# TB. Kelime-i Nûhiyye

**Yazar:** Terzibaba - Necdet Ardıç

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/tb-kelime-i-nuhiyye
**Sayfa:** 272

---

MUHYİDDÎN İBNÜ’L ARABÎ

FUSÛSU’L-HİKEM

03 NUH FASSI

(121-3-) Ahmed Avni Konuk, Tercüme ve Şerhi. 

Hazırlayanlar Prof.Dr. Mustafa Tahralı-Dr. Selçuk Eraydın Şerhinin Şerhi.

Tekirdağlı İz-Terzi Baba Necdet Ardıç.

İRFAN SOFRASI 

NECDET ARDIÇ 

TASAVVUF SERİSİ (121-3-) NECDET ARDIÇ 

TERZİ BABA

Adres Büro: Ertuğrul Mahallesi Hüseyin Pehlivan Caddesi No: 29/5 

Servet Apt. 59 100

Tekirdağ

Ev: 100 yıl Mahallesi Uğur Mumcu Caddesi Ata Kent Sitesi A Blok Kat 3, D. 13.

Tekirdağ Tel: (0282) 408 93 84 

 (0533) 7743937 

www.terzibaba13.com terzibaba13@gmail.com Önsöz Muhterem okuyucularımız. Her ne vesile ile elinize ulaşan bu kitaplar, bünyelerinde gerçekten çok değerli ilim hazinelerini barındırmaktadırlar. Başta Aleyhissalâtu Vesselâm Efendimiz olmak üzere, Ondan bu ilmi naklen alan Şeyh-i Ekber (r.a.) Muhyiddîn İbn’ül Arabî Pirimiz ve sonra onu çeviren ve şerheden A. Avni Konuk büyüğümüz ve bu kitapları günümüz şartlarına uyarlayıp hazırlamış olan Prof. Dr. Mustafa Tahralı ve Dr. Selçuk Eraydın kardeşlerimizden Cenâb-ı Hakk ve Peygamber Efendimiz gerçekten çok razı olsun, kendilerine bütün kalbimizle şükranlarımızı sunarız. Bu arada okuyanlar tarafından anlaşılmasının biraz daha kolaylaştırılması için yapmaya çalıştığımız bu çalışmalarımızı da Cenâb-ı Hakk kabul buyursun. 

 Fusûsu’l-Hikem’deki Hikmetleri anlayabilmek için evvelâ bu hususun alt yapısının hazırlanması lâzım gelmektedir. Çünkü kurgusu, bâtın-i “tevhîd/teklik” üzeredir. Ancak genel anlayış zâhir-i “tenzîh” anlayışı üzere olduğundan içindeki mevzuların anlaşılması biraz zor olmaktadır. İşte bu yüzden bir ön idrak, alt yapısı oluşturmak gerekmektedir. 

 Epey seneler, bu alt yapı anlayışını hazırladıktan sonra nihayet bu sohbetlere başlanılmış oldu. Muhtelif yerlerde de devam edildi. Mukaddime ile sohbet başlangıcı (11/09/1996) dır. Muhammed Fassı ile bitişi (19/06/2013) olmuştur. Aslında bu mevzuların bitmesi söz konusu değildir ancak dünyadaki süremiz de kısıtlı olduğundan daha başka kitap ve mevzularla da ilgilenmemiz gerektiğinden bu kadarla yetinmek zorunda kaldık. 

 Bu ve benzeri kitaplar, Mevlânâ, Mesnevi-i şerif, Abdülkerim Cili, İnsân-ı Kâmil gibi sayabileceğimiz bu sahada olan ancak içeriği çok geniş az sayıda kitap, İslâm’ın ve dünya tefekkür ve kültür sahasının zirve kitaplarıdırlar. Bunları idrakli ve gerçek ma’nâ da okuyup inceleyememiş olan kimseler gerçekten büyük kayıp içinde kalmış olurlar. 

 Hayatın gerçek ma’nâ da anlaşılabilinmesi için ilk şart, kişinin hakikati itibari ile kendisini bilmesidir. Kendisini bilmeyen kişinin ilmi ne kadar çok olursa olsun hayal ve vehmine dayanmaktadır, bu hal de kişide nefsi bir benlik oluşturduğundan, bu sebeple kişi kendi hakikatine girmeye yol bulamaz ve bu âlemden isterse birkaç üniversite bitirmiş olsun, kendinin yabancısı/cahili olarak gider. 

 Bu ve benzeri kitaplar, kişiyi kişiye tanıtmakta ve oradan da kişi Rabb’ine yol bulabilmektedir. Aksi halde kişi gaflet ve atalet içinde bu çok değerli vakitlerini verip, hayal ve vehmi satın almış olur. Yapılacak iş; kişinin mutlaka kendine dönüş yolunu bulması ve kendinden geçen Hakk’a giden yolu bulması lâzım gelmektedir. Kişi evvelâ kendine ulaşamaz ise Rabb’ine hiç ulaşamaz. Çünkü “nefsine ârif olan Rabb’ine ârif olur” hükmü gerçektir. 

 Bütün bu hususların ses alma cihazlarından çıkarılıp, kayda geçirilmesi için gerçekten çok büyük bir gayret gösterip bıkmadan yorulmadan uzun bir çalışma yapan ve böylece bu kayıtları meydana getiren “Hulusi Korucu” Bey Kardeşimize de her istifade edebilen kimseler namına teşekkür ederiz. Cenâb-ı Hakk dünya ahiret işlerinde kolaylıklar nasip etsin İnşeallah. 

 Bende kayda alınan bu sohbetleri, okuyucularımıza yaraşır bir şekilde sunabilmek için gereken yazı ve sayfa düzenlemelerini uzun bir süredir yapmaya çalışarak nihayete erdirmeye çalıştım.

 Her bir fassı daha kolay okunur ümidi ile ayrı müstakil birer kitap olarak düzenlemeyi düşündüm, daha kısa bölümlerini de birleştirerek hazırladım. Eğer birkaç ciltte toplasa idim, ciltler oldukça kalın olur ve okunmalarında da zorluk olabilirdi, bu yüzden her bir fassı müstakil bir kitap olarak daha kısa bölümlerini de birleştirerek hazırladım. Ayrıca başta bulunan Mukaddimenin de bazı bölümlerini ayrı bir kitap olarak hazırladım. Cenâb-ı Hakk ilgilenen herkesi bunlardan faydalandırsın inşeallah. 

 Bilindiği gibi konuşma edebiyatı ile yazı edebiyatı arasında fark vardır. Buradaki konuşma sûretiyle olan sohbetleri fazla müdahele etmeden olabildiği kadar yazı şekline dönüştürerek, öylece kayda almış olduk. 

 Görüldüğü gibi bu bölümde Nuhiyyet hakikatlerinden bahsedilecektir.

 Bu vesileyle; İlâh-i Ya Rabb-i bu dosyalardan meydana gelecek ma’nevi hasılayı evvelâ Efendimiz Muhammed Mustafa’nın (s.a.v.), Validelerimizin ve Ehlibeyti’nin ruhlarına hediye eyledim. Daha sonra Şeyh-i Ekber (r.a.) Muhyiddîn İbn’ül Arabî Pirimiz ve sonra onu çeviren ve şerheden A.Avni Konuk büyüğümüz ve bu kitapları günümüz şartlarına uyarlayıp hazırlamış olan, Prof. Dr. Mustafa Tahralı ve Dr. Selçuk Eraydın kardeşlerimizin ve bu kayıtları meydana getiren “Hulusi Korucu” Bey kardeşimizin geçmişlerinin, Nusret Babamın ve Rahmiye Annemin ve kendi Anne ve Babamın da ruhlarına hediye eyledim kabul eyle haberdar eyle Ya Rabbi. 

------------------- 

 NOT= Bu arada şunu belirtelim ki, bir yanlışlık olmasın diye metnin geçtiği yerleri “kalın” yazı ile A. Avni Konuk Beyin şerhinin geçtiği yerleri “italik-yan” yazı ile diğer Terzi Baba şerh ve izahları ise normal yazı ile belirtilecektir ki metin izahlardan ayrılmış olsun, aksi halde metin ve izahlar birbirine karışacağından yanlışlıklar olabilir. Bu ayrım çalışmalarını yapan “Hulusi Korucu” Kardeşimize çalışmalarından ötürü de teşekkür ederiz. Cenâb-ı Hakk hepimizin idraklerini açsın İnşeallah. 

 Son düzenlemeleri yapan oğlumuza da teşekkür ederiz, Cenâb-ı Hakk kendilerine ailece sağlık, sıhhat, güzellikler nasib eylesin. 

 Her halde, kasıtsız olarak, eksiklerimiz olacağından, bütün bunlardan şimdiden özür dileriz. Bu ve benzeri eserler üzerinde çalışmak ve faaliyet göstermek oldukça mes’uliyyetli bir iştir, Rabb-im mahcub etmesin. (Euzü bike minke) (senden sana/beşeriyetimizden ulûhiyyetine sığınırız.) (Huz bi yedi/elimden tut, ya Rasûlüllah.) 

------------------- 

 Muhterem okuyucularım; yine bu dosya/kitabı da okumaya başlarken, nefs’in hevasından, zan ve hayalden, gafletten soyunmaya çalışarak, saf bir gönül ve Besmele ile okumaya başlamanızı tavsiye edeceğim. Çünkü kafamız ve gönlümüz, vehim ve hayalin tesiri altın da iken gerçek ma’nâ da bu ve benzeri kitaplardan yararlanmamız mümkün olamayacaktır.

 Gayret bizden muvaffakiyyet Hakk’tandır.

 Tekirdağlı Terzi Baba. Necdet Ardıç. 

 Bu hususta istifade edilebilecek diğer bir kaynak ise (21-6-Peygamber -2-Hz. Nûh) isimli kitabımızdır, ondandan da istifade edilebilir.

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

KELİME-İ NUHİYYEDE MÜNDEMİC “HİKMET-İ SUBBUHİYYE” BEYÂNINDA OLAN FASTIR

 “Nuh” kelimesi çok “Subbuh”, çok tesbih manasınadır. Tesbih; Allah’ı ahkam-ı imkaniyeden tenzih etmektir. Yani imkan ahkamından, hükümlerinden tenzih etmektir. Yani ahkami hükümlerden; sonradan meydana gelen hükümlerden tenzih etmektir. Tesbihin en güzel tarifi budur. Tesbih çekiyoruz, niçin çekiyoruz teşbihi. İşte buradaki tesbihin hakikati Allah’ı (cc), Cenab-ı Hakk’ı ahkam-ı imkaniyeden tenzih etmektir. 

 Sonradan meydana gelen şeylerden tenzih etmektir. Kelime-i Nuh’iyenin Hikmet-i Subbuhiyeye yakiyn kılınmasındaki sebep budur ki Nuh (a.s.) ulülazm (azametli, izzet sahibi) olan Resülun birincisidir. Risaletin en birinci hükmü Resülun ümmetini tevhid-i Hakka davet etmek ve şirk ve benzerinden tenzihidir. Peygamberliğin birinci hükmü; ümmetini Hakk’ın birliğine daveti Resüllüğün birinci görevidir. Ve O’na şirk koşmaktan ve benzerinden tenzih etmektir. Zira risalet ikilik üzerinedir. Peygamberlik ikilik üzerinedir. Peygamberlik tevhide davet ediyor ama risalet ikilik üzerine oluyor. 

 Davet, eden ve edilen olduğundan ikilik üzerinedir. Eğer bu peygamberlik olmazsa kimse hiçbir şey anlayamaz, ne olduğunu bilemez. İkilikten sonra tevhide davet ettiğinden birliğe dönüştürülmüş oluyor. Ama o ikilik daveti, yani sen ben daveti olmazsa irfaniyet oluşmuyor. Yani kendi kendine ibadetle bu irfaniyet oluşmuyor. Dolayısı ile ikilik üzerine başlamış oluyor. Bu çokluğun ve kayıtlıların, kayda girmişlerin hükümlerine aldanıp her birisini birer müstakil vücut farz eden halkın gözlerini tevhid-i Hakk’a açmak lazımdır ki eşyanın halk edilmesinden meydana gelen merifet, bilgi, irfaniyet ve bu marifetin neticesi olan ibadet ve ubudiyet husule gelsin.

 İşte ibadet irfaniyetten sonra yapılan ibadet gerçek ibadet oluyor, bunun da ismi “Ubudiyet”tir. Bu da ancak kayıtlanmış olan bu çokluktan uzaklaşıp ayrılıp tek vücut olan Hakk’ın vücuduna yönelme ile olur. Halbuki وَعَلَّمَ اَدَمَ الاَسْمَاۤءَ كُلَّهَا 2/31 ayet-i kerimesi mucibince başta iptidada esma-i ilahiyenin tümü ile tahakkuk eden ve ilahi suret ile ve bütün bu isimlerin mazharı olarak tahakkuk eden zahir olan Âdem oldu. Âdem’den kasıt Âdem (a.s.) ama onun şahsında insan oldu. O hakikatı o idrakı yaşayan her bir insan da bu tahakkuk ediyor. Etmemiş ise onun eksikliği onun gafletindendir. Cenab-ı Hakk Âdem’in (a.s.) şahsında aynı oluşumu bütün insanlara bahşetmiş durumdadır. Çünkü biz onun kopyalarıyız. 

 Hani Şit Fassında “Oğul babanın sırrıdır” aslıdır, buyuruyordu. Yani oğul babanın aslıdır demektir. İşte biz de Âdem’in aslıyız, arada hiçbir fark yoktur. Bütün bu alemde bu hakikat Âdem ile başladı. Yani bütün isimlerin zuhuru esma-i ilahiyenin tahakkuku ve suret-i İlahiye ile de zahir olması Âdem’de oldu. Âdem’den sonra Âdem nesli tekessür etti yani çoğaldı, her birerleri birer ismin mazharı olan yani her bir Âdem oğlu bir ismin mazharı olan ancak bir ismin mazharı derken o Âdem oğlu tek bir ismin mazharı değildir, yine bütün isimlerin mazharı ama o isim ziyadesiyle farklı olarak farklı orantıya sahip olarak meydana geldi.

 Mesela diyelim ki birisinde doksan dokuz ismin hepsi var, ama Rahman ismi galip geldi. Diyelim ki Rahman’dan %30 var diyelim diğerlerinden orana daha da aşağılar da işte hangisinin oranı, ağırlığı fazla ise onun ahlakı o yönde oluyor. İşte her bir ismin mazharı oldu. 

 Âdemi surete kabiliyetleri özelliği ile o esmaya vücut verdi. Yani manadaki esma o Âdemlik kişiliğinde vücuda geldi. Örnekte verilen “Rahman” ismi o Âdem’de vücuda geldi. Çünkü Âdem suretinde bu kabiliyet vardır. İşte Âdemlerin değişik yapıda faaliyet göstermeleri davranışlar sergilemeleri bu isimlerin kendilerinde değişik isimlerin değişik zuhurundan başka bir şey olmadı. Ama bir Âdem’de bütün isimlerin hepsi vardır, Âdem’e (a.s.) verildiğinden bütün insanlar da vardır, ama birisinde bir isim daha çok ortaya çıkmış diğerinde başka bir isim zuhura daha fazla çıkmış, hangisinde o isim daha fazla zuhura çıkmışsa o kişi o ismin suretlenmiş şekli oluyor. 

 Aslına bakıldığı zaman kendine ait bir varlığı yoktur, sadece o ismin suretlenmiş şeklidir. O esmaya vücut vermekle esmanın suretleri, isimlerin suretleri, bu suretle yani bu yolla çoğaldı ve adetlendi. Şit (a.s.) ile Nuh (a.s.) arasında fetret vaki olduğundan yani uzun sene peygamber olmadığından Nuh’un (a.s.) kavmi yani Şit’den (a.s.) sonra gelen nesillerin arasında farklılık oldu. Nihayet o nesle Nuh’u (a.s.) gönderdi Cenab-ı Hakk dolayısı ile o nesil Nuh’un (a.s.) kavmi oldu. Yani fetret devresini yaşayan İsa (a.s.) ile Rasulullah (s.a.v.) arasında fetret devresi vardır, bu aradaki hali Yasin-i Şerifte ondan bahsediyor, لِتُنْذِرَ قَوْمًا مَاۤ اُنْذِرَ اَبَاۤوءُهُمْ فَهُمْ غَافِلُونَ 36/6 oranın hükmü daha başkadır, yani fetret devri. Nuh’un (a.s.) kavmi adetlenmiş olan muhtelif esmayı birtakım cisimler olarak zannedip vehimlerinde meydana gelen suretler üzerine yani kendi hayallerinde meydana gelen suretler üzerine “Vedd”, “Süva”, “Yegus”, “Yauk” isimleri ile putlar imal ederek onlara taptılar. 

 Şit’den (a.s) sonra Âdem’i (a.s.) tanıyanlar, Şit’i (a.s.) tanıyanlar, onlar geçtikten sonra onlara rabıta yapıyorlardı. Yani onların şekillerini göz önüne getirip rabıta yapıyorlardı. Ama bu yaşlılar yavaş, yavaş çekilmeye başlayıp da yeni gelen genç nesiller Âdem’i (a.s.) ve Şit’i (a.s.) görmediklerinden, görmüş olanlar onun şekline benzer taştan heykeller oymuşlar, yani Âdem’in (a.s.) ve Şit’in (a.s.) suretine benzer ki onlara baksınlar da imanları tazelensin diye. İşte yeni gelen nesiller Şit (a.s.) ile Nuh (a.s.) arasındaki süre uzadığından o yapılan taşlara, yani Âdem (a.s.) veya Şit (a.s.) ya da o günün velileri diyelim, onların suretleri unutulmasın diye yapılan o suretlere, hatırlarına onların aslını getirerek ibadet etmeye başlıyorlar. 

 İşte nesilden nesile geçtikçe bunlar hayallerinde artık o taşları gerçek ilah hükmüne koymuş oluyorlar. O günün genel insanının aklı itibariyle böyle yapıyorlar. İşte böylece putperestlik meydana geliyor. Asılda temiz niyetle yapılan hayaller unutulmasın bu hayallerden hakka gidilsin diye yapılan bu fiiliyat yeni nesiller geldikçe tamamen maddeleşip taşlaşmış ve put haline gelip putlara tapanlar olmuşlardır.

 İlk nesiller ondan Hakk’a ulaşmaya çalışmışlar. Yani o putu vasıta yapıp nasıl Kabe-i Şerif’te bir taştır, ona taparsan o da put olur. Ama gaye Kabe-i Şerifteki hakikati idrak edip Hakk’a yönelmek Hakk’a ulaşmaktır, Zat’ına ulaşmaktır. İşte ilk yapılanlar bu şekilde kullanılıyor iken daha sonra gelenler bu hakikati idrak edemediklerinden karşılarında sadece bir siluet, taş bulduklarından onu ilah zannedip ona yönelmişlerdir. Bu da iyi niyetten meydana gelen bir yaşantıdır.

 Ondan sonra gelenler biraz daha putlaştırıp, biraz daha basitleştirip nihayet maddi bir hale çevirmişlerdir. “Vedd, Süvâ’, Yeğûş, Yeûk “ isimleri ile putlar imal ederek onlara taptılar. İsimlerin çokluğu sebebiyle övdükleri, sena ettikleri birçok ilahlara tapmakla Hakk’ın vahdetinden birliğinden perdelendiler. İşte o dedi, bir başkası şu dedi, bu dedi derken onunla Hakk’ı sınırladılar, o yerle Hakk’ı sınırladılar, dolayısı ile perdelenmiş oldular. Böylece Nuh (a.s.) kavimini bu halde görünce, Nuh (a.s.) bu halde yaşayan bir kavme geliyor. Kendine gayret ve kavmine de gazab galip oldu. 

Hatta kemal-i gayretinden رَبِّ لا تَذَرْ عَلَى الاَرْضِ مِنَ الْكَافِرِينَ دَيَّارًا 71/28 ayetinde “Ya Rabb! Yeryüzünde kafirlerden devr eden bir kimse bırakma” diye onların helakını taleb etti. Burada bir sual akla gelir, Bütün eşya esma mazharlarıdır ve onların vücudu ise vücud-u mutlakın kayıtlanmasından ve belirli bir yönde zuhura gelmesinden ibarettir. Böylece Nuh kavminin taptıkları putlar dahi vücud-u mutlakın kayıtlanmasından ve zuhura gelmesinden ibaret olduğundan Nuh kavmi onlara tapmakla Hakk’ın gayrisine tapmış olmaz. Bu sualin cevabı bu Fassın devamında açıklanmıştır. Cenab-ı Hakk zevk-i selim ve fehm-i sahih ihsan buyursun. “Zevk-i Selim ve fehm-i sahih” bu meseleleri anlamak için ihtiyaç olunan malzemedir. Zevk-i selim: salim bir zevk, yani temiz bir idrak, fehm-i sahih; sahih bir fehim, anlayış salim bir anlayış, yani şartlanmış bir anlayış değildir. Açık, berrak bir anlayış, tarafsız bir anlayıştır.

 Gülşen-i Raz’dan: “Madem ki eşya mutlak vücudun zuhur yeridir, nihayet put dahi o cümleden birisidir. O da hakkın zuhur yerinden başka bir şey değildir. Ey akıllı olan Âdem, iyi düşün ki put vücut cihetinden batıl değildir. Yani mevcudiyeti yönünden putun kendi varlığı batıl değildir. Bil ki Hak Teala onun halikıdır. “sizi de amellerinizi de halk eden odur” ayetine göre isterse bu putu insan yapsın, sonuçta Hak Teala’nın halikidir. İyiden her ne sadır olduysa iyidir. Allah’da iyi olduğuna göre ondan çıkan şey zuhura gelen şey iyidir. O makamdaki vücut yani o putta bir şer varsa o şerlik putun kendisinde değil gayrının onu öyle zannetmesindendir. Eğer müslüman bilse idi ki put nedir bilir idi ki din putperestliktedir. Yani gerçek din putperestliği idrak etmektedir. “Nereye bakarsan allah’ın veçhi ordadır” فَاَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَم وَجْهُ اللَّهِ 2/115 o gördüklerinin hepsi put. Ama o putlar kendiliğinden put değildir. İnsanlar onu batıl yapıyorlar. Hakkın zuhur etmiş varlığı olduğundan aslı nasıl put olsun? Eğer müşrik gerçek putun ne olduğunu bilseydi dininde delalete düşer miydi. O puttan ancak onun zahirini gördü, bu sebeple şeriatta kafir oldu. Yani şeriata göre kafir oldu. Eğer sen dahi ondan Hakk’ın varlığını görmezsen şeriatta sana da müslüman demezler.” (Gülşen-i Raz’dan)

------------------- 

1.Paragraf:

 Malûmun olsun ki, muhakkak, ehl-i hakâyık indinde Cenâb-ı İlâhîde tenzih, ayn-ı tahdîd ve takyîddir (1).

------------------- 

 Bakın bu Nuh (a.s.) fassında gerçek tenzihin ne olduğunu anlatıyor. Malum olsun ki muhakkak hakikat ehli indinde Cenab-ı İlahi’de tenzih yani Cenab-ı Hakk’ı tenzih etmek aynı kayıtlama ve sınırlamaktır. Yani Cenab-ı Hakk’ı tenzih ediyorum derken sınırlıyor ve kayıtlıyorsun. ki bu da O’na en büyük hakarettir, işine karışmaktır. Yani Cenab-ı İlahi sonradan meydana gelmiş şeylerden ve cismaniyetten ve maddilikten münezzehtir dediğimizde O’nun sıfatı bunların sıfatından ayrıdır demiş oluyoruz. Yani maddede yoktur, bu hadiselerde yoktur, cisimde yoktur diye Cenab-ı Hakk’ı ötelere atmış oluyoruz. Bugünün insanının dini işte bu tenzih üzerine kurulmuştur. Kim ki bu tenzih üzere ise ne Rabbını bilmesi mümkün ne de peygamberini ne de kendini bilmesi mümkündür. Ne de gerçek İslam’dan olması mümkündür. Museviyetçiliğin taklitçisi olmaktan daha ileriye geçemez. 

 Museviyette tenzih vardır, tenzihin hakikatini yaşamaktadırlar. Yani bu Museviler değil, gerçek Museviler gerçek tenzihin hakikatini yaşamaktır ki o da tevhide götürür zaten. Bu tenzih insanı burada bırakır götürmez. Gerçek tenzihin ufku teşbihe gider, teşbih ve tenzihi de birleştirdiğinde tevhide ulaşmış olur. Ama bu zahiri tenzihle hareket eden kimse hiçbir yere ulaşması mümkün değildir. Bu ötelerde olan bir Allah’ı kabullenip nefsi rahatlama içerisinde, gaflet içerisinde hayatını sürdürmüş olur. Bu gafletten başka bir şey değildir. Farkında olmadan nefsaniyeti ona rahmani perde olmuş oluyor. 

 Sen, Allah şunu yapmaz, bunu yapmaz, öyle değildir, böyle değildir demekle hem kayıtlıyorsun hem de sınırlıyorsun. İmamın birisi kürsiye çıkmış vaaz ediyormuş, Allah ötelerdedir, Allah şunu etmez, bunu yapmaz deyince cemaattan birisi, Hoca Efendi şunu o kadar uzatacağına yok desende işi bitirsen demiş, neden uzatıyorsun onu diyemediğin için bunları diyorsun demiş. 

Bir de ilan yaptırmışlar işte büyük bir alim gelecek Allah’ı 99 şekliyle ispatlayacak diye ilan ettirmişler, bütün insanlar toplu halde o tarafa doğru akın akın gidiyorlar, bir tanesi de tam zıddına onlardan aksi istikamette gidiyormuş, birileri de ona gel nereye gidiyorsun bak herkes gidiyor, sen de gel demişler, o da ne olacakmış diye sorunca, 99 şekliyle Cenab-ı Hakk’ın varlığını ispatlayacakmış demişler, onun 99 şüphesi varmış ki onu ispatlamaya çalışıyor, benim öyle bir şüphem yok, ondan hayır gelmez, benim hamd olsun şüphem yok demiş. 

 Onun sıfatı bunların sıfatından ayrıdır demiş oluyoruz. Böylece Hakk bir sıfat ile kayıtlanmış olur, tenzih ettiğin zaman Hakk’ı kayıt altına alırsın, diğer sıfatları atılmış olur. Keza bundan Hakk’ın haddi bunların haddinden, hududundan hariçtir manası çıktığı için aynı zamanda Hakk’ı bir hudud ile de tahdit, sınırlamış oluruz. Veyahut bil cümle mukayyedâttan münezzehtir desek mutlak bir kayıt ile kayıtlamış oluruz. Yani bütün bu mevcudatın dışındadır dediğimiz zaman bitti. Sen Cenab-ı Hakk’ı orada izah etmiyorsun, Cenab-ı Hakk’ı tanınmaz hale getiriyorsun. Tanıtıyorum derken tanınmayacak hale getiriyorsun.

 Halbuki hakikat ehli indinde, (şeriat, tarikat ehli indinde demiyor, şeriatta, tarikatta tenzih vardır, kolaycılık vardır ama aşama yapmak istiyorsan hakikat ehli indinde deniyor veya marifet ehli indinde ama en azından hakikat ehli indinde, yani yanında) Allahüteala için ne kayıtlama ve de ne mutlakiyet vardır, yani şunu etmez bunu yapmaz şu olmaz bu olmaz diye mutlak bir kayıdı yoktur.

 Zira Cenab-ı İlahi Yani Hz. uluhiyet cemi esma-ı ilahiyeye camidir. Hem onu söylersin hem de kayıtlarsın, aynı düşünce içinde iki zıt fikir bu zıt fikirle bu İslam’ı nereye götürebiliriz. Yani birbirini dışlayan birbirini yalanlayan bilgi kompleksi içerisinde nereye götürebilir, onun için izah edemiyoruz. Hep düşündüğümüz söylediğimiz şey tenzih ve tenzihte şu et kemikten ibaret bunun ilmini İslam’ın ilmi diye söylüyoruz. Bunu da büyük bir marifet zannediyoruz. İnsanları yanıltıyoruz, ne yazık ki bilgi verdiğimizi zannederek insanları yanıltıyoruz. Temiz beyinleri de yanlış yönlendiriyoruz, şartlanmalarına kapılan ön yargılı bir insan nesli yetiştiriyoruz.

 Hem diyoruz, Cenab-ı Hakk Âdem’e isimleri öğretti, bunu kabul ediyoruz, hem de o isimlerin zuhur yeri olan yani faaliyete geçmesini kabullenemiyoruz. Bütün mesele buradadır. İsimleri faaliyete geçiremiyoruz. Cenab-ı İlahi yani Hz. uluhiyet cemi esma-i ilahiyeye camidir. O esma dahi onun şuunatı olup Zat’ının muktezasıdır. Yani bütün bu alem cemi esmanın şuunatıdır. كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِى شَاْنٍ 55/29 “O her an bir oluşumdadır” buyuruyor. Biz ise arşta oturur, tahtta oturur diyoruz. Her an bir faaliyette, biz uyuyoruz O ise bizde yine faaliyette hep faaliyettedir. Yani biz uyuduğumuz halde O bizde faaliyettedir. Bu alem her an ölüp diriliyor, nefes alırken “Hay” diyorsun yaşıyorsun, verirken “Hu” dedin öldün, sürekli bu dirilme ölme devam ediyor. 

 Vücut; mevcut demektir senin vücudun senin varlığın demektir. Vücud-u ilahi Allah’ın varlığıdır. Bakarsın şurada dışkı var, burada şu var, bu var Allah bunlardan müstağni dersin. Tamam Zati yönden öyle ama şuunatı itibarıyla böyle, başka türlüsü yok ki zaten. Eşya dahi esmanın cilasıdır, cilalanmış halidir. Yani isimlerin aynasıdır cilasıdır, parlaklığıdır, yani gördüğümüz bütün bu eşya cilasıdır esmanın. İşte biz düz bir satıhta aynaya baktığımız zaman kendimizi aynanın içinde görüyoruz. Çünkü o düz bir yönlü ama bu alem aynası dört mertebeli bizim baktığımız ayna tek yönlü ama bu alem aynası dört yönlüdür.

 Yani en boy derinlik ve zaman hali vardır. Bizim baktığımız aynada en ve boy hali var. Ayna deyince biz bu aynanın şartlarını düşünüyoruz halbuki dört mertebelisini düşünmemiz lazımdır. Aslında biz dolaşan esmanın aynasıyız dört mertebeliyiz, sadece bir yönümüz değil her tarafımız da aynadır. Bizler hareket eden dolaşan aynalarız. Âdem (a.s.) yeryüzüne gelmezden evvel bu alem aynası mat idi, Âdem (a.s.) geldiği zaman cilalandı, yani bu ilimle bilgiyle cilalandı parladı. Hakikati idrak edildiği için parlamış oldu. 

 Esmanın Hz.ilmiyede yani Zat mertebesinde ve alem-i ervahta yani sıfat mertebesinde, alem-i misalde yani melekut aleminde ve alem-i şehadette yani dünya aleminde bu alemde müşahedeli olan suretleri yani bütün bu esmanın her alemde bir sureti var, her alemde bir zuhuru vardır, dünya alemine gelinceye kadar her alemde o alemin hakikatine uygun yaşantısı görüntüsü oluşumu suretlenmesi vardır, nihayet dünya müşahede alemine çıktığı zaman suretlenmiş ve kesafetlenmiş şekliyle vardır. Onun için burası en kemalatlı yerdir. Bizler misal aleminde, alem-i ervahta kalsaydık birbirlerimizi böyle tanıyamayacaktık. Orada da varlıklarımız vardı ama orada bu idrake ulaşamayacaktık. 

 Yine Hakk’ın tenezzülatı vücudundan peyda olduğundan her bir mertebede gözle görülen meşhud olan ancak kendi zatıdır. Böylece gayr nerededir ki onun bir haddi olsun da Hakk’ı ondan tahdit edelim ve kayıtlanmışın vücudu var mı ki onun karşısında Hakk’ı ıtlak eyleyelim. Bu alem tabi ki insanla değerleniyor. Âdem geldiği zaman bu alem cilalanmış oluyor. Âdem (a.s.) gelmezden evvel mat ayna olmayan bir varlıktı. Yani ruhsuz bir varlıktı. Âdem (a.s.) yeryüzüne geldiği zaman bu alemin kemalatı tamamlandı. Yani zuhur tamamlandı. İşte Regaib gecesinin hakikatlerinden bir hakikat budur ki Cenab-ı Hakk, Âdemin yeryüzüne inmesine rağbet ettiği için bu alemleri halk etti. Cenab-ı Hakk Âdem’den (a.s.) başlayarak o nesilden başlayarak Rasulüllah’ın (s.a.v.) yeryüzüne gelmesine rağbet ettiği için bu hakikati ortaya koydu. 

 İşte Regaib gecesi dediğimiz şeyin aslı budur. Yoksa ana rahmine düştü, babadan bilmem ne oldu gibi o Resulüllah’ın (s.a.v.) şahsına olan bir rağbettir. Ama o rağbet, ta ezeldeki “küntü kenzen mahfiyen” hakikatine bağlıdır. İşte Cenab-ı Hakk kendi Zat’ının sıfatlarının ve isimlerinin zuhuruna rağbet ettiği için bu alemleri halk etti, işte Regaib gecesi budur. A’ma da olan, ezelde olan bu Regaib gecesidir. Yoksa Resulüllah’ın (s.a.v.) ana rahmine düştüğü gece ile sınırlanmış değildir. İşte zaman zaman deriz ya “ey insan, üstünde taşıdığın yükün ne olduğunu bir bilebilseydin ne olurdu” Kendimizi o kadar ucuza satıyoruz ki ancak bu kadar olur. Ucuza satıyoruz derken kendi değerimizin farkında bile değiliz de ondan o değerli zamanlarımızı heba ediyoruz.

 Bu dünyada insanın varlığı eşittir hayattır, yani ömrüdür. Ömrümüz bittiği anda biz yokuz. Dolayısıyla hayatla insan eş değerdedir. İnsan demek hayat demektir yani zamanı demektir. Sorulduğu zaman “vakit öldürüyorum” diyenler kendini öldürüyor farkında değildir. Kendisi kendisinin katili olmuş oluyor. Zamanını öldüren insan kendini öldürmüştür, bu gayet açıktır. Ama bu insan bir seferde tabanca sıkıp değilde, belirli süreler içerisin de öldürmüş olur kendini. İşte Cenab-ı Hakk bütün bu alemleri ismlerinin ve sıfatlarının zuhuru olarak hâlk etti. Zat’ının zuhuru olarak da Âdem’i (a.s.) hâlk etti. Yani insanı hâlk etti. Yani insan-ı kamili hâlk etti. İşte bütün bu alemlerin vücuda gelmesinin tek sebebi insandır. İnsan olmasaydı bu alemler olmazdı. Onun için hadis-i kudsi de de “levlake levlak vema hâlaktul eflak” 

 “Sen olmasaydın, olmasaydın bu alemleri hâlk etmezdim.” وَمَاۤ اَرْسَلْنَاكَ اِلا رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ 21/107 Ve seni alemlere Rahmet olarak gönderdik. “Vema ersalnake illa Rahmetellil alemin.” “Vema erselna”; biz göndermedik. Baştan nehy ediyor, kaldırıyor. “ke” kimi, seni biz göndermedik. “illa” gönderdik ama ancak “Rahmetellil alemin” alemlere Rahmet olarak gönderdik. Cenab-ı Hakk niçin bir cümle içerisinde bir olumlu bir olumsuz ifade kullanmış? Yoksa “Seni âlemlere Rahmet olarak gönderdik” derdi. “Vema ersalnake” bölümünü söylemeyebilirdi. “İlla”yı da söylemezdi, “Rahmetellil âlemin” derdi. Âlemlere Rahmet olarak seni gönderdik derdi, sadece ikinci bölümünü söylerdi. 

 Haşa Cenab-ı Hakkın edebiyatı yok mu? Eğer orada bir nokta bir virgül bir harf varsa mutlaka onun orada bir mevcudiyeti bir vücudu vardır. Yani o harfin ifade ettiği mananın bir vücudu vardır. Çünkü Mevlana Hz.leri ne demişti; “Harfler manaların elbisesidir,” yani o mananın bir vücudu vardır. O vücudu da ancak kelamla ifade etmek mümkün oluyor. Orada “Vema ersalnake”; Biz göndermedik. Bu mertebeye ait bir hadisedir. Hangi mertebeye, Zat mertebesine ait bir hadisedir. Zat mertebesinde gönderme, getirme, gitme, alma, bölünme, verme, paylaşma yok ki. “Sen benim Zat’ımdasın, ben seni buradan bir yere göndermedim daha henüz” diyor. 

 Bir insan kendi kafasında bir şey düşünüyor, şunu yapacağım bunu yapacağım, kalfayı oraya göndereceğim, ustayı buraya göndereceğim, işte hanımı çarşıya göndereceğim yalnız bu senin kendindedir. “Göndereceğim ama ben daha göndermedim” diyor. Göndereceğim ama daha göndermedim çünkü oluşum senin zatındadır. Senin dışına çıkması lazım ki gönderilmiş olsun. Ne zaman ki kalfayı gönderiyorsun şurdan git bana iki tane ekmek al, şunu bunu al dediğin zaman “İlla gönderdim seni ama şunu bunu almak için gönderdim” diyor. Cenab-ı Hakk bizim kafamızı karıştırmak değil, açmak için misallerle konuşuyor. İşte neden? Tenezzül, nezele, indi buyuruyor. Nezeleden sonra ne geliyor, “yenzülü” işte şimdi “yenzülü” vakti. “Yenzülü” iniyor demek. Şu an iniyor işte. Haşa burasını belirtelim; yeni bir şey inmiyor, inen indi çünkü. O’nun izahı iniyor, O izahı da kendinden ayrı bir şey değildir ki. 

 O’nu Efendimiz kendisi söylüyor zaten, ne diyor? Kur’an’ın en az dört manası vardır diyor. Biri zahiridir, biri batınıdır, biri matlaıdır, biri de haddidir diyor. Ne kadar açık söylemiştir. Biri şeriat mertebesi, biri tarikat mertebesi, biri hakikat mertebesi, birisi de marifet mertebesidir. Zahiri kısmı herkesin anladığı kolayca şu şudur, bu budur, diye ha bu buymuş muhkem ayetler açık olarak, gerçi muhkem ayetler içinde de müteşabih ayetler vardır, o ayrı bir konudur. Senin muhkem dediğinin içinde de müteşabih vardır. Müteşabih dediğimizin için de de muhkem vardır. Zahiri var, batını var, matlaı var, tulu ettiği yer yani ayet-i kerimenin doğduğu yer, kaynağı var. Hakk’tan gelmiyor mu? Hakktan geliyor ama mertebeleri vardır. Hangi mertebeden, ef’al mertebesi kaynaklı mı doğduğu yer, esma mertebesinden mi ifade ediliyor, orayı mı anlatıyor. 

 Bir ayet-i kerime hangi mertebeyi anlatıyorsa o mertebeden gelmiştir. Yani kaynağı odur. Yani matlaı, doğduğu yer orasıdır. Tulu ettiği yer orasıdır. Bir de haddi var, hududu vardır. Cenab-ı Hakk’ın Zat’ına da hudud konmadığı için, kelamına da hudud konamayacağına göre, demek ki ne kadar sonsuz bir çizgi çiziyor. Haddinden maksat manasının sonsuzluğudur. Diğer bir hadisinde de; yedi mana vardır diyor, yetmişe kadar manası vardır diyor, ve de sonsuz manaları vardır diyor. İşte hani bazı kimseler diyorlar ya bu hakikatleri bilmeyip de biliyormuş gibi gözüken kimseler bana vahiy geliyor diyor ya hani, işte bu o kadar yanlış bir şey ki vahyin ne olduğunu bilmeyenin söylediği sözdür. Vahyin ne olduğunu bilen bunu söylemez. Mümkün değil söylemez, bu kadar cahillik yapmaz. Peygamberden sonra vahiy gelmez. Vahyi açan, izahen ilham gelir. Bunlar ilhamdır işte vahiy değildir. Çünkü vahiy peygamberlere has bir oluşumdur. 

 Nezaket sahibi olan insan kendini o dereceye koyamayacağından, koyması da mümkün olmayacağından, kendisine gelen şeyin ilham olduğunu ancak söyleyebilir. Zaten üç tane doğru giriş vardır, gerçek ilim kaynağı vardır. Birisi peygamberlere gelen vahiy, ikincisi velilere ve ariflere gelen ilham, üçüncüsü temiz mü’minlere gelen firasettir. Bunun dışındakilerin hepsi vehimden kaynaklanmaktadır, asılda doğru olmayan, doğru yerleri olabilir ama genelde bozuk olan bilgi kaynaklarıdır. Güvenilir değil, tam isabetli değildir çünkü vehim, hayalden gelir. Bunlar Hakk’ın Zat’ına dayanır. Ama Kur’an-ı Kerimde “Biz arıya vahy ettik” buyurur. O vahiy başkadır. Buradaki vahiyden maksat, insani vahiyden maksat Zat mertebesinin hakikatini anlatan bilgi demektir. Arıya gelen vahiy ef’al mertebesi itibariyle gelen bilgidir. Aradaki fark çok büyüktür. 

 Çünkü arı bal imal etmek için bilgi alacaktır. Onun içine kompütür koymuşlar, işte vahiy denilen odur. Mesela “havarilere de vahy ettik “ buyuruyor. Musa’nın (a.s.) annesi ne de vahy ettik buyuruyor. İsa’ya (a.s.) da vahy ettik buyuruyor. Dolayısı ile bazı alimler bu vahiy kendilerine geldi diye peygamber olabilirliklerini de ifade ediyorlar.

 Ama onlara gelen vahiy Zati ilim değil maddi yönden yapması gereken bir şeyler olduğunda ef’al mertebesi yönüyle gelen vahiydir. Zat ilmi olmadığından ona da gerçek vahiy denmez. Vahiy derken “vhy” harfleri vardır. Baştaki “Vav” varidat-ı ilahiye yani ilahi varidattır. Zati zuhur, tecellidir. Zat mertebesinin bilgisidir. “H” hüviyet, hüviyet-i mutlakadır, “Y” de yakiyn bilgisi demektir. İşte “vahiy” insanda bunu oluşturur, gerçek peygambere gelen vahiy. Bunun açılımı yani bunun da izahı ilhamla olur, işte peygamberlikten sonra ilham gelir vahiy gelmez. Kim ki vahiy geliyor derse ya nezaketsiz kimsedir, yani İlahi nezaketi bilmiyordur veya cahildir. İşte insanlarda, her bir insan da Cenab-ı Hakk’ın bir esmasının ağırlıkla zuhura gelmesi وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِى 15/29 Ben ona ruhumdan üfledim ifadesi; Cenab-ı Hakk’ın bize kendisinde ruhani zuhurunun da mevcut olduğunu göstermesi bakımından da büyük bir ifade tarzıdır.

 İşte bunu biz idrak ettiğimiz zaman kendi değerimizi anlamış oluyoruz, bunu eğer idrak edemeyip lafzi olarak okursak şeriat mertebesi itibarıyla bir bilgiye ancak sahip olmuş oluruz ama o bilgiyi kullanamamış oluyoruz. Arıya olan vahiy de aynı şeylerin tekrarı oluyor, ama insana olan vahiy de yenilikler meydana getiriyor. Çünkü insandaki zati vahiy en geniş vahiydir. Orada bildirilen vahiy kendine ait o mertebenin bilgisidir sadece, balın nasıl yapılacağı bilgisidir. وَاَوْحَى رَبُّكَ اِلَى النَّحْلِ اَنِ اتَّخِذِى مِنَ الْجِبَالِ بُيُوتًا وَمِنَ الشَّجَرِ وَمِمَّا يَعْرِشُونَ 16/68“Biz onlara vahyettik insanlara yakın yerlerde çardaklarda ağaçlarda yuvanı yap diye vahyettik” buyuruyor. Neden? İnsanlara faydalı olsun diye, kolayca insanlar ulaşsın diye vahiy ediliyor. 

 F. Hikem’ devam: Esmanın Hz İlmiyede ve ruhlar aleminde ve misal aleminde ve şehadet aleminde görünen suretleri gene hakkın vücudunun tenezzülünden meydana geldiğinden, vücudunun mertebe mertebe tenezzülünden meydana geliyor. Cenab-ı Hakk Zat aleminden bir coştu yani amaiyetten bir coştu ahadiyet mertebesini, ahadiyet denizini meydana getirdi, ahadiyet denizi bir dalgalandı bir coştu kendinden vahidiyet denizini yani sıfat denizini ortaya getirdi. Sıfat denizi bir dalgalandı bir coştu, esma mertebesini esma denizini meydana getirdi. Esma denizi de coştu, kendisinden Ef’al mertebesini meydana getirdi. Dolayısıyla bunlar Cenab-ı Hakk’ın tenezzülatı, tenezzülatı, tenezzülatından başka bir şey değildir. Yalnız yine kelimeler yanıltıyor, Cenab-ı Hakk aşağı doğru inmiş değildir. Tenezzül edip inmiş değildir, zuhura çıkmış, aslında ne inen ne de çıkan var, kendi kendinde olarak meydana gelmiş oluyor. İşte nüzul dediği budur.

 Aslında bu iniş değil açığa çıkıştır, ilahi hayalin görünür hale gelmesidir. Yani madde halinde bireyler halinde açığa çıkışıdır. Ama bu çıkış derken yükseğe doğru da bir çıkış var, hiç altı, üstü, yanı, sağı, solu olmadan da ortaya çıkış vardır. Ortaya çıkış deyince bu sefer kenarlar da akla geliyor, o halde sadece meydana çıkış dememiz lazım. Buna; bilince, idrake çıkış, şuura çıkış da diyebiliriz. Yoksa şu alem ortada olsa da insanlarda bunu bilme şuuru olmasa bu ne ortaya çıkmış olur, ne gizli olur, ne de açık olur. Ne gizlidir denir, ne de açıktır denir. Hiçbir şey denmez çünkü denecek kimse yoktur.

 İnsan gelmezden evvel bu alemlerin varlığı ile yokluğu bir idi. İşte onun için Zat’ının zuhuru olarak insanı hâlk etti, İnsan olmadan önce bunları bilen bir varlık yoktu, onun için varlığı ile yokluğu birdi. Kendini bilsinler diye insanı yarattı. Bilinmesi için şuurlu olan insanı hâlk etti. 

 Hayat evvela madenden başladı, yani sudan başladı, sonra nebat mertebesine geçti nebatlar meydana geldi, ondan sonra “Hay”lık mertebesine gelerek “hayvan” meydana geldi. Muhyiddin Arabi Hz.leri diyor ki “Gerçek hayvanlık mertebesine inmeyen kişi insanlığını idrak edemez.” Hayvanlık bir mertebedir, buradan beşeriyet anlaşılmasın. Kişi gerçek hayvanlık mertebesine gelmeyince insanlık mertebesini yani gerçek insanlık mertebesini idrak etmesi mümkün değildir. Burada bizim anladığımız o basit hayvanlığın anlaşılması değildir, gerçek hayata inmedikçe demek istiyor. İşte o hareket halinde olan varlıklara hayvan denmesi hareketli yaşayan varlık olmalarındandır. Diğer varlıklarda da hayat var nebatlarda da hayat var, madenlerde de hayat vardır. Ama onlardaki hayat henüz ilkel bir hayat olduğu için ve sabit bir hayat olduğundan hareket sahibi olmadığından hayvan ismini alamıyorlar.

 “Hayvan” mübarek bir isimdir. Cenab-ı Hakk’ın sıfat-ı subutiyesinin ilk sıfatı “Hayat” tır. O mahlukattan Cenab-ı Hakk’ın ortaya çıkan “Hay” ismidir. Müstakildir, ihtiyaç duyduğu kadar akla da sahiptir, şuura da sahiptir, yani tekilliğe, birimselliğe de sahiptir. Ama henüz bunlarda Cenab-ı Hakk’ın Zat’ını idrak edecek oluşum yoktur.

 Bütün bu alemler bir insandır, yani bir insandır, bütün alemlerin aldığı isim İnsan-ı kamil’dir. Yeryüzünde beşeriyet olarak bilinen insan-ı kamil de aslında kamil insandır. Yani ”ne var alemde o vardır Âdem’de“ olduğu gibi her bir insan aslında kendi mertebesi itibariyle kamil insandır. Bu alemde her bir varlık kendi kemalatı üzeredir. Birbirine bakarak zeval gibi görülebilir o ayrı meseledir, o birimler arası değerlendirmedir ama her bir varlık kendinin kemalatındadır. Dolayısıyla da her insan kendi kemalatındadır. Yayın eğriliği doğruluğundandır. O yay eğri olmasa o yay görevini doğru yapamaz, kemalatı olmaz. 

 İşte onun için insan hâlk ediliyor, insana “hayvan” denmiyor, gerçek manada neden? Hayatın üstünde “İlim”, “İrade”, “Kudret”, “Kelam”, “Semi”, “Basar”, bunların hepsi olduğundan sadece “Hay” ismiyle vasıflandırılmıyor. Bütün bunlarla vasıflandırıldığından da “İns”, “Üns” ünsiyetten yani yakınlık ifade eden manadan “İnsan” deniliyor. Cenab-ı Hakk’a en yakın oluşu olduğundan, yakın derken iki ayrı varlığın yakınlığı değil şuur ve idrak bakımından kendisine en yakın olan anlamındadır, mesafe olarak değil. İşte Hakk’ın tenezzülatı bütün bu alemlerde mertebe mertebe sıfatları, isimleri, fiilleri zuhura çıkıyor ama insanda da Zati nüzulu meydana geliyor. Zati tenezzülü meydana geliyor. Bir başka ifade ile Zati zuhuru meydana geliyor. İşte hep hikaye olarak dinleriz, bir çok şeyleri ama içinde bir çok hakikatleri vardır, eski padişahların halkvari giyinip de yani sıradan insanlar gibi giyinip de (tebdil-i kıyafet) pazarlara gitmeleri halkın aralarına girmeleri Cenab-ı Hakk’ın, insan libasına bürünüp halkının arasında dolaşmasın-dan başka bir şey değildir.

 Halkını halkının arasında yaşayıp seyretmesi, kendi eserlerini kendi özelliklerini seyretmesi içindir. “Allah Âdem’i kendi sureti üzere hâlk etti” buyuruyor, daha ne desin ki. Bütün bu alemler bir insandır, bütün alemlerin aldığı isim insandır, insan-ı kamildir. Yeryüzünde beşeriyet olarak bilinen insan-ı kamil de aslında kamil insandır. Yani “ne var alemde o var Âdem’de “ olduğu gibi buradaki insanlar da her bir insan da kendi mertebesi itibarıyla kamil insandır. İsterse hırsız olsun, isterse katil olsun o manada demiyorum, o da bir kemalattır, yani her bir varlık bu alemde kendi kemalatı üzeredir. Birbirine bakarak zeval gibi görünebilir o ayrı meseledir, o birimler arası değerlendir medir. Ama her bir varlık kendinin kemalatındadır. Dolayısıyla da her insan kendi kemalatındadır. Yani “yayın eğriliği doğruluğundandır” dedikleri gibi. O yay eğri olmasa yay olmazdı, kemalatı olmazdı. 

 Biz nakşa takılıyoruz, nakkaşa değil yani resmi alkışlıyoruz da ressama bir şey vermiyoruz. Aslında ressamında ilerisi vardır. Dünya gafleti üstümüzü o kadar sarmış ki ne olduğumuzdan haberimiz oluyor ne de nereden gelip nereye gideceğimizden haberimiz oluyor. Üç beş kuruşun peşinde hayatımızı verip koşuşturuyoruz. O da lazım, bu da lazım, şu da lazım derken, esas bize lazım olan Zat-ı i ilahiyeyi elimizden kaçırmış oluyoruz. İşte dünya dediğimiz gibi gerçekten çok değerli bir yerdir. Burası firak alemi değil burası vuslat alemidir. Vuslat alemi, vasıl olma alemi, ulaşma alemidir. 

 Hakk’a burada ulaşamazsa insan ahiret aleminde bekle de gör bakalım, nerede olacak, hangi mekanda, nerede nasıl ulaşacak? Ama Cennette bazılarına günde, bazılarına haftada, bazılarına ayda bir tecelli edecek diyor, edecek ama hangi yönüyle tecelli edecek. Dünya’da Cenab-ı Hakk’ı nasıl idrak etmişse, kendi hayalindeki gibi Allah’ı bulacak. Kendi hayalindeki şekliyle tecelli edecek Cenab-ı Hakk, Zati şekliyle değil. “Ben kulun zannı üzereyim” dediği hadisin haline göre. Cennette Allah onlara tecelli ederek اَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ 7/172 “Ben sizin Rabbiniz değil miyim “dediğinde büyük bir çoğunluk hayır değilsin diyecekler. İkinci defa tecelli ettiğinde yine hayır “sen bizim Rabbimiz değilsin” diyeceklerdir. 

 Ama sonra Kemal ve cemalinden, azamet ve kibriya perdesini kaldırarak yani tenzih itibariyle değil teşbih itibariyle tecelli edecek. Teşbih yönüyle tecelli edecek. Tabi ki teşbihi hakikatleri idrak etmeyen kimse için onu kabullenmesi kesinlikle mümkün değildir. Neden? Çünkü Rabbini tanımıyor O’nu hudutlandırıyor, O benim Rabbim değil benim Rabbim şudur diyor. Üçüncü defa ben sizin Rabbiniz değimliyim dediğinde yine “Hayır” diyecekler, yine çok az bir kimse secde edecek evet diyecek ve diyecek ki sizinle Rabbiniz arasında bir işaretiniz var mı? Bir bilginiz, bir bilişiminiz var mı sorusuna “Evet” diyecekler, o zaman Cenab-ı Hakk her birerlerine kendi zannettikleri şekilde kendi kurguladıkları kendi, hayal ettikleri, kendilerinin var ettiği Rabları şekliyle tecelli ettiğinde de hepsi “Beli” deyip secde edeceklerdir.

 İşte bu beşeri tenzihtir. Kadim tenzihi değildir. Gerçekten tenzih var da bu tenzih beşeri tenzihtir, hayali tenzihtir. Tenzihin kişideki hakikati kendi varlığında Allah’ın varlığından başka bir şey olmadığını tenzih etmektir. Yani kendinde Allah’ın isimlerinin zuhuru olduğunu mutlak olarak kabul edip, bunun dışında bir şeyden onu tenzih etmek yani bende Hakk’ın varlığından başka bir şey yoktur, onu tenzih ederim Hakk’tan başka bir şeyin varlığını tenzih ederim demektir. Başka bir şeyin varlığından tenzih etmektir. Kendine bir başka izafetten tenzih etmek. İşte Hakk’ın tenezzülat-ı vücudundan peyda olduğundan yani bu alemlerin hepsi Hakk’ın vücudunun tenezzülünden yani peyderpey vücuda çıkmasından meydana geldiğinden her bir mertebede müşahede edilen ancak kendi Zat’ıdır. 

 Yani Zat aleminde, sıfat aleminde, esma aleminde, ef’al aleminde; ef’al alemindeki bütün varlıklarda zuhur eden kendi Zat’ından başka bir şey değildir. Böylece gayrı nerededir ki onun bir haddi olsun. Gayrıyı biz meydana getiriyoruz. Gayrı olmadığı halde kendini gayrı yapıyorsun. Zorla “Ben gayriyim” diyorsun, “Hak yüzün tutmuş sana; sen bakarsın öte yana” Her mertebede meşhud olan ancak kendi Zat’ıdır. Böylece gayrı nerededir ki, onun haddi olsun yani onun bir hududu olsun. Hudut olması için gayrısı olması lazımdır. Yani şuraya kadar şunun da ondan sonrası bunun bu alemde gayrı olmadığına göre onun hududu nerededir. İşte tenzih ettiğin zaman hudut koymuş oluyorsun. Kayıtlı olanın vücudu var mıdır ki, onun karşısında Hakk vardır diyelim. 

 Yani karşıdaki olmadığından buna mutlak vardır demeye ne gerek vardır. Mutlak vardır denmesi için bir başka varlık olması lazım ki ona mutlak vardır diyesin. Mutlak olan, gerçek olan budur diyesin. İşte Efendimiz (s.a.v.) bize bunları bildirmek için “Ya Rabbi benim Zat’ında ki hayretimi artır” buyuruyor, işte hayret mertebesi budur. Hayret mertebesinin şeriat mertebesindeki ifadesi başka, tarikat mertebesindeki ifadesi başka, hakikat mertebesindeki hayret başka, marifet mertebesindeki hayret başkadır. İnsanın her mertebede hayreti vardır. Mesela şeriat mertebesinde şu adam ne kadar Kur’an okuyor diye hayret edersin, hayret mertebesi, tarikat mertebesinde yahu şu adama bak nasıl vecde geliyor, nasıl cuşuhuruşa geliyor, nasıl zikir yapıyor diye hayret edersin. Hakikat mertebesindeki hayret de kendine bakmaya başladığın zaman ya Rabbi bana ne güzellikler vermişsin diye tefekkür edersin. 

Marifet mertebesindeki hayret; Cenab-ı Hakk’ın hakikatini anladıkça ne muazzam, ne muhteşem işler varmış diye hayret edersin, işte hayret budur. Tenzihin tahdit ve takid oluşu uluhiyet mertebesindedir. Yani Uluhiyet mertebesinde tenzihin tahdid ve takyid oluşu yani hudutlandırılması ve kayıt altına alınması uluhiyettedir. Ahadiyet mertebesinde tenzih ise şirkin ispatıdır. Yani ahadiyet mertebesinde tenzih etmek ise şirki ispatlamaktır. Ahadiyet mertebesi şundan noksandır, bundan noksan değildir gibi dediğin zaman şirk koşmuş oluyorsun. Yani şirkten kurtarıyorum derken şirk koşmuş oluyorsun. Şirkin de en kuvvetlisi oluyor. Uluhiyet mertebesinde yani ilahlık mertebesinde vahidiyet mertebesinde yani bütün zuhurlar meydana geldiğinden birbirleri itibariyle tenzih edebilirsiniz. Yalnız buradaki tenzih de yukarıdan beri anlatılan şartlar içinde oluşacaktır.

 Çünkü Zat-ı ahadiyi tenzih için ondan gayri bir şey ispat etmek lazım gelir. Yani bir başka bir şey var da ondan tenzih ediyorsun halbuki o mertebeden ne isim ne de sıfat ve mutlakiyet mevcut değildir. Cümlesi Zat-ı Ahadiyette yok olmuş ve Zat’ın gayri itibar olunacak bir şey yoktur.

------------------- 

2. paragraf:

 İmdi tenzih eden kimse ya câhildir, veyahut sû'-i edeb sahibidir. Velâkin câhil ve sû'-i edeb sahibi tenzihi ıtlak edip onunla kail oldukları vakit, mü'min olan ve şerâyi' ile kail bulunan kimse, tenzih edip tenzih indinde tevakkuf ettikde ve bundan gayri görmedikde, muhakkak edebe isâet eder; ve Hakk'ı ve resulleri tekzîb eyler. Halbuki onun şuuru yoktur; ve o, hâsılda olduğunu tahayyül eder, halbuki o kimse fâittedir; ve o ba'zısına îman eden ve ba'zısına kâfir olan kimse gibidir (2). 

------------------- 

 Hakkı imkan alemindeki noksanlıklardan ve insanın kemalatından tenzih eden kimse ya cahildir, Yani tenzih Hakk’ı bütün bu varlıklardan ayırıp yukarılara atmaktır. Ve onun zuhurunu bazı mertebelere tahsis etmektir. Yani Allah şöyle, şöyle yapar da böyle böyle yapmaz diye bazı yönlerde tahsis etmek olduğunu ve halbuki bütün mevcudatın kendi zatları ve vücutları ve kemalatları ile Hakk’ın mazharları olup yani kendilerine ait varlıkları olmadığından Zat’ıyla zuhuruyla mevcudiyetiyle Hakk’ın zuhur yeri olup Hakk’ın onlarda en kemal şekilde insanlarda zahir ve onlara mütecelli bulunduğunu, onlarda zuhur ettiğini cila, ayna olduğunu ve onlar nerede bulunurlarsa bulunsunlar Hakk onların zatlarıyla, vücutlarıyla ve bakâlarıyla bütün sıfatlarıyla onlarda beraber olduğunu ve belki bu suretlerin tümüyle zahir olan ancak Hakk olduğunu ve bu suretler asalet ile Hakk’ın bit-tebaiye halkın olduğunu bilmezler. 

 Yani tenzih edenler bu kadar cahildirler. Bütün bu varlığın Hakk’ın zuhurları asaleten Hakk’ın bil vekale de halkın olduğunu bilmezler, Böylece Hakk üzerine bu cehliyle hükmedip bu cehil düşüncesiyle Hakk’ın üzerine hükmedip hakk’tan daha iyi biliyor, Hakk’a elbise biçiyor, Hakk’a sınır biçiyor, böylece hükmediyor onu bazı mertebeler ile kayıtlar. Belirli mertebeler ile kayıt altına alır, tenzih eden kimse. Ama bu beşerin tenzihidir. Yani hayali tenzihtir. Bir de ilahi tenzih vardır. Kadim tenzihi deniyor buna. Gerçek tenzih. İşte onun kendimizdeki hali Hakk’ın varlığından başka bir şey bizde bulunduğu varmış gibi tenzih etmektir. Gayri olduğunu tenzih etmektir. Yani gayriden kendimi tenzih ediyorum. Bunu gerçek olarak yaşıyan Bayazid-i Bestami, “Kendimi tenzih ediyorum“ diyor. “Noksanlıktan kendimi tenzih ederim, beni ne kadar yücelttin” diyor. İşte irfan ehli bunları yaşıyorlar. Bize de bunları miras olarak aktarıyorlar. 

 Halk da bu cehil üzerine hükmedip onu bazı meratib ile kayıtlar. Sadece birkaç mertebesi vardır derler. Yahut tenzih eden kimse bu zikrolunan hakikatleri alimdir bu suretle o kimse Allah ve Resulüne karşı edepsizlikte bulunur. Yani bunu ilim olarak bilir ama müşahedesi olmadığından edepsizlik etmiş olur. 

 Tenzih eden cahil ve edepsiz ya mü’min ya gayri mü’min olur. Teşbih makamında teşbih edip alemin kemalatını Hakk hakkında ispat etmez ise edepsizlik etmiş ve peygamberleri ve kütüb-ü İlahiyi tekzib eylemiş olur, yalanlamış olur. Eğer tenzih eden mü’min olup ta bu tenzihi indinde durur ve oradan ileriye gitmez, ve teşbih makamında teşbih edip alemin kemalatını Hakk hakkında ispat etmez ise edepsizlik etmiş ve peygamberi ve kütüb-ü İlahiyeyi yalanlamış olur. 

 Yani tenzih eden kimse, Cenab-ı Hakk’ı noksan sıfatlardan tenzih eden kimse, yalnız geçmiş derslerde bu tenzihin hakikati anlatıldı, “tenzih” demek ne demek, kısaca tenzih iki türlüydü birisi tenzih-i kadim, yani kıdem, gerçek tenzih. Birisi de kulun zannındaki olan tenzihtir. İşte kulun zannındaki olan tenzih hatalı olan tenzihtir, geçerli olmayan tenzihtir. Daha önce de anlatıldığı gibi tenzihte bazı şeyi bazı şeylerin üzerine çıkarmak vardır. Kendi kaanatine göre eksi gibi gördüğü şeyleri artıya döndürüp, artının yanında eksilerden artıyı tenzih etmektir.

 Yani Cenab-ı Hakkı bu varlıktan tenzih etmektir. Hakikatte ise bu şirkten başka bir şey değildir. Çünkü tenzih edilebilmesi için bir başka vücudun olması ve o vücuda varlık verilmesi lazım ki ondan tenzih edilmiş olsun. Dolayısıyla işte bu tenzih kulun düşüncesinden meydana gelen bir tenzih olduğundan şirk hükmündedir.

 Genelde kullandığımız tenzih bu tenzihtir. İşte Cenab-ı Hakk bunun yolunu kesmek için hani Kur’an okunduktan sonra سُبْحَانَ رَبِّكَ رَبِّ الْعِزَّةِ عَمَّا يَصِفُونَ 37/180 Sizin vasfettiklerinizden Allah’ı tenzih ediyorum demek oluyor, yani sizin kafanızdaki var ettiğiniz varlıklardan Allah’ı tenzih ediyorum veya öyle et demek oluyor ve onunla Kur’an-ı Kerim’i bağlıyor. Sonunu getiriyor. Başlarken اَعُوذُ بِالَّلهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ ﴿١﴾ بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ Başlarken de hayalden Hakka sığınıyor, bitirirken de hayalden Hakk’a sığınıyor. اَعُوذُ بِالَّلهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ “Kovulmuş şeytandan Allah’a sığınırım” diyerek başla diye ayet-i kerimede buyuruyor. Kur’an’ın başında bu اَعُوذُ yok sadece Besmele vardır. Ama ayette Kur’an okuyacağın zaman kovulmuş şeytandan Allah’a sığın diye buyurmaktadır. فَاِذَا قَرَاْتَ الْقُرْاَنَ فَاسْتَعِذْ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ 16/98 Kovulmuş şeytan ne demektir? Kovulmuş şeytan demek senin hayalinde var ettiğin vehmi düşüncelerindir, hayali düşüncelerindir. 

 İşte bu hayali düşüncelerden kurtul kendini sıyır, ondan sonra Kur’an okumaya başla çünkü Kur’an ancak o zaman okunur. Hayal sende mevcut olduğu sürece Kur’an’ı okuyamazsın. Okusan da anlayamazsın. Bize bunları boşuna okutuyorlar. Okuma sonunda “vasıflandırdığınızdan Allah’a sığınırız” diyor. Yani “sizin beni vasıflandırdığınız vasıflardan tenzih edin” buyuruyor. Kişi söylerse “Tenzih ederim” manasına oluyor. “Tenzih”; noksanlıkları ortadan kaldırmaktır yani noksan bir şey olmadığına dikkati çekmek, yahut öyle kabullenmektir.

 Eğer tenzih eden yani Cenab-ı Hakkı noksan sıfatlardan arı, duru hale getiren kişi eğer mü’min ise tenzihi indinde durursa yani bu tenzihi kendi varlığında sadece kendinde durdurursa ve oradan ileriye gitmez, tenzih mertebesini geçmezse ve teşbih makamında teşbih edip alemin kemalatını yani tenzihte kalırsa teşbihe geçmezse teşbihin hakikatını idrak etmezse, alemin kemalatını Hakk hakkında ispat etmez yani alemin hakikatının Hakk olduğunu ispat etmezse, nerede ispat edecek? Kendi kendine ispat edecek. Evvela bu görünenler Hakk’tır deyip evvela kendine ispat edecektir. Zaten Hakk ona ispatlanacak bir şey yoktur. Dışarıda ispatlanacak bir şey yoktur, ne varsa bizim kafamızın içinde vardır. 

 Bu ilimleri kendimize ispatlayacağız, kendimize öğreteceğiz bu ilimleri. İlim dışarıda yayılmış durumdadır, doludur biz ormanın içine girmişiz ormanın farkında değiliz. Evvela ormanı bizim öğrenmemiz lazımdır. Onu da kendi kendimize öğreteceğiz. Nasıl öğreteceğiz; zatımıza sıfatımıza, esmamıza, fiilimize öğreteceğiz. İşte Rahman suresinin hakikati burada geçiyor. ﴿١﴾ اَلرَّحْمَنُ ﴿٢﴾ عَلَّمَ الْقُرْاَنَ ﴿٣﴾ خَلَقَ الاِنْسَانَ ﴿٤﴾ عَلَّمَهُ الْبَيَانَ 55/1-2-3-4; Rahman öyle bir Rahman ki Kur’an’ı talim etti, yani Kur’an, Rahman’a Rahmaniyeti öğretti, neden çünkü Kur’an Zat’tır. Rahman sıfattır. Sıfat Zat’a bir şey öğretmez ki Zat sıfata bir şey öğretir. 31 defa aynı ayetin tekrarlanarak فَبِاَىِّ اَلاۤءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ “Rabbinin nimetlerinden hangisini yalanlarsınız” diyerek bunu destekliyor. İşte tenzihten sonra teşbih yani teşbih benzetme fiili yani gerçek olan şeyleri misallerle benzeterek ortaya getirmek misallerden hakikatine geçmektir. İşte tenzih dediği mertebe “Museviyet” mertebesidir, teşbih dediği mertebe “İseviyet” mertebesidir. Tevhid dediği yani ikisinin birleşmesini sağlayan bilginin kaynağı da “Muhammediyet” mertebesidir. İşte bizim gerçek mertebemiz Ümmet-i Muhammed olmak dolayısıyla “Tevhid” mertebesidir. Oradan da “Vahdet”, “Ahad” mertebesi. İşte bu üç kelime bütün bu sistemi içerisine alır “Tenzih, Teşbih, Tevhid”. Oradan da “Ahad, Vahdet” olur. 

 İşte bu tenzihi kendi indinde durdurursa ve teşbih makamında teşbih etmezse alemin kemalatını Hakk hakkında ispat etmez ise edepsizlik etmiş ve peygamberleri ve ilahi kitapları yalanlamış olur. Bütün peygamberleri ve kitapları yalanlamış olur. Biz de çok iyi yaptığımızı zannediyoruz, daha hala uğraşıyoruz, tırnakla sakalla bıyıkla, giyimle kuşamla sarığı kaç metre yapsak yeşilden mi olsa bejden mi olsa, griden mi olsa diye. Halbuki onların hepsi ateşin yakıtıdır, alevin yakıtıdır hepsi. Zira İlahi kitaplarda Hakk kendisinin “Semi” ve “Basir”, “Hay” ve “Kayyum” yani hayat sahibi ve bu hayatı sürdüren kaim ettiren ve “Mürid” olduğunu beyan buyurmaktadır. Yani irade sahibi olduğunu beyan etmiştir. Hani dergahlarda “Mürit” derler ya bu tamamen yanlıştır. Mürid; iradeli insan demektir. Kendini terk etmiş, teslim etmiş demek değildir. Teslim edeceği bir yer var O da Hakk’tır. Ama bu da bir irade ile olmaktadır. 

 Peygamberler dahi bu gibi ilahi sıfatları haber vermişlerdir. Yani kitaplarda Allah’ın “Hay”, “Kayyum”, “Mürid” olduğu bildirilir, peygamberler de Allah’ın böyle olduğunu bildirir. Tenzih eden kimseler ise bu tekziblerinin farkına varmazlar. Yani bu yalanlamalarının farkına varmazlar. Bu tekzib ile kendilerinde marifet hasıl olduğunu yani tenzih ederek kendilerinde marifet hasıl olduğunu aslında tenzih yapıyorum derken tekzib ederek yani yalanlayarak bu tekzible marifet hasıl olduğunu mü’min ve muvahid yani tevhid ehli olduklarını zannederler. Tevhid ehli olmasının şartı teşbihten sonra mümkündür. Onlar sadece tenzih edip mü’min ve tevhid ehli olduklarını zannederlerse çok yanılmış olurlar. Halbuki bu zanlarıyla marif-i hakiki ve iman-ı yakînî ve tevhid-i sırftan uzak düştüklerini de bilmezler.

 Bir ömür boyu bu düşünce içerisinde hayatlarını sürdürsünler ibadetlerine devam etsinler, o ibadet o tenzih onları tekzibe yalanlamaya götürüyor. Bir ömür boyu yalanlanmış bir ifade ile hayatları sürdürülmüş oluyor. Bu kasti değil ama gafletinden böyle olmuş oluyor.

 İmam-ı Azam’ın son iki yılında vardığı hakikatler bunlar oluyor. Çünkü o fıkıh ilmiyle uğraştığından yani bedenin hükümleri ile sosyal yaşam yani bireylerin karşılıklı hükümleriyle yani dünya üstündeki hükümlerle uğraştığından uluhiyet hükmünü idrak edemediğinden son iki senesinde bu sır kendisine açılıyor. Bu zanlarıyla hakiki marifetten, hakiki irfan ilminden ve yakiyn bir imanı buradaki imandan kasıt iki varlığın arasında olan iman değildir. İman ikilik gerektirir. O iman değil buradaki “Yakiyn” imanı, müşahedeli imandır. 

 Ve tevhid-i sırftan, yani sırf tevhid, katıksız tevhid buna muvahid diyorlar, uzak düştüklerini bilmezler. Ve onlar, İlahi kitapların bazılarına iman bazılarını inkar eden kimseler gibidirler. Tenzih eden kimsenin durumu budur. Neyi tenzih etmişse onu inkar etmiş olur, tekzib etmiş olur. Onun için Hadis-i Şerifte belirtildiği gibi “İnsanlar mahşerden sonra cennete girecekleri, cennette Cenab-ı Hakk onlara kemalinden ve cemalinden azemet-i kibriyasını kaldırıp; “ben sizin Rabbinizim” diye onlara tecelli edecek, Cennettekilerin çok az kısmı evet deyip secde edecektir. Büyük bir çoğunluğu hayır sen bizim Rabbimiz değilsiniz diyeceklerdir. Bunun üzerine tekrar tecelli edecek onlara ikinci defa, yine çok az bir kimse secde edecek, üçüncü defa tekrar ben sizin Rabbiniz değil miyim diye tekrar onlara hitap edecek, yine çok az bir kimse secde edecek. Üçüncüden sonra diyecek ki peki o zaman Rabbinizle sizin aranızda bir sözleşme bir işaret bir şeyler var mı? diyecek. 

Onun üzerine o kişilerin her birerlerinin ayrı ayrı hayallerinde kendilerinin var ettikleri Rabları şeklinde tecelli ettiğinde hepsi “beli” diye yani evet diye secde edeceklerdir. Arif olanlar hepsinde de secde edeceklerdir. Çünkü Cenab-ı Hakkı tenzih ve teşbih ve tevhid yoluyla tanıdıklarından. İşte onların zanlarında tenzih ettikleri şeklin dışında onlara tecelli edince yani teşbih mertebesi itibariyle tecelli edince, “hayır sen bizim Rabbimiz değilsin” diyeceklerdir. Yani gerçek Rabba sen bizim Rabbimiz değilsin diyeceklerdir. Neden çünkü Rabbin belirli bir yüzü yoktur ki 99 tane yüzü vardır, evvela esma-ı ilahiyede belirtildiği gibi. 

 Onun dışında da sonsuz yüzleri vardır. İşte bu sonsuz yüzlerini “vechullah”ı tanımak için irfan ehli olmak gerekiyor, tenzih ehli değil. Tenzih ehli; şu şudur, bu değildir diye hep fark ehli oluyor. Fırkalaştırma ehli oluyor. Ama Cenab-ı Hakk kendisi buyuruyor ki فَاَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَم وَجْهُ اللَّهِ 2/115 ayetinde “nereye bakarsanız Allah’ın vechi oradadır”. Yani benim sabit bir tane vechim yoktur buyuruyor. İşte kim ki O’nu belirli şekil ve suretlerle tenzih eder de öyle düşünürse O’na şirk koşmuş olur. İşte mü’min olup şeriat mertebesi yönünden tenzih ederse gerçek hali budur. Gayri mü’min olanlara gelince bunlar ister fen ehli olsun, ister felsefe gibi yalnız akıllarına gelince akıllarının müktezasına tabi olan kısımdan olsun, ister bunlara tabi olan taklitçi felsefeci olsun zaten onlar hayret ve delalete düşmüş ve biz bir muallimin talimine muhtaç olmaksızın fen ve akıl ile hakikati idrak edebiliriz. Felsefeciler akl-ı meaşla hareket eden kimseler, akl-ı cüz ile hareket eden kimselerdir. 

 Akl-ı cüz ile Allah’ı bulmayı düşünen kimselerdir. İşte tasavvuf ile felsefe arasındaki fark şudur ki tasavvufçu akl-ı kül ile meseleye bakmakta felsefeci ise akl-ı cüz ile meseleye bakmaktadır. Felsefeci aşağıdan yukarıya doğru hakkı aramaya çalışır, o da bazı fen ve bu varlıklardan numuneler almak suretiyle benzetmelerle ama gerçek tasavvufçu akl-ı kül ile yukarıdan aşağıya bakmaktadır. Aralarında çok büyük farklar vardır, yani fenlerle kendi beşeri akılları ile hakikati idrak edebiliriz iddiasında kalmış bulunduklarından kelamlarının batıl ve çürük olması dolayısıyla bu taifeyi Hz şeyh (r.a.) bunları kale bile almayıp yani bunların hakkında konuşmaya bile değmez, felsefeciler hakkında konuşmaya bile değmez kavliyle bu sözü buyurdu.

------------------- 

3. paragraf: 

 Husûsiyle bilindi ki, muhakkak elsine-i şerâyi'-i İlâhiyye, Hak hakkında söylediği vakit, onu ancak umûmda mefhûm-i evvel üzere, hususta dahi, o lafız herhangi lisân ile olursa olsun, o lisânın vaz'ında, o lafzın vücuhundan anlaşılan diğer bir mefhûm üzere söylettiği şeyle getirdiler (3).

------------------- 

 Allah’ın indinde nazil olan şeriatların lisanı Hakk Teala Hz leri hakkında bir şey söylediği vakit, yani bir kitapta Hakk Teala hakkında şeri olarak bir husus söylenildiği vakit peygamber onun kavminin lisanı üzere söyler. Burada bir soru akla geliyor; Cenab-ı Hakk’ın lisanı var mıdır, yok mudur? Varsa hangi lisan üzeredir? Cenab-ı Hakk hangi lisanla konuşur? Arapça derse, İbranice de kitap geldi, Süryanice de geldi. Arap milletine bir kitap gelmişse onun lisanı Arapçadır. Bu şeriatın lisanı Arapçadır. Yahudilere gelmiş olsa Beni İsrail lisanınca olacaktır. İbranice geliyor, Süryanice geliyor. Allah, hakkında bir şey söylediği vakit peygamber onu kavminin lisanında söyler. Demek ki Cenab-ı Hakkın lisanı milli ve mahalli değildir. Cenab-ı Hakkın lisanı her ne kadar bütün lisanlar O’nun lisanı ise de Zat’ının lisanı tektir. Zat’ının lisanı Allah’çadır. 

 İşte o Allah’ça olan lisanı peygamber kendi iç yapısında vahiy ile milletinin lisanına çevirip tercüme edip milletinin lisanı üzere getiriyor. Çünkü Allah’ça söylese kavmi bir şey anlamaz. Milletin lisanı ile söylediği halde anlayanlar yine de çok az. Ne diyoruz, Kur’an-ı Kerim’in dört lisanı vardır, birisi Rabb’cası, yani şeriat mertebesindeki lisanı; bu durumda İlahi kitapların ilk tercümesini yapan peygamberler olmuş oluyor. Ama bu tercümede bir eksiklik yanlış anlama yok aslının aynıdır. Arapçadan başka dillere çevrildiği gibi beşer çevirisi değildir. İşte şeriat mertebesinde bizim kitabımızın lisanı Arapçadır. Tarikat mertebesindeki lisanı aaa “Rabb’ça” yani rububiyet mertebesi Rabb’çadır. Sanki Arapça diyecekmiş gibi oluyorsun baştaki “aaa” nida oluyor ve Rabb’ça diyorsun. Rabblık mertebesi, rububiyet mertebesi üzerine vaaz edilmiş oluyor ki zaten ilk emri odur.

İlk emir “OKU!” okuyamam kadir değilim nasıl okuyayım? Rabbinin ismiyle oku. Yani Rabb mertebesinden oku buyuruyor. Yani ikinci mertebeden anlat buyuruyor. Sonra Rabbın batını olan Hakk, Hakk’ça lisanı var onun üzerine Zat mertebesinden Allah’çası vardır. Kavmine anlattığı Rabb’çasından Arapça kelamından. Çünkü Rabb mertebesinden Rabb’ça anlatsa evvela kimse anlayamaz. Rububiyet mertebesi arabça lisanı üzeredir. Peygamber onu kavminin lisanı üzere söyler ve öyle lafızlar ile söyler ki yani öyle bir kelam sanatı içinde söyler ki çünkü o şeriatın içerisinde yani ilk vaaz ettiği o lisan içerisinde Kur’an’da mevcut olan ilahi kitaplarda mevcut olan şeriat, tarikat, hakikat, marifet mertebelerini dahi kapsayacak şekilde şeriat mertebesinden söyler.

 Eğer öyle olmazsa zaten İlahi kelam olmazdı. Beşer kelamı olur, vahiy olmaz. Öyle lafızlarla söyler ki kavminin tümü o lafızları o sözleri işittikleri ilk anda hiç düşünmeden onların lisanı üzere, kullanılagelen fiiliyatları manaları üzere zihinlerinde meydana gelmiş olan manalarını ilk anda işittiği manalarını tevil etmeden zahiri üzere alırlar. Yani o kelimenin zahiri üzere şeriat manası üzere alırlar. Zira Hakk’ın hitabı umumadır, mahaza o lisan arabi, ibrani, süryani gibi hangi lisandan olursa olsun peygamberlerin umuma söylediği o lafızların o lisanın vaazı itibariyle tahkik ehli ve tevhid ehli ve zahir ulamasından her bir taifeye nisbetle hususi mefhumları birçok vecihleri ve müteaddid manaları vardır. Yani irfan ehli, tevhid ehli, şeriat ehli o kelamdan kendilerine ait mertebelerin hepsini alırlar. Çünkü onun içerisinde hepsi mevcuttur. Ama şeriat ehli ilk anda duydukları gibi ve ilk anda verdikleri mana ile onları sabit kılarlar. İşte şartlanma da buradan gelmektedir. 

 İşte bütün yanlışımız veya eksiğimiz de bu noktadadır. İlk duyduğumuz manası itibariyle bu mana onun tamamını kapsıyor iddiası ve düşüncesi ile yol almaya çalıştığımızdan ve o bize pranga ayak bağı olduğundan orada kalıyoruz hiçbir tarafa gidemiyoruz. 

Ama diğer taraftan “Muhakikin” yani tahkik ehli, arifler ve “Muvahhidin” yani tevhid ehli ve zahir ulamasından her bir taife diğer taifelere nisbetle hususi mevhumları yani özel manaları birçok vecihleri yönleri ve müteaddid manaları vardır. Hak onlara o elfazda bilsinler, bilmesinler o mevhumat vücuh ve mana ile tecelli buyurur. Yani o lafzın içerisinde Cenab-ı Hakk hepsine onlara o şekilde tecelli buyurur. Onlar ister bilsinler, ister bilmesinler. Yani ariflere bir başka, tevhid ehline bir başka, şeriat ehline bir başka, marifet ehline bir başka o ilahi kitapların içerisinde mevzular vardır.

 Ama şeriat ehli ilk duyduğu andaki manası ne ise onu gerçek manası zanneder, orasıyla yetinir. Ama onun manası bu kadar değildir. Nitekim Cefer Sadık Hz.leri; “Hakk Teala ibadına yani kullarına kendi kelamında tecelli eyler, velakin onlar bilmezler.” buyurur. Hem elimizdeki kitabımıza “kelamullah” diyoruz, işte bize hitab ediyor diyoruz hem de tenzih ediyoruz ötelerdedir diyoruz. وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ 50/16“Şah damarınızdan yakiynim diyor, biz hala tenzih ediyoruz, ötelerdedir diyoruz. Sanki bu mülkün sahibi bir başkasıymış gibi. O ötelerde olunca buralara birileri sahip çıkacaktır. İşte al sana şirk. Genelde Türkiye’nin dini tenzih üzerine kurulmuş bir dindir. Hep ötelerde olan bir Allah mefhumuna ibadet vardır. Teşbih yok bizim gerçek mertebemiz olan tevhid gene hiç yoktur. Sonra biz de kendimizi bütün mertebeleri ile birlikte, gerçek müslüman zannediyoruz. Halbuki genelde bizler tenzih mertebesi itibari ile anladığımız İslâm’ı yaşamaktayız.

 Hakk Teala kullarına kendi kelamında tecelli eyler velakin onlar bilmezler buyuruyor Cafer Sadık Hz.leri, Resulüllah’ın (s.a.v.) 5. ya da 6. torunlarındandır. Kim ki Kur’an-ı Kerim’i idrakla, şuurla okuyorsa emin olsun ki Rabbi ona oradan tecelli etmektedir. Kelamından tecelli etmektedir. Bazen bire bir bazen dolaylı olarak bazen geçmişten seslenerek, bazen halden seslenerek ama hep ona hitap etmektedir. Hani Niyazi Mısri ne diyordu;

Her ne söz ki söylenir alemde Türki ya Arap Tut kulağın kim sanadır cümle dillerden hitap İşte Kur’an’da sana hitap ediyor. Çünkü sana geldi taşa toprağa gelmedi لَوْ اَنْزَلْنَا هَذَا الْقُرْاَنَ عَلَى جَبَلٍ لَرَاَيْتَهُ خَاشِعًا مُتَصَدِّعًا مِنْ خَشْيَةِ 59/21 “eğer biz onu dağların üstüne indirseydik dağlar parçalanıp yarılırdı.” Biz onu insana indirdik neden ona bir şey olmadı اِنَّهُ كَانَ ظَلُومًا جَهُولا 33/72 zalim ve cahil oldu, kıymetini tam anlayamadı. O Zalim ve cahilin başka ifadeleri de var yeri olmadığı için burada girmiyoruz. Efendimiz hadis-i Şeriflerinde “Kur’an’ın zahiri, batını, haddi ve matlaı vardır” buyurdular. Keza “Kur’an yedi batın üzere nazil oldu” buyurdular. Yedi mertebe üzerine. O zaman Kur’an’ın bir zahiri var, şeriat ehlinin hükmettiği; hani dedi ya Arapçası geldiği milletin lisanı üzere olan bir zahiri vardır. 

 Bir de Rabbcası batını vardır. Bir de Hakk’çası haddi hududu, sınırı vardır. Bir ayet okunduğu zaman o ayet ne kadar mertebeyi kapsamına alıyor, ne kadar mesela fezalardan bahsediyor, o ayet orada diyelim 3cm lik yer tutuyor, ama manası bütün alemi kapsamına alıyor. Bu haddi, hudududur. Âdem’den (a.s.) bahsediyor, hududu nereye gidiyor. Hakçası ilk insandan son insana kadar hudut oluyor. Sonra matlaı, doğuşu vardır, kaynağı vardır. Ayet hangi mertebeden kaynaklanıyor, yani hangi mertebeden çıkıyor. Şeriat mertebesi mi, ef’al mertebesi mi, esma mertebesi mi, sıfat mertebesi mi, Zat mertebesi mi? Kaynağı neresidir. Doğduğu yer neresidir?

 Eğer Kur’an-ı Kerim’in bütün lafızları bir mertebeden çıkmış olsa, şeriat mertebesi yahut tarikat mertebesi veya esma mertebesinden çıkmış olsa o zaman Kur’an’ın sadece o mertebesi bilinirdi. Diğerleri gizli kalırdı. Senin binanın dört katı, beş katı varsa birisi de senin binanı bilmek, tanımak istiyorsa bütün katlarını gezdirmen lazım ki bina tamamen bilinsin.

Birinci katı gezdir, çıkar üçüncü kata ikinci katı gezdirme o kişi senin binan hakkında bilgi sahibi olamaz. Veya sadece bodrum katını gezdir, diğer katları gezdirme binayı nasıl bilsin. Kur’an, yedi batın üzere nazil oldu buyurdular, yani yedi nefis mertebeleri üzere… her mertebenin hakikati işte yedi tane “Ha Mim” suresi var ya işte oradaki “Ha Mim” Hakikat-i Muhammedi demektir. O’na dikkatimizi çekiyor. Ve Hakikat-ı Muhammedi’nin yedi mertebesini anlatıyor o sureler içerisinde. Sekiz ya da beş de olabilirdi bunlar rast gele şeyler değildir. 

------------------- 

4. paragraf:

 Zîrâ Hak için halkın hepsinde zuhur vardır. Binâenaleyh mefhûmun cümlesinde zahir olan O'dur. Her bir fehimden bâtın olan dahi O'dur. Ancak "Muhakkak âlem O'nun sureti ve hüviyyetidir; ve o, ism-i Zâhir'dir" diyen kimsenin fehminden bâtın değildir. Nitekim Hak, ma'nâ cihetiyle, zahir olan şeyin ruhudur. Böyle olunca Hak, bâtındır; binâenaleyh Hakk'ın, âlemin suretlerinden zahir olan şeye nisbeti, rûh-ı müdebbirin surete nisbeti gibidir(4).

------------------- 

 Halk dediğimiz şeyler Hakk’ın şuunat-ı zat’iyesi olan isimlerin mezahiri olduğundan yani كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِى شَاْنٍ 55/29 ayetinde belirtildiği gibi bütün bu alemler Hakk’ın şuunatından, şuunat-ı zatiyesinden olan isimlerinin zuhur yerleri yani çıkış yerleri kaynak yerleri olduğundan Hakk bunların tümünde zahirdir. Yani Zahir ismiyle görünmededir. فَاَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَم وَجْهُ اللَّهِ 2/115 ayeti gereğince bu böyledir. “Ne yana dönersen Vechullah karşındadır” Onların vücudu mutlak vücudun kisveyi taayyün ve takayyüde bürünerek, zuhur etmiş olmsından başka bir şey değildir;taayyün zahir olmadır, takayyüd kayıtlanmadır. Yani belirli yerlerde kendini sınırlayarak neden sınırlıyor, o varlığın oluşumu meydana çıkması için sınırlanmış oluyor.

 Mesela otomobil yapma gerektiğinde ne kadar sac lazımsa o kadar sacla otomobili sınırlıyorsun. Diyelim ki bin ton sac var ama arabaya lazım olan 500 kg’dır, işte 500 kg’ lık sacla otomobil kendini sınırlamış oluyor. Kayıtlamış oluyor. Ama onun orada kayıtlanması sacın tamamı demek değildir. Bir başka arabada, bir başka arabada devam edip gidiyor. Hak bunların tümünde zahirdir, onların vücudu vücud-u mutlakın zuhura gelme elbisesi ve kayda girmesine bürünerek. 

 Bütün mertebeleri zuhura getirdiğinden her birerlerine bürünmüş oluyor. İşte insanlarda bazen çocuğunu terbiye ederek “Celal” tecellisine bürünmüş olması lazım geliyor. Bu “Celal” tecellisinin tesiri altında kalmak değildir. “Celal” tecellisini tahakkuk ettiriyormuş gibi görünerek, bürünerek yani o hale benzeyerek davranır. Eğer “Celal” tecellisi kaydına girmiş olsa kendisi kayıtlanmış olur. Gerçek marifetullahtan aşağıya düşmüş oluyor. Bürünüyor ama o mertebeyle kendini sınırlamıyor. İstediğinde de hemen “Rahman” tecellisine de bürünebiliyor. Bunu aynı anda yapıyor. İşte bürünme budur. Eğer bürünmeden tesir altında kalmış olarak o hali yapmış olsa onun tesiri saatlerce sürer. Vücud-u müstakil ile nispet edilen vücut hep Hakk’ın vücudundan olunca halk dediğimiz zahir olan bu varlığın ve kayıtlanmış olan zihinlerinde mevhum olan zahir olan dahi hep Hakk olmuş olur. Böylece Hakk her mevcut ve her teleffuzda ve her bir mevhum ve melhuzda herkesin istidadına göre zahir olup bir hususi hitapla hitap eder. 

 Yani her varlıkta hususi bir kelamı ve oluşumu vardır. Ve bunların hiçbiri diğerine karışmaz. Bir an sonrası bize gelecek hitabın ne olacağını bilmiyoruz. Herkeste an be an bu hitap yenilenmekte ve değişmektedir. Her an her birerlerimiz beyinden içeriden dışarıdan hep kontroldeyiz. Hani nasıl tiyatroda oyun oynarken bir suflör unuttuklarını ona söyleyiveriyor, işte bizim her birerlerimize birer suflör var. Hem de bir kelimelik değildir. Oynayacağımız oyunun tamamını suflör bize anında söylüyor, bizde onu zuhura getiriyoruz. Ve bununda farkında değiliz. Düşünün bir bulut gibi bir tül gibi bütün beyinlere oradaki kurgu oradaki hüküm oradaki program, senaryo anında veriliyor ve sen anında oynuyorsun. Bir an sonra oynayacağını bilmiyorsun. Burada sahnede oynayanın elinde senaryo var, oyunun başını ve sonunu biliyor. 

 Ömür senaryosunun ne başını biliyorsun ne de sonunu biliyorsun ama hiç aksaklık olmadan tıkır tıkır oynuyorsun rolünü. Kimse rolünü birbirine karıştırmadan ve de kişiler bunun farkında olmadan bunlar oluşmaktadır. Özel role göre özel hitap geliyor ve bunun görevlileri vardır.

 Bizim farkında olmadığımız nice varlıklar var bizim üzerimizde, bu sistemi yönetirken. Televizyon seyrediyoruz, film bitiyor ve ekranda yazılar geçmeye başlıyor, işte kameraman, resim seçici, ses, ışık, rejisör, geçiyor, geçiyor, oyunda beş kişi oynuyor ise belki 125 kişi onu hazırlamak için görev yapıyor. Dünyada basit 45 dakikalık bir oyunun oynanması için perde arkasında misli misli kaç kişi görev yapıyor. Ancak o oyun böyle ortaya çıkabiliyor. Şu anda yaşamakta olan 6 milyar civarındaki insanın senaryosuna 6 trilyon varlık lazım ki bunların oyununu sahneye koyabilsin.

 Bu düzeni düzenleyen bizim göremediğimiz nice varlıklar vardır. Bir yağmur tanesini ona has bir varlık olan meleğin indirdiğini düşünün daha buna benzer nice olaylar meydana gelmektedir. İşler hiç de bizim düşündüğümüz gibi basit değildir. 

 Mesneviden: 

“Hak Teala Kur’an-ı Kerim’de وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ 50/16 “Ben kuluma şah damarından daha yakınım” buyurdu. Sen ise bundan gafil olup, tefekkür okunu uzağa düşürdün. 

Yani tenzih ettin. Demek ki tefekkür bir düşünce bir uçuş bir gidiştir, bir oktur. Nerenin okudur? Hedefinin okudur, sana hangi hedefi gösterdilerse tefekkürün o hedefe gider saplanır. Eğer hedefin yoksa okun da önüne düşer. Cenab-ı Hakk sana şah damarından yakınım buyuruyor, Onu da biraz açmak lazım, şah damarınım dememiş, şah damarınım deseydi ne olurdu? Şah damarı dediği senin varlığındır, hayatiyetin olan varlığındır. Yani yaşamındır. Yani sende ben varım demek istiyor. Hayatın benim demek istiyor. Yani sen yoksun demek istiyor. Şah damarınım dese, sende ben varım demek olacaktır. Şah damarından daha yakınım dediği, sen yoksun demek oluyor. Mevlana Hz.leri “Sen ise bundan gafil olup tefekkür okunu uzağa düşürdün “ diyor. 

 Yani Hakk’ı kendi nefsinde değil de afakta aradın, uzakta aradın. Ey okunu ve yayını tertib etmiş ve akıl zekasını sair ilimlerle yüklemiş olan kimse av yakındır halbuki sen okunu uzağa atmışsın”. 

Hakk her fehimden zahir olduğu gibi yani her idrakten meydana geldiği gibi her bir fehimden batın olan dahi yine haktır. Yani her düşüncede zuhura gelen Hakktır, o düşüncede zuhura gelmeyen gizli kalmış olan bilinmeyen dahi Hakk’tır. Yani anlayışı mahdut olan kimselerin anlayışları sınırlı olan kimselerin istidatlarının yetişmediği mefhumlar ile batındır. Yani o kişi Cenab-ı Hakkı idrak edemediği yerde o batındır. Ama aynı yerde o varlık idrak edilmişse zahirdir. Dolayısıyla zahir ile batın ayrı bir şey değildir. Fakat bu batıniyet anlayışları sınırlı olanların anlayışına göredir orada batın olması. Yoksa alem Hakk’ın suretidir ve hüviyetidir. Alem Hakk’ın zahir ismidir diyen ve bunun böyle olduğunu zevkan bilen kimsenin fehmine göre batın değildir. 

 Çünkü böyle bir zat-ı Şerif’in idraki (Fehmi) anlayışı sınırlı değildir. Bu zat-ı Şerif, yani irfan ve idrak ehli alem Hakk’ın Zat’ı itibariyle değil, işte tenzih burada Zat’ını tenzihtir. Sıfatlarını, esmasını, fiillerini tenzih değildir. İrfan ehli bunu böyle bilir. Hakk’ın Zat’ı itibariyle değil belki zahir ismiyle kayıtlanması ve zuhura gelişi itibariyle sureti ve hüviyeti olduğunu bilir. Yani zahiri ve sureti itibariyle bu alem Allah’ın varlığından başka bir varlık değildir. Böyle olduğunu bilir. Zira o Hakk’ı bütün zuhurlarda müşahede eder. Nitekim Ebu Yezit buyurur ki “Otuz yıldan beri Allah ile tekellüm ederim halbuki nas kendileriyle tekellim ettiğimi zannederler.” Beyazid-i Bestami Hz.leri “30 yıldır Allah ile konuşurum ama kullar beni kendileri ile konuştuğumu zannederler”. Neden çünkü kendini kul olarak bilmiş o mertebede kalmıştır. 

Malum olsun ki esma Hakk’ın Zat’ının şuunatıdır. Hakk’ın şuunatı ise O’nun Zat’ının aynıdır. Yani isim de Zat’ının aynıdır. Sana şu isimle hitab ettikleri zaman o isim senin bir vasfın ama zatının da aynıdır. “Zahir” dahi O’nun ismidir, ve “Zahir” ismi alemin zuhurunu iktiza eder. Yani Zahir ismi alemin zuhurunu gerektirir. 

 “Zahir” ismi varsa alem olacaktır. Başka çaresi yok bunun. Zira isim bir mazhar olmayınca zahir olmaz. Şimdi şu kitap olmayınca “kitap” ismi nereden zahir olacaktır. Bütün eşya da öyledir. Eşyanın bir ismi olmasa o isim nereden zahir olacak. Böylece Hakk alemin aynı olması itibariyle alem Hakk’ın sureti ve hüviyeti olur. Ve nitekim Hakk suveri akıl ve his suretleriyle ve ruhaniye ve cismaniyeden zahir olan şeyin mana cihetiyle ruhudur. Ve Hakk Teala bu cihetten batındır. Böylece alemde zuhur ve manada batın kaydıyla mukayyet olan Hakk’tır. 

Zuhur ve batın Hakk’ın hüviyetidir. Zahir ve batın Hakk’ın hüviyetidir. هُوَ الاَوَّلُ وَالاَخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ وَهُوَ بِكُلِّ شَىْءٍ عَلِيمٌ 57/3 Ve Hakk zahirin ve batının hüviyeti olunca batıniyetin zahiriyete nispeti suretin müdebbiri olan ruhun surete nispeti gibidir. Suretin tedbir edicisi yani meydana getiricisi olan ruhun surete nispeti gibidir. 

 Misal: Farz edelim ki “insan“ kelimesini bu kağıt üzerine yazdık, gözümüzün önünde bir suret zahir oldu, bizi bu sureti yazıya sevk eden onun manası idi. Yani insanın manasını anlatmak için ne olduğunu oraya insan yazdı, o insan gerçi orada suret oldu, zahire geldi ama aynı zamanda o insan onun batınıdır. Yani o bir mefhumdu bir isimdi onun zahiri batını oldu. Yani insan, insan varlığının o kelam yönüyle yazı yönüyle zahir oldu, mana yönüyle de batını oldu. Dolayısı ile zahir ile batın aynı şey oldu. Hem zahir de insan hem de batın da insandır. Zaten iki yönü olmasa insan olmaz. Böylece bu mana o suretin tedbir edicisidir, meydana getiricisidir. Bu kelime zahir, onun ruhu olan manası da batındır. Yani kelime zahir onun manası da batındır. Suret mananın gayri değildir. Belki zahiri batının aynıdır. Eğer gayri olsaydı o sureti görünce manasına ve diğer tabirle zahirden batına intikal edilememek lazım gelirdi. 

 Yani o insan kelimesi onun batını ve hakikati olmasaydı bize başka şeyler anlatırdı. İnsan dediklerinde nasıl bir insanı anlıyorsak, onun manasını anlıyorsak demek ki yazı onun zahiri, manası da batını oldu. Yani zahir ve batın o kelam aynı şeyi ifade etti. Çünkü aynı şeyin zahiri ve batınıdır. İkisi de aynı şeyin zahiri ve batını olduğundan zahir ve batın da tek şey oldu. Keza ilimdeki manayı izhar için bu suret nakş edilmemek icab eylerdi. Yani insan nakşını yazmamış olurdun. Yani zahirle, batının ayrı olsaydı, o insan nakşını yazmamış olman gerekiyordu. İşte her bir makamda zahir olan suretlerin batınları vardır. Yani bütün bu gördüğümüz suretlerin hepsinin zahir olan suretlerin batınları vardır. Her makamında zahir ve batın olan Hakk’tır. 

 Mesela Hakk ilminde zahir olan ayan-ı sabitenin batını esmalar, alem-i ervahta zahir olan suretlerin batını yani ruhlar aleminde zahir olan suretlerin batını ayan-ı sabite ve misal aleminde zahir olan suretlerin batını ruhlar, şehadet aleminde zahir olan suretlerin batını dahi suveri misaliyedir. Yani misal alemindeki suretlerdir. Şehadet aleminde zahir olan suretlerin batını dahi misal suretleridir. Bunların cümlesinde zahir olan Hakk’tır ve Hakk cümlesinin batınının batınıdır. Zat aleminden sıfat aleminde zahir olan şeylerin batını Zat alemidir. Sıfat aleminden nüzul edip esma alemine geçen varlıkların batını sıfat alemidir. Sıfat aleminin zahiri esma alemidir. Esma aleminin zahiri ef’al alemidir. Ef’al aleminin batını da esma alemidir. 

 Yani bir mertebe üstteki bir mertebe alttakinin batını oluyor. Bir mertebe alttaki de bir mertebe üsttekinin zahiri olmuş oluyor. Ama bu mertebelerin hiçbiri birbirinden ayrı olmadığından her mertebenin bir ifadesine göre zahir, bir ifadesine göre de batın oluyor. Yani bir alta geçtiği zaman burası zahirken ona göre burası batın oluyor. Yani aynı mertebe hem zahir, hem batın oluyor.

------------------- 

5. paragraf:

 İmdi insanın haddinde, meselâ onun zahir ve bâtını ahz olunur. Ve her mahdûd dahi böyledir. Binâenaleyh Hak, her bir had ile mahdûddur. Halbuki âlemin suretleri, ancak her âlem için onun suretlerinden hâsıl olduğu kadar munzabıt olur ve ihata olunur; ve her bir suretin hududu bilinir. İşte bunun için Hakk'ın haddi mechûl olur. Zîrâ Hakk'ın haddi, ancak her suretin haddini bilmek ile ma'lûm olur. Bunun husulü ise muhaldir. O öyle ise Hakk'ın haddi muhâldir.(5)

------------------- 

 İnsanın bir hududu vardır, hiçbirimiz sonsuz genişlikte bir varlık değiliz. O mahalde o suretle haddedir, hududludur. Halbuki alemin suretleri ancak her alem için onun suretlerinden hasıl olduğu kadar zapt edilmiş olur, kaydedilmiş, hesap edilmiş olur ve ihata olunur. Ve her bir suretin hududu bilinir. İşte onun için Hakk’ın haddi meçhul olur, zira Hakk’ın haddi ancak her suretin haddini bilmekle malum olur. Yani insanları nasıl bir varlık olarak sureti, haddi bilinir, ölçeğe gelir, ama bir insan bir varlık tek başına bilinir ama bütün bunların hepsini ayrı ayrı renkleriyle çeşitleriyle, isimleriyle adresleriyle anasının babasının isimleriyle bilinmesi mümkün değildir. İşte onun için Hakk’ı tamamen bilmek mümkün değildir. Ama bireyler yönünden sınırlı olduklarından bireyler; sınırlı olanı da bilmek mümkündür. 

 Zira Hakk’ın haddi ancak her suretin haddini, sınırını bilmekle malum olur, bunun husulü ise muhaldir. Yani bütün varlıkları bilmekle yani Hakk’ın haddini bilmek; bütün varlıkların hududunu bilmekle olur, bu da muhal olur. Öyleyse Hakk’ın haddi muhaldir yani imkansızdır. Yani insanı tarif ve tahdid edeceğimiz vakit yani tarif ederken ve sınırlayacağımız yani şekil vereceğimiz vakit “konuşan hayvandır” deriz. Bir vasıf vermek için belirlemek için. Konuşma onun batını, hayvan ise zahiridir. Çünkü konuşmanın fiili yok, hayvan zahirdir. Cins ve fasıldan hasıl olan heyet-i mecmua zahiresi ile onda ahadiyet sırrı vardır. Ve her ikisinin hakayık-ı müştereke ve mümeyyizesi (seçen ayıran) mevcuttur ki ondan batındır. Ve Hakk onun had ve tarifinde mehuzdur. İşte her bir tarif ve tahdit olunan şey dahi böyledir, çünkü her mahdudda (sınırlamış) bir umumi emir ve müşterek özel emir ayrılma lazımdır. 

 Bunların her ikisi de Hakkta nihayet bulur. Hakk her bir şeyin had ve tarifinde batındır. Böylece her ne vakit bir şeyi tarif ve tahdit eylesek Hakk’ı tarif ve tahdit etmiş oluruz. Çünkü o şeyin zahiri Hakk’ın zahir isminin mazharı ve batını dahi Hakk’ın “batın“ isminin mazharıdır. Mazhar ise ahadiyet itibariyle “Zahir”in aynıdır. Yani zuhur yeri ise ahadiyet yani birlik itibariyle zuhurun aynıdır, zahirin aynıdır. Alemin suretleri ve cüzziyatı mufassalan (tafsili olarak) mazbut ve münhasır değildir. Yani alemin suretleri cüzziyatı yani suret ve parçalar tafsilen zapt edilmiş yani yazılmış ve sınırlandırılmış değildir, sonsuzdur. Halbuki hudud suver-i eşyayı ve onların hakikatlerini ihatadan sonra malum olur. Yani bir hududu söylemek şu kadar sene uzaklıkta bu kadar sene uzaklıkta belirli bir sınırı idrak ettikten sonra malum olur, onları ihata mümkün olmadığından hududunu bilmek dahi muhaldir.

 Yani bu şehadet aleminin hududunu bilmek mümkün değildir, olmayacak bir iştir. Mademki onların hududu bilinmiyor, o halde Hakk’ın had ve tarifi dahi muhaldir. Ancak zapt edilmiş, kayıt edilmiş olan ve ihata olunan ve hudud ve tarif edilebilen şey her alem için o alemin suretlerinden hasıl olan kadardır.

Yani biz şimdi sadece şehadet alemi hakkında aciz kalıyoruz. Yani şehadet aleminin hakkını idrak edemiyoruz, hududunu idrak edemiyoruz. Ruhlar aleminin, sıfat aleminin, esma aleminin, diğer alemlerinin varlığını ihata edelim. Bu zahir alemin, alemlerin en küçüğü olduğu da bildirilmiştir. Çünkü Zat alemi en geniş manada bir çoşuyor, kendinden biraz daha küçüğünü o da bir coşuyor, kendinden küçüğünü sıfat alemini, esma alemini nihayet barajlarda görüyoruz nehirlerin ucuna doğru gittikçe akım küçülüyor.

Velhasıl alemin suretleri kaydedilmiş olmadığı için Hakk’ın hak ve tarifi dahi meçhul olur. Alemin suretlerinin kayıtlı olmaması budur ki Hakk’ın şuunat-ı Zatiyesi olan esmanın nihayeti yoktur. Bu esmasıyla Hakk ezelden ve ebeden tecelli eder durur, bu esmanın suretleri olan ayan-ı sabiteleri dahi o tecelliyatı aled devam kabul eder. Bu suver ve alem nakışları ve bu suretler tekrar tekrar var edilir. Ondan sonra fesada gider, fesad dahi tecellidir, yani bozmak dahi bir tecellidir, mesela bahar gelince ağaçların yaprakları çiçekleri, meyveleri meydana gelir, güller açar, dağlar yeşillenir, kış mevsiminde de fesada uğrarlar yani bozulurlar. Velhasıl küreyi arz üzerinde nihayetsiz suretler böylece meydana gelirler ve bozulurlar. Sonsuz feza alemindeki alemlerin ve onların üzerindeki suretlerin dahi bizim alemdeki gibidir, yani nasıl belirli zamanda başlıyor gelişiyor ve bir başka dönemde bozuluyorsa oradada öyledir.

 Zaten de başka türlüsü olmaz. Fesada uğrayacak bozulacak ki yeniden meydana gelsin. Yapılsın, bozulsun yeniden yapılsın. Eğer sadece bozulmakla kalırsa yenilenmez. Hep de yeni kalırsa bozulmaz, bozulmayınca da tekrarı olmaz. Eğer gece olmazsa hep gündüz olur. İşte bir gündüz, bir gece, bir yapılma, bir bozulmadır. Bu alem her an baştan bir var ediliyor, bir de yok ediliyor. Bu her an oluyor. Yeniden var ediliyor yeniden yok ediliyor. Biz de öyle değil miyiz nefes alırken diriliyoruz, verirken ölüyoruz. İşte her an ölüyoruz her an diriliyoruz. Bütün bu alem de böyledir. İşte tecelli dediği كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِى شَاْنٍ 55/29 dediği bu hadisedir. Bu varlığın suretlerinin hudud ve tarifi Hakk’ın bildirdiği kadar malumumuz olur. Halbuki henüz tekevvün etmemiş olan suretlerin hududunu bilmek muhaldir, Böylece Hakk’ın haddini bilmek dahi muhal olur. Yani biz şimdi görüyoruz ya da görmeye çalışıyoruz ki bizim şu anda yaşadığımız tecellileri biz ancak idrak ediyoruz. 

 Daha henüz gökyüzünde var edilmemiş yıldızlar vardır. Peki onların haddini nasıl bileceğiz. Bizden evvel var edilip yok edilmiş yıldızlar manzumeleri de vardır. Ölü tarlalar halinde yıldız tarlaları nasıl kabristan var fezada da öyle. Ölü galaksiler var ve meydana gelecek galaksiler var onların içinde meydana gelecek varlıklar var. Eğer bu yok bitti dersen Hakk’ı bitirmiş oluruz. Bu da muhal olduğuna göre yani mümkün olmadığına göre, dolayısı ile kıyamet denen şeyin külli bir kıyamet olmadığı mahalli kıyamet olduğunu açıkça anlamış oluruz. 

İşte bizi bekleyen gelecekte orta kıyamet dedikleri bir kıyamet yakında deniyor ama tabi ki feza zamana göre yakındır. Ama yaşadığımız insan ömrüne göre oldukça uzun bir zamandır. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz kıyametin birçok alâmetlerinden bahsetmiştir. “Âdemin de (a.s.) dünyaya gelmesi kıyamet alâmetlerindendir”. 10 bin sene evvel Âdem (a.s.) gelmiş o’da kıyametin alâmetidir. Gelmese o program başlamayacaktı, bir şey başladıysa sonu da yakındır. 

------------------- 

6. Paragraf:

 Ve Hakk'ı tenzih etmeyip teşbih eden kimse dahi böyledir. O, muhakkak onu takyîd ve tahdîd etti; ve onu bilmedi (6).

------------------- 

 Hakk’ı tenzih etmeyip teşbih eden kimse dahi böyledir, yani Hakk’ı teşbihsiz tenzih eden kimse, Hakk’ı güya noksan sıfatlardan arıtıyorum diye Hakk’a şirk koşuyor. Hakk’ın bazı vasıflarını inkar ediyor. Bazı tecellilerini kabul etmiyor. Tenzih etmek için bir başka vücudu kabullenmek lazımdır. 

 Bu vücut ama eksi ama artı ne olursa olsun. İşte bu şirk olmuş oluyor. Yani Hakk’ı teşbihsiz tenzih eden kimse O’nu sınırlandırmış oldu, kayıtlamış oldu. Tenzihsiz teşbih eden kimse de dahi tenzih eden kimse gibi sınırlamış ve kayıtlamış oldu. Yani teşbih eden kimse de sınırlamış olur. Tenzih eden kimse de nasıl sınırlıyor, şunu yapar bunu yapar da şunu bunu yapmaz etmez, diye O’nu sınırlıyor, bazı vasıflarla tahdit etmiş oluyor. Hudutlandırmış oluyor. Teşbih eden kimse de şöyledir, böyledir, buna benzer gibilerden de o da sınırlandırmış oluyor. Yani tenzih eden de sınırlıyor, teşbih eden de sınırlıyor. Ama teşbihsiz tenzih, veya tenzihsiz teşbih, yani tenzihi tek başına yaparsan eksik, teşbihi de tek başına yaparsan eksik, hem tenzihi hem teşbihi bir arada yaparsan işte o zaman sen gerçek Müslümansın ve tevhid ehlisin. 

 Tek tek yaptığın zaman şirklik vardır. Ama birlikte kullandığın zaman tevhid etmiş olursun. Buna ayrı bir ifade ile “Kesrette vahdet, vahdette kesret” deriz. Bütün mesele teşbih ile tenzihi birleştirip tevhid etmektir. Oradan da vahdete geçmektir. Tevhidden başka ayrıca bir de vahdet vardır. Tevhidle teşbihi birleştirmek, zıtları birleştirmektir. Tenzih Cenab-ı Hakkı öteler de bilmektir, ötelere atmaktır, teşbih ise bu varlığın içine koymaktır, Sadece bu varlıktadır dersen öteleri inkar etmiş olursun, tenzih ederek bu alemde yoktur ötelerdedir dersen Allah’ı bu alemin dışına çıkarmış olursun, en büyük kötülüğü yapmış olursun hem ilim yönünden hem de kendin yönünden, ikisi de eksik olur. İşte hem ötelerdedir hem buradadır, diye topladığın zaman Cenab-ı Hakk’ı en güzel şekilde, en sıhhatli şekilde idrak etmiş olursun. İbrahim’den (a.s.) sonra yukarıya doğru afakta arama özelliği ortaya çıkıyor. 

 Nefis mertebelerinde evvela kendi nefsini tanımaya çalışıyorsun, onun için ayet-i Kerime de buyuruldu, سَنُرِيهِمْ اَيَاتِنَا فِى الاَفَاقِ وَفِۤى اَنْفُسِهِمْ حَتَّى يَتَبَيَّنَ لَهُمْ اَنَّهُ الْحَقُّ 41/53 “Yakında sana nefsinde ve afakta ufukta Rabbinin ayetlerini göstereceğiz” buyuruyor. Bütün bu alem Allah’ın ayetlerinden başka bir şey değildir. Hem senin nefsin dahi Allah’ın ayetlerinden başka bir şey değildir. Senin nefsinde ve afakta Allah’ın ayetlerini sana göstereceğiz diye buyuruyor. Kur’an-ı Kerim şunu yapacağız dediyse o mutlaka olur. İbrahimiyet mertebesi, tevhid-i efal mertebesidir yani maddedeki tevhid. 

 Ondan sonra Museviyet mertebesiyle ötelere kaldırıyorsun ondan sonra İseviyet mertebesi ile teşbihte tekrar buraya indiriyorsun, niçin? Hani diyor ya O baba ve oğul biz biriz aynı şeyiz diye, Zat’ı kendinde bulması, İlahi varlığı kendinde bulması teşbihtir. Ama kendinde sınırlayarak bulması eksik bir irfaniyet oluyor. İsa’nın (a.s.) eksikliği diye bir şey söz konusu değildir. O hakkıyla bu mertebeyi yaşadı ama ümmeti bunu eksik anladılar ve de tatbikatları eksik oldu. Biz de bu işin farkında değiliz. Bizim bunu en güzel bir şekilde bilmemiz lazım gelir. Bilmemiz gereken bir ümmet olduğumuzdan bilemediğimizde eksiğimiz olmuş oluyor. İşte tenzihi bileceksin, teşbihi bileceksin sonra tevhid edip vahdet ehli olacaksın ki sana hakiki Muhammedi desinler. 

 Sınırlamış ve kayıtlamış kişi Hakk’ı bilmemiştir. Çünkü teşbih eden kimse Hakk’ı cismaniyete benzetip onda hasreder, yani alemde bütün varlıkların zuhurları Hakk’tır ki sadece bu madde aleminde görmeye çalışır burada görür. Halbuki bu gayri mahdut olan mutlakı kayıtlama ve sınırlamadır. Keza tenzih eden kimse dahi Hakk’ı cismaniyetten tenzih eder yani ötelerde göklerde bir cismaniyetten tenzih eder, bundan Hakk’ın haddi cismaniyetin hududundan hariçtir manası çıkar. Yani Hakk’ın varlığı bu cisimlerin dışındadır manası çıkar. 

 Ama Allah; وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ 50/16 “Ben ona şah damarından yakınım “ buyuruyor, biz ise bunun dışına atıyoruz. فَاَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَم وَجْهُ اللَّهِ 2/115 “nereye baksan Hakk’ın vechidir” buyuruyor, biz yine O’nu ötelere atıyoruz, tenzih ediyoruz. Güya yüceltiyoruz. Hakkın marifetinde tenzih ve teşbih arasını cem eden ve O’nu iki vasıf ile vasf eyleyen kimse nasıl ki kendi nefsini tafsil üzere değil mücmelen arif olduysa Hakk’ı dahi tafsil üzere değil mücmelen arif olur. Zira alemde suverden olan şeyin ademi ihatasından naşi onu iki vasf ile tafsil üzere vasf etmek imkansızdır.

------------------- 

7. Paragraf:

 Ve Hakk'ın ma'rifetinde tenzih ve teşbih beynini cem' eden ve onu iki vasf ile vasf eyleyen kimse, nasıl kî kendi nefsini tafsil üzere değil, mücmelen arif oldu ise, Hakk'ı dahi tafsil üzere değil, mücmelen arif olur. Zîrâ âlemde suverden olan şeyin adem-i ihatasından nâşî, onu iki vasf ile tafsil üzere vasf etmek müstahîldîr (7).

------------------- 

 Yani mutlak arif tahkik ehli olan arif, lafzi arif değil, ismi arif değil, arif isminin müsemması ile arif olan yaşayan Hakk’ı ahadiyet-i zatiyesi hakikat-ı vahidesi itibarıyla yani ahadiyet mertebesindeki Zatı itibarıyla ve hakikat-ı vahidesi yani tek hakikatı itibarıyla yani ahadiyet mertebesi itibarıyla taayyünatın tümünden tenzih eder. Yani bu var edilmiş alemlerin cümlesinden hepsinden tenzih eder. Yani ahadiyet mertebesinden ne sıfat, ne esma, ne ef’al ne herhangi bir faaliyet ne bir oluşum yoktur bunların tümünden tenzih eder. Daha önce de geçtiği gibi Cenab-ı Hakk’ın Zat’ını tenzih ederiz, her şeyden, fiillerini isimlerini değil. İşte burada tenzih ile teşbihin arasını bulanlar kamil ariflerdir. Hakikat-ı vahidesi yani tek hakikatı itibarıyla meydana gelen bu varlıkların bu alemin tamamından tenzih eder. Alemin suretlerinde bu alemde gördüğümüz suretlerde varlıklarda zuhuru ve tecellisi ve ismi zahir cihetinden yani “Zahir” ismi yönünden itibariyle cihetinden alem Hakk’ın hüviyeti olması itibariyle de teşbih eder.

 Yani Hakk’ın hüviyetinden başka bir şey olmadığından idrak eder böylece de teşbih etmiş olur. Yani evvela tenzih ediyor, ahadiyeti itibariyle bu alemlerden tenzih ediyor ama bu alemlerdeki zuhur ve tecelli O’nun “Zahir” ismi yönüyle olduğundan O’nu da teşbih ediyor. Yani Hakkı, şu da Haktır bu da Hakk’tır diye belirli hallerde sınırlamak suretiyle isimler tecellisi suretiyle teşbih eder. Yani her bir varlığın hakikatini Hakk’ın hakikati olduğunu teşbih eder. Bunu teşbih yoluyla bilir tenzih yoluyla değil. Hakk hakkında bu suretler tenzih ve teşbih arasını cem eder. Yani tenzih ve teşbihin arasını birleştirir. Yani hem tenzihi idrak eder yaşar ve hem de teşbihi idrak eder yaşar. Şu halde Hakk’ı batın ve birlik yönüyle tenzih eder. Yani batınıyeti yönüyle ve tekliği yönüyle tenzih eder. Teşbihin gereği olan zuhur ve kesret vasıflarıyla vasıflandırır. Yani iki şekliyle vasıflandırır Hakk’ın varlığını.

 Hakk’ı böylece vasıflandırmak tafsili olarak değil, mesela bir ormana girdiğin zaman oradaki bütün ağaçları sayamazsın. Ağaçları saysan dallarını sayamazsın, dallarını saysan yapraklarını sayamazsın. Ama “orman“ dediğin zaman o ormanı idrak etmiş olursun. Bu durumda tafsilen değil mücmelen yani toplu olarak, cem edilmiş olarak bilirsin. Allah’ı da Rabbini de böyle bilirsin. Tafsilen bilmen mümkün değildir. Eğer Cenab-ı Hakk’ı tafsilen bilmek mümkün olsaydı O sınırlanmış olurdu. Ayrıca bu yönüyle de bilemezsin, sınır koyamazsın. Hakk’ı bu iki vasıf ile tafsil üzere vasıflandırmak muhaldir. Yani hem tenzih yönünden vasıflandırmak hem teşbih yönünden vasıflandırmak mümkün değildir. Zira alemin suretlerinin tamamı ihata eylemek mümkün değildir. Alemdeki varlıkların bütün suretlerin tamamını idrak etmek mümkün değildir. 

 Böyle bir kimse Hakk’ı tafsil üzere değil de belki icmal üzere arif olur. Arif-i Billah olduğu halde yine de tafsil üzere bilmesi mümkün değildir. İşte bu bir tek varlıkta meydana geldi Hz. Resulüllah’da (s.a.v.). Tüm bu alemi tafsil üzere idrak etmek Resulüllah’da (s.a.v.) meydana geldi. Neden? Çünkü kendisi bu alemlerin hakikati, kaynağı olduğundan, Hakikat-i Muhammedi kaynağı olduğundan eğer sende bir şey varsa sen onun özünü bilirsin. Senden kaynaklanıyorsa, sen meydana getirmişsen tabi ki onu bilirsin. Bilmezsen meydana getiremezsin. 

 Mademki meydana gelmiş Hakikat-i Muhammedi üzere O, o yönden bilinmiş demektir. İşte Miraç gecesinde Sidre-i Müntehada gördüğü ağaç bu ifadede. O ağaç da bir zamanlar çekirdekti. Neden tek bir ağaç gösterdi burası sınır dedi? Onun yanından da geçersin üstünden de geçersin. Ama ağacı neden gösterdi? İşte o ağaç bir zamanlar çekirdekti ekildi dikildi belirli süreler sonra çimlendi gövde oldu dallar oldu yapraklar oldu, çiçekler oldu meyveler oldu nihayet meyveler toplandı yere düştü tekrar başlangıçtaki gibi çekirdeğe dönüştü. 

 Yani aslına dönüştü. İşte insan da böyle bir çekirdek, zaten bir çekirdekten meydana geliyoruz, böyle zaman içerisinde gelişiyoruz, büyüyoruz fizik olarak kemale eriyoruz, sonra tekrar zevale gidiyor. İşte Hakikat-i Muhammedi çekirdeği de böyledir. Bir çekirdek iken zaman içinde gelişmesini sağlıyor kemale eriyor, sonra o çekirdekten başka çekirdekler yenileniyor, başka ağaçlar. İşte orada Arabistan kirazı şeklinde su küpleri gibi kirazları oluyormuş. İşte Resulüllah (s.a.v.) o gece Hakikat-i Muhammediyi çekirdekliğinden tekrar çekirdek oluşumuna kadar geçen devreyi bir anda seyretti. İşte onun için daha yatağı soğumamıştı döndüğü zaman diye belirtilir.

 Böyle bir kimse Hakk’ı tafsil üzere değil belki icmal üzere arif olur. Zira sonsuz olan şeyin bir defada ihata ve tafsili mümkün değildir. Fakat Hakk alemin suretlerini kesintisiz ve ebedi olarak sonsuz olarak tafsil eder. Onun için bir defada bir akıl tarafında bunların ihata edilmesi mümkün değildir. 

 Nitekim o tahkik ehli olan arif kendi nefsini dahi tafsilen değil mücmelen bilir. Neden? Hangimiz saçımızı saydık kaç tane vücudumuzda kıl var bilebildik mi? Hangimiz vücudumuzdaki doku hücrelerini saydık biliyor muyuz? Hangimiz kandaki hücrelerin sayısını ve her an olan olayların adedini biliyoruz? Vücut organlarının tam manasıyla nasıl çalıştığını hangimiz biliyoruz? Bunları icmal, mücmel yani toplu olarak biliyoruz. İşte insan kendi varlığını tafsil olarak bilemedikten sonra ilahi varlığı tafsil olarak nasıl bilsin ki. Nitekim o tahkik ehli olan arif kendi nefsini dahi tafsilen değil mücmelen yani toplu olarak bilir. Yani bilir ki kendi nefsi esma-ı ilahiyeden bir ism-i hassın mazharı zuhur yeri ve suretidir. Yani özel bir ismin zuhur yeri ve o ismin suretidir. Bunu bilir ancak tafsilen bilemez. 

 Ama aslında bunu bilmek de çok şey demektir. Bunu bilmek kendi hakikatini bilmek demektir. Kendi aslını bilmek demektir. Kendi Rabbini bilmek demektir. Kişideki kimlik ismin suretlenmiş şeklidir. Yani Cenab-ı Hakk’ın esma-i ilahiyesinden bir ismin, ism-i hassın surete bürünüp ortaya çıkmış halidir. Senden kasıt budur. Ondan, bundan, benden kasıt da böyledir. O ismin mazharı, zuhur yeri ve o ismin suretidir. İsim onun ruhu ve batınıdır. O esma-ı ilahiye o varlığın ruhu ve batın kısmıdır. Kendisi de o ismin zahiridir. Kendi nefsinde müşahede ettiği kemalatın bazısı o ismin hazinesinde gizli olan şeylerdendir. Yani insan daha evvelce bilmediği şeyleri yavaş yavaş ortaya çıkarmasının nedeni, o ismin hazinedeki mevcudiyetinin zaman içerisinde ortaya çıkmasından başka bir şey değildir. 

 Daha evvelce bilmediği o şeyler sonra zaman içerisinde ortaya çıkmış oluyor. Neden çünkü o hazinede gizlidir. Hazinede muhafaza ediliyor, hazinede vardır. İşte kimin hazinede neyi varsa bir ömür boyu onu çıkarabiliyor, onun dışında başka bir şey de çıkarması da mümkün değildir. İşte o hazinede neler olduğunu bilmediğimizden o hazineyi çıkarmak için uğraşmamız gerekiyor. Amma var amma yok o mesele ayrıdır. Ya varsa çıkarmadığımız zaman ihmal ettiğimizde ya varsa ne olacak, işte o bizim için çok büyük bir kayıp olacak. Bu çalışmalardan da gaye o dur. Olanı ortaya çıkarmaktır. Böylece Rabb-ı hassı olan ismin hazinesindeki kemalatın tamamını tafsilen bilmez. Kişi kendi isminin hazinesinde neler olduğunu tafsilen bilmez. Yani o ismin özelliğini bilir ama kendi içinde olmasına rağmen neler olduğunu bilmez. Ne zaman bilir, onu zuhura çıkardıkça varlığını bilir. 

 Belki o, kemalat birbirini takip ederek zahir oldukça bilir. Şu halde onun Rabbine olan ilmi icmali olmuş olur. Yani kendi nefsine bakarak Rabbini tanıması dahi cümle yönün den olur, tafsil yönünden olmaz. Yahut arifin kendi nefsini tafsilen bilmeyip de mücmelen bilmesinin sebebi budur ki alem-i kebirde her ne mevcut ise onun nefsinin içinde mevcuttur.

 Hani ne var alemde o var ademde deniyor ya, işte bu da tafsil olarak değil mücmel yani toplu olarak bilinir ancak. Alem-i kebirin suretleri ise kaydedilmiş değildir. Fezaya bakıyorlar ve milyar ışık yılı ötedeki varlıklardan söz ediliyor ama bunlar kayda girmiş değildir. Yani bütün bu alemde kaç tane insan var, kaç tane melek var, kaç tane cin var bunlar sayılamamıştır. Sayılması da zaten mümkün değildir. Hayvanlar dediğimiz zaman yeryüzünde bunları toplu olarak bilmek mümkündür ama tafsili olarak bilinemez. 

 Arif dahi kendi nefsini tafsilen değil mücmelen, toplu olarak bilir. 

Misal: Bir kayısı çekirdeği içinde bir ağaç olduğunu ve o ağacın üzerinde binlerce kayısı bulunduğunu ve her birinin çekirdeği içinde keza birer ağaç ve ağaçlarda nice kayısı olduğunu ve ağaçlar ve meyvelerin sonsuz bir surette devam ederek gideceğini biliriz. İşte bu biliş, marifet icmalidir, toplu bir bilgidir. Zira sonsuz olan ağaçların ve kayısıların birdenbire ihatası yani idrak edilmesi sayılması ve tafsili kabil değildir. Peyderpey zuhur ettikçe bilinir, çekirdek ahadiyeti zatiyesi ve hakikatı vahidesi itibariyle müteselsilen zahir olan ağaçlardan meyvelerden münezzehtir. Çünkü o mertebede daha ağaçlar meyveler, yapraklar zuhura gelmemiş olduğundan o çekirdek tenzih edilir. Ağaçlıktan yapraklıktan onu tenzih edersin. O öz hakikat-ı vahidiyeti itibarıyla. 

 Fakat zahir olan ağaçlar ve meyveler onun hüviyeti olması itibariyle, çekirdeğin hüvviyeti ağaç yani özelliği itibariyle çekirdeğin gayri değildir. Şu halde bu çekirdek iki vasıf ile vasıflanmış olunur. Birisi butun ve vahdet yani teklik ve batın diğeri ise zuhur ve kesrettir. Yani meydana geliş ve çokluktur. Bu vasıflar tafsilen değil mücmelendir, zira ağaçların ve meyvelerin ihatası kabil olmadığından çekirdeği tafsil olarak vasıflandıramayız. Elimizdeki çekirdek tektir ama bunu tektir diye vasıflandıramayız. Ahadiyeti itibariyle tektir ama zuhur ve şuunatı itibariyle tafsilen mümkün değildir, ancak icmalen bilinir. Aynı şekilde bir kabak çekirdeğini ele alalım onu ektiğin zaman bir çekirdekten bir kabak olduğunu düşünelim içinde yüzlerce çekirdek vardır. Oyüz çekirdek ekildiğin de yüz tane kabak bitkisi, her bitkide bir kabak, her kabakta yüz çekirdek derken kısa süre sonra koca Dünyayı kaplayan kabak tarlaları meydana getirebilirsin.

 İşte o bir tek çekirdeğin içindekileri tafsilen bilmek mümkün değildir, çünkü o kıtaya yayılan kabakların da özelliklerini bilmek gerekecek çünkü onların bütün özellikleri başlangıçtaki ilk çekirdeğin içinde onlar vardı. Bu yönüyle baktığın zaman teşbih ediyorsun bu çekirdekten ayrı bir şey değildir diyorsun, kabağın sapına dalına yaprağına baktığın zaman bu çekirdekten ayrı bir şey değildir diyorsun. Nasıl diyorsun bulunduğu mahal üzere diyorsun. 

 Bu yönüyle baktığımız zaman teşbih ediyorsun bu çekirdekten ayrı bir şey değildir diyorsun, kabağın yaprağına çiçeğine sapına baktığın zaman çekirdekten ayrı bir şey değildir diyorsun ama bulunduğun mahal üzere diyorsun, zuhuru üzere işte o zaman da teşbih etmiş oluyorsun yani sınırlayarak bu çekirdekten ayrı bir şey değildir diyorsun. Ama tenzih ettiğin zaman çekirdeği eline aldığın zaman tenzih yönüyle baktığın zaman bu ahadiyeti itibariyle tek ve batın itibariyle zuhurda değil tenzihtedir diyorsun. İşte böyle hem tenzih hem teşbih ederek ikisinin arasını bulduğunda ikisinin de hakkını verdiğinde tevhid ehli olmuş oluyorsun. Gerçek tevhid ehli de bu oluyor, “La ilahe illallah“ diyen kimsenin bu sırrı bilmesi lazımdır. Aslında bu sır değildir, çok açık olan yaşanan bir hayattır. Ama ne yazık ki biz bu tür şeyleri batına atmışız sırlamışız. Sır olmayan şeyi sır yapmışız. 

------------------- 

8. Paragraf: 

 Ve bunun için Nebî (s.a.v.) Hakk'ın ma'rifetini, nefsin ma'rifetine rabt eyledi de: "Nefsini bilen kimse muhakkak Rabb'ini bildi" buyurdu. Hak Teâlâ dahi buyurdu ki: "Ankarîb biz âyâtımızı onlara âfâkta gösteririz"; ve o senden hâriç olan şeydir. "Ve biz âyâtımızı nefislerinde onlara gösteririz"; o da senin aynındır. "Tâ ki onlara", ya'nî nâzırîne "mütebeyyin olsun ki, muhakkak o Hak'tır." Sen Hakk'ın sureti olduğun ve o senin ruhun olduğu haysiyyetle. İmdi sen onun için sûret-i cismiyye gibisin; ve o, senin cesedinin sureti için rûh-i müdebbir gibidir. Ve hadd senin zahir ve bâtınına şâmildir. Zîrâ sûret-i bâkıyye, onu müdebbir olan ruh ondan zail olduğu vakit, insan olarak bakî kalmaz; fakat onun hakkında "o, insan suretine müşabih bîr surettir" denilir. Binâenaleyh o suret ile ağaçtan ve taştan olan sûret-i insâniyye arasında fark yoktur; ve o surete ism-i insân ıtlâki hakikat ile değil, mecaz iledir (8).

 Bunun için Resulüllah (s.a.v.) Hakkın marifetini nefsin marifetine rapteyledi. Yani ona bağladı. “Nefsini bilen kimse muhakkak Rabbini bildi.” buyurdu. Kur’an-ı Kerimin kapalı olması sana bana inmiş olması demek değildir. Böyle inmiş olması mücmelen inmiş oluyor, toplu olarak inmiş oluyor. Ama tafsil olarak hangi ayeti okuyorsan tafsil olarak o sana gelmiş oluyor. Tamamını tafsil olarak yine anlamak mümkün değildir. Ama o ayeti tafsil olarak anlamak mümkündür. Yani hangi mevzu varsa. Buradaki mevzu; “Nefsini bilen Rabbını bilir” mevzusu idi. Mücmel olarak geldiği zaman o sana özel olarak gelmiş olmuyor. Tafsil olarak geldiğinde o ayet sana özel olarak gelmiş oluyor. 

Hani لَقَدْ جَاۤءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ اَنْفُسِكُمْ عَزِيزٌ 9/128 “Size içinizden nefsinizden bir Resul geldi “ yani haberci geldi yani “Hadi” ismi sizin içinizde var içinizden geldi, geçmiş zaman değil, her an geliyor, her an için geçerli bir olaydır. Geçmişte de geldi o anda geldi. Şimdi de geldi, yarına çıktığımız zaman ayet yine aynı hukuku aynı hakkı bize verdiğinden, yarın bu gün olduğunda yine gelecek. Cenab-ı Hakk bizi insan olarak halk etti, biz beşer yönüyle yani fizik olarak insan değiliz, fizik olarak hayvanız. Şu etkinlik yönünden bakıldığı zaman biz hayvanız. Hayvan türü varlıklarız. Et ve kemik olarak hayvan da anasır-ı erbadan meydana gelmiştir, hayvan da öyle insan da öyledir.

 Ama diyecektir ki insan natıktır konuşur, konuşur ama o konuşması cesedden değildir. İnsanlığından konuşuyor. Onu insanlık vasfı konuşturuyor. Konuşturan hayvanlık vasıfı değildir. Hakk Teala buyurdu ki, yakında biz ayatımızı onlara afakta göstereceğiz. İşte İbrahimiyet mertebesi o irfan mektebinde 8. mertebedeki hadiseyi anlatıyor. En yakın zamanda سَنُرِيهِمْ اَيَاتِنَا فِى الاَفَاقِ وَفِۤى اَنْفُسِهِمْ حَتَّى يَتَبَيَّنَ لَهُمْ اَنَّهُ الْحَقُّ 41/53 “ayetlerimizi onlara afakta gösteririz.” O senden hariç olan şeydir. Afak dediği şey kısaca senden hariç olan şey senin için afak yani ufuk. Afak ufuk dediğimiz zaman bizde denizin uzağında ufuk ararız. Tabi ki orası da ufuk içindedir, ama senden uzak yani senin dışında en yakın ve en uzak şey senin için afaktır. İster senin vücuduna dahil olan varlığın bir milimetre üstündeki şey senin için afaktır. 

 Şuradaki hava dahi seni sarmış olan hava dahi senin için afaktır. Ama senin için en uzaktaki yıldız da afaktır. Yani varlığının dışına çıktığı zaman afaktır. Varlığın içinde olan şey enfüstur. 41/53 kısa süre sonra biz gösteririz onlara. Onlar dediği kim acaba? Tamamından bahsetmiyor, hepsine demiyor, “Biz onlara” diyor, onlara dediği özel bir bölüm olan kimselere, biz onlara yakında göstereceğiz diyor. Ayet, Kur’an demektir. Ayetlerimizi göstereceğiz. Yani Kur’an-ı Kerim’i afakta okumasını onlara öğreteceğiz diyor. Yani kendinin dışında. Bütün alemler Hakk’ın ayeti olduğuna göre “hep kitab-ı Hakk’tır eşya sandığın; ol okur kim seyr-i evtan eylemiş” yani gördüğün varlık Hakk’ın kitabıdır, Yani Kur’an-ı Kerimdir bütün bu alemler. Çünkü Hakk’ın zuhurudur.

 Kur’an- Kerim’in başında ne yazıyor , الۤمۤ ﴿٢﴾ ذَلِكَ الْكِتَابُ لارَيْبَ فِيهِ 2/1-2 İşte bu kitap geriye dönüp “Elif, Lam, Mim” kitabı onun içinde şüphe yoktur. “Elif, Lam, Mim” insan-ı kamilin bir ismidir. İnsan-ı kamil de Hakk’ın kitabıdır. Dört tane kitap vardır, bu alemde birisi İnsan-ı kamil, “Elif, Lam, Mim” diye belirtilen. “Elif, Lam, Mim” harflerinde; Elif; ahadiyet mertebesidir. Lam; lahut, uluhiyet mertebesi, ilahlık, vahidiyet mertebesidir. Elif ahadiyet mertebesi, tenzih edilen mertebedir. Sırf-ı Zatidir. 

 Tenzih edilen mertebedir. Ef’alden, esmadan, sıfattan tenzih edilen mertebedir. Lam; lahut alemidir, vahidiyet mertebesidir, İlahlık mertebesidir. Varlığın başladığı teşbih mertebesidir. Mim harfi ise hakikat-i Muhammediyi secdeye varmış görüntüsü ile bütün bu alemlerdeki hakikati idrak etmiş ve fenafillah ile Hakk’ta fani olmuş, varlığın hakikatini idrak etmiş ve kendini teslim etmiş olmayı ifade eder.. İşte bu ifadeler bir kitaptır, “Elif, Lam, Mim” bir kitaptır. Birileri “Elif, lam, Mim” bu alemin koordinatları demişlerdir. Ama daha bu çözülemedi. Elif” dediği zaman bir galaksiden bahsediyor, “Lam” dediği zaman bir başka yerden, “Mim” dediği zaman bir üçgenden bahsediyor. İşte bu alemdeki nirengi noktalarının üç ana halidir. Bunu ilim zaman içerisinde çözecektir. Bize bu mücmelen (toplu olarak) verilmiştir, tafsili şimdi mümkün değildir. 

 Kitabın bir tanesi insan-ı kamil, bir tanesi alemler kitabı, bir tanesi de elimiz de olan Kur’an-ı Kerimdir. Bir tanesi de “Elif, Lam, Mim” kitabıdır. Bunların hepsini biz mücmelen biliyoruz. Tafsilen bilmemiz mümkün değildir. Ama mücmel olarak bilmek çok büyük bir şeydir. Ne kadar çok genişleyebilirsen o tafsile yönelebilirsen o kadar çok ilmin artmış oluyor. Ama bir şeyi toplu halde bilmen, o şeyin varlığını idrak etmen çok büyük bir oluşumdur. سَنُرِيهِمْ اَيَاتِنَا فِى الاَفَاقِ وَفِۤى اَنْفُسِهِمْ 41/53 Bütün alemlerde kendi varlığının dışında olan her şey afaktır. Kendi varlığının dışında her şeyde hakkın zuhuratı şuunatı olduğuna göre ve yakında biz size bunu idrak ettireceğiz diye o gruba olan bu müjde, Cenab-ı Hakk biz bir şey yaptıracağız derse o iş olmaz mı. 

 İşte bunu da hemen insana vermiyor. Burada bunu biraz hak etmen lazım, çalışman lazım. Senin bu özünde var buyuruyor. Senin bu kuyunda var, bu suyu çek buyuruyor. Yusuf’u kuyudan çıkar buyuruyor. Kuyunun içinde Yusuf var. Çıkaracağın onu dışarı ya ki Yusuf’un güzelliğini göresin. Onu Mısır’a sultan edesin. Mısır neresi, senin beden ülken. Biz ayetlerimizi nefislerinizde onlara gösteririz buyuruyor. Bakın سَنُرِيهِمْ اَيَاتِنَا فِى الاَفَاقِ وَفِۤى اَنْفُسِهِم kendi nefislerinde gösteririz demek; O da senin aynındır. Yani senin aynın, senin hakikatindir. Ta ki onlara bakanlara beyan olsun ki muhakkak ki o haktır. Dışarıda Hakk’ın ayetlerini seyrederken Kur’an olarak Hakk olarak sen de bu alemin içinde olduğundan ve sende ayrıca alemin üstünde özel bir zuhuru tecellisi olduğundan وَنَفَخْتُ “venefahtü”sü olduğundan sen Hakk’ın ta kendisisin. Alemlerde efal, esma ve sıfat zuhuru vardır. İnsanda ise Zat’i zuhur vardır. وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِى “İnsana ruhumdan nefh ettim” buyuruyor. وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ 50/16 “Şah damarından yakınım” buyuruyor. Alemdeki diğer varlıklara böyle bir hitap yok ki. İnsanları Zat’ıyla ihata etmiştir. Diğerlerini sıfatlarıyla ihata etmiştir. Musa (a.s.) için وَاَلْقَيْتُ عَلَيْكَ مَحَبَّةً مِنِّى 20/39 oraya o muhabbeti ilka etmişse koymuşsa “ben koydum” diyor, kendi eliyle cemal ve celal elleriyle vasıflarıyla koymuşsa مَحَبَّةً مِنِّى kendimden muhabbet ilka ettim diyorsa bu işi kendi yapmış oluyor başka aracıya da gerek yoktur. Ben yaptım diyor. Sen Hakk’ın sureti olduğun ve O senin ruhun olduğu haysiyetle ta ki onlara yani nazar edenlere açıklansın ki muhakkak ki o Hakk’tır. Yani nefsinde Hakk’ı müşahede eden O sende var olduğu zaman ne oluyor? Aslında var olduğu zamanı yok, zaten sende var, senin gerçek varlığını idrak etmen için senin hayali varlığının ortadan kalkması gerekiyor. “Kendi hayalin olan varlığını ortadan çektin mi orada Hakk kaldı “ Zaten O Hakk, sen O’na hayal kurarak ben demişsin. 

 Benim demişsin, nefsim demişsin, Hakk’ın malına, mülküne, her şeyine sahip çıkmışsın. İşte malı sahibine iade etmek bize düşen görev olmaktadır. “Emanete ihanet hainliktir, Allah da hainleri sevmez.” اِنَّ اللَّهَ لا يُحِبُّ الْخَاۤئِنِينَ 8/58 ” Allah ihanet edenleri sevmez” İşte biz Hakk’ın emanetine sahip çıkıp ihanet ettiğimiz zaman, hainlerden olmuş oluyoruz. Bundan kurtulmamız için emaneti sahibine iade etmemiz gerekiyor, O zaten onun sahibidir, biz iade etsek de etmesek de sonunda onu bizden alıyor, ama biz bunu daha evvel iade edersek biz rahatlıyoruz, kurtuluyoruz, ayrıca mesuluyetinden de kurtuluyoruz. Ama bu namazdan oruçtan kurtulma mesuliyeti değildir. O zaten mesuliyet değildir. O bir asalet işidir. “Çık aradan kalsın yaradan” dedikleri hadise oluşuyor. 

 Sen Hakk’ın sureti olduğun ve O senin ruhun olduğu haysiyetle hakikat böyle olunca şimdi sen O’nun için cismani bir suret gibisin ve O senin cesedinin sureti olduğu için ruhun tertip edici, derleyici toparlayıcı yaşamını devam ettirici müdebbirdir. Ve hayat senin zahirine ve batınına şamildir, zira suret-i bakiyye onu müdebbir olan ruh ondan zail olduğu vakit yani onu tedbir eden ruh ondan ayrıldığı vakit insan olarak baki kalmaz. Yani ruh çıktıktan sonra ona artık insan denmez. Çünkü onu insan yapan oradaki ruhtur, özüdür, hakikatidir. Fakat onun hakkında o insan suretine müşabih bir surettir denir. Yani ölü dediğimiz cesede artık insan diyemeyiz. Ancak insan suretine benzeyen bir varlıktır deriz, şekil itibariyle. Çünkü onu insan yapan içindeki ruhtu. İlahi yönüydü, zati yönüydü onu insan mertebesine ulaştıran yücelten. Böylece o suret ile ağaçtan ve taştan olan suret-i insaniye arasında fark yoktur. Yani onun ile bir heykel arasında fark yoktur.

 Ruh çıktığı zaman halimiz ne duruma geliyor. Bu cesed hayvan bile değildir, bitki bile değildir. Ancak bir madendir. O surete insan ismi takılması hakikat ile değil mecaz iledir. Yani benzerliği yoluyla o insandı denir ancak. Bir zamanlar insandı denebilir. Yani nefsin icmalen bilinmesi Hakk’ın icmalen bilinmesini gerektirdiği için (s.a.v.) Efendimiz Hakk’ın marifetini nefsin marifetine bağlayıp “Nefsini bilen Rabbini bilir” buyurdu. Zira vücud-u Mutlak nasıl ki afakta mevcut ise Yani, mutlak vücut senin dışında bütün bu alemde mevcut ise bu alem vücud-u mutlaktan başka bir şey değildir. Yani gördüğümüz bu alem Hakk’ın mutlak vücudundan başka bir şey değildir. Ama bu alem Allah’tır demek de değildir. Eğer bu alem Allah’tır dersek teşbih etmiş oluruz, sınırlamış oluruz. Mekanlara sığdırmış oluruz. Bir de O’nun ahadiyeti itibariyle tenzihi vardır.

 Tenzih ahadiyeti, Zat’ı yönüyle tenzihi var, ama şuunatı, zuhurları, fiilleri yönüyle, sıfatları yönüyle teşbihi vardır. Eğer teşbih etmezsen ötelere atmış olursun, hudutlandırırsın, tenzih edersen gene O’nu bağlarsın. Şunu yapmaz bunu yapmaz, onu etmez, bunu etmez diye. Yine O’nu sınırlandırırsın. Tenzihi ve teşbihi birleyeceksin ki tevhid ortaya gelsin. İşte sadece tenzih edersen şirk koşmuş olursun, sadece teşbih edersen gene de müşrik olursun, gene şirk koşmuş olursun. İşte hem tenzih hem teşbihi birleştirirsen o zaman tevhid ehli kemal ehli olursun. İşte İslamiyet budur. Museviyet tenzihi getirdi ötelerde olan bir Rabba yöneltti, neden? Çünkü o devirde insanlar taşlara topraklara putlara tapıyorlardı, ineğe buzağıya tapıyorlardı, Samiri’nin yaptığı altın buzağıya taptılar neden yaptılar, çünkü bir alışkanlıkları vardı, şartlanmaları vardı.

 O alışkanlıktan yani maddeden kurtarmak için onları tenzihe yöneltti. Buna mecburdu. Musa (a.s.) bu sistemi kullanmak zorundaydı. Ötelere attı. Tenzih etti. Böylece onlara bir Uluhiyet kazandırsın, bir özellik versin diye. Halbuki onların o ümmetin yaptığı da yanlış değildi. Teşbih yönüyle bakıldığından buzağıya taptıklarında da Rablarına tapıyorlardı. Ama hataları şuydu ki Cenab-ı Hakkı sadece o mahalde müşahede etmeleri sınırlandırmaları dolayısıyla şirke küfre düşmüş oluyorlardı. Yaptıkları fiil doğru ilimleri yanlıştı. Yani kullanışları yanlıştı.

 Dolayısı ile Cenab-ı Hakk’ı buzağıda veya taşta toprakta müşahede ettiler. Bu da tahdit sınırlama demektir. Dolayısı ile şirk olmuş oluyor. Ama özü itibarıyla bakıldığında zaten mükevvenatın tamamı Hakkın Esmasının zuhuru olduğundan işte bu sırrı açıklayan ortaya koyan Kur’an-ı Kerim ve Resulüllah’ın (s.a.v.) ilmi içerisinde فَاَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَم وَجْهُ اللَّهِ 2/115 “Nereye bakarsanız Allah’ın veçhini görürsünüz.” Vech aynı zaman da Zat’tır, yani nereye bakarsan Allah’ın Zat’ı oradadır. Aslını aradığın zaman burada efal, sıfat, esma denmiyor doğrudan Zattan bahsediyor. Yani o mahaldeki Zat’ıdır. Teşbih ilmini geniş manada bilemediklerinden sınırladıklarından şirk içindeler. Teşbih ilmini zaten geniş manada bilemezlerdi. Tenzihi ve teşbihi cem etmek sadece Muhammedi meşreb olanlara hasdır..

 Vücud-u mutlak nasıl ki afakta mevcut ise, enfüsta dahi öylece mevcuttur. Nitekim Hakim Senai Hz.leri; bu manaya işareten buyururlar; “Kendi nefsini tanıyamayan, bilmeyen kimse Halık’ı nerede bilir, sen kendi nefsinin elinde oyuncak oluyorsun nasıl Rabbini bilen arif olursun.” Böylece Rabbini bilmek için kişi evvela kendi nefsini bilmesi lazımdır. Nefsini icmalen arif olan Rabbini de icmalen arif olur. Çünkü nefs-i insaniye meratibi kevniye ve ilahiyenin cümlesine müştemildir. Yani insanın nefsi alemde ne kadar mertebe varsa hepsini kendi bünyesinde toplamıştır. Kısaca ne var alemde o var Âdemde. Bu bir lafız değildir, bu bir ilimdir, gerçek bir sözdür. Yani sıradan söylenen bir kelam değildir. Bazı sözler var vird edilmiş oluyor, yani takvim yaprağı arkasındaki koşmalar gibi dört satırlık iki satırlık şiirler gibi onların bazısı tabiattan bahseder, bazısı güneşten, havadan, işte güneş doğdu şu oldu gibilerde bu da öyle tekerleme gibi değildir. “Ne var alemde o var Âdem’de” bu mutlak gerçektir. 

 Çünkü insan nefsinde bütün bu alemlerdekilerin cümlesi mevcuttur. Hak dahi bu meratipte zuhuru hasebiyle onların cümlesini kendi bünyesinde toplamıştır. Arif Rabbinin meratibini mücmelen bilirse kendi nefsini dahi galiben ancak icmal üzere bilir. Çoğunlukla icmal üzere bilir. Nefsine tafsilen arif olan Zat ancak kuyud-u zahire zahir kayıtlar ve taayyunat-ı batıneden muntalık ve ahkam-ı vücubiyye kendisinde muntabi olan kimsedir. Böylece bu zat Rabbini de tafsilen arif olur, marifet-i hakikiyenin husulü ancak suver-i afakiyede münteşir olan yani neşredilmiş olan açılmış olan ayat-ı ilahiye ile enfüsteki ayat-ı ilahiye marifeti arasını cem etmekle olur. Yani bütün bu alemlerdeki Allah’ın zuhurunu idrak etmekle ve kendi varlığındaki nefsindeki hakikatleri idrak edip ikisinin arasını toplamak suretiyle kemal ehli olur. Nitekim Hakk Teala buyurur; biz an-karib onlara afakta gösteririz. سَنُرِيهِمْ اَيَاتِنَا فِى الاَفَاقِ وَفِۤى اَنْفُسِهِمْ 41/53 Yani yakın bir zamanda ayetlerimizi gösteririz. Afak dediğimiz şey senden hariç olan şeydir, yani taayyünat-ı afakiye senin taayyününe nispeten başka bir taayyündür ve Hakk her bir taayyünde başka başka tecellilerle zahir oldu. Yani her bir taayyün tayin edilen yerde her bir mahalde başka başka şekilde zuhur etti diyor. Ve keza Hakk Teala buyurur, biz ayatımızı onların nefsinde onlara gösteririz ve o nefis dahi senin aynındır. yani nefislerinizde gösteririz dedi nefis senin aynındır. Yani senin hakikatindir. 

 Ve Hakk bütün İlahi mertebeleri ile mü’min kulunun kalbinde istiva etti. Yani orada kendi varlığı ile var oldu. Hani “Ben yere göğe sığmam mü’min kulumun kalbine sığarım” buyurduğu gibi. Buradaki sığış da tabi ki mücmelendir, tafsilen değildir. 

 Bu hakikati yaşamak isteyenlere açık olsun ki beyan olsun ki afak ve enfüste görünen Hakk’tır. Hakk’ın afakta ve enfüste görünmesi sen Hakk’ın sureti olduğun ve Hakk’ta senin ruhun olduğu haysiyetiyledir. Yani sen Hakk’ın sureti ve Hakk da senin ruhun olduğu hususiyetiyledir. Şu halde sen Hakk’ın sureti cismaniyesi gibisin. Hakk senin cesedinin suretine onu idare eden ruh gibidir. Yani afak ve enfüste müşahade edilen, görülen zuhurlarda Hakk’ın zahir olması ve afak ve enfüsün Hakk ile kaim bulunması ruhun cesede zuhuru ve cesedin ruh ile kıyamı gibidir. Böylece Hakk senin hüviyetin ve batının ve sen Hakk’ın sureti ve zahirisin. 

 Mahaza Hak ruh değildir, belki ruhun ruhudur. Yani Allah ruhtur dersek bu böyle de değildir. Ruh da bir mertebenin ifadesidir. O mertebenin de üstünde mertebeler vardır. Çünkü vücud-u mutlakın tenezzülatı mertebelerine göre alem-i ervah, üçüncü mertebededir. Yani ruh mertebesi üçüncü mertebededir. Allah ruhtur dersen üçüncü mertebeden bahsetmiş olursun. Gayrı da değildir ama Zat’ı da değildir.

 Ömer Hayyam buyurur; Hakk cihanın canıdır, cihan heyet-i mecmuasıyla bedendir. Melaikenin ruhları dahi bu bedeni meydana getirenlerdir. Bütün semadaki varlıklar ve yerdeki unsurlar ve doğuran, üç doğuranlar (Birincisi madenler,ikincisi nebatlar, üçüncüsüsü hayvanlar) ise bu bedenin azasıdır. İşte tevhid budur, bunun gayrisi hep hicab-ı kesrettir. 

 İnsanı tarif etmek istediğimiz zaman onun zahirini ve batınını nazarı itibara alıp “İnsan hayvan-ı natıktır “ deriz. Natıkıyyet insanın batınına şamil olur. Natık dendiği zaman yani konuşma batınının ifadesidir. Çünkü ruh nefs-i natıkadır. Hayvaniyet ise zahirine şamildir, zira hayvan dediğimizde yerden yetişen hassas ve hareketli ve iradesi olan bir cismi anlarız. Hayvanı nebattan farkı; nebatın madenden farkı nedir? Bu hayat kemalat üzere devam ettiğinden evvela madensel hayat başlıyor, buna da madensel ruh deniyor çünkü ona hayat veren bir ruhu vardır. Madenler nebatları meydana getiriyor, üç doğuruculardan ilkidir. Evvela madenler oluşuyor, madenler nebatları doğuruyor. Maden ile nebat arasındaki fark şudur, nebat yukarıya doğru başını kaldırıyor, yükseliyor. Maden bulunduğu yerde kalıyor. Gelişse bile yatay gelişiyor. Taşların da nefes aldığını söylüyorlar.

 Bulunduğu yerde yatay gelişiyor. Nebat dikey olarak gelişiyor, yükseliyor. Yani aslına doğru yola başlıyor daha orada. Hayvan ile nebat arasındaki fark; hayvan da dikine doğru yükseliyor ama özel belirgin hali hareketli olması gezegen olabilmesidir. İşte bu en kemalli varlık olduğundan buna “Hay” ismi verilmiştir. Yaşayan varlık ismi verilmiştir. 

 “Hayvan” dediğimiz zaman biz elimizin tersiyle itiyoruz, “Hayvan” kelimesini aşağılık bir sözcük olarak kullanıyoruz. Halbuki “Hayvan” kelimesi aşağılık bir sözcük değildir. En üstün sözcüktür. Neden? Çünkü Cenab-ı Hakk’ın hayat, İlim, İrade, Kudret, Kelam sıfatlarının birincisi olan hayat ifadesidir. Madene “Hay” ismi verilmemiş çünkü daha kemalli bir yaşamı yoktur. Nebata “Hay” ismi verilmemiştir. Nebat deniyor. Neden çünkü kemalat yoktur. Ama en üstün kemalat “Hayvan”dadır. Neden? Çünkü birimsel olarak dolaşabiliyor, yükseğe de çıkabiliyor, yani bir yere bağlı olmadan hareketini sürdürebiliyor. İşte bu “Hay” ve “an” yaşayan hayat sahibi “an” orada demektir. “Hayvan” “An” ve “an” yaşayan hayat sahibi demektir.

 M. Arabi Hz.leri bir insan gerçek hayvanlık mertebesine ulaşmadıkça insan olamaz buyuruyor. Mevlana Hz.lerinin de maden idim öldüm, nebat olarak dirildim. Nebat olarak öldüm, hayvan olarak dirildim. Hayvan olarak öldüm, insan olarak dirildim. İnsan olarak öldüm, melekut alemine gittim. Ölmekten neden korkayım, ne zaman zarar gördüm diye bir ifadesi vardır. Reenkarnasyoncular bunu kullanıyor bakın Mevlana’da bu fikri savunuyor diye. Kur’an’da da iki ayet var onu mesnet gösteriyorlar. كَيْفَ تَكْفُرُونَ بِاللَّهِ وَكُنْتُمْ اَمْوَاتًا فَاَحْيَاكُمْ ثُمَّ يُمِيتُكُمْ ثُمَّ يُحْيِيكُمْ ثُمَّ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ “Allah’ı neden inkar ediyorsunuz ki sizi ölüler iken o diriltti. Sonra sizi öldürecektir. Sonra da sizi diriltecektir. Sonra da O'na döndürüleceksiniz. 2/28 

 İşte burada tekrar ölüm dirim olduğu için reenkarnasyoncular bu ayeti bunun benzeri bir ayet daha var o ayetleri alıp kendilerine mesned yapıyorlar ama onların bildikleri gibi değildir. 

 İşte hayvan kendi müstakil yaşantısı itibariyle çok fevkalade bir oluşum ortaya koyduğundan biz onları basit şeyler diye parçalayıp atıyoruz, yiyoruz. Düşünmüyoruz onlardaki güzellikleri. Bir tavus kuşunun üzerindeki renkler ne kadar güzel onlar nasıl oluşmuş? Bir insan ömrü ancak yeter, onları tek tek boyamaya kalksan. Bu olay fırçayı duvara sürer gibi değil hücresel düzeyde olan bir olaydır. Biz zannediyoruz ki bunların sanki bir tedbir edicisi yokmuş da kendisi kendisine oluyor zannediyoruz. İşte bundan sonra meydana gelen insan da Cenab-ı Hakk’ın Zat’ının zuhuru olduğundan kemalin kemali olmuş oluyor. Onun için “Hay” denmiyor ona. Bir yönüyle “Hayvan” ama bir yönüyle natıktır. “Natık” yönüyle “Zat”, bu alemde natık olan nedir? Konuşan nedir? Bu alemde Konuşan bir tek varlık vardır kelam-ı ilahi konuşan insandır. 

 Yani Cenab-ı Hakk’ın kelim sıfatı vardır bu alemde konuşan. İnsan o sıfatın suretidir. Bu şerefi taşımaktadır. Diğer sıfatlar da vardır ama en belirgin ortaya çıkan kelam sıfatıdır. Bu özelliği ile de diğer varlıkların üstündedir. İşte onun için dört Kur’an vardır, bir tanesi Alem Kur’an’ı yani Kur’an-ı Kebir-i Kainat, bunu sen okursan Kur’an oluyor. Eğer okumazsan Kur’an olmuyor, ağaç oluyor, taş oluyor, su oluyor, bardak oluyor cam oluyor. Okursan işte o Kur’an oluyor. İşte bunu okuyan da Kur’an-ı Natık yani konuşan Kur’an’dır. Dört Kur’an’dan biri Kur’an-ı natık, diğerleri Kur’an-ı Samittir. Yani susan Kur’an’dır. İşte kelam-ı kadim dediğimiz alıp göğsümüze bastığımız o kitap susan Kur’an’dır. Alem de susan Kur’an’dır. Konuşan Kur’an, Kur’an-ı Natık ancak bu, iki Kur’an’ın açılımını sağlıyor. İşte kardeş olduklarından ancak birbirlerini tamamlıyor. Diğeri de “Elif, Lâm, Mim” kitabıdır.

 Hak senin zahir ve batınında mürekkeb olan suretine ruh gibidir. İnsanın tarifinde zahir ve batınının ahz edilmesi lazım geldiğinin delili budur. Yani iki yönünün tutulmasının zahir ve batın iki yönünün tutulmasının sadece zahirinin sadece batınının değil iki yönünün. Yani bunun birisi tenzih yönü birisi teşbih yönüdür insanın. Ruh ile baki ve kaim olan insanın suretinden bu sureti idare eden ruh zail olunca yani çıkınca artık o surete insan denilmez. Belki insan suretine benzeyen bir surettir denilir. Böylece ruhu çıkmış olan suret-i insaniye ile ağaçtan taştan yapılmış olan insan heykelleri arasında hiçbir fark yoktur. Neden yok? Çünkü Zat’i tecelli çekilmiş de ondandır. Sadece esma ve ef’al tecellisi kalmıştır. Dolayısı ile ne kadar ef’al tecellisi varsa onlarla birlikte olmuş olur. Onu ruh denilen o hakikat-ı ilahiye kendisinde mevcut olduğu sürece hayvandan üstündür. Neden? İlahi cemalin tecelligahı, nazargahı oluyor. 

 Cenab-ı Hakk’a ayna oluyor. İşte o ruh kendinden alındığı zaman bir madeni ruhtan başka bir şey olmuyor. Hani daha ölmeden evvel bitkisel hayata girdi diyorlar ya işte bitki mertebesinde yaşıyor demektir. O da alındığı zaman maden mertebesine iniyor. Eğer o surete insan denilse hakikat değil belki evvelce insan idi. Yani ruh çıktıktan sonraki haline insan dense bile evvelce insan idi denir. 

-------------------

9. Paragraf:

 Ve âlemin suretinden Hakk'ın zevali asla mümkin değildir. Böyle olunca ulûhiyyetin haddi, onun için hakikat iledir; mecaz ile değildir. Diri olduğu vakit insanın" haddi gibi. Ve insanın suretinin zahiri, kendisini müdebbir olan ruhuna ve nefsine, kendi lisânı ile, nasıl ızhâr-ı sena eder ise, kezâlik Allah Teâlâ dahi sûret-i âlemi, Hakk'ın hamdi ile müsebbih kıldı; velâkin biz onların tesbihini idrâk etmeyiz. Zîrâ biz, âlemde suverden olan şeyleri ihata edemeyiz (9).

------------------- 

 İnsanı tarif ederken hayvan-ı natıktır deyip hayvan tabiriyle onun cesedini zahirini natık tabiriyle batın hüviyetini ruhunu alırız. İnsanın zahiri batınından, batını da zahirinden ayrı olmaz. Çünkü zahir ve batın birleştiği zaman insan oluyor. Batınını ayırdığımız zaman orada taş kesilmiş oluyor. İnsan olması için zahir ve batını birlikte olması lazımdır. Yani hem sureti hem de özü hakikati itibariyle. Bunların zahirini alsan batını zaten gözükmez, onu müşahede edemezsin, zahirini alsan batınını kaldırsan zahir orada hiçbir işe yaramaz. İkisi birlikte insan olur. Bunun gibi Hakk dahi alemin suretinin batını ve alemin sureti O’nun zahiridir. Bunun gibi yani insanın nasıl zahir ve batını birbirinden ayrı olduğu zaman insan olamıyorsa bunun gibi Hakk dahi alem suretlerinin batını ve alemin sureti O’nun zahiridir. 

 Yani bu alemlerin sureti şekilleri Allah’ın zahiridir. Bu varlıkların batını ise Allah’ın batınıdır. Hakk batıniyeti cihetiyle alem suretlerinden asla uzak olmaz, ayrılmaz. Eğer uzaklaşsa, ayrılsa insanın ruhu cesedinden ayrıldığı zaman nasıl fani olursa, ölürse alemin sureti dahi öylece fenaya gider. Güneş ya da ay veya her hangi bir cisim onun suretinden Hakk’ın batını ayrılacak olursa o orada ölür gider, fani olurdu, eğer orada bir varlık varsa o devam ediyorsa batınında Hakk vardır. Böylece insan hayatta olduğu vakit nasıl ki zahir ve batınıyla tarif olursa uluhiyet dahi öylece zahir ve batını Hakk alınmak suretiyle had ve tarif olunur. هُوَ الاَوَّلُ وَالاَخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ 57/3 ayetinde belirtilen “Hüvel evvelu, vel ahiri vezzahiri vel batın” evvel O’dur, ahir O’dur. Zahir O’dur, batın O’dur. Uluhiyetin hududu Hakk için mecazen değil hakikaten sabittir. Yani benzetme yoluyla değil de hakikaten bu alemde Hakkın varlığı sabittir. Zira meluh gibi değildir. Hakk alem suretlerinin kayyumudur. Yani Hakk bu alemlerin bakıcısıdır, ayakta tutucusudur. Çünkü ilah olmayınca ona tabi olan ona yönelen (meluh) düşünmek mümkün değildir. Yani İlah olmayınca kul olmaz. Malum olsun ki Hakk ahadiyet-i Zat’iye mertebesi itibariyle yani ahadiyet-i Zat mertebesi itibariyle cemi sıfat ve esmadan müstağnidir. اِنَّ اللَّهَ لَغَنِىٌّ عَنِ الْعَالَمِينَ 29/6 ayeti gereğince “Allah alemlerden ganidir” mertebesi burasıdır. Yani alemlere ihtiyacı yoktur. Bu ahadiyet mertebesidir. 

 Kur’an-ı Kerim’i tanımamız için güzel anlamamız için ayetin matlaını yani doğuş yerini kaynağını bilmek gerekir. İşte o zaman biz Kur’an okuyoruz demektir. Yoksa biz ezber okuyoruz demektir. Ezber okuyunca Kur’an olmuyor. Hayali kendi düşüncemiz de ne hayal ediyorsak o bizim Kur’an’ımızdır. Allah’ın Kur’an’ı değildir. Kelam benziyor ama mana benzemiyor. Kur’an olması için hem kelam hem mana aynı olacak. Hakk ahadiyet-i zatiye mertebesinde yani ahadiyet Zat mertebesi itibariyle cemi sıfat ve esmadan müstağnidir. Böylece bu mertebeyi izah için hiçbir tabir yoktur. Ahadiyet mertebesini izah eden hiçbir tabir yoktur. Ancak burada iki şey belirtilmiştir. İnsan-ı kamil’de Abdül Kerim Cili; a’maiyet ile ahadiyet arasındaki farkı şöyle belirtmiş ki a’maiyette hiçbir şey söylenemez, söylenemiyor, yani Allah orada şöyledir, böyledir denemiyor. Neden? Çünkü Zatül baht dediği a’maiyet büyük karanlık a’ma denilen yer bilinemiyor. 

 O’nun bir tecellisi, Zat tecellisi ahadiyet mertebesini meydana getiriyor ki ahadiyet mertebesinde iki oluşumu belirtiyor, iki oluşumu belirtiyor. İki vasıfıyla vasıflanıyor. Birisi eneiyyeti, biri de hüviyetidir. Diye bildiriyor Abdül Kerim Cili. Bu mertebeyi izah için hiçbir tabir yoktur. Ama buradaki eneiyyeti ve hüviyeti nedir bilmiyoruz. Ahadiyyet mertebesinde sonradan meydana gelen şeyler hiçtir, kelam bir şey söyleyemez. Bu mertebeyi düşünmek abesle iştigaldir. Onun için Resulüllah (s.a.v.) Efendimiz “Hakkın Zat’ını tefekkür etmeyiniz” buyurur. Bu Allah’ı düşünmeyiniz değil Allah’ı ahadiyet mertebesi itibarıyla düşünmeyiniz anlamındadır. Bu yanlış anlama tenzihi kuvvetlendirmiş oluyor. Allah’ı sürekli ötelere atmış oluyor. Ahadiyet-i Zatiye mertebesinde Hakk’ın bil kuvve mevcut olan sıfatları fiile çıkmamış kuvvede mevcut olan sıfatı ve bu sıfatın iktiza ettikleri gereklilikler bulunan esması sıfatların zuhurları olan esması yani orada helak olmuştur. Zuhura gelmediğinden yok hükmündedir. İlah denemez çünkü meluh yoktur, yani Allah denemez çünkü ona ibadet eden kul yoktur. Halik denemez çünkü mahluk yoktur. Yani o mertebeye hiçbir vasıf veremiyorsun. Musavvir denemez çünkü suret yoktur. Yani tasavvuran denemez çünkü tasavvur olunan bir şey yoktur. 

 Velhasıl hiçbir şeyle vasıflanamaz yani Cenab-ı Hakk’ın Zat’ı hiçbir şeyle vasıflanamaz. Fakat bil kuvve Zat’ında mevcut yani her birerlerimizin birer zatı vardır, bir özümüz vardır, fakat bizim bu özümüzden haberimiz yoktur ne görebiliyoruz ne tutabiliyoruz ne anlatabiliyoruz ne de hissedebiliyoruz. Ama varlığını biliyoruz, çünkü şuunatı vardır. Bizim özümüz hakikatimiz olmazsa biz ne ayakta durabiliriz ne yatabiliriz ne kendimize hakim olabiliriz ne de şuurumuz olur. İşte bizim varlığımız Cenab-ı Hakk’ın da aslı yani özü hiçbir şekilde vasıflandırılamıyor. Şuna benzerdir, şöyledir, böyledir diyemiyoruz çünkü özümüzdeki hakikatin ne olduğunu bilemiyoruz. İşte Cenab-ı Hakk’ın da ahadiyet mertebesi itibariyle ne olduğunu bilemiyoruz. “Allah’ın Zat’ını düşünmeyin” buyurduğu yer işte burasıdır. 

 Fakat bilkuvve Zat’ında mevcut genel olarak Cenab-ı Hakk’ın Zat’ında ne olduğunu ve kendi zatımızın da ne olduğunu bilemiyoruz ama bizim zatımızda Cenab-ı Hakk’ın Zat’ında bilkuvve yani kuvve ile sadece Zat’ında kuvvede mevcut, fiilde değil yani iç bünyedeki kuvvede kendi kuvvetinde mevcut ama daha fiilde değil, henüz fiile çıkmamış o içerisinde olan sıfat ve esma öyle ve mahpus kalamaz. Yani Cenab-ı Hakk’ın bütün esmaları ve sıfatları Zat’ının içerisinde mahpus kalamaz. Kalması için hiçbir faaliyetin olmaması lazım gelir. Hep amaiyet halinde olması lazımdır. Şimdi biz kendimizi düşünelim her birerlerimizin birer mesleği vardır. Her birerlerimizin bir sürü sıfatları vardır. Her birerlerimizin bir sürü isimleri bir sürü fiilleri vardır. Sabahtan akşama kadar binlerce hareket yapıyoruz, bunlar hep bizde içimizde mevcut olan kuvvede mevcut olan oluşumların güçlerin fiil olarak dışarıya çıkmasıdır. 

 İşte o çekirdeğin içerisinde nasıl o ağaç kuvve olarak var, o çekirdeğin içindeki ağaç çekirdeğe diyor ki lisan-ı hal ile göğsünü patlatta artık beni dışarı çıkart diyor. Alaaddinin lambasından çıkan dev’i bir hikaye olarak anlatmışlar, bunlar hikaye değil, gerçekler ama esas bunların kurgusunu yapanlar misal vermişler sonra misaller gerçek haline dönüşmüş. İrfan ehli o masalı ya da o hikayeyi dinlediği zaman nasıl bir hakikat üzere o masalın bina edildiğini hemen anlayabilir. İşte içinde وَنَفَخْتُ varsa oradan anlıyor. Kuvvede Zat’ında mevcut ve içinde var olan sıfat ve esma öylece mahpus kalamaz. Zuhur etmek isterler. Her birerlerimizin bir mesleği var, bizi bir yere hapsetseler, kapıyı kilitleseler, bize hiçbir imkan vermeseler, her meslek sahibinin mesleği sanatı marifeti özünde mevcuttur. Eğer bunlar özümüzde mevcut olmasa bunları dışarıya çıkartamayız. Mesleğimizi yapmamız mümkün olmazdı. 

 Nasıl önce bilgisayara program yükleniyor ondan sonra o programa göre iş yapıyorsun, program dışı bir şey istersen onu sana veremiyor. Cenab-ı Hakk da insanın bilgisayarına esma ve sıfat olarak ne kurgulamışsa o esma ve sıfatlar zuhura çıkıp o aynada göstermek istiyorlar kendilerini. İşte onun için o esma ve sıfatlar öylece mahpus kalamazlar. Eğer onlar dışarıya çıkmamış olsalar, sen şimdi berberliğini yapmamış olsan berberliğini kendinde hapsetmiş oluyorsun. Ama o berberliğin de sanatın da dışarıya çıkmak istiyor, neden çünkü ona ihtiyacı olanlar var. O sanatınla o ihtiyaç sahipleri ihtiyacını gidereceklerdir. Herkes aynı şekilde, fırıncı ekmek yapacak ki aç insanların karınları doysun.

 İşte fırıncının içindeki ekmek yapma özelliği ona onu dışarıya çıkartıyor. Ekmeğini yapmadığı süre içerisinde o sanatı onun bilkuvve içinde var kuvvede kalmış oluyor. Fiile dönüşmesi yani bil fiil oluşması için ekmeği yapması gerekiyor. O hamuru karacak, su ile un iki ayrı varlık iken hamurda tek varlık oluşturuyorlar. Bu hamur da pişirilerek ekmek oluyor. İşte bu fırıncının içindeki bilkuvve olan ekmek yapma kuvvesi bu işlemi yapmasa içinde hapsetmiş oluyor. Hapsettiğinde de ona haksızlık etmiş oluyor. Yani o sanatına o esmasına haksızlık etmiş oluyor. Nitekim kendisinde ressamiyet sıfatı bulunan bir adam hayatının nihayetine kadar bir levha tasvir etmeyebilir mi? Bu kişi bir yerlerden mutlaka malzemelerini bulup o kuvveyi fiile dönüştürüyor. 

 İçinde daima o sıfatın takazası vardır. Yani o sıfatın zuhura çıkma arzusu vardır. Sürekli resim yapayım diye zuhura çıkmayı talep eder. O sıfat, bir levha resmet ki senin ressam ismin zahir olsun der durur. Yani içindeki ressamlık sıfatı sen bir resim yap ki içindeki ressamiyet sıfatı zuhura çıksın der. Sıfat der yani o seni dürter yapman için. Bunun gibi Hakk’ın sıfat ve esma-i nihayesi dahi kemallerinin zuhuru için bu mertebede takaza ederler. Yani dışarıya çıkmak isterler. Sadece ressamiyet değil bütün esma-i ilahiye o kişide hangi ağırlıklı esma-ı ilahiye varsa onların hepsi dışarıya çıkmak arzusunda olurlar, ve zorlarlar.

 İşte bu zorlamaya dayanan bir Hakk dahi Rahmetellil esma olarak esmalara rahmet olarak ahadiyet mertebesinden vahdet mertebesine tenezzül buyurmuş, böylece Hak bu mertebede uluhiyet sıfatıyla vasıflandı. Yani bunların hepsi ahadiyet mertebesinde hepsi bilkuvve mevcut, bilfiil mevcut değilken bilfiil mevcut olma mertebesine doğru yola çıkarlar. Yani Cenab-ı Hakk öyle tenezzül eder. Böylece Hakk bu mertebede Uluhiyet sıfatıyla vasıflanmış olur. Vahdet dediği vahidiyet mertebesinde Hakk Uluhiyet sıfatıyla sıfatlanır. Yani bu mertebe Allah’lık mertebesidir. Ahadiyet mertebesi Allah’lık mertebesi değildir. Biz Allah dediğimiz zaman her şeyi kapsamına alır zannediyoruz. Genel itibariyle her şeyi kapsam içine alır. Fakat öz itibariyle ahadiyet mertebesi uluhiyet mertebesini zuhura çıkarır. Dolayısıyla bir bakımdan ahadiyet mertebesi vahidiyet mertebesinin üstünde olduğundan daha değerlidir. 

 Ama biz en üstün isim olarak “Allah” ismini biliriz. Genelde “Allah” isminin üstün olması bir bakıma ahadiyet mertebesini de kapsaması üstünlüğü izahat yönündendir. Fiil yönünden değildir. Yani Allah isminin izahatını yapma yönünden bütün isimleri kapsamış olmasından ahadiyet mertebesi de Allah lafzının içerisine yerleşir. Ama zuhur mertebesi olarak ahadiyet mertebesi vahidiyet mertebesini ortaya getirdiğinden vahidiyet mertebesi de Uluhiyet yani ilahlık Allahlık mertebesi olduğundan dolayısıyla ahadiyyet mertebesi Uluhiyet mertebesinin üstündedir. Hakk bu mertebede uluhiyet sıfatıyla muttasıf olur. Yani Uluhiyet sıfatıyla vasıflanır. Yani Hakk bu mertebede Uluhiyet, Allahlık ismini alır. Allahlık sıfatıyla isim alır. Uluhiyet ne demektir? Tüm olarak bu varlığın gerçek yüzleri ile kendi mertebelerinde korumaya Uluhiyet adı verilir.

 Yani esma-ı ilahiye ahadiyet mertebesinde, Zat mertebesinde mahpus iken kuvvede iken yani iç bünyede Cenab-ı Hakk’ın Zat’ın’da iken bunları zuhura çıkarmayı dilemesi dolayısıyla vahidiyet mertebesine intikal etmesi, tenezzül etmesi işte vahidiyet mertebesinin bir ismi de uluhiyet mertebesidir, tüm olarak bu varlığın gerçek yüzleri ile yani bu alemde ne kadar mevcudat varsa insanın aklı hayal etsin etmesin, insan bilsin bilmesin, gördüğü alemler veya göremediği daha dış alemler hepsi ne kadar alemler varsa hepsindeki trilyonlar, sayamadığımız varlıkların hepsinin kendine has özellikleri ile kötünün kötü özelliği ile iyinin iyi özelliği ile safın saf, kirlinin kirli -gerçi o mertebede henüz ayrılmıyor- bütün mevcudatta ekşi tatlı, iğneli iğnesiz, zor kolay, kırmızı beyaz, birbirine zıt ne varsa bütün bunların hakkını vererek koruması uluhiyet mertebesinin gereğidir.

 Eğer her birinin hakkını korumazsa ilah olamaz zaten, Allah olamaz. Bakın “kendi mertebelerinde yalnız”. Hepsini bir mertebede değil, hepsini kendi mertebelerinde ayrı ayrı koruyup hepsinin hakkını vermeye “Uluhiyet” adı verilir. 

 İşte “Allah” ism-i şerifinin zuhur halini bu şekilde idrak ettiğimiz zaman “Allah”ın ne olduğunu ancak yavaş, yavaş anlamaya çalışırız. Yoksa tenzihi bir bakışla Allah ötelerde tahtındadır, arş’ındadır diye hayali bilgilerle kafanı doldurursan ne Allah’ı tanırsın ne Rabbini tanırsın. İşte onun için sık, sık bahsedilir; “Nefsini bilen Rabbini bilir” diye, Rabbini bilen Hakk’ını bilir, Hakk’ı bilen Allah’ı bilir, Allah’ı bilen ahadiyet mertebesine amaiyete doğru yükselir. Aksi halde ne Allah’ı hakkıyla bilmemiz mümkün ne de kendimizi hakkıyla bilmemiz mümkündür.

 Bu herhangi bir ilim değil İnsanlık bilgisidir. Allah bilgisidir. Kainat bilgisidir. Bu “Allah” kelimesini o kadar şuursuz kullanıyoruz ki. Kişi Allah dediği zaman, Allah lafzının nereye şamil olduğunu yani kapsamına neyi aldığını en azından toplu olarak bilmesi lazımdır. Allah dediğimiz zaman eğer biz varsak ortada biz yalancıyız. Allah dediğimiz zaman biz varsak yani Allah dediğimiz zaman bizde bir benlik şuuru varsa, Allah dediğimiz zaman bu kainatın dışında bir varlık düşünüyorsak, biz cahilin ta cahiliyiz. Ama başkasına göre ilim ehliyiz o ayrıdır. Biz hakikat ilminden bahsediyoruz. Hakikat ilminden bir nebze bir şey bilmek diğer ilimlerin çok üstünde bilgi sahibi olan demektir. Allah varsa gerçekten O’nun dışında Allah var hiçbir şey yoktur. Hem Allah var hem de ben varsam ben o zaman yalancıyım. 

 Çünkü ortada şirk olmuş oluyor. Hem ben varım hem Allah var olacak bir şey mi? Yahut hem Allah var hem de bu alem var olacak şey değildir. Ya alem var de Allah’ı kaldır ortadan, Ya Allah var alem yok de. Yanlış da olsa tekliği bul. Hem Allah var hem de şunlar şunlar var diyorsan o zaman senin kaç tane Rabbin var ki? Diyelim ki Allah dedin bir de ben dedin, sana bağlı arkada neler var bir düşün. Sana bağlı olanların hepsinin varlığını kabul etmiş oluyorsun bu durumda. Hal böyle iken bir de “eşhedü enla … “ diyoruz, bu durumda yalancı olmaktan başka ne yapıyoruz. Halbuki Cenab-ı Hakk bu aklı bize kendini idrak etmemiz için verdi başka hiçbir şey için değil. Başka işler de var ama ilk gaye Allah olacaktır, Cenab-ı Hakk vacib-ül vücud olacaktır. O evmiş, arabaymış, şuymuş, buymuş hepsi olacak ama O’na varmak için vasıtalar olarak olacak.

 Bunlar Allah’tan uzaklaşmak için vasıta olmayacak. Hakk bu mertebede uluhiyet sıfatıyla vasıflanır. Yani Allah bu mertebede uluhiyet sıfatıyla vasıflanır demiyor. Hakk diyor. Kelimelerin ifade ettiği manaları anlamadan hemen okuyup geçersek roman, hikaye okuyoruz demektir. Cümle içerisinde öyle kelimeler öyle oluşumlar öyle terkipler geçiyor ki bir cümle adeta hayatı kapsamı içine alıyor. İşte Kur’an’ın haddi ufku genişliği nereye kadar gidiyor, hangi manayı belirtiyor, biz Türkiye dediğimiz zaman Erzurum’dan Ardahan’a kadar had vardır. Yani onun haddi vardır. Manisa dediğimiz zaman daha küçük, bir ev dediğimiz zaman onun sahası daha da küçük, Dünya dediğimiz zaman 40 bin Km çevreye sahip bir küre aklımıza geliyor. Alem dediğimiz zaman uçsuz bucaksız bir yer geliyor aklımıza.

 “Ev” ile “alem” yan yana yazılırsa biri iki harfli, biri dört harflidir ama aradaki ölçüyü kıyaslamak mümkün değildir. O küçücük kelimeler içinde ne kadar geniş manalar vardır. Hak dediğimiz zaman üç harf ama bütün alemleri var eden bir güç anlaşılıyor. İşte Hakk kelimesi yükte hafif ama pahada çok çok ağır. İnsan kelimesi diğer halk edilenlere göre yükte hafif ama pahada çok ağır. İşte bu ilimleri, bu bilgileri kendimize yüklememiz gerekiyor, hafif yük ama manası çoktur. Uluhiyet yani Allah’lık mertebesi esma-ı ilahiyenin suver-i ilmiye ile taayyünü mertebesi olan mertebe-i vahidiyete tenezzül edince, yani uluhiyet ile vahidiyete bir mertebe verilmiş, uluhiyet esma-ı ilahiyenin yani ilahi isimlerin ilmi suretleri ile taayyün mertebesi olan mertebe –i vahidiyete tenezzül edince.

 Yani uluhiyet mertebesinde o mertebede bütün esma-ı ilahiye kendi gerçek yüzleri ile korunduğu mertebede bunun zuhura çıkması için ilm-i ilahiyede, İlk olarak vahidiyet mertebesine tenezzül etmiş oluyor. Ama aslında uluhiyet ile vahidiyet mertebesi aynı mertebe, kendi mertebesinde onu ikinci hamlede zuhura çıkarıyor bunu, fiiller olarak değildir. İlmi suretler olarak fiziksel sureti almamış ilmi suretler olarak. Nasıl bir ilmi suret; şimdi berberin kafasında bir saç modeli vardır işte bu ilmi surettir. 

 Bu henüz uygulamaya çıkmamış sadece ilimde vardır. İşte senin ilmindeki o suret ilmi suret olmasa fiili suret hiç olmaz. Bir mühendis önce projesini yapar onu ilmi suret olarak onu bir suretlendirir, kendisinde meydana getirir beyninde. Bu ilmi yanıdır ondan sonra da kağıda dökmeye başlar. Kağıda dökmeye başlaması ruhlar alemindeki belirginleşmesidir.

 Onu Kağıttan arsada uygulaması demir, kum, çimento, tuğla ile uygulaması da fiiller aleminde o bilginin suretlenmesidir. Bütün bu alemdeki oluşumlar meydana gelmezden evvel, evvela kendileri ayan-ı sabite dedikleri bir ilmi suretlenme oluyor. Bundan sonra bir ruhani suretlenme oluyor, ondan sonra da maddi suretlenme oluyor. Dünyaya zuhur etmiş oluyor. İşte uluhiyet sıfatıyla vasıflandıktan sonra ve uluhiyet esma-ı ilahiyenin yani ilahi isimlerin ilmi suretleri ile taayyünü mertebesi olan mertebe-i vahidiyete tenezül edince yani ilahi isimler ilmi suretler olarak vahidiyet mertebesine tenezzül edince, bu mertebede vücud-u vahid isimler ile beyan edilmiştir, isimlerle meydana gelmiştir.

 Daha henüz isimler aleminde ef’al alemine daha gelmedi. Alemin suretleri dahi ayan-ı sabitenin suretleridir. Bu halde alemin suretleri gördüğümüz ne kadar varlık varsa ilahi isimlerin mazharı, zuhur yerleri olur. Eğer bu mazharlar, zuhur yerleri olmasa esma müteayyin olmaz, meydana gelmez. Uluhiyetin zahirde tahakkuku yani uluhiyet mertebesinin madde aleminde tahakkuku, zahirde tahakkuku alemin vücuduna bağlıdır, ona dayanmaktadır. Yani Uluhiyet mertebesinin zahirde zuhura gelmesi için bu alemin vücuduna ihtiyacı vardır. Tarla olmazsa o tohum nasıl gelişecek? Tohumun oluşması için tarlaya ihtiyaç vardır. Bir zuhur yeri lazımdır. Alemin suretleri zahir, esma dahi batındır. Yani bu alemde Cenab-ı Hakk’ın zahir ve batın isimleri faaliyettedir. Alem suretleri “Zahir” isminin gereği, onun özündeki ayan-ı sabiteleri, özleri esma-ı ilahiye de onun “Batın”ıdır. 

 Zahir olan alemin suretlerinin ayakta durması onun batını olan esma iledir. Yani bütün bu alemlerin ayakta durması onun batını olan esma-ı ilahiye iledir. Eğer bizim batınımız olmasa zahirimiz hemen yok oluyor. Cenab-ı Hakk ruhumuzu aldığı zaman bu suret ne oluyor? Ayakta duramıyor, düşüp gidiyor. İşte ayakta durmasını batını oluşturuyor. İşte bizim dış görünüşümüz Cenab-ı Hakkın Zahir isminden meydana geliyor, iç varlığımız da genel olarak “Batın” isminden meydana geliyor. Bunun ikisinin birlikte aldığı isim “HAKK” ismi oluyor. Yani hem zahir hem batın ikisini de kapsamına alan “HAKK” ismini alıyor. İşte onun için ayet-i kerimede belirtildi, Cenab-ı Hakk semavat ve arzı ve ikisinin arasında olanları yani yer yüzü, gökyüzü ve ikisinin arasında olanları HAKK olarak halk etti. “Zahir” ve “Batın” birlikte HAKK oluşturuyor. Bu varlıkların dışı HALK, içi HAKK tır. 

 Dışı “Zahir” içi de “Batın”dır. Bütün varlıkların ruhu vardır, ruhsuz hiçbir şey yoktur, ruh onun batınıdır. Ruh o esmanın hakikatinden başka bir şey değildir. Yani “Esma”, isimler diyoruz ya işte o isimlere de hakikatlik veren ruh dediğimiz Ruh-u Azamdır. İşte Cenab-ı Hakk’ın bize üflemiş olduğu وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِى 15/29 ama buradaki ruh esma-i ilahiyeye, ef’al-i ilahiyeye üflenen ruh değildir. Zat’ından üflenen İlahi Zat’tan gelen ruhtur. Madenleri meydana getiren ruh vardır, madeni ruh, nebatları meydana getiren ruh vardır, nebati ruh, hayvanları meydana getiren ruh vardır hayvani ruh, Bir de Uluhiyet hakikatinden gelen وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِى vardır. “Ben ruhumdan üfledim” demesi, kendi hakikatimden verdim demesidir. Ben sana bir çuval incir verdim demiyor. Ben zatımdan verdim diyor. Biz Cenab-ı Hakk’ın bize verdiği değerin kıymetini bilemiyoruz. İşte bu alem suretleri zahir, esma dahi batındır, Zahir olan alem suretlerinin ayakta durması O’nun batını olan esma iledir. Böylece İnsanı tarif ederken zahirini ve batınını aldığımız gibi, uluhiyeti tarif ederken onun zahiri olan alem suretleri yani Uluhiyetin zahiri olan alem suretleri ve batını olan esmayı alırız.

 İnsanın dış görüntüsü kendisinin devamını sağlıyan ruhuna ve nefsine konuşma lisanı ile اَلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ 1/2 dediği gibi, bu hamd zahirden batınına olmuş oluyor. Hangi kişi hangi ismin tesiri altında ise onun Rabb-ı hassı olduğundan hamdı Rabb-ı hassınadır. Rabbul erbaba değildir. Çünkü oraya ulaştıramaz. İşte insanlık eğitimi bu yoldadır. Yani Rabbul hastan Rabbul erbaba ulaşabilmek durumundayız. 

 İşte bu halde yaptığımız bütün ibadetler bütün dualar bütün verdiklerimiz ne varsa hepsini Rabb-ı hassına racidir, oraya yönelir, oraya gider daha üste gidemez. Çünkü fişeğinin menzili oraya kadardır, daha yukarıya gidemez. Hangi isim sana tesir ediyorsa onun tavanını aşamazsın. İşte o ismin tesirinden kurtulup uluhiyet mertebesinin genel kapsamına oradan da ahadiyet mertebesine ulaşabilmen için o senin üstünde pusu kurmuş olan sis bulutu gibi olmuş olan o esmayı aşman lazımdır ki Bakabillaha ulaşasın. İşte onun için ayet-i Kerime’de فَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ وَكُنْ مِنَ السَّاجِدِينَ ﴿٩٩﴾ وَاعْبُدْ رَبَّكَ حَتَّى يَاْتِيَكَ الْيَقِينُ 15/98-99 ayetinin sırrı şu mevzu içerisindedir. Rabbinin hamdıyla tesbih et buyuruyor, senin hamdınla değil, senin ettiğin senin Rabb-ı hasının hamdıyladır, ayette Rabbül erbabın hamdiyle tesbih et buyuruyor. 

 O halde evvela Rabbimizi tanımamız gerekiyor. Ondan sonra Rabbin nasıl hamd ediyor, onu öğrenmemiz gerekiyor, ondan sonrada evvela taklidi Rabbini taklit ederek, ondan sonrada hakikisi ile hamd et. İşte bu hakikati idrak ettiğin zaman secde ehli olursun. Buradaki secde namaz secdesi değildir. Onu da kapsamına alıyor ama, hakiki manada yokluk mertebesine gidin diyor. Fenafillah Ayet’de;“Sana yakiyn gelinceye kadar Rabbine ibadet et.” Tefsirlerde ölüm gelinceye kadar diye belirtilmiş, Cenab-ı Hakk’ın haşa lügatı yok mu? Ölüm kelimesi olan “mevt”i oraya koyama zmıydı? كُلُّ نَفْسٍ ذَاۤئِقَةُ الْمَوْتِ 3/185 bu ayette ölümü “mevt” olarak belirtmiş, 15/99 ayetinde neden “mevt” demiyor da “Yakiyn” diyor, işte tefsircilerin düştüğü hata burada çünkü içinde bir şey yok ki gerçek manayı koysun. O mertebeden haberi yok irfaniyeti yok. İlmi var ama zahiri ilmi var. 

 Bizim okuduğumuz tefsir ya da mealler o tefsircinin mealcinin Kur’an’ıdır. Ona ne kadar aklı eriyorsa o kadar var orada yoksa oradaki Kur’an Azimmuşanın tamamı değildir. Orada “Yakiyn” gelinceye kadar buyuruyor. “Yakiyn”i tarif etmişler, burada ifade edilen “Yakın” değil, yaklaşmakla ilgisi yoktur, hele hele ölüm ile hiç ilgisi yoktur. Buradaki “Yakiyn” oluşma manasınadır. “Yakiyn”, ef’aliyle, esmasıyla, sıfatıyla, Zat’ıyla HAKK’tır. HAKK’ın ta kendisidir. Yakiyn hali bu demektir. 

 Buna ulaşmak için “İlmel Yakıyn”, Aynel Yakıyn”, Hakkel Yakıyn” demişler, HAK olarak o mevzunun içinde olmaktır. O mevzuun tamamı kendisi olmak, o halde ne dememiz gerekiyor bu mertebe ile baktığımızda “Va’bud rabbeke” Rabbına ibadet et, yani daha evvel hayalinde kurguladığın Rabb-ı hassına ibadet et, mazursun hatta şu zamana kadar mazursun, İnsanın suretinin zahiri yani insan suretinin zahir yönü kendisini tedbir eden, yürüten kendisini yönlendiren olan ruhuna ve nefsine zahir lisanla hamd eder. Allahüteala dahi alemin suretlerini kendi nefsine hamid kıldı. يُسَبِّحُ لِلَّهِ مَا فِى السَّمَوَاتِ وَمَا فِى الاَرْضِ 62/1 buyuruyor ya. Semavat ve arz da ne varsa hepsi tesbih ederler ayetinin hakikatini burada açıklıyor. Allahüteala dahi alemin suretlerini kendi nefsine hamid kıldı. Nasıl insanın zahiri yani bizim kelamımız, hamd ediyor, neye ediyor? Bizim batınımıza hamd ediyor. Özümüzde var olana hamd ediyor. Öze dönük olduğu zaman Rabb-ı hasını idrak etmiş olduğu zaman kendine hamd etmiş oluyor, özüne hakikatine hamd etmiş oluyor. Şükretmiş oluyor. Hamdın beş ve diğer ma’nâ da sekiz mertebesi vardı, her mertebede hamd bir başka özellik kazanıyor.

 İşte Allahüteala da bu alemin suretlerini kendi nefsine hamid kıldı. (nefs-i emare değil) Yani hamd edici kıldı. Yani hamd edici olarak var etti. Yani bu alem suretleri otomatik olarak özüne hakikatine hamd ediyor. Hani esma-i ilahiye suretleri meydana getiriyor dedik ya, işte o esmaya hamd ediyorlar, teşekkür ediyorlar ki bizi zuhura getirdin senin varlığınla bizler zuhura geldik, mazharlar olduk diyorlar. Hani bir kahvenin 40 yıl hatırı vardır insanlar arasında öyle derler. Allahüteala dahi alem suretlerini kendi nefsine hamid kıldı. Nefs o şeyin hakikatidir, özüdür. Buradaki nefis, nefs-i emmare değildir. İşte bu nefsin hakikatinin ne olduğunu bilmeyenler burasını okuduğu zaman nefsine hamid kıldı deyince nefs-i emmaresine hamd ediyor hükmünü çıkartır, bu anlayış ise batıldır. 

 Alemi kendi nefsine hamid kıldı, çünkü insan suretinin bakası, zahirinin bakası ve hayatı ve insanlığı ve kemalat-ı ilahiye tahsili ve kendi varlığı suret-i ilahiye üzere (Allah Âdem’i kendi sureti üzere halk etti) mahluk olmasıyla vasıflanması batını olan ruh sebebiyledir. Yani insanın bu şekilde vasıflanması batınındaki ruhunun sebebiyledir. Ruh olmazsa hiçbir şey olmayacaktı. İşte sureti özüne yani ruhuna hamd etmiş oluyor. Neden? Çünkü bütün bu varlığının meydanda olması, yaşaması var olması yaptığı özellikleri hep ruhuna bağlıdır. Yani insanın bu şekilde meydana gelmesi batını olan ruhu sebebiyledir. Ruhu olmasa ne bu vasıfları alabilecek ne de bu şerefe nail olabilecektir. Zahir ve batının toplamı olan alem suretlerinin bakası ve ayakta durması dahi kendisinin batını ve ruhu olan HAKK ile olduğu için ona hamiddir. Yani bütün mevcudat kendi batını olan HAKK’la mevcut olduğundan mevcudiyetinin şükranesi olmak üzere hamd etmektedirler. Bu ilmi bilmek bütün kainatın yaşamını ve sırrını bilmektir. 

 Bir kuşu düşünün üzerinde o kadar güzel renkler var bunu hangi ressam yapabilir. İşte bu mükemmellik onun içindeki ruhu yönüyledir. Onu tedbir eden yani müdebbiri olan ruhu yönüyledir. Dolayısıyla o hamd etmektedir kendisini meydana getiren ruhuna hamd etmektedir. O ruh da ruh-u ilahiyeden meydana geldiğinden dolayısıyla hamd Rabbine rücudur, onun için semavat ve arzda ne varsa hepsi Rablarını tesbih etmektedirler. Alemin batını ve ruhu olan HAKK ile olduğu için ona hamiddir. Yani HAKK’a hamiddir, hamd ederler. Velakin bizim vücud-u mukayyedemiz ve taayyunumuz, perde olduğundan, Yani bizim vücudumuz, varlığımız perde olduğundan onların tesbihlerini idrak edemiyor. 

 Her bir varlık tesbihini yapıyor fakat biz onu idrak edemiyoruz. Zira alemin suretlerinin cins ve çeşitleri çoktur, biz o suretlerin tümünü ihata edemeyiz. Tafsil olarak ihata edemeyiz. Mücmel olarak bir kuşu bilmemiz genel olarak kuşları bilmemize yeterli oluyor zaten. Ama bir cinsten trilyonlarca varmış nerede doğmuş yaşamış, rızkı neymiş, üzerinde kaç tüyü varmış, her birinin protein yapısı nasılmış, bunları tafsili olarak bilmemiz mümkün değildir, gerek de yoktur. Çünkü her cinsin sureti ancak kendi cinsinin lisanı üzere olan hamd ve senasını anlayabilir. Yani her varlıktaki sena ayrı tür, ayrı lisan ayrı bir şekilde yapılmaktadır. İnsanın senası kelamıyladır, düşüncesiyle, hem zahiriyle hem de batınıyladır. Ama bir kuşun senası belki ötüyor dediğimiz o kuşlar zikretmekteler, sena etmektedirler. 

 Onların hamidleri kendi lisanları üzeredir. Hani bazen köpek uluyor, acaba o esnada “Hu” ismini mi zikrediyor, “Allah” mı diyor ne diyor? O ses onun suretinden değil kendi özünden geliyor. İnsanlar bir de bu bilgisizliğinden dolayı “köpek gibi uluma” diyebiliyor.

 Bilgisizlik herkes tarafından bilinçsizce tekrarlandıkça o bilgisizlik bilgi hükmüne giriyor. O horoz belirli vakitlerde nasıl ötüyor, öttüğü zaman ne demek istiyor neyi zikrediyor? Çünkü her cinsin sureti ancak kendi cinsin lisanını üzere hamd ve senasını anlayabilir. Şimdi alemin suretleri alemde ne varsa kendilerinin ruh ve isimlerini kendi mertebesi itibariyle noksanlıklardan diğerlerine göre değil, tenzih etmeleri hasebiyle tesbih ederler. Bir çiçek düşünelim bu çiçek bulunduğu hal üzere kemalattadır. Bulunduğu halin kemalatındadır. Başkasına göre değil. Ne halde olursa olsun. Bu bir üste göre zeval olabilir o ayrıdır. 

 Bir gülün kırmızısı ile lalenin kırmızısı başka başka olabilir. Ama lalenin kırmızısı da kendine has bir kemalat, gülün kırmızılığı da kendine has bir kemalattır. Kırmızı boyanın kırmızılığı da kendine has bir kemalattır. Ve kendilerinden zahir olan kemalat hasebiyle de hamd ederler. Yani benim bulunduğum mertebe en üst mertebedir noksanlıktan kendimi tenzih ederim diyor. Burada razılık değil ilmi bir hal vardır. Razılık bir zorlanma karşılığında olur. Bulunduğu halin kemal hal üzere olduğunu idrak edip, o hal her ne hal olursa olsun çünkü her hal bir kemal üzeredir. 

 Eğer bir yerde Allah varsa sıfat-ı ilahiye, esma-ı ilahiye varsa ruh varsa o ruhun meydana getirdiği bir suret varsa o suret kemal üzeredir. Kemalsiz olması düşünülemez. Ama bireyler arası, varlıklar arası, şu eksik, şu fazla, bu ona göre, ona göredir fazlalıklar eksiklikler, ama diken bulunduğu yerde kemal üzeredir. Belki güle göre noksandır diken, gülün kokusu var ama dikenin kokusu yoktur. Ama kendi bulunduğu yerde kemal üzere olduğundan kendi tesbihini kendi tenzihini yapar. Belki ben kendimi tenzih ederim noksanlıktan der. Çünkü o diken kemal üzere olmasa zaten diken olmaz. Isırgan, ısırgan otu olmaz. Isırgan ben ısırganım diye kendini noksanlıktan tenzih eder, ısırganlıkta kemal üzereyim diye. Kendini noksanlıktan tenzih ediyor. Burası tenzihin bir başka vechesidir. İşte onun için” يُسَبِّحُ لِلَّهِ مَا فِى السَّمَوَاتِ وَمَا فِى الاَرْضِ 62/1 buyurur. Bir çirkin koku, güzel dediğimiz kokuya göre çirkin kokudur. Güzel koku kendini çirkin kokulardan tenzih ediyorum değildir oradaki tenzihi, tesbihi. Çirkin koku dahi kendini güzel kokudan tenzih eder. Etmezse varlığını sürdüremez. O onun kendi güzelliğidir. Bizim nefsimize ters geldiği için biz ona çirkin diyoruz. 

 Bir tezek böceği tezeğin içinde yuvalanıyor, oynuyor çalışıyor hayatı orada geçiyor, işte ona göre güzellik odur. Dolayısıyla Efendimiz (s.a.v.) bu nükteyi belirtmek için ölmüş bir hayvan için “dişleri ne güzel” buyurmuştur. Sahabe-i Kiram ne kötü kokuyor diye burunlarını kapatmışlar, Efendimiz de dişlerinin güzelliğini görmüştür. Bu olay bu hakikati belirtmektedir. Yani her yerde ne varsa kemal üzeredir. Dolayısıyla o kendisini tenzih eder, kendine göre olan kendi noksanlığınında ben noksan değilim diye tenzih eder ve bu tenzihi ile de tesbihini yapar. Çünkü tenzihi tesbih manasınadır. Bu tesbihleri bir fiil meydana gelmesi neticesinde kendilerini tenzih ederler ama kendilerinden bir de kemalat meydana geldiği için de o esmaya, o sıfata, o ruha beni kendi kemalim üzere halk ettin diye hamd ederler. 

------------------- 

10. paragraf:

 Böyle olunca âlemin suretlerinin hepsi, Hakk'ın lisanları olup, Hakk'a sena ile natıktır. Ve işte bunun için اَلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ (Fatiha, 1/2) Ya'nî "Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsûstur" dedi ki, senanın akıbetleri ona râcîdir demek olur. Binâenaleyh sena eden ve sena olunan ancak O'dur (10).

------------------- 

 Malum olsun ki kelam Hakk’ın sıfatlarından bir sıfattır. Alemin suretleri Hakk’ın zahiridir, böylece Hakk’ın sıfatları bu zuhur yerlerinde onların istidatları oluşumları (binlerce sene türlerin aynı kalması istidatlarının değişmemesindendir.) ve taayyünlerinin gereği yönüyle zahir olur. Onlardan kelamın zuhura çıkması dahi hallerinin gerektirdiği yönledir. 

 Bu suretlerin cümlesinden konuşan Hakk olduğundan her birisi ayrı ayrı Hakk’ın birer lisanıdır. Tesbih ediyor ama o tesbih dahi kendisinden değildir. Hadid suresinin 1. Ayetinde سَبَّحَ لِلَّهِ 57/1 buyurur, Tesbih etti, geçmişte tesbih etti manasınadır. يُسَبِّحُ لِلَّهِ مَا فِى السَّمَوَاتِ 62/1 ise “tesbih ediyor, şu anda ve gelecekte“ manasınadır. Biri tesbih etti, kurguda daha başlangıçta, burada ise zuhura getirdi يُسَبِّحُ teşbih ediyor. Nitekim Cenab-ı Şeyh (r.a.) Fütuhat-ı Mekkiye’sinin 12. babında buyururlar ki; nebat ve cemadın ruhları vardır. Ehli keşiften gayrisinin idrakinden batındır. Yani bitkilerin ve madenlerin ruhları vardır. Keşif ehlinden gayrisi bunu bilemezler onlara gizlidir. Böylece hayvandan idrak olunan şey onlarda his olunmaz. İnsan tesmiye olunan bu mizac-ı hassın ayrı olarak ehl-i keşfin indinde her şey konuşan hayvandır. Bizim keşfimiz dahi ona şahittir. Yani Muhyiddin-i Arabi Hz.leri bizim keşfimiz de buna şahittir buyurur.

 Zira biz konuşan lisan ile taşların Hakk’ı zikrettiklerini kulaklarımızla işittik buyurur. Ve yine o babın diğer bir yerinde buyururlar; Bu tesbih keşif sahibi olmayan nazar ehlinin dediği gibi lisan-ı hal ile değildir. Yani bütün alem tesbihlerini yapar diyor ya bu tesbih keşif sahibi olmayan ehl-i nazarın yani görüş ehlinin suret ehlinin dediği gibi lisan-ı hal ile değildir. Tesbihin bir başka yönü de o varlığın o mahalde nasıl meydana gelmişse onun tesbihi odur, ayrıca. Yani şeklinin, özelliğinin, hakikatinin varlığı onun tesbihidir. Kokusunu vermesi onun tesbihidir, beş duyu ile alındığı kadarıyla. Ama keşif sahibi indinde kelam-ı lisan ile de tesbihlerini işitmek mümkündür. 

 Ve yine 54. sualin cevabında buyururlar ki ulama-ı rüsumden amme indinde Allah’ın susan eşyadaki kelamı hal kelamıdır. Yani şöyle ve böyle olduğu onun halinden anlaşılır. Hatta eğer o susan varlık lisana geleydi anlaşılan şeyi söylerdi. Bu taife misal getirip derler ki “Arz çiviye niçin beni yarıyorsun der, çivi yere çakıldığı zaman arz niçin beni deliyorsun der ve arz dahi beni mıhlayana nazar et” der. İşte onların indinde bu kelam-ı haldir, böylece onlar Hakk Teala’nın وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ 17/44 ayetinde “Onlar Allah’ın Hamdi ile tesbih ederler” اِنَّا عَرَضْنَا الاَمَانَةَ عَلَى السَّمَوَاتِ وَالاَرْضِ وَالْجِبَالِ فَاَبَيْنَ اَنْ يَحْمِلْنَهَا 33/72 ayetlerinde buyururlar, Yusebbihu Bihamdihi” Oradaki “B” hamdın O’na ait olduğunu ifade ediyor. “Sübhanallahi ve Bi hamdihi” O’nun hamdıyla hamd et, onun tesbihiyle tesbih et anlamınadır. Kelamıyla ihbar buyurulan her bir şeyin tesbihini ve semavat ve arzın emanet-i Hakk’ı yüklenmekten iba ettiklerini bu esasa bina etmişlerdir. Halbuki ehl-i keşif indinde nebat, cemat ve her bir şeyin nutku işitilir. Müşahede ehli suskun duran eşyanın sesini dahi hayalde değil his aleminde kulağı ile duyar. Diyor müşahe de ehli olanlar. Şimdi alemlerin suretlerinin tamamı Hakk’ın lisanları olduğundan onlar 1/1 ayetinde buyurduğu gibi اَلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ dediler. Niçin bize bunu her gün okutuyorlar? İşte bu sırra binaen okutuyorlar. Bütün alemlerin yaşantısını kapsamı içine alıyor. Bu oluşum biz okuduğumuz süre içerisinde değil, her an, her saniye, her salise bütün alemde ve bütün varlıkta hükmünü sürdürüyor. 

 Yani her varlık her an bu ayeti yani اَلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ hamdını yapmaktadır. Biz bunu onlar namına belirli sürelerde faaliyet sahasına sokuyoruz ve Zat mertebesi itibarıyla söylüyoruz. Onlar cemad mertebesi itibariyle, nebat mertebesi itibarıyla, hayvanlık mertebesi itibarıyla söylüyorlar, biz dahi onların üzerinde bir kemalle insan Zat mertebesi itibarıyla bu hamdı yapıyor. Dolayısıyla hamd kendinden kendine olmuş oluyor ama cemad mertebesinde madeni ruh mertebesi olarak kendinden kendine. Nebat mertebesinde nebati ruh olarak kendinden kendine, hayvan mertebesinde hayvani ruh olarak kendinden kendine, İnsan mertebesinde وَنَفَخْتُ hakikatiyle Zat’ından Zat’ına olmuş oluyor ki en üstün kemalat insanın yapmış olduğu hamddır. Bu hamdın beş özelliği vardır, şeriat, tarikat, hakikat, marifet mertebelerindeki hamdlar nedir? Şeriatta hamd; teşekkür manasınadır, şükür manasınadır, “ya Rabbi sana şükürler olsun” manasınadır. Tarikatta teşekkür geçiliyor, teşekkürde menfaat vardır, yani bir şey verdin mi bu menfaatin karşısında “teşekkür ederim” sana diyor. Şeriat mertebesindeki hamd verilene karşılık teşekkürdür. Tarikat mertebesindeki hamd teşekkürü aşmış artık bu tabiî ki gerçek tarikat ehli içindir. 

 Burada övgü var sena etme var. “Hamd”ın kelime manası lügat manası zaten övmedir, teşekkür değildir. Ama karşılık olarak kullanılabiliyor şeriat mertebesinde. Hamdın lügat manası övmedir. İşte birinci ve ikinci mertebede kul övüyor. Üçüncü mertebe yani hakikat mertebesine geçtiğin zaman kul kendi hakikatini idrak ettiği zaman bakıyor ki kendisinde Allah’ı övecek güç yok, kendisinde kendi yok ki Allah’ı övsün. Şeriatta kendi var, kendi olduğundan ya şükür yapıyor ya hamd ediyor. Sonra idraki açıldığından bakıyor ki kendisinde Allah’ı övme gücü yoktur, yani ne kendi fizik gücü olarak ne de ilim olarak bir şeyi övmek için o şeyi çok iyi bilmek lazımdır, bilmediğin şeyi nasıl översin. İşte o zaman “Elhadu lillahi” övgüyü Allah yapar ancak, övgü Allah’a mahsustur. Hamd Allah’a mahsustur dediği budur.

Eğer beşeri manada onu anlamış olsak اَلْحَمْدُ لِلَّهِ dememiz lazımdır. Ama اَلْحَمْدُ لِلَّهِ dediğimizde ancak Allah içindir demek olur. Allaha yapılır manası şeriat tarikat mertebesinde vardır. Kişi hakikati itibariyle kendini anladığı zaman övgüyü ancak Allah yapar demesi lazımdır. Burada beşeriyet bitti roller değişti artık müşahede etmeye başlar teslimiyet başlar. Efendimiz bize bunu anlatmak için “Ben seni sena edemem ancak sen kendi nefsini nasıl sena ediyorsan ben de seni öyle sena ediyorum” buyurur. Ve bize bu yolu gösteriyor. 

 İşte orada aczini anlayan kişi Rabbinin huzurunda sessiz sözsüz duruyor bu idraki anlıyor. Ondan sonra marifet mertebesinde bu sefer O öğülenlerden oluyor. Yani hamdedilenlerden oluyor. Kul hamd ediliyor. Bunu da bize Cuma namazında iki defa söyletmek suretiyle iyice belleğimize yerleştiriyorlar. Yani Rabbi ona hamd ediyor. Rabbı ona şükretmiyor, Rabbi kulu övüyor. Zaten öyle olur kul Rabbini övemez. Bir makine düşünün mühendis motor yaptığını düşünün motor mühendisi övebilir mi? Ama mühendis motorunu över, şöyle verimli güzel çalışıyor diye. Motoru yaptım diye motora şükretmez. Hamdı şükür mertebesinde düşünürsek motor bana iş yapıyor sana teşekkür ederim motor beni buralara götürdün getirdin demez. Çünkü teşekkür öteki mertebenin işidir. Ama orada över hamd eder ona ben ne güzel motor yaptım diye. 

 İşte buna Makam-ı Mahmud diyorlar. اِنَّ اللَّهَ وَمَلۤئِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِىِّ يَاۤ اَيُّهَا الَّذِينَ اَمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَسَلِّمُوا تَسْلِيمًا 33/56 burada açık olarak söylüyor; Allah o kulunu över, melekler o kulu över, arkasından ey insanlar siz de böyle böyle hareket edin de siz de övün sonra da övülün.

Allah melekleri Resul’un üzerine salat ve selam getiriyor, insanlar kaçıyorlar. صَلُّوا عَلَيْهِ وَسَلِّمُوا تَسْلِيمًا selamat ve teslimat içinde yapın bu işi. Sizde övülmek istiyorsanız. Yani tam bir teslimiyet ve samimiyet içerisinde yapın buyuruyor. Hak geldi batıl zail oldu. Senin hayalindeki varlığın batıl olan odur. O gittikten sonra, Hak geldikten sonra o kalır mı? 17/79 İşte 4. mertebede de Cenab-ı Hakk’ın övülmüş Makam-ı Mahmud’una insanı erdirir inşallah.

﴿٧٩﴾ وَمِنَ الَّيْلِ فَتَهَجَّدْ بِهِ نَافِلَةً لَكَ عَسۤى اَنْ يَبْعَثَكَ رَبُّكَ مَقَامًا مَحْمُودًا 17/79 gecenin bir vaktinde kalk senin için nafile hükmünde olan teheccüt namazını kıl umulur ki Rabbin seni Makam-ı Mahmuda çıkarır. Yani övülen makama ulaşmış olursun, yani Rabbinin hamd ettiği makamın sahibi olursun, işte bu genel anlamda böyle olduğu gibi senin bünyende de Makam-ı Mahmud vardır. Senin özün de de Makam-ı Mahmud vardır. Çünkü Cenab-ı Hakk’ın Zat’ının olduğu yer de makam-ı Mahmud’dur. İşte bunu senin bütün suretlerin sana bağlı olan varlıkların sana bağlı olan fiillerinin hepsi sendeki makam-ı Mahmud’a hamd ediyorlar. İşte makam-ı Zat sende olduğundan sana bağlı olan kuvvelerin zahirdeki fiillerin her şeyin senin özünde bulunan senin aslında bulunan senin batınına hamd ediyorlar. 

 Hamdın beşincisi de anlatmak istediği bütün alemdeki hamdların Allah’ın Zat’ına tek hamd olarak Zat’ına hamd edilmesi oluyor. Yani bunların dördü enfusi bir tanesi de afaki beş hamd mertebesinin hakikati oluyor. Ayrıca daha da açtığımız zaman hamdın sekiz mertebesi vardır. Mevlana Hz.leri “Bir saatlık tefekkür, bir saat irfan ehliyle tefekkür yüz yıllık nafile ibadetten hayırlıdır” buyuruyor. Burada ibadeti küçük görmek değil, kafa çalışmadan kafanın yere yatıp kalkması yüz yıl sürse bu bilgileri toplayamazsın. Efendimiz’de (s.a.v.) “Bir saatlık tefekkür 1000 yıllık nafile ibadetten hayırlıdır” buyuruyor. Ama tefekkür gerçek yönlü olanıdır. Tefekkür ona derler ki sana yol açar, yeni bir ufuk açar. Şu halde hamid ve mahmud Hakk olmuş olur. Yani zahir ismi itibarıyla hamd eden, batın ismi itibariyle de hamd olunan olur. Zira bu suretlerde müteayyin olup yani meydana çıkmış olup hamd eden Hak’tır, suretlerin cümlesinin ruhu olmakla mahmud olan yine hak’tır. 

------------------- 

11. Paragraf:

 İmdi eğer sen, tenzih ile kail olur isen mukayyid olursun; ve eğer teşbih ile kail olursan muhaddid olursun (11).

------------------- 

 Eğer sen tenzih ile kail olur isen kayıtlı olursun ve eğer teşbih ile kail olursan hududlanmış olursun. Yani eğer Hakkı yalnız tenzih edecek olursan, yani tenzih mertebesi itibariyle sadece O’nu anlamaya çalışacak olursan O’nu da kendini de kayıtlamış olursun. Tenzih edersen kayıtlamış olursun, sınırlamış olursun. Tenzih neydi hani ötelerde olan bir Allah, noksan sıfatlardan tenzih ettin, ötelerde bir Allah’a yöneliyorum, yalvarıyorum, tapıyorum dediğin zaman Hakkı kayıtlamış olursun, sınırlamış oluyorsun. Zira Hakk sonradan meydana gelmiş şeylerden maddiyattan tenzih ederim denildiği zaman O’nun sıfatı bunların sıfatından başkadır demek olur. Yani bütün gördüğün bu varlıklardan O’nu tenzih ettiğin zaman o sıfatlar başka birine ait Hakk’ın sıfatları başka birine aittir demiş olursun. İşte o zaman ona başka bir güç verdiğinden o da şirkin ta kendisi olur. Neden? Çünkü tenzih ettiğin şeye bir varlık vermiş olman lazım ki ondan tenzih edesin. 

 Varlık vermezsen zaten tenzihe ihtiyaç yoktur. Eksik veya küçük gördüğün şeye bir vücut vermiş oluyorsun. Hakkı bir sıfat ile takyitten ibarettir. Yani onun sıfatı bunların sıfatından başkadır demek olur ki bu da Hakkı bir sıfat ile kayıtlamaktan ibarettir. Veya Hakk mukayyedattan münezzehtir, yani “kayıtlanmadan münezzehtir” denilince mutlak surette kayıtlanmış olur. Şundan uzaktır bundan uzaktır denilince mutlak olarak kayıtlamış oluruz. Böylece yalnız tenzihle meseleye bakan O’nu kayıtlamış olur. 

 Eğer Hakkı yalnız teşbih edecek olursanız yani teşbih mertebesi benzetme mertebesi itibarıyla teşbih edecek olursan hududlandırırsın. Yani şurada Hakk vardır, burada Hakk vardır dediğin zaman onunla sınırlandırmış olursun. Zira teşbih Hakkı cismaniyete benzetmektir, tabi Hakkı tanımak için şunda da vardır, bunda da vardır diyorsun, o gösterdiğin misaller örneklerle O’nu hududlandırmış olursun. Hakk cismaniyete benzetilince orada sınırlandırılmış olur. Bu ise gayri mahdud olan Hakkı cisimlerden bir hududla hududlandırmış olursun. Ve eğer sen Hakkı hem tenzih hem de teşbih edecek olursan nefsini artık doğruluk ve salah üzere sevk etmiş olur ve bu suretle de maruf-u ilahiyede imam ve seyyid bulunursun. 

------------------- 

12. Paragraf: 

 Ve eğer sen emreyn ile kail olursan müseddid olursun; ve maârifde imâm ve seyyid olursun (12).

------------------- 

 Yani eğer sen Hakkı hem tenzih ve hem de teşbih edecek olur isen nefsini doğruluk ve salah üzerine sevketmiş olur, bu surette yani Hakkı Zat’i yönünden tenzih ve sıfatları fiilleri isimleri yönünden teşbih edersen nefsini doğruluk ve salah yolu üzerine sevk etmiş olursun, bu işin hakikatini ancak böylece nefsinde oluşturmuş olursun.

 Yani nefsini o istikamete göndermiş olursun. Salah üzere sevk etmiş olursun. Yani iyilik güzellik sulh üzere nefsini sevk etmiş olursun. Bir insan nefsini veya herhangi bir şeyini boşu boşuna herhangi bir yöne sevk etmez. Yani harekete geçirmez, bir hedef vardır da gaza basar ondan sonra arabayı sevk edersin. 

 İşte senin hedefin tenzih ve teşbihin birleştiği noktadaki hedef olsun nefsini araya sevket diyor. Bu surette de marif-i İlahiyyede imam olursun. Yani ilahi marifette yani marifetullahta imam, önder olursun. Yani o yoldakilerin hepsinin önüne geçmiş olursun. 

 Yani İslam dininin içerisinde bu meselelerle ilgili olan bütün tarikat ehlinin önüne geçmiş olursun. Burası zaten hakikat mertebesidir, marifet mertebesidir tabiî ki tarikat mertebesinin önünde olacaktır. Ama kendisini vahdet ehli sayanların da önüne geçmiş oluyor. Yani onlardan daha ileride bir menzilin olur. Yani Hakk’a onlardan daha yakınsın demektir. 

 Önde gidenlerden olursun ve seyyid bulunursun, ayrıca onların efendisi olursun. Efendi sadece tahtla, parayla, pulla olmaz, ilimde de efendilik olur. Onun için “Mevlana” efendimiz manasınadır. 

 Uluhiyetin hat ve tarifi Hakk’ın zahir ve batını ahz edilmekle olur. Uluhiyet mertebesinin hududu yani haddi genişliği sonsuzluğu ve tarifi Hakkın zahir ve batınını ahz etmekle olur. Hani “Kab-ı Kavseyn” buyuruyor ya orada “kab” tutma yeri buradaki “ahz” tutma anlamındadır. Yani zahirini ve batınını birlikte tutarsan yani ikisinin hakkını vererek tutarsan bu tutmak ile ancak olur ve Hakk alemin suretinin batını yani Hakk bu alemin suretinin batını ve suret-i alem O’nun zahiridir.

 Yani alemin sureti Hakkın zahiri, bu alemin batını da Hakkın batınıdır. Hakk alemin suretinin batını, denilince batıniyeti hasebiyle alemin suretlerinden tenzih edilmiş olur. Şimdi Hakk bu alemin batını dediğin zaman batın bu suretlerden tenzih edilmiş olur. 

 Alemin suretleri zahiridir denilince yani alem suretleri Hakkın zahiridir denilince dahi teşbih olur. Yani bu alemde görülen suretler Hakkın suretleridir dediğin zaman bu teşbih mertebesidir. Bu alem Hakkın batınıdır dediğin zaman Hakk’ı tenzih etmiş oluyoruz. 

 Batın dediğinde onda gördüğün anladığın müşahede ettiğin madde yönü olmadığından o batın tenzih edilmiş oluyor, tenzih mertebesi olmuş oluyor. Ama bu alem Hakk’ın suretleridir dediğin zaman teşbih etmiş yani benzetmiş olursun. 

 Misallerle benzetmelerle Hakkı idrak etmeye çalışırsan teşbih etmiş olursun. Böyle diyen kimse hem tenzih hem de teşbih ile kail olur. Yani o kanaat üzere olur, öyle konuşup nefsini doğru yola sevk etmiş olur. Sevk için de bir hedef lazımdır.

 Bu isabetli bilgi doğru bilgidir. Bu halleri idrak etmeyenlere imam ya da onların seyyidi olur. Yani bu hakikatten haberi olmayan kimselere imam önder ve seyit olur, efendi olur. İşte onun için burada kim bu hakikatleri öğrenip de dışarıya çıktığında onları bir başkalarına öğretmeye tebliğ etmeye, onları da uyandırmaya çalıştığı zaman onların önderi ve seyyidi olur.

Mesneviden: Kah güneş, kah deniz olursun (güneş ile deniz arasında bağlantı yok, biri su, madde, birisi ışık enerji) yani birbirine zıt şeyler olursun. Kah Kaf dağı ve kah Anka kuşu olursun. (Dağ ile kuş arasında da fark vardır, biri toprak, biri de canlıdır.) Sen kendi zatında ne busun, ne de osun. Şunu şunu olursun, bunu bunu olursun ama kendi zatında ne osun ne de busun. Neden? Çünkü sen orada tenzihtesin. Tenzih mertebesinde Zatında olduğundan ne osun ne busun. Ey vehimlerden hariç, ziyadeden ziyade, yani vehimlerini çıkartmış, hayallerini vehimlerini elemlerini-elemneşrah leke deki- hayallerini vehimlerini her şeyini çıkartmış. İşte onun için “Mevlana” ya efendi deniyor, seyyid deniyor. 

 “Ey vehimlerden hariç ziyadeden ziyade” yani hayalinle vehminle anlayamayacağın onların haricinde ama ziyadeden ziyade, çokluktan çok fazlalıktan fazla, ey nakışsız olan zat-ı pak bu kadar suretler ile hem tenzih eden ve hem de teşbih eyleyen senden hayrandır. 

------------------- 

13. Paragraf:

 İmdi çiftlik ile kail olan kimse şerîk isbât edici oldu; ve teklik ile kail olan kimse dahi tevhîd eyleyici oldu (13). 

------------------- 

 Bir kimse, birisi halkın birisi Hakk’ın vücudu olmak üzere, iki vücut ispat edip varlığı çift görse Hakk’a şerik ispat etmiş olur. Yani bu alem ayrı Hakk’ın varlığı ayrı ötelerde işte sarayında tahtında arş-ı a’lâda oturuyor, bu alemleri de o yaratmıştır ayrı bir varlık olarak yaratmıştır derse, bu mutlak bir şirktir. Çünkü bu aleme ayrı bir vücut vermiş oluyor Cenab-ı Hakk’ın varlığını da ayrı bir vücut vermiş oluyor. Dolayısı ile ikilikte yaşamış oluyor. Bu da şirk olmuş oluyor. Böyle bir kimse Hakk’ın vücudunu ayrı, halkın vücudunu ayrı görür, halktan Hakkı tenzih eder. “Seni noksan sıfatlardan tenzih ediyoruz” dendiği zaman noksan sıfatlara bir varlık vermiş oluyoruz. Noksanı kaldırırsak sıfatlara bir ayrı varlık vermiş oluyoruz, çünkü noksan neye göre noksan, neye göre kemaldir. Bu alemde irfan ehli indinde noksan diye bir şeyin görülmesi mümkün değildir. 

 Her ne kadar arının zehirini, yılanın zehirini öldürücü bilirsek de o noksan değil kemalattır. Dolayısıyla bizim bireysel görüşle hayali vehmi görüşle noksan dediğimiz şeylerin hepsinde, ayrı bir kemalat vardır. Onun için neden tenzih ediyorsan tenzih ettiğin şeye bir vücut vermiş oluyorsun, onu sonra kaldırmaya çalışıyorsun. 

 Olmayan bir şeye vücut veriyorsun ve o şeyi tekrar kaldırmaya çalışıyorsun. Abesle iştigal ediyorsun. Sonra da “ben Hakkı tanıyorum” diyorsun. Bu durumda nasıl tanıyor sun ki. Ötelere attığın Hakkı nasıl tanıyacaksın. Tenzih eden kimsenin bir milyar sene ömrü olsa gene de Allah’a ulaşması mümkün değildir. Neden değildir? Allah bu alemlerin ötesinde dedik ya arş-ı a’lada duruyor, tahtında oturuyor, oraya ulaşmamız için elimizdeki cihazlar daha henüz orasının ölçüsünü ölçemedi, cihazların en son ulaştıkları yer 100 milyar ışık yılı bir mesafededir. 

 Daha ondan sonra kaç yüz milyar ışık yılı ötelerde neler var, elimizdeki araçlar daha onları tesbit edemedi. Şimdi şöyle bir düşünelim, Bütün insanların ömrünü bir kişiye verelim, yani Âdem’i (a.s.) bir kişi olarak görelim ondan sonra gelen bütün neslinin ömrünü her birinin 100 yıl yaşı olduğunu farz sayalım. 100 milyar, insan olmuş olsa yüz kere yüz milyar yaş olur. Bu kadar yıl ömür verilse Âdem’e (a.s.) bugün itibarıyla 20 bin Km/h kızla giden bir uzay aracına bindirsek 500 yılda o yolu aşacağını düşünsek 100 milyar ışık yılının yanında bu gidilecek mesafe çok az bir mesafe olacaktır. Ulaşması için bir o kadar daha ömür verilse bile yine mümkün değildir. İnsanların bizatihi her insanın Hakk’a ulaşması lazımdır, bütün insanlardan bir tanesi değil, bütün insanların Hakka ulaşması gayedir. Bu zaten her insanın hakkıdır. O zaman neyle nereye ulaşacağız ki. Tenzih ettiğimiz zaman Allah’a nasıl ulaşacağız? 

 Biz bir ömür boyu ne kadar yol alabiliriz, tenzih mertebesi itibariyle ötelerdeki bir Allah kabul edildiğinden ve o ötelerinde insan ömrüne göre çok uzak bir mesafe olduğundan insanın öyle bir Allah’a ulaşması mümkün olmayacaktır. Allah bu alemin dışında arşında oturuyor diyorsun, peki bu alemin dışına ışık hızı ile bile gitsen ulaşmaya ömrün yetmiyor, o halde nasıl ulaşacaksın tenzih inancına göre? Allah’a ulaşman lazım bu dünyaya gelme gayemiz bu olduğuna göre demek ki, bu yol ulaşmaya kapalı bir yoldur. Yani tenzih yolu Allah’a ulaşmak için kapalı bir yoldur. Tenzihde gidersen hayalinde gidersin ve kendi kendini kandırırsın. Ötelere attın mı Rabbine ulaşman mümkün değildir. İşte bu gidişi miraç mucizesinde göstermişlerdir. Peki o zaman teşbih yaparsan Hakk’a nasıl varacağız? Bütün varlıkta Hakk’ın zuhurunu müşahede ettik o zaman nasıl varacağız? Var olan her şeyle intibak etmen lazım bu dünyanın dışındakilere nasıl ulaşacaksın? Dolayısı ile teşbih yolu da kapalıdır.

 İşte o zaman tenzihi ve teşbihi birleştirdiğin vakit Cenab-ı Hakk’ın Zat’ını tenzih ederek ötelere atmaktansa bu varlıkta müşahede edip bu varlığın batını olarak bu varlığın içinde tenzih ederek bakarsan meseleye, o zaman Hakkı teşbih ile buraya getirmiş tenzih ile de özüne intikal etmiş olursun. Yani Cenab-ı Hakk’ı teşbih ile zaten buraya getirmiş oluyorsun, yalnız buraya getirip sadece teşbihte kalırsan putperest oluyorsun, çünkü tek bir yerde müşahede etmiş oluyorsun teşbih itibariyle tek belirli mahallerde teşbih- benzetme etmiş oluyorsun onunla da sınırlamış oluyorsun. Tahdit etmiş oluyorsun, bir kalıba girip sınırlamış oluyorsun. Bu da mümkün değildir. O zaman işte tenzih ediyorsun ama bu varlıkta gördüğün müteşabih yani teşbihlerin batını tenzih ederek yani her ne kadar onlar suret olarak görünüyorlarsa da bunların bir asılları vardır. 

 Batınları, özleri vardır ki onları tenzih ediyorsun. Zatları yönünden tenzih ediyorsun. O da alemin batını olmuş oluyor. Sende görünen bir varlık var, bu senin zahirin ve senin bu zuhurların, şuunatların yani yaptıkların yazdığın çizdiklerin aldığın sattığın bu senin varlığın senin zahirindir. Bu teşbih yani benzetme yolundur. Ama bu yaptığın şeyleri senin dahi göremediğin emredici bir özün vardır. Zatın vardır, işte bu zatın itibariyle sen tenzihtesin. Yani zatını tenzih ediyorsun. Zat’ını sen görebiliyor musun? İşte gördüğün tuttuğun, yaptığın şeyler senin fiilinden etinden kemiğinden meydana geliyor, ama bunlar da senin zatından gayri şeyler değildir. Zat’ın olmasa bunlar olmayacaktır. O zaman her iki yönünü de değerlendirmen gereklidir. Hem göremediğin ve varlığını idrak ettiğin yönünü anladığın zaman, Zatını tenzih ediyorsun. Çünkü onu bir şeye benzetmen herhangi bir şekilde neticeye ulaştırıp bu budur demen mümkün değildir çünkü müşahedesi yok görünmüyor. 

 Ama onun isimleri sıfatları fiilleri zuhura çıkıyor, fiilleri ile görünüyor, biliniyor o zaman bunlarda teşbih yani benzetme ile anlıyorsun. Şuna benzer, buna benzer şunu yapmaz, bunu yapmaz, bunu yapar, şunu yapar diyorsun. İşte kendini böyle tanıdığın zaman alemi de böyle, işte nefsini zahir ve batın yönden bilirsen Rabbini de bu yönden bilmiş oluyorsun.

 O zaman tenzih ettiğinde Rabbini ötelerde değil bu alemdeki varlığını tenzih ediyorsun. Çünkü teşbih ettin indirdin bu aleme dolayısıyla o sadece tek yönlü değildir, yani sadece teşbih değil, misallerle sadece değil, benzetmelerle baktığın zaman meseleye o zaman putperestlik oluyor, putlaştırmış oluyorsun. Putperestlikten kurtarmak için onun bir batını olduğunu senin aslında onun dışarıda görünen fiillerine değil fiillerini meydana getiren göremediğin batınına yöneldiğini anladığın zaman tenzihi de teşbihi de birleştirmiş oluyorsun. İşte bunları birleştirdiğin zaman hem tenzihten Hakk’a gitmek mümkün hem de teşbihten Hakk’a gitmek mümkündür. Birleştiremediğin zaman ne tenzihle Hakk’a gitmen mümkün ne de teşbihle Hakk’a gitmen mümkündür. Eğer bu böyle olsaydı bütün bu alem Hakk’a ulaşmış olurdu. Çünkü bu alemin yarısından çoğu tenzih ediyor, diğerleri de teşbih ediyor. Bunları bilerek veya bilmeyerek yapıyor.

 Gerçek tenzih, gerçek teşbihi birleştirdiğin zaman zaten tevhid ehli olmuş oluyorsun. Bu durumda onların da seyyidi, efendisi oluyorsun. Tenzihciler güya hürmet karşılığı yapıyorlar, onu yapmaz bundan münezzehtir bunu yapmaz adete Cenab-ı Hakk’ı bağlıyorlar. Bir kimse, birisi halkın vücudu diğeri Hakk’ın vücudu olmak üzere iki vücut ispat edip varlığı çift görse Hakk’a şirk koşmuş olur. Yani Hakk’ın birini ötelerde birini de burada görmesi iki vücut olur. Böyle bir kimse Hakk’ın vücudunu ayrı ve halkın vücudunu da ayrı görüp Hakk’ı halktan tenzih eder. Halka hizmet Hakk’a hizmettir, Hakk, halktan ayrı olmuş olsa halka yapılan hizmet Hakk’a yapılan hizmet olur mu? Böyle saçma bir şey söylenir mi? Burada söylenen söz gerçektir, halka yapılan hizmet aynı zaman da Hakk’a yapılmıştır.

 Bayazid-i Bestami; “30 yıldır Hak’la konuşurum, onlar beni kendileri ile konuşur zannederler” buyuruyor. İşte halkta Hakk’ı müşahede ediyor, zahirini halk, batınının Hakk olduğunu biliyor, dolayısı ile tenzihi de teşbihi de birleştirip tevhid ediyor. Yani bir yönüyle baktığın zaman yemin et ki bu halktır, bir yönüyle yemin et ki bu Haktır. Bunu ancak tevhid ehli söyler. Peki nasıl halktır, nasıl Hakk’tır? diye sorduklarında sorunun altından kalkacak durumda olmalıdır. 

Hakk’ın vücudunu ifrat edip vahiddir diyen kimse dahi O’nu vahdet ile takyid eder. Zira evvelen kesreti ispat eder, sonra Hakk’ı kesretten ihrac edip tevhid eyler. Böylece bu da evveli gibi haberi olmaksızın şirke düşer çünkü teklik ve çiftlik mukteza-ı adeddir, halbuki Hakk ne ikinin ikincisi, ne de kesirin vahididir. 

 Yani Hakk’ın vücudu tektir diyen fertleştiren yani tektir diyen ve vahiddir diyen kimse dahi O’nu Vahdet ile yani teklik ile kayıtlamış olur. Yani Allah birdir dediğimiz zaman bile hata etmiş oluyoruz. Allahüekber dediğimiz zaman bile hata etmiş oluyoruz. Büyük Allah ama neye göre büyük Allah? Başka Allahlar olacak ki o Allahlardan daha büyük Allah olacak. Sanki küçüğü varmış da bu en büyüğüymüş gibi. Ama genelde başka da ifade tarzı olmadığından avam için bunlar kullanılmaktadır. Vücud-u Hakkı ifrat edip yani tekleştirip vahiddir diyen, tektir diyen, kimse dahi onu vahdet ile kayıt etmiş olur. Yani birlik, teklik ile kayıt etmiş olur. Zira evvelen kesreti ispat eder yani evvela bir kesret var kafasında bunu ispat ediyor yani kendi kendine kabulleniyor, onların karşısında yahut onların birliğinde Allah birdir, vahiddir diyor. 

 Yani evvela çokluğu kabul ediyor, sonra ikrar ediyor O birdir diyor. Çokluğu kabul etmese birdir demeye gerek kalmayacaktı. Ondan sonra Hakk’ı kesretten ihrac edip tevhid eder. Yani çokluktan çıkartıp birdir der. Bu da evvelki gibi haberi olmaksızın şirke düşürür. Yani Allah birdir diyen bile farkında olmadan şirke düşmüştür. Ama bunlar hep iyi niyetle söylenildiğinden Cenab-ı Hakk bunlara hatalı bakmıyor. Bunu ancak kişinin kendi beyninde kendi gönlünde yaşamında oluşturacak hadisesi oluyor. 

 Haberi olmaksızın şirke düşer buyuruyor. Nasıl Hakkı tenzih eden de şirke düştü, teşbih eden de şirke düştü, tevhid eden dahi şirke düştü. Artık başkası da kalmadı demektir. Çünkü birlik ve ikilik adedin gereğidir. Bir dersen o da bir adettir, çift dersen o da adettir. Halbuki Hakk ne ikinin ikincisi ne de kesirin vahidi değildir. Yani ne ikinin ikincisi ne de çokluğun birincisidir. Bu kesret-i taayyünatı görüp vücud-u halkı ispat etmek suretiyle yani halkın vücudunu ispat etmek suretiyle vücud-u Hakkı iki vücüdün ikincisi olarak telakki edersen hani bazıları gölge varlık diyorlar ya bu aleme gölge de olsa bir varlıkları var demektir.

 İster gölge de ister hayal de bir varlık veriyorsun kabul ediyorsun. 

------------------- 

14. Paragraf:

Eğer sen iki kılıcı isen teşbihten sakın! Ve eğer tek kılıcı isen, tenzihten sakın! (14)

------------------- 

Hakkı iki vücudun ikincisi olarak telakki edersen bu sırf teşbih olur ki şirktir, yani sadece teşbih şirktir. Bu şirki mutazammın olan teşbihten sakın. Veya bu taayyünattan yani bu alemdeki varlıklardan ve vücud-u halktan vücud-u Hakkı çıkarıp yani bu varlıktan Hakkın vücudunu çıkarıp hak bunların cümlesinden münezzehtir diyecek olursan bu da sırf tenzih olur ki bu da şirktir. Hani Hakk zamandan ve mekandan münezzehtir diyorsun ya, işte mekandan münezzehtir dediğin zaman alemin tümünden çıkarıyorsun. Birey birey bütün bireylerden genel olarak da bütün alemden dışarıya çıkarıyorsun. 

 Hakk bunların cümlesinden münezzehtir diyecek olursan bu da sırf tenzih olur ki yukarıdaki gibi bu da şirktir. O zaman aleme ayrı bir vücut vermiş oluyorsun, Hakk’a ayrı bir vücut vermiş oluyorsun. Bu düşünceler içerisinde deminki hesapla tenzihte Hakk’a ulaşman mümkün değildir. Teşbih yoluyla Hakk’a ulaşman da mümkün değildir çünkü her bir varlığın hepsine ulaşman lazımdır. Bir yerde ulaştım dersen o da putperestlik olacak, zira evvela bir şeyin vücudunu ispat etmeyince onun içerisinden bir şey çıkarmak tasavvur edilemez. Böylece şirki mutazammın olan tenzihten dahi sakın. Yani şirke götürecek olan bu tenzihten dahi sakın. 

------------------- 

15. paragraf: 

 İmdi sen O değilsin, belki sen O'sun; ve sen O'nu ayn-i umurda mutlak ve mukayyed olarak görürsün (15).

------------------- 

 Sen Hz. şehadette kayd-ı zahir ile kayıtlı olduğun için vücud-u mutlakı Hakk’ın aynı değilsin. Böylece bu kayd-ı taayyün içinde sen o değilsin, fakat senin o taayyünün vücud-u mutlak-ı Hakk’ın min-haysü’s sıfat tenezzülünden husule gelmiş bir vücud-u itibari olduğu için hakikat-ı vücut itibariyle sen onun aynısın. Böylece sen osun ve sen onu ayan-ı eşya suretlerinde açık mutlak surette görürsün zira suver-i ayandan her birisi vücud-u mutlak’ın takayyüdünden hasıl olmuştur ve her bir mukayyed diğer mukayyedin gayrıdır. Fakat cümlesinin hakikati vücud-u mutlak olmak itibariyle yekdiğerinin aynıdır. 

 Bu alem mübarek bir alemdir. Hazret olan bir alemdir. Yani Hakk’ın hazır olduğu hazreti şehadet. Bu alemin tümü hazreti şehadettir. Gerçi biz bazısını kötülüyor bazısını yeriyor bazısına kötü diyoruz, oysa bu alemin tümü hazreti şehadettir. 

 Hazreti şehadette zahir kaydıyla kayıtlandığın için, çünkü her birerlerimiz et ve kemikle kayıtlanmışız. Yani madde ile kayıtlanmışız. Yani bu zahir kaydıyla kayıtlıyız hepimiz. Özümüz ruhumuz kayıtlı değil ama biz onu da kayıtlamışız. Asli olarak özümüz kayıtlı değildir. Ama bedenlerimiz kayıtlıdır. Neden kayıtlı; büyüklükle, ağırlıkla, kütle ile boy yani uzunlukla kayıtlı, ihtiyarlıkla kayıtlı beslenmezsen hastalıkla kayıtlı, bunlarla kayıtlı olduğumuzdan Hakk’ın mutlak vücudu ile aynı değiliz. Böylece bu görünen senin içinde var olan bu kaydı taayyün içinde sen o değilsin. Yani bu alemdeki kayıtlanman dolayısıyla sen o değilsin. Fakat tamamen değilsin demek değil, senin bir de O olma hasebiyle o yönün vardır. Senin bu varlığın şöyle veya böyle esmer veya sarışın beyaz şişman veya zayıf ne türlü taayyünün varsa Hakk’ın mutlak vücudunun sıfatının tenezzülünden husule gelmiş bir vücudu itibaridir. Yani her ne kadar sana ait senin kendine ait varlığın yoksa da o değilsen de ama sen de meydana gelen Hakk’ın sıfatının tenezzülünden zuhura gelmiş bir varlık olduğundan, sen sana ben dersen işte haktan kendini tenzih etmiş olursun.

 Ama bende bir şey yok, bende Hakkın sıfatlarının tenezzülünden zuhura gelmiş bir varlık var diye düşünürsen ki aslı öyledir, tenezzülünden husule gelmiş bir vücud-u itibari yani itibar olmadığı halde var gibi kabul edilen itibar edilen böyle bir itibari vücut olduğu için hakikat-ı vücut itibariyle sen onun aynısın.

İşte tenzih ve teşbih ikisini birleştirdiğin zaman dengeli düşünmüş oluyorsun. Yukarı da söylendiği gibi sen ne O’sun ne de O’ndan gayrısın. Yani ne O’sun ne de O değilsin. Hem O’sun hem O değilsin. Ayna misalinde aynaya baktın, aynada kendimizi gördük, ben aynada gördüğümün ben olduğuna yemin etsem yalan söylemiş olmam. Ama bir başka yönden baktığım zaman aynanın içindekinin benimle ilgisi yoktur. Aslında ben buyum, aynadaki hayaldir. O halde aynanın içindeki ne benim ne de ben değilim. Hem benim hem de değilim. Baktığım zaman aynadaki ben değilim ama gördüğüm de benden başkası değildir. Bu alemde de bütün varlıklar Hakk’ın aksinden başka bir şey değildir. Bütün bu varlıklar Allah’ın birer aynasıdır. Hakkı meydana getiren birer aynadır. 

 Hakkın sıfat tenezzülünden meydana gelmiş bir vücud-u itibari olduğu için hakikat-ı vücut itibarıyla sen O’nun aynısın. Böylece sen O’sun ve sen O’nun ayan-ı sabite yani eşyanın hakikatleri suretlerinde sarih ve açık yani mutlak ve mukayyet olarak görürsün. 

İşte mutlakiyeti batınıyeti yönüyle mukayyetliği de suretlere bürünmüş sıfatlarının görüntüsüyle ama itibari birer vücut olması dolayısıyla. Zira suveri ayandan yani bu ayan suretlerinden her birisi vücud-u mutlakın takayyüdünden hasıl olmuştur. Vücud-u mutlak kayda girmemiş olsaydı hiçbir ayrı vücut görünmezdi. Her varlıkta vücud-u mutlak kayıtlandığından yani belirli bir kase içine girdiğinden orada mutlak kayıtlanmıştır. Kayıtlandığı için de bu varlıklar meydana geldi. Eğer vücud-u mutlak hiçbir şekilde kayıtlanmamış olsaydı, bu alemler meydana gelmezdi. 

 Her kayıt yani her program her şekil kendine has bir oluşum meydana getiriyor. Dolayısıyla bu alemdeki yaşantı da böylece faaliyete geçmiş oluyor. Cenab-ı Hakkı daha iyi tanımamız için onun bir mutlak bir de mukayyed yanı olduğunu bilmemiz gerekir. Zat-ı mutlak zaten Hakk’ın Zat’ını düşünmeyin dedikleri yerdir, Zat-ı mutlakı düşünmemiz mümkün değildir çünkü bu akıl O’nun varlığının altında meydana geldi, alttaki bir varlığın da üsttekini idrak etmesi mümkün değildir. Ancak Zat-ı mukayyed yönüyle yani kayıtlanmış yönüyle bu alemde idrak etmemiz mümkündür, o da teşbih haliyle kayıtlanmış olarak müşahede etmemiz mümkündür, her ne kadar kelami olarak orada da Zat-ı mukayyed diyor isek de aslı itibariyle orada da Zat-ı mutlaktır. 

 Her birimde ayrı ayrı Zat-ı mutlaktır. Ama hem Zat-ı mutlak hem de Zat-ı mukayyed diye de O’nu vasıflandırabiliriz. Her bir mukayyed yani her bir kayıtlanmış varlık sınırlanmış varlık diğer mukayyedin gayrıdır. Yani her bir kayıtlı varlık diğerinin gayrıdır. Hepsi birbirlerinden ayrıdır. Bir çuval nohut ile bir çuval fasulyeyi düşün, her ne kadar onların aslı, özü bir ise de ama hepsinin kendine göre ayrı birer varlığı vardır, hepsi de birbirinin gayrıdır. Kur’an-ı Kerimde “hepiniz döndürüleceksiniz” buyuruyor. Bunu idrak edenler “Biz döndük” diyorlar daha baştan.

اِنَّا لِلَّهِ وَاِنّاَۤ اِلَيْهِ رَاجِعُونَ 2/156 Biz ona döneceğiz diyorlar burada, diğerlerinde döndürüleceksiniz buyuruyor. Burada ferdi olarak kendini idrak etmiş ki biz ona döndürüleceğiz diyor. Yani ne demek; her ne kadar şimdilik mukayyed olarak bir görüntümüz var ise de kayıtlı bir görüntümüz varsa da, Zat itibarıyla evvela biz Zat’ımıza döndürüleceğiz. Aslımıza döndürüleceğiz. Bunu biliyoruz diyorlar. İşte bunlar irfan ehlidir, yaşarken bu hadiseyi idrak etmiş kimselerdir. Bunu ölüyorken söylüyorlar. Cenazelerin örtülerinde de bu ayet vardır. كُلُّ نَفْسٍ ذَاۤئِقَةُ الْمَوْتِ ثُمَّ اِلَيْنَا تُرْجَعُونَ 29/57 Her nefis, ölümü tadacaktır! Sonra bize döndürüleceksiniz! Her kayıtlı olan diğer kayıtlı olandan gayrıdır eğer aynı olmuş olsa onlar iki aynı şey olacağından Cenab-ı Hakk’ın zuhuruna كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِى شَاْنٍ 55/29 ayetinin oluşumuna ters olacaktır. Çünkü O hiçbir tecelliyi iki defa meydana getirmez. Eğer iki aynı şey olmuş olsaydı Cenab-ı Hakk’ın sonsuzluğuna halel gelirdi. Yani acziyeti ortaya çıkmış olurdu. İşte başka çeşit yapamadı da ikisini de aynı yaptı demek olurdu. Şimdi kopyalama diye bir şey ortaya koydular ya ortalığı karıştırdılar sanki insanlar değişik bir şey yapmış gibi, O onun aynısı değil ki.

 Sonra kopyalama yeni bir şey de değildir. O yönden baktığımızda biz hepimiz Âdem’in (a.s.) kopyalarıyız. Çocuklarımız bizim kopyalarımız ama her ne kadar kopya da olsak her birimizin ayrı bir özelliği vardır. Dolayısıyla bir bakıma kopya bir bakıma da müstakil bir varlıktır. Her birerlerimiz orijinal bir varlıktır. İşte tenzih ve teşbih burada da vardır. Her bir kayıtlı diğer kayıtlının gayrıdır fakat cümlesinin hakikati vücud-u mutlak olması itibarıyla yekdiğerinin de aynıdır. Bir fırın ekmek düşünelim her ekmeğin şekli oluşumu kendine göredir ama her birinde ayrı özellik vardır, her birerlerinin kendine has özellikleri vardır. Ama vücud-u mutlakları itibariyle yani hakikatleri itibariyle hepsi undandır, hepsi sudandır. 

 Misal: Elimize bir iplik alıp onun üzerine beş düğüm yapsak, 1 metrelik ipe 20cm arayla beş tane düğüm yapsak bu düğümlerde zahir olan ve düğümlerin suretini meydana getiren ipliktir. Fakat bu düğümlere iplik ismi verilmez. Aslı iplik olduğu halde neden denmiyor ne farkı var? Orada bir bükülme, dolaşma var, işte oradaki hareketi ef’ali belirtmek için ona “düğüm” denilmiştir. Bu durumda yapısını iplik oluşturduğu için ona iplik değil “düğüm” deniyor. Zira mutlak iken kayıtlandı. Yani iplik düz iken mutlak idi, düğümlenince kayıtlandı, adı iplik değil artık “düğüm” oldu. İpliği bir hortum gibi düşünürsek evvelce onun içinden düz bir şekilde su geçerken düğüme geldiği zaman düğümün şekline göre su orada düz değil de düğümün şekline göre dolanmak zorundadır. Veya düğüm sıkı ise su geçemeyecek durumdadır.

 Yani o noktada bir değişiklik bir kayıtlanma olduğundan o değişikliği kayıtlanmayı ifade babından ona düğüm denilmiştir. Zira iplik orada mutlak iken mukayyet yani kayıtlı oldu. İplik ile görülen işler düğümler ile görülmez oldu. Bu ipliği iğneden geçirmişsek o düğüme geldiğinde artık iğneden geçmez hale geldi. Böylece düğümler kayıtlılığı itibariyle iplik değildir fakat vücud-u müstakil sahibi olmayıp onların vücudu ile ipliğin vücudundan başka bir şey olmadığından düğümler ipliktir. Yani düğüm düğüm ama müstakil bir varlığı olmadığından yine de ipliğe bağlı olduğundan hakikatleri de ipliktir. 

Misal: Geniş deniz, sonsuz bir deryadır fakat onun suyunu muhtelif şekillerde beş bardağın içine koysak, çay bardağı, su bardağı, kadeh, kahve fincanı, limonata bardağı gibi bardakların şekilleri ile kayıtlanmış onlarda sınırlanmış olduğundan o sular denizdeki suyun aynı değildir. Çünkü denizde düz olarak bir satıhta dururken hangi bardağın içerisine girerse o bardağın şeklini alıyor. Hele bir de onlar donacak olursa aynı girdiği kabın şeklinde oluyor katı bir halde. Biraz evvel denizde su idi. İşte şekillendiği için suyun dışına çıktı ve sudan ayrılmış oldu. Onlara denizdir desen herkes güler çünkü deniz gemileri ve insanları içine aldığı batırdığı, yuttuğu halde bunlarda bu hassa yoktur. Fakat onların vücudu yani o suların mevcudiyeti varlığı denizin kayıtlanmasından meydana gelmiş olduğundan bu yol ile denizin aynıdır. 

 Yani bardaklara koyduğumuz sular denizden alınmış sulardır. Ama kap içine girdiğinden kap ile kayıtlanmış oluyorlar. Kayda girmiş şekle girmiş oluyorlar. Dolayısıyla bunlara sen deniz diyemiyorsun. Şekilleri, suretleri itibarıyla bunlara deniz diyemiyorsun ama özlerinin hakikati itibarıyla denizin aynı olduğundan denizden gayri de değildir.

 İşte bizlerin her birerlerimiz birer bardak misaliyiz, deniz dediği ruhlar alemi deryasından geldiğinden ama bir kadehe girdiğimizden suyun şekli kabının şeklidir, işte Cenab-ı Hakk bize bir kap taayyün etmiş bir kap şekillendirmiş bizi o kabın içinde denizden bir varlık vermiş وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِى demiş, ruhlar deryasından bize bir ruh vermiş, ama bize bir ruh vermiş derken o ruh parçalayıp da al sana yarım kilo, al san bir kilo, al sana 500 gr şekliyle vermiş değildir. Ruh zaten bütündür. Bütün bu alemi ihata etmiş bir bütündür. خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ وَخَلَقَ مِنْهَا زَوْجَهَا 4/1 Eğer biz kendimizi Hakkın dışında değerlendirirsek kendimize hayali bir vücut vermiş oluyoruz. Kendimize göre gerçek ama hakikatte hayali olan bir vücut vermiş oluyoruz. İşte en büyük şirk budur. 

 En büyük günah da budur, “senin vücudun senin en büyük günahındır” buyurulması buna dayanır. Senin bu fiziksel varlığın senin zannettiğin varlığındır, senin bu fiziksel varlığın gerçekte Hakk’ın sıfatlarından mübarek bir varlıktır -Mescid-i Aksa- ama sen bunu değerlendiremediğin zaman senin için en büyük bir günah oluyor. Şimdi bu vücut senin olmadığı halde sen bu vücuda sahip çıkmakla zaten baştan emanete ihanet etmiş oluyorsun, bunu kötü yönlerde kullandığın için yine emanete ihanet etmiş oluyorsun. Bu vücuda verdiğin varlık Hakk’ın vücuduna sahip çıkmandan dolayı şirk oluyor ve en büyük günah şirk olmuş oluyor. İşte gusül abdesti denen şeyin hakikati de budur. Namaz abdesti kişinin tozdan çamurdan kirlerini temizliyor, gusül abdesti ise bütün varlığını temizliyor. Neden? Benlik kirlerinden, benlik yağlarından, paslarından işte kendi varlığının hakikatini idrak ettiğin zaman gusül etmiş oluyorsun.

 İrfan ehlinden birisine bir kişi gelmiş Cünüplük nedir diye sormuşlar, o’da “cünüplük Hakk’tan ayrı kalmaktır” demiş. Adam vurmuş kafasına, “eyvah bir ömür boyu cünüpmüşüm” demiş. Yani suyla yıkanmak gerçek cünüplüğü temizlemez. O sadece bu et, kemiği temizler. İşte biz Hakk’ın vücuduna kendi varlığımız gibi sahip çıkarsak emanete ihanet etmiş oluruz. Her şeyin bir zahiri bir de batını var. İşte bedeni temizlik o işin bedeni temizlik kısmıdır, yıkayarak gusül abdesti alıyorsun, batını gusül için de Hakk’tan ayrı kalmayacaksın. Batını yönümüzle kendi varlığımızdan kendimizi temizlediğimiz zaman batını cünüplükten kurtulmuş oluyoruz. Fiziksel cünüplük, zahiri yönün cünüplüğüdür. Bu senin cünüplüğün değildir. Ama bu bedene benim diye sahip çıktığın zaman, aynı zamanda senin cünüplüğün oluyor. Ama bu bedene sahip çıkmazsan bunun sahibi yoksa o zaman sen cünüp değilsin. Buna bu bedene sahip değilsen, mal seninse seni ilgilendiriyor. 

 İşte esas ondan temizlenmek manen ruhen kendi hakikatini Hakk’ın hakikatini idrak ettiğin zaman manevi olarak o necaset senden gitmiş oluyor. Yani hem zahir hem batın cünüplükten kurtulmak lazımdır. Bir de ayrı mesele var, peki “gasil” ile “gusül” arasında ne fark vardır? İkisi de yıkanmadır, ikisi de cesedin yıkanmasıdır. Gusülü sen kendi kendine yapıyorsun, gusül yapıyorsun, gasili ise sana yaptırıyorlar. Yaşayan kişinin gusül etmesi lazım ölmüş ise gusül edemediği için gasil ediyorlar. Eğer sen gusül etmiş olsan o gasilhanenin gasline gerek kalmazdı. Deniz gemileri ve insanları yutup batırdığı halde bir bardak suda böyle bir hassa yoktur, yani gemiyi batıramaz. Ama bir baklayı, nohutu batırabilir. Fakat onların vücudu denizin vücudundan meydana gelmiş birer kayıtlı vücut olduklarından bu itibar ile denizin aynıdır.

 Yani denizin hakikatinden suyundan oluşumundan meydana geldiğinden her bardağın içindeki denizin aynıdır. O zaman iş daha da kolaylaşıyor. Her birerlerimiz denizden alınmış birer varlık olduğumuzdan çünkü bizim kendimize ait bir varlığımız yoktur. Ama biz deriz ki annemiz bizi büyüttü besledi, büyüttü besledi ama hangi etle, hangi suyla hangi gıdayla besledi? Yine Hakk’ın tarlasından çıkan Hakk’ın varlığıyla bizi besledi. Dolayısı ile o sebep oldu, müsebbib oldu gerçek asıl olmadı. Yani bizi gerçekten kendi malından mülkünden besleyen olmadı, yani kendi var ettiği kendi var ettiği sütünden, kendi var ettiği ekmeğinden, havasından, suyundan beslemedi, mevcut Allah’ın var ettiği besinleri aldı. Yani şuradakini getirdi buraya koydu başka katkısı olmadı. Burada duruyorken birinin ağzına verdi, o da yedi anne sadece yedirmeye vesile oldu ne et yaptı ne de kan yaptı. Ne annemiz ne de babamız bize bir şey yapmadı. Dolayısıyla her birerlerimiz de müdebbir olan melek veya melekler, bizdeki oluşumu meydana getirdi. 

 Onlar da Hakk’ın kuvvetleridir ve o kadar çocuk veya gelişmiş insanların üzerinde o melaike-i kiram o kadar görevde ki biz uyuyoruz onlar uyumuyorlar. Bizim üstümüzde faaliyettedirler, çalışıyorlar, çocuğun üstünde çocuğu büyütmek için çalışıyorlar. Zaman içinde hiç boşluk bırakmıyorlar, hep orada görevdeler, mide mi oluşturacak, kalp mi oluşturacak, akciğer mi oluşturacak ne yapacaksa o ruhla birlikte o da faaliyettedir. Biz neden sahip çıkıyoruz ki ne yaptık da sahip çıkıyoruz? İşte her birerlerimizi içine denizden su konmuş su bardakları gibi düşünelim. Bunlar gezen dolaşan su bardakları, kadehler gibi düşün, işte deniz her birerlerimizin içinde vardır. Ruhlar alemi yani Allah’ın ruhaniyeti içimizde mevcuttur. 

 Cenab-ı Hakk bütün insanlara وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِى Biz ona ruhumuzdan üfledik, bu bütün insanlar için geçerlidir. İşte bu sözün hakikati ile her birerlerimiz birer su kadehi hükmündedir. Bu sözle, yani bu ayetin ifade ettiği oluşumla her birerlerimiz bir kadeh içine girmişiz. Zaman da seyre başlamışız, Hakk yolunda seyre başlamışız, eğer tenzihten teşbihe yani hakikat-i museviyyetten, hakikat-i iseviyyet mertebesine geçebilmişsek orada bizim karşımıza çıkacak olan şey hadise şudur. O mertebeye geldiği zaman وَاَيَّدْنَاهُ بِرُوحِ الْقُدُسِ 2/253 hepsine değil, iseviyet mertebesine gelmiş kimselerin aldığı mertebe budur. “Biz O’nu Ruh-ul Kudüs ile destekledik” Çünkü orasını Ruh-ul Kudüsten başkası ile geçmesi mümkün değildir. Ancak Ruh-ul Kudüs, ötekinde وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِى Ben onun içine ruhumdan üfürdüm demek suretiyle her bir kadehe bir hayat vermiş oluyor. 

 Her bir kadehin için de o mevcut varlığın mutlakiyetini gösteriyor. Bunu belirli bir seyir içerisinde iseviyet mertebesine kadar geldiğinde “biz O’nu Ruh-ul Kudüs ile destekledik” güçlendirdik buyuruyor. Nasıl oluyor, hadise bilindiği gibi İsa’nın (a.s.) fiziksel babası yok, Ruh-ul Kudüs var. O’nda mukaddes ruh vardır, onda faaliyete geçiyor. İşte bu mukaddes ruh faaliyete geçmediği zaman Zat’ına ulaşması mümkün değildir. Çünkü o aradaki enerji ancak mukaddes ruh Ruh-ul Kudüs ile mümkün oluyor. Oraya kadar tabii ruh götürüyor, ondan sonra mukaddes ruh götürüyor. Hani zaman, zaman da söylenir ya İsa (a.s.) hakkında Meryem Ana’ya Ruh-ul Kudüs’ün İsa’yı nefh etmesi Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Kur’an-ı kerim’i ümmetine ikram etmesi gibidir. Ruh-ul Kudüs iseviyet mertebesini meydana getirdi, Hz. Resulullah’ın (s.a.v.) ilkası yani Kur’an-ı Kerimin ümmetine ikram etmesi makam-ı Muhammediyi meydana getiriyor. 

 Resulüllah (s.a.v.) öyle bir yüce makamın sahibi ki O’nun yüceliğinden bizlerin aldığı yücelik de diğer kavimlerin/ümmetlerin ve peygamberlerin üstündedir. Tabi ki peygamberlik mertebesi ayrıdır. İşte her birerlerimiz mana aleminden gelen birer nurla birer ruhlar olduğumuzdan ki hayatımızın varlığı bunun ispatı, eğer bizim hayatımız ve düzenimiz varsa o وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِى dendir, o çekirdektendir. İşte Mevlana Hz.lerinin Mesnevi-i Şeriflerinde 18. Beytte bahsettiği “beni kamışlıktan vatan-ı asliden kestiler kopardılar, onun nameleri vatan-ı asliyi özlemektendir, yani ney’in nameleri asli vatanı özlemektendir, sıla-ı rahimdendir “ diyor. بِقَوْمٍ يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُۤ 5/54 “Onlar Allah’ı sever Allah da onları sever” ifadesi bu Ruh’ul Kudüs’ün üstünde olan bir ifadedir. Hakikat-ı Muhammediye olan bir ifadedir. Fakat onların vücüdü denizin vücudunun takayyüdünden husule gelmiş birer vücut olduğundan yani her bir bardağın varlığı yani her bir insan kaselerinin varlığı ruhlar aleminin kayıtlanmasından meydana geldiğinden taayyünat olarak kayda girdiğinden ruh kayda girmez, orada da kayd-ı mutlak, Zat-ı mutlak kayıtlı zat diyoruz, her ne kadar kayıtlı da olsa orada da mutlak Zat’tır. Mukayyet Zat değil mutlak Zat’tır. 

 İşte Hakk’ın varlığından meydana gelmiş birer vücut olduğundan bu itibar ile de insan Hakk’ın aynıdır. Her ne kadar kayıtlı bir varlık olmak itibariyle cesed yönüne zahir yönüne bakmak suretiyle kayıtlı dediğin halde Zat-ı Mutlak batıni yönden baktığın zaman yine kayıtsızdır. 

------------------- 

16. Paragraf:

Allah Teâlâ لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَىْءٌ (Şura, 42/11) dedi, tenzih eyledi; وَهُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ (Şûra, 42/11) dedi, teşbih etti. Ve Allah Teâlâ dedi, teşbih ve tesniye kıldı; وَهُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ dedi, tenzih ve ifrâd eyledi (16). 

------------------- 

 Hak Teala لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَىْءٌ 42/11 O hiçbir şeyin benzeri değildir. Buyurdu ve tenzih eyledi. Bu ayetinde tenzih mertebesini anlattı. وَهُوَ

 السَّمِيعُ الْبَصِيرُ 42/11 Buyurdu ve teşbih etti. Yani O duyucudur ve bilicidir, buyurdu. Yani duyuculukla ve bilicilikle de benzetme yaptı, teşbih yaptı. Biz duyuyoruz ve biliyoruz ya bazı şeyleri işte bununla benzetme yaptı. Sen kendinin bilişine göre Hakk’ın bilişini düşün. Kendi görüşüne göre Hakk’ın görüşünü düşün, subuti sıfatlar sende de var dolayısıyla teşbih etti. Allah nasıl duyar, nasıl işitir, nasıl görür, nasıl bilir gibi kendinde benzetme yaparak O’nun da bildiğini duyduğunu gördüğünü anladı. 

 Yani aynı ayette hem tenzih yapıyor, لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَىْءٌ O’na benzer bir şey yoktur” Ancak وَهُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ duyucudur ve görücüdür. Diye de teşbih etti. Allahüteala لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَىْءٌ buyurdu teşbih etti tesmiye kıldı ikiledi وَهُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ buyurdu tenzih ve tekledi. Yani Allahüteala لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَىْءٌ sözüyle kendisini hem tenzih hem de teşbih ve tesmiye eyledi. Zira “Kemislihi” deki “K” zaid itibar olundukta yani çokluk itibar olundukda “onun misli bir şey yoktur” demek olur. “Ke” şu gibi, bu gibi, şunlar gibi, bunlar gibi manasınadır, onun gibi bir şey yoktur demek olur ki bu da avamın anlayışına göre sırf tenzihtir. Yani O’na benzer bir şey yoktur dendiği zaman avamın anlayışına göre tenzihtir. Çünkü tüm eşyadan onun misliyeti nefh edilmiş olur, Onun benzerliliği kaldırılmış olur. Hakk onlardan münezzehtir deniliyor. Fakat “Kaf” gayri zaid itibar olundukta لَيْسَ كَمِثْلِهِ nin manası “Leyse mislihi şeyun” yani O’nun misli bir misil yoktur demek olur, bu da havasın anlayışına göre teşbih ve tesniyedir. Bir harf neler değiştiriyor. 

لَيْسَ كَمِثْلِهِ veya “Leyse mislihi şey’ün” Burada “Kef”in varlığı veya yokluğu manayı değiştiriyor. Zira Hakk hakkında evvelen misil ispat olunuyor, yani “Leyse kemislihi şey’ün” denildiğinde O’na benzer bir şey yok demekle misli evvela isbat ediliyor, o misline bu benzemiyor diye tenzih ediliyor. Sonra misilden eşyanın misiliyeti nefh ediliyor, bu ise vücutta ikilik ve benzetme isnadından başka bir şey değildir. Ve keza Hakk Teala وَهُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ kavli de hem teşbih ve tesniyeyi ve hem de tenzih ve tefridi ikisini de kendinde bulundurmaktır. Zira bu kavl işitilince, ilk düşüncede avamın zihninde Allah işitir, Allah görür dendiği zaman halkta da var bu işiticilik, görücülük, dolayısı ile Hakk ile halkta müşterek bir vasıf olduğu dolayısıyla teşbih benzetme olduğunu anlar insanlar. Çünkü halk dahi işitir ve görür, halbuki bu manada ikilik ve benzeşme vardır.

 Tesniye, yani iki kılmak budur ki, işitmek ve görmek hassasını haiz olarak bir Hakk’ın bir de halkın vücudu vardır ve müşabehat dahi görmekte ve işitmekte Hakk’ın halka benzemesidir. Ama ikilik vardır, Hakk var, halk var, Hakk halka benziyor şeklinde bir teşbih ettiğin zaman sadece teşbihte kalırsan yine şirk ehli olmuş oluyorsun. 

 Fakat bu ayet-i kerimeden (42/11) ehl-i havasın anladığı tenzih ve tefrit manasına gelince, “Hüve” zamirinin evvelen zikri ve haber olan “semi” ve “basir” kelimelerinin harf-i tarif ile gelmesi hasır ifade ettiği cihetle mana semi ve basir olan ancak Hakktır, başka semi ve basir yoktur demek olur.

 Yani üst derecede düşünenler bu ayetten bu manayı çıkarırlar. “O semi ve basirdir” yani O’ndan başka görücü yoktur, Halktan görüşü olan yoktur, Hakk’ın görüşü vardır. Bu ise ancak tenzih ve ifrattır. Malum olsun ki, vücut birdir O da Hakk’ın vücududur, bu vücut sonsuz olmakla beraber hiçbir şeyle kayıtlı değildir. Fakat onun Zat’ında mündemiç yani kendi varlığında mevcut sonsuz birtakım nispetler vardır, Vahidin içinde bulunan yarımlar üçte birler ve rubiyyet dörtte bir, beşte bir gibi parçalanmalar ve Hakk’ın nispetleri ise sıfatları ve onlardan sadır olan esmasıdır. Böylece Hak sonsuz olan isimleri ile zahir olmak için onların suretleri evvela Hakk’ın ilminde peyda oldu. Yani Hakk’ın ilminde bu suretler meydana gelir. İlmi suretler olarak meydana gelir. 

 Maddi suretler olarak değil ilmi suretler olarak meydana gelir. Şu halde bu suretler ilahi hayalat olur. Hani iki hayal var diyoruz ya bunun bir tanesi kişinin hayalinde var ettiği birimsel hayal, bir de bütün alemlerde mevcut olan ilahi hayal vardır. Hani Kur’an Zat’tır, bütün esma ve sıfata cami olan Zat’tır, şu taayyünat ki ilahi varlığın Hakk’ın varlığında hayalat ve rü’yadan ibarettir, diye tarif etmişlerdir. İşte bu hayalatın, hayallerin ve rüyanın madde olarak görüntüsü bu gördüğünüz alemdir. Ama bu varlığın aslı hayal alemidir. Ama beşeri hayal bizim zannımızda olan gündelik hayal değildir. Ne zaman ki o gündelik hayalden kurtulur ilahi hayale dalacağız, o zaman hayal alemine yani misal alemine geçmiş olacağız. 

 Oradan da ruhlar alemine, oradan da sıfat alemine, işte sıfat aleminde karşılaşacağımız hitap وَاَيَّدْنَاهُ بِرُوحِ الْقُدُسِ 2/253 olacak. Hayalata zahirde vücut vermek için Hakk’ın vücudu yani bu hayali varlığa Hakkın vücudu letafet mertebesinden kesif mertebeye yani madde mertebesine elle tutulur, görülür, duyulur mertebeye tenezzül buyurur. İşte bu da Hakk’ın Zahir ismiyle olan tecellisidir. Bu tecelli sonsuz vücudun yine kendi zatına olan tecellisidir. Demek ki bu sonsuz suretler ve bu nihayetsiz taayyünat mutlak Hakk’ın vücudunun kayıtlı olarak zuhurundan ibarettir. Şimdi gayır nerededir ki Hakk ondan tenzih ve tefrit olunur. Yani gayri nerededir ki hakkı ondan tenzih edesin ve hakkı birleyesin.

 Veyahut ona benzetilsin ve teşbih ve tenzih ve yahut O’na benzetilsin. Teşbih ve tenzih ancak zahir ve batın dediğimiz iki şen-i ilahinin birbirine nispeti itibariyle söylenen sözlerdir, yoksa teşbih ile tenzih Hakk’ın hakikati için fazlalıktır. Zira zahir ve batın isimleri Hakk’ın şuunat-ı zatiyyesidir. Yani zati şuunatlarıdır. Şunatı ise O’nun Zat’ının aynıdır. Böylece Hakk’ın vücudu hem tenzihi hem de teşbihi camidir. Yani hem tenzih kendisindedir hem de teşbih kendisindedir.

------------------- 

17. Paragraf:

 Eğer Nûh, kavmi için iki da'vet arasını cem' edeydi, elbette onlar ona icabet ederlerdi. Böyle olunca, onları cihâren da'vet eyledi; ba'dehû onları isrâren da'vet etti. Sonra onlara "Rabbinize istiğfar edin ki, muhakkak O gaffardır" (Nûh, 71/10) dedi. Ve Nûh (a.s;) "Yâ Rab ben, kavmimi gece gündüz da'vet ettim, benim da'v etim onlara firardan gayrı ziyâde etmedi" (Nûh, 71/6) dedi (17).

------------------- 

 Nuh (a.s.), Muhammed (s.a.v.) Efendimizin hasletleri gibi tenzih ve teşbih daveti arasını cemedeydi, elbette kavmi ona icabet ederlerdi. İşte Resulüllah’ın (s.a.v.) muvaffak olması tenzihi ve teşbihi birleştirerek yani tevhid ederek ümmetini davet etmesidir. Halbuki O’nun kavmi mezahiri esmaiyenin kesretiyle vahdetten hicaba düşmüşlerdi. Yani Nuh’un (a.s.) kavmi esmanın zuhurları kesretiyle vahdetten hicaba düşmüşlerdi. Yani teşbihi bilmediklerinden perdelenmişlerdi. Tenzihi iyi anlayabilmek için teşbihi iyi bilmek lazımdır. İşte zuhurda olan bütün varlığın eşyanın Cenab-ı Hakk’ın isimlerinden meydana geldiğini bilmediklerinden Nuh’un (a.s.) davetini anlamadılar. Eğer Nuh (a.s.) onlara iki yönüyle bunu anlatmış olsaydı onlar ona uyacaklardı. Ama Nuh’un (a.s.) mertebesi itibariyle tevhid mertebesi olmadığından zaten bunu da anlatması mümkün değildi.

 Çünkü bunu anlatmak Hz. Muhammed’e (s.a.v.) has bir ilimdir. Nuh (a.s.) tenzihte mübalağa edip yani tenzihi aşırı gidip esmanın zahirleri olan putlardan sırf vahdete davet etti. Zira her bir nebiye risalet ilminden verilen şey ümmetinin istidadına göredir. Nuh (a.s.) bu hakikati bildiği için ümmetini bu suretle davet eyledi. Halbuki onlar çok şey görmekle istiğrak halinde olduklarından bu davete icabet etmediler. Kendilerini Hak’kın gayri bildiklerinden putlara taptılar. Böylece Nuh (a.s.) onları zahiren davet etti yani Zahir ismine davet edip eğer siz Hakkı kendinizden uzak ve münezzeh gördünüz ise sizin putlarınızdan dahi münezzehtir dedi. Sen ki canlı bir varlıksın hayat sahibisin Hakkı kendinden ayrı görüyorsan putlarda can bile yok taş parçası Allah onlardan hayli hayli uzaktadır, diye mantıklı bir fikir ileri sürüyor. Onlar Allah’tan uzaktadır o halde neden tapıyorsunuz diyor. Kendinde Hakkı görmüyorsun Hakkı kendinden tenzih ediyorsun o zaman o taştan da tenzih etmen mutlaka gerekir.

 Hiç olmazsa sende can var, onda can da yok canlı olan varlıkta Hakkı müşahede edemediğin zaman taşta nasıl müşahede edeceksin? Ama onlar Allah’ı taşta görüp taşa secde etmektedirler. Aradaki mantıksızlık buradan çıkmaktadır. Kendinden tenzih ediyor. Taşta müşahede ediyor. Kendinden daha alt seviyedeki varlığa Rabblık, rububiyet veriyor, kendisini ondan tenzih ediyor. İşte Nuh kaviminin hatası budur. Nuh (a.s.), Resulüllah (s.a.v.) gibi tenzih ve teşbih daveti arasını cemedeydi, Resulüllah (s.a.v.) ümmetini Kur’an’a Cenab-ı Hakk’a davet ederken tenzihi ve teşbihi birleştirerek davet etti. Musa (a.s.) sadece tenzih mertebesinden davet etti, İsa (a.s.) sadece teşbih mertebesinden davet etti.

 Ama Resulüllah (s.a.v.) tenzihi ve teşbihi birleştirerek yani her iki mertebeyi birleştirerek ortaya getirerek ümmetini davet etti. İşte Nuh’da (a.s.) Resulüllah (s.a.v.) gibi tenzih ve teşbihi birleştirerek cemedeydi, elbette kavmi ona icabet ederlerdi. Nuh’a (a.s.) kavmi icabet etmemişti ya işte Resulüllah’ın (s.a.v.) tebliği gibi iki mertebeyi birleştirerek tebliğ etseydi onlarda icabet ederlerdi. 

 Bu mevzu çok hassas bir mevzudur, bu mevzuyu anladığımızda Resulüllah’ın (s.a.v.) ve ümmet-i Muhammed’in derecesinin ne kadar üstün olduğu anlaşılır. Halbuki Nuh’un (a.s.) kavmi esmanın zuhurları itibarıyla vahdetten kesrete düşmüşlerdi. Yani bütün alemde Cenab-ı Hakk’ın esmasının zuhurunun olduğunu bilemediler ve bu zuhurları ayrı ayrı varlıklar olarak zannettiler dolayısı ile kesrete düştüler. Onun için Nuh’un (a.s.) davetine icabet etmediler. Bu alemdeki varlıkların vahdaniyet olarak yani tek bir kaynaktan gelip o kaynağın özelliklerinin zuhuru, yani esma-i ilahiyenin zuhuru olduğunu bilemediler. Dolayısı ile esmaiyenin kesreti ile vahdetten hicaba düşmüşlerdi. Yani Vahdetten perdelenmişlerdi. Her bir zuhuru ayrı bir zuhur olarak kendilerine has bir varlığı varmış olarak gördüler. Diyelim ki bahçedeki pırasa, soğan, lahana, karnı bahar, kayısı, şeftali gibi bunların hepsinin birer ayrı varlıklarmış olduklarını vehmettiler, zannettiler. Dolayısı ile vahdetten perdelendiler.

 Yani hepsinin toplu bir varlık olduğunu anlayamadılar. Halbuki hepsi aynı topraktan, aynı sudan, aynı havadan ve aynı güneşten, özellikleri bir, yapıları itibarıyla, terkipleri itibarıyla vasıfları itibarıyla değişiklik vardır. Ama kaynakları aynı kaynak olduklarından üstteki meyveleri gördüler, kökleri göremediler. Kökleri meydana getiren toprağı, diğer genel unsurları göremediler. Bunların esmanın zuhurları olduğunu, bunların kesreti ile vahdetten perdelenmişlerdir. Yani bütün bu alemdeki varlıkların Cenab-ı Hakk’ın isimlerinin zuhuru olduğunu bilemediler dolayısı ile birlikten vahdetten kesrete ve perdeye düştüler. Nuh (a.s.) tenzihte mübala edip esma mazharları olan putlardan sırf vahdete davet etti. Yani Nuh (a.s.) tenzihin üstünde çok durdu. Sizin Rabbiniz bu putlar, bu varlıklar değil ötelerdedir, bu putlara tapmayın dedi. Esma mazharlarından olan putlardan sırf vahdete davet etti. 

 Yani put dediğin şey de Cenab-ı Hakk’ın esma-i ilahiyesinin bir zuhurudur. İşte Nuh (a.s.) devrinde putlara tapan insanları tenzih mertebesi itibariyle sırf vahdete, tekliğe davet etti. Neden böyle yaptı, kesretten kurtulsunlar, diye yaptı. Ama mübalağalı bir şekilde vahdete davet ettiğinden onlar da mübalağalı şekilde kesrete düşkün olduklarından davetini kabul etmediler, yani ikisinin ortasını bulamadılar. Zira her bir nebiye ilm-i risaletten verilen şey ümmetinin istidadına göredir. İnsanlık alemi yavaş, yavaş yükselerek Âdemiyet devrinde Âdem’in (a.s.) ilmini alacak kadar, Nuh’un (a.s.) devrinde O’nun ilmini alacak kadar, İbrahim’in (a.s.) devrinde İbrahim’e (a.s.) verilen ilmi alabilecek kapasiteye ulaştı. Ta ki Resulüllah’ın (s.a.v.) zamanı geldi ve de Resulüllah’ın (s.a.v.) zamanında da Berat gecesine geldi, işte o berat gecesi olduğu zaman insanların akılları beyinleri gönülleri artık Kur’an-ı Kerim’i anlayacak, Allah kelamını anlayacak vaziyete geldiler ve Kur’an-ı Kerim o zaman yeryüzüne inmeye başladı.

 Yoksa Cenab-ı Hakk İncil yerine Kur’an-ı Kerim’i indirirdi, ama o gün insanlar Kur’an-ı Kerim’i anlayamazdı. İncil’i bile anlayamadılar da İsa’yı (a.s.) öldürmeye kalktılar. Neden böyle yaptılar İsa’yı (a.s.) anlayamadıkları için onu öldürmeye kalktılar. İsa (a.s.), Resulüllah’ın (s.a.v.) Kur’an’ını getirmiş olsaydı, o zaman hiç konuşturmazlardı. İşte resulüllah (s.a.v.) in yüceliğini görüyoruz ki, kısa zamanda ne kadar çok insanlara ne kadar çok tebliğde bulundu. O’nun hayatı sürecinde diğer peygamberlerin hayat süreleri içinde imana gelen kişileri hesap edersek, Resulüllah (s.a.v.) in ne kadar kısa sürede ne kadar çok insanın, iman etmesine sebep olduğunu görürüz.

 Çünkü kendisinde her türlü insana göre ilim vardı, Kur’an-ı Kerimde, her mertebeden ilim vardı. Dolayısıyla “İnsanlara akıllarına göre konuşunuz” hükmünü O ortaya getirdi. Diğer resullerin böyle bir özelliği yoktur. Sadece bir akıl var yani kendi mertebesi var, o mertebeye göre oradan konuşurlar.

 İlm-i risaletten verilen şey ümmetinin istidadına göredir. Nuh (a.s.) bu hakikati bildiği için ümmetini bu suretle davet eyledi. Halbuki onlar zahirdeki çokluk üzere muhabbet içerisinde olduklarından Nuh’un (a.s.) tenzih mertebesi itibariyle yaptığı daveti kabul etmediler. 

 Kendilerini Hakk’ın gayri bildiklerinden putlara taptılar. Putları ayrı, kendilerini ayrı bildiklerinden putlara taptılar. Böylece Nuh (a.s.) onları apaçık davet etti, yani onları ism-i Zahir’e davet edip eğer siz Hakkı kendinizden uzak ve münezzeh gördünüz ise sizin putlarınızdan dahi münezzehtir dedi. Yani Hakkı kendinizden tenzih ettinizse, Hakkı kendinden tenzih etmen, uzak görmen mümkün mü? Sen şimdi kendini münezzeh gördün ise, putları da münezzeh gördünse yani kendini Hakkın dışında gördünse dolayısı ile senin putların da Hakkın dışındadır. Onları da tenzih etmen lazımdır. Dolayısı ile onlara tapamazsın. Velakin onların istidatlarının gereği küfür olduğundan yani örtme olduğundan bu suret-i cismaniyede dahi kesret örtüsü ile ahadiyetin yüzünü perdelediler. 

 Yani Hakkın varlığının yüzünü perdelediler. Daha sonra onları ısraren ism-i Batın’a davet edip, Yani Nuh (a.s.) ümmetini evvela ism-i Zahir’e davet etti ama onlar kendilerini tenzih ettiklerinden putları da tenzih etmeleri gerekirdi, dolayısıyla bunu yapamadılar, putlara tapmayı sürdürdüler. Daha sonra onları “Batın” ismine, batın yönüyle davet etti, dedi ki Hakk nasıl sizin putlarınızın suretinde mevcut ise sizin suretlerinizde dahi mevcuttur dedi onlara. Evvela teşbihi anlattı onlara. Nuh’un(a.s.) bu daveti dahi peygamberlik davetine layık bir davet idi. Çünkü ümmetinin istidadına vakıf idi. Halbuki onlar bu zahirde görünen şeylerin çokluğu ile meşgul olduklarından batıni birlikten, batını vahdetten uzak oldukları için kesretle şartlandıklarından dolayı bunu da anlamadılar. Yani Nuh’un (a.s.) batıni davetini de anlamadılar. 

 Ondan sonra Nuh (a.s.) kavimine dedi ki “Rabbinizden affınızı isteyin yeter ki sizi bu taayyünat perdelerinden ve zulmani hicaplardan örtsün” yani kurtarsın. Buradaki günahtan tövbeyi isteyin demek değildir, Hakikat-i ilahiyeyi anlamak için merhamet isteyin ta ki sizi bu taayyünat perdelerinden zulmani hicaplardan örtsün. Siz dahi vahdet-i Hakka yani Hakk’ın birliğini görün ona nazır olun, zira Rabbinizin mağfiret taleb edenler hakkındaki gafrı mubalağa üzere olur. Nuh kavmini kah ism-i Zahire ve kah ism-i Batına davet etmesinden naşi yani onun gereği onlar hayrete düşüp bu davet-i furkaniyeye icabet etmediler. Yani farklı davete icabet etmediler. 

 Kur’an-ı Kerimin Furkan yönüne davet ettiğinden buna icabet etmediler. Nuh (a.s.) onları Rablerine şikayet etti ve dedi ki “Ya Rab ben kavmimi gece batına ve gündüz zahire davet ettim. Yani gece Cenab-ı Hakk’ın “Batın” ilmine davet ediyor, batıni vahdet ilmine davet ediyor, gündüz olarak da “Zahir” isminin vahdetine davet ediyor. Fakat bunu kendileri anlayamadıklarından zuhurların çokluğu ile perdelendiklerinden bu her iki yönünü zahir ve batın vahdete icabet etmiyorlar. Gece gündüz davetten ayrı kalmadım benim onlara olan davetim firardan başka bir şey arttırmadı. 

------------------- 

18. Paragraf:

 Ve Cenâb-i Nûh, kavmi tarafından zikr eyledi ki, onlar onun icâbet-i da'vetinden vâcib olan şeyi bildikleri için onun da'vetînden tesâmüm ettiler. Böyle olunca ulemâ-i billâh Cenâb-i Nuh'un kavmi hakkında lisân-ı zemm ile onlar üzerine senadan işaret ettiği şeyi bildi; ve onda Furkân olduğu için, onun da'vetine icabet etmediklerini dahi bildi. Halbuki emir, Kur'ân'dır, Furkân değildir. Ve Kur'ân'da ikâme olunan kimse her ne kadar onun içinde olsa da, Furkân'ı ısğâ etmez; zîrâ Kur'ân, Furkân'ı mutazammındır (18). 

------------------- 

 Nuh (as) Ayet-i kerimede وَاِنِّى كُلَّمَا دَعَوْتُهُمْ لِتَغْفِرَ لَهُمْ جَعَلُوۤا اَصَابِعَهُمْ فِۤى اَذَانِهِمْ وَاسْتَغْشَوْا ثِيَابَهُمْ 71/7 beyan buyurulduğu üzere kaviminin halinden bahisle dedi ki, “Ya Rab ben onları her ne vakit senin affına davet ettim ise onlar bu davete icabetin Hakk’ın nur-u vücudu ile taayyünat-ı hicabiye ve hucüb-i zulmaniyeden gafr ve setri mucib olduğunu bildikleri ve bunu kendi dinlerine ve hallerine muvafık olmayan bir şey olduğunu anladıkları için parmaklarıyla kulaklarını tıkayıp sağırmış gibi davrandılar. 

 Nuh’un (a.s.) davetini duymamak için parmaklarını kulaklarına tıkamışlar, güya duymadık biz diyerek kendilerini kurtarma yönüne gitsinler diye. Neden? Çünkü onların hakikatlerine ters gelen bir davet şekliyle onlara ulaştığından yani Nuh’un (a.s.) daveti doğru, fakat kendi var edilişlerine göre o davet onlara ters geliyordu. 

 Çünkü onlar kesretle şartlandıklarından Nuh (a.s.) gündüz zahirin vahdetine yani bu alemdeki varlıkların tümünün Allah’ın varlığına davet ediyor. Halbuki onlar kesretle perdelendiklerinden putlara yöneliyorlar. Yani tek varlıkları, ayrı varlıkları varmış gibi onlara birer kimlik vererek önünde secde ediyorlar. İşte Cenab-ı Nuh (a.s.) onlardan O’nu Hakk’ın zahiren Hakk’ın vahdetine davet ediyor gündüz, gece de batının Allah’ın Batın isminin mezahirine davet ediyor. Ama gece ve gündüz vahdete davet ediyor. Onlar kesretle şartlandıklarından bu daveti kulaklarını tıkamak suretiyle duymamış oluyorlar. Onlar parmaklarını kulaklarına tıkadılar bir de ceketlerini paltolarını başlarının üzerine kaldırdılar, daveti duymamak için. Onlarda ne kadar şiddetli kesret muhabbeti var ki Allah’ın peygamberinin zahir ve batın vahdetine davetlerini duymamak için de çaba gösteriyorlar. 

 Ve bunu Nuh’un (a.s.) davetini işitmemek için yaptılar, halbuki kavmi bu daveti inkar suretinde icabet ettiler. Yani fizik olarak icabet etmediler ama dış görünüşte fakat o yaptıkları hareketin içinde icabet vardı. Zira Nuh (a.s.) onları istiğfara, yani taleb-i gafra ve örtünmeye davet etti, onlar surette inkar ettiler fakat fiilen icabet ettiler. Çünkü parmaklarıyla kulaklarını ve elbiseleriyle vücutlarını örttüler, bunlar fiille yaptıkları işler, ayrıca taayyünatın çokluğu ile de ahadiyeti örttüler. Dolayısıyla isyan gibi görünen şeyde Hakka tabi oldular. Zahir ehli buradaki hakikatleri çıkaramaz. Bu varlığın çokluğu ile ahadiyetin vechini örttüler. Zahir isminin suretine ve Hakk’ın mufassal ve furkani olan kitabına oldu. İcabet ettikleri hal zahir isminin suretine ve Hakk’ın fasılalandırılmış ve furkani olan kitabına oldu.

 Kur’an’a değil de Furkan’a iktiba ettiler. O da Kur’an’ın içinde olduğundan dolayısıyla yine Hakka tabi olmuş oluyorlar. Zira alem Hakk’ın nefes-i rahmanide söylediği kelamın suret-i manzumesidir. Yani bu alem kelamın suretlenmiş şeklidir. Velhasıl Nuh Kavmi kavlen nebilerini inkar ettiler, fakat putlarının mazharları ile vech-i mutlak’ı setr ettikleri için icabet etmiş oldular. Yani fiilen icabet etmediler kavlen nebilerini inkar ettiler. Sözle inkar ettiler fakat putlarının mazharları ile yani zuhuru ile yani onlara tapmak ile vech-i mutlakı setrettikleri için fiilen icabet ettiler. Yani Vech-i mutlakı örttüler ama put da vech-i mutlakın varlığından bir başka varlık olmadığından yine o kendileri ona icabet etmiş oldular. Böylece Nuh (a.s.) dahi onlara zem suretinde sena edip yani zem gibi görünen sena edip, Kur’an-ı Kerim’de sena gibi görünüp öyle şeyler var ki, taltif gibi görünen yerme vardır. 

Mesela خَالِدِينَ فِيهَا حَسُنَتْ مُسْتَقَرًّا وَمُقَامًا 25/76 “Onlar Cennette ebedi kalıcılardır” dendiği zaman burada biz bunu taltif olarak görüyoruz, zahir bakıldığında öyledir ama batını manada baktığın zaman orada zem vardır. Çünkü mertebesi artık dondurulmuş oluyor onların. Mertebenin dondurulmuş olması onun artık sınırlandırılmış olması demektir. İşte o orada zemedilmiş oluyor. İşte bazı ayetler var dışarıdan baktığın zaman zem gibi görünüyor ama altında iltifat vardır. Yani “Yarab yeryüzünde kafirlerden devreden bir kimse bırakma” dedi ki bu onların batına ve usulleri için duadır. لا تَذَرْ عَلَى الاَرْضِ مِنَ الْكَافِرِينَ دَيَّارًا 71/26 “ Ya Rab yeryüzünde kafirlerden devreden bir kimse bırakma” Yani yeryüzünde küfür ehli olan kimseyi bırakma, onların iman ehli olmasını istemektir. Yani bunları bir taraftan kaldır diyor ama onları iman ehli yap öyle bırak demek istiyor. Yani dışarıdan baktığın zaman yerme iken özüne baktığın zaman onlara gerçek duadır. Dedi ki bu onların batına cem’a vusulleri için duadır. Yani zahirden batına ve cem haline geçmesine duadır. Zira Zahir isminin suretlerinden birer suret olan onların cesedleri fani olmakla batına ve cem’e vasıl olurlar.

 Yani yeryüzünde küfür ehlinden bırakma demesi zahir olan vücutlarının batına geçmesi demek oluyor. İşte Uleme-i billah Nuh’un (a.s.) kavmi hakkındaki lisan-ı zem ile onlar üzerine senadan ne şeye işaret ettiğini bildiler. Yani zem sözü ile onların üzerine senadan ne şeye işaret ettiğini bildiler. Kimler bunlar Ulema-ı Billahtır. Allah’ın ulamalarıdır, yani ariflerdir, bu sözden Nuh’un (a.s.) zem gibi görünen bu sözden onlara taltif ettiğini bildiler. Yani sena ettiğini, onları övdüğünü bildiler. Ne şeye işaret ettiğini bildiler, o tahkik ehli olan ulema Nuh’un (a.s.) davetinde Furkan olduğu için, farklılık olduğu için gece gündüz farklılığı olduğu için ki bu da Furkandır. Kavminin o davete icabet etmediğini de bildiler. Zira kesretten vahdete yani çokluktan birliğe ve teşbihten tenzihe davet aynı Furkandır. Yani Furkani davettir. Kur’an-ı Kerim’in bir ismi de Furkan ya, Kur’an’i davet var, Furkani davet var, Ümmül Kitab daveti var, Kitabül Mübin daveti var, İmamül mubin daveti var, Kur’an-ı Kerimde bunların mertebeleri vardır.

 Halbuki emr-i vücut Kur’an’dır. Emrin vücudu Kur’an’dır, Furkan değildir. Yani cem-i esma-ı ilahiyeyi cami ve hakayık-ı mütabayine yani bu beyan edilenlerin hakikatine mütekabiliye havi olan ahadiyet-i Zatiyenin ihatasından hariç hiçbir şey yoktur. Yani Kur’an’ın ihatasından hariç hiçbir şey yoktur. Ve esma-i ilahiye ise Hakk’ın şuunat-ı zatiyesi kendisinin aynıdır. Yani bütün bu alemler, Allah’ın zuhuru olduğundan ta kendisinin aynıdır. Onun şuunatı ise Zat’ının muktezasıdır, böylece Zat’ın ahadiyesi, ahadiyet mertebesi bütün mahallerde esmasıyla mezahiri imkaniyede zuhuru ve tecellisi itibariyle yani bütün varlıklar ahadiyet mertebesinin zuhurda ahadiyet mertebesinin bütün imkaniye de zuhuru ve tecellisi itibariyle bir şeyden tenzih olunmaz. 

 Neyi neyden tenzih edeceksin ki, bütün varlıkta Hakk’ın varlığı varsa ve orada isimler zuhur ediyorsa ve şuunat-ı ilahiye ise bütün varlıklar, o zaman şundan tenzih ederiz, bundan tenzih ederiz diye hiçbir şey söyleyemezsiniz. Tenzih edilecek tek şey kendimizi tenzih etmektir. Kendi mahallimizi temizlemektir. Zira hiçbir şey kendi Zat’ının müktezasından tenzih olunmaz. Kendi zatının gerektirdiği şeyden tenzih olunmaz. Senin gözlerin, ayakların varsa ben kendimi bu ayaklardan tenzih ederim sözü hiç geçerli bir söz değildir. Kendimi bu gözden tenzih ederim, benim göze ihtiyacım yoktur, gözsüz görürüm gibi bir şeyler söylemek tabi ki geçerli bir söz olmaz. Dolayısı ile alemde Cenab-ı Hakkı herhangi bir şeyden tenzih etmek ondaki mevcut olan zuhuru kaldırmış olmak demektir ki buna da kimsenin gücü yetmez. O istediği kadar tenzih etsin. O hayalindeki bir varlığı tenzih etmektedir, Allah’ı tenzih edemez. 

 Böyle olunca emr-i vücut Kur’an’dır, Furkan değildir. Yani vücut bütün olan tüm olan bir vücut, Kur’an’dır. Bu vücudun bölümleri de Furkan’dır. İşte kim nereye taparsa furkani hareket etmiş olur. Farklı Rabblara yönelmiş olur. Nuh’da (a.s.) bu mertebedendi. Cem mertebesinde ikame olunan kimse furkana yani farka müteallik olan ihbaratı kabul etmez. Yani Cem mertebesinde bulunan kimse farklar ile ilgili ilimlere tenezzül etmez, bakmaz, icabet etmez. Çünkü aynı cemde olduğu için farkın taalluk olan ihbaratı kabul etmez.

 Furkana yani farka müteallik olan ihbaratı kabul etmez. Yani farklılıktan gelen haberleri kabul etmez. Çünkü aynı cemde olduğu için farkın ne olduğunu bilmez. Yani cem haliyle hallendiğinden farkı bilemez. O kimse her ne kadar fark içinde olsa bile yine furkana müteallik ihbaratı kabul etmez. Yani fark aleminde yaşasa da ilmen, ruhen cemde olduğundan o farklılığı, fırkalaşmayı kabul etmez. Zira Kur’an Furkan-ı mutazammındır. Yani Kur’an, Furkan’ı da kendi bünyesine almıştır. Yani fark aleminin ne kadar mertebesi, tafsili varsa Kur’an ve cem mertebesinde hepsi birleşmiştir. 

 Halbuki Furkan Kur’an’ı cem’i mutazammın değildir. Yani Furkan Kur’an’ı ihata edemez. Yani parça bütünü ihata edemez. Dolayısıyla Kur’an bütün Furkan parça olmuş oluyor. Ama o da Zat’ın varlığında olduğundan O’nun da aslı Kur’an’dır. Yani Kur’an ayrı Furkan ayrı değil, Furkan Kur’an’ın mertebeleridir. Çünkü Kur’an’da yani mertebe-i cemde müctemi olan ayanın her birisinde mahal hasabiyle Hakk’ın zuhuru Furkanidir. Yani bunların hepsi Kur’an’da yani Zat’ta cem olmakla birlikte zuhura geldiği zaman Furkani, farklılalaşmadır, orada Furkan ismini alır. Şu halde Furkan Kur’an-ı Mutazammın olmadığından yani Kur’an’ı ihata edemediğinden mertebe-i Kur’an’da ve makam-ı cemde bulunan Furkana yani makam-ı farka davet olundukta kabul etmez. Yani zat mertebesinde olan bir kişiyi kesrete davet etmek mümkün olmaz. Kim ki vahdet ilmini idrak etti sen ona istediğin kadar şurada bu var, şu var dersen o oraya itibar etmez. Ancak Zat’ın zuhuru olarak itibar eder. Ama kendi başına bir varlık olarak bakmaz. 

------------------- 

19. paragraf:

 Ve bunun için, Kur'ân'a, ancak Muhammed (s.a.v.) ve nâs için ihraç olunan ümmetin hayırlısı olan bu ümmet, mahsûs kılındı. Binâenaleyh لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَىْءٌ (Şûra, 42/11) emri, emr-i vâhidde cem' etti (19).

------------------- 

 Emr-i Vücut yani bütün bu varlık Furkan olmayıp Kur’an olduğu, Kur’an’ın bölümlerine “sure” daha küçük bölümlerine “ayet” diyorduk. Sure; suret demektir, suretlenmiş şeyler demektir. İşte bütün bu alemler suretlerden meydana geldiğinden yani tasvirlerden, tasavvurlardan meydana geldiğinden bütün bu alem Kur’an’ın ayetleri suretleridir. O genel suretlerin içindeki bölümler, işaretler de ayetlerdir. Ayet de işaret demektir. Yani bir şeyi belirtmek demektir. Sure genel olarak o varlığın sureti, o varlığın genel suretinin içindeki bölümleri de ayet, işarettir. Dolayısıyla bütün bu alem gördüğümüz hepsi bunlar suret-i Kur’aniyedir. Kur’an dediğimiz zaman sadece elimizde aldığımız kelam-ı kadim musaf değildir. Görünen her varlık da ayet oluyor. Sen de bir ayetsin, ben de bir ayetim, hepimiz birer ayetiz, vücudumuzun parçaları birer ayet, tüm olarak hepimiz birer sureyiz. 

 İşte onun için Kur’an-ı Kerim de İnsan Suresi de vardır. Sen de surelerden bir suresin. Ve sen öyle bir suresin ki Kur’an-ı cemetmiş bir suresin. Sen Fatiha’sın. Onun için kitap seninle açılıyor, seninle okunuyor, sensin Fatih’a, sensin Kur’an’ın anahtarı, sensin besmele. Çünkü Zat’ın tecelli mahalisin. Fatiha-ı Şerif’i kuluyla kendi arasında bölmüş ya işte bu. Hani Fussilet Suresi İbrahim (a.s.) kakında سَنُرِيهِمْ اَيَاتِنَا فِى الاَفَاقِ وَفِۤى اَنْفُسِهِمْ 41/53 “Yakında sana ufuktaki ayetlerimizi göstereceğiz.” Yani dışarıdaki ayetlerimizi göstereceğiz, “Ve nefsinizdeki ayetleri göstereceğiz.” Eğer benim nefsim de ayet varsa o zaman ben Kur’an’ın ta kendisiyim. Sen de Kur’an’ın ta kendisisin. O da Kur’an’ın ta kendisidir. Hepimiz Kur’an’ın ta kendisiyiz. İnsanlık alemi, yani bütün insanlar Kur’an-ı Kerim’deki insandan bahseden yerlerin her birerlerimiz bir harfiyiz, bir ayetiyiz. Fizik olarak, et kemik olarak, insan vasfıyla Kur’an-ı Kerimde ne kadar insandan bahseden halife olarak olsun her birerlerimiz bu ayetlerin içindeyiz.

 Her birerlerimiz hangi mertebedeysek Kur’an-ı Kerimdeki yerimiz oradadır. Hangi manadan bahsediyorsa o ayette يَاۤ اَيُّهَا الَّذِينَ اَمَنُوۤا ayetinde kim iman ehli ise o grubun Kur’an-ı Kerim’de o bölümü onlar meydana getiriyor. Oradaki mürekkep yazılar değil. Oradaki insanlar meydana getiriyor. Âdem dendiği zaman oradaki yazı, yazı değildir, Âdem’in (a.s.) kendisi oradadır. O’ndan bahsediyor. Muhammed (s.a.v.) diyorsa Muhammed (s.a.v.) orada canlı olarak. Çünkü hepsi birer ayet, birer suredir. Her birerlerimiz de öyleyiz. İşte “Elif, Lam, Mim” dediği zaman “Zalikel kitabe lâ raybe fihi” İşte bu “Elif, Lam, Mim” kitabının içinde şüphe yoktur. 

 Kur’an dört tanedir, yani Zat’ın dört tane zuhurudur. Her mertebeyi içerisine alarak birisi elimizdeki Kur’an-ı Kerim, kelamullah, Allah’ın kelamıdır. Burada toplu, mücmel olarak, bunun sayfalara bölünmesi işte surelere ayetlere bölünmesi Furkani yönüdür. Açılıp manalarının anlaşılması “Kitab-ul Mubin”, önünde olan kitap, daha bunun faaliyete geçmesi İmam-ul Mubin, önünde olan kitap demektir, Kur’an’ın ilk ayeti “Akl-ı Kül” ikinci ayeti “Nefs-i Kül”dür. Son ayeti de “İnsan” dır. Resulüllah (s.a.v.) ne buyuruyor; “Biz son gelen ilkleriz” son gelen öncüleriz buyuruyor. Yani en son geliyor ama en öndeyiz, buyuruyor. İşte Kur’an-ı Kerim her ne kadar insanla hatim oluyorsa da bitiyorsa da “hatem” mühür demektir. Bu Kur’an-ı Kerim’in insanla mühürü basılıyor. İnsana geliyor, okuyan, anlayan insandır. Başkası anlayamıyor. 

 Hani demiştik ya Kur’an-ı Kerim’i anlayacak duruma geldiği zaman (s.a.v.) Efendimizin devrinde insanlar Berat gecesinde anlaşılacak hale geliyor, Kadir gecesinde de artık tahakkuku, faaliyeti başlıyor. “Oku” diye hitab Kadir gecesinde başlıyor. İşte bu alemler kitabı yazıldığı zaman da yani geniş anlamdaki Kur’an ve Furkan yazıldığı zamanda zahirdeki sureler ayetler yazıldığı zamanda, insan ile alem kitabı Âdem ile mühürlenmiş oluyor. Eğer Âdem yeryüzüne inmemiş olsaydı Kur’an tamamlanmamış olurdu. Alemler kitabı tamamlanmamış olacaktı. İşte bunun bir tanesi elimizdeki metin, Kur’an-ı Kerim, bir tanesi âlemler kitabı, bir tanesi de Kur’an-ı natık olan insan-ı kamildir. Diğeri de “Elif, Lam, Mim” olan insan-ı kamildir. 

 Emr-i Vücut Furkan olmayıp Kur’an olduğu ve Kur’an Furkan’a mutazammın olduğu için makam-ı cem ancak (s.a.v.) Efendimize ve ümmetlerin hayırlısı olan onların ümmetlerine mahsus oldu. Şu cümlenin hakikatini anladığımız zaman ne kadar şükretsek azdır. Biz Resulüllah’ın (s.a.v.) ümmetiyiz, şu şeyhin, dervişi falan efendinin talebeleri, şunun talebeleri, bunun talebeleri, değiliz, bu dolaylı olan bir iştir. Hakikatte mana itibariyle hepimiz (s.a.v.) Efendimizin dervişleriyiz, biz onun ümmetleriyiz. Onun için bizim aramıza nasıl girmişse bu gruplaşma hayret edilecek bir iştir, çünkü biz hem Kur’an ehliyiz, yani zat ehliyiz ama ne yazık ki Furkan ehlini tatbik ediyoruz. 

 Yani Kur’an’ın furkaniyesini tatbik ediyoruz. O bölüm ayrı, bu bölüm ayrı, hayır her bir grup Kur’an-ı Kerim’de kendi yerini yaşıyor, Kur’an-ı Kerim’de belirtilen kendi yaşantısını yaşıyor. Ama biz işte cem ehli, Zat ehli, vahdet ehli olmadığımızdan yani genel camialar olarak kesret ehli olduğumuzdan kesret mazharları ile şartlandığımızdan Furkanı bildiğimizden Furkan yoluyla Kur’an’ı Furkan mertebesinden ancak tanıdığımızdan her bir gruplarımız ayrı ayrıdır. 

 Sure; suretler demektir, ayet; o surenin içerisindeki işaretlerdir. Dışta ne kadar alem varsa bunların hepsi surettir. Hayvanlarıyla, insanlarıyla galaksileriyle gök adalarıyla yıldızlarıyla her şeyle birlikte bunların hepsi birer surettir. Yani suredir. İşte Kur’an-ı Kerimde surelerin başında da Huruf-u Mukatta dedikleri mutlak harfler var ya, değişmez harfler, işte o değişmez harflerin manalarının suretleri o suredir. “Elif, Lam, Mim” dedi, “Ha, Mim” dedi, “Kef, Ha, Ya, Ayn, Sad” dedi, Huruf-u Mukatta harflerinin hakikatlerinin özelliğini o sure içinde açıyor. O sure o baştaki Huruf-u Mukattanın ayeti oluyor. Esas sure oradaki baştaki o paragraftır. Esas sure onlardır. 

 Sure dediğimiz o surenin sonuna kadar olan parçalara ayetler denmiyor mu, işte esas sure o baştaki Huruf-u Mukatta surenin kendisidir. Onun daha mücmel genişletilmişi dolayısıyla Furkaniyete dönüştürülüp ayetler hükmüne dönüşmesi de parça parça olarak daha kolay olarak anlaşılsın diye onlara da ayetleri oluyor. İşte bu alemin Huruf-u Mukattası da insandır. “Elif, Dal, Mim” Bütün peygamberler bu vahdet sırrını bilmiş değildir, eğer bu sırrı bilmiş olsalardı peygamberin gelmesine ihtiyaç kalmazdı, bir peygamber hepsini birden anlatırdı. Tabi ki her gelen Rasul ümmetlerin üstünde bir bilgiye sahiptir. Musa (a.s.), İsa’nın (a.s.) bildiğini bilmez, bilseydi onu yaşamaya kalkardı o zaman da kendi mertebesini aşmış olurdu. O zaman da İsa’ya (a.s.) gerek kalmazdı. Yalnız şunu bilmek lazım ümmetlerinin üstünde bir bilgiye sahip olarak geldiler ki onlara hakim olabilsinler. 

 Kur’an’da Furkan mertebesinden bahsedildiğine göre şu anda da Nuh (a.s.) zamanındaki şuurda yaşayanlar var olduğundan bahsediliyor. Onlar da Nuh (a.s.) ümmeti oluyorlar. Kime ki vahdet telkini yapıyorsun dinlemeyip gidiyorsa Nuh’un (a.s.) ümmetindendir. Kesretle şartlandığından vahdete kulaklarını tıkıyor. Bazıları Vahdet sohbeti olduğunda kaçıyorlar, neden çünkü Furkanla şartlanmıştır. Bunlar İslam’ın dışında değillerdir. Kim ki bu sırrı kendi yaşantısında idrak etti, işte onlar Muhammedi oluyor. Şimdi senin bir şişen olsun içerisinde en güzel hamidiye suyu olsun. O su kendini ne olduğunu bilmedikten sonra kendine bir faydası yoktur. Başkası faydalanıyor ondan içmekle başkası faydalanıyor. Altın da kendinin ne olduğunu bilmiyor, ona o değeri insan veriyor.

 Altına bizim verdiğimiz değer onu değerli kılıyor. Bir de altının kendi değerini bilmesi vardır. O zaman bakalım sen kendini parayla satacak mı. Biz onu değerlendirerek fiyatını biz koyuyoruz. Altın kendinin değerini idrak ettiği zaman kendi fiyatını kendi koyacaktır. İşte hangi insan ki kendini tanımıyor, o zaman onu başkaları değerlendiriyor. Hangi insan ki kendini tanıyor, o değerini kendisi koyuyor. Tabi ki mana aleminde. Buradaki değeri et ve kemiktendir. Emr-i vücut Furkan olmayıp Kur’an olduğu, Kur’an Furkanı mutazammın olduğu için makam-ı cem sadece Resulüllah (s.a.v.) Efendimizin ümmetlerinindir. Başka ümmetlerin cemiyeti yoktur, cem makamı yoktur. Cem makamını en geniş manasıyla ilk idrak eden Hz. Ali’dir (k.a.v.). 

 Hz. Ebubekir (r.a.) de Furkaniyeden cem’iyeye kısmen geçmiş, kısmen Furkaniyede kalmış, Hz. Ömer (r.a.), Hz. Osman (r.a.) dahi genelde öyleler ama Hz. Ali Efendimiz bu Cem’iyeti en güzel idrak edenlerdendir. Neden nereden anlıyoruz, çünkü “görmediğim Allah’a ibadet etmem“ buyuruyor. “Hiçbir şey yoktur ki evvela Rabbimi görürüm, sonra o şeyi görürüm ondan sonra tekrar Rabbimi görürüm” buyuruyor. Yani önce Rabbimi görürüm, sonra eşya çünkü fark alemine geliyor, sonra eşyayı görürüm sonra vahdete cem’e dönüyor yine Rabbimi yani neye baksam önünde ve sonunda Rabbimi görürüm buyuruyor. İşte onun için “Ali bendendir, ben Ali’denim“ buyuruyor Efendimiz (s.a.v.). İşte onun için Efendimiz (s.a.v.) “Benim etim onun eti, benim kanım onun kanı, benim varlığım onun varlığı” gibi kendisinin aynı olduğunu belirtiyor. İkilik kalkıyor ortadan. Cem makamı Resulüllah’a (s.a.v.) ait yani bizlere ait bir makamdır. 

 Kur’an Furkanı içinde bulundurduğu için makam-ı cem ancak (s.a.v.) Efendimize ve ümmetlerin hayırlısı olan (burada bize hitab ediyor meleklere değil, kendimizi beğenmediğimiz bu ümmete hitap ediyor). Efendimize ve ümmetlerin hayırlısı olan onların ümmetlerine mahsus oldu. Cem mertebesi ümmetlerin hayırlısı olan Hz. Resulullah’ın (s.a.v.) ümmetine has ona verildi. Ve onlar teşbih ve tenzih beynini cem’a memur oldular. Ne yüksek bir idrak sahibi oldular diyor. Bunu yaymaya, anlatmaya da görevli oldular diyor. Burada Cenab-ı Hakk amir yahut o vahdet ilmi amir, biz de memuruz. Onun gereğini yerine getirmeye memuruz. Halbuki O’ndan evvelki mürselin ve onların ümmetleri, yani ümmet-i Muhammetten evvel ve Hz. Resulullahtan (s.a.v.) evvel gelmiş olan mürselin yani peygamberlerin ve ümmetlerinin Furkan şuhuduna memur idiler. 

 Biz ise Vahdet şuhuduna memuruz. Bizim ilk kelimemiz de “Eşhedü …” diye geçiyor. Müşahede ehli olarak geçiyor. Böylece mürselini, müşarinileyh in hazaratı ümmetlerini Yani Nuh (a.s.) gibi kah Furkan, kah Kur’an’a davet eder. Yani kah teşbihe ve kah tenzihe davet eder. Yani Resulüllah (s.a.v.) ve O’nun ümmetleri insanları kah tenzihe, kah teşbihe davet eder. O kişideki kabiliyet hangi yönde ise ona göre davet eder. Yani her yönden onu kazanmaya çalışır. Çünkü birinin aklı daha çok kesrete yatkınsa evvela onu kesretle çağırır.

 Yani çoklukla çağırır, sonra yavaş, yavaş vahdete çeker, birliğe yani vahdete kabiliyeti varsa doğrudan doğruya birliğe yani vahdete çağırır, ikisine de memuriyeti vardır. Yani müteferrik surete davet eyler. Tefrikalı yani değişik suretlere davet eyler. Musa (a.s.) sırf tenzihe ve İsa (a.s.) sırf teşbihe davet ederdi. Muhammed ümmeti ise Kur’an’a memurdur, Kur’an teşbih ve tenzih beynini camidir. Yani tenzih ve teşbihi birleştirmiştir. Resulüllah (s.a.v.) ve ümmet-i Muhammed Kur’an’a davet eder. Dinin kademinde güçlük ve bu edyan ile mütebeyyin olan ümem üzerine de şiddet vardır. يُرِيدُ اللَّهُ بِكُمُ الْيُسْرَ وَلَا يُرِيدُ بِكُمُ الْعُسْرَ 2/185 ayetinde “Din-i Muhammedide kolaylık ve bu din ile mütebeyyin olanlar için dahi hafifletme vardır. “Yani Allah murad eder, sizin için kolaylığı murad eder, zorluğu murad etmez, kolaylığı murad eder. “

 İşte bu davette de kişilerin kabiliyetlerine göre isterse kesretten davet eder isterse vahdetten davet eder. İster Furkaniyeden, ister Kur’an’iyeden davet eder, kolaylık vardır. Musa’da (a.s.), İsa’da (a.s.) ve diğer dinlerde bu yoktur. Musa (a.s.) sadece tenzih üzere davet ediyor, İsa (a.s.) teşbih üzere davet ediyor ama bütün meratibi cem etmiş olan ümmet-i Muhammed, Resulüllah’dan (s.a.v.) aldığı bilgisiyle her mertebeden bütün ümmetleri davet etmekle memur her birerlerimiz memuruz bu davete. Din-i Muhammedi’de kolaylık bu din ile mütebeyyin olanlar için dahi hafifletme vardır. Böyle olunca din-i Muhammedi teşbih ve tenzih emrini emr-i vahid’de yani bir emr de لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَىْءٌ وَهُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ 42/11 ayet-i kerimesi gibi bir ayette Cem etti. Tenzihi ve teşbihi bu ayette birleştirdi. Ümmet-i Muhammed bunu birleştirdi. O ümmete verildi bu. Diğer mürselinin davetleri ile Resulüllah (s.a.v.) Efendimizin daveti arasında farkın sebebi budur ki her bir asule ilm-i risaletten verilen ilim ümmetinin ne fazlası ne de ne de azıdır. 

 Musa’dan (a.s.) bahsederken 9 levh verildi Musa’ya (a.s.), Musa (a.s.) 7 levhayı ancak açıklayabildi, iki levhayı açıklayamadı. Çünkü o iki levhada olan ilim, bilgi alacak kapasitede ümmet yoktu arasında. Ama Resulüllah’a (s.a.v.) “her ne vaki olduysa serteser ümmetine verdi haber” gizli bir şey kalmadı, hepsini verdi. Gerçi (s.a.v.) Efendimiz miraç gecesi bana üç kap ilim verildi. Birini herkese vermem emredildi, birinde kısmen dileyene bırakıldı bir kısmını vermem bir kısmını vermemem, bir de vardı ki o bana ait onu kimseye vermedim, bu iş o değildir o iş kendi Zat’ında olan iştir. Resulüllah’ın (s.a.v.) bize verdiği bize yetecek olan ilimdir. Bu ilim de hiçbir ümmete nasip olmayan bir ilimdir. Ümmetlerin istidadına göredir, ismi zahir hasebiyle kemalat-ı ilahiyenin Hazret-i şehadette zuhuru ise tedricidir. Yani Zahir ismi hasebiyle kemalat-ı ilahiyenin hazreti şehadette zuhuru ise tedricidir. Yani Âdem (a.s.) ilk var edildiği zaman Hakikat-i Muhammedi ilmini ona vermesi gerekmiyordu. 

 Tedrici olarak bu ilim yavaş yavaş belirli süreler içerisinde verildi. Bu hakikati, tabiat kitabını tetkik eden ilim erbabı, fen gibi ukul-u nazariye ehlince de müsellemdir. Suretler aleminden her bir suretin yani alem suretlerinden dışarıda gördüğümüz suretlerden her bir suretin kendisine mahsus bir takım başlangıcı ortası ve sonu vardır. İnsanların zeka ve irfanları dahi bu kaideye tabidir. Bizler dahi gençken tabi ki yavaş yavaş aklımız fikrimiz tecrübemiz gelişiyor. Böylece evvelki Resullerin getirdikleri şeriat kendi ümmetlerinin istidatlarının gereğidir. Onun için kimi sırf teşbihe, kimi sırf tenzihe kimi müteferrik surette kah tenzihe kah teşbihe davet etti. 

 Efendimiz ikisini birlikte davet etti. Aradaki fark budur. Tenzihe ve teşbihe de davet eden var ama bu davet ayrı, ayrı idi. Fakat (s.a.v.) Efendimiz ahir zaman nebisi olup en sonra geldiğinden ve O’nun zeka ve irfanları derece-i kemalatı bulduğundan müşahe de derecesinin kemalatı bulduğundan Kur’an ile geldi. Zebur; Zübur; okunacak kitap demektir, Tevrat; tevriyetten geliyor, uzakları ifade eden yani eski kitaplara göre daha geniş manası olan anlamındadır. İncil; müjde, müjdeleyen manasınadır. Kur’an; Zat’tır, yani Zat’ı ifade eder. Yani diğer kitaplarda kendi peygamberlerinin ilimlerinin derecesindeki ismi alıyor, Resulüllah’a (s.a.v.) gelen Kur’an O’nun mertebesi itibariyle olan Zat mertebesidir. Cem metebesini ifade eden Kur’an oluyor. 

 Zira bugün küre-i arz üzerinde bulunan ve muhtelif dinlere müntesib olan insanların cümlesi Kur’an’a davet olunduğu için hepsi ümmet-i Muhammed’dir. Yalnız bunların ümmet-i Muhammed olması bil kuvvedir. Bilfiil değildir. Bilkuvveden bilfiile geçirmesi için zahiren o kişinin İslami hukuku yerine getirmesi lazımdır. İşte bugünkü insanlar şu hakikati bilmiş olsalar en kısa zamanda bölük bölük İslama geçerler. “İzacae” suresinde buyurulduğu gibi, bu ayetin şu andaki bizlerdeki tahakkuku şudur ki aklımız, ilmimiz, bilgimiz bölük bölük İslama geçiyor. Bizdeki kuvveler, kuvvetler, Hakikat-ı Muhammede Kur’an’a geçiyor. Daha evvelce sağda solda olan bilgilerimiz, düşüncelerimiz bu sure hükmünce﴿١﴾ اِذَا جَاۤءَ نَصْرُ اللَّهِ وَالْفَتْحُ ﴿٢﴾ وَرَاَيْتَ النَّاسَ يَدْخُلُونَ فِى دِينِ اللَّهِ اَفْوَاجًا ﴿٣﴾ فَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ وَاسْتَغْفِرْهُ اِنَّهُ كَانَ تَوَّابًا 110/1-2-3 bölük, bölük İslama geçiyor, bizdeki kuvveler, kuvvetler, Hakikat-ı Muhammediye, Kur’an’a geçiyor, daha evvelce sağda solda olan bilgilerimiz düşüncelerimiz bu sure hükmünce “efvacan” ne zaman? اِذَا جَاۤءَ نَصْرُ اللَّهِ وَالْفَتْحُ Allah’ın yardımı geldiği zaman, O’nun Rabbani fethi geldiği zaman. Yani feth-i futuhat Haktan olduğu zaman sendeki bütün gayri şeyler hakka bölük bölük geçer. 

 Yani kısa sürede çok şey depoya atmış olursun. Biz kendimizi müslüman zannediyoruz ama varlığımızın kaçta kaçı acaba hakikaten hakikate dönüktür. İşte biz de o kadar çok ordu var asker var ki işte bu sohbetlerle bölüm bölüm, oluk oluk İslam’a doğru kayıyoruz. Zekice düşünenler tarafından bu işin kabulu zaman geçtikçe İslamiyete dönüşleri olacaktır. 

------------------- 

20. Paragraf:

 İmdi eğer Nûh (a.s.) kavmine, lâfzan bu âyet mislini getireydi, ona icabet ederlerdi. Zîrâ âyet-i vâhidede, belki nısf-ı âyette, teşbih ve tenzih eyledi. Nûh (a.s.) ise onların ukül ve rûhâniyyelleri haysiyyetiyle kavmini leylen davet etti; zîrâ onlar gaybdır. Ve onları suretlerinin ve cüsselerinin zahiri haysiyyetiyle nehâren dahi kezâlik da'vet eyledi; ve da'vette شَیْءٌ لَيْسَكَمِثْلِهِ (Şûra, 42/11) gibi cem' etmedi. Böyle olunca bu Furkân'dan dola­yı onların bevâtınları nefret etti; onların firarını artırdı (20).

-------------------

 Eğer Nuh (a.s.) kavimine lafzan bu ayet mislini getireydi (42/11) ona icabet ederlerdi. Zira ayet-i vahidede (tek ayette) teşbih ve tenzih eyledi. Yani ayetin yarısında tenzih, yarısında teşbih eyledi, ikisini birleştirdi, bu ayet tenzihi ve teşbihi birleştirdi. لَيْسَ değildir; tenzih, كَمِثْلِهِ O’nun misli gibi teşbih, ikisi birleşmiş oluyor. Zira tek ayette belki yarı ayette tenzih ve teşbih eyledi. Nuh (a.s.) ise onların akıl ve ruhaniyetleri haysiyetiyle kavmini gece davet etti zira onlar gayptır ve onlara suretlerin ve cüsselerin zahiri haysiyetiyle gündüz olarak davet eyledi. Ve davette لَيْسَ كَمِثْلِهِ gibi cemetmedi. Ayrı ayrı davet etti böyle olunca da Furkandan dolayı onların firarını artırdı. Batınları nefret etti bünyeleri onu sevmedi. Yani Nuh kaviminin Kur’an’a istidatları olup da Cenab-ı Nuh dahi onları lafzan makam-ı cem-i gösteren bu ayetin mislini getireydi icabet ederlerdi. 

 Zira Resulüllah (s.a.v.) tek ayette لَيْسَ كَمِثْلِهِ ayet-i kerimesinde belki bu ayetin yarısında yukarıda izah olunduğu gibi teşbih ve tenzih beynini arasını cem etti. Fakat onlarda bu istidat olmadığı için teşbih ve tenzihte suret-i müteferrika davet etti. Yani teşbihe ayrı zamanda, tenzihe ayrı zamanda davet etti. Resulüllah (s.a.v.) ise tenzih ve teşbihi aynı zamanda davet etti. Şöyle ki onların ukul ve ruhaniyetleri cihetinden onları leylen yani onları batına ve gabya davet eyledi çünkü ukul ve ruhaniyet gaybdır. Akıl düşünce ve ruh gaybdır. 

Malum olsun ki gayb ikidir, birisi gayb-ı hakikidir, ki Zat-ı mutlaka ve metaif-i gabya olan esmanın hakikatidir. Zira Zat-ı mutlaka la-taayyün mertebesi olduğundan ondan sonraki mertebelerin tamamının batınının batınıdır, özünün özüdür. 

 La taayyün mertebesi diğer mertebelerin batınının batınıdır. Bu metaifi gayb olan yani gaybın anahtarı olan esma hakikatleri yani ayan-ı sabite her ne kadar la taayyün mertebesinden sonra ise de ilim mertebesi olmak hasebiyle alemin başlangıcı olan ervah ve misal ve benzeri şehadet mertebelerine saran gaybdır. Zat-ı mutlakın şuunatıdır, ikinci gayb; gayb-ı izafidir, o da emir alemidir. Ukul, nüfus ve ervahın alemin kaynağıdır. Emir alemi ve ibda dahi izafet ve gaybla karanlık olduğu için gecedir, gayb-i hakiki olan Zat-ı mutlaka ve alem-i mani olan hakaik-i esma-ı zatiyenin nisbetle şehadet ve aydınlık olduğu için gündüzdür.

 Bu cihetten Cenab-ı Nuh’un daveti kavminin akıl ve ruhaniyetleri haysiyetiyle alem-i gayba ve kudret-i beşeriyeden tecerrüde ve ahkam-ı imkaniyeden insilaha idi. Bu ise onların istidatlarının gereğine muhalif olmakta icabet etmediler. Bundan sonra mukteza-ı istidatları olan şeye süretlerin ve cisimlerin zahiri cihetinden mesalih-i cismaniye maişetleri hakkında ahkama davet etti bu iki davetin yek diğerine münafi olduğunu yani zıt aykırı olduğunu gördüklerinden kavminin hayret ve dalaleti ziyade oldu. Nuh (a.s.) لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَىْءٌ ayet-i kerimesinde olduğu gibi davete tenzih ve teşbih beynini cem etmeyip böyle kah batına kah zahire davet ettiği için kavminin iç, batını ondan nefret etti. Böylece bu davet onların firarını artırdı ve Cenab-ı Nuh’un bu suretle daveti bazı ukul-u nakısa erbabının zannettiği gibi noksan-ı marifeti değil belki kemal-i marifeti gösterir. Yani bazı zayıf akıllıların zannettikleri gibi noksan bir davet değil onun davetinin kemalidir. Sonra Nuh (a.s.) kendi nefsinden haber verdi ki tahkikan o onlara Hakk’ın keşfetmesine değil gafur ve setretmesine davet etti ve onlar Nuh’dan (a.s.) bunu anladılar. 

-------------------

21. Paragraf:

 Ba'dehû Nûh (a.s.) kendi nefsinden haber verdi ki, tahkîkan o onları Hakkın keşf etmesine değil, gafr ve setr etmesine da'vet etti. Ve onlar Nûh (a.s.)dan bunu anladılar. Bunun için parmaklarını kulaklarına tıkadılar ve libâslarına hüründüler. Bunun hepsi Nuh'un onları da'vet eylediği setrin suretidir. İmdi onlar Nuh'un da'vetine, lebbeyk ile değil, fiil ile icabet eylediler. Halbuki لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَىْءٌ âyet-i kerîmesinde mislin îsbâtı ve nefyi vardır. Ve işte bunun için (S.a.v.) muhakkak kendisine cevâmi'-i kelim i'tâ olunduğunu kendi nefsinden ihbar eyledi. İmdi Muhammed (aleyhi's-salâtü ve's-selâm) kavmini leylen ve nehâren da'vet etmedi. Belki onları gündüzde geceye ve gecede gündüze da'vet etti (21).

-------------------

 Resulüllah (s.a.v.) Efendimize ilk verilen “Bana ilk verilen şey Cevami-ül kelim” buyurdu. Bir sözle çok şey ifade etmek demektir. Ayrıca “Cevami-ül kelim” kelimelere cami yani kelam-ı ilahiyeye cami, bir ikincisi esma-ı ilahiyeye cami demektir. Nuh (a.s.) kendi kendine Hakka hitaben kavmini Hakk’ın nur-u vücudu ile taayyünat-ı hicabiyesinin setrine ve Batın ismine davet ettiğini ve yoksa vucud-u imkaniyenin keşfine yani şehadet canibine ve Zahir ismine davet etmediğini söyledi. Kavmi ise Cenab-ı Nuh’un bu gafur ve setre olan davetini setr-i suri anladılar. Yani gaybı setretmeye davet etti onlar yanlış anlayıp zahiri setretme anladılar. Halbuki o “ört” yani kullarımı ört dediğinde onlar kulaklarını örttüler. Yani batındaki emri zahirde kullandılar. Libaslarına bürünüp vücutlarını setr eylediler. Yani Hakk’ın vücudunu örtmüş oldular. İstidatlarının gereği buydu, böyle yaptılar. Bu yaptıkları şeyin hepsi Cenab-ı Nuh’un davet ettiği setrin suretidir. Nuh (a.s.) bunun hakikatini söyledi ama bunlar suretini yaptılar.

 Zira parmakla kulak tıkamak libasa bürünmek setr fiilinden başka bir şey değildir. Böylece Cenab-ı Nuh’un davetini onlar fiilen icabet ettiler. “Lebbeyk” yani buyur emrine amadeyim diye icabet etmediler. Eğer “Lebbeyk” ile icabet edeydiler böyle fiili setr icra etmezlerdi. Halbuki Muhammed’in (s.a.v.) daveti Cenab-ı Nuh’un daveti gibi müteferrik surette yani tefrikalı farklı surette kah farka kah ceme değildi. Belki O’nun لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَىْءٌ ayet-i kerimesi ile vaki olan davetinde mislin hem ispatı hem de nefhi olduğundan yani bir şeyi hem ispat etmek hem de nefh etmek, kaldırmak olduğundan fark ve Cem müctemidir. Yani cem burada cemlenmiştir. Hem ispatı ve hem de nefhi olduğundan fark ve cem birliktedir. Onun daveti fark ve cem teşbih ve tenzih beynini cami olduğundan “bana cevamiul kelim ilka olundu” hadis-i Şerifi ile kendi nefsinden haber verdi.

 Yani esma-ı ilahiye ve onların tümü mukteyazatı bana verildi demek olur. Böyle olunca Muhammed (s.a.v.) kavimini suret-i müteferrikada yani farklılık suretinde leylen yani müceret batına ve tenzihe ve neharan yani münhasıran zahire ve teşbihe davet etmedi. Belki gündüzde geceye, yani zahirde ve teşbihte batına, batında ve teşbihte zahire ve teşbihe davet etti. 

------------------- 

22. Paragraf:

 İmdi Nûh (a.s.) hikmetinde kavmine dedi ki: "Hak Teâlâ üzerinize yağmur yağdırıcı olduğu halde semâyı irsal eder." (Nûh, 71/11) Ve o maânîde maârif-i akliyye ve nazar-ı i'tibârîdir. "Ve size emval ile, ya'nî sizi ona meyl ettiren şey ile, imdâd eder." (Nûh, 71/12) İmdi sizi ona meyl ettirdiği vakit, onda suretinizi görürsünüz. Böyle olunca sizden muhakkak onu gördüğünü tahayyül eden kimse, arif olmadı; ve sizden muhakkak nefsini gördüğünü arif olan kimse, ariftir. İşte bunun için nâs âlim-i billâha ve gayr-ı âlim-i billâha münkasim oldu. Ve "onun veledi" nazar-ı fikrîlerinin intâc eylediği şeydir; ve emr-i ma'rifetin ilmi, müşahedeye mevkuf olup netâyic-i fikirden baîddir, "ancak hasardır." (Nûh, 71/21) İmdi onların ticâretleri menfaat vermedi ve onlar mühtedî olmadılar (22).

------------------- 

 Yani Nuh (a.s.) istiğfar ile maksut olan hikmetinin beyanında kavmine dedi ki eğer siz tenzihi aklinin muktezası üzere bana icabet ederseniz Allahüteala semayı yani sehabı yağmurları rızadan olduğu halde sizin üzerinize gönderir. Ve o yağmurlar dahi manalar da maarif-i aklidir. Yani yağmur yağdır diye dua etmiş o yağmurlar mana aleminde Allahtan gelen akıldır, yani beynimize inen yağmurlar dahi manalarda yani akıl idrakidir. Nazarı itibariyle sevdiğiniz şeylerle tecelliyatı ve cevazı-ı cemaliyeden sizi cezbeden suretlerden Hakk tarafına meylettiren şey ile imdad eder. 

 Zira mal kalb-i insaninin mail olduğu şeye denir. İnsan kalbinin meylettiği şeye mal denir. Yani mal sözünün hakikati insan kalbinin meylettiği şeye denir. O tecelliler ve cazibeler size Hakk tarafına meylettirdiği yani sizi makam-ı fenaya isâl eylediği ve Hakk o makamda size tecelli-i Zatiyle tecelli ettiği vakit siz o makamda kendi suretinizi yani ayan-ı sabitenizin suretini müşahede edersiniz. İmdi bu makamda sizden biriniz gördüğü sureti Hakk zannedip ben Hakkı müşahede ettim diye tahayyül ederse hata eder ve Hakkı bilmemiş olur, zira Hakk bir surete sığmaktan yüce ve yukarılardadır. Sizden biriniz eğer bu makamda gördüğü suretin kendi nefsi olduğunu ve mirat-ı Hakkta kendi kendini veya kendi miratında Hakkı müşahade ettiğini bilse o kimse ariftir. Zira Hak herkesin ayan-ı sabitesinin hususiyeti hasebiyle tecelli eder. Ve abdin marifeti sahih olan marifeti ayan-ı sabitesinin suretinde olan nefsinin marifetidir.

 Hakk o makamdan Zat’i tecellisi ile tecelli ettiği vakit, siz o makamda kendi suretinizi yani ayanı-ı sabitenizin suretini müşahede edersiniz. Yani Hak size zati tecellisi ile tecelli ettiği vakit siz o makamda kendi suretinizi yani ayan-ı sabitenizin suretini müşahede edersiniz. Yani Hak size Zati tecellisi ile tecelli ettiğinde siz onu zannedersiniz ki Hakk’ın Zati tecellisi, halbuki siz kendi suretinizi yani ayan-ı sabitenizin suretini müşahede edersiniz. Yani Hakkı müşahede ediyorum dediğin zamanda kendi ayan-ı sabiten de ne varsa o sureti müşahede edersin. Şimdi bu makamda sizden biriniz gördüğü sureti Hakk zannedip ben Hakkı müşahede ettim diye tahayyül ederse hata eder. Ve Hakkı bilmemiş olur. Zira Hakk bu surete sığmaktan yüce ve uludur. Yani Hakk herhangi bir surete girmekten yüce ve uludur. 

 Sizden biriniz eğer bu makamda gördüğü suretin kendi nefsi olduğunu ve Hakk’ın aynasında kendini veyahut kendi aynasında Hakkı müşahede ettiğini bilse o kimse ariftir. Zira Hakk herkesin ayan-ı sabitesinin hususiyeti hasebiyle tecelli eder. Yani Hakk’ın herkeste olan tecellisi ayrı ayrıdır. Kimsenin tecellisi kimseye uymaz. Kulun gerçek marifeti ayan-ı sabitesinin suretinde olan nefsinin marifetidir, gerçek nefsini bilmesidir. Böylece o arifin müşahede ettiği kendi nefsidir. Zuhuratlarda da gördüğümüz kendi nefsimizin aksidir. Yani kendi aynamızda kendi nefsimizi görmektir. Ve ayan-ı sabitesi ise esma-ı ilahiyeden bir ismin suretidir. Her bir varlığın ayan-ı sabitesi her bir ismin suretinden bir surettir. Süluktan yani yol ehli olmaktan, dervişlikten maksud olan dahi mazhar olduğu ismin yani Rabbı hassının marifetidir.

 Yani tarikat ehli olmaktan, salik olmaktan maksat olan dahi mazhar olduğu ismin yani zuhur yeri olduğu ismin Rabbı hassının marifetidir. Bu kimse evvelki kimse gibi sahib-i tahayyül değildir. Bunları bilmeden Allah’ı düşünen kimse hayal ehlidir. Yani kendi nefsaniyetinden kendi hayalinde var ettiği Rabbine yönelmektedir. İşte hayalimizde var ettiğimiz Rabbimiz Hakk dediğimiz, Allah dediğimiz o mevhum varlık hakiki yönüyle nefsimizi idrak etmedikten sonra O’nu anlamamız mümkün değildir. Kendi nefsimizi dahi belirli bir esmanın tecellisi ayan-ı sabitesi yönünden tanıdığımızdan yine Cenab-ı Hakkı tam külli olarak tanımış olmayız.

 Eğer Hakkı tam olarak tanımışız dersek bulunduğumuz yer itibariyle bu ham hayalden ibarettir. Çünkü o kadar kolay tanınmaz. Ama bir insan gerçek bir eğitim alır da uzun seneler sonunda Cami isminin mazharı olursa Cami isminin ayan-ı sabitesinin mazharı olursa o zaman Hakkı o diğerlerinden daha geniş manada tanımış olur. 

 İşte buraya kadar olan kelam Cenab-ı Nuh’un kavimine olan kelamının tefsiridir. Zira Cenab-ı Nuh kaviminin makam ve halleri iktizasınca alaya ve hafife almakla parmaklarını kulaklarına tıkamak ve elbiselerine bürünmek suretiyle tevessül ettiklerini müşahede etti. Onların muttali olamayacakları vech ile onlara hidayet etmek için kendi makamından mekren nüzul etti ve yukarıda zikrolunan kelamı-ı zahiri onların zahirden anladıkları şeye münasip olmak ve batını onların fikir ve akılları ile idraklerine muvafık bulunmak üzere söyledi ki Cenab-ı Şeyh (r.a.) bunları izah buyurdu.

 Şimdi de Hz. Şeyh’in arif ve gayri arifi beyanen buyururlar, şöyle ki nas; alim-i billah ve gayri alim-i billah olmak üzere iki kısımdır. Yani Allah’ı bilenler ve bilmeyenler olmak üzere iki kısımdır. Burada bilmekten maksat ilim yoluyla bilmek değildir. İrfaniyet yoluyla yani ariflik yoluyla müşahede yoluyla Allah’ı bilenler ve bilmeyenler. Allah’ı bilmek de birçok kısımlara ayrılıyor, birincisi bilim ile bilmek, yani ilmel yakiyn, ikincisi aynel yakiyn olarak bilmek, üçüncüsü Hakkal yakiyn olarak bilmektir. Dördüncüsü aynel yakiyn ve Hakkal yakiyn olarak bilmektir. İşte biz ilmel yakiyn Hakkı bildiğimizi öğrendiğimizi zannediyoruz, bunu Hakkal yakiyn bilgi olarak zannediyoruz. Yani Hakkal yakiyn bilgisine ulaştığımızı zannediyoruz. Halbuki bu sadece bilgi ile yaklaşmaktır.

 Alim-i Billah olanlar, yani mutlak Allah’ı bilenler Hakkta onların zahir olan istidatları hasebiyle ancak nefisleri olduğunu bilenlerdir. Yani Hakk’ın varlığında zuhura gelmiş olan istidatları sebebiyle ancak nefisleri olduğunu bilenlerdir. Yani “benim bir varlığım var” olarak bunu bilenlerdir. Marifetullahın ilk aşaması budur. Evvela kendi varlığının mevcudiyetinin idrakine varmaktır. Gayri Arif-i billah olanlar dahi Allah’ı bildiklerini ve O’nu müşahede ettiklerini tahayyül eden kimselerdir. Biri nefislerini bilmeleri hasebiyle diğeri ise tahayyülle bilenlerdir. Aklı cüzün kurguladığı bir musavviredir tahayyül yani hayal. Halbuki onlar Hakk’ın aynasında istidatları hasebiyle ancak nefislerini müşahede ederler. Yani beşeri nefislerini müşahede ederler. Nitekim hadis-i şerifte “Men arefe nefsehu, fakat arefe rabbehu” buyurur. 

 Her mertebede nefsi tanıma başka olduğundan bu hadis-i şerifin her mertebede başka zuhuru ve müşahedesi vardır. Biz bunu birinci mertebeden ele alalım. Birinde hayali olarak nefsini bilen hayali Rabbini bilir, bunun bir aşama ilerisi kendi gerçek nefsini ayan-ı sabite olarak nefsini bilen Cenab-ı Hakk’ta varlığını idrak etmiş olduğundan Rabbini bilir. Ayan-ı Sabite; Varlıkların ezelde programlanmasıdır. Ayan, açılmasıdır. Allah’ın ilminde senin, benim her bir varlığın programıdır. Ezelde yapılan programıdır. İşte bu ayan-ı sabite üzere bütün bu alemler var edilmiştir, o günden bu program akmaktadır. Bütün varlıklara günler, aylar, yıllar akmaktadır. İşte bu akış ki o varlıklara hayat vermektedir. Gayri alim olanların onların nazar-ı fikirlerinin Hakk hakkında teşbih ve tekeyyüften bir takım kıyasat-ı burhaniye çıkardıkları neticedir. 

 Gayri alimler, Allah’ı bildiğini zanneden bu tabiat alimleri ve diğerleri bilgi alimleri müsbet ilim alimlerinin akıllarından doğurdukları çocukları yani ürettikleri akıllar, yazdıkları kitaplar, gayri alim olarak kendi tahayyüllerinden meydana getirdiği bilgileri-veled- yani çocukları onların nazarı fikirlerinin yani fikir nazarlarının Hakk hakkında teşbih ve tekeyyüften yani benzetmelerden keyfiyetlerden bir takım kıyaslı deliller ile çıkardıkları neticelerdir. Yani biz Allah’ı şöyle tanıyoruz, böyle tanıyoruz gibi. Gördüğü varlığından kıyaslar meydana getirerek şöyledir, böyledir veya olabilir gibi. Allah’ın marifetinde matlub olan emrin ilmi afak ve enfüste olan ayetullahın müşahadeye mevkuftur. Yani marifetullahta taleb olan emrin ilmi yani Allah’ın istemiş olduğu ilim afak ve enfüste olan ayetullahı müşahedeye dayanır.

 Afakta ve enfüste idrak İbrahim mertebesi idi سَنُرِيهِمْ اَيَاتِنَا فِى الاَفَاقِ وَفِۤى اَنْفُسِهِمْ حَتَّى يَتَبَيَّنَ لَهُمْ اَنَّهُ الْحَقُّ (41/53) Yani afak senin varlığının dışında olan her şey, enfüs ise senin içinde olan, sende olan her şeydir. Bu ikisini kişi birleştiremezse fark ehli olur, vahdet ehli olamaz. İşte Allah’ın marifetine matlub olan emrin ilmi yani Allah’ın istediği ilim afak ve enfüste olan ayetullahı -Allah’ın ayetlerini- müşahedeye dayanır. Yani baktığın zaman gördüğün şeylerin Allah’ın ayetleri olduğunu, işaretleri olduğunu, kendi nefsine baktığın zaman da kendi nefsinde ne varsa Allah’ın ayetleri olduğunu görmendir ki insan en büyük ayettir. Emr-i marifetin ilmi en son fikirlerinden uzaktır. 

 Kitab-ı tabiatı tetkik edip aklım ile hakikati idrak ederim dirayetim ve zekam vardır ebiyaya ihtiyacım yoktur diyen felsefecinin ve fen erbabının en son fikirleri hasardan başka bir şey değildir. Yani bozgunculuktan başka bir şey değildir. Onlar hezeyanlar ile ömürlerini ve istidatlarını zayi ederler ve onların sermayeleri olan ömürleri ve istidatları boşuna sarf edilmiş olduğundan ticaretlerinde menfaat yoktur. Yani dünyada ne kadar kazanç sağlarsa sağlasınlar nihayet o kazanç nereye kadar kabre kadardır, ondan sonra ileriye gitmez. Hakikat yolunda zafer kazanamazlar. 

------------------- 

23. Paragraf: 

İmdi onların mülküdür diye tahayyül eyledikleri şeyden ellerinde bulunan şey, onlardan zail oldu. Ve o mülk Muhammedîler hakkında وَاَنْفِقُوا مِمَّا جَعَلَكُمْ مُسْتَخْلَفِينَ فِيهِ (Hadîd, 57/7)dir. Ve Nûh ile Nûhîler hakkında اَلا تَتَّخِذُوا مِنْ دُونِى وَكِيلا (İsrâ, 17/2)dır. İmdi onlar için mülkü ve Allah için onda vekâleti isbât eyledi. Böyle olunca onlar, onda müstahlefundur. Binâenaleyh mülk Allah içindir; ve Allah onların vekilidir. Şu halde mülk onlar içindir. Ve bu, mülk-i istihlâftır; ve bu sebeble Hak mülkün meliki oldu. Nitekim Tirmizî dedi (23). 

------------------- 

 Fikir sonunda onların ellerinde hasıl olan ilimden yani hayali nefisleriyle düşünerek kendilerinde hasıl olan ilimden kendilerinin mülkü olduğunu tahayyül eyledikleri şey onlardan zail oldu. Yani bu ilim benim ilmimdir, bu araba benim arabamdır, bu ev benim evimdir, işte eşim çocuğum bunlar benim diye kendine mal ettiğinden onlar ellerinden yok oldu. Yani zannettikleri için aslında kendilerinin olmadığı için aslına döndü yani mülk sahibine döndü. Öldüğünde veya yaşlandığında kullanamayınca yok hükmündedir. Çünkü o ilim iman ve şuhuda mukarin değildir. Yani iman ve müşahedeye yakin değildir. Yani iman müşahede ile elde edilmiş bir ilim bir mülk değildir. Belki zan ve hayaldir. Nitekim Hakk Teala buyurur, وَمَا لَهُمْ بِذَلِكَ مِنْ عِلْمٍ اِنْ هُمْ اِلا يَظُنُّونَ 45/24 “onların zanları üzere bina olan amelleri serap gibi yok olur”. Nitekim Hakk Teala buyurur, وَالَّذِينَ كَفَرُوۤا اَعْمَالُهُمْ كَسَرَابٍ بِقِيعَةٍ يَحْسَبُهُ الظَّمْاَنُ مَاۤءً 24/39 “ O mülk Muhammediler hakkında وَاَنْفِقُوا مِمَّا جَعَلَكُمْ مُسْتَخْلَفِينَ 57/7 “mülke halifeliktir. Manası: “Allahütealanın onda sizi müstehlak kıldığı şeyden yani ilimden infak ediniz.” Yani sizi halife kıldığı ilimden infak ediniz. Yani fukara-ı talibine yani fukara olan taliplere istidatlarına göre veriniz demek olur. Ama Muhammedilere. Böylece bu kavlin duhul yeri mucibince ilim Allah’ın mülküdür. Muhammediler bu ilime halife olmuştur. 

 Bil’asale onların mülkü değildir. O mülk Cenab-ı Nuh ile onun zevki üzere olan Nuhiler hakkında اَلا تَتَّخِذُوا مِنْ دُونِى وَكِيلا 17/2 ayeti kerimesinin dalalet ettiği mucibince onların mülküdür. Fakat onda tasarrufa memur değildirler. Zira ayet-i kerimenin delili budur ki mülk ve malınızdan ve ulumunuzdan elinizde bulunan şey sizin mulkünüzdür. Fakat siz onun üzerine beni vekil kabul edin benden gayri vekil kabul etmeyin. Şimdi Allahüteala bu ayette Nuhiler için yani nuh mertebesinde olan kimseler için o gün Nuh’un (a.s.) kavmi için bugün de Nuhiler için Nuh mertebesinde yaşayan kimseler için mülkü mülkte Allah için vekaleti ispat etti. 

 Zira onlar Allahüteala’nın kendilerinin ayan-ı suretlerinde zahir olduğunu bilmediler. Nuhilere mülkü verdi gerek kendi bedenlerinde gerekse kendi çevrelerinde tarlaları çalıştıkları şeyler. Yalnız burada Nuhiler Allahütealanın kendilerinin ayan-ı sabiteleri suretinde zahir olduğunu bilmediler. Bunu Muhammediler bildiler. Hakk’ın ayan-ı sabitesinin kendilerinde zuhurda olduğunu bilemediler. Kendilerini ayrı birer varlık zannettiler. Mertebeleri itibariyle de öyleydi. Bunu bilemedikleri için Nuhiler için mülkü ve mülkte Allah için vekaleti ispat etti. Yani Nuhilere mülkünü verdi ama onlara kendini vekil etti. Yani “ben sizin vekilinizim “dedi. Neden? Çünkü onlar kendilerini tanımadıkları için özden bilemedikleri için Rabbin özünden onların vekili olduklarını bilemedikleri için suret olarak “ben sizin vekilinizim” dedi. Zira onlar Allahütealanın kendilerinin ayanı suretlerinde zahir olduğunu bilmediler.

 Hakk’ın temlikiyle mülkün tamamına malikiyetlerini adem-ı vukufları hasebiyle hilafete istihkakları olmadı. Yani Hakk’ın onları mülklendirmesiyle hilafete istihkakları olmadı. Temliki ile mülkün tamamına malikiyetlerine vukufları olmadığından yani nasıl ayan-ı sabitelerinin Hakk’ın ayan-ı sabitesi olduğunu bilmediklerinden mülkün bütün varlıklarının da Hakk’ın zuhurları olduğunu bilemediler. Bunu bilemediklerinden hilafete istihkakları olmadı. Yani varlıkların kendi varlıklarından ayrı bir şey olmadığını bilemediklerinden halife olamadılar. Dolayısıyla o mülkü kullanma tasarrufları da olmadı. Onun için Allah kendini onlara vekil etti ve ihtiyaçları kadarını verdi onlara. Ama Muhammediler öyle değildir. Muhammediler marifetleri cihetiyle hilafete müstehak oldular. Yani marifetullahı bildiklerinden bütün esra-ı ilahiyi bildiklerinden marifete müstehak oldular, istihkak sahibi oldular. Bu yönden de halife oldular. 

 Eğer bu varlığın hakikatini idrak etmemiş olsaydı Hz. Resulullah (s.a.v.) ve O’nun devamı olan Muhammediler onlar da aynı Nuhiler gibi vekalet değiştireceklerdi. Yani Allah onların vekili olacaktı. Şimdi asaleten Muhammediler mülkün sahibi oldular. Varlığın hakikatini Resulüllah (s.a.v.) bildi ve bunu ümmetine nakletti daha evvelki ümmetler bilmiyorlardı. (s.a.v.) Eendimizin ayan-ı sabitesinde bunların hepsi mevcuttu ama O’nun da cocukluk devresi var, gençlik devresi var, peygamberlik geldikten sonra miraca kadar ilmi hep arttı. Miraçta ve kadir gecesinde en üst noktaya ulaştı. Kadir gecesi onun için çok üstün bir zirvedir. Kur’an-ı Kerim Kadir gecesinde inmeye başladı, Muhammediler mülkte her ne kadar istihlaf olunmuş iseler de yani mülke halife olunmuş iseler de mülk bil’asale Allah içindir. Fakat Allah Nuhulerin vekilidir. Muhammediler Allah’ın halifesidirler. Fakat Allah Nuhilerin vekilidir. Muhammedilerin de bilasale kendileri vekildir. Allah onların vekili olunca mülk onlar için olmuş olur, velakin bu temlik temlik-i hakiki değildir. Yani bu mülkü verme hakiki bir tapu verme değildir, vekaletendir. Ama Muhammedilerin tapusu asaleten tapudur. Temliki asaleten temliktir. 

Sual: Kur’an-ı Kerim’de Muhammedilere hitaben “la ilahe illahu fettahizuhu vekilen” Vekaleti İlahiye hususunda Muhammediler ile Nuhilerin ne farkı vardır. 

لاۤ اِلَهَ اِلا هُوَ فَاتَّخِذْهُ وَكِيلا 73/9 

Cevap: Nuhiler için istihlaf yoktur. Yani hilafet yoktur. Çünkü Nuhiler henüz halife mertebesine ulaşmamışlardır. Neden hilafet mertebesine ulaşmadılar? Çünkü bütün isimlere birleştirmiş değildir daha ondan geri gidersek esma-i ilahiyenin zuhurlarının tamamı kendilerinde yoktur. Tamamı olmadığı sürece de vekillik veriliyor. Halifelik olmadığından vekalet veriliyor. Yalnız temlik sabittir. Mülkiyet verilir, fakat Muhammediler için hem istihlaf ve hem de temlik sabittir. Yani hem halifelik hem de mülk sabittir. Böylece Muhammedilerin zevki Nuhilerin zevkine de camidir.

 Velakin Nuhilerde Muhammedilerin zevki yoktur. Yani Nuhiler Muhammediyyun meşreb değildirler. Ama Muhammediler Nuhidirler, aynı zamanda İbrahimidirler, aynı zamanda musevidirler, aynı zamanda isevidirler. Yani hepsidirler. İşte onun için İslamiyeti anlamak diğer dinlere göre zordur. Biz ne yazık ki İslamiyeti sadece beden kuralları içerisinde anlayıp anlatmaya çalışıyoruz dolayısıyla zahirde kullandığımız din Nuhilikten başka bir şey olmamış oluyor. Muhammediyi meydana getirmesi hilafet vermek içindir. Cenab-ı Hakk bizden halifelik istiyor ve hakkıdır. Hatta bütün insanlar Muhammedilerden halifeliği bekliyorlar. Eğer Muhammedilerde halifelik sona ermiş olsa dünyanın gereği kalmaz kıyamet kopar. Zaten kıyamet bunun üzerine kopacaktır. Nuhilerdeki bu temlik, temlik-i hakiki olmayıp Hz. Şeyh bu mülk mülk-ü halifeliktir bu suretle hak mülkün meliki olur, buyurdu. Zira onların vücudu bil’asele haktır ve Hakk’ın mülküdür. Çünkü onların vücutlarında malik ve mutasarrıf ve kayyum Haktır ve bil mukabele Hakk onların melikidir. 

 Zira onların vücudu Hakk’ın vücudu izafisidir, Zati vücuttur, yani isim almış vücuttur, onlar o vücutta istihlafen mutasarrıftırlar. Halife olarak mutasarrıftırlar. Nitekim Şeyh-i Ekberin velayetinden 200 sene evvel gelen şey Ebu Abdullah Muhammed bin Ali el Hakimi Tirmizi bir takım sualler irad edip onların cevabını hatem-i evliya yani evliya-ı vakt verecektir. Yani vaktin evliyası verecektir, buyurmuştur. Yani Tirmizi isminde bir kişi birtakım sualler çıkarmış ortaya yazı olarak bırakmış, bunların diyor cevabını vaktin evliyası verecektir. Kendisinden 200 sene sonra gelen Muhiddin-i Arabi Hz.leri o suallerin cevaplarını vermiştir. Onların cevabını hatem-i evliya yani evliyanın sonu verecektir buyurmuş ve Hz. şey onların cevaplarını Fütuhat-ı Mekkiye’nin 444. babında vermişlerdir. Sualin birisi dahi “Hakk mülkün melikidir” Yani Hak mülkün sahibidir kelamı idi. 

------------------- 

24. Paragraf: 

 "Ve mekr-i azîm ile mekr eylediler." (Nûh, 71/22) Zîrâ Allah'a da'vet, da'vet olunana mekrdir. Çünkü o bidayetten ma'dûm kılınmadı ki gayeye da'vet oluna اَدْعُوۤا اِلَى اللَّهِ (Yûsuf, 12/108). İşte bu, "basiret üzerine", ayn-ı mekrdir. Binâenaleyh Nebi (a.s.) enirin küllisi Allah'a mahsûs olduğuna tenbîh eyledi (24). 

------------------- 

 Nuh’un (a.s.) kavmi azim bir hile ile hile eylediler, 71/22 zira Allah’a davet davet olunana mekirdir. Zira Allah’a davet, davet olunana mekirdir. Yani birisi birisini Allah’a davet ediyor, o davet olunan kimseye hiledir o yani ben seni Allah’a davet ediyorum, Ahmedi, Mehmedi Allah’a davet ediyorum. İşte o Ahmed’e, Mehmed’e hiledir. Zahirde davet davettir o ayrı. Batını yönden baktığımız zaman bu bir hiledir. Biz burada işin özünü anlamaya çalışıyoruz. Peki bu neden böyle? Çünkü o başlangıçtan ayrı kılınmadı ki gayeye davet olunsun. Hiç ayrılmadı ki davet olunsun. Davet ettiğin zaman onu özünden başka bir şeye çevirmiş oluyorsun. İşte bu hiledir.

 Başlangıçtan ayrı kılınmadı ki herhangi bir gayeye davet olunsun. اَدْعُوۤا اِلَى اللَّهِ 12/108 “Allah’a davet et”, bu düşünce üzerine aynen hiledir Böylece nebi (a.s.) emrin küllisi Allah’a mahsus olduğunu tembih eyledi. Yani Peygamber (a.s.) emrin hepsinin Allah’a mahsus olduğunu tembih eyledi. Yani Nuh (a.s.) ın davetine karşı kavmi büyük bir hile ile hile yaptılar. Hani başlarını örtmüşlerdi ya çünkü Allah’a davet, davet olunan için hiledir. Yani Allah’a davet etmek için bir kişi lazım ki o Allah’a davet edilsin. İşte davet olunana hiledir. Esasen davetullah yani Allah’ın daveti Allah’tan Allah’adır.

 Başka bir yere başka bir yerden değildir. Zira Allah davet eden ve davet olunanın aynıdır. Davet olunan bidayette madum olmalı ve Hakk onunla beraber farz olunmamalıdır. Eğer birini Allah’a davet ediyorsan daha baştan Allah’ın onunla birlikte olmadığını kabul etmen lazım ki davet edebilesin. Onun için M. Arabi Hz.leri “ Allahüteala resullerine kader sırrını açmaz peygamberlik süresince. Ta yaşlandıkları zaman açar. Eğer kader sırrına vakıf olsalar idi tebliğ yapamazlardı. Davet edemezlerdi. Yani peygamberlik yapamazlardı.” Peygamber davet etmişken biz nasıl davet etmeyelim. Zira Allah davet eden ile davet edilenin aynıdır. Davet olunan bidayette madum olmalı, gayri olmalı yani haksız olmalı, başlangıçta daha Hakk’tan olmamalı, Hakk onunla beraber farz olunmamalıdır. Hak onunla birlikte zannedilmemelidir. Yani daha baştan Allah’tan ayrı olması lazım ki Allah’a davet edilsin.

 Böyle bir şey de mümkün olmayacağına göre Hakk ezelden onda var olduğuna göre peki kimi kime davet edeceksin. Resul kader sırrını bilseydi davet edemezdi. Eğer senin esmanın Mudil isminden kaynaklandığını bilse seni Hadi ismine davet eder mi? Etse etse Mudil ismine davet eder o da peygamberliğe yakışmaz. Sana git içki iç dese bu da peygamberliğe yakışmaz. 

وَهُوَ مَعَكُمْ اَيْنَ مَاكُنْتُمْ 57/4 ayetinde beyan buyurulduğu üzere “ nerede olursanız olun O sizinle beraberdir.” Bu durumda kimi kime davet edeceksin. Böylece başlangıçta Hak biz de yok değildir. Sizinle mevcut olduğu halde siz sizinle beraber olduğunu idrak etmediğiniz için bir başka yerdeydiniz. Yani “Kulum ben seninleydim sen kiminleydin” demek olur.

 Yani O sizinle olduğundan siz de onda olmalıydınız. Onunla olmayı idrak edemediğinize göre o zaman nerede idiniz. Buna cevap verilemez çünkü O’nun varlığından başka varlık yok ki. Cevap verse bile “kendi var ettiğim mülkümdeydim” olur bu da batıldır. Biz başta Hakk’tan ayrı değildik ki sonradan O’na davet olunalım. Biz mevcut oldukça O bizimle beraberdir. İstersen ayır, istersen yırt, istersen yak, parçala Vücudundan parçalar keser atarsın ama O’nu atamazsın. O sana şah damarından daha yakındır. Bedeninin tamamını da atarsın gene O’nu atamazsın. O daima bizimle beraberdir. Şu halde Hakk’a nasıl davet oluruz? İşte bunun için Kur’an-ı Kerimde buyururlar; اَدْعُوۤا اِلَى اللَّهِ 12/108 “Allah’a davet ediniz” hitabı aynı açık bir hiledir. Ama bu hile bizim günlük kullandığımız hile kelimesinin karşılığı değildir. Avami yönde kullanılan bir kelime değildir. Fakat (s.a.v.) Efendimizin Hakk’ın emriyle ümmetine olan hitabı bu da bir gerçek Allah’a basiret ve ilim üzerine davet ediniz suretindedir. Yani Ümmetine buyuruyor ki Allah’a davet ediniz ama basiret ve ilimle davet ediniz. 

 O zaman burada iş inceliyor. Doğrudan doğruya davet ediniz başka ama basiretle, ilimle davet ediniz başkadır. O zaman bu davet Allah’tan Allah’a olur. Daveti ehli yapmazsa bu durumda davet kabul görmüyor. Davetçinin ne zaman nereye nasıl davet yapılacağını bilmesi gerekir.

 Böylece zevk-i Muhammedi üzerine davet asla mekr (hile) değildir. Davet var ama basiret ve ilimle davet var. Bir kişi padişahın kızını istiyor, O da kaf dağının üzerinde bir hazine var getir onu kızımı sana vereyim diyor. Hazineyi almak için yola çıkıyor, nihayet bir sarayın bahçesine gelirsin orada kapıda iki nöbetçi vardır, bir tarafta at vardır, bir tarafta da aslan vardır, bunlar kimseyi içeriye geçirmezler kim geçerse parçalarlar diyor. Ama bak sen dikkat et aslanın önünde ot vardır, atın önünde et vardır. Sen onların yerlerini değiştir, aslanın önündeki otu al ata ver atın önündeki eti al aslana ver onlar onu yerken meşgul olurlar sen de geçersin seni görmezler diyor. İşte burada gizli bir davet vardır. Yani aslanla ata davet vardır. 

 Aslanın önündeki ot atın davetlisi, onu oraya vermek lazımdır. Ama yanlış yerde olduğu için iş görmüyor. Davet yanlış yerde olduğu için icabet olmuyor. Davete icabet olmuyor. İkisini yerli yerine koyduğun zaman at ota rağbet ediyor, dolayısıyla ona davet edilmiş oluyor. Aslana et verince onu ete davet etmiş oluyorsun, dolayısıyla kendi nefsine programına uygun şeyle meşgul oluyorken o bekçilik görevini aksatıyor. İşte orada bir mekr (hile) vardır. Yani daha evvelce yapılan davetin ters gerçek davetin yerine ulaştığın da görev yaptığını, iş gördüğünü anlatıyor. Zevk-i Muhammedi olan davet asla mekr değildir. Zira Muhammedilerin daveti Furkan’a değil Kur’an’a ve Cem’a dır. Onun için Nebi (a.s.) عَلَى بَصِيرَةٍ 12/108 Basiret üzere kavliyle emrin küllisi Allah’a mahsus olduğunu yani onun şuhudunda davet eden davet olunan ve kendine davet kılınan ve kendisinden davet edilenden ibaret olduğunu o tek şeyin muhtelif mertebelerde bir takım mütekabil esma ile zahir olduğunu tembih eyledi. 

 O anlattıkları şeyin, hepsinin tek şey olduğunu ama muhtelif mertebeleri bulunduğunu ve o muhtelif mertebelerin de birbirine daveti olduğunu, bunu ancak Muhammedilerin bilebileceği bir davettir. Esma-i ilahiyenin zuhurları var ya bu alemlerde mesela “Mudil” ismini “Hadi” ismine davet oluyor. Yine davet kendinden kendinedir yani Hakka davet dendiği zaman o kişi Hakk’ın gayri değil ki Hakka davet olunsun. Ama Hakk’ın esmaları içerisinde irfaniyet yönüyle davet olursa o davet mekir değil gerçek davet olur. Yani bilmeden yapılan davet hile, bilerek yapılan davet gerçek davet olmuş oluyor. Kendini tanımadan ne olduğunu bilmeden biraz ibadet etmekle kendini üstat zanneden kişinin hemen haydi namaz kılsana, gel şunu yapsana, bunu etsene, gibi davetlerin bir hile davet olduğu anlaşılıyor. Allah’ı ayrı kulu ayrı görenin daveti mekrdir.

 Cenab-ı Nuh kendi kavimini hem farka hem de Cem’e davet etti. Fakat farklı surette davet etti. Yani hem farka hem de Cem’e davet etti. Ama tefrikalı davet etti. Farklı farklı davet etti. Yani tek yönlü davet yapmadı. Değişik mertebelerden davet yaptı. Şu halde O’nun daveti dahi haddizatında basiret üzeredir. Çünkü vahdete davet etmişti. Keza bilcümle enbiya dahi kavmini vahdete davet eder. Hakk ise peygamberlerini marifet-i Hakka davet için göndermiştir. Yani Allah peygamberlerine Hakk’ın marifetine Hakk’ın bilgisine davet için gönderdi. Böylece peygamberler lisanı ile basiret üzere davet eder, (s.a.v.) Efendimizin daveti basiret üzere olduğuna ise Kur’an şahittir. “Semian basira”, “ilmen basaran” Şimdi Nuh (a.s.) kavimini Hakk ile beraber iken Hakka davet ettiği ve bu da bir mekr olduğu için ona karşı kavmi dahi mekr-i azim etti, yani onun mekrinden daha büyük mekr ettiler. Duymamak için kulaklarını kapattılar.

------------------- 

25. Paragraf:

 Böyle olunca onları mekren da'vet ettiği gibi, onlar da mekren icabet ettiler. Muhammedi geldi, bildi ki muhakkak Allah'a da'vet, onun hüviyyeti haysiyyetiyle değil, ancak esması haysiyyetiyledir. Binâenaleyh Hak Teâlâ: يَوْمَ نَحْشُرُ الْمُتَّقِينَ اِلَى الرَّحْمَنِ وَفْدًا (Meryem, 19/85) ya'nî "Biz ol günde muttakîleri güruh güruh Rahmân'a cem' ederiz" buyurdu. İmdi harf-i gayeyi getirdi ve onu isme mukârin kıldı. Öyle ise biz bildik ki, âlem onların muttaki olmalarını îcâb eden bir ism-î ilâhînin taht-ı hîtasındadır (25).

------------------- 

 Yani davet eden ve davet edilen tek şey ve Hakk davet edilen ile beraber iken Nuh’un kavmini Allah’a daveti mekr olduğundan onların icabetleri dahi mekr ile oldu. Ve onların ne suretle mekren icabet eyledikleri aşağıda izah olunacaktır. Halbuki davete gelen varis-i Muhammedi davet Hakk’ın hüviyet-i ahadiyeti cihetinden değil Esması cihetinden olduğunu bildi. Yani özleri hakikatleri cihetinden değil esması cihetinden olduğunu bildi. Zira Hakk’ın hüviyeti ahadiyesi bütün zuhurlarda mevcuttur. Bütün varlıkta mevcuttur. Bütün görünen ve görünmeyen varlıkları zatıyla ihata etmiştir. Böylece hüviyeti mutlakası itibariyle, özleri itibariyle davet eden ve davet edilen tek şey olduğundan ona davet mekr olunur. Esma cihetinden davet ise böyle değildir. Yani isimler cihetinden davet yani isimleri Zat’ına davet bu cihetten med’uv/davet edilen, bir ismin terbiyesinden diğer ismin terbiyesine davet olunur. 

 Mesela Hâfıd veya Müntakim ve Mudil isimlerinin masharları olan kimse yani Hâfıd-alçaltan-, Müntakiy-intikam alıcı-, Mudil-dalalette olucu- isimlerinin mazharları olan kimse bu isimlerin mukabili olan Rafi ve Rahim ve Hadi isimlerine davet olunur. Zira evvelki isimler sonrakilerden daha dar ve daha hususidir. Aynı zamanda Celalidirler. Sonrakiler ise evvelkilerden daha vasi ve daha kamildir. Yani davet olunan isimler daha geniş isimlerdir, aynı zamanda Cemalidirler. Şu halde med’uv yani davet olunan darlık vüs’ate ve Celalden Cemale davet edilmiş olur. Yani darlıktan genişliğe davet edilir. Yani azdan çoğa davet edilir. Küçükten büyüğe davet edilir. Gerçek olan davet budur. Yoksa büyüğü küçüğe davet etmek olmaz. Öyle davet yapacağına hiç davet yapma. Mevcudu azaltacaksan hiç davet etme. وَرَحْمَتِى وَسِعَتْ كُلَّ شَىْءٍ 7/156 “Rahmet olan Cemal Celalden evsa yani daha vasi ve daha eşmeldir, şumullüdür.” SUAL: Bu zuhura gelmiş kevn aleminden her birisi kendi Rabbı hassı olan ismin kemalatı zahir olmak için bu alemde vücuda gelmiştir. İsmin sırat-ı müstakimi ne ise kendi mazharının nasiyesinden tutup çeker götürür. O tarikin müntehası o ismin kemalidir. O mazhar daima o ismin terbiyesi tahtındadır, altındadır. Onun hakikati ve ruhu odur. Böylece bir mazhar kendi Rabbı hassı ve hakikati ve ruhu olan ismin rububiyetinden Rabbı hassı olmayan diğer bir ismin rububiyetine mi davet olunur? Bu mümkün müdür, birinin terbiyesi tahtından çıkıp diğerinin terbiyesi altına girebilir mi? 

CEVAP: Hayır! Bir mazhar, yani zuhur yeri kendi hakikati olan Rabbı hassın rububiyetinden ihraç olunup yani hangi özellik ile var edilmişse onun özelliğinden çıkartılıp diğer bir hakikate davet olunmak muhaldir. Mümkün değildir. Çünkü وَلَنْ تَجِدَ لِسُنَّةِ اللَّهِ تَبْدِيلا 33/62 “Allah’ın sünnetinde, yolunda değişiklik yoktur.” Ayet-i kerimesi mucibince hakayık-ı ilahiyenin bozulması ve değiştirilmesi mümkün değildir. Fakat her bir mazhar ilim mertebesinden kopup bu alem-i şehadette suret-i unsuriye-i insaniye zahir oluncaya kadar, yani insan suretinde zahir oluncaya kadar geçtiği yollardan birer sıfat kapar. 18 bin alemden aşağıya doğru tenezzül ederken her geçtiği yerden bir şey sürtünür diye belirtmeye çalıştığımız bir koku alır, geçtiği yollardan birer sıfat kapar ve o sıfatların rengine boyanır. Böylece bu kaptığı sıfatlardan hangisi diğer sıfatlar üzerine galip gelmiş ise o mazharda o sıfatın saltanatı zahir olur.

 Özü itibarıyla değil geçerken aldığı sıfatlardan birisi ağır geldiğinden o isim onda daha çok zuhura gelir. Ama özünde aslında başka isimler de vardır. Ayan-ı sabitesi özünde başka bir isim vardır, ağırlık olarak, çoğunluk olarak Rabbı hassı olarak. 

 O mazhar o sıfatın münasibi olan ismin tecellisini üzerine celb edip çekip kendisinde onun hükmü galip olur. Şu halde o ismin terbiyesi altına girmiş bulunur. Fakat bunların cümlesi arizidir asli değildir zira o mazhar aslında hangi ismin mazharı ise o ismin zevki ve sırat-ı müstakimi üzerinedir. Mesela Nafi isminin mazharı olan bir kimsenin zevki ve sıratı herkese menfaat ulaştırmaktır. O kimse her ne kadar muhit-i kevnisinden kaptığı bir takım sıfat-ı nefsaniyenin rengine boyanmış olsa da yine Rabbı hassı olan Nafi isminin zevkinden hali değildir. 

 Bu sıfat-ı arıza, arıza sıfatı, sonradan olma saikasıyla, özelliği ile bir takım kötülükte bulunsa bile yine nefi halkı gözetmedikçe kalben müsterih olmaz. Yani halka bir kötülük yapsa da özünde yine iyilik yapma hassası vardır, bundan dönemez. Halka zarar ulaştırmış olsa mütessir olur, çünkü Rabbı hassının zevki budur. Bu isim ism-i Cemaliyedendir, Böylece o kimse haddı zatında bir ism-i cemalin mazharıdır. Fakat bu alem-i kesafette bu sahrayı tabiatta mezahire arız olan sıfat, sıfat-ı Celaliye olup onların bu sıfatlara münasip olarak celb ettikleri esma dahi esma-i Celaliyedir. Zira bilcümle kötülük kesafet ve tabiatın gereğidir, hayvaniyet kesafetle kaimdir. Ne kadar sıfat-ı hayvaniye varsa cümlesi Celalidir ve daha düşüğü de tabiat alemindendir. Onun için meşru evlilikten sonra bile cünüplükten temizlenmek lazımdır. İşte enbiyanın daveti ism-i Celal terbiyesinden ism-i Cemal terbiyesine davettir. Yani tahir olmak, temizlenmek lazımdır. Geçerken almış olduğu o sıfatlardan gusül abdestini almak lazımdır. Manevi gusül abdesti almak lazımdır. 

 SORU: Enbiya esma-ı Celaliyeden, esma-ı Cemaliyeye davet ediyor fakat asılda bir ismi Celalin mazharı olan bir kimse o Rabbı hassın zevki ve sırat-ı müstakimi üzerinde seyir edeceğine, kendi hakikati olan ismi dairesinden dışarıya çıkamayacağına göre kendi peygamberine tabi olup Hadi ismi Cemalinin terbiyesi tahtına girse bile nefi olamayacaktır, yani fayda olamayacaktır. Zira hakayık-ı ilahiyenin tebdili mümkün değildir. Şu halde davetin ona ne faydası vardır? Yani Hakka davetin ne faydası vardır?

 CEVAP: Davetin faydası ancak Hakk için açık delillerin meydana gelmesidir. Yani açık delilin sabit olmasıdır, meydana gelmesidir. Peygamber gelip ehl-i Celali davet etmese, yani isyan ehlini davet etmese Celal ehlini davet etmese davetten evvel bunların Hadi ve Mudil isimleri kimde var meydanda değildi. Resulüllah (s.a.v.) davete başlamadan evvel Kureyşin içinde iman ehli bellimi idi? Belli değildi ama hepsi bir arada yaşıyorlardı. Hiç sorunları da yoktu, neden? Özlerindeki ayan-ı sabiteler dışarı çıkmış değildi. Teklif yoktu, teklif olmadığından öz karşıtını bulamadığı için dışarıya çıkmıyor. Etki tepki olmuyordu. İşte peygamber gelip ehl-i Celali davet etmese onların küfür ve delaletleri kuvvede kalıp fiile gelmezdi. Yani iç bünyede kuvvede kalıp peygamberleri gelmezden önce isyanları vardı ama kuvvede kalıyordu, kuvvede kaldığı için cezaları mümkün değildi. 

 Bu davet olmasaydı içinden çıkmayacaktı. Yani Mudil ismi onda faaliyete geçmeyecekti. Dolayısıyla Mudil isminin hakkını vermek için bu davetin olması lazımdır. Dalaletleri kuvvede kalıp fiile gelmezdi ve şu halde Hakk’ın Adl ve Hakem isimleri zahir olmazdı. Adl ve Hakim isimleri batıl kalırdı. İşlemeyince adaletsiz kalacaktı. Yani mudil isminin hakkı verilmediğinden Mudil ismine adaletsiz davranılacaktı. Ehl-i Cemal dahi böyledir, yani Resulüllah’a (s.a.v.) iman eden Cemal ehli de ortaya çıkmayacaktı. Celal ehli çıkmayacağı gibi davet olmasaydı Cemal ehli de ortaya çıkmayacaktı. Dolayısıyla isimlerin hepsine haksızlık edilmiş olacaktı. Yani Hadi ismine de Mudil ismine de haksızlık edilmiş olacaktı. Davet olunan kimselerde dört suret mutasavverdir. 

 Birincisi; Aslında bir ism-i Cemalin mazharı olup peygamberin davetine icabetle amel-i salih işler, bu kimse zahiren ve batınen ism-i Cemalin tahtı terbiyesi altındadır. Yani davet edilenler dört bölümdür. Birincisi aslında bir ism-i Cemalin mazharı Cemal isimlerinden birinin mazharı, şimdi cemal, Celal deniliyor da Cemal isminin kapsamında bir çok isimler vardır. Cemal tek isim değildir. Kendine ait bir tek isim ama onun kapsamında birçok isimler vardır. 

 Celal ismi de aynen böyledir, Aziz, Cebbar, Mütekebbir, Kahhar isimleri hep Celal isminin kapsamındadır. Birincisi Cemal mazharında olup Peygamberin davetine icabetle salih amel işler, bu kimse zahiren ve batınen ism-i Cemalin tahtı terbiyesi altındadır. Eğer peygamber gelmese amel-i salihin ne olduğunu bilmediğinden onun nasıl işleyeceğinin farkında olmadığından onda Cemal ismi zuhura çıkmaz. Tabi yine kavmi arasında iyi işler yapan çıkar ama kısmen çıkar, kemaliyle çıkmaz. Yani hakkıyla çıkmaz, eksik çıkar.

 İkincisi aslında bir ism-i Celalin mazharıdır, fakat peygamberin davetine icabetle zahirde peygamberin davetine icabet etmiş gibi görünmekle şeriat üzere amil olmakla beraber Rabbı hassı olan o ism-i Celalin zevki ve sırat-ı müstakimi üzeredir, iç bünye de. Mesela namaz kılar, oruç tutar, hacca gider, velakin söylediği vakit gururlanır. Yalan söyler, vaat ettiği vakit vadinden döner, emanete hıyanet eder, bunları yapmaktan zevk alır. Asla nedamet etmez, yani dışından hem namaz kılar içinden de bunları yapar. İşte bunlar nifak alemetidir. Bunlara münafık deniliyor. Böylece muvakkaten esma-ı Cemaliyenin terbiyesi altında bulunsa bile fayda vermez. Yani dışarıdan yaptığı ibadetler fayda vermez. 

 Dışarıdan ibadetini yapıyor gibi görünüyor ama Cemal tecellisinin tesiri altındaymış gibi gözüküyor ama aslında Celal tecellisinin özünden tesiri altında olduğundan kendini oradan kurtaramamış oluyor. Dışarıda böyle bulunsa bile fayda vermiyor. Zira ayan-ı sabitesinin istidadı budur. Akıbet Rabbı hassı olan isim onu sırat-ı müstakimin sonuna yani kemaline götürür. Üçüncüsü aslında bir ismi Celalin mazharı olmakla beraber, bu şehadet alemin de dahi zahiren kendisini davet eden nebiye tabi olmayıp inkar eder. Küffar bu zümredendir, bu kimse batınen ve zahiren ism-i Celal terbiyesi altındadır. 

 Dördüncüsü aslında bir ism-i Cemalin mazharı olup zahirde hicabiyat-ı tabiiye ve tesirat-ı muhitiye yani tabiat perdeleriyle ve muhitin tesiriyle yani kendindeki tabiatın veya dış tabiatın tesirleriyle ve muhitin tesirleriyle kendisini davet eden nebiyi tekzip eder, muvakkaten esma-ı celaliyenin tahtı tesirinde bir müddet böyle yaşar. Davetin faydası Hakka davetin faydası ancak Hak için delillerin ortaya çıkmasıdır. Zira peygamber gelip Celal ehlini davet etmese yani bir peygamber gelip Celal isminin mazharı olan insanları davet etmese onların küfür ve dalaletleri kuvvede kalıp fiile gelmezdi. Eğer bir peygamber gelip insanları Allah’a davet etmeseydi, onların içerlerindeki küfürleri kuvvede kalırdı, iç bünyede kalacaktı, dışarıya çıkmayacaktı. Şu halde de Hakk’ın Adl ve Hakem isimleri de zahir olmazdı. Yani Adalet ve hüküm, hikmet, adaletle hükmetme isimleri zahir olmazdı. Cemal ehli dahi böyledir. 

 Allah’a davet olunan kimselerde dört şekil vardır. Dört değişik hal vardır. birincisi aslında bir ism-i Cemalin mazharı olup peygamberin davetine icabetle Salih amel işler, bu kimse zahiren ve batınen Cemal isminin tesiri altındadır. Yani O’nun terbiyesindedir. Yani bir kimse dışarıdan bakıldığı zaman ibadet ehli görünür, iç bünyede de dış bünyede de Cemal tecellisi olduğundan onda bir sorun yoktur. İbadet ehlidir. Bu davet yapıldığında hemen davete uyar, hiçbir aksilik göstermez. 

İkincisi: Aslında bir Celal ismi mazharıdır, fakat peygamberin davetine icabetle zahirde şeriat, Celal ismi mazharıdır, fakat peygamberin davetine icabetle zahirde şeriat üzere amil olmakla beraber Rabbı hassı olan o Celal isminin zevki ve sırat-ı müstakimi üzeredir. Mesela namaz kılar, oruç tutar, haç eyler, velakin söylediği vakit gururlanır, kibirlenir, vaat ettiği vakit vadinde durmaz, emanete hıyanet eder. Bunları yapmaktan zevk duyar, asla bu yaptıklarından pişman olmaz, işte bunlar bozgunculuk alemetidir. Hani münafıklardan sakınınız deniyor ya işte münafıklar bu tür kimselerdir. Böylece muvakkaten esma-i Cemaliyenin terbiyesi altında bulunsa bile bir fayda vermez. Zira ayan-ı sabitesi istidadı budur. Akıbet Rabbı hassı olan isim onun sırat-ı müstakiminin kemaline götürür. Yani dışarıdan bakıldığı zaman Salih amel işler, yani namaz kılar, iyi işler yapar gibi görünür ama içeriden inkarcıdır. Celal isminin tesirinde olduğundan içeriden inkarcıdır. İşte (s.a.v.) Efendimiz “münafıklar” diye bunları belirtmiştir. Bunlardan sakınınız buyurur.

 En tehlikeli olanlar da bunlardır. Dışarıdan Muhammedi suret üzere, Muhammedi fiil üzere görünür ama içeriden inkarcıdırlar. İşte İslamiyeti de bozan bu tür kimseler oluyor. Dışarıdan bakıldığı zaman İslami görüntü veriyor, ama içeriden her türlü hali yapıyor, her türlü kötülüğü yapıyor. Etrafa da zarar veriyor, Müslümanlara da zarar veriyor. Bir kişi yapıyor bütün Müslümanlar böyleymiş intibaını veriyor. Hocanın birisi bir iş yapıyor ondan sonra hocalar böyle sakallılar böyle dedirtiyor. İşte o Celal ismi iç bünyede kuvvede olduğunda o içerdekini esas alıyor. Yani onu yürüten, hükmeden onun içindeki isimdir. Dışarıda yapmış olduğu fiiller dolayısıyla boşta olmuş oluyor. Onun için bunların yaptıkları iyi gibi görünen ameller iyi amel değildir. “Ameller niyetlere göredir.” Üçüncüsüsü: Aslında bir Celal isminin mazharı olmakla beraber bu şehadet aleminde dahi zahiren kendisini davet eden nebiye tabi olmayıp inkar eder. Küffar bu zümredendir, bu kimse batınen ve zahiren Celal isminin terbiyesi altındadır. Bunlar küfür ehli olanlardır. Yani iman ehli belli, küfür ehli belli bir dışı Cemal, içi Celal gözüken münafıklar var. 

Dördüncüsü: Aslında bir Cemal ismi mazharı olup zahirde tabiatın perdeleri ile perdelenmiş muhitinin tesiriyle muhitinden aldığı tesirlerle kendisini davet eden nebiyi tekzib eder, yani yalanlar. Muvakkaten Celal esmasının tahtı tesirinde bir müddet böyle gezer. Fakat bu küfür içinde dahi Rabbı hassı olan ismin zevki üzere bulunur. Mesela küfür etmekle beraber, yalandan nefret eder, emanete hıyanet etmez, halka zulumden uzaklaşır, nihayet hidayet rüzgarlarına erişip bir gün ezeli imanı zahir olur işte böyle bir kimse batınen Cemal isminin ve zahiren Celal isminin terbiyesi altında bulunur. Bir kişide hangi isim öne çıkmışsa o kişinin Rabbı hassı o isimdir. Kişi Rabbı hassını tanımadan Rab-ül erbaba ulaşması da mümkün değildir. Kişiler ben Rabbımı seviyorum dediği zaman bile bu yönelmesi Rab-ı hassınadır. Rabbul erbaba değildir. Yani kendisinin özelliğini ortaya getiren ismin tesiri altındadır, duası da ona olur, istediği de ona olur, zikri de ona olur, her şeyi ona esmaya olur. 

 Yani şöyle diyelim kendisini terbiye eden nefsini, onbaşısını kumandan zannediyor. Kendini idare eden onbaşıyı en büyük, ordunun en büyüğü zannediyor. İşte bunu aşmadıkça kumandana ulaşmak mümkün değildir. Yani Allah ismine ulaşmak mümkün değildir. İşte bu dört bölümde olan insanların genel halini belirtiyor ki bu çok güzel bir kıstastır. Yani insana ufuk açıyor, yol açıyor, kendi yerini de bunları dinlediği sürede insan çıkartabiliyor. Çünkü bu bir ölçü oluyor. Kendinin hal ve davranışlarını kontrol ettiği zaman bunlardan bir ölçüye koyduğu zaman nerede olduğunu biliyorsun. 

Peygamberin davetiyle herkesin mukteze-i istidadı neyse o zahir olur. (s.a.v.) Efendimiz kureyş kavmine gelmezden evvel Âdem’e (a.s.) secde et emri Azazile verilmezden evvel ve diğer peygamberler kendi ümmetlerine vaaz etmezden evvel tebliğ etmezden evvel kavimler kendi aralarında sulh içindeydiler.

 Kureyş kavmi Resulüllah (s.a.v.) gelmezden evvel hepsi kardeş gibi idiler. Çünkü müşterek menfaatleri vardı, sürtüşme yoktu. Azazile Âdem’e secde et emri gelmezden evvel Azazil’in keyfi yerinde idi hiçbir uyuşmazlık yoktu. Ama Azazilin içinde yani iblisin içinde Celal tecellisi mevcuttu. Fakat Âdem’e secde et emri gelmeseydi Celal tecellisi zuhura çıkmayacaktı. Dolayısı ile o Celal esması faaliyete geçmemiş olacaktı. Dolayısıyla Celal esmasına haksızlık olacaktı. Cenab-ı Hakk da hiçbir esmasına haksızlık etmez. Hepsinin hakkını verir. Ne zaman ki (s.a.v.) Efendimiz kavmine davet et diye emir aldı, işte o davetten sonra Celaller, Cemaller ortaya çıkmaya başladı. Daha evvelce kardeş kardeş geçinen o kavim, Kureyş kavmi ne zaman ki Resulüllah (s.a.v.) Efendimiz davet etmeye başladı işte kimin özünde Cemal varsa intibak ettiler, kimin özünde Celal varsa inkar ettiler uzaklaştılar.

 İşte oradaki savaş Cemal ve Celal savaşı oldu. Bütün o uhud cengi olsun, Bedir savaşı olsun, Hendek savaşı olsun bunlar aslında Cemal ve Celal savaşından başka bir şey olmadı. Yani oradaki zuhurlar ortaya çıktı daha evvelce bunlar mevcuttu ama kuvvede gizliydi vardı ama gizliydi, zuhura çıkmamıştı.

 İşte bunlar zuhura çıkmadığı zaman ahirette de Cenab-ı Hakk’ın Adl ve Hakim ismi faaliyete geçemeyecekti. Dolayısıyla bunların bu fiilleri yapmaları başta dediği gibi delil olmayacaktı. Hangi delille Cennete koyacak, hangi delille Cehenneme koyacaktı. Bu tebliğ neticesinde fiiller oluşmaya başladı, bazıları Celal fiilleri bazıları da Cemal fiillerini ortaya getirdi dolayısıyla sen bu fiili yaptın sen bu adamı öldürdün sen bu inkarı yaptın diye ahretteki adalet tesisi ve de hakem isminin tecellisi zuhura çıkması içindi. Böyle basitçe gördüğümüz hadiselerin altından neler çıkmaktadır.

 İşte bunları böyle bilirsek hem kendimizi biliriz hem yaşadığımız hayatı biliriz hem ileride daha sonra başımıza neler gelecek daha şimdiden ne gerekçeyle oluştuğunu bilecek dolayısıyla kendimizin de nasıl bir varlık olduğumuzu idrak etmemize yol açacaktır. 

Peygamberin davetiyle herkesin istidat gereği neyse o zahir olur ve irade-i ilahiye ne suretle taalluk etmiş ise o vuku bulur. Allah’ın iradesi nasıl taalluk etmişse yani nasıl kanunlaşmışsa o vuku bulur. Bu kaza ve kader bahsine de giriyor, bu konu Üzeyir Fassı’nda tafsil olunmuştur. Böylece Rasul ile varis tamamlama cihetinden ancak teklif emrini yaparlar. Yoksa emr-i iradiye hadim değildirler. Bunun tafsil i Yakub Fass’ındadır. Bundan başka Peygamber aslında bir ism-i Cemalin mazharı olan kimseyi o ismi cüzinin rububiyetinden daha şumullu ve daha cemiyetli olan ismin rububiyetine davet eder.

 Yani kendisi diyelim Hadi isminin tesirinde ise o Hadi isminin daha üstünde hidayete erdirici bir isme davet eder. Yani o isim de Cemal isminin kapsamındadır. Yani Cemal ismi kapsamında olanı Celale davet etmez. Celal de olanı da Cemale davet etmez. Zaten uymaz. Ama kendi bünyesinde olan ismin daha üstteki ismine davet eder. Yani peygamberin daveti geçersiz demek değildir. Mademki bunların asılları böyle bunlar meydana çıkıyor neden peygamber davet etsin gibilerde bir şey düşünülürse bir üstteki esmaya davet ediyor. Nasıl minarede ezan-ı Muhammedi okunduğu zaman henüz İslam olmayanları İslam’a davet ediyor, müslüman olanı içine gönlüne, kendine davet ediyor, düşünceye davet ediyor, biraz tefekkür edip düşünenleri ibadete davet ediyor, ibadete davet ettiklerini camiye devama davet ediyor, camiye gelenleri gönül alemine davet ediyor, gönül aleminde olanları da Hakk’ın huzuruna davet ediyor ta ki hakikatine erdirinceye kadar. 

 Yani her mertebede olan kişiye davet bir üst mertebeyedir. Öyle gerekiyor, çünkü başka türlü çıkamaz oraya davet olmazsa. İşte peygamberlerin daveti bu yüzden gereklidir. Fıtratın küfür üzere ise küfürdür, iman üzere ise imandır diyelim davete ne gerek var sözü burada geçersiz kalıyor. Çünkü bu alemde eğitim var, işte bir üst mertebeye davet onu eğiterek olacağından onu eğitim aynı zamanda davettir. Şimdi şurada yapılan da bir davettir. Her kişi diyelim burada kaç kişi varsa bu mevzu kendi bulunduğu mertebeden alır idrak eder herkes kendi seviyesine göre üstüne bir tuğla bir tuğla koyarak bilgi duvarını yükseltir. Bu basiretli bir davettir, bilinçsiz bir davet değil de bilerek yapılan bir davettir. Mesela rastladığın, karşından geçen herhangi bir kişiyi hemen davet etmen basiret üzere olan bir davet olmaz. Onu biraz tanıyacaksın tanıdıktan sonra onun kabiliyetini idrakini anlayıp onu bir üste davet edeceksin. 

 Evvela davetin üstten değil bulunduğun mertebeden olacak, o kişinin bulunduğu mertebeden yaklaşma olacak, sonra baktın ki o kişide kabiliyet var, bir üstten bir üstten yavaş yavaş yükselterek ama sağlam yükselterek alt yapısını sağlam yaparak. Mesela aslında Hadi isminin terbiyesinde bulunan bir kimse cemi esmayı muhit olan Allah ve Rahman isimlerine davet olunur. Neden çünkü o isim onun sırasında var çünkü. O silsilede var. Hadi ismi Allah’a davet edilir, Rahmana davet edilir. Bundan hakayık-ı ilahinin tedbiri lazım gelmez. Yani ilahi hakikatlerin değişmesi lazım gelmez bu davette. Ama Cemalde olanı Celale, Celal de olanı Cemale davet edersen ilahi hakikatleri değiştirmiş olursun. Tahta ile tahta birbirine uyuşur, demir ile demir birbirine uyuşur, kaynar, demiri tahta ile kaynatmaya kalkarsan olmaz, tahtayı demir ile kaynatmaya kalksan olmaz. Birbirlerine ters düşerler. Yağ ile suyu karıştırsan birbirine ters düşer, karışmazlar. 

 İşte su ile şerbet yapmak istersen onlar birbirlerine intibak ederler. Onlar uygun olur mertebesini yükseltirsin. Yani suyun içerisine biraz şeker karıştırırsan tatlı olur, şerbet olur biraz renk verirsin şurup olur, biraz koku verirsin kokulu olur bunlar hep davettir, yükseltmedir, kalitesini arttırmadır. İşte mizacı uygun olanları ancak yükseltebilirsin. Sütten yoğurt yapabiliyorsun, yoğurt daha güzel oluyor, Süt iken yoğurt yapıyorsun bir kalite daha artıyor. Yoğurttan kaymak yapıyorsun bir kalite daha artıyor. Mesele bu hep onu yükseltiyorsun. Sütten ayrıca peynir de yapıyorsun. Bunlar birbirine uyduğu için yapıyorsun. 

 Zeytinden kaşar peyniri yapamıyorsun yani zeytinden kaşar peyniri yapmaya davet aslını bozmaktır. Bu da olmaz. Denizden bir bardak suyu aldın baktın şekillendirdin tekrar onu denize bırakman tebdil değil bunda değişiklik olmaz. Çünkü aslına ulaşmıştır. Ama dışarıdan toprak al onu deniz dök işte bu olacak iş değildir. Neden denizin orasını bulandırır bozar, o toprak da orada ölür, bir işe yaramaz, denizi kirletir, kendisi de işe yaramaz. Denize bırakılan su orada gark oldu, kayıp oldu. Bu ismi camia mazhariyet ancak insan-ı kamilde olur. Hz. Şeyh (r.a.) davet bir ismin rububiyetinden diğer ismin rububiyetine olduğunu Hak teala Hz.lerinin يَوْمَ نَحْشُرُ الْمُتَّقِينَ اِلَى الرَّحْمَنِ وَفْدًا 19/85 “Takva sahiplerin o gün çok merhametli olan Allah huzurunda, O’na gelmiş konuklar olarak toplarız.” bu düşünceyi bu ayet destekler. 

 Malum olsun ki ehl-i alem sakınmaları cihetinden Cebbar isminin ihatası altındadır. Sakınma Ceberut ve satvet sahibi olan bu ismin terbiyesinden meydana gelir. Böylece muttaki olan kimse Cebbar isminin birlikte olması yani Cebbar isminin zuhur yeri mazharıdır. Şu halde onun ezici kuvvet ve ceberetundan ittika rahmet-i amme sahibi olan Rahman ismine ilticadır. Çünkü Rahmanın Rahmaniyeti cihetinden muktezası gereği lütuf ve atıfet ve avf ve mağfirettir. Muttakiler satvet ve heybet veren Cebbar isminden intikal edip Rahman indinde cem olunca onların vücuduna rahmet-i amme şamil olacağından artık merhamet ve mağfiret olunurlar. Muttakilerin adedi sayılmaz derecede çok olduğu ve her birisi bir ismin mazharı bulunduğu halde cümlesinin Rahman ismi altında toplanması mazhar oldukları isimlerden daha şumullu ve daha cemiyetli olan bir isme davet olunduklarını gösterir.

 Yani muttaki olmayan kimseler dünyada Rahman isminin zuhur yeridir, ahrette Cebbar ve müntakim gibi esma-ı Celaliye davet olunurlar. Zira bu kimselerin adedi dahi pek çoktur, her birerleri Şedid, Dar gibi birer esma-ı celaliyenin mazharıdır. Dünya’da Rahman ismi tahtında müçtemi olup envaı huzuzatı nefsaniyelerini istifade ederler, fakat bilahare Müntakim ismi tahtında müctemi olup, kendilerinden intikam alınır. 

Malum olsun ki ehl-i alem (bütün alem) muttaki olmaları cihetinden Cebbar isminin ihatası altındadır. İttika ceberut ve satvet sahibi olan bir ismin terbiyesinden neş’et eder. Güneş isyan sahibi değil doğuyor, ışığını veriyor, dolayısıyla ittika ediyor, sakınıyor yani emre uymamazlıktan ittika ediyor, sakınıyor. Muttaki sakınan demektir. Bir yılanın zehirini üretmesi ittikasından meydana gelir. Sakınmasından meydana geliyor. Yani zehir üretememe sakınmasından meydana geliyor. Ona zehir üretme görevi vermişler o görevi yapmak için, yapamamaktan sakınıyor. 

 Bir üzüm salkımı kütükte olacak işte o kütükteki üzüm olmaya gayret ediyor. Çünkü kendindeki o esmayı o güzelliği zuhura getirmek için çalışıyor. Çalışamamaktan ittika ediyor, sakınıyor. Yani çalışmaya gayret ediyor. Ehl-i alem muttaki olmaları cihetinden Cebbar isminin ihatası altındadır. Yani Cabbar ismi cebren yaptırıyor onun işini. İşte Cebbar ismi orda tecelli ettiğinden o ehl-i alem üzerine düşen görevi yapmak üzere ittika sahibi oluyorlar. Yapmamaktan sakınıyorlar. Yapamamaktan sakınıyorlar. Dolayısıyla bu da Cebbarın tesiriyle oluyor. Senin başında bir ustan olsa sana dese ki üç günde bu iş olacak ama yapılabilecek işi söylüyor sana. Beş günde olacak şeyi üç günde yap demez. Üç günde olacak ve en güzeli olacak. İşte Cebbar sana cebrediyor. Ama buradaki Cebbar haksızlık üzerine bir Cebbar değildir. 

 Eksi manada bir Cebbariyet değildir. Oluşturucu manadadır. Sende ustanın sözünü yerine getirmek için var gücünle onun hakkını vererek yapıyorsun, işte bu ittikadır. İttika yani sakınıyorsun. Neden onu iyi yapamamaktan sakınıyorsun. Hakkını verememekten sakınıyorsun. En güzel yapmak üzere çalışıyorsun. İşte bütün alemdeki bu varlıklar, ne için meydana getirilmişler ise Cebbar ismi altında onu yapmaya zorlanıyorlar. En iyi şekilde ne için kurgulanmışlarsa onu en iyi bir şekilde ortaya getirmek için çalışıyorlar. İttika Ceberut ve safvet sahibi olan bu ismin terbiyesinden meydana gelir. Bu ittika durup dururken de olmuyor. Şimdi sana ustan dese ki şurada üç kutu boya var burasını üç günde de yaparsın, beş günde de yaparsın, senin reyine bırakmış olsa sen ittikayı, ya yaparsın veya yapmazsın. Bazen canın ister yaparsın, bazen de yapmazsın. 

 Ama ustan sana bunu böyle yapacaksın dediği için sana cebrediyor demektir. Burada Cebbarlık yapıyor, ama bu bir eziyet olsun diye değil, işin güzel olması için yapılan bir cebbarlıktır. Muttaki olan kimsede Cebbar ismi zuhura gelmektedir. Bir fabrikadan bir otomobil çıktı diyelim, işte oradaki onu kurgulayan müdür, mühendis hepisi cebbardır. İşte orada cebbar olmasa o zorlama olmasa bunun parçalarını en güzel şekilde yapacaksın, bu donanımı en güzel şekilde yapacaksın, işte bunlar cebbar ama kesici vurucu kırıcı değil, işin hakkını istemek adına cebbarlıktır. Şu halde onun safvet ve ceberutundan ittika Rahmet-i amme sahibi olan rahman ismine ilticadır. Rahman’a Cebbar iltica ediyor. Yani cebbar aracılığı ile yapılan bir iş Rahmana dönüşüyor sonunda, güzelliğe, iyiliğe dönüşüyor, ama bu Cebbarla oluşuyor bir sistemle oluşuyor.

 Rahman ismine iltica eder, çünkü Rahman rahmaniyeti cihetinden muktezası lütuf ve atıfet ve avf ve mağfirettir. Rahmanın özelliği de mağfirettir lütuftur, affetmektir. Muttakiler saffet ve heybet veren cebbar isminden intikal edip Rahman ismi indinde cem olunca, Cebbariyetle iş başlıyor, o iş yapıldıktan sonra Cebbariye bitiyor, cebbar isminin faaliyeti bitiyor. Ondan sonra Rahmaniyete iltica ediyor. Rahmanın kapsamı daha geniştir. Rahmaniyete dönüşüyor, yani Rahmet oluyor. Cebbarın işi bitiyor, o birimdeki işi bitiyor, yok oluyor değildir. Bir başka yerde tekrar başlıyor. Onların ne başı vardır ne de sonu vardır. 

 Burada bir işin oluşumu anlatılıyor, كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِى شَاْنٍ 55/29 işte her an Rahmet ismi de faaliyette, Kahhar ismi de faaliyette Adl ismi de faaliyette Muhit imside faaliyette hepsi faaliyette her an. İşte bu oluşumun hakikatini anlatıyor burada. Rahman indinde yani onun yanında cem olunca onların vücuduna Rahmet-i amme şamil olacağından yani umumi rahmet geleceğinden artık merhum ve mağfur olurlar. Yani affedilmiş ve hoş görülmüş mağfiret edilmiş olurlar, bütün varlıklar. Muttakilerin adedi sayılmaz derecede çok olduğu her birisi bir isim mazharı bulunduğu halde cümlesinin rahman isminin altında toplanması mazhar oldukları isimlerden daha şumullu daha cemiyetli olan bir isme dahil olduklarını gösterir. 

 Yani sen bu işi yap bunun neticesinde sana Rahmet gelecektir, Rahmet ismine sığınmış olduğundan Rahman ismi Rahmet ismi de diğer isimlerden daha şumullu daha geniş isim olduğundan dolayısıyla o davet o davet edileni daha yukarıya çekmiş olur. Muttaki olmayan kimseler ki dünyada Rahman ismi ile beraberdir, ahirette Cebbar ve Müntakim bir esma-ı Celaliyeye davet olunur bunlar. Zira bu kimselerin adedi pek çoktur ve her birerleri Şedid, Dar gibi bir esma-i Celaliyenin mazharıdır. Dünyada ism-i rahman tahtında müştemi olup, ahirette Cebbar ve Müntakim gibi Celali esmaya davet olunurlar zira bu kimselerin adedi dahi pek çoktur, her birerleri Şedid, Dar gibi birer Celali esmanın mazharıdırlar. Dünyada Rahman ismi tahtında toplanıp nefsaniyeleri ile her türlü hazlardan istifade ederler.

 Fakat bilahare Müntakim ismi altında toplanmış olup kendilerinden intikam alırlar. Yani dünyada her türlü lezzetleri tadarlar, Rahman ismi altında gibi gözükürler, lezzet tadarlar ama bu lezzetleri nefsani olarak tattıklarından bilahare Müntakim ismi tahtında müctemi olur sonra intikam alıcı (müntakim) isminin altında toplanırlar, kendilerinden intikam alırlar. 

 İntikam derken o yaptığı fiilin sonrasında hangi fiili gerektiriyorsa o onlarda zuhura geliyor. İntikam demek budur. İntikam konusuda değişik bir hadisedir. Biz birisi bir suç işledi gibi efal alemi itibariyle baktığımızda ben de sana iki tok atayım bu suçun karşılığı gibi veya sen bana şunu yaptın ben de sana şunu yapayım gibi veya kan davasında intikam alma gibi biz buralarda intikam kelimesini yanlış kullanmaktayız.

 Nasıl ki birçok kelimeleri yanlış kullanıyoruz lügat manası itibariyle değil de insanların alıştığı alışkanlıkları yönünde kullanıyoruz mesela “Ceza” kelimesi gibi. Ceza; karşılık demektir, “İntikam” da karşılık demektir. Aslında “İntikam” ile “Ceza” aynı oluşumu değişik yönleriyle belirtiyorlar. Ceza yapılmış olan herhangi bir eksi işin karşılığı, intikam da yine yapılan eksi işin karşılığını vermiş olmaktır. Müntakim isminin zuhuru olan “intikam” diye bahsedilen bu oluşum, sen bir fiil yaptın bu fiilden sonra gelen fiil onun intikamıdır. Berberin yaptığı saçtan sonra gelen ücreti onun intikamıdır. Yapılan bir fiilin ondan sonraki oluşumu onun intikamıdır. Suyu ısıtırsan buhar oluyorsa ısıtmanın intikamı buhar olmuş oluyor. Yağmurun toprağı ıslatması onun intikamıdır. Tabi olarak ıslatacaktır, burada bir öc alma gibi bir durum yoktur. 

 Burada yapılan eksi fiillerin tabii neticesi ahrette cehennem olduğundan “Muntakim” ismi faaliyete geçmiş oluyor. Buradaki yine “Ceza” babındaki bir intikam değildir. Nasıl ceza iyilikte de kullanılıyorsa işte intikam da iyi işler de de kullanılıyor. Ama biz yanlış kullanım sonucunda “ceza”yı hep kötü fiillerde, intikamı da kötü fiillerin karşılığı gibi anlamışız. Kaynayan çayın intikamı bardaklara dolup içilmektir. “Müntakim” ismi orada öyle faaliyete geçiyor. Yani bir sonradaki aşaması ne gerektiriyorsa o aşamada faaliyete geçen fiili intikam oluyor. Burada iyi ameller yapmış olan kimseler, ibadet, oruç, iyilikler gibi bunların intikamı Cennettir, cennetle intikam alıyor. Kötü diye belirtilen isimlerin intikamı da Cehennemdir. Bir sonraki aşaması ne ise onun intikamı olmuş oluyor. 

 Rahman ismi bütün eşyaya şamildir. Çünkü “Rahman” ismi ile Allah ismi arasın da fark yoktur. Ehl-i alemden her birisi bir ismin terbiyesi altındadır, yani bütün alemdeki varlıkların her biri bir ismin terbiyesi altındadır, herkes kendi Rabbı hassı olan ismin kuludur. Bütün bu varlıktaki her bir varlık bir ismin zuhurudur. Hangi ismin zuhuru için var edilmişse o varlık o ismin kuludur. Yani zuhur yeridir. Orada bütün isimler mevcut ama ağırlıklı olarak başa güreşen diyelim orada faaliyette olan diğer isimleri cüzle, terkipler halindedir, bu terkip içinde oranı fazla olan bir isim vardır. Onun ayan-ı sabitesi hangi terkip üzere oluştu ise o orada zuhur ediyor. O da Levh-i Mahfuzdan geliyor. Ana kanaldan geliyor. İşte buna “Ceal” diyorlar. Ayan-ı sabite mec’ul değildir. Yani ayan-ı sabite yaratılmış mıdır, yaratılmamış mıdır diye ehl-i ilim indinde de biraz tereddüt vardır. 

 Bazıları diyor ki “ayan-ı sabite yaratılmamıştır” yani Hakk’ın Zat’ında oluşan varlıklar yaratılmış mahluk değildir. Onlara mahluk denmez diyorlar. Bazıları da ayan-ı sabite mademki belirlenmiştir, mahluktur hükmünü veriyorlar. Ama Hakk’ın Zat’ından henüz ayrılmadıklarından mahluk değillerdir. Ayrıldığında mahluk ismini alır. Beşeriyete bir kimliğe büründüğü için mahluk ismini alır. Mahluk ismini alan onun aslında zahiridir. Özü yine mahluk değildir. Bir başka yerde de şöyle der; M Arabi Hz.leri; “Kendi hakikatini idrak etmiş irfan ehline mahluk denmez.“ diyor. O mahluk değildir diyor. Ne demişler;“Seni bu hüsnü vech ile görenler korktular Allah demeye; döndüler insan dediler” Yani seni bu güzellikte görenler korktular Allah demeye yani “korktular”dan kasıt sakındılar nezaket gösterdiler, döndüler insan dediler. Allah kime “Hikmet” vermişse ona çok şey verilmiştir diyor ayet-i kerime’de يُوءْتِى الْحِكْمَةَ مَنْ يَشَاۤءُ وَمَنْ يُوءْتَ الْحِكْمَةَ فَقَدْ اُوتِىَ خَيْرًا كَثِيرًا 2/269 gerçek hikmetin Hakikat-i Muhammediyeye ermek ve o yolda yolculuk yapmak olduğunu bilmiyorlar, kendi peygamberlerine ulaşmaya onlar kendi hikmeti zannediyorlar. 

 Rahman ismi ile Allah ismi arasında fark yoktur. Rahmanın ilk lütfu insanlara odur ki bütün varlıklara kendi rahmetinden varlık vermiştir. Rahmanın ilk rahmeti odur ki bütün varlıklara kendi varlığından varlık vermiştir. Rahmanın varlığı olmasa bu alemin varlığı nereden varlık bulacaktı. 

 Rahman ismi de bütün isimlere camidir. Allah ismi ile eşdeğerdir. Yani Allah cami ismi, Allah’tan sonra “Vahid”, “Rahman” geliyor, işte onlar hep Allah isminin içinde bulunan, kapsamında bulunan Allah isminin düzeyinde olan isimlerdir. Ama bunların hepsini ihata eden Allah ismidir. “Vahid”de Uluhiyet mertebesi ilahlık mertebesi, Rahman da ilahlık mertebesini faaliyete geçiren isimdir. Başbakan diyelim, baş vezir diyelim ama Allah ismi kapsamında ve onun görevini üstlenmiş vaziyettedir. İşte onun için Rahman ismi ile Allah ismi arasında fark yoktur. Ehl-i alemden her birisi bir ismin terbiyesi altındadır ve herkes kendi Rabb-ı hassı olan ismin kuludur. Buradaki kuldan maksat mutlak kuludur, yani ben bunu yapamam edemem gibi itirazlar yoktur. Bir gülden kırmızı renk çıkacaksa o renk mutlaka çıkar, işte oradan kırmızı renk çıktığında o ismin abdi olmuş oluyor. 

 O ismin emrine uymuş olur ona ibadet etmiş olur. Diğer varlıklar ile insan arasındaki fark odur ki insan bütün varlıklardaki nefisleri bilir, yani bütün varlığın faaliyetini bilir, diğer zuhurdakiler ancak kendi bünyesinde olanı bilir. Ancak kendisini bilir. Ama insan cemi alemde ne varsa hepsini bilir. Buğday, buğdaylık kadar nefsini bilir, yani sadece kendindekini bilir, onu bir sonraki nesline aktarır. Ama insan böyle değildir. İnsan kendi nefsini bilmekle birlikte ayrıca bütün alemdeki nefisleri de bilir. Başka türlü olsaydı halife olmazdı. Yani alemin bir kısmını bilip bir kısmını bilmese hilafet yakışmazdı. Böylece peygamber o esma-i müteferrikadan ismi Rahman veya ismi Allah’ın terbiyesine davet eder. Davetin bir başka özelliği de şu oluyor, davet olunca burada tabiî ki insan söz konusudur, hangi insan hangi ismi esmanın terbiyesi altında ise o isimden Allah’a ve Rahmana davet eder. 

 Yani münferit isimde kalma cami isme ulaş diye ona davet eder. Yani buradaki davet Camal ismi tahtında terbiyesinde olanlardır. Celalde olsa zaten o kabul etmiyor. Onu davet edemiyor. Onu davet edende var, onu davet eden de iblistir. Neden? Bir Şedid ismini daha üstteki Şedid ismine davet ediyor. Daha çok şiddete çıksın diye. Nitekim Hakk Teala buyurur; اَرْبَابٌ مُتَفَرِّقُونَ خَيْرٌ اَمِ اللَّهُ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ 12/39 “ “Erbab-ı müteferrika” mı hayırlıdır yoksa Vahidül kahhar olan Allah mı hayırlıdır” Yusuf (a.s.) zindandan çıkarken zindan arkadaşlarına hediye bırakıyor bunu, ilim hediyesi onlara bir hatıra bırakıyor. “Farklı farklı, farklı Rablar mı hayırlıdır, yoksa vahid tek olan kahhar olan Allah mı hayırlıdır?” diye orada onlara bir güzel ders veriyor.

 Şimdi biz bu ayeti kendimize çevirirsek bakın Yusuf’dan(a.s.) önce İbrahim (a.s.), bakın hep kendi bünyesinde enfüste çalışmalar bunlar kişinin enfüsünde, kendi bünyesindeki çalışmalarıdır. “Ey benim zindan arkadaşlarım, yani benim gönül zindanımdaki esmalarım isimler, arkadaşlarım. Kaç tane ismin terbiyesi altında ise bu beden bu varlık idrak ve şuurlu olan o kişinin zatı daha henüz zatını tam bulmamış, ama bulmamış da olsa gene o amir. Yani akıl amirdir, düşünce amirdir. “Ey zindan arkadaşlarım” diyor. Yani ey bende hapsolmuş, gizli kalmış zuhura çıkmamış esmalar. Zindandan maksat tebliğ gelmediği için zuhura çıkmamış olanlar. Bunlar hapisteler. Peygamber tebliğ ettiği zaman zindandakiler ortaya çıkıyorlar. “Ey zindan arkadaşlarım siz her birerleriniz yani bir esmanın altında mı yaşamak istersiniz, yoksa Kahhar ve Vahid olan Allah’ın ismi altında yaşamak istersiniz.” Yusuf’un güzelliği neden? İşte O bu kendinde olan isimleri yavaş yavaş idrak eden peygamberlerden olduğu için o güzellik vechine vuruyor. İlahi cemali kendinde meydana getirmeye başlıyor, güzelliği oradan geliyor. İsimler o kişiyi tesiri altında götürüyor, ne kadar isim varsa o kadar Rab var, o birden fazla Rablara değil de Vahid ül Kahhar olan Allah’ı Rab edin. İşte Abdullah demek budur. Diğer bir ayette de buyurulur قُلِ ادْعُوا اللَّهَ اَوِ ادْعُوا الرَّحْمَنَ 17/110 “ ey habibim de ki Allah’a davet ediniz, veyahut rahmana davet ediniz. Bu ayet Yusuf suresindeki ayetin devamıdır. 12/39 Bu ayetin devamı 17/110 ayetidir. İşte Kur’an-ı Kerim’in özelliği budur, Cenab-ı Hakk incileri içerisine serpiştirmiştir. Rahman suresinde o deryadan inci ve mercan çıkartılır, يَخْرُجُ مِنْهُمَا اللُّوءْلُوءُ وَالْمَرْجَانُ 55/22 bir bakıma Kur’an deryasından inciler çıkartılıyor. Yani “Ya habibim de ki Allah’a davet ediniz veyahut Rahmana davet ediniz” Bu davet basiret üzere olan bir davettir. Yani gelişigüzel bir davet değildir. Bu cahilane bir davet değildir, ilim üzere olan bir davettir. 

 Yani ne yaptığı bilinen bir davettir. Diğer esma-ı ilahiyeden Zat ismine davettir. Rahman’a, Allah’a davettir. İşte bizim yaptığımız işte budur. Ne yapıyoruz, bakın hedefimiz Zat’tır, Allah ismidir, hep gidişimiz miraç değil mi? Miraç işte Allah’a davettir. İşte bunlar hep Allah ismine davettir. Belirli isimleri konak yaparak o ismin misafiri oluyoruz bir müddet, hani zikirlerde esma-ı ilahiye var ya, işte o isimlere biz misafir oluyoruz, her ders geçtiğimizde, bakın Allah ismiyle başlıyoruz, Allah ismi ile bitiriyoruz. Birinci Allah ismi beşeriyetin kendi kafasında kurduğu Allah ismi olarak çekiyoruz.

 Yani bizden kaynaklanan hayalimizdeki Allah, onun için ya Allah diyoruz. Ama en sonunda Allah ve Rahman ismine ulaşılınca o zaman “Ya”sı kalkıyor, sadece “Allah “kalıyor. Çünkü orada “ya” diyecek “Ey” diyecek ikinci bir varlık kalmıyor. Orada Allah kendi kendini zikrediyor. İşte şurada bahsedilen şu küçücük mevzu içinde bütün seyr-i süluku içine alıyor. Bu isimlerin çok özellikleri vardır. Şimdi baştan “Allah” ismini zikrediyoruz, bu genel olarak bir toparlanmadır, kafasında kendi bünyesinde birimsel olarak düşündüklerini toparlama yani bir yere odaklaşmadır, büyüteci güneşe tuttuğumuz zaman altındaki yüzeyi ısıtıyor hatta yakıyor, işte öyle bir odaklama. Ama bu daha ne olduğu bilinmeyen bir odaklaşmadır. Genel bir güçlenme oluyor. Çünkü henüz Cenab-ı Hakkı gerçeği ile tanımadığımız için hayalimizde bir varlık var etmeye çalışıyoruz. En azından böyle bir şeyin varlığını anlıyoruz ve ona sıkı bağlanıyoruz. 

 Allah diye bir varlığın olduğunu anlıyoruz ve O’nda odaklaşıyoruz. Hayal bile olsa varlığını biliyoruz. Sonra “Ya Hu” dediğimiz zaman diğer isimlerde “Hu”da odaklanıyoruz. Üstümüzde birçok esma-ı ilahiye var ya o esma-ı ilahiyelerin en üzerimizde faaliyette sebep olacak yani en bereketli olacak üzerimizde en verimli olacak isimde odaklanmaya başlıyoruz. Mesela diyelim 50 tane isim var, üç tane ondan, beş tane ondan yarım ondan çeyrek ondan o parçacıkları bırakıyoruz “Hu” isminin 20 sini, beşini, onunu toplayarak orda çıkartmaya çalışıyoruz. Diyelim ki cebimizde bir sürü bozuk paralar var, o bozuk para beş kuruş, yirmi kuruş, beş bin lira yalnız başına bir iş görmüyor. Ne yapıyoruz, elimizde 25 bin lira var, o 25 bin lira ile ilgilenmeye başlıyoruz. Çünkü o beşlikler onluklar o 25 binin içinde mevcut. Beş ile onla parça parça uğraşmıyorsun daha yoğun bir isimle sendeki dozu daha fazla olan ismi daha çok ortaya çıkarmaya çalışıyorsun. 

 Ki onu basamak yapalım ve güçlendirelim. Ondan sonra “Hak” ismi, “Hay” ismi bunlar birer hep müteferrika ilahdır. Ama Zat’a götüren اَرْبَابٌ مُتَفَرِّقُونَ o nedir. Tefrika esmalar ama Zat’a götürenler bunlardır. Bu tefrika isimler olmazsa “Cami” ismine ulaşamayız. Allah ve Rahman ismine ulaşamayız. Gaipten ses duyan kişinin rahmani mi yoksa şeytani mi olduğunu anlaması için dikkat edeceği husus şudur, eğer duyduğu ses bütün vücudu ile hissediyorsa yön ayrımı olmaksızın yani herhangi bir yöne bağlı olmadan bütün vücuduyla hissediyorsa rahmanidir, ama bir yöne bağlı hissediyorsa bu ses şeytanidir.

 Rahmani gelen insana sıkıntı vermez huzur verir ayrıca. Rahmani olanı kulağınla değil de her yerinle algılarsın. Adeta bütün hücrelerin duyar. İlahi olunca bütün yönlerden gelir sağ, sol, ön, arka, alt, üst, Allah tek bir varlık değil ki onun hitabı tek bir yerden olsun. Ama mahluk olduğunda tek varlık olduğundan sesi tek yönden gelir. Ya arkadan ya önden ya sağdan ya da soldan gelir, çünkü mahluk bireydir, birey olduğu için birey sesi gelir. Ama Rahmani olan her yönden gelir.

 “Ya habibim de ki Allah’a davet ediniz yahut Rahmana davet ediniz “Bu davet basiret üzere olan bir davet yani şuurlu bilinçli olarak yapılan bir davettir. Sıradan bir davet değildir. Çünkü erbab-ı müteferrikanın kulu olmaktan kurtarıp ilahi Vahidin abdiyetine dahil eder. Yani esmalara abdiyetten Vahid’e (Allah’a) abd olmaya oluyor bu davet. İşte (s.a.v.) Efendimizin peygamberliğinden evvel gelen abdiyeti bu abdiyetti Allah’ın kuludur. “AbduHu ve RasuluHu” diyoruz. “Abd”lığı daha muteberdir, daha önde geliyor. Rasullük sonra geliyor. Neden böyledir? Eğer “Abd” olmazsa Rasul olamaz. Abdiyetini idrak edecek Allah’ın kulu olacak Rahman’ın kulu olacak Zat’ın kulu olacak Yani Zat’ın abdi olacak ve oraya çıkmış olacak çıktıktan sonra haberci olacak ancak. 

 Arkaya dönecek de haber getirecek, elçi olacak. Abd olmadan yani oraya ulaşmadan olmaz. Böyle olunca basiret sahibi olan Muhammedi indinde davet Hakk’ın hüviyeti haysiyeti ile değil esma haysiyetiyledir. Gerçek Muhammedi olan Hz. Muhammed’e mensup olan, Hz. peygamberin getirmiş olduğu efal dinine mensup olan değil gerçek Muhammedi Zat’ına mensup olan Hakikat-ı Muhammedi’ye mensup olan ki bu ancak ümmet-i Muhammed’e has bir şeydir. Bundan evvel ümmetlerin böyle bir şansları da yok, imkanları da yok, bilgileri de yoktu. Muhammedi indinde davet Hakk’ın hüviyeti haysiyetiyle değil, Esma haysiyetiyledir. Yani esmalardan Zat’ına davettir. Zira hüviyet-i Hakk her mazharda mevcuttur. Yani Hakkın Zat’ı her zuhurda mevcuttur. 

 Zat olarak mevcuttur ama o varlık Zat’ının ne olduğunu bilmez, esmaları bilir, esmalardan kendi hakikatına davet olur. Zat olarak zaten bakıldığında o kişiye dışarıdan Zat mertebesinden baktığı zaman hakkın hüviyetinden başka bir şey göremezsin. Bunu Hakikat-ı Muhammedi varisleri böyle bilir. Ama o kişi kendi kimliğini bilmediğinden ona davet gerekir. Esmaları cihetinden davet gerekir. Zat’ı cihetinden değil ama bunu kendisi bilmediğinden esmalar yönüyle öğrenmesi için Zat’ına davet gerekiyor. Mademki davet esma haysiyetiyledir, yani esma hususiyledir. Biz bildik ki alem Cabbar isminin ihatası altındadır. Şu halde alem ehli (varlıklar) Rahman isminin ihatası altına girmek için bu Cabbar ismi onların muttaki olmalarını icab etti. 

 Rahman isminin icab ettiği takvanın hakikati budur ki; hani ittika edenler takva edenler var ya, ne diyor, saçını ne kadar örtersen o kadar takva etti diyor, eteğini ne kadar uzun etti ise takva etti diyor, yani bedenle ilgili olan hususa daha çok dikkat ettiği zaman o kadar takva ehli olduğunu zannediyor. Halbuki takva gerçek ittika sakınmadır, gerçek ittika, kendinde Hakk’ın varlığı olduğunu unutmaktan sakınmaktır. Beşeriyetine düşmekten korkmaktır. Beşeriyetiyle yaşamaktan sakınmadır. Yani kendi varlığında esma-i ilahiyenin zuhuru olduğunu idrak edip bu idrakla yaşamaktır. Beşeriyetine düşmekten sakınmaktır. Esas takva o dur. Beşeriyete düşmekten sakınmadır. İsm-i Rahmanın icap ettiği takvanın hakikati budur ki muttaki yani ittika sahibi sakınan kimse kendinden meydana gelen hayrat ve kemalatı nefsine muzaf kılmayıp nefsine izafe etmeyip, yani bu hayırları ben yaptım şöyle ettim böyle ettim demeyip faili hakiki Hakktır, bunların cümlesi ona racidir. Yani kendi nefsinden çıkan iyilikleri Hakka bağlamaktır.

 Zira noksanlığın ve şerrin menşeyi izafi ve itibari olan vücud-u kevniyedir. Yani aslında yok olan izafi olan ve itibari olan var kabul edilen, aslında yok ama var kabul edilen vücud-u kevniyedir. Yani bu alemlerin varlığıdır. Böylece bu noksanlık şer, kötü gibi olan işlerler dahi izafi ve itibari olan bir şeydir. 

 Yani noksan diye gördüğümüz, şer diye gördüğümüz eksik diye gördüğümüz şeyler itibari ve izafidir. Hakikatte bunlar da yoktur. Bunlar bu vücud-u kevniyede zuhura gelmiş varlıklar arasında itibari olan şeylerdir. Asılda kökte yokturlar. Yokluk işidir.

------------------- 

26. Paragraf: 

 İmdi mekrlerinde "Âlihenizi terk etmeyiniz; ve Vedd'i, ve Süvâ'-i ve Yeğûs'u ve Yaûk'u ve Nesr'i de terk etmeyiniz" (Nûh, 71/23) dediler. Zîrâ muhakkak onlar âlihelerini terk ettikleri vakit, onlardan terk ettikleri kadar, Hak'tan câhil olurlar. Zîrâ Hak için her bir ma'bûdda bir vech vardır. Onu bilen bilir ve bilmeyen de bilmez. Ve Hak Teâlâ Muhammedîler hakkında: "Ey Habîbim! senin Rabb'in ancak ona ibâdet etmenizi kaza eyledi, yanı hükmetti" وَقَضَى رَبُّكَ اَلا تَعْبُدُوۤا اِلاۤ اِيَّاهُ (İsrâ, 17/23) buyurdu (26).

------------------- 

وَقَضَى رَبُّكَ اَلا تَعْبُدُوۤا اِلاۤ اِيَّاهُ 17/ 23 “Rabbin takdir etti ki yazdı ki hiçbir şeye ibadet etmeyiniz ancak O’na ibadet ediniz diye Rabbiniz hükmetti.” Cenab-ı Hakk böyle hükmetmişse bunun dışında herhangi bir şey olması da zaten mümkün değildir. Bu bakın Muhammediler hakkında söylenen bir ayet-i kerimedir. Yani dua eden ve dua edilen yani söyleyen ve söylenen tek şey olduğu halde Cenab-ı Nuh’un kavmini davet etmesi hile olduğu cihetle kavmi dahi ona hile olmak üzere birbirlerine hitaben dediler ki “Sakın ilahlarınızı terk etmeyiniz.” İnsan şeklinde put olan “Vedd” dedikleri put insan şeklindeydi.

 Deve suretindeki “Süva”, aslan suretindekinin adı “Yeğus”, at şeklindekinin adı “Yauk”, kartal şeklindekinin adı da “Nesr”dir. Bunları terk etmeyiniz dediler. Bunu birbirlerine tembih ettiler. Zira bunlar mezahir-i İlahiyedir. Yani bunlar ilahi zuhurlardır. 

 Bizi davet eden peygamberler ise Hakkı bu mezahirden ihrac edip bu putlarda vech-i Hakka müşahade eden bizi meneder diye aralarında konuşmuşlardır. 

 Nuh kavmi kendi aralarında diyorlar ki; “Biz bu putlarımızı terk etmeyelim,” Nuh’da (a.s.) onlara bu putları terk edin, Allah’a ibadet edin buyuruyor. Onlar da diyorlar ki bunlar Allah’ın mazharlarından zuhur yerleridir, başka bir şey değildir ve bizi davet eden peygamberler ise Hakkı bu mezahirden ihrac edip yani şunlara ibadet etmeyin diyen peygamberler buradaki Hakk’tan bizi ihrac edip çıkartıp yani burada Hakk yoktur buraya ibadet etmeyin demek istiyorlar, dediklerinden ihraç edip bu putlarda Hakkın vechini müşahededen bizi meneder. 

 Yani bu puttaki Hakk’ın vechinden bizi menederler diye aralarında konuşuyorlar. Biz aynı cemde olduğumuz halde bizi farka davet eyler. Yani biz o putlara yöneldiğimiz zaman cem olmuş oluyoruz, o zaman diyorlar ki farka davet ediyor bizi bunlara ibadet etmeyin dediği zaman peygamberler onları farka davet ediyor diyorlar.

 Nuh kavmi ilahlarını terk ettikleri vakit onlardan terk ettikleri kadar Hakk’tan cahil olurlar. İşin hakikati ile zahiri arasında ne kadar fark vardır. Nuh kavmi putlara tapmaktan uzaklaştıkları zaman Hakk’tan o kadar uzaklaşmış olurlar. 

 Terk ettikleri vakit yani onlara tapmayı terk ettikleri vakit onlardan terk ettikleri kadar Hakk’tan cahil olurlar. Çünkü Hakk hüviyeti ile yani Hakk kendi hüviyetiyle bütün zerrelerde mevcuttur, buna tapma dendiği zaman Hakkın bu vechinden cahil kalmasına sebep olur. 

 Buna tapma dediği zaman onu Hakktan ayırmış oluyor. Ama buna Hakk olarak taptığı zaman Hakk budur dediği zaman hataya düşmüş oluyor. Sınırladığı için hataya düşmüş oluyor. Ama bunu tanımasa buna tapmasa bundan cahil olmuş oluyor, yani Hakk’ın bir vechinden gafil olmuş oluyor. 

 Onu ondan ayırmış oluyor, ki bu da büyük hata olur. Böylece O’nun her mabuda bir vech-i hassı vardır. Yani her ibadet edilende has bir vechi vardır, oraya özel bir vechi vardır. O vechi bilen kimse Hakkı bilir, bütün vechleriyle ve bilmeyen kimse dahi bilmez.

Nitekim hak Teala buyurur فَاَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَم وَجْهُ 2/115 “ne tarafa teveccüh ederseniz edin Allah’ın vechi bakidir.” İşte buna tapma dendiği zaman o vechihden onu mahrum etmiş oluyorsun. Yalnız bu demek değildir ki biz de putperest olalım, tabi ki o ayrı meseledir. Biz putperestliğin ne olduğunu bilelim. Bilmediği için Hakkı sadece orada görüyor, orada sınırlıyor, hata ediyor.

 Arif-i Billah Hasan Senceri buyurur: “Kafirler putların yüzüne secde ederler, bütün yüzler senin canibinedir!“ Yani örtücüler şu putlara ibadet ederler ama bu putta ve diğer bütün varlıklarda ne kadar yüz varsa onlarında hepsi sana yönelirler, senin Zat’ına yönelirler.

 Bu izahtan putperestliğin caiz olduğu anlaşılmasın. Belki putperestlik alçak olan kimselerin ve hüdaperestlik ise şerif yani yüce olanların karıdır. 

 Malum olsun ki uluhiyet ve meluhiyet yani abdiyet ve mabudiyet (kul e yönelinen) secde eden ve secde edilen her bir aynda zahirdir. Yani her bir varlıkta bunların hepsi zahirdir. Eğer bir kimse o mazharın perdelenmesine ve putluğuna ibadet etse perdesine ve putluğuna ibadet etse, o tapmış olduğu şeyde hayali bir ilah var ederek ona tapmış olsa kendi hayaline ve hevasına tapmış olur.

İşte ayrılacak yer burasıdır. Ayrılması gereken yer burasıdır. Bunda yalnız Putperestlerin putu değil mü’min geçinen birtakım kimselerin itikat ettikleri ilahları, hayallerinde var ettiği ilahlar dahi o putperestlik hükmüne tabidir. Yani yukarıda bahsedilenlere bu mü’minler de tabidir. 

 Her mabudda her ibadet edilende ve her zuhurda sınırlandırma ve tayin etme yani şurdadır, buradadır diye bulunmaksızın yani sınırlandırma bulunmaksızın Vahid, Ahad olan Allahütealaya ibadet etse o kimse Arif ve keşif ehli olmuş olur. 

 İşte keşif, keşif diye insanlar kendilerini yırtıyorlar, şu şunu bu bunu keşfetmiş melekleri görmüş şunu görmüş o keşif değildir. O olsa da anlıktır, geçici keşiftir. Bize lazım olan devamlı keşif halinde olmaktır. Hayatımızın, günlerimizin saatlerimizin devamlı müşahede ile geçirmektir, işte İslam dini bu müşahededir.

 İşte irfan ehli ile hayal ehli arasındaki fark budur, onlar kendi hayallerinden var ettikleri Rablarına ibadet ediyorlar, ama arif ve gerçek Muhammedi olanlar da bütün bu alemde Vahid ve Ahad olan Allah’ı müşahede ettiğinden bütün varlıkta hasretmeksizin şurada var da burada yok burada daha çok, şurada az gibi olmadan bütün varlıkta Hakk’ın vechini seyrettiğinden bunu müşahede ettiğinden arif ve keşif sahibi olmuş oluyor.

 Keşif insanın aklında ilminde meydana gelecek olan bir şeydir. Yoksa keşif gök yüzüne bakacak gözü bir milyar km öteyi görecek müşahede edecek demek değildir. Keşif aslında gözünün önündekinin hakikatini idrak etmektir. Bundan daha güzel keşif olmaz.

 Buradakini görmedikten sonra öteleri nasıl keşfedersin. Eşyanın hakikatını ortaya çıkarmak onun müşahedesi ve keşfidir. Bunun için Allahüteala Muhammediler hakkında, ümmeti Muhammed değil, gerçek Muhammediler hakkında tabi ki bunlarda ümmet-i Muhammed ama gerçekçiler olarak, وَقَضَى رَبُّكَ اَلا تَعْبُدُوۤا اِلاۤ اِيَّاهُ 17/23 “Ya habibim küllün Rabbi olan senin Rabbin ancak ona ibadet etmenizi kaza ve hüküm eyledi. 

 “Rabbin takdir etti hükmetti ki hiçbir şeye ibadet etmeyiniz illa hu” Yani nereye ne şekilde, ne zaman ibadet ediyorsanız edin ona ibadet etmiş olarak düşünerek ibadet edin. Dolayısıyla ondan başkasına zaten ibadet etmeniz mümkün değildir, yani puta da ibadet etsen, taşa da ibadet etsen havaya da suya da kabeye de kudüse de ibadet etsen dönsen gene de Hakka ibadet etmiş olursun.

 Zira her kim puta tapsa veya hayal eylediği bir mabuda ibadet etse mutlaka Hakka ibadet etmiş olur. Çünkü gerek zahir suretteki zuhurlarda ve gerek hayalat gibi manevi zuhurlarda, düşünce, hayal de bir zuhurdur. Bu zuhurların hepsi hep Hakktır. Vücut birdir o da ancak Hakkın vücududur. 

 Beyt: Onun gayreti cihanda gayriyi koymadı, onun gayretinden cihanda kendinde gayri hiçbir varlık olmadı, şüphesiz bütün eşyanın aynı oldu, özü oldu, hakikati oldu. 

------------------- 

27. Paragraf:

 İmdi âlim olan bilir ki, ibâdet olunan kimdir ve hangi surette zahir oldu, tâ kî ibâdet olundu. Ve bilir ki, muhakkak tefrik ve kesret suver-i mahsüsede a'zâ gibi ve suver-i rûhâniyyede kuvâ-yi ma'neviyye gibidir. Böyle olunca her bir ma'bûdda Allah'ın gayrisine ibâdet olunmadı. Binâenaleyh âbidin ednâsi onda ulûhiyyet tahayyül eden kimsedir. Eğer bu tahayyül olmasaydı, taşa ve onun gayrisine ibâdet olunmazdı. Ve işte bunun için, Hak Teâlâ buyurdu ki: "Sen onlara, ma'bûdlarınızı tesmiye edin, de!" (Ra'd, 13/33) İmdi eğer onlar o ma'bûdları tesmiye edeydiler, onlar onları taş, ağaç ve yıldız isimleriyle tesmiye ederlerdi (27).

------------------- 

 Yani evliya-ı Muhammediyeden alim-i billah olan kimse, yani ümmet-i Muhammed’in alim-i billah olan kimse putperestlerin ibadeti vaktinde kime ibadet olunduğunu ve ibadet olunan hangi surette zahir olduğunu bilir. Yani arif-i billah olan Muhammediler putperestlerin ibadeti vaktinde kime ibadet olunduğunu kime ibadet edildiğini ve ibadet olunan hangi surette zahir idiğini bilir. Yani Hakkın hangi surette zuhura geldiğini bilir. Keza o alim-i billah olan bilir ki mabud-u vahideki tefrik yani tek olan mabuddaki farklılık ve çokluk insanın suret halindeki eli, ayağı, kulağı, gözü ve emsali azası gibidir. İnsan tek bir varlık vahiddir, ama eli var, gözü var, ayağı var, üzerinde bir sürü parçalar vardır. 

 İşte birisi gelir de benim gözüm çok güzel, benim elim çok güzel, benim kulağım çok güzel derse doğruyu söylemiş olur. Yani araya yönelirse diyelim güzelliğinden bahsediyorsa oraya ibadet etmişse kendimizi büyütelim daha kocaman bir şey yapalım bazı azalarımıza ibadet etsin varlıklar. İşte o sana ibadet etmiş oluyor yine başkasına değil. Sana yönelmiş oluyor seni medih etmiş oluyor. İşte burada parçalar bütüne zarar vermez. Çünkü kendisi bütündür. Bütüne aittir. Parçanın kendine ait bir özelliği yoktur. Suveri ruhaniyede dahi yani ruhani suretlerde dahi maddeleşmemiş ama duygu halinde olan suretlerde dahi kuvve-i basar, (görme kuvveti), bu da bir oluşum bu da bir surettir. Madde yönü yok ama mana yönü vardır. Kuvve-i sem (işitme kuvvesi), kuvve-i şem (tatma duyusu), kuvve-i lems (dokunma), kuvve-i müferrika (ayırma kuvvesi), kuvve-i hafıza (hıfzetme), kuvve-i hayaliye ve emsali kuvvayı maneviye gibidir.

 Bunlar da insanın düşünceleridir kendilerinin ayrı ayrı birer varlıkları yoktur. Yani insanın aza ve kuvvetlerinin çokluğu suretin ahadiyetine halel vermediği gibi yani suretin tekliğine zarar vermez. Aslı bu, çünkü zuhuru bu azalarıyla olmaktadır. Özelliği bunlarla oluyor. 

 İnsan dendiği zaman gözü olmasa, kulağı olmasa dili eli ayağı olmasa ne olur? Zuhura çıkmaz. Sadece ağaç dalı bir kütük gibi bir şey olur. O da kemalat olmaz. Kemal ehli olmaz. Mabudatın kesreti ve teferruku dahi Hakkın ahadiyetine mani değildir. Yani tapılan şeylerin çokluğu dahi Allah’ın birliğine mani değildir. Böylece herhangi mabuda ibadet olunursa olunsun yine Hakka ibadet olunmuş olunur. Onun gayrına ibadet olunmaz. Yani Allah’ın gayrısına ibadet etmek mümkün değildir. Neden? Çünkü Allah’ın gayrı, böyle bir varlık yok ki. 

 Şu halde abidin en aşağısı yani ibadet ehlinin en geride olanı her bir mabudda Hakkı müşahede etmeyip onda uluhiyet tahayyül eden kimsedir. Yani her baktığı şeyde Allah’ın Zat’ıdır bu demesindendir. Taptığı şeye uluhiyet, ilahlık vermesindendir. Halbuki orada her ne kadar Hakk’ın varlığından ise de ama Hakk isminin bir zuhurudur, oradaki zuhur eden Zat’ının zuhuru değil esmaslarının zuhurudur. Vechlerinin zuhurudur. İşte Allah’ın uluhiyetini orada var zanneden mü’minin ednası yani en arkada olanları uluhiyet tahayyül eden kimsedir. Böyle olan kimse ilahdan gafil ve mahcuptur. Eğer her ibadet olunan şeyde uluhiyet manası hayal olunmasaydı taşa ve onun gayrı ay ve güneş gibi şeylere ibadet olunmazdı. 

 İşte her mabudda uluhiyet hayal olunduğu için Hakk Teala “Ya habibim sen kavmine siz mabudlarınızı adlarıyla çağırınız de“ 13/33 buyurdu. Şu halde eğer onlar bu mabudları adlarıyla çağıraydılar elbette onlara ağaç ve yıldız namlarını verip onları Allah ismiyle isimlendirmezlerdi. 

Nuh kavmi putlarını taştan ve ağaçtan yapmışlardı ama onları ata benzettiler “Yagus” dediler, başka isimler verdiler. Kuş suretinde, kartal suretinde, at suretind,e deve suretinde, bir de insan suretinde yaptılar. Onlara uluhiyet verdiler, isimleri vermekle uluhiyet verdiler. Eğer onlar gerçekten orada Hakkın varlığını idrak etmiş olsalardı onları ağaç olarak, taş olarak çağırırlardı, asılları üzere, kendi kaynak malzemeleri üzere çağırırlardı. Diyelim ki Nuh kavmi, o insan şeklindeki mabuda ibadet ediyorlar, deve, kartal, at, seklinde muhtelif varlıklar şekline soktukları varlıklara ibadet ediyorlardı.

 Eğer onlar o gerçekten oraya ibadet etmiş olsalardı onların hakikati taştan ve ağaçtan yapıldığı için onlara taş ismini vermeleri, ağaç ismini vermeleri gerekirdi. Gerçekten Hakka yönelmiş olsalardı. Çünkü asılları ağaç, kaynak ağaç yontmuşlar, aslan şekli vermişler, şekilde aslan olmuş ama hakikatte ağaçtır. Şekilde insan olmuş ama hakikatte taş yontulmuş işte gerçekten onlar Allah’a ibadet etmiş olsalardı ağaç olarak onlara yönelirlerdi. Taş olarak yönelirlerdi. Özleri üzere hakikatleri üzere yani kaynak malzeme üzere yönelirlerdi. Ağaçtan yapılanı deve olarak çağırdıklarından ona bir Uluhiyet isnat ettiler. Yanılmaları buradan kaynaklanıyor. Onun kaynağı sadece ağaçtır. Eğer onlar gerçek olarak Hakkı orada müşahede etmiş olsaydılar o zaman onu aslı gibi ağaç olarak çağıracaktı. İşte müslümanın da ednası yani en arkada olanı böyle tahayyül ettiği Rabbine, mevlasına yönelirdi. 

 Gerçekte o taşsa taştır, ama taş değil de aldığı suret üzere onu çağırdığından orada yanılgıya düşmüş oluyor. Ona hayali bir uluhiyet vererek ona tapıyorlar. Allah ismini vermezlerdi. Yani Zat ismini vermezlerdi. Orada sınırlandırıyorlar. Aslında onlar taştı ağaçtı ama onlara hitap şekilleri ey taşlar, ey ağaçlar demeleri gerekirdi, halbuki onlar farklı isimlerle hitap ederek uluhiyet isnat ettiler onlara. Onlar o ağacı kendi elleri ile şekillendirdiklerinden şekli uluhiyet yaptılar. Ama ana malzemesi ağaçtı. Ağaç onun hakikati Rab yönü ağaç yönüdür. İşte şimdiki Müslümanlar da böyledir demek istiyor. İşin hakikatini anlamadan şekline kapılırlar. Onlar da hayalde var ettikleri bir şeye yönelirler. 

------------------- 

28. Paragraf:

 Ve eğer onlara “Kime ibadet ettiniz?” denilse, “Bir ilaha” derlerdi. Allah'a ve ilâha demezlerdi. Ve âbidin a'lâsı, onda ulûhiyyet tahayyül etmedi. Belki bu, meclâ-yı ilâhîdir; onun tazimi İktizâ eder, dedi. Böyle olunca o iktisâr etmez. Sâhib-i tahayyül olan âbid-i ednâ ise: "Biz, bunlara bizi Allah'a kurbeti yaklaştırsınlar diye taparız" (Zümer, 39/3) derler. Ve âbid-i a'lâ, der ki: "Sizin ilâhınız ancak ilâh-ı vâhiddir"; binâenaleyh nerede zahir olursa "O'na inkıyâd edin"; ve nâr-ı tabiatı sönmüş olan "muhbıtlere müjde ver!" (Hac, 22/34) İmdi onlar "ilâh" dediler ve 'tabîat" demediler (28).

------------------- 

 Yani Nuh kavmine veya müteaddit putlara tapan kimselere “Kime ibadet ettiniz” diye sorulsa onlar cevaplarında elbette bir ilaha ilah-ı mukayyide taptık derlerdi. Yoksa Allah Teala’ya ve mutlak ilaha taptık demezlerdi. Demek ki onlar dahi mabudlarında uluhiyet-i mutlakaya hasretmiyorlar. Belki uluhiyeti tahayyül ediyorlar. Fakat her mazharda ve cemi zerratta Hakkı müşahede eden abidin a’lâsı o putlarda uluhiyeti tahayyül etmez. Burada a’lâ olan Abidin durumu anlatılıyor. Fakat her mazharda cemi zerratta Hakkı müşahede eden abid-i a’lâ o putta uluhiyeti hayal etmez. Yani tapılan şeylerde uluhiyeti hayal etmez yani o Allah’tır diye hayal etmez. Abidin a’lâsı yani Arif-i billah olanlar. Belki bu Allah’ın aynada parlaması gibidir, cilası gibidir, onun tecellisidir der.

 Yani şu görünen varlıklar Allah’ın birer zuhuru birer tecellisidir der, onlara uluhiyet iktiza etmez, yani onlara ilah demez. Neden? Çünkü Allah’ın Zat’ını tanıdığından onlara ilah demez ama Allah’ın zuhurlarıdır der. İşte Abidin a’lâsı, kamili olandır. Böylece o sınırlı bir Hakkı böyle bilmez onu tanımaz. Onda sınırsız bir Hakk bilgisi vardır. Çünkü bu abid cemi merayayı yani aynada cemi aynada eşyada Hakkı müşahede eder. Yani bir yere uluhiyet vermez, bütün varlıkta ve bütün eşyada Hakkı müşahede eder. Bütün aynalarda Hakkı müşahede eder. Bu mabud dahi o ayinelerden birisidir. Yani put ismi verilen mabud, ibadet edilen şey dahi o aynalardan bir tanesidir. Hakk Zat’ı cihetinden Vahid ve aynalar cihetinden münakis olan yani akseden esmanın suretleri ile çokluktadır, kesrettedir. 

 Allah vahidir ama aynalarda çok gözüktüğünden burada da kesret üzeredir. Bu mabuda uluhiyeti tahayyül eden abid-i edna ise yani aynanın birinde uluhiyet tahayyül eden abid-i edna yani gerilerde olan abid ise abid-i a’lânın müşahadesinden habersiz olduğundan biz bunlara bizim Allaha yakınlığımızı yaklaştırsın diye tapıyoruz derler. Yani kendilerini aldatırlar. Allah’a yaklaşacağız diye tapıyoruz derler. 

Nitekim ki günümüzde aynı şeyler vardır, işte şu kadar oruç tuttuk bu kadar namaz kıldık şunu yaptık Allah’a yaklaşalım diye yaptık bunları diyorlar. Ne kadar acayip iştir ki Allah kendilerinde olduğu halde bunları yapmakla Allah’tan uzaklaşmış oluyorlar. Şimdi şu senin cebinde buna yaklaşalım diye bunları bunları yaptık diye bundan uzaklaşıyorsun. Şu anda insanlar açıktan bir puta tapacak değiller ama şimdi putlarımız bir sürü işte onları ilah ediniyorlar, hayallerinde onlar onları bir yere götürecekmiş gibi önder olduklarından gitmek istedikleri yere onlar yaklaştıracaklarmış zannediyorlar.

 Kendindeki Hakk’tan ne kadar uzaklaştıklarının farkında değillerdir. Bu sende zaten var buna yaklaşmak için o senin zaten içinde mevcut bizatihi yaklaşman diye bir şey söz konusu olmaz çünkü özünde var, senin varlığın O işte buna yaklaşmak için bazı şeyler yapmak ondan trilyonlarca sene uzaklaşmaktır. İşte abidin ednası bunu yapar, alası da yaklaşmayı bırak kendindekini arar yahut kendi kendiyle kendinde olur. Allah وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ 50/16 “Ben sana şah damarından yakınım” buyuruyor, hal böyle iken yaklaşmayı aramak ötelerde aramak abesle iştigal olur. İrfan ehilleri cemiyetin dışında kalmıştır, onu anlayan olmaz, ya da çok az olur. Neden çünkü onların ilahlarına tapmaz onların hayalleri istikametinde gitmez, onların düşündükleri şekilde düşünmez. Bu mabutta Uluhiyeti tahayyül eden abid-i edna ise abid-i alanın müşadesinden habersiz olduğundan biz onlara bizim Allah’a yakınlığımızı yaklaştırsın diye tapıyoruz derler. Nitekim İsevilere Hz. İsa’nın ve Hz. Meryemin tasvirleri önünde niçin tapındıkları sorulduğunda, hani kiliselerde Hz. İsa ve Meryem Ananın resimleri, tasvirleri, onların önünde tapınıyorlar ya, alnına göbeğine, sağına soluna işaret ederek, bunlara niçin tapındığı sorulduğunda aynı cevabı veriyorlar. 

 Yani bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye bunlara tapıyoruz diyorlar sorulduğunda. Fakat abid-i a’lâ, onlara hitaben yani ileri derecedeki kul onlara hitaben sizin ilahınız ancak ilahi vahittir, Meryem Anaya Hz. İsa’ya tapmayın, sizin tapacak olduğunuz ilahınız tek bir ilahtır. Onlarda teslis var ya, ondan yapıyorlar. Nerede zahir olursa olsun ona yönelin Hakk’ın çok tecelliyatları sizi zat-ı vahidden perdeye düşürmesin, gaflete düşürmesin der. Yani Muhammedi meşrep olan arif-i ala Hakk’ın varlığı nerede zuhur ederse etsin oradaki, zuhurdaki oluşuma değil zuhurda var olan onun hakikatine yönelir.

 Yani zuhurda var olan kesret yönüne değil o Vahiddendir, Vahidin bir özelliğidir diye tek ilaha yönelir. Dolayısıyla insan-ı kamilin yani hakikat-i Muhammedi müntesiplerinin kafa yapısı, gönül yapısı, ilim irfan yapısı o kadar geniş olmalı ki bütün varlığı tanıyacak şekilde genişlemesi lazım gelmektedir. Bütün varlığı tanımalı ki o varlığın her birerlerinde vahidi idrak edebilsin. O kadar çok kesrette ayrı ayrı Rablar değil o Rabları Rab yapan Rabbül erbabı müşahede edebilsin işte Yusuf’un (a.s.) zindan arkadaşlarına verdiği tavsiyesi ancak burada gene meydana geliyor. يَا صَاحِبَىِ السِّجْنِ ءَ اَرْبَابٌ مُتَفَرِّقُونَ خَيْرٌ اَمِ اللَّهُ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ 12/39 “ey zindan arkadaşlarım Allah’mı hayırlı yoksa ayrı ayrı olan Rablarmı” Tabiat ateşleri sönmüş kendi nefslerini idrak etmişler, kendi varlıklarını idrak etmişler, almış oldukları eğitimle yaptıkları zikirlerle yapmış oldukları mücahedelerle kendilerindeki tabiat ateşini söndürmüş kimseler, işte bir insanda bu tabiat ateşi sönmedikçe ilahi muhabbete ulaşması mümkün değildir. Hani وَالنَّجْمِ اِذَا هَوَى 53/1 O heva yıldızı sönmedikçe tabiat ateşi sönmedikçe heva yıldızının ışıması sönmedikçe kendi hakikatlerini bulmaları mümkün değildir. Çünkü tabiat ateşinden ısınıyorlar hararetleniyorlar, hareketlerinin kaynağı tabiat ateşi oluyor, kızmaları, bağırmaları, sinirlenmeleri hep buradan oluyor.

 Hep bu hareketleri tabiat ateşinden oluyor ve de kendi yıldızının ışığından aldığı bilgilerle aydınlanmayla hayatını sürdürmeye çalıştığından iki yönde de yanılgıya düşüyor. Çünkü ikisi de hayalinden meydana gelmiştir. Kim ki tabiat ateşleri sönmüş, oturmuşlar kendi hakikatlerini idrak etmişler, şuurla idrakle düşünen hayatlarına öyle yön veren kimseler Hakka perde olan benlikleri parçalanmış atılmış gitmiştir. Onlar huşu ve haşyet lezzetini tadan kimselerdir. Yani huşu lezzetini tadan kimseler. Neden bu huşu lezzetini tadıyor? Tabiat ateşi söndüğünden tabiatından aldığı lezzetlerin artık ortadan kalktığından manevi lezzetleri tatmaya başlıyor, “huşu” demek manevi lezzet demektir. 

 İşte “İlah” dedikleri şeyi kendi tabiatları güçlendiriyor. Yani tabiat ateşleri hayalinde var ettikleri ilahlara tapmayı muhabbet haline getiriyor, yani sevgili yapıyor. Baktığımız zaman hepsine ilah diyoruz, insanları ne kadar yanıltıyorlar. Ayrıca varlıkları canlı cansız diye de ayırıyorlar tabiatçılar. Bir şeyi tanıtıyoruz diye işin hakikatinden insanı ne kadar uzaklaştırıyorlar. İşte buna da modern bilgi diyorlar. Zira kendilerinde galip olan şey neyse onu bildiler. Onların tabiat ateşleri söndüğü vakit ilahiyyet zahir ve galip olur. Tabiat ateşi sönmeden bu işlerin olması mümkün değildir. Benlik yıldızı ona ışık tutar onu aydınlatır, o küçücük ışık tabiat ateşi de onu harekete geçirir. Tabiat ateşi muharrik harekete geçirici onun yakıtıdır.

 İşte bu ikisi sönmeden kişinin gerçek yolunu ufkunu bulması mümkün değildir. Kendilerinde olan tabiat ateşinin sönmesinden tabiatın müteessir olan bir şey olduğunu yani tesir alan, tesir edilen tesir edilebilendir. Tasarrufun tabiat için değil Hakk için sabit olduğunu bilirler. 

 Tabiat ateşi tesir edilebilen bir şeydir. Ortadan kaldırılabilir bir şeydir. Geçici bir şey olduğunu bilirler, gerçek sabit olanın Hakk olduğunu idrak ederler. Böylece onlar İlah ismini verirler eski ve yeni filozoflar gibi tabiat şöyle yaptı böyle yaptı demezler. Halbuki tabiat tasarruf sahibi değildir. Belki kendisi tasarruf edilen yer veya fail değil infialdir, yani erkek değil doğurucudur. Fail değil mef’uldur. 

Tabiatı tabiatçılar fail olarak gösteriyor, tabiat şunu yaptı bunu yaptı diyorlar. Tabiat tesir eden değil tesir alandır. Zaten tabiat dediğin şey de o ismi onlar vermişler insanlar vermişlerdir. Tabiat diye bir şey geçmediği halde o ismi insanlar vermiştir. Aslında olmadığı halde bir isim verilerek bir başka asıl asılsız hale gelmiştir. Bu alemlerin varlığı Hakk’ın zuhuru iken tabiat ismi verilince Hakk’ın zuhuru atıl tabiat gerçek gibi gelmiştir. İşte vehmin yaptığı oluşum Hakk’ın varlığı olarak var olan bu alemlerin yok hayal olarak tabiat olarak var etmişlerdir. 

------------------- 

29. Paragraf:

 "Ve bir çoğunu idlâl eylediler: "ya'nî vahidin vücûh ve niseb ile ta'dâdında hayrete düşürdüler. Ve kitaba vâris kılınıp mustafeyn olan, nefislerine "zulmedenler" ziyâde etmediler." Ve o üçün evvelidir. İmdi Hak onu "muktesıd" ve "sabık" üzerine takdim etti. Ancak dalâlen, ya'nî hayreten, ziyâde eyledi. Muhammedi ise "Sen'de hayreti bana ziyâde et!" dedi. Her ne vakit onlara aydınlık olsa, onun içinde yürürler; ve üzerlerine karanlık bastıkda kâim olurlar. İmdi hâir için devr vardır; ve hareket-i devriyye kutbun etrafındadır; ondan ayrılmaz (29).

------------------- 

 Yani Nuh kavmi vücud-u vahidi mezahir aynalarına yansımış olan muhtelif suretlerini ve kendisinde olan esma ve sıfat nisbetlerinin çoğaltmak suretiyle halkı şaşırtıp hayrete düşürdüler. Yani işte o putlara isim verdiler ya, işte Allah’ın vücudunu çoğaltarak çokluğa, kesrete düşürerek halkı yanılttılar. Yani Nuh kavmi vücud-u vahidi, tek vücudu zuhurda olan aynalar aksetmiş olan O’nun muhtelif yön ve suretlerini kendilerinde bulunan esma ve sıfat nispetlerini çoğaltmak suretiyle halkın birçoğunu şaşırtıp hayrete düşürdüler. 

Misal: Bir odanın duvarına çukur ve tümsek aynalarla birlikte hem çukur hem tümsek olan aynalar konsa on tane böyle ayna konsa yani bu çukur, tümsek ve çukur ve tümsek aynı aynada olan aynalardan on tane bir odanın duvarlarına konsa o odanın ortasın da duran tek kişinin gölge ve yansıması hepsinde yansır.

 Ortada dikilen şahıs bir iken aynalarda on suret görünür. Aynaların özellikleri başka başka olduğundan (kimisi çukur, kimisi tümsek, kimisi karışık) her birinde yansıyan hayal dahi birbirine benzemez. Birinde uzun bir görüntü ve ince bacaklar, diğerinde basık yassı bir vech ve yuvarlak bir gövde, kısacık bacaklar, birisinde uzun bir vech ve şişman bir gövde diğerleri de buna kıyasla birer suret görülür. Halbuki cümlesi bir kişinin görüntüleridir. Bu değişik görünme ancak aynaların ihtilafından meydana gelmiştir. Şimdi odaya giren diğer bir kimse o hayalatı görüp her birerlerini başlı başına birer vücut zannetse, bir başkası kapıdan bu durumu gözleyip de görüntüleri ayrı vücut zannetse bu gölgenin- görüntülerin- sahibi olan tek kişiden habersiz olsa bu şaşkınlıktan başka bir şey değildir. Yani o kişinin şaşkınlığından başka bir şey değildir. Böyle bir kimse bu gördüğü hayalata vücut verdiği için şaşkın olduğu gibi bu iddiasına başkalarını da davet etse onları da şaşırtıp hayrete düşürür. İşte günümüzdeki ve daha önceki alimlerin hali budur.

 Görünen varlıkları hakiki varlıklar zannedip onları anlatmaya başlıyorlar. Aynalarda gördüğü şekilleri anlatmaya başlıyorlar. Böylece şekillere tapıp şekillerde kalıyorlar. İşte onun için işin hakikatini anlamak için alim değil arif olmak gerekiyor. Arif-i billah olan da o görüntünün özelliklerini gördüğü gibi anlatır şu zayıftır, bu şişmandır, şunun üstü zayıf altı şişman gibi ama O’nun özellikleridir diye anlatır. Şişmana ayrı varlık, zayıfa ayrı bir varlık vermez tek varlığın şişman zayıf hali der.

 İşte böyle yaptığımız zaman zahir ve batında isabet etmiş oluruz. İmam-ı Rabbaninin aşamadığı konu budur. Esma aleminde kalmış oradan dönmüştür. Bütün müntesiplerine de anlattığı için hem kendi yanılmış hem de diğerlerini yanıltmıştır. M Arabi Hz.lerinin ismi İmam-ı ilahidir, uluhiyeti bildiren imamdır, önderdir, Şeyh-ul Ekber. İmam-ı Rabbani; Rab mertebesi, rububiyet mertebesi, oranın da hakikatini bilmemektedir. Ama diğerlerinden bir fazla oraya yükselmiş. Diyelim ki burası efal alemi bunun bir üstü esma alemidir. Efal aleminden gelmiş tavana vurmuş, rububiyet aleminin alt sınırından aşağı inmiş üst sınırından değil. Daha Rab hakikatini idrak edememiş. Ama biraz zar zor yükselmiş. 

 Mektubatı hep hayalden bahseder. Ef’al ile esma arası, şeriat ile tarikat arasıdır. Daha çok şeriat ağırlıklıdır. M Arabi Hz.leri için onlar diyorlar ki; “Yukarılara gitti geriye dönemedi, bu fikirlerle şaşkın kaldı” diyorlar. Yani mecnun oldu diyorlar. Hakk’ın huzuruna gitti ama geri dönemedi, diyorlar o kişiler İmam-ı Rabbani için “Gitti ve geriye döndü” diyorlar. Halbuki gidip döndüğü yer Mirac’ın birinci bölümü bile değildir. Zahir olan bu suretler hep tek kişinin gölgesi olup bulunduğu yerin farklılığı nedeniyle böyle çeşitli görüntüler ile göründüğünü bilen kimselerin hayreti ilme dayandığı için övülen hayrettir. Zira bu gurup فَاَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَم وَجْهُ 2/115 ayetinde buyurulan “Nereye bakarsanız Allah’ın vechini görürsünüz” Her cihetten vücud-u vahidi Hakk’ın tecellisini görürler. O tecellide Hakk sahipliği ve hayretlerinden vücud-u vahidin müşahedesinden naşi bir vechi diğer vechden ve bir ciheti diğer vechden ve bir ciheti diğer cihetten fark ve temyiz edemezler, her yönde Hakk’ın vechini müşahede ederler, odur budur, şudur diye ayırmazlar. 

Beyit, Tercüme:

“Cilvelenme bana beyhude emr-i Hac ki Gördüğün Kabe senin; ben görürüm beyt-i Hüda” Taştan yapıyı beyt olarak görüyor şeklini değiştiriyor, aslında o taş ona taş dese daha makbul olacak aslında. Hac emirleri hac bakanları diyelim yani Hac işleri ile ilgili en üst mertebe sorumlu, hac bakanına, Hac emirine iltifat var. Herkes niyazda işte hac için bize müsaade ver, bize konaklama yeri, hac için müsaade filan. İşte bu rağbetten dolayı cilvelenme yani kendini bir varlık zannetme gördüğün Kabe senin yani sen Kabe’nin emirisin ya gördüğün Kabe senin olsun, yani o gördüğün Kabe senin, sen o Kabe’ye hizmet ediyorsun. Sen o taştan yapı olan Kabe’ye hizmet ediyorsun. “Ben görürüm Beyt-i Hüda” diyor. Yani ben onu Hüda’nın evi olarak görürüm diyor. Sen hayalinde O’nu Kabe görürsün ama benim orada gördüğüm beyt-i Hüdadır. Allah’ın evidir orada gördüğüm buyuruyor.

Tercüme:

“Vecih birden gayri değildir, sen ayineleri saydığın vakit taaddüt eder.” Yani vecih birdir, ama aynaları sayarsan aynalarda görünenlerde değişik olduğundan adetlenmiş olur sen adetlersin buyuruyor. 

İmdi bu şuhud zevki Muhammedi olan şuhuddur. Bunun dışındakiler bu şuhudu, bu müşahedeyi bu idraki bulmaları mümkün değildir. İsterse ümmet-i Muhammed’in içinde olan kimseler olsun. Sureti Muhammedi olup, hakikatte Muhammedi olacak değildir. İsim olarak Muhammedidir ama düşüncede müşahedede ulaştığı yer Hakikat-ı Muhammedi mertebesi olmadığından Muhammedi değildir. Zahiren Muhammedi, batınen hangi mertebede ise onun kuludur. O peygamberin ümmetidir. Bu Şuhut sahibi olanlar nefislerine zulum edenlerdir ki onlar Kitab-ı Kur’an ve Furkan’a yani cem ve farka varis kılınan güzide kimselerdir. Yani Kur’an’ın hem Kur’an hem de Furkan yönünün kendilerinde birleştirenlerdir. 

 Yani Kur’an cem, Furkan da fark yani hem Kur’an’ı anlayanlar hem de Furkan’ı anlayanlardır. Yani birini birine üstün getirmez sadece cem sadece fark değil cemi ve farkı birleştirmiş olanlardır. Bunlar güzide insanlardır. Onların nefislerine zulumu vücud-u imkaniyelerinin müktezası olan şehevatı terk etmeleri ve zılal-ı esmaiyeden ibaret vücud-u mukayyede ve mütainlerin nefh eylemeleridir. 

 Şehavat; şehvetin cemidir. Şehvet denince sadece cinsellik değil kişi neye fazla yönelmişse o şehavat hükmündedir. Yani nefsani olarak kişi neye düşkünse tabiatı itibarıyla daha çok nereye yöneliyorsa o şehavat hükmündedir. İşte şu et ve kemik imkan vücutlarının yani beden vücutlarının yani esmanın gölgesi olan kayıtlı vücutları varlıkları kaldırmalarıdır. 

Bu nefslerine zulum edenler ثُمَّ اَوْرَثْنَا الْكِتَابَ الَّذِينَ اصْطَفَيْنَا مِنْ عِبَادِنَا فَمِنْهُمْ ظَالِمٌ لِنَفْسِهِ وَمِنْهُمْ مُقْتَصِدٌ وَمِنْهُمْ سَابِقٌ بِالْخَيْرَاتِ 35/32 Sonra bu Kitab’ı kullarımızdan seçtiğimiz kimselere miras bırakmışızdır. Onlardan kimi kendine yazık eder, kimi orta halli davranır, kimi de Allah’ın izniyle, iyiliklere koşar. 

Bu ayette üç taifeden bahsediyor, (s.a.v.) Efendimiz bu üç taife hakkında “Onların cümlesi vahid menzilesindedir ve hepsi cennetliktir” buyurmuştur. Şimdi nefsine zulmeden kimse vahid-i hakikiyi bir takım itibarat ile teksir edip bu kesrette de vahdeti müşahede eder. Yani nefsine zulmeden kimse Hakk’ın şusu vardır, busu vardır diye çoğaltıp bu kesrette de vahdeti müşahede eder.

 Evet bunlar çoktur ama Vahid’in özellikleri olduğu itibarıyla çoktur der. Ve o üç taifeden biri nefsine zulmedenler, biri muktesitler, biri de sabikunlardır (hayratta ileri gidenlerdir). Muktesit ise vahidde kesreti ve kesrette vahidi müşahede edip, bu iki şuhut arasını cemederler. Sabikun ise adedi birleştirip kesiri vahid müşahede eder, böylece müktesit ile sabık Hakk’ın ve halkın vücudlarını itibar ve ispat ettiklerinden ehl-i hayret değillerdir. Fakat zalim-i Muhammedi yani nefsine zulum eden Muhammedi vahidi itibarat ile kesir gördü ve halkın vücudunu itibar ve ispat etmediği için hayrettedir.

وَلاتَزِدِ الظَّالِمِينَ اِلا ضَلالا 71/24 şu halde hak onun hayretini ziyade eder, nitekim (s.a.v.) Efendimiz “Ya rab benim hayretimi sende ziyade et” buyurur. Bu hayret hayret-i mahmudedir. Yani övülmüş hayrettir. Malum olsun ki bu ayet-i kerime Nuh suresinde vaki وَقَدْ اَضَلُّوا كَثِيرًا 71/24 ayet-i kerimesini mütakiben şeref varid olur. Şu halde وَلاتَزِدِ الظَّالِمِينَ اِلا ضَلالا 71/24 kavli Nuh kavimine ait bulunur. Çünkü zulmün kelimesinin lügat manası; bir şeyi mevziinin gayri olan bir yere vazetmektir. Zulüm o şeyi yerinde kullanmamaktır.

 Nuh kavmi ise hacer ve şecerden yaptıkları mezahiri asnamda yani zahir putlarda uluhiyet tahayyül edip onlara ibadet ettikleri için uluhiyeti mevziinin gayri olan mahalle va etmekle zalim oldular. Yani yaptıkları şeylere uluhiyet verdiklerinden halbuki o uluhiyet onlarda olmadığından uluhiyetin birer vasıfları olduğundan ama o vasıf değildi de uluhiyet yani vahid, gerçek Allah olarak yöneldiklerinden onlara zulum ettiler. Şimdi iki zulüm olmuş oldu. Birisi Muhammedilerin zulmü, biri de burada Nuh kaviminin zulmüdur. Hani Nuh kavmi hacer ve şecerden yani taştan ve ağaçtan yaptıkları put mazharında uluhiyet tahayyül edip onlara ibadet ettikleri için uluhiyeti mevziinin gayri olan mahalle yani bulunması lazım gelen yerin gayrine verdiler ve zalim oldular.

 Nefislerine zulmeden, zalim Muhammediler ise şehevat-ı nefsaniyelerini mahalline vaz etmediler. Belki muhalefet edip terk ettiler. Bu tabi ki belirli bir süre içinde olan mücahede devrinde yani kişinin kendi kendisiyle mücadele ettiği nefis mücadelesi ettiği devrelerde yemek yemesi gerekti yemek yemedi, az yedi işte nefsine zulüm etmiş oldu. Başka yerde kullanma veya ihtiyacını vermeme gibi.

 Muhammedilerin hayreti takdir edilmiş hayrettir, Mahmud, hamd edilmiş, övülmüş takdir. Muhammediler hayret-i mahmudedir, Hayret-i Mahmude (övülen hayret) yani hayretimi artır, işte övülen hayret budur. Bir de hayret etme var kişi nefsinden herhangi bir şekilde değersiz şekilde hayret eder ama burada hayret Hakk’ın hakikatini idrak ederek onun özellikleri yönüyle ona hayret etmektir.

 İşte bu hayret-i Mahmude dediği övülen hayrettir. Gerçek hayrettir. Bu hayret sahibi olan Muhammediler, bu hayrete ancak Muhammediler sahiptir. Çünkü idrakleri, şuurları yerli yerince neye hayret edecekler, ne üzerinde duracaklar neye hayret etmeyecekler bunun bilincindedirler. İşte bu hayret övülen hayrettir. Hak Muhammedilere yani bu hayret sahibi olan Muhammedilere Hakk her ne vakit nur-u ahadiyet ile tecelli etse, ne demek ahadiyet Nuru, vahdet nuru birlik nuru ile tecelli etse ve onları o nurla aydınlatmış olsa o nur içinde yürürler. Hani bahsettiğimiz ayet var ya اَوَمَنْ كَانَ مَيْتًا فَاَحْيَيْنَاهُ وَجَعَلْنَا لَهُ نُورًا يَمْشِى بِهِ فِى النَّاسِ 6/122 ayeti burada bunu anlatıyor. “Siz ölüler iken sizi diriltik ve size bir nur kıldık ki o nur ile insanlar içinde yürürsünüz. “Hakk her ne vakit nur-u ahadiyet ile tecelli edip onu aydınlatsa onlar o nur içinde yürürler. Ayet-i Kerime hayret edenler içindir. 

Zira tecelli-i ahadi yani vahdet tecellisi ahadiyet tecellisi ile kesarat, çokluk ve hicap yani perdeler taayyünat kalkar. Yani ahadiyet tecellisi geldiği zaman çokluk kalkar, perdeler de kalkar. Yani ne keserat kalır ne de perdeler kalır ne de taayyünat kalır. O zaman gördüğün eşyanın hakikatini idrak edersin, eşya aynı eşyadır, değişen bir şey yok eşya aynı ama eşyaya bakış açın değişir. Eşyayı görüşün değişir. İşte bu irfaniyet, bunun dışında bir şey beklemek işte olağan üstü hadiseler şunu gördüm, nur gördüm bunu gördüm falan yeşil kırmızı nurlar işte bunlar hayalin ta kendisidir.

 Bu da tarikat mertebesinde olan hallerdir ama buralardan geçilmesi gerekir ki gerçek idrak ile meseleye bakılabilsin. Kişinin tesiri altında kalmadan ben sarı nur gördüm, kırmızı nur gördüm, işte insan-ı kamil gördüm, sakallı birisini gördüm, ben peygamberi gördüm, diye söylenen sözlerin hepsi insana perde olur, onların gerçek hali olsa bile onlar tarikat düzeyi işlerdir, onların hiç birinde kalmadan yoluna devam etmektir. Hayret ettiren muhtelif adetler o kadar çok adetlenme de ortadan kalkar. Yani bakış açın değiştiği zaman bu alemde gördüğün o kadar çok adetleri vahide bire indirirsin. İşte o vahid nuru ile tecelli ettiği zaman يَمْشِى بِهِ فِى النَّاسِ “O nur ile insanlar içinde yürür” buyurması başından yukarı doğru bir nur huzmesi çıkar değildir. Oradaki nurdan kasıt aydınlanmadır. Aydınlanmaktan kasıt Cenab-ı Hakk’ın o bireyine özel bir idrak vermesi demektir. İşte bütün bu uğraşmalarımız idrak nurumuzu kendi üzerimizde oluşturmaya çalışmaktır. O nur öyle anladığımız gibi parlayan bir nur değildir. 

 Ama bütün alemi aydınlatan renksiz ışıksız bir nurdur. Biz nur dediğimiz zaman duvara vurmuş bir ışık bir siluet arıyoruz. O nur nur-u ilahi seni aydınlatandır. İrfan yolunda bilgi yolunda seni aydınlatan nurdur. Bunun da ne rengi ve ne de şekli vardır. Taayyünat-ı Kesire perdelerinin karanlığı çöktüğü vakit hayrete düştükleri halde dururlar. Bu Nurla yürürler ama zaman gelirde taayyünat-ı kesirenin perdelerinin karanlığı çöktüğü vakit yani bu taayyünatın çokluklarının karanlığı çöktüğü vakit hayrete düştükleri halde dururlar. Yanlış adım atmasınlar gibi.

 Bu ne demek oluyor kişi beşeriyetine döndüğü zaman yani beşer hayatını yaşamaya döndüğü zaman dururlar. Yürümezler ve kati merhale etmezler. Yani o halde katiyet yol almazlar. Hayrette olanlar ise devrederler, hareket-i devriye ise kutup etrafındadır. Ondan ayrılmaz, böylece onun devrinin evveli ve ahiri yoktur. Burada iki hayretten bahsediyor, 1- Hayret-i Mahmude, yani övülen hayret, işte hayret eden iki türlü insan vardır, birisi kesret alemine bakar, ne çok şeymiş bunlar diye hayreti o şekilde artar, bu perdelenir, birisi de vahdet nuruyla kesrete bakar kesreti ortadan kaldırır onun tekliğini idrak eder. İşte bu övülen hayrettir. Diğeri de hayret ama bu kesrete götüren perdelere götüren hayrettir. Burada bir kişinin hallerinden değil iki kişinin ayrı hallerinden bahsediyor. 

------------------- 

30. Paragraf:

 Ve tarik-i müstatil sahibi maildir; maksuddan hariçtir. Hakkında hayâl sahibi olduğu şeye tâlibdir. Onun gayesi o hayâldir. Binâenaleyh onun için "min" ve "ilâ" ve o ikisinin arasındaki şey vardır. Ve hareket-i devriyye sahibi için bed' yoktur ki, ona "min" lâzım olsun; ve onun için gaye yoktur ki, onun üzerine "ilâ" hükmetsin. Böyle olunca onun için vücûd-i etemm vardır. Ve ona cevâmi'-i kelim ve hikem verildi. Sâlik oldukları hatiattan nâşî ilm-i billâh deryalarında gark oldular. Ve o da hayrettir (30).

------------------- 

 Yani tarik-i müstatil (uzaklık sahibi) kesret sahibi merkezden dışarıya doğru çıkmaktadır. Zira o bu görünen çokluk aleminde perdelerinin arkasında kalmış ve hakikat-ı halden gafil bulunmuştur. Yani merkezden dışarıya doğru giden. Hakkı ne kendi nefsinde ne de sair mezahirde müşahede etmez. Yani içten dışa doğru hayatını sürdüren kimse. O’nu kendi nefsinden uzakta tahayyül eder yani Hakkın varlığını kendi nefsinden uzakta tahayyül eder. O hayal hanesinde tahayyül edip uzak mesafede zannettiği surete teveccüh ile ona talip olur. Tenzihi görüşün hakikatini aksini söylüyor. O hayal hanesinde yani kendi hayalinde hani Hakkı ne kendinde buldu ne de dışarıda buldu ama bir şey koymak zorunda bir şey bulmak zorunda işte o hayal hanesinde kendisi tahayyül edip kendinin hayal ettiği kendinden var ettiği yani uzak mesafede zannettiği surete teveccüh ile yani Allah’ı ötede zannettiği suret şeklinde ona teveccüh ile O’na talip olur. 

 Kendi hayalinde uzakta var ettiği Rabbine yönelmeye çalışıyor, kendi hayalinde tahayyül ettiği ve uzakta tahayyül ettiği yani zahiri tenzih ehli, ne diyordu; “Allah zaman ve mekandan münezzehtir” dediği zaman iş bitti. Tabi ki bir bakımdan Allah zaman ve mekandan münezzehtir, ama onların anladığı şekliyle değildir.

 Zamandan mekandan münezzeh ama aynı zamanda zamanın ve mekanın da sahibi ve ta kendisidir. İkisini de böyle idrak ettiği zaman birinden tenzih birinden teşbih yapıp ikisini birleştirip tevhid ettiği zaman onun varlığı meydana çıkar. O hayal aleminde tahayyül edip, yani kendi hayal varlığında hayali oluşumunda tahayyül edip uzak mesafede zannettiği yani alemlerin üstünde zannettiği surete kendi Allah’ına yani hayal ettiği ona bir suret verdiği, “tahtında oturur”, “Arşında tahtında oturur” diyor ya O’na bir suret veriyor, ama büyük suret ama küçük suret, işte onun kendi Rabbi oluyor. 

Kişiler ona tapıyorlar, onu kul oluyorlar, işte bilinmesi lazım gelen iş budur. Allah’ı tanımak için bunu bilmek gereklidir. Bu putperestlikten daha tehlikelidir, putun hiç olmazsa belirli bir yapısı var, kendine ait bir silueti vardır, burada o da yok o kendi varlığından hayal ediyor. Herkeste farklıdır. Onun için herkes kendi Rabbine muhabbetlidir. Onun için herkese kendi Rabbı tatlı geliyor. Onun dışına çıkamıyor, çünkü kendi var ettiği Rabbidir. Herkes kendi Rabbini bir başkasına sevdirmeye çalışıyor. Böylece bu kimse haktan uzaklaşmış, maksadın dışına çıkmıştır. Hangi maksat? Allah’ı bulma yolundaki maksattır. Tahayyül ettiği şey kendisinin ilahı kendisinin meydana getirdiği hayali Rabbidir. 

 Onun süluku o hayalde nihayet bulur. Böylece Rabbine ulaşması mümkün olmuyor. İşte ona sen gerçek Rabbin o değil budur dediğin zaman onu inkar ediyor. Çünkü onu kendisi yaptı kendi var etti onu yıkamıyor, yıkmak istemiyor. Onun süluku o hayalde nihayet bulur, işte bu tarik-i müstatil yani bu yol sahibi için iptida ve intiha ve bu iptida ve intiha arasında mesafe vardır.

 “İlla” ancak demek, “ila” ise karşıya, “ila Allah” Allah’a demektir. “İlanihaye” nihayetsiz, “ila “sonuç manasınadır, yani ileriye gidiştir. “Onlar için min ve ila vardır.” diyor, birisinde “ila” var oraya şuraya buraya demek, hep merkezden dışarıdadır, “min” yani iptida, başlangıç var, ondan, bundan, şuradan diye başlangıç vardır. 

 “İla” sonuç ve bu iptida ve intiha arasında olan mesafe vardır onlar için. Bu başlangıç ve sonuç gerçek bir başlangıç ve sonuç değildir. Kendi hayalinde var ettiği başlangıç ve sonuçtur, aslında ne başlangıcı var ne de sonucu vardır. Yani, evvela kendi vücudunu ve nefsini ortaya koyar “benden Allaha’a giden yol gibi” yani evvela kendi vücudunu ve nefsini ortaya koyar nefsini merkez addeder. Kendini merkez zanneder ve Hakk’ın talebine bu merkezden başlayarak yani kendine bir varlık olarak addederek oradan başlar, Allah’ta son bulacak gibi o arada da yol var kabul eder. Bu yola salik olur. Bu talebi hayalinde nihayet bulur. Bu da Hakk hakkında verdiği kararın hayalisidir. Yani ben bu bedenden başlıyorum Allah’a ulaşacağım bu arada bir yol vardır, işte bu yol kendi hayalinde var ettiği oluşumdur.

 Nefsinden başlayarak hayaline vasıl oluncaya kadar arada mesafe vardır. Yani nefsinden başlayıp o hayal ettiği Rabbine varıncaya kadar arada bir yol mesafe vardır. O bu mesafeyi Allahüteala’ya giden bir yol tevehhüm etmiştir. Yani öyle zannetmiştir. Bu yolun Allah’a giden bir yol olduğunu zannetmiştir. Bu şeriatta da böyle tarikatta da böyledir. İşte bu seyir ile Haktan uzak olur. İşte Hakka gidiyorum diye haktan uzaklaşır. Nefsinden yola çıkarak daha başlangıçta Hakkı terk etmiştir. Allah’a ulaşacağını zannediyor ya kendi nefsine bir varlık veriyor, çıkış noktası yanlış, “min” den yani “benden” yani ben yapıyorum, benden oluyor, bende namaz kılıyorum gibilerde daha başlangıçta iken Hakkı terk etmiştir. Bu başlangıçtan uzaklaştıkça da Haktan da uzağa düşer. Yani kendinden çıkıp da Hakka gidiyorum dediği zaman Hakk’tan da uzağa düşer. Kendinden de uzağa gider Hakk’tan da uzağa gider. Bunlar düz olarak gidenlerdir.

 Halbuki hareket-i devriye sahibi için başlangıç yoktur, ki ona “min” yani başlangıç lazım olsun. Devreden bir harekette başlangıç yoktur. Seyrinin de nihayeti yoktur ki onun üzerine “ila” yani intiha/netice hükmetsin. Hani diyoruz ya Hakka varıp yol böyle tamam olacak devredecek ring seferi işte ondan bahsediyor. Gideceksin, döneceksin hep Hakk’ın çevresinde olmuş olacak bu işler. Onun seyrinin ne evveli ne de ahiri vardır. Zira seyr-i muhiti daire üzeredir. Yani merkezin etrafındaki daire gibidir. Böyle olunca o hareket-i devriye sahibi için vücud-i etem vardır. Devreden hareket sahibi için vücud-u kemalat vardır. Tam bir vücut vardır. Tam bir mevcudiyet vardır. Zira onun seyri küllin muhitidir. Devrettiği için o değil bütün alemi devretmektir. Küllün devridir. Küllün muhitidir ve Allahtan Allah’a dır ve Allah’dadır. 

 “Fillahi” yani Allah’dadır. Ona “cevamiul kelim” ve “Hikem” ita olunmuştur. Yani bu kişilerin lakapları “Cevamiul kelim” ve “Hikem” yani hikmetler sahibi bunlara denmiştir. Efendimiz buyurmuştur ki “Bana verilen Cevamiul kelimdir” yani az şeyle çok şey ifade etme sanatı, hassasıdır. Yani kelimelere cami olmak demektir. “Cevamiul kelim”; bütün kelimelere cami olmaktır. Kelimelerden maksat, o kelimelerdeki hikem de verilmiştir diyor ya o kelimelerdeki hikmetlere cami anlamındadır. Cevamiul kelimin Esmaül Hüsna olduğunu da söylüyorlar. O da bir gerçektir. Esma-ül Hüsnanın tamamı Muhammedul meşrep olanlara verilmiştir, tabi ki Efendimizin şahsında. Cevamiul kelim ile bu makamı anlatmışlardır. Yani Allahtan Allah’a ve Allah’la birlikte yaşamak.

 Bu da Hayret-i Mahmude makamı olup yani hayret edilen öğülen makam olup bu mertebe bütün hakikat-ı ilahiye Rabbani hikmetlere camidir. Yukarıda geçen “illa delala” kavlinde izah olunmuştu. Yani geçmişte yukarıda bahsedilmişti. 

 Malum olsun ki Hak Teala Hz.leri Nuh kavimi hakkında Nuh suresinde مِمَّا خَطِۤيئَاتِهِمْ اُغْرِقُوا فَاُدْخِلُوا نَارًا فَلَمْ يَجِدُوا لَهُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ اَنْصَارًا 71/25 “Onlar hataları sebebiyle gark olunup nara ithal olundular. Onlar Allah’tan başka mededkar bulmadılar.“ buyurdu. Hz.Şeyh bu ayetin manasını lisanı işaretle “kamilân” hakkında ahz buyurdular ve onu bu yolda tefsir ettiler. Yani Hayret-i mahmudeye düşen Muhammediler hataları ve günahları günah vücutları sebebiyle ilm-i ilahi canibine doğru sülük edip nihayet-i ilm-i Billah deryasın da gark oldular. 

 Yani onlar gördüler ki “Senin vücudun bir günahtır ki ona diğer bir günah kıyas olunmaz” (Hadisi şerif) Yani vücudundan büyük günahın yoktur. Nedeni ne zaman? O vücuduna sen hayali bir varlık verdiğin zaman. Benlik verdiğin zaman. Ama bu vücut Hakka ita ettiğin zaman, bu vücudu Hakk’ın varlığı olarak gördüğün zaman ondan büyük de sevap olmaz. Yani senin vücudun bir günahtır ki ona diğer bir günah kıyas olunmaz. Kabalıkların menbaı kendilerinin taayyünü kevnisidir. Kendilerinin taayyün ettiği oluşumdur. 

İşte günah kendi varlığını kendine ait bir varlık olduğunu zanneder de nefsine bir varlık verirsen benden derse, ben yaptım ben ettim diye Hakk’ın vücudunu kendine mal ederse bundan büyük bir günah olmaz. Şu halde o kendi varlığını ben zannetmesi bütün hataların başıdır. Kaynak o olduktan sonra ondan çıkan her şey hatalı çıkıyor. Ondan sonra bütün ömür boyu çıkanlar fiiller defolu çıkıyor. Bundan kurtulmak ancak ilm-i ilahi deryasına doğru süluk edip tahsil-i marifet ile mümkün olur. 

 Yani bütün varlığının günaha dönüşmesinden kurtulmak ancak ilm-i İlahi deryasına doğru süluk edip yani o yola dahil olup o yola girip marifet tahsili ile irfan tahsili ile yani hakikat tahsili ile mümkün olur. Başka da hiçbir yolu yoktur. Çünkü diğer yollarda buna bir varlık veriyor, onu hayalinde var ettiği Hakka sevdirmeğe çalışıyor. Kendi varlığı da hayal, hayalinde var ettiği sevdirmeye çalıştığı iyi insan etmeye çalıştığı Rabbı da hayaldir. Dolayısıyla hayalden hayal çıkıyor. Hayali sildin mi hiçbir şey kalmıyor, kalmıyor ama günahlar kalıyor ortada, neden? Çünkü senin olmayana benim dedin. Yani bir bakıma hırsızlık yaptın, hıyanetlik yaptın. Ama ne yazık ki bütün tarikatların durumu da bu şeriat mertebesinde olanların da durumu budur. Her türlü cemaatlerin durumu da budur. Yani düşünce değer yargıları budur. Burada çıkmanın tek yolu ilahi ilim deryasına süluk edip irfan eğitimi ile kendini tanımasıdır. 

 Bu hakikat mertebesinde seyri süluk olanlar, hakikat-ı ilahiye yönelenler hiç durmadılar işi böyle kazandılar. Yani bu yoldan kazandılar, irfan yoluyla kazandılar bu işi. Onlarda öyle bir marifet hasıl oldu ki hakikatin üstünde öyle bir marifet hasıl oldu ki, meydana geldi ki neticede hayrete düştüler. Hayret-i Mahmude dedikleri de bu oldu. Övülen hayret. “Rabbi zidni fike tahayyuran“-Rabbim sendeki hayretimi artır-. Bakın ef’aldeki, gökyüzündeki hayretimi demiyor, denizlerin derinliğindeki hayretimi demiyor. Esma, sıfat alemindeki hayretimi demiyor, sendeki hayretimi yani Zat’ındaki hayretimi artır diyor. Bunu ancak Zat ehli olanlar, irfan ehli olanlar taleb edebiliyor. Diğerleri Ya Rabbi bana üç tane, beş tane huri ver, Cenab-ı Hakk al sana on tane Huri diyor, aman hayret ettim ya Rabbi sevindim diyor. İşte o hayretle bu hayretin arasındaki farkı anlatıyor. Bir çocuk babasından yüz lira vereceğini beklerken babası veriyor iki yüz lira “Baba sana hayret ettim bunu beklemiyordum” diye o da hayret ediyor. 

 Ama bu maddi hayrettir, nefsani hayrettir. Bu hayret övülen hayret değildir. Övülen hayret babasının verdiği paraya değil de babasındaki oluşuma, babasının kendi zatındaki hakikatlarine bakarak hiçbir menfaat beklemeden ettiği hayrettir. “Ya baba sen ne tecrübeli insanmışsın, sen nerelerden gelmişsin buralara kadar, hiç yoktan bizleri bu hale getirmişsin buralara” gibilerden onun zatındaki hayretini artırmasıdır.

 Övülen hayret odur. Onlarda öyle bir marifet hasıl oldu ki neticede hayrete düştüler. Yani zatındaki vahdet ile birlik ile kesret arasında hayret ettiler. Bu kadar çok kesret var, ama bunların hepsi de bir vahiddir. Her iki halde de hayrete düştüler. Bildiler ki vücudun hakikati birdir. Yani neticede yine vahdet dediler, o da Hakkın sonsuz vücududur. Esma O’nun Zat’ının şuunatlarıdır, ışıklarıdır yahut zuhurlarıdır. Kesret alemi ise O’nun esma-i hasebiyle vücud-u mutlakının taayyünatından ibarettir. Bu gördükleriniz çisimlerde esmaların vücutlarından ibarettir. Kendi vücutları dahi bu mezahirden mukayyedattan biridir. 

 Hani kendi vücuduna benim vücudum dediği zaman günah oluyordu ama bu vücudun Hakkın esmasının bir zuhuru ve taayyünatı olduğunu, esmanın taayyünatı olduğunu idrak ettiği zaman onu Hakka vermiş olduğundan sevabı kazanmış oluyor. Kendine mal ettiği zaman en büyük günah, “benim varlığım” dediği zaman günahın en büyüğü oluyor. Böylece günahı, vücutlarını ortadan kaldırıp ahadiyet deryasında gark oldular. Kendi varlığında kendini var olarak gördüğünde, yani beşeriyeti yönüyle var gördüğünde bütün alemi de öyle görüyorsun. Kendinden misal olarak. Herkesi ayrı ayrı varlıklar kendilerine has varlıklar olarak görüyorsun. Ama kendi hakikatini Hakkın bir taayyünü bir şuunatı olduğunu idrak ettiğin zaman bütün alemi de o şekilde yani kendinden kıyasla bütün alemi de tanımış oluyorsun. İşte nefsini bilen Rabbini bilmiş oluyor.

------------------- 

31. Paragraf: 

 İmdi onlar ayn-ı mâ'da nâra idhâl olundular. Ve Muhammedîler hakkında وَاِذَا الْبِحَارُ سُجِّرَتْ (Tekvîr, 81/6)dır. Fırını îkâd ettiğim vakit. Böyle olunca onlar kendilerine Allah'dan gayrı ensâr bulmadılar. Binâenaleyh Allah onların ayn-ı ensârı oldu. Onlar ilel-ebed onda helak oldular. Eğer Allah Teâlâ onları sahile, tabiat sahiline çıkaraydı, onları bu yüksek dereceden indirirdi. Her ne kadar küll, Allah için ve Allah ile ve belki ancak Allah ise de (31) 

------------------- 

Cenab-ı Şeyh (r.a.) وَجَعَلْنَا مِنَ الْمَاۤءِ كُلَّ شَىْءٍ حَىٍّ 21/30 “Biz her şeyi sudan halk ettik” ayet-i kerimesi muktezasınca her şeyin hayatı sudan olduğundan ve ilm-i billahta hayat-ı hakikiye bulunduğundan ilim için suyu istiare etti. Nuh kavmi suya gark oldu boğuldu ya, 21/30 ayeti kerimesinde her şeyin hayatı sudan olduğundan ve ilm-i billahta yani Allah’ın ilmi de hakiki hayat olduğundan hayat da sudan meydana geldiğinden ilim için suyu istiare etti. Yani ilim yönünden suyu gösterdi, suda gark oldular. Suda gark oldular demesi ilimde gark oldular, ilahi ilimde gark oldular demektir. 

Hadis-i şerif mucibince onun sübühat-ı vechi vahdet-i nurdan ve zulmetten 70 bin hicabı yaktığı için dahi “ateşi” vahdet için istiare eyledi. Yani ateşte perdeleri yaktığı için birlik içinde ateşi gösterdi. Şu halde bu istiareler ile mana böyle olur. Suda yani ilm-i billahta gark olan hayret ehli nara yani vahdete ithal olundular. Ayette diyor ki onlar suda boğuldular sonra da cehenneme gidecekler, onun izahını yapıyor. İrfan ehlinin izahı bu. Zahirden onların cehennemlik olduğu ama ateşin perdeleri yaktığını ve vahdeti ortaya çıkardığını söylüyor.

 Suyun da ilahi hakikat ilmi olduğunu, ilahi hakikat ilminde boğuldular gark oldular, yani Allah’ın ilminde yok oldular, kendi nefsaniyetleri kayıp oldu diyor. Ateş de onların perdelerini yaktı vahdet ehli oldular. Tecelli-i Zati taayyünat-ı mütekessireyi yaktı yani Zat’ın tecellisi nar halinde ateş halindeki Zat’ın tecellisi kesrette olan bu taayyünatı yaktı. Yani perdeleri yaktı. Aynı kesrette vahdeti müşahede ettiler. İlim ile hayat ve baka ile fena buldular. İlim ile hayat sahibi oldular, baka ile de Hakk’ta fani oldular. Onlar gark ile harkı müşahede ettikleri için yani onlar kendilerinden geçmeyi müşahede ettikleri için şiddetle hayrete düştüler. Gark olmakla hark yani ayrılmayı, hakikati idrak ettiler. Allah’ın ilminde boğuldukları için.

 Şu halde bu istihareler ile mana böyle olur. Suda yani ilm-i billahta gark olan hayret ehli nara, vahdete ithal olundular. Nara yani ateşe, ateş yakınca ortada bir şey kalmıyor, böylece vahdete dahil oldular. Zati tecelli çokluk olan bu taayyünatı yaktı. Aynı kesrette vahdeti müşahede ettiler. Kesretin aynında vahdeti müşahede ettiler. İlim ile hayat ve baka ve fena buldular. Böylece onlar gark ile harkı müşahede ettikleri için şiddetli hayrete düştüler. İki Halide müşahede ettiklerinden şiddetli hayrete düştüler. Muhammediler hakkında Kur’an-ı Kerim’de وَاِذَا الْبِحَارُ سُجِّرَتْ 81/6 “ Deryalar iştial ettiği vakit” Yani deryalar tutuştuğu vakit. Yani Muhammediler hakkında Nuhiler suda boğuldular, ateşe atıldılar hükmünün karşılığı olarak, Muhammedilere ise وَاِذَا الْبِحَارُ سُجِّرَتْ 81/6 “ Deryalar iştiâl ettiği vakit” buyuruldu.

Deryalar yandığı (iştiâl) vakit, ne demek, nitekim “Ben fırını iştial ettiğim vakit” fırını yaktığım vakit “ateşin nuru derim“ yani ateşte yanan odunun nuru, derim. Yani Araplar bu tabiri kullanırlarmış. Hz.Şeyh (r.a.) Muhammediler hakkında suyun aynında ateşin vücudu vaki olduğunu yani suyun varlığında ateşin vücudu vaki olduğunu ayet-i kerime ile iştişhad buyurdu. Yani benzetme yaptı. Buna şahit oldu. Zira denizler sudur, yakma ateşin şanındandır. Böylece bu gark ve hark yani boğmak ve yakmak şuhudunda onlar taayyünat-ı kevniyeden bir yardımcı bulmadılar. Zira tecelli-i Zati mezahirin vücudu izafilerini yaktı. Yani Zat’i tecelli onların izafi zuhurlarını, bedenlerini yaktı. 

 Vücudu olmayan şeyden ise yardım mümkün de değildir. Böyle olunca ancak Hakkın vücud-u bakisi baki kaldı. Onların, Nuhilerin vücutları boğuldular ve yandılar boğulmak suretiyle ilahi ilimde gark oldular kendi varlıkları yerine ilm-i ilahi geldi. Ateşte yandılar, kendilerindeki perdeler açılmış oldu, dolayısıyla kendilerini Hakkta baki ve fani buldular. Böylece yardımcı ancak Allahüteala Hz.leri oldu. Onlardan hiçbir yardım olunmadı. Hakiki vücutları olmadığından yardım da edemez hale geldiler. Onlara ancak Allah yardımda bulundu. Nitekim hadis-i kutside “Beni diri kılanı ben katl ederim ve öldürdüğümün diyeti benim üzerimdedir, diyeti benim üzerimde olan kimsenin diyeti de benim” Şu halde Allah onların yardımcıları oldu. Onlar ise ilelebet Allah’da helak oldular. Bu halde Allah’da fani ve Allah ile baki olmaktır. Yani ehlullah ıstılahında fenafillah ve bakabillah dedikleri şeydir. 

 Onlar Allah’ın ilim denizinde gark olduktan sonra eğer Allah onları tabiat sahiline çıkarsaydı her ne kadar uluhiyet mertebesinde kül olan için ve Allah ile ve ancak belki Allah ise de, yine onları bu yüksek dereceden indirmiş olurdu. Yani onlara tekrar bir vücut verip de tabiat sahiline çıkarmış olsaydı yani onlara bir dünya hayatı vermiş olsaydı uluhiyet mertebesinde kül, Allah için ve Allah ile baki belki Allah ise de yine o onları bu yüksek dereceden indirmiş olurdu. Yani onlar Allah’da fani oldukları halde Cenab-ı Hakk onlara tekrar beşeri vücut vermiş olsaydı o yüksek derecelerinden aşağı indirmiş olurdu. İnsanın efal mertebesinde dünyaya gelmesi gibi olurdu tekrar. Tekrar onlara hayat verseydi yani sudan onları kurtarmış olsaydı tekrar onlara bir varlık vermiş olacaktı. Sudan kurtarmayışı onlar için bir hayırdır. Eğer dönselerdi ikinci bir benlikleri olacaktı ve tekrar eski nefsaniyetlerine döneceklerdi. İşte bunlar da ilahi varlıklarından uzaklaşmış olacaklardı. 

 Malum olsun ki vücud-u Hakiki sonsuz olan Hakkın vücudundan ibarettir. Yani hakiki vücut sonsuz Allah’ın vücudundan ibarettir. Hakk bu ahadiyet mertebesinde bütün sıfat ve esmadan mutlaktır ve ıtlak kaydından da mutlaktır. Yani kayıtlanmaktan da ötedir. Mutlak tabiri fehm-i meram için yani anlayışı meram için vaaz olunan bir ıstılahtır, bu mertebede onun nispeti olan sıfat ve esması çekirdeğin içindeki ağaç gibi gizlidir.

 Burada bir benzetme yapıyor ama mutlak olarak çekirdeğin içinde ağaç vardır ama gözükmüyor. Çekirdeğin içinde ağacın olduğu mutlaktır ama o anda görüntüde değildir. Bu bir şeyi anlatmak için mutlak ıtlak tabirleri kullanılır. Vaktaki onun kuvvede olan esması yani çekirdeğin iç bünyede olan esmaları, yani zuhura gelmesi istenen esmalar, ağaçta da türlü esmalar vardır. Evvela Rezzak esması var, hayat esması var, ilim esması var, hayat ilim olmasa o çekirdek ne kendini büyütür ne meyve büyür, ne yaprak ne de çiçek kendini bilir. 

 Kuvvede olan esması kemalleri müşahede için yani kendindeki kemalatını müşahede etmek için müsemmaları olan yani zuhurları isimlenmiş halleri olan Hakk’tan ayineler mezahir ve asar talep ettiler. Haktan o ayan-ı sabiteler zuhurlarını ve eserlerini göstermeyi talep ettiler. Yani çekirdeğin içindeki oluşum. Hakkın mutlak vücudu mahzâ eşyaya merhameten ahadiyet mertebesinden vahidiyet mertebesine tenezzül eyledi. Merhamet rahmetinden demektir. Vahidiyetine tenezzül eyledi bu mertebe uluhiyet mertebesidir. Yani Vahidiyet mertebesi İlahlık mertebesi, Allahlık mertebesidir. Ahadiyet mertebesi İlahlığın üstünde olan bir mertebedir. Çünkü orada daha zuhur yoktur. Sadece inniyeti ve hüviyeti vardır. İnniyeti hüvüyeti ile birlikte Vahidiyete tenzzül ettiği zaman sıfatları ile zuhura çıkmış oluyor, işte orası da uluhiyet mertebesidir. İlahlık, Allahlık mertebesidir. 

 Burası bir bakıma insan-ı kamil mertebesidir. İşte bu mertebede Zat, Allah ismiyle isimlendirilir. Cemi esma bu isim altında toplanmıştır. Böylece esmanın tümü Allah için olmuş olur. Yani isimlerin tamamı Allah içindir. Allah’ın özelliğini zuhura getirmek içindir. Vücud-u vahid bu mertebeden sonra rububiyet mertebesine tenezzül eder zira ilim mertebesi de yekdiğerinden mümtaz olan esmaya birer mazhar iktiza eder. Bu mertebede mertebenin bir diğerinden mümtaz olması ayrılması için yani belli olması için birinden diğerine mümtaz olan esmaya birer mazhar iktiza eder. Esmaya birer zuhur yeri gerekir. Varlıklar birbirinden ayrılabilmesi için. O mezahire ait oldukları isimlerin tahtı terbiyesine vermek lazım gelir. O oluşumları o esmanın terbiyesi altına vermek gerekir. Yani nerede ne meydana gelecekse o esmayı ona başkan diyelim o varlığın hükmü altına vermek lazım gelir şu halde esmanın tamamı Allah için olunca o esmanın mezahiri olan suveri tabiyenin cümlesi de Allah için olur. 

Biz buna nasıl diyoruz? اِنَّا لِلَّهِ وَاِنّاَۤ اِلَيْهِ رَاجِعُونَ 2/156 Muhakkak ki biz Allah içiniz ve ona dönücüleriz, O’na döneceğiz. İşte bizim lisanımızdan bütün varlıklar bunu söylüyor. Yani bizim lisanımızla, biz nasıl söylüyorsak bütün varlık da bunu söylüyor. Kendi lisanına göre bunu söylüyor, biz Allah içiniz, biz de bir ismin zuhur yeri olduğumuzdan biz de Allah içiniz. Demesen de zaten öylesin. Bunu kim bildiyse aynı oldu bilmedi ise gayri oldu. Yani uzakta kaldı. Bundan sonra bu mezahire birer vücud-u kesif vermek icab eder, yani yoğun koyu kesif bir vücut vermek gerekir bu esmanın zuhuruna bir vücut vermek icab eder, halbuki Hakkın vücudundan başka bir vücut yoktur. Böylece vücud-u Mutlak ı latif mutlak vücut, taayyünat kayıdına bürünerek o esmanın suretlerinde hangi esma hangi surette zuhur ediyorsa bürünerek kesafetle suretlerinde zahir olur.

 Şu halde bu mezahirin vücudu müstakil olmayıp izafidir. Yani bütün bu ağaçtı, yapraktı, dağdı, dereydi göldü, ırmakdı bunların hepsi izafi isimlerdir. Bu varlıkların isimlerinin hakikati esma-i İlahiyedir, yani hangi mezahirde hangi isim varsa aslı o isimdir onun diğer isimler beşeriyetin verdiği izafi isimlerdir. İşte biz izafatlara takıldığımızdan onun hakiki vechine “Her nereye dönseniz Allah’ın vechi oradadır” فَاَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَم وَجْهُ اللَّهِ 2/115 ayetine ulaşamıyoruz. 

------------------- 

32. Paragraf: 

 Cenâb-ı Nûh "Rabbî" dedi, "İlâhî" demedi. Zîrâ "Rab" için sübût vardır. Halbuki "İlâh" esma ile mütenevvi'dir. O her vakit bir şe'ndedir. İmdi o "Rab" ile sübût-i telvîni murâd etti. Çünkü ondan gayrisi sahîh değildir. "Yeryüzünde bırakma!" Onlar üzerine arzın içinde olmaları duasını eder. Ve Muhammedi: "Eğer sîz ipi sarkıtsanız Allah üzerine düşerdi" dedi. Semâvât ve arzda olan Hakk içindir. İmdi sen arz içinde defn olunduğun vakit, onun içindesin ve o senin zarfındır; ve onun içinde sizi iade ederiz. Ve vücûhun ihtilâfından nâşî, sizi merre-i uhrâda ondan ihrâc eyleriz. Taleb-i setr için esvâblarına bürünen ve par­maklarıyla kulaklarını tıkayan kâfirlerden, devreden bir ahadı; tâ ki da'vet umûmî olduğu gibi menfaat dahi umûmî olsun (32).

------------------- 

 Nuh’un (a.s.) davetine karşı kavimi azim bir hile ile mukabele etmeleri üzerine Nuh (a.s.) onlar hakkında رَبِّ لا تَذَرْ عَلَى الاَرْضِ مِنَ الْكَافِرِينَ دَيَّارًا 71/26 “Ya Rab yeryüzünde kafirlerden birisini bırakma” diye dua etti. Cenab-ı Şeyh (r.a.) bu duayı lisan-ı hakikatla böyle tefsir buyururlar ki Nuh (a.s.) duasında “Rabbi” dedi “İlahi” demedi. Bazen de biz de diyoruz ya neden burada “Hakk” dedi, neden “Rahman” dedi, neden “Rabb” neden “Allah” dedi diye. Hepsinin yeri var olduğundan. Burada da Nuh (a.s.) ya Rabbi diyor, ilahi demedi, yani ey benim Rabbim deyip Rabbı nefsine izafe etti. Zira Rab hangi isimle olursa olsun mutlaka merbub iktiza eder. Yani Rab varsa ona bağlı olan onun terbiyesi altında olan vardır bu da merbub dur. Nuh’da (a.s.) Rabbim demesiyle O’nu Rab, kendini de merbub olarak gösterdi. Rab hangi isimle olursa olsun mutlaka merbubu iktiza eder. Kendine bağlı olan kulların veya zuhurların ihtiyacını kaza için o rububiyetinde sabittir. Yani hangi Rabba ne bağlı ise o onun ihtiyacını verir. 

 Nuh’da (a.s.), ya Rabbi dediği zaman istediğini verecektir manasınadır. Bizde çoğu zaman “aman ya Rabbi “diyoruz. İşte “aman ya Rabbi” dediğimiz zaman bizim esmamız hangi esmanın tecellisi ise o esma bizim ihtiyacımızı vermeye çalışır. Fakat ilah bir sıfat-ı muhayyen ve ismi mahsus ile mukayyed değildir. “aman Allahım” dediğin zaman o kadar geniş ki hangi tarafından hangi şeyi isteyeceksin, ama Rabb dediğin zaman seni terbiye eden rab tek esma olduğundan, hemen ona yönelmiş oluyorsun. Onun kontrolunda olduğundan senin ne istediğini biliyor zaten, senin neye ihtiyacın olduğunu da biliyor zaten. Bu Rabb senin has Rabbindir. İlah, cemi esma ve sıfata şamildir. Bütün esma ve sıfatlara camidir, sen İlahi dediğin zaman hangi yönden ne istiyorsun ama Rabb dediğin zaman senin has Rabbin seninle ilgili olduğun zaman hemen senin ne istediğini bilir. Sen şimdi askerin bir postalı için Genelkurmaya gidemezsin, postalı depoda görevli çavuştan alacaksın. Genelkurmay bütün silahlı kuvvetlerin genel olarak ihtiyacını karşılar. Bir postal ile uğraşmaz.

 Mesela hasta olan bir kişi “ya ilahi, ya Allah“ diye nida etse bu ismin tahtında olan Şafi ismine, ve aç kalan kimse “Ya ilah” dese “Rezzak” ismine iltica eder. Çünkü Allah isminde mevcut ya hepsi, Allah dese de yine Rezzak Rabbine döner o istek yani Allah öteki tarafa havale eder. O zaman sen direk o isme yönel. Başbakandan bir şey isteyip de isteğin eğitim ile ilgili ise Başbakan eğitim bakanına havale eder. Oraya havale etmektense sen eğitim bakanından iste doğrudan doğruya. İlah esma ile bu surette tenevvu eder o her vakit bir şende ve bir tecellidedir. Onun için bir sübut yoktur. Yani ilahda sabitlik yoktur. Her an bir başka şendedir. Ama Rabb her an kendi şende sadece bir şendedir. Fakat Rab için hacet giderme hususunda sabitlik vardır. Çünkü Rab onun için Rabdır. Böylece Nuh (a.s.) rab ismi ile nidada telvinin subutunu hacetine muvafık olan suret ne ise Hakkın o sıfat ile tecellisini ve zuhurunu diledi. Ya Rabbi demesi itibarıyla.

 Hakkın onun muradına muvafık sıfatla zuhuru renklenmektir, değişikliktir. Yani değişik, değişik sıfatlarla zuhur etmektir, Ya rabbi dediği zaman. Çünkü rububiyet metrebesinde telvinin sübutundan gayri sahih değildir. Yani renklenmenin sabitliğinden gayri sahih değildir. Zira her dua eden kimse Hakkın kendi muradına göre tecellisini ister. Onu da ancak kendi Rabbinden alabilir. Kendi ihtiyacına göre olanı kendi Rabbından alabilir. Nuh (a.s.) “Rabbi“ ey benim Rabbim nidasından sonra لا تَذَرْ عَلَى الاَرْضِ 71/26 “Yeryüzünde bırakma bunları” dedi ki kavimi aleyhinde onların arz üzerinde kalmayıp zeminin içine gitmeleri yerin içine gitmeleri ve kendilerini zahir ismin hicabında bırakan zahiri perdelerde bırakan taayyünat-ı vücudiyelerinden kurtulup kendi varlıkları tayin ettikleri vücutlarından kurtulup batın ahadi ve cemiye dahil olmaları içindir. Ahadiyetin batınında cem olmaları içindir. Beddua şeklinde duayı hayır dua eyledi. Zahirden bakıldığında beddua şeklinde ama batını hakikati de hayır dua idi onlar için. Nitekim Muhammedi buyurur ki “eğer siz ipi sarkıtsanız Allah’ın üzerine düşerdi.” Zira bu gördüğümüz taayyünat-ı kesife latif mutlak vücudun zuhurundan hasıl olmuş vücutlardır. Maddiyatın vücudu emr-i itibaridir. Yani bu gördüğümüz vücutlar itibari vücutlardır. O latif vücudun yavaş, yavaş tenezzül etmesi sonucunda O latif vücuda zarf olarak zahir olmuştur.

 Şu halde ipi sarkıtan ve ip ve ipin sarkıttığı mahal hep Allah’ın vücududur. Onun gayri bir mevcut yoktur, ki ip onun üzerine düşsün. Zaten ipin başka yere düşmesi mümkün değildir. Göklerde ve yerde olan suver-i halkiye halk edilmiş suretler hep vücud-u vahidi mutlakın esma sebebiyle kayıtlanmasından ve taayun kisvesine bürünmesinden ibaret olduğundan taayyün elbisesine bürünmesinden ibaret olduğundan bunlar da zuhur Hakk için sabittir. Yani oradaki zuhur Hakkın zuhuru olması sabittir. Başka bir tabirle vücud-u Mutlak-ı Hakk nihayetsiz bir deryadır ki zahir suretler hep onun köpükleridir. 

Nitekim Feridüddini Attar (k.s.) Esrarname’lerinde buyurur; “eğer gözün görücü ise yani fail bir göz ise sen deryayı gör, zira alem yoktur alem deryanın köpüğüdür, düşün ki bu alem hep hayaldir, nihayet bu hayali bundan ziyade görme. Sen deli misin yoksa şaşkın mısın ki bu kadar hayal içinde uyumuş olasın.” İmdi sen yere gömüldüğün vakit arz senin zarfındır, kabir senin zarfındır. Sen onun içindesin” Yani sen ölürsün ve senin anasırı muhtelifeden mürekkep olan vücudun arz içine gömülmekle zarf-ı arz senin vücudunu ehl-i alemin mezarından setr eder.

 Yani senin taayyünün sureti fanidir ve sen batında aynı cemde müstehleksin. Batında onlarla birlikte Hakkın varlığında müstehleksin orada helak olmuşsun. Hakkın varlığında helak olmuşsun. Vahidiyetin batını senin zarfındır. Yani nasıl ki bu toprak senin zahirdeki bedeninin zarfıdır, senin mananın zarfıda, vahidiyetinde senin mananın zarfıdır. Zira senin vücudun vücud-u mutlakı Hakkın bit tenezzül, tekasüf ederek tenezzül ile kesif hale gelerek mukayyed ve müteayyin yani kayıtlanmış ve tayin edilmiş olmasından ibarettir. Bu taayyünü zahiri düğümleri çözülünce batına gider. Vücud-u mutlakta mündemiç bulunur. Yani bu taayyünü zahiri düğümleri zahirdeki olan bu taayyünün düğümlerine demek hücre yapısı çözülünce yani bunu tutan ilmek ile bir varlık meydana geliyor bizim de vücut örgümüz hücre yapıları ile atomları ile bir vücut meydana gelmiş örmeyle işte bu örme sökülür bir, bir sökülürse nasıl o elbise den eser kalmıyorsa işte bu taayyün olan vücudun da düğümleri çözülünce batına gider. 

 Sende kimlik kalkınca mutlak vücuda dahil oluyorsun. Hakikatin görünmesi için senin ortadan kalkman gerekir. İster buna yanarak ulaş ister buna bilerek ulaş yeter ki sen O’na ulaş. İşte bugünden bu yokluğa ulaşırsan yarın yanmadan kurtuluyorsun. 

Cenab-ı Şeyh (r.a.) hz.leri وَفِيهَا نُعِيدُكُمْ وَمِنْهاَ نُخْرِجُكُمْ تَارَةً اُخْرَى 20/55 Hakkın lisanından buyurdular ki “Arz içinde sizi iade ederiz ve ihtilaf-ı vücuhtan dolayı merre-i uhrada sizi ondan çıkarırız.” Yani evvela sizi bu arzın içine sokarız, sonra da oradan çıkarırız. Yani sizin vücud-u mütayininizi taayyün olan vücudunuzu mukayyedenizi kayıtlı vücudunuzu arzın içine geri göndermekle bozarız ve o düğümleri çözeriz. Fakat böyle bırakmayız, ihtilaf-ı vücuhtan dolayı yine bir takım mezahiri taayyünat- muhtelife ile ihraç ve izhar ederiz. Yani mahşerde yarın kıyamette sizi zuhura getirip ihraç ederiz, meydana çıkarırız. 

 Ne demek oluyor, evvela o vücudu kendi varlığında yok ediyor, ondan sonra kendi varlığından tekrar ona bir vücut veriyor. Vücut Hakkın vücudu gittiğimiz yer Hakkın varlığı geldiğimiz yer Hakkın varlığı peki bu benlik nedir? 

 Yani bu bir avuç toprakta bu sevda nedir? İşte buradaki bir tek benlik kişinin kendine bir hayali benlik oluşturmasıdır. “Ben varım” oluşturmasıdır. Aslında vücut ne senin vücudun ne de bir başkasının vücududur. Vücut Hakkın vücududur. Haktan geliyor Hakka gidiyor. Bu benlikleşmek neden? O benlik bir hayalden ibaret bir benliktir. Sen buna istediğin kadar “Ben” desen de “Ben” değildir. 

 Malum olsun ki bu taayyünat-ı vücudiyenin zuhuru hep esma-i ilahiye kemalatının zahir olması içindir. Şöyle bilelim ki bu taayyünatı vücudiyenin zuhuru yani bu varlıkların vücutlarının zuhuru esma-i ilahiyenin kemalatının zahir olması içindir. Her uç nokta bir kemalattır. Ama eksi ama artı babında, biz eksi artı diye hiçbir şeye değer vermeyelim, her şey kemal üzeredir diyelim. Ama hep esmanın kemalatının zahiri olması içindir. Acıda acının kemalatı, ekşide ekşinin kemalatı, tatlıda tatlının kemalatı, yeşilde yeşilin kemalatı, her varlıkta onun kemalatı ama bunlar birbirlerine göre zeval gibi görünür. Gülün dikeni de vardır, o zeval gibidir, ısırgan otu kaşındırır, o da bir kemaldir. Kaşındırdığı için zeval gibi görünür, orada bir kimyasal yapı oluşturuyor ve seni kaşındırıyor, kaşındırmasa ısırgan olmayacaktır. Onun diğer otlardan farklılığı o özellikte olması onun kemalatıdır. 

 Ona eksik diyemezsin her özellik bir başka kemalattır. Zat-ı ahadi mertebesinde mahfi ve mahpus kalmak istemez. Yani Cenab-ı Hakkın bir esması varsa bu esma-ı ilahiye Cenab-ı Hakkın zatında hapis ve gizli kalmak istemez zuhura çıkmak ister. Kendi benliğini hukukunu ortaya koymak ister. Çekirdeğin içindeki özellikler zuhura çıkmak ister. İlim mertebesinde onun suret-i zihnisi peyda olur zihni sureti yani latif sureti ilim mertebesinde meydana gelir, onun vücudu bu mertebeye layık vücuttur. Onun esma mertebesinde de vücudu var ama latif düşüncede olan bir vücuttur. Ama bu vücut bunun kemal vücudu değildir. Daha vücutlar giymesi lazımdır bunun üzerine. Görünür hale gelmesi için. Daha sonra vücut-u mutlak bu ismi bir mertebe daha kesif bir taayyün vermek için ruhlar alemine tenezzül etti. Böylece bu ismin taayyünü ve kisvesi aleme o aleme münasib bir şey olur. Hani diyoruz ya insan 18 bin alemden geçerken hep bir boya alıyor üstüne işte o aleme ait bir vücut alıyor üstüne boyadan kasıt o alemin özelliğidir. Yani O alemdeki görüntüye ulaşıyor. 

 Yavaş, yavaş her alemden geçerken bu yoğunlaşıyor, koyulaşıyor latif kesifleşmeye başlıyor. İlk alemde ilmi varlık iken sonra latif bir vücut alıyor, sonra da dünya da kesif bir vücuda bürünüyor. Ama ilmi varlığı olmazsa ayanı sabitesi olmazsa hiç ötekiler onun devamı olmayacaktır. Yani kaynak hep ilmi varlıkların oluşuna bağlıdır. Ondan sonra vücud-u mutlak o ismi daha bir vücut bahşetmek için misal alemine tenezzül eder, orada kendine tayin edilen libas o alemin elbisesine benzer elbise olur. İşte biz de bu alemde bu aleme münasip elbise ile görünüyoruz. Yani bu alemin malzemesinden bir elbise ile görünüyoruz. 

Hangi aleme gittiysek, bize o alemin malzemesinden elbise veriyorlar. Çünkü o alemde o geçerlidir. Başka elbise orada geçmez. Toprak elbise ile ruhlar aleminde neden yaşayamıyoruz? Çünkü o elbise oraya intibak etmez de ondan. Malzeme birbirine uymaz da ondan. İşte biz kabre girdiğimiz zaman latif aleme göre orada kabir de bir elbisemiz olacak, yani bu kesif elbiseyi alacaklar, kabre göre bize latif bir elbise vereceklerdir. Görünmez bir elbise. Hayali bir elbise vereceklerdir. 

 Malum olsun ki yani şöylece bilin ki bir sistemle meydana getirilmiş bu mevcut olan bu varlığın meydana gelmesi hep esma-i ilahiye kemalatının zahir olması içindir. İşte dünyanın apaçık sebebi budur. Yani ne kadar esma-ı ilahiye varsa bu esma-ı ilahiyenin kemalatının zuhura gelmesi içindir bu mükevvenat alemi. Bu vücut dediğimiz, (vücut; mevcut demektir) bu oluşum esma-ı ilahiyenin kemalatını zuhura getirmek içindir. Dolayısıyla bu vücudun bütün oluşumları kemal üzere olduğunu mutlaka bilmemiz lazımdır. Eğer bu mevcudatta eksi bir şey var dediğimiz zaman o eksi dediğimiz şeyi meydana getiren esma-ı İlahiyeyi eksi görmüş oluruz.

 Böyle bir şey de söz konusu olamayacağından nerede ne varsa o esma-ı ilahiyenin zuhuru en kemalli bir şekilde oradadır. Onun için derler ya her şey bulunduğu oluşum üzere kemaldedir. Bir başka yere göre zeval gibi görünür belki o ayrı konudur, ama her şey kendi kemalindedir. Her şey de kendi bulunduğu şekilde değerlendirmek lazımdır. Bir başkasına göre değildir. Her şeyi kendi şartları içinde değerlendirmek lazımdır. Kötü görünen de bir kemaldir. Ama o kötü dediğimiz zaman da ama kötülük neye göre kötü? Sonra o kötü ismini biz vermiş oluyoruz. Bir esmanın zuhuru ise hiçbir varlık esmanın zuhurundan gayri bir şekilde var olamayacağına göre bir esmanın zuhuru ise her esmanın bir kemalatı vardır. Başka türlüsü de zaten düşünülemez. 

Mesela “Hadi” ismini ele alalım bu isim gayb mertebesinde yani görünmez mertebede gayb mertebesinde yani Zat-ı ahadi mertebede yani Zat’ın ahadiyet mertebesinde daha zuhurlar yokken daha mana aleminde ahadiyet mertebesinde gizli ve hapis kalmak istemez. 

 Yeni yetişen bir genç kız ve erkek düşünün mutlaka o kız ya da erkek dışarıya çıkmak ister. Neden kendi güzelliğini göstermek içindir. Bunu farkında olmadan yapar. Sıkıldım bunaldım der ama gaye, saçını başını tarar, temiz elbiseler giyer, kendi güzelliğini ortaya koymak için çıkar. İşte gizli ve hapis kalmak istemez. Yani her esma-ı ilahiye Zat-ı ahadiyette gizli ve hapis kalmak istemez. Cenab-ı Hakkın “ben gizli bir hazine idim bilinmekliğimi istedim” sözü buraya dayanıyor. Kendisinde gizli olan faaliyette olmayan ilahi esma faaliyetini istiyor açığa çıkmak istiyor, bunu Cenab-ı Hakk da hadis-i kutsisinde böyle bildiriyor. “Ben gizli bir hazine idim bilinmekliğimi istedim bu alemleri yarattım/halkettim” dediği vakit aynı bağlantıya gidiyor. İlim mertebesinde O’nun suret-i zihnisi peyda olur. Yani bu esma-ı ilahiye “Hadi” ismi diyelim, ahadiyet mertebesinde var, ama daha hiçbir şekilde siluete dahi gelmemişken ilim mertebesinde onun bir sureti zihnisi peyda olur. 

 Zihni sureti, yani zihinde bir sureti, düşüncede bir sureti, şimdi sen bina dediğin zaman o binanın kafanda bir suretini çiziyorsun yahut bahçede bir bina yaptırmak istiyorsun ihtiyacına göre zihninde onun bir suretini meydana getiriyorsun, çiziyorsun ama ne kalem var ne defter var, ne kağıt var, ne iz var hiçbir şey yok. Ama onun sureti çizilmiş vaziyettedir, tasarımı yapılmış vaziyettedir. Onun vücudu bu mertebeye layık olan bir vücuttur. Yani zihinde mevcut olan o tasarım o mertebedeki düzeyi odur, oraya o şekli layıktır ancak. Betonla harçla, kafana sokup oraya o projeyi yapamazsın. Kafanda ancak çizili olarak vardır, yani bir başka ifade ile hayali vardır, hayali derken bu nefsani hayal değildir. Şeklinin hayali biz buna heyula diyelim, hayal yerine. Yani siluet kazanmış, manevi siluet kazanmış, esmaya dönmesi projelendirilmesi, zahire dönmesi de tahakkuk direklerinin çatılarının yapılmasıdır.

 İlim mertebesinde, zihinde peydah olan bir vücut, daha sonra vücud-u mutlak bu isme bir mertebe daha kesif bir taayyün vermek için ruhlar alemine, esma alemine (alemi ervaha), vahidiyet, sıfat mertebesinde zihinde kurgu yapılıyor, sonra biraz daha kesifleştiriliyor, daha belirgin hale getiriliyor, esma alemi dediğimiz bu kayda getiriliyor. Dünyada bunu düşünürsek kağıt üzerine projelendirilmesi, orada ne harç var ne tuğla var ne demir var, hiçbir şey yok, hep silueti var. Zihinde hiç böyle bir şey yoktu ama kağıt üzerine döküldüğü zaman suret aldı. 

 Böylece bu ismin taayyünü ve kisvesi münasip bir şey olur. İşte o zaman da onun şekli ruh alemine müsait bir vücut alır. Kaç tane vücut değiştiriyor. Kesafete gelinceye kadar, görüntüye gelinceye kadar kaç tane vücut değiştiriyor. O alemin oluşumuna münasip bir kisve yani bir elbise o aleme münasip bir şey olur. Ondan sonra vücud-u mutlak o isme daha kesif bir vücut bahşetmek için alem-i misale tenezzül eder. Esma alemine iki elbise verilir, libas-ı taayyünü bu aleme münasip olur. Yani misal alemine münasip bir elbise verilir. O zaman ona şöyle diyelim birincide kurşun kalem ile çizmiş iken misal aleminde onu renklendirmesi, koyulaştırması gölgelendirmesi daha hesap kitap hesaplandırılması son detayının verilmesidir. Ondan sonra yine o vücud-u mutlak şimdi içinde bulunduğumuz şehadet mertebesine iner. İşte o program şehadet mertebesine indiğinde faaliyete geçer direkleri dikilir çatısı çatılır, mutfağı banyosu, oturma odası nesi varsa hepsi olur.

 O isme bu alemin kesafetine münasip kisve, taayyün ihsan eyler. O bina olacak ve bu alemin maddesinden olacaktır. Başka türlü bir madde yok ki bu alemde. Tuğla olacak, çakıl olacak, demir olacak, çimento olacak. Bu alemin kisvesini giydirilecek. İşte bize de bu alemin kisvesini giydirmiş, etten kemikten yani topraktan havadan sudan ateşten bir kisve giydirmiş ki bu alemin oluşumundan. İşte daha evvelki sohbetlerimizde de zaman, zaman söz konusu olduğu gibi hangi alemden geçiyorsak 18 alemden buraya gelinceye kadar her alemin oluşumundan bize bir kat elbise verdiler. Müteayyin verdiler. Hangi mertebeden geçiyorsak o mertebenin malzemesinden oluşumundan her mertebede üstümüze bir elbise giymiş oluyoruz.

 İşte o mertebelerde aldığımız o elbiseleri ancak o mertebede terk edebiliyoruz. Başka yerde terk edemiyoruz. Çünkü başka yer kabul etmiyor o elbiseyi almıyor, başka yerde soyunamıyorsun onun üstünden. Mümkünü yoktur. Başka yerde soyunamadığından işte o senin mutlaka perden oluyor. Başka türlü perdelerin açılması mümkün değildir. Zat’ına ulaşmak için geldiğin yerden geriye dönmen lazımdır. Geriye dönerken o emanet aldığın elbiseleri yerinde bırakman lazımdır. Başka türlü soyunamıyorsun. İşte gerçeğin ortaya çıkması için elbiselerden soyunman gerekiyor. Şahadete iner ve şekillenmiş tayin edilmiş bir kisve ihsan eder. İşte her birerlerimize birer vücut kisvesi verildiği gibi. Bunlar bizim taayyünlerimiz, kisvelerimiz, yani sistemleştirilmiş olgunlaştırılmış bir elbisemizdir. Bunlara elbise diye bakalım, yani biz kendimiz diye bunlara bakmayalım. 

 İşte en büyük yanılgı bu et ve kemiği biz kendimiz zannetmemizdir, halbuki bu et ve kemik bizim elbisemizdir. Hem de madde alemindeki elbisemizdir. Misal aleminde bir başka elbisemiz var, esma aleminde bir başka elbisemiz, sıfat aleminde bir başka elbisemiz, ki Zat aleminde mücerret varlığımız vardır. Sırf varlık tecrit edilmiş bütün bunların hepsinden gani yani tecrit edilmiş ama işte o halimizle dünyaya gelemiyoruz. Yani düşünce halinde olan tasavvur halinde olan, binaya dönüşmedikçe, yani direkleri dikilmedikçe bu alemin malzemesi ile bir bina olmadıkça, senin aklındaki projenin ne içine girebilirsin ne yatabilirsin, nede soğuktan korunursun. İşte burada bunlar gereklidir. Ama geriye dönmende mutlak bir gereklilik olduğundan, geriye dönerken de bunların hepsinin yerinde bırakman gerekiyor. Geriye dönerken bakıyorsun ki beden dediğin şey senin değilmiş, bırakmaktan kasıt onun yapışkanlığından kurtulman yani sana yapışmış olmandan kurtulmandır. Bunu zaten bir gün bırakacaksın sen bunu bilsen de bilmesen de bu elbiseyi bırakacaksın ama öteki elbiseleri bırakamayacaksın. 

 Yukarıdaki alemlerden aldığın benlik elbiselerini bırakamayacaksın. Çünkü o çalışmayı yapmamışsın. “Ölmeden evvel ölünüz” buyurduğu işte bunlardır. O mertebedeki elbiseleri çıkarın yerine iade edin sahibine iade edin demektir. İnerken mecburen indin, yani birinci sefer, ikinci sefer seyrini sürdürerek çıktın soyundun tamam artık aşağıya inmesen de bir şey lazım gelmez. Aşağı inmesen de yani fenafillahda Hakkın Zatında fani olup kalsan da bir şey lazım gelmez. Çünkü soyunmuşsun, Hakka ulaşmışsın kendine ulaşmıssın. Bazen orada öyle bırakırlar, gerçi senin vücudun burada dolaşır ama, yaşantın oradadır, bundan soyunmuşsundur. Bunların üstünde olması artık görüntüdedir. Onlar sende iğreti elbisedir. Ama seni aşağıya tekrar döndürürlerse sen yine o yollardan bu sefer geçersin ama o yoldan aldığın elbiseleri giymezsin artık. 

 Giyinsen de iğreti olduğunu bilirsin. Kendi şeklin ile geldiğinden etrafta yadırgama olmaz. Onun hakikatini bilen bilir bilmeyen onu eski haliyle eski vasfıyla tanır. Bu şehadet alemi esfeli safilindir. Buraya kadar vücud-u mutlakın nüzuludur. Burası son mahaldir. En uç noktadır. Nüzulun sonu bundan daha aşağısı yoktur. Yani daha ilerisi yoktur. Nüzul iniş gibi alınırsa, aşağı kelimesi kullanıyoruz. Bu iniş iki varlığın birbiri arasında olan iniş çıkış meselesi gibi değildir. İnişten kasıt Cenab-ı Hak kendi varlığında bir bölümünü kesiflendirmesi, koyulaştırması, yoğunlaştırmasıdır. işte iniş denilen budur. Yoğunlaşma da burada sona eriyor. Bundan daha yoğunlaşma yoktur. Tuğba ağacını tarif ederlerken kökleri yukarda dalları aşağıdadır. İnsan bu ağacın meyvesidir işte baştan itibaren en son nüzul bu ağacın meyvesidir. Dalları aşağıda olduğundan o zaman en kemalli meyvesi en aşağıda demektir. 

 Çünkü dalların ucundan da meyveler sarkıyor. Dolayısıyla insan bu alemin en kemalli meyvesidir. Sidretül münteha denildiğinde en son nokta demektir, yani orada ağacın ifade ettiği bir son noktadan bahsediliyor. Vücud-u mutlak hep ötelere, ötelere, ötelere kendi bünyesi içerisinde kesafete, kesafete, kesafete geçmiş oluyor, işte onun için diyoruz burası son nokta hani eskiden Osmanlıda “git fizana kadar git” bir “Fizan” kelimesi geçer, neymiş bu “Fizan” Osmanlının en uzak noktasıdır. En son olan kemaldir. 

 İşte bu alem zirve alemdir. Her ne kadar nüzulun sonu dense de ama kemalatın zirvesidir, ifade tarzında kemalatın sonudur. Gerçi Cenab-ı Hakkın kemalatına son yoktur, bildiğimiz alemlerde yaşadığımız alem en kemal yerdir. Her ne kadar esfeli safilin de denilse (aşağıların aşağısı) yani uzakların uzağı manasınadır. İşte burası aynı zamanda Mescid-i Aksadır, bu dünya. Bu dünyanın tamamı Mescid-i Aksa’dır. Onun için Mescid-il Haram’dan Mescid-i Aksaya geliyor Miraç gecesi. Bunlar boşuna yapılmış ifadeler değildir. Neden Mescid-i Aksa? Bütün bu alemlerin kaynağı Zat mertebesinden sonra sıfat mertebesi değil mi. Zat mertebesinde zaten hiçbir şey yoktur, Zat-ı ahadiyede hiçbir şey yoktur. Ahadiyet sıfat mertebesine vekalet verdikten sonra sıfat mertebesi bütün bu alemleri oluşturuyor. Dolayısıyla bu alemde her bir esmanın zuhurunun kemali sıfat mertebesinin kemalidir.

 Sıfat mertebesinin ifadesi olan Mescid-i Aksa bu alemde simge olarak belirtilen oradaki Mescid-i Aksa dolayısıyla bu alemin tamamı Mescid-i Aksa yani Mukaddes mesciddir. “Mescid-i Aksa”; en uzak mescid, “Beyt-il Makdis”; mukaddes ev, işte Mescid-i Aksa’nın bir adı da “Beyt-il Makdis”dir. Bu dünya bizim mukaddes evimizdir. Mukaddes evimizin özünde, içinde de mukaddes makamımız “Kabe”dir. Beyt-ül Haram da mukaddes makamımızdır. Neden? Orada Zat’ın tecellisi vardır. Zati tecelli yoğunlaşmıştır. İşte bunu böyle bildiğimiz zaman burası bize A’lâyı illiyyin olur. Esfeli safilin diye belirtilen yer A’lâyı illiyyin olur. Esfeli safilini biz yapıyoruz. Biz sefil yapıyoruz. Bu hakikatleri idrak edemediğimizden kendimizi nefsani bir varlık zannettiğimizden Hakkın dışında bir varlık gördüğümüzden kesret içinde hayata nefs-i emare gözlüğünden baktığımızdan burası bizim nazarımızda Esfeli safilin oluyor. 

 Yani biz onu esfeli Safiline döndürüyoruz. Aslında burası A’lâyı illiyyindir. İşte miraç gecesi Kabe-i şeriften Mescid-i Aksa’ya gidilmesi bizlere bu hakikati idrak ettiriyor. Cenab-ı Hakh dileseydi Resulüllah’ı (s.a.v.) Kabe’den miraca yükseltirdi. Ama o zaman sistem karışırdı, biz de karışırdık anlayamazdık. Zat’ından Zat’ına nasıl miraç edilir? Sen şimdi bu odanın içinde iken, bu odaya nasıl miraç edersin? Bu odaya nasıl tekrar girersin. Nasıl yükselirsin. Zaten içerisindesin, o halde buraya gelmen için dışarıya çıkman lazımdır. Evvela dışarıya çıkacaksın ki dışarıda biraz dolaşacaksın, ondan sonra tekrar geleceksin. Sanki sen daha evvel miracını yapmamışsın gibi. Bu şehadet alemi ayrıca buraya ne diyorlardı, hazret-i şehadet, burası hazret alemidir. Bu şehadet alemi esfeli safilindir, buraya kadar vucud-u mutlak’ın nüzuludur. Nüzulden kasıt kesifleşmesidir. Şehadet mertebesinden sonra mutlak vücudun urucu başlar. Yani yükselmesi başlar.

 Vücud-u mutlakın urucu ki bu da rücudur yani yerine dönüştür, geriye dönüştür. Esfeli safiline tenezzül edinceye kadar geçtiği mertebelerin her birisinde bu ismin muktezaları zahir olur. Her mertebede inerken aldığı şeylerin hakikati yine orada tekrar ortaya çıkar ama bu sefer şuurla idrakle nereden nereye gittiğini bilir. Geliyorken yani çocukluk şuurunda elbiseleri giyiyorken hiç bunların farkında değildir. Her ne zaman buraya geldi, en sonunda beşeri elbisesini gördü sırtında, eyvah neymiş falan gibilerden ondan sonra baktı ki bunlar kendisinde ağırlık kendisini bağlayan, perdeleyen şeyler yavaş yavaş bunların çıkarılması lazım geldiğini dolayısıyla çıkara çıkara uruç etmeye başlar. Her bir mertebede kendisinden evvelki mertebeye göre zahir ve kendisinden sonraki mertebeye göre de batındır. Hazret-i şehadette zahir, esma batındır. Yani misal aleminde batındır. Misal alemine geldiğinde kişi yukarıya doğru orada zahir bu sefer esma mertebesinde batındır. Yani esmanın ikincisinde. Esma mertebesinde geldiğin de orada zahir iken Sıfat mertebesinde batındır. Sıfat mertebesine geldiğinde orada zahir Zat mertebesinde batındır. 

Böylece “Hadi” isminin mazharı olan bir vücud-u müteayyinden hazreti şehadete iman ve amal-i salihe sadır olur. İşte “Hadi” isminin mazharı olan o varlık önceki anlatıldığı şekilde hazreti şehadete gelir, burada vücut alır, burada amal-i saliha ve güzel işler, salih ameller ondan sadır olur. Zira bu ismin istidadı hasebiyle onun kemalatı bunlardır, Hadi isminin istidadı kabiliyeti budur ve onun kemalatı budur. Mudil isminin icabı dahi küfür ve a’mâl-i kabihadır. Yani kötü amellerdir. Onun mazharından da bunlar sudur eder. İşte esmanın yönü muhtelif olduğundan, esmalar muhtelif yönde olduğundan her bir mertebede onların mazharları da muhtelif olur. Hakkın tecellileri dahi elbette muhtelif olmuş olur.

 Esmalar muhtelif olunca Hakkın tecellileri de muhtelif olacaktır, onun için hiç kimse, bütün dünya İslam olacak diye düşünmesin. Hiç kimse de bütün dünya ehli küfür olacak diye düşünmesin, bunların hepsi dengeli olarak kah bazen küfür ehli üste çıkmış gibi olur kah Müslümanlar ortaya çıkmış gibi olur, ama bu denge böyle kurulur gider. Çünkü Cenab-ı Hakkın bütün esması kendi indinde eş değerdedir. Öyle olduğundan Cenab-ı Hakkın en bariz vasıflarından “Hakim” ismi, “Adl” ismi, “Hak”” ismi, adaletle hareket ettiğinden bütün esmaların hakkını vermesi onun şanındandır. Dolayısıyla Cenab-ı Hakk ne “Mudil” ismine öncelik tanır, ne de “Hadi” ismine öncelik tanır. Ne “Kahhar” ismine öncelik tanır, ne “Batın” ne “Zahir” ismine öncelik tanır. Yani hepsine aynı değeri verir. Aynı adaleti sağlar. Onun için bu dünyadaki bu kargaşa tabir ettiğimiz bu hadiseler sürer gider.

 İşte kim ki bu işlerin hakikatini idrak ederse onda kargaşa kalmaz. Huzuru onlar bulur, gönül deryaları onların sükunete ermiş olur, gönül deryasındaki dalgalar sakin, sakin sahile vurur ve onu rahatlatır, çünkü her bir dalga bir başka tecellidir. Tecellinin, dalganın hakikatini bildikten sonra artık onun yani irfan ehlinin seyretmekten başka yapacağı bir şey de yoktur. Ama fiziksel manada bir yerde yer alması gerekiyorsa bulunduğu ismin tecellisi neyse onların yanında yer alacaktır, tabi ki suret ve şekil olarak. Parasıyla, canıyla, malıyla, gücüyle bulunduğu ismin muhitinde davasına koşacaktır. “Hadi” ise hadidir, “Mudil” ise mudildir. Ama bu hakikati idrak etmiş ise özünde taraf değildir. Ama görüntüde taraf olmak vardır. Şimdi hazret-i şehadetten sonra bu suver-i halkıyye arza iade olunur. Yani bu zuhurlar meydana geldiler “Hadi” isminin zuhuru bir insan olarak meydana geldi ama bu ebedi burada kalıcı değildir. Belirli bir süre o zuhurunu, çiçeğini açtıktan sonra tabi ki sönmesi mukadderdir.

 Arza iade olunur dediği odur. Tekrar arza gider diyor. Fizik olarak aldığı elbisesi tekrar arza iade edilir. İnsan cesedi olduğu gibi bütün bu alemdeki varlıklar da evler binalar bitkiler ne varsa, çünkü hepsi arzdan aldıklarını, cesedini bunların asılları arzdır, yani toprak, hava, su, ateş unsurları olduğundan arza iade olunur. Aslına iade edilir. Hazreti şehadetten sonra, hazret-i şehadetten maksat, burasının hazret olmasından maksat, varlıkların canlı ve şuurlu hareket etmelerinden hazretliği kazanıyor. Bir fiil, bir mana ortaya koymaları onlara hazret ismini veriyor. Hazreti şehadet onun için deniyor, yoksa madde alemi sadece hazreti şehadet değildir. Bu varlıktaki görüntünün hepsinin bir manası olduğundan hazret manasını kazanıyor. Ne zaman ki o hazreti şehadette olan bir varlık şehadetini kayıp ediyor yani canlılığını kayıp ediyor, tekrar arza iade olunuyor. O zaman arz ismini alıyor. Hazreti şehadet değil artık arz ismini alıyor. 

Hazretten kasıt, o varlığın o isim altında, Hakk’ın zahir ismi ile hâzır olmasından başka bir şey değildir.

 Çünkü bu vücutlar arzın cinsinden yapılmış idi. Bu vücudu esma aleminde terk edemezsin, çünkü orası kabul etmez. Sıfat alemine de veremezsin almaz, kabul etmez, çünkü yapısı uygun değildir. Malzemesi uygun değildir. Ölünce elbette oraya gider fakat insan orada kalmaz. Vücut arza intikal ediyor, ama insan orada kalmıyor. İnsan sadece maddi vücut olmadığına göre oraya gider fakat insan orada kalmaz. Zira insanın hakikati olan Rabbı hassı ve ruhu bulunan isim mahvolmaz. Bir benlik bir kimlik kazandık ki, bu aleme geldik, işte bu vücudu bizden alsalar da o kimlik kayıp olmaz. Çünkü o Allah’ın Zat’ından her birerlerimize, her bir varlığa gelen bir uzantıdır. Onun kayıp olması da mümkün değildir. Bunun kayıp olmasıyla biz mahvolduk, bittik sona ulaştık zannediyoruz. İsim mahvolmaz o bakidir, Hakkın şuunatındandır. Hakkın zuhurlarından bir zuhurdur. Hakkın şuunatı kendisinin aynıdır. وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِى İşte 15/29 dediği budur. Birileri de İslamiyet ruhu bilmez ondan size az verildi diyor, onlar İslamiyeti bilmediklerinden bilinmez iftirasını atıyorlar. Bilinmezlik cehlini veriyorlar kendilerine kendi cehillerini ortaya koyuyorlar. Ben bilmiyorum dese o zaman olacak ama cehlini İslam’a veriyor. 

 İlahi hitap insanın unsuri heykeline değil belki bu hakikatinedir. Biz anlıyoruz ki Âdem’in heykeline suretine meleklere ibadet edin, şeytan zannetti ki suretine ibadet edilecek secde edilecek diye, melekler de bunun farkında değildi. Ama melekler emir olduğu için secde ettiler. Emrin suretine veya sıretine olduğunun farkında değillerdi. Şeytan da suretini gördü o toprak ben ise ateşim ben ondan üstünüm dedi, bu ifade suretinin gördüğünün ifadesidir, dolayısıyla ilahi hitap onun bu hakikatine olduğundan işte telbis, iblis ismini oradan aldı. Hakikatin özünün Hakkın hakikati olduğunu anlayamadı onu ayrı bir varlık olarak gördü yani biri iki gördü. Böyle olunca insan bu şehadet aleminde bu suretle intikal ettiği vakit berzah alemin de zahir olur. Yani mana yapısıyla bu alemden intikal ettiği zaman yani cesed ayrıldıktan sonra berzahta suretlenir. İki berzah vardır, biri kişinin gelirken biri de öldükten sonra gittiği alem vardır. 

 O berzah aleminde de o berzah alemine göre bir elbise alıyor tekrar. Yani bir siluet bir yoğunluk kazanıyor. Orada da öyle varlığını sürdürüyor. Çünkü başka türlü de olmaz. Dünyadan buraya kadar geldi, dünyadaki elbisesi kemale erdi, berzaha gitti berzaha göre bir elbise aldı, ama bu elbise ile faaliyette değildir. Faaliyet edecek şekilde bir elbise değildir. Çünkü gerekte yoktur, çünkü orada beklemektedir. Orada faaliyet yoktur, orada sadece bir şuur vardır. O alemde şuurlanması vardır. Ne zaman ki mahşer başlıyor, mahşere kalktığı zaman bizi hangi aleme götürürlerse o aleme uygun elbise verilecektir mahşerde. Çünkü mahşerde birer elbise giyineceğiz. Birer vücut bulacağız. İşte o vücutlar bu vücutlara benzemeyecektir. Belki şekil olarak benzer ama malzeme olarak yapı olarak benzemeyecektir.

 Birinci vücut dünyada, ikinci vücut ahrette, üçüncü vücut Cennet ve Cehennemde kişi nereye giderse oranın malzemesinden bir vücut verilecek ki, oraya intibak edebilsin. Bu toprak bedenle Cennete girilemez, bu ağız ve dil oradaki lezzetlere dayanamaz. Buradaki vücut Cehennem ateşine dayanamaz, oranın varlığından bir elbise verilecek ki, oraya intibak edebilelim. Yoksa bir anda yok oluruz, iş biter halbuki cehennemde daimi kalacaklar vardır. Böyle olunca insan bu alem-i şehadetten bu suretle intikal ettiği vakit berzah aleminde zahir olur. Bu isme berzah alemine haline münasip bir kalıp verilir. 

Nitekim Hz. Mevlana (r.a.) buyururlar, “Eğer benim bu kadeh-i vucudumu kırarsa gam çekmem zira o sakinin koltuğu altında bir başka kadeh-i vücut vardır.” Yani benim bu kadehimi kırsa yani benden bu vücut elbisesini alsa, onun koltuğunda çok elbiseler vardır. Bana bir başka elbise verir diyor. Bir başka kadeh verir diyor. Ayet-i Kerimede “biz sizi tekrar diriltiriz tekrar meydana getiririz.” Kavlinin izahıdır. Cenab-ı Nuh duasında لا تَذَرْ عَلَى الاَرْضِ 71/26 “Yeryüzünde kafirlerden bırakma” O kafirler ki taleb-i setr için esvaplarına büründüler ve parmakları ile kulaklarını tıkadılar, zira onlar istiğfara davet olunmuşlardı bundan setri anladılar. Ve duada مِنَ الْكَافِرِينَ kelamından sonra دَيَّارًا kavli gelip Cenab-ı Şeyh (r.a.) tefsiren buyururlar ki “ahadan” yani “Yeryüzünde kafirlerden birisini bırakma“da ki davet umumi olduğu gibi menfaat dahi umumi olsun. Yani kafirlerden hiçbirini bırakma dediğinin ifadesini hepsi birden menfaatlensin yahut o hali görsünler manasınadır.

 Zira Nuh (a.s.) esma suretleri olan mezahir-i kesire ile vech-i vahdetten hicaba düşen kavmini hicabat-ı Celaliye-i zulmaniyelerinden Cemali Zat’ın nuruna ve şekavetten saadete davet eyledi. Davet ettikçe onların hicapları arttı. Anladı ki onlar hicap ehlidir ve farktan Ceme ve Zahir isminden Batın ismine teveccühleri mümkün değildir. Bunlar Mudil isminin mazharı olduklarından Hadi ismine davet etmek onları daha çok perdeledi. Onun için kulaklarını tıkadılar, esvaplarını başlarına çektiler. Neden? Mudil isminin mazharı olduklarından Hadi ismini kabullenmeleri zaten mümkün değildi.

 Böylece onların zahir suretlerinin Zahir isminin mazharı olan yeryüzünden kalkarak yani onların zahirlerinin yeryüzü zahirinden kalkarak, Batın ismine Batının mazharı olan arzın karnında arzın içinde örtünmeleri için “Bunları kahret, suyla batır, yerin dibine çek” diye dua etmesi Zahir isminden Batın ismine onları ilhak etmesi içindir. Yani bu dua Rahmet için idi. Dışarıda işin tam tersi ifade ediliyor, halbuki onların Zahir isminden Batın ismine intikallerini istiyor. Mudil isminin mazharı olduklarından Hadi isminin tecellisine girmeleri mümkün olmadığını, ama gene de onlara bir Rahmet olmasını istediğinden, yani peygamberlik rahmetinin onlara ulaşmasını istediğinden, bu sefer değişik esma yönüyle Zahir isminden Batın isminin Rahmetine çekmeyi diledi. 

 Onun için bu duayı etti, aslında bu dua onların hakkında hayır dua oldu. Ama bunu M. Arabi Hz.leri ancak keşfedebildi. Tefsirlere bakarsanız onlara beddua etti diye görürsünüz. Tabi ki zahir ehli için o da doğrudur. Dış yüzeye bakıldığında o da doğrudur. Zira onların kesretten vahdete yani çokluktan batın alemi vahdete ve tefrika ve bu’ddan yani uzaklıktan ve tefrikadan yani farklılaşmadan can ve kurba intikalleri kendileri hakkında hayır ve salah olduğu gibi sair baki kalan mü’minleri de şaşırtıp hayrete düşüremeyecekleri cihetle hani 80 küsür kadar kişi mü’min oldular ya şimdi onlar eğer yeryüzünde yaşamış olsalardı o mü’minleri de dalalate Mudil ismine çekeceklerdi. Hem kendileri Rahmet alsın diye hem de diğer mü’minleri Mudil ismine çekmesin diye onların yeryüzünden kalkması gerekiyordu. İki sebep var, gemiye binenler mü’min idiler, onlar bir gün gelecek karaya çıkacak gemiye binmeyenlerde karada yaşamış olsalardı onlardaki Mudil tesiri gemiden inenlere de tesir edecekti. 

 Çünkü az da olsa her kişinin varlığında Mudil ismi de vardır diğer bütün isimler de vardır. Hangisi fazla ise o isim ağır basıyor, ama zaman, zaman o az olan esmada zuhura çıkıyor. İşte kişinin şartlanmalarıyla az olan esma bazen çok olan esmadan daha çok faaliyet gösteriyor. İşte dervişlik de aslında bunu dengelemek için yapılıyor. Yani böyle bir durumu da ortadan kaldırmış oluyor. Şu halde davet umumi olduğu gibi menfaat dahi umumi olmuş olur . 

------------------- 

33. Paragraf: 

 "Eğer sen onları bırakırsan", yani sen onları terkedersen "kullarını ıdlâl ederler" ya'nî onları hayrete düşürürler; ve onları ubûdiyyetten, esrâr-ı rubûbiyyetten kendilerinde mevcûd olan şeye ihraç ederler. Böyle olunca onlar nefisleri indinde abîd olduktan sonra, nefislerine erbâb nazarıyla bakarlar. İmdi onlar abîd ve erbâbdır; "ve doğurmazlar", ya'nî intâc ve ızhâr etmezler; "illâ fâcir"i, ya'nî örtülmüş olan şeyi meydana koyanı, ki "keffâr"dır (Nûh, 71/27), ya'nî açık olan şeyi açıldıktan sonra örtücüdür (33). 

------------------- 

 Yani sen zahir isminin tahtı terbiyesinde bulunan onların vücutlarını kezalik Zahir ismi mazharı olan ruy-i arzda bırakırsan (o zahir vücutla bu zahir dünyayı ) onları kendilerinin batınına arzın da batınına çekmezsen vücudlarındaki vehimin gereği olan heva ve tuğyan yani kendi hevalarına ve isyan dairesinde hareket ederler. Eğer dua edipte al bunları arzın içine dememiş olsaydı, onlar yeryüzünde kalacaktı heveslerine uyup asi olacaklardı. İsyan edeceklerdi. Kulları da şaşırtıp iman ehlini de şaşırtıp vehm-i enaniyete davet edeceklerdi. Kuvay-i nefsaniye ve sıfat-ı hayvaniye, nefsi kuvvetler ve hayvan sıfatları ile vücudu ile beraber onların sıfat-ı zatiyyesi olan ubudiyet-i hakikatinden çıkarıp nefsaniyetine götüreceklerdi mü’minleri. Kendilerinde olan esrar-ı rububiyete ihraz ederler, halbuki kuvayı nefsaniyetlerin hükmü altında zebun olan kimselerin esrar-ı rububiyetle ıttılaları caiz değildir. 

 Yani nefis kuvvetlerinin altına giren kimselerin, esrar-ı rububiyete ittılaları caiz değildir. Yani rububiyet hakikatini idrak etmeleri mümkün değildir, caiz de değildir. Çünkü vücud-u mutlakın her mertebede bir hükmü vardır. Hayalinde yaşıyorsan hayalin mertebesinde de oranın bir hükmü vardır, hakikatinde yaşıyorsan onun da kendine göre bir hükmü vardır. Bu mertebenin ahkamına riayet etmek icap eder. Kim hangi mertebede yaşıyorsa o mertebenin ahkamı onun üzerinde geçerlidir. İster “Adl, ister” Mudil”, ister “Hadi”, ister” Zahir”, ister” Batın”. Kuvayı nefsaniyeleri henüz diri olan kimseler, nefis kuvvetleri diri olan kimselerdir. Nefsini öldürmek demek, onun gücünü kuvvetini öldürmektir. Kendisini öldürmek demek değildir. Nefis kuvveleri diri olan kimseler, hıfz-ı meratib edemezler. Nefsi diri olan kimseler mertebeleri hıfz edemezler, anlayamazlar. Evvela biz nefis kuvvelerini öldürmeden başlıyoruz. Veya nefsin terbiyesinden başlıyoruz. 

 İlk hareket sahası o oluyor. İşte diğer yollarda gördüğümüz olumsuzluklar, bu nefis terbiyesi yapmadan başka türlü hayali ve duygular içerisinde, seyrini tamamlamaya çalışmaktır. Onun için de yerine oturmuyor. Böylece delalete düşerler ve belki de bozulup insanların şerlisi olurlar. Nitekim hadis-i şerifte buyuruldu;“İnsanların şerlisi o kimsedir ki onun üzerine kıyamet kopar.. Rububiyet sırrı zahir olur halbuki o diridir”. Onun nefsani kuvveleri sıfat-ı hayvaniyesi henüz ölmemiştir, “ölmeden evvel ölünüz” sırrına mazhar olmamıştır. Zamanımızda zahir ve batın hep Hakktır, biz bunun böyle olduğunu anladık şeriat nizam-ı alem içindir. Böylece hakikat-ı hâle ıttıladan sonra namaza abdeste ve oruca ne ihtiyacımız vardır deyip heva ve heves zat-ı nefsaniyelerine ittiba eden birtakım zındıklar bu halin birer açık şahididir. 

 Evet Zahir ve Batın Hakk’tır, fakat senin kayıtlı vücudun bu hazreti şehadette halis bir kuldur ve Zahir isminin terbiyesinde bulunan bu kayıtlı vücuda vaki olan teklif Batında tekvin içindir. Böylece tekvin-i ilahiye ittiba; amel-i salih ve muhalefet ise fiili talihtir, faydasızdır ve senden sadır olan efali saliha ve talihanın yani iyi ve kötü fiiller suretleri diğer alemde peyda olur, intikal ettiğin alem-i berzahta seni istikbal edecek olan onlardır. Cemale mülhak olmak başka Celale mülhak olmak başkadır, daima padişahın huzurunda müsait olmakla onun külhancısı olmak, arasında azim fark vardır. Zamanımızda bazı kimseler Zahir ve Batın hep Hakk’tır derler, Zahir ve batın hep Hakk’tır, biz bunun böyle olduğunu anladık derler. Yani bizim zahirimiz de Hakk, batınımız da Hakk bunu biz böyle anladık derler.

 Şeriat alemin nizamı içindir. Yani alemin nizamını korumak düzenlemek içindir. Böylece bir hakikati idrak ettikten sonra namaza abdeste ve oruca ne ihtiyacımız vardır derler. Zahir Hakksa, batın Hakksa her şey Hakksa sen de Hakksan, şeriat bunu bilmeyenler için alemin nizamını korumak içindir, derler yani bunu anlamayanlar için, alemin nizamını korumak için derler. O halde biz bunu anladıktan sonra abdeste, oruca ne ihtiyacımız vardır deyip heva ve nefsani heveslerine ittiba ederler. Niye, çünkü zahir ve batının kendi hakikatlerinin ve Hakkın hakikatini yani gerçeğini hakkıyla idrak edemediğinden bilemediklerinden bu işi sadece lafzi kelami anladıklarından yahut yanlış öğrendiklerindendir. 

 Eğer Hakk’ın hakikati, Zahir ve Batın Hakktır, fakat senin kayıtlı vücudun bu hazreti şehadette çok açık bir kuldur. Sen içinden Hakk olduğunu istediğin kadar bil ama bu kuldur, zuhur mahali kuldur, işte bunun kulluğu; hakiki abdiyeti ortaya koymaktır, hakiki abdiyet de fiille olur, bunu insan nasıl terk eder, bu mümkün değildir.

 İşte onun için salat-ı daimun deniyor bu mertebedeki kişilerin namazına. Namaz-ı haricun denmiyor, ayetin hiçbir yerinde bunlar namazlardan hariçtir demiyor. Beş vakit namazdan bahsediyor, sonra حَافِظُوا عَلَى الصَّلَوَاتِ وَالصَّلَوةِ الْوُسْطَى 2/238 “Salat-il vusta” beş vakit namazı kılarlar, ayrıca “vasat” namazı da kılarlar, “vusta” namazını da kılarlar, yetmedi اَلَّذِينَ هُمْ عَلَى صَلاتِهِمْ دَاۤئِمُونَ 70/23 “daimun” namazı da kılarlar. Namazı terk ederler demiyor. İşte bu beş ile elli rekat namazdır. Tavan elli vakit, taban da beş vakittir. Onlar tavanı bırak tabanı da kaldırmış durumdalar. 

 Zahir isminin terbiyesinde bulunan bu vucud-u mukayyedeye vaki olan teklif yani Zahir isminin tesirinde olan bu kayıtlı vücuda vaki olan teklif ibadet teklifi batında zuhur içindir. Yani burada bu fiil yapılırsa batında bu fiilin zuhuru olacaktır. Burada bu fiil yapılmazsa batında bunun zuhuru yoktur. Sen buradan bankaya gittin beş bin lira para yatırdın ise bugün o para senin cebinden çıktı gitti, paran yok teslim ettin ama ben bunu istanbul’da alacağım dedin. Bankada o yatırdığın para karşına çıkacak. İşte zahir olan paranı yatırdın batın oldu. Parayı yatırmak bu fiilleri yapmaktır. Bugünkü tabirle Allah’ın bankasına oraya yatırım yapmaktır. İşte batın alemine biz geçtiğimiz zaman batındakiler bize o zaman gözükeceklerdir. Şimdi biz yaptıklarımızı batına gönderiyoruz, neden, biz fiil olarak bir fiil yapıyoruz ama bu fiilin batıni manası vardır. 

 Bugün bunu göremiyoruz, mümkün değil bugün görmek. Buranın şartları batındaki manayı görmeye müsait değildir. Müsait olsa da göstermezler, yer olarak yine müsait değildir. Gösterilmeye müsait değildir. Eğer biz bir rekatlık namazın menfaatini görmüş olsak secdeden başımızı kaldırmayız. O zaman o ibadet menfaatle yapılan bir iş olur, adeta alışveriş gibi olur. O da olmaması lazımdır. Görmeden yapacaksın aksi halde imtihan olmaz. Hiç gelecekte bir menfaat beklemeden o fiilini yapacaksın. Yani bankaya para yatırıyorum düşüncesi ile değildir. Sen paranı yatırdıysan bunu senden başkası alamaz, sistem böyledir. Bu kayıtlı olan vücuda vaki olan teklif yani namaz kıl, oruç tut, zekat ver, hacca git diye yapılan bu teklif, batında tekvin içindir yani batında bir oluşum meydana getirmek içindir. 

 Böylece ilahi teklife tabi olmak Salih amel ve onu inkar etmek de kötü ameldir. Dolayısıyla bunlar ahrette birer vücut bulacak salih ameller cennetler, bahçeler, huriler, köşkler gibi çıkacak güzel ameller, kötü ameller de cehennem suretinde, zebaniler suretinde varlıklar olmuş olacak. İyi yaptığımız amellerden daha dünyada iken bir kısmı ahiret için bir kısmı da az da olsa batında olarak burada zahir alemde yaptığımız iyi amellerden zikirlerden bir nur meydana geliyor, bu nurlar bir siluet kazanıyor. Bir zikir yapıyoruz, bu bir bilgi, bir düşünce, bir fiil var hem de orada bir nur var, hem de bir gönderiş bir kudret bir güç var, işte onlardan birer varlık meydana geliyor. Bu varlıklar canlıdır, ama bunu bize göstermiyorlar görsek dünya ile irtibatımız kalmaz yaşayamayız. Sistem bozulur. Bir de eksi olan fiillerden eksi varlıklar meydana geliyor, onlar birbirini yemeye çalışıyorlar. İkisi de şu vücuda hakim olmak istiyorlar. 

 İşte biz salih amelleri çoğaltırsak, salih amellerden meydana gelen mahlukat varlıklar çok, diğerlerinden oluşanlar az oluyor, çok olanlar az olanları daha buradayken yiyip bitiriyor. O zaman ahrette cehennemlik bir vasıf kalmamış oluyor. 

 İşte Allah’ın teklifine tabi olmak salih amel ve muhalefet ise faydasız kötü fiillerdir. Senden meydana gelen salih fiiller ve kötü faydasız suretler diğer alemde peyda olur. İntikal ettiğin berzah aleminde seni karşılayacak olan varlıklar bunlardır. Bu hayattan sonra başımıza neler gelecek, İslam dininin ne kadar bir sağlam bir sistemle geldiği, bilindiği görülüyor. Onun için burası Cennetten, Cehennemden her yerden değerlidir. Biz ki bu anda dünyada yaşıyoruz, şu anda yeryüzünde bütün yaşayan insanlar alemin en şanslı varlıklarıdır. Geçenler geçmiş, ne yaptılarsa yaptılar, gelecekler belli değil, ne gelirler nasıl gelirler, ama biz şu anda varız. Mevcuduz, varız ve şuurluyuz. 

 Berzah aleminde seni karşılayacak olan varlıklar bunlardır. Yani amellerinin lâtif bedenlenmiş suretleridir. Burası hem madde olarak müşahede alemi hem de bütün alemleri ilmen bilmen muhabbetle müşahede alemidir. O halde Cemale mülhak olmak başka iltihak etmek, Cemalle birleşmek başka Celalle birleşmek başkadır. Yani Celal tecellisine girmek başka Cemal tecellisine girmek başkadır. İkisi de kemaldedir. Acıtacaksa acıtma kemaldedir, sevindirecekse sevindirme kemaldedir. Buradaki Celal daha önce bahsettiğimiz ism-i Celalin yani Kahharı ortadan kaldıran Celal gibi değildir, buradaki Celal zahmetli Celaldir. Cemal Rahman ismi, Celal da burada Kahhar ismidir karşılayacak olan. Hani “Zülcelal-i vel ikram” dendi ya daha evvelki sohbetlerde… Celalden daha faydalı olarak bahsettik, Oradaki Celal nefsimize yaptığı Celal, nefsimizi kaldırmak için Celal. Buradaki Celal ise bizi karşılayacak o Celal değildir.

 Yani isim benzerliği var ama buradaki Kahharın Celalidir. Bir Rahmanın Celali vardır, arkasından Rahmet geliyor, yani Bir Celal geliyor ama arkasından Rahmet geliyor, burada Celal geliyor ama arkasından da Celal geliyor, devamı da Celaldir. Eğer Celal hakiki manada yani ilmi faydalı yönden Celal olmasa, nefsimizi ortadan kaldıramayız. İkisi de Celal tecellisidir, ama esmanın zuhurları değişiktir. Birisi Celal tecellisi sonunda Cemali hazırlıyor, birisi Celal tecellisinin arkasından gene Celal tecellisi devamlı Celal tecellisi geliyor. Birisi geçici Celalinden Cemaline iltihak ettiriyor, Daima padişahın huzurunda müsait olmakla yani bunların ikisi de Hakk’ın ismi ama birisi padişahın yanında arkadaşı dostu olmakla onun külhancısı olmakla aralarında çok fark vardır. Yani ekmekçi başı, külhancısı, işçisi ahırında seyisi, o da padişahın yanında çalışıyor ama acaba padişahı ne zaman görür.

 Ama padişahın yanında kapıcı da olsa hep padişahın yanındadır. İşte Nuh kavmi dahi batınları esrar-ı rububiyetinin mazharı ve zahirleri ubudiyet-i mahza olduğu halde onlar ubudiyetten iraz edip esrar-ı rububiyet itibariyle nefislerine erbab nazarıyla bakarlar. Nefislerine rab nazarıyla bakarlar. Vücud-u mukayyet ve müteayyinleriyle ve zahirleriyle kul iken yani zahirleriyle vücutlarıyla kul iken kuvayı nefsaniyelerin hükmü baki iken ububiyetten rububiyete intikal ederler. Bu halleri ile Mudil isminin de davetine icabet eylerler. Böylece gerek kendileri ve gerek kendilerinden sonra gelecek olan ibad için hayırlı olan şey onların batn-ı arzda mestur olmaları ve vücud-u müteayinlerinin kalkmasıdır. Yani onlar için hayırlı, kendilerinden sonra gelecekler için de yani daha sonraki iman ehli için de onların arzın batınına girmeleri, kendileri için ve gelecekler için de hayırlı olan oydu. Nuh’da (a.s.) duasında onu istemiştir. 

 Onlar ancak setri vacip olan kendilerindeki rububiyeti intac ederler. Onlar öyle facirdir ki mübalaa ile sâtirdir, çok setrederler çok örterler kendindeki benlikleri ile ilahi hakikatleri örterler. Yani onlara lazım olan ubidiyet ile zuhur iken enaniyetleri baki olduğu halde davayı rububiyet ile zahir oldular. Daha sonra kendi suretlerinde zahir olan hakikat-ı ilahiyeyi enaniyetleri ve vücud-u izafileri ile örterler. Benlikleri ve izafi vücutları ile örterler. 

------------------- 

34. Paragraf:

 İmdi mestur olan şeyi ızhâr ederler. Onu zuhurundan sonra da setr ederler. Böyle olunca nazır mütehayyır olur. Ve fâcirin fücurunda olan kasdını ve kâfirin küfründe olan kasdıni bilmez; halbuki şahıs birdir (34).

------------------- 

 Malum olsun ki bu gördüğünüz suver-i kesife yani kesif suretler koyu varlıklar esması hasebiyle vücut-u mutlakı Hakk’ın mertebe mertebe tenezzül ederek müteayyin ve mukayyed olmuş bulunmasından ibarettir. Kesif varlıklar vücud-u mutlakın mertebe mertebe tenezzülünden meydana gelmiş oluşumlardır. Şu halde bu taayyünatın gerek zahirleri gerek batınları hep vücud-u Hakk olur. Esma mertebesindeki latif olan o da Hakkın vücududur, sıfat mertebesinde daha latif olan o da Hakkın vücududur, ef’al mertebesinde zahir olan bu kesif varlıklar da Hakkın vücududur.

 Onların batınları zahirlerini tedbir eder. Yani sıfat alemi esma alemini düzenler, esma alemi de efal alemini düzenler. Mesela buhar dediğimiz latif madde, mertebe mertebe tenezzül ve tekasüf yani kesif hale gelerek bulut, su, buz, olur. Buzun zahiri de buhar, batını da buhardır. Fakat buz taayyünün gereği buhar değildir. Zira onda buharın hassası yoktur, buharlık gitmiştir. Keza buza su demek de caiz değildir. Çünkü kesafet mertebesinde bulundukça suyun işini göremez. Yani buz halinde iken suyun işini göremez. İşte bizim “Ben” tabir ettiğimiz bu vücud-u müteayyin ve kesifemiz dahi bunun gibidir. Böylece Hakk olan hakikatimizi, hüviyetimizi, enaniyetimiz yani benliğimiz ve taayyünümüz yani şu varlığımız örtüyor. Bu örtü olmazsa ortaya da çıkamayız.

 Eğer bir kimse; vücud-u mutlakı Hakk bizim hüviyetimizdir ve bizim batınımızdır, cem-i taayyünatı sari olan odur, cem-i taayyünatı zahiriyi terbiye eden o hakikattir demiş olsa sırrı rububiyeti ızhar etmiş olur. Bir kimse “Hakkın mutlak vücudu bizim hüviyetimizdir ve bizim batınımızdır yani iç alemimizdir cemi taayyünata sari olan odur yani bütün varlıkta tesirli olan odur ve cemi taayyünatı zahiriyi terbiye eden o hakikattir.” demiş olsa rububiyet sırrını ızhar etmiş ıkrar etmiş ortaya getirmiş yani bilmiş olur. Bunu böyle bilen kimse rububiyet sırrını bilmiş olur. Fakat böyle dediği halde fiilen bu sözünü tekzib ederek taayyünü kesifinin hükmüne tebaen ve hevayı nefsaniyesinin isrini iktifa eden hareketler ederse ve tasarrufunu bu vücud-ı izafisini isnat ederse evvelce izhar etmiş olduğu rububiyeti daha sonra enaniyet-i zahiresiyle setretmiş olur.

 Yani o bilginin gerektiği fiili ortaya koymazsa bunu bilgi olarak hayalinden söylemiş olur söylediği sözü inkar etmiş olur. Çünkü kendisi asi olmuş olur. Bu halde talib-i Hakk olan nazır onu görünce hayrete düşer. Nazır ona bakan kimsedir. Yani bir kişi; yukarıdaki bilgiyi verecek, bütün bu alemler Hakkın varlığının zuhurlarıdır, bütün bu vücutların hakikati Hakkın hakikatidir, bunlar onun birer elbisesidir, birer zuhurudur diyecek. Bu ince bilgiyi söyledikten sonra, emre itaat etmeyecek namazını ibadetini yapmayacak, enaniyetine dalacak. Benliğine dalacak o zaman benliği ile o bilgiyi örtmüş olacaktır. Yani sözü ile fiili birbirini yalanlamış oluyor. Talib-i Hakk olan kimse onun hangi haline iktida edeceğini bilemez şaşırır. Yani ona uymaya çalışan yahut ondan yardım görmeye çalışan bir bakar ki Hakk sözü böyle söylüyor ama ne fiili var ne de ameli var diye şaşırır kalır. 

 Mademki bizim batınımız da zahirimiz de Hakk’tır o halde bizim batınımızdan zahirimize emir veriyor. Batınında olan şeyi yap dediği şeyi sen zahirinde ortaya çıkarman gerekiyor, bu da Hakksa o söz de Hakksa peki yapılmamasının sebebi nedir? İşte o zaman ne oluyor; ben Hakkım o da Hak, iş lafazanlığa kalıyor, Hakk Hakka ibadet etmeye gerek var mı. İbadet etmek Hakka ulaşmak ise Hakka ulaştık zaten ibadete ne gerek vardır artık derler. Nuh (a.s.) hem kendileri yeryüzünden kalksınlar hem de kalan mü’minleri ibdal etmesinler diye onların yeryüzünden kaldırılmasını istedi. 80 küsür kadar mü’min vardı onlar boğulmasalardı onların bozuk fiilleri Müslümanları da bozacaktı. İşte iki gruba da faydalı oldu, hem kendileri yönünden faydalı oldu batırılmaları, hem de diğerlerine numune olmasın diye 

 Bu halde talip-i Hakk olan nazır onu görünce hayrete düşer ve facirin fücurunda yani günahkarın günahında ve kafirin küfründe olan maksadını bilmez. Halbuki rububiyyeti kavlen ızhar ve fiilen setreden şahıs birdir. Dinimizi sadece dış manasıyla anlamaya çalıştığımız zaman, batini olan hakikatleri idrak edemediğimizden hayrete ve şaşkınlığa düşüyoruz. Birçok kimselerin de hayrete düştükleri ve şüpheye tereddüte düştükleri nokta orası olmuş oluyor. Yani İslam’ın bir zahir hukuku vardır, bir de batın hukuku vardır. İşte mühim olan zahir ve batın hukuku birleştirilerek ikisini birden kullanabilmekte faaliyete geçirebilmektir. Halbuki rububiyeti kavlen ızhar; Cenab-ı Hakkın varlığını ve rab hakikatlerini yani rububiyet mertebesini kavlen ızhar; yani lisanıyla söylemek, yani ben Allah’a inanıyorum Rabbıma inanıyorum O’nun yolunda gidiyorum gibi şeyler rububiyeti kavlen ızhar etmektir. 

 Yalnız fiilen setretmek gizlemek, şöyle ki, kendi varlığını kendine ait bir varlık olduğunu kabul edip, kendisinde Hakkın varlığını müşahede etmeden kendi nefsiyle Hakkı setretmesidir. Fiilen Allah’a inandığını, ilahi hakikatleri idrak ettiğini yahut onu kabullendiğini, yani zahiren iman ehli olduğunu, rububiyeti kavlen ızhar yani rububiyeti kabul edip lisanı ile ızhar etmesidir. Yahut kelime-i tevhit etmesidir. Ama fiilen setretmesi vardır. Neden? Çünkü kendindeki hakiki varlığı idrak etmemiş, başka bir ifade ile kendini idrak etmemiş, kendi beşeriyeti ile kendindeki uluhiyeti idrak etmemiştir. İkisinin yerlerini bulduramamıştır. Dolayısıyla meseleye zahir yönden baktığından, kendi varlığını kendi cesedini Hakka perde etmiştir. Yani ilahi varlığı elbisenin içinde kalmış, dışarıya çıkamamıştır. Lisanen ifşa ediyor, lisanı ile Allah vardır, iman ehli olduğunu fakat fiilen ben şunu yaptım, ben bunu yaptım, ettim, eyledim dediği zaman Hakkı setretmiş oluyor. 

 Bu şahıs bir kişidir diyor. İki görünüm var yapılan çalışmalarda ömür boyu çalışmalar da bu mertebede kaldığı sürede yaptığı iş bu oluyor. Nitekim çevremize baktığımızda aynı şeyi görüyoruz, iman ehli olan bütün kardeşlerimize baksak Allah’ın varlığını ortaya çıkarıyor, kelamıyla ortaya çıkarıyor, ama yaptığı fiilleri ile ben yaptım diyor. Bunu kendine mal ettiğinden Hakkın fiilini örtüyor. Ama bu iki tür değişik kanaat bir kişide hasıl oluyor, yani aynı kişidir bunlar. Setreden de ızhar eden de aynı kişidir. Lisanıyla iman ehli, batındaki hakikati idrak etmediğinden onu kendine mal etmiş oluyor. Ancak bunu kasdi yapmadığından o mertebede sorumluluğu yok gafleti vardır, ahirette bu gafleti hakkında çok pişmanlığa düşecektir. Çünkü o hakikat açıldığında yani, beden perdesi ortadan gittiğinde kalacak olan şey Hakkın bizatihi kendi varlığı olduğundan kendini arayıp bulamayacaktır. Gerçek halini bulamayacaktır. 

 Izhar ve fiilen setreden şahıs aynı kimsedir, Hakk talibi olan kimse bunun hangi haline iktida edeceğini bilemez, şaşırır kalır. Yani dışarıdan baktığı zaman bir taraftan iman ehli bir taraftan da inkar ehlidir. Hangi tarafına bakacağını bilemez. Hakka talip olan kişi. Yani yeni, yeni İslamiyete ısınan kimsedir hak talibi olan kişi. Tabi ki işin hakikatine vakıf olan kişi için bir sorun teşkil etmez. Onun fiilinin de nereden geldiğini bilir, sözünün kavlinin de sesinin de nereden geldiğini bilir. Cenab-ı Şeyh (r.a.) bu sözlerinde yani bu izahında henüz nefsani sıfatlarının esiri olan kimselerin malumat-ı tasavvufu ile şunu bunu irşad edemeyeceklerine ve bilakis ibadullahı hayrete ve delalete düşeceklerine işaret vardır. Hani bazı şeyh efendi diye ortaya çıkıyorlar ya işte şu kadar talebemiz var, bu kadar talebemiz var, bu kadar dervişimiz var diye, işte onlardan bahsediyor. Bazı bir miktar tasavvufi sözlerle çevresindeki insanları irşad edeceklerini zannederler ama edemezler, bilakis Allah’ın kullarını delalete düşüreceklerine dair işaretler vardır. 

------------------- 

35. Paragraf:

 "Yâ Rab beni gafr eyle!" ya'nî beni setr eyle; ve benden nâşî setr eyle! Ve senin وَمَا قَدَرُوا اللَّهَ حَقَّ قَدْرِهِۤ (En'âm, 6/91) kavlinde kadrin bilinmediği gibi, benim de makamım ve kadrim bilinmiye! "Ve vâlideynimi de setr eyle" ki, ben onlardan netice oldum; ve onlar "akıl" ve "tabîat'dır. "Ve benim beytime", ya'nî kalbime, "giren kimseyi de setr eyle, mü'min olduğu halde", / ya'nî kalb içinde ihbarât-ı ilâhiyyeden vâki' olan şeyi musaddık olduğu halde. Ve o dahi nefislerinin tahdîs ettiği şeydir. Ve ukûlden olan "mü­minler"i ve nüfûstan olan "mü'minât”ı da setr eyle! Ve zulmânî hicâbların arkasında müktenifîn olan ve ehl-i gayb bulunan "zâlimlere ziyâde etme, tebârdan", ya'nî helâkdan gayri (35).

------------------- 

 Nuh’dan (a.s.) naklen Nuh suresinin sonunda beyan buyurulan, meal olarak değil de Hakikat lisanı ile buyururlar ki zahiri tefsir değil de hakikat tefsiri olarak. رَبِّ اغْفِرْ لِى وَلِوَالِدَىَّ وَلِمَنْ دَخَلَ بَيْتِىَ مُوءْمِنًا وَلِلْمُوءْمِنِينَ وَالْمُوءْمِنَاتِ وَلا تَزِدِ الظَّالِمِينَ اِلا تَبَارًا 71/28 “Ya Rab nur-u zatın ile beni enaniyet-i müteayyinemi ve nur-u sıfatınla vücud–u müteayyinemi meşhud olan asarı ve nefsim ile tabiatımın kuvasını setr eyle.” Ya Rab Zatının nuru ile benim benliğimi setreyle. Yani bu vucudum, müteayyin olan varlığımı setr eyle. Senin sıfat nurun ile benim varlığımda meydana gelen eserlerimi de setr eyle. Yani sen bunları ört. Yani benden olmuş, ben yapıyor olmasınlar. 

------------------- 

 Nefsim ile tabiatımın kuvasını setreyle, tabiatımdan oluşanları da setreyle. Hani insanın tabi olan bir tabiatı var ya oradan gelen oluşumları da setreyle. Ta ki bunlar ile zahir olmaktan kurtulayım. İnsanın zahir olması bunlarla meydana geliyor, vücudu ile yaptığı şeylerden, nefsiyle yaptığı şeylerden tabiatından meydana gelen fiillerden meydana geliyor. Bunları ört ki bunlar ile zahir olmaktan kurtulayım. Yani ben benliğimden kurtulayım. Benim zat ve sıfatım senin zat ve sıfatınla mahvolsun. Yani benim zat ve sıfatımın yerine senin Zat ve sıfatın kaim olsun. Benim vücudum senin deryayı Zat-ı mutlakında yok olsun. Böylece sen وَمَا قَدَرُوا اللَّهَ حَقَّ قَدْرِهِۤ 6/91 ayetinde nasıl ki sen hakkıyle kadrinin bilinmediğini beyan buyurduğun “Allah’ı gereği gibi takdir edemediler.” İdrak edemediler, ölçemediler diyerek.

 Yani senin gerçek veçhin, kadrin bilinmez iken benim dahi kadrim bilinmesin. Yani benim beşeriyet diye bir varlığım bilinmesin. Nasıl ki senin zatın vechin hakkıyla bilinmiyor, benim de bilinmesin. Neden, çünkü setret diyor. Yani senin zatında helak olmam hasebiyle fani olmam sana tabi olarak bende bilinmeyen olayım. Bilindiğin zaman bir varlık ortaya koymuş oluyorsun o varlıklada sınırlanmış oluyorsun. Hakkın vechinde ve zatında helak olduğun zaman Hakkın zatı gibi bilinmemiş sonsuz bir varlık oluyorsun. Bilinmemişten maksat hiç bilinmemiş değildir, öyle bir derin deryaya dalalım ki bilinmemiz son derece mümkün olmayan, son derece zor olsun. Öyle bir genişliğe ulaşalım diyor, hiç bilinmemezlik değildir. 

Zira benim vücudum senin mutlak vücuduna izafe olunmuş bir vücud-u mukayyettir. Kayıtlı bir vücuttur. İşte bu kaydı ortadan kaldıralım, senin varlığın da helak olur. Hakikatte mukayyedin vücudu ancak mutlakın vücududur. Aslında zaten bu böyledir ama sen kendini ayrı bir varlık olarak gördüğünden mukayyed vücutmuş gibi görürsün kendini. Vücudumda hükümran olan ancak sensin. Yani benim varlığımda söz sahibi olan ancak sensin diyor. İşte işin aslı da budur, ama biz o vücuda kendiliğimizden sahip olduğumuzdan ben yaptım ben ettim diye onun malına mülküne sahip çıkmış oluyoruz. Anne ve babamı da ört ki ben onların neticesiyim. Anne baba olmadan çocuk meydana gelmez. Ebeveynden bir tanesi olan babam peder mevkiinde olan akıldır. Valide menzilesinde olan da tabiattır. Zira alem-i kevnde yani bu mükevvenat aleminde akıl fail ve müessir, tabiat meful ve müteessirdir. 

 Akıl fiil sahibidir ve tesir edicidir, tabiat tesir edilmiş olan, tesiri alandır. Böylece akıl ile tabiatın nikahlanmasından birleşmesinden suret-i insaniye doğar. Yani akl-ı kül ile nefs-i külün birleşmesinden vücut varlığı ortaya çıkar. Akl-ı kül Âdem, nefs-i kül de Havadır. İşte bütün bu alemde fail olan akl-ı kül, tesiri alan da nefs-i küldür. Bütün bu alemler bu ikisinin varlığından meydana gelmiştir. Bu vücutlar dahi bu alemden meydana geldiğinden akl-ı kül ve nefs-i kül, nefs-i külün bu alemdeki ifadesi tabiattır, yani anasır-ı erba yani dört unsur (ateş hava su toprak) varlığımız bunlardan meydana gelmiş oluyor. İnsanın vücuduna nazaran, şimdi insanın varlığına bakarak bu ayırmayı yaparsak akıldan murad “Ruh” ve tabiattan murad dahi “Nefis”tir. İnsanda da bu ikisi faaliyettedir. Akıl baba, nefis de kadın hükmündedir. İşte ikisinin birleşmesinden akıl ile nefsin birleşmesinden yahut ruh ile nefsin birleşmesinden çocuklar meydana geliyor. 

 Mana itibariyle akıl ile nefsin birleşmesinden ilim füyüzat meydana geliyor. Batını yönüyle bakarsak böyledir. Onların izdivacından kalb-i insani doğar. Veled-i kalb dediği kalbin oğlu doğar. Aklın, ilim ve nefsin izdivacından doğar. İşte onun için evvela nefs-i emarenin yaramazlıklarını ortadan kaldırmak lazımdır, levvamenin karışık hallerini ortadan kaldırmak lazımdır, mülhimenin de hayal yönünü evham yönünü kaldırıp, ilham yönüyle hareket ettirmek lazımdır. İşte ondan sonra izdivaç başlıyor. Yaramazlıklar varken nefs-i emmare faaliyette iken izdivaç olmuyor. O izdivaç olsa da o zaman ondan haşarı çocuklar “veled-i nefsiyye” meydana geliyor. Cinni duygular meydana geliyor. 

 “Ya rab ruh ile nefis de setreyle ta ki onların ismi ve resmi de kalmasın” yani hepsi a’maya gitsin diyor. İsim ve resimleri kalmayınca kadr ve makamı dahi bilinmez olsun. Mü’min olduğu yani onda ihbarat-ı ilahiyeden vaki olan şeyi tasdik edici bulunduğu halde beytime yani kalbime dahil olan kimseyi de setr eyle ve o ihbarat-ı ilahiyeyi dahi (s.a.v.) Efendimizin “Allahüteala (c.c.) benim ümmetimin nefislerinin tahdis ettiği şeyden tecavüz etti.” hadis-i şerifinde beyan buyurulduğu üzere tasdik eden mü’minin nefsinden meydana gelen şeydir. Zira gönlünün temiz ve nefsani sıfatlardan pak olan kalbe gelen varidat-ı ilahiye dahi taharat-ı asliyesini muhafaza eder. Önceden sayılan şeylerin sebebi budur, yani vücudumu setr eyle nefsimi setreyle, aklımı setr eyle demesi yani bütün bunları örtme ile kendi hakikatinle ört.

 Yani bunları örtmediğin takdirde bende bunlardan hayalen ve nefsen ve zannan bazı oluşumlar olacak bazı bilgi, düşünceler oluşacak işte bu düşünceler bulanıklığa ve kederlere sebep olacaktır. Dolayısıyla gelen ilahi ilham bu bulanıklık içerisinde bulanacak demektir. Zira kederler ve nefsani bulanıklık günlük işlerin kedere boğduğu gamlandırdığı oluşumun dışında ve nefsani sıfatlardan temizlenmiş olan kalbe gelen ilahi ilhamlar dahi bu bulanıklıkta bulanacaktır. Mülhimede ilham ve evham birlikte geliyor, işte bu ilham geldiği zaman eğer o gönülde evham varsa yani kederler varsa, temiz ve pak gelen o ilham gönüldeki kederlerin içerisinde birleştiğinde o da kirleniyor. O da bulanık hale geliyor, evsafını kaybediyor. Varidat-ı ilahiye saflığını kaybediyor. 

 Bulanık su içine bir miktar temiz su döktüğümüzde o temiz su da bulanık oluyor. İşte evvela kendimizi temizlememiz gerekiyor. Kalp mertebesinde olan nefsin lakırtıları ihbarat-ı ilahiyedir (ilahi haberler). Yani kalp mertebesinde olan kimse yani kalbini temizlemiş olan kimse den çıkan sözler ilahi haberlerdir. Yani kalbi temiz olan kimselerin (bundan murad nefsini aşmış olan kimselerdir.) içinde benlik tortusu kalmamış kimselerin kalbinden diline gelen ilahi haberler tertemizdir, bozulmamıştır. Fakat nefsinden meydana gelen sözler ve yaptıkları şeyler temiz değildir. Onların kalplerine gelen ilhamat-ı ilahiye kalpteki bulanık hale (şüpheli, kederli, gamlı) bulanıp safiyetini kaybeder. İşte Cenab-ı Hakktan herhangi bir kimsenin kalbine gelen ilhamat-ı ilahiye geldiği yerde o kalpte bulunan tesirlerin altına girerse yani kalpte bulunan yaşantının tesiri altına girerse onda o hakikat kalmıyor bulanık hale gelmiş oluyor, onun için o kimsenin hiçbir sorunu çözmesi mümkün değildir. 

 Çünkü kalbindeki düşünce istikametine dönüşüyor gelen ilahi ilhamatlar. Onun ağırlığı altına giriyor. Onun rengine boyanıyor. Onun rengiyle bulanık hale geliyor safiyetini kaybediyor. Demek ki burada ikinci bir suç işlemiş oluyoruz, sebebiyet vermiş oluyoruz. Birinci suçumuz kendi hakikatimizi temizlememiz, ikinci suçumuz da temizlemediğimizden ötürü kalbe gelen ilahi varidatı da kirletiyoruz. Onun için hiçbirimizde genelde dengeli bir düşünce ortaya koyulamıyor, gönül rızasıyla bir iş yapamıyoruz. Ne düşüncelerimizde ne bilgilerimizde ne de yaşantımızda.

 Gelen ilhamat mutlaka sana bir yol gösteriyor, fakat kalbine gelip de o kirlendiğinden yol gösteremez bulanık hale geliyor, şüpheli şaşırtıcı hale geliyor. 

Hz. Mevlana Celalettin-i Rumi (r.a.) Efendimiz bu hali “Fi-Hi Mafih” de şöyle beyan buyurur, “Bu fıkhın aslı vahy idi, fakat halkın efkar ve havassı ve tasarrufu ile karışınca o letafet kalmadı ve zamanımızda dahi vahyin letafetine hiç benzer mi? Nitekim bu su şehre Turut ismindeki dağdan gelir, menbaı oradadır. 

 Her ne zaman şehre gelir şehrin mahallelerinden geçer, bu kadar halk ellerini yüzlerini ve ayaklarını ve azalarını ve elbiselerini yıkar ve hayvanatın necasatı onun içine dökülüp karışır ve oradan başka tarafa akıp gider, bakarsan vakıa yine o sudur, toprağı çamur eder susamışı kandırır ve sahrayı yeşillendirir, fakat bu suyun evvelce haiz olduğu letafetin kalmadığını ve ona nahoş şeylerin karıştığını anlayacak bir mümeyyiz lazımdır. Yani bu fıkhın aslı vahy idi yani fıkıh bilgisinin aslı vahy idi. Fakat halkın fikirleri ve duyguları (efkar ve havassı) ve de tasarrufu yani müdahele etmesi vahye müdahele etmesi şurasından burasından karışınca o letafet kalmadı. Yani ilmin zahirinde din-i mübin-i İslam ilminin zahirinde fıkıh ilminde, şeriat ilminde, tarikat ilminde teşbih edebiliriz, hakikat ilmine de marifet ilmine de yalnız onların gerçekleri yönüyle değil, kişilerin vehimlerinde meydana getirdiği mertebeleri itibarıyladır.

 Tasavvuf diye belirtilen bazı kitaplar veya bazı sözler baştan da söylendi ya onlara karıştı demek oluyor. İşte karışıklık olunca kendindeki o letafet kalmadı. Hakiki hali kalmadı. Nitekim bu su şehre Turub ismindeki bir dağdan akmaktadır, gelmektedir. Suyun kaynağı o dağdır. Kaynağından çıktığı zaman ne kadar saf ve ne kadar latiftir. Her ne zaman şehre gelir, şehrin mahallelerinden geçer ve bu kadar halk ellerini yüzlerini ayaklarını azalarını ve elbiselerini yıkarlar o suda ve hayvanatın necaseti hayvanların pisliği de onun içine dökülüp karışır ve oradan başka tarafa akıp gider. Bakarsan vaka yine o sudur, yani şehri terk ettikten sonra yine aynı sudur, toprağı çamur eder, susamış hayvanları kandırır, tarlaları yeşillendirir, fakat bu suyun evvelce haiz olduğu letafetinin kalmadığını ve ona nahoş şeyler karıştığını anlayacak bir mümeyyiz yani temyiz edici belirleyici idrak edici meydana çıkarıcı bir varlık lazımdır. 

 O su kaynağında Cenab-ı Hakk’tan geldiğinde insanın gönül dağına yani “Tur-u Sina’”ya geldiğinde tertemizdir. Ama ne zaman ki “Tur-u Sina”da tur atmaya başlar, içeride dönüşüm yapmaya başlar o zaman senin midenden geçer, barsaklarından geçer yine dışarıya çıkar, içtiğin su aynı su ama dışarıya çıkardığın su aynı değil. O sudan ama onun aynı değildir. İşte ilhamat da böyledir, gönüllerimize tertemiz geldiği zaman eğer orada nefsaniyet varsa nefs-i emarenin kirlenmeleri varsa hayal ve vehmin kirlenmeleri varsa dolayısıyla o onlarla birlikte kirlenir senden yine o çıkar gider kelam olarak düşünce olarak çıkar ama aslını büyük ölçüde kaybetmiş olur. Velhasıl kalbi saffa gelen varidat-ı ilahiye safiyet-i asliyesini muhafaza ettiğine ve Nuh (a.s.) gibi nebiyy-i zişanın kalb-i mukaddesine vaki olan varidatın vahy-i ilahi olduğundan şüphe olmadığına binaen Cenab-ı Nuh ihbarat-ı ilahiyeden ibaret olan kendilerinin hadis-i nefslerini tasdik edici olduğu halde gönlüne giren mü’minlerin dahi enaniyeti mütayinlerinin setr olunarak fenafillah makamına vusullerini talep eder.

 Yani ümmetine etmiş olduğu duanın özelliklerini anlatıyor burada ne şekilde ne surette neden etti diye. Daha önce de anlatıldığı gibi hani yeryüzü onları alsın örtsün diye burada iki hayır vardı, birisi kendileri hakkında “Zahir” isminden “Batın” ismine, kendi zahirlerinden kendi batınlarına, arzın batınından da arzın batınına ithal etmeleri için de dua etmişti Nuh (a.s.) Bir de kalan mü’minleri bozmamaları içindi. Onların görüntüden alınmasını istemişti. Eğer onlar yaşamış olsalardı hayatları hem kendi bedenlerinin zahirinde hem de arzın zahirinde zahir olarak yaşayacaklar ve eski fiillerine devam edip isyanları, günahları daha da artacaktı. Dolayısıyla o görünen isyanları da mü’minler göreceğinden onlara da örnek olacağından birçok mü’minin de gönlünü çalmış olacaktı. Dolayısıyla onları yerin alması için dua ettiğinde hem kendileri zahirden batın ismine intikal etmeleri setr olunmaları yani Hakka yürümeleri hem de diğer mü’minleri kendi halleriyle bozmamaları içindi. 

 Gönlüne giren mü’minlerin dahi yani onun muhabbetini kazanan mü’minlerin dahi mütayinlerinin yani kendinde meydana gelen oluşumların setr olunarak fenafillah makamına vusullerini talep eder. Enbiyanın gönüllerine dahil olan kimselerin, yani peygamberlerin gönüllerine dahil olan yani peygamberlerin muhabbetine mazhar olan kimselerin onların kalb-i şeriflerine nazil olan tecelliyat-ı ilahiyeden istidatları kadar nispetleri vardır. 

 Yani enbiyanın gönlüne giren onun çevresindeki ümmetlerinin, kendilerine gelen saf temiz ilahi varidatın istidatları kadarını ortaya çıkarırlar. Onlardan o kadar nasipleri vardır, onun için enbiyanın varisleri olan insan-ı kamillerin gönüllerini kazanmak salikler için en birinci vazifedir. Enbiyanın gönlüne dahil olan kimselerin onların kalb-i şeriflerine nazil olan tecelliyat-ı İlahiyeden istidatları kadar nasipleri vardır. Yani peygamberlerin gönüllerine giren onun cemaatleri ümmetlerinden peygamberin kalbine gelen ilahi varidattan nasipleri vardır. Çünkü onlara anlatıyor, tebliğ ediyor ya işte hem zahiren hem de onlara muhabbeti olması dolayısıyla batınen zati tesir, zati geçiş vardır onun için peygamber varisleri olan insan-ı Kamillerin gönüllerini kazanmak salikler için en birinci vazifedir.

 Peygamberlerin gönüllerinden oluşan bu oluşum tabi ki insan-ı kamillerin gönüllerinden de çevrelerine oluşuyor. İşte rabıta da bir bakıma bunun bir başka bağlantısıdır. Fişi taktığın zaman cereyan var alıyorsun kullanıyorsun. O cereyanı kullanıyorsun ama o çaydaki gibi çaydanlığın içi de temiz olması gerekiyor. Akıldan meydana gelen mü’minlerin hani daha evvel babaları akıl dedi ya, nefisten olan mü’minatın yani mü’min ve mü’minat erkek mü’minlerin ve kadın mü’minlerin dahi kendi varlıklarından meydana gelen kendi ene’lerinden meydana gelen yaptıkları işleri dahi setr eyle. Zulmet perdelerinden, cisim perdeleriyle örtülmesi, beden perdesiyle örtülmesi, arkasında gaybda gark olma hasebiyle yer tutan bakanların gözlerinden perdeli olan, şu bedenlere baktığın zaman bedenler Hakkın varlığını örtmüş oluyor. Perde olmuş oluyor. Bu bedenlere bakanlar onun hakikatini görmüyor, gözlerinden perdeli olan zalimlere sende helakten gayrisini ziyade etme.

 Yani o zalimleri helak eyle demektir. Zalimin bir bakıma karanlıklardan meydana gelmektedir, nitekim (s.a.v.) Efendimiz hadis-i şeriflerinde buyurur; “Zulüm kıyamet gününün zulmetleridir.” Zulüm dediği yani karanlık kıyametin zulmetleridir. Yani kıyametteki karanlığın buradaki belirtileridir. Yalnız bunu daha değişik yönde de kullanabiliriz. ظَلُومًا جَهُولا 33/72 ayetinde çok zalim ve cahil oldu. Buyurur, اَوَ لَمْ يَرَ الاِنْسَانُ اَنَّا خَلَقْنَاهُ مِنْ نُطْفَةٍ فَاِذَا هُوَ خَصِيمٌ مُبِينٌ 36/77 “Biz insanı bir nutfeden halk ettik sonra o büyüdükten sonra bize karşı zalim ve cahil oldu.” -Yasin suresi- Bu ayetle bu zulümetten bu karanlıktan bahsediyor. Burada zulmetten maksat karanlığa aldı yani ahiretin yani sonun karanlığına aldı manasınadır. Yani dünya üzerine fazla bırakma yani günahları üzerine sabit olmasınlar. Ömrünü kısaltırsan günahları da kısalmış olur, azalmış olur. Bu zulmete yani karanlığa al gibidir buradaki ifadesi. 

------------------- 

36. Paragraf: 

 İmdi onlar, nefisleri olmaksızın, vech-i Hakk'ı müşahede ettikleri için nefislerini bilmezler. Muhammedîler hakkında كُلُّ شَىْءٍ هَالِكٌ اِلا وَجْهَهُ (Kasas, 28/88)dir. Ve "tebâr" helaktir. Ve bir kimse Nûh (a.s.)ın esrarına vâkıf olmak murâd ederse, onun üzerine felek-i şemse terakki etmek lâzım olsun. Ve o bizim Tenezzülât-ı Mevsiliyye'mizdedir, vesselam (36).

------------------- 

 Yani izafi vücutlarını cismani örtülerini ortadan kaldırıp kendine ait nefsaniyelerini ve vücutlarını ortadan kaldırıp Hakkın mutlak vücudunda helak olan, yok olan yani şu cesetler artık zulmete girince yok olmuş oluyor, bilinmezlik haline karanlığa gidiyor, buradaki zulmetten murad günahkar zulmeti değildir. Nurun zıddı olan karanlık değildir. Kişinin nefsinin karanlığından bahsediyor. Diğer karanlık günah kişinin kendi aslının karanlığına düşmesi yani nurunu karanlığa düşürmesidir. Buradaki karanlık nefsini yokluğa atmasıdır. İkisinin arasında fark vardır. İkisi de zulümat gibi gözüküyor ama biri Rahmani zulmete götürüyor biri de nefsini zulmete götürüyor. 

 İşte Muhammediler Rahmaniyetini zulme değil de nefsaniyetini zulmete intikal ettirdiklerinden arada nefisleri olmaksızın Hakkı bakinin vechini müşahede ettikleri için nefislerini bilmezler. Yani kendilerine ait bir varlıklarını bilmezler. Bir müddet var zannettiler, hayali olarak sen varsın, varsın dediler, ama bunun hakikatini anladıktan sonra baktılar ki nefisleri diye bir şey yoktur. O zaman o nefis zulmete yani karanlığa gitti, yok oldu. Nefisleri olmaksızın Hakkı bakinin vechini müşahede ettiler. Yani kendinde nefisleri yok, yok ama gene de burada bir varlık var, işte o varlık kendilerine ait nefisleri değil Hakkın vechine ait bir vech olduğunu anladılar. Ama bunu Muhammediler anlıyor ancak. Ondan evvel ümmetlerin bunu anlaması mümkün değildir. Bunlar zatlarına vukufları olmaz, enaniyetlerini ızhar etmezler. Yani beşeri zatlarına Zat-ı ilahiye değil, kendi zatlarına vukufları olmaz. Yani kendi zatlarına vakıf olamazlar. Enaniyetlerini ızhar edemezler. Vakıf olmayınca da ızhar edemezler.

 Nitekim bu Muhammediler hakkında Kur’an-ı Kerim de Hak Teala كُلُّ شَىْءٍ هَالِكٌ اِلا وَجْهَهُ 28/88 “Her şey halktir ancak O’nun veçhi halik değildir” bu ayet Muhammedilere ait bir ayettir. Muhammedilerin de tevhid-i efal, tevhid-i esma mertebesinde olanlaradır. Muhammedilerin tamamında değil. Ama Muhammediyyul meşreb Hakk yolunda gidiyorsa bu mahale mutlaka uğrayacaktır.

 28/88 “Her bir şey helaktır, ancak onun vechi helak değildir.”buyurur. Bu ayet-i kerimede sondaki “vecheHU” daki “HU”nun zamiri “Şeye” raci olunca mana; “Her bir şey heliktir, ancak o şeyin vechi helik değildir.”. Bu “Ha” ile “He”yi çok iyi anlamak lazımdır. Her şey heliktir yani helak olucudur, ancak o şeyin vechi helik değildir. Yani vechi bakidir. Bir şeyin vechi denilince onun Zat’ı ve hakikati murad olunur. Vecihden maksat sadece yüzü değil onun özü hakikatidir. Eğer sadece yüzü olsaydı başını Mescid-i Aksaya döndürmekle iş bitmiş olurdu. Yüzünü Mescid-i Aksaya döndür diyor, tamam yüzün döndü, vecihten kasıt bütün varlığın Zatı ve hakikati murad olunur. Bu taayyünat-ı kesire vücud-u mutlakın Hakkın taayyününden ibarettir. Yani bu kesir varlık, taayyünat, yani çok olan bu taayyünat, vücud-u mutlak-ı hakkın takayyüdünden ibarettir. Yani Vücud-u Mutlak-ı Hakkın kayıtlanmalarından ibarettir. 

 Her mertebede kendi varlığını orada zuhur edeceği şekilde kayıt altına almasıdır. Kayıtlı zuhur etmesidir. Çünkü O’nun her varlıkta bir kaydı olacaktır. Yani bir sınırları olacak ki ona bir özellik versin hepsi kayıtsız sınırsız olursa programsız olursa meydana çıkmaz. Bir denizi düşünelim denizde kayıt yoktur, dalgalar kısmen kayıtlandırıyor, yuvarlıyor, dağılıyor, köpük yapıyor, bunlar birer kayda girmektir, ama neticede denizdir. İşte bu alem de bir derya bir deniz ama kimisi bir ağaç şeklinde kimisi kuş şeklinde kimisi taş şeklinde. İşte ovalar dağlar şeklinde bir kayda girmiş mukayyed, kayıtlanmıştır. Böylece eşyanın hakikati Hakkın vücududur. Bu halde ayetin manası böyle olur. “Her şeyin taayyünü heliktir, ancak o şeyde müteayyin olup onun hakikati bulunan vech-i mutlak helik değildir. Yani her şeyin hakikati helak olacaktır, her şeyin taayyünü heliktir yani şekillenmesi heliktir. 

 Yani şekillenmesi helak olacaktır, bu şekil bitecektir, şeklin ifade ettiği mana yani o şekil neyi kastediyorsa bir kuş şekli ona kuş diyorsun o şeklin de bir manası vardır. Yani kuş işte bu şekil helak olacaktır. Bu taayyün helak olacaktır. O’nun hakikati ise yani o şeklin özünde bir hakikati var, vech-i mutlaktır, ancak o şeyde müteayyin olup onun hakikati bulunan vech-i mutlak helik değildir, o yok olmayacaktır. Vecih diye belirtilen zamir Hakka dönünce onun dışındakilerin hepsi helik yani helak olacaktır. Ancak Hakkın vechi helik değildir, helak olucu değildir. وَلا تَزِدِ الظَّالِمِينَ اِلا تَبَارًا 71/28 ayeti kerimesindeki “Tebar” helak manasınadır, helak olacaklar manasınadır. 

 Velhasıl zalim-i Muhammediler, vech-i mutlak-ı Hakkta kendi enaniyeti vehmilerinden fani olmuşlardır. Yani kendi nefislerinden geçmiş olanlar, kendi nefislerini karanlıkta kaybetmiş olanlar vech-i mutlak-ı Hakkta kendi enaniyeti ve vehimlerinden fani olmuşlardır. Yani Hakkın gerçek vechinde kendi enaniyet ve vehimlerinden yok olmuşlardır. Yani kendi “ene”lerinden ve vehimlerinden yok olmuşlardır. Dolayısıyla onlar ebeden Hakkın müşahedesinde olup nefislerini bilmezler. Yani şu varlıklarda kişi Hakkın vechini müşahede ettiğinde orada Hakkın vechinden başka bir şey yok olmuş olur. Dolayısıyla onların kendine has benlikleri eneleri enaniyetleri evhamları da zulmete, karanlığa gitmiştir, yok olmuştur. Orada bir varlık var ama daha evvelce benim, senin, onun, bunun, bana ait, ben ederim, ben yaparım gibi enaniyetlerini benliklerini ortadan kaldırdıklarından benlikleri zulmet olmuş olur. Karanlığa gitmiş olur.

 Oradaki varlığın aslı vecihten başka bir şey değildir. İşte كُلُّ شَىْءٍ هَالِكٌ olan onun hayalinde var zannettiği kendi zannıdır Muhammediler üzerindeki hadise budur, oluşum budur. Ama diğerleri bu vechi ortaya çıkaramadığından, diğer peygamberlerin ümmetleri bu sırra vakıf olmadıklarından bu hali yaşayamazlar. Yani Hakkın kendilerindeki varlığın Hakkın vechi olduğunu anlayamazlar. Şimdi bu Kur’an’da Muhammedilere söylenen bir söz oluyor. 

“Küllü şeyin helukun illa veche” ondan sonra كُلُّ مَنْ عَلَيْهَا فَانٍ 55/26 Bütün kimlikler de yok olacak. “Ondan sonra فَاَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَم وَجْهُ 2/115 ayeti zuhur ettiğinde bütün alemde. Evvela eşyanın vechini idrak ettik sonra kimliklerin vechini idrak ettik. Bütün alemde ne varsa bütün varlıkların vechinin Hakkın vechi olduğunu, kendisi de dahil olmak üzere Allah’ın vechinden başka bir şey seyredemez göremez. İşte bu hakikat Muhammedilere kısmet olmuştur. Yeryüzünde on tane grup cemaat bu mahalde çıkar mı çıkmaz mı tereddütlüdür. Muhammediler kendilerine ait beşeri nefislerinin olduğunu bilmezler. Bilirler yalnız ortadan kaldırdıklarından fazla bir tesir sahası olmadığından o bilinmezlik yok hükmündedir. Yani onu kullanmazlar. Kullanmadığın şey yok hükmündedir. 

 Nuh’un (a.s.) esrarına vakıf olmak isteyenler, yani Nuh hakikatini idrak etmek isteyenler, ruhen felek-i şemse uruç etsinler. Yani güneşe yükselsinler. Zira kelime-i Nuhiyeye ait hüküm ve maarif ve bilgi müşehadat esrarı ancak ruh-u şemse terakki eden kimselere münkeşif olur. Nuh’un hakikatini çok daha bariz müşahede etmek isteyen kimseler güneşin ruhuna telakki etsinler. 

“Yûh” güneşin bir adıdır, o da cisimler aleminde menba-ı hararet ve ziya olan bir varlıktır. Akıl aleminde düşüncede cemi ervah-ı cüziye ondan doğar, meydana gelir. Meratib-i halkiye-i beşeriyeden halkedilmiş beşeriyet mertebelerinden ve fıtrat-ı insaniyeden yani insan fıtratından felek-i şemse terakki keşif iledir. Cenab-ı Şeyh (r.a.) felek-i şemse terakki tenezzülat-ı mevsiliye namındaki kitaplarında tam bir vecih üzere beyan buyurmuştur. 

 Tenezzülat-ı mevsiliye diye bir kitabı varmış, bu Nuh’un (a.s.) hakikatini idrak etmek isteyenlerin şemse yani güneşe ruhen terakki etmeleri ve oradaki hakikatleri idrak etmelerini tavsiye ediyor. Çünkü Nuh’i hakikatlerin güneşte olduğunu müşahedatan söylemiştir.

Kur’an-ı Kerim’de وَحَمَلْنَاهُ عَلَى ذَاتِ اَلْوَاحٍ وَدُسُرٍ 54/13 “Çivilerle levhalarla olana yükledik” buyuruyor. Gemiye yükledik buyurmuyor. Çivilerle levhalarla yapılmışa yükledik buyuruyor. Buradan insan vücudunu murad ediyor, Cenab-ı Hakk. Çivilerden murad bizim kemiklerimiz, levhalardan murad da derilerimiz bu vücudu sarmış olan levhalardır. 

 İşte Nuhi hakikatleri o mertebede bu bedene yükledik Nuh ile birlikte de bütün insanları o gemiye yükledik, demek istiyor. Biz de Hakkın deryasında Muhammedi teknesi ile seyahat etmemiz gerekiyor ki bu Muhammedi teknesi bu işte Nuh’un teknesidir. O zamanlar bunu yani seyri sülukumuzun başlarında Nuh’un gemisi diye onun içerisine binip kendimizi kurtarıyoruz, necat buluyoruz, hakikatimizi idrak ediyoruz, bak ne dedi Âdem, Şit, Nuh üçüncü işte burası nefs-i mülhimenin yeridir. Çünkü necat bulma yeri burada başlar. İlham ile evhamın arası burada ayırmaya başlıyorsun, hakim olmaya başlıyorsun, evhami olanları dışarıda bırakıyorsun onları da Hakkın deryası boğuyorsun, onlar da deryanın içinde kalıyor. İlhami olanları mü’mün olanları geminin içerisine alıyorsun işte bundan sonra da artık senden doğacak olan doğuşlarda ilhami kaynaklı çocuklar oluyor, bilgiler oluyor müşahadeler oluyor.

 İşte Nuh mertebesinde Nuh’un gemisine binerken daha ileriye gittiğinde o zaman Muhammedi teknesine biniyorsun alem deryasında gezmeye başlıyorsun. Muhammedi teknesi senin varlığın Hakikat-ı Muhammedinin sende zuhura çıktığı mahal burası, Muhammedi teknesi oluyor. İşte onu deldiğin zaman Musa (a.s.) kıssasında da bahsedildiği gibi delik alttan sağdan soldan, su halinden olursa tekneyi batırıyor. Ama su seviyesinin üstünde, bir yerlerden bir parça kırarsan o zaman nefsinden onu kurtarmış oluyorsun. O gemi ile daha çok işler yapıyorsun. Eğer o tekne güzel süslü püslü olursa nefsin ona el koyuyor. Nefis padişahı ona el koyuyor. Onlar isyan etti zalim ve cahildirler ظَلُومًا جَهُولا 33/72. Zalim ve cahillik, bakıldığı zaman yerme gibi görünüyor, kelam gibi ifade gibi anlaşılıyor, zalim ve cahil halbuki hakikatte bunların ikisi de taltif oluyor insan hakkında. (s.a.v.) Efendimiz zaman zaman buyurur, bir ayetin dört manası vardır, biri zahir, biri batın, biri haddi biri de matlaıdır. 

 Zahir olarak söylediğimizde beşer yaşamında olan beşer kaynaklı beşer değer yargısı olan beyinlerde, zalimin eziyet edici, cehlinde cahillik olduğu yani bilgisiz olduğu hemen anlaşılır. Tarikat ve şeriat mertebesinde de bunlar kullanılır. Burada doğrudur, yerli yerincedir, ama hakikat mertebesine geçildiğinde ayetin sadece bu kadar ifadesi olmadığını bunun üstünde çok derin ifadeler olduğunu ve bunun da mutlak olduğunu düşünürsek ayet-i kerimeyi ve bu ifadeleri bu kadarla bırakamayız. Ayete haksızlık etmiş oluruz. Hakkını vermemiş oluruz, İnsanlar zalim ve cahil oldular, kelimenin beşeri manadaki kelimenin beşeri manası ile neden? Onun hakikatine nüfuz etmediler cehil cahil kaldılar, hakkını veremediler bunlar birinci bölümde şeriat ve tarikat mertebesinde olan kişilere bir ihtar ve ikaz, orada ise yerli yerincedir.

 Zalim ve cahil kelamlarının hakikat ve marifet mertebesi itibariyle manalarını düşündüğümüzde o zaman ifadenin böyle olmadığı çok daha başka türlü ve taltif hükmüne girdiğini görüyoruz. Zaten Cenab-ı Hakkın her halinde bir Celali bir Cemali vardır. Bu Kur’an-ı kerim’in her ayetinde de vardır. Yani bir ayetin bir tarafında Cemal tecellisi bir tarafında Celal tecellisinin ifadesi vardır. İkisi de birbirinde gizlidir. Böyle olmasa kemal tecellisi olmaz. Kur’an-ı Kerim’e Kur’an denmez. Zat kelamı denmez. Yani bir yerde zıddıyla kaim olmadıkça orada varlık oluşmaz. 

 Her esma da hakkını verdiğinden, dolayısıyla bir ayetin Cemali de var, Celali de vardır. Yani Cemal tecellisinde olanlara da ikram, Celal tecellisinde olanlara da o yönde ikramdır. Hepsine ikram vardır. Bu da Kur’an-ı Kerim’in bir başka ilmidir. Bu ayete geldiğimiz zaman baştan baktığımız zaman “Zaluman cehula” şeriat mertebesi itibariyle baktığımızda şeriat ve tarikat mertebesi itibarıyla isyan etti, zalim oldu, cahilliğinden yaptı bunu da diye beşeri anlamda nefse hitap eden bir oluşumdur. Burada hakikaten bu böyle geçer mi, o mertebede düzeyde yaşayan için zalimliği de cahilliği de meydandadır. Ayetin hakikatini idrak etmediğinden ayete karşı cahil kaldı, cahil kaldığından onlara zulmetmiş oldu. Bu beşeri anlamda buradaki anlayış kişilerin varlığını var olarak kabul etme yönüyle olan ifadesidir. 

 Yani şeriat ve tarikat mertebesinde kişilerin varlığı var olduğundan, nefisler var olduğundan, böyle bilindiğinde dolayısıyla nefsaniyet de, isyan da, iman da olduğundan ister isyan olsun ister iman olsun ikisi de aslında ikilik olduğundan şirk olduğundan burada beşeri anlamda cehalet beşeri anlamda zulmet var, zalimlik vardır. Bunlar şeriat ve tarikat mertebesi itibariyledir. Ama hakikat ve marifet mertebeleri itibariyle incelediğimiz zaman meseleyi zulmeti zalimliği başa almıştır. Evvela “zaluman“ deniyor. Buradaki zalim, zulüm, karanlık, beşer, mutlak cahildir, mutlak zulmettedir. Kendine ait bir varlığı olmadığından kendinden mutlak cahildir, kendini bilemez. Bu da Muhammedilerin bir vasfıdır. Muhammediler kendilerini bilmediği için nefisleri olmadığından kendilerini bilemezler. Bir başka ifade ile dolayısıyla kendilerinin cehlidir, cahilleridir. 

 Ama Hakkın alimleridir. Kendi nefislerini bilmezler burada açık olarak söyledi ya. Zalim Muhammediler vech-i mutlak Hakkta enaniyeti vehimlerinden fani olmuşlardır. Onlar ebeden Hakkın müşahedesinde olup nefislerini bilmezler. Cehilleri Hakka değil nefislerine aittir. Yani nefislerinin cahilleridirler. Dolayısıyla bir kimse cahil demek bilmiyor, bilgisiz demektir. Ne kadar çok cahilse nefsi yönünden o kadar çok alimdir, ilah yönünden. Hakkı bilme yönünden o kadar ariftir. İşte buradaki cehil kendi varlığını bilememesidir. Kendi varlığından cehil olmasıdır. Bir de Cenab-ı Hakkın “Alim” sıfatı karşısında cehil olmasıdır. Kendi yokluğunu bilmesidir. Yani kendi yok olduğunun ifadesinde olmasıdır. Malumatında olmasıdır. O halde kendisi yoksa Cenab-ı Hakkın Alim vasfına bürünmüş olması demektir. Karşılığında o olacaktır. İşte kendi yokluğu hani daha evvel de dedik ya nefsani dalgalanmaların kirlenmelerin içinden çıkması lazımdır. İşte o nefsani kirlenmelerin içinden çıktığında gönlünde Hakka tam geniş bir ayna Hakkın vechi kendi varlığında olduğundan Hakkın Alimi, Hakkın Arifi olmasına sebep oluyor kendi cehlinin olması.

 Cehil bir bakıma budur, zulmet ise “ama“ halini anlatıyor. Zulmet, karanlık, amaiyet hali ile belirtilmiştir. Karanlık mı daha değerlidir, zulmet mi daha değerlidir, Nur mu daha değerlidir. Dendiği zaman insan hemen Nur daha değerlidir der. Halbuki zulmet daha değerlidir. Çünkü Nur da zulmetten meydana gelmiştir. Amaiyetten yani yokluktan meydana gelmiştir. Yok, yok değil, mevcudun görüntüde olmadığı yokluktur. Hiç yokluk manası değildir. İşte “Zaluman cehula” dediği insan bu iki ana temelden meydana geldi demektir. İnsan خَصِيمٌ مُبِينٌ 36/77 “Hasimun mubin” açık bir hasım oldu, neden,ظَلُومًا جَهُولا 33/72. cehaletinden hasım oldu, manasına cahil olduğundan “Ben yaparım, ben ederim, hadise orada da doğru, ben yaparım, ben ederim diye Hakka hasım oldu.

 İşte ben şunu ederim, ben bunu ederim ben şöyle yaparım ben böyle yaparım, nutuk çekiyor, bağırıyor çağırıyor böylece Hakka hasım oluyor. Hakkın kudret hükmünü kendinde kullanmış oluyor. İşte hasım olması, hasım ne demek? Tüğ sıklet ile tüğ sıklet karşılaştırılır, ağır sıklet ile ağır sıklet çarpıştırılır, işte hasım olması Hakkın eşdeğer varlığı burası yanlış anlaşılmasın özellikleri itibarıyla Hakkın varlığı kendisinde mevcut oluğu için hasım oluyor. Dünya ağır sıklet ile eş değeri karşısına çıkarılıyor. Hasım bu demektir. Hasım demek düşman demek değildir. Eş değerler ifade eden varlıklar demektir. Haşa bunu demekle Allah’ın karşısına insanı çıkarmış değildir. Cenab-ı Hakk kendi hakikatini o varlığa lütfetmiş demektir.

------------------- 

Gerçekten de bu kitaplar hakkında aleyhte söylenecek hiçbir şey yoktur, kim ki böyle bir davranışta bulunur, kendini cahilin cahili olarak ilan etmiş ve aklının ne kadar kısır ve fikrinin ne kadar ön yargılı ve ufkunun ne kadar da dar olduğunu, bu vasıfları ile kendi kendi halini ispat etmiş olur. 

 Gerçek bir düşünür, İslama yakışır bir ilim sahibi, Peygamberimize yakışır bir ümmet, Rabbimize yakışır, idrakli ve ne yaptığını bilen bir kul ve insanlık alemine yardımcı olan bireyler olmamızı Cenâb-ı Hakk’tan niyaz ederim. 

 Bütün bu hakikat-i ilahiye ilimlerinin bizlere kadar ulaştırılmasında emeği geçen bütün hizmet ehli kadirşinas kimselere teşekkür ederiz. 

 Bizlerde, bizlerden sonra gelecek yeni nesillerimize bu ilahi emanetleri aktarmaya acizane çalışmalar yapmaya gayret ediyoruz. Cenâb-ı Hakk evvela bu hakikatleri hepimize idrak ettirsin sonra da tahakkuklarını nasip etsin İnşeallah. 

 Allah Hak söyler Hakk-ı söyler.

 Gayret bizden muvaffakıyet Hakk’tandır. T.B. 

Terzi Baba kitapları. 

Terzi Baba Baskısı olan kitaplar. 

1. Necdet Divanı:

2. Hacc Divanı:

3. İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri:

4. Lübb’ül Lübb Özün Özü, (Osmanlıca’dan çeviri):

5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri):

9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet:

10. Kelime-i Tevhid, değişik yönleriyle:

11. Vâhy ve Cebrâil:

12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi:

13. (13) On üç ve Hakikat-i İlâhiyye: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri ve şerhi 

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

16. Divân (3)

19. Sûre-i Feth ve fethin hakikat-i.

21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

22. Sûre-i Yûsuf ve dervişlik:

24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.) 

35. Fâtiha Sûresi: 

39. Terzi Baba: (2)

41. İnci tezgâhı:

49. 36-Yâ’sîn, Sûresi: 

59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

67. 067-Mülk Sûresi: 

68. 1-namaz sureleri

69. 2-namaz sureleri

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

91-Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

95- Terzi Baba-(8) (19/53)

96- 41-Fussilet Sûresi. 

103-terzi Baba yüksek lisans tezi. 

118- 52-Tûr suresi. Ve M. Nusret tura. 

129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

-------------------

(H) Yayınları tarafından basılan kitaplarımız: 

-------------------

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve hakikatleri: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri.

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem-safiyeti. Safiyyullah. (a.s.) 

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

------------------------------ 

 Terzi Baba kitapları sıra listesi

 KAYNAKÇA

 1. KÛR’ÂN VE HADîS :

 2. VEHB : Hakk’ın hibe yoluyla verdiği ilim.

 3. KESB : Çalışılarak kazanılan ilim.

 4. NAKİL : Muhtelif eserlerden, Mesnevi’i şerif, İnsân-ı Kâmil, Fusûsu’l Hikem ve sohbetlemizden müşahede ile toplanan ilim.

(Gönülden Esintiler) 

1. Necdet Divanı:

2. Hacc Divanı:

3. İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri:

4. Lübb’ül Lübb Özün Özü, (Osmanlıca’dan çeviri):

5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri):

9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet:

10. Kelime-i Tevhid, değişik yönleriyle:

11. Vâhy ve Cebrâil:

12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi:

13. (13) On üç ve Hakikat-i İlâhiyye: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri ve şerhi 

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

16. Divân (3)

17. Kevkeb. Kayan yıldızlar.

18. Peygamberimizi rû’ya-da görmek. 

19. Sûre-i Feth ve fethin hakikat-i.

20. Terzi Baba Umre (2009)

21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

22. Sûre-i Yûsuf ve dervişlik:

23. Değmez dosyası:

24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.) 

25. -1-Köle ve incir dosyası: 

26. Bir zuhûrât’ın düşündürdükleri: 

27. -2-Genç ve elmas dosyası: 

28. Kûr’ân’da Tesbîh ve Zikr: 

29. Karınca, Neml Sûresi: 

30. Meryem Sûresi: 

31. Kehf Sûresi: 

32. 3-Terzi Baba İstişare dosyası: 

33. Terzi Baba Umre dosyası: (2010)

34. -3-Bakara dosyası: 

35. Fâtiha Sûresi: 

36. Bakara Sûresi: 

37. Necm Sûresi: 

38. İsrâ Sûresi: 

39. Terzi Baba: (2) 

40. Âl-i İmrân Sûresi: 

41. İnci tezgâhı: 

42. 4-Nisâ Sûresi: 

43. 5-Mâide Sûresi: 

44. 7-A’raf Sûresi: 

45. 14-İbrâhîm Sûresi: 

46. İngilizce, Salât-Namaz: 

47. İspanyolca, Salât-Namaz: 

48. Fransızca İrfan mektebi:

49. 36-Yâ’sîn, Sûresi: 

50. 76-İnsân, Sûresi: 

51. 81-Tekvir, Sûresi: 

52. 89-Fecr, Sûresi: 

53. Hazmi Tura: 

54. 95-Beled-Tîn, Sûresi: 

55. 28- Kasas, Sûresi: 

56. İrfan-Mek-Şer-Fransızca-Baba: 

57. 20-TÂ HÂ Sûresi: 

58. Mirat-ül-İrfan-ve-şerhi: 

59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

62. -4-Bir ressam hikâyesi:

63. İnci mercan tezgâhı

64. Ölüm hakkında:

65. Reşehatt’an bölümler: 

66. Risâle-i Gavsiyye: 

67. 067-Mülk Sûresi: 

68. 1-Namaz Sûrereleri: 

69. 2-Namaz Sûrereleri: 

70. Yahova Şahitleri: 

71. Mü-Geceler-Fran-les-nuits: 

72. Îman bahsi: 

73. Celâl cemâl Celâl: 

74. 2012 Umre dosyası: 

75. Gülşen-i Râz şerhi: 

76. -5-Doğdular, yaşadılar hikâyesi: 

77. Aşk ve muhabbet yolu: 

78. A’yân-ı sâbite. Kazâ ve kader:

79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.

81- Hayal vâdîsi’nin çıkmaz sokakları: 

82- Mektuplarda yolculuk-M.Nusret-Tura.

83- 2013 Umre dosyası. 

84- Nusret Tura-Vecizeler ve ata sözleri.

85- Nusret Tura-Tasavvufta aşk ve gönül.

86- Terzi Baba-(6) İstişare dosyası.

87- Terzi Baba-İlâhiler derleme.

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

89- 6-Her şey merkezinde hikâyesi. 

90- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-1) şerhi. 

91- Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

92- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (2) şerhi. 

93- 7. İngilizce. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

94- Mescid-i Dırarr-Kubbet-ul Kara. 

95- Terzi Baba-(8) (19/53)

96- 41-Fussilet Sûresi.

97- 2015 Umre dosyası. 

98- Solan bahçenin kuruyan gülleri. 

99- Terzi Baba-(9) İstişare dosyası. 

100-14-İrfan mektebi ve şerhi-İspanyolca.

101- Bosna Hersek dosyası. 

102-The SCHOOL OF WISDOM (irfan mektebi)

103-Terzi Baba yüksek lisans tezi. 

104-Hacc Umre ve hakikatleri.

105-Cemo ve Farko.

106-(2016) Umre dosyası.

107-Vahy ve Cebrâîl- (Fransızca)

108-Ru’ya-Mana-alemi- Tezi Baba ile ilgili zuhuratlar. 

109-terzi Baba tasavvufi izahlar. 

110-19-53-Şeker risalesi.

111-Lübb-ül lübb-Özün özü ve şerhi.

112-Bir kardeşin soruları ve cevapları

113- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-2) şerhi.

114- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-3) şerhi.

115- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-4) şerhi.

116- 2017-Kudüs seyahati dosyası. 

117- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-5) şerhi.

118- 52-Tûr suresi. Ve M. Nusret tura.

119-Fu-Hi-01-Adem Fassı.

120-Fu-Hi-02-Şit Fassı.

121-Fu-Hi-03-Nuh-fassı.

122-Fu-Hi-04-İdris-05-İbrahim-fassı

123-Gülşen-i Raz-2-Terzi Baba şerhinin tamamı. 

124-İbretlik bir değmez dosyası daha Satih ince.

125-2018 Umre dosyası 

126-14-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

127-15-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

128-İbretlik bir hikâye daha. Kaf dağı ve Zümrüd-ü Anka.

129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

130-İbretlik bir hikâye daha. Kilise çanları. 

131-Kur’ân-ı-Kerîmde yolculuk-53-Ayetleri ve Terzi Baba- 

132-Kaner Yiğido-İbretlik bir hikâye daha- 

133-1-İzmir İrfan sohbetleri. 

134-2-Sohbet arası sohbetler. 

135-3-Sohbet arası sohbetler.

136-4-Sohbet arası sohbetler.

137-5-Sohbet arası sohbetler.

138-6-Sohbet arası sohbetler.

139-7-Sohbet arası sohbetler.

140-8-Sohbet arası sohbetler.

141-9-Sohbet arası sohbetler.

142-10-Sohbet arası sohbetler. 

143-11-Sohbet arası sohbetler. 

144-12-Sohbet arası sohbetler. 

145-13-Sohbet arası sohbetler. 

146-14-Sohbet arası sohbetler. 

147-15-Sohbet arası sohbetler. 

148-16-Sohbet arası sohbetler. 

149-17-Sohbet arası sohbetler. 

150-18-Sohbet arası sohbetler.

151-19-Sohbet arası sohbetler.

152-20-Sohbet arası sohbetler.

153-21-Sohbet arası sohbetler.

154-22-Sohbet arası sohbetler.

155-23-Sohbet arası sohbetler.

156-24-Sohbet arası sohbetler.

157-25-Sohbet arası sohbetler.

158-26-Sohbet arası sohbetler.

159-27-Sohbet arası sohbetler.

160-28-Sohbet arası sohbetler.

161-29-Sohbet arası sohbetler.

162-30-Sohbet arası sohbetler.

163-1-7-Esmâ’ül Hüsnâ-M.Nusret Tura. 

164-2-8-Esmâ’ül Hüsnâ-M.Nusret Tura. 

165-9- Ku-Ker-Yol-Kıyamet Sûresi.

166- İnsan-ı Kamil-A-K-C-Cilt-1-Kitap-6-şerhi- 

167- İnsan-ı Kamil-A-K-C-Cilt-1-Kitap-7-şerhi- 

168- 31- Sohbet arası sohbetlerden seçmeler. 

169- İbretlik bir hikâye daha-Usta dan çırağına tavsiyeler- 

170-4- Ru’ya-Mana-Alemi-Terzi Babanın görüldüğü zuhuratlar.

171-5- Ru’ya-Mana-Alemi-Yoruma açık eğitim zuhuratları.

172-6- Ru’ya-Mana-Alemi-Tuzak-mekr-Hileli zuhuratlar.

173- 2020 Umre dosyası.

174- 83-Kur’an-ı kerimde yolculuk Mutaffifin suresi.

175- Mübarek geceler ve bayramlar. İspanyolca çevirisi. 

------------------------- 

Altı peygamber serisi: 

1-15. 6 Pey-(1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

2-21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

3-24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.)

4-59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

5-60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

6-61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

-------------------------

Terzi Baba kitapları serisi: 

1-12- Terzi Baba-(1) 

2-39- Terzi Baba-(2)

3-32- Terzi Baba-(3) İstişare dosyası.

4-79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

5-80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.

6-86- Terzi Baba-(6) İstişare dosyası.

7-91- Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

8-95-Terzi Baba-(8) (19/53) 

9-99- Terzi Baba-(9) İstişare dosyası.

10-103-Terzi baba yüksek lisans tezi.

11-108-Tezi Baba ile ilgili zuhuratlar. 

12-109-terzi Baba tasavvufi izahlar. 

13-110-19-53-Şeker risalesi. 

14-126-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

15-127-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

16-87- Terzi Baba-İlâhiler derleme.

17-126-14-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

18-127-15-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

19-129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

20-131-Kur’ân-ı-Kerîmde yolculuk-53-Ayetleri ve Terzi Baba- 

21-165-9- Ku-Ker-Yol-Kıyamet Sûresi.

------------------------- 

Bir hikâye birçok yorum serisi. 

1-25 -Köle ve incir dosyası: 

2-27 -Genç ve elmas dosyası: 

3-34 -Bakara dosyası:

4-61-Bir ressam hikâyesi:

5-76-Doğdular, yaşadılar hikâyesi: 

6-89-Her şey merkezinde hikâyesi. 

------------------------- 

Dîvanlar serisi: 

1-1-Necdet Divanı: 

2-2-Hacc Divanı: 

3-16-Divân (3)

4-87-Terzi Baba-İlâhiler derleme.

5-88-Nusret Tura-Divanı. 

6-129-Terzi Baba divanı, tüm şiirlerim. 

------------------------- 

İbretlik dosyalar serisi. 

1-17-kevkeb-kayan yıldızlar.

2-23-İbretlik değmez dosyası. 

3-73-Celâl Cemâl Celâl “hayalî Kamer’in hayal vâdîsi”

4-81-Hayal vadisinin çıkmaz sokakları. 

5-93-Mescid-i dırar/Kubbet-ul kara. 

6-98-Solan bahçenin/kuruyan gülleri.

7-105-Cemo ve Farko. 

8-112-Bir kardeşin soruları ve cevapları.

9-124-İbretlik bir değmez dosyası daha. Satih ince. 

10-128- İbretlik bir hikâye daha. Kaf dağı ve Zümrüd-ü Anka.

11-130-İbretlik bir hikâye daha. Kilise çanları. 

12-132-Kaner Yiğido-İbretlik bir hikâye daha-

13-169-İbretlik bir hikâye daha-Usta dan çırağına tavsiyeler-

------------------------ 

Umre dosyaları serisi 

1-2. Hacc Divanı:

2-20. Terzi Baba Umre (2009)

3-33. Terzi Baba Umre dosyası: (2010)

4-74. 2012 Umre dosyası: 

5-83- 2013 Umre dosyası.

6-97- 2015 Umre dosyası. 

7-106-(2016) Umre dosyası.

8-104-Hacc Umre ve hakikatleri. 

9-125-2018 Umre dosyası. 

10-173-2020-Umre dosyası.

------------------------ 

Diğer dillere çevrilen Terzi Baba kitapları serisi

1-5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

2- 6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

3-46. İngilizce, Salât-Namaz: 

4-47. İspanyolca, Salât-Namaz: 

5-48. Fransızca İrfan mektebi:

6-71. Mü-Geceler-Fran-les-nuits: 

7-93- 7. İngilizce. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8-100-14-İrfan mektebi ve şerhi-İspanyolca.

9-107-Vahy ve Cebrâîl- (Fransızca)

10-175- Mübarek geceler ve bayramlar. İspanyolca çevirisi. 

------------------------

Mektuplar ve zuhuratlar serisi:

Terzi Baba İnternet dosyaları:

------------------------ 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

1-2- 3- 4- 5- 6- 7- 8- 9- 10-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

11-12-13-14-15-16-17-18-19-20-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar . 

21-22-23-24-25-26-27-28-29-30-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

31-32-33-34-35-36-37-38-39-40-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

41-42-43-44-45-46-47-48-49-50-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

51-52-53-54-55-56-57-58-59-60-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

61-62-63-64-65-66-67-68-69-70-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

71-72-73-74-75-76-77-78-79-80-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

81-82-83-84-85-86-87-88-89-90- 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

91-92-93-94-95-96-97-98-99-100-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

101-102-103-104-105-

------------------------

Kitaplar devam ediyor şu an Yekün= (175+105=280)
