# Aşk ve İrfân Yolunda

**Yazar:** Terzibaba - Necdet Ardıç

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/ask-ve-irfan-yolunda
**Sayfa:** 386

---

AŞK VE İRFAN YOLUNDA 

BİR ÖMÜR

NECDET ARDIÇ 
TERZİ BABA EL-UŞŞÂKÎ

HAYATI - ESERLERİ VE TASAVVUFİ GÖRÜŞLERİ

SERKAN DENKÇİ

Bursa Akademi

AŞK VE İRFAN YOLUNDA BİR ÖMÜR

NECDET ARDIÇ TERZİ BABA EL-UŞŞÂKÎ

HAYATI - ESERLERİ VE TASAVVUFİ GÖRÜŞLERİ

SERKAN DENKÇİ

Birinci Baskı Bursa 2019

© Bütün yayın hakları Emin Yayınları’na aittir.

Tasarım: Emin Yayınları Baskı: Stüdyo Star Ajans Matbaacılık Ltd. Şti
Nilüfer Ticaret Merkezi Bursa
Sertifika No: 15366

BURSA AKADEMİ

(Emin Yayınları Kuruluşudur) Fethiye Mah., Kırlangıç Sok. No: 11/B 16140 Nilüfer / BURSA

Tel: (0224) 242 28 97, Fax: (0224) 242 28 98

www.eminyayinlari.com.tr 

KÜTÜPHANE BİLGİ KARTI

Cataloging-in-Publication Data (CIP) Aşk Ve İrfan Yolunda Bir Ömür Necdet Ardıç Terzi Baba El-Uşşâkî Hayatı - Eserleri Ve Tasavvufi Görüşleri Serkan Denkçi

1. Tasavvuf 2. Biyografi 3. Tarih

ISBN: 978-605-81356-5-9

Sertifika No: 41426

# TAKRİZ

## Bismillâhirrahmânirrahîm

Muhterem okuyucular, on beş yaşında başladığım tasavvuf hayatımın şu an yaklaşık altmış beşinci senesindeyim. Yedi senesi vekil, kırk senesi asil görevli olmak üzere toplam kırk yedi sene hem eğitim hem de irşad ile geçmiştir ve hâlen aynı şekilde geçmeye devam etmektedir. 

Bu süreç içerisinde, gerçekten çok zor zamanlar geçirdiğimiz gibi, çok güzel zamanlar geçirdiğimiz de vakidir. İşte elinizde bulunan bu kitap, güzel geçirdiğimiz zamanlarımızdan birinin oluşmasına sebep olan, âdeta bir mükâfat niteliğindeki, hakkımızda yapılan bir “yüksek lisans tezi”dir. 

Kitabın oluşmasına sebep olan başta Prof. Dr. Abdurrezzak Tek hocamıza, tezi hazırlayan Serkan Denkçi oğlumuza, tezi kabul edişlerinden dolayı tez danışmanı ve sınav komisyonu başkanı, Sayın Prof. Dr. Mustafa Kara hocamıza ve Dr. Öğr. Üyesi Bedriye Reis hocamıza bu vesile ile teşekkürlerimi sunarım.  Ayrıca oldukça uzun sayılabilecek bir süre sonunda oluşan böyle bir çalışma, âdeta bize Hak’tan bir lütuf niteliğindedir. Rabbimize şükrederiz. 

Bahsi geçen senelerin hepsinde, daima yanımda olan eşim, Nadide Nüket Hanım Anneye de teşekkür ederim. O, irşad görevi ile yaz kış demeden, birçok tehlikeler de atlattığı yollara düşüp, bıkmadan, yorulmadan, can evlâtlarına hep yardımcı olmaya çalışmıştır. Cenâb-ı Hak razı olduklarından eylesin inşallah.  

Daha evvelki senelerde oldukça uzun süren irşat yolculuğumu ve görevimi “belki seksen yaşıma kadar sürdürebilirim” diye düşünüyordum. Ancak şu an bu yaşı doldurduğum ve hamdolsun şimdilik sıhhatim yerinde olduğu için, şu anki hedefim inşallah seksen üç yaşı oldu. O günlere ulaşabilirsem; irşat görev sürem elli seneye ulaşacaktır ki bu da irşat sahasında oldukça uzun sayılabilecek bir süredir. 

Bu senelerimizin boşa geçmeyip, arkamızda çok kıymetli evlâtlarımızın ve sayısı en az iki yüz elliyi geçecek olan kitaplarımızın kalacak olması, bizleri daha bugünden huzurlu ve bahtiyar eylemektedir. 

Hayat verip bizleri bu günlere ulaştıran Rabbimize şükrederiz. Ve üzerimizde emeği olan bütün büyüklerimize teşekkür eder, onlara da Rabbimizden mağfiret dileriz. Saygı ve sevgilerimle.

## Terzi Baba

# ÖNSÖZ

Bu eserde konu edilen kişi, tasavvuf kültürünün ve bir geleneğin taşıyıcısı olan Necdet Ardıç Efendi’dir. Günümüz sûfîlerinden Necdet Ardıç Efendi, tasavvuf kültüründe seçkin bir yeri olan Halvetî tarikatının Ahmediyye kolunun Uşşâkıyye şubesinin son dönem temsilcilerindendir. Sünnî İslam düşüncesinin bu tasavvuf okulu, gerek Osmanlı döneminde gerekse Cumhuriyet sonrası dönemde pek çok mümtaz şahsiyeti yetiştirmiştir. 

Osmanlı dersiâmlarından, Mesnevî şârihi ve Uşşâkî şeyhi Mehmet Hazmi Tura’dan, akrabası Nusret Tura vesilesi ile haberi olan Necdet Efendi, “Efendi Baba”ya biat edip tasavvuf dünyası ile erken yaşta tanışmıştır. Bu manevi ocakta önce Hazmi Tura, sonrasında Nusret Tura rehberliğinde yetişerek, önemli bir manevi geleneği ve kültürel damarı halen beslemeye ve canlı tutmaya devam etmektedir.

Çalışmamızda üç bölüm halinde Necdet Ardıç’ın hayatı, eserleri ve tasavvuf anlayışından bahsedilecektir. Uşşâkî mirasını katkılarıyla aktaran, İbnü’l-Arabî ve Mevlânâ sentezini barındıran gönül dünyasına sahip Necdet Ardıç hakkındaki tespitlerimiz ortaya konmaya çalışılırken, kendisiyle ve sevenleriyle yaptığımız kişisel görüşmeler, tasavvuf literatürüne dair kitaplar, Necdet Ardıç’ın sohbetleri ve eserleri çalışmaya kaynak teşkil etmiştir.

Eserin oluşması, tek kişinin ürünü değildir. Bu çalışma vesilesi ile daha yakından tanıma bahtiyarlığına eriştiğimiz, kitabın her aşamasında yardımını ve himmetini bizden esirgemeyen, muhterem Necdet Ardıç Efendi’ye ve eşi Nüket Ardıç Hanımefendi’ye şükranlarımı arz ederim. Eserin hazırlanması sırasında tüm yoğunluğuna rağmen danışmanlığımızı yapmış, engin müsâmaha ve desteğine mazhar olduğumuz çok değerli hocamız Prof. Dr. Mustafa Kara’ya, konunun belirlenmesi dâhil daima yanımızda olup, bu çalışmada çok büyük emeği geçen pek kıymetli hocamız Prof. Dr. Abdurrezzak Tek’e, zaman ayırıp görüşleriyle yön verip yol gösteren değerli hocalarımız Prof. Dr. Abdullah Kartal, Prof. Dr. Salih Çift’e, değerli fikirlerinden müstefid olduğumuz araştırma görevlisi Serhat Gültaş’a, kendileriyle yaptığımız görüşmelerde samimiyetle ve güler yüzle yardımcı olan Necdet Ardıç’ın sevenlerine ve bilhassa Necdet Ardıç hakkındaki kitabından istifade ettiğimiz Şerif Kır Beyefendi’ye, yakın ilgileriyle katkı sağlayan, teşvik ve yardımlarını esirgemeyen değerli dostlarım Yusuf Yücel, Ramazan Yücel ve Muhammet Coşkun’a, dualarını her zaman hissettiğim aile büyüklerime ve her aşamada destek olmaya çalışan sevgili eşime, en içten minnet ve şükranlarımı sunarım.

Kaçınılmaz olarak bir takım hata ve eksikler barındıran bu naçizane çalışmamızın, sonraki araştırmalar için fayda sağlamasını ve katkıda bulunan herkes için sadaka-i câriye hükmünde olmasını umarım. Her daim ilim ve irfan yolunda “Olma”yı yüce Allah’tan niyaz ederim.

Serkan DENKÇİ

Bursa-2018

# İÇİNDEKİLER

TAKRİZ iii

ÖNSÖZ v

İÇİNDEKİLER vii

KISALTMALAR xv

GİRİŞ 1

BİRİNCİ BÖLÜM

NECDET ARDIÇ’IN HAYATI

I. TASAVVUF ÖNCESİ HAYATI 15

A. DOĞUMU, AİLESİ, EVLİLİĞİ VE ÇOCUKLARI 15

1. Doğumu ve Ailesi 16

2. Evliliği ve Çocukları 17

a. Evliliği 17

b. Çocukları 19

B. EĞİTİM HAYATI VE HOCALARI 20

C. MESLEK HAYATI 22

II- TASAVVUFÎ HAYATI 26

A. TARİKATA İNTİSABI 26

B. ŞEYHLERİ 27

1. Mehmet Hazmi Tura Efendi 27

2. Mehmet Nusret Tura Efendi 31

a. Ailesi, Doğumu, Evliliği 31

b. Meslek Hayatı ve Vefâtı 32

c. Tasavvufî Hayatı 34

(1) Tarîkata intisabı 34

(2) Mustafa Hilmî-i Sâfî Efendi 35

(3) Tasavvuf anlayışı 36

d. Mehmet Nusret Tura’nın Eserleri 39

(1) Karagün Dostuyum I: Hamdım – Piştim – Yanıyorum 39

(2) Karagün Dostuyum II: Tasavvufta Gönül Ve Aşk 39

(3) Karagün Dostuyum III: Hikâyeler, Vecizeler, Atalarsözü 39

(4) Mektuplar 40

(5) Aşk Yolu (Râh-ı Aşk) 41

(7) Gönül ve Aşk 42

(8) Mektuplarda Yolculuk 43

(9) Erler Demine 43

C. HALİFE OLUŞU TERZİ BABA DÖNEMİ, TARİKAT SİLSİLESİ VE HALİFELERİ 44

1. Halife Oluşu 44

2. Terzi Baba Dönemi 46

3. Tarikat Silsilesi 49

4. Halifeleri 51

D. MESNEVİHANLIĞI VE FÜSUS ŞARİHLİĞİ 52

1. Mesnevihanlığı 52

2. Fusûs Şârihliği 55

E. NECDET ARDIÇ’IN GÖRÜŞTÜĞÜ SÛFÎLER 60

F. NECDET ARDIÇ’IN ŞAHSİYET VE KİŞİLİĞİ 69

İKİNCİ BÖLÜM

NECDET ARDIÇ’IN ESERLERİ

I- KİTAPLARI 84

A. ALTI PEYGAMBER SERİSİ 84

1. Hz. Âdem ve Sâfiyet 85

2. Hz. Nuh-Necîyullah 86

3. Hz. İbrahim-Halîlullah 86

4. Hz. Musa-Kelîmullah 87

5. Hz. İsa-Ruhullah 87

6. Hz. Muhammed Rasûlullah 88

B. BİR HİKÂYE BİRÇOK YORUM SERİSİ 88

1- Köle ve İncir Sepeti 90

2- Genç ve Kıymetli Elmas 90

3- Bir Ressam Hikâyesi 91

4. Doğdular, Yaşadılar, Öldürdüler, Öldüler Hikâyesi 91

5- “Herşey Merkezinde mi?” Hikâyesi 92

6. Bakara Dosyası (Bakara-İnek Hikâyesi) 93

C. DİVANLAR SERİSİ 94

1- Necdet Divanı 94

2- Hac Divanı 94

3- Divan-3 95

4- Terzi Baba-İlâhiler-Derleme 96

D. İBRETLİK DOSYALAR SERİSİ 97

1- Kevkeb Yıldız Dosyası 98

2- Değmez Dosyası 98

3- Hayal Vadisi’nin Çıkmaz Sokakları 99

4- Mescid-i Dırar Kubbetü’l Kara 100

5- Solan Bahçe’nin Kuruyan Gülleri 100

6- Celâl-Cemâl-Celâl- Hayâlî Kamerin Hayal Vadisi 101

7- Cemo ve Farko 102

8- Bir Kardeşin Soruları ve Cevapları 103

E. KUR’ÂN-I KERÎM’DE YOLCULUK SERİSİ 103

1. Terzi Baba-1 Necdet Ardıç ve Necm Süresi 105

2. Terzi Baba İstişâre Dosyaları 105

a. Terzi Baba Necdet Ardıç (2) 106

b. Terzi Baba İstişare Dosyaları 3-4-5-6-9 107

c. Bi-İsmi Hâs-Selam (Terzi Baba-7) 107

d. 19-53 (Terzi Baba-8) 108

e. Şeker Risalesi 108

G. UMRE, KUDÜS VE BOSNA-HERSEK SEYAHATİ DOSYALARI 108

1. Umre Dosyaları 108

2. Kudüs Seyahati Dosyası 109

3. Bosna-Hersek Seyahati Dosyası 109

H. DİĞER KİTAPLARI 110

1- İrfan Mektebi-Hak Yolunun Seyr Defteri 110

2- Salât 110

3- Mübarek Geceler ve Bayramlar (Gece ve Kandil) 112

4- Vahiy ve Cebrâil 113

5- Kelime-i Tevhid 114

6. İnci Tezgâhı 115

7- İnci Mercan Tezgâhı 115

8- Hz. Peygamber’i Rüyada Görmek 115

9- Bir Zuhûratın Düşündürdükleri 116

10- Kur’ân’da Tesbih ve Zikir 116

11- Ölüm Hakkında 117

12- Yehova Şahitleri 117

13- İman ve Îkan 119

14- A’yân-ı Sabite Kaza ve Kader 119

16-Tasavvufî İzahlar 120

II- SOHBETLERİ VE ŞERH ETTİĞİ KİTAPLAR 120

A. SOHBETLERİ 120

B. ŞERH ETTİĞİ KİTAPLAR 123

III- HAZIRLADIĞI VE SADELEŞTİRDİĞİ ESERLER 124

A. TUHFETÜ’L-UŞŞÂKÎ 124

B. LÜBBÜ’L-LÜB 125

IV- DİĞER DİLLERE ÇEVRİLEN KİTAPLARI 125

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

NECDET ARDIÇ’IN TASAVVUF ANLAYIŞI

I-SEYR, SEYRÜ SÜLÛK VE AŞAMALARI 129

A. SEYR VE ÇEŞİTLERİ 129

B. SEYRÜ SÜLÛKUN GAYESİ 134

C. UŞŞÂKÎ USULÜNDE YAPTIĞI YENİLİK VE İÇTİHATLAR 138

D. NEFİS VE MAHİYETİ 141

1. Necdet Ardıç’a Göre Nefsin Kaynağı Ve İşlevi 143

2. Nefs Mertebeleri 146

a. Nefs-i Emmâre 146

b. Nefs-i Levvâme 147

c. Nefs-i Mülhime 148

e. Nefs-i Râziyye 150

f. Nefs-i Marziyye 151

g. Nefs-i Sâfiyye 151

3. Beş Hazret Mertebesi 153

a. Tevhid-i Ef’âl 153

b. Tevhid-i Esmâ 155

c. Tevhid-i Sıfat 156

d. Tevhid-i Zât 157

e. İnsân-ı Kâmil 159

II- KAVRAMLAR 161

A. TESBİH VE ZİKİR 161

B. KELİME-İ TEVHİD 166

C. NAMAZ 174

D. EZAN 183

1. Tekbirler 184

2. Eşhedü En Lâ İlâhe İllallâh 185

3. Eşhedü Enne Muhammeden Resûlullah 186

4. Hayye Ale’s-Salâh 186

5. Hayye Ale’l-Felâh 187

6. Allahu Ekber 187

7. Lâ İlâhe İllallâh 188

E. KÂBE VE KIBLE 188

F. TENZİH-TEŞBİH-TEVHİD 194

1.Tenzih 196

2. Teşbih 197

3.Tevhid 198

G. HIZIR, LEDÜN İLMİ VE VELED-İ KALP 200

1. Geminin Delinmesi Olayı 203

2. Küçük Çocuğun Öldürülmesi 204

3. İki Yetim İçin Duvar Örülmesi 205

H. HALİFELİK 206

I. ÜLÜ’L-AZM 212

III. TERZİ BABA’NIN BAZI SUALLERE CEVAPLARI 286

SONUÇ 325

KAYNAKÇA 331

EKLER 343

# KISALTMALAR

Bibliyografik Bilgiler 

Uluslararası 

Türkçe 

Bakınız 

V. 

Bkz.: 

Aynı eser/yer 

Ibid. 

a.e. 

Adı geçen eser 

op.cit 

a.g.e. 

Yazara ait son zikredilen yer 

loc.cit 

a.yer 

Eserin bütününe atıf 

passim 

b.a. 

Basım yeri yok 

w.place 

y.y. 

Basım tarihi yok 

w.date 

t.y. 

Çok yazarlı eserlerde ilk yazardan sonrakiler 

et. al. 

v.d. 

Sayfa/sayfalar 

p. / pp. 

s. /s.s.

Editör/yayına hazırlayan 

ed. by 

ed.veya haz. 

Çeviren 

trans. by 

çev. 

# 

# GİRİŞ

Tasavvuf, insanlık tarihinde derin izler bırakmış ve hâlihazırda bırakmaya devam eden en önemli sistem ve kurumlardan biridir. Genel olarak İbnü’l-Arabî öncesi ahlâkî dönüşümü sağlayan bir tavır ve yaşayış tarzı olan tasavvuf, İbnü’l-Arabî’den sonra ise nazariyatı olan, âleme ve varlığa dair çok önemli doktrinler öne süren bir kurum haline gelmiştir. Günümüze gelinceye kadar da pek çok tarikat ve kollarıyla birlikte kendine has ritüelleri, kıyafetleri, yazılı ve sözlü edebiyatı, simgeleri vs. olan ve insana “İçe dön”, “Öze odaklan”, “Her şey dış değildir” diyen ve daha birçok konuda pek çok şey söyleyen, geleneği olan bir yapı olagelmiştir.

Kendine has eğitim ve öğretim metodolojisi olan tasavvuf, bilhassa milâdî XII. yüzyıldan sonra kurumsallaşarak İslam toplum hayatında daha geniş kitlelere ulaşmıştır. Özellikle Gazâlî sonrası kendine İslâm ilimleri arasında meşru bir zemin kazanan tasavvuf, kurumsallaşmasıyla birlikte İslam coğrafyasında popüleritesini ve kabul edilebilirlik oranını arttırmıştır. 

Tasavvufun kurumsallaşması, tarikatların teşekkülüne dayanır. Tasavvufi kurallara göre teşkilatlanmış kurumlar anlamına gelen tarikatların ilk örneklerininin 3/9. asırlardan sonra görüldüğü kabul görmekle beraber, bu ilk örnekler henüz sistematik bir yapıları olmadığından ilk sûfilerin çevresinde oluşan sosyal gruplardır. Günümüze varan tarikatların büyük kısmı bugünkü isimleriyle, kendilerine has evrâd, ezkâr, âdâb, erkân gibi öğeleri ve zâviye, tekke, hankâh, âsitâne gibi yapılarıyla 6/12. yüzyıldan sonra teşekkül etmiştir. Bu tarikatlar zamanla birçok kola ve şubeye ayrılarak yayılmıştır.[1]

Anadolu’ya, Osmanlı’nın kuruluşundan evvel değişik bölgelerden pek çok sûfî gelmiş ve Selçuklu sarayında saygıyla karşılanmışlardır. Kuruluş yıllarındaki gayretleri ve hizmetleri sebebiyle tarikat mensuplarına arka çıkan Osmanlılar; İznik’te 1331’de kurulan ilk medresenin başına bir İbnü’l-Arabî şârihi olan Dâvûd-ı Kayserî’yi getirerek tasavvuf düşüncesini Osmanlı medrese kültürüne eklemlemişlerdir. Ayrıca Osmanlı Devleti idarecileri, ilk zamanlardan itibaren sûfîlerin toplumdaki pek çok etkinliğine genellikle tölerans göstermiş ve maddi olarak da ciddi nispette desteklemiştir.

İslam coğrafyasında ve Anadolu’da başlıca tarikatlar Halvetiyye, Nakşibendiyye, Kâdiriyye, Rifâiyye, Şâzeliyye, Sa’diyye, Mevleviyye, Bayramiyye, Bedeviyye, Kübreviyye gibi tarikatlardır.[2]

Çalışmamızda, yaklaşık elli kola ayrılan Halvetî tarikatının Ahmediyye kolunun Uşşâkıyye şubesinin son dönem temsilcilerinden Necdet Ardıç Efendi konu edilmiştir. Eserin öncelikli olarak giriş kısmında, Halvetîlik tarikatının Ahmediyye kolunun Uşşâkıyye şubesi hakkında genel bilgi verilecektir. Sonrasında ise; birinci bölümde Necdet Ardıç’ın hayatı, tasavvuf dünyasıyla tanışmasıyla birlikte gelişen tasavvufî hayatı açıklanacaktır. İkinci bölümde genel olarak eserlerinden bahsedilecektir. Son olarak üçüncü bölümde ise tasavvufî görüşleri ve tasavvuf anlayışından bahsedilecektir.

Araştırmamızın amacı; yaklaşık 400 yıllık geçmişi olan Uşşâkîlik kültürünün günümüze yansımalarını ele alarak, bıraktığı izlerin tespitini yapmaktır. Ayrıca bu kültürün “Necdet Ardıç” örneği üzerinden günümüz dinî hayatına katkılarını inceleyerek bir değerlendirme yapmaktır. Bu amaca uygun olarak faydalanılan yöntem, teknik ve materyaller şunlardır; belgeler ve fotoğraflar, mülâkat ve röportaj, dedüksiyon metodu, karşılaştırma metodu, dökümantasyon metodu, örneklem metodu, kütüphaneler ve internet sisteminden ulaşılan pek çok tasavvufî eser ve bilhassa biyografik çalışmalardır.

Akademik çerçevede yapılan biyografik çalışmaların hemen hepsinin ortak özelliği, hakkında bilimsel çalışma yapılan kişinin vefat edip dünyasını değiştirmiş olmasıdır. Genel olarak hakkında çalışma yapılan kişinin hayatı, eserleri ve görüşleri esas alınarak yapılan araştırmalar bizim çalışmamıza da örneklik teşkil etmiştir. Ancak bahsi geçen araştırmalara konu olan şahıslar hayatta olmadıklarından, çalışmayı yapan araştırmacılar bazı kaynaklara ulaşsalar dahi bazı konu ve kavramlara hatta tarihi bilgilere dair tahminlere dayalı yorum ve çıkarım yapmak zorunda kalmışlardır. Eserimize konu olan kişinin hâli hazırda hayatta olması dolayısıyla bu dezavantajdan uzak olarak pek çok konu, kavram ve tarihsel bilgi hakkında daha net ve kesine yakın bilgiler verilecektir. Kendisiyle yapılan birebir görüşmeler sayesinde belirsiz ve merak edilen meseleler daha açık ve anlaşılır bir şekilde ortaya konulacaktır. 

Araştırmamızda şu soruların cevapları verilmeye çalışılacaktır: Uşşâkîlik nedir? Uşşâkîliğin günümüze etkileri nelerdir? Bugünün Türkiyesi’nde bu kültürü temsil eden kişiler kimlerdir? Necdet Ardıç’ın bu kültür ve kimlik üzerindeki katkıları nelerdir? Tasavvufa bakışı nasıldır? Bir mesnevihan ve Fusûsu’l-hikem şârihi olarak, onun ve takipçilerinin sayı ve harflerle ilişkisi nedir? Teknolojiden yıllardır nasıl istifade etmektedir? Kişisel arşivinde ne gibi belge ve kayıtlar bulunmaktadır? Hangi sûfilerle görüşmüştür? İrfan geleneğimizde ve Uşşâkî kültürü içinde Necdet Ardıç’ın farklı bir yere sahip olmasını sağlayan özellikleri nelerdir? Seyrü sülûk sisteminde ortaya koyduğu yeni içtihatlar var mıdır? Eğer varsa bunlar nelerdir? Necdet Ardıç’ın bazı tasavvufî konular, güncel konular ve tarihsel konular hakkındaki yorumları nelerdir? Necdet Ardıç’ın bazı tasavvufî kavramlara getirdiği yeni yorumlar nelerdir?

Necdet Ardıç, İbnü’l-Arabî’nin, Mevlânâ’nın ve daha birçok büyük sûfînin eserlerini günümüz insanına şerh eden çağımızın önemli sûfîlerindendir. Bir mesnevihan ve Fusûsu’l-hikem şârihi olan şeyhi Hazmi Tura Efendi’nin izinde ilerleyerek ve bizatihi tecrübî olarak yaşadığı tasavvufun irfanî boyutunu, yeni katkılarla zamanımız insanına belli bir sistem içinde açıklayarak Uşşâkî geleneğini yaşatan biridir.

Bir toplumu değişik açılardan araştırmak ve anlamak için, o toplumun dinini ele almak gerekir. İnsanlık var olduğundan beri her toplumda merkezî öneme sahip olan din, Osmanlı toplum hayatında da etkili olmuş ve pek çok alanda belirleyici unsur olmuştur. Tasavvuf, Osmanlılar’ın dinî ve sosyal hayatının değişik katmanlarına nüfuz etmiştir. Hatta Osmanlı İmparatorluğunun kuruluş döneminde Türk dervişlerinin kolonizatörlük[3] görevi dikkate değerdir. Böylelikle tasavvuf ve tarikatlar, tarihimizin, medeniyetimizin ve kültürümüzün önemli bir unsuru olmuştur. 

Ömer b. Ekmeluddin Halveti Lahici’ye (ö. 800/1397) nispet edilen, sosyal işlevleri yönünden Türk toplumuna, özellikle aydın çevrelere tesir etmiş, İslam dünyasının en yaygın tarikatı olan Halvetiyye[4] ise tasavvuf kültürünün en önemli parçalarından biridir. Halvetiyye’de nefsin kötülüklerden ve günahlardan arındırılması esastır. Bunun yolu da nefisle mücadele ve zikirdir. Genellikle tasavvufta önem verilen az yeme, az konuşma, az uyuma, inzivâ, zikir, fikir, şeyhe gönülden bağlı olma ilkelerine Halvetîlik’te hassasiyetle uyulur. Müşâhede mertebesine ulaşmak için mücâhede şarttır. 

Aynı zamanda bir eğitim tarzı olan halvete çekilmek metodu da Halvetîlik’te mücahede için esastır. Bu eğitim tarzının uygulandığı mekanlar olan halvethâneler ise çok önemli görevler ifa etmişlerdir.[5] Aslında halvet, lügat itibariyle; “Tenhaya çekilmek, yalnızlık”[6] anlamındadır. Tasavvuf ıstılahındaki mânâsı ise; “Melek ve insan cinsinden kimsenin muttali olmadığı bir şekilde, sırrın Hak’la söyleşmesidir.”[7] 

Hz. Musa’nın Tûr dağında geçirdiği ve on emri aldığı süreç ile Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Hira mağarasında geçirdiği manevi yoğunlaşma hali bazı sûfîler tarafından oldukça önemsenmiş ve böylece tasavvuf tarihi içerisinde, manevi terbiye yolunda özellikle bu metodu önceleyen ve bu adla anılan müstakil bir tarikat ortaya çıkmıştır. 

Bu tarikatın esasları şunlardır:

1- Zikri “Lâ ilâhe illallah” ile devam ettirmek,

2- Esma-i seb’a (yedi isim) zikri,

3- Kalbin tasfiye ve tezkiyesini sağlamak.

Halvetîlik, pek çok şube ve kollara ayrılmıştır. Tarikatın pîrî Ömer b. Ekmelüddîn Halvetî Lâhicî, ilk dönemden itibaren sûfilerce tatbik edilen halvete büyük önem vermesinden ve halvet hayatını çok sevmesinden dolayı “Halvetî” nisbesiyle anılmış, daha sonra bu nisbe tarikata has isim olmuştur.[8]

Hazar Denizinin güneybatısında bulunan Geylân bölgesinde yer alan Lâhicân’da dünyaya gelen Ömer el-Halvetî, Hârizm’de, İbrahim Zâhid-i Geylanî’nin halifesi olan amcası Ahî Muhammed’in dizinin dibinde tasavvuf terbiyesini tamamladı. İrşad çalışmalarını Tebriz çevresinde devam ettirip, bölgedeki idarecilerle olumlu ilişkiler kurması vesilesiyle tarikatın kısa zamanda tanınmasını ve yayılmasını temin etti. Türbesi, Tebriz civarında “Mir Ali” türbesi yakınındadır. Kendisinin dört halifesi ise, “Seyfüddin, Ebû Yezid, Zâhirüddin ve postnişîni olan Şeyh Âhî Mîrem el-Halvetî”dir. 

Tarikatın Kafkasya ve Anadolu’da intişarına neden olansa, “Pîr-i sânî” lakabının sahibi Seyyid Yahya Şirvânî’dir (ö. 868/1464). Halvetiyye, İran’da neşet etmiş bir tarikat olmasına rağmen, Osmanlı döneminde İstanbul, Anadolu ve Balkanların en yaygın tarikatıdır. Halvetiliğin Anadolu’da yayılmasıysa daha çok Seyyid Yahya Şirvânî’nin halifeleri tarafından sağlanmıştır.[9] 

Halvetiyye’nin otuzdan fazla şubesi vardır. Ancak genellikle bu şubeler şu dört ana kolda toplanır: Rûşeniyye, Cemâliyye, Ahmediyye ve Şemsiyye.[10] Rûşeniyye’nin kurucusu Dede Ömer Rûşenî (ö. 892/1487), Cemâliyye’nin kurucusu Cemâl-i Halvetî (ö.899/1494), Ahmediyye’nin kurucusu Yiğitbaşı Ahmed Şemseddin (ö.910/1504) ve Şemsiyye’nin kurucusu Şemseddin Sivâsî’dir (ö. 1006/1597). Tarikat, bu dört ana kola ayrıldıktan sonra, bu kollardan da çok çeşitli alt kollar ve şubeler meydana gelmiştir. 

Halvetî tarikatının kol ve şubelerine ait tekkeler çok farklı ve geniş bir coğrafyada hizmet vermiştir. Halvetî tekkeleri, 1925’te Türkiye’de tekke ve dergâhların kapatılmasıyla etkinliklerine resmen son vermişlerse de bazen gizli, bazen açıktan zikir ve âyinlerini icra etmeye devam etmişlerdir. Bu tarikatın birçok kolu bugün Türkiye, Suriye, Mısır, Balkanlar ve Kuzey Afrika ülkelerinde faaliyetlerini sürdürmektedir.[11]

Onlarca dalı ile devâsâ bir çınar ağacını anımsatan ve ismi Halvetiyye olan bu irfan mektebinin bir şubesi de aslen Orta Asya dervişi olan Buharalı Seyyid Hasan Hüsâmeddin Uşşâkî tarafından 16. yüzyılın başlarında Batı Anadolu illerimizden Uşak’ta temelleri atılan tarîkat-ı âliyye-i Uşşâkıyye şubesidir.[12] 

Uşşakıyye, “Yiğitbaşı” namıyla şöhret bulmuş, Gölmarmarası’ndan Ahmed Şemseddin (ö. 910/1504) tarafından tesis edilen Ahmediyye kolunun bir alt şubesidir.[13] Ahmediyye’nin Uşşâkîlik’ten başka Ramazâniyye, Cerrâhiyye, Mısriyye, Raûfiyye, Cihangîriyye, Behûriyye, Muslihiyye gibi şubeleri de vardır.[14]

Bazı kaynaklarda Hüsâmeddin Uşşâkî’nin gençlik döneminde Kübreviyye’nin Nurbahşiyye koluna biat ettiği bilgisi geçer. Bu biat, ya memleketi olan Buhara’da veya daha sonra uğradığı Herat ve Meşhed civarında ya da Anadolu’da olmuştur. Bundan dolayı Uşşâkıyye; Nurbahşiyye ile Halvetiyye’nin bir karışımıdır.

Evvelâ İstanbul merkezli bir tasavvuf okulu olan Uşşâkıyye, İstanbul’da Cemâleddin Uşşâkî’ye (ö. 1165/1751) nisbetle Cemâliyye ve ardından Salâhî Uşşâkî’ye (ö. 1197/1783) nisbetle Salâhiyye şubeleriyle de temsil edilmiş, bir taraftan da halifeler vasıtasıyla daha çok Ege ve Rumeli’ye doğru intişar etmiştir. Nazilli, Edirne, Keşan, Gelibolu, Çanakkale, Gümülcine, Filibe, Belgrad, Peç, Budin, Tımışvar, Kandiye Uşşâkî tekkelerinin olduğu yerlerdir. Evliyâ Çelebi, Kahire’de mahmil-i şerif alayına iştirak eden tarikat ehlinden bahsederken Uşşâkî dervişlerini de zikreder, Halep’te de bir Uşşâkî tekkesi olduğunu belirtir.

İstanbul’da Uşşâkîliğin faaliyet gösterdiği ana tekke Hüsâmeddin Uşşâkî Tekkesi’dir. Kasımpaşa’da bulunan ve Pîr Hüsâmeddin Uşşâkî’nin türbesini barındıran bu tekke, Uşşâkîliğin âsitânesi ve pîr makamıdır. XVI. yüzyılın son çeyreğinde Hüsâmeddin Uşşâkî tarafından tesis edilmiş, tekkelerin kapatıldığı 1925 yılına kadar aralıksız faaliyetine devam etmiştir. 

Uşşâkî Âsitânesi’nin haricinde Eğrikapı dışındaki Cemâleddin Uşşâkî, Fatih Haydar’daki Tâhir Ağa, Üsküdar’daki Halim Gülüm, Eyüp Defterdar’daki Balçık, Fatih Keçeciler’deki Mahmud Bedreddin, Fatih Haydar’daki Hocazâde tekkeleri bulunmaktadır. Ayrıca Karagümrük Uşşâkî Zâviyesi, Yedikule’deki Hâlid Efendi, Aksaray’daki Mehmed Emin Efendi, Fatih Şehremini’deki Deniz Abdal, Kayserili Mustafa Efendi ve Fatih Nişanca’daki Havuzlu Uşşâkî tekkeleri İstanbul’da tarikata ait olan öteki tekkelerdir. 

Hüseyin Vassaf’ın ifadesine göre bir zamanlar yalnız İstanbul’da on dokuz tane Uşşâkî Dergâhı vardı. Erzurumlu Yeşilzâde Mehmed Sâlih’in 1919 yılında hazırladığı Rehber-i Tekâyâ adlı esere göre ise İstanbul’da XX. yüzyıl başlarında beş tane Uşşâkî tekkesi vardı. Bunlar; Kasımpaşa Uşşâkî Âsitânesi, Altıay mahallesinde Mustafâ Efendi Tekkesi, Yedikule Mîrahor’da Hâlid Efendi Tekkesi, Eğrikapı’da Savaklar Tekkesi ve Keçeciler’de Mahmûd Bedreddîn Tekkesi idi. 

Tarikatın, üçüncü pîr sayılan Abdullah Selâhaddin Uşşâkî’den sonra bilhassa Rumeli’de ve Batı Anadolu’da intişar ederken bazen Mevlevî, Bektaşî, Gülşenî tarikatları ve Bayramî-Melâmîleri ile sıcak ilişkiler kurması, sonraki dönemlerde tarikatta zâhidlikten rindmeşrepliğe doğru gelişen bir tasavvuf anlayışının öne çıkmasına sebep olmuştur. Önceleri Bektaşî olduğu nakledilen Nazillili Hulûsi Baba ile başlayan bu meşrep, Ahmed Tâlib-i İrşâdî ile zamanımıza kadar ulaşmıştır. Bu meşrebe mensup olanlar çok farklı bir kavram kullanarak kendilerini “Nâzenîn-i Uşşâkî” şeklinde adlandırmışlardır. Uşşâkîler, ilk dönemlerinde yalnızca kuûdî zikir yapsalar da daha sonra tarikatın zikir ve âyin usulleri Halvetiyye’nin diğer kollarına mutâbık olarak devrânî olmuştur. İstanbul Uşşâkî tekkelerinde durak, cumhur ilâhisi, usul ilâhisi, devran ilâhisi gibi İstanbul tavrı tekke mûsikisi icra edilirken, Anadolu’da bu tavır yerini mahallî formlara bırakmıştır. Nâzenîn-i Uşşâkî ve Melâmî Uşşâkîler’de ise devran yoktur. 

Pîr Hüsâmeddin Uşşâkî’ye ait olduğu iddia edilen Evrâdü’l-kebîr, Şerhu Virdi’s-settâr isimli vird kitapları bir Uşşâkî sâlikinin günlük dua kitaplarıdır. Salâhî Uşşâkî, Uşşâkî âdâb ve erkânını, Tuhfetü’l-Uşşâkıyye adlı risâlede toplamış, eser son devir Uşşâkî şeyhlerinden Abdurrahman Sâmi Efendi tarafından genişletilerek tercüme edilmiştir.[15]

Uşak şehrinin mânevî ve ilmî topografyası incelendiğinde göze çarpan yer “Kabaklar” köyüdür. Bu köy, milâdî XV. yüzyılda bir ilim ve irfan merkezidir. İlk olarak “Uşşâkî” yani Uşaklı nisbesiyle tanınan sûfî olan Alaaddin-i Uşşâkî Hazretleri bu köyde medfundur. “Kabaklılı Alaaddin” namıyla tanınan ve şimdilik “Uşaklı” nisbesini kullanan ilk sûfî olduğu tespit edilen bu zat, o dönemde Anadolu’nun en yaygın tasavvuf mektebi olan Halvetîlik yoluna biatlıdır ve İbrahim Taceddin Kayseri’nin (ö. 883/1478) halifesidir. Bu zatın da silsilesi Muhammed Erzincanî (ö. 879/1474) ile Halvetilik’in ikinci piri sayılan seyyid Yahya Şirvânî’ye (ö. 868/1463) çıkar. Şeyhinin gözetiminde geçen oldukça uzun bir sohbet, riyâzet ve mücahede eğitiminin ardından Alaaddin Efendi tarikat erkânını tamamlayarak insanların terbiyesiyle iştigal etmeye başlamıştır. Atâî’nin Zeyl-i Şakâik adlı eserinde bahsettiği gibi, hal ehli bir aziz olan bu zat[16], 890 Hicrî 1484 Milâdî yılında vefat etmiş ve Kabaklar’daki türbesine defnolunmuştur.[17]

Uşşâkî kelimesinin Halvetî tarikatının bu şubesi için kullanılmasının nedeni; bu kolun kurucusu Pir Hasan Hüsâmeddin’in mânevî bir işaretle Buhara’dan Uşak şehrine gelip yerleştikten sonra burada uzun yıllar hayatını devam ettirmesidir. O, bu şehirde Ahmed Semerkandî hazretlerine biat edip, onun vefatından sonra da şeyhlik postuna oturmuştur. O zamanlar Manisa valisi olan Osmanlı Sultanı III. Murad’la tanıştıktan sonra ise ciddi bir üne kavuşmuştur.[18] 

Hüsâmeddin Uşşâkî’nin tesis etmiş olduğu bu tarikat şubesi, uzleti mühim bulan karakterinden olsa gerek pek öne çıkan bir yapıda olmamıştır. Ahmet Hüsâmî Efendi’nin Silsiletü’l-Evliya’sı, Tabibzâde Mehmet Şükrü Efendi’nin Silsilenâme-i Âliyye-i Sâdât-ı Sûfîyye’si ve Ahmed Muhyiddin Efendi’nin Tomar-ı Kebîr’indeki listelerin birleştirilmesinden, Pir Hüsâmeddin-i Uşşâkî’nin toplam doksan dokuz halifesinin bulunduğu anlaşılmaktadır. Bunlar içerisinde Şeyh Meymûn el-Uşşâkî, Şeyh Musa el-Uşşâkî, Şeyh Seyfullah el-Uşşâkî, Şeyh Selçuk el-Uşşâkî ve Şeyha Selime Hatun el-Uşşâkî isimlerinin Uşaklı olduğu göze çarpmaktadır. Ancak tarikat, halifelerinden Saruhanlı Memican Efendi (ö. 1008/1600) mecrâsıyla devam etmiş, ikinci pîr Cemâleddin Uşşâkî ve üçüncü pîr Abdullah Salâhî Uşşâkî tarafından sistemleştirilmiştir. Kaynaklarda Cemâliyye ve Salâhiyye ile beraber Kilitbahir’de medfun Şeyh Ahmed Câhidî’ye (ö. 1070/1659) dayandırılan Câhidiyye de Uşşâkıyye’nin şubesi olarak kabul görmektedir.[19]

İnsanların Hakk’a vuslat için takip ettikleri yollar denize akan nehirler misali çok değişik ve çeşitlidir. Bu yollardan bir tanesi olan ve 16. yüzyıldan itibaren varlığını korumuş olan Uşşâkıyye’nin tesirleri günümüze kadar ulaşmıştır.[20]

Cumhuriyet sonrasında da silsilesi devam eden Uşşâkıyye’nin zamanımıza kadar gelen farklı silsilelerine, “Ömer Hulûsî ve Divan’ı” başlıklı doktora tezini hazırlayan Mehmet Şamil Baş, bu kıymetli çalışmasında ayrıntılı bir analizle yer vermiştir. Bu silsileleri ele aldığımızda, Ömer Hulûsî Güzelhisar-ı Aydınî’nin (ö. 1285/1868), tarikat bugünlere ulaşırken merkez şahıslardan biri olduğu tespit edilir.[21]

Ömer Hulûsî’den devam eden Uşşâkî silsilelerini şöyle sıralayabiliriz: Osmanzâde Hüseyin Vassaf silsilesi, “Hacı Necdet Ardıç” silsilesi, Hacı Eşref Sırrı Akın (Akhan) silsilesi, Sıddık Nâcî Eren silsilesi, İbrahim Mahfi Güz silsilesi, Pir Ganiyy-i Muhtefi silsilesi, el-Hac Mehmet Tevfik Efendi silsilesi, Hacı Sadık Yıldırım Efendi silsilesi. 

Neticede Uşşâkî kolları ana hatlarıyla, Ömer Hulûsî’nin halifesi Hüseyin Hakkı Kasabavî (ö. 1297 /1880) ve Ahmet Talib-i İrşâdî (ö. 1277/1881), Fahreddin Himmetî (ö.1333/1915), Muhammed Emin-i Tevfikî (ö.1331/1913) yoluyla Balıkesir, İstanbul, İzmir, Manisa ve Çorum şehirlerinde devam ederek günümüze kadar ulaşmıştır. Saptamalarımıza göre çağımızda varlığını devam ettiren ancak Ömer Hulûsî’ye dayanmayan bir Uşşâkî silsilesi bulunmamaktadır.

Ömer Hulûsi Divanı, daha önce bahis konusu edilen silsileler içerisindeki Uşşâkî şeyhleri tarafından çoğaltılmıştır. Bu isimler; Fahreddin Himmetî, Muhammed Emîn-i Tevfikî, Mustafa Sâfî Efendi’dir. Dolayısıyla bu silsileler içinde en güçlü kolun, Hüseyin Vassaf’ın şeyhi Mustafa Sâfî Efendi’ye ulaşan silsile olduğunu söylemek doğru bir tespit olur.[22]

Sâdık Vicdânî, Tomâr-ı Turûk-ı Aliyye adlı eserinde, Pir Hasan Hüsâmeddin Uşşâkî’nin kurduğu Halvetiyyenin Uşşâkıyye şubesinde yetişen aşk ve muhabbet erbâbı büyük şeyhleri şu şekilde sıralamaktadır: “Şeyh Cemâl, Şeyh Selahaddîn, Şeyh Muhammed Bedreddin, Şeyh Ali Gâlib Vasfî, Şeyh Muhammed Zühdî, Şeyh Süleyman Rüşdî, Şeyh Ömer Hulûsî, Şeyh Şihâbüddin, Şeyh Fethî, Şeyh Muhammed Emin-i Tevfikî, Şeyh Hüseyin Hakkı.”[23]

Necdet Ardıç Efendi’ye ulaşan silsile, Hüseyin Vassaf’ın şeyhi Mustafa Hilmi Sâfî Efendi’ye dayanır. Hazmi Tura Efendi ve Nusret Tura Efendi’den sonra silsile, 53. sırada yer alan Necdet Ardıç Efendi’ye ulaşır.

Osmanlı kültür ve medeniyet tarihinde çok mühim tesirlere sahip olan ve Osmanlı döneminde en üst düzeyde kurumlaşan tasavvuf, âyin şekilleri ve rükünleri ile tarih içinde yerini almış ve çağımız insanına örneklik oluşturacak incelik, zerâfet ve nezâket ile Osmanlı kültürünün vazgeçilmez bir unsuru olmuştur. Tarihi, sosyal ve siyasal nedenlerle artık bir kurum olmaktan çıkıp yalnızca bir kültür halinde yaşayan tasavvuf olgusunu iyi anlayıp değerlendirmek kaçınılmaz bir durumdur. Mûsiki başta olmak üzere özellikle bütün güzel sanat dallarında ve bilim alanında isim bırakmış pek çok kişinin bir tasavvuf ekolüne bağlı olması da bu gerçeği gösteren bir işarettir. Tasavvuf kültürünün yapıtaşlarından biri olan, daha çok şehir merkezli Uşşâkî ekolü de ciddi bir öneme sahiptir.[24] 

Tasavvufun sosyal müesseseleri tekkeler ve eğitim kurumu diyebileceğimiz tarîkatlar, geçtiğimiz yüzyılın başında, 30 Kasım 1925 tarihli 677 sayılı kanun gereğince kapatılmış ve yasaklanmıştır.[25] Tekkelerin kapatıldığı bu yıllarda, İstanbul’da en fazla sayıda, Halvetî tekkesi olduğu bilinmektedir.[26] Daha önce bahsi geçtiği gibi bu tekkelerden beş tanesi Uşşâkî tekkesi idi. Bunlardan İstanbul Kasımpaşada’ki Uşşâkî Âsitânesi, Osmanlı döneminde bütünüyle terk edilen erken dönem Türk-İslam mezar mimarisindeki kümbetlerin çift katlı düzenini andırarak, diğer tekkelerden farklı bir mimarî tarz ortaya koyar. Mumyalıklı kümbete sahip olan bu yapı aynı zamanda uzak bir geçmişi ve geniş bir coğrafya sahası bulunan büyük bir geleneğin sembolüdür.[27] Genelde tasavvuf kültürünün, özelde Uşşâkî kültürünün yaşatıldığı bu müesseselerde pek çok mühim şahsiyet yetişmiştir.

Tespit edildiği kadarıyla Pîr Hasan Hüsâmeddin Uşşâkî’nin üç oğlu, bir de kızı olmuştur. İlk oğlu Uşak’ta dünyaya geldiği varsayılan Uşşâkîzâde Seyyid Mustafa Efendi’dir (ö. 1037/1628) ki bir dönem İstanbul kadısı da olmuştur. Ortanca oğlu, Abdülaziz Efendi (ö. 1045/1636) ve küçük oğlu Abdürrahim Efendi’dir (ö. 1087/1678). Kızı ise Ferruh Sultan’dır. Hüsâmeddin Uşşâkî’nin nesli, küçük oğlu Abdürrahim Efendi’den devam etmiştir. Bu soydan daha sonra Uşşâkîzâde Mehmed Fasîhî, Uşşâkîzâde Seyyid Abdülbâkî, Uşşâkîzâde Seyyid Abdullah Nesîb, Uşşâkîzâde Seyyid İbrahim Hasîb (Hadâik üzerine yazdığı zeyil ile ünlüdür), Uşşâkîzâde Sadreddin Sadri, Şeyhülislam Yahya Tevfik Efendi, Seyyid Vehbî, Uşşâkîzâde Abdullah Efendi gibi şöhretli kişiler yetişmiştir. Çocuklarını sadece bir derviş olarak değil aynı zamanda güçlü birer âlim olarak da yetiştiren Hz. Pîr’in soyundan devam eden “Uşşâkîzâdeler” ailesinin Osmanlı’da birçok şair, âlim, kadı ve üç tane şeyhülislam çıkarmış önemli bir aile olması dikkate alınması gereken bir durumdur. 

Osmanlı toplum yapısında bazı ulemâ ve şeyh ailelerinin hem toplum nazarında saygın bir pozisyonları hem de birtakım durumlarda devlet katında ayrıcalıkları vardı. Bu da aslında tradisyona (gelenek) bağlı toplumlarda ilme ve ilim erbabına verilen kıymeti göstermektedir. Uşşâkîzâde ailesi de bunlardan biridir ve Osmanlı meşhurlarından takrîben yirmi beş kişinin bu aileden geldikleri saptanmıştır.

Medresede ders okutan bir âlim, tekkesinde bir ârif, evindeki küçük laboratuvarında iksîr-i âzam araştırmaları ile uğraşan bir simyacı, karışımını kendi bulduğu güzel kokuların ıtriyatçısı ve Fransızca okuyup konuşabilecek düzeyde zamanına vâkıf bir aydın olan Manisalı Şeyh Abdurrahman Sâmi Efendi (ö. 1934)[28] ile Sefinetü’l-Evliyâ isimli beş ciltlik eseri başta olmak üzere pek çok eseri ile tasavvuf tarihçiliğimizin mühim şahsiyetlerinden olan Hüseyin Vassâf Efendi (ö.1929) bu irfan mektebinin son dönemde yetiştirdiği önemli yüzleridir. Ayrıca Uşşâkîliğin Kasımpaşa’da bulunan âsitânesinin son döneminde zâkirbaşı olan Cemaleddin Efendi (ö. 1937), Türk mûsikisinin önemli şahsiyetleri Sadeddin Kaynak (ö. 1961), Kemal Batanay (ö. 1981) ve Sadi Hoşses’in (ö. 1994) hocalığını yapmıştır.[29] 

Necdet Ardıç Efendi, genç yaşta ilk olarak Mustafa Hilmi Sâfî Efendi’nin damadı ve halifesi Hazmi Tura’ya biat etmiştir. Hazmi Tura’nın haleflerinden biri olan Nusret Tura’nın günümüzde yaşayan halifesi olup “Terzi Baba” lakabı ile tanınır. Uzun geçmişi ve tarihi birikimi olan Uşşâkî geleneğini ve kültürünü, usul ve erkânını yaşatan ve sevenlerine muhabbetle aktaran biri olarak da bu kültürün çok önemli bir temsilcisidir. 

Necdet Ardıç Efendi, kendisini vahdet-i vücûd çizgisine oturtmaktadır. Aynı zamanda günümüz mesnevihanlarındandır.[30] Konya’da vefat eden Pir Hasan Hüsâmeddin Uşşâkî Hazretlerinin halifesi Memican Saruhânî Efendi’nin eserlerinde, bilhassa Metâlibu’s-sulûk adlı eserinde Hz. Mevlânâ’nın tesiri ve muhabbeti açıkça görülmektedir.[31] Uşşâkıyye’de üçüncü pir sayılan Abdullah Salâhî Efendi de ise İbnü’l-Arabî Hazretlerinin tesiri ve muhabbeti net olarak gözlemlenmektedir. Sadece bahsi geçen şeyh efendiler değil, Uşşâkıyye şubesinin neredeyse bütün müntesipleri tasavvuf âleminin iki güneşi sayılabilecek Hz. Mevlânâ ve İbnü’l-Arabî Hazretleri’nin anlayışlarını eserlerine ve sohbetlerine yansıtmışlardır. Hatta Abdullah Salâhî Efendi, yaklaşık iki yüz kadar tasavvufî eser yazmış, Üsküdar’daki Küplüce Tekkesi’nde İbnü’l-Arabî’nin çizgisini takip eden bir Sa’di şeyhi olan Elif Efendi tarafından “Osmanlı’nın İbnü’l-Arabî’si” olarak adlandırılmıştır.[32]

Vahdet-i vücûd anlayışına yakın duran bir irfan mektebinin günümüzdeki temsilcisi olan Necdet Ardıç Efendi, ârifân ve hikmet ehlinin Kûr’ân ve hadislerden sonra en çok rağbet ettikleri eserleri yıllardan beri te’vil ve şerh edip idraklere sunmaktadır. Tasavvuf kültürünün çok önemli eserleri olan Muhyiddin İbnü’l-Arabî'nin Fusûsu’l- hikem, Hazreti Mevlânâ’nın Mesnevî-i Şerîf, Abdülkerîm el-Cîlî’nin el-İnsânü’l-kâmil adlı eserlerini ve daha birçok tasavvufî eseri çağımız insanının anlayacağı şekilde açıklamak gibi zorlu bir görevi yerine getirmektedir.

# BİRİNCİ BÖLÜM

# NECDET ARDIÇ’IN HAYATI

## I. TASAVVUF ÖNCESİ HAYATI

### A. DOĞUMU, AİLESİ, EVLİLİĞİ VE ÇOCUKLARI

Necdet Ardıç, Tekirdağ’ın yerli ailelerinden, geçimini çiftçilikle sağlayarak mütevazi bir hayat süren Sadık Ardıç Efendi ve Melek (Melihâ) Hanım’ın[33] ikinci çocuğu olarak dünyaya geldi. Sadık Efendi ile Melek Hanım, çocuklarına “Yiğitlik, kahramanlık ve efelik” anlamına gelen “Necdet” ismini verdi.[34]

Necdet Ardıç Efendi, 45 sene çok yoğun bir şekilde, 10 sene ise daha az yoğunlukta toplam olarak 55 yıl bayan terziliği yapmıştır.[35] Bu yüzden de mesleği gereği terzi lakabını taşır. Terzi lakabı ile anılan Necdet Ardıç Efendi’nin “Baba” lakabı ise intisaplılarınca verilmiştir. Mânevî bir rehber olduktan sonra müridleri ona “Efendi Baba”, “Necdet Baba”, “Terzi Baba” şeklinde hitap etmiştir. Zamanla Terzi Baba lakabı, daha çok kullanılır olmuş ve yer etmiştir. Onun rehberliğinde mânevî yolculuk yapanlar, onu ve eşini, babaları ve anneleri gibi görüp, hürmet ve muhabbet beslediklerinden dolayı bu lakabı vermişlerdir. O, müridlerine “Evladım”, müridleri de kendisine “Babacığım” diye hitap etmektedir. Kendisi bir mânevî baba olarak, evlatlarıyla çok yakın bir şekilde alâkadar olmaktadır.[36]

Necdet Ardıç Efendi’nin Tekirdağ’daki “Servet Terzisi” isimli terzihanesi, tasavvuf sohbeti yapmak ve tasavvuf yoluna girmek isteyenlerin sıkça uğradığı bir yerdi. Bu mekânda yıllarca hem bedenlere hem de ruhlara elbiseler dikildi. Bu elbiseler ise gelenlerin hem maddi hem de mânevî niteliklerine göre bazen dar, bazen de bol dikilirdi. Bu mânevî Baba’nın diktiği mânevî elbiseleri giyebilenler, ehl-i kemâl oldular.[37]

Çevre illerden gelen müşterileri kendisine ünlü Fransız terzi Christian Dior’a atfen “Tekirdağ’ın Dior”u lâkabını takmışlardı.[38] Necdet Ardıç Efendi; Efendi Baba, Necdet Baba, Necât, Servet, Servet Bey, Nakışçı Baba, Neccâr, Hayyat Baba, Usta, Bab, Şekerci Dede, Yâsîn, Selâm, Ardıç gibi başka lakaplarla da sevenleri arasında anılmaktadır.[39] Bunlarla birlikte Nusret Tura Efendi tarafından Necdet Ardıç’a, manevi yolun iyi bir takipçisi ve iz sürücüsü olduğu için “İz” lakabı takılmıştır. Ayrıca Necdet Efendi, kendisine “Sukûtî” lakabını koymuş ancak bir şiiri dışında bu lakabı pek kullanmamıştır.[40]

#### 1. Doğumu ve Ailesi 

Necdet Ardıç Efendi, Tekirdağ’da Aydoğdu mahallesinde, Şabanoğlu bayırında 15 Aralık 1938 tarihinde, 2 katlı bir evde dünyaya geldi.

Ardıç, Tekirdağ’ın yerli ailelerinden, “Küçük Ahmed” ailesindendir. Ailenin dört çocuğundan en büyüğü Emin Efendi, sonra sırasıyla Rahmiye Hanım, Sadık Efendi ve en küçükleri ise Mehmet Efendi idi. Sadık Efendi’nin de Melek Hanım’la evliliğinden Ahmet, Necdet ve Cevdet isminde 3 erkek çocuğu dünyaya geldi. 

Sadık Efendi, ailenin ortanca oğlu Necdet’in, hem zor hem de ekonomik kazancı fazla olmayan çiftçiliği yapmasını istemiyordu. Oğlunu başka mesleklere yönlendirmek istemişse de buna ömrü yetmedi. Sadık Efendi, 2 Haziran 1957 tarihinde bağda çalıştığı esnada fenalaşarak hayatını kaybetti. Melek Hanım ise daha uzun bir ömür sürerek, 24 Eylül 1990 tarihinde hayata gözlerini yumdu.[41]

#### 2. Evliliği ve Çocukları

#### a. Evliliği

Necdet Ardıç Efendi, 1964 yılının Eylül ayında, 26 yaşında iken mürşidi Nusret Tura’nın işaretiyle, ailesinin yakından tanıdığı ve uzak akrabalık bağının da bulunduğu Nüket Hanım ile evlenmiştir.[42] Nüket Hanım’ın dedesi (Mıstık Dede) ile Necdet Ardıç Efendi’nin annesi Melek Hanım’ın akrabalığı (Babaları ayrı, anne bir karın kardeşleri) vardı. Nüket Hanım’ın ailesi Tekirdağ’ın Malkara ilçesinde ikamet etmekteydi ve aslen Karaiğdemir köyündendi. Melek Hanım da bahsi geçen köye yakın Mahramlı köyündendi. Çok sık olmasa da Nüket Hanım’ın ailesi, Necdet Ardıç’ın ailesiyle görüşmekteydi.

Melek Hanım’ın “Evladım, kalfaların evleniyor, sen ise hala evlenmiyorsun, hadi evlen artık!” ısrarı ve Necdet Ardıç Efendi’nin mürşidi Nusret Tura Efendi’nin “Oğlum alâyişe kapılma, senin işin kadınlarla, o yüzden tehlikeli bir işin var, bir an evvel evlen!” ikazıyla bu evlilik, o zamanın zor ekonomik şartlarında küçük bir nişan ve mütevazi bir düğünle gerçekleşti.[43]

Nüket Hanım’ın dedesi ve babası bir fabrikada işçi olarak çalışmak üzere 1945 yılında İstanbul’a yerleşmişti. Nüket Hanım’ın annesi, Nüket Hanım’ın doğumundan 3-4 gün sonra İstanbul’da vefat etti. Bir süre sonra babasının başka bir kadınla evlenmesi üzerine, babaannesi ve dedesi, üvey anne elinde büyümesin diye onu yanlarına aldı. Bakırköy’de 1 Nisan 1949’da doğan Nüket Hanım, böylece burada büyüdü. Bakırköy Taş Mektep İlkokulu’ndan mezun olduktan sonra eğitim hayatına devam edemedi.

Nüket Hanım, Necdet Efendi ile evlendiğinde henüz 15 yaşındaydı. Necdet Efendi ile huzur ve muhabbet dolu uzunca bir hayatı beraberce geçirmektedir. Necdet Efendi’nin gönlünde müstesna bir yere sahip olan Nüket Hanım’a, Necdet Efendi’nin sevenleri, Pir Hasan Hüsâmettin Uşşâkî’nin eşi Helvacı Bacı Valide’nin misafirlere ve dervişlere kandil gecelerinde helva yapma geleneğini çok uzun seneler devam ettirdiği için, atfen “Helvacı Bacı” derler.[44] Ancak son yıllarda üç aylar, yaz aylarına yani kısa gecelere denk geldiği için daha nadir helva yapılmaktadır. Yıllarca helva yapımında kullanılan tencere ise Necdet Efendi tarafından saklanmaktadır.[45] Necdet Efendi, bu önemli geleneğin nasıl devam ettirildiği hakkında şunları belirtir:

“Bu helvayı zaman zaman kandil gecelerinde İstanbul’da Rahmiye Annem yapardı. Bize de oradan kalmadır. Çok özel bir terkibi yoktur. Helvacı Bacı validemizin hatırasını yaşatmak için yapılırdı. Daha sonra sıra bize gelince biz de bu geleneği sürdürmeye gayret ettik ve aralıksız 25-30 sene kadar sürdürdük. Şimdilerde ise zaman zaman yine yapmaktayız. 

Nüket Anne onu geliştirdi. Kendi terkibi ile kıvamını çok güzel tutturur. Farkı ise irmiğin kalın irmik olması ve kavrulmasının biraz daha fazla olmasıdır. Çok güzel kavrulur, rengi biraz koyulaşır ve bulgur gibi tane tane değil de âdeta bir macun kıvamında, kuru değil biraz yumuşak olur. İrmiğin kavrulma işi de bana düşmekte idi.

Kandilin veya sohbet gecesi gününün öğleden sonrası helva yapımına başlanır. Epey uzun bir kavurma ve karıştırma çalışması neticesinde nihayet biter. Helva tenceresi, büyük bir bez ile sarılır ve kendi içinde demlenmeye bırakılır. Bu arada helva yenecek sıcaklığa ve kıvama gelince zikirden veya sohbetten sonra kardeşlere çaylar ile birlikte ikram edilir. Yapılan irmik helvasıdır. Ancak içine bir ölçü su yerine bir ölçü sütte konur yani suyun yarısı süt, yarısı da su olabilir.”[46]

Araştırmamız vesilesiyle tanıma şerefine nail olduğumuz Nüket Hanım, gözlemlerimize ve dervişlerle yaptığımız görüşmelere göre Necdet Efendi’nin en yakın yol arkadaşıdır. İnsanlara faydalı olmak adına, iyi niyetle ve ihlasla gayretkeş bir şekilde usanmadan, severek yıllarca hizmet etmiştir. Evini, gönlünü misafirlere ve canlara sonuna kadar açarak maddi ve mânevî ikramlarda bulunan, gerçek bir anne şefkatiyle, tüm dervişlere ve misafirlere güleryüzle ve eşit bir şekilde davranan hoş sohbet biridir. Nüket Hanım, bazı sağlık sorunları olmasına rağmen pek çok zahmete katlanarak, Necdet Efendi’nin bütün seyahatlerinde yanında bulunmuş ve bulunmaya devam etmektedir. 

Nüket Hanım için yazılan şiirler ve söylenenler değerlendirildiğinde, kendisinin Necdet Efendi’nin dervişleri tarafından Necdet Efendi kadar sevildiği ve değer verildiği görülmektedir. Bizzat Necdet Efendi, değerli eşine büyük bir sevgi ve muhabbet beslediğinden, bu durum ihvana da yansımıştır. Anne figürü, aynı zamanda bu yolda olan bayanlar için bir manevi rehber olarak karşımıza çıkmaktadır. Anlaşıldığı kadarıyla bu yolda merkez şahsiyet Necdet Efendi’dir. Ancak bilhassa bu yolda bulunan bayanlar hakkındaki hususlarda ve diğer bazı konularda karar vermede Necdet Efendi ile beraber, Nüket Hanım da Necdet Efendi’nin izniyle hak ve selâhiyet sahibidir.

#### b. Çocukları

Necdet Baba ve Nüket Anne’nin izdivacından ilk olarak İzzet ve sonrasında Cemâl Cem adlı iki erkek evlat dünyaya geldi. 1965 yılında Tekirdağ’da dünyaya gelen İzzet Bey ilk, orta ve lise eğitimini Tekirdağ’da tamamlayıp Selçuk Üniversitesi Fizik Mühendisliği bölümünden 1988 yılında mezun oldu. Kıbrıs’ta askerlik görevini yedek subay olarak yaptıktan sonra İstanbul’da bir inşaat firmasında yedi yıl çalıştı. 1997 yılında uluslararası bir şirkette çalışmaya başladı. Halen aynı şirketin mutfak mobilyaları bölümünde, tedarik zinciri yöneticisi olarak çalışmaya devam etmektedir. Eşi Özlem Hanım’la evliliğinden Gülnur ve Can Emre adında iki çocuğu vardır.

1973 yılında İstanbul’da dünyaya gelen Cemal Cem Bey ise Tekirdağ’da ilkokul ve ortaokulu okuduktan sonra lise birinci sınıftan ayrılarak eğitim hayatına devam etmedi. Babası onu, Tekirdağ’da bayan kuaförüne ihtiyaç olduğu için bir kuaför arkadaşın yanına çırak olarak verdi. Mesleğini geliştirmesi için İstanbul’a gönderdi. Muhtelif ustaların yanında çalışarak mesleğini geliştirdi. Askerlik süresince Balıkesir Ordu Evi’nde mesleğini uygulayarak askerliğini bitirdi. Askerlik dönüşü Tekirdağ’da kendi iş yerini açtı. Kısa sürede kendini çevresine mesleği ile sevdirdi ve kabul ettirdi. “Türkiye Kuaförler Milli Takımı” nda uzun seneler görev yaptı. Ulusal ve uluslararası yarışmalarda takım halinde ve bireysel olarak birçok birincilikler elde etti. Şu an uluslararası alanda tanınmış bir kozmetik firmasının Türkiye’deki tüm saç ve topuz eğitimlerini vermektedir. Halen Tekirdağ’da bayan kuaförlüğü yapmaktadır. Cemâl Cem Bey’in eşi Simge Hanım’la evliliğinden Cansın ve Ceylin adında iki kızı vardır.[47]

“Cemal Cem Bey’in bayan kuaförü olmasına sizin ve çevrenizdekilerin bakışı nasıldır?” sorusuna Necdet Bey şöyle cevap vermektedir: “Bu hale bakışımız herhangi bir şekilde olumsuz değildir. Her ne kadar bazı kimseler pek uygun görmüyorlarsa da bu bir hayata bakış ve anlayış meselesidir. Hayatın tabii akışı, onu da beni de kadınlara hizmete yöneltti. Benim ve Cem oğlumun mesleği hanımlarla ilgili olduğundan oldukça hassastır. Aslında bu çok zor bir durum olup, herkesin yapabileceği bir iş değildir. Mesleklerimiz ağyara karşı bizim perdemizdir. Aynı zamanda da ömür boyu imtihanımızdır. Bu hayat kırda, dağda dervişlik yapmaya benzemez. Halkın içinde halkiyyet makamından, Halk olarak Hak’la ilgilenmektir. Ben ömür boyu halkı değil Hakk’ı örttüm. Ona hizmet ettim. Onu en güzel şekilde elbiselerle giydirmeye çalıştım. Benim işim onunla idi. Gayrı yoktur ki ayrı olsun.”[48]

### B. EĞİTİM HAYATI VE HOCALARI

Necdet Ardıç Efendi, 1945 yılında ilkokula başlamış ve ilkokul bittikten sonra aile bütçesine katkı sağlamak için çalışmak zorunda olduğundan herhangi bir örgün eğitim kurumunda eğitim hayatına devam edememiştir. Ancak kendisinin Kur’ân-ı Kerîm okuma ve Arapça öğrenme şevki, küçük yaşlarda bazı hocalarla tanışmasına vesile olmuştur.[49]

İlkokul yıllarında dini hayata ilgi duymuş, beş vakit namazını kılmaya başlamıştır. Dinî eğitim ve öğretim almak için Tekirdağ’ın tanınmış imamlarından, ciddi bir medrese eğitimi almış olan Merkez Çiftlikönü Camii imam-hatibi Ahmet Elitaş Hoca Efendi’den, kıraât ve dinî bilgi içerikli dersler almaya başlamıştır. 

Necdet Efendi, çocukluğunun bu safhalarında ibadetlerine özen gösterir, namazını kılamadığı zamanlar nefsine ceza verirdi. Zira bir gün sabah namazına kalkamadığı için ard arda üç gün oruç tutarak nefsini terbiye etmeye çalışmıştı. Sabahları çok erken saatlerde kalkar, abdestini alır, Kur’ân-ı Kerîm ve ilgili ders kitaplarını eline alır, evine yaklaşık iki kilometre uzaklıkta olan Çiftlikönü Camii’ne fecrin karanlığında yürüyerek giderdi. Burada sabah namazını cemaatle birlikte eda ettikten sonra Kur’ân-ı Kerîm okuyarak, temel dinî bilgileri öğrenir ve ardından günün ilk saatlerinde başlayan mesai için çarşıda bulunan terzihane dükkânına giderdi.

Aldığı dinî eğitimi kısmen ilerletince, Tekirdağ’ın o zamanlar meşhur kıraat imamlarından olan merhum Behçet Toy Hoca Efendi’den kıraat, hurûf ve tecvid dersleri almaya başladı. Bu dersleri askere gidinceye kadar sürdürdü. Kıraat ve hurûf derslerine devam ettiği dönemdeki birkaç anısı ise şöyledir:

 “Özel bir tâlim gerektiren bu dersler sebebiyle bir gece evde bir odaya kapanan Necdet Efendi, boğaz talimi için devamlı olarak eûzü besmeleyi tekrar ediyordu. Misafirlikten eve dönen annesi onun sesini duyar ve “Oğlum Kur’ân okuyacak, onu sessizce dinleyeyim” diyerek dış kapının önünde beklemeye başlar. Ancak hep aynı cümleyi tekrar ettiğini duyunca da bir müddet sonra dayanamayıp içeri girer ve oğluna; “Kur’ân okuyacaksın diye dışarıda bekliyordum, arkası yok mu bunun oğlum?” der.

Terzihane dükkânındaki çalışmaları ve dinî eğitim çalışmaları küçük yaştaki Necdet’in bedenine ağır gelmeye başladı. Nitekim o yaşlarda iken; işinden evine gelip gece saat oniki civarında yatsı namazını eda ederken aşırı yorgunluktan secde hâlinde iken uyuyup kalmıştı. Eve gelen babası Sadık Efendi, onun bu halini görünce heyecanlı ve telaşlı bir biçimde “Acaba oğluma bir şey mi oldu?” endişesine kapılmış, yanına gelip seslendiğinde ondan cevap alınca, onun namaz esnasında yorgunluktan uyuya kaldığını anlayıp rahatlamıştır.

Hurûf ve tâlim dersleri aldığı dönemde genç Necdet’in, yoğun iş temposundan dolayı yeterli zamanı yoktu. Sesli olarak da çalışılması gereken bu dersler için Necdet’i çok seven Orta Camii müezzini Ali Efendi, her akşam yatsı namazı kılındıktan sonra cami kapısını kilitleyip anahtarı caminin dışında özel bir yere bırakıyordu. Gece oniki civarında iş mesâisini bitiren Necdet, anahtarı bırakılan yerden alıp câmiyi açıyordu. Dersleri için gerekli mekân sorununu çözerek ancak böyle çalışma imkânı bulabiliyordu. Bazen de gecenin geç saatinde camiyi açmak kendisine zor geliyor ve daha aşağıdaki Paşa Câmii’nin dışındaki son cemaat bölümünde ders yapıyordu. Nitekim bir gece Paşa Câmii’nden gelen sesleri duyan gece bekçisi, “Acaba camide bir olay mı var?” endişesiyle kontrol için sessizce camiye geldi. O anda tâlim yapan Necdet’in başında bir süre bekledikten sonra bir sorun olmadığını anlayınca oradan ayrıldı.” [50]

Zamanını çok iyi değerlendirmeye gayret ettiği için, işinden artakalan zamanlarında Ahmet Elitaş’tan ayrıca Arapça dersleri de almaya başladı. Yine aynı dönemde Tekirdağ’da hafızlık çalışmalarına da başladı. Ancak zamanının yetersizliği sebebiyle bu çalışmaları yarım bırakmak zorunda kaldı. 

Terzilik mesleğini çok yoğun bir şekilde yaptığından dolayı, yıl boyunca kendisine sadece iki hafta istirahat vakti ayırırdı. Bu iki haftanın, bir haftasını ailesine ayırır, kalan bir haftasında da İstanbul’a giderdi. Hem mürşidi Nusret Tura Efendi ile görüşür hem de kıraat, hurûf ve tecvid tâlimi yapmak için arayışta olurdu. Hatta bir sene yaz istirahatinde İstanbul Nuruosmaniye Camii imam-hatibi, döneminin meşhur kıraat hocası Hasan Akkuş’a kıraat dersleri almak için müracaat etti. Ancak Hasan Akkuş, Necdet Bey’in bu isteğini “Üç beş gün benden ders aldıktan sonra bırakıp gideceksin, başka yerlerde de Hasan Akkuş’ta okudum diye hava atacaksın!” diyerek onun bu isteğini geri çevirdi. Bu duruma çok üzülen Necdet Bey’i gören Bakırcılar Camii imamı da kendisine “Üzülme gel, bizim camide ben sana ders vereyim” dedi. Böylece Bakırcılar Camii’nde kısa da olsa kıraat dersi almış oldu. 

Necdet Efendi’nin, aslında yeterli miktarda bilgisi olduğu halde kıraat, hurûf ve tecvid ile ilgili çalışmalar yapmak için İstanbul’da zâhir ehli hocalara gittiğini öğrenen Nusret Tura Efendi, bir gün evinde dervişlerine yaptığı gönül sohbetinden sonra tâlim için hocaya gitmek üzere olan Necdet Efendi’ye; “Deryada yıkandınız, gidin gölde kirlenin bakalım!” der. Bu sözü Necdet Efendi, zâhir ehli ile irfan ehli arasındaki fark olarak değerlendirir.[51]

### C. MESLEK HAYATI

Yaşı on ikiye gelip ilkokul dönemi bittiğinde, genç Necdet’in isteği okumak ve yüksek tahsilli biri olmaktı. Ancak ailesi, maddi imkânları yeterli olmadığından onu okutamadı. Geçimini toprağa bağlı olarak sürdüren baba Sadık Efendi, çocuklarının kendi mesleğini devam ettirmelerini pek istemiyordu. Oğullarının başka bir meslek sahibi olmasının, onlar için daha iyi olacağı kanaatindeydi. Bunun üzerine amcası Mehmet Bey hem boşta kalmasın hem de başka bir meslek sahibi olsun diye o dönemde gözde bir meslek sayılan “Terziliği” öğrenmesi için yeğeni Necdet’i, Tekirdağ’da Hüseyin Kuymu (Kara Hüseyin) adında bir terzinin yanına çırak olarak verdi.

Necdet, mesleğini severek yapıyordu. Çok çalışkan ve kabiliyetli olduğundan terzilik mesleğini ve inceliklerini kısa sürede öğrendi. Terzilik mesleğinde ilk ustası olan Hüseyin Kuymu onda gördüğü kabiliyet, çalışkanlık ve güzel ahlâk için sık sık çevresine, “Bu çocuk bir cevher ve çok marifetli” demekten kendisini alamıyordu. Ustasının ve müşterilerin sevgi ve muhabbetini kazanmıştı. Çıraklık ve kalfalık dönemini üç yıl çalıştığı bu terzihane dükkânında tamamladı. Terzihane dükkânının bir köşesinde asılmış olan ve üzerinde şu mısraların yazılı olduğu tablo onu çok etkilemişti:

“Her seherde besmele ile açılır dükkânımız Hazreti İdris aleyhisselâmdır pirimiz üstadımız.”

1953 yılına gelindiğinde Necdet’in yaşı on beş olmuştu. Mesleğini daha da ilerletip geliştirmek için ailesinin de iznini alarak İstanbul’a gitmeye karar verdi. İstanbul’a gittiğinde bedelsiz de olsa mesleğini geliştirmek için çalışabileği bir terzihane dükkânı aradı. En nihayet Beyoğlu’nda usta erkek terzisi Bursalı Ekrem Temelöz’ün terzihane atölyesinde yer bulabildi. Çalışırken, Bebek semtinde ikâmet eden halası Rahmiye Hanım’ın evinde misafir olarak kaldı. Bir yıl burada çalıştıktan sonra Tekirdağ’a geri döndü. Aslında İstanbul’da biraz daha kalıp mesleğini daha da geliştirmek istiyordu. Ancak ailesi buna izin vermedi. 

Tekirdağ’a döndüğünde Abdurrahim adında bir erkek terzisinin yanında bir süre çalıştı. Bu arada İstanbul’dan gelen usta terzi Mehmet Arabacı “Nur El” isminde bir bayan terzihanesi açmıştı. Genç Necdet, burada çalışmaya başladı. Bayan terziliğini iyice öğrendi. Ancak Mehmet Bey, ailevî sebeplerden dolayı terzihaneyi kapattı. Necdet Bey, İstanbul ve Tekirdağ’daki bu meslekî eğitimlerden sonra bir arkadaşıyla ortak olarak küçük bir bayan terzihanesini Tekirdağ’da açtı. Bu terzihaneyi açtığında daha askere gitmemişti ve onsekiz yaşındaydı. Erkek terziliğini de iyi bir şekilde bilmesine rağmen bayan terzisine Tekirdağ’da ciddi bir ihtiyaç olduğundan bayan terziliğini tercih etti. 

Babası Sadık Efendi’nin 1957 yılında kırk yedi yaşında iken ani ölümü onu ve ailesini oldukça sarsmıştı.1958 yılına gelindiğinde yaşı yirmi olan Necdet Ardıç Efendi, askerlik vazifesi için Ankara’ya gitti. Şimdiki adıyla Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı Karargâh Bölüğü’nde 24 ay süren askerlik görevini yerine getirdi. 

Ankara’daki askerlik döneminde teknik ve beceri açısından mesleğini daha da geliştirdi. Özellikle de Ankara’da bu dönemde tanıştığı, Paris Terzilik Akademisi mezunu terzi Bekir Ceyhan’la birlikte uzun süre çalışmalar yaptı. Hatta bu çalışmalar için ücret talep etmedi. Bazen terzihanede masa üstünde uyumayı dahi göze aldı. 

Ankara’da kalıp mesleğini sürdürmesi için kendisine cazip teklifler sunulurken, onun hedefi ya İstanbul’da kalmak ya da modanın ve giyimin merkezi olan Paris’e gidip mesleğini burada sürdürerek dünya çapında bir terzi olmaktı. Bir süre Fransızca’yı öğrenme çalışmaları da yaptı. Ancak devam ettiremedi. Askerlik görevinin bitmesiyle birlikte geleceğiyle ilgili olarak da karar vermesi gerekiyordu. Mânevî duygularının daha ağır basmasıyla Hak yolunu tercih edip, terhisiyle birlikte Tekirdağ’a tekrar geri döndü. Askerlik dönüşü ile birlikte tasavvuf çalışmalarının yanında Arapça, tefsir, hadis ve fıkıh derslerini de devam ettirdi.

Askerden sonra Tekirdağ’a döndüğünde daha önce ortak olarak terzihane açtıkları arkadaşı terziliğe devam etmek istemediğini belirtince, kendisi bir dükkân açmaya karar verdi. Küçük bir dükkân tutup mesleğini ilk defa kendi başına yapmaya başladı. Sonrasında müşteri potansiyeli artınca daha büyük bir dükkân kiraladı. “Servet Terzisi” adındaki bu terzihanenin çalışan sayısı zamanla onbeşe kadar yükseldi. Bu dükkân bekleme salonu, elbise değiştirme odaları, özel prova odaları ve büro esnaflık sistemi özelliğiyle, döneminde farklılık yaratan bir mekandı. Zamanında çok iyi bir düzeyde mesleğini icra ettiğinden, kısa sürede tanındı. Daha önce belirtildiği üzere çevre illerden gelen müşterileri kendisine “Tekirdağ’ın Dior’u” lâkabını takmışlardı. Yıllar sonra konfeksiyon ürünlerin yaygınlaşması terziliği olumsuz etkiledi. Necdet Ardıç Efendi de bu büyük terzihanesini kapatıp evinin altında küçük bir dükkâna geçti. Sonrasında ise yıllarca yaptığı bu mesleği bıraktı. Elli beş yıl gibi uzun bir süre terzilik yapan Necdet Ardıç Efendi, bunun kırk beş yılını çok yoğun ve aktif, kalan on yılını ise daha az yoğunlukta geçirdi. 

Bayan terziliğinin bayanlarla ilgili olması aynı zamanda Necdet Efendi için nefis terbiyesinde bir araç oldu. Bayan terzisi olmasının hikmetini, biri dağda diğeri şehirde dervişlik yapan iki kardeşin hikâyesine atıf yaparak; “Avama karşı kendimi mesleğimle perdeleyip gizledim ve nefis mücadelesine ömür boyu devam ettim. Derviş iki kardeşin örneğinde olduğu gibi dağ başında dervişlik kolay, şehirde olup halk arasında dervişlik yapmak ise zordur. Asıl olan dağ başında dervişlik yapmak değil, halk arasında yaşayıp mendilden sütü damlatmamaktır. İşte böylece mendilde taşınan süt (marifet ilmi) damlatılmadan ehil kişilere ikram edilmiş ve edilmeye devam edilmektedir.”[52] şeklinde açıklar.

Mesleğinin bayanlarla ilgili olmasının dini açıdan uygun olup olmadığı konusunda endişelenince bu konuyu Nusret Tura’ya sordu. O da “Çok dikkatli ol, nefsin seni aldatmasın. Hemen evlen!” şeklinde cevap verdi.[53] Bazen aynı zamanda dervişi olan müşterilerine maksatlı olarak nefislerinin istediği her şeyi yemeyip biraz riyâzet yapsınlar diye elbiselerini dar dikerdi. 

Aynı zamanda terzilik, tefekkür etmesine de fırsat sağlıyordu. Çünkü terzilikte en nihayetinde sadece biraz makine sesi vardı. Çoğu kez okumak istediği âyeti veya beyiti çalıştığı yerde bir köşeye koyardı. Bir yandan okuyup tefekkür eder, bir yandan da işine devam ederdi.[54] 

Terzilik, Necdet Ardıç Efendi’nin, takipçileri tarafından “Terzi Baba” namıyla tanınmasına ve sevilmesine vesile olmuştur. Ayrıca ilâhî hakîkatleri gönüllere nakşetmek ve esmâ-i ilâhiyyeyi insanlara giydirmek gibi bâtınî bir yönü de vardır.[55]

## II- TASAVVUFÎ HAYATI

### A. TARİKATA İNTİSABI

Necdet Ardıç Efendi, terzilik mesleği ile ilgili bilgi ve becerisini geliştirmek üzere anne ve babasının izniyle bir seneliğine İstanbul’a gittiğinde halası Rahmiye Hanım’ın evinde kaldı. Bu sıralar on beş yaşında olan Necdet Efendi, halası Rahmiye Hanım ve daha sonraları şeyhi olacak eniştesi M. Nusret Tura’nın zaman zaman “Huu, Efendi Baba’ya gidiyoruz!” hitaplarını duymakta ve böylece “Efendi Baba”yı tanıma merakı hâsıl olmaktaydı. 

Aslında Necdet Ardıç’ın, o yaşlarda şeyh ve derviş kelimeleri hakkında bilgisi vardı. Ancak “Efendi Baba” tâbirinin ne anlama geldiğini bilmiyordu. İstanbul’da misafir olduğu dönemde, bunun niçin kullanıldığını anlamaya başladı. O dönemde şeyh veya mürşid makamında olan Hak yolcusu kimseler gizlenmek için “Efendi Baba” tâbirini kullanarak yollarına devam etmeye çalışıyordu. Çünkü dergâhlar kapandıktan sonra şeyh, mürşid, derviş gibi terimlerin kullanılması yasaktı. Bunun sonucunda böyle bir çözüm bulunmuştu. Rahmiye Hanım’ın Necdet Efendi’ye anlattığına göre; Efendi Baba’nın yani M. Hazmi Tura’nın aynı zamanda mesken olarak da kullandığı Fatih Keçeciler caddesinde olan Bedrettin Dergâhı’na bilhassa kandil gecelerinde gidilirdi. Dergâhta geceyi zikirlerle ve dualarla geçirirler, yakında olan “Hırka-i şerif” camiinde sabah namazlarını kılarak evlerine dönerlerdi.[56]

M. Nusret Tura Bey’in tasavvufî yönü hakkında daha önce genç Necdet’in bilgisi yoktu. Ancak eniştesinin dini vecibeleri ciddiyetle yerine getirdiğini, evde kaldığı sırada gözlemliyordu. M. Nusret Tura, namazını aksatmadan kıldığı için “Pehlivan” diye hitap ettiği Necdet’teki özellikleri ve muhabbeti farkedince, onu boşta bırakmamak ve kendisine faydalı olabilmek düşüncesiyle, mürşidi olan Fatih medresesi dersiâmlarından ve Süleymaniye Kütüphanesi’nin müdürü, Uşşâkî şeyhi Hazmi Tûra Efendi’ye gönderdi. Elinde eniştesinin verdiği tanıtım kağıdıyla giden ve kabul edilen Necdet Ardıç, bu şekilde tasavvufî hayata girmiş oldu. 

Hazmi Tûra Uşşâkî Efendi’ye intisabından sonra mücadele, çile, fedâkarlık ve riyâzet gerektiren Uşşâkıyye yolu ile tasavvufî seyrine başladı. Fırsat buldukça İstanbul Fatih Keçeciler caddesindeki Bedrettin Dergâhı’nda ikâmet eden mürşidini ziyaret ediyor ve sohbetlerine katılıyordu. Bu ziyaretlerinden ve çalışmalarından çok memnun kalan mürşidi bir ziyaret esnasında Necdet Bey’e şu sözlerle taltifte bulunmuştur:

“Oğlum! İki şeyinden memnun kaldım. İlki bu yolun çalışmalarına devam etmen, ikincisi ise gördüğün (taç giyme ve İhlâs okuma gibi) zuhuratlarındır.”[57] 

Âlim ve ârif bir zât olan Hazmi Tûra Uşşâkî Hazretleri, cumartesi günleri ikindi namazını müteakiben Beyazıt Câmiinde Mesnevi-i Şerîf okutuyordu. Necdet Bey imkân buldukça cumartesi günleri Tekirdağ’dan gelerek bu derslere katılıyordu.[58]

### B. ŞEYHLERİ

#### 1. Mehmet Hazmi Tura Efendi

Malatya’nın Arapkir ilçesinde 1881’de dünyaya gelen Hazmi Tura’nın babası, mahallenin imam-hatibi Abdullah Hamdi Efendi’dir. Memleketinde ilk tahsilini tamamladıktan sonra kıraat ilmini öğrenmek için Malatya ve Harput’a gitmiş, daha sonra tahsilini ilerletmek için 1902’de İstanbul’a gelmek istemişse de Sultan Abdülhamid tarafından ilim talebelerinin İstanbul’a gelmesi yasaklandığı için, Karahisar’a geri dönerek Erzurum’da bir sene kalmıştır.[59]

Hazmî Efendi Erzurum’da bulunduğu sırada, Kâdirî şeyhi Ali Rıza Efendi’ye (ö.1930) intisap etti. 1903 senesinde İstanbul’a gelip Beyâzıt Camii’nde Arapkirli Hüseyin Avni Efendi’nin (ö.1954) derslerine devam etti. 1905 senesinde icâzet aldı. O zamanın usulü gereğince ruûs imtihanına girerek kazandı ve 1908 senesinde Beyâzıt Camii’nde tedrîse başladı. İki sene Dârü’l-Hilâfeti’l-Âliyye Medresesi’nin, müderrislik eğitiminde ilk adım sayılan ibtidâ-i hâric kısmı Farsça müderrisliğini yaptı. Ayrıca Beyazıt Camii’nde de öğrencilere aynı dersi verdi. Farsça müderrisliğinden sonra fıkıh müderrisliğine ve müderrisliğin son kademesi olan İbtidâ-i Dâhil Medresesi Türk Edebiyatı müderrisliğine başladı. Bir sene sonra mantık ve âdâb-ı münâzara müderrisliğine, sonrasında terfi ederek iki sene kadar yapacağı ilm-i kelâm müderrisliği için nakil ile Sahn Medresesi’ne tayin oldu. Mekteb-i Bahriyye’de akâid-i dîniyye muallimliği yapmakla beraber, 1912 senesinde açılan imtihanı kazanarak Murad Molla Kütüphânesi hâfızıkütüblüğüne tayin edildi. Aynı yıl Nûruosmâniye Câmii’nde çarşamba günleri hadîs-i şerîf okutmakla mükellefti. 

Erzurum’daki şeyhi Ali Rıza Efendi vefat edince, 1918 senesinde Kasımpaşa’da Hüsâmeddîn-i Uşşâkî Âsitânesi şeyhi Mustafa Sâfî Efendi’ye intisap ederek tasavvuf yoluna devam etti. Şeyhinin kızı Mürşide Hanım’la evlenerek damadı oldu. Kısa sürede mânevî seyrini tamamladı. Fatih Keçeciler’deki Uşşâkiyye’den Bedreddîn Dergâhı boş kalınca, Meclis-i Meşayih komisyonu tarafından yapılan imtihanda ehliyetini ispat ederek Mustafa Sâfî Efendi’nin de izniyle burada postnişin oldu.

Hazmi Tura Efendi medreseler lağvedildikten sonraki yıllarda kütüphanecilik yaptı, 20 yıl boyunca Murat Molla Kütüphanesinde bulundu, 1937’de Süleymaniye Kütüphanesi müdürlüğüne tayin edildi ve 1947’de emekli olana kadar burada görevine devam etti. 1881-1960 yılları arasında yaşayan ve 79 yaşında Hac ibâdetini yerine getirdikten sonra dünyasını değiştiren Mehmet Hazmi Tura, 29 Haziran 1960’ da vefat etti. Kabri, Kasımpaşa Feriköy Helvacı Bacı kabristanındadır.[60] Mehmet Hazmi Tura vefat ettiği an, dervişi Necdet Ardıç yaşadığı hali şöyle nakleder: 

“Terzihane dükkânımda dikiş makinesinin başında çalışıyordum. Makinenin yüzü duvara dönüktü. Duvarda birden Hazmi Tura Uşşâkî Hazretlerinin silüeti belirdi. Bunun üzerine hemen makineyi durdurdum. Mürşidim bana sürekli “Haydi oğlum, gayret oğlum, lâ ilâhe illallah, haydi gayret!” şeklinde hitap edip âdeta bana bir mesaj veriyordu. Bu hal geçtikten sonra ütü masasının yanına gittim ve ilginç bir görüntüyle karşılaştım. O dönemde ütü için mangal kömürleri kullanılmaktaydı. Yere doğru baktığımda beyaz yer karolarının üzerinde siyah kömür parçalarıyla çok açık bir şekilde âdeta çizilerek yazılan ع (ayn), ي (ye) ve د (dal) harflerinin olduğunu gördüm. O anda bunların ne anlama geldiğini bilemedim. Ancak unutmamak için oradaki görüntüyü bir kâğıda yazdım.

Aradan kısa bir müddet geçince mürşidim Hazmi Tura Efendi’yi ziyaret için İstanbul Fatih’teki dergâh olarak da kullanılan evine gittim. Kapıyı çaldığımda hanımı Mürşide Anne kapıyı açtı. İçeriye girip beş on dakika oturduktan sonra, “Efendi Babam evde yok mu?” diye sordum. O da bana, “Babanız sizindir yavrum” dedi. O an için bundan bir şey anlamadım. Bir müddet sonra “Efendi Babam daha gelmedi mi?” diye sorduğumda, yine “Efendi Babanız artık sizindir oğlum!” cevabını aldım. En nihayet bu sözdeki maksat ve mânâyı anladım. Mürşidim vefat etmişti. Çok üzüldüm ve kısa bir tefekküre daldım. Bâtın âleme giderken son bir kez gayrete getirmek için terzihanede beni ziyarete geldiğini idrak ettim. Bir müddet sonra “Şimdi biz ne yapacağız Mürşide Anne?” diye sorduğumda, Mürşide Anne de “Efendi Babanız yerine Nusret Tura’yı bıraktı, emanetler artık onda. Ben emanetleri kendim götürdüm. Sizler de bundan böyle ona gideceksiniz” cevabını verdi.

Necdet Efendi, M. Nusret Tura’yı ziyarete gittiğinde terzihane dükkânında yaşadığı hali anlatınca, “Evladım! Terzihanende kömür tozlarından yerde oluşan عيد kelimesi bayram demektir. Ehlullahın vefatı onlar için bayramdır. Bu da sana mâlum olmuş” cevabını almıştı.”[61]

Pîrdaşı Hüseyin Vassaf’ın, M. Hazmi Tura hakkında düşünceleri şöyledir: “Gâyet zekî, muktedir, nazm-u nesirde behre-ver, âşık, ârif, fâzıl bir zâttır. Hakâyık-ı tevhîdde sâhib-i irfândır.”[62]

Osmanlı’dan Cumhuriyet’e intikal eden tasavvuf kültürünün önemli şubesi Uşşâkıyyenin son dönem meşâyihinden ve ulemâdan olan, Fatih Keçeciler Şeyh Mahmud Bedrettin Dergâhı son postnişi Hazmi Efendi çok yönlü bir şeyh efendi idi. Dersiâm, mesnevîhan, fusûshan, Huzûr Dersleri muhatabı, kütüphaneci, şâir ve mütercim kimlikleriyle zengin bir kişiliğe sahipti. “Uşşâkî” mahlasını hiç kullanmadığından dolayı Melâmî bir neşveye de sahipti. 

Makaleleri, şiirleri ve tercümeleri bulunan M. Hazmi Tura’nın “Hüsâmeddîn-i Uşşâkî ve Tarîkat-ı Aliyye-i Uşşâkıyye” adlı kayıp kitabından, Hüseyin Vassaf Sefîne-i Evliyâ’da bahsetmektedir. Ceride-i Sûfiyye’de; “Hüsâmeddîn El-Uşşâkî”, “Cemâleddîn El-Uşşâkî”, “Salâhaddîn El-Uşşâkî”, “Cihâd Ve Fezâil-i Cihâd”, “Hüseyin Vassâf’a Mektubu (Niyazî Mısrî’den Bir Gazelin Şerhiyle İlgili)” makaleleri 1918 ve 1919 yıllarındaki sayılarında yayımlandı. Mevlânâ adlı makalesi ise 1958 yılında Fetih isimli aylık edebî gazetede yayımlandı. 

Yakın arkadaşı Hüseyin Vassaf’ın Sefîne-i Evliyâ adlı eserine takriz yazan M. Hazmi Tura, aruz vezniyle pek çok şiir yazdı. “Yetiş” başlıklı şiiri örnek olmak üzere aşağıdadır:

YETİŞ 

Ey gonca-i bâğ-ı safâ, ey verd-i handânım yetiş Bûyin senin derde devâ ey derde dermânım yetiş Dolmuş gözüm gönlüm senin aşkınla ey nazlı güzel Sensiz cihânı neylerim ey mûnis-i cânım yetiş İçtim gözünden bir kadeh aşkın şarâbın mest olup Ayılmazam tâ haşre dek ey çeşm-i mestânım yetiş

Ey tûti-i sükker-dehân nutkun verir bu cisme cân Kurban yolunda baş u cân ey mâh-ı tâbânım yetiş Nûr-ı cemâlin şem’ine pervâne veş yandı gönül Aşkından ayırma beni ey şems-i tâbânım yetiş Dil bülbülü feryâd eder ağlar durur şâm u seher Bekler o cânândan haber ey cân-ı cânânım yetiş

Ey gonce-i bâğ-ı emel ey hüsn ü ânı bî-bedel

Ey Hazmî’nin leylâsı gel sultân-ı hûbânım yetiş[63]

Hazmi Tura’nın tercüme ettiği eserler şöyle gösterilebilir:

1- Salâhaddin-i Uşşâkî’nin Miftâhü’l-Vücûd fî Tevcîhi Kelâmi’ş-Şeyhi’l-Ekber ve Zeylü’l-Kitâb bi Ahseni’l-Hitâb Tercümesi.

2- İbn Sînâ’nın Ölüm Korkusundan Kurtuluş Risalesi Tercümesi 

3- İbn Sînâ’nın Namaz Risalesi Tercümesi.

4- İbn Sînâ’nın Hüzün Risâlesi Tercümesi.

5- İbn Sînâ’nın Kan Alınacak Damarlar Risalesi Tercümesi. 

6- İbn Sînâ’nın Tedbîrü’l-Müsâfirîn Risâlesi Tercümesi.[64]

Necdet Ardıç Efendi, tasavvufî hayatında çok önemli bir yer tutan Tarîkat-ı Aliyye-i Uşşâkıyye’nin önemli şahsiyetlerinden biri olan, âlim, ârif ve fâzıl kişiliğiyle tanınan Hazmi Tura Uşşâkî’den birinci esmâyı tekmil etmişti. Onun vefatından sonra tasavvufî terbiyesine halifesi Nusret Tura ile devam etti. 

#### 2. Mehmet Nusret Tura Efendi

#### a. Ailesi, Doğumu, Evliliği 

M. Nusret Tura’nın babası İsmail Efendi, annesi ise Şahinde Hanım’dı. İsmail Efendi’nin ailesi Bulgaristan’ın Kızanlık bölgesinde toplumsal karışıklıklar meydana gelince Türkiye’ye göç etmeye karar verdi. Bir kafileyle birlikte yola çıktıklarında hava çok soğuk ve karlıydı. Bu küçük kafile yolda kısa bir süre mola verdiklerinde kar ve tipi bastırınca acele bir şekilde bulundukları yerden ayrılmak zorunda kaldı. Ailesi bu telâşe içerisinde küçük İsmail’i kaybetti ve bir daha da bulamadı.

Küçük İsmail, soğuk ve karlı havada ne yapacağını bilmez, korku ve ümitsizlik içerisinde iken kafileyle Türkiye’ye giden başka bir aile, yolda görünce onu da yanına alarak hızla yola devam etti. Ancak sonrasında İsmail’in ailesi bulunamadı. Böylece küçük İsmail o ailenin bir çocuğu oldu. Bu aile Türkiye’ye gelince önce bir müddet Tekirdağ’da iskân etti. Daha sonra da İstanbul’a gidip Kasımpaşa’ya yerleşti. Tekirdağ’da oturdukları sırada birçok aileyle tanıştı. Bunlardan biri de Aydoğdu Mahallesi Şabanoğlu bayırında oturan Necdet Ardıç’ın ailesinin de dâhil olduğu “Küçük Ahmet” lâkabı ile tanınan aile idi.

Osmanlı donanmasında kolağası[65] olan İsmail Efendi, Kasımpaşa’da Nalıncı yokuşunda Şahinde Hanım’la evlendi. Bu evlilikten 1903 senesinde Nusret isminde bir erkek çocuğu ve 1917 senesinde Fatma Nâfize isminde bir de kız çocuğu dünyaya geldi. 

Nusret Efendi yirmibeş yaşına geldiğinde ailesi onu daha önce Tekirdağ’da tanıştıkları Küçük Ahmet Efendi’nin kızı Rahmiye Hanım’la evlendirdi. Bu izdivaçtan 1928 yılında Nuriye isimli bir kız çocuğu ve 1930 yılında da Recai isimli bir erkek çocuğu dünyaya geldi. Nuriye Hanım 1950 senesinde gemilerde tayfa olarak çalışan öksüz büyümüş Ali Bey ile evlendi. Recai Bey ise 1962 senesinde Nimet Hanım ile evlendi. Nuriye hanımın Betül ve Gönül, Recai Beyin ise Armağan ve Murat isimlerinde çocukları oldu. Nuriye Hanım ve eşi Ali Bey bir trafik kazasında 1986 yılında vefat etti. Banka memurluğundan emekli olan Recai Bey ise 2001 yılında rahatsızlanarak vefat etti. Nusret Efendi’nin her iki çocuğu da yumuşak huylu, müşfik, insanlar tarafından sevilen kişiliklerdi. Her ikisi de babası ve annesine ölene kadar hizmet etti.

Nûsret Efendi’nin kız kardeşi Fatma Nâfize Hanım, Kasımpaşa’da komşu bir aileden mühendis Muammer Bey ile evlendi. Nilüfer isminde bir kızı oldu. Muammer Efendi bir kalp krizi sonucunda 1977 yılında vefat etti. Fatma Nâfize Hanım ise 2000 yılında vefat etti. 

#### b. Meslek Hayatı ve Vefâtı 

Nusret Efendi çocukluk ve gençlik dönemlerinde eğitim hayatına aksatmadan devam etti. Ortaokulu İcadiye Ortaokulunda okudu.18 yaşına geldiğinde yüksek tahsil yapmak istedi. Bunun için sınava girmek üzere babası ile birlikte denizcilik okuluna doğru yola çıktı. Ancak yolda giderken denize düşüp ıslandı. O durumda sınava girilemeyeceği için babasıyla eve döndü. Dönüş yolunda babası oğluna, “Oğlum her işte bir hikmet vardır, demek ki sana bu işte kısmet yok.” dedi. Eve geldiklerinde ise annesi, Şahinde Hanım “Hayırlısı ne ise öyle olsun” dedi ve Nusret Efendi’ye hamileyken iki rüya gördüğünü, rüyaların birinde gökyüzünde kelime-i tevhid yazılı nurdan bir bayrak ve denizci elbisesiyle bu bayrağı taşıyan bir er gördüğünü söyledi. Diğer rüyasında ise gece gökyüzüne doğru baktığında, yüksek iki minare arasında mahya gibi ışıklarla yazılmış Nusret isminin okunduğunu ve altında da bir denizci neferinin elinde tuttuğu tüfeği ile durmakta olduğunu anlattı.

Nusret Efendi’nin annesinin gördüğü rüyalar vâki oldu. Genç yaşta Devlet Deniz Yolları’nda kamarot olarak göreve başladı. Yıllarca gemilerle seferlere çıkarak geçimini sağladı. Çalışma usulü on üç gün gemiyle sefer, iki gün izin şeklindeydi. Bir ara gemilerde muhasebe kâtibi de oldu. Mesleğinin son zamanlarında Bebek iskelesi gişe memurluğunda çalıştıktan sonra emekli oldu.[66] 

Nusret Efendi evlendikten sonra İstanbul Kasımpaşa’da ikâmet etti. Eşi Rahmiye Hanım’ın guatr rahatsızlığı vardı. Doktorlar deniz havasını tavsiye ettiği için 1950 senesinde Nusret Efendi ailesi ile birlikte, İstanbul Boğazı’na kıyısı olan Bebek semtine yerleşti. Adres olarak Küçük Bebek semti, İbriktar Sokak No: 4 olan bu ev aynı zamanda dergâh olarak kullanılmaktaydı. Nusret Efendi 5 Ekim 1979 yılında bu evde vefât etti. Böylece hilâfet görevini bu dergâh evde 1979 yılına kadar sürdürdü. Vasiyeti gereği, Pendik, Soğanlık, Dolayoba, Yaylalar köyü kabristanlığına defnedildi. Rahmiye Hanım ise çok sevdiği eşinden ancak iki sene ayrı kaldı. 1981 yılında eşinin yanına gömüldü.

Nusret Tura’dan pek çok yönden istifade eden Necdet Ardıç, mürşidini şöyle tanımlamaktadır: “Nusret Babam, büyük ârif ve sonsuz derecede Hak muhabbetlisi zarif, kâmil bir zâttı. Onda Allah’ın Vedûd ismi tecelli etmekteydi. Onu ve Rahmiye annemi rahmetle yâd ederim.”[67] Necdet Ardıç, merhum şeyhi Nusret Tura’ya karşı duygularını, kabri başında yazdığı şiirle şöyle ifade etmektedir:

NUSRET BABAMIN KABRİ BAŞINDA

Ey yolu bu menzile düşen, gece gündüz âlemi gezen Nice nice sırları sezen, burada Hazreti Nusret yatıyor

İbretle bakıp nazar eyle, dilinden birkaç dua söyle Bir gün olursun böyle, burada Hazreti Nusret yatıyor Düşün, içine yönel bir an, nasıl geçti bu kadar zaman Nedir bugün elinde kalan, burada Hazreti Nusret yatıyor Bir gün gelir olursun böyle, çok uzaktır sanma öyle Her an gönülden Hakk’ı söyle, burada Hazreti Nusret yatıyor Hayatta idi bir zamanlar, ne güzel yaşamıştı onlar Mesken oldu Pendik Yaylalar, burada Hazreti Nusret yatıyor Cânâna can, âşıka mâşuk, derde deva, gönle ışık Ömür boyunca Hakk’a âşık, burada Hazreti Nusret yatıyor Nasrun mine’llâh âyetinden, çok şey kazandı gayretinden Her an hayrandı hayretinden, burada Hazreti Nusret yatıyor Dervişleri Hakk’a yürüten, gönülde muhabbet estiren Cemâlullah’ı hep gösteren, burada Hazreti Nusret yatıyor Rahmiye Annem de yanında, hiç ayrılmadı hayatında Beraberler kabristanda, burada Rahmiye Sultan yatıyor Uşşâkî dediler yoluna, katıldı idim kervanına Beni de aldı huzuruna, burada babam Hazreti Nusret yatıyor.[68] 

#### c. Tasavvufî Hayatı

#### (1) Tarîkata intisabı

Nusret Efendi 18 yaşında iken, anneannesi onu yanına alarak Kasımpaşa’daki Uşşâkî âsitânesine gitti. Şeyh Mustafa Sâfî Efendi’ye “Size bir Uşşâkî gülü getirdim” diyerek teslim etti. Tarîkata intisâbı bu şekilde gerçekleşti.[69] 1926 yılında şeyhi Mustafa Sâfî Efendi vefât edince, zaten kendisinin terbiyesiyle ilgilenmekte olan Mustafa Sâfî Efendi’nin halîfesi ve damadı Mehmed Hazmi Tura Efendi ile seyrü sülûkuna devam etti. Nusret Efendi’nin bu durumu ifade eden bir beyti şöyledir: 

Hazreti Hazmî’ye büktük boynumuz misli gedâ Pîr Hüsâmeddîn-i Uşşâkî’ye ettik ilticâ.”[70]

Hazmî Efendi 1934 yılında Soyadı Kanunu ile Tura soyadını almış ve Mehmet Hazmi Tura olarak kayıtlara geçmiştir.[71] Hazmi Tura’nın halifelerinden Nusret Efendi’de kendisinden sonra şeyhine olan sevgi ve muhabbetinden dolayı aynı soyadını almış ve bunun bel evlatlığı değil, yol evlatlığına dayandığını belirtmiştir. Nusret Tura, “Tura” ismi konusunda şunları söyler: “Hazmi Babamız sinemizde yatıyor, toprakta değil. Efendi babamızın soyadı Tura’dır, fakirin de Tura’dır. Eski Türkçe’de “Tuğra” derler. Mânâda da sultanlar sultânının tuğrasıyız. Esasen tuğra, padişahların imzası demektir. Cenâb-ı Kibriyâ’nın gönlümüze vurduğu tuğranın pırıltılarını sözlerimizde ve gözlerimizde görmek mümkündür.”[72]

#### (2) Mustafa Hilmî-i Sâfî Efendi

Mustafa Hilmî-i Sâfî Efendi hakkında en geniş bilgi, müridi Hüseyin Vassâf’ın Sefîne-i Evliyâ’sında bulunmaktadır. Mustafa Hilmî-i Sâfî Efendi hicrî 1274 (1858) senesinde, Burdur’da doğdu. Babasının adı Ali Efendi idi. Ailesi “Dervişağazâdeler” olarak tanınırdı. Mustafa Hilmî-i Sâfî Efendi, Uşşâkî tarîkatından meşhûr mersiyehân Sebilci Hüseyin Efendi’nin amcasıdır. İlk tahsilini Burdur’da Çınaraltı mektebinde yaptı. Hicrî 1296 (1879) tarihinde tahsil için, memleketi Burdur’dan İstanbul’a geldi. Fatih’te Tetimme-i Rabia Medresesi’nde tahsilini tamamlayarak hicrî 1300 (1883) senesinde Hoca Ahmed Şâkir Efendi’den icâzetnâme aldı. Hicrî 1304 (1887) senesinde açılan ruûs imtihanında başarılı olarak müderris oldu ve Fâtih Câmi-i Şerîfinde tedrîse başladı.

Mustafa Hilmî Efendi, tasavvufa ilgisi sebebiyle Anadolu ve Rumeli’de pek çok yeri gezdi. Hicrî 1300 (1883) senesinde Nazilli’ye giderek Uşşâkî şeyhi Şihâbeddin Efendi’ye intisâb etti. O da halifesi şeyh Fahreddîn Himmetî Efendi’ye onu emânet etti. 1324 senesi Ramazan’ının Kadir gecesinde (15 Kasım 1906), Fahreddîn Himmetî tarafından kendisine hilâfet verildi. 1327 (1909) senesinde İstanbul’da Taşkasap civarındaki Fındıkzâde Tekkesi, şeyh Ârif Efendi’nin vefâtından sonra boşalınca; Mustafa Hilmî Efendi buraya tayin edildi. Büyük bir yangın sonucu tekkenin yıkılması ile Mustafa Sâfî Efendi açıkta kaldı. 

Şeyhülislam Musa Kazım Efendi’nin ataması ile hicrî 1334 (10 Haziran 1918) tarihinde, şeyh Muhammed İzzet Efendi’nin vefatından sonra boş kalan Kasımpaşa’daki Uşşâkıyye âsitânesinin şeyhliğine tayin olundu. 16 Safer 1344/ 15 Eylül 1925 tarihli kanun gereğince tekke ve zâviyelerin kapatılması ile şeyhlik ve dervişlik kaldırılınca, Âsitâne-i Uşşâkıyye de mühürlendi. Âsitânenin son postnişi olan Mustafa Sâfî Efendi, harem dairesindeki odasında uzlete çekildi. Sekiz ay sonra 22 Şevval 1344 tarihinde (5 Mayıs 1926) çarşamba günü, damadı Hazmi Efendi’ye gitmeye niyet etmişken rahatsızlandı. Üç gün hasta yattı. 25 şevvâl cumartesi gecesi vefat etti. Hz. Pîr’e yakın, Kasımpaşa Feriköy Mezarlığına defnedildi.[73] Daha evvel belirtildiği üzere Mustafa Sâfî Efendi’nin vefatından sonra Nusret Tura, onun yerine irşad vazifesini sürdüren Hazmi Tura’ya intisap etmiştir. 

#### (3) Tasavvuf anlayışı

Nusret Tura Efendi, şeyhi Hazmi Tura’nın 1960 yılında Hakk’a yürümesiyle aldığı mânevî emaneti 1979 yılına kadar hassasiyetle devam ettirmiştir. Zahiren bir gişe memuru olarak görünen, sıradan bir şeyh görüntüsünden uzak bu gizli deryanın mânevî dünyası oldukça derin ve etkileyicidir. Nusret Tura Efendi eserlerinden ve ses kaydı yapılmış sohbetlerinden anlaşıldığı üzere, ilahî aşk merkezli bir hayat yaşayan, coşkulu ve muhabbetli bir zâttır. 

Necdet Ardıç Efendi, halasını ve aynı zamanda şeyhi olan halasının eşi Nusret Tura Efendi’yi ziyaret için İstanbul’a gittiğinde bazen evlerinde misafir kalırdı. O anlarda şahit olduklarını şöyle anlatmaktadır: “Nusret Babam gececiydi. Akşamları misafir olsa bile misafirlerle Rahmiye Annem ilgilenir, sohbetler devam ederdi. Nusret Babam ise günün uzunluğuna göre akşam saat dokuz ile on arasında yatar, gece oniki civarında kalkar, uykusu açılsın diye kendine bir kahve yapardı. Yatsı namazını kılarak tarîkat dersini yapar, dua ve niyazda bulunur, yazılarını yazdıktan sonra yine yatardı. Daha sonra sabah namazı için kalkarak hazırlık yapar, alt kattaki misafir odasında kalan bize ve ev halkına evin içinden duyulacak kadar bir sesle ezan okurdu. Ben de duyar hemen kalkar, abdestimi alırdım. Sabah namazımızı beraberce kılar, vakti varsa küçük bir zikir yapardık. O günlerde, Boğazın tepelerindeki Aşiyan koruluğundan gelen bülbüllerin sesini dinlemek çok hoş olmaktaydı. Bu arada ev halkı da kalkmış olurdu. Sabah kahvaltısı yapılır, o günün durumuna göre hayat devam ederdi. Tabii ki bu hallerin her zaman olması mümkün değildi, ancak genel yaşantı böyle idi. Bu haller on beş yaşında yanlarında kaldığım sürede de belki vardı ama ben farkında değildim. Ancak evde değişik bir yaşantısının olduğunu da o günkü tespitlerimle anlamaya çalışıyordum ve namazlarıma devam ediyordum.”[74]

Necdet Ardıç, M. Nusret Tura’nın heybet ve üns halini bir hatırasıyla şöyle açıklar: “Nusret Babamı ve Rahmiye Annemi ziyaret edeceğim süre günü birlik ise o günün sabahı erkenden kalkar, İstanbul’a gidecek ilk otobüse binerdim. Genelde ilk otobüs sabah saat beşteydi. Ben de otobüse yetişmek için en geç saat üç buçukta kalkardım. Gene böyle bir gün kalkıp otobüse yetiştim ve bindim. O zamanlar otobüs garajı Topkapı’da idi. Orada otobüsten iner, belediye otobüsüne binerek Eminönü’ne giderdim. Orada da Bebek otobüsüne biner, Nusret Babamın evine giderdim. O gün de öyle oldu. Küçük Bebek durağında otobüsten indim, yürüyerek eve doğru gitmeye başladım. Eve giden yol hafif bayır, genişçe bir yoldu. Bir ara yolun ilerisine gözüm ilişti. Nusret Babamın aşağı doğru geldiğini gördüm. Ancak değişik bir hal üzere olduğu anlaşılıyordu. Yaklaştıkça yaklaştı, üzerinde “Heybet ve üns” hali vardı. Ben de bunun farkına vardım. Âdeta dünya ile hiç ilgisi yok gibiydi. Yanından geçen benden haberi bile yoktu. Halini bozmamak için hiçbir şey demeden yavaşça yanından geçip eve doğru yoluma devam ettim. Benzeri hatıralarım çoktur.”[75]

Necdet Ardıç Efendi, Nusret Tura’nın nasıl bir halvet hali ve anlayışı olduğunu şu hatırasıyla anlatır: “Nusret Babamın halvet ve riyâzetlerinin olup olmadığı hakkında pek mevzu olmazdı. Ancak kendisi bir bakıma halvetle ve riyâzetle bir ömür geçirmiştir. Gemilerde görev yaptığı süre içinde, gemide kendisine verilen küçük kamarasında, zaten hep halvetteydi. Ayrıca Bebek vapur iskelesi hareket memurluğuna tayini çıkınca, gemilerin geliş-gidiş saatleri dışında iskeledeki küçük odasında da hep halvette idi. 

Zaman zaman kendisini orada ziyarete gittiğimde, iskele gişesinin kapıları kapalı ise kapıların açılmasını bir kenarda beklerdim. Bir müddet sonra kapılar açılır ve deniz yolcuları gelirdi. Nusret Babam gişede yerine oturur, karşısında duran bilet basma cihazına bileti sokarak eliyle kolu kuvvetlice aşağıya doğru çeker, çıkan bir tok ses ile bilete numara ve tarih konmuş olurdu. Yolcu o günkü ücretini verir ve biletini alarak gemiye binerdi. Son yolcular da biletlerini aldıktan sonra, kaptana kalk işaretini yapıp gemiye yol verirdi. Bu işlemler bittikten sonra, Nusret Babam gene kapıları kapatırdı. Bir sonraki gemi saatine kadar gişenin arka tarafında olan özel odasına, vahdetine çekilirdi. Bu arada bir misafiri varsa odasında kabul ederek sohbet ederdi. Ziyaretlerimle ilgili hatıram çoktur. Ancak bunlardan hiç olmazsa birini belirtmem ibretlik hal olacaktır: 

Bir ziyaretimde iskeleye gittiğimde gene kapılar kapalı idi. Bende herhalde gemi saatine epey var diye kendisini uyandırıp rahatsız etmemek için uygun bir yerde kapının kendisi tarafından açılmasını beklemeye başlamıştım. Bir süre bekledikten sonra gişenin arka kapısı açıldı. Beni görünce içeriye davet etti, ben de girdim. İçeride, vaktimin yettiği kadar oturduktan sonra Tekirdağ’a döneceğim için izin istedim. Bana izin verdikten sonra, daha sonra yemem için bir elma vermişti. Vedalaşıp Tekirdağ’a dönünce o gece o elmayı yiyip yattım. O gece gördüğüm zuhurat ile bir ders geçtiğimi, daha sonraki ziyaretimde kendisi bana bildirerek tarikat dersimi verdi. Böylece fakirin bir ilerideki mânevî iskeleye doğru hedefini ve yolculuğunu uzatmış idi. Allah (c.c.) Rahmiye Annemden ve Nusret Babamdan tekrar tekrar razı olsun inşâallah. 

Zâhiren nasıl ki orada iskele âmiri ise ve iskeledeki her şey onun kontrol ve yol vermesi ile devam ediyorsa, bâtınî âlem için de hali aynıydı. Yani içi ve dışı ile gemilere ve yolculara yol vermekteydi. Kendisi, âdeta bir iskeleydi. Karda, kışta, kıyamette, açık havada ve kapalı havada gemiler hep Nusret iskelesine yanaşırlardı. O da yolcu dervişlerine deryaya gitmek için numaralı bilet verir, o biletle kendi iskelesinden, beden gemilerini sağlıklı olarak ulûhiyet deryasına gönderirdi.”[76]

Necdet Ardıç Efendi, şeyhi Nusret Tura Efendi ile birlikte yaptıkları seyahatler hakkında ilginç bir açıklama yaparak şunları söylemektedir: “Tatil günlerimizde Nusret Babam ve Rahmiye Annem ile seyahate çıkardık. Marmara bölgesini dolaşıp, İstanbul’a dönüp kendilerini evlerine bırakırdık. Bu seyahatlerimizde hangi beldeye uğradıysak mutlaka oralardan sevenlerimiz ve takipçilerimiz olmuştur.”[77]

Bereketli bir ömür süren ve 76 yaşında âlem-i bekâya göçen Nusret Tura, son dönemde yetişmiş çok kıymetli meşâyihten idi. M.Hazmi Tura’nın yanında yetişerek, arkasında aşkla ve muhabbetle yazılmış eserler bıraktı. Birçok dervişi, muhibbi ve dört halifesi olan Nusret Tura hayatının son döneminde, kendisindeki maddi ve manevî emanetleri Necdet Ardıç Bey’e vermek suretiyle yerine halife olarak kendisini bıraktığını açıkladı. Halîfelerinin isimleri şöyledir: Bakırköylü Ahmet Öçal, Arnavutköylü Hüseyin Angı, Kadıköylü Sabri Nebioğlu (ö. 1994), Tekirdağlı Necdet Ardıç.[78]

#### d. Mehmet Nusret Tura’nın Eserleri

#### (1) Karagün Dostuyum I: Hamdım – Piştim – Yanıyorum

M. Nusret Tura, bu eserinde mânevî seyrinin merhalelerini açıklayarak, coşkulu ve cezbeli bir dille ilahî aşkın gönül dünyasındaki akislerini anlatmaktadır. Eser, hamlıktan olgunluğa seyrin nihayetinde pişmiş ve gönlü yangın yeri olan Nusret Tura’nın aşka dair yazdığı bir manifestodur. Fakülteler Matbaası tarafından 1963 yılında İstanbul’da basılmıştır.

#### (2) Karagün Dostuyum II: Tasavvufta Gönül Ve Aşk

M. Nusret Tura, gönlün ve aşkın tarife sığmayacağını itiraf etmekle beraber, Allah’tan yardım ve feyz isteyerek gönlün semasından ve aşkın hallerinden bahseder. 

Gönüller Allah’ın baktığı bir aynadır, tecellî sahasıdır ve ilham kaynağıdır. Gönlün yedi kat içinden doğan bir nur vardır. Gönülden doğan o nura, nûr-ı Muhammedî derler. Gönül aynasına bu âlemde herşey akseder.[79] Kâinatın sebebi ise aşkın zuhûrudur ve izhârı azamettir. Aşk gönülde öyle bir ateşdir ki Hakk’tan başka her şeyi yakar. Aşk ve gönüle dair diğer düşüncelerini eserde etraflıca açıklar.[80] 163 sayfa olan kitap İstanbul’da Doğruluk Matbaası tarafından 1965 yılında basılmıştır.

#### (3) Karagün Dostuyum III: Hikâyeler, Vecizeler, Atalarsözü

M. Nusret Tura, bu eserinde geçmişten günümüze kadar dilden dile söylenen vecizeleri, atasözlerini ve anlatılan bazı hikâyeleri tasavvufî yönden değerlendirir. İrfânî arka planlarını açıklayarak tarihten gelen kollektif şuuru ortaya koymaktadır. Razî, İbnü’l-Arabî, Timurleng, Hz. İsa ve daha birçok tarihi şahsiyetin sözlerinden ve başlarından geçen olaylardan bahsederek irfânî çıkarımlarda bulunur. 

Kitaptan örnek bir hikâye ve yorumu şöyledir: Bir arslan bir ceylanı kovalar. Çünkü ceylân acayip hareketlerle onu tahrik etmiştir. Kaçması da varlık alâmetidir. İki varlık imtizaç edemez. Arslan rakip istemez. Ceylan arslanın ayaklarının dibine yattı mı teslim olmuş ve varlığını terk etmiş demektir. Arslanın maksadı da zaten ikiliği bire indirmektir. Ona bakmaz bile, geçer gider.

Tevhid ilmine fikren, zihnen, naklen değil ancak izâfâtın iskâtı, vücûdiyetin ifnâsı, teayyünün terkiyle kademe kademe ulaşılır. Evliya ve asfiyâ bu mertebeye keşiflerle, vicdan ve müşahede ile ermiştir. İnsanlar âlîhimmet oldukları nisbette, ilahî mahiyette zâtın hükmüne girer ve terakki ederek tatmin olurlar.[81]136 sayfa olan kitap İstanbul’da Yeni Savaş Matbaası tarafından 1964 yılında basılmıştır.

#### (4) Mektuplar

M. Nusret Tura’nın, mürîdlerinden Sabri Nebioğlu’na gönderdiği mektuplarından oluşmaktadır. Sabri Bey gemi kaptanı olduğundan her zaman şeyhinin yanında bulunamamakta ve açık denizlerde şeyhinin hasretiyle yanmaktadır. Kendisi de bir denizci olan Nusret Bey, Sabri Bey’in sorularına cevap olarak yazdığı mektuplarında yer yer hem bazı beşerî ve meslekî tavsiyelerde bulunmakta hem de rüyalarını te’vil etmektedir.

Sabri Bey’in, Nusret Tura’ya yazdığı mektuplar bu kitapta yer almamaktadır. Yetmiş bir mektup sadece Nusret Tura’nın cevaben yazdığı mektuplardır. Son üç mektup Sabri Bey’in şahsında bütün ihvana hitap etmektedir. Bu mektupları Sabri Bey, “Kime faydası olur bilmem ama istersen ben dünyamı değiştirdikten sonra bunları yayınlayabilirsin” diyerek Mahmut Erol Kılıç Bey’e teslim etmiştir. O da “Belki bir faydası olur” düşüncesiyle eski Türkçe’den yeni yazıya geçirerek, İstanbul’da İnsan Yayınları tarafından 1995 yılında basılmasına vesile olmuştur. Ayrıca bu kitapta Nusret Tura’nın Necdet Ardıç’a yazdığı bir mektup da yer almaktadır. Varlık yokluk meselesinin ele alındığı ve bazı nasihatlerin yer aldığı bu mektup 61. mektuptur. Bu eser, seyrü sülûkta önemli işlevi bulunan rüyaların misal âleminden şehâdet âlemine olan yansımalarının ve dervişin manevî seyrindeki hallerinin yorumlanmasına çok güzel bir örneklik teşkil etmektedir.[82] 

#### (5) Aşk Yolu (Râh-ı Aşk)

Bu kitap M. Nusret Tura’nın 1967 ve 1968 yıllarında, Yeni İstanbul gazetesinin “Fikir Meydanı” köşesinde haftadan haftaya yazdıkları ile Milliyet gazetesinde “Takvimden Bir Yaprak” başlığıyla yazılar yazan Refiî Cevâd Ulunay’ın kendi sütununda bir okuyucu mektubuymuş gibi yayımlamak zorunda kaldığı notlarından vücuda getirilmiştir.[83] 

Yazar, muhabbetli gönlüne gelen seher vakti tecellilerinin rehberliğinde; kandillerin batınî yönlerinden, zaman ve aşk arasındaki ilişkiden, idrakten, ebedî güzellikten, sevgiden, tasavvufun mânâsından, şükürden, bayramdan ve daha birçok konudan bahsetmektedir.

Bu kitabın oluşma hikâyesini Necdet Ardıç Efendi şöyle anlatmaktadır: “Nusret Babamın makaleleri Yeni İstanbul ve Milliyet gazetelerinde çıkardı. Gazeteleri satışa çıktığı zaman hemen alırdım. Makale sütunlarını gazetelerden keserek, büyük kareli deftere tarih sıraları ile yapıştırırdım. Makalelerin yazımı sona erinceye kadar deftere yapıştırdım. Böylece zaman içinde bu defter çok kıymetli bir deftere dönüştü ve kütüphanemdeki müstesna yerini aldı. 

Aradan epey zaman geçmişti. Sayın Mahmud Erol Kılıç Bey, Nusret Babamın kitaplarını İnsan Yayınları kuruluşu vasıtası ile yayına hazırlarken, kendisine bu defterden bahsetmiştim. Sağ olsunlar bu defter ile ilgilendiler ve bazı eksik makaleleri de bulup ilâve ederek “Râh-ı aşk/ Aşk yolu” ismi ile basımı yapıldı ve böylece meraklı kimselerin istifadelerine sunulmuş oldu. Bu vesile ile sebep oldukları için Sayın Mahmud Erol Kılıç Bey kardeşimize hizmetlerinden dolayı teşekkür ederiz.”[84] 

Gerek bu kitabın gerekse Nusret Tura Efendi’nin diğer kitaplarının ve Necdet Ardıç Efendi’nin kitaplarının basılması aşamasında büyük emeği ve desteği olan, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Tasavvuf Bilim Dalında öğretim üyesi olan Prof. Dr. Mahmut Erol Kılıç Bey’e özellikle minnettarlığını ifade eden Necdet Ardıç Efendi’nin aşk hakkındaki görüşlerine üçüncü bölümde yer verilecektir. Kitabın ilk baskısı İstanbul’da İnsan Yayınları tarafından 1995 yılında yapılmıştır.

(6) O’nun Güzel İsimleri

Sûfîler ilâhî isimleri, âlemin varoluş sebebi olarak görürler. Onlara göre ismin menşei sıfat ve sıfatın menşei de zâttır. Kitap, Nusret Tura’nın ilâhî isimler üzerine âşıkâne, ârifâne yorumlarından oluşmaktadır.[85] Bu kitabın da ilk baskısı İstanbul’da İnsan Yayınları tarafından 1995 yılında yapılmıştır.

Müellif, Allah’ın el-Hâlık isminden başlar ve es-Sübhân ismiyle sonlandırarak pek çok ilâhî ismi açıklar. Kitabın son sayfasında, Rabbinden son nefesini şöyle almasını ister: “Senin güzel ve o sonsuz sıfatlarının toplamı demek olan ve zâtına mahsus bulunan Allah ismi şerifinin zikriyle al.” 

#### (7) Gönül ve Aşk

Bu eser, Nusret Tura’nın daha önce bahsi geçen “Karagün Dostuyum” serisi kitaplarından “Tasavvuf’ta Gönül ve Aşk” ile “Vecîzeler” kitaplarının Mahmut Erol Kılıç Bey tarafından biraraya getirilip yeniden gözden geçirilmesiyle oluşmuştur. Aşk denizine girip gönüllerin yıkanması için bu kitabın tok karınla okunmaması gerektiğini belirten Nusret Tura Efendi, sinesindeki dumansız kor yığının bu kitabı yazdırdığını belirtir.[86] Eserde şarap, namaz, oruç, aşk, âşık, ateş, mest, insan kavramları gibi bazı kavramlar ele alınarak açıklanır. Ayrıca tanrı ve Allah lafızlarının farkları, “Birinin suyu tatlı ve susuzluğu giderici, diğerininki tuzlu ve acı. İki denizi salıveren ve aralarına bir engel, aşılmaz bir serhad koyan O’dur.[87]” âyetinin batınî yorumu gibi pek çok farklı mesele ele alındığı gibi tasavvuf büyüklerinin vecizelerine de yer verilerek yorumlanır. Kitabın sonunda, iç âlemi aydınlanarak ilâhî birliği çok derinden hisseden bir âşık olan denizci Nusret Efendi tarafından vahdet denizinden çıkarılan on sekiz tane “İnci”ye yer verilir. Bazı âyet ve hadislerin yorumunun yapıldığı bu bölüm; “Ey sevgili okuyucularım, anladınızsa hep beraber inciyiz, zât denizinden çıktık.” ifadesiyle son bulur.[88] Kitap, ilk olarak İstanbul’da İnsan Yayınları tarafından 1995 yılında basılmıştır.

#### (8) Mektuplarda Yolculuk

Bu eserin oluşum sürecini ve içeriğini M. Nusret Tura’nın halîfesi Necdet Ardıç Efendi şöyle aktarmaktadır: “Nusret Babamın bana yazdığı yirmi mektup, yirmi dokuz sohbet, Gülşen-i Râz’dan beş bölüm, bir şiir, ayrıca Nusret Babamın bende kasete alınmış bir sohbeti vardı. Bunları toplayıp bir kitap haline getirmeyi düşünerek çalışmaya başlamıştım. 

Nusret Babamı her zaman görme imkânım olduğundan bana yazılan mektupları fazla değildir. Çünkü mektuba fazla ihtiyacımız olmuyordu. Ancak bunlar, geçen zaman içinde en güzel hatıralarımdandır. Çünkü mektuplarda bana verdiği lakaplar da bulunmaktadır. Asılları kendi arşivimde mevcuttur. Bunların arşiv klasörleri içinde kalmasına gönlüm razı olmadı ve gün ışığına çıkmasını arzu ederek böyle bir çalışmaya başladım. Hatta o mektupların içinde on dokuzuncu olanında, “Mektuplar” kitabında bahsedilen, Sabri Nebioğlu’nun da adı geçmektedir.[89] Bu eser Necdet Ardıç’ın kişisel arşivinden elde edilen mektup ve notlarla ortaya çıkmış, bir dervişin yetişme sürecinin ele alındığı örneklerdendir. Kitap, Tekirdağ’da 2013 yılında basılmıştır.

#### (9) Erler Demine

Eser, Nusret Tura Efendi’nin “Karagün Dostuyum” kitabında geçen şiirleriyle birlikte sadece Necdet Ardıç Efendi’nin arşivinde bulunan diğer şiirlerini de ihtiva etmektedir. Şiirlerinde “Tura” mahlasını kullanan Nusret Tura Efendi eserin önsözünde; “Benim nasıl yandığımı göreceksiniz, okuyacaksınız.” diyerek gönlünü bir yangın yeri olarak betimler. Ancak ona göre asıl mesele yanmak değil aynı zamanda yakmasını bilmektir. 

Eserin birinci bölümünde Nusret Tura Efendi’nin “Karagün Dostuyum: Hamdım, Piştim, Yanıyorum” adlı eserinde yer alan şiirler, ikinci bölümde ise Necdet Ardıç Efendi’nin bizzat Nusret Efendi’den duyduğu ve kayda aldığı, daha önce yayımlanmamış şiirler ile Nusret Efendi’nin müridi Nazan Ergün’de bulunan Nusret Efendi’ye ait şiirler bulunmaktadır.

Kitabın adının “Erler Demine” olması ise önemli bir husustur. Bu meseleyi Necdet Efendi şöyle açıklar: “Şiirlerin 1963 baskısında sayfa on yedide yer alan meşhur “Erler demine destur alalım” isimli ilahiyi 1955’li yıllarda Nusret Babam mânevi seyrü sülûkunu tekmil ettiği zaman yazmıştır. Biz de bu ilâhiyi o zamandan beri meclislerimizde bugün okunduğu makamda okuyorduk. Yani bu ilahinin güftesi Nusret Tura’ya, bestesi ise evlatlarına aittir. Ancak nasıl bir iştir ki başkaları bu ilâhinin şah beytini değiştirip kendi namlarına kaydettirmişlerdir. Yaptığımız müracaatlarda ne yazık ki cevapsız kalmıştır. Aslı itibariyle:

Ey yolcu biraz gel dinle beni Kervan yürüyor sen kalma geri Nusret denilen dünya gezeri Hatmetti bugün seyr-u seferi” olan şiirin son beyiti:

“Yusuf denilen dünya güzeli Fethetti bugün gönlü seferi” şeklinde değiştirilerek okunmaktadır. Vicdan muhasebesi yaparak belki yanlıştan dönerler, yoksa âkıbet ne olur bilemem. Allah muhafaza etsin. Eseri notaya uygulayan kardeşlerimize de teşekkür ederiz.”[90] Kitap İstanbul’da H yayınları tarafından 2017 yılında basılmıştır.

### C. HALİFE OLUŞU TERZİ BABA DÖNEMİ, TARİKAT SİLSİLESİ VE HALİFELERİ

#### 1. Halife Oluşu 

Seyrü sülûkunu tamamlayan Necdet Ardıç, mânevî emaneti yüklenecek duruma gelince mürşidi Nusret Tûra kendisine, “Oğlum, varlık nedenim senmişsin. Ben seni yetiştirebilmek için bu âleme gönderilmişim” dedi. Necdet Ardıç, Nusret Tura bekâ âlemine göçünce, 1971 yılından itibaren mürşidinin izniyle vekâleten sürdürmekte olduğu irşad ve sohbet vazifesini 1979 yılından sonra asaleten sürdürmeye başladı. Nusret Tura Efendi, kendisinde bulunan manevi emanetleri daha sağlığında Necdet Ardıç’a şahitlerin de huzurunda bir merasim ile verdi. Necdet Efendi, bu merasimi şöyle açıklamaktadır:

“Nusret Baba’m, 5 Ekim 1979’da çıktığı ahiret yolculuğundan yaklaşık iki sene önce beni aradı. Uygun bir günde kendindeki emanetleri almam için İstanbul’a gelmemi istedi. Ben de 9 Nisan 1977 Pazar gününün uygun olduğunu kendisine bildirdim. O da uygun bulunca, bu tarihi kararlaştırdık. Nihayet o gün gelince, ağabeyim Ahmet Ardıç, Güner Tahir Kombak, Erol Gılbaz, Fehim ismindeki bir kardeş ve ben, Anadol marka arabam ile Tekirdağ’dan yola çıktık ve İstanbul’a geldik. Boğaz’da Küçük Bebek semtinde, İbrikdar Sokak no:4’te bulunan ve bir hâne-dergâh olarak kullanılan Nusret Baba’mın ikametgâhına geldik. Nihayet kahvaltıdan sonra Nusret Baba’m, Rahmiye Anne’me bohça içindeki mânevî emanetleri getirmesini söyledi. O da getirdi ve emanetler yüksek bir yere kondu. 

Tuhfetü’l-Uşşâkıyye’de yazıldığı şekilde, ev halkının ve orada bulunan herkesin şahitliğinde merasim başladı. Elverme (biat) tatbikatından sonra tekbirlerle bohça açılmaya başlandı. Nusret Baba’m, tâc-ı şerîfi tekbirlerle eline aldı. Üç defa öpüp alnına koydu ve bana da öptürüp başıma koydu. Sonrasında yine aynı şekilde öperek ve tekbirler eşliğinde cübbeyi giydirdi ve kemeri belime taktı. Böylece fizikî merasim dua ile bitmiş ve o an orada hazır bulunan kimselerin gözü önünde hilâfet tescil edilmiş oluyordu. 

Ayrıca Nusret Baba’m, yazılı olarak silsile-i şerifi ve tarikat derslerini geçme işaretlerini bildiren daktilo ile yazılmış nüshaları verdi. Sonra bohçaya konulmak üzere yine tekbirler ile kıyafetleri çıkardım. Vakit oldukça ilerlediğinden dolayı Tekirdağ’a doğru yola çıktık. Ancak bu kez, beraberimizde mânevî emanetlerle dönmüş oluyorduk. Aslında, tarikat derslerimi bitirdiğim 1972 senesinden beri Tekirdağ ve çevresinde rehber halifeliğim zaten devam ediyordu. Ancak bu merasim ve mânevî emanetlerin tarafıma teslim edilmesiyle, mânevî görevim tescillenmiş oldu.”[91]

Nusret Tura vefat ettiğinde eşi Rahmiye Hanım, Necdet Ardıç’a; Yâsîn yazılı halı (bu halı daha önce Necdet Ardıç tarafından Nusret Tura’ya hediye edilmişti) ve Hazmi Tura Efendi’den Nusret Tura’ya geçen fotoğraflar (Mustafa Hilmi Sâfî, Hazmi Tura ve Nusret Tura’nın günlük kıyafetler ve tarîkat kıyafetleriyle çekilmiş fotoğrafları), kemer, tâc-ı şerîf, cüppe, beşyüzlük beyaz bir tespih ( Bu tesbih Necdet Ardıç tarafından otuz üçerlik tesbihler haline getirilerek İzmir’deki dervişlerine hediye olarak verilmiştir) iki belgeden ibaret (tarîkat dersinde hangi nefis mertebesinin hangi zuhurat ile geçileceğini açıklayan zuhurat yorumlamalarında esas oluşturacak bir belge ile tarîkat silsilesini yazan başka bir belge) emanetleri gelip teslim almasını, zira bunun Nusret Efendi’nin isteği olduğunu söyler. Bunun üzerine Necdet Ardıç da uygun bir zamanda gidip emanetleri alır.[92] Fotoğrafladığımız üzere Necdet Ardıç Efendi’de bu emanetler hâlâ durmaktadır.[93] Necdet Ardıç Efendi’de bir hilâfet icâzetnâmesi bulunmamaktadır. Çünkü 1925 yılında 677 sayılı kanunla tekke ve zâviye faaliyetlerinin her türlüsü yasaklanınca, tekke ve zâviyelerin kapatılması sonrasında tekke mensupları sıkı takibata uğradı. Âsitâne-i Uşşâkiyye’de son şeyh olan Mustafa Sâfî Efendi’den “17 Rebîu’l-evvel 1343 ve 16 Teşrîn-i evvel 1340/(1924) târihine müsâdif Perşembe günü Kasımpaşa’da Hânkâh-ı Uşşâkî’de bir mevlid-i şerîf cem’iyyet-i müteyemminesinde ve meşâyıh-ı zamân huzurunda ilbâs-ı tâc u hırka merâsimi”[94] ile icâzetnâme alan Hazmi Tura Efendi, Nusret Tura Hazretlerine bir icâzetnâme veremedi. Günümüzde halen yürürlükte olan bu kanun gereğince Nusret Tura Hazretleri de Necdet Ardıç Efendi’ye icâzetnâme veremedi.[95]

Necdet Ardıç Efendi, maddi ve manevi emanetleri almıştı, ancak başka halifeler de vardı. Daha öncesinde kendisindeki selâhiyet Nusret Efendi tarafından keşfedilip sohbet izni olduğundan, Nusret Efendi’nin Bebek’teki evinde diğer halifelerle herhangi ciddi bir sorun yaşamadan ihvana sohbet etmeye devam etti. Diğer halifelerden şu anda hayatta kimse kalmadı. Necdet Ardıç Efendi asıl emanet olan, kâmil insan yetiştirme olarak tarif edebileceğimiz mânevî emaneti halen devam ettirmektedir.[96]

#### 2. Terzi Baba Dönemi

Necdet Ardıç Efendi’ye göre bir mânevî yolda şeyhinin yerine görev tevdi edilen ve asâleten halife olanlar, şeyhinden öğrenip tanıdıkları ve emanet aldıkları bu yolu yorum, görüş ve içtihatlarıyla genişletmeli ve geliştirmeli, bir ya da birkaç adım ileriye götürebilmelidir. Aksi halde bu yol yerinde sayar ve zamanla yok olmaya yüz tutarak, kesik bir yol oluverir.[97] Peki o halde Terzi Baba Dönemi denen bu dönemde Necdet Ardıç’ı farklı kılan özellikler nelerdir? 

Necdet Ardıç Efendi’nin bu yolda 1979 yılında başlayıp, hâli hâzırda devam eden dönemini farklı ve önemli kılan anlayış ve görüşlerine kitabın üçüncü bölümünde yer verilecektir. Ancak tespitlerimize göre özetle Terzi Baba dönemi diye tanımlanan bu dönemi farklı kılan unsurlar şunlardır:

Cemaleddin Uşşâkî Hazretlerinin etvar-ı seb’aya ilaveten, Hz. Ali (k.v.) Efendimizin kendisine rüyada öğrettiği ve furûat-ı hamse adını vererek geliştirdiği; Fettah, Vahid, Ehad, Samed, Allah esmalarının eklendiği onikili sistemi[98] esas alan manevi çalışma metodu bu dönemde devam ettirilmektedir. Ancak Necdet Ardıç Efendi, her tarîkat dersinin sonunda rabb-i hâssı olan es-Selâm isminin çekilmesini dervişlerine tavsiye etmektedir. 

Necdet Ardıç Efendi, temel eseri sayılabilecek “İrfan Mektebi” kitabında bu yolun esaslarını sistemli ve toplu bir şekilde ortaya koymuştur. On iki mertebenin (yedi nefis ve beş hazret mertebesi) idraki, hali, yaşantısı, kelimesi, sûresi, lakabı, seyri, âlemi, zikri, peygamberi gibi sistematize edilmiş kategorizasyon ifadeleri âdeta yolun yapı taşlarıdır. Bu sistemleştirme yolun ve yolun eğitim metotlarının dejenere olma riskini ortadan kaldırır. Böylece ileriki tarihlerde yola dışarıdan girme ihtimali olan yanlış usüllerin bu eğitim sürecine dâhil olması engellenir.

Terzi Baba’nın bu dönemde yapmaya çalıştığı şey ve dikkat çektiği en önemli husus “Âdemiyyet” hakîkatinin hayal ve vehimden bağımsız olarak anlaşılması ve anlatılmasıdır. Bu hakikatin anlaşılması ona göre işin besmelesidir, o yüzden de “Âdem ve Havva” kıssası anlaşılmadan ve bizzat yaşanılmadan mânevî yolculuğa çıkılamaz.[99]

Necdet Ardıç Efendi, teknolojinin ve teknolojik araçların hayatımızda çok geniş yer tuttuğu günümüzde, çok aktif bir şekilde teknolojinin imkânlarından istifade etmektedir. İnternet aracılığıyla gerçekleştirdiği canlı sohbetlerde, sohbeti dinleyenler soru sorup cevabını alabileceği gibi, kendisi de takipçilerinin düşünme süreçlerini daha aktif hale getirme amacıyla bazı sorular sorarak cevapları değerlendirir. Görüşlerine, sohbetlerine, kitaplarına, terzibaba13.com, necdetardic.info, islamvetasavvuf.org gibi internet siteleri üzerinden dünyanın dört bir yanından ulaşılabilir. Elektronik posta veya telefonla kendisine ulaşanlara merak ettiklerini ilgiyle izah etmeye çalışan ve günlük çalışma süresi en az on iki saat olan bu gayret timsali zâtın sevenleriyle buluşmak üzere yaptığı seyahatlar ise oldukça fazladır. Kendisinin ifadesiyle şimdiye değin bu yollarda on tane araba paralamış ve en az bir milyon kilometre yol yapmıştır.[100]

Necdet Ardıç Efendi, çokça eser yazarak ve ulusal televizyon kanallarında, kitap fuarlarındaki imza günlerinde, kitap tanıtım günlerinde, ilahiyat fakültelerinde yaptığı söyleşi ve sohbetlerle geniş kitlelere ulaşarak İslamın irfânî yönünü anlatmaya devam etmeye çalışmaktadır. 

Uşşâkî yolunda, eskiden beri yapılagelen ancak tekke ve zaviyelerin kapatılmasından sonra akamete uğrayarak, belli mahfillerde sınırlı ve gizli olarak derviş kılık kıyafetleri giyip musiki eşliğinde toplu bir şekilde zikirler, devranlar yapmak gibi rusûm ehlinin ehemmiyet verdiği tarikat nişânelerindense mârifet ve hakîkat sohbeti, Terzi Baba döneminde daha çok önemsenmiştir. Oyüzden de 1982 yılından itibaren Tahiru’l Mevlevi’nin “Mesnevî Şerhi” bizzat Necdet Efendi tarafından okunarak o zamanın şartlarında ev sohbetlerinde açıklanmaya ve anlatılmaya çalışılmıştır. Sonrasında Abdülkerîm el-Cîlî Hazretlerinin “İnsân-ı Kâmil”i Abdülkadir Akçiçek tercümesinden, İbnü’l-Arabî’nin “Fusûsu’l-hikem”i Ahmet Avni Konuk şerhinden, Gülşen-i Raz, Gavsiyye Risâlesi, Lübbü’l Lüb, Reşahat, Lema’ât gibi tasavvuf alanında çok önemli kabul edilen eserler yine kendisi tarafından okunup âdeta bir ders tarzında izah edilmeye çalışılmaktadır. Son olarak da Mesnevî-i Şerîf’in Ahmed Avni Konuk Şerhi, yaz mevsimi ayları hariç çarşamba günleri internet üzerinden canlı olarak işlenmektedir. 

Necdet Ardıç, dervişlerine dünya hayatlarında ilâhî esmalarla beraber sulh ve selamet içinde yaşamayı, tevhidi hâkîkatlerle idrak ettirmeye gayret eder. Vahdet-i vücûd sistemi içerisinde yer alan ve pek çok insan tarafından kavranması zor olan varlık mertebelerini dervişlerine sade ve anlaşılır bir şekilde izah etmektedir. Ayrıca dervişlerine, şeriat, tarikat, hakîkat ve mârifet mertebelerine, nefis mertebelerine ve tevhid mertebelerine hakkıyla riayet etmeyi tembihleyip öğreterek, sağlam ve şuurlu bir şekilde yol aldırmaya çalışmaktadır.[101] Böylece ilâhî benlik bilincine ulaşmanın şifrelerini verip tefekküre dayalı aktif bir süreçle âdeta mânevî öğretmenlik ve rehberlik yapmaktadır. 

En nihayetinde bir ihlâsı koruma ve ulvî gönülleri inşa etme geleneğinin temsilcisi olarak hayatta hiçbir şeyin tesadüf olmadığını ve bu âlemdeki herşeyin ilâhî bir sistemin parçası olduğunu vurgulayarak, sayı ve harflere de özel bir önem atfeder. Görmesini ve çözümlemesini bilene olaylar, durumlar, isimler, rakamlar ve harfler çok şey anlatır. Mesela uçağa binen bir kişinin oturduğu koltuğun numarası ve yanına oturan kişinin ismi o yolculuğun yorumlanması adına bazı şeyler anlatabilir. Tabiiki bu yorumlamayı yapmanın da bazı kuralları vardır. Bazı rakam ve harflerin belli karşılıkları vardır. Bu durum bir neşe halidir ve herkes için geçerli değildir.[102]

#### 3. Tarikat Silsilesi 

Tekke ve zâviyelerin kapatılmasından sonra, tekke ve tarîkatlara ait pek çok eşya ve belge zamanla kaybolmuştur. Hazmi Tura’dan, Nusret Tura’ya kendine kadar olan Uşşâkî silsilesinin yazılı olduğu Osmanlıca bir belge kalmıştı. Nusret Tura’nın dervişi Sabri Bey Nusret Tura’nın izni ve onayıyla burada geçen isimleri latin harfleriyle daktilo etti. Ancak bu Osmanlıca belgeyi Nusret Tura Efendi kaybetti. Daktilo edilen nüshaya göre Necdet Ardıç Efendi’nin Halvetî tarikatının Ahmediyye kolunun Uşşâkıyye şubesindeki silsilesi, aşağıda numaralı sırayla verilmiştir. Bu silsilede Necdet Ardıç 53. sırada yer almaktadır. 

Şecere-i Âliyye-i Halvetiyye-i Uşşâkıyye

Fahri Âlem Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) (ö.11/632) 

1. İmam Hz. Ali İbn-i Ebi Tâlib (ö.40/661) 

2. Şeyh Hasan b. Yesâr-ı Basrî (ö. 110/728) 

3. Şeyh Habîb-i A’cemî (ö.115/733) 

4. Şeyh Ebu Süleyman Dâvûd b. Nâsir-i Tâî (ö.165/781) 

5. Şeyh Ma’rûf Aliyy-i Kerhî (ö.200/815) 

6. Şeyh Ebu’l-Hasan Seriyyü’s-Sakatî (ö.257/870) 

7. Şeyh Cüneyd-i Bağdadî (ö. 298/910) 

8. Şeyh Ahmed Mimşâd-ı Dîneverî (ö. 299/912) 

9. Şeyh Abdullah Muhammed-i Dineverî (ö. 370/980) 

10. Şeyh Muhammed el-Bekrî (ö. 487/1094) 

11. Şeyh Ömer Vecihüddin el-Kâdî el-Bekrî (ö. 503/1109) 

12. Şeyh Ziyâeddîn Abdülkâhir-i Sühreverdî (ö. 563/1168) 

13. Şeyh Ebû Reşîd Kudbeddîn-i Ebherî (ö. 577/1182) 

14. Şeyh Rükneddîn Muhammed-i Nehhâsî Buhârî (ö. 608/1210) 

15. Şeyh Şihâbeddîn Muhammed-i Tebrizî (ö. 638/1240)

16. Şeyh Muhammed Cemâleddîn-i Şirazî (ö. 672/1273)

17. Şeyh İbrahim Zâhid-i Geylânî (ö. 700/1301)

18. Şeyh Kerîmüddîn Ahi Muhammed b. Nûru’l-Halvetî (ö. 780/1379)

19. Şeyh Ebû Abdullâh Sirâceddîn Pîr Ömer el-Halvetî (ö. 800/1397)

20. Şeyh Ahi Emre Muhammed el-Halvetî (ö. 812/1409) 

21. Şeyh Hacı İzzeddîn el-Halvetî (ö. 828/1425) 

22. Şeyh Sadreddîn-i Hıyâvî (ö. 860/1455) 

23. Şeyh Seyyid Celaleddîn Yahyâ eş-Şirvânî (ö. 862/1457) 

24. Şeyh Muhammed Pîr-i Erzincânî (ö. 879/1474) 

25. Şeyh Tâceddîn İbrahîm-i Kâmil (ö. 883/1478) 

26. Şeyh Alâeddîn-i Uşşâkî (ö. 890/1485) 

27. Şeyh Ahmed ŞemseddînYiğitbaşı (Marmaravî) (ö. 910/1504) 

28. Şeyh Hacı İzzeddîn-i Karamânî (Habib Ömer) (ö. 902/1497) 

29. Şeyh İbrahim Ümmî Sinân (ö. 976/1568) 

30. Şeyh Emîr Ahmed-i Semerkandî 

31. Şeyh Hasan Hüsâmeddîn-i Uşşâkî (ö. 1001/1592) 

32. Şeyh Memicân-ı Saruhanî (ö. 1008/1599) 

33. Şeyh Ömer-i Karibî (Geliboluvî) 

34. Şeyh Âlim Sinan 

35. Şeyh Muhammed-i Keşânî 

36. Şeyh Halil Gümülcinevî 

37. Şeyh Abdülkerîm-i Gümülcinevî 

38. Şeyh Sıdkî Osmân 

39. Şeyh Muhammed Hamdî-i Bağdâdî 

40. Şeyh Muhammed Cemâleddîn-i Uşşâkî (Edirnevî) (ö. 1164/1750) 

41. Şeyh Abdullah Salâhaddîn-i Kesriyevî (ö. 1197/1783) 

42. Şeyh Muhammed Zühdî (ö. 1221/1807) 

43. Şeyh Süleyman Rüşdî (ö. 1250/1834) 

44. Şeyh Ali Gâlib el-Vasfî (ö. 1266/1850) 

45. Şeyh Muhammed Tevfîkî (ö. 1280/1864) 

46. Şeyh Ömer-i Hulûsî (ö. 1285/1868) 

47. Şeyh Hüseyin Hakkî (ö. 1297/1880) 

48. Şeyh Muhammed Emîn-i Tevfîkî (ö. 1331/1913) 

49. Şeyh Muhammed Fahreddîn-i Himmetî (ö. 1333/1915) 

50. Şeyh Mustafa Hilmi-i Sâfî (ö. 1344/1926) 

51. Şeyh Hacı Mehmed Hazmi Tûra Uşşâkî (ö. 1380/1960) 

52. Şeyh Mehmed Nusret Tura Uşşâkî (ö. 1395/1979) 

53. Şeyh Hacı Necdet Ardıç Uşşâkî (Terzi Baba) (d. 1938) [103] 

#### 4. Halifeleri

Çok büyük fedakârlıklarla, disiplinli bir şekilde ve yakın bir takiple yetiştirilen Terzi Baba’nın halifelerinden bazıları dünyasını değiştirdi, bazıları ise yoldan ayrıldı. Şu an Terzi Baba’nın derslerini bitirmiş ve kendi beden mülklerine “Halife-i şahsiyye” olan 50 civarında evlâdı ve 10 civarında da görev yapan “rehber halife” ünvanlı evlâtları vardır. Bunlar yurt içi ve yurt dışında muhtelif yerlerde ikâmet etmekte ve görev yapmaktadır. Halifelik, halife-i şahsiyye ve rehber halife gibi kavramlar üçüncü bölümde “Halifelik” başlığı altında açıklanacaktır. 

Necdet Ardıç Efendi, Nusret Tura’dan kendine kalan tarikat dersi geçme kağıdında yazan zuhurat bilgilerini genişletmiştir. Halifesi olanlara bu bilgileri içeren bir bilgilendirme kâğıdı ve silsilesinin yazdığı bir kâğıdı vererek bir nevi icâzet verme geleneğini sürdürmektedir.[104]

### D. MESNEVİHANLIĞI VE FÜSUS ŞARİHLİĞİ

#### 1. Mesnevihanlığı

Mustafa Sâfî Efendi ve Hazmi Tura Efendi’den gelen mesnevihanlık geleneğini Necdet Ardıç Efendi, günümüzde halen devam ettirmektedir. Yıllar önce Tahiru’l Mevlevi’nin şerhinden dersler yaparak Mesnevi derslerini bitiren Necdet Efendi, günümüzde ise yaz ayları hariç her hafta çarşamba günleri Ahmed Avni Konuk’un Mesnevî şerhinden terzibaba13.com adlı internet sitesinden canlı yayın ile ders yapmaktadır. Bu derslerdeki yöntemi; şerh metnini okuyup gerekli açıklamaları yaparak âdeta şerhi şerh etmektir. Bu derslerin görüntülü ve sesli kayıtları hem kendisinde hem de sevenlerinde mevcuttur. 

Hüseyin Vassaf, Mustafa Sâfî Efendi’nin Hânkâh-ı Şerifte perşembe günleri zikr-i şeriften evvel Mesnevî-i Şerîf takrir ettiğini belirtir.[105] Hazmi Tura Efendi’nin ise Kasımpaşa’da Câmi-i Kebîr’de, Mesnevî-i Şerîf takrir ettiğini, Edirne, Bursa ve Selanik’te bulundukları müddetçe Mesnevî-i Şerîf tedrisine gayretkâr olduğunu belirtir.[106] Hazmi Tura Süleymaniye Camii’nde, Cuma namazından sonra Sultan Selim Camii’nde, cumartesi günleri Fatih Camii’nde Hünkâr mahfilinin altında[107], bir süre yine cumartesi günleri Beyazıt Camii’nde bu dersleri yapmıştır. Bu irfânî ve ilmî ortama Mahir İz’den, Kani Karaca’ya, Hafız Ali Üsküdarlı’dan, Hafız Halil Necati Coşan’a kadar birçok isim iştirak ederdi. Necdet Efendi genç yaşlarında Tekirdağ’dan gelerek Beyazıt Camii’nde yapılan Mesnevî derslerine katılmaya gayret ederdi. Hazmi Efendi, Necdet Efendi’den farklı olarak bu dersleri Farsça aslından okuyup şerh ediyordu.[108]

Necdet Ardıç Efendi’nin Ahmed Avni Konuk’un Mesnevî şerhini takip ederek yaptığı derslerdeki açıklama ve yorumlarına dair bir örnek şu şekildedir:

“907. Beyit: O şimşeğe mensûb olan parıltı ki, ervâh üzerine parladı, tâ ki Âdem o nurdan ma’rifet buldu.”[109]

Ahmed Avni Konuk’un şerhi: “Şimşek”den murâd, “vücûd-ı mutlak”ın gayriyyet libâsı ile zuhûruna bâdî olan tecellî-i celâlî-i Hak’tır. Ve ilk “gayriyyet” libâsıyla zâhir olan dahi rûh-ı küllî-i Muhammedî’dir. “Şimşeğe mensûb olan parıltı”dan murâd dahi bu rûh-ı küllî-i Muhammedîdir. O parıltının ervâh üzerine parlamasından murâd, bu “rûh-ı küllî”nin o mertebede dahi nübüvvetine işârettir. Nitekim hadîs-i şerîfte; كنت نبيا و آدم بين الماء و الطين ya’ni “Ben, Âdem su ile çamur arasında olduğu halde nebî idim” buyurulur. Binâenaleyh bu nübüvvet asıldır; sâîr enbiyânın nübüvvetleri ondan feri’dir. Binâenaleyh arzda ilk peygamber olan Hz. Âdem bu nübüvvetin nûrundan ma’rifet buldu.

Necdet Ardıç’ın şerhi: Berk; yıldırım veya şimşek olarak tanımlanır. Hz. Muhammed’in Mi’rac gecesi, berke (burağa) bindi diyerek ifade edilir. İnsanların hayallerinde burağı resmedebilmek için attan biraz küçük, şöyle böyle vs. gibi birtakım tarifler yapılmıştır. Hâlbuki gerçek çok başkadır. 

Üç türlü vücûd vardır. Bunlar; mutlak, izafi ve şuhûdî vücûttur. Mutlak vücûd, herşeyin kaynağıdır. Zatın, kendi kendindeki halidir. Bu, bir vasıfsızlık halidir. İşte bu vücûd, mutlak zat mertebesinden gayr elbisesini giymiş olarak zuhura çıkar. Buna başlangıç olan da Hakk’ın celâlî tecellisidir yani aslında celal tecellisi ile açılım olmuştur. İlk gayriyet, ruhu sıfat tecellisi olan hakikat-i Muhammediyyedir. 

Şimşeği, parıltısından ve gürültüsünden tanırız. Gayriyet elbisesinde parıltı olduğu gibi gürültü de vardır. Eğer böyle olmazsa gayriyet olmaz. Bu, küllî Muhammedî ruhtur. Küllî Muhammedî ruha ancak berk (şimşek) ile gidilir. O parıltının ervah (ruhlar) üzerinde parıldamasından murad, küllî ruhun o mertebede nübüvvetine işaret olunmasıdır. Yani bu durum ruhlar âleminde, Hz. Muhammed’in ruhlar üzerinde de peygamber olduğuna işarettir. Mi’rac gecesi melâikeyi kirâm Ettehiyyâtü’yü okudu. Ruhlar âleminde melâikeyi kirâmın, “Eşhedü en lâ ilâhe illâllah ve eşhedü enne Muhammeden abduhû ve Resûlüh” demesiyle o, tasdik olundu. Ondan evvel sadece “Lâ ilâhe illâllah Muhammeden resûlullâh” vardı. O gece melâikeyi kirâm, kelime-i şehâdeti söylediğinden dolayı şimdi biz de söylüyoruz. Yoksa Kur’ân-ı Kerîm’de “Lâ ilâhe illâllah” olarak geçer. Burada geçen şehâdet, Efendimizin ruhlar âlemindeki tasdikidir. Hiçbir peygamberin böyle bir tasdiki yoktur. İnsanların yeryüzünde “Eşhedü en lâ ilâhe illâllah ve eşhedü enne Muhammeden abduhû ve resûlüh” demesiyle, onun beşeriyeti tasdik olunmaktadır.

Hadiste geçen çamur ve su arasındaki Âdem, hangi Âdem diye sorulursa bunu şöyle açıklayabiliriz: Peygamber Efendimiz, kendi nübüvvetini ve hayatını mukadder olarak yaşadığı sürede, ondan sonra gelecek “Âdem” henüz faaliyete geçmediğinden dolayı bunu söylemiştir. Yani nasıl bizden evvel nice Âdemler olmuş ise bizden sonra da nice Âdemler olacaktır. Sonu ve başlangıcı olmayan bir âlem içerisinde, zaman ve yaşam sadece bizim neslimiz olan insan nesli (Bundan kasıt Hz. Âdem ile Efendimiz arasındaki kıyamete kadar geçecek olan nesildir) ile sınırlı olmuş olsa Cenab-ı Hakk’ın ilmine ve kudretine sınırlama getirilmiş olur. On bin yıllık bir süreç, akılla hesaplanamayan hatta gelişmiş bilgisayarların dahi hesaplayamayacağı çok uzun bir süreyi kapsayan insanlık âleminde, iğne ucu kadar bile yer tutmaz. Bu kâinat evi, bu kadar bir süre için mi yapıldı sadece (!) Olacak iş değil, biraz mantıklı düşünürsek, bunu idrak edebiliriz. 

Ayrıca bu hadis, Âdem’in değişik şekillerde zuhurunu da bildirir. Kur’ân-ı Kerîm, bu süreçlerde sürekli olarak aynı kalıpta gelmeyecektir. Her gelişte başka türlü gelecektir. 

Ne kadar peygamber hazerâtı gelip geçmiş ise bunların hepsi Muhammed ismi içinde ve kapsamındadır. Hakikat-i Muhammediyyenin, bir mertebede görünmesinin ismi Âdem’dir. Daha sonraki mertebelerde görünüşünün isimleri Şit, İdris, Nuh, Hud, İsa ve en sonunda da kendi hakîkî isimleri ile Mahmud, Muhammed, Ahmed’dir. Tüm bu isimler hamd kökünden meydana gelmektedir. İşte o zaman hem hamd eden hem hâmid hem de mahmûd kendisi olmuş olur.

#### 2. Fusûs Şârihliği 

Necdet Ardıç Efendi uzun yıllar, İbnü’l-Arabî Hazretlerinin Fusûsu’l-Hikem adlı eserini Mustafa Tahralı ve Selçuk Eraydın’ın yayına hazırladığı Ahmed Avni Konuk şerhinden şerh etmiştir. Bu şerh sohbetlerinin de kayıtları görüntülü ve sesli olarak hem kendisinde hem de terzibaba13.com ve islamvetasavvuf.org adlı internet sitelerinde mevcuttur. Aslında Necdet Efendi, ilk mürşidi Hazmi Tura Efendi’nin Fatih Keçeciler’deki Mahmud Bedreddin Dergâhı’nda az kişiye yaptığı Fusûs derslerini[110] günümüzde hâlâ devam ettirmektedir. Bunun da hikâyesi şöyledir:

Hazmi Tûra’nın vefatıyla birlikte yerine bıraktığı halifesi Nusret Tura’nın etrafında bütün ihvan toplanmaya başladı. O sıralar genç bir derviş olan Necdet Bey ihvandan Çorbacı lakaplı Tekirdağlı merhum Güner Bey ile birlikte Nusret Tura’yı Bebek’teki evinde ziyarete gitti. 

Ziyaretin amacı hem hayırlı olsun dileklerini iletmek hem de üzerinde Yâsîn yazan duvar halısını hediye etmekti. Bu hediyeyi görünce oldukça duygulanan Nusret Tura, Necdet Bey’e, “Allah sende İbnü’l-Arabî’yi tecelli ettirsin”, Çorbacı Güner Bey’e de “Sende de Mevlânâ’yı tecelli ettirsin” diye dua etti.[111] Merhum Nusret Tura ile Necdet Efendi arasındaki güzel bir duayı da içeren bu hatıra aslında Necdet Efendi’nin mânevî olarak nereden ve nasıl beslendiğini açıklamaktadır. Zira “Eserleri” bölümünde değinileceği gibi Necdet Efendi’nin çalışmalarının önemli bir bölümünü İbnü’l-Arabî’nin eserlerinin te’vili oluşturmaktadır.

Çağımızda Fusûsu’l-Hikem gibi anlaşılması ve açıklanması zor bir eserin, ilkokul mezunu ve yıllarca terzilik yapmış biri tarafından ders konusu yapılması dikkate şayandır. Dersi dinleyenlerin anlayabileceği şekilde anlatabilme kabiliyeti ise ayrı bir meziyet olsa gerektir. Necdet Efendi’nin nevi şahsına münhasır bir şahsiyet olduğu sadece bu yönleriyle değil farklı açılardan da çalışmamızın diğer bölümlerinde anlatılacaktır. 

Necdet Ardıç Efendi, irfânî derinliği yüksek pek çok tasavvuf kitabını şerh etmekte ve ilgilileri ile ders olarak işlemektedir. Bunlar arasında Abdülkerîm el-Cîlî’nin İnsân-ı Kâmil, Mahmut Şebüsterî’nin Gülşen-i Raz, Abdülkadir Geylânî’nin Gavsiye Risâlesi, Fahreddîn Irâkî’nin Lemaât, Fahrüddîn Ali bin Hüseyin’in Reşahat adlı eserleri bulunmaktadır. Ayrıca kendi eserlerini de sevenleriyle birlikte bizzat kendisi okuyarak açıklamaktadır. Necdet Ardıç Efendi, Hz. Pir Hasan Hüsamettin Uşşâkî’nin türbesinin olduğu yapıda yıllarca sohbet etmişti. Ancak türbenin ve eklentisi olan yapıların hukuki haklarını elinde bulunduran dernek tarafından sohbetleri engellenince Hz. Pir’in huzurundaki sohbetler Pir Hasan Hüsamettin Uşşâkî Hazretlerinin türbesinin karşısındaki “Der Saadet” adlı dernek binasında bir süreliğine devam etti. 2015 yılında başlayan, yaz ayları hariç her ayın üçüncü haftası bu dernek binasında yapılan sohbetleri 2016 Mayıs ayından itibaren sona erdirdi. Cevizlibağ’da bir apartman dairesinde bu sohbete devam etmektedir.

Daha önce belirtildiği üzere Necdet Efendi Fusûsu’l-Hikem’i, Ahmed Avni Konuk’un Fusûs üzerine yazdığı şerhten hareketle yapmaktadır. Buna dair Âdem Fassı’ndan bir örneği şöyle gösterebiliriz: 

“İmdi sûret-i ilâhiyyede olan esmânın kâffesi bu neş’et-i insâniyyede zâhir oldu. / Böyle olunca onun rütbesi bu vücûd ile ihâtayı ve cem’i hâiz oldu. Ve Allah Teâlâ’nın hücceti melâike üzerine, onunla kâim oldu. İmdi tehaffuz et! Muhakkak Allah Teâlâ sana, senin gayrin ile va’z etti. Ve nazar et! Üzerine itâb vârid olan kimseye nereden itâb vârid oldu?”[112] 

Ahmed Avni Konuk’un şerhi: “İnsân-ı kâmil melik-i hakîkînin hazâini esmâiyyesi üzerine mevzû’ mührü mesabesinde ve ismi-i câmi’in mahall-i nakşı olduğundan, sûret-i ilâhiyyede mevcûd olan esmânın küllîsi bu neşet-i insâniyyede zâhir oldu. Zîrâ padişahın hâteminde menkûş olan isim görülünce, bu hâtemden o padişahın bi’l-cümle sıfât ve esmâsına intikâl olunur. Binâenaleyh o hâtemde pâdişâhın sûretinde mevcûd olan esmânın kâffesi zâhir olur.” Terzi Baba’nın şerhi: Yani bütün ilâhî esmâlar, insanda zahir oldu. Padişahın turası üzerinde padişahın ismi vardır ve basıldığı zaman o tura padişahın bütün özelliklerini gösterir. Turanın üstünde padişahın hükmettiği memleketlerin yerleri ve isimleri yazmaz ama mühür hepsine işaret eder. Mesela T.C. yazılı mühür, basıldığı zaman Türkiye Cumhuriyeti’ni ifade eder. T.C. mührü içeriğinde, köy, kasaba, şehir, insan gibi bütün unsurlar yer alır ve böylece bu mühür tüm bu unsurların mevcudiyetini bildirir. 

İnsan-ı kâmil, bir mühürdür. Cenâb-ı Hakk’ın bastığı insan-ı kâmil mühründe, onun bütün varlığının sembolize edilmiş hali mevcuttur. İnsan-ı kâmil mührü, bu dünya üzerine geçici, ahiret âlemi üzerine de ebedi olarak kalıcı bir mühürdür. Bu hatemde, padişahın suretinde mevcut olan esmânın hepsi zahir olur. Padişahın varlığında ne varsa, bu mühür üzerinde hepsi mevcuttur. İnsan-ı kâmil, işte böyle bir mühür demektir. 

Ahmed Avni Konuk’un şerhi: “Ve hâtem sûret-i cismâniyesi i’tibâriyle her ne kadar bir cirm-i sağîr ise de, onun ma’nâsı, pâdişâhın kuvve-i kâhiresini ve saltanatını ihtâr ettiğinden kimse onu fekke cür’et edemez. İşte dünyada hatm-i muvakkat ve âhirette de hatm-i ebedî ile hatm olan insân-ı kâmilin neş’eti dahi böyledir. Binâenaleyh insân-ı kâmil’in rütbesi bu vücûd-i aynî ve unsurîsî ile, bi’l-cümle esmânın ihâtasını ve zât-ı mutlakın cemî-i merâtib-i tenezzülâtını haiz oldu. Ve bu ihâtâ ve cem’iyyet hasebiyle Allah Teâlâ’nın hücceti melâike üzerine onunla kâim oldu. Zîrâ وَاِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلۤئِكَةِ اِنِّى جَاعِلٌ فِى الاَرْضِ خَلِيفَةً (Bakara, 2/30) âyet-i kerîmesinde beyan buyrulduğu üzere Hak Teâlâ yeryüzünde halîfe ittihâz buyuracağını melâikeye haber verdi. Melâike dahi:“Yâ Rabbi yeryüzünde fesâd eden ve kan döken kimseyi nasıl halife ittihâz buyuracaksın? Hâlbuki biz sana tesbîh ve tahmîd ederiz ve seni takdîs eyleriz” dediler. Hâlbuki melâikede bu cem’iyet ve ihâta bulunmayıp onlar Hakk’ı, mazhar oldukları esmâ-i hâssa dâiresinde tahmîd eyledikleri cihetle, esmâ-i sâire ile Hakk’ın tenzih ve takdis ve tahmîdinden bî-haber idiler. 

Terzi Baba’nın şerhi: İnsan-ı kâmildeki bu toplayıcılık ve Allah’ın bütün esmâsını zuhura getirme özelliği melâike-i kirâmda bulunmuyor. Ahmed Avni Konuk Efendi burada, meleklerin “Biz seni tesbih ve takdis ediyoruz, bu yetmez mi? gibi cevaplarını izah ediyor. Onlar Hakk’ı ancak mazhar oldukları esmâ-ı hassa dairesinde tenzih ve takdis edebilirler. Yani melekler, hangi isimlerden meydana gelmişlerse, o isimler kadar Allah’ı tenzih ve takdis ederler. Mesela onların varlığını beş tane ilahi isim meydana getirmişse, o isimlerin bilgi derecesi ne ise sadece o kadar Allah’ı takdis ederler ve ayrıca bu takdis tek yönlüdür. 

Diyelim ki saray gibi çok güzel bir ev var. Dört tarafı da güzel düzenlenmiş evi, kim hangi taraftan bakarsa, o kısmıyla över. Ayrı iki yönden eve bakanların ev hakkındaki yorumları, bakış noktaları farklı olduğu, tek olan binayı farklı binalarmış gibi zannettikleri için birbirine zıt yorumlar olabilir. Ama binanın tüm yönlerini ve tamamını bilen birisi yorum yaparsa, zıtmış gibi gözüken anlatımların hepsinin doğru olduğunu söyler. Çünkü binanın tamamına hâkimdir. İnsan-ı kâmil, bütün doğruları toplayıp, tüm ve tam bir doğru yapar ve böylece bütün doğruları bulmuş olur. Melâike-i kirâm, sadece kendi yönlerinden baktıklarından dolayı Âdem’in kan dökücü olduğuna kanaat ettiler. Tenzih ve takdisleri de sadece kendi yönlerinden oldu. 

Saatçiler, elle kurmalı saat, otomatik kurmalı saat, duvar saati, pilli saat tamiri yaparlar. Bütün saat türlerini tamir edebilen saatçi sayısı çok azdır. Her saat tamircisi, tamir ettiği saatleri över. Ancak bu övüş, eksik bir övmedir. Oysa öyle bir saat ustası vardır ki bütün saatlerin çalışma sistemlerini bilip tamir eder. Onun övmesi ise elbette diğer saat tamircilerinden çok daha üstün olur. İşte insanın meleklere üstünlüğü de budur. Melekler tenzih ve takdis ederler ama bu sadece kendi anlayışları itibariyledir. 

Melekler, önümüzdeki cadde Hakk’a gidiyor diye sadece bir caddeyi övdüler. Oysa ki Hakk’a giden o kadar çok cadde vardır ki saymakla bitmez. İnsan-ı kâmilin ihatası geniş olduğundan bütün yolları bilir. Bütün yollardan, ne zaman nasıl gerekiyorsa öyle gider ve o yolun şarkısını söyler. Yani o yolun duasını, tenzih veya tespihini yapar.

Âdem kıssasında bahsi geçen meleklerin tenzih ve takdisleri kendi bulundukları esmâ dairelerinde oldu. Diğer isimler ile Hakk’ın tenzih takdis ve tahmîdinden habersizdiler. Yani Âdem’in tenzih ve takdisinden habersizdiler ve başka sistemlerden haberleri de yoktu. O halde melâike-i kirâm, Âdem neslinin bozgunculuk yapacağını ve kan dökeceğini nereden biliyordu. Zahir ehli bunu bile araştırıp sormaz. Bilhassa kelam ehli, Hz. Âdem’in hayatı hakkında hep belli bir çerçeveyi nakleder. Cennette var edildi, yeryüzüne indirildi, balçıktan bir bedene sahipken hapşırdı ve ruh içine girdi ve böylelikle Cenâb-ı Hak ona ruh verdi ve hareket etmeye başladı vs. gibi bir anlatım vardır. Bu şekilde anlatılan Hz. Âdem’in hayat hikâyesi sadece öğrenilip geçiliyor ama özünde, hakîkatinde neler var, oraya inen maalesef yoktur. 

İnsanlar bazen bir konuda beceri kazandığında o kişi için “Meleke kazandı” denir. Bu, kişinin ürettiği şeydir. Kişinin, bir iş yapmak için aldığı eğitim sonunda kazandığı meleke, yani sahip olduğu güç için “Elin meleke kesbetti, ihtisas sahibi oldun” denir. Bu durum, aslında kişinin elinde olan bir şey değildir. Aynı zamanda zihninde olan şeyin zuhura gelmesidir. Bu melekedir ama yine de kişinin meleği yani bir gücüdür. Ama Âdem kıssasındaki melekler, Âdem (as) ile karşı karşıya gelen meleklerdir. Yani cismani melekler değil de nurani meleklerdir. O cihetle, diğer esmâlar ile Hakk’ın tenzih, takdis ve tahmidinden habersizdiler. Dolayısıyla Âdem’in tenzih ve takdisinden de habersizdiler. Hz. Âdem,

قَالا رَبَّنَا ظَلَمْنَاۤ اَنْفُسَنَا وَاِنْ لَمْ تَغْفِرْ لَنَا وَتَرْحَمْنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرِينَ (İkisi şöyle dedi: Rabbimiz, biz nefislerimize zulmettik, şayet sen bize mağfiret ve rahmet etmezsen, biz mutlaka hüsrana uğrayanlardan oluruz).[113] âyetinde özür beyan ediyor. Hz. Âdem özür beyan ederken tevazu ile “Biz” “Nefsimize zulüm ettik” diyor. Meleklerin özür hali ise çok başkadır. O sahnede melekler böbürleniyorlar. Adeta “Biz sana ibadet ediyoruz, seni tenzih ediyoruz, kan dökecek bozgunculuk yapacak başka yaratılmışlara ne gerek var” demek istiyorlar. Hâşâ! Burada kafa tutar gibi bir durum vardır.

Hz. Âdem رَبَّنَا ظَلَمْنَاۤ اَنْفُسَنَا âyetinde belirtildiği gibi “Rabbim biz nefsimize zulmettik” diyerek aczini ifade ediyor. Melekler, melek oldukları halde “Biz yapıyoruz, ediyoruz” diye benlik ifade ediyorlar. Melekler ve cinler benlikten kaybediyorlar. Hâlbuki Âdem’de benliğin en şiddetlisi mevcuttur. Esasında benliğin onda olması gerekir. Ancak Âdem, ism-i câmî olduğu için onda her türlü esmânın zuhuru vardır. Âdem’in farkı ve üstünlüğü budur. Melekler onun önünde secde ediyor ama Âdem asaletini muhafaza ediyor ve nihayet yeryüzüne atılıyor. Bütün bu hadiseler Hz. Âdem’in başından geçiyor ama zahir ehlinde hiçbir ses yok. Bu kadar önemli meseleler, sadece tarihsel olaylar olarak değerlendiriliyor. 

Ahmed Avni Konuk’un şerhi: Vaktâki Hak Teâlâ’nın: 

﴿يَا آدَمُ أنْبِئهٌمْ بِأسْمَائِهم﴾ (Bakara, 2/33) hitâbı üzerine Âdem onlara bilmediği esmadan haber verince melâike bu hüccet üzerine

 ﴿سُبْحَانَكَ لاعِلْمَ لَنَاۤ اِلا مَاعَلَّمْتَنَا﴾(Bakara, 2/32) deyip aczlerine i’tirâf ve suâllerinden rücû’ ettiler. 

Terzi Baba şerhi: Melekler, “Sen yücesin, bize öğrettiğinden başkasını biz bilmeyiz” itirafında bulunmak zorunda kalıyorlar. Hz. Âdem, diğer esmâ ile onların karşısına çıkıp, birer birer ilâhî esmâları saydığında bunun üzerine melâike de “Biz seni tenzih ve tespih ederiz, bizim ilmimiz yoktur, sadece sen bize ne bildirdinse bizim ilmimiz o kadardır.” itirafıyla sorularından vazgeçtiler. 

Ahmed Avni Konuk’un şerhi: İmdi cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) zuhûr ve ızhâr emrinde kendi hilkatlerini kâfî görüp halifenin zâid olduğunu zanneden melâikenin hâlinden ibret alınması için buyururlar ki: “Sen fi’l-arz olan insan-ı kâmilin rütbesi muvâcehesinde hıfz-ı edep eyle! Muhakkak Allah Teâlâ, senin gayrin olan melâikenin hâliyle sana va’z ve nasihat buyurdu.

Terzi Baba şerhi: Allah Teâlâ, bizim gayrımız olan meleklerin durumunu anlatmakla bize örnek vermektedir. Biz de bu duruma düşmeyelim, kibirlenmeyelim, gururlanmayalım diye. Melâike bile bu benliğe düşüyorsa, bu tür sınavları verebilmesi için dervişin çok dikkatli olması lazım gelir.[114]

### E. NECDET ARDIÇ’IN GÖRÜŞTÜĞÜ SÛFÎLER

Necdet Ardıç Efendi, hayatı boyunca pek çok sûfîyle görüşmüş, onlarla fikir alışverişinde bulunmuştur. Bu görüşmeleri de “Acaba tasavvuf yolunda olan başka kişilerden öğrenebileceğimiz bir şeyler var mıdır?” nazarıyla yapmıştır. Hatta bu görüşmeler sadece yaşayan sufilerle olmamış, dünyasını değiştirmiş büyük sufilerin ruhaniyetleriyle de gerçekleşmiştir.[115] Görüştüğü sûfîler şunlardır:

Necdet Ardıç Efendi İstanbul Kasımpaşa’da Hz. Pir’in dergâhında Nakşibendi Şeyhi merhum Nazım Kıbrısî (ö. 2014) ile görüştü. Bu görüşme çok kalabalık bir yemek ortamında olduğu için kendisiyle birebir sohbet fırsatı olmadı.

Halveti Uşşâkî Şeyhi merhum Ahmet Yüksel Özemre (ö. 2008) ile Ahmet Bey’in Üsküdar’daki evinde görüştü. Özemre, kalp ameliyatı olmuştu. O da geçmiş olsun ziyareti için evine gitti. Necdet Ardıç bu görüşmede Ahmet Bey’e “Hz. Âdem’in hakikati nedir?” diye sormuş: “Âdem insanlığın prototipidir.” cevabını almıştır.

Nusret Tura Efendi hayatta iken, Bebek’teki evinde yapılan sohbetlere Rufâî şeyhi merhum Lütfi Efendi çokça katılmıştır. Lütfi Bey, Nusret Tura’nın neredeyse bütün sohbet toplantılarına, yanında dervişi rahmetli Hüseyin Karabiber ile geliyordu. Nusret Tura’nın bekâ âlemine göçmesinden sonra da Necdet Ardıç’ın sohbetlerine uzun seneler gelmeye devam ettiler. 

Lütfi Bey’in evinde sohbet olmazdı. Çünkü hanımı bu duruma karşı çıkıyordu. Kendi sohbetlerini genelde dervişi Hüseyin Karabiber’in evinde yapıyordu. Ancak fazla dervişi yoktu. Daha sonra Hüseyin Karabiber ile arasında ihtilâf çıkınca, Hüseyin Karabiber ondan ayrıldı. Lütfi Bey’in hanımı rahmetli olduktan sonra, şeyhliği bıraktı ve kızının yanında yaşamaya başladı. Bir süre sonra da vefat etti. Necdet Efendi, Hüseyin Karabiber ile görüşmeye devam etti. Bir süre sonra o da vefat etti.

Balıkesir’de ikâmet eden Halveti Uşşâkî Şeyhi Sıddık Naci Eren Efendi (ö. 2018) ile Balıkesir’de çok kısa bir süre görüşmüştü. Bu görüşmeyi Necdet Efendi şöyle anlatır: “Sıddık Naci Eren Efendi’yi evinde ziyarete gittik. Selamlaşma ve hal hatır sormadan sonra Sıddık Naci Eren, ağabeyine bayram ziyareti için gitmesi gerektiğini söyledi. Böylece yaklaşık on dakika süren görüşmemiz sona erdi.[116]

İsmail Hakkı Bursevi (ö. 1137/1725) Hazretlerinin hazîresinde medfun Edirneli Havlucu Ahmet Efendi (ö. 1995) ile Edirne’de görüştü. Bu zat ile görüşmelerinde pek sıcak bir sohbet olmamıştı. Necdet Efendi’nin arkadaşı Nail Bey, Havlucu Ahmed Efendi’yi tanıyordu. Beraberce ziyaret için Edirne’de bir camiye giderek bu zâtın kalabalık sohbet halkasına katılmışlardı. Necdet Efendi sohbeti bir süre dinledikten sonra imanın hakikatini sordu. O da “İman, itaat etmek, boyun eğmek, isyan etmemektir.” dedi. İmanın ilme’l-yakîn, ayne’l-yakîn, hakka’l-yakîn gibi yönlerinden de bahsetti. Necdet Efendi “ilme’l-yakîn, ayne’l-yakîn, hakka’l-yakîn nedir?” diye sordu. Havlucu Ahmet Bey’de, “İlme’l-yakînin uzaktan görülen bir geminin bacasından çıkan dumana, ayne’l-yakînin dumanın çıktığı bacaya, hakka’l-yakînin ise gemiye benzediğini ifade etti. Necdet Efendi “Peki Efendim, denizde fırtına çıksa veya başka bir şekilde duman çıksa o halde ne olacak?” diye sorunca bu kez bu zat oldukça kızıp hakaret içeren sözler söyleyerek camiden çıkmasını çok kaba bir şekilde söyledi.[117]

Necdet Efendi, Melâmî şeyhi Mahmud Sadeddin Bilginer (ö. 1983) ile Nusret Tura Efendi’nin sağlığında sık sık görüştü. Bu zatla ilişkisini şöyle anlatır: “Epey seneler evveldi. İstanbul’da Nusret Babamın sohbetlerine gelen üçüncü devre melâmîlerinden Muhammed Nûrü’l-Arabî’den sonra gelen ilk kuşaklardan olan, “İnsan ve Allah” kitabının yazarı ismi hatırımda yanlış kalmamış ise, merhum “Sadeddin Bilginer” ismindeki zat ile görüşürdük. O zamanlar yaşı benden oldukça büyük olan o mübarek kişi, gerçek bir melâmî idi. Kendisini yakından tanırdım. Hatta Nusret Babamın âhiret yolculuğunun cenaze hizmetlerinde bile birlikte bulunmuş idik. Nusret Babamın naaşını beraber gaslettik. Ancak daha sonra pek görüşemedik. Mevlâ rahmet eylesin.”[118]

İstanbul Büyükçekmece’de Muhammed Osman Sirâceddin Efendi (ö. 1997) isminde bir Nakşibendî şeyhi ile görüştü. Bu zat Saddam Hüseyin’in zulmünden kaçarak 1990 yılında Irak’tan Türkiye’ye gelmişti. Vefatına kadar Büyükçekmece’de sevenleri tarafından yapılan büyük bir dergâhta yaşadı. Vefatından sonra da buraya gömüldü. Irak’ta ve Türkiye’de çok sayıda müridi vardı. Şeyh Efendi, başka misafirlerin de olduğu Necdet Ardıç ile görüşmesinde, sığınma talebini kabul ettiği için Türkiye Cumhuriyeti Devletine minnettarlığını ifade ederek birkaç ahlâkî tavsiyede bulundu. Sirâceddin Efendi’yi görüşme için beklerken bir halifesi bekleyenlere kısa bir sohbet vermişti. Bu sohbette fenâ ve beka mertebelerinden de bahsetti. Necdet Efendi, “Fenâ ve bekânın hâli ve sınırları nelerdir?” sorusunu sordu. “Bilmiyorum ama kitaplarda anlatılıyor”, cevabını aldı.

Necdet Efendi daha önce ismen tanıdığı Uşşâkî meşayihinden Manisa Kula’da yaşayan Seyyid Musa Kâzım Efendi (nam-ı diğer Kâzım Çavuş) ile 1985 yılında görüştü. İzmir Ödemiş’te oturan asker arkadaşı Sencer Derya Bey, şeyh efendiyi tanıyordu ve bu görüşmeye vesile oldu. Necdet Efendi, bu görüşmeyi şöyle anlatmaktadır:

“Mevlevî dervişi olan neyzen Sencer Derya (ö. 2012) kardeşimle her ikimize de uygun bir tarih tespit edip, Musa Kâzım Efendi’nin Kula’daki evinde buluşmaya karar vermiştik. Kendisi de bu ziyaretimizi kabul etmişti. Adresi aldıktan sonra kararlaştırdığımız gün gelince, gece İzmir otobüsüne bindim. İzmir’e yaklaşıldığında Manisa ayrımında inerek oradan Kula’ya giden minibüse binerek sabah saatlerinde Kula’ya ulaştım. Elimdeki adres ile Musa Kâzım Efendi’nin evini bulup kapılarını çaldım. 

Geniş bir kapıdan bahçeye giriliyordu.  Ev, bahçenin iki tarafında olan binadan oluşuyordu. Beni içeri aldılar. Bir odaya girdik. Bu arada Sencer kardeşim de gelmişti. Beni tanıttı. Epey oturduk. Kahvaltı ikram ettiler. Kahvaltı bittikten sonra kasetten bazı ilâhiler dinlettiler. Güzel duygulu ilâhilerdi. Ben de kayıt alıcı teyibi yanımda getirmiştim. O gün, geçen bütün konuşmaları, duaları, ilâhileri kayda almıştım. Halen arşivimde bulunmaktadırlar. Görüşmemizde vakit ilerliyordu. Yola gece çıkıp ertesi gün Tekirdağ’da olmam gerekiyordu. Bu arada Musa Kâzım Efendi beni tanımış ve o günlere kadar yaptığımız faaliyetleri öğrenmiş oldu. Bir ara bana dönüp, “Madem oralarda bu işlerle meşgul oluyorsunuz, bundan sonra oralarda aynı zamanda bizim de temsilcimiz olunuz!” diye kelâmî hilâfet temsilciliği de vermiş idi. Bu hale Ödemişli neyzen kardeşim de şahit idi. Böylece bizim de aynı yolda biri İstanbul’dan diğeri Ege kolundan iki halifeliğimiz olmuştu. Şu anda İstanbul merkez kolundan gelen sadece fakir vardır. Rabbimize şükrederiz.”[119]  

Necdet Ardıç Efendi, Tekirdağ’da merkeze yaklaşık beş kilometre uzaklıkta yazlık bir yer olan Barbaros-Kumbağ arasında denize yakın bir bölgede bulunan Serdar Mahallesi’nde 1968 yılında on üç arkadaşıyla birlikte geniş bir arazi aldı. Bu araziyi yakın arkadaşlarıyla birlikte gözden uzak, zikirli fikirli bir yaşam yeri olması için almıştı. Arazi parsellenerek paylaşıldı. Herkes hissesine düşen parselde kendine bir ev yaptı. Yirmi beş yıl boyunca yaz aylarında ailesiyle kaldıktan sonra bu evi sattı. Burada bir yaz döneminde Esrar Baba ismi ile mâruf Ömer Faruk Kızılcımoğlu ile görüştü. Bu zât hakkında şunları söylemektedir:

“1987 seneleri idi. Komşumuz Erzurumlu elektrik malzemeleri satıcısı Fikri Bey’in Erzurum’dan tanıdığı, kendisini “Esrar Baba” diye tanıtan uzun saçlı bir misafiri gelmişti. Bir gün akşamüstü evimizin önünde bulunan sahilde dolaşıyorken bana dönerek, “Necdet Bey, hadi bakalım şu denizden bir balık çıkar da bir keramet göster!” diyerek bir teklifte bulundu. Buna karşılık ben de “Çıkarırız inşallah!” demiştim. Bu arada zaman zaman açıktan geçen yunus balıklarının, oyun yapmak için denizin dışına fırlayıp tekrar denize girdiğini de görüyorduk. Nihayet aradan kısa bir süre geçtikten sonra, ben kendisine bu isteğine karşılık 27 kıtalık “Olmaz” başlıklı şiir yazıp, al bakalım işte istediğin balıklar diye kendisine takdim etmiştim. 

Esrar Baba, 1990 senesinin hac ziyaretinde yanımızda idi. Bir gece günlük ibadetlerimiz sonunda, erkeklerin bulunduğu salonda yatmaya çalışırken, bu kişi ile biraz oturup sohbet etmeye çalışmıştım. Bu sohbette gerçek halinin ne olduğunu tesbit etmeye çalışmak istemiştim. Saat epey ilerlediği halde, kendinden irfâniyete dönük hiçbir söz çıkmıyordu. Nihayet gecenin ilerleyen bir saatinde bana dönerek, “Seni sevdim sana çok özel sırlar vereceğim” demişti. Ben de merakla “Acaba bunlar nedir?” diye düşünmeye ve birazda meraklanmaya başlamıştım. Konuşmaya hatırımda kaldığına göre, şöyle başlamıştı:

Ben, bir zamanlar uyku konusunu merak ediyordum. Bunu bir âlime sordum, uykuya nasıl yatılması gerekir, hangi tarafa dönülmesi gerekir diye. O da cevap vererek “Ehl-i müslim sağına yatar, ehl-i gaflet soluna yatar, tam inkârcılar ise sırt üstü yatar” diyerek, aldığı cevabı da böylece bana büyük bir sır ve çok mühim bir mesele olarak aktardı. Ben de kendisine teşekkür ederek, yerime geçip istirahatıma çekilmiş oldum. 

Saçları uzun olduğu için genelde takkesinin içinde tutardı. Bir gün Kâbe-i Muazzama’ya giderken, saçları omuzlarının üstünde başı açık olarak gidiyordu. Görevli polisler onun halini görünce, saçlarını toplaması için müdahale etti. O da tekrar saçlarını takkesinin içinde topladı. 

Kendisi zaman zaman Erzurum’da, Erzurum Kalesi’ne giderdi. Oranın yakınlarında olan, zannediyorum, “Abdurrahman Gazi” adında bir yatırın bulunduğu yerde birkaç gün kaldığını söylerdi. Kendi ifadesine göre konfeksiyoncuydu. Elbise alıp sattığını, yazları da böyle seyahatlere çıktığını söylerdi. Ancak gerçek bir seyrü sülûku yoktu. Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretlerinin bir torunu ile elektrikçi Fikri Bey’in bir tanışıklığı vardı. Komşumuz Fikri Bey’i bu vesile ile tanıyordu. Ancak bütün bunların neticesinde ortaya çıkan halin, üç harflilerin tesirinde olduğu anlaşılıyordu. Gizemli bir kimseymiş gibi “Esrar Baba” ismini kendisine herhalde kendisi takmıştı. Zaten bir müddet sonra da bizim alakamız kesilmiş oldu. Daha sonra da vefat ettiğini duydum. Allah rahmet eylesin.”[120]

İstanbul Samandıra’da bir Kur’ân kursunda, Nakşibendî şeyhi Cizreli Ömer Faruk Seyda ile görüştü. Bu zata “Efendim ezanda niçin tekbirlerin sayısı kelime-i tevhid sayısından fazladır? Bu zamana kadar bu konuda bir açıklama duyduysanız bizimle paylaşır mısınız?” diye sormuş, “Bilmiyorum ancak araştırırım”, cevabını almıştı.

Edirne’ye giderken yol üzerinde bulunan Kuleli mahallesinde ziyaret ettikleri ancak ismini hatırlayamadığı bir şeyhle görüştü. Ona sabırdan bahsetmesini rica etti. Şeyh Efendi de eşinin vefat etmesiyle zor durumda kalan bir kadının çocuklarıyla beraber zorluklara katlanmasını örnek göstererek, cevap verdi. Bu görüşme, 1990’lı yıllarda olmuştu.[121]

İzmir’de “Zekiye Anne” diye bilinen bir şeyhe hanımın dervişleri ile görüşmüştü. Bu görüşmeden kısa süre evvel rahmetlik olmuş olan Zekiye Anne’nin hemen hemen bütün manevi evlâtları da Necdet Efendi’ye bağlanmışlardır.[122]

Hz. Mevlânâ’nın 21. göbek torunlarından olan gazeteci ve yazar Refîî Cevad Ulunay (ö. 1968) ile sık sık görüşmüştü. Cevad Bey, Nusret Tura Efendi’nin sohbetlerine bazen katılırdı.

Uzun süre yarenlik ettiği ve mektuplaştığı asker arkadaşı Sencer Bey bir Mevlevî dervişiydi. Neyzen olup aynı zamanda ney imal eden bu zat 2012 yılında vefat etti. 

Necdet Ardıç Efendi, Halvetî tarikatının Ahmediyye kolunun Cerrâhiyye şubesinin günümüz temsilcilerinden Ömer Tuğrul İnançer Efendi ile de görüşmüştü. Necdet Efendi’nin dervişi Tarık Bey ile Ömer Tuğrul İnançer Efendi’nin eşleri öğretmenlik yaptıkları dönemden tanışıyorlardı ve arkadaşlıkları vardı. Tarık Bey, oğlunun sünnet düğününe Ömer Tuğrul Efendi ve ailesini de davet etmişti. İlk defa bu düğünde karşılaşan Necdet Efendi ve Ömer Tuğrul Efendi tanışıp sohbet ettiler. Necdet Efendi, sohbet esnasında Ömer Bey’in nezaket sahibi biri olduğuna kanaat getirdiği bir olayı şöyle nakleder: “Ömer Tuğrul Bey sigara içerken, bendenize sigara uzatıp “Tenezzül buyurur musunuz?” dedi. “Alır mısınız veya içer misiniz?” demeyip, böyle bir tavırda bulunmasını, bendeniz için çok nazik ve hoş bir davranıştı.”

Bu tanışmadan sonra Necdet Efendi ve Tarık Bey davet üzerine eşleriyle birlikte Ömer Tuğrul Efendi’yi İstanbul Üsküdar’daki evinde ziyaret ettiler. Dostane ve sıcak bir ortamda hasbihal edildi. Ömer Tuğrul Efendi, misafirlerini uygun oldukları bir zamanda âsitâneye teşrif etmeleri için davette bulundu.

Bir müddet sonra Necdet Efendi ve Tarık Bey, davete icabet edip İstanbul Karagümrük’te bulunan Cerrâhî âsitânesine gittiler. Bu ziyareti ve çok sıcak karşılamayı Necdet Efendi şöyle nakleder: “Ziyarete gitmeden önce Tarık Bey’e “Biz, âsitânemizi ziyarete gelen şeyh efendileri özel bir merasimle karşılarız. Acaba Necdet Efendi bunu ister mi?” diye sorulmuş. Tarık Bey durumu bana iletti. Ancak bendeniz, dergâha misafir olan şeyh efendiye değer verildiğini gösteren bu nazik teklifi teşekkür ederek kabul etmedim. 

Ömer Tuğrul Efendi ve bizim için uygun olan bir tarihte dergâha gittik. Dergâha girmeden önce yine karşılama merasimi isteyip istemediğimi sordular. Ben de gerek olmadığını söyleyerek teşekkür ettim. Dergâha girdikten sonra öncelikle Tuğrul Efendi ile küçük bir salonda biraz sohbet ettik. Sonra yatsı namazı vakti geldi. Usulleri gereğince iki kişi kollarımdan tutarak bendenizi namaz kılınacak yere götürdü ve imamın hemen arkasına oturttu. 

Namazı kıldıktan sonra bendeniz ve Tarık Bey, aynı salona geçip biraz bekledik. Ömer Tuğrul Efendi ve dervişleri namazdan sonra yaptıkları zikir ve devran bitince yanımıza geldiler. Biraz sohbet etmemi rica ettiler. Ben de “Nedir bu” başlıklı şiirimi okuyup biraz izahatta bulundum. Hatta dinleyenler arasında her ikisi de profesör olan Japon bir çift de vardı. Sohbet bitince bu nazik ve sıcak karşılamadan sonra teşekkür ederek dergâhtan ayrıldık”. 

Necdet Efendi, bu ziyaretten sonra Ömer Tuğrul Efendi ile dünya meşguliyetlerinden dolayı bir daha görüşemedi. Ömer Tuğrul Efendi’yi; tarikat usulü ve sembollerini, âdâb-ı muâşereti çok iyi bilen, nazik ve hoş sohbet bir zât-ı muhterem olarak tarif etmektedir.[123]

Necdet Ardıç Efendi, Nakşibendî şeyhlerinden Mehmed Zahid Kotku (ö.1980) ve Mahmud Efendi’nin de (Mahmud Ustaosmanoğlu) sohbetlerine katıldı. Bu ziyaretlerin hatırasını şöyle nakleder: “1973 yılında Tekirdağ’da işlerim biraz bozulduğu için İstanbullu arkadaşım konfeksiyoncu Muammer Hasırcılar’ın Bakırköy’deki atölyesinde işletme müdürü olarak çalışmak üzere bir süreliğine İstanbul’a taşınmıştım. Yaklaşık bir yıl kadar İstanbul’da çalışıp ikamet ettikten sonra tekrar Tekirdağ’a dönmeye karar verdim. Dönmeden birkaç gün önce Tekirdağlı arkadaşım Eyüp Sultan türbedarı Şekerci Ali’ye ziyaret için uğradım. Şekerci Ali, gençliğinde namazla ilgisi olmayan biriydi. Ancak bir Cuma namazı hutbesinde imamın söylediklerinden etkilenerek beş vakit namaza başladı ve günümüz Nakşibendî şeyhlerinden Mahmud Efendi’ye bağlandı.

Şekerci Ali ile İstanbul’dan Tekirdağ’a taşınacağım gün olan pazar günü sabah namazında Eyüp Sultan Camii’nde buluşmak üzere anlaştık. Gayemiz sırasıyla; sabah vakti İsmail Ağa Camii’ne gidip Mahmud Efendi’nin sohbetine katılmak, öğle vakti Nusret Baba’mı evinde ziyaret emek ve nihayetinde ikindi vakti İskender Paşa Camii’ne gidip Mehmed Zahid Kotku Efendi’nin sohbetine iştirak etmekti. 

Planladığımız gibi önce sabah namazını Eyüp Sultan Camii’nde kıldıktan sonra Fatih’te bulunan İsmail Ağa Camii’ne gidip Mahmud Efendi’nin sohbetine katıldık. Arkadaşım Ali oraya bağlı olduğu için kılık kıyafeti (Cüppe, sarık) ortama uygundu. Ben ise oradakiler gibi giyinmediğimden tuhaf bakışlara mâruz kaldım. Bir saat süren ve genelde nasihat ağırlıklı olan sohbette sadece iki defa gönül kelimesi geçti. Burada kullanılan gönül kelimesinin ne tarikat ne de hakikatle bağlantısı olduğunu pek sanmıyorum. 

Oradan ayrıldıktan sonra öğle vakti Nusret Baba’mın Bebek’te bulunan evine gittik. Nusret Baba’mın o günkü sohbetinde nelerden bahsettiğini pek hatırlamıyorum. Çok keskin şeyler söylememiş olmalı ki hatırımda pek bir şey kalmamış. Zaten Nusret Babam, “Sohbet dinleyene göre şekillenir. Nefes üflenir, ancak o nefes gönle girmez duvara çarpar gibi geri dönerse sohbeti veren nefesini boşa tüketmez” derdi. 

Nusret Baba’mı ziyaret de bitince Fatih’te bulunan İskender Paşa Camii’nde Mehmed Zahid Kotku Efendi’nin sohbetine katılmak için yola çıktık. Tekirdağ’da Fazıl Bey isminde bir tanıdığımız vardı. Fazıl Bey, kışın İstanbul’da, yazın ise çiftliğiyle ilgilenmek için Tekirdağ’da kalırdı. Aynı zamanda Mehmed Zahid Kotku Efendi’nin dervişi olan Fazıl Bey, Efendi hazretlerine kendisini ziyaret etmek istediğimizi söyleyip önceden bizim için izin almıştı. Biz de ikindi namazına yetişip akabinde sohbete katıldık. Ortam çok kalabalıktı, kendisiyle birebir görüşemedik. Sohbeti daha çok fıkhî ve şer’î içerikliydi. Sohbet bitince müsaade isteyip oradan da ayrıldık.”[124]

Necdet Efendi, ayrıca Lüleburgaz’da Nakşibendî şeyhi Ahmet Efendi (Necdet Efendi’de bu zat ile yaptığı sohbetin ses kayıtları mevcuttur), İzmir’de Uşşâkî şeyhi Eşref Akhan, Üsküdar’da bağlı olduğu tarikatı hatırlayamadığı Cemal Etil (Cemal Bey, şiirlerinin yer aldığı bir defteri Necdet Efendi’ye hediye etmiştir ve bu defter Necdet Efendi’de bulunmaktadır), Bandırma’da son dönem nakşi şeyhi Ali Öztaylan’ın (ö. 2008) yakın dostu kâdîrî şeyhi Hacı Hüseyin Şahin Efendi (ö. 2007) (Bayan terzisi olduğu için bu zâta da Terzi Baba denmekteydi)[125], İstanbul Habibler’de Halvetî-Şâbânî şeyhi Mehmed Emin Efendi ile görüştü. Genelde bu zevât ile görüşmeleri kısa süreli oldu.[126] 

Necdet Ardıç Efendi, görüşmek ve halleşmek üzere yıllarca gerçek tevhid ehli aramıştır. Ancak görüştüğü başka çoğu şeyhin de şeriat mertebesi yaşantısında olan usül şeyhi olduğunu teessüfle belirtir.[127] 

### F. NECDET ARDIÇ’IN ŞAHSİYET VE KİŞİLİĞİ

Kendisiyle tanışma şerefine erdiğimiz Necdet Ardıç Efendi’nin en çok öne çıkan yönü nezaketidir. İki yılı aşkın süren süreçte gözlemlediğimiz ve daha yakından tanımaya çalıştığımız Necdet Efendi nezaketi, letâfeti, sabrı, güleryüzü, samimiyeti, cömertliği, şefkati, misafirperverliği, geçkin yaşına rağmen gayreti ve çalışmasıyla oldukça etkileyici bir zâttır.

Necdet Efendi’ye yakınlığı ile bilinen ve ihvan arasında Hüsameddin Çelebi lakabı ile tanınan cami imamı Şerif Kır Bey’in onun şahsiyet ve kişiliği hakkındaki açıklamaları şöyledir:

Boyu orta boyludan biraz uzunca olup, beyaz tenlidir. Orta uzunlukta aklaşmış sakalı, parıldayan yüzü ve bütün vücuduna akseden bir güzelliği vardır. Dikkatli bakan herkes ondaki bu istisnalığı hemen sezebilir. Daima parlayan ve kendisi gülmediği halde bile gülümseyen bir vechi vardır. Bütün hareket ve davranışları sertlikten ve kabalıktan uzak, yumuşak ve zariftir. İnsanlarla muamele ve ilişkilerinde hiç kimseyi sıkmayan biridir.

Konuşmaya başladığı zaman kelimeler teker teker dökülen inci taneleri gibidir. Söz söylediğinde açık, anlaşılır ve mânâ bütünlüğünü koruyan güzel bir üslûpla konuşur. Bazen konuşmaları arasında gülümseyip lâtife yaparak konuya dikkat çekip başka anlamlar kazandırır. Sükût ettiğinde ise, kendisinde bir tefekkür hissedilir. Yüksek sesle konuşmaz, kötü söz söylemez, kimsenin sözünü kesmez, kınayan ve hata arayan bir özelliği de yoktur.

Necdet Efendi’yi görüp tanıdığınızda özü sözüne ne kadar mutabık birisi diye düşünürsünüz. Onu hep yol gösterici, uyarıcı, sakındırıcı ve sevindirici özellikleriyle tanırsınız. Onun bu çağrıları mânâ âleminden kopup gelen sadık bir sestir. Aynı zamanda şefkatli bir baba, iyi bir aile reisi, örnek bir eş ve arkadaş, kendi işlerini kendisi görüp başkalarına yük olmadan hayatını sürdüren birisidir. Asalet ile cömertliğin, letâfet ile nezaketin, tevazu ile edebin, kısaca güzel ahlâkın örneklerinden birisidir. Ona doğru yaklaştıkça heyecanınızın arttığını, kendi kabınıza sığamadığınızı, taştığınızı hissedersiniz. O, yüksek idrakleri bize yansıtan bir aynadır.[128]

Necdet Ardıç Efendi’yi yakından tanıyan Nur Nihan Hanım ise şu değerlendirme de bulunur: “Terzi Babam hem çok gizli hem de bir o kadar aşikârdır. Hayatının her yönünde denge vardır. En önemli yönü, ilmin amelle birlikte gittiğini göstermesidir. Terzi Babam hakikaten son derece mütevazidir. Konuşmaya başladığında ise heybeti hissedilendir. Onu dinlerken hiç olduğunuzu, sohbet bittiğinde içinizde ne kadar gam, keder, dünyaya ait şeyler varsa çıkıp gittiğini görürsünüz. İlmiyle her derde deva olduğunu ve sizi anladığını bildiğiniz mânevî hekimdir.”[129]

Necdet Efendi için seveni ve takipçisi Zeynep Hanım ise şunları belirtir: “İlim sıfatının tecellisini Efendi Babamızda seyrediyoruz. Bizler çıkan eserlerini sayarken yoruluyoruz. İlim ile geçmiş bir ömür yatıyor eserlerinde, bizlere de gönül sarnıcından sunuyor.”[130] 

Necdet Efendi’ye, Peygamberimizin (s.a.v.) ve Pir Hasan Hüsamettin Uşşâkî Hazretlerinin (k.s.) manevi işaretiyle biat eden bir diğer dervişi Kütahyalı Halit Bey ise şunları belirtir: “Necdet Efendi benim dördüncü şeyhimdir. Yirmi iki sene başka kollarda devam ettim. Bu yolda ise mertebelere göre dengeli yaşamayı öğrendim. O, karşısına geleni önce dinler, sorularını alır ve kişiye değer verir. Gelen Hak’tır, nutuk Hak’tır ve Hak’ın emanetidir düsturuyla hareket eder. En önemli özelliği ise Kur’ân-ı Kerîm’i ef’âl, esmâ, sıfat ve zât mertebelerinden vaaz etmesidir. Ayrıca bir başka önemli özelliği ise ilme’l- yakîn, ayne’l-yakîn ve hakka’l-yakîn mertebelerinden talebelerini irşad etmesidir.”[131]

Terzi Baba’nın Konya’da ikamet eden dervişi Enver Bey’in görüşleri ise şöyledir: “Terzi Babam yaptığı her işi Allah için yapmaya gayret eder. Kimseyi kırmamaya, incitmemeye özen gösterir. Yardım etmeyi çok sever. Çalışmaktan yorulmaz, şikâyetçi olmaz. Doğrusu Terzi Baba’mın her yönden güzellikleri vardır. Kızması da sevmesi de Allah içindir. Onun güzelliklerini birkaç yönden sınırlandırmak doğru olmaz.

Terzi Babam kişinin kendi işine bakmasını, kendisini kaynak haline getirmesini, taklit ehli değil tahkik ehli olmasını sağlamaya çalışır. Bu yüzden bir konuda sadece başkalarının söyledikleri ile sınırlı kalmayı yeterli görmez. “Sen bu konuda ne diyorsun?” diyerek kişileri geliştirmeye gayret eder. Bir hususta murakabe etmeyi, gönüle danışmayı önerir. Gönüle danışmayı ise tevhid inancı temelinde âyetler ve hadis-i şerifler ışığında yapmayı telkin ve tavsiye eder. Tenzihi de teşbihi de tevhid sınırları içinde anlamayı bu yolda öğrendik.”[132]

G. HALVET NOTLARI

Evliyâullâhın önemli bir kısmı çok büyük faydaları olduğu için halvet ve benzeri uygulamaları yapmıştır. Halvetin nefsin kontrol altına alınması, vücutta bulunan gereksiz ağırlıkların atılması, daha sıhhatli bir yaşamın oluşması, aklın ve iradenin öne çıkması gibi birçok faydaları vardır. Halvet, uzletten daha özeldir. Suret ve şekil bakımından itikâfa benzer. Ancak itikâf gibi mescitte yapılmaz. Halvet esnasında devam eden tefekkür ve zikir hali kulu Allah’a yaklaştırır.[133] 

Necdet Ardıç, bağlı olduğu tasavvufî ekolden hareketle riyâzeti ve halveti çok önemser. “Peygamberlerin ve sûfîlerin halvethânesi çoğu kez dağlar ve mağaralar olmuştur. Ben de ömrünü Tekir “Dağ” ında yani Tekirdağ’da âdeta halvette geçirdim ve geçirmeye devam etmekteyim.” diyen Necdet Efendi’ye göre halvet, mutlak anlamda inzivaya çekilme ve dünyayı terk etmek değildir. Bu yaşantıyı benimsemiş bir sâlik, bedeniyle toplum içinde, gönlüyle de Hakk’la birlikte olmalıdır. Yani zâhirde halk ile bâtında ise Hak ile olmalıdır. Zira “El işte gönül dostta olsun. Halk içinde Hakk’la olun” nasihatini dervişlerine sıkça söylemektedir. 

Necdet Ardıç Efendi, 1953 yılında tasavvufî terbiyeye başlamasından sonra oruç tutmaya ve riyâzete çok büyük bir önem verdi. Mensubu olduğu Halvetî tarikatının nefisle mücadele yöntemini benimseyip uygulayarak ilâhî sırlara erebildi. Gençlik yıllarından başlamak üzere olabildiğince fazla sayıda oruç tutmaya çalıştı. Yılın yarısından fazlasını oruçlu geçirmeyi, bir sene içerisinde oruçlu günlerinin oruçsuz günlerinden daha fazla olmasını ilke kabul etti. Uzun yıllar üç ayları oruçlu geçirmekle beraber, üç aylar dışında her haftanın pazartesi, perşembe ve cumartesi günlerinde oruç tuttu. Ayrıca üç ayların dışında erbaîn oruçları da tutardı. Erbaîn orucu hayvanî gıda yemeden yapılan bir riyâzet çalışmasıdır. Muharrem ayının birinde başlayan bir erbaîn orucunun süresi kırk gündür. Necdet Ardıç’ın dervişlerine her sene yaptırdığı bu uygulamanın halvethânede uygulanması şart değildir. 

Necdet Ardıç, üç erbaîn orucunu birleştirip peş peşe oruç tuttuğu zorlu süreçlerden de geçmişti. Üç erbaîn orucundan oluşan 120 günlük erbaîn oruçlarının 115 günü iftarlı ve imsaklı olurdu. Ancak 116. gece sahur yaptıktan sonra, bir daha iftar ve imsak yapmadan 120. günün akşamına kadar hiçbir şey yiyip içmeden, beş gün geçirirdi. Bu süre zarfında dünyevî yaşantısına normal seyrinde devam ederdi. Halindeki yorgunluk ve zayıflama biraz gözlense de çoğu kimseye durumu belli etmez, gizlerdi. Fark edilmemek için de iki büyük havluyu katlayarak midesinin üstüne, kemerinin iç kısmına koyardı. Ancak bu sayede kemeri pantolonunu tutabiliyordu.[134] 

Necdet Efendi, terzilik mesleğindeki iş yoğunluğundan dolayı, halvete sadece bir defa 1985 yılında şimdi dergâh olarak kullanılan evinde bir hafta girebildi. Bu halvetteki müşahedelerini, yaşadıklarını, vâridâtını, düşündüklerini, kayda alma alışkanlığının bir gereği olarak yazmıştır. Halvetteki mânevî tecrübelerinden bazı örnekleri şöyle aktarmaktadır:

“Bir müddettir halvete girmeyi düşünüyordum gerekli mânevî izni gönlümden aldıktan sonra 22.06.1985 Cumartesi gecesinden başlamak üzere 30.06.1985 Pazar gününe kadar olan süreyi bu işe tahsis ettim ve yıllık tatil süresini ona göre ayarladım. O gün gelmeden, kendimi bu duruma alıştırmak için hazırlan­maya başladım.

22.06.1985 Cumartesi gecesiydi. Arkadaşım Ayhan ile birlikte hücreye girdik. Gece ikiye kadar sohbet ettik. Sonra yattık sabah sekizde Ayhan gitti. Artık yalnızdım ve bu süreyi en iyi şekilde değerlendirmem gereki­yordu.

23/06/1985 Pazar, birinci gün: Hafifçe titriyorum biraz üşüme geliyor ve tefekküre baş­lıyorum. Bu arada “Allah ile birlikte başka bir tanrıya tapıp yalvarma! Ondan başka tanrı yoktur. Onun zâtından başka her şey yok olacaktır. Hüküm onundur ve siz ancak ona döndürüleceksiniz.”[135] âyetini düşünüyorum. Şey’iyyet ve ef’âl âlemi, uzun uzun düşündürüyor.

Ayrıca, “Yer üzerinde bulunan her canlı yok olacaktır. Ancak azamet ve ikram sahibi olan rabbinin zâtı bâkî kalacaktır.”[136] âyetini düşünüyorum. Meniyyet[137] ve esmâ âlemi uzun uzun düşündürüyor. Âyet-i kerîmenin biri ef’âl âleminin, diğeri esmâ âleminin kalkışı.

24/06/1985 Pazartesi, ikinci gün: Bant dinliyorum (Nusret Tura’nın sohbetlerinin ses kaydı ve kendisinin yaptığı sohbetlerin ses kaydını içeriyor) ve bir yerinde, Hz. Peygamberin varlığı, Allah’ın zâtından meydana geldi. Âdemin varlığı, rubûbiyet zâtından meydana geldi. Kendinde anlatılan tecelliden bir şey görürsen, onu Allah’ından, rabbinden bil, ona bağla, yaratılmış şeklinde olduğunu iddia etme, deniyor. 

Rab hakkındaki anlayışı düşünüyorum. Bu mevzuları düşündükçe yavaş yavaş ateş basmaya başlıyor. Bu arada diyorum ki: Ne kadar âşikârım! Ne dedim? Âşikâr mıyım? Hayır. Ne kadar gizliyim. Ne dedim? Gizli miyim? Hayır. Hem gizliyim hem de âşikâr. O kadar şiddetli gizli, o kadar şiddetli aşikâr…

Murakâbe: Allah’ın zâtının zuhuru yanınızda. Maddesi maddenize, varlığı varlığınıza uygun, o halde en iyi şekilde ondan yararlanmaya bakın. 

Hz. Peygambere yöneldim ve bana şöyle dedi: “Oğlum ortaya koyduğum şeyleri iyi anlamaya çalış ve amel et, en iyi şekilde yararlan!” Gayb erenlerinin birçoğunun ruhanî mevcudiyetleri meclis halinde, Efendimizin ruhaniyeti de dâhil. Yerimden kalkıp buyur etmek istiyorum, “Orası senin yerin bizim için mahal söz konusu değil” deniyor.

Tefekkür ve düşünceler: Allah’ın varlığında, tekliğinde Rasûlullah’a yönelmek mümkün mü? Allah’ı ve kendini tanıma yolunda Rasûlüllah’a yönelmemek mümkün mü? Rasûlullah’ın ümmetinin bedenî maddesi melikiyyetin zâtından; rûhî mânâsı rubûbiyyetin zâtından; gerçek varlığı ve sıfatları vâhi­diyetin zâtından; zâtı ise Allah’ın zâtından meydana getirilmiştir. Dolayısıyla her mertebeye şâmildir ve câmîdir.

Gönül diyor ki vaktinin azlığından bir hafta kırk güne bedel olmalı. Ona göre çalış ve bastır. Rasûlullah’a niyazda bulun ki cemâlini açık göstersin.

Pîrân hazerâtına niyazda bulunuyorum. Hepsi için onar bin tespih çekip, hepsine ayrı ayrı yönelerek yardım talep ediyorum.

Sırf Rahmân tecellisinde azap olmaz. Çünkü orası tam ve kâmil rahmettir.

İnsân-ı Kâmil’in (Abdülkerîm el-Cîlî’nin İnsân-ı Kâmil adlı eserinin Abdülkâdir Akçiçek tercümesi) 132. ve 160. sayfaları arasında bazı kısımları okuyorum ve tefekkür ediyorum.

Ahadiyet bahsi hakkındaki incelikleri” okuyorum. (Sayfa 136) Allah’ın ilk rahmeti odur ki onunla bütün âlemi rahmet tecellisiyle onları kendi özünden yarattı. (Sayfa 143) Âlemin parçalarından her birinde, her ferdinde kemâl zuhuru gösterdi. Hiçbir zamanda sayılı parçalara bürünmedi, kendi özünde zâtı nasıl iktizâ ediyorsa öyle “Tek” tir. Bütün zuhur yerlerinde “Bir” dir. Rahmeti, âlemi kendi özünden yaratmış olmasıdır. (Sayfa 144) Varlıkların her birinde Allah’ın zâtı vardır. Çünkü onlar varlıklarını Allah’ın zâtından almaktadır. Mevcudun özü aynen kendisidir. Allah’ın “Rahmân” ismi ile istilâsı; kudret, ilim ve ihata ile varlıklarını sarmasıdır. (Sayfa 146) Kendimce bir soru: Bu durumda Rahmân’ın tecellisinin azabı nasıl ve nerede olabilir? Çünkü onun rahmeti tam ve kâmil rahmettir. 

“Rahmân ismi yönünden gelen rahmet, azap ile karışıktır” cümlesi, yukarıda anlatılanlara ters düşmektedir. Ancak bu anlayış, çevirenin düşüncesi olabilir. (Sayfa 148) Bizce, Rahmân tecellisinden sonra meydana gelen ve zahire dönük, kısmen rubûbiyet tecellisi istilası ile gelen rahmet, ancak azap ile karışık olabilir. “Sırf Rahmân tecellisinde azap söz konusu olamaz” der ve özür dileriz.

Vâhidiyet, nimet içinde kendisi olur, nikmette onun aynı olur. Rahmân, ilâhî ve yüce olan isimlere tahsis edilen bir mertebeye, isimdir. (Sayfa 132)

25/06/1985 Salı, üçüncü gün: Sabah kalktım, abdest alıp uyku mahmurluğunu giderdim. Bir ta­raftan bant dinleyip bir taraftan da devamlı zikir hali öğleye kadar sürdü. Bu arada bulunduğum mahalde kabrin iki halini de yani azap ve lütfu yaşadım. Eğer kişi, kabre kişiliği ile girerse gerçekten en büyük felakettir. Alıştığı ve onlara bağlı olarak yaşadığı bağlantıları varsa sonsuz perişanlıktır. Fakat bunun tam aksi, hiçbir şeye bağlantısı kalmamış ve hür olmuş kişinin, kişiliksiz olarak oraya girmesi, tarif edilemeyecek derecede rahatlığın en güzelidir. Bu haller ile öğle oldu. Abdest alıp namaz kıldım. Namazdan sonra zikre başladım. 

Bu arada bazı değişik haller olmaya başladı. İçeriye dünkü gibi birtakım ruhanî varlıklar gelmekte olduğu anlaşılıyordu. Ortada diz üstü zikir halinde oturuyorum. Sanki bana selâm verip geçmek istiyorlar gibi... 

Aynı zamanda, benim de ruhaniyetim artmaya başladı. Odaya doldular, yalnız karışık oldu. Bir merasim sırası değildi. Ancak sonrasında iş sıraya kondu. O sırada da ben tespihi bırakmış, devamlı olarak tekbir getiriyordum. Sol tarafta ayakta beyaz sakallı ve beyaz saçlı bir zât duruyordu. Âdem (a.s.) olduğu bilinci var, o seyirci olarak ayakta bakıyor. Ben tekbirleri arttırarak devam ediyorum.

İkinci olarak, yine uzun beyaz saçlı ve beyaz sakallı buğday tenli biraz uzun yüzlü bir zât selâm vererek önüme geldi ve oturdu. Selâmını alıyorum, İbrahim (a.s.) olduğu bilin­cindeyim. Tekbirler ile birlikte “Lebbeyk Allâhümme lebbeyk” in tamamını devamlı tekrarlıyorum. Fakat o hâlin tesiri ile artık ben, ben de değilim. O zamana kadar hiç böyle bir hâle girmemiştim. “Allahu Ekber! Allahu Ekber! Allah! Allah!” zikir ve fikri çok dehşetli bir haldi. Bir müddet sonra biraz sakinleşince, selâm vererek ayrıldı.

Arkasından gavs-ı a’zam Abdülkadir-i Geylânî selâm vererek geldi. Selâmını aldım, önümde duruyordu. Bu arada yine çok şiddetli bir zikre başladım. Ömrüm­de hiç bu acayip hallerle hallenmemiştim. Âdeta severek canımı veriyor­dum. Sanki can bayramıydı.

Oturduğum yerde elimi kolumu sallıyor, son derece sert ve seri hareketler yapıyorum. Böylece içimden ve dışımdan sanki birçok şeyi atıp boşaltıyorum. Bir müddet sonra yine sakinleşmeye başladım. Gavs-ı a’zam da selâm verip ayrıldı.

Arkadan Abdülkerîm el-Cîlî geldi. Selâm verdi, aldım. Bu arada “Allah! Allah!” zikrine de devam ediyordum. Ancak Abdülkerîm el-Cîlî, durgundu. Bende de evvelki haller pek olmadı. Akşam okuduğum “İnsân-ı Kâmil” kitabı­nda dikkatimi çeken bazı bölümler oldu. Herhalde onun için durgundur diye düşünüyordum. Selâm verdi, ayrıldı.

Sırada Hz. Ali vardı. Fakat onun ruhaniyetini bir müddet tutama­dım. Sonra o da selâm verdi. Ben yine bu arada tekbirlere devam ediyorum. Hepsinin selâmlarını alırken, lakaplarıyla birlikte “Sizlere ve bizlere” diye metih yollu alıyorum. Sonra Hz. Ebubekir geldi, aynı şekilde selâm verdi, aldım. Bir müddet durdu ve ayrıldı.

Arkadan Muhyiddin İbnü’l-Arabî geldi. Selâm verdi, aldım. “Medet, yâ Şeyh-i Ekber! Medet, yâ imam-ı ilâhî!” gibi sözler söyledim. O geldiğinde, yine ben de değişik haller olmaya başladı. Son derece şiddetli bir zikre başladım. Belki evvelkilerinden daha da şiddetliydi ve göğsümün sağ tarafında yavaş yavaş yayılan bir akım hissetmeye başladım. 

Bu arada dışarıdan birisinin: “Burada biz de varız, merasime biz de iştirak edeceğiz!” diyerek geldiğini hissediyorum. Bu zâtın, Beşiktaşlı Yahyâ Efendi olduğu bilincindeyim. Varlığını tanımak istiyorum ancak sadece sakallarının ağzından çenesine doğru iki yana doğru açık olduğunu anlayabiliyorum. Biraz sonra sakinleşince Muhyiddin İbnü’l-Arabî, selâm verip ayrıldı. Çok terlemiştim, üstümdekileri çıkardım, sadece gömlek kaldı.

Daha sonra Hz. Hüseyin gelip selâm verdi. “Aleyküm selâm, yâ şehidler sultanı! Şehid-i Kerbelâ! Seyyidlerin Efendisi!” dedim. Tekbirlere devam ettim. O da selâm verip ayrıldı. Arkasından Hz. Hasan gelip selâm verdi. Onun da selâmını: “Aleyküm selâm, ya şerifler sultanı!” diye aldım. 

Ondan sonra da Pir Hasan Hüsâmeddin Uşşâkî geldi ve selâm verdi. Ona; “Aleyküm selâm size ve bize yâ pirim!” dedim. Tekbirlere devam edip bütün selâmlardan sonra ve “Alâ ibâdillâhissâlihîn” dedim. Yahya Efen­di de selâm verip aldı. En son tarafta Nusret Baba’m da oradaydı. Fakat selâma girmedi, orada kaldı. 

Selâmın birinci faslı bitince iyice terden ıslanan gömleğimi de çıkardım. Fakat terli olduğum için yanda duran beyaz çarşafı üstüme aldım. Bir ara bir baktım çarşafa sarınmışım, her tarafım beyazla örtül­müş. “Acaba Efendimiz niçin sonraya kaldı?” diye düşündüm. Bu arada odanın boşaldığını hissettim ve yine hissettim ki Efendimiz ile birlikte gelecekler. O zaman çarşafa sarınmış olarak ayağa kalktım ve ayakta kıbleye karşı durup beklemeye başladım. Ayrıca, “Andolsun ki, size kendinizden gayet izzetli bir peygamber geldi. Zorlanmanız ona ağır geliyor, üstünüze çokça titriyor. Müminlere karşı çok şefkatli, çok merhametlidir.”[138] âyetini okuyorum. Epey bir müddet bekledim. Kapıdan gelecek gibiydi sanki. Ama bu, şartlanma ile bekleme. 

Bir müddet sonra, nadide taşlarla işlemeli, tepe tarafı konik gibi hafif sivrilen, alın tarafında on santimetre kadar uzunluğunda ileriye çıkmış üç tane altın çubuk ve uçlarında küçük yuvarlak değerli taş­lardan bilyeler takılmış, burnun üstüne doğru ve yanlardan da kulaklara ve yanaklara doğru uzamış bir taç, miğfer gibi belirmeye başlıyor. Üç tane uç için bunlar; “İlme’l-yakîn, ayne’l-yakîn, hakka’l-yakîn” işaretleridir, diyorum. Bu görüntü kıble tarafında oluşuyordu. Yavaş yavaş tacın bulunduğu mahal aşağı doğru belirmeye başlıyor. Ben ayaktayım ve tekbirlere devam ediyorum. Çok nadide inciler, yakutlar ve her türlü değerli taşlarla işlenmiş her tarafı bedeni saran elbise ve üstünde oturulan taht belirginleşiyor. Ben hem seyrediyorum hem de tereddütteyim. Acaba hayalî veya şeytanî olabilir mi diye... 

Bir müddet durdum. Tereddüdümü anlayınca, dolgun vakur bir sesle: “Ene Muhammed!” dedi. Bu sefer ben düşündüm. “Acaba ses bir yönden mi geliyor?” diye. Yine aynı ses: “Ene Muhammed!” dedi. Ben yine, emin olmak istedim. O, biraz bekledi. Ben, ayakta ve ellerim bağlı olarak duruyorum. Tekrar üçüncü defa: “Ene Muhammed!” dedi ve yeşil bayrak üzerinde “Lâ ilâhe illâllah muhammedün rasûlullah” yazılı olarak livâü’l-hamd sancağı, tahtın arkasından yüksel­meye başladı. O anda secdeye kapandım. “Medet, yâ Rasûlullah!” diye hepimiz için niyazda bulundum. Hatırıma gelen şeyler hakkında ricada bulundum. Hepimiz için şefaat dileğinde bulundum.

Bir müddet sonra merasim bitti, her şey yerli yerinde idi. Zannettim ki bu arada epey uzun süre geçti. Hâlbuki yarım saat kadar zaman geçmişti. Eğer o anda biri gelip, aniden beni çarşafa bürünmüş ayakta durur halde görseydi, herhalde kalp sektesinden giderdi.

Tefekkür ve düşünceler: İbadet ettiğin düzeyi idrak edince, oraya yönelerek yap­tığın ibadet biter. O türlü ibadet edemez hâle gelirsin. Sonra ibadetin bir üst düzeye yönelik olarak yapılmaya başlanır. Nihâyet orasını da idrak edersin. O zaman da artık oraya yöne­lik ibadet etmen mümkün olmaz. Bir müddet sonra daha yukarıya yönelik ibadetin başlar ve böylece devam edersin. Ta ki gerçek kimliğinle; kendine, kendin, kendinle olarak… 

26/06/1985 Çarşamba, dördüncü gün: Bugündeki tefekkür ve düşünceler: İç ve dış tek şey olduğuna göre, kişinin içeride veya dışarda olması diye bir şey söz konusu olamaz. Eğer oluyorsa onun için daha henüz iç ve dış farkı vardır. İçerde iken, dışa ait neye meylediyor ise daha ondan kopamamış demektir. Bu, onun tabiat kayıtların­da olduğunun çok açık ifadesidir.

Ef’âl âlemi, isimlerin neticesi olarak meydana geldiği var sayımından hareketle yok hükmündedir. Şartlanmalarımıza göre olan ef’âl âlemi, yok hükmündedir. İsimler de sıfatlardan meydana geldiğinden, onlar da yok hükmündedir. Sıfatlar ise senin varlığını teşkil eden, benliğindir. Böylece ortada ef’âl ve esmâ diye isimlenen mertebeler de kalmaz. Ancak bunlar yok olmuş demek değildir. Onlar yine vardır, fakat sen olarak vardır. Zâtın olarak, gerçek olarak, sende ve seninle vardır. Zâtın olarak vardır. Eğer bu müşahede tam kemâlli olmazsa farkında olmayarak yine kendini, kendin olarak, fakat ef’âl âlemi kayıtları içinde bulursun. Yaşarsın, ama farkında olmazsın, bu da şirktir.

Bence amâ, idraki mümkün olamayan bir berzahtır, mutlaka öte tarafı vardır. Aksi hâlde denge sağlanamaz. Bu denge, anladı­ğımız mânâda bir denge değildir. Zât, yani amâ hakkında düşünmeyiniz denmesi, düşünülecek bir şeylerin olduğuna delâlet eder. Ancak ortaya çıkan imkânlar buna yetmez. 

İkindiden sonra biraz uzandım. Fakat uyuyamadım. Kalktım, düşündüm. “Vâhid” zikrini yapmaya karar verdim. “Hiç olmazsa on bin tane olsun” dedim. Dikkatlice ve tefekkür ederek zikre başladım. Yavaş yavaş zikir hızlanmaya başladı ve cehrî zikre dönüştü. Türlü türlü hareketler ol­maya başladı. Bir müddet, başım kuvvetle sallandı. Ellerim kal­kıp iniyordu ve bağdaş kurmuş oturmaktaydım. Bir ara, daldım. Sonradan farkettim ki “Vâhid vâhid!” derken, “Vâhid, vay ne Vâhid!” “Gayret Vâhid!” demeye başladım. Yine ateş bastı, terledim. Üstümdekileri çıkardım ve çarşafı üstüme aldım. Bu halde bir gören olmuş olsa, bu kalıbın mutlaka delirdiği­ne kanaat getirip, yanımdan kaçar.

Zikre devam ediyor, aynı zamanda o yaşantıyı gerçek hâli ile idrak etmeye çalışıyordum. İdrakimde genişleme oluyordu. En belirgin hâli ise, vâhidiyet yaşantısında olan bir kimsenin muhatabı görmeksizin muhatabına, “Abi, kardeş, bey” gibi bütün izafetleri düşürüp, sadece ismiyle hitap etmesi gerektiğini düşündüm. Aslında bu hâl, esmâ yaşantısı müşahedesidir. Fakat geçiş bu kanaldandır. Daha sonra “Sadece kendini, kendinle bilir, tanır ve kendi kendine muhatap olur” hâli genişleyerek açılıyor.

27/06/1985 Perşembe, beşinci gün: Sabah kalktım, elimi yüzümü yıkadım. Uyku mahmurluğu geçti. Öğleye kadar bant dinledim. Öğle oldu, namazı kıldım. Daha evvelden kararlaştırdığım gibi bugünkü zikrimi de vaktim olduğu kadar Vâhid’e ayırdım ve o niyetle zikre başladım. Bu arada tefekküre de aynı şekilde sıkıca devam ediyordum. Zaman, vakt, an ve dehr kavramları aklımdan geçiyordu. Fakat daha ziyade Vâhid zikrine ağırlık veriyordum. Yine ateş basmaya başladı ve üstümdekileri yavaş yavaş çıkardım. Bu arada düşüncem, “Gerçek benliğini bulma kavgasıdır bu” idi. O şekilde zikre devam ettim. “Gayret Vâhid, Fettah, Vâhid!” şekliyle sürdü.

Mânen yardım talep ediyordum. Bir müddet sonra sanki ricâlü’l-gaybın bazısı seyre geldi. Yavaş yavaş gavs-ı a’zam belirdi. Daha kuvvetli niyazda bulunup, Vâhid yaşamı açılsın diye “Yardım yardım!” diye şiddetle ricada bulunuyorum. “Vahid sensin! Gayret Vâhid sensin, anla!” dedi ve bu düşünce ile zikre devam ediyordum. 

Öyle bir an ve içimden bir kısmı da dışarı çıkacak şekilde öyle bağırdım ki her taraftan duyulmuştur. Bu arada gerçekten yardım geldi. Her yerde kendimi, kendim olarak benliğimle bulur gibiydim. Her yerde ve tek yerde kendim vardım. Âdem’den başlayarak bütün peygamberler bendim. Böylece yaşım yedi bin oldu, fakat gerçekte yaşım da yoktu. Bunları yaşarken ayağa kalktım. Ayakta türlü türlü hareketlerle zikre ve tefekküre devam ettim. Bu arada Hz. Mûsâ’nın çobanı aklıma geldi. Hani Hz. Mûsâ, bir çobana ibadet etmesini öğretir ve çoban az sonra nasıl ibadet etmesi gerektiğini unutur. Hz. Musa’nın arkasından koşarken farkında olmayarak suda yürür. Bunu gören Hz. Musa; “Bildiğin gibi yap!” der. Çünkü çobanda meydana gelen hareketler, ilâhî emir gereğidir, şekle bakmaz.

Bir müddet daha ayakta zikir devam etti. Yoruldum, başım dönmeye ve midem ağarmaya başladı. Vakit epey ilerledi. Belki dinlenirim diye ikindiye kadar biraz uzandım. Kırk beş dakika kadar uyudum. Kalktım, ikindiyi kıldım, kitap okumaya başladım. Kısmet olursa yarın Cuma ve “Ehad” zikrine ağırlık vermeyi düşündüm. 

Zaman azlığından her gün mümkün olduğu kadar bir ilâhî isim üstünde durmak niyetindeydim. Baktım nevâle gelmiş, akşam da oldu. Gazeteyi yere serip sofrayı kurdum. Ekmekle zeytini açtım. Maşallah, eşim Nüket Hanım ölmeyeyim diye dilimleri kalın kalın kesmiş, zeytinler de iri iri. O kadar da olacak… 

Ne var ki günler uzundu. Çalışmam epey sıkıydı ve ben de oldukça fazla hararet oluyordu. Ağzım ve boğazım zeytinin tuzluluğu, acılığı ile bir hayli kuru ve acı oldu. Bir tane kesme şekeri, küçük parçalara bölüp ağzıma attım. Daha sonra cuma günü için bir dua hazırladım, onu temize çektim ve saat gece on iki oldu. 

Duam şöyleydi: Yâ ilâhî! Seni senâ etmekten aciziz. Seni gereği gibi idrak edemiyoruz, edemeyiz de... Ancak sen bize lütfeyle ki seni idrak etme yolunu imkânlarımızın son sınırına kadar aç. En geniş şekil­de zâtî ilminden bize vermeni dilemiş ol. Bu hâlin başka yolu yok, yâ ilâhî! Seni yani kendimizi idrak yolunda yaptığımız çalışmalara yardımcı ol. Emeklerimizi boşa çıkarma. Senden ricamız; dünya hayatımızın sonuna kadar terakkîye devam ettirip benliklerimize sahip olarak bu hayatı sona erdirmendir, yâ ilâhî!

Ahmet, Semâ, Nüket, Cemile, Atasay, Hilmi, Ahmet, Muammer, Ayhan, Ziya ve aile fertleri; Ahmet, Güner, Erdinç, Erol, Cevdet, eşleri ve aile fertleri; diğer yârenler; hazır ve gaypta olanlar için de lütuf, rahmet, ihsan, idrak bekleriz. Hasta zuhurlarına şifa, dertlilerine deva, borçlularına eda niyaz ederiz.

İlâhi! Duamızı Peygamberimizin kabrinde veya Kâbe-i şerîf’te, Arafat’ta veya Cuma saatine rastlayıp kabul edilen dualardan eyle, âmin. Rabbenâ âtinâ fiddünya haseneten ve fi’l âhireti haseneten ve kınâ azabennâr bi rahmetike yâ erhamerrrâhimîn. Bi hakkı ve bi hürmeti “Elif lâm mîm”; bi hakkı ve bi hürmeti “Elif lâm ra”; bi hakkı ve bi hürmeti “Tâha ve yâsîn”; bi hakkı ve bi hürmeti “Kef, hâ, yâ, ayn, sad”; bi hakkı ve bi hürmeti “Hâ mim, hâ mim, hâ mim, hâ mim, hâ mim, hâ mim, hâ mim, ayn, kaf, sîn.” Ve’l Kûr’âni’l-hakîm ve selâmün ale’l mürselîn, ve’l hamdülillâhi rabbi’l-âlemîn. El Fâtiha.

28/06/1985 Cuma, altıncı gün: Sabah kalktım. Elimi yüzümü yıkayıp biraz kendime geldim. Bir müddet kitap okuduktan sonra çarkı felekleri yaptım. (Necdet Efendi’nin çarkı felek ismini verdiği, yaklaşık on beş santimetre çapında, daire şeklinde, kâğıtlardan kestiği yuvarlak kâğıtlardır. “Âlem içeriden dışarıya mı halk edildi yoksa dışarıdan içeriye doğru mu oluştu?” sorusu hakkındaki iki tezin şekil ve çizimleridir. Bunları yakın zamana kadar sakladı ama daha sonra ne yaptığını hatırlamıyor).[139] Daha sonra saat yarıma kadar bant dinledim.

Cuma vakti yaklaşıyordu, kalktım, abdest aldım, ezan okununcaya kadar tefekkür ettim. Bu arada cuma gününde bulunan dua­ların kabul vaktini aramaya çalıştım. O vaktin, “İç ezan oku­nup, iki rek’at namaz kılındıktan sonraki an olduğu kuvvetle muh­temeldir” diye düşündüm. Az sonra da ezan okundu. Kalktım kısa bir salâ getirdim ve vakit ezanı okuyup iki rek’at namaz kıldım. 

Sonra dünden hazırladığım duayı okudum ve bu iş bitti. Dua saati vakti hakkında şöyle düşündüm: Ezan okunacağı zaman güneş tam kemâldedir. Ezân-ı Muhammedî ise zâtın her yönlü kemâlini kendi kendine, kendinde olarak ilanıdır. Namaz ise kemâlât izharından sonra bu kemâlâtın yaşanmasıdır. İki rek’at oluşu aslında tekliğine delâlet sayılır. İşte böyle bir anda, kendinin kendine, kendi olarak yaptığı duanın kabul olmaması herhalde mümkün değildir. Günün kemâli, ezanın kemâli, namazın kemâli, duanın kemâli ve kâmilin kemâli bir araya gelirse işte o saat ister istemez duaya icabet saati olur. 

Daha sonra o günkü zikre geçtim. Progra­ma göre ağırlıklı olarak “Ahad” zikri olacaktı. Güzelce kendimi vererek başladım, devam ettim. Düşünceme hiçbir şey almak istemedim. Gelmeye çalışan zuhurları döndürdüm. Yalnız bu arada “Ahmed” var, onu döndüremedim. Niye diye düşündüm. Sonra “Orası zaten onun” dendi ve ben de onu bıraktım, o da gitti.

Yine ateş basmaya başladı. Fakat bugün daha azdı. Çünkü “Ahad” zikri daha ziyade tefekküre dayanır. Yoruluncaya kadar böylece devam ettim ve düşünceye daldım. Bu halin “Cennet bahçelerinden bir bahçe olduğunu, gerçekte ise zât cenneti olduğunu” düşündüm. 

Cuma gününde olan dua saatinin bir başka yönünü düşündüm. Cuma, cem demek; gün ise ilâhî tecelli demektir. Eğer sen kendinde, gerçek kimliğinle kendini, ef’âl-esmâ-sıfat-zât olarak cem edebilmişsen işte sende onun adı cumadır. Cumanın “A” sı ahadiyettir. O da sırf zât tecellisidir. İşte her ne zaman bu tecelli ile olursan, o an senin için cuma günü duaların kabul saati vaktidir. Bunu mutlaka değerlendir. Aslında zaten onu da değerlendirecek sen değilsin. O da ayrı mesele.

Yine yoruldum, biraz uzandım, yarım saat kadar dalmışım. Kalktım, abdest aldım, ikindiyi kıldım. Tekrar ağırlıklı olarak Ahad’a devam ettim. Bir müddet kitap okudum, daha sonra bant dinledim, zaten akşam oldu. İftar ettim, akşam sahurda yaptığım gibi yine zeytin yemedim. Ağzımın acılığı daha iyiydi. Yemekten sonra biraz oturdum. Tekrar zikir, kitap, bant, tefekkür... 

Bu gece kulaklıkları aldım, çok iyi oldu. Onlarla sessizce dinleniyorum ve uyanık kalmama da yardımcı oluyor. Saat üç oldu, yine kalan ekmeği yedim. İki adet zeytin ve bir bardak su ile sahur oldu. Bir kaset daha dinledim, namaz kılıp yattım. Zaten saat dört olmuştu. Bugün de böyle geçti.

29/06/1985 Cumartesi, yedinci gün: Sabah kalktım, belirli işleri yaptım. Bir müddet zikir, bant ve kitapla vakit geçirdikten sonra seyir ve kerametler hakkında bazı düşünceler zuhur etti.[140]

Necdet Efendi’nin halvete girdiği mahal iş yerinin bir odası idi. Dışarıdan fark edilmemesi için camı halı ile kapatmıştı. Işık sızmasın diye de lambanın üzerine boru şeklinde kâğıt takıp, ışığı bir noktaya gelecek şekilde ayarlamıştı ve okuyup yazarken de o ışığı kullanmıştı. Halvette iken her akşam üstü on iki yaşındaki oğlu Cemal Cem bir dilim ekmek, dört beş adet zeytinden ibaret olan günlük yemeğini getirip hole bırakarak onu görmeden giderdi. O da hole geçip onları alıp ikiye böler, yarısını iftarda diğer yarısını da sahurda yerdi. Böylece gündüzleri oruçlu, geceleri ise sabah namazına kadar uykusuz geçirirdi. Sabah namazını kıldıktan sonra bir müddet uyurdu. Necdet Efendi’nin bir haftalık halvet yaşantısındaki bahsi geçen ilginç hatıraları, tecrübeleri ve halleri sûfî psikolojisi adına da dikkate değerdir.

# İKİNCİ BÖLÜM

# NECDET ARDIÇ’IN ESERLERİ

Necdet Ardıç Efendi’nin eserleri tasavvuf alanıyla ilgilidir. Kitapları “Gönülden Esintiler” başlığı altında numaralandırılmıştır. Kitaplarının kaynakçasını; “Kûr’ân ve hadis, Hakk’ın hibe yoluyla verdiği vehbî ilim, çalışılarak kazanılan kesbî ilim, Mesnevî-i Şerîf, Fusûsu’l-Hikem gibi muhtelif eserlerden ve sohbetlerimizden müşahede ile toplanan naklî ilim.”[141] şeklinde açıklar.

Necdet Ardıç Efendi, bir gönül insanı olarak keşfe, mücahedeyle birlikte gelen ilhamî bilgiye, manevi tecrübeyle bizzat yaşayarak öğrenmeye önem vermektedir. Bunları önceleyen biri olarak eserlerinde irfanî bilgilere ufuk açmaktadır. Kur’an-ı Kerim’in, hadislerin ve Mesnevî, Fusûs’ul-Hikem vb. gibi tasavvuf kitaplarının hâlâ canlı olduğunu, lafızlarının âdeta hareketli oluşlarını sürekli olarak tecrübe ettiğini belirtmektedir.[142] Ona göre büyük sûfîlerin sohbetlerinde olduğu gibi kitaplarında da lafız, mânâ, ruh ve nur birarada bulunmaktadır. Eğer kişi öncelikle gönlünde bir manevi temizlik yapıp, mâsivâ ve mâlâyâni şeylerden arınıp gönlünde bir saha açarsa, o zaman irfanî hakîkatler gönülde yer bulur. Mânevî tohumlar, gönül toprağında yerleşerek zamanla filizlenir ve yeşerir.[143]

Necdet Ardıç Efendi, eserlerini yazarken yoğun bir tempoda sürdürdüğü iş hayatını aksatmamış, yanından kâğıt ve kalemini hiç ayırmamıştır. Hâlen de yazmaya, araştırmaya ve okumaya devam etmektedir. Kitapları ciddi bir yekün tutmakta ve şu an 123 adet kitabı, 90 adet “Mektuplar ve zuhuratlar dosyası” bulunmaktadır. Yazım çalışmaları devam etmektedir. Kitaplarının yazılış ve basım sırası aynı zamanda kendisinin manevî seyrinin ve hayatının izdüşümüdür.[144] 

“Hz. Âdem” ismini taşıyan kitabı “İnsanın Serüveni Hazreti Âdem ve Safiyet” adıyla, “İrfan Mektebi Hak Yolunun Seyr Defteri” kitabı aynı isimle, “Mübarek Geceler ve Bayramlar” kitabı ise “Gece ve Kandil-İslam’da Mübarek Geceler, Bayramlar ve Hakîkatleri” ismiyle, Nusret Tura Efendi’nin bütün şiirlerinin yer aldığı kitap “Erler Demine” ismiyle H yayınlarından basılarak raflardaki yerini almıştır. Necdet Ardıç’ın eserlerini gruplandırarak incelemeye çalışalım.

## I- KİTAPLARI

Necdet Ardıç’ın yazdığı kitapları, sayıca fazla olduğu için içerik açısından değerlendirip belli bir sınıflandırmaya tâbi tuttuk. Altı peygamber, bir hikâye-birçok yorum, divanlar, ibretlik dosyalar, Terzi Baba kitapları, Kur’ân-ı Kerîm’de yolculuk serileri; Umre ve Bosna Hersek seyahati dosyaları şeklinde kategorize ettik. Bu kategorizasyon dışında kalan diğer kitaplarını da “Diğer Kitapları” başlığı altında ele alıp, özetle açıkladık.

### A. ALTI PEYGAMBER SERİSİ

Necdet Ardıç Efendi bazı peygamberlerin hakikatlerinin, kişinin mânevî yolculuğunda birer durak ve kilometre taşı olduğunu, bunların geçilmesi gereken birer mertebe olduğunu vurgular. Bilhassa ülü’l-azm peygamberler üzerinde durarak, onların hayatlarını, kendilerine ait mertebelerini ve getirdiklerini açıklayarak, bu yolculuğun tedrici bir ilerleme ve yükseliş olduğunu, Âdem aleyhisselam ve Nûh aleyhisselam hariç her bir ülü’l-azm peygamberin bir tevhid mertebesine tekabül ettiğini belirtir.[145] Peygamberler serisi olarak adlandırdığı altı büyük peygamber hakkındaki kitaplarının hepsinde şu önsöz yer almaktadır:

Ülü’l-azm peygamberlerin hayat hikâyeleri; tecrübe ettikleri mertebeleri, çağlarının özelliklerini ve geçiş aşamalarını, yaşamlarından örneklerle bize açıklar. Konu ettiğimiz, ülü’l-azm peygamberler altı tanedir ki bunlar; Hz. Âdem (a.s.), Hz. Nûh (a.s.), Hz. İbrâhim (a.s.), Hz. Mûsâ (a.s.), Hz. Îsâ (a.s.) ve Hz. Muhammed’dir (s.a.v.). Bu peygamberlerin hayat hikâyeleri hakkında kısmen de olsa bilgi sahibi olmakta çok önemli faydalar vardır. Bunların tümü, bulundukları düzey açısından insanlığın tarihinde çığır açmış kilometre taşlarıdır. Düşünce dünyamızın biçimlenmesinde ve büyümesinde öncülük etmişlerdir. Ayrıca, Cenâb-ı Allah’a doğru olan seyrimizdeki menzillere ulaşabilmemiz için mola verilen kervansarayları oluşturmuşlardır. 

Necdet Ardıç Efendi’nin altı peygamber serisi kitapları şunlardır: 

1) Hz. Âdem Safiyyullah

2) Hz. Nûh Neciyyullah

3) Hz. İbrâhîm Halîlullah

4) Hz. Mûsâ Kelîmullah

5) Hz. Îsâ Rûhullah

6) Hz. Muhammed (s.a.v.) Rasûlullah Şimdi bu kitapları sırasıyla inceleyelim.

#### 1. Hz. Âdem ve Sâfiyet

İlk defa 2006 yılında Tekirdağ’da, H yayınları tarafından ise 2015 yılında İstanbul’da yeniden basılan ve Hz. Âdem temelinde, Âdem-Havvâ-İblis konularının enfüs-âfâk, iç-dış ilişkisi çerçevesinde açıklandığı eser, Necdet Ardıç Efendi’nin çok önem verdiği bir eseridir. Çünkü Necdet Efendi’ye göre beşer olmaktan insan olmaya geçebilmek, insanın âdemî hakîkatleri idrak etmesine bağlıdır. Bunun için de kişinin âdemî hakîkatleri hayal cennetinden beden arzına indirmesi lazımdır.[146] Hakîkat-i Muhammedî programı içerisinde, insanlık bilinç ve sahnesinin başlamasında ilk faaliyet gösteren mahal “Âdem” ismi ile anılır. Hz. Muhammed’in (s.a.v.) varlığında mevcut olan hakîkat, ilk defa “Âdem” ismiyle ortaya çıkmıştır.[147]

Necdet Efendi eserinde, insanda kaç türlü benlik olduğundan hareketle Âdem isminin özelliklerinden, nokta zuhur mahalli olan insanın Kur’ân’daki isimlerinden, Âdem’in (a.s.) ve Havva annemizin lâtif olan ilk cennet hayatından, Havva annemizden ve hakîkatinden, Âdem’e (a.s.) öğretilen isimlerden, Âdem’e ve Havva’ya üflenen ruhtan ve Ruh-ı Sultânîden, Âdem’in (a.s.) meleklerden üstün olmasından, İblis’ten ve hakîkatinden etraflıca bahseder. Ayrıca Âdem (a.s.) kıssası üzerinde mekân, şahıs ve nesne tahlilleri yaparak bunların batınî yorumları üzerinde durur ve Âdem (a.s.) kıssasının sadece geçmişte yaşanan bir hikâye değil, her birimizin başlı başına hayat hikâyesi olduğuna vurguyla, kıssadaki konuları örnek alarak, ahiret yolculuğumuzun neresinde olduğumuzu anlayacağımızı belirtir.[148] 

#### 2. Hz. Nuh-Necîyullah

Necdet Ardıç Efendi, 2009 yılında Tekirdağ’da basılan eserinde Nuh (a.s.) kıssasını, “Hakîkat-i Muhammedî kanalından, Kûr’ân kaynağından gönlümüze indirmeye, almaya, idrak etmeye çalışalım”[149]diyerek, pek çok konuda olduğu gibi mevzûyu iki yönlü olarak âfakî ve enfüsî yani nefsimizdeki ve dışımızdaki oluşumları itibariyle incelemeye ve izah etmeye çalışmaktadır.

Kitapta Nuhiyyet mertebesi, Nuh ve necat kelimelerinin sayısal değerleri, Nuh’un seçilmişliği, Nuh sûresinin Hûd ve Yunus sûreleri ile bağlantıları, gerçek necatın ne olduğu gibi meseleler ele alınır. 

Necdet Ardıç Efendi, Nuh kıssasının bize vermek istediği mesajın ve Nuhiyyet mertebesinde yapılması gerekenin; kişinin beşerî-nefsî benliğinin zulmeti ve karanlığından kurtulmasıyla gerçekleşen bir arınma ile ilâhî nûrun aydınlığına kavuşmak olduğunu belirtir.[150]

#### 3. Hz. İbrahim-Halîlullah

Kitap, 2011 yılında Tekirdağ’da basılmıştır. Tek tanrılı dinlerde, merkez şahsiyetlerden biri olan Hz. İbrâhîm’in (a.s.) hayatı, seyri ve yaşadıkları değerlendirilir. İnsanlık tarihinin geçirdiği hayat evrelerini bir sâlikin de kendi bünyesinde geçirmesi gerektiği, diğer kitaplarda ve sohbetlerde olduğu gibi özelikle vurgulanır. “Ne var âlemde o var âdemde” hükmü ile her birimizde beş hazret mertebelerinden tevhid-i ef’âl mertebesine tekabül eden İbrâhîmiyyet mertebesinin mevcut olduğu, ancak onu ortaya çıkarabilmek için bir çaba ve çalışmaya ihtiyaç olduğu belirtilir.[151]

İbrâhîm’in (a.s.) şahsında, “İbrâhîmiyyet mertebesinin” hakîkatleri anlatılır. Bu hakîkatlerden biri olan, “Hz. İbrâhîm’in (a.s.) bireysel varlığında tek görünse dahi aslında bir ümmet olduğu gerçeği” açıklanır.[152] Eserde en dikkat çekici noktalardan birisi de şirk kavramına getirilen yorumdur. Burada ilâhî esmaların giyilmesi ve giydirilmesi meselesi açıklanarak, bâtınen şirkin ne olduğu tarif edilir.

Hz. İbrahim’in (a.s.) oğlu Hz. İsmail (a.s.) ile birlikte Kâbe’yi inşa etmesi, Hz. İsmail’in kurban edilmesi emri meseleleri, veled-i kalb bağlamında değerlendirilerek çok dikkat çekici yorumlar getirilir.[153] 

En nihayetinde bu eser, Hz. İbrahim’in (a.s.) hatırasına binaen tahiyyatta okuduğumuz salâvatlarımız ve Necdet Ardıç’a ait güzel bir şiir ile neticelendirilir:

“İbrâhîm-i anla sözünden Nasılda yalvardı özünden Tevhîd’e bak onun gözünden Kâbe’ni yeniden kurmaya geldim.”[154]

#### 4. Hz. Musa-Kelîmullah

2013 yılında Tekirdağ’da basılan kitabta Hz. Musa’nın hayatı ve yaşadıkları farklı yönleriyle izah edilir. Necdet Ardıç Efendi, bu kapsamlı eserde tenzih, teşbih ve tevhid mertebeleri açısından, tevhid-i esmâ mertebesine karşılık gelen Museviyyet mertebesini ele alarak, dikkat çekici bâtınî yorumlar yapar.[155] 

Hz. Musa-Hızır yolculuğu, Hz. Musa-Firavun mücadelesi, İsrailoğullarının altından buzağıya tapması, tevhid-i esmâ eserin içeriğini oluşturan ana meselelerdir. 

#### 5. Hz. İsa-Ruhullah 

2013 yılında Tekirdağ’da basılan ve sekiz bölümden oluşan kitapta merkeze alınan İseviyyet mertebesi ve İsa’nın (a.s.) hakîkati konuları tevhid-i sıfat bağlamında değerlendirilir. İncillerden bazı pasajlar ve Kur’ân âyetlerinden bazı örneklerle, Hz. İsa’nın ve Hz. Meryem’in doğuşu, Hz. İsa’nın mucizeleri, havâriler, İncillerin yazılma süreci, Maide-i Mesih gibi meseleler işlenir.

#### 6. Hz. Muhammed Rasûlullah

Altı peygamber serisi kitaplarının sonuncusu olan kitap, 2013 yılında Tekirdağ’da basılmıştır. Kitabı, Muhammedî olduğu iddiasında olan bir müslümanın mutlaka incelemesi gerekir. 

Necdet Efendi, öncelikle Muhammmed aleyhisselamın şehâdet alemindeki ismi olan “Ahmed”i ve diğer isimlerine kaynak ve kök teşkil eden hamd kavramını açıklayarak, Muhammediyyet mertebesini açıklar. Bu isimler ve harfler arasındaki bir manevi korelasyon ve etkileşimden bahsederek çok farklı yorumlar yapar.

Ayrıca, Hz. Muhammed’in (s.a.v.) diğer seçilmişlik unsurları ve vahyin kanallarını, Hz. Muhammed’in (s.a.v.) tevhid-i zat mertebesini getirişini, insân-ı kâmil olanın yalnızca Hz. Muhammed (a.s.) olduğunu, insân-ı kâmil-kâmil insan ayırımını, âlem-i şehâdette ism-i âzam nedir? sorusunun cevabını, Hz. Muhammed’in âlem rüyasının tabiri olduğunu, hikmet-i ferdiyye kavramını tatmin edici bir şekilde, etraflıca açıklar.[156] 

### B. BİR HİKÂYE BİRÇOK YORUM SERİSİ

Necdet Ardıç Efendi, bazen bir örnek olay veya hikâyeyi tüm takipçilerine elektronik posta yoluyla gönderir ve belli bir süre içerisinde yorumlamalarını ister. Bu yorumlamaları kendisine aynı yolla; isim-soyisim, kişinin yaşadığı şehir, biat tarihi, bulunduğu mertebe ve zikrettiği esmayı da bildirmesi kaydıyla göndermelerini rica eder. Böylelikle sevenlerinin genel ve özel olarak manevi düzeylerini ölçtüğü gibi aynı zamanda onların tefekkür ufuklarının genişlemesine de katkı sağlamaktadır.[157] Bahsi geçen hikâyeler şunlardır: 

1- Köle ve İncir Sepeti

2- Genç ve Kıymetli Elmas

3- Bir Ressam Hikâyesi

4- Doğdular, Yaşadılar, Öldürdüler, Öldüler Hikâyesi

5- Merkez Efendi’nin “Herşey Merkezinde Vecizesi”

6- Bakara Dosyası- Bakara (İnek) Hikâyesi Hikâyelerin yorumları ve Necdet Ardıç Efendi’nin bunlara verdiği cevaplar kendisinde kayıtlı olarak bulunmaktadır. Yıllar zarfında biriken bu zengin arşiv ve belgelerin varlığı, hepsinin kayıt altında olması, bir dervişin seyrü sülûk sürecinde geçirdiği safhaların tespiti ve bunun tarihi örnekliği açısından farklı ve önemli bir durum arz etmektedir. 

Necdet Ardıç Efendi, bu hikâyelerin yorumlanması için mâkul bir süre vermektedir. Bu sürenin başlangıcı bilhassa Muharrem ayına denk getirilmektedir. Ayrıca Muharrem ayı boyunca ve ona 10 gün daha ilave edilerek toplamda 40 günlük oruç tavsiye edilir. Bu riyâzet döneminde hayvansal gıdaların yenmemesi de önemli bir prensiptir. Böylece bir mânevî temizlenmeyle hikâye değerlendirmelerinin yapılmasını amaçlamaktadır. Çünkü halk arasında şifahî olarak söylenegelen ve yazılı olarak da bulunan bu hikâyeler aslında pek çok hikmeti ve ibreti barındırır. Bu hikâyelerin iyice tahlil edilmesi durumunda, tasavvufî açıdan birçok sonuca ulaşılabilir.[158]

Eserlerinde, kendisine elektronik posta veya başka yollarla soru soran ve cevap verdiği kişilerin isim ve soyisimlerini açıkça belirtmez. Sadece isim ve soyisimlerinin baş harflerini belirtir. Böylece eserlerde geçen bazı özel haller ve durumların kime ait olduğu, mahremiyetin korunması prensibince gizli kalır.

Necdet Efendi’ye göre bütün âyet-i kerîmelerde olduğu gibi Kur’ân kıssalarının ve diğer hikâyelerin de şeriat, tarîkat, hakîkat ve mârifet mertebelerinden izahları vardır. Kur’ân meâllerinde olan zâhirî ifadeler şeriat mertebesinden olup genele hitap etmektedir. Bu kıssaların duygular yoluyla biraz daha açık olarak anlaşılması tarikat mertebesi anlayışıdır. Kur’ân’da geçen hikâyelerde ve diğer hikâyelerde yer alan varlıkların kendilerine ait esmâ ve sıfatlarının hakîkatlerini idrak ederek o yönde anlaşılmaları hakîkat mertebesine, bütün bunları asıllarını bozmamak suretiyle, tüm mertebeleri itibariyle idrak etmek ise mârifet mertebesine tekabül eder. Ancak bunları anlayabilmek için çok iyi bir irfâniyet eğitiminin alınması gerekir.[159] Bir hikâye birçok yorum serisi kitaplarını açıklayalım: 

#### 1. Köle ve İncir Sepeti 

Necdet Ardıç Efendi, bir dervişinden gelen elektronik posta üzerine 2009 yılında yazmaya başladığı kitabını Tekirdağ’da 2010 yılında tamamlamıştır. Kitapta Abdullah bin Dinar’ın başından geçen bir hadise değerlendirilir. Hikâyede Abdullah bin Dinar, nefsinin kölesi olmakla bir köleyi âzat etmek arasında tercih yapmak zorunda kalır. Necdet Efendi, dervişlerine “Siz olsaydınız hangisini tercih ederdiniz?” sorusunu sorar.

Kitap incelendiğinde Necdet Efendi’nin, takipçilerinden gelen yorumların herbirine birebir cevap verdiğini ve kitabın sonunda hikâye hakkında genel bir değerlendirme yaptığını görmekteyiz. Hîkaye kendisi tarafından tenzih-teşbih ve tevhidin, vahdet ve kesretle ilişkisi bağlamında değerlendirilmektedir. 

#### 2. Genç ve Kıymetli Elmas

Kitap, 2010 yılında Tekirdağ’da basılmıştır. Hikâyeye göre Gazneli Mahmud’un sarayında çok değer verdiği akıllı ve edepli bir genç vardır. Ancak vezirleri bu genci kıskanıp, hakkında dedikodu yapmaya başlarlar. Hükümdar onları ve genci bir gün huzurunda toplar. Ellerine de birer çekiç verip büyük bir elması kırmalarını ister. Vezirler değişik gerekçelerle elması kırmazlar. Sıra gence gelir. Tam burada Necdet Efendi dervişlerine şu soruları sorar: “Genç elması kırdı mı yoksa kırmadı mı? Eğer genç elması kırdı ise bu fiil gence mi aittir yoksa sultana mı aittir? Genç elması kırmadı ise gencin ve daha evvel kırmayanların düşünceleri kendilerine mi aittir yoksa sultana mı aittir?”[160] Bu soruları gerekçeleri ile cevaplamalarını rica eder. Necdet Ardıç Efendi dervişlerinin yorumlarına kitabında yer verdikten sonra gencin ne yaptığını açıklar.

Hikâyenin sonunda genç, sultanın emrine asi olmamak adına elmasa çekiçle vurur ve çekiçle elmasın kırılamayacağını bildiği halde çekiçle yavaşça vurduktan sonra elmasın özü olan pırlantayı da elmastan çıkarır. Kitabın sonunda bu hikâyede geçen bütün kahramanları ve hatta elmas, çekiç gibi nesneleri şeriat, tarikat, hakîkat ve mârifet açısından değerlendirir. Ayrıca elması kırma ve kırmama düşünce ve fiillerinin kime ait olduğunu itikadî mezhepler açısından ve a’yan-ı sâbite bağlamında değerlendirir. Kitabın sonunda bir elmas hikâyesinden daha bahsedilerek Necdet Ardıç Efendi tarafından kısa bir yorum yapılmaktadır.

#### 3. Bir Ressam Hikâyesi

Kitap, Tekirdağ’da 2012 yılında basılmıştır. Bu hikâye diğerlerine göre daha kısadır. Bir gün bir kişi ressam arkadaşını evinde ziyarete gider. Vardığında, evin duvarlarında ve her yerindeki resimlerin sadece hayvan suretlerinde olduğunu görür. Arkadaşına “Yapılacak başka resim yok mu? Neden hep hayvan resimleri yapıyorsun?” dediğinde, arkadaşının verdiği cevap oldukça düşündürücüdür: “Evet var, fakat bu resimleri yukarıdaki çiziyor, ben ise içlerini dolduruyorum.”[161]

Necdet Efendi, bazı sorularla beraber dervişlerini tefekkür yolculuğuna çıkarır. Hîkayeyi kaza, kader ve nefis mertebeleri bağlamında dervişlerinden değerlendirmelerini ister. Verilen cevaplara yer verdikten sonra hikâyeyi a’yan-ı sâbite, nefis mertebeleri ve kaza-kader açısından yorumlar. İnsanın irade hürriyeti meselesini ele alır. “Yukarıdaki çiziyor” sözünün mutlak kadere, “içlerini boyuyorum” sözünün ise muallak kadere işaret ettiğini belirtir. Ona göre ressamın sürekli hayvan resmi çizmesi onun nefs-i emmâre mertebesinde olduğunu gösterir. Kitabın sonunda ayrıca Hz. Mevlânâ’nın Mesnevî’sinden bir ressam hikâyesine de yer verir.

#### 4. Doğdular, Yaşadılar, Öldürdüler, Öldüler Hikâyesi

Kitap, Tekirdağ’da 2013 yılında basılmıştır. Kitaba konu olan hikâye şöyledir: Vaktiyle memleketin birinde yaşayan bir padişah, yaşlanınca kendinin ve ceddinin hatıralarının ve savaşlarının kendilerinden sonraki nesillere ulaşması amacıyla tarihçi ve yazarları toplayarak hatıra ve savaşları yazmalarını istemiş. İlk olarak ciltlerce kitap yazılmış. Padişah beğenmiş ama kısaltılmasını istemiş. Cilt sayısı azaltıla azaltıla hatıra ve savaşlar bir kitap haline getirilmiş. Padişah daha da kısaltın demiş. En sonunda padişaha bir sayfa takdim etmişler. Padişah bu sayfada yazan dört kelimelik cümleyi beğenerek “Şimdi oldu.” demiş. Bir süre sonra da vefat etmiş. Kendisine sunulan sayfada şöyle yazıyormuş: “Doğdular, yaşadılar, öldürdüler, öldüler.” 

Necdet Efendi, “Eğer siz olsaydınız kendi hayat anlayışınız içinde bu cümleyi nasıl düzenlerdiniz?” sorusunu sorarak cevapların gerekçeleri ile verilmesini rica eder. Böylece sevenleri ve takipçileri arasında ciddi bir tefekkür çalışması yaptırarak onlara manevi fayda sağlamış olur. Kitapta cevaplara yer verdikten sonra hikâyeyi zahirî ve bâtınî açıdan yorumlar. Ona göre padişah kemâlât sahibidir. Padişahın “Doğdular, yaşadılar, öldürdüler, öldüler” ifadesini duyduktan sonra “Şimdi oldu” demesi halkı ve Hakk’ı bir görmesinden kaynaklanır. Bu cümle bir celâl tecellisidir. “Doğdular, öldüler” kelimelerinin hakîkatleri Hakk’a aittir. Çünkü doğum ve ölüm Hakk’a aittir. Bu ikisi arasındaki “Yaşadılar, öldürdüler” süreci halka aittir. 

Hikâyedeki padişah arifleri, tarihçi ve yazarlar ise dervişleri temsil eder. Yazılan ciltlerce kitabın en nihayet bir cümleye sığdırılması dervişlerin geçirdiği evrelerdir. Sonunda dervişler yüksek tevhîdî bilgilere ulaşırlar. 

#### 5. “Herşey Merkezinde mi?” Hikâyesi 

Merkez Efendi’nin “Herşey merkezinde” sözünün Necdet Efendi’nin dervişleri tarafından değerlendirilip, cevaplarının Necdet Ardıç Efendi’ye elektronik postayla gönderilmesiyle oluşan kitap, 2014 yılında Tekirdağ’da basılmıştır. Dervişler bu sözden ne anladığını, mertebeleri itibariyle yorumlamış ve böylece irfanî düzey açısından genel olarak hangi düzeyde oldukları Necdet Ardıç Efendi tarafından tespit edilmiştir. Necdet Efendi’nin buradaki amacı araştırma ve düşünmeye sevk ederek sevenlerini ezber kalıplardan kurtarıp yeni “Musa bin Muslihiddin” ler yetiştirmektir. 

“Eğer siz olsaydınız Sümbül Efendi’nin dervişlerine sorduğu “Âlemi siz yaratmış olsaydınız nasıl yaratırdınız?” sorusunu kendi hayat anlayışınız içinde nasıl cevaplardınız?” Siz de Merkez Efendi gibi “Herşeyi merkezinde bırakırdım!” şeklinde mi cevaplardınız? yoksa kendi geliştireceğiniz bazı yeni kelimelerle mi ifade etmeye çalışırdınız?” ana sorusunu soran Necdet Efendi, yön gösterici olması açısından bu menkibenin değerlendirmesini, şu sorular çerçevesinde gerekçeleri ile birlikte yapmalarını dervişlerinden rica eder:

1- Yukarıdaki cevap gerçekten hiçbir şey ayırmaksızın bütün “Ef’âl âlemi içinde” her yönden geçerli midir? 

2- Zelzele, toprak kayması, fırtına, yağmur, yıldırım çarpması, yangın, açlık, savaşlar, ırk ayrımcılığı, yoksulluk vb. bütün bunlar merkezinde midir? 

3- Yine, yukarıdaki cevap gerçekten hiçbir şey ayırmaksızın bütün enfüsî beden âlemi içinde de her yönden geçerli midir? 

4- Karşımıza çıkan her türlü artı ve iyi hadiseye merkezindedir, diyebilir miyiz? Karşımıza çıkan her türlü eksi ve kötü hadiseye merkezindedir, diyebilir miyiz? 

5- Merkez ne demektir?

6- “Merkezinde bırakırdım!” sözü sizce hangi mertebenin sözü olabilir?[162]

Kitapta pek çok dervişinin gönderdiği cevaplara tek tek yer veren Necdet Efendi, kitabın sonunda soruları kendi yorumlarıyla cevaplar. Özet olarak şeriat, tarikat ve marifet mertebelerinde çoklu merkezlerin, hakikat mertebesinde ise tek merkezin olduğunu belirterek, 16 Mart 2014 tarihli kaza ve kader konulu İstanbul’da yaptığı sohbetin metnini de ilave ederek kitabı sonlandırır.

#### 6. Bakara Dosyası (Bakara-İnek Hikâyesi)

Kitap, 2011 yılında Tekirdağ’da basılmıştır. Necdet Ardıç Efendi kitabına konu olan kıssayı Kur’ân- Kerîm’den seçmiştir. Bakara sûresinin 66. ve 72. âyetleri arasında bahsedilen “Hz. Mûsa’nın kavminin sarı bir ineği ilahî emirle kesmesi ve kesilen bu ineğin bir parçasının öldürülen birine vurulmasıyla o kişinin dirilip katilleri açıklaması” hadisesi kitapta ele alınır.[163]

Terzi Baba, eserinde kendisine gelen cevaplara yer vermekle beraber kıssada geçen olay ve şahısları tek tek değerlendirir. Tevhid-i esmâ mertebesini ve ilâhî isimlerin tecellilerini esas alarak yaptığı kendi yorumlarına kitabın sonunda yer verir. Bu hadiseyi hakîkatiyle anlamak isteyen bir kişinin en azından isimlerin birliği (tevhîd-i esmâ) mertebesi idrakine ulaşması gerektiğini belirtir. Dost, kardeş ve evlatlarına daha geniş idrak ve anlayış nasip olması temennisiyle eserini hitama erdirir.[164]

### C. DİVANLAR SERİSİ

Bu seride Necdet Ardıç, Hazmi Tura ve Nusret Tura’nın şiirlerinin toplandığı kitaplar yer almaktadır. Bu kitaplar şunlardır:

1- Necdet Divanı

2- Hac Divanı

3- Divan-3

4- Terzi Baba- İlahiler- Derleme.

Bu kitaplardan sırayla bahsedelim:

#### 1. Necdet Divanı

26 bölümden oluşan kitap, Necdet Ardıç’ın ilk kitabıdır ve 1988 yılında Tekirdağ’da basılmıştır. 26. bölümde kitapta geçen bazı kelimeler için lügatçe bulunmaktadır. Necdet Ardıç Efendi iddialı bir şair olmadığını yaklaşık 30 seneye varan bir mânevî seyir neticesinde kâğıda dökülen harf, şekil ve mânâları okuyanların da gönüllerine aktarmayı arzu ettiğini kitabın ilk sayfalarında özellikle belirtir.[165]

Necdet Ardıç Efendi önsözde, ilk şeyhi Hazmi Tura Efendi ve sonrasında biat ettiği Nusret Tura Efendi’nin kısa hayat bilgilerini verdikten sonra, onlara bir hürmet ve vefa ifadesi olarak öncelikle Hazmi Tura Efendi’nin “Yetiş” başlıklı şiirine ve sonrasında da Nusret Tura Efendi’nin “Ey Âdem Oğlu” başlıklı şiirine, devamında ise kendisinin Mekke ve Medine’de kaleme aldığı “Esmâ’ü’l-Hüsnâ’dan gezinti” adlı şiirine yer verir. Pek çok şiirinin yer aldığı bu eseri “Yunus Emre’nin Kabrinde” başlıklı şiirinden sonra yer alan “Lügatçe” bölümüyle son bulur.

#### 2. Hac Divanı 

Kitap, 1990 senesinde Tekirdağ’da basılmıştır. Necdet Ardıç Efendi’nin 1990 senesinde üçüncü kez haccetmek vesile­siyle bulunduğu, Medine ve Mekke’deki duygusal yaşantılarının bir manzumesidir.[166]

Kitap, 4 bölümden oluşur. Birinci bölümde, önsözle birlikte haccın zâhirî ve bâtınî açıklamaları yapılır.[167]

İkinci bölümde, hac yolculuğuna başlangıcın ve Medîne-i Münevvere’de Resûlullah’ın kabr-i şerifi ve civarındaki belde ziyaretlerinin konu edildiği şiirler yer almaktadır. Ayrıca Medîne-i Münevvere’den ayrılırken yaşanan hüzün bazı şiirlere yansımaktadır. [168] 

Üçüncü bölümde, Mekke-i Mükerreme’nin, Kâbe’nin, Hira mağarasının ziyaretinden gönle düşenler şiirlere yansımış, aynı zamanda “Sine Çak Anlar Bizi, Ehl-i İrfan Arıyorum, Bilmediler Cümle Gafilân, Uyan Çok Geç Olmadan” başlıklı şiirlerinde Kabe’nin hakîkatini anlayacak ehil insanların sayısının az olduğu vurgusu yapılır.[169] 

Dördüncü bölümde ise haccın rükünleri, hakîkatleri ve Türkiye’ye dönüş yolculuğu yine sade bir anlatıya sahip şiirlerle ifade edilir.[170]

#### 3. Divan-3

2007 yılında Tekirdağ’da basılan kitap, Necdet Ardıç Efendi’nin üçlü bir divan oluşturma fikrinden hareketle ortaya çıkmıştır. “Bu divanın aslında diğer bir özelliği yolumuzda üç neslin sırası ile yaşantılarını ortaya koyup birer fikir vermesidir.” [171] diyen Necdet Ardıç Efendi’nin bu kitabı üç bölümden oluşur.

Birinci bölümde Hazmi Tura Efendi’nin hayatı ve şiirlerine yer verilir. Zeki Konbul’dan ve farklı kişilerden toplanan şiirler ile Hüseyin Vassaf’ın Sefînetü’l-Evliyâ isimli eserinde Hazmi Efendi’ye ait olan şiirler bir araya getirilmiş, böylece birinci bölüm oluşmuştur.[172]

İkinci bölümde Nusret Tura Efendi’nin hayatı ve şiirlerine yer verilir. Necdet Efendi’de, bizzat Nusret Efendi’den dinleyip yazarak elde ettiği ve o günlerden kalan yayımlanmamış, Nusret Efendi’nin bazı şiirleri bulunmaktaydı. Nazan Ergun isimli Nusret Tura’nın bir seveninden alınan bazı şiirlerin de toplanmasıyla bu bölüm oluşmuştur. Bu bölüm bazı ilave bilgi ve şiirlerle daha önce bahsedildiği üzere “Erler Demine” ismiyle ayrı bir kitap olarak basılmıştır.[173]

Üçüncü bölümde ise Necdet Ardıç Efendi’nin bazı şiirlerine yer verilir. Kitapta ayrıca Hazmi Tura’nın, Nusret Tura’nın ve Mustafa Hilmi Sâfi Efendi’nin fotoğrafları da yer alır.[174]

#### 4. Necdet Ardıç-Terzi Baba Divanı (Tüm Şiirlerim)

Necdet Ardıç’ın tüm şiirlerininin toplandığı kitap, 2019 yılında Tekirdağ’da yayıma hazırlanmıştır. Necdet Ardıç’ın 1962 yılında ilk kez yazdığı şiir olan “Arayış” başlıklı şiirle başlayan kitap, 2018 yılında gerçekleştirdiği Umre ziyaretinde kaleme aldığı şiirleriyle son bulur. 

#### 5. Terzi Baba-İlâhiler-Derleme

Kitap, Tekirdağ’da basılmıştır. Ancak yayım tarihi belirtilmemektedir. Necdet Ardıç Efendi, özellikle Nusret Tura’ya biat ettikten sonra, huzurunda bulunduğu cemiyetlerde, neler okunursa orada okuyanlardan hemen tekrar etmelerini rica edip, bir şiir defterine kayıt etmeye gayret ederdi. Ayrıca okunan ilâhilerin melodi yapılarını da kulağında ve gönlünde tutmaya çalışırdı. Uzun seneler her bulunduğu mecliste, söylenen değerli ilâhi sözlerini yazar ve nağmelerini hatırında tutmaya çalışır, daha sonra da yakın arkadaşlarıyla paylaşırdı. Böylece bir şiir ve ilâhi defteri ortaya çıkmış oldu.

İçinde tasavvufî ilâhi sözleri bulunan bu kitabın oluşması, yaklaşık yirmi sene kadar sürmüştür. Necdet Efendi için “Geçmiş zaman olur ki, hayali cihan değer” ifadesi bu ilâhi defteri söz konusu olduğunda aynen geçerlidir. 

Nusret Tura’nın meclisine birçok yolun (Kadirî, Melâmî, Uşşâkî, Mevlevî) müntesibi gelir ve hep beraber ilâhiler okunurdu. Kısa da olsa zikirler yapılır, daha sonra da sohbete geçilirdi. Necdet Efendi’nin de iştirak ettiği bu toplantılarda Nusret Tura’nın dâvûdî, eşi Rahmiye Hanım’ın latif, Lütfü Bey’in ince, Hüseyin Bey’in hazin, Nazan Hanım’ın nazlı, Sabri Bey’in yumuşak sesleri ve birçok kimsenin katılımıyla söylenen ilâhilerin bir teyple ses kaydı alınırdı. Bu ses kayıtları Necdet Efendi’de mevcuttur.[175]

Eserde dikkat çeken bir husus ise halk arasında da bilinen, güftesi ve bestesi “Tahsine Hanım”a ait olduğu kabul edilen, “Erler Demine Destur Alalım” adlı ilâhinin güftesinin Nusret Tura Efendi’ye ait olduğunun ifade edilmesidir. Nusret Tura tarikat derslerini ikmal edince bu şiiri yazmıştır. Bu şiir yıllar önce Nusret Tura’nın evinde yapılan toplantılarda dervişler tarafından, bugün toplumda herkes tarafından seslendirildiği makam ve ritimde söylenir, kısa süreli bir toplu zikirden sonra Nusret Tura sohbete başlardı.[176]

Eserde Erzurumlu İsmail Hakkı, Niyâzî-i Mısrî, Nesîmî, Yunus Emre, Aziz Mahmud Hüdâyî, Şah Hulûsi, Hazmi Tura, Nusret Tura, Necdet Ardıç’ın ilahi olarak söylenen şiirlerinden, yemek ilahisine kadar pek çok örnek vardır. Ayrıca Necdet Ardıç Efendi’nin tuttuğu defterin orijinal sayfaları ve Nusret Tura Efendi’nin yer aldığı bazı fotoğraflar da bu eserde yer alır.[177]

### D. İBRETLİK DOSYALAR SERİSİ

Bu kitap serisinde ise Necdet Ardıç Efendi’ye mânen çok yakın olmuş ancak sonraki süreçte “Yol kazası” denecek biçimde hayal ve vehmin tesirinde kalıp nefsin oyunlarına aldanarak, sahih bir geleneğe sahip olan bu tasavvufî yolun usulüne uygun olmayarak kibirle yoldan ayrılanlar konu edilir.[178]Tasavvufî eğitim çerçevesinde yol almaya çalışanlara ibret ve örnek olacak bu yaşanmış olaylar, isim vermeden hatta bazı remizlerle anlatılmaktadır. Ders çıkarılabilecek bu kitaplar şunlardır:

1- Kevkeb Yıldız Dosyası

2- Değmez Dosyası

3- Hayal Vadisinin Çıkmaz Sokakları

4- Mescid-i Dırar Kubbetü’l Kara

5- Solan Bahçenin Kuruyan Gülleri 

6- Celâl-Cemâl-Celâl

7-Cemo ve Farko

8-Bir Kardeşin Soruları ve Cevapları

Bu kitapları incelemeye çalışalım:

#### 1. Kevkeb Yıldız Dosyası

Tekirdağ’da 2008 yılında basılan ve iki bölümden oluşan kitap, şu dörtlükle başlar:

Dalmaya çalış bahr-ı zâtına Çıkıver her dem erenler katına Erersin elbet mânayı batına Erenler yanın da edep Yâ Huu.[179] 

Necdet Ardıç Efendi, bu eseri yazmasındaki amacının kimseyi üzmek olmadığını, yaşanmış bir tecrübenin bazı isim değişiklikleriyle örnek olmak üzere aktarılacağını kitabın önsözünde belirtmektedir. Herhangi bir olumsuzluğa sebebiyet vermemek için olayın geçtiği yerlerin ve olayın tarafı olan kişilerin gerçek isimleri gizlenerek anlatım gerçekleşir. Efsanevî şehir Cabulka’da yaşayan Nakışçı Baba ve Nakışçı Anne ile efsanevî şehir Cabulsa’da yaşayan Kevkeb (yıldız) ve yolcu remizleri kullanılarak olay anlatılır.[180]

Kitabın birinci bölümünde kevkeb yıldızının biatından, tâc-ı şerîf giyme töreni gecesine kadar yaşananlar; ikinci bölümde ise bu törenden sonra yaşananlar anlatılmaktadır.

Cabulsa şehrinde yaşayan kayan yıldız ve yolcunun ibretlik hikâyeleri anlatıldıktan sonra eser şu dörtlükle tamamlanır:

İlmin yok idi fakat öğrettiler Seni nice zaman bakıp güttüler Bir yere getirip adam ettiler Öğretenler yanında edep Yâ Huu.”[181]

#### 2. Değmez Dosyası

Kitap, Tekirdağ’da 2009 yılında basılmıştır. Necdet Ardıç Efendi’nin internette yer alan sohbetlerini dinleyip etkilenen bir kişi tanışmak istediğini belirten bir elektronik posta yollar. Bu şekilde tanıştıktan sonra Necdet Ardıç Efendi’ye biat eden bu kişi, tarikat dersi de alır. Sonrasında pek çok e-posta gönderip sorular soran ve halini anlatan bu kişiye Necdet Efendi dar vaktine rağmen titizlikle cevaplar verip, manevi yolculuğunda yardımcı olmaya çalışır. Ancak zamanla talebe hocasına farklı tavırlarla davranmaya başlar ve nihayetinde nezaketsiz bir şekilde yoldan ayrılır.[182]

Derviş-mürşid ilişkisine dair çok çarpıcı bir örnek olan bu eserde Necdet Efendi, kendisine biat edip belli bir süre manevi çalışma yaptıktan sonra kendisine görev verilen takipçisinin, tanışmalarından yoldan ayrılışına kadar övgü ve hakaretler de içeren maillerine açık yüreklilikle yer verir. Biatın hakîkatinden ve isminin sadece ilk iki harfi zikredilen şahsın af dilemesine rağmen niçin yola tekrar kabul edilmediğinden eserde etraflıca bahsedilir.[183] Necdet Efendi, bu kişiyle harcanan zamana hayıflanarak bir serzeniş ifadesi olarak bu esere “Değmez” adını vermiştir.[184] 

#### 3. Hayal Vadisi’nin Çıkmaz Sokakları 

Kitap, 2011 yılında Tekirdağ’da basılmıştır. Necdet Ardıç Efendi’nin, kendisine oldukça yakın bir seveninde fark ettiği bazı yanlış hal ve tavırların düzeltilmesi için uyarı mahiyetinde yazılmış, seyrü sülûk yolunda bulunanlara da örnek teşkil edebilecek bir kitaptır.

Necdet Ardıç Efendi’ye gelen bir e-postaya cevaben oluşmuş kitabın önsözünde; rüya, zuhûrat veya vâridâta dervişin kendince yaptığı yorumların her zaman kişiyi hakîkate ulaştıramayacağı, harfsiz ve sözsüz gelen bu bilgilerin kaynağının çok iyi tespit edilmesi gerektiği, zira bu sahanın çok tehlikeli ve kaygan olduğu bir tavsiye olarak belirtilir.[185]

Necdet Efendi, bâtın ve hayal âleminin nasıl tehlikeli sokak ve çıkmazları olduğu hakkında fikirleri olması bakımından, bu yollarda olanlara faydalı olacağı düşüncesiyle bu kitabı yazdığını özellikle belirtir. Zâhir âleminin tehlikeleri olduğu gibi bâtın âleminin de kendi şartları içerisinde daha büyük tehlikeleri olacağına vurgu yaparak, Cenâb-ı Hakk’ın bu yolda olan herkesi bu gibi tehlikelerden korumasını niyaz eder.[186] 

Kitapta, gönderilen e-postada geçen ifadeler tek tek tahlil edilerek, bu ifadelerin melekî veya rahmânî olup olmadığı vahiy, ilham ve firâset bağlamında sorgulanır. Rüyaların hangi tevhid mertebesinden olduğunun tespit edilmesinin önemi vurgulanır. Kitabın sonunda maddeler halinde, hayal ve vehmin tesirinden kurtulmak için bazı tavsiyelere yer verilir.

#### 4. Mescid-i Dırar Kubbetü’l Kara

Kitap, Tekirdağ’da 2013 yılında basılmıştır. Necdet Ardıç Efendi’ye 2012 yılında gelen bir e-posta üzerine kitabın yazılma süreci başlamıştır. Necdet Efendi’nin yolun tehlikelerine dair ikazlarına uymayan görevli bir dervişin halleri anlatılır. 

Terzi Baba, bahsi geçen kişinin sohbet yerine verdiği zarardan dolayı, münafıkların asr-ı saâdet dönemindeki fitne merkezine atfen, “Mescid-i Dırâr” demiştir. Ayrıca bu kişi insanların güvenini kazanmak maksadıyla, e-posta adresi olarak Hz. Muhammed’in (s.a.v.) türbesine atıfla “Kubbetü’l-Hadra” ismini kullanmaktaydı. Hayal ve vehmin kontrolü ve tasarrufunda olup, hem kendisinin hem de başkalarının gönül dünyasını manipüle eden bu kişi şeriata mugayir yanlış uygulamalara da imza atmaktaydı. Oyüzden Terzi Baba, “Kubbetü’l-Hadra” tanımlamasını, “Kubbetü’l-Kara” olarak değiştirdi.

Kitabın sonunda, dervişlerden bazısının yola girdikten bir müddet sonra kendini bir varlık ve değer olarak görmesine ve hiç farkında olmadan hayale düşüp ayaklarının kayma tehlikesine dikkat çekilir. Bu durumun çaresinin; kişinin hangi mertebeye gelirse gelsin tevazudan ve Şerîati’l-Muhammediyye yolundan kesinlikle ayrılmaması olduğu vurgulanır.[187] 

#### 5. Solan Bahçe’nin Kuruyan Gülleri

Kitap, Tekirdağ’da 2015 yılında basılmıştır. Kitapta, Necdet Efendi’nin bir şehirde sadece kitaplarını okuma yetkisi verdiği kişilerin, hadlerini aştıkları ibretlik halleri anlatılır. Usül ve edebe mugayir hallerinden, tehditkâr ve nezaketsiz tavırlarından dolayı uyarılan ve yanlışlarından dönmeleri için belli bir süre verilmesine rağmen halleri değişmeyen bu kişilerden, verilen görevin geri alınışı ve bunun neticesinde bu kişilerin yoldan ayrılmaları anlatılır. [188]

Eserde, tevhide ve zuhûrat yorumuna dair bilgiler de vardır. Terzi Baba, olayın geçtiği şehirdeki diğer dervişlerin zuhûratlarına ve kendi yorumlamalarına etraflıca yer vermiş, böylece benzer zuhûratların nasıl yorumlanacağı hususunda yardımcı olma amacını gözetmiştir.[189]

Necdet Efendi kitapta, sesli kaydı olan sohbetlerinin kitap haline getirilmesinde hem hizmeti hem de çok zararı olan bir takipçisinden de bahseder. Yolu terk edenlere daha başından her türlü hakkını helal ettiğini belirten Necdet Efendi, yoldan ayrılanlara ömürlerinin kalan kısmında selamet ve iyilik niyaz eder. “Gelene git, gidene gel” denmeyeceğini belirterek herkese yol açıklığı diler. Eserinin sonunda; “Burada bir şeye dikkat çekmek istiyorum. Solan ve gülleri kuruyan bahçe aslında onlara açtığımız bize ait bizim gönlümüzdeki bahçedir. Ama olsun, onların her türlü zâhir ve bâtın bahçeleri mâmûr olsun” diyerek; Şeyhi Nusret Efendi’nin “Oğlum darılan darılsın yolumuz bozulmasın” düsturuna uyduğunu belirtir. Gayretkeş bir şekilde, pek çok tarikat yapılanmasında rastlanmayan mürid ile özel ilgi ve alâkanın somut örneğini sunan Terzi Baba, hüznünü ifade ederek kitabını güzel bir duayla sonlandırır.[190]

#### 6. Celâl-Cemâl-Celâl- Hayâlî Kamerin Hayal Vadisi 

Kitap, Tekirdağ’da 2015 yılında basılmıştır. Kitapta Necdet Ardıç Efendi, bizzat sohbet yetkisi de verdiği bir görevli dervişinin, manevi yolculuğunda geçirdiği tehlikeli durumlarda takınması gereken davranışlar ve izlemesi gereken yol noktasında uyarılmasına rağmen, hangi safhalardan geçerek nasıl yoldan çıktığını etraflıca anlatmaktadır. “Hayal vadisinin çıkmaz sokakları” adlı eserinde bahsi geçen görevli kişiyi uyaran Necdet Ardıç Efendi, bu uyarıları dikkate almayıp derviş çukurunu dolduran kişi hakkındaki ibretlik mâlumatı kitapta anlatarak, tüm zamanlarda yaşananabilecek bu durumu dikkatlere sunar. Böylece bu yolun yolcularına büyük bir hizmet sunmaktadır. İz sürücüye uymayanların nasıl karanlıklarda kaybolup, yolda ziyan olduklarının bâriz bir örnekliği bu eserde çok güzel bir şekilde açıklanmaktadır. Kendisine rehber vekalet yani halifelik görevi verilip “Celâl, Cemâl, İkram” olacak halini uyarılara rağmen “Celâl, Cemâl, Celâl”e döndüren[191] bir kişinin şaşkın hallere nasıl girebileceğinin ve nefsine aldanarak Celâle doğru nasıl gittiğinin anlatıldığı kitap, Hacivat ve Karagöz’den sitemkâr bir çift söz ile sonlandırılır:

“Yıktın perdeyi eyledin viran Gidip ev sahibine haber vereyim heman.”[192]

#### 7. Cemo ve Farko

Tekirdağ’da 2016 yılında basılan kitabın yazılmasına Necdet Efendi’nin gördüğü bir zuhûrat vesile olur. Zuhûratta kendini latîf bir âlemde, bir şehrin çarşısında gezer halde bulur. Burada bir sahafta kuş dili ile yazılan “Cemo ve Farko” adında kalın bir kitaba gözü ilişir. Sahaftan bu kitabı satın almak ister. Ancak sahaf bu kitabın satılık olmadığını sadece ibret-i âlem için çevireceklere hediye edileceğini söyler. Bu göreve talip olduğunu belirtince kitabın bir kopyası kendisine verilir. Bir çeşit “Bâtın teknolojisiyle” tevhid kütüphanesinde kendisi için ayrılan özel bir masa ve sandelyede, gönül kuşunun yardımıyla başkalarının da okuması amacıyla çeviriyi tamamlar. Terzi Baba, böylece gece uykusunda gördüğü rüyayı, aydınlık gündüz rüyasına yani dünya hayatına aktarmıştır.[193]

Müstear adların kullanıldığı ve “Celâl, Cemâl, Celâl” ve “Hayal Vadisinin Çıkmaz Sokakları” adlı eserlere göndermelerin çokça olduğu, bir zuhûrata binaen yazılan bu hikâyede “Cem” ehli ile “Fark” ehlinin halleri okuyucuya anlatılır. Hikâyenin ana kahramanları Cemo, Farko ve Farko’nun Cemo ile tanışmasına vesile olan arkadaşı Meco’dur. Farko’nun manevi yolculuğunda düştüğü yanlışlar, tasavvuf ehline seyrinde yol gösterici olabilir. Kesret, fark ve inkâr hallerinin hikâye biçiminde oldukça renkli bir kurgu ile anlatıldığı kitap oldukça merak uyandırıcı ve ilginç bir tasavvufî hikâyeyi barındırır.

#### 8. Bir Kardeşin Soruları ve Cevapları

Dosya, Necdet Efendi’ye internet yolu ile ulaşan Hatay’da kendince küçük bir gruba mürşitlik yapan bir kişinin sorduğu sorulara verilen cevapları içermektedir. Karşılıklı gönderilen e-postaların yer aldığı dosyada, ibretlik dosyalar serisinde olduğu gibi nefsin oyunlarının ve şeytanın hilelerinin insanları nasıl hayal ve zanda bırakıp kendini mürşid sanmasına yol açıp yanlışa düşürdüğünün, belli bir sistem dâhilinde yapılan irfânî yorumlarla ispatlanması söz konusudur. Ancak e-posta yolu ile yapılan bu soru-cevaplı sohbetler, Necdet Efendi’ye muhatabın ricası gereğince ifşa edilmeyerek, sırlanmıştır.

### E. KUR’ÂN-I KERÎM’DE YOLCULUK SERİSİ

Bu serideki kitapları ise şöyle sıralayabiliriz:

1- Er- Rahman

2- Bakara Dosyası

3- Fatiha Sûresi

4- Bakara Sûresi

5- Necm Sûresi

6- İsra Sûresi

7- Âl-i İmrân Sûresi

8- Nisâ Sûresi

9- Mâide Sûresi

10- A’râf Sûresi

11- İbrahim Sûresi

12- Yâsîn Sûresi

13- İnsan sûresi

14- Tekvîr sûresi

15- Fecr Sûresi

16- Beled-Tîn Sûreleri

17- Kasas sûresi

18- Tâ-hâ Sûresi

19- Sûre-i Feth

20- Yusuf Sûresi

21- Karınca (Neml) Sûresi

22- Meryem Sûresi

23- Kehf Sûresi

24- Mülk sûresi

25- Fussilet Sûresi

26- Tûr Sûresi

27- Namaz Sûreleri-1 (İnfitar, Duhâ, İnşirâh, Tîn, Alâk, Kadr, Beyyine, Zilzâl, Âdiyât, Kâria, Tekâsür sûreleri.) 

28- Namaz Sûreleri-2 (Asr, Hümeze, Fil, Kureyş, Maûn, Kevser, Kâfirûn, Nasr, Tebbet, İhlâs, Felak, Nas sûreleri) Yukarıda listesi verilen Kur’ân-ı Kerîm’de yolculuk serisi kitaplarının tümü iş’ârî tefsir olarak değerlendirilebilir. Zira sûfîlerin iş’ârî tefsir yorumlarına benzeyen batınî yorumlara kitaplarda çokça rastlanmaktadır. Bu yorumlarda âyetlerin zâhirî hükümleri göz ardı edilmeden, bâtınî anlamlarına yer verilerek, zâhir-bâtın dengesi korunmaya çalışılmıştır. 

Necdet Ardıç Efendi, “Kur’ân’da Yolculuk” serisi kitaplarında ki zâhir-bâtın dengesini Er-Rahman isimli kitabında şöyle açıklamaktadır: “Bilindiği gibi dinimizin bir zâhir (dış), bir de bâtın (iç) yönü vardır. Genelde tatbik ettiğimiz dini faliyetler zâhir manaları itibariyle kullanılmaktadır. Bu yüzden de sınırlı bir sahaya sığdırılmaktadırlar. Oysa İslâm, “Mertebe-i Muhammediyye” ile kemâle ermiş ve bütün mükemmelliği ile hayat sahnesinde yerini almıştır. Ne yazık ki sadece madde mertebesinde tatbik edilmeye çalışılan İslâm dini dar bir çerçeve içerisinde sıkışıp kalmaktadır.

İslâm’a ve Hz. Rasûlullah (s.a.v) Efendimize yapacağımız en büyük güzellik ve yardım, o muazzam sistemi, kendine yaraşır en geniş şekilde anlamaya çalışarak, fiilî yaptırımların ötesinde, fikrî ve idraki genişleme ve gelişmeyi sağlayarak tatbik etmeye çalışmamız olacaktır.”[194]

Necdet Ardıç Efendi’nin, bu serideki kitapları yazarken Kur’ân-ı Kerîm meâlleri dışında zâhirî olarak en çok istifade ettiği kaynak merhum Elmalılı Hamdi Yazır’ın “Hak Dini Kur’an Dili” adlı tefsiri olmuştur.[195]

Necdet Ardıç Efendi’ye göre kişi Hak yolculuğunda hangi anlayış mertebesinde ise okuduğu Kûr’ân-ı Kerîm âyetlerini ancak o anlayışı kadar idrâk edebilir. Diğer âyetleri ise sadece okur geçer, elbette sevap kazanır, ancak irfaniyyetini kazanamaz.[196] 

Kur’ân’da yolculuk serisindeki bütün kitaplar incelendiğinde âyetlerin iş’ârî ve irfânî yorumlarının, âyetlerin mertebeleri tespit edilerek ve bu mertebelere riayet edilerek yapıldığı görülmektedir. Bahsi geçen eserlerin hepsinin birer birer açıklanması ve tahlil edilmesi çalışmamızın sınırlarını aşacağından sadece eserler hakkında genel çerçeve sunulmuştur. Belki bu serideki kitaplar ayrıntılı olarak incelenip, Necdet Ardıç Efendi’nin tasavvufî tefsir yönü ele alınarak başka çalışmalar da yapılabilir.

F. TERZİ BABA KİTAPLARI SERİSİ

#### 1. Terzi Baba-1 Necdet Ardıç ve Necm Süresi

Çalışmamızda oldukça istifade ettiğimiz kitap, Necdet Ardıç Efendi’nin yârânı olan Çelebi Hüsamettin lakaplı (Bu lakap bizzat Necdet Ardıç tarafından konulmuştur) Şerif Kır tarafından derlenip yazılmış ve 2004 yılında Tekirdağ’da basılmıştır. Kitabın yazımı sürecine Necdet Ardıç Efendi’nin birçok seveni iştirak etmiş ve pek çok kişinin katılımıyla kitap ortaya çıkmıştır. Kitap, isminden de anlaşılacağı üzere bir biyografik çalışmadır.

Kitap, iki bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde ana hatlarıyla Necdet Ardıç Efendi’nin hayatı, eserleri, şeyhleri, halvet ve seyahat notlarından bahsedilirek bazı şiirlerine yer verilir. Terzi Baba’nın sevenlerinin bazı zuhuratlarına ve tecellîlere yer verilmekle birlikte, halvet ve Halvetilik kavramları açıklanır. Ayrıca Hazmi Tura Efendi’nin ve Nusret Tura Efendi’nin de hayatları kısaca anlatılarak şiirlerinden bazı örnekler verilir. 

İkinci bölümde ise Kur’an-ı Kerim’de 53. sûre olan Necm sûresi ele alınır. Necdet Ardıç Efendi, kendisine ulaşan silsile-i şerîfte 53. sıradadır. Terzi Baba’nın “Sûremizin de elli üçüncü sûre olan Necm sûresi olduğu böylece belirlenmiş oldu”[197] ifadesi; Necm sûresinin kendisi için özel bir anlamı olduğu, çok çeşitli yönlerden izahlar yapılarak, bazı işaretlerden yola çıkılarak açıklanır. 

#### 2. Terzi Baba İstişâre Dosyaları 

Dosya ve kitap serisinde Necdet Ardıç Efendi’ye mektup, e-posta gibi yollarla gönderilen sorulara, rüya ve zuhûratlara Necdet Efendi’nin istişare mahiyetinde verdiği cevaplar yer almaktadır. Şerif Kır tarafından hazırlanan bu kitaplarda ayrıca ihvana sorulan bazı sorulara verilen cevaplara da yer verilmiştir. İhvanın cevaplamasını istediği sorular şunlardır: “Sizlerin Efendi Baba’mı tanıdıktan sonra, 

1- Hayatınızda ne gibi değişiklikler oldu?

2- Hayata bakışınızda neler değişti?

3- Kendinizdeki idrâkî gelişimler nelerdir? 

4- Zaman içinde halinizde, üzerinizde varsa yaşadığınız, olağanüstü özel halleriniz nelerdir? 

5- Son idrak yaşantılarınız nelerdir? 

6- Şu anda Efendi Babamı hangi vasıfta görüyorsunuz ve hakkında ne düşünüyorsunuz?

Sâlikler cevaplarını Necdet Efendi’nin e-posta adresine göndermiş ve toplanan cevaplar birer dosya ve kitaba dönüştürülmüştür.[198] 

İstişare dosyaları dokuz tanedir. Yedinci istişare dosyası olan “Bi-ismi Has-Selam” ayrı bir önem arz etmektedir. Dosyalarda, mektup ve e-posta gönderen yârânın isimlerinin ve soyisimlerinin sadece baş harfleri verilerek mahremiyet muhafaza edilmiştir.

Necdet Efendi ayrıca “Mektuplar ve Zuhûratlar” ismini verdiği sayısı yetmişi bulan dosyada, kendisinin zuhurat yorumlarına da yer vermektedir. Bu dosyalar ise özel arşivinde bulunup yayımlanmamıştır. Tüm dosyalar ele alındığında, sâliklerin kendilerine gelen ilâhî feyizle iç bünyelerinde meydana gelen değişiklikleri ve halleri âdeta birer hediye olarak mânevî rehberlerine sunduklarını ve rehberin de bunları değerlendirdiğini görmekteyiz. Bu durum bir çeşit eğitim metodu olarak değerlendirilebilir. İstişare dosyaları ise şöyledir:

#### a. Terzi Baba Necdet Ardıç (2)

Necdet Ardıç Efendi hakkında sevenlerinin görüş ve düşüncelerine yer verilen kitabı derleyen ve hazırlayan yine Şerif Kır Bey’dir. 2015 yılında Tekirdağ’da yayımlanan bu kitabın hazırlık süreci 10 yıl sürmüştür. Diğer istişare dosyalarından farklı olarak bu kitapta Necdet Ardıç Efendi’nin doğum tarihi, arabasının plakasının harf ve rakamları, bazı lakap ve isimleri hakkında sevenlerinin değerlendirmelerine yer verilir. Ayrıca sevenlerinin Necdet Efendi’ye ve eşi Nüket Hanım’a yazdığı şiirlere de yer verilir.[199]

#### b. Terzi Baba İstişare Dosyaları 3-4-5-6-9

Dosyalarda, değişik tarihlerde Necdet Efendi’ye gönderilen e-postalarda yer alan sorulara ve zuhuratlara Necdet Efendi’nin verdiği cevaplar, yaptığı ilginç yorumlar yer almaktadır.

#### c. Bi-İsmi Hâs-Selam (Terzi Baba-7)

Kitap, 2014 yılında Tekirdağ’da basılmıştır. “Terzi Baba 3-4-5-6” istişare dosyalarının içeriklerinden daha farklı olarak, bizzat Necdet Ardıç’ın çok özel yönlerini ortaya koyması açısından önemli bir yere sahiptir. Necdet Efendi’ye göre her insanın bir rabb-ı hâssı vardır. Ancak bazı veliler dışında çoğu insan bundan habersizdir ve rabb-ı hâssını bilmez. Necdet Efendi ise rabb-ı hâssı olan ilâhî esmayı bilmesine rağmen yıllarca açıklamamış ve ilâhî bir tasdik beklemiştir.[200] Eserde “es-Selâm” isminin kendi rabb-ı hâssı olduğunu belirtir. Necdet Ardıç Efendi, meselenin çok vecheli incelemesini ortaya koyarak, bunun kuru bir iddia olmadığı konusunda okuyucuyu ikna eder. 

Selâm kelimesinin anlamı, Arapça olan bu kelimeye kök teşkil eden harflerden türemiş diğer kelimeler, bu kelimenin harflerinin sembolik değerleri ve ebced değerlerinin taşıdığı manalar incelenip, açıklanır. Ayrıca selamlaşmak, musafaha, tahiyyat ve namazda selam, Kâ’be-i Muazzama’daki selâm kapısı, ism-i â’zam, dâru’s-selâm, yedinci cennetin ismi, salavât gibi konular da ele alınarak zâhiri ve bâtınî açıdan açıklamalar yapılır. 

Asıl olarak “es-Selâm” isminin niçin ve nasıl kendisinin rabb-ı hâssı olduğu meselesi kitabın can alıcı meselesidir. Terzi Baba, bu isimle ilgili gördüğü zuhûrâtı, kendisine hediye edilen bir levhayı, Kabe’deki Selâm kapısının kendisi açısından önemini ifade eden örneklerle, bu ismin kendisinin rabb-ı hâssı olduğunu açıklar.[201]

#### d. 19-53 (Terzi Baba-8)

Necdet Efendi’nin sâliki Murat Cağaloğlu tarafından hazırlanan kitap 2016 yılında Tekirdağ’da basılmıştır. 19 ve 53 rakamlarının ve hakîkatlerinin Necdet Efendi’nin hayatına, tecellîlerle nasıl yön verdiği ve belirleyici olduğu pek çok örnekle açıklanır. Necdet Efendi, hakikat-i Muhammediyye üzere Hak’tan yani mânâ âleminden kendisine verilen 53 şifre sayısının zuhur mahalli olarak ele alınır. 19 rakamının Kur’ân’ı ve insan-ı kâmili temsil ettiği savunularak bu rakamın Necdet Efendi için anahtar sayı olan 53 ile ilişkisi kitabı hazırlayan şahsın tecrübe ettiği mânevî doğuş ve ilhamlarla yorumlanır.[202]

#### e. Şeker Risalesi

2015 yılında hazırlanan dosya halindeki eserin hikâyesi, Terzi Baba’nın sâliklerinden birine bir bankadan “Cebindeki güç 19-53” yazılı cep telefonu mesajı gelmesiyle başlar. Diğer bir lakabı da “Şekerci Dede” olan Terzi Baba hakkında sevenlerinin yorumlarına yer verilir.

### G. UMRE, KUDÜS VE BOSNA-HERSEK SEYAHATİ DOSYALARI

#### 1. Umre Dosyaları

Terzi Baba 2009, 2010, 2012, 2013, 2015, 2016 yıllarında yaptığı umre ziyaretlerinde yaşadıklarını, gönlüne düşenleri, bazı hal ve keşiflerini bu kitaplarda toplamıştır. Necdet Efendi yalnızca kendi görüşlerine değil, kendisiyle umreye gelenlerin hissettiklerini paylaşmalarına imkân sağlayarak onların da görüşlerine yer vermiştir. Bu kitapların listesi şu şekildedir:

1- Terzi Baba Umre (2009)

2- Terzi Baba Umre dosyası (2010)

3- 2012 Umre dosyası 

4- 2013 Umre dosyası

5- 2015 Umre dosyası 

6- 2016 Umre dosyası

7- 2018 Umre Dosyası

8- Hac, umre ve hakîkatleri.

Necdet Efendi, umre ve diğer bütün seyahatlerini zâhirî ve bâtınî bir yolculuk olarak görür. Eserlerde yolculukların başından sonuna kadar yaşananlar, uçaktaki koltuk numarasından, kalınan otelllerin adına, otel odalarının oda numarasından, gidilen beldelerin isimlerine kadar herşey ilâhî bir bütünlük kapsamında, bâtınî açıdan değerlendirilir. Sevr mağarasının, Küba Mescidinin, Cum’a Mescidinin, Kabe’de ve Mescid-i Nebevi’de bulunan bazı mevkilerin hakîkatlerinden etraflıca bahsedilir. Yukarıdaki sıralı listede sekizinci kitap olan, Necdet Efendi’nin kitaplarının genel listesinde ise 104. sırada olan “Hacc, Umre ve Hakikatleri” isimli kitapta ise haccın ve umrenin hakikatlerine dair çok daha tafsilatlı bilgiler ve yorumlar yer almaktadır. Çalışmamızın üçüncü bölümünde, Kâbe ve kıble ile ilgili yorumlar, ayrı bir başlık altında ele alınacaktır. 

Mekke ve Medine’de gelen vâridât, şiir biçiminde yazıya dökülerek, Terzi Baba’nın pek çok şiiri bu kitaplarda yerini almıştır. 

#### 2. Kudüs Seyahati Dosyası

Necdet Ardıç Efendi, 2017 yılında Mi’rac gecesinin de yer aldığı 20-24 Nisan tarihleri arasında Kudüs’e, dervişlerinden oluşan on sekiz kişilik bir grupla seyahat gerçekleştirmiştir. Mescid-i Aksâ, Hıtta Kapısı, Kubbetü’s-sahra, muallâk taşı, ağlama duvarı, Hz. İsa’nın çile yolu ve Kutsal Kabir Kilisesi, Zeytin dağı, Lut gölü ve Eriha şehri, Halîlürrahman ve Beytülahm şehirleri, Doğuş Kilisesi gibi pek çok yer ziyaret edilmiştir. Kabz ve sıkıntının hâkim olduğu, Museviyet ve İseviyetin simgesel yeri olan Kudüs’te[203] yapılan ziyaretlere ait fotoğraflarında yer aldığı eser, 2017 yılında dosya halinde hazırlanmış, ancak kitap olarak basılmamıştır. Tüm ziyaret edilen yerlere dair bâtınî yorumları eserde bulmak mümkündür. 

#### 3. Bosna-Hersek Seyahati Dosyası

Necdet Ardıç Efendi’nin Bosna-Hersek seyahati 2015 yılında gerçekleşmiştir. Bu seyahatinde toplam 33 kişi ile Mostar, Blagay Tekkesi (Alperenler Tekkesi), Poçitel Köyü, Konyitz Köprüsü, vezirler şehri Travnik, Saraybosna, hâlihazırda eğitim veren Kurşunlu Medresesi, Ahmiç Köyü, Aliya İzzetbegoviç’in anıt mezarının bulunduğu şehitlik gibi yerleri ziyaret etmiştir. Yöresel yemeklerden de tattığı seyahatinden bazı fotoğraflara da dosya halindeki bu eserde yer vermiştir. 

### H. DİĞER KİTAPLARI

Necdet Ardıç Efendi’nin, içerik açısından birbirine yakın olan ve belli bir anlam bütünlüğünde değerlendirilerek sınıflandırılan kitaplarının dışındaki eserleri şunlardır:

#### 1. İrfan Mektebi-Hak Yolunun Seyr Defteri

Terzi Baba’nın mânevî eğitim sistemini özetle anlatan kitap, iki bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde yedi nefis mertebesi, ikinci bölümde ise beş hazret mertebesi ve seyirden bahsedilir. Kitap, ilk olarak Tekirdağ’da 1992 yılında basılmıştır. 2015 yılında ise İstanbul’da H yayınları tarafından, daha önceki baskısı esas alınarak yeniden basılmıştır. Eser belki de Terzi Baba’nın talep eden seyrü sülûk yolcusuna arz ettiği en önemli kitabıdır. 

Onikili seyrü sülûk sisteminin, şeriat, tarikat, hakikat ve marifet ilişkisiyle birlikte, tenzih, teşbih ve tevhid açısından da değerlendirildiği eserde enfüsî ve âfâkî çalışmaların nasıl yapılacağı açıklanır. Her nefis mertebesinin ilgili bölümünde o mertebenin zikri, idraki, hâli, yaşantısı, rengi açıklanmaktadır. Hazret mertebelerinde ise bunlara ek olarak makamı, âlemi, lakabı, kelimesi, seyri, peygamberi de açıklanır. Kitabın başında “Meğer” sonunda ise “Çözdüm Sırrını” isimli şiirleri yer alır.

#### 2. Salât

İngilizce ve İspanyolca’ya çevrilen kitap, Tekirdağ’da 1995 yılında basılmıştır. Necdet Ardıç Efendi, kitapta namazın nasıl kılınacağından daha ziyade namazın pek bahsedilmeyen mânevî ve iç yönünü, vahdet yönü ile ilgili kısımlarını ele alır. Çünkü ona göre İslâm’da namaz, sadece fiziksel bazı hareketleri yapmaktan ibaret bir oluşum değildir. Bâtını ile birlikte yani içi ve özü ile birlikte, çok mühim bir ibadet şeklidir. Namazın hakikatinin anlaşılması çok önemlidir. İfâ ederek aslında inşa ettiğimiz namazların, neyi ifade ettiğini anlamadan ve ruhuna vâkıf olmadan, sadece vakti gelince tekrar ettiğimiz oluşumlar olması, bizleri hayal ve zandan başka hiçbir yere götüremez. Namazlarımızın sadece bedensel değil, ruhsal yönlerinin de bulunduğunu unutmamalı ve her iki yönünün de hakkını vermeye çalışmalıyız.[204]

Kitap, iki bölümden oluşmaktadır. Birinci bölüm ise 3 kısımdan oluşmaktadır. Birinci kısım namazdaki “Sözler”, ikinci kısım namazdaki “Hareketler”, üçüncü kısım ise “Beş vaktin zamanlamaları, mertebeleri ve diğer namazlar” başlıklarından oluşmaktadır.

Kitabın birinci bölümündeki “Sözler” kısmında niyet, tekbirler, eûzü besmele, Fâtiha Sûresi, zammı sûre, kunut duası, semiallahu limen hamideh, rabbenâ leke’l- hamd, salavatlar, rabbenâ âtinâ duası, selâm, Allahümme ente’s-selâmu ve minke’s-selâm, alâ resûlüna salavât, sübhanellahi ve’l-hamdülillahi, âyete’l-kürsî, tesbihler, dua, hamd gibi kavramların hakîkatlerinden bahsedilir.

“Hareketler” kısmında ise namazdaki kıyam, rükû, secde gibi hareketler dört yönden ele alınarak hakîkatleri izah edilir. 

“Beş vaktin zamanlamaları, mertebeleri ve diğer namazlar” başlığını taşıyan kısımda ise beş vaktin kesinleşmesi, elli vaktin ifadesi nedir?, mi’rac dönüşü Hz. Muhammed’i (s.a.v.) niçin Musa (a.s.) karşıladı?, namazın mertebeleri, ef’al mertebesinin namazı, esma mertebesinin namazı, sıfat mertebesinin namazı, iki – üç – dört rek’atlı namazların özelliği, vakitlerin özellikleri, vakitlerin oluşması, sabah namazı, öğle namazı, ikindi namazı, akşam namazı, akşam namazının iki özelliği, yatsı namazı, vitr namazı, kunut duaları, vitriyyet, ferdiyyet, yirmi yedi derece namaz, yirmi sekiz derece namaz, cum’a namazı, bayram namazı, cenaze namazı, teheccüd namazı, mi’rac namazı gibi konulardan bahsedilir.

İkinci bölüm ise “Ezan-ı Muhammedî, Ezan-ı şerifin oluşması” başlığından oluşmaktadır. Burada ise sabah ezanındaki “Namaz uykudan hayırlıdır” ilavesi, ezanda geçen ifadeler, ezan duası konularından bahsedilir. Ardıç’ın namazla ilgili çizdiği şekil:

3. Mübarek Geceler ve Bayramlar (Gece ve Kandil)

Kitap ilk olarak 1998 yılında Tekirdağ’da basılmıştır. 2016 yılında ise H yayınları tarafından daha önceki baskısı esas alınarak İstanbul’da yeniden basılmıştır. Necdet Ardıç Efendi, İslâm dininde kutsal kabul edilen günlerin ve gecelerin bâtınî açıklamalarını yaparak çok farklı bir eser ortaya koymuştur. Kanaatimizce, günümüze kadar gelen tasavvufî eserlerde pek rastlanmayan, kandil gecelerinin ve dinî bayramların bâtınî yorumlamalarına dair çok farklı bilgi ve anlayışlar, eserde karşımıza çıkmaktadır.

Necdet Efendi’nin “Nedir Bu” şiiriyle başlamakta olan kitap, önsözden sonra yer alan altı bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde üç aylar, hayal ve vehim, Cum’a günü, ikinci doğum konularından ve Regaib kandilinin hakîkatinden bahsedilir.[205]

İkinci bölümde ise Mevlid Kandili’nin ve Hz. Muhammed’in (s.a.v.) doğumundan önce yaşanan mucizevî olayların hakîkatinden bahsedilir. Ayrıca hakîkat-i Muhammedî kavramı açıklanır.[206]

Üçüncü bölümde ise kıblenin değişmesinden, Kur’ân’ın nüzûl mertebelerinden, iki farklı beratın olduğundan bahsedilir. “Berat’ını al” şiiri ise Berat’ın hakîkatini şiirsel bir dille açıklamaktadır.[207]

Dördüncü bölüm, İsra ve Mir’ac bahsidir. İki kısımdan oluşan bu bölümün birinci kısmında, Mescid-i Aksâ’dan, Kudüs-i Şerif’ten, Beyti’l-Makdis’in hakîkatlerinden, üç Mi’rac’tan, Mi’rac’ta beş yükselişten bahsedilir. İkinci kısımda ise sıfır, on, on sekiz, on dokuz sayılarının hakîkatlerinden, bazı peygamberlerin mi’raclarından bahsedilir ve ru’yetullah meselesi ayrıca ele alınır.[208]

Beşinci bölümde ise Kadir Gecesi ele alınır. Diğer milletlerin neden Kadir Gecesi’ne sahip olmadığından, Mi’rac gecesi ile Kadir gecesi arasındaki farktan, meleklerin bu gecede inmesinden, ruhun inmesinden, “Selam”dan bahsedilir. Bunlarla birlikte Nusret Tura’nın “Kadir Gecesi Münacaatı” isimli şiirine ve Necdet Efendi’nin “Kadrini kıymetini bil” başlıklı şiirine yer verilir.[209]

Altıncı bölümde ise Ramazan ve Kurban Bayramlarının hakîkatlerinden bahsedilerek, Necdet Efendi’nin “Kaybettim Kendimi, İhtişamı Resûlullahı Gör, Karşımda Muhteşem Ka’be” gibi bazı şiirlerine yer verilir.[210]

#### 4. Vahiy ve Cebrâil

2012 yılında Tekirdağ’da basılan kitap, Necdet Efendi’nin önemle üzerinde durduğu kitaplarındandır.[211] “Benzersin” başlıklı bir şiirle başlayan kitapta[212] vahiy ve Cebrail kavramları farklı yönleri ve özellikleriyle açıklanmaya çalışılır. İlk vahiy, ilham, atom, yaratma kelimesi, Kur’ân’da vahyedildiği bildirilen melek, arı, havârîler, Hz. Musa’nın annesi gibi unsurlara gönderilen vahyin mahiyeti, Allah’ın insanla konuşma yolları, Hz. Muhammed’in (s.a.v.) ümm ve ümmî olması gibi pek çok mesele eserde ele alınır. 

#### 5. Kelime-i Tevhid

Necdet Efendi’ye göre, insanlığa ilk öğretilen ilâhî kelâm, zât mertebesi, İslam’ın ilk şartı, Allah’ın kendi kendini, kendiyle, âlemlere ifade ettiği, muazzam kelime, kelime-i tevhidin anlaşılması çok temel bir meseledir.[213] Oyüzden 2001 yılındaki umre ziyaretinde bu meseleye yoğunlaşıp, kutsal topraklarda gelen ilhamları biraraya getirmiş ve böylece kitap oluşmuştur. Eserinde kelime-i tevhidi pek çok yönden izah eder.

2001 yılında Tekirdağ’da basılan kitap, sekiz bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde genel olarak kelime-i tevhidin ve kelime-i risâletin doğuşu ve oluşumu, varlık mertebeleri, kelime-i tevhidin zuhur mahalli olan Kâbe’den bahsedilmektedir.

İkinci bölümde on dokuz sayısının özelliği, tevhid katmanları ve insan-ı kâmil kavramından bahsedilmektedir.

Üçüncü bölümde kelime-i risâlet, kelime-i tevhidin mertebe-i Muhammediyye’ye indirilmesi, kelime-i tevhidin Hz. Ali Efendimize ve ashâb-ı kirâma telkin edilmesi gibi konulardan bahsedilir.

Dördüncü bölümde hicret, Mescid-i Nebevî, Sevr mağarası, Hz. Aişe sütunu, Hz. Muhammed’in namaz kıldırdığı mihrap ve kabri, Cibril kapısı, ağlayan hurma kütüğü gibi bazı mekân ve nesnelerden bâtınlarıyla birlikte bahsedilir.

Beşinci bölümde Bedir savaşı, Uhud savaşı ve Hendek savaşlarının hakikatleri açıklanır.

Altıncı bölümde Kur’ân-ı Kerîm’de bazı sûrelerde yer alan ef’âlî, esmâî ve sıfâtî tevhid âyetlerinden bahsedilir.

Yedinci bölümde huruf-ı mukattaa konusu açıklanır.

Sekizinci yani son bölümde ise ef’âlî, esmâî ve sıfâtî tevhid hadislerinden bahsedilerek, Kâbe-i Muazzama’nın bâtın krokisi, “Nedir Dediler” şiiri, tek din İslâm’ın sembollerine ve bu sembollerin anlamlarına yer verilir.

#### 6. İnci Tezgâhı 

Kitapta, Necdet Ardıç Efendi’nin 1969 yılında başlayıp, kırk iki yıl boyunca Nusret Efendi’den ve karşılaştığı başka sûfîlerden duyduklarına, okuduğu kitaplardan tasavvuf yolu büyüklerinin vecizelerine, gönlüne gelenleri yazarak aldığı notlara yer verilmiştir. Bu notlar bir seveni tarafından kitap haline getirilmiştir. Tekirdağ’da 2011 yılında basılan kitaba Necdet Efendi “Gönül kuşunun” tavsiyesiyle “İnci Tezgâhı” adını vermiştir. Böylece mânevî yolun yolcusunun istifade edeceği, düstur edinebileceği ilkeler ve sözler hizmete sunulmuştur. Nükte olarak nitelenen cümleler Necdet Ardıç Efendi’ye aittir. Diğer söz ve vecizelerin kime ait olduğu da eser içerisinde belirtilmiştir.

#### 7. İnci Mercan Tezgâhı

Tekirdağ’da 2016 yılında yazımı biten eser kitap olarak basılmamış olup dosya halindedir. “İnci Tezgâhı” kitabının devamı ve ikincisi sayılır. Necdet Efendi’nin not aldığı yeni vâridâtlar, bazı kitaplarında yer alan küçük bölümler, daha önce ele alınmamış bazı tasavvufî meseleler, Necdet Efendi’nin vecizeleri ve önemli sûfîlerin bazı sözleri eserin içeriğini oluşturur. 

#### 8. Hz. Peygamber’i Rüyada Görmek

Tekirdağ’da 2008 yılında yazımı biten eser kitap olarak basılmamış olup dosya halindedir. Necdet Ardıç Efendi’nin bir seveni tarafından e-posta yoluyla gönderilen bir sorusuna binaen yazılmıştır. O soru ise şudur: “Rüyada Peygamberimizi (s.a.v.) görmek şüphesiz gerçekte görmek gibidir. Ancak, biz Peygamberimizin fizikî yapısını tanımadığımız için rüyada gördüğümüzün gerçekten Resûlullah Efendimiz olduğunu nereden bileceğiz?”[214]

Necdet Ardıç Efendi, eserde rüyanın tanımı ve çeşitleri gibi pek çok izahattan sonra özetle; ashâb-ı kirâm dışında kimsenin Hz. Muhammed’i (s.a.v.) fiziki olarak göremeyeceğini, görenlerin de bulundukları hale ve mertebeye göre gördüklerini, meleklerin onun suretine girebileceğini belirtir.

Eserin sonunda Nusret Tura Efendi’nin, Hz. Resûlullah’ın bâtınına ve hakîkatine yönelik yazılan güzel bir şiirine de yer verilerek; Efendimiz’e (s.a.v.) olan muhabbet ve irfâniyyetin nasıl olması gerektiği açık olarak ifade edilir.[215]

#### 9. Bir Zuhûratın Düşündürdükleri

Eserin yazımı, 2009 yılında Tekirdağ’da bitmiştir. Ancak kitap olarak basılmamış olup dosya halindedir. Necdet Ardıç Efendi önsözde, eseri bir zuhûrât neticesinde, bazı tevhîdî hakîkatleri tenzih, teşbih ve tevhid açısından açıklamak amacıyla yazdığını ifade etmektedir. Tutucu ve dar bir anlayışla eserin içindekileri anlamanın pek kolay olmayacağını, en azından inkârcı olmayıp, hayatın daha değişik yaşamlarının da olabileceği anlayışı ile yaklaşıldığında eserin daha faydalı olacağını zannettiğini, gerçek tevhîd ehli içinse zâten sorun olmadığını belirtmektedir.[216] 

Terzi Baba eserde, 13 Kasım 2009 yılında bizzat gördüğü bir zuhûratın değerlendirmesini yapmaktadır. Öncelikle zuhûratın görüldüğü tarihten hareketle, sayısal değerler üzerinden değerlendirme yapılarak, altı tür Allah anlayışından bahsedilmektedir. Aslında bireyler tarafından yapılan bütün değerlendirmelerin, bu anlayışlardan biriyle yapılmakta olduğu açıklanmaktadır.[217] Bahsi geçen zuhûrat değerlendirilirken ehlullâhın ru’yetullah meselesine nasıl baktığı da ele alınır.[218] Tartışmalı bir mesele olan ru’yet konusunda olumlu cevap veren Terzi Baba, ayrıca kendisine bir seveninin gönderdiği iki zuhûratı da yorumlar. Sonrasında kurb-ı nevâfil ve kurb-ı ferâiz meselelerini açıklayarak esere son verir.[219]

#### 10. Kur’ân’da Tesbih ve Zikir

Eser, 2010 yılında Tekirdağ’da yazılmıştır. Kitap olarak basılmamış olup dosya halindedir. Necdet Ardıç Efendi önsözde, Kur’ân’da ve hadislerde geçen tesbih ve zikir ile ilgili bölümleri toplayıp biraraya getirmek ve bu konuda daha önce yapılan çalışmalara az da olsa katkı sağlamak niyetiyle yola çıktığını belirtir. Ona göre tesbih ve zikir, sayısal bir faaliyetle duygusal olarak değerlendirildiğinde elde sadece sevap kalır. Ancak tesbih ve zikir, gerçek anlamda uygulanabilirse ilâhî mânâlara ulaşmak için bir araç olabilir.

Eser, Kur’ân-ı Kerîm’de ve hadislerde geçen tesbih ve zikir ile ilgili bölümlere yer verilerek sonlandırılır. Necdet Ardıç Efendi’nin çok farklı anlamlar yüklediği bu iki kavram, çalışmamızın üçüncü bölümünde etraflıca ele alınacaktır.

#### 11. Ölüm Hakkında

2012 yılında Tekirdağ’da yazılan ve kitap olarak basılmayarak dosya halinde olan eserin ilk sayfalarında, ölümün bir elbise değişikliği ve bir tadış olduğu belirtilir. Ölümle ilgili âyet ve hadislere yer verilerek ölümün güzelliği açıklanır. 

“(Ey Muhammed!) Biz senin çok defa yüzünü göğe doğru çevirip durduğunu (vahiy beklediğini) görüyoruz. (Merak etme) elbette seni, hoşnut olacağın kıbleye çevireceğiz. (Bundan böyle), yüzünü Mescid-i Haram yönüne çevir. (Ey Müslümanlar!) Siz de nerede olursanız olun, (namazda) yüzünüzü hep onun yönüne çevirin. Şüphesiz kendilerine kitap verilenler, bunun Rabblerinden (gelen) bir gerçek olduğunu elbette bilirler. Allah, onların yaptıklarından habersiz değildir.”[220] âyeti, Mescid-i Aksâ’nın ölümü bağlamında çok dikkat çekici şekilde açıklanır.[221]

Eserin son kısmında ise Hz. Peygamber’in, Hulefâ-yi Râşidîn’in ve Hz. Hasan’ın vefatlarının nasıl olduğu ve son nefeslerindeki tavsiyelerinden bahsedilir.

#### 12. Yehova Şahitleri

1997 yılında Tekirdağ’da yazılan eser, kitap olarak basılmamıştır ve dosya halindedir. Necdet Ardıç Efendi 1996 yılında, Tekirdağ’da ikamet eden ve kendilerini Yehova Şahitleri diye tanıtan bazı kimselerin görüşme tekliflerini kabul eder. Böylece yaklaşık altı ay süren görüşmelerdeki soru ve cevaplar eserin içeriğini oluşturur. Eserin başında ve sonunda Yehova Şahitleri ile ilgili genel tanıtım bilgilerine yer verilir. Büyük kısmında ise Ahmet Bey isminde bir Yehova Şahidi mensubunun Kitâb-ı Mukaddes’ten bazı alıntılarla sorduğu sorulara Terzi Baba’nın verdiği cevaplar yer alır. Bu sorulardan bazıları şunlardır:

- İsa, tanrı bilgisinin anahtarıdır. Bizce, durum ne olursa olsun sonuç olarak İsa hakkında bilgiye sahip olmamak demek tanrı bilgisine sahip olmamak anlamına gelir. Bunu nasıl açıklarsınız?

- Mukaddes Kitap’ta belirtildiği gibi İsa öldürülüyor ise ben buna niçin inanacağım veya Kur’ân-ı Kerîm’de belirtildiği gibi öldürülmüyorsa da ona niçin inanacağım?

- Yeryüzüne gelmeden önce İsa’nın (a.s.) gökte yaşadığını nasıl bilelim?

- Hz. İsa kimdir ve bir insan olmadan önce ne yaptı?

- Kendimizi tanımamız için ne yapmalıyız?

- Peki siz, insanların yeryüzünde tanrı ile bütünleştiği zaman ebedi bir yaşamı olacağını söylüyorsunuz, bu durumda dirilme ne olacak?

Hz. Âdem’in günahı ve bunun nesilden nesile geçişi, teslis inancı, yahudilerin Hz. İsa’yı kabullenemeyişi, mutluluk ve mutlu bir gelecek, sonsuz yaşam, cennet yeryüzünde mi olacak, melek ve insan arasındaki üstünlük konusu, Hz. İsa’nın (a.s.) Hz. Muhammed’i (s.a.v.) müjdeleme meselesi gibi meseleler hakkında karşılıklı görüşlere de eserde yer verilir.

Terzi Baba’da Ahmet Bey’e bazı sorular sorar:

-Size göre hikmet nedir?

-Fiilleri kişi bizâtihi kendisi mi yapıyor yoksa ona Hak mı yaptırıyor?

-Size göre ebedi yaşam dünyada olacaksa, bu yaşamın içinde Hz. İsa da olacak mı?

- Sizde kıyametten bahseden ifadeler var mıdır?

Eserin sonunda, Hikmet Tanyu’nun, “Yehova Şahitleri” adındaki kitabından alıntılarla bilgi verilerek kitap sonlandırılır.[222]

#### 13. İman ve Îkan

2016 yılında Tekirdağ’da basılan kitap, aslında 1996 yılında basılan “İslam, İman, İhsan, Îkan” adlı kitabın genişletilmiş halidir. Bilhassa iman ve îkan kavramları daha önceki baskıya nazaran daha geniş bir şekilde izah edilir. 

Kitap genel itibariyle, Hz. Zeyd b. Hârise’nin “Hakkan mü’min olarak sabahlaması ve imanının hakîkatına dair sevgili peygamberimize verdiği cevap” etrafında, iman ve îkan kavramları merkeze alınarak şekillenir. İmanın mertebeleri, imanın hayat boyu devamlılığı, gayba iman, gaybı ile iman, ârifin imanı açıklandığı gibi ayrıca imanın kemal hali olan yakîn kavramı açıklanarak, ilm-i ledün ve ilm-i yakîn arasındaki fark ortaya konur.[223] 

#### 14. A’yân-ı Sabite Kaza ve Kader

Necdet Ardıç Efendi’nin 2015 yılında Tekirdağ’da yazımını bitirdiği, kitap olarak basılmayan dosya halindeki eseri, a’yân-ı sâbite bağlamında kader ve kaza kavramlarının açıklanması esasına dayanır. Eserin ilk sayfalarında akıl, nefs ve irade kavramları ele alınır ve sonrasında bazı kelâmî mezheplerin kader ve kaza konusunudaki görüşleri de tahlile tâbi tutularak, bireyin benliği meselesi yani “İnsan var mı yok mu?” konusu açıklanır. Sonrasında a’yân-ı sâbite kavramı, Muhyiddin İbnü’l-Arabî’nin Fusûsu’l-Hikem ve Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin Mesnevî adlı eserlerinden pek çok alıntıyla açıklanmaya çalışılır. 

Eserde “İlim mâlûma tâbidir” meselesinden, rabb-ı hâs, mutlak kader, mübrem ve muallak kaza kavramlarına, muallak kaderin bu dünyada neleri düzenlediği sorusunun cevabından, “A’yân-ı sâbite cenneti”ne kadar zengin bir içerik bulunmaktadır.[224] 

15. On üç (13) ve Hakîkat-i İlâhiyye

2007 yılında Tekirdağ’da basılan kitap, Necdet Efendi’nin sayılar ve ilâhî düzen arasındaki bağıntıyı açıkladığı bir eserdir.

Necdet Efendi, araştırmalarını bir sistem içerisinde düzenlediğinde “On üç” ün ne derece önemli bir rakam ve sistem olduğunu fark etmiş, böylece “Hakîkat-i Muhammediyye ve Ahmediyye”nin bütün âlemlerin zuhur kaynağı olduğu sonucuna varmıştır. Tüm âlemlerin “On üç”le nasıl bir uyum ve ahenk içerisinde olduğunu, saf ve temiz gönüllere ilâhî muhabbet ve sevgi ile aktarmayı bir görev bildiğini kitabın önsözünde okuyanlara bildirmektedir. 

“On üç” ün hakîkatini anlayabilmek için öncelikle “Elif” in hakîkatinin anlaşılması gerektiğini vurgular.[225] Oyüzden öncelikle izaha burdan başlar ve devamında “On üç” rakamının uğursuz kabul edilmesi, insan ve “On üç” ün bazı bağlantıları, ülü’l-azm peygamberler ve “On üç” le bağlantıları açıklanarak âlemlerin “On üç” e bağımlı olduğu açık olarak ispatlanmaya çalışılır.

Necdet Efendi’ye göre ülü’l-azm peygamberlerin mertebelerinin rakamsal karşılıkları şöyledir:

10 = İseviyyet 

11 = Muhammediyyet

12 = Hakîkat-i Muhammedî-İnsân-ı Kâmil 

13 = Ahâdiyyet hakîkati olan Ahâdiyyetü’l-Ahmediyye’dir. Ayrıca bir de (14) Nûr-ı Muhammedî mertebesi vardır.[226] 

#### 16. Tasavvufî İzahlar 

Dosya halindeki eser, Necdet Ardıç Efendi’nin bir seveni tarafından, tüm kitapları taranarak hazırlanmıştır. 196 adet konu ve kavram ayrı başlıklar halinde Necdet Ardıç Efendi’nin muhtelif kitaplarından ve çeşitli zamanlarda yaptığı sohbetlerden yapılan alıntılarla özetlenir. Böylelikle belli başlı konu ve kavramlar kısa kısa izah edilir. 

## II- SOHBETLERİ VE ŞERH ETTİĞİ KİTAPLAR

### A. SOHBETLERİ 

Necdet Ardıç Efendi mânevî eğitimde sohbete büyük önem vermektedir. Hatta kendisiyle yaptığımız mülakatta “Nazar nazara yapılan sohbetin çok daha bereketli olduğundan ve kişiye yol aldırdığından” bahsetmiştir.[227] Zamanının çok büyük bölümü sohbet meclislerinde geçmiştir. Ona göre sohbet ile elde edilen irfâniyet rağbet edilen değerlerin en şereflisi, kazanılan cevherlerin en kıymetlisidir.

Seyrü sülûku ilerledikçe konuşma ve insanları etkileme kabiliyeti gelişen Necdet Efendi, mürşidi Nusret Tura’nın 1979 yılında vefatıyla birlikte mânevî emaneti ve sorumluluğu üstlendiğinde 41 yaşındaydı. Mürşidinin dergâh olarak da kullanılan Bebek’teki evinde yapılan sohbet ve irşad faaliyetlerini kaldığı yerden devam ettirdi. Bebek'teki tarihi evde iki yıl boyunca devam eden sohbetler, Nusret Tura’nın eşi Rahmiye Hanım’ın vefatından sonra evin satılması dolayısıyla sona erdi. İhvanın dağılmasına ve sohbetlerin sona ermesine gönlü razı olmayan hanım dervişlerden Mesrure Hanım, Fındıkzade’deki evini sohbetlerin devam ettirilmesi için teklif etti. Bu teklifi olumlu bulan Necdet Efendi, İstanbul ve çevresindeki müntesipleri için Fındıkzade’deki bu evde çok uzun yıllar sohbet, zikir ve irşad faaliyetlerinde bulundu. Her ayın belirli günlerinde Tekirdağ’dan İstanbul’a gelip, kendisini burada özlemle bekleyen ihvanına sohbet etti. Evini Allah rızası için sohbet meclisine dönüştüren Mesrure Hanım ise arkadaşı Ayten Hanım ve kızı Nuriye Hanım ile birlikte sohbet dinlemeye gelenlere her türlü hizmet ve yardımı şevk ile sürdürdü.

İstanbul’daki sohbetleri devam ederken, yaşamını sürdürdüğü Tekirdağ’da kendisine gönülden bağlanıp izinden yürüyen müntesipleri için haftanın belirli bir gününde, dergâh usulüyle hazırlanmış olan ve adına “İrfan Mektebi” denilen evinin özel bölümünü, sohbet gayesiyle hizmete sundu.

İstanbul’da sohbetlerin yapıldığı evin sahibesi Mesrure Hanım’ın hastalığı ve yaşlılığı dolayısıyla burada son bulan sohbetler, bu defa Kasımpaşa'daki Pîr Hasan Hüsâmeddin Uşşâki Hazretlerinin kabrinin de içinde bulunduğu, Uşşâki dergâhında yapılmaya başlandı. İki yıl tarihi mekânın mânevî atmosferinde gerçekleşen sohbetler, dergâhın yasal sorumluluğunu üstlenen vakıf yönetimi ile çıkan ihtilâf sonucu sona erdi. 

Mesrure Hanım’ın oğlu Sefer Bey, İstanbul’daki sohbetlerin ve hayırlı hizmetin devam ettirilmesi için evini açtı. Sefer Bey’in rahmetli olmasından sonra, sevenlerinden Gülrûh ve Tanzer Uçak çifti Erenköy’deki evlerini sohbetlerin devamı için açtı.[228] Bazı sağlık sebeblerinden dolayı buradaki sohbetler de sona erince bu görevi Beykoz Kavacık’tan Osman Sarı Bey üstlendi. Osman Bey’in Hakk’ın rahmetine kavuşmasına rağmen hâlen eşi ve çocukları bu görevi ifa etmektedir. Buradaki sohbetler yaz aylarının bitip okulların açılmasıyla başlayıp, Ramazan başlangıcına kadarki dönemde her ayın ilk pazar günü olmak üzere devam etmektedir. 

Ayrıca Necdet Ardıç Efendi, İstanbul Kasımpaşa’da Hz. Pîr Hasan Hüsameddin Uşşâkî’nin türbesinin karşısında bulunan “Der Saâdet” ismiyle mâruf derneğin binasında, 2014 yılı Kasım ayından itibaren, Ramazan ayının gelişiyle bitmek üzere 15 günde bir kez olmak üzere kendi eseri olan “İrfan Mektebi” kitabını şerh etmekteydi. Ancak bu sohbet, 2016 yılı Kasım ayından beri Tekirdağ ve İstanbul’da başka mekanlarda devam ettirilmektedir. Yine her yıl Ekim veya Kasım ayından başlayıp Ramazan ayının başlangıcına kadar ki zaman diliminde Necdet Ardıç Efendi, her haftanın çarşamba günleri akşamı Ahmed Avni Konuk’un Mesnevî şerhini, Tekirdağ’da bulunan ve Necdet Ardıç Efendi’nin daha önceleri hem ev hem terzihane hem de sohbet yeri olarak kullandığı mekânda okuyup şerh etmektedir. Yapılan tüm sohbetler terzibaba13.com sitesinden canlı yayın olarak, Türkiye’nin ve dünyanın dört bir yanından takip edilebilmektedir. Yapılan Mesnevî sohbetlerinde, sohbeti takip edenlerden dileyenler, “bilgi@terzibaba13.com” adresine sorularını gönderip canlı yayında sordukları sorulara cevap alabilmektedirler. Böylelikle diğer tasavvufî grupların çoğunda varolan “Şeyhe soru sorulmaz, şeyhin yüzüne bakılmaz, şeyhle fazla konuşulmaz” anlayışının burada geçerli olmadığı gözlenmektedir. Uzun yıllardan beri değişik zaman ve mekânlarda yapılan tüm sohbetler sürekli olarak görüntülü ve sesli olarak kayıt altına alınmakta, arşivlenmekte ve ihvan arasında paylaşılarak muhabbetle dinlenmektedir. Bununla birlikte vakit buldukça kendisine telefon veya elektronik posta yoluyla ulaşan kişilere cevap vermeye çalışmaktadır.

Terzi Baba İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde 2015 yılında bir kez, Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde 2016 yılında iki kez öğrencilere ve öğretim görevlilerine dönük konferanslar vermiştir. İstanbul, İzmir, Bursa, Kütahya, Konya, Lyon gibi şehirlere ve Balıkesir’in Bandırma ilçesine muhtelif zamanlarda, eşi Nüket Hanım’la beraber giderek sevenlerini ziyaret etmekte ve bir müddet kalarak sohbet irad etmektedir.

Ayrıca, Ma’rûf-i Kerhî, Yahyâ b. Muâz, Şah Şûca’ Kirmânî, Hamdun Kassâr, İmâm-ı Rabbânî ve oğlu Hâce Muhammed Ma’sûm, Ya’kûb-ı Çerhî, Ubeydullah Ahrâr, Mâlik b. Dînâr, Süfyân es-Sevrî, Kasım b. Muhammed, Abdullah Dehlevî, Abdullah b. Mübârek, Dâvûd et-Tâî, İbrâhim b.Edhem ve son dönem sûfîlerinden Abdülaziz Bekkine gibi tasavvuf büyüklerine atfedilen bazı sözler Necdet Ardıç tarafından sohbetlerde açıklanarak, bu sözlerin şerh edildiği sohbetler “Hikmetli Sözler” adı altında video paylaşım sitelerinde bulunabilecek şekilde internet ortamında paylaşılmaktadır. İnternet ortamında “terzibaba13.com” ve “islamvetasavvuf.org” adlı sitelerde, video paylaşım sitelerinde ve sosyal medya-haberleşme sitelerinde “İrfan Sohbetleri”, “Terzi Baba” adında gruplar kurulmuştur. Bu gruplara üye olup takip edenlere eski ve güncel sohbetler, e-kitaplar, sesli ve görüntülü kayıtlar, resimler ve fotoğraflar ve daha birçok malzeme iletilmektedir. Necdet Ardıç Efendi’nin soru-cevap şeklinde birçok konu ve meseleye dair açıklamaları, muhtelif kavram, konu, meseleye dair sohbetleri dijital ortamda, internet ortamında bulunabilmektedir.

### B. ŞERH ETTİĞİ KİTAPLAR

Necdet Ardıç Efendi, tasavvuf dünyasının önemli kitapları olarak kabul edilen belli başlı eserleri muhtelif yer ve zamanlarda tercümelerinden veya şerhlerinden bizzat okuyarak, sevenlerine açıklamaktadır. Böylelikle sevenlerinin irfânî düzeylerini arttırma çabasıyla, daha hızlı yol almalarına ön ayak olmaktadır. İbnü’l-Arabî’nin Fusûsu’l-Hikem’i ve Mir’âtü’l-İrfân’ı, Abdulkerîm el-Cîlî’nin el-İnsânü’l-Kâmil’i, Mahmud Şebüsterî’nin Gülşen-i Râz’ı, Mevlânâ’nın Mesnevî adlı eserinin hem Tâhirü’l-Mevlevî hem de Ahmed Avni Konuk şerhleri, Fahreddîn-i Irâkî’nin Lemaât’ı, Abdulkadir-i Geylânî’nin Risâle-i Gavsiyye’si, Ali b. Hüseyin el-Kâşifî es-Sâfî’nin Reşahât’ı, Necdet Ardıç Efendi’nin kendi kutlu nefesiyle seslendirip takipçilerine okuyup açıkladığı eserlerdir. 

Bu büyük eserlerin merkeze alındığı sohbetler görüntülü veya sesli olarak kayda alınmıştır. Bunlardan; Mir’atü’l-İrfân, Risâle-i Gavsiyye, Reşahât, Gülşen-i Râz, el-İnsânü’l-Kâmil’in tamamı okunarak sohbetleri yapılmış, bu sohbetler düzenlenip kitap haline getirilerek ihvana ve talep edenlere takdim edilmiştir. El-İnsânü’l-Kâmil, üç kitap halinde hazırlanmış ve şerh serisi olarak basılmıştır. Kitapların birincisinde el-İnsânü’l-Kâmil’in giriş, ikincisinde mukaddime, üçüncüsünde ise zât, sıfat ve isim bölümleri şerh edilmiştir.

## III- HAZIRLADIĞI VE SADELEŞTİRDİĞİ ESERLER

### A. TUHFETÜ’L-UŞŞÂKÎ

Necdet Ardıç Efendi, kitabın önsözünde, Abdullah Salâhî Uşşâkî’nin yazıp, Osmanlı Türkçesine Abdurrahman Sâmî Efendi tarafından bazı ilavelerle çevrilen eseri, muhterem ve merhum şeyhi Nusret Tura Efendi’nin isteğiyle, günümüz insanının anlayacağı bir dilde uyarladığını ve bu çalışmayı şeyhinin vefatından sonra 1998 yılında bitirebildiğini belirtmektedir. 

Nusret Tura, Osmanlı Türkçesi ile matbu kitabı dervişi ve halifesi Necdet Efendi’ye verip sadeleştirmesini isteyerek, zamâne dervişlerinin yolun âdâbını öğrenmelerini, böylece yolun esaslarına bağlı kalınmasını amaçlamıştır. Necdet Efendi, kitabın dünya ve ahiret işlerinin birbirine karıştığı günümüzde gerçek gönül ehli kimselerin takip etmeleri lazım gelen yolu gösterdiğini belirterek, bu çalışmanın kendisi için çok yorucu olduğundan bahseder. Çünkü eserin muhterem yazarının ifade etmek istediği mânâları, asıllarına en uygun ifadelerle vermeye çalışmasına rağmen, elimizdeki sözcüklerle gerçek anlamı ifade etmenin çok zor olduğunu söyler. Ona göre kitap mânâ âleminden, başka bir dünyadan bahsetmekte, hâlbuki bugün kullandığımız kelimeler bugünün dünyasını anlatmaktadır. Bu durumda günümüz Türkçesi’nde kullanılan sözcüklerle, zor da olsa mânâyı en uygun şekilde ifade etmeye gayret ettiğini belirtir. Bazı kelimelerin bugünkü karşılıklarını lugatlarda dahi bulamadığını, cümlenin akışı içerisinde kelimeyi değerlendirmeye çalıştığını anlatır. 

Bazı tasavvufî terimleri bilmenin kitabı anlamada kolaylık sağlayacağını ifade eder. Her bireyin ve sosyal grubun sözleri ve fiilleriyle gerçekleri çok iyi idrak etmesi ve yaşaması durumunda sorunların aşılıp birliğe ulaşılacağını, zira toplumun en acil ihtiyacının birbirimizi anlamak ve sevmek olduğunu belirtir. [229]

Aslına sadık kalınarak sadeleştirilen Halvetî-Uşşâkî yolunun âdâb kitabı olarak kabul edilen eser, iki ana bölüm ve sonuç bölümünden oluşmaktadır.

### B. LÜBBÜ’L-LÜB

Kitap, aslen Muhyiddin-i Arabî Hazretlerinin “Fütuhat-ı Mekkîyye” isimli kitabından alınan bazı bölümlerin, İsmail Hakkı Bursevi Hazretleri tarafından açıklamasından meydana gelmektedir. Necdet Ardıç Efendi, bu eseri 1990’lı yıllarda Osmanlıca aslından günümüz insanının okuyacağı hale ge­tirmek istemiştir. Çünkü esasen daha önce de birçok çevirisi yapılan çok değerli bu küçük eserin, tasavvuf yolunun meraklılarına yol gösteren bir kılavuz olabileceğini belirtir.[230] 

Terzi Baba, ârif, etvâr-ı seb’a, hazarât-ı hamse, gayb-i mutlak, âlem-i ceberût, âlem-i melekût, mutlak şuhûd, insân-ı kâmil, üç sefer ve tekvin bahislerinin olduğu bu “Öz” kitabın içeriğini, kendi yorumlarını katarak daha da zenginleştirmiştir. 

IV- İNTERNET DOSYALARI: MEKTUPLAR VE ZUHÛRATLAR SERİSİ 

Şimdilik sayısı 90 olan bu dosyaların içeriğini, Terzi Baba’ya sevenlerinden ve muhtelif kişilerden e-posta veya mektup yoluyla gönderilen sorulara, zuhûratlara, Terzi Baba’nın verdiği cevaplar oluşturur. Ayrıca Terzi Baba’nın kendisinin gördüğü bazı rüyalara yine kendisi tarafından yapılan yorumları da içerir.

1958 yılından itibaren yaklaşık 50 yıllık bir süre zarfında biriktirilen ve kayıt altına alınan bu dosyalar; bir dervişin seyrü sülûk sürecinde, rehberiyle ilişkisine dair çok geniş bir mâlumat sunar. Zuhuratlara verilen cevaplar, yapılan yorumlar oldukça dikkat çekicidir ve istişare mahiyetindedir. Nusret Tura hazretleri de sevenleriyle mektuplaşarak onların seyrini yakın markajla takip etmiştir. Şeyhinin bu uygulamasını önemseyen Terzi Baba, teknolojik imkânları da sıkça kullanarak bu konuda hacmi giderek artan oldukça ciddi bir ürün ortaya koymaktadır. 

## IV- DİĞER DİLLERE ÇEVRİLEN KİTAPLARI

Necdet Ardıç Efendi’nin ülkemiz dışında da sevenleri ve takipçileri vardır. Fransa, İspanya, Amerika, Kanada, Kolombiya bu ülkelerden bazılarıdır. Hatta Fransa’nın Lyon şehrinde Necdet Ardıç Efendi’nin sevenlerinin belli aralıklarla bir araya geldiği bir dergâh dahi bulunmaktadır. Ayrıca Necdet Ardıç Efendi’nin kitaplarının, sesli ve görüntülü sohbetlerinin bulunduğu “www.terzibaba13.com” ve “www.islamvetasavvuf” adlı internet siteleri dünyanın pek çok yerinden tasavvufla ilgili insanlar tarafından takip edildiği için de bazı önemli kitaplarının değişik dillere çevrilmesi konusunda bir ihtiyaç hasıl olmuştur. Yukarıdaki bölümlerde bahsi geçen ve kısaca açıklanan kitaplardan bir kısmı İngilizce, İspanyolca ve Fransızca’ya çevrilmiştir. Başka dillere çevrilen Necdet Ardıç’ın kitaplarının listesi ve çevrildikleri diller şu şekildedir:

1- “Salât” kitabı 2004 yılında “The Secrets of Salat” ismiyle İngilizce’ye, “Salat” ismiyle İspanyolca’ya çevrilmiştir. Türkçe’den İngilizce’ye çeviren Cüneyt Oskal, düzenleyen Giovanna Lopez Ruiz’dir. İngilizce'den İspanyolca’ya çeviren yine Giovanna Lopez Ruiz’dir. Baş kısımlarında küçük bir sözlük bulunduran çeviriler dosya halindedir, kitap olarak basılmamıştır.

2- “İslâm’da Mübarek Geceler, Bayramlar ve Hakîkatleri” kitabı 2000 yılında Türkçe’den Fransızca’ya “Les Nuıts Sacrées” adıyla Kâmil Ökmekler-Abdülvahit Gerenet tarafından çevrilmiştir. 2017 yılında ise Enrique Suarez ve Claudia Rodriguez tarafından Fransızca’dan İspanyolca’ya çevrilmiştir. Çeviriler dosya halindedir, kitap olarak basılmamıştır.

3- “İslâm, İmân, İhsân, İkân”isimli kitap 2015 yılında Koç Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi'nde görev yapmakta olan Doç. Dr. Cem Demiroğlu tarafından Türkçe’den İngilizce’ye “Breezes From The Heart- Islam Iman Ihsan Ikan” adıyla çevrilmiştir. Çeviri dosya halindedir, kitap olarak basılmamıştır.

4- “İrfan Mektebi” kitabı 1990 yılında Türkçe’den Fransızca’ya, Kâmil Ökmekler-Abdülvahit Gerenet tarafından “L’atelier De La Gnose (Irfan): Itinéraire Du Chemin De La Vérite Divine (Haqq)” adıyla çevrilmiştir. 2007 yılında ise Claudia Rodriguez tarafından Fransızca’dan İspanyolca’ya “El Taller De La Busqueda (Irfan): Itinerario del Camino De La Verdad Divina (Haqq)” adıyla çevrilmiştir. Bu çeviri, 2014 yılında yine Claudia Rodriguez tarafından güncellenerek kitap olarak basılmıştır. Kitap ayrıca 2015 yılında Cüneyt Oskal tarafından İngilizce’ye çevrilmiştir. Bu çeviri ise dosya halindedir.

5- “Vahy ve Cebrâîl” kitabının çevirisine 2012 yılında başlanmıştır. Şu anda çeviri ve kitap sonuna eklenmek üzere sözlük çalışmasına Galatasaray Üniversitesi öğretim üyesi Marie Helene Sauner Leroy tarafından devam edilmektedir. 

# ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

# NECDET ARDIÇ’IN TASAVVUF ANLAYIŞI

Necdet Ardıç Efendi, modern zamanlarda niceliğin egemenliği altında ezilen, hissizleştirilen, robotlaştırılan çağımız insanına kim olduğunu, nereden geldiğini, nereye ve kime ait olduğunu açıklamaktadır. Ayrıca muhataplarına ilâhî benlik bilincini kavratıp, ödev şuurunu hatırlatmaya ve öğretmeye çalışan bir ârif olarak tasavvuf çalışmalarını sürdürmektedir. Oluşturduğu geniş kitap külliyatı ve bir hayli yekün tutan sesli ve görüntülü sohbetleriyle özelde Uşşâkîlik ve Halvetîlik kültürüne, genelde ise tasavvuf alanına ciddi katkıları olan biridir. 

İslam günümüzde, rûhî tarafı noksan bırakılarak ceza hukukuna indirgenmekte ve tartışmalı bazı kelâmî meselelerle gündeme getirilmektedir. Necdet Efendi, İslam’ın hayat verici, üretken ve medeniyet kuran ruhunu pek çok sûfînin yaptığı gibi tasavvufî gelenekten hareketle yeniden kazandırmaya çalışmaktadır. 

Merasimlere, soğuk, donuk ve statik bir dindarlığa sıkıştırılmış günümüz müslümanlarına ve dervişlerine bu ruhu bir âlim ve ârif olarak üflemeye çalışan bu zâtın söyledikleri belki yıllar sonra daha iyi anlaşılacaktır.[231] 

Ülkemizde ve dünyanın birçok yerinde mistik ve ezoterik yapılar, duygudan uzak, forma odaklanan ve ritüellere boğulan dinlerin mensupları ve değişik kesimler tarafından daha çok ilgi görmektedir. Bilhassa son yıllarda batıda ve batı üzerinden ülkemizde, tasavvufa olan ilgi daha da çok artmaktadır. Böyle bir dönemde sağlam bir silsileye bağlı, sahih bir gelenekten gelen, belli sâbiteleri ve prensipleri olan, İslam’ın bir alanındaki yorum biçimini sadece bir bilgilenme süreci olarak değil aynı zamanda bir “Olma” hali olarak gören zatların önemi daha da çok ortaya çıkmaktadır. 

Böyle biri olarak Necdet Ardıç Efendi, anlattıkları ve yazdıklarıyla aslında çok önemli bir görevi yerine getirmektedir. Günümüz Türkiye’sindeki tarikat yapılanmalarının çoğu, tasavvufun marifet ve hakîkat boyutlarından uzak, şeriat ve tarikat boyutlarında tasavvufu temsil eder durumdadır. Bilhassa Şeyhü’l-Ekber İbnü’l-Arabî, Hz. Mevlânâ, Yunus Emre gibi hakîkat ve irfanın tüm dünyada sembolü olmuş Anadolu’nun ruhunu mayalayan büyüklerin yaşadığı topraklarda bu duruma gelinmesi üzücü bir durumdur. Hele hele belli kisve ve ayinlerle, idraksiz ve irfansız yol aldırmaya çalışan tasavvufî grupların kâhir ekseriyeti oluşturduğunu görmek pek daha üzücüdür. 

Necdet Efendi, farklı sûfî tipolojilerinin boy gösterdiği günümüzde, irfan ve hakîkat merkezli bir tasavvuf anlayışıyla, tasavvuf dünyasına renk katmaktadır. Sevenlerine ve tasavvuf yolunun yolcularına, örneklik teşkil eden bu perspektifin anlaşılabilmesi ve tanıtılması tarafımızca çok önemlidir. Bu çalışma vesilesi ile görüşlerine az çok vâkıf olmaya çalıştığımız bu zat, geçmişte çok canlı olan bir irfan damarını ihya edip, âdeta dervişlerine idrak sıçramaları yaşatan bir mânevî arkeologtur.

Çalışmamızda, Necdet Ardıç Efendi’nin tasavvufî anlayışı ve görüşleri, kısıtlı bir çerçevede de olsa açıklanmaya çalışılarak tasavvuf araştırmalarına katkı sağlanmasına gayret edilecektir. Belli bir zaman ve hacim sınırı olan araştırmamızda, çok geniş bir sohbet ve kitap külliyatı olan Necdet Ardıç Efendi’nin bütün görüşlerini serdetmemiz tabii ki imkânsızdır. Ancak kendisiyle yaptığımız mülakatları, kayıtlı sohbetlerini, eserlerini, sevenleri ve takipçileri ile yaptığımız görüşmeleri göz önüne alarak öne çıkan görüşlerini, farklı yorumladığı kavramları ve bazı içtihatlarını içeren tasavvuf anlayışını ortaya koymaya çalışacağız. Bunu yaparken de eksik ve yanlışlarımız takdir edilir ki mutlaka olacaktır. Ayrıca tüm bu değerlendirmeler sonucunda oluşan çalışmanın daha da geliştirilebilir olacağı da unutulmamalıdır. 

Üçüncü ana bölüm, üç alt başlıktan oluşmaktadır. Birinci olarak, Necdet Ardıç Efendi’nin seyre yüklediği anlam ve seyrü sülûk çeşitleri, seyrin gayesi, Halvetî-Uşşâkî yolunun seyrü sülûk usülünde yaptığı içtihatlar, nefs, nefsin kaynağı ve işlevi, nefs mertebeleri, beş hazret mertebeleri, nefsin özellikleri ve etkileri, nefsin terbiyesi konuları ele alınacaktır.

İkinci olarak, Necdet Ardıç’ın anlam dünyasına bağlı olarak farklı bir şekilde yorumladığı bazı kavramlar, bilhassa Terzi Baba’nın sisteminde yeni anlam yüklenen kavramlar açıklanacaktır. 

Üçüncü olarak ise Terzi Baba’ya yönelltiğimiz bazı tasavvufî ve güncel konuları içeren otuz üç soruya verdiği cevaplara yer verilerek bu bölüm sonlandırılacaktır.

## I-SEYR, SEYRÜ SÜLÛK VE AŞAMALARI

### A. SEYR VE ÇEŞİTLERİ

Seyr, lügatte gezmek görmek anlamına gelir. Sülûk ise yola girmek, yol tutmak anlamına gelir. Tasavvuf literatüründe, bir mürşide intisab eden kişinin, tarikat usulüne uyarak yaptığı mânevî yolculuğa seyrü sülûk denir.[232] 

Seyrü sülûk, aynı zamanda tasavvuftaki ahlâkî eğitim sürecinin adıdır. Bir başka ifadeyle bu kavram, tarikata giren kimsenin mânevî makamları tamamlayıncaya kadar geçirdiği safhalara verilen addır. Seyr ve sülûk birbirinin ayrılmaz parçalarıdır. Seyr için sülûkun lüzumu, namaz için abdestin lüzumu gibi sayılmıştır. Seyrü sülûk için iki temel yol vardır. Biri nefsi tezkiye, diğeri ise ruhu tasfiyedir. Nefsi tezkiye yolu, silsilesi Hz. Ali’ye dayanan, riyâzet, mücahede, cehrî zikrin esas alındığı tarikatlarda tercih edilir.[233] 

Nefsi terbiye ederek sâliki sülûke devam ettirme metodu, aynı zamanda cehrî zikri esas alan mürşidlerin uyguladığı bir sistemdir. Sâlikleri cehrî zikir esasına göre terbiye edip yetiştirmeye çalışan mürşid, nefis terbiyesi ile sâlikini maksadına ulaştırma pozisyonundadır.[234] Cehrî zikir yapan tarikatlardan biri olan Halvetî-Uşşâkıyyenin şeyhi Necdet Efendi de bağlılarına nefis terbiyesi ile seyir yaptırmaya çalışmaktadır.

Necdet Ardıç Efendi’ye göre aslında, insanoğlu dünyaya gönderildiği ilk günden itibaren aslına dönme özlemi içerisindedir. Çünkü insanlar bu âleme, sıla-i rahimleri olan “Uluhiyet” âleminden gelmiştir.[235]

Ona göre; ilâhî kamışlıktan kesilmiş olan insanların her biri, bir “Ney” e dönüşüp, “Vatanım, vatanım!” diye inlemeye başladı. Cenâb-ı Allah, insanların kendi hakîkatlerini öğrenmesi için peygamberler ve kutsal kitaplar gönderdi. Bu peygamberlerin en mühimleri Hz. Âdem, Hz. Nuh, Hz. İbrâhîm, Hz. Mûsâ, Hz. Îsâ ve Hz. Muhammed’dir (s.a.v.). Onlar, vazifelerini hakkaniyetle îfâ ederek insanoğluna, aslî vatanları olan sıla-i rahime kavuşma yollarını gösterdiler. Bu yolculuğa, âdemiyet hakîkatinden başlayarak her bir peygamber mertebesi ile devam eden sâlik, belli duraklara uğrayarak sahih bir yoldan Hz. Muhammed’in (s.a.v.) “Habiblik” mertebesine ulaşmaya başladı. Oyüzden de Terzi Baba’ya göre âdemiyet hakîkatlerinden bahsetmek ve anlamak çok merkezî bir öneme sahiptir.[236] 

Tasavvufî eserlerde genelde seyr yani mânevî yükseliş; seyr-i illallah, seyr-i fillah, seyr-i maallah, seyr-i anillah şeklinde derecelendirilir.[237] Terzi Baba da bu çerçevede her insan için geçerli olan fıtrî altı çeşit seyirden bahseder: 

-Birinci seyir: İnsanlık âleminin seyridir. Bu seyirde, her dönemin ve mertebenin kendine has hangi zıtlıkları varsa hepsi yaşanır. Mesela, Hz. İbrâhîm’in (a.s) karşıtı olarak Nemrut, Hz. Musa’nın (a.s) karşıtı olarak ise Firavun vardır. Bu seyir, diğer zıtlıklarla devam eder. Kıyâmet koptuğunda ise bütün mertebeleri ile birlikte sona erecektir. 

-İkinci seyir: Bir kimsenin hayatı boyunca kendi seyrini yapmasıdır. Bunun için, iyi ve disiplinli bir çalışma ile yaklaşık olarak onbeş-yirmi sene gerekir. Burada, tasavvufî seyir olarak anlaşılan seyrü sülûk kastedilir.

-Üçüncü seyir: Herkes için geçerli olan, bir senelik yani on iki aylık seyirdir. Recep, Şaban ve Ramazan aylarından oluşan mübarek üç aylar ile iki bayram arasındaki iki ayın toplamıyla oluşan beş ay, beş hazret mertebesidir. Geriye kalan yedi ay ise nefis mertebeleridir. Bu seyir, muharrem ayının birinde başlar, kurban bayramının dördüncü günü yani zilhiccenin on üçüncü günü biter. Bütün özellikleri ile her sene devam eden tam bir seyirdir. 

-Dördüncü seyir: Günlük, gece-gündüz seyridir. Gece fenâfillâh, gündüz bekabillâhtır. 

-Beşinci seyir: Nefes seyridir. Nefes alırken “Hay” ismi ile hayat buluruz, nefes verirken “Mümît” ismi ile hayatımız sona erer. Bu hal devamlılık üzere olduğundan kendimizi hep diri zannederiz. Bu seyir, “Ölmeden evvel ölme” hakîkatini aklımızda tutmamızı sağlar. 

-Altıncı seyir: Anlık seyirdir. Çok kısa süreli olarak, bizde de âlemle birlikte “Kevn ve fesat” yani olmak ve bozulmak hali tecelli eder. Bu süreç, çok kısa aralıklarla sürdüğünden bunun farkında olamayız. Örneğin, elektrik akımı kesik kesik gelmekle birlikte, onu devamlı akım gibi görürüz. Çünkü akım kesildiği zaman o kısa anda bir önceki akımın aydınlığı mevcud olduğundan beynimiz kesik akımın olduğu devreyi algılayamaz. Böylece hayatımızı hep devam eden bir yaşantı gibi zannetmekteyiz. Hakîkatte ise her an ölüp dirilmekteyiz.[238]

Terzi Baba, bağlı bulunduğu geleneğin bir gereği olarak, kişinin mânevî seyrinde kendini tanıyabilmesi için yapması gereken çalışmaları iki kısma ayırır:

Birinci kısım, “Etvâr-ı seb’a” yani yedi turdur. Adından da anlaşılacağı üzere bu kısım yedi merhaleden oluşur.

Bunlar da sırasıyla:

1- Nefs-i emmâre

2- Nefs-i levvâme

3- Nefs-i mülhime

4- Nefs-i mutmainne

5- Nefs-i râziyye

6- Nefs-i marziyye

7- Nefs-i sâfiye diye adlandırılır.

Bu kısımda kişi, “Enfüsî” yani içe dönük çalışmalar yaparak kendini tanımaya başlar.[239]

İkinci kısım, “Hazarât-ı hamse” yani beş hazret mertebesidir. Hazarât-ı hamse, İbnü’l-Arabî tarafından varlık mertebeleri bağlamında; gayb-ı mutlak, âlem-i ceberrut, âlem-i melekût, şühûd-u mutlak ve insân-ı kâmil olarak sınıflandırılır. Vücûd yani varlık, her bir mertebede, farklı isimler altında kendini izhar eder.[240] 

Vücûd kavramı, zihinde meydana gelen kavramların hepsinden önce gelir. Çünkü bu kavram ortaya çıkmadan, diğer kavramların ortaya çıkmasına imkân yoktur.[241] İbnü’l-Arabî, anlaşılması zor olan vücûd kavramını, ışık sembolizmi ile açıklar. Işığı vücûd, karanlığı ise ademle özdeşleştirir. Işıkla karanlık bir arada bulunmadığı gibi, varlıkla yokluk da bir arada bulunamaz.[242] 

Vücûd veya mutlak vücûddan kasıt, Cenab-ı Hakk’ın vücududur. Yaratılmışların hepsi onun vücûduyla kâim, onda zahirdir. Bu vücûd birdir. Yaratıkların veya mertebelerin çoğalmasıyla onun da çoğalması gerekmez. O, birdir, kısım ve parçalara ayrılmaz.[243] Beş hazret mertebesinde, kategorize ederek, belli merhalelerle vücûdu tarif etme durumu söz konusudur.

Bu merhaleler de sırasıyla:

1- Ef’al âlemi

2- Esmâ âlemi

3- Sıfat âlemi

4- Zât âlemi

5- İnsan-ı kâmil diye adlandırılır. 

Terzi Baba’ya göre, kişi bu kısımda “Âfâkî” yani dışa dönük çalışmalar yaparak dış âlemi tanımış olur. Bu merhaleler, gayretle ve Allah’ın atıyyatı ile geçilir ve nihayet kemâle erilir. Allah kendine çekmeyi dilediği kullarını bu yollardan geçirerek huzuruna çıkartır. Bunların aşılabilmesi için yapılan virdler, akşam namazından başlar ve yirmi dört saatte bir tekrarlanır. 

Ayrıca seyrü sülûk yöntemine göre nefsânî tarikatlardan[244] sayılan Halvetîliğin Uşşâkîlik şubesinin şeyhlerinden olan Necdet Ardıç Efendi, beş hazret mertebelerini ilâhî seyirle şöyle ilişkilendirir: 

Tevhid-i ef’al seyri: Seyri ilallah (Allah’a seyir), Tevhid-i esmâ seyri: Seyri ilallah (Allah’a seyir), Tevhid-i sıfat seyri: Seyri fillâh (Allah’da seyir) Tevhid-i zât seyri: Seyri maallah (Allah’la beraber seyir) İnsan-ı kâmil seyri: Seyri anillâh (Allah’dan seyir) şeklinde de seyirden bahseder.[245] 

Necdet Ardıç Efendi mânevî yolculuğu kendi çizdiği bir şema ile şöyle şekillendirir:[246]

Özet olarak Necdet Ardıç Efendi bu mânevî yolculuğu ve mertebelerini şöyle açıklar:

Mertebelerin zirvesi gayb-ı mutlak, tabanı ise şehâdet âlemidir. Şehâdet âleminden geriye doğru mânevî bir yükselişle başlangıç noktasına dönen insan, bu mertebeleri ve bunların birbirlerine nispetle durumlarını müşahede eder ve hissederek bilir. Bu his, cisimler âleminde algılanan her bir şeyin, misâl ve hayâl mertebesinde mevcûd olan lâtif bir varlığın sûreti olduğu hissidir. Ayrıca misâl ve hayâl, nûr âleminin; nûrlar rûh âleminin, ruhlar da a’yân-ı sabitenin suretleridir. A’yân-ı sabite ise ilâhî ilmin sûretleridir. 

Böylece Allah yolcusu sâlik, bütün ilâhî isimlerin eser ve hükümleri ile kendinde zuhur etmesiyle hakîkatiyle Hak, sûret ve zahiriyle de halk olur. Kendisinde Hakk’ın bütün mertebelerinin ahkâmı cem edildiğinden o, ilâhî sûretler üzere bütün halka “Rahmân” olmuş olur. Zira insân-ı kâmil, zâhiri ve bâtını ile halka rahmettir. 

On iki mertebeyi bitirmekle sâlikin işi tamamen bitmiş olmaz. Çünkü bu seyrin aslında ilme’l-yakîn, ayne’l-yakîn ve hakke’l-yakîn, olarak üç seyri vardır. Birinci seyr, ef’al (madde) âleminde, ikinci seyr esmâ (nûr) âleminde, üçüncü seyr ise sıfat (rûh) âleminde olur. Genelde yapılan seyrü sülûklar, ef’al âlemindeki seyrü sülûklardır. 

Ayrıca dört halde tecelli mertebeleri de vardır. Bunlar da tecelli-i zat, tecelli-i sıfat, tecelli-i esmâ ve tecelli-i ef’âl’dir. Böylece gerçek ders sayısı, 12+12+12+4=40 kırk olmuş olur. 

Birinci seyir ile sâlik genel mânâda bu hallerin ilmini almış olur, bu ise birey olarak kendisine yeterli olur. Ancak daha ilerisini isterse idrâk, irfaniyet ve sabırla yoluna devam etmesi ve her yöndeki tecrübelerini arttırması gerekmektedir. Ancak o zaman gerçek kemâle ulaşma yolu açılmış olur. İlk seyrini bitirmiş olanların bazılarında görülen ufak tefek olumsuz hallerin zuhuru bu yüzdendir. Kişilerin bu özel hallerine bakarak, gerçek irfaniyeti kötülemek ve suçlamak çok yanlış olur. Misallendirmek gerekirse ilk seyir ortaokul, ikinci seyir lise, üçüncü seyir üniversite, tecelliler ise ihtisaslaşmaktır diyebiliriz.[247]

### B. SEYRÜ SÜLÛKUN GAYESİ

Tasavvuf, bir ilim olarak Allah, âlem ve insan hakkında küllî bilgiler sunar. Diğer disiplinlerden farklı olarak, usül, bilgi kaynağı ve hedefte farklılık gösterdiğinden sunduğu bilgiler de farklıdır. Tasavvuf dünyasının dertli ve gayretli sûfîleri, gayelerini değişik eserlerle ifade etmişlerdir.[248] 

Tasavvuf ve seyir, bir derûnî arınmanın gerçekleşmesini, kalbi kirleten illetlerin zikir, sohbet ve tefekkür gibi yollarla temizlenmesini, bu şekilde insanın öz benliğinin ıstıfa bulup Allah katında süzme bal gibi sırf tevhidden ve saf hakîkatten ibaret kalarak makbul olmasını gaye edinir.[249]

Tasavvufî seyirde elzem olan sâlikin mürşide biat edip teslim olması, aynı zamanda egodan kurtuluş sürecidir. Jung terminolojisine göre bu teslimiyet, kişiliğe bağlanmış koşullanmadan, kendilik yerine egoya odaklanmaktan kurtuluş sürecidir. Çünkü sûfî olmak, mânevî bir sezgi, içgörü ve olgunlaşma sürecidir. Sûfî yolculuk, kişinin o ana kadar hiçbir şeyi anlamadığını, yalnızca hayretin olduğunu farkettiği yerde başlar.[250]

Sâlik, seyrü sülûkun bidâyetinde, karanlığın kuşattığı evde bulunan bir adama benzer. Bu adam, kendisine bahşedilen bir kandilin ziyâsıyla aydınlanmak ister. Sonra evinin kapısı ve penceresi açılır ve kamerin ziyâsı içeri nüfuz eder. Bu defa ayın ziyâsıyla aydınlanarak mesrur olur ve boş bir tarlaya çıkar. Artık, ayın ziyâsı sayesinde kandilin ziyâsına gerek duymaz. Böyle sevinmişken, gün aydınlanır ve en üst derecesine ulaşıncaya kadar ziyâ ve aydınlığını artırır. Bu örnekte karanlık ev, karanlıkları nedeniyle bilgisiz kalmış nefsin timsalidir. Evdeki kandil ziyâsı, aklın aydınlığı ve ziyâsıdır. Bu akıl, tıpkı ayın doğmasındaki gibi, şeriat ilimleriyle ve sünnet ilminin nurlarıyla ziyâde olur. Sonra marifetin özünün nuru sayesinde artışını sürdürür. Bu durumda ziyâ, sabah vaktinin doğması ve etrafın aydınlanması gibidir.[251]

Terzi Baba’ya göre tasavvuf disiplininde amaç; kişiye kendini tanıtmak ve kazandırmaktır. Seyrin asıl maksadı, kişinin bireysel benliğinden geçip ilâhî benliğini idrak etmesi, kendini bulması, men (kim-kimlik) sırrını idrak etmesidir. Bunun dışında bir amaç olmaması, kişinin hedefinin sadece bu olması çok önemlidir. Zira yapılan zikirler, virdler hepsi güzeldir ve kişiye sevap kazandırır. Ancak kişiye kendini buldurmayan ve kazandırmayan bu çalışmalar sevap olmanın ötesine geçemediği, kişide irfansız ve idraksiz bir yaşama sebep olduğu için kişiye zamanla âdeta perde olur. Çünkü bu şartlanmışlık ve yerinde sayma, derviş olmaya çalışanda bir tatminsizlik ve donukluk oluşturur.[252] 

Necdet Ardıç Efendi’nin tasavvufî seyri anlatan, vefat ettiğinde tabutunun bir kenarına asılmasını vasiyet ettiği ve ilâhî formunda bestelenerek ses sanatçısı Doğaç Kürşat Eroğlu tarafından seslendirilen “Meğer” başlıklı şiiri bu konuyu özetlemektedir: [253]

MEĞER

Düşündün mü hiç kardeşim

Bu âlemde nedir işin Dünyaya sebebi gelişin Âdem olmakmış meğer İlim öğrenmekten gaye Ulaşmak içinmiş yâre İlmin sonunda paye Ârif olmakmış meğer Her yönüyle hep kemalde Görünür varlık cemalde

En güzel oluş herhalde İnsan olmakmış meğer

Aç gönlünü Hak’tan yana Neler ulaşır bak sana

En güzel şey Allah’a Habip olmakmış meğer Necdet’ten dinle bu sözü Hak’tan ayırma hiç özü

Bu dünyanın gerçek tadı Ölmeden ölmekmiş meğer.

Terzi Baba’ya göre, kişinin bu âleme gelişinin amacı, aslına çıkış yolculuğu yaparak kendini “İnsân-ı kâmil” mertebesinde hakkânî nitelikleriyle bulmasıdır. Bu şekilde ilâhî seyir bitirilir ve maksat elde edilir. Sonuç olarak “Ben bir gizli hazine idim, bilinmekliğimi sevdim ve bu âlemleri meydana getirdim”[254] kutsî hadisi ile belirtilen husus gerçekleşir, insan-ı kâmil gözünden herşey, her mertebede seyredilmiş olur.[255]

Yine ona göre, nefs-i emmâre şuuruna gelemeyen kimse, Allah’tan (c.c.) en uzak noktadadır. Bu bilinçten noksan olan kişi, her nefesinde Hak’tan daha çok ırak kalır. Eğer bir kimse meraklı ve sorgulayıcı olursa “Rabbine dön”[256] emrini, inceden duyar ve araştırmaya başlar. Bu noktada, bir aşıklar kervanına denk gelirse, katılma şevki hisseder. Kervana kabul edilirse, kabiliyeti oranında seyrini devam ettirir. Bu kişi hakîki insan olmaya adaydır. Azmiyle doğru orantılı olarak önce kendine, sonra da hakîki rabbine kavuşur.[257]

Kur’ân-ı Kerîm, peygamber kıssaları ile bir mânevî yolculuğun nasıl olacağını çok net bir şekilde gösterir. Bir ârifin gözetiminde, on ile yirmi sene arası zamanda (istisnaları olabilir), seyrü sülûk hitâma erer. 

Ona göre gafletten tövbe ederek, âdemiyyet mertebesinde “Ve nefahtü”[258] sırrı ile bilinçlenmeye başlayan kişi, nefsin temizlenmesine odaklanarak, özünü tanımaya başlar. Allah’a teslim olmanın tek çare olduğunu anlar. Külliyyen teslim olur ve varlığını Hakk’a teslim eder. Bunun ödülü ise Cibril hadisinde geçen ihsandır.[259] Bu, benlik perdesinin aralanmaya başladığı, zâtî müşahedeye dair tecrübelerin yaşandığı bir durumdur. Böylece sâlik aşamalı olarak ilerler. Mertebe-i İbrâhimiyette dostluk elbisesini giyer ve tevhide ulaşır. Mertebe-i Museviyette Eymen vadisinde tenzihle tanışır. Mertebe-i İseviyette Rûhulkudüs’ten destek alarak teşbihi kavrar. Mertebe-i Muhammediyyette ise seyri zirveye çıkar ve mi’racını tamamlar. 

Neticede yolcu, büyük âyet olan nefsini ve rabbini müşahede ederek, bu âlemde ru’yetullaha ulaşır. Aslında mânevî bir yolculuk olan seyrü sülûku içeren İslam, Allah’ın yolunu ilk aşamasından başlatıp zirveye yani zâtına kadar ulaştıran sistemin ismidir.[260]

### C. UŞŞÂKÎ USULÜNDE YAPTIĞI YENİLİK VE İÇTİHATLAR

Halvetî Uşşâkî geleneğinin zaten süregelen bir eğitim metodu vardır. “Etvar-ı seb’a ve hazarat-ı hamse” den oluşan on ikili sistem daha önceden bilinmektedir.[261] Yalnız Necdet Ardıç Efendi, mânevî yolcunun seyrinde yapması gereken virdinde bazı ufak değişiklikler yapmıştır. Mesela “Terzi Baba Dönemi” denen süreçte kendisinin küçük bir metod değişikliği ile ictihatı denebilecek örnek şudur: Dervişin her nefis mertebesiyle ve beş hazret mertebesiyle ilgili otuz üçer kez çekmesi gereken bir ya da birkaç âyet-i kerîme vardır.

Ayrıca Terzi Baba Döneminde, her nefis mertebesinin zikri, idrâki, hâ li, yaşantısı, rengi, belirli ahlakî özellikleri ve sıfatları açıklanır. Hazret mertebelerinde ise bunlara ek olarak ilgili mertebenin makamı, âlemi, peygamberi, lakâbı, kelimesi, seyri kısımları da açıklanır. Mertebelerin çerçevesi belirlenip, yoldaki kişinin bulunduğu konumunu belirlemesinde belli kriterler ve standartlar ortaya konarak, irfânî eğitim sisteminin işleyişi açıklanmaktadır. Böylelikle ileriki yıllarda, bu eğitim sisteminin dejenere olması engellenmiş olunmaktadır.[262] 

Necdet Ardıç Efendi, yıllardan beri uygulanmakta olan Uşşâkî zikir usulüne küçük bazı yenilikler getirmiş ve eklemeler yapmıştır. Terzi Baba tarafından bu yolda yapılan yeni uygulamalardan biri, “İrfan mektebi” adını verdiği tarikat dersleri tatbikatında, mertebelerin daha önce bahsi geçtiği gibi “Hâli ve idrâki” konularını ilave etmesidir. Bunlar kişiye bulunduğu yerin durumunu bildirmekte ve o mertebedeki şuurlanmasını ve yaşantısının hakîkatini bildirmektedir. Nefs mertebelerinde ve hazret mertebelerinde günlük virdini çeken sâlik, idraki ve hali adı altında Kur’ân-ı Kerîm’den bazı ayetleri otuz üçer kez tekrar eder. Mesela nefs-i mutmainne merbesinde olup zikri “Yâ Hak” olan sâlik, beş yüz kez “Yâ Hak” dedikten sonra otuz üç kez bu mertebenin idraki olarak:

 “يَٓا اَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّة اِرْجِع۪ٓي اِلٰى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَرْضِيَّةً”[263] âyetlerini 28. âyetteki “رَاضِيَةً” kısmına kadar okur.

Meâli (“رَاضِيَةً” kısmına kadar): “Ey nefs-i mutmainneye eren kişi, Rabbine dön” şeklindedir.

Hemen akabinde yine otuz üç kez bu mertebenin hali olarak:

 “إِنِّي وَجَّهْتُ وَجْهِيَ لِلَّذِي فَطَرَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ حَنِيفًا وَمَا أَنَاْ مِنَ الْمُشْرِكِينَ” [264]âyetini söyler.

Meâli: “Ben varlığımı semâvât ve arzı var edene döndürdüm. Ben müşriklerden değilim.” şeklindedir.

Bu âyetlerin belli mertebelerde ve belli sayıda söylenmesinin sebebini Necdet Ardıç Efendi, “Saliklerin sadece belli sayıda belli esmaları çekmeleri mânevî ilerlemeyi kâmil anlamda sağlamaz. Eğer idrak ve hâl olmazsa amaç gerçekleşmemiş olur”[265] diyerek açıklamaktadır. Hatta daha da tafsilatlı olarak şöyle buyurmaktadır: Nefs-i mutmainne merbesinde olup, bu yaşantıya ulaşan ve idrak eden kişi: “Ben mutlak varlığımı semâvât ve arzı var edene döndürdüm. Ben müşriklerden değilim.” idraki ile bu halin gereğini elinden geldiği kadar yerine getirmeye çalışmalıdır. Terzi Baba bu mertebenin ve diğer mertebelerin yaşantısı ile birlikte, ahlak ve sıfatlarını da açıklayarak seyrü sülûk yolunda olanlara ayrıntılı şekilde belli bir çerçeve ve sistematik bir yapı sunarak büyük kolaylık sağlamaktadır.[266]

Beş hazret mertebesini yani tüm varlığı beş mertebede müşahede etme, birleme olarak tanımladığı tevhid mertebelerini açıklarken ise makamı, zikri, âlemi, peygamberi, lakabı, kelimesi, seyri gibi başlıklarla ayrıntılı mâlumat verir. Ayrıca yine hâli, idraki ve yaşantısı bilgilerini de sunan Necdet Ardıç Efendi, insan-ı kâmil merbesinden geriye dönüş makamları olan “Tecelli-i zât, tecelli-i sıfat, tecelli-i esmâ ve tecelli-i ef’al’i de açıklar.[267] 

Ona göre sâlik, önce “Rububiyyet” mertebesine ulaşmalı, ancak nihaî gayenin “Ulûhiyyet” mertebesine ulaşmak olduğunu da idrak etmelidir.[268]

Necdet Ardıç Efendi, harflerin ve sayıların başbuğu ve kaynağı olan “Elif” harfinin üstünde gizli bir bâtınî nokta olduğunu savunur. Elif harfinin yedi nefs ve beş hazret mertebesi olarak, on iki zâhir noktadan oluştuğunu, ancak bir de gizli olarak on üçüncü gaybî bir noktasının olduğunu söyler. Zaten Elif harfinin büyük ebced sayı değerinin on üç olduğunu, bu on üçüncü noktanın da gizli ve latîf olan ahadiyyet noktasına işaret ettiğini belirtir. “Böylece ahadiyyet mertebesinin zuhurunun on üç (12+1=13) asla bağlı olduğu, bunun kemâlinin ancak hakîkat-i Muhammedî kemâlâtı ile tedris edilip kavranabileceği bildirilmiş olmaktadır” diyerek ve “Bu sayısal değerleri görünce, gerçekten mânâ âleminin bağlantılarının ne müthiş bir uyum sistemi içerisinde oluştuğu net olarak görülmektedir”[269] anlatımıyla, aslında âlemde herşeyin belli bir sistem ve program dâhilinde zuhûr ettiğine vurgu yapmaktadır.

Bunun bir sır olduğundan ve herkese açılmadığından bahseder. Kişi, rabb-i hassı olan esmânın kendisine bildirilmesi sonucunda, bu sırra vâkıf olmaktadır. Terzi Baba, kendisinin rabb-i hassı olan isminin ise “es-Selâm” olduğunu, “Bi-ismi has es-Selâm” adlı eserinde açıklamıştır. 

Terzi Baba, takipçilerine mutlaka hûşû ve tefekkürle ve de çok hızlı bir şekilde olmadan esmaları çekmelerini özellikle tavsiye etmektedir. Gündelik hayatın yoğunluğunun, ailevi sebeplerin ve ciddi mazeretlerin, günlük tarikat dersinin yapılmasına mâni olabileceğini, ancak elden geldiğince bu ödevin yapılması gerektiğini belirtmektedir.[270] Uşşâkî zikir usulünde ilk zamanlar kuûdî zikir varken sonraki dönemlerde kıyâmî zikir de (devran) tercih edilir hale gelmiştir. Terzi Baba ise hem mekân sıkıntısından dolayı hem de sohbete daha fazla önem verdiği için son yıllarda toplu halde yapılan zikri çok tercih etmemektedir.

Terzi Baba’nın yaptığı bir içtihat şudur ki; sâlik hangi nefis veya hazret mertebesinde olursa olsun, verilen esmâları belli sayıda çektikten sonra tarikat dersini ikmal edip, dersin sevabını belli kişilere hediye etmeden önce bi lâ adet, bir miktar Allah Teâlâ’nın “es-Selâm” ismini çeker. Bu isim ise daha önce bahsi geçtiği gibi Necdet Ardıç Efendi’nin rabb-i hassı olan isimdir.[271] 

Ayrıca Necdet Efendi, Halvetî Uşşâkî yolunda, tarikat virdine başlamadan önce yıllardan beri uygulanmakta olan destur isteme bölümüne “Destur yâ Hz. Allah (c.c.), destur yâ Hz. Rasûlullah (s.a.v.), destur yâ Hz. Ali (k.v.), destur yâ Hz. Pir Hasan Hüsâmeddin Uşşâkî (k.s.), destur yâ ricâlü’l-gayb (k.s.) şeklinde sıralanan bölüme destur ya Hz. Ali (k.v.)’den sonra “Destur yâ Gavsü’l-âzam Hz. Abdülkadir-i Geylânî cümlesini” eklemiştir. Bunun sebebini soranlara ise “Büyükler hepimizin büyükleri, o yüzden bunda bir sakınca yok” der. Ayrıca 1990 yılında eşi Nüket Hanım ile beraber gittikleri hac vazifesi esnasında üst üste yaşadığı zor durumlar karşısında “Yetiş yâ Gavsü’l-âzam!” diye nida ettiğinde kendisine maddi ve mânevî yardımların geldiğini belirtir. Ona göre Abdulkadir-i Geylânî Hazretleri, Allah’ın “Kudret” isminin tecellisi olan veli bir zattır. Aslında Gavsü’l-âzam’dan himmet istendiğinde bir şahıstan değil, Allah’ın El-Kadir isminden yardım talep edilmektedir.[272] 

### D. NEFİS VE MAHİYETİ

Nefs, sözlük anlamı itibariyle bir şeyin kendi varlığı anlamına gelir[273]. Kur’ânî bir terim olarak nefs, beden ve ruhu kapsayan bir biçimde insanın bütün varlığı[274], zatı, ruhu ve kimliği[275], içsel yaşantısının tümü[276] anlamını taşır. Sûfîlerin nefs kelimesini kullanmaktaki amacı, kulun kötü vasıfları ile yerilen huy ve fiilleridir.[277]

Sûfîlerin tariflerinden hareketle nefsin birbirine zıt iki yönü olduğunu söylemek mümkündür. Çünkü sûfî tariflere göre nefsin, karanlık ve buharlı bir yapıya sahip olmakla beraber aynı zamanda nûrânî bir yapıdan kaynaklanan latîf bir karakteri de vardır. Nefs, nûrânî yapısıyla kalple beden arasında aracı olarak kişiye yaşama, algılama ve hareket etme imkânı verir. Çünkü nefs, ne ruha ne de bedene aittir. Zulmânî yapısı gereği ise hakîkatin duru gerçeğine bağlanmaz ve devamlı gerçeklerden kaçar. Bu sebeple sûfîler, hevâ ve nefsin şehevî duygularını kontrol altına almak amacıyla sert bir mücahede ve eğitimden söz ederler.[278] 

Nefsi tedavi etmek veya eğitmek, bir defaya mahsus bir mesele değildir. Bu, sürekli olarak mücadele etmeyi gerektiren bir durumdur. Nefs, huysuz hayvan gibidir. O, ancak gemlemekle kontrol altına alınabilir.[279] Mücahedesine ve ibadetine sıkı bir şekilde bağlı olan mürid, makamdan makama yükselir ve sonuçta tevhid ve marifete ulaşır.[280]

İnsanın nefsden başka, ruh ve kalp şeklinde boyutları da vardır. İnsanın kontrol merkezi olarak tanımlanabilecek olan kalp, nefs ile ruh arasındaki uyumu ve dengeyi sağlama çabasındadır. İnsanın bu dünyaya dönük vechesi olan nefs, kötü huyların merkezidir. Dolayısıyla nefs, terbiye edilerek kontrol altına alınmalıdır. Kişi, nefsini temizleyerek yücelir ve arınır. Bir bakıma bu yolculuk, beşerlikten insan olmaya, insandan da insan-ı kâmil olmaya doğru bir gelişim göstermektedir.[281] Ancak bu gelişim süreci zorlu ve uyanık olunması gereken bir süreçtir. Çünkü hevâ, nefsin satrancıdır. Hak menzillerinden her birini ele geçirmeye çalışan nefs, cahil kişiyi tecrübesizliği ve ahmaklığı nedeniyle kandırabilir.[282] Eğer nefsin fitnesine engel olunursa mutlak varlık bütün ihtişamıyla görülebilir. Mâsivâ ile olan bağlar koparılırsa, o zaman hakîkat keşfedilebilir.[283]

Muhasebe ve davranış kontrolüyle beraber kişi, kendi duygusal ve zihinsel tutum ve davranışlarına hâkim olur. Bu, kişinin kendini tanıması ve bilmesi demektir. Zaten gerçek bir eğitim kişinin kendini tanımasıyla başlar. Eğitimin aslî amacı, kişinin kendini tanıması ve bir rehber eşliğinde kendini bulmasıdır.[284] “Nefsin bilinmesi” tabirinden maksat, aslında vücûdun bilinmesidir. Bu gerçeği ancak ârifler bilir ve anlar.[285]

Nefsin kendini bilmesi, aklın doğasına ait olduğu kadar, mütehayyile gücüne de dair bir şeydir. Mütehayyile nefsin bilme gücüdür. Üretici olan ve ontolojik gerçekleri kavrama noktasında bir güç olan mütehayyilenin faal olabilmesi için, nefsin ve dolaylı olarak aklın eğitilmesi gerekir.[286] Bir mânevî eğitici olarak Necdet Efendi, öncelikli olarak nefsin kaynağı ve fonksiyonlarının iyi anlaşılması gerektiğini savunur.

#### 1. Necdet Ardıç’a Göre Nefsin Kaynağı Ve İşlevi

Terzi Baba, pek çok tarikat yapılanmasında nefsin daha çok emmarelik yönü üzerinde durulduğunu ve nefsin yanlış ve eksik anlaşılmasından dolayı, nefs eğitiminin de eksik olduğunu söyler.[287] Bu konuda “Vahiy ve Cebrâil” kitabında geniş bilgi vererek, konuyu etraflıca izah eder.

Ona göre, nefsin mânâsı ve hakîkati oldukça derinliklidir. Şeriat ve tarikat kitaplarında, nefsin emmarelik yani kötülüğü emredici vechesi; hakîkat ve marifet kitaplarında ise nefsin hakîkat vechesi anlatılmaktadır. 

Hz. Muhammed (s.a.v.) bütün mertebelerin kılavuzu olduğu üzere, nefs mertebelerinin de kılavuzudur. Bu durum, “Allah önce benim aklımı ve nefsimi yarattı”[288] hadis-i şerifinde belirtilmiştir. Yalnızca bu hadis-i şerif bile nefsin ne denli önemli bir hakîkat olduğunu izah etmeye yeterlidir. Âyetlerin ve hadislerin analizi sonucunda, nefsin çok kıymetli bir varlık olduğu tespit edilebilir. 

Kûr’ân-ı Kerîm’de Yusuf Sûresi elli üçüncü âyetinde meâlen: “Nefs, daima kötülüğü emredicidir” ifadesi geçer. Nefsi sadece bu açıdan ele alıp değerlendirmekle ona en büyük zulüm yapılmış olur. Nefislerimizin bu niteliği doğasında vardır. Fakat bu özellik nefsin kısmî bir alanıdır. Nefsin bu kısmı eğitilmezse, onun her tarafını kaplar. Nefs, disiplinlinli bir eğitim sonucunda emmarelikten kurtulur ve mi’raca doğru kanat çırpar. Sonuçta nefs terbiye olunca, “Nefis” olur.

Nefes-i rahmânî, tüm âlemlere intişar edince ortaya çıkan her varlığın aldığı ad “Nefs” oldu. Oyüzden hadis-i şerifte “Kim ki nefsine ârif oldu ancak o rabbine ârif oldu.”[289] diye belirtilir. Burada ârif olunan yani bilinen, nefsin sadece emmarelik tarafı değil, bütün mertebeleriyle birlikte hakîkati açısından bilinen nefstir.

Kûr’ân-ı Kerîm’de Bakara Sûresi 54. âyetinde meâlen: “Muhakkak sizler nefislerinize zulmettiniz.” buyurulur. Burada kastedilen, “Nefsinizi gerçek anlamda tanıyıp bu minvalde davranmadığınız için nefsinize zulüm etmiş oldunuz” dur. Aynı âyette meâlen: “Nefislerinizi öldürünüz,” emrinde kastedilen ölüm ise “Nefs-i emmârenin zevklenme ve tatlanma duygularınızı öldürün” dür. Çünkü bu tip duygular gaflete, gaflet de Hak’tan uzaklığa sevk eder.

Tâhâ sûresi 41. âyetinde meâlen: “Ve seni kendi nefsim için seçtim” anlatımında Cenâb-ı Allah, Mûsâ (a.s.) için ifade ettiği bu ilâhi sözünde, nefsinin zuhur mahalli konumlarından biri olan mûseviyyet mertebesinden haber verir. Tevbe Sûresi 128. âyetinde meâlen: “Andolsun ki, size içinizden, nefsinizden aziz bir rasûl geldi” ifadesinde ise genel anlamda sizden biri yani sizin benzeriniz bir rasûl geldi, özel anlamda ise kendi özünüzden yani nefsinizden bir aziz rasûl geldi, anlamı çıkar. Bize gelen “Aziz rasûl”, “İlâhî ilhamlar”dır. Gözden kaçırmayalım ki nefsimiz zuhur yeri olarak çok ulu bir görevi ifa eder. 

Âl-i İmrân Sûresi 185. âyetinde ise meâlen: “Her nefis ölümü tadacaktır” ifadesiyle, ölümün yokluk içermediği, fakat nefsin tadacağı birşey olduğu net bir şekilde ifade edilmektedir. Bu durumda, emmâre mertebesinde ölen bir nefs ile başka mertebelerde ölen nefislerin ölümü tadışları farklı olacaktır. Sonuçta ölümü, beden değil nefs tadar. 

Cenâb-ı Allah’ın altı zâtî sıfatından biri de “Kıyâm bi nefsihî” dir. Allahu Teâlâ’nın nefsi vardır. Hz. Muhammed, konuşmasına bazen; “Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin olsun ki!”[290] ifadesi ile başlardı. Her insanın nefsi olduğu gibi Hz. Muhammed’in de (s.a.v.) bir nefsi vardır. Bir de her varlıkta mevcud olan “Nefs-i küllî” vardır. Tüm bunlar ele alındığında nefsin ve nefs kavramının önemi ortaya çıkmaktadır.

İnsanın yapısında ve oluşumunda dört temel hakîkat vardır:

1. Akıl

2. Ruh

3. (Nefs) Nûr

4. Beden.

Nefs, ruh ile bedenin izdivacından; yarı lâtif, yarı kesif bir varlık şeklinde oluşmuştur. İki ayrı özellikten teşekkül ettiği için iki ayrı vechesi vardır. Bir vechesi toprağa diğer vechesi de semâya yani gerçeği olan ruha dönüktür. Her iki âlemin nitelikleri de nefsin özünde vardır. Kişi, sahih bir yol aracılığı ile göreceği iyi bir eğitimle, toprağa dönük tabiatından halâs olur ve tamamıyla ruhaniyetine varır. Kişi, nefs terbiyesini tecrübe etmezse, toprağa bağlı kaldığından dolayı tabiat mapusânesinde hapis kalır ve gideceği yer cehennemdir. “İnsan, iki durumdan uzak değildir: Ya tenini can eyler gider ya canını ten eyler gider.”[291] sözü bu konuyu özetlemektedir.

Bu âlemde, insan için iki kabir (zindan) vardır. İlki kişinin toprak bedeni, diğeri de bedeni de içine alacak olan çukurdur. Bu noktada, iki kabirden de kurtulup, selâmete ermek için Hz. Yunus’un (a.s.) duası[292] gerekir. Dolayısıyla nefsi, duygu ve hislerin membaı şeklinde de tanımlamak mümkündür.[293]

Necdet Ardıç Efendi’nin, nefs konusunda başka tespitleri de vardır. Ona göre, Cenâb-ı Allah, insanın ve insanlığın hakîkati olan bu âlemleri gizli hazineyken, ademden (izâfi yokluk) zuhura çıkarmayı istedi. Zât-ı mutlak, amâiyetten ahadiyete, oradan vahidiyete nüzul ederek, ilm-i ilâhîde tüm âlemlerin plânlaması teşekkül ettirildi. Bu, insanın membaı, “Vâhidiyet nefsi” oldu. Rahmâniyet mertebesinden üflenen rahmânî nefes, zamanı geldiğinde arzda “Âdem” ismi ile tanımlanan halifesini ortaya çıkardı. Kur’ân’da insan bahis konusu yapılırken “294 kez nefs”, 9 kez halîfe, 39 kez beşer, 25 kez Âdem, 3 kez ins, 59 kez insan, 249 kez ise nas kelimeleri geçmektedir.[294] 

#### 2. Nefs Mertebeleri

Sûfîlere göre esmâ zikri telkini Hz. Peygamber döneminde başlamıştır. Hz. Ali’ye ve önde gelen sahâbîlere kelime-i tevhid zikri bizzat Hz. Peygamber tarafından telkin edilmiş, bu zikir silsile şeklinde Cüneyd-i Bağdâdî’ye kadar gelmiştir. Onunla beraber esmâ zikri üçe çıkmıştır (Lâ ilahe illallah, Allah, Hû). Cüneyd-i Bağdâdi ile İbrâhim Zâhid-i Geylânî arasındaki sûfîler bu üç ismin zikrine devam etmişlerdir. İbrâhim Zâhid-i Geylânî, üç isme dört isim daha ilave ederek esmâ sayısını yediye çıkarmıştır (Lâ ilahe illallah, Allah, Hû, Hak, Hay, Kayyûm, Kahhâr). Bu yedi isme tekabül eden nefsin yedi sıfatı vardır.[295] 

Sûfîlerin bir kısmı ve özellikle Uşşâkîler, kişinin kendini tanıyabilmesi için yapılması gereken çalışmaların iki kısım olduğunu kabul eder. Birinci kısım yedi tavır anlamına gelen etvar-ı seb’a,[296] ikinci kısım ise beş hazret mertebesidir.[297] Necdet Ardıç Efendi, Hakk’a varmak isteyen bir kişinin yedi deniz (yedi nefis mertebesi), beş okyanusu (beş hazret mertebesi) aşması gerektiğini vurgular.[298] 

Necdet Ardıç Efendi, nefis mertebelerini bazı açılardan farklı bir şekilde tanımlar. Bir mertebenin zikrini, idrâkî hâlini, yaşantısını, ahlakını, rengini açıkladığı gibi şeriat-tarikat-hakîkat-marifet mertebelerinden hangisine tekabül ettiğini de ortaya koyar. Bu çerçevede yedi nefis mertebesini Necdet Ardıç açısından incelemeye çalışalım:

#### a. Nefs-i Emmâre

Nefs-i emmârenin zikri: “Lâ ilâhe illâllah”tır. 

İdrâki: Bu mertebenin bilinci ile yol almaya azmetmektir. A’raf sûresi 23. âyetinde “İkisi şöyle dedi: “Rabbimiz, biz nefslerimize zulmettik, şâyet sen bize mağfiret ve rahmet etmezsen, biz mutlaka hüsrana uğrayanlardan oluruz.” bu hale işaret edilir.

Hâli: Bu mertebenin tüm özellikleriyle hallenmeye gayret etmektir. Yusuf sûresinin 53. âyetinde “Ve ben, nefsimi ibra edemem (temize çıkaramam). Muhakkak ki nefs, mutlaka suî olanı (şerri, kötülüğü) emreder. Rabbimin Rahîm esmâsıyla tecelli ettiği (nefsler) hariç. Muhakkak ki Rabbim, mağfiret edendir (günahları sevaba çevirendir). Rahîm’dir (rahmet nurunu gönderen ve merhamet edendir).” bu hale işaret edilir.

Yaşantısı: Hak’tan gafildir, kötülüğe meyyaldir, isyan ve fenalığın menşeidir. Kötü ahlâk sahibidir, tabiatı zûlmanî ve süflîdir. 

Nefs-i emmârenin öne çıkan ahlâkî özellikleri ve nitelikleri şöyledir: Hırs, tama, şehvet, gadap, kendini beğenme, emretme hırsı ve zulüm etme arzusudur. 

Bu mertebeden halâs olup uruc etmenin anahtarı: “Lâ ilâhe ilâllah” kelime-i tevhididir. Mürşidinin sâlike yaptığı bu telkinle zikre başlanır. Sâlik nûrunu, sırrını ve halini müşahede edinceye kadar gayretini devam ettirir.

Rengi: Mavimtrak ve gridir.

Mürşidin himmeti irşada vesile olur. Şeriat mertebesidir. Dünyadan geçip rabbine avdet etmeye çalışan kimse öncelikle nefs-i emmâre bilincine ulaşmalıdır.[299] 

#### b. Nefs-i Levvâme 

Zikri: “Yâ Allah”tır.

İdrâki: Bu mertebenin bilinci ile yol almaya azmetmektir. Enbiya sûresinin 87. âyetinde “Ve Zennûn (Yunus a.s.), gadâba gelerek (öfkelenerek) gitmişti. Böylece, ona muktedir olamayacağımızı (hükmedemeyeceğimizi) zannetti. Sonra karanlıklar içinde (şöyle) nida etti: “Senden başka ilâh yoktur. Sen sübhansın (herşeyden münezzehsin). Muhakkak ki ben, zalimlerden oldum.” bu hale işaret edilir. 

Hali: Bu mertebenin tüm özellikleriyle hallenmeye gayret etmektir. Kıyâme sûresi ikinci âyetinde “Ve andolsun kendini kınayıp duran nefse.” bu hale işaret edilir. 

Yaşantısı: Nefs-i levvâmenin biri emmâreye, diğeri de mülhimeye bakan iki vechesi vardır. Ehl-i hayvandır. Davul önünde oynar, kürsi dibinde ağlar. Kendini beğenmiş olup, şer kaynağıdır, ham sofudur. 

Nefs-i levvâmenin öne çıkan ahlâkî özellikleri ve nitelikleri şöyledir: Cehalet, hamlık, kızgınlık, gıybet, levm, çok yemek ve daima cinsel arzuların peşinde koşmaktır. Havf ve recâ ikilemiyle yaşar. 

Bu mertebeden halâs olup uruc etmenin anahtarı: “Yâ Allah” ism-i celâlidir. Mürşidinin sâlike yapmış olduğu bu telkinle zikre başlanır. Sâlik, nûrunu, sırrını ve hâlini müşahede edinceye kadar gayretini devam ettirir. 

Rengi: Kızıldır. 

Mürşidin himmeti irşada vesile olur. Şeriat mertebesidir. Bu durumda olan kimse, eski yaptıklarından pişmanlık duyarak kendini levm etmesi ile aklî mahiyette kıyam etmektedir. Böylece nefsinin hükmünde olan akl-ı cüz’ünden, akl-ı külle doğru yola çıkması, o mertebenin gerçek kıyâmetidir. Bu şekilde genel kıyâmet gelmeden, kendi bireysel kıyâmetini koparmış ve önceden hesabını, kitabını da görmüş olur. [300] 

#### c. Nefs-i Mülhime

Zikri: “Yâ Hû” dur.

İdrâki: Bu mertebenin bilinci ile yol almaya azmetmektir. Tahrim sûresinin 8. âyetinde “Ey iman edenler (Allah’a ulaşmayı dileyenler)! Allah’a Nasuh Tövbesi ile tövbe edin! Umulur ki rabbiniz, sizin günahlarınızı örter ve sizi altından nehirler akan cennetlere koyar. O gün Allah, nebîleri ve O’nunla beraber olanları mahzun etmez. Onların nurları, önlerinde ve sağlarında koşar. Rabbimiz, bizim nurumuzu tamamla ve bize mağfiret et (günahlarımızı sevaba çevir). Muhakkak ki sen, herşeye kâdirsin. derler.” bu hâle işaret edilir. 

Hali: Bu mertebenin tüm özellikleriyle hallenmeye gayret etmektir. A’lâ Sûresi 14. âyetinde “Nefsini tezkiye eden kimse felâha (kurtuluşa) ermiştir.” bu hale işaret vardır. 

Yaşantısı: Nefs-i mülhimenin iki vechesi vardır. Biri nefs-i levvâmeye diğeri, nefs-i mutmainneye bakar. 

Görünüşü (zâhiri) zühd ve takva iledir, iç âlemi (batını) günah, haddini aşmak Hak’tan ayrılmak yolundadır. Kendini beğenme, riya, medih edilme zevkidir. Kendini düşünen olup ham sofudur.

Nefs-i mülhimenin öne çıkan ahlâkî özellikleri ve nitelikleri şöyledir: Ahlakı, şeytânîdir. Öne çıkan özellikleri; kibir, kendini beğenme, riya, mekr huyudur. Hali, hile ve fitnedir. 

Nefs-i mülhime, hayra ve şerre kabiliyetli, ilham ve evham mertebesidir. 

Rengi: Yeşildir. 

Bu mertebeden halâs olup uruc etmenin anahtarı: “Hû” ismidir. Mürşidin himmeti irşada vesile olur. Tarikat mertebesinin başlangıcıdır. Kabz ve bast hali farklı zamanlarda hayat bulur.[301] 

d. Nefs-i Mutmainne Zikri: “Yâ Hak” tır. 

İdraki: Bu mertebenin bilinci ile yol almaya azmetmektir. Fecr Sûresi 27-28. âyetlerinde “Ey mutmain olan nefs! Rabbine dön (Allah’tan) razı olarak ve Allah’ın rızasını kazanmış olarak!” bu hale işaret vardır. 

Hali: Bu mertebenin tüm özellikleriyle hallenmeye gayret etmektir. En’âm sûresi 79. âyetinde “Muhakkak ki ben, hanif olarak yüzümü, yeri ve semaları yaratan Allah’ın zatına döndürdüm. Ve ben, müşriklerden değilim.” bu hale işaret vardır. 

Yaşantısı: Nefs-i mutmainnenin iki vechesi vardır, biri nefs-i mülhimeye, diğeri nefs-i radıyyeye bakar. 

Bu mertebenin öne çıkan ahlâkî özellikleri ve nitelikleri şöyledir: Melekî ahlâklıdır. Hâli; tevâzû ve ihlâs üzeredir. Kanaat, sehâvet, şecâat, iffet fiilleriyle iş görür. Taât ve itaatten zevk alır. İyiliği terketmekten ve kötülüğe avdet etmekten çekinir. 

Rengi: Beyazdır. 

Bu mertebeden halâs olup uruc etmenin anahtarı: Hak ismidir. Mürşidin himmeti irşada vesile olur. 

Tarikat mertebesini iyi idrak etme yeridir. Zaman zaman kabz, zaman zaman da bast hali devam eder. İlk huzur bulunan, belirli denge sağlanan bir mertebedir. Ancak her mertebenin kendi içinde kendine ait ayrı ayrı “Mutmainnelik” hâli vardır. Necdet Ardıç Efendi’ye göre bu mertebenin daha iyi anlaşılabilmesi için Hz. İbrahim’in hayatının iyi bilinmesi gerekir.[302]

#### e. Nefs-i Râziyye

Zikri: “Ya Hayy” dır. 

İdrâki: Bu mertebenin bilinci ile yol almaya azmetmektir. Fecr Sûresi 27-28. âyetlerinde bu hale işaret edilir. Meâlen: “Ey mutmain (tatmin bulmuş) nefis, Rabbine, hoşnut edici ve hoşnut edilmiş olarak dön.” Hali: Bu mertebenin tüm özellikleriyle hallenmeye gayret etmektir. Bakara sûresinin 153. âyetinde “Ey îmân edenler! Sabır ve namazla istiane (özel yardım) isteyin. Muhakkak ki Allah, sabredenlerle beraberdir.” bu konuya işaret vardır. 

Yaşantısı: Nefs-i râziyyenin iki vechesi vardır. Biri mutmainneye, diğeri marziyyeye bakar. Başına gelen her duruma rıza göstermeye gayret eder. Çok büyük oranda cehd gösterir. Tevekkül hali oldukça fazladır. Hakk’ın rızasını elde edememekten çekinir. Bu mertebede olan sâlikler, beşerî benliklerinden soyutlanmaya çalışırlar. Başlarına gelen şeylerden şikâyetçi olmamaya azmederler. Diğer insanlara mümkün olan en ince tavır ile hoşgörü ile muamele etmeye ve herkesi kendilerinden üstün görmeye çalışırlar. Bu anlayış idraki içinde olan sâlike Rabb’i “Ey huzur bulmuş (mutmainne) nefs, razı olmuş olarak bana dön,”[303] emrini verince; o da “Emret Yâ Rabbi, dilediğin şekilde muamele et. Kahrında hoş, lütfunda hoş” der ve bu arada “Hoştur bana senden gelen ya hil’ati yahud kefen ya gonca gül yahud diken” sözlerini terennüm etmeye başlar.

Nefs-i râziyyenin öne çıkan ahlâkî özellikleri ve nitelikleri şöyledir: Ahlakı hoşgörüdür. Tevekkül, sabır, teslim, rıza hâlidir. Tezekkür, tefekkür, korku, fiilidir. Keramet sevgisi, melekût keşfi ise zevkidir. 

Rengi: Sarıdır. 

Bu mertebeden halâs olup uruc etmenin anahtarı: Hay ismidir. Mürşidin himmeti irşada vesile olur. Tarikat mertebesinin devamıdır.[304]

#### f. Nefs-i Marziyye 

Zikri: “Ya Kayyum” dur. 

İdrâki: Bu mertebenin bilinci ile yol almaya azmetmektir. Fecr sûresi 27-30. âyetlerinde “Ey mutmain olan nefs! Rabbine dön (Allah’tan) razı olarak ve Allah’ın rızasını kazanmış olarak! O zaman, (nefsini tezkiye ettiğin ve ruhunu Allah’a ulaştırdığın zaman bana kul olursun) kullarımın arasına gir. Ve cennetime gir.” bu hale işaret edilir.

Hali: Bu mertebenin tüm özellikleriyle hâllenmeye gayret etmektir. Bakara sûresi 152.âyetinde “Öyle ise beni zikredin ki ben de sizi zikredeyim. Ve bana şükredin ve beni inkâr etmeyin.” bu konuya işaret vardır. 

Yaşantısı: Nefs-i marziyyenin iki vechesi vardır. Biri râziyyeye diğeri sâfiyyeye bakar. Sâlik, henüz beşerî varlığından tam sıyrılamamış olmakla birlikte bu halin sonuna gelmiş sayılır, eski hallerine dönmemeye çalışır. 

Rengi: Siyahtır. 

Bu mertebeden halâs olup uruc etmenin anahtarı: “Kayyum” ismidir. Mürşidin himmeti irşada vesile olur. Tarikat mertebesinin devamıdır. 

Bu mertebe de zikir, zâkir, mezkür birlenme yolundadır. Kayyum ismi ağırlıklı olan bu zikir, baştan beri verilen isimlerle birlikte çekilmeye devam edilir. Bunların feyz ve nûrlarıyla sâlik, Kayyum isminin gereği olan, kendi varlığı ile kaim olma yoluna girer. Bu halin kemâlinde beşerî benlik ve vehmi varlığının büyük bir kısmından daha kurtulmuş olur. Hakk’ın rızasını kazanmak; kişinin kendi vehmi varlığından kurtularak, varlığının gerçek sahibi olan ilâhî varlığa teslim olmasıyla olur.[305]

#### g. Nefs-i Sâfiyye 

Sonradan arız olanları terk etmek, kendi özel hâli ile saf kalan nefs anlamındadır. 

Zikri: “Yâ Kahhâr” dır. 

İdrâki: Bu mertebenin bilinci ile yol almaya azmetmektir. Mü’min sûresinin 16. âyetinde; “O gün onlar kabirlerinden meydana fırlarlar. Kendilerinin hiçbir şeyi Allah’a karşı gizli kalmaz. Bugün mülk kimindir? diye sorulur, cevaben: Tek ve kahhar olan Allah’ındır (denir).” bu hale işaret edilir. 

Hali: Bu mertebenin tüm özellikleriyle hallenmeye gayret etmektir. Bakara Sûresi 132. âyetinde “Ve İbrâhîm (a.s) onu (Allah’a teslim olmayı) kendi oğullarına vasiyet etti. Ve Yâkub (a.s) da: “Ey oğullarım! Muhakkak ki Allah, bu dîni sizin için seçti. Artık siz, Allah’a teslim olmadan ölmeyin.” diye (vasiyet etti).” bu hâle işaret vardır. 

Yaşantısı: Nefs-i sâfiyyenin öne çıkan niteliği, beşerî varlığından tamamen arınmış olmasıdır. Ahlâkı yokluk, hiçlik ve olaylar karşısında yorum yapmamaktır. Özelliği renksizlik, kayıtsızlıktır, dünyadan uzaklaşmadır. Kendini gerçek hüviyeti ile bir başka mânâda, bir başka âlemde bulur. Geçici dünya şartlarından kurtulup ebedi âleme intibak etme başlangıcıdır. Kişi dilerse seyrini burada bırakabilir, fakat daha ilerisini isterse çalışmalarını sürdürmesi gerekir. 

Rengi: Renksizliktir. 

Bu mertebeden halâs olup uruc etmenin anahtarı: “Kahhâr” ismidir, Mürşidin himmeti irşada vesile olur.

Tarikat mertebesinin nihayetidir. Hakîkat mertebesi yaşamına intikal etmeye aday olmaktır. Heybet ve üns tecellisinin başlangıcıdır.

Seyrine nefs-i emmâreden başlayıp devam eden sâlik, nihayet nefs-i sâfiyye mertebesine ulaştığında kendisinde çok büyük değişiklikler olduğunu müşahede eder. Evvelce var zannettiği birimsel varlığının, aslında hiçbir zaman var olmadığını, bunun bir şartlanma ve hayal mahsulü olduğunu anlar. İşte bu idrak içerisinde, “Bugün mülk, yani beden mülkü kimindir? sorusuna kendi öz müşahedesi ile, “Vahid yani bir ve Kahhâr olan Allah’ındır”, gerçek hükmünü duyarak cevap verir. Kendi nefslerinden ölenler, Hakk’ın varlığı ile dirilirler ki işte bu gerçek yaşamdır. Ondan sonra artık o kimseler ölmezler.

Bazı tasavvuf okulları nefs-i sâfiyyede seyrü sülûku bitirirler ve bu aralara daha başka mertebeler de ilâve ederler. Her okulun sistemi kendine göredir.[306] 

#### 3. Beş Hazret Mertebesi

Yedi nefs mertebesinin, yedi ilâhî esmâ ile eğitiminden sonra beş esmâ eklenerek toplam on iki esmâ ile seyrü sülûkun tamamlanması usulünü ikinci pîr lakabı ile meşhur Seyyid Yahya Şirvânî’nin, Halvetîliğe getirdiğini söyleyenler[307] olduğu gibi daha önce bahsi geçtiği üzere Cemaleddin Uşşâkî’nin bu yöntemi tarikata kazandırdığını söyleyenler de vardır.

Halvetiyye kollarını tesis eden mürşitler, kendi içtihatlarına göre esmâ sayısını azaltıp çoğaltmışlardır. Cerrâhiyyenin pîri Nûreddin Cerrâhî, esmâ sayısını yirmi sekize kadar çıkarmıştır. Sûfîler, Hakk’ın çeşitli isimlerinin tecellîlerinin üzerlerinde zuhûr etmesini, o esmâlarla ahlaklanmayı ve çeşitli tecelliyat ile nefsi ve âlemi idrak edip Hakk’a ulaşmayı amaçlamışlardır.[308] Necdet Ardıç, şeyhlerinden tevarüs ettiği üzere on ikili sistemi esas alıp seyir yaptırmaktadır.

Nefis mertebeleri seyri, sadece enfüsî yani kendi nefsimizdeki tahakkukunu görüp yaşamaya çalışmaktır. Bundan sonra gelen hazerât-ı hamse yani beş hazret mertebesi ile de âfâkî seyir yani dış âlemdeki seyir tecrübe edilmiş olur. Bu seyri de tamamlayanlar, gerçek mânâda tevhide yani varlıktaki mutlak birliğe ulaşabilirler.

Necdet Ardıç’a göre sıratullâh da denen beş mertebeyi; makâmı, zikri, âlemi, peygamberi, lakâbı, kelimesi, seyri, idrâki, hâli, yaşantısı, ahlâkı, sûresi gibi yönleriyle açıklamaya çalışacağız. 

#### a. Tevhid-i Ef’âl

Fiillerin birliği anlamındadır. 

Makamı: Tevhid-i ef’al. 

Zikri: “Yâ Fettah.” Âlemi: Âlem-i şehâdet (madde-müşahede âlemi). 

Peygamberi: Hz. İbrahim. 

Lâkabı: Halilûllah. 

Kelimesi: Lâ fâile illallah (Faili mutlak Allah’tır). 

Seyri: Seyri ilallah (Allah’a seyir). 

İdrâki: Bu mertebenin bilinci ile ilerlemeye azmetmesidir. Fussilet sûresi 53. âyetinde “Âyetlerimizi afakta (ruhumuzun baş gözüyle) ve enfüste (nefsimizin kalp gözüyle) onlara göstereceğiz. O’nun hak olduğu, onlara tebeyyün etsin (açıkça belli olsun) diye. Rabbinin herşeye şahit olması kâfi değil mi?” bu hale işaret edilir.

Hali: Bu mertebenin tüm özellikleriyle hallenmeye gayret etmektir. Kasas Sûresi 88. âyetinde “Ve Allah ile beraber başka bir İlâh’a dua etme (ibadet etme). O’ndan başka İlâh yoktur. O’nun Zât’ı hariç herşey helâk olucudur. Hüküm O’nundur. Ve O’na döndürüleceksiniz.” bu hâle işaret vardır.

Yaşantısı: Nefis mertebelerini bitirip, tevhid-i ef’âle varan kişinin sıfatı öncelikle kendi varlığında tevhidi oluşturmasıdır. Nefs-i sâfiyede beşerî varlığından tamamen soyunmuş olarak hiçlik, yokluk, renksizlik halinde iken burada hakikati yönünden tekrar kendi özel ve hakkânî kimliğine ulaşmasıdır. Eski birimsel varlığının, başka bir idrak ve varlıkla değişmesidir. 

Bu seyir tamam olunca, kişi çalışmasını dış âleme çevirir ve orada tevhid idrâkini oluşturmaya başlar. 

Bu mertebeden halâs olup uruc etmenin anahtarı: “Fettah” ismidir. İşaretini ehli bilir. Mürşidin himmeti irşada vesile olur. Hakîkat mertebesinin başlangıcıdır. 

Kûr’ân-ı Kerîm’de, bu hakîkati ilk defa idrak edip yaşayan kimsenin İbrahim (a.s.) olduğu bildirilmiştir. “Yakında onlara ufuklarda ve kendi nefislerinde olan âyetlerimizi göstereceğiz. Tâ ki onlar için, onun Hak olduğu ortaya çıksın.”[309] Kelâm-ı ilâhîsi bunu çok güzel anlatmaktadır.

Burası dostluk yani hullet mertebesidir. Hz. İbrâhim’in halîl olması bu yüzdendir. Kendinin ve bütün varlıktaki fiillerin Hakk’ın fiilleri olduğunu, dolayısıyla kendi vasıtasıyla Hakk’ın icraatta bulunduğunu idrak etmesidir. Bu mertebenin kemâli, fenâ-i ef’âldir. Bu mertebede kesin olarak bilinmelidir ki; âfakta ve enfüste hiçbir şeyin faaliyeti yoktur, bütün faaliyetler Hakk’a mahsustur.[310]

#### b. Tevhid-i Esmâ

İsimlerin birliği, anlamındadır. 

Makamı: Tenzih. 

Zikri: “Yâ Vâhid.” Âlemi: Âlem-i melekût (âlem-i ervah, âlem-i hayal). 

Peygamberi: Hz. Musa (a.s.). 

Lâkabı: Kelîmullah. 

Kelimesi: Lâ mevcûde illâllah (mevcud olan ancak Allah’dır.) Seyri: Seyri ilâllah (Allah’a seyir). 

İdrâki: Bu mertebenin şuuru ile ileriye doğru gitmeye gayret etmesidir. Bakara sûresi 115. âyetinde “Ve doğu da Allah’ındır batı da. Artık hangi tarafa dönerseniz dönün, Allah’ın Vechi (Zat’ı) işte oradadır. Muhakkak ki Allah Vâsi’dir (rahmeti ve lutfu geniştir, herşeyi ilmi ile kuşatandır).” bu hale işaret edilir. 

Hali: Bu mertebenin tüm özellikleriyle hallenmeye gayret etmektir. Rahmân Sûresi 26-27. âyetlerinde “İnsanlar ve cinler, fanîdir (yok olucudur). Ve celâl ve ikram sahibi Rabbinin Vechi (Zatı) bâki kalacaktır.” bu hâle işaret vardır. 

Yaşantısı: Tevhid-i esmâya varan kişinin sıfatı, tevhid mertebelerini daha ince bir seziş ile idrak etmeye başlamasıdır. Kişi, Tevhid-i Ef’alde, fiilleri birlemişti, bu defa fiilleri meydana getiren isimleri birlemesi gerektiğini anlamaya başlamalıdır. 

Her fiilin Allah’ın güzel isimlerinden (esmâü’l-hüsnâ) birinin zuhur yeri olduğunu kavrar. 

Bu mertebeden halâs olup uruc etmenin anahtarı: “Vâhid” ismidir, işaretini ehli bilir. Mürşidin himmeti irşada vesile olur. Hakikat mertebesinin devamıdır.

Kişide varlığın ve fiillerin kaynağının esmâ âlemi olduğu bilinci yerleşince, bu yaşam kişiyi tenzihi bir yaşama doğru götürür. Gerçek tenzihi (noksan sıfatlardan arındırma) bu mertebeye ulaşan kimseler yapabilir. Taklidî tenzihten, tahkîki tenzihe ancak bu mertebenin ilmi ve anlayışı ile geçmek mümkündür. Gerçek bir tenzih anlayışına ermenin tek şartı ise; kişinin gerçek bir ilah anlayışı ile tenzihî hakikatleri idrak ederek, düşünce ve anlayışındaki noksanlıkları tenzih etmesidir. Mertebe-i mûseviyyetin tahsil yeri ve mertebesi, Eymen vadisinin hakîkati de burasıdır.[311]

#### c. Tevhid-i Sıfat

Sıfatların birliği anlamınadır.

Makamı: Teşbih (benzetme)- fenâ fillâh (Allahta fani olmak).

Zikri: “Yâ Ahad.” Âlemi: Âlem-i ceberût (Hakîkat-i Muhammedî) Peygamberi: Hz. İsâ (a.s.). 

Lâkabı: Rûhullah. 

Kelimesi: Lâ mevsûfe illâllah (sıfatlanmış olan ancak Allah’tır). 

Seyri: Seyr-i fillâh (Allah’ta seyir) İdrâki: Bu mertebenin şuuru ile ileriye doğru gitmeye gayret etmesidir. Âli İmran süresi 185. âyetinde “Her canlı ölümü tadacaktır. Kıyamet günü yaptıklarınızın karşılığı size eksiksiz olarak verilecektir. Kim cehennemden uzaklaştırılıp cennete konursa o, gerçekten kurtuluşa ermiştir. Dünya hayatı, aldatıcı zevkten başka bir şey değildir.” bu hâle işaret edilir.

Hali: Bu mertebenin hâli ile hallenmektir. Bakara Sûresi 53. âyetinde “Ve umulur ki siz hidayete erersiniz diye Musa’ya (a.s), kitap ve Furkan vermiştik.” bu hâle işaret vardır.

Yaşantısı: Bu mertebede kişi daha evvelce varlığın, esmaü’l-hüsnadan kaynaklandığını idrak etmişti. Bu defa isimlerin kökenlerinin dahi Allah’ın sıfatlarına (sıfat-ı subutiye) yani hayat, ilim, irade, kudret, kelam, semi, basara dayandığını ve herşeyin aslında bu sıfatlardan kaynaklandığını anlamaya başlar. 

Bu mertebeden halâs olup uruc etmenin anahtarı: Ahad ismidir. Burada zikredilen “Ahad” Ahâdiyyet mertebesi değil, Ahad ismidir. İşaretini ehli bilir. Mürşidinin himmeti, irşadıdır. Hakîkat mertebesinin devamıdır.

Bu mertebeye ulaşıncaya kadar epey yükselme kaydeden sâlik, burada bir mertebe daha yükselir ve tenzihten teşbîhe ulaşır. Daha evvelce Hakk’ın varlığını, isimler düzeyinde bâtında müşahede etmiş iken; bu defa zahirde sıfat mertebesinde müşahede etmeye başlar. Her varlıkta Hakk’ın bir sıfatını görüp, her şeyi ona göre değerlendirir. Bu mertebeye ulaşan kimselerin izâfi babaları kalmaz, çünkü Allah’da fâni ve yok olmuşlardır (Fenâ Fillâh). Bunların babaları, “Rûhulkudüs”tür. 

“Fenâ Fillâh” mertebesine ulaşan kişinin karşılaşacağı epey zorluklar vardır; bunun en önemlisi kayıtsızlığa düşmesidir. Hiçbir şeyle kayıt altına girmek istemez. Çünkü Hak’ta fani olmuştur. Burada kalmak oldukça zordur. Eğer farkında olmadan tekrar eski birimsel nefsine düşerse, inkârcı zındık olur, çok tehlikeli bir haldir. Kurtuluşu için “Ahad” ismiyle birlikte “Lâ mevsûfe illallah” zikrini fırsat buldukça çekmeli, rehavete ve gevşekliğe düşmemelidir. Kendi sıfatlarının ve âlemdeki bütün sıfatların, Allah’ın sıfatları olduğunu idrak edip böylece bu mertebede yaşamını sürdürmelidir. Bu hakikati ilk idrâk eden kişi Hz. İsâ’dır.[312]

#### d. Tevhid-i Zât

Zatların birliği anlamındadır.

Makâmı: Tenzihî ve teşbihî tevhiddir. Beka billâh (Hak’ta bâki olma) demektir.

Zikri: “Yâ Samed.” Âlemi: Zât âlemi (Âlem-i lâhût) Peygamberi: Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) Lakabı: Habîbullah Kelimesi: Lâ ma’bûde illallah-lâ ilâhe illallah. 

Seyr-i: Seyri maallah (Allah’la beraber seyir). 

Sûresi: İhlâs sûresi. 

İdraki: Bu mertebenin şuuru ile ileriye doğru gitmeye gayret etmesidir. Âl-i İmrân sûresi 18. âyetinde “Allah, kendinden başka hiçbir ilah olmadığını, adâleti ayakta tutarak (delilleriyle, âyetleriyle) açıkladı. Melekler bunu ikrar etti, hakîkî ilim sahipleri (nebiler, âlimler) de böylece inandı. Ondan başka hiçbir ilah yoktur. O, mutlak galiptir, yegâne hüküm ve hikmet sahibidir.” bu hale işaret edilir.

Hali: Bu mertebenin tüm özellikleriyle hallenmeye gayret etmektir. Tâhâ sûresinin 14. âyetinde “Muhakkak ki ben, Allah’ım. Benden başka ilâh yoktur. Öyleyse bana kul ol ve beni zikretmek için namazı ikâme et!” bu hâle işaret vardır.

Yaşantısı: Daha evvelki mertebede Hakk’ta fâni olup, kendini kayıp (gaip) eden, yok olan sâlik, bu mertebeye ulaşırsa tekrar kendine gelir. Fakat bu kendine geliş eski hâliyle değil yeni hâliyle ve çok latîf olacaktır. Onu gören, yine eskisi gibi o hâliyle zanneder. Fakat bu defa o, Hak ile bâki (beka billâh) olarak hayatına devam etmeye başlar. 

Bu kişinin ahlâkı “Allah’ın ahlakıyla ahlaklanmak” hikmeti gereği gayret etmektir. Çok farklı ve değişik bir yaşamdır. Muhafazası oldukça zordur. 

Bu mertebeden halâs olup uruc etmenin anahtarı: “Samed” ismidir. Marifet mertebesinin başlangıcıdır.

Sâlik, daha evvelce varlığın Allah’ın sıfatlarından meydana geldiğini idrak etmişti. Bu mertebede sıfatların kökenlerinin dahi Allah’ın zâtına dayandığını ve varlıklarını ondan aldığını idrak eder.

Bütün varlığın ef’âl, esmâ, sıfat ve zat âlemleri ile birlikte bir bütün olduğunu ve bu bütünün de özünün Allah olduğunu iyice anlayıp, bu mertebede tam anlamıyla mutmain (tatmin) olanlardan olur. 

Bu mertebenin kemâli, fenâ-i zâttır yani zatların fâni olmasıdır. Kendi zâtının ve âlemdeki bütün zâtların aslında Allah’ın zâtından başka bir şey olmadığını idrak eder ve yaşar. Böylece izâfi varlığını, zâtını kaybetmiş; onun yerine Hakkânî varlığını, zâtını bulmuş, Hakk’a meczup, beka billâh olmuştur. Artık bu kimseler ölmezler. Çünkü ölmeden evvel ölüp, daha bu dünyada iken Hakk’la ve Hakk’ta dirilmişlerdir. İhlâs-ı şerîfi ancak bu kimseler gerçek mânâsı ile okuyabilirler ve yaşarlar. Kelime-i Tevhid dahi geniş hali ile bu mertebede tam olarak anlamını ve ifadesini bulur. Tevhid-i zât mertebesini hayal ve vehme düşmeden gerçek anlamıyla, hakkıyla yaşayan ve anlatan evliya denen zevâtın sayısı oldukça azdır.[313] 

#### e. İnsân-ı Kâmil

İnsân-ı Kâmil: Kâmil insân anlamındadır.

Makâmı: Ahâdiyyet (Cemü’l-cem) toplamların toplamı.

Zikri: “Allah (c.c.).” Âlemi: Bütün âlemlerdir. Her âlemde, gereği gibi hareket etmek gerekir. 

Peygamberi: Muhammed Mustafa (s.a.v.).

Lâkabı: Abduhû ve rasûluhu Kelimesi: Lâ ilâhe illallah Muhammedün rasûlullah.

Seyri: Seyri anillâh (Allah’dan seyr). Hakk’tan halkadır.

Sûresi: Fâtiha.

İdrâki: Bu mertebenin şuuru ile ileriye doğru gitmeye gayret etmesidir. Enbiyâ sûresinin 107. âyetinde “Biz seni, sadece âlemlere rahmet olarak gönderdik” bu hâle işaret edilir.

Hali: Bu mertebenin tüm özellikleriyle hallenmeye gayret etmektir. Enfâl sûresi 17. âyetinde “(Savaşta) onları siz öldürmediniz, fakat Allah öldürdü onları; attığın zaman da sen atmadın, fakat Allah attı (onu). Ve bunu, müminleri güzel bir imtihanla denemek için (yaptı). Şüphesiz Allah işitendir, bilendir.” bu hale işaret vardır.

Hali: Hadisteki “Beni gören ancak Hakk’ı görmüş olur”[314] sözü bu hali çok güzel anlatmaktadır.

Yaşantısı: Daha evvelce Hak’ta bâkî (beka billâh), kendi halinde âlemden habersiz olan sâlik, bu mertebede uyandırılıp kendisine yeni bir elbise giydirilip, tekrar eski beşeriyyet âlemine gönderilir. Dışı şeriat-ı Muhammedî, içi hakikat-i Muhammedî ile bezenmiş olduğu halde, halka çok yumuşak ve müşfik bir şekilde yaklaşır. İstidât ve kabiliyeti olanları ellerinden tutup daha evvelce kendi geçtiği yolları takip ederek, Hakk’ın huzuruna çıkarıp, mi’rac ettirmeye çalışır. Hayatı böylece devam eder gider. Dışı halk, içi Hak iledir. 

Son derece geniş bir kuşatıcılığa sahip olan mertebedir. Hakkını vermek oldukça zordur. Bu mertebeden halâs olup uruc etmenin anahtarı, devamlı olarak ismi celâl ve kelime-i tevhid okumaktır. İşâretini ehli bilir. Mürşidinin himmeti, irşadıdır. Marifet mertebesidir. Buradan sonra kişi kemâl ehli olur ve başkasına ihtiyacı kalmaz. Sözleri genellikle ilhamdır. İstidâdı nispetinde son nefesine kadar mertebesini geliştirebilir. Bu mertebenin sonu yoktur.[315]

Tasavvuf dilindeki insân-ı kâmil kavramı ile günlük hayatta kullanılan olgun insan anlamındaki insan-ı kâmil kavramı birbirinden ayrı kavramlardır. Bu kavram tasavvuf tarihinde Bâyezîd-i Bistâmî’nin “El-kâmilü’t-tâm” dediği insan tanımlaması sonrasında, İbnü’l-Arabî ve Abdülkerîm el-Cîlî tarafından çok farklı noktaya taşınmıştır. Aynı zamanda bir kozmolojik yorumu da barındıran bu kavramın içerdiği benzer özelliklere sahip insan tanımlamaları; Maniheizm’de “İnsan-ı kadîm”, Mazdeizm’de “Gayomart” ve başka dinlerde başka isimlerle yer alır.[316] 

Allah’ın zât, sıfat, isim ve fiileriyle en mükemmel biçimde kendisinde tecelli ettiği insan olan ve Abdullah ismini alan insan-ı kâmil, aynullâh ve âlemin nurudur.[317] Allah âleme onun nazarıyla ve onun mevcudiyeti ile merhamet eder.[318] 

Terzi Baba’ya göre, insân-ı kâmil dediğimiz zaman bireysel manadaki insanın zannedilmesi yanlıştır. Aslında insân-ı kâmil, bütün âlemlerin aldığı isimdir. Bu âlemlerin bir ismi de insan ve insân-ı kâmildir. Buna da hakîkati Muhammedî denir. İnsanın bir ismi de halifedir. Halife dendiği zaman yine biz onu bireysel manada, beşer hükmünde olan halife zannediyoruz ama bütün bu âlemler Allah’ın zuhur mahalli ve halifesidir. İnsan dendiği zaman nasıl bireysel insanı anlıyorsak, insân-ı kâmil dendiği zaman da bireysel insanın kemale ermiş halini anlıyoruz. Geniş anlamda insân-ı kâmil, bütün bu âlemlerin aldığı isimdir. İşte o da Allah’ın halifesidir. Bütün bu âlem de halife hükmündedir, bütün varlığıyla halifedir. İşte bu âlemlerde faaliyet gösteren bu oluşumlar, insân-ı kâmil hükmüyle meydana geliyor. Burada artı eksi diye herhangi bir düşünce söz konusu olamaz. Ef’al âlemine inildiği zaman, artılar ve eksiler meydana gelmektedir.[319]

## II- KAVRAMLAR

Bir düşünce sisteminde bilgi çok önemli yer tutar. Bilmek bir kalp fiilidir. Bilen kalp, bazı kavramları yeniden yorumlar ve taze bilginin katılımıyla yeni anlam ve boyutlar kazandırır.[320] Necdet Ardıç, tasavvufî eserlerden elde ettiği müktesebât ve kendine gelen ilhamlara dayalı keşif ve yorumlamalarıyla bazı dinî ve tasavvufî kavramlara farklı ve yeni anlamlar yüklemektedir. Çalışmamızın sınırlarını da gözönünde bulundurarak bu kavramlardan bazılarını bu bölümde ele alacağız.

### A. TESBİH VE ZİKİR 

Tesbih, sözlük anlamı olarak “Subhânallah” kelimesini söyleyerek Allah’ı ta’zim edip yüceltme[321], zikir ise anma, hatırlama[322] anlamlarına gelir. Ardıç’a göre ise tesbih, âlemdeki bütün varlıkların kendi hakikatleri yönünden, hakîkat-i ilâhiyyeye yönelmeleridir. Zikir ise; şuurlu varlık olan insanların kendi hakîkatleri yönünden hakîkat-i ilâhiyyeyi özlerinden hatırlamasıdır.[323]

Necdet Ardıç Efendi, genelde aynı anlamda kullanılan bu iki kavrama farklı anlamlar da yükleyerek yapılan tesbih ve zikir çalışmaları için ufuk açmaktadır. Ona göre, tesbih ve zikir iki ayrı kelime olduğu halde anlamda ve uygulamada aralarında bir fark görülmez. Tesbih çeken zikrettiğini, zikir eden tesbih çektiğini varsayar. Esasen bu durum zâhirî olarak doğrudur. Ancak hakîkatte iki kavram arasında çok fark vardır. Dolayısıyla bu iki kelimenin etki alanları da farklıdır.

Terzi Baba, tesbih ve zikir kelimelerinden bahseden âyet ve hadislerden hareketle değişik yorumlar yapar. Ona göre, ilgili âyet-i kerîmeler ve hadis-i şerifler incelendiğinde tesbih, kudsiyyet mertebeleriyle ilintilidir. Tesbîhat kelimeleriyle tesbih ettiğimiz zaman mukaddesiyyet-kudsiyyet meydana gelir. Mukaddesiyyet, esmâ ve sıfat mertebeleridir. Bu mertebelerin bildirdiği mânâ sahası ise melekiyyet-mûseviyyet ve iseviyyetin tenzih bölümleridir. Bu ise sadece hakîki bir irfaniyyet yaşantısı ile yaşanarak idrak edilebilir.

Ardıç için tesbih, suya dalıp akıp gitmek ve gözden kaybolmak mânalarından hareketle, mânâ âlemine düşünce ile dalmak, varlığımızdan soyunarak gözden kaybolup Hakk’ın varlığına akıp gitmek ve onda fânî olmaktır. Bu, fiil değil kûdsî bir tefekkür hâlidir. Ona göre tesbihat, melekî ve tenzihidir. Mülkî ve teşbîhî değildir.[324] Zira bu görüş aynı zamanda İbnü’l-Arabî’nin de görüşüdür.[325] Düşünce derinliği olan ve Hakk’ta fânî olmayı sağlayan bir yaşam hâlidir. Kesif değil, latîftir. Mertebesi Kudüs ve Beytü’l-Makdis’tir. Ancak bu mertebeler; “Ve her nerede olursan hemen yüzünü Mescid-i Harâm tarafına döndür.”[326] âyet-i kerîmesi geldikten sonra Kâbe-i Muazzama’ya nakledilmiştir. 

Zikir ise mülkî, insanî, irfânî ve kesiftir. Melekî değildir. Bütün mertebeleri kapsamı altına almaktadır. Tenzihi ve teşbihi birleştirip, Hak ile bâkî olarak, bekâ billâhta tevhid etmektir. Mertebesi Beytullah, Mescid-i Harâm, Kâbe-i Muazzama’dır. Ulûhiyyet mertebesinden, ef’âl-şehâdet mertebesine kadar olan geniş bir sahada etkindir. 

Bir kişi, idrak ve irfan sahibi ise zikrederken veya tesbihat yaparken kullandığı virdlerin hangi mertebeye ait olduğunu anlar ve anlayışını ona göre yönlendirir. Bu, çok yüksek bir irfaniyet ister. 

Zikir, her alanda aktif olur. Yani şeriat mertebesinin zikrinden, ulûhiyyet mertebesinin zikrine kadar geniş bir alanda faaliyet göstermektedir. Tesbih ise kudsiyyet üzerine tanıtım, eğitim ve öğretim faaliyetidir. Bunlar dikkate alarak okunan tesbih veya zikir hakkındaki bir âyet-i kerîme veya hadîs-i şerif hangi mertebeden bahsediyorsa, o mertebenin kûdsiyyeti veya hakikatini barındıran bir idrakle tesbih veya zikri yapmamız gerekir. O zaman gerçek anlamda zikir veya tesbih edilir. Yoksa kişide sadece taklidî ve kelâmî tesbîh ve zikirden, duygusal bir hâl oluşur. Mükafât olarak sevap kazanılır, çok iyi olur, hatta cennete bile girilebilir. Fakat kişi, kendini ve de rabbini tanıyamaz. Kendini bilmeden ehl-i cennet olmak ise gafletten başka bir şey değildir. İnsan neyi talep ederse, sonuçta ona kavuşur. Hak yolcusu Hakk’a, cennet yolcusu cennete, cehennem yolcusu da cehenneme gider.[327]

Terzi Baba, tesbihin zikirden farkını peygamberler bağlamında da ele alır. Ona göre peygamberler, getirdikleri hakîkatler ve mertebeleri açısından birbirlerine üstün kılınmıştır. Bu hiyerarşi olmasaydı, insanlık için ilerlemeler olmazdı. İnsanlığın gelişmeleri peygamberlerin getirdiği ilâhî tebliğlerle olmuştur. İseviyyet mertebesinde Îsâ’nın (a.s.) şahsında insanlık âlemine kûdsiyyet yani “Rûhulkudüs” (fenâ fillâh) yolu açılmıştır. Bunun gibi tüm mertebeler, insanların hepsine gelmiştir ve her bireyin bu mertebelerden payı vardır. Tüm bu mertebeler, hakîkat-i Muhammedî’den ibaret olan nûr-ı Muhammedî denizinde bulunan ve o kaynaktan zuhur eden mertebelerdir. Bu hakîkatleri idrak eden kişinin, bulunduğu mertebenin kûdsiyyeti içine duhul etme imkânı mevcuttur. İşte bu yüzden Bâyezîd-i Bistâmî’nin; “Sübhânî mâ a’zamü şânî” yani “Kendimi tesbih ederim, benim şânım ne yücedir”, demesi bu mertebedendir. Bu bir zikir değil, tesbihtir.[328]

Çok farklı bir değerlendirme olarak Terzi Baba bir âyetten hareketle, rükû ve secde bağlamında tesbihin farklı olduğundan bahseder: “Şüphe yok ki, Rabbin katında bulunanlar ona ibadet etmekten kibirlenmezler. Ve onu tesbih ederler ve ancak onun için secdeye kapanırlar.”[329] Buradaki tesbîh, Museviyyet mertebesi açısından rukû makamındaki tesbîhtir. Devâmı ise Îseviyyet mertebesi açısından secde makâmındaki tesbîhtir.[330]

Necdet Ardıç, günlük konuşma dilimizde iç içe geçen bu iki kelimeye, söylenen sözün veya çekilen esmânın niceliği veya hafî-cehrî olmasının ötesinde idrak nokta-i nazarından bakar. Mesela ona göre, “Allah” zikri demek sadece tespihi elimize alıp “Allah Allah!” diyerek belli sayıyla parmak oynatmak değildir. Fakat irfaniyete dayalı idrak ile önce “Rabb”, yani rububiyyet mertebesini idrak edip oraya yönelmek, sonrada belli bir sistem dâhilindeki çalışmalarla ulûhiyyet mertebesine ulaşmak olduğunu anlamak gerekir.[331] 

Farklı kaynaklarda zikir çok çeşitli şekillerde tarif edilir ve sınıflandırılır. Farz, fazilet, kurbiyet, temizlik ve hâkîkat olan zikirden bahsedildiği gibi, zikirde zikir, şükürde zikir ve gaflet halinde zikirden de bahsedilir.[332] 

Mutasavvıfların birçoğuna göre ibadetlerin en yücesi olarak kabul edilen zikir, Kur’ân-ı Kerîm’de dua hatta Kur’ân anlamına geldiği gibi unutmak fiilinin zıddı olarak hatırlama, anma anlamlarına da gelir.[333] Ayrıca tefekkürün kalbin zikri, aşkın ruhun zikri, marifetin ise sırrın zikri olduğu ifade edilmiştir.[334] Kur’ân’dan hareketle, kalplerin mutmain olması Allah’ın zikrine bağlıdır.[335]

Zikir, insanın ilâhî varlığını elde etmesinde en büyük ve aktif rolü icra eder. İçsel aksiyonun en mükemmel şekli olan zikir, bütün mistik yapılarda yer alan bir unsur olup ibadetin hatta dinin özü konumundadır. Zikir dışındaki hiçbir ibadet Allah ile kul arasındaki perdeleri kaldırmaz.[336] Mücâhede ve zikir sonucunda, insanın ruhu dış dünyanın hissî idrakinden iç dünyaya döner, duyular zayıflar ve ruh aşamalı olarak kuvvetlenir. Böylece perdelerin yavaş yavaş kalkması gerçekleşir.[337]

Sûfî çevrelerde zikrin sesli mi yoksa sessiz mi yapılması gerektiği meselesi oldukça tartışılmıştır.[338] 

Necdet Ardıç Efendi ise zikir kavramı hakkında, belli sınıflamalarla daha farklı izahlar yapar. Zikre iki ana bölüm şeklinde izahat getirir. Birinci ana bölüm, ilâhî isimlerden birinin veya herhangi bir duanın belli bir adette veya bilâ-adet tekrarıdır ki bu da iki çeşittir:

İlki, dînî bir kitaptan veya tanıdık birinin önerisi ile kişinin kendince çektiği zikirdir. Ahiret için sevap beklenen ve hâlis niyetle yapılan bu zikirler kısmen rahatlık temin eder, şeriat mertebesi zikridir. 

İkincisi, bir izin dâhilinde çekilen zikirdir. Bu da üç bölümdür:

İzinli zikirlerin ilk bölümü, esmâ-tarikat mertebesi açısından şeyh diye adlandırılan bazı kişilerin bağlı bulundukları sistem içerisinde, belli sayı ve kaidelerle telkin ettikleri ilâhî isimlerdir. Bu zikir türü dervişte kısmen muhabbete ve güzel ahlakın tezayüt etmesine neden olur. Ancak bir hayli tehlikeli bir sahadır. Zikri telkin edenin kesinlikle, ilgili mertebenin ehli olması gerekir. Tersi durumda psikolojik anlamda bazı rahatsız edici durumlar meydana gelebilir. Hatta kişinin sosyal ilişkileri dahi bozulabilir. 

İzinli zikirlerin ikinci bölümü, sıfat-hakîkat mertebesi açısından ârif diye adlandırılan bazı kişilerin, bağlı bulundukları sistem içerisinde, belli sayı ve kaidelerle telkin ettikleri ilâhî isimlerdir. Bu zikirler, engin ufuklar açarak, dervişin ilâhî kimliğini bulmasına ve kendini yakînen bilmesine vesile olur. Daha önceki mertebelerde çekilen zikirlere az da olsa hayal ve duygular karıştığı halde, bu noktada derviş gerçek kimliğini bulmaya başladığı için hayal ve vehmin çok tesiri kalmaz. İrfâniyetin ilk mertebesidir. Ehli ise azdır. 

İzinli zikirlerin üçüncü bölümü, zât-mârifet mertebesi açısından ârif billâh diye adlandırılan bazı kişilerin ilâhî bir sistem dâhilinde, belli sayı ve kaidelerle telkin ettikleri ilâhî isimlerdir. Bu zikirler daha engin ufuklar açarak, gerçek ilâhî kimliğini bulan dervişin, sonrasında hakîkat-i ilâhiyyeyi, Allah’ın hakîkatini gerçek anlamda bulmasını sağlar. Burası ise zorlu ama önemli bir alandır ve bir hayli yüksek bir irfâniyet ufkudur. Ehli bir hayli azdır. Ancak Kûr’ân-ı Kerîm’de Sâd sûresi 72. âyetindeki “Ona ruhumdan üfledim” hakîkati ile ilâhî nefha bu zatlardan üflenir. Söyledikleri her sözle dinleyenlerde yepyeni bir bâtınî yaşam ve Allah’ın “Hay” isminin zuhurunu meydana getirirler. Sohbetlerinde ağızlarından çıkan lafızların, mânâsı, ruhu ve nuru dinleyenlere ulaşır. “Nefsini bilen rabbini bilir” gerçeğiyle en geniş anlamda nefislerindeki rûbubiyyet hakîkatleri ile “Rabbü’l-erbab’ı” idrak ederler. Ayrıca “Allah” ism-i câmisini de bütün mertebeleri açısından idrak ederler. 

Necdet Ardıç Efendi, sınıfladığı zikir tanımlamasının ikinci ana bölümünde zikrin, sadece kişinin elinde tespihin, dilinde lâfzın olması şeklinde anlaşılmaması gerektiğini belirtir. Ona göre zikir, kişinin kendinde bulunan ilâhî hakîkatleri ve ilâhî isimleri hatırlayarak, zuhurda aktif hâle getirmesidir. “Zikir ona derler ki, fikri aça” gerçeğine binaen, zikir neticesinde idraki açıdan açılımlar gerçekleşir. Böylece sâlik, kendinde bulunan ilâhî hakîkatleri ortaya çıkarır ve Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanır ki bu da Kur’ân ahlâkıdır. 

“Allah’ın zikriyle kalpler gerçekten huzur bulur.”[339] Çünkü zikir, zâkir, mezkûr cem edildiğinde arada başkası kalmaz ve “Mutlak huzur” meydana gelir. Bu noktaya varmak, bazı mertebelerden geçmekle gerçekleşir. Bu yaşantı “Hakka’l-yakîn” hâli ile zât mertebesi imanı, bir diğer ifadeyle “ikan-yakîn” hâlidir.[340]

Terzi Baba’nın âyetlerden çıkarımına göre zikir, daha önce tesbih ve zikir arasındaki farklardan bahsedilirken geçtiği gibi sadece insana has bir eylemdir. Çünkü âyetlerde meleklerin yalnızca tesbihinden bahsedilir, ancak meleklerin veya başka varlıkların zikrinden bahsedilmez. Ona göre meleklerin hayat kaynağı olan isimler, “Sübbûh ve Kûddüs” isimleridir. İnsanların hayat kaynağı olan isim ise “es-Selâm”dır. Oyüzden tesbih, melekîdir. İdrakli zikir ise insânîdir. Ancak insan her hale uygun var edildiğinden yerine göre hem zikir ehli hem de tesbih ehli olabilir.[341]

Terzi Baba, zikir ve sohbetle, esmâların asıl sahibine yani yüce Allah’a tevdi edilmesi sürecini önemser. Bunun çok büyük değeri olan bir olay ve büyük bir geçiş olduğunu belirtir. Her sohbet, zikir veya faaliyette, nefsî isimler birer birer ilâhî isimlere tebdil olur. Bu isimler insanda zaten vardır, ancak bu defa hakkânî olarak kullanılmaya başlanır.[342] 

### B. KELİME-İ TEVHİD

Tevhid, birlemek anlamına geldiği gibi imandan sonra hasıl olan marifetin kendisidir. Sâlik, gerçek tevhidi idrak ederse Allah’tan başkasına nazar etmeyi şirk bilir.[343] Sûfîler, tasavvufun daha ilk zamanlarında farklı harflerin içinde saklı olan gizli anlamları fark etmişlerdi. Hurûf-i Mukattaa, ortaya koydukları alegorik açıklamalarda onlara ilham vermiştir.[344]

Terzi Baba da bu konuya ait müstakil kitabında ve diğer bazı kitaplarında, İslamın âdeta formülize edilmiş bu temel önermesini, bilhassa harfler bağlamında etraflıca inceler, farklı denebilecek pek çok yorumla izah eder.

Öncelikli olarak kelime-i tevhid yerine, cümle-i tevhid denmesinin daha doğru olduğunu, çünkü bu ifadenin birden çok kelimeden oluştuğunu ayrıca cem edici özelliğinin de vurgulanması gerektiğini söyler.[345]

Terzi Baba; bir kutsî hadiste “Lâ ilâhe illallâh benim kelamımdır. Ve ben oyum. Kim bunu söylerse benim kaleme girmiştir. Kim de benim kaleme girerse, azabımdan emin olur.”[346] buyuran Allahu Teâlâ Hazretlerinin en sarih, en yaygın, en has olarak kendini izah ve ifşa ettiği zâtî kelamın kelime-i tevhid olduğunu söyler. İnsanlığa öğretilen ilk ilâhî kelamın, Allah’ın kendi kendini, kendiyle âlemlere ifade ettiği, kelime-i tevhid ismiyle anılan “Lâ ilâhe illâllah” ibaresinin olduğunu, İslamiyetin ilk şartı olan bu kelimenin sırrının anlaşılmasının temel mesele olduğunu belirtir.[347]

Ayrıca ilâhî zatın öz olarak bu kelime ile kendini ifade ettiğini, o yüzden ilâhî varlığın ve ulûhiyyetin özüne nüfuz etmenin, ancak bu kelimenin sırrını çözmekle olabileceğini söyler. Bununla birlikte a’zâm-ı muazzam kelime-i tevhidi daha iyi anlayabilmemiz için onun zuhur kaynağı olan mertebeleri iyi bilmemiz gerektiğine vurgu yapar.[348] 

Sistemli bir liste halinde kelime-i tevhidin zuhur mertebelerini ise şöyle açıklar:

Necdet Efendi, bu listeyi yani kelime-i tevhidin doğuşunu şöyle açıklar: Zat-ı akdes (Mukaddes Zat) henüz daha mükevvenat (âlemler) yok iken, amâiyyetinden ahâdiyyetine tenezzül ettiğinde iki özelliği zuhur etti. Biri hüviyyeti ki âlemlerin ana kaynağıdır. İkincisi inniyyeti ki Kur’ân ve insanın ana kaynağıdır. Daha henüz bu mertebede hiçbir varlık oluşmadığından kelime-i tevhid dediğimiz o kelâm-ı ilâhî dahi yoktu. 

Ahâdiyyet, vâhidiyyet ve ruhiyyete tenezzül edince, kelime-i tevhidin “Allah” bölümü şekillendi. Ruhiyyet, rahmaniyete tenezzül edince “İllâ” bölümü, Rahmaniyyet, rububiyyete tenezzül edince “İlâhe” bölümü şekillendi. Rububiyyet, melikiyyete tenezzül edince de “Lâ” bölümü şekillendi. Böylece bütün âlemlerde yaşanan tenezzülle, zuhura çıkma hadisesi “An”da tamamlanmış oldu. Kelime-i tevhidi yukarıdan aşağıya, baştan sona “Allah-illâ-ilâhe-lâ” tertibince tenezzül mertebeleri gereği, mertebe-i ahadiyyet düzenlemiş oldu. Eğer mertebe-i uluhiyyet düzenlemiş olsaydı “Benden başka ilah yoktur” yerine “Ben olan Allah” derdi.[349] 

Yukarıdan aşağı, bâtın ilmi olarak nüzul eden bu tevhid mertebelerinin, gerçek haliyle bu defa aşağıdan yukarıya doğru yaşanması gerekmekteydi. Böylece yukarıdan aşağıya son, fakat aşağıdan yukarıya ilk olarak bâtının zahire çıkması âdemî mânâ ile başlamıştır.[350] 

Necdet Ardıç Efendi’ye göre nüzul ve tenezzül, bir mekândan bir mekâna iniş değil, mânâların hafifleştirilerek yani anlaşılmalarını kolaylaştırmak amacı ile nihayet insan aklının kavrayacağı kıvam ve seviyeye getirilmesidir.[351]

“Kelime-i tevhidin sırrı hususunda vukufiyet kazanmadan, sadece lafzen söylemek de sevaptır. Fakat gerçek uruc için bu kelimenin Muhammediyet mertebesinden idrak edilmesi şarttır.”[352] diyen Terzi Baba, bu aziz kelimede geçen harf ve kelimeleri “Allah” kelimesinden başlayarak hikâyesel bir dille şöyle değerlendirmektedir:

Allah (الله) sembolü ve mânâsında okunuşu açısından baştaki “Elif” (ا) sembolü (harfi) ahadiyyet mertebesini; birinci “Lâm” (ل) sembolü uluhiyyet mertebesini; ikinci “Lam” (ل) sembolü velâyet ve risâlet mertebesini; yukarıdaki şedde (ّ) ise çokluğunu ve şiddetini, aradaki gizli “Elif” muhabbetini; sondaki “Hu” (هُ) ise bütün bunlarda mevcud olan hüviyyeti’l- mutlakayı anlatır. İşte bu “Allah” sembolü ve kelimesi, zât mertebesini ve orada oluşan olayı bildirmektedir. Ayrıca daha sonra zuhur edecek bütün mertebelere kaynaklık eder.[353] 

“Lâm” lâhût, “Elif” ise ahadiyyetin sıfat mertebesindeki temsilcileridir. Onların önüne bir Elif getirilerek “Lâm”da şedde ile lâhût tecellisi şiddetlendirilerek, “İllâ” ya dönüştü. Bu şu demek oldu. Ey sıfatlarım bundan sonra yavaş yavaş âlem-i mülke doğru siz de nüzule geçeceksiniz. Orada faaliyete geçtiğinizde “Sakın ha!” kendi başınıza işler yapmayasınız. Ben sizlere birer kimlik; hayat, ilim, irade, kudret, kelam, semi, basar gibi özellikler verdim. Bunların üzerinde sizlere ait ayrı bir saltanatınız yoktur. “Bu saltanat ancak Allah olan bana aittir” diyerek Allah, “İllâ” (الا) bölümünü oluşturdu.

İlah ve ilâhe kelimeleri arasındaki farkı ve ilişkiyi لآ (lâ) bağlamında ise şöyle açıklar:

“Kelime-i tevhidin içeriğindeki “İlâhe (ال‍ه) kelimesi “Esmâü’l-hüsnâ” bölümünün zuhur mahallidir. Bu kelimenin teşekkülü yukarıda bahsedilen “Allah” lafza-ı celâlinin içinde bulunan “İlah” kelimesiyle benzerlik gösterir. Ancak lafza-ı celâl açısından değerlendirildiğinde, o halde iken zatında tek mutlak ilahtı. Burada ise “İlâhe”, zuhura gelen her bir isim ve o isimlerin mânâ çokluğu açısından izâfî isim olarak nitelendirilmiştir. Bu “İlâheler” özleri itibariyle gerçek “İlah”a bağlı iseler de suretleri itibariyle her biri münferittir. Ancak özleri itibariyle kendilerine ait bir şeyleri olmadığını, “Mutlak İlah”ın vekilleri ve zuhur mahalleri olduklarını bilmeleri ve hadlerini aşmamaları gerekir. İzinsiz olarak vekaletini asâlete dönüştüren, vekaletten de asâletten de ebediyyen mahrum kalmış olur. (Terzi Baba, burada vekil halife olup da mutlak halifeliğe (asıl halifelik) soyunanlara göndermede bulunuyor).

“Allah-illâ-ilâhe” şeklinde zatından sıfatına, sıfatından esmâsına tecelli olmuştur. Fakat henüz daha seyir tamamlanmamış, on üç mertebeli ahadiyyet nur sütunu, arz-ı mübareke (Hazreti Şehâdet) ulaşmamıştı. İşte bu son nüzul bağlantıyı “Lâ” ile, yani “Lâm Elif” ile yaptı. Bu Lâm Elif, öyle bir lâm eliftir ki zahir ve bâtın bütün ef’al âlemini kucaklamış oradan da arşü’l-azîme kollarını uzatmıştır. Genelde “Lâ” kendinden sonra gelen manayı nehyedicidir yani kaldırıcılık görevini yapmaktadır. Burada ise kendi kendini zahir mertebesi itibariyle “Lâ” etmekte, kaldırmaktadır.[354] 

Terzi Baba’ya göre kelime-i tevhidin farklı anlamları ve tanımlamaları da vardır. Ona göre, Müslümanların söylediği kelime-i tevhid, Hakk’a yükseliş (uruc) sistemi dâhilinde kullanılan tevhid kelimesidir. Kuldan başlayıp Hakk’a doğru uzanan, Hakk’a dönüş yollarının tüm merhalelerini içinde bulunduran bir harfler zinciridir. Kelime-i tevhid, nüzul ve uruc mertebelerini en kestirme, en sarih, en kolay, en anlamlı, en derin, en geniş şekilde ifade eden, câmi bir kelimedir. Zat, sıfat, esmâ ve ef’al mertebelerini topladığı gibi tüm mevcudatı da kendinde toplar. İnsanlığa ilâhî kitaplar gönderilmeseydi, sadece kelime-i tevhid ve içerdiği mana hazinesi, gerçekleri anlamak için kâfi gelirdi.[355]

“Lâ ilâhe illallah” (لا اله الا اللّه), Allahu Teâlâ Hazretlerinin düzenlediği, her mertebesi itibariyle kendinde kendini kendi vasfettiği, Arap lisanı üzere beşere hediye ettiği, zatından ef’aline, yukarıdan aşağıya nüzul eden âlemler köprüsüdür.”[356] 

“-Kelime-i tevhid, yüce zatın kendi kendini, kendinde kendine izahıdır. 

-Kelime-i tevhid, ahadiyyetin kendini toplu olarak bütün mertebeleri ile izahıdır.

-Kelime-i tevhid, ahadiyyet ve abdiyyet mertebelerinin izahıdır. 

-Kelime-i tevhid zat, sıfat, esmâ ve ef’al mertebelerinin izahıdır. 

-Kelime-i tevhid şeriat, tarikat, hakikat ve mârifet mertebelerinin de izahıdır.”[357] 

Necdet Efendi’ye göre kelime-i tevhid, Hz. Âdem’den (a.s.) itibaren gelen bütün hakîkatleri ve gelecekte zuhur edecek tecelli kelimelerini de kendinde cem eden, ilâhî lafız ve dirlik kelimesidir. O halde kelime-i tevhidi, herhangi bir dilde tercüme ederek aslî hükmünde kullanmak imkânsızdır. Çünkü eldeki ve dildeki imkânlar bu durum için yeterli değildir. Her millet kendi lisanında tercüme ederek kullanabilir. Fakat asla, aslının yerini tutamaz ve mutlak olarak kabul edilemez.[358] 

Necdet Ardıç Uşşâkî, kelime-i risâletin oluşumunu da açıklar. Ona göre, Allah lafzının içinde hem kelime-i tevhid, hem de kelime-i risâlet tamamıyla mevcuttur. Ancak bunun iki açılımı vardır. Biri tevhid, diğeri de tevhidini açıklayıcı risâleti vechesiyledir. 

Risâleti açısından ele aldığımızda;الله lafzının sonundaki (هُ) “Hu” ki baştır, kaynaktır. Hakîkat-i Muhammediyyenin inniyyetinin hüviyyetidir. Baştaki (ا) “Elif” ise ahadiyyet yani tevhid elifidir ve “Muhammedürrasûlullah” da bir bakıma burada gizlidir.[359] 

Necdet Efendi, kelime-i tevhid ile kelime-i risaletin ve aynı zamanda insan ve Kur’ân’ın kardeş olduklarını savunur. Ona göre Allah lafız ve manâsından, resûl lafız ve manasına akan nûr-ı ilâhî, “Muhammed” isminin lafız ve manasına da sirayet edip hayat ve nur verince seyrini tamamlamış ve de nüzul tamamlanmıştır. İşte bu seyir zatından ef’aline, kendini tanıtacak nüzul sistem zinciri sırasıyla, “Allah, resûl, Muhammed” şeklindedir. Uruc (çıkış) ise ef’al’den zatına “Muhammed, resûl, Allah” şeklindedir. Zaten bilindiği gibi kelime-i tevhidin risâlet kısmı “Muhammedürresûlullah” şeklinde telaffuz edilmektedir. Bu şekilde kelime-i risalet mânâ âleminde tamamlanmış ve 610 yılında Hz. Muhammed Mustafa Efendimizin lisanından kemalle zuhura çıkmaya ve oradan da sahabeye ve ümmetine akmaya ve lisanlarında kelime olmaya başlamıştır. 

Seyirleri içerisinde kelime-i tevhid ve kelime-i risâlet böylece zahir âlemde iki kardeş olarak faaliyete başlamıştır. Aynı şekilde insan ve Kur’ân da iki kardeş olarak ilâhî muhabbeti zuhura çıkarmışlardır ve bu muhabbeti sürdürmektedirler. Muazzam ilâhî kelimeleri, mânâ yönüyle hakkıyla telaffuz edenler kalmayınca, ilâhî kelimelerin gerçek manaları göğe kaldırılıp insanlar tarafından sadece lafzî olarak telaffuz edildiği zaman kıyamet saati gelmiş demektir.[360] 

Necdet Ardıç Efendi özetle, sâlikin kelime-i tevhid yolculuğunu şöyle tarif eder: Yolcu, gizli (ا) “Elif”ten (هو) “Hû”ya doğru “Ah!” ediyorken birden kendini (هو) “Hû”nun içinde bulunca o deryada mutlak bir sekineye (sukûnete) erer. (هو) “Hû” onu kaplar ve artık o da aynen (هو) “Hû” olur. Bir süre orada misafir edildikten sonra “Seyri anillah” hükmü ile Hak’tan halka olan seyri de tamamlamış olur. İşte bu sefer de ona, tekrar eski beşer elbisesini giydirirler. Fakat özüne ise “Hû” deryasını doldururlar, alnına da “Nur-ı Muhammed” mührünü basarak, halkın arasına gizli bir hazine olarak gönderirler. O kadar gizlerler ki tanımak mümkün değil, o kadar açarlar ki tanımamak mümkün değildir.

Sâlik, cümle ilâhî isimlerin eser ve hükümleri zuhur ettiğinde, hakîkatiyle Hak, suret ve zahiriyle de halk olur. Kendisinde Hakk’ın bütün mertebelerinin ahkâmı toplanmış olduğundan o, suret-i ilâhiye üzere ve bâtını ile halka rahmettir.[361]

Necdet Ardıç Efendi, kelime-i tevhidin kendisine göre daha doğru ifadeyle cümle-i tevhidin harf ve kelime tahlillerinden, lengüistik yönünün bâtınî değerlendirmelerinden sonra kelime-i tevhide nasıl ulaşılacağını ve ulaşma mertebelerini şöyle açıklar:

“Lâ İlâhe illallah”, kelime-i tevhidin zirve noktasıdır. Zirveye çıkmak için zemin gerekir. Bir düşünce veya anlayışta da zirve yoksa o sadece zeminde ve yüzeydedir. 

Ehl-i irfan pirlerimiz, bütün bunları düşünmek suretiyle, bir sistem kurgulamışlardır. Kelime-i tevhidin başlangıcını, tevhid-i ef’alde olduğu üzere “Lâ fâile illallâh” diye başlatmışlar ki aslı da zaten budur. “Lâ fâile illallah” hükmünün ne olduğunu idrak etmeyen kişi “Lâ ilâhe illallâh”ı ömür boyu söylememiş olsa da bu, lafız tekrarından başka bir şey değildir. “Lâ ilâhe illallâh”ın ne anlama geldiğini kavrayamaz. Çünkü bu sadece ezberlenecek lafız değildir. Hayat dolu, hayatın ta kendisi olan, ilâhî hakikatlerle tecrübe edilecek bir sistemdir. Aslında bu terkip, söylemek için değil, bizzat yaşamak içindir. Maalesef, insanların çoğu bu gerçeği göz ardı etmektedir. 

Bir kimse, yetmiş bin tevhid çektiğinde, yetmiş bin tevhidin hakîkatinin ne olduğunu bilirse çok daha farklı çeker. Yetmiş bin tevhid, yedi nefs mertebelerinden her biri için onar bin tevhid demektir. Ancak o mertebelerin hakikati içerisinde çekilmelidir. Sadece şifâhen söylemek eksiktir. 

Ardıç, ülü’-l-azm peygamberlerin ve getirdikleri mertebelerin tevhidlerinin de farklı olduğunu ifade eder. Ona göre, kelime-i tevhidin ilk olarak emanet edildiği mahal Âdemiyyet mertebesidir. Bu mertebede ve Nuhiyyet mertebesinde kelime-i tevhid, sadece dua düzeyinde söylenmiştir. Ancak kelime-i tevhid dua, zikir ve de bir tefekkür konusu olarak aslına doğru dönüş yolculuğuna İbrahimiyyet mertebesinden başladı. Oyüzden kelime-i tevhide vuslat mertebelerinin ilk aşaması “Lâ fâile illallâh” dır ki İbrahimiyyet tevhididir. İkinci aşaması ise “Lâ mevcude illallâh”dır ki Museviyyet tevhididir. Üçüncü aşaması “Lâ mevsufe illallâh”dır ki İseviyyet tevhididir. Son aşaması ise kelime-i tevhidin “Allah” kısmının biricik oluşturucusu hakikat-i Muhammediyyenin kâmil anlamda zuhur mahalli Hz. Muhammed’in (s.a.v.) insanlığa hediyesi “Lâ ilâhe illallâh”dır ki Muhammediyyet mertebesinin tevhididir. Bu mertebeler, hayatta asıl ve öncelikli olarak anlaşılması gereken gerçekleri âfâki olarak bildirir. Yedi nefs mertebesinde kişi, enfüsî anlamda, kendi nefsinde kendini tanımaktadır. Hazret mertebelerinde ise âfâkî mânâda, âlemleri tanımaktadır. “Nefsini bilen rabbini bilir”[362] hakîkatine binâen bu iki mertebe tecrübe edilir. “مَنْ عَرَفَ نَفْسَهُ”da yedi nefis mertebesi, “فَقَدْ عَرَفَ رَبَّهُ” da ise hazret mertebeleri yaşanmaktadır.[363]

### C. NAMAZ

Sûfîler, İslam dininde en temel ibadet olan namazın hakîkatlerine dair pek çok yorum yapmışlardır. Mesela İsmail Hakkı Bursevî, beş vakit namazı, beş hazret mertebesi ile ilişkilendirir.[364] 

Her ibâdetin ayrı bir ilâhî isim ya da hâkîkatle irtibatlı olduğunu söyleyen İbnü’l-Arabî’ye göre namaz, en-Nûr ismi ile ilişkilidir. Ona göre bir münâcât ve müşahede olan namaz, Allah’ın huzurunda olma halini günlük yaşamın tüm alanlarına yayma çalışmasıdır. Zira bu tecrübe, namazın ruhudur.[365] Namaz, Allahu Teâlâ’dan kulu için rahmettir ve gaflet sarhoşluğu ile kılınan namaz, Hakk’a layık olamaz.[366]

Necdet Ardıç Efendi de namazın bâtınî yorumlarından kitaplarında ve sohbetlerinde sıkça bahsetmektedir. Bu temel ibadetin asla terk edilmemesi noktasında gerekli uyarıları yaparak, namazı kılmak tabirinden daha çok, namazı inşa etmek ve namazı yapmak tabirlerini tercih eder. Çünkü ona göre bir eylemi yapan ile yapılan eylem birbirinden farklı şeylerdir. Oyüzden kişi namazını eda ederek âdeta bir bina inşa etmektedir. Kişi namazdan manevi bir tat almasa da sıkıntılı ve huşûdan uzak bir halde de olsa namazını mutlaka kılmalıdır.[367] 

Terzi Baba, “Salât” isimli kitabında, diğer eserlerinde ve sohbetlerinde namazın şekilsel yönünü değil, mânevî ve vahdet yönü ile ilintili bölümlerini ele almaktadır. Ona göre kişinin hayal ve zan içerisinde, özünü anlamadan yaptığı taklidî ibadetler, tekdüze tekrarlardır. Namazların ruhsal vechelerinin de var olduğunu ihmal etmemeliyiz.[368] Çünkü İslam’da namaz, sadece fiziksel bazı hareketleri yapmaktan teşekkül eden bir yapı değil, bâtını ile beraber anlam kazanan çok önemli bir ibadettir.

Namaz ibadetinin biri hareketler, diğeri sözler olmak üzere iki ana unsurundan bahseder. Namazı eda eden kişi, farkında olsa da olmasa da namazın bu iki unsurunu ortaya koyar.

Eğer kişi, namazın içerisindeki sözleri, idrak etmeden salt bir alışkanlık üzere söylüyorsa, belki namaz kıldığını zannedebilir. Ancak “Namaz, hakîkati ile kılınmış olur mu?” sorusuyla konuyu kritize eder. Allah’ın kullarına bahşettiği akıl ve ruh eşliğinde, sözleri ve hareketleriyle bir bütün olarak namazı inşa etmek gerekir. Elimizden geldiğince, namaz ibadetini incelemeli, iyi anlamaya çalışmalıyız.

Namazdaki hareketler; kıyam, rükû, sec­de, son oturuştur. Sözlerse âyet, dua vb. gibidir. Namaz içindeki bereket ve güzellikleri idrak edebilmek için te­miz bir gönül ve akıl gerekir.[369]

Beş vakit namazın on yedi rek’atı farz, yirmi rek’atı sünnet, üç rek’atı da vaciptir ve toplam kırk rek’attır. Toplamda yaklaşık olarak beş vakit na­mazda, 1494 defa “Tekbir, rabbenâ leke’l-hamd” gibi kelime ve cümleler söyleriz. 1494 sayısının rakamlarını topladığımızda ise (1+4+9+4=18) 18 eder. Burada on sekiz bin âleme işaret vardır. 

Salât (صَلاَةُ) kelimesindeki (ص) sad sıfat alemini, (ل) lam lâhût alemini, (ة) te ise tevhidi içerir. 

Müslüman namaz kıldığı esnada, fizikî hareketleriyle ef’âl, söylediği sözler ile esmâ mertebelerini; salât kelimesinin “Sad”ı ile sıfat, “Lam”ı ile lâhût mertebelerini ve en nihayet “Te” si ile de bütün bu mertebelerin tevhidini kendinde cem eder. Tevhid-i ef’âl, tevhid-i esmâ, tevhid-i sıfat ve tevhid-i zât mertebelerini özümser ve namaz, kendinden kendine olur. Bunu sadece irfan ehli olan yolcular tecrübe eder. Mi’rac olan namaz budur.[370]

İftitah tekbirinde, ellerin kulak hizasına getirilip, avuç içinin Hakk’ın zâtının sembolü olan Kâbe’ye dönük olmasını irdeler. Avuçlarda Arap rakamlarıyla sağda 18, solda 81 rakamı yaz­maktadır. Toplamları (٩٩=٨١+١٨) 99 eder. El parmakları ise Allah lafzının harfleridir. Kişi namaza başlarken “Allahu Ekber” dediğinde, birincil olarak dünyevi şeyleri geriye atmalıdır. Baş parmaklarınının kulak memelerine değdirilmesi, “Ey insan kulaklarını aç, ağzından çıkanı duy, manasını an­la!” demektir.

Ellerin içinde doksan dokuz esmâ-i ilâhiyye, parmaklarda Allah ism-i celâli ile Hakk’ın zatının sembolü olan Kâbe’ye karşı durmak, zatının zatına ef’âl mertebesinden başlayarak, her mertebede ayna olmasıdır. Beş parmağımız, hazarât-ı hamse mertebelerini ifade eder. Kişi, Hakk’ın huzurunda, Hak ola­rak kendini bilip bulur ve bu durumu tecrübe ederek çok büyük bir irfaniyete erer ve se­vilenlerden olur. 

Namazda olan kişi, izâfî kimliğinden soyunup, ha­kîkî varlığı olan ilâhî kimliğine bürünür, kendini hakkânî sıfatlarıyla tanıyarak ve zatından zatına, kıyamı ile tâzim etmiş olur.[371] 

Necdet Ardıç Efendi’ye göre, namazın niçin ve nasıl kılınması gerektiği iyi anlaşılmalıdır. Allah’ın, gaflet halinde ve âdetten kılınan namaza ihtiyacı yoktur. Ancak bizim onu tanımaya çok ihtiyacımız vardır.

Namaz, avamın yaptığı gibi bir cennet beklentisi ile kılınıyorsa, burada Allah rızası değil nefsin rızası vardır. Gerçek sûfîler, ibadetlerini dünya ve ahiret çıkarları için yapmaktan çekinirler. “Namaz kılsanız bile cehenneme atılacaksınız!” dense dahi yine de namazlar aksatılmamalıdır. Çünkü gerçek anlamda kılınan namaz, irfana ulaştıracak en mükemmel sis­temdir. Gafillerin namazı yanılma secdesi ile, âriflerin namazı vücutlarını terk ile olur, demişlerdir.[372]

Terzi Baba, namazdaki kıyam, rükû, secde gibi hareketlerin de bâtınî yorumlarını yapar. Beş vakit namaz, 40 kıyam, 40 rükû, 80 secde, 21 tahiyyatı içerir. Bu hareketlerle 40 rek’attan ibaret olan bir günlük namaz hitama erer. Bütün bu rakamların toplamı, (40+40+80+21=181) 181 eder. Sonuçta namazda, 181 hareket ve 1494 söz vardır. Bunların da toplamı (181+1494=1675) 1675 eder. 1675 sayısının rakamları toplandığında ise (1+6+7+5=19) 19 yapar. O halde on dokuz (19) nedir? On sekiz bin âlemi seyreden “İnsân-ı kâmil”dir. 

Namazdaki hareketler Arap harfleri ile ilişkilidir. Kıyam (ا) elif, rükû (د) dal, secde ise (م) mim şeklindedir. Bu harfler, (آدم) “Âdem” kelimesini oluşturur. Namaz kılan kişi aslında fiziksel hareketleriyle “Âdem” liğini ortaya çıkarmış olur.

On iki noktadan oluşan (ا) elif harfinin şekillenme özelliği vardır. Biraz bükülürse (د) “Dal” olur. Biraz daha bükülürse (م) “Mim” olur. Böylece “Elif”i (ا) değişik şekillere sokarak “Âdem” yazabiliriz. Rakamlar için de aynı durum söz konusudur. Zaten hepsi de “1” rakamının şekillendirilmesiyle meydana gelir. Kaynak hep (ا) eliftir.

Allah’ın huzurunda kıyamda durulduğu zaman, vahdeti ve on iki mertebeyi belirten gerçek elif (ا) meydana çıkarılmış olur. Rükûda (د) dal, secdede (م) mim mertebelerini ortaya çıkarıyoruz. Bunların birlikteliği (آدم) “Âdem” i meydana getirir ve bu ha­reketler yapıldığında “Âdem” mührü, her gün amel defterine en azından kırk defa vurulmuş olur. “Âdemlik” sözler ve hareketlerle ispatlanmış olur. Namazında laubâli davrananlar ise amel defteri sayfalarını boş bırakmış olur.

Tahiyyatın anlamı ise şaşkınlığa sevk eder. Tahiyyattaki kişinin görüntüsü “Muhammed” harflerini gösterir. Baş (م) mim, gövde (ح) ha, dizler (م) mim, dir­sekler de (د) dal şeklini verir. Böylece tahiyyat­ta şeklen (مُحَمَّد) “Muhammed” kelimesi oluşmaktadır. Eğer kişi bunları tam olarak idrak edebilirse, namazı zahiren ve bâtınen kemal üzere olur. En nihayet, (ا) Elif ile âdemliğe ulaşan kişi secdeye vardığında (م) mim ile “Muhammediyye”ye, tahiyyatta diz üstü oturduğunda da yine (م) mim ile hakikat-i Muhammediyye’ye kavuşur ve kâmil insan mertebesinde oturmuş olur.

Namazdaki hareketlere farklı yönden baktığımızda kıyam nebat; rükû hayvan; secde maden; tahiyyatsa insanı andırır. Namazda nebat, maden, hayvan ve insan toplu halde bulunur.

Namazın borç mu, emir mi, yoksa bir armağan mı olduğu hakkında farklı görüşleri ele alan Necdet Efendi, ilgili görüşlerin tümünün doğru olduğunu belirtir. Namaz kula borç, emir ve de lütuftur. Aslında namaz mi’rac gecesi Efendimize lutfedilen ve onun da ümmetine getirdiği bir hediyedir. Bu ilâhî bağışı kabullenmekle beraber, yapması zor gelenlere emirdir. Yaşamın devamını sağlayan maden, nebat ve hayvanlara karşı da borçtur.

Namazda kıyamda durduğumuz zaman nebat gibi oluruz. Tüm âlem canlıdır ve ruhludur. Rûh-i A’zam tektir ancak maden, nebat, hayvan ve insan mertebeleri gibi farklı zuhurları vardır. 

Nebâtî bir gıda yiyen kişi, onun maddi değerlerinden faydalanmakla beraber, o ne­batın ruhani içeriğinden de yararlanır. Bu şekilde kişi farkında olmadan nebattan hem zahir hem de bâtın yönüyle faydalanır. İnsandan bir karşılık beklemeden kendilerini feda eden nebatın hakkı na­maz ile ödenir. Böylece nebat, insanın bedeninde ibadet, dilinde dua, mânâsında da mi’racını yapmış olur. İnsan aracılığıyla Hakk’ın huzuruna yükselmiş olmaktadırlar.

İnsan, kendine hizmeti olan varlıklara karşı olan teşekkür borcunu sadece namazla öder. Bu varlıklar ve insanoğlu karşılıklı olarak birbirlerinden yararlanırlar ve adalet gerçekleşir. Namazlarında gevşeklik gösteren, doğal çevreyi kirletip ekolojik dengeyi bozan, güya modern denilen insanlar bu varlıklara borçlu kalırlar.

Kıyamda nebâtât, rükûda hayvânât, secde halinde ise madeniyât hukuku korunur ve teşekkür borcu ödenir. Namaz ehline, zâtî olarak sadece tahiyyat bölümü kalır. Namazın en harika yeri burasıdır. Tahiyyatta oturan kişi, gerçek kimliğini bulur, hakîkat-i Muhammediyye’ye vasıl olarak huzur ehli olur. Burada, vücud duruşu itibariyle “Muhammed” yazısını oluşturur. Şekil ve mânâ itibariyle zahir-bâtın gerçek kimliğini ispatlamış olur. Sadece bu kimseler Hakk’a gerçek ayna olan­lardır.

Kıyamda elif, rükûda dal, secdede mim ile âdemliğe ulaşan kişi, son oturuşta da “Muhammed” liğe yükselir ve maksat hasıl olur. Hârikulâde bir sistem olan namazı terk edenler çok şey kaçırmaktadırlar.

Namaz hareketlerini başka bir yönden de ele aldığımızda, kıyam (ا) elif “İbrahimiyyet”, rükû (د) dal “Museviyyet”, secde (م) mim “İseviyyet”, tahiyyat (مُحَمَّد) “Muhammediyyet” mertebesidir. Kıyamda iken İbrahimiyyet mertebesinin ağırlığını hissederek namaz kılmaya çalışan kişi, daha sonra bu ağırlığı kaldıramaz ve beli bükülmeye başlar. Ellerini dizine dayayıp tekrar doğrulmayı ister. Bu esnada Museviyyet sırlarının ağırlığını hisseder. Bu sefer de ayakta duramayan kişi, secdeye kapanır. Orada da İseviyyet sırlarının ağırlığı altında kalır. Fakat iki hamle ile tahiyyata oturur. Burası gerçek müşahede, huzur, sükûn, kelam, habiblik yani Muhammediyyet mer­tebesidir. Bu halde, yeteri kadar kalıp gerekenleri okuduktan sonra, iki tarafına başını çevirip selam vererek ve selâmet dileyerek bu ilâhî durumdan çıkar ve yine beşeriyetine yani dünya hayatına döner. Böylece namaz içinde “Mi’rac”ını gerçekleştirmiş olur. Buradaki selam ve selâmet sağlı sollu olarak bütün varlığı kaplar.[373] 

Kişi, zamanla beş vakit namaza, sohbetlere, zikirlere, güzel ahlak ile hayatına devam edince kendisinde mânevî gelişmeler olur ve esmâ alemine ulaşır. Esmâ âlemindeki namazın ismi ise orta namazdır (Salâti’l-Vustâ).[374]

Terzi Baba, Hz. Muhammed’in (a.s.) mi’rac olayında Musa (a.s.) ile namazın elli vakitten beş vakite düşürülmesi konusunda bahsedilen hadisesinin doğru olduğunu belirtir ve elli vakte tamamlanabilmesinin mümkün olduğunu söyler.

Ona göre, beş vakit namazını eksiksiz bir şekilde yerine ge­tiren biri, kazanımı olan mânevî güçle, hayatında hiçbir boşluk bırakmayıp devamlı Allah’ı zikir ve tefekkür haline ulaşır. Yirmi dört saatten oluşan bir günün saat sayısını iki ile çarpsak kırk sekiz yapar. Böylelikle her yarım saatte bir kez namaz kılınmış olur. Namazı kılan kişinin gerçek kimliğini bir, Hakk’ın varlığını da bir sayarsak toplamda sayı elli olmuş olur. 

Böyle kişilerin uykuları dahi ibadettir. Çünkü gözleri uyusa da gönülleri uyanıktır. Bu hali yaşayanlar, gönlü muhabbetullah ile dolup taşan âriflerdir. Efendimize mi’rac gecesi emredilen elli vakit namazın muhatabı bu kişilerdir. 

Beş vakit namaza başlayan kişi, azmi oranında yolculuğunda adım adım ilerleyerek, “Namaz mü’minin mi’racıdır” sırrına ulaşır. Zaten ancak böyle bir namaz, sahibini mi’raca eriştirir. Bu duruma varan kişide faaliyette olan Hakk’ın varlığı olur.[375]

Terzi Baba farklı bir yorumla, namazın rek’at sayılarının ve namaz vakitlerinin değerlendirmesini de yapar. Ona göre iki rek’atlı namazın birinci rek’atı fenâ fillah, ikinci rek’atı ise bekâ billâhtır. Hakk’a vasıl olmak için iki aşamayı tecrübe etmek gerekir. Bu süreçleri tamamlamak kişiden kişiye değişse de yaklaşık on beş yirmi se­neyi bulur.

İdrak düzeyleri ve namaz rek’atları arasında da bir ilişki kurar. Ona göre, üç rek’atlı namazların birinci rek’atı ilme’l-yakîn, ikinci rek’atı ayne’l-yakîn, üçüncü rek’atı ise hakka’l-yakîn” bilgilerini elde etmektir. 

Dört rek’attan ibaret olan namazların birinci rek’atında şeriat, ikinci rek’atında tarikat, üçüncü rek’atında ha­kîkat, dördüncü rek’atındaysa marifet mertebelerinin hakîkatleri idrak edilir. Marifetullaha gayretle ve bu aşamalar geçilerek ulaşılabilir. Aslında tesadüfen olan hiçbir şey yoktur.

Namaz vakitleri ile fenâ fillah ve bekâ billâh arasında da ilişki kurar. Sabah namazının kılınma vaktini fenâ fillah, öğle namazının bekâ billâh, ikindi namazının beşeriyet gölgesi, akşam namazının fenâ fillâha geçiş, yatsı namazınınkini ise fenâ fillâhın kemâli anlamına geldiğini söyler.

Sabah namazı vaktinde gün aydınlanmadığı için eşya yok sayılır. Sâlik, başlangıçta kendinden ve âlemden habersizdir. Ancak öğle namazı vaktine doğru güneş kendini gösterir ve aydınlanma gerçekleşir. Kişi kimliğini açık bir şekilde kavrar ve bu herşeyin gerçek kimliğiyle ortaya çıktığı bekâ billâhtır. İkindi namazı vakti ise beşeriyet gölgesidir. Çünkü öğle zamanı güneş ışınları arza dik düşmektedir. Bu durumda da eşyanın gölgesi olmamaktadır. Bu ise, saflığın ve salt kimliğin ifadesidir. Fakat izâfî oluşum denen zaman işlemeye devam eder ve varlıkların gölgeleri yavaş yavaş oluşmaya başlar. İkindi namazı vaktinde varlıkların nefsaniyetleri tekrar oluşmaya başlar. Akşama doğru gölgeler daha da uzar ve beşeriyet daha da be­lirginleşir. Kişi bir süre beşeriyeti ve nefsaniyeti ile kalır. Sonunda kişi, havanın kararıp gölgelerin yok olması ile beşeriyet gölgesinden akşam namazında kurtulur.

Akşam namazı vakti, fenâ fillâha geçiştir. Güneşin ışıkları kaybolduktan sonra her yer kararır ve eşya görünmez. Durum bu olunca asıl ve gölgesi ortada kalmaz. Ken­dinden geçip yok olma hali yani “Fena” gerçekleşir. Yatsı namazı vakti, fenâ fillâhın zirvesidir. Karanlık oldukça artar ve eşya tamamıyla görünmez olur. Bu ise kimliklerin külliyyen ortadan kalkmasıdır. Her birşeyin Hak’ta yokluğudur. Sabaha kadar devam eden bu hal, kişinin anlayışında önemli değişikliklere vesile olur. 

“Genel anlamda gece fenâ fillâh, gündüz bekâ billâhtır.”[376] diyen Necdet Efendi bir başka yönden de namaz vakitlerini ele alarak, sabah namazının doğum, öğle namazının gençlik, ikindi namazının olgunluk, akşam namazının ih­tiyarlık, yatsı namazının ise dünyadan ayrılmak olduğunu ifade eder.[377] 

Terzi Baba’nın vitir namazı hakkındaki “Allah birdir, birleri sever.”[378] hadis-i şerifinden hareketle yaptığı değerlendirmesi ise oldukça farklıdır. Hadisin Arapça metnine göre “Bir”i ifade etmek için vitr kelimesi geçer. Ona göre, anlamları “Bir” demek olan vâhid veya ehad kelimelerinin hadiste kullanılmamasının sebebi, vitr kelimesinin içeriğidir. Kişinin birimsel varlığının hakîkatini idrak etmesi vitriyyet, âlemlerdeki tek varlığın hakîkatini idrak etmesi ise ferdiyettir. Ferd-i vâhid ise âlemlerin tek bir fert şeklinde müşahede edilmesidir. Kendi varlığının hakîkatini idrak eden kişi, gerçek vitr namazını kılar.

Ardıç, namazın kılınmasıyla, insanda emanet olan ilâhî isimlerin faaliyete geçip, kişinin hayatındaki etkileri üzerinde de durur. Beş vakit namaz kılınarak 99 adet selâm esmâsı üretilir. Cenâb-ı Allah’ın isimleri içinde Kahhâr, Mudil, Muntakim isimleri ile zıt Rahman, Hâdî ve Raûf isimleri gibi isimler mevcuttur. Bu isimlerin yarısı bazı varlıklara faydalı diğer yarısı da zararlı diyelim. Mudil esmâsı, biri için delalet ifade ederken, diğer bir kişi için Hâdî olabilir. Birinin Hâdî’si diğerinin Mudil’i olabilir. Yani zaman, mekân ve şartların değişmesiyle isimlerin tahakkuk halleri de değişir.

Örneğin, gün içinde başımıza Allah’ın Kahhar esmâsından bir sıkıntı gelecek diyelim. Ancak bir gün önce kıldığımız beş vakit namazla ürettiğimiz 99 tane esmâ şemsiyemiz vardır. Selâmet şemsiyesi başımızda açıktır ve her bir şemsiye 99 esmânın karşılığıdır. Esmâların herhangi birisinden bir sıkıntı gelecekse o esmânın karşılığı olan esmâ şemsiyesi açılır, bizi korur ve selâmet bulunur. Kahhar içerikli tecelli şemsiyeye vurup dağılır gider veya en azından şiddeti azalır. İlk karşılayan bizim ürettiğimiz “Selâm” ismi olur ve böylece tedbir alınır.

Rahmânî mânâda bir cemal tecellisi gelecekse, bizim üretimimiz olan esmâların selâmeti, cemâli iki misli arttırır. Yani cemâl, selâmetli cemâl olarak bize ulaşır. Beş vakit namazın fıtratında ve yapısında bu özellikler vardır. Namaz ibadetini bir de irfaniyetle bu gerçekleri bilerek yaparsak, daha fazla feyiz ve bereket olur.[379]

Terzi Baba namazı dosdoğru kılmakla ilgili ne anlaşılması gerektiği üzerinde de durur. Ona göre, dosdoğrudan kasıt, zâhirî ve bâtınî açıdan gerekleri yerine getirmektir.

Şeriat ehli için ef’al mertebesinde dosdoğru namaz kılmaktan kastedilen şey, ta’dîl-i erkâna uymaktır. Hakîkat ehli ise varlıklarındaki nefsaniyetlerinden kurtularak, rahmânî hakîkatlerle namazlarını kılar. 

Ta’dîl-i erkâna uymak zâhir ehlinin dosdoğruluğudur. Bâtın ehlinin dosdoğruluğu ise düşüncede ve irfâniyette doğru olmaktır. Bu da varlığımızda, Hakk’ın varlığından başka bir şeyin olmadığını anlayıp, esmâ-i ilâhiyye cemaati ile namaz kılmak gerektiğini anlamaktır. Hatta ilâhî isimleri giymiş olarak namaz kılmak gerektiğinin farkında olmaktır.[380]

Ardıç, namazdan sonraki tesbîhat kelimelerini tenzih-teşbih-tevhid bağlamında yorumlar. “Subhânallah”ın tenzih, “Elhamdülillah”ın teşbih, “Allahu Ekber”in tevhide karşılık geldiğini belirtir. Dolayısıyla, subhânallah Museviyyet, elhamdülillah İseviyyet, Allahu Ekber Muhammediyyet mertebesidir. Ayrıca “Subhânallah”ın ibadet idrakinin tesbih, “Elhamdülillah”ın zikir, “Allahu Ekber” in ise fikir olduğunu belirtir. Ona göre İslam dini Hz. Âdem’den başlayıp Hz. Muhammed’e (s.a.v.) kadar gelen ve bütün insanlık mertebelerini bünyesinde toplayan bir dindir. [381] Böylece namaz sonrası tesbihatı dahi bir sistem dâhilinde değerlendirişi, onun bütünlükçü ve tevhidî bakışına bir örnektir.

Terzi Baba’nın namaz konusunda ana hatlarıyla yaptığı açıklamalara bu başlık altında yer vermeye çalıştık. Daha ayrıntılı bilgi almak isteyenler “Salat” isimli kitabını inceleyebilirler. 

### D. EZAN 

Günde beş kez tekrar edilen, bir müslümanın hayatında namaz kadar önemli yer tutan ezan hakkında, Terzi Baba’nın 1987 yılından itibaren, muhtelif yerlerde yaptığı sohbetlerinden ve bazı kitaplarından bilgileri derleyerek bu başlığı açıklamaya çalışacağız. 

Terzi Baba’ya göre de ezan davettir. Ancak bu davet her açıdan her kişiyi, bulunduğu durumdan bir üst mertebeye davettir. Ezân-ı Muhammedî, insana hangi mertebede veya hangi yolda olursa olsun bir davettir.

İslamla müşerref olmayanları İslâma, Müslüman olmakla birlikte ibadeti eksik olanları ibadet etmeye ve camiye davettir. Eğer bir Müslüman ailesini ihmal edip Allah’ın razı olmadığı mekanlara gidip, ev halkını yalnız bırakıyorsa evine davettir. Şer’î olarak ibadetini yapan müslümanları, bir üst mertebe olan tarikata davettir. Tarikat ehli ise hakîkate, hakîkat ehli ise mârifete davettir. Her hâlükârda bir üst derece vardır ve kişi ona sevk edilir. Aslında zâhirdeki Ezân-ı Muhammedî, bâtındaki hakîkat-i Muhammediyye’ye davetttir.[382]

Necdet Ardıç Efendi, yirmi dört saatte her dakika, arzın her yerinde duyulan bu ilâhî daveti, mümkün olduğunca geniş bir ihata ve düşünce ile tefekkür etmemiz gerektiğini belirtir. Ona göre ezanı, hıristiyanların çanı, yahudilerin boru sesini dinlediği gibi gaflet içinde dinlememeliyiz. Bu şekilde yaparsak ezandan tam anlamıyla istifade edemeyiz. Dolayısıyla ondan gereği gibi faydalanamaz, onun gerçeğini anlayamazsak, onun devamı olan ve ona esas olan namazdan da gereği gibi fay­dalanamayız.[383]

Necdet Ardıç Efendi’ye göre, dâvûdî sesli bir müezzin ezan okuduğu zaman sesinin güzelliğine kapılarak, ezanı sadece duygusal yönden değerlendirip, ilmî yönü ihmal etmek büyük bir kayıptır. Zaten müslümanların en zayıf noktası da genellikle her mevzuda araştırmacı ruhtan yoksun olmak ve duygusal davranıp kuru bir tak­litçilikte kalmaktır.[384] 

Ezanda dört tekbir, ikişer tane Allah’a ve Rasûlullâha şehâdet, yine ikişer tane hayye ale’s-salâh, hayye ale’l-felâh, tekbir ve bir tane de kelime-i tevhid vardır. Ona göre bu sıralamanın bir önemi ve özelliği olmalıdır ki; caminin içinde kamette ve minareden dışarıya duyurmak üzere günde beş kez tekraren okunmaktadır.

Müezzin ezan okuduğunda Müslümanların çoğu, sadece ezanın nâmesine dikkat kesilir. Müezzinin sesi ve okuyuşu güzelse, “Ne kadar güzel okudu” denir. Okunanın ne anlam ifade ettiği ve verilmek istenen şifreli mesaj pek önemsenmez. Yukarıdan seslenişin ve aşağıdan dinleyişin bir anlamı vardır. Ezanda şifreli bir haber vardır ve bir iletişim kurulur. Ezân-ı Muhammedînin sözleri incelediğinde nasıl bir iletişim kurulduğu veya şifreli haberlerin ne olduğu gibi soruların cevapları bulanabilir. Terzi Baba, Ezân-ı Muhammedînin sözleri ve bu sözlerin anlamları üzerinde ise çok farklı açıklamalar yapar.

#### 1. Tekbirler

Ezanın başındaki tekbir sayısı dörttür. “Allahu Ekber” sözü Türkçeleştirildiginde “Tanrı uludur” şeklinde çevrilir. Kişi, gaflet ile “Allah” lafzını söylerse veya dinlerse tanrı hükmünden başka bir şey demiş ve dinlemiş olmaz. Eğer şuurlu bir şekilde, hakîkate dair mânâları idrak edip söylerse lafzın gerçeğine yakın bir anlama ulaşır.

Kebir büyük, ekber ise en büyük anlamına gelir. Ancak “En büyük” derken başka büyüklere kıyasen Allah en büyüktür sonucuna varılmamalıdır. Hayalimizde var ettiğimiz bir tanrının büyüklüğünü değil de ilah olan Allahu Teâlâ hazretlerinin büyüklüğünü tefekkür etmeye çalışmamız gerekir. Allahu Ekber dendiğinde, zihinde hayal gücü ile tasvir edilen tanrılardan, putlardan, rablerden ve fâni sevgililerden arınmış olarak gerçek rabbe (Rabbü’l-Erbab’a) ulaşma yoluna girilmelidir. Ayrıca “Allahu Ekber” dendiğinde “Allah” isminin esmaü’l-hüsna içerisinde en büyük isim yani ism-i azam olduğu belirtilmiş olur. 

Allah’ı, mutlak zâtı açısından anlamamız imkânsızdır. Bu hususta Efendimiz “Allah’ın zatını tefekkür etmeyiniz”[385] tavsiyesinde bulunmuştur. Onu ancak sıfatları, isimleri ve fiileri yönüyle idrak etmeye çalışabiliriz. Allahu Ekber sözünü söylediğimiz veya dinlediğimiz zaman; bâtınî anlamıyla, mutlak zat açısından anlamamız imkân dâhilinde değildir. Onu, cüz’i aklı, küllî akla ulaştırarak, zat-ı mukayyed açısından ve ondan gelecek yardımla anlamaya çalışmak imkân dâhilindedir.

Tekbir, Allah’ın birliğini ilan etmektir. Dört defa tekrar edilmesi, dört mertebe açısından yüceliğinin idrak edilmesi gerektiğini belirtir.

“Tek” ahadiyyet, “Bir” ise vahidiyyet mertebesidir. “Allahü Ekber” diyerek “Tekbir” getirdiğimizde bu mertebeler ifade edilir. Birinci tekbir asâleten, diğer tekbirler ise vekâleten kendi mertebeleri itibariyle getirilir. 

Birinci tekbirde, ef’âl âleminin Hakk’ın varlığı ile var olduğunu “Lâ fâile illallâh” hükmü ile; ikinci tekbirde esmâ âleminin Hakk’ın varlığı ile var olduğunu “Lâ mevcûde illallâh” hükmü ile; üçüncü tekbirde sıfat âleminin Allah’ın varlığı ile var olduğunu “Lâ mevsûfe illallâh” hükmü ile; dördüncü tekbirde ise zat âleminin dahi Allah’ın varlığı olduğu “Lâ ma’bûde illallâh” hükmü ile ve “Lâ ilâhe illallâh” sözünün hakîkati kapsamında söylenmiş olur. Ef’âl, esmâ, sıfat mertebelelerini geçince sadece “Ahâdiyyeti zât-ı sırf” mertebesi kalır. Bunun da ifadesi, “Allahu Ahad” olur. Hal böyle olsa da bütün tek­birler Allahu Ekber diye okunur. Bunu anlamak bir irfan ve idrak işidir.[386] 

#### 2. Eşhedü En Lâ İlâhe İllallâh

Dördüncü tekbiri takiben söylenen şehadetler, en azından ilme’l-yakîn olarak id­rak edilmelidir. Ancak gerçek şehâdeti söyleyebilmek için tek­birleri hakkıyla getirmeliyiz. Başlangıç güzel olmazsa o işin sonu gelmez.

Bir kişi, herhangi bir olayı görmediği halde “Ben bu­nu gördüm” diyerek hâkimin karşısında şahitlik ederse, bu yalancı şahitliktir. Hakk’ın gerçek varlığını idrak etmeden, “Eşhedü en lâ ilâhe illallâh” deniyorsa bu bir açıdan yalancı şahitliktir. Kötü niyet olmadan, gaflet ile yapılan bu eylemden dolayı belki yalancı şahit durumuna düşülmez ancak bilinçsiz yapılan birşey de yarar sağlamaz. O halde “Eşhedü” dediğimiz zaman, “Görüyorum ki” yerine en azından düşünce düzeyinde “Düşünüyorum ki”, Lâ ilâhe illallâh (Allah’tan başka ilah yoktur) demeliyiz. 

“Düşünüyorum ki Allah’tan başka ilah yok­tur” anlamına gelen birinci şehâdette, âfâkta yani zâhirde Allah’tan başkası yoktur. İkinci şehâdette ise enfüste yani kendinde de Allah’tan başkası yoktur, anlamına gelir. Diğer bir ifadeyle dışarıya baktığın zaman, dışardaki varlıkların Hakk’ın varlığından başka bir varlık olmadığını idrak edersin ve sen de bu âlemin içinde bulunduğuna göre; sende var olanın da Hakk’ın varlığından başka birşey olmadığını anlarsın. Böylece birinci şehadete genel anlamda zâhirî şehâdet, ikinci şehâdete de bâtınî şehâdet denir. Zâhirî şehâdet ilme’l-yakîn, bâtınî şehâdet ayne’l-yakîn mertebeleridir.

Ayrıca şehadet, dört tekbirin dört mertebesini de gerçek manada anlayıp o hallere şahitlik etmek, Hakk’ı bütün zuhurları itibariyle kabul ve tasdik etmektir.[387]

#### 3. Eşhedü Enne Muhammeden Resûlullah

Necdet Efendi, “Ve yine görüyorum ki Muhammed (s.a.v.), Hakk’ın resûlu ve peygamberidir.” anlamına gelen ezanın bu bölümünde Hz. Muhammed’in (s.a.v.) hem resul hem de nebi oluşu üzerinden açıklamalar yapar. Ona göre, ezanın bu kısmını okuyan kişi “Hz. Muhammed’in (s.a.v.) ef’âl âlemine ve insanlara dönük olarak Allah’tan haber getirme hâlini görüyor ve bunu tasdik ediyorum” demektedir.

İnsan, her ne kadar kendi varlığının hakîkatinin, Hakk’ın varlığının hakîkati olduğunu düşünse de bunun ayrıntılarını bilmesi imkânsızdır. Ama bir haberci gelir ve perde arkasındaki gerçekleri izah ederse, habercinin muhatapları da gördüm der.

Ardıç’a göre, Hz. Muhammed’in (s.a.v.) en son peygamber olarak gelmesinin ve diğer peygamberlerden üstün olmasının sebebi, dört tekbirin hakîkatini bildirmesidir. Ondan önce gelen peygamberler ilk üç tekbirin hakîkatlerini kısmen haber verebildiler. Hz. Muhammed (s.a.v.) ise dört tekbiri, en derin ve geniş anlamlarıyla haber verdi. Kişi, zâhirî ve bâtınî içerikleriyle ezanın bu bölümünde “Görüyorum, düşünüyorum, en azından biliyorum ki Hazreti Muhammed (s.a.v.) denilen Habîbullah, insanlığa bu dört mertebeden de haber getirdi ve ben bunu müşahede ediyorum.” bilincine varmış olur. Ezân-ı Muhammedî en başından itibaren bu şekilde idrak edilebilirse, dördüncü bir cümleyle muhatap olunur. O da “Hayye ale’s-salâh”tır.[388]

#### 4. Hayye Ale’s-Salâh

“Haydin namaza!” ifadesi ile eyleme geçilir. Buraya kadar olan kısım nazarî yaşantıdır. Namaz, fiilî olarak bu sözle başlar. Bu ifade, Türkçe’ye “Haydin namaza” diye çevrilir. Salât kavramınının anlam genişliği namaz kelimesinde yoktur. Namaz, salâtın eylem yönüne dönük bir ifadedir. Salât ise bütün mertebe ve makamlarda kılınan namazların hepsini ifade eder.

Birinci olarak söylenen “Haydin salâta” ifadesi zâhiren bedensel hareketlerden ibaret olarak kılınan namaza davettir. “Haydin salâta” ifadesinin ikinci kez söylenmesiyle bâtınen gerçek salâta yani gönül âlemindeki namaza davet vardır. Bu davete önce beden ile cami kapısından girilerek, sonra da mânâ yönünde beşerî benlikten geçip, gerçek benliğe ulaşmak suretiyle icabet edilir. Çoğu Müslüman, “Camiye girdim, namazımı kıldım” derse de sadece birinci salâtı kılar. Fakat önemli olan her iki veçhenin de aktive edilmesidir. Bu sebepten dolayı biri zâhirî biri de batınî olmak üzere iki davet vardır.

Aslen hem zahirî açıdan eylemlerin yapılması hem de mânalarının tecrübe edilmesi gerekir. Bunlardan birini terk edersek ehl-i kemâl ola­mayız. Zahirî ve bâtınî dengenin korunması gereklidir.[389]

#### 5. Hayye Ale’l-Felâh

Bu duruma gelmiş olan kişi kurtulmuştur. Belki de “Kendinize gelin!” denmek istenmektedir. Zâhiren ve bâtınen olmak üzere iki defa “Haydin felâha, haydin felâha” şeklinde ifade tekrarlanır. 

Kur’ân’ da Yunus sûresinin 25. Âyetinde “Allah esenlik diyarına çağırır, dileyeni de dosdoğru yola yöneltmektedir.” Yani “Allah sizi selâmet evine davet eder” buyurulmaktadır. Felâha ve selâmet evine davet aynı anlamı taşımaktadır. Ezanın bu bölümüne kadar olanları iyice anlarsak, zâhiren ve bâtınen felâha ve selâmete ulaşırız.[390] 

#### 6. Allahu Ekber

Ezanın bidâyetinde dört mertebe olarak yaşanan tekbirlerin, bu noktada zâhir ve bâtın olmak üzere iki defa söylenmesi yeterlidir. Birinci tekbirde âlemlerdeki “Allahu Ekber” diğerinde ise kendi varlığındaki “Allahu Ekber” müşahedesi olmaktadır.

#### 7. Lâ İlâhe İllallâh

Ezanın en son bölümünde yer alan kelime-i tevhîd (Lâ ilâhe illallâh) ile kişinin hem âfâkta hem de enfüste müşahede ettiği “Allahu Ekber”i tam anlamıyla tekleme ve birleme gerçekleşir ki bu da tevhittir.

Ezân-ı Muhammedînin dışarıda okunuşu zahirî davet, içeride okunuşu ise bâtınî davettir. Bir başka yönden de bakarsak, ezan dışardaki müslümanları camiye, camidekileri gönüle, gönülde olan­ları da gerçek manası ile Allah’a davet etmektir. Kim bu davetleri sırası ile duyar, tatbik edip uyarsa gerçekten kendini bulup kurtuluşa erenlerden olur.[391] 

### E. KÂBE VE KIBLE 

Evrende görünmez bir şekilde var olan ilâhî ruh, deyim yerindeyse şahsi anlamda mabed binasında kendini gösterir. Bir mabed daima âlemin merkezinde yer alır ve bu da onu kutsal kılar. Çünkü o mabedde insan, zaman ve mekânın belirsizliğinden korunur ve tanrı, o an ibadet eden insan için oradadır. Müslümanlar için mânevî merkez olan ilk mabed Kâbe sembolik bir referans noktasıdır.[392]

Sûfîlere göre, Kâbe’nin hakîkatine ulaşamayan kişi, daha üstün hakikatlere asla ulaşamaz. Kâbe insanın kalbine benzetilir. Buna göre kalp, “Beytullah”tır. Kâbe ise “Beytül-Hak”tır. Kâbe kalbin sûretidir. Sır ise sûretten üstündür. Kalbe dâhil olan, Kâbe’ye dâhil olandan üstündür.[393]

Kâbe’nin hakîkati hakkında tasavvuf büyükleri tarafından pek çok yorum yapılmıştır. Bunlardan biri şöyledir: “İki Kâbe (beytullah) vardır. Mekke’deki bina ve gönül (kalp, dil) yani Kâbe-i halîl ve Kâbe-i celîl. Sûfîlere göre gönül kabesi daha önemlidir.”[394] Zira Muhammed b. Fadl (r.a.), Kâbe’yi (Allah’ın evini) ziyaret etmek için iştiyak duyan bir kişinin, Allah’ı kalpte müşahede ve temaşa etmek istememesini hayretle karşılar.[395] Genelde meşhur olan yorum, Kâbe’nin zâtî tecelliye mazhar olan merkezi bir yer olduğudur. İsmail Hakkı Bursevî Hazretlerinin “Kâbe ve İnsan” isimli kitabı da burada zikredilmeye değer, oldukça farklı yorumların olduğu bir eserdir. Ayrıca “Zahirdeki Kâbe ibadet, bâtındaki Kâbe temaşa içindir”[396] denir. Bazı tasavvuf edebiyatına dair eserlerde ise Kâbe sevgilinin yüzüne, örtüsü ise sevgilinin saçlarına benzetilir.[397]

Hac farizasının ifa edildiği kutsal mekân Kâbe’nin sırlarından İbnü’l-Arabî, çeşitli eserlerinde bahseder. Allah’ın el-Evvel ismi ile ilişkilendirdiği Kâbe, huzurun ve bereketin kaynağıdır. Tecellilerinin çokluğuyla övdüğü Kâbe’nin bir genç halinde kendisine görünmesinden ve o gencin paradoksal hallerinden bahsederken pek çok sûfî gibi o da Kâbe ile kalp arasında ayniyyet ilişkisi kurar.[398]

Kâbe’yi ziyaret etmenin amacı ise ahlakı düzeltmek, nefsi terbiye etmek, ruhu kötü duygulardan arındırmak, iyi ve erdemli bir insan olabilmek ve böylece Allah’la (c.c.) kurbiyet sağlamaktır. Bunu tecrübe eden bir insanın kalbi Allah’ın arşıdır ve Kâbe’den daha yüksek bir konumdadır.[399]

Necdet Ardıç Efendi, Ka’be-i Muazzama’nın kelime-i tevhidin zuhur mahalli olduğunu, bir dervişin Kâbe’ye baktığında; amâiyetten ahadiyyete, ahadiyyetten uluhiyyete inen ve Kâbe’de billurlaşıp zuhura gelen hakîkat-ı ilâhiyyenin zâtî tecellilerini okuması gerektiğini belirtir.[400]

“Kâbe’yi seyir ile okumak” başlıklı yazılarında Kâbe’nin ölçülerine, geometrik şekline, Hacerü’l-Esved taşına hatta her köşesine varıncaya kadar bâtınî yorumlar yapar. Gerek sohbetlerinde gerekse kitaplarında yaptığı bu yorumların kaynağını ise hac ve umre ziyaretleri için kutsal topraklara gittiğinde, Kâbe ve civarında gelen vâridâtlara dayandırmaktadır.[401] Bu konuda kendine has yorumları vardır.

Kâbe’nin genişliği on bir, boyu on iki, yüksekliği on üç, hatim duvarı ile boyu on beş metredir. Ardıç’a göre, on bir rakamı seyrü sülûkta Muhammedîyet mertebesine tekabül eder. Dört (Kâbe’nin dört köşesi), İslam’ın şifre rakamıdır. On bir ve dördün toplamı; on beş rakamının karşılığı olan Kâbe, hakîkat-i Muhammedî’nin ve İslam’ın sayılarını bünyesinde toplar. Ayrıca on iki rakamı, seyrü sülûkun kemâli; insân-ı kâmil mertebesidir. On üç ise Hz. Rasûlullah’ın şifre rakamıdır.

Kâbe’nin çevresindeki kubbeler, Kâbe’de otağını kurmuş zâtın (Allah) çevresinde, her biri ilâhî isimleri temsil eden komutanlar gibidir. Müslümanların tavaf sahası, beşerî abdiyetleriyle duada bulundukları yerdir.

Birinci kat ve direkleri, esmaü’l-hüsnânın zuhurlarıdır. Yukarıdaki kat ve direkler ise sıfat-ı zâtiyye ve sıfat-ı subutiyyenin saltanat yeridir. Oranın da üst kısmı olan teras ise lâhût âleminin zuhur mahallidir. 

Zemzem, ilâhî ve Muhammedî hakîkatler pınarıdır. Hz. Hacer’in zemzem suyunu bulduğunda, suyun boşa akmaması için “Zem zem (dur dur)” demesi, gönle gelen ilâhî hakîkatleri kaçırmayıp, değerini vererek koruma altına almamız içindir. Bu hakîkatler gönle doğduğunda, kıymet bilinmeyerek gelip geçerse onlardan istifade edemeyiz. 

İhlas sûresi, sağ taraftan sol tarafa doğru yani zat mertebesinden ef’al mertebesine doğru Kâbe’nin çevresinde yazılıdır. Çünkü zat, sûrede dahi kendini böyle açıklar. 

Necdet Efendi’nin Kâbe’nin tarihi, kıble oluşu, geometrik şekli ve Mekke’nin fethi üzerine yaptığı yorumları da dikkat çekicidir. Ona göre, Âdem (a.s.) ile başlamış olan insanlık tarihi, Beytullah (el-Beytü’l-Atik/eski ev) ile aynı zamanda sembolik olarak da başladı. Eski ve ilk haliyle Beytü’l- Atik (eski ev) sonradan gelecek bütün mertebeleri kendinde barındırmaktaydı. O zamanlar için zahiren Âdemiyyet ve İbrahimiyyet mertebeleri zuhurdaydı. Museviyyet, İseviyyet ve Muhammediyyet mertebeleri ise bâtındaydı. 

Cenab-ı Allah, İbrahim’in (a.s.) oğlu İshak’ın (a.s.) torunlarından Hz. Süleyman’a, tecelli yeri olmak üzere Kudüs’te bir mabed inşa etmesini emretti. Hz. Süleyman da (a.s.) Beytü’l-Makdis’i (Mescid-i Aksâ) yaparak bu emri yerine getirdi. Beytullah ise maksadı haricinde kullanıldığından, ilâhî tecelli Mescid-i Aksâ’ya alındı. Musa (a.s.) şahsında tevhid-i esmâ, İsa (a.s.) şahsında da tevhid-i sıfat mertebeleri zuhur etti ve Mescid-i Aksâ o zamanlar için mânevî merkez oldu. 

Müslümanlar bir süre Mescid-i Aksâ’yı kıble kabul edip namaz kılmak zorunda kaldı. Çünkü o dönem için en büyük tecelli olan sıfat tecellisi, “Mescid-i Aksâ’da aktifti. Ancak hakîkat-i Muhammedî zuhura çıkmış ve Hz. Rasûlullah’a peygamberlik gelmiş olduğundan, dünyanın bâtınî ve nûrânî dengelerinde çok ciddi değişmeler oldu. Müslümanlarda potansiyel olarak zât tecellisi olmasına rağmen, yüzlerini sıfat tecellisine döndürüp, o tarafa doğru secde etmek zorunda kalmak, psikolojik açıdan ağır geliyordu. 

Bakara sûresinin 144. âyetinde belirtilen, meâlen; “Yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir” ilâhî emri gelince, müminler yüzlerini zâtî tecellilerin aktığı Beytullah’a çevirmeye başladı. Aslında ismine “Mescid-i Kıbleteyn (İki kıbleli)” denilen noktada vuku bulan olay bir mânevî inkilâptır. Bu durum, salt olarak bir kıble yönü değişimi değil, bâtın âleminde var olan tüm dengelerin tebeddülüdür. İnsanlığın seyir sürecinde en büyük ve en önemli mânâ değişikliğidir. 

Kâbe’nin dört köşesi, İslam’ın dört hakîkati olan, “Şeriat, tarikat, hakîkat, marifet”, ayrıca “İbrahimiyyet, Museviyyet, İseviyyet ve Muhammediyyet” mertebelerini sembolize eder. Bir başka açıdan da “Ef’al, esmâ, sıfat, zât” mertebelerini de simgelemektedir.

Kâbe’nin dış kısmında bulunan “Makam-ı İbrahim” “İbrahimiyyet”, arka kısmında bulunan yarım daire (hicr) kısmı, “Museviyyet”, iki tarafı açık geçit (koridor) “İseviyyet”, kapalı yapı Kâbe ise “Muhammediyyet”, mertebelerini ifade eder. 

Beytü’l- Atik, hakikat-i Muhammedî’nin gelişiyle Kâbe şekline dönüştüğünde, önceki iki mertebesinde değişiklik oldu. Güney köşe “Rüknü Yemânî” daha önce Âdemiyyet mertebesinde iken, sonradan İseviyyet mertebesine; doğu köşe “Rüknü Hacerülesved” ise Muhammediyyet mertebesine dönüştü. 

Yeni şekli ile “Kâbe’nin rükünleri kuzey köşe Rüknü Irâkî (İbrahimiyyet), batı köşe Rüknü Şâmî (Museviyyet), güney köşe Rüknü Yemânî (İseviyyet), doğu köşe Rüknü Hacerülesved (Muhammediyyet) mertebeleri oldu. 

Kâbe’nin doğu yönünde bulunan Hacerülesved köşesi, zat köşesi olduğu için kelime-i tevhidi “Lâ ilâhe illallâh Muhammeden rasûlullâh”dır. Güneyinde bulunan “Rüknü Yemânî” köşesi sıfat köşesi olduğu içn kelime-i tevhidi, “Lâ ilâhe illallâh İsa rasûlullâh”dır. Batısı “Rüknü Şâmî” köşesi esmâ köşesi olduğu için kelime-i tevhidi “Lâ ilâhe illallâh Musa rasûlullâh” dır. Kuzeyi “Rüknü Irâkî” köşesi ef’al köşesi olduğu için oranın da kelime-i tevhidi “Lâ ilâhe illallâh İbrahim rasûlullâh”dır.

Kıble’nin Kâbe olmasıyla, zat tecellisi Kâbe’ye akmaya başladı. O andan itibaren Mekkeliler’in Kâbe’yi teslim etmeleri kaçınılmazdı. Mekke ve Kâbe fethedildiği anda ilâhî nur ile Muhammedî nur bir daha ayrılmamak üzere, zâhirî ve bâtınî açıdan birleşti. Bu teşekkül, ilâhî program gereği oldu. İnsanlık tarihinin zahiren ve bâtınen dönüm noktası, kelime-i tevhidin zuhur mahalli ile kelam mahallinin buluşmasıdır. Hacılar, bu hakîkati yaşayabilmek için hac veya umre ziyaretlerinde ilk iş olarak tavaf ve sa’y yaparlar.[402] 

Terzi Baba’nın yukarıda izah ettiği hakîkatleri içeren ve bizzat kendisinin çizdiği kroki ise şu şekildedir:[403]

### F. TENZİH-TEŞBİH-TEVHİD

İbnü’l-Arabî’ye göre tevhid bir yönüyle, Kur’ân ve hadislerde geçen teşbih anlamlı ifadelerden Hakk’ın tenzih edilmesidir. Tenzih, benzeşme ve teşbihin olumsuzlanmasıdır. Allah için zorunlu olan tenzihi dikkate almadan, tefsir ve te’vil edenler sapmıştır. Âyet ve hadislerde geçen teşbih lafızlarının remzî anlamları vardır. En gizli olan şeye yani “Sırr”a, mukaddes ruh üflenirse hakîki anlamlar anlaşılabilir.[404]

Terzi Baba’ya göre bu kavramların çok iyi idrak edilmesi gerekmektedir ki bu kavramlar aynı zamanda bireyin seyrinde tedricî bir yolculuğun idrak durakları ve anlam katmanlarıdır. Ancak gerçek bir tevhid ehli, tenzih, teşbih ve tevhid hakîkatlerini idrak edebilir.[405]

İslam dünyasında hâl-i hâzırda hâkim olan Allah anlayışı, ötelerin ötesinde yer alan, bu âlemle ilişkisi zayıf, kulundan uzak, kulu ile arasında çok uzun mesafeler olan, yargılayan bir hukukçu edasında, kullarıyla mekanik ve soğuk bir iletişim halinde bir varlık anlayışına daha yakındır. Bu ise, kulun “Şah damarından daha yakın olan”[406] bir Allah’la sıcak ve samimi ilişki kurmasına engel olan bir anlayıştır. Cehenneme bilet kesip, tekfir mekanizmasını çalıştırmayı seven ve “Acaba bugün kimi cehenneme göndersem?” diyenlerin kurguladığı bir Allah tasavvurundan acilen kurtulmamız gerekmektedir. Tabii ki şeriat mertebesinin gerekleri hiçbir zaman ve mahalde terk edilmeden, son nefese kadar yapılmalıdır. Ancak işin rûhî ve derûnî boyutu ihmal edilip, yalnızca ilmihal ve fıkıh kitaplarındaki Allah’a kim, nasıl ve ne şekilde ulaşır?[407]

Terzi Baba’ya göre, İslâm dininin zâhirî, tenzih yani Museviyet hakîkatlerine şâmildir. Museviyyetteki anlayış “Len terânî” (görünmezlik) üzere gelişmiştir. İslâmiyetin bâtını ise teşbih yani İseviyyet hakîkatlerini içerir. Zâhirin ve bâtının, tenzihin ve teşbihin hakkını vermek suretiyle cem etmek ise İslâmdır ve de tevhîddir.

Tenzih ve teşbih ile kayıtlanmaktan kurtulmak gerekir. Tevhîd, hiçbir şeyle kayıtlanamaz ve herhangi bir vasıfla da vasıflanamaz. Bu yüzden tevhîd ehli, vasıfsızdır. Bütün vasıflar kendisinde bulunmak suretiyle o, vasıfların birisiyle kayıtlanmamak suretiyle vasıfsızdır.[408] Bu üç kavramın doğru veya yanlış anlaşılması aslında Allah anlayışımızı da doğrudan tesir altına alacağı için, bu kavramlar iyice idrak edilmelidir. 

Düşünebilen insan sayısı oranında, Allah anlayışı ve inancı mevcuttur. Genelde çok çeşitli Allah anlayışları olmakla birlikte, özelde altı tür Allah anlayışından bahseder. Necdet Ardıç’a göre Allah anlayışı çeşitleri şunlardır:

1- Sadece zannî ve hayâlî gaflet ile ibadetsiz bir anlayış: Bu anlayış çok türlüdür. Ancak bir hakikate dayanmayıp, şartlanmış olma hali ile hayâlî bir zan olduğundan hiç bir değeri yoktur. 

2- Sadece zannî ve hayâlî gaflet ile ibadetli bir anlayış: Bu anlayış da çok türlüdür. Birincisinden farkı biraz daha ciddi bir anlayış, düşünce ve muhabbet ile Hakk’a doğru teveccüh etmektir. Ancak bu anlayış da şartlanmışlık sınırları içerisinde olduğundan dolayı hayâlî bir Allah anlayışıdır. 

3- İbrâhîmiyyet mertebesinde, fiillerin birliğindeki zâhirî tevhid anlayışı: Lâ fâile illallâh (Allah’tan başka fâil yoktur) hükmü ile bütün fiilerin fâili Hak’tır, anlayışının başladığı yerdir. Diğer anlayışlardan çok üstün bir anlayıştır. Ancak yine de bu anlayış sadece bir bilgi düzeyindedir. Buna rağmen, Allah anlayışında bir inkilâptır. Bütün varlıkta fiilen de olsa Hakk’ın mutlak hâkimiyetini görme yolunun açılmasıdır. Tevhid-i ef’âl, aynı zamanda tevhid-i zâtsız teşbîhtir. Tevhîd-i ef’âl, sadece görünen varlıkları birlemektir. 

4- Mûseviyyet mertebesinde, isimlerin birliğindeki zâhirî tenzih anlayışı: Lâ mevcûde illallâh (Allah’tan başka mevcûd yoktur) hükmü ile bütün mevcûd Hak’tır anlayışının başladığı yer burasıdır. Ancak A’râf sûresi 143. âyetinde belirtilen “Sen beni göremezsin” hâlidir. 

5- İseviyyet mertebesinde, sıfatların birliğindeki teşbîh anlayışı: Lâ mevsûfe illallâh (Allah’tan başka vasıflanmış yoktur) hükmü ile bütün varlık sıfatları Hakk’a aittir, anlayışının düşünüldüğü yerdir. 

6- Muhammediyyet mertebesinde, zatların birliğinde tüm mertebeleri kendinde cem ederek meydana gelen mutlak tevhid anlayışı: “Lâ ma’bûde illallâh-Lâ ilâhe illallâh” kelime-i tevhîdinin gerçek mânâda ifade edildiği ve hayat bulduğu yerdir. Tenzîhî ve teşbîhî hakîkatleri kendinde toplayan kelime-i tevhidin gerek tenzîhî gerek teşbîhî ve gerekse tevhîdî yoldan izah edilerek anlatılmasıdır. Bu mertebe, Allah (c.c.) anlayışı ve idrak düzeyi olarak en üst mertebedir. Diğer Allah anlayışları ise tenzîh ve teşbîh anlayışları düzeyinde olan yetersiz açıklamalardır.[409] Necdet Ardıç Efendi’nin tenzih, teşbih ve tevhid kavramları hakkındaki görüşlerinden genel hatlarıyla bahsettikten sonra daha tafsilatlı olarak şöyle açıklayabiliriz.

#### 1.Tenzih

Tenzih kelime anlamı olarak kusur kondurmama, Allah’ın her türlü eksik ve noksandan uzak bulunduğuna ve insan vasfında olmadığına inanmak anlamlarına gelir.[410] Şayet Rabbin tenzih edilmesiyle, O’nu sonradan olanlara ait alâmetlerden tenzih kastediliyorsa bu doğrudur. Ancak bu anlayışın tevhidi ifade etmesi yetersiz ve eksiktir. Zira tevhidin aslı, kemâl sıfatlarının kabul edilmesidir.[411]

Terzi Baba’ya göre Müslümanların yaptığı tenzîh genelde, kelâmî, hayâlî ve taklîdî olan beşerî tenzîhlerdir. Hakîkî tenzîh ise kadîm tenzîhdir ki “Mutlak tenzih” budur. Bu tenzih, hakîkat-i Muhammedî mertebesinde yapılır. Museviyyet mertebesindeki tenzîh ise Allah’ı hâdisten tenzîhtir ki bu anlayış ikilik üzere kurulmuştur. İslamiyetin zâhiri de bu sistem üzere kuruludur. 

Allah’ı eksik niteliklerden tenzîh etmek niyetinde olan birinin, öncelikli olarak kendisini eksik niteliklerden tenzih etmesi gerekir. Çünkü bu âlemde eksik nitelik yoktur. Bütün nitelikler özleri açısından Allah’a aittir. Oyüzden de eksiklik bulmak imkânsızdır. Eksiklik var gibi zannediliyorsa, bu subjektif bir durumdur. Allah’ın sıfatlarında, isimlerinde ve de fiillerinde eksiklik bulmak imkânsızdır. Önyargılı anlayış ve düşünceler çerçevesinde eksik görülen bir şey varsa, o kişinin eksikliğidir. 

Abdülkerîm el-Cîlî’nin “Hakk’ı tenzîh, tenzîh’ten tenzîh ile olur.”[412] Sözü, tenzih-i kadîmdir. Âlemde bulunan varlıkların hepsinde Hakk’ın bir isminin zuhûr ettiği düşüncesi, kişideki hâkim anlayış durumuna gelmişse âlemde eksik bir şey görülmez. Zaten eksiklik yoksa tenzîhe de ihtiyaç duyulmaz. O zaman yapılması gereken şey peşin hükümlü Allah ve âlem anlayışından kurtulmak ve bunu hakîkatiyle değiştirmektir. Bu ise bir irfaniyet ve marifetullah eğitimi ile mümkündür.

Mûseviyyet, gerçek tenzîhin başladığı mertebedir. Musa (a.s.), Hakk’ı görmek istedi. Onun yaşadığı zaman dilimi, henüz teşbîh yönüyle Hakk’ı görme dönemi olmadığı için ve Mûsâ’nın, Mûsâlığı da devam ettiğinden (Belki Hızır’la bu olaydan önce tanışsaydı, Rabbini görmek istemezdi) “Sen sende olduğun sürece beni göremezsin (Len terânî)” cevabını aldı. Mûsâ (a.s.) “Bu anlayıştan seni tenzîh ederim” diyerek, Hakk’ı görmeye potansiyeli ve kabiliyeti olmadığını anladı ve af diledi. Bu olayda Musa (a.s.) büyük bir irfaniyete ulaştı. Bu yüzden “Beni bu hâle eren mü’minlerin ilki yaz”[413] dedi. Bu büyük tecrübe Kûr’ân-ı Kerîm aracılığı ile bir mertebe ve makam olarak bildirildi.[414] 

Beşerî tenzih, Hakk’ı anlamamak ve onu sınırlamaktır. Eksiklikler varmış gibi zannedip, sûni bir anlayışla tenzîh etmektir ki bir diğer adı da kesret tenzîhidir. Ayrıca seyrü sülûkun başında olan bir tenzih daha vardır. O da Hz. İdris’in tenzihidir. O, hayal edilebilecek her şeyden, kendini tenzîh edip ruhlaşmıştı. Bu da başka bir haldir.

Hakîkat ehli, âlemdeki varlığın Hakk’ın varlığından başka bir şey olmadığını anladığında, kendini eski düşüncelerinden tenzîh eder. Buna da vahdet tenzihi denir. Gerçek tenzih, Allah’ı (c.c.) zihinde sûret kaydından arındırmaktır.[415] 

#### 2. Teşbih

Teşbih sözlükte benzetme, benzetilme anlamlarına gelir.[416] Ardıç’a göre İseviyyet mertebesi (Teşbih mertebesi), insanlık tarihinde ilâhî zâtın ilk defa bir insandan teşbîhî mânâda zuhur edip faaliyet gösterdiği mertebedir. İnsanlığın düşünce tarihinde çok büyük bir kademedir. 

Cenâb-ı Allah, tüm âlemlerde fiilleri, isimleri ve sıfatları açısından zuhurdadır. Ancak ve sadece insanda zâtî zuhuru gerçekleşir. Bu ise İseviyyet kelimesinde mevcut olan hakîkattir. İlk defa İsa ismiyle zuhur etmiştir. 

Teşbih, varlıklardaki ilâhî cemâli seyretmektir. Aslında esmâ ve sıfatlar her zaman zuhurdadır. Teşbih, suretlerin perde arkasındaki zâta bakmaktır. Yâni “Nereye bakarsan Allah’ın vechi oradadır.”[417] âyetini idrak edip, yaşamaktır. Bu âyet-i kerîmenin tam olarak anlaşılamaması, âlemdeki varlıkların ayrı varlıklar olarak görülmesi, kesret teşbihidir. “Ene’l Hak” sözü ise vahdet teşbihine örnektir.[418] 

#### 3.Tevhid

İslam düşünürlerinin en çok üzerinde durduğu konulardan birisi de tevhiddir. Sufîlerce de pek çok tarifi yapılan bu kavram, kategorize edilerek de açıklanmaya çalışılmıştır. Bu başlıkta bunlardan bazılarına yer verip, Necdet Ardıç’ın fikirlerini açıklamaya çalışacağız.

Tevhid, Allah’ı sonradan olan şeylerden tenzih etmektir. Tevhidin üç yönü vardır. Birincisi, delillerle ispatlanan avamın tevhididir. İkincisi, hakîkatlerle sabit olan havâsın tevhididir. Üçüncüsü ise kıdemle kâim olan tevhiddir. Bu ise hâssu’l-havâsın tevhididir.[419] Tevhid, amellerin en güzelidir.[420] Gerçek tevhid ehli, başına ne gelirse gelsin hoş görür. Çünkü o, her şeyi Allah’tan bilir. Ama her şeyi de Allah olarak düşünmez, bütün evrene Allah’tır demez. Herşey ondandır diye kabul eder ve bu sözü her zaman söyler.[421] Tevhidin şuhudu, temel olarak hâdis olmayı ortadan kaldırır. Bu bakımdan ortada biri kadîm diğeri de hâdis iki varlık olmaz. Esasen tevhid, mutlak varlığın yanında başka bir varlığın görülmemesidir.[422] 

Necdet Ardıç Efendi’ye göre, Museviyyette Allah ötelerdedir görülemez. İseviyyette ise kul yoktur, Allah yine görülemez. Sadece mârifet mertebesinde görme ve müşahade meydana gelebilir. Bu ise Ümmet-i Muhammed’e has bir görüştür. Burada kuldan gören Hak ve görü­len de Hak’tır. Çünkü burası tevhid ve vahdet makamıdır. İnsanlık bu sırra ancak Efendimizin şahsında mi’rac gecesi ulaşmış ve bu hal insanlığa hediye edilmiştir.[423] 

Ona göre, tüm tevhidleri (tevhid mertebelerini) tevhid eden tevhîd-i zâttır. Bu mertebe, Hz. Muhammed’e (s.a.v.) ve ümmetine verilen tevhîddir ki bütün varlığı, her yönü ile kuşatmıştır. Tevhid; teşbih ile tenzihin, cem ile farkın, bâtın ile zâhirin ve de kesret ile vahdetin birleştirilmesidir. Şirk ise bütün olan Esmâü’l-Hüsna’yı (Allah’ın güzel isimleri) bölmektir, denilebilir. Bu izahlardan sonra, bir de yaşam mertebelerinin müşahede hallerini özetle şöyle açıklar:

Şeriat mertebesi: Görüleni, görülende tatbik etmektir.

Tarikat mertebesi: Görüleni, görülende, muhabbetle tatbik etmektir.

Hakîkat mertebesi: Görülende, görülmeyeni görerek tatbik etmektir.

Marifet mertebesi: Görülmeyeni, görülüyor hükmü ile müşahede ve tatbik etmektir, denilebilir.[424] 

Necdet Ardıç Efendi bir medeniyet tasavvuru kurabilmek için, bu üç kavramın da ele alınması ve iyi anlaşılması gerektiğini belirtir. Ona göre, gerçek medeniyet tenzih, teşbih ve bilhassa tevhid hakîkatleri istikametinde ilerleyebilir. Mekanik ilerleme ve gelişme ile ancak nefsin medeniyeti kurulur. Fâni olan dünyanın ve dünya sevgisinin kutsandığı bu medeniyet ise insanlığa ancak acı verebilir.[425]

### G. HIZIR, LEDÜN İLMİ VE VELED-İ KALP

Tasavvuf, velâyet doktrinidir. Velâyete ve velâyetin kabul edilmesi temeline dayanır. Sûfîler tasavvufun temelini teşkil eden velâyetle ilgili pek çok konuyu ele almışlardır.[426] Sûfîlerin en çok üzerinde durduğu konulardan biri de Hz. Musa aleyhisselam ile Hz. Hızır’ın karşılaşması ve beraber geçirdikleri seyahat sürecidir. Seyrü sülûk yolu için de örneklik teşkil eden bu yolculuk ve bir peygambere öncülük edip bilmediklerini ona öğreten bir tipoloji üzerinde gerçekten durup düşünmek gerekir. Zira böyle birinin, “Bast” sıfatının mazharı olup cemî’ evliyaya vâkıf olması[427] ve ledünnî bilgiye yani Allah bilgisine ve sırlara[428] sahip olup, ülü’l azm denilen bir peygambere bazı sırları açması izahı gerektiren ve merak edilen bir konudur. Sûfîlerin önem verdiği bu kıssa hakkında, Necdet Ardıç Efendi’nin farklı eserlerini inceleyerek, renkli yorumlarını tespit ettik. 

Öncelikle fenâfillâh, velâyet ve nübüvvet kavramları üzerinden Hızır aleyhisselâmın durumunu tespit eden Terzi Baba, Musa-Hızır kıssası üzerinden ledün ilmi ve veled-i kalp kavramlarını da açıklar.

Hızır aleyhisselâmın “Veli mi yoksa nebi mi olduğu sorusuna” Musa aleyhisselâm ile yaptığı yolculuk esnasında nebî olduğunu ancak hayatının sâir zamanlarında ise veli olduğu cevabını verir. Hızır’ın hayatta olup olmadığı konusunda ise “Hayatta değildir”, çünkü “Bu durum âdetullaha aykırıdır” der.[429] 

Terzi Baba’ya göre, velâyet mertebesinin oluşması için, farz ibadetler, nafile ibadetlerle desteklenmelidir. İbadetler sayesinde Allah’ın inâyetiyle yol alan kişi fenâ fillâh mertebesine ererek Hakk’ın cezbesine tutulur ve bu şekilde yaşamaya devam eder. Bu kişinin artık bir varlığı olmaz. Zaten böyle bir iddiası da olamaz. Çünkü iddia, mülkiyet sahibi olduğunu ve kendince tasarruf sahibi olduğunu zannedenlerde olur. Kendine ait varlığı olmayanların, varlığı ve yokluğu bahis konusu edilemez. Zira böyle bir kişide tüm fiilleri işleyen Hak’tır. 

Hızır (a.s.) da böyle bir velâyet sahibiydi. Ancak Musa (a.s.) ile görüştüğü zaman velâyeti, açığa çıktı. Hz. Musa’nın Hızır’la yolculuğundaki üç olay, her ikisinin de risâlet durumu değil nübüvvet durumudur. Hızır’dan (a.s), sadece Hz. Musa ile beraber olduğu anlarda haberdar olabiliyoruz. Hızır (a.s.) bu olaylar ile kendinden ve bazı hakikatlerden haber verdiği için “Nebî”dir. Bu olaylar haricindeki yaşantısında ise “Velî”dir. Kendince Hak’ta fâni olarak hayatını devam ettirdiği durumlarda, zaten kendine ait bir varlığı olmadığı için herhangi bir haber zuhur etmez. Hızır zaten hazır demektir yâni “Allah’ın binbir ismi vardır, bir ismi Hızır, Allah’ı nerede çağırır isen orada olur hazır” dendiği gibi Hızır’da var olan aslında Hakk’ın ta kendisidir.[430]

Necdet Ardıç Efendi, Hızır-Musa kıssasını tenzih, teşbih ve tevhid bağlamında değerlendirir. Ona göre Hızır’ın yolculuk esnasındaki durumları, şer’î olarak geçerli durumlar değildi. Hz. Musa’nın şeriat merkezli durumu ise zâhiren herkesin uymak durumunda olduğu adalet temelli durumlardı. Musa tenzih, Hızır ise teşbih merkezlidir. İkisi de birbirine zıt merkezdir. Zıt merkezleri tevhid ile toplamak ise Muhammedî tevhidin insân-ı kâmil makamıdır. 

Terzi Baba, Musa-Hızır yolculuğunu pek çok yönden ele alarak ayrıntılı bâtınî tahliller yapar. Musa (a.s.) kavminden kendine sır arkadaşı olarak bir yiğit genci seçmişti. Buluştukları yer iki denizin birleştiği yerdi. Ona göre bu iki deniz, mânâ âleminden zâhir âleme doğru akan “Ruh ve nûr” denizleridir. Bu denizlerin birleştikleri yer genel anlamda âlem, özel anlamda ise arz-ı âdem yâni beden toprağı olan Âdem’in sûretidir. Ve aynı yerde üç mertebeyi temsilen “Mûsâ, Hızır, Fetâ” olmak üzere üç kişi vardı. Musa risâlet, Hızır velâyet, fetâ (genç) ise velâyet ve kâmil insan namzetidir. Böylece buluşulan yerde beş mertebe cem olmuştur. Ancak idrakı daima teklik (Ahadiyyet) üzere kurmamız gerekir.[431]

Ayrıca kıssada yer alan Hızır (a.s.), Hz. Musa (a.s.) ve Yuşa (genç) üç değişik mertebenin temsilcileridir. Hızır (a.s.) ledün ilminin, Musa (a.s.) şeriat ilminin hakikatidir. Yuşa (a.s.) ise bunların tasdikçisi, yardımcısı ve haber verme görevlisidir. Aslında tam olarak faaliyete geçiremediğimiz bu üç mertebe hepimizde vardır. Zahir olan beden tarafımız o mertebedeki Mûseviyyet hakîkatini, bâtın olan ruh (rahmânî) tarafımız da Hızır hakîkatini, genç de kişide çalışma azmiyle yapılan faaliyetleri ifade eder. Bu üç özellik bir araya toplandığı zaman kıssa da geçen balık, ilâhî hakîkatler; deniz de ilâhî bir deniz olan gönül âlemimizdir.[432]

Necdet Ardıç Efendi, ledün ilminin ne olduğunu, kaynağını ve bu sırlar ilmine nasıl ulaşılacağını Kehf sûresi 65. âyetinde “Derken kullarımızdan bir kul buldular ki, biz ona katımızdan bir rahmet vermiş, kendisine tarafımızdan bir ilim öğretmiştik.” Şeklinde işaret edilen Hızır (a.s.) üzerinden izah eder. Âyette geçen “Vecede” kelimesi buldu, geldi, oldu anlamındadır. Ancak ona göre vecd “Allah’ın tecellisi oldu” anlamındadır. Vecd gerçekleştiğinde eğer kişi eğitilmemiş ise, vecd nefsânî olur yani kişinin nefsinde tecelli eder. Aslında vecdin kişinin ruhunda tecelli etmesi gereklidir. Ledün ilminde vecd, kişinin ruhunda tecelli eder ki bu vecd, bilgiyle, ilimle dolu olarak akar gelir. Nefiste tecelli ettiğinde ise bağırıp çağırmakla anında zuhura çıkar. Kişi eğitilmediği için, gelen vecdin ilmini alamaz. Çünkü o bilgiyi alacak mahal hazırlanmamıştır ve hazırlanmamış bir yere bir şeyin akması kişiyi şaşırtır ve olmayacak hallere sevk eder. Kişi kendinden geçer ve bu hâli çok büyük bir cezbe hâli zanneder.

Bahsi geçen âyette, ledün ilmi verilmeden önce rahmet verildiği belirtiliyor. Bahşedilen rahmet, bedene değil ruha verilir. Rahmet aracılığıyla oluşan açılımla da ledün ilmi doldurulur. Eğer yer hazırlanmazsa ilim gelmez. Yine aynı âyet tam tevhid yolunu, dervişlik hakîkatini ve yüzümüzü nereye çevireceğimizi, nasıl bir anlayış içerisinde olmamız gerektiğini çok açık bir şekilde anlatmaktadır. 

Cenâb-ı Allah’ın Hızır’a (a.s.) katından verdiğini buyurduğu ilim, Muhammediyyet mertebesi ilmi değildir. Mûseviyyet mertebesinin en yüksek kemal derecesinde olan ilmidir. Bu ilmin zâhiri Hz. Musa’da, bâtını ise Hızır’dadır. Terzi Baba’ya göre bu anlatımlar ışığında, seyrü sülûk yolunda “Hızırlık” özelliği Mûseviyyet mertebesinde ortaya çıkar. 

Tarikata giren kişilere belli görev ve sorumluluklar verilir. Bilinç içerisinde yapılan ve kabiliyetle desteklenen eylemler belli bir kaliteyi yakalar. İlk olarak yapılan eylemler sonucunda kendini gösteren kabiliyeti geliştirmek için başka bir eylem gerekir. Sonrasında başka bir kabiliyet ortaya çıkar ve bu şekildeki bir süreklilikle yol alınır. Faaliyetler sayısal mânâda bir eylem olmayıp, şuur ve idrakle yapılmalıdır ki ledün ilminin yolu açılabilsin. Ledün ilmi, zâtî hakîkatleri idrak edip Allah’ın zâtına yaklaşmaktır. Bu ilimle şereflenmek için gayret etmelidir.

Gönlümüz, aklımız ve ilâhî benliğimiz Hızır, sûretimiz ve bedenimiz ise şeriat mertebesi açısından Musa hükmündedir. Aslında Hızır (a.s.) olarak zuhurda olan Allah’ın kendisidir. Musa (a.s.) ülü’l-azm peygamber iken Allah’tan melek vasıtasıyla ilim alıyordu. Hızır (a.s.) ise ilmi, aracısız olarak kendinden zuhura getiriyordu. Kişi, rabbiyle ilişkisini düzeltip aracısız bir şekilde “Rabbinden” birebir ilham alıp faaliyete geçirmelidir ki bu da ledün ilmidir.

Necdet Ardıç Efendi, kişilerin Hızır-Musa kıssasından ve diğer kıssalardan hangi oranda pay çıkarabilirlerse, kendi hayat hikâyelerini Kûr’ân’dan hareketle o kadar yazabileceklerini veya aktarabileceklerini belirtir. Kıssalarda geçen olayların gönül âlemimizde yaşandığını idrak edersek, ledün ilmi kapılarının bize açılabileceğini özellikle vurgular. Bu kıssada Musa olan zâhirimiz yani şeriat halimiz seyir esnasında bazen Yusuf olup kuyuya atılır bazen de Yunus gibi balığın karnına girip tövbe eder. Bunları içselleştirmemiz, tecrübe etmemiz ve yaşantısıyla hallenmemiz gerekir. Her zaman başrolde olduğumuzu unutmamalıyız. Ardıç, “Kıssalarda geçen şahısların yaşantılarını ve ruh hallerini tecrübe etmek, ilgili âyetleri binlerce defa okumaktan daha üstündür.”[433] diyerek, Hızır-Musa kıssasında geçen üç olayı önemser ve ayrıca inceler.

#### 1. Geminin Delinmesi Olayı

“O gemi, denizde çalışan birtakım yoksul kimselere ait idi. Onu yaralamak istedim, çünkü onların ilerisinde, her gemiyi zorla ele geçiren bir kral vardı.”[434] âyetinden hareketle kıssanın bu kısmını ele alır. 

Kıssada binilen gemi hakîkat-i ilâhiyyede hakîkat-i H Muhammedî gemisidir. Beşer aklımız olan Musa ile hakîkatimiz, özümüz olan Hızır bu beden gemisine binenlerdir. Hızır bu beden gemisini biraz yaralar, gıdasını fazla vermez ve onu kullanılmış eski bir şey haline getirir ki nefs-i emmâre denilen hükümdar, beden gemisini alıp sahip çıkmasın. Eğer riyâzet yapılmaz ve beden gemisi çok sağlam olursa nefs-i emmâre hükümdarı onu hemen alıp kendi emrinde kullanmaya başlar. Hızır gemiyi yaraladığı için, bizdeki ilim çocukları büyüyünce o gemiye sahip olurlar. Bunlar yapılmaz ve gemi çok sağlam kalırsa, Musa ile Hızır hakîkati yaşanmıyor demektir.[435] 

#### 2. Küçük Çocuğun Öldürülmesi

Necdet Ardıç, kıssada geçen Hızır aleyhisselâmın küçük yaştaki bir çocuğu öldürmesi olayını, bazı âyetleri merkeze alarak ve veled-i kalp kavramı ile ilişkilendirerek açıklar. “Çocuğa gelince, anası babası mü’min insanlardı. Onları azgınlığa ve küfre sürüklemesinden korktuk.”[436] Hızır (a.s.), çocuğun büyüyüp ebeveynlerine zarar vermesini engellemek için çocuğu öldürdü. Ardıç’a göre bu olay, seyrü sülûkun nefs-i emmâre, nefs-i levvâme ve nefs-i mülhimeyi kapsayan dönemlerindeki hevâ ve arzuların belli bir mücadele ve mücahede ile öldürülerek, saf dışı bırakılması gerektiğine işarettir.

“Böylece, Rablerinin onlara, bu çocuğun yerine daha hayırlı ve daha merhametli bir çocuk vermesini diledik.”[437] Cenâb-ı Hakk’ın vereceği bu yeni çocuk ebeveynine rahmet olur. Bu çocuk, veled-i kalbimizdir. Fakat âsi olan çocuğu öldürmeden, bu gönül evlâdı yeri hazır olmadığı için doğamaz. Asi olan çocuk ortada olduğu müddetçe yeni bir çalışma yapma imkânımız olamaz. Çünkü evlâtlık görevini o yapar. 

Veled-i kalp, kişiyi akl-ı küll ve nefs-i küllün istikametinde hayatını yaşamaya hazırlayan sâlih evlât hükmündedir. Sâlih çocuk, kurgusu Hak’tan eylemi kuldan olan sâlih amel gibi Hak’tan aldığı bilgileri faaliyete geçirir. Âsi çocuk ise nefsinden aldıklarını işler. Bunlar, seyrü sülûk yolunda yapılan ilk işlemlerdir. Kişi, yol alabilmek için bazı şeyleri öldürmelidir. Hz. İsmail’in (a.s.) kurban edilmek istenmesinde de buna gönderme vardır. Veled-i kalbi ortaya çıkardığımızda, Hz. İbrâhîm’in Hz. İsmâîl ile Kâbe’yi inşa veya tamir etmesi gerçekleşir. Âsi evlât öldürüldükten sonra, Cenâb-ı Allah’ın bahşettiği yeni bir evlat ile Kâbe yani Hakk’ın nazargâhı olan gönül Kâbe’si inşa edilir.[438]

#### 3. İki Yetim İçin Duvar Örülmesi

Kıssada geçen Hz. Musa’nın ve Hz. Hızır’ın yıkık duvarı örmeleri ve iki yetim konusu Necdet Efendi tarafından başka tasavvufî eserlerde pek rastlanılmayan biçimde ilgili âyetler ışığında yorumlanır. “Duvar ise şehirdeki iki yetim çocuğa ait idi. Altında onlara ait bir define vardı. Babaları da iyi bir insandı. Rabbin, onların olgunluk çağına ulaşmalarını ve Rabbinden bir rahmet olarak definelerini çıkarmalarını istedi. Bunları ben kendi görüşüme göre yapmadım. İşte senin, sabredemediğin şeylerin içyüzü budur.”[439] 

Harabeye dönüşmüş olan beden binalarının az da olsa sağlamlaştırılması gerekir. Çünkü özümüzde büyük bir hazine vardır. Bu hazine gizlenip korunmazsa, nefis onu kendi çıkarları için kullanır. Kıssada geçen iki yetim ifadesi için Terzi Baba, rubûbiyyet ve abdiyyet mertebeleri açısından değerlendirmede bulunur. Bahsedilen iki yetim ile bir açıdan Hz. Muhammed‘in (s.a.v) yetimliği kastedilir. Başka yöndense iki yetim, abdiyyet ve rububiyettir. Hazineden kasıtsa, hakîkat-i Muhammedî sırlarıdır. Bu sırlar babaları olan ulûhiyyet âleminden, dünya âlemine gelip yetim olarak faaliyete başlamışlardır. “Yetimin malının yetime verilmesi”, hayal ve vehimle sâliklere vakit kaybettirmeyin, onlara Hak sohbetini verin ve babalarına yani akl-ı külle ulaştıracak yolu âsan edin demektir. Ayrıca “Cenâb-ı Allah’tan yani akl-ı küllden gelen bilgileri, nefsaniyet kaynaklı bilgilerle karıştırmayın” demektir. Çünkü, akl-ı küllden gelen mal temizdir, nefsaniyetten gelen mal ise habîstir. 

Hakk’ın zâtından ayrılıp, rubûbiyyet ve abdiyyet hakîkatleri idrak edilmeyip, bunlar zatına ulaştırılmadıkça bâtınî anlamda yetim malı yenmektedir.[440]

Ardıç’a göre Hızır, “Ben bunları kendimden yapmadım rabbimin ledünnünden bana bildirdikleriyle yaptım.” diyerek şeriat peygamberi ile hakîkat vârisi arasındaki farka işaret etmiştir. Şeriat peygamberine bir kutsal kitap verilmesiyle resul veya nebi olur. Fakat veliye bâtından verilenler, anında eylemle vuku bulur. Peygamberin getirdiği sistem sonradan da uygulanabilir. Ledünnî ilimse hemen faaliyete geçen bir sistemdir.[441] Zira Hz. Muhammed (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Musa kardeşim Hızır ile biraz daha dayansaydı, bize daha çok ilim miras kalacaktı.”[442] 

Necdet Ardıç Efendi, halk arasında çokça kullanılan “Hızır gibi yetişti” ifadesi içinde bazı yorumlar getirir. Hakk’ın varlığı bizde mevcuttur. Zâhirimizle ona perde oluyoruz. O zaman biz zâhirde, Hak bâtında oluyor. Onun perdesi oluyoruz ama o bâtınımızda olmasa biz zâhirde olamayız. Onun bâtında oluşu, bizim zâhire çıkmamıza sebep olur. Böylece o zâhire biz bâtına çıkmış oluruz. Kur’an’da “Ben yaptım, biz yaptık” dediği zaman Hak zâhire, kul bâtına geçmiş olur. Kul gizlenmiş, Hak kendini ortaya çıkarmış olur. Kul bâtına geçtiği için bir fiil yapması mümkün değildir. Ama bu durumun teşekkül etmesi için kulun ihlaslı bir kul olması şarttır. Kul sıkıntıda kaldığında Hak zâhir, kul bâtın olur ve Hak kişinin vekili olur.[443] “Hızır gibi yetişti” cümlesinde anlaşılması gereken bu gerçek olmalıdır.

Ardıç, halk arasında hıdırellez ismiyle kutlanan günü, mâneviyatta kemâle ermiş bir insanın İlyâsiyyet makamında, gönlünde hazır olarak bulunan “Hızır”ı idrak edip huzura varması şeklinde tanımlar. Bu idrakten sonra da bir daha o kişinin bedeninde ayrılık ve gayrılık olmayıp “Heplik” bulunur. Bu durumdaki bir âdem gün geçtikçe Hızır’ı ile ünsiyeti geliştirip, içindeki aşk ateşini Muhammediyyet makamına eriştirir. Hayatı sonlandığında ise dünya âleminin sınırlarından kurtulup, ebedî âleme göçer.[444]

### H. HALİFELİK

Arapça خلف kökünden müştak halife sözcüğü, bir kimsenin yerine geçen, vekil manasına geldiği gibi Hz. Muhammed’den (s.a.v.) sonra onun vekili olarak din ve dünya işlerinde bütün Müslümanların lideri, aynı zamanda devletin reisi olan kimse, emirü’l müminin anlamına da gelmektedir. Tasavvuf alanında ise bir mürşidin, müridleri arasından mürşid olmaya ve sâlik yetiştirmeye mânen ehliyet kazanmış olduğu için seçtiği, belli bir yöntem dâhilinde irşad etmeye ruhsat verdiği müridi olarak tanımlanır. Halifelik kavramı ise halife olma durumu, halife olan kimsenin işi ve makamı olarak tanımlanır.[445] 

Kur’ân-ı Kerîm’de hilâfet kelimesi bulunmaz, halife kelimesi de terim anlamıyla geçmez. Ancak halife, halâif ve hulefâ kelimeleri kullanılarak, insanın Allah’ın yeryüzündeki halifesi olduğu sıklıkla tekrarlanır (Bakara 2/30; En‘âm 6/165; Yûnus 10/73; Neml 27/62; Fâtır 35/39; Sâd 38/26). Bazı âyetlerde halifenin sözlük anlamı çerçevesinde, bir kısım kavimlerin kendilerinden öncekilerin yerine getirilip yeryüzünde söz sahibi kılındığına işaret edilir (A‘râf 7/69, 74; Yûnus 10/14). Bu âyetlerin içeriğinden insanın hak ve adaleti gerçekleştirmek, yararlı ve iyi işler yapmak üzere ağır bir sorumluluk yüklenerek, bir bakıma Allah’ın güvenine de mazhar olarak yeryüzüne gönderildiği anlaşılmaktadır. İnsanın yeryüzünde en şerefli varlık sayılması da bununla ilgilidir.[446] 

Halife kavramı, İslam siyasal ve düşünce tarihinde önemli bir kavramdır. Siyaset ve tasavvuf alanlarında kullanılmaktadır. Sûfîler, kavramın “İnsanlar arasında Allah adına hükmetme” şeklindeki manasını temel almışlardır.  İlk sûfîler bu kavramı pek kullanmamıştır. Halife ve hilâfet, tasavvuf terimleri olarak insân-ı kâmil ve kutup görüşlerinin inkişafı sonucunda zuhûr etmiştir. Halife kelimesine ilk olarak tasavvufî mana yükleyen Gazzâlî olmuştur. İnsanın, Allah tarafından üflenen bir ruh bulundurduğuna[447] ve Allah’ın Hz. Âdem’i kendi sûretinde yarattığına vurgu yapan Gazzâlî, Allah ile insan arasında mânevî açıdan özel bir ilişkinin var olduğunu söyler. Şehabeddin es-Sühreverdî de nefsin, Allah’ın yeryüzündeki halifesi olduğunu belirtir.

Halife ve hilâfet kavramları üzerinde önemle duran ve tasavvufun temel kavramları haline getiren ise Muhyiddin İbnü’l-Arabî ve muakkipleridir. İbnü’l-Arabî’ye göre Allah’ın halifesi, Allah’ın esmâ ve sıfatlarıyla en kâmil anlamda kendisinde tecelli ettiği, insân-ı kâmildir. Mülk Allah’a aittir ancak insân-ı kâmil, mülkte Allah’ın halifesi ve vekilidir. Mühür hazineyi nasıl koruyorsa, Allah da vekili insân-ı kâmil aracılığıyla, halkı ve mülkü korur. Ayrıca insan, maddi ve manevi işlerini ve varlığını Allah’ın korumasına yönelttiği için, Allah da insanın vekili ve halifesidir. İbnü’l-Arabî’ye göre, devleti yöneten ve halife adını alan hükümdarlar zâhiren, velîler ise mânen halifedir.[448]

Mânevî yapı olan tasavvufî yapıların bazılarında her büyük şeyhin ölümünden sonra, müridlerin düş gücü sayesinde şeyhi bir keramet hâlesi kuşatır.[449] O şeyhin kötü niyetli halifelerinden, bu durumu çıkarları için kullananlar çıkabilir. Mânevî halifelik üzerinden güç ve iktidar ihtirasıyla maddi halifeliğe geçiş yapmak isteyenler de olabilmektedir.

Otoriter ve baskıcı bir tutum yerine, istişare ve özgür düşünmenin önemsendiği[450] Terzi Baba’nın ilâhiyat mektebinde halifelik meselesine nasıl bakılmakta ve hilâfet sistemi nasıl işlemektedir? Necdet Ardıç, Hulefâ-yi Râşidînin sonuncusu olan Hz. Ali’den gelen kendi yolundaki hilâfet sisteminin dört türlü olduğunu belirtir. 

Birincisi “Hilâfet-i Şahsiye”dir. Hilâfet-i Şahsiye, derslerini bitiren herkese uygun görülen, varlığının halifesi olma, kendini yönetecek duruma ulaşma, âdemiyet mertebesini kendinde bulma ve yaşama hâlidir. Sâlik, seyrü sülûkta etvar-ı seb’ayı hitama erdirdiğinde verilen bu halifelik çeşidinde, sâlik insanlığını idrak eder. Kendi kendini idare eder duruma gelir ve kendi beden mülkünün hâkimi olur. Hilâfette ilk bilinmesi gereken şey budur. Necdet Efendi’ye göre, bu hilâfete ulaşamayan kimse kendini yönetemediğinden nefsi tarafından yönetilmiş olur. Kişi, başkasına söz geçirebilse dahi, nefsinin esiri olduğundan nefsine bir türlü söz geçiremez.

İkincisi “Rehber Halife”dir. Genelde Terzi Baba’nın bulunduğu yerde hayatını devam ettiren ve dervişlere fayda sağlayan kimselerdir. Bilhassa yolla yeni tanışanlara, özel olarak yardımda bulunup işlerinin kolaylaşması için yol gösteren ve kardeşlik hukuku içerisinde fayda sağlayan kişilerdir. 

Üçüncüsü “Vekil Halifelik”tir. Terzi Baba’nın bulunduğu yerden başka yerlerde ikamet eden tekmîl tarîk etmiş, seyrü sülûkunu tamamlamış, halife-i şahsiye ünvanını alan kabiliyetli kişilerin arasından seçilip görevlendirilen kişilerdir. Bunlar bulundukları yerlerde Terzi Baba’ya vekâleten, kendilerine asaleten görev yapan kişilerdir. Bu kişilerin belli kabiliyetleri vardır. Kendi başlarına halledemeyecekleri mesele olursa, Necdet Efendi ile istişare edip meseleleri çözerler ve yolun devamını sağlarlar. Necdet Efendi’ye göre, vekil halife olanlar kendisi dünyasını değiştirdikten sonra dilerlerse kendi başlarına asaleten hükmüyle görev yapabilirler; dilerlerse dördüncü sırada bulunan “Halife-i Asliye”ye bağlanabilirler.

Dördüncüsü ise “Mutlak Halife” yani “Hilâfet-i Asliye”dir. Necdet Efendi’nin şu anda merkezde kendi yerine tayin ettiği halifesi veya halifeleridir. Bunlar görevi alırlar, kendi başlarına asıl halife olarak üstadın halifesidirler ve üstadın aslı olarak görevlerini sürdürürler. Onlar da aynı sistem içerisinde kendinden sonrakilere aldıkları emaneti (hilâfeti) aktarırlar. Terzi Baba’nın hilâfet sistemi bu şekilde oluşmaktadır. 

Şu an Terzi Baba’nın derslerini bitirmiş ve kendi beden mülklerine “Halife-i Şahsiye” olan elli beş civarında evladı ve on beş civarında da görev yapan “Rehber Halife” ünvanlı evlatları vardır. Bunlar, yurt içi ve yurt dışında muhtelif yerlerde görev yapmakta ve ikamet etmektedir. 2002 yılında Necdet Ardıç’ın muhibbi Şerif Kır tarafından yazılan “Terzi Baba-1 ve Necm Suresi” kitabında da bahsedilen görevli ve halifelerden birçoğu ayrılmış, bazıları görevlerini bırakmış, bazıları da dünyalarını değiştirmiştir. Terzi Baba vefatından sonra kimlerin halife olacağına dair bir liste bırakacağını belirtmektedir.[451]

Necdet Efendi’nin yukarıda bahsi geçen hilâfet mertebelerinden herhangi birinde bulunmayan, derslerini bitirememiş ancak mânevî gelişim açısından belirli bir noktaya gelmiş, kendisinin bulunduğu yerin dışında ikamet eden kimselere fayda sağlaması bakımından “Görevliler” adı altında, kendilerine görev verdiği kimseler de vardır. Birçok yerde bu kişilerden bulunmaktadır.[452]

Necdet Ardıç’a göre hakîkî şeyh ve halifeleri “Allah Ağacı”na aşılamayı bilen birer mânevî bahçıvandır. Sâlikler ise âlem bahçesinde yetişen taptaze fidanlardır. Yalnız, bahçıvanlar bu aşıyı her ağaca da aşılamazlar. Kişi, o bahçıvanı gözlemeli ve özlemeli ki “Himmet” çakısıyla lüzumsuz dallar kesilsin, “Kadir” eliyle aşı gözü açılsın, “Kudret” eliyle sevgi ağacından alınan aşı, Kûr’ân ipiyle sıkıca bağlanarak yapılsın. Aşı yapıldıktan bir müddet sonra oradan aşk tomurcukları çıkar ve arkasından ilâhî meyveler zuhura gelir. İşte o zaman sâlike, aşılı “Allah Ağacı” derler. Rabb Teâlâ, gönül ağacında pek çok isminin meyvelerini zuhura getirir. Daha sonra da bu ağacın yapraklarından ve meyvelerinden birçok Allah Ağacı’nı, dünya bahçesinde meydana getirir.[453]

Terzi Baba’ya göre gerçek halife olmanın ilk şartı, kişinin gönlünden rabbânî hakîkatleri almasıdır. Kişi gönlüne danışıp oradaki ilhamı alabilmelidir. Rabbânî bilgilere ulaşamayan kişi, bilgiyi nefsinden ve vehminden alır ki bu da hatalara sebep olan çok yanlış bir yoldur.[454] Necdet Ardıç, halife kelimesinin terim anlamından hareketle “Halife kendi önünde bulunanın arkasında olandır. Âdem (a.s.) halifedir ve çocukları da onun halifesidir. Hz. Muhammed (a.s.) kendi mertebesinde Hakk’ın halifesidir. Ayrıca bulunduğu mertebesi itibariyle kelime-i tevhidin ve kelime-i risâletin de halifesidir.”der.

İnsan, Allah’ın halifesidir. Allah, (c.c.) herhangi bir sûrette görünmez. Allah görünen olmadığı için asıl olmakla birlikte, bâtında kalmaktadır. Bu halde de halifenin önünde kimse olmadığı için Allah asıl olmuş olmakta ve asâleten de halife olmaktadır. Dolayısıyla yerinde zâtı ile kâimdir. Sonuçta kul-halife zahir; Allah (c.c.) ise bâtındır. Fakat bu durum, oldukça ince ve hassas bir konudur. Halife olan kimsenin hiçbir zaman haddini aşmaması gerekir ki, zaten gerçek halife de haddini aşmaz. Gerçek anlamda halife, görünmeyenin görüneni olandır.[455]

Necdet Ardıç Efendi’nin bir vesile ile emâneten rehberlik (Rehber Halife) icazeti verdikten sonra, görülen lüzum üzerine bu manevi görevi geri aldığı kişiler de olmuştur. Belli bir eğitimden sonra ve zuhûratlara binâen verilen bu emanetin hakkını veremeyerek, nefsin oyunlarına aldanıp yolunu şaşıranlar olmuştur. Bunlardan biri Ekrem Kubilay, bir diğeri ise Fatih Nurullah’tır. Bu kişilerle Necdet Ardıç Efendi’nin ne zahir ne de bâtın hiçbir ilgisi kalmamıştır. “Daha önce vermesini bilen almasını bilmiş”, bu insanların başkalarına zarar vermesi tarafınca engellenmiştir.[456] (Ekler bölümünde rehberlik icazetinin geri alınmasına örnek olarak Necdet Ardıç imzalı bir belgeye yer verilmiştir.) Zaten bir şeyh, hayatta iken “Mutlak Halife” yetkilerini tamamen herhangi birine devredemez. Devredildiğini iddia edip, hak sahibi olduğunu söyleyen yalancıdır.[457]

Necdet Efendi, vehim ve hayalin tesirinde kalarak icazet almadan şeyhliğe soyunanlar veya icazet aldıktan sonra tasavvuf yolunun tehlikeli sahalarında istikameti kaybedenler hakkında çare olabilecek bazı tavsiyelerde bulunmaktadır.  

Ona göre ilk yapılması gereken şey, Türkiye’de genelde başı boş olan bu sahanın fazla vakit geçirilmeden yasal bir zemine oturtulmasıdır.  

İnsan hakları açısından, başkalarının gönül ve fikir hürriyetlerine değer vermek kaydıyla herkes düşüncesinde serbesttir. İnsanlar, muhabbet üzere yaratıldıklarından dolayı iyi niyetleri ile muhabbet ve irfaniyet ararlar. Kişiler, bu muhabbet isteğini karşılamak için herhangi bir vesile ile kendi meşreplerine uygun bir topluluğa girerler. Ancak zamanımızda bu saha çok tehlikeli bir sahaya dönüşmüştür ve pek çok insan duygusallıkları kullanılarak aldatılmakta ve sömürülmektedir. Çünkü bu konuda hiçbir denetleme ve kontrol mekanizması bulunmadığı gibi, ne yazık ki hiçbir ölçü ve kıstas da yoktur.

 Kendilerini, bazı tasavvufî ekollerin temsilcisi gibi gösteren bir kısım kişilerin ne şeriattan ne gerçek tarikattan ne de hakîkat ve marifetten haberleri bile yoktur. Bu kimseler, tasavvufî sahalardan dem vurup, temiz gönüllü insanların itikat ve anlayışlarına, yanlış anlayış ve değerlendirmeler ile tevhid birliğine aykırı çok yanlış düşünceler katmaktadırlar. İrfânî tevhidin gerçeklerini, farkında bile olmadan çok yanlış kelâmları ve bilgileri ile saptırmaktadırlar. Anlayışlarının, söylemlerinin ve tatbikatlarının çok yanlış olmasından dolayı çevrelerindeki insanların inaçlarını ve akıl sağlığını dahi bozabilmektedirler. Hatta bazen ileri giderek, din dışı sayılabilecek şeyleri, hikmetmiş gibi sunup insanları gerçek dinden bile çıkartabilmektedirler. 

Artık bu sahanın bir kontrol altına alınma zamanı gelmiştir. Maalesef bu saha, inanç ve gönül dünyamızda çok tehlikeli bir hâle gelmiştir.  Bilhassa bu sahada hayal, vehim ve daha vahimi üç harfliler denen varlıklar da faal olmaktadır. 

 Ona göre çare, sahada faaliyette olan bütün grupların tespit edilmesi ve hepsinin ehlisünnet ve’l cemaat hukukuna ne kadar uyup uymadıklarının, gerçek tevhid hakîkatlerine vukûfiyetlerinin, kulun kulluğunun nerede var olduğu ve nerede yok olduğu konusundaki görüşlerinin imtihan soruları ile test edilmeleridir. Bu hususun açığa çıkması için de bu sahadan haberdar olan gerek üniversitelerden gerekse sahada bulunan bazı ehil kişilerden meydana gelen bir heyet kurulup, bu heyetin tasdiki ile imtihan olan kişilerin eline resmi bir kayıt-ruhsat verilmesidir. Sahih şecereli olup sınavı geçenler görevlerine devam etmeli, sınavı kazanamayanlara ise yasak getirilmelidir. Ardıç’a göre, herhangi bir kimsenin kendi kendine şeyhlik veya mürşidlik iddiası ile ortaya çıkmasının yasalar ile engellenmesi gibi tedbirlerin alınması, acilen ve mutlak olarak gereklidir. 

### I. ÜLÜ’L-AZM 

Peygamberler, ilâhî bilgileri insanoğluna en doğru biçimde ileten Allah’ın seçkin kullarıdır. Bir tâlim ve terbiye için gönderilen bu seçkin öğretmenler grubunun kıssaları ve dünyaya gönderiliş sıraları, sûfîlerce üzerinde durulan konulardır. Zira bu kıssalar ne basit hikâyelerdir ne de binbir gece masallarıdır. Dünyaya geliş sıraları ise asla tesadüfî değildir. Zaten yüksek bir metafizik manifestosu olan Kur’ân gibi bir kitaba, “Eskilerin masallarının anlatıldığı bir kitap” nazarıyla bakmak cahilliğin de ötesinde tek kelimeyle ahmaklıktır.

Sûfîlere göre Kur’ân-ı Kerîm’de bahsedilen tüm peygamber kıssaları, arka planda müthiş sırlar barındırır. Bu sırların anlaşılması ve buradaki sembolizmin çözümlenebilmesi çok önemlidir.[458] 

Ülü’l-azm, Kur’ân-ı Kerîm’de bir kısım peygamber için kullanılan bir ifadedir. Ahzâb sûresi 7. âyette “(Ey Rasûlüm), hatırla ki bir vakit peygamberlerden (elçiliklerini tebliğe ve hak dine davet edeceklerine dair) söz almıştık; senden de Nûh’dan da İbrahîm’den de Mûsa’dan da Meryem oğlu İsa’dan da... Onlardan sağlam, (yeminli) bir söz aldık.” Geçmekte olan peygamber adları, ülü’l-azm peygamberler olarak kabul görür.

Ülü’l-azm peygamberlerden bahseden âyetler analiz edildiğinde, üç önemli niteliklerinin olduğu ortaya çıkar. Bu üç önemli nitelik; sabır, azim ve mîsâktır. Zorluklara, belâ ve musibetlere karşı dayanıklı olup, bunların zamanla ortadan kalkacağını kabul etmek anlamındaki sabırla, dayanıklı olmakla birlikte kararlı olmak mânasındaki azim birbirinden ayrılmaz iki kavram konumundadır. Nitekim bazı âyetlerde sabırla azim birleştirilerek mânalandırılmıştır (Âl-i İmrân 3/186; Lokmân 31/ 17; Şûrâ 42/43). Mîsâk ise taahhüt, antlaşma demektir. Tüm bu nitelikler, diğer peygamberler için de geçerlidir. Ancak ülü’l-azm peygamberlerde daha da çok öne çıkmaktadır. 

İmâm-ı Rabbânî’ye göre; yüzyılın müceddidi ve binyılın müceddidi konusunda da ülü’l-azm kavramı ortaya çıkmaktadır. Ülü’l-azm diye nitelendirilen peygamberlerden önceki ümmetlerde binyılın geçmesi, herhangi bir peygamberin değil, ülü’l-azmin gönderilmesini gerektirir.[459] 

Ülü’l-azm peygamberleri, aralarındaki ast-üst ilişkisinden çok, ezelî bir hakikatin (Hakîkat-i Muhammediye) zaman düzleminde kendini merhale merhale açması şeklinde yorumlayan Necdet Efendi, Hz. Muhammed’i (s.a.v.) zahir-bâtın ilimlere sahip olması ve en kâmil tevhîdî hakikatleri getiriş özelliğiyle en üst noktaya yerleştirir. 

İmam Süyûtî de buna benzer bir görüşü benimser. Bu konuda “el-Bahir fî hükmi’n-Nebî bi’l-Bâtın ve’z-Zâhir” adında bir risâle de yazmıştır. Söz konusu eserinde, Hz. Muhammed’in (s.a.v.) zâhir-bâtın ilimle hükmettiği vurgusunu yapmaktadır. Ona göre, Âdem’den Hz. Muhammed’e (s.a.v.) kadar gelen bütün peygamberlere ya zahir ve şeriat hükümleri ya da hakîkat ve bâtın ilmi verilmiştir. Hz. Muhammed’den (s.a.v.) başka hiçbir peygambere her iki ilim birden verilmemiştir. Örneğin bunlardan Hızır’a bâtın ilmi verilirken, Musa’ya zahir ilmi verilmiştir. Oyüzden Hz. Musa, çocuğun öldürülmesi olayını anlayamamıştır. Hz. Muhammed’e (s.a.v.) ise zâhir ve bâtın ilimlerinin ikisi birden verilmiştir. Bu iki ilimle hüküm veren Resûlullah, bu özelliğiyle bütün peygamberlerden üstün olmuştur.[460] 

Necdet Efendi’nin din anlayışına göre İslâm, bir mertebeler skalasıdır. Âlemlerin ve mertebelerin hepsini içeren bir îlâhî ilim okyanusudur. Burada sadece hakîkat-i Muhammedî sefînesiyle yelken açılır ve son iskele olan Allah’a varılır. Cüz’î aklın inşa ettiği hayal sefîneleriyle açık denizlere yelken açılamaz. Bu gemiler, girdaba tutulup batarlar ve kişiyi maksuda ulaştıramazlar. 

Düşünen mahlûk Hz. Âdem’in dünyaya gelmesinden sonra, ilâhî düşünce başladı. Bu düşünce yolculuğu ve ilâhî bilinçlenme, her bir peygamberin teşrifiyle bir mertebe yukarı doğru sürdü. Sonuçta insanlık, kaynağına varma sergüzeştini, sahih bir epistemolojiyle ve nefs mücadelesi ile devam ettirdi. Bu mâcerâ dizisi, Hz. Muhammed (s.a.v.) ile kemâle vararak, mi’rac gerçekleşti. 

Ardıç, ülü-l-azm peygamberlerin her birini, peygamberler serisi kitaplarında ele alır ve onların hakîkatlerini açıklar. Hz. Âdem’i de ülü’l-azm peygamberlerden biri olarak kabul eden Necdet Ardıç Efendi’nin kitapları ve sohbetleri ışığında bahsi geçen peygamberleri ve hakîkatlerini sırasıyla ve etraflıca ele almak, çalışmamızın sınırlarını zorlayacaktır. Oyüzden de bu konuda, Hz. Âdem özelinden genel bir çerçeve çizmeye gayret edilecektir.

Necdet Ardıç’a göre, Âdemiyet mertebesi âlemlerde çok önemli bir mânevî devrimdir. Hz. Âdem’in bu âleme gönderilmesi, ilâhî hakîkatlere ayna olması ve bu vesileyle Allah ile ünsiyetin başlayıp, zâtî tecellilere zuhur yeri olması muhteşem bir olaydır. Bu gerçekler, Âdemiyet mertebesinin önemini ortaya koymaktadır.

Nûhiyyet; insanın beşeriyetinden halâs olmaya gayret etmenin devrimidir. İbrâhimiyyet, tevhid-i ef’âl; Museviyyet tevhid-i esmâ; İseviyyet tevhid-i sıfat; Muhammediyyet ise tevhid-i zât devrimidir.

Dünya düşünce tarihinde insanlar, bu ilâhî hâkîkatlerle yükseliş yolculuklarını devam ettirmişlerdir. Ancak “İseviyyet” döneminde insanlar (Hz. İsa’dan sonra), birtakım beşerî anlayışları birincil duruma getirerek zemin kayması yaşamış ve yolculuklarında irtifa kaybetmişlerdir.

Cenâb-ı Allah, Hz. Muhammed’i (s.a.v.), bozulan tüm düşünce yapılarını düzeltmek ve tekrar yapılanma için Kûr’ân ve Hadîs” le göndermiştir.

Ülü’l-azm peygamberlerden her biri, bir mertebe ortaya çıkartırken, Hz. Muhammed (s.a.v.) ise üç yeni mertebe getirdi. Bunlar ise şöyledir:

1. Tevhid-i Zât: Hz. Muhammed (s.a.v.).

2. İnsân-ı Kâmil: Hakîkat-i Muhammediyye.

3. Hakîkat-i Âhadiyyetü’l-Ahmediyye: Hakîkat-i Ahmediyye’dir. Ayrıca Nûr-ı Muhammediyye’dir.

Bu şekilde insanoğluna ilâhî bilgiler, Cenâb-ı Allah tarafından iletilmiş ve insanlığa hediye edilmiştir. Uygulayanlar Rabbine vuslatı mümkün kılmış, inkârcılarsa ebedî olarak ziyana uğramıştır.

Ardıç’a göre ülü’l-azm peygamberlerin mertebelerinden veya kıssalarından bahsetmekten maksat, peygamberler tarihi okumak-yazmak değildir. O seçkin zümrenin hayat tecrübelerinden ve örnek yaşantılarından mülhem olarak yolu kısaltmak ve istifade etmektir. 

“İsr”in (Mânâ âlemindeki yürüyüş) hakîkatini yahudilere, “İsâ fenâ fillâh-Rûhullah” hakîkatini hıristiyanlara aittir diye bırakmak yanlıştır. Tüm mertebeler İslâm’ın içinde vardır. 

Kûr’ân-ı Kerîm’de Âl-i İmrân sûresi 19. âyetinde bu husus belirtilmiştir: “Şüphe yok ki Allah katında din, İslâm’dan ibarettir.” Bu mertebeler hangi adla zuhur ederse etsin İslâm’ın bir mertebesidir. Bu mertebelerin hakîkatleri yaşanamazsa, gerçek mi’râc da tecrübe edilemez.[461]

 Necdet Ardıç Efendi’ye göre ülü’l-azm peygamberlerin yaşadıkları hâl ve durumları, sâlikin hayat seyrinde mutlaka tecrübe etmesi gerekir. Tevhid mertebeleri ve tenzih-teşbih-tevhid ile ilişkilendirdiği bu peygamberler kişinin seyrinde bir durak ve kervansaraydır. Hakîkati Muhammedînin farklı zamanlarda farklı tezahürleri olan bu peygamberlerin hakîkatlerini anlamak, aslında mânevî seyrin amacıdır. Tabii ki bu süreç sadece bir bilme hali değil aynı zamanda “Olma” hâlidir. 

Bir “Âdem” olmak, işin başlangıcı ve en önemli kısmıdır. Nasıl ki nefis mertebeleri yolculuğuna başlamak için öncelikli olarak nefs-i emmâreye gelmek ve geçmek lazımdır, gerçek bir Muhammedî olmak için de önce Âdem olmak gerekir. Âdemiyyeti idraktan sonra sırasıyla Nuhiyyet, İbrahimiyyet, Museviyyet, İseviyyet ve Muhammediyyet mertebelerini idrak etmek şarttır. 

Necdet Ardıç Efendi’ye göre dünyada insanlığın düşünce tarihi ve yaşamı, Cenâb-ı Allah’ın Kûr’ân-ı Kerîm’de bildirdiği üzere, “Halife-Âdem” adında bir varlığın teşekkülüyle başlar. Kişinin yeryüzü (arz) denebilecek vücud iklimini idrak edebilmesi ve kendini daha iyi tanıyabilmesi için, âdemiyyet mertebesi ilmini ve diğer mertebelerin ilimlerini tedris ederek, tevhid hakîkatlerine doğru devam eden bir yolculuğa çıkması gerekir. Bu durumda, Kûr’ân-ı Kerîm’de belirtilen seyre mutâbık bir seyir yapılmış olur. Hakîki bir seyrin bilinmesi ve tecrübe edilmesi ise âdemiyet mertebesinden başlamaya bağlıdır.

Âdemiyyet mertebesi, sâlikin kendini bulup, nefsini bilmeye başladığı mertebedir. Bu yolculuğa çıkmamış, kendini tanımayan ve bilmeyen bir “İnsan”ın çoluğu-çocuğu, malı-mülkü ve dahi pek çok şeyi vardır. Fakat maalesef hâlâ gerçek bir “Âdem” değildir.

İnsanın bedeni, sadece “Ve nefahtü” nuru ile buluştuğu zaman kimlik bulur ve Âdem olmaya adım atar. Öncesinde belki sûret olarak insandır ama âdemî hakîkatleri idrak etmediğinden dolayı, henüz dünyaya ayak basmamıştır. Hayal âleminde yaşadığı için, beden arzına ayak basamamış ve ilim ayağı ile kendine inememiştir.

Hayal âleminden beden arzına, “Âdemî mânâlar” indirilmedikçe kişinin gerçek mânâda, Âdem olarak tanımlanması mümkün değildir. Hayâlî ve fiilî nitelikte yaptığı ibadetlerin sonucu olarak cennete girebilir. Lâkin ebedî olarak kalacağı cennette, dünyadaki idrak düzeyinin uzantısı olarak aynı anlayışta kalacaktır.

Ardıç’a göre, Allah’ın (c.c.) Hz. Âdem’i (a.s.) yaratmasının nedeni, ilâhî emânetleri Âdem’e yükleyip zâti tecellileri zuhura getirmek ve Âdem gözünden âlemlerini seyretmek istemesidir. Hz. Âdem’in halife olarak seçilmesinin başka bir nedeni ise birbirine zıt ilâhî isimleri barındırmasıdır. Âdemiyyet mertebesi, “Hazreti Ahadiyyet”in, yeryüzünde yani “Hazreti Şehâdet”te nokta zuhuru olarak “Hazreti Âdem” adıyla görünmeye başlamasıdır.

Ezelde, ilm-i ilâhîde ilk programı yapılan şey hakîkat-i Muhammedîdir. Bu hakîkatin bu âlemde nokta zuhur mahalli ise Hazreti Muhammed’dir (s.a.v.). İlk zuhur ismi “Âdem” ve lakabı da “Halife”dir. Bu yüzdendir ki, Hazreti Muhammed (s.a.v.) “Biz son gelen ilkleriz”[462] şeklinde buyurmuştur. Bu hakîkatleri idrak edip, “Hakîkat-i Âdemiyyeyi, hayal cennetimizden beden arzımıza indirmeye” muvaffak olabilirsek, hakîki âdemliğimiz yani halifeliğimiz aktif olur. Ancak bunun aktif olması için mutlaka bir “Sultân Güce” yani ehline (Hakîkî mürşid) ihtiyaç vardır. 

Âdem’in hakikatine ulaşmak için şeytandan Havvâ’ya, Havvâ’dan da Âdem’e geçmek gerekir. Çünkü şeytan bütün âlemde ve Âdem’de mevcud Hakk’ın varlığını inkâr eder ve ettirir. Hayal, vehim ve heva temelli anlayışları, hakîki anlayış ve bilgi olarak göstermeye gayret eder.[463]

Halkiyyet mertebeleri, ilk halkiyyet mertebesi olan “Vâhidiyyet”ten başlayarak sırasıyla, “Âdemiyyet”, “Havvâiyyet”, “Beşeriyyet” olarak birbirlerinden meydana gelmişlerdir.[464]

Zât-ı mutlak, ademde yani yoklukta ve görünmezlikte iken bilinmekliğini istedi, gizli hazineden bu âlemleri ademden görünürlüğe yani “Âdemlik”e çıkardı. Âdem ve adem arasındaki fark, baş harflerinin birbirinden farklı olmasıdır. “Adem”in (عدم) başındaki ayn (ع) harfinin diğer mânâsı ise göz demektir. İşte bâtında gizli olan bu göz, Âdem’in (ادم) elifinin (ا) varlığında yayılarak hakîkat-i ilâhiyyeyi bütün mertebelerde seyre başladı. Zât-ı mutlak, isim ve sıfatları ile bu âlemlerde bütünüyle faaliyete geçtikten sonra sıra; bütün bunları idrâk edip seyir ve müşahede edecek bir zuhuru ortaya çıkarmaya geldi. 

Bir değer bilinmez ise o değer yok hükmündedir. Var olan bu varlıkların gerçekten var olunmuşluk hükmüyle değerlendirilebilmeleri lazım gelmekteydi. İşte bu değerlendirmeyi yapacak zuhurun ademden (izâfi yokluktan), varlığa çıkması gerekiyor idi ki o da “Âdem” adı ile tanımlanan ilâhî zuhur mahalliydi.

Halifelik zuhûru ile aktif olan zâtî tecelli, son resûl Hz. Muhammed (s.a.v.) ile kemâle erdi. Bu kemâlât varisleriyle kıyamete kadar devam edecektir. İşte bu yüzden melekler, zâhirî ve bâtınî açıdan zâtî tecellinin zuhuru olan halifeye, “Sultan Güç” e secde etmek ile emrolunmuşlardır.

Necdet Ardıç’a göre, Hz. Âdem kıssası, ilkleri barındırır.[465] Bu yüzden bu kıssa çok iyi tahlil edilmeli ve anlaşılmalıdır. İnsanın dünyadaki macerası, Âdem (a.s.) ismi ve sûretiyle başlar. Hayalle geçmeye devam eden bir ömrü şuurlandırmak için, “Âdemî mânâ” yı, hayal cennetinden, beden arzına indirip, o hâli bugün yaşamak gerekir. Böylece gerçek mânâda kişinin kendine dönüşü başlar. Bu sebeple Hak yolunda yolculuğa çıkacak bir sâlikin ilk yapması gereken şey, Âdem kıssasını çok iyi okuyup anlaması ve idrak etmeye gayret etmesidir. Hz. Âdem ve Hz. Havva’nın halleriyle hallenmeye çalışıp, dualarını duası olarak dilinden düşürmemesi gerekir.

Kişi, kıssada geçen olayları içselleştiremediği süre zarfınca henüz Âdemiyyet mertebesine mânen ayak basmış değildir. Yaşı geçkin olsa da fikren ve rûhen hâlâ gerçek Âdem olamamıştır. Sadece Âdem sûretinde, Âdem’e benzer bir varlıktır. Kişinin gerçek Âdem kimliğine ermesi, Kur’ân-ı Kerîm’de geçen Hz. Âdem ile ilgili gerçekleri yaşamasıyla mümkündür. Yoksa insanın yaşamı; beşerî benlik ile gerçek kimliğinden habersiz olarak gaflet içerisinde yaşanan bir hayat olur. Oyüzden Cenâb-ı Allah, “O vakti hatırla ki”[466] söylemiyle; öze dönmeyi, beşerî benlik ve gafletten kurtulmayı emretmektedir.

Tüm insanlar, bu hakîkatlerin tâlimi için bu dünya arzına indirilmiştir. Hâlâ nefes alıp veriyorken, bu imkânı zayi etmemek en doğru eylemdir. Tersi durumda iblis, hayal ve vehim ile bu dünyayı överek, kişiyi hiç ölmeyecekmiş gibi bir zanna kaptırır. Sonuçta insanın bu dünyadaki hayatını hevâsı ile heba ettirir ki zaten bu da onun şanındandır. Aslında Hz. Âdem’in (a.s.) varlığı iblise de rahmet olmuştur. Gerçek kimliği bu sayede ortaya çıkmıştır. 

Âdemiyetten başlayan bu seyir olmasa da ibadetlerini ihmal etmeyen biri cennete girebilir. Ancak cennet ehli olmak başka şeydir, Allah ehli olmak ise bambaşka birşeydir. Bütün bunların zâhirinden ve bâtınından habersiz olarak, gafletle ehl-i nâr olarak yaşamak da çok daha başka bir şeydir.[467]

On sekiz bin âlemden süzülerek gelip yeryüzünde meydana çıkan insan görüntüsündeki varlığın ilk adı “Hayvan-ı nâtık (konuşan hayvan)” dır. Bunun, “Nefs-i nâtık (konuşan nefs)”, sonrasında “İnsan-ı nâtık (konuşan insan)” ve de “Kûr’ân-ı nâtık (Konuşan Kûr’ân)” a dönüşümünün başlangıcı, Hz. Âdem ile ilgili âyet-i kerîmelerin hakîkatlerine nüfuz etmekle mümkündür. 

Meleklerin âfâkî ve enfüsî mânâda zuhur (kaynak) isimleri Subbûh ve Kuddüs; halife olan insanın kaynak isimleri ise Allah, Câmî ve Selâm isimleridir. İnsan meleklere hâkim olabilir. Çünkü insan; Allah, Câmî ve Selâm isimlerini zuhura getirir ve bu isimlerse tüm ilâhî isimlere hâkimdir.

Yapılan ibadetlerden meydana gelen melekler (kuvvetler), sadece sevap üretirler. Fakat irfaniyet ve marifetullah üretemezler. Âdem adı verilen halifede ise bütün ilâhî hakîkatleri anlayacak kabiliyet potansiyel olarak vardır ki Hakk’ın en vâsi ve cilâlı aynasıdır.

İlâhî zâtın zuhur mahalli olan Âdem’e, emir üzerine melekler secde etti. Bu secde, Âdem’in toprağına değil, ondaki ilâhî zâtın varlığınadır. Farz-ı muhâl, Müslümanlar Kâbe’de secde yaparken, Kâbe’yi yukarı kaldırırsak, ortaya çıkan manzara insanların birbirine secde etmesi olur. Ancak bu secde, hammaddesi toprak olan bedenlere değildir. İnsanda mevcut olan abdiyetle yine insanda bulunan “Ve nefahtü” ilâhî hakikatinedir. Kemâlât arttıkça nûraniyyet artar, böylece lâtifleşmeye başlayan bireyin varlığında iblisiyetin hâkimiyeti ve etkisi azalmaya başlar. 

İblis, âlemdeki bütün objeleri tantanası ile yaldızlı gösterip, insanoğlunu şaşırtmaya çalışır. Ancak ilâhî kıstasların farkında olan kişi, âlemin ve “Şey”-“Tan”ın tantanasına kanma tuzağına düşmez. Gaflette olan ise boş ve meraklı bakışlarla eşyadan gelen bu tantanalara hemen kanıverir. İblis, bu yüzden “Şey-tan” ismini alır ki ilk tantanası Hz. Âdem ve Hz. Havva’ya olmuştur. Cennetin sağ tarafındaki letâfetten ve rûhaniyyetten, sol taraftaki kesâfet (beşeriyet) tarafına doğru ayaklarını kaydırması onun şeytaniyetidir. Bir mekân veya durumda bu şekilde bir tantana varsa çok iyi bilinmelidir ki perde arkasında mutlaka iblis vardır. Şeytaniyet özelliğini kullanıp, o mahaldeki herkesin ayağını kaydırır.

Âdem kıssasında üç yapı ve karakter geçmektedir. Ayrıca kıssayla ilgili melekler de yeryüzüne üç ana karakterle birlikte indirilmiştir. Âdem, hakîkat-i ilâhiyyeyi; Havva, hakîkat-i nefsaniyyeyi; şeytan, hakîkat-i vehim ve hakîkat-i hayaliyyeyi ifade etmektedir.

Bu üçlü, zâhiren birbirlerine zıt ve düşman gibi gözüküyor ise de bâtınen hepsi bir mertebe ve geçiştir. Bunlar, kendilerini ayrı gördüğü sürece birbirlerine düşman, eğitilip hakîkatlerini anladıkları zaman ise dost olurlar.

Hadîs-i kûdsîde de belirtildiği gibi “Allah, Âdemi kendi sûreti üzere halk etti.”[468] Yani bütün ulûhiyyet özellikleri ile halk etti demektir. İşte bu yüzden, Âdem (a.s.) gerçek secdegâh ve halifedir. İlk secde emri de melekleredir.

Cenâb-ı Allah’ın meleklere ilk emri secde, Hz. Muhammed ümmetine ise “Oku” dur. Bu söylem, “Zâtî tecelli olarak aktardığım hakîkatleri oku, iyi değerlendir!” anlamına gelir. O zaman kısa bir tereddüt geçiren melekler, hemen secde etti. İblis ise bu hakîkatlerin farkında olmadığından kendi ölçüleriyle değerlendirme yoluna giderek, onun secde edilebilecek bir varlık olmadığı kanaatine vararak secde etmedi.

Âdemî mânâ asıldır ve bütün sahne onun varlığına göre kurulmuştur. Melekiyyet mânâsı, ilâhî kuvvetlerdir ki zâti zuhur olan Âdem’e tâbi olup secde ehlidirler.

İblisiyye mânâsı ise hayal, vehim ve hevâya dayandığından yaptığı ölçüler de bu istikamette olmaktadır ve her şeyi tersinden görmeye ve göstermeye çalışmaktır. Var olanı yok, yok olanı da vardır diye, geçersiz bir mantıkla ispatlamaya çalışmaktır. Böylece bütün âlemde ve Âdem’de mevcut Hakk’ın varlığını yok göstererek ve inkâr ettirerek hayal, vehim ve hevâ üzere olan anlayışları, gerçek anlayış ve bilgiler olarak göstermeye çalışmaktır.

İblisin bâtını, Mudil ismidir. Mudil, dalâlete düşüren, doğru yoldan çıkarıp yanlış yola saptıran, mânâsındadır. Mudil ism-i ilâhiyyesinin zâhirî doğuş yeri, ana maddesi hevadan meydana gelen oksijen ile ateştir ki ateş kontrollü kullanılırsa fayda, kontrolsüz kullanılırsa zarar verir.

Meleklerle birlikte secde emrini alan iblisin bu emir karşısında ateşliği, itidalinden çok fazla arttığından, insanda olan tansiyon yükselmesi gibi benlik tansiyonu arttı ve yanlış kıyas yaptı. Ateşinin artması ile kendi unsuru olan ateşi, daha üstün görerek “Ben ondan üstünüm.”[469] dedi. Buna karşılık olarak, “İn oradan!”[470] hitabına maruz kalmış oldu. 

 İblisin önden gelerek bozgunculuk yapması görsellikle ilgilidir. Görüntü ile meşgul edip hayal ve vehme yönlendirerek, hayalî ve vehmî görüntülerin peşinde koşturur. Arkadan gelerek bozgunculuk yapması, zan ve şüpheye düşürüp, vesveseye zemin hazırlayarak kişiyi huzursuz hale getirmesidir. Sağdan gelerek bozgunculuk yapması, sûretâ Hak’tan gözükerek kişinin yapmış olduğu ibadet ve fiillerini kendine güzel gösterip gururlanmasını temin etmesi ve ibadetlerin kabulünü şüpheye düşürmeye sebep olmasıdır. Soldan gelerek bozgunculuk yapması ise solcu, maddî ve ateist fikirleri, türlü hileli akıl oyunları ve mesnetsiz mantık kurgularını, gerçek ve en geçerli kurallar olarak kabule zorlamasıdır.

Bütün bunlardan kurtulmanın yolu, iblisin tesir edemiyeceği iki yön olan yukarı ve aşağıya yönelmektir. Bu da semâdan gelen Kûr’ân’a, vahye, ilhama ve yerden yani arzdan gelen Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimize uymakla ve onun yolunda yürümekle mümkün olur.

Bakara sûresinde ifade edilen âyet-i kerîmelerde Cenâb-ı Hakk’ın, isimlerinin hepsini Âdem’e öğrettiği beyan edilir. Böylece âlemde insan türüne verilen ilk derste talebe Âdem, öğretmen ise Cenâb-ı Hakk olmuştur ki bu zâtî bir eğitimdir. 

Âdem’in varlığında yani nefsinde mevcut olan esmâ-i ilâhiyye itidal üzere olmak ister. Çünkü her bir nefis bu ilâhî isimlerin varlığı ile vardır ve öylece bina edilmiştir. Herhangi bir sebep ile kişide meydana gelen bir değişim, eğer o kişiyi şiddetle tek bir ismin hükmü altına sokarsa üste çıkan o isim ile diğer isimler perdelendiğinden, diğer isimlerin mânâları geçici olarak iptal edilir ve zulmette kalmış olurlar. İşte böylece kişi farkında bile olmadan nefsine zulmetmiş olur.

Hz. Âdem ve Havva’nın çocukları çoğalacaklar ve istiğfar mertebesinden tekrar yavaş yavaş geldikleri mertebeye doğru yolculuğa başlayacaklardır. Bu geri dönüş yolculuğunun ilk mühim duraklarından biri, “Necatiyyet-Nûhiyyet” mertebesidir.[471]

Nûh kıssasını ele alıp yine bir peygamber kıssasında, kıssaya konu olan kişi ve kavramları bâtınî açıdan tahlile tâbi tutan Necdet Ardıç Efendi’ye göre bireysel olarak özümüze baktığımızda, aklımız Nûhiyyet mertebesini, nefsî esmâlarımız da kavmimizi belirtir. Bu durumda hür olması ve özünü bilmesi şart olan aklımız, nefsî isimlerimizi ihtar etmektedir.[472] Aslen Nuh kıssasının bize vermek istediği mesaj ve bu mertebede yapılması şart olan şey, beşerî benliğin karanlığından kurtulurak bir arınmayla, ilâhî nûrun aydınlığına kavuşmaktır.[473]

Necdet Ardıç Efendi’nin altı peygamber dizisi içerisinde en önemli yapı taşlarından biri, Hz. İbrahim ve onun hakîkatidir. Necdet Ardıç Efendi’ye göre İbrâhîmiyyet mertebesi, “Hubbiyetin” vâsi anlamda, İbrâhîm adıyla ortaya çıkmasıdır. Oyüzden bir sâlik, seyrü sülûkunda bu mertebeye geldiğinde özünde, bu hakîkatin taşıyıcısıdır. Burası “Tevhid-i ef’âl” mertebesidir. Sâlikte Allah muhabbeti ve irfaniyet öne çıkar, âfâki seyre doğru mesafe almaya başlar.[474] 

Hz. İbrahim’in (a.s.) oğlu Hz. İsmail (a.s.) ile birlikte Kâbe’yi inşa etmesini, Hz. İsmail’in kurban edilmesinin emredilmesi meselesini veled-i kalb bağlamında değerlendiren Necdet Efendi, çok dikkat çekici yorumlar getirir. Ona göre sâlik, bu mertebeye geldiğinde veled-i kalbi ile birlikte yepyeni bir anlayış inşa eder. Gönlünde tevhîdî hakîkatleri alabilecek bir saha hazırlamak için, birtakım huylardan kurtulup, nefsânî ve hayvânî istek ve arzuları kurban etmesi gerekir.[475] 

Necdet Ardıç Efendi’ye göre Mûseviyyet, tevhid-i esmâ devrimidir. Yani Cenâb-ı Hakk’ın bütün varlıklarda isimleri ile zuhurda olduğu paradigmasına geçiş süresidir. Mûseviyyet mertebesinde “İsr” in hakîkati tecrübe edilir. Mûsâ (a.s.) kelîmullahtır. Çünkü direkt olarak ilk kez o, kutsal kitap almıştır. Dolaysız olarak kitabını Hak’tan dinlemiştir. Bu vesile ile “Kelimullah”tır.[476]

Tenzih mertebesi açısından insân-ı kâmilin aldığı isim “Mûsâ”; teşbihî mânâda aldığı isim “Îsâ”, tevhid açısından ve Muhammediyyet mertebesi itibariyle aldığı isim ise “Yasîn”’dir.

Necdet Efendi’ye göre mertebe-i İseviyyet, tevhid-i sıfatı temel alan “Teşbîh” anlayışıdır. Îseviyyet mertebesi amâiyetten başlayan yolculuğun, asla dönme istasyonlarından biri olan çok değerli bir ara istasyondur. Burası hakîkat-i Muhammediyyenin bizzat kendi adıyla zuhura gelmesinden bir durak öncedir ve “Rûh” makamıdır. Oyüzden bu mertebede “Biz onu Rûhulkudüs ile destekledik”[477] hakîkatine ulaşılmış olur. Bu mertebeyi diğer mertebeler gibi mânevî yolculukta bir durak olarak izah eder.[478] 

Îsevîyyet mertebesi, Muhammedîyyet mertebesine en yakın mertebedir. Îsâ kelimesindeki ayn (ع) sembolü göz, kaynak ve asıl demektir. Sîn (س) sembolüyse insan demektir. Yani “عيسى”, “Ey Îsevîyyet mertebesine varmış insan” anlamına gelir. Bu mertebenin özelliği ve yaşantısı, bir insanın (Hz. İsa’nın) ilk defa kendi varlığında Hakk’ın varlığını müşahede etmiş olmasıdır. Bu mertebenin öncüsü ve mucidi Îsâ Mesihtir, bu bilgi onda zuhur etmiştir. Cenâb-ı Hakk’ın Hz. Îsâ’yı bir kelime ile Kur’ân-ı Kerîm’de ifade etmesi, zâtî zuhuru ilk defa kendi varlığında gören insan olmasındandır. Mûsâ (a.s.) ilk defa Hakk’ın sözünü, sesini Tûr dağında duydu. Îsâ (a.s.), Hakk’ı ilk defa kendi varlığında müşahede etti. Hz. Muhammed’de (s.a.v.) ise “13 ve hakîkâtleri” her mertebeden tüm debdebesiyle zuhur etti.[479]

Ardıç, Muhammediyyet mertebesini açıklarken Hz. Rasûlullah’ın isimlerinin (Ahmed-Mahmud-Muhammed) orijini “Hamd” kelimesinden hareket eder. Ona göre, “Ha, mim, dal” simgelerinden teşekkül eden bu muhteşem mânâda ha (ح), Ahad’ın hakîkatini; mim (م), hakîkat-i Muhammediyye’yi; dal (د) ise bütün bunlara delil olan ilâhî delili ifade eder.

Ahad denen ilâhî zât, koynuna bir mim yerleştirdi ve zuhur adına Ahmed dedi. Ahad’ı Ahmed ile sırladı. Ahmed’i Mahmud ile, Mahmud’u hamd ile, hamdı da Muhammed ile sırladı. Aynı şekilde bunları da yine Muhammed ile açığa çıkardı ve bütün bunları “Mustafa” ile seçti. Aslen gerçek seçkinlik ve seçilmişlik de işte budur.

Necdet Efendi, Hz. Muhammed’in (s.a.v.) diğer seçilmişlik unsurlarından ve vahyin kanallarından hamd ve muhabbet bağlamında bahseder. Ona göre iki ilâhî kelime olan “Hamd” ve “Muhabbet”, Muhammed isminde cem olmuş ve bu âleme gönderilmiştir. Zaten Kur’ân-ı Kerîm’de meâlen: “Biz seni; ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.”[480] diye ifade edilmiştir.[481]

Ardıç, “Âlem-i şehâdette ism-i â’zâm nedir?” sorusunun cevabını “Muhammed” olarak verir. Çünkü o, hakîkat-i Muhammedînin en vâsi ve hâtem zuhur mekânıdır. Muhammedî hakîkati ise bir dörtlüğüyle şöyle özetler:

Ahad’ın sırrı belirdi onda Ahad “Onüç”tür, bilindi burda Kalmadı hiçbir perde ortada Ahad bir mim ile oldu Ahmed-Muhammed (s.a.v.).[482]

Necdet Efendi için Hz. Muhammed’in (s.a.v.) en çarpıcı özelliği, tevhid-i zat mertebesini, “Zât âlemi” deneyimini ilk defa ortaya koyan kişi olmasıdır. Tenzih ve teşbihi cem edip tevhid eden; oradan da “Vahdet”e eren odur. Hz. Muhammed (s.a.v.), Mûseviyyet ve İseviyyeti cem edip, bu mertebelerin ayrı mecralar olmadığını, bir sistemin parçaları olduğunu anlatan kişidir. Ayrıca getirdiği “Vahdet” gerçekliği ile de insanlığın Allah bilinci ve bilgisinde zirve mertebe diye kabul edilen “Marîfetullah”a ulaşmasını temin eden “Habibullah” tır. Bu kanal, sadece onun ümmetine açıktır.[483]

Hz. Muhammed (s.a.v.), tenzih ve teşbihi cem edip gerçek tevhidin beyanı için gelmiştir. İnsanların putlara tapması üzerine Hz. Musa (a.s.) gönderilmiş, “Sizin rabbiniz yukarıdadır” diyerek tenzihi; Îsâ (a.s.) ise insanları putlara tapmaktan kurtarmak amacıyla teşbihi getirmiştir. Onun yolunda gittiğini iddia edenler, ona “Allah’ın oğlu” olmayı yakıştırmış, Cenâb-ı Allah da Hz. Muhammed’i (s.a.v.) insanlara kurtarıcı ve uyarıcı olarak göndermiştir.

Onun dîni vahdet dinidir ve o insanoğluna ekmel yolu göstermiştir. Fakat bu sefer de insanlar, ekseriyetle hayalini “Rab” kabul etti ve gizli şirkte bulunup Allah yolunu yitirdi. Akılllarını kutsayarak ilâh yaptılar. Bundan halâs olmak sadece Hz. Muhammed’in (s.a.v) aklına (Akl-ı Küll) intibak etmekle mümkündür.[484]

Ardıç’a göre Âdemliğin doğması, bedensel olarak kendini tanımak ve Âdemî mânânın doğması; Havva’nın doğması, duygusallık ve esmâ âleminin doğması; Îsâ’nın doğması, sıfat-kuds âleminin doğması; Muhammed’in (s.a.v.) doğması ise zat âleminin doğmasıdır. Bununla, tam bir kemâlât olmaktadır.[485] 

Necdet Efendi, kutsalla bağlantısı koparılmış, gaflet içerisindeki günümüz insanının hayal âleminden ve rüyasından uyanmasının ancak Muhammedî hakîkâtleri idrâk etmesiyle mümkün olabileceğini söyler. Ona göre ilk olarak Efendimiz (s.a.v) insanların uykuda olduklarını idrâk ederek bu sırrı çözmüş ve âlem rüyasını da gerek hadisler ve gerek Kûr’ân-ı Kerîm ile en güzel şekilde tâbir etmiştir.[486]

İlâhî niteliklerle, zat âleminden beşeriyet âlemine avdet eden ilk ulu insan, “İnsân-ı kâmil” Hz. Muhammed’dir (s.a.v.). Onun konumunda olmak, hiç kimse için söz konusu değildir. Ondan tevarüs eden bilgileri özümseyen ârifler ise sadece kâmil insanlardır.[487] 

Her insanın, özellikle sâliklerin bu gerçekleri bilmesi çok büyük kazanımlar sağlar. Çünkü bunlar, herkesi bağlayan imgesel serüvenlerdir. Bu gerçekler bir bakıma, yolda olanların pusulası ve işaret fişekleridir.[488]

İ. ÂYET

Necdet Ardıç Efendi, âyet kavramıyla ilgili pek çok yorum yapmaktadır. Gerek kendisiyle yaptığımız görüşmelerde ve gerekse bazı eserlerinde âyet hakkında yaptığı farklı açıklamaları ve dikkat çeken yorumları, müstakil bir başlık oluşturacak kadar kayda değerdir.

Âyet kelimesi sözlüklerde; eser, kimsenin inkâr edemeyeceği açık bir delil, nişan, alâmet, işaret, menzil, mekân, Kur’ân-ı Kerîm’de ki her bir cümle, manen uyanmaya sebep olan hâdise şeklinde açıklanır.[489] 

Necdet Efendi, bu anlamları kabul etmekle birlikte âyeti, “Zât-ı Mutlak’ın, zât-ı mukayyed ve teşbîh mertebesi itibariyle o manada, Kur’ân’ın tafsilî olan bu âlemde görünmesinin ismi”[490] olarak tanımlar. Ayrıca ona göre alâmet, iz ve benzeri diğer anlamlar âyet kavramının zâhirî anlamları olsa da gerçekte ve genel kullanımda âyet, Kur’ân’dır. Buna göre Kur’ân zattır, âyet-i kerîmenin içinde âyet vardır. Kur’an’daki sûrelerin alt bölümleri olan âyetler, zâtî işaret ve ilâhî hakîkatlerdir. Dile getirilip anlatılması ve yaşanması itibarıyla ise “Fiilî âyet”ler olmaktadır. Dolayısıyla bütün bu âlem, fiîlî ve tafsilî olarak yaşayan ve yaşanan Kur’ân’dır. İşte bu yüzden âyet, Zât-ı Mutlak’ın kendi zâtî tecellisidir. 

Necdet Efendi’ye göre ef’âl âlemi yani yaşadığımız bu âlem, sadece hükmen var sayılabilir. Aslında bu âlemin kendine ait bir varlığı olmayıp ilâhî manaların zuhûr mahallidir. Nefesü’r-rahmânî, tabiat üzerine vâki olup bu âlemlerdeki hayat, hayâli sûretler olarak zuhûra çıkmıştır. Her suret, bir sûre ve o sûrelerin kısımları da âyetler yani Hakk’ın zâtına ait işaretleridir. Böylece bu âlem, Allah’ın vecihlerini yansıtan kocaman bir aynadır. Aynada görünen suretler asla aitmiş gibi görünse de aslî olmayıp hayalîdir. Bu açıdan bakıldığında her birimiz aslı yansıtan birer hayal olduğumuz gibi, aslî olanın bizdeki zuhûru sebebiyle kendimize has bir varlığımız bulunmaktadır.[491] 

Mi’rac gecesi Hz. Muhammed’e gösterilen en büyük âyet (âyete’l-kübrâ); kendi hakikati olan “Hakîkat-i Muhammedî” âyeti idi. Bu sebeple aslında o gece Peygamberimiz kendi hakikatini seyretmiş oldu. Hakk’ın bu âlemdeki en büyük yaşayan âyeti ise ilahî isim ve sıfatların kâmilen zuhûr mahalli olan “hazret-i insandır.” Zira bu mertebedeki insan, Allah’ın aynası olduğu gibi Hak da onun aynası konumundadır.[492] 

Necdet Efendi, kulun ilâhî kelâma muhatap olmasının, diğer bir ifadeyle Allah’ın kullarıyla konuşmasının dört açıdan gerçekleştiğini belirtir. Buna göre kul, mutlak zât ile aracısız bir şekilde muhatap olduğu gibi, perde arkasından, resul ve nebilerine gönderdiği melekler vasıtasıyla, nebi ve resullerin Hakk’tan aldıkları ilâhî emir ve yasakları ümmetlerine bildirmeleri şeklinde belli araçlarla da muhatap olabilir. 

Bu konuşma tarzlarından birincisi zât mertebesi, ikincisi sıfat mertebesi, üçüncüsü esmâ mertebesi, dördüncüsü ise ef’al mertebesi itibariyle olur. Birinci ve ikinci tarz konuşmada, Rab ile kulun birlikteliği ve karşılıklı konuşma söz konusudur. Terzi Baba’ya göre ehl-i zâhirin bu hususu anlayabilmesi oldukça zordur. Üçüncü oluşumda Rab ile kulu arasında resul yani elçi vardır. Çünkü burası fark âlemidir. Dördüncüsünde ise bir peygamberin lisanından zâhiren kavmine Hakk’ın kelâmını bildirmesi söz konusudur. Dolayısıyla Necdet Efendi’nin nazarında âyetler, işaret edilen dört mertebeden hangisinin kapsamına girdiği göz önünde bulundurularak yorumlanmalıdır.[493] 

Bu nedenle Terzi Baba, Kur’an-ı Kerîm’in ve âyetlerin yani vahyin ve ilâhî hakîkatlerin daha iyi anlaşılabilmesi için dört nüzul mertebesinin ve âyetlerin dört mertebeden izahı olduğu hususunun çok iyi anlaşılması gerektiğini savunur. Zaten sâlik, vahyi anlama kabiliyeti kazandığında her zerrenin Hakk’ın emrini ulaştıran Cebrail mesabesinde olduğunu anlar.

Cenab-ı Hak, bütün varlıklarla ve âlemlerle çok yakın bir ilişki içerisindedir. Bunun anlamı şudur: İlâhî Zât, bütün âlemlerde ve âlemlerin her ferdinde zâtı, sıfatı, esmâsı ve ef’aliyle her an ve her yerde o mahalde, o mahallin kendi kemâliyle zuhurdadır.

Her varlık, ilâhî âyettir. Sûretler, sûrelerdir; âyet ve sûreler ise Kur’ân’dır. O halde bu âlemin tamamına “Tafsil-i Kur’ân” denebilir. Âlemler aynı zamanda fiili Kur’ân’dır (Kur’ân-ı ef’âliyye). Zira şehâdet âlemi, İlahî Zât’ın şiddetli zuhurundan başka bir şey değildir. Bu nedenle “Zuhurun şiddeti Hakk’a perde oldu” denmiştir. Şehâdet mertebesinde Kur’ân’ın ismi, “İmam-ı mübîn” dir. Bu durum, ilâhî zâtın, ef’al âlemi olan şehâdet âleminde zâtı ile zuhurundan başka bir şey değildir.

Necdet Efendi insanın; Hakk’ın “Ente (Sen)” mertebesindeki bir âyeti olduğunu belirterek her bir bireyin gerçek değerini iyi anlaması gerektiğini belirtir. Bir kimse, varlığında mevcut olan ilâhî âyetleri okuyabilirse ancak o zaman zât ehli, Kur’ân ehli, ehlullah olabilir. 

Ona göre Kur’ân, zâtî zuhur açısından üç tecelli şekliyle ifade edilir: 

1. Yazılı metin: Toplu halde bulunan mushaf-ı şerîf (Susan Kur’ân)

2. Tafsilî olarak yaygın bir halde olan bütün bu âlemler: Yaşayan Kur’ân (Fiilî Kur’ân)

3. Zâtî zuhurun mazharı olan insân-ı kâmil: Susan Kur’ân ve Fiilî Kur’ân’ı bünyesinde cem eden Kur’ân-ı nâtık (Konuşan Kur’ân).

Kur’ân olarak zikredilen bu yapılardan her birinin kendine mahsus dört idrak mertebesi vardır. Birincisi zahirleridir ki sadece dış lâfızlarına bakılır. Burada zahirden kasıt şeriat mertebesi anlayışıdır. İkincisi bâtınlarıdır ki hakîkî mânâdaki tarikat ve muhabbet mertebesine ait anlayıştır. Üçüncüsü, haddidir ki hakîkat mertebesi olup, âyetlerin ifade ettiği mânâların hudutlarının ve genişliğinin anlaşılmasıdır. Dördüncüsü, matlaı yani âyetlerin doğuş yerleridir ki marifet mertebesidir. Sadreddin Konevî bu dört unsurdan her birinin duyular âlemi, misal âlemi, ruhlar âlemi ve a’yan-ı sâbite gibi varlık mertebelerine tekabül ettiğini söyler.[494]

Necdet Efendi’ye göre önemli olan hangi âyet-i kerîmenin, hangi mertebeden zuhur ettiğinin yani zât, sıfat, esmâ, ef’al kaynaklı mı olduğunun bilincinde olmaktır. Âyet-i kerimeleri bu ölçüler içerisinde incelediğimizde bütün hitapların mutlak manada bize yönelik olduğunu gerçek bir idrak ile anlamak zor olmaz.[495] 

Tevhid ehlinin âyetleri mânevi mânâda değerlendirdiğini ve bu mânâlar ile meşgul olduğunu belirtir. Örneğin âyette geçen üzüm,[496] çoklukta tekliğin ifadesidir. Tevhîd ehli ilâhî mânâda olan bu hakîkatler ile meşgul olur. Âyetlerin yorumlanmasında yapılacak olan şey, tevhid ehlinin yaptığı gibi zâhirden bâtına geçerek Hakk’a urûc etmek olmalıdır. Bu nedenle Kur’ân-ı Kerîm’deki âyet-i kerîmeler ilk anda kesret ve zâhir üzeredir. Ancak tevhîd ehli, zâhirden bâtına yol bulur ve o kanaldan Hakk’a urûc eder. Hakk’a mir’ac, tek bir yoldan değildir. Bütün varlıklardan Cenâb-ı Hakk’a mi’rac vardır.[497] 

Şu halde Terzi Baba’nın bakışıyla kelime-i tevhidi ve âyetleri ayrıca iki yönden daha ele almamız gerekir. Bu iki yön, şekil ve lafızdır. Zira şekil ve lafız ifade edilen manayı bünyesinde taşımaktadır. Aslında hiçbir şey tesadüf değildir. Zaten bütün gördüklerimiz; ilâhî varlığın, etrafına uzak ve yakın olarak serpiştirdiği kelimeleri, işaretleri ve âyetleridir. Her bir kelimenin bir sureti olduğundan aynı zamanda onlar birer sûredir. Âlemde her bir kelime, bir mânâ, her mânâ da bir suret ifade ettiğinden Kur’ân’dandır. Gördüğümüz âlem, zâhiren “Büyük âlem” ise de bâtınen “Küçük âlem”dir. Kur’ân, zahiren küçük âlem gibi görünüyorsa da bâtınen büyük âlem yani “Âlem-i kebîr”dir. 

Şekil; sembol olan harflerin yazıdaki görüntüsüdür. Necdet Ardıç’a göre, bir şekil ve görüntüye baktığımızda o şeklin beynimizdeki kaydı nasılsa o kayıt kadar onu idrak edebiliriz. Daha fazlasını idrak ise gerçekleşemez. Gördüğümüz şeklin gerçek mânâsına erebilmek için onun hakîkatini araştırarak idrak etmemiz gerekmektedir. Aksi halde o gördüğümüz şekli, asıl manasının dışında ve çok uzak bir anlayışla değerlendiririz ki bu durumda o şeklin gerçek manasını hiçbir zaman anlamamız mümkün olmaz.[498] 

Necdet Efendi, Kur’ân âyetlerinin tercümesi hakkında da kendine has yorumlar yapmaktadır. Ona göre nâzil olmak yukarıdan aşağıya doğru doğrusal bir hareket değil, manaların hafifletilerek bir mertebeden diğer bir mertebeye indirilmesidir. Kur’ân-ı Kerîm, ulûhiyet mertebesinde, ümmü’l-kitapta “Kur’ân” ismi ile “Allahça” idi. Söz konusu mertebede hiçbir şekilde zuhur ve tecelli olmadığından Kur’ân’ın Hakk’a âidiyeti başka türlü ifade edilemez. Bir sonraki rahmâniyyet (sıfat) mertebesinde ise Kur’ân levh-i mahfûzda “Furkan” ismiyle “Hakkça’ya tercüme edildi. Yani ulûhiyetten rahmâniyyete tenezzül etti. Rubûbiyet (esma) mertebesinde “Kitabü’l-mübîn” (beyan olan, açık kitap) ismiyle “Rabbça’ya” tercüme edildi ve böylece rahmâniyyetten rubûbiyete tenezzül etti. Melikiyyet olan ef’âl mertebesinde yani madde âleminde ise “İmam-ı mübîn” (en önde, en açık) ismiyle, baş tarafına bir harf ilave edilerek Rabbça, “Arapça’ya” tercüme edildi. En nihayet rubûbiyetten melikiyyete tenezzül etmiş oldu. 

Konuya örnek olarak; “Hâ-Mîm. Bu kitap Rahman ve Rahim olan Allah’tan, âyetleri her şeyi ayırıcı (tafsil edici) olarak bilen bir kavim için Arapça Kur’ân olarak indirilmiştir”[499] âyetini ele alan Necdet Efendi’ye göre yukarıda belirtilen ifadelerde dört nüzul mertebesine işaret edilmektedir. Diğer bir ifadeyle Kur’ân’ın, beşer tarafından daha iyi anlaşılabilmesi için bâtın âleminde Hak tarafından dört tercümesi yapılmıştır. Yani gerçek Arapça tercümesinin manası Rabbça, lafzı Arapça’dır. Buraya kadar beşer idraki karışmamıştır. 

Daha önce de ifade edildiği üzere Kur’ân-ı Kerîm Allah tarafından mana âleminde dört defa tercüme edilmiştir. Ana kitap olan ümmü’l kitapta iken, Allahça’dan Hakkça’ya tercüme edilip levh-i mahfûza nâzil olmuştur. Levhi mahfûzda ise Hakkça’dan Rabbça’ya, Rabbça’dan da Arapça’ya tercüme edilmiştir. Bu tercümeyi yapan, Semi’ ve Alîm isimleriyle ve ilim sıfatıyla Allâh Teâlâ’nın bizzat kendisidir. Bu merâtib, Kur’ân-ı Azîmüşşân’ın bize nasıl ulaştığının izahıdır. Eğer ümmü’l-kitab ve levh-i mahfûzda olduğu şekliyle bize indirilseydi, onu anlamamız kesinlikle mümkün olmazdı.

Cenâb-ı Hak, Kur’ân’ı Rabbça’dan Arapça’ya tercüme ettiği zaman Arapça’nın üzerine Rabbça’nın manasını yükledi. Bunun anlamı, Kur’ân’ın ihtiva ettiği tüm hakikatlerin bir beşer lisanı olan Arapça’ya yüklenmesidir. Diğer bir ifadeyle Rabbça, Hakkça ve Allahça manalarının hepsini Arapça harflerinin üstüne yükledi. 

Ayrıca Peygamberimizin bu hususa işaret eden sözleri bulunmaktadır. Nitekim Efendimiz “Mir’ac gecesinde bana üç türlü ilim verildi. Bunlardan birini herkese açmam; bir bölümünü anlatıp anlatmamak isteğime bırakıldı, birini de herkese açarım”[500] buyurmuştur. Terzi Baba’ya göre isteğe bırakılan yani bazılarını aç, bazılarını açma denen ilim; esmâ mertebesinin bazı halleridir. Açmam dediği ilim; sıfât mertebesinin, herkese açmam dediği ilim ise zât mertebesinin halleri, mânâsındaydı. Ama Allah Teâlâ bu mânâların hepsini, Kur’ân-ı Kerîm’in Arapça ifade edilen Rabbça anlamlarının içerisine yüklemiştir. Zira Cenâb-ı Hak, kendini ızhar etmemeyi murad etseydi zaten bu âlemleri halk etmezdi. Onun gayesi, kendinde bulunan bütün hakîkatleri ortaya çıkarmaktır. Zâhir ismiyle zuhura getirmek, Ce’al ismiyle tecelli ettirmektir. Eğer gayesi kapatmak olsaydı, o ibâreler içerisinde o lâfızları görüntüye getirmeyip tamamen gizli bırakırdı ve kimsenin de bundan haberi olmazdı.[501] Oyüzden Kur’ân-ı Kerîm’i meâlinden okumak hiçbir zaman Arapça aslından okumanın yerini tutmaz. Belki sevap kazandırır ama yukarıda bahsi geçen hususlardan dolayı aslından okumak gibi olmaz.[502]

Çünkü Kur’ân’ın Arapça’ya tercümesi ilahî kaynaklı iken Arapça’dan diğer dillere yapılan tercümeler ise beşer kaynaklıdır. Beşerin idrakinin sınırlılığı ve lisanındaki yetmezliği açısından mânâlar, zahire çıkarken çok büyük kayıplara uğrayıp asıl anlamlarından oldukça uzaklaşırlar. Bu tercümelerde, sadece madde mertebesini ifade eden anlatımlarla tercüme ve meâl yapılmakta olup “Esma-sıfat-zat” mertebelerinin tercümesi ortaya konulamamaktadır. 

Bu nedenle Türkçe, Almanca, İngilizce ve diğer dillere çevrilip okunan Kur’ân-ı Kerîm, sadece ef’al yani madde mertebesi itibariyle okunmuş olur. Bunlar ise Kur’ân-ı Kerîm’in tamamı değildir. Elbette hiç okunmamasındansa tercümesinden okumak da faydalıdır. Böylece kişi, belli ölçüde bir bilgi sahibi olur; ancak bu okuyuş, sadece dua ve bilgi mahiyetindedir.[503] 

Öte yandan Necdet Efendi, namaz gibi farz olan ibadetlerde “Kur’ân-ı Kerîm’in kendine has kelime ve cümle kurgusunun yer aldığı aslı yerine beşerin cüz’î aklı ile yaptığı tercümeler okunabilir mi?” sorusuna “kesinlikle okunamaz” cevabını vererek nedenini şöyle izah eder: “Çünkü beşerî tercümeler, Kur’ân’ın aslı olmayıp sadece sınırlı bir şekildeki ifadesi, bir nevi kopyasıdır. Kopya, aslın yerini tutamaz. Eğer herkes namazda kendi lisanları üzerine Kur’ân okumuş olsaydı, dünyada 2796 dilin varlığından söz edilmekte olduğuna göre, o miktarda da Kur’ân okuma şekli meydana gelecekti ki bu da çokluktur. İslam dini ise tevhid yani birlik dinidir. 

Meselenin fıkhî boyutu da bu yöndedir. Nitekim bir kimse farz olan namaz ibadetini Arapça olarak değil de kendi dilindeki tercümesiyle yerine getirirse, ibadeti namaz yerine geçmez. Belki kendisine sevap kazandırır, ancak üzerinden farz olan namaz ibadetinin yükümlülüğü ve borcu düşmez. Çünkü tercüme, kişinin özünde ve ruhunda kaydı olan Kur’ân lisanından olmadığından dolayı, içeriden yani ruhundan kabul görüp kayda girmez. Kayda girmeyince de yapılmamış hükmündedir. Ancak aynı namaz, Kur’ân lisanı ile kılındığında içeride kaydı olduğundan ve şifreleri birbirini tuttuğundan dolayı kayda girer ve makbul bir ibadet hükmünde olur. Böylece kişinin üzerinden o vaktin farzı kalkar ve kılınan namazın huşu, ihlâs gibi âmillerine göre sevaba nail olunur. 

Bununla birlikte duada durum farklıdır. Her millet, kendi lisanı ile dua edebilir; Rabbine yalvarıp niyazda bulunabilir. Buna mâni bir şey yoktur. Ancak daha evvel belirtildiği üzere namaz ibadetinde Kur’ân lisanı olan Arapça kelime ve cümlelerin okunması, namazın ruh âlemine kaydı için mutlaka gereklidir.  Bu hususu kabul etmeyenlere söylenecek bir şey yoktur. Elbette herkes hürdür, dilediği gibi ibadetini yapar. Ancak dinin de kendine göre kuralları vardır. Uyan uyar, uymayan da uymaz. Bilindiği gibi dinde zorlama yoktur, sadece tebliğ vardır. Herkesin davranış ve hareketlerine, başkalarına zarar vermemek kaydıyla, hoş görü çerçevesinde bakılması kişilerin kişilik hürriyetlerine saygı bakımından gereklidir. Ancak Arapça’nın manası Hak’tan olduğu için sadece o kelime ve semboller ile Hakk’a ve bâtın âlemine ulaşmak mümkün olabilmektedir. Beşer tercümesi ile söylenen kelamlar bâtın âlemine ulaşmadığından Kur’ân tercümesi ile yapılan ibadetler geçersizdir. Bu nedenle Kur’ân’ın meali ile yapılan farz ibadetlerin geçerli ve makbul olduğu iddiasında bulunmak, gereksiz ve cüretkâr bir davranıştır.”[504]

J. KANDİLLER VE BAYRAMLAR

Kandiller, tüm İslam âleminin önemsediği zaman dilimleridir. Kandillerin kutlanması ve kutsanması meselesi günümüzde “Kandillerin İslam’da yeri nedir?”, “Kandiller, asr-ı saâdet döneminde kutlandı mı?” gibi bazı sorularla tartışılmaktadır. 

Yılın belli zamanlarında, İslam’a, imana, Hz. Muhammed’e dair güzelliklerin hatırlanması ve hatırlatılması, kutsallarını unutan ve maddeperestliğin pençesinde can çekişen insanlığa ve hatta Müslümanlara nefes aldırmaktadır.[505]

Bilinen bütün dinî tasavvurlarda insanın doğa üstü ya da fizik ötesi ilişkisi, önemli bir yer teşkil eder. Bu dinî sistemlerin hemen hepsinde kutsal ve özel günler veya bayramlar mevcuttur. Dindar kişiler tarafından bu özel anlar, fizikötesi âlem ve tanrı ile irtibat kurabilme yollarından biri olarak kabul edilir ve ciddiyetle değerlendirilmeye çalışılır.[506]

Necdet Ardıç Efendi, bütün zâhirî oluşumların özünü idrak edip bâtında yaşamanın, kemal ehli olmanın önemli bir şartı olduğunu ifade eder. Yani âfakta meydana gelen olaylar enfüste de hayatiyet bulup, tecrübe edilmelidir. Oyüzden de mübarek gecelerin derinliğini ve genişliğini kendimizde bul­mak, bunların hakîkatlerini bilip anlamak, irfan ehli olmamızı sağlar.

Regaib gecesinde “Rağbet etme”nin hakîkatini anlamak, mevlid gecesinde “Doğumun” ne olduğunu idrak etmek, Berat gecesinde “Berat”ın gerçeğini anlamak, Mi’rac gecesinde “Nasıl mi’rac yapacağının” bilincine varmak, Kadir gecesinin “Kadrini bilme” nin ne olduğunu anlamak, bayramların ne olduğunu ve nasıl yaşanması gerektiğini kavramak, dinin sûrî yönünden çok, aslını ve özünü yaşamamıza katkı sağlar. Böylece, her hükmün özünü anlayabilme yolu açılır. 

Necdet Efendi’ye göre kandil denilen zahirdeki lambaların bâtınî anlamı; bizim aklımızda ve gönlümüzde ilâhî nurların parlamasıdır. Minarelerden oku­nan ezan-ı Muhammedî ulûhiyetin ilan yeri ve zât-ı mutlaka davet yeridir. Yani minare insandır, şerefede yanan lambalar ise insanın şerefli başında ilâhî nurlarla parlayan, muhabbetullah ve ilmullahtır. 

Necdet Efendi, kutsal gün ve geceleri “Gece ve Kandil” adlı eserinde, Regaib, Mevlid, Berat, Mir’ac, Kadir, Ramazan Bayramı ve Kurban Bayramı düzeninde açıklar. Çünkü regaib (rağbet) olmadan mevlid (doğum), beraat alınmadan mi’rac gerçekleşmez. Tüm bunlar gerçekleşmeden ve tecrübe edilmeden kadir ve bayram idrak edilemez. Zahirde ki Mevlid, Regaib, Mir’ac, Beraat, Kadir, bayramlar sıralaması zamansal olarak yanlış değildir. Ancak açıklama sırası Regaib, Mevlid, Beraat, Mir’ac, Kadir, Ramazan Bayramı ve Kurban Bayramı şeklinde olursa daha kolay anlaşılabilir.[507] 

Aslında bütün zamanlar (dehr), Allah’ın varlığı ile mevcuttur. O halde aralarında fark gözetilemez. Kandil, bayram, üç aylar ile diğer gün ve ayların hepsi kutsaldır. Genel olarak bakıldığı zaman üç ayların, diğer dokuz aydan hiçbir farkı yoktur. Allah’ın (c.c.) meydana getirdiği zamanların birbirinden far­kı olmaz.

Ancak Cenab-ı Hak, insanlara olan rahmetinden dolayı ve onları gafletten kurtarmak için ayların ve günlerin bazısına değer atfetmiştir. Özel kılınan bu zaman birimleri olmasaydı, aylar ve günler, hakîkatleri idrak edilmeden, gaflet içe­risinde sıradan anlar olarak geçirilirdi. Recep ayında Regaib ve Mi’rac geceleri, Şaban ayında Berat gecesi, Ramazan ayında Kadir gecesi, Rebîülevvel ayında Mevlid gecesi, bayramlar ve diğer kutsal kabul edilen zamanlar, insanları tekdüzelikten kurtarıp, kendilerine döndürür. Ayrıca düşünce ve duy­guda derinleştirip, kendi hakîkatlerine ulaşmada fayda sağlar.[508]

Necdet Efendi’nin bahsettiği sıraya göre mübarek gün ve geceleri açıklayalım.

1.Regaib Kandili

Üç ayların ilki olan Receb-i şerîfin ilk perşembesini cumaya bağlayan gece Regaib gecesidir.[509] İrade, kudret ve azamet anlamına gelen recep kelimesi[510]; Necdet Ardıç’a göre Allah’ın ilâhî azametiyle var­lıkların zuhurunu sağlaması anlamına da gelir.

 Cuma, cem kelimesinden meydana gelir.[511] Cuma de­mek, cem hali olarak varlığın mânâ aleminde a’yân-ı sâbiteler halinde toplu bulunuşudur. Regaib, mânâ aleminde var olan varlıkların birimsellikleri ve kendi varlıklarıyla madde aleminde zuhura çıkmalarını şiddetle is­temeleridir. Cenâb-ı Hak, ezelde bütün bu âlemler yok iken azamet ve kibriyasıyla kendinde gizli hazine olan cümle varlığın a’yân-ı sâbitelerini, ferdî (bireysel) varlıklar halinde âlem sahnesine çıkarmaya şiddetle rağbet etti ve varlığı zuhura çıkardı. Bu hakîkati bize de Regaib gecesinin özelliği ve şifresi içerisinde bildirdi.

Hazret-i Rasûlullah’ın, bir başka ifade ile “Hakîkat-i Muhammedî”nin fiziksel olarak dünyada zuhur etmesi için ana rahmi­ne düşmesini arzu eden Cenab-ı Hak, bu hali “Regaib gecesi” olarak ifade etti. Özel olan bu ifadenin, bir de genel ifadesi vardır. Yani Cenâb-ı Hakk’ın amâ mertebesinden tenezzül edip bütün âlemlerde zuhura çıkmayı dilemesi, Regaib gecesinin başka bir yönden ifadesidir. Geceden maksat da amâ yani yokluk halidir. Aksi takdirde buna, “Regaib gündüzü” de denebilirdi.

Cuma ve gecesi; cem ve karanlıktır, bunun ikisi de topluluk­tur. Hali ise zâtın kendi kendinde bulunduğu haldir yani mülkünü henüz meydana getirmemiştir. İşte mülkünü mey­dana getirmeyi şiddetle arzu etmesi ve “Ben gizli bir hazine idim bilinmekliğimi sevdim, bu âlemleri halk ettim”[512] kudsî hadisinin işaret ettiği ilk tecellinin başlangıcı Regaib gecesidir.

Regaib gecesi, hakîkat-i Muhammedînin bireysel olarak yeryüzüne tenezzülünün başlangıç noktasıdır. Sâlik, bu geceyi enfüsünde tecrübe etmelidir. Çünkü Efendimizin Regaib’i zaten gerçekleşmiştir. Önemli olan sâlikin de Regaib’ini oluşturmasıdır. Regaib’ini oluşturmayanın gönlünde hakîkat-i Muhammediyye doğmaz, yani Mevlid gecesi oluşmaz. O oluşmayınca da kişi, sadece surette Müslüman olur. Hakk’a rağbet eden kişi Hakk’ın gerçek dostlarından birini arayıp bulmalıdır. Onunla dostluk kurup, oluşan ünsiyet sayesinde kendindeki hakîkatleri ortaya çıkarmaya ve gerçek yaşama geçmeye başlamalıdır. İşte bunun da başlangıcı Regaib’tir. Dolayısıyla her varlıkta, bilhassa insanda en geniş manasıyla mevcud olan hakîkat-i Muhammediyyeyi ortaya çıkarmaya çalışmak, ona rağbet edip müştak olmak her Müslümana mutlaka lazımdır.[513]

2. Mevlid Kandili

Mevlid kelimesi doğma, dünyaya gelme, doğulan yer, doğulan zaman gibi anlamlara gelir.[514] Aynı zamanda Hz. Muhammed’in doğumunu, yaşamını anlatan, en ünlüsü Süleyman Çelebi’nin yapıtı olan, mesnevi biçiminde yazılmış yapıtların ortak adıdır.[515] Rebîü’l-evvel ayının on birinci gününü on ikinciye güne bağlayan gece olan Mevlid gecesi (Kandili), fahr-i âlem Muhammed Mustafa’nın (s.a.v.) “Be­densel” olarak dünyaya teşrif ettikleri nurlu gecedir.[516] Bu gece, Müslümanlar tarafından kutsal kabul edilir ve sûfîler için çok derin anlamlar taşır.

Necdet Efendi’ye göre âlemde hakîkat-i Muhammediyye ebedi ve ezelidir. Ancak Hazreti Muhammed kisvesiyle dünya üzerinde faaliyet sahnesine çıkması bu geceye rastlamaktadır. Bütün varlığın ilk madde ve ilkesi olan hakîkat-i Muhammediyyenin, temizlenmiş gönüllerde doğumunu zuhura getirmesi çok önemli bir konudur. Bunun yolu ise Hazreti Muhammed’in doğumunu öğrenip, meydana gelen olayları inceleyip, kendi varlığımızda tahakkuk ettirmektir.[517] Bunları sırasıyla şöyle açıklar:

a. Fil Vak’ası Necdet Efendi, fil vak’asının ve Hz. Muhammed’in doğumundan önce gerçekleşen hadiselerin bâtınî yorumlarını yaparak, aslında mübarek gece ve günlerin de dervişin seyrinde yaşaması ve geçmesi gereken durumlar olduğunu belirtir. Ona göre, Regaib tecrübesiyle gönlüne hakîkat-i Muhammediyye tohumları atılmış olan sâlik, sonuç alabilmek için bu oluşumun kemalini sağlamak zorundadır.

Bilindiği gibi Hz. Muhammed’in doğumundan kısa bir süre önce Yemen’den Ebrehe ismindeki komutan emrinde bulunan, içinde fillerinde olduğu bir ordu Kâbe’yi yıkmak için Mekke şehrine geldi. Fil ordusu, Kâbe’yi yıkmak için harekete geçtiğinde, çöl fırtınasının başlaması ve Cenab-ı Hakk’ın gönderdiği ebabil kuşlarının pençelerindeki kızgın taşları atmasıyla imha edilmişti. Bu hadise, “Kur’an-ı Kerîm’de 105. sûre olan Fil sûresinde belirtil­mektedir.

Sâlikin nefsi, önceleri hayvanların en güçlüsü olan fil hükmündedir. Aynı zamanda sâlik, gaflet düşüncesi askerleriyle birlikte yaşamaktadır. Ma­nevi çalışmaları neticesinde, zikirlerinden müteşekkil ebâbîl kuşlarının getirdiği tevhid taşlarını, askerlerin yani gaflet düşüncelerinin üstüne atarak onları yok eder. Ayrıca muhabbet rüzgârlarının ve aşk fırtınalarının esmesi ile nefis fillerinin çölde yok edilmesi neticesinde nefsin gücünün büyük bir bölümü de ortadan kalkar.[518]

b. Cinlerin Göğe Çıkmasının Yasaklanması

Hazreti Rasûlullah’ın doğumundan önce cinler gökyüzüne çıkıp, meleklerden görev taksimleri sırasında çaldıkları haberleri, yeryüzüne inip bazı medyum ve kâhinlere bildiriyorlardı. Böylece kâhinler de toplumda saygınlık kazanıyordu. Hz. Muhammed’in doğumundan sonra eskisi gibi gökten yeni haberler kapmaya yeltenen cinleri, “Şihâb” denilen parlak bir ateş yakıp kül ediyordu.[519] Böylece artık gökyüzünden haber alma imkânları kalmadı. Çünkü bundan böyle Resûl-i Kibriyâ Hazretlerinden başka haberci olmayacaktı, sadece tek ve emin olan Hazreti Rasûlullah’a bu görev verilmişti.

Bir insanda hakîkat-i Muhammediyye doğmadan önce o insan, vehim ve hayal bilgileri ile doludur. O kimsede hakîkat-i Muhammediyye zuhura geldiği andan itibaren artık hayal ve vehim yolu kapanır. Yeni Muhammedî bilgilerle dolmaya başlar ve artık o kişiye cinler ve şeytanlar ulaşamaz. Çünkü “Nur-ı Muhammedî” onları yakar. Sadece bu halden sonra doğru ilim kendinde çoğalmaya başlar. Gayreti ve himmeti nispetinde yükselmesini sürdürür.[520]

c. Kabe’de Bulunan Putların Yüz Üstü Yere Yuvarlanması Hazreti Muhammed’in peygamberliğinden önce yaşanan câhiliye devrinde, Kâbe putlarla doluydu. Müslümanlar tarafından Kâbe fethedildiği zaman içindeki put­lar da kırılıp yok edildi. 

Bir kimsede hakîkat-i Muhammediyye doğduğunda, “Gönül Kâbe” sini dolduran putlar yere kapanıp secde ederler. Bu putlar, “Nefs-i emmâre” putlarıdır yani her türlü maddî sevgi ve dünyevî arzulardır. Hakîkat-i Muhammediyye doğmadan ve bu putları söküp yerine hakîkat-i Muhammediyyenin muhabbetini yerleştirmeden, bunlardan kurtulmak imkânsızdır.[521]

d. Medayin Şehrinde İran Hükümdarlarına Mahsus Sara­yın On Dört Direğinin Sallanarak Parçalanıp Devrilmesi

Bir kimsede hakîkat-i Muhammediyye doğmadan önce, varlığında nefs-i emmârenin yaşadığı bölgede, hayal sarayı vardır. Hakîkat-i Muhammediyyenin doğması ile bu nefs sarayının direklerinin büyük bir kısmı yıkılır. Daha sonra da tamamı ortadan kaldırılarak o varlıkta, nefs-i emmârenin yaşayacağı bir mekân kalmaz. Böylece o bedende, ilâhî yaşam başlar.

e. Save Gölünün Kuruması

Hakîkat-i Muhammediyye doğmadıkça, gönül gölü mâsivâ ile doludur. Hakk’tan gayrı ne varsa bunların hepsi mâsivâ veya gaflet ismini alır. Sâlikin ilk olarak yapacağı işlerden biri, içinde bulunan mâsivâ derelerini kurutup, oradan gelen mâsivâlara yol vermemesidir. Hakk’tan gayrı şeylerle beslenmesi durdurulan “Save” yani mâsivâ gölü kurutulmuş olur. Böylece sâlik, ağır bir yükten kurtulur. Bu gerçekleşmezse, o kimsede Save gölü zamanla genişledikçe genişler ve o kimseyi boğar.[522] 

f. Bin Senedir Yanan Mecûsî Ateşinin Sönmesi

Hakîkat-i Muhammediyye doğmadan önce çocukluktan beri oluşan nefs ateşi, kişi farkında olmadan aralıksız olarak yanmaktadır. Bu ateş söndürülmezse, o bedeni ebedî olarak yakar. Tek çaresi, gönlünde hakîkat-i Muhammediyyeyi doğurmaktır. Sadece o yolla nefsin ateşi söner ve böylece bu tehlikeden kurtulmuş olunur.[523]

g. Birçok Kuru Dereleri Su Basması Kişinin mânevî varlığında birçok akıcı kanallar vardır. Fakat nefs-i emmârenin baskısı ile bu kanallar kuru kalmıştır. Nefs-i emmâre ile mücadele başladığı zaman, o kanallar tekrar sulanmaya başlar ve bunlara “Muhammedî pınarlar” denir. En güzelleri de “Zem Zem” ve “Kevser” pınarlarıdır. 

Bunların içinden hakîkat-i Muhammediyye, kişinin gönül deryasına akar ve orayı sonsuz olarak doldurur. Bu sağlanmazsa, kuru kalan kanallar, insan ruhunu besleyemez. Maalesef bu da ebedî bir kayıptır.[524] 

h. Bağdat’ta Dicle Sahillerinde Bir Devenin Oradaki Bütün Develeri Çöle Sürmesi

Bağdat şehri, bir ilim merkezidir. Develer ise o devirde insan­ları hacca götüren vasıtalardır. Ayrıca kişiyi taşıyan da vücut devesidir. Bu develer, daha önce başıboş dolaşmaktadır. Hakîkat-i Muhammediyyenin doğumu ile develerden biri, başıboş dolaşan de­veleri önüne katarak çöle sürer. Çünkü çöl yolu, hac yoludur. Böylece belirli bir ilme sahip olan kimse, hacca doğru da yönelmiş olur. 

Necdet Efendi bu olayı, bir mürşidin dervişlerine rehberlik yapması açısından değerlendirir. Ancak bunun gerçekleşmesi, hakîkat-i Muhammediyyenin doğuşuna bağlıdır.[525]

ı. Annesi Amine

Amin ve amine kelimeleri, eminlik içinde olan, yüreğinde korku olmayan demektir.[526] Hakîkat-i Muhammediyyenin doğduğu yer de emin bir yerdir. Burada eksiklik, yanlışlık ve gaflet olmaz. Böyle bir doğum ancak güzel bir başlangıç olabilir.[527]

i. Babası Abdullah

Abdullah, Allah’ın kulu, ismi bilinmeyen kimse demektir.[528] Yani Hz. Muhammed, Allah’ın kulunun oğludur. Peki, “Emin” varlıkla “Allah’ın kulu” nun izdivacı ne demek­tir? 

Amine Hâtun, sâlikin terbiye edilmiş yani emin olunan nefsidir. Abdullah yani Allah’ın kulu da bir bakıma insanın ruhu hük­mündedir. Hatta bir bakıma, sâlikin mürşidi hükmündedir. Mürşid, sâlikin emin olunan nefsine (varlığına), Abdullah olarak ruhunu nefheder. İşte bu bir “İzdivâc-ı ilâhî”dir yani ilâhî birleşmedir. Bu birleşme, gönülden gönüle olan bir birleşmedir.

Kişinin emin nefsinde, mürşidinin yaptığı telkin ve ilhamlar neticesinde “Nur-ı Muhammedî” meydana gelir. Bu durum, bir doğum halidir. Ârifler, bu doğumu; “Veled-i kalp (Kalp çocuğu)” in doğumu olarak adlandırırlar. Mutlaka bu ikinci doğum gerçekleştirilmelidir ki gerçek İslam bu doğumla başlar. Zaten birinci doğum, ikinci doğuma zemin hazırlamak için vardır. Eğer ikinci doğum gerçekleşmezse, bir kişi ne kadar bilgi sahibi olursa olsun, gaflet içinde yaşayan zavallı ve acınası bir kişi olmaktan kurtulamaz. Hakîkat-i Muhammediyyenin doğumu ile kendini idrak etmeye başlayan kişi, yoluna devam ettikçe kendini daha iyi tanır. Kendini tanıdıkça rabbini tanır ve “Hamd”ı fazlasıyla artar. Bu doğum bir nevi, hakîkat-i Muhammediyyenin hapisten kurtarılıp, kuvveden fiile çıkmasına imkân sağlamaktır.[529]

3. Berat Kandili

Hicrî aylardan Şaban ayının on dördüncü gününü on beşinci gününe bağlayan gece, Berat gecesidir. Berat; ferman, yükümlülüklerden kurtulmak, bağışlanma, uzak kalma, herhan­gi bir şekilde suçlandıktan sonra o suçtan temize çıkmak, borcu ödedikten sonra borçlu olma halin­den kurtuluş, şeklinde tanımlanır.

Hz. Muhammed’e peygamberliğin müjdelendiği kutlu gece olan Berat gecesinin[530] özellikleri Necdet Efendi’ye göre şunlardır:

a. Kur’ân-ı Kerîm bu gecede “Levh-i mahfûz” dan dünya semasına indirilmiştir. 

b. Kıblenin yönü bu gecenin ertesi günü Kudüs’ten Mekke’ye (Kâbe) döndürülmüştür.

c. Cenab-ı Hak bu gecede, mahlûkatın bir yıl içindeki rızıklarına, alacaklarına ve ömürlerine dair takdirde bulunur. Oyılın programı bu gece içinde yürürlüğe girmektedir.

Ona göre, Regaib ve Mevlid yaşantılarıyla belirli bir idrak seviyesine yükselen sâlik, Berat gecesi ile de ger­çek “Berat”ın ne olduğunu anlamaya çalışmalıdır.

Beratın iki yönü vardır. Birincisi günahtan, isyandan kurtulmaktır. Bunu gerçekleştiren kişi sadece iyi bir insan olur. İkincisi ise kişinin kendinde var zannettiği benliğinden kurtul­masıdır. Bunu gerçekleştiren kişi ise kendini bulan bir in­san olur. 

Berat gecesi, senede sadece bir defa gelen bir gece değildir. Sâlikin hayat sürecinde kendine ulaşma yolunda büyük bir aşamadır ki bu gerçek bir yaşantıdır. Zaten kişi kendine ulaşamazsa, Hakk’a da ulaşmasına imkân yoktur. 

Kişinin kendisine ulaşamaması durumu, bireysel varlığın Hak yolunda en büyük engelidir. İşte bu nedenle burası bir yol ayrımıdır. Burada kişi, ya benliği ile hayatını sonuna kadar sürdürür ve Hak’tan ayrı düşer ya da kendini aradan kaldırır. Gerçek bâtınî “Berr”e ulaşarak beraatını alır. İşte o zaman kıble değişir, gerçek kıblesine döner. Sâlike özel hitapların gelmeye başladığı yer burasıdır. Eğer gerçek tev­hid ehli olursa, yine yüzünü “Kâbe’ye, Beytullah’a, Allah’ın evine çevirir. Çünkü tenzihi ve teşbihi birleştirmiş, gerçek mü’min olmuş ve şekilsel tevhitten bâtınî tevhide ulaşmıştır. Oradan da yol bulursa ahadiyete ulaşacaktır. Böylece Allah’ın evine dâhil olmuştur. Kıblesinin değişmesi, kişinin Hak yolunda gelişmesinin ifadesidir.

İnsanın varlığında bulunan hayal, vehim ve izâfî benlik, ona pek çok şeyi yüzeysel olarak yaptırmakta ve yanlış değerlendirtmektedir. Bu yanlışlardan ve eksikliklerden kurtulması için kişi nefsini iyi tanımalıdır.

Yüce dinimiz sadece yatay değil, dikey derinliği ve yüceliği olan bir dindir. Sâlike düşen idrakini sonuna kadar geliştirmeye zorlamak ve bunun için çalış­maktır. Gerçek ilahi kimliğini bulamamış bir kimse, hayal âleminde yaşamaktadır. Bu hayal âleminden çıkması ve gerçek âleme ulaşması kendisine sonsuz lütuflar kazandıracaktır.

Değişiklik olmayan yerde, ilerleme olmaz. Bu değişikliği gerçekleştirebilen kimse, gerçek beraatını alarak kendini tanır. Ken­dindeki ilâhî oluşumun nasıl meydana geldiğini anlayarak, izâfetten kurtulur ve böylece kendindeki gerçeğe ulaşır.

Genel kanaate göre, Kur’ân-ı Kerîm Berat gecesinde levh-i mahfûza, Kadir gecesinde de Peygamber Efendimize inmeye başlamıştır. Kur’ân-ı Kerîm, bu gecede dünya semasına inmeye başlamıştır. Bir başka ifade ile bu gecede sâlikin gönül semâsına ilâhî hakîkatler inmeye başlar. 

Kim Berat hakîkatini idrak edip, kendi nefsinden temizlenerek ikiliği kaldırıp birlik oluşturuyorsa, o zaman “Ey Habîbim” hitabına muhatap olur. Yani hakîkat-i Muhammediyyenin şuaları, nurları, ışıkları o kişide ışıldamaya, parlamaya başlar. Hakîkat-i Muhammediyye gö­nül evladı “Veled-i kalp” ile bizde yaşamaya başlar.

Regaib ile biz, ona rağbet ederiz. Mevlid ile o, bizde doğum haline gelir ve gönlümüzde o nur, o muhabbet doğar. Böylece bizim benliğimiz, nefsâniyetimiz bizden uzaklaşmaya başlar ve o nur, o muhabbet genişledikçe bizim varlığımızı tamamen istila eder. Dolayısı ile “Çık aradan kalsın yaratan”[531] hükmü ile kişi nefsâniyetinden beraatını alır ve hâkikat-i Muhammediyye nurundan başka bir şey olmamış olur. 

Aslında bâtınî anlamda Berat gecesi, kişinin kendini fenâ fillâh mertebesinde bulmasıdır. Nefsâniyetinden arınıp, nefsinin ışığı söndüğü zaman kişide ki hal “Gece” olur. Fenâ fillâh yani yokluk hükmüne girer. İşte fenâ fillâh mertebesine eriştiği an, o kişinin “Mübarek gece”sidir ve o geceler içerisinde, Kur’ân-ı Kerîm sâlike nâzil olmaya başlar. Ancak inen yeni bir Kur’ân değil, onda mevcut olan âyetlerin hakîkatlerinin kişiye aynî yakınlık olarak açılmasıdır. 

Bir rivayete göre, Berat gecesinde zemzem suyunun çoğaldığı be­lirtilmektedir. Bu da o gece gönül kuyusunun veriminin artması, ilâhî vâridâtın taşmasıdır.

Necdet Efendi’ye göre, kişi Berat gecesini mümkün olduğu kadar gerçek ve geniş manasıyla anlamaya çalışmalıdır. Zira bu, kişiye çok şey kazandırır. Böyle bir idrak ve anlayış içerisinde çalışmalarına devam eden sâlike mi’rac yolu açılmış olur.[532] 

4. İsrâ ve Mi’rac

Mi’rac yani yükseliş, kişinin kendi âleminden bir başka âleme ya da yeryüzü âleminden doğaüstü âleme çıkışıdır. Ancak kişinin kendi âleminden bir başka âleme geçişiyle ilgili her tecrübe mi’rac olarak kabul edilmemelidir.

Mi’rac tecrübesinde yeryüzünden ayrılırken varılacak hedef, fizik ötesi ilâhî âlemdir. İlâhî âlemin ise genellikle yukarıda, dolayısıyla gökte olduğuna inanılır. Bu sebeple dinî geleneklerde bulunan mi’rac motifinde genellikle, göğe doğru bir yükseliş veya çıkış mevzu bahistir. Ancak “Eski Mısır” da olduğu gibi bazı geleneklerde ise ilâhî âlemle irtibat kurabilme kabiliyetinde olan kişiler yeryüzünü terk ederek, göğe yükselme yerine yer altına inerler. Nitekim Eski Mısır geleneğiyle çok yakından ilişkisi olan bazı Hermetik belgelerde yeraltı âlemine inerek oradan yerin ve göğün sırlarını içeren ilâhî kitabı getirmek konusu işlenmektedir.

Mistik ve ezoterik geleneklerdeki mi’rac tasavvurlarında yükseliş olayını kendi iç âlemlerine doğru gerçekleştiren kişiler, bu tecrübeyi kendilerinde ruhsal olgunluğu sağlayacak bazı durumlar aracılığı ile yaşarlar. Bunların başında zâhidâne bir yaşantı, teemmül ve istiğrak halleri gelir. Ayrıca kutsal isim ve ibarelerin devamlı olarak tekrar edilmesi, bazı ilâhî ve duaların sürekli okunması da kişiyi yükselişe ulaştıran vasıtalar olarak telakki edilmektedir.[533] 

İslam’da Hz. Muhammed’in semavî âlemlere seyahati, isrâ ve mi’rac kelimeleriyle ifade edilmektedir. Kur’ân-ı Kerîm’de İsrâ ve Necm surelerinde bu kutlu olaya yer verilir. İsr, kelime olarak gece yü­rüme, mir’ac ise merdiven, yükselme demektir.[534]

Istılahta isrâ, Hz. Muhammed’in geceleyin Mescid-i Harâm’dan Mescid-i Aksâ’ya götürülmesini; mi’rac ise Mescid-i Aksâ’dan Sidretü’l-Müntehâ’ya kadar yolculuğunu ifade etmektedir.[535] 

Erken döneme ait kime ait olduğu belli olmayan Arapça bir metinde yer alan rivayette Bâyezid el-Bestâmî, göğün yedi katından geçerek arş-ı a’lâya doğru yükseldiğini (ki bundan mi’rac olarak söz ederek Hz. Muhammed’in ünlü gece yolculuğu ve göğe yükselişi ile benzerlik kurmuştur), burada Allah ile böyle bir yakınlık kurduğunu, bu tecrübeyi yaşarken Allah’a olan yakınlığının ruhun bedene olan yakınlığından daha fazla olduğundan bahseder. Böylelikle o, mi’racın sadece Hz. Muhammed’e has bir durum olmadığını, her Müslümanın bu tecrübeyi yaşamaya potansiyel olarak kabiliyetli olduğunu ve Allah ile doğrudan ilişki kurma ihtimalinin varlığını iddia eden ilk sûfî olarak karşımıza çıkmaktadır.[536]

Mi’rac, genelde mutasavvıflar tarafından, insanın kendi mânâ ve hakîkatine yükselmesi, ilâhî benliğini idrak etmesi şeklinde tanımlayabileceğimiz seyrü sülûk şeklinde de anlaşılmıştır. XVII. yy. mutasavvıflarından Niyâzî-i Mısrî’nin:

Mâ-verâ-yı ins ü cinni seyr idüp arşa çıkar Kim ki mi’rac eylediyse cezbe-i tevhîd ile beyti; mi’racın tasavvufî anlamda kullanışına örnek olarak verilebilir. Beyitte geçen mi’rac, açık bir şekilde sülûk karşılığında kullanılmıştır.[537]

Kur’ân-ı Kerîm’in birçok yerinde “Yâ Benî İsrâil” denildiğinde bu lakap, Hz. Ya’kûb’un (a.s) oğullarını ve soyunu hatırlatmakta­dır. Kardeşi ile aralarında meydana gelen bir anlaşmazlık yüzün­den bulunduğu yeri terk ederken geceleri yürüyerek yol aldığından kendisine bu lakap verilmiştir. Terzi Baba için ise bu anlamın yanı sıra isr kelimesi, “Ey gece yürüyen” yani gece kalkıp mana âleminde namaz, dua, zikr ve tefekkürle yol alan “Allah dostlarının çocukları” mânâsında ele alınmalıdır. Gece yürüyen kişi olmanın anlamı; gönül âleminde yürüyerek esmâ âlemine ulaşan, oradan hakîkat-i Muhammediyye ile rahmâniyet âlemini idrak ederek sıfat, zat ve ahadiyet mertebelerine yükselip böylece ilâhî cemâli seyre başlayan kimse ol­maktır. Aslında bu oluşum yani bu âlemin hakîkatini ve kendi hakîkatini idrak etmek insanlığın temel gayesidir. 

Hz. Âdem’de (a.s) “Ve nefahtü”[538] yani “Ruhumdan nefhettim” hükmü ile başlayan esfele sâfilînden aslına dönüş yolculuğu sonucunda, “Bana bakan ancak Hakk’ı görür” hükmü ile zâta ulaşılıp kemale erilmiş olur. Oyüzden mi’rac hadisesi bizler için çok önemli bir olu­şum ve bilgi kaynağıdır. Eğer mi’rac yapılamamış olsaydı, insanlık asla ebedî varlığa ulaşamaz, hasret ve gurbette kalırdı. 

Hakîkat-i Muhammediyyenin yeryüzünde zuhur mahalli olan peygamber, resûl ve insan-ı kâmil olan Hazreti Muhammed (a.s) olmasaydı insanlık âlemi için bu oluşum hayal olurdu. İnsanlığın o zatın şahsında ulaştığı son nokta mi’ractır. Oyüzden de kendisi son peygamber, kitabı da son kitap olmuştur ve sadece o gecede in­san beyni, “Akl-ı küll” itibariyle tam kapasite ile çalışmıştır. İnsan beyni “Akl-ı cüz” itibariyle yaklaşık %6-8 kapasite ile çalışmaktadır. Gayemiz bu çok değerli âtıl kapasiteyi daha geniş ufuklara, akl-ı külle yönlendirip arttırmak olmalıdır.

Mi’rac ile insanoğlunun ezelî arzusu olan aslına, yani rabbine ulaşma duygusu yavaş yavaş tatbik sahasına konmuş, her peygamber kendi mertebesi itibariyle bu yolda birer menzil kat etmiş ve niha­yet hakîkat-i Muhammediyyenin dünyadaki zuhuru olan Hazreti Muhammed’in (s.a.v) mi’racı ile kemale erilmiştir.

Mi’rac, Hz. Rasûlullah’ın seyrü sülûkudur. Ümmeti olmamız hasebiyle bizim de mi’racdan nasibimiz vardır. Bunu belirtmek için hadisi şerifte “Namaz mü’minin mi’racıdır”[539] buyurulmuştur.

Peygamberimiz’in (s.a.v.) yaşamış olduğu bu hadise, düşüncelerimizin tamamen üzerinde ve dışında olan bir hadisedir. Maddi ölçülerle ifade edilemeyen, Allah’ın zâtında meydana getirmiş ol­duğu bir hakîkatler manzumesidir. Dolayısıyla beşeriyetimizle bunları anlamamız mümkün değildir. Bu hakîkati anlamak ancak cüz’i aklın küllî akla ulaştırılmasıyla mümkün olabilir. Bu da bir eğitim sürecidir. Aslında mi’rac bir gecede değil, seyrü sülûk ile oldukça uzun bir sürede meydana gelir. Ancak bir geceye hasredilmesi ve toplu olarak anlatılması icap eder.

Necdet Efendi, Hz. Peygamberin mi’rac yolculuğunun niçin öncelikle Kâbe’den Kudüs’e gidilmesiyle başladığını etraflıca izah eder. Ona göre Beytullah (Allah’ın evi) olan Kâbe-i şerîf; makâm-ı zâttır, mertebe-i ahadiyettir. Orada gerçek anlamda var olan daima “Gönül Mi’rac” ındadır. Hz. Rasûlullah, devamlı bir şekilde Hakk’ın huzurunda olduğundan, her an mi’rac halindeydi. Bu oluşumu ümmetine de bildirmesi için zahiren de mi’racın yaşanması gerekiyordu. Bu sebepten dolayı zât âleminin ifadesi olan “Mescid-i Harâm”dan, sıfat âleminin ifadesi olan “Mescid-i Aksâ” ya; ulûhiyet, rubûbiyet ve ahadiyet mertebeleri itibariyle yürüdü. Bunun için zât âleminin dışına çıkılması lazım geldi ki tekrar zât alemine dönüş, ya­ni mi’rac mümkün olsun.

“Kulunu gecenin bir vakti Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’ya yürüttü”[540] ifadesi, “Makam-ı Zât” tan, “Makam-ı Zâtı” ile yürüttü ki oradan esmâ ve ef’âl âlemlerine nüzul ederek âlemdeki tüm zuhurları müşahede edip tekrar uruc ederek zâtına ulaşsın, yani “Mirac-ı hakîkî” sini gerçekleştirsin.

Mescid-i Aksâ; en uzak mescid, mukaddes mescittir. Bu terimin bâtınî mânası; genel olarak içinde yaşadığımız bu âlem, özel olarak ise bu dünya ve bedenlerdir. Bu âlem, ilâhî zuhurun sonu yani en son mertebesi olduğundan “Mukaddes beyt” tir. Üzerinde yaşadığımız yer küre, gaflet haliyle yaşarsak esfele sâfilîn (aşağıların aşağısı) olur. Fakat gerçek anlamıyla yaşarsak, mukaddes şehir, mukaddes ev, “Beytü’l-makdis” olur.

Kuds-ü şerîf yani mukaddes şehir ve orada bulunan Beytü’l-makdis yani mukaddes ev, Cenab-ı Hakk’ın sıfat mertebesinin ifadesidir. Aynı zamanda mertebe-i İseviyyet ve mertebe-i Museviyyetin de kaynağıdır. “Mertebe-i Muhammedîyye” nin kaynağı ise zâttır ki Beytullah, Beytü’l-Harâm, Beytü’l-Atîk, Mescid-i Harâm, Kâbe gibi kelimelerle ifade edilir.

Ef’âl âlemine gelmiş olan kimse, aldığı eğitim ile geçtiği yol­lardan tekrar geri dönerek yine ef’âlden esmâya, esmâdan sıfata, sıfattan zât âlemine mir’ac eder. Diğer bir ifadeyle; ilk mi’rac ef’âl âleminde kendini tanımadır. İkinci mi’rac, ef’âl âleminden esmâ âlemine; üçüncü mi’rac, esmâ âleminden sıfat âlemine; dördüncü mi’rac, sıfat âleminden zât alemine yükseliş ve en nihayet beşinci mi’rac ise kişinin zât âleminde kendini bulmasıdır.

“Mecaz, hakîka­tin köprüsüdür” sözü gereğince mi’rac olayında da pek çok mecâzî anlatım vardır. İrfan ehli mecazları köprü yapıp onların hakîkatlerine kanat açar.

Hz. Rasûllullah Efendimizin mi’racı, bir gecede meydana gelen bir oluşum değildir. Belki Hira dağındaki tefekkürle ve ibadetle başlayan ve Mi’rac gecesine kadar süren ortala­ma on beş senelik bir sürecin sonucudur. Sâlik, mi’rac etmek istiyorsa ciddi ve disiplinli bir çalışma sürecinin kendisini beklediğini anlamalıdır.

Necdet Efendi, mi’racın bedenle mi yoksa ruhen mi yapıldığı hakkındaki tartışmalı konuda da yorum yapar. Aslında kelâm ve hadis âlimlerinin çoğu bu yolculuğun bedenle olduğu görüşünü benimsemiştir.[541] Necdet Efendi ise, Mekke’den Kudüs’e kadar olan yolculuğun beden ve ruhla, yolculuğun o noktadan sonraki bölümünün ise sadece ruh ve şu­urla yaşandığı görüşünü savunur. 

Terzi Baba, mi’rac hadisesinden bahseden Necm sûresinin birinci âyetinde geçen “Heva yıldızı” söndürülmedikçe, hakîkat-i Muhammedî kameri ve ilâhiyat güneşi ile ay­dınlanmaya çalışmadıkça, ilâhî hakîkatlere ulaşmanın ve hakkânî nurlanmanın mümkün olmadığını da savunur. 

Ona göre mi’rac olayının tamamen yaşanmasının mümkün olmayacağı âşikârdır. Çünkü bu Hz. Rasûlullah’a has, müstesna bir yaşantısıdır. Ancak onun ümmeti olduğumuz için onun izini takip edip, onun açtığı yoldan gitmeye çalışarak, bizim de bazı meseleleri anlamamız mümkündür ve de gereklidir.

Balta girmemiş bir ormana girdiğimizde, da­ha önce oradan geçen biri olmadıysa ve bir iz bırakılmamışsa o ormanda kayboluruz. Fakat bir kimse daha önce o ormandan geçerken yollarda izler bırakmışsa biz de o izleri takip ederek o ormanı tehlikesizce aşabiliriz. Cenab-ı Hak, mânâ âleminin sonsuzluğuna gi­den Hz. Rasûlullah’ın mi’racını, onun açtığı yoldan bazı âyet-i kerîmelerle bizlere anlatırken, “Ey kullarım! Bu yoldan siz de korkmadan gelebildiğiniz kadar mi’racınıza gelin” mesajını veriyor.

Mir’ac gecesinin en mühim oluşumlarından birisi, Cenab-ı Hakk’ı görüş ve müşahede konusudur. Hadiseyi daha geniş manada incelersek, âyetlerin içerisindeki ifadelerde bildirildiği üzere, insanlığın genel seyri içerisinde Hz. Rasûlullah’ın rabbini görmemiş olması mümkün değildir. An­cak bu görüş, hangi biçimde olmuştur, bunu çok iyi anlamamız gerekir.

Hz. Rasûlullah’ın görmesinden maksat, rabbini görüp idrak et­mek ve ehli olanlara da idrak ettirmektir. Necdet Ardıç’a göre Necm sûresinde geçen “Büyük âyeti göstermek”[542] ten maksat, âyet işaret demek olduğuna göre, Cenab-ı Hakk’ın varlığının görülmesinin, âyetle yani işaret ile bildir­ilmesi demektir. Büyük âyet ise kendi varlığının hakîkatinin, Hakk’ın hakîkati olduğunu, o akşam en geniş manada anlamasıdır ki bundan büyük âyet yoktur. 

O gece görülen büyük âyet, nefis yıldızının sönmesi sonucunda oluşan kemâlât ile meseleleri çözmek gerektiğini anlamaktır. Ayrıca büyük âyet, Hz. Rasûlullah’ın o akşam kendisinde mevcut olan hakîkat-i Muhammediyyeyi en geniş şekliyle idrak etmiş ol­masıdır.

Hz. Rasûlullah, rabbini daha önce ef’âl” ve esmâ mertebeleri itibariyle müşahede etmişken Mi’rac gecesinde sıfat ve zat mertebeleri itibariyle de müşahede ve id­rak etmiştir. İnsanoğlunun bu dünyada ulaşabileceği en üst derece, en son menzil mi’ractır. O da bu şekilde gerçekleşmiştir. İşte bu oluşum, Hz. Cebrail’in “Oku”[543] emri ile geldiği gün başlamış ve Mi’rac gecesinde de kemâlini bulmuş­tur. Yani Hz. Rasûlullah’ın Hira mağarasında başlayan seyrü sülûku, Mi’rac gecesinde kemalini buldu ve “İnsan-ı kâmil” mertebesi ile tahak­kuk etti. Bu seyri, akl-ı cüz idrak edemez. An­cak akl-ı küll ile mesele izah edilebilir.

Necdet Efendi, üzerinde uzunca açıklamalar yaptığı mi’rac hadisesini somutlaştırarak, tohum metaforu üzerinden örneklendirir. Bir tohumu, bir çekirdeği ele alır. O tohumun, çekirdeğin içinde bilkuvve var olan köke, gövdeye, dallara, yapraklara, çi­çeklere, meyvelere dikkat çekerek Hz. Rasûlullah’ın yeryüzündeki halini çekirdeğe benzetir. Ayrıca her birimizin halinin de bu olduğunu savunur. Ancak ona göre Hz. Rasûlullah’ın hali en kemalli haldir. 

Mi’rac gecesinde çekirdek açılmıştır. Kök, gövde, dallar, yapraklar, çiçekler, meyveler ve içinde tekrar çekirdekler meydana gelmiştir. Yani o çekirdek bütün açılma safhalarını çok kısa bir süre içerisinde meydana getirmiş ve bunu idrak etmiştir. Bu çekirdek ise hakîkat-i Muhammediyyedir. 

Necdet Efendi, meselenin daha da anlaşılır olması için gül örneği üzerinden de açıklama yapar. Gonca halinde bir ­gül düşünmemizi ister. Mi’rac; bu goncanın çok kısa bir süre içerisinde açılıp koku vermesi gibidir. Bu oluşumun iç bünyenin genişlemesi olduğunu ve bunu ancak ehlinin bilebileceğini, gülün âlemlere benzetilmesi durumunda, açılımın daha iyi idrak edileceğini ifade eder.

Ona göre, mi’rac hadisesinin başından sonuna kadar Hz. Rasûllullah’ın yanında yer alan Cebrail, insandaki saf aklın tim­salidir. Genelde ise, akl-ı küllün timsali ve yoğunlaşmış halidir. Ayrıca Cebrail’in şahsında zuhur eden ilâhî hakikatler, Cenab-ı Hakk’ın zâ­ti zuhurudur. Hz. Muhammed (a.s.), o gece bir taraftan kendindeki hakîkat-i Muhammediyyeyi, diğer taraftan Cebrail’in varlığındaki hakîkat-i ilâhiyyeyi müşahedeli şekilde idrak etti. 

Âyette “Ev edna”[544] yani “Hatta daha da yakın olduğu” belirtiliyor, ama “Birleşti” denmiyor. Eğer birleşti denseydi, iki mertebenin de (Hakîkat-i Muhammediyye mertebesi ve ulûhiyet mertebesi) özel­likleri birleşmiş olur ve o mertebelerin hakîkatleri kaybolmuş olurdu. Çünkü bunlar ayrı mertebelerdir. Bunla­rın meydana getiricisi de “Ahadiyyet” mertebesidir. İşte bunlar kavseyndir (Yayın iki tarafı).[545] Yayın kabzasından[546] bu iki tarafı (Ulûhiyet ve abdiyet mertebeleri) tutan da ahadiyet mertebesi oldu.

O gece, Hz. Rasûlullah’ın akl-ı şerîfleri “Abd (kulluk)” mertebesinin en üst derecesi olan hakîkat-i Muhammedî aklına ulaş­tı. İlk ve son defa bütün insanlarda mevcut olan fakat çok düşük ka­pasite ile çalışan akıl, tam kapasitesi ile çalıştı. O gecenin hatırına bizlere de son derece geniş kapasiteli akıl verildi. Bizler de ne kadar çok düşünme kapasitemizi genişletirsek hakîkat-i ilahîyyeyi o derece genişlik ve kemâlât içersinde idrak edip yaşayabiliriz. Aksi halde nefsî duygularının mahkûmu olan cüz’i aklımız ile bu ilâhî yaşam ve oluşumları idrak etmemiz asla mümkün olamaz.

Mi’rac seyri ile “Ben gizli bir hazine idim, bilinmekliğimi sevdim ve bu hal­kı halk ettim.”[547] kudsî hadisinde belirtilen, gizli hazine zuhura çıktı, bilindi ve müşahede edildi. Böylelikle gaye gerçekleşmiş oldu. Mi’rac hadisesi ile insanın dünya üstündeki yaşamı kemâle er­di. İşte bu yüzden İslam dini, son din ve “Makam-ı Mahmud”un sahibi Hz. Muhammed, son pey­gamberdir. Hz. Muhammed ümmetinin veli ve ârifleri de bu sırrın zuhur yer­leridir.[548]

5. Kadir Gecesi

Kadir kelimesi değer, kıymet, itibar gibi anlamlara gelir. Kadir gecesi, Kur’ân-ı Kerîm’in indirilmeye başlandığı mukaddes gecedir. Umumiyetle Ramazan ayının 27. gecesine tekabül ettiği kabul edilir.[549] 

Necdet Efendi’ye göre de Kadir gecesi, Kur’ân-ı Kerîm’in dünya semasına indirildiği gecedir ve kutsal gecelerin en üstünüdür. İslâm, insanlığın kemâli, mi’rac insanın kemâlidir. İnsanın da kemali “Kadir” yani kadrini kıymetini bil­mektir.

Mi’rac yaşantısından sonra salike, gerek ilahî olgunun kadrini bilmesi ve bildirmesi için gerekse de bu oluşumu idrak etmesi için Allah tarafından Kadir gecesi hediye edilmiştir. Kadir gecesini hakkıyla idrak ettiğimizde Kur’ân-ı Kerîm’in bizlere de inmesi mümkündür. Ancak bu iniş, yeni bir Kur’ân olarak gerçekleşmez. Var olan Kur’ân’ın bizde gerçek yaşantısının ve mertebelerinin ortaya çıkması ile olur. Kur’ân-ı Kerîm’in her harfi ve harekesi insan içindir fakat her âyeti, mertebe mertebedir.

Sâlikin gayesi, kendi nefsinden beraat etmek, hakîkî benliğini id­rak edip onun beraatını almaktır. Böylece oluşan id­rak ve gönül açıklığı ile Cenab-ı Hak kişiye kendini tanıtır. Kur’ân’ın indirilmesi, Cenab-ı Hakk’ın kişiye nüzul etmesidir. Çünkü Kur’an zattır, Furkan sıfattır. Yani Kur’an’ın inip, zâtî tecelliyi kişinin idrak etmeye başlaması ancak bu gece­nin sırrına ermekle mümkün olabilmektedir. Ayrıca Kur’an’ın inmesi, vahiy ile yeni bir Kur’ân inmesi değil, ilham ile Kur’ân’ın mevcud inceliklerinin kişiye açılmasıdır.

Sâlik, seyrü sülûkunda sırasıyla; Regaib gecesini ve Mevlid gecesini yaşar, Berat gecesinde beraatını alarak mi’racını yapar ve sonra da Kadr’e yani Kadir gecesine ulaşır. Bu gece, çok büyük bir ikram ve lütuftur. Cenab-ı Hakk’ın bize lütuf etmiş olduğu bu gecenin hakîkatini idrak edersek, biz de kadir kıymet bilen, kadirşinas bir insan olmuş oluruz ve bu bizim lehimize olur. 

Kadir gecesi, sadece Müslümanlara has bir lütuf olmaktadır. Diğer milletlerin böyle bir gece­si yoktur. Çünkü onlar, o mertebeye ulaşamamışlardır. Bulunduk­ları yer itibariyle onların “Kadr”leri yoktur. Hakîkat-i Muhammediyye üzere olan kadirle­ri hiç yoktur. Bu oluşum, ümmet-i Muhammed’e has bir özelliktir. Ancak bunun da bazı özellikleri vardır. Muhammedî olmadıkça Kadir gecesinin hakîkatini an­lamaya yol yoktur. Çünkü Kadir gecesinde, Kur’ân-ı Kerîm nazil olmaya, Allah kelâmının manaları kişiye nüzul etmeye başlar. Bu gecedeki tecelli ef’âl, esmâ, sıfat tecellileri değil, zât tecellisidir. 

Terzi Baba, Mi’rac gecesiyle Kadir gecesinin arasındaki farka dair de yorumlar yapar. Mir’ac gecesinde kul rabbine yükselir oysa Kadir gecesinde rabbi kuluna ulaşır. İşte bu yüzden de Mi’rac gecesi olmadan, Kadir gecesi olmaz. Kadir gecesinden daha büyük bir gece düşünmek mümkün değildir. 

Cenab-ı Hak, Kur’an-ı Kerîm’i levh-i mahfûzdan ikinci kat gökteki Beytü’l-ma’mûr’a indirdi. Beytü’l-ma’mûr’dan da Kadir gecesi Beytü’l-Harâm’a indirdi ve Beytü’l- Harâm’a iniş yirmi üç senelik bir süre içerisinde oldu. “Beytü’l-ma’mûr” a bir defada geldi. Oradan da “Beytü’l Harâm” a yani insana, peygambere görevli melek tarafından yirmi üç senede indirildi.

Kur’ân-ı Kerîm’in dünyaya nâzil olmaya başlaması, insanlık âlemi için gerçekten çok önemli bir hadisedir. Çünkü insanın en ge­niş şekilde rabbini bilmesi ve anlaması onun getirdiği ilimle mümkün olmaktadır. Diğer kitaplardaki rab bilgisi, gönderildiği zamandaki insanların anlayabileceği kadardı. Cenab-ı Hak, Kur’ân-ı Kerîm’in içindeki bilgileri Hz. Peygambere ikram etti, o da onları ümmetine ikram etti. 

Ramazan’ın yirmi yedisinde Kur’ân-ı Kerîm, nâzil olmaya baş­lamıştır. Müslüman, Ramazan ayında oruç tutarak Ramazan’ın yirmi yedisine kadar olan sürede nefis tezkiyesini yapmış olur. Böylece gönül âyînesinde kendi nefsaniyetinden bir toz dahi kalmaz. İlâhî tecelli, o temiz gönül aynasında parlamaya başlar ve orası alış yeri yani tecelli merkezi olur. Sâlik, yirmi yedinci gece “Kadr’ini bilir ve yirmi sekizinci gece peygamberlerin silsilesini tamamlar. Diğer pey­gamberlerin yaşantısını geçer ve yirmi sekizinci gecede hakî­kat-i Muhammediyyeyi idrak eder. Yirmi dokuzuncu gecede yani arife günü ise “Ârif” olur. O geceye bu idrakle ulaşan kim­se “Ârif billâh” mertebesine ulaşmış olur. 

Regaib gecesinde başlayan hakîkat yolculuğu, ârif billâh hükmü ve yaşantısı ile sonuca ulaşır. Bu hal ile ramaza­n ayının otuzuna ulaşmış insan, bayram yapmaz da ne yapar? Kim belirli oluşumlarla gönlünü temizlemiş ise onun gönlüne Kur’ân-ı Kerîm indirilmeye başlar ve böylece o da insân-ı kâmil olmaya başlar. Gerçek bayramı, bu hali yaşayanlar hak ederler. Bizler de sûretâ onlara benze­mekle, onların yüzü suyu hürmetine bayram yapmaktayız. Bu hakîkati idrak eden Hacı Bayrâm-ı Velî: “Bayramım imdi, bayramım imdi, yar ile bayram ederler şimdi” demiştir.

Necdet Efendi, “Kadir gecesi ifadesinde bir geceden bahsedilir. Peki niye Kadir gündüzü denmemiştir?” sorusunu ele alır. Ona göre gece, fenâ fillâhtır. Kişi, Hakk’ta fâni ol­duğu ve Hakk’la Hak olduğu zaman Kur’ân nâzil olmaya başlar. Ayrıca gece ifadesiyle; yokluk, hiçlik, eşyanın ortadan kalkması, kişinin kendi varlığının ortadan kalkıp amâiyyet haline bürünmesi ve zât âlemine ulaşması kastedilir. Bu fenâ fillâh halinden, nüzul ve tenzil ile insân-ı kâmil olarak tekrar dünyaya dönülür. Bu hakîkati, şimdilik fenâ fillâh mertebesinde bekletilen Hz. İsa da yaşayacaktır. O zaman, o da kadrini kıymetini bilecek ve tekrar dünyaya geldiğinde bizim şimdi yaşadığımız hakîkati yaşayacaktır. 

Muhammed ümmetinin ihtişamı dikkate şayandır. Hz. İsa, kıyamete yakın Hz. Peygamberin ümmetinden biri olarak, kendinde olmayan ve hakîkat-i Muhammediyyeden aldığı bu ha­kîkatleri tahakkuk ettirerek gelecek ve ancak ondan sonra “Kadir” hakîkatini yaşayabilecektir. Fakat bizim ise bir Muhammedî olarak bu imkânımız her zaman vardır ve biz bunu daha şimdiden yaşıyoruz. 

İçinde bulunduğumuz güzelliğin ve değerin derecesinin ne olduğunu etraflıca düşünmemiz lazım gelmektedir. Benî İsrâil’in peygamberlerinin en büyüğü olan Hz. İsa bile bahsedilen Muhammedî vasıflara sahip değildir. Hz. Rasûllullah’ın ilminin, bilgisinin kemâlâtı zirvededir ve bütün ilim onda zuhura çıkmaktadır. Muhammed ümmeti de ona tâbi olduğu için bu ilimden nasibini alır. 

Cenab-ı Hak, Muhammed ümmetine bir gecede seksen üç sene ve ilaveten üç aylık devam­lı ibadet sevabı vermektedir. Burada belirtilen zaman, ef’âl âleminin oluşumu içerisinde kısıtlı olan zaman mefhumudur.

Kişi gerçek anlamda “Kadr” ini oluşturup kendi kıymetini idrak ettiği zaman; ne seneyle ne ömürle ne zamanla ne dünya ve ne de ahiretle kıyas edilemez bir değişim ve oluşum söz konusu olur. Çünkü zaman izâfîdir. 

Vahdet ehli indinde bütün bunları toplayan sadece bir tek an vardır. Kişi, gerçek kıymetini idrak ettiğinde ebedî hayata geçmiş olur. Ebedî hayatta ise kısıtlı zaman yoktur. 

Kadir sûresinde leyl (gece) kelimesi üç kez geçmektedir. Birinci gece, bu hakîkat­leri ilme’l-yakîn; ikinci gece ayne’l-yakîn; üçüncü gece ise hakka’l-yakîn müşahadeleriyle idrak edip yaşamamız içindir.

Kadir sûresinde geçen meleklerin inmesi, tenezzül etmesi ise melekler kuvvetler demek olduğundan Cenab-ı Hakk’tan Kur’ân vasıtasıy­la kişiye yepyeni güçlerin gelmesi ve kişide yepyeni idrakler açılmasıdır. İdraklerin açılması için melekler yepyeni bilgiler getirirler. Yani esmâ-i ilâhiyyenin her türlüsünü kişiye ilim ve bilgi olarak verirler. “O ruh” tan[550] maksat da zaten Hz. Cebrail’dir. Böylece sâlik, ilmi artık gönlünden almaya başlar ve başkasına pek ihtiyacı kalmaz. 

İlim elbette her yerden hatta Çin’de bile olsa alınır. Ama buradaki bilgi nakil bilgisi değil, bizâtihi kişinin kendinde ortaya gelen ilimdir. İşte buna müşahede ilmi, yakîn ilmi veya vah­det ilmi denir. Tam olarak sağlam, temiz, katıksız, doğrudan doğruya kişinin özünden gelen bir ilimdir. Yani herkesin Cebrail’i kendine gelir ve kişiye ilmini getirir. Cebrail’in görevlileri de bu işleri görür­ler. Elbette genel olarak yeryüzüne inen melekler de var­dır. Ama âyette belirtilen melekler, kişideki yeni görüşler ve hayata bakışlardır. Bunlar Kadir gecesinde yeryüzüne inerler ve değişiklik yaparlar. Böyle olduğu gibi bizim yeryüzümüz olan beden mülkümüzde de değişiklikler ve kazançlar sağlanır. 

Meleklerin yeryüzüne inmesi, melekût yani esmâ mertebesinin nüzulü; ruhun yeryüzüne inmesi, sıfat mertebesinin nüzulü; Kur’ân’ın kişiye inmesi ise zât mertebesinin nüzulu ve tecellisidir. Ruhun inmesi “Ve nefahtü”[551] den daha geniş bir oluşumdur. Burada ruhun yani “hakîkat-i Muhammediyye”nin “Rûh-i a’zam” olarak gelmesi, Rabbü’l-âlemîn izniyle faydalandırılmasıdır. Tüm bunlar, bu gece de ancak “Onların rablerinin izni”[552] ile olmaktadır. Yani nasıl bir bilgi geldiyse, Rab onu kendi kontrolünde oluşturup tahakkukunu sağlamakta­dır. 

Rab esmâsının hakîkatinin iki yönünü de bilmemiz gerekmektedir. Birinci yönü “Rabbü’l-erbâb” yani rablerin rabbidir. İkinci yönü “Rabb-i hâss” yani has rabtir. O gece bu iniş, her varlığın kendilerine has rablerinin izniy­le olmaktadır. Genel olarak, Rabbü’l-erbâb bütün bu âlemde meydana ge­len oluşumların kaynağıdır. Rabb-i hâsslar ise, teferruatları oluş­turmaktadırlar.

Sûrede geçen “Her bir emr”[553] den maksat ise gönle, mânâ âleminden gelen meleklerin, güçlerin, ruhun, hayatın ve nurun kişinin bedenine intikal edip, madde âleminde, ef’âl âleminde zuhura çıkmış olmasıdır. Her bir emir beraberinde “Selâmet”[554] getirir. Zaten böyle bir oluşum, selâmetten başka birşey getirmez. Selâm, aynı zamanda İslâm, selâmete çıkmak, selâmette olmaktır. 

“Hatta şu zamana kadar ki güneş doğuncaya kadar”[555] bu oluşum devam eder gider. Yukarıda üç geceden bahsedilmişti, burada da “Doğuş” tan bahsedili­yor. “Güneş doğuncaya kadar” dan maksat hakîkat-i ilâhî güneşinin doğmasıdır. Hakîkat-i ilâhî güneşi doğdu­ğu zaman fecr oluyor.

Böylelikle üç gece biter ve fenâ fillâh mertebesinden bekâ billâh mertebesine geçilmiş olur. Sonuçta gece ve teferruat bitmiş, her şey yerli yerine dön­müş, ebedî gündüze ulaşılmıştır. “Hak gelir, bâtıl gider”, başka bir ifade ile fecr, bâtılın gitmesidir. Bâtıl ise var zannedilen ama aslında hiçbir zaman var olmayan izâfî nefistir. O gittiği zaman gelecek olansa güneşli gündüzdür, o da kişinin özü ve zâtıdır.

Kur’ân-ı Kerîm, Kadir gecesi yani mübarek bir gecede indirildi. Bu mübarek gece bizim için, kendi gerçek varlığımızı idrak ettiğimiz gecedir. Cenab-ı Hak, benliğimizden çıkıp nefsâniyetimizden kurtulduktan sonra, gönle te­celli etmeye ve ilham yoluyla Kur’ân’ı indirmeye başlar. Kur’ân-ı Kerîm’in inmeye başlaması, melekler ve ruh vasıtasıyla olur. Kim bunu idrak ederse, Kadir gecesini idrak etmiş ve daha dünyada iken Hak sev­gilileri arasına girmiş olur.[556]

6. Ramazan Bayramı ve Kurban Bayramı Bayram; neşe ve sevinç günü, dinî ve milli bakımdan hususî değeri olan ve milletçe kutlanan gün veya günlere denir.[557] Arapçası عيد kelimesidir. Ramazan Bayramı, Ramazan ayı sonunda yapılan bayramdır. Üç günden ibaret olan bu bayramın diğer adı oruç bayramıdır.[558]

Necdet Ardıç’a göre, kişinin sırasıyla “Regaib” ini idrak etmesi, “Mevlid” iyle mâ­nevî doğumunu yapması, eline “Berat” ını alması, “Mi’rac” a yükselmesi, “Kadrini, kıymetini” bilmesi ve en nihayetinde Ramazan Bayramı’nı yapması büyük başarıdır.

Ramazan Bayramı’na bazı kesimler tarafından “şeker” bayramı denmektedir. Bu kullanım şekli Necdet Efendi’ye göre çok yanlıştır ve bazı çevrelerin maksatlı bir tanımlamasıdır. Ona göre Ramazan Bayramı, aslen bazı güzel hallerin yaşanmasına sebep olduğundan “Şükür” bayramıdır. Ramazan Bayramı’nda Cenab-ı Hakk’ın hakîkat-i Muhammediyye üzere olan Muhammedîlere bahşettiklerinin şükrü neşeyle yapılmış olur.

Ramazan Bayramı’nın birinci gününün sabahında bayram na­mazı vardır. Bu namaz iki rek’attır ve her rek’atında dokuz tekbir vardır. Bu namazın iki rek’at olması; bu hakîkatlerin zâhirî ve bâtınî olarak yaşanmasını ifade eder. Tekbirlerin toplam on sekiz olması ise on sekiz bin âlemin seyrini ifade eder. Kişi, Ramazan Bayramı ile birlikte bütün âlemleri seyretmiş olur. Eğer bayram namazı farz olmuş olsaydı, bütün Müslümanlardan bu seyir yani Hakk’a yolculuk istenmiş olacaktı. Vacip olması farz-ı kifâye gibidir. Bazı insanlar bu yolculuğu tamamladığında, diğerlerinin yolculukları da onların şahsında izâfî olarak yapılmış kabul edilmektedir. Diğer insanlar, gerçek bayramı yapan kimselere kıyasla bayramlarını “Bayrama benzer bayram” gibi yapmaktadırlar. İnsân-ı kâmilin yaptığı bayram ile diğerlerinin yaptığı bayram arasında çok büyük farklar vardır. Bunu da ancak yaşayan bilir. 

Ramazan Bayramı’na ulaşan kişi, seyrini tamamlayarak, cemâl-i ilâhîyi müşahede eder ve cemâl tecellisi içerisinde hayatını sürdürür hale gelir. Ramazan Bayramı’nda cemâl tecellisi zuhur ediyorken, Kurban Bayramı’nda ise celâl tecellisi zuhur eder.[559] 

Kurban Bayramı, Zilhicce ayının onuncu günü başlayıp dört gün süren ve kurban kesilerek kutlanan bayramdır.[560]

Necdet Efendi’ye göre, mânevî seyirde yol almak için kişinin nefsini kurban etmesi gerekmektedir. Kişinin bunu kendi kendine uygulaması mümkün değildir. Daha önce bu yollardan geçmiş birinin rehberliğine ihtiyaç vardır ve celâl tecellisi gerekmektedir.

Hz. İbrahim’in “Oğlunu kesme” olayı yaşanmasaydı, hiçbir mürşid, dervişinin nefs-i emmâresini ortadan kaldıramazdı. Hz. İbrahim, bütün varlıkta olan her şeyin Hakk’ın fiillerinden başka bir şey olmadığını yani fiillerin birliğini müşahede ettiğinden dolayı bıçağı oğlunun boğazına vurabilmiştir. Eğer kendisinde bir miktar dahi babalık, benlik, merhamet duyguları olsaydı, eli kalkmaz, bıçağı vuramazdı. O anda, o boyun, onun için herhangi bir eşyadan farksızdı. Oyüzden bu hadisede bizler için “Tevhîd-i ef’âl” mertebesi itibariyle büyük ibretler vardır. 

Aynı İbrahim (a.s) ile İsmail (a.s) gün gelip Kâbe’nin duvarlarını yükselttiler. Cemâl tecellisi ile zuhura gelen cemâl-i ilâhînin ikramı için celâle ihtiyaç vardır. Çünkü Allah, “Zü’l-celâli ve’l-ikrâm” dır. Zâtî ikramı, celâlinden zuhur etmektedir.

Nefs-i emmârenin ve nefs-i levvâmenin, yumuşaklıkla ortadan kaldırılamayacağı bilinen bir gerçektir. Dolayısıyla nefse karşı biraz şiddet ve celâl gerekir. Oyüzden Kurban Bayramı’nda sûret ve madde olarak kurbanlar kestirilmektedir.

Kurbanlık hayvanın başını kesmekle kurban edildiği zannedilir. Bir fiilin zâhirde tahakkuku olacak ki oradan bâtınına geçilebilsin. Nefs-i emmârenin ve nefs-i levvâmenin kurban edilmesi, zâhirdeki bu eylemin bâtınî ifadesidir.

Nasıl ki Hz. İbrahim’e nefsinden yani kendinden meydana gelen çocuğunun kesilmesi emrediliyorsa, bir dervişin de kendi varlığından meydana gelen duygularını, yani çocuklarını kesmesi gerekir. Hz. İbrahim, Hz. İsmail’e bıçağı vurduğunda, bıçağın kesmeyişi, bu duyguların bıçakla kesilemeyeceği gerçeğine işaret eder. Aynı bıçak, taşı ve gelen koçu bir vuruşta kesmiştir.

Kişi, nefis terbiyesi ile seyrini sürdürmeye devam ettiğinde emmâreden, levvâmeden ve mülhimenin bir kısım olumsuzluklarından kurtulursa, artık nefsini ilâh edinmesi mümkün değildir. Eğer kişi, içindeki bu eksi güçlerden kurtulamazsa o za­man nefsi, onun ilâhı olur ki farkında bile olamaz. Bu durumdan kurtulmanın yolu nefsî duyguları kurban etmekten geçmektedir. Sâlik, kendindeki nefsî duyguları kese kese, kurban ede ede, Hakk’a “Kurbiyyet” sağlar. Bu oluştuğu zaman kişinin rabbi “Rabbu’l-erbâb” olur. 

Bulûğ çağında kişinin bireyselliği oluşmaya başladığı zaman dünyaya meyil başlar. Benlik, mal toplama sevgisi, karşı cinse ilgi duyma, üstün olma isteği, ihtiraslar, bencillikler, artmaya başlar. İşte bunlar, bireyin bizzat kendisinden meydana geldiği için düşünce çocukları ve fiil çocukları hükmündedir. Bunları oluşturan ana güce “Nefs-i emmâre” denmektedir. Oyüzden dervişliğin başlangıç dönemlerinde bu güçlerin kurban edilmesi gerekmektedir. Ancak insanda başka güçler de vardır. Onların faaliyete geçmesi de “Veled-i kalp”in doğumu şeklinde ifade edilir. 

Cemâl-i ilâhî tecellisi içerisinde gark olmuş, kemâle ermiş kişinin öğrenip yaşadıklarını, yavaş yavaş başka gönüllere de aktarması gerekir. Çünkü bu, bir mânevî görev devir teslimidir. Bu devir teslimi yapabilmesi için kişiye “Celâl” tecellisi gerekir. İşte bu da Kurban Bayramı’dır. Hakîkati itibariyle Ramazan Bayramı’nı idrak ederek bekâ billâha eren kimsenin bu yaşantısını, çevresinde bulunan taliplilerine de aktarması gerekmektedir. Bekâ billâhtan tekrar dünyaya mânen görevli olarak gönderilen kimse, kabiliyetli olanları elinden tutup Hakk’a doğru yolculuğa çıkarmalı ve onların da kemale ermelerine vesile olmalıdır.

Aslında her sene bir seyrü sülûk hük­mü gerçekleştirilmektedir. Bir senenin yedi ayı “Etvârü’s-seb’a” yani yedi nefis mertebesinin, üç aylar ef’âl, esmâ, sıfat mertebelerinin, iki bayram arası ise zât ve insân-ı kâmil mertebelerinin karşılığı olan yaşam süreleridir. Her sene bunların tekrar ettirilmesinin sebebi gaflete düşmeyi engellemektir. Fakat ne yazık ki çoğu insan bu hakîkatlerden gafil olarak, ne yaptığını bilmeden taklidî bayramları tekrarlayıp durmaktadır.

Ramazan Bayramı’nda birinci gün ilme’l-yakîn, ikinci gün ayne’l-yakîn, üçüncü gün ise hakke’l-yakîn müşahedeyi ifade eder.

Kurban Bayramı’nın dört gün olması ise şeriat, tarikat, hakîkat ve marifet mertebelerinin gerçek yönleriyle müşahede edilmesinin ifadesidir. Kurban Bayramı, bu dört mertebenin kemal halinde yaşanması için dört gündür. Birinci günde şeriatin, ikinci günde tarikatın, üçüncü gün hakîkatin ve dördüncü gün marifetin hakîkati gerçek anlamda yaşanmalıdır. Böylece irfâniyet yollarından geçerek Kurban Bayramı’na ulaşan kimse bekâ billâh yaşamını sürdürmeye devam eder.

Kurban Bayramı’nın birinci, ikinci, üçüncü gününde kurban kesilebilir. Fakat dördüncü günü kesilemez. Çünkü başka bir açıdan bakıldığında, birinci gün ef’âl, ikinci gün esmâ, üçüncü gün sıfat, dördüncü gün ise zât mertebesidir. Zât-ı mutlak mertebesinde her şey tam bir bütünlük içinde olup, farklılık ve zuhur olmadığından dolayı fiil de yoktur. Bu sebepten dolayı dördüncü gün kurban kesilemez. 

Ramazan Bayramı’nı herkes bulunduğu yerde kutlar, akraba ziyaretlerinin dışında dinen zorunlu olarak bir yerlere gidiş-geliş söz konusu olmaz. Kurban Bayramı’nda ise şartları uygun kimse, kulluk vazifelerinin gerçek oluşumlarının ve Ramazan Bayramı’nda kendi­sine verilen hakîkatlerin şükrünü yapmak ve haccetmek için Kâbe’yi ziyarete gitmek zorundadır. Böylece bu kimse haccını yapar ve seyrü sülûkunu bitirir. Mühim olan kişinin bu seyri idrak edip, yaşantısını bu seyir üzere sürdürmesidir. Kurban Bayramı, bâtınî olarak bize bu hakîkatleri anlatır. Zâhiri olarak ise fakir kimselerin et yemesine vesile olur.[561]

K. NECDET ARDIÇ’IN BAZI VECİZELERİ

Necdet Efendi, gönlüne gelen ilhamları alışkanlığı olduğu üzere, sürekli yanında taşıdığı küçük not kâğıtlarına yazarak yıllarca kayda almıştır. Ona göre, gönle gelen bu ilhamlar bir misafirdir ve bu misafirlere hürmet edilmezse bir daha o gönlü ziyaret etmezler.[562] Gönle akan ilhâmî bilgilerin hangi gün ve tarihte geldiğini de not alarak sâliklere örnek olmaktadır.

Onun keşfe ve ilhama dayanan özlü sözleri, aslında tasavvufî anlayışını özetle ortaya koyan ifadelerdir. Farklı tasavvufî konularda kendine ait pek çok sözü olan Necdet Efendi, aşağıda örneklerini vereceğimiz vecizelerinde, sadece ufuk açmakla kalmayıp hangi tasavvufî çizgide yer aldığını da ortaya koymaktadır. Vecizelerinden bazı örneklemeler şunlardır:

“Bugün Hıdrellez. Herkes neşeli, bâzı âdetler yerine getiriliyor. Fakir düşündüm; bunun mânevi bir anlamı olmalı idi. Ufak bir neşe hali yaşadım ve bugünün anlamı gönlüme doğdu. Mâneviyyatta olgunlaşıp bugüne ermiş insan, makam-ı İlyâsiyyet’tedir. Gönlünde hâzır olan Hızır’ı idrak edip huzura erer. Bu anlayıştan sonra bir daha o bedende ayrılık ve gayrılık olmaz ve heplik bulunur. Bu durumdaki bir Âdem, gün geçtikçe Hızır’ı ile ünsiyeti geliştirip, içindeki âteş-i aşkı ağustos güneşinin en yakıcı olduğu günlerdeki haline getirip, makam-ı Muhammediyyet’e eriştirir. Sonrasında, hazan ve kış aylarında ömrünün sonunu bulup dünya âleminin kayıtlarından kurtulur ve ebedî âleme teşrif eder. Ârifin sözü taklit ve zandan değildir. Bu söz tahkik ve yakîndir.

Besmele-i şerif anahtardır. Anahtar da insandır. Allah’ın anahtarıdır. Sûreti, “Sûret-i Rahmân” dır. Sîreti ise “Sîret-i Rahîm” dir. Tüm varlığı ise Allah ve câmî isimlerine sahip olarak tecelli ve zuhur mahallidir.[563]

Dokuma, hakikat-i ilâhiyyenin ilmî ipleri ile esmâ-i ilâhiyyenin suretlerini âlem tezgâhında her türlü renk ve kokuda dokumaktır.

Senin gönlünde Makâm-ı Mahmûd’un temsilcisi, Muhammedî nur vardır, fakat perdelidir. Ehlinden yolunu öğrenirsen zamanla perdeler açılır. Dünyayı yok gibi görürsün. Âlemi, hakîkî hüviyetiyle tanırsın. Kendini, işte o zaman görürsün. Beden mülkünde isyanda olan bir azan ve hücren kalmaz. Bütün bunlar sana hizmet eder, sen de Hakk’a hizmet edersin. İşte böyle bir vücudun alyuvar, akyuvar ve hücrelerinin hepsi birer insan gibidir. Gönlü de “Makam-ı Muhammedî” ye havi çok yüce ve mukaddes bir mahaldir. İşte o mahalli dolduran Muhammedî nura, vücudun bütün aza ve zerreleri şükreder. Onu över ve methederler. Çünkü o nur sayesinde cehalet ve cehennemden kurtulurlar. Cennet ve cemâle yakınlık sağladıkları için gönüllerine minnet duyar ve şükrederler. “Sen birini cehennemden ne güzel kurtardın ve cennete nail ettin” derler. 

Gönlü doğru hareket etmeyen vücud, bütün aza ve zerreleri ile ateşte yanar. Azaba dûçar olur. Bu sebepten dolayı, hücre ve zerreler o gönlü ne kadar övseler azdır. Çünkü kurtuluşlarının ve felâhlarının sebebidir. İşte senin “makâm-ı Mahmûd” un budur. Gönlünü bu hâle hâkim kıl, gaflette kalma![564] 

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v.), namaza başlayacağı zaman cemaatine döner, “Saflarınızı düzgün ve sık tutun!” diye hatırlatmada bulunurdu. Camilerde namaz kıldıran imamlar da öyle derler. Cemaat, bu ikaza uyarak saflarını düzeltir ve sıklaştırır. 

Cemaatin saflarının sık olması; kişinin gönlündeki zikrullahın ve salât-ı dâimin kesintiye uğramadan devam ettirilmesinin gerekliliğidir. Eğer kişi zikrullahı devam ettiremezse, boşluk oluşur. Boşluklara şeytan girerek huzuru bozar ve kişinin temizlenen gönlünü tekrar kirletmeye başlar. Bundan dolayı caminin kapısını yani gönül kapısını sıkı kapatmalı, içeriye nefsaniyet rüzgârları, şeytâniyet maskaralıkları girmemelidir. İçeride zikrullah saflarını düzgün ve sık tanzim edip ilâhî huzura kadar uzatmalıdır ki sırat köprüsü olsun ve Hakk’ın huzuruna yol bulunsun.

Namazı eğilip kalkmak gibi hareketler zannetme. Her hareketin bir zâhiri bir de bâtını vardır. Anlamaya ve zâhirden bâtına geçmeye çalış. Bütün bu âlemin zâhiri, mânâ âlemine geçmeye bir vesiledir. Oradan da Allah’ın huzuruna ulaş. Ümitsiz olma, çünkü hiçbir hareketin boşa gitmez. İyi ve kötü her şeyin yazılır. Her an kontrol altındasın. Gaflette kalma ve salât-ı dâimin sırrına er. İyi namaz kılanlardan ol. Namazı böyle idrak etmeye çalış.

İslâm yaşantısının üç hali vardır. Bunlar şunlardır:

1. Fiilî İslâm

2. Duygusal İslâm

3. İlâhî, irfânî İslâm.[565]

Her şeyin dışı halk, içi ise Hakk’tır. Ey insan! Senin de dışın halk, için Hakk’tır. Yani dışın Rahmân, için Rahîm’dir. Bu ikisinin cem’îne ne demek lazım gelir? Onu sen düşün, bul ve hakîkatine er.[566]

Ey tâlib-i Hak, yol almak istersen bilmen gereken çok mühim bir husus vardır. Nasıl ki senin cismanî bedenini yaşatan kalp ve onun etkisiyle çalışan kan dolaşımı vardır. O kalbin kapakları da vardır. Onlardan biri arızalı olursa, kan dolaşımı normal olmaz. Sen hasta olup ölürsün. İşte iyi bil ki senin bir de ruhanî bedenin vardır. Onun içinde aşk-ı ilâhî yani Allah sevgisi dolaşmalıdır. Eğer Hakk’a kurbiyyet istiyorsan bu mânevî vücûda sahip ol. Çünkü bu cesetten sıyrıldıktan sonra o sana yoldaş olacak. Eğer onu hayata kavuşturamazsan, halin haraptır. Bütün bu işler zaten o rûhanî bedene sahip olmak içindir. 

Rûhanî beden, önce veled-i kalp olarak dünyaya gelir. Fakat nefsin onu bin bir hile ile boğmaya çalışır. Firavun, Hz. Mûsâ’yı yok etmek için binlerce çocuğu yok etti. Ancak takdir-i ilâhî gereği onu yine kendi sarayında büyüttü. Bu ilâhî esrarı incele! Hakk’ın yardımını ve rahmetini iste. Bir veled-i kalbe sahip ol. Onu büyüt, kalp kapaklarını muayene et, çalışmasını sağla. Bu, senin yapabileceğin en güzel ve en verimli iş olacaktır. Aşk-ı ilâhî, o mânevî kalpten bütün vücuduna dağılsın, devrini tamamlasın. Sen de dünya ve ahiret huzurunu al. O kalbin atması, “Zikrullah” iledir. Zikrullaha devam et, mânevî hayatın neşv ü nemâ bulsun ve kemâle ersin.

İnsan vücudunda, Yakup aleyhisselâm, akıldır. Yûsuf aleyhisselâm ise aşktır. Aşk yola düşer, menzilleri aşar. Mısır’a yani beden mülküne sultan olur. Sonradan aklını yani Yakup’unu da yanına çağırır. O da kabul edip gider ve birlikte yaşarlar. Nefis olan kardeşler de onlara tâbi olur ve sulh sağlayarak hep birlikte yaşarlar. 

Mahşer günü, insanlar bölük bölük olacaktır. Bunlar, zühd ve takva sahipleri; ilim sahipleri; amel sahipleri; ilim, zühd-takva ve de amelin üçüne birden sahip olanlar; sevgi ve aşk ehli, Hakk’ın zâtında ifnâ olanlardır.

Aşk ehlinin ilim ve amel miktarına bakılmaz. Onların ölçüsü aşktır. Aşktan ağır gelen bir nesne de yoktur. Bu bölük, diğer bütün bölüklerin üstündedir ve Hakk’a en yakın bölüktür.

Hakîkat-i Muhammediyye ve hakîkat-ı insâniyyeye vakıf, esrâr-ı Hak olmuş ve Hakk’ın zâtında ifnâ olmuşlara ait bölüktekiler için hesap, kitap, mîzan, sorgu ve sual daha dünyada iken kalkmıştır. Bu zevât-ı kirâmın her biri Hakk’ın zatından esrarı (mahşeri) seyreden bir göz olmuştur. Hem dünyada hem de ahirette bezm-i Hak, esrâr-ı Hak, sıfat-ı Hak olmuşlardır. Onlar, zâta mahsus kadehlerdir. Dünyadaki yerlerini ancak Cenab-ı Hak ve onun bildirdikleri bilir. Bu zevât için mahşerde bir makam yoktur. Çünkü onlar daha dünyada iken yok olmuşlardır. Yok olan bir şeyin de hiçbir şeyi olmaz.[567] 

Hz. Mevlânâ, Mesnevî-i Şerîf’e “Dinle’” diye başlar. Hakîkat-i ilâhiyyeyi anlamak için önce iyi bir dinleyici olmak lazımdır. Dinlediklerini görmek için göz, sonra da ağız lazımdır. Çünkü Cenab-ı Hakk Kûr’ân-ı Kerîm’i “İkra” emriyle başlattı. Daha sonraki âyetlerde ise Allah (c.c.), Efendimiz’e (s.a.v.) “Kûl” yani söyle diye hitap ederek bu kelimelerdeki bazı esrâr-ı ilâhiyyeyi zuhura çıkardı. 

Hz. Mûsâ’ya “Len terânî” yani beni göremezsin denilerek, henüz daha o mertebedeki gözün, hakîkî hüviyetine kavuşması için zaman gerektiği belirtilmiştir. 

İncir; zâtullahtır, makâm-ı ahadiyettir. Zeytin ise makâm-ı Muhammediyyeyi ifade eder. “O mübarek bir ağaçtan çıkar”[568] âyetinde geçen ağaç ifadesinden maksat Efendimizin nurudur. Ona kibrit çakılmasa bile hemen yanacak gibi parlamaktadır. 

Cennet lezzetleri çeşit çeşittir. Bilindiği gibi cennetler iki türlüdür:

1. Nefis cennetleri

2. Rûh-zât cennetleri Nefis cennetlerinde yaşayanlar aldıkları zevkleri, nefisleri yönünden tadarlar. Zât ve rûh cennetlerinde olanlar ise zevkleri zât ve rûh yönünden tadarlar. Böylece aralarında çok büyük tadış farkları vardır. Birincilerin aldıkları zevkler, bireysel nefisleri miktarıncadır. Diğerleri ise zâtî ve ilâhî mertebeleri yönünden sonsuz bir şekilde tadarlar. İşte bu tadış tecellisini ortaya koyan, Hakk’ın ta kendisidir.[569] 

Bütün varlık uykudadır. Uykuda olanlar var kabul edilir. Uyananlar ise varlığı kabul edilenlerdir. Seyir eden uyanık, seyir edilen ise uykudadır.

Âdem’in mânâsı insan, insanın mânâsı ise ism-i a’zamdır.

İlk çocuğum olduğunda, rabıtama ve Hak muhabbetine engel olur diye uzun zaman yüzüne bakamadım. 

Dostun dosta nazarı, nazar-ı ilâhîdir Postun posta nazarı, nazar-ı nefsânîdir. 

Rahmân’ın rahminden doğmayan “Bismillâhirrahmanirrahîm” olamaz. 

Ehl-i Hakk’ı zâhir işlerinde görürsün. O zaman o, her kişidir. Fakat Hak sohbeti başladı mı işte o zaman onlar, hakîkî hüviyetlerine bürünürler. Artık sen onlara “Sen” deme! “Hu” de! Çünkü onlar, o anlarda kendilerinden fâni ama Hakk’ta bâkîdirler. Söyleyen Hakk’tır, iyi anla! Böylesini buldun mu ayrılma! 

Peygamberler sırasıyla nüzulu öğretti. Son peygamber ise urûcu öğretti. Diğer bütün ümmetler nüzul sahibidir. Ümmet-i Muhammed ise urûc sahibidir, iyi anla! 

Rûhunun röntgenini çektir. Fakat onu ancak insân-ı kâmilin gözünün merceğinden çıkan şua (nur) çekebilir. Nasıl beden röntgenini çektirip rahatsızlıklarını anlamak için uğraşıyorsan, ruhun baştan aşağı hasta ve dünya müptelâsı olduğu halde, neden onu kurtarmaya çalışmıyorsun? Akıl sahibi insan bu kadar gaflete düşer mi hiç? 

Şeriatta fiil ile, tarikatta muhabbet ile, hakîkat ve marifette ise irfâniyetle ibadet edilir. 

Alfabe, elifin rumuzlarla yaygınlaşmış halidir. Musiki, elifin yedi noktasından yani beşerî duygusallıktan kaynaklanmaktadır. İlâhî hale dönüşmesi için subûtî sıfatların hakîkatlerinin idrak edilmesi gerekmektedir.[570] 

Genelde a’yân-ı sâbitemiz bizim rabb-ı hassımızdır. Onda mevcûd olan rabbü’l-erbâbımıza o yoldan ulaşmamız lazımdır. Aksi halde rabb-ı hassımız, nefsimizle birlik olup, rabbü’l-erbâbımıza en büyük perde olur.[571] 

Kendini arayan kişiler, ilâhî esmâlar zuhura çıkınca yani birer elbise giyerek kendilerini müstakil bir varlık gördüklerinde farkında olmadan kendilerini ilâh zannedip, kendi anlayışlarını üstün görürler. Bu zan kendilerine göre asaleten mutlaktır, Hakk’a göre ise hayaldir. Ancak Hak, onların hayalî olan düşüncelerini, a’yân-ı sâbiteleri gereği asaleten olarak görüp ahirette böylece hükmeder. 

Dünya bir rüya âlemidir. İnsanlar, bu rüya âleminin içinde, kendi dünyalarında ve kendi nefsî hayallerinde, o rüyanın hayalî tabirini yapmaya çalışırlar. 

Şirk, birden çok Allah’ın olduğuna inanmak, Allah’a ortak tanımak, ona eş koşmaktır. Aynı zamanda şirk, esmâ-i ilâhiyyeyi bölmektir. 

Bayan sâlik, seyrü sülûk çalışmalarında esmâ mertebesine gelince yukarıya doğru çıkışta, Havva’nın Âdem’den ayrıldığı yerde, tekrar âdemî mânâ ile birleşir. İşte o zaman, Havva’nın aslı olan Âdem olur ve “Erler” hükmüne girer. İşte bu kimse görünüşte “Nîsâ” olsa da hakîkatte “Âdem”dir ve ondan şeyh olur. Bu idrak ve mertebeye gelmeyen bir hanım, ne kadar âlim olursa olsun ondan şeyh olmaz. Çünkü “Ve nefahtü” hakîkatinden mahrumdur. 

Ayrıca erkek görünümünde o kadar şeyh vardır ki henüz mânen reşîd olmadıklarından veya henüz kendilerini tanımadıklarından “Nîsâ” hükmündedirler. O halde sadece erkek görünümünde olan ama nefsini tanımayan kimseden şeyh olmaz. 

Ne ararsan kendi içine bak. Şirk, iman, Firavun, Musa gibi her şey sen de var. 

İttikâ, âyet-i kerîmeleri beşerî olarak yorumlamaktan kaçınmaktır. 

Rabb-ı hassın hükmünde olanlara, onun rabb-ı hassı, rabbü’l-erbâb indinde şefaatçi olacaktır. 

Müslümanların, hayvanları günahlarına karşılık kurban etmelerine batılılar karşı çıkmaktadır. Ancak Allah’ın oğlu diye kabul ettikleri Hz. İsa’nın, “Kendisine inananların günahlarının temizlenmesi için kurban edilmesi” şeklindeki tutarsız hikâyeyi kabul ederler. Hayvan kurbanlara hayır, insan kurbanlara evet (!). 

Veysel Karanî’nin, Efendimizi görmeden dönmesi, hakîkat-i Muhammediyyeyi idrak edip, sûret-i Muhammedî ile kayıtlanmamasıdır. [572] 

Hakk’ı noksan sıfatlardan tenzîh eden kimsenin öncelikle kendisini noksan sıfat görmekten tenzîh etmesi lâzımdır. 

Gerçek hidâyet, kişinin kendi aslına ulaşmasıdır. Bu kimseler hakîkat-i ilâhiyye üzere mahlûktur. Diğer insanlar ise hayal ve vehim üzere mahlûktur.[573] 

İnsan üç başlıdır. Bunlar; nefsi, kendi ve Hak’tır.[574] 

Teşbîh: Allah’ı, zuhurda olan sûretleri cihetinden tanımaya çalışmaktır. 

Tenzîh: Allah’ı, zihindeki sûret kayıtlarından arındırmaktır. 

Tevhîd ise her iki mertebeyi hakkı ile yaşamaktır. 

Tesbîh, mahlûkun vasfı; zikir, Hakk’ın vasfıdır. Hamd ise bütün mertebelerin vasfıdır.

Tefekkür, zikrî düşünmedir. Zikir, o şeyin hakîkatini hatırlamak ve daha ilerisini hâl edinmektir. 

“Ben insanın sırrıyım, insan da benim sırrımdır.” kutsî hadisinde geçen sırlar; ulûhiyet, risâlet ve abdiyet sırlarıdır. Allah bütün âlemleri “Âdem” sûreti üzere sınırlayıp, Âdem hükmü ile meydana getirdi ve fizikî sûretlerin de en güzeli ve en kemallisi olan insan sûreti ile tecelli-i Hak, tecelli-i risâlet, tecelli abdiyet bu sûret üzere tespit edildi. 

Hastalığın tabiatındaki sıhhati, hastalıktır. 

İnsanın zâtında olan esmâ-i ilâhiyyenin her biri, zuhura çıkmak için istihkak talebi ister. Ancak talep “Emr-i teklîfîye” uygunsa çıkarılır, değilse âtıl bırakılır. Aksi halde kişi suçlu olur.[575] 

Tebbet sûresi ile İhlâs sûresinin yan yana gelişinin hikmeti; birinin mutlak kesret (Tebbet sûresi), diğerinin ise mutlak vahdet (İhlâs sûresi) olması itibari ile iki gerçek halin yaşanmasının Hak olmasıdır.[576]

“Cennetten birbirinize düşman olarak inin”[577] dendi. Âdem (a.s.), el-Hâdî isminin zuhurunu; İblis, el-Mudill isminin zuhurunu; Havva ise her iki özelliği de bünyesinde taşıyarak indi. Daha sonra kâh Hâdî tarafına, kâh Mudill tarafına meyletti, kendinden gelen nesiller de öyle oldu. İhtilâf cennette yani esmâ-i ilâhiyyede başladı ve yine orada sona erecek.[578] 

Cennet ehli, cennete cemâlî isimlerle girecektir. Çünkü orada celâlî isimlere yer yoktur. O halde, dünyada iken celâlî isimlere hâkim olmuş cennet ehlinin bu isimleri, cemâlî isimlere döndürülecektir. Eğer döndürülmezse kişinin aleyhinedir ve kaybı olur. Çünkü o isimler eksi de olsa bir değerdir. Cemâlî tecellilerini de aynı oranda arttıracaktır.

Cehennem ehli, cehenneme celâlî isimlerle girecektir. Onların da dünyada iken kullanmadıkları, bâtınlarında örttükleri cemâlî isimleri, celâlî isimlere dönüşerek celâl tecellilerini yani azaplarını arttıracaktır. Bunun üzerine bir de pişmanlık azabı gelecektir. 

Cehennem zebânîleri, ateş yapılı oldukları için Cehennem onların evidir. Bünyelerine uygundur. Eğer onlar cennete konsa, orası onlara cehennem olur.[579] 

Şeriat, bedenin uyması gereken nefsî bir ahlâktır. Tarikat, zikirler ve ilahiler ile nefsin ve beşerî ruhun eğlencesidir. Hakîkat, ruhun ilmidir. Marifet ise bu ilmin bireyde Hak olarak yaşatılması sanatıdır.[580] 

Kelimeler, mânâların dere yatağıdır. Saf ve ilâhî gönüller de muhabbetullahın ve Kevser nehrinin yatağıdır.[581] 

Altın, altın olduğunu bilmez. İnsan da insan olduğunu bilmez. Ta ki ona insanlığını öğretecek bir kâmil ustanın eline düşünceye kadar.[582] 

Yemek yerken dil ile alınan tat ve zevk, izâfî bedenin gıdasıdır. Yenilen yemeğin madde kısmı, toprak bedenin gıdasıdır. Mânâsı ise ilâhî bedenin gıdasıdır.[583] 

Kişi, kendisini şeriatte hayâlî varlık, tarikatta hayâlî ve duygusal varlık, hakîkatte ise hayâlen yok olarak kabul eder (Fenâfillâh). Marifette ise kendini bütün mertebeleri ile var kabul etmektedir (Bekâbillâh).[584] 

Mudill ismi Hz. Rasûlulllah’ta yoktu. Ancak o, bu ismi karşı tarafta zuhura çıkarıyordu.[585] 

İlâhî olan esmâ-i ilâhiyyenin sözcüsü Hakk’ın kelâm sıfatıdır. Kendini bilmeyen kimsenin esmâ-i nefsâniyyesinin sözcüsü ise İblis’in hayâl sıfatıdır. Oyüzden konuştuğu zaman varı yok, yoku da var gösterir.[586]

A’yân-ı sâbite, kişinin kişiliğinin nefes-i rahmânîyesidir.[587] 

Kişinin nefsine zulmetmesi, ilâhî isimleri beşerî isimler olarak kullanmasıdır.[588] 

Îsâ (a.s.) ölüleri diriltmedi, görüntüye getirdi. Onlar, zâten bâtında diriydi. Hz. Peygamber ise ölü zannedilenlerin aslında diri olduğunu bize bildirdi. Uhud savaşından daha önce bu hakîkati bilen yoktu. Hz. Peygamber, aynı zamanda diri gibi gözüken gezen ölüleri diriltti ve kıyamete kadar da bu diriltme devam edecektir.[589] 

Bâtından, a’yân-ı sâbiteden bir mânâ yola çıkar. Havada uçan bir yaprak gibi gönül semâsından uçuşarak dünyanın akıl semasına ulaşır. Orada o mânâ, bilinme elbiseleri giymeye başlar. Kişinin idrâki, anlayışı ve şartlanmaları neler ise o istikâmette kelimeler oluşur. Kişi de bunları aklıma geldi diyerek zuhûra çıkarmaya başlar. İşte bu zuhûra çıkarmaya başladığı bilgi ve düşüncelerini, eğer kendini tanımıyorsa, nefis kaynaklı üzere değerlendirir. Bunlar halkî olur yani beşeriyetini ilgilendiren konular olur. Eğer kişinin biraz idrâk ve irfâniyeti varsa zuhûra getirdiği konu ve bilgiler rabbânî olur ve bir değer taşır. Mühim olan gelen konuyu, ilâhî isimler istikâmetinde değerlendirmektir. Aksi halde o mânâlar, nefsî isimler olarak değerlendirilir ve nefsânî olurlar.[590] 

Gafletle anda yaşamak, nefsin işidir ve hakikatte ölümdür. Uyanık olarak anda yaşamak ruhun işidir ve hakikatte gerçek hayatta yaşamaktır.[591]

Nefsinle yaşar, bedeninle yaparsan o zaman nefsin âmirdir ve bedenin nefsinin memuru olur. Böylece kalırsan, dünyalık nefsi olursun. Eğer aklını akl-ı küll ile faaliyete geçirirsen, o zaman ruhunla yaşarsın. O zaman, Hak ehli olursun. Hakk’la Hak olarak yaşarsın ki bu da bir eğitimdir.[592] 

Bu âlem yani dünya âlemi, uzun bir rüyadır. Bunu idrak eden kişi, ahirete intikal ettiğinde pek bir şey değişmez. Ancak bu dünyayı, kendine göre gerçekten var zanneden kimse için bu intikal oldukça zor olacaktır.[593] 

Bilim, eşyayı tariftir. İlim ise eşyanın hakîkatini bilerek tariftir. Bilim, ehl-i zâhirin zâhiri işi, ilim ise ehl-i bâtının bâtınî işidir. Bilim sûrete, ilim ise sîrete hitap eder.[594]

İnsân-ı kâmil, şarjın takıldığı priz gibidir. Kim gönlünü o prize takarsa yani bağlanırsa oraya Hak muhabbeti ve irfâniyet ilmi akar. Bir mevzuda dolduğu zaman, daha sonra başka bir mevzu hakkında kendini tekrar doldurur. Bu dolduruşlar sonucunda öyle olur ki artık o kişide şarj bitmez ve depolanır.[595] 

Gerçek salâtın tarifini arıyordum ve şöyle geldi: “Salât, sahibinin zâtı ile zuhur ettiği makamdır. Bu da insân-ı kâmildir.”[596] 

Gerçek lezzet, dilin aldığı lezzet değil aklın aldığı ilmî lezzettir. Aklın lezzeti ilâhî, dilin lezzeti nefsîdir. Nefsin lezzeti geçici, aklın lezzeti kalıcıdır. Nefsin lezzeti beşeriyetin, aklın lezzeti ise Hakk’ındır.[597] 

İman, kişiyi nefsin köleliğinden kurtarır. Îkân ise kişiye kendini ve rabbini buldurur.[598] 

“Madde âlemi perdedir” derler, ehl-i gaflet için bir bakıma öyledir. Eğer madde âlemi perde olsaydı, Allah onu halk etmezdi. Perdeyi açmak ve kendini göstermek için şehâdet âlemini halk etti. Zaten ismi üstündedir yani şehâdet; müşahede, görünme, görülme âlemidir.[599] 

Akıl bilici, nefis tadıcıdır. Akıl bilgidir, nefis duygudur. Ruh hayattır, gönül toplayıcıdır. Eğer gönül faaliyete geçmez ise diğerleri birbirlerinden koparak kesret olur ve nefis onları hükmü altına alır. Eğer gönül faaliyete geçirilebilirse tevhid gerçekleşir. Kişi, işte o zaman gerçek anlamda hakîkatiyle yaşamaya başlar.[600] 

“Sizin dünyanızdan bana üç şey sevdirildi”[601] hadisinde Hz. Muhammed, kendisi de bu dünyada yaşadığı halde neden bu dünyayı “Sizin dünyanız” diyerek tanımladı?

Kendisinin beşeriyeti de olduğundan sizin dünyanızdan, “Kadın, güzel koku, namaz olmak suretiyle bana üç şey sevdirildi” buyururlar. Ancak bunların sadece beşerî anlamları yönüyle değil hakîkatleri yönüyle de sevdirildiği ifade edilmektedir. Cümledeki sevdirildi ifadesine bakarsak, bu sevgilerin kendinden (nefsinden) değil hakîkatinden olduğu hemen anlaşılır.

Ayrıca “Sizin dünyanızdan” demek suretiyle de kendinin ayrı bir dünyası olduğunu da ifade etmiş olmaktadır. Kendinin bahsi geçen dünyası ise hakikat-ı Muhammedî âlemidir ki beşeriyetini de kapsamına almaktadır.[602]

Ben; Terzi Baba’nın suretiyim. Terzi Baba değilim, onun özündeyim. Hem içindeyim hem dışındayım. Hem O’yum hem de O değilim. Hem Hakk’ın zuhuruyum hem de halk olarak zuhurdayım.[603] 

L. NECDET ARDIÇ’IN ŞİİRLERİNDEN BAZI ÖRNEKLER

Tasavvuf, zühd dönemiyle başlayan teşekkül döneminde ve sonrasında hep bir meşruiyet sorunu yaşadı. Serrâc, el-Lumâ; Kuşeyrî, er-Risâle; Kelâbâzî, et-Taarruf; Ebû Tâlib el-Mekkî, Kutu’l-kulûb adlı eserinde, bilhassa fıkıh ve hadis âlimlerine bu meşruiyeti, tasavvufun bilgi metodolojisini temel alarak ispatlamaya çalıştılar. Ancak bazı sûfîlerin şathiyeleri ve sıra dışı söylemleri, tasavvuf ehlinin bâtınîlerle aynı kefeye konmasına sebep olduğu gibi tasavvufa ve sûfîlere şüpheli bakışı da devam ettirdi. Gulâm Halil meselesi ve mihne dönemi (Sûfîlere dönük baskı ve sorgulamaların olduğu milâdî 8. ve 9. asır), Hallâc-ı Mansûr’un idamı gibi olaylar, sûfîleri yazımlarında ve söylemlerinde daha temkinli olmaya ve işârî bir dil kullanmaya mecbur etti. Ayrıca içerik olarak gizemli konuları ve bizzat tecrübe edilmesi gereken halleri barındıran tasavvufun herkes tarafından anlaşılması imkânsızdı. Oyüzden sûfîler, hem ehil olmayanlardan bazı hakîkatleri gizlemek ve hem de olumsuz ithamlardan korunmak amacıyla işârî dile ve bu dili rahatça kullanabildikleri şiire meyletmek zorunda kaldılar.[604]

Gazzâlî ile birlikte ise meşruiyet sorunu çözülmüş oldu. Sünni tasavvufun oluşum süreciyle birlikte tasavvuf, kendi terimlerini geliştirmeye başlarken, sırrî ve özel yönünü korumak için mecazlarla ve istiarelerle örülü bir dil kullanmayı da sürdürdü. Şiir, bu süreçte faydalı bir araç olma görevi yerine getirdi. Sûfîlerin şiiri yaygın olarak kullanmaları, bu işârî gelenekle arasındaki ilişkiyle izah edilebilir. 

İbnü’l-Arabî ile birlikte tasavvuf, İslam ilimleri arasında daha merkezi bir yer edinirken, ilk sûfîlerde ortaya çıkan işârî dilin yerine daha nesnel bir dil konuşlanmıştır. Tasavvuf, genel olarak nesir tarzını kullanmış olmasına rağmen paradigmasını manzum ya da mensur olarak yazılan pek çok eserle sunmuştur.[605]

Bir mânevî ekolde sahih bilginin elde edilebilmesi için doktrinin ve erkânın aslî yapısının bozulmamış olması gerekmektedir. Aksi taktirde hikmeti arayan kişi, onun yerine başka yerlere ulaşır ve üstelik ulaştığını da hikmet zanneder.[606] Sahih bir geleneğin günümüzdeki temsilcisi olarak Necdet Efendi, bağlı olduğu tasavvufî ekolün perspektifiyle görüşlerini ve düşüncelerini bazen nesir şeklinde, bazen de nazım şeklinde ifade etmektedir. Yetiştiği mânevî ocağın esaslarını edebî bir hüner gösterme derdi taşımadan bazen sade bazen de alegorik ve sembolik bir şiir diliyle aktarmaktadır. Şiirlerinde vahdet-i vücûd anlayışının yansımalarını gözlemlediğimiz Necdet Efendi, böylece şairlik yönleri de bulunan şeyhleri Hazmi Tura ve Nusret Tura’nın izlerini, şair bir iz sürücü olarak takip etmektedir. Şiirlerinde tevhid, kutsal mekânlar, Rasûlullah başta olmak üzere peygamberler, aşk, varlık, insanın hakîkati, mânevî yolculuk, Ehl-i beyt vs. gibi pek çok farklı konu işlenmektedir. 

Sonuç olarak şiir, yüzyıllar boyunca farklı dillerde sûfîlerin mecazi ve sembolik bir dille hakîkatleri anlatma biçimi olmuştur. Necdet Efendi, pek çok sûfî gibi vâridâtını, tulûatını bazen şiirle de anlatmayı tercih etmektedir. Şiirsel muhayyileden öte kendisinde oluşan şuur halini, tedricî bir özetle ve özlü bir şekilde Türkçe yazdığı şiirleri ile açıklamaktadır. Bu açıklamalar, nesir halinde yazdıklarının hülasası gibidir. Tüm bunları yaparken de serbest nazım tarzını tercih eder. Ancak neticede o da hep O’nu terennüm etmektedir.

Necdet Efendi’nin eserlerinden bir kısmı da müstakil şiir kitaplarıdır. “Necdet Divanı, Hac Divanı, Divan 3” isimli şiir kitaplarındaki ve diğer kitaplarındaki şiirlerinden bazılarına, bu başlık altında yer verilecektir. “Ehl-i beyt’i sev” başlıklı şiiriyle bu örneklendirmeleri sıralayalım: 

EHL-İ BEYT’İ SEV

Dünyada en nadide ocak Cümlenin arzuladığı bucak Açılmış Müslümanlara kucak Sonsuza dek Ehl-i beyt’i sev Âlemlere rahmet Rasûlullah Medih etti onu Cenâb-ı Allah İsimlerinden biri de Abdullah Sana da rahmet Rasûlullah’ı sev Hazreti Ali ilmin kapısı Arslanlar gibi vücut yapısı Elinde kaldı Hayber kapısı Sana yollar açan, Hazreti Ali’yi sev

Mü’minlere şefkat kucağı Hasan ile Hüseyin’in ocağı Seyyid ve şerifler kaynağı 

Mü’minler anası, Fâtımatü’z-Zehrâ’yı sev Hasanü’l-müctebâ seçilmişlerden Her yönden saadete ermişlerden

O dahi şehit edilmişlerden Cennet gençlerinin seyyidi, Hazreti Hasan’ı sev Hüseyn’i çektiler Kerbelâ’ya Uğrattılar türlü türlü cefaya Nasıl hesap verirler sultânü’l-enbiyâya Şehitler sertâcı Hazreti Hüseyin’i sev Ehl-i beyt’i her an ve daim an Ömür boyu sevgilerine kan Onlar içün cânı gönülden yan Rasûlullah aşkı içün Ehl-i beyt’i sev.[607] 

ÇÖZDÜM SIRRINI

Düşünürdüm bir zamanlar âlemi Tefekkür ederdim, çok çok halimi Arardım bu varlık içre yârimi Çözdüm, âlemin sırrını çözdüm

Lâ fâile illâllah, dedi hocam Benim de bu oldu bir zaman hecem Aydınlandı sonra karanlık gecem Çözdüm, fiillerin sırrını çözdüm Esmâlar oldu ikinci durağım Sağlam bastı burada da ayağım Nurlar ile doldu bütün varlığım Çözdüm, esmâların sırrını çözdüm Sıra geldi sıfatlar dergâhına Bakmadım hiçbir şeyin âh vâhına Hep vasıflar Hakk’ındır, anlayana Çözdüm, sıfatların sırrını çözdüm Zât-ı Hakk’tır âlemde bâki olan

Bu sırlarla tüm içi dışı dolan Hak deryasına dik tepe dalan Çözdüm, zât-ı Hakk’ın sırrını çözdüm İnsana baktım bir güzel libas Yok üstüne âlemde, haslardan has Kevser’den içer, içirir de tas tas Çözdüm, insanın sırrını çözdüm Âdem ile dünyaya geldim baştan Kim korkar ki sonu olmayan yaştan İndi ruhum göklerden, yüce arştan Çözdüm, Âdem’in (a.s.) sırrını çözdüm Yolum düştü İbrâhim’e (a.s.) hulleli Dostumla dost olunca, dedim belî Buraya ulaşan olurmuş velî Çözdüm, İbrahim’in (a.s.) sırrını çözdüm Mûsâ (a.s.) ile Tûrisînâ’da bir gün Kelîmullah lâfzını aldık o gün

Bu işler oldu sanırım hemen dün Çözdüm, Musa’nın (a.s.) sırrını çözdüm İsa (a.s.) ile denildi rûhullah İçim dışım boyandı sıbgatullah Nerde bulurum böyle bir ehlullah Çözdüm Îsâ’nın (a.s.) sırrını çözdüm Muhammedî oldum, yolun sonunda Kaybettim kendimi, onun yolunda Kâmûs-ı âşk koltuğumun altında Çözdüm, Muhammed’in (s.a.v.) sırrını çözdüm Evvel, âhir, zâhir, bâtın hep odur Anladım ki işin gerçeği budur Nereye baksam gözüm onu bulur Çözdüm, varlığın sırrını çözdüm Ben, ben sanırdım, kendimi evvelce Yoğruldum, hamur oldum güzelce Yeni bir kimliğim oldu pişince Çözdüm Necdet’in sırrını çözdüm.[608] 

NEDİR BU

Duyar gönül derûn içre, muammayı cihandır bu Uyan kardeş hemen sen de gaflethâne değildir bu Âdemi kendinde ara, kendine merhamettir bu Her gördüğün Âdem değil, sûrete aldanmaktır bu Âdem’in gönlüdür aslı, muammayı beşerdir bu Sen Âdem olmaya çalış, bildiğin Âdem değildir bu Hakk’a seyran eyle yürü, çün kendine seferdir bu Günler geçer üçer beşer, durmak yeri değildir bu Terk-i sûret sanma kolay, “Muammayı illâ”dır bu Yıkıp da sarayı vehmin, “Lâ”dan dahi geçmektir bu Bütün gördüklerin yok bil, “Hakîkat-i illâ”dır bu Âlem var, sen dahi varsan, dediğin lâ değildir bu İnsanı sanma ki beşer, “Muammayı zuhur”dur bu Sureti küçüktür amma, bil! “Âlem-i ekber”dir bu Kendin kendine kur saray, miras almak değildir bu Eğer gönlün titremezse, pişmek, olmak değildir bu Mustafa’m cihan ışığı, “Muammayı Resûl”dur bu Bütün âleme rahmettir, sandığın Resûl değildir bu Kûr’ân’da övdü hep mevlâm, Rasûl-i kibriyâdır bu Sen de git yolundan hemen, ziyan etmek değildir bu Can ve cânân nedir diyen, “Muammayı cemâl”dir bu Her sûrette gördüğün can, sîret-i cânân değildir bu Cemâl cemâle aynadır, cânân ile olmaktır bu Bahr-i zâtına dalmayan, cânân olmak değildir bu Zaman içre zaman vardır, “Muammayı zaman” dır bu Zaman denilen bir andır, gelir geçer değildir bu Zaman bâkîdir sende hep, “Ve’l-asri”de yemindir bu Aslına vardınsa eğer, geçmek göçmek değildir bu Marifet ben diyebilmek, “Muammayı ben”dir bu Eğer benlik ile dersen, dediğin ben değildir bu

Bu zamiri ancak O der, suretten gelen değildir bu Sen de O olursan eğer, söyleyen sen değildir bu.[609] 

CANDIR ALLAH

Ötelerde arama onu, boşa geçer ömrün sonu Senden geçer Hakk’ın yolu, can içinde candır Allah Ten kafesi kırılmadan, ahret yolu sorulmadan Ulaşılmaz yorulmadan, ten içinde candır Allah Varlığında olanı bil, hep onu söyler cümle dil Hayali kafandan sil, gönül içre candır Allah Âlemlere hayat veren, her yere gücü yeten Cümle varlığı seren, âlem içre candır Allah.[610] 

YÂ RASÛLULLAH

Yüzüm yok iken geldim kapına Gönül rüzgârı savurdu katına Binmiş idim ben, sevgi atına

Boş çevirme ellerimi, yâ Rasûlullah

Senin ismin ile çarpar kalbim Gözetmezsen nolur benim halim İsmini anmadan durursa kalbim Boş çevirme ellerimi, yâ Rasûlullah Ravzana aldın bu günahkârı Yitirmiştim ben ezelden ârı Günahımı yüzüme vurma bari Boş çevirme ellerimi, yâ Rasûlullah Sana layık olamadım bir türlü Ağlar gözlerim, geceli gündüzlü Kalbim temizlenmedi, pürüzlü Boş çevirme ellerimi, yâ Rasûlullah Gönlüm köşesinden çıktı bir ışık Ben sana belki ezelden âşık Sensin bütün cihanda tek mâşuk Boş çevirme ellerimi, yâ Rasûlullah İsmini anmadan geçmez anım Sana kendimden daha yakınım Gönülden gönüllere akanım Boş çevirme ellerimi, yâ Rasûlullah Sevgin kalbimde yanıyor her an Gözlerimden akan yaş değil, kan Cemâlini gösterdiğin zaman Boş çevirme ellerimi, yâ Rasûlullah Senin çün bu âlemde cümbüş var Cümleler dosttur, kalmamış ağyar Sana kâinat olur, hep bakar Boş çevirme ellerimi, yâ Rasûlullah

Huzuruna vardım, girdim ravzana Anlayamazsam seni, vah bana Feda olsun varlığım, hep sana Boş çevirme ellerimi, yâ Rasûlullah Gafletle geçiyor şâm u seher Seni bilmek ne zormuş meğer Seni anlamadan gidersem eğer Boş çevirme ellerimi, yâ Rasûlullah Hicret ettin Mekke’den Medine’ye Bende ederim hicret, içeriye Kazancımız kalmazsa geriye Boş çevirme ellerimi, yâ Rasûlullah Başımı koydum ezelde önüne Hesabım kalmasın mahşer gününe Yüzümü tuttum, hep senin yönüne Boş çevirme ellerimi, yâ Rasûlullah Kölen olsam, hep kapında kalsam Lütfundan mânâ gülleri alsam Varlığımla seni anamazsam Boş çevirme ellerimi, yâ Rasûlullah Aciz ve de naçiz bîçâreyim Baştan aşağı harap, yâreyim Ciğerim delik, pâre pâreyim Boş çevirme ellerimi, yâ Rasûlullah Lütfetmezsen nolur benim halim Yalvaracak güçte değil kâlim Geçiyor günler gafletle dâim Boş çevirme ellerimi, yâ Rasûlullah Görüp de cemâlin veririm can Sana salâtü selâmlar her an Aşkındır yine gönlümde yanan Boş çevirme ellerimi, yâ Rasûlullah Bir nefes ayrılsam, ona yanarım Mecnûnum, yine kalmadı kararım Gönlümdesin de neden ararım Boş çevirme ellerimi, yâ Rasûlullah Seni anmak, hayat verir bana İçeyim aşkını kana kana Eylerim niyaz, kalmasın sona Boş çevirme ellerimi, yâ Rasûlullah Davetin ile ravzana geldim Lâyık değil iken selâm verdim Zâhir de olsa lutfuna erdim Boş çevirme ellerimi, yâ Rasûlullah Sensin âlemde varlığa sebep

Ey gönül darılma, edep edep Düşersem de bir gün gaflet edip Boş çevirme ellerimi, yâ Rasûlullah.[611]

EDEP YÂ HÛ

İnsana yakışan edeptir edep Yolları aştıran sebeptir sebep Kendini bilmek gerektir gerek Bilenler yanında edep yâ Hû

Küçüktün bir dem büyüdün güzel Halini biliyor muydun ki ezel Yükseklere çıkıp da atma gazel Büyütenler yanında edep yâ Hû İlmin yok idi, fakat öğrettiler Seni nice zaman bakıp güttüler Bir yere getirip adam ettiler Öğretenler yanında edep yâ Hû Cahillik ettin kaç kere, af gördün Belki gönlünün muradına erdin Etrafını zaman zaman yerdin Affedenler yanında edep yâ Hû Gel büyüklenme, eyle secde-i âh Demeyesin gün geçtikçe vah vah Ediver gönlünü acilen ıslah Salihler yanında edep yâ Hû Ermeye çalış kendi özüne Kanma sakın cahillerin sözüne Aşk sürmesini çekiver gözüne Görenler yanında edep yâ Hû Dalmaya çalış bahr-i zâtına Çıkıver her dem erenler katına Erersin elbet mânâyı bâtına Erenler yanında edep yâ Hû Geçiver artık ak ile karadan Mutlak sevmiş senide yaradan Çabuk çıkar kendini aradan Çıkanlar yanında edep yâ Hû Ölmeden evvel ölmeye çalış Sende olanı görmeye alış Hiç iyi olmaz gaflette kalış Ölenler yanında edep yâ Hû Kendine dön, kendine dön, kendine Takılma gayrı, varlık bendine Ermek için gerçek Allah dinine Erenler yanında edep yâ hû.[612]

TAC GİYME

Çocuk idim büyüdüm Türlü libas giyindim Hak yoluna gideydim Memnun ederdi beni Bir gün vardım Nusret’e Gönderdi Mehmed Hazmi’ye Başladı tecelliye Memnun eyledi beni Hayli zaman böylece Hayat oldu eğlence Hazmi gitti gizlice Kaldık sonra Nusret’e Bir defa dedim belî Estirip seher yeli Bulmuştum o güzeli Gayretlendirdi beni Yavaş yavaş emmâre Sonra tabii levvâme Zor gelse de halime Mülhimeye aldı beni Mutmainneye vardık Orda hayli kaldık Radiyede biz kulduk Merdiyyeye çekti beni Sâfiyede saflaşır Gönüller berraklaşır Cümle varlık Hakk’laşır Devam et, dedi bana Hazarât-ı hamse başladı Bazen beni haşladı Gafiller de taşladı Hoş gör sen, dedi bana Tevhid-i ef’âldeki Görmek için birliği Âlemdeki dirliği İdrak et, dedi bana Tevhid-i esmâ sırada İsimler var burada Halk bâtında orada İyi anla, dedi bana Tevhid-i sıfata varmak Olur mu burda durmak Gerçek yüzünü bulmak Kolay değil, dedi bana Zâtta yok oldu âlem Gizlendi cümle adem Kaybettim beni nidem Bulursun, dedi bana Geri döndüm sonunda İnsan-ı kâmil yolunda Âlemlerin seyrinde Hadi anlat, dedi bana Bütün hükümler değişti 

Yâ Rabbi, bu ne işti Gönlüm cihana taştı Ayağın kaymasın, dedi bana Bazan halkı Hakk’ta Bazan Hakk’ı halkta Bazan Allah’ı Allah’da Seyret, dedi bana Seyrü sülûk tamam oldu Mevlâ’nın lütfu boldu İçim sırlarla doldu Gayrıya açma, dedi bana

Bu işi tamamlayalım Tac takıp kemer bağlayalım

9.4.77 Pazar Tacım giydirdi bana Bundan bir müddet sonra Verdik onu toprağa Kabri Yaylalar’da Kendisi âşıklarda.[613]

ATAYIM DEDİM

Bir şeyler atayım dedim, herkes bir şey atıyorken Bir şeyler satayım dedim, herkes bir şey satıyorken Gelmişim çün bu âleme, hem dert verip derman için Düşse gönüller şûleme, hep yanarlar için için

Şu zamanda doğdun derler, ben doğmadım o zamanda Doğan şu cesettir derler, ben bâkîyim her zamanda Çekmişim varlık perdesin, sen var olmuşun arada Şimdi geriye dönüş var, sen, ben olmandır sırada Ufkunu geniş tut ey zâhid, bildiğin gibi değil işler Âlemde “Ben”dir tek vâhid, her şeyi isimlerim işler Salarsam Mudill ismimi, bulamazsın bir tek mü’min Her şey inkâr eder beni, sanma elindedir imân Eğer çıkarırsam Hâdî’yi, cümle zuhûrda ortaya Herkes bulurdu Bâkî’yi, gayrı kalmazdı arada Celâlimi açsam bir an, kalmaz ortada zahirim Altüst olur bütün âlem, ben yine benle bâkîyim Cemâlimi eğer açsam, mest olurdu bütün âlem 

Ta haşre dek ayılmazlar, çekmişler derdin hepsi dem Zâtımla bassam zemine, kaldıramaz vallah beni Bir nefes alsam yeniden, nefes-i rahmân almaz beni Allah dediler ismime, anlamadı kimse beni İnsan dediler cismime, sallamadı kimse beni İster deli de ister mecnûn, ister velî de ister cünûn 

Ne dersen de hep öyleyim, ben zannına göreyim[614] 

ÂŞIKA LÂZIM OLAN

Âşıka lâzım olan ağlamaktır şâm u seher Gözünde yaş olmayanın, gönlünde aşk ne gezer Âşıka lâzım olan dinlemektir gönlünü Gönlünü dinlemeyen, nasıl bilir öldüğünü Âşıka lâzım olan devamlı zikr-i tesbih Zikr-i tesbih olmayanda ne bulunur, fikr-i tesbih.

Âşıka lazım olan mânâya dalmaktır Mânâya dalmayanın sonu, yerde kalmaktır Âşıka lazım olan dostunu iyi seçmektir İyi dost seçmeyenin ömrü boşa geçmektir Âşıka lazım olan odur ki uyanık ola Uyanık olmayan, gece feyzinden ne bula Âşıka lazım olan bir mürşide kavuşmak Mürşidi olmayan bilir mi, nefsi ile savaşmak Sen de âşıksan eğer vuslata talipsen eğer Kimseyi hor görmeden, yaratılana ver değer Sabah akşam durmayıp, menzilleri aşmaya bak Gönlünde sönmüş olan çerâğı, ateşi yak Sevdiğin her şeyi terkeyle, sadece kalsın Hak Kolaylık verir Mevlâ, mutlak ve mutlak Necdet, bu sözleri sen söylersin, söylemek kolay Elbet bu işler hiç değildir o kadar kolay Bak âşıklar geçiyor sıra sıra, alay alay Gönlünde kurdun ise mâşukuna bir yüce saray Sen ondasın, o sende, bu ne sırdır ne hayret Sen de ermek istersen, çok gayret et, çok gayret Mürşidine her zaman uy, budur en güzel huy Taa içerden, derinden, rabbinin hitabını duy. [615] 

2014 yılında Necdet Efendi’nin evliliklerinin 50. yıl dönümünde, eşine yazdığı şu şiir, muhabbetin ve vefânın bir örnekliği olarak dikkate değerdir:

NADİDE NÜKET ANNE

Geçmiş bir on yıl daha ne çabuk Hayret ettim, şöyle bir geriye bakıp Seneler gitmiş sel gibi akıp Ama hepsi güzeldi, nadide Nüket Anne Türlü zorluklar çıktı karşımıza Neler ulaştı pazar çarşımıza Girdik birlikte gönül arşımıza Hepsi güzeldi, nadide Nüket Anne Bazen kıştı, çok eserdi yeller Bazen uzaktı, bitmezdi yollar Bazen gülerdi, bilmezdi eller Hepsi güzeldi, nadide Nüket Anne Bazen sıcaktan her yer yanardı Düşerdik yollara köşeydi, kenardı Çünkü çok bekleyenlerimiz vardı Ulaşırdık onlara hepsi güzeldi, nadide Nüket Anne Gülen yüzünle sevdirdin kendini Yıktın onların nefis bendini Harcadın onlar için hep vaktini Onlar da hepsi güzeldi, nadide Nüket Anne İzmirli de olduk sonunda Çok evlatların oldu yanında Dolaşırlar hep sağında solunda Onların da hepsi güzeldi, Nadide Nüket Anne Torun Ceylin de geldi bu arada

Üç kız torun, ölüm yok karada Kalmasın isteklerin yarıda Onlar da tamam oldu, nadide Nüket Anne Telefon çalar, hemen bakarsın Dertli ise, ona çare ararsın Gönlünü muhabbetinle sararsın Onlara merhem olursun, nadide Nüket Anne Büyük küçük demez, kanat açınca Herkese uyarsın, kendi yaşınca Muhabbetin çevresine taşınca Hepsi ne güzeldi, nadide Nüket Anne Yorulduk sanki, biraz derinden Sıkı bastın, ayrılmadın yerinden Tuttun hep, kızlarının elinden Onların da hepsi güzeldi, nadide Nüket Anne Kızları alır, götürür pazara Satıcılardan gelecek nazara Haydi yürüyün, Kemeraltı’na Bunlar da güzeldi, nadide Nüket Anne Çevresi memnun kalıyor ondan Konuşur gönlünde şundan bundan Gayret eder iş görmeye bir yandan Hepsi de güzeldi, nadide Nüket Anne Böylece geçti, bir on sene daha Çok geniş çok geniş, sonsuz bir saha 

Bu alanda bulduk bir sürü vaha Onların da hepsi güzeldi, nadide Nüket Anne Daha nice nice on senelere Çıkılır mı acep yâd ellere Biz gene gidelim gönüllere Onların da hepsi güzeldi, nadide Nüket Anne Cenâb-ı Hak hep yüzünü güldürsün Hizmetini daima sürdürsün Sağlık ile selâmet buldursun Sevdiğim, nar tanem, nur tanem Bir tanemsin nadide Nüket Anne Hepsi de ne güzeldi, nadide Nüket Anne.[616]

Necdet Efendi’nin Nüket Hanım’a yazdığı başka şiirleri de vardır. Sevenlerinin de Nüket Hanım’a yazdığı şiirler oldukça fazladır. Bunlardan birkaç örnek şöyledir:

NÜKET ANNEMİZE

Allah’ın velisine gönlünü verdin Varlığını onun yoluna serdin Herkesten önce sen kemâle erdin Uşşâkın anası, nadide bir eşsin Nâdide varlığınla kutsî anamız oldun Işk olan isminle kalplerimize doldun Ruhumuzu aydınlatan nurlu yol oldun Velâyet beytine kutlu bir ana oldun Senin evini hep ziyarete geldik Her duamızda selâm, niyaz gönderdik Ebû Cehillere bile hep göğüs gerdin Hakk’tan bizlere eşsiz hediye geldin Terzi Baba dergâhının sultan anası Yücelikte Hakk’tan verildi tâcı Rabbimin rızası oldun, tecellîgâhı Özündeki asâlet, tam bir vefâ kapısı Terzi Baba’mın nuru, muhabbet ağacı Semâların incisi, bir velâyet zevcesi Fedakârlık, hizmet, gayret ve iffeti Sayılarla sayılmaz, çoktur marifeti Kadınlığın iftiharı, edep, hayâ timsali Pirimizin örtüsü, bir dünya sevinci Ehl-i beyt’in serveri, İzzet ve Cem’in neşesi Annelerin anası nâdide Nüket kişi Her dervişte var onun izleri Ağlar bırakmış hicranlı gözleri Kıvrılır huzurunda âşıkların dizleri Nice kandil gecelerinin Nüket Annesi Güzellikte bin bir gülü açansın Gece gündüz ışık olan, saçansın Tevazu ile yaşar, zoru seçensin Hakk’tan bize hediye, Nüket Anne’msin.[617]

Şerif Kır

NÜKET ANNEME

Evveliyet Efendi Baba’msa Âhirlik Nüket Anne’m oldu Annemin bâtını, babam Babamın zâhiri, güzel anam

Bu bilmeceyi çözdüğünde Anladın ki ne Terzi Baba’m, Nüket Anne’min aynı 

Ne de Nüket Anne’m, Terzi Baba’mdan gayrı. [618]

Nur Nihan

## III. TERZİ BABA’NIN BAZI SUALLERE CEVAPLARI

Necdet Ardıç Efendi ile gerçekleştirdiğimiz yüzyüze görüşmelerde ve e-posta yoluyla haberleşmelerimizde, tasavvufun dikkat çeken konularına dair sorduğumuz sorulara kendisinin verdiği cevaplar, bu başlık altında toplandı. Bu sorular ve verdiği cevaplar şu şekildedir:

Soru-1: Allah’ı bilme noktasında, İbnü’l-Arabî, Abdulkerîm el-Cîlî gibi önemli sûfîlerin kitaplarını incelemek ve okumak kişiye nasıl ve ne kadar yol aldırır? Kişinin tek başına yani bir şeyhin nefesi ve izni olmadan bu gibi zâtların kitaplarındaki bilgileri okuması kişiye fayda sağlar mı? Çünkü bazı tarikatlarda, dervişin hâli olmadan böyle kitapları okuması, zararlı olur endişesiyle yasaklanmaktadır. 

Cevap-1: Allah’ı (c.c.) bilmenin tenzih, teşbih ve tevhid yönünden üç anlayışla idrak edilmesi vardır. Bazı kimseler Allah’ı (c.c.) tenzih yönüyle yani ötelerde olan bir Allah anlayışıyla anlatır ve kitaplarını da bu anlayış üzere yazarlar ki bu, yetersiz bir anlayış ve anlatıştır. 

Bazı kimseler de sadece “Teşbih” yani kıyâsî olarak ve mülke bakarak bir Allah anlayışı ile anlatır ve kitaplarını da bu anlayış üzere yazarlar ki bu da kısmen yeterli bir anlayış ve anlatıştır. 

Bazı kimseler ise tenzih ve teşbihi birleştirip “Tevhid” eden bir Allah anlayışı ile anlatır ve kitaplarını da bu anlayış üzere yazarlar ki kemalde olan bir anlayış ve anlatıştır.

Bu tür sohbet ve kitap okumalarından, her sohbet ve kitabın içeriği kadar fayda sağlanır. Bir kimse bu tür kitapları kendi başına okursa kendi idrak ve anlayışı kadar ve zahiren bilgi sağlar ancak yaşantısına eremez. Bu tür kitapların okunması için biraz alt yapı bilgisine ihtiyaç olduğu açıktır. Çünkü gerçek mânâda tevhid bilgilerinin yaşanması için, gerçek bir irfan sahibinden eğitim alınarak bu sistemin içine nüfûz edilmesi lazımdır. 

İslâm’ın, yaşanmakta olan üç hali vardır. Birincisi fiilî, fıkhî ve fiziki şeriat hali İslâm. İkincisi ilâhiler ve zikirler ile birlikte tarikat hâli olarak yaşanan duygusal İslâm. Üçüncüsü ise hakîkat (kendini tanıma) ve mârifet (Allah’ı tanıma ve bilme) mertebelerinde yaşanan, irfânî ve ilâhî İslâmdır. 

“Nefsini bilen rabbini bilir” hükmü ile yukarıda bahsi geçen hallerin yaşanabilmesi için ilk iş, kişinin kendi gerçek nefsini idrak ederek kendine ulaşmasıdır. Ancak ondan sonra esmâ mertebesi itibari ile rubûbiyyet mertebesinde rabbini bilmesi, sonrasında da marifetullaha (Allah bilgisi) müşahedeli bir şekilde ulaşabilmesi lazım gelmektedir. Bu saha âriflerin sahasıdır ve ancak gerçek bir irfan ehlinin kontrol ve yönlendirmesi ile tahkîkan kazanılacak bir marifetullah ilmi ve sahasıdır. Bunların dışındakilerin ise mevzuları sadece lâfzi tekrarlamalar olduğundan, daha ileriye geçemezler. 

Gerçek irfânî sohbetin muhatabına hakîkati ile ulaşabilmesi için, dört özelliği vardır. Bunların dışında yapılan sohbet ve konuşmalar sadece bir naklî aktarımdan ibaret kalmaktadırlar. 

Soru-2: Velâyet makamına gelen kişi günah işler mi? 

Cevap-2: Gerçek mânâda velâyet makamına gelen kişi kasten günah işlemez. Eğer böyle bir şey yaparsa kendi kendine ters düşmüş olur. Ancak velâyet makamına doğru, yol aldığı süre içerisinde kendisinden “Fenâ fillâh” mertebesinde iken başkalarına zarar vermeyen kendi bünyesinde kalan, bazı küçük günahları görülebilir. Bu da belki o zatın avama gizli kalması için olabilir. Ancak olsa da çok ender kişilerde görülebilir. Kıyas ve âdet hükmünde değildir. Bu durumda olan kişinin kendisi zaten Hak’ta fâni olduğundan onu işleyen de kendi değildir. Bu sebeple de kendinden çıkan o fiilinden de mesul değildir. Ancak çok tehlikeli bir haldir.

Bu halden çıkıp sahve (ayıklığa) döndükten sonra kasten günah işlemez. Eğer günah işlerse, tutarsızlıktır. Gerçek mânâda velâyet hakîkatine ulaşmış kimselerin fiili, Hakk’ın fiilidir. Hak ise günah ve sevapları ayırıp, hükümlerinin koyucusudur. Velâyet mertebesinde olan bir kişide, emir ve nehiylerin kendi mertebelerinde tatbikatı yoksa veya tersi yapılıyorsa, Hak kendi kurallarına kendisi uymuyor demek olur ki böyle bir husus da mümkün değildir. 

Bir kimse, Hakk’la Hak olduğunu söyleyip de emir ve nehiyleri terk ediyorsa, o kendi kendine ters düşüyor demektir ve böyle bir şey de söz konusu değildir. Ya nefsine uymuştur ya da bu hususun hakîkatine vâkıf değildir. 

Bu konuda bazı kimselerin şöyle fikir yürüttükleri görülmektedir. “Efendim, Hak’la Hak olmuş bir kişi namaz kılsa ikilik olur. Bu yüzden namazını kılmasına gerek yoktur. Eğer kılsa kime ve ne için namaz kılacak? O zaman yaptığı namaz fiili ile şirk işlemiş olacaktır” mantığını kullanmaktadırlar. Bu veya benzeri düşünceler ise kişinin kendi kendini aldatmasından başka bir şey değildir. Eğer bir kimse gerçek mânâda Hak ile Hak olmuş, namaz başta olmak üzere bütün hükümleri Hak belirlemiş ise kendini Hak olmuş zanneden kişinin, kendi emir ve nehiylerine evvela kendisinin uyması gerekir. Kişi kendi kuralına kendisi uymazsa başkasının hiç uymayacağı tabiidir. 

O halde bu mantık, mantıksız bir mantıktır ve geçerliliği yoktur. Namazı terk etmek, büyük vebal ve günahtır. Ne yazık ki bu sahada böyle veya benzeri kıyaslar yapılmaktadır ve o kişiler bu şekilde kendilerine büyük pâye verdiklerini zannetmektedir. Ben, Terzi Baba olarak yaşadığım bu saha içerisinde ne yazık ki bu tür kanaat sahiplerinin azımsanmayacak derecede olduklarına şahit oldum.

Ölçümüz, Hz. Muhammed’dir. Ondan günah diye ifade edilen fiiller zuhur etmediğine ve hep iyiliği tavsiye ettiğine göre, asıl mesele Rasûlullah ahlakı ile ahlaklanmaktır. Ancak tasavvufî sahada, bu konuyla ilgili çok değişik ve bozuk fikirlerin ve saplantıların varlığı görülmektedir. Bunlardan birisinin kayıtlı hâli ise, “Hayal vadisinin çıkmaz sokakları” isimli dosya kitabımızda vardır. Misal olması bakımından ibretlik olarak bakılabilir. 

Soru-3: Hangi zikir tefekkürden üstündür? Hangi tefekkür de zikirden üstündür? 

Cevap-3: Bilindiği gibi zikrin birçok tarifi vardır. Bunlardan birisi sayısal zikir, bazı esmâları belirli sayılarda çekmektir. Diğeri ise, lügat mânâsı itibari ile hatırlamak ve o şeyin hakîkatini ve varlığını tespit etmektir ki bu da tefekkürdür. 

Zikrin izinli ve izinsiz olarak daha birçok mertebe ve tarifleri vardır ancak konumuz bu olmadığından özetle yukarıda bahsedilen iki halin izahını yapmaya çalışalım. Bazı zikirlerde sayı önemlidir yani şu esmâdan şu kadar çekilecek diye sayının tamamlanması hedef olduğundan, burada tefekkür zikirden üstündür. Diğerinde ise zikrin hatırlanması ve hakîkati yönünden baktığımızda, bu zikir hayâlî tefekkürden hayırlıdır. 

İşin kemali ise hem zikrin hem de tefekkürün gerçek hali ile yapılmasıdır. Ancak bu tür zikir irfâniyyet kazandırır. Diğer şekli ile ise, kişi sadece sevap kazanmış olur. Ancak kendini ve rabbini kazanmış olmaz. Asıl gaye ise kişinin evvela kendini, sonra rabbini ve en nihayetinde Allah’ını tanımasıdır. Çünkü kişinin aslî görevi budur. 

Soru-4: Kalp gözüyle görmek nedir? 

Cevap-4: Tasavvuf kitaplarında böyle bazı tarifler vardır. Görmek iki türlüdür. Birisi hep yaptığımız gibi hadiseleri ve yaşantıları zahiren hayatın içinde sıradan bir bakışla takip etmektir. 

Diğeri ise irfânî bir görüştür. Bu görüşe sahip olmak için ise, gerçek bir irfan ehlinin nezaretinde güzel bir irfânî eğitim almak gerekmektedir. Bu hususta Peygamberimizin “Yarabbi eşyanın hakikatini bana göster!” demesi bize çok geniş ufuk açmaktadır. İrfânî olarak eşyanın hakikatinin, Hakk’ın hakîkati olduğunu anladığımızda; eşyaya bakışımız değişeceğinden, bu bakışın ismi kalp (gönül) gözünün açılmasıdır. 

Ayrıca göz açılması, göz aydınlığı da olduğundan bu çok önemli bir noktadır. Peygamber Efendimizin, “Kim ki beni hakîkatimle gördü” sözünde geçen idrakle görüşün ismi kalp gözü ile görmektir. Ancak bazı tasavvuf kitaplarında bu husus daha başka şekilde ve duygusallık hâli üzere olan bir görüş ile anlatılır. “Bu kişi şunu bunu şöyle veya böyle gördü” diye ifade edilir. Bu hâl, ender yaşanan hallerdendir. Pek kıyas yapılmaması lazımdır.

Secde sûresi 9. âyetinde ve benzeri âyetlerde “Kulak, göz ve kalp” ifadesi geçer. Burada bahsedilen, “Göz ve kalb”, kalbin idraken gözünün açılmasıdır. Bunun oluşabilmesi için de gözün idrak nurunun faaliyete geçirilmesi lazımdır. Böylece kalp gözünün açılması bir irfâniyet meselesi ve eğitimidir. 

Soru-5: Namazda mürşid hatırlanıp, mürşide rabıta yapılır mı? 

Cevap-5: Namazda veya namaz dışında, mürşide rabıta yapmak oldukça tehlikeli bir durumdur. Rabıta yapılabilecek mürşidin vasıflarının iyi bilinmesi ve mürşid ismi ile bilinen kimsenin gerçek mürşid olup olmadığı hususunun ortaya çıkarılması lazım gelmektedir. 

Mürşid, rüşde ermek yani âkil bâliğ, reşit, er olmaktır. Bunların, beşerî nefislerini tezkiye ederek ilâhî nefse ve kendi varlıklarında kendi hakîkatlerine ulaşmış, bu halleri ile bekâ billâh (Hak’ta bâkî) ve “Hakk’la Hak” olması gerekmektedir. Bunlara rabıta yapılabilir. 

Sadece ismi mürşid olup, hakîkatinde bu vasıfları olmayan kimselere hiçbir şekilde ve hiçbir halde rabıta yapılmaz. Eğer yapılırsa putperestlikten başka bir şey olmaz. Tehlikeli bir sahadır. 

Soru-6: “Türbelere hürmet” sizin için ne ifade ediyor? Ölülere rabıta yapılır mı? Mesela siz Nusret Tura Hazretlerine, Hakk’a yürümesinden sonra rabıta yaptınız mı?

Cevap-6: Hayatta iken “Hakk’la Hak” olmuş, ömrü sonlanınca son zahir mekânı olarak türbesi kabrinin üzerine yapılan bir kişiyi hürmeten ziyaret etmekte bir mahsur yoktur. Ancak ifrata kaçmamak ve ilâhî nezaketi koruyarak ziyaret etmek gerekir. Bu tür ziyaretlerin çok faydası olacağı âşikârdır. Neticede ziyaret edenin kendisi de kabrin içine gireceği düşüncesi ile ibret nazarı ile bakarak, kendi akibetinin de aynı olacağını düşünür. 

Dünyada insan suretinde yaşamış ve yaşamları sona ermiş olan kişilere ölüler denir. Bunlar ise iki türlüdür. Biri bu dünyada kendi hakîkatlerini anlayarak Hak’la Hak olmuş kimselerdir. Diğerleri ise ilahî yönünü ve kulluğunu unutup sadece bir beşer olarak ahirete intikal eden ölülerimizdir. İkinci sırada olanlar gerçekten dünya-ahiret ölmüş olduklarından, onlara kesinlikle rabıta yapılmaz. Onları tanıyanlar zaman zaman kendilerini hatırlasa bile rabıta hükmünde değildir. 

Birinci sırada olanlar zaten “Ölmeden evvel ölen” ve “Allah yolunda ölenlere ölüler demeyiniz onlar yaşamaktadırlar.”[619] hükmü ile dünyadan ayrılmış kimselerdir. Bunlara rabıta yapılabilir, ancak bu rabıta, kendileri dünyada yaşadıkları zaman yapılan rabıta gibi değildir. Sadece lâtif ve muhabbetli bir rabıta, yani akla gelme ve hatırlama olur. Ancak dünyadaki yaşayan halleri ile olan rabıta değildir. Dünyada iken beden mülkleri ile rabıta yapıldığında, beden mülklerinde olan rabıtadan meydana gelen feyzi aktaracak olan vücut varlıkları olduğundan o rabıtadan bedenin aktarma kabiliyeti dolayısı ile çok daha fazla feyz alınır. Ölüm hadisesi ile kişinin vücut varlığı olan aracı ortadan kalktığı için maddeden geçen mânevî aktarım yolu ve geçişi kapanmış olduğundan, yapılan rabıtadan hayatta olduğu süredeki kadar feyz alınmaz. O kişi hatırlandığı zaman, “Geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer” hükmü orada geçerli olur. 

“Nusret Tura Hazretlerine Hakk’a yürümesinden sonra rabıta yaptınız mı?” sorusuna gelince, bu konu hakkında Nusret Baba’mdan şöyle bir izah duymuştum; “Bir sâlik, şeyhi rahmetlik olduğu vakit eğer kendisine görev verilip, gerçek mürşitlik makamına oturmuş ise o kimse rabıtasını kendi kendine yapmalıdır” diye ifade etmişlerdi. 

Bu hususa devam ederek şöyle ilâve edelim. Bir mürşid rahmetlik olduktan sonra yerine gerçek mânâda bırakabildiği bir halifesi varsa, sâliklerin rabıtalarını oraya yönlendirmeleri lâzımdır. Eğer bir mürşid hayatından sonra geriye yetiştirdiği bir halife bırakmamışsa kalan sâlikler kendilerine bir mürşid-i kâmil arayıp bulurlar ve rabıtaları oraya olur. Eğer aradıkları bir mürşid-i kâmili bulamazlar ise eski rahmetlik olmuş mürşitlerine rabıta yapabilirler. Çünkü onlar ölü değildir ancak rabıtaya cevap verecek varlıkları olmadığından, bu rabıta sâliki gerçek mânâda dünyada olduğu gibi yönlendirme özelliği kalmadığından dersi nerede kalmışsa orada kalır bu şekilde yaşayan sâlikte bazı tecelliler görülse bile tam kemalde ve geçerli bir husus olmaz. 

Bu konuda yeri gelmişken bir şeye daha dikkat çekmekte fayda vardır. Bazı kimselerin “Bana mânâda şu veya bu şekilde görev verildi” diye ifade ederek irşad davasına kalkmaları, çok tehlikeli bir sahaya girmeye çalışmak olacağından çok sakıncalıdır. Bu saha çok tehlikeli bir sahadır çünkü şer kuvvetler buraya da dadanmışlardır. Onları gerçeklerinden ayırmak çok güçtür. Sûretâ Hak’tan görünüp kendi bâtıl olan hükümlerini oraya ilka etmeleri kuvvetle muhtemeldir. 

Ne yazık ki biz Müslümanlar saf kimseler olduğumuzdan, sûretâ Hak’tan görünen ve biraz da farkında olmadan nefsimizi okşayabilecek bazı zuhûratlara ve tecellilere hiç araştırma yapmadan hemen inanıp kabul edebiliyoruz. Bu hususun ise bizi ileride belki telâfisi mümkün olmayan sıkıntılara sebep olabilecek hallere yönlendirmekte olduğunun farkında bile olamıyoruz. 

Netice olarak dinimizde rabıta (rabtetme, bağlanma, ilgilenme) diye bir sistem vardır. O rabıta (bağlanma) ile kişi mânevî hayata dâhil olmuş olur. Rabıta yapılırken, o rabıta yapılan yerin sûret cemâlini mutlaka hatıra getirmek gerekmez sadece onu düşünmek bile rabıtadır. Sâlik tarafından bu tür rabıta kesildiğinde, gönül âleminden farkında olmadan yavaş yavaş uzaklaşılmaya başlanmış demektir ki sonun başlangıcıdır. Rabıta kişiye değil kişideki Hakk’a olmalıdır. 

Gerçek mürşide rabıta etmek oldukça zordur. Çünkü zaten lâtif olduğundan simasını belirli bir şekilde zihinde tutmak zordur ve kendine ait bir varlığı yoktur. Mevlânâ hazretlerinin resminin yapılmaya çalışılmasının hikâyesi bu hususu açık olarak anlatmaktadır. Peygamber Efendimizin resminin yapılmayışı, yapılamayışı bu sebeplere dayanmaktadır. 

Bu âlemde rabıtanın en büyüğü, “Bana bakan Hakk’ı görür”[620] hükmüdür. O günkü haliyle bakılan Peygamber Efendimiz olduğu halde, görülen Hak’tır. Ancak ona bakmak dahi mertebeler içinde olmaktadır. Ebû Cehil ona baktı, Abdülmüttalib’in torunu olarak gördü. İman ehli ise Hak olarak gördü yani kendisinde her iki hal de vardı. 

Nusret Babam hayatımda, Hakk’tan ve Peygamberimizden sonra gelen en çok sevdiğim kimse idi. Halen dahi ismi ve hatırası söz konusu olunca gözlerim dolar. Hakk’a yürüdükten sonra yeri geldiğinde her zaman hatırlayıp yâdederim. Zaman zaman da zuhûratlarımda değişik mevzularda gördüğüm olur, bunlar hâtıralarımda kayıtlıdır. Ancak genel bir eğitim sistemi içinde bu görüşler olmaz. Kendisi zaman zaman, “Ölmüş aslandan, hayatta olan tilki yeğdir.” diye ifade ederdi. 

Benim kanaatim, dünyasını değiştirmiş bir kimseden sistemli ve devamlı olan bir eğitim almak mümkün değildir. Bu saha çok tehlikelidir. Başka güçler devreye girerek kişileri yanıltabilirler. Her zaman tedbirli olunması lazımdır. 

Soru-7: Evliyâullâha ait eşyaya hürmet konusunda ne düşünüyorsunuz? 

Cevap-7: Evliyâullâha ait eşyaya hürmet gereklidir. Ancak tapacak ve put edecek derecede mübalağa etmeden onları hürmetle korumak gerekmektedir. Çünkü o eşyalar Allah’ın velileri tarafından elleri ile tutulmuş, onlarla birlikte uzun süreler yaşamış, onlarla hemhal olmuş, âdeta iki kardeş ve arkadaş gibi olmuşlardır. Bu yüzden onlarla birlikte yaşamış olan Hak ehli olan evliyâullâh hayattan ayrıldıktan sonra, onlar âdeta öksüz kalmış gibi olur. İşte bu yüzden onlara değeri kadar hürmet göstermek lazımdır. Çünkü âdeta o eşyalar onları arkada kalanlara, hâl lisanları ile yaşatmakta ve anlatmaktadırlar. Bu eşyalara ibret gözü ile bakmak insanlara çok şeyler kazandırır. 

Mesela Topkapı Sarayı’nda, mukaddes emânetler bölümünde saklanan Peygamber Efendimize ait kıyafetler, araç ve gereçler ne kadar değerlidir. Eğer bunlar vakti ile toplanmayıp korunmamış olsalardı, bugün Peygamber Efendimizi onların vasıtası ile tanıdığımız kadar tanıyamazdık. “Mekânın şerefi içinde oturanı iledir” hükmünde olduğu gibi ehlullâhtan birinin giydiği bir elbisesi, onun mekânlarından bir mekân olduğundan, mekînin değerine göre değer kazanmaktadır. Diğer eşyaları da buna göre kıyas edilebilir. Bu yüzden onların eşyalarına hürmet gösterilir. Ancak tapınma haline dönüşmemesi, sadece ibret ve muhabbet gözüyle bakılması uygun olan haldir. 

Soru-8: İzinsiz zikir olur mu? Çünkü bazı kişiler, belli sayıda belli esmâları çektirerek bazı mânevî ve maddî açılımları vaât ve tavsiye ediyorlar. 

Cevap-8: Zikir konusu, İslâm’ın zâhir ve bâtın olmak üzere yapılması lazım gelen faaliyet sahalarından biridir. Zâhiren şeriat mertebesi itibari ile gerek namazların içinde gerekse namazların dışında çekilen istiğfarlar, salâvatlar, kelime-i tevhidler, ism-i celâller hep bu zikir kapsamındadır. Bu sahada kişinin birey olarak yaptığı bu zikir ve tesbihler için bazı kimselerden özel bir izin alması söz konusu değildir. Bu zikir ve tesbihler, yapan kişilere sevap kazandırır, güzeldir. 

Zikrin gerçek mahiyetinin iyi bilinmesi lâzımdır. Zikir kelimesinin, aslî olarak iki mânâsı vardır. Bunlardan birisi sayısal zikir, diğeri ise fikirsel zikirdir. Fikirsel zikir lügat mânâsı itibari ile hatırlamak, akla getirmek şuurlanmak demektir. Hatırlanacak olan şey ise kişinin aslî varlığında olan hakîkatlerinin hatırlanarak “Ben neyim, ben kimim?” sorularının cevaplarını bulmak için belli sayılarda çekilen zikirlerdir. Bir de şu hususun dikkate alınması lâzımdır ki, bu da tesbihtir. Ne yazık ki zikir ve tesbih birbirine karışmaktadır. Zikir konusu oldukça tehlikeli bir sahadır ve her şeyde olduğu gibi bunda da itidal üzere olmak daha güvenlidir. 

Bir kimsenin zikir çekmek isteyip internetten, medyum denen kişilerden veya iyi niyetle de olsa bazı tanıdıklarından aldığı zikir tavsiyeleri ile fazlaca zikir yapması iç bünyeye zarar verebilir. Bunlar tanıdıkların birbirlerine yaptıkları ilâç tavsiyeleri gibidir. Kişinin ruh sağlığını zarara sokma ihtimali oldukça yüksektir. 

Mâneviyât yolunda ilerlemek isteyen kişinin karşısına yapacağı araştırmalar neticesinde, tarikat mertebesi (sahası) çıkacaktır. Her tarikat sisteminin de kendine ait zikir çalışmaları vardır. Bu sahada zikir, sesli ve sessiz olmak üzere ikiye ayrılır. Sessiz zikirler; belli sayıda verilen isimleri, bireyin kendi kendine çekmesidir. Sesli zikir ise birey ve cemaat olarak da yapılır, çekilir. Sistemin kendi özellikleri içinde belirli hareketler ve seslendirmelerle yapılır ve belirli süre sonra bitmiş olur. Bu sahada zikirlerin çokluğu makbuldür ancak çekilen zikrin neyi ifade ettiği pek söz konusu olmaz. 

Bu sahada talebeye (sâlike) öğretmeni (şeyhi) tarafından başlangıçta yapılması lazım gelen zikirleri o hâlin gereği olarak belirli sayılarda çekmesi tavsiye edilir. Bu hâle izinli zikir denir ve sâlik şeyhi tarafından kontrol edilir. Zaman içerisinde sâlikin gelişimine göre zikirleri arttırılır veya bazen de eksiltilir. Bu saha çok mühim bir sahadır ve oldukça da tehlikelidir. 

Hakîkat mertebesinde ise zikrin mahiyeti değişir. Sayısının çokluğu yerine çekilen zikrin ilmî mânâda kalitesine bakılır. Daha evvel sadece iyi niyet ve muhabbetle çekilen zikirler, bu sahada idrak ve anlayışa dönüşmeye başlar. Kişi hangi isimleri çekiyorsa, o ismin hakîkatiyle hakîkatlenmiş olması lâzımdır. İşte böyle yapılan zikir faaliyeti hatırlama ve idrak etmek demektir. 

Hakîkati itibari ile bir insanın bünyesinde bütün esmâ-i ilâhiyyeler fıtrî olarak “Ve Âdem’e her şeyin ismini öğretti.”[621] hükmüyle mevcuttur. Gerçek zikir, bunları idrak edip kişinin bâtınından zâhirine çıkarmak ve bu esmâlar ile hayatını sürdürmek üzere yapılan zikir çalışmalarıdır ki gerçek mânâda işlev gören zikir budur. Bu anlayışı belirtmek için, “Zikir ona denir ki fikri aça” denmiştir. Bu sistem zikir çalışması ancak kâmil bir ârif nezaretinde olabilir. Diğer zikir türü yapılan çalışmalar kişiye sevap kazandırır ancak kendini ve rabbini kazandırmaz. Yapılan güzel haller ile cennet ehli de olunabilir ancak Allah ehli (Ehlullah) olunmaz. 

Bütün bu çalışmaların üzerinde bir de marifet mertebesinin zikri vardır ki o da zikirsizlik zikridir. Bu sessiz ve sözsüz zikirdir ki “Zikir-zâkir-mezkûr” bir bütün haline gelip arada gayrı kalmadığından, Hak kendi kendini kendi ile kendinde zikretmektedir. Bir bakıma “Çık aradan kalsın yaradan” hükmü ile oluşan haldir. Yaşantısını ehli bilir.

“Ey imân edenler Allah’ı çok zikredin ve sabah akşam tesbih edin.”[622] hükümleri ile iman ehlinden Allah’ın hem zikir hem de tesbih edilmesi istenmektedir. Ancak gerçek mânâda bunların farkında değiliz. Tesbih kudsiyyet, esmâ ve sıfat mertebesinin zikir yönlü çalışmalarıdır. Zikir ise bütün mertebeleri kapsamına alan bir çalışma sahasıdır. 

Soru-9: Sizce müşahede için mücahede şart mı? Eğer bir kişi sadece farzları yapıyorsa ve iyi niyetliyse, şeyhinin nazarı ve himmetiyle daha kısa sürede yol alabilir mi? 

Cevap-9: Müşahede için mücahede şarttır. Risale-i Gavsiyye’de, “Mücahedesi olmayanın müşahedesi olmaz” denmiştir. Mücahede; cehdetme, gayret etme, cihat etme, mücadele etme gibi anlamlara gelmektedir. Cehd, gayret ve mücadele olmadan dünyalık ve ahiretlik hiçbir şey meydana gelmez. Kişi cehdi ve çalışması kadar yolunda ilerler. Bunun başında gelen ise nefs mücadelesidir ki oldukça uzun süren büyük bir savaştır. Kişinin bu savaşı, kendi içinde kendi iledir. İçindeki “Mudil” esmâsına bağlı sahaların “Hâdî” esmâsı kontrolüne geçmesi için verilen iç bünye savaşıdır. 

Başlangıçta ne yazık ki bizim bile farkında olmadığımız bir biçimde nefs-i emmâre, mudill hayal ve vehmin askerleri vücud mülkümüzü istilâ etmişler ve kendilerine karargâh kurmuşlardır. İşte şer güçler tarafından parsellenmiş olan vücut mülkümüzden bu şer güçleri temizlemek için büyük bir iç çalışmaya, mücahedeye mutlak surette ihtiyaç vardır. Bu da idrâkî zikir ve fikir çalışmalarına bağlıdır. 

Beden mülkümüz ve gönül âlemimiz ancak bunlardan temizlendikten sonra, bedende sulh ve huzur oluşmakta, ondan sonra da mi’rac yolculuğuna çıkılabilmektedir. Bir kişi sadece farzları yapıyorsa, bu yeterli olmaz. Belki iyi niyeti neticesinde ahirette cennet ehli olabilir ancak Hak ehli olamaz. Çünkü bu sahada nafilelerle Hakk’a yakınlaşmak vardır. Sadece kurb-ı ferâiz yeterli olmaz. Kurbiyyet her ikisi ile olur. Sünnetler de kurb-ı nevâfilin en üst makamlarıdır. Bir ârif sünnet ve farzın tanımını şöyle yapmıştır; “Sünnet halktan uzaklaşma, farz ise Hak’la olmaktır.” Bu durumda sünnet ve farz yani nafile ve farzların birlikte işlenmesi lazım gelmektedir. Bunların ikisinin de kendi mertebelerinde kendi hakîkatleri vardır.

Soruda geçen “İyi niyetliyse” kısmını da açıklamak lazımdır. Bir kimse gerçekten iyi niyetli ise zaten bunları ayırmayıp, sünnet ve farz hepsini yerine getirir, lafta iyi niyetli olmak yeterli olmaz. 

“Şeyhinin nazarı ve himmetiyle daha kısa sürede yol alabilir mi?” sorusuna, evet cevabı verilebilir. Zaten bir yola intisap etmek bu sebeptendir. Ancak şeyhlik makamında olan kişinin gerçek mânâda bu makamın sahibi olması şartı vardır. O makamdaki kişi evvelâ kendine, oradan da rabbine ârif değil ise sadece rüsûm ve merasim şeyhi ise bu beklenenler olmaz. Kuru bir muhabbetten ileri gidilmez ve kişiler kendi hallerinde aynı yerlerinde dönüp dururlar. 

Soru-10: Rüyada ölmüşlerin bilgilendirme ve öğretmesi, öğüt vermesi konusunda ne düşünüyorsunuz? 

Cevap-10: Rüyada ölmüşlerin bilgilendirme ve öğretmesi, oldukça tehlikeli bir sahadır. Ahirete göçmüş kişinin dünyada yaşadığı halleri ile de ilgilidir. Zuhuratta verilen bilgilere bakılmalıdır. Olduğu gibi aynen tatbik edilmesi için üzerinde tefekkür edilmesi lazım gelir. 

Hele mutlak hüküm olarak tatbiki sonradan mahsurlar oluşturabilir. Bazılarının “Bana zuhûratta vekâlet verildi, şeyhlik verildi” gibi iddalarına pek güvenilmemesi gerekmektedir. Bazı kimseler bu tür zuhûratları kendilerine pay çıkarmak için âdeta beklemektedirler.

Hele bazı zuhûratlar vardır ki mutlak tuzaktır, hiçbir şekilde uyulmaması gerekir. Bu tür zuhûratların, bize bildirilen zuhûratların içinde sayısı oldukça fazladır. Ayrıca başka gruplardan da istişare maksadıyla gelen zuhûratların birçoğunda da tuzaklar olduğunu ne yazık ki üzüntü ile gördüğüm çok olmuştur. 

Soru-11: Efendim, gün gelecek belki sizin şiirleriniz ve yazdıklarınız şerh edilecek. Sizin şiirleriniz ve yazdıklarınız şerh edilirken nelere dikkat edilmelidir, nasıl bir yol izlenmelidir?

Cevap-11: Şerh edecek kişinin evvelâ irfaniyyet ve tevhid ilmine âşina olması, daha sonra da mertebeler ilmine vâkıf olması gerekmektedir. Ancak bu şekilde bir bakış ve anlayış ile bizden geriye kalanları şerh etmek mümkün olabilir. Yazılanlar mertebeler ile yazıldığı için mertebeleri itibari ile de şerh edilmelidir. Eğer zat mertebesinden olan bir yazının ef’al mertebesinden şerhi yapılmaya çalışılırsa, tabiî ki bu hiçbir işe yaramaz ve istenen gerçek fayda oluşmaz. 

Soru-12: Arif olan aslında neyi bilir ve anlar, vahdet sırrına kim vâkıf olur Efendim? 

Cevap-12: Ârif olan evvelâ kendini bilir. Herhangi bir kişi kendini bilmez ise isterse her şeyi bilsin, neticede hiçbir işe yaramaz. Çünkü bütün bilgisi kendine değil hayaline yüklenmiş olduğundan ahirete bir şeyi kalmaz. 

Ârif olan kendini ve rabbini bilir sonra da Allah’ını bilir ve onunla yaşar. Ancak çevresinin bundan haberi olmaz. Ârif daha sonra yoluna devam ettikçe ârifi billâh olur ve marifetullah kendisinde yaşanmaya başlar. Bu saha, “Ene’l-Hakk” sahasıdır. Ancak bu cümle yanlış anlaşılmaktadır. Ene’l-Hakk dendiği zaman, âlemlerin rabbi Allah kastediliyormuş gibi zannedilir. Hâlbuki bu sözü söyleyen kişi, sadece kendi beden mülkü itibari ile Ene’l-Hakk’tır. Dışına çıkması mümkün değildir ve bu sözünde de iddia sahibi değildir. Bu âleme hakîkati itibari ile bakıldığı zaman, her zerre Ene’l-Hak neşesini yaşamaktadır. 

Vahdet sırrına vâkıf olmak bir eğitim işidir, aslında vahdet sırrı diye âlemde bir şey yoktur. Her şey zaten meydandadır. Ancak bizler zahir hükümleriyle şartlanmış olduğumuzdan, bu âlemin gerçek hâli sadece zihinlerimizde gizlenmiştir, aslında gizli hiçbir şey yoktur. Keza ârif bir zâta, “Bu âlemde Allah’ı görmek mümkün müdür?” diye sorulduğunda, o da cevaben “Görmemek mümkün müdür?”[623] diye cevap vermiştir. 

Vahdet sırrı; evvelâ kişinin “Vitriyyet” ile kendi hakikatini, daha sonra da kendinden kıyasla bütün âlemin bir bütün olduğunu ve kendini de bu bütünlüğün içinde gördüğünde, “Ferdiyyetini” de idrak etmesidir. Vahdet sırrına ancak bu kimseler vâkıf olurlar. Bu da bir ârif billâhın kontrolünde oluşacak bir eğitim işidir.

Soru-13: Aşkın pek çok tarifi vardır. Size göre aşk nedir Efendim? 

Cevap-13: Aşkı anlatan, herkesin üzerinde aynı fikirde olacağı bir terim ve tâbir yoktur. Bu hususta söz söyleyen, kalem yürüten kimseler hep kendi yaşantı ve tecrübelerini ifade ederler.

Aşkın oluşması için üç mertebeye ihtiyaç vardır. Bunlar da aşk, âşık ve mâşukluk mertebeleridir. Aşk, bu hareketin sahasıdır; âşık bu sahada fail olan taliptir. Mâşuk ise talep edilendir. Aşkın kemâli ise bu üç mertebenin birleşmesidir. 

Bilindiği gibi irfan ehli aşkı üçe bölmüşlerdir. Bunlar sırası ile aşk-ı hayvânî, aşk-ı mecâzî ve aşk-ı ilâhîdir. Aşk-ı hayvânî bedensel, süflî olan ve menfaate dayanan geçici bir duygu sarmalıdır. Aşk-ı mecâzî ise bir şey beklemeden karşılıksız muhabbettir. Bunlar beşerî kaynaklı, geçici, aşk zannedilen hayâlî, nefsî isteklerdir. 

Aşk-ı ilâhî ise beşeriyyet kokusu olmayan, ilâhî bir gönül hareketlenmesidir. Bu hususun da kendi içinde evreleri vardır. Kemâli ise aşkın üç makamını birleştirmektir. Hz. Mevlânâ, “Görülen her şey mâşuktur. Âşıklık ise perdedir ve hastalıktır. Mâşuk zindedir” diye ifade etmiştir. 

Aşk kelimesi, Arapça “عَشَقَ” dan gelir. Aşeka; bir ağacı saran, besinini ağaçtan alan ve zaman içinde ağacı kurutarak öldüren sarmaşığa denir. İnsanı saran ilâhî aşk, insanın beşeriyetini kurutarak öldürür, kendisinden bir emâre bırakmaz. O zaman kişinin kendisi aşk ile yanıp bittiğinde hakîkati itibarıyla sadece Hak yönü kalmış olur ki bu yönü ise maşukiyetidir. Evvela seven olmakla birlikte sonra da sevilen olur. Çünkü Hakk’ın hubbiyyeti yönü ile zuhur mahalli olmuştur. 

Ebced hesabı ile ayn (ع) harfi 70, şın (ش) harfi 300, kaf (ق) harfi ise 100 sayı değerindedir. Sıfırları çıkararak toplarsak 7+3+1=11 sayı değeridir ki Hazreti Muhammed makamıdır, habibliğin kemâlidir. Diğer taraftan aşk kelimesini (عشق) üç harf beş nokta olarak toplarsak 3+5=8 eder ki sekiz cenneti ifade eder. Çıkan sayıları tekrar toplarsak 11+8=19 eder ki kâmil insanın sayı değeridir. 

Diğer yönden yine bu kelimeye baktığımız zaman, ayn (ع) göz, şın (ش) müşahede, kaf (ق) ise aşkın kudretini simgelemektedir. Hal böyle olunca, “Bütün âlemde müşahedeli bir kudretle görülen Hak olmuş olur.” Aşkın kısaca tarifine gelince; aşk genel olarak, ezeli ve ebedi hayatın kaynağıdır. Aşk kişiyi hayatında en çok etkileyen duygu sarmalıdır. Aşk, âşıkın hem başı hem de sonudur. Aşkın en güzel mekânı ârif kulun gönlüdür. Aşk bir yönüyle halk, bir yönüyle de Hak olmaktır. Halk yönüyle âşık, Hak yönüyle mâşuktur ki “Aşk, âşık ve mâşukiyyet mertebelerini bünyesinde cem etmiştir. Bu da kâmil insandır. 

Soru-14: Size göre en kâmil ibadet nedir Efendim? 

Cevap-14: İbadetin en kemallisi bütün ibadetleri, birlikte hiçbirini ayırmadan yapmaktır. Ancak bir ibadet ne kadar bilinçli yapılırsa o kadar kemâlde olur. Bunun içinde irfan sohbetlerine ihtiyaç vardır. Bu yüzden “İrfan ehli ile bir saatlik birliktelik yüz yıllık nafile ibadete bedeldir”, denmiştir. Ancak bu sohbetin sadece menkıbeler veya fıkhî bilgiler içeren bir sohbet olmayıp, Allah’ın zatından bahseden zâtî sohbet olması lazımdır. 

Bazı kimseler sohbeti, namaz ve diğer ibadetlere göre üstün görüp o ibadetleri terk etmektedir. Bu çok yanlış bir değerlendirmedir. Hakîkatiyle kılınan bir rek’at namazın pahası, dünya kıymetleri ile değerlendirilemeyecek kadar yüksektir. Bu ve diğer ibadetlerin hepsi, yapıldığı sürece değerlidir. Aralarından biri ihmal edilirse, diğerleri de tehlikeye girer. Çünkü ibadetlerin tamamı bir bütün teşkil eder. Birinin eksikliği bütünün bozulmasına sebep olur ki büyük kayıptır. Sadece sohbet yapıp, bu sohbetlerin tahakkuk hâli olan fiziki ibadetlerimizi yapmaz isek, yaptığımız sohbet ne kadar yüksek olursa olsun, felsefe anlayışının üstüne çıkıp gerçek tasavvuf sohbeti haline dönüşemez. Fiilî ve bedenî ibadetler İslâm binasının karkas kuruluşları, tevhid sohbetleri ise o ilâhî binanın iç ve dış tezyinatıdır. Bütün ibadetler asılları itibari ile kemâldedir. Ancak ilâhî sohbet mevzuları, bu ibadetlerin hakîkatlerinin izahları olduğundan bu anlayışlarla yapılan ibadetler daha kâmil ve verimli olur. 

Soru-15: “Arzıma ve göğüme sığamadım ama mü’min kulumun kalbine sığdım”[624] kutsî hadisini nasıl açıklarsınız? 

Cevap-15: Bu hadîs-i kudsî hakkında birçok söz söylenmiştir. Bunlardan biri de tarafımca Osmanlıca’dan yeni lâtin alfebesine çevrilen Lübbü’l-lübb (Özün Özü) adlı eserdir. Çağımızda daha kolay okunsun ve anlaşılsın diye çevirdiğimiz bu eserden küçük bir bölümü aktarmak yararlı olacaktır. Daha geniş mâlumat edinmek isteyenler, aynı kitabın “İnsân-ı kâmil” bölümünden okuyabilirler, oldukça faydalı ve güzel bilgiler vardır. 

Ancak kısaca şöyle açıklayabilirim:

“Arzıma ve göğüme sığamadım ama mü’min kulumun kalbine sığdım”diye ifade edilen husus bence kulun kendi idrakinde oluşturduğu rabb-i hassıdır. Kendi gönlüne ancak o sığabilir. Yoksa sadece bu ef’al âleminde yaşayan bir kul ne kadar irfan ehli olursa olsun daha henüz görmediği âlemleri nasıl bilip gönlüne sığdıracaktır. 

Burada bahsedilen ahadiyyet mertebesinin kopyası olan vahidiyyet mertebesidir. Ahadiyyet mertebesinin gönlüne böyle birçok mertebe daha konsa onda hiçbir değişiklik ve daralma olmaz, belki kastedilen bu mertebedir. Bu mertebelerin de nokta zuhur mahalli hubbiyyet makamının sahibi gerçek insân-ı kâmil olan Hazreti Muhammed’dir (s.a.v.).

Soru-16: Hırka, kemer, tâc-ı şerîf giymede usul ve erkân nedir? Nusret Tura hazretleri size nasıl giydirdi? Bu eşyalar nelerdir? 

Cevap-16: Hırka, kemer, tac-ı şerif giymede usul ve erkan nedir? 

Bu hususların buraya alınması oldukça uzun olur. Osmanlıca’dan yeni lâtin alfebesine göre hazırladığım “Tuhfetü’l-Uşşâkıyye” adlı kitabımızda anlatılmıştır oradan bakılabilir. 

Nusret Tura hazretleri size nasıl giydirdi? 

Rahmetli Nusret Babam ahirete intikalinden iki sene kadar önce, özel olarak beni Tekirdağ’dan İstanbul’a çağırıp, bir pazar günü giydirmişti. Tekirdağ’dan benimle beraber gelen beş kişi vardı, ayrıca orada olanlar da vardı. Rahmiye annem ve ev halkı da vardı, onların da şahitliği ile bu tören yapılmış idi. 

Kısaca belirtecek olur isek; halife olacak kişi hilâfet verecek olandan dört adım geriye çıkar. Herkes ayakta olur, halife olacak kişi ileriye bir adım atar ve “Esselâmu aleyküm ya ehl-i şeriat” der, cemaatte “Ve aleyküm selâm” diye cevap verir. Halife olacak kişi ileriye bir adım daha atar ve “Esselâmu aleyküm ya ehli tarikat” der, cemaatte “Ve aleyküm selâm” diye cevap verirler. Bunun üzerine halife olacak kişi ileriye bir adım daha atar ve “Esselâmu aleyküm ya ehli hakikat” der. Bunun üzerine cemaatte “Ve aleyküm selâm” diye cevap verir. Halife olacak kişi ileriye bir adım daha atar ve “Esselâmu aleyküm ya ehli marifet” der, cemaatte “Ve aleyküm selâm” diye cevap verirler ve halife olacak kişi orada durur zaten mürşidinin tam karşısına gelmiştir. 

Tekbir ve salâvatlarla kıyafet bohçası açılır. Mürşid olan kişi evvela tâc-ı şerîfi alır, üç defa öper alnına koyar, aynı hareketi kendi eliyle halife olacak zata yaptırır ve her öptürüşte yine alnına koyar ve sonra başına koyar. Bu arada cemaat tekbir ve salâvatlara devam eder. Daha sonra mürşid, Cübbe-i şerîfi alır yine üç defa öpüp alnına götürür ve aynı uygulamayı halife olacak kişiye yaptırarak cübbeyi giydirir. Cemaat tekbir ve salâvatlara devam etmektedir. 

Sonrasında mürşid kemeri eline alır, onu da aynı şekilde üç defa öpüp alnına götürür ve aynı uygulamayı halife olacak kişiye de yaptırır. Daha sonra kemerini de beline takar. Cemaat tekbir ve salâvatlara devam eder. 

Eğer başka ilave edilecek kıyafetler varsa diğerleri de aynen devam eder, bazı yerlerde asâ da verilir. Bunlar yapıldıktan sonra mürşid dua eder, cemaatte bulunanlar da “Âmin” der. Mürşid Fatiha der, Fatiha okunduktan sonra halife olacak kişide Fatiha der, halife olacak kişi bir daha mürşidinin yanında böyle sesli olarak Fatiha diyemez. Eğer cemaatin içinde daha evvel halifelik vasfını alanlar varsa, onlar da birer Fatiha çekerler. Fatihalar bittikten sonra herkes halife olan zâtı tebrik eder. Daha sonra da halife olan kişi cemaate yemek verir. 

Merasim, bu şekilde bitmiş olur. Ancak bu kişi daha henüz mutlak halife değil, rehber (yardımcı) halifedir. İşte bu husus çok mühimdir. Kendisine halifelik veren zât dünyada iken bu tür halife olanlar müstakil halife değildir, her şeyini bağlı olduğu yere sorarak yapması lazımdır. Bu saha çok tehlikelidir, kendilerini müstakil halife yerine koyup mürted olup, yoldan çıkanlar çok olmuştur. Allah muhafaza eylesin. Nusret Babam işte böyle bir uygulama ile kıyafetleri giydirmiş idi.

Bu eşyalar nelerdir? 

Bu eşya/kıyafetler:

1. Tâc-ı şerîf. 

2. Yeşil cübbe. 

3. Kemer. 

4. Sistemimiz ile ilgili bazı bilgiler, şecere ve el yazma bazı kitaplar idi. 

5. Nusret Babamın vefatından sonra da Rahmiye annem tarafından verilen Yâsin yazılı halı idi. Bunların hepsi tarafımızdan korunmaktadır. Yâsin yazılı halı ise yaptırdığımız özel çerçeve camekânı içinde dergâhın duvarında asılı durmaktadır. Vesile olanlardan Cenâb-ı Hak razı olsun, mekânları da cennet olsun inşaallah. Onlara olan minnet borcumuzu ödememiz mümkün değildir, İnşaallah kendilerine layık oluruz. 

Soru-17: Uykunun vakti ve uyku adabı nasıl olmalıdır? Uykudan önce şeyhe rabıta yapılır mı? Bu gibi konularda Tuhfetü'l-Uşşâkıyye’ye tam riayet etmeli mi? 

Cevap-17: Uykunun vakti ve uyku adâbı şeriat kitaplarında belirtilmiştir. Ancak kişi, kendi sosyal ve iş yaşantısına göre değerlendirmesini ve ayarlamasını kendine göre yapar. Tasavvufun daha başlarında olan bir ölçü vardır. Bunlar, “Kıllet-i kelâm, kılleti menâm, kılleti tâam”dır. Yani az konuşmak, az uyumak ve az yemektir. Aslında bunlardan kasıt, itidâl üzere olmaktır. 

Gece ibadeti için en uygun vakit “selâsi âhir” denilen gecenin son üçte biridir. Uykudan önce şeyhe rabıta yapılır, mümkün olursa sağ tarafa ve kıble istikametine doğru yatılması uygun olur. Ancak yatılan odada bu şekilde yatış mümkün olamıyorsa, nasıl uygun olursa öyle yatılır. 

Bu gibi konularda Tuhfetü'l-Uşşakiye’ye tam riayet mi etmeli? Sorusuna gelince; olabildiği kadar riayet edilmeli ancak günün şartlarına göre gereken ayarlamalar yapılmalıdır. Kaskatı kurallara uyarak kişiler hayatlarını zora sokmamalıdır. 

Soru-18: Sâlikin bir başka şeyhi veya tekkeyi ziyareti konusunda neler söylersiniz? Çünkü bazı tarikatlarda bu durum yasaklanmıştır.

Cevap-18: Bu ziyaretler hakkında ben hiç sınır koymam. Daha ziyade başka gruplara gidilmesini tavsiye ederim. Çünkü her grubun kendine göre bazı özellikleri vardır. Bunların bilinmesi, sâlikin hayat görüşünü çeşitlendirir ve elindeki ile kıyas yaptığında sahayı daha iyi tanımış olur. Ayrıca diğer yerleri ziyaret etmelerini ben tavsiye ederim ve gittiğiniz yerlerde değerli bir şeyler varsa haber verin, oranın ziyaretine beraber de gidelim derim. 

Bazı tarikatlarda diğer gruplara yapılmak istenen ziyaretler ne yazık ki, çoğunlukla yasaklanır. Ya giderler korkusuyladır veya sistem değişikliği olabilir, akılları karışır endişesiyle yasaklamış olabilirler. Her yerin kendine göre bir sistemi ve tatbikatı vardır, hürmet edilir. 

Soru-19: Tarikat münkirleri ile oturmak hakkındaki görüşleriniz nelerdir? 

Cevap-19: Tarikat münkirleri ile oturmak, tarikat düzeyinde yaşayan kimseler için mahsurlu olabilir. Çünkü onların dünyalık fikir ve düşüncelerinden olumsuz yönde etkilenebilirler. Ancak hakîkat ve marifet ehli için böyle bir tehlike ve sakınca yoktur. Çünkü hakîkat ve marifet ehli her yerde Hakk’ı oradaki ismi istikametinde müşahede ettiğinden orada oluşabilecek halden etkilenmez. Ayrıca onlar için bir rahmet olurlar. 

Soru-20: Büyük günahlar tarafınızca şeriat açısından mâlumdur Efendim. Ancak mertebeler açısından büyük günahlar nelerdir? Size göre en büyük günah nedir? 

Cevap-20: Şeriat, tarikat, hakîkat, marifet mertebelerinin hepsinde, bahsi geçen büyük küçük günahların hepsi geçerlidir. Bir kişinin bu mertebelerin herhangi birisinde olması günahlardan muaf tutulmasını gerektirir, diye bir şey söz konusu değildir. 

 Şeriat mertebesinden sonra içeriye ve ileriye doğru seyir başladığı zaman, iç bünyede de ilâhî bir hukuk oluşmaktadır. Dışımızın zâhirî hukuka, içimizin ise bâtınî bir hukuka bağlanması lazım gelmektedir. 

Tarikat mertebesinde nefsî, bedenî dahi olsa, muhabbet eksikliğimiz bizler için günah hükmündedir. Hakîkat mertebesinde ise “Senin beşerî varlığın sana günah olarak yeter de artar bile” denmiştir. O halde buranın idrak ve yaşam anlayışı, kişinin kendini bilmesi olacaktır. Kişinin kendini bilmeyip sûretine “Ben” diyerek, Hakk’ın varlığına sahip çıkması oranın büyük günahıdır. Bu günahtan kurtulması için “Nefsini bilen” hükmüne ulaşmış olması lazımdır. 

Marifet mertebesinde ise, “Rabbini bilir” hükmü ile oradan da Allah’ı bilme yolu açılmış olur. İşte bu mertebede En’âm sûresi 91. âyetinde mealen: “Allah de geç” hükmünü yaşamayıp Hakk’ı unutup gaflete dalmak büyük günahtır. Bu hususta Hz. Mevlânâ’nın oğlu Sultan Veled gençliğinde girdiği bir erbaîn halvetinden çıktıktan sonra babası “Oğlum söyle bakalım içeride neler oldu, anlat da biz de neşelenelim” deyince, o da anlatmaya başlar: “Otuz gece hiçbir şey olmadı, son on gecede her gece bir değişik renkli nur gördüm, oda içinden geçmeye başladı, en son gece de ise şöyle bir ses duydum: “Gaflette olup Hakk’ı unuttuğun zamanlarının dışında kalan bütün günahların af oldu deniyordu” şeklinde hâlini ifade eder. Görüldüğü gibi marifet ehli için Hakk’ı unutup gaflete ve beşeriyete dalmak, büyük günahtır. 

Soru-21: Ülü’l-emre itaat meselesinde görüşleriniz nelerdir? Nisa sûresi, 59. âyetinde “Ey iman edenler, Allah’a, resülüne ve içinizden olan ülü’l-emre itaat edin.” buyrulur. Bahsi geçen ülü’l-emr kimlerdir? 

Cevap-21: Genelde bilindiği gibi ülü’l-emr, emir sahipleri yani makam sahipleri idareciler olarak bilinir ve zahiren de doğrudur. Ancak diğer yönden bakıldığı zaman ülü’l-emr iş sahipleri yani işi yapanlar demektir. Yani hizmet ehli olanlardır, hizmet alanlar değildir. 

Şeriat mertebesinde ülü’l-emr, başta olan idarecilerdir. Zahiren, bütün bâtınî mertebelerde olanların hepsi, genel uyum ile bunlara uyması lazımdır. Ancak bunlar da o topluluğun içinden çıkan ülü’l-emr olmalıdır. 

Tarikat mertebesinde ülü’l-emr, o sahanın başında olanlardır, şeriat mertebesine uyduğu süre içinde tâbi olunur, ancak şeriat mertebesi tatbikatları yoksa uyulmaz. 

Hakîkat mertebesinin ülü’l-emri âriflerdir. Bunlar kendilerini bulan ve bilen kimselerdir. Şeriat mertebesinden ayrılmamışlar ise kendilerine uyulur, aksi halde uyulmaz. Diğer taraftan hakîkat mertebesinde kişinin “Rabb-i hâssı” hangi esmâ-i ilâhiye ise onun ülü’l-emri o ism-i hâssdır. 

Marifet mertebesinde ise ülü’l-emr, ârif billâhlardır. Kendilerini ve Hakk’ı bilen ve bulan kimselerdir. Hallerini değiştirmeyip Şeriat-ı Muhammediyye’yi takip ettikleri sürece kendilerine uyulur, aksi halde uyulması gerekmez. 

Ayrıca gerçek mânâda ülü’l-emr, Kur’ân’dır. Sonra da Peygamber Efendimizdir, daha sonra da kâmil insanlardır. Diğer yönü ile ise ülü’l-emr kişinin kendi varlığında olan, “Şah damarından daha yakınız.”[625] hükmüdür. Bu hakîkati idrak eden kişinin kendinde bulunan bütün isim ve sıfatlarının “Allah” ism-i câmisine uyarak hareket etmesi ile onun ülü’l-emri, Allah’tır ki, uyulacak en üst ülü’l-emr bu mertebedir ve bunlar aynı zamanda “Allah” ismi câmisine ulaştıracak olan “Ülül-elbâb” tır (kapı sahipleri). İsimler kapılarının sahipleridir ve sâlikleri kendilerine uygun isim kapılarından zâtın gönül sarayına doğru yönlendirirler. Bu işlerin sahipleri yani çalışanlarıdırlar. 

Soru-22: Halvetin manası nedir? Sizin halvet kavramına yüklediğiniz farklı bir anlam var mı? Mesela Kuşadalı İbrahim Halvetî Hazretleri tekkesi yanınca veya yanmaya başlayınca: “Artık bütün dünya halvethâne ve tekkedir” veya “Haydi çıkalım, elhamdülillâh merasimden kurtulduk” dediği nakledilmektedir.

Cevap-22: Halvet; yalnızlık, tek başına kalmak, tenhaya çekilme, gizlilik gibi anlamlara gelir. Bâtınî yönden manası ise, halktan uzaklaşıp Hakk’a yönelmektir. Ancak her aklına esenin bu tatbikatı yalnız başına yapmaya karar vermesi, bir yere kapanıp orada belirli süreler içinde yaşamayı denemesi, oldukça tehlikelidir. 

Sâlikin, yolunda oldukça ilerledikten sonra kendini daha iyi kontrol etmek ve nefsini dış bağlantılardan kurtarabilmek için uygun bir yerde, uygun bir zamanda bağlı olduğu yerin izni ile girmesi neticesinde fayda sağlanacağı umulur. Ancak oldukça zor ve tehlikeli bir uygulamadır. Sûretâ Hak’tan gözüken bazı tecelliler olur. Onları oluşturan süflî varlıklardır, kişiyi aldatırlar ve kendisini çok yüksek makamlara ulaşmış gibi gösterirler. Halvette olan kişinin bunları ayıracak idrak ve irfaniyeti yoksa ve ayrıca duygusallığı da fazla ise aldanması çok kolay olur. Bu yönü ile halvet tehlikelidir. 

Ancak daha baştan beri sâlikin almış olduğu gerçek irfânî bilgi, eğitim ve kıyaslarla ve de kendini bilip tanıyarak halvete girilirse oradan büyük feyizlerle çıkılması mümkündür. Bu bilgi ve yaşantıya sahip olanlara süflî güçler bir şey yapamazlar. Bu halvete “vahdette vahdet halveti” denebilir.

Ehlûllahtan bir kimse, sünnet ve farzı tarif ederken şöyle ifade etmiştir: “Sünnet halktan uzaklaşma, farz ise Allah’la olmaktır.” Genel mânâda sünnet halktan uzaklaşma, “Rasûlullah ile halvette” olmaktır. Farz ise Allah’la olmaktır, bu ise “Halvetullâhtır”. 

Halvetullâh’ın iki yönü vardır. Biri bir mekân içinde halktan uzak olarak yalnız başına belirli bir süre yaşamaktır. Aslı kırk gündür, ancak kişinin vakti ne kadar güne izin verebiliyor ise o kadar kalması kendisi için hayırlıdır. Daha ilerideki yaşam sürelerinde, vakti daha uygun olduğu zamanlarda kırk gün veya birçok kırk gün üst üste yapabilir. 

Diğer yönü ise halk arasında Hakk’la olmaktır, sûreti ile halkın arasında hakîkatinde ise Hak iledir. Bu da “Kesrette vahdet halvetidir”, hepsinden üstün olan da budur. Mekâna da ihtiyaç yoktur. Çünkü bu kimseler halkta, Hakk’ı müşahede etmiş olduklarından onların özlerinde olan Hak ile ünsiyet ettiklerinden, zaten bütün ömürleri boyunca halk diye bir şey görmediklerinden ve Hak ile olduklarından kesintisiz bir halvet halindedirler. 

Bir gün Hak ehlinden birine yalnız başına, hânesinde oturduğu sırada bir misafir gelir. Misafiri içeri alıp oturmaya başladıklarında gelen misafir, neden böyle yalnız başına oturduğunu sorunca, cevaben “Ben yalnız değildim, sen geldin yalnız kaldım.” demiştir. Görüldüğü gibi bu anlayış ve yaşam, “Vahdette vahdet halveti” anlayışıdır. Daha henüz halkı halk görmekten kurtulamamıştır. Yani misafir gelince kesrete düşmüştür. 

Başka bir ölçüyü ise Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerinin yaşanmış halinden bir misalle vermeye çalışalım. İfade edildiğine göre, Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerinin, “Otuz yıl var ki ben halk ile ünsiyet etmekteyim, halk benim kendileri ile ünsiyet ettiğimi zannederler. Hâlbuki ben Hak ile ünsiyet etmekteyim.” buyurur. İşte bu yaşantı da “Kesrette vahdet halveti”dir. Halkı görmeyip, her mekân ve her zuhurda ve her yerde Hakk’ı müşahede etmektir. Bu yaşam ise kesretsiz vahdettir. Bu makamda halk tamamen ortadan kalkmıştır. 

Bununla birlikte diğer bir halvet daha vardır ki o da hem halkı Hak hem de Hakk’ı Hak olarak görmektir. Ancak halk, Hak mevkiinde görüldüğü zaman, halkın hakîkati itibari ile Hakk’ın zuhurları ve sûretlerinden ibaret olduğunun bilincine ulaşılması gerekmektedir. Halk ve Hak kendi aslî mertebelerinde, kendi haklarını almış olarak görüldüğünde, bu halvetin ismine de her mertebede “Şuhûdî halvet” diyebiliriz. Her mertebe vahdetteki hakkını almış, iç dış diye bir husus kalmamış olmaktadır. 

Bahsi geçen halvet anlayışları âfâkî mânâda olan halvet anlayışlarıdır. Diğer bir halvet anlayışı ise “Enfüsî halvet”tir. Yani kişinin kendi varlığında, beden mülkünün halvetidir. Bu da iki özelliklidir. 

Birincisi kişinin vitriyyeti ile kendi beden mülkünde, tek varlık ve tek can olarak, Hakk’ın varlığında Hakk’la Hak olarak kalmasıdır. Kendinde, kendine ait bir şeyin olmadığını anladığında, kendi kendinde, “Vitriyyet gönül halveti”ndedir. 

İkincisi ise, ferdiyyeti ile kendi beden mülkünde bütün âlemler bütünlüğünde, tek ruh, tek can ve tek nur olarak bu hâli idrak edip yaşamaktır. Âlemde kendinden başkasını görememektir. Ancak bu yaşantı sadece kişiye ve iç bünyesine göre olan bir yaşantı anlayışıdır, dışarıdan herhangi bir kişinin bu hâli kabullenmesi mümkün değildir. Çünkü herkesin bu âlemde yaşam hakkı vardır. Bu husus kişinin sadece kendi enfüsünde olan bir yaşam ve anlayış hâlidir. Bu hâlin yaşantısı olan Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerinin sözleri, bu hâlin delillerindendir: 

“Cübbemin içinde Allah’dan gayri yok!”, “İki âlemde de gayrım var mı ki?” gibi benzer ârif ifadelerinde, bütün varlık tek olarak müşahede edilir. Başka bir varlık söz konusu olmadığı ve tek olma hali de halvet olduğundan, bu tür idrak ve anlayışta olan kişilerdeki hâle, “Ferdiyet gönül halveti”dir, diyebiliriz. Bu tür anlayışlara başlangıçta tekke, dergâh gibi mekânlar lazım ise de daha sonra, “Dergâhlar kapansa ne gam, cihan dergâhtır” hükmü ile mekâna gerek kalmaz. Çünkü o kişi kendi varlığında, mekânların mekânı olmuştur. 

Bu arada küçük bir kelime değerlendirmesi de yapalım. Halvet, “Hakîkati üzere hallet ve kendine bütün bunları hâl et.” diye de açıklanabilir. 

Soru-23: Size göre tasavvuf nedir? Çok farklı tasavvuf tarifleri var, size göre tasavvufun öne çıkan en önemli özelliği nedir? Felsefe ile farkını gözeterek cevaplar mısınız?

Cevap-23: Tasavvuf, gerçekten de birçok kişi tarafından gayet güzel ifadelerle izah edilmeye çalışılmıştır. Bunlardan hatırımda kalan ancak kimin tarafından söylenmiş olduğunu hatırlayamadığım, birkaç cümleyi belirteyim. Mesela, tasavvuf; davayı terk, mânayı gizlemektir diye ifade edilmiştir. Bir diğeri ise tasavvuf, âteş-i aşkla sûzan olmaya derler. Tasavvuf, gönül tahtına sultan olmaya derler. Tasavvuf, Hakk’ın esrarına hayran olmaya derler. Tasavvuf, cümle âlem cismine can olmaya derler. Daha birçok şekilde çok güzel tariflerle ifade edilmiştir. 

Bence bu sahanın iki bölümü vardır. Biri duygusal, muhabbetli ve aşk konuları ile ilgili olan kısmıdır. Diğeri ise irfânî, ilmî ve ilâhî olan yönüdür. Tasavvufun öne çıkan en önemli özelliği, ilâhî hakîkatleri Allah’ımızın, kendi lisanı ile kendinin hakîkatlerini gerek âyet-i kerîmeler gerek hadîs-i kudsîleri ile bizlere beşer aklının karışmadığı kendi safiyeti içinde kendisinin bildirmesidir. 

Tasavvuf, Allah ile kulunun mertebelerini açık olarak bildiren ilâhî ilmin ismidir. Tasavvuf, kulu ile rabbi arasında olan birlikteliği bildiren ilâhî bir anlatış ve kulu tarafından anlayıştır. Tasavvuf, kul (abd) hakîkatinin ne olduğunu gerçeği ile anlatan bir ilâhî bilgi sistemidir. Tasavvuf, “Ente (sen)” nin, “Ene (ben)” olduğunu anlatan ilâhî bir benlik eğitimidir. Tasavvuf, kişiye kişilik hakîkatini tanıtan sahanın adıdır. Tasavvuf, bütün ilimlerin ana kaynağıdır. Bendenize ait olan bunlar gibi daha birçok tarifler yapılabilir, bunlarla yetinmiş olalım. 

Üzerinde “Tasavvuf” yazan kitapların büyük bir çoğunluğunun tasavvufla hiçbir ilgisi yoktur. İçinde birkaç dinî hikâye ve fıkhî bilgiler olan kitaplar tasavvuf kitabı değil, ilmihal kitaplarıdır. Ancak bu sahada kelime taklitçiliği olabildiğinden belki iyi niyet ile üzerlerine tasavvuf kelimesi de yazılmaktadır. 

Gerçek tasavvuf kitapları, ancak Hakk’ın zâtından ve zâtî bilgilerden oluşan mevzuların yer aldığı kitaplardır. Bunun dışındaki kitaplar ise nasihat, iyi ahlâk ve menkibe kitaplarıdır. 

Bazı kitaplarda tasavvuf felsefesi, Mevlânâ’nın felsefesi veya İbnü’l-Arabî felsefesi gibi bazı ifadeler görülmektedir ki bu ifadeler tümden yanlıştır. Çünkü tasavvuf ve felsefe arasında kıyas kabul edilmeyecek ayrılıklar vardır. Çünkü tasavvuf ilâhî, felsefe ise beşerî kaynaklıdır. Tasavvufun kaynağı “Akl-ı küll”, felsefenin kaynağı ise beşerî olan “Akl-ı cüz”dür. İkisinin arasında kıyas kabul edilemeyecek kadar büyük fark vardır. 

Tasavvuf, Müslümanların Allah tarafından (c.c.) zâtî bilgilerle bilgilendirildiği bir bilgi ve yaşam sistemidir. Aslında bu bilgilenme süreci, zâtından zâtınadır. Felsefe ise batı kaynaklı nefsî, akl-ı cüzün ürettiği hayal ve vehmin düzenlemeye çalıştığı, Hak indinde geçerli olmayan bir sistemdir. Ancak içinden bazı konuları hakkında, ahlâki mânada istifade edilebilir. Ama Hakk’ın indinde geçerli bir yönü yoktur. 

Felsefe, Yunanca’da “Bilgelik sevgisi, hikmet arayışı ve bir düşünce faaliyeti” olarak belirtiliyor. Bu ifadelerden de kolayca anlaşılacağı üzere kendi varlığında, kendine ait bir sisteminin olmadığı ve bir beşerî araştırma ve tavsiye sistemi olduğu açık olarak görülmektedir. Tasavvuf ise Allah’ın (c.c.) kendi varlığı ve kendi ilâhî sistemi içinde kendini, âlemi ve insanı tanıtan hazır oluşturulmuş bir bilgi bütünlüğüdür. Felsefe beşerî kaynaklı arayış yolunda olan ve kendine ait mutlak bir sistemi olmayan düşünce tarzıdır. Tasavvuf ise oluşturulmuş ilâhî bilgilere talip olanlara dağıtma yeri ve kaynağıdır. 

Soru-24: İlimler tasnifi yapsanız, hangi ilimleri, nasıl sıraya koyardınız? Gazali, “Bir şehre bir kelamcı yeter” diyor. İbnü’l-Arabî Hazretleri de onu destekler. Bu sözü de değerlendirir misiniz? 

Cevap-24: İlim tasnifinde ben tasavvufu birinci sıraya alırdım. Çünkü tasavvuf bütün ilimlerin kaynağıdır ve mevzuu insandır. Mevzuu insan olan her şeyin bir önceliği olmalıdır. Daha sonra da Arapça ve tefsir derslerini sıraya alırdım. Çünkü tasavvufun daha iyi anlaşılması için Arapça’ya oradan da “Rabça” ya çok ihtiyaç vardır. Gerçek tasavvuf insana, insanı ve insandaki ilâhî tecelliyi öğretir. Bu sahanın üstünde insan için dünya ve ahiret yaşantısında daha ileri bir ilim düşünülemez. Diğer bilimleri de sırası ile yerlerine ilave ederdim.

Soru-25: İbnü’l-Arabî Hazretleri ve Abdulkerîm el-Cîlî Hazretleri ilim, irade, kudret, yaratma gibi bazı konularda farklı görüşler serdediyor. Bu nasıl oluyor? Yani aynı kaynaktan bilgi aldığını söyleyen iki sûfî, nasıl oluyor da keşfe dayandıklarını söyledikleri halde farklı görüş belirtiyorlar? 

Cevap-25: Bu husus bahsi geçen her iki zât-ı muhterem hakkında da çok uzun bir araştırma gerektiren konudur. Evvela hangi farkların olduğunu tespit edip, ondan sonra onların üzerinde bir fikir yürütmek mümkün olur. Benim de haklarında bu derece derin araştırmam olmadığı için bu yüzden haklarında fazla bir şey diyemeyeceğim. Aslında aralarında bir mesele hakkında herhangi bir fikir ayrılığı gibi husus varsa, ikisi de aynı kaynaktan bu kanaatlerini aldıklarını söylüyorlarsa, kendileri tarafından mutlaka bunların bir izahları vardır. 

Belki kendi anladıkları sahayı kendileri yönünden ve bulundukları mertebeleri itibari ile o bakış açısıyla baktıkları için kendilerine göre kendi doğrularını ifade etmiş olurlar. Bunları okuyanlar da kendi bakış açılarına göre değerlendirme yaptıklarından, belki kendilerine ihtilâf olarak görülebilir. Aslında belki ihtilâf konusu yoktur, okuyanların ve dinleyenlerin ön yargı ve anlayışlarına göre ihtilaflı konularmış gibi zannedilebilir. 

Yaratma konusuna dikkat çekmeye çalışayım. Bu kelimeyi, “Şeriat ve zahirî tarikat” mertebelerinde olanların ön yargı ve şartlanmış anlayışları ile kullanmalarında sorun yoktur. Çünkü bu sahanın Hakk’a bakış mertebesi, tenzîhî bir bakıştır ve ötelerde olan bir Allah anlayışı vardır. Ötelerde, tenzihte olan bir Allah bu âlemleri yoktan var edip yaratmıştır, bu durumda ve anlayışta zaten sorun yoktur. Ancak hayata ve âlemlere “Hakikat” mertebesinden bakmaya başlandığı zaman, yaratma ve yoktan var etme anlayışının yavaş yavaş değişmesi lazım gelir. Çünkü aslında gerçekten de bu âlemde yaratma diye bir şeyin olması mümkün değildir. Şeriat ve tarikat mertebesinde kullanılan “yaratma” sözcüğü ile ifade edilmeye çalışılan halin aslı; hakîkat ve marifet mertebesi anlayışı ile zuhûr ve tecellîdir. 

Ârifler kâmûs-ı aşktan (Aşk sözlüğü) yaratma kelimesi ve anlamını kaldırıp yerine “Zuhur ve tecelli” anlayış ifadesini ve kelimelerini koymuşlardır. Arada ne fark vardır diye sorulursa çok büyük fark olduğu açıktır. Yaratmanın izahında yoktan var etme tâbiri kullanılır. Böyle bir şeyin düşüncesi ise Allah’a, hâşâ noksanlık isnadı gibi bir hüküm olur, böyle birşey de mümkün değildir. Allah’a (c.c.) noksanlık izâfe edilemez. 

Yaratma, yoktan var etme anlamındaki kelimenin mânâsının tatbikatı mümkün değildir. Yoktan var etmenin oluşması için en az iki üç Allah’a ihtiyaç olduğu kolayca anlaşılır. Yok zaten yoktur, yoktan bir varlık ortaya çıkmaz. O halde yoktan var etme diye birşey de söz konusu olamaz. 

Farz-ı muhâl, olmayacak bir şeydir ama bizim Allah’ımızın dışında bazı Allah’lar olsa ve o Allah’larda, bizim Allah’ımızda olmayan bir saha ve malzeme olsa, bizim Allah’ımız kendinde olmayan o malzeme ile bir şeyler üretip kendi kullarına sunsa, işte ancak böyle bir tatbikat yoktan var etme olabilir ki böyle birşey de söz konusu değildir. O halde yoktan var etme, yaratma kelime ve anlayışını hakîkat ve marifet mertebelerinde kullanmak mümkün değildir. Yerine zuhur ve tecelli kelimelerini ve anlayışını mutlak mânada getirmek lazım gelmektedir. 

Bir kimse kendi anlayışının hakîkat ve marifet mertebesinden olduğunu söylediği halde yine de yaratma kelimesini sözlerinde veya yazılarında kullanıyor ise bu sahadan haberinin olmadığı anlaşılmış olur. Bu bilinçte olup, dinleyenlerinin veya okuyanların indinde tepki çekmemek anlayışı ile yaratma kelimesini kullanması mâzur sayılabilir. 

Bu âlemde iki türlü yokluk tarifi vardır. Biri “İzâfî yokluk”, diğeri ise “Mutlak yokluk”tur. Ancak mutlak yokluk diye bir saha ve anlayış yoktur. Böyle bir şeyin veya sahanın olması için o sahanın başka bir varlığa veya Allah’a ait olması lazım gelmektedir ki böyle bir şey söz konusu değildir. O halde mutlak yokluk sadece bir tarif ve anlatımdır. 

İzâfî yokluk ise aslında mutlak varlıktır. Ancak daha henüz zuhûra çıkma vakti gelmediğinden ademde, izâfî yokluktadır. Vakti gelince tecelli ve zuhûr edecek, görünen varlık hükmünde olacaktır. Bir çekirdeğin içindeki, o çekirdeğin hakîkati olan meyvesinin veya diğer bitkisinin olması gibi. Herhangi bir çekirdeğe veya fidana baktığımız zaman o fidanın veya çekirdeğin içindeki varlıkları o anda görmemiz mümkün değildir. Ancak onları uygun bir toprağa diktiğimiz zaman, üzerinden belirli bir müddet geçmeye başladığında ve zamanı da gelmeye başladığında çekirdeğin özünde olan kabiliyeti istikametinde, o çekirdek veya fide yavaş yavaş canlanmaya, harekete geçmeye ve büyümeye başlar. Sonra kendi kemâline kadar ulaşır. İşte bu süreç mutlak yokluktan değil, izâfî yokluktan meydana gelir ve bunun ismine de yaratma denmez. O varlığın kendi hakîkati üzere olan izâfî yokluktan, görünür varlığa çıkmasıdır. Bu ise yaratma değil, zuhûr ve tecellîdir. 

Bu âlemde zuhurda olan ne varsa, hepsi bu sistem içinde izâfî yokluktan görünüp, yine izâfî varlığa dönüşmüştür. Bu varlıkların ortaya çıkmaları da mutlak bir ortaya çıkış ve görünüş değildir. Çünkü belirli bir müddet sonra bu âlemde ne varsa hepsinin bir eceli, sonu vardır. Ayrıca belirli bir süre de başlangıcı vardır. Bu sebeple âlemin varlığında Allah’ın varlığından başka hiçbir şey yoktur. Bu âlemin her zerresi izâfî varlıklarla donatılmıştır. Asılları ise Hakk’ın varlığından başka bir şey değildir. Bu yönüyle dahi bakıldığında bu âlemde yokluk veya yoktan var etme diye bir şey söz konusu değildir. “Lâ ilâhe illallâh” hükmünün gerçek mânâsı da budur. Âlemde, Allah’tan başka bir şey yoktur. 

Soru-26: Vahdet-i şuhûd görüşünü benimseyen İmâm-ı Rabbânî Hazretleri size göre hangi konularda yanıldı veya yanıldı kelimesi nezaketsizlik olduysa hangi konularda İbnü’l-Arabî Hazretlerini anlamadı? 

Cevap-26: Bu soru hakkında fazla bir değerlendirme yapmak istemem. Çünkü bahsi geçen mübarek kimselerin tefekkür sahasında, etkilerinin oldukça çok olduğu bilinen bir gerçektir. 

Soruyu kısmen de olsa cevapsız bırakmamak için, haddimi aşmamak üzere kendi değerlendirmelerim kapsamında birkaç kelâm ile ifade etmek isterim. İmâm-ı Rabbânî’nin bir zamanlar “Mektûbât-ı Rabbâniyye” isimli kitabını okumaya başlamış idim. Epey okuduktan sonra içimde şöyle bir kanaat oluşmaya başladı: Kaynağını hatırlayamadığım bir yerde, İmâm-ı Rabbânî’nin, İbnü’l-Arâbî’den daha yüksek bir mevkii olduğu ve İbnü’l-Arâbî’nin esmâ âleminden geri dönüp seyrini bu kısa sahada yaptığını, İmâm-ı Rabbânî’nin ise bütün mertebeleri kat edip ondan daha yukarılara çıktığı, dolayısıyla İmâm-ı Rabbani’nin kendisinden daha yüksek bir mertebeye sahip olduğu anlayışı ile ifade edilmekteydi. 

Ben daha sonraları Fusûsu-l-Hikem’i de okudum ve üzerinde oldukça ciddi çalışmalarım da oldu. O zaman şuhûden, hakîkatin yukarıda bahsedildiğinin tam tersi olduğunu gördüm. Bu durumu kendi idrak ve anlayışım içinde müşahede etmiş oldum. Ancak bunlar, indi kanaatlerimdir. Genel bir kanı ve anlayış değildir ve sorulduğu için özetle bahsetmeye çalışıyorum, bu husus ilmî kanaat gerektiren genel bir yargı değildir. Aslında ben bu tür karşılaştırmalara da girmek istemem, bu hususlar bir muhabbet ve meşreb meselesidir. Pek kıyas yapma sahası da değildir. 

Mektûbât-ı Rabbâniyye’yi kısmen okuduktan sonra onun üzerinde bende oluşan kanaat, yukarıda kendisi hakkında belirtilen hâlin tam tersi üzere olduğu hâsıl olmuştu. Bahsi geçen kitabın içindeki genel kanı ve ifadelere göre, Mektûbâtın içinde esmâ âleminde yaşanan bir seyirden bahsedildiği açık olarak görünüyordu, yani sıfat ve zât mertebesi itibari ile konular yok idi ve daha ziyade beşerî kulluk mertebesinin öne çıktığı mevzulardan bahsediliyor idi. 

Fusûsu-l-Hikem’de ise ilâhiyât mertebesinden başka birşey yoktur. Sadece marifetullahtan bahsedilir. Bu sahalardan yola çıkarak, ismi de üzerinde olan, “İmâm-ı Rabbânî” ki rubûbiyyet mertebesini ifade eder, imamlığı bu sahaya kadardır. Buradan dönüş yapmıştır ve bu sahanın âlimi, önderidir, diyebilirim. 

Muhyiddin İbnü’l-Arabî ise eserlerinden açıkça anlaşıldığı üzere, “İmâm-ı İlâhî” dir ve her türlü zâtî hakîkatleri müşahede edip tâliplilerine açık olarak bildirmiştir. Zâtî bir seyr yapıp, beka billâh hakîkatiyle hayatını ârif billâh olarak sürdürmüştür. 

“Vahdet-i şuhûd ve Vahdet-i vücûd” tâbirleri, bunları anlamaya çalışanlar için her ne kadar değişik konular ise de birbirlerinin tamamlayıcısıdır. Birbirlerinden ayırmak doğru değildir. “Vahdet-i vücûd” isminden de açık olarak anlaşıldığı gibi “Âlemler vücûdunun birliği”, “Vahdet-i şuhûd” ise âlemler vücûdunun içinde, bünyesinde ne varsa şeksiz şüphesiz her şeyin Hak ve Hakk’a ait olduğunun gerçek ve müşahedeli bir idrak ve anlayış olarak görülüp bilinmesi ve yaşanmasıdır. Bu tâbirler ve diğer benzeri tarifler nazarî bir anlayışla müşahede edilecek konular değildir. Ancak ehlinden alınacak, gerçekten çok güzel irfânî bir eğitim ile değerlendirilebilecek konulardır. 

Bahsi geçen kimselerin hakkında hangisi üstündü konusundan ziyade hepsi kendi sahalarında kendi hakîkatleri itibari ile kendi kemallerinde olan zevat-ı âlîler olarak düşünür ve böyle değerlendirmeler yaparsak herhalde daha iyi olur. Bunların hepsinin kendi sahalarında İslâmiyete ve insanlığa çok büyük faydaları olmuştur. Arkalarında bıraktıkları eserlerinden dolayı, her ikisinden de ve benzeri olan herkesten de Cenâb-ı Hak razı olsun. 

Soru-27: Müzik aletleri hakkındaki görüşünüz nedir? Çünkü bazı tarikatlarda def dışında bütün müzik aletleri yasaklanmıştır. 

Cevap-27: Bahsi geçen müzik konusu, oldukça nazik bir konudur. Bazı gruplar için müzik aletleri tamamen mahsurludur. Bazı gruplar içinse belli hususlar gözönünde bulundurularak, bazı müzik âletlerinin kullanılabileceği yönünde görüş mevcuttur. 

Bazı müzik aletlerinin kullanılması veya üflenmesi hakkında bunları kullanan grupların dayandıkları mesnetleri vardır. Bu hususta olur veya olmaz diye kesin bir hükme varmak, pek doğru olmasa gerektir. Hiçbir müzik aletinin kullanılmaması gerektiği hakkında da o grupların kendilerine ait mesnetleri vardır. Bunlara saygı duymak gerekir. 

Bu tür uygulamalar için kimsenin birbirini suçlamasına gerek yoktur. Hayata değişik yönlerden bakan değişik grupların, kendi anlayışları hakkında yapmış oldukları uygulamaları için, onları hatalı ve hakir görmekten çekinmeliyiz. Her türlü fikre, karşıya zarar vermediği sürece hürmet etmek, insanın tabii hali olması gerekir. 

Nusret Babam’dan dinlediğim bir hatırasını, mevzuu ile ilgili olmasından dolayı nakletmek isterim. Bilindiği gibi Nusret Babam gemiciydi ve eski yolcu gemilerinde geminin iaşe âmiri idi. Bir yaz gününün gecesi, gemide yolculuk esnasında yolcu olan bir saz heyeti de varmış. Bir ara bunlar meşk etmeye başlamışlar. Meşk devam ederken, yolcuların içinden bir yolcu Nusret Babam’a: “Baş Efendi, doğu mûsikisi mi daha güzeldir batı mûsikisi mi?” diye sorunca Nusret Babam, “Efendim, gönülden gelen herşey güzeldir” diye cevap verdiğini bize bildirmişti. 

Hz. Mevlânâ’ya bir gün “Namazda ağlamak namazı bozar mı?” diye sorulduğunda, o da “Ağlayana bağlıdır” demiştir. Yani dünyalık, nefsî bir şey için ağlamışsan, namazın bozulmuştur, yenilenmesi lazımdır. Eğer Hak aşkı ve muhabbeti ile ağlamışsan işte o namazın güzel namazlar hânesine yazılmıştır. Demek ki bazı hususlar, tatbikatlar ve tahkikatlar vardır ve bunlar görecelidir. Mûsiki aletlerinden bazılarının kullanılması da görecelidir. 

Genel olarak söylenen “Müzik ruhun gıdasıdır” sözü nefsî mânâda kullanılmaktadır. Aslında bu söz ilâhî mânâda doğrudur. Mûsikinin mertebeler arası geçişte tesiri vardır. 

Şeriat mertebesinde durgunluk ve kuruluk olduğundan, nefsâniyete kayma olasılığı olduğundan, bu mertebe itibari ile musiki aletlerini kullanmak mahsurludur. Çünkü nefsî benliği arttırır. 

Şeriat mertebesinden tarikat mertebesine geçebilmek için, o sahada duygulara ihtiyaç vardır ki sâlike bir itiş ve gayret gelsin. İşte bu sahada zikirlere ve eşliğinde bazı ritim ve mûsiki aletlerine ihtiyaç duyulabilir. 

Tarikat mertebesinden hakîkat mertebesine geçerken bu duygusallıktan geçilmesi lazım gelmektedir. Çünkü bu duygusallık beşer kaynaklıdır ve geçicidir. İlâhî duygusallık ise daha başka bir yapıda, nefsâniyyetsiz irfaniyyet ve ilmî duygusallıktır. 

Marifet mertebesinde ise tamamen ilâhî ilim sahasına girilmiş olduğundan, bunların hiçbiri söz konusu olmaz. 

Soru-28: Fusûsu’l-Hikem’de Âdem Fassında geçen, “İnsanı Allah’a, Allah’ı da insana ayna görmüş oldum.” ifadesini nasıl anlamalıyız? 

Cevap-28: “Ben gizli bir hazine idim”[626] kutsî hadîsinde bahsedilen hususlar ile “Cenâb-ı Hak bilinmekliğini istedi” ifadesindeki bilinmeklik, görmek ve görülmek ile mümkündür. Görmek bir şuur ve müşahede hâlidir. Bu da bir şeyi tespit etmektir. Mahbub-ı ezelî, evvela kendi güzelliğini görecek ve gösterecek bir mahalli meydana getirmek istedi ve onun yaşamını sürdürebilmesi için gerekli olan sahayı, bu âlemleri halketti. Bu âlemler kemâle erince sıra, içine yerleştireceği habîbini halketmeye geldi. Bu aynı zamanda halife Âdem idi ve Bakara sûresi 31. âyetinde geçtiği gibi ona bütün isimlerini öğretti. Böylece bu mahal, isimlerinin seyir mekânı oldu. Âlemler ise fiillerinin seyir mekânı oldu. 

Zaman ilerledi, İbrahimiyyet-hullet-dostluk makamı oluştu. Bu makam ise dostluğun seyir makamı oldu. Sonra Mûseviyyet tenzih, Îseviyyet teşbih ve seyir makamı oldu, daha sonra da Muhammediyyet yani habiblik makamı oluştu. Ve bu makam “Ahadiyyet” mertebesinde bağrına bir “Mim” ilâve edilerek “Ahmed” ismini aldı, mi’rac ehli oldu ve huzuruna çıktı. Kur’ân’da yedi “Hâ Mîm” oldu daha sonra, “Bana bakan Hakk’ı görür” dedi ve nasıl muhteşem bir ayna olduğunu açık olarak gösterdi. 

Ezelî var edici, âlemlerde fiillerini seyretmeye başladı. Âdem’de isimlerini seyretmeye başladı. “Mûseviyyet ve Îseviyyet” de tenzih ve teşbih hakîkatlerini seyretti, “Ahmet Muhammed” de ise zâtını seyretmeye başladı. Böylece, “Zâtî ilme Mustafa, esmâya Âdem’dir emin, mir’ât-ı Muhammed’den Hak görünür dâim.” denmiştir. 

Kemâle ermiş olan “Muhammediyyet” mertebesi, ilk olarak Hakk’ın zâtının aynası olmuştur. Hakk’ın zâtı da onun aynası olmuştur ki birbirlerini, birbirlerinde seyir ederler. Bazen Hak zahir, Mertebe-i Muhammediyyet bâtın olur, bazen de Muhammediyyet zâhir Hak bâtın olur. Bu âlemlerde onlardan başkasını görmek zaten mümkün değildir. “Onlardan” demekle onların iki olduğunu zannetmemek lazımdır. Bu husus, bir görünme ve görme sanatıdır. Bu makamlar aslında “Bir”in iki görünümünün tecelli ve yansımalarıdır. Kişinin bile kendisini görebilmesi için bir aynaya ihtiyacı vardır. Hâl ehlinden bir kişi bu makamda şöyle demiştir: 

Yegâne vasıta ru’yet iken Göremez kendini dîde bile. 

Mahbûb-ı ezelî kendi güzelliğini seyretmeyi diledi. Kendisine Muhammediyyet makamını ayna yaptı, o makamda bu hakîkati açıklayarak, “Bana bakan Hakk’ı görür” buyurdu. Böylece Muhammed aynasında Hakk’ı görmeyen kişi, ya gaflet ehlidir veya elindeki değerin kıymetini bilmemektedir. Bu sahada söylenecek çok tarifler vardır, bir fikir vermesi bakımından bu kadarını yeterli görelim. 

Soru-29: Kâlû Belâ’da ruhlarımızın “belâ” deyişini ve oradaki ilâhî mîsâkı nasıl açıklayabiliriz? 

Cevap-29: Bu sorunun cevabını A’râf sûresinin 172. âyeti “Hani Rabbin (ezelde) Âdemoğullarının sulplerinden zürriyetlerini almış, onları kendilerine karşı şahit tutarak, “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” demişti. Onlar da “Evet, şahit olduk (ki Rabbimizsin)” demişlerdi. Böyle yapmamız kıyamet günü, “Biz bundan habersizdik” dememeniz içindir.)” merkezinde ve “Â’râf Sûresi” kitabımızın 203-205 sayfalarından bazı aktarmalarla açıklamaya çalışalım. 

Tefsirlerde üzerinde ittifak olmamakla beraber, genelinde bu hâdisenin ruhlar âleminde olduğu yazılıdır. Bazı tefsirlerde de bu âyetin dünyada tahakkuk ettiği yazılıdır. 

“وَاِذْ” zaman ifâdesidir yâni kişiye hitaben senin hayatında öyle bir an gelecek ki o anı yakala ve tut, idrâk ederek onu yaşamına geçir, mânâsınadır. O insanda belirli gelişimler olacak ergenliğe ermiş olacak, “Hâlik” ismi onda tecelli edecek ki bu aşamalardan sonra bu âyetin hükümlerine tâbi olmaya başlasın. 

Âyette, “Kendi nefisleri üzerine şâhit oldular” denilmektedir. Şehadet âlemi ise bu âlemdir. Ve insan ancak kendini tanımak sûretiyle nefsine şâhit olabilir. Seyrü sülûk yolundaki bütün çalışmaların yapılması lazımdır ki bizler bu âyeti dünyada idrâk edelim. Aksi halde lafını eder, üzerinde tartışır fakat yaşantısına kesinlikle ulaşamayız. Bunun için de ilk önce, şuurlu birer varlık olarak âdemoğlu olduğumuzu idrâk etmeliyiz. Bu eğitim alınmadan kişinin kendi nefsine şâhit olması mümkün değildir. Çünkü bu eğitimi tecrübe etmeyen kişi hayâlde yaşamaktadır ve kendi varlığını henüz ortaya getirmiş değildir. 

“Zürriyetlerini alması” ki mânâ âleminde ortaya çıkmış bir zürriyet yoktur sadece şehâdet âlemindedir. Ancak bunun karşılığı bâtın olarak vardır, o da ayrı bir meseledir. Mâkul olarak düşünüldüğünde şu anki bilincimiz ile bu sözden haberimiz yoktur ve bilinç ile verilmeyen bir sözden kim neden sorumlu tutulsun. Çok açık olarak bu âyetin müşâhede yeri bu dünyadır. Hem Rabbimizi hem de kendimizi müşâhede bakımından, burada şaheser bir ifâde vardır. Şu anda, bu âlemde, bu âyet yaşanmaktadır. Yoksa geçmiş veya gelecekte değil. Dünyadaki bu hakîkatleri irfaniyyet ile idrâk edenler bu âyetin hakikatini yaşamış olurlar, diğerleri ise hayâlen bunları yaşıyorlar, yoksa bilinç ile değil. 

Bu mertebe, vitriyyet mertebesinin hakikatidir. Kişi kendi nefsi üzerine şâhit olacak ve kendi varlığını hissedecek, daha sonra kendi varlığında Hakk’ın varlığından başka varlığın olmadığını idrâk edecek. İşte o anda hitap hemen geliyor, “Sen kendi nefsin üzerine şâhit oldun” ve o şâhit olduğun şey de “Senin Rabbin değil mi?”. Yâni sende, sen diye bir şey yok, aslında o sen zannettiğin şey de Rabbin olan “Ben”im, demektir. Bunun üzerine “Belâ” yani “Evet” dediler ve “Varlığımızdaki Hakk’ın varlığıdır” diyerek tasdik ettiler. Kul ve Rabb varlığının ne olduğu çok açık bir şekilde bu âyette belirtilmiştir. “Bizim bundan haberimiz yoktu” demememiz için, Cenâb-ı Hak “Bu dünya âleminde bu sırrı size açtık” diyor. 

Bütün bu âlemde ne kadar varlık varsa, beşeriyet yönünden bakıldığında eksiler ve artılar olarak şeriat hükmüne göre bir hukuk meydana getiriyor. Hakîkat hükmüne göre ise Cenâb-ı Hak halkettiği her bir varlığa kendi rabb-i hâssları itibariyle “Ben sizin rabbiniz değil miyim?” dedi. İşte bu rabb-i hâsslarının yâni kendilerinin idarecisi olan isimlerin tecellilerinin ihtiva ettiği mânâlar hangi yönde ise onlar da o yönde “Evet, Sen bizim rabbimizsin” dediler ve hepsi doğruyu söylemiş oldu. Şeriata göre biraz ters gibi gözükse de bu durum aslında ters değildir, basamaklar teker teker çıkıldıkça bu hakîkat anlaşılır, inkâr eden de cehâletinden inkâr eder.

Şehâdet âleminde zâhiren oluşan her şeyin, bâtınen bir programı vardır. İşte az önceki cümle bu durumun bâtın hâlidir. Çünkü hiçbir varlığın kendi iradesiyle kendisini var edene isyan etmesi mümkün değildir. Göreceli olarak her bir kişinin rabb-i hâssları farklı olduğu için, birine göre ötekinde sanki isyan varmış gibi gözükür. Fakat hiçbir varlık kendi rabb-i hâssına isyan edemez, çünkü salâhiyeti yoktur. Bu âlemleri ayakta tutan bu isimlerin zıtlığıdır, isimler tek yönlü faaliyet gösterirse bu âlemin sistemi çalışmaz. Örneğin “Mudil” isminin ihtiva ettiği mânâlar bu ismin hidâyetidir. Bu nedenle irfan ehli, kimse ile kavga etmez. Çünkü hepsinin zuhurunun ne olduğunu bilir ama kendisine bir saldırı geldiğinde kendini müdafaa eder. Çünkü kendisine saldıran esmâ-i ilâhîyyeye karşılık, kendisindeki esmâ-i ilâhîyyeyi ortaya çıkarması gerekir. “Herşey kendi kemâlatı üzeredir” ve “Yayın eğriliği doğruluğundandır”. Çünkü yay eğer eğri olmaz, düz olur ise görevini gereği gibi yapamaz. 

Soru-30: Resim, sinema ve Türk sanatlarına bakışınız nasıldır. Ayrıca hakkınızda bir sinema filmi çekilse nasıl bir şey olmasını istersiniz? Çekimde hangi kitap veya kitaplarınız merkeze alınmalı? 

Cevap-30: Bahsedilen saha musavvir ve hayal isminin tecellisinde olan bir sahadır. Daha ziyade nefsaniyyete yatkın bir sahadır. Eğer Hak istikametinde, milli ve dini duyguları güçlendirilecek kurgular yapılırsa tabii ki çok etkili olacağı bellidir. Bu sahaya genelde hâkim olanların, kendi düşünce ve fikirlerini tanıtma ve yayma bakımından kitleler üzerinde daha etkili olduğu görülmektedir. 

Benim hakkımda böyle şey söz konusu olsa, her kitabımın başka bir hikâyesi vardır. Genelde birçoğundan film yapılabilir. Ancak ben, “İbretlik Değmez Dosyaları” ndan ibretlik yapımlar olabileceğini düşünüyorum. Çünkü bu seride, tasavvuf sahasının nasıl tehlikeli bir saha olduğu ve bu tehlikelerden korunmanın nasıl mümkün olacağı mesnetleri ile ifade edilmektedir. 

Bilhassa “Bana şöyle bir bilgi geldi, şöyle bir tecelli oldu, bana zuhûratta şu emredildi ben de onu yaptım” gibi hususlar gerçekten üzerinde çok durulması lazım gelen konulardır. Ne yazık ki hayal, vehim ve üç harfli varlıkların hiç kendilerini fark ettirmeden bu sahanın çok içine girmiş olduğu açık olarak anlaşılmaktadır. Saf ve temiz bazı insanların bu hususta tecrübe ve ayırma ölçüleri yeterli olmadığı için, ne yazık ki bu tür hayâlî yönlendirmelere kapılıp, araştırıp eleştirmeden, arkalarından gidip bunları takip ve tatbik etmektedirler. Neticede belki de bütün ahiret hayatlarını tehlikeye atmaktadırlar. Allah (c.c.) muhafaza buyursun. 

Soru-31: Size göre velâyet, “Zuhûr hâlini kadîm hâline dönüştürmektir”.[627] Bu sözü açıklar mısınız Efendim? 

Cevap-31: Hakîkati itibari ile insan varlığının “Kadîm ve hâdis” olması iki gerçek özelliğidir. Kadîm” hâli ezelî olması, hâdis hâli ise zuhûru itibari ile başlangıcı ve sonu olmasıdır. Kadîm hâlimiz a’yân-ı sâbitelerimiz yönündendir. A’yân-ı sâbitelerimiz ceal edilmemiş, sonradan yapılmış olmadığından ezelîdir. Bu a’yân-ı sâbitelerimizin zuhûra çıkması için kişinin, hakkında belirlenen sürede bâtın âlemi mertebelerinden geçerek dünya sahnesinde anne ve baba kanalıyla ortaya çıkması, zuhûr hâlinin başlamasıdır. Neticede bu çıkışın bir sonu da olacaktır. 

Bir kimse bu başlangıç ile sonuç arasında yaşadığı sürede, kendi aslı olan kadîm haline ulaşamaz ise gurbette garip kalır. Ebedî olarak aslına ulaşamayacak olan bir gariplik içinde dünyasını terk eder ve berzah (kabir) denen bir mahalde yeniden dirilecek zamana kadar bekler. Daha sonra dünyadaki amellerinin karşılığı olan cennet veya cehennemine gider. 

Eğer bu dünya çarşısında aslını aramak için ehlinden eğitim alıp, daha bu dünyada iken aslına doğru gönül yolculuğuna çıkarsa, yavaş yavaş geldiği yollardan tekrar ileriye ve yukarıya doğru sefer yapmaya başlar. Kesildiği kamışlığa ulaşır, sıla-i rahimi de yapmış olur ve ezelden gelen kendi hakîkatine ulaşmış olur. Özetle belirtilen bu yoldan kişi tekrar, beşeriyet perdelerinden arınmış olarak aslına “Rabbine dön”[628] hükmü ile Rabbine dönmüş olur. Böylece aslı olan kadîm haline daha bu dünyada iken ulaşmış olur. Aslında ulaştığı yer kendi hakîkatidir. Bu ise aynı zamanda Hakk’ın hakîkatidir. Bu haldeki kişide, aslında kendi diye bir varlık yoktur, hiç de olmamıştır. Kişi kendi zannı ile kendini var zannetmiştir. 

Kişi kendine baktığı zaman yine de ortada bir varlık vardır. İşte o varlık, o kişinin ismi ile o kişinin hakîkati olan Hakk’tan başkası değildir. Bu hususu anlayıp idrak eden kişi, zuhûr hâlini kadîm haline ulaştırmış olur ki arada hayâlî kişi kalmamış olduğundan sadece Hakk’ın varlığı ortada olduğundan, bu mahal aynı zamanda velâyet üzere hazırda ve zuhurda olan Hakk’ın “Veli” sûretlerinden bir sûrettir. 

Evliyaullâh bu hususu anlatırken bazı tarifler kullanmıştır: “Kadîm gelince hâdis (zuhur) hali gider, hâdis/zuhûr hâli beşeriyet gelince de kadîm hâli gider” denmiştir. Aslında her iki hâlin de birlikte yaşanması mümkündür. Halkla ünsiyet ederken hâdis hâli ile mukabelede bulunmak, Hak ile ünsiyet ederken de aslî hâl olan kadîm hali ile muamelede bulunmak kemâl hâlidir. 

Soru-32: Tekkelerin kapatılması konusunda görüşünüz nedir?

Cevap-32: Tekkelerin kapatılması zamanın şartlarında düşünülmüş ve uygulanmış bir karardır. Ancak bu karar çok ağır bir karardır. Islah edilme yoluna gidilebilirdi. Çünkü tekkeler çok önemli toplumsal faydaları olan kurumlardı. Zamanımızda ise açılması kesin gerekli değil belki ama açılabilir, zira açılırsa faydası da olabilir. Şu an var olan pek çok toplumsal sorun, tekkeler açık olsaydı, baştan engellenebilirdi. Mesela alevî-sünnî, Türk-Kürt sorunu gibi mezhepsel ve ırksal tartışmalar tekkeler açık olsa ülkemizde hiç yaşanmayabilirdi. Bilhassa gençlerin ahlâkî eğitimi bu kurumlarda gerçekleşebilirdi. Ayrıca tekkeler açık olsa, ehil olmayan şeyh kisvesi altındaki insanların gizli ve saklı olarak, tasavvuf adı altında yaptıkları yanlış işler, bir kontrol mekanizması ile engellenebilirdi. Eğer açılacaksa da tabii ki bu işin sahtelerinin ayrılması ve devlet imkânları dâhilinde çok sıkı takip edilmeleri gerekmektedir. Tekkede şeyh olacak kişilerin kurulacak bir kurul tarafından imtihana tâbi tutularak seçilmesi, hatta belli bir eğitimden geçirilmesi gerekir. Her önüne gelen bir tekkenin başında bulunmamalıdır. Kurulacak olan bu kurulun da işin hakîkatini ve marifetini bilen, ehil kişilerden oluşması gerekir.

Eğer tekkeler tekrar açılacaksa, ilk önce Bektâşî tekkelerinden işe başlanmalıdır. Çünkü önce onlar kapatıldı, o yüzden önce işe oradan başlanmalıdır. Yalnız tekkelerde irfanî eğitim verilmeyip, tekkeler bir irfan ocağından çok kontrolsüzce dinî duyguların sömürüldüğü mekanlar olarak var olacaklarsa, bu işin kılık-kıyafet, saç-sakal gibi zâhirî boyutu öne çıkacaksa, hiç açılmasın daha iyidir.[629]

Soru-33: Sizce sigara içmenin hükmü nedir?

Cevap-33: Bir gece beni bir yere sohbete davet etmişlerdi. Burası, davet eden kimselerin kendilerine ait olan, kendi müntesiplerinin devam ettiği kahve idi. Sohbet esnasında dinleyenlerden birisi “Efendim sigara içmek haram mıdır helâl midir?” diye aynı soruyu sordu. 

Ben de cevap olarak, “İçene bağlı” demiştim ve ilave etmiştim. Eğer kişi çoluk çocuğuna harcaması lazım gelen parayı sigaraya harcıyorsa, ona bu yüzden haramdır. Çünkü çoluk çocuğunun rızkını nefsi için çalmış olmaktadır. Hırsızlık ise haramdır. Eğer bir kimse çoluk çocuğunun rızkını hakkıyla ayırıyor ve ondan sonra kalanını sigaraya veriyor ise bu durumda vücuduna zarar verdiği için mekruhtur yani kötü bir kullanımdır. 

Ben sigarayı haram mevkiinde kabul ederim. Bu sadece kendim için, kendim hakkında bir değerlendirmedir, kimseyi bağlamaz. Haramdır çünkü bedene ve dolayısı ile ruha verdiği zarar ve yaptığı tahribat çok büyüktür. Beyne giden kılcal damarları tıkadığından kişinin aklî ve fikrî gelişimini önlemiş olur. Ayrıca konuşma, nefes alma ve bazı bağlantılı yerlerde, çok büyük tahribat yaptığı bilinen hususlardır. Sigara içen kişilerin ileri yaşlarında ne büyük sıkıntılarla boğuştuğu hepimizin yakınlarında gördüğü manzaradır. 

Bir başka vahim neticesi, sigara içerek hasta olan bir kimsenin bütün sorumluluğu kendine aittir. Aslında hastalığının bütün giderlerinin kendisine ödetilmesi lazımdır. Her birimizin verdiği vergilerden meydana gelen birikimi devletin, ülkeyi geliştirecek sahalara yatırması ve bunların mükelleflerine hizmet olarak geri dönmesi lazımdır. Bir kimse kendi nefsî keyfi için içtiği sigaradan hasta olduğunda o mükellefin parası, niçin o kişiye bakım ücreti olarak gitsin. İşte bu büyük bir haksızlıktır. Tabii ki normal bir şekilde kendini muhafaza eden, ancak takdir-i ilâhî neticesinde, kişinin elinde olmadan hastalanmasının tedavi ücretlerini mükellefler karşılar. Çünkü aynı husus hepsinde de olabilir. Hatta bu sosyal yardımlaşmadır, bunların tedavisi herkese helaldir. Ancak içki ve sigarayı, keyfi için kullanan kimsenin, tedavi giderleri bile haramdır. Çünkü onların üzerinde bütün mükelleflerin hakkı vardır. 

“Bütün müskirler haramdır” hükmü ile zaten haram hükmündedir ancak bu bir anlayış meselesidir. Te’vil yolları vardır, kişinin vicdanına kalmış bir değerlendirmedir. Ne yazık ki bazı yanlış te’villerle nefs-i emmâre kendini temize çıkarmaya çalışıp, vicdanın sesini susturmaya çalışmaktadır. 

Bir gece Manisa Kula’ya gitmek üzere, otobüse binip yola çıkmıştım. Yanımda da bir yolcu vardı. O zamanlar otobüslerde sigara içmek yasak değildi. Epey yol aldıktan sonra yanımdaki kişi cebinden bir sigara paketi çıkarıp, içinden bir tane alıp çakmağını da çakıp, yanan sigarayı, içine de çekerek içmeye başladıktan sonra, “Dervişin bir imanı bir de dumanı vardır” dedi. Nefsî bir zevk ile sigarası bitinceye kadar onu içmeye devam etti. Ben kendisiyle muhatap olup, bir şey demedim. Sadece sigarası bitinceye kadar, onun dumanından ben de az da olsa zehirlendim. 

Böylece o kişinin sözlerinden bir derviş olduğu da anlaşılıyordu. Aradan birçok seneler geçmesine rağmen, bu hadiseyi unutmadım. Güya espriyle karışık kendini savunduğunu zannettiği sözlerinin, nasıl bir zavallılık olduğunun farkında bile değildi. Çünkü iki bölümden meydana gelen, “Dervişin bir imanı bir de dumanı vardır” cümlesi çelişkili bir cümledir. Gerçek mânada imanı olanın dumanı olmaz. Çünkü ikisi bir arada olmaz, olur diyenler olabilir ama benim kendi beden mülkümde olmaz. Derviş bir taraftan içini gönlünü temizleyecek, sonra da temizlediği yeri zehirle kirletecek. Varlığının içine işleyen o zehir yavaş yavaş onu da tamamen kirletip, hükmü altına almış olacaktır. Böylece ömrüne yazık olmuş olacaktır. Herkes kendinden sorumludur ve kim neyi, nasıl değerlendirir ise neticesine de kendi katlanacaktır. 

“Dervişin bir imanı bir de aşk ateşinin dumanı vardır.” dersek daha doğru olur. Duman, aşk ateşinin dumanı olmalıdır. Hak’tan hayırlısı.[630] 

# SONUÇ

Sahih bir geleneğe tâbi olup bu geleneğin taşıyıcısı konumunda olan Terzi Baba lakabı ile meşhur Necdet Ardıç Efendi, İslam düşünce geleneğinin önemli bir şubesi olan tasavvuf kültürünün günümüz temsilcilerindendir. Araştırmamızda Necdet Ardıç Efendi’nin hayatı, eserleri ve tasavvufî anlayışı tanıtılmaya çalışılmıştır.

Kitabın yazımı sürecinde, Ardıç’ın sayısı yüz yirmiyi bulan eserleri ve kırk yılı aşkın bir süredir yapmakta olduğu kayıtlı sohbetleri, kendi arşivinde bulunan belgeleri incelenmiş ve gerek kendisiyle gerek takipçileri ile mülakatlar yapılmış, Uşşâkî yolunun başlıca şahısları ve onların eserleri ile tasavvuf literatürüne ait diğer eserler dikkate alınmıştır. Tüm bu kaynaklardan elde edilen bilgilerden hareketle, Necdet Ardıç’ın Uşşâkî kültürü içindeki konumu ve günümüz tasavvuf hareketleri ile kıyası yapıldığında renkli ve zengin bir kişiliğe sahip olduğu anlaşılmıştır. Ayrıca hâlen hayatta olan bir şahsın araştırma konusu yapılması ülkemizde pek alışılagelen bir durum değildir. Birkaç örneği olmakla birlikte tezimiz bu hususta öncü bir örnek olabilir. 

Necdet Ardıç, 1938 yılında çiftçi bir ailenin ortanca çocuğu olarak Tekirdağ’da dünyaya geldi. İlköğrenimini Tekirdağ’da tamamladı ve ailesinin maddi durumu nedeniyle eğitimine devam edemedi. Genç yaşta terzi çırağı olarak çalışmaya başladı ve en iyi şekilde öğrenip yapmaya çalıştığı bayan terziliğinden, elli beş yıl rızkını temin etti.

1953 yılı Necdet Ardıç’ın hayatında çok önemli bir yer tutmaktadır. Mesleğini daha iyi öğrenmek için geldiği İstanbul’da, o yıl boyunca halası Rahmiye Hanım’ın evinde kaldı. Sonradan mürşidi olacak olan Hazmi Tura’nın müridi Nusret Tura, halasının eşiydi. Osmanlı’nın son dönem ders-i âmlarından Hazmi Tura’ya Nusret Tura vesilesiyle biat ederek tasavvufla tanışan Necdet Ardıç, mesnevi şârihi bu muhterem zatın vefatından sonra halifesi Nusret Tura ile mânevî yolculuğuna devam etti. Eserlerinden coşkun, ateşli ve aşık bir sûfî olduğu anlaşılan Nusret Tura, 1972 yılında Necdet Efendi’ye vekâleten halifelik görevini verdi. 1979 yılında dünyasını değiştirince de Necdet Ardıç, bu yolu o zamandan itibaren asâleten halife olarak devam ettirmeye çalışmaktadır. Osmanlı’nın son döneminin sosyokültürel ortamını tecrübe etmiş olan Halvetî-Uşşâkî yolunun temsilcileri Hazmi Tura ve Nusret Tura’nın rehberliğinde, Cumhuriyet sonrası Türkiyesi’nde yetişen Necdet Efendi, bir mesnevihân ve Füsûs şârihi olarak, şeriata bağlı bir vahdet-i vücut takipçisi olarak tanımlanabilir. Necdet Ardıç, Nusret Tura’nın coşkulu aşkını ve Hazmi Tura’nın marifetini şahsında mezcetmiş biridir. Ancak onda aşkın coşkunluğu sükûnete erer. Bu yönüyle Ahmet Avni Konuk’u andırır. Tasavvuf dünyası içersinde yeni bir düşünce sistemi ortaya koymaz. Ancak İbnü’l-Arabî-Mevlânâ veya Hazmi Tura-Nusret Tura senteziyle inşa ettiği gönül dünyasından taşanları “Gönülden Esintiler” adını verdiği eserlerine ve sohbetlerine yansıtmaktadır.

Mağaradan çıkmak ve sarp yokuşu tırmanıp pek çok engeli aşarak, sırlara vakıf olmak isteyen tâliplere kendince yol göstermektedir. Bir önder ve rehber olarak kırk yılı aşkın hizmet vermenin de ötesinde, kafası karışık ve dünyevî dertlerinin altında ezilip bir çıkış yolu arayan modern insana, tasavvuf geleneğinin ruhunu üflemeye çalışan biridir. Tespitlerimize göre 1950 cumhuriyet sonrası Türkiyesi’nde, gayretli ve azimli çalışmaları neticesinde tasavvuf alanında yazdığı yüz yirmi kitap ile en velûd sûfîlerden biridir. Ayrıca belli periyotlarla yaptığı sohbetleri internet üzerinden canlı yayınlayarak, bağlı bulunduğu geleneğin tüm dünyaya yayılmasına vesile olmaktadır. İlkokul mezunu bir terzinin irfânî düzeyi yüksek ürünler ortaya koyması, mensubu olduğu geleneğin ne kadar üretken ve bereketli bir yapıya hâiz olduğunun göstergesidir. 

Bir kültürel yapıda, o kültürün taşıyıcılarından olan bazı şahıslar yaptıkları, yazdıkları ve söyledikleriyle ön plana çıkarlar. Necdet Ardıç Efendi, tasavvuf dünyası bünyesinde yepyeni ve de çok farklı bir görüş veya sistem ortaya koymaz. Ancak zengin müktesebâtı, yazdıkları ve sohbetleri ile bağlı bulunduğu Uşşâkî kültürüne ve dolayısıyla tasavvuf kültürüne katkılar sunarak bir geleneği yaşatmaya çalışmaktadır. Orta Asya’dan neşet edip, Anadolu’yu ve geniş bir coğrafyayı aydınlatan Uşşakıyye yolunda önemli bir şahıs olan Abdullah Salâhaddin-i Uşşâkî’nin günümüzdeki tezahürü gibidir. “Osmanlı’nın İbn-i Arabisi” denilen bu şahıs yolun diğer büyüklerinden farklı olarak, canlı kitap yetiştirmekle beraber, yazdıkları ile de bu lakabı hak etmiş velûd bir sûfîdir.

Necdet Efendi’nin yazılarında ve sohbetlerinde kullandığı dil, sâde ve akıcı olup, metin ve sohbet arasında âyet ve hadisleri serpiştirmesi, onun Kur’ân ve Sünnet çizgisinde olmanın ne kadar önemli olduğunu vurgulamak istediğini gösterir. Yazılarında ve sohbetlerinde, âyet ve hadisleri işârî yönden yorumlayarak birtakım tasavvufî ve irfânî sonuçlara varmaktadır. Yalnız onun manzum ve nesir türündeki yazıları dil hususunda farklılık gösterir. Manzum şeklindeki yazıları gâyet sâde, akıcı ve herkesin anlayabileceği şekilde iken; nesir şeklindekiler belli bir irfânî düzeye ulaşmış, vahdet-i vücûd anlayışının bilgi alanına âşina olanların idrak edeceği bir dil özelliğine sahiptir. Tüm eserlerinde merkez konu ise “Vahdet-i vücûd” düşüncesidir. Yazmış olduğu eserlerin toplam sayısı, 80 yıllık ömrüyle kıyaslanırsa, tasavvuf çevrelerince önemsenmesi gereken kişilerden olduğu görülür.

Necdet Efendi’nin şâirlik yönü dikkate değerdir. İşlediği konular dikey bir anlam derinliğine sâhip olmasına rağmen, bu konuları şiirsel bir anlatımla ve basit bir şekilde yazması, takdire şayandır. Ayrıca daha çok mânevî ve irfânî meseleleri konu edinen tasavvufun, halk tarafından bazen tam olarak anlaşılamama durumunu tespit eden Necdet Efendi’nin, tasavvufî konuları öyküleme yoluyla da anlatmayı tercih etmiş olduğu görülür. “Bir hikâye birçok yorum” serisi kitapları buna örnek verilebilir. 

Kur’ân’da yolculuk, ülü’l-azm peygamberler, ibretlik dosyalar serisi, seyahat ve şiir kitapları, sesli ve görüntülü olarak yıllarca kayda alınmış sohbetleri, tasavvuf kültürüne dair değişik eşya ve belgeleri içeren bireysel arşivi gibi yılların emeği pek çok ürünle, bağlı olduğu kültürün ve geleneğin mirasına sahip çıkmak gibi bir misyonu yerine getirmektedir. Bilhassa tasavvuf yolunun tehlikelerini anlattığı “İbretlik dosyalar serisi” kitaplarında, Necdet Efendi zamanımızın en çok suiistimal edilen konulardan birini işlemektedir. Dînî duyguları sömürülen ve “Allah ile aldatılan” insanların nelere dikkat etmesi gerektiği ve “Ben de bir zuhûrat gördüm, bana da görev verildi” diyerek meydana çıkanların hangi konularda aldandıkları ve nasıl bir vebal altına girdikleri bu kitaplarda etraflıca anlatılır. Bu konuda söyledikleri, zamanımızın şartları gereği önemli denebilecek görüşleridir.

Her dervişinin yol almasında birebir ilgi gösterip, zuhûrat yorumlamaları ve sorduğu sorularla bağlılarının idrak düzeylerini tespit eden, mânevî gelişimlerini yakından takip eden Necdet Efendi, niceliğiyle övünen bazı tasavvufî oluşumlara karşı olarak niteliğe önem veren biridir. Sorumluluk sahibi bir ârif ve aydın olarak, mânevî eğitimde yorulma ve gayretin, disiplinli ve ciddi bir çalışmanın gerekliliğini benimser. Günde en az on iki saat çalışarak, kendi gayret ve çalışması ile sevenlerine örnek teşkil eder.

Necdet Efendi, ele aldığı dînî ve tasavvufî bütün konularda, tavizsiz bir ehl-i sünnet mensubudur. Her konuyu mutlaka bir âyet ve hadis ışığında işlemeye çalışır. Kur’ân ve sünnet çizgisinde, şeriatın zahirini ihmal etmeyen bir sûfî olması, şer’î hükümlere laubali yaklaşan, azımsanmayacak sayıdaki günümüzün sözüm ona “Vahdet-i vücûd”çu bazı sûfî gruplarına karşı önemli bir örnek teşkil eder. 

Allah’ın zâtı, esması, sıfatları, varlık mertebeleri, vahdet-i vücûd vb. konularda sadık bir İbnü’l-Arabî takipçisidir. Yine tasavvuf düşüncesinin önemli şahsiyetlerinden Hz. Mevlânâ, Abdülkerîm-i el-Cîlî, Abdülkadir-i Geylânî, Mahmud Şebüsterî gibi büyüklere eserlerinde ve sohbetlerinde sık sık göndermede bulunması onun düşünce zenginliğini gösterir. 

Necdet Ardıç Efendi, irfânî derinliği yüksek pek çok tasavvuf eserini şerh etmekte ve ilgilileri ile ders olarak işlemektedir. Bunlar arasında İbnü’l-Arabî’nin Füsûsu’l-Hikem, Hz. Mevlânâ’nın Mesnevî-i Şerîf, Abdülkerîm el-Cîlî’nin İnsân-ı Kâmil, Mahmud Şebüsterî’nin Gülşen-i Râz, Abdülkadir Geylânî’nin Gavsiye Risâlesi, Fahreddîn Irâkî’nin Lemaât, Fahrüddîn Ali bin Hüseyin’in Reşahat adlı eserleri bulunmaktadır. Tespitlerimize göre şu an ülkemizde belli bir tasavvufî ekolü temsil edip, bu eserleri günümüzde okutan ve anlaşılması için bu kadar gayret gösteren başka bir sûfî şahsiyet yoktur. Çağımızda bunlar gibi anlaşılması ve açıklanması zor eserlerin, örgün eğitimde çok ilerleyememiş ve yıllarca terzilik yapmış biri tarafından ders konusu yapılması dikkat çekicidir. Dersi dinleyenlerin anlayabileceği şekilde anlatabilme kabiliyeti ise ayrı bir meziyet olsa gerektir. 

Günümüz müslümanlarının İslam ve Allah anlayışının tenzîhî bir düzeyde olduğunu belirten Necdet Efendi, tasavvuf gruplarının çoğunun da bu düzeyde olduğunu üzülerek belirtir. Yıllar boyunca gerçek vahdet ehli insanlar aradığını, ancak çok nadir olarak karşılaştığını özellikle vurgular. Gerçek Muhammedî olmak için, veled-i kalbin doğumundan sonra gönül sahasında ciddi bir temizlik yapıp, ilim çocuklarını ve manevi askerleri çoğaltıp, hakikat-i Muhammediye kaptanlığında, şeriat gemisiyle vahdet denizinde yol almak gerektiğini belirtir. Gerçek ümmet ve kul olmanın, yeni doğumlarla yeni tecellilere mazhar olup “Ana” gibi doğurgan ve muhabbetle hakîkat-i Muhammedî üreticisi olmakla mümkün olacağını belirtir. Vahdet deryasının derinliklerinden inci-mercan çıkartmak ve hakîkatler kitabını okumak isteyenlere her daim elini uzatan birinin bulunacağını, ümitsizliğe gerek olmadığını savunur.

Âdemiyet hakîkatlerini anlamadan, yapılmaya çalışılan mânevî yolculuğun sonuca ulaşamayacağını belirten Ardıç’a göre, insanın yeryüzünde zuhûrundan tek maksat, mârifeti elde etmesidir. Fakat ne yazık ki insanlardan pek çoğu bu gerçeği gözden kaçırırlar.

Altı peygamber serisi kitaplarında belirttiği gibi, kişi hangi peygamberin hakîkatini tecrübe edip yaşıyorsa, o peygamberin ümmetidir. Yani aslında kendini Muhammedî sanan Müslümanların çoğu gerçek anlamda tevhid-i zât hakikatlerini idrak edemedikleri için asıl anlamda Muhammedî değillerdir. Ayrıca ona göre gerçek bir Muhammedî, ülü’l-azm denilen bazı peygamberlerin idrak düzeylerinden çok daha yüksek bir noktada olur. Mesela tevhid-i zât hakîkatlerini idrak eden bir Muhammedî, tevhid-i ef’âl mertebesinde bulunan Hz. İbrahim’den irfânî bilgi açısından daha geniş bir sahaya sahiptir. Çünkü seyir halinde olan hakîkat-i Muhammediyye, Muhammed ismiyle zuhur etmiş ve onun ümmeti de zâti hakîkatlere muhatap olmuştur. Diğer peygamberler ve kavimlerine ise, bu nasip olmamıştır. 

Ona göre fikri açan zikir, aklın nurlanmasına ve ilâhî mârifete ulaşmaya aracılık eder. Her kim bu ilim ile diri olursa o kimse ölümsüzdür. Her şeyi kendi aklıyla kıyaslayan ve aklına yatmayanı reddeden kimseleri eleştiren Ardıç, bu noktada filozofların meşgul olduğu ilmi de faydasız görür. Onun düşüncesine göre bu ilimler, ölüm sonrası hayatında insana bir fayda sağlamaz. Zîra hepsi ilm-i kâldir, ilm-i hâl değildir.

Cehâletin giderilmesinin amacı, hakîkatleri idrâk olmalıdır. Bunu sağlamayan ilim ise faydasızdır. Zira kişi, hangi idrak mertebesinde ölürse cennete gitse bile ona göre muamele görecektir. Cennette meyvelerle meşgul olmaktansa, zâtî hakîkatleri daha bu dünyada iken idrak edip, zât cennetine girip, orada zâtî hakîkatleri öğrenmeye devam etmelidir. Ardıç’ın tasavvufî eserleri şerh edip, sohbet konusu yapma faaliyetinde gözettiği amacı da budur.

Kişinin, düşüncelerini sürekli kontrol altında tutarak gafletten kaçınması gerektiğini savunan Ardıç, gerçek rabıtanın sürekli Hak’la ilgili meselelerle meşgul olmak olduğunu, bunun da aslında Kur’ân ve hadislerin özünün açıklandığı tasavvuf ehlinin eserlerinin okunup anlaşılmasından geçtiğini vurgular. Buna kendisi de riayet edip, bu eserleri okumakla kalmayarak, başka insanların faydasına sunulması için de aracılık etmektedir. 

Necdet Efendi, “Şeriatta duygular vardır bilinmez. Tarikatta duygular vardır bilinir ancak hâkim olunmaz. Hakîkatte duygular vardır, bilinir ve hâkim olunur. Mârifette ise duygular imha ve ihya edilir” sözüyle de tasavvufun sadece beşerî duygusallık içinde kalmayıp, ilâhî duyguların ve mârifetin merkeze alınması gereken bir yapı olduğunu savunur. Sadece dînî musiki ve yapılan zikirlerle, duygusal birtakım haller yaşatan, ilim ve irfandan uzak tasavvuf okullarının bir sonraki nesle pek bir şey bırakamadığı ve zamanla bu tip yolların kesildiği gerçeğini vurgular.

Eklemek gerekirse, hayatı boyunca insanlara faydalı olmak için yanında eşi Nüket Hanım’la beraber yaklaşık bir milyon kilometre yol giden ve on araba eskiten Necdet Ardıç Efendi, hiçbir maddî menfaat gözetmemiştir. Günümüzde yardımlaşma derneği yapılanması düzeyinde kalıp bunun ötesine geçemeyen, patronaja dayalı tasavvufî grup hegemonyasının ve bağlılarından aldığı maddi destekle otorite ve güç devşiren rusûm ehli şeyh tipolojisinin aksine, irfâniyet ve tefekkürü önceleyen böyle birinin varlığı kıymetli bir durumdur.

Kısaca çerçevesini çizdiğimiz bu görüşler etrafında edindiğimiz kanaate göre Ardıç, şeriat dairesinde kalmaya özen göstermiş, tevhid ehli bir şahsiyettir. Tabii ki sınırları belli olan böyle bir çalışmada, ömrünü tasavvufî çalışmalara adamış bir insanı tüm yönleriyle ve kâmil anlamda tanıtmak konusunda yetersiz kalınmış olunabilir. Ancak yine de bu araştırmanın, ileride yapılacak çalışmalara katkı sağlayacak şekilde bir basamak olarak değerlendirilmesi en büyük dileğimizdir.

# KAYNAKÇA

Kitaplar Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, Kahire, Mektebetü’l-Kudsî, 1351. 

Akil Muhammed, Felsefi Tasavvuf, çev. Mustafa Kılıçlı, İstanbul: Birey Yayıncılık, 1998. 

Ardıç Necdet, Necdet Divanı-1, Tekirdağ: y.y., 1988.

---------, Hacc Divanı, Tekirdağ: y.y., 1990.

---------, Salat, Tekirdağ: y.y., 1995.

---------, Yehova Şahitleri ile Mülâkat, Tekirdağ: y.y., 1997.

---------, Âşıklar Yolunun Âdâbı, Tekirdağ: y.y., 1998.

---------, Kelime-i Tevhid, Tekirdağ: y.y., 2001.

---------, 13 ve Hakikat-i İlâhiyye, Tekirdağ: y.y, 2007.

---------, Divan-3: Hazmi Tura, Nusret Tura, Necdet Ardıç: Terzi Baba Divanı, Tekirdağ: y.y., 2007. 

---------, Kevkeb-Yıldız Kevakib-Yıldızlar-Kayan Yıldızlar, Tekirdağ: y.y., 2008.

---------, Hz. Peygamber Efendimizi Rüyada Görmek, Tekirdağ: y.y., 2008.

---------, İbretlik “Değmez” Dosyası, Tekirdağ: y.y., 2009.

---------, Hz. Nuh-Neciyullah, Tekirdağ: y.y., 2009.

---------, Hz. İbrahim-Halilullah, Tekirdağ: y.y., 2010.

----------, Bir Hikâye Birçok Yorum-Genç ve Kıymetli Elmas, Tekirdağ: y.y., 2010.

----------, Bir Zuhuratın Düşündürdükleri, Tekirdağ: y.y., 2010.

---------, Bir Hikâye Birçok Yorum: Bakara Dosyası- Bakara İnek Hikâyesi, Tekirdağ: y.y., 2011.

----------, Hayal Vadisinin Çıkmaz Sokakları, Tekirdağ: y.y., 2011.

---------, Bir Hikâye Birçok Yorum: Bir Ressam Hikâyesi, Tekirdağ: y.y., 2012.

---------, Ölüm Hakkında- Kıyam Et, Tekirdağ: y.y., 2012.

---------, Hz. Musa Kelimullah, Tekirdağ: y.y., 2013.

---------, Hz. İsa-Ruhullah, Tekirdağ: y.y., 2013.

---------, Yolun Tehlikeleri-İbretlik Bir Hikâye Daha: Mescid-i Dırar-Kubbetü’l Kara, Tekirdağ: y.y., 2013. 

---------, Terzi Baba-7: Bi-ismi Has-Selam, Tekirdağ: y.y., 2014.

---------, Bir Hikâye Birçok Yorum: Herşey Merkezinde’mi Hikâyesi, Tekirdağ: y.y., 2014.

--------, Hz. Âdem ve Safiyet, İstanbul: H Yayınları, 2015.

--------, Solan Bahçe’nin Kuruyan Gülleri, Tekirdağ: y.y., 2015.

--------, Celâl, Cemâl, Celâl, Tekirdağ: y.y., 2015.

--------, İnsân-ı Kâmil Abdüllkerîm el-Cîlî-Cilt (1)-Kitap (1)-Giriş-Terzi Baba Şerhi, Tekirdağ: y.y., 2015.

--------, A’yân-ı Sâbite-Kaza ve Kader, y.y, y.y., 2015.

---------, Terzi Baba-Necdet Ardıç (8): (19-53), haz. Murat Cağaloğlu, Tekirdağ: y.y., 2016.

--------, Gece ve Kandil, İstanbul: H Yayınları, 2016.

--------, İman ve Îkan, Tekirdağ: y.y., 2016.

--------, İman ve Îkan, Tekirdağ: y.y., 2016.

--------, Cemo ve Farko, Tekirdağ: y.y., 2016.

--------, Kudüs Seyahati Dosyası, Tekirdağ: y.y. 2017.

--------, İrfan Sofrası- Er-Rahman, Tekirdağ: y.y., t.y.

--------, Kur’ân-ı Kerîm’de Yolculuk: Yusuf Sûresi, Tekirdağ: y.y., t.y.

--------, Terzi Baba İstişare Dosyası-3, Tekirdağ: y.y., t.y.

---------, Terzi Baba İlahiler-Derleme, Tekirdağ: y.y., t.y.

Aşkar Mustafa, Niyazi-i Mısrî ve Tasavvuf Anlayışı, Ankara: T.C. Kültür Bakanlığı Yayınları, 1998.

Atâî, Zeyl-i Şekâik, nşr. Abdülkadir Özcan, İstanbul: Çağrı Yayınları, 1989.

Attas S. Muhammed Nakib, İslam Metafiziğine Prolegomena, çev. İlker Kömbe, İstanbul: Küre Yayınları, 2016.

Aydın Hüseyin, Muhasibî’nin Tasavvuf Felsefesi, Ankara: y.y., 1979.

Aynî Mehmet Ali, Tasavvuf Tarihi, çev. Hüseyin Rahmi Yananlı, İstanbul: Kitabevi Yayınları, 1992.

Ayten Ali, Sevde Düzgüner, Tasavvuf Psikolojisine Giriş: Bireysel Arınma ve Güzel Ahlak, İstanbul: Sufi Kitap, 2017.

Ayverdi İlhan, Misalli Büyük Türkçe Sözlük, C. II, 4.b., İstanbul: Kubbealtı Yayınevi, 2011.

Barkan, Ömer Lütfi, “Kolonizatör Türk Dervişleri”, Tasavvuf Kitabı, haz. Cemil Çiftçi, 2.b., İstanbul: Kitabevi Yayınları, 2008.

Baş Mehmet Şamil, Aydınlı Bir Uşşaki Şeyhi: Ömer Hulusi ve Divan’ı, İstanbul: Metamorfoz Yayıncılık, 2014.

Buhârî, Sahîh, 5. b., Beyrut-Dımaşk, Dâru İbni Kesîr, 1994. 

---------, Edebü’l-Müfred,3. b., Beyrut, Daru’l-Beşâiri’l-İslâmiyye, 1989.

Burckhardt Tıtus, Doğu’da-Batı’da Kutsal Sanat: Sanatın İlkeleri Ve Yöntemleri, çev. Tahir Uluç, İstanbul: İnsan Yayınları, 2017.

Bursevî İsmail Hakkı, Kâbe ve İnsan, haz. Veysel Akkaya, 2.b., İstanbul: İnsan Yayınları, 2008.

---------, Hayâtü’l-Bâl, haz. İrfan Poyraz, Bursa: Sır Yayıncılık, 2016.

---------, Kitâbu’l Envar Tasavvufî Meseleler, çev. Naim Avan, 2.b., İstanbul: İnsan Yayınları, 2016.

Cerrâhî Safer el-Muhibbi, Istılâhât-ı Sofiyye Fî Vatan-ı Asliyye, 2. b., İstanbul, Kırk Kandil Yayınları, 2013.

Cevheri, es-Sihah fi’lLuğâ ve Ulûm, C. I., Beyrut: y.y., 1974.

Ceyhan Semih, “Halvetiyye”, Türkiye’de Tarikatlar: Tarih ve Kültür, ed. Semih Ceyhan, İstanbul: İsam Yayınları, 2015.

Cîlî Abdülkerîm, İnsân-ı Kâmil, çev. Abdülaziz Mecdi Tolun, 2. b., İstanbul: İz Yayıncılık: 2002. 

Cürcani Seyyid Şerif, Tarifat, çev. A. Mecdi Tolun, yay. haz. Abdulrahman Acer, İstanbul: Litera Yayıncılık, 2014.

Çakmaklıoğlu M. Mustafa, İbn Arabî’ye Göre İbadetlerin Manevî Yorumları, 3.b., İstanbul: İnsan Yayınları, 2015.

Çelebi Hüsamettin (Şerif Kır), Terzi Baba (1): Necdet Ardıç ve Necm Süresi, Tekirdağ: y.y., 2004.

---------, Terzi Baba-Necdet Ardıç-2, Tekirdağ: y.y., 2015.

Çift Salih, Hakîm Tirmizi ve Tasavvuf Anlayışı, İstanbul: İnsan Yayınları, 2008.

Demirli Ekrem, Tasavvufun Altın Çağı: Konevî ve Takipçileri, İstanbul: Sufi Kitap, 2015.

---------, Şair Sûfîler: Mevlânâ, Yunus Emre ve Niyazi-i Mısrî Üzerine İncelemeler, İstanbul: Sûfî Kitap, 2015.

Devellioğlu Ferit, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lûgat, 31. b., Ankara: Aydın Kitabevi Yayınları, 2015.

Doğan Mehmet, Doğan Büyük Türkçe Sözlük, 23. b., Ankara: Yazar Yayınları, 2011.

Eraydın Selçuk, Tasavvuf ve Tarikatlar, 7. b., İstanbul: Marmara Üniversitesi İlahiyat Vakfı Yayınları, 2004. 

Erbilî Muhammed Emin, Kalblerin Nur’u Tasavvuf, çev. Abdülcelil Candan, Konya: İhya Kitabevi, t.y.

Ertuğrul İsmail Fenni, Vahdet-i Vücûd ve İbn-i Arabî, haz. Mustafa Kara, 2.b., İstanbul: İnsan Yayınları, 2008.

Fevzi Mustafa, Vahdet-i Vücûd Meselesi, çev. Mahmut Kanık-Fatma Z. Kavukçu, Ankara: Hece Yayınları, 2003.

Fürek İbn, El-İbâne An Turuki’l-Kâsıdîn: Tasavvuf Istılahları, çev. Ahmet Yıldırım- Abdülgaffar Aslan, İstanbul: Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı, 2014.

Galitekin Ahmed Nezih, Osmanlı Kaynaklarına Göre İstanbul: Câmi, Tekke, Medrese, Mekteb, Türbe, Hamam, Kütüphâne, Matbaa, Mahalle ve Selatîn İmâretleri, İstanbul: İşaret Yayınları, 2003.

Gölpınarlı Abdülbâki, Tasavvuftan Dilimize Geçen Deyimler ve Atasözleri, İstanbul: İnkilâp Kitabevi, 2004.

Gümüşhanevî Ahmed Ziyauddin, Râmûz el-Hâdis-Hadisler Deryası, çev. Abdülaziz Bekkine, İstanbul: Gonca Yayınevi, 2007.

Gümüşhanevî Ömer Ziyâuddîn, Tasavvuf ve Tarikatlarla İlgili Fetvalar, çev. İrfan Gündüz-Yakup Çiçek, Bursa: Sır Yayıncılık, 2008.

Gündüz Şinasi, Yavuz Ünal, Ekrem Sarıkçıoğlu, Dinlerde Yükseliş Motifleri ve İslam’da Miraç, 2. b., İstanbul: Vadi Yayınları, 2016.

Güngör Erol, İslâm Tasavvufunun Meseleleri, 10. b., İstanbul: Ötüken Yayınları, 2011.

Güral Özkan, Tasavvufta Kandiller ve Mevlid-i Şerif Yorumları, Bursa: Emek Yayınevi, 2016.

Gürer Dilaver, Fusûsul-Hikem ve Mesnevî’de Peygamberlerin Öyküleri, 4.b., İstanbul: İnsan Yayınları, 2011.

Hakîm Suad, İbnü’l-Arabî Sözlüğü, çev. Ekrem Demirli, İstanbul: Kabalcı Yayınevi, 2005.

Herevî Hâce Abdullah el-Ensârî, Menâzilü’s-Sâirîn: Tasavvufta Yüz Basamak, çev. Abdürezzak Tek, 2.b., Bursa: Emin Yayınları, 2017.

Hulvî Mahmud Cemaleddin, Lemezât-ı Hulviyye (Büyük Velilerin Tatlı Halleri), haz. Mehmet Serhan Tayşî, İstanbul: Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları, 1993.

Hücvirî, Hakikat Bilgisi: Keşfu’l-Mahcûb, haz. Süleyman Uludağ, 4.b., İstanbul: Dergâh yayınları, 2014.

Işıtan İbrahim, Sûfî Psikolojisi ve Sülemî’ye Göre Sûfî Benlik Dönüşümü, Ankara: Divan Kitap, 2014.

İbn Arabî, Ahadiyyet Risâlesi, çev. Hüseyin Şemsi Ergüneş, haz. Ercan Alkan, İstanbul: İlk Harf Yayınları, 2012.

---------, Fütûhât-ı Mekiyye: Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, çev. Ekrem Demirli, İstanbul: Litera Yayıncılık, 2015.

---------, Fütûhât-ı Mekkiyye, çev. Ekrem Demirli, C.I, İstanbul: Litera Yayıncılık, 2015.

İbnü’l-Arîf, Gönül Meclisleri, haz. Necmettin Bardakçı, Bursa: Sır Yayıncılık, 2005.

İbn Kayyım El-Cevziyye, Medâricu’s-Sâlikîn Kur’ânî Tasavvufun Esasları I-II- III, çev. Ali Ataç vd., 3.b., İstanbul: İnsan Yayınları, 2013.

İbn Manzur, Lisânu’l-Arab, haz. Yûsuf Hayyat-Nedim Mar’aşlı, C.I (Dâru Sadr) Beyrut: 1970.

İdiz Ferzende, İmam Süyûtî ve Tasavvuf: Hayatı, Şahsiyeti, Tarikatı ve Eserleri, İstanbul: Semerkand Yayınları, 2013.

İnançer Ömer Tuğrul, “Osmanlı Tarihinde Sûfîlik Âyin ve Erkânları”, Osmanlı Toplumunda Tasavvuf ve Sufiler: Kaynaklar-doktrin-ayin ve erkan-tarikatlar-edebiyat-mimari-ikonografi-modernizm, haz. Ahmet Yaşar Ocak, Ankara: Türk Tarih Kurumu, 2005.

Kam Ferit, Vahdet-i Vücûd, çev. Ethem Cebecioğlu, Ankara: Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, 1994.

Kara Mustafa, Metinlerle Osmanlılarda Tasavvuf ve Tarikatler, 2. b., İstanbul: Sır Yayınları, 2008. 

---------, Tasavvuf ve Tarikatlar Tarihi, 11. b., İstanbul: Dergâh Yayınları, 2013. 

---------, Metinlerle Günümüz Tasavvuf Hareketleri, 4. b., İstanbul: Dergâh Yayınları, 2014.

Karamustafa Ahmet T., Tasavvufun Oluşumu, İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2017.

Kartal Abdullah, Tasavvufun Oluşumu Şeriat-Hakikat İlişkisi, Bursa: Emin Yayınları 2015.

Kâşânî Abdürezzak, Letâifu’l-a’lâm Fî İşarâtı Ehli’i-ilham: Tasavvuf Sözlüğü, çev. Ekrem Demirli, İstanbul: İz Yayıncılık, 2004.

---------, Istılâhâtu’s-Sûfiyye, çev. Abdurrezzak Tek, Bursa: Bursa Akademi Yayınevi, 2014.

Kılıç Mahmud Erol, Sufî ve Şiir, 3. b., İstanbul: İnsan Yayınları, 2006.

---------, İbn Arabî Düşüncesine Giriş: Şeyh-i Ekber, 5.b., İstanbul: Sufi Kitap, 2015.

---------, Anadolu Tasavvuf Tarihine Notlar -II-: Halvetî Uşşâkîler, İstanbul, Sufi Kitap, 2016.

Kur’ân-ı Kerîm Meâli, 11.b., Ankara: Diyanet işleri Başkanlığı Yayınları, 2006.

Köprülü Mehmet Fuad, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, 2.b., İstanbul: Alfa Yayınları, 2016.

Kuşeyrî, Tasavvuf İlmineDair: Kuşeyrî Risalesi, haz. Süleyman Uludağ, 3.b., İstanbul: Dergâh Yayınları, 1991.

Küçük Hasan, Osmanlı Devleti’ni Tarih Sahnesine Çıkaran Kuvvetlerden Biri: Tarikatlar ve Türkler Üzerindeki Müspet Etkileri, İstanbul: Türdav Basın Dağıtım, 1976.

Mollaibrahimoğlu Süleyman, Miraç Gerçeği, İstanbul: Akbel Yayınları, 1991.

Muhâsibî, Akıl ve Kur’ân-ı Anlamak, çev. Veysel Akdoğan, 3.b., İstanbul: İşaret Yayınları, 2015.

Muslu Ramazan, Tasavvuf El Kitabı, ed. Kadri Özköse, 3. b., Ankara: Grafiker Yayınları, 2015.

Ocak Ahmet Yaşar, Osmanlı Toplumunda Tasavvuf ve Sufiler: Kaynaklar-doktrin-ayin ve erkan-tarikatlar-edebiyat-mimari-ikonografi-modernizm, Ankara: Türk Tarih Kurumu, 2005.

Ögke Ahmet, Ahmet Şemseddîn-i Marmaravî-Yiğitbaşı Veli-Hayatı Eserleri Görüşleri, İstanbul: İnsan Yayınları, 2001.

Öngören Reşat, Osmanlılar’da Tasavvuf, 3. b., İstanbul: İz Yayıncılık, 2012.

Özdamar Mustafa, Hüsâmeddin Uşşâkî ve Uşşâkîler, İstanbul: Kırk Kandil Yayınları, 2001.

Özön Mustafa Nihat, Büyük Osmanlıca-Türkçe Sözlük, 3. b., İstanbul: İnkilâp Kitabevi, 1959.

Öztürk Yaşar Nuri, Kur’an-ı Kerim ve Sünnete Göre Tasavvuf, İstanbul: Fatih Yayınevi, 1979.

Püsküllüoğlu Ali, Arkadaş Türkçe Sözlük, Ankara: Arkadaş Yayınevi, 1994.

Sami Şemseddin, Kamûs-ı Türkî, İstanbul, 1317 H.

Sayın Esma, Tasavvuf Terapisi, İstanbul: Nesil Yayınları, 2014.

Schimmel Annemarie, İslamın Mistik Boyutları, çev. Ergun Kocabıyık, 3.b., İstanbul: Kabalcı Yayınevi, 2012.

Seccâdî Seyyid Cafer, Tasavvuf ve İrfan Terimleri Sözlüğü, İstanbul: Ensar Neşriyat, 2007.

Serin Rahmi, İslâm Tasavvufunda Halvetilik ve Halvetiler, İstanbul: Petek Yayınları, 1984.

Spıegelman J. Marvin, Pir Vilayet İnayet Han, Tasnım Fernandez, Jung Psikolojisi ve Tasavvuf, 2.b., İstanbul: İnsan Yayınları, 1997.

Şabânî Muslihüddin Vahyî, Mirâc’ın Tasavvufî Boyutu- Mirâcü’l-Beyân, haz. Mustafa Tatcı, Cemâl Kurnaz, İstanbul: H Yayınları, 2016.

Şirvanî Seyyid Yahya, Şifaü’l Esrar Sufi Yolunun Sırları, haz. Mehmet Rıhtım, İstanbul: Sufi Kitap, 2011.

Tatçı Mustafa, Hayretî’nin Dinî-Tasavvufî Dünyası, Ankara: T.C. Kültür Bakanlığı Yayınları, 1998.

Tek Abdurrezzak, Tarihi Süreçte Tasavvuf ve Tarikatlar, Bursa: Bursa Akademi Yayınevi, 2016.

---------, Tasavvufî Mertebeler, Hâce Abdullah el-Ensârî el-Herevî Örneği, Bursa: Emin Yayınları, 2008.

Tirmizî Hakim, Kalbin Anlamı: Allah’ın Nuruna Kavuşmak İçin Kalbimizin İç Güçlerini Nasıl Kullanmalıyız?, çev. Ekrem Demirli, 4. b., İstanbul: Hayy Kitap, 2017.

Tura M. Nusret, Karagün Dostuyum-I, İstanbul: Fakülteler Matbaası, 1963.

---------, Karagün Dostuyum II -Tasavvufta Gönül ve Aşk, İstanbul: Doğruluk Matbaası, 1965.

---------, Gönül ve Aşk, İstanbul: İnsan Yayınları,1995.

---------, Mektuplar, haz. Mahmut Erol Kılıç, 2. b., İstanbul: İnsan Yayınları, 2006.

---------, Aşk Yolu, haz. Mahmut Erol Kılıç, 4. b., İstanbul: İnsan Yayınları, 2009.

---------, O’nun Güzel İsimleri, haz. Mahmut Erol Kılıç, 4. b., İstanbul: İnsan Yayınları, 2009. 

---------, Mektuplarda Yolculuk, haz. Necdet Ardıç, Tekirdağ: y.y., 2013.

---------, Erler Demine, haz. Necdet Ardıç, İstanbul: H Yayınları, 2017.

Türer Osman, Osmanlılarda Tasavvufî Hayat -Halvetîlik Örneği- Mustafa Nazmî Efendi’nin Hediyyetü’l-İhvân’ı, 2.b., İstanbul: İnsan Yayınları, 2011.

Uludağ Süleyman, İnsan Ve Tasavvuf, İstanbul: Mavi Yayıncılık, 2001.

---------, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, 2. b., İstanbul: Kabalcı Yayınevi, 2005.

Uluç Tahir, İbn Arabî’de Sembolizm, 4.b., İstanbul: İnsan Yayınları, 2015.

Uşşâkî Ahmed Câhîdî, Nasihatnâme, haz. Hamit Er, İstanbul: H Yayınları, 2017.

Vassâf Osmânzâde Hüseyin, Sefîne-i Evliyâ, haz. Mehmet Akkuş-Ali Yılmaz, C. IV, 3. b., İstanbul: Kitabevi Yayınları, 2015.

Velioğlu Tarık, Osmanlı’nın Manevi Sultanları, 2. b., İstanbul: Hayy Kitap, 2009.

Vicdânî Sâdık, Tarikatler ve Silsileleri (Tomâr-ı Turûk-ı Aliyye), yay. haz. İrfan Gündüz, İstanbul: Enderun Kitabevi, 1995.

Yılmaz Hasan Kâmil, Tasavvuf Mes’eleleri, İstanbul: Erkam Yayınları, 1997.

---------, Ana Hatlarıyla Tasavvuf ve Tarikatlar, 16. b., İstanbul: Ensar Neşriyat, 2013.

Yılmaz Ömer, Geçmişten Günümüze Tasavvuf ve Tarîkatlar, Ankara: Akçağ Yayınları, 2015.

Makaleler Aruçi Muhammed, “Ülü’l-azm”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi (DİA), İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı İslam Araştırmaları Merkezi (İSAM), 2012, C.42, ss. 294-295.

Avcı Casim, “Hilâfet”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi (DİA), İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı İslam Araştırmaları Merkezi (İSAM), 1998, C. 17, s. 539.

Aydın Mehmet S., “İnsân-ı Kâmil”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi (DİA), İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı İslam Araştırmaları Merkezi (İSAM), 2000, C. 22, s. 330.

Demirli Ekrem, “Sadreddin Konevî”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi (DİA), İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı İslam Araştırmalar Merkezi (İSAM), 2008, C.35, s. 424.

Kılıç Mahmut Erol, “Uşşakıyye”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi (DİA), İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı İslam Araştırmaları Merkezi (İSAM), 2012, C. 42, ss. 232-233.

---------, “Cemâleddin Uşşâkî”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi (DİA), İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı İslam Araştırmaları Merkezi (İSAM), 1993, C. 7. s. 315.

Tanman M. Baha, “Hüsâmeddin Uşşâkî Tekkesi”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi (DİA), İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı İslam Araştırmaları Merkezi (İSAM), 1998, C. 18, s. 517.

Uludağ Süleyman, “Halife”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi (DİA), İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı İslam Araştırmaları Merkezi (İSAM), 1997, C. 15, s. 300.

---------, “Halvetiyye”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi (DİA), İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı İslam Araştırmaları Merkezi (İSAM), 1997, C. 15, ss. 393-395.

---------, “Mücâhede”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi (DİA), İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı İslam Araştırmaları Merkezi (İSAM), 2006, C. 31, s. 440.

Yavuz Salih Sabri, “Mi’rac”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi (DİA), İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı İslam Araştırmaları Merkezi (İSAM), 2005, C. 30, s. 133.

Diğer Kaynaklar Şengül Fatma, Uşşâkîlerde Etvâr-ı Seb’a, (Yüksek Lisans Tezi), İstanbul: Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2009.

Yönlüer Fatma Sena, Mehmet Hazmi Tura, (Yüksek Lisans Tezi), İstanbul: Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2010.

Necdet Ardıç Efendi tarafından 25 Ağustos 2017, 30 Ekim 2017 ve 11 Mart 2018 tarihlerinde, terzibaba13@gmail.com adlı internet adresinden gönderilen e-posta. Nur Nihan Hanım (Necdet Ardıç’ın dervişi) tarafından serkandenkci@gmail.com internet adresine 25.03.2016 tarihli gönderilen e-posta.

 Zeynep Hanım (Necdet Ardıç’ın dervişi) tarafından serkandenkci@gmail.com internet adresine 21.03.2016 tarihli gönderilen e-posta.

Enver Bey (Necdet Ardıç’ın dervişi) tarafından serkandenkci@gmail.com internet adresine 24.03.2016 tarihli gönderilen e-posta.

Necdet Ardıç Efendi (Terzi Baba), “Namaz Bina Etmek Kısa Kısa”,10/12/2014,https://www.youtube.com/results?search_query=terzi+baba+namaz+kısa+kısa (27/01/2017).

23-26-27-28 Haziran 2016 tarihli “TvNet” ulusal televizyon kanalında gösterilen, Necdet Ardıç’ın görüntülü sohbetlerini içeren “Hikmetin İzinde” adlı sahur programı.

Necdet Ardıç Efendi’nin 11 Kasım 2016 tarihinde Bursa’da Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde öğrencilerle yaptığı söyleşi.

Necdet Ardıç Efendi ile 13-14-15 Şubat 2016, 15-16 Temmuz 2017 tarihlerinde Tekirdağ’da; 6 Eylül 2015, 28 Kasım 2015, 10 Kasım 2016, 23 Eylül 2017, 6-7-8 Nisan 2017 ve 13 Şubat 2019 tarihlerinde Bursa’da yapılan mülakatlar.

Necdet Ardıç Efendi ile 27 Eylül 2017 tarihinde yapılan telefon görüşmesi.

Şerif Kır (Necdet Ardıç’ın dervişi) ile 14 Şubat 2016 tarihinde Tekirdağ’da yapılan mülakat. 

Murat Cağaloğlu (Necdet Ardıç Efendi’nin dervişi) ile 19 Şubat 2016 tarihinde İstanbul’da yapılan mülakat.

Halit Bey (Necdet Ardıç’ın dervişi) ile 15 Eylül 2017 tarihinde Bursa’da yapılan mülakat.

www.kuranmeali.org

www.islamvetasavvuf.org

www.siyerinebi.com

www.terzibaba13.com

# EKLER

## Ek-1

En soldan sırasıyla gençlik hali ile Necdet Ardıç, Nusret Tûra Uşşâkî Hazretleri, merhum derviş Güner Kombak.

1965 /Adana. 

## 

## Ek-2

Necdet Efendi’ye Nusret Tura’dan, ona Hazmi Tura’dan, ona da Mustafa Hilmi Sâfî’den intikal eden fotoğraflar. Soldan başlayarak birinci fotoğrafta Hüseyin Vassaf ve Mustafa Hilmi Sâfî Efendi, ikinci fotoğrafta Mustafa Hilmi Sâfî Efendi, üçüncü fotoğrafta Hazmi Tura, dördüncü fotoğrafta Nusret Tura ve son fotoğrafta Necdet Ardıç yer almaktadır.

## Ek-3

Necdet Ardıç ve eşi Nüket Hanım, Nusret Tura’nın kabri başında.

Pendik/İstanbul

## Ek-4

Necdet Ardıç, dergâhtaki çalışma masasında.

Tekirdağ.

## Ek-5

Necdet Ardıç’ın yıllarca mesleğini icra ettiği masa Dergâh’ın kütüphanesi ve küçük müzesi. Tekirdağ.

## Ek-6

Necdet Ardıç tarafından1958 yılından itibaren arşivlenen sohbet kasetlerinin yer aldığı dergâhtaki camekânlı bölme.

 Tekirdağ.

## Ek-7

Necdet Ardıç’ın “Vekil halife”lerine verdiği belge.

Ek-8

Hazmi Tura’dan Nusret Tura’ya ondan da 
Necdet Ardıç’a intikal eden ve kendisinde bulunan yolun emanetleri. 
(Tâc-ı şerîf, cüppe, kemer ve gömlek).

## Ek-9

Hazmi Tura’dan Nusret Tura’ya ondan da Necdet Ardıç’a 
intikal eden ve kendisinde bulunan Uşşâkî tâc-ı şerîfi.

## Ek-10

Nusret Tura tarafından Necdet Ardıç’a gönderilen mektup.

## Ek-11

Necdet Ardıç Efendi’nin, bir vesileyle emaneten 
“Rehberlik icazeti” verdiği “Fatih Nurullah” adlı şahıstan görülen
 lüzum üzerine bu emaneti geri aldığına dair belge.

# DİZİN

A

Abdurrahman Sâmi, 8, 12

Abdülkadir-i Geylânî, 75, 141, 328

Abdülkerîm el-Cîlî, 13, 48, 56, 74, 75, 160, 197, 328

âdâb, 1, 8, 27, 67, 124

Âdemiyyet, 47, 174, 191, 192, 216, 217, 218

Âfâkî, 132

ahadiyyet, 140, 169, 170, 171, 172, 185, 300

Ahmed Câhidî, 9

Ahmediyye, v, 2, 5, 6, 49, 65, 119, 120, 215

Ahmet Avni Konuk, 48, 326

Ahmet Elitaş, 20, 22

Ahmet Yüksel Özemre, 61

akl-ı küll, 148, 204, 205, 244, 247, 248, 267

Alaaddin-i Uşşâkî, 8

Ali Rıza Efendi, 27, 28

Allah Ağacı, 209

Allahça, 229, 230

Ankara, 11, 12, 24, 132, 142, 146, 161, 162, 165, 189, 198, 225, 234, 332, 333, 334, 335, 336, 337, 338, 339

ârif, 12, 27, 29, 31, 33, 125, 127, 144, 165, 166, 251, 295, 296, 297, 298, 299, 305, 307, 313, 327

âşık, 29, 34, 42, 275, 298, 299

aşk, 10, 36, 41, 42, 206, 210, 236, 260, 270, 281, 298, 299, 308, 310, 323

Aşk yolu, 41

B

Balıkesir, 10, 19, 61, 122

bâtınî, 25, 38, 87, 92, 94, 104, 107, 109, 112, 140, 166, 173, 175, 177, 182, 185, 186, 187, 188, 190, 191, 192, 201, 205, 217, 221, 233, 236, 240, 241, 245, 254, 256, 257, 267, 303, 304

Bâyezîd-i Bistâmî, 160, 164, 306, 307

Bedrettin Dergâhı, 26, 27, 29

Behçet Toy, 21

beka, 62, 158, 159, 160, 313

beka billâh, 158, 159, 160, 313

Bekir Ceyhan, 24

Bektâşî, 321

Beraat, 233

beşeriyet, 181, 219, 225, 318, 319, 320

biat, v, 6, 8, 12, 45, 70, 88, 94, 96, 98, 99, 135, 325

Buhara, 6, 8

Bursa, ii, vi, 1, 18, 25, 29, 38, 46, 48, 49, 52, 55, 60, 61, 70, 82, 96, 97, 102, 114, 122, 131, 135, 138, 139, 140, 141, 143, 161, 164, 167, 169, 174, 181, 182, 183, 198, 200, 203, 208, 209, 230, 232, 319, 323, 333, 335, 336, 338, 341, 342

C

Cabulka, 98

Cabulsa, 98

Câhidiyye, 9

cem, 56, 57, 81, 134, 159, 166, 167, 172, 176, 194, 196, 199, 201, 223, 224, 227, 234, 260, 299

Cemal Cem Bey, 19, 20

Cemal Etil, 68

Cemaleddin Efendi, 12

Cemâleddin Uşşâkî, 6, 7, 9, 47, 146, 340

Cemâl-i Halvetî, 5

Cemâliyye, 5, 6, 9

D

Dede Ömer Rûşenî, 5

Dergâh, 5, 11, 141, 189, 335, 336, 337, 347

derviş, 11, 26, 48, 55, 101, 136, 166, 322, 343

Doğaç Kürşat Eroğlu, 136

E

Ebced, 299

edep, 60, 98, 277, 278, 285

Efendi Baba, v, 15, 16, 26, 29, 70, 106, 286

Elif Efendi, 13

el-İnsânü’l-kâmil, 13

Enfüsî, 131, 307

erbaîn, 71, 72, 304

Erler demine, 43

esmâ-i ilâhiyye, 25, 176, 183, 221, 252, 263, 265, 266, 295

Esrar Baba, 64, 65

etvar-ı seb’a, 47, 146, 208

F

Fahreddin Himmetî, 10

Fahreddîn Irâkî, 56, 328

Felsefe, 308, 309

fenâ, 62, 155, 156, 159, 163, 180, 181, 200, 215, 241, 251, 253

Fenâ fillâh, 241, 287

ferdiyyet, 111

Firavun, 87, 130, 260, 263

G

Gavsiyye Risâlesi, 48

Gazâlî, 1

Gönül, viii, 32, 39, 42, 73, 115, 143, 237, 245, 275, 336, 338

Gülşen-i Râz, 43, 123, 328

Güner Tahir Kombak, 45

H

Hak yolcusu, 26, 163

hakîkat, 48, 85, 89, 90, 113, 128, 140, 143, 145, 147, 162, 163, 165, 166, 179, 180, 183, 190, 191, 192, 196, 203, 205, 211, 213, 216, 217, 219, 222, 223, 224, 228, 235, 236, 237, 238, 239, 241, 244, 246, 247, 248, 251, 253, 254, 257, 261, 262, 264, 287, 303, 304, 310, 311, 315, 318, 329

hakîkat-i ilâhiyye, 162, 166, 203, 217, 219, 248, 264

Hakîkat-i Muhammediyye, 119, 172, 214, 237, 238, 239, 241, 244, 248, 250, 261

halifelik, 102, 170, 208, 301, 325

halvet, 4, 37, 71, 82, 105, 305, 306, 307

hâne-dergâh, 45

Hasan Hüsâmeddin Uşşâkî, 6, 10, 11, 12, 76, 141

Hazmi Tura, v, vii, 3, 10, 12, 26, 27, 28, 29, 30, 31, 34, 36, 38, 45, 49, 52, 55, 94, 95, 96, 97, 105, 270, 325, 331, 341, 344, 350, 351

Heplik, 206

Heybet, 37, 152

Hızır, 87, 197, 200, 201, 202, 203, 204, 205, 206, 213, 258

himmet, 141

Hüseyin Vassaf, 7, 9, 10, 29, 30, 52, 95, 344

İ

İblis, 85, 219, 220, 265, 266

İbrahimiyyet, 174, 179, 191, 192, 215, 315

ihvan, 55, 69, 122

îkan, 119

ilâhî âyet, 227

ilâhî benlik, 48, 127

ilâhî cemâl, 198, 244

ilham, 39, 100, 114, 149, 167, 203, 250, 254, 258, 264, 265, 266, 267, 268, 269, 336

İmâm-ı Rabbânî, 123, 213, 312, 313

insân-ı kâmil, 57, 88, 125, 132, 134, 160, 161, 190, 201, 207, 222, 227, 251, 257, 262, 267, 300

irfan, vi, 6, 8, 12, 13, 22, 128, 163, 173, 176, 186, 233, 287, 289, 298, 299, 300, 318, 321

İseviyyet, 87, 120, 163, 174, 179, 183, 191, 192, 194, 195, 197, 198, 214, 215, 222, 245

İsmail Efendi, 31

ism-i â’zam, 107

İstanbul, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9, 10, 11, 17, 18, 19, 22, 23, 24, 25, 26, 27, 28, 31, 33, 34, 35, 36, 37, 38, 39, 40, 41, 42, 44, 47, 53, 56, 60, 62, 63, 65, 66, 67, 68, 83, 85, 93, 110, 112, 113, 121, 122, 129, 132, 135, 141, 142, 143, 146, 153, 160, 161, 162, 164, 165, 167, 175, 189, 190, 194, 196, 197, 198, 200, 207, 208, 212, 213, 228, 231, 232, 234, 243, 246, 269, 270, 300, 325, 331, 332, 333, 334, 335, 336, 337, 338, 339, 340, 341, 345

İzmir, 10, 45, 63, 65, 68, 122

İznik, 1

İzzet Bey, 19

K

Kadir, 35, 113, 141, 209, 233, 241, 249, 250, 251, 252, 253, 254

Kalp gözü, 289

kâmil insan, 46, 88, 178, 201, 225, 299, 305

kelime-i risâlet, 114, 172, 210

kelime-i tevhid, 32, 65, 114, 146, 147, 160, 167, 168, 169, 171, 172, 173, 174, 184, 190, 192, 196, 210, 228, 293

Kızanlık, 31

Kilitbahir, 9

Konya, 12, 70, 122, 142, 334

Kudüs, x, 109, 113, 162, 191, 240, 245, 246, 332

Kurban Bayramı, 233, 254, 255, 256, 257

Kütahya, 122

L

Lâhicân, 5

ledün, 119, 200, 201, 202, 203

Lemaât, 56, 123, 328

Levh-i mahfûz, 240

Lyon, 122, 125

M

Mahmud Sadeddin Bilginer, 62

Mahmud Şebüsterî, 123, 328

Mahmud Ustaosmanoğlu, 67

Mahmut Erol Kılıç, 6, 8, 35, 40, 41, 42, 47, 270, 338, 339

Malatya, 27

Manisa, 8, 10, 62, 63, 322

Marie Helene Sauner Leroy, 126

marifet, 25, 93, 110, 128, 143, 147, 180, 192, 228, 257, 295, 301, 303, 304, 310, 311

marifetullah, 197, 219, 287, 297

Medîne-i Münevvere, 95

Mehmed Zahid Kotku, 67, 68

Mehmet Arabacı, 23

Mehmet Şamil Baş, 9, 10

Mekke-i Mükerreme, 95

Mektûbât-ı Rabbâniyye, 312, 313

Mektuplar, viii, 35, 40, 43, 83, 106, 338

melek, 59, 114, 118, 203, 250

Melek Hanım, 15, 16, 17

Merkez Efendi, 88, 92

Mesnevî-i Şerîf, 13, 48, 52, 53, 83, 261, 328

Mevlânâ, v, 3, 13, 30, 53, 55, 65, 91, 119, 123, 128, 261, 270, 292, 298, 304, 309, 314, 326, 328, 334

Mevlid, 113, 232, 233, 235, 240, 241, 250, 254, 335

Mir’ac, 113, 230, 233, 247, 250

misal âlemi, 40, 228

mistik, 127, 165

Muhammed Emîn-i Tevfikî, 10

Muhammediyyet, 88, 120, 174, 179, 183, 191, 192, 196, 202, 206, 214, 215, 222, 223, 258, 315, 316

Murat Cağaloğlu, 25, 108, 332, 341

Musa Kâzım Efendi, 62, 63

Museviyyet, 87, 164, 174, 179, 183, 191, 192, 196, 214, 215

Mustafa Hilmi Sâfi, 96

Mutlak tenzih, 196

mücahede, 4, 8, 129, 142, 204, 295

Mürşide Anne, 29

müşahede, 40, 78, 83, 134, 138, 139, 147, 148, 153, 154, 157, 174, 179, 182, 187, 188, 189, 199, 217, 223, 245, 247, 249, 252, 255, 257, 268, 295, 299, 303, 306, 307, 312, 313, 315

N

nazar, 33, 56, 120, 167, 262, 284

Nâzenîn-i Uşşâkî, 7

Nazım Kıbrısî, 60

Nazilli, 6, 35

nefs, 91, 119, 128, 137, 139, 140, 141, 142, 143, 144, 145, 146, 147, 149, 150, 151, 152, 153, 174, 203, 204, 214, 215, 218, 237, 238, 255, 256, 295, 322

nefs-i emmâre, 91, 137, 147, 152, 203, 204, 215, 237, 238, 255, 295, 322

Nûhiyyet, 214, 221

Nurbahşiyye, 6

Nur-ı Muhammedî, 237, 239

Nusret Tura, v, vii, viii, 10, 12, 17, 22, 25, 26, 29, 31, 33, 34, 35, 36, 37, 38, 39, 40, 41, 42, 43, 44, 45, 49, 51, 52, 55, 61, 62, 65, 73, 84, 94, 95, 96, 97, 105, 113, 116, 121, 124, 125, 270, 290, 291, 300, 325, 331, 344, 345, 350, 351, 352

Nüket Hanım, iii, 17, 18, 19, 80, 107, 123, 141, 285, 330, 345

Ö

Ömer b. Ekmelüddîn Halvetî Lâhicî, 4

Ömer Hulûsî, 9, 10

Ömer Hulûsi Divanı, 10

Ömer Tuğrul İnançer, 11, 65

R

Rabbça, 229, 230

rabb-ı hâs, 107, 119

rabıta, 290, 291, 292, 302

Rahmiye Hanım, 16, 23, 26, 31, 33, 45, 96, 121, 325

Ramazan Bayramı, 233, 254, 255, 256, 257, 265

Recai Bey, 32

Refîî Cevad Ulunay, 65

Regaib, 113, 233, 234, 235, 236, 240, 241, 250, 251, 254

riyâzet, 8, 25, 26, 71, 89, 129, 203

rubûbiyyet, 205, 287, 313

Rûhulkudüs, 138, 157, 163, 223

Rûşeniyye, 5

S

Sabri Bey, 40, 49, 96

Sadık Ardıç, 15

Sâdık Vicdânî, 10

Salâhiyye, 6, 9

sâlik, 71, 130, 134, 137, 139, 140, 141, 151, 152, 157, 158, 160, 166, 206, 208, 222, 227, 236, 238, 240, 252, 263, 291, 294

Saruhanlı Memican Efendi, 9

Selâhaddin Uşşâkî, 7

Sencer Derya, 63

Seyrü sülûk, 3, 44, 121, 129, 200, 280, 317

Seyyid Yahya Şirvânî, 5, 153

Sıddık Nâcî Eren, 9

Ş

Şahinde Hanım, 31, 32

şehâdet âlemi, 40, 134, 227, 268, 317

Şemseddin Sivâsî, 5

Şemsiyye, 5

Şerhu Virdi’s-settâr, 8

Şerif Kır, vi, 15, 16, 17, 22, 27, 33, 39, 51, 69, 82, 105, 106, 107, 122, 127, 209, 210, 286, 334, 341

şeyh, 12, 13, 26, 29, 35, 36, 46, 63, 66, 165, 209, 211, 263, 320, 330

şeytan, 217, 219, 259

T

tâc-ı şerîf, 45, 98, 300, 301, 351

tarikat, 1, 4, 5, 6, 8, 9, 38, 45, 48, 52, 67, 89, 90, 93, 97, 98, 101, 110, 128, 129, 138, 140, 141, 143, 147, 165, 171, 180, 192, 228, 257, 287, 294, 301, 303, 310, 315

Tasavvuf, ii, viii, 1, 3, 4, 5, 6, 8, 9, 11, 12, 13, 36, 41, 42, 129, 130, 133, 135, 141, 142, 143, 146, 160, 161, 162, 164, 165, 167, 189, 190, 200, 206, 213, 269, 289, 308, 309, 326, 331, 332, 333, 334, 335, 336, 337, 338, 339

tecelli, 33, 55, 81, 131, 134, 140, 147, 161, 171, 172, 182, 191, 202, 207, 217, 220, 227, 229, 230, 250, 251, 254, 258, 264, 310, 311, 316, 317, 319

Tefekkür, 73, 77, 264, 271

Tekirdağ, 12, 15, 16, 17, 18, 19, 20, 21, 22, 23, 24, 26, 27, 31, 33, 34, 36, 37, 38, 41, 43, 45, 46, 47, 48, 52, 53, 62, 63, 65, 67, 68, 71, 73, 81, 83, 85, 86, 87, 88, 89, 90, 91, 92, 93, 94, 95, 96, 98, 99, 100, 101, 102, 104, 105, 106, 107, 108, 109, 110, 112,113, 114, 115, 116, 117, 118, 119, 120, 121, 122, 124, 127, 139, 146, 161, 167, 174, 209, 223, 232, 300, 321, 323, 325, 331, 332, 334, 339, 341, 346, 347, 348

tenzih, 57, 58, 59, 60, 87, 90, 110, 116, 138, 156, 162, 183, 194, 195, 196, 197, 198, 199, 201, 215, 224, 286, 287, 315, 316

Terzi Baba, ii, iv, viii, ix, x, 12, 15, 16, 17, 22, 25, 27, 33, 34, 39, 46, 47, 48, 51, 57, 60, 68, 69, 70, 82, 84, 93, 94, 95, 96, 100, 101, 102, 105, 106, 107, 108, 109, 110, 116, 118, 122, 123, 125, 128, 129, 130, 131, 132, 136, 137, 138, 139, 140, 141, 143, 161, 162, 163, 164, 166, 167, 169, 170, 171, 175, 177, 180, 181, 182, 183, 184, 192, 194, 196, 200, 201, 202, 205, 208, 209, 210, 226, 227, 228, 230, 244, 246, 250, 269, 284, 285, 286, 288, 325, 331, 332, 334, 341

tesbih, 45, 57, 117, 162, 163, 164, 166, 183, 282, 294, 295

teşbih, 87, 90, 110, 116, 183, 194, 195, 196, 199, 201, 215, 286, 315, 316

tevhid, 48, 68, 71, 84, 86, 87, 88, 100, 102, 110, 114, 115, 116, 139, 142, 154, 156, 163, 167, 168, 169, 171, 172, 173, 174, 176, 183, 191, 194, 195, 196, 198, 199, 201, 202, 211, 212, 214, 215, 216, 222, 224, 228, 231, 236, 240, 268, 270, 286, 287, 297, 299, 329, 330

tevhid-i ef’âl, 86, 154, 214, 329

tevhid-i esmâ, 87, 176, 191, 214, 222

tevhid-i sıfat, 87, 176, 191, 214, 222

tevhid-i zât, 176, 195, 214, 329

Tomâr-ı Turûk-ı Aliyye, 10, 339

U

Uşak, 6, 8, 11

Uşşâkıyye, v, 2, 6, 8, 9, 10, 13, 26, 29, 31, 35, 45, 49, 300, 302

Uşşâkî Âsitânesi, 7, 11, 28

Uşşâkîzâdeler, 12

Ü

Ülül-elbâb, 305

üns, 37, 152

V

vahdet, 12, 42, 90, 110, 175, 197, 198, 199, 224, 252, 265, 270, 297, 306, 326, 327, 328

Vahdet-i şuhûd, 312, 313

Vahdet-i vücûd, 13, 48, 313, 327, 328

velâyet, 170, 200, 201, 285, 287, 288, 319, 320

veled-i kalb, 87, 204, 222, 260, 328

Vitriyyet, 298, 307

Y

yakîn, 62, 70, 77, 119, 134, 166, 180, 186, 252, 257

Yiğitbaşı Ahmed Şemseddin, 5

Yol kazası, 97

Yunus Emre, 94, 97, 128, 270, 334

Z

Zât-ı mutlak, 146, 217, 257

zâtî hakîkatler, 203, 313, 329

Zekiye Anne, 65

Zeyl-i Şakâik, 8

zikir, 4, 6, 7, 36, 66, 71, 74, 75, 78, 79, 82, 117, 121, 129, 135, 138, 140, 146, 151, 162, 163, 164, 165, 166, 167, 174, 180, 183, 264, 289, 293, 294, 295, 296, 329

zuhûrat, 99, 101, 102, 105, 116, 125, 210, 292, 327

zühd, 149, 260, 269

- Abdurrezzak Tek, Tarihi Süreçte Tasavvuf ve Tarikatlar, Bursa: Bursa Akademi Yayınevi, 2016, ss. 271-272. ↑

- a.g.e., ss. 281-283. ↑

- Ömer Lütfi Barkan, “Kolonizatör Türk Dervişleri”, Tasavvuf Kitabı, haz. Cemil Çiftçi, 2.b., İstanbul: Kitabevi Yayınları, 2008, ss. 150-151. ↑

- Hasan Küçük, Osmanlı Devleti’ni Tarih Sahnesine Çıkaran Kuvvetlerden Biri: Tarikatlar ve Türkler Üzerindeki Müspet Etkileri, İstanbul: Türdav Basın Dağıtım, 1976, s. 98. ↑

- Osman Türer, Osmanlılarda Tasavvufî Hayat -Halvetîlik Örneği- Mustafa Nazmî Efendi’nin Hediyyetü’l-İhvân’ı, 2.b., İstanbul: İnsan Yayınları, 2011, ss. 78-80. ↑

- Şemseddin Sâmi, Kamûs-ı Türkî, İstanbul: 1317 H., s. 587. ↑

- Seyyid Şerif-i Cürcani, Tarifat, çev. A. Mecdi Tolun, yay. haz. Abdulrahman Acer, İstanbul: Litera Yayıncılık, 2014, s. 62. ↑

- Mustafa Kara, Tasavvuf ve Tarikatlar Tarihi, 11. b., İstanbul: Dergâh Yayınları, 2013, s. 228; Süleyman Uludağ, “Halvetiyye”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi (DİA), İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı İslam Araştırmaları Merkezi (İSAM), 1997, C. 15, s. 394. ↑

- Reşat Öngören, Osmanlılar’da Tasavvuf, 3. b., İstanbul: İz Yayıncılık, 2012, s. 27.; Mahmud Cemaleddin el-Hulvî, Lemezât-ı Hulviyye (Büyük Velilerin Tatlı Halleri), haz. Mehmet Serhan Tayşî, İstanbul: Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları, 1993, s. 350. ↑

- Hasan Kâmil Yılmaz, Ana Hatlarıyla Tasavvuf ve Tarikatlar, 16. b., İstanbul: Ensar Neşriyat, 2013, s. 262. ↑

- Uludağ, a.g.m., s. 395. ↑

- Mahmut Erol Kılıç, Anadolu Tasavvuf Tarihine Notlar -II-: Halvetî Uşşâkîler, İstanbul: Sufi Kitap, 2016, s. 7. ↑

- Hasan Kâmil Yılmaz, Ana Hatlarıyla Tasavvuf ve Tarikatlar, s. 263. ↑

- Selçuk Eraydın, Tasavvuf ve Tarikatlar, 7. b., İstanbul: Marmara Üniversitesi İlahiyat Vakfı Yayınları, 2004, s. 400. ↑

- Mahmut Erol Kılıç, “Uşşakıyye”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi (DİA), İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı İslam Araştırmaları Merkezi (İSAM), 2012, C. 42, ss.232-233; Hüseyin Vassâf, Sefîne-i Evliyâ, yay. haz. Mehmet Akkuş-Ali yılmaz, C. IV, İstanbul, Kitabevi Yayınları, 2015, s.347; Ahmed Nezih Galitekin, Osmanlı Kaynaklarına Göre İstanbul: Câmi, Tekke, Medrese, Mekteb, Türbe, Hamam, Kütüphâne, Matbaa, Mahalle ve Selatîn İmâretleri, İşaret Yayınları, İstanbul: 2003, s. 250. ↑

- Atâî, Zeyl-i Şekâik, nşr. Abdülkadir Özcan, İstanbul: Çağrı Yayınları, 1989, s. 62-63. ↑

- Kılıç, Anadolu Tasavvuf Tarihine Notlar -II-: Halvetî Uşşakiler, s. 13 ↑

- Mustafa Özdamar, Hüsâmeddin Uşşâkî ve Uşşâkîler, Kırk Kandil Yayınları, İstanbul: 2001, s. 10 ↑

- Kılıç, Anadolu Tasavvuf Tarihine Notlar-II-: Halvetî Uşşâkîler, s. 33. ↑

- Mustafa Kara, Metinlerle Osmanlılarda Tasavvuf ve Tarikatler, 2. b., İstanbul: Sır Yay., 2008, s. 149. ↑

- Semih Ceyhan, “Halvetiyye”, Türkiye’de Tarikatlar: Tarih ve Kültür, ed. Semih Ceyhan, İstanbul: İsam Yayınları, 2015, s. 762. ↑

- Mehmet Şamil Baş, Aydınlı Bir Uşşaki Şeyhi: Ömer Hulusi ve Divan’ı, İstanbul: Metamorfoz Yayıncılık, 2014, ss. 62-63. ↑

- Sâdık Vicdânî, Tarikatler ve Silsileleri (Tomâr-ı Turûk-ı Aliyye), yay. haz. İrfan Gündüz, İstanbul: Enderun Kitabevi, 1995, s. 242. ↑

- Ömer Tuğrul İnançer, “Osmanlı Tarihinde Sûfîlik Âyin ve Erkânları”, Osmanlı Toplumunda Tasavvuf ve Sufiler: Kaynaklar-doktrin-ayin ve erkân-tarikatlar-edebiyat-mimari-ikonografi-modernizm, haz. Ahmet Yaşar Ocak, Ankara: Türk Tarih Kurumu, 2005, s. 168. ↑

- Mustafa Kara, Metinlerle Günümüz Tasavvuf Hareketleri, 4. b., İstanbul: Dergâh Yayınları, 2014, s. 151. ↑

- Kara, Metinlerle Osmanlılarda Tasavvuf ve Tarikatlar, s. 465. ↑

- M. Baha Tanman, “Hüsâmeddin Uşşâkî Tekkesi”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi (DİA), İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı İslam Araştırmaları Merkezi (İSAM), 1998, C. 18, s. 517. ↑

- Kılıç, Anadolu Tasavvuf Tarihine Notlar -II-: Halveti Uşşakiler, s. 190. ↑

- Ömer Yılmaz, Geçmişten Günümüze Tasavvuf ve Tarîkatlar, Ankara: Akçağ Yayınları, 2015, s. 307. ↑

- Necdet Ardıç Efendi ile 13 Şubat 2016 tarihinde Tekirdağ’da yapılan mülakat. ↑

- Kılıç, Anadolu Tasavvuf Tarihine Notlar -II-: Halveti Uşşakiler, a.g.e., ss. 50-51 ↑

- a.g.e., s.111. ↑

- 14 Şubat 2016 tarihinde Tekirdağ’da yaptığımız mülakatta Necdet Efendi, annesinin isminin resmi olarak “Melihâ” olduğunu, ancak komşuları ve akrabaları tarafından günlük hayatta annesine “Melek” dendiğini belirtmiştir. ↑

- Hüsamettin Çelebi (Şerif Kır), Terzi Baba (1): Necdet Ardıç ve Necm Süresi, Tekirdağ: y.y., 2004, s. 20 ↑

- Necdet Ardıç Efendi ile 13 Şubat 2016 tarihinde Tekirdağ’da yapılan mülakat. ↑

- Hüsamettin Çelebi (Şerif Kır) ile 14 Şubat 2016 tarihinde Tekirdağ’da yapılan mülakat. ↑

- Çelebi, Terzi Baba (1): Necdet Ardıç ve Necm Süresi, s. 41; Necdet Ardıç Efendi ile 13 Şubat 2016 tarihinde Tekirdağ’da yapılan mülakat. ↑

- a.g.e, s. 24. ↑

- Hüsameddin Çelebi (Şerif Kır), Necdet Ardıç: Terzi Baba (2), Tekirdağ, y.y., 2015, s. 39. ↑

- Necdet Ardıç Efendi ile 13 Şubat 2019 tarihinde Bursa’da yapılan mülakat. ↑

- Necdet Ardıç Efendi ile 13 Şubat 2016 tarihinde Tekirdağ’da yapılan mülakat. ↑

- Çelebi (Şerif Kır), Terzi Baba (1): Necdet Ardıç ve Necm Süresi, s. 50. ↑

- Necdet Ardıç Efendi ile 15 Şubat 2016 tarihinde Tekirdağ’da yapılan mülakat. ↑

- Necdet Ardıç Efendi ile 14 Şubat 2016 tarihinde Tekirdağ’da yapılan mülakat. ↑

- Necdet Ardıç Efendi ile 8 Nisan 2017 tarihinde Bursa’da yapılan mülakat. ↑

- Necdet Ardıç Efendi ile 14 Şubat 2016 tarihinde Tekirdağ’da yapılan mülakat. ↑

- Necdet Ardıç Efendi ile 14 Şubat 2016 tarihinde Tekirdağ’da yapılan mülakat. ↑

- Necdet Ardıç Efendi ile 16 Temmuz 2017 tarihinde Tekirdağ’da yapılan mülakat. ↑

- Necdet Ardıç Efendi ile 14 Şubat 2016 tarihinde Tekirdağ’da yapılan mülakat. ↑

- Çelebi (Şerif Kır), Terzi Baba (1): Necdet Ardıç ve Necm Süresi, ss. 21-23; Necdet Ardıç Efendi ile 13 Şubat 2016 tarihinde Tekirdağ’da yapılan mülakat. ↑

- Necdet Ardıç Efendi ile 14 Şubat 2016 tarihindeTekirdağ’da yapılan mülakat. ↑

- Necdet Ardıç Efendi ile 14 Şubat 2016 tarihindeTekirdağ’da yapılan mülakat. ↑

- Necdet Ardıç Efendi ile 14 Şubat 2016 tarihindeTekirdağ’da yapılan mülakat; Çelebi, Terzi Baba (1): Necdet Ardıç ve Necm Süresi, s. 41. ↑

- Necdet Ardıç Efendi ile 28 Kasım 2015 tarihinde Bursa’da yapılan mülakat. ↑

- Murat Cağaloğlu (Necdet Ardıç Efendi’nin dervişi) ile 19 Şubat 2016 tarihinde İstanbul’da yapılan mülakat. ↑

- Necdet Ardıç Efendi ile 16 Temmuz 2017 tarihinde Tekirdağ’da yapılan mülakat. ↑

- Necdet Ardıç Efendi ile 14 Şubat 2016 tarihinde Tekirdağ’da yapılan mülakat. ↑

- Çelebi (Şerif Kır), Terzi Baba (1): Necdet Ardıç ve Necm Süresi, ss. 23-24. ↑

- Tarık Velioğlu, Osmanlı’nın Manevi Sultanları, 2. b., Hayy Kitap, İstanbul: 2009, s. 421. ↑

- a.g.e., s. 422. ↑

- Necdet Ardıç Efendi ile 6 Eylül 2015 tarihinde Bursa’ya yapılan mülakat. ↑

- Vassâf, a.g.e., C. IV, s. 363. ↑

- Vezin: Müstef'ilün / müstef'ilün / müstef'ilün / müstef'ilün. Zekâi Altun tarafından Hüseynî makamında bestelenmiştir. ↑

- Fatma Sena Yönlüer, Mehmet Hazmi Tura, (Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi), İstanbul: Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2010, ss.53-144; Vassâf, a.g.e., C. IV, ss. 324-364. ↑

- Kolağası: Eskiden orduda yüzbaşı ile binbaşı arasındaki subay rütbesi ve bu rütbedeki subay. İlhan Ayverdi, Misalli Büyük Türkçe Sözlük, C. II, 4.b., İstanbul: Kubbealtı Yayınevi, 2011, s. 1750. ↑

- Necdet Ardıç Efendi ile 14 Şubat 2016 tarihinde Tekirdağ’da yapılan mülakat; Özdamar, a.g.e., s. 224; Çelebi (Şerif Kır), Terzi Baba (1): Necdet Ardıç ve Necm Süresi, s. 32; Necdet Ardıç Efendi ile 16 Temmuz 2017 tarihinde Tekirdağ’da yapılan mülakat. ↑

- Necdet Ardıç Efendi ile 14 Şubat 2016 tarihinde Tekirdağ’da yapılan mülakat. ↑

- Necdet Ardıç, Gönülden Esintiler- Divan-3: Hazmi Tura, Nusret Tura, Necdet Ardıç: Terzi Baba Divanı, Tekirdağ: y.y., 2007, ss. 104-105. ↑

- Ardıç, Gönülden Esintiler- Divan-3: Hazmi Tura, Nusret Tura, Necdet Ardıç: Terzi Baba Divanı, s. 35. ↑

- M. Nusret Tura, Karagün Dostuyum-I, İstanbul: Fakülteler Matbaası, 1963, s. 39. ↑

- Yönlüer, a.g.t., s. 5. ↑

- Nusret Tura, Mektuplar, haz. Mahmut Erol Kılıç, 2. b., İnsan Yayınları, İstanbul: 2006, ss. 11-12. ↑

- Vassâf, a.g.e., C. IV, ss. 335-349; Yönlüer, a.g.t., ss. 27-31. ↑

- Necdet Ardıç Efendi ile 13 Şubat 2016 tarihinde Tekirdağ’da yapılan mülakat. ↑

- Necdet Ardıç Efendi ile 16 Temmuz 2017 tarihinde Tekirdağ’da yapılan mülakat. ↑

- Necdet Ardıç Efendi ile 16 Temmuz 2017 tarihinde Tekirdağ’da yapılan mülakat. ↑

- Necdet Ardıç Efendi ile 28 Kasım 2015 tarihinde Bursa’da yapılan mülakat. ↑

- Çelebi (Şerif Kır), Terzi Baba (1): Necdet Ardıç ve Necm Süresi, s. 29. ↑

- Nusret Tura Uşşâkî, Karagün Dostuyum II -Tasavvufta Gönül ve Aşk, İstanbul: Doğruluk Matbaası, 1965, s. 8. ↑

- Tura, Karagün Dostuyum II-Tasavvufta Gönül ve Aşk, s. 13. ↑

- Tura, Karagün Dostuyum III, Vecizeler-Hikâyeler-Atalar Sözü, İstanbul: Yeni Savaş Matbaası, 1964, s. 89. ↑

- Tura, Mektuplar, s. 9. ↑

- Nusret Tura, Aşk Yolu, haz. Mahmut Erol Kılıç, 4. b., İstanbul: İnsan Yayınları, 2009, s. 7. ↑

- Necdet Ardıç Efendi ile 13 Şubat 2016 tarihinde Tekirdağ’da yapılan mülakat. ↑

- Nusret Tura, O’nun Güzel İsimleri, haz. Mahmut Erol Kılıç, 4. b., İstanbul: İnsan Yayınları, 2009, s. 8. ↑

- Nusret Tura, Gönül ve Aşk, İstanbul: İnsan Yayınları, 1995, s. 174. ↑

- Furkan, 25/53 ↑

- Tura, Gönül ve Aşk, ss. 316-332. ↑

- M. Nusret Tura, Mektuplarda Yolculuk, haz. Necdet Ardıç, Tekirdağ: y.y., 2013, s. 6. ↑

- M.Nusret Tura, Erler Demine, haz. Necdet Ardıç, İstanbul: H Yayınları, 2017, s. XIV. ↑

- Necdet Ardıç Efendi ile 14 Şubat 2016 tarihinde Tekirdağ’da yapılan mülakat. ↑

- Necdet Ardıç Efendi ile 28 Kasım 2015 tarihinde Bursa’da yapılan mülakat. ↑

- Bkz. Ekler Bölümü, Ek-2, Ek-4, Ek-5, Ek-10, Ek-11. ↑

- Vassâf, a.g.e., C. IV, s.368. ↑

- Necdet Ardıç Efendi ile 6 Nisan 2017 tarihinde Bursa’da yapılan mülakat. ↑

- Necdet Ardıç Efendi ile 7 Nisan 2017 tarihinde Bursa’da yapılan mülakat. ↑

- Necdet Ardıç Efendi ile 13 Şubat 2016 tarihinde Tekirdağ’da yapılan mülakat. ↑

- Mahmut Erol Kılıç, “Cemâleddin Uşşâkî”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi (DİA), İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı İslam Araştırmaları Merkezi (İSAM), 1993, C. 7., s. 315. ↑

- Necdet Ardıç Efendi ile 13 Şubat 2016 tarihinde Tekirdağ’da yapılan mülakat. ↑

- Necdet Ardıç Efendi ile 6 Nisan 2017 tarihinde Bursa’da yapılan mülakat. ↑

- Necdet Ardıç Efendi ile 15 Temmuz 2017 tarihinde Tekirdağ’da yapılan mülakat. ↑

- Necdet Ardıç Efendi ile 7 Nisan 2017 tarihinde Bursa’da yapılan mülakat. ↑

- Çelebi (Şerif Kır), Terzi Baba (1): Necdet Ardıç ve Necm Süresi, ss. 281-283; Necdet Ardıç’a Nusret Tura’dan intikal eden belge. ↑

- Necdet Ardıç Efendi ile 7 Nisan 2017 tarihinde Bursa’da yapılan mülakat. ↑

- Vassâf, a.g.e., C. IV, s. 338. ↑

- Vassâf, a.g.e., C. IV, s. 363. ↑

- Yönlüer, a.g.t, ss. 12-15. ↑

- Necdet Ardıç Efendi ile 14 Şubat 2016 tarihinde Tekirdağ’da yapılan mülakat. ↑

- Mevlânâ Celâleddîn Rûmî, Mesnevî-i Şerîf Şerhi-3, çev. ve şerh Ahmed Avni Konuk, haz. Osman Türer, Mustafa Tahralı, Sâfi Arpaguş, 2. b., İstanbul: Kitabevi Yayınları, 2006, s. 254; Not: Bu beyit, Hz. Mevlana’nın Mesnevî adlı eserinde yer alıp Ahmed Avni Konuk çevirisidir. ↑

- Necdet Ardıç Efendi ile 7 Nisan 2017 tarihinde Bursa’da yapılan mülakat. ↑

- Necdet Ardıç Efendi ile 13 Şubat 2016 tarihinde Bursa’da yapılan mülakat. ↑

- Muhyiddin İbnü’l Arabî, Fusûsu’l-Hikem Tercüme ve Şerhi-I, çev. ve şerh Ahmed Avni Konuk, haz. Mustafa Tahralı, Selçuk Eraydın, 7. b., İstanbul: M.Ü. İlahiyat Vakfı yayınları, 2017, s. 136. ↑

- A’râf, 7/23. ↑

- Arabî, a.g.e., ss. 136-137; Necdet Ardıç Efendi’nin muhtelif zaman ve mekanlarda yaptığı sohbetler. ↑

- Necdet Ardıç Efendi ile 28 Kasım 2015 tarihinde Bursa’da yapılan mülakat. ↑

- Necdet Ardıç Efendi ile 28 Kasım 2015 tarihinde Bursa’da yapılan mülakat. ↑

- Necdet Ardıç Efendi ile 16 Temmuz 2017 tarihinde Tekirdağ’da yapılan mülakat. ↑

- Necdet Ardıç Efendi ile 27 Eylül 2017 tarihinde yapılan telefon görüşmesi. ↑

- Necdet Ardıç tarafından 25.08.2017 tarihinde terzibaba13@gmail adlı internet adresinden gönderilen e-posta. ↑

- Necdet Ardıç Efendi ile 16 Temmuz 2017 tarihinde Tekirdağ’da yapılan mülakat ↑

- Necdet Ardıç Efendi ile 15 Temmuz 2017 tarihinde Tekirdağ’da yapılan mülakat. ↑

- Necdet Ardıç Efendi ile 13 Şubat 2016 tarihinde Tekirdağ’da yapılan mülakat. ↑

- Necdet Ardıç Efendi ile 2 Temmuz 2018 tarihinde Tekirdağ’da yapılan mülakat. ↑

- Necdet Ardıç Efendi ile 2 Temmuz 2018 tarihinde Tekirdağ’da yapılan mülakat. ↑

- Necdet Ardıç Efendi tarafından 30 Ekim 2017 tarihinde terzibaba13@gmail.com adlı internet adresinden gönderilen e-posta. ↑

- Necdet Ardıç Efendi ile 27 Eylül 2017 tarihinde yapılan telefon görüşmesi. ↑

- Necdet Ardıç Efendi ile 14 Şubat 2016 tarihinde Tekirdağ’da yapılan mülakat. ↑

- Çelebi (Şerif Kır), Terzi Baba (1): Necdet Ardıç ve Necm Süresi, ss. 39-43. ↑

- Nur Nihan Hanım (Necdet Ardıç’ın dervişi) tarafından serkandenkci@gmail.com internet adresine 25.03.2016 tarihli gönderilen e-posta. ↑

- Zeynep Hanım (Necdet Ardıç’ın dervişi) tarafından serkandenkci@gmail.com internet adresine 21.03.2016 tarihli gönderilen e-posta. ↑

- Halit Bey (Necdet Ardıç’ın dervişi) ile 15 Eylül 2017 tarihinde Bursa’da yapılan mülakat. ↑

- Enver Bey (Necdet Ardıç’ın dervişi) tarafından serkandenkci@gmail.com internet adresine 24.03.2016 tarihli gönderilen e-posta. ↑

- Eraydın, a.g.e., ss.139-142; Necdet Ardıç Efendi ile 15 Temmuz 2017 tarihinde Tekirdağ’da yapılan mülakat. ↑

- Necdet Ardıç Efendi ile 16 Temmuz 2017 tarihinde yapılan mülakat. ↑

- Kasas, 28/88. ↑

- Rahmân, 55/26-27. ↑

- Necdet Efendi, Tekirdağ’da 16 Temmuz 2017 tarihinde kendisiyle yaptığımız mülakatta bu kelimeyi “Kimlik” anlamında kullandığı ifade etti. ↑

- Tevbe, 9/128 ↑

- Necdet Ardıç Efendi ile 16 Temmuz 2017 tarihinde Tekirdağ’da yapılan mülakat. ↑

- Çelebi (Şerif Kır), Terzi Baba (1): Necdet Ardıç ve Necm Süresi, a.g.e., ss.222-234; Necdet Ardıç Efendi ile 16 ve 17 Nisan 2017 tarihlerinde Bursa’da yapılan mülakat. ↑

- Necdet Ardıç, Hz. Âdem ve Safiyet, İstanbul: H Yayınları, 2015, s. 125. ↑

- Necdet Ardıç Efendi ile 14 Şubat 2016 tarihinde Tekirdağ’da yapılan mülakat. ↑

- Necdet Ardıç Efendi ile 15 Şubat 2016 tarihinde Tekirdağ’da yapılan mülakat. ↑

- Necdet Ardıç Efendi ile 13 Şubat 2016 tarihinde Tekirdağ’da yapılan mülakat. ↑

- Necdet Ardıç, Hz. Âdem ve Safiyet, s. VII. ↑

- a.g.e., s.26 ↑

- Necdet Ardıç, Gönülden Esintiler: Hz. Musa Kelimullah, Tekirdağ: y.y., 2013., s. 15. ↑

- Ardıç, Hz. Âdem ve Safiyet, s. 124. ↑

- Necdet Ardıç, Gönülden Esintiler: Hz. Nuh- Neciyullah, Tekirdağ: y.y.,2009, s. 30. ↑

- a.g.e., s.41. ↑

- Necdet Ardıç, Gönülden Esintiler: Hz. İbrahim-Halilullah, Tekirdağ: y.y., 2011, ss. 12-13. ↑

- a.g.e., s. 177. ↑

- a.g.e., s.157. ↑

- a.g.e., ss.176-184. ↑

- a.g.e., ss.61-63. ↑

- bkz. Necdet Ardıç, Peygamber (6): Hz. Muhammed-Rasûlullah, Tekirdağ: y.y., 2013. ↑

- Necdet Ardıç Efendi ile 15 Şubat 2016 tarihinde Tekirdağ’da yapılan mülakat. ↑

- Necdet Ardıç Efendi ile 15 Şubat 2016 tarihinde Tekirdağ’da yapılan mülakat. ↑

- Necdet Ardıç, Bir Hikâye Birçok Yorum: Bakara Dosyası- Bakara İnek Hikâyesi, Tekirdağ: y.y., 2011, s. 287. ↑

- Necdet Ardıç, Bir Hikâye Birçok Yorum- Genç ve Kıymetli Elmas, Tekirdağ: y.y., 2010, s. 18. ↑

- Necdet Ardıç, Bir Hikâye Birçok Yorum- Bir Ressam Hikâyesi, Tekirdağ: y.y., 2012, ss. 2-3. ↑

- Necdet Ardıç, Bir Hikâye Birçok Yorum- Herşey Merkezinde’mi Hikâyesi, Tekirdağ: y.y., 2014, s. 5. ↑

- Ardıç, Bir Hikâye Birçok Yorum-: Bakara Dosyası- Bakara İnek Hikâyesi, s. 6 ↑

- a.g.e., ss. 288-321. ↑

- Necdet Ardıç, Gönülden Esintiler (1)- Necdet Divanı-1, Tekirdağ: y.y., 1988, s. 8. ↑

- Necdet Ardıç, Gönülden Esintiler (2): Hacc Divanı, Tekirdağ: y.y., 1990, s. 6. ↑

- a.g.e., ss. 5-6. ↑

- a.g.e., ss. 15-66. ↑

- a.g.e., ss. 69-103. ↑

- a.g.e., ss. 106-133. ↑

- Necdet Ardıç, Gönülden Esintiler Divan-3: Hazmi Tura, Nusret Tura, Necdet Ardıç: Terzi Baba Divanı, Tekirdağ: y.y., 2007, s. 6. ↑

- a.g.e., ss. 8-26. ↑

- a.g.e., ss. 40-79. ↑

- a.g.e., ss. 81-188. ↑

- Necdet Ardıç, Gönülden Esintiler: Terzi Baba İlahiler -Derleme, Tekirdağ: y.y., t.y., s.3; Necdet Ardıç Efendi ile 23 Eylül 2017 tarihinde Bursa’da yapılan mülakat. ↑

- a.g.e., s. 10; Necdet Ardıç Efendi ile 23 Eylül 2017 tarihinde Bursa’da yapılan mülakat. ↑

- a.g.e., ss. 48-62. ↑

- Necdet Ardıç Efendi ile 23 Eylül 2017 tarihinde Bursa’da yapılan mülakat. ↑

- Necdet Ardıç, Gönülden Esintiler: Kevkeb-Yıldız Kevakib- Yıldızlar-Kayan Yıldızlar, Tekirdağ: y.y., 2008, s. 2. ↑

- a.g.e., ss. 3-4. ↑

- a.g.e., s. 156. ↑

- Necdet Ardıç, Gönülden Esintiler: İbretlik “Değmez” Dosyası, Tekirdağ: y.y., 2009, s. 2. ↑

- a.g.e., ss. 47-58. ↑

- a.g.e., s. 42. ↑

- Necdet Ardıç, Gönülden Esintiler: Hayal Vadisinin Çıkmaz Sokakları, Tekirdağ: y.y., 2011, s. 7. ↑

- a.g.e., s. 3. ↑

- bkz. Necdet Ardıç, Gönülden Esintiler: Yolun Tehlikeleri-İbretlik Bir Hikâye Daha-Mescid-i Dırar-Kubbetü’l Kara, Tekirdağ: y.y., 2013. ↑

- Necdet Ardıç, Gönülden Esintiler: Solan Bahçe’nin Kuruyan Gülleri, Tekirdağ: y.y., 2015, ss. 2-4. ↑

- a.g.e., ss. 120-148. ↑

- a.g.e., s. 148. ↑

- Necdet Ardıç, Gönülden Esintiler: Celâl, Cemâl, Celâl, Tekirdağ: y.y., 2015, ss. 4-8; Necdet Ardıç Efendi ile 7 Nisan 2017 tarihinde Bursa’da yapılan mülâkat. ↑

- a.g.e., s. 213. ↑

- Necdet Ardıç, Gönülden Esintiler: Cemo ve Farko, Tekirdağ: y.y., 2016, ss. 2-4. ↑

- Necdet Ardıç, Gönülden Esintiler: İrfan Sofrası- Er-Rahman, Tekirdağ: y.y., t.y., s. 3. ↑

- Necdet Ardıç, Gönülden Esintiler: Kur’ân-ı Kerîm’de Yolculuk- Yusuf Sûresi, Tekirdağ: y.y., t.y., s. 4. ↑

- a.g.e, s. 5. ↑

- Çelebi (Şerif Kır), Terzi Baba (1): Necdet Ardıç ve Necm Sûresi, s. 383. ↑

- Necdet Ardıç, Gönülden Esintiler: Terzi Baba İstişare Dosyası-3, Tekirdağ: y.y., t.y., ss. 1-2. ↑

- Hüsamettin Çelebi (Şerif Kır), Gönülden Esintiler: Terzi Baba-Necdet Ardıç-2, Tekirdağ: y.y., 2015, s. 3. ↑

- Necdet Ardıç, Gönülden Esintiler: Terzi Baba-7: Bi-İsmi Hâs-Selam, Tekirdağ: y.y., 2014, s. 6. ↑

- a.g.e., ss. 9-89. ↑

- Necdet Ardıç, Terzi Baba-Necdet Ardıç (8)- (19-53), haz. Murat Cağaloğlu, Tekirdağ: y.y., 2016, ss. 2-6. ↑

- Necdet Ardıç, Kudüs Seyahati Dosyası, Tekirdağ: y.y. 2017, s. 23. ↑

- Necdet Ardıç, Gönülden Esintiler: Salât, Tekirdağ: y.y., 1995., ss. 6-8. ↑

- Necdet Ardıç, Gece ve Kandil, İstanbul: H Yayınları, 2016., ss. 3-14. ↑

- a.g.e., ss. 15-24. ↑

- a.g.e., ss. 27-43. ↑

- a.g.e., ss. 45-91. ↑

- a.g.e., ss. 95-116. ↑

- a.g.e., ss. 119-144. ↑

- Necdet Ardıç Efendi ile 7 Nisan 2017 tarihinde Bursa’da yapılan mülakat. ↑

- Necdet Ardıç, Gönülden Esintiler: Vahiy ve Cebrâil, Tekirdağ: y.y., 2012, ss. I-II. ↑

- Necdet Ardıç, Gönülden Esintiler: Kelime-i Tevhid, Tekirdağ: y.y., 2001, ss. 8-9. ↑

- Necdet Ardıç, Gönülden Esintiler: Hz. Peygamber Efendimizi Rüyada Görmek, Tekirdağ: y.y., 2008, s. 4. ↑

- a.g.e., s. 66. ↑

- Necdet Ardıç, Gönülden Esintiler: Bir Zuhûratın Düşündürdükleri, Tekirdağ: y.y., 2010, s. 5. ↑

- a.g.e., ss. 5-6. ↑

- a.g.e., ss. 33-35. ↑

- a.g.e., ss. 52-60. ↑

- el-Bakara, 2/144 ↑

- Necdet Ardıç, Gönülden Esintiler: Ölüm Hakkında- Kıyam Et, Tekirdağ: y.y., 2012, s. 22. ↑

- bkz. Necdet Ardıç, Gönülden Esintiler: Yehova Şahitleri ile Mülâkat, Tekirdağ: y.y., 1997. ↑

- bkz. Necdet Ardıç, Gönülden Esintiler: İman ve Îkan, Tekirdağ, y.y., 2016. ↑

- bkz. Necdet Ardıç, Gönülden Esintiler: A’yân-ı Sâbite-Kaza ve Kader, Tekirdağ: y.y., 2015. ↑

- Necdet Ardıç, Gönülden Esintiler:13 ve Hakikat-i İlahiyye, Tekirdağ: y.y., 2007, s. 148. ↑

- a.yer. ↑

- Necdet Ardıç Efendi ile 14 Şubat 2016 tarihinde Tekirdağ’da yapılan mülakat. ↑

- Çelebi (Şerif Kır), Terzi Baba (1): Necdet Ardıç ve Necm Sûresi, ss.44-50; Necdet Ardıç Efendi ile 7 Nisan 2017 tarihinde Bursa’da yapılan mülakat. ↑

- Necdet Ardıç, Gönülden Esintiler: Âşıklar Yolunun Âdâbı, Tekirdağ: y.y., 1998, s. 6. ↑

- a.g.e., s. 3. ↑

- Necdet Ardıç Efendi ile 13 Şubat 2016 tarihinde Tekirdağ’da yapılan mülakat; Şerif Kır (Necdet Efendi’nin dervişi) ile 14 Şubat 2016 tarihinde Tekirdağ’da yapılan mülakat. ↑

- Abdülbâki Gölpınarlı, Tasavvuftan Dilimize Geçen Deyimler ve Atasözleri, İstanbul: İnkilâp Kitabevi, 2004, ss. 272-284. ↑

- Hasan Kâmil Yılmaz, Tasavvuf Mes’eleleri, İstanbul: Erkam Yayınları, 1997, ss. 76-81. ↑

- Rahmi Serin, İslâm Tasavvufunda Halvetilik ve Halvetiler, İstanbul: Petek Yayınları, 1984, s. 49. ↑

- 26 Haziran 2016 tarihli “TvNet” ulusal televizyon kanalında gösterilen, Necdet Ardıç’ın görüntülü sohbetlerini içeren “Hikmetin İzinde” adlı sahur programı. ↑

- 28 Haziran 2016 tarihli “TvNet” ulusal televizyon kanalında gösterilen, Necdet Ardıç’ın görüntülü sohbetlerini içeren “Hikmetin İzinde” adlı sahur programı. ↑

- Hasan Kâmil Yılmaz, Tasavvuf Mes’eleleri, s. 80. ↑

- Necdet Ardıç Efendi ile 10 Kasım 2016 tarihinde Bursa’da yapılan mülakat. ↑

- Ardıç, İrfan Mektebi, s. 13. ↑

- Mahmud Erol Kılıç, İbn Arabî Düşüncesine Giriş: Şeyh-i Ekber, 5.b., İstanbul: Sufi Kitap, 2015, s. 88. ↑

- Ferit Kam, Vahdet-i Vücûd, çev. Ethem Cebecioğlu, Ankara: Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, 1994, s. 69. ↑

- Tahir Uluç, İbn Arabî’de Sembolizm, 4.b., İstanbul: İnsan Yayınları, 2015, s. 255. ↑

- İsmail Fenni Ertuğrul, Vahdet-i Vücûd ve İbn-i Arabî, haz. Mustafa Kara, 2.b., İstanbul: İnsan Yayınları, 2008, s. 208. ↑

- Hasan Kâmil Yılmaz, Tasavvuf Mes’eleleri, s. 234. ↑

- Ardıç, İrfan Mektebi, ss. 83-136. ↑

- a.g.e., s. VII. ↑

- a.g.e, ss. 130-131. ↑

- Necdet Ardıç Efendi ile 11 Kasım 2016 tarihinde Bursa’da yapılan mülakat. ↑

- Mehmet Ali Aynî, Tasavvuf Tarihi, çev. Hüseyin Rahmi Yananlı, İstanbul: Kitabevi Yayınları, 1992, s. 361. ↑

- J. Marvin Spıegelman, Pir Vilayet İnayet Han, Tasnım Fernandez, Jung Psikolojisi ve Tasavvuf, 2.b., İstanbul: İnsan Yayınları, 1997, ss. 26-27. ↑

- Hakîm Tirmizî, Kalbin Anlamı: Allah’ın Nuruna Kavuşmak İçin Kalbimizin İç Güçlerini Nasıl Kullanmalıyız, çev. Ekrem Demirli, 4. b., İstanbul: Hayy Kitap, 2017, ss. 101-102. ↑

- Necdet Ardıç Efendi’nin 11 Kasım 2016 tarihinde Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde öğrencilerle yaptığı söyleşi. ↑

- a.g.e., s. 31. ↑

- Aclûnî, “Keşfü’l-hafâ”, 132. ↑

- Ardıç, İrfan Mektebi, s. 6. ↑

- Fecr, 89/28. ↑

- Ardıç, İrfan Mektebi, s. 7. ↑

- Hicr, 15/29. ↑

- Buhari, “İman”, 1. ↑

- Ardıç, İman ve İkan, s. 156. ↑

- Ceyhan, “Halvetiyye”, Türkiye’de Tarikatlar: Tarih ve Kültür, ed. Semih Ceyhan, ss. 702-703. ↑

- Necdet Ardıç Efendi ile 10 Kasım 2016 tarihinde Bursa’da yapılan mülakat. ↑

- Fecr, 89/27-28. ↑

- En’âm, 6/79. ↑

- Necdet Ardıç Efendi ile 10 Kasım 2016 tarihinde Bursa’da yapılan mülakat. ↑

- Necdet Ardıç Efendi ile 16 Temmuz 2017 tarihinde Tekirdağ’da yapılan mülakat. ↑

- Ardıç, İrfan Mektebi, s. 129. ↑

- Ardıç, İrfan Mektebi, a.g.e., ss. 11-12. ↑

- Ardıç, Kelime-i Tevhid, s. 44. ↑

- Necdet Ardıç Efendi ile 28 Kasım 2015 tarihinde Bursa’da yapılan mülakat. ↑

- Necdet Ardıç Efendi ile 29 Kasım 2015 tarihinde Bursa’da yapılan mülakat. ↑

- Necdet Ardıç Efendi ile 7 Nisan 2017 tarihinde Bursa’da yapılan mülakat. ↑

- Abdürrezzak Kâşânî, Letâifu’l-A’lâm Fî İşarâtı Ehli’i-İlham: Tasavvuf Sözlüğü, çev. Ekrem Demirli, İstanbul: İz Yayıncılık, 2004, s. 557. ↑

- Âl-i İmrân, 3/135. ↑

- el-Bakara, 2/54. ↑

- el-Bakara, 2/284. ↑

- Kuşeyrî, Tasavvuf İlmine Dair: Kuşeyrî Risalesi, haz. Süleyman Uludağ, 3.b., İstanbul: Dergâh Yayınları, 1991, s. 222. ↑

- Süleyman Uludağ, “Mücâhede”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi (DİA), İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı İslam Araştırmaları Merkezi (İSAM), 2006, C. 31, s. 440; İbrahim Işıtan, Sûfî Psikolojisi ve Sülemî’ye Göre Sûfî Benlik Dönüşümü, Ankara: Divan Kitap, 2014, ss. 68-69. ↑

- Muhammed Emin el-Erbilî, Kalblerin Nur’u Tasavvuf, çev. Abdülcelil Candan, Konya: İhya Kitabevi, t.y., s. 121. ↑

- Muhammed Akil, Felsefi Tasavvuf, çev. Mustafa Kılıçlı, İstanbul: Birey Yayıncılık, 1998, s. 24. ↑

- Ali Ayten, Sevde Düzgüner, Tasavvuf Psikolojisine Giriş: Bireysel Arınma ve Güzel Ahlak, İstanbul: Sufi Kitap, 2017, s. 51. ↑

- Salih Çift, Hakîm Tirmizi ve Tasavvuf Anlayışı, İstanbul: İnsan Yayınları, 2008, s. 220. ↑

- İbnü’l-Arîf, Gönül Meclisleri, haz. Necmettin Bardakçı, Bursa: Sır Yayıncılık, 2005, s. 66. ↑

- Esma Sayın, Tasavvuf Terapisi, İstanbul: Nesil Yayınları, 2014, s. 79. ↑

- İbnü’l-Arabî, Ahadiyyet Risâlesi, çev. Hüseyin Şemsi Ergüneş, haz. Ercan Alkan, İstanbul: İlk Harf Yayınları, 2012, s. 83. ↑

- S. Muhammed Nakib el-Attas, İslam Metafiziğine Prolegomena, çev. İlker Kömbe, İstanbul: Küre Yayınları, 2016, ss. 145-147. ↑

- 23 Haziran 2016 tarihli “TvNet” ulusal televizyon kanalında gösterilen, Necdet Ardıç’ın görüntülü sohbetlerini içeren “Hikmetin İzinde” adlı sahur programı. ↑

- Bu hadis, temel hadis kaynaklarında tespit edilemedi. ↑

- Bu hadis, temel hadis kaynaklarında tespit edilemedi. ↑

- Buhari, “İman”, 8. ↑

- Anonim. ↑

- Enbiya, 21/87 ↑

- Ardıç, Vahiy ve Cebrail, s. 111-119. ↑

- Necdet Ardıç Efendi ile 15 Şubat 2016 tarihinde Tekirdağ’da yapılan mülakat. ↑

- Ahmet Ögke, Ahmet Şemseddîn-i Marmaravî-Yiğitbaşı Veli-Hayatı Eserleri Görüşleri, İstanbul: İnsan Yayınları, 2001, ss. 167-173. ↑

- Ramazan Muslu, Tasavvuf El Kitabı, ed. Kadri Özköse, 3. b., Ankara: Grafiker Yayınları, 2015, s. 336.; Fatma Şengül, Uşşâkîlerde Etvâr-ı Seb’a, (Yüksek Lisans Tezi), İstanbul: Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2009, ss. 9-12. ↑

- Kılıç, “Cemâleddin Uşşâkî”, s. 315. ↑

- Ardıç, İrfan Mektebi, s. 4. ↑

- a.g.e., ss. 17-20. ↑

- a.g.e., ss. 25-29. ↑

- a.g.e., ss. 33-42. ↑

- a.g.e., ss. 45-55. ↑

- Fecr, 89/27-28. ↑

- a.g.e., ss. 59-61. ↑

- a.g.e., ss. 67-68. ↑

- a.g.e., ss. 73-75. ↑

- Seyyid Yahya Şirvanî, Şifaü’l-Esrar Sufi Yolunun Sırları, haz. Mehmet Rıhtım, İstanbul: Sufi Kitap, 2011, s. 28. ↑

- Ögke, a.g.e., ss. 167-173. ↑

- Fussilet, 41/53. ↑

- Ardıç, İrfan Mektebi, ss .85-88. ↑

- a.g.e., ss. 93-96. ↑

- a.g.e., ss. 99-102. ↑

- a.g.e., ss. 107-109. ↑

- Buhari, “Ta’bir”, 10; Müslim, “Rüya”, 11. ↑

- Ardıç, İrfan Mektebi, ss. 117-118. ↑

- Mehmet S. Aydın, “İnsân-ı Kâmil”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi (DİA), İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı İslam Araştırmaları Merkezi (İSAM), 2000, C. 22, s. 330. ↑

- Abdürrezzak Kâşânî, Istılâhâtı-s-Sûfiyye, çev. Abdürrezzak Tek, Bursa: Bursa Akademi Yayınevi, 2014, s. 54. ↑

- Suad el-Hakîm, İbnü’l-Arabî Sözlüğü, çev. Ekrem Demirli, İstanbul: Kabalcı Yayınevi, 2005, s. 370. ↑

- Necdet Ardıç, İnsân-ı Kâmil Abdüllkerîm el-Cîlî-Cilt (1)-Kitap (1)-Giriş-Terzi Baba Şerhi, düz. Abdürrezzak Tek, Tekirdağ, y.y. 2015, s. 14. ↑

- Hüseyin Aydın, Muhasibî’nin Tasavvuf Felsefesi, Ankara: y.y., 1979, s. 129. ↑

- Ferit Devellioğlu, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lûgat, 31. b., Ankara: Aydın Kitabevi Yayınları, 2015, s. 1269. ↑

- a.g.e., s. 1383. ↑

- Ardıç, Kur’ân’da Tesbih ve Zikir, s. 2. ↑

- a.g.e., ss. 16-17. ↑

- İbn Arabî, Fütûhât-ı Mekiyye: Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, çev. Ekrem Demirli, İstanbul: Litera Yayıncılık, 2015, s. 136. ↑

- Bakara, 2/149. ↑

- Ardıç, Kur’ân’da Tesbih ve Zikir, ss. 16-18. ↑

- a.g.e., ss. 21-22. ↑

- A’râf, 7/206. ↑

- a.g.e., s. 34. ↑

- Ardıç, İrfan Mektebi, ss. 11-12. ↑

- İbn Fürek, El-İbâne An Turuki’l-Kâsıdîn: Tasavvuf Istılahları, çev. Ahmet Yıldırım-Abdülgaffar Aslan, İstanbul: Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı, 2014, s. 178. ↑

- İbn Manzur, Lisânu’l-Arab, haz. Yûsuf Hayyat-Nedim Mar’aşlı, C.I (Dâru Sadr) Beyrut: 1970, s. 1071. ↑

- Ömer Ziyâuddîn Gümüşhanevî, Tasavvuf ve Tarikatlarla İlgili Fetvalar, çev. İrfan Gündüz-Yakup Çiçek, Bursa: Sır Yayıncılık, 2008, s. 76. ↑

- Ra’d, 13/28. ↑

- Yaşar Nuri Öztürk, Kur’an-ı Kerim ve Sünnete Göre Tasavvuf, İstanbul: Fatih Yayınevi, 1979, s. 237. ↑

- Erol Güngör, İslâm Tasavvufunun Meseleleri, 10. b., İstanbul: Ötüken Yayınları, 2011, s. 109. ↑

- Bu tartışmalara bakınız: Mustafa Aşkar, Niyazi-i Mısrî ve Tasavvuf Anlayışı, Ankara: T.C. Kültür Bakanlığı Yayınları, 1998, ss. 290-291. ↑

- Ra’d, 13/28. ↑

- Ardıç, Vahiy ve Cebrâil, ss. 23-25. ↑

- Ardıç, Kur’ân’da Tesbih ve Zikir, s. 19. ↑

- Necdet Ardıç Efendi ile 13 Şubat 2016 tarihinde Tekirdağ’da yapılan mülakat. ↑

- Seyyid Cafer Seccâdî, Tasavvuf ve İrfan Terimleri Sözlüğü, İstanbul: Ensar Neşriyat, 2007, s. 481. ↑

- Annemarie Schimmel, İslamın Mistik Boyutları, çev. Ergun Kocabıyık, 3.b., İstanbul: Kabalcı Yayınevi, 20112, s. 427. ↑

- Necdet Ardıç Efendi ile 10 Kasım 2016 tarihinde Bursa’da yapılan mülakat. ↑

- Ahmed Ziyauddin Gümüşhanevî, Râmûz el-Hâdis: Hadisler Deryası, çev. Abdülaziz Bekkine, İstanbul: Gonca Yayınevi, 2007, s. 328. ↑

- Ardıç, Kelime-i Tevhid, s. 8. ↑

- a.g.e., s. 10. ↑

- a.g.e., s. 12. ↑

- a.g.e., ss. 11-12. ↑

- a.g.e., s. 15. ↑

- Necdet Ardıç Efendi ile 10 Kasım 2016 tarihinde Bursa’da yapılan mülakat. ↑

- a.g.e., s. 51. ↑

- a.g.e., s. 53. ↑

- a.g.e., s. 49. ↑

- a.g.e., s. 54. ↑

- a.g.e., s. 12. ↑

- a.g.e., ss. 21-22. ↑

- a.g.e., s. 69. ↑

- a.g.e., ss. 70-71. ↑

- a.g.e., s. 94. ↑

- Muteber hadis kaynaklarında bu hadise rastlanmadı. ↑

- Necdet Ardıç, Gönülden Esintiler: Tasavvufi İzahlar, Tekirdağ, y.y., t.y., s. 60. ↑

- İsmail Hakkı Bursevî, Hayâtü’l-Bâl, haz. İrfan Poyraz, Bursa: Sır Yayıncılık, 2016, ss. 99-100. ↑

- Çakmaklıoğlu, a.g.e., ss. 207-221. ↑

- Ahmed Câhîdî Uşşâkî, Nasihatnâme, haz. Hamit Er, İstanbul: H Yayınları, 2017, s. 53. ↑

- Necdet Ardıç Efendi (Terzi Baba), “Namaz Bina Etmek Kısa Kısa”, (10/12/2014), https://www.youtube.com/results?search_query=terzi+baba+namaz+kısa+kısa (27/01/2017). ↑

- Ardıç, Salat, s. 6. ↑

- Ardıç, Salat, ss. 8-9. ↑

- a.g.e., ss. 10-11. ↑

- a.g.e., ss. 12-13. ↑

- a.g.e., ss. 14-15. ↑

- a.g.e., ss. 41-48. ↑

- a.g.e., ss. 54-55. ↑

- a.g.e., ss. 54-56. ↑

- Necdet Ardıç Efendi ile 10 Kasım 2016 tarihinde Bursa’da yapılan mülakat. ↑

- a.g.e., ss. 56-58. ↑

- Buhari, “Dua”,1794. ↑

- Necdet Ardıç Efendi ile 7 Nisan 2017 tarihinde Bursa’da yapılan mülakat. ↑

- Necdet Ardıç Efendi ile 7 Nisan 2017 tarihinde Bursa’da yapılan mülakat. ↑

- a.g.e., ss. 33-36. ↑

- Ardıç, İman ve İkan, s. 51. ↑

- Ardıç, Salat, s. 71. ↑

- a.g.e., s. 71. ↑

- Aclûnî, “Keşfu’l-hafâ”, I/357-358. ↑

- Ardıç, Salat, ss. 73-76. ↑

- a.g.e., ss. 77-78. ↑

- a.g.e., s. 79. ↑

- a.g.e., ss. 80-81. ↑

- a.g.e., s. 81. ↑

- a.g.e., ss. 82-83. ↑

- Tıtus Burckhardt, Doğu’da-Batı’da Kutsal Sanat: Sanatın İlkeleri Ve Yöntemleri, çev. Tahir Uluç, İstanbul: İnsan Yayınları, 2017, ss. 21-29. ↑

- İsmail Hakkı Bursevî, Kâbe ve İnsan, haz. Veysel Akkaya, 2.b., İstanbul: İnsan Yayınları, 2008, ss. 17-18. ↑

- Süleyman Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, 2. b., İstanbul: Kabalcı Yayınevi, 2005, s. 200. ↑

- Hücvirî, Hakikat Bilgisi: Keşfu’l-Mahcûb, haz. Süleyman Uludağ, 4.b., İstanbul: Dergâh yayınları, 2014, s. 389. ↑

- Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, s. 200. ↑

- Mustafa Tatçı, Hayretî’nin Dinî-Tasavvufî Dünyası, Ankara: T.C. Kültür Bakanlığı Yayınları, 1998, s. 115. ↑

- M. Mustafa Çakmaklıoğlu, İbn Arabî’ye Göre İbadetlerin Manevî Yorumları, 3.b., İstanbul: İnsan Yayınları, 2015, ss. 308-314. ↑

- Süleyman Uludağ, İnsan Ve Tasavvuf, İstanbul: Mavi Yayıncılık, 2001, s. 73. ↑

- Ardıç, Gönülden Esintiler: Kelime-i Tevhid, s. 24. ↑

- a.g.e., s. 22. ↑

- a.g.e., ss. 35-44. ↑

- Ardıç, Sure-i Fetih ve Fethin Hakikatleri, s. 134. ↑

- İbn Arabî, Fütûhât-ı Mekkiyye, çev. Ekrem Demirli, C.I, İstanbul: Litera Yayıncılık, 2015, ss. 250-269. ↑

- Ardıç, İman ve İkan, s. 93. ↑

- Kâf, 50/16 ↑

- Necdet Ardıç Efendi’nin 11 Kasım 2016 tarihinde Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde öğrencilerle yaptığı söyleşi. ↑

- a.g.e., s. 93. ↑

- Ardıç, Bir Zuhuratın Düşündürdükleri, ss. 5-8. ↑

- Devellioğlu, a.g.e., s. 1260. ↑

- İbn Kayyım el-Cevziyye, Medâricu’s-Sâlikîn Kur’ânî Tasavvufun Esasları I-II-III, çev. Ali Ataç vd., 3.b., İstanbul: İnsan Yayınları, 2013, s. 1341. ↑

- Abdülkerîm el-Cîlî, İnsân-ı Kâmil, çev. Abdülaziz Mecdi Tolun, 2. b., İstanbul: İz Yayıncılık, 2002, s. 108. ↑

- A’râf, 7/143. ↑

- Ardıç, Bir Zuhuratın Düşündürdükleri, ss. 8-11. ↑

- a.g.e., s. 16. ↑

- Devellioğlu, a.g.e., s.1274. ↑

- Bakara, 2/115 ↑

- a.g.e., ss. 11-16. ↑

- Hâce Abdullah el-Ensârî el-Herevî, Menâzilü’s-Sâirîn: Tasavvufta Yüz Basamak, çev. Abdurrezzak Tek, 2.b., Bursa: Emin yayınları, 2017, s. 85.; Abdürrezzak Tek, Tasavvufî Mertebeler, Hâce Abdullah el-Ensârî el-Herevî Örneği, Bursa: Emin Yayınları, 2008, ss. 361-365. ↑

- Hâris el-Muhâsibî, Akıl ve Kur’ân-ı Anlamak, çev. Veysel Akdoğan, 3.b., İstanbul: İşaret Yayınları, 2015, s. 368. ↑

- Mustafa Fevzi, Vahdet-i Vücûd Meselesi, çev. Mahmut Kanık-Fatma Z. Kavukçu, Ankara: Hece Yayınları, 2003, s. 77. ↑

- Cevziyye, a.g.e., s. 1341. ↑

- Ardıç, Bir Zuhuratın Düşündürdükleri, s. 24. ↑

- a.g.e., ss. 16-17. ↑

- a.g.e., s. 24. ↑

- Abdullah Kartal, Tasavvufun Oluşumu Şeriat-Hakikat İlişkisi, Bursa: Emin Yayınları, 2015, ss. 231-232. ↑

- İsmail Hakkı Bursevî, Kitâbu’l Envar Tasavvufî Meseleler, çev. Naim Avan, 2.b., İstanbul: İnsan Yayınları, 2016, ss. 58-59. ↑

- Safer el-Muhibbi el-Cerrâhî, Istılâhât-u Sofiyye Fî Vatan-ı Asliyye, 2. b., İstanbul: Kırk Kandil Yayınları, 2013, s. 235. ↑

- Necdet Ardıç Efendi ile 10 Kasım 2016 tarihinde Bursa’da yapılan mülakat. ↑

- Ardıç, Ayân-ı Sabite ve Kader, s. 17. ↑

- a.g.e., ss. 339-364. ↑

- Ardıç, Gönülden Esintiler: 6 Peygamber- Hz. Musa (a.s.), ss. 336-339. ↑

- Necdet Ardıç Efendi ile 10 Kasım 2016 tarihinde Bursa’da yapılan mülakat. ↑

- Kehf, 18/79. ↑

- a.g.e., ss. 339-352. ↑

- Kehf, 18/80. ↑

- Kehf, 18/81. ↑

- a.g.e., ss. 352-353. ↑

- Kehf, 18/82. ↑

- Ardıç, Kur’an-ı Kerim’de Yolculuk: Nisa Suresi, s. 17. ↑

- Ardıç, Gönülden Esintiler: 6 Peygamber- Hz. Musa (a.s.), ss. 354-356. ↑

- Buhari, “Enbiya”, 27. ↑

- Ardıç, Kur’an-ı Kerim’de Yolculuk: Yusuf Suresi, s. 79. ↑

- Ardıç, Gönülden Esintiler: İnci Tezgâhı, ss. 11-12. ↑

- Ayverdi, C.II, a.g.e., s. 1174. ↑

- Casim Avcı, “Hilâfet”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi (DİA), İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı İslam Araştırmaları Merkezi (İSAM), 1998, C.17, s. 539. ↑

- Hicr, 15/29. ↑

- Süleyman Uludağ, “Halife”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi (DİA), İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı İslam Araştırmaları Merkezi (İSAM), 1997, C.15, s. 300. ↑

- Mehmet Fuad Köprülü, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, 2.b., İstanbul: Alfa Yayınları, 2016, s. 65. ↑

- Halit Bey (Necdet Ardıç’ın dervişi) ile 15 Eylül 2017 tarihinde Bursa’da yapılan mülakat. ↑

- 16 Temmuz 2017 tarihinde Tekirdağ’da Necdet Ardıç ile yapılan mülakat. ↑

- Necdet Ardıç Efendi ile 7 Nisan 2017 tarihinde Bursa’da yapılan mülakat. ↑

- Ardıç, İnci Tezgâhı, ss. 95-98. ↑

- Çelebi (Şerif Kır), Terzi Baba (1): Necdet Ardıç ve Necm Suresi, ss. 261-263. ↑

- a.g.e., s. 260. ↑

- Necdet Ardıç Efendi tarafından terzibaba13@gmail.com adlı internet adresinden 11 Mart 2018 tarihinde gönderilen e-posta. ↑

- Necdet Ardıç Efendi ile 24 Mart 2018 tarihinde yapılan telefon görüşmesi. ↑

- Dilaver Gürer, Fusûsul-Hikem ve Mesnevî’de Peygamberlerin Öyküleri, 4.b., İstanbul: İnsan Yayınları, 2011, ss. 309-312. ↑

- Muhammed Aruçi, “Ülü’l-azm”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi (DİA), İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı İslam Araştırmaları Merkezi (İSAM), 2012, C.42, ss. 294-295. ↑

- Ferzende İdiz, İmam Suyûtî ve Tasavvuf: Hayatı, Şahsiyeti, Tarikatı ve Eserleri, İstanbul: Semerkand Yayınları, 2013, s. 122. ↑

- a.g.e., ss. VII-XI ↑

- Bu hadis, temel hadis kaynaklarında tespit edilemedi. ↑

- 27-06-2016 tarihli TvNet adlı ulusal televizyon kanalında gösterilen, “Hikmetin İzinde” sahur programı. ↑

- Ardıç, Hz. Âdem ve Sâfiyet, s. 34. ↑

- a.g.e., s. 126. ↑

- Kehf, 18/50. ↑

- a.g.e., s. 56. ↑

- Buhari, “İstizan”, 1. ↑

- A’râf, 7/12. ↑

- A’râf, 7/13. ↑

- Ardıç, Hz. Âdem ve Sâfiyet, ss. 4-75. ↑

- Ardıç, Gönülden Esintiler: Hz. Nûh- Neciyullah, s. 36. ↑

- a.g.e., s. 41. ↑

- Necdet Ardıç, Gönülden Esintiler: Hz. İbrahim-Halilullah, s. 17. ↑

- a.g.e., s. 157. ↑

- Ardıç, Ardıç, 6 Peygamber: Hz. Mûsâ-Kelîmullah, s. 15. ↑

- el-Bakara, 2/87. ↑

- Necdet Ardıç, Hz. İsa-Ruhullah, Tekirdağ: y.y., 2013, s. 9. ↑

- a.g.e, s. 127. ↑

- Enbiya, 21/107. ↑

- Ardıç, Hz. Muhammed- Rasûlullah, ss. 16-19. ↑

- a.g.e, ss. 278. ↑

- a.g.e, s. 162. ↑

- a.g.e., s. 141. ↑

- Ardıç, Hz. İsa- Ruhullâh, s. 145. ↑

- Ardıç, Hz. Muhammed- Rasûlullah, s. 140. ↑

- a.g.e., s. 164. ↑

- Ardıç, Hz. Âdem ve Sâfiyet, s. 97. ↑

- Mehmet Doğan, Doğan Büyük Türkçe Sözlük, 23. b., Ankara: Yazar Yayınları, 2011, s. 122; Devellioğlu, a.g.e., s. 54. ↑

- Ardıç, Kur’an-ı Kerîm’de Tesbih ve Zikir, s. 23. ↑

- Ardıç, Vahiy ve Cebrail, s. 94. ↑

- Ardıç, Kur’an-ı Kerîm’de Tesbih ve Zikir, s. 23. ↑

- Ardıç, Vahiy ve Cebrail, a.g.e., ss. 189-190 ↑

- Ekrem Demirli, “Sadreddin Konevî”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi (DİA), İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı İslam Araştırmalar Merkezi (İSAM), 2008, C.35, s. 424. ↑

- Ardıç, Vahiy ve Cebrail, ss. 198-201. ↑

- Bakara, 2/266. ↑

- Ardıç, Risale-i Gavsiyye Şerhi, s. 41. ↑

- Ardıç, Kelime-i Tevhid, s.18. ↑

- Fussilet, 41/1-3. ↑

- Sahih hadis kaynaklarında bu hadise yer verilmemektedir. ↑

- Ardıç, Kur’ân-ı Kerîm’de Yolculuk-Namaz Sûreleri, a.g.e., ss.69-71 ↑

- 20 Nisan 2016 tarihinde Necdet Ardıç Efendi ile Bursa’da yapılan mülakat. ↑

- Necdet Ardıç ile 19 Şubat 2016 tarihinde İstanbul’da yapılan mülakat. ↑

- Necdet Ardıç Efendi ile 14 Şubat 2016 tarihinde Tekirdağ’da yapılan mülakat. ↑

- Özkan Güral, Tasavvufta Kandiller ve Mevlid-i Şerif Yorumları, Bursa: Emek Yayınevi, 2016, s.11. ↑

- Şinasi Gündüz, Yavuz Ünal, Ekrem Sarıkçıoğlu, Dinlerde Yükseliş Motifleri ve İslam’da Miraç, 2. b., İstanbul: Vadi Yayınları, 2016, ss.13-14. ↑

- Ardıç, Gece ve Kandil, ss.XII-XIII. ↑

- a.g.e., ss. 1-2. ↑

- Ali Püsküllüoğlu, Arkadaş Türkçe Sözlük, Ankara: Arkadaş Yayınevi, 1994, s. 876. ↑

- Mustafa Nihat Özön, Büyük Osmanlıca-Türkçe Sözlük, 3. b., İstanbul: İnkilâp Kitabevi, 1959, s. 602. ↑

- a.g.e., s. 138. ↑

- Aclûnî, “Keşfu’l-Hafâ, 2/133. ↑

- Ardıç, Gece ve Kandil, ss. 5-13. ↑

- Özön, a.g.e., s. 464. ↑

- Püsküllüoğlu, a.g.e., s. 733. ↑

- Ardıç, Gece ve Kandil, s. 15. ↑

- a.g.e., s. 15. ↑

- a.g.e., ss. 16-17. ↑

- Cin, 72/8-9. ↑

- a.g.e., ss. 17-18. ↑

- a.g.e., ss. 18-19. ↑

- a. yer. ↑

- a.g.e., s. 20. ↑

- a. yer. ↑

- a.yer. ↑

- Özön, a.g.e., s. 33. ↑

- Ardıç, Gece ve Kandil, s. 21. ↑

- Doğan, a.g.e., s. 3. ↑

- Ardıç, Gece ve Kandil, ss. 21-23. ↑

- Doğan, a.g.e., s. 180. ↑

- Anonim. ↑

- a.g.e., ss. 27-42. ↑

- Gündüz, Ünal, Sarıkçıoğlu, a.g.e., ss. 17-29. ↑

- Cevheri, es-Sihah fi’lLuğâ ve Ulûm, C. I., Beyrut: y.y., 1974, s. 584. ↑

- Süleyman Mollaibrahimoğlu, Miraç Gerçeği, İstanbul: Akbel Yayınları, 1991, s. 65. ↑

- Ahmet T. Karamustafa, Tasavvufun Oluşumu, İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2017, ss.9-10. ↑

- Muslihüddin Vahyî Şabânî, Mirâc’ın Tasavvufî Boyutu- Mirâcü’l-Beyân, haz. Mustafa Tatcı, Cemâl Kurnaz, İstanbul: H Yayınları, 2016, ss.10-11. ↑

- Hicr, 15/29. ↑

- Muteber hadis kaynaklarında bu hadise yer verilmemiştir. ↑

- İsrâ, 17/1. ↑

- Salih Sabri Yavuz, “Mi’rac”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi (DİA), İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı İslam Araştırmaları Merkezi (İSAM), 2005, C. 30, s. 133. ↑

- Necm, 53/18. ↑

- Alak, 96/1. ↑

- a.yer. ↑

- Necm, 53/9; Necdet Efendi burada iki yay anlamına gelen “Kavseyn-قوْسيْن” kelimesini yayın iki tarafı olarak değerlendirir. ↑

- Âyette geçen ve kısa mesafe anlamına gelen “Kâb-قاب” kelimesini Necdet Efendi, kabza olarak ele alır. ↑

- Aclunî, “Keşfu’l-hafâ, 2/133. ↑

- Ardıç, Gece ve Kandil, ss. 45-90. ↑

- Doğan, a.g.e., s. 913. ↑

- Kadir, 97/4. ↑

- Hicr, 15/29. ↑

- Kadir, 97/4. ↑

- a.yer. ↑

- Kadir, 97/5. ↑

- a.yer. ↑

- Ardıç, Gece ve Kandil, ss. 95-110. ↑

- Doğan, a.g.e., s. 166. ↑

- a.g.e., s. 1424. ↑

- Ardıç, Gece ve Kandil, ss. 122-123. ↑

- Doğan, a.g.e., s. 1085. ↑

- Ardıç, Gece ve Kandil, ss. 120-137. ↑

- Ardıç, İnci Tezgâhı, ss. 2-3. ↑

- a.g.e., ss. 11-17; Necdet Efendi’ye 24 Eylül 2002 tarihinde gelen ilham. ↑

- a.g.e., ss. 24-25. ↑

- a.g.e., ss. 59-63. ↑

- a.g.e., s. 83. ↑

- a.g.e., ss.85-92. ↑

- Nûr, 24/35 ↑

- Ardıç, İnci Tezgâhı, ss. 101-109. ↑

- a.g.e., ss. 114-156. ↑

- a.g.e., s. 176. ↑

- Ardıç, İnci Mercan Tezgâhı, ss. 16-52. ↑

- a.g.e., ss. 80-81. ↑

- a.g.e., s. 81; Necdet Efendi’ye 27 Ocak 2012 tarihinde Cuma namazı vaktinde gelen ilham. ↑

- a.g.e., ss. 80-82. ↑

- a.g.e., s. 53. ↑

- Bakara, 2/36 ↑

- a.g.e., s. 100; Necdet Efendi’ye 20 Temmuz 2012 (Ramazan Bayramı arifesi gündüzünde) gelen ilham. ↑

- a.g.e., ss. 100-101; Necdet Efendi’ye 20 Temmuz 2012 (Ramazan Bayramı arifesi gecesinde) gelen ilham. ↑

- a.g.e., ss. 122-123; Necdet Efendi’ye 22 Ocak 2013 tarihinde gelen ilham. ↑

- a.g.e., s. 129; Necdet Efendi’ye 11 Mart 2013 tarihinde gelen ilham. ↑

- a.g.e., s. 131; Necdet Efendi’ye 16 Mayıs 2013 tarihinde gelen ilham. ↑

- a. yer; Necdet Efendi’ye 21 Nisan 2013 tarihinde gelen ilham. ↑

- a.g.e., s.134; Necdet Efendi’ye 4 Haziran 2013 tarihinde gelen ilham. ↑

- a. yer; Necdet Efendi’ye 5 Haziran 2013 tarihinde gelen ilham. ↑

- a.g.e., s.140; Necdet Efendi’ye 28 Haziran 2013 tarihinde Kabe’de gelen ilham. ↑

- a.g.e., s.143; Necdet Efendi’ye 6 Temmuz 2013 tarihinde gelen ilham. ↑

- a.g.e., s.140; Necdet Efendi’ye 9 Temmuz 2013 tarihinde gelen ilham. ↑

- a.g.e., ss.142-143; Necdet Efendi’ye 20 Temmuz 2013 tarihinde gelen ilham. ↑

- a.g.e., s.138-139; Necdet Efendi’ye 28 Haziran 2013 tarihinde gelen ilham. ↑

- a.g.e., s.147; Necdet Efendi’ye 16 Eylül 2013 tarihinde gelen ilham. ↑

- a.g.e., s.149; Necdet Efendi’ye 9 Kasım 2013 tarihinde gelen ilham. ↑

- a.g.e., s.154; Necdet Efendi’ye 14 Ocak 2014 tarihinde gelen ilham. ↑

- a.g.e., s.155; Necdet Efendi’ye 24 Ocak 2014 tarihinde gelen ilham. ↑

- a.g.e., s.158; Necdet Efendi’ye 14 Şubat 2014 tarihinde gelen ilham. ↑

- a.g.e., s.162; Necdet Efendi’ye 2014 yılında gelen ilham. ↑

- a.g.e., s.176; Necdet Efendi’ye 16 Eylül 2014 tarihinde gelen ilham. ↑

- a.g.e., s.182; Necdet Efendi’ye 11 Ocak 2015 tarihinde gelen ilham. ↑

- a.g.e., s.183; Necdet Efendi’ye 18 Ocak 2015 tarihinde gelen ilham. ↑

- a.g.e., s. 189. ↑

- Aclunî, “Keşfu’l-hafâ”, 2/287. ↑

- Ardıç, İnci Mercan Tezgâhı, s.127; Necdet Efendi’ye 2 Mart 2013 tarihinde gelen ilham. ↑

- a.g.e., s.189; Necdet Efendi’ye 16 Ocak 2016 tarihinde gelen ilham. ↑

- Ahmet T. Karamustafa, Tasavvufun Oluşumu, İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2017, ss. 31-43.; Ekrem Demirli, Tasavvufun Altın Çağı: Konevî ve Takipçileri, İstanbul: Sufi Kitap, 2015, ss. 9-35. ↑

- Ekrem Demirli, Şair Sûfîler: Mevlânâ, Yunus Emre ve Niyazi-i Mısrî Üzerine İncelemeler, İstanbul: Sûfî Kitap, 2015, s. 17. ↑

- Mahmut Erol Kılıç, Sufî ve Şiir, 3. b., İstanbul: İnsan Yayınları, 2006, s. 13. ↑

- Ardıç, Necdet Divanı, a.g.e., s. 91. ↑

- Ardıç, Divan-3, a.g.e., ss. 96-97. ↑

- Ardıç, Gece ve Kandil, a.g.e., ss. IX-X. ↑

- Ardıç, Divan-3, a.g.e., s. 207. ↑

- Ardıç, Necdet Divanı, a.g.e., ss. 28-30. ↑

- Ardıç, Necdet Divanı, a.g.e., ss. 92-93. ↑

- Ardıç, Necdet Divanı, a.g.e., ss. 183-84. ↑

- Ardıç, Divan-3, a.g.e., ss. 94-95. ↑

- Ardıç, Necdet Divanı, a.g.e., s. 63. ↑

- Çelebi, Terzi Baba (2): Necdet Ardıç, a.g.e., ss. 191-195. ↑

- Çelebi, Terzi Baba (2): Necdet Ardıç, a.g.e., ss. 183-184. ↑

- Çelebi, Terzi Baba (2): Necdet Ardıç, ss. 184-185. ↑

- Bakara, 2/154. ↑

- Bu hadis, temel hadis kaynaklarında tespit edilemedi. ↑

- Bakara, 2/31. ↑

- Ahzab, 33/41-42. ↑

- Anonim. ↑

- Aclûnî, “Keşfu’l-hafâ”, 195. ↑

- Kaf, 50/16. ↑

- Aclûnî, “Keşfü’l-hafâ”, 132. ↑

- Necdet Ardıç Efendi ile 7 Nisan 2017 tarihinde Bursa’da yapılan mülakat. ↑

- Fecr, 89/28. ↑

- Necdet Ardıç Efendi ile 14 Şubat 2016 tarihinde Tekirdağ’da yapılan mülakat. ↑

- Necdet Ardıç Efendi ile 14 Şubat 2017 tarihinde Tekirdağ’da ve 7 Nisan 2017’de Bursa’da yapılan mülakat; Necdet Ardıç tarafından terzibaba13@gmail.com adlı internet adresinden 17 Nisan 2017 tarihinde gönderilen e-posta. ↑
