# Tûr Sûresi

**Yazar:** Terzibaba - Necdet Ardıç

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/tur-suresi
**Sayfa:** 93

---

# GÖNÜLDEN ESİNTİLER:

KÛR’ÂN-ı KERÎM’de YOLCULUK

(52) TÛR SÛRESİ

VE M. NUSRET TURA Hz.

NECDET ARDIÇ 

TERZİ BABA

İRFAN SOFRASI

NECDET ARDIÇ

TASAVVUF SERİSİ (118-52) NECDET ARDIÇ 

TERZİ BABA

Adres Büro: Ertuğrul Mahallesi Hüseyin Pehlivan Caddesi No: 29/5 

Servet Apt. 59 100

Tekirdağ

Ev: 100 yıl Mahallesi Uğur Mumcu Caddesi Ata Kent Sitesi A Blok Kat 3, D. 13.

Tekirdağ Tel: (0282) 2614318

 (0533) 7743937

www.terzibaba13.com terzibaba13@gmail.com Basıldığı yer

 SAYFA NO

İÇİNDEKİLER:………………………………………………………………….(1) ÖN SÖZ:…………………………………………………………………………..(2)

Başlarken:………………………………………………………………………..(4) 

Nusret Babamın kabri başında:…………………………………….(13) 

Tûr Suresi:…………………………………………………………………….(17) 

Tûr Suresi, fasıla harfleri:……………………………………………..(18) 

Vettur sayı değerleri:…………………………………………………….(18) Vettur harf değerleri:…………………………………………………….(19) 

52-1-Sohbet mevzuu, (52) Tûr Suresi:……………………….(22) 

95-2/ “ve tûri sinine:…………………………………………………….(22) 

Nusret Tura:………………………………………………………………….(24) 

Nusret Tura Hz. Özetle hayat hikâyesi:……………………….(28)

52-2-Ve kitabin mestur:……………………………………………….(36) 

52-3-Fi rakkım menşur:………………………………………………..(37) 

52-4-Vel beyt’ül ma’mûr:……………………………………………..(38) 

Mekke-i Mükerreme:…………………………………………………………….(39)

Yeryüzündeki tek din:…………………………………………………..(50) 

Kıbleteyn mescidi:…………………………………………………………(52) 

116 Kudüs ziyareti dosyasından:………………………………….(67) 

Tûr Suresi, 52/4 ayeti:………………………………………………….(69)

Tûr Suresi, 52/5-10- ayetleri:………………………………………(71)

Tûr Suresi, 52/11-15- ayetleri:…………………………………….(76) 

Tûr Suresi, 52/16-20- ayetleri:…………………………………….(79) 

Tûr Suresi, 52/21-25- ayetleri:…………………………………….(83)

Tûr Suresi, 52/26-30- ayetleri:…………………………………….(88)

Tûr Suresi, 52/31-35- ayetleri:…………………………………….(91)

Tûr Suresi, 52/36-40- ayetleri:…………………………………….(94)

Tûr Suresi, 52/41-45- ayetleri:…………………………………….(97)

Tûr Suresi, 52/46-49- ayetleri:…………………………………….(99)

Nasrumminallah:…………………………………………………………(104) 

Nusret mayın gemisi:………………………………………………….(113)

Terzi Baba kitapları sıra listesi……………………………………(121)

ÖN SÖZ:

Evvelâ bütün okuyucularıma bir ömür boyu sağlık, sıhhat, gönül muhabbetleri ve gerçek mânâ da tasavvufî idrakler niyaz ederim. Bu dünya da en büyük kazanç, burasını, bu âlemi şehâdet-i, gerçekten müşahede ederek yaşayıp geçirmek, ve kendini tanımayı bilmek olacaktır. Kûr’ân-ı Kerîm’de (yolculuk) adlı sohbetlerimizin bazılarını vakit buldukça yazıya geçirtip daha sonra vakit buldukça kitap haline dönüştürmek için çalışmalar yapmaktayız. Ayrıca yenilerinin de üstünde çalışmalarımızı sürdürmekteyiz. 

Bunlardan biride, (52) TÛR sûresi) dir. Bu sûre-i şerifin bizler için ayrı bir özelliği vardır. O da şudur. Silsile-i mübareke de M. Nusret Babamın sırası (52) dir. Bu ise Kûr’ân-ı Kerîm’de (52) TÛR sûresi) dir. 

Bu çalışmamızda M. Nusret Babam (52) ile, (52) TÛR sûresi) nin arasında ki, bağlantıları ve İlâh-i muhabbet-i ilerleyen sayfalarda bulmaya çalışacağız. 

Ancak yanlış anlaşılmasın Bu sûre-i şerifeye sahip olmak diye bir maksadımız yoktur, Tabiî ki bu sûre de bütün insanlığa gönderilmiş müşterek İlâh-i bir arma-ğandır. Ve herkesin içinde Hakk-ı vardır, ve her kes gayreti kadar, içinden nasibini alacaktır. 

Bizim yapmaya çalıştığımız ise bazı gerçeklere ışık tutup bunlardan bir nebze ma’nevi zevk ve huzur almaktır.

Cenâb-ı Hakk’tan bu hususta Nusret Babamın evlâtları ve ayrıca her kez için ma’nevi kazançlar niyaz ederim. 

Sevgili okuyucum, bu kitabın yazılışında, düzenle-nişinde, basılışında, bastırılışında, tüm oluşumunda emeği ve hizmeti geçenleri saygı ile yadet, geçmişlerine de hayır dua et, ALLAH (c.c.) gönlünde feyz kapıları açsın. Yarabbi; bu kitaptan meydana gelecek manevi hasılayı, evvelâ acizane, efendimiz Muhammed Mustafa, (s.a.v.) in ve Ehl-i

Beyt Hazaratı’nın rûhlarına, M. Nusret Babamın, ve Rahmiye annemin de ruhlarına, ceddinin geçmişlerinin de ruhlarına, hediye eyledim kabul eyle, haberdar eyle, ya Rabbi.

------------------- 

Muhterem okuyucularım; yine bu kitabı da okumaya başlarken, nefs’in hevasından, zan ve hayelden, gafletten soyunmaya çalışarak, saf bir gönül ve Besmele ile okumaya başlamanızı tavsiye edeceğim; çünkü kafamız ve gönlümüz, vehim ve hayalin tesiri altında iken gerçek mânâ da bu ve benzeri kitaplardan yararlanmamız mümkün olamayacaktır.

 Gayret bizden muvaffakiyyet Hakk’tandır.

------------------- 

 Bütün bunları efendimizin, sahabilerinin evliyaullah-ın ve M. Nusret Tura Babamızın, ve Rahmiye Tura Annenmizin, de ruhlarına ithaf ediyorum, yarabbi şefeatalarına nail eyle. 

 Terzi Baba Tekirdağ. (25-11-2017) 

BİSMİLLÂHİRRAHMÂNİRRAHÎM.

Başlarken. 

 Kayıtlarımıza ve sözlerimize başlarken, evvelâ Nusret Baba ile ma’nevi oğlu, Terzi Baba arasında, isimleri yönünden olan, ma’nevi bağını belirtmek için (-12-Terzi baba-1-) kitabı sayfa 155 ten aktarma, ve yeni ilâveler yaparak bu saha da tekrar hep birlikte ma’nevi yolumuza devam etmiş olalım. T.B. 

------------------- 

Ölülerin ardından bilindiği gibi 7, 40, 52 gibi geceler düzenlenir. Bunların toplamı 99 olmakla beraber 53. gece bu kemâlât tamamlanmış oluyor.

53 burada ölümün kemâlâtıdır. 

Hazretimizin yetişmesinde en büyük emek sahibi olan muhterem zât Nûsret Tûra Efendimizdir. 

Nûsret ile Necdet arasındaki bağı sayılar yönünden şöyle açıklayabiliriz. 

 (Nûsret) ismi ebced hesabında; ve alfabetik sırayla (nun) 50 (nun) 25 

 (sad) 90 (sad) 14

 (rı) 200 (rı) 10

 (te) 400 (te) 3 

 =740 eder. eder = 52 

“Nûsret”ten “Necdet”i çıkartırsak (740– 457= 283) 

 kalır yani (2 + 8 + 3) = 13 ortaya çıkmaktadır. 

(457) Necdet isminin ebced sayı değeridir. 

Görüldüğü gibi (Nusret) ismi, alfabetik sırayla (52) sayı değerini vermektedir. Bu halde kendisi hakkındaki tasdiki, sayıların dilinde de görmekteyiz. 

--------- 

Yani “Nusret” ile “Necdet”in muhabbeti “Hakikat-i Muhamme-diye”yi zuhura çıkardı. 

Burada bir başka yöne de dikkat çekelim;

 (Nusret) ile  (Necdet) in arapça orjinal yazılarına bakarsanız her iki isim de, (nun) harfiyle başlar → (te) harfiyle de sona ererler. 

“Nusret”teki ve “Necdet”teki bu (nun) ve (te) harflerini çıkartırsak ; 

(Nusret) te → (sır) kalır. 

Burada (sır) dan maksat “Nusret”te gizlenen sırr’ın “Necdet” olmasıdır. 

  (Necdet) teki (ced/ata) kalmaktadır, ki bu da “İsm-i Necdet” in “İsm-i Nusret”in de, yani kendisine bağlanacakların kökü atası ve yardımcısı olacağının ispatı olmuştur. 

Nusret Babamızın ilâhi emâneti Terzi Babamıza vermeden önce söylediği, “Benim sebebi vücûdum sen imişsin,” sözü aslında buraya vurgudur. 

Ayrıca “nasrun minallahi” ve “fethun karîb” âyeti ile de, “size yakın bir fethi Allah’ın yardımıyla müjdeliyorum,” derken aynı konuya vurgu yapmıştır. 

Dilerseniz bu âyet üzerinde biraz duralım. 

Acaba müjdelenen nedir?… 

SAF 61. Sûre 13. Âyet 

وَأُخْرَى تُحِبُّونَهَا نَصْرٌ مِنَ اللَّهِ

مُنِيبٍْوَفَتْحٌ قَرِيبٌ وَبَشِّرِ الْمُؤْمِنِينَ

ve uhra tühıbbune­ha nasrün minallahi ve fethun kariy­bun ve beşşiril mu’minîne

Ve kendisini sevdiğiniz bir başka -nîmet de- vardır ki: O da Allah'tan bir zaferdir ve yakın bir fetihtir ve mü'minleri müjdele.

61 daha önce zikrettiğimiz gibi Necdet’in isimlerinden biri idi. 13 ise, açık beyanı ortadadır. 

Az önce yukarıda (Nusret) harflerinin alfabetik toplamının 52 olduğunu, bunun da Nûsret Tûra Efendimizin silsile-i Şerifteki yerini anlattığını açıklamıştık. 

Bu âyet-i Celile’de var olan müjdelerden bir tanesi de hilâfet mertebesidir. 

Lisân-ı Nusret’ten kendisinden sonra gelecek olan halifesi “Terzi Baba”nın müjdelenmesidir. 

Diğer müjde ise, bunun devamı olup, sûre ve âyet numaraları ile zuhura gelmektedir. Onlar da 61 ve 13 idi. 

Burada 61 ile, “Terzi Baba’”nın ismine atıf yapılmaktadır.

13 ile de, O’nun, Muhammediyet mertebesinden zuhuruna işaret edilmektedir. Kısaca “Gönül Mekke”sinin fethi müjdelenmektedir. 

Hazretimizin İlâhiyat okulunda eğitim almak isteyen bir talibliye kendileri günlük olarak yapması gereken vird ve amelleri o kişiye yazdırarak söylerler. 

(Zaten bunlar-14-irfan mektebinin seyr defterinde de mevcuttur.) 

(-12-Terzi Baba-1-) Sayfa 157 Ç.H.U. 

------------------- 

 Yukarıda bahsi geçen, ölüm yaşantısını tatmış (21/35) olan kişinin ilk (7) nci gününün gecesinin, arkasından (40) ncı gününün gecesinin, ve onun da arkasından (52) nci gününün gecesinin, ihya edilmesinin sebepleri üzerinde kısaca durmakta yarar olacağı açıktır. 

 Her ne kadar bazı kimseler bu hususta bunların yersiz olduğunu söyleyip dursalar da, gerçek onların dedikleri gibi değildir. Yapanlar ne kaybederler, yapmayanlar ise ne kazanırlar, veya tam tersini düşünelim, Yapanlar ne kazanırlar ve kazandırırlar, yapmayanlar ise neler kaybeder ve kaybettirirler. bunların nefsin tesiri altında kalmadan değerlendirilmesi lâzımdır. 

 Kişi son nefesini verip ölümü tattığı (21/35) zaman, yok olmuş değil, başka bir âleme geçmiş olmaktadır, ve bizim şu an bilemediğimiz bir âlemde, nefsi ile yaşamına devam etmektedir. kabre konulan ise, o kişinin hakikati ile uzun süre ünsiyet etmiş, beraber yaşadığı bedeni, toprak evi ve heykelidir. O vücut toprak olduğundan, geldiği anasına gidecektir. 

 Ancak o toprak bedenin içinde, o kişinin hakikatiyle yaşadığı, oldukça uzun bir süreç vardır, bu süreç içinde kendisine verilmiş olan, sıfatı İlâhiyye ve Esma-i İlâhiyye ile, bir ömür boyu müşterek yaşam içinde olmuş, ve her şeyini o sıfat ve isimlerle yürütmüştür. Yani bu sıfat ve isimlere, çok büyük vicdan borcu vardır. Kişi bunun farkındadır, veya değildir, ancak mutlak surette bunları nerede ve nasıl kullandığı hakkında sorumludur-sorula-caktır. 

 İşte her bir insan türünde “sıfat-ı subutiye” Hakkın (7) sıfatı, “Hayat, İlim, İrade, Kudret, Kelâm, Semi, Basar,” ve Âdem (a.s.) talim ettirilip öğretilen (99) ve sonsuz olan esma-i İlâhiyyenin tamamı mevcuttur. 

 İşte ölüm, tabir edilen hâl ile, kişinin elinden alınan, fiziki yaşamı neticesinde, ruhun bedeninden çıkması ile, bahsi geçen Esma-i İlâhiyyelerin de son bölümleri o bedenden çıkmaya başlar. Kabre konan o beden için ve o bedenin içinde uzun seneler kalmış olan ruh için, sırayla yedi gece dualar okunur. İşte baştan başlalayarak ilk geceden itibaren yedi gecede, yedi Sıfatı subutiyenin bakıyesi o bedenden tamamen çıkmış olur, işte yapılan yedi gece duaları, o sıfat-ı subutiyeyi, kalıp olarak kalmış olan o bedenden, uğurlama töreni, ayrıca nefsin yeni yerine alıştırma ve ona yardımcı olma çabalarıdır. 

 (40) ıncı geceye gelindiği zaman ise, gene aynı şekilde kabre konan o cesette kalan bakiye, (40) esma-i İlâhiyyenin de, aynı şekilde o bedenden uğurlanması, ve yeni âlemine aktarılmış olan nefsinde, gene kendisine kendi âleminde yaşam takviyesi yapmak içindir. 

 (52) nci gece ise, o bedende kalan bütün esma-i İlâhiyyenin, tamamının o bedenden uzaklaşmasının uğurlanmasıdır. Böylece artık o beden tamamen madde haline dönüşmüş olur. Böylece, (7+40+52=99) eder ki bu (52) nci gece kendi bünyesinde esma-i İlâhiyyeyide cem etmiş olmaktadır. 

 Yani varlık (52) nci gecede zahir ve batın tamamen göz önünden kalkmış, tam bir fenâfillâh hükmüne girmiştir. Heva yıldızı da tamamen sönmüştür. 

 İşte (52) nci gecenin sabahında, güneş yeniden doğduğunda, yeni bir hayat ve Mi’rac yolculuğu da başlar, bu oluşumunda mahalli (53) üncü gündür, bunun ne olduğunu ve (52) ile (53) arasında nasıl mutlak bir bağ olduğunu ben söylemeyeyim sizler düşünün. Sistemimizin nasıl sağlam bir zemine dayandığı da açık olarak görülmektedir. 

 Böylece (52) gecede fenâfillâh hükmüne girmiş olarak, (53) sabahında yeni bir güne doğan ma’nâyı Nusretiyye bakabillâh olarak (53) ün, seyrinde devam etmektedir. 

 M. Nusret Babam zâhir bâtın aynı “Tûr” dağı gibi heybetli bir insandı. 

------------------- 

 BU arada ilgisi olması bakımından küçük bir hatıram-dan da bahsetmek isterim. 

 Onlar hayatta iken, iş hayatımda çalıştığım devrelerde, ağustos ayının son yarısını, (15) gün bütün atölyeyi tatil ederdim, Bu i5 günün bir haftasını da, Nusret Babamları alır seyahatlere götürür, onlarla geçirirdik. Genelde onlara Marmara seyehati yaptırır idik, gerçekten hayret edilecek bir şeydir, seyahatlerimizde hangi yerde durduk isek, oralardan daha sonraları, bize ulaşan kardeşlerimiz olmuştur. Bunun sebebi geçtiğimiz yerlerde, Onun ma’neviyatının izlerinin, ve nefes-i rahmani kokusunun kalmış olduğundandır.

 Gene onları Tekirdağına getirdiğimiz, ve bizde, yazlıkta kaldıkları sürelerde, civarı gezdirmek içinde çevrede kısa geziler yapardık, bunlardan birisinde de, Tekirdağına (12) kilometre kadar mesafede olan, “Naip” köyüne gitmiş idik, içinde tarihi büyük çınarları olan, altlarında oturulacak çay bahçeleri olan şirin güzel bir köydür. Ancak o zamanlar o köyde tanıdığımız bir kimse yok idi. Sadece gezmek için gitmiş idik.

 Oradaki dere kenarında olan, çay bahçelerinden birinin uygun bir yerine oturmuş idik, çaylarımızı getirdiler içmeye başladık, bu arada benim yanıma köy sakinlerinden biri gelip, yavaşça kulağıma eğilip, bu kimse hangi “paşa” dır! diye sormuştu. Nusret Babam denizci olduğu için genelde beyaz kıyafet giyerdi, o günde üstünde, beyaz pantolon beyaz gömlek, ve beyaz ayakkabı vardı, ve gerçekten heybetli, idi kendisinde “heybet ve üns” hali genellikle 

vardı, bu yüzden bakanlar kendisinde, bu heybeti fark ederler idi. 

 İşte bu yüzden o kişide, farkında olmasa bile, bu halin tesiri altında kalmış olduğundan, Bu kimse hangi “paşa” dır? sorusunu sormuş idi, bende cevaben, “suret ve dünya Paşası değildir ama gönül paşasıdır” diye cevap vermiştim. 

 Nihayet vakit ilerlemiş oradan ayrılma zamanımız gelmişti, aracımıza binip, “Serdar” mahallesindeki yazlık evimize dönmüş idik. 

 Ve gerçekten nasıl bir hal ve sistem ise, hayret edilecek bir şeydir, seneler sonra “Naip” köyünden birçok ma’nevi evlâtlarımız oldu, bunların başında gelen ise, aynı zamanda o köyün imamı da olan, ve bir çok hizmetleri olan Terzi Baba kitaplarında büyük katkıları olan (Ç.H.U.) oğlumuzdur. 

------------------- 

 Mevzu buraya gelmişken, bu seyahatlerimizin birinden daha bahsetmeden geçemeyeceğim. Hâl şöyledir. 

 Gene Marmara seyahatlerimizden biri idi, Tekirdağın-dan çıkıp Çanakkale üserinden Bursaya geçmiş idik orada bir gece kalıp, ertesi gün İstanbula gitmek için yola çıkmış idik. 

--------- 

 Not= yukarıda da bahsettiğim gibi daha sonraları Bursadan da birçok evlâtlarımız olmuştur. Ayrıca Hazmi Babamında Nilüfer civarlarında Bursadan evlâtları olduğu bilinmekteydi. 

--------- 

 Bursadan çıktıktan sonra, nihayet Karşıya Kabataşa geçmek için, Üsküdar araba vapuru iskelesine gelmiş araba sırasına girmiş idik. 

 Epey bekledikten sonra nihayet önümüzdeki sıra vapura doğru ilerlemeye başlamıştı, bizde sıradan devam 

ederken tam sıra bize geldiğinde, vapur dolmuş biz vapura binememiştik. 

 Bu arada bir sonraki vapuru beklemeye başlamış idik, ancak, Nusret Babam daha evvelce prostat ameliyatı geçirdiği için sık, sık tuvalete gitme ihtiyacı hasıl oluyordu. Bizde vapur bekliyorduk, Nusret Babam iskelenin tuvaletine gitmek için arabadan indi ve tuvalete gitti. O gittikten kısa bir müddet sonra da vapur geldi içindekileri boşalttı yeni arabaları vapura almak için hareket etmelerini görevliler işaret verdiler, bizde en önde olduğumuzdan çaresiz ilerlemek durumunda idik. Rahmiye Anneme ne yapalım geri çıkıp duralımmı? dedim yoksa vapura girelimmi? Oda devam et oğlum, Baban sonra gemi ile döner dedi, bende vapura doğru hareket ettim, ancak sıkıntı şurada idi, Nusret Babamın yeleği hava sıcak olduğundan araba da idi, ve bütün diğer evrakları ile birlikte, deniz yolları kartı da yeleğinde kalmış idi. Bu sıkıntı ve düşünce içinde, biz vapura binmiş idik, kısa bir süre sonra dolan vapur karşıya kabataşa geçmek için denize açılmıştı bile. 

 Kabataş iskelesine yanaşan vapurdan, önde olduğumuz için ilk çıkan biz olduk, ve oradan da bebeğe eve geldik, ancak Nusret Babam yoktu, aradan bir müddet geçtikten sonra arkamızdan o da geldi, gene tamam olmuştuk. 

 Böylece bir Marmara tur’umuzu daha, arkadan da gelse Nusret Tur’a Hz. ile tur’lamıştık. 

---------

 Ancak bu hadise bende oldukça derin düşüncelere sebep oldu, bu oluşum bazı yaşantıların habercisi olabilirdi. 

 Nitekim bu hadiseden epey bir zaman sonra, Nusret Babamın vasiyeti üzerine, onun kabri karşı tarafta, Pendik dolay oba soğanlık mevkii yaylalar köyünde oldu, ebedi istirahatgâhına orada defnedildi. İşte seneler evvel onu Üsküdar vapur iskelesinde istemeyerek bırakmamızın 

sırrının bu olduğunu anlamış oldum, daha o günden bizleri uyarmış olduğu anlaşılıyordu. Daha sonra Rahmiye Anemide oraya defnetmiş idik. 

 Orasını istemelerinin sebebi ise şu idi. 

 Recai Ağabeyimin hanımının, annesinin köyü orası imiş, seneler evvel oradan İstanbula gelmişler zaman, zaman oraya gider akrabalarını ziyaret ederlermiş. 

 Gene bir gün böyle bir ziyaret için oraya gitmeye karar vermişler, ancak bu sefer dünüşüleri olan Nusret Babamları da götürmek istemişler, ve onlarda gitmişler, oraya gidip oralarının o günkü hallerine göre, sakin bir yer olduğunu görmüşler, ve yakında bulunan mezarlığı da gördüklerinden, arkada kalanlara, kalanları sıkıntıya sokmamak için, işte bizi buraya defnedersiniz diye vasiyette bulunduğundan, kabri şerifleri kendi arzuları ile ora da olmuştur. 

 Her ikisini de ayrı, ayrı zamanlarda oraya götürürken cenaze otobüsü zahiren büyük bir hüzün içinde gibi isede bâtınen adeta sanki ma’nevi bir gelin alayı, “şeb-u arûz” yaşantısında idi. 

 Hele Rahmiye Annemi aynı yollardan geçerek kabri şeriflerine gelirken yolda, kasete koyduğumuz İlâhiler, okunmaya ve zikirler yapılmaya devam ediyordu. Tam kabristanın kapısına geldiğimizde, hayatında yaşıyorken çok sevdiği “Bu dünyadan gider olduk, kalanlara selâm olsun” ilâhisi okunmaya başlamıştı, hepimiz şaşırmış idik, istesek böyle bir durumu oluşturamazdık, bizlerde göz yaşları içinde kasette okunan ilâhiye eşlik ediyorduk. 

 Nihayet defin işlemi tamamlanmış geriye dönmek için otobüsümüze bindiğimizde hafif yağmurlu olan havanın sebebi ile otobüsün lâstiklerinde biri biraz çamura girmiş olduğundan şoför otobüsü yerinden kaldıramadı, nihayet hepimiz otobüsten yere indik ve otobüsü itirerek bulunduğu yerden çıkarmış, öylece geri dönüş yolumuza devam edebilmiş idik. 

 Bundan da bizden ayrılmak istemediği yönünde düşünerek duygulanmış idik. Allah her ikisine de rahmet eylesin. 

 Bunun birde başka sırrı vardır ki, o da İstanbul’un karşı tarafında, doğudan gelecek tehlikelere karşı nöbette olmalarıdır. Cenâb-ı Hakk şefeatlerine nail eylesin. 

 Yeri gelmiş iken zaman, zaman oraya onları ziyarete gittiğimiz zamanlarda, çektirdiğimiz resimlerimizden birisini de, hatırası yönünden ilâve etmeyi uygun buldum. 

### Kabir taşında daha evvelden yazımış olduğum, “Nusret Babamın kabri başında” isimli şiirimden birkaç bölüm vardır onları da aşağıya almayı uygun buldum.

--------- 

Nasrun minallah Âyetinden, çok şey kazandı gayretinden Her an hayrandı hayretinden, bura da Hz. Nusret yatıyor.

 Rahmiye annem de yanında, hiç ayrılmadı hayatında, Beraberler kabristanda, burada Rahmiye Sûltan yatıyor.

 Uşşâki dediler yoluna, katıldı idim kervanına, Beni de aldı huzuruna, burada Babam Hz. Nusret yatıyor.

--------- 

--------- 

--------- 

 Yeri gelmiş iken merak edenler olur düşüncesi ile şiirin tamamını da ilâve etmeyi uygun buldum. 

--------- 

### Nusret Babamın kabri başında

Ey yolu bu menzile düşen, gece gündüz âlemi gezen, Nice nice sırları sezen, bura da Hz. Nusret yatıyor.

İbretle bakıp nazar eyle, dilinden bikaç dua söyle, Bir gün olursun böyle, bura da Hz. Nusret yatıyor.

Düşün içine yönel bir an, nasıl geçti bukadar zaman, Nedir bu gün elinde kalan, bura da Hz. Nusret yatıyor.

Bir gün gelir olursun böyle, çok uzaktır sanma öyle, Her an gönülden Hakk’ı söyle bura da Hz. Nusret yatıyor.

Hayatta idi bir zamanlar, ne güzel yaşamıştı onlar, Mesken oldu Pendik yaylalar, bura da Hz. Nusret yatıyor.

Canane can aşıka maşuk, derde deva gönüle ışık, Ömür boyunca Hakk’a âşık, bura da Hz. Nusret yatıyor.

Nasrun minallah Âyetinden, çok şey kazandı gayretinden Her an hayrandı hayretinden, bura da Hz. Nusret yatıyor.

Dervişleri Hakk’a yürüten, gönülde muhabbet estiren, Cemalûllah’ı hep gösteren, bura da Hz. Nusret yatıyor.

Rahmiye annem de yanında, hiç ayrılmadı hayatında, Beraberler kabristanda, burada Rahmiye Sûltan yatıyor.

 Uşşâki dediler yoluna, katıldı idim kervanına, Beni de aldı huzuruna, burada Babam Hz. Nusret yatıyor.

--------- 

 Ayrıca birde, yakın zamanda onları ziyarete giden, bir kardeşimizin de, (Eser Satıcı) gene o an orada kabristanın yanında bulunan dikkat ederek çektiği çok manidar, bir otomobil ve plâkasının fotğrafını da, ilâve etmeyi uygun gördüm, gerçekten hayret edilecek bir husustur. Ma’nâ âleminin bağlantılarının, nasıl bir sistem içinde çalıştığı, hayretle görülmektedir. 

--------- 

--------- 

 Bu sayı değerleri bilindiği gibi. 3-Yakîn mertebeleri, 4-İslâmın mertebeleri, (3+4=7) nefs mertebeleri, (T. B.) “Terzi Baba” (53-13) zaten bilinen değerlerdir, geriye diyecek bir şey kalmıyor, gerçekten hayret doğrusu. 

 (34 TB 53 13) 

------------------- 

 İlgisi olması yönünden, (Arası) ismindeki şiirimden küçük bir bölümü de, ilâve etmeyi uygun gördüm, İnşeallah faydalı olur. 

------------------- 

Başladık seyru sefere, uzunca yollar katedip,

### Ulaştırırız hedefe, uruc ile nüzül, arası.

Mabeyinci olduk bugün, kimlere var ne zararı, Gelip gitmekteyiz her gün, Hakk ile halk, arası.

Hakk Verdi bana bir kapı, âşıklar hep girsin diye,

Bu özel bir gizli yapı, bab-ul feth ile umre, arası.

Kûr’ân da da ismimiz var, “Fenecceynake” dedi Hakk, Taha’da da hissemiz var, Necdet ile necat, arası.

Kûr’ân da hem sûremiz var, Mi’rac dan bahseder evvel, Habibime de oldu yar, Tûr ile Kamer arası. (Necm)

### Âyetinden hissemiz var, “Kaab-ı kavseyni ev ednâ”,

### Gönlümüze hepsi uyar, sıfır ile on dokuz arası.

Kâ’be de yolumuz var, Zât’a ulaştırmak için, Üstünden hep geçenler var, İbrâhîm ile kapı, arası.

### Makam tuttuk haremde bu dem, görüşmek için dostlarla,

### Nicelerle görüştük, Safa ile Merve, arası. 

 (16-Divan-3-) T.B.

------------------- 

TÛR SURESİ

Sure adını, ilk ayetinde geçen “Tûr” kelimesinden almıştır. Tûr, Hz. Musa’nın on emri almak üzere çıktığı dağın adıdır. Yüce Allah, surenin ilk ayetinde Tûr Dağı üzerine yemin ederek başlamaktadır. 

49 ayetten oluşan sure, Secde sûresinden sonra, Mülk sûresinden önce, Mekke'de inmiştir. 

Mushaftaki sıralamada 52., iniş sırasına göre ise 76. suredir. 

Alfabetik sırası 106 dır. 

-------------------------- 

Bu surenin temel konuları şunlardır:

Kıyamet hadisesi, Cehennem azabı ve cennet nimetleri, Cennete gidecek olanlar, Cennettekilerin kendi aralarındaki konuşmaları, Kur’an’ın kafirlere meydan okuması, Erkek kız ayırımının geçersizliği, Kafirlerin yürüttükleri mantığın eleştirisi, Sabah uyanınca yapılacak dua. (Hasenât) 

------------------- 

 Sûre-i Şerif’in, kısaca sayı değerlerine bir göz atalım. 

 (52) Mushaf sıra numarası. (52-Silsile sırası)

 (76) Nüzül sıra numarası. (76-dünya süresi yaşı)

 (106) Alfebetik sırası. Kendinin alfebetik sırası. (52)

 (27) Cüz sırası. (2+7=9) Museviyyet mertebesi. 

 (49) Âyet, sayısı. (4+9=13) hakikat-i Muhammed-i.

 (49) Fasıla harfleri. (4+9=13) hakikat-i Muhammed-i. 

 (359) Genel toplamdır. (35-53) (9) Museviyyet. 

 Rakkamları tek tek toplarsak. 

 (5+2+7+6+1+6+2+7+4+9+4+9+3+5+9=(79) Bu sayı değerlerinin birçok bağlantıları daha vardır, 

fazla uzatmamak için bu kadarla bırakalım, sizler daha sonra araştırır, başka bir çok bağlantılar bulabilirsiniz.

------------------- 

 Fasılası : Elif, Rı, Ayn, Mim, Nun, harfleridir

------------------- 

 Elif-1-13- sayı değerlerine sahib, böylece ilâh-i tecelliye mazhar ve kendinde zuhura çıkmaktadır. 

 Rı-200- sayı değerine sahib, zahir batın Rahmaniyyet-i ifade etmektedir. 

 Ayn- 70- sayı değerine sahip, büyük ebced sayı değerine göre de-130-değere sahiptir. (70) sayı değerine göre, evvelâ (7) nefis mertebelerinin müşahedesini ve (13) sayı değeri ilede gene kendisinde bulunan hakikat-i ilâhiyyeyi bütün mertebelerde “görme-müşahede” etme özelliğine sahip olmasıdır. 

 Mim-40-sayı değerine sahip, hakikat-i Muhammediy-yeyi, “şeriat, tarikat, hakikat, ma’rifet, mertebelerinde temsil etmesidir. 

 Nun ise-50-sayı değerine sahiptir. Bütün âlemlerde ve varlık mertebelerinde ne varsa Nur-u ile içten ve dıştan aydınlatmasıyla “ayn” ın gözünden bu âlemler seyredilmektedir. 

------------------- 

Sûre-i Şerifin isminin sayı değerlerine bir göz atalım.

------------------- 

 وَالطُّورِ “Vettûr” görüldüğü gibi altı asli birde “Tı” şeddeli-tekrarlı olmak üzere, yedi harften oluşmaktadır. Bunlar Vav, Elif, Lâm, şeddeli Tı, Vav, Rı,dan oluşmaktadır. Sayı değerleri. “Vav-6-13” “Elif-1-13” “Lâm-30” İki “Tı-9-9” “vav-6-13” “Rı-200” dür. Toplarsak! 

 (6+13+1+13+30+9+9+6+13+200=300) 

 Sayısal değer ve ölçüler itibari ile bu kelimede, (6-altı cihetin varlığı) (13- onüç, üç adet olması hakikat-i Ahmediyyenin varlığını, (1-adet âlemin tekliği, (30-otuz- üç adet yakînin kesretteki zuhur varlığını, (iki 9+9-dokuz, zahir batın museviyyet hakikatini ki! zaten o “Tur dağı” Turdur, ayrıca (9+9=18) on sekiz bin âlemin müşahedesini. (200-iki-iki yüz zahir batın kesretini, toplam (300-ise bütün bunların, üç yakîn idrak halinin, değişik suretlerde kesret üzere zuhurun ifadeleridir diyebiliriz. 

------------------- 

 وَالطُّورِ “Vettûr” Tûr kelimesinin yaklaşık sayısal değerlendirilmesini yaptıktan sonra. Şimdi bu kelimenin birde harfsel değerlendirmesini yapmaya çalışalım. 

------------------- 

 Başta bulunan “vav-و” a, “vav-ı kasem-yemin vav-ı” denmektedir. 

 “Vettûr” Ancak burada yemin eden batında yemin edilen zahirdedir. O halde, elde görüntüde ve lâfızda bir “vav-و” vardır ki, o da “vav-ı velâyettir” “vav-و”ın üst kısmı kelâmın başı ve gözüdür. Bu ise aynı zamanda velâyette zuhura çıkmış “risalettir.” Muhammed-i Risaletin bütün âlemlere rahmet olarak gönderilmesi ile, burada rahmet zahir batın, “Tûra”dır. 

 Özelde ise “Ömrü boyunca kendi velâyeti mertebesin-den tevhid-i hakikatleri kendisinden sonraki nesillere aktarabilmesi için yaptığı fedakerane çalışmalar neticesinde, “Nusret Tura” Babamızadır. 

 “vav-و”ın alt kısmı ise bedendir ki, o da âlemlerin suretidir. 

------------------- 

“ ا- Elif” ise bütün ihtişamı ile mutlak varlık olarak bütün mertebeleri ile görüntüde dimdik ayakta durmaktadır, fakat lâfızda gizli, batındadır. Ses ile zuhura çıkmaz. Bu da kişilerin gafletlerinden kişilerin anlayışsızlıkları yönünden kendi kendilerinde gizli kalmıştır, oysa “ ا- Elif” her zerrede, ve her varlıkta o varlığın suretinde, orada zuhurdadır. Bu husus’ta irfan ehli için malûmdur, onlara gizli değildir. Ehadiyyetin bütün gizli hakikatleri kendinde mevcuttur. 

------------------- 

 “ ل-Lâm” ise Ulûhiyet Lâm-ı dır ki, iki yönlüdür, batın tarafı zuhura çıkmamış, “Lâm-ı evvel-birinci Lâm” yönü, zahir tarafı, ise zuhura çıkmış “Lâm-ı sani-ikinci Lâm” yönü olan, âlemlerin Ulûhiyet Lâm’ıdır. Ancak bu hakikatleri görüp müşahede edene de, lâfza getirmeye gerek yoktur, lâfzen telâffuz edilmese bile, idraken onlara açıktır. 

 Bunun ismine zahiren, “Lâm-ı tarif” denilir. Tahsistir. Her hangi bir vesile ile sadece “Tûr” dense herhangi bir tûrdur. Ancak “Ettûr” dendiği zaman ilgili olduğu yere mensub- bağlı-tahsis edilmiş, özde olan bir tûr anlaşılır.

 “Vettûr” ise mutlakiyyet ifade eden, velâyet ve Ulûhiyet’in kasemli-yeminli tûru’dur ki, çok yücelik ifade etmektedir.

------------------- 

” ط-Tı” ise gemi görünümünde ki, bütün haşmeti ile seyehati ve müşahedeli Tevhid üzere olan batıni yolculuk- seyahati ifade etmektedir. Bu Ulûhiyyet gemisinin kaptanı ve idarecisi de, ortada bir elif asaleti ile duran Kâmil İnsan-ı temsil etmektedir. 

Çünkü “Vettûr” “tûr” buradan başlamaktadır. İşte bir bakıma, bütün âlemleri turlayan Kâmil insandır. 

” ط-Tı” nın ikinci hali ise bunlardan haberi olmayan, mudil ismi ile nefsaniyetinde “tûr”layan ehli gafleti temsil etmektedir. 

------------------- 

“vav-و”ın buradaki haline gelince, burası açılma-tebliğ velâyet ve risaletidir. Yukarıdaki hali ise görev alma velâyeti ve risaleti mahallidir. Orası alış burası ise veriş mahallidir. 

------------------- 

 ” ر – Rı” Rı harfi bilindiği gibi dilin ucundan çıkan bir sestir. Kalın (RRR) olarak çıkarsa Rahmaniyyet-i bütün âlemlere yayılışı ve turlamayı ifade eder, Dilin daha ucundan ince (rrrr) titreme olarak çıkarsa inceliği ve rahimiyyet-i ifade eder. Bu da gönül âleminin inceliğini ve muhabbetini ifade etmektedir. 

Nusret’in “rı” sı da, dışarıdan bakıldığı zaman, kalın “Ra” Rahmaniyyetini asaletini heybetini. İnce “rı” ise gönül âleminin inceliğini ve muhabbetini ve İlâh-î sevdasını ifade etmektedir. 

------------------- 

Az önce yukarıda (Nusret) harflerinin alfabetik toplamının 52 olduğunu, bunun da Nûsret Tûra Efendimizin silsile-i Şerifteki yerini anlattığını açıklamıştık. Bu yöden de olan, isim bağlantısı da hayret edilecek bir şekilde çok açık olarak ortadadır. 

Böylece kendisi de (52-Tûr) suresinin kapsamında, neş’esinde ve tasdikinde idi. 

 Bu nasıl birbirini tasdik eden inanılmaz İlâh-i bir sistemdir hayret etmemek mümkün değildir. 

------------------- 

 Bu ön bilgileri verdikten sonra gene yolumuza devam edelim. 

------------------- 

Sohbet mevzuu (52) Tûr suresi Euzü billâhi mineşşeytanirracîm Bismillâhirrahmânirrahîm.

------------------- 

~~52.1~
وَالطُّورِ
~ ~ ~

52.1 - Vet tûr. 

52.1 – “Kasem olsun o Tura.” 

------------------- 

 Genelde bu kasemden, Müfessirlerin büyük çoğunluğu, 1. âyette geçen tûr kelimesini – Kur’an’daki kullanımlarını dikkate alarak– Hz. Mûsâ’ya peygamberlik görevinin tebliğ edildiği kutlu dağ (Sînâ dağı) anlamıyla açıklamışlardır. (Hasenât)

------------------- 

 Diğer taraftan da (68-1-Namaz sureleri) kitabımızda geçen (Tin-95/2) (Ve tûri sînîne) ayetinin yorumunu ilgisi olması dolayısıyla buraya da almayı uygun buldum.

------------------- 

وَطُورِ سِينِينَ

(95/2) (Ve tûri sînîne) 

(95/2) “Ve Sîna dağına.” 

------------------- 

Cenâb-ı Hakk (c.c) diğer başka dağlara değil de Mûsevîyyet ile ilgili olan “sîne” Sînâ dağına yemin ediyor. “tûri sînîne” ifâdesi bâtıni olarak her birerlerimiz için sine turlarının yani nefs mertebelerinin ve hazerâtı hamsenin ifâdesidir. 

------------------- 

 İkinci yorum

Ve turi sinin.(95/2) Ve Tur-i Sina dağına yemin olsun ki. Niye Arafat dağına yemin etmiyor da! Cebeli Rahme dağına yemin etmiyor da, efendim arife günü Arafat dağına çıkıldığı zaman ona, Müzdelifeye yemin etmiyor da, Nûr dağına, Cebeli Nûr’a yemin etmiyorda Mûseviyetle ilgili olan Sina dağına, Turi Sinaya yemin ediyor. Müslümansan yâni müslümana gelmişse müslüman yollarında dolaşacak. Meselâ insân aklı soracak bunları, soracağız bunları, niye neden? Yoksa ezbere oku, eh öyleymiş öyle olmuş. İşte Allah bilir. Tabii Allah bilir de. Birazcıkta kullar da bilsin. Kullar bilsin diye Kur’an-ı Kerîm gelmiş. Allah kendi âleminde bunların hepsini zâten biliyor. Gaye bizlere öğretilmesi. İşte buradaki Turi Sina diye belirtilen şey aslında sine turu. Yâni senin gönlündeki nefsi emmare, levvame, mülhime, mutmainne turları. Hazaratı Hamse turlarıdır, bakın bu sine turudur. Turi Sina değil, sine turu. Bunlar başka yerlerde zâten olmuyor. 

Turi Sina, bilindiği gibi “Museviyyet” mertebesi hakikatini ifade etmektedir. Burası da “esmâ tenzih” mertebesidir. Burada ki tur, “Museviyyet” mertebesi itibari ile nefsin, sine/gönül turudur. Bizlere göre ise “hazarat-ı hamse/beş hazret” turlarıdır.

------------------- 

 52.1 – Vet tûr. Ayetinin yukarıda belirtilen genel yorumlarını verdikten sonra şimdi de sadece bizleri ilgilendiren, ve özel bir neşe olan, bu değerlendirmeleri yapmaya başlayalım. Ancak bu yorumlar için, belki yakıştırmalardır, diyenler olabilir. Ancak bunlar kimseyi bağlamayan, sadece bizlere ait özel yorum ve neş’elerdir diyebiliriz. Okuyan diğer kardeşlerimiz de böyle düşünebilirler. 

------------------- 

 (Nusret Tura) Merak edenlerden, Nusret Babamın soy ismi olan (Tura) kendisine nasıl verilmiştir,? Diye düşünenler olabilir. 

 Bu soy isminin kendisin verilmesi şöyle olmuştur. 

 Bilindiği gibi Osmanlı devrinde kişiler, çevrelerinde Lâkapları ile anılıyorlar idi. Cumhuriyet devri başladığı zaman nüfus cüzdanları da yeni bir düzenlemeye tabi tutulup, kişilere kendi isimlerinin yanın da, birde soy ismi altında, ikinci bir isim olması kararlaştırılmış, böylece nüfus kâğıdı alanlara soy ismi için hangi ismi seçtiği sorulup, kişi kendisi ve ailesi için hangi ismi seçmiş ise, o isim kayda girmiş ve ailenin “soy” ismi olarak kabul görmüştür. 

 İşte bu devrede Hazmi Babam kendisine soy isim olarak “Tura” ismini almış. Ve Nusret Babamda, ondan izin alarak, kendiside bu soy ismini resmen almıştır. Bu husus ile Bağlı olduğu yere, her iki yönden de, dünya ahret, tabi olmuş olduğunu ifade etmiş olmaktadır. 

 Böylece kendilerinin hem dünya hem ahret sultanları oldukları kayda geçip tescil olmuştur. 

 Bilindiği gibi “Tura” isminin aslı, “Tuğra” dır ve padişahlık simgesidir. 

------------------- 

Tuğra nedir? 

İnternetten alınan bilgidir.

http://www.tugra.org/tr/hakkinda.asp
Tuğra çalışmaları: Dr. Ercan Mensi

------------------- 
Divanü-lügât-it-türk’de Tuğranın aslı Oğuzca “Tuğrağ” olup bunun hükümdarın basılmış nişanı olduğu ifade edilmiştir. Anadolu lehçesinde kelimenin sonundaki (ğ) okunamadığından “tuğra” ifadesi yaygınlaşmıştır. Türkçe olan tuğranın Farsçası nişan (alamet, iz, işaret) ve Arapçası tevkî (etki, iz bırakma, buyurma)’dır. Yazılı belgelerdeki ifadelerden Büyük Selçuklularda ve Anadolu Selçukluları’nda da –kavisli- tuğraların varlığını öğreniyoruz. Ancak şekillerini ancak Anadolu beyliklerinde ve Osmanlılar’da görmekteyiz. Beyliklerde bilinen en eski tuğra resmi Saruhan oğlu İshak bey’in (776 H. 1374 M.) tarihli gümüş parasında vardır (1).
Tuğra Büyük Selçuklular’dan Eyyubiler aracılığı ile Memlûklere geçmiştir. Ancak Memlûklerdeki tuğralarda da hükümdarın ve babasının ismi tuğrada var olmakla beraber kavisler yerine, bir satıra yazılan yazıda abartılı miktarda keşidelere (harf uzantısı dikey çizgiler) ağırlık verilmiştir. Memlûklerde tuğra, ilgili belgeler üzerine yazılmaz; önceden yazılıp kesilmiş tuğralar belgenin üzerine yapıştırılırdı (1).

------------------- 

Yazı mı tura mı?
Eski paraların değerini gösteren kısmına yazı, tuğralı yüzlerine de tura denerek kolay kur’a çekimi için kullandığımız “yazı mı tura mı?” deyimi buradan çıkmıştır.

------------------- 

-------------------

 Görüldüğü gibi. Padişahlık ve sultanlık ifadesi olan (tuğrağ) ın yazılışından Anadolu lehçesinde kelimenin sonundaki (ğ) okunamadığından “tuğra” ifadesi yaygınlaş-mıştır.

------------------- 

 Kelime sonunda bulunan yumuşak (ğ) “gayn-gayr-ı” lık fıtri doğal olarak kaldırılmıştır. 

 Hazmi Babam da kelimenin içindeki (ğ) “gayn-gayr-ı” kaldırmıştır. Sadece “tura” kalmıştır. Böylece “gayn-gayr-ı” kalkınca onun yerinde gizli okunmayan “ayn” kalmıştır. Bu ise bâtında gerçek sultanlığın, varlığının devam ettiğinin nişanesidir. 

 Tur suresi, Mushaf sıra numarası (52). Nusret Babamın (Silsile sırası da-52-) dir. Ayrıca alfabetik sayısıda (52) dir. Bu sayı değerleri ile de bu hususun adeta tasdiki olmaktadır. 

 Nüzül sıra numarası (76). Nusret Babamın (dünya süresi yaşı da-76-) dır.

 Rakkamları tek tek toplarsak. Yukarıdan aktarmadır.

 (5+2+7+6+1+6+2+7+4+9+4+9+3+5+9=(79) Doğumu 1903+76-1979 – N. Tura Babamın ölüm yaşı 76- ölüm senesi yukarıdada görülen sayıdır. 1979 ayrıca (19,79) baştaki Kâmil İnsan sayısı olan (19) un 79 un Kâmil İnsanlığını tasdik eder mahiyettedir.

 Bütün bunların tesadüfi olması mümkünmüdür? Sayı değerleri, ve ma’nâ ifedeleri, ve bunların hepsinin İlâhi bir sistemin, aynı sistem tarafından açık tasdiki olduğu şüphesiz olarak görülmektedir ki! Bütün mübarek silsilemiz ile bilhassa son halkalarının (tura) soy isimleri ile soylarının hepsinin ma’nevi sultanlar soyundan geldikleri ne kadar açık ve tasdikli olarak görülmektedir. Rabbımıza, bu silsele zinciri içinde bulunan halkalara tutunmuş, bağlıları olan bizler, her birerlerimizi o saliklerden eylediğinden şükrederiz. 

------------------- 

 Bu arada zaten göz önünde olan bir sayı değerini de, hatırlatıvereyim. Görüldüğü gibi 

52.1 - Vet tûr. 

52.1 – “Kasem olsun o Tura.” (52+1=53) Bu sayı değeri-nin ne olduğu zâten açıktır. Genelde “tur” dağına olan kasem-yemin, özelde bâtında ise, yukarıdan beri bahse konu olan ma’nâlara olmuştur, ayrıca olmaktadır da. 

 Diğer bir bâtıni ma’nâsı ise Tûr dağı Kâmil İnsan’ın sureti, bâtını ise Hakk’ın hakikatidir. 

 Daha bir başka neş’e ilede, bizim Tûr dağımız Tekirdağımızdır. 

------------------- 

 Yeri gelmişken merak edenler için, Nusret Babamın

hayat hikâyesini de özetle belirtmek yerinde olacaktır diye düşünerek buraya ilâve etmeyi de uygun buldum. 

(12-Terzi Baba-1-) kitabından (-s-32-) aktarılmıştır. T.B. 

------------------- 

#### NUSRET TÛRA UŞŞÂKİ HAZRETLERİ

İnsân isen gel maşuku seyret.

 Fâni vücûd’u bâki’ye devret. 

 Mahbûb’u Hakk’sın ilminde zevket.

 Yorulma gitme celâl’e doğru.

N. T.

Nûsret Babamın, babası kol ağası İsmail efendi, annesi ise Şahinde hanım imiş. Terzi Babam anlatmaya devam ederek, Rahmiye Annemin bildirdiğine göre, kol ağası İsmail efendi küçük çocuk yaşlarında Bulgaristanın Kızanlık bölgesinden ailesi ile birlikte oradaki düzenlerinin bo-zulmasıyla yola çıkarlar hava soğuk ve karlıdır, küçük kafile yerlerinden acele olarak büyük bir telâşla ayrılmak zorunda kalmışlardır. Bu zorlu yolculuğun bir yerinde küçük İsmaili kaybederler ve bir daha bulamazlar.

Bu arada küçük İsmail de o kargaşa arasında yolda yalnız başına karlar içinde kaybolmuş ne yapacağını bilmez korku içerisinde ve ümitsiz bir halde iken, arkadan gelen Türkiye’ye doğru yola çıkmış olan başka bir küçük kafile, karlar içerisinde korkudan ne yapacağını bilmez ağlar bir durumda olan küçük İsmaili yolda bulurlar ve onu da yanlarına alarak hızla yollarına devam ederler, ancak bir daha İsmailin ailesini bulamazlar. Böylece küçük İsmail o ailenin bir çocuğu olmuş olarak yanlarında kalır.

Bu aile Türkiye ye gelince evvelâ belirli bir müddet Tekirdağında iskân olurlar daha sonra da İstanbula gidip Kasımpaşaya yerleşirler. Tekirdağında oturdukları sırada bir çok ailelerle tanışırlar, bunlardan biri de Aydoğdu Mahallesi Şabanoğlu bayırında oturan “Küçük Ahmet” lâ-kab-ı ile tanınan ve hanımı Emine hanım olan ailenin de büyükleri ile tanışırlar.

Daha sonraları küçük İsmaili Kasımpaşada Nalıncı yokuşunda Şahinde hanımla evlenmiş kol ağası İsmail 

efendi olarak görüyoruz. Onların bu evliliklerinden 1903 senesinde Nusret isminde bir erkek evlâtları ve (1917) senesinde Fatma Nafize isminde bir de kız çocukları dünyaya gelir.

------------------- 

- Necdet Beyin yetişmesinde çok büyük emeği geçen ve H. Tura’nın vefatıyla da yerine geçen halifesi N. Tura Deniz Yollarında çalıştığı için yaşamını bir denizci olarak sürdürmüştür. Bize nakledildiğine göre Nusret Tura daha doğmadan evvel annesi kendisine hamile iken, “Gök-yüzünden nûrdan Kelime-i Tevhid yazılı bir bayrak ve denizci er elbisesiyle bu bayrağı taşıyan birini görür”.

Bu zuhurat daha o zamandan o’nun geleceğinin işaretlerinden imiş.

------------------- 

Bunun üzerine vakti geldiğinde İsmail efendi genç Nusret-i yanına alarak yine Kasımpaşadaki, Uşşâki dergâhına giderler ve orada Postnişin olarak oturan Mustafa Sâfî efendiye derviş olarak, “size bir Uşşâki gülü getirdim,” diyerek teslim eder genç Nusretin böylece bâtın yolculuğu başlamıştır. 

Daha sonra kol ağası İsmail efendi ailesi ile birlikte, yine Kasımpaşada, Hacı Ferhat Mahallesi Karanlık Çeşme çıkmazında aldıkları eve taşınırlar. 

Bu arada genç Nusret, deniz yollarında göreve başlayarak denizci olmuş ve gemilerle seferlere çıkarak hayatını böylece sürdürür hale gelmiştir. 

Devir savaş yılları olduğu için herkesler gibi onlar da oldukça sıkıntı içindedirler. Nusret efendi (25) yaşlarına geldiğinde ailesi onu evlendirmek ister ve daha evvelce Tekirdağında ikâmet ederek tanışmış oldukları Küçük 

Ahmet efendinin de (4) çocuğundan ikincisi Rahmiye ha-nım isimli kız çocuklarıdır. İsmail efendinin ailesi Küçük Ahmet efendiden kızları Rahmiye hanımı, oğullan Nusret efendiye eş olarak isterler ve talepleri kabul edilir. Böylece Rahmiye hanımın hayatında da yeni bir sayfa açılmış olur.

Bu mütevazi aileye gelin olarak giden Rahmiye hanımla Nusret efendi çok uyumlu ve saadetli bir hayat sürmeğe başlarlar, bu beraberliklerinden (1928) senesinde Nûriye isimli bir kız çocuğu ve (1930) yılında da Recai isimli bir erkek evlâtları dünyaya gelir.

Nûriye hanım (1950) senesinde Ali bey ile evlenir. Recai bey ise (1962) senesinde Nimet Hanım ile evlenirler. Nuriye hanımın Betûl ve Gönül isminde iki kızları, Recai beyin ise, Armağan ve Murat isimlerinde iki oğulları olmuştur.

Nûriye hanım ve eşi Ali bey bir trafik kazası neticesinde (1986) yılında birlikte vefat etmişler, Recai bey ise (2001) yılında rahatsızlanarak vefat etmiştir. Şu anda her ikisininde evlâtları ve torunları hayattadırlar. 

Bu arada Nusret efendinin kız kardeşi Fatma Nafize hanım (ki Terzi Baba’nın halası olacaktır) ise, Kasımpaşada komşularından olan mühendis Muammer beyle evlenmişler, mühendis Muammer efendi bir kalp krizi neticesinde (1977) senesinde vefat etmiştir.

Nafize hanım ise ondan sonra epey bir zaman daha yaşayarak (2000) yılında vefat etmiştir, kendilerinin Nilüfer isminde bir kızları vardır.

Biz yine özet olarak Nusret efendiye dönelim. Dünya ve ahiret işlerini birlikte götürmeğe çalışan Nusret efendi bu arada Hakk'a yürüyen Mustafa Sâfî efendi, hilâfetini ve emanetlerini damadı olan Hazmi efendiye devretmiş, tekke ve zaviyelerin kapanması ile Uşşâki dergâhı da faaliyetlerine son vermek zorunda kalmıştır. 

 Hazmi efendi zamanında dergâh, bilindiği gibi Fatih Keçeciler Caddesinde bulunan Mahmud Bedrettin dergâhına nakledilmiştir. 

Hazmi efendi Babam çok alim, fadıl ve arif bir zat idi.

Böylece Nusret efendinin istikameti de diğer dervişler gibi, Fatih Keçeciler Caddesi olmağa başlamıştır. 

Seneler geçmekte Nusret efendi de her gün biraz daha olgunlaşmaktadır, nihayet derslerini bitiren Nusret efendi, bunun sevinci ile, “Erler demine destur alalım” diye başlayan ilâhisini yazmıştır. Bu ilâhi Televizyon ve Radyolarda eksik ve birazda değiştirilerek okunmaktadır, aslı ise şöyledir.

------------------- 

## E R L E R D E M İ N E

 Erler demine destur alalım.
 Pervaneye bak ibret alalım.

 Aşkın ateşine gel bir yanalım.

 Dost, dost, diyerek arşa varalım

### Devrane uyup seyran edelim.
 Eyvah, vah, vah, vah demeden 

 ALLAH diyelim.

 Lâ ilâhe illâllah, La ilâhe illâllah.

 Lâ ilâhe illâllah, Hûû.

 Günler geceler durmaz geçiyor.

 Sermayen olan ömrün bitiyor.

 Bülbüllere bak feryad ediyor.

 Ey gonca açıl mevsim bitiyor.

 Dost, dost, dost, dost.

 Devrane uyup seyran edelim.

### Eyvah, vah, vah, vah demeden 

 ALLAH diyelim.

 Lâ ilâhe illâllah, La ilâhe illâllah.

 Lâ ilâhe illâllah, Hûû.

 Aşıksan eğer gel birleşelim.

 Şeyhin izine yüzler sürelim.

 Ta fecre kadar zikreyleyelim.

 Feryad edelim efgan edelim.

 Dost, dost, dost, dost.

 Devrane uyup seyran edelim.

### Eyvah, vah, vah, vah demeden 

 ALLAH diyelim.

 Lâ ilâhe illâllah, La ilâhe illâllah.

 Lâ ilâhe illâllah, Hûû.

 Ey yolcu biraz gel dinle beni.

 Kervan yürüyor sen kalma geri.

 Nûsret denilen derya gezeri.

 Hatmetti bu gün seyru seferi.

 Dost, dost, dost, dost.

 Devrane uyup seyran edelim.

### Eyvah, vah, vah, vah demeden 

 ALLAH diyelim.

 Lâ ilâhe illâllah, la ilâhe illâllah.

 Lâ ilâhe illâllah, Hûû.

------------------- 

 Diyerek bu ilâhi son bulmaktadır.

Nihayet dünyadaki günlerini Hacc dönüşünden kısa bir süre sonra sona erdirerek tamamlayan Hazmi Tura Efendi Hz. (1960) senesinde Hakk'a yürüyerek yerini ve emanetlerini Nusret Efendiye bırakmıştır. 

Böylece Nûsret Efendinin Halifelik dönemi başlamıştır.

Rahmiye hanımın guatr rahatsızlığı olduğu için, doktorların deniz havası olan bir yerde yaşamaları gerektiğini bildirmeleri üzerine, (1950) senesinde Nusret Efendi ailesi ile birlikte, boğazda Küçük Bebek semti, İbriktar sokak No 4’te aldıkları eve Kasımpaşadan nakli mekân ederek oraya yerleşmişlerdir.

Böylece Nusret Efendi Hilâfet görevini bu Dergâh evde (1979) yılına kadar sürdürmüştür. 

Bu tarihte Hakk'a yürümesiyle Hilâfetini ve emanetlerini Necdet Efendiye devretmiştir. 

Böylece göreve başlayan Necdet Efendi, Rahmiye annemin vefatına, (1981) yılına kadar sohbetlerine burada devam etmiş, daha sonra orada sohbet anın da çıkan bir yangından sonra sohbetlere, Nusret efendinin kızının aynı sokata karşılarında bulunan dairesinde devam edilmiş Nûriye hanım ve eşi Ali bey bir trafik kazası neticesinde (1986) yılında birlikte vefat etmiş olduklarından, daha sonra sohbetlere Fındıkzade semtindeki Mesrure hanımın evinde devam edilmiştir. Bu hususta kitabımızın sohbetleri ve yerleri bölülümünde daha fazla izahat olacaktır.

Nusret Babam ve Rahmiye annem, vasiyetleri gereği, Pendik, Soğanlık, Dolayoba, Yayalar köyü kabristanlığına defnedilmişlerdir.

Nusret Babamın kitapları:

1. Divan.

2. Vecizeler.

3. Tasvvufta aşk ve gönül.

4. Esmaül Hüsna.

5. Rah-ı aşk.

6. Mektuplar, ve diğer yazıları. 

7. Ayrıca yayınlanmamış bir çok şiirleri de vardır. Daha sonra bunlar da yayınlanmışlerdır.

Terzi Babam, Nusret Babamın, büyük Arif ve sonsuz Hakk muhabbetlisi zarif, kâmil bir zat olduğunu bizlere her zaman ifade eder, onu ve Rahmiye annemi rahmetle yadeder idi.

Rahmiye annemin ailesinin Tekirdağlı (4) çocuk sahibi Küçük Ahmet ailesi olduğunu belirtmiştik. 

Bu ailenin en büyük çocuğu Emin Efendi, onun küçüğü Rahmiye Hanım, onun küçüğü Sadık Efendi, ve en küçükleri ise, Mehmet Efendi idi, diye devam eden Efendi Babam; 

Emin Efendinin (yani büyük amcamın) 2 erkek, 1 kız; 

Rahmiye hanımın (yani halamın, yani annemin) 1 kız, 1 erkek; 

Sadık Efendinin (yani Babamın) 3 erkek; 

Mehmet Efendinin (yani küçük amcamın) ise, 1 kız, 2 erkek evlâtları olmuştur. 

Onların da torunları vardır, diye ilâve ederek bizlere bildirmiştir.

Küçük Ahmet ailesinin (3) üncü çocuğu olan Sadık Efendinin Ahmet, Necdet, Cevdet, isimli üç çocuğundan (ortancası) olan kendisini (Necdet beyi) Nusret Efendi, yerine bırakarak Hilâfetini ve emanetlerini, (ki “Tac-ı şerif, Cübbe, Kemer, bazı evraklar ve duvar halısı Yasin-i Şerif”tir,) ona tevdi etmiştir.

Bu vesile ile de o kanaldan gelen Hilâfet Tekirdağına gelmiştir. Bu hususlarda daha geniş bilgiler ileriki sayfalarda gelecektir. Böylece Terzi Babam Nusret Babam ile hem zahir hem de batın bağı olduğunu bizlere bildirmiştir. 

-------------------

 (12-Terzi Baba-1-) kitabından aktarılmıştır. T.B. 

------------------- 

~~52.2~
وَكِتَابٍ مَسْطُورٍ
~ ~ ~
52.2 - Ve kitâbim mestûr. 
52.2 - Yazılmış bir kitaba. “Mestûr-satır, satır Yazılmış”
------------------- 

 Satır, satır yazılmış kitap, zahir mertebesi itibarı ile, bütün bu âlemdir. Tevhid ehli bir kimse, bu hususta şöyle demiştir. 

 Hep kitab-ı Hakk’tır eşya sandığın,

 Ol okur kim seyru evtan eylemiş. 

--------- 

 Şartlanılmış ön yargı anlayışıyla, eşya zannedilen şeylerin aslı, kendi mertebesi itibari ile, Hakk’ın bir kitabıdır. 

--------- 

 İşte bu yüzden Kur’an-ı Kerîm’in bir ismi de, “Kitabü-l mübîn’dir. Yani “açık kitap” (27/1) demektir. Bu âlemlere aynı zamanda, “Kur’an-ı tafsili- Kur’an-ı fiili” de denmektir. Kur’an yani, zâtın okunmasının birçok yönlerinden biri de. Bir bakıma bu âlemler kitabını okumak, gerçek Kur’an-ı fiilen okumaktır. 

 Bu kitabın en geniş şekilde açılım ve yazılım yeri ise, “Kâmil İnsan”-ın vücud varlığıdır. 

--------- 

 Mestûr, kelimesinin Türkçe anlamı ise, “gizli, kapalı, örtülü” demektir. İşte bu âlemde Hakk’ın en açık olduğu yer, “Kâmil İnsan” ise de en kapalı, örtülü, mestûr, perdeli olduğu yerde gene, “Kâmil İnsan” dır. 

 Onlardan biri olan “Nusret Babam” da ehli zahire karşı, “mestur” örtülü kapalı. Ehli Hakk’a ise “mestur” satır, satır yazılmış Tûr dağı gibi heybet ve üns sahibi olan açık bir kitaptır.

 Bu âlem Hakk’ın “ef’al” mertebesi itibari ile yazdığı ve yaşattığı açık fiiller âlemidir. Kim bu âlemlere, taş toprak olarak bakarsa, onlar için öyledir. Kim de bu âlemlere, Hakk’ın “ef’al mertebesinden isimleri yönüyle zuhur mahalleridir, derse o da doğru söylemiş olur. Ancak bu görüşler kişilerin bulunduğu idrak sevilerini gösterir. 

 Bu mertebenin insandaki yeri ise, bir bakıma ehli zahire karşı, “mestur” örtülü kapalı. Ehli Hakk’a ise “mestur” satır, satır yazılmış Tûr dağı gibi heybet ve üns sahibi olan açık bir kitaptır. 

------------------- 
~~52.3~
فٖى رَقٍّ مَنْشُورٍ~ ~ ~

52.3 - Fî rakkım menşûr. 

52.3 – “Ve yayılmış bir verakta,”
------------------- 

 “Varak” yaprak demektir, daha evvelleri henüz daha yer yüzünde kâğıt olmadığı için, yazarlar yazılarını ince deriler üzerine yazarlardı, bunların en uygunun da ceylân derisi olduğu anlaşılmaktadır. 

 “yayılmış varak, yaprak” ise bu âlemlerin bir bütün olarak, esma mertebesindeki zıt isimleri bünyesinde toplayan, cami isminin bütünlüğünde var olan, esma âlemidir. İşte kudret sahibi Allah (c.c.) esma âlemini büyük bir varak-yaprak yaparak, isimlerini ma’nâ ları ile birlikte, o varak-yaprak’a yaygın olarak yazmıştır. 

 Bu yaprağın-varak içinde, açık olanlardan biri de “Nusret Babam”dır, ayrıca batınen kendisi de açık bir yaprak-varak’tır. 

 Bu mertebenin insanda ki, yeri ise “esma” isimler mertebesidir. Bunları idrak ettiği zaman kişinin kendisi “yaygın-yayılmış” açık bir kitaptır. 

------------------- 

وَالْبَيْتِ الْمَعْمُورِ
~ ~ ~

52.4 - Vel beytil mağmûr.
52.4 - Ma'muur eve, 

------------------- 

 Bu âlemde üç mübarek evden, makamdan bahsedil-mektedir. Onlar da başta olanı, Kâ’be-i Muazzama, Beytullah, diğeri, Mescide’l Aksa, diğeri ise âyet-i kerîme de belirtilen beytil mağmûr, dur. Bunlardan bir miktar malümat vermeye çalışalım. Evvelâ Kâ’be-i Muazzama, Betullah’tan sonra, Mescide’l Aksa’dan daha sonra da, beytil mağmûr dan, kısa bilgi vermeye çalışalım. 

--------- 

 Evvelâ Kâ’be-i Muazzama, Betullah, Hakkında (10- Kelime-i tevhid) kitabımızın ilgili bölümünü buraya aktaralım. 

--------- 

18-09-2001

Mekke-i Mükerreme Kabe-i Muazzama Kelime-i Tevhid’in zuhur mahalli “Beytül Atik” (Eski ev) Adem (a.s.) ile başlayan insanlık tarihi aynı zamanda da “Beytullah” (Beytül Atik/eski ev) ile de sembol olarak başlamış bulunmaktaydı. Adem (a.s.) Cennetten Seylan adasına Havva Valide de Hicaza indirildiğinde çok yalnız gurbette kalmışlardı. Bulundukları yerlerden ayrı, ayrı yola çıktılar, farkında olmadan 

bir güç (melekler) onları bir taraflara yönlendiriyordu. 

Adem (a.s.) durmadan tevbe ederek yoluna devam ediyor ve “yarabbi Muhammed isminin yüzü suyu hürmetine bizi affet,” diyordu.

Cenabı Hakk, “Ya adem sen onu nereden biliyorsun,” deyince; “ya rabbi cennette onun ismini senin ismin ile birlikte görmüştüm, sana bu kadar yakın olanın yanında değerinin çok yüce olacağını düşündüm, o yüzden böyle dua ettim,” demişti. 

Bir müddet sonra duaları kabul edilen Adem ile Havva’nın yolu Arafat’ta (Cebel-i Rahme’ye/rahmet tepesine) düşer. Orada buluşurlar, tekrar dünyada nişanlanmaları orada olur, oradan Müzdelife’ye gelir, orada evlenirler. Daha sonra yollarına devam ederek, sonradan Beytullah’ın ve Mekke Şehrinin kurulacağı yere gelirler. 

------------------- 

19-09-2001

Mekke-i Mükerreme Kabe-i Muazzama Eski ve ilk haliyle “Beytül Atik” (eski ev)

“Eski ev” (Beytullah) sonradan gelecek bütün mertebeleri de bünyesinde, batınında muhafaza etmekteydi. 

Ancak zahirde olan iki “Ademiyyet” ve “İbrahimiyyet” mertebeleri zuhurda “Museviyyet”, “İseviyyet”, “Muhamme-diyyet” mertebeleri ise, batınında idi. 

İbrahim (a.s.) Makamı İbrahimde ki ayak izinden yola çıkarak, onu takip eden İshak (a.s.) torunlarından Hz. Süleyman’a Cenabı Hakk kendisine tecelli yeri bir beyt yapmasını “Beytül Makdis/Mukaddes ev” (Mescidil Aksa) istedi. Süleyman (a.s.) da bunu gerçekleştirdi. 

Bu arada hicazdaki “Beytullah” amacı dışında kullanıldığından “Tecelli-i İlahi” oradan “Mescidil Aksa”ya alındı ve Musa (a.s.) şahsında “Tevhid-i Esma” İsa (a.s.) şahsında da “Tevhid-i Sıfat” 

mertebeleri zuhura çıktı, merkez orası oldu. 

Hakikati muhammedi dünyaya gelince müslümanlar işte bu zorunluluk üzere bir müddet “Mescidil Aksa”ya dönerek namaz kılmak zorunda kaldılar. Çünkü o devrede en büyük tecelli olan “sıfat tecelli”si, “Mescidil Aksa” üzerinde faaliyette idi. 

Fakat artık Hz. Rasulüllah’a peygamberlik gelmiş “hakikat-i Muhammedi” zuhura çıkmış olduğundan, dünya batıni, nurani dengelerinde de büyük değişimler olması lazım gelmekteydi. 

Müslümanların üzerinde “zat tecelli”si olduğu halde yüzlerini “sıfat tecelli”sine döndürüp, o tarafa secde etmek, elbette ki onlara zor geliyordu. Zaten zaman, zemin de hazırlanmıştı. 

İşte bu arada Kuran Keriym Bakara 2/144 ayetinde, 

فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ

“fevelli vecheke şetral mescidil harami” mealen, “yüzünü mescidil haram tarafına çevir” beyanı ilahisiyle daha evvelce, zaten bu tecelliyi kabule hazır hale gelmiş olan “Beytullah” “Kabe-i Muazzama”da (zat tecelli)si başladığından müminler yüzlerini o tarafa çevirerek, zahir ve batın zat tecellisi deryasına dalmaya başladılar. 

Bu yüzden sonradan ismine “kıbleteyn/iki kıbleli mescid” denen bu yerde oluşan hadise, sadece o anda orada bulunanların arka taraflarına dönerek, namaz kılmaları değil, batın alemindeki bütün dengelerin değişmesidir ki, bu da insanlık alemi sürecinde en büyük mana değişikliğidir. (3)

(Not: (3) Kıbleteyn yeri geldiğinde yeteri kadar izahat verilecektir) İşte “Mescidil Aksa” tecellisinde olanlar kendi devirlerinde en üst seviyede “sıfat tecellisi”ne sahipken bu defa Hz. Resulüllah ile “tecelli-i Zat”ın “Beytül Atik”e “Beytullah” yani “Ka’be”ye döndürülmesi, onların İslam’a düşman olmalarını meydana 

getirdi. Tabii ki bu onların sonudur. 

Daha evvelce çizmiş olduğumuz “Ka’be-i Muazzama”nın batın krokisinde de çok açık görüldüğü gibi, “Ka’be-i Muazzama”nın dört (4) köşesi İslam’ın dört (4) hakikatini, “şeriat, tarikat, hakikat, marifet” mertebelerini, ayrıca “İbrahimiyyet, Museviyyet, İseviyyet ve Muhammediyyet” mertebelerini ayrıca “ef’al, esma, sıfat, zat” mertebelerini de simgelemektedir.

Ayrıca; mahal olarak arkada kalan yarım daire (hicr) kısmı, “Museviyyet”, iki tarafı açık geçit, koridor “İseviyyet”, kapalı bina Ka’be ise, “Muhammediyyet” mertebelerini, dışarıdaki “Makamı İbrahim” dahi “İbrahimiyyet” mertebelerini ifade etmektedir. 

Ayrıca; her bir köşede aşağıdan yukarıya “Kelime-i Tevhid” zahiren yazılıdır, onların altında da yani batınında da mensub olduğu mertebenin peygamberinin ismi yazılıdır. 

Burada bir şeye daha dikkat çekmemiz gerekmektedir. “Beytül Atik” “Ka’be” şekline dönüştüğünde “Hakikati Muhammed”inin gelişiyle evvelki iki mertebesinde de değişiklik oldu. Şöyle ki, güney köşe “Rüknü Yemani” evvelce Ademiyyet mertebesinde iken sonradan İseviyyet mertebesine, doğu köşe “Rüknü Hacerül Esved” ise, Muhammediyyet mertebesine dönüştü. 

Yeni şekli ile “Kabe-i Muazzama”nın rükünleri, kuzey köşe, “Rükni Iraki” İbrahimiyyet, batı köşe, “Rükni Şami” Museviyyet, güney köşe, “Rükni Yemani” İseviyyet, doğu köşe, “Rükni Hacerül Esved” Muhammediyyet mertebeleri oldu. 

Böylece Ka’be’nin, doğusu, “Hacerül Esved” köşesi, zat köşesi olduğundan oranın Kelime-i Tevhidi, “lâ ilâhe illallah Muhammedürrasülullah” dır, güneyi, “Rükni Yemani” köşesi, sıfat köşesi olduğundan oranın Kelime-i Tevhidi, “lâ ilâhe illallah İsa rasülullah” dır, batısı, “Rükni Şami” köşesi esma köşesi olduğundan oranın Kelime-i Tevhidi, “lâ ilâhe illallah Musa rasülullah” dır, kuzeyi, “Rükni Iraki” köşesi ef’al köşesi olduğundan oranın Kelime-i Tevhidi, “lâ ilâhe illallah İbrahim rasülullah” dır.

Ayrıca diğer ifadeleri ile Kelime-i Tevhidler “lâ ilâhe illallah - la ma’bude illallah – Muhammedürra-sülullah” zat tecellisi “la mevsufe illallah - İsa rasülullah” sıfat tecellisi “la mevcude illallah - Musa rasülullah” esma tecellisi “la faile illallah - İbrahim rasülullah” ef’al tecellisi olarak “Ka’be-i Muazzama”da yerlerini almıştır.

Bu ifadelerden gayemiz, tarihi herhangi bir şeyin seyrini değil, batındaki hakikati ilahiyye seyrini seyrettimeğe, Kelime-i Tevhid’in safhalarını biraz olsun anlayıp, anlatmaya çalışmaktır. Allah cümlemize kolaylık versin. 

------------------- 

 18-12-2001

 Tekirdağ. 

 “Tecelli-i Zat” Beytullah’ın dünyada ilk kuruluşu.

Bu hususta kaynaklar, benzer rivayetler vermektedirler. Gayemiz onun tarihçesini yazmak değil, özet olarak, oluşumunu izah etmektir. Ka’be ve Mekke tarihi” isimli kitapta da birçok rivayetler olmasına rağmen biz özet olarak bir tanesini nakletmeye çalışacağız.

Vehb. b. Münebbih’den nakledilen rivayete göre, Hz. Adem yeryüzüne indirilip, üzüntüsünden ağlamaya başlayınca Cenabı Allah tevbesini kabul etmiş ve onu teselli etmek için melekler 

vasıtasıyle şimdiki Beytül Haram’ın bulunduğu yere Cennet Çadırların’dan bir çadır gönderdi ve beytullah’un yerine koydurdu. Çadır kırmızı renkli cennet yakutlarındandı. İçinde cennet altınlarından mamul 3 adet kandil de bulunmaktaydı. Bu kandillerde cennet nurundan ışıklar yanıyordu. 

Adem (a.s.)’ın vefatından sonra oğulları onun çadırının bulunduğu yerde meleklerin açtıkları temel üzerinde taştan ve çamurdan bir beyt inşa ettiler. Yapılan bu beyt Adem As.’ın oğulları ve torunları tarafından tamir edilegelmiş ve Nuh (a.s.) zamanına kadar ayakta kalmıştır. Nuh tufanı olunca bu beyt de temelinden yıkıldı. 

Osman. b. Sac’dan gelen bir rivayete göre ise, Beytullah Nuh tufanında göğe çıkarılarak temelleri yerde kalmıştır. Beytullah’ın yeri insanlarca mechul bulunuyordu. (4)

(Not: (4) Ka’be ve Mekke tarihi sahife 36/37)

O zamanlar Beytül Atik dört köşe değil, ön yüzeyi iki köşeli, yanlardan iki kapılı, arka tarafı oval bir yapı idi. 

Seneler geçti, orası hep “Beytül Atik” – “Beytullah” isimleri ile anılıyordu.

Kurulduğundan beri melekler ve insanlar tarafından devamlı tavaf edildi, yukarıda belirtilen hadislerden öğrendiğimize göre, melekler ve ilk insan olan Adem ve torunları tarafından “zati tecelli” o mahalde “Kelime-i Tevhid” (lâ ilâhe illâ allah) ile zuhura çıkıp alemlere ilan edilmeye başladı. 

Tufandan sonra o çevrede oluşmuş hayat sona ermiş eski Mekke boşalmıştı. 

------------------- 

18-09-2001

Mekke-i Mükerreme Kabe-i Muazzama İbrahim (a.s.) Devri 

Nuh As.’dan İbrahim As.’a kadar yaklaşık 2000 sene yer yüzü beytullah’sız kaldı, nihayet “Devri İbrahim” başladı. Daha evvelce Allah’ın ilhamı ile eşi Hacer ile oğlu İsmail’i bıraktığı yerde zaman, zaman onları ziyarete geliyordu. Zem, zem suyu sebebi ile de orada yeniden yaşam başlamış, küçük topluluklar oluşmuştu.

Böylece yine onları ziyarete geldiği bir zamanda büyük bir fırtına oldu, etrafta ne varsa sildi süpürdü. Fırtına dindikten sonra baktılar, ki “Beytül Atik/eski ev” temelleri ortaya çıkmıştı. İbrahim oğlu İsmail ile yeniden Beytül Atiği eski temelleri üzerine inşa etmeye başladılar.

Kur’anı Kerîm bu hadiseyi yukarıda da belirttiğimiz gibi Bakara 2/127 ayetinde, 

وَإِذْ يَرْفَعُ إِبْرَهِيمُ الْقَوَاعِدَ مِنَ الْبَيْتِ وَاسْمَعِيلُ

مِيع الْعَلِيمُعك أنتَ السّعإِذْعلْ مِنْعنَا تَقَبَعرَبُّ

 “ve iz yerfeu ibrahimül kava’ıde minel beyti ve ismail rabbena tekabbel minna inneke entessemi’ul aliymü” mealen, “hani ibrahim beytin temellerini ismail ile birlikte yükseltiyordu ve diyordu ki, rabbimiz bizden kabul buyur, şüphesiz ki sen duyucu ve bilicisin” diye bildirmektedir. 

Ey insan oğlu, az gerilere gidip oradan aldığın yaşam tecrübesiyle, elindeki imkânları birleştirerek Hakk yolunda ne kadar çok yol alabileceğini bir bilebilseydin.

İbrahim oğlu İsmail ile beytin duvarlarını yükseltiyorken belirli bir seviyeye ulaşılınca İbrahim oğlu İsmail’i işaret olabilecek değişik bir taş getirmesini istemiş, “şu köşeye koyalım da tavafa başlama işareti olsun” demiş. 

İsmail çevrede dolaşıyorken “Ebu Kubeys” dağında “Hacerül Esved/siyah taş”ı bulur ve babasına getirir. O taşın önceleri “Hacerül Ebyad/beyaz taş” olduğu sonraları insanların 

günahlarından karardığı ve bu taşın cennetten çıktığı rivayet edilmektedir. 

------------------- 

18-09-2001

Mekke-i Mükerreme Kabe-i Muazzama “Hacerül Esved” de yerine konduktan sonra yavaş yavaş beytin duvarları yükseliyorken artık boyları duvar taşlarını yerine koymağa yetmez hale geldiğinden üzerine basarak iskele bir taşı İbrahim (a.s.) Kullanmaya başladı. 

Ya kendindeki “hullet/dostluk elbisesi”nin “Mertebe-i İbrahimiyyet”in ağırlığı yüzünden veya taşın yumuşaklığı yüzünden iskele taşının üstünde İbrahim As’ın ayak izi derin olarak kalmıştır. 

İşte o taş o günden beri muhafaza edilerek, bugünkü yerinde korunmaktadır ve bu ayak izi, bizi iz sürmeğe yönlendirmektedir.

Şimdi, burada bir hakikate dikkat çekmek isterim. 

O günkü Beytullah’ın uzunluğu yaklaşık 15, genişliği 12, yüksekliği 13 metre; önde iki köşe “Hacerül Esved” köşesi diğeri “Rüknü yemani” Yemen köşesi idi. Arka tarafı oval olduğundan köşesi yani mertebesi yok idi. 

Sadece önde iki köşe yani “iki mertebe” bulunmakta idi, bunlar da “Hacerul esved” köşesi, “rüknü Hacerul esved” “Mertebe-i İbrahimiyyet”, yan köşe “rüknü Yemani” ise “Mertebe-i Ademiyyet” köşeleri idi.

Çünkü o gün yer yüzüne henüz daha sonrada gelecek mertebelerin temsilcileri gönderilmemiş, vakitleri gelmemiş idi, bu sebepten “Beytullah” iki makamlı iki köşeli idi. Ancak, batınen gelecek mertebeler de Beytullah’ın içinde mevcud, dışında faaliyette değildi ve öndeki “Hacerul esved” köşesinin Kelime-i Tevhid’i “lâ ilâhe illallah İbrahim Resulüllah” şeklinde idi.

Beytullah tamamlanıp da faaliyete geçtikten sonra İbrahim 

(a.s.) Şam taraflarına Filistine, Sara validenin yanına gitti. Orada İshak isminde bir çocuğu daha oldu. Ondan Yakup, onun da 12 çocuğundan “Beni İsrail/İsrail oğulları” oldu onlardan da, “Mertebe-i Museviyyet” ve “İseviyyet” meydana geldi.

Bu hadiseleri sizler, tarihi vakıalar olarak bizden daha iyi bilirsiniz veya araştırabilirsiniz. Ancak dikkat çekmeğe çalıştığımız, kitabımızın mevzuu olan “Kelime-i Tevhid”in mertebelerini kısmen de olsa ana hatlarıyla açmağa ve gerçek değerini bulmağa ve ifade etmeğe çalışmaktır. 

Biz yine bıraktığımız yönden İbrahim (a.s.)’a dönelim. Tekrar bir zaman geldi ki; İbrahim (a.s.) yine Hacer ana ve oğlu İsmail dolaşmak için Mekke’ye geldi, gördü ki “Beytül Atik/eski ev” “Beytullah” civarında yaşayanların putları ile dolmuş. Orasını bu haliyle görünce çok üzülmüştü, fakat onlarla başa çıkamadığından kendisine verilen Tevhid dinini ki; “Tevhid-i ef-al”dır ismine “Hanif” denir, bu dini oğluna ve yakınlarına tebliğ ettikten sonra oradan ayrılmış ve gittiği yerde, Filistin’de kalmıştır.

İbrahim (a.s.) 2 dallı bir “kök ağaç” gibidir. Bir dalı “İsmailiyet”ten Muhammediliğe, bir dalı da “İshakiyet”ten Musevilik ve İseviliğe uzanmıştır. Ancak İseviyyet’e kadar uzanan o dal zirveye ulaşamamıştır. Daha sonradan zuhur eden Muhammedilik zirveye ulaşmış, oradan İseviliğe de kollarını uzatarak devreyi her iki yönden de tamamlamıştır. Bu oluşum onlara “Nur-u Muhammedi”nin büyük lutfudur.

İster İsmailiyyet dalından, ister İshakiyyet dalından yola çık, neticede zirvede “Muhammediyyet arşı”na ulaşırsın, çünkü zirve orasıdır. Mi’rac orasıdır. “lâ ilâhe illallah muhammedürrasulüllah” orasıdır.

Evvelki sayfalarda belirttiğimiz gibi, melekler tavaf ederken, “sübhanallahi velhamdülillahi ve lâ ilâhe illâ allahü vallahu ekber” diyorlardı. Adem (a.s.)’de “ve la havle ve la kuvvete illa billah” devamını ilave ettirdi ve kendi de öyle okudu. İbrahim (a.s.)’ de beyt-i bitirdikten sonra tavaf ederken bu kelimelere “el aliyyil

aziym” kısmını ilave ederek, içinde Kelime-i Tevhid’in bulunduğu o mübarek cümleleri, melekler ve müminler Hz. Rasulüllah’ın gelişine kadar böyle okudular. Hz. Nuh ile Hz. İbrahim arasında yaklaşık 2000 sene olduğu rivayet edilir.

Putlarla doldurulmuş olan “beytül atik/eski ev”in görevi geçici olarak bir müddet manen durduruldu, çünkü varlık hikmetinin çok dışında kullanılmaya başlanmıştı. İşte bu yüzden Cenabı Hakk yeni bir tecelli yeri kurdurmak istemişti.

Biz tekrar “Beytullah”ın karşısında olan “Makamı İbrahim”de bulunan ayak izine uyarak onu takip edelim. 

Esasen o ayak izinin orada olması takip edenleri Hz. Rasullullah’a oradan da Hakk’a mirac ettirmek içindir, yoksa sadece bir hatırayı yadetmek, duygusal bir hal yaşamak için değildir.

Bu yoldan inşaallah Allah’ın mukaddes kıldığı bir başka yere de ulaşıp oradan tekrar Beytullah’a dönmemiz mümkün olabilir. 

------------------- 

19.09.2001

Mekke-i Mükerreme Kabe-i Muazzama İbrahim (a.s.) Filistine döndü, ondan olan İshak “Mertebe-i İshakiyeti”, ondan olan Yakup, “Mertebe-i Yakubiyeti”, ondan olan “Ben-i İsrail” de “Mertebe-i İsrailliyet”i zuhura çıkardılar. 

Nihayet Cenabı Hakk Davud oğlu Süleyman’a “Mescidül Aksa” (Beytül Makdis/Mukaddes ev) “Mertebe-i Museviyyet” ve daha sonra da gelecek olan “Mertebe-i İseviyyet” için Kudüs’te inşa ettirdi. 

Daha evvelce Mekke-i Mükerreme’de Beytullah’da; Tevhid-i Ef’al İbrahimiyyet kanalıyla zuhura çıktığından, Mescidül Aksa’da ise, Tevhid-i Esma, Museviyyet kanalıyla Tevhid-i Sıfat, İseviyyet kanalıyla zuhura çıkacaktı. Böylece Tecelli-i İlahi zahiren Mekke-i Mükerreme’de bekletilmeye alındı. Çünkü Beytullah geçici bir 

süre puthane olmuştu. Bu yüzden ilahi esma ve sıfat mertebesi, ayrıca devrinde gereği olan tecelliler, “Kudsü Şerife” kaydırıldı. Ta ki, “Mertebe-i Muhammed” zuhur edip, Kuranı Kerîm Bakara 2/144 ayetinde, 

فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ

“fevelli vecheke şetral mescidil harami” mealen, “yüzünü mescidil haram tarafına çevir” beyan edilinceye kadar. 

------------------- 

19.09.2001

Mekke-i Mükerreme Kabe-i Muazzama Dünya Tefekkür tarihinde büyük inkılablar

Bu ayetin gelişiyle dünya batın alemi nizamında çok büyük değişiklikler olmuştur ve bu değişim batın ve mana sisteminde hem fikren, hem de fiilen bir inkılabtır. 

Bu inkılab ile tecelli merkezi tekrar Mekke-i Mükerreme’ye “Beytullah”a “Tevhid-i Zat” tecellisi ile döndürülmüştür. Ayni zamanda tevcelli-i cami olup bütün tecelli safhaları artık buraya akmaya başlamıştır. Zaten belirli bir süre sonra da müslümanlar tarafından zahiren de feth edilip, gerçek gayesi istikametinde faaliyet gösterecektir.

Şimdi tekrar biraz gerilere giderek “Beytül Atik/eski ev”in mana alemindeki değişimine bir göz atalım. 

Hz. Resullüllah’ın gençlik yıllarında henüz daha kendisine tebliğ görevi verilmeden bir müddet evvel Beytullah’ın tamiri gerekiyordu. Kureyş kabilesi buna karar vererek faaliyete başladılar. Bu arada bilindiği gibi Hz. Muhammed (o zaman ki ismi “Muhammedül Emin” idi) hakemlik ederek, yerine koymuştu. Ancak Beytullah’ı malzemeleri yetmeyeceği ifadesi ile 

boyu kısaltılarak bir kısmı dışarıda bırakıldı ve yaklaşık dört köşe şeklinde eni 11, boyu 12, yüksekliği 13 metre ölçülerde bir binaya dönüştü. Eskiden 15 metre olan boyu 4 metre öne alınarak 11 metrede kaldı. 

Böylece önde iki (2) köşe, arkada iki (2) köşe olmak üzere dört (4) köşeli oldu. Dışarıda kalan bölüm ise, yarım daire şeklinde bir duvarla muhafaza altına alındı. 

İşte bu dört (4) köşe halinden sonra Beytullah’ın bir ismine de dört köşe anlamında “Ka’be-i Muazzama” denmeye başlandı. 

Bu tabii seyrinde olmuş gibi görünen tamir hadisesinin biraz düşünelim. İbrahim (a.s.) o imkansızlıklar içinde “Beytül Atik”i kendi asli hali üzere, o tarihten yaklaşık 2000 sene kadar evvel yapabilmişse, Kureyş’in aradan geçen bu kadar uzun süreden sonra ve son derece zengin oldukları bir devrede değil “Beytullah”ın malzeme yetmezliğinden 4 metre içeriye çekilmesi, gerekirse hemen on tane daha benzeri binayı inşa etme güç ve zenginlikleri vardı. 

O halde bu olguyu çok iyi düşünüp gerçek sebebini idrak etmemiz gerekmektedir. Malzemeleri yetmedi, sözü bu olgunun zahiren ifadesi olduğu gibi, batınen de perdesidir. 

Bu halin gerçek ifadesi, Küreyş “Beytullah”ı eski haliyle yapamadı değil, yaptırılmadı’dır. Şöyleki, eğer “Beytullah” eski hali üzere inşası gerçekleştirilmiş olsa idi, o yine eskisi gibi “iki (2) köşeli” yani “iki (2) mertebeli” (Adem (a.s.) ve İbrahim (a.s.)) mertebelerinin beyti/evi olacaktı, dolayısı ile “Muhammed (s.a.v.)” nin mertebeleri orada temsil edilmeyecekti, ki öyle birşey düşünülemezdi. 

Beytullahda zahiren gerçekleşen bu değişimin Muhammed (s.a.v.) Efendimize peygamberlik gelişinden yaklaşık beş sene kadar evveline de rastlaması bir tesadüf değil, büyük bir gerçeğin safha, safha zuhura çıkışının açık delilidir. 

Aradan geçen ikibin (2000) sene kadar bir zaman içerisinde yapılan tamiratlar hep aynı şekilde devam etti. Batınen de aynı mertebeler devam etmekteydi. Fakat artık devir “zat” tecellisi 

olan “hakikati muhammediyye”nin şaşaalı olarak ortaya çıkacağı ve sancağını dikeceği zaman yaklaştığından, onun için Beytullah dahi gereğini yerine getirerek, şeklen kendini ifade edeceği mana haline, zahir ve batın dönüşmüştür. 

Yeryüzündeki tek din.

“Ka’be-i Muazzama”da Museviyyet ve İseviyyet mertebelerinin ne işi vardır dersen, aslında “İslam dini” baştan itibaren tek bir dindir. Yeryüzünde İbrahimiyyet, Museviyyet, İseviyyet, Muhammediyyet gibi şahıslara bağlanan dinler yoktur. Din sadece Allah’ın tek dinidir. Bahsedilen peygamberler o dinin içinde bulunan mertebelerinin temsilcileridir, bunlar ayrı dinler değil İslamın içindeki mertebelerdir. Hal böyle olunca “zat mertebe”sinin zuhuru olan Muhammediliğin şemsiyesi altındadırlar.

Bu yüzden “Ka’be-i Muazzama”da her mertebenin temsil makamı mevcuttur, evvelki safhalarda bunlardan kısmen bahsetmiştik. Nasıl ki, ilk, orta, lise, üniversite tek bir eğitim sisteminin kısımları ise, her bir peygamber de o tek ilahi sistemin öğretmenleridir. Bunlardan “Ulülazam” peygamberler baş öğretmenlerdir, okullar onların isimleri üzerine bina edilemez. İnsanlara gönderilen din tek bir dindir, onun da ismi İslam’dır ve genel müdürü “Muhammed Aleyhisselam”dır. Daha evvelki belirttiğimiz ayet ve hadislerde müşterek nokta budur. “Benden başka ilah yoktur, bana kulluk edin” (20-14) diye vahyettiği “lâ ilâhe illâ allah” Kelime-i Tevhid’idir ve her mertebede yukarılarda ifade ettiğimiz şekilleriyledir.

Şunu da kısaca ilave edelim ki Kelime-i Tevhid’i her peygamber lafzen tamamını kelam etti, ancak, manen hangi mertebeyi temsil ediyor idiyse o kadarı ile idrak etti. O’nun kemalini Hz. Muhammed ve onun kamil varisleri hakkıyle idrak ederek yaşayabildiler.

------------------- 

19-09-2001

Mekke-i Mükerreme

Ka’be-i Muazzama Biz yine yolumuza devam edelim. İşte dünyanın batıni, ruhani tecellileri böyle gelişmiştir. Kelime-i Tevhid’i her mertebesi itibariyla söyleyip yaşayabilmemiz için bu batıni tecellilerin yollarını bilmemiz lâzım gelmektedir.

Bir seyri süluk sahibi bütün bu hakikatleri idrak edebilmesi için evvela “Adem” olmanın yollarını arayıp, hayal cennetinden gerçek beden arzı mülküne indikten sonra diğer peygamber hazaratının seyrini takip ederek İbrahimiyyet’e ulaştığında gönül evladı ile gönül ka’besini oluşturduktan sonra kudsiyyete yönelerek “Mescid’il Aksa” hakikatinde Museviyyet’i, daha sonra “Ruhullah” hakikatinde, İseviyet-i idrak edip yaşayarak sonra tekrar yine asli vatanı olan “Ka’be-i Muazzama”daki yerini alarak “Zatullah”a ulaşmış olsun. Bunun tahakkuku için sakın ha İbrahim’in ayak izinden ayrılma.

Ka’be-i Muazzamanın eski uzunluğunun 15, şimdiki 11, boyunun 12, yüksekliğinin 13 olduğunu belirtmiştik. Bunları kısaca açmağa çalışalım 15 - 4=11 kalır. Arkada açıkta kalan boşluğun iki mertebe Museviyyet ve İseviyyet olduğunu söylemiştik, bu iki mertebe de, zahir, batın olmak üzere 4 mertebe eder. Ayrıca o mahallin daha birçok ifadeleri de vardır.

Eninin 11, boyunun 12, yüksekliğinin 13 olması tesadüfi değildir, bu rakkamlar hep Muhammediliği ifade etmektedir. Meselâ, seyri suluk’da 11 “Muhammediliği” ifade eder. 12 ise, “İnsan-ı kamil”i ifade eder ki, o da Muhammediyyet’tir. 13 ise, zaten bilindiği gibi “Hz. Rasulüllah’ın şifre rakamı”dır. 

Şöyle ki, Ka’be’de her bir “rükün” köşe, bir direk durumundadır ve o direkler Ahadiyyeti tutan “elif”ler’dir. Daha evvelki bilgilerimizde, elif’lerin 12 noktadan meydana geldiğini bilmekteyiz. Fakat, burada bir nokta daha fazla var o nedir? diye sorunca “o nokta, elif’in üzerinde bulunan gizli Ahadiyyet noktasıdır, asılda vardır halka gizlidir”, dedi. 

İşte 13 rakkamının Hz. Rasullüllah’a izafe edilmesi bu hakikattendir. Ka’be-i Muazzama’nın yüksekliğinin 13 metre olması bu sırra bina’endir. “Kelime-i Tevhid”de 12 harften meydana gelmiştir. 12 harf, 12 mertebeyi ifade etmektedir. 13 üncü nokta ise onlarda gizli Ahadiyyet mertebesinin ifadesidir iyi anlamaya çalışalım.

Şurada bir noktaya daha dikkat çekelim. Az geriye giderek Kıble’nin Ka’be’ye döndürülmesiyle, Ka’be-i Muazzama’ya zat tecellisi yavaş, yavaş akmaya başladı. İşte Mekkelilerin o günden sonra artık Ka’be’yi Muazzama’yı teslim etmemeleri imkânsızdı. Ne zaman ki, Mekke ve Kabe-i Muazzama fethedildi. İşte o anda Nur-u İlahi ile Nur-u Muhammedi orada ayrılmamak üzere zahir batın birleşti ve bu oluşum ilahi programın kemal tahakkuku idi. İnsanlık tarihinin zahir ve batın dönüm noktası Kelime-i Tevhid’in “zuhur mahalli” ile “kelam mahalli”nin buluşmasıdır. 

İşte bu hakikate binaen, yukarıda bahsedilen halin, ziyaret eden kişiler tarafından tekrar yaşanabilmesi için Hacc veya umre ziyaretinde yapılan ilk iş tavaf ve say’dır.

------------------- 

 Burada ilgisi olması dolayısı ile bir de, (106-2016-umre ziyareti dosyası,)ndan mevzu ile ilgili küçük bir bölümü de ilâve edelim. 

------------------- 

 Kıbleteyn mescidi. İki kıbleli mescid.

------------------- 

------------------- 

 Resulullah org:

 Kıble'nin Mescid-i Haram'a Çevrilmesi 

 (Hicret’in 2. senesi / Milâdî 623) Resûl-i Kibriya Efendimiz ile Müslümanlar, Medine’de namazlarını, Al­lah’ın emriyle, “peygamberler makamı” olan Ku­düs’e, yani Beytü’l-Makdis’e doğru kılarlardı. Fakat Peygamber Efendimiz, öteden beri tevhid akîdesinin müstesna bir âbidesi olan yeryüzünün ilk mâbedi ve ceddi Hz. İbrahim’in kıb­lesi olan Kâbe’ye doğru yönelerek namaz kılmayı kalben arzu ve temenni edi­yordu. Müslümanlar da, hassaten muhacirler, kalplerinde aynı arzuyu taşı­yorlardı. Çünkü beş vakit namazlarında Kâbe’ye yönelmek, vatanları Mekke’yi de yâdetmeye bir vesile olacaktı.

Yahudilerin de, “Muhammed ve ashabı, biz gösterinceye kadar kıblelerinin neresi olduğunu bile bilmiyorlardı!” diyerek sinsice de­di­koduda bulunmaları 

onları rahatsız ettiğinden bu arzuları daha da kuvvetleniyordu. Bu sebeple, Resûl-i Ekrem Efendimiz, tahvil-i kıble için vahyin gelmesini bekliyor, Ceb­rail’i (a.s.) gözetliyor ve Kâbe’yi temenni ederek dua ediyordu.

Nitekim bir gün, gelen Cebrail’e (a.s.) bu arzusunu izhar etti: “Rabbimin, yüzümü Yahudilerin kıblesinden Kâbe’ye çevirmesini arzu ediyorum!” Cebrail (a.s.), “Ben bir kulum! Sen, Rabbine niyazda bulun. Bunu O’ndan is­te!”[1]dedi. Bunun üzerine, Resûl-i Ekrem Efendimiz de, Beytü’l-Mak­dis’e mütevecci­hen namaza duracakları zaman başını semâya doğru kaldırmaya başladı.

Nihayet, Medine’ye hicretin 17. ayında, kıblenin Mes­cid-i Haram’a doğru çev­rildiğini bildiren şu ayet-i kerime nâzil oldu:

“(Ey Resûlüm! Vahyin gelmesi için) yüzünü göğe doğru çevirip durduğunu görüyoruz. Bunun için seni, râzı olacağın bir kıbleye çevireceğiz. Şimdi, yü­zünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Ey mü’­minler! Siz de her nerede olursa­nız, yüzünüzü namazlarda o mescit tarafına çevirin!”[2] 

Bu vahiy geldiği sırada Re­sû­lul­lah Efendimiz, Müs­lü­man­lara mescidinde öğle namazını kıldırıyordu. Na­ma­zın ilk iki rekâtı kılınmış, sıra son iki rekâta gelmişti. Peygamber Efendimiz, ağır, ağır yönünü değiştirdi ve mübarek yü­zünü Kâbe’ye doğru çevirdi. Müslümanlar da Efendi­mizle birlikte o tarafa döndüler.[3] 

İki Kıbleli Mescit Diğer bir rivayete göre, Resûl-i Kibriya Efendimiz, Re­ceb ayının bir Pazar­tesi günü Benî Seleme semtinde otu­ran Bişr b. Berâ’nın annesi Ümmü Bişr’i zi­yarete gitmiş­lerdi. Kendisine yemek yapıldı. Yediler. Bu sırada öğle na­mazı 

vakti girdi. Pey­gam­be­ri­miz, oradaki mescitte Müs­lümanlarla birlikte iki rekât kıldıktan sonra namaz için­de Kâbe tarafına dönmesi emrolun­du. Derhal cema­atle birlikte yüzlerini Mescid-i Haram tarafına çevirdiler.

Bu sebeple, Benî Seleme Mescidi’ne “Mescid-i Kıbleteyn [İki Kıbleli Mescit]” adı verildi.[4] 

Pey­gam­be­ri­mizin emri üzerine, bütün Müslümanlara kıblenin Mescid-i Ak­sâ’dan Mescid-i Haram tarafına çevril­diği duyuruldu.

Kıblenin Kâbe olarak tespit edilmesi, bir kısım Müslümanların telâşına se­bep oldu; çünkü kıble değiştirilmeden önce Bey­tü’l-Mak­dis’e doğru namaz kıla­rak vefat etmiş veya şehit edilmiş Müslümanlar vardı. Bunun için huzur-u Risâlete gelerek, “Yâ Re­sû­lal­lah! Daha önce ölen Müslüman kardeşlerimizin durumu ne olacak? Onlar Bey­tü’l-Makdis’e doğru namazlarını eda etmişlerdi” diyerek endişelerini izhar ettiler.

Cenab-ı Hak, Müslümanların bu endişelerini de, inzal buyurduğu ayet-i ke­rimeyle giderdi: “Ey Resûlüm! Halen yönelmekte olduğun Kâbe’yi, ancak re­sûle uyanlarla geri dönenler arasını ayır­detmek için kıble kıldık. Gerçi, bu kıb­leyi çeviriş büyük ve ağır ise de yalnız o, Allah’ın hidayet ettiği kimselere ağır gelmez ve Allah imanınızı zâyî etmez. Muhakkak Allah Teâlâ, insanlara çok merhametlidir, günahlarını bağışlayıcıdır.”[5] 

Resûl-i Ekrem Efendimiz, Medine’ye teşrif edip Bey­tü’l-Mak­dis’­e doğru namaz kılmaya başlayınca, Arap müşriklerinin gücüne gitmişti. Bilâhare kıble Kâbe’ye tahvil buyrulunca, bu sefer Yahudilerin gücüne gitti ve tekrar dedi­kodu yapmaya, fitne fesat çıkarmaya koyuldular! Hatta âlimlerinden birkaçı Re­sû­lul­lah’a gelerek, “Yâ Muhammed! Üzerinde bulunduğun kıblenden seni döndüren nedir? İbrahim’in milleti ve dininde bulun­duğunu 

söyleyen, sen de­ğil misin?” dediler. Sonra da şu sinsi teklifte bulundular:

“Eğer şimdiye kadar üzerinde bulunduğun kıblene tekrar dönersen sana tâbi olur, seni tasdik ederiz!” Şu ayetler (meâlen), bu hadiseyi anlatmaktadır:

“(Medîne’deki Yahudi ve münafık) insanlardan bir­takım beyinsizler, akıl­sızlar da, ‘Müslü­manları bulun­dukları kıbleden çeviren ne?’ diye­cekler. Onlara de ki: “Doğu da, batı da Allah’ındır. O, kimi dilerse doğu yola çıkarır.

“Ey Müslü­manlar! Böylece sizi seçkin ve şe­refli bir ümmet kıldık ki bütün in­sanlar üzerine adâlet numunesi, hak şahitleri olası­nız. Peygamber de sizin üzerinize şahit olsun.

“... Andolsun ki sen, o kitap verilmiş olanlara her ayeti, her bur­hanı da ge­tirmiş olsan, onlar yine senin kıblene tâbi olmazlar. Sen de onların kıblesine tâ­bi olmazsın. Hatta onların bir kısmı, bir kısmının kıblesine uyacak da değil­dir.

 “Celâlim hakkı için, sana gelen bunca ilim arkasından bilfarz onların arzu­larına uyarsan, bu takdirde sen de ken­di­ne yazık etmişlerden sayılırsın.”[6] 

-------------------

[1] İbn Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 241; Taberî, Tarih, c. 2, s. 265.
[2] Bakara, 144.
[3] İbn Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 241-242.
[4] İbn Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 241-242; Belâzurî, Ensab, c. 1, s. 246.
[5] Bakara, 143.
[6] Bakara, 142-143, 145.

Yazar: 

Salih Suruç 

------------------- 

 Zâhiren ve tarihi bir hadise olarak yukarıda, internetten alınan yazının “yazarına teşekkür ederiz” bu genel bilgiden sonra, hadisenin birazda bâtıni yönüne bir göz atalım. 

------------------- 

 Bilindiği gibi Âdem (a.s.) ve “beytullah-beytu’l-atik” ismi ile başlayan İnsanın dünya yaşam serüveni, çok değişik imâni ve idrâki evreler geçirmiş, ve bu süreç, Efendimiz Muhammet Mustafa (s.a.v.) ile başlayan son kemâline ermiştir. Ve bu kemâlât malikel mülk olan mutlak melik’in, verdiği süreye kadar devam edecektir. 

 Aşağıda gelecek sayfalarda bu husuta daha geniş bilgi verilecektir. 

 Âdem (a.s.) ile başlayan dünya da Allah’ı bilme anlama ve O’na ibadet etme görevi insanlara verilen bir mükellefiyet olarak devam edip gitmekteydi, ancak bu arada, inkâr ve isyan halleride kendini göstermeye başlamış idi. İmân ehlinin kıblesi beytullah-Beytü-l Atik idi oraya dönerler ibadetlerini ederler ona hürmet gösterirler idi. 

 Nihayet Nuh tufanı ile, daha evvel Cennetten inen önü iki köşeli arkası oval olan temel üstü şeffaf-lâtif gövdesi, tekrar göğe çıkarıldı, ondan sonra O’nu gökte melekler “beytü-l Ma’mur” (52/4-) ismi ile tavafa başladılar. 

 Melekler tarafından yapılan temeli ise Nuh tufanında, sellerin getirdiği miller ve taş toprak ile örtülmüş olduğundan dünya bir müddet “beytullah-beytül-atik”siz kaldı. İsmi daha henüz o zamanlar “Kâ’be” değildi. Nihayet devri İbrâhîm, başladı, bilindiği üzere oğlu İbrahîm ile hanımı Hacer-i çölde bir mahalle bıraktı, orada susuz kalan ve oğluna su bulmaya çabalayan Hacer validemiz oğlunu bıraktığı yerde su çıktığını gördü ve hemen yanını giderek ince bir dere şeklinde akmaya başlayan suya hitaben “dur- 

dur” “zem-zem” dedi ve kumların arasında kaybolup gitmemesi için önüne taşlardan set yaparak gölleşmesini sağlamış oldu. Bilindiği gibi bu suyun varlığı günümüze kadar ulaşmıştır. 

 İşte bu arada gene büyük bir fırtına yağmur ve seller ile büyük bir hareket olmuş, gelen seller “beytullah” ın temellerinin üzerindeki eski sellerin getirdiği taş ve toprakları alıp gitmiş, ve “beytullah” ın temelleri meydana çıkmış idi. İşte İbrahim, (a.s.) bu süreçte epey büyümüş olan oğlu İsmâil ile birlikte, Beytullah-ı eski temelleri üzere o günün şartları içinde tekrar bina etmişlerdir. Bu hususta Bakara suresinde. 

-------------------

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:
2.127 - O vakti yâd et ki, İbrahim Beytullah'ın temellerini İsmail ile beraber yükseltiyor, «Ya Rabbenâ! Bizden kabul buyur, şüphe yok ki Sen semî' ve alîmsin,» diyordu. (buyurulmaktadır.) 
------------------- 

 Suyun da, bulunması ile, o mahal aynı zamanda kervanlarında geçit güzergâhına dahil edilmiş olduğundan kervanlarda oradan geçmeye başladığından ve eski beytin de tekrar faaliyete geçmiş olduğundan burası her geçen gün daha da kalabalıklaştığından, insanların bir merkezi haline gelmiş olmakta idi ancak o devirlerde put perestlikte oldukça revaçta olduğundan orası putperest idarenin eline geçmiş ve “beytullah” putlarla doldurulmuş idi. Bu yüzden insanlığın başlangıcından Nuh tufanına kadar olan sürede insanlığın birinci kıblesi “Beytu-llah-Beytü-l Atik” idi. Orası putperestlerin elinde kaldığı sürece bu vasfını kaybetmiş oldu.

 Seneler ve devirler böylece geçmekte idi nihayet yeryüzünde Mûsâ (a.s.) ile kudsiyyet devri “küdüs” 

şehrinde başladı ve “Süleyman Mabedi” “Mescid-il-Aksa-Beytü-l-Makdis” İnşa edilince insanlığın tenzihi kıblesi Kuds-ü şerif oldu. Böylece insanlık ikinci kıblelerine yönelmeye başlamış oldular. 

 Nihayet daha sonra aynı mahalde “İseviyyet-kudsiyyeti” de devam etmeye başladı orası gene kıble hükmünde idi. 

 O devrelerde dünya tefekkür merkezi ve kıblesi olan Kudüs bu haliyle yaşantısına devam etmekte idi. Ancak zaman geçiyor seneler ilerliyor idi. Sene Milâdi (571) de Mekkede dünyaya bir çocuk geldi. İsmini “Muhammed” koydular. İşte bu çocuk, (40) yaşına geldiğinde Allah-ın peygamberi ve âlemlerin sultanı oldu. Ve kendisinin Peygamberliğinin (10) uncu senesinde Mi’raca çıkarıldığında kendisine beş vakit namaz farzedilmişti. Bu namazların kıblesi ise Beytu-llah mekkede olduğu halde kıble kudsiyyet şehri olan Kudüsteki “Mescidi-l-Aksa” olarak bildirilmiş idi. Ve Peygamberimiz namazlarını kılacağı zaman “beytullah-ı” önüne alır, onun arkasında kalan ancak aynı hizade olan “Mescidi-l-Aksa” ya doğru yönelirdi. 

 Bu durum hicretten sonra yaklaşık (16-17) ay kadar devam etti ancak burada coğrafi durum olarak Beytullahı önüne alıpta namaz kılma imkânı yok idi. Bu yüzden Peygamberimiz başını göğe kaldırır Hakk’tan kendilerine yeni bir kıble verilmesini isterdi. 

 İşte böyle geçen günlerin birinde, beni seleme mescidinde kılınan bir öğlen veya ikindi namazının üçüncü rek’atında gelen, “fevelli vecheke şetrel mescidil haram” Yüzünü Mescidi-i harama döndür. Âyeti ile Müslümanların kendilerine ait olan asli kıbleleri belirlenmiş oldu.

------------------- 

 Ömer Nasuhi Bilmen Meali:
2.144 - Biz senin yüzünün semaya doğru çevrilip durduğunu muhakkak görüyoruz. Artık seni hoşnud olacağın bir kıbleye muhakkak tevcih edeceğiz. Haydi yüzünü Mescid-i Haram tarafına döndür. Ve her nerede bulunursanız yüzlerinizi onun tarafına tevcih ediniz. Ve şüphe yok ki kendilerine kitap verilmiş olanlar da bunun Rabbleri tarafından hak olduğunu elbette bilirler. Ve Allah onların amellerinden gâfil değildir.

------------------- 

 Aslında bu kıblenin değişim hazırlıkları Peygambe-rimizin gençliğinde Beytullahı-n tamiri ile arka oval kısmının kesilip kısaltılarak yaklaşık dört köşe bir küp halini almasından dolayı diğer isimlerine ilâveten bir de “Kûb-Kâ’be” ismini almış oldu. İşte onun “Kâ’be” ismi başlangıçtan beri değil Peygamber efendimizin gençliğinde yapılan tamiratta Peygamber Efendimizinde “haceru-l-esvedi yerine yerleştırdiği zamanda yapılan tamirden sonra bu ismi de aldı. Yani dört köşeli oldu. Bu da ileriki sürelerde olacak dünya tefekkür tarihinin tekrar merkezinin değişeceğini gayben ilân etmekte idi. 

 İşte bu âyet-i kerime aynı zamanda Mekke-i Mükerre-menin fetih olacağının da açık müjdesi idi. Nihayet Mekke de Müslümanlar tarafından fetih edildi ve içindeki putlar temizlendi. Ve Ezan-ı Muhammedi orada da okunmaya başladı ve bu hadise ile dünya tefekkür tarihinde çok büyük bir değişim-ikılâb oldu. Ve Kudüste bulunan Museviyet ve İseviyet kuds-i makamları Mekkeye orada daha evvelce tamiratta hazırlanan “makam-köşelere aktarıldı. 

 Böylece Kâ’be-nin kapısının karşında durduğumuzda ki sağ köşe “Tevhid-i ef’al-İbrahimiyyet makamı-köşesi” oldu. Onun ilerisindeki hicr’in değer köşesi, “Tevhid-i-

esma-Museviyyet” köşesi oldu. Onun devamında olan güney rüknü yemâni köşesi, “Tevhid-i-sıfat-İseviyyet köşesi” oldu. Hacerul esved köşesi ise, “Tevhid-i zat-Muhammediyyet” köşesi oldu. 

 Böylece bütün ilâhi mertebeler İslâm dini içinde, merkez olan Kâ’be de toplanmış oldu zaten Allah’ın indinde tek din İslâmdır. 

 Böylece insanlık tarihinin geçirdiği kıble-yönelme evrelerinin halini idrak etmeye çalışmış olduk bu âlemde tesadüfi olan hiçbir şey yoktur. 

 İşte bu hakikat anlayışları üzere Kud-sü şerifi ziyaret ölmüş bir veli kabrini ziyaret etmek gibidir. Oradaki (144) dönüm arazi içinde bulunan “Mescidi-l-Aksa” sahasından başka yerde hiçbir kudsiyyet kalmamıştır. 

 İşte bu yüzden gidenler belki farkına varmıştırlardır “Mescidi-l-Aksa” sahasında, Bast-genişlik, buranın dışındaki Musevi ve İsevi sahalarında ise, “kabz-sıkıntı” vardır. 

 Böylece insanlığın, dört mertebesi itibari ile iki kıblesi olmuştur. Birincisi “Ef’al, şeriat mertebesi” itibari ile Mekke, ilk ev beytü-l atik- baytullah. 

 “Esma ve sıfat, tarikat ve hakikat mertebesi” itibari ile, Kudüs, “Mescidi-l-Aksa” Ve zat mertebesi ve bütün mertebeleri ile birlikte tekrar Mekke, “Kâ’be-i Muazzama olmuştur. Bunun dışında insan oğlunun başka yönelecek kıblesi yoktur. 

 İşte bu yüzden beni seleme mescidinde olan bu hadise o gün için belki küçük bir şey gibi görülmüş olsa bile, ancak kıyamete kadar devam edecek muhteşem bir yönelmenin başlangıcı idi. 

 Özetle açıklamaya çalıştığımız bu husun birde seyrü 

süluk Hakk yolculuğunda bireyin halinin nasıl olması lâzım geldiği hakkında da özetle kısaca bahsetmeye çalışalım. 

 İnsan oğullarının tamamı dünyaya İslâm fıtratı üzere, olarak gelir ancak çevresi içinde bulunduğu hal üzere onu düzenler, bu yüzden değişik anlayışlar la yetişmiş olur. Bu husuta Efendimiz. 

 Hz. Peygamber (s.a.v.) “Her doğan, İslâm fıtratı üzerine doğar. Sonra, anne-babası onu Hıristiyan, Yahudi veya Mecusi yapar.” Diye buyurmuşlardır. 

 Diğerlerini bir tarafa bırakıp, İslâmi ve şer-i ma’nâ da hayatını yaşamaya başlayan bir kişi bulüğ çağına eriştiğinde mükellef olur bu mükellefiyeti gereği islâmi görevlerini yerine getirmeye çalışır bunlardan biride, beş vakit ve diğer namazlarıdır. Doğal olarak bu mertebenin kıblesi daha evvelce ismi “beytullah-beyt-ül atik” peygamber efendimizin gençliği yıllarında ki tamirattan sonra ismine “Kâ’be” ismide ilâve edilmiş ve ayrıca en çok kullanılan ismi haline de gelmiştir. Şüphesiz o kişi için zahir ve batın kıblesi burasıdır. 

 Bir kimse bütün bunları yaşıyorken eğer tevhid-i bir eğitim alıyor ise bu eğitim sürecinin yedi nefs mertebeleri ve İbrâhimiyyet, tevhid-i ef’al mertebesi eğitimi süresince kıblesi zahir ve batın “Kâ’be-i muazzama” dır. 

 Ancak kişi seyru sülûk tevhid-i esmâ mertebesine geldiğinde eğitimini Museviyyet tenzih kaideleri üzerine sürdürmesi lâzım geleceğinden kıblesi “kudsiyyet” olması lâzım gelmektedir ki o mertebeyi hakikati itibari ile yaşayabilmiş olsun, aksi halde bu mertebelerden haberi olmadan sadece isimlerini söylemesi ile bu mertebeleri anlamış olduğu zannedilmesin. Bu mertebede olan kişinin batınen kıblesi kudsiyyet ve Kuddüs ismidir. Kâ’be-i muazzamadaki mevkii ise yukarıda belirtilen mûseviyyet köşesidir. 

 İslâmın şartı bütün Peygamberlere imân etmektir. İmân ise bir idrak ve bilinç gerektirmektedir. Kişi herhangi bir Peygamber hazaratının gerçek halini ve makamını idrak etmemiş ise ona olan imânı hayali bir imândan başka bir şey değildir. O halde herhangi bir Peygambere sadece lâfzi imân etmek, kemalli bir imân değil, taklidi bir imân demektir, buda zahiren geçerli ancak batınen geçerli değildir. 

 İşte seyru sülûk yolculuğunda Tevhid-i esma mertebesine gelindiği zaman kişinin yolu “eymen vadisi” ne düşer ve orada nefsinin nalınlarını çıkarması ve idraken hakikat-i museviyye üzere olması gerekmektedir. 

-------------------

Diyanet Meali:
20.9 - Mûsâ'nın haberi sana ulaştı mı?

------------------- 

 Yani Hakkın indindeki hakikat-i Museviyyenin gerçek hali senin özüne hakikatine idrakine ulaştımı? Görüldüğü gibi ne kadar açık bir ifadedir.

------------------- 

Diyanet Meali:
20.12 - "Şüphe yok ki, ben senin Rabbinim. Hemen ayakkabılarını çıkar. Çünkü sen mukaddes vadi Tuvâ'dasın." 

------------------- 

 İşte yukarıda ifade edilen haller ile kendi vücud mülkünde kişinin şuur ve idraklenmesi gerekmektedir. 

------------------- 
 Diyanet Meali:
20.17 - "Şu sağ elindeki nedir ey Mûsâ?" 

------------------- 

 Musa (a.s.) nın sağ elinde tuttuğu asası, her yönü ile kendine yardımcı olacak aleti ve ilim-i tevhid-idir. Gerektiği yerde onu, nefsi firavn’una karşı ilmi ve kudret tecellisi olarak kullanacaktır. 

------------------- 

 20.22 - «Bir de elini koynuna sok da, diğer bir mu'cize olmak üzere, o, ayıbsız ve bembeyaz bir halde çıkıversin».

------------------- 

 Bu husus ise lekesiz “tenzih” hakikatinin ortaya çıkmasıdır. Özetle bukadarla bırakalım daha geniş bilgi, (6-Pygamber-4-Musa a.s.) kitabımızda vardır oraya bakılabilir. 

------------------- 

 Daha sonra salik’in kıblesi gene kudsiyyet “Kadir” ismi yönünden İseviyyet mertebesi olmaktadır. Ve Kâ’bede ki yeri kıblesi ise “rüknü yemâni” güney köşe olmaktadır. Tabi genel olarak oranın her tarafı kıbledir, ancak özelde böyledir. daha geniş bilgi, (6-Pygamber-5-İsa a.s.) kitabımızda vardır oraya bakılabilir. 

 İsâ (a.s.) ve bu hususlar hakkında. 

------------------- 

Diyanet Meali:
2.87 - Andolsun, Mûsâ'ya Kitab'ı (Tevrat'ı) verdik. Ondan sonra ard arda peygamberler gönderdik. Meryem oğlu İsa'ya mucizeler verdik. Onu Ruhu'l-Kudüs (Cebrail) ile destekledik. Size herhangi bir peygamber, hoşunuza gitmeyen bir şey getirdikçe, kibirlenip (onların) bir kısmını yalanlayıp bir kısmını da öldürmediniz mi? 

------------------- 

 Buyurlmuştur. İşte gerçek bir seyru süluğun yaşama aşamaları bunlardır, bu mertebelerde kişinin bu

hakikatlere yönelmesi onun ilmi ve kudsi kıbleleridir. İşte gerçek kıble değişmesi-tahvili bundan sonra olmaktadırki, hedefimize Nur-u Muhammediyyeye ve Hakikat-i muhammediyyeye ulaşmış olalım. Yol boyunca olan bu mertebe- makamlara ulaştıktan sonra bize gelecek ayeti kerime, 

-------------------

2.144 - 

“fevelli vecheke şetrel mescidil haram” Yüzünü Mescidi-i harama döndür.

------------------- 

 Olacaktır. Yani kudsiyyet makamından mahremiyyet makamına yönelinmiş olacaktır ki tarifi imkânsız bir haldir, ancak seyrini yapanlar anlayabilirler. 

-------------------

 İşte o zaman Enbiya-107 "Ve mâ erselnâke illâ rahmeten lil âlemîn"  (Ey Muhammed!) biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” 

------------------- 

 Hükmü ile hakikat-i ilâhiyye son kemâl kıblesine, başladığı yere ancak bu sefer Zât-i zuhuru ile dönmüş daire tamamlanmış olmaktadır. 

 Böylece ezelde yola çıkan iki kardeş “insan ve Kur’an” âlemlere rahmet olarak gönderilmiş bunun da kalıcı mekânı-kıblesi, “Mescidi-i haram” olmuştur. Bu mevki, ehline, “harem” ehli olmayanlara, “haram” dır. Oraya gerçek ma’nâ da girebilmek için bahsi geçen mertebe ve makamlardan geçmek lâzımdır ki, O’nun mahremiyetine, yani Hakkın mahremiyetine girilerek olsun. 

------------------- 

Diyanet Meali:
2.112 - Hayır, öyle değil! Kim "ihsan" derecesine yükselerek özünü Allah'a teslim ederse, onun mükâfatı Rabbinin katındadır. Artık onlara korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir.
------------------- 

 Hükmü üzerlerinde geçerli olacaktır. Çünkü kendilerinde beşeri kendilikleri kalmamıştır. 

 Ayrıca bu halin diğer bir ifadesi de. “menreani fekat reel Hakk” yani “bana bakan hakk-ı görür” hükmüdür ki, batınen kıble-i Muhammediy-yedir. Batının da da Hakk vardır. 

 İşte özetle, “Yüzünü Mescidi-i harama döndür.” Emrinin hakikatinde bunlar vardır. 

 Sonradan “kıbleteyn-iki kıbleli mescid” ismini alan o mübarek makamda bütün bu hakikatler ortaya konmuş olmakta idi. 

 İnsan oğlu yer yüzünde görüldüğünden beri de biri Mekke de biri Kudüste iki kıbleli olmuştur. Şeriat mertebesi itibari ile Mekke de başlayan bu yönelme kıble hali, tarikat ve hakikat mertebesi hükmü ile Kusiyyet-kudüste devam etmiş, ve marifeti itibari ilede yine zat-i tecellinin zuhur mertebesi olan ismi de sonradan “Kâ’be” ye döndürülen “beytü-l-haram” dünya İlâhiyat tecelli mertebesi-merkezi olmuştur. 

 Kendilerini Musevi ve İsevi ismi ile bu sistemin dışında tutan kimselerin ne başlangıçları vardır nede sonları vardır. Çünkü onlar ne gerçek Musevi ve nede gerçek İsevidirler Gerçek Musevi ve İseviler Kur’an-ı kerîm de bildirilen o peygamberle dünyaya indirilen islâmın içinde birer mertebedirler, kendilerine ait müstakil bir dinleri yoktur. Çünkü çoğul olarak dinler yoktur semavi kitaplar ve peygamberler vardır fakat semavi veya beşeri diye çoğul olarak dinler yoktur. 

 Kıblenin tahvili-değişmesi o gün var olan bütün mescidlerde olmuştur. Mescid-i Nebevide de olmuştur. 

 İşte ancak bu yolla bir salik zahir ve bâtın tam bir mü’min olmuşturki, bu halden sonra belirtilen “mü’min mü’minin aynasıdır-aynısıdır” hükmü ortaya gelmiş olur. Kâ’be-i Muazzamanın, muazzam iklim ve irfaniyetinde oraya baktığı zaman bütün esmâ-i İlâhiyyenin kendine ayna olduğunu görür, ve eğer kalabalıktan elini Haceru-l esved-e süremese bile uzaktan selâmalaması Allah-ın eli düzeyinde olan Haceru-l esved ile selâmlaşması ve tokalaşmasıdır. T.B.

------------------- 

 (116-Kudüs ziyareti dosyası) ndan ilgisi dolayısı ile de küçük bir aktarım yapalım. 

--------- 

 Kudüs-i şerifin sur girişlerinin birinin kapısında mahalli olarak “lâilâhe illâllah İbrahim halilullah” kitabesi-tabelesi-bayrağı asılıdır oda orada dalgalanmaktadır. Her ne kadar şimdi oralarda zahiren “nefsi İsrail” bayrağı asılı ise de bu bayrak ma’na aleminde hükümsüzdür. Bir gün gelecek oradan indirilecektir. 

 Her ne kadar daha evvel Müslümanlar ilk namaz farz olduğu devrelerde “Kudüs”-e doğru dönüp orası kıbleleri idi ise de “fevelli vecheke şetral mescidil haram” (2-144) “yüzünü mescid-il Harama döndür.” Ayeti geldiği zaman Müslümanlar yüzlerini, Mekke “mescid-i Haram”e çevirip secdegahları orası oldu, bunun sebebi bu ayeti kerime ile makam-ı cem’in, beş makamın beytullahta toplanması idi. Daha evvelce esma Museviyyet, sıfat İseviyyet, mertebelerinin zuhur ve tecelli yeri Kuds-i şerif iken, bahsi geçen ayeti kerime ile bu iki tecellide “mescid-i haram”a nakledilmiş olduğundan kuds-i şerif o hadiseden sonra

daha evvelce, içinde yaşamış olan esma ve sıfat tecellisine zuhur yeri olan kuds-i şerif te bulunan museviyyet ve iseviyyet makamlarının sahaları bu mertebelerin kabirleri olmuştur. 

 Yani daha evvelce buralarda yaşamış olan esma ve sıfat mertebeleri buradan alınıp mertebe-i cem de toplanmışlardır. 

 Bu yüzden burası bu ma’naların kabristanlık ziyareti haline dönüşmüştür. İşte bu yüzden oralarda kabz-sıkıntı ve hüzün tecellileri hakimdir. 

 Buna delil istenirse bahsi geçen ayet-i kerimenin sayısal değerleri çok açıktır. (2-144) yukarılarda da belirtildiği gibi sur içi Kudüs şehrinde bulunan “Mesci-i Aksa” sahası (144) dönüm, olarak bildirilmiş idi. Aynı ayet sayı değeri ile orası ma’nen Kâ’be ye aktarılmıştır. Sure sayısının iki olması da İslâmda kıbleteyn, iki kıble gerçeğinin olmasıdır. İşte böylece, aynı zamanda “Mesci-i Aksa” biri ma’nevi biri fiziki olmak üzere iki yerde Mekke ve kudüs de temsil edilmesidir. 

 İşte bu hakikat kişinin seyru sülûkunda çok önemli bir hakikat ve dönüşüm sahasıdır. Ancak bu hakikat ve yaşantılarının kazanılması gerçek bir irfaniyyet işidir. T.B. 

------------------- 

 Yine burada ilgisi dolayısı ile (06-Mübarek geceler) Berat kandili bölümünden küçük bir aktarım yapalım. Kıblenin değişmesi de Berat kandili gecesinen ertesi günü vuku bulmuştur. 

------------------- 

(Tur Suresi 52/4 ayette)

وَالْبَيْتِ الْمَعْمُورِ

vel beyti’l ma’muri ve beyt-il Ma’mur/mamur beyt/ev andolsun “Mamur eve yemin olsun” Hz. Peygamberin Mir’ac gecesinde de gördüğünü ifade et­tiği gokteki ma’mur evi Meleklerin tavaf ettiği bildirilmiştir ve bir meleğin orasını tavaf ettikten sonra yetmiş (70) bin sene geçse kendisine ikinci tavaf sırası gelemeyeceği de bildirmiştir. *(1)

*(1) “El- Beyt-ül Mamur” Kabe’nin hizasındaki semada meleklerin tavaf ettiği bir makamdır ki onu her gün yetmiş bin melek ziyaret eder, Orada namaz kılarlar ve bir kere gelen melek bir daha oraya dönmez. “Hasarı BASRİ ÇANTAY” “Celâleyn Medarik” Bu hususta daha başka rivayetler de vardır.

“Esma” Meleküt merlebesinde, zat-i tecelligah “Beyt-ül Ma’mur” dur. Bu yüz­den melekler orasını tavaf etmekte-dirler. 

“Ef’al” nasut mertebesinde ise, zat-i tecelligah “Beyt-ül Haram” dır. Orasını da insanlar ta­vaf etmektedir.

 İşte bu, Berat gecesi ifadesiyle belirtilen zaman sürecin de, dünyada yaşayan insanların idrak seviyeleri Kur’an-ı Kerîm-i an­layacak duruma gelmiş olmalarından dolayıdır ki: kendilerine in­meğe başlamıştır.

 Ezelden beri “Ümmül kitap”ta mevcud olan Ku’ran-ı Kerîm, takdir edilen bir zamanda “levh-i mahfuz”a, oradan “Berat” gece­sinde “Beyt’ül Mamur”a Kadir gecesinde de “Beyt’ül Haram”a indirilmeğe başlamıştır (o bölümde tekrar inceliyeceğiz) ve yirmi uç (23) senede tamamlanmıştır. 

“Mescid-il Haram” bir bakıma İnsan-ı Kamil demektir, burada hem Mekke şehri hem de “Hakkat-i Muhamme-diyye”’ye havi olan “İnsan-ı Kamil” anlatılmaktadır. 

Çünkü “Kur’an-ı Kerîm” İnsani Ka­mil olan Hz. Muham-med’e indirilmiştir.

İşte bu geceyi böylece idrak ettiğimizde Kuran-ı Kerîmin bizlere de inmesi mukadderdir. Ancak yeni bir Kur’an olarak değil mevcud Kur’anın bizde, gerçek yaşantısının ve mertebelerinin ortaya gelmesi mukad-der’dir, çünkü belirtilen bütün sistem incelendiğinde bunu göstermektedir. 

--------- 

 Yukarıda belirtildiği gibi. Bu âlemde üç mübarek evden, makamdan bahsedilmektedir. Onlar da başta olanı, Kâ’be-i Muazzama, Betullah, diğeri, Mescide’l Aksa, diğeri ise âyet-i kerîme de belirtilen beytil mağmûr, dur. 

 Ve âyet-i kerîmede ki, yemin bütün bu hakikatleredir. 

 Bu hususlarda daha geniş bilgi almak isteyenler bahsi geçen dosya kitaplara bakabilirler. 

--------- 

Bu özet bilgileri verdikten sonra, bu âyet-i kerîme hakkında küçük bir hatıramı da ifade ettikten sonra, biz gene kaldığımız yerden yolumuza devam edelim. 

--------- 

 Epey seneler evveldi belki (1980) li yıllardı, o senelerde bilgisayar yazılımları daha henüz gelişmiş olmadığı için, gerektiğinde bir ayetin no-sunu bulabilmek için çok iyi bir hafıza, veya ilgili daha başka kitaplara müracaat etmek ve çok araştırma yapmak gerekiyordu. 

 Bende o sene bir kitabı Osmanlıcadan lâtin alfebesi harfleri ile yeni Türkçe, tabir edilen yazılarla daha kolay okunabilinmesi için günümüz Türkçesine çevirmeye çalışıyordum. Ne hikmetse kitapta geçen surelerin hiç 

birinin âyet numaraları yok idi, bende çeviri sırasında o sayfada olan âyetleri alır, daha evvelce kendisinden huruf ve tecvid dersleri aldığım, Behçet hocamın pasajdaki iş yerine gider onların âyet numaralarını sorardım. Kendisi gerçekten çok kuvvetli bir Hafız olduğundan Kur’an-ı Kerimi açar birkaç sayfa çevirir, hemen âyet-i kerîme’nin yerini bulur bana numarasını söyler bende kitaba ilâve ederdim. 

 Gene böyle bir çalışma sırasında bahsi geçen âyet-i kerime söz konusu olmuştu, tekrar uygun bir zamanımda kendisine gitmiştim. (52-4) âyetini sordum düşündü, düşündü ancak her nasılsa çıkaramadı, daha sonra tekrar bakarım diyerek sonraya bırakmış idik. 

 Daha sonra akşam oldu bende eve gittim, yemek yerken bir telefon çaldı, baktım telefonda, Behçet hocam, “Necdet kardeşim sorduğun âyeti buldum Kur’an-ı kerîmde bir yerde geçmektedir, oda “Tûr suresi 52-4) âyetidir, diyerek istediğimi bildirmiş idi. Bu âyet-i kerîmenin bende böylede düzel bir hatırası vardır. T.B. 

------------------- 

وَالسَّقْفِ الْمَرْفُوعِ
~ ~ ~
52.5 - Ves sakfil merfuğ. 

52.5 – “Yükseltilmiş tavana,”
------------------- 

 “Yükseltilmiş tavan,” Bir şeyin yükseltilmesi için tabanın-dan-zemininden işe başlamak gerekir. Henüz daha bu âlemler yok iken, Zât-ı Mutlak A’mâ-iyyetinden Ahadiyyetine, oradan Vahidiyyetine, oradan Rububiyyetine lâtif olarak zuhur ettiğinde, oradan da, melikiyyetine-Malikiyyetine, Madde alemine zuhur ettiğinde, bu âleme bir çatı gerekli oldu, işte bir bakıma bu âlemler binasının çatısı yapılarak, âyet-i kerîmede, “Yükseltilmiş tavana,” ifadesi ile bu hakikate yemin-kasem edilmiştir. 

 Diğer yönden “Yükseltilmiş tavan,” “Arş-ı A’zam” dır. Bu hususta (Abdül kerim cili-İnsan-ı Kâmil bölüm 45-

sayfa-435-Abdül kadir akçiçek tercümesi ) nde daha geniş bilgiler vardır dileyen oraya bakabilir. 

 Diğer yönden birey olarak “Yükseltilmiş tavan,” insan binasının tevhid-i İlâh-i ve irfaniyyet ile yükseltilmiş gönül âlemi Akl-ı külle bağlantısı olan, muhabbet ve aklın mahallidir. 

 Bu İlâh-i tavan-ı dünya âleminde ancak irfan ehli, muhabbet ve ilim ile yükseltebilir onlardan biri de Nusret Tura Babamızdır. Yemin aynı zaman da bu halde olanlaradır. 

------------------- 

~~52.6~
وَالْبَحْرِ الْمَسْجُورِ
~ ~ ~

52.6 - Vel bahril mescûr. 

52.6 – “Dolan denize.”

------------------- 

 “Dolan deniz,” Evvelâ sonsuz feza denizi içindekilerinin halkedilmesiyle fiziken dolmuştur. 

 Ayrıca fezanın içinde bulunan bütün varlıklarında Hakk’ın Hay ve Ruh, hakikatleri ile her bir mahalde dolmuş oldukları halde, bir de bir bütün olarak Hakk’ın varlığı ile dolmuş olmalarıdır. Her bir varlık kendi halkıyyet-i itibari ile bir derya-denizdir. Ve o’nun içinde Hakk la doludur. 

 Ancak bunun farkında olmayan ehli gaflet, kendinde bulunan “Mudil” ismi ve tabilerine kendide tabi olduğundan Hakk’ı perdeleyip, kendindeki deryayı küçük bir havuza çevirip, orasını da ““Mudil” ismi ve tabilerine kaptırarak, o beden deryasında Hakk’a yer bırakmamış ve bu yüzden büyük bir vebal altına girmiş olmaktadır. 

 Ayrıca denizin en büyüğü bütün ilâhi isim ve sıfatların zuhur mahalli olan “Kâmil İnsan” dır. Ve Hakk ile dolu olan

bir derya-denizdir, oraya başka hiçbir şey giremez çünkü orası Hakk ile doludur. 

 Nusret Babam da, bu sahada dolu deryalardan birisi idi, kim o’nun deryasından ne alabilmiş ise, o kadar kendide, derya namzetlerinden biri olmuştur. Buradaki yeminde, bu hakikatleri yaşayan ehli deryalar hakkındadır. 

------------------- 

~~52.7~
اِنَّ عَذَابَ رَبِّكَ لَوَاقِعٌ
~ ~ ~

52.7 - İnne azâbe rabbike levâkığ. 

52.7 – Ki Rabbinin azâbı hiç şübhesiz vaaki'dir (inecekdir),
------------------- 

 Yukarıda haklarında yemin edilerek bahsedilen hususların, yerine getirilmemesi halinde, vakti geldiği zaman, mutlak olarak, bunların hesabı sorulduğunda, cevap vermek epey zor olacağından, bu zorluk sıkıntılı bir hal ile, azb-tadılacak, vaki olacaktır. 

 Ancak bahsi geçen halleri takip ve tahkik ederek, hayatlarına düstur ve tatbik eden kimseler ise, vakti geldiği zaman, bunların karşılığını, Rabb’larından razılık, tam bir huzur ve sevgi ile bulacaklar ve bu yaşantıyı tadacaklardır. 

 Nusret Babam da bu tadışta olan kimselerin arasında olacaktır. İnşeallah. 

 İki tür hali tadış, bir olmayacak biri, gerçekten çok sıkıntılı bir tadış, diğeri ise tarifi mümkün olmayan huzurlu ve güzel bir tadış olacaktır, ve bu tadışlar çok uzun süreli tadışlardır. Mevlâmız sıkıntılı azb-tadışlarından bizleri muhafaza buyursun. 

------------------- 

~~52.8~
مَا لَهُ مِنْ دَافِعٍ
~ ~ ~

52.8 - Mâ lehû min dâfiğ. 
52.8 – “Onu geri çevirecek hiçbir şey yoktur.”
------------------- 

 Yukarıda bahsi geçen her iki tadışı da geri çevirip def edecek hiçbir güç yoktur. Çünkü mahkeme kurulmuş, hakîm ismi ile cezalar ve mükâfatlar, hakkında hüküm sabitlenmiş, ve iş tahakkuk safhasına geçmiştir. 

 İş bu hale gelmezden evvel, dünya yaşantılarında kendilerine her türlü bilgi verilmiş, ve doğru yollar gösterilmiştir, bütün bunlara karşı duyarsız kalan, ve ayrıca bunları inkâr da edenlerin hali, gerçekten çok zordur, orada onların yardımcıları da olmayacaktır. 

 Dünyada iyi hal üzere yaşayanların ise orada huzurları yardımcıları, dostları ve her şeyleri olacaktır. Belirtilmiş olan her iki hükmü de kaldıracak-def edecek hiç bir güç yoktur.

------------------- 

يَوْمَ تَمُورُ السَّمَاءُ مَوْرًا~ ~ ~

52.9 - Yevme temûrus semâu mevrâ. 
52.9 – “O gün gök şiddetle sallanıp çalkalanır.” 

------------------- 

 Bir şeyin şiddetle çalkalanıp sallanması için, o şeyin içinin dolu olması lâzım gelmektedir. Demek oluyor ki, bir zaman gelecek, dünya seması değimiz yerde var olan atmosfer ismi verilen lâtif su buharından meydana gelen bu karışımın içine kendinde olmayan daha başka daha ağır maddelerde karışmış olacağından kendinden daha ağır bir kütle oluşacağından, hadise vuku bulduğu zamanlarda gök yüzü sallanıp çalkalanma haline girebilecektir. Bu hal ise insanlar için çok vahim neticeleri olacak bir durumdur. 

 Cenâb-ı Hakk’ın haber verdiği ve daha baştan ikaz ettiği bu oluşuma sebep olacak yaşantıların önü alınmaz ise akıbet çok vahim olacaktır. 

 Ayrıca bu hadiseyi kendimize tatbik ettiğimizde, eğer yaşadığımız sürede, Hakk’tan ayrı ve gaflette bir yaşam biçimi ile yaşamış isek, dünya olan bedenimiz, gök olan ruhumuz, dünya nefsaniyeti ile doldurulmuş bu yüzden çok ağırlaşmış olduğundan, ruhumuz bedenimizden ayrılırken, pek çok sallantı ve çalkalanmayla karşılaşa-caktır. Bu da çok zor ve sıkıntılı bir haldir. Allah muhafaza eylesin. 

------------------- 

~~52.10~
وَتَسٖيرُ الْجِبَالُ سَيْرًا~ ~ ~

52.10 - Ve tesîrul cibâlu seyrâ. 

52.10 – “Dağlar yürüdükçe yürür.”
------------------- 

 Kıyamet hadiselerinden bir hadise de, az da olsa dağların yürümesi-yer değiştirmesidir. Bu hadise de, kıyamet vakti yaklaştığında yeryüzünde bazı coğrafi hadiselerin olacağıdır. İlgili birçok âyet-i kerîme de benzeri ifadeler çok vardır. Netice de bütün dağlar dümdüz olacaktır. 

 Bu durumu da kendi beden dağımıza tatbik ettiğimizde, bedenimiz başlı başına bir dağdır. Ancak onun içinde bulunan kemiklerimiz ise dağ tepeleridir. İşte ölüm halinde bu tepeler, bir bakıma sallanmaya ve çalkalanmaya başladığında, bu sarsıntıdan artık onlar eski hallerinde olduğu gibi, ayağa kalkamadığından yerde can çekişip sallanıp dururken, günahkârlardan ise, kabir cehennemine doğru gitmeye başlar. 

 Ancak ehli İrfan bu hallerden etkilenmezler. Çünkü beden dağlarını ve varlıklarını, daha dünyada iken Hakk’a teslim etmiş, ve sadece ruh olarak kalmış olduklarından,

onlarda sallanacak ve çalkalanacak bir şey olmadığından, dünya âleminden berzah âlemine kolayca geçerler. 

------------------- 

~~52.11~
فَوَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبٖينَ
~ ~ ~

52.11 - Feveylün yevmeizin lilmükezzibîn. 
52.11 – “Vay artık o gün o yalan diyenlere.” 

------------------- 

 Kendilerini beşeri ve dünyevi lezzetlerle meşgul eden, ve kendilerine tebliğ edildiği halde İlâh-i hakikatleri inkâr eden benlik sahibi zavallı kimseler. Ve bütün bunları inkâr eden ve o kıyameti yalanlayan inkârcı kıymet bilmezlere, “veyl-yazıklar olsun,” 

------------------- 

اَلَّذٖينَ هُمْ فٖى خَوْضٍ يَلْعَبُونَ
~ ~ ~

52.12 - Ellezîne hum fî havdın yel'abûn. 
52.12 – “Ki onlar daldıkları bir batakta oynayıp duruyorlar” 

------------------- 

 Bir batakta-nefsin küçücük hayal havzunda, orasını çok geniş bir yermiş gibi zannedip oynayıp duruyorlar. Bu oyun onları meşgul edip Hakk’tan perdeliyor. Sonunda da, orada lâyık oldukları şekilde boğulup, ebedi kalacakları ateş havuzlarına gidiyorlar. 

------------------- 

يَوْمَ يُدَعُّونَ اِلٰى نَارِ جَهَنَّمَ دَعًّا
~ ~ ~
52.13 - Yevme yudeğ'ûne ilâ nâri cehenneme değ'â. 
52.13 – “O gün ki Cehenneme bir kakılış kakılacaklar.” 

-------------------

 Dünya da yaşadıkları sürece kendilerine indirilmiş ve her türlü vasıta ile tebliğ edilip, her türlü hal ve ahval, cennet ve cehennem halleri bildirilmiş olduğu halde, onları inkâr edip, kendi hayal ve vehimleri üzere hükmederek, yaşadıkları dünya günleri, sona erdirildiğinde. Ellerinde günah yüklerinden meydana gelen cehennem sermayasin den başka bir sermayeleri kalmadığında, bu durumu hak etmiş olduklarından hak ettikleri cehenneme, istemeseler bile zorla kakılarak sokulacaklardır. 

------------------- 

 هٰذِهِ النَّارُ الَّتٖى كُنْتُمْ بِهَا تُكَذِّبُونَ
~ ~ ~

52.14 - Hâzihin nârulletî kuntum bihâ tukezzibûn. 

52.14 - "İşte bu yalanlamakta olduğunuz ateştir" denilir.

------------------- 

 Hak ettikleri cehenneme, istemeseler bile zorla kakıla-rak sokulacaklardır. Ve, "İşte bu yalanlamakta olduğunuz ateştir" denilir.

------------------- 

اَفَسِحْرٌ هٰذَا اَمْ اَنْتُمْ لَا تُبْصِرُونَ
~ ~ ~
52.15 - Efesıhrun hâzâ em entum lâ tubsırûn. 
52.15 - "Bu Kur'an mı bir büyü imiş, yoksa siz mi (gerçeği) göremiyormuşsunuz?"
------------------- 

~~68.52~
وَمَا هُوَ اِلَّا ذِكْرٌ لِلْعَالَمٖينَ
~ ~ ~
68.52 - Ve mâ huve illâ zikrul lil âlemîn. 
Kalem.68.52 – “Hâlbuki o (Kur'an), âlemler için ancak bir öğüttür.”
------------------- 
 Yukarıda bahsi geçen (15) âyette ifade edilen mevzuun 

cevabı buraya ilâve ettiğim (Kalem-68-52) âyetinde ifade edilmektedir. 

 "Bu Kur'an mı bir büyü imiş,? İnkâr ehli kendilerinde olan bazı hayali ve vehmi hastalıkları yüzünden Kur’an-ı Kerîmi büyü hükmünde, peygamberimizi de büyücü hükmünde görüyorlardı. Çünkü İlâh-i ve ruhi hakikatleri idrak edemediklerinden inkâr ediyorlardı, ve kendilerini de ondan üstün görüp, bu iftiraları ediyorlar idi, çünkü kendileri bahsettikleri hali yaşıyorlar, fakat farkında olmuyorlar idi, işte bu yüzden İlâh-i bilgiyi, kendi zanlarına göre hayalen değerlendirip, “büyüdür” hükmünü vermiş olmaktaydılar. 

 52.15 - "Bu Kur'an mı bir büyü imiş, yoksa siz mi (gerçeği) göremiyormuşsunuz?" İfadesi ile onların gerçekleri göremedikleri açık olarak ifade edilmektedir. 

--------- 

 68.52 – “Hâlbuki o (Kur'an), âlemler için ancak bir öğüttür.”
 İfadesi, sadece onlara değil Bütün âlemlere bir öğüt olduğu açık olarak bildirilmektedir. 

 Bu âlemlerden biri de İblis ve cinlerin âlemidir ve aynı zaman da o (Kur'an), onlar içinde öğüt ve bu öğütte onlara rahmettir.

 Ayrıca “Kur’an zattır ve Furkan sıfattır” Bu isimlerle ifade edilen kelâm-ı İlâhinin içinde insanlığın bütün dertlerine derman olacak reçeteler vardır yeter ki biz onun sunduğu insanlık reçetelerini alıp okuyup hangi beşeri hastalıklarımız var ise bahsedilen fiili uygulama haplarını alıp kullanalım ve o zaman dünya ve ahret hastalıkları-mızın geçtiğini ruh ve beden sağlığımıza kavuştuğumuzu hemen göreceğiz. 

 İşte bahsi geçen kişilerinde içinde bulundukları, ve 

kendilerinin ifade ettikleri, “büyü” veya benzeri hastalık-larının, hemen nasıl düzelebileceğini, eğer içindeki şifalı reçeteleri kullandıkları takdirde, nasıl ruh ve beden sağlıklarına kavuştuklarını göreceklerdir.

--------- 

 NOT= Hiç farkında olmadan yukarıya ilâve ettiğim Kalem. 68.52 – âyet-i kerimesinin no sunun (52) olduğunu görünce bende hayretler içinde kaldım, bu şekilde dahi (52)”Tûr” (52) ile tasdik olunuyordu. Nusret Babam kendisi de âlemler için öğüt idi, o öğütleri halen daha, kitapları ve hatıraları ile devam etmektedir. Sohbet ettiği ve nazar ettiği her kes, İnsan olarak ayrı bir âlem olduğundan, çoğul olarak oda insan âlemlerine bir öğüttür. 

 Bizlere yeri geldiğinde, “kimseye gadap nazarı ile bakmayın zira üzerinizde nur-u İlâhi vardır karşı tarafa müntakim ismi yönünden zarar verebilir” demekteydi. 

 Ayrıca Kalem. 68.51-52 – âyetleri nazar duasıdır. Dileyen oradan bakabilir. Sıkıntılı zamanlarda sayı kaydı olmadan okunabilir.

------------------- 

اِصْلَوْهَا فَاصْبِرُوا اَوْ لَا تَصْبِرُوا سَوَاءٌ عَلَيْكُمْ اِنَّمَا تُجْزَوْنَ مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ~ ~ ~

52.16 - Islevhâ fasbirû ev lâ tasbirû, sevâun aleykum, innemâ tuczevne mâ kuntum tağmelûn. 

52.16 – “Yaslanın ona bakalım, ister sabredin, ister etmeyin, artık hepsi bir, hep yaptıklarınızın cezasını çekeceksiniz.” 

------------------- 

 Bilindiği gibi yaslanma, oturma ile yatmanın ortasıdır, 

kendinde hem yatmaya dönük, hem de oturmaya dönük, hal vardır. Genelde yaslanma, oturmaya göre, biraz daha rahatlamadır. Yani kişinin bedeni oturmaktan daha çok, yere temas etmektedir. Yani âyette bahsedilen yaslanma ile bedeninin daha çok yeri, ateşe temas edeceğinden, çekeceği ızdırap, oturmaya göre daha çok olacaktır ki, buda göreceği azabın-ateşi tadışının daha çok olacağını göstermektedir. 

 Bu duruma, “ister sabredin, ister etmeyin,” hiç fark etmez, bunları vaktiyle düşünecektiniz. 

 “hep yaptıklarınızın cezasını çekeceksiniz.” Bilindiği gibi “ceza” kelimesinin ma’nası karşılık demektir. Ancak genelde ceza, sadece cehennemle ilgili hallerde cezadan yani, azabi bir karşılıktan bahsedilirken kullanıldığı, ve tek yönlü kullanıldığı, genelde böyle anlaşıldığı biliniyor. Halbuki ceza” kelimesinin ma’nası sadece karşılık demektir. 

 Yani kişiler iyilik yaptıkları zaman, iyilik ile cezalandırılırlar, kötülük yaptıkları zaman da, kötülükle cezalandırırlar, yani karşılıkları yaptıkları fiillerine göre verilir. 

 Burada geçen ceza hükmünün karşılığı, cehennem olduğundan onlar yaptıkları yaşantılarının karşılığını cehennem de ki yaşamları ile bulmuş olmaktadırlar. Allah onları cehennemle cezalandırmaz, adalet-i İlâhiyye üzere kendi fiillerinin neticesinde bu karşılığı “ceza” bulmuşlardır. 

 Eğer onlar cennet fiillerini işleseler idi, kendileri cennet ile cezalandırılacaklardı. O halde ceza belirli bir fiil değil, sadece yapılan fiillerin karşılığı olanı tespit etmek, ve ondan sonra değerlendirme yaparak olumlu veya olumsuz “ceza” karşılığnı vermektir ki buda adalettir. 

------------------- 

اِنَّ الْمُتَّقٖينَ فٖى جَنَّاتٍ وَنَعٖيمٍ
~ ~ ~
52.17 - İnnel muttegîne fî cennâtiv ve neîm. 
52.17 – “Fakat korunan müttakıler Cennetler, ni'metler içinde.” 

------------------- 

 Muhakkakki muttakiler. Âyet-i kerîmede ki bahsi geçen “muttaki” kelimesinin genel karşılığı “sakınanlar” demektir. Ve bu sakınmanın, şeriat, tarikat, hakikat, marifet, olmak üzere dört mertebesi vardır. 

 Şeriat mertebesinde ki, ittika-sakınma, menhiyattan-nehyedilen-yasaklananlardan sakınmadır. 

 Tarikat mertebesinde ki, ittika-sakınma, almış olduğu virdlerini unutmaktan bu yolda gaflete düşmekten sakınmadır. 

 Hakikat mertebesinde ki, ittika-sakınma, bu âlemde Hakkın dışında başka bir varlığın olduğunu zannedip, kendindeki ve âlemdeki Hakk’ın varlığı, hakikatini unutmaktan sakınmadır. 

 Ma’rifet mertebesinde ki, ittika-sakınma, ise kendindeki gerçek aslın olan, Hakk’ı her an idrak ederek yaşaman, ve bu âlemde Haktan başka bir şey görememekten, ve bu yaşantıda daim olarak yaşadığın halden düşmekten sakınma dır. Bu hal ise kişinin, abdiyyet, risalet, ve Ulûhiyet, mertebelerini kendi bünyesinde cem etmiş irfan ehli kişilerin halidir. 

 Bu mertebeye sadece filleri tatbikat ile gelinmez onlarla beraber ehlinden gerçek bir irfaniyyet tevhid eğitiminin alınması zaruridir. 

 Ma’rifet ehli olan bu kimseler zat cennetindedir. 

 Hakikat mertebesinde olanlar sıfat cennetindedirler.

 Şeriat ve Tarikat mertebesinde olanlar ise “nimet” ler cennetlerindedirler

------------------- 

فَاكِهٖينَ بِمَا اٰتٰیهُمْ رَبُّهُمْ وَوَقٰيهُمْ رَبُّهُمْ عَذَابَ الْجَحٖيمِ
~ ~ ~
52.18 - Fâkihîne bimâ âtâhum rabbuhum, ve vekâhum rabbuhum azâbel cahîm. 

52.18 – “Kendilerine Rablerinin verdiği şey ile zevkiyâb olmaktadırlar ve onları Rableri cehennem azabından korumuştur.”

------------------- 

 Nefislerinin hükmünden çıkıp, İlâh-i hükümler dairesine giren, yukarıda bahsi geçen muttaki’ler, sakınanların üzerlerinde, beşeriyet ağırlıkları kalmadığından, kendi gönül âlemlerinde açılan, ilâhi ufuklardan aldıkları esma ve sıfat tecellilerinin, kendilerinde meydana getirdiği, irfaniyyet ve muhabbet ile huzur bulup, zevkiyab olmaktadırlar. 

 Böylece kendilerinde nefislerine ait bir vahşet ve fuhşiyyat kalmadığından, “onları Rableri cehennem azabından korumuştur.”

------------------- 

كُلُوا وَاشْرَبُوا هَنٖيپًا بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ~ ~ ~

52.19 - Kulû veşrabû henîen bimâ kuntum tağmelûn. 
52.19 - (Şöyle denilir:) “(İyi) amel (ve hareket) etmiş olduğunuz için afiyetle yeyin, için.”

------------------- 

 Yapmış olduğunuz ameli salihler, riyazat ve nefis mücadeleleri sonunda kazanmış olduğunuz zahir yiyecek-lerden, ve batın ulûmu irfaniyyet gıdalarından yiyiniz, ve gene aynı şekilde, olan tahur-temiz şarap ve ilim suyundan istediğiniz kadar içiniz.

------------------- 

مُتَّكِئٖينَ عَلٰى سُرُرٍ مَصْفُوفَةٍ وَزَوَّجْنَاهُمْ بِحُورٍ عٖينٍ
~ ~ ~
52.20 - Muttekiîne alâ sururin masfûfeh, ve zevvecnâhum bihûrin în. 
52.20 – “Sıra sıra dizilmiş tahtlara yaslananlar olarak.” Biz onlara şahin gözlü hurîleri eş yapdık. 

------------------- 

 Bilindiği gibi, taht, “alt-oturma yeri” demektir, padişahların tahtları onların oturma yerleridir. Bu gün koltuk olarakta kullanılmaktadır. Ayrıca makam da demek-tir, sıra, sıra dizilmiş tahtlar ise, ittika sahibi kişilerin geçirdiği mertebeleridir. Bu mertebelere yaslanırlar.

 Yaslanma ise, yatma ve oturma arası, bir huzur ve dinlenme halidir. Cehennemde yaslananların azabı artar, cennette yaslananların ise, huzurları ve İlâh-i zevkleri artar. Bu huzur ise kazandıkları mertebenin hissesi kadardır. 

 Cennet-i kazanmış olan rical-erkeklerin Kendileri akl-ı küll’ü temsil ettiklerinden, kendilerinde bulunan ilâh-i rahmani hakikatlerin karşılığı nefsi küll tarafından kendilerine amelleri karşılığında çok lâtif varlıklar olarak takdim edileceklerdir, bu haller ise kendilerinden kendilerine olacaktır yani içlerindeki lâtif kimlikleri Âdem Babamızdan Havva validemizin çıkıp kendisine eş olduğu gibi cennet ehlinde de bu haller zuhur edecektir. Bunların ismine genel ma’nâ da “hûrin în.” Denmektedir. 

------------------- 

وَالَّذٖينَ اٰمَنُوا وَاتَّبَعَتْهُمْ ذُرِّيَّتُهُمْ بِاٖيمَانٍ اَلْحَقْنَا بِهِمْ ذُرِّيَّتَهُمْ وَمَا اَلَتْنَاهُمْ مِنْ عَمَلِهِمْ مِنْ شَیْءٍ كُلُّ امْرِئٍ بِمَا كَسَبَ رَهٖينٌ
~ ~ ~
52.21 - Vellezîne âmenû vettebeathum zurriyyetuhum 

biîmânin elhagnâ bihim zurriyyetehum ve mâ eletnâhum min amelihim min şeyé', kullumriim bimâ kesebe rahîn. 

52.21 – “İman eden ve nesilleri de iman konusunda kendilerinin yoluna uyanlar var ya, biz onların nesillerini kendilerine kattık. Bununla beraber onların amellerinden hiçbir şey eksiltmeyiz. Herkes kazandığı karşılığında rehindir. “herkes kazancına bağlıdır.”
------------------- 

 Yukarıdaki ayet-i kerîme, bizlere namazda selâm verileceği zaman, tahiyyatın sonunda okunan, “Rabbenâ atinâ…….” (2-201) (14-40-41) üç ayeti hatırlatmaktadır. Bunlar zincirleme olarak üç nesli birbirine bağlamaktadır devamlı okundukların da bütün nesilleri birbirine bağlamakta, ve hepsi yapılan dualara ortak olmakta ümmetin tamamına şamil olmaktadır. Bu husus çok büyük bir birlikteliktir. 

 İşte bu ve benzeri ibadetleri yapan kimselerin ibadetleri, Hakk tarafınfan rehin alınmıştır ki, bunlar rehin olarak hakta güvendeler demektir. Yani yapılan bu ibadetleri iblis Allahın elinden alamaz Hakk’ın güvencesi altındadır. 

------------------- 

وَاَمْدَدْنَاهُمْ بِفَاكِهَةٍ وَلَحْمٍ مِمَّا يَشْتَهُونَ
~ ~ ~
52.22 - Ve emdednâhum bifâkihetiv ve lahmim mimmâ yeştehûn. 

52.22 – “Onlara canlarının istediği meyve ve etten bol bol verdik.” 

------------------- 

 Onlara canlarının-asli hakikatlerinin, istediği, her bir Cemâli isimlerin, çünkü Cennette Celâli isimler yoktur. Cemâli isimlerin, her biri esma mertebesinin idrak sahasında leziz muhabbet meyve’leridir. Her birinin

hakikati idrak edilince, gönle verdiği ilâh-i zevk-tadış çok hoş bir şey olsa gerektir, bu tadışların değişikliği, değişik meyveler olarak tadılacak olmalarıdır, ve etten, Et ise en değerli gıdadır. 

 Ve karşılığı Sıfat-ı subutiyye, olan “hayat, ilim, irade, kudret kelâm, semi, basar,”dır. Bunlar orada gerçek ma’nâ da değer bulup hakikatleri ile tadılıp yaşanacaklardır. Genelde bu dünyada da bunlarla yaşadığımız halde, ne yazık ki, varlıklarının bile farkında değiliz. Bu yüzden onlardaki ma’nâ tadlarının da farkında değiliz. Ancak kendilerin de bir rahatsızlık olduğu zaman, acı ile varlıklarının farkında olmaktayız. Orada ise bunlar mertebeleri itibari ile idrak edilip yaşama geçtiğinden gerçek bir değer olarak tadılacaktır, işte bu yüzden bu tadışlardan “bol bol verdik.” Diye ifade edilmektedir. 

 Hayat,ın Hakk’a ait olduğu gerçek bir hayat olarak müşahede edilip ruhani olarak tadılacaktır. 

 İlim, hayali ve beşeri kayıtlardan kurtulup İlâh-i hakikatlerle donanmış bir ilim olarak tadılıp yaşanacaktır.

 İrade, İrade-i İlâh-i olarak gerçek bir irade olarak tadılıp yaşanacaktır. 

 Kudret, İlâh-i bir kudret olmak üzere, dilediği şeyin kendine hemen gelmesi olacaktır. Bunlara esma meyveleri ve sıfat etleri olarak, tam hazırlanmış ve pişmiş servis olarak gelip tadılacaktır. 

 Kelâm, kelâmullah olarak hakikatin, hakikatlrinden bahisle, son derece ma’nâ lı ve zevkli kelâmlar olarak İlâh-i tadış ile tadılacaktır. 

 Semi, Duyma ise her sözün Hakk sözü olduğunu duyma lezzeti olacaktır. Daha dünya da iken “semiallahu limen hamide” hakikatini duyup idrak eden kimsenin bu duyuşu İlâh-i duyuş, tadışı olacaktır. 

 Basar, basıret, görüş müşahede ise, Hakk’ın görüşü 

olduğundan bunun tadışının lezzetinin bu dünya da bir benzeri olmadığından tarifi mümkün değildir. 

 Bunların hepsi ma’nevi sıfat mertebesi bereketli et gıda rızıkları olduğundan tadışları da çok lezzetli olmalıdır. 

 Bu rızıkların dünya da ki karşılıkları ise gerçek gönül tasavvuf sohbetleri ve ma’nevi gıdalarıdır. Bu esma meyvelerini ve sıfat etlerini bizlere kendiside aynı zaman da bir aşçı da olan Nusret Babam sunmakta idi.

------------------- 

يَتَنَازَعُونَ فٖيهَا كَاْسًا لَا لَغْوٌ فٖيهَا وَلَا تَاْثٖيمٌ
~ ~ ~
52.23 - Yetenâzeûne fîhâ kâ'sen lâ lağvun fîhâ ve lâ te'sîm. 
52.23 – “Orada, (içilince) boş söz söyletmeyen, günah işletmeyen dolu bir kadehi elden ele dolaştırırlar.”

------------------- 

 (36/59) Yâsîn suresinde belirtildiği gibi. 

 “Ey günahkârlar bu gün siz ayrılın.” Hükmü ile Celâli günahkârlar, mahşer cemiyetinin içinden ayrıldıktan sonra, geriye kalan Cemâli insanlar cennete gittiklerinde, orada ki konuşmalarında, yukarıda da bahsedildiği gibi tadışları, acı boş ve gereksiz sözler tadışı olmayacak, güzel sözler tadışları olacaktır. 

 Aralarındaki konuşmalar, dünya hayatında kendilerinde oluşturdukları İlâhiyat risalet ve abdiyyet mertebelerinin tecelli ve duyuşlarını, bir birlerine, elden ele, dilden dile, gönülden gönüle, karşılıklı sohbetler ile dolaştıracaklardır.

------------------- 

وَيَطُوفُ عَلَيْهِمْ غِلْمَانٌ لَهُمْ كَاَنَّهُمْ لُؤْلُؤٌ مَكْنُونٌ
~ ~ ~
52.24 - Ve yetûfu aleyhim ğılmânul lehum keennehum lü'lüün meknûn. 

52.24 – “Hizmetlerine verilmiş, kabuğunda saklı inci gibi gençler etraflarında dönüp dolaşırlar.” 

------------------- 

 “kabuğunda saklı inci,” Bir bakıma esmâ-i İlâhiyyele-rin dış lâfızları kabuk, içlerinde sakladıkları ise ma’nâ-i hakikatleridir. Bu hakikatlerin ruhani lâtif suretleri ise, her türlü beşeriyet kirlerine karışmamış, olan er namzeti genç “gılman” oğlanlardır. 

 “etraflarında dönüp dolaşmaları” Hakikat-i İlâhiyye irfaniyyetlerinin genç-sağlıklı ve güzel bir şekilde bir birerlerine aktarılmalarıdır. 

 İşte Nusret Babam da gençliğnde, böyle genç bir gılman-oğlan iken, başladığı esma-i İlâyyenin hakikatleri yolunda, bütün isimlerin zahir ma’nâları, inci kabuklarının inciyi muhafaza ettiği gibi, zahir bedeni onun bir inci kabuğu idi, içinde ise esma-i İlâhiyyelerin hepsi kemale ermeye çalışan genç delikanlılar gibi idi. 

 Bu esma-i İlâhiyyenin, kemale erinceye kadar en büyük muhafaza edeni, ve saklayanı da, “Vedud” ismi idi. Nihayet büyüyüp bedenen ve ruhen kemâle erdiğinde, “inci-Vedud” ismi kabuğundan çıkıp “Vedud” isminin hakikati ve hayatı olan, muhabbeti İlâhiyyeyi açık olarak, hiçbir karşılık beklemeden açmaya ve dağıtmaya başlamıştır. 

 Kendi ifadesi ile iki şiirinden alınan iki misali, şu müthiş muhabbet ifadeleri ile, nasıl bir arifane idrak ve anlayışla gönüllerimize aktarmaya gayret ettiğini görmeye çalışalım. 

--------- 

İnsân isen gel mâşûku seyret, Fânî vücûdu bâkîye devret, Mahbub-u hakk’sın ilminde zevket, Yorulma gitme celâle doğru.

--------- 

--------- 

Nusreti bul vuslata er, gönlüne gir kâ’be’ye er.

Sözümden aldınsa haber, bizde biter yarin yolu.

--------- 

 Nusret Babamızın gönül semasından dünya arzı, bizim gönüllerimize, o “vedud” ve “velûd” muhabbetini nasıl inzal ettiğini-indirdiğini açık olarak görmekteyiz.

------------------- 

وَاَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلٰى بَعْضٍ يَتَسَاءَلُونَ
~ ~ ~
52.25 - Ve akbele bağduhum alâ bağdî yetesâelûn. 

52.25 – “Birbirlerine dönüp ("Ne iyilik yaptınız da bu nimetlere ulaştınız?" diye) sorarlar. 

------------------- 

 Cennet ehli, bulundukları cennet bahçeleri makamla-rındaki, sonsuz nimetleri gördüklerinde. Çok hoş olarak birbirlerine, merak ederek, sizler dünya haytınızda neler yaptınızda, bu güzel hal ve muhabbetlere ulaştınız, diye sorarlar. 

------------------- 

قَالُوا اِنَّا كُنَّا قَبْلُ فٖى اَهْلِنَا مُشْفِقٖينَ
~ ~ ~
52.26 - Kâlû innâ kunnâ kablu fî ehlinâ muşfikîn. 
52.26 - Derler ki: "Şüphesiz daha önce biz, ailemiz içinde yaşarken (Allah'a isyandan) korkardık."

------------------- 

 Emri teklifi olarak bizlere, Peygamberimiz tarafından bildirilen, Teklifat-ı İlâhiyye olan, İlâh-i emir ve nehiyleri, kabul edip tatbik ettiğimiz, ve Varlığımıza nakşedilmiş esma-i İlâhiyye olan, ma’nâ ehlimizi ve sureti zahire de olan, ailemiz içinde de Allahtan sakınarak, aklımızı adalet ile kullanmaya çalışarak, ve Allah-a isyandan korkarak

yaşar idik, dünya hayatında bunları ve benzerlerini yapmıştık derler. Diğerleri de onlara, benzer yaşantılarını anlatırlar-anlatacaklardır. 

 Nusret Babamın haytıda aynen böyle geçmiştir. 

------------------- 

فَمَنَّ اللّٰهُ عَلَيْنَا وَوَقٰينَا عَذَابَ السَّمُومِ
~ ~ ~
52.27 - Femennallâhu aleynâ ve vekânâ azâbes semûm. 
52.27 - "Allah da bize lütfetti ve bizi iliklere işleyen cehennem azabından korudu." 

-------------------

 Emri teklifiye uyup, emredilenleri yerine getirip, nehyedilenlerden de uzak kalmak ile, Allah bize esma ve sıfat tecellilerini lütfetti. Böylece tabiat zindanından ve nefsin hevasının ateşinden korumuş oldu. 

 Nusret Babam da bizleri, sohbetleri, tavsiyeleri, ve verdiği muhabbet-i İlâhiye ile, bu dünya da nefsimizin ateşinden korumuş oldu. 

------------------- 

اِنَّا كُنَّا مِنْ قَبْلُ نَدْعُوهُ اِنَّهُ هُوَ الْبَرُّ الرَّحٖيمُ
~ ~ ~
52.28 - İnnâ kunnâ min kablu ned'ûhü, innehû huvel berrur rahîm. 
52.28 - "Gerçekten biz bundan önce O'na yalvarıyorduk. Şüphesiz O, iyilik edendir, çok merhametlidir." 

------------------- 

 Biz dünya da iken O’na canu dilden yalvarıyor idik. Bunları bize türlü dualar vasıtası ile, Peygamberlerinin dilinden haber vermiş idi. Duanızı duyucuyum demişti. (2-186) Ayrıca bize “şahdamarımızdan daha yakın” (50-16) olduğunu açık olarak da bildirmiş idi. Ve ayrıca bize

ruhundan nefyettiğini de (15-29) bildirmiş idi. 

 İşte bunlar ve verdiği diğer bütün lütufları O’nun iyiliklerinden ve rahmaniyyet tecellilerinin rahmetindendir. 

 Bütün bunların hakikatlerini de Nusret Babam bizlere iyiliğinden ve rahmetinden nakletmiş idi.

------------------- 

فَذَكِّرْ فَمَا اَنْتَ بِنِعْمَتِ رَبِّكَ بِكَاهِنٍ وَلَا مَجْنُونٍ
~ ~ ~
52.29 - Fezekkir femâ ente biniğmeti rabbike bikâhinin ve lâ mecnûn. 
52.29 - (Ey Muhammed!) “O hâlde, sen öğüt ver. Rabbinin nimeti sayesinde, sen ne bir kâhinsin, ne de bir deli.” 

------------------- 

 Her ne kadar bazıları sana kâhin, mecnun, deli, gibi bazı lâkaplar takmak istiyorlarsa da, aslında ise. Gerçekten biz seni, hem bir şahit, hem bir müjdeleyici ve uyarıcı olarak göndedik. Hakikatte ise bu vasıflar kendilerinindir ancak sen onlara ayna olduğunu için senin gönül aynanda kendileri gördüler ancak bu görüntüyü inkârları yönünden sen zannetiler. 

 İşte seni bütün bunlara şahit, ve ehli hâl için İlâh-i vasıflarla müjdeleyici, ve ayakları kayma durumunda olanlarada ikaz edici olarak gönderdik. 

 İşte Nusret Babamızın vasıflarıda aynen böyle idi. Hakkın gerçek varlığının ve hakikatlerinin şahidi olarak, aynı zaman da açıklayıcısı. Ve gerçek Hakikat-i Muhammedi ile müjdeleyeci, ve ayağının kayma ihtimali olanlarıda daha baştan uyarıcı idi.

------------------- 

اَمْ يَقُولُونَ شَاعِرٌ نَتَرَبَّصُ بِهٖ رَيْبَ الْمَنُونِ
~ ~ ~
52.30 - Em yekûlûne şâırun neterabbesu bihî raybel menûn. 

52.30 – Yoksa onlar, "O bir şairdir; onun, zamanın felaketlerine uğramasını bekliyoruz" mu diyorlar? 

-------------------

 Kelâm-ı İlâh-i ile kelâm-ı beşeriyi bir birinden ayırama-yan, üretken olmayan-kısır akıllı insanlar kendi beşer akıllarınca gerçek vahyi hakikatleri anlayamadıkları için, ona şair’dir, yakıştırmasını yaptılar. Ve O’nun başına bu yüzden bir şeyler geleceğini kendi hayallerinde zannediyorlardı. Bu yüzden ve diğer sebeblerden kendisine “ebter-neslide kesildi” (108-3) dediler. Bunları temenni ediyorlardı. 

 Aslında ise onun sözleri kendine ait değil “vahy” (53-4) olarak Hakk’a ait idi. 

 İşte Nusret Babamda yazdığı, beşeren, şiir türü gibi olan yazı-nefesleri, Nefesi rahmaninin insan gönüllerine bahar yeli gibi esen, muhabbet rayihalarıdır. 

------------------- 

قُلْ تَرَبَّصُوا فَاِنّٖى مَعَكُمْ مِنَ الْمُتَرَبِّصٖينَ
~ ~ ~
52.31 - Kul terabbesû feinnî meakum minel muterabbisîn. 
52.31 - Onlara de ki: "Bekleyin. Ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim." 

------------------- 

 Beklemek sabır işidir. Beklemenin sonundaki, netice de nasıl olsa bir gün hakikat meydana çıkacaktır. O halde hakk’lı olanın beklemesi huzur ile geçer, ancak haksız olararak bekleyenin vakti ise hiç öyle geçmez. Şüpheler ve acabalar kendisini hep rahatsız eder. Sonun da sabredilmez hale gelir isyan eder. ve yanlış işler yapar sonunda da yaptığı iş kadar cezasını çeker. 

 İşte Nusret Babamda bu gibi durumlarda fazla fikir yürütmez, sabreder beklerdi. 

------------------- 

اَمْ تَاْمُرُهُمْ اَحْلَامُهُمْ بِهٰذَا اَمْ هُمْ قَوْمٌ طَاغُونَ
~ ~ ~
52.32 - Em teé'muruhum ahlâmuhum bihâzâ em hum gavmun tâğûn. 
52.32 – “Bunu kendilerine akılları mı emrediyor, yoksa onlar azgın bir topluluk mudur?” 

------------------- 

اَمْ يَقُولُونَ تَقَوَّلَهُ بَلْ لَا يُؤْمِنُونَ
~ ~ ~
52.33 - Em yekûlûne tekavvelehü, bel lâ yü'minûn.
52.33 - Yoksa "O Kur'an'ı kendisi uydurup söyledi" mi diyorlar? Hayır, (sırf inatlarından dolayı) iman etmiyorlar.

------------------- 

 Mudil isminin zuhurları, Hâdi isminin hakikatlerini inadlarından anlamaya çalışmadıkları için, kolaycılık olan inkâra gidiyorlar. Ve iman etmiyorlar. 

 Nusret Babam da, ömür boyu, insanlara bu hakikatleri anlatmaya çalıştı, ancak alan aldı kalan kaldı. 

------------------- 

فَلْيَاْتُوا بِحَدٖيثٍ مِثْلِهٖ اِنْ كَانُوا صَادِقٖينَ
~ ~ ~
52.34 - Felye'tû bihadîsin mislihî in kânû sâdikîn. 
52.34 – “Eğer doğru söyleyenler iseler, haydi onun gibi bir söz getirsinler”! 

------------------- 

 Halikın yaptığını, onun meydana getirdiği mahlûku yapabilirmi! Eğer kendilerinde İlâh-i kelâm yapabilecek bir güç varsa, ortaya çıkarsınlar. İlâh-i kelâm bütün âlemleri kapsayıcı olur, beşeri kelâm ise çok dar bir sahada dolaşıp durur. Çünkü ne nüzülü, ne urucu, ne zâhiri, ve ne bâtını, bilmez ki, sözü bütün bu mertebeleri kapsamına alsın. 

 İlâhi kelâm ile beşeri kelâm arasında çok büyük fark 

 vardır, bunu anlamak çok zor bir şey değildir. Bu sahada biraz tecrübesi olan, elindeki yazı veya metnin ilâh-i bir metin, veya yazımı olduğunu fazla sıkıntı çekmeden bunu anlayabilir. 

 Beşeri yazı insana kabz-sıkıntı verir, çünkü kendi darlığı içinde dir, ve oradan çıkamaz. Otür yazılardan nefis kokusu gelir, burnu bu kokulara alışmış kimseler onlardan haz duyarlar ve takib ederler. 

 İlâh-i yazının kapsamında ise, bast-genişlik, muhabbet ve gerçek ilim vardır. Bunlar ise insanı sıkmaz daha çok bilgi verir ve ufuk açar. Ve bunlardan Rahmanın kokusu gelir, burnu ve gönlü bu kokulara alışmış kimseler de onlardan haz duyarlar ve takib ederler. 

 İrfan ehli bunları kokularından kolayca ayırt eder. 

 Nusret Babamında sözleri hep bast-açıcı ufuk genişle-tici, muhabbet dolu ve İrfaniyyet rahmeti idi. 

------------------- 

اَمْ خُلِقُوا مِنْ غَيْرِ شَیْءٍ اَمْ هُمُ الْخَالِقُونَ
~ ~ ~
52.35 - Em hulikû min ğayri şey'in em humul hâlikûn. 
52.35 – “Acaba onlar herhangi bir yaratıcı olmadan mı yaratıldılar? Yoksa kendileri mi yaratıcıdırlar”? 

------------------- 

 Hakk-ı inkâr eden inkâcıların bu inkârlarının geçerli olması için evvelâ kendilerini inkâr etmeleri lâzımdır. O zaman zaten kendileri yok olacağından “inkârları” diyede bir şey olamayacaktır. Ancak inkârlarına devam etmektedirler o halde varlıkları ve benlikleri vardır ki, inkâr fiilini ortaya getirmektedirler. Ohalde kendilerinde bulunan bu varlığı, bu muhteşem vücüd ve duyguları onlara kim vermiştir. Her hangi bir zerrenin dahi kendi kendine var olması mümkün değil iken. 

 Muhteşem bir inşa, İlâh-i bir yapı olan, insan varlığı

nasıl olurda kendi kendine oluşmuş olur. Bunu savunmak, savunan kişinin nasıl bir akıl tutukluğu, ve cehalet içinde olduğunu anlamayacak kimse yoktur. 

 Meseleye diğer yönü ile baktığımızda. “Yoksa kendileri mi ”kendilerini” yaratıcıdırlar”? Eğer böyle bir şey mümkünse çok küçük bir hastalık hali kendilerinde görüldüğünde, doktora gitmeyipte kendileri kendilerine şifa olsunlar bakalım da görelim. 

 Bu acziyetlerini de açık olarak bildikleri halde, inatların dan görmek istemezler.

------------------- 

اَمْ خَلَقُوا السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ بَلْ لَا يُوقِنُونَ
~ ~ ~
52.36 - Em halekus semâvâti vel ard, bel lâ yûkınûn. 

52.36 - Yoksa, gökleri ve yeri onlar mı yarattılar? Hayır, onlar kesin olarak inanmıyorlar. 

------------------- 

 Kendilerine ne tür delil getirilirse getirilsin, gene inan-mazlar çünkü asılları Mudil isminin inkârcılığına dayan-maktadır. 

 Bilindiği gibi Bu âlemde Allah’ın zıt isimleri faaliyettedir. Bunların mühim rol oynayanlardan ikisi Hadi ve Mudil dir. Her bir insanda da bunlar belli oranda mevcuttur. Ve İlâh-i ihbar-haberler bu isimlerin nasıl kullanılması gerektiğini peygamberlerinin lisanı ile gönderdiği kitaplarında bildirmiştir. 

 Mudile itibar etmemelerini kendilerin sonsuz menfe-atleri istikametinde “Hâdi” ye yönelmelerinin kendileri hakkın da ebedi saadete vesile olacağını açık olarak bildirmiştir. 

 Bu hususta geriye kulun seçme iradesi kalmaktadır, Dünya hayatında mudil ve nefs-i emmare ortaklığını tercih ederse, neticesi cehennem evine gidiş. Eğer Hâdi ve gönül 

ortaklığını tercih ederse, cennet evine gidişin yollarını kendine açmış olacaktır. 

 Bu hallerden ne mudil ismi sorumludur, ne de hâdi ismi, onlar sadece uygulayıcıdır, tercih ise kişiye aittir. Böylece mükâfat ve mücazatta kişinin kendinden kendine dir. “Allah kimseye zulm etmez, ancak onlar kendi nefislerine zulm ederler.” (11-101) 

------------------- 

اَمْ عِنْدَهُمْ خَزَائِنُ رَبِّكَ اَمْ هُمُ الْمُصَيْطِرُونَ
~ ~ ~
52.37 - Em ındehum hazâinu rabbike em humul musaytırûn. 

52.37 – “Yoksa, Rabbinin hazineleri onların yanında mıdır? Ya da her şeye hâkim olan kendileri midir”? 

------------------- 

 Nefsi emmâre ve tâbi-i olan “haris” ismi küçücük benlik dünyasında, geçici olarak kendisine verilmiş olan. Menkul bazı varlıklarını kendi hazinesi zannetmiş, ayrıca gayrı menkul mallarını da mutlak kendine ait zannetmiştir. Ayrıca kemdinde emaneten bulunan bulunduğu görev bakımından çevresinde bulunanları hükmetme yönünden takındığı tavırlar ile kendini mutlak hakim zennetmiştir. Ve nefsi emmârenin en hazzı emretmek ve istediğini yaptırmak zevkidir. 

 Ancak bütün bunlar kendisine emaneten, geçici olarak ve ayrıca imtihan için verilmiştir. Bu emanetleri gerçekten Hakk içinmi kullanmış? Yoksa nefsi içinmi kullanmış bunlar kendisinden sorulacaktır. 

 Kendisine emanet edilen bütün bunlar, gerçekten kendininmidir.? 

 “Yoksa, Rabbinin hazineleri onların yanında mıdır? Ya da her şeye hâkim olan kendileri midir”? 

------------------- 

~~52.38~
اَمْ لَهُمْ سُلَّمٌ يَسْتَمِعُونَ فٖيهِ فَلْيَاْتِ مُسْتَمِعُهُمْ بِسُلْطَانٍ مُبٖينٍ 

~ ~ ~
52.38 - Em lehum sullemuy yestemiûne fîh, felyeé'ti mustemiuhum bisultânim mubîn. 

52.38 – “Yoksa onların, kendisi vasıtasıyla (ilâhî vahyi) dinleyecekleri bir merdivenleri mi var? (Eğer varsa) dinleyenleri, açık bir delil getirsin!” 

------------------- 

 Onlardan birinin yaptıkları bir Mi’raçları varsa anlatsın-lar ve açık delil getirsinler.

------------------- 

اَمْ لَهُ الْبَنَاتُ وَلَكُمُ الْبَنُونَ
~ ~ ~
52.39 - Em lehul benâtu ve lekumul benûn. 
52.39 – “Yoksa, kızlar O'na (Allah'a) da oğullar size mi?” 

------------------- 

 Yoksa, oğullar-akl-ı küll-ün taze bilgileri sizemi-sizin içinmi.? Yokasa, kızlar nefs-i küllün taze bilgileri Allah için mı? Bunların hepsi Allah-ındır. Alemde başka bir sahip olmadığundan bütün tecelliler Allah’a aittir. 

------------------- 

اَمْ تَسْپَلُهُمْ اَجْرًا فَهُمْ مِنْ مَغْرَمٍ مُثْقَلُونَ
~ ~ ~
52.40 - Em tes'eluhum ecran fehum min mağramim muskalûn.

52.40 – “Yoksa sen onlardan (tebliğ görevine karşılık) bir ücret istiyorsun da onlar, borçtan ağır bir yük altında mı kalmışlardır?” 

------------------- 

 Bu yüzden senden uzaklaşıyorlar.

------------------- 

اَمْ عِنْدَهُمُ الْغَيْبُ فَهُمْ يَكْتُبُونَ
~ ~ ~
52.41 - Em ındehumul ğaybu fehum yektubûn. 
52.41 – “Yoksa, gayb ilmi onların yanında da ondan mı yazıyorlar?” 

------------------- 

 Onların yanın da olan, sadece hayal ve vehmin urettiği, hiçbir asla dayanmayan nefsi zanlarıdır. Varı yok, yoku var olarak gösteren iblis. Kendi yok hükmünde ve hayal olan nefsi bilgilerini, onlara gerçek bilgiler. İlâh-i ve vahyi olan bilgileride geçersiz bilgiler, olarak göstermektedir. 

 Onların yanlarında olan, ve onların itibar ettikleri bilgi zannettikleri, hiçbir aslı olmayan hayal gaybından aldıkları, karışık yazıları bir matah zannettiler. 

------------------- 

اَمْ يُرٖيدُونَ كَيْدًا فَالَّذٖينَ كَفَرُوا هُمُ الْمَكٖيدُونَ
~ ~ ~
52.42 - Em yurîdûne keydâ, fellezîne keferû humul mekîdûn. 

52.42 – “Yoksa, bir tuzak mı kurmak istiyorlar? Asıl, inkâr edenler tuzağa düşecek olanlardır.” 

------------------- 

 Evet bütün yaptıkları hayal ve vehimleri ile, İlâh-i hakikatleri ortadan kaldırmak için bütün işleri tuzak kumpas kurmaktır. Ancak neticede bu tuzak ve kumpas-larına kendileri düşeceklerdir. 

------------------- 

اَمْ لَهُمْ اِلَهٌ غَيْرُ اللَّهِ سُبْحَانَ اللَّهِ عَمَّا يُشْرِكُونَ

~ ~ ~
52.43 - Em lehum ilâhun ğayrullâh, subhânallâhi ammâ yuşrikûn. 

52.43 – “Yoksa, onların Allah'tan başka bir ilâhı mı var? Allah, onların ortak koştuklarından uzaktır.” 

------------------- 

 Onlar kendilerine, hayal ve nefislerine hayali birer rabb’lar uydurmuşlar, bunları gerçek Rabb zannederek onlara yönelmişlerdir. 

 Allah onların bu anlayışlarından çok uzaktır. 

------------------- 

وَاِنْ يَرَوْا كِسْفًا مِنَ السَّمَاءِ سَاقِطًا يَقُولُوا سَحَابٌ مَرْكُومٌ
~ ~ ~
52.44 - Ve iy yerav kisfem mines semâi sâgıtay yegûlû sehâbum merkûm. 

52.44 – Gökten düşmekte olan parçalar görseler, "Bunlar, üst üste yığılmış bulutlardır" derler. 

------------------- 

 Bu âyet-i kerime daha o zamanlardan, gök taşlarından bahsetmektedir. İlim bunları meteor taşları olarak, daha yeni yeni tesbit etmektedir. Bunların o zamanlar ne olduğunu anlayamayacak, olan insanlar ancak gök yüzünde gördükleri bulutları, kıyas ederek hayali bir açıklama yapma yoluna gideceklerdir. 

 Bir bakıma gök yüzünden düşen taşlar. Bizlerin gönül semalarında taşlaşmış olan hayal vehim ve zanlarımızdır. Ne zaman ki, biz bunları zikir fikir riyazat ve nefis mücadeleleri ile, yerlerinden sökmeye oğraşırız, ve bunlarda her kazma darbesi ile, yere dökülen taş parçaları gibi, gönül göğümüzden beden arzımıza düşer, oradan da başka bir yere attığımızda, mıntıkalarımızın temizlendiği gibi, gönül göğümüzde böylece temizlenmiş, ve ayrıca hafiflemiş olur, bizde rahatlarız, aksi halde onları devamlı 

gönül âlemimizde taşır, onların hammalı oluruzda farkında bile olmayız. Bu yüklede bir yere gidemeyiz. 

------------------- 

فَذَرْهُمْ حَتّٰى يُلَاقُوا يَوْمَهُمُ الَّذٖى فٖيهِ يُصْعَقُونَ
~ ~ ~
52.45 - Fezerhum hattâ yulâkû yevmehumullezî fîhi yus'akûn. 

52.45 – “Artık sen çarpılacakları günlerine kadar onları kendi hâllerine bırak.” 

------------------- 

 Ehli inkârın ilk çarpılmaları, ölümü tadarlarken olacaktır. Dünya hayatında kendilerine geçici olarak verilen bütün imkânları, ellerinden alınınca hayatları alt üst olacak, kendilerinin zannettikleri bütün varlıklarının üstündeki tasarrufları, sona ermiş olduğundan, bu acziyyet hali onları şiddetli çarpacaktır. 

 Mahşer süresince ve daha sonra gelecek mahkeme-i kübra sürecinde, ve cehennem sürecinde bu çarpılmaları devam edecektir. 

------------------- 

يَوْمَ لَا يُغْنٖى عَنْهُمْ كَيْدُهُمْ شَيْپًا وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَ
~ ~ ~
52.46 - Yevme lâ yuğnî anhum keyduhum şey'ev ve lâ hum yunsarûn. 

52.46 – “O gün tuzakları kendilerine hiçbir fayda vermeyecektir ve kendilerine yardım da edilmeyecektir.” 

------------------- 

 Bu gün yalanla, dolanla, ve iftiralarla, ehli imâna karşı kudukları tuzakları, yanlış yönlendirme algı yanıltmalarıyla, kendilerini haklı çıkarma çabalrı ile, kurdukları tuzakları o gün kendilerine hiçbir yararı olmadığı gibi, ayrıca aynı tuzaklara, kendi kendilerini düşürmüş olacaklardır. 

 Darbı meselde “kazdığı kuyuya düştü” derler. Bunların müsebbibleri kendileri olduklarından, onlara kimse yardımda etmeyecektir. 

------------------- 

وَاِنَّ لِلَّذٖينَ ظَلَمُوا عَذَابًا دُونَ ذٰلِكَ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ
~ ~ ~
52.47 - Ve inne lillezîne zâlemû azâben dûne zâlike ve lâkinne ekserahum lâ yağlemûn. 

52.47 – “Şüphesiz zulmedenlere bundan başka bir azap daha var. Fakat onların çoğu bilmezler.” 

------------------- 

 Zahiren belirtilen azapların dışında, bir de kendilerinde dışarıdan görülmeyen, vicdan azapları olacaktır ki bu azap diğerlerinin çok üstündedir bitmek bilmez. 

 Bu azap ayrıca pişmanlık azabı olacaktır. Yaşadıkları dünya zamanı sürelerinde, bu değerleri zamanlarını nasıl geçici ve değersiz şeylerle heba ve heva ettiklerini. Kendilerine Peygamberlerinin hepsinin bu günleri çok evvelden bildirdikleri halde onları dinlemedikleri, ayrıca dinlememeleri bir tarafa, onlara savaş açtıklarını, ve bir çoğunu da öldürdüklerini hatırladıkça, neler kaybettiklerini düşündüklerinde işte bu ikinci azabı tadacaklardır. 

 Ancak dünya hayatlarında, kendilerini kalıcı ve her istediğini yapabilecek güçte olduğunu zannedenler. Başlarına gelecek bu akıbeti bilmezler, ve öğrenmek içinde bir çaba harcamadılar. 

-------------------

وَاصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ فَاِنَّكَ بِاَعْيُنِنَا وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ حٖينَ تَقُومُ 

~ ~ ~
52.48 - Vasbir lihukmi rabbike feinneke biağyuninâ ve sebbıh bihamdi rabbike hîne tekûm.

52.48 – “Rabbinin hükmüne sabret. Çünkü sen gözlerimizin önündesin, kalktığında Rabbini hamd ile tespih et.” 

------------------- 

 Aklı cüz’ün ile düşündüğün kararlar verdiğin bazı tasarıların olmaz ise, “Rabbinin hükmüne sabret.” Bütün âlemi kendi varlığı içinde, ihata etmiş olan Cenâb-ı Hakk, “Çünkü sen gözlerimizin önündesin,” hükmü ile açık olarak yalnız başına olmadığını bildirmektedir. O halde, “kalktığında” yani gaflet uykusundan veya beden uykusundan kalktığında, “Rabbini hamd ile tespih et.” Yani, Rabb’ı nın hamdıyla hamdet, Rabb’ı nın hamdıyle hamdetmek ise, bütün varlığın Rahmaniyyet mertebesin-den zuhur etmesiyle, her mahalde Rububiyyet esma mertebesinden zuhura geldiklerinde, kendi özellik ve hakikatlerini ortaya getirmeleri, onların hamdıdır, bu hakikat-i idrak edebilen sâlik-yolcu da Rabb’ı nın hamdı ile hamdetmiş olmaktadır. 

------------------- 

---- 18 - Kehf Suresi - Ayet 28 
~~18.28~
وَاصْبِرْ نَفْسَكَ مَعَ الَّذٖينَ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ بِالْغَدٰوةِ وَالْعَشِىِّ يُرٖيدُونَ وَجْهَهُ وَلَا تَعْدُ عَيْنَاكَ عَنْهُمْ تُرٖيدُ زٖينَةَ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَلَا تُطِعْ مَنْ اَغْفَلْنَا قَلْبَهُ عَنْ ذِكْرِنَا وَاتَّبَعَ هَوٰیهُ وَكَانَ اَمْرُهُ فُرُطًا
~ ~ ~
18.28 - Vasbir nefseke meallezîne yed'ûne rabbehum bil ğadâti vel aşiyyi yurîdûne vechehû ve lâ tağdu aynâke anhum, turîdu zînetel hayâtid dunyâ ve lâ tutığ men 

ağfelnâ kalbehû an zikrinâ vettebea hevâhu ve kâne emruhû furutâ. 

18.28 - Sabah akşam Rablerine, O'nun rızasını dileyerek dua edenlerle birlikte sabret. Dünya hayatının zînetini arzu edip de gözlerini onlardan ayırma. Kalbini bizi anmaktan gafil kıldığımız, boş arzularına uymuş ve işi hep aşırılık olmuş kimselere boyun eğme. 

------------------- 

 İki âyet-i kerîme de “Vasbir-sabret” diye başlamakta-dır, bu sebebten, faydalı olur düşüncesi ile, (31) sıra nolu kitabımızdan. (18 – Kehf suresi 28 Ayet)ini de buraya ilâve etmeyi uygun buldum. 

------------------- 

 Bu Ayeti Kerim’e çok dikkatimi çeken bir Ayeti Kerim’e idi, bu Ayeti Kerime’nin yaşantısını kendime düstur edindim ve halâ da devam ediyor.

Nefsinle sabret, nefsinle sabretmesini öğren, sabrın nefsle yapılmasını tavsiye ediyor Cenâb-ı Hakk, o nefsinle sabreden kimselerle birlikte, demek ki sabretmenin özelliklerinden birisi sabredenleri bulup onlarla ünsiyet edip birlikte sabretme yolunu seçmek ve onlardan dayanak almak, insan kolay kolay yalnız başına yapamaz, yapsa da çok ileri götüremez. O kimselerle ki onlar Rablarını davet ediyorlar, sabah ve akşam ve Rab’larının vechini talep ediyorlar, bakın cenneti değil ve sakın onlardan gözlerini ayırma. Sıkıntılı zamanlarda okunduğunda hemen faaliyete geçen bir Âyettir, herkesin ezberleyip okumasını tavsiye ederim, çünkü ne cennet, ne mal ne mülk var, sadece Rabbının vechi var ve nefsi, yani kişinin bütün varlığını devreye sokuyor. Dünyayı talep eden ve kalbi gaflette olan kimselere uyma, zikrimizden gaflette olanlara uyma, onlar hevasına tabi olan kimselerdir, o zaman işinde aşırı gitmiş olursun, yani İlâh-î hükümlerin dışına çıkmış olursun. Nefis mertebesinde, nefis eğitiminde bu Âyeti Kerime çok büyük yol göstericidir.

------------------- 

وَمِنَ الَّيْلِ فَسَبِّحْهُ وَاِدْبَارَ النُّجُومِ 

~ ~ ~
52.49 - Ve minel leyli fesebbıhhu ve idbâran nucûm. 

52.49 – “Gecenin bir kısmında ve yıldızların batışı sırasın da O'nu tespih et.” 

------------------- 

 Fenâfillâh’ta, “Gecenin bir kısmında” Nefs “yıldızların batışı sırasın da” Hu’yu, O'nu tespih et.” Tûr suresinin sonu olan bu âyet-i kerime adeta Nustet Babamızn hayat düstürunu açık olarak anlatmaktadır başta ve sonda sure-i şerifin nasıl bir uygunluk halinde olduğu açık olarak görülmektedir. 

 Tabiî ki sure ve âyetleri bir kişi olarak sahiplenmek diye bir şey söz konusu değildir. Bunlar bir neş’e ve özel yaşantılardır kimseyi bağlamaz, bir hükümde değildir. Muhabbet ehlinin iç gönül dünyasının muhabbetli halleridir, özel bir neş’edir. Bu muhabbet ve hakikatleri bizlerin gönüllerine ilka ettiği için Rabb-ımıza sonsuz şükrederiz. 

------------------- 

 Nusret Babam genelde erken yatar, erken kalkardı, bu hale işareten, bir nefesinde. 

--------- 

 “Sabahın seherine canlar dayanmaz, Öter can bülbülü asla usanmaz.” 

--------- 

 Diye de ifade etmiştir. Gerçekten de boğazın Bebek sırtlarında Aşiyan koruluklarında sabahların seherlerinde öten yanık bülbül korolarını ve ferdi ötüşlerini, dinlemek çok ayrı bir tat ve huzurdu. 

 Nusret Babam, gece misafir varsa bile, o zaman misafirlerle Rahmiye Annem ilgilenir, onunla birlikte gene sohbetler devam ederdi. Nusret Babam, günün uzunluğu-

na göre saat (21 ile 22) arasında yatar, gece (24) civarında kalkar kendine bir kahve yapar, daha sonra yatsı namazını kılar dersini yapar, gene yatar, daha sonra sabah namazı için gene kalkar, hazırlık yapar, alt kattaki misafir odasında kalan biz ve ev halkı içinde, evin içinden duyulacak kadar bir sesle ezan okur, ve bende duyar hemen kalkar abdestimi alır yukarıya yanına çıkar, sabah namazımızı kılar, arkasından vakti varsa küçük bir zikir yapar kalkardık. Bu arada ev halkıda kalkmış olurdu sabah kahvaltısı yapılır o günün durumuna göre hayat devam ederdi. 

 Bu hallerin tabiî ki her zaman değişmez olması mümkün değildir, ancak genel yaşantı böyle idi. 

 Bu haller benim (15) yaşında yanlarında kaldığım sürede de belki vardı ama ben farkında değildim, ancak bu evde değişik bir yaşantısının olduğunu da o günkü tesbitlerimle anlamaya çalışıyordum, bu arada ben namazlarıma devam ediyordum. Bundan dolayı da Nusret Babam o zaman “eniştem” idi bana hep ooo “pelvan-pehlivan” hoş geldin veya başka bir sebeb ile böyle hitab ederdi. 

 Bunun hakikati daha sonra anlaşıldı, (Terzi Baba-1-) kitabında anlatılmıştır. Tam da o zamanlar bulunduğumuz caddenin ismi “Hüseyin pehlivan” caddesi olarak değiştirilmiş idi, halen de öyledir. Ayrıca o günkü bina numaramız (35 tersi 53) idi. Caddede yıkılan bazı tarihi binaların yerlerine yenileri yapılamadığı için binalarda numara değişikliği olduğundan şu an bina numaramız (29) dur. 

------------------- 

 Nasrumminallah ve fethun karib. 

Yukarıda da bahsi geçen bu ayet-i kerime üzerinde özetle duralım.

Nusret isminin, lügat ma’naları. Yardım, Allah'ın yardımı, zafer, muzafferiyet, basan, üstünlük. anlamlarına gelir.

------------------- 
~~61.13~
وَاُخْرٰى تُحِبُّونَهَا نَصْرٌ مِنَ اللّٰهِ وَفَتْحٌ قَرٖيبٌ وَبَشِّرِ الْمُؤْمِنٖينَ
~ ~ ~

61.13 - Ve uhrâ tuhıbbûnehâ, nasrum minallâhi ve fethun karib, ve beşşiril mü'minîn. 

61.13 - Seveceğiniz başka bir kazanç daha var: Allah'tan bir yardım ve yakın bir fetih (Mekke'nin fethi). (Ey Muhammed!) Mü'minleri müjdele!
------------------- 

 Konuyla ilgisi bakımından (19-Sure-i Feth-sayfa-18-22) kitabımızdan küçük bir aktarma yacağım. 

------------------- 

…………………………………..Böylece ezelde üflenen Hakikat-i Muhammed-î (571) de doğan Hz. Muhammed (s.a.v.) ile insânlığa ilmi yönüyle sunulmuş oldu. Daha evvelce “ins ve cin” cinsinden hiç bir varlık bu bilgileri dünya insânlarına ulaştıramadılar, çünkü zuhur mahalleri değil idiler. Ta ki, Hz. Muhammed ismiyle gelen o yüce varlık zuhur etti, kendi aslı olan bu bilgileri insânlara karşılıksız hediye etti. Şükründen aciziz. Ve böyle bir Nebi ve Rasûl-habercinin ümmet-i olmaktan haklı olarak iftihar etmek-teyiz. 

(إِنَّا فَتَحْنَا لَكَ) “Muhakkak ki, biz açtık senin için” 

(leke – erselnâ ke – levlâ ke) deki, (ke) “sen” muhatap ifadelerinin hepsi aynı gerçeği başka yönlerden bir bütün olarak ifade etmektedirler. 

(فَتَحَا) “fethan” (açmak sûretiyle) bilindiği gibi “fethan” mastar kök bir kelimedir, “yapmak-etmek” gibi (açmak-tır.) Hakikat-i Muhammed-î programında neler varsa bunların hepsini teker, teker açmaktır. Âlem-i ervahta ortaya çıkan ilm-î ve lâtif varlıklar, âlem-i ecsam 

da yani cisimler-madde âleminde, “vitriyyetler-tekler” halinde zuhura çıkmışlar, yani (مبينا) “mübin” yani apaçık olmuşlar ve her varlık, Hakikat-i Muhammed-î üzere olan a’yan-ı sabiteleri doğrultusunda her mahalde o mahallin gereği üzere görüntüye gelmişler ve açığa çıkmışlar, zaten de açık ve açıktırlar. 

Zuhuru Muhammediyye ye, yani Hz. Muhamme-de (s.a.v.) me birey olarak (ıkra’ – Kadir gecesi) nde açılmaya başlayanlar, (Mi’rac gecesi) “gözünün gördü-ğünü kalbi yalanlamadı) (53/11) hükmü ile ve en son Âyet gelinceye kadar açılımına devam etti. Hakikat-i Muhammed-î olarak ise, bu açılımlar ezelden ebede devam edecektir. 

Görüldüğü gibi Âyet-i Kerîme de üç adet açılım ve fetih vardır. Biri zât âleminden, sıfat âleminin açılışı, oradan esmâ âleminin açılışı, oradan da ef’âl âleminin açılışıdır. Burada dikkat çeken bir konu daha vardır o da şudur, yeryüzünde fetih ile ilgili bu Âyet-i Kerîme’ler ilk olarak Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimize gelmiştir, ancak onun şahsında evvelâ sahabî’sine, oradan mü’min’lere, sonra da bütün insân’lara gelmiştir. O halde bizlere de yani her okuyana da gelmiştir ve halen de gelmektedir. 

Ancak, anlaşılması gerekli olan şu ki, Âyet-i Ke-rîme’lerin içinde olan (fetih-açılım) lar’ımızın gönül âlemimizde nerelerini ve ne kadarını kendi bünyemizde (fetih) edip açabiliyoruz. Yani daha evvelce farkına bile varmadan nefs-i emmare tarafından istilâ edilmiş olan gönül ve akıl hanelerimizi temizleyerek yeniden bize ait hür alanlar haline dönüştürebiliyormuyuz? Yoksa istilâ edilmiş, bir yerde nefsimizin mahkûmu olarak mı yaşı-yoruz?. İşte bizler için ilk tespit edilmesi lâzım olan en önemli meselemiz budur. 

Sadece Âyet-i Kerîme’leri okuyup geçiyormuyuz, yoksa gereğini yapmaya gayret ediyormuyuz? Eğer gereğini 

yapmaya çalışıyor isek ne mutlu, yok eğer sadece okuyup geçiyor isek savap kazanıyoruz, perdelerimizi (fetih) açamıyoruz demektir. Ancak hiç okumuyor ve ilgilenmiyorsak (nefs-î siccinimiz-hapis-hanemizden dışarıya çıkıp hür bir varlık olamıyoruz, hür olduğunu zanneden mahkûmlar gibi, yaşıyoruz demektir. Allah muhafaza. (fefhem) hemen fehmetmeye-anlama-ya çalış. (Fehm) et ki! anlamaya çalışalım ki! (fetihle-rimiz) oluşsun, açılsın. İnşeallah. 

Bu özet ifadelerden sonra şimdi gelelim diğer fetih’lere.

İzahına çalıştığımız birincisi (Feth-i mübîn) zâten açık olan bir (fetih) idi ve bütün mertebeleri kapsamına alıyor idi.

İkincisi (fethi karîb) (yakın bir feth) tir ve iki yerde geçmektedir. Gerçek fetih te iki türlü olmaktadır. Birisi Ahadiyyet mertebesinden ef’âl mertebesine kadar olan bütün tecellileri her mertebenin gereği olarak zuhura çıkarıp açmak (nüzül-iniş fethi) yukarıda ifade etmeye çalıştığımız yönüdür. Diğeri ise (urûc-yükseliş fethi) dir ki, gerçek bir Hakk yolcusunun, irfan ehlinin konturolunda mertebe, mertebe, meratibi ilâhiyye yi seyr-i sülûk yaparak Mi’râc etmesidir. Her geçtiği ders ve dersin ifade ettiği manâ ve saha kendisine (feth) olunmakta-açılmakta’dır. 

--------- 

(14-İrfan mektebi ve şerhi isimli kitabımızda belirtildi, dileyen oraya bakabilir.)

---------

Kâ’be-i Muazzama da, tam kapısının karşısında duran Makâm-ı İbrâhîm’in içinde olan İbrâhim aleyhisselâmın ayak izlerini takib ederek yürümek zâhiren İbrâhimiyyet mertebesinin fethidir. Yine zâhiren Hayber kalesinin fethi, Mûseviyyet mertebesinin fethi dir. Yine zâhiren Kûds-ü 

Şerifin fethi İseviyyet mertebesinin fethi dir. 

Ve yine Kâ’be-i Muazzamanın fethi dahi Muham-mmediyyet mertebesinin fethidir, bu üç fetihte de Hz. Alî Efendimizin rolü büyüktür. 

---------

Bu yüzden “Lâ feta illâ Aliyyün, Lâ Seyfe illâ zülfikâr.” 

--------- 

İşte ancak kişi bu fetihler tamam olunca Hakikat-i Muhammed-î ümmeti olunabilinmektedir, aksi halde, cesed-î Muhammed-î, ümmet-i olarak kalma ihtimalimiz vardır. Hakk’a sığınırız. 

Bu hakikat-i özetle şöyle de anlatmışlardır. 

“Cem’ül, cem’ül, cem’ül, cem ile feth oldu ebvabı Hüda.” Yâni her mertebenin cem-i topluluğu ile Allah-ın kapısı feth oldu-açıldı, veya açılır, denmiştir. 

Söz buraya gelmişken Nusret Babam dan bir ha-tıramı da yazmak gönlümden geldi. Allah (c.c.) lühü onlardan razı olsun. Kendisini ziyarete gelip giderken kitaplarının basılmağa çalışıldığı o zaman ki ismi olan cağaloğlunda (amca) matbaasına uğrar basılmakta olan kitaplarının durumuna bakardım. (1963) 

O günlerde dîvân-ı basılıyordu, yine dîvân-ın durumuna bakmaya gittiğim bir gün, matbaacı bana dedi ki; sizin efendiniz (cem’ül cem) makamında imiş: Nereden anladınız? Deyince “okuduğum bir şiirinden” dedi ve o bölümü okudu. Şöyle’ki! 

(Cem’ül cem’e vardım başka ihsân istemem) idi. 

Bende evet doğru tahmin etmişsiniz haklısınız dedim ve divân-ın durumunun ne halde olduğunu öğrenip oradan ayrıldım. O divândan şu anda sadece bir adet kalmış durumdadır. Bu hatırayı da böylece yadettikten sonra tekrar yolumuza devam etmeye çalışalım. 

Âyette geçen ikinci (fethi karib) “yakın feth” de özetle anlatılanlardır, yani bu feth-açılımın ardından diğer bir sonraki feth-in yaklaşması فَتْحًا قَرِيبًا (feth-i karib) tir. Bu yüzden iki def’a belirtilmiştir, biri zâtından ef’âl-i ne, diğeri ise ef’âl-in’den zâtına olan “nüzül ve uruc” fetihleridir. 

Üçüncüsü, yani (fethi karib) in ikincisi Allah-ın yardımına bağlanmıştır ki, kâmil bir Ârifin nezaretinde oluşması mümkündür, başka yolu yoktur. (61/13)

--------- 

وَأُخْرَى تُحِبُّونَها نَصْرٌ مِنَ اللَّهِ وَفَتْحٌ قَرِيبٌ

وَبَشِّرِ الْمُؤْمِنِينَ

( ve uhra tühibbunehe nasrunminallah ve fethun karib’un ve beşşiril mü’minîn)

61/13. “ Ve kendisini sevdiğiniz bir başka -nîmet de- vardır ki: O da Allah'tan bir zaferdir ve yakîn bir fetihtir ve mü'minleri müjdele.” 

--------- 

Âyet-i Kerîme’lere ibretle ve irfaniyyetle baktığımız zaman bizlere ne kadar çok şeyler söylediğini görmememiz ve duymamamız mümkün olamayacaktır. 

Yukarıda Âyet-i Keriymenin sonundaki ifade de çok ma-nidardır. Bu hususta gerçek mü’minler müjdelenmiştir. Böylece feth’in oluşması ve şartı mü’min’liğe bağlanmıştır, gerçek mü’min ise (ikân) “yakıyn” ehlidir, idraklerinize sunuyorum. 

--------- 

Görüldüğü gibi bu fetihlerin oluşumunda Allah’ın Nusreti, yardımı ve müjdesi, bizlere Nusret Babam tarfından gelmiş ve ilgili olan kimselere de gelmesi devam 

etmektedir. Allah (c.c.) razı olsun, Batıni himmeti ve nusreti daim olsun.

--------- 

 Dördüncü (feth) ise Nasr Sûresi: (110/1-2-3) Âyetlerinde belirtilen hususlardır.

---------

إِذَا جَاءَ نَصْرُ اللَّهِ وَالْفَتْحُ

( İzâ câe nasrullahi vel feth)

110/1. “Allah'ın nusreti ve fethi geldiği zaman.”

--------- 

Yine burada dikkat çeken husus (feth) in “Allah-ın Nusret-i,” yardımıyla mümkün olabileceği gerçeğidir ki, eğitimini mutlaka ehlinden almak gerekir.

--------- 

Bunlardan biri de Nusret babamızdı. 

---------

Burada gayemiz Sûrenin tefsirini yapmak olmadığından bu kadarla yani, fetih ile ilgili bölümüne dikkat çekmeye çalıştık. Dileyenler tefsirlere müracaat ederek daha geniş bilgilere ulaşabilirler. (İnnâ.......)

--------- 

إِنَّا فَتَحْنَا لَكَ فَتْحًا مُبِينًا

48/1. İnnâ fetehnâ leke fethan mübinâ. 

48/1. “Muhakkak biz sana bir apaçık bir fetih ihsân ettik.” 

--------- 

Cenâb-ı Hakk cümlemize akıl, fikir, gönül genişliği versin de bunları anlamaya çalışalım. Biz yine yolumuza devam edelim……………………………………………………………………… 

--------- 

 Konuyla ilgisi bakımından (19-Sure-i Feth-sayfa-18-22) kitabımızdan küçük bir aktarmadır. 

 Dileyen bahsi geçen kitabın tamamını okuyabilir.

--------- 

 Aynı kitabımızın (19-Sure-i Feth-sayfa-97-98) den de küçük bir aktarma yapalım. 

--------- 

……………………Bu dünya âlemini, kişinin bireysel nefsiyle olup, Hakk’tan ayrı olarak gafletle geçirmesi, uykuda kalması. Gerçek manâ da Hakk ile yaşaması ise uykudan uyanması demektir. 

İşte bu hakikat-i âlemde Peygamberler arasında ilk def’a Hz. Muhamed (s.a.v.) Efendimiz anlayıp ifşa etmiş ve Cenâb-ı Hakk’ta Ona hitaben. 

Allah Teâlâ Peygamberine rü’yâsını hakkiyle doğru kılmıştır.” (48/27) Buyurulmuştur. 

 Burada ki, rû’ya bilindiği gibi, Mekke’nin fethi hususunda’dır ki; Fethin kemalidir.

 “Fethi karib” (yakın feth) bir bakıma kişinin kendi nefsini, gerçek kişiliğini bilip fethetmesi, yani vehim ve hayalden beden mülkünü kurtarması ve bu gayede çalışması neticesinde oluşan başarısı ilk fetih olduğundan bu “yakın” fetih’tir. Aslında bu fetih oluşturulmayınca diğer fetihlere de yol yoktur. 

“Fethi mübin” (açık feth) ise zâten açık olan bütün âlemlerde ki, Allah’ın zâtî tecellilerini görüp, farkedip, ona göre idrak ederek irfaniyyetinin artması, genişlemesidir. Bu da kişinin Hakk ile doğrulanmasıdır. 

110/1. “Allah'ın nusreti ve fethi geldiği zaman.” Burada ise dikkat çeken husus (feth) in Allah-ın yardımıyla mümkün olabileceği gerçeğidir ki, eğitiminin mutlaka ehlinden alınması gerekir. Sâlik yakın feth’e ulaştığı vakitten sonra da bu fetihlerin devamı zât-î feth’ler

için mutlaka Allah’ın (c.c.) lühü yardımı,Nusret-i gerekmektedir. Ondan sonra. 

110/2. “Ve Allah'ın dinine insanların nasıl fevc fevc girdiğini görürsün.” Allah’ın dîni demek, gerçek manâ da hakikat-i Muham mediyyeyi idrak etmektir, bu ise Cenâb-ı Hakk’ın bütün âlamlerinde ki zuhurunu müşahede etmektir. Bu anlayış ise “insanların” yani, diğer ismi (İnsan-ı kâmil) olan bu âlemlerin hakikatinin anlaşılmasıyla her mertebesi itibariyle idrak edilmesi “insanların bölük, bölük kişinin kendi din halkasına girmesi, yani tevhid bilgisinin artmasına sesbeb olmasıdır ki, görürsün” demek olur. Çünkü bizlerden ilk şart olarak (eşhedü) “müşahede-görüş” istenmiştir. 

110/3. “Artık Rab'binin hamdıyla, hamdederek tesbihte bulun.” Bütün bu hakikatleri idrak ettikten sonra zaten kişinin nefs-î ve beşer-î kimliği kalmadığından yaptığı tesbihat-ı “Rabbı’nın hamd-ı” ile olacağından onun hakikati de (Elhamdülillâhi) olduğundan o tesbih ve hamdı ancak, kul ismi altın da rabb’ın yaptığı açık olarak ifade edilmiş olmaktadır. İşte bütün bu hakikatleri kendine yani ”beşeri ve nefsi kimliğine” bağlayıpta benliğe düşersen,

110/3. “ ondan mağfiret dile, şüphe yok ki: O tevbeleri çok kabul edici olmuştur.” Bütün bu hususlar idraklerinize sunulur. Yukarıda da fetihler’den basedilmişti bu kadarla bırakıp biz yine yolumuza devam edelim. 

Kişilerin gece içinde uykuya yattıklarında gördükleri rû’ya-lar, rû’ya içinde rû’ya dır. Fiziken uyandıklarını zannedenler, aslında hiç bir zaman uyanmamışlar, Hakk ve irfaniyyetten uzak, uzun bir ilmi gaflet uykusunda bulunmaktadırlar. 

 Kişilerin gezmeleri, hareket etmeleri, gerçek manâ da yaşam değil, aynı uyur gezer kimseler gibidir ki, uykuda gezdiğinin farkında değildir. Gerçek bir irfan ehlinden uykudan uyanma eğitimi alınmasa, kişi bu uyku dünyasından ahiret âlemine yine uykulu ve rû’ya âleminden geçer gider haberi bile olmaz. Orada da hayatı oranın şartlarına göre olan, yine rû’ya âleminde yaşamını sürdürür. 

Bunun çaresi bu gün bu âlemde uykudan uyanmaktır. 

İşte bu dünya uykusundan nusret/yardım ederek uyandıranlardan biri de Nusret Babamız idi. Bu yardım ve gaflet uykusunda uyandırmaları kitapları ve evlâtları ile halen devam etmektedir. Allah Nusret Babamız ve Rahmiye Annemizden sonsuz razı olsun. Amîn.

------------------- 

 Nusret mayın gemisi. 

 Söz buraya gelmiş iken Nusret mayın gemisinden bahsetmeden geçmek olmazdı. Bu yüzden bende gemi hakkında internetten derlediğim bilgiyi de ilâve etmeyi uygun buldum. Bilindiği gibi Nusret Babamda aynı zamanda gemici idi, bu yüzden bu gemi ile hem ismen hemde mesleken batıni bağlantısı vardır. 

 O’da nice nice benlik, nefis gemilerini, nefsin hayal deryalarında, batırmış kimselerdendir. 

------------------- 

# Nusret Mayın Gemisi Hakkında Bilgi 

 İnternetten alınan bilgidir.

http://www.nusratmayingemisi.com/nusratkunye.php

Bu Yazıda Okuyacaklarınız:

Nusret Mayın Gemisi

Nusret Mayın Gemisi’nin Künyesi

Nusrat Mayın Gemisi Mürettebatı

Karanlık Liman ve Nusret Mayın Gemisi 

Karanlık Liman Harekatı

Harekatın Etkileri ve Hakkında Söylenenler

## Nusret Mayın Gemisi

 Çanakkale savaşları deyince akla ilk gelen ve bu savaşların simgesi olan kahraman Nusret Mayın gemisidir. 18 Mart Deniz Savaşı’nda Müttefik Donanmasını dağıtan, Müttefik Komutanlarını şaşkınlığa uğratan, Türk askerine moral, Türk Milleti’ne sevinç kaynağı olan 26 mayınla bir yazgının değişmesine sebep olan bir kahramanlık hikayesidir Nusret Mayın Gemisi.

Nusret Mayın Gemisi’nin başarısı o kadar büyümüştür ki destansı özellikler katılarak menkıbe kitaplarında baş köşeyi almıştır. Çoğu kaynakta “17 Mart’ı, 18 Mart’a bağlayan gece” diye başlar Nusret’in serüveni. Bu verilen tarih doğru olmamakla birlikte, olayın dramatik yanını artırması açısından kullanılmıştır. Nusret’in kahramanlık hikayesi çok önceden başlar; Nusret Mayın Gemisi Boğaz sularına 3 Eylül 1914’te geldi. 

------------------- 

 Almanya’da özel olarak inşa edilmiş bu tekne, dar alanlarda kolayca manevra yapabiliyor ve az su çektiğinden mayın alanları üzerinde güvenle dolaşabili-yordu.

## Nusret Mayın Gemisi’nin Künyesi 

Adı ye Tipi

NUSRAT – Mayın Gemisi

İnşaa Tarihi ve Yeri

1911-Kiel Almanya

Tonajı

365 Ton

Askerî Hizmete Girişi

Boyu ve Eni

40m.-7.5m.

Derinliği

3,4 m.

Çektiği Sn

2 m.

Silahları

1 Adet 7,5/40 Top 2 Adet

4,7 top, 2 mk. 5b.

Mayın Kapasitesi

40 Adet

Sürati

15 mil

Terhis Târihi

Gemi Komutanı

Yüzbaşı Tophaneli Hakkı Bey

Mayın Grup Komutanı

Yüzbaşı Hâfiz Nazmi Bey

Mürettebat Sayısı

61 kiş

## Nusrat Mayın Gemisi Mürettebatı 

 Hafız Nazmi Bey: Balkan Savaşı’ ndan sonra Çanakkale Boğazı Mayın Grup Komutanlığı’ na ve Kılavuzluğa atanmıştır. Balkan Savaşı’nda bir iki düşman gemisini batırmıştır. 18 Mart 1915’te kazanılan başarıda büyük pay sahibi olan Hafız Nazmi Bey binbaşılıktan emekli olmuştur. Binbaşı Nazmi (Akpınar) 65 yaşında iken 5 Mayıs 1940’ da vefat etmiştir.

 Tophaneli Hakkı: Nusrat Mayın Gemisi komutanıdır. Bu görevden iki gün önce kalp krizi geçirmiştir. Tüm ikazlara rağmen bu göreve katılmak istemiştir. Mayınların döşenmesinden sonra, geminin düşman projektörlerine yakalanıp, görev başarısızlığa uğrayacak korkusuyla ikinci bir krizle, Çanakkale’ ye dönemeden vefat etmiştir. Şahadet şerbetini içmiştir.

 Diğer Personel: Güverte Yüzbaşısı Hüseyin, Onyüzbaşı Çarkçı Ali, İkinci Çarkçı Ahmet, Üçüncü Çarkçı Yüzbaşı Hasan, Elektrik Zabiti Mülazım Hasan, Top Zabiti Mülazım Kadri Bey ve elli dört nefer.

 Gösterdiği Yararlılıklar 

 18 mart 1915’de, Çanakkale Deniz Harbinde düşman gemilerinden, İngiliz donanmasına ait IRRESISTTBLE ve OCEAN gemileriyle, Fransız donanmasına ait BOUVET zırhlı gemilerinin boğazın karanlık sularına gömülmesini sağlayan mayınları döşemiştir.

 Makus Talihi 

 1955 yılında “terhis edildikten” sonra, 1962 yılında satılarak şekli değiştirildi ve çeşitli deniz nakliyat şirketlerince “kuru yük gemisi” olarak kullanıldı. “Ekonomik ömrünü tamamladı” gerekçesiyle terk edildi ve 1990 yılı Nisan ayında Mersin Limanında battı. 1999 yılında Gönüllü kişilerce tekrar yüzdürüldü, “müze”olarak kullanılması için düzenlenen kampanyalara kimse ilgi göstermeyince “jilet” yapılmaya mahkûm edilmişti.

116

 Sonuç 

 2003 yılında, “Nusrat, Mersin Limanında jilet olacağı günü beklerken biz burada rahat uyuyamazdık” diyen ve kadirşinas Türk Milletinin hislerine tercüman olan Tarsus Belediyesi’nce, Tarsustaki Çanakkale Parkında Müze olarak sergilenmeye başlamıştır. Şimdi huzur içinde… Seni unutacağımızı Sandın güzel nusrat?

## Karanlık Liman ve Nusret Mayın Gemisi

 Müttefik donanmasının boğazlardaki tabyaları bombalamaya başlamaları (Şubat 1915) ile birlikte Mart ayına kadar geçen süre içinde, dünyanın en büyük donanması boğaz önünde toplanıyor, keşif uçuşlarıyla mayın alanları belirleniyor, mayın araştırma ve keşif gemileri boğazın içlerine kadar girip mayınları temizliyorlardı. Nusret’in mayınlarını döktüğü Karanlık Liman önündeki mayın hatları ise tamamen temizlenmişti.

 Uzun süreli bu temizlik çalışmalarının ardından Müttefik donanmasının boğazı geçme girişiminde bulunacağı kesinde. Bunun üzerine Müstahkem Mevkii komutanlığı daha önceden düşündüğü gibi, bir Alman subayının da teklifiyle elde kalan son 26 Mayını Karanlık Liman’a dökme kararı aldı.

 Bu olayın içinde yaşayan Müstahkem Mevkii Kurmay Başkanı Selahattin Adil anılarında şöyle yazmaktadır :
“Düşman kesin saldırısının birkaç gün içinde yapılacağı belli oluyordu. Deniz işlerine bakan ve izleyen tecrübeli, sevimli, uysal bir ihtiyar olan Alman Amirali Menter Paşa’nın teklifine uyularak, geride kalan yedek mayınların atılmasına karar verilmiş ve 30 kadar mayın Nusret gemisinde hazırlanmıştı.” Böylece Müstahkem Mevkii Komutanı Cevat Paşa’nın da görevlendirilmesiyle, Yüzbaşı Tophaneli Hakkı Bey komutasındaki Nusret Mayın gemisi 7/8 Mart gece 

yarısından az sonra göreve çıkıyordu. Müstahkem Mevkii Mayın Grup Komutanı Yüzbaşı Hafız Nazmi (Akpınar) Bey’de Nusret Mayın Gemisi’ndeydi.

 7/8 Mart gece yarısından az sonra sisli bir havada Çanakkale’den ayrılan Nusret Mayın Gemisi bütün ışıklarını söndürmüş, kıvılcım atmasın diye ocaklarını bastırmışlardır. Daha önceden dökülmüş olan mayınların arasından, Nazmi Bey’in kılavuzluğunda geçerek karanlık Liman’a doğru ilerlemeyi sürdürürler. Kıyıya paralel olarak 100’er metre aralıklarla ve suyun 4,5 metre altında 26 mayın da sessizlik içinde dökülür. Görev tamamlandığında yine aynı sessizlik ve dikkatle geriye dönen Nusret Mayın Gemisi, bir savaşın kaderini değiştirecek 26 Mayınlık imzasını bırakmıştır geride.

 Ertesi günlerde, Müttefikler tarafından yeni keşif uçuşları ve mayın taramaları yapılmıştır. Her nasılsa bu 26 sürpriz mayın kendilerini saklamayı başarmıştır. Hatta Karanlık Koy’da mayın bulunmadığına dair rapor veren İngiliz Pilot, bu sürpriz mayınların başarısından bir gün sonra kurşuna dizilmiştir.

 18 Mart günü yaşananlar Türk tarihinde gerçek bir zaferdir. Bu zaferde Nusret Mayın Gemisi’nin başarısı tartışılmazdır. Winston Churchill 1930’da “”Revue de Paris” dergisinde bu olayı şöyle yorumluyordu.
“Birinci Dünya Harbi’nde bu kadar insanın ölmesine harbin ağır masraflara mal olmasına, denizlerde 5,000 tane ticaret ve savaş gemisinin batmasına başlıca neden, Türkler tarafından bir gece önce atılan ve incecik bir çelik halat ucunda sallanan 26 adet mayındır.” Görüldüğü gibi Nusret Mayın Gemisi ve 18 Mart Zaferi bütünleşmiş ve bu zaferle birlikte anılan bir destana dönüşmüştür.

 Nusret Mayın Gemisi 2000 yılı itibariyle hala Mersin’de bulunmakta, batmaması için vakıflar ve gönüllüler yardımı ile içindeki su boşaltılmaktadır. Belki Yavuz ve

Midilli gibi jilet olmayacaktır, ama bu kaderi paylaşma-mak için yardıma ihtiyacı vardır.

## Karanlık Liman Harekatı

 17 Mart’ı 18 Mart’a bağlayan gece (zira 7-8 mart arasındakiler bulunmuştur) Nusrat mayın gemisi Yüzbaşı Tophaneli Hakkı Bey(operasyon esnasında projektörlerin Nusret’i ele vereceği esnada Türk tarafından da projektörlerin açılması ve Nusret’in o esnada görünmez hale gelmesi esnasında kalp krizinden şehit düştü. Zira daha önce de bir kalp krizi geçirmişti fakat bu göreve gitmek istedi.) ve Müstahkem Mevkii Mayın Grup Komutanı Yüzbaşı Hafız Nazmi (Akpınar) Bey komutasında düşman gemilerinin projektörlerine aldırmadan Anadolu yakasındaki Akyarlar’a mayınlarını bıraktı.Geminin çarkçı başısı ön yüzbaşı Çarkçı Ali ( Denizalp) efendidir

------------------- 

 Böylece bu vesile ile Çanakkale savaşlarının hatıralarınıda yadetmiş olduk. O savaşlarda şehit olanlara Cenâb-ı Hakk ahrette hak ettikleri makamları nasib eder İnşeallah ruhları şad olsun. 

 Gerek nusret Babamın gerek Nusret mayın gemisinin kaderleri bir imiş, Nusret Babam nefs deryasında hayal ve vehmin gemilerini mayınlayıp batırıyor idi. 

 Nusret mayın gemisi de vatan topraklarını korumak için boğazda düşmanlarımızın demir gemilerini batırmakla her ikiside görevlerine yerine getirmiş ve hayatlarının sonuna kadar bu halleri ile mücadele edip kendi hallerinde şehit şahit olmuşlardır. Böyle aralarında isim benzerliğinden yaşam ve hâl benzerliğide bulunmuştur. 

------------------- 

 Böylece Nusret Babamızın da hatırasını yadederek bu kitabımızı da bitirmiş olduk, Rabb’ımıza şükrederiz. 

 Gayret bizde muvaffakiyet Hakk’tandır. T.B. 

Terzi Baba Baskısı olan kitaplar. 

1. Necdet Divanı:

2. Hacc Divanı:

3. İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri:

4. Lübb’ül Lübb Özün Özü, (Osmanlıca’dan çeviri):

5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri):

9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet:

10. Kelime-i Tevhid, değişik yönleriyle:

11. Vâhy ve Cebrâil:

12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi:

13. (13) On üç ve Hakikat-i İlâhiyye: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri ve şerhi 

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

16. Divân (3)

19. Sûre-i Feth ve fethin hakikat-i.

21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

22. Sûre-i Yûsuf ve dervişlik:

24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.) 

35. Fâtiha Sûresi: 

39. Terzi Baba: (2)

41. İnci tezgâhı:

49. 36-Yâ’sîn, Sûresi: 

59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

67. 067-Mülk Sûresi: 

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

91-Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

95- Terzi Baba-(8) (19/53)

96- 41-Fussilet Sûresi.

------------------- 

(H) Yayınları tarafından basılan kitaplarımız: 

-------------------

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve hakikatleri: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri.

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem-safiyeti. Safiyyullah. (a.s.) 

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

------------------------------ 

 Terzi Baba kitapları sıra listesi

 KAYNAKÇA

 1. KÛR’ÂN VE HADîS :

 2. VEHB : Hakk’ın hibe yoluyla verdiği ilim.

 3. KESB : Çalışılarak kazanılan ilim.

 4. NAKİL : Muhtelif eserlerden, Mesnevi’i şerif, İnsân-ı Kâmil, Fusûsu’l Hikem ve sohbetlemizden müşahede ile toplanan ilim.

(Gönülden Esintiler) 

1. Necdet Divanı:

2. Hacc Divanı:

3. İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri:

4. Lübb’ül Lübb Özün Özü, (Osmanlıca’dan çeviri):

5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri):

9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet:

10. Kelime-i Tevhid, değişik yönleriyle:

11. Vâhy ve Cebrâil:

12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi:

13. (13) On üç ve Hakikat-i İlâhiyye: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri ve şerhi 

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

16. Divân (3)

17. Kevkeb. Kayan yıldızlar.

18. Peygamberimizi rû’ya-da görmek. 

19. Sûre-i Feth ve fethin hakikat-i.

20. Terzi Baba Umre (2009)

21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

22. Sûre-i Yûsuf ve dervişlik:

23. Değmez dosyası:

24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.) 

25. -1-Köle ve incir dosyası: 

26. Bir zuhûrât’ın düşündürdükleri: 

27. -2-Genç ve elmas dosyası: 

28. Kûr’ân’da Tesbîh ve Zikr: 

29. Karınca, Neml Sûresi: 

30. Meryem Sûresi: 

31. Kehf Sûresi: 

32. 3-Terzi Baba İstişare dosyası: 

33. Terzi Baba Umre dosyası: (2010)

34. -3-Bakara dosyası: 

35. Fâtiha Sûresi: 

36. Bakara Sûresi: 

37. Necm Sûresi: 

38. İsrâ Sûresi: 

39. Terzi Baba: (2) 

40. Âl-i İmrân Sûresi: 

41. İnci tezgâhı: 

42. 4-Nisâ Sûresi: 

43. 5-Mâide Sûresi: 

44. 7-A’raf Sûresi: 

45. 14-İbrâhîm Sûresi: 

46. İngilizce, Salât-Namaz: 

47. İspanyolca, Salât-Namaz: 

48. Fransızca İrfan mektebi:

49. 36-Yâ’sîn, Sûresi: 

50. 76-İnsân, Sûresi: 

51. 81-Tekvir, Sûresi: 

52. 89-Fecr, Sûresi: 

53. Hazmi Tura: 

54. 95-Beled-Tîn, Sûresi: 

55. 28- Kasas, Sûresi: 

56. İrfan-Mek-Şer-Fransızca-Baba: 

57. 20-TÂ HÂ Sûresi: 

58. Mirat-ül-İrfan-ve-şerhi: 

59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

62. -4-Bir ressam hikâyesi:

63. İnci mercan tezgâhı

64. Ölüm hakkında:

65. Reşehatt’an bölümler: 

66. Risâle-i Gavsiyye: 

67. 067-Mülk Sûresi: 

68. 1-Namaz Sûrereleri: 

69. 2-Namaz Sûrereleri: 

70. Yahova Şahitleri: 

71. Mü-Geceler-Fran-les-nuits: 

72. Îman bahsi: 

73. Celâl cemâl Celâl: 

74. 2012 Umre dosyası: 

75. Gülşen-i Râz şerhi: 

76. -5-Doğdular, yaşadılar hikâyesi: 

77. Aşk ve muhabbet yolu: 

78. A’yân-ı sâbite. Kazâ ve kader:

79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.

81- Hayal vâdîsi’nin çıkmaz sokakları: 

82- Mektuplarda yolculuk-M.Nusret-Tura.

83- 2013 Umre dosyası. 

84- Nusret Tura-Vecizeler ve ata sözleri.

85- Nusret Tura-Tasavvufta aşk ve gönül.

86- Terzi Baba-(6) İstişare dosyası.

87- Terzi Baba-İlâhiler derleme.

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

89- 6-Her şey merkezinde hikâyesi. 

90- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-1) şerhi. 

91- Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

92- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (2) şerhi. 

93- 7. İngilizce. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

94- Mescid-i Dırarr-Kubbet-ul Kara. 

95- Terzi Baba-(8) (19/53)

96- 41-Fussilet Sûresi.

97- 2015 Umre dosyası. 

98- Solan bahçenin kuruyan gülleri. 

99- Terzi Baba-(9) İstişare dosyası. 

100-14-İrfan mektebi ve şerhi-İspanyolca.

101- Bosna Hersek dosyası. 

102-The SCHOOL OF WISDOM (irfan mektebi)

103-terzi Baba yüksek lisans tezi. 

104-Hacc Umre ve hakikatleri.

105-Cemo ve Farko.

106-(2016) Umre dosyası.

107-Vahy ve Cebrâîl- (Fransızca)

108-Tezi Baba ile ilgili zuhuratlar. 

109-terzi Baba tasavvufi izahlar. 

110-19-53-Şeker risalesi.

111-Lübb-ül lübb-Özün özü ve şerhi.

112-Bir kardeşin soruları ve cevapları

113- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-2) şerhi.

114- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-3) şerhi.

115- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-4) şerhi.

116- 2017-Kudüs seyahati dosyası. 

117- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-5) şerhi.

118- 52-Tûr suresi. Ve M. Nusret tura.

119-Fu-Hi-01-Adem Fassı.

120-Fu-Hi-02-Şit Fassı.

121-Fu-Hi-03-Nuh-fassı.

122-Fu-Hi-04-İdris-05-İbrahim-fassı.

------------------------- 

Altı peygamber serisi: 

1-15. 6 Pey-(1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

2-21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

3-24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.)

4-59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

5-60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

6-61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

-------------------------

Terzi Baba kitapları serisi: 

1-12- Terzi Baba-(1) 

2-39- Terzi Baba-(2)

3-32- Terzi Baba-(3) İstişare dosyası.

4-79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

5-80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.

6-86- Terzi Baba-(6) İstişare dosyası.

7-91- Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

8-95-Terzi Baba-(8) (19/53) 

9-99- Terzi Baba-(9) İstişare dosyası.

10-103-Terzi baba yüksek lisans tezi.

11-108-Tezi Baba ile ilgili zuhuratlar. 

12-109-terzi Baba tasavvufi izahlar. 

13-110-19-53-Şeker risalesi. 

------------------------- 

Bir hikâye birçok yorum serisi. 

1-25 -Köle ve incir dosyası: 

2-27 -Genç ve elmas dosyası: 

3-34 -Bakara dosyası:

4-61-Bir ressam hikâyesi:

5-76-Doğdular, yaşadılar hikâyesi: 

6-89-Her şey merkezinde hikâyesi. 

------------------------- 

Dîvanlar serisi: 

1-1-Necdet Divanı: 

2-2-Hacc Divanı: 

3-16-Divân (3)

4-87-Terzi Baba-İlâhiler derleme.

5-88-Nusret Tura-Divanı.

------------------------- 

İbretlik dosyalar serisi. 

1-17-kevkeb-kayan yıldızlar.

2-23-İbretlik değmez dosyası. 

3-73-Celâl Cemâl Celâl “hayalî Kamer’in hayal vâdîsi”

4-81-Hayal vadisinin çıkmaz sokakları. 

5-93-Mescid-i dırar/Kubbet-ul kara. 

6-98-Solan bahçenin/kuruyan gülleri.

7-105-Cemo ve Farko. 

8-112-Bir kardeşin soruları ve cevapları.

------------------------ 

Umre dosyaları serisi 

1-2. Hacc Divanı:

2-20. Terzi Baba Umre (2009)

3-33. Terzi Baba Umre dosyası: (2010)

4-74. 2012 Umre dosyası: 

5-83- 2013 Umre dosyası.

6-97- 2015 Umre dosyası. 

7-106-(2016) Umre dosyası.

8-104-Hacc Umre ve hakikatleri. 

------------------------ 

Diğer dillere çevrilen Terzi Baba kitapları serisi

1-5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

2- 6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

3-46. İngilizce, Salât-Namaz: 

4-47. İspanyolca, Salât-Namaz: 

5-48. Fransızca İrfan mektebi:

6-71. Mü-Geceler-Fran-les-nuits: 

7-93- 7. İngilizce. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8-100-14-İrfan mektebi ve şerhi-İspanyolca.

9-107-Vahy ve Cebrâîl- (Fransızca)

------------------------

Mektuplar ve zuhuratlar serisi:

Terzi Baba İnternet dosyaları:

------------------------ 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

1-2- 3- 4- 5- 6- 7- 8- 9- 10-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

11-12-13-14-15-16-17-18-19-20-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar . 

21-22-23-24-25-26-27-28-29-30-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

31-32-33-34-35-36-37-38-39-40-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

41-42-43-44-45-46-47-48-49-50-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

51-52-53-54-55-56-57-58-59-60-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

61-62-63-64-65-66-67-68-69-70-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

71-72-73-74-75-76-77-78-79-80-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

81-82-83-84-85-86-87-88-89-90-

------------------------

Kitaplar devam ediyor şu an Yekün= (122+90=212)
