildirmektedir. Rasül-risâlet ile ilgili mevzua Yâ sîn bölümünde değinilmiştir. Oradan da konu hakkında malûmat alınabilir.

 Terzi Babamın (15/12/2013) tarihinde 76 yaşına gireceğini arkadaşımız Ta…. Ka…. yukarıdaki mailinde açıklamaktadır. 

 (15/12/2013) Tarihinde (76) yaşında olan. Yani hem senenin kendisi 13 hem de yaşın kendisi 76 7+6=13 olarak belirlenmiştir. Burada öne çıkan bir başka husus ise şu olmaktadır. 76 Kur’ân-ı Kerîmin İnsan sûresidir. İlâh-î sistem o kadar ahenk içinde, hiç boşluk ve tesadüfe yer vermeden çalışıyor ki hayran kalmamak mümkün değildir. 

126

76 yı tıpkı Arapça okuyuş gibi sağdan sola doğru okuduğumuzda ise çok önemli bir sır ile âşikâre olarak tanışıyoruz. 67 olarak okunur ki, o da Allah (c.c.) hünün ebcet sayı karşılı olduğu gibi, Terzi ve secde isimlerinin de karşılığı olan sayıdır.

Onun 15 12 de 76 yaşında olmasını, Hazreti İnsânın, özel, sîne ve gönüllerce daha şumüllü-geniş olarak anlaşılacağını düşünebiliriz. Onun hakikatlerinin tasdik göreceği sonucuna da varabilmekteyiz.

 Yine arkadaşımızdan gelen mail de Terzi Babamın hicri doğum tarihi 22 şevval 1357 olarak belirtilmiştir. Şevval hicri aylardan 10 onuncusu olup “yukarı kalkmak-yükselmek-kaldırmak anlamındaki, şevi kökünden türemiştir” Ramazan bayramının günleri bu aydadır. Efendimiz (s.a.v.) bu ayda 6 gün peş peşe oruç tutmayı tavsiye etmişler. Hz Ayşe validemiz ile de bu ayda nikahlan-mışlardır.

 22 10 1357 (10 onuncu ay şevval demektir) 22 10 gün ay olan sayılarda sıfırı yok hükmünde görür isek (2+2=4) 4 ve 1 yan yana geldiklerinde ise 41 çıkmaktadır. O sayı da bilindiği üzere, Arapça harfler yönünden Necdet yazılımına eşit idi.

 1357 olan doğum yılında ise ilk başta 13 açık görünmekle birlikte, gizli olarak 53 ise şu şekilde vardır. 13 57. (1+3=4) (4-57=53) çıkmaktadır. Tıpkı milâdi doğum tarihinde olduğu gibi hicri doğum tarihinde de 13 ve 53 içten ve dıştan kuşatmış olarak mevcuttur. Bu iki sayı doğum tarihlerine atılan imza gibidir. 1357 kendi içinde topladığımızda ise 1+3+5+7= 16 çıkar. O sayı ise ebced hesabında 457 demek olan Necdet in (4+5+7=16) kendi içindeki toplamıdır. Bu vecihle de bakıldığı zaman 1357 de Necdet yazıldığını görebilmekteyiz.

 1357 de ortada 35 sayısı ise, risalet evi-hicret yurdu olan İzmir in adresini bizlere göstermektedir. Yani Hicri 

127

yılın içinde hicret yurdu İzmir‘ de bulunmaktadır. Son olarak bu doğum tarihinde karşılaştığımız bir başka sonuç ise şu oldu. 13 571+3=4 4+57=61 çıkmak ta olup, Bu sayı ise Türkçe alfabedeki Necdet yazılımı idi. 

(15/12/2013) teki milâdi doğum günü, Hicri olarak (11 safer 1435)e denk geliyor (11/02/1435) hicri olarak Terzi Babamın 76. cı yaş günü tarihidir. (2-iki safer ayının sayısı) 

(11/02/1435) tarihini incelediğimizde (11+2=13) eder iken, 1435 ise 1+4+35=40 etmektedir. Çok dikkatli incelediğimizde gün ve ayların toplamı 13 yılın toplamı 40 olup, her ikisinin toplamında ise (13+40 =53) yani kendilerinin şifre sayısı zuhura çıkmaktadır.

76 ncı yaş gününe isabet eden bu sayılar sistemine daha dikkatli bakacak olursak, 3 adet 13 ün mevcudiyetini aynı anda görebilmekteyiz. Birinci 13 76 yaşın (7+6=13) ü, ikincisi gün ay tarihindeki 11+2= 13 üçüncüsü ise 1435 (1+4+3+5) 13 dür. Görüldüğü gibi hakikati Muhammedi tecellileri onun varlığında Terzi Baba isminden sahnelenmektedir.

Yine arkadaşımızın yaptığı araştırmada, jülyen takvimine göre (15/12/1938) olan doğum tarihi (2,429,248) gün ettiği tespit edilmiş, (2429248=31) o ise yine 31 sayısını, 13 sayısının tersten okunuşunu bildirmektedir.

Bu çalışmada unutulan bir hususu belirterek bu mevzuyu sonlandırmak istiyorum. O da Terzi Babam’ın rumi takvime göre 1353 tarihinde doğduğudur. Bu konu Terzi Baba 1 kitabında ele alınmıştı. Bilgi açısından hatırlatmakta yarar gördük. 

Bir şeyi daha toplu olarak hatırlatmaya çalışalım. 

Milâdi takvime göre doğumunuz.1938 

38 (8-3=5) yan yana yazarsak, (35) tersi (53) tür. 

128

Netice, konumuz olan (19,53) tür. 

 Hicrî takvime göre doğumunuz. 1357 

 (57-4=53) netice (13,53) Rumi takvime göre zaten doğumunuz.(13,53) çok açıktır. (Ç.H.U.)

------------------- 

O HİCRET YURDU. (İZMİR)

بسم الله الرحمن الرحيـــــــــــــــم

 Bu gün 1 muharrem 1434, hicri yılbaşı, hicretin yıldönümü. Her peygamberin, her velinin, hatta her insanın, hayatında hicret vardır. Biz de Terzi Babamın hicretini bu bölümde anlatmaya çalışacağız.

-------------------

وَمَنْ يُهَاجِرْ فِي سَبِيلِ اللَّهِ يَجِدْ فِي الْأَرْضِ

مُرَاغَمًا كَثِيرًا وَسَعَةً وَمَنْ يَخْرُجُ مِنْ بَيْتِهِ مُهَاجِرًا 

إِلَى اللَّهِ وَرَسُولِهِ ثُمَّ يُدْرِكْهُ الْمَوْتُ فَقَدْ وَقَعَ أَجْرُهُ

عَلَى اللَّهِ وَكَانَ اللَّهُ غَفُورًا رَحِيمًا

(Vemen yühacir fî sebilillâhi yecid fil ardı müragamen kesiran ve seaten ve men yehruc min beytihi muhaciren ilellahi ve Rasûlihi sümme yüdrikhül mevtü fekad vekaa ecruhu alellahi ve kânellahu gafuran rahimâ.)

(4/100) “Ve her kim Allah Teâlâ yolunda hicret ederse yeryüzünde birçok hayırlı barınacak yer ve genişlik bulur. Ve her kim hanesinden Allah Teâlâ'ya ve resûlüne

muhacir olarak çıkarsa, sonra da kendisine ölüm yetişirse muhakkak onun mükâfatını vermek Cenab'ı Hak'ka aittir. Ve Allah Teâlâ çok bağışlayıcı, pek esirgeyicidir.”

------------------- 

 Hicret: Bir şeyi veya bir yeri terk edip oradan ayrılmak anlamına gelen ”hecr” veya “hicran” kökünden türetilmiştir. Hecr kökü, Kuranda, 10 sûre, 30’ dan fazla âyette geçmektedir.

 Az yukarıda 4 /100 olarak verdiğimiz sûre ve âyet numaralı metin ve mealde “hicret” anlatılmaktadır. (4/100) sıfırları ortadan kaldırınca 41 kalır ki, o da ma-lûmunuz olduğu üzere Arapça alfabede Necdet idi.

 Hicret, bilindiği gibi efendimiz, (s.a.v.) min 53 yaşında iken şehirlerin anası Mekke-i Mükerremeden, Medine-i Münevvereye yaptığı göç hadisesinin anlatımıdır.

Cenâb-ı Hak, Kâ’be yi şerif-i içinde barındıran bu mükerrem şehre kasem ediyor. Akabe’de bu şehrin içinde bir yerin adıdır. Buna mukabilen yine Kur’ânda İsrâ sûresi 17/70 de şöyle buyurulmaktadır.

------------------- 

وَلَقَدْ كَرَمْنَا بَنِي آدَمَ

(Ve lekad kerremnâ beni Âdeme)

(17/70) “And olsun ki biz Adem oğlunu mükerrem kıldık.” 

------------------- 

 Buyuruluyor. Mekkeye olan kasem ile İnsana olan kasem arasında bütünlük vardır. Şehirlerin anası durumun da bulunan ve zâtı İlâhiyi içinde barındıran bu mükerrem şehre yemin edilirken, diğer yandan gönül kâ’besini sinesinde barındıran, zâtı İlâhinin zuhur mahalli olan 

zamanın İnsân-ı kâmillerinden biri olan Terzi Baba içinde aynı kasem söz konusu olmuştur. Zira burada sûre ve âyet numaraları dahi bu gerçeği anlatmaktadır. 17/70 70-17=53 çıkmaktadır ki o da onun şifresidir. 

 Burada bir sırrı da sizlerle paylaşalım. Mescidi Nebevi de selâmlama kapısı olan “Babüsselâm” kapısından içeriye girildiğinde, selâmlama koridoru diye ifade ettiğimiz bölümde, ön sırada 13 adet sütûn direk vardır. Onlardan birisi de manen Terzi Babamı sembolize eden direktir. Daha önce kroki ile Terzi Babamın bazı kitaplarında da gösterilen bu direk erkeklerin ziyaret sahasında kalmaktadır. 

 2012 yılı ramazan ayı umresine gidişimizde bu direği yakından incelemek istedim. Ön sıradaki bütün direklerde biraz yukarıda olmak üzere birer numara verildiğini fark ettim. Manen 53. ncü direkte ise, az yukarıda geçen sûre ve âyet numaralarına denk gelen (17/70) (177) yazdığını gördük. Bunu yanımda olan bazı arkadaşlarımla da paylaştım. Özetle direğin üzerindeki sayının ma’nâsı “And olsun ki biz onu (Âdemoğlunu) mükerrem kıldık” şeklinde idi. Tıpkı Mekke nasıl mükerrem kılındı ise, İnsân-ı Kâmil de o cihetle mükerrem kılınmıştır. âyeti celilede, mükerrem insan hitabının mazharı olanlardan biride yine odur. 

------------------- 

 HİCRET’i harf ve sayılar olarak incelediğimizde ise, 

 He ( هَه) Cim ( ) Rı () Te ( ت) harfleri ile yazılmaktadır. Bu harflerin sayı değerleri ise, He-5 Cim-3 Rı-200 Te-400 dür. 

 Sayılara bir bütün olarak 5, 3, 200, 400, sizlerinde hemen fark edebileceğiniz gibi, onun bütün özelliklerinin 

toplu olarak anlatıldığı 53 sayısı ile başladığı görülmek-tedir. Ayrıca Efendimiz (s.a.v.) 53 yaşında hicret etmişlerdir. Burada tesadüfüliğin oluşabilmesi söz konusu değildir. İlâh-i kurgu böyle işliyor.

 Tekrar “Hicret”’in sayılarına farklı yönlerden baktığı-mızda, 5’in İslâmın ana esasları olduğunu, 3’ün yakîn mertebelerinin kemâli olduğunu, 2’nin ise, zâhir bâtın âlemlerin izahatı olduğunu, 4’ün ise, İlâh-i mertebeler bütününü, şeriat, tarikat, hakikat ve marifeti bizlere hatırlattığını düşünebilmekteyiz.

 Hicret’i oluşturan harfleri bu defa ma’nâ itibarıyla değerlendirdiğimizde, şu ifadelere yer veriyoruz.

 ههhüviyeti mutlaka

جCemâlûllah-Necdet-Necat- isminin de bir harfi

رRisâlet mertebesini açan 

تTevhid mertebeleri –aynı zamanda Necdet -necat ın son harfidir. 

 Hicret: Gizli hazine olan İnsân-ı kâmil’in (Terzi Baba) risâlet bayrağı altında hakikat sarayanı inşa edip kendini seyretmesidir. (Ç.H.U.)

------------------- 

MAKAMI VELÂYET. (Velâyet Sancağı) Velâyet risâletin bâtını’dır. Peygamberimizin vefatından sonra, nübüvvetin bâtını olan “velâyetin” devam ettiği ve bu mertebenin hakikati muhammediye mişkatinden gelen feyz ile kıyamete kadar ışık tutacağı ifade edilmektedir. 

 وليVeli, 

و (vav) Velâyeti

 ل (lâm ) Uluhiyet-lâhut âlemi

 ى( ye ) Yakîn-ikan hali Ebced sayı değerleri ile “veli” ismine bakılınca, vav-6, lâm-30, ye-10 dur. 6 30 10 sayıları dikkatlice bakıldığında, ortadaki sıfırı kaldırdığımız zaman, 63- 10 = 53 (Hakikati Muhammedi üzere Terzi Babamın özel şifre sayısıdır).

 Sayıların diline bakılınca onun velâyetinin ifşa edildiğini görmekteyiz. Velâyet hususunda, ehli tasavvuf, ”velilik” makamını çeşitli derece ve mertebelere ayırmışlardır. Bu hususta daha sağlıklı bilgilere Hz Pirimizin Sûre-i Fetih isimli eserinin ilgili kısmından ulaşabilmekteyiz.

Günümüzün tasavvuf anlayış ve yaşamlarına bakıldığın da, ”velâyetin” kendi özünden çok uzak anlayışlar içerisin de değerlendirildiğini görebilmekteyiz. Halk nezdinde zahiri ibadet ve fiillerin çokluğuna bakılarak, bazı kimselere müntesiplerince veli ismi verildiğini görebilmekteyiz. 

------------------- 

اللَّهُ وَلِيُّ الَّذِينَ آمَنُوا يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ

إِلَى النُّورِ

(Allahü veliyyüllezîne âmenû yuhricuhum minezzulumâti ilennûri) 

(2/257) ”Allah Teâlâ imân edenlerin velisidir. Onları zulmetlerden nura çıkarır.” 

------------------- 

 Allah isminin mazharı olan “İnsân-ı Kâmil” kendisine imân edenlerin velisidir. Onları karanlıklardan, yani hakikat bilgisizliğinden ve cehâletinden, ilminin nuruyla aydınlığa, hakikati görmeye çıkartır. (2/257) olan sûre ve âyet numaralarına dikkat eder isek, (2+2=4) ve (57-4= 53) oluşu Terzi Babamın velâyetine delâlet eden bir âyettir. yine devamla (2+2+57=61) aynı âyetin bu defa ortaya çıkardığı sayı ise, Türkçe alfabe “Necdet” yazılımı karşılığı idi.

 Bir başka âyeti celilede ise,

------------------- 

هُنَالِكَ الْوَلَايَةُ لِلَّهِ الْحَقِّ هُوَ خَيْرٌ ثَوَابًا

وخير عقبا

(Hünâlikel velâyetü lillâhil hakkı hüve hayrun sevâben ve hayrun ukbâ)

(18/44) “Böyle bir vaziyette velâyet, ancak Hak olan Allâha mahsustur. O sevapça en hayırlıdır ve akıbetçe de en hayırlıdır.” 

------------------- 

 Bu âyet-i celilede de “makamı velâyet” izah edilmektedir. Makamı velâyet ve onun ismi olan el veli, Hakk sûretinde ve Allah isminin taşıyıcısı olan İnsân-ı kâmil’e aittir. Yani size velâyet yaşamını bildiren, gösteren ve yaşatan Terzi Baba ismi ile odur. Onun bu velâyet hakikatlerini bildirmesi mükâfat gibidir. O kendisi hayır olduğu gibi, verdikleride neticede hep hayır olmaktadır, şeklinde bir yorum yapabiliriz. Burada yine bir zorlama olmadan sûre ve âyet numaraları (18 /44) (1+8+44=53) olarak onun şifresi beyan edilmektedir.

 Yine bir başka âyette ise, 

------------------- 

بَلِ اللَّهُ مَوْلِيكُمْ وَهُوَ خَيْرُ النَّاصِرِينَ

(Be lillâhü mevlâküm ve hüve hayrun nâsırîn)

(3/150) “Hayır: sizin veliniz (mevlânız) Allahtır. O yardımcıların en hayırlısıdır.” 

------------------- 

 Sayıları topladığımızda yine (3+150=) (153) yine onun şifresi çıkmaktadır. Bütün bu oluşumların (53) ”Terzi Baba” sayısı ile buluşması birtesadüf olamaz. Veli-Velâyet hakkında çok sayıda âyeti celile vardır.

 Hz. Ali efendimiz kerramallahü veche, ”velâyet” makamının şâhı başı olarak kabul edilmektedir. Siyer kaynaklarına göre, Hayber’in fethi sırasında Peygamber efendimiz (s.a.v.) sancağı Hz Ali efendimize teslim etmiştir. Bu sancak ise velâyet sancağıdır.

 Hicri 7 nci yılda (629 da 62-9=53) Rasûlüllah (s.a.v.) 1600 kişilik bir ordu ile hayberin fethi maksadıyla yola çıkıldı. Hayber Müslümanların fethettiği ilk yerdir. Fetih politikası hayber ile başlamıştır. Kısaca özetler isek, Hayber, Şam yolu üzerinde bulunan Medineye, 170 km mesafede olan, Yahudiliğin merkezi haline gelen, yedi kaleden oluşan bir Yahudi yerleşim yeri idi. Peygamberimiz ve İslâmiyet aleyhinde sürekli kışkırtma ve propaganda yapıyorlar idi. Hayber kalesinin kuşatılması ve muharebe esnasında efendimiz, rahatsızlandılar. Efendimiz rahatsızlığı esnasında sancağı önce Hz Ebubekir’e teslim etti ancak, feth gerçekleşmedi. Daha sonra efendimiz sancağı Hz Ömer’e verdiler, ancak feth bir türlü gerçekleş-medi. Bu arada şehitler veriliyordu. 

Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurdular ”Yarın sancağı öyle birisine vereceğim ki, Allah onu sever, o da Allah ve rasûlünü sever. Allah onun eliyle fethi gerçekleştirecektir” 

buyurdular. Herkes, aynı heyecan ve ulvi duygular içerisinde sancağın kime teslim edileceğini beklerken, ertesi gün efendimiz Hz. Ali nerede? Diye sorar, onun rahatsızlandığını sahabe kendisine söylediğinde, efendimiz siz yine de onu çağırın der, Ali geldiğinde gözlerinden rahatsızdır. Efendimizin duası ile şifa bulmuştur. Peygamberimiz sancağını Hz Ali’ye teslim ederek kalenin fethini istemiştir. Bilindiği gibi bundan sonraki süreçte kale Hz Ali’nin civangerliği ile Hayber kalesi fetholmuştur. 

 (Ç.H.U.) 

-------------------

MAKÂM-I RİSÂLET. (Muhammediyet Tecellisi) Rasûl- رَسُولyazılımda da görüldüğü gibi 4 harften meydana geliyor.

رRisâlet makamı-Terzi isminin üçüncü harfi 

سHazreti İnsan (halifetullah)

و Velâyeti

لLâhut âlemi-zat âlemi Rasûl ismine şimdide sayıları yönünden bakalım. Rı 200. Sîn 60. Vav 6. Lâm 30. 296. (29+6= 35) (53) Rasûl-ismini oluşturan aynı harflerin sayılarını bu defa sıfırları kaldırarak toplar isek, 2 6 6 3 olarak yazılır ise de (26+6+3=35) (53) yine Terzi Baba isminin şifre sayısını bizlere vermektedir Yine Rasûl ismini oluşturan aynı harfleri Arapça alfabe düzenindeki sıraları itibarı ile incelediğimizde Rı- 10. Sin- 

12. Vav- 26. Lâm 23. tür. Yani 10 12 26 23 sayı düzeninde 1+1+2+26+23 =53 Yine Terzi Baba hakikati ile karşılaşıyoruz.

 Risâlet mertebesini oluşturan Rasûl ile hem ma’nâ, hem de sayılar yönünden 53-Terzi Baba arasında uyumlu bir birliktelik vardır. Rasûl olan yönü ile, onun risâlet mertebesi anlatılmaktadır.

 Yukarıdaki sayıların ahenkli uyumunu gördüğümüzde bu hakikati firasetlerimiz ile keşfedebiliriz. Yine “size kendi enfüsünüzden-içinizden bir rasûl geldi” (9/128) âyeti celilesi de, bu beyanı açıklamaktadır.

 Kur’ân da Risâlet ile ilgili çok sayıda âyet vardır. 

Bunlardan bazıları ise şöyledir. 

-------------------

اللَّهُ يَصْطَفَى مِنَ الْمَلَئِكَةِ رُسُلًا وَمِنَ النَّاسِ

  

(Allahü yestafî minel melâiketi rusulen ve minenâsi innallahe semîun alim.)

(22/75) “Allah insanlardan ve meleklerden rasûllerden seçer. Muhakkak ki Allah en iyi işitendir, en iyi görendir” 

------------------- 

 Allah insanlardan rasûller seçer, Yani Ulûhiyet hakikatlerini Veli isminden irsal edecek, tebliğ edecek insan-ı kâmilleri seçer. Zati bir âyet olduğu açık olarak görülüyor. Allah isminin taşıyıcısı Hz Rasûlüllah (s.a.v) efendimiz ve de onun varisleri hükmünde olan İnsân-ı kâmillerdir.

Âyette dikkat edilirse Allah seçer, kendi zatı için Allah 

ismine ayna olacak, risâlet mertebesini oluşturacak mahalli seçer buyurulmaktadır.

Âyet ve sûre numarasından da yola çıkarak (22/75) (22-75=53) Terzi Baba hakikatini bu âyeti kerîmede de müşahede edebilmekteyiz.

O halde ismi terzi, terzi baba ile, Allah isminde ki Ulûhiyyet hakikatleri, ilim ve ma’nâları, beşer âlemin de bilinir görünür ve yaşanır hale getirildi. Bu yönü ise kendisinin risâlet yönünü oluşturdu.

-------------------

 رَبَّنَا وَابْعَثْ فِيهِمْ رَسُولًا مِنْهُمْ يَتْلُوا عَلَيْهِمْ

آيَاتِكَ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَيُزَكِّيهِمْ إِنَّكَ

أَنْتَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمِ

(Rabbenâ veb’as fîhim rasûlen minhüm yetlû aleyhim âyetike ve yüallimühümül kitâbe vel hikmete ve yüzekkîhim inneke entel azîzül hakîm)

(2/129) “Ey rabbimiz, içlerinden onlara bir rasûl gönder. Onlara âyetlerini okusun, kitabı ve hikmeti öğretsin ve onları her kötülükten arındırsın. Şüphesiz sen mutlak güç sahibisin. Hüküm ve hikmet sahibisin.”

------------------- 

(2 / 129. 2 12 9) tüm sayılarının toplamı (2+1+2+9=14) Bütün âlemlerde yaygın olan nuru Muhammed-î’dir. 

Bu âyette, Terzi Baba hakikati ise şu şekilde görülebil-mektedir. (2-12) bu sayıları yan yana getirdiğimizde (212/PÎR) isminin karşılığı olduğu gibi, 4 adet (53) ün her bir mertebedeki kemâlât sayısıdır. O da Terzi Baba 1 kitabında anlatılmış idi. 

“Şu şekilde bir yorum da yapabiliriz. Ey rabbimiz içlerinden-özlerinden –nefislerinden, onlara Terzi Baba yolunun hakikatlerini irsal edecek bildirecek bir rasul gönder. Onlara âyetlerini yani zâtının işaretlerini kelâm etsin. Kitabı ve hikmeti öğretsin. Zâtını ve sırlarını irfaniyyet ile talim ettirsin. Onları her türlü kötülükten arındırsın, onların nefislerini her türlü masivadan enâniyyetten temizlesin, arındırsın.”…

Gerek sayıları itibarı ile gerekse diğer yönü ile, az yukarıda yer alan âyeti celile, genel olarak Hz Rasûlüllah’ın risâlet görevini ifade ederken, özel ma’nâ da kendi yolumuz için kendi özümüzden, nefsimizden bize gelen “Terzi Baba” mın risâlet yolunu, risâleti ile neleri yaptığını, bizlere enfüsümüzden bildirilmektedir.

------------------- 

وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلا كَافَّةً لِلنَّاسِ بَشِيرًا وَنَذِيرًا

وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ 

(Ve mâ erselnâke illâ kâffeten linnâsi beşîran ve nezîran velâkinne ekserannâsi lâ ya’lemûn)

(34/28) “Ve seni göndermedik. Ancak, bütün insanlar için bir müjdeleyici, ve bir korkutucu olarak gönderdik. (irsal ettik) Fakat insanların çoğu bunu bilmezler.” 

------------------- 

 Terzi Baba mın risâlet (rasûl) hakikatini bu âyeti celile de daha yakından tanık oluyoruz, Elhamdülillah. 

34/28 sûre ve âyet numaralarını daha açık olarak gördüğümüzde şu şekilde. (34-28) (3+42+8=53) Terzi Baba.

Hemen belirtmeliyim ki ilgili âyetler ile tespitlerimiz, uzun, titiz araştırmalar, ferâset ve keşif yönlü çalışmalar neticesinde, hakkın ihsânı ile oluşan bilgilerdir. Nefsime

uymaktan, vehim ve hayelden Allah (c.c) lühüne sığınırım.

Tekrar yukarıdaki âyete bakar isek, Zât-i bir oluşumu, haber veriyor. Mertebe-i risâletin oluşumu, mahiyeti ve hususları izah ediliyor.

------------------- 

وَفِي أَنْفُسِكُمْ أَفَلَا تُبْصِرُونَ

(Ve fî enfüsiküm efelâ tübsirûn.)

(51/21) “ Ve sizin kendi nefislerinizde de -deliller vardır- hiç de görmez misiniz?.”

------------------- 

Hemen bir sonraki âyette ise bu deliller aynı zamanda sizin nefsinizde de var. Yani size kendi nefsinizden bir rasül gelerek bu hakikati bildirdi. Bu hakikati gözler önüne serdikten sonra ise, ”efelâ tübsirûn” Siz hâlâ ondaki bu vasıfları görmezmisiniz? Ya da, hiç de görmezmisiniz? Diye zâhir ehlinin neleri kaçırdığına vurgu yapılmaktadır. 

Değerli Kardeşlerim. Sayıların dili ise bu iki âyet-i celileyi şu şekilde anlatmaktadır. 51 /20 (51+2=53) ve (51/21) (512+1=513) hem 13 hem de 53 zâhir olarak ben buradayım demektedir. 

------------------- 

Terzi Baba mın Muhammediyet-Risâlet –tecellisi ile ilgili olarak, tastik mahiyetinde oluşan, bir başka husus ise şudur. 

------------------- 

Abdül Kerim cîlî (İnsânı-ı Kâmil) isimli kitabının, “İnsân-ı Kâmil” bölümü sayfa (609) dan itibaren bu hususta özetle şöyle demektedir. 

-------------------   

İnsân-ı Kâmil. Çeşitli vasıflara bürünür, çeşitli yerlerde zuhur eder. 

İnsân-ı Kâmil. Olarak kendisine verilen asıl isim, (Muhammed) dir.

İnsân-ı Kâmil için. Başka libaslarına itibarla nice nice isimleri vardır.

Ben onunla buluştum. Ona yüce Hakk’ın salâtını, selâmını dilerim.

Bu buluşmamızda o: Şeyhim, Şeyh Şerafeddin İsmâîl Ceberti’nin sûretinde idi.

Ben, Onun Rasûlüllah (s.a.v.) olduğunu bilmiyordum, Onu şeyhim biliyordum.

Böyle olması, Onun göründüğü yerlerin cümlesinden biridir.

Bu işin sırrı onu gösterir ki: O, sûret olma yönü ile, her sûrette mekân tutabilir. 

 Ancak, sûretlerden herhangi biri gibi görürse. Onun Muhammed (s.a.v.) olduğunu bildiği halde, göründüğü sûretin ismini verir. Bu böyle olsa dahi verilen isim (Hakikat-i Muhamme diyye) ye gider.  

Hele Şiblî’nin durumuna bir bak.

Rasûlüllah (s.a.v.) onun sûretinde gördüğü zaman, talebesine şöyle dedi: 

Şahidim ki, ben: Rasûlüllah’ım.. 

Talebe keşif sahibi biri idi. Onu anladı ve şöyle dedi:

Bende şahidim: Sen Rasûlüllah’sın.. 

Bu öyle bir iştirki: İnkâr götürür yanı yoktur. 

Keşfin en azından mertebesi: Uykuda olan bir şeyin, ayık halde olmasıdır. 

(Hakikat-i Muhammediyye) sana keşf yolu ile, ayık halde geldiği zaman, Âdemoğlu sûretlerinden biri gibi gelir.

Zira keşif sana şu ihsân-ı yapar. 

Muhammed (s.a.v.) o görülen sûrette görülmüştür.

Rasûlüllah-ın (s.a.v.) her sûrette bir sûret bulma makâmı vardır. Bu hali ile: O, sûretlerin tümünde tecelli eder.

Rasûlüllah-ın (s.a.v.) âdeti böyle olmuştur. 

O, her zaman, zaman halkının en kâmili sûretinde görülür.   

Zira onlar: Rasûlüllah-ın (s.a.v.) zâhirde halifeleridir. Bâtında ise. onların hakikati kendisidir.    

-------------------  

Mesnevî-i Şerîf’ in (A.A.Konuk) şerhi “cilt 3 sayfa 230” da da şöyle bir kayıt vardır. Hazret-i Mevlânâ, Dîvân-ı Kebirlerinde ki, bir beyti şeriflerinde. “Hâmil-i sırrı Mustafavi” (s.a.v.) olduklarını “bu hakikat-i taşıdıklarını” açıkça beyan buyurmuşlardır.

“Açtılar kenz-i füyûzu, hil’at pûş.

Mustafa geldi, cümleniz îmân ediniz. 

(Ç.H.U.)

------------------- 

(İnsân sûreti, sûretlerin en güzeli olmasaydı, “Risâlet” insân sûreti üzere, zuhur etmezdi.) T.B. 

------------------- 

NOT= Bilindiği gibi Allah (c.c.) tarafından gönderilen ve umumi olan “Risâlet ve Nübüvvet” Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.) efendimiz ile sona ermiştir. Ancak herhangi bir Peygamberin arkasından belirli bir süre Rasûl ve Nebi gönderilmez ise o Rasûl ve Nebiye bağlı olan 

ümmetinin içinden ehli kemâl olanlar bu süre içerisinde Nebi Veya Rasûlünün getirdiklerini çevresine yaymaya devam ederler. Bunlar Allah-ın değil, Rasûlün Rasûlleri’dir. Bu husus açık olarak bellidir. Yasîn-i Şerifte bu hususta (36/13-14) açık bilgi vardır. Gelenler İsâ’nın (a.s.) Rasûl/habercileridir. 

İşte Efendimizden sonra gelen onun ümmetinden bazılarıda bu durumda olduklarından, Muhammed (s.a.v.) Efendimizin habercileridir. Bunlar Allah tarafından gönderi-lenlerden değildirler. Bu hususun anlaşılması lâzımdır ve bunlar/yukarıda bahsedilenler, birer iddia değildirler sadece bir araştırma neticesinde bulunmuş hususlardır. Ayrıca bizimde bu hususta böyle bir iddiamız da yoktur. T.B.

------------------- 

MUHTEREM CAN DOSTLARIM. Bir zuhurat. 

Bu konu üzerinde söylemek istediğim bir başka husus ise şu olacaktır. Bu yıl (2013) ramazan ayındaki umre ziyaretimizin son bölümünü Medine-i Münevvere de geçirdik. Daha önce gidip gördüğümüz, Medine müzesini kafilemiz ile birlikte gezmemiz için yetkililerden birkaç defa haber geldi. Bunun üzerine o günkü sabah namazının edasından sonra kafilece müzeye gittik. Burada ilk olarak müze görevlisi, size Mescidi Nebevînin, Peygamber Efendimizin eliyle çizilen ve kendilerinin de çalışması ile sahabeyle birlikte inşa ettikleri mescidin ilk plânını gösterip tanıtmak isteğini söylediğinde çok heyecanlanmış idim. 

Çünkü yıllarca kitaplarda arayıp bulamadığım bir hususu, özellikle de, Terzi Baba 2 kitabı risâlet mevzûuna delil teşkil edecek bir hususun açıklanacağını düşünmüş idim.

Müzedeki görevli, adeta gözümün içine bakarak işte peygamber Efendimizin kendi eliyle çizdiği mescidin ilk 

plânı bu şekilde diyordu. Bunu izah ederken ise mescidin Efendimiz eliyle çizilen ölçülerini veriyordu. Biz de bu plânı aşağıya ölçüleri ile çiziyoruz.

 Medine müzesinde şu anda var olan ilk Mescidi Nebevi’nin Peygamber efendimiz eliyle çizilmiş olan krokisini yukarıda ona benzeterek çizmeye çalıştık. Taralı olan kısım o günkü hurma dalları ile kapatılan gölgelik, ya da çatı şeklinde olan kısımdır. İlk olarak kıble ise şekilde olduğu gibi mescidi aksâ’dır. Daha sonra kıble âyetinin nazil olması ile kıble yönü tam tersine dönmüştür. Efendimiz plânı’nı çizdiği bu risâlet mescidinde bizâtihi sahabe ile birlikte çalışmıştır. 

Mescidi nebevinin ilk efendimiz eliyle çizilen plânın da, boy 35 en ise 30 metredir. Burada 35 30 sayıları makamı risâlete damgasını vurmuştur. Bu sayılara iç içe bakıldı-ğında ise 3530 ilk bakıldığında 53 ü gördüğümüz gibi diğer sayı ise 53 ün sağdan okunan hali 35 tir. O sayı ise kendisinin hicret yurdu olan İzmir in plâka numarasıdır. Görüldüğü gibi hem kendi şifresi 53, hem de hicret yurdu 

35 olarak bu plânın içinde yer almıştır. 

Sayıların dili ile, Makamı Muhammediyeden, Kelime-i risâlet bayrağının dalgalandığı medeniyet şehrinden, bize ikram olunan bu özellikler, risâlet makamı için bir İlâh-i tastik içermektedir. 

(Ç.H.U.)

-------------------

TAVAF

25.04.2012, Çarşamba Yazılara devâm ediyorum, birazdan tavâf yapmak için yola çıkacağız. 

Nihâyet hazırlanıp saat 17:00 de yola çıktık. Kimler için tavâf yapalım diye düşünürken, “Benim için de bir tavâf yapmadan mı gideceksin ?” dedi. Bunun üzerine ilk tavâfı Cenâb-ı Hakk için ikinci tavâfı da Hz.Muhammed (s.a.v) Efendimiz için yaptık ve torunumuz Cansın’ın eksik kalan son iki sa’yini de tamamlamak için Safâ-Merve arasında gidip geldik ve onu da tamamladık. Tam bitirmek üzere idik ki akşam ezanı okundu ve bizde namaz kılmaya oturduk. İmâm Elham’ı okumaya başladı, arkasından zammı sûre olarak (53) Necm sûresinin başından 18. Âyete kadar olan kısmını okudu, ikinci rek’atte ise 25. âyet olan “fe lillâhil âhiretu vel ûlâ” ya kadar okudu. 

Bu husûs çok mühim idi. Çünkü Cenâb-ı Hakk tavâfımızı kabûl etmiş ve bunun müjdesini veriyor ve bunu “Necm Sûresi” ile bildiriyordu. Bilindiği gibi (Necm-53) Sûre-i Şerîf bize verilmişti ve sayımız da “53” idi. Bu husûsta daha geniş bilgi “Terzi Baba-1-“ kitabımızda mevcûttur, dileyen oraya bakabilir. 

(T.B)

------------------- 

Yukarıdaki sayfa numarasını ilâve ederken çok dikkat çekici bir durum ortaya çıktı. Sayfanın altında bilgisayarın otomatik olarak verdiği asli sayı (253) idi, benim ise verdiğim sayı (251) dir. Çünkü kitabın ilk başındaki iki sayfa, cilt kapağı ve cilt içi sayfaları olduğundan oralara sıra numarası verilmemektedir. İlk sayı ise bilgisayarın verdiği (3) sayfa numarasına, ben (1) sayfa numarası olarak numara yazmaktayım. Baskıya esas olan da bu numaralardır. 

Füsus-ül Hikem de belirtildiği gibi “kevniyyet üç oluşumla, (zat/irade/kelâm) başlamaktadır. 

Görüldüğü gibi her iki numarada (53)ü vermektedir. (51+2=53) bahsedilen mevzûun aynı sayfalara getirilmesi için özel bir çaba sarfedilse bu uyumla getirilmesi çok zor bir işlem olurdu. Bu husus ise yukarıdan beri hiçbir tasarrufta bulunulmadan… Yazıların kendi tabîi sıralanaşı itibariyle gelinen yer görüldüğü gibi, çok mânidar olduğu açıktır. Ma’nâ âleminin bağlantılarının nasıl muhteşem bir uyumluluk üzere olduğu açık olarak görülmektedir. 

Bazıları “aman efendim bunda ne var sanki tesadüf olmuştur” diyebilirler bizde bu düşüncelerine hörmet eder, öyle olmuştur der, kendi renklerine boyarız. İşte o zaman başka bir renk göremediklerinden kendi kendilerini kendi renkleri ile ebediyyen gözlerini boyamışlar ve kendi nefs renkleriyle baş başa kalmış olmaktadırlar. 

Bu durumda olanların ise, Allah’ın boyasına/sıbga-tullah) a (2/138) boyanmaları ve Hakk ehli olmaları mümkün olmayacaktır. 

------------------- 

 NOT= Yukarıda bahsedilen sayfa numaraları (39/Terzi Baba-2-) kitabının yazılışında oluşan sayfa numaralarıdır. 

 (T. B) 

------------------- 

TAYYİ MEKÂN. 

Tayyi Mekân, mekânı ve kayıtlarını ortadan kaldırmak anlamına geliyor. Istılah olarak ise, velâyet makamına ulaşmış bir kâmilin, bir anda ve bir zamanda muhtelif yerlerde görünmesine denir. Tasavvuf kaynaklarında bunun çeşitli örneklerini görebilmekteyiz.

 Fiziksel vücûd, dediğimiz bu görünen unsûriyet vücû-dumuz, nerede bulunuyorsa, sadece orada görünen, başka hiç bir yerde, mevcudiyetini ispat edemeyen, et ve kemik yığınından meydana gelmiştir. Sadece bu vücûtla yaşayan kimselerin vücûd ülkesinin sultanları ise, nefisleri olmaktadır. 

 Ruhani vücûd ise, kendi bireysel ve fiziksel vücût- larından geçip “ölmeden evvel ölünüz” sırrına vâkıf olarak, hakkani bir vücûda sahip olabilen kâmillerin’dir. Böyle bir vücûda sâhip olabilen “veliler” için zaman ve mekân mevhumunu yok ederek, tayyi mekân yapabilmektedirler. Çünkü bu kâmil velilerin vücût ülkesinin sultanları, ruhullah olmuştur. Ruhsal bir vücû da sahip oldukları için de, zaman ve mekân kayıtların dan kurtulmuşlardır.

 Tayyi mekân’a örnek olarak başta peygamber Efendi-mizin mirac mucizesini söyleyebiliriz. Mirac olayını okuyup düşündüğümüzde bunun bir tayyi mekân olduğunu anlayabiliyoruz. 

 Bir başka örnek ise, Hz Süleymanın Belkıs’ın tahtını getirmeden önce, ”Bana hanginiz onun tahtını önce getirebileceksiniz dediğinde, ifrid adlı cin siz daha yerinizden kalkmadan onu getirebilirim dedi.” (27/39-40) Kitaptan bir ilme sahip olan adam dedi ki, siz gözünüzü açıp kapayıncaya kadar sürede onu size getiririm. Hz. Süleyman yüzünü o kişiden ayırıp döşemenin üzerine baktığında tahtı orada gördü.” Hz. Süleyman, kendisine verilen sonsuz hız ile, tayyi mekân halini yaşamakta idi. 

Bir başka örnek ise şöyledir. Eshab-ı Kehf (mağara dostları) in yaşantısıdır. Onlar mağaraya alındıklarında “Onları sağdan sola, soldan sağa hep döndürdük. Birbirlerine sorsunlar diye onları uyandırdık; biri Ne kadar kaldınız? diye sordular birbirlerine; bir gün veya daha az, dediler” (18-19) şeklinde eshabı kehf’in mağarada yaklaşık (300-309) yıl gibi bir süre uyuyarak kalması ve bunun bir kaç saat olarak anlaşılması, bir tayyi mekân ve tayyi zaman yaşantısına örnek verilebilir. Hz. Mevlânâ’nın aynı gün hem Konya’da hem de hac da görülmesi hep tayyi mekân olayının yaşandığına birer örnektirler. 

Yine Hz İsa a.s. nın göğe alınışını, Hz. İdris (a.s.) mın göğe yükseltilmesi tayyi mekân konusudur. Bu örnekleri sunmamızdaki maksat tayyi mekân’ın Kurân-ı Kerîmde olduğu ve anlatıldığıdır.

 Muhterem can dostlarım Süleyman (a.s.) veziri berhiya’ya Belkısı’ın tahtını göz açıp kapayıncaya kadar olan bir zaman sürecinde Kudüs’e getirme imkânı veren Allah (c.c.) Onun sevgili habibinin varisi olan, makamı velâyet tahtına oturan, Veraseti Muhammedi Velisine de, tayyi mekân imkânı vermiştir. Bu vesile ile tayyi mekân hadisesini “Terzi Babam” ile de anlatmak istedik.

Gerek kendi şahsım ve eşim, gerek cematimizden bazı kardeşlerimiz, hac ve umre yaptıkları dönemlerde kendileri Tekirdağ’da olduğu halde, “Terzi Babamı” Kâbe-i Şerif ve etrafında, tavaf esnasında, ya da daha farklı bir yerinde görmüşlerdir. Bu da bizlerin yaşayarak tanık olduğumuz tayyi mekân örneğidir. 

-------------------

 “Yaşadığım bir hatıramı yeri gelmesi hasebiyle, sizlerle paylaşmak istedim. Yıl 2008. Yaz dönemi umre programı vesilesi ile kafilemle birlikte, Mekke-i Mükerremede idik. Haziran ayının ortalarında, eda etmeye çalıştığımız, bu 

umre programımızda, boş zamanlarımda Kâbenin karşı-sında “İnsân-ı Kâmil” düşüncesi üzerinde geçirmeye ve notlar almaya çalışıyordum. Gurubumla birlikte, bir ikindi vakti, namazın eda edilmesinin ardından tavaf için yerimizi aldık. İnsân-ı Kâmil düşüncesinin çok yoğun olarak gönlüme aksettiği, bu zaman diliminde, tavafa başladık. 

 Tavafımızın birinci şavtında dualar ile yolumuzda ilerler iken, yürür halde yüzümü kâbeye doğru çevirdim, Hacerül evsedin olduğu köşe ile kâbe kapısı hizasından, Terzi Babamın sûreti yürüyerek ve oval bir daire çizerek önümüze doğru geçti. Görüntüsü ve siması çok açık ve net idi. Bu esnada biz ise, tam makamı ibrahimin yandan hizası ve arkasında idik. Bu halde bir miktar yürüdük daha sonra sûret kayboldu. Aynı dönemde farklı günlerde aynı sahnenin benzerini 3 ayrı tavafımızda yaşadım. Gözümün gördüğünü gönlümde yalanlamadı. Bu tecelli, İnsân-ı Kamil’in, zât’ın zuhuru olarak ef’âl mertebesinde görülmesi idi. Bu sahneyi lütfettiği için rabbime şükrettim.

------------------- 

Yaşadığım bu sahnenin, ma’nen epey etkisi altında kaldım. Ruh fizik vücûdun her zerresine hâkim olduğu için, o anda tefekkür ettiğim, Terzi Babamın ruhaniyeti, bir İlâh-î ikram olarak bedenlenerek görülmüştür. 

(Ç.H.U.)

------------------- 

NOT= Yaşanmış olan bu hadiseden ve hadiselerden, kendi mevzûu içinde (39-Terzi Baba -2-) kitabımızda geniş olarak vardır oraya da bakılabilir. 

Çok geniş bir saha olan, tayyi mekân hakkında, özet le biraz daha bilgi vermeye çalışalım. (T. B.)

------------------- 

Tayyi mekân . 

 Mekânı ortadan kaldırmak… Bir şahsın bir anda muhtelif yerlerde görünmesi. 

 Tayyi zaman. 

 Zamanı ortadan kaldırmak… Çok uzun bir zamanı pek kısa olarak görmek, ve yaşamak… Meselâ: Kur'ân-ı Kerîm’de beyan edilen "Ashab-ı Kehf" mağarada 309 sene kaldıkları halde, kendileri yarım gün veya bir gün kadar kaldıklarını söylemişlerdir. (Bak: Bast-ı zaman) Tayyi meratib.

 Birden üst mertebeye, geçmek… Birden mertebeleri aşıp, geçip gitmek… 

Tayy (1) Bükmek, sarmak, dürmek…

 (2) Kaldırmak.

 (3) Geçmek.

(4) Açmak.

(5) Çıkarmak. Bir haberi ketmetmek. Kasten açtırmak.

(6) Atlama, üzerinden geçme. 

------------------- 

Yukarıda da görüldüğü gibi lügatlar, tayyi mekân, tayyi zaman, Tayyi meratib ve Tayy-ı, bu şekilde tarif etmektedirler. 

------------------- (طى) (Tayy) Sayı değerleri, (Tı-9) (Ye-10) dur, toplarsak, (9+10=19) eder ki, İnsân-ı Kâmil’dir. (T. B.)

---------------------- 

BESMELE VE (19) 

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Rahmân ve rahîm Allahu Teâlânın adıyle………….

------------------- 

Kur’ânı Kerîm ve bütün sûrelerin başlangıcı olan besmele aynı zamanda, Kur’ânın-Kâinat kitabının ve de insân-ı Kâmilin müşterek âyetidir.

Kur’ânın 19 harfli olan bu âyetini, önce peygamber Efendimizin (s.a.v.) hadisleri ışığında tanımaya çalışalım.

------------------- 

“İlk yazılan besmeledir.”

“Âdem (a.s.) ilk gelen besmeledir.” 

“Müminler besmele yardımı ile sırattan geçer.”

“Cennet davetiyesinin imzası besmeledir.”

“Besmele ile başlanılmayan her iş noksan kalır.” Beyheki……

 “İbni Ömer R.A. dan rivâyet edildiğine göre, Cibrili emîn bana vahiy getirdiği zaman, ilk olarak “Bismillâhirrahmanirrahîm” derdi.” “İbni Abbas’tan rivâyet edildiğine göre, Hz Osman peygamberimize besmeleden sordu. Rasûlüllah (s.a.v.) efendimiz şöyle buyurdular.

 O besmele Allâhu Teâlânın isimlerinden bir isimdir. 

 Onunla Allâhın en büyük ismi (ismi âzam ) arasında, gözün siyahı ile beyazı arasındaki kadar yakınlık vardır. Yani o kadar yakındır’lar” Câbir ibni Abdullahtan rivâyet edildiğine göre, “Bemele-i şerif inince bulut şarka kaçtı. Rüzgâr sâkin oldu. Deniz dalgalandı. Bütün hayvanlar kulak verdiler. Şeytanlara da

semâdan taşlar yağdı. Ve Allâhu Teâlâ, besmele-i şerif hangi şey üzerine okunursa muhakkak o şeyde bereket yaratacağına dair, izzet ve celâline yemin etti” İbni Mes’ud tan rivâyet edildiğine göre ”Her kim Allâhu Teâlânın 19 zebânisinden kendisini kurtarmasını istiyorsa besmele okusun ki, Allâh (c.c.) onun için besmelenin her bir harfinden 19 meleğin her birini karşı bir kalkan yapsın” Hz. Ali den (k.v.) rivâyet edilmiştir. ”Bir tehlikeye düştüğünde, “Bismillâhirrahmânirrahîm,” de. Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh il aliyyil azîm. de. Zira Allah bunun sebebiyle çeşitli belâları geri çevirir.” 

“Kur’ân-ı Kerîmin anahtarı besmeledir” Beyheki.

“Kur’ân Fâtihada, Fatiha besmelede, besmele be harfinde o ise altındaki noktada gizlidir. O nokta benim” Hz Ali….

Öncelikli olarak besmelenin harflerinden oluşan 19 harfin yer aldığı bu şemaya bir göz atalım.

1

2

3

4

5

6

7

8

9

10

Be

Sin

Mim

Elif

Lâm

Lâm

He

Elif

Lâm

Ra

11

12

13

14 

 15

16

17

18

19

Ha

Mim

Nun

Elif

Lâm

Re

Ha

Ye

Mim

Besmele tabloda görüldüğü ve bilindiği üzere, 19 harftir. O halde 19 hem Kur’ânın hem İnsân-ı Kâmilin şifresidir, anahtarıdır. Bizde acizane bu çalışmamızda Terzi Baba kitabında besmele ve 19 şifresini arayıp okumaya gayret edelim.

19 ile ilgili olarak Kur’ânın Müddessir sûresinde şöyle buyurulur. 

-------------------

عَلَيْهَا تسعة عشر

(Aleyha tis’ate aşera)

(74/30) “Üzerinde 19 vardır (görevli melek)……” 

-------------------

19 sayısı üzerinde ilk tespitimiz Terzi Babamın doğum tarihi üzerinde oldu. (15 Aralık 1938.) 15 12 1938. sayılara nûfuz edebildiğimizde 19 sayısına şu şekilde ulaşıyoruz.

(15/12/1938) 1. bütün âlemlerde Hakkın birliğidir. 51+2=53 şifre sayısıdır.

19 ve 38 ise 2 ayrı 19 dur yani 19 ve onun kat sayısı 38 dir. Bu ise 19 un hem zâhir hem bâtın ola-rak Terzi Babamın doğum tarihinde yazılı olduğunu teyit içindir. Doğum tarihinin diğer sayılarına bakınca ise, hem 1 hemde 53 ü açık olarak görmekteyiz.

Besmele Arapça bir isim olarak yazıldığına البسملت-şeklinde olmaktadır. (kaynak İslâm ansiklopedisi). Besmele nin bu şekildeki harflerinin sayı değerlerinin toplandığında dahi elif 1+ lâm 30+ be 2+ sin 60+ mim 40+ lâm 30+ te 400 dür Toplamda ise, 1+30+2+60+40+30+ 400= 563 çıkar orada ise 56-3=53 (Terzi Baba şifresi) Besmelenin yazılışında öncelikli 

olarak mevcûdiyetini görüyoruz. 

Besmele Kur’ânda 114 sûrenin 113 nün başında hem zâhir hem bâtın olarak yer alırken 1 sûrenin başında bâtınen yer alıp, zâhirende neml sûresinin içinde yer almaktadır.

Besmele 19 harften oluştuğu için, bütün âlemleri (18 bin) ihâta eden insân-ı kâmili remzetmektedir. Ancak yaptığımız araştırmalarda 19 ile ilgili olarak birçok farklı bilgiler de elde ettik.

Kur’ân 114 sûredir. Her sûrenin başında ise besmele mevcuttur. 19 sayısının 6 katı 114 ediyor. (19x6) 114 etmektedir. (19x6) sayısını kendi içinde toplarsak (1+9+6=16) ederki o da Necdet in ebcet hesabıyla olan yazılışındaki sayıların toplamı olan 16 sayısıını bize vermektedir.

Kur’ânın ve besmelenin ilk harfi ise be ” ب” dir. Kur’ânın en son sûresinde yer alan harf ise “س” sin dir. Her iki harfi birlikte okuduğumuzda Bes “بس” olarak yazılmaktadır. 

Be harfi bir bağlaç olmanın yanı sıra varlığı kucaklayan ve taşıyan rolündedir. Sin ise İnsân ma’nâsındadır.

Bes: Bu Kur’ân, zâtı İlâh-i, İnsân-ı kâmil her şeye yeter, her şeye kâfidir anlamlarına gelmektedir. Bu cümleye ilâveten Terzi Babamda “Allah bes bâki heves” buyurdular. Yani Allah vardır gerisi boş ve hevestir.

BES. Be ve Sin harflerini alfabedeki sıralamasına göre yazdığımızda 2, 12 şeklinde yazıldığını be 2 nci harf sin 12 nci harf birlikte 212 ederki, o ise 53 ün 4 ayrı mertebedeki zuhurunu anlatmaktadır. Bu dört mertebe şeriat, tarikat, hakikat, marifet mertebeleridir. Ayrıca “Bes” isminin karşılığı olan 212 pîr isminin de karşılığı olduğu için aynı 

zamanda kendilerinin pîr oluğunun da tasdikleyicisi olmaktadır.

Önceki sayfamızda tablo halinde Arapça harfleriyle ve sıralamasıyle verdiğimiz besmeledeki harflerin ebcet sayı tablosu ile toplayıp sıfırlarıda attığımızda çıkan sonuç 66 oluyor o ise 53 ile 13 ün toplamından oluşuyor.

“2+60+40+1+30+30+5+1+30+200+8+40+5+1+30+200+8+1. 40” olarak besmeleyi oluşturan harflerin sayı değerlerini oluşturuyorlar. Sıfırları ortadan kaldırdığımızda ortaya ilginç bir ifade çıkıyor. 

2+6+4+1+3+3+5+1+3+2+8+4+5++1+3+2+8+1+4 tüm bu sayıları topladığımızda ise 66, o ise 53 ile 13 ün toplamıdır. Bütün bu ifadeler insân-ı kâmil cihetiyle Terzi Babamdaki besmele sırrını bizlere anlatmaktadır.

Besmeledeki harfleri tek tek sırasıyle incelersek, 13 üncü harfin Nun نolduðunu görmekteyiz. Nun ise Onun isimleri olan Necdet-Necat-Nakışçı Baba- isimlerinin baş harfi Efendi Baba ismininde ortasında yer alan kendisinin harf rumuzudur.

Besmelenin içindeki 19 harfin 13 üncü harfinin Nun olması Mertebe-i Ahadiyyetül Ahmediyyeye işarettir.

Konu, Nun harfinden açılmış iken, bunu da beyan edelim. Kalem sûresi, Nun harfiyle başlamaktadır. Bu sûrenin içerisinde dağınık olarak Nun harfi 133 adettir. Bunun besmele ve 19 ile bağlantısı ise, 19x7=133. Nefs mertebelerini ifade eden 7 sayısı 19 ile çarpıldığında Kalem sûresindeki Nun harfinin toplamını veriyor.

Not. Terzi Babamın (59 DV 133) olan arabasının plâkası 133 sayısını taşımaktadır. Nun harfine o da kendi isimlerine, besmele ve 19 a bu yönüyle işaret etmektedir.

Be “ب” Kur’ânın ve kâinatın zuhura çıkma noktası 

olup, altındaki noktadan, gizli hazine nefesi rahmani ile birlikte açığa çıkmaya başlamış ve mertebe mertebe âlemler oluşmuştur. Hem besmeledeki ilk harf oluşu, hem de 113 sûrenin başında oluşu, ”Be” harfini mevcû-dun başı ve taşıyıcısı konumuna getirmektedir. Hz.Ali efendimiz “Be” nin altındaki nokta benim sırrı gereğince, şu anda dahi yaptığımız araştırmada da Aynı özelliği “Terzi Baba” içinde söylemek mümkün olabilmektedir. Şöyle ki;

“Be” “ب” harfini anlatan tüm ebced saylarını toplarsak. (büyük, asıl, en büyük, en küçük şeklinde) (2+2+3+611=618) neticesi “Be” harfinin bütün ebced sayı toplamlarıdır. 618 açılımına bakarsak, (61-8=53) (Terzi Baba) ya da sadece 61 Türkçe Necdet yazımı idi. 18 (onsekiz bin âlemi) ihata eden 19 olan yönüdür. 6, imânın hakikatlerini, 8 ise cennet ve mertebelerini oluşumlarını bildirmektedirler.

Tüm bu bilgiler ışığında “Be” nin altındaki nokta ya Terzi Babama bu yönden de ulaşabilmekteyiz.

Be- Başlangıca ve o başlangıcın ne ile olduğuna işaret eder.

Be- Onunla, Onun adına, Onunla başlamaktır.

Be- Allahın isim ve sıfatlarının bir vücûtta tecelli etmesidir. Hangi vücûtta? İnsân-ı Kâmil vücûdunda. Bu minval üzere besmeleyi söylemek ise, 

------------------- 

وَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ وَلَكِنَّ اللَّهَ رَمَى

(Vemâ rameyte iz rameyte velâkinnellahe ramâ)

(8/17) “Attığın zaman sen atmadın.Ancak Allah attı”

------------------- 

.….âyetinin ma’nâsı tezâhür etmiş olmaktadır.

Besmelenin başındaki “Be” aynı zamanda harfi cerdir. Cer in ma’nâsı çekmektir. Cer harfleri, başında bulunduk-ları isimlerin sonunu, aşağıya doğru çekip esre yaparlar. Besmelenin başındaki “Be” olarak Terzi Babam da ma’nevi bir çekim gücüyle kendisine yapışanı rahmân-rahîm olan Allâhın (c.c.) nün huzuruna doğru çeker.

Besmelenin içinde var olan isimlerden biriside Allah (c.c.) ismidir. Kur’ânın tümü içerisinde en çok tekrarlanan Allah kelimesidir. Toplam 2698 adettir. Konumuz olan 19 un 142 katı bu sayıyı veriyor. (19x142= 2698) Dikkat edilirse 19 142 sayılarını toplarsak (1+9+1+42=53) çıkar ki bu da bizleri Besmelenin içinde tekrar Terzi Baba ismine ulaştırmaktadır.

Genel olarak özetlemek gerekirse, Besmele, her şeyin başlama noktası olup, ma’nâ açısından mükevvenâtın açığa çıktığı ve her şeyi kendisinde toplayan insân-ı kâmilin, ma’nâ âlemindeki ifadesidir. Bu ma’nâ vucûdunun baş harfi ise “Be” dir. Besmele kişinin Allah ile kurduğu başın (abdiyyet ile Ulûhiyyetin) köprüsü, âlemlerin anahtarıdır. 

Besmele, İnsân-ı kâmilin adıyla ve onunla başlayıp yapmaktır.

Besmeledeki Allah (c.c.) ismi Zâtının özel adıdır. En sağdaki ilk harfi kaldırınca “lillâh” kalır o da Allah için anlamına gelir. İkinci harfi kaldırırsak “lehû” kalır o da Allah için anlamına gelir. Üçüncü harfi kaldırırsak “Hû” kalır, o da Allah tır. “Hu” İnsân-ı kâmilin ma’nâ âlemindeki adıdır. İsmi Âzam da denilir.

Hû “هو” Bir şeyin hakikati, mahiyeti, bütün varlıklara sirayet eden mutlak yönüdür. şehâdet âlemindeki karşılığı ismi âzamdır.هو”hu” nun açılımı ise ه”he” ile  “vav” harflerinden oluşuyor. ”Hû” tek nefes ile birlikte çıkar, 

alfabede 26 ile 27. nci harflerdir. İkisinin toplamı ise (26+27=53) olarak Terzi Babam ile ilgili şifresini bize açıklamaktadır.

19 hakkında bazı araştırmalar neticesinde şu bilgilerede ulaşmışlardır. Kur’ânın ilk vahyedilen alâk sûresi 19 âyettir. Kur’ân sıralamasında ise sondan yine 19. ncu sırada yer almaktadır.

------------------- 

كِتَابٌ مَرْقُومٌ

(Kitabün merkum)

(83/20) “O yazılmış (rakkamlandırılmış) bir kitaptır.”

------------------- 

يَشْهَدُهُ الْمُقَرَّبُونَ 

(Yeşhedühül mukarrabün)

(83/21) “Onu Allâha yakîn olanlar, müşâhede eder görür.” 

------------------- 

“Kitâbün merkûm ”O bir yazılmış kitaptır. Âyette geçen “merkûm” rakkamlandırılmış, sayılandırılmış an-lamına da gelebilmektedir. Bu âyette görülebileceği üzere, Kitapların sayılandırılması, sayıların düzene bağlanmasını, Allahın (c.c.) lühünün davranış tarzı olduğunu söyliyebilmekteyiz. Yine devamındaki âyette ise, kendisine yakınlaştırılmış olanlar, rakamlandırılmış olan kitaba ve İnsân-ı kâmile tanıklık, şâhitlik ederler buyurulmaktadır. “Terzi Baba” kitabını elimize alıp gönlümüze doğru okuduğumuzda “içimizden, özümüz den gelen biri” olması hasebiyle, onun rakkamlandırılmış, sayılandırılmış olduðunu, kendisine yakın olabileceklerin ise buna şâhidlik, tanıklık edebileceklerini anlamış olmaktayız. 

Bu anlayış içerisinde, daha önce besmeleyi taklidi ve 

farklı bir anlayış içerisinde biliyor iken, şimdi ise daha farklı bir anlayış ve şuur istikametinde söyliyerek, Kur’ânın, Âlemlerin, Hazreti İnsanın, anahtarı olduğu şuuruna vararak, yolumuzda ilerlemeye, Terzi Babamın içlerine, özüne doğru seyr etmeye çalışalım. Bu mübarek âyet ve anahtar ile dünya, âhiret, kesif, lâtif kapıları aralayıp gizli hazinenin sırlarına ermeye çalışalım.

-------------------

Not= “Besmele-i şerif hakkında daha geniş bilgi, terzi babamın, (35-fatiha sûresi ve Besmele-i şerif) isimli kitabında vardır dileyen orayada bakabilir.” (Ç.H.U.)

------------------- 

Kalem

K alem Elif, (13) Nokta Lâm, Elif, Mim, İnsân-ı Kâmil.

 Kalem Sûresi (68/1) 

------------------- 

ن وَالْقَلَمِ وَمَا يَسْطُرُونَ

(Nun Vel Kalemi Vemâ yesturun.)

(68/1) “Nûn ve Kalem'e ve yazdıkları şeylere and olsun ki:” 

------------------- 

Bu Sûre 52 âyettir. Âyet sayısı ile Sûrenin ilk âyetini 

topladığımızda (1+52 = 53) İnsân-ı Kamil=Terzi Baba.

Kalem = Kaf=100 Lâm=30 Mim=40. “K” (kef) harfi-nin sol ana direği (13) mertebeli (Elif) tir. Sağdan yuka-rıya doğru çıkan ayağı (7) nefis mertebeleri’dir. Ortadan sağa yukarıya doğru uzantısı da (5) hazret mertebesidir. Bu haliyle âdeta, iki ayağını yere sağlam basmış iki elinide hakk’a açmış bir insana benzemektedir.

Ayrıca Sûre sayısından birinci âyeti çıkarırsak. (68-1=67) kalır ki, İnsan ve insan Sûresidir. Ayrıca (6+7= 13) ve ayrıca (Allah) ismi celâlinin de sayı değeridir. 

(13+40=53) Kalem =53 âlem Ulûhiyyet ilmini açığa çıkaran İnsân-ı Kâmil ( Terzi Baba) Âlem aynı zamanda “bayrak” demektir. Âlem’in Lâm-ı bayrak direği olan “Lâhud” âlemidir. Alt ucuda âlemlerin taşıyıcısıdır. (Ç.H.U) 

-------------------

Buraya (Ç.H.U) Bey kardeşimin “KALEM yazısına yapmış olunan yorumu 53 bağlantıları olduğu için eklemeyi uygun gördüm. (M. C) 

------------------- 

## Kalem, Kelâm ve Kemâl‏

 Kalem suresi Nun Harfi ile başlar..

 Necdet te Nun harfi ile başlar..

 Nun; Nun, Vav, Nun harflerinden oluşur. 

 50+6+50= 106 Kureyş suresini verir. 
 Kureyşte Zatın tecellisi Kâ’be vardır. 

 Necdet= 457, 4+5+7= 16 = Kureyş.. Necdet'in Nun'u Zati tecelli Gönül Kâ’besine işarettir. 

 Kalem suresi 68 sıradadır. 68+106= 174 Bir de Kalem ile 1+7+4+1= 13 Hazreti Muhammedin şifresini verir. 

 Nuru Muhammedinin,  Beden Kureyşine 13 mertebe-den doğuşu ve Makam-ı Mahmuda ulaştırmasına işarettir. 

 Kalem e ve a harflerini değiştirirsek… Kelâm olur…

 Kalem = Kaf: 100, Lam:30, Mim: 40

 100+30+40= 170 Kuddus Esmasının asli hafleridir. Ruh’ul Kudus ile destekledik. 53 Kâ’be de Şam kabısıdır. Kalem ile Necdet'in Kelâm olarak gönüllere İsa olarak inmesidir.

 17 tersten 71, Elif, lam, Mim ile İnsanı kamilin koordinatları ve Nuh Suresi Necatiyyet ve Necdet ile  Sırrı Necattır.

 Kelâm: Kef: 20, Lam: 30, Elif: 1, Mim: 40 20+30+1+40= 91 Şems suresidir. Hakikat-i İlahi Güneşidir. 

 Tersten 19 ile İnsan-ı Kamil’in ve Kûr'ân'ın şifresidir.

 Kalem+Kelam = 261  2+6+1= 9 Esma Mertebesi,

 Ayan-ı Sabitede ki  Sırrrı Necat programın ilmi ilahi ile Esma mertebesinden Necdet olarak ikramı ve "Ve Nefahtu fihi Min Ruhi’nin" Terzi Baba olarak Tenfis edilmesidir. 

 Bir değişiklik daha yaparsak, Kemâl olur… Tüm bu mertebelerin İlm’el Yakin, Ayn’el Yakin, Hakk’al Yakin 

olarak kemalidir. 

 Ke: 20, Mim: 40, Elif:1, Lâm: 30 (20+40+1+ 30=91) (91) tersi (19) dur. 

 Kalem+Kelâm+Kemâl= 170+91+91= 352  Başta bulunan 35 tersten 53= Terzi Baba, 2 Zahir ve Batın

 17+19+19= 55 Rahman suresi ve 5+5= 10, 1 Ahadi-yet ve 0 Yokluk aynasıdır.

 71+19+19 = 119 = Mübîn esmasının Kur’ân’ı Kerîmde geçtiği sayıdır. Kalem’in yazması ile Kemâl bulup, Kelâm edilen Terzi Baba ilimlerin (53) şifre sayısı ile apaçık olarak Kur’ân yani Zat kaynaklı olduğudur. 

 İlim ve Aşkın kitabı yazılmış Kelâm edilmiş ve Terzi Baba ile Kemâl bulmuştur.  

(M. C)  

-------------

Bu bölüme Ka… Do… kardeşimiz den gelen 53 kalem resimlerini ilâve ediyoruz.

 Bu kalem http://www.fiftythree.com/pencil?utm_source=FiftyThree+News&utm_campaign=mix-story_12-10-2015_pencil&utm_medium=email

 İnternet adresinden alınmıştır. Fiftytheree ingilizzce 53 tür. Tabletlerde kullanılmaktadır.

 Kalem İngilizcede, PENCIL kelimesi ile ifade edilmektedir. Ortada bulunan NC harfleri bilindiği gibi NECDET ve Necm suresi 53 tür. TABLET ise TB ALET tir. 53 ün aleti Terzi Baba dır. 

------------------- 

Yeri gelmişken lisan-alfabe-kalem-kelâm ile ilgili inter-netten indirilip gönderilen bir yazıyı da ilâve etmeyi uygun buldum gerçekten tarihi sayı değerleri çok ilginç. (T. B.) 

------------------- 

SES, HARF VE ALFABE (Türk dil kurumu) Akciğerlerden gelen havanın ses yolunda meydana getirdiği titreşime ses denir. Ses, dili oluşturan en küçük birimdir. Harf ise sesin yazıdaki karşılığıdır.

 Bir dildeki harflerin belirli bir sıraya dizilmiş bütününe 

alfabe denir. 

 Türk alfabesi, Lâtin harfleri esas alınarak 

1.XI.1928 (19-28) gün ve (1353) (13-53) sayılı Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında Kanun ile kabul edilmiştir. 

 * Kanun’da önce “i” sonra “ı” belirtilmişse de yaygın ve yerleşmiş olan sıraya göre önce “ı” sonra “i” gelmektedir. 

 ** Türk Kodlama Sistemi, ilgili kurum ve kuruluşların görüşleri alınarak TDK İmlâ Kılavuzu Çalışma Grubu tarafından 8 Ocak 2004 günü belirlenmiş ve TSE tarafından Nisan 2005/TS 13148 numaralı belge ile ölçünlü (standart) hâle getirilmiştir. 

------------------- 

 (19-28) gün ve (1353) (13-53) sayılı (13-14-8) sizler bu sayılardaki açık ifadeleri kolayca fark ediyorsunuzdur. Ayrıca (1+3+1+48=53) tür. (19) insân-ı Kâmil (28) ise her mertebeden (28) Peygamberin hakikatlerini bildirmektedir. Netice (19/28/53) tür. 

 (T. B.)

------------------- 

 Hayırlı akşamlar Ay….. kızım gördüğün zuhuratlar güzel, yolumuzun sistemini açık olarak gösteriyor, herkese açık olmayan bu yolu Cenâb-ı Hakk kendi seçtiği kullarına haber veriyor. (11) inci sokak Hz. Muhammedin sokağıdır, (53) üncü sokak ise bizim sokağımızdır. (53) üncü sokaktan (11) inci sokağa yol olduğu gösterilmiştir. Cenâb-ı Hakk değerlendirenlerden eylesin İnşeallah. Herkese selâmlar hoşça kalın. 

Sevgili Hacı Babacığım, İlk gördüğüm rüya; Gü….

annenin mutfağında patetes soyarken siz mutfağa geldiniz ve “Sen patetes soymasını bilir misin?” dediniz. Bende “bilirim efendim” dedim. Sonra elimden siz bıcağı aldınız patatese 4 tane şerit şeklinde köşeler yaptınız. Ondan sonra bana böyle devam et dediniz. 

 İkinci rüya: Rüyamda kendimi köyümde görüyo-rum Yolda yürürken, akrabamız olan Fa…… ..….eyle karşılaşıyorum. Elinde tekerlekli bir bavul ve bunu nasıl taşıyacağım şeklinde söyleniyordu. Sonra Ay…. …..min evine gitmek için yola devam ettim. Birden kısa yoldan gitmek istedim. Bunu düşünürken iki tane bayana rastladım. Nerden kısa yoldan gidebileciğimi sor-dum. Onlarda biz kimseye söylemeyiz ama sana söyleye-ceğiz dediler. Bayanlarda bana “senin bulunduğun yer 11. sokak teyzene gitmek için 53. sokağa çıkacak-sın” dediler. (A. B.) 

------------------- 

BİSMİLLÂHİRRAHMÂNİRRAHîM:

Selâmün aleyküm C….. bey kardeşim.

Bendeniz bir cuma namazı vakti çok ağlamış ve namaz kılmış, özel bir dua etmiştim. Aynı günün akşamı internette gezerken Terzi Babamla karşılaştım. Rabb’imizin İlâhî yardımının aynı gün içerisinde tecellisini gördüm. Bu bana büyük bir mutluluk verdi. Hergün sohbetlerini sabahları dinliyorum. Nusret Tura efendimizin “Râh-ı Aşk” isimli kitaplarını aldım. Okudum. Mesnevî’yi çok seven bendeniz gönlümüzün doktorunun muhterem Terzi Babam olduğunu düşünüyorum. 

Sizden ricam kalbimizin anahtarı Terzi Babamda mı? Eğer o ise. Biliyorsunuz Allah’ımız için biy’ât etmemiz ve vereceği derslerle, nazarla kendimizi daha kısa sürede tanıyacağız ve Muhammedî nurumuz kısa sürede ortaya çıkacak. Yaşım 40 bugüne kadar Peygamber Efendimizi 

kimse onun kadar güzel tanıtmamıştı. Herkesin bu dünyada bir dileği vardır. Bizimde dileğimiz Muhammedî nurumuzu taşıyan Kâmil insanımıza kavuşabilmek. Bendeniz ne yapmalıyım. Terzi Babamdan dua ve bendenize yol gösterecek sözler diliyorum-dileniyorum. 

 Muhammedimizin (s.a.v.) duyduğu yüce aşk hürmetine diliyorum-dileniyorum. Ayırdığınız vakit için Rabbimiz sizden Sonsuz razı olsun. (S. S.)

-------------------

 NOT= (13 ve Hakikat-i İlâhiye) isimli kitabımızın 55-57 sayfalarında kayıtlı küçük “iltifat” bölümünü de gönülle ilgili olmasından dolayı faydalı olur düşüncesiyle, ilâve etmeyi de uygun gördüm. (T. B.)

-------------------

 Bu bölümleri yazmağa çalıştığım (31 Ağustos 2006) günü Perşembe’yi Cum’a’ya bağlayan gece rü’yâ âleminde mânâdan (Nusret babam) vasıtasıyla bir sahife iletildi üzerinde bir yazı hattı vardı, okumağa çalıştım ve şöyle denmek istendiğini anladım. Hatırımda kaldığı kadarıyla yazı ve şekil itibarı ile, hat böyle idi. 

 Fazla dikkate gerek kalmadan dahi bunun bir kelime ve mânâsının da açık olarak (İLTİFAT) olduğu anlaşılmak-tadır. İrfan ehli bu hattan birçok mânâlar çıkarabilır, ancak 

biz fazla uzatmamak için çok açık olan bazı yönlerini ifade etmeye çalışacağız. 

 Görüldüğü gibi kelimenin başında mevzuumuza konu olan, soldan okunursa () () (elif) (lâm) sağdan okunursa (lâm-elif) vardır. Ve üstte uzun hatta iki tane (te) harfi bütün varlığı kaplamış, Tevhid-i hakikidir. Toplu olarak (İLTİFAT) kelimesi ise yapılan işlere mânâ âleminden (iltifat) edildiği ve bâtın âleminden tasdik gördüğüdür. 

 Gün (31) tersi (13) tür. Ay Ağustos’tur ve sıcaktır, yani aşk ve muhabbettir. Sene (2006) yani toplarsak (8) dir, ve ayda (8) dir. Bunlar da (8) cennettir. Perşembeyi Cum’aya, “fenafillâh” yani cem’e bağlayan gecedir. Cum’a yeni ayın biridir. Cem hali bakabillâh ve tevhid’in birliği’dir. Nusret babam vasıtasıyla gelmesi, (Nasrunminallah) (Allahtan yardım,) yani zât-î tecelli yardımıdır, diyebiliriz.

------------------- 

 Tabii ki; bu hususlar ilgilenmeyen kimseleri ilgilendir-mez, indî ve şahsidir, faydalanmak isteyenlere de mâni olunmaz, bu da onların şahsi hürriyetleridir ki, buda gerçek insan haklarıdır, ve Hakk’ın tanıdığı haktır. 

 Ey irfan ehli olmaya gayret eden kardeşim iyi bilki bu anlatılanların hepsi sensin, ve bunlar sende mevcuttur, ancak bâtının da kapalı kapılarının ardında kalmıştır, vakit geçirmeden o kapıları, Ümmül kitab’a yani ana’ya yani Fatiha ya sığınıp oradan yardım almaya çalışarak. Fatih ve Fettah İsimleriyle açmağa çalış, çalış ki; aslına ulaşasın yoksa bu âlemden ilâhi hazineni alamadan gider iflâs etmiş olursun. 

Belki bunları biraz hayal biraz vehim ve gereksiz sanabilirsin. Ancak unutma ki her şey evvelâ hayal ile 

başlar, mühim olan ebedi hayata götürecek hayale doğru gitmek gerektiğini bilmemiz lâzım gelmektedir. Aksi halde hüsran olan sonu gelmez beşeri hayellerimizin içinde ömrümüzü eritip gideriz ve farkında bile olmadan bu muhteşem dünyadan, (Hazret’i şehadet) ten ve (13) hakikatinden hiç haberimiz olmaz. 

 İşte o zaman gerçekten bizlere çok yazık olmuş olur. Cenâb-ı Hakk cümlemizi gafletten koruyarak kendini tanıyan kimselerden eylesin. (T. B.)

------------------- 

 11- 06 -2011  

 Bugün öğleden sonra Terzi Baba (1) kitabına bakarken arka sayfada ki takım elbiseli resmi dikkatimizi çekti. 1992 yılında ki görmüş olduğumuz rüyamız aklımıza geldi. O zaman ki zâhiri yaşantımızın hâlet-i rûhiyye’si ile görmüştük. Takım elbiseli Peygamberimiz olarak tasavvur ettiğimiz şahıs bize yaptığımızın, hâl ve hareketimizin doğru olduğunu söylemekteydi. 

 Gördüğümüz rüyada ki şahıs ile, bu takım elbiseli hâli çok benzemekteydi. 19 yıl önce görülen bu rüyadaki silüet ile bu resmin benzerliği konusunda aslında tam emin olamamıştım. Aradan epey bir zaman geçmişti. Daha sonra İnsân-ı Kâmilin Resülun, Resülu, olduğunu, ve müşahademizde yaklaşık bu yaşlarda ki halimizin Terzi Babanın o yaşlardaki halinin elini dizdize öpmesi, İnsân-ı Kâmil’in 72 fıkrayı kapsayan 73. Fırka ehli olması, 19 sayısının âlemlerde bulunan İnsân-ı kâmil olması bu düşüncenin doğruluğu yönünde fikir verdi. 

 Demek ki bu zuhuratın hakikati 19 yıl sonra açılmaktaydı.  Terzi Babanın doğum Tarihi 1938 1992 - 1938= 54 aslında  Terzi Baba 1938 in son ayı doğumlu bu zuhurat 1992 yılının yaz aylarında görüldüğü için 53 küsür sene yapmakta 53 NC ile şifre sayısı. Aynı zamanda Ahad olan Ahmedin sayısı. İslâmın zâhiri 

yaşantısına başlamamız 1991 son aylarındaydı.  1991-1938 = 53 rakamı çıkmakta sayısal hesaplamalarda doğruluğu teyid etmekte… 19-91 bir düz biri tersten iki 19 u vermekte ki  biri asıl İnsân-ı Kâmil, biride ayna olan İnsân-ı Kâmil’dir.

 (M. C.) 

------------------- 

ÖMERİYYET VE FURKAN

 EfendiBabacığım.

 Aklımıza gelen bir şeyi daha ilâve edelim.. Bu sıfat mertebesinin zikri Ahad ve sayısal değeri 13..tür.

 40 sayısına bu 13 ü ilâve ettiğimiz zaman 53 olmakta..

 Ömer’in sayısal değerinde ki 13 'ü 40 a ilâve ettiğimiz zaman yine 53 vermekte. Hayrete Şayan buda şifre sayımız..

 53 Sûresi’nin hakikatini idrak ile de Nefis Yıldızını söndürüp, Hakikati Muhammedi ve Hakikati İlâhiyye’nin doğması mümkün olmaktadır. 

 53+31= 84 =12 Hakikati Muhammedi 5+3 ile 8 Tevhid-i Ef’âl ile bu İlâh-î program Şehadet mertebesinde sergilenmekte. 53+53 =106 ile 16 isminizin sayısal değerini ve 106 Kureyş Sûresi’ne işaret etmekte Ve üçüncü Sûreleri’nde Beytin Kâ’be’nin rabbine İbadet edilmesi istenmekte.. İşte bunuda sağlayan Ömeriyyet Furkan Mertebesinin devreye girmesidir, diyebiliriz. Hürmet ve Muhabbetle Ellerinizden Öperiz. 

 (M. C.)

------------------- 

ŞAH DAMAR 

Euzü Billâhi mineşşeytanirracîm Bismillâhir-Rahmanir-rahîm

-------------------

~~50.16~
وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ وَنَعْلَمُ مَا تُوَسْوِسُ بِهٖ نَفْسُهُ وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرٖيدِ
~ ~ ~

(50/16) - Ve lekad halaknel insâne ve nağlemu mâ tuvesvisu bihî nefsuhu, ve nahnu akrabu ileyhi min hablil verîd. 

(50/16) - Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin ona verdiği vesveseyi de biz biliriz. Çünkü biz, ona şah damarından daha yakınız. 

-------------------

 191. Senin yârin senin heyben ve kesendir. Eğer sen Ramin isen Vise’den başkasını arama. 

 “Râmîn” ile “Vise” bir âşık ile ma’şûkun adıdır. Râmin, âşık, Vîse onun ma’şûkudur. Ferhad ile Şîrîn ve Leylâ ile Mecnûn hikâyesi dillerde destan ol­duğu gibi, bunlar da böyle meşhûrdur. Ya’nî “Tarik-ı Hak’ta senin yârin vü­cûdunun heybesi ve kalbinin kesesidir. Sen Râmîn gibi bir âşık isen Vîse gi­bi olan ma’şûkunun gayrini arama! Zîrâ senin kalbin ezelde Hakk’ın ayn-ı sâbitene olan tecelliyâtının kesesidir. Ve bu vücûd-ı izâfın ve cismânîn dahi o kesenin heybesi’dir; ve ayn-ı sâbiten mâdemki Hakk’ın ism-i İlâhî-sinin mazharıdır ve isim, müsemmâ olan Hakk’ın gayri değildir, binâenaleyh âfâkta aradığın sendedir ve Hak senin hüviyetindir. Eğer âşık-ı hakîkî isen gayrın muhabbetinden yakanı kurtar ve hakîkî ma'şûku ve

 Vîse’yi kendinde ara!” Nitekim Yûnus Emre hazretleri buyururlar:

-------------------

Dervişlik baştadır tacda değildir, Kızdırmak oddadır sacda değildir, Ararsan Mevlâ’yı kendinde ara, Kudüs ’te Mekke'dehac’da değildir. 

-------------------

 Mısrî-i Niyâzî hazretleri de aynı ma’nâyı şöyle ifade ederler:

 Aradığın candadır, canda ve hem tendedir, Bilir iken bendedir, çağırırım dost dost.

------------------- 

 192. Senin Vîse'n ve ma'şukun yine senin zâtındır ve bu hârice mensûb olanlar bütün senin âfetlerindir.

 Ey sâlik senin Vîse’n ve ma’şûkun yine senin hakikatindir, zîrâ o ma’şûk-ı hakîkî, Kur’ân-ı Kerîm’de, (Kâf,50/16) “Ben o kuluma şah damarından daha yakınım.” buyurur. Binâenaleyh sana vâki’ olacak tecellî yine senden ve senin hakikatinden gelir ve bu âfâkiler ve senin vücûdun hâricine mensûb olanlar, bütün senin âfâtındır ve senin hakikatine hicâbdırlar.

 193. Hazm odur ki seni davet ettikleri vakit, "Benim sarhoşum ve isteyicilerimdir," demeyesin.

 Hazm ve ihtiyât odur ki, o âfakî ve hâricî olanlar seni kendi taraflarına da’vet ettikleri vakit, sen onların da’vetlerine ve iltifâtlarına aldanmayıp, bunlar benim muhabbetimin sarhoşudurlar ve beni sever ve isterler, demeyesin. 

------------------- 

 (Mesnevi-i Şerif Ahmed Avni Konuk Şerhi 5. Cild sayfa 77) 

------------------- 

 Efendi Babam Mesnevi Şerif sohbetlerin de 5. Cild -192. beyiti okurken şöyle bir soru soruyor. Soru şöyledir; Beyitte geçen (Kâf sûresi 16. âyette) “Ben O kuluma şah damarından daha yakınım.” Bu yakınlığı buldunuz mu? Bulduysanız nasıl bir yakınlıktır. (Terzi Baba) 

-------------------

 192. beyit ile birlikte 191 ve 193. Beyitlerde burada konuyla bir bağlantı ve bütünlük olması bakımından yazılmıştır. 

 Fakir soruyu kayıtlardan dinlediği için yaklaşık 1-2 ay önce bu soruya rastladım. Araya başka işler girince de bu konu hakkında yazı yazma işi ertelenmiş oldu. Hikmeti de işin sonuna doğru görülen zuhurat ile anlaşılmış oldu diye düşünüyorum. Bu soruyu yanıtlamak gerçekten zor gözüküyor. Çünkü âyetin başında Cenâb-ı Rabb’ül âlemin “Nefsinin onu ne ile vesveselendirdiğini biliriz” diyor. Onun için nefsimin vesvesesine düşmekten, hayal ve vehim olan şeyler yazmaktan, yine Cenâb-ı Rabb’ül âlemine sığınır. Bu konu hakkında irfaniyet ve idrak genişliği niyaz ederim. 

 “Şah Damar’ın” geçtiği âyet (50/16) dır. Sayısal değeri; 

 50+16= 66

 6+6= 12 

 (12) Hakikat-i Muhammed-i – “İnsân-ı Kâmil” (Kâmil İnsân) 

 (6) İmân mertebeleri, (6) Altı yöndür.

 (12) Efendi Babam son günlerde sürekli olarak ma-

illere verdiği cevapta Kurban bayramı ziyareti için ailece hep beraber 12 Ekim gününü işaret ederek bekliyorum diye yazmakta ve ayın (12) si diye bildirmektedir. Defalarca bu tekrarın olmasından dolayı bu davetin ve rakkamında burayla bağlantısı olduğu düşünülebilir.

 12. dersimiz “İnsân-ı Kâmil” (Kâmil İnsân) dır. Öncelikle İlmi olarak, yapılan eğitim ile İnsân-ı Kâmil-i kendi bünyesinde bulup, yani bu âlemin Hakikat-i Muhammediye den başka bir şey olmadığını anlayıp, kendinin de onun bir cüzü olduğunu idrak edip, İlmî olarak Kâmil olmaktır. 

 Önce bu sayısal değere bakınca bunu yakîn olarak düşünmüştüm. Âyeti inceleyince Âkreb yani kurb olduğunu gördüm. Peki yakîn ile kurb arasında ne fark vardır? Ne bağlantı vardır?

 Yakîn hâli birlikte bulunma hâlidir. Aslında iki şey birlikte bulunur. İki şey yok, tek olan vardır. İlmi Yakînlikte, ilmin mürşidin ilminde fâni ve yok edilmesi gereklidir ki, kalan sadece mürşidin ilmi olsun. Ayn’i yakînlikte, mürşidin bünyesinde bulunan Rasûlün Rasûllüğünde fâni olunsun ki Fenâ firrasûl hâli vuku bulsun. Hakk’el Yakîn’likte ise Mürşidin bünyesinde bulunan Hakk’ta fâni olunsun ve Bekâ hâlinde bekâ olunsun ki Hakk’el yakîn’lik bulunsun. 

 Kurb’i yakınlıkta ise yakın olunan ve yakın olan vardır. İşte bunun ortadan kalkması için “Şah Damar” ının kesilip Nefsi Emmâre’nin gerçek ma’nâ da Kurb’ân edilmesi gerekir. Bunu derviş yapamaz ancak mürşid kestirir. 

 “Şah Damar” vücûtta yüze ve beyne giden olmak üzere iki tanedir. Yüz, vech, Cemâl dir. Aynı zamanda yüz Fâtiha’dır. Beyn ise aklın ilmin olduğu yerdir. Bu yakınlık Esmâ-i ve Zâti olan bir yakınlık olduğu da anlaşılıyor… 

 Kan nereden pompalanmaktadır?. Kalpten yani gönül

ve Kürsinin olduğu yerden pompalanmaktadır. “Şah damar” ından gelip beyne ve yüze yani baş bölgesi olan Arşa ulaşmaktadır. Kalpte yani gönülde vehim ve hayal olursa hayal ve vehim ulaşmakta, Hakk ve Hakikat olursa, Hakk ve Hakikat bilgileri ulaşmaktadır. 

 اَقْرَبُ “Akrabü” Elif: 1, Kaf: 100, Re: 200, Be: 2,

 1+100+200+2= 303

 3+3=6

 (6) İmân mertebeleri…

 (33) Mescid-i Nebevide ki ilk direk sayısı ve Esmâ ve Sıfat mertebesine işarettir.

 Âkreb, kurb şeklinde olan bir yakınlıktır. Kevser sûresinde “Rabbin için namaz kıl ve kurban kes” âyetin de bu yakınlığa işaret vardır. 

 Elif: Ahadiyet, Kaf: Kudret, Re: Rahmâniyyet–Rububiy-yet, Be: Risâlet, Birliktelik, Ahadiyyetin Kudret ile Aklı küll ve Nefsi Küll birlikteliği ile Ef’âl âlemini meydana getirmesi olarak düşünülebilir…

 İmân mertebelerini Terzi Baba’mın Vahiy ve Cebrâil kitabından özetle, inceleyecek olursak,

#### İ M ÂN 

#### İmân; dini kitaplarımızda çok geniş şekilde izah edilmiş-tir. İmân, özet olarak; Allah’ı ve gönderdiklerini “dil ile IKRAR, kalb ile tasdik etmektir,” diye belirtilmiştir. 

Şuhûdi İmân Mertebeleri Biz “imân”ı dört şuhûd mertebesi içerisinde incele-meye çalışacağız. 

 1 – Ef’âl = Şeriat mertebesi imânı: 

Kûr’ân-ı Kerîm Âl-i İmrân sûresi 3/193 âyetinde, 

------------------- 

~~3.193~
رَبَّنَا اِنَّنَا سَمِعْنَا مُنَادِيًا يُنَادٖى لِلْاٖيمَانِ اَنْ اٰمِنُوا بِرَبِّكُمْ فَاٰمَنَّا رَبَّنَا فَاغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا وَكَفِّرْ عَنَّا سَيِّپَاتِنَا وَتَوَفَّنَا مَعَ الْاَبْرَارِ

(Rabbenâ innenâ se­mignâ münâdiyen yünâdiy lil imâni en âminu birabbiküm feâmennâ rabbenâ fağfirlena zünubenâ ve keffir annâ seyyiatinâ ve teveffenâ meâl ebrar) 

 (3/193) - "Rabbimiz! Biz, ‘Rabbinize iman edin' diye imana çağıran bir davetçi işittik, hemen iman ettik. Rabbimiz! Günahlarımızı bağışla. Kötülüklerimizi ört. Canımızı iyilerle beraber al."

-------------------

Bu anlayış saf, temiz bir muhabbetle yapılan “şeriat” mertebesi imânıdır.

 2 – Esma = Tarikat mertebesi imânı:

Kûr’ân-ı Kerîm Bakara sûresi 2/3 - 4 âyetinde; 

-------------------

~~2.3~
اَلَّذٖينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ وَيُقٖيمُونَ الصَّلٰوةَ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ وَالَّذٖينَ يُؤْمِنُونَ بِمَا اُنْزِلَ اِلَيْكَ وَمَا اُنْزِلَ
مِنْ قَبْلِكَ وَبِالْاٰخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ 

# “ellezîne yu’minune bilğaybi ve yükıymunessalâte

# ve mimma rezaknahüm yünfikune” (3)

# “vellezîne yu’minune bima ünzile ileyke 

ve ma ünzile min kablike ve bil ahiretihüm yukinune”(4) 

(2/3-4-)- “Onlar ki, gaybe (görünmeyene) inanırlar ve namazı kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden de infak ederler.” (3)

 “onlar sana indirilene de senden önceki indirilmişlere de inanırlar ve onlar ahireti de yakînen tanırlar.” (4) 

------------------- 

 Bu yaşantı “ilmel yakîn” hali ile “esmâ mertebesi” imânıdır. 

 3 – Sıfat = Hakikat mertebesi imânı:

Kûr’ân-ı Kerîm Meryem sûresi 19/96 âyetinde; 

-------------------

~~19.96~
اِنَّ الَّذٖينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ سَيَجْعَلُ لَهُمُ الرَّحْمٰنُ وُدًّا

(19/96)- (innellezîne âmenu ve amilussali­hati seyec’alü lehumürrahmânü vüdden.) 

 “Muhakkak ki imân edip salih amel işleyenleri rahmân sevgili kılar.” 

------------------- 

Bu yaşantı “aynel yakîn” hali ile “sıfat mertebesi” imânıdır. 

4 – Zât = Marifet mertebesi imânı:

Kûr’ân-ı Kerîm Bakara sûresi 2/285 âyetinde, 

اٰمَنَ الرَّسُولُ بِمَا اُنْزِلَ اِلَيْهِ مِنْ رَبِّهٖ وَالْمُؤْمِنُونَ كُلٌّ اٰمَنَ بِاللّٰهِ 

وَمَلٰئِكَتِهٖ وَكُتُبِهٖ وَرُسُلِهٖ

(Âmenerrasûlü bima ünzile ileyhi min rabbihî vel mu’minune küllün amene billâhi ve melâiketihî ve kütübihî verrüsülihî) 

 (2/285)- “O elçi rabbinden kendisine indirilene inandı, mü’minler de hepsi. Allah’a ve meleklerine ve kitaplarına ve elçilerine inandı.” 

------------------- 

 “Âmenerrasûlü” “Rasûl imân etti.” Buraya ulaşmak, daha evvelce belirtilen mertebelerden geçip yükselmekle olur. Bu yaşantı “hakk-el yakîn” hali ile “zât mertebesi” imânı, diğer ifadeyle “ikân yakîn” halidir. 

-------------------

 Bu yazının hacmini aşmaması için kısa bilgi şeklinde alınan imân mertebelerinin geniş açıklaması için (11)Vahiy ve Cebrâil kitabına müracaat edilebilir. 

------------------- 

 Âkreb ile yakın halinin idrak ve fehim ile meratibleri geçerek ulaşılacak olan zat mertebesi imânı ve bunun sonucunda idraken likâ hali olacağı açıktır. Tamamen bir yakîn ve likâ hali bu dünyada oluşacak bir hadise değildir. Bu ancak ahret yaşantısında oluşur. 

 Şah damarı âyetinde geçen halâknâ (halkiyet) ve kurb yani yakınlık perdesi ile bu bağlamdaki bilgileri “Vahiy ve Cebrâil” kitabında geniş manâda değinilmiştir. 

 “Dur Rabbin namaz da” Efendimizin şahsın da fiili boyutta değil, ma’nâ’sal 

boyutta Allah’ın namaz kılması ve bireysel boyutta bağlı bulunan Esmâ-i İlâhiyyenin yani kişinin Rabb-i Hasının namaz kılması vardır. Burada vekâleten Rabbi namaz kılmakta ve kul kılamamaktadır. Bu mutlak bir hadise değil ve geçici bir hadisedir…

 Aynı şekilde “yaratma” kelimesi Aşk kamusunda/ kitabında bulunmamakta ve yerine “zuhur ve tecelli” bulunmaktadır. Hayali şeriat ve tarikat mertebesinde kullanımı mazurdur. Anlaşılacağı üzerede bir hayal perdesi dir.

 İşte yukarda verilen bilgiler ışığında hayali imânın şuhûdi imâna dönüşmesi ve kurb halinin yakîn haline dönüşmesi ile “Şah damar”ından yakınım hadisesi anlaşılabilir diye düşünüyorum… 

 Bu soruya cevap vermek yani bu yakınlığı nasıl buldunuz bir iddia ve ben de şu hal bu hal var demek yani benlik olacağından bu konuda susmak daha doğru olacaktır.

 Yalnız ailece son Bursa ziyaretimde bu âyet ile ilgili zuhurat-müşahade-yaşantı ve neşeyi aktarmak doğru olacaktır.

 Bu ziyaretten önce bir zuhuratın ilgili bölümünü aktarmakta fayda vardır.

-------------------

 24-08-2014

 Şaşkınlıkla Efendi Babamın boynuna sarılıyorum, Efendi Babam da benim boynuma sarılıyor. “Bir tanem-sin, canımsın, canımın içisin, Sultanım” diyorum. Hiç bu kadar mutlu olmadığımı düşünüyorum. 

 Zuhuratın görüldüğü tarih sayısal toplamı,

 24+8+20+14= 66

 Şah damar âyetide; 50/16, 50+16= 66 

 Bir tanemsin, Bir tenimsin Ef’âl mertesi imânına…

 Canımsın, Esmâ mertebesine, Esmâ mertebesi İmânı Ayn’el Yakîn… 

 Canımın içisin, Sıfat mertebesi İmânı Ayn’el Yakîn…

 Sultanım, Zat mertebesi İmânı, Hakk’el Yakîn ve İkândır, diyebilirim.

 Bursa ziyaretimizde 13-14-15 Eylül de olmuştu. Bu üç günde Alış-Veriş için gittiğimiz Koza Hanın ile alt geçitlerin bulunduğu mağazalar arasında otururken, gününü hatırlamadığım bir günde bir hanım tam yanımda elimde beyaz kağıt bir torba ile belirdi. Bu poşetin üstünde ilginç bir şekilde “ŞAH DAMAR” yazıyordu. Peki niye burada bu “ŞAH DAMAR” ile alâkalı ilim torbası müşahade edilmişti. Bu da “Koza” daki hikmetten ileri geliyor. Koza; İpek böceğinin kelebek olmak için ördüğü kozasıdır. (Mesnevi-i Şerifte bu konu ile alâkalı beyitlerde Kese-Heybeden bahsedilmekteydi). İçinden çıkmadan kaynar suya atılıp ipek elde edilmektedir. 

 Kaf sûresi 16. Âyetin başında “And olsun biz insanı halk ettik. Nefsinin onu ne ile vesveselendirdiğini biliriz.” İnsan halk edildikten sonra İpek böceğine benzemektedir. Şeytan’ın yani Nefsi Emmâre ve Nefsi Levvâmenin, vermiş olduğu bu hayal ve vehim kozasını delip çıkamaz ve Hakikate kanat çırpamaz, ise bu perde Şah Damar’ından yakın olan Rabbine ulaşmasın da en büyük perde olacaktır. İşte üç gün, Koza Han’a gidilmesinin sebebinin (3) İlm’el, Ayn’el, Hakk’el Yakîn perdelerinin ortadan kalması olarak düşünülebilir. Bu üç gün boyunca ailece (12.) derse geçiş ile alâkalı müşahade ve yaşantı olması da bunu desteklemektedir. Bunun ne olduğunu yazmak uygun olmadığı için yazamıyoruz. Bu da 139 (13 Hz. Muhammedin Şifre Sayısı) numarada ki Hacı Şeriften gelmişti… 

 Kur’an- Kerime lâfzi olarak şeytandan Allah’a sığınmak ile başlamaktayız. Yani; “Eüzubillâhiminişşeytânirracîm” sözü ile başlanılmaktadır. Yine bitirirken yani hatim ederken Nâs (İnsân) sûresi ile bir şeytandan sığınma vardır.

------------------- 

~~114.1~
قُلْ اَعُوذُ بِرَبِّ النَّاسِ~ ~ ~

(114/1) - Kul eûzu birabbin nâs. 
~~114.2~
مَلِكِ النَّاسِ~ ~ ~

(114/2) - Melikin nâs. 
~~114.3~
اِلٰهِ النَّاسِ
~ ~ ~
114.3 - İlâhin nâs. 
~~114.4~
مِنْ شَرِّ الْوَسْوَاسِ الْخَنَّاسِ~ ~ ~

(114/4) - Min şerril vesvâsil hannâs. 
~~114.5~
اَلَّذٖى يُوَسْوِسُ فٖى صُدُورِ النَّاسِ
~ ~ ~
(114/5) - Ellezî yuvesvisu fî sudûrin nâs. 
~~114.6~
مِنَ الْجِنَّةِ وَ النَّاسِ
~ ~ ~
(114/6) - Minel cinneti ven nâs.

------------------- 

 114-NAS: 

1 - De ki: Sığınırım ben insanların Rabbine,

2 - İnsanların hükümdârına,

3 - İnsanların ilâhına,

4 - O sinsi vesvesecinin şerrinden.

5 - O ki, insanların göğüslerine vesveseler fısıldar.

6 - Gerek cinlerden, gerek insanlardan. 

 Görüldüğü gibi (50/16) “Şah Damarı” âyetinin baş tarafında bulunan “Nefsinin onu ne ile vesveselendirdiğini biliriz.” Nâs sûresinde, yani insanın sûretinde açığa çıkmaktadır. İnsanın sûreti yani Ef’âl’i ve Nefsi Emmâresi, Levvâmesi, Mülhimesi şeytandan başka bir şey değildir. Yalnız şeytanın ağırlığı nefsi mülhimeye doğru hafiflemek-tedir. Peygamber efendimiz “Ben şeytanımı Müslüman ettim” dediği gibi bizde onun ümmeti olarak bu hisseden pay alabilir isek, bu kısmı geçmiş olur ve vesveseden, bize şah damar’ından yakın olan, Rabbimize ulaşmış oluruz. İnşeAllah…

 Bursa’da gittiğimiz ilk gün şöyle bir müşahademiz olmuştu. Ailem ile arabamız park ettiğimiz yokuşu çıkmaya başladığımız yolun başında “KADİR TERZİ-OĞLU” saç bakım merkezi ilgimi ekmişti. Terzioğlu ismi Efendi Babam tarafından tasdik ile fakire verilmişti. Kadir ismini de yaklaşık 2 senedir Rabbi hasım olduğu yönünde zuhurat ve müşahadelerim olmaktaydı. Binanın yanına dönünce 13 numarayı da görünce Cenâb-ı Hakk tarafından bunun bir tasdik olduğunu anladım. 

 Bunu aktarmakta ki gayem Nâs sûresi başında geçen “İnsânların Rabbi” genel ma’nâ da Rabb’ül Âlemin olan, Allah olmakla beraber, hususi (özel) ma’nâ da geçen, sîne ve vesvese ile bunun “Rabb-i Hass” ile alâkalı olduğu anlaşılıyor, diye düşünüyorum. Zâten kişi hayali Rabbi ile yaşıyor ise, bu vesveseden başka bir şey değildir. Cem’den önce ki fark âleminde yaşıyordur. “Cem’ül Cem’ül Cem ile Feth olundu ebbabı Hüda/hüda kapıları” dendiği gibi, Koza-Vesvese kapısının da, bu Cemleri birleyip Rabb-i Hass ile feth etmek yani açmak gerekir. Esmâ-i ilâhiyyenin özellikleri farklı olduğundan bu açılımlarda farklı olacaktır.

 Koza Han’ın, Han burada alışveriş veya konaklama olarak kullanılmaktadır. Han, Şah ma’nâsına da kullanılmaktadır. Yani burada Şah da vardır. Aslında biraz yakınında olan Ulu Camiinin ma’nâsı’na bakınca bunu 

görmemek mümkün değildir. 

 Ulu= Ulûhiyyet = İlâhlık = İnsanların İlâhı Allah = İnsanların tamamı bir insandan başka bir şey değildir, oda Hakikat-i Muhammediyyedir. 

 Camii ise bu mertebenin cem olma toplanma yeridir.

 Bize daha net bilgi vermesi için “Habli’l Verîd” Şah Damar’ın sayısal değerine bakmaya alışalım;

 حَبْلِ الْوَرٖيدِ

 Ha: 8, Be: 2, Lam: 30 Elif:1, Lam: 30, Rı: 200, Ye: 10, Dal:4

 8+2+30+1+30+200+10+4= 285 

 8+5= 13 (Hazreti Muhammed’in Şifre Rakkamı)

 2 ise Zâhir ve Bâtını İfade etmektedir.

 Bulduğumuz toplama âyet sayısal değerini ilâve edersek,

 285+66 = 351 toplamı 9 ile Rububiyyet mertebesi, ve içinde bu sayı tersten 13 ve 53 sayılarını barındırmak-tadır. Ahad olan Ahmed ve 53 Terzi Baba’ma ait yolumuz dan verilmiş şifre sayısıdır. 

 13 ve 53 toplandığı zaman 13+53= 66 sayısı ile âyet sayısal değerini vermesi de ilginçtir. 

 Yakınlık yani akreb’te ilâve edilirse;

 351+303= 654

 (6) İmân mertebeleri, (54) Kamer Sûresi ve 53 nolu pirlik makamının halifeliğidir..

 Kamer sûresinde Âyın yarılması hadisesi vardır. Bu yarılma ile (11) Hz. Muhammed mertebesi (12) Hakikat-i 

Muhammediye mertebesine dönüşür, âyet sayısal değerimizde 12 idi. 

 (54) Hilâfet makamında olanların bu Şah damarından yakınlığın (53) Piriyyet makâmında bulması, ve Yakîn mertebelerini, bir bir geçerek, İkân ve Likâ hallerine ulaşılabileceği olarak düşünülebilir. Bu mutlak bir durum değil hususi yolumuzu ilgilendiren bir durumdur. 

 Yazımızın Şah Damarı sorusunun sorulduğu beyt ile, ve bunun ile, bağlantısının olduğunu düşündüğüm, zuhurat ile bitirelim.

 Senin Vîse'n ve ma'şukun yine senin zâtındır ve bu hârice mensûb olanlar bütün senin âfetlerindir. 

 İstanbul’a döneceğimiz günün sabahı otelde şöyle bir zuhurat vaki oldu.

 Efendi Babam beyaz bir çarşafın altında uzanmış yatıyordu. Sağ tarafında fakir ve karşısında eşim Se… ve Kızım duruyordu. Vasiyet ederek, “Ailene iyi bak” dedi. Yüzümü onlar tarafına çevirdim. Daha sonra Efendi Baba’ma baktığımda yüzü de örtülmüş ve emri Hakk vaki olduğu halde “İkram” dedi. 

 Bu zuhuratın farklı ma’nâları olmak ile beraber “Yakînlik” üzerinden bakarsak. 

 Yukarda yazılan ilk zuhuratta Efendi Babam – Mürşidim, bünyesinde İslâm-İmân-İhsân-İkân vardır. Bu zuhuratta Îkân’ın Vechullaha yani Likâ’ya dönüşmesi haline işaret vardır. Mürşidin aradan çıkması ve Nefsi Küll olan Vise’nin Vechini işaret etmesi ve Hakikat’ın orada olduğunu bildirmesi olarak düşünülebilir. 

 Başta âyet sayısal değeri verilmişti… (12) Hakikat-i Muhammedidir. Zuhuratta Efendi Babam’ın beyaz çarşaf altında olması Uluhiyet-Hakikat-i Muhammediye mertebesine işaret olarak düşünülebilir. 

 Ayrıca, beyt sayıları, (191/192/193) tür. Şah damar ayeti (50) ci suredir üç beyti ilâve edersek (50+3=53) olmaktadır. Böylece netice (19/53) olmuş olur. (M. C.)

---------

 Gerçek kimliğin ortaya çıkınca, Zâhir, bâtın, evvel, âhir bir olunca, Bütün âlemde kendini bulunca, İşte o zaman, o zaman işte, kendine, zâtına, özüne, Rahmân’a benzersin. 

(T. B.) 

------------------- 

 (E. A.) (31/10/2014) Efendi Babacığım selâmun aleyküm Allah'ın lutfu ve sizin himmetinizle "NECDET Risâlesini" âcizane ekte gönderiyorum.

 Ellerinizden öperim. (E. A. - Terzi Oğlu.)

------------------- 

NECDET RİSÂLESİ

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

BİSMİLLÂHİRRAHMÂNİRRAHÎM

 Bu risâle ; Canımızın canânı, gönlümüzün sultânı, Efendi Babacığım Hacı Necdet Ardıç Uşşaki (k.s) Hazretlerine ithaf olunur. Bu risâle, Necid çöllerindeki âcizin NECDET’te ki Necat’ıdır. 

 NECDET نجدت : Kahramanlık , yiğitlik, şecaat, 

kuvvetli sözlük anlamlarına gelir. Necdet Arapça Necid kelimesinden türetilmiştir. 

 Necid : Arapça bir kelime olup Kahraman, bahadır, Suudi Arabistan’ın kuzeyinde bulunan bir yerin adıdır.

-------------------

Yâ Rasûl... 
Şu halime bak 
Nasıl ki bağrı yanar gün kızınca sahranın, 
Benim de ruhumu yaktıkça yaktı hicranın. 
Hârimi Pâkine can atmak istedim durdum, 
Gerildi karşıma yıllarca ailem yurdum. 
Tahammül et dediler, hangi bir zamana kadar, 
Ne bitmez olsa tahammül, onun da bir sonu var. 
Gözümde tüttü bu andıkça yandığım toprak, 
Önümde durmadı artık ne hanuman ne ocak. 
Yıkıldı hepsi, ben aştım diyar-ı Sudan’ı, 
Üç ay tihame deyip çiğnedim beyebanı. 
Kemiklerim bile yanmıştı belki sahrada, 
Yetişmeseydin eğer Ya NECDET imdada. 
Eserdi kumda yüzerken serin serin nefesin, 
Akarsular gibi çağlardı her tarafta sesin. 
İradem olduğu gündür senin iradene râm, 
Bir an olsun yollarda durmak bana oldu haram. 
Bütün hayakil-i hilkat ile hasbihal ettim, 
Leyâle derdimi döktüm, cibali söylettim. 
Yanıp tutuşmadan yummadım gözümü, 
Nücuma sor ki bu kirpikler uyku görmüş mü? 
Azab-ı Hecrine katlandım otuzaltı senedir,  
Bu hasta ruhumu artık, ayırma hakinden. 
nedir o meşale, nurun mu ya NECDET 
Sükûn içinde bir an geçti, sonra kısa bir âh.... 

--------------

 Mehmet Akif Ersoy’un Necid çöllerinde isimli şiirini kendi halimi anlatacak şekilde Efendi Babacığım için 

kendimce derledim. 

 Necid çöllerini geçip NECDET’te Can bulanlar için Efendi Babacığımın Necdet Divanından Can şiiri. 

CAN

Cananımdan Can istedim lütfedildi bize Can, 
Bütün âlem oldu Can, Canla kaldık Canla Can, 
Eğer her kim ister ise hemen gelsin bizde Can, 
Evvel duyduk sonra uyduk cümle olduk, Canla Can.

-------------- 

Sende Can olmak ister isen, eğreti Candan geç, 
Canlar içinde dönüp duran kimyayı Can'ı seç, 
Bu pazarda Can alıp satılır sakın kalma geç, 
Sûreti İnsân da kalma sıreti İnsân'ı seç. 

--------------  

Bir Can verdikte evvelâ, bin Can aldık sonunda, 
Ancak ulaşır Can'a Can, sabur ve Salâtla, 
Yoktur Candan gayrı âlemde dost aslâ ve aslâ, 
Can içre gir Canları gör boyan Sıbgatullaha.

--------------

Sende o Candan ayrı değilsin iyice anla, 
Bir an geçirme vaktini sakın, tembelle hamla, 
Kalsada yüzünde gözünde bir iki damla, 
Akıt onuda gönlüne kalasın sende Canla.

-------------- 

 Necdet bu sözü söyler ona söyledi büyükler, 
Çünkü bu söz ile yanmaktadır Canlar yürekler, 
Her kim bu söze uyar hemen açılır menziller, 
Can katar Canına (İZA CAE) ve diğer Sûreler.

-------------- 

 Şimdi NECDET نجدت ismini oluşturan Arapça 

harflerin kendi başına anlamları, ve harekeleriyle, ve yan yana geldiklerinde, nasıl bir anlam oluşturduklarını incele-meye çalışacağız inşeAllah. 

 Salât ve Selâm Efendimiz Hz.Muhammed (S.a.v.)’in üzerine olsun. 

Pirlerimizin Himmetiyle Gayret bizden Tevfik Allah’tan.

NECDET NUN’U (ن) NUN ( ن ) : 

Varlık Nun’unun noktası delâlet eder.

Bir hakikat olarak mabuduna. 

Onun varlığı mabudun cömertliğinden ve bereketinden-dir.

Bütün yüceler o noktanın cömertliğindendir.

Gözünle onun varlık hakikatinin yarısına bak.

Bulunmayan yönünü öğrenirsin. (İbn Arabi) NUN ( ن ) ; Halk ediliş mahalli, ruhun, aklın, nefsin maddeleri ve fiilin varlığıdır. Bütün bunlar “Nun” a yerleştirilmiştir. O insanın görünen tümelliğidir ve söz konusu tümellik bu nedenle ortaya çıkmıştır.

 Harflerin mertebelerinden biri de, bazı dillerde harflerin sonlarının başları gibi olmasıdır. Arapça’da “Mim” “Vav” “Nun” harfleri gibi.

 “Kaf” harfi “Nun” harfiyle irtibatlandırılmıştır. Çünkü “Nun” harfinin sayısal değeri ellidir ve ellinin onda biri beştir o da “He” dir. Elli namazın derecesini koruyan beş vakit namaz gibi. Buhari’de şöyle deniyor; “Namazlar beştir ve elli namaz değerindedir. Benim katımda söz değiştirilmez.” Bu açıdan beş ellinin aynısıdır. 

 “Nun” harfinde, “Vav” harfi iki “Nun” un (Nun – Vav – Nun) (ﻧﻮن) arasında bir perde işlevini görür. NUN ( ن ) harfi yazıldığı zaman sadece yarım daire gibi zuhur eder, tıpkı geminin görünen kısmı gibi. Ya da halk edilişin görünen kısmı gibi. Çünkü âlemin halk edilişi küreseldir. Kürenin yarısı maddidir, görünürdür yani cismanidir, diğer yarısı ise gaibdir. Yine gemininde küresel biçiminin yarısı her zaman açıktır, diğer yarısı daima hislerden gaibdir. Bu gaib yarıyı idrak etmeyişimizin illeti, arz da olmamızdır. Çünkü yer, bu gaib kısım üzerine serilmiş bir perdedir, bu yüzden idrak edemiyoruz. 

 Aynı şekilde tabiat âlemi ve karanlıkları olarak zuhur eden halk edilişimizde öyle, halk ediliş küresinin diğer yarısını oluşturan ruhlar âlemini idrak etmemiz perdelenmiştir. Bu âlemin ancak eserlerini görebiliriz. Dolayısıyla “Kün” (Ol) kelimesinden zâhir olan “Nun” dan maddi varlıklar zuhur etmiştir, diğer yarısı ise gaibdir ve bu zâhir yarıya göre takdir edilmiştir. Bundan da ruhani varlıklar ortaya çıkmışlardır. Şu halde cismani bir anlamdan zuhur ederken, ruhani ise anlamın anlamından zuhur etmiştir. “Nun” arasındaki (ﻧﻮن) “Vav” bağışları bir yarısından alır, diğer cismani yarısına ilka eder. Bu ruhaniyetinden dolayı “Vav” ruhani “Nun” la bitişmiştir. 

 (ﻧﻮ ) cismâni “Nun” la değil. “Vav” harfi yazıda kendisinden önceki harfle birleşir kendisinden sonraki harfle birleşmez. Dolayısıyla “Vav” ın bağışları ruhani “Nun” dan alması birleşme ve sarmaş dolaş olma, aşk mahiyetinde bir almadır. Cismâni “Nun” a ilka etmesi ise tebliğ, ulaştırma, duyurma mahiyetinde bir ilkadır. İşte bu Cebrâili makamdır.

 Birinci “Nun” : Ulûhiyyet, Hakikat-i Muhammedi.

 Aradaki “Vav” : Cebrâil Vahiy, Akıl, Kalem. 

 İkinci “Nun” Levh (Nokta zuhur Mahalli) 

 Allah, Levha’da iki özellik halk etmiştir ; bilgi ve amel. Buna göre bilici özellik, babadır; çünkü o etkindir ; amel özelliği ise anadır, çünkü o etkiye konu olandır ve sûretler ondan meydana gelmiştir.

 “Vav” ilka esnasında yazı aleminin kalemidir. Bu diğer “Nun” onun için bir tür Levh işlevini görür. Çünkü işler, olgular bunun yanında bil kuva, ilim ve “Nun” olması hasebiyle tafsil edilir. Bu bakımdan levh, kendisini gören biri açısından icmali bir surettir, ona bakan biri ötesinde ne olduğunu, ne taşıdığını bilemez, ta ki tercüman, yani diğer bir ifadeyle kalemlerin kalemi gönderilinceye kadar. Bu tercüman, muhatabın işitme levhine kendi “Nun” unda mücmel olan şeyleri satır satır yazıya döker. Böylece dinleyici kendisinin yanında olan bazı şeyleri, yazıldığı kadarıyla öğrenir. Eğer dinleyenler himmetlerin ilka edileceği makama yükselirlerse, o makamda himmetler kalemler olur. Böylece işitme duyularına ruhani açıdan ilka gerçekleşir. O zaman bütün mücmel bilgiler ayrıntılı, tafsilâtlı olarak bilinir.

--------------

 NECDET’in “Nun” gemisinde kendilerini gark edenler. Onun, cisim “Nun” unda, ruhani “Nun” unu görenler. Tabiat ve nefsi emmâre karanlığından kurtulup “Nun” gemisinde Zati seyre yelken açarlar. Bu seyir kişinin gerçek hüviyetidir. Çünkü Hüviyet “He” si sayısal değeri beş, “Nun” un ellidir. Yazının başında ifade ettiğimiz Hadis’te “Namazlar beştir (He) ve elli (Nun) namaz değerindedir.” Yani “Nun” (50), hüviyet “He” (5) sinide içinde barındırır.

 NECDET’İN “Nun” undaki risâlet hakikatiyle ilgili; 

------------------- 

قُلْ إِنَّمَا أَنَا بَشَرٌ مِّثْلُكُمْ يُوحَى إِلَيَّ أَنَّمَا إِلَهُكُمْ إِلَهٌ وَاحِدٌ 

(Kûl innemâ ene beşerun misliküm, yûhâ ileyye innemâ İlâhüküm İlâhün vâhidün.)

(18/110) “De ki: Ben ancak sizin gibi bir beşerim, bana vahyolunuyor ki, sizin ilâhınız ancak bir ilâhtır. “ (Kehf 

------------------- 

 “Nun” un bir başka yönüde “Nun” lâfzının bir tek vücutta zuhur eden iki hüküm, yani Hakk’ın asli mutlaklığı hükmü ile mahlûkun hudüs kaydı hükmü arasındaki ilişkiye işaret eder. Dolayısıyla “Nun” lâfzının birinci “N” si Hakk Teâlânın benliğine işaret eder ki bu “N” yüceliğe sahip olarak, sakin dairesinde mahsur olan mahlûkun benliğine işaret eden ikinci “N”ye destek olur.

 “Kün” (Ol) (Kaf-Vav-Nun) varlığa ait bir emir lâfzıdır. Ondan ancak varlık çıkar. “Kaf” (ق ) harfinin delâlet ettiklerinden biri “Kalem” dir. Yani Kalem icmal “Nun” undan destek görerek levhi mahfuzdaki tafsilatını, onu alan, kabzeden ilâhi elin (yed) etkisiyle gerçekleştirir. 

------------------- 

ن وَالْقَلَمِ وَمَا يَسْطُرُونَ

(Nun vel kalemi vemâ yesturune (Kalem 68/1-2) “Nûn ve Kalem'e ve yazdıkları şeylere and olsun ki” 

------------------- 

 Nun” un, Nokta’da gizlenmiş ikinci yarımı bize görünmeyen batınıdır. “Nun” harfinin bize görünen kısmının sayısal değeri 50’dir. İki “Nun” yani görünen (zahir) ve görünmeyen (Bâtın) yönlerini birleştirirsek “Nun” un dairesi tamamlanır. “Nun” un cisim çanağının üstünde daire görünür, “Nun” daki bâtınını işaret eden tek 

nokta dairenin tamamlanmasıyla zâhir ve bâtın simgesi olarak dairenin üzerinde yer alır. Harflerin üzerindeki noktalar bilgiyi işaret eder. Böylece “Nun” un tamamlan-masıyla ( ق ) “KAF” harfi meydana gelir. İki “Nun” un sayısal değeri 50 + 50 = 100 olur ki o da “Kaf” olur. “Kaf”, “Nun” dur. Yani “Kün” lâfzında “Nun” varlığa yine Kendinden, kendiyle, kendi çıkar.

 NECDET NUN (ن) unun, En-Nur olarak zuhura çıkması; Yüce Allah’ın El-Musavvir ismi, En-Nur isminin zuhurunu gerektirir. Çünkü sûretler En-Nur ismiyle canlanır, nefislerini idrak edip rablerini bilirler.

 (ن) NE

 NECDET’te ki “Nun”, fetha harekesiyle, yani kendindeki varlık nurunu açmaya başlamış ve tafsile çıkmıştır. Her fetha varlığında gizli “Elif” i barındırır. Sükûn halindeki “Nun”, “Elif” te ki Zâti özelliklerle varlığa sirayet etmiştir. “Nun” da ki El-Alîm ismi fethayla El-Kadiyr ismiyle kudret kazanıp kendindeki ilmi aşikâr etmiştir. El-Alîm isminden yed (el) ile yani El-Kâdir ismiyle kudret ve kuvvet ile En-Nur ismi ilmi varlıkları zuhura çıkarmıştır. Tıpkı güneş gibi. 

 Güneşin ışığıyla eşyanın görülmesi mümkün olur, ama kendisi görülemez. Güneşin nuru yeri aydınlattığı gibi NECDET'in nuruda yani ilmide beden karanlığındaki ruhu aydınlatır ve beden yeniden hayat bulur.

 (ج نَ) NEC NECDET’te ki “Cim” ( ج ﺟ ) “Cim” ; 

 Cim ona kavuşmak isteyeni yükseltir.

İyilerin ve hayırlıların müşahede mertebelerine (İbn Arabi)

 “Cim” ( ج ﺟ ) ferdani makamların ilkidir. Nedeni “Cim” harfinin sayısal değeri üç’tür. Tek sayıların ilki üç’tür. 

 “Dereceleri yükselten” isminin zuhurunun kemali ancak bütün dereceleri “Cami” huzurda tamamlanır. Öyle ki bu dereceler birbirleriyle bağlantılı olup uyum ve tekamül içindeki bir mertebeyi oluştururlar. Bu ise ilâhi isimlerden “El-Cami” nin zuhurunu gerektirir. 

 Bu ismin mazharıda insandır. En kâmil tecelli yeri ise Efendimiz Hz. Muhammed’dir (S.a.v). İnsan için vücudi ferdiyet, Efendimiz Hz. Muhammed (S.a.v) içinde insani ferdiyet söz konusudur. Çünkü asıl itibariyle Kâmil insan odur. Onun dışındaki kâmiller onun mazharlarıdırlar. 

 Efendi babacığımız sultanımız Hacı Necdet Ardıç Uşşaki (k.s.), isminin terkibinde yer alan (Cim) harfi nedeniyle onlardan biridir, ferdiyet makamının El-Cami isminin ender zuhur mahallerindendir. İnsani ferdiyetin mazharları vardır. Bunlardan biri Allah’ın sadece Onu kendi elleriyle ve kendi sûretinde halk etmiş olmasıdır. Yine göklerin, yerin ve dağların yüklenmekten kaçındıkları emânetin sadece ona yüklenmesi de insani ferdiyetin mazharla-rından biridir. 

 Bir diğeri sadece Onun büyük hilâfete sahip kılınmasıdır. En büyük Zat isminin (Allah) sırrına sahip kılınması da bu mazhariyetin bir göstergesidir. Yalnız insan, hem Hakk’ın hem halkın sûretini üzerinde taşır. Bütün isimler sadece insana öğretilmiştir. El-Cami ismi Allah’tır. Bu yüzden yüce Allah Âdem’in bedeninin hayatında iki elini cem etmiştir. 

 “İki elimle halk ettiğim…” El (yed) kuvvet anlamına gelir. Allah; “Güçlü kuvvetli Davud…” (Sad 38/17) buyurmuştur. Yani kuvvet sahibi. “Yed” (El) kelimesinin çoğulu “Eyd” kuvvet anlamındadır.

 Allah bu insani hayatın kemalini irade edince onun için iki elini cem etti ve ona âlemin bütün hakikatlerini verdi. Bütün isimler aracılığıyla ona tecelli etti. Böylece hem ilâhi sûrete hem de kevni sûrete haiz oldu. Onu âlemin ruhu 

kıldı. İnsan bu Cami isme sahip olduğundan Zâtı itibariyle iki huzura da kabildir. Bu yüzden hilâfet ve âlemin tedbir ve tafsili yetkisi onun için sahihtir. Biz burada İnsân-ı Kâmil’den yani “NEC” (ج نَ) oluşumuna haiz Efendi babacığım NECDET Ardıç Uşşaki (k.s.) dan bahsediyoruz. O, Allah’ın halk ettiği olup, halk ettikleri için Allah’ın gölgesidir. Bu yüzden Halife’dir.

NECDET’te ki “Cim” ( ج ﺟ ) harfinin başka bir özelliği de;

 “Cim” harfi yüce Allah’ın cem ediciliği nedeniyle El-Celâl ve El-Cemâl isimlerinin kabzalarının dışında olan El-Cami isminin ilk harfidir. Çünkü Ahmedi Ahadi kemal makamında birlikte vardırlar. Aynı şekilde Yusufi makama tecelli eden cömert El-Cemil isminin de ilk harfidir. Yüce Allah Yusuf’a (a.s.) tabir ilminin nurunu vermiştir. O bu nur sayesinde misal ve hayal âleminin hakikatlerini keşfederdi. Hayal en büyük nurdur ki insan onunla eşyayı idrak eder.

 “NEC” (ج نَ) oluşumunda “Cim” harekesiz hareketsiz mutlak sükûnda kalmıştır. Ahmedi Ahadi kemâl ve Yusufi makamda ki güzellik kemâli, El-Cami isminin zuhur mahalli olması dolayısıyla toplayıcılığından harekete geçmeyip kendinde kendiyle sükûnda kalmıştır. “NEC” 

(ج نَ) makamı Cemâlin, Celâlin,Kemâlin toplandığı (Cami) halifelik makamıdır.

 (نجد ) NECD 

 “NECD” Arapçada yüksek yol, rehber, yardım etmek, gâlip gelmek gibi anlamlara gelir.

 “NEC” makamıyla sükûndaki kemâlâtında gark olmuş halifelik makamı yani Ahmedi Ahadi kemâl, kendindeki mevcut potansiyelin seyri için “Dal” (د ) harfine tenezzül 

etmiştir. Bu makam buraya kadar kendinde mevcut olan mertebelerin oluşumların “Dal” aynasına yansıtılarak seyre çıkmasıdır. (NECD) Şimdi “Dal” harfiyle ve NECDET’te ki “NECD” makamıyla ilgili oluşumu incelemeye çalışalım;

 “Dal” (د ) Dal oluş âlemindendir ki, oluş âlemi Oluştan intikal etmiştir; ne hakikati ne eseri vardır Hakikatleri her göz sahibinin göremeyeceği kadar yücedir Beşerin ulaşmasından onu tenzih ederim Onda devam vardır; Hakkın cömertliği ise onun menzilidir Çiftler ondadır, âyetler ve sûreler ondadır.

 (İbn Arabi) Kabzedilen için belli bir sınır koyan El-Kabid ismidir. Dolayısıyla El-Kabid ismi sınırları belirleyen ve mertebelerin ayrışmasını sağlayandır. Çünkü her şeyin ve her mertebenin, onu sınırları içinde tutup belirginleşip ayrışmasını sağlayan kayıtları vardır. Yani El-Kabid ismi El-Mübin isminin zuhurunu gerektirir. Birbirlerinden ayrışan eşyanın hakikatleri ise El-Mübin ismiyle açıklığa kavuşur. Bu aynı zamanda El-Metin isminin de zuhurunu gerektirir. Çünkü açıklık metinliğin (sağlamlığın) mazharlarındandır. Sağlamlık, metanet olmadan kabzetmenin bir anlamı olmaz. Diğer bir ifadeyle eğer kabzeden sağlam olmasa kabzedilen şeyin kabzada baki olması söz konusu olmaz. Bu mertebe El-Metin isminindir. Yüce Allah şöyle buyurmuştur; 

------------------- 

 “وَالسَّمَاء بَنَيْنَاهَا بِأَيْدٍ وَإِنَّا لَمُوسِعُونَ” 

(Vessemâi beneynâhe bi eydin ve innâ lemüsiûne)

(Zariyat 51/47) “Göğü kendi ellerimizle biz kurduk ve biz (onu) elbette genişleticiyiz.” 

------------------- 

Bu âyette geçen “Eyd” kelimesi kuvvet anlamındadır. Yine 

------------------- 

اصْبِرْ عَلَى مَا يَقُولُونَ وَاذْكُرْ عَبْدَنَا دَاوُودَ ذَا الْأَيْدِ إِنَّهُ “ أَوَّابٌ” 

(Esbir alâ mâ yekûlüne vezkür abdenâ dâvûde zal eydî innehü evvabün)

(Sad 38/17) “Onların söylediklerine sabret, kulumuz Davud'u, o kuvvet sahibi zatı hatırla. O, hep Allah'a yönelirdi.” 

------------------- 

 Görüldüğü gibi burada da “Eyd” kelimesi kuvvet anlamındadır. 

 Ay ile El-Mübin ve El-Metin isimleri arasında da alâka vardır. Çünkü Kur’ân, Ay’ı nur olarak nitelendirir. Nurun en önemli sıfatı ise açığa çıkartma ve metanettir. Çünkü lâtif olmasına rağmen karanlıkları ancak nur kahreder. Allah hakkın nurunu El-Mübin ismiyle birlikte zikretmiştir.

 “Onlar Allah’ın apaçık gerçek olduğunu anlayacaklardır” (Nur 24/25)

“Gerçekten size Allah’tan bir nur apaçık bir kitap geldi” (Maide 5/15) 

 El-Metin, sûretlerinin, tecellilerinin ve eserlerinin çeşitliliğine rağmen ayni değişmeyen sabit demektir. Bu bakımdan Nur gibidir.

 Allah ona kuvvet verdi ve onunla nitelendirdi. Yani El-Metin isminden ona kuvvet verdi. Yine ona hikmet ve güzel konuşma niteliğini bahşetti.

 Âdem (a.s.) ile Davud (a.s.) birçok yönden birbirleriyle alâkalıdırlar. Bu alâkaların büyük çoğunluğu da El-Mübin ve El-Metin isimlerinden kaynaklanmaktadır. El-Mübin isminden olmak üzere her ikisi de kâmil ve güzel konuşmaya has kılınmışlardır.

 Allah Âdem’le (a.s.) ilgili “Ben yeryüzünde bir halife halk edeceğim” (Bakara 2/30)

 “Allah Âdem’e bütün isimleri öğretti” (Bakara 2/31) Davud (a.s.) ile ilgili olarak da şöyle buyruluyor; “Ey Davud! Biz seni yeryüzünde halife yaptık” (Sad 38/26)

 “Onun hükümranlığını kuvvetlendirmiş, ona hikmet ve güzel konuşma (faslel hitab) vermiştik” (Sad 38/20) Hz.Muhammed’le (S.a.v) ile ilgili olarak;

 “Muhakkak ki sana biat edenler ancak Allah’a biat etmektedirler” (Fetih 48/10)

 “O, arzusuna göre de konuşmaz. O bildirdikleri vahyedilenden başkası değildir. Çünkü onu güçlü kuvvetli biri (Cebrâil) öğretti” (Necm 53/3-4-5) Rasûlüllah (S.a.v) kendisiyle ilgili olarak şöyle buyurmuştur; “Bana Cevamiul Kelim verildi”

 “NECD”, El-Cami, El-Mübin ve El-Metin isimlerinin yani üç hilafet makamının cem edildiği mahal olmuştur.

 Varlık mertebeleri insan ile kemâle erdiği gibi insan mertebeleri de konuşma ve hilâfetle kemale ermiştir ki bu iki mertebe kâmil anlamda NECDET’te zuhur etmiştir. 

 Bu mertebenin harfi “Dal” dır. Bu harf Davud isminin başını ve sonunu Âdem isminin de ortasını (kalbini) Muhammed ismininde sonunu oluşturur. Sebat ve şiddet harfidir. Çünkü El-Metin isminden destek görür. Sayısal değeri dörttür. Bütün hayatın kıyamı onunladır.(Dört unsur) “Dal” harfi sesli, sert, açık ve yaygın harflerdendir. Kendisinden sonraki harflerle bitişmediği içinde mukaddes harflerdendir. Davudi makamınıda kapsadığı için riyaset ve hilâfete uygundur. Efendimiz (S.a.v) Zebur’da geçen ismi “İKLİL” dir. “El-İklil” taç demektir. Taç menzili bu harfindir.

 “NECDET” (NECD) makamı üç hilâfeti de bünyesinde barındırmasıyla, toplayıcılığın (CAMİ), açıklığın açıklayıcı-lığın (MÜBİN), sağlamlığın (METİN) mahalli olmakla TACIN, TAÇ menzilinin varisi olmuştur. 

 Şimdi ilgisi olması dolayısıyla Efendi babacığım Hacı Necdet Ardıç Uşşaki (k.s.) hayatından küçük bir alıntı ve bu mertebeyle bağlantısı;

 İstanbul’da bulunduğu dönemlerde evlerinde misafir olarak kaldığı halası Rahmiye Hanımın eşi M. Nûsret Tûra Bey, ondaki özellikleri ve muhabbeti keşfedince, onu boşta bırakmamak ve kendisine faydalı olabilmek düşüncesiyle, kendi mürşidi olan ve aynı zamanda Fatih dersiâmlarından ve Süleymaniye Kütüphanesinin müdürlüğünü de yapan, Uşşâki şeyhlerinden Hazmi Tûra Uşşâki Efendiye gönderir. Hazmi Tûra Uşşâki Hazretlerinin huzuruna, elindeki tanıtım kağıdıyla giden ve kabul edilen Necdet Ardıç Bey böylece tasavvufi hayata, yani gönül yolculuğuna da başlamış oluyordu.

Mürşidi Hazmi Tûra Uşşâki Efendiye intisabından sonra mücadelesi, çilesi, fedâkarlığı, riyâzatı olan tasavvufi çalışmalarına başladı. Fırsat buldukça İstanbul Fatih’te Keçeciler Caddesindeki Bedrettin Dergâhında ikâmet eden mürşidini ziyaret ediyor, onun sohbetlerine iştirak ediyordu. Bu ziyaretlerinden ve çalışmalarından çok memnun kalan mürşidi yine bir ziyaret esnasında Necdet

Bey’e şu sözlerle taltifte bulunuyor: “Oğlum, iki şeyinden memnun kaldım. Birincisi tasavvuf çalışmalarına devam etmen, ikincisi ise, gördüğün (taç giyme ve İhlas okuma v.b.) zuhuratlarındır.” Âlîm ve ârif bir zât olan Hazmi Tûra Uşşâki Hazretleri haftanın cumartesi günleri ikindi namazını müteakiben de Beyazıt Câmiinde Mesnevi Şerif okutuyordu. Necdet Bey imkân buldukça cumartesi günleri Tekirdağ’dan Beyazıt Câmiine gidiyordu.

1958 Yılına gelindiğinde yaşı 20 olan Necdet Ardıç Bey askerlik vazifesi için Ankara’nın yolunu tutar. Şimdiki adıyla Cumhurbaşkanlığı Muhafiz Alayı Karargah Bölüğünde 24 ay süren askerliğini îfâ eder.

Necdet Ardıç Bey bir gün terzihane dükkânında dikiş makinesinin başında çalışırken bir hâl ile karşılaşıyor. Şöyle ki; çalıştığı dikiş makinesinde yüzü duvara dönük iken birden duvardan Hazmi Tûra Uşşâki Hazretlerinin silûeti beliriyor. Bunun üzerine hemen dikiş makinesini durduruyor. Mürşidi kendisine sürekli “haydi oğlum, gayret oğlum… lâ ilâhe illâllah… haydi gayret” şeklinde görünüp bir mesaj veriyordu.

 Bu hâl geçtikten sonra ütü masasının yanına giden Necdet Bey ilginç bir görüntüyle karşılaşıyor. O dönemlerde ütü için mangal kömürleri kullanılmaktaydı. Yere doğru baktığında beyaz yer karolarının üzerinde siyah kömür parçalarıyla çok açık bir şekilde çizilerek yazılan, (ayn veya hemze) ve (ye) ve (dal) harflerinin olduğunu görür. O anda bunların ne anlama geldiğini bilemez. Ancak unutmamak için oradaki görüntüyü bir kağıda yazar.

 Mürşidi Hazmi Tûra Uşşâki Hazretleri’nin (k.s.) ; “Oğlum, iki şeyinden memnun kaldım. Birincisi tasavvuf çalışmalarına devam etmen, ikincisi ise, gördüğün (TAÇ giyme ve İhlâs okuma v.b.) zuhuratlarındır.” 

 Bundan da anlaşılacağı üzere “NECD” makamı “TAÇ” mahallidir, bu da hilâfet makamıdır. Ayrıca bilindiği gibi İhlâs suresi Zati bir suredir.

 Bir diğer hususta; “Çalıştığı dikiş makinesinde yüzü duvara dönük iken birden duvardan Hazmi Tûra Uşşâki Hazretlerinin silûeti beliriyor. Bunun üzerine hemen dikiş makinesini durduruyor. Mürşidi kendisine sürekli “haydi oğlum, gayret oğlum… lâ ilâhe illâllah… haydi gayret” şeklinde görünüp bir mesaj veriyordu.” Gayret şeklindeki telkini El-Metin isminin zuhur mahalline himmetidir. 

 Bu hâl geçtikten sonra ütü masasının yanına giden Necdet Bey ilginç bir görüntüyle karşılaşıyor. O dönemlerde ütü için mangal kömürleri kullanılmaktaydı. Yere doğru baktığında beyaz yer karolarının üzerinde siyah kömür parçalarıyla çok açık bir şekilde çizilerek yazılan, (ayn veya hemze) ve (ye) ve (dal) harflerinin olduğunu görür. O anda bunların ne anlama geldiğini bilemez. Ancak unutmamak için oradaki görüntüyü bir kağıda yazar.

 Bu hadiseyi (tecelliyi) sonradan Necdet Bey, Nûsret Efendiye anlattığında, “oğlum üç harften (IYD) meydana gelen bu kelime (bayram) demektir.” O anda onun bayramı yani Hakk’a vuslatı imiş, diye kendisine ifade ettiğini bildirmiştir.

 Bu tecellinin Hazmi Tûra Uşşâki Hazretleri’ne (k.s.) dönük yüzü “Ayn” (ﻋ) harfiyle “AYN-YA-DAL” “İYD” Arapça bayram demektir. O anda onun bayramı yani Hakk’a vuslatı imiş, diye kendisine ifade ettiğini bildirmiştir. 

 Bu tecellinin Efendi Babacığım Hacı Necdet Ardıç Uşşaki Hazretlerine (k.s.) dönük yüzü “Hemze” (ءı) harfiyle "HEMZE-YA-DAL" yani "EYD" Arapça kuvvet demektir. Yine bu 

Oluşumda EL-Metîn isminin vurgusudur ve bu mertebedeki hilâfetin açık göstergesidir. (Davudî Hilâfet) Ayrıca “Ya” harfini başa alıp okursak “YED” olur ki, o da Arapça da “EL” anlamınadır. O da kuvvet kudretin simgesidir.

 (نجد ) NECDE

 NECDET’te ki “NECD” makamıyla üç hilâfet hakikatini yani Âdemi (Esma), Davudi (Sıfat), ve Muhammedi (Zat) mertebelerini bünyesinde toplamıştır. 

 “NECD” makamında toplanan bu hakikatin açılımı, tafsilinin harekete geçmesi yine Zâti olarak “fetha/üstün” harekesiyle çünkü her “fetha/üstün” varlığında gizli “Elif” i barındırır kuralıyla yine Zâtından Zâtıyla bir seyre, açılıma geçmiştir.

 (نجدت ) NECDET

 “NECDE” ile harekete geçen bütün mertebeleri bünyesinde barındıran Zâti hilâfet kendindeki hakikatleri aşikâr edecek zuhur mahalline tenezzül etmiştir. Bu hakikatleri yansıtacak aynada “Te” (ت) harfi olmuştur. Çünkü “Te” (ت) harfi yetkin kulluk mahallidir. Muhatab alınan makamdır. “Ene – Ente” Şimdi “Te” (ت) harfini ve NECDET’te ki “Te” (ت) oluşumunu incelemeye çalışalım;

 “Te” (ت) Te, bazen görünür, bazen gizlenir Kavmin varlığında payına onun çeşitlilik düşer Mertebesi Zatı ve sıfatları kuşatır Onun fiil mertebesinde temkini yoktur Ortaya çıkarıp gösterir sırlardan gariplikler izhar eder

Levh mülkünü, kalemleri ve Nun’u Leyli, şemsi, A’lâ’yı ve Târık’ı Zâtında, Duhâ’yı İnşirâhı ve Tin’i (İbn Arabi)

 “Te” (ت) harfinde ki üst noktalar yani bilgi noktaları birincisi NUN (ن) harfindeki ulûhiyyet noktası ikinci nokta kendi varlığının hakikatinin simgesi kulluk noktasıdır.

 “Ente” (Sen) ancak ilim sûretinde tecelli eder. “Te” harfi ise “Ente” (sen) şeklindeki hitap harfidir. Bu ise hitap edilenin müşahede edilmesini gerektirir. “Te” ile ilgili; bilindiği gibi o da (En-te) nin “Te” sidir, onu diyebilmek için orada hazır olan ancak gaybde olan bir (Ene) olması lâzımdır ki muhatabına (En-te) diyebilsin, aslında oradaki “Te” (ente) (ene) nin “T” deki kendini gizlemiş olan (Ene) sidir. (Ente) nin zuhur sahası “T” kaldırılınca zaten ortada kendisi kalmış olmaktadır. “T” ile Zâtın zuhur mahalli olan birey böylece âlemi şehadette tasdik olunmuş olmaktadır.

 Sonuç olarak (نجدت ) NECDET ;

 “Nun” ile başlayan Ulûhiyyetindeki hakikatler En-Nur ismiyle varlık kazanıp zuhura çıkmıştır. Zâti “Elif” in fetha harekesinde gizlenerek açması Ulûhiyyetindeki ilimleri “Cim” e taşıyarak orda toplamış ve El-Cami ismiyle zuhur bulmuştur ve burada ferdiyyet makamı oluşmuştur. “Dal” harfiyle ferdiyet makamında toplanmış üç mertebenin hilâfeti yani “Âdemi (Esmâ), Davudi (Sıfat) ve Muhammedi (Zat)” “Dal” harfinde toplanan hilâfet yine Zâti “Elif” in fetha harekesinde gizlenerek harekete geçirmesiyle “Te” harfinde ki kulluk fiil zuhuruna çıkmıştır. Ayrıca “Dal” bunların delili de olmuştur.

 İşte “NECDET” bütün bu mertebeleri bünyesinde barındıran yüce bir mahaldir.

 ”NECDET” Muhammedi varisliğin en kemâlli zuhur mahallerinden biridir. 

 Varlık kubbesinin sütunu NECDET’tir. Kul, mukayyet şahsiyetinin benliğinden fenâ bulmadıkça onun mertebesini zâhiren göremez. Çünkü o bütün mutlaklık ve mukayyetlik mazharlarını cami en kâmil berzahtır. Açan (Fâtih) ve sonlandıran (Hatem) olan İnsân-ı Kâmil Hz. Muhammed (s.a.v) varisleriyle beraber ol. 

 Çünkü en büyük mutluluk onların yanındadır. Onlardan yüz çevirmek ise helâktir. Yani onlarla beraberlik HAKK ile beraberliktir. Onlarla beraber olmanın yegâne maksadı ALLAH’tır.

 Kısaca NECDET, NECAT’tır.

 (Terzi Oğlu. E. A.) (31/10/2014)

-------------------

 Efendi babacığım geçen ayın sohbetinden sonra Ad…. otobüsle dönerken yanımda sizin 6 Peygamber serisinden Hz. Muhammed (s.a.v.) kitabı vardı. Onu incelerken “53” ile ilgili karşıma işaretler çıktı. Benim de gönlümden böyle bir derleme yapmak geçti. 

 Babacığım Allah'ın lütfuyla sizin himmetinizle Hamdol-sun bitti, ekte size gönderdim. Hata ve kusurlarımız olmuşsa affınıza sığınıyorum. Babacığım hayatımda ilk de-fa belki de haddim olmıyarak size bir şiir yazdım. risâlenin sonuna ilâve ettim İnşeallah güzel olmuştur. (E. A.)

------------------- 

ELLİ ÜÇ RİSÂLESİ

(SELÂSE (T) VE HAMSÜN)

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

BİSMİLLÂHİRRAHMÂNİRRAHîM

 Bu risâle ; Canımızın cananı, gönlümüzün sultanı, Efendi Babacığım Hacı Necdet Ardıç Uşşaki (k.s) Hazret-

lerine ithaf olunur. 

 Salât ve Selâm Efendimiz Hz.Muhammed (s.a.v.)’in üzerine olsun.

 Pirlerimizin Himmetiyle Gayret bizden Tevfik Allah’tan. 

--------------

 Bu risâle, Zâhiri NECDET bâtını AHMED olan, Efendi Babacığımın zuhur mahalli olduğu Elli üç sayısının hakikati ve bağlantıları hakkındadır. 

 53 sayısı, Çok özel bir sayı olup, Hakikati Muhammedi üzere Hakk’tan kendisine verilen şifre, anahtar bir sayıdır. Tarikat-ı Âliyye-i Uşşâki yolunda Makamı Velâyet sırası da 53 tür. (Terzi Baba 2 kitabından alıntıdır.) Şimdi NECDET (نجدت ), AHMED ( اﺣﻤﺪ ) VE ELLİ ÜÇ (ثلاثة وخمسون) (Selâsetün ve hamsün) ismini oluşturan Arapça harflerin kendi başına anlamları ve harekeleriyle ve yan yana geldiklerinde nasıl bir anlam oluşturduklarını incelemeye çalışacağız inşeAllah.

 AHMED ( اﺣﻤﺪ ), “ELİF, HA, MİM VE DAL” harflerinden meydana gelir. Ebced sayı değerlerine bakarsak; 

“ELİF” ( ا ) : 1

“HA” (ﺣﺢ) : 8

“MİM” (ﻣﻢ) : 40

“DAL” ( د ) : 4

Sonuç olarak ; 1+8+40+4 = 53 

 AHMED ( اﺣﻤﺪ ), 53’tür. 

53 (Elli üç) Efendi Babacığımın şifre sayısıdır. 

 AHMED ( اﺣﻤﺪ ): Çok hamdeden, çok övülmeğe ve medhedilmeğe lâyık, çok sevilen, beğenilmiş sözlük anlamlarına gelir. Ahmed Arapça HAMD kelimesinden türetilmiştir.

 Şimdi AHMED ( اﺣﻤﺪ ) ismini oluşturan Arapça harflerin kendi başına anlamları, ve harekeleriyle ve yan yana geldiklerinde, nasıl bir anlam oluşturduklarını incele-meye çalışacağız inşeAllah. 

 AHMED isminin kelime kökü ( اﻟْﺤَﻤْﺪ ) EL HAMD oluşumuyla inceliyelim;

 ( ال ) EL

“EL” Arapça harf-i tariftir yani belirlilik takısıdır. Arapçada ki el (ال) takısının Türkçede bir karşılığı yoktur. Bu takının görevi önüne geldği kelimeyi belirli hale getirmektir. 

 “EL” takısıyla İlim “Elif” i ve irade “Lâm”ı âşikâr hale gelir belirsizlik ortadan kalkar ma’nâ oluşur.

 Zâtındaki “Elif” (İlim), sıfatına yani “Lâm” a tenezzül etmiştir. Zatıyla, sıfatında Gizlenmiştir. 

 ( اﻟﺢَ ) EL HA

 İrade “Lâm” ına aktarılan diğer bir deyişle “Lâm” da yani Hadis’te zuhur bulan ma’nâ “Ha” ile birlikte Kelâm makamında gizli “Elif” le, yani zâti olarak, desteklenerek oluşturulmaya başlamıştır.”Ha” daki Kelâmi hakikat fethayla hareketlendirilerek açılmaya başlamıştır. “Cevamiul Kelim” meydana gelmiştir ( اﻟْﺤَﻢْ ) EL HAM

 Kelâm “Ha” sı sükundaki işitme “Mim” ine bitişip oluşan zâti kelâmı Mülk “Mim” inde işittirmiştir. “Mim” bu 

oluşumda hareke almayıp sükunda kalmıştır. Kelâmın kabulü için bu şarttır. “Ha” arş, “Mim” de arş’ın ihtiva ettiği şeyler olmuştur. “Ha” yücedir. Yüceliği içinde bulundurduğu “Elif” tir. “Ha” nın açığa çıkıştaki lâfız harfleri “Ha-Elif ve Hemze”dir. “Mim” kendi içinde “Elif”i dolaylı bulundurur. “Mim” in lâfız harfleri “Mim-ya-mim”, “Ya” (Ya-Elif-Hemze) dir. “Ya” içerisinde bulunduğu oluşumu alçaltır. Esre görevi görür. Dolayısıyla “Mim” in yüceliği alçaklığındadır. Böylece Ulûhiyette başlayan Zâti Kelâm (Ha) bütün mertebelerden geçip, aşağıların aşağısı olan mülk’te (Mim) işittirilmiştir. “Cevamiul Kelim” Kelâmın ma’nâ’sı “Mim” in sükunda kalmasıyla “Mim” e aktarıl-mıştır. Bu külli oluşum HA-MİM ( ﺣَﻢ ) olmuştur. Diğer bir deyişle Hakikat-i Muhammedi.

 ( اﻟْﺤَﻤْﺪ ) EL HAMD

 HA-MİM ( ﺣَﻢ ) de oluşan kelâmi ma’nâ, “Ha” ile başlayan “Mim”e kadar ki bütün mertebelerde fiile çıkabilmek için, bu oluşumu taşıyacak bir mahalle ihtiyaç duymuştur. “HAM” : Olgunlaşmamış anlamındadır.

 Ham halindeki oluşum kemâlatını tamamlamak için cismin simgesi olan “Dal” (د) ile birleşmiştir. Bu oluşan mertebenin adı HAMD ( ﺤَﻤْﺪ ) olmuştur. Zâti Kelâmın (Ha), Mülk âleminde (Mim), cisimde (Dal) birleşmesiyle, Mülk âlemindeki her varlığın bu mertebedeki ismi HAMD ( ﺤَﻤْﺪ ) olur. Her zuhur mahalli “HA-MİM” in tecellisinden başka bir şey değildir. HAMD, ALLAH içindir. Her zuhur mahalli Allah’ın bir kelimesidir. Her zuhur mahallinden açığa çıkan ma’nâ, Cevamiul kelim olan Allah içindir.

 Aynı zamanda HAMD ; Sıfatların ve birliğin bölünmesi mahallidir. 

 Bu sırra erişenler, hadislik yönlerini yani “Lâm” oluşlarını (اﻟْﺤَﻤْﺪُ), sona taşırlarsa mertebenin adı (ﺣﻤﺪل) HAMDELE olur. “Hamdele” : Sözlük anlamı Elhamdülillâh demenin kısaca ismidir.

 Sonuç olarak; 

 “Lâm” : Sonradan halk edilmiş (Hadis) yani HAMD olan zuhur mahalli kendindeki velâyeti bilirse varis olur. Bu da ondaki hadisliği ortadan kaldırır. Hadis, Kadim’e bitişince ondan geriye iz kalmaz. “Lâm” ı çıkmasıyla (اﻟْﺤَﻤْﺪُ), oluşumun yeni ismi AHMED (اﺣﻤﺪ) olur. AHMED (اﺣﻤﺪ) olan velâyetin taşıyıcısıdır. 

 “Bugün AHMED benim, ama dünkü AHMED değil” (Hz.Mevlânâ) Bugün AHMED (اﺣﻤﺪ), Efendi Babacığım Hacı NECDET Ardıç Uşşaki (k.s.) hazretleridir. “Ama dünkü AHMED (s.a.v.) değil” HAMD olan ALLAH içindir.

AHMED : Zâtının Sıfatındaki zuhur mahallidir.

 AHAD ve AHMED’E yapış ki, beden ebu cehilinden kurtulasın. (Hz. Mevlânâ Mesnevi) Şimdi Efendi Babacığım Hacı Necdet Ardıç Uşşaki (k.s.) hazretleri ve kendisine tahsis edilen ELLİ ÜÇ ثلاثة) وخمسون) sayısının yazılımını oluşturan, Arapça harflerin kendi başına anlamları, ve harekeleriyle ve yan yana geldiklerinde nasıl bir anlam oluşturduklarını ve Efendi Babacığım ile ilgili bağıntısını incelemeye çalışacağız inşeAllah. 

(ﺛَﻠﺎَﺛَﺔ وَ ﺧَﻤْﺴُﻮن ) (SELÂSE VE HAMSUN)

 (ث ) SE

SE’nin zâti özellikleri yücedir Nitelikte ve fiilde, kalemler onları yazar Tek başına zât sırrıyla tecelli ederse Birinci günde, halk ona ibadet eder Nitelik sırrıyla sabit olarak tecelli ederse İkinci gün, niteliği kendisini över Fiil sırrıyla tecelli ederse Üçüncü gününde, âlem onu mutlu eder (İbn Arabi) 

 (ث ) SE : Arap alfabesinde dördüncü harftir. Ebced sayı değeri 500 (beşyüz) dür. Arapça 500 rakkam olarak şöyle yazılır ; “0 . .“

 “SE” harfinin lâfız harfleri “SE – ELİF (Hemze)” dir. (ث ) SE harfinin alt çanağı “ELİF” in aynasıdır. Üst noktalar bilgi noktasıdır. (ث ) SE harfinin üstündeki üç nokta Zâtını yansıtan; Sıfat, isim ve fiil noktalarıdır. A’yân-ı sâbite mahallidir. 

 İlgisi olması bakımından Fusûsu’l-Hikem Ahmed Avni KONUK Tercüme ve Şerhi’nden; 

 İLK TAAYYUN MERTEBESİ, VAHDET MERTEBESİ

 Bu mertebe salt zâtın cemâlindeki gark olunmuşluğun dan haberli olma mertebesine tenezzülünden ibarettir. Bu tenezzül vücûdun zâti gereğidir. Onun bu haberli oluş mertebesine “Ulûhiyyet mertebesi” denir. Vücûd bu mertebede kendisindeki sıfatları ve isimleri kapsam oluşu yoluyla öz olarak bilir. Ve sıfatlar bu mertebede kendisinin aynı olduğundan bu biliş, kendi zatına olan bilişten ibarettir. Bundan dolayı vücûd bu mertebede bütün isimler 

ve sıfatlar ile isimlenmiş ve sıfatlanmış ve vasıflar ile vasıflanmış olduğundan “ALLAH” cami’ isminin mertebe-sidir ve bu isim ile isimlenmiştir. Bu mertebe, taayyün etmemiş zâtın, taayyün sûretiyle açığa çıktığı ilk tenezzül mertebesidir.

 Buna “ilk taayyün” ve “mutlak ilim” de derler. Çünkü bu mertebede zâtın şuuru ve vicdanı bilinen ve gayriyyet kaydı olmaksızın mutlaktır. Buna “hakiki vahdet” mertebesi de derler. Çünkü bu “ilk taayyün” nefsinin ismidir ki, “vahidden ancak vahid çıkar” demektir. Bu mertebede sayma ve adetler ve çokluk ve fertler yoktur. Olmak ve olmamak arasında iki tarafta eşittir.

 Bu mertebe (ث) SE harfinin mahallini oluşturan “ELİF” mertebesidir. 

 İkinci taayyun mertebesi, Vahidiyyet mertebesi. 

 Vücûd, ilk taayyün mertebesinde isimlerini ve sıfatlarını öz olarak bilmekle beraber, bu isimler ve sıfatlarının icab ettirdiği bütünsel ve parçasal ma’nâların hepsinin sûretleri, bu ikinci taayyün mertebesinde ayrılırlar. Mevcut eşya hakikatlerinden ibaret olan bu sûretlerden her birinin gerek kendi zatına ve gerek kendi zatının benzerine asla şuuru yoktur. Çünkü onların vücûdları ve farklı oluşları ilmidir. Vücûd bu ilmi sûretler sebebiyle çeşitlenir ve çokluk halinde olur. 

 Bu mertebede açığa çıkan her bir ilmi sûret, harici eşyadan her birinin hakikati ve onu terbiye eden Rabb-ı hassıdır. Sufi deyiminde her bir ilmi sûrete “ayn-ı sâbite” ve bütün olarak “a’yân-ı sâbite” derler. İlmi sûretlerden ibaret olan “a’yân-ı sâbite” kendi asli yoklukları üzerindedir. Onlar harici vücûd kokusunu koklamamış-lardır. Şehadet âleminde açığa çıkan sûretler ancak onların yansımaları ve gölgeleridir. “A’yânı sâbite vücûd kokusu almamıştır” dedikleri budur. 

 Bu mertebe (ث) SE harfinin üzerindeki bilgi noktalarıdır. Bir bütün olarak (ث) SE harfi Zâtı, sıfatı, ismi ve fiili bünyesinde barındıran A’yân-ı sâbite mahallidir ve mutlak ferdiyet makamıdır. Çünkü A’yân-ı sâbite vücûd kokusu almamıştır.

 (ث) SE

 “S” harfindeki sükûn mahall (A’yân-ı sâbite) fetha harekesiyle, hareketlendirilip varlık zuhuruna çıkmaya başlamışlardır. Her fetha varlığında gizli “Elif” i barındırır. “Elif” a’yân-ı sâbite mahallinin Nefes-i Rahmanıdır. Nefes-i Rahmâninin nefeslendirmesiyle a’yân-ı sâbitedeki ilmi sûretler “KÜN” (Ol) sözüyle zuhura çıkmışlardır. Fertlerin ilki üçtür. Halk etme zuhura çıkarma bir’den değil, Fert’ten zuhur bulmuştur. 

 Üç sayısı sayı mertebelerinin ilk ferdidir. Çünkü onun altı “iki” ile bir”dir. “İki” çift sayıdır. Ve “bir” ise sayılardan sayılmayıp, bütün sayıların kaynağıdır. Ya'ni bütün sayı mertebeleri “bir”den oluşur. Çünkü sayı mertebeleri “bir”in tekrarlanmasından başka bir şey değildir. Meselâ 1 + 1 = 2 olur. Ve “iki” mertebesinde “bir” bulunmakla beraber âşikâr ve zâhir değildir, onda gizlidir. Ve aynı şekilde 1 + 1 + 1 = 3 olur. Ve “üç” tek olan sayı mertebelerinin birincisidir. Şimdi “üç” zâhir olunca “bir” gizlenir. (Tedbirat-ı İlâhiyye) 

------------------- 

إِنَّمَا قَوْلُنَا لِشَيْءٍ إِذَا أَرَدْنَاهُ أَن نَّقُولَ لَهُ كُن فَيَكُونُ 

(İnnemâ kavlünâ lişey’in izâ eradnâhu en tekule lehü kün feyekünü.)

 (Nahl 16/40) “Biz, bir şeyin olmasını istediğimiz zaman, ona (söyleyecek) sözümüz sadece Ol (kün) dememizdir. Hemen oluverir.” 

------------------- 

 Oluşum üçlemeyle Kün (Ol) ’den meydana gelmiştir. Hattâ Kün’de kendi içinde üçlüdür. (Kaf-Vav-Nun) Kün varlığa ait bir emir lâfzıdır, ondan ancak varlık çıkar. Bu kelime, birdir ve şahıslarıyla çoğalır. Bütün varlıklar Allah’ın tükenmeyen kelimeleridir. Çünkü hepsi “Kün” den meydana gelmişlerdir. “Kün” ise Allah’ın kelimesidir.

 Teslisi yani üçlemeyi içinde barındıran ferdiyetten yani teklikten ibaret olan İlâhi hazretten âlem mevcud oldu. Bundan dolayı, bir şeyin zuhuru için "zat', "irade" ve "söz" olmalıdır.

 Sonuç olarak ; “ ( ثَ ) S” mahallinde yani A’yân-ı sâbite’ de bütün halde sükûn halde bulanan ilmi sûretler ( ثَ ) SE fethayla yani gizli “Elif” ile harekete geçirilmesi nefeslendirilmesiyle “KÜN” (ol). (Kaf-Vav-Nun) sözüyle üçleme, yine üçlemeyle zuhura çıkmaya başlamıştır. Ferdiyet makamı yine kendi ferdiyetiyle Hayat bulmuştur. 

 (ثَ ﻞ ) SEL

 (ثَ ) “SE” mertebesinde zuhura çıkmaya başlayan ilmi suretler (ل ) “Lâm” harfinde varlık sahasına çıkmıştır. 

 (ل ) “LÂM” Lâm yüce mukaddes ezele aittir, Makamı yüce, heybetli ve nefistir,

Ne zaman kalksa zâtı var edeni izhar eder,

Ne zaman otursa oluş âlemini izhar eder, Sana ruh olarak üç hakikati verir, İpek elbiseler içinde yürür ve caka satar, (İbn Arabi) 

 (ل ) “LÂM” harfi ebced sayı değeri otuzdur. “Lâm” 

harfinin lâfız harfleri “Lâm, Elif ve mim” dir. Lâm harfinin iki yönü vardır. Bir yönü Melekût âlemine dönük, bir yönüde mülk âlemine dönüktür. Dolayısıyla Lâm’ın Elife dönük yüzü melekût âlemini, mim’e dönük yüzüde mülk âlemine bakar. İkisi arasında orta âlem oluşur. Bu da nefsin makamıdır. 

 Gizli “Elif” ile yani fethayla nefes kazandırılan mahall “Lâm” aynasına tenezzül etmiştir.

 Lâm harfinin hattı, insanın ayn-ı sâbitesinin Allah’ın ezelî bilgisinde var olduğu öğretisini sembolize etmektedir. Hak için elif, ze ve lâm harfleri belirlenmekte, bu harflerin bu sıraya göre yan yana getirilmesi ile Allah’ın ezelilîği fikri ortaya çıkmaktadır. Nûn, sâd ve dâd harfleri insan için belirlenmekte ve bu harflerden biri olan nûn’da gizli olarak bulunan elif yatay pozisyondan dik duruma geldiğinde lâm harfi; nûn’dan olma lâm’ın yarısı göz önüne alınmakla da ze ortaya çıkmaktadır. Böylece insanı sembolize eden nûn harfinden, Allah’ın zât ve sıfatını ve bu ikisini birleştiren râbıtayı temsil eden elif, ze ve lâm çıkmaktadır.(İbn Arabi Fütuhattı Mekkiyye) Yani (ل ) “LÂM” varlığında Kadim’i sembolize eden “Elif” in boyu, Hadis’i sembolize eden “Nun” harfinin alt çanağının birleşimden meydana gelmiştir. “Lâm” bu yönüyle berzahtır. Allah’ın ezeliliği “Lâm” harfinin zuhuruyla aşikar olmuş, aynı zamanda hadis için zaman kavramı ortaya çıkmıştır. 

 Kadîm için ezel neyse, halk edilmiş için de zaman odur. Ezel aynı zamanda yüce Allah’ın niteliklerinden biridir, dolayısıyla O’nun sûretindedir. Allah'ın ezeli’olarak nitelenmesi, bizimle ilgili zaman kavramıyla irtibatlıdır. Bizim “Allah vardı, beraberinde bir şey yoktu” ifadesi bağlamında bir zamansal uzanış tasavvur etmemizden kaynaklanmaktadır. 

Sonuç olarak (ثَ ﻞ ) “SEL” mertebesi; A’yân-ı sâbite’

deki sükûndaki ilmi sûretler, Allah’ın Zâti muhabbetiyle, Nefes-i Rahman (Fetha) (gizli Elif) ile hareketlendirilip zuhura çıkarma mahalli olmuştur. “Elif” teklikle ilgilidir. Nuru da “Lâm” ın kıyamında parlamaktadır.

 Bu mertebeyi anlatması dolayısıyla; İsti’dad iki ceşittir:

 Birincisi yapılmamış isti’dad ki, bu isti’dad her bir ayn-ı sâbitenin zâti gereğinden ibaret olup “Kün (Ol)!” emriyle, ilim mertebesinde vücûda gelirler. 

------------------- 

~~54.50~
وَمَا اَمْرُنَا اِلَّا وَاحِدَةٌ كَلَمْحٍ بِالْبَصَرِ
(Ve ma emruna illâ vahidetun ke lemhın bil basar) (Kamer, 54/50) “Emrimiz tek bir emirdir, göz kırpması gibidir” 

------------------- 

 Âyet-i kerimesi bu mertebeye işarettir.

 Diğeri yapılmış isti’daddır. Bu isti’dad da şehadet mertebesinde her bir ayn-ı sâbitenin aynası ve gorunme yeri olmak üzere vücûda gelen her bir kesif sûretin değişimlerden sonra kemâle ulaşmasıdır. Çünkü tabiatta vücûda gelmiş olan her bir sûret kemâl bulma kaidesine tabi’dir. “et teenni miner Rahman” ya’ni “teenni Rahman’dandır” ile bu hakikate işaret olunmuştur. (Fusûsu’l-Hikem Ahmed Avni KONUK Tercüme ve Şerhi’nden)

-------------- 

 (ثلا ) SELÂ 

 ” لا” “LâmElif” (Lâ) 

 ( ا ) ELİF : İlâhi birliğin sûreti 

Elif, münezzeh zattır, acaba, Varlıklar içinde senin aynın mahallin var mı?

Dedi ki: Yok iltifatımdan gayri, ben ise, Ebed harfiyim, ezeli içeririm, İşte ben seçilmiş zayıf kulum,

Ve ben sultanım, aziz ve yüce olan.

 (İbn Arabi)

 (ل ) “LÂM” Lâm yüce mukaddes ezele aittir, Makamı yüce, heybetli ve nefistir,

Ne zaman kalksa zâtı var edeni izhar eder,

Ne zaman otursa oluş âlemini izhar eder, Sana ruh olarak üç hakikati verir, İpek elbiseler içinde yürür ve caka satar.

 (İbn Arabi)

 ” لا” “LâmElif” (Lâ) Her şeyi bilen Elif ve Lâm kucaklaştı, İki sevgili gibi; avam ise uyumakta, Yüce olan ayaklar birbirine dolandı, Bana bileşen o iki harften bir bildirim geldi, Kuşkusuz kalbi ma’nâsı kucakladığında, Onda var etme ve yok etme ortaya çıkar. 

 (İbn Arabi) 

 ( ا ) ELİF ve (ل ) LâM bir araya gelince, her birisine bir meyil eşlik etmiştir. O meyil, arzu ve hevadır. Meyil, ancak arzu kaynaklı bir hareketten olabilir. Lâm’ın hareketi, zâti bir hareket, Elif’in hareketi ise yatay bir harekettir. Böylelikle Elif’in otoritesi kendisinde hareket meydana getirmek üzere Lâm’da zuhur etmiş, Lâm bu meyanda Elif’ten daha güçlü olmuştur. Çünkü o daha 

açıktır. 

 Dolayısıyla onun himmeti, varlık itibarıyla daha yetkin ve daha etkindir. 

 Elif ve Lâm’ın birleştiği ilk mertebe, var etme mertebesidir. Bu mertebe “Lâ ilâhe illâllah’tır.” Bu Hakk ve Halk mertebesidir. Mutlak varlık, o Elif’tir, bu mertebede halk etmeye, sınırlı varlık ise o Lâm’dır, halk olmaya yönelir. Elif Kadim, Lâm ise hadis’tir. İki Elif yani 1 ve 1’i çarptığında tek Elif / 1 meydana gelir. Hadis (sonradan olan) ile Kadimi çarptığımızda, dışta meydana gelen hadis olacaktır. Kadim, hadisin görünmesiyle gizlenir.

 “Elif” zat, “Lâm” ise sıfat içindir. Ya da “Elif” Hakk’a, “Lâm” da mahlûka işaret eder. Ayrıca nefyi ve ispatı (olumsuzluk ve olumluluk) da cem ediyor. “ لا “ “LâmElif” (Lâ) harfindeki olumsuzluk tenzih açısından marifetullaha işaret eder. “Benzeri gibi bir şey yoktur” Hakk Teâlâ eksiklerin, kayıtların ve kulluk acziyetinin mukabili olan ulûhiyet kemâlâtıyla nitelendirilir. “ لا” “LâmElif (hemze ile)” (Lâ) harfindeki olumluluk ise teşbihe işaret eder. “O gören ve işitendir” Bir de şu hadise işaret etmektedir. “Allah, Âdem’i kendi sûreti üzere halk etti.” Marifetullahın kemâl derecesi bu iki şıkkın cem edilmesiyle gerçekleşir. Dolayısıyla . ” لا” “LâmElif” (Lâ) İnsan-ı Kâmili sembolize eder. Zâti isimlerin en özeli ve en başta geleni “El-Vahidü’l Ahad” (Bir Tek) dir. 

 Vahid ve Ahad isimleri “Lâ” harfindeki “Elif” ve “Lâm” harfleri gibi birbirlerinden ayrılmazlar. Dolayısıyla “Elif” zati tekliği, “Lâm” da birliği ifade eder. Buna göre Rahman’ın sûreti üzere halk edilmiş İnsân-ı Kâmil’in Hakk’ın huzuruna olan nispeti, “Elif” in tekliği karşısında “Lam” ın birliğine benzer. 

 Birbirine bağlanmış Elif ve Lâm bitişikliği gerçekleştirip

ayrıklığı silmeyi ifade eder. Lâm’dan sonra gelen Elif başkanın izlerini siler. Kul, Lâmelif ” لا” in bilgisi vasıtasıyla He “ه ﻪ” ye eşlik etmiştir. 

 Elif ile Lâm bitişmesi Hüviyet He’sini açığa çıkarmıştır. Hüviyet He’sini üste taşırsak halk âleminin ilk mertebesi arş ortaya çıkar ve sonra da Kürsi gelir.

( اﻟﻪ ) ELH

 Elh : Sözlük anlamı ibadettir.

 Lâm ile Elif’in birleşmesi bir oluşumu daha zuhura çıkarmıştır.”İbâdet” İbâdet ne demek ; Varlık hakikatinin iki yönü vardır, Hak ve halktır. İbâdet varlık hakikatinin iki yönü arasında karşılıklı bir eylemdir. Halkın ibâdeti, özünden kaynaklanan bir şeydir. Çünkü bu ibâdet, mümkünlerin muhtaç oluşlarından ibarettir; başka bir ifadeyle mümkünlerin 

sübut hallerinde yokluklarına karşı var olmalarını tercih edene muhtaçlıklarıdır. Lâm’ın Elif’e muhtaçlığı, Elif’in Lâm’a ülfetiyle varlık hüviyet kazanır. Şu halde halk edilmiş, daimi ve ezeli bir muhtaçlıktadır. 

 Hakk’ın ve halkın ibâdeti özünde ve ayrıntılarında farklıdır. Lâm’ın yani halk edilmişin varlık sahasına çıkması için Elif’e muhtaçtır ama Elif’te sûret perdesine bürünüp zuhura çıkması için Lâm’a muhtaçtır. Kendini yansıtacak ayna için Lâm’a muhtaçtır. İki mertebenin birleşimi ayna olan hüviyet He’sidir. Elif yani (Hakk) muhtaçlığı zatından değil kendindeki sıfat ve isimlerin, halk edilmiş (Lâm) mertebesinde zuhur bulmaları içindir. Bâtın zahire ibâdet eder; bu ibâdet, bâtının zâhire dönüşmesi ve onu ortaya çıkartması yönündendir. Dolayısıyla Hadislik yönlerini (Lâm), Kadim’e (Elif) e bitiştirenler yeni bir Hüviyet (He) Kazanır. Gerçek ma’nâda ibâdet burada başlar. Yani bir Mürşid-i Kâmil de fenâ olup bekâ bulanlarda ibâdet başlar. 

 Buraya kadar anlatmak istediğimiz Efendi Babacığım NECDET Ardıç Uşşaki (k.s.) hazretlerine tahsis edilen 53 (Elli üç) sayısının hakikati ve 53’te ki Hakikatin Efendi Babacığımdaki tecellisidir.

 (ﺛَﻠﺎَﺛَﺔ وَ ﺧَﻤْﺴُﻮن ) (Selâse ve hamsun)

 53 (Elli üç) sayısındaki buraya kadar anlatılanlar içerisinde özet olarak; 

 (ث) SE : Ferdaniyet makamıdır. Halk edilişin mahallidir. Üç’lü hakikate dayanır. Oluşum bir’den değil tek sayıların ilki üç’tendir. “Kün” (Ol) emrinin mahallidir. 

 ” لا” “LâmElif” (Lâ) : Bununla ilgili yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, bu makam “El-Vahidül Ahad” olan İnsân-ı Kâmil makamıdır.

 (ثلا ) SELÂ; 

 Burası NECDET (نجدت ) te ki ( ﻧَﺞْ ) NEC makamına tekabül eder. Çünkü NECDET’te ki NUN (ن), “KÜN” (Ol) dür.

 Çünkü “Nun” un, Nokta’da gizlenmiş ikinci yarımı bize görünmeyen bâtınıdır. “Nun” harfinin bize görünen kısmının sayısal değeri 50’dir. İki “Nun” yani görünen (zâhir) ve görünmeyen (Bâtın) yönlerini birleştirirsek “Nun” un dairesi tamamlanır. “Nun” un cisim çanağının üstünde daire görünür, “Nun” daki bâtınını işaret eden tek nokta dairenin tamamlanmasıyla zâhir ve bâtın simgesi olarak dairenin üzerinde yer alır. Harflerin üzerindeki noktalar bilgiyi işaret eder. Böylece “Nun” un tamamlanmasıyla ( ق ) “KAF” harfi meydana gelir. İki “Nun” un sayısal değeri 50 + 50 = 100 olur ki o da “Kaf” olur. “Kaf”, “Nun” dur. Yani “Kün” lafzında “Nun” varlığa yine Kendinden, kendiyle, kendi çıkar.” NECDET’te ki “Cim” ( ج ﺟ ), ” لا” “LâmElif” (Lâ) dır. Çünkü “Cim” harfinin sayısal değeri üç’tür. Tek sayıların ilki üç’tür.

 “Dereceleri yükselten” isminin zuhurunun kemali ancak bütün dereceleri “Cami” huzurda tamamlanır. Öyle ki bu dereceler birbirleriyle bağlantılı olup uyum ve tekâmül içindeki bir mertebeyi oluştururlar. Bu ise ilâhi isimlerden “El-Cami” nin zuhurunu gerektirir. Yalnız insân, hem Hakk’ın (Elif) hem halkın (Lâm) sûretini üzerinde taşır. Bütün isimler sadece insana öğretilmiştir. El-Cami ismi Allah’tır. Cemâlin, Celâlin, Kemâlin toplandığı (Cami) halifelik makamıdır.

 Kısaca (ثلا ) SELÂ; “Kün” emrinin mazharı, Allah isminin zuhura çıktığı İnsân-ı Kâmil makamıdır.

 ( ﺗَﻠﺎَث ) SELÂS 

 ( ﺗَﻠﺎَث ) SELÂS; Yani Allah isminin aynası olarak zuhura çıkan İnsân-ı Kâmil makamında ki hakikatleri diğer mertebelerde yansıtacak ayna olmuştur.

 ( ﻧَﺞْ ) “NEC” VE (ثلا ) “SELÂ” makamlarının ebced sayı değerlerine bakacak olursak;

 NUN (ن) : 50

 CİM ( ج ﺟ ) : 3

 ( ﻧَﺞْ ) “NEC” toplarsak = 53 olur.

 (ث ) SE : 500

 ” لا” “LâmElif” : 31

 (ثلا ) “SELÂ” = 531 olur. O da 53 + 1 den meydana gelir.

 ( ﻧَﺞْ ) “NEC” makamı 53’ün mutlak tekliği, (ثلا ) “SELÂ” 53’ te ki mutlak tekliğin, 1 (birliğiyle) zuhura çıkma makamıdır.

 Yani “ELİF” te ki mutlak tekliğe (AHAD) mukabil “LÂM” da ki zuhura çıkış birliği (VAHİD) gibi.

 “Yani "Halk etme" işi, zâtında teklik üzerine bina olunmuştur ve teklik ise sayının iki eşit kısma bölünememesi halidir. Ve teklik sayılarda "üç" ten itibaren başlayıp üç, beş, yedi, dokuz, on bir gibi yukarıya doğru gider. "Üç" ten önce "bir" ile "iki" vardır ve "bir" ise sayı değildir. Çünkü bütün sayıların kaynağıdır; ve bütün sayılar, birin çoğalmasından ortaya çıkar. Örneğin bir tane bir, bir tane bir daha "iki'' ve bir tane bir daha ilâve olunca "üç" olur. 

 Bundan dolayı "üç" ten önceki sayı "iki" olup, bu da

çifttir. Bu şekilde "üç" sayısı tek sayıların birincisidir. Ve teslisi yani üçlemeyi içinde barındıran ferdiyyetten yani teklikten ibaret olan ilâhi hazretten âlem mevcud oldu. Çünkü "Halk etme", ulûhiyyet mertebesinde olur. Çünkü o mertebede ilâhi zat sıfatları ve isimleriyle taayyün edici olur. Ve ahadiyyet mertebesinde asla isim ve nitelik yoktur. Ve ilâhi zat kendinin sıfatları olan "irâde" ve "kelâm yani söz" ile taayyün edici olmadıkça "Halk etme" mümkün olmaz. İşte buna işaret olarak Hak Teâlâ: "Bizim bir şeye sözümüz, onu irade ettiğimiz vakitte, ona "Ol!" demekliği-mizdir" (Nahl, 16/40) buyurur. 

 Bundan dolayı, bir şeyin icadı için "zat', "irâde" ve "söz" olmalıdır. Böyle olunca ferdiyyet yani teklik hazretinde taayyün etmiş olan ilâhi zat, icad edici zat "irâde" ve "söz" sahibidir. Ve eğer bu "icad edici zat" ve herhangi bir işin var oluşunun tahsisine yönelişinin bağıntısından ibaret olan onun "irade"si olmasaydı ve daha sonra O'nun yönelişinde o şey'e "Kün yani Ol!" sözü olmasaydı, bir şey mevcud olmazdı. Çünkü bir, bir olarak durdukça, ondan hiçbir sayı çıkmayacağı gibi, bir olan zat dahi bir olan zat olarak kaldıkça bir şey açığa çıkmaz. Fakat birin zatında mevcut olan bağıntılar açığa çıkınca, örneğin 1/2, 1/3, 1/4, 1/5, gibi birin yarısı, üçte biri, çeyreği, ve beşte biri zuhur edince, sayılar peyda olur. İşte bunun gibi "irâde" ve "söz" ulûhiyyet zâtının sıfatları ve bağıntılarıdır. İcad onların açığa çıkmasına bağlı olan bir esastır. Şu halde “zat” ve "irade" ve "söz" üç şeydir; bunların bir arada oluşundan "ferdiyyet yani teklik" hasıl olmuştur.

 Yani ferdiyyet hazretinde taayyün etmiş olan ilâhi hazret, yani icad Edici hazret için üçlü ferdiyyet sabit olduktan sonra, buna karşılık olarak vücûdu kabul eden "şey"de de, aynı şekilde üçlü ferdiyyet zâhir oldu ve o üçlü ferdiyyet sebebiyle o şey tarafından onun var edilişi ve vücûd ile vasıflanması geçerli oldu. "Tekvin yani var ediş" bir şeyi var edilmiş kılmaktır. Ma’nâsı budur ki, Hak Teâlâ

bir şeye "Kün yani Ol!" sözüyle emrettiğinde, o şey kendi nefsini mevcud kılar. 

 Şimdi, bir "şey"in kendi nefsini mevcud kılması onun nefsi tarafından olan üçlü ferdiyyet iledir. Eğer icad edici zâtın üçlü ferdiyyetine karşılık, onun da üçlü ferdiyyeti olmasaydı, ilâhi ferdiyetin te'siri olmazdı. Çünkü "te’sir edenin" karşısında bir "te’sir edilen" olmayınca hiçbir eser ortaya çıkmaz. Bundan dolayı te’sir edicideki te'sirin sabitliği, te’sir edilenin vücûdu ile olur. İşte bunun gibi Hakk'ın ferdiyyetinin sabitliğide "şey"in ferdiyyetine bağlıdır. Ve "şey"in ferdiyyeti de, ilk olarak onun ilâhi ilimde sabit olan "şey'iyyet"idir. İkinci olarak “Kün yani Ol!'' ilâhi sözünü "işitme"sidir. Üçüncü olarak kendi vücûdunu icadında Mükevvin'i yani Var Edici’si tarafından olan "emre uymasıdır". Şu halde, bir şeyin icadını gerektiren şey, gerek kendinin ve gerek Mucid'in ferdiyyetidir.” (Fusûsu’l-Hikem Ahmed Avni KONUK Tercüme ve Şerhi’nden)

-------------- 

 Şimdi zuhura getirilecek oluşum teklikten, birliğiyle ve üçlemeyle zâhir olur. Şimdi yukarıda ifade ettiğimiz (ثلا ) “SELÂ” makamında ki (ث) “SE” harfindeki üçlemeye mukabil bunu kabul edecek mahall ( ﺗَﻠﺎَث ) “SELÂS” makamındaki ikinci (ث ) “SE” dir. ( ﺗَﻠﺎَث ) “SELÂS” makamındaki ikinci “SE” yazıda da görüldüğü gibi “SELÂ” ya bitişmemiştir. Dolayısıyla ikinci “SE” zuhurun “SELÂ” (53 – 1 ) makamının ferdiyetteki yani üç’teki görüntüsü olmuştur.

 ( ﺗَﻠﺎَث ) “SELÂS” Hakk’ın ferdiyyetinin etkenliğinin mukabilinde “Şey’in” Nefsindeki edilgen ferdiyyet makamı olmuştur. Çünkü Hakk’ın ferdiyyetinin sabitliği Şey’in ferdiyyetine bağlıdır. 

 Sonuç olarak ; ( ﻧَﺞْ ) “NEC” Zâtın mutlak tekliği (53), (ثلا ) “SELÂ” Mutlak Tek’in Bir ile zuhura çıkışı (53 + 1), ( ﺗَﻠﺎَث ) “SELÂS” Bir’in Üç’te yani ferdiyyetindeki aynası (NEFSİ) olmuştur. 

 (ث ) SE : Ebced sayı değeri 500 (beşyüz) dür. Arapça 500 rakkam olarak şöyle yazılır ; “0..“ yazılış şeklini inceliyecek olursak;

 ه Bu da Arapça’da “HE” harfinin şeklidir. “HE” nin sayı değeride 5 (beş) tir. Görüldüğü gibi ” لا” “LâmElif” (Lâ) İNSÂN-I KÂMİL makamında Yani “Lâm” ile “Elif” in birleşmesiyle açığa çıkan İNSÂN-I KÂMİL Hüviyetidir. Hüviyet “HE” si daire şeklinde olup bütün mertebeleri kendinde cem etmiştir.

 Şimdi konumuza dönüp “SE” harfinin sayı değeri olan 500 (beşyüz) ün şekline bakacak olursak;

(..0) ”SE” harfinde; Hüviyet “HE” sinde zuhur bulan İnsân-ı Kâmil makamının nokta zuhur varislerinin hakikati meydana gelmiştir.

 ( ﺗَﻠﺎَثَ ) SELÂSE

 ( ﺗَﻠﺎَث ) “SELÂS” Hakk’ın ferdiyyetinin etkenliğinin mukabilinde “Şey’in” Nefsindeki edilgen ferdiyyet makamı olmuştur. Çünkü Hakk’ın ferdiyyetinin sabitliği Şey’in ferdiyyetine bağlıdır. Bu mertebede oluşan İnsân-ı Kâmil Hüviyeti, kendinde ki ilmi hakikatleri sükûn halinden 

fethay la hareketlendirilip zuhura çıkarılmıştır. Feth açmadır. Her fetha varlığında gizli “Elif” i barındırır. İnsân-ı Kâmil’in kendindeki cem’iyeti fetha yani gizli “Elif” ile Zâtından desteklenerek âlem aynasına yansıtılmıştır. 

 (نجد ) NECD; El-Cami, El-Mübin ve El-Metin isimlerinin yani üç hilâfet makamının cem edildiği mahal olmuştur. 

 Aynı zamanda NECD” makamıyla üç hilâfet hakikatini yani, Âdemi (Esma), Davudi (Sıfat), ve Muhammedi (Zat) mertebelerini bünyesinde toplamıştır. 

 ( ﺗَﻠﺎَثَ ) SELâSE de ki ikinci (ث ) SE Hakk’ın yani Kadim’in Halk’a yani Hadis’e dönük yüzü olmuştur. “SE” üzerindeki üç nokta varlıkta, âlemi şehadette zuhura çıkacak Velâyet, Risâlet ve Abd (Kulluk) simgeleridir.

 Sonuç olarak ; ( ﻧَﺞْ ) “NEC” Zâtın mutlak tekliği (53), (نجد ) NECD “D” “Dal” harfinin ebced sayı değeri 4’tür. Dolayısıyla “NECD” ebced değerine bakarsak (53 + 4) 4 (dört), dört ilâh-i erkân’a işâret eder: Allah, Rahman, Rab ve Melik. Ayrıca dört zât-i ihata erkânı’na da işâret eder: 

 Evvel, Âhir, Zâhir ve Bâtın. (ثلا ) “SELÂ” Mutlak Tek’in Bir ile zuhura çıkışı (53 + 1), ( ﺗَﻠﺎَثَ ) SELÂSE (“53 + 1” + 5) Bir’in 5 tenezzül zuhurudur. Bunlar; 1.-İlk Taayyün Vahdet, 2.-İkinci Taayyün Vahidiyet 3.- Ruhlar 4.- Misal 5. Şehâdet Mertebeleridir.

 “NECD” makamında üç hilâfetin cem edildiği mahal. Sırrı 53 (Elli Üç) teki “SELÂSE” de Velâyet, Risâlet ve Abd (Kulluk) noktalarının zuhur mahalli olmuştur.

 ( ﺗَﻠﺎَﺛَﺔ ) SELASE (T)

 (ت ﺔ) TE

 Te, bazen görünür, bazen gizlenir, 

 Kavmin varlığında payına onun çeşitlilik düşer, Mertebesi Zâtı ve sıfatları kuşatır, Onun fiil mertebesinde temkini yoktur, Ortaya çıkarıp gösterir sırlardan gariplikler izhar eder, Levh mülkünü, kalemleri ve Nun’u, Leyli, şemsi, A’lâ’yı ve Târık’ı, Zâtında, Duha’yı İnşirahı ve Tin’i, (İbn Arabi)

 “Arapça, kelimelerin eril (müzekker) ve dişil (müennes) olabildiği dillerden biridir. Arapçada 3 adet müenneslik (dişillik) işâreti vardır ve bunlardan biri de “tai merbuta”dır. Tai merbuta, (bitişik ta) demektir. Bir diğer ismi de “tai te'nis”tir yani (dişillik ta'sı). Bu işâret, kelimelerin sonuna birleşen ve kapalı yazılan te harfidir. Bir başka ifadeyle, Arapçanın 3. harfi olan te harfinin iki yazılış şeklinden (açık ve kapalı) biridir. Açık yazılan te harfi de, tıpkı kapalı yazılan tai merbuta işareti gibi, dişillik alâmeti olarak görev alabilmektedir” Açık olarak yazılan “TE” (ت), Kapalı olarak yazılan “TE” (ﺔ) Sonuç olarak, isminden de anlaşılabileceği gibi tai merbuta işâreti, te harfinin bir yazım formudur ve açık yazılan te harfi gibi iki nokta ile noktalanmıştır. Kelimelerin sonlarında yer alır ve genellikle dişillik bildirir; ancak kendisinden sonra bir harf gelecek olursa, artık kapalı yazılamaz ve açık te şeklinde yazılır. 

 Arapça Üç okunuşu “SELÂSE” ama yazılışda ( ﺗَﻠﺎَﺛَﺔ ) “SELÂSE” nin sonunda “TE” harfi vardır. Bu aradaki yukarıda bilgisini verdiğimiz Tai merbutadır yani kelimenin müennes (dişilik) olduğunu gösterir. Sondaki kapalı “TE” (ﺔ) ise kendisinden sonra bir harfin gelmeyeceğini gösterir. 

 “EnTe” (Sen) ancak ilim sûretinde tecelli eder. “Te” harfi ise “EnTe” (sen) şeklindeki hitap harfidir. Bu ise hitap edilenin müşahede edilmesini gerektirir. “Te” ile ilgili; bilindiği gibi o da (En-te) nin “Te” sidir, onu diyebilmek için orada hâzır olan ancak gaybde olan bir (Ene) olması lâzımdır ki muhatabına (En-te) diyebilsin, aslında oradaki “Te” (ente) (ene) nin “T” deki kendini gizlemiş olan (Ene) sidir. (Ente) nin zuhur sahası “T” kaldırılınca zâten ortada kendisi kalmış olmaktadır. “T” ile Zâtın zuhur mahalli olan birey böylece âlemi şehâdet’te tasdik olunmuş olmaktadır.

 ( ﺗَﻠﺎَثَ ) SELâSE de ki hakikatleri zuhura çıkaracak aynada “TE” (ﺔ) harfi olmuştur. Çünkü “TE” (ﺔ) harfi yetkin kulluk mahallidir. Muhatab alınan makamdır. “Ene – EnTe”. Aynı zamanda kelimenin sonunda yer alan “TE” kelimeye müenneslik (dişilik) verir. Bu da mahallin edilgenliğinin kabul ediciliğini gösterir ki Bu da buraya kadar ki hakikatlerin evvelâ kabulü sonra açığa çıkarılması için önemlidir. Aslında herşey de hem edilgen (dişi) hem de etken (eril) dir. Bir şeyin zuhur bulması için evvelâ yukarıda da “KÜN” (Ol) sözünü incelerken değinmiştik. Hakk’ın etkenliğine mukabil bunu kabul edecek edilgen bir mahalle ihtiyaç vardır ki tecelli zuhur edebilsin. 

Kapalı “TE” harfine bakacak olursak yukarıda değindiğimiz;

 (ث ) ”SE” harfinde; Hüviyet “HE” sinde zuhur bulan İnsân-ı Kâmil makamının nokta zuhur varislerinin hakikati meydana gelmiştir.

 Görüldüğü gibi “TE” harfinde alt yuvarlığı İnsân-ı Kâmil’in toplayıcılığını, üstündeki iki nokta daha önce ifade ettiğimiz gibi üst noktalar bilgi noktasıdır, “TE” nin 

üzerindeki bir nokta Ulûhiyetini, diğer noktada beşeriyetini gösterir. Dolayısıyla bu yönüyle “TE” ALLAH isminin mazharı İNSÂN-I KÂMİL makamı olmuştur. 

------------------- 

قُلْ إِنَّمَا أَنَا بَشَرٌ مِّثْلُكُمْ يُوحَى إِلَيَّ أَنَّمَا إِلَهُكُمْ إِلَهٌ وَاحِد ٌ 

(Kûl innemâ ene beşerun mislüküm yûhâ ileyye innemâ İlâhüküm İlâhün vâhidün.)

(Kehf 18/110) “De ki: Ben ancak sizin gibi bir beşerim, bana vahyolunuyor ki, sizin ilâhınız ancak bir ilâhtır.“ 

 Sonuç olarak ( ﺗَﻠﺎَﺛَﺔ ) “SELâSE” deki “SE” ile başlayan Ulûhiyyet hakikatleri, “TE” harfindeki İNSÂN-I KÂMİL kemâlâtıyla zuhur bulmuştur. 

 “İnsânda âlemdeki bütün varlıkların gücü bulunur. O bütün mertebeleri birleştirir. Bu nedenle ilâhi sûrete sadece o tahsis edilmiş, ilâhi hakikatleri (onlar isimlerdir) ve âlemin hakikatlerini kendinde toplamış, böylece varlıkların en yetkini olmuştur. İnsânın dışındaki her şey halk, o ise hem halk ve hem de Hakk’tır. Şu halde İnsân-ı kâmil gerçekte el-Hak el-mahlûk bihi (halk etmede vasıta olan Hak), başka bir ifadeyle sayesinde âlemin halk edildiği kimsedir. 

 Allah’a halifelik insân-ı kâmil için geçerli olabilir. Bu nedenle Allah onun görünür sûretini âlemin hakikat ve sûretlerinden; görünmeyen sûretini ise kendi sûretine göre halk etmiştir. İnsân-ı kâmil âlemin ruhudur. Âlem ise ulvisiyle süflisiyle ona amade kılınmıştır. Hayvan insan ise İnsân-ı Kâmile amade kılınmış âlemin bir parçasıdır. İnsân-ı Kâmil birleştirici hakikattir. Allah ona öyle bir kuvvet vermiştir ki, onunla tek bakışla iki mertebeye birden bakar. Böylece Hakk’tan alır ve halka verir.“ (İbn Arabi Fütuhat-ı Mekkiyye) 

 Sonuç olarak ; ( ﻧَﺞْ ) “NEC” Zâtın mutlak tekliği (53), (نجد ) NECD “D” “Dal” harfinin ebced sayı değeri 4’tür. Dolayısıyla “NECD” ebced değerine bakarsak (53 + 4= 57) olur. 

 ( ﻋﺮش ) ARŞ ebced sayı değerine bakacak olursak ( ﻋ “AYN” 70, ﺮ “RA” 200, ش “ŞIN” 300, toplam 570 eder. O da 57 – 0 = 57 dir.) Dolayısıyla (نجد ) NECD makamı ( ﻋﺮش ) ARŞ’tır. 

 ( ﻋﺮش ) ARŞ hakkında kısaca bilgi verelim; 

 Arş; sözlükte taht, köşk, gölgelik, çardak, tavan, çatı gibi ma’nâlara gelir. Arapça’da arş mülk anlamında da kullanılır. İfade ettiği kelimelerden anlaşıldığı gibi ulviyet, yükseklik ma’nâsını da içerir.

 Arş mülkten ibaret olduğu için, onu taşıyanlar onu ayakta tutanlardır Allah bütün varlıkları ihata eden kevn (oluş) dairesini halk etmiştir. Bu daire, en yüce serir (taht) olan ARŞ diye ifade edilmiştir.

 Hz.Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur. "Hamele-i Arş şu anda dörttür, Kıyamet günü Allah onları bir dört melekle daha kuvvetlendirir, böylece sekiz olur" Aynı zamanda ARŞ sıfatın mahallidir.

 Tekrar konumuza dönersek ;

 ( ﻧَﺞْ ) “NEC” Zâtın mutlak tekliği (53), (نجد ) NECD ebced sayı değeri 57 yani “NECD” “ARŞ” tır. Yani “NECD”, “NEC” Zâtı Mutlağın (53) , sıfat mahallidir. 

 (نجدت ) NECDET ; ebced sayı değerine bakarsak 

“NECD” 57 olduğuna göre ت “TE” ebced sayı değeri 4’tür. 

 (نجدت ) NECDET (57 – 4 ); yani Zâtın mutlak tekliğinin (ﻧَﺞْ) “NEC” (53), (نجد ) NECD (57) yani arşında (sıfat mahallinde), Şeriat-Tarikat-Hakikat ve Marifet metre-belerinden görüntüsü olmuştur. 

 (ثلا ) “SELÂ” Mutlak Tek’in Bir ile zuhura çıkışı (53 +1) ( ﺗَﻠﺎَثَ ) SELÂSE (“53 + 1” + 5) Bir’in 5 tenezzül zuhuru-dur. Bunlar; 1.-İlk Taayyün Vahdet, 2.-İkinci Taayyün Vahidiyyet 3.- Ruhlar 4.- Misal 5. Şehâdet Mertebeleridir.

 ( ﺗَﻠﺎَﺛَﺔ ) SELÂSE (T) (“53 + 1” + 5 + 4) Yani “Bir’in 5 Hazretten tenezzül edip Dört mertebede (Şeriat-Tarikat-Hakikat ve Marifet) Üçlemeyle yani ferdiyyetiyle zuhuru olmuştur.

 ( ﺗَﻠﺎَﺛَﺔ ) SELÂSE (T) den sonra şimdi de (و ) VE’yi incelemeye çalışalım inşeAllah (و ) VAV.

 (و ) VAV.

İyyake’nin Vav’ı daha mukaddestir, Benim varlığımdan ve daha nefistir,

O mükemmel bir ruhtur,

O altılı bir sırdır, Nerede hakikati parıldarsa, Denilir ki: Mukaddes arz, Onun evi yüce sidre:

Bizde tesis edilmiş olan sidre, (İbn Arabi)

 (و ) VAV : Vav sıfat’tır. O’nunla isimler zuhura çıkar. 

O Fiilin illetidir. Nefes göğüsten ağıza doğru bir seyir izleyerek dışarı çıkar. İlk olan göğüs harfleridir. (Elif (Hemze) – He ) Sonuncusu da dudak harfidir. Göğüsten çıkan harf sadece kendisine özellik verir ve asıl olan odur. Dudak harflerinin sonuncusu olan “Vav” harfinde ise bütün harflerin özellikleri ve kuvvetleri vardır. Çünkü nefes bütün harflerin mahreçlerini aşmadıkça “Vav” harfini ortaya çıkarmaz. Böylece “Vav” harfinde bütün harflerin kuvveti meydana gelir. (Her şeyde her şey olan yön) “Vav” sayısal değeri altıdır. Bu da altı yöne işaret eder. Vav harfi kendi içerisinde de yani telâffuza çıkışta Vav – Elif – Vav ‘dır. (واو ) Yani son ve başı aynıdır. İkisinin arasında teklik hicabı vardır ve bu tekliği Elif temsil etmektedir.

 Telâffuzda ilk Vav hüviyet Vav’ıdır ve hüviyet He’si onun içine dercedilmiştir. He’nin sayısal değeri beştir. Beşin altının içinde olması gibi altı zuhur ettiği için beşin telaffuzuna gerek kalmamıştır. Diğer Vav ise varlık Vav’ıdır. Böylece Vav hem var edicide hem varlıkta zuhur etmiştir. Elif Hakk’a aittir, Vav ise ma’nâ yönümüze aittir. Elçi meleğe (Cibril) vahiy emanet edildiğinde, onunla vahyi aktaran (Hakk) arasında bir bağıntı bulunmasaydı, hiçbir şeyi kabul edemezdi. Vahiy gerçekleştiğinde ki onun makamı Vav’dır. Çünkü Vav yücedir. Ulvi ve süfli âlem arasındaki bağıntı Vav’la sağlanmıştır.

 Vav harfi harflerin hatemi (sonu)dur. Kâmil insanla ilgili olan Vav harfi, insâni nefesin son mertebesi olduğu gibi, kâmil insan Hatem de Rahmâni nefesin son mertebesidir ve Rahmâni nefesin bütün kuvvetlerine sahiptir. Bu, Risaletin bâtını olan velâyet makamıdır. 

 Sonuç olarak; “Vav” harfinin ebced değeri 6’dır. Yani iki tane üçün (3+3=6) toplamına eşittir. 

 İcadın (var etmenin) aslının üç mertebesi vardır: İlâhi Zat, “Kün” sözüyle ayni vücûdunu izhar ettiği sabit malûm. Bu üç mertebe zuhura çıkıştaki “Vav” (3+3) çarpılırsa,

Selâse (3): 3 x 3 (birinci Vav) = 9 sıfat mertebesinde Zâtın hakikatleri zuhur eder. Sıfatların fiil huzurunda zuhur etmesiyle de, yani Sıfat 9 x 3 (İkinci Vav) = 27 sayısı elde edilir. Bu ise en yüce kalemden başlayarak insana kadar varlık mertebelerinin sayısıdır. Böylece ilâhi huzur üç hakikatiyle zuhur etmiş olur: Zat-sıfat-fiil (3x3x3). Bu mertebelerin zuhuru ise Rahmân’ın nefesinin varlık mertebeleri aracılığıyla cem edici ve tafsilâtını tayin edici hatem (son) olan gayesine kadar görünmesiyle gerçekleşir ki bu 28. mertebedir. 

 İnsanın nefesi ile Rahmân’ın nefesinin uyumundan 28 harf ortaya çıkmıştır. Bunlar ise üç mertebeye ayrılırlar: Zâti birler mertebesi, sonra sifati onlar mertebesi ve fiili yüzler mertebesi… ki çokluk sayısı 1000 sayısında son bulsun gayeyi ifade eden “gayn” harfinin sayısal değeri 1000’dir. 

 Sahih cüzlerinin toplamına eşit ilk tam sayı 6 (altı) dır: 1+2+3=6 bu sayının harfi de lâfzi harflerin sonuncusu olan “Vav” dır. Bu ise insan nefesinin son aşamasıdır. Tıpkı İnsân-ı Kâmil’in, şekil verilmesi tamamlanan kevni varlığa üfürülen ruhtan ibaret Rahmân’ın nefesinin son aşaması olması gibi. 

 “NECDET” (نجدت ) VE “SELÂSE (T)” ( ﺗَﻠﺎَﺛَﺔ ) de ki (ت ﺔ) “TA” , bu hayatın tamamlığının değeri, tamamlığın “TA” sının sayısal değeridir: 400 (dörtyüz). İki sayının toplamı yani “TE” ve “Vav” 400+6=406 dır. Yine 1+2+3…..26+27+28= 406 dır.

 Âlemin hayatının kemâline ve tamamlığına delâlet eder ki ruhu da İnsân-ı kâmil’dir. 

 ( وَ ) VE

 VAV (و ) : İllet (neden) harfidir. Sıfat mahallidir. Harekeli ve harekesiz olsun sonradan meydana gelmişi 

gösterir. İşaretlenmiş veya telâffuz edilmiş her “Vav” bir delildir. Sonradan meydana gelen her delil ise halkedeni varedeni çağrıştırır. Vareden ise ne yazıya ne telâffuza sığar. O sadece ortaya çıkmış görünmeyendir.

 Arapça’da, Ve: Andolsun ki, halbuki, iken, ve, ile, birlikte ma’nâlarına bağlama edatıdır.

 “Vav” Fethasıyla gizli “Elif” i taşır. “Elif” nitelenendir. Nitelenen, nitelikler zorunlu olarak kendisine delâlet ettiği için yazıda düşmüştür. Bu zorunluluk sıfatın bir nitelenenle var olmasının zorunluluğudur. Böylelikle sıfatlar âleme tecelli etmiştir. Âlemde, Zat hakkında sıfatlardan başkasını bilmemiştir. “Elif” ten önce gelen herşeyin fethalı olması gerekir. Fetha, böyle bir mahalde “Elif” e delâlet eder ve o tecellinin mahalli için açma, yayma makamının sâhibi olan Zât’ın varlık mahallidir. Zat Elif’i, sıfatın varlığının sıfat “Vav” ı ise fiilin varlığının illetidir. 

 Sıfat nitelenende bulunan bir anlama delâlet eder; bu durumda ise nitelenenin mahiyetini vermez ve sıfattan mahiyete ulaşmak mümkün değildir. Çünkü sıfat nitelenenin mahiyetini bildirmez. Meselâ "Kalem” onunla ilgili kullanılan yazı yazılır nitelemesi kalemin bir yönü veya işlevidir. Dolayısıyla Zat olan Kalem hakkında bilinen yalnızca onun yazma sıfatı olmuştur. Zat asla bilinememiştir. “VE” ( وَ ) oluşumuyla Zat Olan Elif, sıfat perdesine bürünmüştür. Harekeler niteliklerin, harfler nitelenenin, mahreçler makam ve basamakların benzeridir. Elif, fethayla gizlenerek “Vav” ın sıfatı olmuştur. “VE” mertebesiyle Varlık simgesi olan (Vav) ın nitelikleri aşikar edilmiştir.

 Sıfat “Vav” ı üzerindeki fetha (Gizli Elif); fetha açmaktır. Üstte oluşan İnsân-ı Kâmil mertebesine ( وَ ) VE olarak bağlanmıştır. Âlemin yansıtıcısı İnsân-ı Kâmil mertebesinin aynası olmuştur. 

 ( ﺗَﻠﺎَﺛَﺔ ) SELÂSE (T) (و ) VE den sonra şimdi de (ﺧَﻤْﺴُﻮن) HAMSUN’u incelemeye çalışalım inşeAllah (ﺧَﻤْﺴُﻮن ) HAMSUN kelime anlamı Elli’dir.

 (ﺧﺦ) HI

“HI” harfi ne zaman ki yönelir veya geri döner, Sana sırlarından verir veya erteler, Onun yüksekliği varlıkları ister; aşağısı ise, Halk edeni izhar edilmiş bir hikmet gereği ister, Kendi hakikatini izhar eder, zatının çizicisi olarak, (İbn Arabi)

 ( ﺗَﻠﺎَﺛَﺔ ) “SELÂSE (T)” te zuhur bulan İnsân-ı Kâmil (NECDET) ‘in ferdiyyet makamıdır. Yani 53 (Elli üç) ün 3 (üç) teki ferdiyetteki zuhurudur. Şimdi 53 (Elli üç) te ki 3 (üç) ün 50 (Elli) deki zuhurunu incelemeye çalışalım İnşeAllah.

 El-Muhit isminin her şeyi ihata eden olabilmesi için bütün şekillerle şekillenmesi, bütün sûretlerle zuhur etmesi, bütün kayıtlarla kayıtlanması, bununla beraber bütün bunlardan münezzeh olması gerekir. O halde El-Muhit ismi El-Hakim isminin zuhurunu gerektirir. Çünkü her şeyi lâyık olduğu kayıt içinde yapan, her sûreti münasip şeklinin içinde terkip eden El-Hakim’dir. Dolayısıyla El-Hakim ismi, külli şeklin icadına yönelik olarak “HI” harfinin menzilinde zuhur etmiştir. Alemde olmayan bir şey Allah’ta da olmaz.

 Âlemin sûreti kâmil olduğu için onla sınırlıdır. Çünkü mucidinin sûreti üzere mevcuttur. O halde âlemin cevheri mucidinin zâtına, âlemin arazları sıfatlarına, zamanı da ezeline aittir. Burası yukarıda bahsedilen “SELASE(T)” teki 

İnsân-ı Kâmil ferdiyetinin âlem aynasında ki görüntüsü El-Hakim isminin icadıyla “HI” harfindeki görüntüsüdür. Mekânı istivası, kemiyeti isimleri, keyfiyeti rızası ve gazabı, vaziyeti kelâmı, izafesi rububiyeti içindir. Âlem, mucidinin kendisini icat etmesiyle amel eder, kendisinden isteyene icabet etmek üzere tesir kabul eder. Şu halde âlem Allah’ın kayıt ve şakilesi üzere amel eder. 

 El-Hakim’in hikmet şekilleriyle şekillenmesi zuhurdur. Dolayısıyla zuhur etmek belli bir hikmete dayalı olarak özel bir heyetle şekillenmekten başka bir şey değildir. Bu nedenle el-Hakim ismi ez-Zâhir isminin zuhurunu gerektirir. Bu yüzden ez-Zâhir ismi, cismin icadına yönelik “HI” mertebesinde zuhur etmiştir. Çünkü zuhurun amacı cisimde tamamlanır. Zâtın vasıflandığı her şey cisimde zuhur eder. 

 Dolayısıyla âlem “HI” menzilinde Hakk’ın sûreti üzere zuhur etmesidir. 

 Sonuç olarak (ﺧﺦ) HI;

 (ﺣﻖ) HAK’ın âlemdeki zuhuru ( ﺧﻠﻖ ) HALK olmuştur. ( ﺗَﻠﺎَﺛَﺔ ) “SELÂSE (T)” te ki üçlemeyle zuhur bulan hakikatin Zat, irade ve söz yani kelâm ile varlık kazandırılan oluşumun ismi “Halk” olmuştur.

 (ﺣﻖ) HAK’ta ki (ﺣﺢ) “HA” söz yani kelâm’dır. Nefes, söz’dür. Nefesle zuhur bulan mahal ( ﺧﻠﻖ ) HALK’ta ki (ﺧﺦ) “HI” olmuştur. “HA” ve “HI” sûret olarak (ﺣﺢ) olmakla birlikte üzerindeki varlık noktasıyla “HAK” tan ayrılmıştır. Nokta, halk edilmişin cisim zuhuru olmuştur. 

 Halk etme, yokluktan değildir. Halk etme, ilmi varlıktan yani Allah’tan dış varlığa doğrudur. Allah halk edendir

demek, Allah’ın a’yân-ı sâbiteyi dış duyulur varlığa çıkarttığı veya izhar ettiği anlamına gelir. Bunu sadece Allah yapabilir, hiçbir halk edilmişin iradesi ayn-ı sâbiteyi izhar edemez. Halk, Hakk’ın âlemin sûretlerinde tecellisidir. Halk fiil, tesir, mutlak müstağnilik (HAK) gibi özelliklerin mukabilinde, edilgenlik, muhtaçlık gibi bütün nitelikleri temsil eder. Varlıktaki her şey Hak’tır. Görülen her şey halktır. 

 “Halk Hak vasıtasıyla müşahede edilmeseydi o olmazdı Hak halk vasıtasıyla müşahede edilmeseydi, sen olmazdın Kün (Ol) diyen kimse müşahede ettiğindir Ortada sadece Kün (Ol) sözü ile olan vardır.” (İbn Arabi Fütuhat-ı Mekkiyye)

 “HI”, Hakk’ın Kün (Ol) sözünün nokta zuhur mahalli olmuştur.

 “HI” harfinin küçük asıl ebced değeri 600 (altı yüz ) dür. Yani “HI” varlığın (VAV) zuhura çıkıştaki 6 (altı) yönün (vech) 600 altı yüzdeki vechdeki görüntüsü olmuştur. Yani “HI”, “ Varlığın (Vav) 6 yönünün 100 (yüz) aynasındaki görüntüsüdür.

 Aynı zamanda “HI” harfinin en büyük ebced değeri 512 (beş yüz on iki) dir. O da 51 + 2 = 53 (Elli üç) tür. 

 NUN (ن) : 50

 CİM ( ج ﺟ ) : 3

 ( ﻧَﺞْ ) “NEC” toplarsak = 53 olur. 

Dolayısıyla “HI” (53) mertebesi, ( ﻧَﺞْ ) “NEC” makamı 53’ün mutlak tekliğinin zuhurudur. 

 ( خَ ) HA 

 “HI” mertebesindeki Hakk’ın halkıyet zuhuru fethayla desteklenmiştir. Fetha mahalli açar. Fetha bünyesinde gizli “Elif” i barındırır. Dolayısıyla Hakk’ın halk zuhuru yine kendi zatıyla gerçekleşmiştir. 

 ( ﺧَﻢ ) HAM

 (م) MİM

“Mim” “Nun” gibidir, sırlarını incelersen, Oluşun gayesinde, hakikat olarak ve başlangıçlarda,

O halde “Nun” Hak için, kerim “Mim” ise benim içindir, Başlangıç için başlangıç, gayeler için gayeler,

Şu halde “Nun” un berzahı bilgilerindeki ruhtur, “Mim” in berzahı ise halkedilmişlerde Rab’tir, (İbn Arabi)

 (م) MİM : İzafi yokluk harfler âleminden varlığın simgesi olan “Mim” harfi sayesinde mülke girdi. Başı gök, aşağısı yeryüzünü simgeler. Mim mülk âlemidir ve bu âlem kulluk diyarıdır.

 “Ha” harfinin “He” şeklindeki telâffuzu, Süryanice’de ihata ve şümul anlamına gelir. “Mim” harfinin “Mi” şeklindeki telaffuzu ise zâhiren aynde ve bâtınen kalpte olduğu gibi zâtın nuruna işaret eder. “M” şeklindeki harekesiz telâffuzu ise bütün oluşların cem’ine (vahidiyet) ve onlarla tahakkuk etmeye işaret eder. (El-Meşahid- İbn Arabi “Abdülbaki Miftah” ) Sonuç olarak; “Mim” harfi lâfıza çıkışta “Mim-Ya-Mim” şeklinde üçlemeyle çıkar. “Ya” içerisinde bulunduğu oluşumu alçaltır. Esre görevi görür. Dolayısıyla “Mim” in yüceliği alçaklığındadır. “Mim” harfinin biri Melekûta diğeri mülke bakan iki yüzü vardır. Aradaki “Ya” yazılışta ( ﻣﻴﻢ ) iki “Mim” e bitişmiştir. Buradaki “Ya” Risâlettir. 

------------------- 

لَقَدْ جَاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ اَنْفُسِكُمْ عَزٖيزٌ

 (Lekad câekum resûlun min enfusikum.) 

(Tevbe 9/128) “Andolsun ki; size, sizin içinizden bir resûl geldi…” 

------------------- 

 “Mim” harfinin en küçük ebced değeri 4’tür. Yukarıda da ifade edildiği gibi; “NECDET” (نجدت ) VE “SELÂSE (T)” ( ﺗَﻠﺎَﺛَﺔ ) de ki (ت ﺔ) “TA” , bu hayatın tamamlığının değeri, tamamlığın “TA” sının sayısal değeridir: 400 (dörtyüz). İki sayının toplamı yani “TE” ve “Vav” 400+6=406 dır. Yine 1+2+3…..26+27+28= 406 dır.

 Âlemin hayatının kemâline ve tamamlığına delâlet eder ki ruhu da İnsân-ı kâmil’dir. 

 Yani (ةو) “TAV” 406; Âlemin hayatının kemâline ve tamamlığına delâlet eder ki ruhu da İnsân-ı kâmil’dir. 

 ( ﺧَﻢ ) “HAM” ebced değeri “HI” 600, “MİM” 4 toplar-sak 604 olur. Yani “HAM” mertebesi, “TAV” 406 makamının aynadaki görüntüsü olmuştur. 

 “HAM” sözlük anlamı olgunlaşmamış demektir. Buradaki “Mim” mekândır. Hakk’ın halk zuhuruyla mekân aynasındaki görüntüsü oluşmuştur. Aynı zamanda “Mim” harfinin küçük asıl ebced değeri 40’tır. “Dereceleri Yükselten” isminin zuhurunun kemâli ancak bütün dereceleri cami huzurda tamamlanır. Öyle ki bu dereceler birbirleriyle bağlantılı olup uyum ve tekâmül içindeki bir mertebeyi oluştururlar. Bu ise ilâhi isimlerden “El-Cami” nin zuhurunu gerektirir. Sayısal değeri 40 olan cem harfi “Mim” onundur. 40 hayatın tamlığının rakamıdır. 

 “Mim” Mülk (mekan) bütün hakikatleri bünyesinde cem etmiştir. Buna göre tafsilden önceki her icmal cem’dir. “Mim” de de yani Mülk âleminde de bütün hakikatler cem edilmiş icmal durumdadırlar. 

 (ﺧَﻢْ) “HAM” mertebesinde “MİM” harfi oluşumun kendinde icmali olarak cem edilmesi için hareke almayıp sükûnda kalmıştır.

 (ﺧَﻤْﺲ) HAMS

 (س) SİN

Sin’de varlığın dört sırrı bulunur, Tahakkuk ve en yüce makam ona aittir, Kendisiyle ortaya çıkar, gayb âleminden, Güneşlerini örten oluşun eserleri, (İbn Arabi)

 (س) SİN: Sonradan halk edilmişin izafi yoklukta iken var olma zuhur bulma vaktidir. “SİN” harfinin lâfza çıkış harfleri “Sin-Ya-Nun” dur. Ebced sayı değeri 60’dır. “Sin” de “Mim” harfi gibi üçlemeyle açığa çıkar. “Ya” içerisinde bulunduğu oluşumu alçaltır. Esre görevi görür. Dolayısıyla “Sin” in yüceliği alçaklığındadır. 

 “Kalbin üç külli mertebesi vardır ki “YaSin” in “Ya” sında zuhur etmektedirler. Çünkü “YaSin”in “Ya”sı kalbe, “Sin”i de kalbin kalbine veya kalbin sırrına işaret eder. Bu nedenle sûre “Ya” harfiyle, sûrenin kalbini oluşturan “Selâmun kavlen min rabbin rahîm” (Rahîm Rab’den SELâM sözü vardır.) (Yasin 36/58) âyeti de “SİN” harfiyle başlıyor.” (El-Meşahid- İbn Arabi “Abdülbaki Miftah” )

 “Rahman’ın nefesinden önceki ilk sûret bulut sûretidir ki içinde rahmet bulunan rahmâni bir dumandan ibarettir. Bu yüzden kalp âyeti “Rahiym Rab” ifadesiyle son bulur. 

Ondan önce Hakkın vücûdu vardır. Hakk onun için insânın kalbi mesabesindedir. Nitekim Hakk teâlâ ârif insanın kalbi açısından, insân kalbi konumundadır. Dolayısıyla kalbin kalbidir. Mülkün meliki olduğu gibi, ama ondan başkası onu ihtiva edemez. O halde kalbin en yüce mertebesi, bir ve tek olan Allah’a daimi sûrette yönelmektir. 

 Bu “YaSin” kelimesindeki teklik elifiyle bitişik ilk “Ya” nın mertebesidir. Kalbin orta mertebesi ulvi ruhlara ve sırlarına yönelip onlardan istimdat etmesidir. Bu da “Sin” in uzatılması ile onunla “Nun” arasında yer alan med harfi ikinci “Ya”nın mertebesidir. Kalbin en alt mertebesi kevnden hasıl olan süfli daireye yönelmesidir, ortadaki “Ya”nın “Nun”la bitişmesi gibi. O halde ilk “Ya” rabbani kalp, ortadaki “Ya” kevni kalp içindir.” (İbn Arabi Fütuhat-ı Mekkiyye)

 “Mim” mülke “Sin” zamana işaret eder. Bu Halk edilmişin zuhura, mülkte zuhura çıkma vaktidir.

 İsti’dad iki ceşittir:

 Birincisi yapılmamış isti’dad ki, daha önce izah edildiği üzere, bu isti’dad her bir ayn-ı sâbitenin zâti gereğinden ibaret olup “Kün(Ol)!” emriyle, ilim mertebesinde vücûda gelirler. 

------------------- 

~~54.50~
وَمَا اَمْرُنَا اِلَّا وَاحِدَةٌ كَلَمْحٍ بِالْبَصَرِ
(Ve ma emruna illâ vahidetun ke lemhın bil basar) (Kamer, 54/50) “Emrimiz tek bir emirdir, göz kırpması gibidir” 

------------------- 

 Âyet-i kerimesi bu mertebeye işarettir.

 Diğeri yapılmış isti’daddır. Bu isti’dad da şehâdet mertebesinde her bir ayn-ı sâbitenin aynası ve görünme 

yeri olmak üzere vücûda gelen her bir kesif sûretin değişimlerden sonra kemâle ulaşmasıdır. Çünkü tabiatta vücûda gelmiş olan her bir sûret kemal bulma kaidesine tabi’dir. “et teenni miner Rahman” ya’ni “teenni Rahman’dandır” ile bu hakikate işaret olunmuştur.

 Örnek: İnsanda konuşma isti’dad ve kābiliyyeti onun zâti gereği olduğundan yapılmamıştır. Fakat doğar doğmaz hemen konuşamaz; çünkü bünyesi müsait değildir. Zamanın geçmesiyle, bünyesine isti’dad ve kābiliyyet geldikten sonra konuşabilir. Bu isti’dad ve kābiliyyet ise zaman içinde gerçekleşen kemal bulma neticesinde oluşur; bu da yapılmıştır. 

 Bundan anlaşılıyor ki, (yapılmamış isti’dadın açığa çıkması, yapılmış isti’dadın aşikar olmasına bağlıdır). Diğer bir ifade ile denilebilir ki, ruhun kemâllerinin açığa çıkması cismin kemâline bağlıdır. Aksi halde ruhun kemâlleri bâtında kalır. Şimdi zâhire ait sebepler zâta ait isti’dad-lardan olan işlerdir. Bundan dolayı sebepleri doğuran zâta ait isti’dadlar ve kābiliyyetlerdir. Mumun yanma sebebi onun kābiliyyet ve isti’dadıdır. Taş olsa yanmazdı; çünkü taşta bu isti’dad ve kābiliyyet yoktur.” (Fusûsu’l-Hikem Ahmed Avni KONUK Tercüme ve Şerhi’nden) 

(ﺧَﻤْﺴُﻮ) HAMSU 

 VAV (و ) : Mülk, şahâdet ve kahır âlemindendir. 

 Sayısal değeri altıdır. Ona ait harf Elif’tir. Çıkış yeri (mahreci) iki dudak arasıdır. Nefes göğüsten ağıza doğru bir seyir izleyerek dışarı çıkar. İlk olan göğüs harfleri dir. (He, Hemze) Sonuncusu da dudak harfleridir. Göğüsten çıkan harf sadece kendisine özellik verir ve asıl olan odur. Dudak harflerinin sonuncusu olan Vav harfinde ise bütün harflerin özellikleri ve kuvvetleri vardır. Çünkü nefes bütün harflerin mahreçlerini aşmadıkça Vav harfini ortaya çıkarmaz. Böylece Vav harfinde bütün harflerin kuvveti 

meydana gelir. (Her şeyde her şey olan yön) Vav çok şerefli bir harftir. Bir çok yönü ve gayet üstün kaynakları vardır. Özellikle kendi hususiyetini korur. Bu yüzden Hüviyet’te (O’lukta) bulunur. Hüviyet ise gaybın korunmasıdır ve ebediyen ortaya çıkmaz. Bu nedenle Vav harfi bütün harflerden daha güçlüdür. He harfi hariç. Çünkü HE harfi hem kendini hem başkasını korur. Vav ise sadece kendisini korur. He ve Vav harfleri Hüve (O)’nin aynısıdır ve buna Hüviyet denir. Vav harfi He harfi ile gerçekleştiği için He ‘nin şekillerinden bir türünün sûretinde ( ﻫ) vücût bulur. He harfine bitişmesi veya bitişmemesi fark etmez. 

 Bu durum, ruhani mertebenin yukarı tarafa olan münasebetinin gücünün kanıtıdır ve Vav bunun delilidir. Ayrıca bizim için, içimizdeki sûretin de delilidir. ”Allah Adem’i kendi sûreti üzere halketti” İkisinin arasında teklik hicabı vardır ve bu tekliği Elif temsil etmektedir. Böylece kevnin (oluşun) aynı, mükevvinin (olduran) sûretinde zuhur etti. Olan ile olduran arasındaki perde de erişilmez izzet ve büyük ahadiyettir. Böylece zatlar birbirinden ayrışmıştır. (İbn Arabi Fütuhat-ı Mekkiyye) Vav illet (neden) harfidir ve uzatma yapar. Sıfat mahallidir. Harekeli veya harekesiz olsun sonradan meydana gelmişi gösterir. İşaretlenmiş veya telâffuz edilmiş her Vav bir delildir. Sonradan meydana gelen her delil ise var edeni çağırıştırır. Var eden ise ne yazıya ne telâffuza sığar. O sadece ortaya çıkmış görünmeyendir. 

 Vav’ın açılımı Vav-Elif-Vav şeklindedir.

 Telâffuzdaki ilk Vav Hüviyet (O’luk) Vav’ıdır ve He onun içine yerleştirilmiştir. Beşin, altının içinde olması gibi… Altı zuhur ettiği için beşin telaffuzuna gerek kalmamıştır. Diğer Vav ise varlık Vav’ıdır. Böylece Vav hem var edicide (Hüviyet Vav’ı) hem varlıkta zuhur etmiştir. Şeyh-ül Ekber bu nedenle “Elif, Hakk’a ait, Vav ise senin ma’nâ yönün.

Varlıkta ALLAH’tan ve senden başkası yok. Sen halifesin. Bu nedenle Elif genel, Vav ise karışıktır.” demiştir. 

 Allah, harekeleri, harfleri ve mahreçleri; zatların nitelik ve makamlar sayesinde ayrıştığına kendisinden bir uyarı olsun diye oldurdu. Böylelikle harekeleri niteliklerin (sıfatlar), harfleri nitelenenin, mahreçleri ise makam ve basamakların benzeri yaptı. 

 Vav harfi ruhsal yücedir. Ötre de yüksekliği verir ve o, illet Vav ’ının kapısıdır. Elif Zat’a, İllet Vav’ı sıfatlara, İllet Ya’sı ise fiillere aittir. Şöyle de diyebiliriz; Elif ruha aittir. Onun niteliği akıldır ve o fethadır. Vav nefse aittir ve onun niteliği kabzdır (kavramak, almak, teslim almak, mülk), o ise zammedir (ötre). Ya harfi ise cisimdir, fiilin varlığı onun niteliğidir ve kesredir.

 İlâhi sıfatların sayısı altıdır; ilim, irâde, kudret, işitme, görme, kelâm ve bu niteliklerin hepsinde bulunması gereken şart ise hayattır. Böylelikle Zat’a ait yedi nitelik ortaya çıkmaktadır. Nitelikler, nitelenenin mahiyetini bildirmez. Her biri nitelenende bulunan bir anlama delâlet eder. Böylece İllet Vav’ıyla sıfatları zuhura çıkmıştır.

 Sonuç olarak; “Kâinatın mertebelerinin Esmâ-i Hüsnanın tecellisiyle zuhur edişi ancak “Zâhir” ismiyle gerçekleşir. Zuhur ancak farklılaşma ve çeşitlenme ile olur ve bazısının bazısından üstünlüğünü gerektirir. Üstün, en üstün, alçak, en alçak şeklinde belirginleşmeler gerçek-leşir. Bu yüzden “Zâhir” isminden kaynaklanan en son derece, yani “dereceleri yükselten arşın sahibi” ismine uygundur. Bu isim mertebeleri belirginleştirmeye yöneliktir, onları var etmeye değil. Çünkü bunlar varlıkla vasfedilmeyen nispetlerdir, çünkü aynleri yoktur. Harflerden “Vav” harfi, menzillerden de ip kudreti menzili bunlara aittir. 

 İp de fer içindir. Vav harfinin buna ait olmasının sebebine gelince, çünkü vav harfinin sayı mertebeleri 

bakımından 6 değerine sahiptir. 6 ise tam sayıların ilkidir. Âlemdeki kemâl ise ancak mertebe ile mümkün olur, biz de buna vav harfini verdik. Rişa menzilinden gelen iple de bağlanma ve sarılma gerçekleşir, nitekim yüce Allah’a bağlanma da onun aracılığıyladır. İp menzilini indirmiştir.

------------------- 

وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللّٰهِ جَمٖيعًا 

(Ve’tesimu bihablillâhi cemian.) 

(3/103) “Hep birlikte Allah’ın ipine sarılın.” 

------------------- 

 Eğer ip mertebesi olmasaydı İfadesi sabit olmazdı. Bil ki, bütün mertebeler asıl itibariyle ilâhidirler. Hükümleri varlıkta zuhur etmiştir. İlâhi mertebelerin en yücesi ise İnsân-ı Kâmilde zuhur etmiştir.” (İbn Arabi Fütuhat-ı Mekkiyye) Sarılın Allah’ın NECDET’teki ELLİÜÇ (ثلاثة وخمسون) İpine. “Odur sizi üstlerinizden ve ayaklarınızın altlarından yediren” Vav harfi harflerin hatemi (sonu)dur. Kâmil insanla ilgili olan Vav harfi, insâni nefesin son mertebesi olduğu gibi, kâmil insân Hatem de Rahmâni nefesin son mertebesidir ve Rahmâni nefesin bütün kuvvetlerine sahiptir. Şeyh-ül Ekber “Bu, peygamberliğin bâtını olan velâyet makamıdır. O, içimizde peygamberden bulunan nişandır ve peygambere vârislik bu konudadır.”demiştir. 

 (ﺧَﻤْﺴُﻮن) HAMSUN

 NUN ( ن ) : 

Varlık Nun’unun noktası delâlet eder, 

Bir hakikat olarak ma’buduna, Onun varlığı ma’budun cömertliğinden ve bereketindendir, Bütün yüceler o noktanın cömertliğindendir, Gözünle onun varlık hakikatinin yarısına bak, Bulunmayan yönünü öğrenirsin, (İbn Arabi) NUN ( ن) ; Halk ediliş mahalli, ruhun, aklın, nefsin maddeleri ve fiilin varlığıdır. Bütün bunlar “Nun” a yerleştirilmiştir. O insânın görünen tümelliğidir ve söz konusu tümellik bu nedenle ortaya çıkmıştır.

 Harflerin mertebelerinden biri de, bazı dillerde harflerin sonlarının başları gibi olmasıdır. Arapça’da “Mim” “Vav” “Nun” harfleri gibi. 

 “Nun” harfinde, “Vav” harfi iki “Nun” un (Nun – Vav – Nun) (ﻧﻮن) arasında bir perde işlevini görür. NUN ( ن ) harfi yazıldığı zaman sadece yarım daire gibi zuhur eder, tıpkı geminin görünen kısmı gibi. Ya da halk edilişin görünen kısmı gibi… Çünkü âlemin halk edilişi küreseldir. Kürenin yarısı maddidir, görünürdür yani cismânidir, diğer yarısı ise gaibdir. Yine gemininde küresel biçiminin yarısı her zaman açıktır, diğer yarısı daima hislerden gaibdir. Bu gaib yarıyı idrak etmeyişimizin illeti, arz da olmamızdır. Çünkü yer, bu gaib kısım üzerine serilmiş bir perdedir, bu yüzden idrak edemiyoruz. 

 Aynı şekilde tabiat âlemi ve karanlıkları olarak zuhur eden halk edilişimizde öyle, halk ediliş küresinin diğer yarısını oluşturan ruhlar âlemini idrak etmemiz perdelenmiştir. Bu âlemin ancak eserlerini görebiliriz. Dolayısıyla “Kün” (Ol) kelimesinden zâhir olan “Nun” dan maddi varlıklar zuhur etmiştir, diğer yarısı ise gaibdir ve bu zahir yarıya göre takdir edilmiştir. Bundan da ruhani varlıklar ortaya çıkmışlardır. 

 Şu halde cismâni bir anlamdan zuhur ederken, ruhani ise anlamın, anlamından zuhur etmiştir. “Nun” arasındaki (ﻧﻮن) “Vav” bağışları bir yarısından alır, diğer cismâni yarısına ilka eder. Bu ruhaniyetinden dolayı “Vav” ruhani “Nun” la bitişmiştir. (ﻧﻮ ) cismani “Nun” la değil. “Vav” harfi yazıda kendisinden önceki harfle birleşir kendisinden sonraki harfle birleşmez. Dolayısıyla “Vav” ın bağışları ruhani “Nun” dan alması, birleşme ve sarmaş dolaş olma, aşk mahiyetinde bir almadır. Cismani “Nun” a ilka etmesi ise tebliğ, ulaştırma, duyurma mahiyetinde bir ilkadır. İşte bu Cebrâili makamdır.

 Birinci “Nun” : Ulûhiyyet, Hakikat-i Muhammedi.

 Aradaki “Vav” : Cebrâil Vahiy, Akıl, Kalem. 

 İkinci “Nun” Levh (Nokta zuhur Mahalli) Allah, Levha’da iki özellik halk etmiştir; bilgi ve amel.

 Buna göre bilici özellik, babadır; çünkü o etkindir; amel özelliği ise anadır, çünkü o etkiye konu olandır ve sûretler ondan meydana gelmiştir.

 “Vav” ilkâ esnasında yazı âleminin kalemidir. Bu diğer “Nun” onun için bir tür Levh işlevini görür. Çünkü işler, olgular bunun yanında bil kuva, ilim ve “Nun” olması hasebiyle tafsil edilir. Bu bakımdan levh, kendisini gören biri açısından icmali bir sûrettir, ona bakan biri ötesinde ne olduğunu, ne taşıdığını bilemez, ta ki tercüman, yani diğer bir ifadeyle kalemlerin kalemi gönderilinceye kadar. Bu tercüman, muhatabın işitme levhine kendi “Nun” unda mücmel olan şeyleri satır, satır yazıya döker. Böylece dinleyici kendisinin yanında olan bazı şeyleri, yazıldığı kadarıyla öğrenir. Eğer dinleyenler himmetlerin ilka edileceği makama yükselirlerse, o makamda himmetler kalemler olur. Böylece işitme duyularına ruhani açıdan ilka gerçekleşir. O zaman bütün mücmel bilgiler ayrıntılı, 

tafsilatlı olarak bilinir. 

 “Nun” un bir başka yönüde “Nun” lâfzının bir tek vücûtta zuhur eden iki hüküm, yani Hakk’ın asli mutlaklığı hükmü ile mahlûkun hudüs kaydı hükmü arasındaki ilişkiye işaret eder. Dolayısıyla “Nun” lâfzının birinci “N” si Hakk Teâlânın benliğine işaret eder ki bu “N” yüceliğe sahip olarak, sâkin dairesinde mahsur olan mahlûkun benliğine işaret eden ikinci “N”ye destek olur.

 “Kün” (Ol) (Kaf-Vav-Nun) varlığa ait bir emir lâfzıdır. Ondan ancak varlık çıkar. “Kaf” (ق ) harfinin delâlet ettiklerinden biri “Kalem” dir. Yani Kalem icmal “Nun” undan destek görerek levhi mahfuzdaki tafsilatını, onu alan, kabzeden ilâhi elin (yed) etkisiyle gerçekleştirir. 

------------------- 

ن وَالْقَلَمِ وَمَا يَسْطُرُونَ

(Nun vel kalem ve mâ yesturun.)

(Kalem 68/1-2) “Nûn ve Kalem'e ve yazdıkları şeylere and olsun ki” 

------------------- 

 Sonuç olarak NUN (ن); “En-Nur olarak zuhura çıkmıştır. Yüce Allah’ın El-Musavvir ismi, En-Nur isminin zuhurunu gerektirir. Çünkü sûretler En-Nur ismiyle canlanır, nefislerini idrak edip rablerini bilirler. Buraya kadarki (ﺛَﻠﺎَﺛَﺔ وَ ﺧَﻤْﺴُﻮ ) (SELASE VE HAMSU) da toplanan hakikatler, NUN (ن) harfinin zuhuruyla kemâlâta ulaşmıştır. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi NUN ( ن ); Halk ediliş mahalli, ruhun, aklın, nefsin maddeleri ve fiilin varlığıdır. Bütün bunlar “Nun” a yerleştirilmiştir. O insanın görünen tümelliğidir ve söz konusu tümellik bu nedenle ortaya çıkmıştır. 

 “Nun” harfinin büyük ebced sayı değeri 106’dır. “Nun” harfinin şeklinden de anlaşılacağı gibi (ن) alt çanağı görünen zâhiri, üst noktası gaybını simgeleyen bâtınıdır. Dolayısıyla “Nun” 106 zâhir ve bâtını ayırırsak yani 106 / 2 = 53 eder. O da “CİM” ( ج ) harfinin büyük ebced sayı değeridir. “CİM” harfini doksan derece yatırırsak yani “NUN” daki bâtın olan birinci “NUN” olur. “Cim” ( ج ) harfi yüce Allah’ın cem ediciliği nedeniyle El-Celâl ve El-Cemâl isimlerinin kabzalarının dışında olan El-Cami isminin ilk harfidir. Çünkü Ahmedi Ahadi kemâl makamında birlikte vardırlar. Aynı şekilde Yusufi makama tecelli eden cömert El-Cemil isminin de ilk harfidir. Yüce Allah Yusuf’a (a.s.) tabir ilminin nurunu vermiştir. O bu nur sayesinde misal ve hayal âleminin hakikatlerini keşfederdi. Hayal en büyük nurdur ki insan onunla eşyayı idrak eder. 

 “Cim” ; 

 Cim ona kavuşmak isteyeni yükseltir.

İyilerin ve hayırlıların müşahede mertebelerine, (İbn Arabi) 

 “Tek ve bir olan Allah’tan başka bir şey yoktur. Bu yüzden Rasûlüllah (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Yeryüzünde Allah…Allah… diyen kimseler oldukça kıyamet kopmaz.” Bu yüce Allah’ın “Allah’ın zikri en büyüktür” dediği en büyük zikirdir. İşte bu isim bu imamın zikridir ki onun ruhu en son kabzedilir. Böylece kıyamet kopar ve gök yarılır. Dolayısıyla bu ve benzerleri sütündurlar…

 Yüce Allah dosdoğru bir hareketle bu insâni sûreti 

ikame etmiştir. Çadırın orta direği sûretini. Onu bu göklerin kubbesini ayakta tutan sütûn kılmıştır. Onun sayesinde göğün yerin üzerine çökmesini engellemiştir. Biz de bunu sütûn olarak ifade ettik. Bu sûret yok olduğunda ve yeryüzünde nefes alıp veren bu kabil insanlar tükendiğinde gök paramparça olur, o gün çöküverir.” (İbn Arabi Fütuhat-ı Mekkiyye) Sütûn, Arapça Amed demektir. “Amed” kelimesinin ebced sayı değeri 114’tür. Bu “Cami” (cemeden) isminin sayı değerine eşittir. Ferdiliğin ilki basamağı üçtür. Sütûn (Amed) kelimesi de üç hakikati gerektirir: Gök, yer ve ikisini birbirine bağlayan sütûn. Bu kâmil insândır. Yahut hakk, halk ve ikisinin arasındaki vasıta, yani MUHAMMEDİ hakikat. Biz burada Efendi babacığım Hacı Necdet Ardıç Uşşaki (k.s.) dan söz ediyoruz. Kendisine tahsis edilen 53 sütûnundan. 

 (ثلاثة وخمسون) 53 (ELLİÜÇ) ;

 Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi “Cim” harfinin küçük ebced değeri 3’tür. “Nun” harfinin ebced değeri de 50’dir. Yani toplarsak 3+50 = 53 olur. Harfleri yan yana getirirsek (ﺟﻦ) “CAN” olur.

 NECDET (نجدت) ; Gök kubbeyi ayakta tutan sütûndur. Yani (ﻋﻤﺪ) “AMED” dir. “Amed” kelimesinin ebced sayı değeri 114’tür. Bu “Cami” (cemeden) isminin sayı değerine eşittir. El-Cami ismi Allah’tır. 

 Efendi babacığıma Hacı Necdet Ardıç Uşşaki (k.s.) hazretlerine tahsis edilen (ثلاثة وخمسون) 53 (ELLİÜÇ) beden mülkünü ayakta tutan “CAN” dır. 

 Âlem “NECDET” le ayakta, beden 53 (Elli üç) ile Can bulmakta… 

 Efendi babacığım Hacı Necdet Ardıç Uşşaki (k.s.) hazretlerinin bu sırra işaret eden bir şiirini sunmak istiyorum; 

 CAN 

 Cananımdan Can istedim lütfedildi bize Can, 
 Bütün alem oldu Can, Canla kaldık Canla Can, 
 Eğer her kim ister ise hemen gelsin bizde Can, 
 Evvel duyduk sonra uyduk cümle olduk, Canla Can. 

-------------------
 Sende Can olmak ister isen, eğreti Candan geç, 
 Canlar içinde dönüp duran kimyayı Can'ı seç, 
 Bu pazarda Can alıp satılır sakın kalma geç, 
 Sureti İnsanda kalma sıreti İnsan'ı seç. 

------------------- 
 Bir Can verdikte evvelâ, bin Can aldık sonunda, 
 Ancak ulaşır Can'a Can, sabur ve Salâtla, 
 Yoktur Candan gayrı alemde dost asla ve asla, 
 Can içre gir Canları gör boyan Sıbgatullaha. 

------------------- 
 Sende o Candan ayrı değilsin iyice anla, 
 Bir an geçirme vaktini sakın, tembelle hamla, 
 Kalsada yüzünde gözünde bir iki damla, 
 Akıt onuda gönlüne kalasın sende Canla. 

------------------- 
 Necdet bu sözü söyler ona söyledi büyükler, 
 Çünkü bu söz ile yanmaktadır Canlar yürekler, 
 Her kim bu söze uyar hemen açılır menziller, 
 Can katar Canına (İZA CAE) ve diğer Sureler. 

-------------------

Hacı Necdet Ardıç Uşşaki (k.s.) Yukarıda da geçmişti.

-------------------

 Son olarak Efendi Babacığım için yazdığım kısa bir şiiri 

arz etmek istiyorum; Şiirin ismi “SELÂSE(T) VE HAMSUN” yani 53’ten alıntı şöyleki “SELÂSE(T)” in “S” si ve bitiş “HAMSUN” un “N” si ve ortada bütün bunları ayakta tutan “E” yani “ELİF” ( ث ا ن ) “SEN”

-------------- 

SENMİŞSİN

Ezilirken beşeriyetimizde, Allah acıdı halimize, Gönlümüzü açtı muhabbetine, Kaynağı muhabbet, Eşref-i mahlûkat, Resûl-u Kibriya, Hatemül enbiya, Ahmed-i Muhammed Mustafa, (s.a.v.) Aşkıyla doldu gönlümüz, Dedi; İşte Hatemül evliya,

Ma’nâ’yı Muhammed (s.a.v.) Kibrit-i ahmer, Şeyhül ekber, İşte dedik Din-i Mübin,

Ma’nâ’mızmış Muhyiddin, Dedi; Ekber olmak için aşk gerek, İşte dedi Uşşaki Ekberî Ahmedî NECDET, “Lâm” olup huzuruna geldik, “Elif” gibi kucakladın bizi, “Lâm”ın “Elif”e olan aşkı gibi, Yaktı benliğimizi “Elif” in aşkı, “Lâ” etti varlığı benliğimizi, Varlık sebebimiz SENMİŞSİN, Nefes-i Rahmanımız SENMİŞSİN, Canımızın canânı SENMİŞSİN,

NECAT’ımız SENMİŞSİN, Tevhidimiz SENMİŞSİN meğer!

(Terzi Oğlu. E. A.) (01/12/2014) 

------------------- 

BAKARA SÛRESİ

Efendi Babacığım Hayırlı Akşamlar. 

Foruma bırakılan Bakara sûresi 131. Âyet-i Kerime’sini sizden yansıdığı bizimde idrakimiz ve anlayışımız kadarıyla satırlara dökerek gönderiyoruz.

------------------- 

~~2.131~
اِذْ قَالَ لَهُ رَبُّهُ اَسْلِمْ قَالَ اَسْلَمْتُ لِرَبِّ الْعَالَمٖينَ 

(İz kâle lehû Rabbuhû eslim, kâle eslemtü lirabbil âlemîn.)

(Bakara 2/131) – “Rabbi ona, "Tesim ol!" emrini verince, o "Ben âlemlerin Rabbine teslim oldum." dedi.” 

-------------------

 (Elmalı lı Hamdi Yazır Meali) Fakîr Elmahî:

13- Hz. Muhammedin Şifre rakkamıdır. Aynı zamanda Hakikat-i Muhammediyyedir.

31- Tersten 13 tür. 13 ayna olmaktadır. 13 ebced hesabıyla Arapça Elif, Lâm dır.

Yani Ahadiyyet ve Ulûhiyyet mertebeleridir. 

Ahadiyyet; Zat mertebesidir. İlm-î hakikatlerin zuhura çıkmadan Zâtın düşüncesinde İlm-i olarak bulunmasıdır.

Ulûhiyyet; Bu hakikatlerin, faaliyet sahasına her bir zuhur mahallinde zuhurunun hakikatlerini talep ederek ve bu talepler tam ve kemâlli olarak zuhura çıkmasıdır.   

31 İse Lâm Eliftir. LÂ yok demektir. 

Ulûhiyyet ve Ahadiyyet mertebeleridir.

13 Ahadiyyetinin yani zâtının içinde, Ulûhiyyet hakikatlerini yani Vâhidiyyet sahasında zuhura çıkma hakikatlerini gizler.

 31 ise önce Ulûhiyyet mertebesinde yani faaliyet sahasında ki zuhur mahallerinde zâtını gizlemesidir. Bir bakıma da Ef’âlinde Esmâsını, Esmâsında Sıfatını, Sıfatında Zâtını, Zâtında da Mutlak zat olan A’mâiyyet’ini gizler.    

131 ise Selâm Esmâsı’nın sayısal değeridir. İnsân-ı Kâmil ve İnsanın Esmâsı’dır. 

Nefsâni sıfatları yok olup. Hakkani sıfatlara dönüşen bu mertebelere Câmi olan Allah Esmâsı’nın Selâm Esmâsı olan İnsân-ı Kâmil’in, Esmâlara Câmi olan Allah Esmâsının Aynası olduğunu vermektedir.

İz Kâle = Bir vakit ki; bu İbrâhimiyyet mertebesini işaret etmektedir. İnsân-ı Kâmil İbrâhimiyyet mertebesindeyken Rububiyyet mertebesi Teslim ol emrini verince bunu bir başka mertebe olan Ahadiyyet mertebesi anlatmaktadır. Rabb’ul Âlemin olan Ulûhiyyet mertebesi ve Câmi Esmâ olan Allah (c.c.) teslim olunmuştur. Rabb’ul Âlemin ile, bireysel Rab olan Rabbi-ı Hastan Vâhid ve Kahhar olan Alemlerin Rabbine teslim olunmuştur. 

ESLEM = 

Elif, Sin, Lâm, Mim harflerinden oluşmaktadır..

1+60+30+40= 131

Ebced hesabıyla da 131 dir. 

Elif= Ahadiyyet zuhurunun İbrâhimiyyet mertebesine bir bakıma Ef’âl’imize, Sin=İbrâhîmiyyet, Tevhid-i Ef’âl mertebesinde ki İnsan, Lâm= Ulûhiyyet mertebesininin, Tevhid-i Ef’âl ve İbrâhîmiyyet mertebesinden zuhururu.

Mim = İbrâhîmiyyet mertebesindeki Hakikati Muham--medi.  

 ESLEMTÜ = Elif, Sin, Lâm, Mim, Te. 

1+60+30+40+400= 531

Burada fazlalık olarak Te harfi vardır.

Te = Yukarda açılımları verilen eslem de ki harflerin aynı zamanda hakikatleri olan, bir önceki gölge zuhur mahalli idi. Eslem ve Te ile Tevhid mertebeleri ve Harfin alt tarafının bir kayık şeklinde olması ki, Hakikati Muhammedi kayığıdır. Üstünde ki iki nokta zâhir ve bâtın noktalarıdır. Hakk ve Halk ve Ulûhiyyet ve Zuhur mahallerinin bir edilmesidir. Toplamıda Zat ve Hakikatul Ahadiyet’ul Ahmediyyedir.

531 = Bize 53 – 31 tersten 13 ve 5, 3 ve1 ve 8 ve Toplamda 9 rakamını vermektedir.

53 = Şifre sayımız “Terzi Baba” ve Ahad olan Ahmed-i vermektedir.

13 =  Hakikat-i Muhammediye.

31 = Hakikati-i Muhammedinin Zuhur Mahalli

1 = Tüm mertebeleri içine alan Ahadiyyet mertebesi ve Elif,

3 = İlm’el-Ayn’el-Hakk’al Yakin Mertebelerini

5 = Hazerat-ı Hamse yani Beş Hazret Mertebesini

8 = İbrahimiyyet, Tevhid-i Ef’âl

9 = Rububiyyet, Tevhid-i Esmâ Âlemlerin Rabbine Teslim olmak isteyen İbrâhîmiyyet Mertebesinde ki bir velinin 1 olan Câmi Esmâsı Allah’ın 53 ile zuhur mahalli olan İnsân-ı Kâmile teslim olması ile ancak Rabbul Âlemîn olan Allaha teslim olabilir. Ve kendisine “teslim ol” diyen Rububiyet mertebesine kapı açılabilir anlamı çıkmaktadır.  

Âyette geçen birinci Selâm İbrâhîmiyyet mertebesinin selâmı ve İkinci selâm ise “Te” harfinin sayısal değeri ile 

de aynı zamanda üstte ki dört mertebeninde Selâmını vermektedir. Toplam beş hazret mertebesinin Selâm’ıdır diyebiliriz.

Âyetin sayısal değeri olan 131 ile 7 nefis 5 hazret mertebesi ile 12 ci mertebe olan İnsân-ı Kâmil mertebesinin Bâtın noktasında ki 13 mertebe olan Hakikat’ul Ahadiyyet’ul Ahmediyyenin tüm mertebelere olan Bâtın-i Selâmıdır. 13+1 ile de 14 yapar ki İbrâhîm Sûresi’nin Kûr’ân-ı Kerîm’de ki Sıra sayısıdır. 13 cüz içinde bulunmaktadır. 14 ile ilgili bir ayrıntıyı yazının sonunda bulacağız.

Bu Âyet’in şeriat mertebesinde ki mânâsı Âyet’in yazılmış şeklidir mertebesine göre doğrudur.   

Bu Âyet Tarikat mertebesine göre biraz daha duygusal bir yaklaşımla teslimiyetin mertebesi artar ve daha bir muhabbetli bir hal alır. Bir bakıma Şeyhe olan teslimiyyet şeklinde zuhur eder. Bu Âyet Hakikat mertebesinde ise Âlemlerin Rabbine teslim olmaktır. 

İbrâhimiyyet Mertebesinde ki bir velinin 1 olan Câmi Esmâsı Allah’ın 53 ile ve 5 Hazret mertebesini tamam etmiş zuhur mahalli olan İnsân-ı Kâmile teslim olması ile mümkündür diyebiliriz.

Bu Âyet Marifet mertebesinde ise bu hakikatin talipli gönüllere aktarılması olarak düşünülebilir.

Buradan da şunu düşünebiliriz. Nefis mertebelerini ikmâl edip eğitimi tamamlandı diye düşünen birçok mektep, Ya Nefs-i Safiye dairesi veya Tevhid-i Ef’âl dairesi içerisinde kalmaktadır. Herkes kendi yolunu daha iyi bilir.

Şifre sayımız olan (53) Necdet ismi Necat’tan gelen bir isimdir. 

Necat; ise kurtuluşa erdirme, halâs olma ve selâmete erdirmedir.

131, de ki, Selâm Âyette geçen Eslem ile yani, Rabbul 

 Âlemîne Teslim olunacak Hakiki Mahalli 531 sayısını bulmuş idik. Bu da kısaca (53-1) bir olan (53) tür. Ve aynı zamanda Terzi Baba’mın bilindiği gibi sayı değeridir.

Necat ismi;

Nun, Cim, Elif ve Te harflerinde oluşur. 

50+3+1+40 = 454 Aynı zamanda sayısal toplamda 13 tür. Nun ve Cim de (53) tür. 531-454 = 77 = 14 sayısı yani İbrâhîm Sûresi’nin Kûr’ân-ı Kerîm'deki sıra sayısını vermektedir. Ayrıca (14) bütün mertebelerde câri olan Nûr-u Muhammedî’dir.

Açıkça gözükmektedir ki; bu mertebeyi ve diğer mertebeleri aşmak için Necat’ın elini tutup Âlemlerin Rabbine Teslim oldum demek lâzımdır.

(El-Fakir - M. C.) 

(28-05-2011)

------------------- 

 Görüldüğü gibi yukarıda bahsedilen bazı vasıflar, bizim belirttiğimiz vasıflarımız değil, bahsedenlerin muhabbetleri ile kendilerinde zuhur eden, indî düşenceleri ve tecelli-leri’dir, dışa dönük olarak bunlar hiçbir şekilde bir iddia değildir. Dileyen kabul eder dileyen etmez. Bunlar hakkın da bizim de bir iddiamız yoktur. Tecellilerini gönderen her kese teşekkür ederiz. (T. B.) 

-------------------

BOSNA HERSEK SEYAHATİ DOSYASI’ndan, 

19/53 

 Bu seyahatimizden elde kalan ibretlik dört hadise oldu. Birincisi, saray Bosna da ki ilk gün ziyaretimizde şehitlik-ten dönerken gördüğümüz, üzerinde (531/532) yazan kırmızı renkli otomobiller idi. Ayrıca yolcularımızdan biri oğluna aldığı aşağıda resmi olan sarı renkli bir otomobil idi 

ki onun üstünde açık olarak görüldüğü gibi (53) no yazıyor idi. Böylece (53) (53,1) (53,2) olmak üzere (bir adet sarı, iki adet kırmızı renkli) (53) otomobiller bizleri karşılamış idi. 

------------------- 

 NOT= Yukarıda ki sayfalarda da (531) (53,1) sayı değeri verilmiş idi. Ayrıca nasıl bir tesadüf ise, istenilse ve düzenlense bile oluşması çok zor olan bir hususta ortaya çıkmış oldu o ise mevzuun ilk sayfasının numarasıdır, (253) (53,2) (2,53) ma’nâ âleminin lâtif hallerine gerçekten akıl sır ermiyor. (T. B.) 

------------------- 

 İkincisi ise Alperenler Tekkesinde karşılaştığımız, (Zebka) isimli Azerbeycanlı kardeşimiz idi. 

 Üçüncüsü, milli parkta karşılaştığımız Gaziantep’li (Me…. Bo… ) idi. 

 Dördüncüsü ise (Ahmiç/Ahmedoğlu) köyünde verilen (Gurup Selâm) cidisi idi. 

 Vaktim olsa idi bunların hepsinin ayrı, ayrı yorumlarını yapar ne olduklarını açıklamaya çalışırdım, ancak sadece

 bu tecellileri belirtmekle yetindim isteyenler kendi idraklerine göre yorum yapabilirler. Daha geniş bilgi bahsedilen dosyada mevcuttur dileyen oraya bakabilir.

(T. B.)

------------- 

 53 numaralı vosvos hakkında bilgi: Kapak fotağrafında ve yukarıda resmi konan sarı 53 numaralı woswos’un ne ifade ettiğini araştırınca şöyle bir bilgiye ulaştım. 

 Paco Herbie lakabını "Ocho", sayı 8 İspanyolca kelimesi verir; Herbie yarış sayısı 53 rakam 5 ve 3, üretmek için bir araya getirildi, çünkü '8' (5 + 3 = 8) dir.

 Kaynak: https://en.wikipedia.org/wiki/Herbie#History

 Görüldüğü gibi bilgiler TERZİ BABA, NECDET ARDIÇ (8) sıra nolu kitabımız ile aynı sayıları vermektedir.

 Herbie; sayı değerleri,

 He: 5, Re: 200, Be: 2, Ye: 10 toplandığında,

 5+200+2+10= 217

 17+2= 19

 19/53 ve 8 sayılarını vermektedir. Kitabımızın sıra ve sayısı ile aynıdır.

 İsponyolca "Ocho" 8 sayısından gelmesi, bu ülkede doğmuş olan büyük arif ve fazıl kişi olan Muhyiddin Arabi Hazretlerini aklımıza getirmektedir. Bu tecelli Futuhat-i Mekki adlı eseri ile Zat-ı bir açılım ve tecelli olmasını, “53” Ahmed olması ile Fususü’l Hikem kaynaklı Terzi Babam, Necdet ARDIÇ’a ait “Ferdi” bir hikmet olduğunu düşündü-rüyor. Allah’u Âlem. (M. C.)

------------------- 

KÛR’ÂN’I KERİM’DE Kİ,19/53 ÂYETLERİNE 

BAŞLARKEN. 

 19/53 ile alakalı çalışmamızın son bölümüne gelmiş bulunuyoruz. Aslında sona gelmek mümkün değil ama başka ifade tarzı olmadığı için bu ifadeler kullanılmıştır. Çalışmaya Ramazan ayı ve giren yaz dönemi sürecinden ve 3 aylık bir aradan sonra 29-9-2015 tarihinde başlamış bulunuyorum. Başlanılan tarihin sayılarına biraz dikkat edersek;

 29+9+15= 53 olduğu dikkatimizden kaçmayacaktır. Kalan 2 ise zâhir ve bâtın üzere bu çalışmanın kaldığı yerden devam ettiğini gösterir. Aslında plânlanmayan ve bu tarihe gelmesi 53 nolu pirimiz Terzi Babamın zâhir ve bâtın himmetlerinin çalışma üzerindeki yansımadır. 2 sayısını başa alırsak 253 eder ki İnsân-ı Kâmil’in sayısal değeridir (Daha önce ki bölümlerde hesaplaması yapılmıştı). Başlama ise Besmele-i Şerif ile olur. Besmele-i Şerif 19 harflidir. İnsân-ı Kâmil’in şifre sayısıda 19 dur. 19/53 olan Bemele-i Şerif ile, kitabımızın âyetler yani Kûr’an bölümüne başlamış oluyoruz. Heza min fazli Rabbihi… (M. C.) 

------------------- 

 (19/53) kitabının son düzenlemelerini yaparken içine (19) uncu âyetlerinde konması gerektiğini düşündüm kaç adet (19) kaç adet (53) âyet olduğuna kısaca baktım. Ancak bu ilâvelerle kitabın hacmi çok genişliyeceğinden bu âyetleri sadece sayıları itibari ile vermeyi uygun gördüm. İnşeallah ileride başka bir kitapta bunların hepsini ayrı bir şekilde toplayıp yazmış oluruz. (T. B.)

------------------- 

 Yukarıda da belirtildiği gibi, kayıtlı kur’an-ın ilk suresi olan Fatihanın ilk âyeti besmele-i şerif, (19) harflidir. Bu âyet ile birlikte, ayrıca kur’an-ı Kerîm de (82) adet (19) 

âyeti vardır. Toplarsak (1+82=83) eder. (8-3=5) (35) tersi ise (53) tür. (M. C.) 

------------------- 

 Kûr’ân’ı Kerim’de başta bulunan Bakara, Âli İmrân ve benzeri âyeti fazla olan surelerin 100. ve 200. Sıralarda bulunan (153 ve 253 gibi ) 53. Âyetlerde eklendimi 52 . adet 53 ayet bulunmaktadır. 53 numaralı Necm sureside âyetin cemi olduğu düşünülürse 53 tane âyet var diyebiliriz. Âyet ve sure numaralarının toplamlarıda bizlere 53 sayısını verebilmektedir. Örneğin 17. Sure 36 âyet toplarsak 17+36= 53 tür. 

 Kûr’an’ı Kerim’de 45 adet 53 âyet vardır. 45 te bilindiği Elif, Dal, Mim harflerinden oluşan Âdem in sayısal karşılığıdır. 6 tane 153. Âyet ve bir tane de 253 âyet bulunmaktadır. Daha önceki bölümlerde 253 sayısının İnsân-ı Kâmil’in sayısı olduğu hesaplanmıştı. 

 45, 6 tane 153 ün yanında 1 leri ve 1 tane 253’ün yanında olan ikiyi toplarsak 

 45+1+1+1+1+1+1+2= 53 sayısını vermektedir.

 45 tekil ve 6 tane 153 ve 1 tanede 253 ayet vardır.

 6+1= 7

 45 sayısının yanına 7 sayısını koyarsak, 457 yapmaktadır. Daha önceki hesaplamalarda bunun “NECDET” sayısal değerleri olduğunu görmüştük. 

 Bir başka hesapla çarpanları ile bakarsak;

 (45x53) + (6x53) +253= 2385+918+253= 3538

 3538 sayısında tersten düzden 53 ve 8 in içinde mevcut olan 53 ile 3 tane 53 mevcuttur. 3 sayısı İlm’el yakîn, Ayn’el yakîn, Hakk’el yakîn dir.

 3+5+3+8= 19 dur… 

 Çalışmaya verilen rakkamlaları hatırlarsak 19/53 ve 8

dir. Hayret ki, hayrettir. Daha fazla hesaplama yapılabilir. Bu kadar hesaplama ile yetinip yolumuza devam edelim.

 İrfaniyet yolcusu, gönül dostu kardeşlerim Şimdi 53. Âyetlere bakmaya, okumaya, anlamaya, idrak etmeye geçelim, âyetlerde Terzi Baba ile alâkalı verilen yorumlar indi ve özeldir. Genele ait değildir. İsteyen kabul eder, isteyende kabul etmez. Herkesin kendi bileceği bir iştir. 

 ÂYET NEDİR?

 Yolumuza Terzi Baba (28) Kûr’ân’da Tesbih ve Zikir sohbetinden Âyet konusu alıntıları ve bazı ilâveler ile devam edelim.

 (Âyet)

 (1) Eser.

 (2) Kimsenin inkâr edemeyeceği açık delil. Nişân. 

Alâmet. İşâret. 

 (3) Menzil, mekân (4) Kûr'ân-ı Kerîm'de ki, her bir cümle. Mânen uyanmağa, sebep olan hâdise. (Kûr'ân-ı Kerîm'de (6236) âyet vardır. Kaynak: Diyanet İşleri Bşk.

--------------

 Diğer bir ifade ile de, diyebiliriz ki!

 (Âyet) “Zât-ı mutlak’ın Zât-ı mukayyed ve Teşbîh mertebesi itibariyle, o mânâ da, Kûr’ân-ı tafsîlî olan bu âlem de görünmesinin ismidir.” (T. B.)

-------------- 

 Âyet, meâl’de ki karşılığı “alâmet” diye geçmekte’dir. Zâhir-î ifâdesi bu ve benzerleri ise de, gerçekte ve genel kullanımda (Âyet) “Kûr’ân”dır. Kûr’ân ise zattır, Kûr’ân-ı Kerîm’in içinde bulunan büyük bölümleri “Sûret-sûreler” 

onların içinde ki bölümleri ise bilindiği gibi “alâmet-işâret-Âyet” tir, ve bunlar zât-î işaretler-hakikatlerdir. 

 Dört türlü Kûr’ân vardır. Birincisi; elimizde ki sahifelerden meydana gelen “Mushaf-ı şerif”tir. Buna diğer bir ifadeyle Kûr’ân’ı samit yani susan Kûr’ân denmektedir. İkincisi; Elif, Lâm, Mim kitabı başlı başına bir Kûr’ân’dır. “Elif, Lâm, Mim. Zâlikel kitabı lâ raybe fihi”. (2/1) İşte bu Elif, Lâm, Mim kitabında şüphe yoktur. Tefsirlere bakıldığında Kûr’ân’ın tamamı hakkında şüphe yoktur, denmektedir. O da doğrudur. Orada asli itibari ile hurufu mukattalardan meydana gelen bir âlem kitabı vardır. Bunun bir ismi de “İnsân-ı Kâmil” kitabı, diğer bir ismi ise âlemin koordinatları denmektedir. 

 Elif, Lâm, Mim… Bu âlemin alttan üste, aşağıdan yukarı nesi varsa içten ve dıştan ihata etmektedir. Onun için Kûr’ân’ı Kerim’in başında olan Elif, Lâm, Mim dir. Üçüncüsü ise bu âlemlerdir. Bu âlemlerin hepsi Kûr’ân’ı tafsilidir. Tafsilatlı açılan Kûr’an dır. Kûr’ân’ı Kerîm içinde kayıtta, yazıda, mushafta, sahiferde olan ne varsa açılmışı ve faaliyette olanı bu âlemlerdir. Diğer bir ifadeyle bu âlemlerin ismi Kûr’ân’ı fiilidir. İşte âyet, tafsili olan bu âlemde, görünmesinin ismidir. Gördüğümüz bu âlemde beşeri değerlendirmelerimiz ile dahi olsa gördüğümüz ne varsa ismi âyettir. Ancak bazı görüntüleri yarabbi bundan tenzih ederiz, diye söyleriz. Zahire göre isabetli bir ifade ise de, aslına göre yanlış bir ifadedir. Neyi neyden tenzih edeceğiz ki? tenzih etmek için bir ölçü lâzımdır, haşa! başka bir Allah’ın elinde başka varlıkları olması lâzımdır. 

 Allah bir ise, her şey de, kendine ait ve kendininse, kendisi temiz olduğundan bütün varlık temizdir. Biz kirlidir, pistir diye isimlendiriyoruz. Yarabbi seni noksan sıfatlardan tenzih ediyorum, diye ifade ediyoruz. Evvelâ yapılacak iş kendimizdeki eksikliği, noksanlığı görüp ondan sonra Hakk’ın hakkında karar vermeye cüret edelim. İrfan ehli olma, ariflik ve Allah’ı tanıma yolunda isek, hem tenzihi 

yönüyle, hem teşbihi yönüyle, hem tevhidi yönüyle, hemhakikatı yönüyle, ne kadar yönü varsa, o zaman bazı gerçekleri aşmamız gerecektir. Şeriat mertebesinde bilgiler ve yaşam da sınırlıdır. Belirli bir anlayış üzerindedir. Ama bu bize Allah’ı anlatmaz. Sadece bize fillerin düzenlen-mesini anlatır. Allah’ı bildirmez. Şeriat mertebesinde sadece bir Allah bilinci vardır. Niceliği, niteliği, nerde olduğu bilinmez. Onun için ayrı bir tahsil gerekmektedir. (T. B.)

------------------- 

~~2.158~
اِنَّ الصَّفَا وَالْمَرْوَةَ مِنْ شَعَائِرِ اللّٰهِ فَمَنْ حَجَّ الْبَيْتَ اَوِ اعْتَمَرَ فَلَا جُنَاحَ عَلَيْهِ اَنْ يَطَّوَّفَ بِهِمَا وَمَنْ تَطَوَّعَ خَيْرًا فَاِنَّ اللّٰهَ شَاكِرٌ عَلٖيمٌ

# (İnnesSafa velMervete min şeairillah* femen haccel Beyte evı'temera fela cünaha aleyhi en yettavvefe Bihima* ve men tetavve'a hayren feinnAllahe Şakirün Alîm;)

(Bakara 158-) “Şüphesiz Safa ile Merve, Allah’ın (dininin) nişanelerin-dendir. Onun için her kim hac ve umre niyetiyle Kâbe’yi ziyaret eder ve onları da tavaf ederse, bunda bir günah yoktur. Her kim de gönlünden koparak bir hayır işlerse, şüphesiz Allah onu bilir, karşılığını verir.”

-------------------

 Safa ve Merve tepeleri Allah’ın işaretlerindendir, yani bir başka ifade ile Allah’lık işaretlerindendir, nasıl ki kişi ikâmet ettiği yerden gidip hacı oluyor sonra tekrar asli vatanına dönüyor işte onun gibi, Safa mutlak safiyet demektir, kendi saflığını idrak etmesi kişinin Safa tepesine çıkmasıdır, safiyete ermesi, Merve de mürüvettini, kendi hakikatini idrak etmesi, iyiliklerini güzelliklerini idrak etmesidir. 

 Safa’dan Merve’ye doğru başlayan bir seyir vardır, bir de Merve’den Safa’ya doğru bir seyir vardır, Safa’dan Merve’ye gitmek Aklı Küll’den Nefsi Külle nüzul etmek, inmek, Merve’den Safa’ya gitmek ise Nefsi Küll’den Aklı Külle yönelmektir. Bunlar Allah-ın âyetleri işaretleridir. 

(T. B.)

------------------- 

 Bu âyet ve işaretin yolumuz ile bağlantısını açıklamaya çalışırsak; Mürşid Zahirde ve Batında Ak-ı Küll’dür. Aynı zamanda saliklere ilim sütü emzirdiği için batında Nefsi Küll’dür. Zahirde olan eşide zahiri Nefsi Küll’dür. Yani Terzi Babamız ve Nüket Annemiz Allah’ın zati işaretleri olan Sefa ve Merve tepesini temsil etmektedirler. Batını Ümre ve Haccı’nı yapan yolumuz derviş ve dervişeleri bu iki tepe yani Terzi Baba ve Nüket Anne arasında batında say halindedirler. İşte sa’yını batini olarak tamamlayanların başları traş olur. Nefsi uzantıları kesilmiş, ve geriye Esma-i ilâhi yaşantısı ile kalmış olurlar. (M. C.) Dördüncüsü; Kûr’ân’ı Natıktır, konuşan Kûr’ân dır. Hz. Ali efendimiz kendisini, konuşan Kûr’ân olarak adlandırmıştır. Yolumuz Hz. Ali yolu olduğuna göre yolunun müntesip ve vekilleri olan halifeleri de Kûr’an’ı Natık özelliğini taşıyandır. İnsân-ı Kâmil – Kâmil İnsân, Bizatihi Kûr’an’ı yaşadığı ve kendine şiar edindiği için söylediği sözlerde Kûr’an’ın zât-i izahları olmaktadır. (T.B.) 

-------------------

 Bu da “el insânü vel kur’anü tev’emanü” dedikleri hakikatin zuhura çıkmasıyla olur. Yani “insan ve kur’an bir batında doğan ikiz kardeş gibidirler” 

 (4-Lübb-ül lüb özün özü. Sayfa 30). (T. B.)

------------------- 

 Tabii ki buradaki batın, insanın zahiri için ana rahmi, batınî yönü ve Kur’an-ı Kerîm için ise “Bismillâhirrahmâ-nirrahîm” deki “Rahman’ın rahmi”dir, yani “Uluhiyyetir”.

 Hakk’ın zatından doğmak yani (zuhura gelmek) nedeniyle ikiz kardeş olan “Kur’an” ve “insan”dan; Kur’an-ı Kerîme ALLAH’ın kelâmı “kelamullah” denmesine karşılık; insana da “habibullah”, ALLAH’ın habibi ve “Kur’an-ı natık” yani “konuşan Kur’an” denmektedir.

 Sen ona korkma de kur’ân-ı nâtık, gönül ka’besine gir ol mutabık, devreyle ol ka’benin etrafını, devrederler bir gün gelir şems-i zâtını.

 Şehâdet âlemin de zuhura gelen bu iki “zâti tecelli” îmân yoluyla birbirlerine yaklaşıp hakikatlerini idrak ederler, böylece “likâ” mülâki (buluşma) yakîn meydana gelmiş olur. (M. C.) 

--------------------

KÛR’ÂN’I KERİM DEKİ 19/53. ÂYETLERİNDEN 

BİR KAÇI 

 Yukarıda da belirtildiği gibi, kûr’ân’ı kerîm deki (19/53) âyetlerinin tamamını buraya almayı düşünmüş-tüm ancak kitabın sayfa sayısının çok artacağı göz önünde bulundurularak, kitabın içerisine numune olması bakımından bir kaç (19/53) âyetlerini ilâve etmeyi yeterli buldum. 

 İnşeallah ileride vaktimiz olursa bütün (19/53) âyetle-rini ayrı bir kitap halinde düzenlemeyi düşünülebiliriz. 

(T. B.) 

------------------- 

~~19.19~
قَالَ اِنَّمَا اَنَا رَسُولُ رَبِّكِ لِاَهَبَ لَكِ غُلَامًا زَكِيًّا~ ~ ~

(19/19) - Kâle innemâ ene rasûlu rabbik, liehebe leki 

gulâmen zekiyyâ. 

(19/19) - Cebrâîl, "Ben ancak Rabbinin elçisiyim. Sana tertemiz bir çocuk bağışlamak için gönderildim" dedi. 

------------------- 

 Bâtını Îseviyyetten zâhiri Îseviyyete geçiş başlangıcını bu âyet-i kerîme ile görmekteyiz. (19) Rasûlün rasûlü olan insân-ı Kâmilin, sâlikin hazırlanmış olan gönlüne ma’nâ yı iseviyyeti nefh etmesi orada veled-i kâlp ismi ile oluşan tezkiye/temiz edilmş, gönül evlâdının hayat geçişini açık olarak bildirmektedir. Bu anlayış bir irfaniyyet işidir. 

(T. B.)
------------------- 

وَوَهَبْنَا لَهُ مِن رَّحْمَتِنَا أَخَاهُ هَارُونَ نَبِيًّا 

(Ve vehebnâ lehu min rahmetinâ ehâhu hârûne nebîyyen.)

(Meryem - 19/53) - “Ve ona, rahmetimizden kardeşi Hârûn (a.s) ı Nebî olarak bahşettik.”

------------------- 

 Meryem sure numarası 19 dur. Âyette 53 tür. Kitabımıza verilen isim 19/53 Terzi Baba idi. Bu sure numarasında bulunan 53 âyet ile aynıdır. Yalnız burada ki 19 Meryem suresi olduğu için İseviyet mertebesinden İnsân-ı Kâmil’i ifade etmektedir. “Ona Rahmetimizden kardeşi Hârûn’u Nebi olarak bahşettik“ denilende Mûsâ (a.s.) dır. Tarikat mertebesinden bir rahmettir. Tarikat mertebesi ile “Mûsâ” (a.s.) Mürşidi temsil etmektedir. Nebi ise gönderildiği zamanın resülün şeraitini tebliğ etmektedir. Efendi Baba’ma görevinde yardımcı olan kardeşlerin, Akl-ı Küll den gelen bir rahmet üzere, yolun kurallarına göre yardımcılar, olarak görevlendirdikleri anlaşılmaktadır. Bu özel ve hususi bir durumdur. Mutlak ma’nâ da ve geneli ilgilendiren bir durum değildir. Mûsâ

 (a.s.) ve Hârun (a.s.) lık iddiasında bulunulduğu zannedilmesin. (M. C.) 

------------------- 

 Ayrıca bu âyet-i kerîme de bahsedilen, kaza ve kaderle ilgili bir husus da açık olarak ortaya çıkmaktadır. O da şudur, Hayatın bütün safhalarının sadece bâtın âleminde düzenlenmediği bu şehadet âleminde de bazı düzenle-melerin olduğu anlaşılıyor. 

 Mûsâ (a.s.) kardeşi Hârunu kendisine yardımcı isteme-siyle, (Meryem 19/53) “Ve ona, rahmetimizden kardeşi Hârûn (a.s) ı Nebî olarak bahşettik.” İfadesiyle bu husus açık olarak görülmektedir. Hârûn (a.s) Mûsâ (a.s.) ın talebiyle, dünya istemli bir Peygam-berdir. Allah (c. c.) de rahmetiyle bu talebi kabul buyurmuştur. 

 (T. B.)

-------------------

 ~~53.19~
اَفَرَاَيْتُمُ اللَّاتَ وَالْعُزّٰى 
~ ~ ~

(53/19) - Eferaeytumul lâte vel uzzâ. 

الْثَّةِ الْأُخْرَىعوَمَنُوةِ الثَّ

ve menatessa­lisetel uhra (53/19) - (19-20) Lât ve Uzza'ya ve diğer üçüncüsü Menat'a ne dersiniz?

--------------------

 Bilindiği gibi İsra suresinin (1) nci âyeti, Necm suresinin (1-18) âyetleri Mi’raç’tan bahsetmektedir. Sayı (19) olmaktadır bu da bilindiği gibi İnsân-ı Kâmil- Kâmil 

İnsânın varlığında Mi’rac seyridir. (T. B.) 

------------------- 

 Bu hususta daha geniş bilgi almak için bahsi geçen (37/53) Necm suresi kitabımıza bakabilirler. 

 Aynı kitabın (19/20) âyetlerini buraya aktararak yolumuza devam edlim Burada Mi’rac hadisesini noktalayarak, putperestliğin hâlinin izahına geliyor. Yani İnsân-ı Kâmil’in hakikatini ortaya koyduktan sonra putların ne olduğunu anlatmaya sıra geliyor. (T. B.)

------------------- 

(efereey­tümül lâte vel uzza)

“Siz Lât'ı ve Uzza'yı gördünüz mü?”.

Yani “daha onların ne olduğunu anlamadınız mı?” Kâ’be-i Şerif Müslümanların eline geçmezden önce en büyük putlar bunlardı. Ve davam ederek (ve menatessa­lisetel uhra)

 “Diğer üçüncü olan Menat'ı da (görmez misiniz - anlamadınız mı?).

Bunları Cenâb-ı Allah yüce Kûr’ân içerisinde niye söylüyor. Yani putların burada ne işi var diye düşünüyoruz. Veya bazı kimseler tarafından düşünülüyor, çünkü Cenâb-ı Allah abes bir şey halk etmeyeceği için bunların bir hikmeti, şifreler var demektir. Burada “lât” “uzza” ve “menat” putlarından bahsediliyor. Bunların belirli özellikleri olmasa idi buraya geçmezdi. 

Lât: Bir bakıma, Lâhud, zât ve sıfat âlemlerinin karşılığı olarak anlaşılmaktadır. 

Uzza: Aziz, esmâ âleminin ifadesi olarak anlaşılmak-tadır. 

Menat: Minnet, ef’âl âleminin varlığı hakkında anlaşılmaktadır.

Lât putu, insân sûretinde imiş. Orada putperestlik döneminde oraya gelen o zamanın hacılarına çok hizmet eden birisi varmış. Onun bu iyi hâlinden, ona benzer bir sûret yapmışlar. Ondan sonra orada hizmet edenler ilhamlarını ondan alarak vazifeleri ifa etmişler. Nesiller geçtikçe önce muhabbetle başlayan, sonrada örfe, ve maddi örfe dönüşerek; insân sûretinde heykel hâline getirilmiş. 

Uzza putu, ağaçtan yapılmış.

Menat putu, taştan yapılmış.

Dikkat edilirse Lât → insân Uzza → ağaç Menat → taş Burada mertebeler var. Aslında bize vermek istenen budur. Biri “insân” - biri “ağaç” - biri ise, “taş” sûretindeler. Lât → insân → sıfat âleminin hayâlini Uzza → ağaç → aziz, esmâ âleminin hayâllerini. 

 Menat → taş → minnet, ef’âl âlemindeki hayâlleri ifade etmektedir. İşte bunları “gördünüz mü?” deniyor. Yani oradaki bulunan putları bu hakikatleri ile bilebildiniz mi? Denmek isteniyor. 

Risâle-i Gavsiye’de bu hususta çok mühim bir ibare vardır. Cenâb-ı Hakk, “Ya gavs haremime (mahremiyetime, gönül kâ’be’me) girmek istersen, ne mülke, ne melekûta, ne ceberuta iltifat et,” buyuruyor. Yani bunlara iltifat etme.

Mülk âlemi → Madde âlemi 

 Melekût âlemi → Esmâ âlemi Ceberut âlemi → Sıfat âlemi Burada belirtilen üç ilâh bâtınen bu mertebelere iltifat edenlerin ilâhlarıdır. 

Menat → Mülk âlemini, Uzza → Melekût âlemini, Lât → Ceberut âlemini, simgelemektedir. 

Risâlet-i Gavsiye’de devam ediyor;

“Şüphesiz ki mülk → alîmin; 

melekût → ârifin; 

ceberut da → vakifiye’nin (vakıf olanın) şeytanıdır. 

Kim bunlardan birine razı olursa o indimde tard olunmuşlardan olur,” ve buyurdu ki “ey gavs-ı a’zam, zahidleri → nefis yolunda; 

ârifleri → kalb yolunda; 

vakıfları → rûh yolunda ve nefsi de → hür olanlara mahal kıldım. 

Oyüzden hürlerin kalbleri esrar kabirleridir.” Yani zahidleri nefis yolunda perdeledim. 

Zühtü takva deriz, çok zikir, ibadet yapar. Çok ittika eder, ondan, bundan sakınırlar. 

Ârifleri kalb yolunda perdeledim. 

Vakıfları rûh yolunda perdeledim. 

Nefsi de, hür olanlara mahal kıldım, deniyor. 

Buradaki nefis, nefesin nefsidir, ki kişinin kendi hakikatidir. İlâhi varlığın zuhur yeridir. 

Hz. Şems, “Hür ol, hürlerle ol, hürlükle yaşa,” buyuruyor. Burada bu hakikati ortaya koyuyor. Hürlerin kalbi esrarların kabirleridir. Esrarları, yani sırrı ilâhiyyeyi muhafaza eden yerlerdir. Bu mertebeler sahiplenmek üzere değil, terakki görünmeleridir. Eğer bu mertebeleri sahiplenir de, orasını mahal edersen Hakk’a ulaşmanda senin perden olur. 

Nitekim Hz. Peygamberimize de Mi’raca çıkarken birçok talepler oldu, hep onu davet ettiler. Ancak hiçbirine iltifat etmedi sadece Hakk’ı talep etti ve böylece kitlendiği murad hasıl oldu. Biz de gerçek yolda isek, hakiki bir el tutmuş isek, yol üzerindeki güzergahlarda ihtiyac molası dışında eğlenmeden gerekli yeni teçhizatları alarak yolumuza devam etmeliyiz. Fakat o güzergahlardaki güzelliklerle eğlenirsek orası perdemiz olur. Onlara iltifat edenleri iltifat ettiği ile onları perdeledim, buyuruyor.Her bir aşamada kişinin idrakı değiştiğinden, aldığı isim de değişmektedir. Böylece perde isimleri de o isimler ile olmaktadır. 

Böylece Cenâb-ı Hakk, “haremime (mahremiyetime, gönül kâ’beme) girmek istersen, ne mülke, ne melekûta, ne ceberuta iltifat et,” buyuruyor. Yani “bunlara iltifat etme,” diyor. 

Eğer iltifat edersen o zaman “Şüphesiz ki mülk → âlimin şeytanıdır.” Ne kadar ağır bir söz değil mi?...

Yani madde âleminin ilmi içerisinde kalmış olan âlim, aynen bu ilim ona vehim olmaktadır. Çünkü yukarıya geçemediğinden, yukarıdan bakamadığından ve içinde bulunduğunu gerçeği ile değerlendiremediği için, o ona vehim ve hayâl, yani hak ve tevhid yolunda, gitmekte şeytan olmaktadır. Onu meşgul eden, oyalayandır. 

Âlim ne kadar âlim olursa olsun, ilmi fazlalığı sathi genişlemedir, yani mertebesi yükselmez sadece sathıyatı genişler. Mertebesi yine aynen mülk âlemi içindedir. Ayağı toprağa basmakta, gök ehli olamamaktadır. İrfan ehli’nin âlim kadar bilgisi olmayabilir, mücmel (icmal olmuş) bilgiye sahip olabilir fakat helezon sistemini bilir. 

Yani şeriat ilmine 100 desek ve âlim bunun hepsini bilse ve ârifin bundaki yeri yüzde on (10/100) olsa yani kendine yetecek kadar dahi olsa bile helezon sistemi ile tarîkattan alacağı çok az bir ilimle dahi o âlimden daha ileridir. Kim ki bulunduğu yerde kalırsa, o bulunduğu yer o kimseyi oyalar. O mertebe ona ayak bağı olur, o mertebenin gafletinde kalır. Bu durumda “mülk, alîmin perdesi,” olur. 

“melekût → ârifin şeytanıdır.” Melekût da ârifin perdesi olur. Buradaki ârif, ârif-i billâh olan değil de tarîkat ehlinin irfaniyetidir. Şeriat ehline göre bir üstte olan, ki biz ona muhabbet ehli diyelim. 

“ceberut da → vakifiye’nin (vakıf olanın) şeytanıdır.” Mertebeye vukuf olandır. 

Meselâ Üsküdarı öğrenmiş ve Üsküdar da kalmış, Üsküdarlı olmuş. Bu durumda Üsküdar ona perde olmuş. İstanbul sadece Üsküdar olmadığına göre, Üsküdara İstanbul demek, öyle görmek onun hayâl ve vehmi olur. Mamafih aşağıdakine göre tabii ki daha ileri bir durumdur. 

 Burada eskilerin kullandığı bir tabiri müsaadenizle, özür dileyerek kullanırsak “dolap beygiri gibi olma,” hâlinde olmayalım, ki dolap beygiri yine de su çekip tarlaya v.s. su verir ve faydalı olur. Biz ise bu durumda o suyu da çekmiş olmayız. Biz o suyu çeksek, beslenmiş olacağız. Yani Hay esmâsının hayat suyunun kendi tarlamıza döksek beslenmiş oluruz ve döne döne letâfete geçeriz ama onu da yapamıyoruz. 

 “Kim bunlardan birine razı olursa o indimde tard olunmuşlardan olur,” buyuruyor. Tard olunma, ken-dimden uzaklaştırılmış olan, ki buda muhabbeti olmama hâlidir. Yani hangi mertebe olursa olsun, o mertebenin gereği benim, var ettiğim şeye olan muhabbetiniz olup da orada oyalanmanız, benim zâ-tımdan tard (benden mürted) olunmadır, deniyor. 

Halka olan muhabbet, ondaki Hakkın varlığı içindir, yoksa halkı ayrı varlık görerek, ona duyulan muhabbet o zaman “lât, uzza, menat” putlarına duyulan muhabbet olur, ki putperestlik tatbikatında oluruz.

Mülk âlemine muhabbet “menat” a (madde, taş – minnet, ef’âl âlemi) Melekût âlemine muhabbet “uzza” ya (ağaç – aziz, esmâ âlemi) Ceberut âlemine muhabbet “lât”a (insân – sıfat âlemi) olmaktadır.

Esasında fiilen tapmasak dahi manen bu hâli yaşamış oluyoruz. 

Efendimiz geldiğinde kâ’beyi bütün bu putlardan temizledi; yani Hakikat-i Muhammediyye geldiğinde bütün bunlar silinip gidiyor. Böylece sadece Hakikat-i Muham-mediyyeyi orada kalmıştır. Ne kadar açık değil mi?...

Bütün bu mertebeler zât mertebesi ile birlikte olursa hepsi yerli yerinde ve gerekli olur. Ama onların kulu olursan, o kulu olduğun şey senin şeytanın, perden olmaktadır. (T. B.)

------------------- 

وَالْمُؤْتَفِكَةَ أَهْوَى 

(Vel mu'tefikete ehva) 

(Necm- 53/53) – “Altüst olan şehirleri de o böyle yaptı.”

-------------------

 Mütefike, halkıyla birlikte altı üstüne getirilmiş yerleşim birimleridir ki Lut kavmi böyle bir cezaya çarptırılmıştı (Nesefi IV, 200).

 Ehva, Yukarı kaldırıp haviyeye attı, yerin dibine geçirdi.

-------------------

 Buraya Efendi Baba’mın, Necm suresi 52. Âyetinin yorumunu benzer âyet olduğu ve konuyu anlamak için alıyorum. 

 Derviş olunduğunda önce, Âdem kavminden olmak ve Âdem hakikatlerini idrak etmesi gerekir. 

 Sonra yavaş yavaş diğer peygamberlerin yaşantıları kendi bünyesinde neyi gerektiriyorsa (yani hangi terkleri ve hangi alışları, özellikleri gerektiriyorsa), müspet olanları alıp, menfileri terkedip, Beş Hazret (tevhid) mertebelerin-den evvel gelen nefis mertebelerinde yapılması gereken şeyleri hakkıyle yapılmış ise, o zaman bunlardan kurtulun-duğu burada tebşir ediliyor. 

 Bir insân geçme karnesini alır, bu karne onun bu statüyü sürdürmesi üzerine verilir. Ancak o statüyü tatbik etmez ise o zaman onlar onda kayba uğrar. Hakk etti ise verilir ve yerini koruduğu müddetçe de devam ettirilir. 

 (T. B.)

-------------------

 Sure ve Âyet numarası 53 tür. Kûr’ân’da bahsedilen her bir peygamber ve kavminin yaşantısı bizlerde mevcuttur. Merhale, merhale bu mertebe halkaları beden varlığımızda açığa çıkarlar Efendi Babamızın aktarımları dervişlik eğitimiyle akıl seviyesi yavaş yavaş yukarı çıkarılır. Bu bilgiler ile beden şehirlerinde ki yanlış anlayış yıkılır. Ve bu halle yukarı yani zâtına-zât’a ulaşmak 

istediğinde bu kesafet hali latif hale çıkamayacağı için yerin dibine çarpılır, paramparça olur. Terzi Baba irfan yolu eğitimi ile kişinin hem sureti, yani zahiri hali, hem işareti yani manası gönül âlemi değişmiş olur. Bizlere bu hakikatler müjdelenmektedir. (M. C.)

------------------- 

سَنُرِيهِمْ آيَاتِنَا فِي الْآفَاقِ وَفِي أَنفُسِهِمْ حَتَّى يَتَبَيَّنَ لَهُمْ أَنَّهُ الْحَقُّ أَوَلَمْ يَكْفِ بِرَبِّكَ أَنَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدٌ {فصلت

(Senurîhim âyâtinâ fil âfâkı ve fî enfusihim hattâ yetebeyyene lehum ennehul hakku, eve lem yekfi birabbike ennehû alâ kulli şey'in şehîd.) 

(Fussilet- 41/53) – “Varlığımızın delillerini, (kâinattaki uçsuz bucaksız) ufuklarda ve kendi nefislerinde onlara göstereceğiz ki, o Kur'ân'ın gerçek olduğu onlara iyice belli olsun. Rabbinin, her şeye şâhit olması yetmez mi?” 

------------------- 

 Bu âyet-i kerîme, seyru sülûk yolunda, çok mühim aşamalardan olan, bir seyr’in hakikatini bünyesinde barındırmaktadır. Yedi nefs mertebelerini enfüsî olarak bitirmiş ve âfâkî, hazret mertebelerine adım atmış bir Hakk yolcusunun, uzaklara açılmak için deniz feneri gibi, gönül göklerine açılmaya namzet olanlara, oralarını aydınlatan bir kandil hükmünde olmasıdır. 

 Bilindiği gibi “enfüs/nefs” kişinin kendi varlığı, “âfâk/ufuk” ise kendinin hemen dışından başlayan saha onun âfâkı’dır. Genelde “âfâk/ufuk” kişinin kendine en uzak olan yerde gökyüzü ile yeryüzü’nün birleştiği yere denir, aslında bu gözle görülen en uzak mesafedir, kişinin nefsinin/varlığının dışı ise yakın “âfâk/ufuk” tur. Birde Bâtın olan gönül âleminin ufku vardır ki, sonsuz bir sahadır işte kişi bu madde ufuklarının katından kurtulup bâtın ufuklarına açılması gerekmektedir. Aslında bunların hepsi 

kendinde de vardır, ancak yaşayıp bulup idrak etmek bir eğitim ve irfaniyyet işidir. “Ne var âlemde o var âdemde,” denmiştir. Çünkü Âdem, âdem-i ma’nâ olarak iç bünyesi başlı başına çok geniş olan bir saha/âlemdir. 

 Ayrıca bu sûre içinde bulunan bu (53) üncü âyet bizim içinde çok ma’nâlıdır, bilindiği bu sayı bizim şifre sayımızdır. Sûrenin nüzül sırası (61) dir bizimde, Türkçe alfebe harf sıralamasına göre, Necdet ismimiz (61) sayısını vermektedir. (61) tersten okunduğunda aynı zaman da (19) dur. Diğer taraftan sûre-i şerif’in düzenlenme sırası (41) dir bizimde, arapça alfebe harf sıralamasına görede, Necdet ismimiz (41) sayısını vermektedir. (T. B.)

------------------- 

 Görüldüğü gibi bu âyeti kerîmenin de birinci bölümü Zâtî’dir. 

 Senurîhim âyâtinâ, âyetlerimizi yakında gösterece-ğiz, nerede?. fil âfâkı ve fî enfusihim, ufuklarda ve nafislerinde, 

 Bu âyeti kerîme ile nefis mertebelerinden hazret mertebelerine geçişin yolu ifade edilmektedir. Ayrıca, “men arafe nefsehu, fekad arafa rabbe’hu” hadîsi’nin (fekad arafa rabbe’hu) bölümününde çalışma sahasının başlangıcıdır, yani “men arafe nefsehu,” birinci kısmı olan, hadîs-i şerîf’in bu sahaya gelinceye kadar geçilmiş olduğundan buradan sonrası, (fekad arafa rabbe’hu) bölümü faaliyete başlayacaktır. Hâl böyle olunca, birinci kısım “sırat-ı nüstakîm”, ikinci kısım ise “sıratullah”tır. Yani yatay çalışmaktan dikey çalışmaya geçiştir. Ve makam-ı ibrahimiyyet’in başlangıcı, O’nun ayak izlerinin takibi’dir. (Kûr’ân’da Yolculuk –FUSSİLET Suresi - (T.B.)

------------------- 

فَبِأَيِّ آلَاء رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ 

(Febieyyi alâi rabbikuma tukezziban.)

(Rahman-55/53) – “Öyleyken Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?”

-------------------

 Bu âyet hakkında Terzi Baba (9) Rahman suresi kitabından ilgili bölümü okuyarak devam edelim. 

(55/52) fîhima min külli fakihetin zevcani fîhima/onlarda) (ikisinde) küllü/her fakihe/meyva (neşe) iki (2) zevc, çift “İkisin de her türlü meyveden çift vardır.

 “Zevc”, insan varlığının bir yönü, “zevcani” iki yönüdür. Yani erkek ve kadındır. 

 Aslında ise, bu iki cins, tek varlıktır. Tek olan insan varlığı, çift yani “zevcani” olarak faaliyet göstermektedir. 

 Erkeğe “fail”, kadına “mef’ul” denmiştir. Yani etken - edilgen halinde yaşamaktadırlar. 

 “Tevhid” hakikatinde erkek yani “Adem” “akl-ı kül” olarak, kadın yani “Havva” ise “nefs-i kül” olarak tabir edilmektedir. 

 Bu ikisinin birliği yeni bir “bir”i ortaya getirmektedir.

 Meyve beden gıdalarının en mühimlerindendir. Manevi meyveler de ruhaniyetimizin gıdalarındandır. 

 Her varlık iki cins olduğundan, her meyvede de iki cinsiyet bulunmaktadır. Bir yönüyle alıcı, bir yönüyle de vericidir. 

 Yani, verici “akl-ı kül” ilmi; 

 alıcı ise “nefs-i kül” ilmidir. 

 Eğer insan bu dünyada iki yönünü, yani “abdiyyet” ve “ruhaniyet”ini gereği gibi faaliyete geçirebilmiş ise, o meyvelerden iki yönlü yararlanır.

 Bu dünyada kendisine gelmeye başlayan “ilm-i ilahiye”, gerek “akl-ı kül” gerek “nefs-i kül” yönünden cennette de devamım sürdüreceği, bu ve benzeri ayetlerle açıklanmış olmaktadır.

 Zâhir ve bâtın, her yenen meyve ile kişide “abdiyyet” ve “Rububiyyet” idrak ve açılımları meydana gelir. 

 Böylece her yenen meyve ile “hakikat-i ilâhiyye” ilmi daha da çok gelişmiş ve kişi kendini daha iyi tanımış, kendi varlığında “zevcani” hakikatini idrak etmiş olur.

 Elmalı’lı Hamdi Yazır bu ayet hakkında özetle şöyle diyor:

 (“Her meyveden çift çift”, meselâ yaşı da vardır, kurusu da; yahut biri dünyada tanınan veya tanınmayan olmak üzere iki sınıf.)

(55/53) (febieyyi ala-i rabbiykü ma tükezzibani?)

“bu halde/öyleyken Rabbinizin nimetlerinin hangisi ile kezzib/yalanlarsınız

## “Öyleyken Rabbinizin nimetlerinden hangisini! yalanlarsınız. ?

 (55/13) âyetinde başlayan yukarıda ki âyetten (53) âyete kadar (19) On dokuzuncu defa tekrar ve ihtar edilmektedir. Tamamında ise (31) âyet vardır, tersi (13) tür bütün bu âyetlerde de, gaflet ehline bu hakikatler açık olarak tebliğ edilmekte ve inkârlarının mümkün olmadığı net olarak ortaya konmaktadır. Gafletten uyanmak için, daha neyi bekledikleri sorulmaktadır. 

 (T. B.)

------------------- 

 ------------------- 

 Çalışmamızın bir tasdiği de bu âyetten gelmektedir, 19. defa 53. Âyette tekrar edilen bu hakikat ile 19/53 olan mürebbiyemiz-terbiye edicimiz, eğiticimiz ve öğretici-miz “Terzi Baba” hakikatlerinin hangisini yalanlarsınız? Diye sorulmaktadır. 

 Rahman suresi 13. âyetten 55. Âyete kadar tekrarlanan bu 19 âyetin sayı toplamı kısaca 641 sayısını vermektedir. Daha önce 41 ve 61 sayılarının “Necdet” isminin harflerinin Arapça ve Türkçe harf sıralamasında ki toplamları olduğu hesaplamaları ile verilmişti. Dolayısıyla bu sayılarının da hakikatlerini yalanlayın bakalım, yalanla-yabilirsiniz denmektedir. Ayrıca bu hakikatleri yazmasına izin verilen fakirin isminin yazılıştaki sayısal değeridir. Hakikatleri yazanın dahi, bu âyet ile tasdik olunmuş olduğu anlaşılmaktadır. Haza Min Fazli Rabbihi! 

 (M. C.)

------------------- 

 Buraya (33/53) - âyeti kerime de geçen üzüntü ve incitme hadiselerinden dolayı yakın bir tarihte gördüğüm ve Efendi Baba’mın yorumladığı (73- Celâl, Cemâl, Celâl) dosyası ile alakalı zuhuratı alıyorum. (M. C.)

-------------------

 Dün dördüğüm bir zuhurat;

 Kahve, Kafe tarzı bir yerin açılır kapanır ışıklı metal tavanını iki ayaklı merdiven üzerinde bir kişi beyaza boyuyor. Bu arada işyerimizde çalışan Mustafa ku.. gelip bu merdiveni deviriyor. Bu mekan içinde Taba renkli, bağcıklı, sivri burunlu 53 numara, altında barkodu olan yeni erkek ayakkabısının sağ tekini görüyorum. Efendi babam bu mekan’a geliyor, Mustafa ku..'yu izleyelim 

gerekirse polise durumu bildiririz diyor. Bu arada Mustafa ku.. elinde siyah  bond çanta ile bu mekân’ın önünden geçip gidiyor. Efendi Babamın sağında tanımadığım kişiler ile beraber cadde tarafına bakar vaziyette arka tarafta sandalyelerin üzerinde oturuyoruz. Saat 1 (13) te eve dönmem lâzım, Efendi Babam'dan müsaade alır dönerim diye düşünüyorum. Efendi Babam ile masanın üzerine beyaz kahve fincanları ters çeviriyoruz. Efendi Babam fincanı kaldırdığında içinde ki suyun risâlet mührü oluşturduğu görülüyor. Fakir de fincanı kaldırınca içinde ki suyun masa üstünde risâlet mührü oluşturuyor. Mekân da bulunanlardan biri bu su ile oluşan mührün üst tarafında bir yıldız olduğunu söylüyor.  

 Hörmet ve Muhabbetle Nüket Annemiz ve Necdet Babamızın ellerinden öperiz.

----------------

 Necdet ARDIÇ

13.12.2015

Kime: M.. C..

 Hayırlı günler Mu… oğlum bu zuhuratını geldiği günlerde okudum ancak o anda vaktim olmadığından cevaplayamamıştım sonra tekrar bakarım diye bilgisa-yarı kapattım. Daha sonra bilgi sayarı açtığımda cevaplan-mışlar konumuna geçtiği için farkında olmadan cevaplandı diye geçilmiş. 

 Daha sonra gönderdiğin iki düzeltmeyi yapmak için bu mail-ini bilgisayarda aradığımda buldum ve yeniden açtım o zaman cevaplanmamış olduğunu gördüm bu vesile ile geçte olsa zuhuratını birkaç kelime ile özetlemeye çalışayım aslında zaten açık bir zuhurat, bu zuhuratıda (19-53) kitabına ilâve edebilirsin. 

 Bir kahvenin (40) yıl hatırı vardır derler, bu kişiye (15)

sene içinde neler ikram edildi, bu hesab ile meseleye bakılsa kendisine  yapılanların hatırı (15) milyon seneyi geçer. 

------------------- 

 Özetle zuhuratının yorumuna geçe3lim. Açılır kapanır metal tavan gönül kapısıdır dilediğine açılır dilediğne kapatılır ve gök ehli ile bağlantısı buradan kurulur. Beyaza boyanması "renksizlik diğer taraftan Ulûhiyyet rengi olmasıdır. 

 Mustafa "kuru" nun merdiveni devirmesi, kişinin mustafa/seçilmişlik halinin kuruması ve yanmaya hazır kütük haline gelmesidir. Aslında kendinde bulunan kendine ait mi'rac merdivenini devirmesidir. 

 (Taba renkli sivri burunlu 53 numara, altında barkodu olan  yeni erkek ayakkabısının sağ tekini görüyorum.)  Kendine has Baba renkli ileriyi ve bazı kişileri işaret eden sivri burunlu 53 numara, altında ar'kodu olan  yeni er erkek ayakkabısının, akl-ı kül sağ tekini görüyorum. 

Efendi Baba ma'nâsı buraya geliyor. Kurumuş mustafa elinde düzme yazıları ile bu Ma'nâların önunden geçip gidiyor.  

Zuhuratın sonrası ise oldukça açık… Bu arada bize de bir miktar teselli olmuş oldu. 

Cenâb-ı Hakk daha nicelerini nasib eder inşeallah. Herkese selâmlar hoşça kal Mu… oğlum. Efendi baban.

-------------------

وَقَدْ كَفَرُوا بِهِ مِن قَبْلُ وَيَقْذِفُونَ بِالْغَيْبِ مِن مَّكَانٍ بَعِيدٍ 

(SEBE 53) – (Ve kad keferu bihi min kabl ve yakzifune bil gaybi min mekanim beıyd) 

(34/53) – “Halbuki daha önce onu (hakkı) inkâr etmişlerdi. Uzak bir yerden gayb hakkında atıp tutuyorlardı.”

-------------------

 Ve kad keferu bihi min kabl, Halbuki daha önce onu (hakkı) inkâr (küfr-örtme) etmişlerdi. Bura da cehennem ehlinin kendi varlığında bulunan Hakk’ı küfr edip yani örtüp gizlemesi ile birklikte, Efendi Babamızın aktarımlarından öğrendiğimiz. Üç türlü “küfr” ehli vardır. 

 1- Batı; Hakk’ı, hakikati bilerek ve amaçlı bir şekilde örtüp gizlemektedirler.

 2 - Doğu; yani zahiri olarak İslam’ı yaşayan Müslümanlar gafletlerinden, yani varlıklarında ki Hakk’tan haberi olmayıp örtüp gizlemektedirler. 

 3 – Hakikat ehli arifler; bunlarda kendi varlıklarında bulunan Hakk’ı örtüp gizlemektedirler. Ancak ehli olanlara açarlar.

 Yeri gelmişken hakikat ehlinin küfrü (örtmesi) hakkında sohbetlerde anlatılan küçük bir hikayeyi burada zikredlim.

------------------- 

 Aynı mahallede oturan irfan ehli iki arkadaşlar akşam namazını kılmak için mahalle camiine gitmişler. İmam efendi birinci ve ikinci rek’atlar da zammı sure olarak farklı sureler okuması gerekirken, Kafirun suresini her iki rekatta da okumuş. Camii çıkışı bu arkadaşlardan biri diğer arkadaşına sormuş, duydun mu? İmam ne okudu… Duydum duydum! Birini sana, diğerinide bana okudu demiş… 

------------------- 

 İşte irfan ehli de bir zaman varlığında bulunan Hakk’ı 

daha önce yaşadığı zahiri hayatta örtmüş. Hakikat-i Muhammediyye yaşantısı ile Hakk’ın varlığının kendi varlığından başka bir şey olmadığını anlayarak, Hakk’ani varlığını idrak etmiş, bir zaman büründüğü örtüyü yani vehimi ve hayali beden örtüsünü üstünden kaldırıp atmıştır.

 Ve yakfizune bil gaybi min mekanim beıyd, Uzak bir yerden gayb hakkında atıp tutuyorlardı. Âyet mealinde “bil gaybi” gayb hakkında, olarak meallendirilmiştir.

 Bakara suresi 3. âyette ”ellezine yu’minune bil gaybi” Gaybleri ile iman ederler denmektedir. Kısaca izahı kimin gaybında batınında ne varsa onunla iman etmektedir. 

 Bu âyetin mealini şöyle anlamalıyız. Uzak bir yerden (mekân dan) gaybleri yani batınları ile atıp tutuyorlardı. Öncelikle cehennem ehli için yazılan bu âyete ilk bölümü gibi dikkatlice bakarsak; 

 İrfan ehli gaybleri daha önce tenzihte oldukları için yani hayali ve vehimi varlıkları daha henüz üzerlerinde olduğu ve Rabb’ül Erbab yerine Rabb’ül Haslarına yöneldiklerinde ve Hakk’ı gayblerinde bu şekilde vehm ve hayal ettiklerinden, Hakk hakkında söyledikleride atıp, tutma hükmündeydi. Bu mevzuyu daha iyi anlayabilmemiz için “Necdet Divanı 3” ten bir şiir ilâve edelim.

 Atayım  dedim Bir şeyler atayım dedim, herkes bir şey atıyorken.

Bir şeyler satayım dedim, herkes bir şey satıyorken. 

 Gelmişim çün bu âleme, hem dert verip derman için.

 Düşse gönüller şûleme, hep yanarlar için için.

Şu zamanda doğdun, derler. ben doğmadım o zamanda.

Doğan şu cesettir, derler. ben bakîyim her zamanda

 Çekmişim varlık perdesin, sen var olmuşun arada. 

 Şimdi geriye dönüş var, sen, ben olmandır sırada. 

Ufkunu geniş tut ey zahit, bildiğin gibi değil işler.

Âlemde ‘Ben’dir tek vahit, her şeyi isimlerim işler Salarsam Mudil ismimi, bulamazsın bir tek mü’min. 

 Her şey inkâr eder beni, sanma elindedir imân Eğer çıkarırsam Hâdî’yi, cümle zuhurda ortaya.

Herkes bulurdu Bâkî’yi, gayrı kalmazdı arada. 

 Celâlimi açsam bir an, kalmaz ortada zâhirim.

 Altüst olur bütün âlem, ben yine benle bâkîyim., Cemâlimi eğer açsam, mest olurdu bütün âlem. 

Ta haşra dek ayılmazlar, çekmişler, derdin hepsi dem. 

 Zatımla bassam zemine, kaldıramaz vallah beni.

 Bir nefes alsam yeniden, nefes-i Rahmân almaz beni.

Allah dediler ismime, anlamadı kimse beni.

İnsan dediler cismime, sallamadı kimse beni.

 İster deli de, ister mecnun, ister velî de, ister cünun. 

 Ne dersen de, hep öyleyim, ben zannına göreyim. 

 Mekke (Kâ’be) 09/11/1999 Salı (T. B.)

------------------- 

DERLEYENİN SON SÖZÜ

 Daha önceki bölümlerde Efendi Babamızın (53) ve (19/53) bağlantıları hakkında yapmış olduğumuz araştırma, düşünce, görülen zuhurat ve müşahadeler ile harmanlıyarak çalışmanın zahiren sonuna gelmiş bulunuyoruz. Aslında sonuna gelinen bir şey yoktur, ama 

böyle ifade edilmesi gerekiyor.

 Bu çalışmayı yaptığım süre içinde Celâl-i ve Cemâli tecelliler oldu. Hepsinin vardır bir hikmeti diyelim. Cenâb-ı Hakk’tan irfaniyet yolunda, kardeşlerime daha faydalı başka çalışmalar yapmak için gerekli güç, zaman, gayret, sağlığı vermesini şimdiden niyaz ediyorum.

 Efendi Baba’ma da bu çalışmayı yapmam için verdiği izin, bu güne kadar üzerimde olan emeğinden, duyduğu güvenden ve bizleri evlât olarak seçtiği için Rabbime şükreder ve buradan kendisine teşekkür ederim. 

 Cenab-ı Hakk Efendi babamız ve Nüket annemize hayırlı uzun ömürler niyaz ederiz. Başımızdan, gönlümüz den eksik olmasınlar. İnşeAllah…

 Not: Bu çalışmanın bitiş tarihi 16-01-2016 dır. Daha önce bu tarihte bitsin diye herhangi bir özel çabamız olmamıştır.

 Sayısal toplamına bakarsak;

 (16+1+2=19) (16+1+20+16= 53) (19/53) tür. 

 Heze min fazli Rabbihi… 

 (Terzi Çırağı ve Kalfası M. C.)

-------------------- 

 Buraya faydalı olduğunu düşündüğüm Efendi Babamız, Fa… Bu… ve Fakir arasında geçen “Şarab” (Sekr-Sahv) hakkında ki yazışmaları da ilâve ediyorum. (M. C.)

------------------- 

 (1)(2)(3) şişe şarap‏ 

 14.12.2013 (1)(2)(3) şişe şarap.

 Akşam-ı şeriflerin hayr olsun Fa… oğlum. Mu…tın ki ile 

iki şişe üçe çıkmış. Birerde bonus almışlar zâhir bâtın (6) şişe olmuş buda her cihetten nereye baksan mahlûkatı serhoş görmek demektir. Serhoşlar arasında kalanın ise o muhitte yaşayabilmesi için zahirende olsa, serhoş gözükmesi gerekmektedir yoksa aralarında yaşayamazlar. Sana bu hususta küçük bir hatıramı anlatayım. 

 (1953) senelerinde idi İstanbuldan geldikten sonra o günkü evimize yaklaşık iki kilometre kadar uzakta olan "Çiftlik önü Camiine" Arapça okumak için her sabah (5/5,30) da kalkıp giderdim, o zaman oraları da bu günkü kadar kalabalık değildi, hele o saatlerde pek kimseler olmazdı, camiye yaklaştığım bir sırada yorgunluktan ve uykusuzluktan olsa gerek, giderken biraz sağ sol yapıp sendelemişim, o sırada da yolcu oldukları anlaşılan erkekli kadınlı bir kaç kişi, “şu serhoşa bak, sabah sabah içmiş,” diyerek kendi aralarında konuşarak yanımdan geçip gitmişlerdi. 

 Bende bu sözler üzerine, yakıştırdıkları vasfa sevinmiştim. Oyüzden, Bayezid-i Bistaminin dediği gibi. "Şeribtül hubbe kâ'sen ba'di kâ'sin.............." "Muhabbet şarabını kâ'se kâ'se içtim, ne şarap bitti ne ben kandım" demiştir. Onun için onlar bize yabancı değildir. Diğer taraftan, başka bir düşünürde, "bizi sarhoş eden angur/üzüm suyu değildir" demiştir. Biz gene lâtifeyi ve serhoşluğu bir tarafa bırakalım da, ilim hoşluğuna devam edelim İnşeallah.  Herkese selâmlar hoşça kal Efendi Baban. 

-------------------  

 16 -12 -2013 (1)(2)(3) şişe şarap 
 Sabahı Şerifleriniz Hayrolsun Babacığım; 

 10.12.2013 tarihinde sizinle telefonda konuşurken, İstanbul'dan bir emriniz var mı diye sordum, sizde gelirken "bir şişe şarap" getirirsin, buyurdunuz, cevaben dedim ki: 

 Tekirdağ'ında daha kalitesi var (aslında sizi kasdediyordum) dedim, siz bir süre güldünüz, sonra hadi bakalım yalnız olmasın gelirken "iki şişe şarap" getirirsin dediniz. böylece telefon konuşmasını hitama erdirdiniz.

 Telefonu kapadıktan sonra lâtife ettiğinizi düşündüm ama hemen kısa bir süre sonra bunun altında vardır bir hikmet, yoksa Efendi Babacığım böyle bir şey istemezdi dedim. Sayılar ve şarap konusunda az çok bilgim vardı ama şişe konusunda biraz takıldım, o sırada gönlüme Nesimi'nin nefesi geldi;

 Ben melâmet hırkasını kendim giydim eynime

 Ar u namus şişesini taşa çaldım kime ne Sofular haram demişler bu aşkın badesine (şarabına) Ben doldurur ben içerim günah benim kime ne Daha sonraki gün M… C… abi'ye danıştım, bu kelime-lerin anlamlarını bulabilmek için, cevaben bir yazı gönderdi ve altında şu not vardı aynen aktarıyorum;

 "Bizi de dahil ettin... Efendi Babacığıma hürmet, muhabbet ve selâmlarımı iletmeni rica ediyorum. Birde bizde dahil olduğumuz için "Üç tane şarap  götürür-sün" Mu… abim de böyle söyledi dersin..." İnşellah sizin cevabınızla bu sözün hakikatını daha iyi idrak ederiz hürmetle sizin ve validemin ellerininden öpüyorum.

oğlunuz fa…

(Ya ) Selâm.

------------------- 

 (1)(2)(3) ŞİŞE ŞARAP

 Bir emir geldiyse sorma Ümmeti Mûsâ gibi olma Biri iki, ikiyi üç yapma Cevabı istersen gönüle gel Hızır bâtın, Mûsâ zâhirdir Gördüğüm iki şişe gibidir Ehli tevhide bunlar birdir Kır şişeleri de irfâna gel İlmi ledünne talib olduk Marecel bahreynde buluştuk Söz verdikte yoldaş olduk Sabreyle de fena'ya gel İsa bin Meryem Rûhullah İncil'in kendisi Kelîmetullah Ondadır makamı fenafillah Kalma burada baka'ya gel Öğrendiysen Musa'dan tenzihi Durma anla İsa'dan teşbihi Cem eyleyiver de bul tevhidi İlmi ledün sultanı Muhammed'e gel Sırrı feyzi Hüda'dır Hazmiya Kervan-ı aşka sakidir Nusreta Sende ermek istersen Necata Arifi billah Terzi Baba'ya gel

------------------- 

 Fa… Bu… 31.12.2013 

 M… abiciğim hayırlı sabahlar; 

 Şarap ile ilgili mail aşağıdaki gibidir, daha önceden şiir 

deneyimim yoktu bu ilk oldu, hatamız varsa affola… 

 Selâmlar. Fa… kardeşiniz

-------------------

 Mu… CA… 01.01.2014

 Fa…cığım Hayırlı Seneler,

 Gönderdiğin mail için teşekkür ederiz. 

 Fakir de şiir konusunda acemi, yazdığın şiir güzel olmuş... Sen yazmaya devam et, zaman içinde hece vezni mi? Arus ölçüsü mü? Yazacaksın karar verirsin. Hece vezni daha kolaydır. İnternette bu konu hakkında bilgiler var. 

 Bende şiiri biraz değişik yorumlamaya çalıştım... 

 4+4+3 hece vezniyle yazılmıştır.

 Emirini verdiğinde koşmalı, Muhammedi ümmetinden olmalı, Altı yönden kapısına bakmalı, Fetihleri bildirmekte Kâbe gel.

 Sohbetinde irfanıyla bayıldık,  
 İlmi ledün anlatınca ayıldık, Hakikatin yollarında sayıldık, Kadehleri doldurmakta Saki gel, Zahirinde Muhammedi  ismiyle, (s.a.v) Batınında Hüviyeti "Hu"suyla, Velilerde tenzihle, teşbihle, Tevhidini birlemekte Kâmil gel, Kelimeler dudağından dağılır,
 Nefesinden rahmetleri yayılır, Hakikatin kokusundan ağlatır, Karanlığın noktasında Aşka gel, 

 Muhammedi tevhid eder zâtında, (s.a.v) Resülünde Resülleri zuhurda, Cem'ül Cem'le  hidayeti bekada, 
 Dolunayın parlaklığı Onda gel, İlimlerin kapısında Hazmidir, Deryaların kapısında Nusretdir, Mevlamızın kapısında Necdetdir, Marifetin Velâyeti Ali gel. (k.v.c)

------------------- 

 Burada Niyazi babamıza ait bir şiir var. Onu da ilâve edelim, ruhu şad olsun. Koyu yazıların altlarındaki normal yazılar şiirin özetle izahlarıdır.

------------------- 

 Zühdünü ko aşka düş ehl-i canân etsin seni,
 Pîr-i aşka kulluk et cânâne cân etsun seni. 

 Zühdünü koy aşka düş canân ehli etsin seni,
 Aşkın üstâdına kulluk et, cânâne cân etsin seni.

 Bir zaman bülbül gibi efgânın ağdır göklere,
 Şol kadar kıl nâleyi kim gülistân etsin seni. 

 Bir zaman bülbül gibi efgânını yükselt göklere,
 Şu kadar inilti kıl ki gülistân etsin seni.

 Âr u nâmusun bırak şöhret abâsından soyun,
 Giy Melâmet hırkasın kim ol nihân etsin seni. 

 Âr ve nâmusun bırak şöhret cübbesinden soyun,
 Melâmet hırkasın giy ki ol gizli etsin seni.

 Yüzünü yerler gibi ayaklar altında ko kim,
 Hak teâlâ başlar üzre âsumân etsin seni. 

 Yüzünü yerler gibi ayaklar altında koy ki, 
 Hak teâlâ başlar üzerinde gökyüzü etsin seni. 

 Verme râhat nefsine dâim gazâ-yi ekber et,
 Kâbe-i dil feth olup dârül-emân etsin seni. 

 Verme râhat nefsine dâim en büyük savaşı et,
 Gönül Kâbe’si feth olup emin yurt etsin seni.

 Gel Niyâzi’nin elinden bir kadeh nûş eyle kim,
 Mahvedip nâm-ı nişânın bî-nişân etsin seni. 

 Gel Niyâzi’nin elinden bir kadeh iç ki,
 Mahvedip nâm ve nişânın nişansız etsin seni.

 Selâmlar, Hoşça kal (M. C.)

------------------- 

 Bu tür kıymetli bir kitabı derlemek, bizim gibi aciz bir fakirin gönlüne düşmesi ve görevinin verilmesinin hikmetinin cevabı, yine Efendi Babamızdan geldi. Bu kitap oluşmaya başladığı zaman sadece ma’nâ da verilen ve tasdiki Efendi Babamızdan gelen “Terzi Çırağı” rumuzumuzu kullanmıştık. Efendi Babam daha sonra buna ilâve olan “Kalfa”lığı da ilâve etmemi istemişti. Bunun hikmetini Efendi Baba’mın Fusûs’ül Hikem Lut Fassı sohbetini dinlerken anladım. Efendi Babam sık sık ben kendimden bahsetmem diyor. Bunun da hikmeti yazaca-ğım bu anlatımlarda mevcuttur.

 Sohbetin ilgili bölümü;

 “Bir ülkenin hükümdarının elinde kıymetli işlenmemiş, ham haliyle büyükçe bir elmas varmış. Bu hükümdar bu elmasın işlenmesini istemiş. Nerede yaptırabiliriz diye araştırma yapıldıktan sonra İsviçre’nin elması işleme konusunda en iyi yer olduğuna karar verilmiş. En iyi elmas atölyeleri ve ustaları İsviçre de bulunuyormuş. Tek tek atölyeleri ve ustaları dolaşmaya başlamışlar. Ham elması gören bu işe yanaşmıyormuş. 6 köşe olacak ve güzelce işlenecek, kırılma riski var ve külfetli bir iş olduğu

meydandaymış. 

 Bir başka atölye deki usta ile görüşünce hay hay yaparız demiş. Verilen süre geçtikten sonra elması almaya gittiklerinde şu soruyu da sormuşlar. Kimsenin yanaşma-dığı bir işi siz niye ve nasıl yaptınız. Ben yapmadım demiş. Elması değerini ve kıymetini biliyorum, üzerinde çalışırken elim titrer, zarar verip kırabilirdim. Elması işlemesi için güvendiğim kalfama verdim. Kalfam da bu elmasın gerçek değerini bilmediği için rahat bir şekilde çalıştı ve işi bitirdi demiş.” 

-------------------

 İşte kıssadan hisse, “Elmas ve Genç” tefekkür çalışmasından bilindiği üzere “Elmas” “Selâm” dır. Selâm ise Efendi Babamızdır. Kendi kıymetini bildiği ve hakikatine bir zarar gelmemesi için tam ma’nâsı ile kıymetini bilmeyen kalfasına bu çalışmayı verdi. Efendi Baba’mızın elması istediği şekilde işlenmiştir. İnşeAllah…

------------------- 

 Yukarıda bahsedilen özet hikâyenin de tamamının içinde bulunduğu (27-2-genç ve elmas) dosyasını daha geniş bilgi almak isteyenler, (Terzibaba13.com) sitesinden indirip okuyabilirler. (T. B.) 

------------------- 

 Efendi Babam için yazılmış dosyalarının içinde bulduğum 19/53 ile alakalı şiirdir… 

------------------- 

 Hakikati Buldurur

 Ahmed’in abası elli üçtür,
 Sakın sanma sen bu gülünçtür,
 Sırta giymeyeni küstürür,
 Aba hakikati buldurur. 

 Fena derdi nefsi öldürür,
 Gaybında ki ruh bülbüldür,
 Dünyadayken seni güldürür,
 Gaybın hakikati buldurur.

 Gönül marifeti buldurur,
 Girersen gönlüne oldurur,
 Bu gün duvarını doğrultur,
 Gönül hakikati buldurur.

 Dilerim Allah'tan Cemâlini,
 Gösterdi Ahmed sahilini,
 Daldım okudum incilini,
 Müjde hakikati buldurur. 

 Çıktığımız vahdet pazarı,
 Cümle âlemi getirir beri,
 Allah'ın ilham verdiği arı,
 Kûr’ân hakikati buldurur.

 Ceminden sonra Furkan,
 Durdu bu dünyada akan kan,
 Anla Hikmeti oldun ikân,
 İhsan hakikati buldurur.

 Muhammediyetin gemisi,
 Nuhiyettendir işitmesi,
 Süleymaniyettir üfürmesi,
 Fulkü hakikati buldurur. 

 Kâbe tülünü araladı,
 Bin bir Hakikati sıraladı,
 Murat batını hatırladı,
 Kâbe hakikati buldurur.

 On dokuz nerededir derler,
 Bize Seyyah Seyyahin derler,
 Seyredenler sefer derler,
 Sefer hakikati buldurur.

 Muhammed Ali temizledi,
 Bizim canımızı bezledi,
 Evladınız beyti özledi,
 Fatma hakikati buldurur.

 Tuh eder Hu'su esmasını,
 Giydirir Beka kalıbını,
 Hazır et sen sefere yatını,
 Hüseyin hakikati buldurur.

 Zahiri batınından gören,
 Medeniyeti çok sevdiren, Zatının kıymetini bildiren,
 Hasan hakikati buldurur.

 14-12-2012 

 El-Fakir M. C.

------------------- 

 Nihayet oldukça uzun ve yorucu bir çalışma ile harf, yazı ve sayfa düzenlemeleride şükür bitmiş oldu. Bu kita-bımızında böylece özet olarak şimdilik sonuna gelmiş bu-lunmaktayız hizmeti ve katkısı olan bütün evlâtlarımıza te-şekkür eder, daha büyük tefekkürî gelişmelerini de Cenâb-ı Hak’tan Alîm ve Hakîm isimleri yönünden, niyaz ederim. 

 (14/10-2016) Cum’a günü (T. B.) Muvaffakiyyet ve başarı Hak’tandır. 

 Allah doğruyu söyler ve hakikate ulaştırır. 

------------------- 

Not= Aşağıda metni bulunan bundan evvel düzenlediğimiz (39-terzi Baba-2) isimli kitabımızın baskısının bitmek üzere olduğu günlerde görülen bir zuhurat olduğundan bahsi geçen kitabımıza ilâve edememiş idik. Şimdi bu vesile ile (19/53) kitabımızın sonuna ilâve eymeyi uygun buldum. Gerçekten çok ilgi çekici ve bizim için çok değerli bir zuhurattır . Bu ma’nâyı zahire çıkardığı için Rabb’ımıza şükrederiz. Ve ma’nânın zuhura çıkmasına sebeb ve kitabın basılmasında da emeği olan kızımızada teşekkür ederiz. 

-------------------

Na… Ak… 24 Nisan 2015

Selâmun Aleyküm Terzi babacım Kusuruma bakmayın hemen yazamadım. Hastaneye gidiyorum.. Babam bugün küçük bir operasyon geçirdi dualarınızdan bizleri eksik etmeyin.

Herşey için evvelâ size çok teşekkür etmek istiyorum. Kitaplarınızda emeğimizin geçmesine vesile olduğunuz ve izin verdiğiniz için Allah sizden razı olsun. Tabi ki rüyamı yazmaya çalışayım kelimelerim de hata ve yanlışlık var ise lütfen düzeltin. Yanlış fikirlere sebebiyet vermek istemem. Lütfen beni affedin.

Rüyayı gördüğüm zaman ilk aklıma gelen, ben ne yaptım da Efendimizi görme şerefi nasib oldu dedim. (maalesef nefis taşıyorum. ) Fakat biraz düşününce rüya o kadar netti ki tamamen sizin ile alâkalı olduğunu ve kitapların ne kadar kıymetli olduğunun müjdesiydi. Rüyanın müjdesinin sizin ve kitaba emeği geçen kardeşlerimizin olduğunun farkına vardım. 

 Adımın yazılıp yazılmamasının hiç önemi yok Terzi Babacım siz neyi nasıl uygun görürseniz yazabilirsiniz. Rabbim benlikten korusun bizleri. Aşağıda yazdıklarımda küçücük bile bir ilâve yoktur. Rüya şöyledir, 

------------------- 

İş yerimin önünde küçük bir bahçe var ve orada ayakta duruyoruz. Peygamber Efendimizi görüyorum (s.a.v). Üzerinde giydiği kıyafetin kollarını iki kat katlamış, (sıvamış) ve çalışmaya hazırlanmış gibi görünüyordu. Bende  gözlerini ve yüzünü net görebilmek için, devamlı kendisine sorular sordum (ne sorduğumu ne yazık ki hatırlamıyorum) cevabı verirken bana bakıyordu ve ben her defasında nur yüzünü görebilmek için soru sordum, sanırım 3. sorudan sonraydı bana,  Terzi Babanın kitapları nerede dedi. Bende içeride dedim. Hadi alalım onları dedi. O kitaplarda benim de emeğim var dedi. Ve benimle ofise geçti. Dolaptan sizin kitaplarınızı kucakladı bahçedeki masaya götürdü.  Uyandım... (Yüzünü hatırlamıyorum, Sesini duymamış gibiydim sanki hissettirilmiş gibiydi.) Nisan (14) ü (15)  ine başlayan gece  (2015)

-------------------

Ömrümün sonuna kadar unutamayacağım şeyler hissettim, (kollarını sıvamış olması bana inşaasında bizzat çalıştığı, camideki haliymiş gibi hissettirildi.) Bu kelimeleri yazarken bile çok etkisinde oluyorum. Uyandığımda Rabbime çok şükrettim, çok teşekkür ettim.  Kitaplarda emeğimin geçmesine izin verdiğiniz için, Size de çok teşekkür ediyorum.

Terzi Babacım yanlış fikirlere mahal verecek şeyler 

yazdı isem, lütfen düzeltin. Yazdıklarımda nefsimin etkisinde kalmak istemem, tabiki çok coşkulu oluyor insan effedin lütfen. 

Ellerinizden Öpüyorum. Rabbim Kıymetli eserlerinizi anlamayı ve yaşamayı nasib etsin inşallah.

Allah'a Emanet olun. 

------------------- 

Terzi Baba Necdet Ardıç Aleyküm selâm. Na.... kızım. Cenâb-ı Hakk Babana ve bütün hastalara şifalar versin İnşeallah. İçinde hiç bir birey/beşeri endişe ve katkın olmadan Rabbımızın sana gösterdiği bu zuhurat gerçekten hepimiz için çok manidardır,  büyük müjde ve bir tasdiktir. Hep birlikte Rabbımıza şükrederiz. İlâhiyyat ve ma'nâ âleminden daha evvelce de böyle bir çok müjde ve tasdik gelmiş idi, ancak bu onların içinde değer bakımından en başta olanı oldu. üzerinde (10) sene gibi uzun bir süre çalışılmış olan bu kitabımız (Terzi Baba 2 ) nihayet baskısının bittiği son günlerde senin de isminin ma'nâ sı gibi, kendinin doğum ayı olan nisan ayının salı (14) ünü çarşamba (15)  ine  (2015) bağlayan gece de "ansızın" sana bu zuhuratı göstermişler. Ayrıca,  (14) Nur-u Muhammed-i dir. Böylece daha evvelce de bir kardeşimizin gördüğü zuhuratında, (Terzi Baba) ismiyle tasdiktedir, ifadesi bu zuhuratta da tasdik görerek Efendimizin mübarek kelâmından, (Terzi Baba'nın kitapları) ifadesi ile (Terzi Baba) ismi ile tasdik görmüştür Hamdederiz şükründen aciziz. Başta en çok emeği geçen (Ç.H.U.) oğlumuz olduğu halde bütün emeği geçen evlâtlarımızın burada payları vardır. 

 Bizde hepsine ayrı ayrı teşekkür ederiz.

Rabbımıza gerçekten çok teşekkür ederiz yapılan bu çalışmanın Hakk'ın ve Peygamberimizin indinde kabul ve tasdik gördüğü açık olarak anlaşılmaktadır. Cenâb-ı Hakk her birerlerimize böyle daha nice tasdikler nasib etsin İnşeallah. Dünya ahret işlerin kolay gelsin. Ayrıca baskıda geçen yardımların için de çok teşekkür ederim. Selâmlar hoşça kal Na...kızım Terzi Baban.  

---------------------   

 KAYNAKÇA 

 1. KÛR’ÂN VE HADîS :

 2. VEHB : Hakk’ın hibe yoluyla verdiği ilim.

 3. KESB : Çalışılarak kazanılan ilim.

 4. NAKİL : Muhtelif eserlerden, Mesnevi’i şerif, İnsân-ı Kâmil, Fusûsu’l Hikem ve sohbetlerimizden müşahede ile toplanan ilim. 

-------------------

Terzi Baba kitapları. 

Terzi Baba baskısı olan kitaplar. 

------------------- 

1. Necdet Divanı:

2. Hacc Divanı:

3. İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri:

4. Lübb’ül Lübb Özün Özü, (Osmanlıca’dan çeviri):

5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri):

9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet:

10. Kelime-i Tevhid, değişik yönleriyle:

11. Vâhy ve Cebrâil:

12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi:

13. (13) On üç ve Hakikat-i İlâhiyye: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri ve şerhi 

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

16. Divân (3)

19. Sûre-i Feth ve fethin hakikat-i.

21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

22. Sûre-i Yûsuf ve dervişlik:

24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.) 

35. Fâtiha Sûresi: 

39. Terzi Baba: (2)

41. İnci tezgâhı:

49. 36-Yâ’sîn, Sûresi: 

59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

67. 067-Mülk Sûresi: 

91-Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

96- 41-Fussilet Sûresi.

------------------- 

(H) Yayınları tarafından basılan kitaplarımız: 

-------------------

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve hakikatleri: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri.

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem-safiyeti. Safiyyullah. (a.s.) 

------------------- 

Terzi Baba kitapları sıra listesi 

------------------- 

(Gönülden Esintiler) 

------------------- 

1. Necdet Divanı:

2. Hacc Divanı:

3. İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri:

4. Lübb’ül Lübb Özün Özü, (Osmanlıca’dan çeviri):

5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri):

9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet:

10. Kelime-i Tevhid, değişik yönleriyle:

11. Vâhy ve Cebrâil:

12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi:

13. (13) On üç ve Hakikat-i İlâhiyye: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri ve şerhi 

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

16. Divân (3)

17. Kevkeb. Kayan yıldızlar.

18. Peygamberimizi rû’ya-da görmek. 

19. Sûre-i Feth ve fethin hakikat-i.

20. Terzi Baba Umre (2009)

21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

22. Sûre-i Yûsuf ve dervişlik:

23. Değmez dosyası:

24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.) 

25. -1-Köle ve incir dosyası: 

26. Bir zuhûrât’ın düşündürdükleri: 

27. -2-Genç ve elmas dosyası: 

28. Kûr’ân’da Tesbîh ve Zikr: 

29. Karınca, Neml Sûresi: 

30. Meryem Sûresi: 

31. Kehf Sûresi: 

32. 3-Terzi Baba İstişare dosyası: 

33. Terzi Baba Umre dosyası: (2010)

34. -3-Bakara dosyası: 

35. Fâtiha Sûresi: 

36. Bakara Sûresi: 

37. Necm Sûresi: 

38. İsrâ Sûresi: 

39. Terzi Baba: (2) 

40. Âl-i İmrân Sûresi: 

41. İnci tezgâhı: 

42. 4-Nisâ Sûresi: 

43. 5-Mâide Sûresi: 

44. 7-A’raf Sûresi: 

45. 14-İbrâhîm Sûresi: 

46. İngilizce, Salât-Namaz: 

47. İspanyolca, Salât-Namaz: 

48. Fransızca İrfan mektebi:

49. 36-Yâ’sîn, Sûresi: 

50. 76-İnsân, Sûresi: 

51. 81-Tekvir, Sûresi: 

52. 89-Fecr, Sûresi: 

53. Hazmi Tura: 

54. 95-Beled-Tîn, Sûresi: 

55. 28- Kasas, Sûresi: 

56. İrfan-Mek-Şer-Fransızca-Baba: 

57. 20-TÂ HÂ Sûresi: 

58. Mirat-ül-İrfan-ve-şerhi: 

59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

62. -4-Bir ressam hikâyesi:

63. İnci mercan tezgâhı

64. Ölüm hakkında:

65. Reşehatt’an bölümler: 

66. Risâle-i Gavsiyye: 

67. 067-Mülk Sûresi: 

68. 1-Namaz Sûrereleri: 

69. 2-Namaz Sûrereleri: 

70. Yahova Şahitleri: 

71. Mü-Geceler-Fran-les-nuits: 

72. Îman bahsi: 

73. Celâl Cemâl Celâl: 

74. 2012 Umre dosyası: 

75. Gülşen-i Râz şerhi: 

76. -5-Doğdular, yaşadılar hikâyesi: 

77. Aşk ve muhabbet yolu: 

78. A’yân-ı sâbite. Kazâ ve kader:

79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.

81- Hayal vâdîsi’nin çıkmaz sokakları: 

82- Mektuplarda yolculuk-M.Nusret-Tura.

83- 2013 Umre dosyası. 

84- Nusret Tura-Vecizeler ve ata sözleri.

85- Nusret Tura-Tasavvufta aşk ve gönül.

86- Terzi Baba-(6) İstişare dosyası.

87- Terzi Baba-İlâhiler derleme.

88- Nusret Tura-Divanı.

89- 6-Her şey merkezinde hikâyesi. 

90- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1) şerhi. 

91- Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

92- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (2) şerhi. 

93- 7. İngilizce. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

94- Mescid-i Dırarr-Kubbet-ul Kara. 

95- Terzi Baba-(8) (19/53) 

96- 41-Fussilet Sûresi.

97- 2015 Umre dosyası. 

98- Solan bahçenin kuruyan gülleri. 

99- Terzi Baba-(9) İstişare dosyası. 

100-14-İrfan mektebi ve şerhi-İspanyolca.

101- Bosna Hersek dosyası. 

102- 14-İrfan mektebi ve şerhi-İngilizce. 

103-Terzi Baba yüksek lisans tezi. 

104-Hacc Umra ve hakikatleri.

105-Cemo ve Farko-

106-(2016) Umre dosyası.

107-Vahy ve Cebrâîl- (Fransızca)

108-Terzi Baba ile ilgili zuhuratlar. 

109- Terzi Baba tasavvufi izahlar. 

110- Şeker risalesi. 

------------------- 

Altı peygamber serisi: 

------------------- 

15. (1) 6 Pey-(1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

21. (2) 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

24. (3) 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.)

59. (4) 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

60. (5) 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.) 

61. (6) 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

------------------- 

Terzi Baba kitapları serisi: 

-------------------

12- 1-Terzi Baba-(1) 

39- 2-Terzi Baba-(2)

32- 3-Terzi Baba-(3) İstişare dosyası.

79- 4-Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

80- 5-Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.

86- 6-Terzi Baba-(6) İstişare dosyası.

91- 7-Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

95- 8-Terzi Baba-(8) (19/53) İstişare dosyası. 

99- 9-Terzi Baba-(9) İstişare dosyası. 

103-10-Terzi baba yüksek lisans tezi.

108-11-Terzi Baba ile ilgili zuhuratlar. 

109-12- Terzi Baba tasavvufi izahlar.

------------------- 

Bir hikâye birçok yorum serisi. 

-------------------

25. -1-Köle ve incir dosyası: 

27. -2-Genç ve elmas dosyası: 

34. -3-Bakara dosyası:

61. -4-Bir ressam hikâyesi:

76. -5-Doğdular, yaşadılar hikâyesi: 

89. -6-Her şey merkezinde hikâyesi. 

------------------- 

Dîvanlar serisi: 

------------------- 

1. Necdet Divanı:

2. Hacc Divanı:

16. Divân (3)

87- Terzi Baba-İlâhiler derleme.

88- Nusret Tura-Divanı.

------------------------- 

İbretlik dosyalar serisi: 

-------------------

17- (1) Kevkeb. Kayan yıldızlar.

23- (2) Değmez dosyası: 

73- (3) Celâl Cemâl Celâl:

81- (4) Hayal vâdîsi’nin çıkmaz sokakları: 

94- (5) Mescid-i Dırarr-Kubbet-ul Kara. 

98- (6) Solan bahçenin kuruyan gülleri. 

105- (7) Cemo ve Farko

-------------------

Mektuplar ve zuhuratlar serisi:

-------------------

Terzi Baba İnternet dosyaları:

------------------- 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar serisi.

1-2- 3-4-5- 6-7- 8- 9- 10- 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar serisi.

11- 12- 13- 14- 15- 16-17- 18- 19-20-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar serisi. 

21- 22-23- 24-25- 26-27- 28-29-30-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar serisi.

31-32-33- 34-35- 36- 37- 38- 39-40-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar serisi.

41- 42-43- 44-45- 46-47-48- 49-50-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar serisi.

51-52- 53-54-55- 56-57- 58-59- 60-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar serisi.

61- 62-63-65-66- 67-68- 69-70-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar serisi.

71-72-73-74-75-76-77-78-79-80 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar serisi.

81-82-83-84-85-

------------------- 

Kitaplar devam ediyor şu an Yekün= (110/85=195) 

-------------------

NECDET ARDIÇ

 Büro : Ertuğrul mah.

 Hüseyin Pehlivan caddesi no. 29/4

 Servet Apt.

 59 100 Tekirdağ.

 Ev : 100 yıl Mahallesi uğur Mumcu Cad.

 Ata Kent sitesi A Blok kat 3 D. 13.

 59 100 Tekirdağ Tel (ev) : (0282) 261 43 18

 Cep : (0533) 774 39 37

 Veb sayfası: Amerika: <http:// necdetardic. org/

 Veb sayfası: Amerika: <www.necdetardic.info>

 Veb sayfası: Almanya: <www.terzibaba.com>

 Veb sayfası: Türkiye: <www.terzibaba13.com>

İnternet, MSN Adresi: 

 Necdet Ardıç <terzibaba13@gmail.com

------------------- 

 GÖNÜLDEN ESİNTİLER:

TERZİ BABA 

NECDET ARDIÇ 

(8) (19-53) DEVAMI İKİNCİ DOSYA

Neml Sûresi 27/40. âyet “haza min fad­li rabbî”

(bu rabbimin fazlındandır) DERLEYEN 

TERZİ ÇIRAĞI VE KALFASI

MU… CA… 

İRFAN SOFRASI

NECDET ARDIÇ

TASAVVUF SERİSİ (95-8)
