# TB. Kelime-i Şîsiyye

**Yazar:** Terzibaba - Necdet Ardıç

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/tb-kelime-i-sisiyye
**Sayfa:** 264

---

MUHYİDDÎN İBNÜ’L ARABÎ

FUSÛSU’L-HİKEM

02 ŞİT FASSI

(120-2-) Ahmed Avni Konuk, Tercüme ve Şerhi. 

Hazırlayanlar Prof.Dr. Mustafa Tahralı-Dr. Selçuk Eraydın Şerhinin Şerhi.

Tekirdağlı İz-Terzi Baba Necdet Ardıç.

İRFAN SOFRASI 

NECDET ARDIÇ 

TASAVVUF SERİSİ (120-2-) NECDET ARDIÇ 

TERZİ BABA

Adres Büro: Ertuğrul Mahallesi Hüseyin Pehlivan Caddesi No: 29/5 

Servet Apt. 59 100

Tekirdağ

Ev: 100 yıl Mahallesi Uğur Mumcu Caddesi Ata Kent Sitesi A Blok Kat 3, D. 13.

Tekirdağ Tel: (0282) 408 93 84 

 (0533) 7743937 

www.terzibaba13.com terzibaba13@gmail.com

Ön söz Muhterem okuyucularımız. Her ne vesile ile elinize ulaşan bu kitaplar, bünyelerinde gerçekten çok değerli ilim hazinelerini barındırmaktadırlar. Başta Aleyhissalâtu Vesselâm Efendimiz olmak üzere, Ondan bu ilmi naklen alan Şeyh-i Ekber (r.a.) Muhyiddîn İbn’ül Arabî Pirimiz ve sonra onu çeviren ve şerheden A.Avni Konuk büyüğümüz ve bu kitapları günümüz şartlarına uyarlayıp hazırlamış olan Prof. Dr. Mustafa Tahralı ve Dr. Selçuk Eraydın kardeşlerimizden Cenâb-ı Hakk ve Peygamber Efendimiz gerçekten çok razı olsun, kendilerine bütün kalbimizle şükranlarımızı sunarız. Bu arada okuyanlar tarafından anlaşılmasının biraz daha kolaylaştırılması için yapmaya çalıştığımız bu çalışmalarımızı da Cenâb-ı Hakk kabul buyursun. 

 Fusûsu’l-Hikem’deki Hikmetleri anlayabilmek için evvelâ bu hususun alt yapısının hazırlanması lâzım gelmektedir. Çünkü kurgusu, bâtın-i “tevhîd/teklik” üzeredir. Ancak genel anlayış zâhir-i “tenzîh” anlayışı üzere olduğundan içindeki mevzuların anlaşılması biraz zor olmaktadır. İşte bu yüzden bir ön idrak, alt yapısı oluşturmak gerekmektedir. 

 Epey seneler, bu alt yapı anlayışını hazırladıktan sonra, nihayet bu sohbetlere başlanılmış oldu. Muhtelif yerlerde de devam edildi. Mukaddime ile sohbet başlangıcı (11/09/1996) dır. Muhammed Fassı ile bitişi (19/06/2013) olmuştur. Aslında bu mevzuların bitmesi söz konusu değildir ancak dünyadaki süremiz de kısıtlı olduğundan daha başka kitap ve mevzularla da ilgilenmemiz gerektiğinden bu kadarla yetinmek zorunda kaldık. 

 Bu ve benzeri kitaplar, Mevlânâ, Mesnevi-i şerif, Abdülkerim Cili, İnsân-ı Kâmil gibi sayabileceğimiz bu sahada olan ancak içeriği çok geniş az sayıda kitap, İslâm’ın ve dünya tefekkür ve kültür sahasının zirve kitaplarıdırlar. Bunları idrakli ve gerçek ma’nâ da okuyup inceleyememiş olan kimseler gerçekten büyük kayıp içinde kalmış olurlar. 

 Hayatın gerçek ma’nâ da anlaşılabilinmesi için ilk şart, kişinin hakikati itibari ile kendisini bilmesidir. Kendisini bilmeyen kişinin ilmi ne kadar çok olursa olsun hayal ve vehmine dayanmaktadır, bu hal de kişide nefsi bir benlik oluşturduğundan, bu sebeple kişi kendi hakikatine girmeye yol bulamaz ve bu âlemden isterse birkaç üniversite bitirmiş olsun, kendinin yabancısı/cahili olarak gider. 

 Bu ve benzeri kitaplar, kişiyi kişiye tanıtmakta ve oradan da kişi Rabb’ine yol bulabilmektedir. Aksi halde kişi gaflet ve atalet içinde bu çok değerli vakitlerini verip, hayal ve vehmi satın almış olurlar. Yapılacak iş; kişinin mutlaka kendine dönüş yolunu bulması ve kendinden geçen Hakk’a giden yolu bulması lâzım gelmektedir. Kişi evvelâ kendine ulaşamaz ise Rabb’ine hiç ulaşamaz. Çünkü “nefsine ârif olan Rabb’ine ârif olur” hükmü gerçektir. 

 Bütün bu hususların ses alma cihazlarından çıkarılıp, kayda geçirilmesi için gerçekten çok büyük bir gayret gösterip bıkmadan yorulmadan uzun bir çalışma yapan ve böylece bu kayıtları meydana getiren “Hulusi Korucu” Bey Kardeşimize de her istifade edebilen kimseler namına teşekkür ederiz. Cenâb-ı Hakk dünya ahiret işlerinde kolaylıklar nasip etsin İnşeallah. 

 Bende kayda alınan bu sohbetleri, okuyucularımıza yaraşır bir şekilde sunabilmek için gereken yazı ve sayfa düzenlemelerini uzun bir süredir yapmaya çalışarak nihayete erdirmeye çalıştım.

 Her bir fassı daha kolay okunur ümidi ile ayrı müstakil birer kitap olarak düzenlemeyi düşündüm, daha kısa bölümlerini de birleştirerek hazırladım. Eğer birkaç ciltte toplasa idim, ciltler oldukça kalın olur ve okunmalarında da zorluk olabilirdi, bu yüzden her bir fassı müstakil bir kitap olarak daha kısa bölümlerini de birleştirerek hazırladım. Ayrıca başta bulunan Mukaddimenin de bazı bölümlerini ayrı bir kitap olarak hazırladım. Cenâb-ı Hakk ilgilenen herkesi bunlardan faydalandırsın inşeallah. 

 Bilindiği gibi konuşma edebiyatı ile yazı edebiyatı arasında fark vardır. Buradaki konuşma sûretiyle olan sohbetleri fazla müdahele etmeden olabildiği kadar yazı şekline dönüştürerek, öylece kayda almış olduk. 

 Görüldüğü gibi bu bölümde Âdemiyet hakikatlerinden bahsedilecektir.

 Bu vesileyle; İlâh-i Ya Rabb-i bu dosyalardan meydana gelecek ma’nevi hasılayı evvelâ Efendimiz Muhammed Mustafa’nın (s.a.v.), Validelerimizin ve Ehlibeyti’nin ruhlarına hediye eyledim. Daha sonra Şeyh-i Ekber (r.a.) Muhyiddîn İbn’ül Arabî Pirimiz ve sonra onu çeviren ve şerheden A.Avni Konuk büyüğümüz ve bu kitapları günümüz şartlarına uyarlayıp hazırlamış olan, Prof. Dr. Mustafa Tahralı ve Dr. Selçuk Eraydın kardeşlerimizin ve bu kayıtları meydana getiren “Hulusi Korucu” Bey kardeşimizin geçmişlerinin, Nusret Babamın ve Rahmiye Annemin ve kendi Anne ve Babamın da ruhlarına hediye eyledim kabul eyle haberdar eyle Ya Rabbi. 

------------------- 

 NOT= Bu arada şunu belirtelim ki, bir yanlışlık olmasın diye metnin geçtiği yerleri “kalın” yazı ile A. Avni Konuk Beyin şerhinin geçtiği yerleri “italik-yan” yazı ile, diğer Terzi Baba şerh ve izahları ise normal yazı ile belirtilecektir ki metin izahlardan ayrılmış olsun, aksi halde metin ve izahlar birbirine karışacağından yanlışlıklar olabilir. Bu ayrım çalışmalarını yapan “Hulusi Korucu” Kardeşimize çalışmalarından ötürü de teşekkür ederiz. Cenâb-ı Hakk hepimizin idraklerini açsın İnşeallah. 

Son düzenlemeleri yapan Cem Zerey oğlumuza da teşekkür ederiz Cenâb-ı Hakk kendilerine ailece sağlık sıhhat güzellikler nasib eylesin. 

 Her halde, kasıtsız olarak, eksiklerimiz olacağından, bütün bunlardan şimdiden özür dileriz. Bu ve benzeri eserler üzerinde çalışmak ve faaliyet göstermek oldukça mes’uliyyetli bir iştir, Rabb-im mahcub etmesin. (Euzü bike minke) (senden sana/beşeriyetimizden ulûhiyyetine sığınırız.) (Huz bi yedi/elimden tut, ya Rasûlüllah.) 

------------------- 

 Muhterem okuyucularım; yine bu dosya/kitabı da okumaya başlarken, nefs’in hevasından, zan ve hayalden, gafletten soyunmaya çalışarak, saf bir gönül ve Besmele ile okumaya başlamanızı tavsiye edeceğim. Çünkü kafamız ve gönlümüz, vehim ve hayalin tesiri altın da iken gerçek ma’nâ da bu ve benzeri kitaplardan yararlanmamız mümkün olamayacaktır.

 Gayret bizden muvaffakiyyet Hakk’tandır.

 Tekirdağlı Terzi Baba. Necdet Ardıç. 

-------------------

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

KELİME-İ ŞİSİYE’DE MÜNDEMİC “HİKMET-İ NEFSİYE”NİN BEYANINDA OLAN FASTIR

Kelime-i Şisiye’de mündmic olan Hikmet-i Nefsiye’nin beyanında olan fastır. Şit (a.s.) bu kelimenin içerisinde mevcut olan Nefis Hikmetinin açıklaması yönünde olan fastır. Âdem (a.s.) Fassında Âdem’in ifadesi Hakikat-ı İlahiye idi. Burada da Hakikat-ı Nefsiye, yani nefsin hakikatini bildiren Şit kelimesindeki özelliğin ifadesidir. Nefs; bunu alimler nefes olarak da okuyorlar, nefis olarak da okuyorlar bulundukları yerin özelliklerine göre bu ifadeleri alıyor. Genel konumdaki karşılığı tuh, tuh diye üflemek manasına gelir. Nitekim hastalar üzerine okuyucular tuh, tuh diye yaparlar.

Zamanımızda onlara alay yoluyla üfürükçü de derler. Araplar öyle kimselere “neffas” tabir ederler. Yani çok üfleyen manasınadır. Kur’an-ı Kerim’de 113/4 ayetinde; النَّفَّاثَاتِ فِى الْعُقَدِ وَمِنْ شَرِّ buyuruluyor ki لنَّفَّاثَا olan kadınların şerrinden sana sığınırım demektir. Şit, “a.s.” ile İbrani lügatında “Atâullah” manasınadır. Şit Âdem’in (a.s.) oğludur. “t” ile yani Şit kelimesinin sonundaki “t” ile İbrani lügatında “Atâullah” manasınadır. Yani Allah’ın vergisi, Allah’ın lütfu manasınadır. 

 Araplar “sa” harfiyle “Şis” teleffuz ederler. Yani Yahudiler Şit, Araplar aynı kelimeyi şis olarak teleffuz ederler. Âdem (a.s.) Habil’in vaka-ı şehadetinden sonra teessürünün geçmesi için Hakk’tan bir ihsan taleb etti. O’na Şit (a.s.) verildi. Burada nefsten murat ahadiyet mertebesi Zat’ı itibariyle hapiste kalıp zuhura çıkamayan, ahadiyet mertebesinde birlikte bir yerde olan kapalı bir yerde olan orada sıkılan İlahi isimleri nefes-i rahmanisini irsal ile, göndermek ile yani senin özünde var olan hakikati nefs diye ortaya çıkarmış oluyorsun. Soğuk bir cama içinden “huu” diye nefes verdiğin zaman o sıcak nefes soğuk hava ile karşılaştığı zaman yıldızlar meydana geliyordu. İşte o yıldızların meydana gelmesine sebep senin içindeki nefestir. Yani sende bulunan nefistir. İşte Cenab-ı Hakk da bütün bu alemleri var etmek için Makam-ı ahadiyetten bir nefes-i rahmani ile tenfis ediyor.

Bütün bu alemlere verdiği nefes ile bu alemlerde yer yer parlak bulutlar meydana gelmeye başlıyor. Bu parlak bulutlar da zamanla ateşe ve daha sonra soğuyarak varlıklar oluşuyor, bütün bu oluşların özünde nefes-i rahmani yatıyor. Âdem (a.s.) cemi esmaya sahipti. Cemi esmanın bütün mertebeleri kendisinde mevcuttu. Zaten Kelime-i İlahiye olmasının sebebi bundandır. Ama Şit’de (a.s.) bu nefs yönüyle sadece zuhura geliyor. Yani Âdem’de (a.s.) bütün esma-i ilahiyesiyle, ilahi varlıkla zuhura gelen yani kemaliyle zuhura gelen ama diğer insanlarda ve diğer varlıklarda kendine has kemallerle ortaya geliyor. Hikmet-i Nefsiye’nin kelime-i Şit’e tahsis sebebi şudur ki Âdem (a.s.) ilk taayyün, ilk cemi taayyün bütün özellikleri kendisinde meydana getiren ilk oluşum ilk taayyün, ilk program onun mertebesi bütün alemlerin mertebelerine şamildir. Yani bütün mertebeleri içine alıyor.

“Ne var alemde o var Âdemde” havası toprağı suyuyla her şeyiyle birlikte gerek zahir gerek batıni yani hem batıni yönden alemlerde ne varsa, hem de zahiri yönden alemlerde ne varsa Âdem’de vardır. Âdemi hakikatlerde bunların hepsi toplu olarak bulunduğu halde ama ilahi takdir neticesi ilahi kader bunun yayılmasını tafsilini gerektirdi. Çekirdekte her şey var yaprak var kök var, çiçek var meyve var. Bunun fayda sağlaması için çekirdeğin tafsile geçmesi lazımdır. Âdem ilk toplu taayyün toplu program olup onun mertebesi bütün alemin mertebelerini kendinde bünyesinde topluyordu. Zaten onun için halife oldu.

Âdem’in halife olması kendisinde bütün varlığın oluşundan halife olmasıdır. Zaten başka türlü olsa halife olamıyordu. Yani kendisinde bu alemin varlıklarından bir kısmı olsun bir kısmı olmasın halife olamıyordu. Kendisinde hangi varlıklar varsa ancak ona halife oluyor. 

Bu da kemalli bir halife olamayacağından Âdem dolayısıyla insan hilafete hak kazanamıyordu. Hak kazanabilmesi için bütün âlemlerde zahir, batın; latif, kesif ne varsa hepsinden o Âdemi manada, Âdem-i İlahide bulunması lazım ki halife olabilsin. Nasıl ki bir hükümdarın bir veziri o hükümdarın yaklaşık bütün bilgilerine sahip bütün hukukuna sahip, o gittiği zaman yerine vekâlet edebiliyor, çünkü yeterli donanımı mevcuttur. Sıradan birini oraya koyamazsın çünkü o sadece bildiği kadarıyla vekâlet edebilir. İşte Âdem bütün bu mertebelerin özelliği kendinde mevcut olduğundan halife-i mutlak, şeksiz, şüphesiz halifelik yapıyor. Hakk Teâlâ o icmali vücudu bu varlıklar üzerinde tafsil etmesi için onda mevcut olan özellikleri tafsile çıkarması için fasıl fasıl, ayrı ayrı nasıl bir çekirdeği toprağa ektiğin zaman ağaç çekirdekte toplu iken çimlendiği zaman tafsile geçmiş oluyor. 

Önce gövdesi oluşuyor, sonra dallar, yapraklar, çiçekler, meyveler, meyvenin içinde çekirdeği oluşuyor. Tekrar icmale dönüşüyor. Tafsile giriyor, tafsilden tekrar icmale dönüyor. İşte bir bahçıvanın gayesi ağaç değil, meyve idi. İşte çekirdeği ekmese o meyve meydana gelmeyecekti. Tafsilat olmayınca da meyve olamayacaktı. 

İşte Âdem’de mevcut olan cemi, mücmel olan bu özellikleri tafsile geçirmeyi diledi ve bunu nefes-i rahmanisiyle tafsil etmeyi murat etti. “Huu..” diye nefesini verdi bütün bu alemlere ve bu alemler esma-ül hüsnanın genişliği ile açıldı. Cenab-ı Hakkın Feyzi ve Âdem’e olan bağışı Şit’in (a.s.) meydana gelmesiyle zahir oldu. Âdem (a.s.) üzüldüğünden ona bir bağış olsun diye bu nefse müteallik irsal-i nefs manasına olan nefs e müteallik hikmet, atâullah, hibetullah manasına olan Kelime-i Şisiye’ye tahsis buyuruldu.

Şit’in (a.s.) İbrani lügatında manası “Atâullah”tır. Allah’ın hibesi, Allah’ın atâsı manasınadır. Şit ismi içerisinde bu özellikleri beyan buyurdu; M. Arabi Hz.leri Hz. Resulullah’ın (s.a.v.) hakikatinden alarak açıkladı. 

------------------- 

1.Paragraf:

Ma'lûm olsun ki, kevnde kulların elleri üzere ve onların ellerinin gayrı üzere olan atâyâ ve minah-i zahire iki kısım üzerinedir: Onlardan biri atâyâ-yı zâtiyye, diğeri atâyâ-yı esmâiyyedir; ve ehl-i ezvâk indinde mütemeyyiz olur (1).

------------------- 

Cenab-ı Hakkın iki lutfu vardı, biri Zat’i lütuf diğeri esmai lütuftur. Öğrenende hasıl olan herhangi bir ilim şeyh ve evliya vasıtaları ile müride hasıl olan marif-i rabbaniye gibi kulların elleri vasıtasıyla bir muallimin talimine ve şeyhin irşadına muhtaç olmaksızın talib-i Hakka cihet-i batından hasıl olup ilim gibi kulların elleri tavassut etmeksizin vücud-u haricide vaki olan Allah’ın atâları ve ihsanları iki kısımdır biri atâya-yı Zatiye diğeri atâya-yı esmaiyedir.

 Yani insanların bir elleri ile çalışmaları neticesinde Cenab-ı Hakkın atâ verdiği özellik vardır, bir de manen verdiği Zat’ından verdiği kul çalışmadan verdikleri vardır. İnsanların çalışmaları ile Cenab-ı Hakkın verdiği bir ilim vardır bir de manen Zatından verdiği yani kul çalışmadan verdiği özellikler vardır. 

Malum olsun ki vücud-u mutlak-ı Hakk Zat-ı ahadiyesi hasebiyle atâ ve ihsan etmez. Zira atâ sıfat ve esma icabıdır. Bu mertebede Hakk esma ve sıfattan ganidir, O’nun bil cümle sıfat ve esması Zat-ı ahadiyetinde mündemiç ve müstehlektir, bunlar zuhur etmese de yine Zat-ı mutlak yine Zat-ı mutlaktır. 

Yani ahadiyet mertebesinde Cenab-ı Hakk’ın esmaları sıfatları meydana gelmese de o gene kendi mertebesinde Zat-ı mutlaktır. Zaten o mertebeden atâ olmaz. Neden? Çünkü zuhur yoktur ahadiyet mertebesinde. Atâ olması için esma ve sıfatlar gereklidir. Onların zuhuruyla birlikte atâ da oluşmaktadır.

Tohum yere ekilmemişse o kendi zatındadır onun içinden bir şey çıkmaz. İçinde bir şeyler var dal, yaprak, çiçek vs. ama içinde gizli bulunmaktadır. Ne zaman ki o toprağa ekilecek işte sıfat ve esma mertebelerine inecek atâ ondan sonra zuhur edecektir. 

Ondan sonra yaprağını alacaksın, gölgesinden faydalanacaksın. Çiçeğinden, meyvesinden faydalanacaksın. Yoksa bunlar özünde duruyorken çekirdeğin içindeki meyveyi bu durumda yiyemezsin. Çekirdeğin içinde meyve var ama kendi zatında gizli olduğu için yiyemezsin. O çekirdeğin içindeki sıfatlar yani özellikler ve isimler çekirdekten dışarıya çıkmalarını taleb ederler. Hani demişti ya Zat’ta hapistedirler, işte o koskoca ağaç çekirdeğin içinde hapis ve orda helak olmuş durumdadır. Ortaya çıkmadığı için kimliksiz kalmıştır. Ama orada mevcuttur. Sıfat ve esma zuhur isterler. Hak kendi Zat’ına gene kendi Zat’ında tecelli etmekle orda ilimleri meydana gelir. O çekirdeğin içindeki öz yine kendi kendine tecelli etmekle orda onların ilimleri meydana gelir. Ne şekilde olacağı, tadı, rengi, cinsi, şekli vs. çekirdeğin içerisinde meydana gelir. 

Buna “Feyz-i Akdes” tabir ederler. Yani çok yüksek feyz demektir, en uç noktadaki feyz demektir. Hakkın bu tecellisi ile ilim mertebesinde, ilme tenezzüle esma ve sıfat mertebesine Vahdet ve Uluhiyet mertebesidir. Ondan sonra Hakkın Zatının her bir mertebeye tenezzülü bu ilim mertebesinde hasıl olan esmasının sureti üzere olur. 

Yani feyz-i akdeste, o ilk programlamada nasıl meydana getirileceği düşünülmüşse ondan sonraki tesirat o program üzeredir. Hakkın her bir mertebeye tenezzülü bu mertebe-i ilimde hasıl olan esmasının sureti üzerine olur.

Yani yaprak olacaksa yaprak sureti üzere olur, çiçek olacaksa çiçek sureti, meyve olacaksa meyve sureti üzere olur Hakk’ın tecellisi. Böylece vücud-u haricide, yani dış vücutta yani şimdi bizim içinde bulunduğumuz hazret-i şehadette, bu müşahede âleminde, şahadet aleminde ve alem-i dünyada ve vücutlarımızda hasıl olan atâya-ı esmaiyedir. Yani bizim şu meydana gelen varlığımız esmanın bize vermiş olduğu atâ, italardır, lütuflardır. Yani esma-i hüsnanın bize verdikleri atâdır, hibedir. Yani bizleri meydana getirmiş olan esma-i hüsnadandır, o isimler olmasa biz meydana çıkamayız. İşte onun için her varlığın ismi onun Rabb’ıdır. 

Bu atâ-ı esma da yani smadan gelen bu özelliklerde atâ-ı Zat’ta mevcuttur. Esma da kendi başına bir şey değildir o da Zat’ına bağlıdır. O’nun içinde O’nunla birliktedir. Zira Zat-ı Hakk ilminde peyda olan esma suretleri nefesi rahmanisiyle açılmak, ortaya çıkmak yani letafet mertebesinden kesafet mertebesine tenezzül etmek suretiyle vücut verdi. Onların istidatları kabiliyetleri neden ibaret ise ona göre atâ ve ihsan etti. 

Yani bir meyve nasıl oluşacaksa istidat ve kabiliyeti ne yönde ise esma-i ilahiye onu o yönde meydana çıkarmak için atâda bulundu itâ da bulundu. Yani onun oluşmasını meydana getirdi. Ona güneşini, suyunu, havasını, toprağını verdi. Bu verilenler hep atâdır. Meyve ve çiçeğin oluşmasında bütün âlem onun etrafında pervanedir. Meyve, meyve olmak için güneşe ücret ödemedi, sucuya toprağa bir ödeme yapmadı. Bunları hep Cenab-ı Hakk veriyor bunlar hep atâdır. 

İşte bunları neden veriyor o çiçeğin özündeki talebinden veriyor. Onlar hep konuşuyor, Cenab-ı Hakk bütün bu varlıklarla konuşuyor. Varlıklar da onunla konuşuyor, alış veriş halindeler. Ama bu konuşmaların türlü yönleri var; يُسَبِّحُ لِلَّهِ مَا فِى السَّمَوَاتِ وَمَا فِى الاَرْضِ الْمَلِكِ الْقُدُّوسِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ 62/1 “semavat ve arzda ne varsa hepsi tesbih ederler” tesbihleri hal lisanları ile konuşmaları demektir. Hakk ilminde peyda olan sever-i esmaiyeyi nefes-i rahmanisi ile açılması için yani latefet mertebesinden kesafet mertebesine tenezzül etmek suretiyle vücut verdi. 

İlmi varlıklar olan alemdeki bütün bu varlıklar Zat-ı uluhiyetten, Zat-ı ahadiyetten kendilerini hapisten kurtulmalarını talep ettiler. Nasıl ki çekirdeğin içindeki ağaç hapis iseler ahadiyet mertebesinde de bütün bu âlemler mahpus durumdaydı, gizli durumdaydı.

İşte bütün bu âlemlerin programı yapıldı ve o programlar kendilerine has görevlerini yerine getirebilmeleri için talepte bulundular. Yani batın alemden zahir aleme çıkmaya talepte bulundular Cenab-ı Hakk da nefes-i rahmanisi ile “Huu..” diye bütün ilmi özellikleri bütün aleme yaydı. İşte her gittikleri yerde ilimler kendilerine birer ceset birer suret aldılar, meyve ise meyve oldu ağaç ise ağaç oldu, galaksi ise galaksi oldu, demirse demir, topraksa toprak oldu. Dolayısı ile bütün bu âlemde gördüğümüz varlıklar yaratılmış varlıklar değil zuhur etmiş varlıklardır. Yani Hakkın Zat’ından nefes-i rahmani ile zuhur etmiş varlıklardır.

Ve böylece kendi istidatları orantısında kendilerinde var olan ilm-i ezelilerini ortaya çıkardılar, bu onların sanatları, özellikleri oldu. Ve Cenab-ı Hakk da zahiren yani ilm-i latifte iken zahire çıkmaları için kendilerine bir atâda bulundu. Yani içine programını koydu, dışarıdan da o programın tatbikini de ortaya koydu. Onların istidatları ve kabiliyetleri neden ibaret ise ona göre atâ ve ihsan etti. Yani kim nerede neyi istiyorsa onu verdi. Bir zeytine elma olması gerektiğini söylemedi. Yani zeytine ne ihtiyacı varsa onu verdi, zeytine, elmanın ihtiyacı olan nefes-i rahmanisini suyunu herhangi bir şeyini vermedi.

Elma neyi istiyorsa onu verdi, zeytin ne istiyorsa onu verdi. Hayvan neyi istiyorsa, nebat neyi istiyorsa onu atâ etti. Böylece bu atâlar yani bu lütuflar Zat-ı vahdet ve uluhiyetten meydana çıktı, asılları uluhiyete ve vahdete dayanır. Her ne kadar esma ve sıfat yollu zuhura geliyorsa da esma ve sıfat da Zat’a dayandığından genelde Zat kaynaklı oldu. Bu surette Zati lütuf ve tecelliyat Zati tecelliyat dedikleri Zatı uluhiyetin tecellisi olur. Bütün bu âlemler tecelliyat-ı Zatiye ve Zat-i uluhiyetin tecellisi oldu. 

İnsan-ı kamil Allah ism-i caminin mazharı olmak itibarıyla bu alemde Hakkın Zat tecellisi bizatihi Âdem’e olur, yani İnsan-ı Kamil’e olur. 

Yani Zat’i tecelli evvela insan-ı kamile olur. Cenab-ı Hakk’ın bu alemlere tecellisi her an olmaktadır. Ama bu tecellileri sıfat tecellileri, esma tecellileri, fiil tecellileri olmaktadır.

Zat tecellisi sadece insan-ı kamil’e olmaktadır. O saadetli Zat bütün varlıkların ayan-ı sabiteleri, iktizasınca yani bütün varlıktaki ayan-ı sabitelerinin gereğince kendilerine verilmesi icap eden atâyayı yani verilecek şeyleri kendisinde hilafet olması dolayısıyla ve bakıcısı olması nedeniyle onlara tevzi eder. 

İnsan-ı kamil bütün bu âlemlerde var olan neyi nereye verilecekse insan-ı kamile gelir, insan-ı kamil bunu tevzi eder. Kendisi Allah isminin mazharı olması dolayısıyla ve de halife olması dolayısıyla. 

Bu madde âleminde vaki olan bu isim tecellilerine “Feyz-i Mukaddes” tabir ederler. İşte bu iki kısım atâya yani iki kısım verilişe zevk sahipleri bunların arasındaki tecellileri anlar. 

Yani bir tecelli Zat’ın kendisinden geliyor “Feyz-i Akdes”; “Feyz-i Mukaddes” İnsan-ı Kamil’in aracılığı ile esma tecellisi olarak bütün alemlere yayılır. 

------------------- 

2. Paragraf:

Nitekim ondan bazısı, muayyende suâlden ve gayr-ı muayyende suâlden vâki' olur; ve ondan ba'zısı da suâlden vâki' olmaz. Gerek atıyye-i zâtiyye olsun, ve gerek esmâiyye olsun müsavidir. İmdi "Yâ Rab bana bunu ver!" diyen gibi muayyin, ona onun gayrî bir şey hutur etmeyen bir emri ta'yîn eder; ve gayr-ı muayyin dahi "Yâ Rab benim latîf ve kesiften olan zâtımın her bir cüz'üne min-gayr-i ta'yîn, benim onda maslahatım olduğunu bildiğin şeyi ver!" diyen kimse gibidir (2).

------------------- 

M. Arabi Hz.leri İlahi verişi, İlahi bağışı Zati lütuf, Zat’ından gelen lütuf ve esmadan gelen lütuf namıyla iki kısma ayırdı, bu zevke havele buyurdu, O atâyayı burada da his ile idrak olunan kısımlara taksim edip, aralarındaki farkı misalle tevzih buyurdu.

Bu atâyayı Zati ve esmayı madde olarak birincisinde anlattı, ikincisinde bu atâ histe de olur buyuruyor. Yani insanın his dünyasında da bu atâ olur. İç aleminde, duygular aleminde Zati tecelli olur, maddi olarak ortada bir şey olmaz. His âleminde Zati tecelli de olur, esma tecellisi de olur. Esma yollu lütuflar da olur. Akıl ile düşünülen bir şey misallendirerek sana mahsus olur, tahsis edilir. Yani daha evvelce ortada bir bilgi vardır, akıl ile bilinen bir bilgi vardır ama sen misallendirmek yoluyla o bilgiyi kendine döndürebilirsin. Yani o bilgiye sahip olabilirsin. 

Misal vermek suretiyle daha iyi anlarsın o bilgiyi. Dolayısıyla o sana bir atâ olmuş olur. 

Haktan lafız ile bir şey talep eden kul ilim ve yakiyn gibi ya muayyen bir şey ister yahut “yarabbi sen benim halimi ve benim salahım hangi şeyde olduğunu bilirsin, benim zatımın latif olan cüzünü yani ruhuma kuvvayı ruhaniyeme ve kesif olan cüzüne yani kesafet aleminde müteayyin ve mukayyet olan vücüdüma ve nefsime kuvvayı nefsaniyeme salih olan neyse onu ihsan et.” “Yani benim zahiren neye ihtiyacım varsa batınen neye ihtiyacım varsa sen onu bana lutfet.” Kavlinde olduğu gibi gayri muayyen bir şeyi taleb eder. Talep lafsıyla vaki olmayan atâ dahi talep lafsıyla olan ile musavidir. Yani bir talebin vardır, karnın acıkmıştır lafız ile bir şey söylemezsin ama talep etmektesin yani karnın doysun diye hal lisanı ile taleb etmektesin.

Bir de aynı şeyi karnım acıktı diye anne, baba, eş veya fırından ekmek talep edersin. Çünkü ihtiyacın olduğundan talep ediyorsun. Yani hem lafzi olur, hem de hissi olur ama ikisi de aynı taleptir. Mesela bir dilenci gelip para ver der, bu lisan-ı kal ile olur yani söz lisanı ile olur, bir de dilenci gelip bir şey söylemez ama onun halinden ihtiyaç sahibi olduğu bellidir, bu da hal lisanı ile talep eder. Biri dili ile ister diğeri elini açar haliyle istemiş olur. Fakat aile sahibi olup akşama yiyeceği olmadığını bildiğiniz bir fakir ne lisanı hal ile ne de lisan-ı kal ile sizden sadaka istemediği halde siz onun sadaka alma mahalli olduğunu bildiğiniz için ona yardımda bulunursunuz. Böylece onun sizden sadaka talep etmesi istidat lisanı iledir.

------------------- 

3. Paragraf:

Ve sâiller iki sınıftır: Bir sınıfı suâle isti'câl-i tabiî ba's etti. Zîrâ insan acûlen mahlûktur. Ve diğer sınıfı da suâle ilmi ba's etti. Zîrâ bildi ki Allah indinde, ilim sebk ettiği umur vâki'dir. Ona ancak talebden sonra nail olunur. İmdi der ki, me'mûldür ki Hak'tan taleb ettiğimiz şey bu kabilden ola. Böyle olunca onun suâli, imkândan/üzerinde bulunduğu şey için ihtiyattır. Ve halbuki Allah'ın ilmînde olan şey ve onun isti'dâdının kabulde i'tâ ettiği şey bilinmez. Zîrâ her zaman ferdde, bu zamanda şahsın îsti'dâdına vukuf, ma'lûmâtın en gâmız olanındandır. Ve eğer isti'dâd, suâli i'tâ etmiye idi, suâl etmezdi (3).

------------------- 

Allah’ın atâlarını ihsanlarını söz lisanı ile talep edenler iki sınıftır. Yani Allah’ın kendilerine verecek olan lütuflarını kelam ile talep edenler iki sınıftır. Allah’ın atâlarını lisan-ı kal ile taleb edenler iki sınıftır, birinci sınıf acele olarak taleb edenler. Hemen istediği olsun diye taleb edenler. O acele taleb ediyor ama acaba Cenab-ı Hakk o acele o atâyı vermeyi hükmetmiş midir. Bunu bilmiyorlar. O istedikleri şey kendilerine gelse bile onlara faydalı mı? Kendileri müsait olduğu zamanı bilemezler. Bu sınıfın talebi böyle cehil üzerine vaki olur. Acele edenler cehil üzerinedirler. Diğer sınıfı suale sevk eden şey ise onun ilmidir. Zira bu sınıf icmalen bilirler ki yani toplu olarak bilirler ki Allah’ın indinde ilm-i ilahi sevk etmiş olan bir takım umurlardır. Yani öncelik tanınmış olan bir kısım ilim vardır.

Umur işler vardır ve o umura ancak talepten sonra nail olunur. Yani Cenab-ı Hakk sana bir şey lütfetmiştir, senin üzerine geçirmiştir ama bunu taleb edersen sana verir. Durduğun yerden vermez. O işlere ancak talepten sonra nail olunur. Yani birtakım ilahi atâ vardır ki onların zuhuru ilm-i ilahide istemeye şart kılınmıştır. Yani taleb olmadıkça zuhur etmez. Şöyle diyelim sen toprağa o tohumu ekmedikçe o bitki meydana gelmez. O tohumun meydana gelme kabiliyeti vardır ama senin onun çimlenmesini istemen lazımdır, çimlenmenin de şartları vardır, onu yerine getirmen lazımdır. Kişi taleb etmezse o tohumdaki kabiliyet kullanılamıyor. 

Cenab-ı Hakk’ta her şey mevcut ama onu sana yazmış ama talebini sebep koşmuştur. Sen taleb etmediğin sürece de o sana gelmiyor. Demek ki taleb her yönden gereklidir talep mutlaka lazımdır. Ama Cenab-ı Hakk o atâyı ilahiyi üzerimize yazmış mı yazmamış mı onu bilmediğimiz için ya yazmışsa bizde istemeyerek kaçırmışsak, işte bu çok büyük gaflet olur. Bunun için bu sınıf Hakk Teala’dan bizim taleb ettiğimiz şey belki bu kabildendir deyip imkan-ı husuli ilmi ilahide talebe mütevakkıf olduğu mütalasıyla o şeyi ihtiyaten Hakktan ister. 

O halde talebimiz hep devamlı olmalıdır. Bu taleple beraber o şeyin ilm-i ilahide subutu vaki midir ve onun ayan-ı sabitesinin istidadı bu talep ettiği şeye ezelde Hakk aleyhine hüküm etmiş midir. İlm-i ilahide sabit olan şey zahirde umduğuna muvafık mıdır? Bunları bilmez. Zira ayan-ı sabite Hakka ne suretle ilim vermişlerse o suretle Hakkın malumu olurlar. Hakka bizim hakkımızda böyle hükmet diye Hakk aleyhinde ne vech ile hüküm etmişlerse Hakk’ın onlar hakkındaki hükmü dahi ona göredir. Zira hâkim hükmettiği şeyde mahkum neyi yapmışsa onun üzerine hükmeder. Üzeyir Fassında bu konu tekrar edilecektir.

İşte sual eden ayan-ı sabitesi ilm-i Hakk’ta ne suretle malum olduğunu bilmediği için bir dua edici, isteyici kendi istediği şeyin ayan-ı sabitede nasıl bir oluşumu olduğunu bilmediği için taleb ettiğim şey belki ilm-i ilahide sabit olmuş bir şeydir deyip ihtiyaten sual eder. Cenab-ı Hak onu istemediğin halde yazmışsa boşa geçer. Yazmışsa bir de istersen o tahakkuk eder. Fakat bunun sabit olup olmadığını bilmez. Zira her bir zamanda her bir şahısın istidadına vakıf olmak keyfiyeti pek derin malumat cinsindendir. Her bir fert her anda olan istidadını bilmez ki o dakikada müstaid olduğu şeyi hemen Hakk’tan taleb etsin.

O şey dahi hemen oluversin işte bunu bilmediği için belki eser-i icabet zahir olur diye müstaid olduğunu zannettiği şeyi haktan taleb eder. Bu sebeple onun istediği şeylerin bazısı vaki olur bazısı vaki olmaz. Fakat şurası şayanı dikkattir ki insan suret-i umumiyede olarak kabulüne müsait olduğu şeyi idrak edebilir. Mesela bir kimse tıp veya riyaziye tahsiline başlar az çalışma ile çok bilgi elde ettiğini ve o ilmin mesailini anlamakta asla güçlük çekmediğini görür. Kendisine kolay gelir. Bundan anlar ki o ilmin husulüne kendisinde isdidad vardır. İşte bu icmalen istidadına vukuftur. Buna kaza derler, vakit vakit ne miktar hasıl olacağını yani kazanın tafsili olan kaderi bilmez. Meğer ki Hakk bunların bazısına kendini muttali kılsın ve bunların cümlesine ıttıla İlm-i ilahide olan şey ıttıladır ki bu da Hakka mahsustur. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de buyurulur: وَمَا تَدْرِى نَفْسٌ مَاذَا تَكْسِبُ غَدًا 31/34 “Bir nefis yarın ne kesb edeceğini bilmez” Abd Her ne kadar istidadını bilmez ama o suali ortaya getirmeseydi taleb de meydana gelmezdi, zira abd üzerinde her anda cari olan ahval onun istidadından münbaistir.

Zira kul üzerinde her an cereyan eden yaşantı onun istidadından meydana gelmiştir. Bir kimse nasıl bir hayat yaşıyorsa onun üzerinde cereyan eden o yaşantı onun istidadının gereğidir. Yani oradan meydana gelmektedir. Abdin talebi dahi üzerinde cereyan eden ahvalden bir haldir. Abdin suali dahi onun istidadından ileri gelen bir keyfiyet olur. Şu halde sail sual eden Hakktan bir şey talep ettiğinde onun o suali taleb ettiği şeydeki istidadına delalet eder. Yani her ne kadar bir kişi Haktan istediği şeyin ne olduğunu bilmiyorsa da ama onun o isteyişi onun istidadına da delalettir. 

Çünkü istidadına uygun şeyi talep eder, içinden gelen odur. Onun içine gelen şey de istidadında olan şeydir. O suali taleb ettiği şeydeki istidadını delalet eder ve o istidat talebe sebep olmuştur. Fakat abd her zaman fertte yani ecza-i zamandan her bir cüzde istidadının ne şeyi iktiza ettiğini bilmez.

Eğer bilseydi talebini mütakip o şey zuhur ediverir idi. Yani toplu olarak belki sen bir şey istersin o da Hakkın talebine uygundur yani Hakkın atâsına uygundur ama an be an, parça parça vakitlerde ne taleb edeceğini bilmezsin. Yani sana gelecek olan atânın ne olduğunu bilmezsin.

Genel olarak bilebilirsin ama cüz olarak bilemezsin eğer bilseydi talebine mütakip o şey zuhur ediverirdi. Yani istediğin şeyi bilerek isteseydin o zaten hemen olurdu. Herhangi bir kişinin eliyle bir lütuf geldiği zaman “Allah bizim ayan-ı sabitemize yazmış da bu bize geldi” derler. Bu huzur ehli de iki sınıftır bir sınıfı kendilerine gelen ilahi hibeyi kabul ettiklerinden dolayı istidatlarını bilirler, zira bunların ayan-ı sabiteleri inkişaf eden değildir. Bu yüzden istidatlarını tafsilen bilmezler.

------------------- 

4. Paragraf:

İmdi bunun mislini bilmeyen ehl-i huzurun gayesi, onu içinde bulundukları zamanda bilmeleridir. Zîrâ onlar huzurları sebebiyle bu zamanda Hakkın onlara verdiği şeyi ve onu ancak isti'dâd sebebiyle kabul ettiklerini bilirler. Ve onlar iki sınıftır: Bir sınıfı kabullerinden isti'dâdlarını bilirler; ve bir sınıfı dahi ne şeyi kabul ettiklerini isti'dâdlarından bilirler. Bu da, bu sınıfta ma'rifet-i isti'dâdda vâki' olan şeyin etemmidir. Ve bu sınıftan, isti'câl ve imkân için değil, ancak Allah Teâlâ'nın ادْعُونٖى اَسْتَجِبْ لَكُمْ (Mü'min, 40 / 60) kavlindeki emrine imtisâlen suâl eden kimse vardır. Böyle olunca o, abd-i mahzdır. Ve bu dâî için, suâl ettiği şeyde muayyenden ve gayr-ı muayyenden, himmet-î müteallıka yoktur. Onun himmeti ancak efendisinin evâmirine imtisâldedir. Binâenaleyh hal, suâli iktizâ ettikde, ubûdiyyeten suâl eder; ve tefviz ve sükûtu iktizâ ettikde dahi, sâkit olur. İmdi Eyyûb'u ve sâireyi mübtelâ kıldı. Halbuki Allah'ın onları onunla mübtelâ ettiği şeyin ref'ini suâl etmediler. Ba'dehû diğer zamanda onlara bunun ref'ini taleb etmek iktizâ etti. Binâenaleyh suâl ettiler. O halde Allah, onlardan onu ref eyledi (4).

------------------- 

Dua eden bunun mislini yani ilm-i İlahiyi ve istidatlarını bilmeyen ehl-i huzurun gayesi içinde bulundukları zamanda istidatlarını bilmelerdir. Bunlar ayn-ı sabitelerinin ilm-i Hakk’ta ne suretle meydana çıkma olduğunu ve lisan-ı istidatlarıyla Hakk’tan ne şeyi taleb etmiş olduklarını bilmemekle beraber gerek vasıtalı ve gerek vasıtasız Hakk’tan kula gelen feyz-ilham- tecelliyattan ilimler ve ahlaktan bulundukları zaman içinde kabul ettikleri ilahi ihsanları ancak o zaman da olan istidadı cüzziyeleri ile kabul ettiklerini bilir.

Zira Hakk’la huzur ve şuhudları sebebiyle vücuda ve tesirde Hakk’tan başka hiçbir şey görmezler. Ve Zeyd ve Amr yediyle kendilerine vasıl olan ihsanları gördük de: “İşte bu bizim ilm-i ilahide sabit olan ayanımızın lisan-ı istidat ile Hakk’tan taleb ettiği şeydir ki şu zamandaki istidad-ı cüzimiz sebebiyle şimdi bize haktan ihsan olundu.” derler. Ancak kendilerine gelen atâyı kabul edip hazm etmeleri hasebiyle istidatlarını icmalen bilirler. “Eğer istidadımız olmasa idi bu atâyı kabul etmez idik.” derler. Nitekim Şeyh Ekber (r.a.) bu Fusûsu’l Hikem’de binlerce hakikatler ve marifetler beyan buyururlar, nice kimseler vardır ki bu marifetleri hafsalalarına sığdırıp bu hakikatleri kabul edemezler. Bu kabul edememe keyfiyeti şüphe yoktur ki istidadının olmayışındandır. Yine birçok kimseler Hz. Şeyh Ekber (r.a.) mazharından gelen bu atâyı kabul edip ve ab-ı hayat gibi içip hazmederler, bu da kabule olan istidatlarındandır. Nitekim bazı insanlar bu kitapla M. Arabi’nin küfrüne delil saymışlardır. Bazıları da veli olduğuna saymışlardır. 

Kelam bir fakat istidad-ı samiin muhteliftir. Ehl-i huzurun bir sınıfı dahi ilm-i İlahideki ayan-ı sabitelerini ve onların istidatlarını bildikleri için bu istidatları hasebiyle ne şeyi kabul edeceklerine vakıftır. Onlar ancak kendilerinde kabule istidat gördükleri şeyi Hakk’tan taleb ederler. Her önüne gelen şeyi istemez, kendinde ne istidat görmüşse Hakk’tan onu taleb ederler. Bu daha isabetli bir taleb olur. Kabiliyetin varsa o şeyi taleb et. Ki onu cenab-ı Hakkın sana vermesi çok daha kuvvetle muhtemeldir. Bu ikinci sınıf birinci sınıftan daha kemallidir. 

Cenab-ı Şeyh (r.a.) atâ-ı ilahiyeyi evvela taleb ile ve talebsiz hasıl olan atâyaya ve taleb ile olan atâyaya dahi belirli ve belirsiz olan şeye taksim etti. Şimdi de soru soranı soru sormaya sevkeden şey hasebiyle taksim edip buyurdular ki bu ehl-i huzurdan olan soru soranlardan bir sual eden vardır ki Hakk’tan taleb eder. Fakat acele olsun veya olmasın diye sual etmez. Belki onun suali Allah’ın (c.c.) ادْعُونٖى اَسْتَجِبْ لَكُمْ 40/60 “Bana dua ediniz ki ben de size uyayım” Benden sual edin, sizin için icabet edeyim kavliyle vaki olan emrine imtisal içindir. Bu sual eden abd-mahzdır, onun dünyevi uhrevi ve zahiri, batını; muayyen ve gayri muayyen hiçbir şeye himmete müteallik değildir. Taleb ettiği şeyi himmetini talik ederek istemez onun himmeti ancak efendisinin emirlerine imtisal etmektir. Yani ister ama kendi nefsi için bir şey istemez. Efendisi kendisi hakkında ne istemişse o hükmü ister. 

BEYT: “Dinin sultanı mademki benden tama’ (şiddetle isteme) ister bundan sonra kanâatın başına toprak saçılsın.” Yani dinin sultanı Resul (s.a.v.) mademki benden bir şey istiyor, artık ben onun isteğini yerine getirmek için sınır tanımam diyor. Neden kanâatın başına toprak saçılsın. Buradaki kanâat rızka karşı olan kanâat değildir. Çalışmaya karşı olan kanâattır. “İşte beş vakit namaz kıldım kanâat ederim ben buna, şu kadar oruç tuttum kanâat ederim” değil. “Kanâatın başına toprak saçılsın böyle kanâat yok artık” diyor. “Ne yapabilirsem yaparım. Mademki dinin sultanı benden bir şey istedi artık onu yerine getirmek için kanâat etmem ben” diyor. 

Mesela çıraklığında ustan sana diyor ki “çalış sekize kadar” Hah ustam bana bunu dedi ben artık 18’e kadar çalışırım artık, ustam bana bunu dedikten sonra, buna kanâat etmem artık diyor. Yani ustasının muhabbetiyle çalışıyor artık, kanâat etmiyor oradaki işe. Böylece hal sual iktiza edince bu gizli kul ancak ubudiyet sual eder. Abdiyetinden sual eder. Zira onun vechi Haktan ve Cemal-i Mutlaktan başka hiçbir şey muradı yoktur. Yani bazıları dünyalık şeyler isterler ama Hakkın gerçek kulu (abd-i mahz) O’nun kendisinden başkasını taleb etmez.

Bu gizli kul cem olarak vahdet mertebesindedir tafsilen alem suretlerindendir, eğer halin icabına göre Haktan bir şey taleb ederse efendisine karşı kulluğunun şanını ispat içindir.

 Neden? Ben kulum sen efendisin sana muhtacım diye kulluğun şanını ortaya getirmesindendir, yoksa nefsani arzuları için değildir. Yani kendi fakrını, hakkın ganiliğini daha çok ortaya getirip kendini daha iyi anlamak için ister, muhtaçlığını ortaya getirir. Bütün işlerini Hakka bırakıp sukut etmeyi ihtiyaç duyarsa da susar. Ne himmetiyle manen ve kalben ne de lisanıyla lafzen bir şey taleb etmez. 

Nitekim Hakk Teala Hz. Eyyüb (a.s.) ve sair enbiya ve onların varisleri olan evliyayı birtakım belalara müptela eyledi, onlar bu belaların kaldırılmasını Hakk’tan talep etmediler, o belaları çektiler. Daha sonra hal o belaların kaldırılmasını taleb etti. Onlar da lazım gelen hale göre bu belaların kaldırılmasını Hakk’tan taleb ettiler. Hakk Teala da o belaları kaldırdı. 

Yani Cenab-ı Hakkın kendilerine vermiş olduğu o zorlukların kalkması için talepte bulunmadılar ama ne zaman ki artık o zorluğun kalkma vakti yaklaştı bunu da onlar hissettiler o zaman taleb ettiler kalksın diye. Zaten kalkması gerekiyor o zaman da lisana dökmesi gerektiği için söylüyorlar.

Malum olsun ki Hakk Teala Hz.leri kullarını müptela kıldığı her mihnet ve bela gizli bir kahır değildir belki mihnet ve bela suretinde zahir olan rahmet ve kendilerine mahsus olan nimettir. Yani dışarıdan zorluk gibi görünen şey aslında nimettir. Mihnet ve bela Hakkın Celalinden, Rahmet ve nimet ise Cemalindendir. Ve insan mazhar-ı Cemal ve Celaldir, nitekim Hakk Teala insan hakkında خَلَقْتُ بِيَدَىَّ Sad/75 ayetinde “İki elimle halkettim” buyurur ki yed-i Cemalimle ve yed-i Celalimle halk ettim, yani Cemal ve Celal ellerimle halk eyledim demektir.

Bela suretinde zahir olan rahmet ve nimete mahsusadır, zorluklar ve belalar Hakk’ın Celal tecellisinden, Celal esmasından gelir. Rahmetler ve nimetler, iyilikler, güzellikler ise Cemalindendir. İnsan mazhar-ı Cemal ve Celaldir. Yani Celal ve Cemal esmasının zuhur yeridir. “Zülcelali vel ikram” Celal ve ikram sahibi. Buradaki ikramı Celalinden sonra geliyor. Cemalinden sonra değil. “Zülcelali vel ikram” yani Celal ve ikram sahibi. Yani yukarıda bahsetmiş olduğu mihnet ve bela Hakkın Celalindendir. İşte başımıza gelen belalar, zorluklar, neticede bizi ikrama götürmüş oluyor. 

Yani Cenab-ı Hakk’ın ikram sebebi oluyor bu başımıza gelen zorluklar. O Celali tecelli ancak rahman yolunu rahmet yolunu açıyor. Eğer bir insanın üzerinde Celal tecellisinin tesiri olmazsa nefsaniyetini başka türlü ortadan kaldıramaz. Ancak Celal tecellisi gelecek ki senin nefsaniyetin ortadan kaldırsın. İşte Celal tecellisiyle senin nefsaniyetinin ortadan kalkması sana lütuftan başka bir şey değildir. 

Böylece Hakk insanı mazhar-ı kamil olduğu için mükerrem kılmıştır. İnsandan başka diğer mahlukatta bu cemiyet yoktur. Yani bu celal ve cemal tecellileri yoktur. 

Onların bazısı Cemali, bazısı Celalidir. Mesela hayvanat mazhar-ı celaldir, çünkü “Muzil” isminin masharıdır. İşte bu kemalinden naşi İnsan teklifat-ı ilahiyenin muhatabı olmuştur. Yani İnsan Celal ve Cemal mazharı olduğundan ilahi teklif insana yapılmıştır. İnsanın nefsi yani vucud-u müteayyini ve mukayyedi itibarıyla Celal mazharıdır, ruhu itibarıyla da Cemal mazharıdır. Zira ruh haddizatında tabiat benliğinden paktır. Nefis ise böyle değildir, unsurlara tabidir. Tabiat alemi ise Kahır ve Celal mazharıdır, onun için nefsin şanı Hakka muhalefet, ruhun şanı ise Hakk’a uygunluktur. Böylece nefsi ruhuna tabi olanlar Cemali, ruhu nefsine tabi olanlar ise Celali olurlar, Kahır ve lütuf tahkik ehli nazarında hakikat-ı vahidenin şuunatından yani tek hakikatin şenlerinden zuhurlarından başka bir şey olmadığından ikisi de tek şeydir. Nasıl ki kendimize baktığımız zaman sağ el sol el diye bunları ayrı gördüğümüzde isimlendiriyorsak sağ sol diye ama bunların bir bedene bağlı olduğunu gördüğümüzde ikisi de bir bedenin hakikatleridir deyip, ikisi de aynı şeydir diyoruz. Nitekim böyle baktığımız zamanda iki kolumuz da aynı farkları yok deriz. Zuhurda şuunatta ayrı ama hakikatte özde vahdette birdirler. İşte cemal ve celal sıfatları ve Cenab-ı Hakk’ın diğer birbirine zıt olan esma-i ilahiyesi de aynı böyledir. İşte bu sebepten Hz Mevlana (r.a.) buyururlar ki, Beyit tercüme: “Ben O’nun kahrına ve lutfuna cidden aşıkım; acayiptir ki ben her iki zıddın da aşıkıyım.” Yani kahrının da aşıkıyım, lütfunun da aşıkıyım diyor. Bu gibi zevat-ı kiram nasıl kahra aşık olmasınlar ki kahır Hakk’ın vechi olan perdesi nefse taalluk eder, onu yırtıp Cemal-i Hakkı izhar eyler. Celal tecellisi senin nefsinin perdelerini yırtıp onu Cemale döndürür. Ehlullah bu durumda nasıl aşık olmasın kahır tecellilerine? Onların talepleri de bundan ibarettir, kahır ve celalin mevridi (varılacak yer) vücud-u mümkinat olup onlarda daim olmadıklarından hadis-i kudsi mucibince “Rahmetim gadabımı geçmiştir.” Mucibince kahır ve celal arazi, lütuf ve rahmet Zat’i dir. 

Hak Teala bu şehadet aleminde gerek mü’minlere ve gerekse kafirlere kahır ve celaliyle tecelli buyurur, mü’mine isabet eden kahır onların derecesini artırmak içindir, zira her bir bela nazil oldukça nefsinden uzaklaşması Hakka yaklaşması artar.

Böylece o bela mihnet ve zorluklar suretinde zahir olur, rahmet ve nimeti hassadır. Bu belalar ancak Hakkın muradını bilen ve kader sırrına muttali olan zevat-ı kiram talib olur, kafirlere isabet eden kahır ise وَلَنُذِيقَنَّهُمْ مِنَ الْعَذَابِ الاَدْنَى دُونَ الْعَذَابِ الاَكْبَرِ 32/21 ayetinde buyurduğu gibi 

32/21- Andolsun ki biz, en büyük azabtan önce onlara en yakın azabtan da tattıracağız. Olur ki dönerler.

------------------- 

5. Paragraf

Ve mes'ûlün-fîh ile ta'cîl ve ibtâ’, Allah indinde onun için muayyen olan kaderden nâşîdir. İmdi suâl, vakte muvafık oldukda, icabet ile isrâ' olunur; ve vakit, yâ dünyâda veya âhirette teahhür ettikde icabet, ya'nî mes'ûlün-fîh, teahhür eder; yoksa Allah'dan lebbeyk ile olan icabet te'hîr olunmaz. İmdi bunu anla! (5). 

------------------- 

Hakk’tan taleb olunan şeyin çabuk zuhuru veya geç kalması dua eden kimse için Allah indinde muayyen olan kadere sebebiyledir. Bu yüzden abd Hakk’tan bir şey istediği vakit eğer bu duası muayyen vakte denk gelirse derhal fiilen “lebbeyk” ile icabet olunur. 

Yani Cenab-ı Hakk bir kişiye bir şey yazmıştır, bu kendisine verilecek şeyin bir zamanı vardır, mesela; 1990 senesinde şu verilecek, bu verilecek diye kaderi yazılmıştır, ama o sene gelmeden onu sen taleb edersen o vakit gelinceye kadar o duan devam eder. Yani sen dua ettiğin zaman Cenab-ı Hakk sana “Lebbeyk” –buyur kulum- diyor. Yani icabet edeyim diyor. Ama vakti gelince icabet ediyor. Eğer vakti gelmişse hemen icabet ediyor. Gelmemişse vaktini bekliyor, senin önceden yaptığın dua geçerlidir.

Bazı şeyler var ki ahrette icabeti gerekiyor ahrette icabet ediyor. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur, “Kul Rabbı’na dua ettiği zaman Rabbı da ona Lebbeyk kulum der” yani tahkiken abd rabbına dua ettiği zaman Allahüteala “ey benim kulum lebbeyk, buyur“ der. Böylece abdın istidad-ı talebine muvafık olmadığı için icabet fiilen tehir olunmakla beraber Hakk taleb olunan şeyin ya dünyada ya ahrette vakti gelince ita olunmak üzere “lebbeyk” ile icabet eder. Yani sonradan vermek üzere baştan kabul eder. Böyle olunca haddizatında her bir dua müstecaptır. Fakat tecir ve tehiri kadere bağlıdır, bu sırra vakıf olmayan kimseler zannederler ki Hak bazı kullarına istediği şeyi verir, bazı kullarına vermez zannederler. Halb ki iş böyle değildir, İlahi ihsanlar ayan-ı sabitenin Hakka verdiği malumat üzerine lâhik olan kaza ve kader-i ilahiye tabidir.

Kaza ve kader ise hikmetine dayanır. Mesela herkes Hakktan zenginlik ister halbuki bu sual bütün kulların istidadına muvafık değildir. Hakk istidada muvafık olmayan atâyayı bilfarz (farz olarak) kullarına bol bol verse alemin nizmı bozulur. Nitekim Hakk Teala buyurur; بَسَطَ اللَّهُ الرِّزْقَ لِعِبَادِهِ لَبَغَوْا فِى الاَرْضِ 42/27 “eğer Allahüteala Hz. Rızkı kullarına geniş geniş verseydi yeryüzünde fesad ederlerdi”. Neden? Nasıl olsa bol diye nefsani yerlere gider, nefsani yaşar, böylece de bozgunculuk olmuş olurdu. 

Misal; kerim olan bir padişaha bilfaz birkaç kişi müracatla başbakanlığı talep etseler, padişah evvela onların bu tevcihe istidatlarının olup olmadığına bakar. Yani bu işi yapabilir mi? Yapamaz mı? İçlerinden hangisinin istidadı talebine muvafık ise bu makamı ona tercih eyler, böylece onun sualine fiilen icabet etmiş olur.

Diğerlerinin suali istidatlarına muvafık olmadığı cihetle bu makama muktezi malumatın tahsili için onları birer münasip memuriyetlere tayin eder bu da pek ala sizin talebinizi de vakti gelince isaf edeyim demek olur ki atâ-i padişahın fiilen tehiri ve “Lebbeyk” ile icabetidir.

Salih kimselerin kalpleri ilm-i ilahide muayyen olan duanın kabul olma vaktine duaya icabeti ilhama yani bu vakti ilham ile idrak ederler veya o sırada varid olan ayat-ı Kur’aniyeye yani o sırada Kur’an okuyorlar o sırada buna uygun bir ayet geldi, dua ayeti geldi onu bir icabet vesilesi sayarlar, vakti geldi diye. Veyahut diğer dışarıdan işaretler gelerek yani zahirden bazı fiillerin oluşumuyla bir işaret alırlar hissederler, bu zamanda Hakka hacetini arz ederler. O hacet derhal kaza olunur. Neden? Çünkü onun kabul olunacağını hissetti. Bunu görenler filan kimsenin duasına uyuluyor derler, duası anında kabul oluyor derler, halbuki ordaki sırrı onlar bilmezler. O zevat bu vakt-i muayyenden sonra sual muvafık olmadığını hissederlerse Hakka dua etmezler ve bu halde dahi halk onun hakkında dahi derler ki “eğer Hakka dua edeydi kabul olurdu fakat etmedi.” İşte bu sırra muvafık olanlar ile olmayanların farkı budur.

Diğer taraftan Hakkın “Lebbeyk” ile icabet edip fiilen icabeti tehir buyurması sırr-ı mahbubiyete delalet eder, bu mahbubiyet ezeli olup ayan-ı sabitesinin istidatı iktizasındandır. Böylece mahbub-u ilahiye (ilahi muhabbet) bu şehadet aleminde Hakk’tan bir şey taleb ettikleri vakit onların dua da ısrarları Hakka hoş geldiği ve Hakk onların kendisinden bir şeyle perdeli olmalarını istemediği için o istediği şeyi vermez. 

Mesnevi – Tercüme:

“Mahbûb dostun önüne biri ihtiyar ve çirkin diğeri güzel olarak iki kişi gelip ekmek istediği zaman o dost çabucak ekmek getirip ihtiyara al der. Öbürüne biraz rahatça otur der. Zira evde taze ekmek pişiriyorlar, o güzel insana biraz zahmetten sonra sıcak ekmek gelir o dost ona otur ki tatlı gelir” der. İşte Hakk’ın kendi mahbublarıyla olan muamelesi böyledir. 

Mesnevi Şerifte Mevlana böyle der. Benzetme yapmış tercüme eden de bu pasajı buraya koymuştur. Mevlana şöyle buyurur, iki ihtiyaç sahibi gelir bunların birisi biraz kötü huyludur, kötü yüzlüdür, yaşlıdır çirkindir, bir tanesi gençtir daha iyi huyludur. Kötü huylunun fazla kendisini meşgul etmemesi için elinde ne varsa hemen verir, hemen gönderir. Ama iyi huylunun duası hoşuna gittiğinden ona olan münasebetleri hoşuna gittiğinden onun istediği şeyi vermeyi geciktirir. Yani sevdiğinin ihtiyacını geciktirir demek istiyor. İşte buradan yola çıkarak bir benzetme ile Cenab-ı Hakk da böyle mahbub kullarının istediklerini hemen vermez. Neden duaya devam etsin diye. Yoksa istediğini verdikten sonra gidecektir. 

------------------- 

6. Paragraf:

Ve kısm-ı saniye gelince, o da bizim kavlimizdir. Binâenaleyh suâlden olmayandır. İmdi suâl ile benim muradım ancak onunla telaffuzdur. Zîrâ nefs-i emirde, ya lafz île, ya hâl ile veyahut istidâd île suâl lâ-büddür (6).

------------------- 

Hz. Şeyh (r.a.) yukarıda atâyayı Hakka nazaran Zati ve esma-i kısımlarına ve halka nazaran dahi talep ile ve talepsiz gelen atâya taksim buyurmuş ve talepsiz olan atâyayı beyanen yukarıda yani atâyanın bazısı sualden vaki olmaz. Gerek atıyyey-i Zatiye olsun, gerek esmaiye olsun musevidir demiş idi. Talep ile olan ve kısmı evvelden bulunan atâyayı izah buyurduktan sonra şimdi talepsiz olan ve ikinci kısımdan bulunan atâyayı izahen buyururlar. Sualden vaki olmayan atâya demekten muradım ancak Hakktan taleb olunan şeyin lisanen telaffuz olunmasıdır.

“Yarab bana şunu ver, bunu ver” gibi lafzi sual ile ulaşmayan atâyadır, Allah’ın verişidir. Bu sual lafzı hal ve istidat ile vaki olan sualler anlaşılmamak için kayd-ı ihtirazidır. Zira sual mutlaka bu üç suretten biriyle olur.

 Birinci lisan-ı lafziyle sual: Ya Rab fakirim, bana zenginlik ihsan eyle. Lisan-ı hal aç ve susuz olan bir kimsedir ki açlığı ile tokluğu ve susamışlığı ile suya kanmışlığı taleb eder. Açlık tokluğun talebine bâis olan yani zuhura çıkmasına sebep olan bir haldir, hal ise talebe sebep olan şeydir. 

Lisan-ı isdidat ile sual bu da iki kısımdır, mecul olan cüzi isdidatın lisanı ile ve diğeri gayri mecul olan istidat-ı küllinin lisanı ile olur.

Burada sualin üç türlü olduğunu belirtiyor. Cenab-ı Hakk’tan kullarının bir şey isteme sualini. Yani ihtiyaç sahipleri, isteyenler üç türlü olur. Birisi lafız olarak “Ya Rabbi benim karnım aç bana ekmek ver yemek ver yahut hastayım ilaç ver, doktor ver, şifa ver gibi. Yahut toprağa ektim yağmur ver, su ver gibi. Bunlar lisanen olan isteyiştir. 

İkinci kısım hal ile yani kelam ile söylemeden halin ile istemedir. Nedir o? Aç ve susuz olan kimse gibidir. Çünkü senin miden açtır. Birincide diyebiliyorsun “karnım aç bana ekmek ver” diye. Ama Allah senin açlığını bildiği için ona lisanla bunu söylemene gerek kalmıyor. Çünkü içerideki açlık kendisi taleb ediyor zaten. Aç olması ekmek talep etmesidir. Bu da tabi bir istektir. Hal lisanı ile yapılan bir sual- istek. Birincisi kelam lisanıyla söylüyor, kelime ile söylüyor, diğeri haliyle anlatmış oluyor. İkinci isteyişte budur, diyor.

Üçüncüsü ise istidat lisanıyla yani kendi istidadının lisanı ile burada da kelam yoktur. Yani kişinin ağzından varlığın ağzından çıkan bir kelam yok istidat ile isteyiş oluyor sual oluyor. Bu da iki kısımdır. Yani istidat ile isteyiş iki kısımdır. Birincisi mec’ul olan istidat-ı cüziyenin lisanıyla diğeri gayri mecul olan istidat-ı külliyenin lisanı ile. Hani ayan-ı sabite mec’ul değildir diyor ya, mec’ul; cealden geliyor kılmak demektir. Yani sonradan meydana gelmek diye kısaca ifade edilir. Ayan-ı sabiteler gayri mec’uldür. Yani ayan-ı sabiteler var edilmemişlerdir. Sonradan meydana gelmiş şeyler değildir? Neden Allah’ın bizatihi kendi ilminde olan şeylerdir. 

Yani Zatında olan şeylerdir. Dolayısıyla mec’ul değildirler. Sıfat mertebesinde esma mertebesinde ef’al mertebesinde meydana gelen şeyler değildir. Zuhura çıkmış şeyler değildirler. Kendi varlığında olan senin düşüncende olan tasarım mec’ul değildir, yani var edilmiş değildir. Tasarımı meydana getirdiğin zaman mec’ul, ceal, kılınmış oluyor. وَاِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلۤئِكَةِ اِنِّى جَاعِلٌ فِى الاَرْضِ خَلِيفَةً 2/30. ayetinde “yeryüzünde bir halife kılacağım” Ceal; kılmak, sonradan bir şeyin zuhura gelmesidir. Ama yaratmak değildir. İşte istidat lisanı ile sual-istek iki kısımdır birisi mec’ul olan istidat-ı cüziyenin lisanı ile yani zuhura gelmiş varlıklar da cüzi istidatlar meydana gelmiş, şimdi benim şu elim tutmak için bir şey arıyor.

Elim çalışıyor, bu işte hal lisanıyla istidat-ı cüzi ile bardağı tutmak taleb ediyor. Yani ben su bardağını tutmak istiyorum diyor. Bu otomatik bir mekanizma, insanın beyni bile burada faaliyete geçmiyor. Ceal tabi olarak faaliyete geçiyor. Çünkü bu el tutmak için yapılmıştır. Bunu boş bırakırsan bu bir şey talep ediyor tutacaktır. İşte birisi mec’ul olan istidat-ı cüzi yani var edilmiş olan cüzzi istidatın isteğidir. Ayağın yürümek talep ediyor, sen ayağa kalk ayakta dur ama ayağın beni yürüt diyor. Çünkü ben seni hedefe götüreceğim diyor. İşte o yürümesi için gerekli olan enerjiyi talep etmesi istidat-ı mec’ul, cüzi mec’ulün istidadıdır, isteğidir.

Bu tabii oluyor ama bir istek oluyor. O vücudu çekip hedefe götürmesi için bir enerjiye ihtiyacı vardır. Hayat; ilme, bilgiye hepsine ihtiyacı vardır. İşte bunları taleb ediyor, biz farkında olmadan bizim varlıklarımız haktan neler taleb ediyorlar. Cüzi istidatlarıyla haklarını istiyorlar. Eğer sen beni bu vücudu çekmek için var ettiysen buna gerekli gücü de vermek zorundasın diyor Cenab-ı Hakka. Bunları istidat lisanıyla söylüyor. Ve Cenab-ı Hakk da vermek durumundadır. Bir çocuğa babası şu okulda okuyacaksın dese, çocuğun da peki baba ama bana para vermek durumundasın demek hakkı oluyor. Zaman ver demek senin hakkın oluyor. Baban senin okumanı istiyorsa onun gereğini yerine getirmesi lazımdır.

Sen istemesen dahi senin istidadın onu istiyor babandan, baban bu istidadın istediğinin farkında olmadan zahire bakarak ihtiyacı var diyerek veriyor. Ama talep senin manandan geliyor. İstidad-ı cüzinden geliyor. Mec’ul ya da cealinden geliyor. Yani var edilişinden geliyor. Sen var edilmemiş olsan ne okuma var ne de talep olacaktır. Sen cealsin yani var edilmişsin. Neticede o işi meydana getireceksin. İstidat lisanı ile istenen de iki türlüdür, talep üç türlü birincisi kelam lisanı ile ikincisi hal lisanı ile üçüncüsü de istidat lisanı iledir. İstidat lisanı ile olan da iki kısımdır. Birisi mec’ul olan istidat (cüzi istidadın istedikleri) diğeri de gayri mec’ul olan istidat-ı külliyenin lisanıyladır. 

Yani yaratılmamış var edilmemiş istidadın küllinin lisanıyla. Her birerlerimizin ayan-ı sabite de bir hakikatlerimiz vardır, bütün varlıkların vardır, işte bunlar ceal (yaratılmış) değildir. Bunlar gayri mec’uldür. Gayri mec’ul demek; ceal olmamış meydana gelmemiş zuhur olmamış daha, ezeldeki varlıklarımızdır. Cenab-ı Hakk senin Âdem olarak programını yapmış istidadını Âdem olarak meydana getirmiş, işte sen yaratılmamış olarak daha o istidadının gereği olan atâyayı istiyorsun. Yani Hakkın lutfunu istiyorsun. İşte batında olan bu istek olmasa varlık zuhura gelmez. 

Her birerlerimizin ruhları özellikleri hakikatleri ayan-ı sabitelerimiz, ilmi hakikatlerimiz biz yeryüzünde ne için kurgulanmışsak, programlanmışsak, tâ ezelden kelimesiz harfsiz lisansız istidatımızla onu talep ediyoruz. Ve biz bu hakka sahibiz. Cenab-ı Hakk da bunu vermek zorundadır. 

Vermek zorunda ama o “Cebbar”i yönüyle değil, var etmesi yoluyla vermek zorunda vermezse ceal olmaz hiçbir varlık. Yani varlıklar meydana gelemez. İşte biz bunu ezelde istidat olarak taleb etmişiz. Hâlk olmayı biz istidadımızla talep etmişiz. Birisi de bizim zuhura gelmiş cüzlerimizin faaliyetlerini sürdürebilmesi için haktan istedikleri atâlardır. Cumhurbaşkanı Başbakanı atıyor, Başbakan Bakanlar kurulunu kuruyor, diyelim ki İç İşleri Bakanlığına bütün polisler, karakollar, güvenlik güçleri hepsi ona bağlıdır. Sen İçişleri Bakanı yaptığın kişiye oda verme, ekipman verme eleman verme, silah verme, hiçbir şey verme o senden talep edecek onları. Bana bu görevi verdin ama şunları şunlar ver bakalım diyecektir. Onun istemesi de onun hakkıdır. Talep etmezse göreve haksızlık etmiş olur. 

İstemek suç değildir, görevdir. İşte her birerlerimizde mevcut olan ayan-ı sabiteler istidatlarımız dolayısı ile Hakk’tan hakkımızı talep ediyoruz ve bu gayri mec’ul yani var edilmemiş, zuhura çıkmamış olduğumuz süre içerisinde işte bu talebimizin neticesinde mec’ul oluyoruz, ceal kılınmış oluyoruz, var edilmiş oluyoruz. Zuhura geliyoruz, zuhura geldikten sonraki bütün azalarımız cüzzi olarak cüzziyatlarımız ihtiyaçlarını talep ediyor bu da kendi istidadıyla talep ediyor yine.

Bizim düşüncemizle değil kendi istidadıyla talep ediyor. Kan dolaşımı yaşatmak için damarları istiyor, biz bunları düşünmüyoruz ama o talep ediyor. Yaşamayı sürdüreyim o vücudu sağlıklı kılayım bütün vücudun besin oksijen ihtiyacını temin edeyim diye o dolaşım sisteminin donanımlarını talep ediyor.

İstidad-ı Cüzi lisanıyla sual: Çocuk dünyaya geliyor hayatının devam etmesi için konuşabilmesi için bir lisan talep ediyor, görmesi için göz talep ediyor, yaşaması için hayat talep etmesi gibidir. Biz fidanın büyüyüp meyve verecek duruma geldikten sonra mevsiminde meyvesinin talebi zuhuru gibidir. 

Mevsimi geldiği zaman o ağacın içinde o meyve nerdeydi, içinde mevcuttu ama neresindeydi dağınık vaziyette idi toplanıyor yoğunlaşıyor, meyve olmayı talep ediyor. Cenab-ı Hakk onun taleplerini meydana getiriyor. Meyvenin olmasını murad ediyorsa, iradesi oysa talep edenin talebini verecektir.

Meyve olması için ne istiyorsa onu verecektir. İşte istidadı neyse istidadının gerektirdiği ihtiyacını verecektir. Bu Allah’ın verişinde tehir yoktur, mevsiminde olacaktır. 

İstidad-i külli lisanıyla sual: İlm-i İlahide sabit olan ayan-ı sabitenin Hakk’tan vücud-u hariciyi ve her bir ayan-ı sabitenin kendi tedbir edicisi ruhu ve Rabb-ı hassı olan ism-i ilahi hazinesinde gizli bulunan kemalatın zuhurunu talep etmesidir. 

Daha evvel onlar İlahi hazinede gizli iken onların zuhura çıkmasını talep etmesi onun istidat-ı külli lisanıyla sual etmesidir. Bu da gayri mec’ul olan taleptir yani var olmamışken ezelde ettiği taleptir. Bu atâ dahi değişmez. Cenab-ı Hakkın yaptığı program nasılsa o değişmez. Çünkü esma şuunat-ı ilahiyedir, yani isimler Cenab-ı Hakkın şeenleridir. Rahman suresinde كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِى شَاْنٍ 55/29 ayette belirtildiği gibi “O her an bir haldedir”. buyurur. Dolayısıyla bu esma-i ilahiyyenin zuhurları her an mevcuttur. Ve şuunat Zat’ın muktezasıdır. Yani şuunat, meydana geliş Zat’ının gereğidir. 

Ayan-ı sabite ise esmanın suretleridir. Bu esma hazinelerinde gizli olan kemalat dahi onların istidadlarıdır. Zuhurda olan bu alem ise ayan-ı sabitenin suretleridir. 

Yani bu meydanda, zuhurda olan bütün bu alem ise ayan-ı sabitenin suretleridir. Şimdi Hak’tan kelam ile bir şey istendiği vakit eğer lisan-ı hal ve istidada muvafık olursa, yani Cenab-ı Hakkın ezeldeki bize vermiş olduğu istidada muvafık olursa icabet derhal vaki olur. Çünkü önünde mani yoktur. Senin isteğin istidadına uygun değilse o gecikir. Mesela Allah’ım tarlamdaki ürünü bol ver dedik, şimdi bu senin lisan-ı hal ve istidada sendeki istidada muvafıksa yani Cenab-ı Hakk sana ezelde 10 ton buğday kısmet etmiş istediğin 10 ton buğdaysa o sana hemen verilir. Yani lisanla istediğin şey daha evvelce senin programında varsa hemen o sana verilir. 

Senin istediğin şey senin istidadına uygun bir şey değilse o gecikir. Lisan-ı hal ve lisan-ı istidat bir şeye sual ettiği vakit (istediği vakit) lisani lafzi vaki olmaksızın yani sen onu söylemeksizin o şey ihsan olunur. Mesela senin programında halinde istidadında gayri mec’ulünde o programda varsa sen onu lisanen söylemesen de o sana verilir. Özden talebin var o senin programında da var sen onu kelama dökmesen de o sana verilir. İşte niçin ehlullah dua edemez? Lisan-ı kali kullanmaz, çünkü kullanamaz. İstidadında eğer varsa sen ona olsun demesen de o zaten olacaktır, vaktini beklemek lazımdır. Eğer istidadında yoksa istemek abesle iştigal olur, bu da irfan ehline yakışmaz.

Ehlullahdan birine demişler ki aman hoca efendi bizim çocuğun hali şöyle böyle ne olur dua edin demişler, o da siz dua edin de ben de “amin” diyeyim demiş. Amin de duanin bir başka yönüdür ama talebi siz yapın diyor. Her birerlerimizin bu ilmi taleb etmesi hal lisanıyla oluyor Cenab-ı Haktan, ama bunu lisanla da yapıyoruz, lisanla yapmamız istidadımızın bir neticesi oluyor. Biz bunu kelama dökmesek de bu istidat yerini buluyor. Mesela oruç tutmaya niyet ettik, bunu lisana getirmesen de senin istidadın onu öyle istediğinden o zaten yerine gelmiş oluyor. 

Lisan-ı istidat bir şeyi sual ettiği vakit kelami lisan vaki olmaksızın o şey ihsan olunur ve o şeyin talep olunmaksızın verildiğini zannederler. Bu işin farkında olmayanlar kendi istidadının istediği şeyi talepsiz verildiğini zannederler. Halbuki iş böyle değildir ağlamayan çocuğa meme vermezler meseli meşhurdur.

Böylece bazı dualarda Cenab-ı Hakka hürmeten “ey talep etmeden veren” diye varid olması ancak kelam ile olan suale (isteğe) şamildir. Yani “talep etmeden veren ey Allah’ım ben istemeden bana verdin” gibi sözler lafzi lisan istemeden verdiğine göredir. Ama o istek yine de içeride vardır da o farkında olmaz. Bazı şey gelir başına istememişindir ama o gelir. O zaman dersin ki ya rabbi ben bunu istemeden sen bana lütfettin. Zuhura göre öyledir sen lisan ile istememişindir ama senin hakikatin özün senin istidadın daha evvel onu talep etmiştir. Lisansız talep etmiştir sen farkında olmamışsındır. İçinden geçirir lisana dökmez ondan sonra “istemeden verdin ya Rabbi” der. İstidadı vechile talep oluyor o taleple de veriliyor. 

Her atâ mukabilinde bir hamd lazım geldiğine, yani Cenab-ı Hakk gerek manevi, gerek ilmi, gerek maddi herhangi bir atâ kuluna verdiğinde bunun karşılığında da bir hamd lazım geldiğine göre bizim Cenab-ı Hakkın verdiklerine karşılık bizim vermemiz gereken “hamd”dır. Hamdın beş ve diğer yönden sekiz mertebesi vardır, her kişi bulunduğu mertebeden hamdını yapacaktır. Talepsiz vaki olan atâya atâ-ı mutlaka denir. Yani sen talep etmeden istidadının gereği talep olunan ve onun karşılığı olarak verilen atâya atâ-ı mutlak denir. Yani mutlak atâ denir. Mutlak atâya tekabül eden hamd-ı mutlak gerekir. 

Yani mutlak hamd gerekir. Mutlaka hamd gerekir. İşte hamd-ı mutlaka mukayeseten Şeyh (r.a.) buyururlar ki; 

------------------- 

7. Paragraf:

Nitekim hamd-i mutlak ancak lafızda sahîh olur; velâkin manâda onu hâlin takyîd eylemesi labüddür. Binâenaleyh seni Allah'ın hamdine ba's eden şeyin hamdi, sana ism-i fiil ile veya ism-i tenzih ile mukayyeddir (7).

------------------- 

Yukarıda izah olunduğu üzere atâ yani bağış sualsiz olmaz. O sual ile kayıtlıdır. Talepsiz olan mutlak atâ ancak lafzi suale nazarandır. Böylece lafzan sual ve talep vaki olmaksızın varid olan atâya mutlak atâ (bağış) deriz. Halbuki bu bağış hakkında hal lisanı ve istidat ile manen sual vaki olmuştur. İşte bunun gibi mutlak hamd dahi lafza nazaran mutlak hamdır. Yoksa manaya göre mutlak hamd değildir. Çünkü o hamdı bir hayal takyid eder. Mesela karnın acıksa “ya Rab bana yiyecek ver” diye lafzan talep etmeksizin Hakkın atâsı olarak evvelce evinde mevcut olan yiyeceği yesen bu bir atâdır. Fakat lafzan bir talep vaki olmadığı için mutlak atâdır. 

Ya Rabbi bana taam ver diye lafzan talep etmeksizin Hakkın atâsı olarak evvelce hanende mevcut olan taamı yesen bu bir atâdır fakat lafzan talep vaki olmadığı için atâ-yı mutlaktır. Velâkin manen sen lisan-ı hal ve istidadınla onu daha evvelce Rezzak’tan talep etmiş idin. O taam sana gelmezden evvel ben seni onu talep etmiştim diyor. Bu itibarla atâ-yı mukayyeddir. Yani bir bakıma kayıtlı atâdır. Şimdi o taamı yedin ve “Elhamdülillah” dedin, işte bu hamd lafz itibariyle mutlak oldu. Demek ki her bir şeyi yedikten, içtikten sonra “Elhamdülillah” demek gerekiyor. Hamd yerine şükür de dersin ama hamdın yerini tutmaz. Çünkü şükür sadece hamdın birinci mertebesidir. Daha ondan sonra “Hamd”ın dört ve ayrıca sekiz mertebesi daha vardır. Eğer “Elhamdülillah” dersen hepsini kapsam altına almış oluyor, bilsek de bilmesek de.

Dünya dediğimiz zaman nasıl dünyanın bütün içindekileri de söylemiş oluyoruz, bilsek de bilmesek de ama “Tekirdağ” dediğimiz zaman yine dünyadan bahsediyoruz ama sadece bir ilini söylemiş oluyoruz. 

Hamd etmekle cemi esmaya cami olan Allah’a hamd ettin. Her atâ bir ismin zuhuru olarak sana geliyor. Allah’a hamd ettiğin zaman bütün isimlerden sana gelen atâya cevap vermiş, hamd etmiş oluyorsun. Fakat manada esmanın hepsine hamd etmedin. Belki Rezzak ismine hamd ettin. Yani yemeği yedikten sonra lisanen “Elhamdülillah” demediysen gene sen ona hamd ettin ama ancak Rezzak ismiyle hamd ettin. Yani batından karnım doydu dediğin zaman bir hamd etmiş oluyorsun, daha doğrusu ihtiyacın giderildiği zaman bir hamd etmiş oluyorsun. Bilsen de bilmesen de açlığın giderildiği zaman o istidadı ile hamdını yapmış oluyorsun.

Ama o doyuran Rezzak ismine sadece hamdını yapmış oluyor, o da kayıtlı hamd oluyor. Ama “elhamdülillah”, Allah’a hamd olsun dediğin zaman bütün esmasıyla birlikte hamdını yapmış oluyorsun. Bu da kemal hamd oluyor. Yani senin bu hamdın mesela “Dar” zarar, “Mani” isimlerine değildir. Yani zarar verici isimlere bu hamd, hamd olmadı diyoruz. Sen “Rezzak” ismine hamd ettiğin zaman seni zora sokan isimlere bu hamd olmadı. Zira atâyayı rızık bu isimlerden vaki olmadı ancak Rezzak isminden meydana geldi ve keza sıhhatine ve hüsnü endamına hamd ettiğin vakit yani güzel varlığına hamd ettiğin vakit onlar “Bari” ve “Hafız” isimlerinin mazharı olduğu için “Bari” (temiz, sağlam), “hafız” (hıfz edici) isimlerinin mazharı olduğu için. 

Yani “Elhamdülillah” sağlığım yerinde dediğin zaman hamd ettiğin zaman Bari ve Hafız isimlerinin mazharı olduğu için esma-i ef’al den olan bu isimlere hamd etti. Elhamdülillah dediğin zaman lafzan mutlak olan bu hamdini manen bu işlerin faili olan isimlere hamd etmiş olmakla kayıtlandırırsın.

Veyahut Allah’a hamd ve sena olsun ki bizi buna hidayet eyledi dediğin vakit keza bu hamdin lafzan mutlak olur. Fakat manen hamdin esma-i tenzihiyeden olan “Subbuh” ve “Kuddüs” isimlerine olduğu için bu hamdini ismi tenzih ile kayıtlamış olursun. 

Yani manen yaptığın hamd yani özünden yaptığın hamd sana nerden nasıl bir bağış gelmişse hangi isimden gelmişse hamdını sadece o isme karşı yapmış olursun. Ama bu hamdını lisana çevirdiğin zaman, lisanen de hamd ettiğin zaman o sana verilen atâyı senin özünde olan karşılığı aldığı zaman lisansız hamdını yerine getiriyor. Ama sadece o isme ulaşıyor, karnı doyduğu zaman “Rezzak” ismine doyan mide “Rezzak” ismine hamd ediyor. Sadece birine hamd ediyor. Ama sen bunu daha genişletip Elhamdülillah dediğin zaman bütün esma-i ilahiyeye yönelmiş oluyor o hamd, ve bu da hamd-ı mutlak olmuş oluyor.

-------------------

8. Paragraf:

Ve abdden olan isti'dâda sahibinin şuuru yoktur; ve hâle şuuru vardır. Zîrâ bâisi bilir, o da hâldir. Böyle olunca isti'dâd, suâlin ahfâsıdır. Ve bunları, ancak Allah'ın kendileri hakkında sâbika-i kazası olduğuna ilimleri, suâlden men' eder. Binâenaleyh onlar, Hak'tan vârid olan şeyin kabulü için mahallerini hazırladılar ve nüfûslarından ve ağrazlarından gâib oldular (8).

-------------------

Söz lisanı ile vaki olmayıp istidat lisanı ile sualde yani istidadının isteği ile sualiyle olan abdin istidadına vukufu olmaz. Sen özünü hakikatinin ne olduğunu bilemezsin. Özünün içinin hakikatini bilmiyorsun. Sen bilmiyorsun ama istidadın kendi kendine özelliğini bildiğinden kendine lazım şeyi lisansız olarak talep ediyor. Ama sen bunun farkında değilsin. O kişinin yani abdin istidadına vukufu olmaz, çünkü derin ve gizlidir. O istidad kişinin özündedir, gizlidir. Halbuki lisan-ı hal ile olan talebine sahibi vakıftır. Yani senin lisan-ı hal ile talebine sen vakıf değilsin. Yani senin üstünde öyle oyunlar oynanıyor ki sen vakıf değilsin o oyunlara yani o yaşantılara.

Sende öyle bir sistem var ki sen bu sistemin çok küçük bir tarafına vakıfsın. Zuhura gelen tarafına vakıfsın. O da çok küçük bir tarafıdır. İç aleminde sonsuz bir varlığın var ki, o kendi sistemi içerisinde hareketini devamlılığını sağlıyor. Sen ancak faaliyete çıkanlardan haberin oluyor. 

Halbuki hal lisanı ile olan talebine sahibi vakıftır, çünkü halin sahibi meydana gelen şeyi bilir. Şu anda ne meydana geliyorsa her birerimiz biliyoruz. Ama bunun içini bilmiyoruz. Mesela aç olan kimse tokluğu ister açlık bir haldir ki ancak sahibi bilir. Zira yanında bulunan kimseler bir adamın açlığını tokluğunu bilmezler. Fakat kal (söz) lisanı ile olsun suali başkaları da işitip bilir. “Karnım aç” dediğin zaman karşıdaki senin aç olduğunu biliyor. İstidat lisanı ile olan suale gelince bu hepsinden daha da gizlidir. Çünkü aç olan kimse istidat lisanı ile haktan ne nevi ne miktar rızık talep etmiş olduğunu bilmez.

Yani senin istidadın karnının açlığını istidadın bunu biliyor, Hakktan bir şey talep ediyor ama sen o karnını doyurmak için ne miktar ne talep ettiğini bilmezsin. Yani sen istidadının talebini bilmezsin. Şu halde söz lisanı ile bir kimse “Ya Rabbi karnım aç bana rızık ver” dese bu suali kendi ve gayrileri bildiği için gayet açık bir talep olur. Fakat aç olan bir kimse lafzan böyle bir talepte bulunmasa hal ile tokluğu talep eder. Hal lisanı ile olan talebine dahi vakıf olur. Yani hal lisanı ile karnı aç oradan o talebi idrak ediyor, ama lisanı ile de söylemediği için de tokluğu talep ediyor ise de başkaları vakıf olmaz. İstidat lisanı ile vaki olan sualine ne kendi ve de ne başkaları vakıf da değildir. 

Zira pek gizlidir, talep etmeden kendilerine vaki olan ihsan sahipleri ilm-i ilahide kendilerinin ayan-ı sabiteleri ne yön ile sabit oldular ise dünya âleminde dahi öylece zahir olmalarına kaza-ı ilahi sevk ettiğini bildikleri için yani kaza-ı ilahi gereği böyle olduklarını bildikleri için onların ancak bu bilişleri kendilerini sualden men eder.

Yani bu bilgileri bilmeleri Cenab-ı Haktan bir şey istemelerine mani olur. İstidadına uygun olmayan bir şey talebinde bulunduğunda o verilmez veya geciktirilir. Nasıl olsa verileceğini bildiğinden hiçbir şey söylemezsin zaten gelecek olan gelir. Böylece onlar haktan hiçbir şey talep etmeyip kendi ism-i haslarının hazinesinde gizli olan ahvalin zuhuruna nazar etmekle zuhurunu beklemekle meydana gelecek ahkâmı kabul etmek üzere Hakktan ne gelecekse kendilerini onu kabule hazır ettiler.

Vücud-u hakkın müşahedesinde nefislerinin müşahedesinden ve Rablerinin nüfuz eden iradesinde garazlarının taleplerinden gaip oldular. Yani kendi nefslerini müşahede ettiler, nefslerinin müşahedesinden Rablerini müşahede ettiler, dolayısıyla da bu alemin çalışmasını da müşahede ettiler, dolayısıyla ezelde kendilerine ayrılan kısmeti de idrak ettiklerinde yani miktar olarak değil, şu kadar miktar, bu kadar miktar değil kendilerine yapılan bir programın olduğunu idrak ettiler. Ve bunların isteseler de istemeseler de zuhura geleceğini idrak ettiler, dolayısıyla bunu beklemekten başka, nazar etmekten başka kendilerine bir şey düşmedi. Hakkın kendileri üzerinde olan iradesinden herhangi bir şey talebinden gaip oldular, talepten çekindiler, kaçındılar, yok oldular, yani talebi yok ettiler. 

Şiir: Sen kulluğu alışveriş gibi algılama, yani şu kadar ibadet ettim bana bunları ver gibi davranma, zira o efendi gerçekten efendi ise senin yürüyüşünü bilir. Yani senin ihtiyacını bilir. Senin talep etmene gerek yoktur. Tabi ki bu şiirdeki bir mertebenin gereğidir, yerine göre talepte edilecektir.

------------------- 

9. Paragraf:

Ve Allah'ın ona İlmi, onun cemi'-i ahvâlinde, onun vücûdundan evvel, "ayn"ının sübûtu hâlinde üzerinde sabit olan şey olduğunu; ve Hak, ancak onun "ayn"ının ilimden Hakk'a i'tâ ettiği şeyi verdiğini; ve o da sübûtu hâlinde üzerinde sabit olduğu şey idiğini bilen kimse, onlardandır. Böyle olunca Allah'ın ilmi ona nereden hâsıl olduğunu bilir. Ve ehlullahdan bu sınıfdan a'lâ ve ekşef bir sınıf yoktur. Binâenaleyh bunlar sırr-ı kadere vâkıftırlar (9).

------------------- 

Kelam ile sual olmayan atâ ashabından bir sınıf vardır, bu sınıftan bulunan arif bilir ki kendisi Hakkın şuunatından bir şen olan bir ismin mazharıdır. Yani o arif kendisini bilir ki Cenab-ı Hakkın isimlerinden maydana gelen bir şuunat bir zuhur bir tecelli olduğunu bilir. Ve onun dünya âleminden vücud-u unsurisinden evvel ilm-i ilahide kendisinin ayan-ı sabitesi sabitleşmiş idi. İrfan ehli bunu bilir. Yani kendi vücudu dünyaya gelmezden evvel böyle olduğunu bilir. Ve o ayan-ı sabite, Hakkın bir Zati şe’ni olan ve kendisini idare eden ve ruhu bulunan bir ismin sureti idi. 

O ismin Zati istidadı neden ibaret idiyse ilm-i ilahide öylece sabit olmuş idi. İlm-i ilahide o varlığın hakikati hangi isimden meydana gelmişse hakikati öylece sabit olmuş idi. Ayan-ı sabitesinin sabit olduğu vaktinde Hakkın ne vech ile malumu olmuş ise Hakkın ona verdiği şey dahi ancak İlm-i Hakk’da hasıl olan şeyden ibarettir. Onun ayan-ı sabitesinin Hakka verdiği şey dahi kendi isminin mukteza-i istidadıdır, ki onun ayan-ı sabitesi bu istidat üzerine sübut bulmuştur. Yani Cenab-ı Hak bir insan meydana getirecek ise ona bir ayan-ı sabite hazırlıyor, o da hangi ismin mazharı olacaksa ayan-ı sabitesi o ismin özelliğine göre hazırlanıyor, dolayısıyla onun ayan-ı sabitesi o ismin istidatı nisbetindedir.

Hakkın ne vech ile ona malumu olmuş ise Hakkın ona verdiği şey dahi ancak ilm-i Hakkta hasıl olan şeyden ibarettir. Onun ayan-ı sabitesinin Hakka verdiği şey dahi kendi isminin mukteza istidadıdır ki onun ayan-ı sabitesi bu istidat üzerine sübut bulmuş idi. İşte bunları bilen kimse kendi hakkında Allah’ın ilminin nereden hasıl olduğunu bilmiş olur. Bu ikinci sınıfta bulunan ehlullah arasında bu zikir olunan sınıftan alâ ve daha keşif sahibi olan sınıf yoktur. Çünkü bunlar yukarıda izah olunan kader sırrına vakıftırlar. 

Zira bilir ki ezelde İlm-i İlahide ayan-ı sabitesi ne suretle Hakkın malumu olmuş ise hak hükmünü o suretle vermiştir, onun ayan-ı sabitesi şuunat-ı Zat’iyeden bir şen olan bir İsm-i ilahidir. O ismin hazinesinde istidadının muktezası olarak gizli olan haller ve hükümler nelerden ibaret ise her bir derecede muayyen vakitlerde sırasıyla zahir olacaktır. Ayan-ı sabitesinde ne gibi hükümler varsa. Şu halde “Ya Rab bana şunu ver, bunu ver” diye tekrar tekrar gönlünü üzmez. O hükümler ve hallerin zuhuruna nazar eder ve oraya murakıb olur. Ama zuhur eden haller tabiatına mülayim değilmiş ne yapalım. Şimdi Cenab-ı Hak senin istidadına değişik bir hal koymuştur, ama senin bir de tabiatın var dünyadan aldığın bir özelliklerin var, Cenab-ı Hakkın vermiş olduğu atâ (nimetler) senin dışarıdaki tabiatına uygun olmamış olabilir, ne yapalım? Mazharı olduğun ismin istidadı gayri meculün müktezası budur. 

Nefis ve tabiatın tasarrufundan kurtulup her zahir olanı hoş görene aşk olsun. Yani kişinin kendi nefsinden ve kendi tabiatının tasarrufundan kurtulup her zahir olanı hoş görene aşk olsun. Burada ruhun tasarrufundan denmiyor, ruh terbiyesinden bahsedilmiyor. Nefis terbiyesinden bahsediliyor. Senin özünde bir nefsin var, dünyaya çeken rahatlığa çeken kolaylığa çeken emare bir tarafın var, bir de senin tabiatın var. Tabiat da dünyaya çeken tarafın. Dünyadan aldığın hava, su, ateş, topraktan aldığın özellikler senin tabiatın oluyor. Toprağın bir ahlakı var, suyun bir ahlakı var, ateşin bir ahlakı var, havanın bir ahlakı var. Bunlardan meydana gelen oluşum senin tabiatındır. Bu da duygular meydana getiriyor. Nefsinin de duyguları var, tabiatının da duyguları var. Nefsin gerçi Rahmani taraftan geliyor ama Rabbından geliyor çünkü... ama tabiatınla uygun düşen yönlerin var. 

Dolayısıyla tabiatınla nefsin birleştiği zaman senin rahmani tarafını alt ediyorlar. Haşa rahmaniyet alt olmaz, perdelenmiş oluyor. Bu da o kişinin aleyhine oluyor. Çünkü nefsin ve tabiatın istediği şeyler de geçici şeylerdir. Ama rahmaniyetin istediği şeyler ebedi şeylerdir. İşte sen ebediyete aklınla yöneliyorsan nefis terbiyesi yapmak zorunda kalıyorsun. Dolayısı ile nefsini terbiye ederken tabiatın zulmetinden de kurtulmuş oluyorsun. Bundan kurtulduktan sonra yaptığımız o hazarat-ı hamse çalışmaları da bu çalışmaları kapsamış oluyor. İşte böylece nefis ve tabiatın tasarrufundan kurtulup her zahir olanı hoş görene aşk olsun. Bu bahis Fusus-ul Hikem’in esası hakayik ve maarifi olduğundan layıkıyla anlaşılmak üzere biraz daha izaha lüzum görüldü. Yani şurada anlatılan mevzu Fusus-ul Hikem’in de özünü ifade ediyor. 

İlim maluma tabidir. İlim Hakkın sıfatlarından bir sıfattır. Hakkın sıfatı Hakkın Zat’ında mündemiç (içinde bulunan) birtakım nisbetlerden ibaret olup Zat’ıyla beraber kadimdir. Yani ilim ezelidir. Her sıfat bir ismin zuhur yeridir. Mesela ilim sıfatından “Alim” ismi, hayat sıfatından “Hay” ismi, sem’den “Semi”, basardan “Basir” ve iradeden “Mürid”, Kudretten “Kadir”, Kelamdan “Mütekellim” ve tekvinden “Mükevvin” isimleri zuhura gelir.

 Her bir isim şuunat-ı Zatiyeden bir şendir, Esma-i İlahiye külliyat çihetinden sayılamaz. Külli olarak sayılabilir, fakat cüzi olarak saymak mümkün değildir. Kafanın saçları toplu olarak vardır dersin ama saymaya kalktığın zaman saymak mümkün olmaz. Mesela “Hay” ismi külli bir isimdir onun altında “muharrik”, “muhassis”, “mümeyyiz”, “muhyi”, “muski”, gibi birçok esma-i ilahi cüziye vardın ve bunların her biri alem suretlerinde bir suretin terbiye edicisidir.

O suret bu İlahi şenin bir ayinesi olup onda devamlı o hükümlerin suretleri görülür. كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِى شَاْنٍ 55/29 – “Hak her an ayrı bir oluşumdadır.” Bu esmanın tümünün müsemması bir olup cümlesi o müsemmanın aynıdır. Müsemma (isimlenmiş olan) ise Zat-ı Hak’tır. Böylece esma dahi Hakkın Zat’ıyla beraber kadimdir.

Şu halde Hakkın sıfat ve esmasına olan ilmi Zat’ına olan ilmidir. Böyle olunca ilim kadim malum da kadim olur. “İlim maluma tabidir (bağlıdır).” denilince evvela malum hadis olur, sonradan ilim de ona bağlanmış olur, manası anlaşılmamalıdır. Malumun ilme tekaddümü zamani değil ancak tekaddümü aklidir. Mesela falan kimse bildi denilse akıl neyi bildi diye sorar. Demek ki akıl malumu ilme takdim ediyor. İşte aklen evvelen malum ve sonra da ona bağlı olacak olan ilim mevcut olmak lazım geldiği için ilim maluma tabidir. Malum olmayan şey murad olunamayacağından irade de ilme tabi olur. İrade olunmayan şey hakkında sarf-ı Kudrete mahal olamayacağından kudret dahi iradeye tabidir. Bu bilginin zevkine vasıl olduktan sonra anlarsın ki sen sana verdim ve sen senden aldın.

Şu kadarki bu alışveriş Hakkın vücudunda ve Hakkın vücuduyla vaki olmuş ve olagelmekte bulunmuştur. Bu alemde her anın kısımlarında eline geçen her bir meta ister tabiatına uygun gelsin ister gelmesin hep senin hazinendeki maldır. Beyhude yere kimseye ta’n etme.

------------------- 

10. Paragraf:

Ve onlar dahi iki kısım üzerinedir: Ve bunu mücmelen bilen onlardan biridir; ve onu mufassalan bilen de onlardan diğeridir. Ve onu mufassalan bilen mücmelen bilenden a'lâ ve etemdir. Zîrâ o, kendi hakkında olan Allah'ın ilmîndeki şeyi, ya Allah Teâlâ ona ayn-i sabitesinin ilimden Hakk'a i'tâ ettiği şeyi i'lâm etmekle, veyahut ona ayn-ı sabitesinden ve onun üzerine olan ilâ-mâ-lâ-yetenâhî ahvâlin intikâlâtından keşf etmekle bilir. O da âlâdır. Zîrâ onun kendi nefsine olan ilmi, Allah'ın ilmi menzilesinde olur. Çünkü ilmin ahzi ma'den-i vâhiddendir (10).

------------------- 

Kader sırrına vakıf olanlar iki kısımdır. Bir kısmı Hakkın ona ve ahval-i zahire ve batınesine olan ilmi kendi ayan-ı sabitesinin muktezası üzere olduğunu mücmelen bilir. Onun bu ilm-i icmalisi burhan ve iman ile olur, diğer kısmı dahi bu kader sırrını böyle burhan ve iman ile mücmelen değil de belki keşif ve ayan ile mufassalan bilir. Kader sırrını mufassalan bilen mücmelen bilenden daha âli ve daha tamdır. Çünkü kader sırrını mufassalan bilen kimse kendi hakkında ilm-i ilahide sabit olan şeyi bilir.

 Bu biliş dahi iki suretle olur, ya Hak Teala Hz.leri o kimsenin ayan-ı sabitesinin ilm-i ilahide ne suretle malum olduğunu ona bildirir. Eğer o kimse Nebi ise bu ilim Hak tarafından ona ya melek vasıtasıyla veyahut kalbine ilka ve inzal ederek talim olur. Eğer o kimse veliyi varis ise onun ayan-ı sabitesinin iktiza ettiği ahvali muayyinenin nelerden ibaret olduğunu kalbine ilka olunmakta olur. İkinci suret dahi hak onun ayan-ı sabitesini ve ayan-ı sabitesi üzerine ila maleyetenahi ahvalin intikalatını kendisine keşfeder. Bu zat kendi ayan-ı sabitesinin dünyada ve ahirette iktiza ettiği ahvali müşahede ettiği gibi cemi ayan-ı sabiteyi dahi müşahede eyler. Zira kendisinin ayan-ı sabitesi Hakkın ilminin me’hazıdır. 

Ayan-ı sabite ise Hakkın vücudunda Hakkın aynıdır. Kader sırrını böyle keşf ile bilen Hakkın ilamıyla bilenden â’ladır. Zira bu insan-ı kamilin kendi nefsine olan ilmi Allah’ın ilmi menzilesinde olur. Çünkü Hakkın ilmi onun ayan-ı sabitesinden mehuz olduğu gibi kendisinin ilmi de yine buradan alınmıştır. Böylece her iki ilim maden-i vahiden ve bir menbadan olmuş olur. 

Mesneviden: Evliyanın tuzağı olan o hayalet bostanı, Hüda’nın ay yüzlülerinin aksidir. Yani evliya da dahi bir takım hayalet vardır ve onlar da hayal tuzaklarına tutulur. Fakat zannetme ki onların tuzak ve hayaleti dahi sıfat-ı nefsaniyeye tesir olan kimselerin tutuldukları tuzak ve hayaller gibidir. Diğerleri madde aleminin tuzaklarına tutuluyorlar, ötekiler mana aleminin tuzaklarına tutuluyorlar. Süfli alemden akseden bir takım hayali suretler, onlar Hüda bahçesinde ilm-i ilahi ay yüzlülerinin yani ayan-ı sabitelerinin aksidir. 

------------------- 

11. Paragraf:

Ancak şu kadar vardır ki, abd tarafından o ilim, ayn-ı sabitesi­nin ahvâli cümlesinden onun için sebk eden, Allah'dan bir ina­yettir. Onu, bu keşf sahibi buna, ya'nî ayn-ı sabitesinin ahvâ­line, Allah Teâlâ muttali' kıldığı vakit bilir. Zîrâ sûret-i vücûd onun üzerine vâki' olan ayn-ı sabitesine Allah Teâlâ onu muttali' kıldıkda bu halde Hakk'ın bu a'yân-ı sabiteye onların ademi hâlinde olan ıttılâ'ına vüs'-i mahlûkta, muttali' olmak yoktur. Çünkü onlar niseb-i zâtiyyedir. Onlar için suret yoktur (11).

------------------- 

Yani gerek Hakk’ın ilmi gerek abdin ilmi ayan-ı sabiteden alınmak suretiyle kaynak ikisinde de aynı ise de aralarında fark vardır, o fark da şudur: Hakk’ın ayan-ı sabiteye olan ilmi kendi Zat’ındandır. Ve belki onun ilmi ayan’ın yazmaya lüzümlu kılmıştır. Fakat abdın ilmi Hakk’ın inayeti ile hasıl olur. Yani Hakkın yardımıyla hasıl olur. Yani abde nisbetle Hakk tarafından onun için yardım olmuş bir inayettir. O inayet dahi yani o yardım dahi o abdin ayan-ı sabitesinin bütün ahvalindendir. Yani ayan-ı sabitesinin gayri mec’ul olan istidadının lisanıyla Haktan taleb ettiği şeydir. Yani ayan-ı sabitesinin gayri mecul yani var edilmemiş olan kendindeki istidadının lisanıyla haktan talep ettiği şeydir. Yani var edilmeden kendisinin özündeki talebidir. 

HakTeala bir kimseyi kendi ayan-ı sabitesinin ahvaline muttali kılınca yani kendi ayan-ı sabitesinin özelliklerini ona bildirince bu keşif sahibi o inayeti bilir. Böylece abdin ayan-ı sabiteye olan ilmi yani ayan-ı sabiteyi bilmesi ilm-i İlahide sabit ve müteayyin olduktan sonradır. Yani ilm-i ilahide sabit olmadan abd ayan-ı sabitesini bilemez. Çünkü bilmesi için bir zuhur olması, zuhura çıkması lazımdır. Halbuki Hakk bu ayan-ı sabiteye taayyün-ü ilminden evvel adem (yokluk) halinde iken dahi muttalidir. Yani Hakk ayan-ı sabite yokluk halinde iken de onu bilir. Ama kul Cenab-ı Hakk onu meydana getirdikten sonra ancak bilir.

Abdin hali ademde yani yokluk halinde olan ayan-ı sabiteye takatı yoktur. Abid, yokken ayan-ı sabitesini nereden bilsin. Çünkü adem halinde sabit olan ayan vahdet-i Zatiyyenin nisbetleridir. Zati birliğin nisbetleridir. Vahdet mertebesinde Hakkın nisbetlerinin ilmi vücutları ve onların henüz suretleri olmadığından abdin onları bilmesi mümkün değildir. 

Çünkü bu mertebede Hakk nisbetleri kendi Zat’ının aynıdır. İlim dahi Zati nisbetlerden bir nisbettir, böylece Hakkın ilmi dahi Zat’ının aynıdır. Vahdette mahlukiyet itibari olduğu cihetle ilm-i mahluk dahi mevzu bahis olmaz. Mahluklar vardır ortada görünür ama itibaridir. Mutlak değil itibaridir. Mahluk diye görünen varlıklar aslında itibaridir. Yani var kabul edilir. İtibaridir, aslında yokturlar. Vahdette mahlukiyet yani vahdet aleminde, birlikte mahlukiyet itibari olduğu cihetle yani mutlak değil itibar ediliyor. Böyle var deniliyor. Hakikati yok, ama varmış gibi itibar olunuyor. İtibari olduğu cihetle ilm-i mahluk dahi mevzubahis olamaz. Yani mahlukun kendisi itibari olduğuna göre mahlukun ilmi mevzu bahis olamaz. Mahlukun bir ilmi var diye bir şey söz konusu olamaz. 

------------------- 

12. Paragraf:

İmdi bu mikdâr ile biz deriz ki, muhakkak inâyet-i ilâhiyye, ifâde-i ilimde, bu abd için, bu müsavat ile sebk etti. Ve buradandır ki, Allah Teâlâ حَتَّى نَعْلَمَ (Muhammed, 47/31) ya'nî "Tâ ki biz bilelim" buyurur. Ve o, ma'nâsı muhakkak olan bir kelimedir. O kendisine bu meşreb hâsıl olmayan kimsenin tevehhüm ettiği şey gibi değildir (12).

------------------- 

Hak ile abd arasında vaki olan ilimdeki müsavat ancak ayan-ı sabite suretlerinin ilm-i ilahide peyda olmasından sonradır. Ayan-ı sabite Vahdet-i İlahiye mertebesinde yokluk alemin halinde yok olmuş ve helak olmuş iken Hakktan başka onların hallerini kimsenin o ilme ulaşma ihtimali olmadığından bu mertebede Hakkın ilmi ile müsavat tasavvur değildir. Yani Hakkın ilmi ile abdın ilmi ilimler ayan-ı sabiteden zuhura çıktıktan sonra birleşir ama daha evvel ayan-ı sabiteler ilmi olarak gelmezden evvel Hakkın ilmi ayrı, abdın ilmi ayrıdır. Yani abd var olmazdan evvel o ilmi idrak edemediğinden abdin ilmi ayan-ı sabitenin zuhurundan sonra meydana gelir. Ama Hakkın ilmi ise ezelidir. 

Çünkü zuhur yoktur ve abd Hakkın ilham ve keşfiyle bildirmesi ve keşfetmesi ile ancak zahir olan şeyi bilebilir. Diğer taraftan abdin vücudu da yoktur. Mevcut olmayan şeyin elbette ilmi de olmaz. İşte Hakkın ayan-ı sabiteye olan ilmi onların suretleri ve hallerinden müstefat olması mertebesindedir ki Allah Zülcelal Hz Kur’an-ı Kerimde وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ حَتَّى نَعْلَمَ الْمُجَاهِدِينَ مِنْكُمْ وَالصَّابِرِينَ وَنَبْلُوَا اَخْبَارَكُمْ 47/31 “Biz sizi elbetteki imtihan ederiz ta ki sizden mücahit olanları bilelim” buyurur.

“Biz bilelim” نَعْلَمَ kelimesi; manası tahakkuk etmiş olan bir kelimedir. Onun manası meşrepleri hakiki tevhide müsait olmayan mütekellimin gibi. Tenzihi vehmi sahipleri, gerçek tenzih değil de vehim tenzihi ile bakanların tenzihi vehim sahiplerinin vehmettikleri gibi değildir. Zira bunlar Vahid-i Hakikiyi Zat’ının muktezasından tenzih ederler. Halbuki bir şey Zatının muktezasından tenzih olunmaz. Onlar Hakkın ve Halkın vücutlarını yekdiğerinin gayrı zannettikleri için hakkın حَتَّى نَعْلَمَ “Ta ki biz bilelim” kavlini tevil etmeseler ilm-i Hakk gayrıdan mehfuz olacağını tevehhüm ederler. Yani bir başkasından alınmış, olacağını vehmettiler. Halbuki gayr nerededir ki Hak ilmini oradan almış olsun. 

Yani “biz bilelim onların hallerinde “onlar” geçiyor ya bu “onlar” sözcüğünü o kişiler ayrı bir varlık zannettiler. Halbuki hakkın varlığında mevcut olduklarından gayr olmadığından Hakk ilmini o gayrdan almış olsun.

İlm-i Hakk iki nevi’dir Hakk İlmi iki nevidir, biri Zati diğeri sıfati ve esmai olmak üzere iki nevidir. Zati ilmi vahdet mertebesinde mutlak Hakkın vücudunun kendi Zatına olan ilmidir. Şuunatı Zatiyeden ibaret bulunan sıfat ve esma vahdet-i zatiyesinde mahf ve müstehlektir. Bu nisbetler zahir olmasa dahi vücud-u mutlak yine vücud-u mutlaktır. Hakkın ilimlerinden birincisi ilm-i Zati, vahdet mertebesinde vücud-u mutlakı Hakkın kendi Zatına olan ilmidir. Şuunat-ı zatiyeden ibaret olan Sıfat ve esma vahdet-i Zatiyesinde helak olmuştur, yok olmuştur. Bu nisbetler zahir olmasa dahi vücud-u mutlak yine vücud-u mutlaktır. 

Yani hakkın sıfat ve Esmaları zuhura gelmese dahi Hakk yine Hakktır, vücud-u mutlak yine vücud-u mutlaktır. Bütün nisbetlerden ve onların mazharları olan alemlerden ganidir. اِنَّ اللَّهَ لَغَنِىٌّ عَنِ الْعَالَمِينَ 29/ 6 “Allah alemlerden ganidir” ayetinde buyurduğu gibi. Mademki bu ilim Hakkın kendi Zat’ına olan ilmidir, bu Zat mertebesinde Zat’ın Zat’iyeti üzerine Zait olarak O’nun kendi nispetlerinden mütevellid kesret-i izafiye yoktur. Yani bu Zat’ın kendi ilmi olduğundan bunun üzerine fazla olarak onun kendi nisbetlerinden doğmuş kesreti izafiye yoktur. 

Şu halde bilmek, bilen ve bilinen hep birdir. Zira bunların tümü nispettir. Nispetler ise Zat’ın aynı olarak “Cem” makamındadır. Tevhid-i ef’al, tevhid-i esma, tevhid-i sıfat, tevhid-ı Zat. Tevhid-i ef’al demek fiillerin birliği, tevhidi “cem” mertebesidir. Tevhid-i esma; esmaların birliği; tevhid-i sıfat; sıfat mertebesindeki birlik, tevhid-i Zat demek Zat mertebesindeki birlik demektir. Yani “Cem” demektir. Cem; birlik demektir. Zati ilim tahakkukta malumata bağlı değildir. Yani Zati ilim malumata bağlı değildir. Bu bilişin evveli yoktur, Zat ile beraber olup kadimdir Misal: Zeyd dediğimiz vakit insan fertlerinden bir insan düşünürüz. Aklımıza kuş neslinden biri gelmez. Bu tek şahsın gülme ağlama, öksürme, söyleme, bilme gibi Zat’ının birçok nispetleri ve sıfatları vardır. Bu sıfatların her birinden gülen ağlayan öksüren söyleyen bilen gibi birçok şe’nler yani oluşumlar ve isimler meydana gelir. Bunların cümlesi Zeyd’in Zat’ının gereğidir. Bu özellikler olmasa zat olmaz. Ne olur? Tahta gibi taş gibi hissiz duygusuz bir varlık hükmünde olur. Bir kimse Zeyd’i bu neseb ve şuunatundan tenzih etmiş olsa onun bu tenzihi doğru bir şey olmaz. Yani “ben seni gülmekten tenzih ediyorum” dese, yani gülmeyi düşük bir hal olarak görse bu doğru bir şey olmaz. Çünkü özünde var bu özellik. Komik bir şey karşısında gülerek tepki verir. 

Tenzih etmek beğenmemek, noksan görmektir. Bir insan Zat’ının gerektirdiği hallerden tenzih olunmaz. “Ben seni tuvaletten tenzih ederim” demek doğru değildir. İster Cumhurbaşkanı olsun ister Nebi olsun böyle bir tenzih yapılmaz, tenzih edemezsin Zat’ının bir gereğidir çünkü. Zira bir kimse Zat’ının gereklerinden tenzih olunmaz. Bu nisbet ve şuunat Zeyd’in mevcudiyetiyle beraber olup arızi değildir, sonradan olmuş değil özünde, aslında vardır. Şu anda sende gülme ağlama konuşma ilim duyma görme var hepsi var, ama onlar şu anda mahf olmuş durumda yani kullanmadığın için. Ama bunlar hiç olmayacak diye tenzih edemezsin. Bunlar özünün birer şenleridir. Yeri geldikçe bunlar meydana çıkacaktır. Zeyd bu nisbetleri içinde bulunan bilme nisbetiyle kendisinde gülme, ağlama, öksürm,e söyleme gibi birçok nisbetler bulunduğunu bilir.

Bilme nisbeti olmasa onlar kendinde var olduğu halde varlığını bilemeyecekti. Bilme nisbeti ile ilim nisbeti ile o diğer şeylerin oluşumunu biliyor. Bilim olmasa onları bilemeyecektir. Nasıl ki hayvanlarda bu bilim olmadığından bu mevcut şenlerinin farkında değiller, tabi olarak çıkıyor, saldırırsan tırnaklarını çıkartıyor, onda o şen var ama korunma içgüdüsüyle yapıyor, bilgi ile yapmıyor. Kendi beyinindeki kurgu bilim ile yapıyor, programı dahilinde yapıyor. Diyelim ki bir kurt saldırıyor bu saldırış kendi bilimiyle değil kendi programı programlanmış bilinci ile yapıyor. Kendini korumak için veya hayatını sürdürmek için yapıyor. Zeyd’in sükun ve sükutu halinde olan bu ilmi kendi Zat’ına olan toplu ilimlerdir. Kendi varlığında toplu olarak durmaktadır. Bu mertebede mâlum Zeyd’in kendi zatı olduğu gibi bilme ve bilen dahi yine kendidir. Hiçbir şuunat ortaya çıkmadığı halde, Zeyd gülmesini, ağlamasını, konuşmasını, yatmasını, kalkmasını bunların hepsini ilmiyle biliyor.

Bu mertebede malum (bilinen) Zeyd’in kendi zatı olduğu gibi yani Zeyd kendi kendi ile kendi zatını bildiği gibi bu ilim ile oluşuyor, kendi ilmiyle kendi zatını bildiği gibi bilme ve bilen dahi yine kendisidir. İşte Zeyd’in sükun ve sükutu halinde olan bu ilmi yani sakin olduğu halde bir yerde oturuyor, isterse karanlık bir odada otursun onun orda varlığını kimse de bilmesin ama o ilmi ile kendini biliyor. Bütün bu şuunatın da kendinde var olduğunu biliyor, işte bu biliş zatına olan toplu ilmidir, bu mertebede malum (kendinde var olduğunu bildiği şeyler) Zeyd’in kendi zatı olduğu gibi bilme ve bilen dahi yine kendidir. Bu ilmin tahakkuku için sonradan hasıl olmuş bir maluma ihtiyaç yoktur.

Sen gülme fiilinin sende var olduğunu biliyorsun, sen gülsen de gülmesen de bunu biliyorsun yani bunun senden çıkması veya çıkmaması onun yokluğuna veya varlığına delalet etmiyor. Çıktığı zaman senin şuunatın oluyor. Ağladığın zaman sen zannediyorsun ağlamak fiili benden çıktı, sen ağlamasan da o ağlama fiilinin ilmi, bilgisi sende vardır.

Bir odada sakin durduğun zaman bunların hiçbiri ortada yoktur, ama ortaya çıkmaması yok manasında değildir. Bu ilmin var olması herhangi bir halin sebebine dayalı değildir. Yani güldüğün zaman bu ilim sende meydana geliyor değildir. O andaki şuunatıdır, o ilmin zuhurudur. Ama bu zuhur etmese de o ilim sende vardır. Gülme, kızma, bağırma, ağlama, konuşma vs. her türlü hadise toplu olarak senin zatında ilmi mevcuttur. Onlar sonradan olma bir şey de değildir. Ama gülmenin ne demek olduğunu hiç bilmemiş olan bir kimse yani içerisinde ilmi mevcut fakat çevrede hiç görmemiş onu hiç bilmiyor, güldüğü zaman onun ne demek olduğunu idrak eder ama izah edemez.

Yeni bir hadise olduğu için daha evvel görmediğinden nispetlendirme yapamaz. Zeyd kendinde mevcut olan bu ilimde bunların zuhurundan müstağnidir. Yani zuhuruna gerek yoktur. Yaşam seyri içinde dalgalanmalar meydana gelir yerine göre gülme, yerine göre ağlama meydana gelir, o zaman bunlar dışarıya çıkar. Bunlar sadece gülme anında var olan şeyler değildir. Özde var olan şeylerdir. Asılda var olan şeylerdir. İlimde sende var olan şeyler zamanı gelince dışarıya çıkan, yani dışarıya çıkmasıyla bilinen şeyler değildir. İşte Allah’ın ilmi de böyledir. Cenab-ı Hakkın bütün ayan-ı sabite olarak bütün varlığında mevcut olan özellikler kendi ilminde mevcuttur.

Bütün bu alemleri kendindeki ilmi zuhur ettirsin diye meydana getirdi. Yoksa O’nun bu alemlere de ihtiyacı yoktur, çünkü onlar kendinde zaten, Zati olarak Zatında mevcuttur. Biz onları mahluk olarak düşündüğümüzde bu varlıklara ayrı bir vasıf vermiş oluyoruz. Halbuki bu varlıkların hiçbir ayrı vasıfları yoktur. Hakk’ın ayan-ı sabitedeki ilimlerinin zuhurlarından başka bir şey değildir. Bütün görünen bu mahlukat bizler de dahil her şey. Şimdi Zeyd’in gülmesi Zeyd’den ayrı bir oluşumudur? İşte bütün bu alemlerin meydana gelmesi Allah’ın ilminin suretlerinden başka bir şey değildir. Onun için zaman zaman deriz, “kimse, kimse değildir”. Beşer düşüncesinde olan varlıklar olarak şu kimse bu kimse, bu kimse, bu kimse o kimselere güya kendi kimlikleri varmış gibi hayali birer kimlik giydiriyoruz, kimseler diye. İşte bu kimlikleri onlara bizler veriyoruz. 

Sonradan anlıyoruz ki bu kim dediklerimizin bir kimliği yoktur. Bunlar itibariymiş dolayısıyla kimse, kimse değilmiş. O zaman neymiş? Hakkın şuunatından, zuhuratından başka bir şey değilmiş. Bu çerçeve ile aleme bakarsan bir de kimler çerçevesi ile bakarsan o zaman kimi neyden tenzih ediyorsun ki? Gerçek tenzihte Allah’ı gayrilikten tenzih etmiş olmuş oluyorsun.

Sen tenzih ettiğin zaman kendi varlığını Hakkın varlığını Hakktan ayırmış oluyorsun. Yani Hakkın varlığını adeta ondan almış oluyorsun. Şu sıfattan O’nu tenzih ediyorum dediğin zaman o sıfatı alıyorsun. Tenzih ettim demek O’na yakıştıramıyorsun onu alıyorsun, işte bu taklidi tenzihtir. Güya Cenab-ı Hakkı yüceltecek, yüceltecek değil bir sıfatını koparıyor, öteki taraftan tenzih ediyor haşa. Ama kendi kendini koparıyor daha bir başka ifade ile. Hakktan kendini koparıyor. Allah’ın birliğinde süfli ve ulvi diye bir şey yok zaten varlığında, hakikatinde. 

İlm-i Sıfatî ve Esmaî: İlim iki türlüdür demişti birincide ilm-i sıfati ve esmaı vücud-u Hakk mertebe-i vahdetten mertebe-i Vahidiyete tenezzül buyurduk da yani ahadiyetten vahidiyete yani Zat bölgesinden sıfat bölgesine tenezzül buyurdukta vahdette mahv ve muzmahil ve müttehid olan esmanın suretleri ilm-i ilahide zahir olup birbirinden ayrılırlar. Yani vahdette mahv ve müzmahil iken yani bunlar Allah’ın Zat’ında gizli iken mahv olmuş yani yokluk durumunda iken ama içeride var, dışarıda henüz yok iken muzmahil yani orada gizli iken ve birlikte olan Esmanın suretleri, Zat aleminde hepsi birlikte olan suretler ilm-i ilahide zahir olup birbirinden ayrılırlar. 

Tabi ki orası fark mertebesi Furkan mertebesi olduğundan ayrılırlar. Ervah, misal ve şehadet mertebelerine tenezzül ettikte yani ervah alemi ruhlar alemine oradan misal alemine oradan da şehadet alemine şu madde alemine tenezzül ettikde dahi o esma her bir mertebenin icabına göre bir taayyün elbisesine bürünerek müşahede edilir.

Esma her bir mertebenin icabına göre; şimdi sende gülme esması diyelim neyi icap ettiriyor? Neşeyi icap ettiriyor. Ağlama neyi icap ettiriyor? Kederi üzüntüyü icap ettiriyor. İşte sende kederi meydana getiren bir esma, gülmeyi meydana getiren bir esma var. İşte bunların meydana çıkması için şuhudu lazım geliyor. 

Ama bunlar meydana çıkarken oluşan şeyler değildir. Zaten bunlar özde var olan şeylerdir. O zaman ne oluyor? Yaptığımız bizim bütün işler daha evvelce programlanmış ve müşahede aleminde zuhura gelen şeylerdir. Yani sende gülme nasıl ezelde var fakat şuhudda meydana geliyor ise, o şuhudda meydana gelen gülme gibi bütün yaptığımız her şeyde ezelde mevcut burada müşahede sahasına geliyor. Zaten programda var, ama burada yaşam sahasına geçiyor. Her birerleri faaliyet haline geçiyor. Dolayısıyla burada olan fiiller bu anda olan işler, fiiller değildir. Bunlar ezelde olmuş bitmiş işlerdir. Bizim ruhumuza bu ayan-ı sabite dediğimiz bütün bu işler yüklenmiş bir bilgisayar programı gibi.

Burada biz bunu zuhura getirmek için bir zuhur yeriyiz. Her birerlerimiz ne yapıyorsak bundan başkasını da yapmamız mümkün değildir. Bizim için ne kurgulanmışsa işte buna “Kader” deniyor. İşte gerçek kader budur işte. Baştan olan şey “Kaza” sonra onların miktar miktar çıkması da “kader”dir, “kader” miktar kökünden gelir.

Uyuyan bir kişinin zahiri duyuları iptal oluyor ama melekut aleminde de yaşıyor, misal aleminde de yaşıyor, ruhlar aleminde de yaşıyor senin varlığın bu alemde de yaşıyor sinir sistemin kan dolaşımı sistemin hepsi çalışıyor. Bu kaza icmalen hepsi sende mevcut işte bu mevcudun safha, safha meydana çıkması kaderdir. Kader “miktar” demektir, ölçü demektir. “Kaza”; genel hüküm anlamınadır. İşte kimin programı nasıl yapılıyorsa o kaza, o programın dünya günleri içerisinde meydana gelmesi de kaderdir. Kader dediğimiz miktar, miktar zaman içerisinde geliyor.

İşte bu yaşantıyı yaşayan varlık kendi benliğini benim diye kabul ederek kendini ayrı bir varlık olarak görmüşse “bunları ben yapıyorum, benden çıktı” eğer kötü bir şey yapmışsa vicdanı sızlıyorsa müteessir oluyor, iyi bir şey yapmışsa hoşlanıyor, kendinden zannettiği için. Ama bu kaderin gerçek halini bilen kimse kendinden ne tür fiil çıkarsa çıksın ne üzülür, ne de sevinir. Neden? Çünkü kendisi, kendi değildir. İlm-i ilahi ervah yani ruhlar alemine misal alemine ve şehadet mertebesine tenezzül ettikte dahi esma her bir mertebenin icabına göre bir libas-ı taayyüne bürünerek görünür. Elmanın, ilm-i ilahide bir programı vardır, ama görünmesi için elma elbisesine bürünmesi gerekiyor. 

Bu gördüğün bütün varlıklar elbisedir. Ayrıca elbise de perdedir. Nasıl bizim et kemik cesedimizi örten elbiselerimiz var, ruhumuzu özümüzü bizim hakikatimizi örten de bu et kemik elbisesidir. “Kimse, kimse değil“ dediğimiz bu yönüyle de bir gerçektir. Senin şu Hulûsi silüetin senin perdendir. Neyinin perdesi? Sende var mevcut olan İlahi varlığın Hulûsi suretinde perdelenmiş şeklidir. Dışına takılıyor, gözüne kaşına ayağına koluna, yüzü şöyle kolu böyle omuzu şöyle derken içeride gerçek onu var eden seni yaşatan sana hayat veren o Hulûsi yoktur. 

Hulûsi ismi de perde, Hulûsi’nin varlığı da perdedir. İçerdeki kaynayıp gidiyor, biz suretlere dışarıya takılıyoruz. Onun için onun kaşı, gözü ile uğraşıyoruz, birbirimiz ile uğraşıyoruz, et kemik ile uğraşıyoruz. Sarışın diyoruz, esmer diyoruz, saçı uzundu kısaydı gibi söylüyoruz, hep suretine takılıyoruz. Halbuki onların hepsi Hulûsi’nin perdeleridir. Özde bir Hulûsi var ki o Hulûsi âlada ve âla bir Hulûsi. Ne varsa o Hulûsi’de var. O âla ama dışarıya çıkamıyor ondaki mevcut olan güzellikler. Herkes de aynı değerde. Herkes insan varlığı ile sağlıklı olarak meydana gelmişse, fikir düşünce sağlık diyoruz buna o zaman herkes de aynı kabiliyet var demektir.

Olmazsa zaten insan olmaz. Sende Zat’i bir yönün var, Cenab-ı Hakk’ın Zat’ının karşılığı senin bir Zat’i yönün var, sende melekut aleminin karşılığı, ceberut aleminin karşılığı olan bir varlığın vardır. Çünkü Hakk’ın Zat’ından geldin başka türlü olması zaten mümkün değildir.

Sende sıfat aleminden, ef’al alemine geçiş olmaz. Çünkü o zaman sen olmazsın. esma alemi olacak tenezzül mertebeleri çünkü her geçtiğin alemden bir varlık alıyorsun, oranın aleminden bir özellik alıyorsun. İşte senin programında bunların zaten hepsi vardır. 

Zat’ı olarak ayan-ı sabitende mevcuttur. Bu dünyaya tenezzül ederken o programda mevcut olan bölümü sıfat mertebesine geldiği zaman şuunatını ordan alıyorsun. Ruhlar alemine geldiğin zaman sende ruhlar ile ilgili bilgi var bölüm var orasını orada doldurup alıyorsun. Misal alemine geldiğin zaman misal alemi karşılığı olan bilgi yeri geldiği zaman oradan o hakkını alıyorsun, Madde alemine geldiğin zaman da et kemikten hakkını alıyorsun, elbise hakkını alıyorsun. Başlangıçta bunların hepsinin programı yapılıyor nerede ne yapılacaksa. Değişik, değişik şe’nlerle bir zuhuru vardır. Her bir şe’n her bir mertebede ve suretle zahir olmuş ise her bir şe’n bir mertebede ne suretle zahir olmuş ise o suretle Hakk’ın malumu olur. Hakk’ın bilinişi olur. Böylece bu ilmi, sıfati ve esmai tahakkukta bilinmeye bağlıdır. 

Bu ilim Zati ilmin tafsilidir. İşte bütün bu görünenler Zat’i ilmin teferruatıdır. Bu alem Zat’i ilmin tafsil sahasıdır. Fasılalarla, tafsilatlarla meydana gelme sahasıdır. Bu izah Zat’i ilim yönünden üst mertebedendir. Bunun alt mertebeden sıfatî, ilim yönünden de izahı vardır. Her varlık bunu böyle izah edemeyeceğinden o varlıkların penceresinden bakarak izah edelim. Ama aslında ikisi de Zat’ın ilmidir. 

Yukarıdan bakışta kimse, kimse değildir dedik, burada ise “kimseler kimseler değildir” mertebesinden bakılıyor. Yani o kimselere birer kimlik verilmek suretiyle bakılıyor. Bu ilim yani esma ve sıfat ilimi yani zuhurlar ilmi ilm-i Zatinin tafsilidir. Ama tafsilatlar yönünden yani cüzler yönünden esma yönünden meseleye bakıldığı zaman bu varlıkların zuhuru cihetinden alt mertebeden bakıldığı zaman ilm-i Zatiye izafe olunuyor, burada izafet vardır.

İlm-i Zatiden geldik diye yine ilm-i Zatiye dayanıyor ama izafi olarak. Ötekilerde doğrudan doğruya Zat yapıyordu her şeyi. Her şey Hakk’ın Zat’ındandı. Orada o görüş öyle orada o doğrudur. O mertebe itibarıyla o geçerlidir. O idrakla beraber yaşadığın zaman sen aynen ef’al aleminde iken o Zat mertebesindeki kimse, kimse değildir hükmüyle yaşayabiliyorsun. Ama beşeriyet birimsel yönden bu meseleye bakarsan her ne kadar bu varlıklar şuunat, zuhurlar Hakk’ın ilminin tefarruatı ise de Zat’ının teferruatı ise de zuhurları ise de aşağıdan baktığın zaman ilm-i Zat’iye izafe olunur, izafet yapılır. Benim bir ayrı varlığım var ama Hakka bağlıyım ama O’nun zuhuruyum ama yine bir varlığım vardır. Varlıklar yönünden baktığın zaman bu da bir gerçektir. Bu varlıkların zuhuru cihetinden İlm-i Zat’iye muzaf olmak itibariyle O’nun gayrıdır. 

Özü itibarıyla hepimiz Hakkın varlığından başka bir şey değiliz. Zatımız itibarıyla. Ama şuunatımız itibarıyla her birerlerimiz Hakk’dan ayrı birer varlığız. Şuunat: Bizim şe’nlerimiz, oluşumlarımızdır. Bir ağaç düşünelim, kışın dalları yaprakları dökülmüş bir ağaç düşünelim; bu ağaç kışın ölü hükmündedir. Bunun içindeki oluşumların ortaya gelmesi onun şe’nleridir, yani şuunatlarıdır. Çiçek açması onun bir şuunatıdır, yeşermesi onun bir şuunatıdır, dallarının yapraklarının gelişmesi, çiçeklerden sonra meyveye dönmesi kokusu, meyvenin olgunlaşması bunlar hep o bitkinin şuunatlarıdır. Şuunat demek içindeki özelliklerin ortaya çıkmasıdır. Zuhur ile şuunat aynı şeydir. Zuhur daha genel, şuunat ayrıntılı kısmıdır.

Bu alemdeki varlıklar ilahi ilmin şuunatlarından başka bir şey değildir. Biz Zat’i şuunatız yani Zat’ının zuhur yerleriyiz. Hiç başka bir varlığa bu özelliği vermiş değildir. Cemat, nebat, hayvan da Hakk’ın şuunatları ama isimleri yönünden şuunatlarıdır, Sıfatları yönünden şuunatlarıdır, ama insan Zati yönden şuunatıdır. “Venefahtü” “Ben sana ruhumdan nefh ettim” buyuruyor insan için, yani bu şuunat doğrudan Zat’i şuunattır, başka hiçbir varlığa bu hitap yoktur. Diğerleri için “Halk ettim onları” buyuruyor. “Venefahtü”; “benim sende Zat’i zuhurum var, şe’nlerim var” anlamındadır. 

Buradan bakıldığı zaman her birerlerimiz tek bir varlığız, ilm-i Zat’inin, Zat’i varlığın birer şuunatlarıyız. Hepimiz birer şuunatlarıyız. Kimin? Zat’ın şuunatlarıyız. Onun için aynı derecede değerli şuunatlarıyız ki insanlar olarak da olsun şöyle anlaşabiliyoruz, konuşuyoruz, neden? Aynı şuunat hepimizde var, yani Zat’i özellikler hepimizde var da ondan. Hayvanla gidip anlaşamıyoruz neden? Çünkü Zat’i şenler onda yok onda olanlar olsa olsa sıfati ve esmaidir. Bizim hayvanlarla anlaşabilmemiz için onun tecelli bölgesine inmemiz lazımdır. Yani hayvan olmamız lazımdır veya nebat olmamız lazımdır bitki ile iletişim kurabilmemiz için. 

Her birerlerimiz bir şuundur yahut bir ışıktır diyelim, bir alev diyelim, bir mum diyelim ama aslımız hepimizin birdir. Hakkın Zat’ından geldik gene oraya gideceğiz. Hani “18 bin alemi kat ederek geldik buraya” irfan mektebinin başında kısa bir pasaj ile bunlar anlatıldı. Lübb-ül Lübb’de de biraz daha geniş tafsilat bu konu ile ilgili vardır. Bunları idrak edenler “Enel Hakk” diye bağırmışlardır. 

Sende Hakkın varlığını idrak ettiğin zaman insan da nasıl vuruntu yapar ve bağırtır. Kendisini kesmişler parçalamışlar haberi olmamış ayrıca bunun için hayatlarını vermişlerdir. Aynanın karşısına geçelim, aynada olan kim? Sensin, ama bak bakalım aynadakinin senle bir ilgisi var mı? İşte buradaki varlıklarımız böyledir. Allah’ın aynada aksinden başka bir şey değildir. Sen kendini Zat’ın olarak kabul et, o da senin şuunatındır. Ama o senden meydana geliyor. 

Ama o senin ne aynın ne de gayrındır. İşte biz bir bakıma Hakk’tan başkası değiliz, Zati yönden kendimize baktığımız zaman ama aynadan baktığımız zaman ondan ayrıyız. Ama hakikati yönünden baktığımız zaman ayrı değiliz. Ne ayrıyız, ne de gayriyiz. Çünkü ayna da olan o aynada akseden de o sen de O’sun. Ayna arkasındaki sır kalkarsa ayna artık cam olur o cam hali insanın kendi varlığını göremeyen hükmüne gelmiş oluyor. Yani kendi nefsaniyetini göremiyor. 

Cama baktığı zaman öyle şeffaflaşmışsın ki kendini göremiyorsun. Kendini kayıp etmişsin, cam olmasının da öyle bir özelliği vardır. Mevlana Hz.leri ressam hikayesini bu konu ile ilgili anlatıyor. Bir gün İran tarafından Selçuk diyarına Ressamlar geliyor, bizimle yarışacak var mı diye ilan ediyorlar. Resim sanatında yarışacak var mı diye ilan ediyorlar. Türk Sultanı da bütün Türk ressamlarını topluyor, doğudan gelen Acem ressamları bir grup olarak geziyorlarmış.

Kendi resim sanatlarını ortaya koyuyorlarmış, Türklerden de ressamlar toplanıyorlar. Bir heyet kuruyorlar, Türk ressamlarını imtihan ediyorlar, üç beş kişilik bir heyet kuruyorlar. Her iki tarafta birbirleriyle yarışmaktan razı oluyorlar. Bir büyük salon tesbit ediyorlar, bugünden itibaren başlayıp bir duvara siz resim yapacaksınız, bir duvara da diğer grup yapacaksınız diye talimat veriliyor.

 Her iki grubun ortasına bir perde çekeceğiz, kimse kimsenin yaptığını görmeyecek kimse de yerinden çıkmayacak bu yarışma bitinceye kadar diyorlar. Sadece padişah bunların ne yaptıklarını kontrol edebilecek. Nihayet resim yapmaya başlamışlar, dışarıdan gelenler güzel güzel manzaralar çizmişler, padişahın kontrolünde onların yaptıklarını görüyor.

Bu taraftakiler duvarı kazımışlar yeniden bir sıva yapmışlar, zamanlarını sıva ve tesviye ile geçiriyorlar. Ortada ne bir taslak ne bir boyama var. Ötekiler resmi boyamaya başlamışlar. Beridekiler tesviyeden sonra cila yapmaya başlamışlar. Gün sonuna geliyor 20-25 gün geçmiş berikilerde bir çizik dahi daha yok. Padişah kendi içinden bizimkiler yarışmayı kayıp ettiler diye düşünüyor. 

Son gün geliyor bakıyor orada çok güzel bir resim oluşmuş, beri tarafa bakıyor duvarda bir parlaklık var sadece, cila var başka çizilen boyanan bir şey yoktur. Padişah kaybettiklerine inanmaya başlıyor. 

Nihayet halk toplanıyor jüri heyeti toplanıyor, padişah geliyor herkesin huzurunda aradaki perdeyi çekiyorlar. Toplananlar öbür tarafın yaptığına bakınca adeta büyüleniyorlar, çok beğeniyorlar bir de berikilerin tarafına bakınca bu sefer büsbütün hayret edip dona kalıyorlar.

Duvar cilalana, cilalana ayna olmuş onların yaptıkları resim içinde görünüyor. Resimde bir derinlik oluşuyor, bakanlar da canlı olarak orda yani yapılan resim aynı zaman da canlı da. Bakanlar başını berikiler tarafından çeviremeyip hayretle bakıyorlar oysa baktıkları hayret ettikleri yerde hiçbir şey yok.

İşte gönlünü temizleyen insanın halı budur. Mevlana bu hadiseyi anlatmak için bu örneği anlatmıştır. Hikâye yerinde anlatıldığı zaman tam değer kazanıyor. Tenzihten teşbihe, teşbihten tevhide geçmek için eski doğru zannettiğimiz bilgilerimizi yıkmak gerekiyor. Veya belirli bir süre onları bir kenara koymak gerekiyor. O fedakarlığı yapamayanlar bu deryaya dalamıyorlar. Benlikten arınamayınca böylece ortada kalıyor. Cenab-ı Hakk’tan İsa’nın (a.s.) havarilerinin istedikleri sofra gibi irfan sofrası o sofranın Kur’an’daki adı “Maide”dir. Kur’an da sofra suresi var. İsa’ya (a.s.) havariler gidiyorlar, اِذْ قَالَ الْحَوَارِيُّونَ يَا عِيسَى ابْنَ مَرْيَمَ هَلْ يَسْتَطِيعُ رَبُّكَ اَنْ يُنَزِّلَ عَلَيْنَا مَاۤئِدَةً مِنَ السَّمَاۤءِ قَالَ اتَّقُوا اللَّهَ اِنْ كُنْتُمْ مُوءْمِنِينَ 5/112 “Ya İsa dua et de Rabbin bize gökten bir sofra indirsin, hem bize bir mucize olsun, görelim gönlümüz açılsın hem de bizden sonrakilere bir hatıra olsun” anlatılsın diyorlar. Cenab-ı Hakk buyuruyor ki قَالَ اللَّهُ اِنِّى مُنَزِّلُهَا عَلَيْكُمْ فَمَنْ يَكْفُرْ بَعْدُ مِنْكُمْ فَاِنِّىۤ اُعَذِّبُهُ عَذَابًا لاۤ اُعَذِّبُهُۤ اَحَدًا مِنَ الْعَالَمِينَ 5/115 “Size o sofrayı indiririm, ama kim ki o sofradan yer de dönerse alemlerde etmediğim azabı ona ederim.” buyuruyor. Şu yaşadığımız hadise budur işte. Bu irfan sofrası, gerçi orada balık, yeşillik, limon varmış sofrada. O balık derya nimetidir, işte bu da derya sofrasıdır.

Yani sohbete katıldı gerçekleri duydu sonra da bu gerçeklerden ayrıldı bu kişilere “alemlerde etmediğim azabı ederim” buyuruyor. Burada yanlış anlayıp Cenabı Hakk o kişiye neden böyle yaptın deyip ona ceza vermiyor, o kişi kendi kendine oradan ayrılmakla azab ediyor. Kaçırdığı fırsatlar için kaçırdığı gerçekler için kaçırdığı nimet için fark ettiğinde azap çekecek. Gözünden perde kalktığı zaman “Bana bu kadar yakın iken bunları nasıl kaçırdım nelere değişmişim” diyerek o büyük azabı tadacak. Zat’ı itibarıyla her varlık onun aynı özü ama şe’nleri, zuhurları bakımından ayrıdır. Nasıl ki bir ağacı O’nun zatı olarak kabul edelim yapraklar dışarıya çıktığı zaman (şe’n) ondan ayrı olmuş oluyor. Ama ağaca bütün olarak bakıldığı zaman hepsi ağacın Zat’ından başka bir şey değildir.

Hepsi ağaçtan meydana geliyor ama dal, yaprak, çiçek, meyve isimlerini alıyorlar. Özellikleri, şuunatları itibarıyla ağaç değillerdir. Yaprak diyoruz, çiçek diyoruz, meyve diyoruz. Ama onlar o tohumun içinde hepsi zatında mevcuttu. İşte bu izafe olarak, suretlenerek dışarıya çıktığında Zat’a izafe olunuyor. Köke izafe olunuyor, kök de Zat’ıdır, kökten meydana geldi diye o Zat’a izafe olunuyor. 

İşte bütün bu varlıklarda Hakkın varlığından meydana geldiğinden izafet ediliyor, Hakka izafet ediliyor. (aşağıdan baktığımız zaman) Ama çekirdekten bakarsak hepsi çekirdekten meydana gelmiş şeylerdir. Ama yapraktan baktığımız zaman her birerleri ağacın varlığı içerisinde ama ayrı bir özellik taşıyor.

Ne çiçek yaprağa ne yaprak meyveye benziyor. Bunların hepsi birer şuunattır. İşte ağacın içerisinde çekirdeğin içerisinde bilkuvve mevcut iken ağaç zuhura geldiğinde bilfiil yani fiil olarak meydana çıkmış oluyor. Fiil olarak çıkmazdan evvel kuvve olarak içinde mevcuttur. 

Nasıl bizim her birerlerimizin mesleği onu çıkarmazdan evvel kuvve olarak içimizde mevcutsa, çıkardığımız zaman bir fiil olarak meydana gelmiş oluyor. Her ne kadar bunların ikisi de aynı şey ise de bil kuvve olanla bil fiil olan da birbirlerinden ayrıdırlar. Bunlar ayrı ilimlerdir.

Bilfiil ortaya çıkan varlık ilmi oluyor, bilkuvve kişinin içinde Zat’ın içindeki ayan-ı sabite bilgisi Zat’ın bilgisi oluyor. Ama kuvveden fiile çıktığı zaman o artık şe’n durumunda olduğundan mahluk halk edilmişin ilmi oluyor. Yukarıdan baktığında aynıdır diyorsun aşağıdan baktığında gayrıdır diyorsun. İşte kemal ilmi olan ilim bu ilim. Yani her iki yönüyle işi bilmektir. Yukarıdan baktığın zaman Hakk bütün işi yapıyor dediğin zaman orda bazı eksik şeyler gördüğün zaman Hakka buhtan etmiş oluyorsun. Çünkü ne buyuruyor? مَاۤ اَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللَّهِ وَمَاۤ اَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَ وَاَرْسَلْنَاكَ لِلنَّاسِ رَسُولا وَكَفَى بِاللَّهِ شَهِيدًا 4/79 “Sizlerden bir kötülük meydana geldiyse onu nefsinizden bilin. Sizlerden bir iyilik meydana geldiği zaman bunu Hakktan bilin” buyuruyor. Ama “hepsi Hakktandır” buyuruyor. كُلٌّ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ 4/78 ayetlerinde. İşte Âdem’in (a.s.) yaptığı irfaniyet buydu. Âdem (a.s.) cennette meyveyi yedi, yedi ama kendi iç güdüsü olarak içerden aldığı emir ile yedi. Bu da başka bir sırdır. İnsan iki taraftan yönetiliyor. Bir dışından bir de içinden. Dışından emirlerle, içinden de sinyallerle bu da tabi ki işin bir başka yönüdür.

Âdem (a.s.) orada nezaket gösterdi. “Ya Rabbi biz nefsimize zulmettik” dedi yani suçu kendi üstüne aldı. Hâlbuki orada suç da yoktu. İlahi programın zuhura çıkması onu öyle gerektiriyordu. Yukarıdan baktığımız zaman. Ama onun hakkını verelim, aşağıdan baktığımız zaman ki öyle de bakılması lazımdır; yaşanan hayat budur. Yukarıdan bakma ilmine bu alemde acaba kaç kişi sahip? Genelde aşağıdan bakma ilmi olduğu için ilahi kayıtlara ters düşen bir husus meydana geldiğinden ama o da kayıt gereği meydana geldiğinden ama bu kayıt gereği olan fiili kendi kendine insanın asaleti yönünden kabüllenmesi gerekiyor. Rabb’ına olan nezaketi yönünden. İşte bunu tam hakkıyla idrak edemeyen iblis kendinden çıkan eksi fiili hakka isnat etti. قَالَ رَبِّ بِمَاۤ اَغْوَيْتَنِى 15/39 “Sen beni azdırdın” dedi. Âdem (a.s.) öyle demedi. Ama onda insan-ı kamil kemâlâtı olduğundan suçu kendi üstüne aldı. 

O da Hakk’tan olduğunu biliyordu, ama nezaketen kendi üstüne aldı. Öyle bir nezaket yapması kendinin kamilliğinin devamını sağladı. İblis orada bir hata yaptı “Sen beni azdırdın” dedi ve kovulanlardan oldu. İkisi de suç işlediler birisi suçu kabüllendi (Âdem [a.s.]) diğeri Allah’a isnat etti (İblis) kıyamete kadar tard edildi, lanetlendi. İkisi de suç işledi ama Âdem’in (a.s.) bu suçu kendi nefsine mal etmesi onu baş tacı yaptı. Adem bu davranışıyla baş tacı oldu, İblis ise suçu Allah’a isnat etmekle lanetlendi.

Misal: Zeyd kendisinde gülme, ağlama, söyleme gibi sıfat olduğunu bilir, fakat bunlar zahir olmadıkça Zeyd’in Zat’ında müttehit ve henüz kuvvededirler. Yani birlikte ve kuvvededirler. Her ne zaman Zeyd güler, ağlar, öksürür ve söyler işte bu mertebeyi zuhurda bulunanların yek diğerinden ayrı ayrı şeyler olduğu tezahür eder. Yani gülmenin ağlamanın bağırmanın çağırmanın ayrı ayrı şeyler olduğu meydana gelir. Ama bunlar Zeyd’in ilminde özündeyken hepsi birlikteydi. İçeride ne ayrı, ayrı gülen var ne ağlayan var, onlar karmakarışık hallerde değillerdir. Neden ilim olarak var çünkü kuvvede var.

Bunlar tafsilata geldiği zaman ortaya çıkmış oluyor. İşte buna da halk edilmişler deniliyor. Zuhurları dolayısıyla sonradan olmuş diyoruz. Halbuki özde hepsi birlikte ezelden vardır. Gülme ve ağlamanın tarzı ve sureti kendine malum olur. Gülmeyi ağlamayı bilmeyen kimse kendinde ilim olarak onlar olsa da ne olduğunu bilemez. Güldüğü zaman gülmenin, ağladığı zaman ağlamanın ne olduğunu idrak eder. Bu ilim Zeyd’in ilmi zati icmalisinin tafsili olur. Yani gülme ağlama kendinde toplu olan ilmin tafsilidir. Gülüş fiili gülüş ilmine izafeten ortaya çıkar. Güldü denir gülme ilmine izafe edilir çünkü kaynağı orasıdır.

Bir kişinin kendinde toplu olarak olan bazı özellikleri var. Bu özellikler zuhura çıkmazdan evvelki bu özelliklerin farkında değildir. Yani kendisinde mevcut, nasıl mevcut, bil kuvve olarak mevcut. Kendi özünde mevcut. İşte bunların ne kadarı zuhura çıkarsa kendinden bu mevcut olandan neler zuhura çıkarsa o ancak izafe edilerek meydana gelir. Yani özündeki ilme izafe olarak onun zuhurları olmuş oluyor. Zeyd o zaman gülmesini ağlamasını merhametini yahut kızmasını bu şekilde bilmiş oluyor. Yani kendinde bu özelliklerin olduğunu bilmiş oluyor. İşte bir insan da nice, nice gizli özellikler vardır. Bunlar Cenab-ı Hakkın Zati, subuti sıfatları dahil bütün esma-i ilahiyesi ve ef’al-i ilahiyesi insanın varlığında mevcuttur.

Cenab-ı Hakkta bunlar en geniş şekliyle, insanlar da ise ihtiyaç olduğu kadardır. İşte “zikir” den maksat; kendinde mevcut olan gizli özellikleri gün safhasına çıkarıp kendisine ayan olmasını sağlamaktır. Yani müşahede etmesini sağlamaktır. Bir insan da gülme hassası olmasa yani dışarıdan yüz kaslarının gerilmesi şekliyle gülme hareketleri meydana gelmese kendinde mevcut olan gülme özelliğinin farkında olmaz. Ağlama özelliği olmasa onu da bilmez. Ama ne zaman ki bu ağlama, gülme, kızma, bağırma, sinirlenme belirli fiillerle ortaya çıkıyor, işte kendisinde mevcut olan o şeyi kendisi ortaya çıktığı zaman öğrenmiş oluyor. Halbuki onlar onun gizli hazinesinde mevcuttur. 

Mevcut ama dışarıya çıkmadığı için kendi kendinde olan kendi içinde olan olandan haberi yoktur. Kendi sandığında olanlardan haberi yoktur. Ne zaman ki sandığın kapağı açılıyor haberi oluyor. Kullandığı zaman bunların varlığının haberi oluyor. İşte gerçek dervişlik burada faaliyete geçiyor. Bizde Cenab-ı Hakkın her birerlerimize verdiği bir muhabbet vardır. Ama biz bunu bilmiyoruz. Bu muhabbeti maddeye yöneltiyoruz. Çoluk çocuk diyoruz, torun diyoruz, ev diyoruz, mal diyoruz hep bunlara muhabbeti yöneltiyoruz. Halbuki bunlara bu muhabbeti meydana çıkardığımız zaman bizde bir muhabbetin de olduğunu öğrenmiş oluyoruz. 

Ama bu muhabbetin gerçek hedefi Hakk olması gerekiyor, çünkü bu muhabbeti bize O verdi. Ama o diğerleri için çıkan muhabbeti o şekilde bilmezsek muhabbetin varlığından haberimiz olmaz. İşte Cenab-ı Hakkın bizde Hayat, İlim, İrade, Kudret, Kelam, Semi, Basar gibi bütün sıfatları mevcuttur. Biz bunları öyle bir tabi olarak kullanıyoruz ki hiç düşünmeden farkına varmadan ve de beşeri istikamette, dolayısıyla bunlar hedefine ulaşmamış oluyor. İşte bunların zatımızda özümüzde ayan-ı sabitemizde var olan hakikatlerini idrak etmemiz için bu sohbetlere, teşbihlere, zikirlere belirli çalışmalara ihtiyaç hasıl oluyor. İşte bu yapılan çalışmalar Zeyd’in özünde var olan hakikatlerin dışarıya çıkarılmasıdır. Zeyd’in özünde ne kadar çok hakikat olursa olsun, o hakikatler dışarıya çıkmadıktan sonra yok hükmündedir. İşte zikir denen hatırlama diye lugatlarda geçen hakikati da o olan yapılan işler bizim zikrimiz şuhudi zikir yahut tefekküri zikir oluyor.

Bir ele tesbih alarak sayılarla yapılan zikir var, bir de fiili zikir vardır. Tefekkür ederek düşünerek müşahede ederek yapılan zikir vardır. Ama bunların sadece birisiyle olursa o da yetişmiyor. Tesbihlerle de yapacaksın tefekkürle de yapacaksın. فَاذْكُرُونِۤى اَذْكُرْكُمْ 2/152 “Beni zikredin ben de sizi zikredeyim” buyuruyor. وَاشْكُرُوالِى وَلا تَكْفُرُونِ 2/152 “Bana şükredin, örtmeyin”

فَاذْكُرُونِۤى “Beni zikredin” biz onu sürekli Allah, Allah, Allah….. gibi zannediyoruz. Halbuki öyle değildir. Zahir ehline göre böyle ama irfan ehline göre burada zikirden maksat, “Beni zikredin” buyuruyor, yani beni düşünün, beni Zati yönümden anlayın, bendeki esma-i ilahiyenin ne olduğunu idrak edin ve bende sizi idrak edeyim. Zikrin manasını o şekilde anlamamız lazımdır.

Siz beni idrak edin yani açılım yapın bendeki esma-i ilahiyeyi anlayacak şekilde açılım yapın kendi gönlünüzde beyninizde ve ben de o açtığınız yerde kendi zatımdan doldurayım dökeyim yani sizi zikredeyim demesi, size bunu vereyim açık olarak diyor. Esas ayetin batını manası budur. Biz zannediyoruz ki Allah, Allah, Allah, …. O’nu zikredeceğiz, O da bizi zikredecek Ey Mehmet, Ey Mehmet, Ey Mehmet … gibi. Tabi o da işin bir yönüdür, ama irfan ehlini ilgilendiren yönü “ فَاذْكُرُونِۤى“ “Beni zikredin” yani benim esma-i ilahiyem nedir? Neler var 99 esma-i ilahiyem, rahmaniyetimi hatırlayın, rububiyetimi hatırlayın, merhametimi hatırlayın, Allah (c.c.) O’nu hatırlayın, Yani Cami ismimi hatırlayın, ef’ali isimlerimle hatırlayın, esma-i esimlerimle hatırlayın, sıfati isimlerimle hatırlayın Zati isimlerimle hatırlayın İşte bu hatırlayın hatırlayın hatırlayın içerisindeki gizli Marifetullahtır.

Çünkü beni hatırlayın diyor, Zat’ımı hatırlayın diyor, beni demesi Zat’ımı hatırlayın demektir. Bunun üzerine “اَذْكُرْكُمْ ezkürküm” bende sizi Zat’ımdan zikredeyim hatırlayayım. Hatırlayacaksın, içinden bileceksin ondan sonra bu hal ve yaşantı şuhudi olacaktır. Sende acıkma hassası olmasa karnının acıktığını nereden bileceksin. İşte acıkma hassası yani sen onu hatırlamış oluyorsun. 

Yani karnın acıktığı zaman sen onu zikretmiş oluyorsun. Karnının acıktığını zikretmiş oluyorsun. Onu doyurmaya doğru çalışman da onun müşahedesi oluyor, şuhudu oluyor, idrak etmediğin şeyi müşahede edemezsin. İşte evvela burada beni hatırlayın demesiyle O’nun bilgi yönüyle ilim yönüyle esma-i ilahi yönüyle bu alemleri nasıl sistem içerisinde çalışıyor, hangi merhaleden hangi merhaleye tenezzül ediyor, dünya alemine ulaştığında bu işler nasıl bir oluşumla devam ediyor? İşte onu bildiğimiz, idrak ettiğimiz zaman bizatihi kendi varlığımızda yaşadığımız zaman o da müşahedesi olmuş oluyor.

Zeyd güldükten sonra, ağladıktan sonra ağlamasının şiddeti gülmesinin şiddeti derecesi ne ise o meydana geldikten sonra gülmenin ve ağlamanın kendinde var olduğunu ve dozlarının ne derece de olduğunu anlar. Yani gülme ve ağlama kendisinde meydana gelmeseydi içinde mevcut olan gülmeden ağlamadan haberi olmayacaktı. 

Şu kadar ki bu ilim Zeyd’e, Zeyd’in vücudunun haricinden gelmedi. Belki bu ilimi Zeyd’in vücudu ve Zat’ı Zeyd’e verdi. Yani bu halleri Zeyd’in Zat’ı Zeyd’e verdi. Yani Zeyd’in hakikatinde mevcut olan bunları Zeyd’in batındaki olan Zat’ı zuhurda olan Zeyd’e verdi. Böylece ondaki fiiller hareketler onda zuhura çıkmış oldu. Zuhura çıktığı zaman da Zeyd bunları müşahede etti, idrak etti. Zeyd’in Zat’ında iken bunlardan haberi yoktu. Bunun gibi daha Zeyd’in kendinde var olup da bilmediği o kadar çok özellik var ki çıkanlar çıkmayanların yanında çok küçük bir azınlık durumundadır. Her insan da böyledir, her insanın zuhura getirdikleri zuhura getirmedikleri yanında çok küçük kalır. İşte onun için dervişlik gerekiyor, belirli bir seyri süluk gerekiyor, Zeyd’in özünde ve Zat’ında mevcut olanları Zeyd zuhuruna çıkarsın, zahirine çıkarsın. Batınından zahirine çıkarsın.

Çıkanlar da faaliyete geçsin. İşte o Zeyd’in özündeki olan hakikatler faaliyete geçmediği sürece Zeyd’in Hakk’a ulaşması mümkün değildir. Zeyd’in tabi olarak kendinden meydana gelen şeyler genelde maddeye dönük yönleridir. Yemek gibi, içmek gibi, uyumak gibi, dünyevi işlerdir. 

Ama Zeyd’de o kadar müthiş şeyler var ki, işte Zeyd’in onları zuhura çıkarıp kendi kendine bilinç oluşturması için onları zuhura çıkarması gerekiyor. Bunun için batıni eğitim, manevi eğitim burada mutlaka gerekiyor. Başka türlü ilahi hakikatleri idrak etmek ve Hakk’a ulaşmak mümkün değildir. Yani dışarıdan yapılan belirli zikirlerle belirli ibadetlerle Zeyd’in Hakka ulaşması mümkün değildir. Zeyd’in Hakk’a ulaşabilmesi için yapacağı ilk iş evvela Zeyd’in kendinde olan Hakkani özelliklerini ortaya çıkarıp onları kullanarak Hakka doğru yürümesidir. 

İşte gerçek dervişlik budur, yoksa filan şöyle dedi filan böyle dedi gibi şeylerle oyalanmak değil onun meddahlığını değil kendi meddahlığımızı yapalım. Geçmiştekilerin yaptığı menkıbeler ile avunmak yerine onları bir ölçü alıp kendimizi düzen vermeliyiz. Zeyd’in vücudu ve Zat’ı Zey’de verdi. Zeyd’in bu ilmi her zuhurda teceddüt etti. Bir ilmin varlığını idrak ettikten sonra artık o ilim bir sefer meydana çıktı da bitti değildir. Biz çocukluğumuzdan ölünceye kadar geçirdiğimiz safhaları saysak binlerle on binlerle birbirinin yenilenmesi olarak gülme safhalarımız geçmiştir. Teceddüd dediği o yani yenilenir. Diyelim burada bir gülme hadisesi oldu, bir fıkra anlatıldı güldük, eve gittik televizyon seyrederken gördüğümüz bir komikliğe yine güldük, ertesi gün başka bir hadiseye yine güldük, yani gülmeyi idrak ettikten sonra o senin malın oluyor onu istediğin yerde kullanıyorsun.

Sen gülme hassasını kendinde bilmezden evvel gülmeyi kullanamazdın. Neden sende olduğu halde bilmediğinden. İşte biz de Cenab-ı Hakk’ın varlığını idrak ettikten sonra artık o bize ait oluyor, müşahede sahibi oluyoruz ve bizim malımız oluyor. İstediğimiz anda Hakk’ı müşahede ediyoruz. Hakkı düşünüyoruz, Hakk’la beraber oluyoruz, mana aleminde gerek madde aleminde ama bunu bilmezden evvel bunu kullanamıyorduk. İşte Resul’ün (s.a.v.) Miraç gecesinin sabahı döndükten sonra “Men reani fakat real Hakk” sözü bunlardan bir tanesidir. 

Resul (s.a.v.) bu hakikati, yani Hakk’ın kendi varlığında cem olarak var olduğunu, daha evvel idrak edememişti. Zat’i olarak idrak edememişti. Ef’ali, esmai, sıfati olarak idrak etmişti ama, Zat’i olarak idrak edememişti. Mirac gecesi mana alemine Hakk’ın huzuruna çıktığı zaman kendinde olan bu hakikati idrak ettikten sonra “bana bakan Hakk’ı görür” dedi. Onu sadece bir sefer söylemedi. 

Ondan sonra her defasında tekrarladı. Burada sınır yok, “bugün bana bakan Hakk’ı görür” demiyor. Teceddüt ediyor, yenileniyor. Hakikat-i Muhammedi bilinciyle baksın. Bayazid-i Bestami “Cübbemin altında Hakk’tan başkası yok” diyor, o sözü daha evvel söylememişti onun zamanı geldi öyle söyledi yani idrak etti. Ondan sonra artık o sözün sürekli arkasındadır. O müşahedenin ve yaşantının sürekli sahibidir. Niçin daha evvel söylemedi de hayatının belirli bir safhasında bunu söyledi? Çünkü o bilgiye yani kendindeki o ilme o zaman ulaştı, ulaşmadan önce kendindeki bu ilmin farkında değildi. 

Bu ilim Resul’ün (s.a.v.) ümmetine has bir ilimdir. Bundan evvelki ümmetlerin bu ilmi yoktur. Yani bu ilmin belirli bir yerlerine kadar gelme süreleri vardır ama ondan sonrası onlarda yoktur, o kapasite onlarda yoktur. İşte bu Resul’ün (s.a.v.) bize hediye etmiş olduğu bir kamil ilimdir.

Onun için buyuruyor ya “Benim ümmetimin velileri Beni İsrail Nebileri gibidir” buyuruyor. Resul’ün (s.a.v.) ümmeti asli ümmettir yani ilimlerini hakikat-ı Muhammed’den hakikat-ı Muhammedi’den alıyorlar. Yani Resul’ün (s.a.v.) ümmeti Makam-ı Mahmud’dan alıyorlar bilgilerini. Daha önceki resul ve nebilerin Makam-ı Mahmud’ları yoktur. Yani öyle ilim aldıkları bir makam yoktur o ümmetlerin. Neleri var? Daha aşağıda Ruh-ül Kudsi var. Yani en yüksek ilim aldıkları yer Cebrail (a.s.) Ruh-ül Kudsi, o kadar. O da bir ruh olarak belirli bilgi değil, komprime bir bilgiler manzumesi değildir. 

İşte bu izahattan da anlaşıldığı üzere Hak Teala Hz.lerinin حَتَّى نَعْلَمَ الْمُجَاهِدِينَ مِنْكُمْ Muhammed suresi 47/31 ayetinde; “İçinizden mücahit olanları görmemiz için bilmemiz için sizleri dünyaya getirdik” kavlinin tevile mahal yoktur. حَتَّى نَعْلَمَ “Ta ki biz bilelim” kavlinin manası tahakkuk etmiştir, burada her bir varlıktan fiil çıktıktan sonra bilindiği için “ta ki biz bilelim” buyuruyor. Bir varlığın özünde olan şey ortaya çıkmadıktan sonra o bilinmez. “Ta ki bilelim” demesi her varlıkta hakikat-ı ilahiyenin zuhurlarını bilelim görelim yani müşahede edelim buyuruyor ayet-i Kerimede. Bu kavlinin manası tahakkuk etmiştir. İlm-i sıfati ve esmaiye racidir. Yani “bilelim” hükmü görüntüde olan bir şeyin bilinmesini gerektirdiği için, bu husus esma ve sıfat ilmidir. Zuhura gelen mertebede sıfat ve esmaya racidir. Zira bu his ve şehâdet aleminde her bir mazhar hangi libas-ı taayyüne bürünüp zahir olmuşsa o suretle Hakk’ın malumu olur. Yani bu âlemde meydana gelen oluşumlar hangi libas- elbise şekil ile zuhur etmişse öyle bilinir.

Mü’minler bu dünyada mücahede yapmadıkça yani cihat ehli diye vasıflanmadıkça mücahit suretinde zahir ve o suretle de Hakk’ın malumu olmazlar. Yani her ne kadar kendi içlerinde bil kuvve mücahit hakikati olsun ama bunu bilfiil olarak zuhura getirmedikçe mücahitlerden yazılmaz. İşte yukarıda emri vermişti beni zikret buyurdu, işte orda zikretmesinin içinde; aynı zamanda bu sende mevcut olan mücahit hakikatin ortaya çıkar. Yani bütün özelliklerini ortaya çıkar diyor. Ama o sistem içerisinde oluyor, Mü’minle bu dünyada mücahede fiili ile vasıflanmadıkça bu fiilleri ortaya getirmedikçe mücahit suretinde zahir ve bu suretle Hakkın malumu olmazlar.

Çünkü o özelliği ortaya getirmedikçe “bilelim” hükmü meydana gelmemiş oluyor. Yani batında kalıyor, bilinmemiş oluyor. Dolayısıyla mücahit görüntüsü yerine isyan görüntüsünü ortaya koymuşsa, o zaman isyan olarak biliniyor. Yeryüzünde isyancı olarak biliniyor. Dolayısı ile hangi fiil kendisinden çıkmışsa o fiilin ahrette karşılığı neyse onu görüyor. 

------------------- 

13. Paragraf:

Münezzihin gayesi bu hudûsu, ilimde, taalluk için kılmasıdır. O da bu mes'elede aklı ile mütekellim olan kimse için vechin a'lâsıdır. Eğer o, zât üzre ilm-i zâid isbât etmese idi. Binâenaleyh taalluku zât için değil, ilim için kıldı; ve bununla ehlullâhdan sâhib-i keşf ve şuhûd olan muhakkıktan ayrıldı (13)

------------------- 

Tenzih-i vehmi ve akli ile tenzih eden kimsenin en yüksek mertebesi حَتَّى نَعْلَمَ “Hatta bilelim” kavlinde beyan buyurulan ilim deki bu hudusü yani ilmin sonradan husulünü ilmin taalluku için kılmasıdır. Yani tenzih-i akli ve vehmi ile tenzih eden yani beşeri akılla ve vehim ile olan tenzihtir. Bir de tenzih-i hakiki olan tenzih vardır. Genelde yapılan tenzih tenzih-i vehmidir. Tenzih Cenab-ı Hakk’ı noksan sıfatlarından tenzih etmektir. Güya Cenab-ı Hakk’ın noksan sıfatları varmış da ondan tenzih ediliyor. İşte bu vehmi ve akli tenzih eden kimsenin yani bu tenzihle meseleye bakan kimsenin en yüksek mertebesi حَتَّى نَعْلَمَ kavlinde beyan buyurulan ilimdeki bu hudusü yani ilmin sonradan husulünü ilmin taliki için kılmasıdır.

İlim maluma tabidir demişti ya önceden işte vehmi ve akli tenzih eden kimseler bunu böyle kabul ederler. Yani malum zuhura geldikten sonra o ilmin malumda zuhur ettiğini idrak ettiğinden ilim maluma tabidir der. Yani malum meydana gelmese fiil meydana gelmese ilim gizli kalacak bilinmeyecektir diyor. Yani o gizli olan ilim zuhura çıkan fiille meydana geldi dolayısıyla ilim maluma irtibatlandı. İlmin bilinmesi maluma bağlandı diyor. Bunu böyle diyenler tenzihi vehmi tenzihte olan insanlar bunu böyle der. İlmin sonradan meydana gelişini ilmin taallük/alâka, için kılmasıdır. 

İlmin meydana gelmesi için kılmasıdır, yani hudüs Zat’ın aynı olan ilmin hakikatinden değil belki bilenin taallukatındandır. Eğer akıl ve nazar-ı fikri ile mütekellim olan kimse bu meselede Zat üzerine ilm-i zaid ispat etmesi idi. Eğer akıl ve nazarı fikri ile mütekellim olan kimse yani konuşan kimse bu mevzu üzerinde konuşan kimse eğer nazar-ı fikri ile akıl yani beşeri nazarı, beşeri aklı ve beşeri nazar görüşü ile bakışı ile olan kimse bu meselede Zat üzerine ilm-i zaid ispat etmesi idi. Zat’ın üzerine düşük ilmi ispatlamaya çalışmasıdır. Yani ilim maluma tabidir görüşünde malumu üste çıkartıyor, Zat’ı kapatmış oluyor. 

Çünkü ilim Zat’ın hakikatidir. Malum ise ef’alin hakikatidir. Ef’alde görmesi Zat’ın üzerine geçirmesi oluyor. Bu kavil ala bir vecih olurdu. Böylece bu münezzih taalluk-u Zat için değil ilim için kıldı halbuki bunda bir vecih ile fesat lazım gelir, bir vecihle bunu bozmak lazım gelir. Çünkü Zat üzerine ziyade olarak diğer bir şey ispat etmeye çalıştı. İşte bu sebeple de ehlullahtan keşif ve şuhut sahibi olan muhakkıktan ayrıldı. 

Müşahede ehli, şuhud sahibi böyle demezdi. Bunlar onlardan ayrıldılar. Ayrılmalarının sebepleri de tenzihi, vehmi ve akli tenzih yoluna gittiler. İslam’ın içinde bu tür düşünce sahipleri ne kadar çoktur. Bu da ancak Musevi mertebesi, mertebe-i museviye-i hayaliye yani museviyet mertebesinin hakikati bile değil, hayalisi. Çünkü bunu vehminde aklında tenzih ediyor. Neden böyle yapıyor kolayına geldiğinden. Gerçeğine nüfuz etmeden kolayına geliyor nefsinin işine geliyor ve diyor ki Allah her şeyden münezzehtir diyor. Ne yapıyor bu sefer Cenab-ı Hakk’ın gerçek vasıflarının büyük bir çoğunluğunu ortaya çıkarmamış oluyor. 

Cenab-ı Hakk’ın “Kahhar” ismi yok mu? “Cebbar “ismi yok mu? “Settar” ismi yok mu? “Ben onu adam öldürmekten tenzih ederim” diyor, katillikten tenzih ederim diyor. Nasıl tenzih edersin “Kahhar” ismi var. O’nu kaldırdığın zaman ortadan “Kahhar” ismini kaldırdın gittin, “Cebbar” ismi var, “Tenzih ederim ben onu şu yönlerinden” tamam edersin de O da seni tenzih eder sonra. Zelzeleleri yapan O değil midir? Cenab-ı Hakk görünüşte yakıyor, yıkıyor, duman ediyor diyoruz ama gerçekte bu böylemi biz bütün murad-ı ilahisini anlayabiliyor muyuz? Biz yoksa kendimizi daha iyi düşündüğümüzü mü zannediyoruz. O’nun belirli vasıflarını cımbızla çekiyoruz, bu onda yok şu yok gibi.

Farkında olmadan ondaki vasıfları kaldırıyorsun küfre giriyorsun. O’ndaki vasıfları kaldırmak senin ne haddine. İşte ehlullahdan keşif ve şuhut sahibi olan muhakkıklar yukarıdaki düşüncelerden bunlar ayrılırlar. Çünkü muhakkık indinde his alemi (esma alemi) ve şehadette müşahede aleminde (fiiller alemi) işte bu alemde meydana gelen her bir özellik o varlıkların ayan-ı sabitelerinde mevcut olan şeylerin zuhura çıkması. Ayan-ı sabitelerde var edilmiş şeyler olmadığından Cenab-ı Hakk’ın Zati ilmi olduğundan ayan-ı sabitelerin his ve müşahede âleminde zuhura çıkması dolayısıyla Cenab-ı Hakkın Zati zuhurundan başka bir şey değildir. Ama biz onu beşeriyet yönümüzle eksi veya artı diye değerlendiririz. Biz ona o özelliği vermiş oluyoruz, Cenab-ı Hakk ona eksi veya artı diye bir şey demiyor. Biz kendimizi haşa daha alim addedercesine buna eksi buna artı diyoruz. İşte gerçek müşahede ehli bunların hakikatinin ne olduğunu bildiğinden yukarıdakiler gibi beşeri ve vehmi tenzih gibi tenzih yapmazlar.

Cüzi aklı, aklı külle ulaştırdıktan sonra artık o vehmi tenzihi bırakıyor. Hani ne diyorlardı? “Tenzihi de tenzih etmek gerekir” diyorlardı. İşte bu mertebe o mertebedir. Tenzih ettiğini idrak zannediyorsun, zannediyorsun bir de bakıyorsun ki aaa ben yanlış iş yapmışım ondan tenzih ediyorum diyor, yani yanlışlıktan tenzih ediyorum diyor. İşte buralarda zuhura gelen his ve şehadet aleminde zuhura gelen bunlar o ilmin tafsilidir, bu ilim Zat’ın üzerine fazladan bir şey değildir. Zat’ın kendi ilmidir. 

------------------- 

14. Paragraf:

Bundan sonra a'tıyâta rücû' edelim. İmdi biz deriz ki, muhakkak a'tıyât, yâ zâtiyyedir yahut esmâiyyedir. Zatî olan minah ve hibât ve atâyâya gelince, o ebeden vâki' olmaz, ancak tecellî-i ilâhîden vâki' olur. Ve zâttan olan tecellî dahi ebeden vâki' olmaz, ancak mütecellâ-lehin isti'dâdı suretiyle vâki' olur. Bunun gayrı olarak vâki' olmaz (14)

------------------- 

Cenab-ı Şeyh (r.a.) yukarıda atâya-ı ilahiyenin sual üzerine vaki olan aksamını beyan buyurduğu sırada söz istidat bahsine intikal etmiş ve bu bahse taalluk eden esrar ve hakayıkı lüzumu kadar beyan eylemiş idi. Şimdi de a’tıyâtın yani atâların beyanına mübaşerat buyuruyorlar. 

A’tıyat yani bağış ya Zat-ı Uluhiyetten gelir, buna atâyat-ı Zatiye denir, yani Zati atâ, ihsan, Zati bağış denir. Yahut esma-i ilahiyeden gelir, buna da atâyat-ı esmaiye denir. Zati olan bağışlara, atâlara gelince bunlar asla ve ebeden bir ismin hususiyeti olmaksızın yani herhangi bir esmanın aracılığı olmaksızın ancak tecelli-i İlahiyeden vaki olur.

Hani Resul (s.a.v.) Efendimizin buyurduğu gibi “Benim Rabbımla öyle bir zamanım olur ki oraya ne bir meleği mukarreb, ne de Nebi-i Mürsel girmez” buyuruyor. İşte o hal Zati tecellidir, Zati atâyadır. Bu atâya ister ulum ister hakayık gibi Rabbani ve ruhani olur. Yani ister bir ilim versin, Cenab-ı Hakk Zat’ından bir ilim versin ister ilmin hakikatlerinden bir hakikat versin Rabbani ve ruhani olsun ve ister mal zevk, kadın ve evlat gibi cismani olsun müsavidir. Yani Cenab-ı Hakk Zat’ından ilim de veriyor, ruhani de rabbani de ilim veriyor ama mal da mülk de veriyor, kendi Zat’ından. Ve bu marifet marifetlerin ala bir kısmıdır. İşte insanın ulaşması gereken gerçek yer bu atâyayı ilahiyeye mazhar olmaktır. İşte bunlar Muhammedilerdir. Yani bu bilgi, bilginin en üst mertebesidir. Zira kulun müşahede ettiği kendi varlığı Hakkta yok ve helak olur, o atâya geldiği zaman. O’nun nazarında Hakkın Zatından gayri hiçbir şey kalmaz. Nazarında esma kalmaz, ef’al kalmaz, sıfat kalmaz, bir Zat kalır. 

Tabi ki artık o Zati ihsana mazhar olur. Alttakileri artık geçmişsin Zat mertebesine gelmişsin elbette ihsanlar Zat’tan gelir. “la faile illallah” ı geçmiş, “la mevcude illallah”ı geçmiş, “la mevsufe illallah”ı geçmiş, ancak Hakk kalmış alttakileri geçmişsin artık, İşte bu marifet marifetlerin en ala kısmıdır. Sıfat ve ef’al kalır mı? Yani Hakk’tan gayri hiçbir şey kalmaz. Sıfat ve efal kalır mı ortada? İşte kul bu vakit Allah ismi caminin mazhariyeti ile müşerref olur. Rahmanla, Rabbla, Selamla, diğer esma-i ilahiye ile değil Allah ismiyle müşerref olur. İşte ne acayip iştir ki bu ismi insan çektiği zaman değil öyle 15-20 bin tane bir tane çektiği zaman bile, bu bilinçte bir defa “Allah” dediği zaman, “Bir kez Allah dediyse dökülür cümle günahlar” burada da ef’al alemi itibariyle söylüyor bunu. Ef’al mertebesi itibarıyla söylüyor.

Gerçek Allah mertebesi itibarıyla söylediği zaman شَهِدَ اللَّهُ اَنَّهُ لاۤ اِلَهَ اِلا هُوَ 3/18“ mertebesinden söylediği zaman bir defa “Allah” desin bütün ömrüne bedeldir. Peki 15 bin defa söylüyorsun bu yeterli olmuyor, Neden? Ya sözcüklerin eksik veya söyleyen eksik veya sistem yanlıştır. 

اِنَّ رَحْمَتَ اللَّهِ قَرِيبٌ مِنَ الْمُحْسِنِينَ 7/56 “Allah’a yakınlık muhsinlerden gelir.” Yani Allah bilgisini en yakınından almak istiyorsan muhsinlere müracat et. Hocalara, imamlara, şeyhlere değil. Tabi ki onların da hepsinin ağzında “Allah” bilgisi, kelamı vardır ama kendi bulunduğu mertebesi itibarıyladır. 

İşte abd bu vakit Allah ismi Caminin mazhariyeti ile müşerref olur ve acz ve hayret abd’e bu makamda hasıl olur. Resul’un (s.a.v.) “Ya Rabbi benim Zat’ındaki hayretimi artır” diye dua ettiği mertebe. Hayret ve acz abd’e bu makamda hasıl olur. Allah ism-i camisine müşerref olan bir insan yani o hali o genişliği idrak eden bir kimse bir insandan kul diye söz edilmez, diyor M. Arabi Hz.leri.

Tabi ki zuhuru itibarıyla abddır, ama hakikati itibarıyla Resuldur. Yalnız buradaki resulluk Resul’un (s.a.v.) resulluğü değildir. Yani Cami genel anlamda değil özel anlamdadır. Kendi kendinedir. Abdiyeti de kendi kendine Resullüğü de kendi kendinedir. Yani yeni bir Resul geldi gibi değildir. Hz. Resulullah’ın (s.a.v.) mertebe-i camisinin içerisinde yani onun şemsiyesi altında kamil insanlardır. Yani özü itibariyle nefsine halifedir. Fiillerine halifedir, fiillerinin de sahibidir. Fiilleri ona tabidir. Uymak zorundadır. Yani kendi varlığının hükümranıdır. 

Zati olarak kendini idrak etti fiilleri onun tebasıdır, o tebaya da o sultandır. Bir gün Resul’e (s.a.v.) sahabe-i kiramdan bir zat “Ya Resulullah; biraz fakirliğim var beni bir yere vali tayin etsene” demiş. Resul (s.a.v.) bir bakmış ki onun haline ve şöyle buyurmuş “Seni kendi kendine vali olarak tayin ettim” buyurmuş. Çünkü bir beldeyi idare etmekten kişinin kendi kendini idare etmesi daha zordur buyurmuş. Evvela kendi kendini idare etmesini öğren ondan sonra beldeyi idare etmesini buyurmuş. İşte bu Hadis-i şerif bu mertebe ile ilgilidir. 

Zahir olarak söylenmiş ama hakikati buraya dayanıyor. Kim ki kendi nefsini muhakeme ve muhafaza edemez, kendi nefsinin hakikatini idrak edemez, başkasının nefsini nasıl idrak etsin? Nasıl onu belirli bir yöne yola göndersin? İşte birinin herhangi bir şekilde terbiye edici olması mutlaka Cami isminin yani Allah ismi Camisinin tahakkuku altında olması lazımdır başka türlü olmaz. Tabi ki her isim kendisinde bulunan bir halini terbiye eder, bir şeyler yapar ama nakıs, eksik kalır. Cami yani Allah isminin verdiği terbiye gibi ötekiler olmaz. O da kemal olmaz, kemal olmayınca da eksik demektir. 

SUAL: Zat’ın Zatiyeti cihetinden alemlerden gani olduğu ve böylece tecelliden müstağni bulunduğu bundan evvel defaatle beyan edilmiş idi şimdi de Zat’ın tecellisinden bahs olunuyor bu ne demektir? 

Cevap: Şüphe yoktur ki Zat Zati tecelliden müstağnidir. Yani Zatı tanımamız için iki yönünü bilmemiz lazımdır. Biri Zat-ı Mutlak, yani mutlak Zat, biri de Zat-ı Mukayyed. Mutlak Zat’ın ne tecellisi ne bilinmesi ne herhangi bir şekilde vasıflanması mümkün değildir. İşte yukarıdaki bahsettiği âlemlerden gani olduğu Zat’ın Zatiyeti cihetiyle alemlerden gani olduğu birçok yerlerde bildirilmiştir. O zaman Zat’i tecelli nasıl oluyor? Sorusu soruluyor. Şüphe yoktur ki Zat Zat’iyeti haysiyetinden yani Zati hususiyetinden dolayı tecelliden müstağnidir. Yani zuhura gelmekten müstağnidir, yani mümkün değildir. Böylece Vücud-u Mutlak-ı Hak Zatı ahadiyesi hasebiyle tecelli etmez. 

Yani Zat, ahadiyet mertebesi itibarıyla tecelli etmez. Orası Zat-ı Mutlaktır. O’nun tecellisi ancak sıfat ve esma icabıdır. O ancak sıfatları ve esması ile tecelli eder. Böylece atâya-ı Zatiye denilince Yani Zati lütuf, Zati bahşiş, Zati ihsan denilince sıfat mertebesi ve esma mertebesi olan Zat-ı Uluhuyetin tecellisi anlaşılmalıdır. İşte bu hakikati beyanında Cenab-ı Şeyh (r.a.) buyururlar ki; Zat’tan ebeden tecelli vaki olmaz. Zira O’nun için gına-ı mutlak vardır. Yani mutlak zenginlik vardır. Ve daha da açıkçası budur ki bilfarz Zat-ı ahadiyette içinde mevcut bil kuvve mevcut sıfat ve esma bulunmasa Zat Zatiyeti üzere kalır ve O’ndan ebeden tecelli vaki olmazdı.

Yani Zat’ın özelliklerinde esmaiyet ve sıfatiyet olmasa idi Zat kendi varlığında ebedi olarak gani olarak kalırdı. Alemlerden ganidir, alemlere muhtaç olmadığı gibi eğer esma ve sıfat mertebeleri olmasaydı Zat bu haliyle bilinmez, bilen de olmazdı. 

Esma ve sıfat tecellisi olmayınca bu âlemler meydana gelmeyince de amaiyet ve ahadiyet aleminde kendi halinde kalırdı ve O’nu bilecek tanıyacak varlık da olmayacaktı. Fakat onda bilkuvve birçok sıfat ve esma bulunduğundan ve onlar istidat lisanları ile zuhur talep ettiklerinden daha önce de misal verildiği gibi bizim karnımız acıkıyor, ne yapıyor? Hal lisanı ile bizden yemek talep ediyor. Biz bilsek de bilmesek de bu talep mevcuttur. İçimizdeki açlık bizden görmesek de duymasak da bilmesek de tabi olarak ortaya geliyor, sen onun şuurunda bile değilsin Müşahede etmiş değilsin ama hiç düşünmeden karnım acıktı diyorsun. İşte o sen de var o acıkma duygusu özünde vardır. İşte bu senin zuhurundur. Yani ef’al tecellisi sendeki tabii ef’al tecellisidir. Ama bu senin Zat’ından geliyor başka bir yerden gelmiyor. İşte senin Zat’ında mevcut olan bu acıkma bilfiil, bilkuvve mevcuttur. Bilfiil ortaya çıkmazsa sen acıkma diye bir şey duymazsın. Ölür gidersin açlıktan açlığının farkında olmazsın. İşte Cenab-ı Hakkta birçok sıfat ve esma bulunduğundan ve onlar istidat lisanı ile zuhur talep ettiklerinden Zat onları nefes-i rahmani ile “Huuu” deyip nefes verip gayp gömleğinden ihraç etti. Yani zuhura çıkardı. 

Böylece Zat-ı Uluhiyetin tecellisi ancak kendisine tecelli olunan şeyin istidadı suretiyle vaki oldu. Yani bir tohumda nasıl bir istidat varsa Cenab-ı Hakkın üflemesi ona ruh vermesi onun kabiliyetini faaliyete geçirerek kabiliyeti istikametinde zuhur etti. Bu bir varlıkta değil bütün âlemde böyle oldu dolayısıyla bütün alemde görülen fiillerin hepsi Hakkın fiillerinden başka bir şey olmadı. O zaman Hakkın fiilinden başka bir şey olmadıysa bu âlemdeki fiilleri bu tenzihi ortaya çıkarak kim oldu. Hakkı noksan sıfatlardan tenzih eden kim oldu. Kim oldu? O tenzih fikrinde olan kimselerin vehmi ve akli düşüncelerinden meydana geldi. Beşeriyet kısır görüşlerinden meydana geldi. 

Güya kendi düşüncesiyle Hakkı yüceltmeye çalıştı. Zuhura gelen yerin istidadı mesela şu sobanın istidadı kabiliyeti ısıtmaktır, elektrik enerjisini ısı enerjisine çevirmektir elektrik sobasının istidadı. Neden çünkü ustası bunun içine bu istidadı koydu onun için. Bu sobanın bu istidattan haberi var mı? Sobanın bu istidattan haberi yoktur. Sobanın önüne yanıcı bir madde koysan onu yakıyor, biz onu neden yakıyorsun diye ona bir suç isnat etmemiz mümkün mü? Değildir. Onun özü odur, ayan-ı sabitesi onun için var edilmiştir, dolayısıyla “seni ben yakmaktan tenzih ederim” dediğimiz zaman bu tenzihimiz neye yarar ki? Bu cahil bir insanın tenzihi olmuş oluyor. İşte istidadı dahi yani o varlığın istidadı dahi zuhuru talep eden ismin istidadı gayri mec’uldür. Yani istidadı ezeli gerçek istidadıdır. Bu istidat yaratılmış değildir. Mec’ul değildir. Neden? Çünkü özünde vardır da ondan. 

------------------- 

15. Paragraf:

İmdi mütecellâ-leh, tecellîyi gördükde, mir'ât-ı Hak'tan kendi suretinin gayrini görmedi; ve Hakk'ı görmedi. Ve kendi suretini, ancak onun içinde gördüğünü bilmesiyle beraber, onu görmek mümkin değildir, zahirde âyine gibi. Sen onda suretleri gördüğün vakit, muhakkak sen suretleri veyahut suretini ancak onun içinde gördüğünü bilmen ile beraber, onu göremezsin. İmdi Allah Teâlâ bunu, tecellî-i zatîsi için, bir misâl olarak ibraz edip onu nasb eyledi, tâ ki mütecellâ-leh onu görmediğini bilsin. Ve rü'yet ile tecellîye bundan daha yakın ve daha şebîh misâl yoktur. Ve âyînede bir sureti gördüğün vakit, nefsinde âyînenin cirmini görmeğe çalış. Elbette onu hiçbir vakit göremezsin. Hattâ görünen suretlerde bunun mislini idrâk edenlerden ba'zısı, sûret-i mer'iyye râînin basarıyla âyine aralarında hâsıl olduğuna zâhib oldu. Bu ona ilimden kadir olduğu şeyin a'zamıdır. Ve emr bizim dediğimiz ve ona zâhib olduğumuz gibidir. Ve biz bunu Fütûhât-ı Mekkiyye'de beyân ettik (15).

------------------- 

İmdi tecelli gördükçe yani kendindeki tecelliyi gördükçe mirat-ı Hakkta kendi suretinin gayrini görmedi. İşte orada o soba yanmasını sürdürdüğü müddetçe Hakkın aynasında ancak kendi tecellisini gördü. Hakktan kendi suretinin gayrini görmedi ve Hakkı görmedi. Tecelliyi gördü Hak aynasında kendi tecellisinin gayrını görmedi. Yani Hakkın aynasında kendi suretini gördü, orada bir fiil meydana geliyor ya o fiilde kendi suretini gördü. Hakkı görmedi diyor. Yani ilmi Hakka ulaşmadığı için Hakkı görmedi. Halbuki bütün orda oynanan oyun Hakkın ilminde Hakkın bir lütfuydu. Hakkın ilm-i ezelide tasavvur ettiğinin zuhura gelmesiydi. Tecelli-i ilahi onun için tecelli edilen yani mahal tecelli yeri olan kulun istidadının sureti üzere zahir olur. Yani bir kuldan bir şey zuhur ettiği zaman onun istidad-ı ezelisi neyse o istidadı üzere ondan o fiil meydana gelir. 

Elektrik buzdolabında soğutma özellik gösteriyor, sobaya girdiği zaman ısıtma özelliği oluyor, enerji aynı enerji ama girdiği yerdeki istidat neyse ona göre özellik alıyor. Onun istidadıyla zuhur ediyor. Sobada ısı olarak zuhur ederken aynı enerji lambada da ışık olarak kendini gösteriyor. İşte o aracın istidadı odur. Başlangıçta hepsine dağıtılan enerji aynı iken kiminde nur, kiminde nar oluyor. Sureti üzere zahir olduğu vakit onun istidadına göre meydana gelir. Abd böylece o tecellide meydana gelip zahir olan din istidadı istidad belirli bir madde değildir, bir ilim bir bilgi işte o bilginin kisvesi sureti orada meydana gelen hadisedir. 

Şu halde İlahi tecelli abdin istidadının suretine ayine olur. İlahi tecelli abdin istidadının suretine ayna olur. Zuhurda olan abd kendi istidadının suretinde tecelli-i İlahi müşahade ettiği vakit Vücud-u Hakk ayinesinde kendi suretinden gayrisini müşahede etmez. Yani kişinin, kulun kendinden bir fiil çıktığı vakit vücud-u Hakk’a ayinesinde kendi suretinden gayrisini müşahede etmez. Hakkı mutlakı müşahede etmek mümkün değildir.

Çünkü İlm-i İlahide sabit olan ayan-ı sabitesi Hakk-ı Mutlak’ın Şuunat-ı Zatiyesinden bir şendir. Yani bir abdın zuhura getirdiği şey Zat-ı Mutlak’ın Şenlerinden bir şendir. Yani zuhurlarından bir zuhurdur. İlahi tecellide abdin kendinde gördüğü nazar ettiği şey ayan-ı sabitesinden ibarettir. Zuhura gelen ayan-ı sabiteden ibarettir. Şuunat-ı ilahiyeden birisini müşahede etmekle elbette ayn-ı kül olan Hakkı müşahede etmiş olmaz. Yani bütün âlemdeki var olan Hakkı müşahede etmiş olmaz.

Hakkı mutlakı görmek mümkün olmamakla beraber abd kendi suretini ancak onun vücudu içinde gördüğünü bilir. Bir nar çekirdeği düşünelim, narın içindeki taneyi düşünelim, ne yapıyor o nar, o nar da bir varlık, çekirdek o çekirdekte her şey mevcut, ama narın tamamından ayrı değildir. Ben narım dediği zaman doğru söyler. Ama bir başka yönden bakıldığı zaman narın tamamı değildir, sadece bir cüz’üdür. 

Dolayısıyla o çekirdek toplu olarak o narın tamamını toplu olarak bilmekle birlikte fert fert, tane tane, tane diğer taneleri bilmez. Tafsilen bilemiyor. Bildiği tek şey kendi aynasından kendini seyretmesidir kendinin Hakk olduğunun idrak etmesidir. Ama bu kendisinin Hakk olması genel manada Hak değildir, kendi tecellisi kadarını Hakk aynasında kendisini seyretmesidir. İstidadı kadarını. İşte mühim olan o tane olduğunu idrak etmesidir. İşte ulaşacağı en uç mertebe de budur. Tanenin gerçek Hakk olduğunu özünün Hakk olduğunu idrak etmektir. İşte Hakk ile Hakk olmak denilen şey o nar içindeki yerini idrak edip, ben nardan gayri değilim sözünü söyleyebilmesidir. Ama ben narın tamamıyım dediği zaman o olacak bir şey değildir. Yani bir zuhurdan/taneden ben narın tamamıyım demesi doğru değildir. Ama narı analiz ettiğin zaman diğer narların hepsinde aynı özellik aynı oluşum aynı yapıdır biri diğerinden ayrı değildir. 

Bu dünyayı bir nar meyvesi olarak düşünürsek içindeki her birerlerimiz bu nar meyvesinin içindeki bir taneden ibarettir. Ama ne yazık ki, biz bu nar kompleksini idrak etmeden kendimizi narın dışında ayrı birer varlık olarak müşahede ediyoruz, işte hata ettiğimiz nokta burasıdır. Kendi kendimize benlik veriyoruz. Ancak onun vücudu içinde gördüğünü bilir. Bu hal his âleminde ayine içinde akis olan sureti görmeye benzer. Yani bu his âleminde duygu âleminde boy aynasına baktığın zaman aynanın içinde akseden senin suretine benzer, o sureti görmeye benzer, nitekim sen ayine içinde aksetmiş olan suretleri veya kendi suretini ayine içinde gördüğünü bilirsin. Bu ilminle beraber aynada kendini gördüğün sürece aynanın camını göremezsin. Kendine baktığın sürece aynanın camını göremezsin, fark edemezsin. O anda cam kaybolmuştur sanki. Ama aynayı görmeye çalışırsan bu sefer de kendini göremezsin. 

İşte o zaman bakılıyor ama görünmüyor. Yani sen aynadaki hayalin ile meşgul iken ayinenin sathını yani cam olan kısmını müşahede edemezsin. Zira aynı zamanda hem hayalin hem de aynanın sathını görmek mümkün değildir. Ancak nazarının aynı zamanda her ikisine de yöneldiğini de bilirsin. İşte ayinede ruyet keyfiyetini Allahüteala (c.c.) tecelli-i Zatisi için bir numune ve bir misal olmak üzere alem-i his ve şehadette izhar edip ona bağladı. İşte bu alemlerin hepsi Allah’ın aynasından başka bir şey değildir. Sen burada kendini bu alem aynasında kendini seyrettiğin zaman o aynayı göremiyorsun.

 Aynanın camına baktığın da da kendini göremiyorsun. Ta ki aynaya baktığın zaman sen her ne kadar ben Hakktan başka bir şey değilim dediğin zaman ancak bilesin ki, sen yine kendinin zuhur suretini görmektesin. Ama hakikat itibarıyla zaten sen Haktan başka bir şey değilsin. 

Mesela kavunu dilim dilim yap o dilim dese ki “ben kavunum” doğru söylemiştir. Ama “kavun benim” dese o zaman hata yapmış olur. Yani “kavunun tamamı benim” derse hata yapar. Ama ben kavundanım derse doğrudur. İşte biz de “Enel Hakk” dediğimiz zaman “Ben Hakkım” dediğimiz zaman o doğrudur, ama “Hak benim” dersek doğru değildir.

Bu ayna misalinden daha yakın bir misal yoktur. Aynaya baktığın vakit kendince aynanın cismini ve sathını görmeye çalış bakalım. Muhakkak surette aynı anda hem sureti hayali ve hem de aynanın sathını göremezsin. İşte bunun için Hakkın vücut aynasında zahir olan ayan-ı sabitenin suretini müşahede ettiğin vakit Hakkın vücudunu müşahede edemezsin.

Sende ayan-ı sabite olan o ilmin zuhura gelmiş şeklini suretini müşahede ettiğin vakit Hakkın vücudunu müşahede edemezsin. Müşahede ettiğin sureti Hakkın vücudu içerisinde müşahede edersin. Ve sen zannedersin ki gördüğün suret Hakkın suretidir fakat görünen suret Hakkın değil senin suretindir. Hatta aynadaki sureti görmen halinde aynanın sathı görülemediğini idrak eden kimselerden bazısı aynada görülen suretlerin aynaya nazar eden kimselerin gözüyle ayna arasında hasıl olduğuna ve aynada olmadığına zâhib oldu.

Aynaya bakanlar iki kısımdır, birisi aynanın içinde gördüğünü söylüyor, diğeri de o görülen hayalin ayna ile kişinin arasında o boşlukta meydana geldiğine kanaat getiriyor. Esas görüntünün ayna ile bakan kişinin arasında olduğunu beyan ediyorlar. 

Bizim kanatımız aynada görülen yöndedir, bu gerçeğe daha yakındır. 

Cenab-ı Şeyh (r.a.) Fütühat-ı Mekkiye’nin 63. Babında buyururlar ki; “Hayal mevcut değildir, ama yok da değildir. Malum değildir, mec’ul da değildir. Menfi değildir, müsbet de değildir. Nitekim insan ayinede suretini idrak eder bir yön ile suretini gördüğünü kati olarak bilir. Onda gördüğü şeyin kati olarak aynı zamanda onun sureti olmadığını da bilir. Baktığın zaman kati olarak bu sensin, ama ikinci bir görüşle nazarla idrakla baktığın zaman kati olarak o sen değilsindir, hayalidir. Aynanın maddesi büyük olduğu vakit suretini de nihayet derecesinde büyük görürsün. Yani bazı büyüteç görevi yapan çukur aynalar seni normalden büyük gösterir. Bu elbette hakikatinle ilgisi yoktur. 

Bazı tümsek aynalar ve çukur aynaların bazıları seni küçük gösterir. Kendi suretini gördüğünde ben böyle küçük değilim der. Kendi suretini gördüğünü ne kabul edebiliyor ne de reddedebiliyor. Şimdi o görülen suret nedir? Onun mahali neresidir? Şe’ni nedir? Böylece o suret menfidir sabittir, mevcuttur. Madumdur (ademdir, gayrdır), malumdur (bilinendir), meçhuldur. Yani iki yönlüdür. Abd bu hakikatin idrakında acze düştüğü vakit, bilmesi ve mütehakkik olması için Hak Teala Hz.leri bu ayine de rüyet keyfiyetinin hakikatini abd için darb-ı mesel olarak ızhar etti.” Yani Cenab-ı Hakkı görme mevzuunda bu misali verdi. Abd ikisinin arasında şüphede kaldı.

------------------- 

16. Paragraf: 

Ve sen bunu tattığın vakit, mahlûk hakkında onun fevkinde bîr gaye olmayan gayeyi tattın. Böyle olunca bu derecelerden daha yükseğine terakki etmede tama' etme ve nefsini yorma! Bundan a'lâsı asla vâki' değildir; ve ondan sonrası ancak adem-i mahzdır (16).

------------------- 

Ey marifetullah yolunda yürüyen insan, kalbini O’na bağlamış olan insan, vücud-u mutlak-ı Hakk mutlak mertebede amaiyet, ahadiyet mertebesinde bulundukça hiçbir şeye müteayyin olmaz. Yani hiçbir şekilde zuhuru olmaz. Onun taayyünü Zat-ı mutlakın da mevcut Zati nisbetleriyle olur O’nun zuhuru. Zatına nisbetler sıfatı ve esmasıdır, zuhur talebinde bulundukları için latif olan vücud-u Hakk onların hususiyetleri ve istidatları suretine göre her bir mertebede belirli bir şekilde onların mertebelerine göre zahir olmuştur. Vücud-u mutlakın bu taayünatı şuunat-ı zatiyesinin ayineleridir. Vücüd-u mutlakın bu meydana gelişleri, taayyünleri, şuunat-ı zatiyesinin ayineleridir. Nasıl ki aynaya baktığımız zaman kendimizi görüyoruz desek de doğru söylüyoruz, görmüyoruz desek de doğru söylüyoruz. 

İşte bütün bu vücutlar Cenab-ı Hakkın vücud-u mutlakın ayineleridir, zuhurlarıdır. Yani Cenab-ı Hakk bu ayinelerde de kendini böyle seyreder. Böylece vücud-u mutlak-ı Hakk sıfat mertebesine ve esma mertebesine tenezül buyurunca ilk önce ilm-i ilahide peyda olan, seni yöneten ve ruhun bulunan ism-i hassının suretidir. 

Yani sende meydana gelen senin varlığın seni idare eden ve senin ruhun olan ism-i hassın suretidir. Hangi ismin kontrolu altında ise o ismin idare edicisi ve ruhu sende mevcut olan o ruhtur. Demek ki Hakk senin Rabb-ı hassının suretine göre İlim mertebesinde zuhur etmiştir. Yani Hakk senden senin tayin edilen programına göre sende zuhur etmiştir.

Bir asma kütüğü düşünelim, bunun birkaç dalı olsun bir dalına pembe üzüm, bir dalına kırmızı, bir dalına hanım eli, bir dalına yapıncak aşılanıyor işte bunların çubuğundaki hakikat ayan-ı sabite neyse salkımı da o şekilde zuhur ediyor. İşte orada zuhur eden asma kütüğünden başkası değildir. Yani kütüğün içinde bulunan ayan-ı sabitesinden yani özünden başkası değildir. İşte bütün varlıklarda zuhur eden de o varlığın programı üzere Hakkın zuhurundan başka bir şey değildir. O üzümlerin farklı renklerde olması onların başka yerden geldiğini ispatlamıyor. Aşıdan maksat onun özüdür işte bizler de mana aleminde bizi nasıl bir kütük yapmışlarsa o kütüğün hakikati bizlerde ortaya çıkıyor, ama bu tarlada çıkan yabani üzüm diyelim, yapacağımız iş o asmanın üzümünün hakikatini daha da geliştirmek, aşı yapmak hakikatiyle birlikte oradaki kabiliyeti en geniş şekilde ortaya çıkarmak, aşılanınca tımarda edilince çevresi de yabani otlardan nefsaniyetten temizlenince o bütün gücünü hakikatine vermiş oluyor.

Mücahede etmeden müşahedesi zuhura gelmez, yani bilinmez işte burada yapılan iş o mücahedenin bilinmesi için ortaya konulan özelliklerdir. Bir de onu aşısız bırakırsan veya yanlış bir aşı yaparsan o zaman hiçbir verim alamıyorsun. Böylece vücud-u mutlak her mertebede sıfata ve esmaya tenezül buyurdukda ilk önce ilm-i ilahide peyda olan ve senin idare edicin ve ruhun bulunan ism-i hassının suretidir. Bu da senin ayan-ı sabitendir. 

Demek ki Hakk senin Rabb-ı hasının suretine göre ilim mertebesinde müteayyin olmuştur. Yani Rabb-ı hassının suretine göre ilim mertebesinde programlanmıştır. İlk ayine senin ayan-ı sabitendir. Böylece Hakk sana Zatı ile tecelli buyurdukda sen Hakkı ancak ayan-ı sabitenin suretinde müşahede edersin ve bu müşaheden Hakkın vücudunda vaki olan bir müşahededir. 

İşte neden, her bir varlık Cenab-ı Hakkı başka başka anlatıyor neden? Çünkü Cenab-ı Hakk kendisinden o varlık o bilinç içerisinde zuhur ettiğinden dolayısıyla insanların Allah bilgileri inanç ve imanları değişik şekildedir. Değişiklik buradan meydana geliyor. Kendisinde ne mevcutsa nasıl bir oluşum varsa onu söylüyor. Mesela bir ağaçta pembe üzüm var, ben pembe üzümüm ben bunu biliyorum diyor. Siyah üzümün sarı üzümün ne olduğunu bilemez. Ve benden alâsı da yok der. Neden? Çünkü her nefs kendini beğenir. Yani her isim kendini beğenir. Ve o isim de gerçekten kendisi özel isim olduğundan üstündür. Yani kendi varlığında üstündür. Ama diğerine göre, diğerine göre üstündür, aşağıdır ayrı ama her varlık kendi varlığında tek üstün olduğundan dolayısıyla her varlık kendini üstün zanneder. Eğer sen bu müşahedede Hakkı gördüm dersen yalan söylersin, çünkü Hakk bilahicap bütün hakikati ile görülmez. 

Ve eğer Hakkı görmedim dersen bu doğru değildir, çünkü ruyeti mümkün olduğu kadar ayan-ı sabitenin ayinesinde Hakkı müşahede ettin. Yani Hakkı gördüm dersen de hata edersin, görmedim dersen de hata edersin. Aynadaki misal işte buradadır. İşte burada gerçek tenzih ve teşbih devreye giriyor. Görmedim dediğin zaman Zati itibarıyla görmedim diyor tenzih ediyorsun, gördüm dediğin zaman teşbih ediyorsun. Gördüğün de hakikat, görmediğin de hakikattır. İşte Resul (s.a.v.) miraç gecesi Cenab-ı Hakkı ne gördüm dedi ne görmedim dedi. Eğer gördüm deseydi her birerimiz de bir yapma ilah edinecektik Hıristiyanların düştüğü Allah, baba, oğul üçlüsünün haline hatasına düşmüş olacaktık. 

Ayine de görünen suret senin suretin olduğunu iddia etsen bu kavlinde sadık da değilsin kazib de değilsin. Yani aynaya baktığında bu aynadaki suretin senin suretin olduğunu kabul etsen de etmesen de ne tasdik etmiş olursun ne de tekzib etmiş olursun. 

Aynaya baktığın zaman o suret senin suretinden başka bir şey değildir. Ama yine aynaya dikkatle baktığın zaman o aynadaki suret kesinlikle sen değilsin. Senin suretin değildir. Çünkü ne tutabiliyorsun ne de dokunabiliyorsun ne parçalayabiliyorsun ne kesebiliyorsun. Aynayı kırdığın zaman suret kalmıyor ortada. Demek ki o ayrı bir suret.

Ama yine de aynada gördüğün şey her yönü itibarıyla senin aynın olduğundan senden başkası değildir. Yani ne sensin diye tek yönlü bir şey kabullenmek ne de hayır sen değilsin diye inkar etmek mümkün değildir. İşte sen bu ilmin zevkine vasıl olduğun vakit öyle bir gayeye vasıl olmuş olursun ki onun fevkinde mahluk için başka bir gaye yoktur. Yani şu ilmi idrak ettiğin zaman bunun üstünde bir mahluk için başka bir gaye yoktur. Başka bir gaye olamaz neden? Çünkü kendi varlığın hakikatini idrak etmiş oluyor. İşte bir mahluk içinde yani meydana gelmiş bir varlık içinde kendi hakikatini idrak etmekten daha yüce bir mertebe yoktur. Yani ben neyim sorusunun cevabını bulan kimse gayesine vasıl olmuş oluyor. Bu zevk mahlukun en son varacağı bir zevktir. Bundan daha yüksek bir dereceye vasıl olacağım diye beyhude yere kendini üzme ve daha alasına tama etme. Yani bu bilginin bu hakikatin üstünde daha başka bir şey bulurum diye tama etme. 

Belki duygular olarak lezzetler olarak çok daha başka şeyler bulabilirsin ama gerçekçilik olarak ilim bilgi olarak bundan daha üstün bir şey bulamazsın. Çünkü hepsi bunun içerisindedir. Bunun ötesi, bundan daha üstü yokluk hazinesidir, Zat âlemine girip orda helak olmaktır. Yani buradan yukarıya yol yoktur. Zira sen kesif varlığınla sensin, yani şu programlanmış kesafetinle sensin ve taayyünün ise vücud-u mutlaka muzaf olan bir vücud-u itibari olup onun şanı ademiyettir. Sendeki varlığın ise mutlak vücuda kılıf olan, zuhur olan bir vücud-u itibaridir. Yani senin şu vücudun vücud-u mutlaka göre vücud-u itibaridir. Yani itibari bir vücuttur. Aslında kendine ait bir varlığın olmayıp itibar edilmiş böyle itibar edilmiş böyle kabul edilmiş, kabul edilmiş derken mutlakiyet yönünden değil, yani orada bir varlığın olduğu ama bu varlığın kendine ait bir varlığı olmadığı onlara itibari olarak kabul edilmiş.

Vücud-u Mutlaka muzaf olan bu vücud-u itibari olup onun şanı ademiyettir. Yani onun şanı yokluktur. Yani itibari olan bir varlık ama hakikati ise yokluktur. Nasıl şimdi atomum çekirdeği etrafında birçok dönen elektronlar, çekirdekte proton ve nötronlar vardır diyoruz işte bu itibari bir vücuttur. Aslında görülmüyor ama böyle bir şeyin varlığı düşünülüyor, idrak ediliyor hissediliyor. Elle tutulur gözle görülür bir ispatı yoktur. İşte mutlak yokluktur ama itibari varlığı kabul ediliyor. Orada bir hareket var çünkü bu harekete bir isim vermek bu taneciklerin varlığını kabulle mümkün oluyor. Böylece varlıkları itibari oluyor. 

Senin bütün mertebelerin sende var olan gerek vücut olarak gerek ruh olarak gerek akıl olarak gerek nur olarak sende ne varsa senin bütün mertebelerin icabına göre zahir olan taayyünün kalkınca yani şu varlığın kalkınca artık sen, sen değilsin. O senlik yokluk ülkesine gider ve mahlukiyet takazası da zail olur. 

Yani mahlukiyet istek ve arzuları da yok olur. Yani senden mahlukluk yaşantısı gider. Mahlukiyet mevcut olmadığı halde bir mahlukun Hakk’ı müşahedesi de mevzu bahis olmaz. Yani ben Allah’ı gördüm, ben peygamberi gördüm şunu gördüm, bunu gördüm gibi müşahedesi de mümkün olmaz. Neden çünkü mahluk yok ortada ondan. Peki o zaman ne oluyor yine de bir varlık var görüyorsun mahluk olmadığına göre yine de bir varlık var, peki o zaman o ne oluyor? O zaman gören kim oluyor? O zuhurdan bir görüş var ama gören kimdir? İşte Allah’ı Allah bilir, Allah’ı Allah görür, Allah’ı Allah zikreder gibi ifadeler burada meydana çıkıyor. 

Bu Uluhiyet mertebesinde tahakkuk eden hakikatin gerçeğidir. Bir de bunun beşeriyet yönünden tahakkuku vardır o hangisidir? وَاَشْهَدَهُمْ عَلۤى اَنْفُسِهِمْ 7/172 ayeti kerimesi de bu hakikati beşeriyet yönünden idrakin ifadesini anlatıyor, شَهِدَ اللَّهُ اَنَّهُ لاۤ اِلَهَ اِلا هُوَ 3/18 da uluhiyet mertebesinden bu hakikatin ifadesi olmuş oluyor. Cenab-ı Hakk’ın bir abdiyet mertebesi itibarıyla yaşantısı var, bir de Uluhiyet mertebesi, yani Zat mertebesi itibarıyla yaşantısı vardır. İşte bu iki yaşantıyı da idrak edemezsek kişi ne oluyor bu sefer Hakk ve kul ikiliği ortaya çıkıyor. Abdiyetin idraki uluhiyet idrakine ulaştığı zaman, ama abdiyet penceresinden mertebesinden bunu anlamak mümkündür. 

Abdiyetin hakikatini idrak ettiğinden ancak o pencereden bakarak bu hakikati idrak etmek mümkündür. Aksi halde Cenab-ı Hakk kendi Zat’nda iken bu hakikatin bilinmesi mümkün değildir. İşte insanın şerefi burada meydana çıkıyor. Yani İlahi hakikatlerini Cenab-ı Hakk insandan zuhura getiriyor. “Kul” dediğimiz zaman biz secde eden, yatan, kalkan, isyan etmeyen bir varlık vehmediyoruz. Mahlukiyet mevcut olmadığı halde bir mahlukun Hakk’ı müşahedesi de mevzu bahis olmaz. Fenafillah mertebesinde kul kendini mahvettiği zaman istihlak ettiği zaman Hakk’ın huzurunda ki burası iseviyet mertebesidir, burada kul helak olunca kulluğun kulluğu kalmayınca dolayısıyla onun görüşü de mevzu bah is olmaz. 

İşte kul ağzından yani gerçek abdiyet değil de beşeri kul ağzından Allah’ı gördüm sözünün çıkması mümkün değildir. Eğer çıkıyorsa da bu yanlış ve batıl bir söz olur. İşte Hıristiyanların içine düştüğü nokta burasıdır. Beşeriyet yönüyle Allah’ın oğlu diyorlar İsa’a (a.s.). Ruh-ul Kudüs diyorlar, işte Allah’ı gördü Allah’ın önünde şöyle yaptı, Allah onu sağ tarafına aldı, göğe yükseltti işte bütün işleri O’nunla beraber yapmaktadır gibi sanki Cenab-ı Hakk’ın işlerini yapmada acizmiş gibi İsa (a.s.) ile birlikte karar alıp yapıyorlarmış, göklerin krallığında birlikte idare ediyorlarmış! İşte bunlar hep beşeri aklın 3000-5000 sene evvel insanların tanrı hayallerinde yani beşeri hayallerinde tanrı inanışları, tanrı imajları, tanrı yaratıları onlar gibi Cenab-ı Hakk’ı da Roma tanrıları gibi tanrılar haline getirip Cenab-ı Hakk’ın varlığını böyle anlamaya çalışıyorlar. 

İşte Cenab-ı Hakkın gerçek hakikatini beşeri düşünce ve değer yargıları ile anlamak mümkün değildir, yani gerçek hakikatini anlamak mümkün değildir, ta ki kişi kişiliğinden soyunup abdiyetinden geçtikten sonra geride kalmış olan, veya oradan zuhura çıkmış olan Hakk’ın kendisi ile Hakk’ı idrak etmesi ancak mümkündür. Beşeri abdiyetinden geçince İlahi abdiyeti Resul’de (s.a.v.) belirtilen “AbduHU ve resuluHU” hükmü içerisindeki abdiyetini bulduğu zaman, ancak Allah’ı müşahede etmek mümkündür. Bardak içindeki su kendindeki suyun deryadan ayrı olmadığının idrak edilmesidir. 

Ancak o zaman شَهِدَ اللَّهُ اَنَّهُ لاۤ اِلَهَ اِلا هُوَ diyor وَاَشْهَدَهُمْ عَلۤى اَنْفُسِهِمْ diyor o kab içerisinde. وَاَشْهَدَهُمْ Ben nefsime şahit oldum ki عَلۤى اَنْفُسِهِمْ onlar kendi nefisleri üzerine şahit oldular ki Allah’tan başka ilah yoktur diye. Neden? Çünkü her birerlerimiz birer kadehiz, bardağız. Deryadan bizim içimize verilmiş olan ruhla dolu birer kadehiz, birer bardağız. Ama ne yazık ki, biz bunun içerisine o kadar çok çer çöpler atmışız ki, içimizdeki o temiz o latif ma’na, kaba ve dünyalık malzemenin altında kalmıştır. Sessiz hareketsiz kalmış, kendi varlığını duyuramaz hale gelmiştir. Haşa ona böyle bir sıfat yakıştırmayalım öyle gerekmiş.

İşte biz üzerimizdeki çerçöpü attıktan sonra içimizdeki suyun hakiki suyun ab-ı hayat olduğunu yani hayat suyu olduğunu “Rabları onlara tertemiz sularıyla su verir” hükmü idrak ettiğimizde o kaseyi temizlediğimizde o kase içindeki suyun deryanın içindeki su ile aynı olduğunu idrak ettiğimiz zaman “Enel Hakk” diyoruz. 

“Enel Hakk” diyen doğruyu söylüyor, “Enel batıl” dese o zaman yanlışı söylemiş olurdu. Yani ben batılım dese o zaman yanlış olurdu. Abdiyet yönünden iki bakış ortaya çıkıyor, biri kişinin beşeriyetiyle meselelere bakması, yani beşer kimliği ile bakmasıdır. Ene’siyle egosuyla benliği ile bakması ve bu bakışta belirli şartlanmalar manzumesi içerisinde bir bakış olduğundan hür bir bakışa sahip olamamış olmasındandır.

Kendi nefsiyle ve çevre değer yargıları idrakıyla baktığı bakışından genelde de yargı bilindiği gibi tenzih üzerine olduğundan ötelerde bir Allah arıyor. Ötelerde bir Allah aradığı zaman kendisi de buralarda bir yerde ayrı bir varlık olmuş oluyor. Kendi kendine fark alemini meydana getiriyor. Fırkacılığı kendi meydana getiriyor. O zaman ne oluyor? Sen Rabbini bir başka türlü hayal ediyorsun ben Rabbimi bir başka türlü hayal ediyorum, onlar bunlar derken bir sürü rab, rab, rab rablar ortaya geliyor. Onun için elli kişiyi toplasak hepsine Rabbini sorsak Rabbin nedir, nasıldır? desek hepsi ayrı bir tanım getirir. Neden? Çünkü herkes hayal ettiği Rabbini anlatacaktır, birininki diğerini tutmayacaktır.

İşte gerçek Rabbı idrak edebilmek için kişinin kendi kimliğinden soyunması beşeriyetinden soyunması mana âleminden dünyaya geliyor geldiğimiz süre içerisinde bir sürü beşeriyetimize değişik elbiseler giyiyoruz, bunları bir bir soyunup salt halimizle kalıp işte “abduHU” dediği gerçek abdiyete ulaşmak yani safiyeye ulaşmak özümüzdeki suya ulaşmak özümüzdeki suyu müşahede ettiğimiz zaman da her ne kadar o su az da olsa ama deryanın aynı olduğundan deryayı idrak etmiş oluyoruz. Şimdi bizde bir bardak su olsun deniz suyu olsun işte o bir bardak deniz suyu bize deryayı anlatıyor. Kafanda genişletirsin derya da budur dersin ama deryadaki su ile sendeki su arasında fark yok aynı sudur. Kadehindeki suyunu götür dök deryaya sendeki su farklı olsaydı döktüğün yerde farklılık oluşurdu.

Farklılık oluşmadı neden çünkü aynısı, gayrısı değildir. İşte Cenab-ı Hakk وَنَفَخْت buyurduğunda bize bu hadiseyi meydana getirdi bizlerde. 21/91 فَنَفَخْنَا فِيهَا مِنْ رُوحِنَا Biz onun varlığını tesviye ettikten sonra yani bedenini şeklini toprak tarafını tesviye ettikten sonra ilave olarak ruhumuzdan ona nefh ettik üfledik, koyduk yani içine ruhumuzdan verdik. Allah buyuruyor bunu başka birisi demiyor. Allah ben senin içine ruhumu koydum derse hata mı yanlış mı olur, yalan mı olur. Ne hata olur ne yanlış olur. O zaman Ya Kur’an-ı Kerim’i inkar etmemiz lazım, ya da peygamberimizi, olmaz böyle şey diye inkar etmemiz lazımdır. 

O halde niye biz içimizde olan Allah’ın ruhundan haberimiz yoktur? Biz onu zannediyoruz ki ruhi hayvaniyi وَنَفَخْتُ zannediyoruz. Bu da bir karışıklık meselesidir. Cenab-ı Hakkın murad ettiği وَنَفَخْتُ bu ruh-u hayvani zannediyoruz. Bize ruh verdi canlandık yaşadık zannediyoruz. O ruh hayvanlarda da vardır. Onlarda yaşıyor o da görüyor, o da işitiyor, o da duyuyor, o da yiyor içiyor, tat alıyor, demek ki Cenab-ı Hakkın وَنَفَخْتُ dediği o ruh değildir. Seni hayatta tutan ayakta dolaştıran وَنَفَخْتُ değildir. O ruh-u hayvanidir. 

وَنَفَخْتُ ruh-u Zat’idir. Ruh-u Azam’dan gelen bir hakikat bir oluşumdur. Bu da idrak nurudur ayrıca o ruhun ortaya getirdiği düşünce idraktır. İşte hayvanda olmayan budur. Sadece insana verilen budur. Sadece bizim anladığımız manada cesede hayat veren ruh değildir. Bu toprak bedene hayat veren hayvanlarda da olan ruhu hayavani’dir. 

O ruh hayvanlardaki ile müşterektir. Cenab-ı Hakk hayvanlara “venefahtü hayvenehü” demiyor ki. O ruhu Adem’e halifeye verdim diyor. Kendimizi tanımamız için bunu çok iyi ayırmamız lazımdır. Madenlerde de bir ruh var, ama cenab-ı hak maden için وَنَفَخْتُ demiyor. Madenlerde de ruh olmasa onlar kendilerindeki özellikleri meydana getiremezler. Madenlerin kendilerine göre özellikleri vardır. Kimileri toprak altında kömüre dönüşüyor, kimileri kömür iken elmasa dönüşüyor, o dönüşümü sağlayan bir ruh var orada. Oradaki hayat madeni mertebe hayatı var, ruhu vardır. Ondan sonra topraklar, taşlar da hep madendir. Toprakta hayat var, hayat olmasa içinden canlı olan bitkiler çıkmaz.

O topraktaki hayatı oluşturan ruh وَنَفَخْتُ olan ruh değildir. Bunları birbirinden ayıracağız. Nebatlarda da bir ruh vardır. Ruh-i nebati. Eğer o nebatta o ruh olmazsa ne buğday yapacağı işi bilir, her nesil değişince özelliği de değişerek türü kaybolur gider. Orada bir ruh var akıl var ama o düzeyin aklı وَنَفَخْتُ ruhu değil. Hayvanlarda da bir akıl var geziyor dolaşıyor zararlardan kendini koruyor çoğalıyor yuvasını biliyor, ama orada da وَنَفَخْتُ yoktur. İşte bizim hayvanlarla olan müşterek tarafımız burasıdır. Et kemik, beslenme hava su vs. Yeme de içme de yaşamada, çiftleşmede, solunumda, boşaltımda dünya şartlarında ortak özellikler vardır. Ama bizim onlardan bir üstün tarafımız var işte o وَنَفَخْتُ bizim onlardan üstünlüğümüzdür. Bu et kemiğe baktığımız zaman maden kadar değerimiz yoktur. Vücudumuz topraktan meydana geldiğinden toprak kadar değerimiz vardır. 

وَنَفَخْتُ nün insanı ulaştırdığı mertebe orasıdır. Orada ne var Hayat, İlim, İrade Kudret, Kelam, Semi, Basar, bunlar وَنَفَخْتُ nün içinde vardır. Diğer mevcudatta bu وَنَفَخْتُ olmadığından bu subuti sıfatlar onlarda da var ama ancak kendi düzenini düzenleyecek kadardır. Kendi hayatının yaşamasını sürdürecek kadardır. 

Yükseklere göklere miraca çıkacak kadar değildir. Miraca çıkan neydi ki? Miraca çıkan AKIL dır yani وَنَفَخْتُ çıktı. Abdiyetini Hira dağında bırakan Resul (s.a.v.), beşeri abdiyetini Hira dağında bırakan yahut Kuds-ü Şerifte bırakan Resul (s.a.v.) işte bu ruhla, وَنَفَخْتُ idraki ile miraca çıktı. Bir hayvanın miraca çıkması mümkün müdür. Gerçi bir “Refref” diye bir varlıktan bahsedilir sonra “Burak/Berk” den bahsediliyor, ama onlar bizim dünya ile ilgili varlıklar değildir. Mana aleminden onların bu ölçüye uygulanması söz konusu değildir. Bizde وَنَفَخْتُ olmamış olsa bizim en üst seviyemiz hayvanlık seviyesi olurdu. Yani insanda iki tane abdiyet vardır. Abdlık (kulluk, kölelik) iki yönlüdür. Birisi beşeriyetiyle zannettiği kulluk köleliktir. Bir tanesi de gerçek abd, abdiyettir. İşte o bizdeki وَنَفَخْتُ faaliyete geçtiği zaman gerçek abdiyet meydana geliyor. Resul’un (s.a.v.) birinci vasfı Abd’tır. Resullüğü sonra gelmektedir. “AbduHU” “HU”nun kulu, “AbduHU ve ResuluHU” O’nun kulu ve O’nun Resuludur. İşte biz içimizdeki وَنَفَخْتُ yü idark edebilirsek biz de o وَنَفَخْتُ nün sahibinin kulu olmuş oluyoruz. O’nun verdiği idrak ile O’nu idrak ediyoruz. Ancak şu abdiyetten Rububiyeti idrak etmek mümkün oluyor, çünkü Rab kendi âleminde Cenab-ı Hakk, Allahüteala (c.c.) kişinin kendi varlığında iken, başka varlık söz konusu olmadığından dolayısıyla A’maiyet halinde Cenab-ı Hakkın görülmesi veya görülmemesi diye bir şey mümkün değildir.

İşte ne buyuruyor? “Ben bilinmekliğimi sevdim bu alemleri onun için halk ettim” işte bu alemlerin en uç noktası dolayısıyla insan en üst noktası ve insanın ulaştığı en üst nokta da “ABD”iyettir. Yani kulluktur. Ama bizim anladığımız manada beşeri bir kulluk değildir. Yat, kalk namaz kıl, oruç tut onlar değil, onlarla başlayan bir kulluktur. İdrakle yükseliyor, ondan sonra gerçek kulluğa eriyor. İşte Rab mahluk dediği kulunun gözünden kendini seyrediyor ve âlemlerini seyrediyor. İşte 19 rakkamının sebebi budur. 18 bin alemi 19. İnsan-ı Kamil ile bütün alemleri seyretmesidir. 19 “un lafını yapıyorlar ama 19 nedir diye sorsan onun cevabı yok, ama 19 var! Ama nedir o 19? 19 İnsan-ı Kamildir. Cenab-ı Hakkın bu alemlerde kendi varlığını abdiyet penceresinden seyretmesidir. 19’un şifresi budur. 

------------------- 

17. Paragraf:

İmdi nefsini görmekte O senin âyînendir; ve sen esmasını ve esmasının zuhûr-ı ahkâmım rü'yet etmesinde O'nun âyînesisin. Halbuki O'nun "ayn"ının gayri değildir. Böyle olunca emir, muhtelit ve münketim oldu. Binâenaleyh bizden ilminde câhil ve hâir olan kimse "İdrâkin idrâkinden acz, idrâktir" dedi. Ve bizden bilen kimse bunun gibi demedi; ve o kavlin a'lâsıdır. Belki ilim, ona sükûtu i'tâ etti, aczi i'tâ etmedi. Ve bu, ilm-i billâhın a'lâsıdır; ve bu ilim, ancak hâtem-i rusül ve hâtem-i evliya için hâsıldır. Ve onu enbiyâ ve rusülden bir kimse görmez, ancak resûl-i hâtem mişkâtından görür; ve evliyadan bir kimse görmez, ancak veliyy-i hâtem mişkatından görür (17).

------------------- 

Hakkın vücudu senin ayinendir. Gördüğün ne varsa, hani ne demişler; “Hep kitab-ı hakkdır eşya sandığın ol okur kim seyru evtan eylemiş” Yani bütün baktığın eşya sandığın ne varsa hep hakkın kitabıdır bunlar. Ama bu kitabı kim okur nefis mertebelerini hazarat-ı hamse mertebelerini seyretmiş geçmiş olan bu alem kitabını sayfa sayfa okur. Bakara suresinin başında الۤمۤ ذَلِكَ الْكِتَابُ لارَيْبَ فِيهِ هُدًى لِلْمُتَّقِينَ 2/1-2 İşte bu öyle bir kitabdır ki bunda şüphe yoktur. Ehlullaha üç kitaptan bahsetmişler, birisi الۤمۤ “Elif, Lam, Mim” bir kitaptır, yani üç harf bir kitaptır, zaten “Elif, Lam, Mim”de; Elif: Ahadiyet mertebesi, Lam: Lahut mertebesi, Mim: Hakikai Muhammedi mertebesidir. 

Al sana bir kitap. Bu üç harf bir kitaptır, Elif Ahadiyet mertebesi neden? “Elif” 12 noktadan meydana geliyordu 7 noktası nefis mertebeleri 5 noktası da hazarat-ı hamse 12 noktanın alt alta gelmesi bir elif meydana getiriyor. Elif düz bir çizgi değildir, hakikatte bir çubuk değildir. 12 tane alt alta konmuş nokta iki grupta toplanıyor, biri yedi grup diğeri 5 grup. Bu lambanın da öyle olduğunu söylüyorlar yani akkor telli lambada saniyede 50 defa yanma sönme var. Bizim hayatımız da öyledir. Nefesimizi alıp verirken yaşantımızın da kesik kesik olduğunu görüyoruz. Yani bir ölüş bir diriliş var her an. Her âlemde bir alış bir veriş vardır. 

İşte bu “elifin” kıvrımları yazıyı meydana getiriyor. “Sin” yaz, “şın” yaz ne yazarsan yaz hepsi “Elif” in şekillenmesinden meydana geliyor. “Mim” yazmak için, “Dal” yazmak için hep “Elif” in kıvrımlarından meydana çıkıyor. İşte rakamlarda böyle hepsi (1) in kıvrımlarından meydana geliyor. Yani harfler de rakamlarda hep elifin kıvrımından meydana geliyor. Bütün bu âlemde gördüğümüz varlıklar o birin tekin değişik suretlerde zuhura gelmesinden başka bir şey değildir. İşte âlem kitabı denen “Elif, Lam; Mim” birisi bu, bir diğeri Kur’an-ı Kerim, bir tanesi de insan-ı kamildir. “Elif, Lam, Mim” bir insan-ı kamil’in ismidir denmiştir. 

Yani insan-ı kamil yerine “Elif, Lam, Mim” desen de insan-ı kamilden bahsediyorsun demektir. İşte Hakk’ın vücudu senin ayinendir. Yani aynayı nasıl bir yere koyduğun zaman baktığında aynanın içinde kendini görüyorsun işte o ayna bütün alem öyle aynadır. Tahiyyatta oturduğun zaman Muhammed yazıyorsun yani Âdemlik mertebesinden bütün o peygamberan mertebelerini yaşadığın zaman tahiyyatta oturduğunda yani hakkın huzurunda oturduğunda o zaman Muhammedi mertebeye ulaşmış oluyorsun işte onun için namaz mu’minin miracı oluyor.

Sen kendi nefsini onda müşahede edersin yani vücud-u Hakk ayinesine baktığın zaman kendi nefsini onda müşahede edersin çünkü karşında gördüğün şey kendi nefsinden başka bir şey değildir. Gerçi karşıya baktığın şey silüet olarak baktığın şeyin aynı olmayabilir, gördüğün kuştur, taştır, ateştir, ağaçtır ama mana olarak Hakkın varlığından zuhura geldiğinden sen de Hakkın varlığından bir zuhur olduğundan senin aynından aynandan başka bir şey değildir. Zira sen ahadiyet mertebesinde onun gizli bir şeni idin Cenab-ı Hakkın zuhurlarından bir zuhur idin, karşındaki de öyle kendi vücudunda vaki olan tecellisi ile yani Cenab-ı Hakk kendi vücuduna vaki olan tecellisi ile o şenin sureti onun ilminde peyda oldu. 

Yani Cenab-ı Hakk neyi nerede meydana getirmeyi diledi ise her getirdiği şey bir şen oluyor, bir zuhur bir tecelli oluyor, vücut buluyor, bu da O’nun ilminde vaki oluyor. Ve yine o vücudun her bir mertebesinde vaki olan tenezzülü ile her mertebeye inişi ile o suret-i İlmiyeden, yani mana alemindeki ilmi suretinle burada madde alemi suretine bürünerek zahir oldun. Senin mana aleminde de bir silüet vardı işte o suretinle buraya geldin burada zuhur ettin maddeleştin görüntüye geldin. Dolayısıyla senin bu gördüğün madde gibi gördüğün şey aslında cilalanmış nurdan ruhtan başka bir şey değildir. Aynadan başka bir şey değildir. Şu dünya alemindeki halin dahi böyledir. 

Bundan sonra gideceğin berzah âleminde ve haşr aleminde ve alem-i dar-ı naimde yani nimet yerinde, cennette dahi böylesin. 

Her birerlerimizin mana aleminde ilim olarak birer silüetleri vardır. İlmi suretler olarak birer varlıklarımız vardır, Cenab-ı Hakkın ahadiyet mertebesinde. O’nun tenezzülüyle O’nun şenleri olarak her birer varlığımız buraya geldik o ilmin özelliği ile burada birer kesif vücut bulduk. İşte bundan sonraki hayatımızda mana âlemimizdeki ilmimiz ile yine onun oradaki gerektirdiği suret neyse yine o surette haşr aleminde öyle, berzah aleminde öyle, Cennete ve Cehenneme gidilirse de yine aynen o suretin hakikatiyle bulunduğu mahalin kesreti ile zuhura geliyor.

Nasıl şu dünya aleminde biz Cenab-ı Hakkın ilm-i ilahideki ayan-ı sabitelerin görüntüleriyiz, burada o programın görüntüleriyiz, bu alemdeki malzemeden bu vücutlarımıza verdiler, yine o mana alemindeki varlıklarımız hakikatlerimiz neyse, buradan da bir şeyler aldık tabiî ki, berzahtaki görüntümüz o şekilde, berzahtan sonra haşr neşirdeki görüntümüz de nasıl burada bir görüntümüz varsa orada da bir görüntümüz, Cennet Cehennem mahşer sonrası yaşantımızda da aynen böyle görüntülerimiz olacak. Ama oranın kesafetine göre oradaki malzeme neden yapılmışsa Cennet malzemesi ana malzemesi bize verecekleri vücut da o. Cehennemin ana malzemesi neyse ateşse bize verilecek vücut odur. 

Eğer sen bu dünyadaki taayyününe muzaf olan niseb ve sıfatından yani sıfat ve nefsaniyenden soyunmuş olsan, yani sana izafe edilen nisbetlerinden sıfatlarından, sıfat-ı nefsaniyenden, sıfat-ı ilahiyenden, sıfat-ı nefsaniyenden soyunmuş olsan, insanda sıfat-ı subutiye var, bir de bunun sana mahsus olan sana dönük yönleri vardır. Senin beşeriyetinden kaynaklananlar vardır. İşte bunlardan soyunduğun zaman Hakkani sıfatlar sende kalmış oluyor. Sıfat-ı nefsaniyenden soyunmuş olsan Hakkın vücudunda ayan-ı sabiteni görürsün. Böylece Hakkın vücudu kendi nefsini görmekte sana ayine olmuş oluyor. Hakkın vücudu kendi nefsini görmekte sana ayine oluyor. Ve keza sen insan suretinde zuhur ettiğin için Hakkın bütün esmasına mazhar bütün esmanın zuhuruna istidat sahibisin. 

Âdem (a.s.) için وَعَلَّمَ اَدَمَ الاَسْمَاۤءَ كُلَّهَا 2/31“biz ona bütün isimleri öğrettik” zira Allah Âdemi kendi sureti, yani sıfatı üzere halk eyledi. Böylece Hakk cemi şuunatın zuhuru kemalatı senin vücud-u izafinde müşahede eder. Yani Cenab-ı Hakk bütün cemi zuhurlarını sende müşahede eder. İnsanda böyle geniş tecelli vardır. 

Allah bütün esmasını ve sıfatlarını insana verdi. Bütün onlar insanda mevcut. Cenab-ı Hakk insana baktığı zaman bütün kendi varlığını sende müşahede etti. Dolayısıyla insan Hakka ayna olmuş oluyor. Ve şu halde senin vücudun dahi esmasını müşahede etmekte ve esmasının zuhuru ahkamında Hakkın ayinesi olmuş olur. Halbuki Zat-ı Ahadiyenin nisebi ve şuunatı olan esma-i ilahiye Zat-ı Hakkın gayri değildir. 

Yani esma-i ilahiye Hakkın gayri değildir. Yani sen esmalarının sıfatlarının zuhurunu gördüğün zaman Zat’ının zuhurunu görmüş oluyorsun çünkü onlar isim ve sıfatlar Zat’ından ayrı değildir. Hakkın vücudu sana senin vücudun dahi Hakka ayine olmakla emri vücut birbirine karıştı ve belirsizlik zuhura geldi. Nitekim Hallacı Mansur Hz.leri “Ayni vücutta olan bu ayn sen misin yoksa ben miyim ikilik ispatından hem seni hem de beni tenzih ediyorum” demiş. İşte bu tenzih gerçek tenzihtir. 

Aynı Vücutta olan bu ayn; yani ayn: ayan-ı sabite, sabit ayan burada da sabit olan şu vücut yani ayni vücutta şu görünüşte olan vücutta olan bu ayn, yani bu vücudun özünde olan bu aynda, ayn sen misin yoksa ben miyim diyor. Birisi gelse sorsa sen misin bu vucutta dese ne deriz? Yani Hallacı Mansur diyor ki Cenab-ı Hakka karşı “Şu aynı vücutta, şu bir vücutta var olan ya rabbi sen misin yoksa ben miyim?” İkilik ispatından hem seni hem de beni tenzih ederim. Yani sen ben bunu ispatlamaktan, seni de tenzih ederim beni de tenzih ederim. Ahadiyet mertebesi karşıda aynaya vurduğu zaman birlik mertebesi iki olarak gözükür. İkiden sonra çokluk zuhur etti. İki olduktan sonra artık o 12 de olur, 22 de olur, 122 bin de olur. Yeter ki bir ikiye ulaşsın. Yani iki dediğin zaman artık onun arkası gelir. İşte bu vücutta bir ikilik vardır. Cenab-ı Hak buyurdu ki وَنَفَخْتُ “Ben sana ruhumdan nefh ettim”. O halde “Sen” diye bir varlık var mı ortada? Bu ayn da mevcut olan sen misin yoksa ben miyim? diyor. Mademki وَنَفَخْتُ dedin “sen yoksun, ben varım” dedin peki bu benim dediğin benlik kim? Ben de diyorum, öyle bir diyorum ki senin karşında ikilik, ilahlık iddia ediyorum “ben” dediğim zaman. 

Sadece O varsa o zaman “Ben” dediğin zaman sen kendine bir ilahlık vermiş oluyorsun. Sen kendi kendini ilah olarak var etmiş oluyorsun. Bu âleme ikilik sığmıyor, biri fazla olmuş oluyor. “Şu vücutta gerçek olan ayn sen misin ben miyim” diyor. Burada söylenen Hakikat mertebesi itibarıyla söylenmiştir. Aynı şu vücutta olan bu ayn sen misin yoksa ben miyim? “İkilik ispatından hem seni hem de beni tenzih ederim”. Yani bu vücutta var olan “benim” dersem kendimi tenzih ederim, bu vücutta var olan “sensin” dersem seni tenzih ederim diyor. Yani ne inkar ne ispat. Daha evvelki mevzularda anlatılan ayna misali, aynaya bakıyorsun aynadaki gördüğün kimdir? 

Aynadaki gördüğün sensin. Benim diye yemin etsen doğrudur. Ama aynayı kır orada kimsenin olmadığını fark edersin. Aynada kendini tutmaya çalışsan tutamazsın. Çünkü ortada yok, demek ki o sen değilsin. 

Ef’al mertebesi itibarıyla “benim” yani bu vücutta bu aynda var olan benim, çünkü burada tenzih var, “ya rabbi sensin” diyorum ama “benim” de diyorum. “Elhamdu” derken “teşekkür ederim” diyorum, ama ben varlığımı da ispat ediyorum, o anda. İşte bu vücutta var olan o idrakte “ben”, Allah ötelerdedir. Ben bunu ispatlıyorum kendi kendime “benim” diyerek, onu yapar bunu yapar malım var mülküm var, benlik nefsaniyet içerisinde kırar döker çoluk çocuk var, sen varsan işte oradan Hak gidiyor. İkisi bir arada olmuyor. Bu durumda “Hadi” gidiyor, ortalık “Mudil” e kalıyor. İkisi bir arada olmuyor. Gece ile gündüz bir arada mümkün değil, olmaz. 

Tarikat mertebesinde yine bu ayn var, yine ben var neden çünkü “hamd” ediyorum o yönüyle vardır. Kime “hamd” ediyorum? Karşıda bir varlık var ki ona hamd ediyorum. İşte aynı vücutta olan ayn sen misin yoksa ben miyim? Burada “benim” diyor. Bu iki mertebe de “benim” diyor. Ondan sonraki mertebeye geçtiği zaman “sensin” diyor. Neden? Çünkü o bana “sen” diye hitab ediyor. Ben artık kendimi kaldırıyorum dolayısıyla O kendi kendine “ben” ve “sen” hükmüne başlıyor. Dördüncüde “ben”i de kaldırıyor ortadan tamamen “sende ben varım” diyor. İki görünen şey aslında tek oluşmuş oluyor. Nasıl şaşılar bir şeye baktıkları zaman onu iki tane görürler, tektir ama görüntü iki tane oluşur, birisi demiş ki “efendim şurada iki tane şişe var” demiş hayır demişler orada bir tane şişe var, hayır iki tane var diye ısrar edince bir tanesini kır demişler, birini kırınca öbürü de yok oluyor.

 Halbuki şişe tektir o iki görmektedir. İşte ikilik ispatından hem seni hem de beni tenzih ederim demek suretiyle Zat mertebesinden konuşmuş oluyor. Yani seni de beni de tenzih ederim yani tenzih mertebesine kendisi geçmiş oluyor hakikatten yani gerektiği zaman ben “ben” derim kendime, gerektiği zaman “sen” derim kendime. Yani ayrı varlıklar olmaktan tenzih ederim diyor. Tenzihi teşbihin için de bilinçli yaşamış oluyor. Burada tevhid de yapmış oluyor. İşte orası Hakikat-ı Muhammedi mertebesi oluyor orası. Teşbihle tenzihi birleştirip yaşantısında kullanıyor. Teşbihe ulaşmak değil ulaşıp kullanmak ona hakim olmak önemli.

Teşbihte de kendinin olduğunu idrak ettiğinden tevhide ermiş oluyor. İşte gerçek tevhid de budur. İslamiyetin getirdiği tevhid bu, biz ne yazık ki biraz önce dediğimiz gibi tevhidi taş toprak üzerine olan tevhid zannediyoruz. Yani putlara tapmayacaksın şekillere tapmayacağız, suretlere tapmayacaksın dediğin zaman bunu tevhid etmiş oluyorsun Allah birdir demiş oluyorsun. Bu ef’al mertebesindeki tevhid mertebesidir. Bunun kemali ibrahimiyet mertebesidir. Tevhidin babası deniyor ya İbrahim (a.s.) için. İşte emr-i vücutta hasıl olan bu karışıklık ve zor anlaşılır olmasından dolayı verese-i Muhammediyeden olan bazımız hayrete düşerek ilminde cahil oldu. Hayret makamına düştü ilmi terk etti. Suret ilmini terk etti. Zahir ilmini terk etti. Nitekim Hz. Ebubekir Sıddık (r.a.) Efendimiz yani idrakin nihayeti emr-i vücudu hakikati hal üzere idrak edebilmekten aczini ikrar etmektir. Yani idrakin nihayeti aczini ikrar etmektir diye O’nun sözü özetlenebilir.

İnsanın idrakinin nihayeti vücud-u hakikati hal üzere idrak edebilmekten aczini ikrar etmektir. Yani mevcudatın hakikatini idrak etmekten aczini idrak etmektir. Yani bu varlığın hakikatini idrak etmekten acze düşmektir. Ne yönüyle? işte bu alem Hakk mıdır, halk mıdır şekliyle. Bunu idraktan acze düştüğünde idrakin aczini ikrar etmektir demiş Ebubekir Sıddık (r.a.) Hazretleri. Burada bir bakıma Hz. Ebubekir’in de idrak mertebesini gösteriyor. Ama Hz. Ali keremallahü veche öyle demiyor, Resulüllah (s.a.v.) onun hakkında “Ben ilmin şehriyim Ali kapısıdır” buyuruyor, yani sınırsızdır demek istiyor. Burada Ebubekir Efendimiz (r.a.) sınırından bahsediyor.

Ama Hz. Ali (k.a.v.) Efendimiz için böyle bir sınır yok. Demek ki bu mesele bu hakikat müntesiplerine de intikal ediyor. Sınırlı bir yaşam ki görünen de odur. Haşa onların hakkında söz söyleme hakkımız yoktur, ama buralarda yazılanları da iyi anlamak zorundayız. Bir yolun pirinde yani kurucusunda, ilk kaynağında nasıl bir sistem yaşam varsa bir ustanın, bir doktorun, bir bilginin mühendisin, çiftçinin kafasında nasıl bir oluşum varsa tasarruf varsa kendinden sonrakilere o akıp geliyor. O kaynak o bilgi o yaşam o değerlendirme kendinden sonrakilere de intikal ediyor. Bu bir gerçektir, küçüklük büyüklük herhangi bir şey değildir.

Bir vasıf bu bir oluşum, her oluşum kendi bünyesinde kemaldedir. Ama birine göre zevalde. Nakşibendi sisteminde Ebubekir Sıddık Hz.lerinin yaşantısının bir akışı vardır. Yaşantısının zuhuru vardır. Hz. Ebubekir’e (r.a.) Resulüllah (s.a.v.) öyle bir zamanda manevi görev verdi ki tarikat silsilelerini yetiştirmek için o mağaraya girdikleri zaman sevr mağaranın içerisinde oluyor bu hadise. Hz Ebubekir (r.a.) biraz orada üzülüyor, biraz korkuyor, biraz telaşa düşüyor, Resulüllah’a (s.a.v.) zarar gelmesin diye Orada ayet-i Kerimede “ikinin ikincisi biziz” diyor اِلا تَنْصُرُوهُ فَقَدْ نَصَرَهُ اللَّهُ اِذْ اَخْرَجَهُ الَّذِينَ كَفَرُوا ثَانِىَاثْنَيْنِ اِذْ هُمَا فِى الْغَارِ اِذْ يَقُولُ لِصَاحِبِهِ لاتَحْزَنْ اِنَّ اللَّهَ مَعَنَا فَاَنْزَلَ اللَّهُ 9/40 Cenab-ı Hak orada. Mekan kapalı küçük ve kapalı bir mekan, ikincisi hal oldukça sıkıntılı, hal de kapalı aynı zamanda karanlık. İşte bu halet-i ruhiye bu sınırlı sistem bütün sistemde yaşantısını sürdürüyor. 

O sistemin dışına çıkılamamasının sebebi budur. Kaynak budur. O sıkıntılı sistem içerisinde Resulüllah (s.a.v.) Hz. Ebubekire “dilini çevir arkaya doğru daya damağına yapıştır” diye orada 21 defa kelime-i İsm-i Celali çek diye onu biraz manevilik sahibi olsun diye orada güçlendiriyor. İşte genelde daha içe dönük oluşları Nakşibendi ağırlıklı olan sistemlerin içe dönük oluşu, kabir rabıtası yapmaları ve ufuklarının geniş olamaması buraya dayanıyor. Psikolojik o etki ta kıyamete kadar devam edegelecektir. O dostlarımızın içerisinde ufku gerçekten açık insanları bulmak biraz zorlaşıyor. Burada yaşın da önemi vardır. Hz. Ebubekir’in (r.a.) Sahabe-i Kiramın içinde ağırlıkla hareket eden ve riske girmeyen bir ruhi yapısı vardır. 

Hz. Ali (k.a.v.) o gün o iki kişinin hali çok acayip hicret sırasında birisi Hz. Ali diğeri Hz. Ebubekir. Bunlar Resulüllah’a (s.a.v.) en yakın olanlardır. Hz. Ebubekir Resulüllah’ın (s.a.v.) yanında ama alemlerin sultanının yanında büyük tehlike içinde hicret ediyorlar ama Resulüllah’ın (s.a.v.) arkadaşlığı ile yapıyor bu işi. Veya o O’na arkadaşlık yapıyor. Hz. Ali Efendimizi düşündüğümüz zaman Resulüllah’ın (s.a.v.) yatağında yalnız başına kalıyor. Öldürülme riski çok büyük, tanımasınlar diye yorganını üstüne çekmiş, 100/100 orada Resulüllah (s.a.v.) yatıyor yattığını biliyorlar ve O’nu bekliyorlar, hiç yorganı açmadan vursalar büyük bir ihtimalle ölüm riski var. 

Burada çok büyük bir fedakarlık vardır. Biri alemlerin sultanına yoldaşlık ediyor, tabi ki takip ediliyorlar belirli zorluklar geçiriyorlar, mağarada yaşıyorlar ama Hz. Ali Efendimiz tamamen fedai durumundadır. Dolayısıyla Resulüllah’ın (s.a.v.) yerine ve de O’nun yerinde kalıyor. Hz. Ebubekir Efendimize mağara içinde yapılan telkin yani kapalı devrede yapılan telkin Hz. Ali Efendimize açıkta yapılıyor. Bu hicretin dışında bir hadisedir, Sahabe-i Kiram açık bir yerlerde otururlarken “Ya Resulullah” diyor üç defa açıkta bütün sahabenin içerisinde kelime-i tevhid telkin ediyor ona “La ilahe illallah” de ya Ali diye üç defa tekrarlıyor, açık havada ve açık kelime-i tevhid in ifadesini ona veriyor.

İşte onun için ondan gelenler daha açık oluyorlar, fikir yapıları daha geniş, görüşleri daha hoş ve daha açıktır. Bu konuda vahdet tarikatları Ali’vi tarikatlarından çıkıyor, Ali meşreb tarikatlardan çıkıyor, Vahdet- birlik, teklik tarikatları bakıyorsun çok da çeşitli tarikatlar çıkıyor. (Alevilik bunlarla ilgili değildir) Mesela bir “Halveti” tarikatı çıkıyor, “Halveti” tarikatına tarikat fabrikası diyorlar. O kadar çok tarikat çıkartıyorlar, neden bu kadar çok? Benliklerini daha kolay oluşturuyorlar. Kişiliklerini buluyorlar. Ali’vi meşreb tarikat mensupları kişiliklerini buluyor, kendi kimliklerini buluyorlar. Hepsi bir öz değer, konfeksiyon çalışmıyorlar.

Öteki yola baktığımız zaman tabî varlıklar meydana getiriyor. Tabî, muti (itaat eden) varlıklar. Dolayısıyla kendini bulan varlığın mı hürriyeti, kendini bilmesi daha güzel olur yoksa tabî olanların mı. İşte Ali’vi meşrep evvela tâbi oluyor, sonra kendini buluyor. Hürriyetine kavuşuyor, işte bu sözü ancak bunlar söyleyebiliyor. Beni de seni de ikilikten tenzih ederim diyorlar. Neden? Kendi hakikatinin varlığını idrak eden şahsiyetini bulan kişi nefsaniyetinden kurtulmuş olan kişi kendi varlığında uluhiyeti idrak etmiş olan kişi tabi ki kendini beşeriyetten tenzih edecektir. Edecektir, etmezse şaşılır zaten. Etmezse daha kul, köle demektir. Nefsinin kulu nefsinin kölesi demektir. Ama işte bu yolda kulluk kölelik değil efendilik lazımdır. Biz kul köle olmak için gelmedik bu aleme, efendiliğimizi de idrak etmeye geldik. Kulluk da kalmaya değil, Kulluk yapan vardı zaten, meleklerin hepsi kuldu. 

Her şey kendi bulunduğu kemaldedir. Biz bir başka şey onu zeval gibi görsek o kendi kemalindedir. İşte burada mühim olan en kemal, gerçek kemali bulmaktır. Bu âlemde gerçek kemal nedir? Hakk’ın Zat’ının zuhur mahalidir. Bütün varlıkta Hakk’ın zuhurları var ama bazılarında fiilleri itibarıyla, bazılarında isimleri itibarıyla bazılarında sıfatları itibarıyla, bize lazım olan Zat’i itibarıyla Zuhurunu idrak etmektir. İşte bunu idrak etmek içinde kapalı mekan mümkün değildir. Kapalı mekanda bunu idrak etmek mümkün değildir. Açık ufukta bunu idrak etmek mümkündür. İşte onun için o kardeşlerimizin yaşantısı onun dışına çıkamazlar. Yani o sistem içerisinde oldukları sürece çıkamazlar. Ama sistemin dışına çıkabilirse o zaman o sistemden geçer dışına çıkar.

Yani o sınıf insanın dışına çıkar ama o grubun içinde bulunduğu sürece o sistemi tatbik ettiği, o anlayışı idrak ettiği sürece dışarıya çıkması mümkün değildir. İşte acizlik burada olmuş oluyor. Yani bütün varlıkta Hakk’ın varlığını şuur edemeyip bunu düşünemeyip aciz kalmasıdır. Eğer ikiliği aşmış olsa aciz kalmaz. Acziyet kalmaz ortada neye aciz olsun ki aklın müşahede ettiği zaman. İşte bu alemler yaratılmıştır, bu alemler var edilmiştir diye bakıldığı zaman bu alemlerde Hakk’ı müşahede etmek mümkün değildir. Ama yine de bir şeyler olduğu bu alemlerin çok düzgün bir sistemle meydana geldiği düşünüldüğü bu şekilde yine de bir idrak var ama ulaşamadığından idrakin aciz kalması. Beşeri idrakin aciz kalması, tabi olarak ortaya çıkmış oluyor. Aslında idrak aciz kalacak bir varlık değildir. Eğer akl-ı küle doğru kanat açmışsa. 

O sistemin yaşandığı mertebe tarikat mertebesidir. Onlarda hakikat mertebeleri yoktur. Genelde dört mertebe var; şeriat, tarikat, hakikat, marifet. Şeriatla tarikat birbirinin devamıdır. Yani bu dört mertebeyi iki gruba ayırır toplarsak şeriat mertebesinin daha iyi daha güçlü kullanılması tarikat mertebesidir. Ama tenzih mertebesidir. Ötelerde olan bir Rabba yönelir. Hakikatla marifet mertebesi ayrı bir gruptur, ismi üstünde olduğundan Hakikat ve hakikatin marifeti neticede. Hakikat dediği zaman kişinin kendini tanıma çalışmalarıdır burada. Hakikat denen şeydeki çalışma kendini tanımadır. Şeriat ve tarikatta kişinin çalışması vardır, sevap kazanma yoluyla çalışması vardır. İyi kul olma yoluyla çalışması vardır. İrfaniyetle değildir. Bunlar yapılmayacak değildir. Bunların hepsi baştan yapılacak, aşama istiyorsa bu sefer irfaniyete geçecektir. Ariflik yoluna, kendini tanıma yoluna geçecek. “Nefsini bilen Rabbini bilir” hadisini buralarda laf olarak söyleriz, ama burada yaşantısı idraki meydana geliyor. 

Burada kendi nefsini tanıyan burada da Rabbini tanır. Uluhiyeti tanır, bu sefer marifetullah yani Allah’ı irfan etmektir marifetullah budur. Yani Allah’ı irfan etmek. Allah’ın irfanıdır. Ne demişler Cenab-ı Hakka vuslat yapmak için “Vuslat marifettir” demişlerdir. Yani Hakka vasıl olmak ulaşmak ancak irfaniyetle olur.

Bu yalnız batılıların düşündükleri gibi felsefi bir yaklaşım değildir. Müşahedeli bir yaklaşımdır. Gerçek bir yaklaşımdır. Gerçek bir ulaşımdır. İşte fark buradadır. Bazıları zannediyorlar ki lafla bunlar konuşuluyorken felsefe yapılıyormuş gibi geliyor halbuki şeriatla tarikat yaşanmadan, şeriatın ne olduğunu bilmeden tarikatın ne olduğunu bilmeden kelimeleri tekrar etmekle benzer kelimeleri tekrar etmek suretiyle hakikattan bahsediyorsa bir kişi orada felsefe yapıyordur.

Bunu anlamak için kişinin biraz oralarda dolaşmış olması lazımdır. Yani hakikat pazarında mal alıp satmış olması lazımdır. Böylece karşısındakinin malının, gerçek o pazarın malı olup olmadığını anlayabilsin. Şeriat yaşanmış, tarikat yaşanmış hakkıyla belirli süreler orada harcanmış, sonra hakikata gelinmiş, marifete gelinmiş tabi zaten istenilen budur. Bu bir hayrettir ki ilmin neticesi olduğu için makbul ve matlubdur. Zira hayrete düşen kimseyi ilmi iki taraftan bir tarafta karar ettirmez. Resulüllah (s.a.v.) efendimizin “Rabbi zidni fike tehayyuran” Rabbim benim sende olan hayretimi ziyadeleştir. Buyurmaları bu hayret hakkındadır. Resulüllah (s.a.v.) dua ediyormuş, “Rabbim senin Zatındaki hayretimi ziyadeleştir” yani irfaniyet bilgilerimi arttır manasınadır. Bundan büyük dua mı olur? Ve keza Muhammed (s.a.v.) varislerinden olan bazımız bildi ki Hakk’ın vücudu halka ayinedir ve halkın vücudu izafileri dahi Hakk’a ayinedir. 

Emr-i vücudun böyle olduğunu bildikten sonra zikrolunan sözler gibi bir söz söylemedi ve ızharı acz etmedi. Belki marifetinin kemalinden sükut etti. Anlatılacak söyleyecek kimse olmadığından sükut etti. İlm-i ona acz getirmedi. Bazıları bildi, bildi bir yere kadar geldi orada aczini itiraf etti. Ama diğeri duada olduğu gibi “Rabbim benim ilmimi arttır” diyen aciz kalmamış olur. Burada Hz. Sıdık ile diğer irfan ehli arasındaki fark anlatılmaktadır. O bir yere kadar geldi, geldi aczini itiraf etti, “gerçek idrak, idraki idraktan acizdir” dedi. Ama diğeri “ya Rabbi benim hayretimi arttır” diye aczde kalmadı. Belki marifet kemalinden sükut etti. Tamam orada bir şey söylememiş olabilir ama acizim demedi. 

İlmi o bildiği şey ona acz getirmedi. Bu ilmin sahibi Alim-i Billah olan (Allah’ı bilen) taifenin en üstünüdür. Yani ne kadar çok bilirse bilsin ben buraya kadar geldim demedi ve acz etmedi, daha yukarılara çıktı. Yani bir denize daldı ki kulaç salladı, salladı ucu bucağı yok ama gene de devam etti yolunda. Birisi bir yere kadar geldi, geldi “tükendim ben” dedi, boğuldu gitti. Veya geri döndü. 

Alim-i billah olan taifenin üstünüdür bu ilim ancak bil asâle ancak hatem-i Resul ve hatem-ü evliya için hasıldır. Evliyanın sonları için hasıldır, o ilmi enbiya ve rasulden gören ancak rasul-i hatemin mişkatından müşahede eder. Yani son Rasulun aynasından müşahede eder. Hani Makam-ı Mahmud’dan bahsedilmişti, işte hatem-i resul, hatem-i evliya onlar o Makam-ı Mahmud’dan alıyor, diğerleri de O’nun aynasından alarak onun yolunda olanlar, ona bağlı olanlar onlarda oradan müşahede ediyorlar. Evliyadan gören dahi ancak veli-i hatemin mişkatından görür. Burada hatem-i evliyadan murad; hatem-i velayet-i muhammediyedir. 

Malum olsun ki yukarıda izah olunan ilim ancak Hakikat-i Muhammediye için hasıldır. Şurada bahsedilen şeyler ancak Hakikat-ı Muhammediye için hasıl olan ilimdir. Onun dahi dışı ve içi vardır. Gerek zahiri ve gerek batını için ahadi cemi kemali bir taayyün mevcuttur. Yani ikisininde birlikte olduğu bir taayyün mevcuttur. Hakikat-i Muhammediyenin dışı ilahi hakiketlere ve dünyalık işlere maddi işlere camidir. Batını ise batını ilahiye ve rabbani vasıflara havidir. Zahiri peygamberlerin sonunun mişkatı yani zuhur yeri, yanma yeri, ateş yeri, kandil yeri, batını dahi mişkatı evliyadır. 

Hatem-i rusulun kendisi yukarıda bahsedilen ilmi marifetullah ilmi kendi batını olan hatemi evliya olan kendi batınından alır. Yani hatem-i rasul yani son peygamber aynı zaman da kendisi de son velidir, zahirini zahirinden kendi özünü yine kendi batınından alır. Rasullerin tümü velayetleri cihetinden hatem-i rasulden alırlar. Yani peygamberlerin tamamı da velayetleri cihetinden hatem-i rasulden alırlar. Yani son peygamberden alırlar. Yani Hakikat-ı Muhammedi dediğimiz oradan alırlar. Velakin gerek hatem-i rasul, gerek diğer rasuller, bu ilmi ızhar etmezler. Zira risalet vasfı men eder. Yani bu batını ilmi zahire çıkarmayı zahiri hukuk men eder. 

Zahiri şeriat ile batını şeriat ters gibi gözükür, eğer bunu bir peygamber ortaya getirmiş olsa kendi peygamberliğini yapamaz. Velayet yoluyla Peygamber efendimizden diğer peygamberler alıyorlar. Yani batınları yoluyla alıyorlar. Rasulluk zahirleri olmuş oluyor, Zahiri şeriat hukuku zahiri olmuş oluyor, batını da velayet olmuş oluyor. Marifet yönüyle olmuş oluyor. Rasulun batını hatem-i evliya suretinde zahir olduğu vakit bu ilmi ızhar eder. Fakat hatem-i rasulün batını hatem-i evliya suretinde zahir olduğu vakit, bu ilmi ızhar eder. Nitekim bu kitab-ı Fusus-ül Hikemi yazan Şeyh Ekber hatem-i rasulün hatem-i evliya suretinde zahir olan batını bulunduğundan resul-u hatemin mişkatından ahz eylediği bu ilmi izhar buyurmuşlardır.

------------------- 

18. Paragraf: 

Hattâ muhakkak rusül o ilmi ne zaman görseler, ancak hâtem-i velayet mişkatından görürler. Zîrâ risâlet ve nübüvvet, ya'nî nübüvvet-i teşrî' ve risâlet-i teşrî' munkatı'dırlar. Velayet ise ebe­den munkati' olmaz. Mürseller evliya olduklarından dolayı zik­rettiğimiz ilmi ancak hâtem-i evliya mişkâtından görürler. Böyle olunca onların mâdûnu olan evliya nasıl olur da ondan almazlar? Her ne kadar hâtem-i evliya, hükümde hâtem-i rusülün teşrî'den getirdiği şeye tâbi' ise de bu, onun makamına kadh vermez; ve bizim zâhib olduğumuz şeye de münâkız olmaz (18).

Velayet kelimesi “vav” ların üstündeki üstün ile velayet, vavın altıne esre gelirse vilayet olur. Ötüre gelirse “vülayet” olur, o zaman manalar değişmiş oluyor. “Vav” ın fethiyle yani “Vav”ın üstüne bir hareke üstün konmasıyla “velayat” “vav” ın fethiyle hakim ve mutasarrıf olmaktır.

Bunun da çeşitleri vardır, nevileri vardır, 

1- Velayet-i mutlak-ı ilahiyedir. (ilahi mutlak velayet) Allah’ın Zat’ından veli kıldıkları mutlak velayet, mutlak ilahi velayet. Bu veleyat cem-i enbiya ve evliyadaki velayatı cami kaffe-i eşyanın özelliklerini hassalarını ve bil cümle mevcudatın ayan-ı sabitelerini ve hakikatlerini cem olan velayettir. Bu itibarla veli esma-i ilahiyedendir. Nitekim ayet-i kerimede buyurulur, وَهُوَ الْوَلِىُّ الْحَمِيدُ 42/28 birinci velayet o dur, 

2. velayet, velayet-i hassa-ı Muhammediyedir. Yani Hz. Resulullah’a has velayettir. Bu velayet dahi cem-i esma, sıfatı ilahiye cami olan ve tüm vacip olan hakikatlere ve imkaniyenin feyzi bulunan mertebe-i ilahiyedir. Yani çıkış yeri olan mertebe-i ilahiyedir.

Buna mişkat-ı hatem-i velayet derler. Evvelki velayet ile bu velayet arasındaki fark taayyünden ibarettir. Yani zuhurdaki değişiklikten ibarettir. Bu velayet hatem-i enbiyanın batınıdır. Bu makam Makam-ı Muhammeddir. Nitekim Hak Teala عَسۤى اَنْ يَبْعَثَكَ رَبُّكَ مَقَامًا مَحْمُودًا 17/79 buyurur, “Umulur ki Rabbin sende Makam-ı Mahmud'u bâ'seder” Cem-i evliya ve enbiya ilimlerini buradan alırlar. Yani cemi evliya ve enbiya ilimlerini Makam-ı Mahmud’dan alırlar.

Bütün nebilerin getirdiği şeriat, hakikat-ı şeriatı Muhammedi idi. Bunun için (s.a.v.) efendimiz “evvellerin ve ahirlerin ilmini ben bildim” buyuruyor. İşte Makam-ı Mahmud’da bu bilgilerin hepsi bulunduğu anlaşılıyor. Allah’ın evliyası peygamberlerin varisleri olduklarından onlardan her kim o hususiyetin varisi ise ona Muhammedi derler. Ve her kim velayeti İ seviyenin varisi ise ona İsevi derler, İbrahimi, İshaki ve Yakubi ve Musevi diğer enbiya buna kıyas olsun. Hakikat ehlinin ıstılahında falan veli falan peygamberin kalbi üzerindedir denildiğinde bu mana anlaşılmalıdır. 

Her kim ki o hususiyetin varisi ise evliya varis-i enbiya olduklarından yani bütün evliyalar peygamberlerin varisleri olduklarından kim ki Hz. Resulullah’ın (s.a.v.) ümmetinden olup O’nun varisleri ise evliya-ı Muhammedi oluyor. Yani Hz. Peygamberin varisleri oluyor. İşte bunlar evliyanın en üstünüdür. Onlardan her kim ki o hususiyetin varisi ise yani Hakikat-ı Muhammedi hakikatinin varisi ise ona Muhammedi derler. Hakikatini kim hissetmişse Muhammedi o oluyor. İnsan neslinin en üstünü Hz. Muhammed (s.a.v.), O’nun velileri de veliler arasında en üstün veliler oluyor. Ümmeti de ümmetler arasında en üstün ümmet oluyor.

Kur’an-ı Kerim’de siz diğer ümmetlere şahit olacaksınız buyuruyor. Peygamberimiz peygamberlere şahit olacak ümmeti de diğer ümmetlere şahit olacaktır. Nasıl şahit olacak öteki ümmetleri görmedik ki? Musevi ümmetine şahit olacağız, İsevi ümmetine şahit olacağız. Onları görmene gerek yok çünkü görmüş gibi sen o mertebeyi yaşıyorsun Muhammedi oluncaya kadar. Bu ümmet mertebelerini yaşıyorsun, yaşadığın için gerçek İseviyet nedir biliyorsun. Hatta İsevilerden daha güzel ve tam kemaliyle, gerçek Musevilik nedir biliyorsun tenzih mertebesi biliyorsun. İbrahimiyeti biliyorsun, dolayısıyla işte ahirette müslüman kelimesinin zuhur yeri gerçek müslüman şahid olacak.

Ahirette bu ümmetler toplandığı zaman İslam ümmeti o ümmetlere şahitlik yapacak bakacak ki ha bu, bu kıstasa uyuyorsa ha bu diyecek İsevi ümmetindendir diye şahitlik yapacak Allah’ın huzurunda. Gerçek Musevileri ayıracak. Peygamberimiz de peygamberlere şahidlik yapacak “bunlar görevlerini yaptılar” diye. Ümmeti de ümmeti içindekilere bakarak şu görevini yaptı, şu yapmadı diye ayırabilecek onları. 

Her kim ki o hususiyetin varisi ise ona Muhammedi derler ve her kim velayet-i İseviyenin varisi ise ona İsevi derler. Yani gerçek İsevi olması için onun velayetini idrak etmesi lazımdır. Yani peygamberin hakikatini ümmeti idrak ettiği zaman onun velileri oluyor. Kimler idrak ediyorsa onlar İsevi peygamberinin velileri oluyorlar. İsevilerin hepsi Cehenneme girecek, Musevilerin hepsi cehenneme girecek değillerdir. Kur’an-ı kerim’de de birkaç yerde var zaten. اِنَّ الَّذِينَ اَمَنُوا وَالَّذِينَ هَادُوا وَالنَّصَارَ وَالصَّابِئِينَ مَنْ اَمَنَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الاَخِرِ وَعَمِل صَالِحًا فَلَهُمْ اَجْرُهُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْ وَلاخَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاهُم يَحْزَنُونَ 2/62 Bugünkü hıristiyandan bahsetmiyoruz, islamın belirttiği Hıristiyan Kur’an’da da az da olsa bozulmamış olan bir hıristiyandan bahseder. İşte onlara korku yoktur.

İşte onlar gerek Musevi hakikatleri ve gerek İsevi hakikatleri idrak edebiliyorsa ve de Sabiinden diyor (Sabiin yıldıza bakanlar cemiyetidir, yahut yıldıza tapanlar) onların da içinde temizleri ve safları Hakk’ı bulmuşlardır. Ama buldukları Hakk tabi ki kendi mertebeleri itibarıyladır. Muhammedi meşrep olarak değildir. İbrahim’e mensup olanlar İshak’a, Yakup’a ve Musa ve sair enbiya bunlara kıyas olunsun. Ehl-i hakikatin ıstılahında falan veli falan peygamberin kademi üzerindedir denilince bu mana anlaşılmalıdır. Tasavvuf kitaplarında yazar bu veli İbrahim peygambere bağlıdır diye. Bu veli Musevi meşreptir derler, İsevi meşreptir derler, Muhammedi meşrep diyemiyor.

İnsanların veli diye bahsettiği bazı insanlar oluyor. İşte bunların bir kısmı Hz. İbrahim’den (a.s.) nurlarını aydınlıklarını alıyorlar, yani İbrahim’i meşreptirler. Yani tevhid-i ef’alde kalmış oluyorlar. Müşahede ettiği zaman madde âlemine baktığı zaman fiiller alemine baktığı zaman fiiller aleminde sadece Hakkın birliğini idrak ediyorlar. İşte Hz. İbrahim’in (a.s.) hakikatine ermiş olduğundan bu bilgi de yine Allah’a doğru bir seyir olduğundan ve o seyrin de İbrahimiyet mertebesine ulaştıklarından onlar da veli olmuş oluyorlar. Ama Museviyet mertebesi, İseviyet mertebesi, Muhammediyet mertebesi olarak değildir.

İşte bu kimseler tarikat mürşitleri gibi oluyorlar. Onun da tam hakikisi ise tabi. Lafazanlıkla, taklitle olacak şekilde değil. İşte biz bu velilerin derecelerini karıştırıyoruz. Veli dendiği zaman zannediyoruz ki gerçek Muhammedi meşrep veli ki bunların sayısı çok azdır. İşte bunlar Hatem-i mühür yani yüksüğün mühürü gibidir. 

Onun mühürü olmadan tasdik olmuyor. Kitap ta o mühür olmadan sona ermiyor, yahut yazı sayfa o mühür imza atılmadan da bitmiyor. İşte onlar da Muhammedi meşrep olan evliyaullahtır. Bazıları var Musevi meşrep; sabah akşam tenzihte duadalar, niyazdalar, gönüllerinden Hakk muhabbetini çıkarmıyorlar, böyle insanlar da velayetini oradan alıyorlar ama o bilgi içerisinde kalıyorlar. İsevi meşrep Fenafillah hakta kendini fani etmiş, geriye dönememiş, kendi âleminde kalmış o bilgiyi biliyor sadece yokluğu biliyor, hiçliği biliyor onu anlatıyor sadece dolayısıyla o da İsevi meşrep oluyor. Bunların içinde en kemal ehli olan işte Hakikat-ı Muhammediye meşrep olan veliler ki bunlar Resul’ün (s.a.v.) kendinden sonra gelen en yakın çevresidir, en yakın dostlarıdır. İşte bir bakıma ahir zamanda yaşamak zor olduğu gibi bir bakıma da çok feyzi vardır, çünkü Resulüllah’ın (s.a.v.) makamından feyz almaktayız, O’nun hakikatinden hakikat almaktayız. 

Halk bu velilerin hepsini Muhammedi olarak biliyor, Müslümanın içinde İbrahimi meşrep, Musevi meşrep, İsevi meşrep vardır fakat bunlar farkında değillerdir. Veli dendiği zaman zannediyor ki Muhammedi meşrepli velidir. Halbuki hepsinin yerleri ayrıdır. İşte onun için bazı velilerin bazı hususiyetleri birbirine uymuyor. Bazı velilerinde bazı sözleri birbirine uymuyor. Oda veli diğeri de veli ama söylemlerinde farklılıklar olabiliyor, bu farklılık mertebesi itibarıyla meseleye baktığından değişiklik arz ediyor. Bir arif bunların hepsini tanıdığından mertebelerini de tesbit ettiğinden onun yerindeki hakkını veriyor. Gereğinden fazla yükseltmiyor.

Aşağıya da düşürmüyor, neyse hakkı onu veriyor. Hakka giden mertebelerde de birlik olmuyor diğer teferruatta hiç birlik olmuyor. Neden birlik olmuyor? Çünkü esma-i ilahiye bir değildir ki, tek bir esma yok ki, esma-i ilahiyenin hepsinin zuhuru var ve hepsi de kendi haklarını talep ediyor ve kendilerine saha talep ediyor. Kendilerine faaliyet sahası talep ediyor, işte onun için dünyayı idare etmek ahireti idare etmekten çok daha zordur. (Bin kat, 100 bin kat daha zordur) ahrette ise iki tecelli vardır, iki esmanın tecellisi vardır biri cemal biri Celal, mertebelerinde değişiklikler var ama kendi içindeki değişikliklerdir. 

Köklü değişiklikler değildir. Yani tamamen değişik yapılar değildir. Bir bina düşünülsün kendi içinde üçüncü beşinci sekizinci katı var Cennette. Cehennemde de aynı bina içinde yedi katı vardır. Tecelliler bu kadardır. Ama genelde cemal ve celal tecellileridir. Ama dünya böyle değildir, dünyada o kadar esmanın zuhuru var ki işte bu çokluk. İşte velayeti Muhammedi olanlar ancak onlar bu dünyanın sırrını çözmüş oluyorlar. Daha ahirete gitmeden dışarıda gördüğü çokluğu birlik olarak çözmüş oluyor. Ama bu vahdetten diğer peygamberlerin ve bulundukları mertebelerin bilgisi olmadığından onlar hep kesret aleminde yaşamış oluyorlar. 

İşte İseviyette zaten yokluk var fenafillah var, fazla bilgi yok orada tenzih de yoktur, tevhid de yok, bir teşbih vardır. Museviyette sadece tenzih var, ötelere atmak var, teşbih yok, “Sen beni göremezsin” buyuruyor, bu kadar açık. Kur’an Zat’tır Zat’a götürüyor seni. İncil; bir ifade ile göz yaşı, incilde İsa (a.s.) hep merhametten bahseder, İsa’nın (a.s.) çarmıha gerilmesi, babasız oluşu gibi. Birisi de “Müjde” manasınadır. Tevratın manası: Tevriyetten geliyormuş, Tevriyet; uzağa ulaşan haber manasınadır. Eski kitaplara göre biraz uzağa ulaşan, sonuna kadar ulaşan değildir. Zebur; Zübür de kitap demektir zaten, ama bu isimlerin içerisinde Kur’an; ZAT manasınadır. Kıraat etmek okumak manasınadır. Yani Kur’an’ın değişik isimleri var ya ve biz buna “Kur’an-ı Kerim” diyoruz, bu ne demek? Kur’an Zat demek olduğuna göre “Kerim” de ikram demektir, o halde Kur’an-ı Kerim; Zat’ın ikramı demektir.

Yani Zat’i ikram demektir. Diğer kitapların isimleri ile karşılaştırdığımız zaman diğer kitapların isimleri beşeri bir kelamdan öte geçemiyor. İncil Müjde, neyin müjdesi? İsa (a.s.), Resulüllah’ın (s.a.v.) geleceğini müjdeliyor. Hıristiyanlar bu müjdenin İsa’nın (a.s.) geleceğini müjdeliyor zannediyorlar. 

İşte biz gerçek kendi kitabımızı tanımadığımızdan hep fiiller mertebesinden bakıp %20 düzeyinde kullandığımızdan Kur’an-ı Kerimi gerçek Zat’i hakikatlerini bir türlü anlayamıyoruz. 

Resulullah (s.a.v.) “Bana miraçta üç torba ilim verildi, birini herkese açmam emredildi, biri dilediğime açma emri verildi, bir diğeri de hiç açmama emri verildi.” Yani o ilim sana ait denildi buyuruyor. Ama Cenab-ı Hakk o sana ait dediği şeyleri dahi açıyor, neden açıyor, hakikat-i Muhammediye’ ye has hiç verilmeyecek olsa söylemez. Yani söylenmez. “Sana” dediği Hakikat-ı Muhammediyeye eren kimselere aittir bu ilim buyuruyor. Onlara açmaya gerek yok Onlara da hibe ediliyor çünkü. Fusus-ül Hikem’i “Bana Hz. Rasulullah yazdırdı ben onu O mertebeden aldım” diyor M. Arabi hazretleri. Ruhaniyetinden aldım diyor. Lübb-ül lübb’ün başında da Bursevi “Elde yazan Kalem mazurdur” diyor. Kalem karşı tarafa hakaret dolu bir cümle yazsın al sen kalemi kır niye yazdın bu cümleleri diye kalemi mahkemeye versen, kalem ben ne yapayım benden yazan var diyor, ben ne yapayım diyor. Sen beni görüyorsun diyor, yazanı görmüyorsun diyor. 

Kalem taltif de yazar, yerme de yazar millet kalemi görüyor, kalemi sorumlu tutuyor. Kalemin üzerindeki eli gören yok. Ele sorsan o da ben ile ilgisi yok diyecek daha yukarı bak diyecek bir de bakıyorsun gerçekten de sorumluluk onda değil kolda. Kolda diyecek ki ben yazmıyorum dikkatli bak daha da dikkatli baktığında sorumlu olan gövdeyi göreceksin. Gövde de itiraz edecek ben yazmıyorum dikkatli bak yukarıya yukarıda kafa var diyecek. Aslında kafa da yazmıyor, görünürdeki kafa değil yazan onun içindeki bilgi yazmaktadır.

 İşte hakikat-i Muhammediye müntesipleri olan gerçek insanlar Hakikat-i Muhammediye’nin risaleti olan zahirde gözüken Hz. Rasulullah’ın zahirde gözüken çevresi de onun batınının velileri olmuş oluyor çevresindekiler yani bu ilmin çevresinde olanlar. Hz. Resulüllah’ın (s.a.v.) çevresinde olanların hepsi değil, kim ki ondaki Hakikat-ı Muhammediyeyi idrak etmişse özüne nüfuz etmişse onlar işte O’nun velileri olmuş oluyor. 

İşte bu Kevser şarabı oluyor. اِنَّاۤ اَعْطَيْنَاكَ الْكَوْثَرَ 108/1 Biz sana kevseri verdik dediği hakikat budur. Kevser Cennette bir nehir diye tabir edilir, o da doğru orada da zahir batın var ama biz o kevseri burada içmedikten oradakini içsek de olur içmesek de olur. Önemli olan burada hakikatini idrak etmektir. Resulüllah’ın (s.a.v.) gönlünden veli sahabelerin gönlüne, veli sahabelerin gönlünden tabiinlerin gönüllerine, tabiinden tabeitabiine işte o el tutmalar var ya işte bunlar Kevser şarabının birbirine naklidir. O el tutarken okuduğumuz bir ayet-i kerime var, “O kimseler ki mübaya ederler- alışveriş ederler- onlar hemen Allah’la alışveriş ederler”. 

Yani sen onları karşılıklı alışveriş eder görürsün yani iki kişinin alışveriş yaptığını görürsün ama onların alışverişi iki kişi arasında suretler arasında değildir, o alışveriş Allah ile olan bir alışveriştir. اِنَّ الَّذِينَ يُبَايِعُونَكَ اِنَّمَا يُبَايِعُونَ اللَّهَ يَدُ اللَّهِ فَوْقَ اَيْدِيهِمْ فَمَنْ نَكَثَ فَاِنَّمَا يَنْكُثُ عَلَى نَفْسِهِ وَمَنْ اَوْفَى بِمَا عَاهَدَ عَلَيْهُ اللَّهَ فَسَيُوءْتِيهِ اَجْرًا عَظِيمًا 48/10 “O kimseler ki mübaya ederler, alışveriş ederler onlar hemen Allah ile alışveriş ederler, sen onları karşılıklı alışveriş eder görürsün”, yani iki kişinin alış veriş yaptığını görürsün ama onların alış verişi o iki kişi arasında suretler arasında değil Allah ile arasında alışveriştir. Daha nasıl desin. Allah’ın eli onların üstündedir, kim ki nekeslik yaparsa kendi nefsi üzerine nekeslik yapar. Yani cimrilik yaparsa bu hakikatleri anlamak için zaman ayırmazsa zaman cimriliği yaparsa yani zamanını oraya harcamazsa veya bu hakikatleri idrak etmek için parasını pulunu neyi varsa bu yolda harcamazsa veya eşini çoluğunu çocuğunu bundan daha üstün tutarsa nekeslik- cimrilik- yapmış oluyor. 

“Kim ki Allah’ın ahdini yerine getirirse yakında ona büyük ecir vardır. “İşte ancak bu şekilde Resulüllah’ın (s.a.v.) nübüvvetinin velayeti arkadan gelenlere intikal ettiriliyor. Ne kadar sağlam bir yol değil mi. Hiç bozulmamış tertemiz gerçek İslam ailesi bu. Altın halka dedikleri, altın zincir dedikleri budur, bir ucu Rasul’de (s.a.v.) bir ucu kıyamete kadar böyle devam edip gidiyor. O halkayı kim koparır. İşte diğer diğerlerinin halkaları koptuğundan bittiğinden ebter oldular. Resulüllah’ın (s.a.v.) halkaları devam ettiğinden “biz sana kevseri verdik” demesi bu ilim, muhabbet, aşk akışı nehirini kevserle bildirmiş oluyorlar.

Kevserin tabi ki kendi içinde ifadesi var ayrıca “Kef” ne demek, “Se” ne demek, “Rı” ne demek “Vav” ne demek Kevser derken. İşte ne kadar Cenab-ı Hakka şükretsek az ki bu hakikat-ı ilahiye sırlarını açıyor. Bu vahdet sırlarının anlatıldığı topluluktakileri Cenab-ı Hak seçmiş oluyor hepimizi, Gavs-ı Azam sizleri, hepimizi seçmiş oluyor, Resulüllah (s.a.v.) seçmiş oluyor, Hz. Ali (k.a.v.) seçmiş oluyor, yoksa onlar seçmemiş olsa bu bilgiler o kişilere ulaşamazdı. İsa’nın (a.s.) havarileri bir sofra istiyor, Allahüteala da; ﴿١١٢﴾ اِذْ قَالَ الْحَوَارِيُّونَ يَا عِيسَى ابْنَ مَرْيَمَ هَلْ يَسْتَطِيعُ رَبُّكَ اَنْ يُنَزِّلَ عَلَيْنَا مَاۤئِدَةً مِنَ السَّمَاۤءِ قَالَ اتَّقُوا اللَّهَ اِنْ كُنْتُمْ مُوءْمِنِينَ ﴿١١٣﴾ قَالُوا نُرِيدُ اَنْ نَاْكُلَ مِنْهَا وَتَطْمَئِنَّ قُلُوبُنَا وَنَعْلَمَ اَنْ قَدْ صَدَقْتَنَا وَنَكُونَ عَلَيْهَا مِنَ الشَّاهِدِينَ

 ﴿١١٤﴾ قَالَ عِيسَىابْنُ مَرْيَمَ اللَّهُمَّ رَبَّنَاۤ اَنْزِلْ عَلَيْنَا مَاۤئِدَةً مِنَ السَّمَاۤءِ تَكُونُ لَنَا عِيدًا لاَوَّلِنَا وَاَخِرِنَا وَاَيَةً مِنْكَ وَارْزُقْنَا وَاَنْتَ خَيْرُ الرَّازِقِينَ ﴿١١٥﴾ قَالَ اللَّهُ اِنِّى مُنَزِّلُهَا عَلَيْكُمْ فَمَنْ يَكْفُرْ بَعْدُ مِنْكُمْ فَاِنِّىۤ اُعَذِّبُهُ عَذَابًا لاۤ اُعَذِّبُهُۤ اَحَدًا مِنَ الْعَالَمِينَ 5/111-115 “Ben size o sofrayı indiririm ama ondan sonra inkar ederseniz âlemlerde etmediğim azabı ederim” buyuruyor. İşte kim ki bu Rahman sofrasından yemeye başlar, tabi ki baştan bunun gıdası biraz ağır gelir çünkü alışmışlar onlar mısırdaki gıdaları yemeye İsrail oğulları 40 yıl sahrada dolaştılar, yaptıkları taşkınlıklardan dolayı cezalıydılar Kudüs’e giremediler.

O arada çölün en kumlu yerlerinden geçerlerken Cenab-ı Hakk onlara bıldırcın eti ve helva veriyordu, sabahları kar gibi yerden topluyorlardı helvaları yiyorlardı, bıldırcın etini de yiyorlardı. Yani onlara gökten gıda geliyordu. Manevi gıda geliyordu. Bir müddet yedikten sonra Musa’ya (a.s.) şikayete gittiler. Bazıları da çok toplayıp saklıyor, sakladıklarıda kısa sürede bozuluyormuş. Bir müddet bunu yedikten sonra Musa’ya (a.s.) şikayet ediyorlar, Ya Musa biz böyle tek gıdadan bıktık artık bize sarımsağından mercimeğinden salatalığında getir. Bunlardan istiyoruz biz diyorlar. Musa (a.s.) bunun üzerine kızıyor اِهْبِطُوا مِصْرًا 2/61 O zaman Mısır’a gidin diyor, siz değerli gıdaları değeri daha az olanlarla değişmek mi istiyorsunuz diyor. Hadi siz mısıra gidin bunlar orada var diyor. İşte bu İsa’nın (a.s.) sofra hadisesinin bir başka türlüsüdür. İşte bu vahdet neşesinden gök yemeğinden yiyip de tekrar nefis yemeğine dönme arzusu, beşeriyetine dönme arzusudur. Gök gıdasını herkes yiyemiyor demek ki. Onlar alışmışlar kök gıdasına, gök gıdası ağır geliyor. İşte görüyoruz başlayanların bir kısmı bir süre sonra devamsız oluyor, O zaman ne oluyor? Ya Âdem ümmeti ya Nuh’un ümmeti ya Davut’un ümmeti oluyor dolayısıyla Muhammedin ümmetine ulaşamıyor. İşte falan veli falan peygamber kalbi üzerindedir denilince bu mana anlaşılmalıdır. Yani o peygamberde olan ilim ve tecelliyat bu veliye o peygamberin vasıtasıyla mişkat-ı hatem-i velayetten hasıl ve vasıl olur.

O peygambere gelen ilimler tecelliyat bu veliye o peygamberin vasıtasıyla mişkat-ı hatem-i velayetten hasıl ve vasıl olur demektir. Böylece o veli Muhammedi İbrahimi Yani İbrahimidir ama Muhammede bağlı ve Muhammedi Musevi Musevidir ama Muhammede bağlıdır veya Muhammedi İsevi, İsevi’dir ama Muhammed’e bağlı olur. O veli Muhammedi İbrahimi, Muhammedi Musevi, Muhammedi İsevi olur. Yani Makam-ı Mahmud’dan kendisine gelen özellikler Resulüllah’a (s.a.v.) O’ndan da diğer peygambere yani İsevi, Musevi, İbrahimi veya Yakubi neyse o Peygambere o peygamberden de o mertebedeki velilerine intikal eder.

İşte bunların en üstünü doğrudan doğruya Resulüllah’ın (s.a.v.) kendisinden gelen velayettir. Çünkü diğerleri peygamberden peygambere geçerek ve o mertebeye inerek nüzul ederek gelen bilgilerdir. Ama Hakikat-ı Muhammedi Zat mertebesinden gelen bilgilerdir. Daha evvelce Kur’an-ı Kerim; Zat’ın ikramı olduğu söylenmişti, işte bunun bir değişik özelliği de Resulüllah’ın (s.a.v.) Kur’an-ı Kerimi ümmetine tebliğ etmesi İseviyet bahsinde Meryem bahsinde Fusus-ül Hikem de şöyle deniliyor; Hz. Muhammed’in Kur’an’ı ümmetine ikram etmesi yani tebliğ etmesi tenfis (nefes) etmesi Cibril’in (a.s.) Meryem’e İsa’yı nefes etmesi gibidir. 

Cebrail (a.s.) nasıl ruhu Meryem ismindeki o varlığa nefh etti ve orada İsa meydana geldi ise İseviyet hakikati meydana geldi ise, bu hadise ondan daha üstün bir hadisedir, çünkü orada nefh eden ruh mertebesi itibariyle ama Hakikat-ı Muhammediye de nefh eden Zat mertebesi itibarıyladır. Dolayısıyla Kur’an’ın nefh edilmesi Resulüllah (s.a.v.) tarafından Kur’an’ın nefh edilmesi nefh-i İsa’nın nefh edilmesinden çok daha üstün bir nefh hadisesidir. Çünkü bizatihi Hakikat-ı Muhammedi nefh ediyor. Yani Resulüllah (s.a.v.) Zat mertebesinden nefh ediliyor. İseviyet mertebesi itibarıyla ruh mertebesinden nefh ediliyor. Arada ne kadar büyük fark vardır. İseviyet mertebesinden yani ruh mertebesinden nefh alan Meryem, o mahal yani zuhur yeri İsa’yı meydana getiriyor. Yani teşbihi meydana getiriyor. O mertebeyi meydana getiriyor. 

Ama Resulüllah’ın (s.a.v.) nefh etmesi ümmetinin gönüllerine, Zat’ı ikram ediyor. Yani Zat’ı ikram ediyor. Allah’ın Zat’ını ikram ediyor. Anlasa da anlamasa da kişi, hadise budur, anlayan kazanmış oluyor. Anlayana bu alemde büyük ikramiye çıkmış oluyor. Allah’ın Zat’ının hakikatini idrak ettiğinden almış olduğu nefhayı İlahiye Zat’i nefhadır.

وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ 50/16 “Biz ona şah damarından yakınız” ayetinin tahakkukunu meydana getiriyor bu oluşla, varlığını hissediyor, varlığının kendine ait bir varlık olmadığını anlıyorsun, bu işi sadece Hakikati Muhammedi kanalıyla Muhammediler anlıyor. Diğer Veliler bunu idrak edemiyorlar. Muhammediyul Museviyyul Veliyler bunu idrak edemiyor.

Veli Museviyete bağlı Museviyet Muhammediyete bağlı öyle olduğu halde bu veliler bile anlıyamıyorlar. Museviyet mertebesinden zuhura geldiğinden, Muhammediyet mertebesi oluşmuyor. Zat’tan geleni idrak ettiğinde evliya oluyor kişi ve evliyanın kemali oluyor. Diğer evliyalara göre onun kemali oluyor. İşte o veli şahit oluyor, yoksa sıradan ümmet-i Muhammed şahit olacak değildir. İşte bu hakikatleri kim ya da kimler idrak ediyorsa onların hepsi velidir. Varis-i Muhammedi bunlardır. Ne kadar idrak etmişse o mertebedeki peygamberin velisi oluyor. Ama genelde bakıldığı zaman Resulüllah’dan (s.a.v.) sonraya gelindiği için ümmet-i Muhammed oluyor. Çünkü zaten Muhammed ümmeti içinde olması lazımdır. 

Ümmet-i Muhammedi çerçevesi içinde asker grupları gibi gruplar oluyor. Kendi mertebesinin bulunduğu yere göre Muhammediyet’ten hakkını alıyor, nasibini alıyor. İbadetlerinde herhangi bir değişiklik yok, asgari müşterekte herkes iştirak halinde ama özele doğru gidildiğinde namaz elli vakte çıkıyor. Ayrılık orada başlıyor. Birinci bölük İbrahimi bölük ama kurmay değiller. Bağlı olduğu yer T.C. devletine bağlı gibi düşün. Hepsi Genelkurmayın askeri gibi. Musevi bölüğü, İsevi bölüğü ama Muhammed (s.a.v.) olduğu zaman o genel ordu kumandanı durumundadır. Hepsi birden Muhammed’in askerleri oluyor. 

Ama bölüğü İsa bölüğü, Musa bölüğü, İbrahimi bölüğü ordu aynı ordu olmuş oluyor. O seviyeye gelen bölükleri ayırt edecek ve onlara şahitlik edecekler. Şu bölükten bu bölükten diye. Bugüne geldiğimiz zaman kim ki bu bölüğün tamamının yukarıya bağlı olduğunu idrak edip oraya kadar ulaşıyorsa, Muhammed’in özel bölüğüne giriyor. Merkez komutanı nasıl merkezde duruyorsa sağ kanat, sol kanat arkada yedekler, merkezde padişahın kapı kulları, padişahın özel koruyucuları bugünkü muhafız alayı gibi, işte onlar ne kadar o asker küçük olursa olsun diğer askerlerin hepsinden mümtaz bir asker oluyor. Neden çünkü onların hep yakınında, Zatının yakınında olmuş olduğundan. Padişah’ın yakınında olduğundan.

Diğer hıristiyanız, yahudiyiz diyenler İslam çerçevesinde olmasalar da bizim anladığımız manada kendi hakikatlerini yaşıyorlarsa onlar da yine bu çerçeve içine girmiş oluyorlar. Kur’an-ı Kerimde bunlardan bahsediyor. “Ehl-i kitabın içerisinde az bir kimse vardır, onlar Haktırlar gerçektirler.“ buyuruyor. Onlar idrakine varmışlardır. 

اِنَّ الَّذِينَ اَمَنُوا وَالَّذِينَ هَادُوا وَالنَّصَارَ وَالصَّابِئِينَ مَنْ اَمَنَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الاَخِرِ وَعَمِل صَالِحًا فَلَهُمْ اَجْرُهُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْ وَلاخَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاهُم يَحْزَنُونَ

2/62- Şüphesiz (senden evvel peygamberlere) iman edenler; Yahudiler, Hıristiyanlar ve sabiilerden kim ki, Allah’a ve ahiret gününe inanır, iyi bir iş yaparsa elbette, Rableri katında mükâfat vardır. Onlara korku yoktur ve üzülmeyeceklerdir.

Bunların kendi içlerinde şahitleri yoktur şahitler Muhammed ümmetlerinden çıkacaktır, Muhammed ümmetindeki şahitler bu özel kesime de şahitlik yapacaklardır. İnsan içerisinde bu ilim de büyüyor dal budak sarıyor ama o kişi bu ilminin gelişmesini çok da fark edemiyor, ama dışındakiler onu fark ediyor hemen. Nasıl ki insanın evladı sürekli yanında onun gelişmesini farka edemiyor, ama dışarıda olan kişi onu bir süre sonra gördüğünde ne kadar büyümüş diye fark edebiliyorsa, hemen onun gibidir. 

İşte Rahman suresinde يَخْرُجُ مِنْهُمَا اللُّوءْلُوءُ وَالْمَرْجَانُ 55/22 “Onlar inci mercan çıkarırlar” dediği hadise bu hadisedir. O zat deryasına dalarlar oradan inciler çıkarırlar. İnci mercan buyuruyor neden başka bir şey ile vasıflandırmıyor? İnci gözyaşı manasınadır, inci gibi gözyaşları döküyor denir. İşte derviş ilk zamanlarında çalışmaları sırasında muhabbetinin arttığı zamanlarda gözyaşı döker, ağlar pişmanlık duyar.

Gözyaşı dışarıdan görünmese de içeriden döker. O ilk zamanlar yıkanması, temizlenmesi için nefsaniyetinden kurtulması için. Sonra o incileri deliyorlar boynuna asıyorlar. İnsanı şereflendiriyor o inciler. İşte boynuna astığın o inciler sana takılan gerdanlık muhabbet gerdanlığıdır, ilim gerdanlığıdır.

 Mercan ise dal budak salan genelde kırmızı olan bir canlıdır. Değişik süs eşyası yapılıyor o da değerlidir. Mercanlar deniz canlıları ile kara canlıları arasında berzahtır. O ilim deryasından çıkan mercanlar o değerli şeyler dal budak salıyor senin varlığına intibak ediyor. Bedenine nüfuz ediyor. Dal budak sararak yaşamının bir parçası oluyor. Onların bir kısmının kökleri yer altından gidiyor 20 m uzaktan çıkıyor, burada var iken ileriden çıkıyor, bitki yerinde sabit duruyorken mercan yer değiştiriyor, yani bitkilere göre hareket etme özelliği çıkıyor ve hayvanlara doğru bir geçiş oluşuyor. O ilim deryasından çıkan o mercanlar, değerli şeyler dal budak salıyor senin varlığına intibak ediyor. Sen de mercan gibi değerli bir varlığa dönüşüyorsun. 

Velayeti Muhammediye de iki nevidir, yani Resulüllah’ın (s.a.v.) velileri onun velayeti iki nevidir, evvelkisi budur ki tasarruf-u manevi ve sûri arasına camidir. Yani velayet-i Muhammediye iki türlüdür, bir tanesi hem manevi tasarruf eder hem maddi tasarruf eder. Keramet gösterir gibi. Manevi tasarruf eder mesela hiç arada madde yokken gönlüne nüfuz eder senin halini değiştirir. Manevi tasarruf yapar.

Maddi tasarruf yapar gerektiğinde taşı oynatır, ağacı kaldırır gerektiğinde şunu yapar bunu yapar. Resulüllah’ın (s.a.v.) velayetinin tasarrufu iki türlüdür, Birinci velayetinin tasarrufu manevi diğeri maddi tasarruftur. İkisine camidir. Âlemde mana hesabıyla tasarrufu kutup hakkındaki tasarruf gibidir. Suret hesabıyla tasarrufu selatin hakkındaki tasarrufu gibidir. Bu da iki nevidir, birincisi hilafete yakın olur ikincisi hilafete yakın olmaz. Velayet-i Muhammediyenin ikinci nevi tasarrufu suri ve manevi beynine cami olmaz. Yani bunlar ayrı, ayrı olur birinci nevinde tasarrufu maddi ve manevi tasarruf eder ikincisinde maddi tasarrufu ayrı manevi tasarrufu ayrıdır. 

Sair enbiyanın velayetinden ibaret olan velayeti Muhammediye yani diğer peygamberlerin velayetinden ibaret olan velayet-i Muhammediye yani velayet-i Muhammediyenin bir bölümü diğer peygamberlerde zuhura gelen velayeti Muhammediye Fütuhati Mekkiye’de beyan buyurulduğu üzere dört nevi üzerinedir. Bu dört neviden her bir nevin bir hatemi vardır. Yani bir sonu vardır. Velayet sahiplerinin sonu vardır. Suri ve manevi tasarruf arasına cami olup makrunu hilafet olan velayet-i Muhammediye den birinci nevi sonuncusu Âli İbni Ebi Talip (k.a.v.) ve (r.a.) Efendimiz Hz.dir. 

Yani en büyük veli diyelim Peygamberden sonra gelen büyük velidir. Hem suri tasarrufu var hem nuri ruhi tasarrufu vardır. Yani hem gönüllerde hem de madde halinde tasarrufu vardır. Velayet-i Muhammediyenin birinci nevi hatem yani sonuncusu Ali İbni Ebi Talip (k.a.v.) Efendimiz Hz. Alidir. Zira Hulafa-i raşidin sonuncusudur. Resulüllah (s.a.v.) Efendimiz buyurdular ki “Hilafet benden sonra 30 senedir” “Hilafet benden sonra 30 sene sürer Ali ile biter” buyurur. Zaten de Resulüllah’dan (s.a.v.) sonra hilafet 30 sene sürmüştür. Ondan sonra halife yoktur. Ondan sonra gelenler halife değil hükümdardır. Keramet de bu dönemle bitmiş oluyor. Bu son velayete hatem-i kebir denir. 

İkincisi de “Mehdi”dir. Bu da tasarrufu suri ve manevi beynine cami olup hilafete makrun olan yani Hz. Ali Efendimize verilen hilafete yakın bir hilafet olan çünkü o da velayetini Hz. Ali’den alıyor. Ondan aldığı için tam onun gibi olamıyor. Nasıl Hz. Ali Resulüllah’dan (s.a.v.) aldı ama Resulüllah (s.a.v.) gibi olamadı işte ondan sonra alacak olan mehdi (a.s.) da Hz. Ali kadar olamıyor O’na yakın. Ama en üstünü o. Yani Hz. Ali den sonra gelenlerin en üstünüdür. Mehdi (a.s.) ahir zamanda zahir olur. İsmi Muhammed’dir, surette Resulüllah’a (s.a.v.) benzer ama halk edilmişlikte O’nun altındadır. Mana olarak, vasıf olarak Resulüllah’dan (s.a.v.) aşağıdadır. 

Çünkü O’ndan kaynaklanarak geldi tabi ki O’ndan üstün gelmesi mümkün değildir. Ve de O’nun şeriatıyla geliyor dolayısıyla O’na bağlıdır. Ondan sonra hiçbir veli sultan olmaz. Yani Mehdi’den (a.s.) sonra artık o da o tür velayetin hatemidir. Yani zahir ve batın mutlak tasarruf olan Hz. Ali de bu hüküm bitmiştir, O’na yakin olan yine tasarruf eder ama, Hz. Ali gibi değil daha kısa süreli daha hafif şeyleri tasarruf eder ki işte o kıyamet kopmazdan evvel yapacağı tasarruflar ve onun yapacağı işler vardır.

Oralarda tasarruf eder ve bu tasarrufu da Hz. Ali’den almış olur. Tabi ki O da Hz. Resulüllah’dab (s.a.v.) dolayısı ile Hakikat-ı Muhammediden. Hz. Resulullah’a hilkat ve surette benzer ama var edilişte O’nun altındadır. Ondan sonra hiçbir veli sultan olmaz bu velayet onunla hatem olur. O’na hatem-i sagir derler. Küçük son anlamındadır. Hz. Ali Efendimiz büyük son idi. Nitekim Şeyh Ekber (r.a.) Futuhat-ı Mekkiyeden de beyan buyurur, Velayet-i Muhammediyeden üçüncü nevi hatem bu kitabın sahibi Şeyh-ül Ekber Muhyyiddini Arabi (r.a.) efendimizdir. O’na hatem-i asgar derler. Küçüğün küçüğü derler. 

Sagir küçük asgar en küçüktür. Cüneydün askercik demektir, cund asker, cüneydün askercik demektir. İsm-i sagir derler zira o tasarruf-u suri ve manevi beynine cami fakat yalnız tasarruf-u maneviye malik yani kendisinde tasarruf-u suri manevi ikisi var ama tasarruf-u suri kullanmıyor. Sadece manevi tasarrufu kullanıyor. Bu kitabı yazması da manevi tasarrufu neticesidir. Hilafete yakın olmayan bir nevinin o velayetin sonudur. 

Velayet-i Muhammediyeden dördüncü nevi hatem İsa ibn-i Meryem’dir (a.s.) ki ondan sonra hiçbir veli mevcut olmaz. Hıristiyanların dünyanın en büyük insanı dedikleri Allah’ın biricik oğlu diye tahsis ettikleri velayetin dördüncü mertebesinde kalıyor. Neden çünkü öteki veliler nurlarını Resulüllah’dan (s.a.v. alıyorlar. Ne kadar dehşet bir hadisedir. Ne kadar büyük bir ilimdir. Resulüllah (s.a.v.) in gerçekten Mü’min kullara ikram ettiği Zat’i ikrama bakın. Şöyle diyelim İbrahimiyet, Museviyet, İseviyet Muhammediyet. Şimdi bu ne kadar üstün olursa olsun bir peygamber olarak kendisi ne kadar üstün olursa olsun, bir önce dediğimiz gibi çünkü en yükseği ruh mertebesi itibarıyla Ruh-ul Kuds, babası o kaynağı o. 

Ama Resulüllah’ın (s.a.v.) kaynağı Zat-ı Mutlak, Allah’ın Zat’ı, Hakikat-ı Muhammediye Allah’ın Zat’ı. Hz. İsa’dan (a.s.) Resulüllah’a (s.a.v.) kadar bir mertebe var işte Resulüllah’ın (s.a.v.) Zat’ından nurlarını ruhlarını bilgilerini ilimlerini alanlar bu aradadır. Bunların en altı yani Resulüllah’ın (s.a.v.) velilerinin en altı İsa’dır (a.s.). Dördüncü nevi velisidir. İsaviyetin en üst hududu Muhammediyenin en alt tabanıdır. İşte onlar buraya kadar geliyorlar, bundan üstten haberleri yoktur. Bütün Hıristiyan alemi bunlardan haberdar değillerdir. Neden çünkü bunu tanıyor sadece. Ama bugünün Hıristiyan âleminin ulaştığı genişlik bunun dünyaya getirdiği ilimle oluşuyor. 

Nereden alıyorlar? Peygamberden sonra onlar gelişmeye başladılar 700 sene geçti 571 sene geçti İsa’dan (a.s.) sonra hep orta çağın karanlıklarında yaşadılar. Hatta İslamiyet geldikten epey uzun seneler de karanlıklarda yaşadılar ne zaman ki Selçuklularla Osmanlılarla İslamiyet harekete geçti gerçek bünyesine oturmaya başladı yerine o zaman onlar anladılar ki islamiyetin getirdiği şeyler bizden daha geniş ve onun peşine düştüler. Zahirde olan muvvaffakiyetleri İslamiyetin getirdiği bilgiler ile oldu. Kendi bilgileri ile değildir. Biz kendi kabuğumuza çekilerek dedikoduya başladık ve küçülmeye başladık onlar ise araştırmaya yönelerek İslam’ın ilmini kullanarak bilim ve teknolojide ilerlediler.

Büyümelerin sebebi Hakikat-ı Muhammediden aldıkları bilgi ile oldu. Eğer Hz. Muhammed (s.a.v.) gelmemiş olsaydı onlar hala orta çağ karanlığında yaşayacaklardı. Muhyyiddin-i Arabi Hz.leri üçüncü hatemül veli yani İsa’nın (a.s.) üstünde bir mertebeye sahiptir. Yalnız şunu karıştırmamak lazımdır, peygamber olarak peygamberliğin üstünde bir mertebe yoktur. Nişan yönüyle diyelim, göğsüne bir nişan takmış mühür takmış ama o mühür maddi bir mühür zahir bir ifade hakikatte ise onun marifeti içindeki bilgisi. İseviyet bilgisinde ne var, fenafillah var sadece Hakkta fani olmak var o kadar. Başka bir şey yoktur. Ama Hakikat-ı Muhammedi de ne var? Bakabillah var insan-ı kamillik vardır. 

İşte beni İsrail Peygamberlerinden bahsederken Efendimiz “Ümmetimin velileri beni İsrail peygamberleri gibidir” buyuruyor. Bu hakikate binaen. Halbuki üstündür diyecek ama peygamberliğin şanına halel gelmesin diye gibidir buyuruyor. Velayet-i Muhammediyeden dördüncü nevi hatem ise İsa İbni Meryem’dir (a.s.). Ondan sonra hiçbir veli mevcut olmaz. İşte kıyamet “Allah” diyen kimse kalmayacak onun üzerine kopacak deniyor ya işte o bu sırlardan birisidir. Yani Allah’ın veli kulları kalmayacak “Allah” diyen insan çok olacak lafzi Allah diyen çok olacak ama “Allah” lafzının manası üstünde olan kimse kalmayacak. 

“Allah” diyen bulunacak ama kelam olarak diyecek, kelamda kalacak dediği. Allah’ın hakikatleri ile birlikte yaşayan kimse kalmayacak. Veli ile birlikte yaşayan kalmayacak o veli de İsa (a.s.) olacak. Mehdi (a.s.) ikinci nevi son velidir, Birinci nevi son veli Hz. Ali en yüksek veli. İkinci veli hatem (son veli) Mehdi’dir (a.s.), Üçüncü veli hatem bu kitabın yazarı M. Arabi Hz.leridir. Dördüncü veli hatem veli de İsa İbn-i Meryem’dir.

Bundan sonra velayet yoktur. İsa (a.s.) geldiği zaman O’nun da veli olmasının sebebi Resulüllah (s.a.v.) in ümmeti olması dolayısıyladır. Bu da bir başka özelliktir. Çünkü yeniden dünyaya geleceği için Resulüllah (s.a.v.) ondan evvel gelmiş hükmüne düşeceğinden O’nun ümmeti olarak gelecektir. İsa’nın (a.s.) diğer insanlara göre has olarak iki şerefi vardır. Bu iki şeref başka insanlarda da yoktur. Ama Ümmet-i Muhammed’in şerefi daha da bir başkadır. İsa (a.s.) yeryüzüne indiği zaman kalan ömrünü tamamlamak için Resulüllah’dan (s.a.v.) sonra dünyaya gelmiş olduğundan Resulüllah (s.a.v.) in ümmeti olacaktır. Resulüllah’a (s.a.v.) ümmet olacaktır. İşte O’nun iki özelliğinden birisi kendinin asli olarak peygamber olması bu birincisidir.

Daha evvel dünyaya geldiğinden o dünyada kendinin en üstün durumda olduğundan peygamber olduğundan, ölmeyip gökyüzüne kaldırıldığından gökyüzünde geçen o süre içerisinde başka peygamber geldiğinden ve o peygamberden sonra dünyaya indiğinden o peygambere ümmet olmak mecburiyetindedir. Zaten başka yapacak bir şey de yoktur. İşte Resulüllah’a (s.a.v.) ümmet olmak diğer insanlar içerisinde şereflerin en büyüğüdür. İşte O’nda iki şeref olmuş oluyor, birincisi peygamber olması, bir de Resulüllah’a (s.a.v.) ümmet olma şerefi vardır. Bu da başka hiçbir insanda olmayan bir özelliktir. 

Mehdi (a.s.) ile buluşacaklar ve iki veli birlikte çalışacaklardır. Deccala karşı gelecekler, o arada Deccalı öldürecekler, 30-40 yıl dünya onların hayatta olduğu süre içinde dünya düzene girecek kurtla kuzu bir arada dolaşacak, dedikleri gibi her şey sulh içinde olacak. Bu zaman Mehdi ve İsa (a.s.) zamanında olacaktır. İnsanlar zekat verecek kimse bulamayacaklar. Fakir kalmayacak ondan sonra da çok daha kötü bir devir başlayacak, ondan sonra da kıyamet kopacak. Velayet-i Muhammediyeden dördüncü nevi hatem-i İsa ibn-i Meryem’dir (a.s.) ki ondan sonra hiçbir veli mevcut olmaz. Umumi velayet O’nunla son bulur. 

Ona da hatem-i ekber derler. Büyük son demektir. Daha başka gelmediği için böyle denir. O’ndan sonra bu devir tamam olup kıyamet kopar yani mevhum olan suretler mürtefi olur her şey başladığı yere döner. Yani Âdem (a.s.) yokken sonra Âdem (a.s.) dünyaya geldi ve yaşandı bitti, sonunda iş başa yani Âdem’in (a.s.) gelmediği döneme döner. 

Peygamberler zikrolunan ilmi her ne vakit görseler ancak hatem-i evliya lambasından ışığından görürler. Peygamberler hatem-i evliyanın nurundan alırlar bu ilmi. Muhammedi velisinden ışığını alırlar. Mişkat-ı hatem-i evliya velayat-ı hassa-ı Muhammediyedir. Yani Son evliyanın, yahut Hz Ali’nin ışığı (aydınlatıcı yer-kandil) Muhammediyeye has velayettir. Ve Makam-ı Mahmuttur. (Mişkat ışığın konulduğu yer eskiden gaz lambasının konduğu dolaplar vardı içine lamba konur, cemakanlı rüzgardan lambayı korur, camlı olduğu için lambanın ışığı dışarıyı aydınlatır buna mişkat denir.) Ve oradan velayet yoluyla alırlar. Makam-ı Mahmuttan velayet yoluyla alırlar. Cihet-i nübüvvetleri ile almazlar. Yani nübüvvet yoluyla almazlar velayet yoluyla alırlar. Hatta her bir peygamber nübüvvetini ve şeriatını ahkamını bile velayeti ile alır. Yani velayet bir bakıma nübüvvetten daha üstündür. Özde çalışan velayettir, nübüvvet ise dışarıdaki ahkamıdır. Peygamberin iki ciheti vardır, birisi halka nisbeten onun kemalidir ki bu da havadis-i ekvanın müteallik olan ahkamın tebliğidir. Yani bu maddi aleme müteallik olan hukuku tebliğidir. O bu tebliği itibarıyla Resul ve şeriat sahibidir. 

İki özellik çıkıyor peygamberin biri dışı bu nübüvvettir, resulluktur ama batınında olan Allah’ın esmasından sıfatından Zat’ından haber vermesi veliliktir. Veli yakınlık manasınadır. Evliya çok yakın manasınadır. İşte insanda risalet bitmiştir velayet devam ediyordur dediği bu husustur.

Mevlana Hz.leri kendi nefslerinden haber vererek buyururlar ki “Feyz hazinelerin açtılar bu hazinelerden elbiseler giyiniz, güzellikler giyininiz, yaşantılar alınız. Mustafa geldi yine cümleniz iman ediniz.” Yani Hz. Mevlana şahsiyetinde O’nun dışarıdaki suret ve şekline bakmayınız O’nun özündeki Mustafa’nın özüdür. Oradan O geliyor. Kendi nefsinden haber vererek bu kıtayı söylüyor.

Yani O nefiste diyor benim nefsimde demiyor, “Mustafa geldi” diyor. Söyleyen kim? Gene Mustafa. Söyleyen Mustafa geldi diyor. Mustafa’ya yeniden iman ediniz. Yani o gün Resulüllah (s.a.v.) Efendimizi gören sahabe-i kiram nasıl iman ettilerse, sizde aynen öyle olduğuna iman ediniz” diyor. İşte Mevlana Hz.lerinin isminin “Mevlana” olması buradan geliyor. Mevla; efendi demektir. Mevlana da “Efendimiz” demektir. “Mevlana” dendiği zaman Efendimiz manasınadır. Neden bu söz söylenmiştir, daha ziyade kendi esas ismi Mollayı Rum Celalettin-i Rumi’dir. Ama sonradan kendisine verilen ve onun asli ismi olan “Mevlana”dır. Ondan evvel de “Mevlana” lakabını alanlar vardır. 

Mesela “Mevlana Cami”, “Molla Cami” gibi daha birçok şahsiyetler bu lakabı almışlardır. Ama “Mevlana” dendiği zaman hiç isim dahi verilmese Konyalı Mevlana anlaşılıyor. Çünkü O’nda Mustafa’nın yani Resulüllah’ın (s.a.v.) şuunatı en son dereceye ulaşmıştır. Daha geniş vaziyette zuhura çıkmıştır. Resulüllah’ın (s.a.v.) hakikati bütün velilerde ayrı ayrı zuhura gelmektedir. “Dışarıdaki suretlere bakmayın“ diyor. Bütün onlardan zuhura gelen Hakikat-ı Muhammedidir. Gerçek evliyaullahtan, halkın evliyasından değil de Hakk’ın evliyasından. Halkın evliya payesi verdiği kimselerden değil de Hakk’ın evliyasından, O’nun evliyasını da tanımak kolay iş değildir, çünkü “benim kubbelerimin altındadır” buyuruyor.

Nerede şöhret bulmuş, fazla yaygınlaşmış birisi, varsa orda biraz düşünmek gerekiyor, biraz şüphelenmek gerekiyor. Çünkü o’nu o kadar çok kişinin tanıması mümkün değildir. Eğer tanınıyorsa biliniyorsa o halkın evliyasıdır. Yani halk ona evliya ismini vermiştir. Veli ismini şeyh ismini vermiştir. Otanındığı zaman uzaklaşır kendini gizler zaten. İşte bazı sohbetlerde söylenir ya Resulüllah’ın (s.a.v.) kendinde mevcut olan muhabbeti, coşku, o aşkı şevki kendi yaşadığı asrında, yeni bir şeriat kurduğu için ortaya çıkarması mümkün değildi. Yani kendinde olan muhabbeti kendi yaşadığı devrinde çıkarması mümkün değildir, terslik olurdu. 

Biri rindanelik coşku tam bir denge şeriata sımsıkı bağlılık işte bu iki yön bir kişide, aynı anda çıkamayacağına göre Resulüllah’da (s.a.v.) şeriat kurduğuna göre diğer halini ufak ufak halleriyle sözleriyle belirttikten sonra, ondaki hakikati Hz. Mevlana zuhura getirmiş oluyor. Bir başka ifade ile Hz. Mevlana Resulüllah’ın (s.a.v.) muhabbetinin zuhur kaynağıdır. 

------------------- 

19. Paragraf:

Binâenaleyh o, bir verinden enzel olur ve bir vecihden de a'lâ olur. Ve tahkîkan bizim zâhir-i şer'imizde Ömer'in Bedir esirleri hakkında, onlara hükm etmekle vâki' olan fazlı ve hurma ağacının telkihı hakkında, bizim zâhib olduğumuzu müeyyid olan şey zahir oldu. Binâenaleyh kâmil için her şeyde ve her mertebede kendisi için tekaddüm hâsıl olmak lâzım gelmez; ve ancak nazar-ı racül, ilm-i billah meratibindeki tekaddümedir; onların matlabı oradadır; ve havâdis-i cihâna gelince, onların havâtırının ona taalluku yoktur. Böyle olunca bizim zikr ettiğimiz tahakkuk etti (19).

------------------- 

Yani hatem-i evliyaların sonu ahkam-ı şeriyede hatem-i resule tabi olması ve ilm-i şeriatı ondan ahz etmesi cihetinden hatem-i resulden daha aşağı olur. Yani son evliya son peygamberin ilmiyle amel ettiğinden O’nun mertebesi O’ndan biraz daha aşağıdadır. Hatem-i rasul yani son peygamber ilmini onun mişkatından aldığı cihetten hatem-i evliya hatem-i rasulden daha yüksek olur. 

Böylece hatem-i enbiya olan (s.a.v.) Efendimizin batınları olan hatem-i velayet zincirleri olan nübüvvetten bir vecihten enzel bir vecihten ala olur. Bir şeyin bir vecihten aşağı bir vecihten yukarı olduğuna delilin nedir diyecek olur isen zahiri şeriatımızda Hz. Ömer (r.a.) Bedir muharebesinde alınan esirler hakkındaki hükmüyle (s.a.v.) Efendimizin hurma ağaçlarının terki telkihı hakkında hükmüne nazar et.

Şöyle ki Bedir muharebesinde ehl-i İslam müşriklere galebe etmiş ve onlardan 70 esir almış idi. (s.a.v.) Efendimiz esirler hakkında icrası lazım gelen muameleye dair ashab-ı kiramı ile istişare buyurdu. Hz. Sıdık (r.a.) “Ya Resulullah bunlar bizim akraba ve taallukatımızdandır, bir miktar para alıp onları azad edelim” dedi. Diğer ashab-ı kiram da bunu kabul ettiler Hz. Ömer (r.a.) “Bunlar küfrün imamlarıdır, hepsini katledelim.” dedi. Cenab-ı Muaz (r.a.) dahi Hz Ömer’e iştirak eyledi. Resul (s.a.v.) Efendimiz Hz. Sıddık’ın reyini tasdik buyurdular ve öyle yaptılar. Ona müteakip bu ayet-i kerime nazil oldu. 8/67

﴿٦٧﴾ مَاكَانَ لِنَبِىٍّ اَنْ يَكُونَ لَهُۤ اَسْرَى حَتَّى يُثْخِنَ فِى الاَرْضِ تُرِيدُونَ عَرَضَ الدُّنْيَا وَاللَّهُ يُرِيدُ الاَخِرَةَ وَاللَّهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ
8/67-Bir Nebiye, arzda ağır basıncaya kadar, esirler sahibi olması sahih olmaz... Siz dünyanın malını diliyorsunuz; Allah ise sonsuz geleceği diliyor... Allah Azîz'dir, Hakîm'dir.

﴿٦٨﴾ لَوْلا كِتَابٌ مِنَ اللَّهِ سَبَقَ لَمَسَّكُمْ فِيمَاۤ اَخَذْتُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ

Eğer Allah'ın bu konuda bir hükmü olmasaydı, aldığınız fidyeden elbette size acı azap dokunacaktı.

8/67-68 Yani “elinde yeryüzünde katli kesir ilka eden esirler bulunan bir peygambere fidye almak layık olmadı.” Yani elinde yeryüzünde katli tekrar tekrar katledilmesi lazım gelen esirler bulunan bir peygambere fidye almak layık olmadı. Siz dünyayı istersiniz halbuki Allah ahreti murad eder Allahüteala hükmünde azizdir. Eğer siz muahaze olunmanız için Allah’dan ezelde hakkınızdaki hüküm sabit geçmiş olmasaydı aldığınız şey hakkında azim azab olurdu. Bunun üzerine Resulüllah (s.a.v.) Efendimiz ağlayıp buyurdular ki eğer azab nazil olaydı Ömer ve Muaz’dan başkaları kurtulmaz idi. Zira Sad Bin Muaz Hz.leri dahi Cenab-ı Ömer’in lehinde bulunmuşdu. Böylece Resulüllah (s.a.v.) Efendimiz bu hususta her ikisini de orada hazır olanlar üzerine tafdil buyurdu. 

Bir gün Bedir savaşında 70 esir almışlar Bunları Hz. Sıdık “Ya Resulullah bunlar bizim akrabalarımızdandır, tanıdıklarımızdandır, bunları salalım ve fidye alalım yerlerine demişler, Hz. Ömer ile Hz. Muaz bunların kesilmesi vacibdir demişler, Resulüllah (s.a.v.) Efendimiz de Hz. Sıdık hazretlerinin sözüne uyarak öyle yapmıştır. Bu konuda ayet-i kerime geliyor bu hususta yanlış yaptınız diye. Yani şunu demek istiyor daha evvelce de ki sözlerle birleştirerek “Peygamber bazı dünya işlerinde hata yapabilir diyor, yani bir peygamberin mutlaka bir kamil kişinin her yönden kemal ehli olması diye bir şey söz konusu değil, ancak maneviyat yönünden kemal ehli olması lazımdır. 

Bir de hurma ağaçlarının kesilmesi aşılanması işi var, ashab-ı kiram Hurma ağaçlarını aşılamak mı yoksa terk etmek mi münasip olduğunu Resulüllah’dan (s.a.v.) sual ettiler. Hurma ağaçlarını buduyorlarmış daha fazla hurma vermesi için bir gün efendimiz onların budama yaptığını görmüş “Budamasaydınız olmaz mıydı acaba” demiş. Onlarda bu sene budamayalım demişler ve budama yapmamışlar. O sene hurma az olmuş. Cenab-ı Peygamber yani “eğer budamazsanız çoğalır zannederim” buyurmuşlar. Yani kesmezseniz daha çok dal olacak daha çok hurma olacak. Üzüm asmalarını budamazsanız çubuk sayısının çok ve uzun olması durumunda daha çok ürün alınacağı zannı gibi.

O sene hurma az oldu, bunun üzerine Resulüllah (s.a.v.) Efendimiz “siz dünyanızın işlerini daha iyi bilirsiniz buyurdu” ve bu hususta ashabın fazlını ispat eyledi. Yani kendisi peygamber olduğu halde ashab-ı kiramın o işte daha bilgili olduğunu açıkça söyledi. İşte bu iki delil-i Şeri Kamil için her şeyde her mertebede tekaddüm hasıl olmak lazım gelmediğini gösterir. Zira bu zikrolunan cüzi fazilet nübüvvet gereği değildir. Başkalarında bulunup nebide bulunmaması O’nun nübüvvetine noksanlık vermez. Ricalin ve kemal ehlinin nazarı bu gibi cüzi fazilette değil ancak ilm-i billah meratibindeki tekaddümedir. Yani Allah ilmindeki bilginin özünedir. 

Onların matlabı bu mertebelerdedir. Onlar kişiyi ilm-i billah mertebelerindeki faziletleri ile ölçerler. Bu kevnde olan değişken hallere ve cihanda vaki olan hatırlarına talik edip bunlara müteallik olan fazılı cüziye asla ehemmiyet vermezler. Şurada şu oldu, burada bu oldu gibi bazı sözlerde bazı şeyler söyleseler de ters de düşse eksik de düşse bunların hiç kıymeti yoktur. Cüziye ye asla ehemmiyet vermezler, zira bunların cümlesi cemal-i vahdetin hicabıdır. Yani vahdet cemaline perdedir. İşte bu izahat ile hatem-i evliya bir vecihten enzel bir vecihten de alâdır. Yani peygamberine yaşantıları velinin yaşantıları da bir yönden bakarsan çok yüksektir bir yönden bakarsan da esfeldir. 

------------------- 

20. Paragraf:

Vaktaki Nebî (s.a.v.)e nübüvvet, kerpiçten bir duvar ile temsil olundu; bir kerpiç mevziinden gayri kâmil olmuş idi; imdi Resûlullah (s.a.v.) bu kerpiç oldu. Şu kadar ki Resûlullah (s.a.v.), dediği gibi ancak bir kerpiçten başka kerpiç görmedi. Ve Hâtem-i evliyaya gelince, onun için de bu rü'yâ-lâ-büddür. Binâenaleyh o, Resûlullah (s.a.v.)e temsil olunan şeyi görür; ve duvarda iki kerpiç mevzi'ini görür. Kerpiç dahi altından ve gümüştendir. İmdi duvarın noksan olup onlar ile kâmil olan bu iki kerpicin birisini altından ve birisini de gümüşten görür. Böyle olunca onun kendi nefsini bu iki kerpicin mevziinde muntabı' görmesi lâ-büddür. Binâenaleyh hâtem-i evliya bu iki kerpiç olup duvar tamâm olur (20).

------------------- 

Vaktaki nebi (a.s.) nübüvvet kerpiçten bir duvar ile temsil olundu bir kerpiç mevziinden gayri kamil olmuş idi. İmdi Resulüllah (s.a.v.) Efendimiz bu kerpiç oldu şu kadar ki Resulüllah (s.a.v.) Efendimiz dediği gibi ancak bir kerpiçten başka kerpiç görmedi ve hatem-i evliyaya gelince onun için de bu rüya labudtur. Böylece O Resulüllah (s.a.v.) temsil olunan şeyi görür ve duvarda iki kerpiç mevziini görür. Kerpiç dahi altından gümüştendir. İmdi duvarın noksan olup onlar ile kamil olan bu iki kerpiçin birisini altından ve birisini de gümüşten görür. Böyle olunca onun kendi nefsini bu iki kerpiçin mevziinde muntabi görmesi labuttur, elbette öyle lazım gelir. Böylece hatem-i evliya bu iki kerpiç olup duvar tamam olur. 

Yani Cenab-ı Peygambere rüyasında veya hayalinde nübüvvet kerpiçten bina olmuş bir duvar suretinde temsil olundu ki bu duvarın ancak bir kerpici eksikti. O kerpiç dahi (s.a.v.) Efendimiz idi. Nitekim hadis-i şerif’te buyurdular; “Enbiya arasında benim meselim misalim bir duvar bir kerpiçten gayri olarak onu ikmal eden adam misali gibidir. İşte ben bu kerpicim, benden sonra ne nebi ne de Rasul yoktur.” Hadis-i şerifinde buyurulduğu gibi kendisine tevessül eden duvar-ı nübüvvette noksan olarak ancak bir kerpiç gördü. Hatem-i evliyaya gelince onun dahi böyle bir rüya görmesi lazımdır, böyle olunca hatem-i evliya Rasulullah (s.a.v.) efendimize rüyasında temsil olunan duvarı görür ve duvarda dahi iki kerpiç mevziini görür, hatemi evliyanın gördüğü duvarın kerpici altından ve gümüş yani o öyle duvardır ki bir kerpici altından bir kerpici de gümüşten olmak üzere bina olunmuştur. 

Böylece hatem-i evliya duvardan nakıs olup onlar ile tamam olacak olan iki kerpiçten biri altından ve diğerini gümüşten müşahede eder. Ve altın ile gümüşten olan iki kerpiç mahalini kendi nefsi ile sed ettiğini hatem-i evliyanın görmesi lazımdır. Burada altın kerpiçten murad nübüvvetin batını olan velayeti ve gümüş kerpiçten murad dahi velayetin zahiri olan nübüvvettir. 

Böylece batın altın ve zahir de gümüş olarak temsil olunmuştur. Hatem-i enbiyanın gördüğü duvardaki gümüş kerpiçlerin her birisi bir peygamberi temsil eder ve onda noksan olan kerpiç kendisinin nübüvvetidir. Duvarın bir kerpiç ile tamam olması onun hatmiyetini gösterir. Batını hatem-i velayet olduğu halde duvarda altın kerpiçin noksan olduğunu müşahade etmemiş olması kendisinin velayetle değil nübüvvetle zuhurundan ibarettir. Zira halka ahkam-ı şeriatı tebliğe memurdur. Hatemi evliyaya gelince duvarda bir altın ve bir gümüş kerpicin noksan olduğunu görmesi kendisinin zahirde bir peygamberin şeriatına tabi olduğunun suretidir. Böylece gümüş kerpiç tabi olduğu hatem-i evliyanın nübüvvetine altın kerpiçde hatem-i evliya olup esma ve ilahiyeyi zatiyle zuhuruna işarettir. 

Cenab-ı Şeyh (r.a.) Mekke-i Mükerremede 599 senesinde böyle bir rüya gördüğünü Fütuhat-ı Mekkiye’de beyan buyururlar. Alilerine nazaran kendilerinin hatem-i evliya olduklarına şüphe yoktur. 

------------------- 

21. Paragraf:

Onun iki kerpiç görür olmasını mûcib olan sebeb dahi, hâtem-i evliyanın zahirde hâtem-i rusülün şeriatına tâbi' olmasıdır; ve o tâbi' olması da gümüş kerpiçtir. O dahi zahirdir; ve ahkâmdan ona tâbi' olduğu şeydir. Nitekim o, sûret-i zahirede onda müttebi' olduğu şeyi, sırda Allah'dan âhizdir. Zîrâ o, emri olduğu hâl üzere görür. Onu böyle görmesi lâ-büddür. O dahi bâtında kerpicin mevziidir. İmdi o öyle bir madenden ahz eder ki, resule onunla vahy olunan melek ondan alır. Eğer sen benim işaret ettiğim şeyi anladın ise, senin için ilm-î nâfi' hâsıl oldu (21).. 

------------------- 

Yani Resulüllah (s.a.v.) Efendimiz bir rüya görür, rüyasında bir duvardan altın kerpiçten bir duvar görüyor, yalnız duvarda bir kerpiçlik boş yer var, bir de kerpiç var. Yani o kerpici alıp boş olan yerine koyacak, işte bu diyor benim peygamberliğimin işaretidir ve son peygamber olmamın sebebidir diyor. Duvar tamamlanmış oluyor. O duvardaki her bir kerpiç bir peygamberin özelliğini taşımaktadır. Hatem-i veli ise yani evliyaların hatemi ise manevi olarak sonu ise bunun iki kerpiç görmesi lazımdır. Yani bir duvar ve bir de boşta iki kerpiç görmesi lazımdır.

Bu kerpiçlerin biri altından biri de gümüşten olmalı. Gümüşten olan kerpiç kendisinin bir peygambere bağlı olduğu ve diğeri de kendisinin hatem-i evliya velayet duvarının tamamlanması için eksik olan kerpiçtir. Böyle bir rüyayı da Muhiyyiddin-i Arabi Hz.leri gördüğünü söylüyor Fütühat-ı Mekkiye’sinde. Onun iki kerpiç görür olması mucib olan sebep dahi hatem-i evliyanın zahirde hatem-i rusulun şeriatına tabi olmasıdır. O tabi olması da gümüş kerpiçtir o da zahirdir ahkamda O’na tabi olduğu şeydir. Nitekim suret-i zahirede onda muhtevi olduğu şeyi sırda Allah’tan almaktadır. Zira o emri olduğu hal üzere görür, onu böyle görmesi de elbette böyledir. 

O dahi batında kerpicin mevzi. İndi o öyle madenden ahz eder ki Rasule onunla vahy olunan melek ondan alır. Eğer sen benim işaret ettiğim şeyi anladın ise senin için ilm-i nafi hasıl oldu. 

Yani hatem-i evliyanın rüyada kendisine temsil olunan duvarın üstünde iki kerpiçin noksan olarak görmesini mucib olan sebep kendisinin zahirde hatem-i rasulün şeriatına tabi olmasıdır. Ve onun tabiyetinin sureti gümüş kerpiçin yeridir ki bu da hetem-i evliyanın zahiridir. Yani son evliyanın zahiri yani ahkamdan hukuklardan hatem-i resule tabi olduğu şeydir. Bu şey hatem-i evliyanın zahiridir, nitekim sırda bila ahzeylediği hükümle zahirde muttasıf olur. Yani hatem-i evliya nasıl ki batınen vasıtasız olarak Allah’tan hüküm ahz edip zahirde bu hüküm ile muttasıf olur, o hükmün müttebii bulunursa şeriatı zahire ahkamında ve herhangi bir hükümde hatem-i Rasule tabi olur, zahir de o hüküm ile muttasıf olur. Zira hatem-i evliya emr-i ilahi mertebe-i halka tenezzülünde hakikati üzere müşahede eder, emr-i ilahiden vücud-u hâlk ile muhtecip olmaz. Yani ilahi emirden halkın vücudu ile perdelenmez. Yani halka baktığı zaman onda Hakkı müşahede eder, halk olarak perde görmez.

Bu emr-i ilahiyi bu zikir olunan sıfat üzere görmesi lazımdır. Emr-i ilahinin his ve aklın ötesinde bulunan nur-u iman ile sırda ve cihet-i batında Allah’tan ahzi altın kerpiç mevzidir. Hatem-i evliya emr-i ilahiyi kendi batınından aldığı gibi. Gerçek bir evliya emr-i ilahiyi kendi batınından alır, kendi özünden alır. Daha evvelki derslerde ayan-ı sabiteler sonradan olmuş şeyler değildi işte hatem-i evliyanın kendisinde bulunan hakikatler ilahi Zat’ın kendi hakikatlerinden başka bir şey değildir. Dolayısıyla o belirli bir yaşa geldikten sonra şuurlandıktan sonra kendi hakikatini idrak ettikten sonra ulaştığı yer neresi, yine kendisi kendi batınıdır, kendi batınından alarak velayetini sürdürmüş oluyor. Dolayısıyla Hakk’ın batınından vasıtasız olarak almış olmak. Resulüllah (s.a.v.) “benim Rabbımla öyle bir anım vardır ki oraya ne bir melek-i mukarrab, ne de nebi-i mürsel giremez” buyuruyor. 

Hatem-i evliya emr-i ilahiyi kendi batınından aldığı gibi Rasule getirdiği vahy-i ilahiden melek oradan alır. Böylece Cebrail (a.s.) hatem-i enbiya (s.a.v.) efendimize getirdiği vahy-i İlahiyi onların batını olan hatem-i evliya mişkatından ahz eder ve her iki ahz dahi maden-i vahideden olmuş olur. Ey talib-i esrar-ı ilahi, bu kelamda işaret ettiğim şeyi anladınsa dünyada ve ahrette cidden sana faydalı bir ilim hasıl oldu. Bu nimete şükret bundan da gafil olma ki bu alış veriş vücud-u Hakk’ta ve Hakk’ın kendi nisbetleri arasında vaki olur. Hatem-i evliya emr-i ilahiyi kendi batınından aldığı gibi Rasule getirdiği vahy-i İlahiyi dahi melek oradan alır. Hatem-i evliya nereden alıyor, Makam-ı Mahmud’ dan alıyor. İşte Makam-ı Mahmud’dan kendi hakikatine, kendi hakikatinden de zuhura çıkıyor, melek dahi peygambere getirdiği ilahi oluşumu emr-i ilahiyi oradan alıyordu.

Böylece Cibril (a.s.) hatem-i enbiya Efendimize getirdiği vahy-i İlahiyi onların batını olan hatem-i Evliya lambasından alır. Her iki alış dahi vahid membasından olmuş olur. Tek kaynaktan olmuş olur. Ey İlahi esrara talip olan kişi bu kelamda işaret ettiğim şeyi anladın ise yani yukarıdan beri anlatılanları anladın ise dünyada ve ahirette cidden sana faydalı bir ilim hasıl oldu. Bu nimete şükret bundan da gafil olma ki bu alış veriş vücud-u Hakta ve Hakkın nispetleri arasında vaki olur. Yani bu ilahi hakikatler vücud-u Hakk’ta ve Hakk’ın nispetleri arasında hasıl olur. 

Nitekim Cenab-ı Şeyh (r.a.) Risale-i Ahadiyelerinde buyururlar “ Hakk’ı, Hakk’ın gayrı bir kimse görmez. Yani Haktan gayrısı Hakk’ı görmez. Nebi Mürsel dahi Hakk’ı görmez. Kamil veli ve Mukarreb melek de Hakk’ı bilmez, Hakk’ın nebisi kendi Zat’ı Aliyesidir. Yani kendi Zat’ından başka bir şey değildir. 

Hakk’ın Rasulu kendi Zat’ı şerifidir. Hakk’ın risaleti (rasullüğü dahi) kelamı dahi kendi Zat’ı şerifidir. Kendinin gayrı sebep bir vasıta olmaksızın Hak Teala Hz.leri kendi Zat’ı şerifini kendi Zat’ıyla kendi Zat’ından kendi Zat’ı şerifine gönderdi. Yani mana aleminden, batın aleminden zuhur alemine suret alemine gönderdi. Zuhurda da olan o batında da olan o dolayısıyla bir sistem kurdu bu sistem kendi varlığının içerisinde olan bir sistem oluyor. Çekirdek kendi zatından ağacı meydana getiriyor, yine o çekirdeğin zatından meyve meydana geldi dolayısıyla o meyve hem onun zatı hem de meyvesidir. 

Yani zatından ayrı bir şey olmadı. O meyveye baktık onu biz değişik bir varlık olarak gördük ama çekirdeğin zatından başka bir şey değildir. Çünkü onun içinde o çekirdek yine mevcuttur. Ağaçta çekirdekten başka bir şey var mı? Çekirdeği bir tarafa atarak ağaca ayrı bir varlık verdiğimizde çekirdeğe şirk koşmuş oluruz. Ağacı şirk vasıtası yapmış oluyoruz. Ağaç çekirdeğin ta kendisi, özünden alıyor ne varsa rengini kokusunu şeklini ne varsa. Ne kadar özelliği varsa kendi özünden alıyor zuhura getiriyor. İşte o elma ağacın üstündeki o meyve onun peygamberidir, yani habercisidir. Neyin habercisi? O sanatın o saltanatın sessiz habercisi, konuşmayarak konuşan habercisidir.

Hal lisanıyla konuşuyor. Sen herhangi bir resme baktığın zaman onunla konuşuyorsun. O sana söylüyor sen de söylediklerini anlıyorsun. Buradaki konuşma beşer diliyle değildir, böylece bütün âlem konuşuyor konuşmayan hiçbir şey yoktur. Hak Teala Hz. Kendi Zat’ı şerifini kendi Zat’ıyla kendi Zat’ından kendi Zat’ı şerifine gönderdi. Ağaç çiçek açtı diyoruz, kendi Zat’ından kendi Zat’ına gönderdi o açılmış çiçeği, kokusunu, meyveye dönüşen o hali. Birlikte gönderilenler ve ona gönderilenler aralarında fark yoktur. 

Yani gönderen ile gönderilen arasında fark yoktur. Yani Cibril ve vahy ve Rusul arasında fark yoktur, cümlesi birdir, vücud-u enbiya vücudullah olduğundan başka haberci ve enbiya harflerinin vücudu dahi Hak Teala’nın vücudu dur, Hakk’ın gayri değildir, Hakk’ın gayrısı için vücut olmadı ve o vücudun fenası da olmadı. Musa’ya (a.s.) لَنْ تَرَينِى 7/143 “sen beni göremezsin” buyurdu. Çünkü Musa (a.s.) henüz kendisini Hakk’ın bir elbisesi değil kendine has bir varlık olarak zannediyordu. Yani kendini Hakk’ın dışında Hakk’tan gayri zannediyordu. İşte sen kendini Hakk’ın varlığından ayrı olarak düşündüğün süre beni göremezsin buyuruyor.

Çünkü orada ikilik oluşmuştur, ikiliğin olduğu yerde birlik olmaz. Görüş de birlikten meydana gelir. İşte İseviyet mertebesinde o birlik oluşuyor, fakat o birlikte de o yok olduğundan gene görüş mevzu ortaya gelmiyor. Çünkü fenafillahta varlık yok bilinç yoktur. Vaktaki Resulüllah (s.a.v.) Hakk’ın Zat’ıyla zuhura geliyor, işte o zaman “Bana bakan Hakk’ı görür” buyuruyor. O da “Ben gördüm” demiyor. Neden? Çünkü Muhammed de göremez. Ayrı bir Muhammed ise eğer. Ama Muhammed dediğimiz O varlık Hakk’ın bir libası olduğundan, gördüm sözü yine geçmiyor, “Bana bakan Hakk’ı görür” diye bu sırrı ifşa ediyor. Hakk’ın gayrisinin vücudu olmadı, o vücudun fenası da olmadı, o vücudun ismi ve müsamması olmadı. Böyle olduğu yönden Nebi (a.s.v.) Efendimiz, “Rabbimi Rabbimle bildim” buyurdu. 

------------------- 

22. Paragraf: 

İmdi Âdem zamanından son nebiye varıncaya kadar, eğer ki vücûd-ı tıyneti taahhur ederse de, onlardan hiç biri yoktur, illâ ki hâtem-i velayet mişkâtından ahz eder. Zîrâ o, hakikati île mevcûddur. O da peygamberimizin ya'nî "Ben peygamber idim; halbuki Adem su ile çamur arasında idi" kavlidir. Ve enbiyâdan gayrisi, ancak hîn-i ba'sde nebi oldu. Ve kezâlik hâtem-i evliya dahî velî idi; halbuki Adem, su ile çamur arasında idi. Ve evliyadan onun gayrisi, ancak ahlâk-ı ilâhiyyeden olan şerâit-ı velayeti tahsil ettikten sonra onunla ittisâfda, Allah Teâlâ'nın Velî ve Hamîd ile mütesemmî olmasından nâşî, velî oldu (22).

------------------- 

İlk nebi olan Adem’den (a.s.) itibaren hatem-i enbiya Efendimizden evvel ve son nebi Halid bin Sinan’a (a.s.) varıncaya kadar zuhur eden enbiyanın her birisi nübüvvetine ve ümmetine müteallik olan ilmi ancak hatem-i velayet lambasından, nurundan alır. Her ne kadar hatem-i evliyanın vücudu tıyneti ve unsurusi o enbiyanın vücudu unsurilerinden sonra gelir ise de Hz. Âdem’den son nebiye gelinceye kadar o hakikati ile mevcuttur. Ve cemi enbiyanın zahirleri bu batınları olan velayete camidir, onun hakikati ile mevcut olur. Resulüllah (s.a.v.) son nebi ve aynı zamanda hatem-i velayet-i Kübra, Resulüllah’dan (s.a.v.) sonra da velayetler var ama velayet-i kübra bütün peygamberler Resulüllah’ın (s.a.v.) risaletinden değil velayetinden alırlar. Çünkü risalet zahir olan bir görevdir velayet ise batını olan görevdir.

Dolayısıyla zahirdeki risaletin belirli bir süresi vardır, ama velayet ise sonsuzdur. Her ne kadar Âdem (a.s.) Resulüllah’dan (s.a.v.) evvel gelmiş ise de yani henüz daha Âdem (a.s.) zuhurda iken Resulüllah (s.a.v.) yok ise de, ama yine onun velayet mişkatından, lambasından, nurundandır. Orası da neydi? Makam-ı Mahmud’ idi. 

Peygamberler, peygamberlik süresine başladıkları zaman peygamber olurlar, hangi zamanda başlamışlarsa hangi zamanda bitmişse, peygamberliği kendisine peygamberlik geldiği sürede başlamıştır. Ama Resul’un (s.a.v.) son peygamber ve son velinin veliliği ve peygamberliği de ezelidir. Hz. Peygamber’in (s.a.v.) nübüvveti dahi başlangıcı ve sonu vardır, ama velayetinin ne başlangıcı ne de sonu vardır. 

İlk nebi olan Âdem’den (a.s.) itibaren Hatem-i Evliya Efendimizden evvel ve son nebi olan Halid bin Sinan’a (a.s.) varıncaya kadar zuhur eden evliyanın her birisi nübüvvetine ve ümmetine müteallik olan ilmi ancak hatem-i velayet mişkatından alırlar. Her ne kadar Hatem-i evliyanın vucud-u tiyneti ve unsurisi o enbiyanın vücud-u unsirilerinden sonra gelirse de Hz. Âdemden son Nebiye gelinceye kadar o hakikatiyle de mevcuttur. Cemi enbiyanın zahirleri olan nübüvveti ve batınları ve velayatı camidir ve onun hakikati ile mevcut olup kaffeyi hakayıkı vücubiye ve imkaniyeyi mehaz-ı feyzi olduğuna delil dahi (s.a.v.) Efendimizin “Ben peygamberdim halbuki Âdem su ile çamur arasında “ Vücud-u ayinesi ile su çamur arasında vücud-u ruhaniyesi ile ilim ile ayn arasında idi.” kavli alileridir.

Hatem-i enbiyadan başkaları ancak bas olunduğu vakit nebi oldu, ondan evvel nebi olmadı. Yani Hz. Rasulullah nebilerden sonra gelmişler ise de hakikatte onun nebiliği daha evvelden vardı. Yani vücut olarak sonradan geldi ama Makam-ı Mahmud olarak Hakikat-ı Muhammedi olarak mevcut idi. Yani velayeti de mevcuttu, nübüvveti de mevcuttu. Ama diğer veli ve peygamberler peygamberliği geldiği sürede nübüvveti başlamış oluyor. Yani kendisine görev verildiği zaman o başlamış oluyor. 

İşte onun için Âdem’de (a.s.) su ile çamur arasında iken ben peygamberdim buyuruyor. Yani diyelim ki Âdem (a.s.) bir zuhurda o anda Hz. Resulullah görüntü olarak zuhurda değil, ama hakikatte o yine mana aleminde peygamberdir. İşte O’nun Makam-ı Mahmud’dan aldığı oluşumla Âdem ve diğerleri peygamberlik şerefine eriyor. 

Resulüllah’ın (s.a.v.) 40 yaşındaki peygamberliği kendisinde mevcut olanın zuhura çıkmaya başlamasıdır. Zaten peygamber ama faaliyete geçtiği yaştır 40 yaşı. İşte hatem-i enbiyadan başkaları, yani son peygamberden başkaları ancak baas olunduğu vakit yani nebilik geldiğinde nebi oldular. Ondan evvel nebi değillerdi.

SUAL: Enbiyanın mevcut vücutları ayan-ı sabitelerin, ayan-ı sabiteler dahi esma-i ilahiyenin suretleridir. Yani vücut ayan-ı sabitenin sureti, ayan-ı sabiteler de esma-i ilahiyenin suretleridir. Böylece her bir nebinin ayan-ı sabitesi mazharı olduğu ismin lisan-ı istidadı ile ne talep etmişse onun hakkında Hakkın kazası dahi o suretle vaki olmuştur. Şu halde nebinin ayan-ı sabitesi lisan-ı istidadıyla Hakk’tan nübüvveti talep etmemiş olsa alem-i kevnde nebi olmaz idi. Böylece bu kelamı diğer enbiyanın söyleyebilmesi caiz olmaz mı? İkinci sual olarak; Hatem-i enbiyadan başkalarının ancak baas oldukları vakit nebi olmaları nasıl olur? İlm-i ilahide nebi değil mi idiler? 

CEVAP: Her bir nebinin nübüvveti ezelidir. Fakat o mertebede onların hiç birisi feyz kaynağı değildir. Böylece fiilen nebi değildir. Onların fiilen nübüvvetleri alem-i şehadette baas olundukları zamanda başlar. Nübüvvetleri ile ümmetlerine müteallik olan ilmi kendi hakikatlerinden alırlar. Halbuki Hakikat-ı Muhammediye onların hakikatlerini cami olduğundan bu ilimleri hatem-i enbiya mişkatından almış olurlar. Böylece hatem-i enbiya hakikatiyle mevcut fiilen nebi olup cem-i hakayıkın feyz kaynağıdır, netice olarak diğer enbiya meydana geldikleri vakit fiilen nebi olup ifaza ederler, hatem-i enbiya ise baas olunmadan evvel nebi olup hakikati ile ifaza eder.

Hatem-i enbiyanın nübüvveti evvel olduğu gibi hatem-i evliyanın dahi velayeti vücud-u unsurisi evveldir. O velidir, halbuki Âdem vücud-u aynisiyle (varlığıyla) su ile çamur arasında vücudu ruhanesiyle ilim ile ayn arasında idi. Hatem-i evliyanın gayri olan evliya ise ancak şeriat-ı velayeti tahsil ettikten sonra veli olur. 

Şeriat-ı velayet dahi cemi ahlak-ı ilahiye ile tahalluktur. Nitekim hadis-i şerifte buyurulur; “Ahlak-ı ilahiye ile mütehallık olunuz.” Bu suret-i unsuriyede Hakka ve halka karşı iktiza eden muamelesinde bu velinin o ahlak ile ittisafıdır.

O’nun ahlakı İlahiye ile ittisafta şeriat-ı velayeti tahsil ettikten sonra veli olması Allah’ın (c.c.) kendi nefsini veli “Hamid” ile tesmiye etmesinden dolayıdır. Zira velayet Hakkın Zati sıfatıdır. Hakk Teala Hz. abdine vücud-u mutlakının tenezzülü suretiyle tafsil libasını giydirdikten sonra icmal libasını dahi giydirmiştir, abd beşeri sıfatından soyunduktan sonra o yok olan sıfat yerine Hakk’ın sıfatı kaim olur. Böylece bu vücud-u beşeride ondan meydana gelen sıfat ve efali her ne kadar surette diğer insanlardan zahir olan suretler sıfat-ı ef’ale benzerse de iç yüzü öyle değildir. Cümlesi Hakk’ın Sıfat-ı ef’alisidir. Nitekim Mevlana Hz.leri buyurdular; 

“Ben senin hoş olan ırmağına çıplak olarak dalayım diye bütün sıfatımdan soyundum” demiştir. 

Kendi sıfatlarından soyunduğunda Cenab-ı Hakk’ın sıfatları mutlak vücudu oraya tenezzül etmiş oluyor cemi olarak da tafsil olarak da. Kendi hayalindeki kendisinden çıkmak oluyor. Kendi hayalinden çıktığı zaman zaten Hakk’ın kendisi kalıyor. 

Hak Teala Hz.leri abdine mutlak vücudunun kendi hakikatinin tenezzülü suretiyle kendi varlığında tafsilatlı bir elbise giydirdikten sonra bütün esma-i ilahisini insana toplu olarak giydirmiştir. İşte “Hullet” dedikleri esma-i İlahiyeyi giydirmesi İbrahim’de (a.s.) başlayan hadise bu oluşumdur. Kul beşeri sıfatlarından soyunduktan sonra Cenab-ı Hakk ona toplu olarak esmasını veya tafsil elbisesini de giydirmiş oluyor. Mutlak vücudunu tenezzül ettirerek. Tafsil elbisesini ve icmal yani toplu elbisesini giydiriyor. Beşeri sıfatından soyunduktan sonra o beşeriyetinin yok olan sıfatı yerine Hakkın sıfatı kaim olur. 

Yani kulun sıfatı yok olduktan sonra orada Hakkın sıfatı kaim olur. Onun yerine geçer. Böylece bu beşeri vücutta olan ondan sadır olan yani o kişinin vücud-u beşerinde onda olan sıfat ve efali her ne kadar surette diğer insanlardan zahir olan suretler sıfat ve efale benzer ise de yani Cenab-ı Hakkın onun beşeriyetine icmal veya tafsil yoluyla zuhur etmiş bir kimsenin dışarıda görünen suretleri, fiilleri, yaptığı işler her ne kadar diğerlerinin fiillerine de benziyorsa de iç yüzü öyle değildir.

Zaten bütün mesele içerideki hali idrak etmektir. Dışarıda iki kişi vardır yan yana o da aynı fiili işler o da aynı fiili işler birbirinden ayıramazsın dışarıdaki fiillerini gayet tabii oluşum içerisindedir. Ama birinin içerisinde mutlak vücudunun tenezzülü ile Hakk mevcuttur, diğerinin içerisinde kendi beşeriyetiyle yaşıyan varlık mevcuttur.

İşte diğerinin ise iç yüzü öyle değildir. Cümlesi Hakk’ın sıfat ve ef’alidir. Nitekim Hz. Mevlana bu hususta buyururlar ki “Ben senin hoş olan ırmağına çıplak olarak dalayım“ diye bütün sıfatından soyundu. Kendi sıfatından soyununca Cenab-ı Hakk’ın sıfatları mutlak vücudu oraya tenezzül etmiş oluyor. Cemi olarak da tafsil olarak da.

Sende bir hayal var, bir zan var, şartlanmışlık var, tabiatına bir dönüklük vardır bunlardan kurtulduğun zaman bunlar arızı şeyler zaten bunlardan kurtulduğun zaman sende baki kalan zaten baki olandır. Sen bakinin üzerine bir elbise örtmüşsün “Ben” elbisesini örtmüşsün işte küfür budur. 

Kafir dedikleri de budur. Yani O’nun hakikatini gizlemiş oluyorsun. İşte onun için diyor O’nun hoş olan ırmağına çıplak dalayım diyor. Sıfatımdan soyunarak beşeri sıfatlarından soyunarak. Beşeri sıfatlarından soyunacaksın ama sende yine o sıfatlar vardır. Soyunacağın senin hayalindeki zanni sıfatlarındır. Onların aslileri zaten yerinde kaimdir. Onlar zaten yerinde duruyor. 

------------------- 

23. Paragraf:

Böyle olunca hâtem-i rusülün velayeti haysiyyetinden, onun hâtem-i velayete nisbeti, enbiyâ ve rusülün ona nisbeti gibidir. Binâenaleyh hâtem-i rusül velî ve resul ve nebidir. Ve hâtem-i evliya, asıldan âhiz olan vârisdir; ve merâtibin müşahididir. Ve o, şefaat kapısının fethinde veled-i Âdem'in seyyidi ve cemâatin mukaddemi olan Muhammed (s.a.v.)in hasenatından bir hasenedir (23).

------------------- 

Yani hatem-i rusülun velayeti cihetinden hatmi, velayeti enbiya ve rusülun hatmi velayete nisbeti gibidir. Zira enbiya ve rusül velayetleri cihetiyle ulum-u hatem-i velayet mişkatından aldıkları gibi hatem-i rusül dahi kendisinin batını olan veleyat-i mukayyede-i şahsiyesi haysiyeti ile ondan alır. 

Malum olsun ki velayet mutlak ve mukayyet yani velayet-i amme ve velayet-i hassa kısımlarına ayrılır. Zira velayet esas ve hakikat itibarıyla sıfat-ı ilahiyeyi mutlakadır. Yani mutlak bir ilahi sıfattır. Ve enbiya ve evliyaya isnadı itibariyle mukayyettir. Birisi mukayyet diğeri mutlak demişti ya.

Zatı olarak velayet mutlak ama nisbet yapıldığı zaman mukayyet olmuş oluyor. Yani falan veli filan veli denildiği zaman mukayyet kayıtlanmış oluyor, o veli ile kayıtlanmış oluyor. Ve enbiya ve evliyaya isnadı itibariyle mukayyeddir. Mukayyed ise mutlakla kaimdir. Mutlak dahi mukayyed ile zahirdir. Zira velayet esas ve hakikat itibarıyle sıfat-ı ilahiyeyi mutlakadır. Yani esas itibarıyla mutlak ilahi hakikattır. Ve enbiya ve evliyaya isnadı itibarıyla mukayyettir. Enbiya ve evliyaya isnad edildiği zaman kayıtlanmış olur. Yani orada sınırlanmış olur. O aslında ilahi hakikatin ilahi sıfat olduğundan o varlıkta kayıtsızdır ama enbiya ve evliyaya nisbet edildiği zaman orada kayıtlanmış oluyor. Mukayyet ise mutlakla kaimdir. Mukayyetin de kendi başına bir varlığı yok, bir kaim olacak bir mutlak olacak ki onunla hayatiyetini sürdürsün.

Mutlak dahi mukayyed ile zahirdir. Mukayyed olmasa zahir olmuyor. Onun için mutlakın mukayyede ihtiyacı vardır. Ama mukayyedin de mutlaka ihtiyacı vardır. Mutlak olmasa mukayyed olmuyor. Yani mutlak olan varlık olmasa kayıtlanmış sınırlı varlık ortaya çıkmıyor. Böylece enbiya ve evliyanın velayetlerin tümü velayet-i mutlakanın cüzziyatıdır. Tabi ki birçok enbiya var, birçok evliya var tabi bunların hepsi bir tanesine cami cemi diyemezsin. İşte bunların hepsi kayıtlanmıştır, mukayyettir, sınırlanmıştır. Yalnız burada sınırlanmış derken o manayı sınırlamış demek olmuyor. Manası sınırlanmış değildir. O kişide kişilik olarak sınırlanmış olmasıdır. Bir tane beş tane on tane yüz tane değil, onun özünde mana sınırlı değildir. Onun özündeki velayet manası sınırlı değildir. O zaten hakikatten geliyor. Onun özünde o dışarıdaki görüntü işte özündeki hakikat-ı ilahiyi mutlaka, dışındaki zahirindeki de mukayyed olandır, kayıtlanmış olandır. 

Yani batınıyla kayıtsız, zahiri ile kayıtlıdır. Nitekim enbiyanın cüziyeti dahi nübüvvet-i mutlakanın cüzziyetidir. Burada Hz. Şeyh’in (r.a.) Hatem-i rusülun velayetinden muradı şahsının mukayyet velayetidir. Şüphe yoktur ki bu velayetin velayet-i mutlakaya nispeti sair enbiya-ı nübüvvetlerinin nübüvvet-i mutlakaya nispeti gibidir. Şimdi hatem-i rusül velidir ve velayeti hasebiyle ulum ve esrarı Hakktan bila vasıta alır. Rasül Hakk’tan aldığı ahkamı ümmetine tebliğ eder. Nebi Hakk’tan ve ahiret umurundan ümmetine haber verir. Hatem-i evliyaya gelince o ezelde ayan-ı sabitesinin suretiyle velidir, hatem-i rusülun şeriatına tabi olup onun bütün ulum ve ezvakına varistir.

Nebiden veraset cihetiyle aldığı ulumu asıldan yani Hakk’tan vasıtasız alır. Hakikatlerin hakikati olan Hakikat-ı Muhammediye mertebesinde müteayyin olduğu için nübüvvet, risalet, velayet, hilafet mertebelerini ve diğer meratib-i ilahiyeye ve kevniyeyi müşahede eder.

Müteayyin olduğu bu mertebeden lütuf ve yardım eder. Bu suretle hatem-i evliya cemaatinin üyesi bulunan Muhammed (s.a.v.) Efendimizin hasenatından bir hasenedir. Zira hatem-i evliya hatem-i rusül Efendimizin ahkam-ı şeriatına en iyi şekilde en kemalli şekilde tabi ve hatmiyette onun varisi ekmeli olduğundan zahirde hasenesi olur. 

Cemi hakayıka cami olan Hakikat-ı Muhammediye de müteayyin olup hatem-i rusülun batını olan bu makamdan lütuf ve yardım ettiği için dahi batında onun hasenesidir. hatem-i rusül Efendimiz, vücutta bil cümle taayyünattan evvel olduğu için bittabi sair enbiya ve evliya cemaatinin başıdır. Zat-ı ahadiyette mahbus ve mahfi olan esma-i ilahiyenin bittaayyün zuhurlarına bais olduğu ve bab-ı taayyünün fethinde şefaati sebk ettiği gibi kıyamet gününde enbiya arasında şefaat meselesi mütereddit olduğu vakit şefaat yine ona raci olacağı için bab-ı şefaatin fethi hususunda Âdemoğullarının efendisidir. 

Hakikatlerin hakikati olan Hakikat-i Muhammedi mahşer günü insanlar uzun bir süre bekleştikten sonra aralarında sıkıntıya düşecekler ve Âdem’e (a.s.) gidecekler Âdem’e (a.s.) diyecekler ki; “Sen bizim babamızsın Cenab-ı Hakk’a nida et de artık mahşeri başlatsın hesap kitap mizan terazi başlasın, mahşer oluşumunu başlatsın” diyecekler.

O da diyecek ki benim günahım var ben Hakk’ın huzuruna çıkamam, ben bir zamanlar günah işledim Hakk’ın huzuruna çıkamam diyecek. Sonra sırayla diğer peygamberan Hz.lerine gidilecek hepsi bir sonrakine, bir sonrakine gönderecek, en sonunda İsa (a.s.) Hz. Resulüllah’a (s.a.v.) gönderecek. Resulüllah’da (s.a.v.) işte burada onu beyan etmek istiyor, ahadiyet zatında gizli ve hapis olan esma-i ilahiyenin taayyünleri ile zuhura çıktığı ve taayyünün açılışında şefaatı sebk ettiği gibi ilk olarak Hakikat-i Muhammedi ile bütün bu varlıklar ortaya çıktığı gibi. Yani onun şefaatı ile bu varlıklar ortaya çıktığı gibi. Esma-i ilahiye kendine ait olan istihkaklarını istiyorlar. Esma-i ilahiye Cenab-ı Hakk’ın Zat’ında gizli iken mahpus iken zuhura çıkmayı talep ediyorlar ama bir türlü çıkamıyorlar. İşte hakikat-i Muhammedi olan o mertebe Cenab-ı Hakk’tan izin istiyor ve ilk oluşum böyle başlıyor.

Yani O’nun şefaatıyla başlıyor. En son işte Cennet ve Cehennem faslı başladığında o büyük sıkıntının sona ermesi için yine Hakikat-i Muhammediye olan Hz. Resulüllah’ın (s.a.v.) şefaatına ihtiyaç görülecek O’nun şefaatıyla bu son hadise de olacak demek istiyor. Yani hiç alemde varlıklar yokken, Cenab-ı Hakk’tan o varlıklar isteklerini istiyorlar ihtiyaçlarını istiyorlar, bu ihtiyaçların faaliyete gelmesi için bu alemlerin varlığı lazım onların zuhurları istihkakların verilmesi için işte bu hareketin mana aleminden varlık alemine onların tenezzülleri varlıklarını ispatlamak istiyorlar, çünkü içeride bulunan her şey. İşte bunu ispatlaması tekevvün yani bu alemlerin oluşması gerekiyor, işte Resulüllah (s.a.v.) bu oluşumun başlamasına şefaat eden varlıktır. “Ben bir gizli hazine idim bilinmekliğimi murad ettim“ sözünü Resulüllah’ın (s.a.v.) varlığı ile faaliyete geçtiği anlaşılıyor.

İşte bu böyle olduğu gibi mahşer günündeki şefaat de yine O’nun şefaatıyla başlayacağı hesap kitap sonrası kim nereye gidecekse herkes kendi yolunu öyle bulacaktır. Taayyünün açılışında şefaati öne geçtiği gibi kıyamet gününde peygamberler arasında şefaat meselesi tereddütlü olduğu vakit yani diğer nebiler ben yapamam, ben yapamam dediğinde, şefaat yine O’na dönecektir. Şefaat edilmesi için yine insanlar O’na gidecektir. Bab-ı şefaatın açılması hususunda Âdemoğullarının efendisidir.

BEYT: Vechinin güzelliği Yusuf’un güzelliği, İsa’nın nefesi, Musa’nın beyaz eli hep sendedir. Bunlar hep senden kaynaklanmıştır. Bütün güzellerin bütün şekil şemal hareket ve sakin olmaları oturmaları güzelliklerinin her bir şeyi sende toplanmıştır. (s.a.v.) Nasıl ki insanlar bütün varlıklar kendilerinde iştima etmiş madenler, nebatlar, hayvanlar melekler, cinler insanın özelliğinde toplanmış, bunlarla birlikte insanlarda ne kadar güzellikler hasletler hoşluklar varsa o da Hz. Peygamber (s.a.v.) de toplanmıştır. 

Bütün insanlarda mevcut olan her türlü hakikat güzellik latefet hep O’nda toplanmıştır. Sormuşlar Resulüllah (s.a.v.) e “Ya Resulullah Yusuf’un çok güzel olduğunu söylüyorlar dünyadaki güzelliğin 9/10 u Yusuf’a verilmiştir, Yusuf Siz’den de güzel miydi” demişler. O zaman “Yusuf güzeldi ama ben O’ndan daha güzelim” buyurmuş. Yusuf (a.s.) da güzelliğini O’ndan alıyor. 

------------------- 

24. Paragraf: 

İmdi hâl-i hâssı ta'yîn eyledi, ta'mîm etmedi; ve bu hâl-i hâsta esmâ-i ilâhiyye üzere tekaddüm etti (24).

------------------- 

Resulüllah (s.a.v.) Efendimiz hadis-i şerifinde buyurdu “Ben şefaat babında veled-i Âdem’in seyidiyim“ buyurmakla seyidliğini has bir hal ile yani şefaat kaydıyla tayin ve takyit eyledi. “Ben veld-i Âdem’in seyidiyim demek suretiyle seyidliğini umumileştirmedi. “Ben veled-i Âdem’in seyidiyim” demek suretiyle yani ben şefaat babında onların seyidi olduğunu söyledi ama ben veled-i Âdemin her yönüyle seyidiyim demedi. Böyle demek suretiyle seyitliğini umumileştirmedi. Yani her türlü dünya işlerinde şunda bunda gibilerde hepsinde “Ben, beni Âdemin efendisiyim” demedi. Şefaat babında efendisiyim dedi.

Neden? Daha evvelde gördüğümüz gibi Bedir esirlerindeki görüşmelerde Hz. Ömer’in görüşü kabul edilmişti, efendimizin reyi orada ayetle uygun görülmedi, ayrıca hurmaların budanması ile ilgili kararları uygun düşmemişti eğer ben Beni Âdemin seyidiyim deseydi bütün bu işlerde hepsinde O’nun efendiliği geçerli olacaktı. Ama şefaat babında ben Beni Âdemin efendisiyim buyuruyor. O yöne hassediyor. Bu tabi şunun için kendisi için değil bunlar, kendisine has şeyler değildir. Arkadan gelenlere bir kolaylık olsun diye bu işler, çünkü Resulüllah (s.a.v.) hurma memleketinin içinde yaşamış hurmanın ne olduğunu bilen bir insan, neden budandığını da bilmez mi?

Ömür boyu oralarda hurma nesli olduğu sürece hep ataları onu buduyorlardı. Neden budandığını da Resulüllah (s.a.v.) Efendimiz bilmez mi? Bilmiyor muydu? Bizim bağlardaki budama işini bu bölgede yetişenler bilmez mi? Biliyor ama bilmiyormuş gibi gözüküyor. İşte Resulüllah (s.a.v.) bir hususta bir insan kamil olur, yani Hakk’ı bilme yönünde kamil olur, bu kemalat ona yeter dünya işlerinde başka bir işlerde mutlaka her yönüyle kamil olacak demek değildir diye yolu açık bırakıyor. Eğer deseydi ki ben Beni âdemin seyidiyim, her yönüyle efendisiyim, buyursaydı onun velileri de varisleri de aynı olmak zorunda olacaklardı.

Bu da mümkün olacak bir şey değildir. O sırda bu yatıyor işte. Bir kişi görürsün ilmi irfanı yerindedir, ama bazı şeyleri bilemez. Bilemeyebilir, bilmek zorunda da değildir. Bilinmesi lazım gelen tek şey mutlak şey kendi kimliğinin ne olduğudur. Kendini bilmesi irfaniyet ariflik. Bunun dışında çekiçle bir usta çiviyi çok güzel çakar sen o kadar yapamayabilirsin. Bu senin veliliğine zarar vermez. İşte Hz.Resulüllah (s.a.v.) şahsında bunu bize gösteriyor. Eğer O’nun yaptığı bütün işler kemal olarak olmuş olsaydı o zaman arkasından gelen velilerin de aynı kemalatta olması gerekirdi. 

Onun için Resulüllah’ın (s.a.v.) hayatında iki tane var böyle küçük hadise. Yani küçük ve büyük işlerde ustalığını seyyidliğini beyan buyurmadı. Belki siz umur-u dünyanızı benden daha iyi bilirsiniz diyerek bazı umur-u cüziyede ashab-ı kiramı kendi peygamberlik varlığı üzerine ashabını çıkardı “Siz benden daha iyi bilirsiniz” diye, bazı cüzi işlerde onlara da değer vermiş oldu. İşte bu özel halde yani şefaat kapısının açılmasında esma-i ilahiye takaddüm eyledi. Zira hatem-i enbiya (s.a.v.) Efendimizin kalbi kaffe-i esmaya cami bulunduğundan Allah isminin mazharı ve vücudu dahi Rahman isminin mazharıdır, yani zuhur yeridir. Böylece Hakikat-i Muhammediye Zat-ı ahadiyenin celali tahtında müstehlek olan esma-i ilahiyenin zuhuruna şefaat ettiği gibi mazhar-ı ism-i Rahman olan (s.a.v.) Efendimizin yevmil kıyamette ism-i Müntakimin tecellisi ehli mahşer hakkında umumen şefaat eder, Rahman ismi kaffe-i esma-i ilahiyeye cami olduğundan bu şefaatıyla sağ el esma-i ilahiye üzerine de tekaddüm eder.

Böylece Hakikat-i Muhammediye Zat-ı ahadiyenin “Celal” ismi altında kapsamında olan esma-i ilahiyenin zuhuruna şefaat ettiği gibi mazhar-ı ism-i Rahman olan (s.a.v.) Efendimiz kıyamette “Müntakim” isminin tecellisi vaktinde işte ahretteki terazi mizan kurulması o hesapların yapılması “Müntakim” isminin tahtında olacak yani “Müntakim” intikam ismi mahşerdeki hesaplaşma “Müntakim “ isminin hakikati üzere olacaktır.

İntikam derken sen şunu yaptın al sana 80 sopa demek değildir, “Müntakim” demek şu fiili işledikten sonra o fiilin icap ettirdiği arkadan bir sonraki gelen fiilin tahakkuku “Müntakim” ismidir. Yani şeriat-ı Muhammediye ne demiş, şunu şunu yaparsan o filin arkasından hukukun çıkması “Müntakim” ismiyle olmaktadır. Ama biz buna kısaca intikam alma diye, yani sen ona 100 sopa vurdun kısasa kısas vur ona 100 sopa intikamını al bu da ondan, o avamın anlayışıdır. Şimdi suyu içtin içtikten sonra sende ne meydana geldi, susuzluğun giderildi senin serinlemen susuzluğunun giderilmesi “Müntakim” isminin sonucudur. 

Makamları ve mertebeleri bilenlere bu anlatılanlar zor gelmez. Eğer makamları ve mertebelerin ne olduğunu bilmeyenler bunları anlaması çok zordur. 

------------------- 

25. Paragraf:

Böyle olunca ism-i Rahman, Müntakim indinde ehl-i belâ hakkında ancak şâfi'înin şefaatinden sonra şefaat etti. Binâenaleyh Muhammedi (s.a.v.) bu makâm-ı hâsta siyâdete faiz oldu. İmdi merâtib ve makâmâtı anlayan kimse üzerine bunun gibi kelâmın kabulü güç gelmez (25).

------------------- 

Yani “Rahman” ismi “Müntakim” isminin mazharı olan bela ehli hakkında başta şefaat etmez. Yani “Rahman” ismi zorda olan kimselere yani belaya düşmüş kimselere şefaat etmez. Hani Rahman bütün aleme şamil bir isimdi ya küfür ehline de iman ehline de hepsine şamil bir isimdir. Ama şefaat gerektiğinde baştan o zorda olan kimselere şefaat etmez. Diğer esma-i ilahiyenin şefaatına muntazır olur. Yani kendisinin altında olan esma-i ilahiyenin ona daha evvel şefaat etmesini bekler. Mesela diyelim bir babanın oğlu bir zarar yaptı evvela hemen onun zararını karşılamıyor, geri çekiliyor bakıyor ki büyük oğlu biraz yardım etsin amcası yardım etsin, halası yardım etsin kendisi fazla devreye girmiyor. Babanın altındaki aile fertleri yardım edemezse o zaman o devreye giriyor. 

Diğer esma-i ilahiyenin şefaat etmesine bakar. Onların şefaatı tesirli olmayınca o zaman ehl-i bela hakkında şefaat eder. Yani belaya düçar olan kimselere yardım eder “Rahman” ismi. Zira “Rahman” ismi başlangıçta şefaat etse diğer şefaat ehli olan esmanın ahkamı zahir olmaz. Yani bu durumda yardımcılar görev yapamaz. Rahman ismi hemen yardım etse yardımcıların rolü olmaz. Sonra bütün işleri de kendisinin yapması gerekir. Bir işyerinde ustabaşı var, ustalar var, kalfalar var, çıraklar var. Ustabaşı her iş geldiğinde bu zor diye hep kendi yapmaya kalkarsa diğer elemanların işlerini hep ustabaşı yüklenmiş olur diğer elemanlara hiç faaliyet bırakmamış olur.

Mesela “Müntakim” ve “Kahhar” isimlerinin intikam ve kahrı hafif olduğu vakit “Rauf” ve “Rahim” isimlerinin şefaatiyle sakin olur. Cenab-ı Hakkın bir “Müntakim” ismi var o “Müntakim” ismiyle bir yerde intikamını alıyor. İntikam alırken de orasını biraz zorluyor. Ya ayağını kırıyor ya başına kaza getiriyor, ya parasını kayıp ettiriyor, ya hasta ediyor ve “Kahhar” kahrediyor. İşte bunların kahrı hafif olduğu vakit “Rauf” ve “Rahim” isimlerinin şefaati ile sakin oluyor. Fakat onların intikamları, verdiği zararlar şiddetli olursa bu isimlerin şefaatını kabul etmezler.

O zaman bu isimler onların şiddetine mukavemet edemezler. İşte bu vakit “Rahman” ismi şefaat eder, bu isimlerin zuhuru zail ve batın olur. Yani ortadan kalkar yok olmuş olur. Böylece “Rahman” isminin “Müntakim” ve “Kahhar” isimlerine ve sair esma-i ilahiye fazl ve öne geçmesi sabit olur.

Yani “Rahman” isminin diğer isimler üzerindeki yüksekliği meydana çıkmış olur. Zira “Rahman” isminin saltanatı cümle üzerine zahirdir. “Rahman arşı istiva” buyuruyor ya, Rahman Arş’ın üstüne istiva etti. “ARŞ” tan murad; bütün mahlukatın en son çatı kısmıdır. Yani bu alemin çatısıdır. Manevi bir çatıdır. Faaliyet sahasının sonu. İşte “Rahman” oradan tesiratı başlıyor en dış taraftan başlıyor. 

Bütün bu alemler meydana gelmezden evvel Cenab-ı Hakk’ın indi ilahiyesinde bütün varlıklar zuhura çıkma sırasını bekliyorlar. İşte bu zuhura çıkma sırası uzadığı zaman “Rahman” ismiyle “Rahman” niyaz ediyor, Ya Rabbi bunlar artık zuhura çıksın diye şefaat ediyor. Çıkmalarını sağlıyor. İşte başlangıçta böyle olduğu gibi son olarak da kıyamette mahşerde de hesap kitap başlasın diye yine “Rahman” isminin tesiriyle faaliyete geçecek. 

Hz. Mevlana (r.a.) Efendimiz buyururlar; “Eyüp’ün (a.s.) mihnetine Yakup’un (a.s.) fakrine, başka bir çağrı olmadı ancak rahmet-i Rahman yetişti.” Eyüp (a.s.) birçok hastalıkları birçok zorlukları oldu, başka esma-i ilahiye O’na fayda sağlayamadı, çünkü şiddetli idi. Yakub’un (a.s.) fukaralığına başka çare olmadı dolayısıyla diğer esma-i ilahiyenin yapamadığını “Rahman” ismi yapıyor. Bir beldenin valisi evvela memurlarına yaptırıyor, danışmanlarına yaptırıyor, muavinlerine yaptırıyor eğer bunlar o işin içinden çıkamazsalar vali devreye giriyor. İşte hatem-i enbiya (s.a.v.) Efendimizin vücud-u saadetleri mazharı ism-i Rahman olduklarından onlar bu makam-ı has da yani makam-ı şefaatta üstün oldu. وَمَاۤ اَرْسَلْنَاكَ اِلا رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ 21/107 buyuruldu. Yani mahşer gününde şefaat benimdir diyor ya mahşer günü şefaat sahibiyim buyuruyor ya, işte bu şefaatin hakikatini anlatıyor.

Resulüllah (s.a.v.) kendisi Rahman isminin tecellisi olduğundan ancak bütün diğer varlıklara şefaat edecektir. Yani insanlar evvela Âdem’e (a.s.) gidecekler, sen insanların babasısın Rabb’ına niyaz et de artık kıyamet hesabı kitabı başlasın diye, şefaat isteyecekler ondan. Ama O ben bunu yapamam bu kuvvet bende yok benim zaten kendi günahım var bana meyveyi yememem emredildi ben yedim, benim günahım var diyecek. Kendi günahkâr olan başkası için nasıl şefaat isteyecek. Diye bunun kendisinin yapamayacağını söyleyecek. Diğer peygamberlere gittiklerinde hepsi de bir sonrakine gidin diyecekler. En sonunda Resul’e (s.a.v.) gidecekler O da kendinde olan “Rahman” tecellisi dolayısıyla en geniş şefaate sahip olması dolayısıyla Arş’ın önüne gidip secde ye varacak o zaman hesap kitabın başlaması olacak.

Nübüvvet velayetin zahiri ve velayet dahi nübüvvetin batını olduğunu nübüvvette müteayyin olan zatın yani hatem-i enbiya ve onun batını olan velayette müteayyin bulunan hatem-i evliya ? anlayan nübüvvetin velayetten istimdad ettiğini ve asarının zuhuru da nübüvvetle olduğunu bilen kimsenin geçmişte zikrolunan hatem-i evliyanın bir yönden nazil olmuştur, inmiştir bir yönden yukarıdadır. Ve hatem-i rusülun velayeti cihetinden onun hatm-i velayete nispeti enbiyaya ve rusulün ona nisbeti gibidir. Şimdi mertebeleri ve makamları yani nübüvvetin velayetin zahiri yani nebiliğin peygamberliğin velayeti zahiri yani veliliğin zahiri nebilik, yani peygamberlik o kişinin dış görünüşü dış ismi velilik de iç ismidir. 

Yani bir nebi dışı itibarıyla peygamber, içi itibarıyla velidir. Nebi “Nebe” haberci manasınadır. Haber getiren manasınadır. “Resul” ise haberi ulaştıran, yerine gönüllere ulaştırandır. Bir peygamber hem “Nebi”, hem “Rasul”, yani hem haberci hem ulaştırıcı da olabiliyor. İşte bunların batınları yani iç alemleri “Veli”, “Veliullah” Allah’ın velileri, yani dışlarıyla nebileri, içleriyle de Allah’ın velileridir. Veliliğin zahiri Nebiliktir. Velayet dahi nübüvvetin batınıdır. Yani peygamberliğin batını velayettir. Veliliğin zahiri peygamberliktir.

 Peygamber aynı zaman da velidir. Peygamberlikte tayin olunan zatı hatem-i enbiya onun batını olan hatem-i evliya olduğunu anlayan ve nübüvvetin velayetten yardım aldığını yani peygamberliğin velilikten yardım aldığını… yani esas olan veliliktir, iç bünyede olan Hakk’ın Zat’ından gelen odur. O velilik haberini dışarıya çıkaran peygamber oluyor. Kendisinde velilik olan yani Allah dostu, Allah’ın yakınlığı olan bir kimse Cenab-ı Hakkın izniyle bunu dışarıya çıkarması “Haberci” yani Nebiliktir. Bu dışarıya çıkardığı bilgiyi ortaya koyduğu bilgiyi yerlerine ulaştırmak da “Resullük” tür. 

Ama ikisinin de kaynağı yine “Veli”dir. İşte Resulüllah (s.a.v.) ile Nebilik ve Rasullük sona erdi, fakat Velilik sona ermedi. Kıyamete kadar devam ediyor. Çünkü öz olan Velilik, Nebilik zahiri ifade ediyor. Velilik özde olduğu için, yeryüzünde Allah’ın velileri olmazsa Resulüllah’ın (s.a.v.) kaynağından gelen veliler olmazsa dünyanın olmasına sebep yoktur. Biz burada oturduğumuz için bu yer şereflidir. İnsan oturmazsa ne kıymeti olacaktır. Kafes duruyorsa kuş için duruyor demektir. İnsanı insan oluşturan haslet, yeryüzünde olmazsa artık insanlar insanlık vasfını kaybettiğinden dünyanın devamına gerek yoktur. Ahkam ve asarının zuhuru da nübüvvet ile olduğunu bilen nübüvvetin velayetten yardım aldığını yani nebiliğin velilikten yardım istediğini ve velayetin ahkam ve asarının zuhuru da nübüvvetle olduğunu bilen yani velayetin kanunlarının hükümlerinin ve eserlerinin nübüvvetle zuhura çıktığını bilen kimseler için bu mevzuları anlamak gayet kolaydır. 

Yukarıda zikrolunan hatem-i evliyanın bir yönden yani dış görünüşüyle esfel yani bu alemde ama iç görüntüsüyle de iç yaşantısında âlâ olduğunu bilir. hatem-i Rasul’un yani son Resulün velayeti cihetinde hatm-i velayete nispeti enbiya ve rusülun ona nispeti gibidir. 

------------------- 

26. Paragraf:

Ve minah-ı esmâiyyeye gelince: Malûmun olsun ki, muhakkak Allah Teâlâ hazretlerinin halkına olan menhı, Ondan onlara rahmettir; ve onun hepsi esmadandır. Ya dünyâda rızk-ı lezizden tayyib gibi; yevm-i kıyamette de hâlis olan rahmet-i hâlisadır. Bunu ism-i Rahman i'tâ eder. O da atâ-yı rahmanidir. Veyahut şürbünü rahat ta'kîb eden devâ-i kerihin şürbu gibi, rahmet-i mümtezicedir; ve o da atâ-yı ilâhîdir. Zîrâ atâ-yı ilâhîye, hademe-i esmadan bir hadimin iki eli üzerine vâki' olmaktan gayrı, Allah'dan atâ ıtlâki mümkün olmaz (26).

------------------- 

Yani Cenab-ı Şeyh (r.a.) Zat’i bağıştan, ikramdan, lütuftan olan nübüvvet ve velayet ahkâmını beyan buyurduktan sonra nübüvvet ve velayet Zat’i ikramdır. Yani varlıklara ef’al yollu ikram, esma yollu, sıfat yollu ikram olur ama, bu nübüvvet ve velayet Zat’i yollu ikramdır. Batından ikramdır. Yani bir hayvan nasıl kesilir bonfilesinden ikram edilir yani en değerli yerinden ama o hayvanın bir sürü organları vardır, kemikleri var, işkembesi var, her şeyinden ikram edilir, ama en değerli yeri neresi ise o ikram onun Zat’ının ikramıdır. Bu ikramları anlattıktan sonra atâya-ı esmaiyenin izahına geçip buyururlar ki; yani Cenab-ı Şeyh evvela Zat’ı ikramı anlattıktan sonra şimdi esma ikramına geldi. Esma-i ilahiyenin ikramlarına geldi sıra. Atâyı esmaya gelince bil ki Allahütealanın mahlukuna bahşettiği atâları kendi tarafından o mahlukatına rahmettir. 

Yani Allahütealanın mahlukatına bahşettiği lutfettiği yani verdiği her şey kendi tarafından o mahlukatına rahmettir. Ve atâların hepsi esmadan sudur eder ve oradan vasıl olur. Bu rahmet dahi ya halis bir rahmet olur veyahut karışık rahmet olur. Rahmet-i halise dünya hayatında yiyecek, içecek, nazar edecek, koklayacak temiz bir rızkı dünyada olan bu temiz nimetlerin ahrette sıkıntısı yoktur. Yani esma yollu gelen tecellilerin atâlarına sahip olanların ahirette sıkıntıları olmaz. Bu niye böyle yaptı niçin böyle yaptın demekten kurtulmuştur. Nitekim Hakteala A’raf suresinde buyurur; قُلْ مَنْ حَرَّمَ زِينَةَ اللَّهِ الَّتِىۤ اَخْرَجَ لِعِبَادِهِ وَالطَّيِّبَاتِ مِنَ الرِّزْقِ قُلْ هِىَ لِلَّذِينَ اَمَنُوا فِى الْحَيَوةِ الدُّنْيَا خَالِصَةً يَوْمَ الْقِيَمَةِ 7/32“ Ey Nebim! De ki Allah’ın çıkardığı tiyneti rızıktan tayyibatı kim haram etti? Deki o ziynet ve rızkı tayyibi hayat dünyada halis olarak da kıyamet gününde mü’minler içindir. Yani kıyamet gününde ondan hesap yoktur. Neden niçin yaptın gibilerden. Ve bu zikrolunan rızkı arş-ı vücut üzerine tecelli olan Rahman ismidir. Bu atâyı İlahi halis rahmettir, başka bir şeyle karışık değildir. Karışık Rahmete gelince kokusu kötü olan bir ilacın içilmesi gibidir. Bunu içtikten sonra hastaya rahat gelir, bu da atâyı ilahidir. Zira her ne kadar o çirkin olan ilaç içilirken hasta ızdırap duyduğu cihetle bu hal “Muazzib” (azab verici) isminin mazharı ise de ondan sonra bu hali “Rahman” isminin mazharı olan, rahat takip ettiğinden bu “Muazzib” ismi “Rahman” isminin hadimi olur.

Hastanın şifa bulması için acı olarak içtiği ilaç “Muazzib” isminin tesiriyledir, yani azab edici ismin tesiriyledir. Ama bunu içtikten sonra kendisinde bir rahmet olur. Yani hastalığı iyileşir. İşte o “Rahman” isminin tesiriyledir. “Muazzib” “Rahman isminin hadimi olur. Yani evvela o “Muazzib” ismi “Rahman“ isminin yerine geçer. Diyelim ki çocuk okula gitti okulda okuyor, biraz hata yaptı öğretmeni biraz kulağını çekiyor, “Muazzib” ismi ona orada azab ediyor, Aslında o azab eden kimsede “Rahman“ ismi de vardır. Baştan “Rahman” ismiyle çıkmış olsaydı hiç kulağını çekemeyecekti. “Rahman” ismi “Muazzib ismiyle biraz kulağını çekiyor, neden? Çünkü “Rahman” arkadan gelsin diye.

O çocuk halini düzeltince “Rahman” tecellisi onda ortaya çıkıyor. Yani çocuğun davranışları iyileşiyor. İlahiye esma hadimlerinden bir hadim ve tabi vasıtasıyla bir hizmet etmedikçe atâyı ilahiye zuhuru mümkün olmaz. Çünkü ne kadar esma-i İlahiye varsa cümlesi Allah ve “Rahman” isimlerinin altında toplanmıştır. O isimler bu iki ismin hadimleridir. Bütün faaliyet sahasında olan isimler “Allah” ve “Rahman“ isimlerinin yardımcılarıdır. 

Nitekim Hak Teala buyurur قُلِ ادْعُوا اللَّهَ اَوِ ادْعُوا الرَّحْمَنَ اَيًّا مَاتَدْعُوا فَلَهُ الاَسْمَاۤءُ الْحُسْنَى وَلا تَجْهَرْ بِصَلاتِكَ وَلا تُخَافِتْ بِهَا وَابْتَغِ بَيْنَ ذَلِكَ سَبِيلا 17/110 “İster Allah, ister Rahman diye isimlendirin hangisiyle dua ederseniz edin onun için esma-i hüsna vardır.” İnsan bir sıkıntıya düştüğü zaman Allah ve Rahman ismiyle dua ettiğinde senin sıkıntına cevap verecek Allah ve Rahman isminin altında bir isim vardır buyurur.

Hepsini kapsamına almıştır, dolayısıyla Allah da desen Rahman da desen neticede onlar bu isimlerin üst görevlisi yahut üst sahibi olduklarından o isimleri görevlendirip senin duana icabet olunur. Namazın sonunda bir selam hakikati var “Esselamı aleyküm ve rahmetullah” diyoruz. Namazdaki selamları saydığımızda 94 tane “Selam” esması çıkıyor ortaya. Bir günlük namazda. Beş vakit namaz da, başlı başına “Selam” olduklarından, yani bir vakit namaz bir “Selam” olduğundan toplam 99 selam eder. Böylece 99 esma-i ilahiye tamamlanmış oluyor. İşte bu “Selam” ismi aynı zamanda insan varlığının kaynağıdır. Aynı zamanda islamiyetin kaynağıdır, “Tekvin”, “Kelam”, “İslam” hep aynı kelamdandır. İnsan için de “Dar-us selam” diye geçer. İşte Cenab-ı Hakk’ın ne kadar zıt isimleri varsa bizim beş vakit namaz içerisinde söylediğimiz o “Selam” esmaları bütün esma-i ilahiyenin karşısına geçip her bir “Selam” her bir esmanın selametine sebep oluyor. Diyelim ki Cenab-ı Hakk o gün içerisinde sana “Kahhar” ismi ile tecelli edecek. Her ismin karşılığında bir “Selam” olduğundan “Kahhar” isminin karşısında bulunan “Selam” ismi o “Kahhar” tecellisini kesiyor, en azından hafifletiyor.

Eğer orada bir Lütuf esması sana tecelli edecekse o lütfun artmasına sebep oluyor. Çünkü o esma “Selam” üzerine geliyor. Eğer Cenab-ı Hakk “Aziz” ismi ile tecelli edecekse “Celal” ismi ile tecelli edecekse hep karşısında “Selam”ı buluyor. Cenab-ı Hakk bizlere onun için bu selamları çektiriyor. Tahiyyatın için de de var “Selam”, “Esselamı aleyke ya eyyuhennebiyyü”, “Esselamı aleyna veala ibadillahissalihin” gibi. Müezzinin söylediği “allahümme entesselamı vemin kesselam” bunların hepsini saydığımızda bir günlük namazda 94 selam ediyor, her vakit namaz bir selamdır toplam bir günde 99 selam eder. Her vakit namazı bir selam yani bir selametdir.

99 selam bu 99 esma-i ilahiyenin hepsinin karşıtı oluyor. İşte o selamlar o “Selam” sahibi için şefaat diliyorlar. Hangi ismin karşısına geldiyse. Eğer daha itâlı, bağışlayıcı esmanın karşısına gelmişse bağışını artırıyor. Normal %10 bir bağış söz konusu ise onu %20 ye, %30’lara çıkarıyor. Eğer %50’lik bir zarar gelecekse onu da düşürüyor. Hani şöyle derler namazı zorla da olsa kılın, kendiniz zorlansanız da içinizden gelmediği halde zorla da olsa kılın denir. İşte bu “Selam” ismini böyle bir durumda da faaliyete geçirmiş oluyorsun. 

Malum olsun ki ilahi bağışların tamamı Zat ve sıfatı müştemil olan Hz. İlahiyeden yani mertebe-i uluhiyetten meydana gelir. Yani ilahi atânın tamamı Zat ve sıfat birlikte olarak Hz. İlahiyeden yani uluhiyet mertebesinden meydana gelir. Fakat bu ifaza Zat cihetinden değil belki sıfat ve esma cihetindendir, evvela ifaza olunan şey rahmet-i vücut ve hayattır. 

Yani ilk rahmet insana verilen vücut ve hayattır. Yani ademden ihraçtır. Yani hiçlikten yokluktan dışarıya çıkartıştır. Sonra bunlara tabi olan şeylerdir ve o rahmet dahi üç kısma ayrılmıştır. 

Birincisi: Zahirde ve batında gizli olan halis rahmettir. Halis rahmet helal rızık, temiz rızıktır, bir kimse dünyada rızkı helal ile nimetlense ahrette niçin rızkı helal yedin diye sorumlu tutulmaz. Böylece zahiren ve batınen rahmet-i mahza olur. İlimler ve faydalı olan marifet dahi ahrette rahmet-i halisedir. 

İkincisi: Rahmet-i müntezicedir. Bu rahmet dahi ya zahirde batından nikmettir veyahut bunun aksi olarak zahirde ceza batında rahmettir. Yani karışık rahmettir. Dışarıdan baktığında rahmet gibi gözükür, batında cezadır, ceza; nimetin karşıtıdır. Nimet güzellikler, ceza da zorluklardır. 

Ya batında zorluk, zahirde kolaylıktır, rahatlıktır yahut zahirde zorluk batında kolaylıktır. Bu ikinci rahmet karışıktır. Mesela haram yemek şarap içmek, zina yapmak ve sair kalbi Hakk’tan uzaklaştıran nefse muvafakat gibi tabiatına meyilli olan şeylerdir. Zahirde rahmet, batında nikmet yani şiddetli cezadır. Çok yemek zahirde Rahmet gibi gözükür, batında sana zorluk çıkarır. İbadet ve nefsin arzularına muhalefet mücahede ve riyazet fısk-u fücurdan uzaklaşmak zahirde zorluk batında nimettir. Yani baştan nefsinle mücadele etmek dışarıda zorluktur ama içeride Rahmettir. 

Niyazi Mısri buyurur; İç ol zehiri ki bal ola sonunda, sonunda zehir olan balı nidersin. 

Üçüncü: Nıkmet-i zahireye takip eden nimet-i zahiredir. Yani zorluğu takip eden zahirdeki nimettir. Bu da karışık Rahmetin bir neticesidir. Mesela kokusu çirkin olan bir ilaç içilir, o ilacın tesiriyle hastalık ortadan kaldırılır rahat edilir. Bu zikrolunan üç kısımdan birincisi atâyı Rahmanidir, Zira rahmet-i mahza olduğundan diğer bir ismin hizmeti araya girmeden doğrudan doğruya bunu Rahman ismi ita etmiştir. Yani birinci atâ Rahman ismindendir. İkincisi ve üçüncüsü atâyı Rahmani değil belki atâyı İlahidir. Çünkü Rahman isminin tahtında mündemiç olan hademe-i esmadan bir hadimin elleri üzerine zuhura gelmiş olan rahmettir, bu rahmet başka şeylerle ile karışıktır, halis değildir.

------------------- 

27. Paragraf:

İmdi Allah Teâlâ ba'zan bir atâyı abde Rahmanın iki eli üzere verir. Binâenaleyh atâ, o vakitte tab'a mülayim olmayan veya garaza imâle etmeyen ve buna müşabih şaibeden hâlis olur. Ve Allah Teâlâ ba'zan atâyı abde Vâsi'in iki eli üzere verir. Şu halde umûmî olur. Yahut Hakîm'in iki eli üzere verir. Böyle olunca vakitte aslaha nazar eder. Yahut in'âm etmek için Vâhib'in iki eli üzere verir; ve Vâhib'e karşı mu'tâ-leh olan kimseye şükür ve amelden bir ivaz ile teklif vâki' olmaz. Yahut Cebbâr'ın iki eli üzere verir. O halde mevâtına ve abdin müstahak olduğu şeye nazar eder. Yahut Gaffarın iki eli üzere verir. Bu halde de mahalle ve abdin üzerinde sabit olduğu hâle nazar eder. Eğer mu'tâ-leh ukubete müstehak olacak bîr hal üzere olursa, ondan onu setr eder; yahut ukubete müstehak olmaz bir hal üzere olursa, ukubete müstahak olur olan halden onu setr eder. Binâenaleyh mu'tâ-leh ma'sûm ve inayet olunmuş ve mahfuz tesmiye olunur. Ve bundan gayri ki, bu nev'e müşâkil ola (27). 

------------------- 

Rahmet-i halise ile rahmet-i mümtezicenin (karışık) tafsili budur ki yani halis rahmet ile karışık rahmetin tafsili budur ki Allahüteala bazen bir kuluna bir atâyı Rahman isminin iki eli üzere verir. Zira Rahman’ın biri fail diğeri münfail olmak üzere iki eli vardır. Yani biri fail tesir eden biri de münfail yani tesir edilen. Yani bir eliyle tesir ediyor, bir eliyle de tesir edilmiş hale geliyor. Yani iki eliyle veriyor. Diğer esma hakkında da bu itibar vardır. Böylece bu atâ atâyı halis olur. Tecelli vaktinde sırası geldiğinde zuhura çıktığında tabiatına mülayim gelmeyen şeyle karışık değildir.

Mesela karnı aç olan kimseye helal olan yiyecek latif ve nefis ihsanı gibidir. Bu bir ihsan ve atâdır ki aç olan kimse hakkında Rahmet ve aâayı halistir. Ne zahiren ne de batınen tabiatına ters gelen bir şeyle karışık değildir. Veyahut o atâ abdin garazına nailiyetten men eden şeyden ve sair kedere neden olacak şeylerden halistir. Mesela bir padişah malı helalinden bir kimseye 10 bin altın liralık bir çiftlik ihsan etse bu atâyı halistir. O kimsenin garazı ondan intifa etmektir. Bu halis olan atâdan kimse hak iddia etmez. Zaman zaman Allahüteala “Vasi” isminin iki eli ile verir ve bu atâya sıhat ve rızık gibi umumi halka şamil olur, yahut herhangi bir kuluna has olup onun zahir ve batınına ruh ve tabiatına ve cümle hallerine âmm/umum olur.

Bazen Allahüteala atâyı “Hakim“ isminin iki eli üzere verir, o vakitte en ziyade salih olan emir neyse Hakk Teala ona nazar eder mesela bir kimsenin çürük bir dişi gayet şiddetli bir şekilde ağrır, bu ızdıraptan kurtuluş dişin çekilmesidir. Halbuki diş çıkarılırken önceki ağrıdan daha şiddetli ağrı hissedilir fakat sonunda rahatlar. Böylece kulun o vakitte en ziyade işine yarayacak olan şey dişinin çıkarılmasıdır. Hikmet dahi kulun haline münasip olan şeyi vermektir. Bu atâda zorluk ile nimet karışıktır. “Hâkim” isminin hizmetiyle Rahmet hasıl olmuştur. Yani “Hâkim” ismi “Rahman” isminin hadimi olmuştur. Rahman isminin yerine bakıcı olmuştur. 

İlah mabuddur. Mabud ise abide nisbetle mabuddur. Allah mabuddur. Yani ibadet edilendir. Ama abide nisbetle mabuddur. Abid olmazsa Mabud da olmaz. Yani ibadet eden olmazsa ibadet edilen de olmaz. Dolayısıyla mabud varsa abid de vardır. Mariz (hastalık) ise “Şafi” ismine bağlanır. Muhtaç olduğu şeyi o isimden talep eyler. Cenab-ı Hakkın “Hakim” ismi ise o abdi muhtaç olduğu mabudu yönüne götürmeye görevlidir. Her Abidin mabudu başka olduğuna göre dolayısıyla hikmetle hükmeden “Hakim” hangi abdin hangi mabuda ihtiyacı varsa onu oraya göndermesi onun görevidir. “Şafi” ismi “Rahman” ismi tahtında mündemiçtir. 

Ne tek bir abd var ne de tek bir mabud vardır. Yani tek bir mabud yoktur derken Allahüteala parçalanmış veya çoğalmış birçok olmuş Allah’lar vardır anlamında değildir. Bunlar ancak “Hakim” ismi ile anlaşılabiliyor. “Hakim” ismi bir insanda tecelli ettiği zaman bunları ayırma meydana geliyor. 14/4 وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ bir çok yerlerde “Hakim” isminden bahsediyor. Hakimi “Aziz” e bağlıyor. Yani “İzzet”, “Aziz”, “Azamet” ismi tecelli ettikten sonra “Hikmet” ehli “Hakim” ehli olabiliyor. İşte “Hakim” ismi ile tecelli eden “Hikmet” sahibi her şeyi yerli yerine koyuyor hiçbir şeyi haksız bırakmıyor.

Herkesin her şeyin hakkını veriyor, hangi şart ve mertebelerde olursa. İşte abid ve mabud kimin neye ihtiyacı varsa o ihtiyacı olduğu yerde abd, sadece abd ibadet manasında değil yani ihtiyaç sahibi abiddir. Mabud abidin ihtiyacını karşılayandır. Dolayısıyla hangi esma yönüyle o kişi abd ise zayıfsa hangi esmaya ihtiyacı varsa o esmaya yönelmesi onun abdın mabuduna yönelmesidir. Yani bir insan marazlı ise hasta ise onun mabudu “Şafi” ismidir, şifa verendir. Yani hastalığını iyileştirendir. 

O isim onun mabududur. Niçin? Çünkü bir insanın nereden zoru varsa en tecelli ettiği şey üstünde tecelli ettiği şey odur. Onun dışındaki esmalar onun üstünde tesirsiz kalır. O anda onu düşündüğü için o onun mabududur o da onun abdıdır. Hastalanmış şifa istiyor “Ya şafi”, “Ya Şafi” demiş oluyor. Rabbı ve mabudu Şafi ismidir. Özel olarak oraya yönelmiştir. İşte bu “Hakim” ismi de mabudu canibine, abdi muhtaç olduğu mabudu canibine yani hangi mabuda, hangi esmaya muhtaçsa onun yönüne doğru götürmeye de “Hadim”dir görevlidir. Hademe derler ya işte “Hadim” den geliyor, görevli anlamındadır. “Şafi” ismi ayrıca “Rahman” ismi grubundadır. Rahman ismi topluluğundadır. Şafi ismi “Rahman” ismine bağlı isimlerdendir. 

Yahut Allahüteala herhangi bir varlığa bir lütuf vermesi için “Vahid” isminin iki eli üzere verir. “Vehhab” isminin yani hibe edici isminin. “Vahid” isminin iki eliyle verir, bu isim vasıtasıyla gelen ilahi atâya karşı onu alan kimse yani bu atâyı alan kimse şükür ve amel etmek gibi bir bedel ile mükellef olmaz. 

Karşılıksız geldiği için şükre herhangi bir şeye gerek kalmaz. Ama bir başka isimle gelmiş olsa ona şükretmek gereklidir. Yani bu bağış (atâ) abde şükür ettiği ve salih amel işlediği için verilmiş değildir. “Vehhab” isminin özelliği ile verilmiştir. Nefes alıp veriyoruz, biz buna şükretsek de alıp veriyoruz, etmesek de alıp veriyoruz. Neden “Vahid “isminin tesirinde olduğundan. (Vahid’in çoğulu Vehhab’dır) Abde şükrettiği ve salih amel işlediği için verilmiş bir bağış değildir. Belki mutlak Hakk’ın nimeti içindir.

 Allahüteala bu inamı halis nimeti ile nimetlerinin vücudunu ızhar buyurur. Yani bunu böyle yapmakla kendisinin nimet verdiğini ispatlar. Vermemiş olsa nereden ispatlamış olacaktır. O verilmemiş olsa Cenab-ı Hakk’ın “Vehhab” isminin varlığını nereden bilecek insanlar. Nitekim ömrü süresince bir defa da şükür etmemiş olan yahut zaten imanı olmadığı için salih amel işlemek asla hatırına gelmemiş bulunan kimseler türlü, türlü ilahi nimetlerle nimetlenmişlerdir. Birinin imanı var ona ver diğerinin imanı yok ona verme gibi bir husus Cenab-ı Hakk’ta yoktur. 

Cenab-ı Şadi buyurur ”Ey kerim olan Allahüzülcelal sen gayb hazinenden Mecusileri ve kafirleri rızıklandırırsın sen düşmanlarını nimet ihsan ettiğin halde hiç dostlarını nimetten mahrum edermisin.” Allah’a küfür ediyorlar, peygambere küfür ediyorlar, peygamberleri katlediyorlar veya eziyet yapıyorlar O gene de nimetlerini vermeye devam ediyor. Neden çünkü nimet şükür ve küfür karşılığı değildir. İlahi atâ eğer oraya bir hayat murat etmişse onu verecektir. Vermiyorsa artık oradan onu kaldırmıştır.

Yahut Allahüteala atâyı (verdiği nimeti) Cebbar isminin iki eli üzere verir ve bu suretle de Cebbar ismi Cebbar isminin yerleştiği yere ve abdin müstehak olduğu şeye nazar eder. Mesela abdin kibir ve azameti kendisinin afetidir. Cebbar ismi o kulun kibirlenmesini azamet göstermesini zillete çevirip kendisine def ettirir.

“Kemal” ise tevazudadır. Böylece onun müstehak olduğu şey bu bulunduğu yerde zillettir. Cabbar ismi o abdin düçar olduğu kibir afetini zilletle cebr edip def eyler. Yani kibrini zillete dönüştürür, o da kendisinde tabilik meydana getirir, uysallık meydana getirir, bu şekilde üstünden def eder. Kibirini def eder, Cebbar, Kahhar, isimlerinin faydaları ve görevleri. Onu zillete yani bazen yoksulluğa düşürür bazen zorluğa düşürür o zorlandığı zaman zoraki tedavi, bazen bir yerde mahcup eder bir yerde bir şekilde, onu zillete düşürür oradan çıkmış olur. Ve bu da Cebbar isminin terbiyesindendir. 

Yahut Allahüteala kuluna verdiği lütufları “Gaffar” isminin iki eli üzere verir. Bu halde “Gaffar” ismi mahalle ve abd ne hal üzere sabit ise o hale nazar eder. Mesela bir mü’minin ayıbına muttali olduğumuz vakit onu örtmeye memuruz. Zira gıybet ve ayıbı ifşa haramdır. Fakat hayasız olan kimsenin ayıplarını gördüğümüz vakit halkın kınaması sebebiyle o ayıplarını yapmakta ısrardan vazgeçer ümidiyle onlardan bahsetmek caizdir. Nitekim hadis-i şerifte buyurulur; “Kim ki haya gömleğini çıkarıp atarsa onun için gıybet yoktur.” Yani hayadan utanmaktan kötü işler yapmaktan sakınmayan kimsenin hakkında konuşabilirsiniz. Gıybet yoktur derken gıybet günahı yoktur manasınadır. 

Yani arkasından konuşursunuz ki onun da kulağına gider de kendini düzeltir. Gıybet olmaması zaten aleni yapıyor herkes de yaptığını biliyor ve bunu söylemekten kendisi de çekinmiyor, bu kişiler hakkında konuşmak gıybet değildir. Kim haya gömleğini çıkarıp atarsa, yani kim ki utanmaz bir hal yaparsa onun için gıybet yoktur. Böylece ayıbı örtmek ve örtmemek hususunda ayıp sahibine ve onun bulunduğu âlem nazar olunur. Yani ayıbı kapatmak veya kapatmamak hakkında o kişinin özelliğine göre hareket edilir. Şimdi “Gaffar” ismine mazhar olan kimse iki halin dışında değildir. Ya ceza görecek bir hal üzere olur veya ceza gerektirmeyecek bir hal üzere olur yani iyi bir iştir. 

Eğer ceza görecek bir hal üzere olursa “Gaffar” onu cezadan örter. Yani o göreceği cezadan kötülüğünden örter. 

“Gaffar” örtücü manasınadır setredici, örtücü manasınadır. “Gafurur Rahim” diyor ya Rahim hem merhamet eder hem örter. Yani abd isyan edip ceza aldığı halde “Gaffar” onu mağfiret ile yani bu nevilere benzer olanlar ve münasip olan esma-i mezkurenin zikredilen esmaların gayrı hep atâyayı esmaiyedendir. Yani bu tür hallerin hepsi isimlerden gelir, isimlerden gelen atâlardır. 

------------------- 

28. Paragraf:

Ve nezdinde olan hazînelerin hâzini olduğu haysiyyetle mu'tî, Allah'dır. Binâenaleyh o atâyı ism-i hâssının iki eli üzere, bu emr ile, ancak kader-i ma'lûm üzere çıkarır. Böyle olunca ism-i Adl ve ihvanı yedeyni üzere, her bir şeyin halkını verdi (28).

------------------- 

Her bir ism-i ilahi bir hazinedir, yani Cenab-ı Hakk’ın isimlerinin hepsi kendi özellikleri itibarıyla birer hazinedir. Bütün isimler Allah isminin tahtında iştima etmiştir. Yani “Allah” ismi bütün esmaları kendi bünyesinde toplamıştır. Hani M. Arabi Hz.leri Allah’ın ismini ifade ederken “Allah; ismi Zat, cemiül sıfat, esmaül mütekabile ve sıfatul mütezatte, ceminin birliğine Allah denir” buyurur. Bil cümle esma “Allah” isminin altında toplanmıştır. Böylece Allah ismi bilcümle hazinelerin de hazinedarıdır. Her bir ismin hazinesinden gelen atâları yani lütufları hepsinin hazinedarı Allah ismi olmak haysiyetiyle o verir. Şu halde “Mu’ti” Allah’tır. (mu’ti ita eden veren manasınadır) Allah bu atâları her bir mazharın tedbir edicisi yani düzenleyicisi ve ruhu ve rabb-ı hassı olan ism-i hassasının iki elidir. 

Yani yed-i faile ve yed-i kabilesi üzere ancak kader-i malum yani ezelde belirtilen kaderi nispetinde verir. Kader-i malum – bilinen kaderi- ve hazineden ihraç eder. Doğduğu günden öleceği dakikaya kadar bir kimsenin ism-i hassının hazinesinde ne varsa doğar doğmaz hepsi birden ihraç olunmaz. Yani bir insan dünyaya geldiği zaman hazineden onun için ne ayrılmışsa onların hepsini birden dışarıya çıkarılmaz. Hastalık, sağlık, açlık, tokluk, rızık ve ilim vakit ve vaktin miktarı malum üzere nazil olur. Yani vakti geldikçe ne varsa onun istidadında kabiliyetinde o zuhura çıkar. Böylece Allahüteala “Adl” isminin ve onun kardeşleri olan “Muksit” ve “Hak” ve “Hakem” gibi sair esmanın iki elleri üzere her şeyin hakkı ne ise yani ezelde lisan-ı istidat ile Hakk’tan ne talep ettiği lisan-ı istidadı ile ve onun bu talebi üzerine Hakk’ın dahi onun hakkında hüküm eylediği şey neyse onu verir. 

Şu halde bu niçin fakir oldu, o niçin zengin oldu veya bu asi o muti oldu veya bu insan o da köpek oldu diye Hakk’a itiraz olunamaz. Zira “Adl” ve “Hakem” isimleri her şeye hakkını vermiştir. “Adl” ve “Hakem” isimleri her şeye hâlkını yani halk ediliş oluşumunu vermiştir. Böylece herkesin hakikati ve ayan-ı sabitesi neyi beğenip istemiş ise ona o verilmiştir. 6/149 ayetinde “Allah için hüccet-i baliğa sabittir”, 6/149

قُلْ فَلِلَّهِ الْحُجَّةُ الْبَالِغَةُ فَلَوْ شَاۤءَ لَهَدَيكُمْ اَجْمَعِينَ

 6/149-De ki: "Hüccetül'Baliğa Allah'ındır"... Eğer dileseydi, elbette hepinizi hidâyete erdirirdi.

لا يُسْئَلُ عَمَّا يَفْعَلُ وَهُمْ يُسْئَلُونَ 21/23 “Allah işlediğinden mesul değildir, onlar mesuldür.” Zira Hakk herkese istediğini vermiştir, niçin istediğini verdin diye bir kimseye itiraz olunmaz. Fakat niçin sen fena şeyi beğendin aldın diye itiraz olunmak olabilir. Bu bahiste soran kim mesul olan kim iyi şey dururken fena şey nasıl alınır diye birçok sualler varid olup bunların cümlesi diğer fasıllarda sırası geldikçe izah olunmuştur.

------------------- 

29. Paragraf:

Ve esmâullah namütenahidir. Zîrâ o esma, onlardan vâki' olan şey ile bilinir; ve onlardan vâki1 olan şey dahi gayr-ı mütenâhîdir. Ve eğer kî esmâ-i ilâhiyye, usûl-i mütenâhiyyeye rücû' eder ki, o da ümmehât-ı esmadır, yahut hazarât-ı esmadır. Ve ale'l-hakîka vücûdda esmâ-i ilâhiyye ile kinaye olunan niseb ve izâfâtın kâffesini kabul eden hakikat-ı vâhideden gayrı yoktur. Halbuki hakikat, ilâ-mâ-lâ-yetenâhî zahir olan bir isim için bîr hakikat sabit olmasını i'tâ eder ki, o isim, o hakikat ile diğer isimden mümtaz olsun; ve o hakikat ki, isim onunla diğer isimden ayrılır, o ismin "ayn"ıdır. Kendisinde iştirak vâki' olan şeyin "ayn"ı değildir (29).

------------------- 

Allah’ın isimleri her ne kadar sonlu gibi olan asıllara yani esma-i Zatiye tabi olunan “Hay”, “Alim”, “Semi”, “Basir”, “Mürid”, “Kadir” gibi isimlerin analarına ana isimlere o hazarat-ı esmaya hazret isimlerine rücu eder ise de zuhurları itibarıyla sonsuzdur. Zira esma kendilerinden sadır olan asar ile malum olur. Yani isimler kendilerinden meydana gelen eserler ile bilinirler. “Hakim” isminin bilinmesi için o hükmün yerine getirilmesi lazım ki “Hakim” ismi bilinsin. O hükümler yerine getirilmezse “hakim” ismi faaliyette değildir. 

Hakikat-i hale bakılırsa hakikat-i vahide olan vücudundan gayri bir vücut yoktur. Yani tek hakikat olan bu vücuttan başka bir varlık vücut yoktur ve o hakikat-i vahide cemi nisbetleri ve izafetleri kabul eder. İşte çokluk buradan meydana geliyor. Bu niseb ve izafet o hakikatin ahadiyetinde yok olmak itibariyle birbirinin aynıdır. Yani bütün bu nisbetler o hakikat-i vahidede yok olduklarından birbirlerinin aynıdır.

Bir kova su diyelim bir kova suda o kadar çok özellikler var ki o bir kova sudan her şey yapabilirsin. Tatlı yapabilirsin, reçel yapabilirsin, tuzlu yapabilirsin, ekşi yapabilirsin, ekmek yapabilirsin daha birçok şeyler yapabilirsin. Yani yiyebileceğin içebileceğin her şeyi yapabilirsin. Hakikat-i vahide olan o suda hepsi mevcut içinde. Bu varlıkların özellikleri tek bir varlıktır. Ama terkip meydana getirdikleri zaman değişiklik meydana geliyor. Bunlar suyun içinde iken birbirinden farklılıkları yoktur. Yani aynı hakikat aynı vücut içindeler hepsi, yani hakikat-i vahide içindeler. Bir tek vücut içinde bunlar müstehlek yani yok olduklarında birbirlerinden farkı yoktur. Ama ne zaman varlık pencerelerinden zuhura gelmeye aynalardan seyredilmeye başlıyor, acı ile tatlı, tuzlu ile ekşi birbirlerinden ayrılmaya başlıyorlar. O zaman bunlar tecellide oluyor. Ama bunlar asılda hepsi birdir. 

İşte bu nispetler ve izafetler o hakikat-i ahadiyetinde müstehlek olmak itibariyle yani hakikat-i vahidede yok olmuş kabul etmek suretiyle hepsi birdir, birbirlerinin aynıdır. İşte bu nisbetlere ve izafetlere biz esma-i ilahiye tabiriyle “Kinaye” deriz o ismi veririz. Sonsuz nihayetsiz eserleriyle zuhurlarıyla zahir olan bir isim için bir hakikat sabit olmasını iktiza eder. Ta ki her bir isim kendi hakikatiyle diğer isimden tefrik edilebilsin. Nasıl reçel ile turşu birbirinin tam zıddıysa işte bunlar bu özellikleri ile birbirlerinden ayrılırlar. 

Yani zuhurdaki hakikatleri ile birbirlerinden ayrılırlar. Yoksa özde hepsi aynı şeydir. Değişik meydana geliyorsa işte onun Rabb-ı hassı o olmuş oluyor. Onun kendine has Rabbı olduğundan o değişiklik Rabb-ı hasdan kaynaklanıyor. Dolayısıyla Rabb-ı hasdan Rab-ul erbaba geçmek gerekiyor ki gerçek Rabbı idrak edelim. 

اَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ dediği yer çoğul ifade ettiğinden Rabb-ül has yeridir. Ama aynı mertebede Rabbül erbab yaşantısı da vardır. اَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ dedi . Burada insan olarak diyor, ayette öyle geçiyor, Âdem’i halk ettikten sonra sırtından ve belinden nesline getirdiğimize sordu اَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ diye. Burada bunun daha iyi anlaşılması için bu mevzuların çok iyi bilinmesi lazımdır. Yoksa o sözlerin hepsi askıda kalıyor. Laf olarak kelam olarak ibare olarak geçiyor fakat özünün nereye dayandığı neye isnat ettiği neyi meydana getirdiği anlaşılamıyor. Rabb-ül haslar mertebesinden baktığımız zaman ayrı bir varlık bu hitabı duyuyor. Duyması da lazım duymaması da mümkün değildir. 

Eğer bir varlık varsa ortada yani daha evvel konuşulduğu gibi abd varsa onun mabudu vardır. Dolayısıyla o Rab, her bir Rab kendine bağlı olarak zuhura getirdiği zuhuruna soruyor. “Ben senin Rabbın değilmiyim” diye. Tek, tek, tek ayrı ayrı soruyor. Her mahalde o mahali meydana getiren Rab meydana getirdiği abdine “Ben senin Rabbın değiliyim” diye soruyor. İlk sefer söylenen Rab-ül erbab mertebesinde olan o ilk sefer söylenen ama, bunun devamı hep devam ediyor. “Biz ezelde ahid verdik” Yani evet sen bizim rabbimizsin. Biz senin istediğin gibi kul olacağız diye ahid verdik. Gerçekten doğru, herkes ne amel işleyecekse programı ona göre yapıldığından biz bu programı yerine getireceğiz diye. Söz verdiler. 

Ve işte hepsi de قَالُوا بَلَى sen bizim rabbimizsin. Yani bizim uygulayıcımız bizim programımızı yapıcımız bize hükmedicimiz her birerleri kendi Rablarına söylediler. Ama bunun ötesinde de bütün hakikat-i vahide olarak bütün olarak tek olarak bütün varlıklar Rabb-ül Erbab’a “sen bizim Rabbımızsın dediler” 

Bu hakikatlere şahit olduk yani her bir varlık Rabbinin varlığına Rabbına yöneldiğine Rabbinin olduğuna şahit olduk dediler. Bunu gerçek olarak idrak etmiş değillerdir. “Onlar kendi nefisleri üzerine şahit oldular ki La ilahe illa hu” ondan başka ilah yoktur diye. Onlar kendi nefisleri üzerine şahit oldular. Son ayeti kerimeyi kim idrak etmişse bu dünyada kendi varlığının hakikatini Hakk’ın hakikatinden başka bir şey olmadığına kendisi şahit olmuş oluyor. Kendi şehadetiyle kendi tasdikiyle bu işi idrak etmiş oluyor. Bakınız nefsinin diyor, bedenin demiyor, ruhunun demiyor وَاَشْهَدَهُمْ عَلۤى اَنْفُسِهِمْ “Onlar şahit oldular ki kendi nefsleri üzerlerine şahit oldular ki Allahtan başka ilah olmadığına. Nefis bir şeyin hakikatidir aslında onun özüdür. Mudil esması mülhimede kırılmaya başlıyor, daha sonra onun tesirinden kurtuluyor. 

Cemi nisbetler, varlıkta bulunan her şey izafat yani izafi isim olarak verilmiş ve nisbetlerden başka bir şey değildir. Her birerlerimiz kendi varlığımızı idrak etmezden evvel birer nisbet ve izafetiz. Kendi varlığımızı idrak ettiğimiz zaman izafetten ve nisbetlikten kurtulup asaleten olmuş oluyor, asil olmuş oluyoruz.

Neden? Çünkü Hakkın Allah ismiyle, Zat ismiyle meydanda olduğunu idrak ettiğinden izafetler düşüyor. İşte bak burada قُلْ هُوَ اللَّهُ اَحَدٌ meydana geliyor bu hadisede. اَحَدٌ yani İhlas yani surenin ismi, İhlas ne demektir; ahadiyetten izafatı çıkarmaktır, sıyırmaktır. İşte izafet dediği isimlendirilmiş yok olduğu halde isim verilmiş. Olmadığı halde bir isimle bir varlık kazanmış işte yaratılmış diye belirtilen şeyler sadece bu isimlerdir. Aslında isimler de onun ama yani isim bir şeyi belirtmek için isimler halk edilmiştir. Birinci ihlas budur. Ahadiyeti izafetten temizlemektir. İsim elbisesi giydiriliyor o zaman da izafetler meydana geliyor. Nispetler meydana geliyor.

Her bir varlık her bir elbise bir nisbetten meydana geliyor. Şimdi bu genel manadadır, beşeri manada ihlas kendi varlığının kendi ahadiyetinin üstünden bütün nisbetleri soymaktır. Gerçek ihlas budur. Kendi hakikatinden sonradan meydana gelmiş olan izafetleri silip atmak kaldırıp atmak çıkarmak soymak, genel anlamda ilahi varlıkta ahadiyetten nisbetleri atmaktır. Bütün cemi izafi olan şeyler ve nisbetler hakikat-i vahidiyede tek şey olduğundan orada helak olur. كُلُّ شَىْءٍ هَالِكٌ اِلا وَجْهَهُ 28/88 Bu ayet-i kerime de bu hakikati meydana getirmiş oluyor. Her şey yok olacaktır ancak Hakk’ın vechi baki kalacaktır. Bunu ahirette kıyamette olacak zannediyoruz, aklı olana kıyamet her andır. “Kıyamet” ayağa kalk demektir. Nasıl ayağa kalkacaksın? Üzerindeki benlik gaflet tozlarını atıp elbiselerini soyup gerçek halinle “Elif” olacaksın, ahadiyet mertebesi itibariyle ayağa kalkacaktır. 

Hakikat-i vahide deniyor, bütün âlemde geçerli olan bu husus hakikat-i vahide, tek hakikat. Tek hakikat; Allah’ın birliğinden başka bir şey değildir. Bu hakikat-i vahide de cem-i niseb ve izafatı kabul eder. Yani cemi nisbetleri ve izafe edilen özellikleri bu hakikat-i vahide hepsini kabul eder. Hakikat-i vahide ama bir tek değil. Ne kadar varlık varsa hepsindeki o nispetleri kendisine edilen nisbetlerin ve izafatların hepsini kabul eder. Onların varlığını kabul eder. Yani hepsini gönlüne alır, kendi bünyesinde kaplar. Yani kendi bünyesinin dışına çıkamaz. Bu nispetler ve izafatlar (izafe edilenler), o hakikati ahadiyetinde yani hakikat-i vahidenin ahadiyetinde, yine birliğinde helak olmak itibarıyla.

Bir hakikat-i vahide var, bu hakikat-i vahide bütün varlıkları kendinde kabul ediyor. Kendine mal ediyor kendinde kabul ediyor. Ama bu hakikat-i vahidiyenin ahadiyetinde bunlar helak oluyorlar. Yok hükmüne giriyorlar. Bu âlemde var görünen bütün varlıklar ahadiyet mertebesi, hakikat mertebesi itibarıyla her birerleri ortadan kalkmış oluyor. Helak olma itibarıyla birbirlerinin aynıdır. Her birinin vasfı orada yok olduğundan yani kimlikleri yok olduğundan hepsi bir olmaktadır. Yani dışarıda bu izafatlar ve nisbetler zıt olarak göründüğü halde ahadiyet mertebesinde toplandığı zaman bunlar orada helak oldukları zaman yani hukuken helak oldukları zaman yoksa imha değil. Birimsellikleri ortadan kalktıkları zaman hiç birisi diğerinden farklı değildir, hepsi aynıdır. İnsanların başlarına birer çuval geçirmiş olsak üzerindeki iç çamaşırlar hariç elbiselerini soyup salalım ortaya. Kim kimi neyle tanıyacaktır. Kimse tanınmaz. Hepsi o insan isminin birliğinde helak oldular. 

 Yok oldular, ama başını açtığın zaman kimliği meydana çıkmış oluyor. İşte bu hakikat-i vahide bütün kimlikleri kabul ediyor. Herkeste başka, başka olan kimliklere ahadiyet mertebesi itibarıyla baktığın zaman başlarına birer çuval geçir hepsi aynı oluyor. Böylece helak olmuş oluyorlar. Aslında var ama yok hükmünde oluyorlar. İşte bu nispetlere ve izafe edilenlere esma-i ilahiye tabiriyle kinaye ederiz. Bu nispetlere ilahi isimler deriz. Her birerlerimiz Hakk’ın birer nispetidir, işte biz bunlara ilahi isimler diyoruz. Mesela biz kimine Ali, kimine Osman, kimine Mehmet vs. diyoruz ve biz bunlara bunların beşeri isimleri izafe ediyoruz, aslında bunlar Allah’ın isimleridir. 

Yani bunlar İlahi isimler. Yani Osman dediğimiz masa dediğimiz, ev dediğimiz, ayakkabı dediğimiz, halı dediğimiz şeylerin Cenab-ı Hakk’ın esma-i ilahiyesinin birer zuhurlarıdır. Esma-i hüsnanın birer zuhurlarıdır. Nihayetsiz olan bu isimler yani sayılarla ifade edilemeyecek kadar çok ve nihayeti de yok bu isimlerin. Sonsuz olan bu isimler, sonsuz eserleriyle her tarafta kurtta, kuşta, ağaçta, çiçekte, yaprakta, suda, rüzgarda o eserleri ile zahir olan bir isim için bir hakikat sahasını meydana getirir. Yani bir isim ama o ismin de bir hakikatinin olması gerektiği zorunluluğu vardır. Bir hakikat sabit olmasını gerektirir.

Ta ki her isim kendi hakikati ile diğer isimler den ayrılabilsin. Başka türlü olsa isimler birbirinden ayrılır mı? Ayrılmaz. Herkese Osman desek burada, herkese Mehmet desek, herkese Kemal desek ne ile neyi ayıracağız. Bunlar bir isimlerle ayrılıyor, bir de o isim olmasa da şekillerle de ayrılıyor. Hiç ismi bile olmasa, kişiler birbirinden ayrılabilir çünkü ayırt edici özellikleri vardır. İşte isim kendi hakikati ile… o ismin hakikati nedir? Suri hakikati dış şeklinin olmasıdır. “Osman” dediğimizde onun bir kendine has şekli ortaya çıkar hayalimizde. İşte o varlığın silüeti zahiri mana olarak onun hakikatidir. Zahirdeki hakikati. Bir de özdeki hakikati vardır. İç bünyedeki hakikat var ki zaten bu hakikat bütün oluşumları ortaya getiriyor. 

Mesela “Hadi” ve “Mudil” isimlerinin ayrı ayrı birer hakikatleri olmasa yek diğerinden bunları ayırmak mümkün olmazdı. “Hadi”; hidayet edici, yol göstericidir. “Mudil”; saptırıcı eğri yola götürücüdür. Ayrı ayrı hakikatleri olmasa yekdiğerinden bunları ayırmak mümkün olmazdı. İşte “Hadi”nin hakikati beşeriyet anlayışına göre doğru yola götürmek, hidayete götürmek, “Mudil”in hakikati de eğri yola götürmektir. Yani ikisinin de kendine göre hakikatleri vardır. O hakikatler olmasaydı o faaliyet sahası olmazdı. O hakikat ondaki faaliyeti meydana getiriyor. Halbuki bunların eserleri çeşitlidir. Yani her ne kadar “Hadi” ve “Mudil” aynı kaynaktan geliyor ise de ama eserleri muhteliftir. İşte bu “Hadi” ve “Mudil” ismi birbirinin tersi tam zıddı olan bu isimler ahadiyet mertebesinde helak olduklarından birbirinin aynıdırlar. “Hadi” ile “Mudil” ismi birbirine göre tam zıt olan bu isimler ahadiyet mertebesi itibariyle birbirinin aynıdır.

Neden aynı? Çünkü eserleri orda yok, eserleri ile meydana çıktığı zaman orada farklılık oluşuyor. İşte ahadiyet mertebesinde onlar helak olmuş vaziyettedir. Helaktan kasıt, atılmış yakılmış değil, faaliyetleri yok edilmiştir. Çünkü orası faaliyet sahası değildir. Faaliyet sahası olmadığından orada hepsi aynıdır. Onun için orada isme de gerek kalmıyor.

İşte bunların ayrı ayrı esma-i ilahiyenin ayrı ayrı özellikleri vasıfları eserleri olduğu için bunlar zuhur âlemine geldiğinde hakikatleri itibariyle değişik faaliyetler meydana getiriyor. Birine düşen hidayet üzere hayatını sürdürüyor, diğerine düşen “Mudil” üzere hayatını sürdürüyor. Burada bir soru geliyor aklımıza; bu mertebe yani şu ifade ediliş tarzları oluşumlara yukarıdan bakma yani ahadiyet mertebesinden bakış itibarıyla hukuk yerine geliyor. Ef’al mertebesi itibarıyla yani madde mertebesi itibarıyla bakış itibarıyla değildir.

“Hadi” ve “Mudil” isimlerinin ayrı, ayrı birer hakikatleri olmasa yekdiğerinden bunları ayırmak mümkün olmaz idi. Eserleri muhteliftir, birinin eseri felah, diğerinin ki fesattır. Mademki eserleri başka başkadır, elbette hakikatleri başka, başka olmak lazım gelir.

 Nerede ne şekilde bir eser meydana geliyorsa o eserin de hakikati vardır. O hakikat o eseri meydana getiriyor. Nasıl bir motorun çalışması için dinamo gerekli, dinamonun çalışması için bir enerji gereklidir, işte onun hakikati o enerjidir. Çalışıp fiilinin açığa çıkması, pervanenin dönmesi yahut motor su çekiyorsa bu da onun eseridir. İşte orada bir eser varsa o eserin bir hakikati vardır. Bağlı olduğu bir yer vardır. Her bir ismi diğer isimden ayıran hakikat, o ismin de aynıdır. Yani isim ile hakikat birbirinden ayrı şeyler değildir. Ama belirtilmek için ismi vardır, hakikati vardır. 

Çünkü ismi olmasa hakikati olmayacak, hakikati olmayınca o isim meydana gelmeyecektir. O isim söylendiği zaman o isim de o hakikatin aynı ondan gayrısı değildir. Mesela “Mehmet” dediğimizde “Mehmet” bir isimdir ama o isim “Mehmet” isimli şahsın da hakikatidir. 

“Gül” dedik, “ev” dedik, “araba” dedik ne dersek diyelim o isim bize bir pencere oluyor o manaya girmek için. “Gül” dediğimiz zaman her ne kadar bir ses gibi, yazılınca da bir şekil gibi görünüyorsa da onun içerisinde bir mana vardır. İşte bütün bu harfler, birleştiği zaman kelimeler, kelimeler birleştiği zaman cümleler oluşur. Dağınık halde iken bir kutu harf alalım bunları yere döküp karıştıralım o harfler neyi ifade eder? Hiçbir şey ifade etmez. Ama aklı şuuru yerinde olan bir arif kimse, o isterse çocuk olsun o harfleri yan yana dizip bir ifadeye döndürebiliyorsa orada o çocuk ariftir. Tabi ki kendi çapında bir ariftir. 

Hiç okuma yazma bilmeyen çocuklar böyle bir hüner yapamaz ama o çocuk bunu beceriyorsa bu onların arifidir. Karışık olan harfleri bilinçli olarak yan yana koyduğumuzda bir isim meydana geliyor. O isimden de o isimlenenin hakikatine ulaşıyoruz. O harflerden o isme ulaşıyoruz, o isimden de onun hakikatine ulaşıyoruz. Ama hakikatine ulaşmak için ortada maddi bir varlık yoktur. İsim bize onun kapısını, yolunu açmış oluyor. Mesela “Allah” dedik, bir “Elif”, iki “lam” bir tane de “He” den oluşuyor. Onları ayrı, ayrı koyduğumuz zaman neyi ifade eder? Hiçbir şey ifade etmez. Sadece dört tane harftir. Ama bilen birisi onları sırayla dizdiği zaman bütün kainatı içine alacak bir mana ortaya çıkarmış oluyor. İşte isimler hakikatinin de aynısıdır. İsimler hakikatin aynısı, hakikatin aynısı da isimlerdir. İşte bir ismi diğer isimden ayıran hakikat ise o ismin aynıdır. 

Fakat her bir ismin hakikati içinde müştereken sabit oldukları hakikati vahidenin aynı değildir, tamamı değildir. Şimdi bütün bu isimler hakikat-i vahidede yani tek hakikatte mevcuttur. Bütün bu isimlerin hepsi orada mevcuttur. İsimler mertebesi itibarıyla hakikat-i Vahide de bütün bu isimler mevcuttur. Eserleri ve manaları itibarıyla hakikat-i vahidede mevcuttur. Ama ahadiyet mertebesinde bunlar helak olduklarından eserleri de manaları da yok, helak olmuş vaziyettedirler. Yani kendileri var ama faaliyet sahaları olmadığından yok hükmündedirler. Her ne kadar bunlar hakikat-i vahidenin içinde iseler de hakikat-i vahidenin aynısı değillerdir. Ama gayrı da değillerdir. Yani bir isim hakikat-i vahidenin tamamının aynı değildir. Ama gayrı da değildir. Bizim bir saçımız var, bu saç teli bizim varlığımızda mevcuttur. Hakikat-i vahide kendimiz olduğumuzu düşünelim bize bağlı olan her şey bizde mevcuttur. 

Ama bu saç teli hakikat-i vahidenin tamamı demek değildir. Bu saç teli senin tamamının özelliklerini taşımıyor ama senden gayrı bir varlığı da yoktur. Ama hakikat-i vahide o saç telinde de yok demek değildir, ama o hakikat-i vahidenin tamamı da değildir. Hani nasıl karpuzu kestik, dilim dilim, kavunu kestik karpuz dilimi ben karpuzum dese yanlış olmaz. Ama kavun benim karpuz benim derse o zaman yanlış olur. Ya kavundan alınan dilim de ben kavunun tamamıyım derse o zaman da hata etmiş olur. Ki bu hata affedilmez bir hata olur.

Karpuz çekirdeği ben karpuz çekirdeğiyim dese doğrudur ama bütün çekirdekler benim derse yanlış olur. Bütün çekirdeklere haksızlık olmuş olur. İşte hakikat-i vahidenin aynı değildir, zira o hakikat bütün bir küldür. Külli bir varlıktır. Cüzlere bölünmüş bir kül değil, külli bir varlıktır. O zaman cüz durumunda olan o esmalarda o diğer varlıklarda onun hakikati olamaz. Ne kadar hakikatler var ise o hepsine camidir. Yani hakikat-i vahide bütün hakikatlere camidir. Yani her birinin hakikatini kendinde toplamıştır. Dolayısıyla cüz küllü muhit olamaz. Yani bir insan bütün insanları kapsayacak hale gelemez. Ama insan dendiği zaman bütün insanlar o kelimenin içinde mevcuttur. 

Misal: Sema tabir ettiğimiz sonsuz feza ve içindekiler gezegen yıldızlar nihayetsiz olanlar “Esir” denen varlığı latefetin kesafet peyda etmesinden husule gelmiştir. Atomun keşfinden önce maddenin temel varlığına “esir” tabiri kullanılıyordu. İşte “Esir” denilen latif varlığın bu madde ama latif bir maddedir. Kesif; yoğunlaşmış olan katı elle tutulur yapısı olan madde; latif ise buhar gibi ışık gibi nur gibi elle tutulamayan ama idrak edilebilendir. Sonsuz fezadaki nihayetsiz esir denilen latif varlığın kesafet peyda etmesinden yani yoğunlaşmasından sıkıştırılmasından koyulaşmasından kesafet peyda etmesinden katılaşmasından husule gelmiştir bu feza ve bütün bu varlıklar.

Yani bütün bu sonsuz feza içindekiler esir denilen latif varlığın yoğunlaşarak kesafetleşmesinden meydana gelmiştir. Böylece her birinin hakikati da esirdir. Mesela şu bardakta ne kadar madde varsa onun hakikat-i vahideden nasibi o kadardır. O kadar olacak ki onun kendi şekli o şekilde oluşsun. Atom sayısı daha fazla olsaydı şekli de değişik olurdu. Az ya da çok olsaydı vasfı değişirdi dolayısı ile ismi de değişirdi. İşte vasıflanması isim alması atom sayılarının değişik oranlarda orantılanması neticesinde olmaktadır. Yani o bardak veya o bardağın içindeki su bütün bu âlemdeki denizler göller dereler, nehirler yağmurlardaki su olamaz.

Zira esir o cirme isabet etmiş olan maddeden ibaret değildir. Zira esir sadece oraya isabet etmiş olan miktar değildir. O esirden kendindeki miktar kadar almıştır. Ama esir o kadar değildir. Mesele ekmek yaptık veya fırından bir ekmek aldık, fırındaki ekmeğin tamamı o bizim aldığımız ekmek değildir. Bizim aldığımız undan yapılan ekmeklerin bir miktarıdır. O ekmek unun tamamı değildir. 

------------------- 

30. Paragraf: 

Nitekim muhakkak a'tıyât, her ne kadar ayn-ı vâhidden ise de, her bir a'tıye, kendi şahsiyyeti ile, kendinin gayrinden ayrılmıştır. Binâenaleyh bunun, o diğeri olmadığı ma'lûmdur, Ve bunun sebebi esmanın temeyyüzüdür. Böyle olunca hazret-i ilâhiyyede, onun ittisâ'ından dolayı, asla tekerrür eder bir şey yoktur. İşte bu, kendisine i'timâd olunan haktır (30). 

------------------- 

Her bir ismin hakikati diğer bir ismin hakikatinden ayrı olduğu gibi nasıl ki Hasan ile Ali, Mehmet birbirlerinden ayrıdırlar mana itibari ile de ayrıdırlar eserleri itibarıyla da ayrıdır. İşte bu âlem ilahi lütuftan başka bir şey değildir. Bu âlemde ne kadar mevcut varsa ilahi lütuf ona o kadar çok verilmiş, her bir zuhura her bir mazhar yerine de o kendi ihtiyacı kadar lütuf verilmektedir. Şunu bilelim ki başımıza da her ne gelirse lütuf olarak her türlü hal olarak, bütün âlemde de ne kadar faaliyet varsa bunların hepsi ilahi lütuftur. Bol bol su içiyoruz su nasıl meydana geliyor, bu içtiğimiz ilahi lütuflardır. İşte bu lütuflar olmasa yaşamamız mümkün değildir. 

Güneşin doğması da bir ilahi lütuftur. Yağmurun yağması bir ilahi lütuftur, her bir lütuf dahi diğerinden farklıdır. Bu lütuf varlıklara göre kişilere göre değişen değerlendirmedir ayrıca. Mesela balığın suda hayatını sürdürmesi suyun ona lütfudur. Yani Cenab-ı Hakkın ona su olarak lütfudur. Kuşa havada uçtuğu için hava ona ilahi lütuftur. Şimdi o İlahi lütuf balığa havayı lütuf olarak verse onu öldürür. O da lütuf olduğu halde bazılarına zarar veriyor. Her mahalde her varlığa verilen ilahi lütuf değişik değişiktir. Birbirine de zıt olarak, ama hangi lütuf nerede verilmişse onun ve ona ait olan hayatın devamını meydana getirmiş oluyor Mesela yılan öyle bir lütuf veriyor ki vücudu aldığı besinlerle zehir üretiyor ve bu zehir ile kendini savunuyor. İstiridye de aldığı besinlerle inci yapıyor. Bunları değiştirecek olursak istiridyenin inci yapacak lütfunu yılana vermiş olsak yılanın bir işine yaramaz belki de yılanın ölümü demek olur. İstiridyeye de zehir yapma lütfunu versek istiridye inci yapamaz dolayısıyla istiridye özelliği olmaz. Yani bir yere lütuf olan bir şey diğer bir yere kahır olmaktadır. Onun için Cenab-ı Hakkın bu dünyada ne kadar müthiş ne kadar insanı hayretlerde bırakacak adaletli her yerde ne gerekiyorsa onu oraya lütuf olarak veriyor.

Sana verdiği lütuf sana has ötekine verdiği lütuf da ötekine has oluyor. Ama o iki lütuf arasında çok büyük farklılıklar vardır. Şimdi gelelim “Mudil” ve “Hadi” ismine işte Cenab-ı Hakk “Hadi” isminin tesirinde olan bir kimseye “Mudil” lütfunu verse orada o zuhura gelmez. Yanlış olur, öldürür. Ama “Mudil” zuhurunun olduğu yere de “Hadi” lütfunu verse gene de haksızlık olur, çünkü “Mudil” görev yapamaz ötekinde de “Hadi” görev yapamaz.

Görev yapamayınca da ne “Hadi” ne de “Mudil” çıkmaz. “Hadi”, “Mudil” ortaya çıkmayınca da bu âlem olmaz. “Bu dünyadan bir zerre yerinden oynasa dünyanın kıyameti kopar.” İşte oradaki bir kum tanesinin oynaması değil burada anlatılan hakikat zerresidir. İşte ilahi lütuftan her bir lütuf dahi kendi şahsiyeti ile diğer lütuftan fark olunur. İşte hangi varlığa nasıl bir lütuf verilmiş ise o lütfun gereği olarak o şahsiyet orada yapısını oluşturur, dolayısıyla o lütuf yönüyle diğer şahıstan farklı hale gelmiş olur.

Şimdi herkeste bir farklılık vardır. Mesela insana Cenab-ı Hakk bazılarına merhamet duygusu fazla vermiştir, bazılarına şiddet duygusunu fazla vermiştir. Onun lütfuda o yöndedir. Eğer o şiddet duygusunu yerinde kullanırsa çok istifade eder. Merhameti de yerinde kullanırsa çok istifade eder. Ama yerinde kullanmazsa merhamet istismar ederler, “merhametten maraz doğar” dedikleri şey odur. Lütufların tümü bir asıldandır. İşte hal böyle de olsa bütün lütuflar yine bir asıldan yani Cenab-ı Hakk’ın Zat’ından kaynaklanır. Yani bütün esmayı cami olan Hakk’ın vücud-u vahidindendir. Vücud-u vahide Hakk’ın vücudundan başka bir şey değildir. Bütün bu lütuflarda o hakikat-i vahideden hakikat-i ilahiyeden gelmektedir. O da Zat-i ahadiyedir. Ahadiyet mertebesidir. Şimdi bir ahadiyet mertebesi var bir de vahidiyet mertebesi vardır. 

Bu ahadiyet mertebesi bütün bu oluşumların anası, kökenidir. Orada bir şey yoktur. Yani ahadiyet mertebesinde hiçbir şey yoktur, ama kök orasıdır. Asıl orasıdır. Merkez orasıdır. Kaynak orasıdır. Bunun bir tecellisi neticesinde vahidiyet mertebesi meydana geliyor, işte bütün bu âlemler vahidiyet mertebesinden zuhura çıkmaya başlıyor. Ahadiyet mertebesi onun üstünde de bir a’maiyet mertebesi vardır, orada hiçbir şey yoktur, a’manın bir zuhuru ahadiyet mertebesi orada iki şekliyle bir zuhur var ama dışa dönük zuhur değil kendi içinde kimliği ve hüviyeti eneiyeti ile hüviyeti vardır, o iki özellikten de vahidiyet mertebesi yani sıfat mertebesi sıfat-ı subutiye, sıfat-ı zatiye, meydana geliyor, işte Hakk’ın vücudu dediği vücud-u vahididendir. 

Ayrıca خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ 4/1 ayetinde belirttiği o vahidiyet mertebesidir. İşte biz sizi tek nefisten halk ettik dediği vahidiyet nefsinden hakikatinden halk ettik buyuruyor. Bütün lütufların tamamı bir asıldandır. Yani bütün esmaya cami olan Hakk’ın vücud-u vahidindendir. O da Zat-ı ahadiyedir. Fakat Zat-ı ahadiyenin Zatiyeti cihetinden hiçbir lütuf sadır olmaz. Fakat Zat-ı ahadiyenin Zat’iyeti cihetinden hiçbir lütuf sadır olmaz. Ahadiyet mertebesinden hiçbir zuhur olmaz. Yani atâ, lütuf, zuhur hiçbir şey olmaz. Çünkü orası faaliyet sahası değildir. Orası ancak toplu olarak vahidiyet mertebesine bunların hepsini intikal ettiriyor, vahadiyet mertebesi paylaştırma görevini, lütfetme, atâ etme görevini üstlenmiş oluyor.

Zira ondan hiçbir şey vaki olmaz. Lütuf ancak esma eliyle ulaştırılır. Sıfat mertebesinden isimlere lütuf, isimlerden de ef’al mertebesine lütuf ettiğinden isimler yolu ile ancak geliyor. Böylece Allahüteala, her lütfu her ismin kendisine has olan hazinesinden lütfeder, verir. Esmanın istidatları başka başka olduğundan her ismin özelliği istidatları kabiliyetleri değişik başka başka olduğundan o isimlerin hazinelerindeki lütuflar dahi elbette ki biri birine benzemez. Şu halde lütuf yekdiğerinden ayrılır. Yani lütuflar, ihsanlar birbirinden ayrılırlar. İşte bu izahattan malum olur ki bu lütuf diğer lütfun aynı değildir. Diyelim ki iki kişi var, biri çok acıktı biri çok susadı, birinin suya ihtiyacı var birinin de ekmeğe ihtiyacı vardır. Susayana ekmek verirsen acıkana su verirsen bu ters olur.

Kimin neye ihtiyacı varsa ona onu vermek hem onun hakkını vermek olur, hem de değişik olur birbirinden ikisi de aynı olmaz. Onun için bu lütuf diğerinin aynı değildir. Lütfun biri birinden ayıran sebep dahi esmanın yekdiğerinden ayrı olmasıdır. “Mudil” ile “Hadi” ismi aynı olmadığından onlardan meydana gelen lütuflar da değişik oluyor.

Kiraz ağacının lütfu kiraz meyvesidir. Asmanın lütfu da üzüm vermektir. Dolayısı ile ikisi aynı olmaz, ikisi aynı şey olsa özellikleri ayrı olmaz. İsimleri de aynı olur, o diğerinden de ayrı bir şey olmaz. Böylece hazreti İlahiye yani uluhiyet mertebesi o kadar geniştir ki sonsuz olan isimlerin lütufları da bitmez tükenmez. Her bir tecelli ayrı ayrıdır, eğer birbirinin aynı olan tekrarlanan tecelli varsa bu noksanlıktan, eksikliktendir. Bu meydana getirilen görüş kendisine itimat olunan bir hak mezheptir. Yani şu anlatılan bilgiler doğruyu ortaya getiren bir yoldur, bir bilgi manzumesidir. Çürük batıl bir mezhep, yol değildir. Yani şu anlatılan mevzu çürük bir mezhepten kaynaklanmıyor doğru bir mezhepten, yoldan kaynaklanıyor. 

Mezhep (zehep) yol demektir, gitmek demektir. Hangi mezheptensin derler ya, hangi yoldansın demektir gitmek yol manasınadır. Ariflerden birine sormuşlar hangi mezhebdensin diye “Hüda mezhebindenim” demiş. Yani “Allah’ın yolundanım” demiş. Burada da bir başka incelik vardır. O mezhepleri yazan o mübarek kimseler çok uğraşmışlar onlar ilim adamlarıdır, her zaman hürmet lazımdır, yalnız bu mezheplerde sadece kalırsa kişi iyiler alemindeki yaşantısını düzenler ancak. Yani fıkhi bilgileri alır, bu mezhep bilginleri şakuli yani miraci bir bilgi değil de sathi bir bilgi genişliğine ulaşmışlardır. Yani hangi mezhebi hangi hukuku açarsak açalım kişinin bedeni ile ilgili yani madde yönüyle ef’al yönüyle ilgili hukuku bildirir. Saçını nasıl traş yapacağını, banyoda nasıl hareket edeceğini insanlar arası sosyal münasebetleri nasıl yapacağını namazı nasıl kılacağını şekli olarak suri mezhepler bunları bildirir. Ama gerçek mezhep “Hüda” mezhebidir. Ama o mezhepleri idrak etmeden öteki mezhebe geçmek de mümkün değildir. Evvela şeriatın zahirini idrak edeceksin o mezheplerden bütün incelikleri olmasa bile kendimize yetecek kadar İslami bilgi edinmemiz gereklidir. Ondan sonrada Hüda mezhebinin takipçileri olmamız lâzım gelecektir.

Mesneviden; Tercüme: “O adem-i izafi ölüden daha ölüdür. Adem; yokluk manasınadır. Adem-i izafi; izafi yokluk demektir. İzafi zaten kendisi de yok hükmündedir. Adem; kesin yokluk mutlak yokluk o halde adem-i izafi ölüden daha ölüdür. “Sen Kur’an-ı Kerim’de كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِى شَاْنٍ 55/29 O her an yeni bir şendedir ayet-i Kerimesini oku da Cenab-ı Hakk’ı işsiz ve fiilsiz bilme.” O’nun her gün olan işi odur ki O üç orduyu seferber kılar, yani her gün en basit işi en aşağı en basit işi her gün üç orduyu seferber eder. Bir orduyu babaların sulbünden Rahimde nebat, bitmek yani evlat hasıl olmak için anaların tarafına yollar. Bir orduyu da cihan erkek ve dişiden dolmak için insanlar erkek ve dişi olsun diye ana rahimlerinden dünyaya gönderirler. 

Yani bir orduyu babalardan annelerin rahimlerine, annelerin rahimlerinden dünyaya erkek ve dişi olarak, bir orduyu da her bir kimse hüsnü amelini görmek için arzdan ecel tarafına yollar. Yani dünyadan ahiret tarafına yollar, yaptıkları şeyin neticesini görsünler diye. İşte bunların cümlesi esma hesabıyla tecell-i ilahi ve atâya-ı ilahidir. O’nun şuunatı sonsuzdur. Yani O’nun işleri fiilleri sonsuzdur. 

------------------- 

31. Paragraf:

Ve bu ilim, Şîs (a.s.) ın ilmidir; ve onun ruhu, ervâhdan bunun mislinde tekellüm edenlerin cümlesi için mümiddir. Hatmin ruhu müstesnadır. Zîrâ her ne kadar cesed-i unsurîsinin terkibi zamanında, bunu kendi nefsinden taakkul etmedi ise de, ona madde, ervâhdan bir rûhdan değil, ancak Allah'dan gelir. Belki onun ruhundan cemi'-i ervaha madde olur. İmdi o, hakikati ve rütbesi haysiyyetiyle bunun hepsini, aynıyla âlimdir. Terkîb-i unsurîsi cihetinden onu câhil olduğu / haysiyyetle o âlimdir, câhildir. Binâenaleyh ezdâd ile ittisâfı kabul eder. Nitekim asıl, bununla ittisâfı kabul eyler. Celîl ve Cemil gibi. Zâhir ve Bâtın ve Evvel ve Âhir gibi. Ve halbuki, o, kendinin aynıdır; onun gayrı değildir. İmdi o, bilir, bilmez, ve ariftir, arif değildir ve müşâhiddir, müşâhid değildir (31).

------------------- 

Bu ilim Şit’in (a.s.) ilimidir. Daha önce bahsettiğimiz mevzular Şit’in (a.s.) ilimidir. Bu fasıl da Şit faslı olduğundan “Şit” demek ataullah demektir. Atâyayı ilahi, ilahi atâ Şit (a.s.) yoluyla Âdem’e (a.s.) verilmiştir. Neden? Hani Habil ve Kabil olayında Kabil Habil’i öldürdü Âdem Baba büyük bir üzüntüye düçar oldu, işte o üzüntüsünün hafiflemesi için Şit’İ (a.s.) ona lutfediyor. O’nun için bu atâdan bahsediyor, bu mevzunun genel konusu atáya üzerinedir. Bu ilim Şit’in (a.s.) ilmidir, O’nun ruhu ervahtan onun mislinden tekellüm edenlerin cümlesi için hayattır. Hatmin ruhu müstesnadır, zira her ne kadar cesed-i unsirisinin terkibi zamanında bunu kendi nefsinde taakkul etmediyse de ona madde ervahtan bir ruhtan değil ancak Allah’tan gelir.

Her ne kadar Şit’in (a.s.) bu manasında hakikatinde özünde varsa da kendi yaşadığı devirde bunun farkında değildi. Yani unsurisi yönüyle cesedi yönüyle farkında değildi ama onun ruhuna bu ilim verilmişti. Yani bu ilmin mertebesi O’na verilmişti işte bundan sonra alanlar da Şit’in (a.s.) ruhundan yani o mertebeden bu ilmi aldılar. Ama kendisi bunun o zaman farkında değildi unsurisi olarak. Yani işte bu atâyayı ilahiye dahil olan ilim Şit’in (a.s.) ism-i hassının hazinesinde gizli olan ilimdir. Yani Şit’in (a.s.) kendine has ilminin hazinesinde bu ilim gizlidir. İlahi ata ilmi. Mükemmel olan ruhlardan yani kendini yetiştirmiş irfan ehli olan ruhlardan her kim, şu olacak bu olacak diye bir şart yok, oraya ulaşmış her kim bu atâyı ilahiye bahsinde söz söylerse yani bu mevzuda kim söz söylerse Şit’in (a.s.) ruhu bu ilimden onların ruhlarına yardım eder. Demek ki Şit’in (a.s.) ruhu şu an buradadır. 

Çünkü o ilimle ilgilendiğimiz için her birimize o ilim den Şit’in (a.s.) ruhundan bu akşam kaynak geliyor. Biz bunu bilsek de bilmesek de bu böyle oluyor. Ancak hatm-i evliyanın ruhu bu istimdattan müstesnadır. Yani son evliyanın ruhu, en son evliyanın ruhu bundan müstesnadır. O buradan almaz. Zira hatem-i evliya bil cümle evliyanın ulumda feyiz kaynağıdır. Yani son evliya bütün evliyaların feyiz kaynağıdır. Yani Şit’in (a.s.) ruhundan bunu almasına gerek yoktur zaten kendinde mevcuttur. Ve ona gelen maddi ilim hiçbir ruhtan gelmez. Hatem-i evliyaya ancak Allah’tan gelir. Zira velayet-i mutlaka-ı ilahiye de meknuz olan her şey en evvel velayet-i hassa-ı Muhammediye’de müteayin olur. 

Mutlak ilahi velayette gizli olan şey en evvel Muhammediye’ye has velilikte meydana gelir. Ve bu velayet bütün esma ve ilahi sıfata cami olduğundan ne kadar hakayıkıi vücubiye ve imkaniye varsa hepsine füyüzat ve bu mertebeden dağılır. Ve bu velayet cemi esma ve sıfat-ı İlahiye cami olduğundan, yani son velayet-i hatme cemi isimlere ve sıfatlara cami olduğundan ne kadar mutlak olan hakikatler varsa ve imkaniye varsa hepsine füyüzat yani varlık bu mertebeden dağılır. Cemi ervaha yani insanların ruhlarına hatem-i velayetin ruhundan madde olur. Yani son velinin ruhundan madde olur. Yani onlara varlık olur. Fakat evliyaların sonuncusu toprak vücudunun bu şehadet âleminde terekküp etmiş olduğu zamanda bunun böyle olduğunu kendi nefsinden taakkul ve fehim etmedi. 

Yani hatem-i evliyanın bütün esma ve sıfatın kendisinde mevcut olduğunu kendisi zuhura geldikten sonra bu ceset yoluyla öğrenmedi. Daha evvelden aslında vardı. Cenab-ı Hakk bunu özüne verdi. Dünyaya geldikten bu şöyle oldu böyle oldu şunu yaptım bunu yaptım diye sonradan bu ilmi almadı. İşte bu eğitimleri yapmak onun anahtarını çevirmektir. Cereyan var ama anahtarı prize takmak lazım. Bizlere de Allah tarafından bu lütuf verilmese bu konularla ilgilenmeyiz. Verilmemiş olsa bizi sıkar ve burayı terk ederiz. İçimizde bu bağış olmasa bunun aynası olmasa burayı terk ederiz. Kendi nefsinden akıl ederek ve fehim ederek bunu bulmadı. Velakin ilahi isimleri hakikat isimleri ve ruhani mertebesiyle o cihetinden her şeye yardımcı olduğunu kendi ayniyle ve zatıyla bildi. Yani bu et kemik mertebesinden bunu bilmedi ama özüyle, zatıyla bildi bunu, yani bunu idrak etti. Bütün esma ve sıfatlara da yardım etti. 

Şu halde hatem-i evliyanın bunu hakikatiyle bilmesine ve terkib-i unsuriyesi cihetiyle bilmemesine nazar olunursa onun hem alim ve hem de cahil olduğuna hüküm olunur. Yani bedeni unsurisi ile bunu bilemedi, o yönüyle cahildir, ama hakikati yönüyle bildiğinden o yönüyle de alimdir. İşte onun için irfan ehlini tanımak mümkün olmaz. Dışarıdan baktığımız zaman cesed-i unsuri yönünden cahil zannedersin çünkü cehil de onun bir rütbesidir, ilim de onun rütbesidir. Cehil sadece tek yönlü cehil olursa orada noksanlık vardır ama ilimle o cehil süslenirse o zaman işte onu bulman anlaman mümkün olmaz. Kendini örtmüş oluyor.

Hatem-i evliya ilim ve cehil gibi ziyade, çok olmuş olan birleşmeyi ilmi ve cehli kendinde birleştirmeyi kabul eder. Ona cahil de deseniz eyvallah der, alim de derseniz eyvallah der. Çünkü ikisi de onun elbisesidir. Yalnız burada cehil derken beşeri cehaleti anlamayalım. Nitekim asıl yani vucud-u vahid-i Hakk da ziyadeyi ve birleşmeyi kabul etmiştir. Çokluğu kabul etmiştir, zaten kendisi çokluk ve ziyadelikle mevcuttur. Bu dışarıdan geleni kabul ediş değildir, özünde var olan zaten ziyade ve birleşmedir. O ziyade dahi “Celil” ve “Cemil” ve “Zahir” ve “Batın” ve “Evvel” ve “Ahir” gibidir. Nasıl cahil ile alim birbirinin zıddı ise “evvel” ve “Ahir” birbirinin zıddıdır. هُوَ الاَوَّلُ وَالاَخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ وَهُوَ بِكُلِّ شَىْءٍ عَلِيمٌ 57/3

Ama bunların hepsini kabul ediyor. Yani kendisinde bunlar mevcuttur. “Evvel”lik “Ahir”i ortadan kaldırmıyor, “Ahir”lik “Evvel”liği ortadan kaldırmıyor. “Zahir” “Batın”ı kaldırmıyor, “Batın” “Zahir”i kaldırmıyor. Hepsi de O’nun vasıflarıdır. Hatem-i evliya ziyadeliği kabul eden vücud-u vahid onun vücudunun da aynıdır. O kabul ederse o da kabul eder. İnsan vücudu gülmeyi ve ağlamayı, gadabı ve rızayı kabul eder. İnsan çok kısa bir süre içinde güzel bir haber alır güler, hoşlanır, ama zorlu bir haber alır ağlar, ikisini de kabul ediyor. İşte insanın hakikatinin özelliği odur zaten. Yani zıtları kendi bünyesinde toplamasıdır. Ariflerden birisi demiş ki “Allah’ı ne kadar tanıdığını anlamak istiyorsan ne kadar zıttı kendi bünyende birleştirebiliyorsan ona bak bu senin ölçün olur, ne kadar zıddı toplayabiliyorsan Rabbini o kadar tanıyorsun demektir.” demiştir. 

Çünkü hakikat zıtlar ile kaimdir. Alem de zıtlarla kaimdir. Gece olmazsa gündüz olmaz. Gündüzü aydınlatıyor diye bir taraftan pof poflayalım, yükseltelim yüceltelim, gece karanlık diye gece batsın, gece şöyle olsun böyle olsun diye kızalım bu mantık işi değildir. Kişinin bu zıtların tesiri altında kalmadan bünyesinde toplaması lazımdır. Onlar seni kullanmasın sen onları kullanman önemlidir, tesiri altında kalmaman önemlidir. Gece oldu üzül, gündüz oldu sevin bu olmaz. Her birinin gereği vardır. Şuunatın arasında zıddıyet birbirlerine nispetendir. Zat’ında değişiklik yoktur. Bir insan oturduğu yerde duruyorken hiç gülmedi hiç ağlamadı bu durumda gülmek ve ağlamak birdir. Yani kişide şe’n den bir şey zuhura çıkmadığı zaman bunların hepsi sende mevcut ve aynidir. Birbirlerinden hiç farkı yoktur. 

Bunlar zuhura çıktığı zaman birbirlerine karşı farklılık meydana getiriyorlar. Ama bu zıtlık birbirlerine göre kıyaslandığı zaman ortaya çıkıyor. Hakikat-i ilahiye göre yani kendi Zat’ında ayrılık yoktur, farklılık yoktur, zıddiyet yoktur. Çünkü kaynak aynı kaynaktır. Mesela su aynı su birinden şerbet, birinden kahve, birinden tuzlu su, birinden nar suyu, birinden şarap yapılıyor. Ama bunların aslı birdir. Zuhura çıktığı zaman zıtlık meydana geliyor. İşte bütün bunları böyle düşündüğümüz zaman iman ehli, iman etmeyenler küfür ehli diye baktığımız zaman bunların hepsi faaliyet sahasında meydana çıkıyor. Özde bunların hepsi birdir. İşte “Hadi” ile “Mudil” özde birdir, ama faaliyet sahasına çıkınca birbirlerine nispeten kıyasla bu nispetler ortaya çıkıyor. 

Hatem-i evliya Zat’ının hakikatiyla alimdir, ariftir, müşahede ehlidir. Beşeriyetiyle alim değildir. Arif ve müşahit değildir zira unsuri terkibi perdedir. Unsur ana madde anasır-ı erba denilen dört maddedir. Dört ana madde toprak, su, hava, ateştir. İnsan vücudu bunlardan meydana gelmiştir. İşte bu unsurda bize perdedir. İşte bizim en çok takıldığımız şey de budur. Bu unsuru vücut gerçek kimliğimiz zannederek hareket ediyoruz. Bugünün modern ilim dediğimiz modern bakış dediğimiz bu unsuri olan bu geçici varlığı asıl varlık kabul etmemizden bu cehalet meydana geliyor. 

İlimle bunu öğretiyorlar işte bu unsur hakiki bedendir, varlıktır diye bu ilmi öğretiyorlar işte bu kadarcık da ancak bu eğitimle olmuş oluyor. Halbuki insanı saf kendi haline bıraksalar bu kadar cahil olmaz. Yani bu kadar tutucu maddeci olmaz. Ne yazık ki bunun da en şiddetlisi olan emare yönüyle eğitiliyor, nefs-i emare eğitiliyor, neden eğitiliyor, emmareliği şiddetle ortaya çıkarsın daha çok çıkarsın diye. Bütün bu günün değer yargıları bu olmuş oluyor. O günün yaşantısı belirli bir asalet için kız çocuğunu gömüyormuş ama bugünün yaşantısı da nefs-i emareyi ortaya çıkarmak için ne kadar büyük çaba sarf ediyor. Ne yazık ki bu devirde dünyayı nefs-i emare idare ediyor. 

Modernlik kisvesi altında nefs-i emare kışkırtılıyor günümüzde. Unsuri bedenini tabiatına uygun şekilde kullanıyor. Tabiatından, topraktan gelen bir arzuyla yemek istiyor, yatmak istiyor yatıyor, içmek istiyor içiyor, hiç kendine hakim olmadan yapıyor, çalışmak istemiyor, ibadet yapmak istemiyor. İşte şu bedeni nefsi emare unsuri yönde kullanıyor bugün ve de şiddetle kullanıyor. İşte biraz dini hukuk ortaya çıkarılsın diye konuşulmaya başlanıldığı zaman nasıl insanlar şiddetle karşı çıkıyorlar neden? Nefs-i emarenin dizginleri ele alınacak çünkü dini eğitimden gaye en azından insanın dünya ve ahiret dengesini oluşturmaktır. 

Bu günün insanında ahiret kaygısı ortadan kaldırıldığından sadece dünyayı düşündüklerinden dünyada da yaşamanın yeme ve içme olduğunu zanneden bunlar din eğitimi diye program içerisine girmesi lazım gelen o hayat sürecini programsız bir halde başıboş geçirmeye çalışıyorlar. Çünkü başıboş geçirmeye alıştıklarından programa girmeleri hürriyetlerinin kısıtlanması şekliyle yorumlanıyor. Dinde yapılan abdest al, namaz kıl, oruç tut şunu şu kadar bunu bu kadar yap, bunları hürriyet kısıtlaması olarak telakki ediyorlar. Gerçek hürlük nefsinin tesirinden kurtulmak olmalıdır. 

------------------- 

32. Paragraf:

Ve bu ilim sebebiyle Şîs tesmiye olundu. Zîrâ onun ma'nâsı "hibetullah'dır. Binâenaleyh asnâfının ve nisebinin ihtilâfı üzere, atâların anahtarı onun yedindedir. Zîrâ Allah Teâlâ'nin Adem'e vehb ettiği şeyin evvelkisi odur; ve onu ancak Âdem'in kendisinden vehb etti. Zîrâ veled babasının sırrıdır. Binâenaleyh ondan çıktı, yine ona rücû' etti. İmdi fehmi Allah'dan olan kimse için, Âdem'e garib gelmedi. Ve kevnde olan atânın kâffesi bu mecra üzeredir (32).

------------------- 

Habil Kabil hadisesinden sonra Âdem (a.s.) salih bir evlat taleb etti Allahüteala Şit’i (a.s.) nasip etti. Şit; İbranicede hibetullah anlamınadır, Allah’ın hibesidir. Zira Âdem’in (a.s.) Habil’in şehadetini vaki olmasından sonra üzüntülü olup vehb-i ilahiye olarak ulum-u ilkaiye salih bir oğul taleb etti, yani hakikat-i ilahiyeleri alacak salih bir evlat talep etti. Yani cani olmasın salih olsun, isyan ehli olmasın diye salih bir evlat taleb etti. Hakk ona Şis’i (a.s.) ihsan etti. Cenab-ı Âdem onu ism-i müsammasına mutabık olmak üzere hibetullah manasına gelen “ŞİT” ismiyle isimlendirdi. Hibe edilen ilim başlangıçta insan suretinde Sit (a.s.) ile zahir olduğundan kendisine verilen o atânın anahtarı onların sınıflarının ve nisbetlerinin ihtilafı üzere Şit’in (a.s.) elindedir. 

Bu hibetullah vehbi ilimler, yani Cenab-ı Hakk’ın hibe ettiği ilimler ilk defa insan suretinde Şit’de (a.s.) zuhur etti, zahire geldi. Şit (a.s.) ile zahir olduğundan ona verilen lütufların anahtarı onların sınıflarının nisbetlerinin özelliği üzere yani birinde bir başka birinde bir başkadır. Orada bir başka türlü zuhura geliyor, burada bir başka türlü zuhura geliyor. Köken olarak bu vehbi ilim Şit’in (a.s.) sureti ile zuhura geldi.

Bu nisbetler Şit’in (a.s.) elindedir. Tabi ki mana olarak. Atâyanın sınıfları ve nisbetleri muhtelif oluşu dahi onların menşei olan esmanın ihtilafatındandır. Yani Cenab-ı Hakkın Şit’in (a.s.) elinde olan bu lütfu değişik zuhurlarla değişik kimselerde değişik varlıklarda zuhura getirmesi bir ihtilaf gibi görünüyor, ihtilaf demek düşmanca bir ihtilaf değil, değişik zuhurlardır. Mesela kırmızı beyaza muhaliftir. Renkler birbirine muhaliftirler. Ama bunlar ihtilaf halindeler derken kavgalılar değildir. Tabi ki bu ihtilaf zorlanırsa kavgaya dönüşür. “İhtilaf”; muhtelif demektir, çeşitlilik, zenginliktir. Bu ihtilaf o esmanın hakikatindendir. 

Mesela bir yerde “Hadi” ismini zuhura çıkarıyor, bir yerde “Mudil” ismini zuhura çıkarıyor, bir yerde “Zahir” bir yerde “Batın” ismini zuhura çıkarıyor. Bakıyorsun bunlar ihtilaf halindedirler. Yani tam birbirlerine zıttırlar. Muhtelif yani çokluk vardır. Ama düşmanca bir ihtilaf ve çokluk değildir. Atâyanın sınıf ve nisbetleri muhtelif oluşu dahi onların menşei olan yani kaynakları olan zuhur yerleri olan esmanın ihtilafatındandır. Allahüteala’nın Âdem’e (a.s.) iptida ve ihsan ettiği şey Şit (a.s.) olmakla beraber Alahüteala o atâyı Âdem’e yine Âdemden verdi. Her ne kadar Cenab-ı Hakk’ın Ataullah dedi ya büyük bir özellik diğer ondan evvel gelen çocuklarına Şit’e (a.s.) verilmiş olan ilimler çok büyük lütuf ve bu da bir atâdır. Ama bu atâ yine Âdem (a.s.) vasıtasıyla Şit’e (a.s.) veriliyor. Bir başka yerden değil. Cenab-ı Hakk Âdem’e Şit’i veriyor ama Âdem’den geliyor gene de, kendi kanalından, kendi kaynağından veriyor. 

Allahüteala o hibe ve atâyı Âdem’e yine Âdem’den verdi. Çünkü hadis-i şerifte “çocuk babasının sırrıdır.” buyurulmuştur. Cenab-ı Hakk o babaya o çocuğu lütfediyor ama babasından lütfediyor. Babasının kanalıyla veriyor. O babasının vücudunda gizli perdeli ve onda bil kuvve mevcuttur. Çocuk babasında kuvvede mevcuttur. Dünyaya gelince bilfiil meydana gelmiş oluyor. Ayet-i kerimede “Bütün o’nun ümmetlerini kendisiyle birlikte indirdik, o gemiye yükledik, gemiye bindirdik” buyuruyor. O geminin içerisinde kıyamete kadar gelecek bütün insanlar mevcuttur. Bu gemi Nuh’un (a.s.) beden gemisidir. Tabi ki bil-kuvve olarak bindiler. Bil-kuvvede olması gelecekte fiil olarak olacak demektir. Kuvvede olmazsa gelecekte fiilde olmuyor. İşte her babanın çocuğu kendisinde bil-kuvve mevcut olduğundan gelecekte bilfiil meydana gelmiş oluyor. 

Böylece Âdem’in vücudunda insan suretinde doğmakla zahiri ve sureti Âdem’in zahirine ve suretine muvafakat etti, yani onun gibi oldu. Âdemin zahirine ve suretine uygun oldu. Cenab-ı Âdem’in batını esma-i ilahiye mecmuunun sureti idi. Cenab-ı Hakk O’na isimleri öğretti ya dolayısıyla Âdem’in (a.s.) iç bünyesi bütün isimlerin sureti kendisinde mevcut, bütün isimlerin hakikati kendisinde mevcuttur. Şit’in (a.s.) batınını dahi menşe-i esma-i ilahiye olan atâyayı ilahiye hakkındaki ilim ihsan olundu. Yani Şit’e (a.s.) dahi onun batınındaki ilim yine Âdem’in batınından verildi. Nasıl ki Şit’in (a.s.) zahiri Âdem’in nutfesinden zahirinden zahirine intikal ettiyse batını da batınından yine Âdemden o hibetullah da yine Âdem’den geldi ona. Böylece Cenab-ı Şit batını da Hz. Âdem’in batınının tevafuk eyledi. Bu surette Şit (a.s.) Âdem’in (a.s.) zahiren ve batınen sırrı oldu. Ve zahiren ondan çıktı, batınen ve manen ona rücu etti. Yani zahiren ondan çıktı, ama kendindeki bilgilerle ilimle yine ona döndü. 

Cenab-ı Şit fehmi yani anlamak keyfiyetini Allah’tan alan kimse indinde Hz. Âdem’e hariçten gelen bir garip değildir. Yani ibret erbabı indinde Şit (a.s.), Âdem’e (a.s.) hariçten gelen bir varlık değildir. Kim diyor bunu? İdrak sahası geniş olan kimseler diyor. Yani idrak etmeyi ve fehmi Allah’tan alanların indinde yani kitaptan hayalden, şurdan buradan değil, fehmi, idrak etmeyi anlamayı direkt Allah’tan alan kimselerin indinde Şit’in (a.s.) hali idraki anlayışı doğrudan doğruya Allah’tan alan kimse bilir ki kesin olarak bilir ki herkese gelen atâyayı ilahiye Hakkın ilminde sabit olan kendi ayan-ı sabitesinin, Cenab-ı Hakk ezelde bütün bu alemi yarattığı zaman varlıkları halk ettiği zaman hepsine bir ayan-ı sabite, buna kader de diyebiliriz, bir programını yaptı o programda sabit olan ezelde istidat lisanı ile Hakk’tan talep etmiş olduğu şeylerden ibarettir.

Ezelde neyi talep etmişse herkese gelen atâyı ilahiye ezelde neyi talep etmişse gelen atâyı ilahiye odur. Yani dışarıdan kimseden bir şey gelmez. Nasıl Şit (a.s.), Âdem’in(a.s.) kendinden gelmişse zahiren, batınen kendinden geldiyse Şit’e (a.s.) sonra manası da Âdem’e döndüğünden dolayısıyla herkese gelen şey kendinden aslından özündendir. Çünkü kaynak orası irtibat orasıdır. Başka bir yerden başka bir şey de gelmez. Ama bizler bu işlerin tam farkında olmadığımızdan şurdan şu geldi burdan bu geldi diye birçok sebeplere bağlıyoruz, başka yönlere çekiyoruz. Ezelden kasıt ruhlar aleminden de ileride hatta ruhlar alemi yine bir faaliyet sahasıdır, ilm-i ilahide Allah’ın ezeli ilminde ruhaniyete esma alemine daha dönüşmemişken esma aleminden efal alemine dönmemişken sadece ilim olarak varken yani bir program olarak varken.

Mesela bir başbakan bir bakan seçti, maliye bakanı seçti, maliye bakanına git dedi bu maliye işlerini yap. Yap dedi ama ne para, ne eleman verdi ne yer verdi, ne de çalışma sahası verdi, ne de araç verdi. Bu durumda bakan “başbakanım bana bunu yap dediniz ama para lazım şu lazım bu lazım bunları ver deme hakkına sahiptir”. Bakana bunları yap dersen bakan bana bunları vermen lazım der. Sen yanındaki kalfana kundura yap diyorsun ama ona bu konuyla ilgili hiçbir şey vermiyorsun ortada hiç malzeme yok mekan yok para yok. Kalfa bunu yapmadığı zaman onu sorgulamak adaletli olur mu? İşte o kalfa gerekli malzemeleri ihtiyaç duyduklarını her ne kadar lisanen istemese de manen onu talep ediyor. İşte ilm-i ezelide Cenab-ı Hakk bütün bu programları yaptıktan sonra o ilmi varlıklar neresi için görevlendirilmişse oradaki görevini yapabilmek için istihkaklarını talep ettiler. 

Çünkü bizlerin talep ettiği istihkaklar bugün bizlere geliyor. Özümüz talep ettiğinden bize gelen o istihkaklar gene özümüzden geliyor. Başka bir yerden değildir. İnsana kendi hakikati olan ayan-ı sabitesinin haricinden hiçbir şey gelmez. Bunlara ayan-ı sabite diyorlar, sabit ayan, açık belli sabit, değişmez bundan başka da hiçbir şey gelmez. Buraya kadar gelenler fehmi doğrudan doğruya Allah’tan alan kimse bilir ki ayan-ı sabitesinde ezelde kendisine ne takdir edildiyse o gene kendinden kendine gelir. İlim ehli bunu böyle biliyor. Gerçek ilim ehli bunu böyle biliyor. Fehmi, idraki, anlayışı doğrudan doğruya Allah’tan alan kimse. Fakat fehmi –idraki, anlayışı-doğrudan doğruya Allah’tan almayıp, -burası çok mühim! Kişiye değerlendirme açısından bir ölçü olması bakımından- felsefe ve fen erbabı gibi suret zahir olan bu muhtelif varlıklar vasıtası ile alırsa o gibilerinin ilminde bu mana onlarca geçersiz olur.

Zira onun kalp ve dimağında hükümran olan şeyler vehimden ibarettir. Bütün bilgisi hayal ve vehimden ibarettir. İki grup oluştu birisi fehimlerini idraklerini doğrudan doğruya Allah’tan alanlar, diğeri de felsefecilerden maddi kıyaslama yapanlardan ve hayalden alan kimseler oldu. İşte o kalp ve dimağında hükümran olan şeyler vehimden ibarettir, halbuki kevnde yani bu alemde kesrette baki olan atâyanın cümlesi ister adet üzere vesait ile ister bilavesait adet üzere vasıta ile ister vasıtasız gelsin, bu mecra üzerinedir. Yani bu akış bu hal üzerinedir. Herkesin gayri mecul olan istidatları ve hakikat-i zatiyeleri hasebiyledir. Kişiye kendisinin haricinden hiçbir atâ varit olmaz. Ama bunu ancak Hak ehli kendisine hibe edilen kimseler bunu bilir. 

------------------- 

33. Paragraf:

İmdi bir kimsede Allah'dan bir şey yoktur. Ve her ne kadar onun üzerine suver mütenevvi' oldu ise de, bir kimsede kendi nefsinden gayrı bir şey yoktur. Ve ehlullahdan âhâdın gayrı bir kimse bunu arif değildir. Ve muhakkak emir bunun üzerinedir. İmdi bunu bilen kimseyi gördüğün vakit, ona i'timâd et! Bu, ehlullâhın umûmundan hâssa-i hâssanın hülâsasının ayn-i safâsıdır. İmdi her hangi sâhib-i keşf, maârifden kendi indinde olmayan şeyi kendisine ilkâ eden ve bundan evvel mevcûd olmayan atâyı veren bir sureti müşahede etse, bu suret onun aynıdır; gayri değildir. Binâenaleyh kendi nefsinin ağacından kendi ilminin yemişini toplar. Parlak bir cisim karşısında, kendisinden hâsıl olan sûret-i zahire gibidir ki, o suret onun gayrı değildir. Ancak şu kadar vardır kî, kendi nefsinin suretini ilkâ eder gördüğü mahalde, yahut hazrette o suret bir vecihden, o hazretin hakikati hasebiyle munkalib olur (33).

------------------- 

Bu sonsuz zuhurlardan her bir zuhur şuunat-ı ilahiyeden bir şen olan bir ism-i hassın mazharıdır. Yani kendisine has bir ismin zuhur yeridir. Bütün bu alemde ne varsa her bir varlık bir ism-i hassın zuhur yeridir. Hakkın mutlak vücudu bir isim suretinde zuhura gelmiştir. Yani ne kadar varlık varsa bu alemde hepsi birdir, Hakk’ın o esmasının zuhuru olduğundan kendine ait bir birliği kendine ait bir varlığı yoktur, hepsi Allah’ın birliği üzerinde birdir, şunda şu kadar Allah’ın varlığından vardır, bunda bu kadar yoktur, bunda bu kadar vardır diyemeyiz. 

Aksi halde Allah’ın cüzlere ayrıldığını kabul etmek olur. Yani buharı düşün biraz soğursa bulut olur, biraz daha soğursa su olur, biraz daha soğutursan buz olur. Buhar latif iken kesifleşerek nihayet buz haline geliyor. İşte mutlak latif vücut da böyle tenezzül ede ede, kesafet sağlaya sağlaya, birer ayine haline geliyor. Onlar da her bir ismin sureti aksetmiştir. Her bir ismin sureti bunlarda meydana gelmiştir. O hayali surette o suretleri görenin vücudundan bir şey mevcut değildir. Yani rüyayı görüyorsun rüyayı görüyorken o kişi bir sürü şeyler görüyor, ama o gördüğü şeyler kendi vücudundandır diyemezsin. Yani onlar senin varlığındır diyemezsin. Bendendir diyemezsin ama gene de bir birlik vardır. Ki sen onu görebiliyorsun. 

Mesneviden: Nasın Rabbi yani kendilerini terbiye eden ism-i has için her bir mahaldeki zuhur her ism-i has كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِى شَاْنٍ 55/29 ayetinde olduğu gibi Zat’ının şuunatından başka bir şey değildir. Hakk ilim mertebesinde bu şen ile müteayyin olur ve ilmi suretler bu şuunatın gölgesidir. Ondan sonra ruhlar mertebesine tenezül edip yine bu şenin sureti ilmiyesi üzere o mertebenin icabına göre taayyün eder ki ervah, suver-i ilmiyenin gölgesidir. Ruhlar da ilim suretlerinin gölgesidir. Keza yine böylece misal alemine ve şehadete tenezzül eyler. Böylece her bir mertebede meydana gelen suret kendinden evvelki mertebede müteayyin bulunan suretin gölgesi olur. Gölge sahibi ile gölge arasındaki bağlantı ne aynıdır, ne de ayrıdır. 

Hz. şehadet denen bu müşahede alemidir. En kesifleşmiş en yoğunlaşmış alemdir. Bir mertebeden diğer mertebeye geçtiği zaman bir sonraki mertebe bir önceki mertebenin gölgesi oluyor. Hz. şehadet yani bu alemin ismi hazret zaten hazarat-ı hamse den beş hazrette de bütün alemlerin hazret olduğu belirtiliyor. Hazret neydi? Hazır olan, neyle hazır olan? Hakkani vasıfla hazır olan. Hz. şehadet denmesi bu alemin bir hazret mertebesi olduğunu ifadesidir. Yani Cenab-ı Hakk’ın bu alemde kendi varlığı ile hazır olduğunun ifadesidir. İşte esfeli safilin diye tabir edilen bu alem vehim ve beşer idrakiyle hayal idrakiyle aşağıların en aşağısı rezilliğin en rezilliği kötülüğün en kötülüğü basitliğin en basitliği hali gibi anlatılıyor. 

Biraz evvel de dediği gibi ilmini Hakk’tan alan kimseler indinde bu alem hazret alemidir. İçinde bulunduğumuz dünyada Mescid-i Aksa da ne var Kudüs var. Beyt-ül Makdis, mukaddes beyt var. İşte bu alem Mescid-i Aksa mukaddes beyttir. Neden? Çünkü içinde insanlar yaşıyor insanlar ibadet ediyor. Bu alemin bu dünyanın da özel olarak Zat mertebesi itibarıyla belirtilen hali Kabe-i Şerif, Beytullah yani Allah’ın Evi bizim bulunduğumuz bu alemde. Dolayısıyla biz burasına basit öylece hani sıradan bir yer gibi görüp vehim ve hayal hükmünde olduğumuz zaman kötülemeye çalıştığımız bu yer ama, ilmini Haktan alanlar indinde mutlak mübarek ve şehadet alemi olan bir yerdir.

 İşte insanın gerçek manada dünyaya inmesi demek bunu idrak etmesi demektir. Bir bakıma da bu manaların kendi dünyasına kendi birimsel dünyasına inmesi ve orada Âdemliğini bulmasıdır. Âdemliği bulduktan sonra da Kabe’ye doğru yola çıkmasıdır. Daha sonra da Mirac’a doğru semavata yükselmesi olmasıdır. 

Yani bu içinde bulunduğumuz alem ilahi ilmini Hakk’tan alan kimseler için burası bir vuslathanedir, bir kavuşma yeridir, idrak yeridir ve Hz Şehadettir.

Burada yapılan iş bu mana alemine bu bağlantıyı sağlamaktır. Yani kişinin kendisini özünü tanıtmak, hakikatini tanıtmak. Sen özünü kendi hakikatini tanıdığın zaman o zaman zaten kendini tanımış olacaksın kendini tanıdığın zaman Rabb’ını tanımış olacaksın zaten bağlantı kendiliğinden kurulmuş olacaktır. 

O zaman sana gelecek hakiki bilgiler, dosdoğru ter temiz berrak hiç kirlenmemiş bilgiler sana özünden gelecektir, ayan-ı sabitenden senden sana gelecektir. İşte Efendimizin belirttiği “Benim öyle bir anım olur ki ne oraya nebi-i mürsel ne de melek-i mukarreb girmez.” dediği işte direkt aldığı bu vehb ilmini anlatmış oluyor. Aracıya gerek yok, aracı olursa zaten şirk olur. Esas ilim kişiye kendinden gelen ilimdir. İşte Hz. Ali Efendimizin (k.a.v.) bizlere intikal ettirmiş olduğu bu kanaldır, bu yoldur. Yani kendi yolunda giden tarikatlarda bu hakikat vardır. Tabi ki hepsinde değil de çoğunluğunda bu hakikat vardır. Dolayısıyla bunlar kendi hakikatlerine ulaşırlar bağımlı olmazlar hür olurlar. Hazretten bir tanesi diyor ki “Bir zamanlar hep kitaplarda araştırırdım aradıklarımı ihtiyaçlarımı fakat öyle bir zaman geldi ki artık her meseleyi gönlüme danışıyorum, fetvayı gönlümden alıyorum artık kimseye bir şey sorma ihtiyacını hissetmiyorum” diyor. 

Tabi ki kitap karıştırılır burada son noktayı gönlüm vuruyor diyor. Okuduğu şeyin hayalden mi geldiğini lütuftan mı geldiğini anlayabiliyor. Çünkü ölçüsü kendisinde var da ondan. Bir kimsenin üzerinde vücudunun tavırları hasebiyle yani halleri hasebiyle türlü türlü suretler zahir olur. Yani halinde hasta olursun, iyi olursun, gülersin ağlarsın bir sürü tavırlar meydana gelir. Böyle zahir olur ise de onda kendi nefsinden başka bir şey yoktur. Yani ağlaması da gülmesi de sevinmesi de her şeyi yine kendi nefsindedir. Kendi nefsinden zuhura çıkmaktadır. Zira her bir insanın hakikati ilm-i ilahi mertebesinde vücud-u Hakkla müteayyin olan şuunat-ı Zat’iyeden bir şe’n dir. Yani her bir insanın hakikati yani herkesin hakikati ilm-i ilahi mertebesinde Hakk’ın vücudu ile tayin edilmiş olan şuunat-ı Zatiyeden bir şe’ndir. Zati zuhurdan bir zuhurdur.

O İlahi şe’nin istidadı neden ibaret ise iktiza-i zatisi olan şeylerin tümü O’nun hazinesinde cem olmuştur. Her bir mertebede, derecede o derecenin icabına göre vakti geldikçe peyderpey kuvveden fiile gelir. Mesela ana rahmine düştü bir çocuk onun belirli bir süre beklemesi lazım ama bu ilm-i ilahide mevcutmuş ama vaktinin gelmesini bekliyor derece, derece vakti geldiği zaman zaten dur desen de durmuyor. Daha evvel o kuvvede iken fiile geliyor. Bizlerin her birerlerimizde içimizde bildiğimiz birçok kuvvelerimiz var, şu anda zuhura çıkmamış ama mevcut ve de bilmediğimiz nice, nice kuvvelerimiz var, belki beş ya da on sene sonra zuhura çıkacaktır. Bizim ilm-i ilahimizde bilmediğimiz ne kadar bizim varlıklarımız vardır. Bizim üzerimize doğduğumuz günden öleceğimiz güne kadar ne surette İlahi lütuf varid olmuş ve olunmuş ise bizim için nasıl bir program verilmiş, olmuş ise ve olacak bulunmuş ise hep kendi hakikatimizden ve kendi nefsimizden ve ayan-ı sabitemizden meydana gelmiştir. 

Hakikat ambarımızda yani depomuzda mevcut olmayan şeylerin bizlerde meydana gelmesi imkansızdır. Bizim hakikatimizde olmayan şeyin bize gelmesi mümkün değildir. Ve bu ilmi (şurada anlatılan) ehlullahtan (Allah ehlinden) isimlerin esrarına ve sıfatların esrarına ve kaderin sırrına vakıf olan fertlerden (zevkan ve halen yani hem zevk ile hem hal ile yani hem vicdani hem de fiili) başkası bilmez. Bu işin hakikati zikredilen vecih üzeredir ve de bu doğrudur. Yani ehlullahdan başkası bilmez ve yukarıda anlatılan izahlar zikredilen yol üzeredir. Bu söylenenler hakikattir. Böyle olunca ey ilahi sıfat ve esmaya talip olan kimse! Yani esmaların ve sıfatların hakikatlerine talip olan kimse bil ki; bu ilmi zevkan ve vicdanen bilen kimseyi gördüğün vakit ona itimat et. Ölü yıkayıcının elinde meyyit gibi ona teslim ol. Bir derviş şeyhinin elinde böyle olması lazımdır. Böyle teslim ol zira bu arif ehlullahın umumundan yani bütün ehlullahtan haslarının hassının ve de hülasasının onun da özü aynı safhasıdır. Yani o özün aynısıdır. Yani süzülmüşüdür. 

Malum olsun ki şunu şöyle bilin ki ehlullahın avamı (ehlullahın hepsi) aynı derecede değildir. Yani ehlullah’ın en düşük seviyesinde olanlar, avam diye tabir ediliyor. Evliyanın avamı, evliya olmuş da evliya içinde en alt derecede olanlar.) tevhidi müşahede ederler ve tevhidin makamlarını bilmezler, tevhidin muhtelif makamların da zikir “La ilahe illallah”tan ibarettir. Yani bütün mertebelerde sadece “La ilahe illallah” derler. 

Bunu zikrederlerken ikilik içindedirler. Çünkü önce yok diyor sonra Hakkın varlığını var diyor. Evvela bir şeyi yok diyebilmek için o şeyin kabul edilmesi lazımdır ki yok diyesin. Kabul etmediğin şeye yok diyemezsin. Burada bahsedilen tevhid bilgisi değil müşahede aşamasıdır. Tevhid müşahedesini bilmeyen kimse daha Evliyalığın avamlığına yükselemiyor. İsterse millet ona evliya desin isterse peşinde bir sürü insan bulunsun tevhid hakikatini idrak etmemiş kişinin evliya olması mümkün değildir. Bu kişinin konuşmalarından bilgisinden anlaşılır. Anlattığı sözlerden anlattığı mevzulardan anlaşılır. Ama bunu anlamak için de sende ölçü olması lazımdır. Sendeki bilgi ancak ondakini açığa çıkarabilir. Sende ayarlı bir bilgi yoksa ayarlayamazsın. 

Ehlullahın avamı “Lailahe illallah” derken ikilik içindedir. Evet bir tevhit müşahedesi vardır. Ama idrakinde onu daha birliğe ulaştıramamıştır. Zira bir şeyin vücudunu nefh etmek için evvela onu ispat etmek lazımdır. “La” dediğin zaman yok diyorsun, kafanda bir varlık vermişsin ki ona onu daha yok etmeye çalışıyorsun. Tevhid eden ve tevhid olunan iktiza edip bunlar dahi kesrettir. İlim, malum gibi. Aşk, aşık, maşuk gibi, aşk diyor ama, aşık var maşuk var. Bunlar kesrettirler. Aşıklık güzel şey ama kesrettir. Aklen bunlar yekdiğerinin gayrıdırlar. Yani lafz olarak tevhid etse de tevhidi müşahede etse de ama yine de kesrettedir. Bunlar kesrette ise bunların altındaki ilim erbabının diğer sınıfları düşünün artık. Haktan ne kadar uzaktadırlar. 

İkinci sınıf Ehlullah; yani ehlullahtan hassanın hassına gelince, yani hususi hasların hassına gelince bu zevat kesrette vahdeti müşahede ederler. Yukarıdakiler bütün mertebelerde “La ilahe illallah” derlerdi, ama çokluk içerisindedirler. Bu alem çokluk alemidir, aynı şeyin değişik zuhur mahali olduğundan kesret denmiştir. O zuhurlar kendine ait bir varlık değildir.

Ehlullahtan hassanın hassına gelince bu zevat kesrette vahdeti müşahede ederler. Kesrette vahdet; vettin, vezzeytin. Zeytin kesrette vahdet, o sure-i şerif bize bunu anlatıyor. Bu sure başlı başına bir hadisedir. Tek, tek zeytinler sıkıldığı zaman hepsinin özü de aynıdır, bu öz karıştırıldığı zaman artık şu öz şu zeytinden diye ayırabilir misin? Artık kesret kaybolmuş vahdet olmuştur. Artık çoklukta birlik oluşmuştur. Bütün zuhurlarda bütün esma meydana gelen Hakk’ın vücud-u Vahididir. Yani bütün bu kesrette var olanların hepsi Hakk’ın tek Vücudundan başka bir şey değildir. 

Böylece vahidin hakiki vücudu ile zuhurda olan vücut arasında gayriyet ayrılık görmezler. Her ne kadar burada kesret olarak görünen şeyler var ise de bunlar vücud-u vahidin tek hakikatidir. Yani şu elmaydı bu armuttu bu şuydu buydu diye teferruatlarını esma zuhurları olarak bilirler. Yani Cenab-ı Hakkın isimlerinin birer zuhurları olarak bilirler, kendilerine ait birer varlıkları vardır diye bilmezler. 

Ehlullahın üçüncü kısmı: ehlullahtan hassanın hassasının zübdesi dahi vahdette kesreti müşahede ederler. Onların dışındaki yani birisi kesrette vahdeti müşahede ediyorlar, bunlar ikinci sınıf evliyadırlar, yani ikinci derecede. Birinci derecede evliya her mertebede “La ilahe illallah” onu müşahede etti. İkinci derece evliya kesrette vahdeti müşahede ettiler, şimdi de üçüncü derecede evliya ehlullahtan hassanın hassasının zübdesi, hasların haslarının zübdesi, özü olanlar dahi vahdette kesreti müşahede ederler. Yani وَالتِّينِ oldular. Yani “incir” oldular. Vahdette birlikte incir nasıl dışarıdan baktığında bir bütün ama içini açtığın zaman çekirdekler çokluk oluşturuyor işte buna da vahdette kesret deniyor. Biri kesrette vahdet, demek ki vahdette kesreti bulmak daha üst vakadır. 

Allah’ın vücudunda mevcut olan zuhurlaradır. Evvela Allah’ın vücudunu görüyor, Allah’ın vahid varlığını görüyor, ondan sonra bunlar zuhurlarıdır diyor. Ama kesrette vahdeti düşünenler evvela bu elmadır, armuttur ama bu elma armut Allah’ın vücudunda vardır diye Allah’ı sonradan müşahede ediyor. İşte evvela kesret sonra vahdet, ama üçüncü sınıf ehlullahta zübde ehlullahta evvela vahdet sonra kesret diyor. 

Ayrıca bu üçüncünün de üstü vardır. Yani vücud-u mutlakın meratib-i tenazülatında zahir olan kesrete nazırdırlar bu nazarda dahi gayriyet yoktur. Yani vücud-u vahidin bunlar zuhurlarıdır diye evvela vücud-u vahidi sonra zuhurlarıdır diye düşünürler. İkinci sınıf ehlullah bunlar mezahirlerdir, ama vücud-u vahidin mezahirleridir derler. Evvela kesreti sonra vahdeti söylerler. Diğerleri evvela Vahdeti sonra kesreti derler. Bu şu da demektir, bunlar evvela halktan Hakka gidiştir. Yani evvela kesreti müşahede edip sonra Hakk’ı müşahede etmek halktan Hakka gidiştir. Ama evvela Vahdeti sonra kesreti müşahede etmek ise tam tersi Hakk’tan halka inmektir. İşte bazı tarikatlarda söylerler “Bizim yolumuz Hakk’tan halkadır” derler. Halbuki bu tanımlamaları genelde lafta olan bir şeydir. Bunun hakikatini da pek bilmeden kelâmi olarak söylerler. 

Evliyaullahtan hassa ve hassasının hülasasının süzülmüşü safisi dahi dördüncü mertebede en üst mertebede süzülmüşü safisi dahi iki Şuhut arasını cem ederler. Birisi kesretten vahdete dedi bir yol çizdi birisi vahdetten kesrete dedi ayrı yol çizdi ama süzülmüş olan ehlullah bunların ikisini de kendinde topladı. İkisini de birlikte cem etti, kendisinde yeri geldiği zaman kesretten vahdete gitti, yeri geldiği zaman vahdetten kesrete gitti. İşte bunlarada mükellemin diyorlar. Gerektiğinde vahdetten kesrete geliyor, gerektiğinde kesretten vahdete yani iki yolu da kullanıyor. Bunlara kümmeleyin yani mükemmel olanlar deniyor. Yani en kamil olanlar deniyor. Yani kesrette vahdeti ve vahdette kesreti müşahede ederler. Yani iki tecelliyi birbirini karıştırmazlar. İkisini de hazm ederler. Onların nazarında vahid-i hakinin vücudu kesret-i mezahire ve kesret-i mezahir dahi vahid-i hakikinin vücuduna perde olmaz. 

Yani Vahid-i hakikinin varlığına bu kesret perde olmaz. Bu kesret de vahid-i hakikiye perde olmaz. Herhangi bir keşif sahibi bir suret görse ve o suret ona bilmediği ilmi ilka etse, bir keşif sahibi bir yakaza halinde mana âleminde veya iç aleminde kendisine bir bilmediği bir ilim lütfetse yani bir ilim verse ve evvelce kendisine malum olmayan esrar ve hakayıkı öğretse, öğrenmesini keşfe bağlıyor. Müşahedeye bağlıyor. Müşahede ile kişi kendini temizlemesi lazımdır. Kendini temizlemedikçe kendi hakikat-i ilahiyesine ulaşmadıkça zaten böyle bir şeyin olması mümkün değildir. Mesela ben senin Allah’ınım şunu yap bunu yapma dese o kimse bu gördüğü sureti Allah zannetmesin. Herhangi bir keşif sahibi biraz kendine dönük kimse murakabeye daldığı zaman veya gece rüyasında veya yakaza halinde veya herhangi bir zamanında konuşuyorken her zaman bir tecelli olur. Dışarıdan olan bir kimse zaten bu şeyleri alamaz. 

Keşif sahibi suret görse ve o suret ona bilmediği ilmi ilka etse, gözünü kapadı bir suret geldi o anda bir bilgi verdi ve evvelce kendisine malum olmayan esrar ve hakikati öğretse ve mesela “ben senin Allah’ınım şunu yap bunu yapma” dese o kimse bu gördüğü sureti zannetmesin. Hani nasıl ben peygamberi gördüm şunu gördüm bunu gördüm diye gerçekten o olduğunu zannetmesin. Nasıl Abdül Kadir Geylani Hz.lerine dışarıdan “ben senin Allah’ınım“ diye bir suret geliyor, ondaki oluşum yine bir başkadır. O kimse bu gördüğü sureti Allah zannetmesin o suret ancak onun ayan-ı sabitesinin suretinde vaki olan Hakk’ın bir tecelli-i suretidir. Yani Allah’ın gerçek kendisi zannetmesin o kişinin ayan-ı sabitesinde yani kendi ilminde var olan Allah’ın suretidir. İlahi varlığın gerçek sureti değildir. 

İşte görmüş olduğu Hz. Muhammed’i (s.a.v.) gördüm, şunu gördüm, bunu gördüm, bakıyorsun herkes Hz. Muhammed’i gördüm diyor ama hepsi başka şekilde anlatıyor. Değişik görmesi kendindeki kendi var ettiği Muhammed’ini görmesidir. Gerçek Rasulüllah’ı (s.a.v.) görmesi değildir. 

Rablarını var ettiği gibi peygamberini de var etmiş oluyor, dolayısı ile o da ona muhabbetli geliyor, kendinden kaynaklandığı için. Her görülen O değildir. “Beni gören” buyuruyor, “Benim hayalimi gören” diye buyurmuyor. Aslında biz O’nu değil kendi hayalimizi görüyoruz ve O’nu gördüğümüzü zannediyoruz. 

“Beni rüyada gören gerçekten görmüştür“ hadisinde buyurduğu gerçek halidir insandaki hayal değildir. Bir kimsenin Hz. Peygamber diye gördüğü şey kendine ait peygamberdir. Hakikat-i Muhammedi olan İlahi Muhammed değildir. Yalnız Hak görenler de vardır o ayrı meseledir. Gerçekten görenler anlattığı zaman ifadeleri aynıdır değişik, değişik olmaz. Gördüm diyen insanların çoğu hayalinde kurguladığını ayan-ı sabitesinde ne varsa onu görüyor, gerçeği değil. Sana bir ilim geldiyse o gene de senden sana gelmiştir. Yani gördüğün rüyada senden sana, sana ait bir rüyadır. Kendi ism-i Rabbı olan ismi ağacından ilim meyvesini koparıp cem etmiş bulunur. 

Beyt: Şeker membaıyım, şeker kamışı tarlasıyım, o şeker benden zuhur bulur, neşe bulur, yani benden meydana gelir, ama onu yine de ben yerim. Tabi ki o müşahede de başkası yok ki kim yiyecek başka. Kendi rüyasını kendi görüyor, kendi hayal ediyor, kendi kurguluyor gene kendinin malıdır. Onun manası da başkasına geçemiyor. Yani “ben yerim” dediği bende kalıyor demek manasınadır. 

Beyt: İyilik ve kötülük herkese kendinden gelir, iyiye iyi kötüye de kötü vasıl olur. Hani “kendi kendine etiğini Âdem edemez bir araya gelse âlem” dediklerinin bir bakıma batını manasıdır. Kendinde olan ayan-ı sabiten neyse sende zuhur edecek odur, başkası oraya bir şey koyamaz. Başkası bir şey yapamaz. Başkası sana zarar verse de nihayet belirli bir senede o ayın o günün yarım saatinde bir saatinde sana vurdu kırdı bilmem ne yaptı, ama sen kendi kendine ömür boyu her saniye her salise zarar vermektesin. 

Bu hal parlak cisim karşısında insanın kendisinden zahir olan surete benzer nitekim bir akseden surete bakanın gayrısı değildir. Yani ayna karşısına geçtiğin zaman aynada senin görüntün meydana gelir. O görüntü bakanın gayri değildir. Yine kendisinden kendisinedir. 

İşte o parlak cismin vücudu insana kendi zatının müşahedesi keyfiyetini vukua getirdi, kezalik vücud-u Hakk’da zahir olan suretler dahi Hakk’ın ayni vücudundan akseden ve ayan-ı sabitenin suretleridir. Aynaya bakan kimse kendi aksini orada görüyorsa bu âlemlerde de Cenab-ı Hakk kendi aksinden başkasını görmez. Bu âlemler zuhur yerleri ona bir ayna oldu ve orada zuhura gelen şey de kendi aksinden başka bir şey değildir. Aynaya baktığın zaman ayna boş bir vadiye karşı durduğu zaman yani boşluğa karşı durduğu zaman, boşluğa doğru tuttuğun zaman hiçbir şey aksetmez. Yani aynada bir şey görünmez. Ama ne zaman onun karşısına bir cisim, bir ağaç bir taş bir hayvan bir kuş koyarsan o aynada aksedecektir. Dolayısıyla o ayna o kuşun zuhur mahali o kuş nasıl canlı ise orada da aynen canlı olarak görünüyor. İşte o kuş canlısını onun hakikati olarak düşünelim filimi olarak düşünelim, aslında filimde ne kuş var ne de bir şey vardır, sadece film makarasında sarılı bir şerit vardır.

Ama o şerit bir ışıkla ona bir ruh verilince karşı cama, aynaya aksettirilince perdeye duvara aksettirilince, yahut televizyondan aksettirilince orada sarılı olan hiçbir hayatı olmayan ne kokusu hiçbir şeyi olmayan orada bir hayat varmış gibi oluyor. Gerçek bir hayat gibi var oluyor. İşte böyle düşünelim. Bu ayan-ı sabite ilm-i ilahideki bilgiler ilimler müşahede mertebesinde yani hazreti şehadette ilmi suretler nur verildiği zaman kendilerine can yani hayat verildiği zaman oranın perdesinde aynasında televizyonun ekranında hareket etmeye başlıyor. 

İşte oradaki oynayan buradaki ilimden başka bir şey değildir. Bu ilimden meydana gelmiş bir şeydir. Orada oynayanın kendine ait bir varlığı yoktur. Nasıl ki aynadaki bakıcının aynanın karşısına geçen bir kimse nasıl aynanın içinde o varlıktan başka bir şey yoksa işte bu âlem de de ilm-i İlahinin ilimlerinin şuunundan başka bir şey yoktur. 

Dolayısıyla her birimiz birer aynayız, hareket eden bir aynayız. Bizler alem aynalarıyız. Kristal avizelerde her birinden farklı ışıklar çıkıyor, yansıyor halbuki hepsi aynı kaynaktan ışık alıyorlar. İşte bütün bu âlem ve bizler bütün insanlar ve bütün mevcudat Hazreti şehadette ne varsa alem-i mananın ilm-i ilahinin aynalarından başka bir şey değildir.

Bunu böyle anlarsak bu âlemin gerçek yaşantısını hakikatini daha iyi idrak etmiş oluruz. Kişi kendinin ne olduğunu bilmesi lazımdır, sır olan tarafı buradadır. “Men arefe nefsehu“ burada buna o kadar ihtiyaç var ki bunu bilmediğin zaman, hayali bir varlıksın daha henüz dünyaya gelmiş değilsin. Daha doğmamışsın isterse yaşın 80 olsun, 180 tane torunun olsun. Hiçbir şey ifade etmiyor. Sen yine varsın ama, bir idrak düşüncesi içerisinde senin ne kadar müthiş bir yol katettiğine ne kadar müthiş bir varlık olduğun, o idrak sende olmadığında da ne kadar basit yahut hiç olan bir varlık olduğun ortaya çıkar. Sen sadece bir idraksin, başka hiçbir şey değilsin. Bu etin kemiğin bunlar hiçbir şey değildir. Gözün kaşın bunlar hep birer surettir. Bunların faaliyete geçmesi sen bir idraksin sen bir şuursun sadece sen osun işte. O şuuru anlamak için o beden o şuur a mahal olmak için vardır. 

Bunun için o şuur yok, şuur için bu vardır. Ama biz tam tersini yapıyoruz, bunun için o şuuru heba ediyoruz. Akl-ı maaş ile kullanıyoruz. İşte o akl-ı kül denen o şuur ilahi şuur yani feza şuuru diyelim, genel şuurdan bir şuursun sen şuurdan bir şuursun. Bunu anladığın zaman vahdet yapmış oluyorsun işte gerçek ehlullah bu Allah’ı bilmek en geniş manada.

İyilik ve kötülük herkese kendinden gelir iyilere iyi kötülere de kötü vasıl olur. Bu hal parlak bir cisim karşısında insanın kendisinden zahir olan surete benzer. Nitekim bu surete akseden suret görenin gayri değildir. M. Arabi Hz.leri burada bize bazı hakikatleri açıklamış oluyor, genel anlamda belki değişik şekilde bilinen özelliklerin hakikatleri daha değişik olmuş oluyor. İnsanların yaşadığı kıstaslar genellikle insanların kıstaslarına uygun bir yaşam içerisinde uygulanıyor. Ef’al âleminde yaşayan insanlar ef’al âleminin şartlarına göre bir hukuk içinde yaşıyorlar. 

Ama hakikatte ise bu ef’al âlemi dediğimiz bu alem Hakk’ın Zat’i âleminden başka bir alem değildir. Meseleye bu yönden baktığımız zaman bütün hukuklar da değişiyor. Yani bu âlemin mertebeleri vardır her mertebede bir başka hukuk meydana gelmiş oluyor. Şurada izah etmeye çalıştığı mesele âlemin hakikatine ve yaşantının hakikatine bakış yönü itibarıyladır. Bir insan aynanın karşısına geçtiği zaman parlak bir cismin karşısına geçtiği, burada akseden suret görenin gayrisi değildir. Dolayısıyla aynanın içindeki suret yine sana senden geliyor. İşte o parlak cismin vücudu yani aynanın vücudu insana kendi Zat’ını müşahedesi keyfiyetine vukua getirdi. O ayna kendi zatını müşahede etme özelliğini meydana getirdi. 

Eğer karşında ayna olmasaydı kendini müşahede edemeyecektin. Şair ne demiş: “tek ve sadece görme organı olan görme vasıtası olan göz her şeyi gördüğü halde kendini göremez.” diyor. İşte bunun için bir ayna gerekiyor. İşte insanın gerçekten insan olabilmesi için bir insan aynasına bakıp kendini seyretmesi lazımdır. Bunun dışında da başka insanın kendisini bilmesine yol yoktur. Resulüllah (s.a.v.) Efendimize Hz. Ebubekir Sıdık Hazretleri (r.a.) geliyor, “Ya Rasulallah sen şöyle iyisin böyle güzelsin canım anam babam sana feda olsun” gibilerden söylüyor, Resulüllah (s.a.v.) “Doğrudur ya Ebubekir, doğru söyledin” buyuruyor, arkasından ebu Cehil geliyor, Ya Muhammed sen ne kötüsün insanları birbirine kattın anayı babayı düşman ettin” gibilerden bu lafları sölüyor, Ona da Resulüllah (s.a.v.) “doğru söyledin” buyuruyor. 

İkisi de gittikten sonra sahabe-i kiram merak ediyorlar ya Resulallah bu nasıl olur ikisine de doğru söyledin buyurdunuz diyorlar. “Evet diyor ben bir aynayım, Ebubekir geldi bana baktı kendini seyretti, ebu Cehil geldi bana baktı kendini seyretti kendini anlattı ben de doğru dedim” buyurur. İşte insanı insana gösteren gerçek ayna yine de insandır, yani Kamil insandır. Kamil insanın gönül aynasına baktığı zaman kişi orada kendini görür. İşte bir bakıma zuhuratlar da böyledir gece gördüğümüz zuhuratlar o zaman kişi kendi gönül aynasına bakıyor, yani kendindeki gönül aynasına bakıyor. 

Kendisindekiler kendine gösteriliyor, başka dışarıdan bir şey gösterilmiyor. İşte o misal aleminde gördüğümüz rüya hükmünde gördüğümüz her şey bizim kendi ahlaklarımızdan başka bir şey değildir. Kendimizde bulunan özelliklerden hakikatlerden başka bir şey değildir. Ancak tabi ki bunun tabiri gereklidir, kişi bunun ne olduğunu kendisi başlangıçta anlamıyor. Gördüğü rüyanın kendisinin hangi ahlakına hangi yönüne ait olduğunu baştan anlayamaz. 

İşte o parlak cismin vücudu insana kendi zatının müşahedesi keyfiyetini vukua getirdi. Yani aynaya baktığımız zaman o ayna parlak cisim kişiye kendi zatını müşahede etmenin özelliğini getirdi. Eğer ayna olmasaydı kendimizi göremeyecektik. Böylece Hakk’ın vücudunda zahir olan suretler dahi Hakk’ın ayine-i vücudunda yansıyan ayan-ı sabitenin suretleridir. Böylece Hakk’ın vücudunda zahir olan suretler dahi, Hakk’ın ayna gibi olan vücudunda akseden ayine-i sabitenin suretleridir. Yani Cenab-ı Hakk ezelde bütün varlıklara bir sabit ayan, ayan-ı sabite denen kendi varlıklarının hakikatini verir, ilm-i İlahide ilahi ilim olarak. İşte bu suretler (bu günkü bedenlerimiz) o ayan-ı sabitenin Hakkın aynasına vurup aksetmesinden başka bir şey değildir. Elle tutulan gözle görülen bütün varlıklar için aynı şey söylenebilir. Hakkın aynasında yansıyarak vücut bulmuş varlıklardan başka bir şey değildir. 

Her bir keşif sahibinin müşahede ehli mana âleminden bir şeyler çıkaran, rüya görenin, uyanıkken kendisinde bazı müşahedeler oluşanın, Hakk’ın vücut aynasında (bütün bu alem) müşahede ettiği suret kendi zatının ve hakikatinin yani ayan-ı sabitesinin suretidir. Yani kendi hakikatinde ne varsa ayan-ı sabitemizde düşündüklerimiz, hayallerimiz dahi vardır. İşte Hakk’ın aynasında müşahede olarak ne görmüşsek gerek rüyada, gerek yakazada, gerek uyanık iken bunların hepsi bizim ayan-ı sabitemizde mevcut olan şeylerin değişik zaman süreleri içerisinde zuhura çıkmasıdır. Yani rüyada gördüğümüz şeyler bizim kendi ayan-ı sabitemizde mevcut olan şeyleri belirgin halde ortaya çıkmasından başka bir şey değildir. Bu da Hakk’ın aynasında meydana çıkıyor.

Yani bütün bu alem vücud-u mutlak’ın ayinesidir, yani Hakk’ın aynasıdır. Bütün bu âlemlerde aslında görülenlerin hepsi de o aynada vücuda gelen suretlerden başka bir şey değildir. Bu alemi büyük bir ayna olarak kabul edelim nasıl ki biz bir küçük ayna içerisine baktığımız zaman aynanın dışında da varlıklar var ama biz aynanın içindekileri görüyoruz. İşte bu alem tamamı bir aynadır. Bütün bir ayna nereye bakarsanız oradan bir akis geliyor. İşte her bir varlığın bu aynada görüntüsü kendi ayan-ı sabitesinin o aynadaki aksinden başka bir şey değildir. İşte onun için diyorlar ki “Bu alem bir hayal alemidir” Her ne kadar dokunuluyor, hissediliyorsa da aslında Hakk aynasında bir hayalden başka bir şey değildir. 

Bu alemdeki varlıklar, hakikaten ve ebediyen var olmuş olsalar hiçbir ev yıkılmaz, hiçbir dağ parçalanmaz, hiçbir su yayılıp gitmez, hiçbir bulut yağmur olup akmaz. Eğer sabit olmuş olsaydılar. Şu kadar ki bu kişinin gördüğü suret zuhur yeri ve hazarat-ı hamse hasebiyle (fiiller, isimler, sıfatlar Zat, insan-ı kamil alemiyle) bu mertebeler itibariyle bir vecihten belirli bir şekilde bunlar değişir, yani keşif sahibinin gördüğü suret kendi ayan-ı sabitesinin aynı olmakla beraber o sureti hangi hazrette görmüş ise yani kendi gördüğü sureti hangi mertebede görmüş ise o hazretin icabına göre müşahede eder. Yani o mertebenin özelliği içerisinde müşahede eder. Mesela diyelim ki bir suret gördü fiiller âleminde, maddi, işte o suret ona madde şekliyle meydana gelmiştir. Ama aynı maddi sureti isimler âleminde görmüşse o suret ona biraz daha başka şekilde gelecekti. 

Mesela Hz.İbrahim’in (a.s.) görmüş olduğu oğlunu boğazlama rüyası müşahedesi bunu mana âleminde görüyor, yani esma alemi misal aleminde görüyor, misal aleminde misal olarak görüyor. Dolayısı ile ef’al alemi itibarıyla görmüş olsaydı onu başka türlü görecekti. Çünkü orada manası değişecekti. Esma âlemi itibariyle kesilecek olan İsmail oğlu olarak gösterildi. Aslında oğlu koça tekabül ediyor. Rüya tabir edildiği zaman koçun kesilmesi gerekiyor. Çünkü yerine koç geldi. İşte aslı koç olduğu için koç geldi. Ama tabi ki orada bir imtihan var idi. Hem oğlu için hem de kendisi için orada imtihan vardır.

O fiile yöneldiler yani ikisi de samimi olarak birisi kabul etti birisi kabullendi. Yani biri vurmayı kabul etti, biri de vurulmayı kabul etti. Bu onlar için bir imtihandı. Ama rüyanın gerçek tabiri oğlu yerinde olan koçun kurban edilmesiydi. Ama mana itibarıyla oğlu olarak niye çünkü oğul babanın sırrı en çok sevdiği şey diyelim kendinden meydana geldiği için en çok sevdiği, o halde oğuldan maksat sevgidir. 

Ondan maksat kişinin maddi âlemdeki sevgileridir. Bu da nefs-i emmare ile meydana geldiğinden levvame ile meydana geldiğinden, işte orada koçun kesilmesi rüyanın esas tabiri olarak emmare ve levvame nefsin kesilmesi olarak idi. Çünkü İsmail (a.s.) insan olarak orada kurban edilmiş olsaydı nefs-i emmare kesilmezdi. Yani kişideki nefs-i emmare ortadan kalkmazdı. O sureti hangi hazrette görmüş ise o hazretin icabına göre müşahede eder. Yani rüyayı müşahedeyi yahut hayal âlemini yahut yakaza halinde hangi alemde o sureti görmüşse o âlem düzeyi ifadesi içerisinde onu görmüş olur. Zira o suret o Hazretin ihtiyaçlarına göre gerekliliklerine bağlı olarak değişir. Tabi ki esma âleminin şartları başka, o şartlara göre değişir, ef’al aleminin şartları başka, sıfat alemindeki şartlar başka yaşantıda başka bilgi de başka hepsi başka. İstanbul’a gittiğin zaman vergin varsa İstanbul Deftardarlığına vergini ödersin, Tekirdağ’ına ödeyemezsin. Çünkü oradaki şartlar başkadır. 

Mesela hazarat-ı hamseden yani beş hazretten hazret-i ervahta başka bu suret, ruhlar âleminde başka ve hazret-i misalde başka misal aleminde başka, hazret-i şehadette yani müşahede aleminde bu dünya aleminde başka başka olur. Fakat hepsi ayan-ı sabitesinin suretidir. Hangi âlemde görürse görsün kendi ayan-ı sabitesinin suretidir. Ancak mahalle göre bulunduğu mertebeye göre inkilab eder değişikliğe uğrar. 

------------------- 

34. Paragraf:

Nitekim büyük şey, küçük âyînede küçük ve müstatîlde müstatîl ve müteharrikte müteharrik olarak zahir olur. Ve bazan hazret-i hâssadan suretin intikâsini verir; ve ba'zan dahi, ondan zahir olan şeyin aynını verir. Binâenaleyh ondan zahir olan suretin sağı, rainin sağına mukabil olur. Ve ba'zan da sağ, sola mukabil olur. O da ekseriya âyînede umûmda âdet menzilesindedir; ve hark-i âdet ile sağ, sağa mukabil olur ve intikâs zahir olur. Ve bunun hepsi, kendisinde mütecellî olan hazretin hakikatinin a'tıyâtındandır ki, biz onu merâyâ menzilesine tenzil ettik (34).

------------------- 

Yani keşif sahibi olan kimsenin gördüğü suretin mahalle veya hazrete göre tahavvül etmesinin misali budur ki; Yani bir kimsenin gördüğü suretin mahalinde ve mertebesine göre değişmesinin benzemesinin misali budur ki, cismi büyük olan bir şey küçük aynanın karşısına geçtiğinde küçük görülür. Yani elindeki ayna küçükse aynada küçük görünürsün ayna büyükse büyük görünür. Yine aynı cisim uzun ve hareketli aynaya karşı dursa uzun ve hareketli olarak zahir olur. Yani uzun bir aynaya karşı olsa uzun o ayna hareketli ise titreşim yapıyorsa görüntüde titreşen halinde hareketli halde görülür. 

O cisim mahallin icabına göre görünür. Kahkaha aynalarında aynı cismin çok farklı görüntüleri oluşur bu ayna özelliğinin farklılığından zuhura gelir. İşte bunun gibi birer küçük ayineden ibaret bulunan her bir varlığın ayan-ı sabitesi birer küçük aynadır. Hakk o aynın icabına göre zahir olur. Bazen ayna hususi bir yakınlıktan dolayı bakana suretinin taban tabana yerde olan bir aynaya basmış olsa kendisi de dik olarak dursa yani ayna ayaklarının altında kendisi de aynanın üstünde dik olarak dursa aynanın bu hazreti hassası yani yakınlığı ve oradaki o kimseye suretini makûs gösterir. Yani aksettirir gösterir.

Bazen aynada zahir olan suret bakanın suretine noksansız olduğu gibi gösterir. Yani suret ters çıkmaz. Aynaya bastığımız zaman aynada biz yukarıya doğruyuz ama görüntü aşağıya doğrudur. Ama sağımız sağda solumuz soldadır, ters çıkmaz. Mesela birbirine karşılıklı iki ayna getirilip bakan ikisi arasında dursa birinci aynadaki suretin sağı diğer aynadaki görüntünün solu olur. Dolayısı ile senin aynın olur.

Ama ikinci aynadaki görüntü senin aynın olur. Birinci düz aynada senin sağın görüntünün solu, senin solun da görüntünün sağı olur. O kişi kendi aynasına baktığı zaman, çünkü her bir varlık ayan-ı sabite bir aynadır. O kişi o idrak ile kendi aynasına baktığı zaman hep kendinin tersini görür. Neden ters görüyor? Çünkü vehim idrakıyla görüyor. Vehmin ve hayalin insana verdiği şifre nedir, yani yönettiği şey nedir? Ters göstermek. İşte vehim insana var olan ilahi varlığı yok, yok olan hayali var olarak gösteriyor. İşte kendi aynasına baktığı zaman sağ sola sol da sağa inkılab etmiş oluyor. 

Her ne zaman kendi aynasının karşısına bir insan-ı kamil aynasını getiriyor, o zaman birinci aynadaki sol sağa, şağ da sola oturarak her şey yerli yerine oturuyor, yani birinci düz aynadaki görüntüdeki değişiklikler yanlışlıklar düzelmiş oluyor. İşte insan-ı kamil aynasına bakmadıkça kişinin kendisini düzeltmesi ebediyen mümkün değildir. Çünkü gördüğü şey hep ebediyen hep tersidir. O aynadaki suret mukabil olan diğer aynada zahir olduğu vakit sağı ve solu kaim olan o şahsın sağına ve soluna tamamıyla mutabık bulunur. Fakat ayinede görünen suretin cari olan adet böyledir aynaya baktığın zaman solu karşısında sağa kendi sağı görüntüde sol olarak görünür. 

İşte kişi kendi kendini seyretmeye kalktığı zaman kendi gönül aynasında kendini, kendi kendine bulması mümkün değildir. Ancak karşısına bir insan-ı kamil aynasını tutarsa, o zaman mümkündür. Neden demişler “Senin aynan gammaz değil” diye, doğruyu söylemiyor, çünkü üstü tozlanmış göstermiyor. Aynaya baktığın zaman aynanın göstermemesi diye bir meselesi yoktur. Eğer o ayna ise mutlaka gösterir. Sen elini karşısında kaldır, o mutlaka karşısındakini gösterir. Yani seni gammazlar. Onun için diyorlar aynan neden gammaz değil diye. Üzeri tozlu olduğu için üzerinde zuhur gözükmüyor. 

Ayinede görünen suret her ne kadar bakanın aynı ise de aynadaki vaziyetin hususi duruşuna göre ve bakanın ona göre yakınlığı uzaklığına göre aynada onu görür. Ayna bazen yan da durur, tam düz de durur, aşağı doğru da durur, bakıcı ona beş metreden de bakar üç metreden de bakar, hep bunlar aynadaki görüntünün değişmesine sebep olur. Düz aynadaki şekil hep aynıdır ama uzaklık ve yakınlığından dolayı büyüme küçülme meydana gelir. Keza birtakım aynalar menzilesinde olan hazarat-ı ilahiye ve bu âlemlerde her bir hazrette keşif sahibi olan görücü bir suret müşahede etse o suret kendisinin suretidir, ancak hangi hazrette zahir olmuş ise o hazretin muktezası yani icabı ve hakikatine göre tahavvül eder. 

Şimdi her bir kimseye vasıl olan atâyı ilahi kendi ayan-ı sabitesinden gelir. Yani her bir kimseye vasıl olan atâyı ilahi, ilahi lütuf kendi ayan-ı sabitesinden gelir. Dışarıdan bir şey gelmez. 

------------------- 

35. Paragraf:

İmdi istİ'dâdını arif olan kimse, kabulünü dahi arif olur; ve kabulünü ârif olan her kimse, her ne kadar onu mücmelen arif ise de isti'dâdını bilmez, illâ kabulden sonra bilir. 

Şu kadar var ki, ukül-i zaîfe ashabından olan ehl-i nazarın ba'zısı, kendilerinin indinde sabit olduğu vakit, Allah'ın “ O dilediği gibi fiil sahibi” olduğunu görürler. Allah üzerine hikmete münâkız olan şeyi tecviz ettiler. Halbuki emr, nefsinde onun üzerine değildir. Ve işte bunun için ba'zı nuzzâr, nefy-i imkâna ve bi'z-zât ve bi'l-gayr isbât-i vücûba tecâvüz etti (35).

------------------- 

Hz. Şeyh (r.a.) ilahi lütfun çeşitli oluşu mahallin ve hazretin iktizasına göre değiştiğini beyan buyurdu. Daha evvelce geçen “istidadını bilen kimse kabulünü dahi bilir” Yani kendi istidat ve kabiliyetini bilen ezelde vermiş olduğu Cenab-ı Hakkın kendine vermiş olduğu istidadını bilen bunun kabulünü dahi bilir. Yani Hakk’ın tecelli ettiği hazrette yani mertebede ismin hakikatini bilmesi sebebiyle o ismin istidadının kabul ettiği şeyi de bilir. Zira her bir isim için onda tecelli olan Hakk’tan bir kabul-u mahsusu vardır. 

Yani her bir esma-i ilahiye için isimde tecelli eden Hakk’tan ona mahsus bir kabulu vardır. “Latif” isminin kabulü “Müntakim” isminin kabulünün gayrıdır. Diğer esmalar da bunlar gibidir. Yani “Latif” isminin kabulü bir başka letafet ister yani her ismin kendine has kabul ettiği bir oluşum vardır. Maddi bir eser dahi tecelli eden ile tecelli edilen yer arasında isim ile zahir olup bu isimle müsemma olur. Meydana gelen varlık o isim ile zahir olur, isim ile isimlenmiş olur. 

İstidadını kabulünden bilen kimse her ne kadar istidadını kablel kabul, mücmelen bilirse de tafsilen bilmez. Şimdi şu binanın genel olarak cem olarak şu binanın ne olduğunu düşünüyoruz, mücmel olarak bunu biliriz ama tafsilatlı olarak bunu bilmemiz mümkün değildir. Mesela bu şehirde kaç tane ev var, o kaç tane evin kaç tane katı var, kaç tane katın kaç tane odası var, kaç tane odada kimler oturuyor, onların cinsiyeti, yaşı nedir, sağlık durumları, tahsil durumları nasıldır, bunlar bilinmez. Zaten bir insanın bunların hepsini bilmesine de gerek yoktur. Ama mücmel olarak, toplu olarak şehir, Tekirdağ diye bunu bildiğin zaman bu yeterlidir. İşte bir kimsede de o tecelliyi mücmel olarak yani toplu olarak bilir, ama teferruatı bilmez. İşte kimse ne kadar istidadını kablel kabul yani kabulden evvel toplu olarak bilirse de tafsilen bilmez. Ancak kabulden sonra bilir. Kimde nasıl bir tecelli zuhura gelmişse o tecelliden sonra o fiili bilir.

Fiil oluştuktan sonra bilir. Kendisinde bu toplu olarak var ama toplu olarak biliyor, tafsilen bilmiyordu. Ne zaman ki o faaliyete geçti o zaman tafsili oldu. Tecellinin idraki şuurlanması diyelim. Bir usta bir ayakkabı yapacak bunu ayakkabı olarak topluca biliyor, ama bunu yaparken kaç tane çekiç darbesi vuracağını bilmez. Bıçağını kaç defa kullanacak kaç tane delik açtı bunların hepsi zuhura çıktığı zaman biliniyor. Yani bir kimseye bir feyz ve atâ gelse yani bir lütuf gelse tecelliyi kabul etse yani o tecelli kendinde ortaya gelse, bu tecelliyi kabul etmesinden bu atâyı talep etmiş olan istidadını bilir. Yani o tecelliyi kendi istidadı daha ezelde talep etmiş olduğunu bilir. 

O talep ettiğinde o gelmiştir. Ama kendisi fizik şuur olarak bunu bilmemiş olabilir. Zira istidadı olmasaydı o feyzi kabul etmezdi. Kendiliğinden o zuhura gelmezdi. Eğer o istidadında o olmasaydı kendinden o zuhura gelmezdi. İstidadında olduğu için istidat-ı zatisi onu ilahi varlıktan talep etti. İstihkakını talep ettiği için ona feyz gelmiştir. Fakat her atânın kabulünü arif olanların hepsi istidatlarını mufassalan bilmezler. Yani kişiye verilen her lütfun atânın kabulünü arif olanların hepsi istidatlarını mufassalan bilmezler. Yani kendi istidatlarını teferruatlı olarak bilmezler. Çünkü istidata vukuf gayet güçtür. Çünkü kendindeki istidatın derinliklerini sonsuzluklarının genişliğinin ne olduğunu anlamak çok güçtür. 

Malum olsun ki istidat iki kısımdır biri külli ve kadimdir, diğeri cüzi ve hadistir. Yani iki kısım istidattan biri külli bütünü ve kadim yani ezelidir, diğeri cüzi ve hadistir, yani az kısımdır ve sonradan meydana gelmiştir. İstidat-ı külli kadim-i İlm-i ilahide sabit olan eşyanın istidadıdır. Onunla vücud kesbettiler vücut talep ettiler, istihkak istediler ve o istihkak ile vücut sahibi oldular. Yani bütün varlıkta ne varsa onlara verilen ezeli istidat ile onlar kendilerine vücut istediler, o istihkakla onu istemeyi hak kazandılar. Bir itfaiye erine yangın söndürme araçları vermezsen o neyle gidip o işi yapacak, öyle bir birim kurmuşsan onlar bize su ver, araç ver, merdiven ver, techizat ver diyeceklerdir. 

Bu istek onların hakkıdır, bu istihkak onların hakkıdır, isteme onların hakkıdır. Hangi varlığa ezeli ilimde, ilm-i ilahide bir görev verilmişse o görevin gereğini yapmak için o varlık istihkak talep eder. Bunu hal lisanı ile yapar. Cenab-ı Hakk’tan istihkak talep eder. 

Bir tohum yere atıldığı zaman bu tohum yarabbi ben bunu ağaç yapacağım ama bunun için bana su lazım, toprak lazım, hava lazım, güneş lazım, bunların hepsini bana ver” diye hal diliyle talep eder. Bu talep onun hakkıdır. Eğer o talep ettiği şey kendisine verilmezse neticede ondan o görev de istenemez. Yani o çekirdekten o ağaç da beklenemez. İstidat-ı külli kadim ilm-i ilahide sabit olan eşyanın istidadıdır, onunla vücuda istihkak istedi. Ayan-ı sabiteler bu hali kabul ettiler o da gayri mec’uldür. Yani o sonradan var edilmiş değildir, yaratılmış değildir, asli olan ilahi varlığın hakikatinde özünde vardır. Yani sonradan olma değildir. Yani gayri muhdestir, hadis değildir. 

İstidad-ı cüzi hadis dahi aynda mevcut olan eşyanın istidadıdır, İstidad-ı ezeli vücudu değildir. Belki ayan-ı sabite için bir halet-i gaybiyeden ibarettir. İkincisi vücudi ve mec’uldür. Yani sonradan meydana gelmiştir, bu istidatlerın tafsili daha önce anlatıldı. Şimdi mezahirin atâyı ilahiyi kabulleri ve Hakkın fiili irade ve kudretin taalluku onların ispatlarına göre olduğu halde Eşariyye (mezhebi) gibi zayıf akıl ehlinden olan bazı nazar ehli yani suret ehli, surete bakan kimseler suretle hükmeden kimseler, Allah için sıfatlarının subutunu müşahede ettiklerinde Allah üzerine hikmete mugayir olanı tecviz ettiler.

Yani hikmetin gayri olan şeylere cevaz ettiler. Yani olmayacak şeylere olur dediler. Ve Hakkın mümteni olan yani muhal olan şeylere kudreti olduğu itikadında bulundular. Yani hiç olmayacak şeylere kudreti olduğunun itikadında bulundular. Ve vücudun yokluğu, yokun varlığı gibi şeyleri caiz gördüler. Yani vücudu yok ettiler veya yokluğu var ettiler, gibi şeyleri caiz gördüler. Yani yokun var olmasını, varın da yok olmasını bu gibi şeyleri caiz gördüler. Halbuki emr hakikatte onların zannı gibi değildir. Yani işler onların zannettiği gibi değildir. Onlar akıllarının zaafiyeti hasebiyle olmayacak şeylere kudretin taallukunu tenzih ettiler. 

Yani bunlar olmayacak şey değil olur dediler. Hakikatte vücudun i’damı ve ademin icadı mümkün değildir. Yani hakikatte bu varlığın yok olması ve de yokun var olması mümkün değildir. Ne var yok olur, ne de yok var olur. Hakk dilediğini işler, murad ettiği şeye de hükmeder. Fakat onun ilmi malum olan şuunatların كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِى شَاْنٍ 55/29 ayetinde belirtildiği gibi o zuhurların suretleri olan ayan-ı sabiteye ve iradesi ilmine ve kudreti dahi iradesine tabidir. Ezeli hüküm eşyanın icadını eşyanın zuhura çıkmasını bu hikmet üzere tertip buyurmuştur. Eşyanın icadı yani şey’iyetin ortaya gelmesi bil kuvve, Zat’-ı ahadiyetinde mevcut olan şuunatının fiile dönüşmesidir. Yoksa bil kuvve mevcut olmayana vücut vermek değildir. Yani ne yok var olur, ne de var yok olur. 

İşte eş’ariyeden olan zayıf akıllılar Allah dilediğini var eder, yoktan var eder, varı da yok eder diye bir kanata varmışlardır. Ama irfan ehli büyük akıl sahipleri de bunun böyle olmadığını “yok olan şey yoktur, var olan şey de vardır,” demişlerdir. Mutlak yokluk bil kuvve mevcut olmayan şeye vücut vermek değildir. Kuvvede bir şey yoksa ona vücut vermek mümkün değildir. Kuvvede yoksa o zaten yoktur. İşte bütün bu alemlerde gördüğümüz bu varlık ahadiyet Zatında mevcut olan ayan-ı sabitelerin zuhura çıkmasından ibarettir. Ayan-ı sabitede bir şey yoksa buraya çıkması mümkün değildir. Dolayısı ile bunlar yoktan var edilmiş şeyler değil ahadiyetinde bil kuvve var olan şeylerin şuunatında bilfiil olarak ortaya çıkmasından başka bir şey değildir bu alemler. Dolayısıyla yaratılmış diye bir şey yok, yaratılma kelimesi avamın kullandığı günlük sözlerdendir. Kendi aynasında ters oluşumlardan başka bir şeyler değildir. 

Gerçek yaratmayı düşünürsek o zaman daha önce de geçtiği gibi başka bir Allah olacak ki haşa! O Allah’tan sen bu Allah’ta olmayan bazı malzemeleri alacaksın kendinden de bir şeyler katarak yeni bir şey icat edeceksin. Yaratma dedikleri yoktan var etme dedikleri budur. Çünkü sende olmayan bir şeyi var edeceksin yaratma hadisesinde. Ama bütün bu varlıklar bil kuvve ayan-ı sabitede mevcut iken onların fiiller halinde dışarıya çıkması yaratmak değil zuhurdan başka bir şey değildir.

 Bu varlıklar da o zuhurların tecellilerin mahalleridir. İşte bunu bildiğimiz zaman bu âlemin gerçek var oluşunun hakikatini sisteminin çalışmasını da anlamış oluyoruz. Zira vücut birdir o da Hakk’ın sonsuz vücudur. Akıl mertebesinde onun arkası mutlak yokluktan ibarettir. Bu gördüğümüz eşya o vücuda muzaf olan birer vücud-u itibaridir. İtibar edilen bir vücuttur, aslı olmadığı halde böyle denmiştir. 

Var olan şeylerin yok olmaları mümkün değildir. Bozulan suretler ancak şekillerinde değişme olur, işte bu taife Allah üzerine Vücut vaciptir, o da Vacib-ül vücuttur, vücutta ondan gayrisi yoktur. Bu gördüğümüz çok zuhur eden vücuttur, yani çoklukla zuhur eden bu vücuttur, Yani bütün fen ehli suret ehli bu varlığın nasıl meydana geldiğini anlayamazlar bunlar sonradan meydana geldi diye böyle bir itikada sahip olurlar bu da zayıf akıllıların halidir.

------------------- 

36. Paragraf:

Ve bizden muhakkık, imkânı isbât eder; ve onun hazretinî ve mümkini ve mümkinin ne şey olduğunu ve onun nereden mümkin bulunduğunu; ve halbuki onun bi-aynihi vâcib-bi'l-gayr idiğini; ve kendisi için vücûb iktizâ eden gayr isminin nereden; sahîh olduğunu bilir. Ve bu tafsili hassaten ancak ulemâ-i billâh bilir (36). 

------------------- 

Emrin hakikatini müşahede eden bizim tahifeden tahkik ehli yani kitabı yazanın tahifesinden olan tahkik ehli imtina-ı vücub ile beraber imkanı ispat eder. Zira imkanın mertebesi vücud-u mahz ile mutlak vücut ile mutlak yokluk arasındadır. Yani mutlak varlık ile mutlak yokluk arasındadır. Ve onun hazır olduğu mahalli bilir. Ve onun mahalli huzur-u vücud-u hariciden evvel akıldır. Yani bu alemleri idrak etmenin özelliği vücud-u hariciye nazar etmeden akla nazar eder. Yani bu oluşumu akılda bulmak gerekir. Mesela siyah deriz, onun aynı akılda hazırdır, yani siyahın karşılığı aynısı akılda hazırdır. 

Siyah dediğimiz zaman bir siyahlık gelir gözümüze. O mertebede vücut varlık ve yokluğu gerektirmez. Çünkü siyah dediğimiz zaman o bizim aklımızda mevcut oluyor. Varlık ve yokluk onun için söz konusu değildir. Yani maddeleşmesi veya maddeleşmemesi orada hiçbir şey ifade etmez. Çünkü evvela akılda mevcuttur. Velakin hariçte sebebin vücut ademinden münfekk değildir. Yani harice çıktığı zaman siyahlık harice çıktığı zaman sebebin vücut ve ademinden yani varlık ve yokluğundan ayrı değildir. Ve muhakkik yani tahkik ehli mümkini ve mümkinin ne şey olduğunu bilir. 

Yani tahkik ehli mümkünün ne olduğunu bilir. Ve mümkinin hakikati adem ile vücuttan mürekkeptir. Mümkünün varlığı varlık ile yokluktan terkip etmiştir, mürekkeptir. Onda ademden bir miktarın mahsus bulunduğu gibi vücuttanda sabit ve mütehakkık olan bir miktar vardır. Yani o varlıkta bir miktar yokluk vardır, bir miktar varlık vardır. Ne tamamen yoktur ne de tamamen sadece vardır. Böylece mümkün olan mümkün hem mümteni hem de vacibi ızhar eder. Yani hem olmayacak şeyi ızhar eder hem de vacibi olacak şeyi ızhar eder. İkisinin ortasında.

Misal: Suyun vücudunu vacip farz etmiş olsak, yani gerekli bir ölçü olarak gerçek olarak farz etmiş olsak ona nazaran buz ademden ibarettir, yani yoktur. Su dediğimizde orada buz yokluktan ibarettir. Orada buz diye bir şey yoktur, su vardır. Buzun mertebesi vücud ile adem arasındadır. Orada buzluktan bir mertebe yok ama buz olma istidadı vardır. O zaman işte bak buz mertebesi varlık ile yokluk arasındadır. Su onun vücudu oluyor, buz da onun vücudu ama buz oluşmadığından o yok hükmündedir. Su varlık hükmündedir. 

Su var, buzun sadece ismi var kendisi olmadığından varlık ile yokluk arasındadır. Nerede akılda oluşuyor. Vücud-u haricisinden evvel hazır olduğu mahal akıldır. Yani o buz buz olmadan evvel akılda buzdur. İşte ayan-ı sabite işte budur. Bizim aklımızdaki onun sabit ayanı gibidir. 

Vücud-u haricisinden evvel hazır olduğu mahal akıldır. Yani akılda buz mevcuttur. Buz olmazdan evvel buz akılda mevcuttur. O mertebede vücudu ve ademi iktiza etmez. Yani ne yokluk ne varlık gerekmez o mertebede. Akılda dediğine göre. Buz dediğin zaman ister yok olsun ister var olsun hiçbir şey ifade etmiyor. Çünkü akılda mevcuttur, daha fiile çıkmamıştır. 

Onun vücud-u sebebinin vücudu ademinden ayrılmaz. Onun vücudu sebebi vücut ve ademinden ayrılmaz. Yani buz dediğimiz zaman buzun vücudu varlıktan ve yokluktan ayrılmaz. Yani var yok diye ayrılmaz. Zira sebep olunca zahir olur. Sebep olmayınca ayıramazsın. Ne zaman ki o buz buzlaşacak ondan sonra ayıracaksın. Ve sebep mürtefi olunca zail olur. Buzlaşma yoklukta bir emir olduğundan, yok olan bir emir olduğundan ve de izafi olduğundan yani mutlak olmadığından elimize bir miktar buz aldığımız vakit onda emr-i ademi ve izafi den bir miktar mahsus olduğunu görürüz. Zira âlemde buzlaşma bu kadardır. 

Elimizdeki buzun dışında âlemde başka buzlar yok diyemeyiz. Ve onda suyun yani vacibin vücudundan dahi sabit ve mütehakkık olan bir miktar vardır. Buzda suyun vücudundan da bir miktar varlık vardır, her ne kadar o buz ismini aldıysa da ama o buzda su da vardır. Ama baktığın zaman su ile ilgisi yoktur. Donmuştur sudur diyemezsin. Yani vacibin vücudundan dahi sabit olan mütehakkık olan bir miktar vardır. Zira işte suyun vücudu bu kadar olup o da bu buzda müteayyin olmuştur denemez. Yani bütün sular bu buzda meydana gelmiştir denemez. 

Böylece buz hem imkansızın hem de imkanlının zuhur yeri oldu. Muhakkık mümkinin nereden mümkin olduğunu da bilir. Yani tahkik ehli imkan dahilinde olan şeyin nereden imkan dahilinde olduğunu da bilir ve mümkin vücutta vücut ile adem beyninde yani arasında nisbeti ademiyedir. Yani varlık ile yokluk arasında nispeti ademiyedir. Yani bir miktar yokluk nispetindedir. O nisbet vücut üzerine zail olarak gelmiş değil, vücut üzerine fazladan gelmiş bir şey değildir. O da kendindendir. 

Misal: Kırmızı boya ile yeşil boya karıştırılsa deniz renginde koyu bir maî renk hasıl olur. O rengin vücud-u haricisi yoktu. Kırmızı ile yeşil iki ayrı renk orda maî renk nerede… yoktu. Mevcut olan iki boyanın birbiriyle karışmasından husule geldi ve onun vücudu iki boyanın varlığını ziyadeleştirmedi. Diyelim ki bir kilogram her boyadan karıştırıldı mavi boya ortaya çıktı mavi boya onları ziyadeleştirmedi. O kırmızı ve yeşil boyanın özelliğinde bulunan o mavi renk onlarda gizli idi. Fiilde yok olan bir nispeti idi. Kuvvede var fiilde yoktu. Keza buzun vücudu suya nispeten bir vücud-u izafi ve ademidir. Su donup buz olmakla vücudu ziyadeleşmedi. 

Ve keza muhakkik mümkinin ayni ile vacib-bil gayri olduğunu da bilir. Zira vücudun vücubu bizzat olursa ona vacib-ül Zat derler, eğer bil gayr olursa vacib-bil gayr derler. 

Bu da âlemin vücududur, alemin vücudu ise vacib-ül vücudun taayyününden ibarettir. Yani bu âlemde gördüğümüz bu vücut vacib-ül vücudun yani mutlak vücudun taayyününden yani zuhurlarından ibarettir. Bu görünen varlıklar dahi geçmişte izah olunduğu üzere varlık ile yokluk arasında vaki olup hem imkansız hem de vacibin yani mutlak varlığın zuhur yeridir. Hakk semi basir mürid olduğu gibi bu sıfatlar insanda dahi zahirdir. Mesela buzun vücudu zuhurdan evvel yok iken suyun nisbeti zatiyesinden ibaret bulunan buz vaki olunca o buz suyun taayyününden ibaret olduğu halde zahir hasebiyle suyun gayri olur. Ama özü su olduğu halde zahire dönüştüğü zaman suyun gayrisi olur. Buzu su gibi eline döküp yıkayamıyorsun, bir kaba koyarsan kabın şeklini almaz, işte kabın şekline tabi olmaması ve akışkan olmaması gibi birçok yönlerden aslı olan sudan gayridir fakat temas ettiği şeyi ıslatmak ve susamış olan kimse onu yediği vakit susuzluğunu geçirmek gibi suyun bir takım vasıfları da zahir olur.

İşte mümkin hakkındaki bu tafsilatı ve vücuhu arasındaki farkı ve onların çeşitli istidatını ancak hasseten ulemayı billah bilir. Bu mevzuları ancak Allah’ın uleması bilir. Diğerleri bu alemleri sonradan yaratılmış varlıklar olarak bilirler. Bu alemlerin halk edilişi hakkında hepsi ayrı bir tereddüte düştüler. 

Ama bu âlemlerin var edilişini M. Arabi Hz.leri ayan-ı sabiteden başlayarak anlattığından bu alemler özü itibarıyla yani ayan-ı sabiteleri itibarıyla Hakk’ın Zat’ından başka bir şey değildir. Ama mevcudiyeti itibarıyla da onun gayrısıdır. İşte bunun hakikati da varlıkla yokluk arasını cem etmek ile ancak mümkündür.

Yani ne bu âlemler Hakk’ın gayrıdır, kesin olarak ne bu alemler Hakk’ın aynıdır, kesin olarak diyemiyorsun. Nasıl ki aynaya baktığımız zaman o aynada gördüğümüz suret bir yönüyle kesin olarak bizim suretimizden başka bir şey değilse de ama yine de bir yönüyle başka yönüyle baktığımız zaman, bizim suretimiz ile kesinlikle ilgisi yok idiyse, işte bu âlemler deki Hakk’ın zuhuru da ancak böyle bilmemiz gerekiyor. İşte bunun da bir başka ifadesi bir yönden tenzih yönüyle bir yönden de teşbih yönüyle bu alemlere bakarsak ve ikisini birlikte birleştirirsek tevhid edersek, bu alemlerin hakikatini arif-i billahlar olarak en iyi şekilde idrak etmiş olanlardan oluruz. Geçen bölümlerde ariflerin, evliyaların makamlarını anlatmıştı ya işte bunları anlamak o şekilde daha güzel oluyor. 

Bu çokluk ve bu izafeler ile vücud-u vahidi hakikiden muhtecib olan ve ehl-i nazar dan bulunan ulema yani Vahid-i hakikiyi bilmeyen ondan perdeli olan ve ehl-i nazardan bulunan ulema bu hakikati idrak edememişlerdir. Böylece tahkik ehlinin indinde, hakikatta vücud-u mutlak ve vücud-u mukayyetten gayri bir şey yoktur. Vücudun hakikati ikisinde de birdir. Mutlakiyet ve kayıtlanmak ancak nisbet-i Zat’iyedendir. 

------------------- 

37. Paragraf:

Bu nev'-i insanîden doğan son mevlûd, "kadem"i Şîs üzerine olur; ve o onun hâmil-i esrarıdır; ve ondan sonra bu nevi'den bir veled yoktur. Binâenaleyh o, hâtem-i evlâddır; ve onunla beraber hemşiresi doğar. Ondan evvel çıkar; ve o, başı onun iki ayağı indinde olduğu halde, hemşiresinden sonra çıkar. Ve onun mevlidi Çin'de olur; ve lügati, şehrinin lügatidir. Ve erkekte ve kadında kısırlık sâri olur. Binâenaleyh onlarda vilâdetsiz nikâh çok olur; ve onları Allah'a da'vet eder, icabet olunmaz (37).

------------------- 

Yani ulum-u vehbiye iptida suveri insaniye içinde vehbi ilimlerin sonu suret insanların içinde Şit (a.s.) zahir olmuş atâyanın miftahı dahi onun elinde bulunmuş idi. Yani bu Allah’ın lütfunun anahtarı onun elindeydi. Yani bu mertebe Şi’et (a.s.) verilmiş ilm-i ilahi “Vehb”, “Vehhab” isminin tesiriyle. Bu anlatılan ilimler Âdem’e (a.s.) lütuf olarak Şit (a.s.) veriliyor, Şit’de (a.s.) da bunlar zuhura geliyor. Hani Âdem’in (a.s.) oğlu birbirini öldürdüğü zaman hüzünlenmişti ya ondan Salih bir evlat talep ettiğinden ona Şit’i (a.s), Şit’in (a.s.) bünyesine de Cenab-ı Hakk bu ilmi vermiştir. İşte bu Şit’den (a.s) gelen en sonunda bu ilim bitecek ondan sonraki insanlar artık çocuk yapmayacaklar, nikah yapacaklar ama çocukları olmayacak ve Allah diyen yani gerçekten marifetullah ehli kalmayacak ondan sonra da kıyamet kopacaktır. 

İnsan suretleri içinde Vehbi ilimin başlangıcı Şit (a.s.) ile zahir olmuştur, lütufların anahtarı dahi onun elinde bulunmuş idi. Şit’in (a.s.) doğumu ile başlayan bu manzume-i insaniye yine onun hakikati ile son bulmuş olacak. İnsan nevinden doğan son çocuk vehbi ilahi mertebesinin hatmiyeti ile zahir olur. Yani ilahi vehbin (karşılıksız veriş) son buluşu ile zahir olacaktır o çocuk. Ondan sonra vehb kalkıyor. Yani ondan sonra hibe kalkıyor. Bu çocuk kemal-i İlahinin cilası olan insan zuhurunun sonuncusudur. Yani bütün Âdem (a.s.) gelmezden evvel nasıl bu âlemler cilasız bir varlık halindeydi Âdem (a.s.) geldiğinde bu alemler cilalanmış oldu, işte bu çocuğun doğmasıyla da bu cila işi yeryüzünde bitmiş olacak. Bu çocuk kemal-i ilahinin cilası olan insan zuhurunun sonudur. Yani vehb-i ilahi olan ulum-u ilkaiye selahiyet insan nevi içinde Şit (a.s.) ile açılır ve bu çocuk ile kapanır. Bu son çocuk Şit’in (a.s.) hakikati üzere olup O’nun esrarına hamildir. Yani Şit’in (a.s.) hakikatini taşımaktadır. 

Bu hatem-i evlattan sonra bu nevi insaniden yani ulum-u ilkaiye salih bulunan insanların nevinden bir çocuk doğmaz. Doğanlar insan suretinde hayvan olur. İnsanın insanlığı bilgisiyle idrakiyle, Rabb’ını tanımasıyla Rabb’ını ne kadar tanırsan deryan değerin o kadardır. Yoksa Hakk Hakk, Allah Allah demekle onu bilmiş olmazsın. Yani ulum-u ilkaiyye salih bulunan insanların nevinden, ulum-u ilka birbirine nakledilen ilim birbirlerine, ilka etti, وَاَلْقَيْتُ عَلَيْكَ مَحَبَّةً مِنِّى وَلِتُصْنَعَ عَلَى عَيْنِى 20/39 buyurur, “ilka ettim oraya koydum verdim” diyor Ulum-u ilkaiye, birbirlerine nakledilen ilimdir. İşte şu yaptığımız iş ulum-u ilkaiyedir. Gönülden gönüle nakledilen ilimdir. Artık böyle gönlüne ilim ilka edilen cocuk doğmaz doğanlar insan suretinde hayvan olur, zira onların himmetleri zamanımızdaki gibi pek çok emsali görüldüğü üzere rahatlığın kemaliyle istedikleri şeyleri yemek, içmek ve keyifleri veçile uyumak ve gezmek ve beğendikleri dişileri ile serbestçe çiftleşmek zevki hayat tabir ettikleri bu nefslerine menfaat veren şeyleri azami istifade edebilmek için servete sahip olmak kasdıyla uğraşırlar.

Yaptıkları işler medeniyette gelişme ismi altında ve hayat mücadelesi namı altında sırf mesai etmek esaslarından ibarettir. Bütün bu çalışmalar nefse yönelik, nefsine rahat kazandırmak içindir. Kendileri ahlaka davet edildiğinde ahlak itibari bir şeydir derler. Kendilerine cemiyetin nizamı için hiç olmazsa ahlak kaidelerine riayet edin diye teklif olunduğunda “ahlak kesin bir şey değildir, itibaridir “derler. Yani bize göre böyledir, size göre şöyledir, diğerlerine göre bir başkadır diye kesin bir ahlak kuralının olmadığını ve bunun itibari olduğunu beyan ederler. Halbuki gece gündüz pek ziyade ehemmiyetle düşündükleri vücutları dahi itibaridir. Yani onlar ahlak itibaridir dediklerine karşı, o da misal getiriyor, esas itibari olan gece gündüz rahatlığı için düşündükleri vücutları dahi itibaridir, diyor. Tabi ki hiçbir şey baki olmadığına göre bu vücutlarımız da baki değildir, dolayısı ile itibari bir vücut sahibiyiz hepimiz.

Eğer bunlar yani gece gündüz ehemmiyetle düşündükleri vücutları yani vücutları için yaşayan kimseler yani beşeri zevk almak isteyen kişiler yatmak, gezmek dolaşmak, gibi nasıl bu esas bir varlıkmış gibi kale alıyorlar ama ahlak kaidelerini itibaridir diye kale almıyorlar. Eğer bunlar sözlerinin eri olsalar yani ahlak itibaridir dedikleri sözde bunu bilerek söyleseler, her itibari şeye ehemmiyet vermedikleri gibi vücutlarına da ehemmiyet vermemeleri lazımdır. Yani vücutlarından faydalanma şekline ehemmiyet vermeyip yani nefsani zevklerden de uzak dururlardı. Çünkü vücut da itibaridir. Böylece onların kendine düstur aldıkları esaslar, hayatın zevklerinden istifade etmek için her nevi vasıtaya müracaat caizdir. Yani hayatlarından zevk almaları için her türlü vasıtaya müracat etmeleri caizdir. Onların esas düsturları tamamen nefsani bir duygu ve davranış içindedir.

Şu kadar ki vücudun selameti şarttır, sözüyle hülasa olunabilir. İşte bir hayvanın lisanı olsaydı söyleyebileceği şey dahi bundan ibaret olurdu. Bir hayvan da ancak bunu isteyebilirdi. Bunların cesedleri ve suretleri öteki hayvanların suret ve vücut yapılarından daha mükemmel olduğu halde onların derecesine sükutlarına bakılırsa اُولۤئِكَ كَالاَنْعَامِ بَلْ هُمْ اَضَلُّ 7/179 ayet-i Kerimesinde bunlar tarif edilmiştir. “Onlar hayvanlar gibidir, belki de onlar daha da dalalettedirler” Yani “hayvanlardan da daha aşağı mertebededirler” buyuruyor. Neden? Çünkü Cenab-ı Hakk onlara hayvanlardan hem güzel bir suret hem güzel bir ceset hem de akıl vermiştir. Hayvanlarda bu akıl bu güzellik olmadığı halde onlar sükut etmektedirler. Bulduğu zaman yiyor, bulmadığı zaman sabrediyor. 

Horasan erlerinden ikisi karşılaşmış biri Behli biri Horasanlı, Horasanlı Behliye soruyor, “Ne yaparsınız” diyor, “işte bulursak yeriz bulmazsak şükrederiz” diyorlar. Behli Horasanlıya soruyor; “Siz ne yaparsınız?” Bizim Horasanın köpekleri de öyle yapar diyor. Bulularsa yiyorlar bulmazlarsa şükrederler diyor. O zaman öteki siz ne yaparsınız diyor. Horasanlı “Biz bulursak dağıtırız, bulmazsak şükrederiz” diyor. Aradaki fark “Bulursak dağıtırız” dadır. 

Hatem-i evlat ile beraber onun kız kardeşi dahi doğar. Hani Çin’de en son Şit hanedanından yani en son çocuğu doğacak Şit (a.s.) nevi üzere, Şit’in (a.s.) torunu değil de manen onun torunu diyelim, Şit’e (a.s.) ilk defa verilen atâyı ilahiye yine Şit (a.s.) ilminden gelecek olan bir çocuğa verilecektir, atâ, ilahi lütuf, yani vehb. Ve onunla artık vehb ilmi bitecek. 

Yani hatem-i evlat yani son evlat bu mana üzerinden doğacak son evlat kız kardeşi ile birlikte doğar, yani ikiz olarak doğarlar. Hatem-i evlat ile beraber onun kız kardeşi dahi doğar yani ikiz olarak doğarlar. Zira hatem-i evlat vehb-i ilahi mertebesinin hatmiyetidir. Yani Cenab-ı Hakkın “Vehhab” ismi ile hibe ettiği ilim verdiği kimselerin sonudur hatem-i evlat. Dolayısı ile ikiz doğması lazımdır. Çünkü bir insan erkek ve kadından ibaret olduğundan işte o son olduğunda ikiz doğuyor. Atâyı ilahi hademe-i esmadan (esma bakıcılarından, yani esmayı taşıyanlardan ) bir hadimin (bir taşıyıcının, bir bakıcının) iki eli üzerine vaki olur. 

Esmanın iki elinden murad biri fail ve diğeri münfail olmak üzere iki surette tecelli, mütecelli olmasıdır. Cenab-ı Hakk’da “Âdem’i iki elimle var ettiğime neden secde etmedin“ diye iblise buyurduğu gibi. İşte bu iki elden maksat biri fail biri de münfaildir. Yani biri işi yapan biri de işi yapılan, kabul eden, işi alan. Biri etken biri edilgendir. İşte bu etken ve edilgen olmasa hayat devem etmiyor. Hep etki eden, eden, eden olsa etki edilen olmasa hiçbir fiil ortaya gelmez. İşte Cenab-ı Hakk’ın iki elinin biri “Celal” biri de “Cemal” tecellisi olarak da bahsediliyor, Mü’min kulunun kalbi Cenab-ı Hakk’ın iki parmağı arasındadır. Bir el “Cemal” tarafına döndürür, bir el de “Celal” tarafına döndürür. İki parmaktan maksat da yine bir bakıma iki eldir. 

İşte o çocuğun ikiz olarak doğması fail ve münfail olarak artık o işin sona ermesi demektir. Yani kesilmesi demektir. Esmanın iki elinden murad yani Cenab-ı Hakk’ın isimlerinin iki elinden murad bir etki edici bir etki edileni (etkiyi kabul eden) Biri fail diğeri de münfail olmak üzere iki surette mütecelli olmasıdır. İnsan dahi timsali görüntüde şu halinde bile iki el ile mütecellidir, görüntüdedir. Bir eli fail diğer eli de münfaildir. Gerçekten de öyledir, biz elimizle bir iş yapıyoruz da öteki de ona yardım ediyor. İşte biri fail biri de münfail oluyor. Bazısında sağ el fail, sol el münfail, bazısında sol el fail, sağ el münfaidir. Fail erkektir, münfail de kadındır. Etken erkek, edilgen de kadındır. Erkek ile kadın insan mefhumu tahtında birleşmiştir. Yani insan dendiği zaman tek erkek tek kadın değildir. İnsan dendiği zaman erkekle kadın düşünülmesi lazımdır. İkisinin tek olarak düşünülmesi lazımdır.

İşte bunların biri fail diğeri de münfaildir. Nasıl ki insanlık tekten başladı, Âdem babamız da tekti, ama erkeklik ve kadınlık kendisinde birleşik haldeydi. İkisinin de fail ve münfail faaliyete geçmesi için ayrılması gerekiyordu. Dolayısıyla işte Âdem’in sol eğe kemiğinde Havva anamız zuhura geldi. Aslında yaratılmadı, zuhura geldi. Yok olan bir şey var olmaz ki, Cenab-ı Hakk iki eliyle birlikte iki özelliği ile birlikte içine koyduğu o kabı çatlattı iki tane yumurta haline getirdi. İki varlık meydana getirdi. Zaten aslı da oydu. Erkek ile kadın insan tahtında birleşiktir. Esmanın menşe-i olan çıkış yeri olan atâyayı ilahiyede böyledir. Bu sırra binaen hatem-i evlat hemşiresi ile ikiz olarak doğar. Hemşiresi hatem-i evlattan evvel ve o ondan sonra çıkar. Yani evvela kız kardeşi çıkar, sonra hatem-i evlat çıkar. 

Son evladın başı hemşiresinin iki ayağı tarafında vaki olur. Kız çıkarken önce başı çıkacak iki ayağı sonradan gelecek son evlat arkadan gelirken başı kız kardeşinin ayakları arasında geliyor. Zira atâyayı ilahiye mahallin, zuhur yerinin ve münfailin istidadı hasebiyle zahir olur. Böylece failin eseri zahir olabilmek için önce münfailin vücudu lazımdır. Onun için insan mefhumunun münfail eli olan kadın önce çıkar ve vehb-i ilahi mertebesinin hatmiyeti olan hatem-i evlat ise fail el olmak hasebiyle hemşiresinden sonra doğar. 

Hislerin düşüncelerin sıkıntıların her türlü şeyin mahali bulunan başı nefsani kuvvetlerin hepsine cami olduğundan ve nefsani kuvvetlerin hükümran olduğu mahal esfeli safiliyat bulunduğundan hemşerisinin uzuvlarının en aşağısı olan ayakları tarafından vaki olur. Ehlullahın zevki kuvvetlerden iç bünyedeki kuvvetlerden yani dışarıdaki oluşumlardan değildir, yani fiillerden değildir, kuvvadandır. Bu kuvva hasebiyle de muhteliftir. Böylece o ulum iç bünyedeki düşüncelerin ihtilafıyla muhteliftir. Fakat ihtilaf-ı Kuvva muhtelif olan bu ilim ayn-ı vahide olan hüviyet-i Hakk’a racidir. Bu hikmet tek bir hikmet olup erlerin ilmindendir. 

Bu anladığımız fiziksel erkek manasına değildir. Yani Allah’ın erleri manasınadır. Hatem-i evlatın doğduğu mahal Çin’dir, kendisi Çin ahalisinin lisanı ile konuşur. Hatem-i evlat olduğu için Çin memleketinde doğar, o doğduktan sonra erkek ve kadın arasında cima vaki olur ise de çocuk hasıl olmaz. O ikiz kardeş dünyaya geldikten sonra hatem-i evlat geldikten sonra artık bir daha çocuk dünyaya gelmez. Kadınlar hep kısır olurlar. Onların durumu mahsul vermeyen hayvanların zevkinden ibarettir. Hatem-i evlat kavmini Allah’a yani kesretten vahdete davet ederse de kabul etmezler. Yani o kimse görevini yerine getirecek, davetini yerine getirecek fakat kabul edilmeyecektir. Allah’ davet; kesretten vahdete davettir. Biz Allah’a davet dendiği zaman ötelerdeki Allah’a davet ediyoruz, ona ulaşmak mümkün değildir. Ulaşacaklarını zannederler ama mümkün değildir, çünkü boşla iştigaldir. Abesle iştigaldir. 

Zira mezhepleri tenasüh üzerine bina olunmuştur. Tenasüh ise tenasülü kaldırması gerekmektedir. Hani bir ruhun bir cesedden çıkıp başka bir cesede girmesi, tenasüh varsa tenasül olmaz. Yani insanların birleşerek nesil meydana getirmeleri tenasüh olmuş olsaydı bu olmazdı. Tenasül (kadın erkek birleşip üreme) var ise tam tersi tenasüh yoktur. Kendilerinin istidadı budur böylece zahirin nesh edilmesi için, kaldırılması için onların davete icabet etmemeleri ve dalalette sabit olmaları lazımdır. 

------------------- 

38. Paragraf:

İmdi Allah Teâlâ onu ve onun zamanında olan mü'minleri kabz eyledikde, kalan behâyim gibi kalır. Helâli helâl ve haramı harâm bilmezler. Tabiat hükmüyle, akıl ve şer'den mücerred olan şehvet ile tasarruf ederler. Binâenaleyh kıyamet onların üzerine kopar (38).

------------------- 

İmdi Allahüteala onu ve onun zamanında olan mü’minler ahrete intikal ettikten sonra insan suretinde berhayat kalanlar yani öyle yaşayanlar hayvanat gibi kalırlar. O vehb-i İlahi, ilm-i ilahi kendilerinden alındığı için özlerinde, hakikatlerinde Allah mefhumunu bilmezler, hayvanlar gibi şuursuzca yaşarlar. Onların harekatı ne mizan-ı akla muvafık ve ne de kanunu şeran mutabıktır. Yani ne akılla hareket ederler ne de dini şeriyat ile hareket ederler. Hepsinden aşağı gitmişlerdir. Şehvetten ibaret olan tabiat hükmüyle hareket ederler, dağlarda yularsız gezen hayvanlar gibi yaşarlar, böylece insan nevinin halkından maksud olan gaye ortadan kalkmış olur. 

Bu alem ağacı semeresiz kalır, meyvesiz kalır. Alem-i hilkat Âdemden evvel nasıl tesviye edilmiş ruhsuz bir cesed gibi idiyse hatem-i evlat ile mü’minlerin vefatından sonra yine o halde kalır. Bu alemin bir süresi var tesviye edilmiş fakat cilalanmamış, ne zaman ki Âdem (a.s.) geliyor, Âdem’e (a.s.) Cenab-ı Hakk’ın vermiş olduğu atâyayı ilahi ile ilahi lütuflar ile bu alem nurlanıyor ondaki ilimler ile bu alem nurlanıyor, parlıyor.

 Bu parlaklık belirli bir süre bu mertebenin devamlılığını sağlayan insanlar, işte Kevser dedikleri budur, Kevser suyu Kevser suyu akıyor. O gönülden gönüle, akıldan akıla, beyinden beyine, elden ele aktıkça akışını seyrini devam ettiriyor, nihayet hatem-i evlatta bu parlaklık son buluyor. Bu nur son buluyor.

Düşün ki şimdi şu lamba yanıyor, yandığı müddetçe burayı aydınlatıyor ne zaman buradan ayrılırken gece lamba kapatılacak ve eski karanlığına dönecektir. İşte yeryüzüne gelen insanın hali budur. Yeryüzüne geliyor ışık gibi aydınlatıyor, ondan sonra tekrar eski haline dönüyor. Kıyamet şerli insanlar üzerine kopar. Nitekim hadis-i şerifte buyuruldu; “Kıyamet şerli insanların üzerine kopar”, “Nasın şerlisi odur ki kıyamet onun üzerine kopar”, “Yeryüzünde Allah, Allah diyen bulundukça kıyamet kopmaz”, Allah diyenden murat insan-ı kamildir. Çünkü insan-ı kamil Allah ismi caminin mazharıdır, hakkıyle Allah diyen ancak O’dur. O’nun gayrisinde bu kabiliyet yoktur, zamanın insan-ı kamili olan hatem-i evladın intikalinden sonra alemin ruhu gitmiş olup ölü hükmünde kalır ve büyük kıyamet meydana gelir. 

Zira zuhurda olan varlıkların her birinin eceli vardır, alem dahi mezahirden bir mazhar olduğundan onun da eceli gelir ölür. Yani bu âlemler dahi bir zuhur yeri olduğundan onun da bir müddeti vardır, o müddet gelince bu alemler de ölür. 

MESNEVİ’den: 

“Hakk Teala hazretlerinin atâsı ve kudreti,kabiliyete mevkuf olan halâikın atâsı ve kudreti gibi, kâbiliyete mefküf değildir. Zira atâyı Hak kadîm ve kabiliyet ise hâdistir. Atâ Hakk’ın sıfatı ve kâbiliyet ise mahlûkun sıfatıdır; ve kadîm, hâdise mevkuf olmaz.” Şerh: Bu güzelfFassın başında izah olunduğu üzere lütuflar biri Zat’i, diğeri de esmai olmak üzere iki kısımdır. Yani, Cenab-ı Hakk’ın nimetleri lütufları iki kısımdır, biri Zat’i diğeri de esmaidir. Zat’i lütuf, ahadiyetin Zat’ında gizli ve orada helak olmuş, yani yok olan yani zuhurda yok olup zuhur talebinde bulunan sıfat ve esmaya hani Cenab-ı Hakk isimlerine birer görev verdi. Bu görevler evvela kendisinde gizli iken zuhur talebinde bulunan sıfat ve esmaya Hakk’ın kendi Zat’ında daha henüz dışarıya çıkmadığı için ve kendi Zat’ıyla ve kendi Zat’ına tecellisi suretiyle ilm-i ilahisinde vücut bahşetmesidir. 

Yani bütün bu esma ve sıfatlar kendinde iken onlara birer ilim olarak birer varlık vermesidir, buna da feyz-i akdes derler. Bu atiye, veriş, Hakk’ın iktiza-i Zatisi olduğundan ilim mertebesinde meydana gelen esma suretlerinden ibaret olan ayan-ı sabite için kabiliyet şart değildir. Yani bunlar Cenab-ı Hakk’ın kendi Zat’ında bulunduğu şey olduklarından kendilerinde bir kabiliyet gerekli değildir. Kabiliyete ihtiyaç yoktur. Kabiliyet daha sonra zuhura çıkışta lazım olan bir şeydir. Bu atâ ilim mertebesinde peyda olan ve esma suretlerinden ibaret olan ayan-ı sabite için kabiliyet şart değildir. Zira ayan-ı sabite Hakk’ın nisbetleri ve zuhurlarının suretleridir. Hakk’ın şuunatı ise kendi vücudunun aynıdır. Sen kolunu salladığın zaman bir şuunat yapmış oluyorsun, bu senin vücudunun aynıdır, ve Hakk’ın vücuduyla beraber kadimdir. 

Böylece Hakk’ın Zat’i atâsı kadim olur. Yani Zat’i lütfu kadim, ezelden olur. Fakat mutlak vücudu Hakk’ın ilim mertebesinden ayan-ı sabitenin tenezzülü zuhura gelmiş bu âlemde varlıklar suretinde kayıtlanması, birer varlık suretinde kayıtlanması ayan-ı sabite hasebiyle olduğundan bu mükevvenatta her bir mazhara; zuhur yerine varid olan atâya, lütuf, kendi ism-i hassının istidadına göre bulunduğundan bu atâyayı esmaiyede kabiliyet şarttır. Alem-i kevnde vaki olan bu tecelliyet-i esmaya da feyz-i Mukaddes denir. Ahadiyet mertebesinde Hakk’ın kendinden kendine olarak esma ve sıfat tecellisi onların birer varlık talep etmeleri feyz-i Akdes idi, bütün bu varlıkların zuhura gelmesi için ayan-ı sabitenin mezahirler halinde zuhura gelmesi de feyz-i Mukaddesdir.

Mesneviden: 

“O gönlün çâresi bir mübdilin atâsıdır. Onun dâd ve atâsına, kabiliyet şart değildir. Belki şart-ı kabiliyet O’nun atâsıdır: Atâ iç; ve kabiliyet kabuk gibidir.” Şerh:

Taştan daha katı olan kalbin çaresi bir halleri değiştirici olan Hakk’ın atâsıdır, böyle kimse “Mudil” isminin tahtı tesirinde bulunduğu halde atâyı ilahi ism-i Hadinin iki eli üzere ona vasıl olmalıdır ki o dalaletten kurtulabilsin. Zira atâyı ilahi esma hadimlerinden bir hadim vasıtasıyla gelir. Yani esmanın görevlilerinden birisiyle vasıtasıyla gelir. Hakk’ın atâsı için kabiliyet şart mıdır diye sual olunursa değildir cevabı verilir. Zira hidayete kabiliyet birçok kimselerin zannettiği gibi yani hidayet olunmuş olmak mutlaka ameli Salihaya uymak ve kötülüklerden uzaklaşmak değildir. Hakk’ın inayeti bir sebeptir, nice anadan doğma kafirler vardır ki Hakk’ın hidayeti imdadlarına erişmiştir, nice ehl-i fısk ve isyan vardır ki Hakk onlara bilahare velayet mertebesini ihsan etmiştir. İbadet ve taat ise basit sebeplerden ibarettir. Onun için Hakk Teala buyurur, يَا عِبَادِىَ الَّذِينَ اَسْرَفُوا عَلۤى اَنْفُسِهِمْ لاتَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ 39/53 ayetinde “Ey nefislerini israf eden kullarım Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin“ böylece onun atâsı için kabiliyet şart değildir. Belki kabiliyetin şartı onun atâsıdır. Yani kabiliyetin şartı kabiliyeti vermedir. Zira feyz-i akdes denen zatiyesi istidat bakımından ayan-ı sabiteye kabiliyet bahşetmiştir ki feyz-i mukaddes denen tecelliyat-ı esmaiye bu kabiliyet üzerine varid olur. 

Birisi demiş ki “işin gidişinden korkarım”, yani bir insanın gidişinden sonundan korkarım. Diğeri de demiş ki “Ben de gelişinden korkarım”. Ne demek istemiş? Yani program gelişinde yapılıyor, program gelişinde “ben ondan korkarım” diyor. Giden gidiyor zaten gitmesi gelirken ki programa bağlıdır. Feyz-i Mukaddes denilen tecelliyat-ı esmaiye, bu kabiliyet üzerine varid olunur. Bu surette atâyı Zati iç, ayan-ı kevniyenin kabiliyeti kabuk gibidir. Çekirdek olmazsa kabuğun ne hükmü vardır. Özü olmazsa kabuğu ne yapacaksın. Bu surette atâyı Zati iç, Zati lütuf iç, ayan-ı kevniyenin kabiliyeti kabuk gibidir. Eğer bir kimsenin ayan-ı sabitesi ezelde “Hadi” isminin sureti üzere ilm-i ilahide sübut bulmuş ise bu süfli alemde bir müddet sahrayı dalalette püyan olsa ve hidayete kabiliyetli olmasa bile mazharı olduğu ismin hazinesi Âtayâ vakti gelince ona vasıl olur. 

Eğer bir kimsenin ayan-ı sabitesi ezelde “Hadi” isminin sureti üzere ilm-i ilahide subut bulmuş ise bu süfli alemde bir müddet delalet sahrasında tuğyan olsa ve hidayete sureta kabiliyeti olmasa bile mazharı olduğu ismin hazinesindeki atâya vakti gelince ona vasıl olur. 

 Mesnevi: 

“İşte asâ Musa için yılan olur. Bir güneş gibi, onun avucunun içi ziyâdâr olur. Daha bizim zamirimize ve aklımıza sığmayan yüzbinlerce mü’cizat-ı enbiya vardır.” Şerh:

İşte asâ Musa için yılan olur, bir güneş gibi avcunun içi ziyadar olur, daha bizim zamirimize ve aklımıza sığmayan binlerce enbiya mucizeleri vardır. Yani eğer sen atâyı Zatinin iç ve ayan-ı kevniyenin kabiliyeti kabuk gibi olduğunu misalini görmek istersen işte biri Musa asâsı, ve yed-i beyzasıdır ki bir ağaç parçası ile yılanın ve et ile kemikten ibaret bulunan bir el ile ziyanın zahirde münasebetleri olmadığı halde asa yılan ve el dahi güneş gibi parlak oldu. Eğer sen zati atânın iç ve ayan-ı kevniyenin yani, bu alemlerin varlıkların kabiliyeti kabuk gibi olduğunun misalini görmek istersen iki misal var Musa’dan (a.s.) işte biri Musa’nın (a.s.) asâsı, yani elindeki sopasıdır. Nasıl o sopayı yere bıraktığı zaman yılan oluyordu, onun özünde o kabiliyet olduğundan yılan oluyordu. 

Yoksa ezelde onun özünde o kabiliyet olmasaydı o sopa nasıl yılan olurdu. Ve de yed-i beyzasıdır, yani beyaz elidir. Musa’ya (a.s.) Cenab-ı Hakk “Elini koynuna sok” buyuruyor, Musa’da (a.s.) elini koynuna sokuyor, çıkar dediği zaman çıkarıyor, bakıyor ki nur gibi bir beyaz el ve parladığını görüyorlar dışarıdakiler. Bunlar peygamberliğinin birer işaretleridir. Asâsı ve yed-i beyzasıdır ki bir ağaç parçası ile yılanın ne münasebeti vardı? Ağaç parçası nasıl yılan olur? Ve et ile kemikten ibaret olan bir el nur gibi nasıl parlar? Et ile kemiğin zahirde ziya ile münasebetleri olmadığı halde nasıl el parlar? Yani birbirleri ile ilgisi olmadığı halde yılan ve el güneş gibi parlak oldu. Zira o asanın ve elin içi ki onların ayan-ı sabiteleridir, Zati atâ bunlar hakkında bu suretle meydana geldi.

Zati atâ meydana gelmek için bu ağaçtır ve bu eldir, bunlar da yılan ve ziya ağaç olma kabiliyeti yoktur, demez. Yani Zati lütuf, Zati atâ nerede ne isterse onu meydana getirir. Bir harika olmak üzere onların kabukları olan vücud-u kevniyeleri açıldığı vakit yani dış varlıkları açıldığı vakit o ayn-ı kevniye nazarında onların içi zahir olur. Yani hakikatleri zahir olur. İşte her şeyi sebebe bağlı gören aklımızın ve zamirimizin (özümüzün) almadığı yüzbinlerce mucizat-ı enbiya buna kıyas olunmak lazımdır. Şu kadar var ki o kabukların açılıp içlerinin çıkması dahi ayan-ı sabitelerinin iktizasındandır, bu fevkaladelik dahi Cenab-ı Hakk’ın mutlak tarafından her kabuğun içi olduğunu merhameten kullarına anlatmak ve kışırdan (hamdan) olgunluğa davet etmektir, öze davet etmek içindir.

Yani Cenab-ı Hakk burada Musa’nın (as) asasıyla eline misal veriyor ama onun özü açıldığı zaman bir çomak diyelim bir sopa bir dal parçası yılan oluyor, kuru et parçası da (el) nur oluyor içi açıldığı zaman. Bunları Cenab-ı Hakk misal olarak veriyor ki diğer varlıklarda da bu hakikatler vardır. Sadece bu asaya bu ele mahsus değildir bu atâyı ilahiye. Sende düşüncende bul, fiiliyatta bulamadıysan bile. 

Mesneviden: Tercüme:”Tasrif-i hüdadır, esbabdan değildir, yoklara kabiliyet neredendir? Eğer kabiliyet fiil-i Hakk’ın şartı olaydı hiçbir madum vücuda gelmezdi” Şerh: Allah’ın tasarrufu sebeplerle durucu değildir. Zira sebepler dediğimiz şeyler de Hakk’ın vücudunun nispetleri ve O’na izafi olunan şeylerdir. Nisbetler ise yokluk işlerindendir. Vücud-u Halk dediğimiz mezahir-i alemin heyet-i mecmuası alem zuhurlarının bütünü vücud-u izafiden ibaret olunca (izafi: aslında olmayan var gibi görünen) o arizi ve ademi olan şeylere yani arizi sonradan olan, ademi: yok olan şeylere kabiliyet nereden gelir? Belki onların kabiliyetlerinin şartı atâyı Zatiden doğar. Eğer Hakk’ın fiili zuhura gelmek için kabiliyet şart olaydı ahadiyette gizli olan nisbetler ve şuunat-ı ilahiyenin hiçbirisi vücuda gelmezdi. Zira Hakk’ın şuunatı esmaiyesi ile zuhuru Zat’ının muktezasıdır. Yani Hakk’ı isimlerle zuhuru Zat’ının gerekliliğidir. Bunun için kabiliyet de şart değildir. Çünkü kabiliyet sebeptir, Hakk’ın vücud-u mutlakı ve onda mündemiç olan nispetler hiçbir sebep tahtında mevcut olmuş değildir. 

Mesneviden: Tercüme Hakk Teâlâ tâliplere, bu mâî perdenin altında, bir âdet ve esbâb ve turuk vaz’ etti. Ekser-i ahvâl, âdet üzere câri olur. Ba’zen kudret-i Hak âdeti yırtar. Âdeti letafetle vaz’ etmiş, ba’dehû mu’cizeyi hark-ı âdet kılmıştır. Eğer izzet bize sebepsiz mevsûl değil ise, kudret-i ilahî sebebin azlinden ma’zûl değildir. Ey sebebe giriftar olan, dışarıya uçma! Lakin sebebin azlini müsebbip zann etme! / O müsebbib her ne dilerse getirir. Kudret- mutlak sebepleri yırtar. Lakin bir tâlib murâd istemeyi bilsin diye işlerin bitimini sebeb üzere sürer. Sebeb olmayınca mürîd, ne yol arar? Binâenaleyh sebep yolda âşikâr olmak lazımdır. Bu sebepler nazarlar üzerinde perdedir. Zira her dîdâr O’nun sun’una layık değildir.” Şerh:

Hak Teala bu alemi his ve şehadette yani bu gördüğümüz müşahede ettiğimiz hissettiğimiz alemde Allah’ın atâsına talip olanlara bir adet ve esbap ve yol vaaz etti. Yani adetlerle sebeplerle bir yol gösterdi. Âdet denen Adetullahtır. Yol gösterdi atâyı ilahi taliplere bu şehadet aleminin adeti üzere birtakım sebepler vasıtasıyla belirli bir yoldan gelir. Cenab-ı Hakk’ın adeti üzere talip olanlara belirli bir yoldan gelir. Mesela bir kimse elindeki kayısı çekirdeğinden kayısı yemek murad etse evvela onu toprağa gömmeli, daha sonra sulamalı sonra da akibet olacağı zamanı beklemesi gerekir. Zira dünyanın adeti budur.

Bu atâ, atâyı Zati değil atâyı esmaidir. Yani kendisinin kayısı yemesi kendisine kayısı verilmesi atâyı esmaiyedir. Çünkü isimlerden gelmiştir. Atâyı ilahi bir takım hademe-i esmanın hizmetiyle vaki olur. Yani esmanın hizmet edişleri ile vaki olur. Suretler alemindeki her bir suret bir ismin mazharıdır, bir işin görülmesine bu suretlerden birinin veya bir kaçının hizmeti onların mazhar oldukları esmanın hizmeti olur. Suretler aleminden her bir suret bir ismin mazharıdır. Yani bu alem suretlerinden her bir suret bir ismin mazharıdır. Bir işin görülmesine bu suretlerden birisinin veya birkaçının hizmeti onların mazhar oldukları esmanın hizmeti olur. Mesela o şeftalinin çıkması “Rezzak” isminin suretlerinden bir surettir. 

Orada onu bir ağaç olarak görüyoruz, ağaç orada bir adet oluyor, bir yol oluyor, bir vesile oluyor, suret; “Rezzak” isminin, “Vehhab” isminin, bir sureti olmuş oluyor. Hakikati o olmuş oluyor. Ayrıca orada bütün isimler de mevcuttur. Ama hangi isim daha ağırlıklı ise hangi ismi zuhura çıkıyorsa ona öncelik tanınıyor. O ağaçta “Hay” ismide var, “Alim” ismi de var, hepsi vardır. Ama orada rızık söz konusu olduğundan ağırlıklı isim “Rezzak” ismidir. Bütün bunlar “Rezzak” ismi kontrolünde olmaktadır. Öteki isimlerden yardım almış oluyor. Bir buğdayın gelişmesi sırasında “Rezzak” isminin hizmetçisi orada buğdayın gelişmesi için ne lazımsa bütün görevli melekleri faaliyete geçiriyor, o kadar çok görevli var ki her bir buğday tanesinin 100 tane görevlisi olsa bunlar o buğday tanesi tamamlanıncaya kadar hiçbir an vakit geçirmeksizin ondan ayrılmıyorlar. 

Bir yağmur damlasını bile buğdaya bir melek indiriyor ve onun işi orada bitiyor, ölüyor. Meleklerin ölmesini aralarındaki zikirlerin kesilmesi ile anlarlarmış, birbirlerini göremiyorlar, ama zikirlerini duyuyorlar zikirleri kesildiğinde o meleğin öldüğünü anlıyorlar. Bu tabi ki büyük görevli meleklerdir, Bir de asker olan melekler vardır, görevini bitiriyor gidiyor. Bir işin görülmesine bu suretlerden birinin veya birkaçının hizmeti onların mazhar oldukları esmanın hizmeti olur. Bu alemde ne kadar oluşum varsa rüzgarın oluşumu, mesela fırtına geldi koparttı, işte “Kahhar” isminin orada müdahelesi vardır, yani tecellisi vardır.

İşte bütün bu alemin sistemi bu isimlerin görevlerini yapmaları neticesindedir. Birkaçının hizmeti onların mazhar olan hizmeti olur. İşte dünyanın ekseri ahvali böyle adet üzerine caridir. Bütün dünyanın tamamına yakın ahvali bu adet üzerinedir, yani böyle sebeplere dayanarak çalışır. Rüzgarın olması havanın farklı ısınmasından kaynaklanır, Önce havanın olması lazım bir de güneşin farklı bölgeleri farklı ısıtması lazımdır. Isınan hava yükselince boşalan yere soğuk olan havanın doldurması için oraya hareketi yani hava akımı rüzgardır. 

Biz olayı böyle açıklıyoruz halbuki onu sıcak yapan soğuk yapan meleklerin görevleridir. Dünyanın ekseri hali böyle adet üzerine caridir fakat bazen kudret-i Hakk bu adeti yırtıverir. Yani değiştiriverir. Musa’nın (a.s.) asasının yılan olması, elinin beyaz olması, Kızıl denizin yarılması, yani ayrılan denizin bir anda buz olup bir koridor oluşturması, Musa’nın (a.s.) kavmi geçtikten sonra tekrar eriyerek su olup fravun ve askerlerinin boğulması. Mesela buzun vücudu olması için su olması lazımdır. Suyun vücudu için, suyun varlığı için buhar olması lazımdır. Vücut mevcut demektir, yani insan vücudu diyoruz ya varlık demek ayrıca mevcut olan şey demektir. Suyun vücudu yani suyun mevcudiyeti suyun varlığı için buhar lazımdır. 

Buharın vücudu için varlığı için oksijen lazımdır. Bunlar birbirleri üzerine mertebe ile yekdiğerinin vücuduna sebeptir. Yani buhar olacak ki su olsun, su olacak ki buz olsun. Oksijen bu aşamaları geçirdikten sonra buz olur. Yani buzun aslı havadır. Birisi sert katı diğeri latif görünmez varlıktır. Tabiatın adeti budur, Hakk buzun vücudu için buz olması için bu yolu kurdu, fakat bir nebiyyi zişan, mücize varisi bulunan bir kamil veli keramet olmak üzere mübarek elini hava içine uzatıp bir buz parçası ihtihsal edebilir. Yani bir evliyaullah, elini havaya uzatır, o havadan bir buz alabilir. Çünkü buzun hakikati havadır, o hava içinde o buz gizli durumdadır. Ama adetullah evvela onu su ondan sonra buz oluşturuyor adetullahta sıra böyledir. Ama Cenab-ı Hakk isterse bu adeti yırtar doğrudan doğruya neticeye gider. 

Zira onlar beşeri sıfatlarından fani olup Hakkla baki olmuş olduklarından onların kudret ve fiilleri Hakk’ın kudretiyle fiilidir. Hakk’ın kudreti bazen adeti yırtar böyle harikulade haller zuhura gelir. Hak Teala adeti latif ve birbirlerinin içine karışık olarak birtakım sebepler üzerine vaaz etmiştir. Sonra bu alemin sebeplerinin arkasında sair ilimler mevcut olduğunu izhar için mucize-i enbiyayı adeti yarıcı kılmıştır. Yani bu adetin bu varlığın şahsında çok daha başka şeyler olduğunu belirtmek için bu harikulade şeyler gösterilmektedir. Adetullah böyle devam etmiş olsa her yaşantıda bunun dışında yaşantı yoktur hükmü çıkacak ama bu adeti bozması yırtması, delmesi eğer o sebebi kaldırmışsa başka esmasının eliyle sana atâya gelir. 

Yani adetullah üzere gelen bir atâ sana gelmedi mi o atâyı bir başka yönden başka bir isim sebebiyle verir. Allah insana adetullah dışında da rızık verir. Ayet-i kerimede “Allah sizi hesap etmediğiniz yerden rızıklandırır” buyurmaktadır. Adet dışında da rızık verir. Hiç olmadığın yerden giderken her türlü şey olur. Ama bu adet dışı olan şeyler bir bakıma güvenilir şeyler değildir. Gene de sen adete sarıl. Çünkü devamlısı oradan geliyor. Ama hep öyle gelecek değildir. Mesela esbab-ı nikmet mevcut iken o sebepleri yırtıp onun yerine esbab-ı nimet i müheyya kılar. Ona hayat verir. Nikmet: kişiye gelen zorluklardır. Mesela esbab-ı nikmet, zorluk sebepleri mevcut iken o sebepleri yırtıp onun yerine esbab-ı nimet sebeplerini ortaya getirir, onlara hayat verir. 

Bir talip muradını talep etsin diye Hakk Teala işlerin bitmesini sebep üzerine bina etmiştir. Böylece herkes gözünü esbaba dikmiştir, sebeplere dikmiştir herkes, şu sebebe sarılayım, bu sebebe sarılayım diye. Mesela zengin olmak isteyen bir kimse ticarete süluk eder. Ya Rab benim ticaretime bereket ver diye dua eder. Eğer bu yol olmasaydı zengin olmak isteyen kişi ne yapayım ne edeyim diye şaşırıp kalırdı. İşte bu yol olduğu için yani sebepler yolu olduğu için zengin olmasında ticarete bağlıdır. Bu sebeplerin olması kişiye bir huzur verir.

Zengin nasıl zengin olacağını bilmese yahut hastalığının nasıl geçeceğini bilmese doktor aramasa ilaç aramasa eczane hastalığın şifası için bir sebeptir, bunları bilmese nereye gideceği hakkında şaşırır kalır. Mahkemelerle işi olan kişinin avukatlara o sebebe yapıştığı gibi avukat olmazsa bu sebepler olmazsa işini nasıl görecek, şaşıracak kalacaktır. 

Böyle olunca taleb sahibinin tarikinde sebep bulunmak icab-ı hikmettir. Yani sebebin hikmetin icabıdır sebep araması yolunda. Şimdi sen bu alemde işlerin esbab tahtında görülmesi adet olmasına bakıp da müsebbibden gafil olma diyor. Yani sebeplere yapış ama “beni rızıklandıran sebeblerdir yani bu iş sebeplerdedir diye müsebbibi görmemezlikten gelme diyor. O sebebleri halk edenleri gör. Bu sebebler gözlerde perdedir. O perdelerin arkasında müsebbib vardır. Yani perdeyi meydana getiren sebepleri meydana getiren vardır, fakat her didar yani her yüz onun sanatını ve efalini görmeye layık değildir. Yani herkese açmaz bu perdelerini demek istiyor. 

Bunu görmek için tevhid-i efal mertebesine vusul lazımdır, vasıl olmak, ermek lazımdır. Yani sebeplerin maverasını, ötesini yani ilerisini müsebbibi görmek için tevhid-i efal mertebesini ki bu daha birinci mertebedir; Kişi tevhid-i efal mertebesine gelmeyince bunların hiç birini anlaması idrak etmesi mümkün olmaz. Halbuki milyonlarca halk esbaba sarılmışlar ve kendilerine gelen nimet ve nikmeti o esbabdan yani sebeplerden bilmişlerdir. Kendilerine gelen iyilikleri ve kötülükleri zorlukları sebeplerden bilmişlerdir. Müsebbibide bilmemişlerdir diyor. 

Mesneviden Tercüme: Hicapları kökünden ve dibinden koparmak için sebeb-i delici bir göz lazımdır. Ta ki la- mekanda müsebbibi görsünler; ve cehdi ve sebepleri dükkanı boş ve beyhude olarak müşahede etsin. Her hayır ve şer müsebbibden gelir. Ey peder esbab ve vesait gaflet devri bir zaman kalmak için şah-rahda bir akid olmuş bir hayalden başka bir şey değildir. 

Şerh: Yani esma bakımından vücud-u mutlak-ı Hakk’ın takayyüdünden ibaret bulunan bu mezahirin yani mutlak Hakk’ın vücudunun kayıtlarından ibaret olan bu mezahir; bakın orada Cenab-ı Hakk’ın Zat’ı Zat-ı mukayyed olarak orada mevcuttur. Yani kayıtlanmış Zat olarak bir de Zat-ı mutlak vardır Ahadiyet mertebesi ve onun üstünde işte Efendimizin “Allah’ın Zat’ını tefekkür etmeyiniz” dediği yer orasıdır. Esmaları, efalleri sıfatlarıyla O’nu tefekkür etmek de bizim birinci görevimizdir, onu anlamak idrak etmek. İşte Hakk’ın takayyüdünden ibaret bulunan bu alemler yani kayıtlanmış vücud-u mutlakın yani bu alemler mutlak Hakk’ın vücudu ama kayıtlı eğer kayıtlı olmasa birbirinden farkı olmaz. Kayıtlı olması demek kendisini sınırlamış olması değil, oradaki özellikle zuhura gelmiş olmasıdır. 

Kayıt dediğimiz zaman biz onu kayıtlı sınırlı yani eksik gibi biz onu düşünmeyelim. Yani beşeri anlamda düşünmeyelim. Orada kayıtlanması hususiyet arz etmesindendir. Her mertebede kayıdının en üst seviyesine çıkmış bulunan Cenab-ı Hakk orada en güzel şeyleri o kayıt altında meydana getirmektedir. Kaydı da orada kayıtlı olması da o varlığın devamını sağlıyor. On bin sene evvelki buğday yine aynı buğdaydır, on bin sene sonraki buğday yine aynı buğday olur. Özü itibariyle değişme olmaz şuunatında biraz değişme olur.

Biz o varlıklara varlık verdiğimizden izafiyet kazanmış oluyorlar işte bu izafi vücudu delip mekan ile muttasıf bulunan alem-i cismaniyet haricinde yani mekanla vasıflanmış olan alemin haricinde la mekanda müsebbibin vücud-u hakikatini görecek ve böylece sebepleri dükkanı yani üzerinde adet cari olan cismaniyeti fani müşahede edecek bir göz lazımdır. Yani bütün bu oluşumları yapmaları çalışmaları izafi olarak esas rızkın kazanılmasına sebep Hakk’ın varlığı olduğunu idrak edip bu dışarıdaki mezahiri delip mekansızlık alemine ulaşacak bir göz lazımdır. 

Bir sebeb-i zahiri tahtında gelen her hayır ve şer esması hasebiyle müsebbibden gelir. Yani şer de hayır da gelse esması sebebiyle müsebbibden gelir. Yani esma yoluyla gelir. Eğer sen müsebbib niçin esma perdesi ardına gizlenmiştir keşke hür olaydı da herkes hakikat-i hali bileydi diyecek olursan onun cevabı şudur ki bu esbab ve vesait yani vasıtalar ahiretin caddesi olan bu hazret-i şehadette bir hayli zaman gaflet devri devam etsin diye münakid olmuş hayalden başka bir şey değildir. Bu hayaller körler ile gözlüleri tefrik için li-hikmetin yani hikmet için vaaz olunmuş bir alet-i tecrübe ve kalb ile nakd-ı ceyyidi temyiz için mevzu bir mihektir. Bu alemde göz vardır ki esbabı müsebbibin gayrı görmez ve sebepde müsebbibi müşahede eder. Göz vardır ki körün değneğine itimat ettiği gibi esbabdan gayrı bir şey görmez. Kör nasıl değneğine itimat eder, onun değneğinin ucu gözünün göz bebeği demektir. Gözü görmüyor ama sebeplere takılıyor, sebeple gidiyor. İşte körün değneğini bellediği gibi gayri bir şey görmez. Sebeplerden başka bir şeyi görmez. 

------------------- 

Gerçekten de bu kitaplar hakkında aleyhte söylenecek hiçbir şey yoktur, kim ki böyle bir davranışta bulunur, kendini cahilin cahili olarak ilan etmiş ve aklının ne kadar kısır ve fikrinin ne kadar ön yargılı ve ufkunun ne kadar da dar olduğunu bu vasıfları ile kendi kendi halini ispat etmiş olur. 

 Gerçek bir düşünür, İslam’a yakışır bir ilim sahibi, Peygamberimize yakışır bir ümmet, Rabbımıza yakışır idrakli ve ne yaptığını bilen bir kul ve insanlık alemine yardımcı olan bireyler olmamızı Cenâb-ı Hakk’tan niyaz ederim. 

 Bütün bu hakikat-i İlahiye ilimlerinin bizlere kadar ulaştırılmasında emeği geçen bütün hizmet ehli kadirşinas kimselere teşekkür ederiz. 

 Bizlerde, bizlerden sonra gelecek yeni nesillerimize bu ilahi emanetleri aktarmaya acizane çalışmalar yapmaya gayret ediyoruz. Cenâb-ı Hakk evvela bu hakikatleri hepimize idrak ettirsin sonra da tahakkuklarını nasib etsin İnşeallah. 

 Allah Hak söyler Hakk-ı söyler.

 Gayret bizden muvaffakıyet Hakk’tandır. T.B. 

 (02/10/2017/Pazartesi) FUSÛSU’L HİKEM

(0 2) ŞİT FASSI

AHMET AVNİ KONUK

TERCÜME VE ŞERHİ

NECDET ARDIÇ

(Terzi Baba) SOHBETLERİ 

Terzi Baba kitapları. 

Terzi Baba Baskısı olan kitaplar. 

1. Necdet Divanı:

2. Hacc Divanı:

3. İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri:

4. Lübb’ül Lübb Özün Özü, (Osmanlıca’dan çeviri):

5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri):

9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet:

10. Kelime-i Tevhid, değişik yönleriyle:

11. Vâhy ve Cebrâil:

12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi:

13. (13) On üç ve Hakikat-i İlâhiyye: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri ve şerhi 

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

16. Divân (3)

19. Sûre-i Feth ve fethin hakikat-i.

21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

22. Sûre-i Yûsuf ve dervişlik:

24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.) 

35. Fâtiha Sûresi: 

39. Terzi Baba: (2)

41. İnci tezgâhı:

49. 36-Yâ’sîn, Sûresi: 

59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

67. 067-Mülk Sûresi: 

68. 1-namaz sureleri

69. 2-namaz sureleri

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

91-Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

95- Terzi Baba-(8) (19/53)

96- 41-Fussilet Sûresi. 

103-terzi Baba yüksek lisans tezi. 

118- 52-Tûr suresi. Ve M. Nusret tura. 

129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

-------------------

(H) Yayınları tarafından basılan kitaplarımız: 

-------------------

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve hakikatleri: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri.

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem-safiyeti. Safiyyullah. (a.s.) 

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

------------------------------ 

 Terzi Baba kitapları sıra listesi

 KAYNAKÇA

 1. KÛR’ÂN VE HADîS :

 2. VEHB : Hakk’ın hibe yoluyla verdiği ilim.

 3. KESB : Çalışılarak kazanılan ilim.

 4. NAKİL : Muhtelif eserlerden, Mesnevi’i şerif, İnsân-ı Kâmil, Fusûsu’l Hikem ve sohbetlemizden müşahede ile toplanan ilim.

(Gönülden Esintiler) 

1. Necdet Divanı:

2. Hacc Divanı:

3. İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri:

4. Lübb’ül Lübb Özün Özü, (Osmanlıca’dan çeviri):

5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri):

9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet:

10. Kelime-i Tevhid, değişik yönleriyle:

11. Vâhy ve Cebrâil:

12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi:

13. (13) On üç ve Hakikat-i İlâhiyye: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri ve şerhi 

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

16. Divân (3)

17. Kevkeb. Kayan yıldızlar.

18. Peygamberimizi rû’ya-da görmek. 

19. Sûre-i Feth ve fethin hakikat-i.

20. Terzi Baba Umre (2009)

21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

22. Sûre-i Yûsuf ve dervişlik:

23. Değmez dosyası:

24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.) 

25. -1-Köle ve incir dosyası: 

26. Bir zuhûrât’ın düşündürdükleri: 

27. -2-Genç ve elmas dosyası: 

28. Kûr’ân’da Tesbîh ve Zikr: 

29. Karınca, Neml Sûresi: 

30. Meryem Sûresi: 

31. Kehf Sûresi: 

32. 3-Terzi Baba İstişare dosyası: 

33. Terzi Baba Umre dosyası: (2010)

34. -3-Bakara dosyası: 

35. Fâtiha Sûresi: 

36. Bakara Sûresi: 

37. Necm Sûresi: 

38. İsrâ Sûresi: 

39. Terzi Baba: (2) 

40. Âl-i İmrân Sûresi: 

41. İnci tezgâhı: 

42. 4-Nisâ Sûresi: 

43. 5-Mâide Sûresi: 

44. 7-A’raf Sûresi: 

45. 14-İbrâhîm Sûresi: 

46. İngilizce, Salât-Namaz: 

47. İspanyolca, Salât-Namaz: 

48. Fransızca İrfan mektebi:

49. 36-Yâ’sîn, Sûresi: 

50. 76-İnsân, Sûresi: 

51. 81-Tekvir, Sûresi: 

52. 89-Fecr, Sûresi: 

53. Hazmi Tura: 

54. 95-Beled-Tîn, Sûresi: 

55. 28- Kasas, Sûresi: 

56. İrfan-Mek-Şer-Fransızca-Baba: 

57. 20-TÂ HÂ Sûresi: 

58. Mirat-ül-İrfan-ve-şerhi: 

59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

62. -4-Bir ressam hikâyesi:

63. İnci mercan tezgâhı

64. Ölüm hakkında:

65. Reşehatt’an bölümler: 

66. Risâle-i Gavsiyye: 

67. 067-Mülk Sûresi: 

68. 1-Namaz Sûrereleri: 

69. 2-Namaz Sûrereleri: 

70. Yahova Şahitleri: 

71. Mü-Geceler-Fran-les-nuits: 

72. Îman bahsi: 

73. Celâl cemâl Celâl: 

74. 2012 Umre dosyası: 

75. Gülşen-i Râz şerhi: 

76. -5-Doğdular, yaşadılar hikâyesi: 

77. Aşk ve muhabbet yolu: 

78. A’yân-ı sâbite. Kazâ ve kader:

79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.

81- Hayal vâdîsi’nin çıkmaz sokakları: 

82- Mektuplarda yolculuk-M.Nusret-Tura.

83- 2013 Umre dosyası. 

84- Nusret Tura-Vecizeler ve ata sözleri.

85- Nusret Tura-Tasavvufta aşk ve gönül.

86- Terzi Baba-(6) İstişare dosyası.

87- Terzi Baba-İlâhiler derleme.

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

89- 6-Her şey merkezinde hikâyesi. 

90- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-1) şerhi. 

91- Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

92- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (2) şerhi. 

93- 7. İngilizce. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

94- Mescid-i Dırarr-Kubbet-ul Kara. 

95- Terzi Baba-(8) (19/53)

96- 41-Fussilet Sûresi.

97- 2015 Umre dosyası. 

98- Solan bahçenin kuruyan gülleri. 

99- Terzi Baba-(9) İstişare dosyası. 

100-14-İrfan mektebi ve şerhi-İspanyolca.

101- Bosna Hersek dosyası. 

102-The SCHOOL OF WISDOM (irfan mektebi)

103-Terzi Baba yüksek lisans tezi. 

104-Hacc Umre ve hakikatleri.

105-Cemo ve Farko.

106-(2016) Umre dosyası.

107-Vahy ve Cebrâîl- (Fransızca)

108-Ru’ya-Mana-alemi- Tezi Baba ile ilgili zuhuratlar. 

109-terzi Baba tasavvufi izahlar. 

110-19-53-Şeker risalesi.

111-Lübb-ül lübb-Özün özü ve şerhi.

112-Bir kardeşin soruları ve cevapları

113- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-2) şerhi.

114- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-3) şerhi.

115- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-4) şerhi.

116- 2017-Kudüs seyahati dosyası. 

117- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-5) şerhi.

118- 52-Tûr suresi. Ve M. Nusret tura.

119-Fu-Hi-01-Adem Fassı.

120-Fu-Hi-02-Şit Fassı.

121-Fu-Hi-03-Nuh-fassı.

122-Fu-Hi-04-İdris-05-İbrahim-fassı

123-Gülşen-i Raz-2-Terzi Baba şerhinin tamamı. 

124-İbretlik bir değmez dosyası daha Satih ince.

125-2018 Umre dosyası 

126-14-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

127-15-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

128-İbretlik bir hikâye daha. Kaf dağı ve Zümrüd-ü Anka.

129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

130-İbretlik bir hikâye daha. Kilise çanları. 

131-Kur’ân-ı-Kerîmde yolculuk-53-Ayetleri ve Terzi Baba- 

132-Kaner Yiğido-İbretlik bir hikâye daha- 

133-1-İzmir İrfan sohbetleri. 

134-2-Sohbet arası sohbetler. 

135-3-Sohbet arası sohbetler.

136-4-Sohbet arası sohbetler.

137-5-Sohbet arası sohbetler.

138-6-Sohbet arası sohbetler.

139-7-Sohbet arası sohbetler.

140-8-Sohbet arası sohbetler.

141-9-Sohbet arası sohbetler.

142-10-Sohbet arası sohbetler. 

143-11-Sohbet arası sohbetler. 

144-12-Sohbet arası sohbetler. 

145-13-Sohbet arası sohbetler. 

146-14-Sohbet arası sohbetler. 

147-15-Sohbet arası sohbetler. 

148-16-Sohbet arası sohbetler. 

149-17-Sohbet arası sohbetler. 

150-18-Sohbet arası sohbetler.

151-19-Sohbet arası sohbetler.

152-20-Sohbet arası sohbetler.

153-21-Sohbet arası sohbetler.

154-22-Sohbet arası sohbetler.

155-23-Sohbet arası sohbetler.

156-24-Sohbet arası sohbetler.

157-25-Sohbet arası sohbetler.

158-26-Sohbet arası sohbetler.

159-27-Sohbet arası sohbetler.

160-28-Sohbet arası sohbetler.

161-29-Sohbet arası sohbetler.

162-30-Sohbet arası sohbetler.

163-1-7-Esmâ’ül Hüsnâ-M.Nusret Tura. 

164-2-8-Esmâ’ül Hüsnâ-M.Nusret Tura. 

165-9- Ku-Ker-Yol-Kıyamet Sûresi.

166- İnsan-ı Kamil-A-K-C-Cilt-1-Kitap-6-şerhi- 

167- İnsan-ı Kamil-A-K-C-Cilt-1-Kitap-7-şerhi- 

168- 31- Sohbet arası sohbetlerden seçmeler. 

169- İbretlik bir hikâye daha-Usta dan çırağına tavsiyeler- 

170-4- Ru’ya-Mana-Alemi-Terzi Babanın görüldüğü zuhuratlar.

171-5- Ru’ya-Mana-Alemi-Yoruma açık eğitim zuhuratları.

172-6- Ru’ya-Mana-Alemi-Tuzak-mekr-Hileli zuhuratlar.

173- 2020 Umre dosyası.

174- 83-Kur’an-ı kerimde yolculuk Mutaffifin suresi.

175- Mübarek geceler ve bayramlar. İspanyolca çevirisi. 

------------------------- 

Altı peygamber serisi: 

1-15. 6 Pey-(1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

2-21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

3-24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.)

4-59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

5-60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

6-61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

-------------------------

Terzi Baba kitapları serisi: 

1-12- Terzi Baba-(1) 

2-39- Terzi Baba-(2)

3-32- Terzi Baba-(3) İstişare dosyası.

4-79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

5-80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.

6-86- Terzi Baba-(6) İstişare dosyası.

7-91- Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

8-95-Terzi Baba-(8) (19/53) 

9-99- Terzi Baba-(9) İstişare dosyası.

10-103-Terzi baba yüksek lisans tezi.

11-108-Tezi Baba ile ilgili zuhuratlar. 

12-109-terzi Baba tasavvufi izahlar. 

13-110-19-53-Şeker risalesi. 

14-126-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

15-127-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

16-87- Terzi Baba-İlâhiler derleme.

17-126-14-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

18-127-15-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

19-129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

20-131-Kur’ân-ı-Kerîmde yolculuk-53-Ayetleri ve Terzi Baba- 

21-165-9- Ku-Ker-Yol-Kıyamet Sûresi.

------------------------- 

Bir hikâye birçok yorum serisi. 

1-25 -Köle ve incir dosyası: 

2-27 -Genç ve elmas dosyası: 

3-34 -Bakara dosyası:

4-61-Bir ressam hikâyesi:

5-76-Doğdular, yaşadılar hikâyesi: 

6-89-Her şey merkezinde hikâyesi. 

------------------------- 

Dîvanlar serisi: 

1-1-Necdet Divanı: 

2-2-Hacc Divanı: 

3-16-Divân (3)

4-87-Terzi Baba-İlâhiler derleme.

5-88-Nusret Tura-Divanı. 

6-129-Terzi Baba divanı, tüm şiirlerim. 

------------------------- 

İbretlik dosyalar serisi. 

1-17-kevkeb-kayan yıldızlar.

2-23-İbretlik değmez dosyası. 

3-73-Celâl Cemâl Celâl “hayalî Kamer’in hayal vâdîsi”

4-81-Hayal vadisinin çıkmaz sokakları. 

5-93-Mescid-i dırar/Kubbet-ul kara. 

6-98-Solan bahçenin/kuruyan gülleri.

7-105-Cemo ve Farko. 

8-112-Bir kardeşin soruları ve cevapları.

9-124-İbretlik bir değmez dosyası daha. Satih ince. 

10-128- İbretlik bir hikâye daha. Kaf dağı ve Zümrüd-ü Anka.

11-130-İbretlik bir hikâye daha. Kilise çanları. 

12-132-Kaner Yiğido-İbretlik bir hikâye daha-

13-169-İbretlik bir hikâye daha-Usta dan çırağına tavsiyeler-

------------------------ 

Umre dosyaları serisi 

1-2. Hacc Divanı:

2-20. Terzi Baba Umre (2009)

3-33. Terzi Baba Umre dosyası: (2010)

4-74. 2012 Umre dosyası: 

5-83- 2013 Umre dosyası.

6-97- 2015 Umre dosyası. 

7-106-(2016) Umre dosyası.

8-104-Hacc Umre ve hakikatleri. 

9-125-2018 Umre dosyası. 

10-173-2020-Umre dosyası.

------------------------ 

Diğer dillere çevrilen Terzi Baba kitapları serisi

1-5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

2- 6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

3-46. İngilizce, Salât-Namaz: 

4-47. İspanyolca, Salât-Namaz: 

5-48. Fransızca İrfan mektebi:

6-71. Mü-Geceler-Fran-les-nuits: 

7-93- 7. İngilizce. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8-100-14-İrfan mektebi ve şerhi-İspanyolca.

9-107-Vahy ve Cebrâîl- (Fransızca)

10-175- Mübarek geceler ve bayramlar. İspanyolca çevirisi. 

------------------------

Mektuplar ve zuhuratlar serisi:

Terzi Baba İnternet dosyaları:

------------------------ 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

1-2- 3- 4- 5- 6- 7- 8- 9- 10-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

11-12-13-14-15-16-17-18-19-20-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar . 

21-22-23-24-25-26-27-28-29-30-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

31-32-33-34-35-36-37-38-39-40-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

41-42-43-44-45-46-47-48-49-50-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

51-52-53-54-55-56-57-58-59-60-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

61-62-63-64-65-66-67-68-69-70-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

71-72-73-74-75-76-77-78-79-80-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

81-82-83-84-85-86-87-88-89-90- 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

91-92-93-94-95-96-97-98-99-100-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

101-102-103-104-105-

------------------------

Kitaplar devam ediyor şu an Yekün= (175+105=280)
