# TB. Kelime-i İdrîsiyye & İbrâhîmiyye

**Yazar:** Terzibaba - Necdet Ardıç

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/tb-kelime-i-idrisiyye-ibrahimiyye
**Sayfa:** 272

---

MUHYİDDÎN İBNÜ’L ARABÎ

FUSÛSU’L-HİKEM 

04 İDRİS ve 05 İBRÂHÎM FASSI

(122-4-5-) Ahmed Avni Konuk, Tercüme ve Şerhi. 

Hazırlayanlar Prof.Dr. Mustafa Tahralı-Dr. Selçuk Eraydın Şerhinin Şerhi.

Tekirdağlı İz-Terzi Baba Necdet Ardıç.

İRFAN SOFRASI 

NECDET ARDIÇ 

TASAVVUF SERİSİ (122-4-5-) NECDET ARDIÇ 

TERZİ BABA

Adres Büro: Ertuğrul Mahallesi Hüseyin Pehlivan Caddesi No: 29/5 

Servet Apt. 59 100

Tekirdağ

Ev: 100 yıl Mahallesi Uğur Mumcu Caddesi Ata Kent Sitesi A Blok Kat 3, D. 13.

Tekirdağ Tel: (0282) 408 93 84 

 (0533) 7743937 

www.terzibaba13.com terzibaba13@gmail.com Önsöz Muhterem okuyucularımız. Her ne vesile ile elinize ulaşan bu kitaplar, bünyelerinde gerçekten çok değerli ilim hazinelerini barındırmaktadırlar. Başta Aleyhissalâtu Vesselâm Efendimiz olmak üzere, Ondan bu ilmi naklen alan Şeyh-i Ekber (r.a.) Muhyiddîn İbn’ül Arabî Pirimiz ve sonra onu çeviren ve şerheden A. Avni Konuk büyüğümüz ve bu kitapları günümüz şartlarına uyarlayıp hazırlamış olan Prof. Dr. Mustafa Tahralı ve Dr. Selçuk Eraydın kardeşlerimizden Cenâb-ı Hakk ve Peygamber Efendimiz gerçekten çok razı olsun, kendilerine bütün kalbimizle şükranlarımızı sunarız. Bu arada okuyanlar tarafından anlaşılmasının biraz daha kolaylaştırılması için yapmaya çalıştığımız bu çalışmalarımızı da Cenâb-ı Hakk kabul buyursun. 

 Fusûsu’l-Hikem’deki Hikmetleri anlayabilmek için evvelâ bu hususun alt yapısının hazırlanması lâzım gelmektedir. Çünkü kurgusu, bâtın-i “tevhîd/teklik” üzeredir. Ancak genel anlayış zâhir-i “tenzîh” anlayışı üzere olduğundan içindeki mevzuların anlaşılması biraz zor olmaktadır. İşte bu yüzden bir ön idrak, alt yapısı oluşturmak gerekmektedir. 

 Epey seneler, bu alt yapı anlayışını hazırladıktan sonra nihayet bu sohbetlere başlanılmış oldu. Muhtelif yerlerde de devam edildi. Mukaddime ile sohbet başlangıcı (11/09/1996) dır. Muhammed Fassı ile bitişi (19/06/2013) olmuştur. Aslında bu mevzuların bitmesi söz konusu değildir ancak dünyadaki süremiz de kısıtlı olduğundan daha başka kitap ve mevzularla da ilgilenmemiz gerektiğinden bu kadarla yetinmek zorunda kaldık. 

 Bu ve benzeri kitaplar, Mevlânâ, Mesnevi-i şerif, Abdülkerim Cili, İnsân-ı Kâmil gibi sayabileceğimiz bu sahada olan ancak içeriği çok geniş az sayıda kitap, İslâm’ın ve dünya tefekkür ve kültür sahasının zirve kitaplarıdırlar. Bunları idrakli ve gerçek ma’nâ da okuyup inceleyememiş olan kimseler gerçekten büyük kayıp içinde kalmış olurlar. 

 Hayatın gerçek ma’nâ da anlaşılabilinmesi için ilk şart, kişinin hakikati itibari ile kendisini bilmesidir. Kendisini bilmeyen kişinin ilmi ne kadar çok olursa olsun hayal ve vehmine dayanmaktadır, bu hal de kişide nefsi bir benlik oluşturduğundan, bu sebeple kişi kendi hakikatine girmeye yol bulamaz ve bu âlemden isterse birkaç üniversite bitirmiş olsun, kendinin yabancısı/cahili olarak gider. 

 Bu ve benzeri kitaplar, kişiyi kişiye tanıtmakta ve oradan da kişi Rabb’ine yol bulabilmektedir. Aksi halde kişi gaflet ve atalet içinde bu çok değerli vakitlerini verip, hayal ve vehmi satın almış olur. Yapılacak iş; kişinin mutlaka kendine dönüş yolunu bulması ve kendinden geçen Hakk’a giden yolu bulması lâzım gelmektedir. Kişi evvelâ kendine ulaşamaz ise Rabb’ine hiç ulaşamaz. Çünkü “nefsine ârif olan Rabb’ine ârif olur” hükmü gerçektir. 

 Bütün bu hususların ses alma cihazlarından çıkarılıp, kayda geçirilmesi için gerçekten çok büyük bir gayret gösterip bıkmadan yorulmadan uzun bir çalışma yapan ve böylece bu kayıtları meydana getiren “Hulusi Korucu” Bey Kardeşimize de her istifade edebilen kimseler namına teşekkür ederiz. Cenâb-ı Hakk dünya ahiret işlerinde kolaylıklar nasip etsin İnşeallah. 

 Bende kayda alınan bu sohbetleri, okuyucularımıza yaraşır bir şekilde sunabilmek için gereken yazı ve sayfa düzenlemelerini uzun bir süredir yapmaya çalışarak nihayete erdirmeye çalıştım.

 Her bir fassı daha kolay okunur ümidi ile ayrı müstakil birer kitap olarak düzenlemeyi düşündüm, daha kısa bölümlerini de birleştirerek hazırladım. Eğer birkaç ciltte toplasa idim, ciltler oldukça kalın olur ve okunmalarında da zorluk olabilirdi, bu yüzden her bir fassı müstakil bir kitap olarak daha kısa bölümlerini de birleştirerek hazırladım. Ayrıca başta bulunan Mukaddimenin de bazı bölümlerini ayrı bir kitap olarak hazırladım. Cenâb-ı Hakk ilgilenen herkesi bunlardan faydalandırsın inşeallah. 

 Bilindiği gibi konuşma edebiyatı ile yazı edebiyatı arasında fark vardır. Buradaki konuşma sûretiyle olan sohbetleri fazla müdahele etmeden olabildiği kadar yazı şekline dönüştürerek, öylece kayda almış olduk. 

 Görüldüğü gibi bu bölümde İdrisiyyet ve İbrâmiyyet hakikatlerinden bahsedilecektir.

 Bu vesileyle; İlâh-i Ya Rabb-i bu dosyalardan meydana gelecek ma’nevi hasılayı evvelâ Efendimiz Muhammed Mustafa’nın (s.a.v.), Validelerimizin ve Ehlibeyti’nin ruhlarına hediye eyledim. Daha sonra Şeyh-i Ekber (r.a.) Muhyiddîn İbn’ül Arabî Pirimiz ve sonra onu çeviren ve şerheden A.Avni Konuk büyüğümüz ve bu kitapları günümüz şartlarına uyarlayıp hazırlamış olan, Prof. Dr. Mustafa Tahralı ve Dr. Selçuk Eraydın kardeşlerimizin ve bu kayıtları meydana getiren “Hulusi Korucu” Bey kardeşimizin geçmişlerinin, Nusret Babamın ve Rahmiye Annemin ve kendi Anne ve Babamın da ruhlarına hediye eyledim kabul eyle haberdar eyle Ya Rabbi. 

------------------- 

 NOT= Bu arada şunu belirtelim ki, bir yanlışlık olmasın diye metnin geçtiği yerleri “kalın” yazı ile A. Avni Konuk Beyin şerhinin geçtiği yerleri “italik-yan” yazı ile diğer Terzi Baba şerh ve izahları ise normal yazı ile belirtilecektir ki metin izahlardan ayrılmış olsun, aksi halde metin ve izahlar birbirine karışacağından yanlışlıklar olabilir. Bu ayrım çalışmalarını yapan “Hulusi Korucu” Kardeşimize çalışmalarından ötürü de teşekkür ederiz. Cenâb-ı Hakk hepimizin idraklerini açsın İnşeallah. 

 Son düzenlemeleri yapan oğlumuza da teşekkür ederiz, Cenâb-ı Hakk kendilerine ailece sağlık, sıhhat, güzellikler nasib eylesin. 

 Her halde, kasıtsız olarak, eksiklerimiz olacağından, bütün bunlardan şimdiden özür dileriz. Bu ve benzeri eserler üzerinde çalışmak ve faaliyet göstermek oldukça mes’uliyyetli bir iştir, Rabb-im mahcub etmesin. (Euzü bike minke) (senden sana/beşeriyetimizden ulûhiyyetine sığınırız.) (Huz bi yedi/elimden tut, ya Rasûlüllah.) 

------------------- 

 Muhterem okuyucularım; yine bu dosya/kitabı da okumaya başlarken, nefs’in hevasından, zan ve hayalden, gafletten soyunmaya çalışarak, saf bir gönül ve Besmele ile okumaya başlamanızı tavsiye edeceğim. Çünkü kafamız ve gönlümüz, vehim ve hayalin tesiri altın da iken gerçek ma’nâ da bu ve benzeri kitaplardan yararlanmamız mümkün olamayacaktır.

 Gayret bizden muvaffakiyyet Hakk’tandır.

 Tekirdağlı Terzi Baba. Necdet Ardıç. (20.01.2015) Bu hususta istifade edilebilecek diğer bir kaynak ise (24-6-Peygamber -3-Hz. İbrâhîm) isimli kitabımızdır, ondan da istifade edilebilir.

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ 

KELİME-İ İDRİSİYE’DE MÜNDEMİC OLAN “HİKMET-İ KUDDÜSİYE”NİN BEYANIDIR

 İdris; tedrisattan geliyor, Allah İdris’in (a.s.) tedrisattaki gayretini her birerlerimize vermesini niyaz ederim. İdris’in (a.s.) o günlere göre çok üstün meziyetli birisi olduğu söyleniyor, kendisi 15 kadar sanatın da mucididir. Terzilerin piri de İdris’dir (a.s.). Bu kelime-i İdrisiyenin içinde mevcut olan hikmet-i kudsiyenin beyanındadır. Yani İdris’e (a.s.) hikmet-i kuddusiyye – Kudsi Hikmet – verilmiştir. Bu bölüm onun açıklamasıdır. 

 Hikmet-i kuddusiyenin kelime-i idrisiyeye tahsisindeki hikmet budur ki, yani bu kudsi hikmesi niçin İdris’e (a.s.) tahsis etmişler, sebebi budur ki, İdris (a.s.) Riyazat-ı Şakka yani azametli bir riyazat, çok şiddetli bir riyazat ile nefsini hayvani sıfatlardan ve tabiat kudretinden ve arız olan noksanlıklardan temizlemiş ve akıbet ruhaniyeti hayvaniyeti üzere galebe etmekle kendi halinden çok soyunmuş, beşeriyetinden tecrit olmuş ve miraç sahibi olmuştur.

 İlk miracı yapan İdris’dir (a.s.). Melaike ile konuşmuş, nitekim 16 sene yiyip içmediği ve uyumadığı ve kuddisiyenin İdris’e (a.s.) tahsisindeki hikmet budur ki İdris (a.s.) zahmetli riyazata ve nefsini hayvani sıfatlardan ve tabiat kudretlerinden ve noksanlıklardan arazlardan temizlemiştir. Sonunda ruhaniyeti hayvaniyeti üzerine galebe etmekle çok çok soyunarak miraç sahibi olmuştur. Yani beşeriyetinden soyunarak miraç sahibi olmuştur.

 Melaike ve mücerret ruhlar ile konuşmuş idi. Nitekim 16 sene yiyip içmediği ve uyumadığı ve beşeriyetinden geçerek mücerret bir akıl haline gelmiş, sadece bir şuur olarak kalmıştır. O kadar büyük bir riyazatta bulunmuştur. 

 Ne yapmış? Nefsindeki hayvaniyeti tamamen üzerinden atmış, tabiatın hükümlerinden kurtulmuş, noksanlıklardan kendini temizlemiş, ruhaniyeti hayvaniyeti üzerine galebe etmiş ve miraç sahibi olmuştur. Demek ki miraç etmenin şartlarından birisi; riyazat gerekiyor. Bu riyazatı zamanımızda ne kadar uygulayabilir o ayrı bir konudur. Çünkü bu asrın şiddetli çalışması içerisinde çok fazla bir riyazat yapmak mümkün olmuyor. Onlar tabii bir yaşam içerisinde, tabiat şartları içerisinde yaşadıklarından bu riyazatları yapmak mümkün olmuştur. Birincisi riyazat, ikincisi bu riyazatın sonunda zaten hayvani sıfatlardan kurtulmak -işte tarikatın en büyük özelliklerinden birisi de budur- kendimizin hakikatini tanıyıp, hayvani yönlerimizi terk edip, insani vasıflarımızla kalmaktır. Gerçi bahsedilen hayvanlık aslında çok yüksek bir mertebedir ama biz bu mertebeyi yerinde kullanmadığımızdan düşük olarak kullandığımızdan hayvan sözcüğü bir misal olarak kullanılır hale geldi.

 Yoksa hayvan sözcüğü hakikatte çok yüksek bir sözdür. Yaşayan varlık manasınadır. Yaşayan “an” manasınadır. Yani mahlukatın insandan sonra en kemalli oluşumudur. Ama genelde kullandığımız hayvan bir aşağılık sözcüğü şekline bürünmüş hakaret anlamındadır. Burada kullanılması nefsimizi kötüleme yönünden kullanılan bir şekilde hayvani vasıflardan yani hayvanın vurucu kırıcı parçalayıcı vasıflarından kurtulmak için yoksa hayvanda melaike gibi de bir oluşum vardır. “Kuzu gibi, koyun gibi,” diyoruz uysallık bakımından. Onların da birçok iftihar edilecek tarafları vardır. 

İşte burada hayvanlıktan maksat düşük ahlaklardır. Bunlardan nefsimizi arıtmamız gerekmektedir. Ayrıca arız olmuş noksanlıklardan, aslında bizde o noksanlıklar yoktur ama sonradan arız olmuştur, bunlar neden olmuştur; çevre şartlarından, çevrenin değer yargılarından çevre neye değer vermişse ona değer vermekten arız oluyor. Gençliğimize doğru üzerimizde birçok gereksiz şeyler bunlar sonradan oluyor. 

 Bunlar arızlardır. Bunlardan temizlenme akıbet ruhaniyetin, hayvaniyeti üzerine galip gelmesidir. Yani dünyevi arzuları nefsani arzuları nefs-i emarenin üzerindeki tasallutu hakimiyetinin giderilip ruhaniyetinin hakim olmasıdır, aklının hakim olmasıdır. Bunların hepsinden soyunulmasıdır. 

 Diğer ümmetin Muhammed ümmetinin hasleti gibi miraç gibi miraçları yoktur. Miracı olan da Hakikat-i Muhammedi ümmeti gibi kemalli bir miraç değildir. İşte bu duruma gelmiş kişi melaike ve mücerret ruhlar ile konuşur. Bugün de o riyazatları yapan ruhlarla konuşur, melaike ile konuşur. Nitekim 16 sene yiyip içmedi ve uyumadı, mücerret akıl haline geldiği anlatılır. 

 Yukarıda anlatılan oluşumlar, cesetleri bedenleri benlik yaşantıları içerisinde akl-ı cüz yaşantıları içerisinde hayatlarını sürdüren filozoflar için anlaşılır bir şey değildir. Filozoflar ne yapıyorlar, akl-ı cüz, akl-ı beşer yoluyla hareket eden kimseler bazı olağan üstü hadiseleri inceleyip ne olduğunu anlayamıyorlar, neden, çünkü akılları kendi idrakleri çerçevesindeki bir şeyi anlayacak durumdadır. Onun dışındakileri anlayacak durumda değildir. Halbuki Hakikat-i Muhammedi yolunda olan kimseler akl-ı kül itibarıyla düşündüklerinden ve hayatlarını o şekilde sürdürdüklerinden tabi ki filozofların akl-ı cüz ile bakması gibi olaya bakması mümkün değildir. 

Yani yukarıda bahsedilen oluşumları bulmaları ve değerlendirmeleri mümkün değildir. İşte aklı vücuduna hakim olan filozoflar indinde kabul olunan bir şey değildir. Ama filozoflar ne yapsınlar ki onların akılları cisimle cismaniyet dairesinde mahsur ve mahpus kalmışlardır. Onların akılları cisimde ve cismaniyet dairesinde yani o çerçevede mahpus kalmışlardır.

 İşte bize en çok lazım olan şey aklımızı ve gönlümüzü hüviyete kavuşturmak. İnsanın en büyük özelliği hürlüktür, İslamiyet hürlük üzerine kurulmuştur, Cuma namazı bile o beldede hürlük yoksa kılınamıyor, işte bu hürriyeti evvela kendimizde bulmamız sonra da dış hüriyette bulunmamız lazımdır. O hudud haricine çıkamazlar ve insan yiyip içmese uyumasa ölür derler. Hani yukarıda 16 sene yemeden içmeden uyumadan yaşamış ama filozoflar yukarıdaki işin hakikatini bilmeyen filozoflar bu kadar uzun süre yiyip içmezse ölür giderler diyor. Bu dedikleri şey vücutlarına kesret ahkamı vaki olan insanlar için uygundur. Şimdi her birerlerimiz 16 sene değil 16 gün yememiş içmemiş olsak hepimiz ölürüz, ama burada bahsedilen şey, tabiî ki başka bir hadisedir. Velakin nefislerini tabiat kudretinden ve cismi ağırlıklardan kurtaran zevat hakkında asla doğru değildir. Tarihte birçok evliyaullahın bu şekilde yaşadığını yazılardan okuyoruz. Bu zevatın hayat hikayeleri yaşantıları, geçişleri akl-ı cüziye erbabı için bunların anlaşılması mümkün değildir. Zira onların akılları sınırlı bir daire içerisinde tabiyeye ve mantığa bağlı kalmıştır. O kayıtlar içinde kalmıştır, onun için o kimselerin halini anlayamazlar. 

“Kuddüs” mukaddes manasına “Takdis” kelimesinden çıkmaktadır. Lügat manası; tathirdir. Istılahta Hakkı imkan ve ihtiyaçtan ve bu alemin noksanlıklarından ve kendinin gayrı bulunan mevcudada nispeten kemal ad olunan kemalattan cenabına layık olmayan şeyden temizlemektir. Zira Hakk Sübhanehu Teala ve O’nun kemalat-ı Zatiyesi akıl ve vehim ve hayal ile idrak olunan kemalattan ala ve ecelidir. Nitekim kemal ehlinden bir zat Cenab-ı Kibriyaya hitaben buyurur; 

“Ey noksandan pak ve ey a’demden müberra (gayriden ayrılmış olan) yüce zat, senin vasfında akıl ileriye bir adım atabilir mi? (Yani seni vasfetmek için cüzi akıl bir yere gidemez. Yani seni anlatamaz. Burada akl-ı külden bahsetmiyor, söz konusu olan akl-ı cüzdür.) A’mâ olan kimse kulağı ile renkleri ve suretleri nasıl görür veyahut sağır ve göz ile ezgi nağmeyi nasıl işitir.” Zira gayra mensup olan kemalat asıl makamdan mütenezzildir. Hakiki ıtlaktan hariç ve mütekayyiddir, ilahi kemalat üzerine müteferridir. “Kuddüs” keyfiyet ve kemalat üzerine “Subbuh”dan daha hastır. Zira onda pek şiddet ve kesretle zatı tenzih manası vardır. “Hakk tenzih ve teşbihten münezzehtir” denildiği vakit tenzih ve teşbihten tenzih edilmiş olur. Tenzih edersen sınırlandırırsın, teşbih edersen bağlarsın, dolayısıyla da bunlardan da tenzih etmek lazımdır. Tenzihin bu nevinde çok mübalağa vardır, tesbih yalnız makam-ı cem ve takdis ise makam-ı cem ve tafsil haseiyledir denir. İşte bunun için Nuh’un (a.s.) tenzihi akli ve İdris’in (a.s.) tenzihi dahi hem akli hem de nefsidir demişlerdir. 

 Hikmet-i Subbuhiye ile hikmet-i kuddusiye arasında manen ve mertebeden münasebet olduğu için yekdiğerine mukarin kılınmıştır. Yani Nuh (a.s.) ile İdris (a.s.) yakınlaştırılmıştır, yan yana alınmıştır. Nuh (a.s.) her ne kadar, zaman bakımından İdris (a.s.) dan sonra gelmiş ise de daha çok olanın tehiri evla olduğundan onun hikmeti hikmet-i subbuhiyeden sonra irad olundu. 

------------------- 

1.Paragraf:

 Ulüvv, iki nisbettir. Ulüvv-i mekân ve ulüvv-i mekânettir. İmdi ulüvv-i mekân وَرَفَعْنَاهُ مَكَانًا عَلِيًّا (Meryem, 19/57) ve a'lâ-yı emkine, âsiyâb-ı âlem-i eflâk onun üzerine devr eden mekândır. Ve o, felek-i şemsdir. Ve İdrîs (a.s.)ın makâm-ı rûhâniyyeti ondadır. Ve tahtında yedi felek ve fevkinde yedi felek vardır. Ve o, on beşinci felektir. İmdi onun fevkındeki felek-i Ahmer, ya'nî Merîh, felek-i Müşteri, felek-i Zuhal, felek-i Menâzil, felek-i Atlas, felek-i Burûc, felekül-Kürsî ve felekü'l-Arş'dır. Ve onun dûnunda felek-i Zühre, felek-i Utârid, felek-i kamer ve Küre-i Esîr ve Küre-i Hava ve Küre-i Mâ' ve Küre-i Türâb'dır. Binâenaleyh o, eflâkin kutbu olması haysiyyetiyle refîü'l-mekândır. (1). 

------------------- 

 Ulüvv yani yükseklik iki nisbettir, ulüvv-i mekan ve ulüvv-i mekanet. Ulüvv-i, mekan; mekanın yüksekliği ali yani yüce mekan, ulüvv-i mekanet ise onur, ağır başlılık, asalet manasınadır. Ulüvv-i mekan mekanın yüceliği, ulüvv-i mekanet ise kişinin yüceliğidir. Ulüvv-i mekan yani mekanın yüksekliği 19/57 “Biz onu yüce bir mekana yükselttik” Ulüvv ve yükseklik iki nisbettir, birisi mekanın yüksekliği diğeri de mekanetin yüksekliğidir ve mertebenin yüksekliğidir, ulüvv-i mekanın delili Kur’an-ı Kerim’de İdris (a.s.) hakkında varid olan وَرَفَعْنَاهُ مَكَانًا عَلِيًّا 19/57 “biz onu yüksek mekana yükselttik” kavl-i şerifidir. Bu ayet mekanın yüksekliğini belirtmektedir. Mekanların en yükseği üstüne alem-i eflak değirmeninin çarkının döndüğü mekandır ki o da felek-i şemsdir. Zira arzdan itibaren kendi manzumemizin merkezine müteveccihen en yüksek bir merhale ve bir mekana çıkmak tasavvur olunursa o mekan ancak felek-i şemsdir. 

 Yani arzdan yukarıya çıkmak gerekse en yüksek mekan bizim için güneştir. Ve bu itibar arzdan böyle olduğu gibi Müşteri ve Zühalden yani diğer gezegenlerden dahi böyledir, zira manzume-i şemsi teşkil eden seyyaratın cümlesinin merkez-i feleki şemstir. İdris’in (a.s.) makam-ı ruhaniyeti de oradadır. Yani biz onu yüce makama yücelttik derken güneşten bahsedilmektedir. Zira İdris (a.s.) sıfat-ı beşeri tabiinden soyunmuş olup sıfat-ı ruhaniye ve heyet-i nuraniye ile baki kaldı. Yani İdris (a.s.) daha evvel başta söylediği gibi beşer sıfatlarından soyunmak suretiyle tabiyeden beşeriyet-i tabiyeden de ayrıca soyunup sıfat-ı ruhaniye ve heyet-i ruhaniye ile baki kaldı. Böylece zulmeden nefsinin heyet-i ruhi münevverenin heyetine münkalib oldu. Yani zulmet olan nefsi ruhaniyete dönüştü, sureti dahi heyeti ruhaniyeye münasip olan suret-i misaliyyeyi nuraniyeye tahavvül etti. Onun sureti dahi ruhani heyete münasip olan misali bir suret-i nuraniyeye döndü. 

 Bu nurani münasebet ile felek-i şemse uruc eyledi. Felek-i şemse cisim ile uruç maddeten mümkün değildir. Yani şu bedenlerle oraya yükselmek mümkün değildir. Mümkün olunduğu farz olunsa şems cismi yakar ve onun kesafetini yok eder. Çünkü küre-i şems ve küre-i arz gibi soğuk bir cisim değil ateşten bir buhar haldedir. O makama ancak ruhen yükselmek mümkündür. Yani ceset ile güneşe gitmek mümkün değildir. İşte İdris’de (a.s.) cesedini nura tahavvül ettirdiğinden dolayısıyla o nuruyla, o ruhuyla oraya yükselmiştir. Zira latif ruh kesif cisim gibi ateşte yanıp yok olmaz. Nitekim riyazatla latifleşen evliyaullahtan ateşte yanmamak ve suya batmamak ve havada uçmak gibi asar-ı ruhiye zahir olur. İşte İbrahim’in (a.s.) de ateşte yanmamasının sebebi burada bir daha anlaşılıyor. 

 Çünkü kendi cesedini ruhaniyetine inkılab ettirdi. Ruhaniyet de yanmayacağına göre orada yanma olmamıştır. Bu sadece peygamberlerde değil birçok evliyaullahda da kitaplarda da okuduğumuz gibi bilinmiş oluyor.

 Malum olsun ki Hz. Şeyh (r.a.) güneş feleğinin ulüvv-i makamını anlatmak için eski heyetin mucubince yani eskilerin dünyaya bakışına göre bunu yazmış o günkü günlerde. Feleklerin mertebelerini anlatmıştır. Maksatları ilm-i heyetten bahsetmek değildir, yani heyet ilminden bu mukevvenat ilminden bahsetmek değil, güneş manzumesine nazaran insanlara mekanın yüksekliğini, hangi mekanın yüksek olduğunu anlatmaktır. Bunu insanlar anlasınlar diye zaman-ı alilerindeki ulemanın tasavvuratına mutabık beyanatta bulunmuşlardır. O gökyüzü alimlerin düşündüklerine uygun bir izah şekli yapmıştı ve bu beyanat-ı aliye heyet-i cedideye göre yani bu anlatış yeni ilme göre ulüvv-u mekanın eski düşünceyi değiştirmesi gerekmez. Eskilere göre şems eflakın merkezi olmak itibarıyla onun üstünde ve altında her bir felekten güneşe nazar olunsa maddi mekanın en yükseğidir. 

 Yeni görüş heyetine nazaran manzume-i şemsin merkezi ve kalbi yine felek-i şemstir. Yani güneş manzumesinin kalbi merkezi yine güneştir. Bu manzumeyi teşkil eden seyyaratın tümü güneşin etrafında belirli bir yörüngede dönerler. Güneşe en yakın bulunan Merkür (Utarit) olup ondan 15 milyon, Zühre 26 milyon, arz 37 milyon, Merih 56 milyon, küçük gezegenler takriben 100 milyon, Müşteri 192 milyon, Zuhal 355 milyon, Uranüs 710 milyon, Neptün 1150 milyon merhale uzakta devreder. Bu gezegenlerin herhangi birisinden kendi merkezi olan şemse nazar olunsa maddi mekanın en yükseği güneş olur. Şu halde güneş gerek eski heyete ve gerekse yeni düşünürlere feleklerin kutbu olması cihetinden mekanların üstüdür. Bunda asla ihtilaf yoktur. 

 Ama merkezden nazar olunursa dünyadan itibaren güneşten daha yüksek maddi mekanlar çoktur. Uranüs, Neptün, diğer manzume-i şemsiyeler gibi buradaki ulüvv (yükseklik) her seyyarenin kendi merkezi olan şemse nispetledir, zira Cenab-ı İdris arzda bulunduğu halde hakkında buyuruldu, وَرَفَعْنَاهُ مَكَانًا عَلِيًّا 19/57 

 SUAL: Hak Teala Kur’an-ı Kerimde alel ıtlak وَرَفَعْنَاهُ مَكَانًا عَلِيًّا 19/57 buyuruyor ve mekanın refii şems olduğu tashir etmiyor, yani yüce bir mekan ama o mekanın güneş olduğunu açıkça belirtmiyor. Halbuki bir daire muhitinin herhangi bir noktasından merkezden geçmek üzere bir doğru hat uzatılmış olsa yani dairenin kutru tâmmı resmedilse muhiti mukabilden geçtiği nokta merkezden daha uzak ve daha yüksek olur. Bu itibarla güneş refiul mekan olmaması gerekir. 

 CEVAP: Bu yüksek fassın nihayetinde beyan olacağı üzere ulüvv dört nevidir. Yani yücelik dört nevidir. Ulüvv-i Zati, ulüvv-i sıfati, ulüvv-i mekanet, ulüvv-i mekandır. Ayet-i kerime de ulüvv-i mekan bil ibare ve diğer ulüvvlar bil işare beyan buyurulur. Güneşten gayri bu dört nefi ulüvv ile vasıflanmış olan hiçbir mahal yoktur. Zira şems kendi tevabii olan gezegenlerin menşeyi olduğundan onlara nazaran ulüvv-i Zati sahibidir, ve bu tevabi onun ziya ve hararetine muhtaç bulunduklarından bu cihetleriyle sıfati sahibidir, cazibesiyle onların hakimi ve müdebbiri olduğundan ulüvv-i mekanetle vasıflanmıştır. Her birisinden kendisine kadar olan mesafatın cümlesinden uzak ve yüksekte olduğundan ulüvv-i mekan sahibidir. 

 Dört türlü yükseklik vardır, biri ulüvv-i Zati, yani Zati yükseklik, ulüvv-i sıfati yani sıfati yükseklik, ulüvv-i mekanet, diğeri de ulüvv-i mekandır. Güneş bunların hepsini kapsamına almaktadır, şöyle ki ulüvv-i Zati yani diğer seyyareler kendisinden meydana geldiğinden onların Zatıdır.

 Diğer gezegenler kendisinden ışık aldığından kendisinden yararlandıklarından uluv-i sıfatidir yani onunla hayat bulurlar sıfati olarak da onlardan yüksektir, derece olmakla yani güneş olması bakımından da hepsinden büyük hepsinden güçlü olması bakımından da ulüvvdür, yani mekanet yönünden de ulüvvdür, diğer yönüyle mekan yönüyle de onlardan yüksektir. Yani mekan olarak yüksektir, mekanet olarak değerlidir, sıfat olarak da değerlidir, Zat olarak da öyle, bütün bu ulüvv onda vardır. 

-------------------

2. Paragraf:

 Ve ulüvv-i mekânete gelince, o bizim için, ya'nî Muhammediler içindir. Allah Teâlâ وَاَنْتُمُ الاَعْلَوْنَ (Muhammed, 47/35) buyurdu. Ve Allah Teâlâ bu ulüvvde sizinle beraberdir. Ve o, mekândan müteâlîdir; ve mekânetten müteâlî değildir (2). 

------------------- 

Ulüvv mekanete gelince o bizim için yani Muhammediler içindir, Allahüteala وَاَنْتُمُ الاَعْلَوْنَ 47/35 buyurdu. Allahüteala bu ulüvvde sizinle beraberdir ve o mekandan mütealidir, ve mekanetten müteali değildir. Burada Muhammediler için çok büyük güzellikler olduğunu beyan ediyorlar. Yani ulüvv-i mekanet güç, kuvvet, asalet, güzellik ve ulüvv-i mertebe ve menzilet yani mekan ve menzil hasretsen bizim için yani Muhammed’e (s.a.v.) tabi olan verese içindir, varisler içindir. Mekan ve mekanet bunların ikisi de bizim içindir. Nitekim Hak Teala Muhammediler hakkında وَاَنْتُمُ الاَعْلَوْنَ 47/35 buyurur, “Siz Âlilersiniz” sizin gayriniz olan ümmetler üzerine mertebeten ve menzileten âlilersiniz demektir. Allahüteala cemiyet-i esmaiyeti cihetinden bu ulüvv-i mekanette sizinle beraberdir. Zira sizin hüviyetiniz Hakktır, siz Hakkın zahirisiniz. Zira Hak cisim olmadığı cihetle mekandan mütealidir fakat mekanetten müteali değildir. Cenab-ı Hakk mekandan münezzehtir, ama mekanetten münezzeh değildir. 

 Yani Cenab-ı Hakk bir mekanın içine girmez veya orası ile sınırlanmaz ama mekanet, yücelik O’nun en büyük vasfıdır. Ulüvv yani yücelik nispeti iki şekilde olur, birisi âlinin sırf kendi şanındandır, bu ulüvv-u hakiki ve zatidir, yani bu yücelik hakiki ve zati bir yüceliktir. Diğeri mekan-ı âliye nispetle olur bu da ulüvv-i izafidir. Yani izafi yüceliktir. Böylece Hakkın ulüvvü, ulüvv-u hakiki ve Zati olan ulüvv-u mekanettir, zira Hakkın vücud-u mutlak mertebesi vücud-u mukayyet mertebesinden a’lâdır. 

------------------- 

3. Paragraf:

 Ve vaktaki bizden nüfûs-i ummâl havf etti, Hak Teâlâ ma'iyyeti وَلَنْ يَتِرَكُمْ اَعْمَالَكُمْ (Muhammed, 47/35) kavliyle itbâ' eyledi. İmdi amel mekânı taleb eder. İlim ise mekâneti taleb eyler. Böyle olunca Hak Teâlâ bizim için iki rif’at beynini cem eyledi ki, biri amel ile ulüvvi mekân ve diğeri ilim ile ulüvv-i mekânettir. Ba'dehû ma'iyyette tenzîh-i iştirak için "Sen Rabb-i a'lânı bu iştirak: ma'nevîden tesbih et" (A'lâ, 87/1) buyurdu. Ve insanın, ya'nî insân-ı kâmilin, a'lâyı mevcudat olması a'ceb-i umurdandır. Halbuki ister mekâna veya ister menziletten ibaret olan mekânete olsun, ulüvv, ancak ona tebaiyyet ile nisbet olundu. Böyle olunca onun ulüvvü li-zâtihî olmadı. Binâenaleyh o ulüvv-i mekân ve ulüvv-i mekânet ile alîdir. Şu halde ulüvv, onlar içindir (3).

------------------- 

 Amel için mekan lazım, ilim mekaneti taleb eder, böyle olunca Hakk Teala bizim için iki rif’at beynini cem eyledi. Biri amel ile ulüvv-i mekan, diğeri ilim ile ulüvv-i mekanettir. İbadet niçin lazım olduğu buradan anlaşılıyor. İki kemalat ortaya çıksın diye. Bunlar mekan ve mekanet. insan-ı kamilin mevcudatın âlası olması acayip işlerdendir. Halbuki ister mekanen veya ister menzileten ibaret olan mekanete olsun ulüvv ancak ona tabiiyetle nisbet olundu. Böyle olunca onun ulüvvu kendi zatı için olmadı. Böylece o ulüvv-i mekan ve ulüvv-i mekanet ile âlidir. Şu halde ulüvv onlar içindir. Yani Muhammediler içindir. Yani Muhammed suresinde (s.a.v.) de vaki olan “Allah sizinle beraberdir.” Kimlerle? Muhammedilerle . وَاَنْتُمُ الاَعْلَوْنَ Ayet-i kerimesi kavliyle Hakk Teala bizi ulüvviyet ile vasf edip وَاللَّهُ مَعَكُمْ “Allah sizinle beraberdir” kavliyle bizimle beraber olduğunu ispat edince ümmet-i Muhammediyeden ilahi hakikate ıttıla olmayıp, yalnız salih amel işleyen kimseler uluvden ulüvv-i mekaneti anladılar. 

وَاللَّهُ مَعَكُمْ “Allah sizinle beraberdir” kavliyle bizimle beraber olduğunu ispat edince yani 47/35 ayetinde “Allah sizinle beraberdir” kavliyle bunu ispat etti Cenab-ı Hakk. Hani bir çok ayette وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ 50/16 “Size şah damarından daha yakındır”, وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِى 15/29 “Ona ruhumdan üfürdüm” ve وَاَيَّدْنَاهُ بِرُوحِ الْقُدُسِ 2/253 “Sizi Ruh-ül Kuds ile destekledik” ve وَهُوَ مَعَكُمْ اَيْنَ مَاكُنْتُمْ 57/4 “ O sizinle beraberdi siz neredeydiniz” gibi ayetlerde de belirtildiği gibi. 

 Bu beraberlik Ümmet-i Muhammed’e has bir beraberliktir. Bizden evvelki ümmetlerin böyle bir beraberliği yoktu. Gayrılığı vardı. Neden? Hakikat-i Muhammedi üzere daha hayatları kemale ermediğinden gayrılıkları vardı. Ama ümmet-i Muhammed Hakikat-i Muhammedi üzere ilgileri ve bilgileri olduklarından ayniyet üzerine hayatlarını sürdürdüklerinden beraberlikleri vardır, ümmet-i Muhammed’e has bir oluşumdur. Onun için ne kadar şükretsek veya kendimizi ne kadar yüceltsek azdır. Nefsani olarak değil rahmani olarak tabi ki. Ümmet-i Muhammediyeden hakayık-ı ilahiyeye dahil olmayıp, yani ilahi hakikatlere dahil olmayıp, yalnız salih amel işleyen kimseler ulüvvden uluv-u mekaneti anladılar. Yani yücelikten mekanın yüceliğini anladılar. “Hakk mekandan münezzehtir” böylece bizim için sabit olan alemiyet yani yücelik ilim hasebiyledir. Biz ilim olarak bir yücelik biliriz dediler, zira biz cisim-i kesifiz, mekaniyet ile muttasıfız. Yani kesif cisimleriz, mekan ile vasıflanırız.

 Eğer bizim ulüvvumuz mekan ile olsaydı bizim ile maiyet-i Hak sabit olduğuna göre yani Hakkın mahiyeti sabit olduğuna göre Hakkın mekandan münezzeh olmaması lazımdır. Eğer Hakk bizimle beraberse bunu biz ilim olarak düşünürüz. Fiil olarak değil, bizatihi Hakk bizimle beraber düşünemeyiz. Eğer Hakk bizimle beraber olsa o zaman Hak mekandan münezzehtir, biz ise mekanız Hakk bizimle birlikte olmuş olduğuna göre Hakk bir mekanda olmuş olur. Biz bunu böyle düşünemeyiz, bundan da tenzih ederiz. Hakkın mekandan münezzeh olmaması lazım gelir eğer seninle beraberse. Niye böyle düşünüyorlar; Meseleye kişilik yönünden baktıkları için öyle düşünüyorlar, kişiyi kişi olarak görüyorlar ondan öyle düşünüyorlar. Halbuki ümmet-i Muhammed yapmış olduğu riyazatlarla cesetlikten berî olmuş kurtulmuş oluyor.

 İşte o şekilde kişi ile Allah birliktedir, Muhammedileri vasfı odur zaten. Nefsani, yaramaz sıfatlardan kurtulması beşeriyetinden kurtulması dolayısıyla ruhani hale gelmesi, ruhaniyle birlikte latif ulüvv-u mekanet haline gelmesi işte o zaman Cenab-ı Hakkın onunla birlikte olması özelliği ortaya çıkıyor.

 Ama bunun böyle olduğunu bilmeyen Salih amel işleyen Muhammediler bunu inkar ediyor, “bu ilmi bir olaydır “diyorlardır. Nasıl ki فَاَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَم وَجْهُ اللَّهِ 2/115 ayetinde nereye baksanız Allah’ın veçhini görürsünüz ve وَاللَّهُ وَاسِعٌ عَلِيمٌ 24/32 Cenab-ı Hakk “ ilmiyle her tarafı kuşatmıştır” ifadesinde bulunuyorlar, zatıyla değil ilmiyle burasını da böyle anlıyorlar. Onların da anlayışına hürmet edilir, onlar da o kadarını biliyorlar. Yani Güneşten aldıkları ziya Allah’ın ilminden aldıkları o kadardır. Ama ilmin ulüvvu, yüksekliği, sonu olmadığından ümmet-i Muhammede de bütün bu ilimler verilmiş olduğundan kim ne kadar hakikat-ı Muhammediden ilim alırsa o kadar ulüvv-u mekanet hükmüne girer. 

 Bu yükselme mekanda değil manadadır. Halbuki o amelin sureti olur. Yani salih amel işlediği zaman bu amellerin birer sureti olur ve suret ise mekan ister. Hak bizimle beraber olup ulüvvumuz dahi ulüvv-i mekanet ve mertebe den ibaret olunca amalimizin suretleri nerede mahpus olur deyip amellerinin ecri fevt olacağından korktular. Yani yanlış bir şeyler düşünüp de amellerimiz boşa gitmesin hiç hükmüne gitmesin diye korktular, ilim ile beraberdir dediler. Yani bu ilmi bir oluşumdur, yukarıdaki ayette وَاللَّهُ مَعَكُمْ “Allah sizinle beraberdir” bu ilmi bir oluştur dediler, fiili bir oluş değildir dediler. 

 Eğer Allah bizdedir beraberdir hükmüne girdiğinde amellerinin yok olacağından korktular. Tabi ki orada amel yok olacaktır. Eğer sen varsan amelin varsa suçun günahın iyiliklerin varsa, sen varsın demektir. Sen varsan Allah orada yoktur. Çünkü sen orada nefsinle kaimsin orada demektir. Kişi enaniyetinden kurtulmadıkça Allah ile birlikte olamıyorsun. Bunun için Hakk Teala وَاللَّهُ مَعَكُمْ ” kavline mütakiben “Allahüteala amal-i cismaninizden ve onların ücurundan bir şey noksan kılmaz” buyurdu onlara. Yani amelleriniz yok olmaz onların ecirleri hepsi verilir diye onlara güç verdi. Şimdi amel mekanı ve ilim mekanatı ister. Eğer biz amel sahibi isek yani sadece amel sahibi isek bir mekana ihtiyacımız vardır. O zaman o mekan yücelmiş oluyor. Yüce bir mekan olmuş oluyor. Yine o mekan senin varlığınla değerlenmiş oluyor. Zira amel cismin aza ve cevarihı vasıtası ile sadır olan suretlerden ibarettir. O suver alem-i kevnde yani o suretler kevn aleminde muhafaza edilir. Yapmış olduğu namazından, konuşmasından her şeyinden meydana gelen suretler bu alemde muhafaza edilmektedir.

 Amel mekanı ve ilim de mekanatı ister. Yani ilim yüceliği ister. İlimde mekan yoktur. İlim bilgisinin mekana ihtiyacı yoktur. İlim ilimdir ama amel bir yerde yapılması lazım mekana ihtiyacı vardır. İşte bu ulüvv-i mekan, ulüvv-i mekanet. Ulüvv-i mekanet sahipleri ilim erbabıdır. Yani irfan ehlidirler, asalet ehlidirler, yüce kimseler manasınadır. Zira amel cismin aza ve cevahiri vasıtasıyla ve ilim mekanet ister zira amel cismin aza ve cevahiri vasıtasıyla sadır olan suverden ibarettir. Yani cismin amellerinden meydana gelen suretlerdir. O suretler kevn aleminde muhafaza edilir. Kıldığın namazından, oruçlarından yani her şeyinden meydana gelen suretler bu alemde muhafaza edilmektedir. Bu hal zamanımızda nazar-ı hissi ile de anlaşılmaktadır.

 Nitekim cismin her anında vaki olan efal ve harekatını önüne bir fotoğraf makinesı koyuverilince zaptetmek mümkün oluyor. Bütün alem hareketten meydana gelmiştir hep hareket vardır, bu hareketlerin hepsinin fotoğrafları çekilmekte tesbit edilmektedir, bütün bu ameller. Sinema şeridi gibi bütün alemdeki ne kadar hareket varsa, o kadar çok fotoğraf makinesı var ki özel olarak herkesin, genel olarak tüm alemin fotoğrafları çekilmektedir. Bu her an yapılmaktadır. Bunun karşılığı olan insanların yapmış olduğu filimlerdir. 

 O anda gözün kapalı ise kapalı, elin aşağıda yürüyorsan, hangi hareketin o saniyedeki şekliyle seni tesbit etmişse onu donduruyor olduğu gibi kalıyor ve onu zapt ediyor. Video kaydı gibi bütün fiillerimiz kayıt ediliyor. Böylece cismin tümü vaziyet ve tavırlarının hareketlerinin suretleri her cihetten fezaya yayılıp, hiç boşluk bırakmadan bütün fezaya yayılıyor. Televizyon yayınları o çevrede her noktadan yayın alınır hiç boş alan kalmaz. Sayısız televizyon alıcısı koysan çalıştırsan hepsinden görüntü alırsın. Demek ki bu yayınlar bölünme kabul etmeden o bölgeye muhittir. 

 Yapılan hareketler feza içine onların görüntüsü yayılıyor feza alemi içinde onlardan hiçbir kayıp olmaz. Şöyle kabul edelim, 100 sene evvel yeryüzü üzerinde meydana gelen muharebatın suretlerini harbin şekillerini bu suretlerin fezadaki suretlerinden daha seri bir suretle hareket edilerek bir fotoğraf makinesi ile önlerine geçilmek mümkün olsa onların cümlesi zapt olunabilir. 

Yani saniyede 300 bin Km kızla giden bir ışıktan 400 Km/s sürate çıkılsa belirli bir süre sonra onların önüne geçersin onları makinede zapt edersin hareketlerini o senin kaydına girmiş olur. (yorum: Bu anlatımla fotoğraf çekmek mümkün değildir, çünkü sen 400bin Km/s hızla gidiyorsun ışık 300bin Km/s hızla gittiğine gör ışık senin fotoğraf makinene giremez yani ışık seni yakalayamaz.) O savaş sanki bugün yapılıyormuş gibi olur. Zaten onlar öyle. Nasıl güneşin ışıkları bize 8 dakika 18 saniyede geliyorsa biz 8 dakika 18 saniye evvelini görüyoruz güneş doğduğu zaman o andaki doğuşu değil. Buna göre 70 yıl da gelen ışık var yıldızlardan 1000 sene de gelen ışık da var uzaydaki yıldızlarda. 

 Bazılarının ışığı bize geldiği zaman o yıldız beklide söndü o yıldız bitmiş olabilir. İşte 50 yıl evvelki bir hadise karşısındaki bir gezegenden onun filimi çekilmiş olsa orada oynayan görüntüler burada çoktan bitmiş oluyor. Güneşte televizyon yayını olduğunu düşünelim, yayını kestikleri andan itibaren biz dünyada o yayını 8 dakika 18 saniye süre ile daha izlemeye devam edeceğiz demektir.

وَمَا تَكُونُ فِى شَاءْنٍ وَمَا تَتْلُوا مِنْهُ مِنْ قُرْاَنٍ وَلاتَعْمَلُونَ مِنْ عَمَلٍ اِلا كُنَّا عَلَيْكُمْ شُهُودًا 10/61 “Biz ancak sizin üzerinize şahid ve rakib olduğumuz halde bir şanda olursun, ve Kur’an tilavet edersen ve amelinden bir şey işlersin “ ayet-i kerimesi Hakkın maiyetle beraber şuunat ve kelimat ve amal-i insaniyenin mazmutiyetini beyan buyurur. Yani bu ayette bütün bu oluşumların zapt edildiğini buyurur. 

 Şimdi suver-i amal en yüksek mekan olan yani amellerin suretleri en yüksek mekan olan Sidret-ül Münteha’ya kadar vasıl olur yapılan ameller. Ve Sidre lügaten kenardaki ağaç manasına gelir ve güneş sistemimizi teşkil eden her bir seyyare bir şecer düzeyindedir. Yani güneş sisteminin çevresinde olan gezegenler bir ağaç düzeyindedir. Böylece Sidret-ül Münteha en son gezegenin taayyününden ibaret bulunur ki, bu seyyareye Neptün ismi verilmektedir. Bu gezegene ulaşan güneş ışığı dünyaya ulaşan ışığın binde biri nispetindedir. Hayal suretlerinin yayılması Güneş ışığının bulunduğu mahallerde vaki olur. Bu son gezegen dünyadan itibaren güneş sistemimizi teşkil eden gezegenlerin en uzağı ve en yükseğidir. Fakat bundaki ulüvv ancak ulüvv-i mekandır. Geçmişte zikrolunan üç nevi ulüvv-i şems gibi burada mevcut değildir. 

 Yani her ne kadar Neptün en geniş gezegen yani en geniş yörüngeli gezegen dünyaya göre güneş ışınlarını bin kat daha az almaktadır. Buna göre madde olarak her ne kadar yüksekse de ulüvv-i mekan değildir. Yani madde olarak yüksek ama güneşin az aldığından dolayısıyla bu hareketler bu suretler de güneş ışığı ile yayıldığından oraya da güneş ışığı binde bir gittiğinden dolayısıyla oraya daha az hayal gitmektedir. Güneşten dünyaya gelen ışıklar bin misli ona göre fazla olduğundan yani orası yüksek olmakla birlikte ulüvv-i mekanet değil ulüvv-i mekandır, yani mekan yönüyle yüksekliği vardır. İlim yönüyle yüksekliği yoktur. Daha önce zikrolunan ulüvv-i şems yani güneşin yüksekliği gibi burada mevcut değildir. 

 Yani güneşin zatından onların çıkması bir yüksekliği, ışığından faydalanmaları ikinci yüksekliği, merkez olduğu için diğer gezegenlerden üstün olması gibi onda bu özellikler yoktur. Yani yüksek de olsa bu özellikler yoktur, dolayısıyla güneş ulüvv-i mekandır, bu sistemin en yükseği güneştir. İşte bu hayali suretlerin zapt edilmesi dar-ı ahirette o darın maddesine göre cesetlenip, meydana gelip sahibinin yakını olur. Yani kim nasıl hareket etmişse onlar suretlenir ve bir yerde muhafaza edilir, ahrette bunlar o kişiye yaklaştırılır. Yani yanına verilir. 

 Eğer o salih amel ise suret-i hasenede ve eğer kabih ise suret-i kabihede tecessüd eder. Yani güze bir amel ise salih bir şekilde gelir ama kötülükler içinde bir amel ise kötülük olarak karşına çıkarlar. Böylece herkes dahil olacağı cennetin nimetlerine hurilerine ve sair esbab-ı tenaumu nimetlerini alemde tahsil edip beraberce götürür. Yani bu alemde tahsil edip kazanıp beraberce götürür. İşte bunun için Hakk Teala وَاِنَّ جَهَنَّمَ لَمُحِيطَةٌ بِالْكَافِرِينَ 9/49 “Cehennem küffarı elan muhittir.” buyurmuştur. Yani onlar sadece orada cehenneme girecekler değildir, burada cehenneme girmişlerdir. Onun tam aksi mü’minlerde burada Cennet’e girmişlerdir. Cennet onlara muhittir daha burada iken. Hani zaman zaman Cennet meselesi mevzu oluyor ya işte şu yaşadığımız hayat Cennet muhitinde olduğumuzun işaretidir. Şu halde ümmet-i Muhammediyeden olan bizler için Allahüteala iki yüksekliğin arasını cem etti, yani iki yüksekliği birleştirdi. Birisi amel ile ulüvv-i mekan, diğeri de ilim ile ulüvv-i mekanettir. Ulüvv-i mekan yaptığımız fiillerle mekan yüksekliği, Ulüvv-i mekanet; ilim ile bilgi ile asalet ile onurlanma ile yüksekliktir. 

 Amel yönüyle işlediğin zaman mekane ihtiyaç vardır, ilim yönüyle yükselmek için mekane ihtiyaç yoktur. Ameli mekan içinde yaparsan ilim ile de mekana bağlı olmadan yükselmiş oluyorsun. Burada mekanda yükselmiş oluyorsun, bunları şekil olarak yapmak değil. Hakiki ümmet-i Muhammed hem ilim yönüyle hem de amel yönüyle yükseliyor yani hem mekanet yüksekliği sahibi, hem de makan yüksekliği sahibidir. İşte Hakk Teala hüviyetinin bizimle beraber olduğunu وَهُوَ مَعَكُمْ 57/4 Yani O sizinle beraberdi diyor, ne zaman ahrette diyor. Ondan sonra siz kiminleydiniz buyuracak. “Vallahü makum” Yeminle, mutlaka Allah sizinle beraberdir. Kavliyle isbat buyurmakla alemiyette iştirakı ilham ettikten sonra yani birleştirdikten sonra yani ulüvv-i mekan ile ulüvv-i mekaneti üstünüzde birleştirmiş oluyor. Burada çok büyük müjdeler vardır tabi ki anlayabilene.

 Ancak sen bunu kendi beşeriyetine verme, bundan tenzih et, Hakkın mutlak vücudu dolayısı ile bu yükseklik size verildi. Yani Hakkın mutlak vücudu sende zuhur etmesi dolayısıyla verildi yoksa senin nefsaniyetin, beşeriyetin dolayısıyla değil bunu iyi anla buyuruyor. Zaten o beşeriyetini daha evvelce amal-i saliha ile indiremezsen, ortadan kaldıramazsan ulüvv-u mekanete de ulaşman mümkün değildir. Yani burada senin varlığın ortadan çıkınca Allah sizinle beraberdir ifadesi sizin hakikatinizle beraberdir manasındadır, yoksa nefsaniyetinizle beşeriyetinizle değildir.

 Halbuki Hak Teala ayn-ı küldür, O’nun ulüvvu, ulüvv-i Zatidir, hiçbir vücudun zımmında hasıl olmuş olan bir ulüvv değildir. Yani sonradan orada var olan bir yücelik bir mekanet değildir. Böylece vücud-u mukayyet sahibi olan abd’e nisbet edilen ulüvv, vücud-u mutlak olan Hakkın ulüvvüdur. Yani vücud-u mukayyet olan abdın, yani kayıtlı bir vücuda sahip olan kulun ulüvvü onun değil Hakkın ulüvvüdur. Oradaki Hakkın yüceliğidir. Zaten sen yoksun ki orada senden bahsedilsin. Zaten hiçbir zaman da olmadın ki olman da zaten mümkün değildir. 

 Sen diye bir şeyin olması mümkün değildir bu alemde. Eğer sen varsan o zaman Hakk yoktur, demektir, çünkü iki zıt bir arada bulunmaz. “Çık aradan kalsın yaradan” dediği gibi zaten yaradan var ortada ama sen girmişsin “Ben” diye oraya o “Ben” i kaldırdığın zaman kalacak olan O’dur zaten. Ve bu ulüvv Hakkın Âli ismi ile yani yüce ismi ile ona vaki olan tecellisi kadardır, şu halde asıl ulüvvde Hakka iştirak mümkün değildir. Yani kul iştirak etti de kulun ulüvvü ile Hakkın ulüvvü yüceliği birleşti manasına değildir, burada iştirak yoktur, kuldan zuhura gelen Hakkın yüceliğidir. 

 İnsan-ı Kamilin mevcudatın alası ulüvvu yani yücesi olması merak edilecek nedendir denilecek şeylerdendir. Halbuki ona nisbet olunan ulüvv ya mekana veya mekanete yani menzilette ve tabiyyat ile nisbet olundu. Böylece onun ulüvvu zatından dolayı değildir. Belki o ulüvv-i mekan ve ulüvv-i mekanet ile âladır böyle olunca ulüvv nisbeti mekan ve mekanet için sabittir ve İnsan-ı Kamil “Muhakkak ki Allah Âdem’i kendi sureti üzere halk etti” hadis-i şerif. Bir rivayette de “Muhakkak ki Allah Âdem’i Rahman sureti üzere halk etti” Hadis-i şerifi mucibince suret-i ilahiye üzerine mahluktur. Yani insan-ı kamil ilahi bir suret üzere bir mahluktur, halk edilmiştir. Yani Rahman sureti üzere veya Allah’ın sureti üzere halk edilmiştir. Demek ki insan ne müthiş bir varlık ama biz kıymetini bilemiyoruz. 

 Bütün bu insanlar bir tek insan işte bu insan-ı kamil ve biz o İnsan-ı Kamil’in birer hücreleri birer yapı taşları gibiyiz, birer hücreleri gibiyiz. Bütün insanların tamamı bir insandır. Ve bu insanlar Allah’ın halifesidir. İnsanların tamamı halifesidir. Çünkü ayrı ayrı baktığımız zaman birbirimizi eleştirelim yani araştıralım, kanımız, saçımız, aklımız, tırnağımız hepimizin aynı farkımız yok. Şekilde farklılık olsa da asaleten asılda hiç birimizin farkı yoktur. Uzun, kısa, şişman, zayıf, siyah, beyaz bunlar farklılık değildir. Yapı taşı olarak kan ise kan, damar ise damar, mide ise mide, ciğer ise ciğer, akıl ise akıl, fikir ise fikir, hepsi aynıdır. Nasıl saatlere baktığında hepsi saat ama kimisi kurmalı kimisi pilli sonuçta hepsi saattir. Hepsinde yelkovan akrep ve rakamlar vardır. Hepsinde aynıdır. Biz de bütün insanlar olarak İnsan-ı Kamiliz bütün esma-i ilahiye bu insanlardan zuhura gelmektedir, Cenab-ı Hakkın esma-i ilahiyesi Zati sıfatları ile birlikte insanlardan zuhura gelmektedir.

 Dolayısıyla kimisi “Kahhar” ismini zuhura getirmekte kimisi “Mudil” ismini, kimisi “Rahman” ismini, kimisi “Rahim” ismini, kimisi “Hadi” ismini ortaya getirmekte dolayısıyla Cenab-ı Hakkın bütün esma-i ilahiyesi insanlardan zuhur etmektedir. İşte bunun tamamına İnsan-ı Kamil denilmektedir. Ama bu insanlardan insan fertlerinden bir fert dahi bütün bunları idrak edecek kapasiteye ulaşmışsa yani bir salkım üzümdür, bütün olarak bir salkımdır. Ama o salkımın taneleri vardır. O salkım tanelerinden bir tanesi kendini idrak etmişse, bütün varlığın kendinde de mevcut olduğunu idrak etmişse bu kamil insan olmuş oluyor. Hem salkım hem de tane olduğunu hem salkımdan ayrı bir şey olmadığını hem de tane olduğunun idrak etmişse işte bu iki yönlü kemalattır. Biri ulüvv-i mekan, biri de ulüvv-i mekanettir. İkisini de idrak etmiş oluyor işte bu da ümmet-i Muhammede has olan bir ilim ve yaşam harikası oluyor. 

 İşte böyle olunca Allah Âdem’i kendi sureti üzere halk etti, Allah Âdem’i Rahman sureti üzere halk etti demesi bütün Rahmaniyetini o insanlarda mevcut olduğunu yani Zati tecellisinin o insanlarda mevcut olduğunu bildirmiş oldu. Bu suret-i ilahiye üzere mahluktur yani böyle halk edilmiştir. İnsandan başka hiçbir varlıkta böyle bir meziyet yoktur. Ne cinlerde ne de hayvanlar da ne de meleklerde böyle bir meziyet yoktur. İnsan suret-i ilahiye üzere mahluktur, bu alemde mücella, parlak tecelli yeri olmuştur, bu mertebe-i şehadette zuhur eden İnsan-ı Kamil’in vücuduyla böylece hasıl olmuştur. İnsan-ı kamil kendi nefsinde bil cümle meratib-i ilahiyeye camidir. Yani bütün ilahi mertebelere camidir. Onun gayrileri kemalde noksandır. Yani insanın gayrileri kemalde noksandır. Böylece insan-ı kamil mevcudatın alasıdır.

------------------- 

4. Paragraf: 

 İmdi ulüvv-i mekân اَلرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى (Tâhâ, 20/5) gibidir. Ve o, emkinenin a'lâsıdır. Ve ulüvv-i mekânet, كُلُّ شَىْءٍ هَالِكٌ اِلا وَجْهَهُ (Kasas 28/88) وَاِلَيْهِ يُرْجَعُ الاَمْرُ كُلُّهُ (HÛd, 11/123) ءَاِلَهٌ مَعَ اللَّهِ (Nemi, 27/63) dır. Ve Hak Teâlâ وَرَفَعْنَاهُ مَكَانًا عَلِيًّا (Meryem, 19/57) buyurdukda, "aliyyen" kavlini mekân için na't kıldı. وَاِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلۤئِكَةِ اِنِّى جَاعِلٌ فِى الاَرْضِ خَلِيفَةً (Bakara, 2/30) Bu, ulüvv-i mekânettir. Ve melâike hakkında اَمْ كُنْتَ مِنَ الْعَالِينَ (Sâd, 38/75) buyurdu. Binâenaleyh ulüvvü melâike için kıldı. Eğer melâike olmalarından dolayı olaydı bu ulüvde melâikenin cümlesi dâhil olurdu. Vaktaki hadd-i melâikede iştirakleriyle beraber âmm olmadı; biz bildik ki, muhakkak bu, Allah indinde ulüvv-i mekânettir. Ve nâstan hulefâ dahi böyledir. Eğer onların hilâfet ile ulüvvü, ulüvv-i zatî olaydı, her insan için olur idi. Vaktaki amm olmadı; biz bildik ki, muhakkak bu uluvv, mekanet içindir (4)

-------------------

Yani ulüvv, mekan ve mekanet için sabit olup ulüvv-i mekan Hak Tealanın اَلرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى 20/5 yani “Rahman Arş üzerine istiva eyledi” kavliyle teyid edilmiştir. Zira alem-i cismaninin müntehası arştır. Yani ulüvv-i mekan en yüksek mekan Arş’tır. Ve Arş bütün cisim alemine muhittir, şu halde Arş mekanların en yükseğidir. Hak Teala Rahman ismiyle Arş üzerine müstevli olunca onun için ulüvv-i mekan sabit olmuş olur. Ulüvv-i mekanete gelince كُلُّ شَىْءٍ هَالِكٌ اِلا وَجْهَهُ 28/88 ayet-i kerimesi Hak için bu ulüvv-i mekaneti ispat eder. Zira her bir şey hâliktir, yani helak olacaktır, ancak O’nun vechi ve Zat’ı hâlik değildir. Yani helak olmaz. Çünkü vücudat-ı mukayyede vücud-u mutlak ile kaimdir. Mukayyed olan vücut kayd-ı taayyünden kurtulunca ayn-ı mutlak olur. Bu Hakkın ulüvv-i mekanetidir, keza وَاِلَيْهِ يُرْجَعُ الاَمْرُ كُلُّهُ 11/ 23 yani emrin kâffesi ona rücu eder, onunla beraber ilah var mıdır ءَاِلَهٌ مَعَ اللَّهِ 27/63 ayet-i kerimesi dahi bu ulüvv-i makanetle sabittir. Çünkü vücudat-ı mukayyede helak olup kisveyi taayyünden soyunduğu vakit aslı vücut olan vücut-u mutlaka birleşir. Böylece gayr için vücut olmayınca Allah ile beraber ilah olması mutasavver değildir. Hak Teala İdris (a.s.) hakkında وَرَفَعْنَاهُ مَكَانًا عَلِيًّا 19/57 yani mekan-ı aliye ref ettik yani yüksek makama yükselttik buyurdu, Ali sıfat-ı hasenesini mekana na’t kıldı. Yani mekanı âli sıfat-ı hasenesi ile yani güzel sıfatıyla vasıflandırdı. 

 Yani “Mekan-ı âliye yükselttik” buyuruyor ya, orada “Mekan-ı âliy” sıfat-ı hasenesini mekana ait kıldı. Yani burada mekan güzel bir sıfat olarak belirtildi. Şu halde bu anlatışta ulüvv insanın vasfı değil mekanın vasfı olur. İnsan o mekan-ı âliye çıkmakla âliy olur. Yani bir yönü budur.

 Bir insan yukarıya çıktığı zaman âliy mekana çıkmış olur. Yani yükseklik mekana verilmiş oluyor. “Mekanen âliyyen” buyuruyor ya mekan yükseklik mekana verilmiş oluyor. Hak Teala Âdem’in (a.s.) evladı hakkında وَاِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلۤئِكَةِ اِنِّى جَاعِلٌ فِى الاَرْضِ خَلِيفَةً 2/30 buyurdu, “Rabbin melaikeye hitaben ben yeryüzünde halife kılacağım” dediği vakit buyurduğunda bu kavl dahi ulüvv-i mekaneti gösterir. Yani kişideki yüksekliği gösterir. Yani Âdem’in (a.s.) yüksekliğini gösterir. Halifenin yüksekliğini gösterir. İşte her ne kadar halife yerde ise de yani mekan olarak yerde ise de ama kendisi mekanet olarak ulüvv, âliydir. Yani insan yerde olduğu halde ama makamı yükseklerde, kendi âliydir. Ama İdris (a.s.) hakkında “Biz onu âliy bir mekana yükselttik” buyuruyor. Mekan olarak yükselttik buyuruyor.

 Ama Âdem’i âli, kendisini mekanet olarak yükselttik buyuruyor. Mekanet; kişinin kendindeki yüceliğidir. Mekan; bulunduğu yerin yüceliğidir, mesela burası şimdi bir mekandır, insan şu mekanın içinde bulunduğu için bu mekan mekan-ı âliydir. Ama insan mekanet olarak âliydir. Mekanet olarak yücedir. Kendinden yüce, varlığı olarak yücedir. Yani herhangi bir mekanla bir sebeple yüceltilmiş değildir. Zaten kendisi yücedir. Hz. Ali (k.a.v.) derken biz o kelimeyi bozmuş oluyoruz onun aslı âliydir. Yani yüce insan manasınadır. Hazreti yüce manasınadır. İşte mekanen âliyen “yüce mekan” demektir. Şimdi bir insan var bir mekana çıkmakla yüceliyor, yani mekanın yüceliği onu yüceltmiş oluyor, mesela kâbeye gitmiş bir insan mekanın yüceliği ile yücelmiş oluyor. Hacı olunca mekan onu yükseltmiş oluyor. 

 Ama irfan ehli, arif bir zat olduğu zaman onun yücelik kendinde mekan ona bir şey yapamıyor, mekan onunla yüceliyor. Birisi mekanın yüceliği, yüce bir mekana çıkıp ta oraya gidip onunla şereflenmesi yani mekanla mekinin şereflenmesi, ama bir mekinle mekanın şereflenmesi var. Mesela padişah samanlıkta da otursa o samanlık gene de saray hükmündedir. Çünkü padişahın oturduğu yer saraydır. Ama o basit bir evde de otursa orayı padişah değerlendirdiğinden orası mekan-ı âliydir. Çünkü bütün padişahlık yetkileri mühürü elinde kim gelirse gelsin padişaha bulunduğu yere gelecektir, o zaman orası saray hükmündedir. Gelen o binaya değil de onun içindekine geliyor. İşte padişah sarayda otursa o mekan aynen saraymış gibi toprak bir ev de olsa mağara da olsa değer buluyor, içindeki oturandan dolayı. Bir mekanın yüceliği ile kişinin yücelmesi var, bir de kişinin yüceliği ile mekanın yücelmesi var. Bir de kişi mekanet olarak kendisi yücedir. 

 İnsan Cenab-ı Hakk’ın vermiş olduğu bir özellikle yücedir. Neden yücedir? Hem mekan yönüyle hem de mekanet yönüyle yücedir. Bu da ümmet-i Muhammed’e has bir yüceliktir. Mekanet yönüyle yani kişinin kendi yüceliği yönüyle baktığımız zaman Cenab-ı Hakk وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِى Ben ona ruhumdan üfledim, ayrıca benzeri hadisler; ben onun gözünde gören, kulağında işiten olurum gibi. Bu kişinin Cenab-ı Hakkın verdiği mekanet yönüyle yüceliğidir. Yani kendi varlığında kendi hakikatinde olan bir yüceliğidir. Bu mekaneti yönüyledir ama başka yönüyle baktığımız zaman insan Cenab-ı Hakkın zuhur mahali yani mekanı olduğundan bu sefer mekan olarak da yücedir.

 İşte bu da ümmet-i Muhammed’e has bir yüceliktir hem mekan hem de mekanet yönüyle yücedir. Diğer ümmetlerde ya mekan yüceliği ya mekanet yüceliği vardır. Ceneb-ı Hakk öyle olur olmaz yere tenezzül ve teveccüh etmeyeceğinden zuhura geldiği yer tabi ki mekan-ı âliy olacaktır. Ulvi mekan olacaktır.

 İşte en geniş şekliyle insandan zuhur ettiğinden insan O’na en geniş şekliyle mekandır (yalnız burada Cenab-ı Hakkı bir mekan içerisine alıyoruz zannedilmesin, bu bir anlatma yöntemidir, yoludur, irfan ehli zaten bunun maddi bir varlık olarak bunun olduğunu düşünmez.). Eğer o varlıktan yani o mekandan Cenab-ı Hakkın Zat’ı zuhura geliyorsa o mekan da O’nun Zat’ından başka bir şey değildir. Gayrisi değildir, hani gayriyet ayniyet hükmüyle ayniyetidir zaten O’nun, mekan olarak da mekanet olarak da O’nun aynından başka bir şey değildir. 

 Dolayısıyla Cenab-ı Hakk bir mekana girmiş sayılamaz. Rabbim melaikeye hitaben “Ben yeryüzünde halife var edeceğim” dediği vakit, bu kavil dahi ulüvv-i mekaneti gösterir. Yani mekanetin yüceliğini gösterir. Yani Âdem’in (a.s.) hakikatini yani ona Cenab-ı Hakkın değer vermesi ile halife olarak halk edeceğim sözünde ulüvv-i mekanet vardır. Yani mekanetin ulviyeti vardır. Zira bu kavilde ulüvv-i mekanet, rütbe-i hilafete tahsis olunmuştur. Hilafet rütbesine tahsis olunmuş, yüceliği ulüvv olması hilafeti dolayısıyladır. “Ben yeryüzünde halife halk edeceğim” buyuruyor. “Ben yeryüzünde toprak, taş halk edeceğim” buyurmuyor. Kendinin bütün vasıflarını ortaya getirebilecek kabiliyette bir halife, halife demek aslının aynının benzeri yani aslının aynının kopyası demektir. Aslı olmadığında yerine vekil olan demektir. Nasıl Reis-i Cumhur bir yere gittiği zaman Meclis Başkanı onun bütün yetkilerine sahipse işte insan-ı kamil de böyledir. Halife dediği bu halifedir.

 Böylece insan kendi nefsinde bil cümle meratib-i ilahiyi cami olarak, kendi nefsinde bütün ilahi mertebeleri toplamış olarak- başka türlü de halife olamaz zaten- halife olması için aslının aynı üzere olması lazımdır. Her şeyiyle birlikte olması lazımdır. Cümle ilahi mertebeleri cami olarak yani birlikte olarak rütbe-i hilafete haiz olmakla ulüvv-i mekanet sahibi olur. İşte o gün Âdem (a.s.) hakkında belirtilen bu husus bugün her birerlerimiz hakkında da geçerlidir. Onun için Kur’an-ı Kerim’i afaki, enfüsi bilmemiz gereklidir. Âfaki; Âdem’den (a.s.) bahseden yönü yani ufukta bizim dışımızda ama bizden bahseden yönü de kendi her birerlerimizde bu ayet-i kerimeyi tahakkukunu sağlamaktır. En azından varlığını bilmektir. Bizdeki yönü enfüsi yönüdür. Bize lazım olan da budur. 

 Sen hala Âdem bahsini geçmişte kalmış bir hadise olarak okuyorsan sen de geçmişte yaşıyorsun demektir. Halbuki o gün ve bugün, an be an senin üstünde yaşanan bir hadiseyi belirtmektedir. Yani geçmişteki bir hadise değil, her an her gün yaşanan hadiseyi belirtmektedir. Bu halde de ulüvv-i insanın vasfı değil mertebenin vasfı olmuş olur. Yani bu hükmün altına bütün insanlar girmiş değildir. Çünkü burada mertebe söz konusudur. Bu halde ulüvv yani yücelik insanın vasfı değil mertebenin vasfı olmuş oluyor. İnsanın vasfı olmuş olsa burada insandan kasıt beşeriyet, insan kelimesinin ifade ettiği gerçek mana değildir, buradaki mana insansı yani benzer varlıklar anlamındadır.

 Bunun vasfı değil bu. O mertebeye ulaşmış kimselere ait bir ulüvvdür mekanet. Keza Hakk Teala iblise hitaben melaike hakkında “sen Âdem’e secdeden imtina mı ettin kibirlendin mi yoksa sen melaike-i Âlinden misin?” Yani sen yüce meleklerden misin neden secde etmedin buyurdu. يَاۤ اِبْلِيسُ مَا مَنَعَكَ اَنْ تَسْجُدَ لِمَا خَلَقْتُ بِيَدَىَّ اَسْتَكْبَرْتَ اَمْ كُنْتَ مِنَ الْعَالِينَ 38/75 Ulüvv-i melaike-i Âlin için sabit kıldı. Hani melekler Âdem’e secde ettiler İblis secde etmedi, iblise “neden secde etmedin sen yoksa Âlin meleklerden misin“ buyurdu. Demek ki Âlin diye bir melek grubu var. Bunlar da işte mekanet olarak yüce varlıklardır. 

 Zira melaike-i Âlin melaikenin bir sınıfıdır ki hani insanların bir sınıfı gerçek halife hükmünde uluv mekanet ise, mekanet-i ulüvv ise bunlar da meleklerin bir kısmı Âlin melekler, onlar da ulüvv-i mekanettir. Melaikenin bir sınıfıdır ki Hakka şiddetle muhabbet göstermelerinden yani çok şiddetli muhabbet göstermelerinden ve halktan kemal-i gaybubetlerinden yani halkın farkında bile olmayışlarından, yani bu alemlerin varlığı onlarca mechul, varlığı ile yokluğu birdir. Alemlerin varlığının farkında değiller, hep ibadet üzeredirler, mutlak bir muhabbetle ibadet üzeredirler. İşte o melaike kastedilerek âlundan mısın, sen onlardan mısın diye onların yüceliğini anlatmış oluyor. Âlun sınıfı melekler Âdem’e (a.s.) ve evladına secde ile memur değildirler.

 Yani bu Âlun melekleri Âdem’e (a.s.) secdeye memur değildirler. Âdem’e (a.s.) bütün meleklerin secde etmesi gerekmiyordu, işte bu Âlun sınıf bunlardandır. Dünyadaki melekler Âdem’e (a.s.) secde ettiler. Yukarıdaki âlun melekler değildir. Zaten onlar secde etmezler, edemezler. Unsuri melekler olduğundan Âdem’in yapısı da unsur olduğundan o melaikenin üstünde vasfa sahip olduğundan Âdem’e (a.s.) secdeye memur onlar oldular. Çünkü onlar neşetlerinden beri yani var olduklarından beri Hakkta müsteğrak olup yani Hakkta gark olup O’ndan başka bir şey bilmeyip gayrin ne olduğunu bilmezler. Hakkta müsteğrak olup Hakkın gayrı ne var bunu bilmezler. Hatta kendi nefislerinden dahi habersizdirler. 

 İşte insanın üstünlüğü hem kendi nefsini tanıması hem zatını tanıması hem de Âlin yani yüce olmasıdır. Onlar kurulmuş bir sistem gibi nasıl şelaleler dağ başından şar şar akıyor, bir âli makamdan akıyorlar ama ne kendilerinden haberleri var ne çıkardıkları sesten haberleri vardır. Ne de oradan düşmelerinin verdiği bir sıkıntıdan haberleri vardır. Ama insan bunların halinden daha güzel haberdardır. Yağmurun yağmasından, karın yağmasından, etrafın değişikliğinden insan daha güzel haberdardır. Böylece onlardaki ulüvv kendilerinin ulüvv-i zatileri değil, yani kendilerine has bir yücelik değil, Hakkta mahvolmuş, yok olmuş olmalarından dolayı ulüvv-i Hakktır. Yani o Hakkın yüceliğidir. Eğer bu ulüvv yani âlun meleklerindeki yücelik, halis, katıksız melaike oldukları için kendilerine tahsis kılınmış olaydı melaikenin tümü bu ulüvvda (âlun) dahil olması lazım gelirdi. Demek ki melaikenin cümlesi âlun sınıfında değildir. 

 Melaike “Subbuh” ve “Kudüs” isimlerinin zuhuru olarak meydana gelmişlerdi. Onlarda “Aziz”, “Cebbar”, “Mütekebbir” gibi “Mudil” gibi, “Mumit” gibi diğer vasıflar yoktur. Ölmeleri var da onun halleri yoktur. Dolayısıyla hangi isimden kaynaklanmışlarsa o ismin gereğini ortaya koymaları onun varlık sebepleri olmuş oluyor. Onları ortaya koyduğunda da varlıklarının oluşumu tahakkuk etmiş oluyor. Yani varlık sebepleri ortaya çıkmış oluyor. Şimdi vaktaki melaikenin tarifinde hepsinin vücudu müşterek olmakla beraber, bu ulüvv (Alun) melaikenin cümlesine umumi ve şamil olmadı. Bu ulüvvün Allah’ın indinde ulüvv-i mekanet olduğunu yani Hakkın vücudunda aşık olma mertebesinin ulüvüu olduğunu bildik. Alun melaikesinin varlığında şiddetli muhabbet mertebesinin yüceliği olduğunu bildik. İnsanlardan halife olanlar dahi meleike-i aliyn (Alun) gibidir. 

 Çünkü halifenin ulüvvü (yüceliği) katıksız, tam insan oldukları için ulüvv-i zati olaydı bu ulüvv insanların cümlesine şamil olurdu. Avamlar dahil hepsi insan vasıfları ile vasıflandıkları için ulüvv-i zati olsaydı, yani bütün insanlar yüce olmuş olsaydı, bu ulüvv insanların cümlesine şamil olurdu. Yani insanların cümlesi ulüvv-i mekanet olurdu. Yani melaike-i kiram gibi tabii olsaydı Alun melaikesi gibi tabii olsaydı bütün insanlar aynı onlar gibi devamlı ibadet ehli, devamlı yücelik işleri yapanlar olurdu zati tabii olsaydı o. İnsan fertlerinin tümüne umumi olarak olmadı bu hilafet, biz bu adem-i şümulden yani bunun gayrısından bildik ki bu ulüvv; mertebe-i hilafeti ihraz edenlere mahsustur. Yani halife mertebesinde olanlara has, mahsus bir ulüvvdur ve ulüvv dahi mekanet içindir. 

 Yani insan fertlerinin her birerleri halife olmadı, eğer her birerleri halife olsaydı onlar da âlun melekleri gibi hepsi mekanet olarak yüce olmuş olurlardı. Eğer öyle olsalardı insanlara kendi başlarına eğitmek, nefis terbiyeleri, Hakk yolunda faaliyet göstermek gibi şeyler olmazdı. İşte bunlar olmayınca da insanın gerçek değerleri ortaya çıkmazdı. İşte bu ulüvv mertebe-i hilafeti ihraz edenlere mahsustur. Yani orası için çalışanlara, gayret gösterenlere mahsustur bu ulüvv-i mekanet, buradaki yücelik. 

 Meseleye bir başka yönden biraz daha baktığımız zaman “Yer yüzünde biz bütün insanları halifeler olarak halk ettik” Bir umumi halifelik vardır, bir de özel hususi halifelik vardır. Özel halifelik Canab-ı Hakkın Zat’ına ulaşmış kimselerin hilafetidir. Yani kendi varlıklarını idrak etmişler kendilerini tanımışlar, belirli aşamalar yaptıktan sonra hakikat-i ilahiyeye, Allah’ın Zat’ına ulaşmışlar, ermişlerdir.

 Orada hilafet makamını ihraz etmişlerdir, yani almışlardır. Çalışarak bir seyirden sonra bunu almışlardır. Gerçek halifeler bunlardır. İşte bunlar da ancak yakın çevrelerinde bulunanlara halifelerdir. Diğer bütün insanlara halife olamazlar, çünkü genel mekân ve mekânet buna müsait değildir. Ama diğer insanların hilafeti tabii hilafettir. Gerçek hilafet irfani hilafettir. İrfan yoluyla elde edilen hilafet ki, bu hilafet-i mahallidir, umumi hilafet değildir. 

 Hilâfet-i umumiyye ise kıyamet yaklaştığında Hz. Mehdi’de (a.s.) Hadi isminin zuhuru ile faaliyete geçecektir.

 Her birerlerimiz istesek de istemesek de bilsek de bilmesek de halife-i şahsiyeyiz. Yani hilafetimiz vardır. Zaman zaman her birerlerimiz halifeyiz diyoruz, şimdi burada halife sadece falan kimselerdir diyoruz, yani oraya ermiş kimselerdir, dolayısıyla bunun ikisinin ayrılması lazımdır, çünkü Kur’an-ı Kerim’de ikisi de sabittir.

وَاِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلۤئِكَةِ اِنِّى جَاعِلٌ فِى الاَرْضِ خَلِيفَةً 2/30 “Ben yeryüzünde bir halife halk edeceğim” ve birde “siz yeryüzünde halifelersiniz” diye ayetlerde belirtilmektedir bunlardan birisinde özel hilafet diğerinde ise umumi hilafettir. 

------------------- 

5. Paragraf:

 Ve "Aliyy" O'nun esmâ-i hüsnâsındandır. Kimin üzerine? Halbuki vücûdda ancak O vardır. İmdi O, li-zâtihi "Aliyy"dir. Yahut ne şeyden? Halbuki o şey, ancak O'dur. Binâenaleyh onun ulüvvü, kendi nefsi içindir. Ve O, vücûd haysiyyetiyle mevcudatın "ayn"idır. Böyle olunca muhdesât ile müsemmâ olan, li-zâtihâ "Alliyy"dir. Halbuki muhdesât ancak O'dur. Şu halde Hak, ulüvv-i izafî olmaksızın "Alîyy"dir. Zîrâ kendileri için adem sabit olan a'yân ki, o ademde sabittirler, vücûddan bir koku istişmâm etmediler, imdi mevcudatta taaddüd-i suver ile beraber, onlar hâli üzeredir. Halbuki mecmû'da, mecmû'dan zahir olan "ayn" birdir. İmdi kesretin vücûdu esmadadır; o da nisebdir; ve niseb umûr-i ademiyyedir; ve ancak "zât" olan "ayn" vardır. İmdi, o, izafetle değil, li-nefsihi "Aliyy"dir (5).

------------------- 

 “Âlıyy” Allah’ın esma-i hüsnasındandır. “Âliyyul”, “Kebirul” diye esma-ül hüsnada geçmektedir. Kimin üzerine halbuki vücutta ancak o vardır, Âliy ama neye göre Âliy. Şimdi yüce olması için aşağı mertebede birisi olacaktır ki ona göre yücelik üstünlük olsun. Vücutta ancak o vardır kime göre yüce olacak Âlilik kime göre olacak. Şimdi O bizatihi Âlidir. Yani Zat’ı için Âlidir, bir başka varlık için değildir. Yahut ne şeyden, halbuki o şey ancak O’dur. Yani neden yücedir, neden yüce olursa olsun o neden olan şey de O’dur zaten. Böylece O’nun ulüvvu kendi nefsi içindir. Yani Âliy kelimesinin yüceliği kendi nefsinde, kendi nefsi için, O’nun yüceliği Zat’ı içindir. O vücut haysiyetiyle mevcudatın aynıdır. Yani vücut hakikatiyle mevcudiyet hakikatiyle bu varlığın aynısıdır. Böyle olunca muhdesat ile musamma olan yani hadis sonradan meydana gelmiş ancak O’dur. 

 Şu halde Hak ulüvv-u izafi olmaksızın Âliydir. Yani izafetle olmadan kendisi zaten Âliydir. Şuna göre buna göre nisbetle, izafetle değil kendisi zaten Âliydir. Zira kendileri için a’dem sabit olan yani yokluğu sabit olan ayan ki o ademde sabittirler, yani yoklukta sabittirler, vücuttan bir koku duymadılar. Hani ayan-ı sabite varlık kokusu, vücut kokusu duymamıştır diyor ya, işte onu anlatıyor. İmdi vücudatta suretlerin tekrar tekrar yenilenmesi ile beraber onlar hali üzeredir. Yani ayan-ı sabitedeki sabit ayanlar, vücut değişse de onlar kendi halleri üzeredir. Halbuki cümleden zahir olan “ayn” birdir. Zati tecelli diyorlar ya, tek tecelli, tecelli-i vahid de diyorlar, tek tecelli bütün o mevcutlarda var olan, tek tecellidir. Şimdi kesretin vücutta vücudu esmadadır. Yani çokluğun varlığı isimlerdedir, o da nispettir. Nispet gayri oluşumdur. 

 Nisep nispetlendirilmiştir hakikati yoktur, yani yok olan işlerdendir. Ancak Zat olan ayn vardır. Şimdi o yani Allah’ın varlığı izafetle değil yani nispetlendirmelerle Âliy değil, zatı için kendi Âliydir. Yani Âliyliğini başka bir şeye nispetle almaz. 

 Yani “Âliy” ismi sahih hadiste belirtilen 99 esmadan bir tanesidir. Hak Teala Kur’an-ı Keriminde وَهُوَ الْعَلِىُّ الْعَظِيمُ 2/255 buyurur, Hak Teala Âliydir, yani irtifa sahibidir ve yüksektir. Fakat kimin üzerine Âliydir, Âliy olması için başka bir varlık olması lazımdır. O’nun bu yüksekliği kimin üzerinedir, halbuki vücutta O’ndan gayri bir vücut yoktur. Mahlukatın vücudu vücud-u Hakka muzaf olan yani kılıf olan vücudatı itibariyedir. Yani mahlukatın vücudu vücud-u Hakka izafe edilen vücudat itibariyedir. Mahlukatın vücudu itibari vücuttur. Böylece Hakkın gayri yoktur ki Hak ondan yüksek olsun. Böyle olunca Hakk kendi Zat’ından naşi Âliydir. Yani kendi Zat’ından meydana gelen bir yücelikle yani o sebeple âliydir. Başka bir şeye bakarak benzeterek Âliy değil, bi zatihi yücelik kendi zatındadır.

 O öyle bir Âliydir ki O’nun uluvu gayre nisbetle değildir. Yahut Hakk ne şeyden Âliydir, yani hangi şeyden yüksektir, halbuki o şey ancak Odur. Neden yüksek olursa olsun O yine O’dur. Yani Hakk şu şeyden Âliydir denilse bu doğru olmaz. Çünkü o şey vücud-u mutlak-ı Hakkın, mertebe-i letafetten mertebe-i kesafete tenezzülünden husule gelen bir vücuttur. Bir vücuttur ki esmasından müteaddit isimlerinin kemalatına mazhardır. Bir veya birçok isimlerinin kemaline zuhuruna mazhardır, yani zuhur yeridir. Böylece onun hüviyeti Haktır. O şey de Hakkın zahiridir. Şu halde Hakkın ulüvvu kendi nefsi için vaki olur. Bir başkaları için yüksektir alçaktır denmez. Zira Hak hakikatiyle gayrıdan ganidir. O cemi eşyanın aynıdır. Hakkın vücudundan başka bir vücut olmadığına göre Hakk vücut haysiyetiyle mevcudatın aynı olunca muhdesat denilen eşya yani sonradan meydana geldi denilen eşya kendi zatından dolayı Âliydir. 

 Fakat Hakkın kesif şehadet mertebesindeki ulüvv ile mertebe-i Zat’taki ulüvvu arasında fark vardır. Zira şehadet mertebesindeki ulüvvun bütün eşya suretlerinde esmasıyla zuhuru ve bil cümle suretlere muhit olmasıdır. Zat mertebesindeki ulüvvu ise kesret-i esmaiyeden ulüvvudur. Yani madde alemindeki yüksekliği isimleri ile orada zuhur etmesindendir ama mana alemindeki Zat’ındaki ulüvvu esma ve suretlerden ulüvvudur. Bu zuhurların üstünde bir yüksekliğe sahiptir. Vücut haysiyetiyle muhdesat ancak Hakktır. Yani vücut özelliği ile meydana gelmiş olan bu hadiseler ancak Haktır, Hakkın gayri değildir. Böylece Hakk mevcudatın aynı olduğuna göre o mekana ve mekanete izafet Âliy değil ulüvv-i hakiki ile âliydir. Yani Âliylik mekanete izafeten bir yücelik değildir, hakiki bir yücelik ile yücedir kendisi. Zira ayan-ı sabite vücuttan bir koku duymadılar çünkü onlar için a’dem/yokluk vardır. 

 Programları vardır ama vücuda gelmedikleri için yok hükmündedirler. O bir binanın projesi kağıt üzerinde çiziliyken o daha henüz çakıl çimento kokusu duymamıştır. Koku ne zaman duyuluyor, maddeye dönüştüğü her madde kendi hakikatini yerine getirmeye başladığı zaman. Ayan-ı sabite yokluk içinde sabittirler. Yokluk halinde sabitliğin (hem yok ama hemde sabit) ne demek olduğu Üzeyir Fassında gelecek. Ayan-ı sabite ilm-i ilahide peyda olan esmanın suretleri olduğundan vücut sahibi olmadıkları zahirdir yani kendilerine göre bir varlıkları yoktur, isimlerin hakikatleridir. Zira onların ilm-i ilahideki suretleri Hakkın vücud-u müteayyin olduğu gibi vücud-u kevnileri gibi ayan-ı sabite sıretlerinde müteayyin olan Hakkın vücududur. Ayan-ı sabite suretlerinde meydana gelen, yani belirli vasıflarla müteayyin yani tayin olmuş yani ölçülmüş biçilmiş şekilleriyle hesaplanmış şekliyle Hakkın vücududur.

 Misal: kendisinde ressamiyet ve hattatiyet sıfatları bulunan bir şahıs resim yapacağı veya yazacağı levhanın suretini hariçte ızhardan mukaddem zihninde tasavvur eder. Zihninde peyda olan o levhaların vücud-u hakikileri yoktur, onların vücudu ilmi ve zihnileri ressamın vücududur. 

 Onlar nispetlerden ibarettir. Nispetler ise umur-u ademiyedir. Ne zaman o şahıs levhaları hariçte tasvir veya tahrir eder, kendisinde ressamiyet ve hattatiyet sıfatları bulunan bir şahıs yani ressam ve hattat yani yazı yazan ve resim yapan sıfatları bulunan bir kimse resim edeceği ve yazacağı yani resim yapacağı ve yazacağı levhanın suretini hariçte ızhardan mükaddem yani resmin şeklini, yazının şeklini levha üzerinde meydana getirmezden evvel onun kafasında oluşuyor.

 Diyelim ki sen pazara gitmeyi planladın daha pazara gitmeden sen kafanda onu planlamakla o pazara gittin geldin. Mana olarak pazara gittin geldin demektir. Sonra onun tahakkukunu yapıyorsun. O kafandaki projenin tahakkukunu yapıyorsun. İşte bir resimde ressam da hattat da mimar da neyi resmedecekse o tablonun üzerine, o kağıdın üzerine tahtanın üzerine neyse evvela onu zihninde tasavvur eder. Yani zihninde o projeyi evvela çizer. Bir mühendis dairenin planını kağıt üzerine çizecekse kağıt üzerine çizmeden evvela kafasında oluşturur. İşte zihninde peyda olan o levhaların vücud-i hakikileri yoktur. Pazara gitme düşüncesi o da bir projedir, ama bunun hakiki bir vücudu yoktur, nesi vardır, ilmi vücudu vardır. Ayan-ı sabit, yani sabitleşmiş bir projedir. Ayan, yani ayn, meydanda olan demektir. Alem meydanında değil aklın meydanında olan demektir. Aklının içinde, senin aklında da bir meydan vardır, orada meydana gelmiştir. 

 Onların vücud-u ilmileri ressamın vücududur. Neden? Çünkü bu henüz ressamın kafasında ya ressamın varlığında daha zuhura çıkmış değildir. İşte onun için bu projeler daha varlık kokusu almamışlardır. Neden? Çünkü daha senin varlığında mevcuttur, dışarıya çıkmamıştır. Onlar bir nispetten ibarettir. Onlar izafi bir oluşumdur. Nispet ise yok olan bir iştir. Bir iş ama yok, gayri olandır. Kafanda düşündüğün için gene bir varlık, gene bir iş, ama vücudu olmadığından yok olan bir iş hükmündedir. Her ne zaman o şahıs levhaları suretlendirir, şekillendirir, resmeder ve yazı yazar. Onların o şahsin ilmindeki suretleri, her ne kadar kağıda döktüyse de gene de, o ressamda mevcutturlar. Yani onları dışarıya çıkartmakla ressamdaki eksilmemiştir, bitmemiştir. Bütün bu alemler var edildiği halde Allah’ın Zat’ı alemlerden ganidir, gene Zat’ıyla mevcuttur.

 İnsan halife olması dolayısıyla insanda bu hakikat de mevcuttur. İnsanın ilminde o suret mevcut, dışarıya çıkartıyorsun ilminde o suret mevcut, dışarıya çıkardığın da mevcut. Çünkü Hakkın ganiliği sende de mevcuttur. “Gani” esması insanda da mevcut olduğundan sende eksilme yoktur. Harice çıkan levhalar ancak onların gölgesidir. Yani senin aklındakiler gerçek zatının oluşumları olduğundan harice çıkanlar onun ancak gölgeleridir, yani şuunatıdır. Şuunat dolayısıyla aslını ortadan kaldıramıyor. Güneşi düşünelim güneşin ışınlarının ortaya yayılmasıyla güneşin zatına bir şey olmuyor. Zatı gene zattır. Böylece levhaların vücud-u ilmileri vücuttan bir koku almamış olurlar. Zuhura çıkanlar kokuyu almış oluyor, zuhura çıkmamışsa henüz daha ilimde iken koku almamıştır. Zuhura çıkmakla onlar sende bitmiş değildir, yine o a’yan-ı sabiteler sende sabittir. 

 Zira duvarlara talik olan levhaların vücudu ressamın ve hattatın ilminde peyda olan suretlerin vücudu olsa levhalar harice çıkmakla ressamın veya hattatın ilminde onların suretleri baki kalmamak lazım gelirdi. Diyelim ki sen bir ayak kabı modeli düşündün, sonra aynı modeli kalıba çekip altının vidalamasını altının köselesini koyup tertemiz bitirdin, çıkardın sahibine verdin o da ayağına giydi, eğer bunu böyle yapmanla sendeki bu ayakkabı modeli düşüncesi kayıp olmuş olsaydı, senin kafandaki o model projesi yapılan ayakkabıya geçmiş olacaktı. Ama hem ortada bir ayakkabı var hem de kafanda bu ayakkabının projesi, formülü yine aklında mevcuttur. Yani ayakkabıya dönüşmesiyle senin aklındaki proje bitmiş olmuyor. Sendeki yine baki kalıyor. Yapılan ayakkabı artık senin şuunatın olmuş oluyor. 

 İşte ilm-i ilahiyedeki suver-i esmaiye de bunun gibidir. İlahi ilimdeki esma suretleri de bunun gibidir. Böylece vücudatta süretlerin tekrarlanmasıyla yani meydana çıkmasıyla beraber a’yan-ı sabite halleri üzere bakidirler. Yani o vücutların, o mevcut olan varlıkların a’yanları yine oldukları şekilde bakidirler. 

 Halbuki a’yan-ı vahide (tek varlık, yani tek a’yan, bütün alemlerdeki a’yanlar, tek a’yan) yani mevcud-u vahid-i hakiki yani mevcut olan hakiki tek kendisinin aksi olan yansıması olan mevcudatın heyet-i mecmuasından zahir ve vücut haysiyetinden mecmu mevcudatta sabittir. Kendisinin aksi olan mevcudatın heyet-i mecmuasından yani bütün hepsinden camisinden zahir ve vücut oluşumundan mecmu mevcudatta sabittir, onlardan hariç değildir. Mevcud-u hakiki cümle mevcudatta ancak vahiddir. Hakiki mevcut bütün mevcudatta ancak tektir, birdir.

 Yani şuunatın parça, parça değişik, değişik olmaları O’nun çok olmasını göstermez, bütün bu oluşumlar O’nun tekliğinin neticesidir. Bir ağaca baktığımız zaman bir sürü yaprakları yaprakları dalları meyveleri var ama aslında ağaç bir ağaçtır, bütün alem de böyle bir varlıktır. O ayan-ı vahidedir, ki suver-i ilmiyeden ibaret olan ayan-ı madume hasebiyle yanı yok olan ayanlar hasebiyle müteayyin ve mevcudatın suretleri ile zahir olup müteaddid oldu. Yani bu mevcut suretlerle zahir oldu, çoğaldı. Böylece vücud-u kesret esmanın kesretinden meydana geldi. Esma dahi nisbetlerden ibarettir, nisbetler dahi umur-u ademiyedir. Yani aslında nisbetler yok olan işlerdendir. Böyle olunca vücutta Zat olan ayan-ı vahideden başka bir şey yoktur. Şimdi mevcudatın suretleri ayan-ı sabite ayinelerinde aynı vahide olan Zat-ı vahidenin tecellisinden müteayyin ve zahir olunca Hak cem-i suretlerde izafatla değil ulüvv-i Zatı ile ve nefsinden dolayı aliydir. 

--------------------

6. paragraf:

İmdi bu haysiyetten âlemde ulüvv-i izafet yoktur. Lâkin vücûh-i vücûdiyyet mütefâzıldır. Böyle olunca ulüvv-i izafet, vücûh-i kesîre haysiyyetiyle ayn-ı vâhidede mevcûddur. İşte bunun için biz âlem hakkında odur, o değildir; sensin, sen değilsin, deriz. Harrâz dedi; halbuki o, vücûh-i Hak'tan bir vecihdir; ve lisanlardan bir lisandır. Kendi nefsinden nutk eder ki: "Muhakkak Allah Teâlâ ancak onu ezdâd beyninde cem' etmekle, onun üzerine onunla hükm etmekte bilinir." Böyle olunca Hak, Evveldir, Âhir'dir, Zâ-hir'dir ve Bâtın'dır. Binâenaleyh O, zahir olan şeyin "ayn"ıdır. Ve O, zuhuru hâlinde bâtın olan şeyin "ayn"ıdır. Ve vücûdda O'nu gören O'nun gayri yoktur. Ve vücûdda, O'ndan bâtın olduğu kimse yoktur. İmdi O nefsine zahirdir ve ondan bâtındır. Ve Ebâ Saîd el-Harrâz ile ve esmâ-i muhdesâttan gayri ile tesmiye olunan O'dur (6).

-----------------------

Hak mevcudatın aynı olduğu haysiyetten alemde ulüvv-i izafi yoktur. وَمَا خَلَقْنَا السَّمَوَاتِ وَالاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَاۤ اِلا بِالْحَقِّ 15/85 “Biz bütün alemleri, dünyayı ve semaları ve ikisi arasındakileri “Hak” olarak halkettik” buyuruyor. Burada ne diyor; Hakk mevcudatın aynı olduğu haysiyetiyle, zaten bu alemleri “Hakk” olarak halk ettik diyor. Bu ayet ile sabittir. Hak mevcudatın aynı olduğu haysiyetten alemde ulüvv-i izafi yoktur. Yani izafi, sonradan olmuş bir yücelik yoktur. Belki ulüvv-i Zat’i vardır, yani Zat’i yüceliği vardır. Fakat vücud-u vahid-i Hakkın esması faziletli olduğu ve bu değişik faziletlerde olan esma hasebiyle o isimlerin zuhurları vücudunun vecihleri bulunduğu yani Hakkın vücudunun yönleri bulunduğu ve onların vücutları vücudat-ı izafiye olduğu cihetle bittabi fazilet hükmü bunlarda da geçerlidir.

 Bütün varlık Zati itibariyle ulüvvdur, ama bu ulüvvun kesiretleri yönünden birbirlerinden üstünlükleri vardır. Yani genel bakıldığında bütün varlık ulüvvdur zaten, Zati ulüvv ile yücedir, ama Zat’ın zuhurları esmalar ile olduklarından, esmaların da birbirlerine göre nisbetleri olduğundan burada ulüvv farklılık göstermektedir. Kesret cihetinden izafet mevcuttur. Şu halde biz alem hakkında hakikati yönünden Hakk’tır, taayyünü yönünden Hak değildir, zuhur yönünden Hak değildir. Keza suret hasebiyle sensin, hakikat hasebiyle değilsin deriz. Ayniyeti itibarıyla Hakk’ız, gayriyeti itibarıyla da gayrıyız. Yani zuhur bakımından gayri olmuş oluyoruz. Mesela şimdi her birerlerimiz ayniyetimiz itibarıyla biriz. Ama gayriyetimiz itibariyle yani her birerlerimizin zuhuru bir değişik olduğundan gayriyetimiz vardır ve de gayriyiz.

 Bütün mevcudatta özü itibarıyla Hakk’ın aynı ama zuhurlar itibarıyla gayrıyız. Yalnız insanda bir değişiklik vardı, daha önce belirtildiği gibi bir kimse gerçekten halife olmuş ise artık onun gayriyeti diye bir şey söz konusu olmaz. Hem vücut olarak ayniyeti var hem de hakikati olarak ayniyeti vardır. Neden? Çünkü aslına ulaşmış olduğundan vucudu da vücud-u Hakk, batını da batın-ı Hakkdır. Zaten vucudu da Hakk olmasaydı “onun gözünde gören, kulağında işiten, ayağında yürüyen” olmazdı. O kişide hem ulüvv-u mekan, hem de ulüvv-i mekanet meydana gelmiş oluyor, diğerlerinden farklılığı odur. Bazılarında ulüvv-i mekan, bazılarında ulüvv-i mekanet ama ümmet-i Muhhammed’de hem ulüvv-i mekan hem de ulüvv-i mekanet vardır.

Misal: Buhar bir latif maddedir, bir mertebe yoğunlaşınca bulut olup gözle görülür. Bir mertebe daha yoğunlaşınca su olunca dokunma duyusu onun vücudunu hisseder. Bir mertebe daha yoğunlaşınca (tenezül edince) soğuyup buz olur. Burada buhar buz olunca buhardan bir varlık ortada kalmadı, buhar dönüşüm yaptı. Buhar bulutun içinde suyun içinde mevcut ama kendi şahsiyetini kayıp etti zati şahsiyetini gizledi. Gaibe gitti hiç oldu manasına değil de gaibe gitti. Yani gayb alemine geçti. Mevcut ama gayb aleminde. İşte Allah’ın varlığı böyle değildir. Allah’ın ayan-ı sabite hükmünde yani buharı ayan-ı sabite hükmünde diyelim, ayan-ı sabiteler suretlere dönüştüğü zaman ayan-ı sabiteler yok olmadı, olmuyor, burada buhar buluta dönüşünce buhar yok oluyor. Bulutun içine gizleniyor, bulut suya dönüşüyor suyun içine gizleniyor, su da buzun içine gizleniyor. 

 Ama ayan-ı sabite kendi varlığını muhafaza ediyor ondan sonraki zuhurlarını yine ortaya getiriyor. Yani ressamın beynindeki resim projesi nasıl resmi yapmakla kayıp olmadığı gibi ayan-ı sabiteler de Hakkın projesindeki ayan-ı sabiteler de yok olmuyor. Yani sabit ayanların zuhurları ortaya çıktığı zaman kendileri yok olmuyor. Ama buzdaki buhar buharlığını gizlemiş oluyor. Ne zaman bu buhar meydana çıkıyor? Ters dönüşümlü bir işlem yapıldığı zaman. Yani buz, suya, su, buluta, bulut buhara dönüştüğü zaman buhar tekrar ortaya çıkar. Yani buzun içinde buharın zatı mevcuttur, ama şekil değiştirmiş olarak mevcuttur. Buharlığı gitmiş olarak mevcuttur. İnsanda, Allah’ın varlığındaki o projeler yok olmuyor. Yani projelerin hepsi işleme girse yapılsa o projeler mertebelerde yok olmuyor. 

 Buhar buz olsa dahi buhar olabilme özelliğini kaybetmedi. Nasıl çekirdek çimlenip ağaç olduktan sonra meyve içinde tekrar çekirdeğe dönüşüyorsa buharda buz halde iken şartlar oluşunca buhar haline dönüşebiliyor. Çekirdek başlangıçta çimlenince çekirdeklikten çıkıyor, buhar su olunca da buharlıktan çıkıyor, ama Allah’ın Zat’ındaki çekirdek böyle değildir. O çekirdek olarak, Ayan-ı Sabite olarak gene mevcut ama ağaç da mevcut. Ağacın varlığı çekirdeğin yok olmasını gerektirmiyor. Buradaki çekirdekten kastımız ayan-ı sabitedir, maddi bir çekirdek değildir. Zira onun zatı değişmiş olsa buz eriyip su, su buharlaşıp bulut, bulut da latifleşip tekrar buhar olmaması gerekirdi. Yani buharın zatı değişmiş olsa tekrar buhara dönüşemezdi. Bu tenazülatında buharın terkibine başka bir şey dahil olmadı. Buharın terkibi yine buhar olarak kaldı. Belki buharın her bir mertebede kazandığı suret onun sıfat-ı arızasından ibarettir. 

 Yani buharın bulut olması arizi bir sıfattır, su olması arizi bir sıfattır, buz olması arizi bir sıfattır. Esas olan buhardır. Bütün bu alemler de buhardan meydana gelmiştir. Neydi o? Nefes-i Rahmani, Rahman suresinde açıklanacaktır. Nefes-i Rahmani, yani ilahi varlık “Huuuh” diye nefesini bir saldı bütün bu alemlere sonsuz dediğimiz bu feza meydana geldi. 

Bütün bu alemlerde var olan Rahmanın nefesidir. “Rahmanirrahim” dediğimiz zaman “Bismillah” Allah ismiyle “Rahmanirrahim” dediğimiz zaman Rahmanın nefesiyle bütün bu alemlere bir nefes veriyor, tabi ki burada benzetme yollu anlatılıyor bizdeki gibi bir nefes değil ama O’nun özünden çıkan bir şey Rahmani “Huuu” diye bütün bu alemlere verildiğinde bunlar parlak bir bulut şeklinde birer varlık kazanmaya başladığında Cenab-ı Hakk nerede neyi meydana getirecekse Rahman’ın Rahiminde o oluşumu orada oluşturuyor, hangi galaksi, hangi gök cismi hangi sistem, nerede oluşacaksa Rahman’ın rahminde onu oluşturuyor. “Bismillahirrahmanirahim” budur. Onun için bu bir şifre ve anahtardır. Bu da “Allah” ismiyle olmaktadır. “Allah” isminin kontrolunda “Rahman” isminin yönetiminde “Rahim” isminin özelliğinde bütün bu alemler meydana geliyor. İşte biz de ilk varlığımızı ana rahminden meydana geliyoruz, cesetler olarak bir de Rahmanın rahminden ruh olarak doğmamız gerekiyor.

 Gerçek kimliğimizi o zaman anlamış oluyoruz. “Venefahtü” o zaman meydana çıkmış oluyor. Tarikatlarda “Veled-i kalp” diye tabir edilen yaşam o zaman tahakkuk safhasına geçmiş oluyor. İşte bu veled-i kalbi doğurmayınca yani sen Rahman’ın Rahminden sen dünyaya gelmedikçe bu ilahi hakikatleri anlaman mümkün olmaz. Onun için yeni bir kanal yeni bir bağlantı hakikat-ı ilahiyi anlaman için mutlaka gereklidir. Bu mertebede iktisab ettiği suret yani kazandığı suret onun sıfat-ı arızasından arizi bir sıfatından ibarettir. Bunun hüviyeti ve batını buhardır. Yani buzun hüviyeti ve batını buhardır ve buz buharın zahiridir. Buzun vücudundaki buhar buza hulûl etmedi, oraya dahil olmadı, dışarıdan oraya girmedi, başka bir yerden gelmedi. 

 Buzun vücudu ile ittihat eylemedi, yani birleşmedi. Dışarıdan buz ayrı buhar ayrı ikisi sonradan birleşti diye bir husus yoktur. İşte tasavvufta geçer ya, Allah’la birleşmek, Allah’a duhul etmek, girmek yahut Allah’ın insana duhul etmesi insanla birleşmesi gibi sözler çok yanlış şeylerdir. Bunlar maddeci konuşmalardır. Allah insana ne duhul eder ne ittihad eder. Yani ne içine girer ne onunla birleşir. Böyle bir şey söz konusu değildir.

 Bu Hıristiyanların kendi dinlerinin hakikatlerini çok iyi anlayamadıklarından ortaya koydukları bir şeydir. Mesela İncil’de der ki bir nehirde İsa (a.s.) vaftiz olduktan sonra bir güvercin geldi başının üzerine kondu Allah onun içine girdi o güvercinde Allah’ın varlığı vardı diye belirtirler. İşte bu hulul, duhul yahut ittihat olmuş oluyor. Halbuki o buzun içerisinde buharın zatının oluşu gibi senin içinde Allah’ın varlığı zaten mevcut, sonradan olma anadan doğma değil senin varlığınla mevcuttur. 

 Veya sen onun varlığı ile mevcutsun. Nasıl buzun varlığı buharın varlığına bağlıysa sen varsan senin varlığın Allah’ın varlığına bağlıdır. Senin varlığın sende Allah’ın olduğunun en bariz misalidir. Çünkü sen O’nda varsın. Eğer O olmazsa sen olmazsın. Zaten ortada sen diye bir şey yoktur. Ama biz kendimize bir “ben” demişiz, “biz” demişiz çıkmışız ortaya benim diye O’nun mülküne, O’nun varlığına sahip çıkmışız ortak olmuşuz ve de kendimize müslüman diyoruz, Allah’a gideceğiz diyoruz, bu düşünce ile de Allah’a ulaşacağımızı zannediyoruz. Buz buharın aynı değildir, gayrı dahi değildir, böylece biz buz hakkında kendi hakikati yönünden buhardır, taayyünü yönünden de buhar değildir deriz. Mademki Hakk çokluğa camidir, şu halde Hakk evveldir ve evvelin zıddı mukabil olan “Ahir”dir. Keza Hakk “Zahir”dir, zahirin zıddı ve mukabili olan “Batın”dır aynı zamanda. Hakk zahir olan şeyin aynıdır, zuhuru halinde batın olan şeyin de aynıdır. Vücutta ondan gayrı bir kimse yoktur ki Zahir olduğu vakit onu görsün ve keza vücutta bir kimse yoktur ki ondan batın olsun.

Böylece Hakk zuhuru halinde kendi nefsine zahir ve batın olduğu vakit dahi zahir olan kendi nefsinden yine kendi nefsi batın olur. Yani batın olduğu zaman kendi nefsinden kendi nefsi batın olur. Bu oluşum menzillerine inmesi tenezzülü hasebiyle sonradan gelmiş isimleriyle müsamma olan ancak odur. Yani Mevlana gibi, Beyazid-i Bestami gibi, isim alan da yine odur. 

--------------

7. paragraf:

imdi Zahir "ben" dediği vakit, Bâtın hayır, der. Ve Bâtın "ben" dediği vakit, Zahir hayır, der. Ve bu, her bir zıdda vardır. Halbuki mütekellim vâhiddir. Ve o sâmi'in aynıdır (7).

--------------

 Şimdi Zahir “Ben” dediği vakit “Batın” hayır der, “Batın” “Ben” dediği vakit “Zahir” hayır der, bu her bir zıtta vardır bu durum. Halbuki mütekellim vahittir ve duyanın aynıdır. Yani Zahir ismi kendi enaniyetini ızhar ve ism-i batını nefh ederek kendisini ispat için “Ben” dediği vakit onun zıddı olan ismin “Batın” ona mukabele edip hayır “Sen” değilsin der. Keza “Batın” ismi kendisini ispat edip “Ben” dediği vakit Zahir ismi ona mukabele edip “Hayır sen değilsin” der. Zira zıt zıttı nefh eder, işte bu hüküm her bir zıdda böyledir zira her biri kendi zatının muktezasını ispat ve kendisine mukabil olan zıddın muktezasını nefh eder. 

 Yani Zahir ismi kendi enaniyetini ızhar ve “Batın” ismini nefh ederek kendisini ispat için “Ben” dediği vakit, bütün alem “ben” diyor, bütün alem bilse de bilmese de “ben” diyor. Neden? Kendi esmasını zuhura çıkarmak için benlik iddiasında bulunuyor. Kendisini ispat için yapıyor. Yani o esmayı ispatlamak için “ben” diyor. Bu sadece insanda değil bütün varlıklarda böyledir. İşte onun ben dediği sadece kendi esması yönünden, yani kendi esmasını ispatlama yönünden “ben” sözcüğünü üste çıkartıyor, her kimseye baktığımız zaman hep ben üstünüm der. Herkes benliğinin ortaya çıkmasında kendinin üstün olmasının savaşını vermektedir. Kendini üstte gösterme savaşını göstermektedir. Neden? Kendi esmasının orada zuhura çıkıp kendisini ispatlama çabasıyladır. Zahir ismi kendi enaniyetini yani Zahir ismi kendi benliğini ızhar ve Batın ismini nefh etmek için, Batın ismini ortadan kaldırıp hükümsüz bırakmak için.

 Zahir ismi; camiye gitme, ibadet etme, oruç tutma, şunu, bunun yapma der neden? Batın ismini yok etmek içindir. Kendi zıttı olan Batın ismini yok etmek için faaliyete geçirtmemek içindir. Zahir ismi burada ben varım hüküm benim diyor. Ama Batın ismi de içeriden “Ben de varım ben varım, diye içeriden çalışmaya başlıyor, Zahir ismini hükümsüz bırakmak için. Burada insana düşen nedir? Bütün esma-i ilahiye kendi mücadelesini yapıyor, benliğini ortaya koymak için “Mudil” ismi senin elinden tutuyor, ne kadar delalet varsa oraya götürüyor “ben” sahip olacağım diyor çünkü. benim sözüm geçecek diyor. Davasında kendi açısından haklıdır. Hadi ismi de oradan “ben” diyor, o zaman ayağının bir tanesi caminin arkasına doğru giderken bir tanesi de caminin önüne doğru gidiyor. Esmanın birisi bir ayağına hakim birisi de diğer ayağına hakim oluyor. Burada akıl hangi tarafa destek çıkarsa orası kazanıyor. 

 İşte bu akıl da “İrade”den kaynaklanıyor, “İrade”de “İlim”den kaynaklanıyor, Bu ilimleri böyle bildiğin zaman Mudilin seni yakalayıp da sana hakim olması mümkün değildir. Çünkü aklın Hadiye güç ve irade kazandırdığından o iradeyle sen camine gidiyorsun ibadetine gidiyorsun. Şimdi “Zahir” ben dediği vakit, “Batın” hayır der. “Batın” ben dediği vakit, “Zahir hayır der. Bu her bir zıtta vardır, halbuki mütekellim Vahiddir ve o “Sami”in aynıdır. Yani “Zahir” ismi kendi enaniyetini ızhar ve “Batın” ismini nefh ederek kendisini ispat için “Ben” dediği vakit onun zıttı olan “Batın” ismi ona mukabele edip sen değilsin der. Keza “Batın” ismi kendisini ispat edip ben dediği vakit, “Zahir” ismi mukabele edip hayır sen değilsin der. Zira zıt zıttı nefh eder. İşte bu hüküm her bir zıtta da böyledir. 

 Cenab-ı Hakkın esma-i ilahiyesinden olan “Zahir” ve “Batın” isimleri yani zıt isimler, “Zahir” ismi kendi enaniyetini ızhar için yani “Zahir” esmasının zuhurunu meydana getirmek için ve “Batın” ismin enaniyetini ızhar, ve “Batın” ismini nefh eder. Şurada bir kağıt parçası olsun, bunun dışına bakıldığı zaman bu “Zahir” isminin zuhurudur. Bunun özü ise yani iç kısmı ise “Batın” isminin zuhurudur. Şimdi bu kendi varlığını meydana çıkarabilmesi için ben sözünü kullanır. Lisanen bizim beşeriyetten kullandığımız lisanen söylenilen söz değil tabi ki, onu insanlar kullanıyor. Ama şunun ortadaki varlığı ben demektir. Şu gördüğümüz şey hal lisanıyla ben kağıdım diyor. Dolayısıyla “Batın” ismini ortadan kaldırmaya çalışıyor. Yani kendi varlığını üste getiriyor. İşte bütün alemdeki varlıklar bu sistem üzerine çalışıyor. 

 Bir çiçek açtığı zaman ben sözünü kullanıyor, ben açtım, ama onun bir de batını vardır. Onu bir de açtıranı vardır. İşte zahire gelen her türlü varlık ben sözünü kullanıyor. Kendi varlığını enaniyetini ortaya koyuyor, Batını ortadan kaldırıyor, yok diyor. 

 Yani onu hükümsüz bırakıyor, “Zahir” ben dediği zaman “Batın” hükümsüz kalmış oluyor. Yani bu hayatın gerçek yaşantısını anlayabilmemiz için bunları çok iyi bilmemiz lazımdır. Yani bunlar bize kendimizi tanımamıza sebep oluyor. Bu tür hakikatleri idrak edemediğimiz takdirde ne kadar tarikat yolunda gidersek gidelim belirli zikirlerle belirli düşünce, belirli muhabbetlerle ancak duygu mertebesini aşamamış oluruz, yolda kalırız. Bunlar da insana zaman, zaman bir yere gelinceye kadar faydalı olur, ama ondan sonra da perde olur.

 İşte zahir ismi kendi enaniyetini ızhar yani kendi benliğini meydana getirmek ve “Batın” ismini nefh ederek “Batın” ismini ortadan kaldırmak suretiyle ispat için yani kendi varlığını ispat için ben dediği vakit onun zıttı olan “Batın” ismi ona mukabele edip hayır sen değilsin der. Yani bunun özündeki bunu meydana getiren “Batın” ismi bu zuhuruyla zahiriyle ben dediği vakit bunun özündeki batın da hayır sen değilsin der, benim der. Yani her isim kendi varlığını ortaya çıkarmak ister. Nasıl ki bizim bir özümüz var içimizde batınımız var, ama biz ben kelimesiyle bu bedeni ifade etmekteyiz. O özdeki benin yani gerçek benin hakikatini idrak edemediğimiz için sadece zahirdeki beni üste çıkarmaya çalışıyoruz ve batındaki beni iflas ettiririz. İşte bugünün yaşantısı da bunun üzerine dayanmış yani batının yaşantısı dışarıdaki beni ortaya çıkarma üzerine kurulmuştur.

 İçerideki benden kimsenin haberi yoktur. İçerideki senden kimsenin haberi yoktur. Bütün çalışmalar, bütün oluşumlar bu dışarıdaki beni kuvvetlendirmek içindir. Dışarıdaki ben, yani et kemik olarak kendini ben zanneden, buna çalışmaktadır. Bunun benliğini kabul ederek onun enaniyetini benliğini daha da güçlendirmektedir. Bugünün sistemi böyledir. Ne yapıyor bu bedeni nefis yolunda kullanma teşvikinde bulunuyor, radyolara, televizyonlara, gazetelere baktığımız zaman reklamlar bedeni rahatlatacak her türlü imkanı ortaya getirmektedirler. İşte bu dışarıdaki benliğe hitap ettiğinden maddi bir yaşam neticesi elde edilmiş oluyor. 

Halbuki o benin içerisinde bir de Batıni ben var, işte İslam’ın gerçek hakikati bu batındaki beni ortaya çıkarmaktır. Batın ismi ona mukabele edip hayır sen değilsin der, yani “Zahir” esmasıyla herhangi bir varlık ben dediği vakit onun içindeki “Batın” ismi “hayır sen değilsin, seni sen yapan benim” der. Yani batınınım özününüm der. Ama bu “Zahir “ismi onu kabul etmeyeceğinden her ikisi de benim, benim diye ortaya çıkarlar, keza “Batın” ismi kendisini ispat edip ben dediği vakit “Zahir” ismi ona mukabele edip hayır sen değilsin der. Zira zıt zıttı ortadan kaldırır. İşte bu hüküm her bir zıtta böyledir. 

ŞİİR: Aslına vardınsa eğer geçmek, göçmek değildir bu, (Yani bu dünyadaki yaşamın aslına vardınsa geçmek göçmek yani ölmek kalmak değildir bu). Marifet ben diyebilmek muammayı bendir bu. (buradaki zahiri benden, batını benden bahsediyor, burası tam bu mevzu ile ilgilidir, ) Eğer benlik ile dersen dediğin ben değildir bu. (yani nefsaniyetinle bunu söylüyorsan bu dediğin hakiki benlik değil nefsani benliktir.) Bu zamiri ancak o der, (yani ben zamirini ancak o der) suretten gelen değildir bu (yani o ben lafzı senden çıkar ama senin zahirin itibarıyla ben değil batının itibarıyla olan bir bendir) Sen de o olursan eğer (bu sefer söyleyen sen değildir bu yani zahir olarak senden ben lafzı çıkar ama söyleyen sen değil senin batınından gelmektedir.) Dolayısıyla bu hüküm batın, batın zahiri kapatmış olur üste gelmiş olur. 

 Neden? Çünkü ilahi hakikat orada batından ben dedi. Ancak o kişi artık “Cami” ismine sahip olduğundan “Zahir” den de söylemiş olsa yani zahir niyetiyle de söylemiş olsa o sözü yine hakikatte “Batın” söylemiştir ama “Zahir” yönü zuhura gelir ama zahirini ortadan kaldırırsa batını ile birlikte batından ben der. İkisini tevhid ederse sorun kalmıyor işte Marifetullah en güzel şekliyle de odur. 

Gayemiz de zaten oraya ulaşmaktır. İşte bu hüküm her bir zıtta böyledir, yani biri diğerinin hükmünü kaldırır. “Mudil “ ve “Hadi” isimlerinde de aynıdır. Bir mertebede “Hadi” ismi oraya gelmişse “Hadi” yani hidayet benim der, burada hidayetim var der ama hidayet gitmişse yerine “Mudil” gelmişse, “Mudil” de benim der, ben kimseyi dinlemem der. 

 Mudil yönüyle o da ben der. O zaman da “Mudil”in hükmü yürümüş olur. Zira her biri kendi zat’ının muktezasını ispat ve kendisine mukabil olan zıttı muktezasını nefh eder. Yani her bir isim kendinin gerektirdiği isimleri ortaya getirmek için çalışır, diğerini kaldırır, zıddı olan isim de kendi özelliklerini ortaya getirir diğerini kaldırır. Halbuki “Zahir” ve “Batın” olan ancak ayn-ı vahidi olan Hakk olduğu için ben lafzıyla mütekellim olan Vahidir. Ben lafzını duyanın aynıdır. 

----------------

8. Paragraf:

Nebî (a.s.) buyurur ki: "Muhakkak Allah Teâlâ, nefislerinin söylediği, onların söylemedikleri, yahut işlemedikleri şeyi ümmetimden tecâvüz etti." İmdi nefis, kendi hadîsini muhdis ve sâmi'dir. Ve nefsin tahdîs ettiği şeyi âlimdir. Ve halbuki her ne kadar ahkâm muhtelif ise de, "ayn" birdir. Ve bunun mislinin cehline yol yoktur. Zîrâ her bir insan kendi nefsinden bunu âlimdir. Ve insan Hakk'ın suretidir. Binâenaleyh umur muhtelif oldu. Ve a'dâd, merâtib-i ma'lûmede vâhid ile zahir oldu. Böyle olunca vâhid, adedi îcâd etti. Ve aded dahi vahidi tafsil eyledi. Ve adedin hükmü ancak ma'dûd ile zahir oldu (8).

--------------------

Yukarıda “Zahir ve “Batın” ayn-ı Vahide olan Hakk’tan ibaret olduğu için ben lafzını söyleyen bu lafzı işitenin aynıdır, denilmiş idi. “Zahir” ve “Batın” aslında Allah’ın esması olduğundan hakikatte ikisi de birbirinden farklı değildir, yani aynı şeydir. Hz. Şeyh (r.a.) bu hali açıklamak için misal getirip buyururlar ki (s.a.v.) Efendimiz, “Siz bir kötü bir şey düşünseniz de onu lisana getirmeseniz, ve de tatbik etmeseniz yani zuhura da getirmeseniz onun günahı size yazılmaz, Aklınızdan geçtiği halde af edilir. Eğer bir iyilik yapmayı murat ederseniz aklınızdan geçirirseniz yapamasanız da onun sevabı size yazılır” buyuruyor. Şimdi yukarıdaki işi burada anlatmaya çalışıyor, mesela bir kimse birine gazab etti batınından kendisine hitaben ona şu vecih ile söv veyahut bir tokat vur denildi, böyle hadiseler zaman, zaman başımıza gelir yaşarız. İçinden birisine kızarsın şuna gideyim bir tekme atayım bir tokat atayım diye düşünürsün, içinden “o tokatı at, tekmeyi at, o sözü söyle“ diye batın bunu ortaya çıkarmaya çalışıyor.

 Senin batınında olan bunu ortaya çıkarmaya çalışıyor. Ama sen zahirinde bunu uygulamıyorsun. İşte ne oluyor? Söyleyen de sen oluyorsun duyan da sen oluyorsun. Batınından söylüyorsun, zahirinden duyuyorsun. Gerçi bunu söylerken belki kelam geçmiyor, hani bazıları sesli düşünüyorum derler ya kelam da söyler, şunu bir yakalarsam şunu yapacağım bunu yapacağım diye düşünürken de dili bunları da söyler ama faaliyete geçirmez. Bazı zamanlarda da içinden geçirir sadece kelam etmeden işte o içinden geçirmesi de onun kendisinin söylemesi demektir. O kelam aklından geçiyor dilinden geçmesin isterse. İşte böyle bir hadis-i şerif var onu misal olarak vermiş Hz. Pir.

 Mesela bir kimse birine gazap etti batınından kendisine hitaben yani kendi içinden zahirine ona şöylece veya böylece söv veyahut bir tokat vur denildi o kimse batınının ilka eylediği sövme lisanıyla tekellüm eder tokatı vurursa bu kelam ve ameline ceza düzenlemek gerekir. Bir şeyi söylemez ve bir amelde bulunmazsa nefsin o lakırtısı af olunur, fiile dönmediği için. İmdi nefis hem kendi söylüyor hem de kendi dinliyor. Bir kimsenin nefsi kendisine bu lakırtıları söylediği zamanda yanında oturan kimselerin haberi bile olmamakla beraber o kimse nefsinin kendine söylediğini bilir. Yani yanındaki bilmese de o kimsenin nefsi ve kendisi bunu bilir. Bu insanın batının zahirine olan emridir. Yani batınından şunu yap bunu yap diye bir emir geliyor, bu batının zahirine olan emridir. Halbuki insanın batınının söyleyip zahirinin dinlemesi ile o iki kişi olmaz. Zahirinin duymasıyla o iki kişi olmaz. 

 Yani o adetlenmez, çoğalmaz, gene birdir, kendisindedir, neden? Özellikleri itibarıyla, çünkü insanda varlıklarda o kadar çok özellikler var ki bütün bu özelliklerin hepsi bir araya geldiği vakit o vahit kimse, tek kişi olmuş oluyor. İnsanın batının söyleyip zahirinin dinlemesiyle onun aynı yani kendi hakikati adetlenmez.

 O yine ayn-ı vahideden yani tek varlıktan ibarettir. Söyleyen ve işiten yine insanın nefsidir. İhtilaf ancak zuhur mertebelerindedir, bir mertebeden söyler, diğer mertebeden işitir. Her ne kadar ikilik gibi gözüküyorsa da ama o kişinin ayanı yani ayni hakikati biridir. Çünkü söyleyen de kendisi, dinleyen de kendisidir.

 Zuhur mertebelerinde ihtilaf bulunması insanın ayn-ı vahiden ibaret olmasına mani değildir. Yani kişinin mertebelerinde zuhur olması diğer mertebelerde de çokluk olması zuhurlarda çokluk olması mesela insandan bazen gülme hassası meydana geliyor, bazen ağlama hassası meydana geliyor. Bazen kızma hassası meydana geliyor, gazab meydana geliyor, bazen de rahmet meydana geliyor. İşte bu kendisinde meydana gelen özelliklerin çok olması onun çokluğuna delalet etmez, a o gene aynı vahid, tek kişi ama o tek kişide bulunan özellikler mertebelerin ortaya çıkmasıdır. İhtilaf o mertebeler arasında olmaktadır. Kişide ihtilaf olmaz. 

 Hiçbir insan kendi nefsi söyleyip gene de kendi nefsi dinlemesi meselesinin cahili değildir. Hiçbir kimse bunun farkında olsa da olmasa da bunun cahili değildir. Yani bunu herkes kendinde bulabilir, bilebilir, yani alim olmaya gerek yoktur, günlük yaşantımızda bu bizim üzerimizde faaliyettedir. Bunun böyle olduğunu herkes bilir, bu ondan dolayı böyledir ki insan Hakk’ın suretidir. Nitekim hadis-i şerifte; “Muhakkak ki Allah Âdem’i kendi sureti üzere halk etti “ buyurulmuştur. Zira Hakk bi hasebi zat vahiddir. Yani sebepli sebepsiz şöyle veya böyle değil kendi varlığıyla kendi hakikatiyle tektir. Esma ve sıfat-ı mütekabilesiyle kesirdir. Yani zıt isimleriyle çokluktadır. 99 esma-i ilahiye diyoruz, bu Cenab-ı Hakkın varlığının zuhura çıkması için bu isimler Allah’ı çoğaltmıyor, o hakikati itibarıyla yine de tektir. Nasıl bizim elimiz ayağımız zahirden de baktığımız zaman bir sürü organlarımız var, bu bizim çokluğumuz demek değildir. 

 Hakikat itibarıyla yine insan bir insandır. Ama milyonlarca saç teli var, milyarlarca hücre var, bu adedin çokluğu bizim çokluğumuzu göstermiyor. Biz gene de biriz. İşte bütün bu alemde görülen çokluk Allah’ın çokluğunu, kesir olduğunu göstermiyor. O’nun esmasının zuhurlarını, ama tek olduğunu gösteriyor. Eğer bu alemde var olan şey tek olmamış olsa bu alem karma karışık bir hale gelir. Yani birkaç tane idareci olsa bu alem karışır birbirine girer. Yukarıda açıklandığı üzere Ebu Said-el Harraz Hz.lerinin buyurduğu gibi Allahüteala esmaları ve sıfatları ve Zati sıfatlarının arasını toplamakla bilinir. (Kişinin bu gerçeği çok iyi bilmesi gereklidir.) Ne kadar zıt ismi kendi bünyesinde toplayabiliyorsa hazmedebiliyorsa o kadar Cenab-ı Hakkın arifi olur. Aksi halde zıt ismi toplayamayan bunların hakikatlarini idrak edemeyen Cenab-ı Hakkın hakikatini de idrak edemez. Ancak hayalinde var ettiği Rabbının peşinde koşar, bu da kişinin hayal olan kendi ilahıdır.

 Böyle olunca tekerrür eden işler tek vahide buluştu, birleşti, onda toplandı esmanın çokluğu meydana çıktı. Buna misal istersen sayılara nazar et, zira adet iki, üç, dört, on, yüz, bin gibi bilinen mertebelerde vahidin tekerrürü ile zahir oldu. Yani sayılar bir’in tekrar edilmesiyle çoğaldı. Böylece tek, bir, tekerrür ile aded’i icat etti. Yani adetleri meydana getirdi. Bir tekrarlanmak suretiyle adetleri meydana getirdi. Adet dahi malumat mertebelerinde teki tafsilatlandırdı, sayıları izah edilir hale getirdi. Birden başladığımız zaman üç, beş, on, otuz, elli yüz bunlar birin tafsilatı, işte bu tafsilatı böylece meydana çıkarmış oldu.

Yani bunlar hep bir’in tafsili oldu bunlar. İşte vahid tekerrür ile adet’i icat etti, adet dahi malumat mertebelerinde vahidi tafsil eyledi. Bu çoğalma ve birleşme demek değildir. Yani çoğaldı da birleşti, yahut birden çoğaldı, vahidin tafsili şöyle baktığımız zaman bu kolumuz bir bütün ama parmaklara geldiği zaman baş parmak orta parmak, işaret parmağı diye isimler alıyor. 

 Halbuki bu beş parmağın da hepsi bir yerden kaynaklandığını görürüz. Bunun ne başlı başına bir varlığı var ne de geleceği yok. Ama biz eli görmeyip de parmakları görürsek yani kökü görmeden dalları görürsek o zaman yanlışlık yapmış oluruz. Çünkü bunlara birer varlık vermiş oluruz. Aslında bunlara varlık vermek bunlara haksızlık etmek olur. Günümüzde “Zahir” esmasının zuhuru olan bütün bu varlıklara birer asli varlık vermekle daha çok haksızlık etmiş oluyoruz. O zaman onları biz ilah yapmış oluyoruz. 

 Ayrıca da iftira etmiş oluyoruz. Onlar kabul etmiyorlar ama biz zorla sen ilahsın diye ona bunu vermek suretiyle kimlik veriyoruz. Malum olsun ki vahidin vahidiyeti bir mefhumdur ki onda asla kesret yoktur. Yani çok iyi bilin ki bir’in birliği bir mefhumdan ibarettir. Bir de bir mefhumdur. Onda asla kesret yoktur. Bir dediğimiz zaman o bir’e de bir varlık vermiş oluyoruz, yani bir sayı vermiş oluyoruz, bunu beşer aklıyla düşüncesiyle anlaşılsın diye aslında bu bile yanlış bir ifadedir. Yani bir ile ifade ettiğimizden gene de ona bir vasıf vermiş oluyoruz. Zira vahidiyet dediğimiz vakit zihnimizde ancak bir mana hasıl olur. Yani vahid dediğimiz zaman bir mana hasıl olur ama 0, O demek değildir. Yani o mana değildir o vahid. Zihinde ikinci bir mana tahassul etmez. Yani hasıl olmaz, meydana gelmez. 

 Vahid adet değildir. Yani bir diyoruz ama adet değildir. Adet olması için onun bir ikincisi olması gereklidir. Çünkü vahid adetlenme ile meydana gelen bir şey değildir. On bir dediğimiz zaman oradaki ikinci bir (11) adetlenmedir, birin adetidir, ama bir adetlenme değildir. Adet olması için bir başka şeyden zuhur etmesi lazımdır. Kendi varlığı asli olduğundan ona adet diyemeyiz. Belki o vahidiyet adetlerin kaynağı ve mazharı yani zuhur yeridir mazharıdır, özüdür. Bütün adetler, sayılar vahiden zuhur eder, mesela 2, 3, 4, birer adettir, çünkü vahidi ikide iki ve üçte üç ve dörtte dört defa sayarız. 1+1=2, 1+1+1=3, 1+1+1+=4 bu sonsuz olarak zincirleme devam eder gider. Bütün bunların hepsi bir vahidin tekrarından meydana geliyor. Birden dokuza kadar olan ahad mertebeleri vahidin vahid mertebelerinin cüzi mertebesi, onlar, yüzler ve binler mertebeleri dahi külli mertebeleridir. 

 Yani 10, 20, 30, 40, 100, 1000 külli mertebeleridir. Ama birden dokuza kadar olanlar cüzi mertebeleridir. Bununla beraber vahidin tekerrüründen yani beş dediğimiz zaman bunun içinde beş tane birin olduğunu görürüz. Yani beş de bir adettir. Bu da tek adettir. Zira beş dediğimiz vakit zihnimizde ancak bir adetin manası bulunur. Zihnimiz diğer adetlerden halidir, böylece beş suret ve madde mecmu itibariyle vahittir. Yani beş tane ekmeği bir torbaya koyduğumuz zaman o gene bir adet hükmüne girmiş oluyor. Beş tane kalemi bir araya getirdiğimiz zaman yine bir adet olmuş oluyor. Ama toplu bir adet olmuş oluyor. Şu kadar var ki kesret suretinde tecelli etmiştir. Yani beş bir vahid sayılır ama neticede çoklukla zuhura gelmiştir. Birbirinin aynı olan beş tane, beş ile zuhura gelmiştir. 

 Bu hal meratib-i külliyede dahi böyledir. Yani bütün mertebelerde de böyledir. Ağaç dediğimiz zaman bir ağacın binlerce yaprakları var, dalları var, çiçekleri var ama bu sayılar sayılmıyor, toplu olarak ağaç deniliyor. Ama ağaçtan bir meyve kopardığımız zaman bir armut diyoruz, vahit armut, vahit elma gibi. Ama yine de toplu baktığımız zaman bir ağaç diyoruz. Ağaçlara baktığımız zaman on tane ağaç diyoruz, on ağaç da tarlada bir grup meydana getirir. O zaman tarla olarak ona da bir denir yani vahid. Mesela on adedi ahadın on defa ve 100 adedi ahadın 100 defa, 1000 adedi de bin defa tekerrür etmesiyle hasıl olur.

 Diğer mertebeler de buna kıyas olunur. Bu meratib-i külliyi gösteren adetlerin her birerleri on ve yüz ve bin gibi suret, madde ve mecmu itibarıyla vahidir. Yani yüz de on da, bir de birdir. Bin dediğimiz zaman bir içinde toplanmış bin adet demek oluyor. 

 Bir kutunun içinde 1000 tane top olsa biz onlara bir kutu yani bir diyeceğiz. Biz bir kutu içindeki topların bir tanesini çıkarsak o mertebe bozulur. Artık o kutu binlik kutu olmaz çünkü içinde 999 tane kalmıştır biz ona binlik mertebesinde bir kutu top diyemeyiz artık.

 Şu halde adetlerin bütün mertebelerinde ve adetlerin isimlerinde ve suretlerinde dahil ve onlar ile beraber müsemmadır, yani o adetlerin içerisinde o kadar sayı orada müsemma, isimlenmiştir. Beş dediğimiz zaman beş adedi de anlamaktayız. Gerçi beş, on dendiği zaman bu da tek bir adet ama zihnimizde onun içerisinde on tane bir’in olduğunu da bilmekteyiz. 

 Dile getirmesek de on şişe dediğimizde on ayrı şişenin mevcudiyetini bir kelime içerisinde kastetmiş oluruz. İşte onlar ile beraber müsemmadır, yani isimlenmiştir, on tane şişe dediğimiz zaman o şişeler isimlenmiş, on ile isimlenmiştir. On rakamı ile isimlenmiştir. 

 Yani üç aded-i vahittir, üç dediğimiz zaman üç defa tekerrür eden vahidi zikretmiş oluruz. Bu hemen şuurumuzda oluşur. Lisan ile ortaya getirmesek de üç dediğimiz zaman üç şişeyi bilmiş oluruz, o üç rakamı burada aslında bir rakamdır. 

 Vahit üçün üçüncüsü, dördün dördüncüsü ve beşin beşincisi ve altının altıncısıdır, zira her birerlerinde vahid çıkarılsa adedin ismi değişir. Şu halde vahid adedi icat ve adet dahi vahidi tafsil ediyor. Yani bir adedi meydana getiriyor, adet ise vahidi tafsil ediyor. Adetler ise teki tafsilatlandırıyor. (s.a.v.) Efendimiz sevr mağarasında iken ayet-i kerime اِلا تَنْصُرُوهُ فَقَدْ نَصَرَهُ اللَّهُ اِذْ اَخْرَجَهُ الَّذِينَ كَفَرُوا ثَانِىَاثْنَيْنِ اِذْ هُمَا فِى الْغَارِ اِذْ يَقُولُ لِصَاحِبِهِ لاتَحْزَنْ اِنَّ اللَّهَ مَعَنَا فَاَنْزَلَ اللَّهُ سَكِينَتَهُ عَلَيْهِ وَاَيَّدَهُ بِجُنُودٍ لَمْ تَرَوْهَا وَجَعَلَ كَلِمَةَ الَّذِينَ كَفَرُوا السُّفْلَى وَكَلِمَةُ اللَّهِ هِىَ الْعُلْيَا وَاللَّهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ 9/40

 “Biz onların ikisinin ikincisiydik” buyuruyor. Orada (s.a.v.) Efendimizin hakikatinde var olan hakikat-i ilahiye orada ikinin ikincisiydi diyor. Yani orada Cenab-ı Hakk Zat’ından bahsediyor. Kendi Zat’ını (s.a.v.) efendimizdeki mevcudiyetini yani o andaki mevcudiyetini belirtiyor. “İkinin ikincisiydi” diye. Orada aleyhissalatuvessellem Efendimizin hakikatinde var olan Hakikat-i ilahiye bakın orada ikinin ikincisi idi diyor. Yani orada Cenab-ı Hakk Zat’ından bahsediyor. Kendi Zat’ını Efendimizdeki (s.a.v.) mevcudiyetini o andaki mevcudiyetini belirtiyor ikinin ikincisi diye. Zuhurdaki zati tecellisinin yerini gösteriyor. Diğerinde de sıfat tecellisi var zaten. Ama Zat tecellisini belirtmek için “İkinin ikincisindeydik” yani beraberdik diyor. İşte burada dedi ya vahid üç defa tekrar etmiş olur ve üçün üçüncüsü ve dördün dördüncüsü ve beşin beşincisi. Orada ikinin ikincisiydik buyuruyor ayette. 

 Adedin hükmü olarak adetlenme ile zahir olur. Zira vahid teşkil edeceğimiz adet miktarınca sayılmadıkça o adet zahir olmaz. 49 adedi ortaya getirmek istiyorsan 49 defa vahidi sayacaksın. Eğer 48 de bırakırsan 49 hiçbir zaman oluşmaz. 49 esmasının veya sayısının zuhura çıkmasını istiyorsan 49 defa adetlendirmek lazımdır. Aksi halde 49 zuhura çıkmıyor.

--------------

9. Paragraf:

Ve ma'dûddan ba'zısı ademdir; ve ondan ba'zısı vücûddur. Binâenaleyh vakit olur ki, bir şey min-haysü'l-hiss ma'dûm olur. Halbuki o şey, min-haysü'l-akl mevcûddur. İmdi aded ve ma'dûd lâ-büddür. Böyle olunca vâhid, lâ-büddür ki adedi inşâ ede. Şu halde aded, vâhid sebebiyle zahir olur. Ve her ne kadar meselâ dokuz, on gibi aşağıya ve ilâ-gayri'n-nihâye eksere kadar olan adedin her bir mertebesi hakîkati vahide ise de o, mecmu' değildir. Ve ondan cemî'-i âhâdın ismi münfekk olmaz. Zîrâ "iki" hakîkat-i vahidedir. Ve "üç" de hakîkat-i vahidedir. Bu merâtib gittiği yere kadar böyledir. Ve her ne kadar hakikat-i vahide ise de onlardan ayn-ı vahide bakî kalan şeyin aynı değildir. Böyle olunca cem' tutar. Şu halde cem', onlardan onlar ile kaildir. Ve onlar ile onlar üzerine hâkimdir. Ve muhakkak bu kavilde yirmi mertebe zahir oldu. Binâenaleyh terkîb, o merâtibe dâhil olur. Böyle olunca sen indinde li-zâtihi menfî olan şeyin aynını isbât etmekten münfekk olmazsın (9).

-----------------

 Mesela dört elma ile beş armudu bir tabağa koyduk dört ile beş adetleri sayılmış olan elma ve armudun vücudu ile histe mevcut oldu. Orada onlar duruyor, biri dört birisi de beş bunlar dokuz tane olduğu hissimizde mevcut oldu. Yani hissen dört ile beş adedini gözümüz gördü. Yani bunu duygularımız tesbit etti. Fakat adet bunlardan ibaret değildir. Yani sadece orada görmekten ibaret değildir. 2, 3, 6, 7 bunun gibi daha birçok adetler vardır. Yani adet sadece dört ile beşin toplamı değildir. Onun dışında da bir sürü adetler vardır. Nasıl ki beş armut ile dört elma bir yerde adetlenmiş, madud olmuşsa yani hissimizde görünür, bilinir hale gelmişse ama adetler bununla sınırlı değildir. 

 Mesela onun yanına 20 tane daha ayva koy, 50 tane de ceviz koy, onları da ortaya getirdiğin zaman onlar da meydana gelmiş oluyor. Yani kuvve de var fiilde yoktur. Meydana getirdiğin zaman fiilde de olmuş oluyorlar. Yani sadece senin dört elma ile beş armudun olduğu adet sadece o adet değil onun dışında da adetler madudlar, sayılar vardır. Madud olmadığı için o adetlerin vücudu histe görülmüyor. Yani onların sayıları olmadığı için görüp de sen hissedemiyorsun tutamıyorsun. Elmayı tuttuğun gibi tutup göremiyorsun o zaman yok hükmündedir. Ancak akılda mevcuttur. Yani madde olarak yoktur ama aklında o sayıların hepsi vardır. Birden yüze kadar saymaya bak hepsi aklında mevcuttur. 

 Ama ortada bir şey yoktur, yüz tane elma yok, elli tane elma yok ama işte o elmanın yokluğu adedin sayının yokluğu demek değildir. Keza madud olan elma ve armudu yedik diyelim ortadan kalktılar, dört ile beş adeti his mertebesinden akıl mertebesine intikal etti, yani histe mevcuttu sonra yedikten sonra histe yok oldu akılda mevcut oldu, dört ile beş. Yani his mertebesinde malum, akıl mertebesinde mevcut oldu. Yani his mertebesinde bilindi akıl mertebesinde mevcut oldu. Neden artık sana intikal etti, varlığına intikal etti. Şu halde ya akılda veyahut histe adet ile madud elbette lazımdır. Yanı sayı ile sayılan akılda ve histe elbette lazımdır. Adet ile madud lazım olunca adedi inşa ve icat etmek için de vahidin vücuda iktiza eder. Vahidin vücudu gerekir. Yani bir şeyin vücudu gerekir. Böylece adet vahidin vücudu sebebiyle zahir olur. 

Şiir Tercüme: Her iki alemde dünya ve ahirette 100 bin tane de dalga görsen bunların hepsi birdir. Dünyada da ahrette de aslında dalga birdir, diğerleri tekrar ile meydana gelmiştir. Birisine demişler ki “işte efendim işim yok ne yapayım, git otur sahile gelen dalgaları say demişler, gidiyor dalgaları akşama kadar bekleyerek adetlendiriyor, akşam olunca soruyorlar, kaç tane dalga oldu diye, bir tane dalga oldu efendim, bir dalga saydım demiş. Olur mu binlerce dalga geliyor nasıl bir tane saydın deyince, evet binlerce geliyor ama gelen diğer dalgalar başlangıçtakinin tekrarıydı diyor. Yani birin birleri olmuş oluyor. İşte bizim yaşadığımız hayat dahi bundan başka bir şey değildir. Bizim bütün hayatımız bir tek nefestir. Diğerleri o nefesin tekrarıdır. Kalpte de durum aynıdır bir kalp atışı var diğerleri onun tekrarıdır. 

 Bu müşahede yerinde fertler birdir, adetlerin aynından sari olan vahid gibidir, sen vahdetin aynı olan bir mecmusun ve sen kesretin aynı olan vahidsin. Yani sen birin aynı olan bir topluluksun bir camisin bir mecmusun. Ve sen kesretin aynı olan vahidsin. Yani kesret diye görünen şey de aynı vahidir. İmdi vahid sebebiyle zahir olan adadın yani birin sebebiyle meydana gelen adetlerin dokuzdan aşağıya ve ondan sonsuz yukarıya kadar olan her bir mertebesi birer hakikat-i vahidedir, yani her bir mertebe de birer hakikat-i vahide bir hakikat mertebesidir.

 Yani 9, 8, 7, 6, dediğimizde her bir adet birer mefhum beyan eder ki o mefhum diğerlerinde yoktur. Mesela 6 adedinin mefhumu 5 de, 4, de, 8 de, 9 da yoktur, böyle olmakla beraber her bir mertebe dahi mertebelerin mecmuu değildir. 6 bütün mertebeleri toplamaz ama kendine kadar olanları toplar. Meratibi teşkil eden ahadın yani birin mecmuu değildir. Yani 6 dediğimiz zaman birin tamamını ifade edemiyor. O kadar sonsuz sayılar var bütün bu sonsuz sayılar birin tamamını ifade edebiliyor. Bir milyar desek daha bunlar biri tamamlayamıyor, yani biri tamamlamak mümkün değildir.

 Yani bir o kadar çok birdir ki bir tır dolusu buğday koy, onların hepsi birdir, 100 tır dolusu buğday koy onlar hepsi bir buğdaydır, yanı bir buğdayın diğerleri tekrarıdır. İşte vahid ve ahad o kadar sonsuz bir birdir ki o ne kadar bir varsa bütün hepsini kendinde toplayabiliyor. Zira diğer adadı teşkil edecek olan sonsuz bir kendi mertebesinin haricinde kaldı. Hakikat-i vahide olan o mertebe ahadın tümüne cami olmamakla beraber cem-i ahad ismi kendisinden münfek olmaz. Zira altı adedi husule gelmek için vahidin altı defa toplanması lazım gelir. Keza “iki” hakikat-i vahidedir, “üç” dahi hakikat-i vahidedir. “Dört” de, “beş” de hakikat-i vahidedir. Bunların hepsi vahidin hakikatidir. Bu meratip böylece gittiği yere kadar gider, adadın her bir mertebesi her ne kadar hakikat-i vahide ise onlardan herhangi birisini alsan o aldığın aynı vahide meratib-i bakiyeden hiç birisinin aynı değildir. 

 Altı beşin aynı değildir, yedinin aynı değildir. Yani her sayının kendine has özelliği vardır, her mertebenin kendine has bir özelliği vardır. Mesela “iki” üçün, dördün ve beşin aynı olmadığı gibi bunların her birerleri dahi yekdiğerinin aynı değildir. Hepsi birden meydana geldiği halde hiçbiri birbirinin aynı değildir. 

Şimdi bilcümle meratibi adadı tutan ahadın toplanmasıdır. Yani bütün adetleri kendisinde tutan birin (ahadın) toplanmasıdır. Şu halde cem-i ahad yani birin cemi hakikat-i camiasından o meratib ile kaildir. Yani o mertebeler ile ifade edilir, söze getirilir. O hakikat ile onların üzerine hakimdir. Mesela cem-i ahad üç mertebesinde bu mertebenin lisanıyla “ben üçüm” der. Ahadın toplanıp da üç olması “ben üçüm” der. Onun lisanıyla onun üzerine hüküm eyler. Bu kavilde meratibi adedi temsil eden yirmi mertebe zahir oldu. 

 Onlarda 1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9 adetlerinden ibaret olan ahad mertebeleri yani birlik mertebeleri dokuza kadar olan tek haneli sayılar. 10, 20, 30, 40, 50, 60, 70, 80, 90 ve 100 adetlerinden ibaret olan aşerat mertebeleri onluklar yani onlar mertebeleri ve bir de 1000 mertebesidir, işte bu mertebelerin mecmuu yirmi olur. Yani onlar yüzler binler mertebeleri “yirmi” olur, bunlardan her bir mertebe için hakikat-i vahide sabit olur ki bu hakikat-i sabite ile yekdiğerinden temeyyüz ederler. Yani kendilerinde sabit hakikatleri yüzünden diğerlerinden ayrılırlar. On yirmiden, yirmi de otuzdan, birden, ikiden ayrılırlar ve cem-i ahad ismi bu mertebelerin her birerlerine şamildir. Yani ahad ismi de bütün bunları kendisinde toplar. Ancak vahid, çem-i ahaddan husule gelmiş bir adet olmadığı için bu isim ona şamil değildir. Vahid adet değildir.

 Belki bilcümle adetlerin aslı ve menşeidir. Böylece bu yirmi mertebeye terkip dahil olur. Cemi ahad ismi vahiden gayri bir mertebeye şamil bulunur, böyle olunca sen onun zatında menfi olan şeyin aynını ispat etmekten münfek olmazsın. Yani sen dersin ki vahid adet değildir, yani bir adet değildir, belki adadın menşeidir. Ondan sonra tek olsun terkip çok olsun ne kadar adet gelirse hepsi vahidin gayrıdır. Bu sözüm ile cemi meratibde vahidi nefh edersin. Daha sönra dersin ki bilfarz beş adedi vahidin beş defa tekerrüründen husule gelen bir mertebedir. Vahid beş defa tekerrür edip içtima etmese bu mertebede vücudu olmazdı. Halbuki ibtida beş adedine vahidin gayri deyip vahidi ondan nefh etmiş idin. Sonra da bu suretle de ispat etmiş oldun. 

 Gülşen-i Raz’dan O vahdet bu kesretten zahir oldu, bir’i tekrar ile saydığın vakit çok oldu. Vakıa adet bidayette birdi, velakin onun asla nihayeti yoktur. Yani gördüğün vahdet ettiğin şey bu kesretten yani çokluktan meydana geldi. Biri tekrar ile saydığın vakit çok oldu, vakıa adet bidayette birdir, yani adet başlangıçta birdir, velakin onun asla nihayeti yoktur. Yani adedin sonu gelmez ama hepsi aslında yine de birdir. Öyle bir birdir ama sonu gelmeyen birdir. 

----------------

10. Paragraf:

Ve kim ki, a'dâd hakkında takrir ettiğimizi ve muhakkak onların nefyi, onların ayn-ı sebti olduğunu arif olsa, her ne kadar halk, Hâlık'tan mütemeyyiz oldu ise de, muhakkak Hakk-ı münezzehin halk-ı müşebbeh olduğunu bilir. İmdi emr budur ki, Halik mahlûktur. Ve yine emr budur ki, mahlûk Hâlik'tır. Bunun hepsi ayn-ı vâhidedendir. Hayır belki o, ayn-ı vahidedir; o uyûn-i kesîredir (10).

-------------------

 Vahid adedi icat ettiğini ve adet dahi vahidi tafsil eylediğini ve vahidin adetlerden nefhi onlarda onun aynı ispatı olduğunu ve her bir mertebe-i adediye bir itibar ile diğer mertebelerin gayri olan bir hakikat-i vahide olduğunu ve fakat cümlesi vahidin ictimaından husule gelmiş olan birer mertebe olmak itibarıyla yekdiğerinin aynı bulunduğunu arif olan kimse bildi ki hakikat-i ahadiyesi itibariyle teşbihten münezzeh olan Hakk müteayyin olan suretteki tecellisi itibarıyla halkı müşebbehtir. Arif olan kişi bildi ki hakikat-i ahadiyesi itibarıyla yani ahadiyetin hakikati itibarıyla teşbihten münezzehtir. Yani ahadiyetteki hakikati itibarıyla teşbihten münezzehtir. Teşbih edemezsin. Teşbihten münezzeh olan Hakk müteayyin olan suretteki tecellisi itibarıyla yani meydana gelmiş tayin edilmiş belirli şekillerle mevcut olmuş, tayin etmek demek belirlemek, sınırlamak demektir. Müteayyin olan suretteki tecellisi itibarıyla yani tayin edilmiş suret tecellileri itibarıyla teşbih mertebesindedir. Yani teşbih edilir. 

 Zat’ı itibariyle teşbihen tenzih edilir ama zuhurları itibarıyla tecellileri, müteayyinliği itibarıyla teşbih edilebilir. İşte Cenab-ı Hakkı ancak bu teşbih yönüyle tanımamız mümkündür. Eğer sadece tenzih olarak ona bakmış olsak o yönüyle tanımaya kalksak tanımamız mümkün değildir. İşte bu teşbih mertebesi de İseviyet mertebesidir. Maahaza halk halıktan mütemeyyizdir. Yani sonradan zuhura gelen mahluk halıktan açıklanmıştır, zira icad olunan şey mucidin gayridir. Nitekim vahid dokuz adedini icat eder fakat dokuz vahidin aynı değildir. Yani Cenab-ı Hakk bütün bu alemleri zuhura getirir yani ondan meydana gelir ama bu alemler O’nun aynı değildir. Ama aynı aleme ahadiyet mertebesinden baktığımız zaman O’nun gayrı değildir. 

 Keza vahid tektir, iki adedi ise çifttir. Tek ile çift arasındaki fark ve temeyyüz ise zahirdir. Yani birbirinden ayrılması zahirdedir, dışarıdadır. Vücud-u Hakk ile vücud-u halk arasındaki münasebetin ne suretle bulunduğu yukarıda anlatılan buhar, bulut, su, buz misalleri ile izah olundu. Beyinlerindeki (aralarındaki) fark letafet ve kesafetten ibarettir. Beyin “ara” demektir. “Ma beyne eydihim” iki elin arasındaki demek, beyin dendiğinde kafadaki akla geliyor, bunun da beyin (ara) olması mana ile madde arasında görev yapmasıdır. Onun için arada görev yaptığından ara kısım anlamında beyin denmiştir. “Mabeyn” Padişahların emirlerini halka duyuran ara’daki şahıs, yani padişah ile halk arasında ara’cı anlamındadır. Padişahtan halk arasına geçiş o ara’dan oluyor. Bizim kafa içindeki “beyn” de kesif ile latif arasında bağlantı kuruyor, ondan dolayı “beyn” deniliyor. 

 Halk da padişaha ulaşmak için oradan yardım alıyor, padişah da halka ulaşmak için onu kullanıyor. İşte bu alemde bu işi ilk yapanlar peygamberlerdir. İlk “mabeyn”ciler peygamberlerdir. Sonra da İnsan-ı Kamillerdir, velilerdir, Cenab-ı Hakkın velileri “mabeyn”cidir. Yani Allah ile kul arasında arayı bulan kimselerdir. Onun için bu mabeynciler olmadıkça Hakka ulaşmak mümkün değildir. Ama sen “mabeyn”ci olursan Hakka ulaşman için artık sana “beyn” gerekmez. Yani bir başkası sana gerekmez. İşte Efendimizin hadis-i şeriflerinde buyurduğu; “Benim Rabbımla öyle bir zamanım olur ki araya ne bir nebi-i mürsel ne de melek-i mukarreb giremez“.

 Demek ki bazı zamanlarda demek ki giriyor, demek ki mukarreb melek “mabeyn”cilik yapıyor demektir. Artık kendisi melek vasıtasıyla Hakkın huzuruna girip çıka, girip çıka adabı öğrendikten sonra yani padişahla olan münasebetleri öğrendikten sonra padişah artık onu huzuruna vasıtasız kabul ettikten sonra “mabeyn”ciye ihtiyaç kalmıyor.

 Ama o hale gelinceye kadar hani diyorlar ya “Allah ile kulun arasına girilmez.” Bu tabi ki olacak bir şey değildir. Eğer Allah ile kulun arasına bir mabeynci girmezse bir orta yol bulucu girmezse Allah’ı ona kim tanıtacaktır. O zaman Allah ile kulun arasına “mabeyn”ci girmezse yani gerçek eğitici girmezse ne giriyor, birileri giriyor, hayal ve vehim giriyor, şeytan giriyor.

 İşte onun götürdüğü Rab da gerçek Rabbül aleminin dışında hayalde var edilen bir Rab hükmüne giriyor. İşte bugünkü gerçek yaşantının ne yazık ki hakikati budur. Arada bulması gereken gerçek mabeyncileri yani gerçek Hakk dostlarını belirli safsatalarla ortadan kaldırıp insana hürlük veriyormuş gibi aslında tamamen nefsani bir hürlüğe yani isyani bir yöne gitmesi tamamen cehle gitmesi bu yüzden insanların Hakkı bulmasının mümkün olmadığı ortada görülüyor. Ama bunlar tabi ki bazı insanların işine yarıyor, gaflet ehlinin işine yarıyor, Hakkı gerçek yönüyle bulamayanları yönlendirmek çok kolay oluyor. Neden? Zaten nefsinin, şeytanın istikametinde hayatlarını sürdürüyorlar. Ama işte ben her şeyi bilirim, benim aklım bana yeter gibilerde konuşuyor. 

 Eğer bir insan her şeyi bilseydi kendi aklı kendisine yetseydi ne peygamberlere ihtiyaç olurdu ne kitaplara ihtiyaç vardı, yani “mabeyn”cilere ihtiyaç olmazdı. Demek ki insanın kendisini tanıması için bazı çalışmalara bazı sistemlere ihtiyacı vardır. Beyinlerdeki fark yani aralarındaki fark letafetten ve kesafetten ibarettir. Yani biri daha latiftir birisi de kesiftir. Buzun, suyun, bulutun, buharın durumunda olduğu gibi. 

İşte bu hakikati ızharen arif-i Billah Ebul Hasan Hz.leri “O zat-ı şanı tenzih ederim ki nefesini ve zatını latif kılıp onu Hak tesmiye etti ve keza Zat’ına ve nefesine kesif kılıp onu halk temsiye eyledi.” buyurur.

 Yani Cenab-ı Hakk nefesini ve Zat’ını latif kılıp ona Hakk ismini verdi. Yani kendi hakikatini latif kılıp O’na Hakk ismini verdi. Ve keza Zat’ını ve nefesini kesif kılıp ona halk ismini verdi buyurur. Böylece halk dediğimiz cisimler alemi kendinin mâ-fevkinde olan alem-i misale nispeten kesiftir. Yani cisimler alemi, bu alemin üstündeki misal alemine nispeten kesiftir, koyudur, ağırdır. Misal alemi bu aleme göre daha latiftir, yani bu alemi buz olarak düşünürsen misal alemi de buhar olarak düşünebiliriz, şu odanın içinde buhar var ama görünmüyor. Ama bu eşyanın hepsini görüyoruz, kesif olduğu için. Misal alemi dahi ruhlar alemine, ruhlar alemi dahi alem-i ilme ve alem-i ilim ise Hakkın Zat’ına nisbetle kesiftir, yani her üstteki mertebe bir alttakine göre daha latiftir. Alttaki kesif üstteki latiftir. Cümlesi Hakkın zat-ı latifinin derece, derece mertebesi kesifeye tenezzülünden husule gelmiştir. 

 Derece, derece kesif mertebelere tenezzülünden bu alemler meydana gelmiştir. Şu kadar ki Zat-ı latif her bir mertebeye tenezzül edip kesafetle mütecelli oldukta yani her bir mertebeye kesafetle tecelli olduğundan, orada zuhura geldiğinden birer isimle isim olunur. Artık onlara Zat denemez. Yani sayının bir iken vahid iken 2, 3, 4, 5 isimlerini alması gibi. Nitekim latif buhar, tenezzül edip bir derece kesafetle mütecelli olunca ona bulut deriz, diğer kesif mertebelerinde dahi su ve buz ile isimlendiririz. Buz her ne kadar buhardan ibaret ise de buz buhar ismini vermek caiz değildir. Ama sen şuurunda bilirsin ki onun içerisinde buhar vardır. Yani belirli işlemden geçirirsen gene buhara dönüştürebilirsin. Zira aralarında büyük bir fark vardır. Bu izahtan tezahür eylediği üzere emrin hakikati budur ki halik mahluktur, onun aksi olmak üzere de mahluk Haliktır. 

 Hani Rab kuldur, kul da Rab’dır, M. Arabi’nin sözü gibi Halik mahluktur, makluk da haliktır. Bunun tabi ki dışarıdaki bir insana izah edilmesi olacak bir iş değildir. Neden? Kendisini başka bir alemde başka bir yaşantıda başka bir hayalde zanda bildiğinden bu varlığın hakikatini ve kendi hakikatini de tanımadığından onun indinde halk halktır, mahluk mahluktur, Hakk da Hakktır. Kendisi akl-ı cüz ile idrak içinde olduğundan akl-ı cüzün akl-ı külü idrak etmesi de mümkün değildir. İdrak edebilmesi için “mabeyn”e ihtiyaç vardır. 

Şeriat mertebesinde, yani efal mertebesinde kişinin varlığı kabul edilir, şeriat mertebesi itibarıyla o mertebede geçerli olan hüküm odur. Eğer o kişi fiillerini ortaya koymuşsa o fiillerin içerisindeki duygular düşüncelere bakılmaz, sadece fiiline bakılır. Madde itibarıyla şeriat mertebesi itibarıyla ve oradaki kul iyilikler yapmak suretiyle Rabbına ulaşacağını yani yakınlaşacağını zanneder. O mertebede doğrudur bu geçerlidir. Hani şeriat mertebesi, tarikat mertebesi, hakikat mertebesi, marifet mertebesi diyoruz ya o mertebelerin karşılığı olan fiilleri işliyorsa o sevabı alacaktır. O düzeyden onun hükmü görülecektir. Eğer sayıları adetleri yani yaptığı fiillerin neticesi onu cennete götürecek kadar artmışsa tamam cennet ehlidir, onun da hedefi odur o hedefe ulaşınca onun sorunu kalmaz.

 Ama rabbini bilme rabbini arama ulaşma gibi sözler orada geçerli değildir. Ama irfan ehli cennet, cehennem, menfaat karşılığı bir şeylerin hesabının peşinde olmadığından onun hesabı sadece irfaniyet yani rabbini tanıması yönünde olduğundan tabi ki ahiretteki onun karşılığı çok daha başka olacaktır. Yani menfaat yönüyle değil, yani birisine diyelim 100 dönüm cennet verilecek de diğerine 1000 dönüm cennet verilecek gibi şeyler belirtmek istemiyorum, irfan ehlinin derdi ahretteki cennet cehennem değildir. Zaten irfan ehli ahretini burada bitiriyor. Bütün kıyametini mahşerini haşrini, neşrini burada hesabını bitirmiş oluyor.

 Sen dost ile birlikte olduktan sonra seni nereye isterse koysun. “Cehennem bile ödüldür bana” diyor ki bunu söyleyen maddi bir sevgiliye söylüyor. Yani kişi hangi mertebede yaşıyorsa ahiretteki karşılığını o düzeyden alacaktır. Aksi halde haksızlık olur. Hepsini efal mertebesine indiremezsin, hepsini de zat mertebesine çıkaramazsın. Karşılıklarını alsın diye. Bu izahtan sonra emrin hakikati budur ki, hani وَيَسْئَلُونَكَ عَنِ الرُّوحِ قُلِ الرُّوحُ مِنْ اَمْرِ رَبِّى 17/85 “sana ruhtan soruyorlar, de ki o ruh Rabbımın emrindendir” emir iş demektir. Yani emir alemi deniliyor mana alemine işte yukarıda program yapılıyor, emrediliyor, buyuruluyor burada zuhura geliyor. 

 Tezahür eylediği üzere emrin hakikati budur ki yani bu alemdeki emirlerin, işlerin hakikati budur ki halik mahluktur, onun aksi olmak üzere de mahluk haliktir. Aklımıza gelecek ki peki o mahluk hakikatte haliksa o zaman ne olacak? O zaman değişen hiçbir şey yoktur, yine o kendi bulunduğu mertebeden, o aslı halik olmakla birlikte kendini mahluk olarak bildiğinden kendindeki bilgiden kendindeki bilgi değerlendirmesi nerede ise onun mertebesi orasıdır. Yani bu meratib-i alemde kim kendini nerede biliyorsa mertebesi oradadır. Ama bütün bu alem Hakkın varlığı olması dolayısıyla yine o Hakkın varlığında mutlaka haktır. Ama sen camia olarak külli emir olarak baktığın zaman bu böyledir. Yani elma ağacının tamamına baktığın zaman kimisi yapraktır kimisi daldır ama bu ağaç dersin bunun toplumuna.

 Üstündeki bütün varlıklara ağaç dersin, ama aralarındaki ferdiyeti farklılığı ortaya çıkarmak için bu yaprak dersin, bu çiçek, bu meyve bu dal dersin. İşte dal mertebe sinde dal daldır, yaprak mertebesinde yaprak yapraktır, yaprağa ağaç diyemezsin. Ağaç dediğinde o yaprağı ağaçtan ayıramazsın, işte bütün alemler de burada vahidin hakikatinde hepsi birer hakikat-i vahide ayrıca. Yani tüm vahidin hakikatinde hepsi de birer vahide hakikattir. Ama burada insan söz konusu olunca hükmü değişiyor, yaprakların hepsi yere düşüyor, yaprağın cenneti cehennemi yok ki. Yaprağın cenneti topraktır, neden aslı oradan geldi çünkü. Onu suya koyarsan boğulur, çürür özelliğini kaybeder. 

 Latif buhar tenezzül edip bir derece kesafetle mütecelli olunca ona bulut deriz. Diğer kesif mertebesinde dahi su ve buz isimlendiririz. Yani sonraki oluşumlarına su ve buz isimlerini veririz. Buz her ne kadar buhardan ibaret ise de buza buhar ismini vermek caiz değildir. Zira aralarında büyük fark vardır. Her ne kadar buhardan bulut, buluttan su, sudan buz oldu ise de bunların zatı itibarıyla hepsi aynı şey ise de ama buza buhar veya bulut veya su diyemeyiz. Çünkü aralarında fark vardır. 

 Bu izahtan tezahür eylediği üzere emrin hakikati budur ki halik mahluktur, onun aksi olmak üzere mahluk haliktir. Yani taayyün ve zuhur ancak kendisinin olması itibariyle halik mahluktur ve vücud-u müstakil ancak latif Zat’ın mertebeyi kesifeye tenezzülünden husule geldiği için mahluk dahi haliktir. Bizim akıllarımız halik ve mahluk ikilisi ayrımı üzere kurgulandığından haliki ayrı mahluku ayrı görüyoruz. Yani bir halk eden bir halk edilen diye ikiye ayırıyoruz. Aslında bu halk edenle halk edilen iki ayrı şey değil bir şeyin kendi özelliğindeki zuhurudur. 

 Bu izahtan meydana geldiği gibi bu su buhar izahından nasıl ki su buz oluyor, ama buzu erittiğimiz zaman neticede suya dönüyor. Yani buzun hakikati su, suyun hakikati bulut, bulutun hakikati buhardır. Dolayısıyla bunlar aynı şeyin değişik yönleri, değişik zuhurlarıdır. Emrin hakikati budur ki (emir iş demektir) işin hakikati budur ki halik mahluktur, onun aksi olmak üzere yani tersi olmak üzere mahluk haliktir. Bu kelimeyi şeriat ehlinden birisi duymuş söylemiş olsa küfür olarak nitelendirilir, o mertebede doğrudur, çünkü tenzih üzere bir mertebedir orası ötelerde olan bir Allah’a inanılır dolayısıyla Allah yukarıda mahluk da aşağıdadır, iki ayrı varlık olarak kabul edilir, o zaman da içinde bulunduğu halin şirk olduğunu anlayamaz, bu hal içerisinde. 

 Neden? Gizli şirk vardır, ama hakikatte eğer mahluka biz bir vücut vermiş olursak onu halik yapmış oluruz. İkinci bir halik yapmış oluruz ki esas şirk o zaman olur. Yani şu elimizdeki eşyaya herhangi bir şeye bunun kendine ait bir varlığı vardır dersek bunu ilah yapmış oluruz. Ona bir varlık verdiğin zaman onun kendine ait bir varlığı olması lazımdır, bu isterse zerre kadar bir şey olsun, isterse dağlar kadar olsun o zaman o daha da tehlikelidir. Buna varlık verdiğimiz zaman Allah’ı başka yere göndermiş oluyorsun yahut ayırmış oluyorsun, varlığı başka yere koymuş oluyorsun. O zaman iki Allah olmuş oluyor. İşte bu işin böyle olmadığını halikin mahluk suretinde zuhura geldiğini idrak etmiş oluyorsak iş kolayca çözülmüş olur. İşte tarikatın hakikati, hakikate ulaştırmaktır, yolcusunu bu mevzularda kişiye hakikat yolunu açan mevzulardır. Bunlar hakikat mertebesinin sohbetleridir yahut ilmidir.

 Yani taayyün yani meydana geliş ve zuhur ancak kendisinin olması itibarıyla halik mahluktur. Hangi fiilden geliyor “halaka” fiilinden geliyor. Halk eden bir başka varlık olsa halk edilen de bir başka varlık olmuş olsa o zaman ikilik meydana gelmiş olur. Esas şirk o zaman olacaktır. Ama halik ile mahluk aynı şey olduğundan ilim yoluyla bunları birleştirdiğimiz zaman kesret ortadan kalkmış oluyor vahdet meydana gelmiş oluyor. Yani taayyün ve zuhur ancak kendisinin olması itibariyle halik mahluktur, vücud-u müstakil olmayıp ancak latif Zat’ın kesif mertebeye tenezzülünden husule geldiği için mahluk dahi halıktır. Yani latif Zat’ın yani buharın buluta dönüşmesi kesafet kazanması işte suya dönüşmesi biraz daha kesafet kazanması, sudan da buza dönüşmesi aslında buzun buhardan ayrı bir şey olmadığının bilincinde olman lazımdır. Ama zuhur itibariyle buhar ile buzun arasında tabi ki fark vardır. Kesif mertebeye tenezzülünden husule geldiği için mahluk dahi haliktir. Halik ile mahlukun tümü ayn-ı vahidedendir. Yani tek ayndandır, yani tek asıldandır. Yani aynı vahideden zuhura gelmiştir. 

ŞİİR: (Hz. Sa’di’den)

“Cihan ile o sebebten hürremim (sevinçliyim) ki cihan ondan sevinçlidir. Bütün aleme aşıkım zira bütün alem ondandır.” Hani daha önce anlatıldığı gibi ruhlar var edildiği zaman var ediliş sevinciyle raksa başladılar. Yani var edildik, kimliklerimizi bulduk diye raksa başladılar. İşte bütün alemin sevinci o zat-ı ezelinin sevincindendir. Bütün aleme aşıkım, zira bütün alem O’ndandır. Bakın kimseyi ayırmıyor, hiçbir şeyi ayırmıyor, bütün aleme aşıkım diyor. Bütün alem dediğinin içinde bizim ayırdığımız nice nice eksi gördüğümüz vasıflar, varlıklar vardır. Ne insanlar olarak ne de eşya olarak ne de şu eksidir, bu artıdır bu kötüdür, bu iyidir diye. “Bütün alem aşıkım, zira bütün alem ondandır” diyor. İşte burada tenzih ile teşbihi de birleştirmiş oluyor. 

 Malum olsun ki tahkik ehlinin arasında Hakk ile halk arasındaki nisbet iki meşreb üzerine beyan olunur. Yani tahkik ehli Hak ile halkı iki anlayış üzerine beyan ederler, izah ederler. 1- heme ez ôst yani hep O’ndandır. Yani her şey ondandır. 2- heme ôst; yani hep O’dur. Yani her şey O’dur. Hz. Şeyh (r.a.) evelki meşrebe göre “küllü zalike men ayni vahid” buyurmuşlar. Ve Hz. Sadi’nin beyti dahi bu meşrebe göre vaki olmuştur. 

Reşehâtü Ayn’l-Hayat’da mezkurdur ki: ”Hace Ubeydullah Ahrar (k.a.s.) buyurmuşlar ki:

 Bir gün şeyh Bahaeddin Ömer Hz.lerine gittim adetleri veçile “Şehirde ne haber var?” diye sordular, “İki türlü haber var dedim,” yani şehirdeki haber dünyalık yani şu paşa şuraya gitti, şu vali buraya mı gitti, haberi değil yani mana aleminde şehirdekiler nelerden konuşuyorlar diye esas haber o dur. İki türlü haber var dedim, “O iki türlü haber nedir?” buyurdular, cevap verdim ki şey Zenynüddin ve ashabı “heme ez ôst” yani “hep Ondandır” derler, yani şeyhin bir tanesi bu esası almış, her şey O’ndandır diyor. Ne yapmış oluyor o zaman tenzih üzerine her şey ondandır diyor. Seyyid Kasım ve ona tabi olanlar ise “heme ôst” yani “hep O’dur” derler. Siz ne buyurursunuz? der. Yani gelen misafire o zat sorduğunda bunları anlatmış, siz ne dersiniz diye sormuştur. “Şey Zeyneddin takımı doğru söylerler” ondan sonra şey Zeyneddinin kavlini takviye için delil ikamesine başladılar. 

 Fakat söyledikleri deliller, seyyid Kasımın sözünü teyid etmekteydi. Yani heme ost sözünü izahıydı diyor. Dedim ki söylediğiniz deliller Seyyid Kasım tarafının kavlini teyid ediyor, güçlendiriyor. Hz. Şeyh yine kuvvetli deliller ortaya koymaya başladı, fakat yine Seyyid Kasım tarafının kavlini teyid etmekteydi. Anladım ki murad-ı şerifleri zahir olarak baktığın zaman her şey ondandır, ama özü hakikati itibariyle her şey odur, şekliyle anlamak gerekliydi. Zira zayıf akıllılar, alemin Hakk olduğunu kolayca idrak edemez, yani mahlukun halik, halikin mahluk olduğunu idrak edemezler. Mertebelerinin icabını bilememesi kendisini delalet çukuruna düşürür. Mademki bu iki kavil dahi esas itibarıyla doğrudur, hakikat ehli kullara merhameten birinci kavil ile söylerler. Yani avam, şeriat ehline “Her şey Allah’tandır” derler, Her şey Hakk’tandır derler. Bu onları şaşırtmamaları içindir. Onlara fazla zorluk çıkarmamaları içindir. 

 Ama kendi indinde kendi hakikatlerinde bilirler ki her şey O’dur. “La ilahe” dediğimiz zaman hiçbir şey yoktur, “İllallah” illa vardır dediği O’dur işte. Salik marif-i ilahiye de terakki ettikçe yol ehli ilahi hakikatlerde yol aldıkça vücud-u mutlakın her mertebedeki icabatı da muttali olup şeriattan uzaklaşma, şeriatı tadil etme şeriatın üstüne geçme gibi hadiselerden kurtulur. Yani şeriatı inkardan kurtulur. Hem şeriatı tatbik eder hem de tarikatı tatbik eder hem de hakikati tatbik eder. Mertebeleri geçtikçe hepsinin hakkını verir. O vakit “alem hep O’dur” itikadında bulunur. İşte burası hakikat mertebesidir. Ama çevresinde bunu anlamayacak başkaları varsa “her şey ondandır“ der. O zaman da diğerleri ile sürtüşmez. Ama kendi irfan ehli arkadaşları ile buluştuğu zaman “her şey O’dur” der, orada mahsur olmaz. 

Bunun için Hz. Şey (r.a.) başta Halik ve mahluk hep aynı vahidedendir, buyurduktan sonra yani Halik ve mahluk tek varlıktandır, tek varlıktır, sonra bu manadan terakkiye işareten yani bu manadan yükselmeye işaret edilerek “hayır belki o aynı vahidedir” hep aynı vahidedendir derken bu sefer hep aynısıdır diyor.

 Yani her şey Hakktandır derken hayır her şey Hakktır hakikatte ise diyor. Mertebeler sebebiyle Halikiyet ve mahlukiyetle müteayyin olan vücut aynı vahideden değil, belki vahidiyet-i ilahiyenin hakikati itibarıyla aynı vahidedir. Yani ilahi vahidiyetin hakikati itibarıyla aynı vahidedir. Değişik mertebelerde ve kesrette olan zuhurlarda taayyünü ve zuhuru itibarıyla o vücut çok görünendir. Gözlere çok görünür. Nitekim adetlerin hepsi aynı vahide olan Vahitten neşet etmiştir, meydana gelmiştir. Belki cümlesi vahidin aynıdır, yani her bir sayı vahidin aynıdır. Şu halde vahit bir çok mertebe-i adette meydana gelen göze çok görünendir. Bir ile adetin mertebeleri arasındaki fark icmal ve tafsilden ibarettir. Yani toplamak ve yaymaktan ibarettir. Şimdi Şeyh (r.a.) vücud-u vahidin yani tek vücudun tayyünat ile çokluğu ve taayyünat-ı kesirin hakikatte vücud-u vahid olduğunu izahen İbrahim (a.s.) kıssasının beyanında şuru edip buyururlar.

Vahid taayyünat ile çoklaşıyor, o çokluk da hakikatte vücud-u vahidin olduğunu ondan ayrı bir şey olmadığını beyan ediyor. 

-----------------

11. Paragraf:

İmdi bak, ne görürsün! "Ey babacağını, emr olduğun şeyi yap! dedi." (Saffât, 37/102) Veled babasının aynıdır. İmdi o nefsinin gayrını zebh eder görmedi. Ve ona zibh-i azîmi fidâ kıldı. İmdi insan suretiyle zahir olan kimse, kebş suretiyle zahir oldu. Böyle olunca veled suretiyle zahir oldu. Hayır, belki vâlidin aynı olan kimse, veled hükmünde zahir oldu. Ve ondan onun zevcini halk etti. Binâenaleyh nefsinin gayrini nikâh etmedi. Şu halde sahibesi ve veledi ondandır. Halbuki emr, adedde vâhiddir (11).

------------------

 Hz Şeyh (r.a.) Fusus-ül Hikemin çok yerlerini açık olarak değil de işaretle beyan etmiştir. Onun için kelime, kelime vaki olan Arap dili ve Türkçe lisan arasında kelimeleri tam anlatamıyorsun, ayrıca aslı Arapça yazıldığı halde o dahi işaretle yazılmıştır. Yani orada Arapça kelime de kullanmamış işaret kullanmıştır. O işaret Arapçadır, o işaret dilini de Türkçeye çevirmenin zorluğunun ne derece olduğunu anlatmaya çalışıyor. 

Fusus-ül Hikemin ekserisi işaret diliyle mücmel olarak yani iki üç kelime söylüyor ama içinde bir çuval mevzu vardır. Bunun bir zorluğu var, bir de Arapçadan Türkçeye çevirmenin zorluğu vardır. Yani Arapça mevzular Türkçede bulunmuyor, bir de onu nasıl anlatalım bu kadar iki aşamadan sonra. Onun için kelime ve kelime vaki olan tercümesi Arap lisanı ile Türk lisanı arasında mani kelimat ve zamirlerin manaları şümul ve vuzuhu nokta nazarından fark-ı küllü olduğu cihetle yani büyük farklar olduğu cihetle işaret derecesinde olan aslından daha ziyade muhtac-ı şerh ve tefsirdir. 

 Yani şerhe ve tefsire muhtaçtır. M. Arabi Hz.lerinin söylediği yani metinin işaret ve izaha ihtiyacı vardır. Yani aslı yazılışının üstünde daha geniş bir izahata ihtiyaç vardır. Aslı bir cilt ise onu iki cilt yaparak genişletmek gerekiyor. Böylece mücmelin şerhi şu vecih ile olur, Kur’an-ı Kerim’de zebh kıssasını saffat suresinde

فَلَمَّا بَلَغَ مَعَهُ السَّعْىَ قَالَ يَا بُنَىَّ اِنِّىۤ اَرَى فِى الْمَنَامِ اَنِّىۤ اَذْبَحُكَ فَانْظُرْ مَاذَا تَرَى قَالَ يَاۤ اَبَتِ افْعَلْ مَا تُوءْمَرُ سَتَجِدُنِۤى اِنْ شَاۤءَ اللَّهُ مِنَ الصَّابِرِينَ 37/102 ayet-i kerimesinde beyan buyurulmuştur. Şu mevzunun çok iyi anlaşılması lazımdır ki İbrahim’in (a.s.) oğlunu kesiş hadisesi nasıl olduğu daha iyi anlaşılsın. Hz. Şeyh (r.a.) bir vücudun taayyünat ile kesir ve taayyünat-ı kesirenin hakikati bir vücut olduğunu bu ayet-i kerimeyi beyan ile izah buyurdu. Yani bir vücudun meydana gelmesiyle çoğalması yani bir tohumun ağaçlar, dallar, yapraklar, çiçekler vermesiyle çoğalması bunun aslı birdir. O çoğun sonunda tekrar çekirdeğe dönüşmesi ile aslının vahid olduğunu daha evvel anlatmaya çalıştı, şimdi de bu ayet-i Kerime ile anlatmaya çalışıyor.

 Bir vücudun taayyünat ile yani tayin, zuhura gelmesi ile çoklaşması ve bu çoğalan taayyünatın hakikatte bir vücut olduğunu bu ayet-i kerimeyi beyan ile izah ediyor. Ağaca baktığımız zaman ağaç bir vücuttur. Ama dalı yaprağı taayyünatı şuunatı olarak baktığımız zaman kesire çokluk olarak görüyoruz. Ama aslında irfan ehli ona baktığında onun bir vücut bir varlık olduğunu idrak ediyor. İşte bütün bu alem de öyle bir ağaç tek bir ağaç, bunun meyvesi de insandır. Yani vücud-u Vahidin tayin edilmiş belirli bir zuhuru olan İbrahim (a.s.) o vücud-i Vahidin taayyünü olan kendi oğluna hitap edip der ki, İbrahim (a.s.) bu vücudun bir taayyünüdur, yani vücudun bir yönü bir özelliğidir. İbrahim’in (a.s.) oğlu da İbrahim’in bir taayyünü, İbrahimin vücudunun bir parçası, bir düzeyi, kendi oğluna hitap eder, der ki: “Ey oğlum ben seni rüyamda boğazlar gördüm, sen basarın ve basiretin ile bak ki ne görürsün?” Yani oğluna diyor ki; ben seni keser olduğum halde gördüm sen bakalım nasıl göreceksin. Zira emr-i vücud Vahidir, yani tek vücuttur. O vücud-u Vahidi halık mı yoksa mahluk mu görürsün? Eğer onu Halik görürsen maksud olan marifet budur, eğer mahluk görürsen bu ancak emr-i vücudi hakikat-i hal hilafında görmen için cesed-i tabi unsurinin basarını ve basiretini istila etmiş olmasından naşidir.

 Yani kendi vücuduna baktığın zaman kendi durumuna baktığın zaman bunu Halık görürsen marifet budur, maksat anlaşılmıştır. Eğer onu mahluk görürsen yani kendi varlığını yaratılmış var edilmiş görürsen bu ancak emr-i vücud-u hakikati hal hilafında görmen için cesed-i tabii ve unsurinin basarını ve basiretini istila etmiş olmasındandır. Yani senin basiretini, gözünü unsur kapladığından yani madde varlık anasır kapladığından yani nefsaniyetin kapladığından kendini ayrı görürsün. Eğer gerçek olarak görürsen bu Halik dersen bu irfaniyettir, arif görüşüdür ama kendini mahluk olarak görürsen nefsaniyetinin tabiatının vücut-u unsuriyenin senin aklının üzerine çıkmış olduğu anlaşılır.

 Aklını istila etmiş olduğu anlaşılır. Şu halde senin zebhin (boğazlanman) cesed-i unsuri hükmünün senden refi lazımdır ki emr-i vücud-u hakikat hal üzere göresin. Gerçi burada İshak (a.s.) ile İsmail (a.s.) arasında bir ihtilaf var ama o bizim için mühim değildir, zebhin İshak mı İsmail mi olduğu mühim değildir. Burada çocuğun olması mühimdir. Zaten Ayet-i Kerimede isim verilmemiştir. Bu çocuğun Hırıstiyanlar İshak (a.s.) olduğunu söylüyor, Müslümanlar İbrahim (a.s.) olduğunu söylüyorlar. M. Arabi Hz.leri de İshak (as) olduğunu beyan ediyor. Mühim olan oğlu olmasıdır. Mühim olan burada bir çocuğun boğazlanma hadisesidir. Burada boğazlanma nedir? Burası o kadar enterasan bir konudur ki bu konu idrak edilirse hem İbrahim’in (a.s.) hakikatini hem de çocuğun hakikatini hem de kendi hakikatimizi anlamış oluruz.

 . Vücud-u Vahidi Halik mi yoksa mahluk mu olduğunu görürsen eğer onu Halik görürsen maksud olan marifet budur. Yani mahluk değil, sonradan var edilmiş varlık değil de aslı itibariyle kendinde kendisi var olan bir halik olarak görürsen bu marifet budur zaten. Gerçek budur. Eğer onu mahluk görürsen yani vücudunu İsmail’in vücudunu yahut kendi vücudunu mahluk olarak görürsen bu ancak emr-i vücudu, sendeki vücut aslında Hakkın emri itibarıyla meydana gelen bir vücut yani gerçek vücut ama sen bunu bu idrakin bu anlayışın bu hakikatin dışında görürsen, mahluk olarak, mutlak mahluk olarak görürsen bu ancak emr-i vücudu hakikat-i hal hilafına görmen için cesedinin tabi unsurinin yani cesedinin tabiatındaki unsurların senin basarını ve basiretini istila etmiş olmasından meydana gelmektedir.

 Biz kendimizi mahluk olarak gördüğümüz zaman bu düşünce bizde vücud-u unsuri yani unsur bedenimizin aklımızı ve fikrimizi istila etmesinden bizi öyle düşündürmesinden meydana geldiğini bilelim. M. Arabi Hz.leri “Bir arif hakikaten arif olduğunda ona mahluk denmez” buyurur. Yani bir arif gerçekten arif olduğunda ona mahluk denmez, yani avamın anladığı manada mahluk denmez diyor. Ama mahluk ile Halikin aynı şey olduğunu bildiğimiz zaman idrak ettiğimiz zaman ona mahluk da desen Halik de desen aynı şeyin iki ayrı yönünden bahsetmiş olursun. Bu da hem hemeozost ve hemeost ikisini de kapsamına alır. Halik olduğunu görürsen istenen marifet budur. Ama mahluk görürsen bu ancak emr-i vücudu hakikat-i hal hilafında görmen yani vücuttaki emr-i vücudu yani bütün vücudu, vücudun hakikatinin dışında görmen, yani zannınla bakmandır.

 Bu da cesedin tabi ve unsurinin basarını ve basiretini istila etmiş olmasındandır. Yani kendini mahluk olarak görmen sendeki unsurun aklını ve fikrini sarmış sana kendini ayrı bir “ben” olarak nefsi bir benlik olarak göstermiş olmasındandır.

 Hakikatte ise böyle bir şey yoktur. Şu halde senin boğazlanman ve cesed-i unsuri hükmünün senden refi lazımdır. Eğer sen kendini böyle beşer olarak mahluk olarak görüyorsan bu mahluk beşerinin yani bu vücudunun boğazlanmasını gerektirir. İsmail’in (a.s.) kesilmesinin hakikati budur işte. Beşeriyetinin kesilmesidir. Kendini beşer zannetmesinin kesilmesidir. Yoksa varlık vücudunun kesilmesi değildir. Eğer varlık vücudunun kesilmesi zaten Cenab-ı Hakkın muradı olmuş olsaydı, o bıçak onu keserdi. 

 İşte onun koç suretinde inmesi koç şeklinde görmesinden. Şu halde senin boğazlanman ve cesed-i unsuri hükmünün senden refhi lazımdır. Yani senden kaldırılması lazımdır. Unsuriyet hükmünün senden kaldırılması lazımdır. Bu da vücudunun kesilmesi kafasının kopmasıyla değil, ondaki anlayışın kesilmesiyle yani mahluk anlayışının kesilmesiyle kaldırılması lazımdır. Hakikat hal üzere hakikati vücudu hakikati hali üzere göresin. Yani senden o anlayış kaldırılacak kesilecek daha evvel kendini mahluk zannetiğin aslında Halik hükmünde olduğun hakikati ortaya çıkacaktır. 

 Şimdi vücud-u vahid ki Hakktır, yani tek vücut ki Hakktır, Hakkın vücududur, İshak’ın (a.s.) suretiyle mütelebbis olduğu yani İshak suretiyle elbise giydiği İshak suretiyle giydirildiği halde İbrahim (a.s.) suretinde müteayyin olan kendi nefsine hitaben, İshak (a.s.), İbrahim (a.s.) suretinde müteayyin olan kendi nefsine hitaben “Ey babacığım (bakın kendi kendine hitap ediyor neden kendinden meydana geldiğinden, evlat babanın sırrıdır, onun aynıdır) yani ey kendi suretinde Hakk zahir olup o zuhur vasıtasıyla Hakkı benim suretimde ızhar eden taayyün-u şerifi fiili Hakkın senin vücudunda zuhuruna mübaşir ol. İşte “Ey babacığım nasıl görüyorsan öyle işle” dedi ya kim diyor bunu kendinden meydana gelen yani İbrahim’in (a.s.) aslında kendi olan kendi oğlu işle bunu böyle yap diyor. Yani benim unsuri vücudumu ortadan kaldır, diyor. “Seni rüyamda boğazlıyor olarak görüyorum” diyor, sen ne dersin diye çocuğuna sorduğu zaman o da “Babacığım nasıl gördünse öyle yap onu“ diyor. 

 Yap ki vücud-u unsurim ortadan kalksın diyor. Yani mahlukluğum ortadan kalksın, hakikatim kalsın diye yap diyor. O çocuk da bunun farkındadır. Neden, çünkü kendi hakikati zaten. Fiili Hakkın senin suretinde mübaşir ol, yani müjdelen halbuki baba oğlun aynıdır, zira oğlunun pederinin vücudundaki cüzlerden ayrılıp meydana gelen bir nutfeden ibarettir. Nutfe ise sureten pederin gayri ise de manen hakikaten gayri değildir. Su olarak babadan ayrı olarak gözüküyorsa da manen babanın aynısıdır. Nasıl ki babadaki her oluşum o küçücük nutfenin neresinde gizli ise o şifre hepsi oğulda mevcuttur. Yani suret olarak ayrı gibi görünüyorsa da oğul babanın gayri değildir. Şu halde İbrahim (a.s.) rüyasında oğlu ola İshak’ı (a.s.) boğazladığını gördüğü zaman kendi nefsinden başkasını boğazlar görmedi. 

 Neden koç şeklinde görüldü, tarikat düzeyinde baktığımız zaman nefs-i levvamenin boğazlanmasını ifade ediyor. O da kendinden olduğundan duygularının kesilmesini ifade ediyor, dolayısıyla duygular da bıçakla kesilemeyeceğinden İbrahim (a.s.), İshak’a (a.s.) bıçağı çaldığı zaman etini bıçak kesmedi. Neden kesmedi çünkü orada kesilecek olan et değil aslında duygulardı. Yani kendisindeki benlik duygularıydı. Kendisinin tabiatından unsurlardan meydana gelen bir varlık olduğunu zannetmesinin kesilmesiydi. Esas bedeninin kesilmesi değildi. Beden vücud-u ilahi yani ilahi varlığın bedenidir, elbisesidir. Bunun bir özelliği yok özellik bunu kullanan düşüncede, akılda değer yargılarında kesilmesi lazım gelen değer yargıları, ikisi de bunda yani baba oğul ittifakta oldukları için işle yani kes “beni kes” diye ona rıza gösterdi.

 Eğer o orada kesilmese ebedi olarak o düşünce ve tavırlar o anlayış onun üstünde kalacaktı devam edecekti. İşte o mertebe iyice benlikten kurtulma mertebesidir, İbrahimiyet mertebesi. Yani kendi nefsini boğazlar gördü. İbrahim (a.s.) rüyasında oğlu olan İshak’ı (a.s.) boğazladığını gördüğü vakit kendi nefsinden başkasını boğazlar görmedi, yani kendi nefsini boğazladığını gördü. Boğazlanan İshak (a.s.) mı yoksa İsmail (a.s.) mı olduğu İshak bölümünde açıklanır.

 Hz. İbrahim’in Hz. İshak suretinde zahir olan nefsine Allahüteala fidye eyledi, böylece hayal aleminde insan suretinde zahir olan kimse his aleminde koç suretinde zahir oldu ki bunun sırrı Hz. Şeyh (r.a.) tarafından İshak bölümünde açıklanmıştır. Rüyada Hz. İshak olarak suretini görmesi gördüğü onun kendi nefsidir. Yani şu demek oluyor ki gerçekten Hakk yolunda yürüyen bir derviş rüyasında gördüğü şeyler büyük çoğunlukla kendi nefsinin alemetleridir. Yani kendi nefsini görmektedir. 

 İşte İbrahim (a.s.) da oğlunu rüyasında kestiğini görmesi kendi nefsini kesmesi lazım geldiğini görmesidir. İşte onun için vurduğu zaman bıçak kesmedi, onun yerine koç geldi. Yani kesilmesi lazım gelen koçtur, o da işte nefs-i levvame mertebesinin ifadesi olduğundan onun yerine koç kesildi. Yani rüyada gördüğümüz şeyler bizleri fazla üzmesin oğlumu şöyle gördüm, anamı böyle gördüm, hasta mı olacaklar, ölecekler mi, diye hiç fikir yürütmesin çünkü rüyada gördüğümüz şeylerin hepsi birer şifre gördüğümüz şeylerin aslı üzere değildir. Zaten öyle olsa rüya olmaz, aynı ile vaki olur, tabire ihtiyaç kalmaz. İshak suretinde zahir olan nefsine Allahüteala fidye eyledi. Böylece hayal aleminde yani alem-i misalde (bizim üstümüzdeki alem) insan suretinde zahir olan kimse his aleminde (yani bu alem beş duyu ile algılanan alem) koç suretinde zahir oldu.

 Yani mana aleminde insan olarak görülen his aleminde koç olarak geldi. Aslında orada gördüğü koçtu, yani kendi nefsindeki koç ahlakıydı. Şimdi bütün zuhurlarda şahısla meydana gelen tek vücut hakiki oğul suretinde hayır belki oğul hükmünde zahir oldu. Yani hakiki oğul suretinde ama belki oğul hükmünde, hüküm olarak öyle zahir oldu. Zira oğul ile babanın sureti hakikat-ı neviyede müttehid olmaları itibarıyla nevide bir olmaları itibariyle birdir. Çünkü ikisi de suret-i insaniyeye müteayyindir. Yani ikisi de insan suretinde meydana gelmiştir. Hakikatte ikisinin de varlığı aynıdır. Zuhur olarak ikisi de insan suretindedir. 

4/1 ayetinde buyurur. يَاۤ اَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمُ الَّذِى خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ وَخَلَقَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَبَثَّ مِنْهُمَا رِجَالا كَثِيرًا وَنِسَاۤءً “Ey insanlar, sizi nefs-i vahideden halk eden ve ondan zevcesini yaratan ve onlardan bir çok erkek ve kadınları neşreden rabbinizden sakının “ Ayet-i kerimesiyle istişhaden buyurur ki vücud-u vahidi hakiki nefs-i vahideden onun zevcesini halk etti, yani tek vücut hakiki kemalat-ı esmaiyesini ızhar için meratibe tenezzül edip Âdem dediğimiz şahıs ile müteayyin oldu ki nefs-i vahidedir, tek nefistir, o nefs-i vahideden onun zevcesi olan Havvayı ızhar edip şahs-ı Havva ile müteayyin oldu.

 Şu halde Hz. Âdem kendi nefsinden gayrisini nikah etmemiş oldu. Yani Âdemdeki bir özellik Havva ismi ile meydana geldi. Şu halde Hz. Âdem kendi nefsinden gayrisini nikah etmemiş oldu. Kendi nefsinden meydana geldiği için hani Havva validemiz Âdem (a.s.) sol uyluk kemiğinden meydana geldi deniyor ya, neresinden meydana geldiği önemli değil, kendi varlığından meydana geldiğinden kendi kendini nikah etti. Âdem (a.s.) da bu iki cins ayn-ı vahide olma itibariyle yani vahidin vücudu olması itibariyle iki cins de mevcuttu, var ediliş hükmüyle. Çünkü Âdem’i (a.s.) Cenab-ı Hakk tek olarak halk etti. Ama insan neslinin iki yönü kendisinde mevcuttu. Yani iki özelliği içinde mevcuttu. Bunlar neydi? Hem erkeklik hem de dişilik. Ama burada erlik asıl olduğundan er suretiyle evvela vahid olarak meydana geldi, yani akl-ı külli olarak yoksa Havva valide itibariyle gelir, Havva’dan doğum olur dolayısıyla Âdem ismi ona verilebilirdi. 

 Ama bu sefer tecelli ters olurdu. Neden, çünkü nefs-i kül itibariyle Havva isimlendirildiğinde akl-ı kül olmadan nefs-i kül olmaz. Yani akıl olmadan diğer faaliyetler olmazdı. Dolayısıyla Âdem suretinde halk edilmesi yani Âdem’in erkek suretinde halk edilmesi akl-ı küllün, akl-ı külden de nefs-i küllün zuhura gelmesi itibarıyla Havanın onun varlığından zuhura gelmesidir.

 Birisi geniş anlamda bütün alemler hükmünde birisi de ferdiyet hükmündedir yani birimsellik hükmündedir. Şu halde Âdem’in (a.s.) özünde iki cinsiyet de mevcuttu. Cenab-ı Hakk iki eliyle “İki elimle halk ettiğime neden secde etmedin” قَالَ يَاۤ اِبْلِيسُ مَا مَنَعَكَ اَنْ تَسْجُدَ لِمَا خَلَقْتُ بِيَدَىَّ اَسْتَكْبَرْتَ اَمْ كُنْتَ مِنَ الْعَالِينَ 38/75 diye iblise söylediği zaman iki elimle yani biri “Celal” biri de “Cemal” eliyle yani birisi erkeklik yönüyle, birisi de nisalık yönüyle, iki elden kasıt da o dur. 

 Yani bir eliyle Âdem yönü bir eliyle Havva yönünü, yani bir kutunun içerisinde iki elbiseyi var etmesi gibi. Ama o iki elbise ayrı şeyler değil bir elbisenin değişik yönleridir. İşte Cennette bir ağacın altında uyuyorken gibi ifadeler düşünülüyor, uyandığı zaman yanında Havva anamızı buluyor. Tabi bu oluşum çocuklara anlatılan masallar gibi meyveyi yedi de yemedi de şeytan geldi de gitti de gibi o kadar basit o kadar kolay bir olay değildir. Ama ne yazık ki biz hep kolaycılığına kaçmışız işin, ya yılan suretinde geldi, yılanın ağzından girdi bilmem şöyle yaptı, böyle yaptı işte kandırdı aldattı tabi ki bunlar da lazım. Çocuklar nasıl ki cevizin kabuğu ile oynadıkları gibi içini yemek irfan ehline düşüyor. Çevizin kabuğunu kırıp hakikatini ortaya çıkarmak irfan ehline düşüyor. Tabi ki bunlar herkese de lazım olan şeyler değildir. Ama herkesin de bir başka yönden bilmesi de lazımdır. 

 Çünkü her birerlerimiz Âdem olmamız hasebiyle bu hakikatleri bilmemiz gerekmektedir. Çünkü insan olarak var edildik, insanın en büyük vasfı da ilimdir, bilmedir diğer varlıklardan üstün tarafı da buradadır. Onun için biz nereye kadar gidebilirsek gidebilelim, bu bilgi derinliğinde yahut bilgi ufkunun genişliğinde nereye kadar gidebilirsek gidelim. İşte Âdem’in (a.s.) sonsuz hakikatleri içerisinden bir hakikat de budur, Âdem’in (a.s.) kendi varlığında hem Havva anamızın özelliği hem de Âdem babamızın özelliği vardı. Âdem olarak zuhura çıkmıştı ama Havvalık da yani nefs-i kül de içerisinde gizliydi. İşte Âdem (a.s.) cennette yalnız yaşıyorken bir şeylere arzu etmesi… yani içinden bir şeylere arzu etmesi… şimdi düşüneceğiz, Havva onun içinde idi neden onun dışarı çıkmasını arzu etti? Zaten içinde idi ne gereği vardı dışarıya çıkmasına?

 İçinde iken kendine has vücudu olmadığından yani Havvalığın kendine has vücudu olmadığından zuhuru da olmuyordu, sadece duygu olarak kalıyordu Âdem’in (a.s.) içerisinde. Duygu olarak kaldığından da o duygu sadece saf duygu bir iş yapamıyordu. Bir vücuda bir elbiseye bürünmesi lazım ki o duygunun bir varlık kazanmış olsun. İşte o güzel duygular, içerisinde o güzel duygulara da o güzel elbise verildi. Yani nisa elbisesi verildi. Cenab-ı Allah’ın bu alemde en güzel var ettiği insan kadındır derler. İşte Âdem (a.s.) burada da anlatılmaya çalışıldığı gibi dolayısıyla kendi nefsiyle nikah eyledi. Başka türlüsü de mümkün değildi. Yani kendi nefsiyle eşdeğer olmayan birisiyle bir varlıkla nikah etmesi de mümkün değildi. Zaten olamazdı. Yani bir başka mahlukla bir başka varlıkla nikah etmesi, zaten şu anda da şeran mümkün değildir.

 Neden? Çünkü Âdem’e eş olacak Havvadan başkası yoktur. Nikah da bunun için gerekiyor. Neden? Çünkü kendi varlığından meydana geldiğinden ancak o onun eşidir. Ona eşdeğer ancak odur. O değer de ancak o olabiliyor, onun dışında hiçbir şey o şerefe nail değildir. Yani o eşe o düzeye yükselme imkanı yoktur. İşte bu her iki cinsin bir varlıkta his ve duygular içerisinde yaşıyorken diğer hislerin yani karşıt hislerin bir elbise giymesi gerekiyor ki iki ayrı yönden tekrar birleşme yoluna gidilsin, vuslat olsun. Yani kendinde iken vahitte iken vuslat olmuyor. Tek yani kendinde iken ama kendindeki düşünce veya o duygular ayrılacak bir ceset giyecekler orada bir varlık meydana gelecek ama bu varlık Âdem’in gayri bir varlık değildir. Âdem’den gayri bir varlık değildir. 

 Nasıl oğul babadan gayri bir şey değilse Havva ana da Âdem’den (a.s.) ayrı, gayrı bir varlık değildir. İşte gayrısı olmadığı için intibak edebiliyor, birleşebiliyor. Âdem’in (a.s.) içinde mevcut olan o duygular, sadece duygu olarak yeterli kalmıyor, faaliyet sahasına geçmesi gerekiyor.

 Ona latif bir elbise veriliyor, o duygulara ismine de Havva deniliyor, başka bir ifade ile hevva, heva yani nefs-i heva yönünü meydana getiriyor, yani hakikat-i Âdemiyenin hevaiyat bölümünü ortaya getiriyor, yani nefsaniyet bölümünü ortaya getiriyor. İşte akıl ile nefis birleştiği zaman ondan yeni yeni elbiseler ortaya geliyor, yeni yeni çocuklar meydana geliyor. İşte asıl Âdem olmak üzere Havva da onun ayni, çocukları da onun aynidir. Dolayısıyla bizler de onun ayniyiz. Yani birle başlayan sayılar, Elif ile başlayan yazılar, harfler, Âdem ile başlayan insanlar hep bir vahidin yani vahid-i ayninin oluşumlarıdır. Bilelim ki biz peygamber oğlu peygamberiz. Âdem baba peygamberse biz de onun zuhurları olduğumuza göre bizler de peygamberiz. Yalnız önce boğazlama meselesinde biz kendimizi topraktan unsurdan, anasırdan, tabiattan meydana gelmiş varlık olarak mahluk olarak gördüğümüz zaman bu varlığın kesilmesi gerekiyor. Yani bu düşüncenin kesilmesi gerekiyor, ki hakikatimizi idrak edelim. 

 Ey insanlar sizi nefs-i vahideden halkeden ve ondan zevcesini yaratan onlardan da birçok erkek ve kadınları neşreden “Rabbınızdan sakının.” 4/1 ayet-i Kerimesi ile istişhaden buyurur ki vücud-u vahid-i hakiki nefs-i vahideden olan zevcini halk etti. Yani tek nefisten olan zevcini halk etti. Yani vücud-u vahidi hakiki kemalatı esmaiyesini ızhar için yani isimlerin kemalatını meydana getirmek için mertebelere tenezzül edip Âdem dediğimiz şahıs ile müteayyin oldu ki nefs-i vahidedir, yani tek nefistir, o tek nefisten Havva’yı meydana getirip şahsı Havva ile müteayyin oldu. Nasıl ki Miraç gecesi Resulün (s.a.v.) Beyt-ül Haram’dan Beyt-ül Maktis’e gitmesi yoksa oradan çıkamaz mıydı yani Beyt-ül Haram’dan miraca çıkamaz mıydı, neden Beyt-ül makdise gitti. Çıkamazdı zaten oradayken Miraçtadır. Zaten Allah’ın huzurundadır. 

 Allah’ın huzuruna girmesi için Allah’ın huzurundan çıkması gerekiyor ki tekrar oraya girsin. Yani tekrar ünsiyet olması için oradan ayrılması gerekiyor. Havva valide Âdem babanın varlığında birlikte iken bunu kimse bilmiyor, oradan dışarıya çıkacak ki tekrar birleşme olsun. Şu halde Âdem kendi nefsinden gayrini nikah etmemiş oldu. Böylece onun sahibesi olan Hz. Havva, Hz Âdem’in kendi nefsinden meydana gelmiştir, onun mahlukudur. Yani Âdem halik, Havva’da mahluku oluyor, dışarıdan baktığın zaman ama hakikatte ise Âdem’in kendi varlığından başka bir şey değildir, aynı zaman da haliktir. Âdem (a.s.) nasıl ki zevcesi suretinde kendi nefsini nikah etmişse İbrahim (a.s.) dahi oğlunun suretinde öylece hayal aleminde kendi nefsini boğazlar görüp his aleminde koç suretinde yine kendi nefsini fidye etti. Halbuki emr-i vücut hakikatte adet suretinde vahitten ibarettir. 

 Yani vücut adet olarak adet suretinde ama tek birden ibarettir. Yani ağaç misali gibi, ağaca baktığımız zaman çok bir ağaç düşün öteki taraftaki dalları görme sadece ağaç buradaymış de adet olarak ama ağacı gördüğün zaman bir bütünün adetleri olarak görmüş oluyorsun. Nitekim adet mertebelerinin vahidden ne vech ile zuhura geldiği yukarıda tafsil edilmiştir. 

Malum olsun ki hakikat-ı külliye olan aynı vahide taayyünü külli ile meydana geldiği vakit yani bütün taayyünleri ile meydana geldiği vakit mutlak insan olur. Yani bütün esmaları ile birlikte bir mahalde zuhur ettiği vakit ona insan denir. Yani bütün esmalarıyla sıfatlarıyla efaliyle birlikte külli olarak zuhur ettiği yerin adı “insan”dır. Zira alemde ne kadar efrad-ı insan varsa insan mefhumu küllisine dahil olur.

 Ne kadar insan fertleri varsa hepsine bir insan denir. Zaman, zaman deriz ya bütün bu insanlar bir insandır. O da Âdemdir. Bu çokluk aynı varlığın değişik, değişik suretlerle meydana gelmesinden ibarettir bu gördüğümüz çokluk. Ve yine o aynı vahide cüzi taayyünle tek tek bakıldığında insan fertlerinden bir fert olur. Böylece hakikat-ı vahide olan vücud-u vahidi Hakk muhtelif mertebelerle meydana gelmiş ve değişik mertebelerle meydandadır. Her bir mertebe ve taayyünde bir isimle müsemma olur. Yani ağacın nasıl ki yaprağına yaprak diyoruz, dalına dal diyoruz meyvesine meyve diyoruz, her mertebede başka bir isim, müsemma oluyor. Mesela şehadet mertebesinde şahıslara Ahmet, Mehmet, Ali gibi isimler veriyoruz. Bu has isimlerle müsemma isim almışlardır, bu şahıslardan tenasül vukuunda nutfe denilir, rahimde, mudga, alaka, cenin daha sonra küçük bir çocuk ve sonra insan isimleri ile müsemma olur. Yani insanın daha evvel aldığı isimler tenasül vukuunda “nutfe” denir ona, anne rahmine düştüğü zaman “alaka” denir, mudga denir, cenin denir, sonra dünyaya geldiği zaman küçük çocuk denir. İnsan isimleri ile müsamma olur. Hep aynı varlığı belirtiyor ama mertebelerde değişik isimler alıyor.

 Bir suretle müteayyin olduğu vakit o surete verilen isim diğer taayyünata verilmez. Böylece suret ne kadar kesir olursa olsun hakikatleri birdir. Yani denizdeki dalgalar ne kadar çok olursa olsun aynıdır, yağmur damlaları ne kadar çok olursa olsun aynıdır. Değişiklik ancak suretlerdedir, Hz. Mevlana (r.a.) bu hakikate işaretle mesnevide geçmişteki beyitleri anlatır.

Mesneviden Tercüme:

 “Türlü, türlü yüz binlerce yemek vardır, bu yemeklerin hepsi aslında bir şeydir, birinden tamamen doyduğun vakit yani bunlardan bir tanesini yiyip de doyduğun vakit gönlün elli taamdan soğur. Yani bunların hepsinden soğur. Sen aç olduğun zaman o kadar o kadar çok değişik nimetleri görüyorsun ki onun tek olduğunu görmüyorsun, şaşı olduğundan onları çok görüyorsun. Aslında taamların hepsi birdir. Zira biri yüz bin görmüşsün. 

Bu manayı Fi Hi Mafi isimli eserlerinde de teyiden böyle izah buyururlar; “Hakikatte cezbeden birdir, fakat müteaddid görünür. Yani cezbeden açlıktır, açlığı doyurmak için sen türlü türlü yemekler kafanda tahayyül edersin. Görmez misin ki bir adam günde yüz şey arzu eder, mesela börek, helva, yahni, meyve, isterim der ve bunları adetlendirerek sayarak lisane getirir. Velakin onun aslı açlıktır. Yani bu kadar çok şey istemesinin altında açlığı yatıyor, o da birdir. Görmez misin bir şeyden doyunca bunların hiçbirisi lazım değildir der. Doyduktan sonra ne yapsın onları. Böylece malum oldu ki on ve yüz yoktur, belki bir vardır, وَمَا جَعَلْنَا عِدَّتَهُمْ اِلا فِتْنَةً 74/31 “Halkın bu ta’ dadı fitnedir” yani halkın çokluğu, çok görmesi fitnedir. 

----------------

12. Paragraf:

İmdi "tabiat" kimdir ve ondan zahir olan kimdir? Ve biz onu kendisinden zahir olan şeyle nakıs; ve zahir olan şeyin ademi ile zâid olduğunu görmedik. Ve zahir olan şey onun gayri değildir. Ve ihtilâf-ı suverden nâşî onun üzerine bu, bârid ü yâbistir; ve bu, hârr u yâbistir diye hüküm ile beraber, zahir olan şey onun aynı değildir. Böyle olunca "tabiat" yebsi cem'etti; ve bundan gayrisini de ayırdı. Halbuki cami' olan tabîattir. Hayır, belki "ayn" tabîattir. Binâenaleyh âlem-i tabiat, bir âyînede olan suretlerdir. Hayır, belki muhtelif âyinelerde olan bir surettir. Şu halde teferruk-ı nazardan dolayı, ancak "hayret" vardır (12).

-----------------

 İsmine insan denilen o varlık tefekkür edici düşünceli kendi vücudunu ve mühitindeki mevcudatı idrake başlayınca yani düşündüğünde kendisini yani buluğa erdiği zaman kendisini ve çevresini idrake başlayınca bunların hakikatini özünü aramaya başlar. İlkel hayat yaşayan kabilelerde, tamtamlarda da bu düşünce mevcuttur. Yani araştırma kendilerini meydana getiren bir varlığın olduğunu araştırma bunlar düşünce neticesidir. İnsanların suretlerindeki tefavüt gibi akılları da mütevafit bulunduğundan yani uygun bulunduğundan güzel bulunduğundan, akıl umumi surette terbiye ve tahsil ile nurlanıp, düşünceleri o nispetle yücelir. Fakat akıl ne derece nurlanırsa, yükselirse yükselsin vehim ile birlikte olduğundan eşyanın hakikatinde derin araştırmalar vehmin hükmünden sıyrılamaz. Ne kadar derin araştırma yaparsa yapsın vehmiyle birlikte araştırdığından hakikate ulaşamaz. 

 Neden çünkü kendini hep unsur mahluk kabul ettiğinden. Böylece ben aklımla hakikati bulurum diyen herhangi bir akıl düşünenin vehim ile karışmış olan aklının verdiği bir hüküm onun hükmü vehminden hariç bulunan diğer bir akıl tarafından bir delil getirilerek çürütülür.

 Onun vehminin dışında bir başka vehimle ona söylediğinden o vehimi öteki iptal eder. Bu hal böylece zincirleme olup gider. İşte bunun neticesi olarak alemde birçok felsefe meslekleri zuhura gelmiştir. Vakıa her birerlerinin bir yönden bir hakikate temas etmiştir fakat akıllarına hakim olan vehimleri daima sırat-ı müstakimden ayaklarını kaydırmıştır. Neden? Çünkü hep beşeriyet yönüyle düşünmektedirler. Zamanımızın mütefekkürleri ise fen dairesinde tabiat alemini tetkik, kendisine mahsus hakikatlerden delil getirmek usulünü takip ederler fakat bu onun delilidir şu onun delilidir diye zincirleme olarak hakikatine ermek mümkün değildir. Bir had gelir ki bu hususlar biter, işte o zaman yine vehim tesiri altında kalana kadar ilerlese böylece hakikatleri akıl ile bulup çıkarmak için daima mesaide bulunanlar için Ömer Hayam Hz.lerinin rubaisi:

 Tercüme:

 “Onlar ki aklın kazançları ile çalışırlar, yazık ki hep öküzden süt sağarlar. Yani öküzü inek zannedip süt sağdığını zannederler, hiçbir şey sağamazlar. Öküzden ancak dışkısı sağılır. Libas-ı belahatı giymeleri iyidir, öyle ki bugün akıl ile yaprak bile satmasınlar.” yani o akılla yaprak bile değersiz bir şey bile satmasınlar. O kişiler Ömer Hayyam’ın rubaisinde dediği gibi öküzden süt sağarlar boş yere uğraşırlar, bu halin sebebi hakayıkı esmaiye ve sıfatiyesini talim için şehadet mertebesinde bit tenezzül enbiya aleyhüsselamın taayyünleri ile müteayyin olan vücud-u vahid-i hakikinin onların lisanlarından vaki olan ihbaratına kulak asmamaktır.

Nitekim (s.a.v.) Efendimiz, “Ben muallim olarak ba’s olundum, yani muallim, talim edici olarak getirildim,” buyururlar. Hakikat hal bu merkezde iken ukala yani akıllar kendi akıllarına itimat edip – Ukala demek kendini akıllı zanneden demektir.- “bizim muallime ihtiyacımız yoktur biz aklımız ile hakikatleri idrak edinceye kadar çalışırız” derler. Yani biz kendi aklımızla buluruz bu işi derler. Ve de kimsenin aklını istemezler. İşte batının içine düştüğü hal bu aklını ilah edinenler, biz aklımızla hakikatleri idrak edinceye kadar çalışırız, nübüvvet davası güden bizden birisi olana niçin tabi olalım, bizim gibi birisi olana niçin tabi olalım diyorlar. Böyle deyip serkeşlik ederler. Eğer tabi olsalardı kendi nefslerini bilmekle Hakk kendilerine zahir olur idi. Nitekim Hakk Teala Kur’an-ı Keriminde سَنُرِيهِمْ اَيَاتِنَا فِى الاَفَاقِ وَفِۤى اَنْفُسِهِمْ حَتَّى يَتَبَيَّنَ لَهُمْ اَنَّهُ الْحَقُّ 41/53 “Biz ayetlerimizi afakta (kendileri dışında) ve kendi nefslerinde onlara gösteririz, ta ki Hak onlara zahir olur.” Afak senin dışında ne varsa afaktır yani ufuklar demektir. Nefiste kendi varlığında olanlardır, afakta ve kendi nefislerinde onlara gösteririz, ta ki Hakk onlara zahir olur. Böylece eşya hakikatleri ile ıttıla için say edenler mücmelen ikiye ayrılır. Bir kısım çalışıp bulduk derler, bunlar enbiyaya tabi olup onların getirdiği şeraiyia harfiyyan intiba eden ve onların müvacehesinde akıllarını asla kullanmayan kimselerdir ki hakikat ve tasavvuf ehlidir. Bu taife kalden ziyade hale rağbet ederler, nitekim bu manaya ifhamen Hakim Seni Hz.leri buyurur; 

Tercüme: Söylediğim şeyden rücu ettim. Zira sözde ma’na ve ma’nada söz yoktur.” Yani peygamber ne demişse onu kabul edip onun dışında o mevzu hakkında fikir yürütmezler وَمَاۤ اَتَيكُمُ الرَّسُولُ فَخُذُوهُ وَمَا نَهَيكُمْ عَنْهُ فَانْتَهُوا 59/ 7 “Peygamber ne verdiyse onu alın” Kendi aklını kullanmamak demek odur. Yani beşer aklı kasdediliyor. Bu taife hakikat ehli ve tasavvuf ehlidirler. Bu taife kalden ziyade yani lafdan ziyade hale rağbet ederler. Yani yaşantıya rağbet ederler.

 Söylediğim şeyden rücu ettim zira sözde mana ve manada söz yoktur. Yani daha evvelce kendi söylediğim şeyden döndüm niye peygamberin sözüne uydum diyor. 

İkinci taife şimdiye kadar çalıştık henüz bulamadık ve anlayamadık fakat yine çalışacağız elbette bir gün bulup anlayacağız derler, bunlar enbiyaya tabi olmaktan çekinip akıllarına itimat edenlerdir. Yukarıda izah olunduğu yön ile bu yoldan asıllarına özlerine ulaşmaları mümkün değildir. Bu hükümleri ancak vehimden doğmuştur. Tabiat aleminin yalnız akıl ile tetkiki insan-ı hakikate sırf hakikate isal edemeyeceği izah olunduktan sonra imamül muhakikin ve zübdetül mutasavvıfin olan Şeyhi Ekber (r.a.) Hz.lerinin Hakk lisanıyla tabiat hakkındaki beyanına rücu edelim.

 Yani bu iki özelliği belirttikten sonra yine devam edelim dersimize. İstifham suretiyle buyururlar ki Tabiat dediğin nedir? Ve de tabiattan zahir olan nedir? Yani tabiat uluhiyetin zahiriyyeti olan Hakikat-ı vahidedir. Yekdiğerine zıt birtakım keyfiyetlere haiz olan tabiat cisimleri o hakikat-ı vahideden zahir olur, müteaddit suretlerle meydana gelmiştir. Böylece tabiat ve tabiattan zahir olan tabiat cisimlerinin bütün hepsi hakikat cihetinden aynı vahidedir. Taayyün cihetinden ise çok görünendir. Aynı vahide dahi Hakkın hakikati olan “ayn-ı ahadiyedir”. Böylece tabiat ve tabiattan zahir olan tabiat cisimlerinin hepsi vahidenin hakikatidir, zuhur yönünden ise çok olarak görünendir. Vahidin hakikati dahi Hakkın hakikati olan ayni ahadiyedir, yani ahadiyenin hakikati, vahadiyenin hakikatidir, Vahidiyet mertebesinin ayn-ı aynı zamanda Ahadiyet mertebesidir.

 Ahadiyet mertebesi tüm toplu olan bir mertebe sadece iki vasfı ile zuhur vardır orada “ama”dan sonra “İnniyeti ve Hüviyeti” ile zuhuru vardır. Vahidiyet mertebesinde ise sıfatlarıyla (subuti) ama hayat, ilim, kudret, kelam ne varsa o sıfatlar aynı olduğu gibi ahadiyettir. Çünkü ahadiyetten kaynaklanıyor, ahadiyet neyse aynı olduğu gibi vahadiyettir de aynı zamanda. Yani ahadiyette vahadiyettir. Hakkın hakikati olan aynı vahide dahi yani vahidiyetin hakikati dahi Hakkın hakikati olan ayn-ı ahadiyedir. Bu gördüğümüz tabii suretler, aynı vahidenin yani Vahidiyet mertebesinin muhtelif taayyünleridir. Muhtelif şekillenmiş zuhurlarıdır. Böyle olunca taayyünat sahasında, sahnesinde mevcut olmayan bir şey tabiattan zuhur ettikde yani ortada yok iken tabiatta meydana geldiğinde yahut mevcut olan cisimlerden bir takımı bozulup yok olunca o tabiat ne eksilir ne de artar.

 Belki bu hal letafetten kesafete veya kesafetten letafete intikaldir. Yani varlıkta görünenlerin görünmeye başlaması latifin kesife dönüşmesi var olanların da yoka gitmesi kesifin de latife dönmesi. Yani sonbaharda yaprakların düşmesiyle yapraklar kesifken cüzleri bozuluyor, yapraklıktan gidiyor, ama o yok olmuş değildir, latif hale dönüşmüş oluyor. Tohumun çimlenmesi ile oluşan kocaman ağaç da daha önce görünmezken batında iken latifken sonunda zahire çıkarak kesif hal alıyor. Bu müşahede alemi kesafetlerle var olmaktadır. Böylece meydana gelen suretler adem-i mahzdan yani mutlak yokluktan gelmez. Gayptan ama olmayan gaybı biz hiçlik zannediyoruz var ama görüntüde değildir. Yok olan suretler dahi adem-i mahza gitmez. Yani kimliğini kaybeden suretler de mutlak yokluğa gitmez. 

 Hiç kesinlikle mutlak yok olmazlar. Hiç yok hükmüne girmezler. Yakılan cisimler görüntüden çıktığı için beşeri manada yok oldu diyoruz ama mutlak yok adem-i mahz hükmünde değildir. Mutlak yokluk diye de bir şey yok zaten. Onların vücut ve ademleri izafidir. Yani vücutlukları veya vücutsuzlukları izafidir. 

 Yani mevcut olmaları da izafi mevcudiyetten sonra latife dönüşmeleri de izafidir. Tabiattan zahir olan şey tabiatın gayrı değildir. Çünkü tabiattan zahir olan tabii cisimlerin tümü hakikat cihetinden aynı vahidedir. Biz ona ne kadar tabiat desek de o tabiatın aynıdır. 

 Tabiat kendisinden zahir olan şeyin aynı değildir. Çünkü tabiattan zahir olan muhtelif suretler üzerine buz soğuk ve kurudur ve buz sıcak ve kurudur diye hüküm olunur. Böylece muhtelif hükümleri haiz bulunan iki şey arasında tabiat kuruluğu cemetti fakat soğukluk ile sıcaklığı ayırdı. Yani soğunda kurusu var sıcağın da kurusu vardır. Ama kuruluğu ayırdı, sıcaklığı ayıramadı. Şu halde tabiat elbette onların aynı olmaz. Çünkü tabiat bil cümle ahkamı camidir. Fakat tabiattan zahir olan eşya tabiatın bazı ahkamı ile zahir olur. Tabi bu eşyada tabiatın her özelliği yoktur. Bazı eşyada bazı özellikler var, bazı eşyada bazı özellikler vardır. Şu halde zıtları toplamış olan tabiattır. Sıcağı soğuğu geceyi gündüzü kuruyu yaşı, toplayan tabiattır, hayır belki bu mevcudatın tümünü muhtelif suretlerle ızhar eden aynı vahidedir. 

 Şimdi bunları tabiat yapıyor diye bir görüş vardır, bunların hepsi tabiattan geliyor diye bir değişik görüş vardır, hayır bir de işin böylesi var diyor. Bir de düşünürüz ki belki bu mevcudatın tamamı muhtelif suretler ile zuhur eden aynı vahidedir. Yani burada zuhura gelen vahidiyetin hakikatidir. O aynı vahide tabiatın aynıdır. Ama böyle olunca tabiata bir varlık vermemiş vahidiyete varlık vermiştir. Vahidiyet de tabiatın aynıdır. Böylece tabiat alemi bir ayinede meydana gelen görüntüye gelen, muhtelif suretlerdir. Yani tabiat alemi adetlenme ve çoklanma olmaksızın Zat aynasında parlayan, zuhura gelen renklenen suretlerdir. İşte bu müşahede tevhid ehlinin müşahedesidir. 

Ondan sonra Hz. Şeyh (r.a.) tevhid ehlinin makamını beyanen buyururlar ki yani tahkik ehlinin hayata bakışını, görüşünü buyururlar ki; hayır belki tabiat alemi Zat-ı ilahiyeden ibaret olan suret-i vahidenin muhtelif ayineler mesabesinde bulunan suver-i ayanda görüntülerden ibarettir. Nitekim şu beyitte işaret olunur. 

Beyt, Tercüme:

 Muhakkak ki vech-i vahidin gayri vücutta bir şey yoktur. Yani bu gördüğümüz vücutta vahidin vechinden başka bir şey yoktur. Sen ayineleri müteaddid kıldığın vakit, yani ayrı ayrı düşündüğün vakit, O vech-i Vahid dahi ayinelerin gereğine göre meydana gelir, zuhur eder.

 Şu halde hicap ehlinin yani perdelilerin nazarı tefrikalı, değişik şekilli olduğu için vücutta hayretten başka bir şey yoktur. Zira aklı fikri kendisine perde olan kimse yani meselelere şartlı bakan hakkıyla göremeyen açık seçik bu işleri bilemeyen kimse tabiat aleminde meydana gelmiş olan muhtelif suretlere baktığı vakit bu suver-i kesire nedir? Yani bu kesif suretler, bu çok çok suretler nedir ve hakikat-i vahide ile aralarındaki nisbet ne gibi bir şeydir der. Aralarındaki nisbet benzeyiş nasıldır, der. Neden, çünkü tabiatı ayrı görüyor, hakikat-i vahideyi ayrı görüyor. Tetkik ettikçe hayreti artar. İşin hakikatini anlayamadığı için çırpınır durur. Bu insanların düşüncelerinden birinin düşüncesini almak faydalı olacaktır.

 Haydi kabul edelim ki bir hakikat-i mutlaka ve bizden müstakilen mevcut bir varlık vardır. Yani bu varlığın dışında şöylece kabul edelim ki böyle bir müstakil varlık vardır, kendi kendisiyle var olan bir müstakil vardır diyelim, biz o hakikat-i mutlaka ile her saniye her an bir samimi temasta bulunuruz. Lakin bu temas onun hakikat-i zatiyesine muttali olmak için kifayet etmiyor. Yani birisi var ona ulaşmak istiyoruz, yakından temastayız ama özel olarak bir türlü onunla görüşemiyoruz. 

Muhakkaktır ki bizim için ilk vasıtamız idrakimizdir, havas-ı hamsemizdir yani beş duyumuzdur. Havas ise bize olduğu gibi o eşyanın hakikatini bildirmez. Gözündeki gözlüğün numarası karşındakini görecek numarada değilse o zaman gözlük numaranı değiştirmen lazımdır. O gözlükle baktığın sürece onu net göremiyorsun. Okuma gözlüğümüz ile biz yakın cisimlere baktığımızda onları olduklarından daha da büyükmüş gibi algılıyoruz.

Gözlüksüz baktığımda net göremesem de gerçek boyutlarında algılıyorum. İşte böyle gözlük durumunda olan aklımız güzel ayar yapılmadıkça gerçekleri olduğu gibi göstermesi veya bizim ondan aldığımız haberlerle bilgilerle nisbetlerle tam hakikatini bulmamız mümkün değildir. 

 Duygularımız ölçülerimiz bizi yanıltıyor. Duyguların ayar edilmesi lazımdır, ayarın da hakiki ölçüye göre yapılması lazımdır. Her ayarcının ayarı da birbirini tutmaz. Havas eşyanın hakikatini bildirmiyor, onun için Efendimiz (s.a.v.) “Eşyanın hakikatini bana öğret” diyor. Eşyanın hakikatini biz idrak ettiğimizde hafızamıza onun gerçek bilgisini yazdığımızda o duygularımız sonradan onu yanlış olarak da yansıtsa biz onun aldatmasına kapılmayız. 

 Onların ancak bizim vicdanımızda vaki olan tesiratını ihsas ediyor. (o hasas hali anlatıyor) bu ancak eserdir, yani duygular bize onların eserini anlatıyor, hakikatini anlatmıyor. Halbuki biz haddizatında olduğu gibi görmek bilmek ve anlamak kaydındayız. İşte o bize olduğu gibi yansıtmadığından eksik bilgiler veriyor, değerlendirmemiz de eksik oluyor, Allah’ı bilmemiz, peygamberi bilmemiz, kendimizi bilmemiz, Âdem’i alemi tanımamız hep eksik oluyor. Onun için onlara bir varlık verdiğimizden bunları gerçek meydana getiren ayn-ı vahideye ulaşamıyoruz. Bu duygular beşeri aklımız bize perde oluyor… neden… bu alem için daha evvel aldığı bilgiler var, yanlış bilgiler var, o bilgileri yerinden söküp atmadıkça yenisini yerine koymadıkça bu yanlışlık ebedi olarak sürüp gidecektir. Bunun sebebi budur ki bizim makinemiz evvela düşünmek değil icra etmek hareket etmek için yapılmıştır. 

 Yani vücut makinemiz hareket için yapılmıştır. Yaşamak ve hayat menfaatlerini mümkün olduğu kadar sürat ve katiyetle takdir ve tayin edebilmek için uzviyetimiz kendi mühitine mutabakat etmek mecburiyetindedir. Zaten başka türlü olamazdı. Eğer olsaydı birer vücud-u uzvi olarak baka bulup tekamül edemez idik. İşte bunun için biz bu havasımızla kainata baktığımız vakit onda gizli olan hakikat-ı Zatiyeyi değil ancak işimize yarayan ve bakay-ı şahsımıza hadim olan hadisatı sathıyeyi telakki edebiliriz. İşte bunun için biz bu havasımızla yani bu duygularımızla kainata baktığımız vakit, ne güzel, ne kadar yüksek, rengi ne güzel, kokusu ne güzel, gibi bu duygularla baktığımız vakit onda gizli olan Zat’ın hakikatini değil ancak işimize yarayan nefsi olarak ihtiyacımız olan işimize yarayan şahsımıza hizmetçi olan yani bize fayda sağlayan yemek içmek gibi işte yani bize nefsi menfaat sağlayan dış hadiseleri telakki ediyoruz.

 Böylece aradığımız hakikate bedel onun Zat’ına aslına katiyen benzemeyen bir timsali fikri elde edebiliyoruz. Bir hakikat arıyoruz ama ona bedel zannıyla onun Zat’ına katiyen benzemeyen bir temsili fikir elde ediyoruz. Yani hakikate uymayan bir fikir elde ediyoruz. Duygularımızla bu aleme bakıp değerlendirdiğimiz zaman. hakikat-i vahideye ulaşamadığımız için hayalimizde bir Allah meydana getiriyoruz, ama hiç de aslı olmayan bir şey meydana getiriyoruz. 

İşte görülüyor ki hasıl olan bu varlıktan akla intikal ediyor, fakat şaibelikten, rengarenk olmaktan hali görmüyor. Özüne nüfuz edemediği için bu duygulardan bu hadiselerden bu zuhurlardan yani aydan, mehtaptan, güneşten güzel misaller veriyor, veriyor ama yine de derli toplu bir neticeye varamıyor.

 Bunlar hiç düşünmeyen insanlar gibi değildir onların üstünde bir düşünceye sahiptirler, araştırıcıdırlar ama akl-ı cüzi ile bu araştırmaları yaptığından akl-ı cüziyeye de duygular hakim olduğundan yani duyguların verdiği ölçüler ile değerlendirme yaptığından işte ne kadar bu alemin rengarenk güzelliklerini de görse ne kadar da kemalatını görse yine de bu noksan bir şey olmuş olur. Yaptığı tetkikatlar aklının ve vehminin tesiri altındadır. Dolayısıyla hakikate erişmesi de mümkün değildir. İsterse 50 senelik derviş olsun, isterse 100 senelik kendisine şeyh denilen kimse olsun. Vehim ise vücud-u hayvaniyede keyfiyyat-ı vicdaniyenin en kavisidir. Yani bu hayvani vücutta hayvan vücutlarında vicdan keyfiyetinin en güçlüsüdür. Bu bir şekilde nefs-i emaredir. İşte fikri nazar ile başlangıca doğru ancak bu kadar gidilebilir. Yani fikir görüşü, akıl görüşü sathi görüş ile araştırıcılık ancak bu kadar olur.

Diğer filozofların da nazariyatı dahi hep bunun gibidir, onun için Hz. Hayyam onların halini şu rubai de ne güzel tasvir buyurmuştur. 

Rubai, Tercüme:

 “Alemde türlü türlü sözler söylediler. Bu hakikat-i halden habersiz olanlar marifet incisini deldiler. Vaktaki alemin esrarına ve eşyanın hakikatine vakıf olmadılar evvela çene çaldılar, sonra da uyudular.” 

Kur’an Zat’tır, Kur’an’ı anlamak için akl-ı Küle ihtiyaç vardır, akl-ı kül olmadan Kur’an’ı anlamak mümkün değildir. Akl-ı cüz ile ancak bu kadar anlaşılır, dirseğin kuru kalmasın, elin kuru kalmasın işte başının üçte biri mes edilsin hep bu hesaplar la uğraşılır, bu hesaplarla da bir yere gidilmez. 

 Kur’an’ı bize getiren O’nu en güzel bir şekilde yaşayan ve açıklayan o yüce peygamber “bir saatlik tefekkür bin yıllık nafile ibadetten hayırlıdır” buyurmuş, sen istediğin kadar o abdestini en nazik bir şekilde al nihayet terbiye ettiğin kolundur elindir, ruhun ne zaman terbiye olacaktır. Hazretin bir tanesine sormuşlar konuşuyorlarmış, işte ben şunu yapıyorum, şunu yapıyorum, peki diye soruyor siz ne yapmaktasınız, “Efendim 20 sene var ki midemizi doldurmadan yemek yeriz“ yani 20 yıl tok olmadık mideyi doldurmadan yeriz, Hazret ise “Be mübarek 20 senedir mideni terbiye edememişsin kendini ne zaman terbiye edeceksin” der. İşte bizdeki sathi sofular hep bedenle ilgilidir, saçı ne kadar bırakayım, sakalı ne kadar bırakayım, dört parmak mı olsun beş parmak mı olsun, poturun rengi ne olsun, şalın rengi ne olsun, hep bunlarla işimiz, bunlar çocuk akıllıların işidir. Er kişinin işi bunlarla değildir, er kişinin işi gönlüyledir, Rabbıyladır, Hakikat-ı Muhammediye iledir. 

 İşte bunlar kamil insanlar, kamil insanları anlamak da avam halkın işi değildir. Avam kamil insanın ne olduğunu anlayamaz. Kamili zaten kamil kişi anlar. Minareler davet yeri nereye davet, Allah’ın Zat’ına davet yeridir, onun için yapılmıştır simge olarak. Minarelerde lambalar yandığı zaman şerefesinde işte o minare de sensin, şerefe de senin başın, orada yanan lambalar da nur bilgileridir. Sabah o lambalar sönüyor ama senin beynindeki minare ışıkları ebedi olarak yanıyor. Alemde türlü türlü sözler söylediler yani burada yaşayanlar türlü türlü sözler söylediler. Bu hakikat-i halden habersiz olanlar marifet gevherini deldiler yani onun özünü bozdular ona delik açtılar. Gerçek inciye bilinçli delik açarsan içinden ip geçirilir, boynuna asılır ve o inci daha da değerlenmiş olur.

 Ama onu yanlış şekilde deldiğin zaman ona zarar veriyorsun. Marifet gevherini deldiler vaktaki esrar-ı aleme ve eşyanın hakikatine vakıf olmadılar. Yani uğraştılar ama bir şeye vakıf olmadılar. Evvela çene çaldılar sonra da uyudular. Boş çene çalmaktan yoruldular neticeden yorgunluktan uyudular. Halbuki suver-i embiyada müteayyin olan hakikat-i vahidenin evham-ı akliyeden müberra olan ihbarat ve talimatını semi itibara almadıkça hakikate vusul mümkün değildir. Halbuki peygamber suretlerinde meydana gelen hakikat-ı vahidenin aklın vehminden ayrı olan, temiz olan ihbarat ve talimatını semi itibara almadıkça hakikata vusul mümkün değildir. Yani hakikat-i vahideden gelen temiz ihbarata itibar etmedikçe oraya ulaşmadıkça onlara kulak verip itibar etmedikçe hakikate vusul mümkün değildir. 

 Yani insan beşer aklıyla hayal ve vehim üzere olan hayalin ve vehmin tesiri altında olan akılla hakikate ulaşması mümkün değildir. İşte yapılan yanlışlığın en büyüğü buradadır. Genelde baktığımız zaman herkes ister din yönünde olsun ister tefekkür içerisinde olsun, bu akl-ı cüzün üstüne çıkmadıkça yani tabiatın sarmış olduğu aklımızı değiştirmedikçe aklımızı tabiat ve duygularımızın üstüne çıkarmadıkça güzel bir düşünceye hakiki bir anlayışa erişmemiz mümkün değildir. Peygamber suretlerinde meydana gelen hakikat-i vahidden ihbarat, talimat almadıkça hakikate vusul mümkün değildir. Buna aklı cüz de diyorlar, akl-ı maaş da diyorlar. Akl-ı maaşı akl-ı maada ulaştırmak lazımdır. Akl-ı maaş onuncu akıl maişeti düşünen akıldır. Nefsini düşünür.

 O da haklı bu bedeni yaşatma gayesindedir, bu bedeni beslemek için yedirmek gerekir, bu bedeni kendine mekan edindiğinden bunu babası bildiğinden bunu beslemek zorunda olduğunu ve bütün kurguyu da bütün düşüncesini de buna sevk ediyor. 

 Çünkü yaşamını bunun üzerine kurmuştur. Nefs de aralarına girince akıl ile beden tabi arzular birleşince işte artık bu kimse ne yaparsa yapsın ne kadar ibadet ehli olursa olsun düşüncede nefsinin tesiri altındadır. Akl-ı cüzünün tesiri altındadır. Şeytan da bundan istifade ederek onu birlikte kullanıyor. Şeytan evhamdan kaynaklanıyor, “Mudil” isminin en şiddetli zuhuru şeytan ve “Vehim”dir. 

 Zira bu ihbarat o hakikat-ı Vahidenin kendisi tarafından yine kendi vücuh-u kesiresine külliyat-ı esma ve sıfatını tebliğden ibarettir. Zira bu ihbarat yani hakikat-ı vahideden peygamberler tarafından gelen hakikatler hakkındaki haberleri hemen bildirdiler, zira bu ihbarat o hakikat-ı vahidenin kendisi tarafından yine kendi vücuh-u kesiresine yani kendi kesir cihetine, çokluk veçhine, yönüne, külliyat-ı esma ve sıfatını tebliğden ibarettir. Esmanın ve sıfatın tamamını tebliğden ibarettir, peygamberlerin verdiği ihbarat ve talimat, hakikat-i vahidiyenin Zat’ından zuhurlarına ve kendisinin kendine ve de esma-i ilahiyenin külliyesiyle birlikte verdiği haberler. İşte bu Akl-ı küldür. Bununla hareket eden kimse tam isabet etmiş olur. Dünya ve ahrette de bunlar mesrur kimselerdir. Çünkü alemin sırrını çözmüşlerdir. 

 Eğer bu vahidi hakikatler risalet ve nübüvvet mertebesine yani rasulluk ve nebilik mertebesine indirilmeseydi herkes kendi Rabb-ı hassına müteveccih kalır, Rabb-ül erbab ve Vahid-il kahhar olan Allah’tan gafil bulunurdu insanlar. Eğer vahidiyet mertebesindeki ilahi hakikatler, Allah’ın hakikati, bu hakikat-i vahideyi Cenab-ı Hakk peygamberler, rasuller mertebesine göndermeseydi, onlar da insanlara tebliğ etmeseydiler o zaman ne olurdu, herkes kendi Rab-ı hassına teveccüh edecekdi. Yani herkes nefsine dönük hayat sürdürecekti. Genelde aslında olan şey gene odur ama bu haberler yeryüzünde mevcut olduğundan bulma imkanı vardır burada, işte araştırma da bunun içindir. İşte bu haberlerin başında Kur’an-ı Kerim, Kur’an-ı Kerimin içerisinde olan dört kitap, hadis-i şerifler, evliyaullahın sözleri var elimizde, bunlar gibi büyük delillerimiz varken daha hala nefs-i emarenin nefs-i levvamenin beşeri nefsin suntasında sahasında dolaşmak acayip bir şeydir tabi ki. Herkes kendi rabbul erbabına yönelir ve Vahid-ül Kahhar olan Allah’tan gafil bulunurdu. Allah’ı kimsenin tanıması mümkün olmazdı. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de يَا صَاحِبَىِ السِّجْنِ ءَ اَرْبَابٌ مُتَفَرِّقُونَ خَيْرٌ اَمِ اللَّهُ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ 12/ 39 ayetinde “Ayrı ayrı farklı Rablar mı hayırlıdır, yoksa Vahid-i Kahhar olan Allah mı hayırlıdır?” 

------------------

13. Paragraf:

Ve bizim dediğimiz şeyi arif olan kimse, hayrete düşmez. Her ne kadar mezîd-i ilimde ise de, ancak mahallin hükmündedir. Halbuki mahal, ayn-ı sabitenin aynıdır. Binâenaleyh Hak, onunla meclâda mütenevvi olur. Böyle olunca onun üzerine ahkâm tenevvü' eder. Şu halde her hükmü kabul eder. Halbuki onun üzerine ancak tecellî eylediği "ayn" hükm eder. Ve, vâki' olan ancak budur (13).

----------------

 Arif olan bir kimse bu alemler hakkında hayrete düşmez. Hani bazen hayret ehli Allah’ın Zat’ı hakkında arif hayrete düşer. Zat mertebesinde hayrete düşer ef’al aleminde hayrete düşmez, çünkü bunların hakikatini bilir. Bu hayretleri ancak tahkik yani araştırıcılar filozoflar bu hayrete düşerler. Neden? Küçük akılları ile meseleye baktıkları için küçük şeyleri büyükmüş gibi görerek hayrete düşerler. Ama akl-ı kül sahibi zaten her şeyi geniş akıllan idrak ettiğinden kolay kolay onu hayrete düşürecek bir şey olmaz çünkü bu alemin tabi bir oluşum sistemini idrak etmiştir. Hakikati bildiğinden neden hayrete düşsün. Ama Allah’ın Zat’ı hakkında hayrete düşer bunu da ister zaten. 

Her ne kadar ziyade ilimde ise de ancak mahalin hükmündedir. Yani zahir alimi satıh üzerinde her ne kadar bilgisi genişlemişse de ama ne kadar geniş bilgi olursa olsun mertebesi budur, düzeyi budur. Batın aleminde bir tur atmış olsa o yükseliş diğerlerinden daha değerlidir. Çünkü buradaki ilim kabre kadar gider, burada kalır ama onun bildiği bir tur ilim ahrete gidecektir. Biz yukarıda gerek mertebe adetlerini gerek tabiatı izah eylediğimiz sırada beyan ettik ki vücud-u vahid-i Hakk Zat-ı cihetinden bütün olup ayrılığı kabul etmez. Senin vücudunda ayrılığı kabul etmez ama zuhurlar yönünden elin var ayakların var kolların var, kaşın, gözün bir sürü şeylerin var ama zatın yönünden sen de bütünsün ayrı değilsin.

 Fakat kesir olan esması hasebiyle muhtelif suretlerle zahir olup müteaddid görülür. İşte bizim de vücudumuza zatımız yönünden baktığımız zaman bir bütün deriz, ama esma, sıfatları yönünden bir sürü şey sayabiliriz. İşte Cenab-ı Hak da bütün bu alemde esmaları suretiyle zuhur ettiğinden adetli görünür. Yani bütün bu alemdeki varlıkların ayrı ayrı şeyler olduğunun da hakkını verir, ancak bu esma-i ilahiyenin taayyününden ibarettir, der ama Zati itibarıyla bunların hepsi tek şeydir, tek varlıktır der, bu şekilde ayrı ayrı şeyleri görüp de birbirinden kopuk olduğunu zannederek hayrete düşmez. Yani ilgisiyle bilgisiyle bu mertebeyi aşmıştır. Bunda mutmain olmuştur. Hayrete düşmemek mutmain olmaktır.

 O arifin her nefesinde Hak ve halk hakkındaki ilmi ziyadeleşir. Genel çerçevesiyle bu ilmi bildiği için hayrete düşmez. Kendisi (s.a.v.) Efendimizin ali yolculuklarını yani mana aleminde aldığı yollar alilerini iktifaen “Yarabbi benim ilmimi artır” رَبِّ زِدْنِى عِلْمًا 20/114 dedi. Neden bunu söylüyor? Her ne kadar bu alemin Zat olarak tek bir varlık taayyünat olarak esma-i ilahinin zuhurları olduğunu bilir, bundan başka daha ne bilsin gibilerden. Ama bunun içinde daha o kadar ilim vardır ki “Ya rabbi benim ilmimi artır” diye yani burada bu kadar geniş bir bilgiye sahip olduğu halde bu yolda benim ilmimi artır diye dua eder diyor. Bu ilmin fazlalığı hayret gerektirmez. Çünkü O hayret makamını aşmıştır. Nehir deryaya ulaştığı zaman dalga kalmaz, ses de kalmaz, bir parça dalgalanma oluşur, biraz daha ileriye gidince o nehir derya içinde biter.

 Ama nehrin devamı gene akmaya deryaya karışmaya devam eder, ama deryadan buhar olarak gider, kanallardan başka yerlere gider, bu seyir devam eder. Belki o ilim bazısı bazısının üstünde olarak yakiyn ilmidir. Adem-i hayretle beraber, ilimdeki ziyade ancak mahallin hükmünden hasıl olur. Mahal ayan-ı sabitenin aynıdır ki Hakk o ayan-ı sabitenin istidatına göre meclada ve mazharda türlü türlü görünür. Yani cilalaşmış aynada yani aynanın aksinde ve zuhurlarda türlü, türlü görünür. 

Ayan-ı sabitenin ne demek olduğunu Üzeyir bölümünde misal ile izah olunmuştur. Ayan-ı sabitenin yek diğerinden üstün oluşu yani her birinin yek diğerinden üstün oluşu esma-i ilahiye arasındaki fark ve imtiyazdan zuhura gelmektedir. 

 Yani ba’s olmaktadır, doğmaktadır. Zira ayan-ı sabite esma-i ilahiyenin gölgesidir. Gölgeler ise gölge sahibinin biçimine göre zahir olur. Vücud-u vahid-i Hakk ise elbette kendi esmasını camidir, böylece Hakkın kendi Zatına tecellisi indinde kendi ilminde peyda olan ve suver-i esmasiyesinden ibaret bulunan ayan-ı sabite Hakk üzerine istidatlarıyla ne hüküm vermişse Hak o hükümleri kabul eder. Yani Hak mahkumün aleyh olur, fakat Hakk üzerine hükmeden ayan onun Zatından hariç şeyler değildir. Ayan-ı sabite mahalli tecellidir, ilm-i ilahide zahir olan suverden ibarettir, suver-i ilmiye ise alemin Zat’ından hariç değildir. Böylece Hakkın kendi Zat’ına tecellisi indinde kendi indinde peyda olan ve suver-i esmaiyeden ibaret bulunan ayan-ı sabite Hakk üzerine istidatlarıyla ne hüküm vermişlerse Hakk o hükümleri kabul eder. 

 Ayan-ı sabite Hakk üzerine istidatleri ile ne hüküm vermiş iseler Hakk o hükümleri kabul eder. Yani ayan-ı sabitelere ne istidat verilmişse o ayan-ı sabiteler o istidatlar ile zuhura gelirler, Hakk da bunları kabul eder. Tamam senden bu özellik ortaya çıkacaktır diye Hakk da kabul ediyor. 

Hakk o hükümleri kabul eder, Hakk onların üzerine hükmetmiş olur. Yani Hakk onların hükmüyle hükmetmiş olur. Hakk kendisi hükmetmez ama orada ayan-ı sabitesi nasıl kurgulanmışsa onun hükmüyle hükmeder, o ayan-ı sabitenin özelliğine göre bir vücut kazanır. Hakk bunlara tesir etmez. Fakat Hakk üzerine hükmeden ayan, onun zatından hariç şeylerdir değildir. İşte ayniyet aynı zaman da gayriyet, gayriyet de aynı zamanda ayniyettir. Noktayı kaldırdın mı “ayn” oluyor, koyduğunda “gayn” oluyor. 

 Ayan-ı sabite tecelli mahalidir, ilm-i ilahide meydana gelen suretten ibarettir. Suver-i ilmiye ise alimin zatının hariç değildir. Yani ilmi suretler “Alim” isminin Zatının dışında bir şey değildir. Mesela bir ressam tasvir edeceği bir levhanın suretini evvela zıhninde tasavvur eder. Böylece levhanın ilmi vücudu ressamın ilminde peyda olur. İşte bu suret ressamın kend,i zatından hariç değildir. Sen bir ayakkabı yapacağın zaman o senin kafanda oluşmuş oluyor, Hangi işi yaparsak yapalım yapacağımız o iş evvela kafanda oluyor, işte bu kafada oluşan ilmi vücut ayan-ı sabitedir. Yani sabit ayandır.

 Ayan-ı sabite, sabit ayan, yani sabit değişmez program demektir ve bu senin ilk olarak bir şeyi yapmadan kafanda oluşandır. Sonra kafanda oluşan bu düşünceyi nereye yapacaksan onun yerini hazırlıyorsun, resim yapacaksan onun tuvalini hazırlıyorsun. Keza o ressam olan şahısta hattatiyet sıfatı, dahi bulunup hatta bir yazı levhası tertip etmek istese yazacağı levhayı evvela yine zihninde tasavvur eder, bu levhanın dahi ilmi sureti peyda olur. Yani evvela onun özü yani ben bir levha yapacağım diyor sonra levhanın şeklini tevhid yazacağım diyor, tura yazacağım diyor, Allah yazacağım diyor, “Edep Ya Hu” yazacağım diyor, Yazı levhası ile resim levhası başka başka hükümlere haizdir, yani resim yapacağın levha başka şey (tuval) yazı yazacağın levha başka bir şeydir. Bunların hangisini yapacaksan o senin kafanda oluşuyor zaten. 

 Zira ressamiyet ve hattatiyet sıfatları o şahıs üzerine istidat lisanlarıyla bizi böyle tasvir et diye hükmettiler. Şimdi sen zannedersin ki bunu ben yapıyorum, hayır resim sana hükmediyor “beni böyle yap” diye. İşte o resim senin zatından geliyor sana. Çünkü sende meydana geliyor, senin zatından meydana geliyor. Senin zatından suverine tenezzül etmiş oluyor. İstidat lisanları ile bizi böyle tasvir et, kırmızıya boya sarıya boya diye içeriden söylüyor ressam da ona göre yapıyor. İnsanlar bunu doğal diyor, doğaçlama diyor böylece ne kadar yanlış bir işin içinde olduğunu bilmeden. İnsanlar, hep doğuş, doğal, yani doğaya yöneliyorlar, o doğallığa bir başka varlık veriyorlar, kendilerinin de bilemedikleri ve içinden çıkamadıkları bir varlık veriyorlar. İşte filozof aklı ile buraya kadar ulaşabiliyorlar. 

 Doğal oluşuma kadar ulaşıyor ama o doğal dediği oluşumun ne meydana getirdiğine ulaşamıyorlar. Çünkü aklı gerçek aklı olsa ulaşacak, aklı doğanın tesirinde altında olduğundan tabiat tesirleri duyguların altında olduğundan bir türlü onu aşamıyor. O şahıs dahi onların verdiği hükme binaen kendi zatının kendi zatına tecellisi yanında ilminde peyda olan onların ilmi suretlerine o surette olmalarını hükmetti. Yani kendi zatından kendi zatına olmasını hükmetti. Şu halde o şahs-ı vahid hükmü ancak kendi zatından kabul etmiş oldu. Yani o kişi hükmü kendi zatından kabul etmiş oldu. Eğer kendi zatından gelmeseydi kabul etmezdi zaten. Hani Edison ampulu buldu, öteki şunu icat etti nereden neyi icat etti bunlar kendi zatlarından geldi, kendi zatlarında mevcut olana ulaştılar, çalışa, çalışa deneye, deneye akl-ı cüzlerini de çalıştırarak o güne kadar o yere ulaşmamış olan kimselerin yerine onlar ulaştılar. 

 Ama onların daha evvel bir başlangıç çalışmaları var, Edison ampulu yapmaya başladı ama bu elektriği bulan başkası, Edison ise sadece ondan aydınlanmada yararlanandır. Edison’dan önce de bu konuda çalışmalar vardı. O da öncekilerin çalışmalarından yola çıkarak sonuca ulaştı. Şu anda yapılan değişik ampullerde Edison’un çalışmasının başkası tarafından devamıdır.

Bu çalışmalar sonunda ulaşılan hedef insanın akl-ı cüzü iledir, bu çalışmaların sonuna ulaşsalar bunun Allah’ın nurundan başka bir şey olmadığını anlayacaklar, şimdi de atoma ulaşmak suretiyle bir yerlere ulaştılar ama aklı cüzde bunu bir türlü kabul edemiyorlar. Bir gün gelecek ilim ortaya çıkacak akl-ı cüz bunu kabul etse de kabul etmese de sonra İslamiyetin üstünlüğü ortaya çıkacaktır. İslam’ın anlattığı Allah ortaya çıkacaktır. Hırıstiyanların anlattığı Allah değil de gerçek İslam’ın anlattığı Allah ortaya çıkacaktır.

 İşte hakikatte vaki olan hal ancak bundan ibaretdir. Yani Hakk üzerine hükmeden ancak Hakk’ın hüküm eylediği ayan-ı sabitedir. Hakk aynı vahide iken esma ve sıfatların suretlerinden ibaret bulunan ayan-ı sabitenin verdiği hükümlerin suretlerinden ibaret bulunan ayan-ı sabitenin verdiği hükümler ile müteaddid görünür.

كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِى شَاْنٍ 55/29 “O her an bir şendedir” ayet-i kerimesi mucibince ebedlerin ebedilerine bu tecellisi devam edip gider. Esma-i ilahiye her ne kadar külliyat itibarıyla kabil-i tadat ise de cüzziyatı itibarıyla namütenahidir, böylece tecellisi dahi namütenahi olur. Zira esma-i ilahiye her ne kadar külliyatı itibarıyla adetlendirilemez ise yani sayılamayacak kadar çok ise yahut tek ise de cüzziyatı itibarıyla sonsuzdur, böylece tecellisi dahi sonsuzdur. Biz bu ömrümüz içerisinde ne kadar Cenab-ı Hakkı tanımaya çalışsak onun şuunatını idrakini düşünelim bizden evvel de şuunatı vardı bizden sonra da olacak kıyamete kadar da olacak. Dolayısıyla her yaşayan insan kendi yaşadığı süredeki tecellileri ancak idrak edebiliyor. Daha evvelkileri bilmesi mümkün değildir. Geleceği de bilmesi mümkün değildir. Ama bu كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِى شَاْنٍ “O her an bir şendedir” hakikati her an devam ediyor, bizden sonra da devam edecektir. 

---------------

14. Paragraf:

İmdi Hak, bu vech ile halktır. İbret alınız! O vech ile de halk değildir. Tezekkür edin! (14)

-----------------

 Yani ayan-ı sabitelerinde aynı vahide olan Hakkın o ayinelerin gereğine göre zuhuru itibarıyla tekevvün eden bu suveri kesire ki biz ona halk tabir ederiz, yani kesir suretler kalabalık çok suretlere halk tabir ederiz, onların cümlesi Hakktır. Böylece bundan ibret alıp aynaların çokluk görüntüsünü bir tarafa bırakarak bu aynalarda meydana gelmiş olan Vahidin vechini müşahede ediniz ve yine biliniz ki Hakkın latif vücudu ahadiyet mertebesinde kesret ve kesafetten münezzehtir. İşte tenzih budur. Ahadiyet mertebesinde kesretten ve çokluktan onu tenzih ederiz. Esma ve sıfat mertebesi itibariyle yapılan tenzih başka tenzihtir, onu daha evvel görmüştük. Oradaki tenzih noksan görmekten onu tenzih etmektir. 

 Yani var ettiği şeyler bu eksiktir bu kötüdür, bu pis kokmaktadır bu yanlıştır diye bir kelime kullanmayıp bunların hepsi kemaldedir, kemal noksanlığından tenzih ederiz. Bu ef’ali tenzihtir, Kıdem tenzihi ise bütün her türlü şeyden tenzih etmektir. Yani suretten tecelliden görüntüden parlamaktan her şeyden tenzih tenzih-i kadim. Her zuhuru kemaldedir işte bu da bir tenzihtir. Noksanlıktan tenzih bu demektir. Bizim anladığımız noksanlıklar değildir. Noksan görmeme noksan diye bir şey bilmeme, aslında, noksanlığı kaldırma. Ondaki kemalatı müşahede ediyorsun onu tenzih ediyorsun, dolayısıyla kendini tenzih ediyorsun, yani kendi anlayışını doğruya çevirmiş oluyorsun, Hakk ahadiyet mertebesinde çokluk ve koyuluktan yani görüntüden münezzehtir. İşte tenzih budur. Tenzih dediğimiz şeyin aslı budur. “Sübhanallah” dediğimiz de aslında budur. “Sübhanallah” dediğimiz zaman arkasından “Elhamdülillah” geliyor, işte bu “Sübhanallah”ın ne demek olduğunu idrak ettiğinden “Elhamdülillah” diyorsun. 

Ondan sonra oradaki tecelli azametini aynı zamanda ahadiyetini aynı zamanda kesretini vahdet, tevhid edip “Allahüekber” ne büyük bir azametmiş diye O’nu gerçek haliyle yüceltiyorsun. O zaman tevhid oluyor. İşte, birincisi “Sübhanallah” tenzih, “Elhamdülillah” teşbih, “Allahüekber” de tevhittir. Onun için bunları 33 er defa çektiriyorlar, netice 99 oluyor, esma-i ilahiyenin hepsini kapsamış oluyor. 

 Hakk kesafetten münezzehtir bu itibarla Hak, halk dediğimiz bu suver-i kesife değildir, böylece vech-i vahidi tezekkür edin. Yani Hakk Ahadiyet mertebesinde kesret ve kesafetten münezzehtir. İşte bu itibariyle Hakk halk değildir. İşte halkı halkiyetten tenzih ederim dediği zuhurdan, tecelliden tenzihi Ahadiyet mertebesi itibariyledir. Çünkü orada ne tenzih ne tecelli var ne aynalar var, ne suretler, ne ayan-ı sabite bile yok hiçbir şey yoktur. İşte bütün bunlardan tenzih edilir. Ama gelgelelim zuhur mahaline halk mahaline geldiği zaman orada da tenzih var, oradaki tenzih onun kemalatında noksanlık görmekten tenzihtir. Kendi zatını tenzih değil, fiillerdeki eksiklik görmenin tenzihidir. Yani her mahalde kendinin kemalatını o esmanın kemalatını görmektir. Mesela bir kuru yaprak gördük, o kuru yaprak o kuruluğun kemalatıdır. Orada yüceltiyorsun, ne kadar kuru diye işte orada bir eksiklik gördüğün zaman o senin eksikliğindir orada tenzih etmiyorsun onu.

 Yaprağın yaş devresi ne kadar canlı ne kadar yeşil diyorsun, kuruya göre onu ateşe atsan kuru gibi yanmaz, bak orada bir noksanlık vardır. Neye göre işte bu noksanlık fazlalık bireylere göredir. Zat’ı itibarıyla noksan diye hiçbir şey yoktur. Hepsi kemaldedir. Dışkılarımız bile kemaldir. Ama pasta ile böreği bir tabağa koy dışkıyı da bir tabağa koy, önüne koy, yemeye başla bakalım.

 İki arkadaş beraber giderlerken birisi yol kenarında bir pislik (insan dışkısı) görmüş onu bir çomakla karıştırmaya başlamış, diğer arkadaşı ne yapıyorsun demiş onlarla konuşuyorum demiş arkadaşı kızmış “konuş bakalım” demiş ve yoluna devam etmiş, sonra pislik karıştıran arkadaşına yetişmiş önden giden alaylı bir şekilde sormuş. “Konuştun mu “demiş o da evet konuştum demiş, peki ne dediler demiş o da anlatmış birisi ah ben ne güzel üzümdüm, diğeri ah ben ne güzel kavundum, bir başkası ah ben ne güzel maruldum diyorlar demiş, peki neden öyle olduklarını sordum ve “insanlarla biraz dostluk kurduk da” demişler. 

وَمَا خَلَقْنَا السَّمَوَاتِ وَالاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَاۤ اِلا بِالْحَقِّ 15/85 “Biz semavat ve arz da ne varsa hepsini “Hakk” olarak halk ettik” buyuruyor. Yani “Hakk” esması ile halk ettik, ama beşer lisanında “Hakk” kelimesinin arasına bir varlık “lam”ı koyduk “halk“ oldu. İsmine hâlk dedik. Yani suretleri meydana getirdik, özde “Hakk” iken görüntüye geldiğinde hâlk dedik. Biz şimdi bunu hâlk olan şeyi biz halka çevirdik. Konuşma lisanında halk edilmişler dedik. Yani yaratılmışlar cümlesinden görmeye başladık. İşte bizim gözümüzün şaşı olması “Hakk” ile “halk”ı ayrı şeyler olarak bize göstermesi. Biz de en büyük hatayı burada yaptık. 

 İşte bu hâlk edilmiş şeyler ayan-ı sabiteler olarak Allah’ın ezeli ilminde kendi varlığında var ettiği ve mertebeler halinde tenezzül ederek letafetten kesafete kesifleştirerek bu madde aleminde zuhura çıkarması, onları kendi Zat’ında meydana getirmesi ama zuhurda halk ismini vermesi ile biz onları ayrı şeyler zannettik. Halbuki özde Hakk’tılar, halk ismini almaları hiçbir şey değiştirmez, sana Mehmet de deseler, Ahmet de deseler sen gene Âdem’sin gene insansın hakikatin itibarıyla. İşte biz de bu aleme bakışımızı böyle düşünürsek, görüşümüz tek görüş, vahdet görüşü, şaşı görüşten kurtulmuş oluruz.

 İşte bu alem Cenab-ı Hakkın son tecelli yeridir, bu son tecelli yeri “Mescid-i Aksa”dır. En uzak mescit demektir. Bu alem Allah’ın Zat’ına en uzak, haşa bilinsin diye üstüne vurarak basıyorum, Allah’ın kendi varlığında uzaklık yakınlık diye bir şey söz konusu değildir.

Ancak uzaklıktan kinaye yani bir bilinç tecellinin en uç noktasıdır. Dolayısıyla bu alem tecellilerin en kemalli alemidir. Yani en koyulaşmış en ağdalaşmış şeklidir bu alem, bu yüzden en kemaldedir. 

----------------

15. paragraf: 

Benim dediğim şeyi bilen kimsenin basireti mahzûl olmaz. Ve onu ancak basarı olan kimse bilir (15).

----------------

 Yani Hakkın bir vecih ile halk olduğunu bir vecih ile olmadığını bilen kimsenin basireti Allah’ın yardımına nail olur. İlahi yardım onun basiretini terk etmek suretiyle hüzünlü olmaz. Bu zikir olunan hakayıkı ancak keskin nazar sahibi olan bilir ve anlar. Yani yukarıda anlatılan hakikatleri keskin nazarlı kuvvetli bakış sahibi olanlar anlayabilirler. Yani Hak bir vecih ile halk olduğunu, bir vecih ile halk olmadığını anlayabilir. 

--------------

16. Paragraf:

Cem' et ve fark et! Zîrâ "ayn" vahidedir. Ve o kesirdir; ibkâ etmez ve bırakmaz (16).

--------------

 “Cem” et ve “Fark” et, zira ayn vahidedir ve o kesirdir bırakmaz. Yani uluhiyet mertebesinde “Cem” ve “Vahdet” ile hüküm et yani topluluk ile ve birlik ile hüküm et ve kesret mertebesinde dahi “Fark” ile hüküm eyle. Kesret mertebesinde de farkları bilerek eyle. Zira hakikatte ayn birdir, birden ibarettir, o aynı vahide ki vücudu vahid-i hakikidir, tek ve hakiki mevcut olanın vücududur, ayinelerinde mütecelli olan esması hasebiyle müteaddid çok görünür. Yani aynalarda görüntüye gelen esmaları yönünden çok görünür. Adetli ve çok görünür.

 Vahdeti ile tecelli ettiği zamanda o çokluktan hiçbir şey baki kalmaz. Onlardan hiç birisini hali üzere terk etmez. Nitekim Hakk Teala لِمَنِ الْمُلْكُ الْيَوْمَ لِلَّهِ الْوَاحِدِ الْقَهَّارِ 40/16 kıyamet-i suğrada ve kübrada Hakk kesret esmasına hitaben “Mülk kimindir” buyurur, esmanın çokluğuna hitab ederek لِمَنِ الْمُلْكُ “Mülk kimindir” buyurur, halbuki o çokluk ayan-ı vahide olan kendi vücud-u vahid-i hakikisinde gizlendiği cihetle esma lisanıyla sessiz olup “senindir” veya “benimdir” diyen bulunmaz.

Esma sessiz kalır, yani bütün ilahi esma, Cenab-ı Hakk لِمَنِ الْمُلْكُ “Bugün mülk kimindir” dediği vakit, bütün esma kendi hakikatlerinin yok olduğunu idrak ettikleri zaman bizimdir veya sizindir diyecek kalmadığında hiçbir ses duyulmaz. Yalnız üç ismin ahkamı baki olduğundan cevap bil cümle esmaya taht-ı hitasına almış olan Allah ismi tarafından sadır olur. 

 “Senindir” ve a “benimdir” diyen bulunmaz, yalnız üç ismin ahkamı baki olduğundan onlar da “Allah”, “Vahid” ve “Kahhar”dır. Cevap bilcümle esmayı taht-ı hitasına almış olan “Allah” ismi tarafından sadır olur. Yani bütün isimleri “Allah” ismi kendinde gizlemiş oluyor, ihata etmiş oluyor, toplamış oluyor, dolayısıyla isimleri çektiği için cevap verecek bir isim olmuyor. Esmaların şahsiyetleri çekilmiş oluyor. O nedenle cevap veremiyorlar. Ama Allah, Vahid ve Kahhar olan esmalarının içerisinde bütün o isimler gizlidir. Yani “Vahid”, “Kahhar” ve “Allah” isminde bütün isimler gizlidir. Ama cevap verme kudretleri yoktur, neden tecellileri çekilmiş olduklarından.

 Zira “Kahhar” ismi bilcümle keserata kahr ile tecelli edip onları aynı vahideye yani tekliğe döndürmüştür, birliğe döndürmüştür. Onun için bizde yeri geldiği zaman “Kahhar” ismi çekilir, o “Kahhar” bütün bu varlıktaki esma-i ilahiyeyi kendi bünyesi içinde gizler. Kahretmesi, ihata etmesi o dur. Vahit ismi dahi o keseratı yani o çokluğu ism-i Kahharın elinden alıp kendinde cem eylemiştir. Vahit ve kahhar diye sıralanmıştır, evvela “Kahhar” bütün isimleri topluyor, “Kahhar”da ki toplu olanı da “Vahid” ismi kendinde topluyor, “Allah“ ismi ise cemi esma gibi o mertebede Vahid ve Kahhar’ı dahi ihata etmiştir.

 Allah; “Bugün mülk kimindir” diye soruyor 40/16 ayetinde bütün esmasına, esma-i ilahiyeyi faaliyetten çektikten sonra yani kıyamet koptuktan sonra kıyamet kopması demek, o esma-i ilahiyenin faaliyetinin geri çekilmesi demektir. “Bugün mülk kimindir?” ve kendi kendine cevap veriyor, “Allah’ındır”. Nasıl bir Allah? Vahid ve Kahhar olan Allah’ındır. Yani tek ve kahredici olan Allah’ındır. Yani Zat’ının bütün sıfat ve isimleri ve hali üzerinde mutlak hüküm sahibi O’dur. Yalnız burada bir şeye daha dikkat çekelim, “Vahid ve Kahhar olan ben Allah’ın” demiyor, hani وَمَا رَمَيْتَ اِذْ رَمَيْتَ وَلَكِنَّ اللَّهَ رَمَى 8/17 “Attığın zaman sen atmadın atan Allahtı” gibi aynı hadise burada da vardır. 

 Bunları bir anlatan, Allah ismiyle yaptırttığını söyleyen vardır, işte ahadiyet mertebesi, mutlak Zat mertebesidir. “Bugün mülk kimindir?” soran O işte burada soran “Allah” değil. “Bugün mülk kimindir?” cevap verecek kimse yok, “Kahhar ve tek olan Allah’ındır” diyor. Mülkü Allah’a veriyor, tekrar neden? Kıyamet faslını başlatması için. Eğer Cenab-ı Hakk kendi ağzından bunu söylemiş olsa “Bugün Allah olan benim” der. Biri o gün Allah’ın günü olduğunu belirtiyor. Yani Allah esmasının tekrar faaliyete geçeceğini anlatıyor. Allah esmasında bu faaliyetlerin tekrar toplandığını ve tekrar ikinci haşrin neşrin (mahşerin) gene Allah ismi ile yapılacağını O’nun görevli olduğunu belirtiyor.

 Böylece kıyamet-i suğra yani küçük kıyamet, kıyamet-i kübra da büyük kıyamettir. Demek ki esma-i ilahiye kıyamette isimler tamamen son bulmayıp yani mutlak olarak son bulmayıp Hakkın tecelliyatı kesilmeyip belki bu üç ismin kemalatı zuhura gelmiştir. Şu kadar ki diğer esmanın ahkamı bu üç ismin zuhur-u saltanatı yanında onların zeval-i ahkamını intizaren ihtifa etmişlerdir. Yani o üç ismin zuhurunun yanında onlar gizli kalmışlardır. Yani tükenmiş bitmiş sona ermiş değildir. Belirli bir süre geriye çekilmiştir. Nitekim Hakk rıza ile zahir olduğu anda gazap ile zahir olmaz. Yani “Rıza” ile raziyelik ile zahir olduğunda gazap ile zahir olmaz. Sen çocuğuna muhabbetle şefkatle bir şey veriyorsan o anda gazap olmaz. Gazap yaparsan muhabbet olmaz. Yani muhabbet olduğu zaman orada gazap gizlidir. Gizlenmiştir ama tükenmiştir yok olmuştur demek değildir senin içinde mevcuttur. 

 Nitekim Hakk rıza ile zahir olduğu anda gazap ile zahir olmaz. Bundan onun gazabının faaliyette olmadığı manası anlaşılmaz. Mesela güneş doğduğu vakit yıldızların nuru yok olmuş değildir, yine onlar ışıklarını neşrederler. Güneşin ışıklarının şiddeti daha fazla olduğundan yıldızların ışığı gündüz görülemez. Yıldızların ışığı her an var gece de var gündüz de var ama gündüz görülemez güneşten dolayı. Büyük kıyamet hakkındaki tafsilatı Âdem Fassında geçmişti. Hani orada en can alıcı bir nokta vardı, kıyametin alemeti nedir? Dendiği zaman Âdem’in zuhuru kıyametin ilk alemetidir denmişti. Yani Âdem’in (a.s.) yeryüzünde görülmesi kıyamet alemetlerinin birincisidir hatta en büyüğüdür. Âdem yeryüzüne gelmezse kıyamet ebedi kopmaz. Gaye Âdem’in yeryüzüne gelip kıyametin Âdem nesli üzerine kopmasıdır. 

 Âdem neslinin bozulup neticede artık iş görmez hale gelmeleri Cenab-ı Hakkın istediğinin dışında faaliyetleri dolayısıyla Âdem’in geliş sebebinin de miraç vasıtasıyla kemale ermesi dolayısıyla daha başka da bir kemalat olmayacağına göre Âdem’in zevale doğru gitmesi ki günümüzde o duruma doğru gidiyor, zeval en büyük zevale doğru gittiği zaman kıyamet kopmuş olacak. Dolayısıyla Âdem’in yeryüzünde görülmeye başlaması kıyamet sürecininde başlaması demek oluyor. 

SUAL: Kıyamet-i suğra ve Kübra ne demektir? 

CEVAP: Kıyamet-i suğra; Her bir ferdin ölümüyle vaki olan kıyamettir. (Hadis-i Şerif) Bu kişinin kıyametidir buna küçük kıyamet denir. Ölüm dahi iki türlüdür, birisi iradi ölüm; diğeri ıztırari ölümdür. İradeyle ölmek; kişinin kendi kendine iradesiyle ölmesi, Hakk yolunda gidenlerin şiddetli riyazat ve çok mücahede yapmasıyla kendini bu şekilde zapt etmesiyle sıfat-ı nefsaniyelerini imha etmeleriyle zuhura gelir. Ne gelir zuhura, kişinin irade ile ölmesi zuhura gelir. Kişinin kendi iradesi ile ölmesidir. İşte o iradesi ile ölmesi ne demek oluyor, esma-i ilahiyenin Allah ismi altında “Kahhar” ismi ile yok olmasıdır. Vahid olarak, tek olarak kalmasıdır. “Mutu kalbe ente mut” Hadis-i Şerifinde emir buyurulan (bu peygamberimizin bir emridir.) “Ölmeden önce ölünüz” buyuruyor. Ölmeye çalışınız falan buyurmuyor, Hakiki mü’mine yani tevhid ehline bu bir emirdir. Aynı zamanda da farzdır. Nefsinizden ölünüz manasınadır. 

 Emir buyurulan ölüm budur. Bu hale gelen salikin nazarında ne kendi vücudu ne de keserat-ı alemin vücudu kalmaz. Ölmüş insan ne kendini görebilir ne de alemi görebilir. Her nereye baksa vech-i vahidi görür. Bütün aleme nereye bakarsa baksın tekin vechini görür. Belki onun görmesi Hakkın kendisini görmesi olur. Ondan bakan Hakkın bakmasıdır, Hakkın kendi kendini görmesidir. Ölmüş birisi kendini nasıl görecek. Mevt-ı ızdırari; ise hakayık-ı ahvalden bihaber olan yani zorla ölen, mecburi ölen, son nefesimizi veriyoruz ya insanların son nefesini vermesine mevt-i ıstırari deniyor, zaruri ölüm yani mutlak ölüm, elimizde olmayan ölüm biri elimizde olan ölüm, diğeri elimizde olmayan ölümdür.

 Hakikat hallerinden habersiz olan, bütün bu hakikatlerden habersiz olan ve hayvani hayatta bilcümle hayvanatla müşterek bulunan perdelilerin ölümüdür. Kendinden habersiz, alemden habersiz, bu varlığın ne olduğundan habersiz, resulden, nebiden habersiz, Rabbından habersiz, gerçi bunların hepsini kelam olarak biliyor ama hakikatinden habersiz olduğundan gaflet ehlidir, gaflet ehli olduğundan da bunları lisanen bilmesi bir işe yaramaz. Hayvani hayatta bilcümle hayvanatla müşterek bulunan isterse sureti insan suretinde bulunsun, özü itibarıyla hayvani hayatla müşterek bir hayat sürmüş oluyor. Eve gidip yatması, kravat takması, giyinmesi onun bu fıtratını değiştirmiyor. Onun için iradi ölüm ile ıztırari ölüm birbirinden ayrılmıştır.

 Büyük kıyamet dahi bütün alemin tümünün izafi varlıkları yani vücutları insanın öldüğü gibi vakti gelince fena bulmasıdır. Zira bütün bu alemin cemisi Âdem gibi bilcümle esma-i ilahiyenin mazharı olduğundan, Âdem nasıl ki Cenab-ı Hakk’ın esma, sıfat, ve ef’alinin mazharı, Allah isminin mazharı, bu alemler de gene aynen Âdem gibi bu esma-i ilahiyenin mazharı, zuhur yerleridir bu alem. İşte onun için zahir olarak bakıldığı zaman bu Âdem, küçük alem, alem ise büyük alem ama batın yönüyle bakıldığı zaman Âdem büyük alem alem-i kebir, bu gördüğümüz büyük alem ise alem-i sagir küçük alem olur. Yani insanın yanında bu alem küçük alemdir. Neden Âdem büyük alem? Çünkü Âdem Zat’i tecelliye mazhardır. Zahir olarak bu aleme büyük insan ismini vermişlerdir. Zaten bu alemlerin aldığı isim de “İnsan”dır. “İnsan-ı Kamil”dir. Küçük insan eceli gelince nasıl ölür ve vücud-u izafisi ortadan kalkarsa ortadan yok olursa insan-ı kebir dahi öylece ölür ve vücud-u izafisi mahvolur.

 Bu vakitte dahi yukarıda izah olunduğu üzere Allah, Vahid ve Kahhar isimlerinin kemalatı zuhur eder. Yani “Allah, Vahid, Kahhar” isimlerin kemalatı zuhur eder. Diğer esma-i ilahiye geriye çekilmiş olur. Evvela “Allah” isminin sonra “Vahid” isminin, sonra da “Kahhar” isminin zuhurları gelir, zira halktan evvelki uluhiyet yani halk var edilmezden önceki uluhiyet, ilahi varlık “Vahidiyet” ve “kahhariyet” aralarında icmal ve tafsil itibariyle fark vardır. 

----------------

17. Paragraf:

İmdi li-nefsihî "Aliyy" odur ki, onun için bir kemâl ola ki onunla cemî'-i umûr-i vücûdiyye ve niseb-i ademiyyeyi istiğrak ede. O vech ile ki, ondan bir na't onu fevt etmek mümkün olmaya. Gerek örfen ve aklen ve şer'an mahmûd olsun; ve gerek örfen ve aklen ve şer'an mezmûm olsun, müsavidir. Halbuki bu, ancak hassaten "Allah" ismi ile müsemmâ olan içindir (17).

--------------

 Kendi zati ve hakikati ile “Aliyy” olan yüce olan yani kendinden bir yücelik ile başkasının sonradan verdiği bir yücelik ile değil kendi hakikati ile “Aliyy” olan vücut o vücuttur ki o vücut için böyle bir kemal sabit olur ki ne kadar umur-u vücudiye ve niseb-i ademiye varsa o kemal sebebiyle hepsini istiğrak eder ve cümlesini muhit olur. Bu istiğrak ve ihata öyle bir istiğrak ve ihatadır ki o umur-u vücudiye ve niseb-i Âdemiye de hiçbir nat onu fevt etmek mümkün olmaz. Umur-u vücudiyeden yani vücudun işlerinden murad hariçte mezahiri ve ayanı olmayan sıfat ve esmadır.

 Hamdedilen, övülen ve zemmedilen yani yüceltilen veya alçaltılan bunların vücudu Hakka nispeten hikmettir. Yani bunlar hikmetli şeylerdir. Övmek veya zemmetmek halka nispet iledir. Hakka nispeti hikmettir, yani bunların varlıkları hikmettir ama halk nispetiyle yani avam yoluyla bakıldığında yani yücelikleri veya düşüklükleri halka nispet iledir. Hakkın indinde bunlar birdir, hikmettir. Halbuki bu uluv-i Zati yani zati yücelik zati ve hakiki ancak hasetsen Allah ismiyle müsemma olan Zat için sabittir. Hani bu Fassın başında mekan ve mekanetten bahsedilmişti, ulüvv ve ulüvviyetten bahsetti ya mekan ulüvv-i mekan ve ulüvvv-i mekanet diye iki kısımdı. 

 Ulüvv-i mekan mekanın yüceliği, ulüvv-u mekanet de o kişilere verilen lakaptır. Paşa, vezir, reis-i cumhur, gibi. Ulüvv-i mekan mekanın yüceliği, İdris’in (a.s.) güneşte olduğunu da belirtti ya işte onun için bu ulüvv-i mekan mekanın yüceliği bizim sistemimize göre güneş en yüksekte olduğu için ulüvv-i mekan mekan ve mekanet nisbet ediliyor İdris’e (a.s.). Allah ismi ile müsemma olan Zat ahadiyet mertebesinden vahidiyet mertebesine tenezzül etmedikçe bu isim ile anlatılmaz. Zira ahadiyet Zatı hiçbir sıfat ve lakap ve isimler ile vasıflanmış ve müsemma değildir. Sırf Zat mertebesinden sıfat ve esma mertebesine tenezzül ederek taayyün-u evvel ile müteayyin oldukda Allah ismi cami ile müsemma olur. Ahadiyet ismi bütün esma-i ilahiyenin üstündedir. Oradan tenezzül ettiğinde sıfat mertebesine indiğinde Allah ism-i camisi ile müsemma olur. Allah ismi ile isimlendirilir. Allah ismi ile anılır, O zat.

 Bu mertebe bütün esma-i ilahiye suretlerinin ilm-i ilahide meydana gelerek diğerlerinden ayrıldığı mertebedir. Allah mertebesi. Ama nerede, ilim olarak daha henüz varlık olarak değildir. Bu mertebe mademki bütün esmaya camidir, bütün isimleri kendinde toplamıştır, şu halde ne kadar vücutta varlıktaki olan işler, oluşumlar ne kadar yokluk nispetleri varsa hepsine muhit olur nitekim Hakk Teala buyurur, وَكَانَ اللَّهُ بِكُلِّ شَىْءٍ مُحِيطً 4/126 “Allah her şeye muhittir.” Bir tasavvuf ehli ile bir kelam ehli arasında bir konuşma vaki oldu, kelam ehli ile tasavvuf ehli arasında ne fark vardır, diyelim ki bunların ikisi de alim, ikisi de Arapça biliyor, fıkıh biliyor, kelam biliyor, ama birine tasavvuf ehli birine de kelam ehli deniliyor. Mütekellim ilim ile biliyor ama ilmel yakiyn değildir. Bilgi ile yakınlaşmıştır. İlmel yakiyn olması için bu işleri ilim ile bilmesi lazımdır. Tasavvufu vahdeti ilim ile bilmesi lazımdır. Yani Hakkın birliğini varlığını kendi hakikatini yaşayamıyor ise de ilim olarak onun böyle olduğunu bilmek ilmel yakıyndır. 

 Bunu yaşamaya dönüştürmek müşahedeye dönüştürmek aynel yakiyn yaşantıya sokmak da Hakkal yakiyndir. Yani ilim adamları ilmel yakiyn değil bilmen yakiyndir. Yani bilgi ile yakiyndirler. Bu yakiynliğin dışında olan bir hadisedir. Kaset ilim gibidir. Kasete doldurduğunuz bu bilgiler tıkır tıkır konuşur ama kendinde bulamaz onu, ilmel yakiyn o bilgiyi kendinde toplamaya çalışmaktır. İşte tasavvuf ehli ile kelam ehli arasında bahis konusu oldu kelam ehli dedi ki “ben hüda istiyorum ama kelb suretinde böyle Allah istemem” diyor. Kelam ehli ben böyle Allah istemem diyor. Olmasın böyle diyor, benim Allah’ım böyle olmasın diyor. Bununkisi tenzihe dayanıyor. Mutasavvuf da buyurdu ki; ben de kelb suretinde cilveger olmayan yani hareket eden cilve gösteren kendi üstündeki güzellikleri özellikleri, nasıl köpekler var şimdi kucakta taşınıyor, yatağında yatırıyorlar işte bunlar cilvegerdir. Kelb suretinde cilve yapıyor. 

 “Ben de kelb suretinde cilveger olmayan Hüda’dan bizarım” Orada hazır olanlar dediler ki bunlardan birisinin kavli küfür oldu. Tam birbirine zıt söylediler. Birisi küfür oldu ama hangisi küfür oldu acaba. Tahkik ehlinden birisi cevap verdi ki, birisi tasavvuf ehliydi, birisi kelam ehliydi, birisi de tahkik ehlidir. Hakikat ehlinden birisi, tahkik ehli cevap verdi ki “Hayır! Hiç biri kafir olmadı, zira birinin sözü diğerine nazaran her ne kadar çirkin, kötü eksik görünüyor ise de kelam ehli Hakkın eşyayı kıymetsiz değersiz zuhurunu münasip görmedi” dedi. Tenzih anlayışı ile onu Allah’a yakıştıramadı kelam ehli. Kelplikten tenzih etti. Tasavvuf ehli ise Hakkın hem şerefli hem de kıymetsiz eşyada cilvegar olmasını ilahi kemalattan bilip düşük ve kıymetsiz eşyadan tenzihi bu kemalata aykırı buldu. O zaman kemalat olmaz sen Cenab-ı Hakk onu yapmaz bunu yapmaz demekle sen O’nu sınırlıyorsun. Nerden biliyorsun yapıp yapmadığını.

 Böylece her ikisi de Hakkın Zat’ı hakkında hüsnü nazar sahibi olmuş oldu. Yani güzel görüş sahibi olmuş oldu. Hüsnü nazar diyor, güzel görüş, kemal görüş değildir. İyi niyet diyelim. Kemal görüş değil birincinin görüşü. 

Malum olsun ki şerafet yani şeref ve değersizlik nisbet edilen işlerdendir. Yani bir şeye değer vermek yahut değersiz görmek nisbidir. Mesela beşerin nazarına göre necaset kötüdür, yenmez ve şeran haramdır. Üzerimize bulaşsa namaz kılınmaz. Taharet lazımdır. Fakat bu hüküm taayyünat-ı saireye nazaran böyle değildir. Yani insana göre böyledir ama diğer taayyünata göre, diğer varlıklara göre böyle değildir. 

 Necaset; necaset böceğine göre temizdir, insana göre necasettir. Demek ki buradaki değer yargıları izafidir. Çünkü necaset içinde hayatını sürdürür. Keza domuz dahi necaseti yer. Şu halde güzellik ve çirkinlik nisbidir. İnsan kendince çirkin, kaba gördüğü şeyde Hakkın zuhurunu münasip görmez. Neden görmez, çünkü tenzih anlayışı ile gelmiştir de ondan. Vaka bu edeptir, hoştur, yani böyle görmek edeptir, güzeldir, hoştur, fakat hakikat işlerinden gaflettir. Onun için Hz. Şeyh Ekber, Risale-i Ahadiyelerinde buyururlar ki; 

“Eğer bir sail sual edip bütün kötülüklere ve güzelliklere hangi göz ile bakalım bir pislik ve cifeyi gördüğümüz vakit ona Allahüteala mı diyelim? 

 Biz deriz ki Hakk Teala bunlardan bir şey olmaktan mukaddes ve alidir. Bizim kelamımız pisliği pislik, cifeyi cife (çürümüş bozulmuş şey) görmeyen kimseyedir. Yani beşeriyet değerlendirmesiyle onlara bakan kimselere değil, emr-i ilahi olarak onlara bakan kimseyedir diyor. Buna başka bir yerde “taşa taş, toprağa toprak diyene bizim sözümüz yoktur” buyurur. Yani bizim sözümüz herkese değildir buyuruyor. Belki kelamımız basireti olup, anadan doğma kör olmayan kimseyedir. 

----------------

18. Paragraf: 

Ve amma hassaten "Allah" ismi ile müsemmânın gayrisi ki, onun için meclâdır, yahut onda bir surettir. Eğer onun için meclâ olursa, tefâzul vâki' olur. Bir meclâ ile bir meclâ arasında bu, lâ-büddür. Ve eğer onda bir suret olursa, imdi o suret, ayn-i kemâl-i zatîdir. Zîrâ o, onda zahir olan şeyin aynıdır. Böyle olunca "Allah" ile müsemmâ olan için sabit olan, bu suret için de sabit olur. Ve o suret odur ve onun gayridir, denilmez (18).

---------------

 Hasetsen Allah ismi ile müsemma olanın gayrisine gelince yani Zat ismiyle müsemma olmuşların gayrisine gelince yani Allah ismi ile isimlenmemiş olanlara gelince, yani Allah isminin kapsamında olmayanlara gelince yani ya Allah’ın bir zuhuru için cila yeri, aynadır, zuhur yeridir yahut vücud-u Hak ayinesinde zahir olan bir surettir. Yani Hakkın aynasında meydana gelen bir surettir. Allah ismi bütün suretleri kaplamıştır, onun dışındakiler ise suretlerden bir surettir. Yani ya vücud-u harici ve hissi ile müteayyin olan suver-i avalimden bir cilalanmış ayna olup onu ızhar eder. Yani hangi ismin suretinde ise onu meydana getirir, onun Rabbı odur. Veya vücud-u harici ve hissi ile müteayyin olmayıp vucud-u Hakk aynasında akıl mertebesinde zahir olan bir suret olur. Veya kişinin düşüncesinde meydana gelen bir şey olur. Zuhura gelmemiş olur. 

 Böylece alem suretlerinden biri gibi “Sagir (küçük)” ismi ile müsemma olan şey Allah için cilalanmış ve ayna olursa o vakit bu mecali arasında yükseklik vaki olur. Mesela alem suretlerinden bir suret olan insan-ı kamil, bütün esma için mecla ise de o suretlerden birisi olan insan-ı gayri kamil, bilcümle esma için mecla değildir. Yani insan-ı kamil bütün esma-i ilahiyenin meclası, cilası yani aynası, zuhur yeri iken insan-ı kamil olmayan o görünen suretlerde esmanın birisi için veya bazısı için zuhur yeridir. Dolayısıyla nakıs, noksandır. Belki esmanın bazıları onda zahir, olmamıştır, keza her birerleri birer mecla olan hayvan, nebat, cemat, dahi böyledir. Hayvanda zahir olan esma nebata, nebatta zahir olan esma cemada, nisbetle daha ziyadedir. Yani madendeki esma-i ilahiye daha az, nebatlardaki esma-i ilahiye daha fazla, hayvanlarda olan esma-i ilahiye daha fazla, İnsanda olan esma-i ilahiye kamil insanda tam küllüsüyle mevcuttur.

 İşte cila yerlerinde fazl-ı kerem böylece vaki olur, meydana gelir. Şu halde zuhurlardan her bir zuhur için kemal-i Zati yoktur, belki o meclaların mazhar oldukları isimlerine göre kemalden nasipleri vardır. Yani insanın dışındaki diğer zuhurlarda Zati kemal yoktur, belki o meclaların mazhar oldukları isimlere göre kemalden nasipleri vardır. Her ismin mazharına göre nasipleri vardır. Böylece her birinin ulûvv-i zatiden dahi nasipleri ancak ihatalarına göre olur. Zati yücelikten nasipleri ancak kendi ihatalarına göre olur. Bulunduğu mıntıkaya göre olur. Eğer ism-i gayr ile müsemma olan şey vücud-u harici ve hissi ile müteayyin olmayıp vücud-u Hak aynasında akıl mertebesinde zahir olan bir suret olursa, yani ilm-i ilahide peyda olan ve ayan-ı sabiteden biri ve suver-i ilmiyeden bir suret olursa o suret için aynı kemal-i Zati hasıldır.

 Zira o suret içinde zahir olduğu vücudun aynıdır. Demek ki Allah ile müsemma olan vücut için sabit olan kemal-i zati hakkın vücudunda zahir olan o suret-i vahide için dahi sabit olur. Demek ki Allah ile müsemma olan vücut için yani Allah isminin müsemması olan vücut için sabit olan Zati kemalat Hakkın suretinde zahir olan surette de kemal-i zati mevcuttur. Yani Zatının kemali sabit olur. Allah ile müsemma olan Zat için sabit olan surete Hakkın aynıdır, denilmez, zira bir şeyin sureti her vecih ile o şeyin ayni değildir. Keza o surete Allah ile müsemma olan Zatın her vecih ile aynıdır dahi denilmez, çünkü Zata mensup olan bir suret olup esmadan ayrı değildir. 

Misal: Farz edelim ki kendinde hattatlık, ressamlık nakkaşlık yazıcılık, sıfatları bulunan bir kimse hattat, ressam ve nakkaş isimleri ile zahir olmak için harika bir yazı, resim levhası vücuda getirir ve bir nakış gösterir. İşte his mertebesinde bilinen bu suretler, o şahsın bu isimlerinin birer mecra ve aynalarıdır.

 Şimdi bir kimseyi düşünelim yazılar yazıyor, resim yapıyor ve nakış işliyor. Bu isimleriyle zahir olmak için yani ressamlık, hattatlık, nakkaşlık isimleri ile… şimdi bir kişi isimlerin ilimleri ile var olsa ve onları yapmamış olsa ondaki bu güzellikler bu ilim ortaya çıkmamış dolayısıyla bilinmemiş olacaktır. Ne zaman ki bu isimler ile zahir olması için kendinin dışında bir yazı ve resim levhası vücuda getirir, nakış gösterir, işte his mertebesinde evvela kendisinde his mertebesinde meşhud olan bu suretler o şahsın bu isimlerinin birer mecla ve aynalarıdır.

 O yaptığı resimler, onun aynalarıdır, zuhur yerleridir yani ilminin bilgisinin gizli iken zuhur etmesi ondaki onun varlığının ispatıdır. Onlar onun meclası, cilasıdır, aynasıdır. Bu suretler arasında birbirlerinden fazilet bulunduğu zahirdir. Resmin birincisi daha güzel olur ikincisi o kadar güzel olmaz, üçüncüsü ondan daha güzel olur, fazilette üstünlük olur. Çünkü yazı levhasında o şahsın ressamlığı, nakkaşlığı görülmez. Nesi görünür, hattatlığı görünür. Resim levhasıyla nakşında dahi onun hattatiyeti görünmez. Resimde de hattatiyeti görülmez. Fakat o şahıs bunları en az tahrir ve resme nakşetmemiş ancak onların ilminde suretlerini tasarlamış bulunursa eğer hattat bunları zuhura getirmemiş sadece aklında ilminde düşünmüş olursa tasarlamış olursa o suretler vücud-i hissi ile müteayyin olmayıp henüz akıl mertebesindedirler. Akıl mertebesinde olduğunda bunu tutup hissedemezsin. Ne oluyor vücudu akılda, akıl mertebesinde mevcut oluyorlar. Bunlar o şahsın vücudunun haricinde müteayyin olmadığı için kendisinin ayni olurlar. Zuhura gelmediği için, nakkaşlık senin kafanda iken senin aynın oluyor. 

 İşte yukarıdaki hakikatlerin her cihetiyle bu misale tatbik edilebilir, iyi anlamak lazımdır. Onlar senin varlığında iken senin gayrin değildir, Cenab-ı Hakk da bütün bu alemleri halk etmezden evvel bütün bu alemler, insanlar dahil her bir şey O’nun ayniydi, kendi varlığındaydı. Ne zaman ki zuhura çıktı O’nun gayri oldu. Bütün bu alemler gayri oldu. Ama özünden kendilerinde öz olduğundan gene ondan gayri değildir. Aynısı değil ama gayrisi de değildir. Gayri dersen bunlara bir vücut vermen lazımdır, en büyük şirke o zaman düşersin. Eğer aynıdır dersen Cenab-ı Hakkı teşbih etmiş olursun, o zaman da hataya düşersin, gene onu da diyemezsin ne aynıdır ne de gayridir, ikisinin arasında bir düşünceye sahip olacaksın. İşte kıdem tenzihi budur. Gerçek tenzih budur. Zat’ını tenzih etmek suretiyle. İşte bizim kafamızdaki de odur. 

 Hattatiyet resme dönüştüğü zaman yani bir vücut aldığı zaman bizim zuhurumuz oluyor, bizden çıkmış oluyor, bizim aynımız olmuyor, bizim gayrimiz oluyor bizden çıktığı için. Ama bizden çıktığı için de bizim gayrimiz değildir. Çünkü meydana getiren sensin hepsi senden senin varlığından olmuştur. Dolayısıyla özü itibariyle yine senin varlığın aynı şekilde zuhura çıkışı geriye sarmak suretiyle gene onlar senin zatına dönmüş oluyor. İşte kıyamet dediği şey budur. Verdiği şeyi tekrar geriye çekmesi şeridi geriye sarmasıdır. Büyük patlama ile uzaya dağılan parçalar şu anda birbirinden uzaklaşmakta, uzay genişlemekte, bu sırada da enerji kaybetmektedir, bunların hareketi bir süre sonra da duracak ve hareket geriye dönerek başlangıca varacaktır. Yani şerit geriye saracaktır.

 Bu var oluş ama’dan başladı yine ama’ya dönecek ama kıyametten sonra cennet, cehennem var bunlar yaşanacak ondan sonra büyük kıyamet denilen kıyamet o işte ama bizim önümüzdeki kıyamet büyük kıyamet değil, mevzi kıyamettir. Milletlerin kıyametidir bu kıyametin sonunun ne zaman olduğunu bilmek mümkün değildir. Belki Cenab-ı Hakkın ama’dan evvelde bizim hiç bilmediğimiz bir yaşantısı vardı, eğer O’nu ama’dan başlatırsak yine sınırlamış oluyoruz. Bir nihayet bir başlangıç vermiş oluyoruz. Ama berzah gibi, nasıl berzahta kalacak bir müddet, orta kıyametten evvel yahut sonra işte.

---------------

19. Paragraf:

Ve muhakkak Ebû Kasım ibn Kasiyy, Hal'ında: "Tahkîkan her bir ism-i ilâhî cemî'-i esmâ-i ilâhiyye ile mütesemmî ve onlar ile men'ût olur" kavli ile buna işaret etti. Ve burada beyânı budur ki, muhakkak her bir isim zâta ve kendisi için vaz' olunan ma'nâya delâlet eder ki, onu taleb eder. Binâenaleyh onun zâta delâleti haysiyyetinden, onun için cemî'-i esmâ-i ilâhiyye hâsıldır. Ve onunla infirâd eylediği ma'nâya delâleti haysiyyetinden, Rab ve Halik ve Musavvir ve bunların gayri gibi, kendisinin gayrinden temeyyüz eder. İmdi isim, zât cihetinden müsemmâdır. Ve isim, kendisi için vaz' olunan ma'nâdan ona muhtass olan şey cihetinden müsemmânın gayridir (19).

----------------

 Ebû’l Kasım b. Kasiyy (k.s.) Hz.lerinin “Hal’-i Na’leyn” “İki nalinin hali” adlı kitabında buyururlar ki her hangi bir ilahi ismi alırsan al o isim ilahi esmanın tümü ile birliği vardır. Hz. Şeyh (r.a.) o kitabı şerh buyurdukları gibi Muhiddin-i Arabi Hz.leri bu kitabı şerh etmiş, kitabın bu bölümünü izahen buyururlar ki; “Her bir İlahi İsmin delili ikidir, birisi Zat diğeri kendisinin mevzu olan hususi manasıdır. Yani biri Zati biri de hususi manasıdır. Mesela “Rezzak” dediğimiz vakit Hakkın Zat’ı hatırlanır, zira Rezzak-ı Hakiki Zat-ı Hak’tır. Fakat rızk verebilmek için “Rezzak”; “Hay”, “Alim”, “Semi”, “Basar”, “Halık”, “Rab”, “Musavvir”, “Gani”, devam eder gider, ne kadar esma var ise cümlesi haiz olmak lazım gelir.

 Böylece “Rezzak” ismi Zat’a delalet etmesi cihetinden bütün esma-i ilahiyeye temas etmiş olur. Bu Zat’ından dolayıdır. Fakat kendine mahsus olan mana cihetinden diğer isimlerden ayrıdır. Yani Hakka yönelmesi, Hakktan gelmesi dolayısıyla bütün isimlerle ilgilidir ama özü itibarıyla kendisi ile ilgilidir, diğerlerinden ayrıdır. Zira “Rezzak”ın gördüğü iş “Alim” ve “Semi”, “Musavvir”den beklenemez, şu halde isim Zat’a delaleti cihetinden müsemmadır, fakat vaz olunduğu manayı hususiye delalet cihetinden müsemmanın gayrı olur. 

-----------------

20. Paragraf:

İmdi sen bizim zikr ettiğimiz "Aliyy"yi anladığın vakit, muhakkak onun ulüvv-i mekân ve ulüvv-i mekânet olmadığını bildin. Zîrâ ulüvv-i mekânet, sultân ve hükkâm ve vüzerâ ve kuzât ve bu mansıba ehliyeti bulunsun bulunmasın, her bir mansıb sahibi gibi veliyyü'l-emr olanlara muhtasstır (20)

----------------

 Biz bu fassta ulûvv (yücelik) hakkında açıklama verdik bu anlattığımız şeyleri anladığın zaman Hak hakkındaki ulüvv-i mekan ve ulüvv-i mekanet olmadığını bilmiş oldun. Yani Hakkın yüceliğinin mekandan ve mekanetten olmadığını bilmiş oldun. Böylece Hakk Zat’ıyla Âliydir, yani ulüvvdür, yücedir, zira ulüvv-i mekan cisme mahsustur, Hak cisim değildir ki mekan ile Âlî olsun.

 Ulûvv-i mekanet ise ehliyeti olsun olmasın hakimler, vezirler, kadılar gibilerine mahsus olan arazdan ibarettir. Yani bir kimseyi bir yere vali yaptılar, o valiliği yürütecek yetenekte olsun olmasın lakabı yine validir. Ama ehliyeti vardır yapar yoktur yapamaz. Yani vali diye bir mekanet almıştır, bir yücelik almıştır. Bu yücelik ismendir, kendisinin yüceliğinden değildir. Keza Hak cevher değildir, ona araz lâhık olsun. O’nun ulüvvü ulüvv-i Zatidir. 

-----------------

21. Paragraf:

Ve sıfat ile olan ulüvv böyle değildir. Zîrâ kendisi için mansıb-ı tahakküm bulunan kimsenin, her ne kadar nâsın echeli olsa da, ba'zan nâsın a'leminde tahakküm ettiği vâki' olur. Böyle olunca bu, bi-hükmi't-teba', mekânet ile "aliyy"dir. O kendi nefsinde "aliyy" değildir. Binâenaleyh azl olunduğu vakit, rifati zail olur. Halbuki âlim, böyle değildir (21).

--------------

 Ulûvv dört kısımda olur en üstünü Ulûvv-i zatidir. Ondan sonrası ulûvv-i sıfati, ondan sonrası ulûvv-i mekanet, ondan sonrası Ulûvv-i mekandır. Hak Teala Ceman ve tafsilen bu dört kısım uluv ile âliy olur. Cenab-ı Hak ise butün bunlarla âliydir. Zira Hak Ahadiyet mertebesinde ulüvv-i Zat’i ile ve vahidiyet mertebesine tenezzülün de dahi ulûvv-i sıfat ile ve şehadet mertebesine tenezzülünde dahi ulûvv-i mekanet ve ulûvv-i mekan ile âliydir, Allah ism-i caminin mazharı olan İdris (a.s.) dahi insan-ı kamilin bu dört kısım ulüvvdan nasibi pek çoktur.

 Zira İdris’de (a.s.) şeref-i Zat’i gibi Ulûvv-i zati ve kemal-i ilim gibi ulüvv-u sıfati ve nübüvvet mertebesi gibi ulûvv-i mekanet, وَرَفَعْنَاهُ مَكَانًا عَلِيًّا 19/57 ayetinde buyurulduğu üzere ulûvv-i mekan mevcuttur, İdris (a.s.) da. İşte O’nun bu yüceliği üzerine kendisine bu ulüvv mekan ve mekanet hükmü verilmiştir. Hz. Pir, İdris’i (a.s.) bu şekilde özünü anlatmak suretiyle İdris Fassını da bitirmiş oluyor. “Alimin uykusu cahilin ibadetinin üstündedir”. Şeytan caminin dışından caminin içine doğru bakıyormuş, Caminin içinde de bir tane zahid ibadet ediyor, bir alim de cami içinde biraz uyukluyormuş, şeytana diyorlar ki hadi caminin içine girsene neden girmiyorsun, o ibadet eden ağabeyden korkuyorsun galiba demişler, yok demiş ben ondan korkmuyorum ben uyuklayan alimden korkuyorum demiş.

 Neden, çünkü o cahilin bilgisi olmadığından ne kadar çok ibadet ederse etsin yolunu bilmediğinden, mücadeleyi bilmediğinden, mertebeleri tanımadığından ne kendi yerini ne cini şeytanın yerini ne de vehmin yerini bilemediğinden gaflet içindedir, orada şeytan ona Rahmani surette bürünüp onu aldatır. Der ki “Oh sen ne güzel ibadet ettin, yanına gelir bir yaşlı kimse gibi sırtını sıvazlar, sen ne güzel ibadet ettin hep böyle yap” falan gibilerden oda onu yutar ama alimin yanına geldiği zaman veya arifin yanına geldiği zaman o hangi suretle çıkarsa çıksın onu tanıma kudretine sahip olduğundan onun yanına yaklaşamaz. Onun için uyuklasa bile alimden şeytan korkar. 

 Cenab-ı Hakka ne kadar şükretsek azdır, bizi Zat’ının çevresine toplamış ışığın çevresindeki pervaneler gibi biz de onun Zat’ının nurunun pervaneleri olup onun çevresinden ayrılmayalım inşallah. Ne kadar yakiyn olursa Cenab-ı Hakkın Zatına, Cenab-ı Hakkın lütufları o kadar çok gelir. Zati bağışlar gelir, Demek ki İdris mertebesinde tedrisat var, işte bu yaptığımız iş de bir bakıma idris mertebesinin gereğidir. İdris; tedris demektir, okumak demektir. Kendisi on iki tane mesleğin, sanatın mucididir. Terzilerin de piridir. Demek ki İdris’den (a.s.) evvel dikişli elbise değil de örtünme varmış, ya postu üstüne atıyor veya ortasını delip başını oradan geçirerek vücudunu örtüyormuş. İdris (a.s.) bu örtünmeyi daha kullanışlı daha düzgün hale getirmiştir. Terziliğin başlangıcı da orasıdır. 

 İdris (a.s.) bir bakıma örtünmeyi de başlatmıştır, örtünmede de bir sır vardır. Örtünme Allah’ın Zat’ını perdeleme demektir, hakikat-i ilahiyeyi namahrem haline getirmek mahrem haline getirmek gayrdan örtmektir. Kendi hakikatini gizlemektir. Burçların ilk mucidi de İdris’dir (a.s.). Babil’de ilk defa astroloji ilmi İdris’in (a.s.) dünyaya hediye ettiği bir sistemdir. Oradan Mısır’a, oradan Hindistan’a geçmiş, sonra insanlar yolunu şaşırtarak bu ilmi fala dönüştürmüşlerdir. İdris’in (a.s.) ilmi falcılık değildir. Nefsi manada kullanılandan hayır gelmez, ya şöhret olmak için veya para kazanmak için insanları aldatmaktan hayır gelmez, hepsinin neticesi hüsrandır. Gaybdan haber vermek zaten yasaktır, zaten böyle bir şey de olmaz, Gaybı kişi bilse dahi gerekmediği sürece bunun haberini vermemesi gerekir. 

 Çünkü bu dostluğa yakışan bir şey değildir. Senin en çok sevdiğin bir dostun sana bir sır emanet etmişse sen onu gidip gazeteye ilan verip de herkese kendi üstünlüğünü göstermek için söylemen dostluğuna düşmanlık olur. Yani sana bir sır verse dahi sen onu vaktinden evvel söylemezsin. Sana der ki bir hafta sonra bunu açıkla, dostum diye emanet eder bir yere gider, sen onu o sürede açıklarsan sözünün eri olmuş olursun, ama süreden önce açıklarsan kendini bilgili göstermek için en büyük kötülüğü yapmış olursun. Dolayısıyla Cenab-ı Hakk da gaybdan bazı şeyleri kullarına bildirebilir ama onu açıklaması Hakka haksızlık etmiş olur, yani bu dostun dosta yapacağı şey değildir. Zaten irfan ehli böyle bir şey yapmaz. Bunu yapıyorsa, bir şeyler açıklıyorsa o Hakktan değil nefsindendir. Veya cini bir yoldan ona bir şey bildirilmiştir. Kafasına bir bilgi verilmiştir, doğruluğu da kesin değildir, geleceği de Hakktan başkası bilmez. Falcıların söyledikleri de doğru değildir ve günahtır. Astroloji bir ilimdir ama söylenenler mutlak gerçek değil hava tahmini gibidir. Yaklaşık olarak genelde de tutar. 

 -------------

05 İBRAHİM FASSI 

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

KELİME-İ İBRAHİMİYYE’DE MÜNDEMİC “HİKMET-İ MÜHEYYEMİYYE”NİN BEYANINDA OLAN FASTIR

 Hakka vasıl olabilmek için İbrahim mertebesinden mutlaka geçmek gerekir ki bunun bir hakikati Kabe-i Muazzama’da İbrahim mertebesinin bulunması bunu göstermektedir. Yani Allah’ın (c.c.) haremine ancak İbrahim mertebesinden yol vardır, başka türlü yoktur. Eğer onu gerçeği ile idrak edemezsek Hz. Rasullullah’ın haremine girmemiz çok zordur. Allah hepimize bu hakikati hakkıyla yaşamayı nasip etsin. Şu anda gönlümüzde aklımızda, fikrimizde oluşan bütün dünyevi oluşumları camdan dışarıya atalım, kendi öz benliğimizle Hakk varlığımızla Hakk muhabbetimizle kalalım, ona gönlümüzde yer açalım da misafir olsun, misafir olduktan sonra da bizde devamlı mukim olanımız olsun.

 Kelime-i İbrahimiyenin içinde mevcut olan hikmet-i müheyyemin beyanında olan fastır. Muheyyem: şiddetli aşk manasınadır. İbrahim’de (a.s.) Hak muhabbeti galip olduğundan Allah uğrunda babasından ve kavminden yüz çevirdi. Hak yolunda oğlunu kesmeye karar verdi, kabullendi. Çok, çok olan malını da terk etti. Şiddetli muhabbetinden Hakkı nuriyetin zuhuru hasebiyle yıldızın zahrinden taleb edip yani yıldızın zahirinden talep edip, “Eğer Rabbim bana hidayet etmez ve doğru yolu göstermezse şaşırmışlardan ve cemal-i Hak’ta hayrete düşenlerden olurum.” dedi. (6/77) 

﴿٧٧﴾ فَلَمَّا رَاَالْقَمَرَ بَازِغًا قَالَ هَذَا رَبِّى فَلَمّاَۤ اَفَلَ قَالَ لَئِنْ لَمْ يَهْدِنِى رَبِّى لاَكُونَنَّ مِنَ الْقَوْمِ الضّاَۤلِّينَ

 6/77-Ay'ı doğarken gördü... "İşte bu Rabbim" dedi... Batınca şöyle dedi: "Yemin olsun ki eğer Rabbim bana hidâyet etmemiş olsaydı, elbette sapmışlar topluluğundan olurdum." Bu hal O’nda ilahi aşkın galip gelmesindendir. Şiddetli aşk dolayısıyle kendi nefsinden fani ve hakla baki oldu. Hakkı semavat ve arz ve ervah ve eczam yani cisimler mezahirinde, cisimlerin zuhurunda idrak eyledi. Semavatta, arzda, ruhlarda, cisimlerde, idrak eyledi. Bu şiddetli aşk evvela ruhlar aleminde zahir oldu, zira Hakk; onlara cemali celalinden tecelli etti, onlar Hakkın nurlarında şaşkın olup nefislerinde kayboldular. Yani nefislerini kayıp ettiler. Böylece nefislerini ve masiva-yı hakkı bilmediler. Yani nefislerini Hakkın masivasını bilmediler. Onların halkiyeti üzerine hakkiyet tecelli ve galip olduğundan onlar bu tecellide gark oldular ve helak oldular. Mükemmel enbiyadan İbrahim (a.s.) da zahir oldu. Çünkü Halil-ul Rahman idi. Yani Rahman’ın dostu idi ve Halil sevilenin ruhu meyanında tahallül, araya giren habibdir. 

 Muhit yani sevilenin ruhu meyanında tahallül, araya girme, araya giren habibdir. Halil, hullet, kaba manasıyla elbise, giyinmek demektir, hullet habibde tahallül eden muhabbettir. Yani hullet elbise, mana elbisesi, habibde yani sevende tahallül eden muhabbettir. Yani o muhabbet elbisesi sevende meydana gelen muhabbettir. Bütün varlığımızı sardığı için o elbisedir. İşte Halülür Rahman denmesinin sebebi budur. Böylece İbrahim (a.s.) vücud-u Hakka mütehallil ve vücud-u Hak dahi onda mütehallil olup şiddet-i heyamanından dolayı masivayı Haktan i’raz edip Fatırı semavat ve arza müteveccih olduğundan Kelime-i İbrahimiyye hikmet-i muheyyimeye mukarin kılındı.

 Bu fasda heyamanın ahvali irad olundu. İbrahim’de (a.s.) Hakkın vücudu onun üzerine elbise oldu. Yani esma-i hüsnayı giyindi de denebilir. Esma-i hüsnanın tamamı ilk defa İbrahim’de (a.s.) bu şekilde kendisinde zuhura geldiğinden “Halil” ile isimlendirildi. Yani Allah’ın dostluğu o demektir. Allah’ın varlığında esma-i ilahiye ne kadarsa onların hepsini bir merkezde zuhura getirmesi “Halil” yani “Hullet”, manevi bir elbise oldu. Yani İbrahim (a.s.) Hakkın vücuduna mütehallil ve Hakkın vücudu dahi onda mütehallil olup yani İbrahim (a.s.) vücud-u Hakka mütehallil, Vücud-u Hakk da İbrahim’e (a.s.) mütehallil yani elbise giydirilmiş oldu.

 Yani İbrahim’in (a.s.) varlığında Hakkın vücudu, Hakkın varlığında da İbrahim’in (a.s.) tahallülü vardır. Hakk İbrahim (a.s.) şeklinde zuhura geldiğinden Hakkın vücudu İbrahim’de (a.s.) vardır. Muhabbetinin şiddetinden dolayı masiva diye bir şey görmedi. İbrahim’e (a.s.) bir akşam bir misafir geldi misafiri buyur etti, sordu sen hangi dindensin dedi, misafir ben mecusiyim dedi, bunun üzerine ben hanif dinindenim, tek tanrılı dindenim sen ateşe tapıyorsun ben seni besleyemem dedi, misafir edemem dedi. Misafir üzülerek uzaklaştı. İbrahim (a.s.) evinin dört tarafına ateş yakarmış geceleri ki misafir gelsin ve evini bulsun diye. Mecusiyi gönderdikten sonra bir nida işitiyor, “Ey İbrahim biz onun Mecusi olduğuna bakmadan 70 yıldır besliyoruz, sen bir gün besleyemedin” diye gaipten bir ses duyar İbrahim (a.s.). 

 İbrahim (a.s.) bunu duyunca yaptığının yanlış olduğunu anladı, kendi mertebesine göre yaptığının yanlışlığını anladı ve misafirin arkasından koşarak gitti. Onu tekrar getirdi ve ağırladı sabahleyin o misafir gördüğü bu iltifat karşısında “Ya İbrahim senin dinini bana öğret ben de senin dininden olacağım” dedi. İşte burada Mecusi görmek, kötülük görmek işte masiva olmuş oluyordu. Yani onu Hakktan gayri gördü, onu sonra gördü ki o da Hakktır, çünkü Rabbi öyle diyor, “Ben onun Mecusiliğine bakmadım, çünkü onda da benim tecellim var” diyor. Eğer Hakkın tecellisi olmadığını düşünürsen ona bir vücut vermiş olursun ayrı bir Allah olarak kabul etmiş olursun.

 Bu da mümkün olmadığına göre “İbrahim“ kelimesi müheyyemiye hikmetine yakiyn kılındı. Onun için bu ismi aldı. Bu bölümde heyaman, yani şiddetli aşkın oluşumu anlatıldı. Sıfat-ı ilahiyeyi subutiye, evvelen İbrahim ile zahir oldu. Bütün esma-i ilahiye ilk olarak toplu halde İbrahim’de (a.s.) zuhura geldi. Sıfat-ı subutiyesiyle esma-i ilahiyesiyle toplu olarak ilk defa o kişide zuhura geldi. İşte tevhidin babası dedikleri de bu yüzdendir. Tevhid demek sadece kelime-i tevhid değildir sadece, esma-i ilahiyeyi birlemektir. Yani bunların hepsini bir zuhur yerinde varlığının yaşanması demektir. Dinsizlerden uzak durun denir burada uzak durmak ef’al mertebesi itibariyledir, beşeriyetinle uzak duracaksın çünkü o seni kendi beşeriyetine doğru çeker, ama onun hakikatinin ne olduğunu da idrak edeceksin. Hani “İnsanlardan uzak durun ki onun nefs ateşi sizi yakmasın” denir.

-------------

1.Paragraf:

İbrahim Halil (a.s.)ın "halîl" ile tesmiyesi, zât-ı ilâhiyyenin muttasıf olduğu cemi'-i sıfata zât-ı Halil'in duhûlü ve hasrı sebebiyledir (1)

------------

 İbrahim’in (a.s.) zatı, yani İbrahim denilen varlığın mevcudiyeti, Zat-ı ilahiyenin tavırları ile vasıflandığı için bütün eşya denilen şeyiyete müşahede ile girmiş, bütün sıfat-ı ilahiyeye cami olmuş, yani ilahi sıfatlara cami olmuş, bulunduğu için kendisine “Halil” ismi verildi. Yani kendi varlığında sıfat-ı ilahiyeyi cami olarak bulduğu için “Halil” denmiştir. Kendisi de müheyyim olduğundan şiddetli aşk olduğundan “Halil” yani “Dost” işte Allah’a ulaşmanın ilk yolu “dost”luktan geçiyor. Hullet giymeden, elbise giymeden geçiyor. 

 Sonra bu elbiseyi giydikten sonra “kelimullah” kelamdan geçiyor, yani Museviyet mertebesinden geçiyor, O’nun kelamını duymaktan geçiyor. Daha sonra “Ruhullah” olmak gerekiyor. Yani “İseviyet” mertebesinden geçiyor. Daha sonra da “Habibullah” Allah’ın Habibliğinden geçiyor. 

 Tabi ki seyri süluk “Adem” safiullahtan başlıyor, ama oraları ef’al mertebeleri itibariyledir. “Adem” safiullah, “Nuh” neciullah, “İbrahim” halilullah, İbrahim’den (a.s.) sonra “Sıratullah” başlıyor. Adem iskeletinde, bahçesinde saflaşma vardır, “Safiullah” işte biz önce Allah’ın safları olacağız, saf demek nefsaniyetinden arınmış Hakkı kendinde saf halde bulmuş, yani işlenecek madde demektir saf madde. Ondan sonra nefsaniyetten kısmen kurtulmuş “Nuh” Neciullah, Allah’ın kurtulmuşu, bunlar şeriat mertebesindeki seyirlerdir. 

 İbrahim’e (a.s.) kadar olanlar bunlardır, İbrahim’de (a.s.) “Sıratullah“ başlıyor yani Allah’a yolculuk başlıyor. Yani diğerleri sathi bir gidiş oluyor, o helezon şeklinde yukarıya çıkış oluyor. Bu bize neyi gösteriyor, Mescid-il Haram’dan Mescid-il Aksa’ya gitmeyi ki bu sırat-ı Mustakimdir. Mescid-il Aksadan yükselme de Sıratullah’ı gösteriyor. Böylece sıfat ve esma-i ilahiye İbrahim (a.s.) ile ve Cenab-ı İbrahim dahi mezahir-i esma ve sıfatın tamamen hakkıyla kaim oldu. Yani, Allah’ın sıfatları ve isimleri İbrahim (a.s.) ile ve Cenab-ı İbrahim dahi mezahiri esma ve sıfatla tamamen hakkıyla kaim oldu. Yani Allah’ın isimleri ve sıfatları İbrahim (as) ile İbrahim dahi mezahiri esma ve sıfatın tamamen hakkıyla kaim oldu. Yani Allah’ın isim ve sıfatları İbrahim (a.s.) zuhur etti, İbrahim’de (a.s.) bu sıfat ve isimlerle kaim oldu yani ayakta durdu, varlığı ortaya geldi. 

 Bu surette tüm sıfat-ı ilahiye ve esma-i Zatiye ile muttasıf olarak tümüne dahil oldu. Yani bu yönden bütün sıfat ve esmaiye ile muttasıf oldu yani vasıflandı, tümüne dahil oldu. Yani bütün isimler kendisine dahil oldu. Ve muhabbeti zatiye-i ilahiye Cenab-ı ilahinin bil cümle hakayikine ve zatına müstevli oldu. Muhabbet-i ilahiye, ilahiye-i Zatiye yani Zat-ı ilahiyenin muhabbeti Cenab-ı İbrahim’in bil cümle hakayıkına yani bütün hakikatlerine, İbrahim’in bütün hakikatlerine ve Zat’ını istila etti. Bu muhabbet-i İbrahimiye dahi ilahi hakikatlere bu İbrahim mertebesi yayıldı. Böylece birinci itibare göre “Halil” diye isimledirilmesi fail manasına ikinci itibara göre de meful manasına olur. Yani İbrahim (a.s.) ilahi hakikatleri yüklenince meful oldu. Yani yüklenen oldu, ama bu kendisinde zuhura çıkınca onun faili oldu. Yani işleyeni oldu. Hem fail hem de meful, Allah’ı bu esma ve sıfatları İbrahim’in (a.s.) üzerine vermesi suretiyle meful oldu. Ama kendisinde bunlar da zuhur ettiğinden de fail oldu. 

-------------

2. Paragraf:

Nitekim şâir dedi: Ya'nî ruhum, mesleki olan eczâ-yı vücûdumda nasıl tahallül etmiş ise, sen dahi öylece ruhun mesleki olan cemî'-i cevârih ve a'zâmda tahallül ettin. Bu sebepten nâşî Halil'e "halîl" denildi (2).

-------------

 Ruh vücudun cüzlerine nasıl girmişse, dahil olmuş ise sen dahi öylece ruhun mesleki olan cemi cevherler ve azamda tahallul ettin bu sebebten naşi Halile Halil dendi. Yani bu sebebten dolayı İbrahim’e “Halil” denildi. Yani “Dost” denildi. Şair bu beyitte habibini “ruh” mesabesinde görüp ona bu vecih ile hitap etmiş ve muhabbette tahallülün ihtimali kullanışı teşbih tarikiyle vaki oldu. Yani benzetme ile bunu anlatmıştır. Çünkü abdin cemi sıfatı Hakla ittisafı ve onun cemi sıfatını hasır ve cami olması imtizaç tarikiyle olan tahlil değildir. 

 Belki tahlil burada abd-ı esma-i ilahiye ile müsemma olmak için sıfat-ı ilahiyenin tecellisi ile sıfat-ı abdin mahv olması ve abdin sıfat-ı Hakk ile kemaliyle kaim bulunmasıdır. Yani ilahi varlığın sıfatının tecellisi ile abdın sıfatlarının yok olması ve abdın sıfatı yani kulun sıfatı Hakk ile kemaliyle kaim bulunmasıdır. Yani kulun sıfatlarının Hakk sıfatlarıyla meydana gelmesidir. Nitekim Hz. Mevlana (r.a.) Efendimiz mesnevinin 2. cildinde bu hale misalle geçmiş beyitlerde beyan buyurmuşlardır. 

Tercüme ve izah:

“HU” küpünün rengi Allah’ın boyasıdır, onun için cümle ef’al bir renk olur, yani hüviyet-i Zatiye-i ilahiye mertebesinin nuruyla cemi amal yani ameller bir renk olur. 

 Birisi o küpe düştüğü vakit sen ona kalk desen yani mertebe-i vahdete vasıl oldukda sen ona bu mertebeyi hüviyetten ayrıl kalk beşeriyete çık desen şevkinden o sana küp benim yani vahdetin küpü ve hüviyetin nuru benim, sen başkasın diye bana levm etme der. O küp benim sözü ise “Enel Hak” demektir.

 “HU” küpünün rengi yani O’nun rengi yani Allah’ın rengi yani “sıbgatullah” o “sıbgatullah”ın içine düşen bir kimse mertebe-i vahdete vasıl oldukda sen ona bu mertebeyi hüviyetten ayrıl, yani Hakk mertebesine yani O olduktan sonra kalk ayrıl beşeriyetine çık desen, şevkinden o sana küp benim yani vahdetin küpü ve hüviyetin nuru benim, sen başkasın diye bana levm etme. O küp benim sözü ise “Enel Hakk” demektir. 

Mesela ateş rengine giren demir sonuçta bu demirdir ama demirin rengi ateşin rengi tarafından mahv edilmiştir. Ateşlikten dem vurur, velakin ateş gibi olan ilahi tecelli gelince beşeriyet ve insaniyet hükmü mahvolup yerine sıfat-ı ilahiye kaim olur. O vakit o kimse hakikat lisanı ile “Enel Hak” davasına kalkışır. Fakat beşeriyeti itibarıyla sakıt gibidir. Demir kızıllıkta madendeki altın gibi olunca onun sözü hal lisanıyla “Enen nar” olur. Yani o lisan ile söylemese de hal lisanıyla “ben ateşim” der. Ateşin renginden ve tabiatından muhteşem oldu, artık o “ben ateşim, ben ateşim” der, eğer senin şüphen varsa tecrübe et. Elini bana sür ben ateşim eğer sana iştibah vaki oldu ise bir lahza yüzünü benim yüzüme koy. 

 Adem hüdayı zülcelelalden kendine nur aldığı vakit, güzide-i Hakk olmasından naşi melaikenin secde mahali oldu. Neden? Allah’ın nurundan nur aldığı için. Şimdi hakikatte hilletin manası İbrahim’in (a.s.) suret-i ilahiye ile zahir olmasındandır. Yani ilahi suret ile zuhura gelmesindendir. Böylece Hak İbrahim’in (a.s.) sem’i ve basarı ve lisanı ve sair kuvvası olup Cenab-ı İbrahim (a.s.) Hakla işitir, Hakla görür ve Hakla söyler. Bu muhabbete kurb-u nevafil derler. Yani nafilelerle yaklaşmak derler. Allah’a iki türlü yaklaşmak vardır ya, kurb-u nevafil, kurb-u feraiz. Yani farzlarla Allah’a yaklaşmak. Beş vakit namaz kılmak gibi olan yaklaşmak farzlarla Allah’a yaklaşmaktır. Bir de nafilelerle Allah’a yaklaşmak vardır. 

 Çünkü sıfat-ı abd, abdın zatı üzerine ziyadedir. Böylece abdın Hakta sıfatıyla fenası nafile sevgisiyledir. Yani düşüktür, böyle olunca İbrahim (as) hazarat-ı ilahiyeye ve sıfat-ı ilahiyeye dahil oldu. Onun nefsi sıfatıyla Allah Teala’ya takarrub ettikte Allah Teala dahi ona kendi sıfatını giydirip suret-i ilahiye ile zahir oldu.

---------------

3. paragraf:

Nasıl ki renk, renkli bir şeyde mütehallil ve zahir olur. İmdi araz, cevherinin bulunduğu mahalde bulunur. O tahallül, mekân ve mütemekkin gibi değildir (3).

---------------

 Cenab-ı Şeyh (r.a.) cenab-ı Halil’in ilahi sıfatı arasına girdiğini beyan için misal ıradiyle şöyle tevzıh-ı hakikat buyururlar ki: Halil’in (a.s.) zat ve sıfat ilahi sıfatlarda mütehallil olarak zatını zat-ilahiyyede muhtefı ve sıfatının fani olmak suretiyle Hakk’ın sıfatıyla vasıflı olması, rengin, renkli şeyin bütün cüzlerine yayılmak suretiyle aralarına girmesi gibidir. Bu suretle arazdan ibaret olan renk cevheri olan renkten renge giren mahallinde vaki olur. Aralarındaki ayrılık kalkar. Bu aralarına girme, bir mekan sahibinin mekana girmesi gibi değildir. Mesela döğülmüş kireç tozu yeşil boya ile doyurulunca yeşil renk onun tümü ile zerrelerinin arasına girer. Boya araz ve toz cevherdir. Kireç tozu cevher, boya arazdır, arızadır sonradan meydana gelmiştir.

 Ve o tozun bir zerresinin içi ve dışı renkten hali kalmaz. Bu suretle araz, cevherin her cüz’üne sarı olur. Ve renk ile tozu ayrılmak kabil olmaz. Yani bu renktir, şu da tozdur diye hissen göstermek mümkün olmaz. Bu öyle bir yayılmadır ki bir mekan tutanın mekana girmesine asla benzemez. Zira mekın ile mekanı ayırmak suretiyle göstermek mümkündür. Ve bir zarflanmışın zarfa duhulü gibi de değildir. Ve girme dahi değildir. Velhasıl Halil’in (a.s.) Hakk’ın sıfatı arasında girmesi, mekınin mekana zarflanmışın zarfa girmesi ve girme nev’inden değildir.

 Akıl ile bilinen misal ile mahsüs olacağından, cenab-ı Şeyh bu araya girmeyi anlatma için, “renk” ile “renklenen” misalini seçme buyurmuştur. Çünkü şehadet alemi ve cisimlerde vakı olan her şey, gayb alemi ve ruhlarda vakı olan şeyin delilidir. Ve suret mana için vaz olunmuştur. Mesela bu kitabın üzerine mürekkeble nakş olunan kelimelerin sureti, şerefli okuyuculara anlatılan manalar içindir. Eğer bu nakşlar olmasa, onların gösterilen olan akılla idrak edilen manalar ne vech ile hissettirilecek idi? İşte bu alemde mevcud olan suretlerin tümü birer kelime olup her biri bir mana için vaz olunmuştur.

 İşte dışarıdan bakıldığı zaman ifadesi olmayan harflerin karışık bir şekilde dağılımı gibi zannettiğimiz bu alem, aslında her varlık Allah’ın bir “Kelim” esmasının zuhuru bir kelimedir. O kelime de o şeyin ruhunu taşımaktadır. Yani o kelimenin manası o şeyin, o eşyanın o varlığın ruhu hükmündedir. Şehadet aleminde ve cisimler aleminde vaki olan her şey alem-i gayb ve ervahta vaki olan şeyin delilidir ve suret mana için vaaz olunmuştur. Yani bu suret, mananın zuhura gelmesi için meydana getirilmiştir. Bu kitabın üzerine mürekkeple nakş olunan kelimelerin suretleri de aynı şekilde, bir sürü şeyleri yazın suret öyle tasnif edilmeli ki içinde manası olsun. Harfleri rast gele dizersen o suretlerin manası olmaz. Bu alemdeki varlıkların hepsi Cenab-ı Hakkın bir kelimesidir. 

 Gördüğümüz bu bütün varlıklar kelimat-ı ilahiyedir. İşte bu kelimeler, cümle oluşturduğumuz zaman ayet hükmünde, ayetler de belirli mevzuları içinde topladığı zaman bunlara da sure deniyor, yani suretler deniyor. İşte bütün bu alem; “Hep kitab-ı Hakktır eşya sandığın, ol okur kim seyr-i evtan eylemiş”. dizilerinde belirtildiği gibi kitab-ı Hakk olan bu alemi ancak vatanları seyretmiş olanın okuması mümkündür. İşte burada verilen misal nakış olunan kelimelerin suretleri okuyanların karinelerine yaklaştırmak için manalarını idrak etmeleri içindir. Eğer bu nakışlar olmasa yani mürekkeple yazılan boş sayfaların üstünde bu nakışlar olmasa onların duhul ettikleri yer olan zuhura geldikleri yer olan akıldaki manalar ne vech ile hissettirilecekti.

 Yani bu kitabın üstünde bu suretler olmasa harf suretleri ve kelime suretleri ve cümle suretleri olmasa manalar neyle zuhura gelecekti. İşte bu alemde mevcut olan suretlerin tümü birer kelime olup her biri bir mana için vaz olunmuştur. İşte nasıl yazı aklımızda olan manaları gördüğümüz zaman bize intikal ettiriyorsa konuşulan sözler de batındaki manalara harf elbiseleri giydirerek zuhura getiriyor. Kelam olmasa onun üstüne yüklenen mana hiç olmayacaktı. Böylece bu mevcut varlıklar olmasa Hakkın manalarının yükleneceği mahaller olmayacaktı. 

 Dolayısıyla bu kemaliyle birlikte “Halil” mertebesinde başlangıcını buluyor. Yani bu mevzunun idraki ve yaşantısı “Halil” esmasıyla ortaya getiriliyor ve “İbrahim”i hakikatler içerisinde belirtiliyor. Bilindiği gibi “İbrahim” İbranicede “Ebrehem”dir. “Eb” baba, “Rahem” de halk demek, “Ebrehem” yani İbrahim; halkın babası demektir. Halk edilmişlerin babası yani onların hakikatini idrak eden demektir. Bu da dostluktur. Cenab-ı Hakkın İbrahim’e (a.s.) giydirmiş olduğu sıfat-ı esmasının kendisindeki mevcudiyetidir. 

--------------

4. Paragraf: 

Yahut Halil'e "halîl" tesmiyesi, İbrahim'in suretinin vücûduna Hakk'ın tahallülünden nâşîdir. Ve zikr olunan iki hükümden her birisi sahîhdir. Zîrâ her bir hüküm için bir mevtin ve makam hâsıldır ki, o hüküm o mevtında zahir olur; onu taaddî etmez (4).

--------------

 İbrahim (a.s.) suretine Hakkın duhulü Hakkın sıfat ve suret-i İbrahim ile genişlemesidir. Yani zuhura gelmesidir. İbrahim’in (a.s.) iki hakikatinden bahsetti, 1- Hakkın İbrahim (a.s.) üzerindeki duhulü, yani hulleti, 2- Hakk tarafından bakıldığı zaman Hakkın İbrahim’deki (a.s.) duhulüdür yani zuhurudur. İbrahim (as) dan bakıldığında yani İbrahimiyetten bakıldığında kendisinde Hakkın zuhura çıktığı, Hak tarafından baktığında ondaki duhulü. Bu düşüncenin ikisi de sahihtir. İbrahim’in (a.s.) suretinin vücuduna Hakkın duhulü ve sereyanı Hakkın sıfat ve suret-i İbrahim ile iktisafıdır, genişlemesidir.

 Şeyh (r.a) eşyanın suretlerine Hakk dememek için yukarıdaki yazıda İbrahimin suretine Hakkın tahallülünden dolayıdır demeyip, İbrahimin suretinin vücuduna Hakkın tahallülünden dolayı diye buyurdu. Böylece Hak kendi vücudu ile İbrahim’in suretinin vücudunda müteayyindir. Yani meydana gelmiştir. Bu cihetle mahlukatın sıfatından İbrahim’e muzaf olan yani kılıf olan bil cümle sıfat, Hakka izafe olunur. Bu surette Hak mazhar-ı İbrahimle fail olup, yani İbrahim zuhuru ile fail olup onun kulağı ile işitir, onun gözüyle görür. Yani Cenab-ı İbrahim Hakka alet olur. Yani İbrahim varlığı Hakkın elinde alet olur. İşlediği bir alet olur.

 İbrahim’in sureti demekle suretinin vücudu demek arasındaki fark budur ki; cemi meratipte vücut birdir, o da Hakkın vücududur ve her bir mertebe vücud-u mutlakın tenezzülatından meydana çıkmıştır. Ve cemi taayyünatın yani bütün bu müteayyin olan, meydana gelen vücudu bir olduğu halde yek diğerinden muhtelif suretlerle ayrılmıştır. Aslında bütün vücut bir fakat muhtelif suretlerle birbirinden ayrılmıştır. Böylece suretler bir değildir, bu suret diğerine benzemez. Böyle olunca şahısların suretlerine Haktır demek caiz değildir. Fakat vücut bir olduğu için suretin vücuduna mutlak Hakktır denebilir. Onun için Şeyh (r.a.) İbrahim’in suretinin vücuduna Hakkın ya tahallülü tarzında beyanı hakikat buyurmuştur.

 İbrahim’in suretinin vücuduna Hakkın tahallulü demiş, İbrahim’in vücuduna dememiştir. Halil’in Halil ismini almasında iki hüküm vardır, birisi yukarıda beyan olunduğu üzere Hakkı ilahiyenin muttasıf olduğu cemi sıfata zat-ı Halilin tahallülü ve diğeri de burada beyan olunduğu üzere İbrahim’in suretinin vücuduna Hakkın tahallulüdür. İşte bu iki hüküm sahihtir, çünkü bu iki hükmün her birisi için bir zuhur yeri ve makam vardır ve o hükümler o mekanlarda zahir olup kendi makamlarının haricine çıkmazlar. Yani kendi yerlerinde zuhur ederler onun haricine çıkmazlar. 

Mevtın-i Evvel: Tafsili budur ki birinci yerleşme yeri zuhur yeri bir yuvarlak daire çizilmiş olsun yahut çapı ortasından geçsin bunun üst kısmı Hz. Uluhiyetin zuhur mahalidir, vücud-u mutlakın vacibiyetidir. Bil cümle sıfatı esmaiye bu mertebede meydana çıkmış ve içtima etmiştir, toplanmıştır

Bu mertebede uluhiyet mertebesi hadisten münezzehtir. Yani sonradan meydana gelmekten münezzehtir. Asliyle mevcuttur. İşte İbrahim’in (a.s.) sıfat-ı ilahiyeye tahallülü ve duhulü bu Hz. Uluhiyetin zuhurundadır. Böylece sıfat-ı beşeriyeden fani ve nafilelerle Hakkta yaklaşım sağlayarak sıfat-ı ilahiye ile vasıflanan insan vücut dairesinin üst kısmına yükselir. Buradaki esma ve sıfat-ı ilahiyenin toplu haline dahil olur. Onda sıfat-ı ilahiyenin ahkamı zuhur eyler. Çünkü bu mahal sıfat-ı Hakkiye mahalidir, zuhur yeridir. İbrahim (a.s.) sıfat-ı ilahiye ile vasıflanmasının hükmü bundan dışarıya çıkmaz. 

Mevtın-i Sani: İkinci zuhur yeri, mahalli yeri dairenin alt kısmıdır. Burası halk edilmek ile hadis edilmenin sonradan meydana gelmenin taayyünüdur. Yani zuhura gelme yeridir. Böylece Hakk taayyün ve zuhur cihetiyle imkan aleminden ibaret olan bu en aşağı mertebeye tenezül ettiğinde sıfat-ı halkıye ile zahir olur. 

 Yani yukarıda sıfat-ı ilahiye ile zuhurda iken o çemberin alt kısmında zuhur ettiğinde sıfat-ı halkiye ile zahir olur. Bu alem-i imkanda buraya imkan alemi de deniyor, mümkinat aleminde taayyün elbisesi giyinmiş olan yani meydana gelme elbisesi ile meydana gelmiş olan şahsın vücudunda meydana gelmiş olan Hakk olduğundan kendisinden sıfat-ı halkiye meydana gelir. 

İlahi sıfatlar değil halk sıfatları meydana gelir. (Burada tenzih mertebesinin ne olduğu daha iyi anlaşılacaktır.) Hakkın hile yapma, alay etme, hastalık, açlık, susuzluk gibi sıfat –ı halkiye ile zuhuru Kur’an ve hadiste sabittir. Nitekim Hak Teala buyurur, “Onlar Allah’a eziyet ederler.(33/57) 

 يُوءْذُونَ اللَّهَ “..Onlar Allah’a eza ederler…” وَمَكَرَ اللَّهُ 3/54 “.. Allah hile yapar..” اَللَّهُ يَسْتَهْزِىءُ بِهِمْ 2/15 “..Allah onlar ile alay eder..” سَخِرَ اللَّهُ مِنْهُمْ 9/79 اِنَّ اللَّهَ اشْتَرَى مِنَ الْمُوءْمِنِينَ 9/111 ”.. وَاَقْرَضُوا اللَّهَ قَرْضًا حَسَنًا 57/18 “..güzel bir şekilde Allah’a borç veriniz..” وَمَنْ يُشَاقِقِ اللَّهَ 8/13 “.. kim ki Allah’a zorluk çıkarır.. ” اِنَّ اللَّهَ لايَسْتَحْيِۤ 2/26 “.. muhakkak ki Allah haya etmez, utanmaz..” Kudsi hadiste; “ben hasta idim beni ziyaret etmedin” ve “muhakkak ki Allah benden gayri değildir” böylece bu mevtının muktezası yani bu zuhurun iktiza ettiği yön ile yani yukarıda belirtilen zuhur yönleri ile bu gibi noksan sıfatlar Hakk’a muzaf kılınır, Hakk’a ait olur. Lakin bu hüküm bu mevtından tecavüz etmez. Yani bu zuhurdan dışarı çıkmaz, burada kalır. Uluhiyet mertebesi bu hadis sıfatlardan münezzehtir. 

İşte İbrahim’in (a.s.) suretinin vücuduna Hakkın tahallülü ve onun suretiyle zuhuru sıfat-ı halkiye-i İbrahimiye ile ittisafı geçmişte bildirilen üzere Hakkın İbrahim’in (a.s.) vücudunda taayyünü hasebiyledir. Mevtın; yerleşilen yer manasınadır. Yani zuhura gelen mahal manasınadır, zuhur yeridir, bizim oturduğumuz yer bizim mevtimiz burada zuhura geliyoruz. Her birimizin doğduğu yer bizim mevtimizdir. Yani zuhur yerimizdir. Bizden söz gibi fiil gibi bir şey zuhur ettiğinde biz onun mevtınıyız, yani bizden zuhur etmektedir. 

 İşte alemde iki zuhur olduğunu Muhiddini Arabi Hz.leri belirtiyor, bir daire olarak düşünelim bunu ortasından bölelim, üst tarafı ilahi hakikatlerin mevtını alt tarafı halkıyete ve mümkinata ait olan kısmıdır. Yani sonradan meydana gelmenin zuhur yeridir. İşte bu mevtında burası “edna” mertebesi yani en aşağı, alt mertebesi, burada Cenab-ı Hakk kendi sıfatlarını halkıyet mertebesinden ve muhdesattan yani hadis mertebesinden taayyünlerini zuhura getirmektedirler. Dolayısıyla burada beşeriyetin en ednası da en kemalatı da zuhura gelmektedir. 

 Yani alt yarım dairede en ednası en düşüğü de en kemali de burada zuhura gelmektedir. İşte Cenab-ı Hakk burada beşeriyet içerisinde “edna” yani düşük Hakkın eziyet etme, hile yapma, alay etme, hastalık, açlık ve susuzluk gibi sıfat-ı halkiye ile zuhuru Kur’an ve hadis ile sabittir. 

 Hakkın sıfat-ı halkiye ile zuhuru, Kur’an ve hadis ile sabittir, işte tasavvufçuların yani vahdet ehlinin hataya düştükleri en hassas yer burasıdır. Bütün bu gördüğü hallerde o zaman bu Hakk mı diyeceğiz, şu Hakk mı diyeceğiz gibi her şey Hakksa bunun neticesi ne olacak diye çok sorular meydana gelecektir. 

 Bunların iki şekildeki zuhurunu fark etmeden buradaki Allah’ın Hakkın zatının zuhuru olduğunda ısrarla durmaları “Enel Hak “demeleri onları yanılgıya düşürür. Hakkın sıfat-ı halkiye ile zuhuru burası çok mühim, sıfat-ı ilahiye ile zuhuru değildir, yani halka dönük sıfatıyla zuhurudur. Burada da o zaman beşeriyetin en ednası olan şeyler zuhura gelmiş oluyor. Bu da gene Hakkın zuhuruyla ama Hakkın halka ait olan sıfatlarıyladır. İlahi sıfatlarıyla değildir. İşte tenzih zamandan ve mekandan gani olduğunu münezzeh olduğunu ve tenzih ediyoruz. Allah’ı zamandan ve mekandan münezzehtir diye tenzih ediyoruz. İşte burada tenzih ettiğimiz, zamandan ve mekandan münezzeh olan zat-ı mutlak yani “Allah’ın Zat’ını düşünmeyin” dediği hadis-i şerifteki o Zat-ı mutlak tarafıdır, ki zamandan ve mekandan münezzehtir. 

 Zamandan ve mekandan tenzih Zat-ı mutlaka aittir. Yani bu tenzih Zat-ı mutlak yönüne aittir. Bir de Zat-ı mukayyet yönü vardır. İşte bütün bu alemlerde zuhura gelen Zat-ı mukayyet yönüdür. Zat-ı mutlak; kayıtlanmış Zat demektir. 

 Yani bütün bu varlıklarda ortaya gelen Zat-ı mutlak, ama ne yönüyle halkiyet yönüyle kayıtlanarak zuhura gelmiş, Hakk demektir. İşte bunun tenzihi yani bunu tenzih etmek noksan sıfatlardan tenzih etmek, ne demek, zuhur ettiği mahalde o mahalin gerektirdiği en kemalatla zuhur etmesi demektir.

 Zuhur ettiği mahalde o mahalin kemalatıyla zuhur etmesi demektir tenzih etmek. Zuhur ettiği mahalde en kemalatlı şekilde zuhur ettiğini idrak ederek oradaki noksanlıktan tenzih etmektir. Yani hangi mertebede zuhur ederse etsin o mertebenin kemalatıyla zuhur ettiğinden onun eksikliğinden tenzih etmektir. Yani eksik zannetmenizden tenzih etmektir. Zahir uleması, “Allah’ı eziyet etmekten tenzih ederiz diyor, Allah’ı hile yapmaktan tenzih ederiz diyor, Allah’ı alay etmekten tenzih ederiz diyor, Allah’ı açlıktan susuzluktan yani sıfat-ı halkiyeden tenzih ederiz diyor, işte bu tenzih edilen yukarıda belirttiğimiz gibi Zat-ı mutlakın tenzihidir. 

 Zat-ı mukayyedenin tenzihi ise fiilde meydana gelen her şeyin mutlak kemalde olduğunu burada hiçbir eksiklik olmadığından Allah’a noksanlık izafe etmekten tenzih etmektir. Fiilin bizim eksi veya artı olmasını düşünmemiz gereksizdir, ne tür fiil olursa olsun o fiillerin hepsinin kendi kemalatında olduğunu bildiğimizden tenzih edemeyiz. Tenzih etmemiz, o kemaldedir orada eksiklik yoktur, O’nun eksikliğinden tenzih ederiz, Rabbımız mutlak en güzel şekilde işlemiştir, düşüncesiyle bu doğrudur diye bakmamız gerekiyor. Fiilden tenzih etmiyoruz, fiil ortada var, fiilde eksiklik görmekten tenzih ediyoruz. Orada kemalatını gördüğümüz zaman zaten tenzih hükmü düşmüş oluyor. Tenzih iki yönden oluşması gerekiyor, evvela Allah’ı tenzih ediyoruz, noksanlıktan yani yaptığı her türlü iş kemalindedir diye bu yapılan hile olsun, şu olsun, bu olsun, bu alemde sadece mekir- hile yok diğerleri de vardır. 

 Yani iyilik de var güzellik de var âtâ da var her şey vardır. Bunlar da kemal üzeredir ama eksi dediğimiz hallerde de kemal üzeredir. Zahir ulema Allah’ı Rahmaniyetten tenzih etmez, eziyet etmekten, mekr etmekten, alay etmekten tenzih eder. Allah’a bunlar yakışmaz der. Ama o zahir ehlinin işidir. Onlara göre o da doğrudur, çünkü onlar Rablarını ötelerde bir Rab olarak kabullendiklerinden ötelerde de böyle bir şey olmadığından bunlar sadece kulun fiili olduğundan kula aittir. Onlar o doğru üzerinde gidedursunlar. Onlar halkın sıfatlarını Hakktan ayrı gördüğünden bunları Hakktan tenzih ediyor. Mudil esmasını Hakka yakıştıramıyor, bundan Hakkı tenzih ediyor. Hakta böyle şeyler yoktur diyor onlar halkı ayrı, hakkı ayrı gördüğünden halbuki hakikatte bunlar Hakkın halkiyet yönüyle zuhuru olduğundan bunların hepsi Hakkın birer fiili olmuş oluyor.

 Dolayısıyla Hakkın fiili eksi diye bir şey söz kaldırmaz. İşte Hakk yönüyle baktığımız zaman orada zuhura gelen her şey Haktır, gerçektir, yerli yerincedir, noksanlıktan tenzih ederiz. Bir de kendimizden baktığımız zaman kendimizde tenzihi görmemiz lazımdır. Yani beşeriyetimizden ilahi tenzihimizi görmemiz lazımdır. İşte biz kendimizi tenzih ederiz ki evvela Hakka noksan sıfat vasıflandırmaktan. İşte bu da beşer, insan yönünden varlık yönünden Allah’ın tenzihi. Allah’ta noksan sıfat görmekten kendimizi tenzih ederiz. Yani bu mekir, hile gibi, hastalık gibi, şeyleri Allah’tan uzak görmemiz bize yakışmıyor. Allah bunların da Allah’ıdır. Bunlar da Allah’ın halkiyetinde mevcuttur. Diye düşündüğümüz zaman gerçek tenzihe ulaşmış oluruz.

 Yani bir Hakkın zuhurlarını idrak etme yönünden o yönden tenzihimiz vardır, beşeri tenzihlerimiz, kayıtlı tenzihlerimiz, bir de kendimizin idrakinde kendimizi tenzih etmemiz var, yani kendimizdeki bilgiyi kendimizden Hakka olan tenzihimiz var. Zati tenzihe tenzih-i kadim deniyor, kıdem tenzihi, ezeli tenzihtir. Ona hiç kimse ulaşamaz. İşte kadim tenzihi zahir ehli tarafından bu tenzihlerle karıştırılıyor. İkisi birlikte gösteriliyor. Eğer Hakkın halkiyet mertebesinden zuhuru olmazsa bu eziyet etmek gibi, hile yapmak gibi, alay etmek gibi, hastalık gibi, açlık gibi, susuzluk gibi şeyler beşeriyet zuhurları olmasa bu alem hep gani olacak, her şey gani olacak o zaman bu alem olmaz.

 Eğer bunları kullara izafe etmiş olursak o zaman kullar ayrı, Allah ayrı diye acayip bir şey ortaya çıkardı. 

Beyt:

“Mutlak varlığın her mertebede bir hükmü vardır, eğer bu mertebelerdeki ahkama riayet etmez isen zındıksın.” Allah’ın bütün mertebelerde zuhuru vardır bu zuhurlara riayet etmek şarttır. 

 Vücud-u mutlakın her mertebede bir hükmü vardır. Eğer bu mertebelerdeki ahkama riayet etmez isen zındıksın. Yani bütün görülen mevcudat Hakkın varlığının tecellisinden, zuhurundan başka bir şey değildir, ancak bu mertebelere riayet etmek şartı vardır. Hangi mertebede ne şekilde hangi mertebeden zuhurda onları bilerek hakkını vermek gerekiyor. Tabi bu da son derece hassas ve bilgi isteyen bir iştir. Yani ben tevhid ehliyim diye çıkıp her şey Hakktır diye alenen bunu konuşmaya başladığında çok büyük hatalara düşer. Hangi yönden Hakktır, hangi yönden halktır, hangi yönden ayniyeti vardır, hangi yönden gayriyeti vardır yani Hakkın gayrıdır bunların çok iyi bilinmesi lazımdır. 

-------------

5. Paragraf:

Sen Hakk'ı görmez misin ki, sıfât-ı muhdesât ile zahir olur? Ve kendi nefsinden onunla haber verdi. Ve sıfât-ı naks ile ve sıfât-ı zemm ile zahir olur. Sen mahlûku görmez misin ki, evvelinden âhirine kadar sıfât-ı Hak ile zahir olur? Ve sıfât-ı Hakk'ın kâffesi mahlûk için sabittir. Nitekim sıfât-ı muhdesât Hak için sabittir (5).

--------------

 Yani İbrahim’in (a.s.) suretinin vücudunda bakın İbrahim’in (a.s.) Zat’ının vücudunda değildir. Suretinin vücudunda Hakkın tahallülüne taaccub edersen yani nasıl olur. İbrahim (a.s.) suretinin vücudunda Hakkın varlığı vardır, diye buna taaccüb edersen Hakkın bu neşet-i dünyeviyyede sıfat-ı muhtesat ile zuhurunu görmüyor musun? Yani Hakkın her gün dünyada yeniden var olan sıfat-ı muhtesat yani sonradan meydana gelen sıfatların sıfat ile zuhurunu görmüyor musun. Yani Allahütealanın bütün sonradan var olan hadislerin bunlar ile zuhurunu görmüyor musun? Alemde ne kadar zuhur eden sonradan meydana gelen şey varsa bunlarla Hakkın zuhurunu görmüyor musun? Hak Teala kendi nefsinden sıfat-ı muhtesat ile zuhuru اَللَّهُ يَسْتَهْزِىءُ بِهِمْ 2/15 “Allah onlar ile ihtiza eder” Allah’ın Zat’ı itibarıyla böyle bir şeyin söz konusu olması mümkün değildir. 

 Ama muhtesat ile mümkün oluyor. Yani Allah bir şey ile alay eder mi? Zat’ı itibariyle etmez, o mertebede böyle bir oluşum yoktur, ama muhtesatta yani zuhurda bu böyle olabiliyor. Neden? Halkiyeti yönünden çünkü oradaki muhtesat yani hadis yönünden zuhurları vardır. Hadisat yönünden zuhurları vardır. O işin orada öyle olması gerekiyor. İşte “Allah’ı her türlü noksanlıklardan tenzih ederiz” diyoruz, o tenzih Zat’i yöndendir, muhtesad yani sonradan olanlar yönüyle değildir. İşte Allah ihtiza etmez onu tenzih ederiz dersek burada Zat’i yönünden öyledir ama zuhuru yönünden etmez dersek burada yanılgıya gireriz ve Hakkı biz sınırlamış oluruz. Halbuki ayette اَللَّهُ يَسْتَهْزِىءُ Allah onlarla alay eder buyuruyor ayette. Onlar Müslümanlarla alay ederler, Allah da onlarla alay eder buyuruyor. İşte tenzihi ve teşbihi ve gerçek tenzihi çok iyi anlamamız gerekiyor ki Hakkı o mertebesi itibarıyla idrak edelim. 

سَخِرَ اللَّهُ مِنْهُمْ 9/79 onlardan Allah onları tehsir etti sihirledi, büyüledi, yani onlara tesiri oldu. وَمَكَرَ اللَّهُ 3/54 “..Allah onlara mekir hile yaptı.” ve emsali ayetlerde haber verdi.

İshtiza, suhriyye, mekir, sıfatı muhtesattan olduğu halde Hakk Teala bunları kendine izafe buyurdu. Bunlar sonradan zuhura gelen hadiseler olduğu halde Allah bunları kendine izafe etti. Eğer Allah mekir yapmaz diye tenzih edersen hataya düşersin. Yani bu mertebe itibariyle küfüre girersin yapmaz diye O’nu sınırlarsın. Ama Zat’i mertebesinden yani gerçek uluhiyet mertebesinden bunu yapmaz dersen o zaman o da doğrudur. Orası yapar dersen ayrıca da küfüre girersin, burada muhtesat yönünden yani zuhur yönünden hadis yönünden yapmaz böyle şey dersen gene de küfüre girersin. Çünkü O’nu örtmüş perdelemiş olursun. O zaman bunu yapana bir başka vücut vermen lazımdır. 

 Bir kimse Kur’an-ı Kerim okuduğu zaman bu gibi sıfatları görür, Ebu Cehil, Ebu Leheb gibi Tebbet suresinde bunların işi ne dersin. Bak işte muhdesattan olduğundan Allah’ın o şekilde zuhurları vardır orada. Şeriat ehli Cenab-ı Hakka bunları yakıştıramadığı için hep ilahi vasıfları yakıştırdığından O’nu tenzih eder, tenzih ettiğinde de küfüre girer, şirke düşer. Şunu yapmaz, bunu yapmaz derken bunları yapana ayrı bir varlık vermen gerekir o zaman da şirk hali oluşur. Şirk de en büyük suçtur. Şeriat ehli meselelerin gafletinde olduğundan her şeyde gaflette olduğundan müşahedesi olmadığından ilmi havada kalmaktadır. Sen doğduğundan ölümüne kadar Hakkın sıfatıyla zahir olduğunu görmüyor musun? Şimdi ilahi sıfatla zahir olan mahluk İnsan-ı Kamil’dir. Sen mahlukun evvelinden ahirine kadar Hakkın sıfatıyla zahir olduğunu görmüyor musun? Şimdi sıfat-ı ilahiyeyle zahir olan mahluk ise İnsan-ı Kamil’dir. 

 Herhangi bir mahluk evvelinden ahirine kadar Hakk sıfatıyla zahir oluyor. Ama insan-ı kamil sıfat-ı ilahiye ile zahir oluyor. Aralarında fark vardır. Birinde Hakk sıfatı var diğerinde ilahi sıfat var. İşte insan-ı kamil ile diğer mahlukatın arasındaki fark budur. Bütün mahlukat sıfat-ı Hakk ile zuhurdadır. Sıfat-ı Hakk da bilindiği gibi bir bakıma her şeyin hakkını vermek, bir bakıma da “Hakk” esmasının zuhuru olduğundan işte muhdesat sıfat-ı Hakk üzere o Hakkın zahire çıkması da halk üzere oluşmaktadır. Batındaki sıfat-ı Hakk zahire sıfat-ı halk olarak çıkmaktadır. İnsan-ı Kamil’in dışında bütün varlıklar sıfat-ı Hakk ve halk ile zuhurdadır. Ama İnsan-ı kamil sıfat-ı ilahiye ile zuhurdadır. O muhdesat değildir, mahluk değildir. 

 Muhiddin-i Arabi; “İrfan ehli mahluk değildir” demiştir. Yani arif-i billah mahluk değildir. Neden? Çünkü sıfat-ı ilahi ile zahir olmaktadır. Yani Cenab-ı Hakk onda Zat’ıyla zuhura gelmektedir. Bütün alemlerde esmasıyla, efaliyle ortaya gelmekte iken İnsan-ı Kamil’de Zat’ıyla zuhurdadır. Sıfat-ı ilahiye ile zahir olan mahluk İnsan-ı Kamildir. “Allah Adem’i kendi sureti üzere halk etti.” Şeriat ehli bu hadisi incelerken “Allah Adem’i Ademlik suretinde halk etti.” diye meal vermişlerdir, halbuki bu doğru değildir. Adem’in şekline bakarak Allah’ın şeklide böyledir diyemeyiz, orada suret üzere halk edilmesi kendindeki bütün özelliklerin Adem’de bulunması yönündendir.

 Adem (a.s.) sıfat-ı ilahi üzere var edildiğinden Allah’ın sureti de esma-i ilahiye ile suret bulduğundan, dışarı çıktığından kendinde bütün esma-i ilahiye mevcut olduğundan o zaman O’nun suretiyle halk edilmiş olmakta oluyor. Hadis-i Şerifinde beyan buyurulan Adem’den maksat dahi İnsan-ı Kamil’dir. Yani “Allah Adem’i kendi sureti üzere halk etti” Adem’den kasıt İnsan-ı Kamil’dir. Suret-i Hak dahi esma ve sıfat-ı ilahiyenin mecmunun suretidir. Ama tecelli, tecelli, tecelliden sonra. Adem ilk tecelli zati zuhur iledir, ama sıfat-ı Hakk tecellilerden sıfat tecellisi, esma tecellisi, efal tecellisinden sonra sıfat-ı Hakk olarak ortaya geliyor.

 Bunlarada muhdesat, hadis, sonradan meydana gelmişler deniyor. Bunlar sonradan var olmuşlar anlaşılmasın, bunlar Allah’ın varlığında zaten mevcuttur. Bunlar bir miktar, bir kader üzerine vakitleri geldiğinde zuhura çıkmalarıdır. Yoksa hiçten, mutlak yoktan yaratılmış değildir. Sıfat-ı ilahiyeden bir sıfat o insan-ı kamilin ihatası küllisinden hariç değildir. Yani ilahi sıfatlardan hiç birisi İnsan-ı Kamilin dışında değildir. Hepsini ihata etmiştir. Sıfat-ı subutiye, sıfat-ı Zatiye bunlar insan-ı kamilin dışında değildir. Belki sıfat-ı ilahiye onunla kaim ve ahkamı onunla zahirdir. 

 Yani sıfat-ı ilahiye insan-ı kamil ile zuhur eder. Bütün kemalat insan-ı kamilde mevcuttur. O ilahi kemalat insan ile ancak meydana çıkıyor, yani insan-ı kamil ile ancak zuhura çıkar. Onunla çıktığına göre nasıl onun dışında kalsın. Onda olmayan bir şey zaten zuhura çıkmaz. Böylece sıfat-ı ilahiyenin tümü insan-ı kamil olan mahluk için sabittir. İnsan-ı kamil olmayan mahluk için Hakk’ın sıfatları geçerlidir. Yukarıda bahsedilen zem, nakıs gibi şeyler Hakkta yani halkta zuhura çıkmaktadır, insan-ı kamil hakikati itibarıyla bilinç olarak sıfat-ı ilahiyenin zuhuru kendisinde ama bunun etkinlik tarafı da mahluktur. Buna İlah diyemezsin, bundaki mana uluhiyet manası zaten bütün varlıkta manada hakikatini bulduğuna göre insan-ı kamilin eti kemiği mahluk ama içindeki halik olduğundan ilahiyat olduğundan o mahluk o ilahiyatın kabı hükmündedir. Dolayısıyla o da Hakk halik hükmündedir. 

 Çünkü kendi halıklığını idrak etmiş olduğundan mahlukluğu düşmektedir. Ama dışarıdan bakanlar onu mahluk olarak görürler. İnsan-ı Kamil kendini bildikten sonra artık onun mahlukiyeti kalmaz. Bilinçte kalmaz. Ama bu et kemik mahluktur yine de. Yani insanların bir mahluk tarafları var, bir de hâlık tarafları vardır. Kim ki halik tarafını idrak ederse o mahlukiyetten kurtulmuş olur, ama cesedi yine de mahluktur. Cesed kendinin aslı olmadığından geçici bir elbise olduğundan elbisesinin mahluk olması onun Halik olmasından men etmez. Diğerlerinde de Allah’ın zatı vardır ama bilemediği için bu gaipte kaldığı için mahlukluğu ağır bastığından manen de mahluk sayılır. Hakikatini idrak edene mahluk denmez. 

 Mevlana Hz.leri “Nice elbiseler gördüm içinde insan yok, nice insanlar gördüm üzerinde elbise yok” İşte insan-ı kamil üzerinde elbise olmayandır. Elbise olmayan insan derken çıplak gezen değildir, elbisesi onu ilgilendirmeyen insandır, ilgilenmediği de yok hükmündedir. Genişliği kabiliyeti istidadı hasebiyle sıfat-ı ilahiyeyle zuhur o insanı kamilin hakkıdır. Çünkü mahlukun hakikati kendisinin ayan-ı sabitesidir. Ayan-ı sabite ise ilm-i ilahinin suretidir. İlahi ilmin suretidir, ilm-i Hakk ise Hakkın gayrı değildir. Yani Hakkın ilmi ise Hakktan gayri değildir. Başkasından istifade edilen ilim, ilim değildir. Zira ilim Hakkın sıfatıdır ve sıfat-ı Zatıyla kadimdir, yani ilim sıfatı Zat’ıyla kadimdir, ayakta durmaktadır. Mahlukun vücudu ise emr-i itibaridir. Yani öyle kabul edilen bir vücuttur, aslı yoktur. Yani mahlukun asli bir vücudu yoktur, itibaridir, öyle var kabul edilir.

 Hangi yönden bakarsan bak sıfat-ı ilahiye mahluk için sabittir. Yani mahluk dediğimizin özünde sıfat-ı ilahiye vardır. İnsan-ı kamil ile arasındaki fark; insan-ı kamilin bu sıfat-ı ilahiyi idrak etmesi bilmesi, diğerinin gaflette olmasıdır. Gaflette olduğundan kendini mutlak mahluk hükmünde görür ama diğeri kendini bildiğinden mahlukatını izafi olarak bilir. Aslı olmadığı halde kabul edilecek şekilde bilir. Nitekim bunun mukabili olan sıfat-ı hadisat Hakk için dahi sabittir, çünkü sıfat-ı muhdesat 55/29 ayetinde beyan buyurulduğu gibi Hakkın şuunudur. 

 كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِى شَاْنٍ 55/29 "HÛ" her "AN" yeni iştedir! Sıfat-ı muhdesat yani sonradan meydana gelen şeyler, her an her an değişen şeyler 55/29 ayetiyle Hakkın zuhurundan başka bir şey değildir. Yani muhdesat dediğimiz şey dahi Hakkın zuhurundan başka bir şey değildir. İster Haktan halka doğru bak, isterse halktan Hakka doğru bak her iki durumda da Hak ortaya çıkıyor.

 Zaten de Hakktan başka bir şey olmadığına göre her mertebenin hakikatinin açmak suretiyle en güzel dünya yaşam sanatını ibret, şuur, anlayış sanatını ortaya getiriyor. İşte hadiselere ve aleme bu şekilde bakıldığı zaman Hakk tahakkuk etmiş oluyor. Onun için Ayet-i Kerime’de buyurur; وَمَا خَلَقْنَا السَّمَوَاتِ وَالاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَاۤ اِلا بِالْحَقِّ 15/85 Hak olarak aleme baktığımız zaman ancak bu alemin hakkını vermemiz mümkündür. Yani şu bilinç içerisinde aleme baktığımız zaman gerçek hakkını ve Hakkın ne olduğunu bilerek hükmetmemiz gerekiyor. Fusus-ul Hikem’i ve Mesnevi’yi okumayan irfan ehliyim demesin.

 O her an bir şendadır, كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِى شَاْنٍ 55/29 sıfat-ı muhdesatın hakikati Hakktır, yani hadis olarak sonradan meydana gelen şeylerin hakikati Hakktır, zira halk edilenlerin zahirinde taayyün ve zuhur O’nundur. Yani onu özelleştirmek, projesi itibarıyla yani tayin edilmesi büyüklüğü, küçüklüğü ağırlığı işte fazlalığı taayyünü ve zuhuru O’nundur. Hüviyet-i sariyesi itibarıyla her şeyde hazırdır, sari hüviyeti yani her şeye sirayet eden, geçen hüviyeti itibariyle her şeyde hazırdır. Her mazharda mütecellidir. Yani her zuhur yerinde cilalı parlamaktadır, meydana gelmektedir. Bilcümle mezahirden nazır olan odur. Yani bütün mazharlardan da bakan odur, gören odur. O’nun görmesi için de göze ihtiyaç yoktur. Şimdi muhdesatın vücudu kendilerinde zahir olan Hakkın vücudu olunca o muhdesatın sıfatı dahi Hakkın sıfatı olur.

 Dikkat edilirse Hakkın sıfatıdır ilahi sıfat değildir. İlahi sıfat insan-ı kamildeki sıfattır. Şimdi burada gerçekten zaman zaman bizim de üzerinde durduğumuz mevzu ile de ilgili olduğu yerde çok mühim bir hadiseye parmak basıyor, ufkumuzu açıyor, bu hamd hakkında. Hani biz hamdı yedi şekilde sıralıyorduk ya birincide teşekkür babında, ikincide karşılıksız övgü babında, üçüncüde kulun aczini anlaması, “Ya Rabbi ben seni gerçek olarak övemem, hamd edemem sen kendi nefsini nasıl övüyorsan ben de öyle övüyorum diyor. İşte burada kul aczini idrak ettiğinden bu sefer övgü hakka geçiyor. Hakk kulunu övmeye çalışıyor. 33/56 ayetinde olduğu gibi. 

 اِنَّ اللَّهَ وَمَلۤئِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِىِّ يَاۤ اَيُّهَا الَّذِينَ اَمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَسَلِّمُوا تَسْلِيمًا

 33/56- Muhakkak ki Allah ve melekleri, Nebi'ye salât eder... Ey iman edenler, siz de O'na salât (yönelin) edin ve teslimiyet ile selâm verin!

 Bütün alemde top yekün olarak Hakkı övme hadisesi birey olarak Allah seni övüyor, sonra bütün alemde bütün varlıklar övüyor, sonra makam-ı Mahmut olarak karşımıza çıkıyor, övgü devam ediyor, mertebeler itibarıyla en sonda da liva-ı Hamd sancağı altında o övülmüşler toplanıyor. Hamd sancağı yani övülmüş, övme sancağının altında. İşte kim ki burada hamdın hakikatini idrak ederse o sancağın altında onlar da olacaklar. Gerçi onların bir kısmı lafzi olarak hamdı söyleyenler de o sancağın altında olacak bölük bölük ama gerçek manasıyla şurada da anlaşılacağı üzere hamdı yapabilenler becerebilenler o hamd sancağının en önünde Hz. Rasulullah’ın (s.a.v.) dibinde olacaklardır.

--------------

6. Paragraf:

Hak Teâlâ "el-hamdü lillâh" اَلْحَمْدُ لِلَّهِ (Fatiha, 1/1) buyurdu. Binâenaleyh her hâmid ve mahmûddan senanın avâkıbi Hakk'a râci' oldu. Ve emrin küllisi Hakk'a rücû' eder. İmdi bu hükm-i rücû' mezmûm ve mahmûd olan şeye âmm oldu. Halbuki vücûdda mezmûmdan veya mahmûddan gayri yoktur (6).

----------------

Hak Teala Fatiha suresinde “Elhamdülillah” 1/2 ayetinde buyurdu. 

 اَلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

 1/2 –“Hamd" âlemlerin Rabbi olan Allah'a aittir...

 Böylece her hamit ve mahmuttan senanın neticesi akıbeti Hakka raci oldu. Yani Hamit ve Mahmut olduğundan Cenab-ı Hakk hem hamd edici hem de hamd edilen olduğundan senanın akıbeti sonu Hakka raci oldu, Hakka döndü. Emrin küllisi Hakka rücu eder, döner. Şimdi zemmedilen şeyde de hamd oldu ve Mahmud olan övülen şeyde de hamd oldu. Halbuki vücutta varlıkta, mevcudatta zemedilen ve övülenden gayri de yoktur. Yani bir şey ya övülür ya da zemmedilir bunların dışında bir şey yoktur zaten. Hakk Teala tüm hamdlar Allah’a mahsustur buyurdu. “Elhamdülillahi Rabbül alemin”. Yani Hakk Teala bütün hamdlar bana mahsustur demedi Allah’a mahsustur dedi. Halbuki hamda üç vecih vardır, yani hamdın üç yönü vardır. Daha önce sayılan yedi hamd sıralama itibariyledir ama onlar da bu üç vechin içindedir.

Birincisi: Hakktan halka olan hamdır, ki bunun delili اِنَّ اللَّهَ وَمَلۤئِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِىِّ 33/56 ayeti “Allah ve melekleri peygamber üzerine salat ve selam getirirler” işte bu bizim dördüncü sıradaki hukuk. هُوَ الَّذِى يُصَلِّى عَلَيْكُمْ وَمَلۤئِكَتُهُ لِيُخْرِجَكُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ 33/43 “o öyle bir Allah ki sizin üzerinize salat getirir ve meleklerde sizin üzerinize salat ve selam getirirler” bakın Allah ve melekleri peygamber üzerine salat ve selam getirir diyor ne kadar muhteşem bir hadise işte bizim bu dördüncü sıradaki dediğimiz ayetler ve hukuk. Birincideki sen teşekkür ettin, aldın verdin teşekkür ettin, ikincide aldığını görmedin sadece övme yani muhabbetle hamd ettin, artık buradaki hamd teşekkür değil, hamd etmedir. Üçüncüde baktın ki önünde koskoca bir yüce varlık var, büyük bir dağ var önünde ben bu dağı aşamam dedin. Aczini anladın hamd da aczini anladın işte o zaman hamd Allah’a geçti, neden? Çünkü zaten اَلْحَمْدُ لِلَّهِ , Elhamdü ilallahi” demiyor, “ila” karşıya demektir, Bu durumda “Hamd Allah içindir” manası çıkmaktadır, yani hamdı Allah yapar, sen hamd etmekte aciz kalırsın. Şu makineyı kim yaptıysa onu o yapan över, makine yapanı övemez. Bir radyoyu gören kişi iç yapısını bilmiyorsa sadece dış görüşü yönünden hamd eder, onun gerçek hamdını onu imal eden kişi yapar. Yapılan yapanı övemez. İşte kul da bunu anladığı zaman o mertebeye ulaşır. Yani Hakkın dilinden övmeye başlar. Veya Hakk onu övmeye başlar. Yani özelliklerini anlatmaya başlar. Bakın ne buyuruyor; الَّذِى يُصَلِّى عَلَيْكُمْ وَمَلۤئِكَتُهُ لِيُخْرِجَكُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ 33/43 Allah ve melekleri sizin üzerinize selat ve selam eder, zulmetten nura çıkarmak için Allah sizin üzerinize salat ve selam getirir. Bu surette Hakk Hamit, halk da Mahmut olur. Yani öven Hakk, övülen halk olur. Allah zaten “Ben hamdederim”, “hamidin mecid” diyor, oysa tefsirlere bakıldığı zaman Allah’a hamd edilir diye çeviriyorlar oysa Allah “ben hamd ederim” diyor, tabi O’na da hamd edilir ama Allah orada ben hamd ederim diyor. 

 İkincisi: Halktan Hakka olan hamiddir. Yani birisi Hakktan halka olan Hamit, ikincisi de halktan Hakka olan hamiddir. Bunun delili “Hiçbir şey yoktur ki وَمَنْ فِيهِنَّ وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ 17/44 O’nun hamdiyle hamdetmesin” Burada yine bir incelik vardır, “O’nun hamdıyladır” beşeriyetin hamdıyla değildir. Zaten beşeriyetin diye bir şey yok ki. Beşeriyetiyle yapmış olsa mahlukatıyla yapmıştır. وَتَرَى الْمَلۤئِكَةَ حَاۤفِّينَ مِنْ حَوْلِ الْعَرْشِ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ 39/75 “O melaike-i kiramı görmez misin arşın etrafında tavaf etmekte ve onlar Rabbin hamdıyla hamd etmekteler.” فَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ وَكُنْ مِنَ السَّاجِدِينَ ”Rabbın hamdı ile tesbih etmekteler.” İşte burada kuluna hamd etmenin yolunu gösteriyor. Rabbinin hamdıyla diyor, senin anladığın şekilde hamd etme. “Teşekkür ederim ya Rabbi diyerek işi bırakma” diyor. Evvela Rabbini öğreneceksin, sonra Rabbin nasıl hamd ediyor onu öğreneceksin sonra kendin tatbik etmeye çalışacaksın ki kulluk mertebesinin yukarı zirvesine ulaşasın, ondan sonra Rabbin seni hamd etmeye başlasın. Yani övmeye başlasın, melaikeyi kirama göstersin. Hani melekler dediler ki “Ya Rabbi kan dökecek, bozgunculuk yapacak” biz yer yüzünde kan döker, bozgunculuk yaparsak melekleri haklı çıkarmış oluruz ama Hakk ehli olursak, irfan ehli olursak Allah onlara o zaman “Bakın benim hamdımla hamd ediyorlar diye gösteriyor. 39/75 ve 15/98 Benzer ayet-i kerimedir. Bu surette dahi Hakk Mahmud, halk hamid olur. Yani halk hamdedici Hakk mahmud, (hamd edilmiş) olur yani öven halk övülen Hakk olur.

 Şimdi Hamid ve Mahmud; Allah olduğuna göre bu iki vecihde hamdın Allah için olduğu zahirdir. Yani kuldan da hamd edilmiş olsa Allah’a yönelme olduğundan Allah içindir, Allah’dan kula da olsa zaten o fiili bizzat Allah yaptığı için Allah’ındır. Yani hamd Allah’adır. Yani birinci ve ikinci bölümde hamd Allah’a mahsustur, hani üç bölüm dedi ya, birinci bölümde hamdı Allah yapıyor, ikinci bölümde Allah’a yapılıyor. Dolayısıyla hamd Allah’ındır. Biri asliyeti bakımından kendisi yapması bakımından birisi de O’na yönelinmesi bakımındandır. Mahmud ve Hamid Hakk’tır.

 Üçüncüsü: Halktan halka olan hamdır. Bu surette Hamit ve Mahmud halk olur. İşte günlük yaptığımız teşekkürler, şunlar, bunlar. Bu nevi hamdin Allah için olmasının vechi budur ki Hak taayyün cihetiyle hamidin suretinde zahirdir, hamd ile kendi kemalini ızhar eder. 

 Yani kulluk mertebesinden çıkıyor ama yine O’nun varlığında Hakkın ayan-ı sabitesi aynı olduğundan orada da Hakkadır, ama bilinç kuldan kula halktan halkadır. Her mahmud olan halkın sıfatı sena dahi Mahmud suretinde kemal ile mütecelli olan Hakkın aynıdır. Mahmud o kemal sebebiyle Hak olur. Böylece Hamd Hakkın kemalatından bir kemalin sıfatıdır ki Hakkın hakikatinden sudur meydana gelir. Mesela bir resime bakıyorsun onu övüyorsun, işte o resim mahmud oluyor, öven, bakan da hamid oluyor, hamd edici oluyor. İşte bu kuldan kula, halktan halka olandır, çünkü resmi yapan mahluk, hamd eden de mahluktur. Mevzu da mahluk mevzuudur. Buradaki övme mahlukla ilgilidir. Allah’ın varlığı, sıfatı ile ilgili değildir. Yani halktan halka olan, insanların birbiri arasında olan nezakettir. Teşekkürleri yahut övgüleridir.

 Bunların batınları da Hakkın aynıları olduğundan orada da neticede hamd Hakka dönmüş oluyor ama kul bunun bilincinde olmadığından mahlukun hamdı olarak geçiyor. Diğerlerinde Hakka yapıldığından gerek lisanen gerek bilfiil manen biçimde de yapılan hamd ve mahmud yani hamd etmek ve övmek övülmek Hakka racidir. Yani Hakk ile ilgili olduğu için Allah için oluyor. Ama üçüncüde halktan halka olan övgü olduğundan madde ile ilgilidir. Mesela diyorsun ki “şu arabaya bak ne kadar güzel ” işte sen onu övmüş oldun. Ona hamd ettin, önünde secde etme babında değil, zaten hamd etmek o değildir. 

 Ama orada aczini de anlamak var “ne kadar güzel araba yapmışlar daha biz bunu yapamadık” gibi. İşte bunlar övgü ve hamddır. Ama halktan halka olan bir hamdır. Şu halde mahmudun mazharından zahir olan kemala karşı hamidin mazharından sadır olan zuhur eden südur eden, olan mahmud dahi Hakka raci olur. Yani halk tarafından yapılan hamd övgü ve övme dahi sonunda Hakka varır. Çünkü halkın kendine ait bir varlığı olmadığından yaptığı iş de aslında Hakka döner. Bunun için Şeyh (r.a.) her bir hamit ve mahmuttan senanın akibeti Hakka raci oldu buyurdu. Zira her bir mevcutta zahir olan kemalat ile hakikatte hamd olunan Hakkdır. Çünkü Hakk o mazharda müteayyindir. Yani Hakk orada kendini orası bilse de bilmese de taayyün edilmiştir, yani orada onun bir özel formülü vardır. Müteayyin, tayin yani bir sınırlandırılmış bir şekillendirilmişi vardır.

 Ve onun aynıdır, özünde onun aynıdır, ayan-ı sabitesidir, aynı sebepten naşi hamid dahi hakikatte Hakktır. Böylece cemi sena ve övülmüşlerin akibeti Hakka raci olmuş olur. Şimdi Şeyh (r.a.) bütün hamd olunanları Hakka irca edip bu tahsisten umur-u gayrı mahmude hariçte kalmış oldu. Yani övülmeyen bir iş kalmadı. Hamid ve mahmuddan başka bir şey kalmadı. Halbuki bütün emirlerin kaynağı Hakktır, yani neticede emrin yapılan işlerin hepsi zem edilen iş olsun, zem edilen iş olsun hep Hakka rucu eder. Çünkü vücut içinde mevcut olan eşya ya mahmud veyahut mazmun olur. Bu iki halden üçüncü bir şey yoktur. Yani bütün bu varlıkta iki oluşum olur ya hamd edersin ya da zem edersin. Bunun dışında bir şey olmaz. Bütün konuşmalar bunun içerisindedir. İşte günlük hayatımızda konuştuklarımız bu ikisi arasında gelip gitmektedir. Ya kötülüyoruz bir şeyi zemmediyoruz ya da ne güzel olmuş ne güzel çiçek ne güzel çocuk gibi hamd ederiz. 

 Vech-i evvel: Her bir işin suretinin Hakka dönmesi birinci yön, bu vecih yukarıda izah edilmişte burada biraz daha üzerinde duralım. Bu alem-i kesif, yani yoğun olan bu madde alemi, mutlak vücudun mertebe mertebe tenezzülünden zuhura gelmiş, her mertebeye geldiğinde koyuluğu biraz daha artmış, koyuluğu biraz daha artmış, sonunda burada madde olarak zuhura gelmiştir. Kadim olan ezeli olan latif mertebeye göre buraya alem-i halk denilmiştir. Cenab-ı Hakk kendi zatında letafette iken mertebe mertebe zuhura gelip kesifleşmesi bu alemlerin latife göre kesif olmuş. Nisbeten ona alem-i Halk ve alem-i hudus yani hadis yani muhdes var edilmiş yeniden meydana gelmiş denilmiştir. Böylece bu alem-i huduste yani hadis olan sonradan meydana gelen bu alemde meydana çıkan zuhur etmiş olan ancak Hakkın vücududur. Yani her varlıkta kesafet sahibi olmuş her varlıkta o varlığı meydana getiren latif olan alemdeki Hakkın vücududur. 

 Bu zuhur yerinde her mahlukun efali ve esması ve sıfatı elbette Hakka izafe olunur. Yani Hakka bağlanır. Çünkü O’ndan geldi. Çünkü cümlesi vücud-u Hakkın şuunatından ibarettir. Yani bütün bu varlıkta görünen kesif mahlukatın ve eşyanın cümlesi Allah’ın şuunatından ibarettir. Mahluk dediğimiz şeyin müstakil vücudu yoktur. Yani mahluk dediğimiz şeyin müstakil varlığı yoktur. Müstakil bir vücudu olsa ona bir şey söyleyelim böyle bir vücudu yoktur ki. Bundan dolayı mahluktan sadır olan bir cümle ef’al ve sıfat Hakka raci olur. İşte emirlerin, işlerin sonunda Hakka dönmesi, Kur’an-ı Kerim’de buyurur وَاِلَى اللَّهِ تُرْجَعُ الاُمُورُ 2/210 “Bütün işler Allah’a dönecektir.” Neden? Zaten Hakkın fiilinden başka bir şey yok ki. 

“Bütün fiilleri kul halk eder” Yani kul fiilin halikidir. Cebriyeciler; bana mecburen yaptırılıyor diyor, sen yoksun ki sana nasıl yaptırılıyor. Bu durumda cebire ihtiyaç var mı? Cebir bir varlığın başka bir varlığa bir şeyi yaptırmasıdır. Cebbar esmasından kaynaklanarak zorla kendi istediği dışında bir şey yaptırılmasıdır. M. Arabi Hz.leri “Bu alemde “cebir “ diye bir şey yoktur, “Cebir” kendinden kendinedir, yani ayan-ı sabitesine onu oraya koyduğu zaman o cebir denilen şey kendi özünden zuhura gelmektedir, başka birisinin onu cebretmesi değildir. 

Vech-i Sani: İkinci yönü fiillerin Allah’a dönme yolunun ikincisi her mahlukun ef’ali ve sıfatı mahali hasabiyle Hakkın varlığından istifade ederek meydana gelir. Eğer mukaddes feyiz bir an kesilmiş olsa mahlukun ef’ali ve sıfatı zahir olmaz olur. Yani كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِى شَاْنٍ 55/29 bir an kesilmiş olsa bütün mahlukatın fiilide sıfatı da kesilir. Ama كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِى شَاْنٍ bütün alemler üzerinde değil de kişinin üzerinde veya bir varlığın üzerinde intikaya uğrarsa işte orada Allah’ın tecellisi kesildiğinden o bitmiş olur. Böylece ef’al ve sıfat Hakka raci olmuş olur. 

 Vech-i Salis: Üçüncü yönü vücud-i mahlukat kendi nefsinde yok olup tecelliyat-ı esmaiye, taayyünat-ı ilahiye ile mevcuttur. Yani mahlukatın kendine ait bir vücudu yoktur, kendi nefsinde ma’dumdur, yokluktadır, yani kendine ait bir şeyi yoktur. Esma tecellisi ile taayyünat-ı ilahiye ile mevcuttur. Yani isimlerin tecellisi ve ilahi taayyün, taayyünat ile mevcuttur. Kıyamet-i kübra olan tecelli-i Zatinin vukuunda gerek ayan-ı vücuduyyede zahir olan taayyünat-ı ilahiye esmaiye ve gerek taayyün-u evvelde hazret-i ilmiyede müteayyin yani tayin olan esma ve sıfat-ı ilahiye ve nisbetler izafeler, كُلُّ شَىْءٍ هَالِكٌ اِلا وَجْهَهُ 28/88 ayeti hükmünce cemi taayyünatın mebdei olan Zat-ı ilahiyeye rucu eder ve bu suretle emrin küllüsü Hakka raci olmuş olur. Kıyamet-i kübrada esma-i ilahiye kendine çekilir, ef’al-i ilahiye kendine çekilir, sıfat-ı ilahiye Zat’ına hakikatine çekilince bu alemde külli olarak mahlukat diye bir şey kalmaz. Bütün işler Allah’a raci olur. Küllü olarak kıyamette döner. Şimdi yapılan işler nisbet olarak Allah’a dönüyor. Kendi müddetleri içerisinde kendi müddetleri bitti mi yaz geliyor, kış geliyor, meyveler sebzeler bitiyor, kendi hakikatine dönüyor, O’na raci oluyor. Ama kıyamet-i kübrada bütün bunlar tümden Hakka dönecektir bu işler. 

SUAL: Emrin küllüsü yani mahmudu ve mazmumu Hakka rücu eder denildi, halbuki umur-u mezmumenin Hakka rücuundan akıl ürküyor, yani emrin tamamı Hakka rücu ediyor, mezmum ve mahmud neticede Hakka dönecektir, zaten bütün fiiller Hakka dönecektir. Fakat umur-u mezmumenin yani zemmedilen işlerin Hakka rücuundan akıl ürküyor yani anlayamıyoruz Hakk bunları nasıl sahipleniyor bu nasıl Hakka dönüyor diye. Kula bağlanmıyor da Hakka bağlanıyor diye bundan ürkeriz, zemmedilen işleri Allah’a nasıl bağlarsınız?

CEVAP: Mezmumat yani zemmedilen şeyler aklın veya şerin veyahut örfün tayin ettiği bir emr-i itibaridir. Yani mezmum denilen kötü denilen şeyler, aklın şeriatın, örfün tayin ettiği bir emr-i itibaridir. Yani mutlak değildir itibar edilendir. Yani böyle olduğu kabul edilir. Ama bunun böyle olduğu mutlak değildir. Görecelik üzeredir, itibaridir. Bu itibar nisbetlendirme oluşumu ile kaimdir, böyle kullanılır. Yani birbirine karşı nisbetlenerek bu şekilde zem edilmiş kötü diye nisbetlenerek böyle belirtilir. Eğer bu taayyünü nisbetlerden meydana gelen bu nisbetlere kati bir nazar ile bakılsa hakikatleri hasebiyle güzelliğe ve övülmeye dönüşür.

 Mesela şehvet nefsin vücuduna yayılmış olan muhabbet-i ilahiye-i Zatiyenin zilli olduğundan mahmuddur. Nefsin vücuduna diyor, yani her birerlerimizde bulunan nefsin vücuduna yayılmış olan işte bir bakıma يَخْرُجُ مِنْهُمَا اللُّوءْلُوءُ وَالْمَرْجَانُ 55/22 buyurduğu yayılmadır oradaki mercan. Muhabbet-i ilahiyenin kişinin nefsine yayılmasıdır.

 Mercan dallı budaklı oluyor ya işte ilahi muhabbetin kişinin nefsine varlığına yayılmasıdır. İnci de gözyaşı muhabbet demektir. Yani şehvet ilahi muhabbetten kaynaklanır. İlahi Zatiyenin zılli olduğundan mahmuddur, övülür. O gölge anladığımız manada bir gölge değil, ilahi varlığın oradaki tecellisidir, zuhurudur. İşte Allah’taki muhabbetin gölgesi olduğundan mahmuddur, övülür. 

Zira bu şehvet sayesinde nevi insani baka bulur, yani insan nesli bunun sayesinde devamını sağlar. Bu olmasa nesil nasıl devam edecek? Tecelliyat-ı cemaliyeden bir nevi kemalin lezzeti hasıl olur. Yani Cemal tecellisinden bir nevi yani bir kısım kemalin lezzeti hasıl olur. 

 Fakat bu şehvet zina suretinde vaki olunca neslin bozulmasını ve nesil karmakarışık olur, kim kimin kardeşi, anası, babası belli olmaz. Bu olay fitneye neden olduğundan zemmedilmiş olur. Fiil aynı ama birinde mahmud birinde de mezmumdur. Zinanın mezmumiyeti için gösterilen sebepler ise umur-u ademiyedir. Yani aslında olmaması gereken bir iştir ve taayyunat-ı halkiyeye mensuptur. Halkiyet zuhuruna, halkiyet oluşumuna mensuptur ve mümkinatın sıfatlarına dönücüdür, Hakka dönmez. Çünkü bu fiili işleyen kul muhtesattan, mümkinattan olduğundan zina yapan Hakkın emri dışında hareket ettiğinden zaten kendisini Hakkın dışında kabul etmiş olur, Hakkın sıfatlarının dışında bulmuş olur, işte bu da bu sıfat halka döner. Bu sıfat bu fiil Hakka dönmez. 

 Eğer taayyünatımız kalksa bu nisbetler dahi zail olur yani bizim varlığımız ortadan kalksa zina da ortadan kalkar her şey ortadan kalkar, yani bunlar asli şeyler değildir, örf üzere olan şeylerdir. Bundaki örf mahmud olandır. Yani nikahtır, geçerli olanda budur. İşte bu da mahmud olan yani hamddır, yani övülendir. Nikah ile olan evlilik övülen evliliktir, diğeri zinadır. İşte ondan çıkan fiil mahluka racidir, kula racidir. Mahluku ortadan kaldırsan ne zina kalır ne de rücu kalır. Çünkü Hakka rücu etmediğinden o da kalmaz. Yani bu işler nisbettir, niseptir. Zemmedilmiş gördüğün şeyler ona daha sonra hakikati itibariyle baktığında o da mahmuddur. Ancak bazı arızalar sebebiyle yani sonradan gelen arızalar dolayısıyla zemme dönüşmüştür. Surette zem hükmüne girmiştir. Ama aslı mahmuddur gene de. 

 Mesela necaset mezmumdur, zemmedilmiştir, kötüdür, ondan taharet lazımdır, fakat bu taharet insanın tayin ettiği bir özelliğe göredir. Yoksa o hınzıra göre necaset değildir. Yani necaset dediğimiz şey izafidir. O insanların oluşturduğu hukuktur. Tezek böceklerine göre o necaset değildir. Hayvan gübresini (neces) kavun karpuz bitkisinin dibine koyuyoruz ve onunla olan kavunları tatlı tatlı diyerek yiyoruz. Neces ama aslı gene de mahmuddur. Mahmud olmasa o meyveyi oradan çıkarabilir mi? Yani övülen bir şey olmasa ona sebep olabilir mi? İlk baktığımızda tiksiniyoruz, neden, işte bu necaset bizim nefsimize göre neces oluyor. Gül kokusuna göre gübre kokusunu neces kabul etmişiz. Halbuki onda dahi kendi kemalatı var o koku o gübrenin kemal halidir işte o da mahmud olmuş oluyor. 

 O neces koku olmasa gül kokusunun kemalatını anlayamazsın. O gübre içinde yaşıyan böceklere hayat veriyor, demek ki neces dediğimiz şey zem dediğimiz mezmum dediğimiz şeyler görecelikle kötü veya iyi hükmündedir. Ama genelde hepsinin içinde mahmud vardır. Yani hepsine övgü vardır. Genel olarak bakıldığında neces, halkiyeti itibarıyla mahlukatı taayyünü itibarıyla izafi olarak neces deniyor, göreceli itibarıyla neces deniyor, aslında hepsi mahmud yani övülen oluyor. Böyle olunca da ya Hamit ya da mahmud oluyor. 

 Bunlar da Hakkın sıfatı olduğundan netice de bu fiillerin hepsi Hakka dönmüş oluyor. Şöyle diyelim, dalga denizde oluşuyor büyüyor sonra yine denizde yok oluyor. Yani nereden zuhur etmişse neticede yine orada yok oluyor. ا اِنَّا لِلَّهِ وَاِنّاَۤ اِلَيْهِ رَاجِعُونَ 2/156, “Biz Allah içiniz ve Allah’a dönücüleriz” Bunu diyen kimseler irfan ehlidir. Bu ayetler irfan ehlinin ağzından çıkan ayet-i Kerimelerdir. “Hadi dönün bakalım” gibi şeyler Hakkın halka olan tenbihatıdır ama “Biz döneceğiz” diye halkın Hakka rücu, dönüşüdür, şuur ile söylemedir.

 Kendi hakikatlerini hissetmemiş kendisini muhdesattan, halktan zanneden kimseler asli olarak kendisini muhdesattan zannedenler ister istemez, Hakka dönme zorunda olduklarından. Belki necaset onların taayyünlerine nispeten necaset bize göre zem edicidir, tiksindiricidir ama bok böceğine göre vazgeçilmezdir. Eğer hakikaten necaset olsa onu öldürür. Bitkiye gübre verdiğiniz zaman ona hayat veriyor, neden çünkü aslı o da ondan. Aslına dönüyor, aslını oluşturuyor. O gübre sonunda bizlere sebzeden meyveden ulaşmış oluyor. Aslında o gıdaları necasete biz dönüştürüyoruz. 

 Bu alemdeki mahlukat ya hamit ya da mahmuttur. Yani ya övülen ya da övendir. Ama bunların içerisinde sevilmeyenler, zemmedilenler vardı, aslında bu zemmedilenler izafi olduğu ve görecelikle bunların zemmedilmiş olduğu asılları itibariyle zem olmadığı neticede onlardaki oluşum da Hakka döndüğü ve daha geniş şekilde bakıldığından neticede onların da zem değil mahmud olduğu yani övülen bir şey olduğu ortaya çıktı ki aslı da budur.

--------------

7. Paragraf:

Ma'lûmun olsun ki, bir şey bir şeye tahallül etmez, ancak o şey de mahmul olduğu halde tahallül etti. İmdi ism-î fail olan "mütehallil", ism-i mefûl olan "mütehallel" ile mahcûbdur. Binâenaleyh, ism-i mef ûl zahir ve ism-i fail bâtın ve mesturdur. Ve mütehallil yüne nüfuz eden su gibi, mütehallel için gıdadır. İmdi yün, su ile ziyâde olur ve genişler (7).

---------------

 Malum olsun ki bir şey bir şeye girmez, ancak o şeyde yüklü olduğu halde tahallül etti yani dışarıdan bir şey girmedi. O şeyin içine daha evvel yüklendi, yüklendiği için zuhura geldi. Şimdi Hamit ism-i fail, hamd edici Mahmud ise ism-i meful hamd edilen. İsm-i fail olan duhul eden, ism-i meful olan mütehallel, mütehallil, mütehallel ile mahcuptur, perdelidir. Böylece ism-i meful zahir ve ism-i fail batın perdelidir. Mütehallil vücuda nüfuz eden su gibi mütehallil için gıdadır. Yün su ile ziyade olur ve genişler. Yani bir şey bir şeye nüfuz edince nüfuz edilen şey nafiz olan şeyi hasıl olur. Nafiz girendir, nüfuz edendir, menfuz girilendir, menfez de girilen yerlerdir. Nafiz nüfuz eden, yani tesir eden, nafiz olan şeyi hasıl olur. Menfuzda nafiz hasıl olur. Nafiz olan şey menfuz olan şeyin mahlulu olur. 

 Yani nüfuz eden şey nüfuz ettiği yerde onun taşıyıcısı olur. Yani hamalı olur. Böylece nüfuz eden yani nafiz menfuz olan şeyle örtünmüştür. Yani tesir eden tesir edince tesir edilmişin içinde var olduğundan onunla perdelenmiştir, yani nafiz menfuz olmuştur. Yani nüfuz eden ettiği yerde nüfuz edilende perdelenmiş olur. Menfuz olan şey zahir ve nafiz olan şey de batın ve mesturdur. Mesela bir tohum aldık elimize toprağın içine attık, tohum fail, toprak meful, ama toprakla, mefulla, menfuzla nafiz menfuzun içinde gizlendi. Duhul eden bir şey yani onun içerisine giren bir şey yüne giren su gibi medhul için gıdadır. Yani su fail olduğu halde mefule girdiği zaman su yok olur. Yüne veya naylona süngere, süngerin içine su girdiği zaman su nafiz, yani fail sünger de menfuz olur. O su menfuzun vücuduna girdiğinde menfuzla perdelenir. 

 Bir şey bir şeye nüfuz edince nüfuz edilen şey, nüfuz eden, giren şey orada hasıl olur. Yani ne girerse o orada var olur. Süngerin üzerine suyu verdiğimiz zaman su nüfuz edendir (nafiz), süngerde nüfuz edilen, girilendir. (menfuz). Nüfuz eden, girici olan şeyin taşıyıcısı olur. Su nafiz, nüfuz eden, sünger de menfuz, nufuz edilen o zaman nafiz olan şey menfuz olan şeyin mahmulu, taşıyıcısı olur.

 Böylece nüfuz eden nüfuz edilenle de örtülmüştür. Yani fail meful ile de örtülmüştür. Menfuz olan, girilen şey zahir, nafiz olan, giren şey de batındır. Yani sünger zahirde olur, süngerin içine giren su batın olur. Toprağın içine giren su nüfuz edici nafiz fail, toprak menfuz, nüfuz edilendir.

 Toprağın içine giren tohum nafiz, toprak menfuzdur, onu kabul edendir. Nafiz menfuzda örtülmüş oluyor. Menfuz da buğdayın taşıyıcısıdır. Duhul eden bir şey yüne giren su gibi medlul için gıdadır. Su yüne girince yün şişer ve genişler. Cenab-ı Hakk Âdem’i (a.s.) hâlk ettiği zaman kendi ruhunu ona nafiz kıldı. Yani وَنَفَخْتُ bu sırrı açıklıyor. Âdem (a.s.) hamele-i Venefahtü oldu. Yani وَنَفَخْتُ yu taşıyan oldu. O zaman suyun yünün içine girdiği gibi وَنَفَخْتُ nafiz olunca Âdem (a.s.) menfuz oldu. Dolayısıyla nafiz batın menfuz zahir oldu. Yani Hakk وَنَفَخْتُ batın Âdem zahir oldu. İşte iblis denilen mahlukun idrak edemediği hadise burasıdır. Batınında olanı göremedi bilemedi, anlayamadı. Dışarısını gördü, toprak o dedi, ben ondan daha üstünüm dedi.

 Çünkü ibliste Zat’i nafiz yoktur. Yani kendi bünyesinde böyle bir hadise yoktur. Kendi bünyesinde ateşin nafiziyeti vardır. Yani Celal tecellisi onda nafizdir. Dolayısıyla dışarıya çıkan odur, dolayısıyla bilebildiği budur. Kendinde olmayanı bilmesi de mümkün değildir. Âdem’den (a.s.) sonra mevzumuz olan İbrahim (a.s.) onun hulleti yani dostluğu onda nafiz, (nüfuz eden) kendisi menfuzdur (nüfuz edilendir). İbrahim’de (a.s.) Allah’ın dostluğu nafiz, kendisi menfuzdur. İşte O’nun da birçok insanlar tarafından tanınmaması içindeki nafizin gizli, dışarıda olmamasıdır. Gerçi içindeki nafiz zaman, zaman dışarıya çıkıyor, yaptığı hareketlerle yaptığı olağan üstü işlerle fakat gene diğerlerinin içinde bu nafiz olmadığından bunu ayıramıyorlar. Ayıramadıklarından da dışına bakıp sıradan bir insan muamelesi yapıyorlar. 

Musa’da (a.s.) tenzihi nafiz, İsa’da (a.s.) Ruh-ul Kuds nafiz, Âdem’de (a.s.) وَنَفَخْتُ yani tabii ruh diyelim, ilahi ruhun başlangıcı kemalat ruhunun başlangıcı, İsa’da (a.s.) Ruh-ul Kudsi, mukaddes ruh nafiz olarak o vardır. İşte O’ndaki kudret daha üstte olduğu için O ruh hayat verici ruh, ikisinin arasında şu fark çıkıyor, Âdem’de (a.s.) nafiz olan ruh Âdem’in (a.s.) kendisine hayat veriyor, fakat İsa’daki (a.s.) Ruh-ul Kuds başkalarına da hayat veriyor. Yani kendinin dışındakilere de hayat veriyor. Aradaki fark budur. Biri kendini canlandırıyor sadece, diğeri zeten kendi canlı olduğundan hayat vermeye başlıyor. Ancak İsa’nın (a.s.) hayatı okunduğu zaman İsa’da (a.s.) zaman zaman Zat’i tecelli ortaya geldiğinden yani Ruh-ul Kudsi tecelli ortaya geldiğinden o anlarda yaptığı olağan üstü hadiseler ortaya geliyor. Yoksa o anların dışındaki anlarda kendisi وَنَفَخْتُ ile yaşadığından fazla bir olağandışılık olmuyor. 

 Bebek iken konuşması, kuş sureti yapıp onu uçurması, körlerin gözünü açması, alacaları iyileştirmesi gibi olayların sonunda “Bunu biz yaptık” buyuruyor Allah. İşte bunlar Ruh-ul Kudsi ile oluşan hadisedir. Daha sonra Resul’de (s.a.v.) bütün kemalatıyla nafiz olduğundan yani her haliyle nafiz olduğundan Resul’de (s.a.v.) her an Hakkın zuhuru mevcuttur. Her an Zat’i tecellisi mevcuttur. Ama o tecellisini dilediği zaman kul mertebesinden ortaya çıkartıyor, dilediği zaman Hakk mertebesinden ortaya çıkartıyor. Bu habibine verilmiş olan bir özelliktir. Cenab-ı Şeyh (r.a.) su ve yünü misal olarak veriyor.

 Nafiz ve menfuz olayında ikilik vardır. Yani su ve yün olayında, yani su vardır, yün vardır ikisi ayrı şeylerdir birbirine girmişlerdir. Ancak bunu misal olarak verilmektedir, aslı ise halbuki Hak ile kul suret kabul etmez. Hakk ile kul arasında ikilik kabul edilmez. İbrahim (a.s.) cem-i hazarat-ı ilahiyeye mütehallil olmakla yani bu dostluk bütün mertebelerde olmakla onlarla perdelenir ve bu surette de esma ve sıfat ile hak için gıda olur. Hz. İbrahim’in görüntüsü esma ve sıfat için gıda olur. Yani esmanın gıdası olur. Neden? Çünkü nafiz onun içine nufuz edince menfuz onun gıdası oluyor. Yani taşıyıcısı, ihtiyaç görüldüğü yer oluyor. Bunun aksi olarak eğer vucud-u Hak suret-i İbrahim’e mütehallil olursa Hakkın vücudu suret-i İbrahim’e mütehallil olursa yani dost olursa onunla mahcup olur. Bu suretle de Hak İbrahim’in sem’i, Basar’ı ve sair kuvvası olur. 

 Burada iki yönden de bakışı anlatmak istiyor, biri halktan Hakka bir de Hakktan halka. Şimdi, İbrahim’in sureti Hakk’ın sureti olarak görünürse Hak O’nda zuhur etti. Yani Hakk menfuz, İbrahim nafiz olmuş olur. Yani İbrahimiyet mertebesi nafiz, yani İbrahim’in kendi kimliği varlığı batına girmiş olur, Hak zahire çıkmış olur. Yani Hakk menfuz olur. Diğerinde ise Hakk İbrahim’de nafiz, İbrahim menfuz olur. Yani Hakk amir İbrahim memur olmuş olur. Diğer şekliyle İbrahim’i Hakk olarak gördüğümüzde İbrahim memur, Hakk amir İbrahim’de olmuş olur. Hakk bu surette Hakk İbrahim’in sem, basarı ve sair kuvvası olur. Yani İbrahim’de Hakk’ı müşahede ettiğin zaman İbrahim’i kaldırdığın zaman İbrahim Hakktır dediğin zaman Hakk onun duyuşu, görüşü ve diğer azaları olur. 

Velhasıl zahir üzerine gelen şey batından olduğundan ve batının kıvamı ve vücudu dahi zahirden bulunduğundan batın zahirin ve zahir dahi batının gıdası olur.

 Yani bir taraftan baktığın zaman batın zahirin gıdası, bir taraftan baktığında da zahir batının gıdasıdır. Böylece abd batına geçtiği vakit Hak onda tahallul eden onda muhabbet ehli olan zahir olup abd onun gıda ve kuvvası olur. Yani abdı kullanır. Abd ona zuhur yeri mazhar yeri olur. Yani saksı olur, ihtiyacını karşılar. Eğer Hak mütehallil ve batın olacak olursa yani batından Hakkı müşahede edecek olursak o zaman abd mütehallel ve zahir olur, abdin kuvva ve gıdası olur. Yani batın Hak, abdın gıdası ve kuvvası olur. 

---------------

8. paragraf:

İmdi eğer Hak zahir olacak olursa, halk onda mestur ve bâtındır. Binâenaleyh halk, Hakk’ın cemî'-i esması, sem'i ve basarı ve cemî'-i niseb ve idrâkâtı olur. Ve eğer halk zahir olacak olursa, Hak halkta mestur ve bâtın olur. Bi­nâenaleyh Hak halkın kulağı, gözü, eli, ayağı ve cemî'i kuvâsı olur. Nitekim hadîste vârid oldu (8).

--------------

Eğer Hak zahir olacak olursa halk onda mestur ve batındır. Böylece halk Hakkın cemi esması sem’i ve basarı yani duyuşu ve görüşü ve cemi niseb ve idrakatı nisbetler ve idrakatı olur. Eğer halk zahir olacak olursa Hak halkta mestur ve batın olur. Böylece Hak halkın kulağı gözü ayağı ve cemi kuvvası olur. Hak zahir ve halk batın ve mestur olmak suretiyle vaki olan kurba kurb-u feraiz derler. Hakk zahir ve halk batın ve mestur olursa yani zahire Hakk çıktığı zaman halk batın ve mestur, setr, örtünmüş olur, perdelenmiş olur. Böyle olmak suretiyle vaki olan kurba yani yakınlığa yani özleşmeye, hadisler ve ayetler her mertebeye hitap ettiği için bazı zahir ifadeler batında da kullanılıyor. Ama batın ehli o zahir ifadelerin içinde ne olduğunu müşahede edebiliyor.

 İşte buradaki kurbdan maksat yakiyn halidir. Hakk zahir ve halk batın ve mestur olmak suretiyle baki olan kurb’a yani yakiyn haline kurb-u feraiz derler. Yani farzlarla yaklaşmadır. Hakkın zahir olduğu yerdeki ilmin ismi kurb-u feraizdir. Farzlarla yaklaşmadır. Bunlarda beş vakit namaz ve Allah’ın emrettiği şeylerdir. Yani uluhiyet ahkamıdır. Farzlarla yaklaşma içinde iken Hakk zahir halk batın olur. Farz Allah’ın emridir, Allah’ın emri de Hakkın zuhura çıkmasıdır. Bütün farzlar budur zaten, farzlar Hakkın ortaya çıkması demektir. Genel farz budur. Bir başka şekilde sünnet ve farzın ifade edelim. Sünnet; halktan uzaklaşmak, farz; Hakkla olmaktır. İşte burada da Hakkla olduktan sonra O’nu zuhura çıkarmaktır. Kurb-u feraiz budur. Sünnet halktan uzaklaşmaktır. Yani sünnetlerin tamamını topladığımız zaman öz çekirdek olarak bu ifade kalır, halktan uzaklaşmak, yani dünyadan uzaklaşmak. 

 Yalnız şu şerhi koyalım, dışarıdaki halktan uzaklaşmak değildir. Halk anlayışından uzaklaşmak, halkta Hakkı müşahede etmektir. İşte halkta Hakkı müşahede ettiğimiz zaman kurb-u feraiz hükmü yerine gelmiş olur. “Kulum bana nafilelerle yaklaşır” buyurduğu halktan uzaklaşmaktır. Halkın içinde iken nafileleri yapmak suretiyle halktan uzaklaşmaya çalışıyoruz. Farzları yapmak suretiyle de Hakkla olmaya çalışıyoruz. İşte kurb-u nevafil ve kurb-u feraiz hakikati bundan ibarettir. Sünnet Efendimizin gerçek hali halktan alıp Hakka götürmektir. Yaptığı işler de sünnet olduğuna göre biz de O’nun yaptıklarını tatbik ettiğimize göre işte halktan uzaklaşmak sünnet-i seniyenin hakikati budur. Yani halkiyet anlayışından uzaklaşmaktır. 

 Dışarıdaki insanlardan değil, biz dışarıdaki insanları halk veya ehl-i gafilan düşündüğümüzü biz yapıyoruz. Eğer biz Hakkı onlarda müşahede ettiğimiz zaman onları hiçbir şekilde gaflet ehli olarak görebiliriz, ne de herhangi bir şey görebiliriz. Onlar ancak kendileri indinde gaflettedirler. O gaflet kendilerini ilgilendirir, tabi ki orada bir gaflet var, ama o kendilerini ilgilendiren, hangi mertebede ise kendileri o mertebeden yargılanacağından gaflet onları ilgilendirir. Hakkın müşahede edildiği bir yerde müşahede eden için gören ve görülen burada görecelik, mutasavvufun en ince noktalarından biridir bu. Evliyaların bazıları tabiat arzularından kurtulabilmek için belirli bir süre halktan uzaklaşmışlardır.

 Bir şeyi dışarıdan müşahede etmek daha da güzel olduğundan halkın yaşantısını dışarıdan müşahede ederek daha güzel değerlendirmişlerdir, sonra içlerine girmişlerdir, her türlü birlikteliği beraber yaşamışlardır. Efendimiz de bu hali yaşamıştır, vahiy gelmezden evvel Hıra dağındaki yaşantısı bunun aynıdır. Ama İslamiyet geldiği anda ayette şöyle buyuruyor, ﴿١﴾ يَاۤ اَيُّهَا الْمُزَّمِّلُ ﴿٢﴾ قُمِ الَّيْلَ اِلا قَلِيلا 73/1-2 “ Ey elbisesine bürünen, kalk neşret” Neşretmek dağda olmaz, insanların içinde olur. “Ey örtüsüne bürünmüş, örtünü aç artık gir halkın arasına “buyuruyor. Biz zannediyoruz ki çarşafın altına girmiş, örtünmüş uyumuş zannediyoruz, halbuki oradaki örtü; beşeriyet örtünü aç İslamlığın nasıl bir hakikat olduğunu insanın nasıl bir değerler olduğunu değer sistemi olduğunu, bunu aç buyuruyor, hicaptan sen de kurtul buyuruyor, başkalarını da kurtar buyuruyor.

 Ve de elbiseni temizle buyuruyor, yani üstündeki beşeriyet elbisesini temizle artık, dostluk elbisesi ile çık artık ortaya. Orada her şeyi ifşa et diye emir vardır. O güne kadar ifşa yoktu, gizli, gizli yapılıyordu. Çünkü vücudun aslı Haktır, bu vücut vacip ve farzdır. Bu kurbun sahibi ilahidir, yani kurb-u feraizin sahibi ilahi sevgilidir. O’nun süluku cezbeden sonradır, yani bu yolda süluk cezbeden sonradır, bakası fenasından evveldir, Hak ismi zahir ve tecelli etmiş olduğundan Zat’ı ve sıfatı fani olup mütecelli olan Hakkın idrakine alettir. O beden bir alettir, orda tecellisi Haktır. Bu surette abd Hakkın semi, basarı ve sair kuvvası, olur, nitekim Hak Teala 8/17 ayetinde buyurur, 

 وَمَا رَمَيْتَ اِذْ رَمَيْتَ وَلَكِنَّ اللَّهَ رَمَى “..attığında sen atmadın, atan Allah'tı!..” 

Bu ayette kurb-u feraiz anlatılıyor. Hakkı zuhura çıkarmak, Hakkla olmak, Allah’la olmak. (s.a.v.) Efendimiz buyurdular ki “Muhakkak ki Allah dedi ki abdının lisanından dedi ki Hamd edenin hamdını duyar” dedi. Abdinin lisanından söyletir. 

 Ve halk zahir ve Hak batın ve mescur olmak suretiyle vaki olan kurba dahi kurb-u nevafil derler. Nafile olan nefh edilmiş, kaldırılmış olan vucud-u halktır. Bu vücut ise asıl üzerine zaittir, yani fazladandır. Bu kurbun sahibi muhib-i ilahidir, süluku cezbeden evveldir, fenası bakasından mukaddemdir. Burada dervişin iki hali anlatılıyor, dervişliğin iki hali vardır, bunların birine meczub-u salik diğerine salik-i meczub derler. İşte kurb-u feraizin başlangıcı meczub-u salik yani evvela cezbe sonradan salik olma, salik-i meczub kurb-u nevafil hükmünde olan yönü evvela salik süluk etmek yani çalışmak, ondan sonra cezbe gelmektedir.

 Cezbeden maksat Hakta fani olmasıdır. Cenab-ı Şeyhin metinde beyan buyurduğu hadisten murat “Kulum bana yaklaştığı zaman yahut yaklaşırsa nafilelerle yaklaştığı zaman onun gözünde gören, kulağında işiten ayağında yürüyen olurum. “ buyurduğu bu kudsi hadisi gösteriyor. Cenab-ı Halil’in (a.s.) bu iki kurb ile takarrübü caizdir. Kurb-u nevafil, sülukunun evvelinde kurb-u feraiz sülukunun evasıt ve evahirinde olmak münasiptir. Yani sülukunun, yolunun ortasında ve sonunda olması münasiptir kurb-u feraiz. Yani kurb-u nevafil sülukunun başlarında ortalarına ulaştıktan sonra kurb-u feraiz ve sonu da kurb-u feraizdir. İkisi de vardır üstünde. Bütün Hakk yolcuları bu yoldan geçtiklerinden hepsinde aynı oluşum vardır. 

---------------

9. Paragraf:

Ba'dehû eğer zât-ı ilâhiyye bu nisebden âri olaydı, ilâh olmazdı. Halbuki bu nisebi, bizim a'yânımız ihdas etti. Binâenaleyh biz melûhiyyetimiz ile ilâhı ilâh kıldık (9).

---------------

 Eğer Zat-ı ilahiye bu nisebden ari olaydı ilah olmazdı, halbuki bu nisebi bizim ayanımız ihdas etti. Böylece biz meluhiyetimiz ile ilahı ilah kıldık. İlahi zat, uluhiyet, rububiyet, halıkıyet, rezzakıyet, musavviriyet gibi nisbetlerden ari olsa idi yani kendisinde böyle nisbetler olmasa idi böyle özellikler olmasa idi İlah olmaz idi. Yani Zat-ı ilahi sırf Zat-ı Mutlak olarak kendi bünyesinde olsaydı, kendisinde bu gibi özellikler olmasaydı İlah olamazdı. Tecellileri olmadığından İlah olmazdı. İşte bunlar marifetullahtır. Bunları bilmedikçe ne Allah’ı bilmemiz mümkün ne de kendimizi bilmemiz mümkündür. Bunlar ne kadar sağlam temellere dayanan bilgilerdir. İşte Rabbımıza ne kadar şükretsek azdır.

 Demek ki ezelde bunları böyle murad etmiş ki bugün bunlar ilah meluh hükmünde ortaya çıkıyor. Yoksa o tohum atılmamış olsaydı batın alemde, alem-i ervahta nasıl çiftçiler tohumu atıyor, orada üç beş ay karanlıkta kalıyor, işte bizde bu atılmış tohum gibi mana aleminde karanlıklardan dolaşıp oralarda, artık tohumların başak verme zamanı gelmiş ki bunlar zuhura çıkıyor. İlah olmaz idi, çünkü uluhiyet meluhiyetle-uluhiyet; İlah, meluhiyet de ilahı kabul eden- rububiyet dahi merbubiyetle yani Rab kendisine bağlı olan yani terbiye edeceği bir şeyle tahakkuk eder. Rab, Rab olarak tahakkuk etmiş olsa sadece bilinmezdi. Merbub olacak ki Rab faaliyete geçsin.

 İşte bu nisbetleri bizim ayan-ı halkiyemiz ihdas etti. Yani varlıklarda mevcut olan ayan-ı halkiye bunları meydana getirdi. Merbubiyetimiz rububiyeti meydana getirdi. Yani bizim eğitime ihtiyaç sahibi olmamız rablığı meydana getirdi. Eğer bizim eğitime ihtiyacımız olmasaydı terbiyeye ihtiyacımız olmasaydı o zaman Rabba ihtiyaç olmayacaktı, gerek kalmayacaktı. İşte çocuğun doğması annesini zaruri kıldı. Çocuk olmasaydı anneye ihtiyaç yoktu, anne de olmazdı. Merbubiyetimiz rububiyeti ve meluhiyetimiz dahi ilahın ilah tesmiye olunmasını iktiza etti. Yani ilahın ilah olarak isimlenmesini gerektirdi. Meluhiyetimiz demek ilahın bizim üzerimizde, ilahın tesiri olan meluhtur, ilaha ihtiyacı olandır. Yani fail meful gibi, ilah fail, meluh mefuldur. 

 İmdi bu nisbetler yani bu belirtilen haller, ilah meluh, Rab merbub gibi mertebe-i uluhiyette müteayyin olan Zat-ı mucideye aittir. Bunlar icat eden Zat’a aittir. Yoksa Zat-ı Mutlak’a bu gibi niseb ve izafetten, isim ve resimden ve sıfattan ve bir şeyle mahkumun aleyh olmaktan müstağnidir.

 Esas tenzih edilen şey Zat-ı Mutlaktır ama bunun yanında bir de Zat-ı Mukayyed vardır. Yani kayıtlanmış Zat vardır. Neyle kayıtlanmış, varlıkların özellikleriyle kayıtlanmış Zattır. İşte “Allah’ın Zat’ını düşünmeyiniz” buyurduğu hadis-i şerifte kastedilen Zat-ı Mutlaktır.

 Ama Zat-ı Mukayyedi düşünmeyin buyurmuyor. Yani efal ile, esma ile, sıfat ile zuhurda olan Zat-ı Mukayyedi düşünmeyin buyurmuyor. Ve O’nu düşünün buyuruyor, O’nu düşünmeye teşvik ediyor. İşte biz gene İslamiyetin her yönünü aşağı yukarı yanlış anladığımız gibi bu hadiseyi de yanlış anlayarak veya işimize gelerek Allah ile ilgili hiçbir mevzuyu kale almıyoruz, sadece İslam dinini bedeni oluşumlardan onun sünnetinden farzından zahiri sosyal yaşamından meydana gelmiş bir sistem zannediyoruz. Onu da hakkıyla yapsak o da yine çok iyi olacak, onu dahi şartlanmış bir bilgi ve sistem içerisinde kullanıyoruz. İşte potur giyeceksin, yok şapka giymeyeceksin, efendim biz bu şapka için şehit verdik, iyi halt etmişsin. Neymiş, gavur icadıymış.

 Elindeki her şey o gavur dediğin Allah’ın ilim tecellisinin zuhur ettiği mahallerden aldın elindeki her şeyi. Bu şartlanmışlar dini kıyafet zannetmişler. İşte Allah’ın Zat’ını düşünmeyin buyurduğu Zat-ı Mutlaktır. Zat-ı Mukayyedi düşünebilirsiniz. Zaten Allah’ın Zat’ını düşünmemize de gerek yok çünkü bizim mahalimizle ilgili değildir o yaşantı. O Allah’ın kendine ait olan hususi bir yaşantıdır. Nasıl her birimizin kendi evlerimizde kendimize ait özel bir yaşantımız var, yatak odası var, evlilik var çocuklar dahi oraya giremiyor, Cenab-ı Hakkın da kendine ait özel bildirmediği bir hali vardır. Eğer bildirse bizim aklımız almaz bizim programımız kaldırmaz orasını. 

 Çünkü biz tecelli tarafında yaşıyoruz, mutlakiyet tarafında yaşamıyoruz. Yahut mutlakiyet özelliğinde yaşamıyoruz. Zat-ı Mutlak’ın mutlak halinde yaşamıyoruz, orada yaşam yoktur zaten. Aklılar sonradan muhdesat oraya ulaşamıyor. Biz bir yönümüzle muhtesatız. Ancak tefekkür yönüyle orayı düşünmemiz mümkündür, Bizim gerçek bir Zat’ımız var, ama biz bunu bilmiyoruz, hakikati yönüyle yani içimizdeki en derunumuzdaki olan şeyin hakikatini daha biz bilmiyoruz. Çünkü bilmemiz de mümkün değildir. Buna gerek de yoktur. Biz ancak şuunatımızı biliyoruz yani zuhura çıkmış olan tarafımızı biliyoruz. Kendimiz böyle iken Allah’ın batınında olan özünde olan şeyi nasıl bilelim. Zaten lazım da değildir lazım olsaydı bilme yeteneği verilirdi. 

 Mutlak Zat bunun anlaşılması mümkün değildir. Anlaşılması için zuhura çıkmış olması lazımdır, hadis olması lazımdır, işte bizlerin de varlığı bütün bu alemde olduğu gibi muhdesat hep hadistir, yani sonradan meydana gelmiştir. Eğer bu sonradan meydana gelmiş varlıklar olmasaydı ne biz kendimizi bilirdik ne de Allah’ı bilirdik ne Zat-ı Mutlak’ı bilirdik. Bütün bu alemlerde var olan Zat-ı mukayyeddir, ancak Zat-ı mukayyed de bir yönüyle Zat-ı mutlak demektir. Nasıl ses kayıdı yaparken kasedin içine giren ses ne oldu, nafiz oldu. Kaset ve şeritler menfuz oldu. Kayıdı durdurduğumuz zaman, kasedi elimize aldığımız zaman nafiz yok menfuz vardır. 

 Yani içindeki ses, ilim, içindeki, bilgiler yoktur. Nafiz batında, menfuz zahirdedir. Ama ne zaman ki kasedi cihaza koyup konuşmaya başladığında nafiz zahir, menfuz batında oluyor. Çünkü o anda kasetle ilgilenen yok herkes sese dikkat kesilmiştir. İşte bu durumda Hakk zahir halk batın olmuş oluyor. Menfuz olmazsa nafiz olmuyor. Nafiz içerik öz, menfuz kabuktur. 

اِنَّ اللَّهَ لَغَنِىٌّ عَنِ الْعَالَمِينَ 29/6 Zat-ı mutlak yönüyle. Zat-ı mukayyed yönüyle o alemlerin rezzakıdır veya tecellisidir veya haydır, hayatıdır, veya ruhudur. Mutlak Zatisi sebebiyle alemlerden ganidir. Böylece Zat-ı mucide bu nisebden tenzih olunmaz. 

 Cenab-ı Hakkın mucit tarafını tenzih edemezsin, asli tenzih Allah’ın Zat’ını her şeyden tenzih etmektir. Ama diğer tenzih kendimizi Allah’ı yanlış anlamaktan tenzih etmemizdir. İlk tenzih o bize o lazımdır. Tenzihi kendimizde yapmamız lazım ki Hakkı en iyi şekilde anlayalım. Bir de Allah’ı mükevvenat üzerinde şunu yapmaz, bunu yapmaz, gibi sınırlamaktan tenzih edelim kendimizi. “O’nu hakkıyla takdir edemediler “ (39/67) hükmüne düşmemek için tenzih edelim. 

 وَمَا قَدَرُوا اللَّهَ “..Allah'ı hakkıyla değerlendiremediler!..” Her varlıkta Hakkın varlığını o mertebe gereği olarak görelim ve orada eksik bir şey görmeyelim. Allah’ı o mertebedeki eksiklikten tenzih edelim.

 Evvela kendimizi tenzih, diğeri mahlukat üzerinde, varlık üzerinde noksan bilmekten tenzih etmektir. Allah’ı noksan sıfatlardan tenzih etmek derken bu iki yön anlaşılıyor. Bir tanesi haşa Allah şunu etmez, bunu etmez, bundan tenzih ederiz diyor, işte bu yanlış anlamaktan Allah’ı tenzih ediyor. Öyle dediğimiz zaman biz Allah’ı tenzih etmiyoruz, Allah’ı sınırlamış oluyoruz. O’nun hakkında biz ahkam kesmiş oluyoruz, O onu yapmaz, bunu yapmaz diye. İşte bunlar hep O’nu hakkıyla tanıyamamanın neticesinde oluşan zanni hadiselerdir. Bu düşünceler, Allah’a yaklaşıyoruz hükmü altında uzaklaştıklarını çok açık olarak gösteriyor. 

 Bunlar Allah’a ulaşamayacaklarının da en büyük delilidir. Cenab-ı Hakkın “Mucit” esması var, dolayısıyla icaddan tenzih olunmaz, yani şunu yapmaz, bunu yapmaz diye. Yani “Hâlak“ esması, “Ceala” esması, bir de “Mucit” esması var, icat edici, yani icattan maksat yeni yeni hiç ortada olmayan makineler ortaya getirmesidir. Buradaki yaratma değil icattır. İcat ile yaratma ayrı şeylerdir. “Halak” başka “Fatr” başka, “Caal” başkadır, bunların hiçbirisi yaratma değildir. Fakat Zat-ı Mutlak’a tenzih olunur. Zat-ı Mutlak’ı tenzih edersin ama diğer şekilde tenzih edemezsin. Velhasıl Zat niseb-i ilahiye ve halkiyeden ari olaydı yani ilahi nisbetler ve halk nisbetlerinden ari olaydı yani ayrı olaydı, zat-ı mutlaka olur, ilahi isim ile isimlendirilmezdi. 

 Yani Cenab-ı Hakkı her türlü halden tenzih ettiğin zaman ne ilah var ne de meluh vardır. Ne rab var ne de merbub vardır. Adem’den (a.s.) önceki varlıklar Allah’ın efalini esmasını ve sıfatlarını yansıtıyorlardı, Zat’ını yansıtamıyorlardı. Neden çünkü Zat’ı daha latif olduğu için kesif alem onu yansıtıcı değildi. Ne zaman ki وَنَفَخْتُ ile nafiz oldu, o zaman işte “menfuz” ortaya çıktı. Yani aynanın arkasına cila oldu Adem, yani nafizin cilası oldu. Bütün Zati tecellilerini orada gösterdi. Cenab-ı Hakkın “Mucit” esmasıyla bu alemleri icat etmesi ve zuhura getirmesi O’nun her yönüyle istilasıdır. Orada kendi zuhurunun ortaya çıkmasıdır. 

 Misal: İnsan mefhumu aklımıza geldiği vakit, ona nisbet edilen onda meydana gelen mimarlık, ressamlık, hattatlık gibi sıfatları bu mevhum haricinde kalır. Çünkü o mefhum bu mertebe-i ıtlakta bunlardan müstağnidir. İnsanı düşündüğün zaman bunun özünde ressamlık var, hattatlık var, mimarlık var, bunun gibi her şey var. Her şey var ama zuhura çıkmadığı için yok hükmündedir. Bu mertebe-i ıtlakta bunlardan müstağnidir. Yani kendisinde bu nispetler var fakat zuhura çıkmamış olduğundan bunlardan müstağnidir. Yani bunlardan ganidir. Yani bunlarla kayıtlanmış değildir. Sadece Zat’ıyla mevcuttur. Her bir fiilin ortaya getirilmesi o fiille kayıtlanması demektir. Çünkü o fiili yapıyor, Zat-ı Mutlak sonsuz, kayıtsızdır. Ama ne zaman bir suretler yapmaya başlıyor, o suretle kayıtlanmış oluyor. Kendisi de yaptığı iş de kayıtlanmış oluyor. 

 Biz kendi varlığımızda zat-ı mutlak iken herhangi bir faaliyete geçtiğimizde zat-ı mukayyed olmuş oluyoruz. Bu niseb kendisine izafe edilmemiş olsa da yine insan mefhumu mutlakiyetle beraber kaimdir. Yani bizde ressamlık, hattatlık, kimyagerlik vs. olsa da olmasa da yani bunlarla nisbetlendirilse de nisbetlendirilmese de o kişi yine o haldedir. Yani Zat-ı mutlak halindedir. İnsanın insan olması için mimar, ressam, hattat olmasına ihtiyaç yoktur. Bunlar hep izafi şeylerdir, fakat onun mucitliği mevzubahis olunca kendisine bir takım nisbetlerin izafesi lazım gelir. İnsan, insan olarak durduğu zaman hiçbir özelliğine onun ihtiyacı yoktur. Ama mucitliği mevzubahis olduğu zaman yani bir şeyler ortaya çıkaracağı zaman o zaman bu icatlar kendisinde bulunan ressamlık, hattatlık, mimarlık gibi şeyler o zaman ortaya çıkar.

 Yani bunlar kendisinde olmasa da Zat’ına tesir etmez bunlar, zatı yine zatıdır, bir eksiklik getirmez. Fakat onun mucitliği mevzubahis olunca. Ve o zaman belirginleşir. Mimar bir bina inşa ve ressam bir resim yapmadıkça kimse onlara mimar ve ressam demez. Bir ressam ömründe hiç resim yapmamış olsa ona kimse ressam demez. Eğitimini yapmış da olsa tanınmayan bu kişi hiç resim yapmadığımdan onun ressamlık yönü bilinmeyeceği için ona kimse ressam demez. 

 Bilinmesi için ispatlaması lazımdır, ispat için de resim yapması lazımdır. Böylece mimarı, mimar, ressamı da ressam kılan bina ve yapılan resimdir. Yani yaptıkları iştir. Bunların zuhur ve ızharları bizim kemalatımızdır, çünkü onun kaynağı bizim zatımız dan gelmektedir. İşte o eserler bizim varlığımızla parlıyor yani ayan oluyor. Farz edelim binanın lisanı olup ta “beni inşa eden mimarı, mimar kılan benim mamuriyetimdir.” dese, doğru söylemiş olur. O resim kalksa da ressamı ressam yapan benim dese o da hak sahibidir. Çünkü o da bir varlık kazandı, kimlik kazandı, mucit onu icat etti ama o mucid de o icadı ile ortaya geldi, kendini ispatladı. Yoksa o olmasaydı kendi halinde duracaktı. 

 İmdi bu misal akılda olanı tavzih etmek için misal olundu, yoksa her ne kadar oradaki resim veya bina ben onun ondan ayrı değilim demek suretiyle doğruyu söylüyorsa da ama hakikatte yine de o onun aslı olarak o değildir. Onun için bir çok yollar bu tevhid yolunda bozulmaya gitmiştir veyahut daha baştan anlaşılmaz halde söylenmeye başlanmıştır. Kimisi “Cebriyeye” kaymış, kimisi “Mutezile” ye kaymış, kimisi ehl-i sünnetin zahirinde kalmış, ehl-i sünnetin batınıyla birlikte bu eğitimin alınması işte o zaman gerçek islamiyetin ortaya çıkması demek Allah’ın da her varda her yerde ortada olduğunun müşahedesi gibi, yani apaçık meydana çıkmıştır.

 Nitekim ayan-ı şehadiye ile ayan-ı gaybiyenin Hakkın vücudu haricinde vücud-u müstekilleri yoktur. Yani ayan-ı şehadiye yani şehadetteki ayanlar yani bu ortadaki müşahede alemindeki bu ortada olanlar, ayan-ı gaybiyenin yani gaybda olan ayanların Hakkın vücudu haricinde vücud-u müstakilleri yoktur. Yani bunların hepsi Allah’ın varlığı içindedirler. Böylece biz meluhiyetimiz ile İlahı ilah kıldık. Yani biz kulluğumuz ile ilahı ilah kıldık. Nasıl resim o ressamın varlığını ortaya çıkarıyor ise eğer bizim kulluğumuz olmasaydı yani meluhiyetimiz olmasaydı İlah ortaya çıkmazdı. Meluh olmadığı zaman ilah kime ilahlık yapacaktı.

 Biz meluhiyetimizle “İlahı ilah kıldık” kelamı binanın mimara söylediği kelama benzemez. Zira binanın vücudu mimarın vücudundan hariç ve müstakildir, bizim vücudumuz ise vücud-u Haktan hariç değildir. Verilen resim, ressam ve bina, mimar misali mutlak manada değildir, belirli bir yön açması içindir. Binanın vücudu ile mimarın vücudu aynı şey değildir. Her ne kadar bina dese ki ben senden ayrı bir şey değilim, yani sen benimle varsın, yani ben var isem sen varsın yani benim varlığım sendeki ilmi ortaya çıkarmaya sebep oldu, yani benimle sen varsın, dediği gibi değildir. Yani ilah ile meluh arasındaki oluşum. Çünkü bizim vücudumuz ise vücud-u haktan hariç değildir. Biz meluh olduk, Allah ilahdır ama o bina ile kişi gibi ayrı şeyler değildir, çünkü İlah’da meluh da aynı vücuttur, aynı vücuttadır. İnsandaki cüzi irade de o vücudun içindedir. Nar tanesi gibi.

 Nar dediğimizde hepsi nardır. Ama içini açtığımız zaman tek tek nar tanesi, açılınca başlangıçta nar derken açılınca nar tanesi ismini alıyor. “Nar” dediğimiz zaman hepsini kastediyoruz tanede hepsinde bir cüzi irade vardır. Ama narın dışında değildir. 

 Yani hepsi Hakkın vücudunda ayrı bir vücutları yok demektir. Ama Cenab-ı Hakkın diğer mahlukattan ayrı insana verdiği değeri buradan anlıyoruz. Yine de kendi vücudu içerisinde. Yani Cenab-ı Allah kendi vücudu içerisinde bazı mevcutlar ortaya koyuyor. Vücud-u mutlak başka mevcutlar başkadır. Vacip ve mümkün onun gibi. Vacip; Allah’ın vücudu, mümkün de mevcut olan mevcudattır. Yani muhdesat, hadis olandır. Ama bunlar Hakkın vücudundan ayrı olan şeyler değildir. Tecellileri itibariyle değişik isimler alıyor.

 İşte insanın rolü burada Cenab-ı Hakkın kendi varlığı nasıl istiklal halinde ise bütün mevcudatında yani Allah istiklaliyle, irade sahibidir, hürriyeti vardır, “O’na yaptığından sorulmaz” muhtariyeti vardır. İşte insan da Allah’ın bütün bu vasıflarına sahip kendine tanınan yerde muhtariyeti vardır. Hakk vücudunda olduğu halde. Burası insanın tanınması için çok mühim bir varlıktır. Hakkın vücudunda olduğu halde Cenab-ı Hakk kendi vücudunda yani kendi saltanatında ona muhtariyet vermiştir. Halife olması da bu yöndendir. Başka hiçbir mahlukatta böyle bir özellik yoktur, muhtariyet yoktur, hepsi zuhur mahalidir onların sadece. Ama insanın bizatihi kendisi zuhurdur, Zat’i zuhurdur. 

----------------

10. Paragraf:

imdi biz ma'rûf olmayınca ilâh da ma'rûf olmaz. Onun için Resûlullah (s.a.v.): "Bir kimse nefsini bilse, muhakkak Rabbini bilir" buyurdu. Halbuki o, Allah'ı bilen halkın a'lemidir. Ba'zı hukemâ ve Ebâ Hâmid: "Allah âleme nazar etmeksizin bilinir" diye iddia ettiler. Bu ise galattır. Evet, Zât’ın kadîm ve ezelî olduğu bilinir. Lâkin me'lûh bilinmeyince, zâtın İlâh olduğu bilinmez. Şu halde me'lûh ilâha delîldir(10).

---------------

 Biz maruf olmayınca İlah da maruf olmaz. Yani biz bilinmeyince İlah da bilinmez. Onun için Resulullah (s.a.v.) “bir kimse nefsini bilse muhakkak Rabbını bilir” buyurdu. Halbuki o Allah’ı bilen halkın alemidir. Yani Allah’ı bilen halkın bayrağıdır, Bazı alimler “Allah aleme nazar etmeksizin bilinir “diye iddia ettiler. Bu ise düşük bir sözdür, böyle bir şey mümkün değildir. Evet Zat’ın kadim ve ezeli olduğu biliniz, yani Zat-ı Mutlakın kadim ve ezeli olduğu bilinir lakin meluh bilinmeyince Zat’ın ilah olduğu bilinmez. Şu halde meluh ilah’a delildir. 

Meluh: ilahı olan demektir. İlah’a muhtaç olan, ibadet eden anlamlarındadır. 

 Yani biz ki meluhuz, bilinmesek ilah dahi bilinmez. Yani biz ki İlah’a muhtacız, ilahımız var ama biz olmasak ilah bilinmez. Nitekim rububiyet merbubiyetle sabit olduğu ve Rab merbub ile bilindiği için yani merbub olmasa Rabbı kim bilecektir. Merbub olmasa Rab hiç bilinmez. İşte o yüzden (s.a.v.) Efendimiz; Rabbı bilmeyi nefsi bilmeye bağladı. Çünkü sen merbub olduğun için merbubunu bilen Rabbını biliyor. Merbub biliyor Rabbını. Eğer biz gerçekten merbub isek Rabba bağlı isek Rabbımızı bileceğiz. Ama biz daha sonraları yükseldiğimizde Rahman’a merbub isek yani Rahman’ın kulu olduğumuzda Rahman’ı bileceğiz. 

O zaman İlah’ın kulu olduğumuz zaman İlah’ı bileceğiz, Allah’ın kulu olduğumuz zaman Allah’ı bileceğiz. Tarikat denilen gruplar bunun kelamını söylerler ama ne olduğunu bilmezler. Bu bir sefere olacağını zannederler halbuki her mertebede nefsini bilir ve o mertebenin Rabbını bilmiş olursun. Çünkü Rabbın bir mertebeden ibaret bir şey değildir. Allah korusun ki Ebu Ali Sina ve ona tabi olan hükema ve Eba Hamid İmam Muhammed Gazali aleme nazar etmeksizin Allah’ı bilmek mümkündür diye iddia ettilerse de bu davalarında hata ettiler. Neydi bunların iddiaları, “Bu aleme bakmadan bu aleme ihtiyaç olmadan Allah’ı bilmek mümkündür” dedikleri için. 

 Kendi kendini yalanlamış tekzib etmiş oluyor, kendisi bu alemde olduğu için zaten var, kendisi var olduğu için bunu düşünebiliyor, olmasa düşünemeyecektir. Bu bilim adamları hata ettiler, zira uluhiyet haysiyetiyle Allah’ı bilmek aleme nazar etmeye dayanmaktadır. Uluhiyet özelliği ile Allah’ı bilmek aleme nazar etmeye bağlıdır. Ve ayat-ı ilahiye, afak ve enfüste zahirdir. Nitekim Kur’an-ı Kerimde 41/53 ayetinde buyurur, 

 سَنُرِيهِمْ اَيَاتِنَا فِى الاَفَاقِ وَفِۤى اَنْفُسِهِمْ حَتَّى يَتَبَيَّنَ لَهُمْ اَنَّهُ الْحَقُّ 

 Biz ayetlerimizi yakında göstereceğiz, Ayet Kur’an demek, Kur’an da Zat demektir. Bu Furkan’da Kur’an’ı göstereceğiz demek olur. Kendi nefislerinizde ve afakta, burada çoğul var, çoğul da furkandır. Her mertebeyi hakkıyla fark etmektir Furkan. Yani Uluhiyet mertebesinden ayırt etmektir. Yoksa kesret aleminden bir çok şeylerin farklılığın manasına değildir. 

 Hakikat-i ilahiyenin özelliklerini uluhiyet mertebesinden fark etmektir, Kur’an’daki Furkanlık. İşte burada da Furkan’dan bahsediyor. Nefsimizde ve afakta olan farklı özellikleri uluhiyet zuhurlarını yakında göstereceğiz diye. İşte bu hazarat-ı hamsenin başlangıcı yani miracın da başlangıcı yükselişin de başlangıcıdır. Bunların açıklığa kavuşsun diye muhakkak ki onların Hakk olduğu açık olarak size beyan olsun diye göstereceğiz. Zat’ı o kadar açık olarak yansıtıyor ki daha bu ayeti okuyup hayalde yaşayana diyecek laf yoktur. حَتَّى يَتَبَيَّنَ لَهُمْ اَنَّهُ الْحَقُّ “Muhakkak ki bu alemlerdeki varlıkların hepsinin Hak olduğunu nefislerinde ve afakta göstereceğiz” buyuruyor. ki Hakk onlarda zahir ola. Halk zahir Hakk batın iken o zaman bu ayet geldiğinde bu ayet faaliyete geçtiğinde nafiz o vücutlar da menfuz olduğunda ama bu ayetin gelmesi lazımdır, nafizin oraya ulaşması lazımdır. O nafiz olan ayet menfuza geldiğinde menfuzda faaliyete geçtiğinde o zaman evvela Halk zahir iken Hakk batın iken ama o ayet-i kerime faaliyete geçtiğinde bu sefer zahiri Hakk, batını halk olmuş oluyor.

 Yani kendini içeriye çekiyorsun benliğin gaybda oluyor, yani sen gaybda oluyorsun, Hakk sende zahirde oluyor. Ve keza hadis-i kutside “Ben gizli bir hazine idim, bilinmekliğimi istedim bu alemleri halk ettim “ buyuruldu. Manayı alisi yani, ala manası “Ben gizli bir hazine idim bilinmeme muhabbet ettim, halkı bilinmem için halk ettim“ İşte bu ayet ve hadis Hakkın aleme nazarla bilineceğinin şahididir. Ben gizli bir hazine idim dediği Hakk’tan halka, ama yakında göstereceğiz dediği, halktan Hakka dönüşü gösteriyor. Zat-ı Mutlak’ın aleme nazar etmeksizin kadim ve ezeli alemlerden gani olduğu herkesin kabul ettiği yoldan toplu olarak bilinir. Yani kelam ile bilinir. Fakat meluh ile ilahın delili olduğundan o bilinmeyince Zat’ın ilah olduğu bilinmez. Yani dilimizde olan bir kelamla Allah var diye bilinir. Ama müşahede yoluyla mutlak ispatlanması ilah ve meluh olmadıkça bilinmez.

 Böylece Allah’ın uluhiyetini bilmek aleme nazar etmeye bağlıdır. Zira uluhiyet mertebesi ne kadar esma-i ilahiye ve sıfat-ı rabbaniye varsa hepsine camidir, esma ve sıfat ise mezahir olmayınca müteayyin ve mütehakkık olmaz. Yani meydana gelip de tahakkuk etmez. Fakat Hakkın vücut-u Zatisi asla bir şeye mütevakkıf değildir. Yani Zati vücudu bir şeyle durucu değildir. Çünkü zatiyeti cihetinden esmadan ve onların mezahiri olan alemlerden ganidir. Yani Zat’i itibariyle ganidir. Zaten Zat’ını düşünmek için de izin yoktur, Allah’ı o yönüyle bilmek mümkün değildir. Meluh ve ilah yoluyla Allah’ın o yönünü bilmek mümkündür. 

---------------

11. paragraf:

Bundan sonra, ikinci halde, sana keşf i'tâ eder ki: Tahkîkan Hakk'ın nefsi, kendi nefsine ve ulûhiyyetine delîl oldu. Ve tahkîkan âlem, onların suver-i a'yân-ı sabitesinde Hakk'ın tecellîsinden gayri değildir. Şöyle ki, o a'yânın vücûdu o tecellî olmaksızın müstahîldir (11).

-----------------

 İlah’ı meluh ile bildikten sonra, yani ilah olması için bir meluh olması, ilaha yönelen birisi olması lazım gelir. Yani ibadetin bilinmesi için ibadet edenin olması lazımdır. İbadet eden olmazsa ibadet bilinmez. İşte Allah’ı bilen olmazsa Allah bilinmez. İkinci hal olan makam-ı Cem’de aynı basiretin sana keşif verir. Yani senin özündeki ayan-ı sabite ayn-ı basiretin sana keşif verir. Bu keşif Hakkın nefsi kendi nefsine ve uluhiyetine delil olduğunu ve alem denilen şeyin ancak o alem efradının ayan-ı sabiteleri suretlerinde Hakkın tecellisinden gayri bir şey olmadığını ve o ayan da vücudu da o tecelli olmaksızın muhal olduğunu bilirsin. Yani imkansız olduğunu bilirsin. Yani ayan-ı sabitelerin bütün bu alemde var olan ayan-ı sabiteler tecelli etmemiş olsaydı Hakkın varlığını bilmen mümkün değildi. Ayan-ı sabitelerin suretlerinde Hakkın tecellisinden gayri bir şey olmadığı yani ayan-ı sabite, öz program, o programın zuhura çıkması hadis, muhdes olması Hakkın tecellisinden gayri bir şey olmadığını, bunu bilirsin.

 O ayanın vücudu da tecelli olmaksızın muhal olduğunu bilirsin. Yani Allah’ın o ayanın vücudu ayandaki tecelli olmazsa ortaya gelmez, muhaldir, imkansızdır. O zaman da bilinmesi mümkün değildir. Hani bir ressamın ayan-ı sabitesi olarak resmi kendi beyninde tasavvur etmesi bir başkası tarafından bilinmesi mümkün olmayan bir şeydir. Bilinmesi için resim edilmesi lazımdır, o resim de ayan-ı sabiteden kaynaklandığına göre ayan-ı sabitenin ispatıdır o resim. Ama o resim olmazsa da ayan-ı sabite bilinmez. İkisi de birbirine bağlıdır. Ayan-ı sabite olmazsa resim de olmaz. O resim ayan-ı sabitenin ta kendisidir. Ama o resim olmazsa da ayan-ı sabite de bilinmez.

 Şimdi meluhun hakikatine nazar olunduğu vakit yani ilaha yönelmiş olan meluh, ilahlanmış olan yani ilaha dönen olduğu vakit onun vücut-u zihniyesi yani zihindeki mevcudiyeti ayan-ı sabitesinde çok mukaddes (akdes) nefes ile Zat’ın tecellisiyle ve saniyen vücud-u aynisi dahi esma ve sıfatın tecellisiyle olduğu görülür. Bu surette ayan-ı sabiteye nazaran Hakkın nefsi yani meluhun ayan-ı sabitesinde tecelli-i zatıyla mütecellisi kendi Zat’ına delil olur. Yani her varlıktaki nefes-i akdes, yani mukaddes nefes sonra o nefs hükmüne giriyor, ayan-ı sabiteye nazaran Hakkın nefsi yani meluhun ayan-ı sabitesinde tecelli-i zatıyla tecellisi kendi zatında delil olur.

 Yani o resmin orada ortaya çıkması o resmi yapanın zatına delildir. Şimdi o resim bir bakıma kendinin zatının delilidir. Şu gözlük diyelim, bu gözlüğün ayan-ı sabitesi gözlüğü yapanın beynindeki formasyonu forum vermesi veyahut bunun planını projesini çizmesi beyninde ayan-ı sabitesi neticesinde zuhura çıkmış oluyor. İşte bu gözlüğün ayan-ı sabitesi o kişinin beynindeki proje ama aynı zamanda da o projeyi de üreten yani ayan-ı sabiteyi de üreten bir varlık olduğundan bu gözlük aynı zamanda hem kendi ayan-ı sabitesinin ispatı hem de zatının ispatıdır. Bu mukaddes nefes-i akdesin de ispatıdır. Dolayısıyla Allah kendi vücuduyla mevcut olması o mevcudat onun kendisinin tam ispatıdır. Yani her varlıkta görünen Hakkın Zat’ından başka bir şey değildir. İnsanın dışındaki varlıklar kendi varlıklarının hakikatinin farkında değildir, sadece zuhurdadırlar, Yani bir zuhur göstermektedirler kendilerine ait bir varlığı yoktur. كُلُّ شَىْءٍ هَالِكٌ اِلا وَجْهَهُ 28/88 Her şey helak olacaktır, dediği bizim bunlara verdiğimiz hayali vücutları ortadan kalkacak Hakka inkılab edecektir. O zaman şeyiyyet kalmayacaktır. Eşya tamamen yanacak yok olacak değildir. 

 Bizim hayalimizde varlık verdiğimiz bu varlıkları yine bu hayalimizdeki varlıklarını sileceğiz. Onun yerine de “Hakkın tecellisidir”i koyacağız. Cenab-ı Hakk bütün esma-i ilahiyesini Kahhar esmasıyla geri çekecek, Kahhar esması başta olmak üzere yıkacak yani geriye çekecek esma-i ilahiyeyi, esma-i ilahiyeyi geriye çektiği zaman bu varlıkların özü esma-i ilahiye o zaman kıyamet denilen hadise meydana gelecek. Bütün bu zahirde görünen şey Kahhar esmasıyla batına çekilecek, yani ism-i Zahir, ism-i Batın’a dönüşecektir. Yok olacaklar, zaten asılları yoktur. Hakkın varlığı bunlarda mevcuttur. İşte gerçek tevhid zahir ve batın ilmini birlikte yaşayabilmektir. Bizim kıyametimizin daha bugünden kopması lazımdır. Yarın gelecek kıyamet bizi ilgilendirmiyor. Çünkü kıyamet bizden sonraki nesiller üzerine koparsa biz kıyameti görmezsek ne haberimiz olacak ki kıyametin halinden. Ama bu yaşanması lazım olan bir gerçektir. 

 Nasıl bu alemin varlıkları hayali varlıklar ise aklımızda yani biz onlara birer hayal vermişsek, hayali varlıklar hükmüne getirmişsek, vehim; olmayanı var, varı da yok gösteriyordu işte bunun bugünden ortadan kalkması gerekiyor. Hem bu alemin içinde yaşayacağız bu varlıklarla birlikte, hem de bunların hakikatinin ne olduğunu bilerek yaşayacağız.

 İşte bizim kıyametimiz o zaman kopmuştur, bu bilgiler geldiği zaman işte bu bilgiler bizim hadimiz, mehdimizdir. Mehdi, Hadi ne demek? Mudil ismini ortadan kaldırmak hakiki bilgiyi ortaya getirmektir, hidayeti ortaya getirmektir. Sadece ehl-i küfürden kelimeyi tevhid getirerek müslüman olmak değildir. Hadi isminin gelmesi sadece zahiri kelamla zahiri müslüman olmak değildir. O zahirdeki hidayettir, bir de bunun gerçek yaşamdaki Hadi ismine ulaşması lazımdır. Bu mükevvenatın ayanına nazaran ayineyi meluhta ve meluh hasebiyle mukayyeden zahir olan Hakkın nefsi mutlak olan kendi Zat’ına ve nefsine ve mertebe-i cami olan uluhiyetine delil olur. Ayan-ı kevniyeye nazaran ayan-ı meluhta yani bu alemde ayan-ı meluh da bu alemde yani ibadet eden de bu alemde mükevvenat alemi de burada meluh da buradadır.

 Madde alemi olacak ki mükevvenat olacak ki o meluhun da kevniyeti yani kendi varlığı vücudu olacak ki burada meluhiyetini yapabilsin. O meluh hasebiyle mukayyeden zahir olan Hakkın nefsi yani meluha bir ilah lazım, işte o meluh sebebiyle Hakka yani ilaha yani Hakka mukayyeden zahir olan Hakk, burada mutlak Hakk demiyor, kayıtlı Hakk diyor. Hani Zat-ı mutlak, Zat-ı mukayyed demiştik ya kayıtlı Hakk neyle kayıtlı, bu kayıt kendi kendisini belirli suretlerde ortaya çıkarmasından dolayı kayıtlı, suretlere özellik vermesinden yönüyle kayıtlıdır. Mesela insanla kayıtlıdır, ne şekilde, zaman, zaman kayıttan çıkıyor ama onlar istisnadır. Bakın her insanın bir başı iki kolu iki ayağı vardır. İşte bakın Hakk burada mukayyettir. Kayıtlanmıştır, insan bu kaydın dışına çıksa o zaman insan sureti olmaz. Bir başka isim vermek gerekir. İşte her mahal kendi varlığı, özüne göre tasavvur edildiğinden o şekilde kevn aleminde görüldüğünden Hakk kendi kendini kayıtlamıştır. 

 O kayıt aslında onun kayıtsızlığının ifadesidir. Neden çünkü başkası onu öyle kayıtlamıyor, kendi kendinin arzusu neticesinde kayıtlanmış oluyor. Buna kayıtlanma denmez, arzu-u ilahi denir. 

فَلَنْ تَجِدَ لِسُنَّتِ اللَّهِ تَبْدِيلا وَلَنْ تَجِدَ لِسُنَّتِ اللَّهِ تَحْوِيلا 35/43 “..Allah’ın sünnetinde, yolunda değişiklik olmaz sapma da olmaz “ ayeti kerimesi der, ne yönden; 10 bin senedir o buğday tanesi hep kendisini üretir, bir değişiklik yoktur, insan da 10 bin yıldır hep aynı değişmemiştir fiziki yapı olarak. Giyim kuşamdaki değişiklikleri insan değiştiriyor. Özü itibarıyla değişiklik yoktur. İşte Allah’ın yolunda değişiklik yoktur. Ne zaman değişecek, dünya son bulduğu zaman değişecek. Kıyamet koptuğu zaman bu insan şekli değişecektir. Yani etten kemikten meydana gelen bu insan şekli değişecektir. Gidilecek yere göre oranın malzemesinden birer elbise verip öyle kayıtlanacaktır. 

 Burada mesele olan bizim öz kimliğimizin yerinde olmasıdır. Cesedimizin değişmesi bizi ilgilendirmiyor. Biz askere gidiyoruz, asker elbisesi giyiyoruz, polis oluyoruz polis elbisesi giyiyoruz, hacca gidiyoruz, ihram giyiyoruz, biraz duygular artıyor o da kilo ile tartılan bir şey değildir. Kendi zatına ve nefsine ve mertebe-i cami olan uluhiyetine delil olur. Yani bütün mertebelerine cami olan ilah uluhiyet mertebesinin delilidir. 

-----------------

12. Paragraf:

Ve tahkîkan Hak, bu a'yânın hakayıkı ve ahvâli hasebiyle mütenevvi' ve mutasavver olur. Bu keşf dahi, Hakk'ın bizim ilâhımız olduğuna ilim husulünden sonradır (12).

-----------------

 Tahkikan Hak bu ayanın hakayıkı ve ahvali hasebiyle çeşitli şekillerde suretlenmiş olur. Bu keşif dahi Hakk’ın bizim ilahımız olduğuna ilim husulünden sonradır.

 Bu halin ancak keşif yoluyla anlaşılabileceğini ifade ediyor. Yani bir alimin bu şekilde anlatmasıyla olacak bir iş değildir. Hiç alt yapısı olmayan bir kimse bunu duymuş, dinlemiş olsa o sadece bir ilim olarak gelir ve güzelmiş der geçer gider. Bu ilmin oturması için keşif yoluna keşfe ihtiyaç vardır. Bu keşif nedir, işte burada izah edilenler, kişiyi müşahedeye yöneltir. Yani ilmimiz sadece dilde iken dimağa intikal eder. Yani kafamızda yer tutmaya başlar, oradan da gönlümüze iner. İşte مَا كَذَبَ الْفُوءَادُ مَا رَاَى 53/11 “gözünün gördüğünü kalbi yalanlamadı” hususu ortaya çıkar. Eşyaya baktığımızda onun bir yönüyle eşya olarak görür ama özü itibarıyla da Hakkın ayan-ı sabitelerinin zuhurundan başka bir şey olmadığını bu eşyanın kendine ait bir hüviyeti, hürriyeti olmadığını anlar bu da ancak keşifle olur, bu ilimde zaten bu keşif olmuş olur.

 Kişi bunları kendi kendine şahit olması belki çok uzun seneler sonrası olabilir ama büyüklerimizin bizlere bıraktığı miraslarla-onlara ne kadar şükretsek haklarını ödeyemeyiz- bunları anlamaya çalışmamız, bunlar üzerine meşkul olmamız, bunların keşfi bize açmış olması demektir. Yani şu konuştuğumuz şeylerin neticesinde keşifler bizlere açılmış oluyor. Bu hakikatleri keşfetmek Hakkın bizim ilahımız olduğuna Yani Allah’ın bizim gerçek ilahımız olduğuna izin yoluyla ancak bildikten sonra bunlar açılır. Eğer biz ötelerde olan Allah’a yönelir de Allah’ı oralarda bilirsek, bulmaya çalışırsak, bu ilim bize keşf olunmaz. Ötelerde aradığın Allah’ın tecellisini nerede bulacaksın ki. 

 Evvela bu ilim olarak bilinecek ilmel yakın olarak bilinecek, sonra müşahede sahibi olacaksın aynel yakınyn olarak. Yani sana hasıl olan keşif yani sende meydana gelen keşif yani müşahede ayanın hakikatleri icabına göre türlü türlü görünen bu surete girenin HaKk olduğunu bildirir. Hani konuşmalarımızda mümkün olduğu kadar müşahede ile edindiğimiz bilgileri söylemeye çalışıyoruz, yoksa hayali bilgileri değil, sadece ilmi bilgileri değil. Müşahadesi olmadan konuşulan söz zaten tesir etmez karşı tarafa, açmaz, yani onun perdelerini açmaz, açamaz yeterli olamaz.

 İşte “Kahhar” esması veya “kıyamet” demek kişinin eski bilgilerini yıkmak demektir. Onları bir tarafa atmak demektir. Yalnız bu eski bilgilerin içinde faydalı olanları da vardır, nasıl bir binayı yıkarken kullanılacak olanları ayırırlar veya bir başka yere camekan yaparlar, tahta yaparlar, direk yaparlar, bunun gibi.

 Eski bilgilerimizin hepsini atmak değil belirli bir süre biraz kenara çekmek zaman geldiğinde yine onlardan yararlanmak yerine oturtarak yararlanmaktır. Yeni bir bina kurmak için kullanmaktır. Mevlana Hz.leri “Eğer yenisini kuramayacaksan eskisini yıkma” buyurmuştur. Ama yenisini kurabileceksen hemen yık. Sana hasıl olan keşif ayanın hakikatleri icabına göre yani ayan-ı sabitelerin hakikatleri hallerinin icabına göre türlü türlü görünenin ve surete girenin Hakk olduğunun bildirir. 

İşte bu keşif dahi biz kendi nefsimizi “meluh” ve merbub ve Hakkı İlah ve Rab bildikten sonra bizlere hasıl olur. Yani biz kendi nefsimizi “meluh” yani ilah’a mensup, “merbub” yani Rabba bağlı oldu bildikten sonra bize ancak keşif olunur. Eğer biz kendimizi nefsani yönümüzden ben asarım keserim ben şöyle ederim böyle ederim diye düşündüğü bu kanaatte olduğu sürece insanın kendini ve Hakkı tanıması mümkün değildir. 

 Evvela kendi acziyetini bilecek ilahına ve Rabbına bağlı olduğunu bilecek ki ondan sonra bu yol ona açılmış olsun. Senin kapına gelmeyen bir dilenciye para verilir mi? O dilenci gelecek sende bir şeyler olduğu için senden dilenecek, işte biz de Hakkın kapısında ilim dilencileriyiz. İlim fakirleriyiz, ilim miskinleriyiz, O da lütfedecektir inşallah, ümidimiz budur. O’nun kapısına kim gitmişte boş dönmüştür? İşte bu keşif dahi biz kendi nefsimizi meluh, ve merbub, Hakkı ilah ve Rab bildikten sonra bizlere hasıl olur. Ayan-ı sabitenin hakikati ve ahvali sebebiyle Hakkın nevileşmesi ve tasavvur olması bu vechiyledir ki taayyün-u evvel mertebesinde yani ilk taayyün mertebesinde Hakkın kendi Zat’ına nefes-i akdes ile olan tecellisi ile Hakk’ın ilminde eşyanın suretleri peyda olur. 

 Fakat bu suretlere alem-i imkanda yani bu alem-i şehadette imkan aleminde yani şehadet aleminde birer kesif kisve-i taayyün giydirmek lazımdır. Diyelim ki beyaz bir kağıt üzerine bir ev resmi çizildi, yani sınırları çizildi, ama onun camı var çerçevesi var, kapısı var bunların giydirilmesi gerekiyor.

 Her şeklinin kiremitlerinin saçaklarının hepsinin çizilmesi gerekiyor. İşte orada görülmesi gerekiyor ki bilinsin ne olduğu. Kisve-i taayyün elbisesi giydirmek lazımdır. Halbuki Hakkın vücudundan gayri hiçbir şey mevcut değildir ki, bu suver-i kesife-i mütenevvia öyle bir maddeden tasvir olunsun. Yani bütün bu alemde Hakkın varlığından başka bir varlık yoktur, ki o suretlere başka bir elbiseden bir şey yapılsın o suretlere giydirilen maddi elbiseler de Hakkın varlığından giydirildi. Başka bir varlık yok ki giydirilsin. Böylece Hak ilmindeki suretlere vücut verdiği için mertebe-i letafetten mertebe mertebe mertebe-i kesafete tenezzül buyurdu. 

 Yani kendi çizmiş olduğu suretlere mertebe, mertebe her mertebede bir vücut verdi nihayet mukevvenat aleminde kesif vücutlar olarak meydana geldi. Bu alem-i kesafette o ilm-i ilahide olan muhtelif nevi olan suretler nevine göre yani her nevi her türlü nevinde olan suretler kendi hakikatleri halleri icabına göre yine Hakkın vücudundan birer kisve-i taayyün giydi. Yani Hakkın vücudundan birer taayyün edilmiş elbise giydi. Şu halde türlü türlü nevilerde görünen değişik şekillerde görünen ve muhtelif suretlere bürünen Hakk oldu. İlm-i ilahideki ayan-ı sabite yine ademiyeti üzerine kaldı. Yani kendi yokluğu üzere kaldı. Her ne kadar ayan-ı sabiteler birer elbise giydilerse de yine ayan-ı sabite yine kendi varlığında kaldı. Onda bir değişiklik olmadı. 

 “Allah var idi onunla beraber hiçbir şey yok idi “ -Hadis- “ Şu anda da öyledir” -Hz. Ali- İşte bu hakikat üzere söylemiştir. Eşyanın şeyiyetinin ortadan kaldırdıktan sonra eşyaya eşya vücudu değil de Hakkın taayyününü, Hakkın vücudu olarak dediğimiz zaman işte Allah var başka bir şey yoktur zaten. Şu anda da öyle gelecekte de öyledir. Geçmişte de öyleydi, gelecekte de öyle olacaktır. Zaten başka türlüsü de yoktur. Yani ayan vücut kokusunu duymadı dediklerinin manası budur. Ayan-ı sabite vücut kokusu duymadı. Böylece vücud-u Hak bu alemde kendi suver-i ilmiyetine ayine oldu. Yani kendi ilmi suretlerine ayna oldu. 

 Ayinenin kendi nasıl ki mahfi ve içindekiler zahir ise vücud-u Hak da öylece mahfi (gizli) ve suver-i ilmiye ona tabi olanlar görüntüler zahir oldu. Nasıl ki aynaya baktığımız zaman aynanın içinde görünen zahir olur, ayna görünmez adeta yok olur, aynayı göremezsin içindekileri görürken. Yani ayna şuurumuzda yoktur, neden çünkü aynaya akseden suret esas aynayı perdelemiştir. Baktığımız zaman kendimizi müşahede ederiz ayna gözükmez. Ama ayna vasıtasıyla kendimizi görürüz. İşte Hakk bu alemlerin aynası ve bu alemlerden kendi kendine yansıtması dolayısıyla ama biz kafamızda bunlara eşya dediğimiz için orada eşyanın yansımasını görmekteyiz, ona eşya ismini veriyoruz, ama yine yansıtan Hakkın ta kendisidir. 

 Adem daha henüz var edilmezden evvel bu alemler cilasız bir haldeydi, parlamıyordu Adem bu alemlerin cilası oldu. Neden? İşte Adem ayna oldu, Adem ayna olunca o aynada varlıklar kendilerini seyretmeye başladılar. Ama aynı zamanda ayna Hakkın ta kendisiydi. Ama ayna görünmedi, alemler onda göründü, biz de bunlara eşya dedik. Yani bu varlıklara kimlik verdik biz var ettik, isimler sonradan var olmuştur, eşya sonradan yaratılmıştır, dediği hadisenin gerçek ifadesi budur. Ama Allah daha önce vardı bunları sonradan bunları yarattı diye bunlara bir varlık vererek söylerler. Halbuki öyle değildir, bunlar isim olarak sonradan halk edildi. Yani insanlar halk etti bunları bir başka ifadeyle. 

---------------

13. Paragraf:

Ondan sonra diğer keşif gelir ki, bizim suretlerimizi Hak'ta sana izhâr eder. Ve Hak'ta ba'zımız ba'zımıza zahir olur. Ve ba'zımız ba'zımızı arif olur. Ve ba'zımız ba'zımızdan mütemeyyiz olur (13).

---------------

 Ondan sonra diğer keşif gelir ki bizim suretlerimizi Hak’ta sana izhar eder ve Hak’ta bazımız bazımıza zahir olur, bazımız bazımıza arif olur ve bazımız bazımızdan ayrılır. İki keşiften bahsetti birinci keşif hakkın varlığıyla bunları idrak etmemiz şimdi ikinci keşiften bahsediyor, yani evvelki keşiften sonra “Fenadan sonra Baka” ve “Cem den sonra Fark” makamı olan diğer bir keşif daha gelir. Şimdi burada biz ne yaptık, bunlar fani oldu, Hakkta baki kıldık, yani Hakkla baki kıldık.

 “Fark”tan sonra “Cem” e geldik, Yani fırka halinde olan bu varlıkları farklı farklı olan bu varlıkları topladık bir yerde Cem ettik Hakk’ta topladık, biz toplamadık zaten aslı öyledir. Bu ilmi idrak ettik, bizim toplamaya ne gücümüz var ki. O zaten topludur. Biz parçalamıştık kendimizi tenzih ediyoruz, kendimizi temizliyoruz tenzih etmek suretiyle gerçek ilme gerçek hakikatimize yönelmek suretiyle. Burada Hakkı tenzih etmek ukalalık olur sanki Hakkı tenzih edecek bir şey varmış gibi, Hakk neyse O’dur. Neyini tenzih edeceksin? O’nun tenzihe ihtiyacı yok ki, bunları biz kendimiz çıkarmışız, olmayan şeyleri var gibi göstermişiz. Evvelki keşiften sonra “Fena” dan sonra “Baka” ve “Cem” den sonra “Fark” makamı olan diğer bir keşif daha gelir, bu keşif mirat mesabesinde olan Hakkın vücudunda bizim suretlerimizi sana izhar eder. 

 Aynada evvela bu suretleri gördük kendimizi yok ettik, bu ikinci keşif mirat mesabesinde olan yani ayna düzeyinde olan Hakkın vücudunda bizim suretlerimizi izhar eder. Mertebe-i ahadiyette vahdet üzere iken yek diğerimizden ayrıldığımızdan bazımız bazımıza zahir olur. Ahadiyette vahdet üzereyken yek diğerimizden ayrıldığımızda bazımız bazımıza zahir olur ve yokluk mechuliyeti içinde yek diğerimizi bilmez iken bazımız bazımızı vücud-u Hakkani ile arif olur ve her suretin hususiyeti zatiyesi bulunduğundan bazımız bazımızdan ayrılırız. Her birerlerimiz “Cem” mertebesinde birbirimizden farkımız yoktur, hepimiz Hakk dedik, hatta eşya da Hakk dedik, ne oldu “Cem” oldu. Her şey birleşti. Bu durumda kimlikler ortada yoktur. Başta bunun böyle olması lazımdır. Çünkü biz baştaki kimliklerimizi kendimize ait şahsi varlıklarımız varmış zannıyla hareket ederken bu zannımızı ortadan kaldırdık, bütün hepsi Hakkın varlığıdır dedik.

 Bu bir keşiftir, işte “Fena” dan “Baka”ya gidiştir bu. Kesretten Vahdete gidiştir. “Fark”tan “Cem”e gidiştir. Ne yaptık şimdi “Cem” olduk. Hepimiz bir olduk. Bir mısır koçanındaki taneler gibi koçan üzerinde hepimiz bir olduk. Narın içindeki taneler gibi hepimiz bir olduk, incirin içindeki taneler gibi hepimiz bir olduk. Bunu böyle bildik ama bilmek yeterli değildir. Eğer bunu böyle bilirsek kendimizi bireysel yönümüzle tanımamız mümkün değildir. “Cem” yönüyle tanımış oluyoruz. Yani bir yönümüzle tanımış oluyoruz. İşte bundan sonra “Cem”den “Fark”a dönüş o zaman kendi gerçek kimliğimize ulaşmak için bilmemiz gerekiyor. Yokluk meçhuliyet yani meçhulluk içinde yekdiğerimizi bilmek iken bazımız bazımızı vücud-u hakkani ile arif oluruz. 

 Yani bize kimlik şuuru gelmeye başladığında bazımız bazımızı vücud-u Hakkani ile arif olur. Hakkani vücut ile arif oluruz. Yine her birerlerimizde Hakkın varlığı var olarak biliriz ama bundan sonra özelliklerimiz ortaya çıkması gerektiğinden o özellikler ile kendimizi o “cem” den ayırırız. Yani özümüz itibariyle Hakkın varlığıyız, ama kesretimiz itibariyle de biz de birer müstakil varlığız. Cemden sonra “Fark” makamı olan diğer bir keşif daha gelir, birinci keşif kesretten vahdete, Fark’tan Cem’e, Fena’dan Baka’ya, bundan sonraki keşif de Baka’dan Fena’ya tekrar ve Cem’den Fark’a tekrardan. Vahdetten kesrete ki bu yalnız bu taraftaki kesret ilk kesretteki gibi kesret değildir. Orada kesretin cehli varken burada kesretin irfaniyeti vardır.

 Yerinin ne olduğunu bilmen ve karşıdaki varlıkların ne olduğunu idrak etmek suretiyle hem kesret hem de heplik aynı zamanda. Yani vahdette kesreti kesrette vahdeti yaşayarak bu irfaniyet oluşmazsa kendimizi tanıyamayız, birey olarak tanıyamayız. 

 Tüm olarak her şey Hakk’tır diye bir bilgimiz olur ama kendimizi tanıyamayız. Bazımız bazımızı vücud-u hakkani ile arif oluruz. Yani hakkani bir vücut ile birbirlerimize arif oluruz. Her suretin hususi bir Zatı bulunduğundan bazımız bazımızdan ayrılırız. Her varlığın kendine ait hakkani varlığı olduğundan aslı, her ne kadar tüm alem Hakkın varlığı ise de ama her zuhurda Hakkın ayrı mutlak bir özelliği olduğundan ariflik yoluyla bunu ancak anlayabiliriz.

 Ama Cem mertebesine ulaşmadan bunu anlamak mümkün değildir. Neden? Cem mertebesine ulaşmadığın zaman kesret aleminde kalacağız, kesret aleminde oradaki varlıkları mutlak kendine ait varlıklarmış gibi kabullendiğimizden Allah’ın Hakkın zuhuru olarak bilmediğimizden kendimizi mutlak yönüyle tanımamız mümkün değildir. Beşeriyetimizle tanımış oluruz ki buna da tanımak denmez, şartlanmalı bilgi denir. Bu da hiçbir şey ifade etmez. İşte iki kesret, bakın evvela kesret, sonra Cem, Cem’den sonra Fark yani kesret, ikisi de kesret, ilk de kesret, sonra da kesret, varılacak yine aynı şey, aslında ama aradaki anlayış görüş yaşantı hiç kıyas edilecek gibi değildir. 

 Birinde kişi nefsani varlığı ile vardır, ki bu küfür hükmündedir, diğerinde ise ilahi varlığı ile var kişi. İlahi şahsiyeti ile vardır. Allah’ın kendisine vermiş olduğu açmış olduğu Cemali ilahiyesi ile vardır. Ötekinde de Hakk var başka bir şey yoktur. Bunun gafletinde olduğundan orada örtü var perde vardır. Küfür var, küfürden maksat perde manasınadır. İşte iki kişi var, birisi Cem haline gelmeden kesrette, ama biri Cemden sonraki kesrette Fark alemindedir. Görüntüde ikisi de aynı hayatı yaşıyor, aynı elbiseyi giyiyor, ama birisi gönül Cennetinde diğeri Cehennemde nefsaniyeti ile boğuşup duruyor. İşte tasavvufun hakikati budur, bunları Cem edebilmektir. Ve hiçbir şekilde dışarıdan hiç kimse onun hakkında bir şey bilememesi, işte “Ben gizli bir hazine idim” demesi de budur. Kendisinde hazine olan bende hazine var der mi, cebinde altın olan bende altın var der mi? 

 Nerede işaretli bir varlık varsa bil ki onun cebinde hiçbir şey yoktur. Olmadığı için kendinde varmış gibi gösterdiğinden işaretlidir. Takkeli, poturlu, sarıklı, cübbeli, halbuki içinde hazine olan gizli olur hazineyi gizler. Açık olan yani kutusunu süslemiş olan için üstünde bir şey bulunmaz. “Nice elbiseler gördüm, içinde insan yok, nice insanlar gördüm üzerinde elbisesi yok.” Zuhur ve birbirinden ayrılma taayyün-u evvel mertebesinde husule gelmiştir. Yani ilk programda bunlar zaten belirlenmiştir, çünkü bu mertebede Zat-ı Hakkın kendi Zat’ına olan ilk tecellisiyle ayan-ı sabitelerin ilmi suretleri peyda oldu. Her bir suret hususiyet-i Zatiyelerinde birbirlerinden ayrıldılar. Bunların aralarında Zati ve sıfati olan bir takım münasebet gereğince bilinmez ve adem-i münasebet nedeniyle inkar vaki oldu. Yani her birerleri değişik zuhur aldılar ya işte bu değişik zuhurları idrak edenler bunları kabul ettiler. 

 Bu hakikatleri bilmeyenler bunları inkar ettiler. Arif yönünde olanlar ikrar ettiler, ne kadar ayrı varlık olursa olsun ayan-ı sabitelerinin onların suver-i ilmiyelerinin hakkın ayanları olduğunu bildiklerinden ikrar ettiler, Arif oldular ama diğerleri inkar ettiler. Neden? Çünkü kendi tecellisine uymayan tecellileri yok saydılar, kabullenmediler. Yani kendi düşüncelerine uymayanı inkar ettiler. Böylece Hz. Fahri alem (s.a.v.) Efendimiz “Hz ilmiyede ilk ilim tasavvurunda bilme ve inkar neticesi yabancı olma neticesi olduğundan bu içinde bulunduğumuz Hz. Şehadetteki ayrılıklar esasen kurgu, tasavvur ve şekillendirme ayrılıklarından meydana gelmektedir. ” Nitekim Mevlana Hz Efendimiz buyururlar; “Canımızda var idi evvelce bir ariflik, bir bilinçlik vardı ki canımızda bu günün ülfeti mazidendir sen onu lakin unuttun“

---------------

14. Paragraf:

Bizden ba'zımız, bize muhakkak bu ma'rifetin, a'yânımızın i'tâsı sebebiyle, Hak'ta vâki' olduğunu bilir. Ve bizden ba'zımız, bu ma'rifetin, husûsiyyât-ı zâtiyyemizin i'tâsı sebebiyle, bize hazret-i ilm-i ilâhîde vâki' olduğunu câhildir. Ben câhillerden olmamdan Allah'a sığınırım (14).

-------------

 Yani ikinci keşifte Hakkın ayine-i vücudunda libas-ı taayyünat a bürünerek zahir olan bizim suver-i imkaniyemizden bazımız yani bizim imkan mertebesindeki olan suretlerimiz bunlardan bazımız, dünya dediğimiz alem-i histe geçmişte zikrolunan marifetin bize bizim ayanımızın itası sebebiyle Hakkta olduğunu bilir. Yani bizim ayan-ı sabitemizden bize verilmesi sebebiyle Hakkta olduğunu bilir. Mesela ayinenin yüzeyinde meydana gelen bir suretin hariçte vücudu yoktur. Fakat suret sahibinin ona tabi olan sureti onun hariçte olan sureti mahsusası sebebiyledir. Yani ona mahsus olan sureti sebebiyledir. 

 Aynaya baktığımız zaman aynada bir suret görüyoruz, ama o aynadaki suretin zahirde bir sureti yoktur. Yani kendine has bir sureti yoktur. Fakat suret sahibinin yani bakanın aynaya karşı düşen sureti, onun hariçte olan suretinin kimliğinin varlığı ile vardır. Kendine ait bir görüntüsü yoktur aynadaki suretin. Her birerlerimizin vücudu birer aynı kevnidir, birer ayna mesabesindedir. Yani bizim varlıklarımız birer ayna hükmündedir, Hakk bizde tecelli olur, birinci keşifte. Yani eşyada var olan Hakk’tır. Birinci keşifte bunu diyordu. O zaman ne oluyor, bütün eşyada Hakkı gördüğümüz zaman “Cem” mertebesi toplanmış oluyor. Ama bu sefer kendi yönümüz itibaren bu sefer bakıyoruz, yani bireyler itibari ile aynaya bakıyoruz. Bizim ayinelerimizde hakkın vücudu bizim hallerimizin iktizasına göre zahir olur, her birerlerimizin hakayıkı olan ayan-ı sabitemiz dahi Hakkın vücudunda Hakkın hasebiyle değil ancak kendilerinin hususiyet-i zatiyeleri ve istidadı mahsusiyeleri ile zahirdir. 

Bizden bazılarımız suver-i ilmiyeden ibaret olan yani ilmi suretlerden ibaret olan bu ayan-ı sabite alemindeki tearüfü bilmez. Onların bu cehilleri yani ilm-i ilahideki ayan-ı sabitelerinin bu marifete istidatları olmamasındandır. Yani bazı ilim adamları bu hakikatin böyle olduğunu bilmezler. Onların bilmemeleri de yine ayan-ı sabitelerindendir. Bu ilmin evvelden olmadığındandır. Onların bu cehilleri ya ilm-i ilahideki ayan-ı sabitelerinin bu marifet-i istidatları olmamasındandır veyahut insan suretine gelinceye kadar her geçtiği mertebe-i kevniyenin rengine boyanarak tabiat örtülerinin ve evsaf-ı cismaniyenin altında zebun kalmalarından ve bu sebeple umur-u hasiseye eğilmelerinden alaka göstermelerindendir. Hazret-i ilmiyeyi bilmediklerinden Hakkın vücudunda ayan-ı sabiteyi müşahede edemezler. Onlar ancak kesarat-ı halkiyeyi yani dağları, deryaları, ağaçları, gezegenleri, güneşi, yıldızları, hayvanatın her çeşidini, topları, tüfekleri, trenleri, araçları her türlü fenni aletleri müstakil bir vücut zannederler. 

 İşte kesret alemindeki insanların görüşleri budur. Bu anlatılan eşyayı kevniyeden başka gördükleri bir şey yoktur. Ne bunlarda Hakkı, ne de bunların Hakkın vücudu içinde olduğunu müşahede edemezler. Hak Teala bunlar hakkında 30/7 ayetinde buyurur, “İşte bunlar Haktan mahcup ve Hakkın kapısından matrud olan ehl-i Celaldir.” 30/7

يَعْلَمُونَ ظَاهِرًا مِنَ الْحَيَوةِ الدُّنْيَا وَهُمْ عَنِ الْاَخِرَةِ هُمْ غَافِلُونَ 

30/7- Onlar, dünya hayatının görülen kısmını bilirler. Onlar, ahiretten habersizdirler.

 Velakin bizden bazılarımız keşf-i evvel halinde ayan-ı sabitede Hakkı müşahede ederler. Bunlar “Celal”den “Cemal” ile ve halktan Hak ile muhtecib olan ehl-i Cemaldir. Halktan Hak ile perdelenen ehl-i Cemaldir ve mutlak Zat’ta baka bulan ekabir-i müheyyemindir. Müheyyenin; İbrahim’in (a.s.) lakabı idi şiddetli aşk demektir. Cemalin Celali olanları müheyyem etmiş ifrat-ı aşka düşürmüştür. Yine bizden bazılarımız ki keşf-i sani halinde ayan-ı sabitede Hakkın vücudunu müşahede etmekle beraber Hakkın vücudunda dahi ayan-ı sabitenin suretlerini görürler. Böylece bu taife-i celile Cemalden Celal ile ve Celalden dahi Cemal ile ve Haktan halk ile ve halktan dahi Hak ile perdelenmeyen ehl-i kemaldir.

 Yani bazıları Hakk ile perdelendiler, bazı gruplar da halk ile perdelendiler. Hakk ile perdelenmek ne demektir? Kişilerin ayan-ı sabitesindeki Allah’ın onlara vermiş olduğu kimliği ortadan kaldırıp her şey “Hakk”tır diyerek Hakk ile perdelenmesidir. Böylece tevhid ilminin dahi ne kadar perdeleri olduğu görülüyor.

 Nasıl ki bir narın “nar” olarak bir bütünlüğü vardır ama içini açtığımız zaman içinde de nar taneleri vardır, nasıl ki nar tanesi kendi başlarına müstakil birer varlık iseler ama yine aynı zamanda narın içinde bir varlık iseler, işte bir yönüyle bu nar tanesi halkın Hakk’ta kaybolması bir yönüyle de Hakk’ın halkta zuhura çıkmasıdır, nar taneleri itibarıyla.

 Aynı zamanda o nar tanesinde zuhura çıkmış olan şey batınen Hakkın varlığı olduğu gibi zahirende nar tanesinin kendi özel kimliğidir. Neden Hakkın verdiği istiklal ile özel kimliğidir. İşte tevhid ehli bunu kaçırırsa kendini hakkıyla idrak edemez ve Hakk ile perdelenmiş olur. Evvela varlıklarımızın şuuruna varacağız, yani Âdem’i gönlümüze indireceğiz, O’nunla birlikte tekrar geldiğimiz yere yükseleceğiz. Yani Hakkın varlığına وَنَفَخْتُ nün üflendiği yere, üflenen yere değil, üflenenden üfleyene gideceğiz. O üfleme bir seferde oldu, bitti değil zaten devam etmektedir. Allah’ın tecellisi kesilmediğine göre وَنَفَخْتُ devam etmektedir. Dolayısıyla o bir ip gibi diyelim bir varlık olarak gelir, güneşin huzmeleri gibi. Yani seninle Hakkın arasında o devam edip gidiyor. 

 İşte “Ben onlara yakiynim” dediği de budur. Şah damarından da yakıynım dediği budur bir bakıma. O zaman kul izafi kulluğunu Hakka devrettikten sonra emanetini Hakka devrettikten sonra Hakk ona ayrıca yeni bir kimlik veriyor. İşte bu kimlikle “halkımın arasına gir “ buyuruyor. O zaman halkta hem halk yönüyle hem de Hakk yönüyle birlikte yaşantısını sürdürüyor. İşte ehl-i kemal bunlar, veliullah bunlardır. Bunun dışındakilerin ismi velidir sadece. Aslında velilikle hiç ilgileri yoktur, abiddirler, muttakidirler, şakirdirler, zahiddirler, ayrı konu ama veli olması için Allah ehli olması gerekir. Ehil nedir? Hane halkına ehil denir, Ehlullah dediği; Allah’ın evinin insanları demektir. 

 Evi demek çatı altında olan demektir. Yani zaten buyurduğu “Benim velilerim kubbelerimin altındadır” buyurduğu budur işte. “Onları kimse tanımaz ancak ben bilirim.” buyuruyor. Avam halk bunu bilmez bir ben bilirim birde benim bilmesini istediklerim bilir buyurur. Birinci keşif kendi varlığının hakikatini idrak etmek, her şey Hakktır deyip Cem de toplanmak ama ondan sonraki ikinci keşifle de kendi varlığını hakkani yönden keşfetmek tekrar yeni bir keşifle Hakkta halk olduğunu ve senin mutlak olarak kendine ait bir kimliğin olduğunu ama bu kimlik de yine Hakkın kimliğinden başka bir şey olmadığını Hakka bağlı olduğunu bilmen gereklidir. 

 Cenab-ı Hakkın sana vermiş olduğu çok büyük bir lütufla yani bunu anlatmak mümkün değil, yani kişileri Cenab-ı Hakkın verdiği bireysellik, şahsiyet bunun değerini, kıymetini anlatmak mümkün değildir. Ancak keşif, müşahede ile mümkündür. Yani kendi kıymetimizin değerimizin ne yücelerde olduğunu bilmemiz gerekiyor. Sana bir muhtariyet veriyor, sana bir şahsiyet veriyor, ve sende tecelli ediyor. Zati yönden tecelli ediyor, efal, esma, sıfat yönünden değil. Onlarda var da ama extra olarak sende Zat’ıyla tecelli ediyor. Hakktan halk ile ve halktan dahi Hakk ile perdelenmeyen kemal ehlidir. Bunlar hakkında Hak Teala Nur suresinde 24/37 “Öyle erler vardır ki (seçilmiş) ticaret etmek onları gaflete düşürmez, alışveriş yapmak onları onları meşkul etmez gaflette bırakmaz, Allah’ın zikrinden geri bırakmaz.” 24/37

رِجَالٌ لَاتُلْهِيهِمْ تِجَارَةٌ وَلَا بَيْعٌ عَنْ ذِكْرِ اللَّهِ 

İşte sende Allah bilinci varsa sen Allah’ı zikrediyorsun demektir. Lisanen zikretmesen de. Yani kendi zuhura çıkması onu zikretmesidir. 

---------------

15. Paragraf:

Ve iki keşf ile beraber Hak bizim üzerimize, ancak bizim ile hükm eder. Hayır, belki biz, bizim üzerimize bizim ile hükm ederiz; velâkin Hak'ta hükm ederiz (15).

--------------

 İki keşif ile beraber bizim üzerimize ancak bizim ile hüküm eder. Hayır belki biz bizim üzerimize bizim ile hükm ederiz. Velakin Hak’ta hüküm ederiz. Yani şu muhterem şuraya gelse de elini ayağını öpsek, tabi ki çevirenlerden de Allah razı olsun. İkinci keşfin verdiği marifet dahi vücud-u Hakk ayinesinde ayan-ı sabite suretlerinin zuhuru onların muktezaları hasebiyle olmasıdır. Bu iki keşfin birden verdiği marifet bu olur ki Hak ezelden bizim ayan-ı sabitemiz üzerine ve ebeden dahi ayan-ı vücudiyemiz üzerine ancak istidadımızla kendisinden talep ettiğimiz veya onun üzerine ibtidaen hükmettiğimiz şeyle hükmeder. 

 Bu suretle ayanımız üzerine bir hüküm etmiş oluruz. Yani Cenab-ı Hak bizim ayanımıza ne koymuşsa bizim de hükmetmemiz onun üzerine olur, yani biz hükmederiz ama ayan-ı sabitemizdeki hüküm ile hükmederiz. Bizim üzerimize bizimle olan bu hükmümüz Hakkın vücudunda olduğumuz halde vaki olur. Çünkü biz Hakkın şuunat-ı Zatiyesiyiz ve niseb-i ilmiyesinin suretleriyiz. Yani Zati şuunatının nisbetleri ve onun ilminin de suretleriyiz. Bu hüküm kader sırrına da bağlıdır. Bizim bireyler olarak kendi varlığımız var, fakat bu varlığımız narın mevcudiyetine bağlıdır. Nar olmazsa biz de olmayız. Ama o nar tanesi de olmasaydı narın hakikati de ortaya gelmeyecekti. İşte hem nardaki tekliğimizi idrak ederek ilahi varlığımızı yaşamamız, hem de tümden olarak bütüne bağlı olduğumuzu bilerek yaşamamız gerekiyor. Yani hem kulluğumuzu bileceğiz hem de Hakklığımızı bileceğiz. 

İrfan ehli veya فَاَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَم وَجْهُ اللَّهِ 2/115 ayetinin hakikatini idrak eden kimse nereye dönse nereye secde etse Hakka secde etmiş olur. Çünkü ayet zaten onu söylüyor. İsterse bir ağaca secde etsin, yalnız bu devamlı olacak bir hadise değildir. Adet hükmünde olan kıbleye karşı secdedir. Bu genel hükümdür, ama gerektiğinde – bu petperestik de değil hiçbir şey değildir-. Nasıl araçta yolda giderken namaz kılarken sağa sol secde ediyoruz, buna ruhsat vardır ruhsatımız 2/115 ayetidir. Bu ruhsat zorunlu hallerde yapılır. İşte bir kimse cuşuhuruşa geldi beş vakit namazını kıldı da bir an Rabbına secde etmeyi içinden geçirdi, nereye yönelirse yönelsin o kıbleye dönmüş olur. 2/115

وَلِلَّهِ الْمَشْرِقُ وَالْمَغْرِبُ فَاَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَمَّ وَجْهُ اللَّهِ اِنَّ اللَّهَ وَاسِعٌ عَلِيمٌ 

2/115- Bununla beraber Doğu da Allah’ın, Batı da Allah’ındır. Artık nereye dönerseniz dönün, orası Allah’a çıkar. Şüphe yok ki, Allah her yeri kaplar ve her şeyi bilir. Çünkü kıblesi karşısındadır zaten. Allah’ın ne şarkı vardır, ne de garbı vardır, Yani ne kabesi mutlaktır, yani ne sadece orada Allah vardır, ne de Kudüs’de Allah vardır (şark ve garb dediği onlardır) sadece. Allah her yerde mevcut olduğundan her yerde niyet ona olmak üzere eşyaya değil, eşyanın önünde durulur. 

 Ama “Küllüşeyin halıkın“ hükmüyle eşyanın eşyalığı kalktığından işte putperestlik neden oluyor, eşyayı eşya olarak gördüğünden yoksa puta tapan putun hakikatinin ne olduğunu bilseydi dininde küfüre düşer miydi. Fiil aynı ama kullanış anlayış başkadır. Bir gün Hz. Mevlana bir delikanlının geldiğini görüyor ve önünde secde ediyor, neden? Hakkın kemalini orada görüyor. Orada yapılan secde o delikanlıya değil. Resul (s.a.v.) “ben Rabbimi bir delikanlı suretinde gördüm.” buyuruyor. Bu Hadisi şerif Mevlana Hz.lerinde bir muhabbet meydana getiriyor, kim olursa olsun ismi orada mühim değil o hadis-i şerifin hükmüyle Resullullah’ın mühabbetiyle onun orada tatbikatını yapıyor.

 Eğer kendinin irfan ehli olduğunu söyleyen bir kimse ise yani secde edilen ben Hakkım, bende Hakk vardır, işte biz Zat ehliyiz gibi -ki onların iddaları- bu kişilere secde edilmişse onun da secde edene secde etmesi lazımdır. Eğer secde etmezse iblis olur. Başka bir varlığa secde edersin çünkü o varlık kendi kimliğini bilmez ve böyle de bir iddiası yoktur, onun secde edene secde etmesi gerekmez. 

 Kabe-i Şerifi kaldırdığın zaman insanların birbirlerine secde ettiklerini görürsün. Bu secde nasıl oluyor şimdi oraya geliyorum. Kişide iki özellik vardır, birisi Hakkaniyeti birisi de acziyeti ve abdiyetidir, yani kulluğudur. İşte Kabe-i Şerifte olan hadisenin hakikati şu ki secde eden kişi karşısındakinin hakkaniyetine kendinin acziyetiyle secde etmektedir.

Yani beşeriyeti bireyiyle secde etmektedir. Ama aynı zamanda o secde edenin de bir Hakkaniyeti olduğundan karşı tarafta aynı muameleyle kendindeki acziyetini ve abdiyetiyle karşısındakinin Hakkaniyetine secde etmektedir. İşte gerçek tevhid budur işte. Hiçbir şeyle perdelenmeden, kayıtlanmadan her mertebenin hakkını vererek yaşamaktır. Bütün bilgiler, bilişler bu iki mertebenin arasında olan merhalelerdir. Ama neticede ulaşılacak olan yer Halkta Hakk ile birlikte, Beyazit-i Bestaminin dediği gibi hani ben 30 senedir Hak ile konuşurum onlar halk beni kendileri ile konuşur zannederler, Halbuki ben Hakkla Rabbımla konuşmaktayım. Çünkü biz Hakkın şuunat-ı zatiyesi ve niseb-i ilmiyesinin suretleriyiz, bu hüküm kader sırrına müftenidir.

---------------

16. paragraf:

Bunun için Allah Teâlâ فَلِلَّهِ الْحُجَّةُ الْبَالِغَةُ (En'âm, 6/149) buyurdu. Ya'nî "Mahcûbîn üzerine Allah için hüccet-i bâliğa sabittir" dedi. Vaktaki mahcûbîn, ağrâzlarına muvafık olmayan şeyden nâşî, Hakk'a: "Niçin bize böyle böyle yaptın?" derler, imdi Hak, onlar için sâkı keşf eder. Ve "sâk", arif olanların burada keşf eylediği emrdir. Binâenaleyh mahcûbîn, Hakk'ın onlara iddia ettikleri şeyi etmediğini ve ettiği şeyin onlardan olduğunu müşahede ederler. Zîrâ Hak onları, ancak hazret-i ilmiyyede sabit oldukları şey üzerine bildi. Böyle olunca mahcûbînin hüccetleri bâtıl ve hüccet-i bâliğa Allah için sabittir (16).

---------------

 Ehl-i Celal dünyada kendilerinden sadır olan efale meydana gelen fiillere mukabil nefslerine mülayim gelmeyen ceza ile muahaze olundukları vakit, Hakka; Niçin bize böyle ikaz ediyorsun ceza ediyorsun, bizden sadır olan fiiller ancak senin ezelde takdir ettiğin şeydir, şimdi bu mukadder fiilimizden dolayı bizi muahaze edip azaplandırıp cezalandırmak zulümdür derler. 3/117 ayetinde buyurur:

 وَمَاظَلَمَهُمُ اللَّهُ وَلَكِنْ اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ “Allah onlara zulmetmedi. Fakat kendileri, yine kendilerine zulmediyorlar.” Hak Teala dahi onlara ayan-ı sabitelerinin gayri mec’ul olan istidatını keşfeder. Bu halde Hakkın onlara iddia ettikleri vecih ile zulüm etmediğini belki istidad-ı ezelileri mucibince ne istemişse onları verdiğini ve işledikleri efalin kendilerinden olduğunu görürler, “Allah onlara zulum etmedi ancak onlar kendilerine, nefslerine zulüm ettiler.” Haktan onlar üzerine cari ve vaki olan fiil onların muktezaları hasebiyledir. Yoksa cebren değildir. Hakk istidatları hasebiyle bir şeye vücut izafe buyurur, onların takaza ve talebi üzerine hüküm ve fiil icra ederler. “Yaptığından O’na sorulmaz O mesul değildir, sizler mesulsünüz.” 21/23 

 لا يُسْئَلُ عَمَّا يَفْعَلُ وَهُمْ يُسْئَلُونَ “Allah, yaptığından sorumlu tutulamaz, Onlar ise sorguya çekileceklerdir.” Allah’ın feyzinde iftira yoktur, kim ne isterse onu verir, bu hususta ancak talipler mesuldür, .” Ayeti kerimesi mucibince Hakk’a “Niçin onların taleblerini is’af eyledin”yani yerine getirdin diye sual olunmaz. Allah’ın feyzinde iftira yoktur, kim ne isterse onu verir, bu hususta ancak talipler mesuldür.Ve keşfi “sâk” yani ayanı sabitenin istidadına ittıla, ehli hicap ve celal için mevtın-ı ahirete mahsustur. Fakat neşeti ahiret üzerine olan ehli marifet, mevtını dünyada dahi keşfi “sâk” edip emri müşahede ederler. Yani marifet ehli ayanı sabitelerin hakikatini idrak ettiğinden hadiseleri daha bu dünyada iken keşfeder, müşahade eder. Bu neden böyle oldu gibi yanlış düşünceye kapılmadan hakikati ilahiyeyi idrak eder.

İmdi bu keşf-i “sâk” hininde ehli hicabın yani ayanı sabiteler zuhura geldiğinde ehli hicabın “Bizim fiilimiz Hakkın takdiri iledir” diyerek ikame ettikleri hüccet-ortaya koydukları delil-, Hakk Teala Hazretlerinin;” Benim takdirim kudretime ve kudretim irademe ve iradem ilmime ve ilmim dahi sizin gayrı mecul yani yaratılmamış olan istidadı malumenize tabidir” diyerek ikame buyurduğu hüccetle ibtal buyrulur. Ve hüccet Hak için sabit olur. Yani onların fiileri Hakkın takdiriyle değil kendi ayanı sabitelerine nasıl bir program konmuşsa ve bu program da kendilerine ait olduğundan bu programlarının zuhura çıkmasından ibarettir. Hakkın takdiri ile bu fiilleri yaptık demeleri bu delille çürütülmüş oluyor.

------------

 17. Paragraf:

İmdi eğer sen diyecek olur isen ki: "Şu halde Hakk'ı فَلِلَّهِ الْحُجَّةُ الْبَالِغَةُ (En'âm, 6/149) kavlinin ne fâidesi vardır?" Biz deriz ki: “لو “ harf-ı imtinâ'dır, imtina' içindir. Binâenaleyh Hakk'ın meşiyyeti, emr ne üzerine ise o şey üzerine taalluk etti (17).

--------------

 Sen ırad-ı sual ile diyecek olursan ki: Yukarıda açıklandığı üzere bizim üzerimize hakim olan mademki bizim a’yanımızdır; Hak ise, ancak a’yanımızın gereğine göre ifaza-i vücud ediyor, şu halde Hakk’ın: “Eğer Hakk’ın meşiyyet taalluk ede idi, hepimize hidayet ederdi” فَلِلَّهِ الْحُجَّةُ الْبَالِغَةُ [Enam(6) / 49 ] kavline ne faide vardır? Zira bu kelamdan hidayetin ancak Hak’ın istemesi ile vaki olduğu anlaşılmaktadır. Biz cevaben deriz ki: bir şeyin imtihanı mucib olan diğer şeyin imtihanı için vaz olundu. Ve ayet-i kerimenin mana-yı münifi yani “Eğer küllün hidayetine Hakk’ın iradesi taalluk ede idi, hidayet eder idi.” Velakin hidayet için küllün adem-i isti’dadına ilminden dolayı hepsine hidayet etmedi” suretindedir. Böylece hidayetin mümkün olmamasından dolayı imkansız şartı olan “eğer” istemeye dahil oldu.

---------------

18. Paragraf:

Velâkin aklın delili hükmünde, mümkinin "ayn"ı, bir şeye ve onun nakîzına kabildir. Ve ma'kul olan iki hükümden hangisi vâki olursa, o hüküm sübûtu hâlinde onun üzerine bulunduğu emrdir. Ve لهز يكم kelimesinin ma'nâsı ليبين لكم dür. Velâkin âlemden her mümkinin, kendi nefsinde emr, ne şey üzerine sabit olduğunu idrâk etmesi için, Allah Teâlâ ayn-ı basiretini açmadı. Binâenaleyh onların ba'zısı âlim ve ba'zısı câhildir (18).

---------------

 Akıl nefsinde, hakikati bulunduğu hal üzere idrakten perdeli ve aciz olduğundan, getirdiği delil ile ayn-ı sabite-i mümkinin hidayete ve onun zıddı olan dalalete kabiliyeti olduğuna hüküm eder. Aklın bu hükmü, a’ma olan kimsenin hükmüne sussa, o a’manın bu kimse hakkındaki hükmü ikidir. O der ki: “ Bu kimse Zeyd’dir veya Zeyd değildir.” Eğer gözü görse idi, hakikat bir olduğundan “Bu Zeyd”dir diye hüküm edecek ve hükmü birden ibaret olacak idi. Ve a’manın bu hükümleri imkan hasebiyle sahih olsa bile nefsü’l emrde yalnız birisi hakikattir. İşte ayn-ı mümkin dahi bunun gibidir. Hakikati, sahib-i müşahede olan kimse bilir. Bu bahsi biraz daha izah edelim.

 Malumdur ki, a’yan-ı sabite ilm-i ilahide sabit olan esma-i ilahiyyenin suretleri ve mazharlarıdır. Bu surette a’yan-ı sabite hakikat cihetinden zatın aynı olur. Zat ise bakı, ezeli ve ebedidir. Ve ona fena ve adem gelip geçici olmadığı gibi tesir etme ve icad dahi ansızın ortaya çıkmaz. Böylece a’yan-ı sabitenın istidadatı esma-i ilahiyyenin gerektirdiği şeyler olduğundan meydana getiriliş değildir. Halbuki Hak Teala Hazretleri kabiliyetlileri, ancak isti’dadlarına göre vücut verdi. Ve vücuda ancak a’yanın bahşettikleri şey vaki oldu. A’yan-ı sabite ise, ancak zatlarının gereklerini verdi. Ve zat bir şeyi ve onun zıttını iktiza etmez. Mesela Hadi ismin sureti ve mazharı, ayn-ı hidayete erendir. Ayn-ı dalalete düşen olamaz. Çünkü Hadı isminin muktezası hidayettir.

 Onun zıttı olan dalaleti iktiza etmaz. Nitekim (s.a.v.) Efendimiz ism-i Hadi’nin tam mazharı olduklarından “Beni gören, beni görmüştür. Zira şeytan bana temessül etmez” buyururlar. Çünkü şeytan, Mudil isminin tam mazharı olduğundan bu ismin zıttı olan Hadı ismini kabil değildir. Mesela aklın delili hüküm ederken “mümkin”, bir şeyi ve onun zıttını kabul eder der.

 Bu onun imkan ile vasıflanmasından dolayıdır. Çünkü imkan, vücud ve adem taraflarını aynı şekilde icab ettirendir. Nitekim a’ma indinde hareket eden bir mahluka “ Ya hayvan veya insan” diye iki hüküm verir. Bu iki hükümden hangisi vakı olursa, o hüküm hakikate mutabıktır. Eğer Allah’ın dilemesi taalluk ede idi, emrin ilm-i ilahide sübutu halinde, ne şey üzerine sabit olduğunu Hak cümlenize beyan eder idi, demek olur.

---------------

19. Paragraf:

İmdi, Hak dilemedi, onların kâffesine hidâyet etmedi ve dilemez de; اِن يَثىأ.. kavli dahi böyledir. Hiç diler mi? Bu olmaz şeydir (19).

--------------

 Hak onların tümüne hidayet etmeği ezelde dilemedi ve ebede dahi dilemez. İbrahim (14) / 19 ayetinde şöyle buyurulur: اِنْ يَشَاْ يُذْهِبْكُمْ وَيَاْتِ بِخَلْقٍ “ Allah gökleri ve yeri hak ile yaratmıştır. Dilerse sizi giderip yok eder, yerinize yeni bir insan topluluğu getirir.” Ezelde ilm-i ilahide sabit sabit olduklarında izhablarına adem-i kabiliyetleri olduğundan, istikbal olan ebede dahi izhablarına meşiyyetin taalluku mümteni oldu, demek olur.

Cenab-ı Şeyh (r.a.) inkarı mutazammın olan istifham ile “Hiç diler mi?” buyururlar. Yani ezelde cümlesinin a’yanı hidayeti taleb etmediği halde, hiç onların hidayetine ebede meşiyyet-i ilahiye taalluk eder mi? Elbette etmez. Zira bu olmayacak bir şeydir ve mümtenidir, demektir.

---------------

20. Paragraf:

Böyle olunca, Hakk'ın meşiyyeti ahadiyyetü't-taalluktur. O da ilme tâbi' olan bir nisbettir. Ve ilim dahi ma'lûma tâbi' olan bir nisbettir. Halbuki ma'lûm sensin ve senin ahvâlindir. Binâenaleyh ilim için ma'lûmda eser yoktur. Belki ma'lûm için âlimde eser vardır. Şu halde, malûm kendi nefsinden, aynında sabit olduğu şeyi Hakk'a i'tâ eder (20).

-------------

Meşiyyet-i zatiyyenin, ma’lumat-ı ilahiyyenin kaffesine taalluku ve nisbeti ahadiyyet üzere ve ale’s-seviyyedir. Nitekim Hak Teala buyurur: وَمَاۤ اَمْرُنَاۤ اِلا وَاحِدَةٌ كَلَمْحٍ بِالْبَصَرِ Kamer (54) / 50 “ Bizim emrimiz ancak bir kezdir. Bir göz kırpması gibidir.” Fakat her bir malum zatın isti’dadına göre, o meşiyyet-i vahide olan tecell-i zatiden, kendisine mahsus olan hissesini ve nasibini alır. Ve her malumun istidadı muhtelif olduğundan taalluk-ı vahid dahi mütenevvi olur. Mesela şemsin ziyası ahadiyyetü’t-taalluktur. Fakat pencerelerinin camı yeşil, kırmızı, mavi, sarı, mor renkte olan bir haneye mütecelli olduğu vakit derun-i haneye giren ziyalar mütenevvi olur.

 Bu tenevvü ise camların çeşitli istidadatı münbaistir. Yoksa şems, her mahalle ale’s-seviyye bir renkte mütecellidir. “meşiyyet” dediğimiz şey “ilm”e ve ilim de “ma’lum “a tabi olan birer nisbettir. Zira ma’lum olmayan bir şeye irade ve meşiyyetin taalluku mümkün olmadığı gibi, ortada da bilinen bir şey olmadıkça bilmek keyfiyeti dahi hasıl olmaz. Çünkü bilinmeyen bir şeyi dilemek mümkün olmaz. Ve her bir şeyi bilmek için dahi malumun suret-i muayenesi mevcud olmak lazımdır. İşte malum sensin ve senin ayn-ı sabitenin ahvalidir. Ve ayn-ı sabite yekdiğerinin nakızı olan iki şeyden birisinin vücudunu iktiza eder.

 Yani hidayet ve dalaletten birisini muktezidir. Böylece meşiyyet dahi o hükm-i vahide taalluk eyler. Bu surette a’yan-ı sabitenin her birisi Hakk’a ne hüküm i’ta etmiş ise kendisi o hüküm ile Hakk’ın malumu olur. 

 İşte bu sebebten dolayı ilim “ma’lum” üzerine bir tesiri yoktur. Belki “ma’lum”un alim üzerine tesiri vardır. Zira ma’lum, lisan-ı hal ile alime:“Ben şu hal üzerine sabitim. Sen beni bu sabit olduğum hal üzerine bil!” der. Ve nefsinden, aynından sabit olduğu şeyi Hakk’a i’ta eder.

---------------

21. Paragraf:

Ve hitâbri ilâhî, muhâtablar ne şey üzerine tevâfuk ettilerse, ancak o şey hasebiyle ve nazar-ı aklînin i'tâ ettiği şeyi hasebiyle vârid oldu. Hitâb-ı ilâhî, keşfin i'tâ ettiği şey üzerine vârid olmadı, işte bundan dolayı mü'minler çok ve, ashâb-ı küşûf olan arifler az oldu (21).

--------------

 Eşhas-ı insaniyyenin ekseri ukaladan ve nazar-ı fikri ashabından olduklarından فَلَوْ شَاۤءَ لَهَدَيكُمْ اَجْمَعِينَ Enam(6) / 149 ve شَاۤءَ رَبُّكَ لاَمَنَ مَنْ فِى الاَرْضِ yunus(10)/ 99 ayetlerinde şöyle buyurulur.

Enam (6) / 149- “... Allah isteseydi, elbette hepinizi doğru yola iletirdi.” Yunus (10) /99- “..Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzünde kim varsa hepsi toptan iman ederlerdi…” Ve emsali olan hitab-ı ilahi onların ahvaline yani mukteza-yı ukulüne göre varid oldu; keşfin icabatına göre varid olmadı. Zira nazar-ı akli ashabının istadadatı buna vefa etmez. Ve sırr-ı kedere vakıf, ashab-ı küşuftan olan arifin ise azdır. Ve tavr-ı marifet, tavr-ı idrak-i aklınin fevkindedir. Ve tavr-ı marifet ise, hakayık-ı umuru, olduğu vech üzere keşiftir.

---------------

22. Paragraf:

Ve bizden ancak bir makam-ı ma'lûmu olmayan bir kimse yoktur. Ve makam-ı ma'lûm, sübûtunda onunla olduğun ve vücûdunda onunla zahir bulunduğun şeydir (22)

--------------

 Bizim müteayyin olan vücutlarımızdan hiçbir vücut yoktur ki onun bir makam-ı malumu bulunmasın, yani malum bir hali, bilinen bir hali bulunmasın ister ariflerden olsun ister diğer fertlerden olsun hiç birisi bu makam-ı malumunu tecavüz ve bunun haricine çıkamaz. İster kendini bilsin isterse bilmesin mutlaka bir vücutla malum bir vücutla programla ortaya gelmiştir. Bunun haricine çıkamaz. Rahman suresinde de “hadi bakalım ey cin ve insanlar dünyanın kuturunu aşın çıkın bakalım çıkabilecek misiniz bunun için sultan gücü lazımdır” buyurur. 55/33

 يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ وَالاِنْسِ اِنِ اسْتَطَعْتُمْ اَنْ تَنْفُذُوا مِنْ اَقْطَارِ السَّمَوَاتِ وَالاَرْضِ فَانْفُذُوا لاتَنْفُذُونَ اِلابِسُلْطَانٍ

55/33- Ey cin ve insan toplulukları! Göklerin ve yerin çevresinden geçmeye gücünüz yetiyorsa geçin. Ama Allah’ın verdiği bir güç olmadan geçemezsiniz.

Ayette dünyanın kutrundan (çapından) burada da kendi kutrunuzdan çıkın bakalım buyuruyor. Kendi varlığınızın dışına çıkın bakalım buyuruyor. Sizin için programlanmış neyse O’sunuz. Çünkü malum olan makam senin ilm-i ilahide sabit olman halinde mütelebbis olduğun şeydir ki sen bu vücud-u haricinde dahi o şeyle zahir oldun. Böylece bir kimsenin ilm-i ilahide makamı her şeye akıl vasıtasıyla vukufu iktiza etse vücud-u haricide yani bu dünyada dahi o makamın onun aklının hükmü altına girmiştir. Bu gibi her şeyi kendi akılları ile kıyas ederler akıllarına uymayan şeyi reddederler. Ben akıl sahibiyim, aklıma güvenirim, şuyum buyum diyenler var ya hani bir de şöyle bir laf vardır, akılları pazara çıkarmışlar herkes kendi aklını satın almış derler. Neden? Çünkü kendi hayal dünyası, kendi kurgusu, kendi değer yargıları onunla özdeşleşmiş artık. 

 Kendinden doğmuş artık çocuğu gibi olmuştur onlar. Halbuki akıl hakikatleri idrakten acizdir. Buradaki akıl akl-ı cüzdür. İmam-ı Fahreddin-i Razi gibi büyük ulemadan bulunan Zat bile aklın zebunu olup kalmıştır. Fahreddin-i Razi son zamanlarında kendini kurtarmış ve tefsirini de o zaman yazmıştır. 

Hz. Mevlana Mesnevi-i şerifinde buyurdular: 

Tercüme:

“Eğer akıl bu bahiste yol görücü olaydı, Fahreddin Razi dinin sırrını bilici olurdu.“ Yani Fahreddin Razi bir başka ifade ile anlatmak istersek aklın en ileri derecede olanlarından bir tanesidir. Yani aklını en ileri derecede kullanan kimsedir. Onlar bile bu yolda yaya kaldılar, buyuruyor. Eğer akıl bu konuda yol görücü olsaydı Fahreddin Razi dinin sırrını bilici olurdu. Bu böyle olduğu gibi bir kimsenin ilm-i ilahide makamı keşfen kader sırrını iktiza eylese vücud-u harici olan bu dünyada dahi o surette zahir olurdu. Cehil sahikası, çarpıntısı ile Allah’a itiraz etmez, velhasıl ilm-i ilahide olan sabitlik üzere vücud-u haricide zahir olmak Allah’ın meşiyeti iledir, dilemesiyledir. 

 İlm-i ilahide olan ayan-ı sabitenin hususiyetleri muhtelif olduğundan meşiyetin taalluku dahi muhtelif olur. Yani Allah’ın dilemesinin zuhuru da değişik olur. İşte bu sebepten naşi meşiyet-i ilahiye hepsinin hidayetine taalluk etmedi, Yani bütün varlığın “Hadi” ismi ile zuhura gelmesi taalluk etmedi zira efrattan her bir fert bir makam-ı malum sahibidir. Yani bilinen değişik bir makam sahibidir, oradan çıkamaz.

 Böylece hidayete istidadı olmayan şahsın hidayetine meşiyeti İlahide taalluk etmez. Yani ayan-ı sabitesinde “Hadi” ismi üzere taalluk eden bir varlığın meşiyet-i ilahiyesine hidayete davetine meşiyet-i ilahiye davet etmedi. İşte Nuh (a.s.) kavimini davet ettiği zaman onların ayan-ı sabiteleri “Mudil” esması üzerine olduğundan “Hadi” taallukuna cevap vermediler. Kulaklarını tıkadılar ceketlerini kaldırdılar tersten kaldırarak başlarını örterek duymamaya çalıştılar. Yani yanıcı bir şeyin ateşten korunması gibi neden, çünkü tecellisi tam terstir. Yani davet tecellisi tam terstir. Onlara şöyle diyor, onlar “Batın” esmasının zuhuru olduğundan “Zahir” esmasından gelen talebi duymak istemediler. Nuh (a.s.) onlara “Zahir” esmasıyla hitap etti, zahirlerine davet etti, zahire davet etti, onlar ise “Batın” esmasının tesirinde olduğundan kulaklarını tıkadılar, kendi doğrularını yaptılar ve denizde helak oldular. Neden? Zahirden batına geçebildiler, “Batın” esmasının zuhuru üzerine girdiler, Hakkta boğuldular, ilm-i ilahi denizinde boğuldular.

 Neden boğuldular? Çünkü orada “Zahir” esmasıyla yüzülmez. Bu Nuh’un (a.s.) kavimini temize çıkarıyoruz anlamında değildir. Ayetlerin şeriat mertebesindeki hukuku başka, tarikat mertebesindeki hukuku başka, hakikat mertebesindeki hukuku başka, marifet mertebesindeki hukuku başkadır. Hiç birinin hukuku hiç birini bozmadan hepsi yerli yerince Hak’tır ve gerçektir, amenna ve saddakna inanıyoruz. Hiç birinin hukukunu hiç birine dahil ettirmemeye çalışırız, birbirinin hukukunu da ortadan kaldırtmamaya çalışırız. Hepsinin hakkını yerinde verilmesini isteriz. Allah ”Hakim”dir hakkıyla hükmedicidir, O zuhurlarının bundan sonraki alemde de ne gerektiriyorsa öylece zuhura getireceği malumdur. Cenab-ı Hakk bizim anladığımız manada azab edici değildir, cehenneme de soksa orada da bir mutlaka lütfu vardır. 

 Zahir hukukunda vur diyorsa vuracaksın o anda onu gerektiriyorsa ama sen ilminde bileceğin anlayacağın şey bütün bu alemin tek bir varlık olduğudur. Çünkü neden orada vuracaksın, oradakiler işi öyle bildiği için sen de onların hukukuna uyarak uygulayacaksın o hukuku işte incelik buradadır. Yani karşındaki insan hangi mertebede yaşıyorsa sen de o mertebeden onun karşılığını vereceksin. Yoksa orada öyle yaşıyor diye ben yukarıdayım diye beni ilgilendirmez diye bir şey de doğru olmaz. Gerçi her hadise kendi içinde değerlendirilip tatbik edilmelidir, oda ayrı bir konudur. Ama genel olarak diyelim ki ehl-i küfür diye belirtilen bir güruh geliyor, buralarını istila edecek, bunlar Hakktandır, Hakk geliyor, diye elimizi kolumuzu bağlayamayız. Orada o irfaniyet geçerli olmaz. Çünkü Cenab-ı Hakk sen burasını koru da demiştir aynı zamanda. Mekanını, memleketini, vatanını koru demiştir. 

 Eğer bu vatanını korumazsan o tecelli gelir seni istila ederse senin ne irfaniyetin kalır, ne de irfaniyetinin gerektirdiklerini yapabilirsin. O zaman o mertebenin hakikati itibariyle mücahede etmiş oluyorsun, savaşmış oluyorsun. Tecelli ne yönden geliyorsa o yönden karşılığını vermek zorundayız. Her isim kendi istiklalini ortaya koymak ister, diğer isimlere üstün gelmek ister, işte irfan ehli bunları dengeli çıkardığı zaman hepsinin de hakkını vermiş olur. Eğer esma-i ilahiyenin birisi fazla birisi az oluyorsa az olan esmanın hakkı yenmiş oluyor bir bakıma. 

 İslamda kısas vardır. Yani tam denge vardır. İseviyette senin yanağına bir tokat vurduğu zaman çevir öteki yanağını oraya da vursun bir tane buyuruyor. Neden çünkü orada fenafillah var yokluk var, oraya girmek için o lazım. Ama yine aynı İncilde başka yerde göze göz dişe diş diyor. Çünkü o mertebede göze göz yok. Kişinin benliği yok ki göze göz dişe diş olsun. 

 O islamiyette neden? Hakikatinle zahir olmuşsun zuhura gelmişsin, tabi ki kendi hakikatini koruyacaksın. İşte kul hakkı dedikleri şeyin aslı da budur. Cenab-ı Hakk kul hakkı ile gelme buyuruyor. Ne demek? Her kulda ayrı bir Esmanın zuhuru olduğundan eğer o kula senin borcun herhangi bir şeyin varsa veya bir kötülük yapmışsan bir ağırlık yapmışsan o kula değil o esmaya yapmış oluyorsun. 

 O kulda zuhur eden o isme yapmış oluyorsun onu. Dolayısıyla Hakka yapmış oluyorsun. Ama o isim kulda suret bulduğundan kulluk hükmüyle Cenab-ı Hakk senden onu taleb ediyor. Yani o esmasının karşılığını senden istiyor. Adalet yapıyor, yani o kulun hakkını senden istiyor. Yani isminin hakkını senden istiyor. Böyle olduğu gibi bir kimsenin ilm-i ilahide makamı keşfen kader sırrını iktiza eylese vücud-u harici olan bu dünyada dahi bu suretle zahir olur. Cehilin getirdiği bir özellikle Allah’a itiraz etmez. Hakka itiraz; hakka suç isnat etmektir. Her hangi bir şeye itiraz ettiğin zaman onu suçladın demektir. Sen şunu yapamadın, bunu yapamadın yahut eksik yaptın gibi itiraz da suçlama vardır. “Hakka suç isnadından nasıl kurtuldun”, diye sorulunca “mülkünde gayriyi koymayarak” diyor şair. 

 İlm-i ilahideki sabitlik üzere vücud-u harici de zahir olmak meşiyeti ilahiye iledir. Yani batındaki sabitlik üzere zahir olmak Allah’ın dileğiyledir. Meşiyet ise ancak ilm-i ilahide olan subut üzerine taalluk eder. Yani oradaki program üzerine ayan-ı sabitedeki program üzerine taalluk eder yani onunla zuhur eder. İlm-i ilahide olan ayan-ı sabitenin hususiyetleri muhtelif olduğundan meşiyetin taalluku dahi muhtelif olur. Yani Allah’ın dilemesi ve onların zuhuru da muhtelif olur. İşte bu sebepten naşi meşiyet-i ilahiye tümünün hidayetine taalluk etmedi. Bunun altında şu manada çıkabilir bazılarını mudile götürdü gibi. Halbuki aslında Cenab-ı Hakk bütün gerek “Mudil” esmasıyla gerek “kahhar” esmasıyla, gerek “Cebbar” esmasıyla bütün aleme hidayet etmiştir. 

 Başka türlüsü zaten düşünülemez, Cenab-ı Hakkı bundan tenzih ederiz. Yani beşerin anladığı şekilde “Mudil” esmasına düşürmekten o şekilde dilemekten tenzih ederiz Allah’ı. Neden? “Ben sevdim” buyuruyor, sevilen yerde mudillik olur mu? Ama ilahi tecelli gereği İsimlerin manalarının itibariyle “Hadi” ve “Mudil” , “Batın” ve “Zahir” gibi “Evvel” “Ahır” gibi, yani zıt isimlerin bir kısmını iyi isimler bir kısmını noksan isimler diye şartlanmışız. Halbuki Allah bir ise ve mutlak varlıksa bütün bu alemler de O’nun mutlak zuhuruysa burada eksi diye bir şey düşünülmez. Ama efendim canım acıdı şurada ayağım kırıldı, burada şu oldu bu oldu bunlar fiiliyattaki uç noktadaki zuhurdaki hallerdir, yani görecelik üzere olan hallerdir. Cenab-ı Hakk bizim beynimizden bir için onu almış olsa biz ne acı duyarız ne tatlı duyarız. Acı duymamız bir rahmettir, çünkü tatlı duymamıza sebep olur. Şimdi biz acıyı “Mudil” tatlıyı “Hadi” diye değerlendirirsek Cenab-ı Hakkı tanımamış oluruz. Neden Çünkü acı ve tatlı bu hayatı ortaya getiriyor. 

 Yemeğe tuz ve acı ilave ettiğiniz zaman tadını daha güzel buluyorsunuz. Ne kadar güzel bir tat meydana geliyor ama o tadın içinde acı da vardır. O acı dediğimiz şeyden dolayı ne kadar güzel tat meydana geliyor. Koku olarak gülün kokusu da koku, dışkı kokusu da kokudur. İşte ikisi de kemalattır. Demek ki iyi kötü, acı tatlı, Hadi, Mudil gibi şeyler görecelidir, mutlak değildir. Bu dünyanın hareket halinde olması için nasıl saatin içerisindeki dişlilerin kimisi sağa doğru kimisi sola doğru dönüyor, kimisi küçük kimisi büyüktür. 

 Ama saatin yüzünden baktığın zaman hepsi aynı istikamette ahenkli belirli bir sistem üzere dönüyor. İşte arkadaki karışık dönme ön yüzdeki düzgün dönmeyi meydana getiriyor. Sadece Hadi ismi değil Mudil ismi de Hakkın Zat’ına götürüyor. Yani eğer Mudil esmasını bilmezsen Mudil tecellisini bilmezsen Allah’ı yine tanıman mümkün olmuyor. Yani Hem Hadi hem de Mudil’i bilerek Allah’ı tanıyacaksın. Demek ki Mudil ismi de insanı Hakka götürüyor. 100 km yukarıya çıkarsan hep güneşle karşı karşıyasındır ama o zaman da ben dünyada yaşıyorum diyemezsin. Mühim olan dünyada yaşamaktır. Mevlana gece ile gündüzü konuşturuyor, gece diyor ki ben işte irfan ehlini ibadet eder, aşıkları maşukları birbirine kavuştururum, geceyim örterim, günahları örterim, insanları uyuturum, dinlendiririm falan kendi halini söylüyor.

Gündüz de ben de herkese rızık dağıtırım, ortalığı aydınlatırım, ferahlandırırım falan o esnada bir arif geçiyormuş siz neden münakaşa ediyorsunuz demiş gece ve gündüze, işte gündüz ben daha ileriyim, gece de yok ben daha ileriyim demiş Arif kişi siz neden münakaşa ediyorsunuz siz birbirinizden ayrı şey değilsiniz, sizin ikinize bir gün diyorlar.

 Şimdi yapılan bu cinsiyet kavgası gibi işte kadınlar mı daha üstün, erkekler mi daha üstün, zatin kadını erkeği yok ki bu işin sadece bir insan var. Aslında insanın da şeysi olan er var, erkek var, racül var. Kadın insanın bir nısfı kadın başlı başına bir varlık değildir. Gece de nasıl başlı başına bir varlık değilse kadın da öyle. 

 Aslında erkek de başlı başına bir varlık değildir. Kadın ikinci derecede zuhur mahalidir. Ama erkek birinci derecede zuhur mahalidir. Yani Allah’ın tecelli halidir. Kadın ise Adem’in tecelli halidir. Tecelli mertebesidir. 

 Hidayete istidadı olmayan sahsın yani ayan-ı sabitesinde, ezeli istidadında hidayet yoksa irfan ehli ona “hadi” ismini telkin etmez, kendi hali üzerine bırakır. Hakkla beraber senin için vücut sabit olursa yani senin madum olan ayan-ı sabitenin ayinesinde Hakkın vücudu senin için madum yani senin batınında olan ayan-ı sabitenin vücudu Hakkın vücudu bu ayan-ı sabitenin özelliğine göre tayin olursa yani meydana gelirse o suret-i ilmiye vücud-u haricide yani o ilmi suret hariç vücutta yani bu dünya aleminde alem-i şehadette zahir olduğu vakit senin için vücut sabit olursa bu makam sana izafe olunur.

---------------

23. Paragraf:

Bu, senin için vücûd olduğu sabit olursa böyledir. Ve eğer sabit olacak olursa ki, tahkîkan vücûd Hak içindir, senin için değildir; binâenaleyh hüküm, vücûd-i Hak'ta şüphesiz senin için sabittir. Ve eğer sabit olacak olursa ki, tahkîkan sen mevcûdsun; o halde hüküm bilâşek senin içindir. Ve eğer hâkim Hak olacak olursa, bu halde Hak için senin üzerine ifâza-i vücûddan gayrî yoktur. Ve senin üzerine olan hüküm, senin için sabittir (23).

-------------

 Yani şu bir vücut diyelim, bu bir insan ayan-ı sabitesi Hakk olarak Hakk la beraber bu makam Hak la beraber senin için vücut sabit olursa yani Hakkla beraber sen kendi varlığını bilirsen burada. Yani hem senin varlığın var, kendini müşahede ediyorsun ama Hakla olduğunu müşahede ediyorsun. 

 Yani vücud-u haricide alem-i şahadette zahir olduğu vakit senin için vücut sabit olursa bu makam sana izafe edilir. Yani buna sen derler. Aslında ayan-ı sabiteden evvel “Ben” iken yani Allah’ın benliğinde iken zuhura çıkıp bir suret aldığı zaman “sen” dediler buna “sen” izafe oldu. 

 İki çeşit veli vardır, birisi halkın yaptığı veli bir de Hakkın velisi vardır. Cenab-ı Hakk buyurur, “benim velilerim benim kubbelerimin altındadır, onları ben bilirim, kimse bilmez” buyurur. Bir yerde çok bilinen birisi varsa avam kişiler tarafından bu veli deniyorsa o veli değildir. O veli olmadığının ispatıdır. Veli olan kendini tanıtmaz zaten. Kendini çok özel kimselere tanıtırsa tanıtır, gerçek bir veli ile kırk sene arkadaşlık yaparsın tanıyamazsın. Çünkü bir işareti yoktur. 

---------------

24. Paragraf:

İmdi sen, ancak nefsine hamd et ve ancak nefsini zemm eyle! (24).

--------------

 İmdi sen ancak nefsine hamd et ve ancak nefsini zemmeyle. Yani kimseye hiçbir buhtanda bulunma, hiçbir şekilde suçlamada bulunma. Sen kendine hamd et, ancak kötüleyecek olursan da kendini kötüle. Yani senin ayan-ı sabiten saadet ve kemali iktiza edip, Hakka hal lisanı ile benim üzerime saadet ve kemal ile hükmeyle diye hüküm eylemiş böylece vücud-u harici de yani senin dışındaki vücudunda yani bu dünyada o ezeli hükmün eseri sende saadet ve kemal suretinde zahir olmuş ise bundan dolayı ancak nefsine hamd et Ezelde Cenab-ı Hakk sana bir program yaptı, bütün varlıklara bir ayan-ı sabite, sabit programını yaptı, bu program Cenab-ı Hakkın “Mudil” isminin çıkış kanalı, merkezi olarak da oluşmuş olur, “Hadi” isminin çıkış mahali olarak da programlanmış, tesbit edilmiş olabilir. 

 İşte Cenab-ı Hakk bu programı yaptı ama sana özel bir kimlik verdi, yani özellik verdi. Senin zatın olarak bu programı sana verdi. Yani Allah bu programı kurdu, geriye çekildi diyelim, sana ait bir kimlik verdi işte insanın şahsiyet yapısı buradan gelmektedir. 

 Diğer varlıkların da böyle bir programları var ama insanınki gibi geniş değildir. Onların programları tek yönlüdür. İşte bu senin “Hadi” isminin özelliğini taleb etmen “Hadi isminin hakikatini, “Rahman” isminin hakikatini yani sana böyle salah bir varlık olarak fiilleri meydana getirecek olan senin ayan-ı sabitendeki olan hükümler Cenab-ı Hakk’tan “Salah” fiilini ortaya getirecek vasıf istiyor.

 Özünden istedi. İşte Allah sana vermiş değil, Allah programı yapıyor, ama taleb senin varlığından çıkıyor. Çünkü asaleten o oluşumu sana bağlamış oluyor, senin hürriyetine bağlamış oluyor. İradene bağlamış oluyor. Sana bir kimlik veriyor. 

İşte bunu yaparken Hakk bizim üzerimizde hüküm sahibi ama taleb ettiğimizde Hakktan bunu taleb ettiğimizdeki bu hakkı bize kendisi tanımıştır, o zaman biz O’nun üzerine hüküm sahibi oluyoruz. Şu hükmü, bu hükmü ver diye böyle yap, şöyle yap diye biz ona hüküm etmiş oluyoruz. O da bunu kabul ediyor, neden çünkü kendi programı gereğidir. İşte sen de eğer hidayet ehline ait olan fiiller ortaya çıktığı zaman kendine hamd et diyor. Burada neticede kendine hamdan Hakka had çıkar, bunlar bu şekilde bilinmezse bunlar hep klasik bilgiler olarak deyimler olarak işte Allah böyle dedi şöyle dedi, kul da böyle dedi, Rasul şöyle dedi denir.

 Yani senin ayan-ı sabiten saadet ve kemali iktiza edip, Hakka lisan-ı hal ile benim üzerime sadet ve kemal ile hüküm eyle diyor. Böylece vücud-u haricide yani bu dünyada senin vücudun o hüküm-ü ezelinin eseri sende sabit ve kemal üzerine zahir olmuş ise, bundan dolayı ancak nefsine hamd et.

 Çünkü hüküm senindir, yani ayan-ı sabitedeki kimlik senin olduğuna göre sen de ayan-ı sabitedeki özelliğin itibariyle kemal ve sadet taleb ettiğinden ve bu sana verilen vücutta sadet ve kemal vücut üzere kemali bir vücut üzere olduğundan o zaman sen kendine nefsine hamd et.

 Buradaki nefs tabi ki nefs-i emare değildir. Eğer ayan-ı sabiten şekaveti ve noksanı iktiza edip hakka bu hükmü verdiği için bu alemde de sen şekavet ve noksan üzere isen bundan dolayı dahi kendi nefsini zemmet, çünkü hüküm yine senindir. Ne yapayım Allah böyle yaptı diye bunu kaldırıyor ortadan işte. 

 Hidayet ve dalalet ve hayır ve şer ve her şey ifaza-i vücut itibarıyla Hakkındır. Vücut verme itibarıyla Hakkındır. Yani zıt şeyler delalet, hidayet, hayır ve şer, vücut verme itibarıyla Hakkındır. Yani bunların dış vücutlarını Hakk verir, başka vücut verecek bir varlık yok ki. 

Ayan-ı sabite Hakka ne hüküm vermiş ve haktan ne istemiş iseler, o zuhur ettiği için bunların cümlesi ayandandır. Yani ayan-ı sabite talep ediyor, Hak bu vücutları veriyor. Çünkü bu vücutlar olmazsa ayan-ı sabitelerdeki özellikler ortaya çıkmaz. 

Sadece programda kalır, Böylece eğer zulüm vaki olursa halktandır, Hak’tan değildir. İşte bunu Hakka bağlayamayız. Nitekim Hak Teala “Biz onlara zulüm etmedik onlar nefislerine zulmettiler.” 16/118

 وَمَا ظَلَمْنَاهُمْ وَلَكِنْ كَانُوۤا اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ

25. Paragraf: 

Ve Hak için, ifâza-i vücûd hamdinden gayri bir şey bakî kalmaz. Zîrâ bu O'nun içindir, senin için değildir. İmdi sen ahkâm ile O'nun gidâsısın; ve O vücûd ile senin gıdândır.(25).

---------------

 Hak için ifaza-ı vücut ( vücut verme) hamdinden gayri bir şey baki kalmaz. Güya bu onun içindir, benim için değildir, imdi sen ahkam ile O’nun gıdasısın, ve o vücut ile senin gıdandır. Ayan Âdemiyet üzerine olup Hak Teala onlara ademiyet üzere yani yokluk üzere olup yani vücud-u zahirde görüntüleri olmadığı için batında yokluk üzerinde olup Hak Teala onlara ifaza-ı vücut etmiştir.

 Yani Hak Teala onlara vücut vermiştir. Böylece sen vücut bulduğun ve zuhur eylediğin için Hakka Hamd edersin. Zira vücut ve zuhurda senin zuhur yerin yoktur. Maahaza ayan hakikatte Hakkın gayri olmadığından ve hamidin kaffesi yine Hakka raci olur. Yani hamd edenlerin hepsi Hakka raci olmuş olur. Yani sen nefsine hamd ediyorsan da aslında Hakkın gayri olmadığından hamd edenlerin cümlesi yine Hakka raci olur. Şimdi sen hükmedip Hakka dahi sana vücut verdiği için sen hükümlerle hakkın gıdasısın. 

 Eğer Cenab-ı Hakk alem-i ezelde olduğu gibi kendi başına olmuş olsaydı hiçbir özelliği ortaya çıkmazdı. Ne Allah’ı bilen olurdu, ne de bilinen olurdu. İşte Cenab-ı Hakkın ezeli rahmeti O ortaya varlıkları çıkarmasıdır. Ortaya varlıkları çıkarması da onlara ayan-ı sabitelerinde birer kimlik vermesi oldu. 

 İşte Allah’ın onlara kimlik vermesi onların gıdası oldu. Sen Hakkın gıdasısın, biz Hakka gıda olduk. Bu tabi ki yeme içme şeklinde değildir. Hakk ilk defa esma-i ilahiyesi ile birlikte İbrahim’in (a.s.) varlığına intikal ettiğinden yani nüfuz ettiğinden onun gıdası oldu. 

 Sen Hakkın gıdasısın, buradaki gıda ilmi mahiyetler olarak ve ilim ve irfaniyetler olarak ve muhabbet olarak “Bu alemleri bilinmekliğimi sevdiğim için halk ettim.” Buyurması işte aşk-ı ilahinin ta kökte olması platonik aşkın ve aşk-ı hayvaninin o aşk-ı ilahinin gölgesinden başka bir şey değildir. Bir başka ifade ile de aşk-ı hayvani ve aşk-ı duygusal yani platonik aşk, aşk-ı hakikatin en büyük perdesidir. Çünkü bir şey ancak kendi cinsiyle perde olur. Yoksa başka türlü bir şey perde olmaz. O perde kolay aşılır ama cinsiyle olan perdeyi aşmak zordur.

 İşte sen Hakkın gıdasısın dediği; ilm-i ilahi senin, onun, onun her birerlerimizin varlığı ile ortaya çıktığından bizim varlıklarımız olmazsa Allah’ın ilmi ortaya çıkmayacaktır, dolayısıyla Allah’ın yalnızlığı, nasıl ki sen tek başına iken yalnız kaldım diyorsun, Allah da böyle yalnız idi. Bizleri halk etti kendine ayna yapsın diye. Büyük ehlullah düşünüyorlar ki “Birçok şeyi çözdüm ama şu şeyi çözemedim, acaba insan mı Allah’ın aynasıdır, yoksa Allah mı insanın aynasıdır?” bunu çözemedim diyorlar.

 Tabi ki çözemedim derken bize düşünmemiz için yardımcı oluyor, o kadar şeyi çözen bunu çözemez mi? Bir yönüyle biz Allah’ın aynası olmuş oluyoruz, hüküm bizden çıkmış oluyor, bir yönüyle Hakk bizim aynamız oluyor, hüküm Hakktan çıkmış oluyor. Değişik yönden bakıldığı zaman değişik form değişik oluşum ortaya çıkıyor. İşte biz Hakkın gıdasıyız, neden? Çünkü bizle kendindeki o sonsuz değişiklikleri ortaya çıkarmış oldu. Biz onun gıdası olduk. Yani esma-i ilahiyesini zuhura çıkarmak suretiyle biz ona gıda olduk. 

 Neden? Kendi özelliğini bizlerle şifreleyerek ortaya çıkardı. Çünkü senin ayan-ı sabitenin ahkamı suretlerine büründüğünde zahir olan Hakkın vücududur. Senin programın içinde var olan Allah’ın zuhurudur. Senin programında vücut veren yine Hakktır. Vücut veren de O vücut da O’dur.

 İşte vücudu veren O, senin ayan-ı sabiten O’nun içinde olduğundan sen O’na gıda olmuşsun. Yani kimliğini ortaya koymuş oluyorsun. Patetes pırasa, lahana nasıl işte o patetesin gıdası, her bir sebze, meyve ve tahılların kendine göre özellikleri vardır, bunların bir ayrı yapıları kimyasal programları var bir de bize vücut oluyorlar. Bizim etimize, kemiğimize, saçımıza vucut oluyorlar, İşte o pırasanın zahirini veriyor Cenab-ı Hakk o pırasanın veya diğer maddelerin içerisinde olan batın program ona gıda olmuş oluyor. Sonra onun kendisi tamamen gıda olduğundan başkalarına gıda olmuş oluyor. Fiili maddi gıdaya dönüşmüş oluyor.

 Ama ilk Hakka gıda olmuş oluyor, yani Hakkın zuhuruna mahal olmuş oluyor. Böylece senin keyfiyetinle zahir olan Hakkın vücudu senin ayan-ı sabitenin suretiyle ayan-ı sabitenin görüntüsüyle onun ahkamıyla gıdalanan olur. Gıda gıdalananın vücudunda gizli, batın, gıdalanan zahir olur. İşte Hakk senin vücudunda sana gıda olduğu için batın, sen onun vücudunda zahir oldun. Senin ayan-ı sabitenin ahkamı dahi Hakkın vücudunda gizli, batın ve Hak zahirdir. Şu cesede baktığımız zaman senin ayan-ı sabiten bunun içinde batın, Hak zahir olmuş oluyor. Yani Hakk senin içinde sana gıda olmuş oluyor.

 Keza sen Hakkın vücudu ile zahirsin, Hakkın vücudu ile zahir olan ayan-ı sabitenin suretinde Hakk gizlidir, batındır. Yani sen Hakkın vücudu ile gıdalanansın ve sen zahirsin. Hakkın vücudu da batındır. Yani senin “Zahir” ismini öne çıkararak, tabi ki bizim zahirde de bir kimliğimiz vardır, bireysel halimize döndüğümüz zaman biz zahirdeyiz.

 Ama bizim bu zahir kimliğimizde Hakkın vücudu ile zahir olan ayan-ı sabitenin suretinde Hakk gizlidir yani batındır. Çünkü sen vücudunla varsın, ama sende Hakk ayan-ı sabitende gizlidir. Böylece sen Hakkın vücudu ile gıdalanansın ve sen zahirsin, Hakkın vücudu dahi batındır. 

 Yani senin varlığın zahir olduğu yönde Hakk sende batındır, sen gıdalanansın. Hakk senin gıdan olmuş oluyor. Burada gıda tabiri mecaz yoluyla söylenmiştir. Çünkü gıda nasıl ki gıdalanın bakasına ve zuhur-u kemalatına sebep olur ise yani gıda yiyenin hayatının devamına ve faaliyetlerinin oluşmasına sebep oluyorsa ayan-ı sabitenin ahkamı dahi o ayan-ı sabitede zahir olan Hakkın vücudunun kıvam ve bakasına sebep olur.

 Ayan-ı sabite Hak üzerine kendi hükümleri ile ve Hak dahi ayan-ı sabite üzerine vücuduyla hakimdir. Yani bu vücut Hakkın vücudu olması dolayısıyla ayan-ı sabite üzerine hakimdir. 

---------------

26. Paragraf:

İmdi senin üzerine müteayyin olan şey, Hak üzerine müteayyin oldu. Binâenaleyh emr, Hak'tan sana ve senden Hakk'adır. Şu kadar ki sen mükellef tesmiye olursun. Halbuki Hak sana, ancak hâlin ile ve üzerinde bulunduğun isti'dâdla, bana teklif et, dediğin şeyle teklif etti. Ve Hak (ism-i mef’ûl olarak) mükellef tesmiye olunmaz (26).

--------------

 Ezelde ayan-ı sabitenin hükmü Hak üzerine müteayyin olduğundan yani tayin edildiğinden, zuhura çıktığından Hak mahkumun aleyh oldu sen de hakim oldun. Keza vücud-u zahirde yani görünen dış vücutta senin vücudunun üzerine Hakkın hükmü müteayyin olduğundan sen mahkumun aleyh oldun Hak da hakim oldu. Bu surette hüküm Haktan sana dönücüdür. Zira senin ayan-ı sabitene vücut vermekle Hak senin üzerine hakimdir. Hani bizim ayan-ı sabitelerimiz vardı ya ezelde, işte o ayan-ı sabitemiz üzerine Hakk vücut verdiğinden O bize hakim hükmündedir. Bu durumda sen mahkumsun. 

 Yani o vücudu sana nasıl veriyorsa sen onu almaya mahkumsun. Yani başka itiraz edecek halin yoktur. Yine hüküm senden Hakka aittir. Yani Hakk bunu sana yaptırıyor gibi idiyse de dışarıdan ama senin ayan-ı sabitene göre yaptığından ayan-ı sabite de senin hakikatin olduğundan hüküm yine kökte başta senden çıkmış olur. Ve yine hüküm senden Hakka aittir. Yani senden Hakka döner. Zira ayan-ı sabiten hususi ve zatiyesinin gerektiği hükmü iktiza ettiği hükmü Hakka vermekle sen Hak üzerine hakimsin. Hak da mahkumun aleyhdir, yani Hak bunu böyle meydana getirmek durumundadır. 

 Böylece Hak ile ayan bir vecih ile hakim, bir vecih ile mahkumdur. Yani bir vecih ile Hakktan hakimdir bir vecih ile mahkumdur bir yönüyle. Ancak Hak ile senin aranda mahkumun aleyh olmak hususunda şu kadar fark vardır ki sana mükellef ismi verilir, Hakka mükellef ismi verilmez. Çünkü Hak üzerine hiçbir külfet ona mecburiyet olmaz. “Hak yaptığı işten mesul olmaz, ama siz mesulsunüz.” 

---------------

27. Paragraf:

Şiir:

İmdi Hak bana hamd eder; ben de Hakk'a hamd ederim.

Ve Hak bana ibâdet eder; ben de O'na ibâdet ederim (27).

--------------

 Kabe-i Şerifin misalinde olduğu gibi Kabe-i şerif ortada duruyor iken etrafında sıralar halinde çember halinde binlerce saf var, çember bir tane de olsa yeterlidir, Kabe-i şerif yapısını kaldıralım ortadan bir vinç ile “Hak bana ibadet eder, hamd eder, ben de ona ibadet ederim- hamd ederim- hükmü burada ortaya çıkar. 

 Karşılıklı halka olduğu için hangisi olursa hepsinin bir karşılığı var karşılarında, insanın iki yönü var, biri kendi abdiyet ve beşeriyeti, biri de kendisinde “Venefahtü”den meydana gelen, “Biz ona şah damarından yakınız” ifadelerle belirtilen bir de Hakkın Zat’i zuhuru vardır insanda, Zat’i tecellisi vardır. Yani insan iki özellikten meydana geliyor. Bu kişi manasında özellik değil, iki ayrı varlık değil bir varlığın iki özelliğidir. Bir abdiyetimiz, acziyetimiz var, kulluğumuz var, bir de Uluhiyetimiz vardır. Cenab-ı Hakkın vermiş olduğu uluhiyetimiz vardır. 

 İşte abdiyetimizle karşımızdakinin uluhiyetine secde ediyoruz. Kabedeki karşılıklı secde var ya ben abdiyetimle senin uluhiyetine secde ediyorum. Senin abdiyetine değil. Yani orada yapılan secde insanın beşeriyetine değildir. Nasıl melekler Âdem’in toprak yapısına secde etmediler, ondaki nefhayı ilahiye secde ettiler. Allah’ın Zat’i tecellisine secde ettiler. İşte İblis bunu anlayamadığı için toprak olarak gördüğünden “ben toprağa secde etmem ben daha üstünüm” dedi. Gurur meselesi yaptı. Neden böyle yaptı? İrfaniyetinin azlığından böyle yaptı, ama bizim irfaniyetimiz bu hakikati anlayacak durumda gelişmiş ise karşımızdaki insana secde etmemizde hiçbir mahsur yoktur. Yalnız o insanın etine kemiğine nefs-i emaresine değil, bu bilinçte olmak şartıyla secde edebilirsin. Neye secde ediyoruz? Ondaki Uluhiyet mertebesine secde ediyoruz. Yani Allah’ın oradaki Zat’i tecellisine yapılan bir secdedir bu. 

 Ama karşı taraf da bunu idrak ederek kendinin acziyetiyle secde edenin varlığında var olan uluhiyetine secde etmesi gerekir ki denge kurulsun. İşte Kabe’de oluşan hadise budur. Oradakiler bunu bilseler de bilmeseler de hadise budur. Bilmesi bunu yaşaması için kendine faydalı oluyor, bunun hakikatini bilmesi için faydalı oluyor. Bilmeyenlerin de yaptığı Hac ibadeti de geçerlidir ama bilen bunun idraki içinde ibadetini yapmış oluyor, “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu” ayetinde buyurduğu gibi bilenin ibadeti elbet daha makbuldur. Ben abdiyetimle senin uluhiyetine, sen de abdiyetinle bendeki uluhiyete secde etmiş oluyorsun ki bu tam dengeyi meydana getiriyor. Bir taraftan enaniyet ortadan kalkıyor bir taraftan da asaleti meydana gelmiş oluyor. 

 “Hakk bana ibadet eder, ben de O’na ibadet ederim” dediği budur işte. Abdiyeti ile uluhiyetine, aynı zamanda karşı taraftaki kendi abdiyetiyle ondaki uluhiyetine ibadet eder. Yani Allah benim vücuduma girmeksizin dahil olmaksızın, birleşme ve girme olmaksızın değişmeksizin suret-i ilahisiyle küllen ve tafsilen bende zuhura ve benim O’nun bütün esmasına mazhar oluşuma hamd eder. Yani Zat’ına hamd eder. Çünkü eğer ben olmasaydım Hak bilinmez idi. Eğer sen olmasaydın Allah’ın esma-i ilahiyesi, Allah’ın varlığı, Zat’ı, sıfatları nerede ortaya gelecekti, zuhura gelecekti, gelmezdi. O zaman Allah bilinmezdi. İşte Âdem’i onun için halk etti. Bilinsin diye halk etti.

Beyt: “Senin zuhurun benim iledir, benim vücudum da sendendir, eğer ben olmasaydım sen zahir olmazdın veya sen olmasaydın ben vücut bulmazdım.” 

Şimdi kendi varlıklarımızı düşünelim, nasıl ki senin zuhurun benim iledir, insan-ı kamil diyor veya diğer mahlukatın herhangi bir tanesi ama o mahlukatın herhangi bir tanesi bunu söylemeye ne cesaret edebilir ne de aklı, idraki erer, çünkü o şartlanmış olduğu yerde kendisini bulmaktadır, kim ki kendi varlığının hakikatini idrak etmişse senin zuhurun benimledir der ve 2/156 ayetini okur “Muhakkak ki biz Allah içiniz.” Yani Allah’ın zuhuru içiniz diye bu sözü ayetle tasdik eder. 

 اِنَّا لِلَّهِ وَاِنّاَۤ اِلَيْهِ رَاجِعُونَBenim vücudum da sendendir yani sen benimle zuhurdasın ama benim vücudum da sendendir, ben senin karşında acizim sana muhtacım. Eğer ben olmasaydım sen zahir olmazdın. Ve eğer sen olmasaydın ben vücut bulmaz idim diyerek çok güzel bir şekilde bunu izah etmiştir. 

Ve keza Hace Hafız Şirazi buyurur ki beyitinde; 

“Maşukumuz olan hakkın zilli yani gölgesi aşık olan bir mahlukun üzerine düştüyse ne olur. Çünkü biz vücutta ona muhtaç idik, O da zuhurda bize müştak idi.” 

Yani zuhura çıkmak için bize aşık idi diyor. Başka türlü çıkamazdı. 

 Hak bana hamd ettiği gibi ben de Hakka hamd ederim. Buradaki hamd teşekkür babındaki hamd değil de övgü babındadır, yani Hakk beni övdüğü gibi ben de Hakkı överim çünkü beni kendi sureti üzere icat edip, “Feyz-i Akdes” i yani çok mukaddes feyzini nefes-i Rahmani ahadiyesi ile ifaza-ı vücut eyledi. Yani beni vücut sahibi yaptı, yani nefes-i Rahmani bana göndermek suretiyle vücut sahibi yaptı ve cem-i kemalat ile bende zahir olup suret-i ilahiyesini bana inam etti. Yani ilahi suretini beni nimetlendirdi. O nimeti bana verdi, nitekim beni Âdem deki mazhariyete işareten Cenab-ı Sadi buyurur, Tercüme:

 “Nimet verenden nimet alan Beni Âdem’in sırrı süveydasındaki (siyah noktacık) şey felek için verilmiştir, ne feleğe verilmiştir ne de melek için hasıldır.” Siyah noktayı Efendimiz(s.a.v.) bir hadisinde “Günah olarak evvela kalbde siyah bir nokta belirir, o günah yavaş yavaş bütün kalbi sarar o süveyda noktası yani merkez noktası, ona sevad-ı azam, büyük karanlık da diyorlar, o sarar yani Hakkın kalbi istila etmesi manasında ve Hakk bana ibadet yani itaat eder, “bana dua edin ben de size icabet edeyim “ ayetini bu şekilde. Hakk diyor ki bana ibadet yani itaat eder, 40/60 

 ادْعُونِۤى اَسْتَجِبْ لَكُمْ ayeti gereğince ben O’ndan taleb ederim O da benim talebime icabet eder. Ben taayyün-u evvel mertebesinde müteayyin olduğumda beni ruhani olan meratipten ve cismani olan tavırlar ve istihalattan, hallerden geçirerek insan suretinde icat ve ızhar etti. Ve suret-i insaniyeyi tesviye edip suveri ilahi-i Kemaliye ruhunu nefh etmek için beni terbiye eyledi. 39/72

 فَاِذَا سَوَّيْتُهُ وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِى 

 Yani biz onu tesviye ettik buyurduğu budur. Tesviye ettik yani düzenledik. Yani şekil ve suretini düzenledik ve de ruh verdik وَنَفَخْتُ Suret-i insaniyeyi tesviye edip suret-i ilahiye kemaliye ruhunu nefh etmek için beni terbiye eyledi, Nitekim Cenab-ı Mevlana (r.a.) bu tavır ve değişikliğe işareten mesnevisinde buyururlar; 

Tercüme:

“Cematlık mertebesinden öldüm, nebat oldum, nebat mertebesinden öldüm, hayvanla beraber oldum, hayvanlıktan öldüm Âdem oldum, şu halde ölmekten neden korkayım ne vakit ölmekten noksan oldum.” Yani ölmekle bir yukarıya gittim, noksan olmadım ki işte Mevlana Hz.lerinin bu beyitini alan reenkarnasyoncular bak o da kabul etmiş ölüp ölüp diriliyormuşuz diyorlar, ama burada dirilen tek şeydir, başka şey olarak değildir. Bu bir hayat süresi içinde olan hadisedir. Seneler içinde değişik hayatlar değildir. 

Hak bana ibadet ettiği gibi ben de O’na ibadet ederim çünkü bana nimetlendirdiği suret-i ilahiye-i cemaliyeyi ve tecelliyet-ı esmaiyeyi ve Zati kabul edip o suret ile onu ızhar ettim. Şimdi ibadetin Hakka ıtlakı sui edepten münbais olmadığı gibi ashab-ı sekrin kelamı kabilinden dahi değildir. 

 İbadetin Hakka ıtlakı yani Hakkın ibadet etmesi sözünü edepsizlikten kaynaklanan bir şey olmadığı gibi sarhoş kimselerin yani manevi sarhoşlukla söylenen kelam-ı kadiminden dahi değildir bu. Bu zaman, zaman söylenen söz değil gerçek bir sözdür. Bu kelam tetkik ehlinin kelamıdır. Muhakkak arif olan tahkik ehlinin kelamıdır. Manevi sarhoşlukla veya edepsizlikle söylenmiş söz değildir. İlk akla gelince Allah nasıl ibadet eder ve nasıl mükellef olur, mükellef kuldur, ibadet ehli kuldur, hamd eden kuldur, Allah nasıl hamd eder, olur gibi sözler tahkik ehli indinde yanlış sözler değildir. Arifin kelamı ise usul ve marifet üzeredir. Yani bunlar arif tahkik ehlinin kemalidir bu ariflerin kelamı ise sözleri ise usul ve marifet üzeredir. Ondan her bir tarik üzere bir ibare sadır olsa edebe muvafıktır. Yani gerçek ariften her ne zaman nasıl bir kelime ve cümle düzenlemesi çıksa bu edebe muvafıktır, edep kuralları içindedir. 

 Ariften şüphe erbabı ve ashab-ı suedepten sadır olan kelam suretinde sözler sadır olsa bile hükümde onlar gibi değildir. Yani öyle bir söz çıksa da hüküm olarak diğer insanlardan çıkan söz gibi değildir. Çünkü arif ihatayı zatiyyeye nazırdır. Yani zati ihataya yani Zati genişliğe sahiptir, ve onu görücüdür, O’nun şuhudunda, görüşünde Hakkın kabul etmeyeceği bir hüküm ve zahir olmayacağı bir vasıf yoktur. Hususi bu taife Rahmetullah-ı aleyh esrar-ı ilahiye ashab-ı istidada tefhim için istidat sahiplerinin anlaması için fünun-i saire erbabınca vaz edilen bir takım ıstılahat gibi istilahlar vaaz etmişlerdir. Yani bir takım lügat yönüyle kelimeler ıstılahlar söylemişlerdir. 

---------------

28. paragraf:

İmdi halde ben O'na ikrâr ederim; ve a'yânda O'na inkâr eylerim. O beni bilir, ben O'nu inkâr ederim. Ve ben O'nu arifim; binâenaleyh O'nu müşahede ederim (28).

--------------

 Makam-ı Cemde vahdetin galebesinde Hakkın vahdet-i vücuduna ikrar ederim çünkü tüm eşyayı vücud-u Hakta fani ve helak olmuş bir halde müşahede ederim. Her ne zaman ayan-ı muhtelifeye bakarım halkı görürüm kesretin galebesinden dolayı bu ayan-ı hadisede onu taayyün olunmuş ve gizli olup onlardan mütecelli oluşunu saikayı tenzih ile inkar eylerim. Museviyet mertebesinden, Allah ötelerdedir, noksanlıklardan münezzehtir diye Allah’ı inkar ederim diyor. Çünkü Allah’ı öte yollamış olurum diyor. Kesretin galebesinden dolayı yani bu kesrete baktığım zaman kesreti görürüm, Hakkı tenzih ederim bu kesretin dışındadır diye o zaman kesrette olan Hakkı inkar etmiş olurum diyor. Hak her türlü hal ve tavırda beni bilir, çünkü cem-i ayan-ı sabiteyi ve bütün varlığa muhittir, ve alem-i şehadette eşya suretlerinde tecelli edip zahir olunca ben inkar ederim. 

 İşte cennet ehlinin ben sizin Rabbinizim dediği şey bu haldir. Cennet ehline eşya suretinde veya bir başka mahlukat suretinde ben sizin Rabbinizim diye tecelli ettiğinde “hayır” diyecekler, ama irfan ehli tenzih ve teşbih mertebelerinden Hakkı bildiğinden “Evet” diyeceklerdir. Şehadet aleminde eşya suretlerinde tecelli edip zahir olunca ben inkar ederim, zira vahdet-i Zatiye hasebiyle ben onun taaddüt ve kesretten tenzih ederim yani çokluktan ve adetlenmeden tenzih ederim. Eşyadaki parçalanmaktan sonradan zuhura gelen hadise suretlerinden tecrit eylerim. Ve ben onu bilirim. Şu halde O’nu ceman ve tafsilen müşahede ederim. Zira marifet ve müşahede benim hakikatimin icabıdır. O’nu bilmeyi ve görmeyi benim hakikatim bana ita etti. Benim hakikatim bana verdi. 

 Ebu Talip (s.a.v.) Efendimize şöyle demiştir; Ey Muhammed! Senin Rabbin sana ne kadar itaatli, (s.a.v.) Efendimiz de “Ey amcacığım eğer sen O’na itaat edersen O da sana itaat eder. O’na O’nun emirlerini yaparak kulluk et.” Ebu Talip, Hz Ali’nin (k.a.v.) babası Efendimiz’e (s.a.v.) sormuş, “Ey Muhammed senin Rabbin sana ne kadar itaatli“ (s.a.v.) Efendimiz de diyor ki; “Ey amcam, eğer sen O’na itaat edersen O da sana itaat eder, O’na O’nun emirleriyle kulluk et“. Yani O’nun emirlerini tutarak kulluk et, diye islamiyete davet ediyor. O müslüman olmadığı halde “Ey Muhammed senin Rabbin sana ne kadar itaatli” diyor. 

 Yani eskiden taptığı putların hiçbir şey yapamadıkların dan itaatsiz putlar olarak müşahede etmiş ki bak senin Rabbın ne istersen sana itaat ediyor yapıyor, diyor. Yani senin Rabbın duana icabet ediyor diyor. Ayette de buyurduğu gibi “Dua et icabet edeyim” buyuruyor. 

---------------

29. Paragraf:

Bizden nasıl ganî olur? Halbuki ben O'na müsâade ederim. Ve ben O'nu is'âd eylerim. Hak bunun için beni îcâd etti, tâ ki ben O'nu bileyim. İmdi ben O'nu ilimde îcâd ettim. Bize hadîs bu ma'nâ ile geldi. Ve Hakk'ın maksadını bende tahkik et! (29).

--------------

 Hak esma ve sıfatıyla nasıl bizden gani olur, halbuki ben O’nun esmasının sıfatının ve tecelliyatının bende zuhurunda O’na müsaade ederim, Müsaade nasır manasınadır, nasır hakkında ayet-i kerime “nasır” yardım manasınadır, “Eğer Allah’a yardım edersen O da size yardım eder.” Allah’a yardım edilirmi? Bu ayet-i kerime yardım edileceğini gösteriyor. 47/7

 اِنْ تَنْصُرُوا اللَّهَ يَنْصُرْكُمْ Demek ki “..kim Allah’a yardım ederse O da size yardım eder…” Allah aciz mi bizim yardımımızı isteyecek? İşte şeriat mertebesi itibarıyla onun ibadetlerini yapmak, O’nun işlerini yaymak, fakirlere yardımda bulunmak gibi şeyler ona yardımcı olmak. O’nun dinini yeryüzünde yaşatmak O’na yardımcı olmak gibi zahir manada ama hakikat manasında insanlardan Hakkın varlığı zuhur etmesi için bizim yardımcı olmamız lazımdır.

 Eğer biz hayatımızı beşeriyet içerisinde gaflet halinde yaşarsak biz nefsimize yardımcı oluyoruz, nefsi fiillerimiz bizden zuhura çıkıyor, Hakka yardımcı olmuyoruz. Bunu tabi ki Cenab-ı Hakk bize soracaktır, neden bana yardımcı olmadınız diye. “İlahi esmamın ve sıfatlarımın zuhuru için meydana getirdim, siz nefsi ve şeytani sıfatlarını zuhura getirdiniz onun yardımcıları oldunuz” dediğinde ne cevap vereceğiz. İşte biz ne kadar kendi hakikatimizi idrak etmeye çalışırsak ne kadar muhabbet ortaya koyarsak, ne kadar müşahede hali ortaya koyarsak, Allah’a o kadar yardımcı olmuş oluruz. O’nun sıfat ve esmasını kemaliyle ortaya çıkarmaya çalışıyoruz bu suretle Allah’a yardımcı olmuş oluyoruz.

 “O halde bende size yardım ederim” buyurması siz bunları ortaya çıkarmaya çalışın ben size yardım edeceğim bunları daha çok ortaya çıkaracaksınız. Yani siz bana ben size yardım etmek suretiyle benim varlığımı en güzel şekilde ortaya koymanız gerekiyor. İşte Rahman suresindeki o ayet de burayla ilgilidir, هَلْ جَزَاۤءُ الاِحْسَانِ اِلا الاِحْسَانُ 55/60 “siz bu yardımı yaparsanız ben de size en güzel şekilde yardım ederim.” Zat’ının zuhuru manasında size yardımcı olurum buyuruyor. Çünkü meful failin fiiline yardım eder. Ve ben Zat’ımın miratında ve aynımın mazharında yani Zat’ımın aynasında ve ayanımın zuhurunda “Cemal” ve “Celal”iyle zuhurunda Hakkı yükseltirim. 

 Yükseltmek; hakikatte batındaki kemalatın zahire ihraç ve ızharından yani zahire çıkarılmasından ve zuhur edilmesinden ve kemalat-ı esmanın ayanda zuhurundan ibarettir. Yani ayan-ı sabitenin gereği olarak ayan yani bu görünen varlıkta zuhura çıkarmaktır. Nitekim Hadis-i şerifte “Eğer yeryüzünde hiç günah işlemeseydiniz ben sizi yeryüzünden kaldırır, günah işleyen bir kavim getirirdim” Eğer insan oğlu hiç günah işlemeseydi, melekler cinsinden bir kavim olurdu, o zaman insan olmazdı. İnsan denmezdi. Eğer siz meleki bir hayat yaşasaydınız, hem günah işleyen ve hem de ibadet eden iyi işler yapan bir kavim halk ederdim. Getirmediğine göre demek ki bizim yaptıklarımız uygun oluyor. 

Şeyh Nazif Mevlevi Buyurur:

Marifet aynası suret-i isyanadır, isyandaki sureti marifet aynası ortaya çıkarır. Halk günah etmese yani bütün bu halk günah işlemese halk eder âhar İlah. 

Yani bütün bu halk günah işlemese de ilah o günahı halk eder, yani siz hiç günah işlemeseniz de ilah o günahı halk eder, işletir. Çünkü varlığımızın özelliklerinden bir tanesi de günah işleyip sonra tövbe istiğfar etmektir. İşte bu durum melaike-i kiramda yok, hayvanat cinsinde de yok, bize mahsustur. Bizim şeytani tarafımız olmazsa biz zaten insan olmayız, melek oluruz, bizim o şeytani tarafımız günah işletiyor. 

Velhasıl Hak Zat’i yönden alemlerden ganidir اِنَّ اللَّهَ لَغَنِىٌّ عَنِ الْعَالَمِينَ 29/6 fakat esma ve sıfat bizlerden gani değildir. Esma haysiyeti yönünden sıfat haysiyeti yönünden bizlerden gani değildir. Zira Uluhiyet meluh ile yani uluhiyet ilahlığı kabul edecek bir meluh ile meluh uluhiyeti kabul eden demektir. Halikiyet mahluk ile yani hâlk edilen ile bir Halik bir de mahluk olacaktır, işte Halik mahluk olmazsa Halik bilinmez. O’nu bilecek mahluktur. Halk edilmiştir, ancak halk edeni bilecek. Rububiyet merbub ile yani terbiye edicilik terbiye edilen ile terbiye olunan ile ve mabudiyet; yani mabudluk “abd” ile tahakkuk eder, abdiyet ile tahakkuk eder. Abdiyet varsa mabuda yönelir, mabudluk tahakkuk etmiş olur. Yani abdiyetin faaliyeti ile mabudluk meydana gelir.

 Uluhiyetin anlaşılması için meluh lazımdır, yani ilahın bilinmesi için ilaha bağlı olanlar olması lazımdır. Ona yönelenler olması lazımdır. Halıkın bilinmesi için mahluk olması lazımdır, Rabbın bilinmesi için merbub, ona bağlı olan olması lazımdır, mabudiyetin bilinmesi için abd olması lazımdır. İşte onun rububiyetine, uluhiyetine müsaade etmem ve onu müzhir olmam yani onu zuhura çıkarmış olmam için beni meluh ve merbubu icad eyledi. Yani ben olan meluhu merbubu yani bağlı olanı icad eyledi. Mademki ben meluhum, merbubum yani ilaha bağlıyım ve Rabba bağlıyım, ilahımı ve Rabbımı bu sıfatlarımla bilirim. Yani ben meluh olduğum için ilahımı bilirim. Merbub olduğum için Rabbımı bilirim, abid olduğumuz için mabudumu bilirim. 

 Meluhum ve merbubum ilahımı ve Rabbımı bu sıfatlarımla bilirim. Ve ben onun tüm mevcudatta zahir olduğunu bildikten ve onu ilimde ve suretle icat ettikten sonra bu sırrı hicap ehline ızhar ederim. Yani ben bunu kendim müşahede ettikten sonra perdeli olanlara da ızhar ederim, yani anlatırım. Yani Rahman suresinde “Allemehul beyan” yani beyan etmeyi de talim etti. 55/4

 عَلَّمَهُ الْبَيَانَYani evvela kendi öğrenmeyi öğretti, ondan sonra da öğretmeyi öğretti. İnsanı halk etti, bir de ona talim etmeyi de öğretti, onu ilimde bu surette icat ettikten sonra bu sırrı ehli hicaba ızhar eyledi. Yani perdeli olanlara da zuhura çıkarırım zikrolunan o manaya dayanılarak Hakkın marifeti ve ilimde icadı talebini mutazammın olarak lisan-ı Rasul ile bize “Küntü kenzen mahfiyyen … hadis-i kudsisi bu manadadır. “Ben gizli bir hazine idim onu bilinmekliğimi istedim onu taleb edene öğrettim “ işte bu durumda ilim maluma tabi oluyor. 

 Öğretmenin ilmi ne kadar çok olursa olsun talebe olmadıktan yani onun ilminin zuhura çıkacak bir yer bulmadıktan sonra talebeye ihtiyacı vardır. Alim ya talebe yetiştirecek ya da kitap yazacaktır, kitabı okuyan da yine talebe hükmünde olacaktır. Olmazsa yine kitap bir işe yaramaz. Hadis-i kudsi bu meyanda gelmiştir, Hakkın maksadı bende tahakkuk etti, zuhura çıktı. Hz Ali Efendimiz; “sen kendini küçük görürsün, ama sen alem-i ekbersin” dediği Allah’ın hükmü bende zuhura çıktı işte o “Ben” olmasaydı ilahi kimlik ortaya çıkmazdı. O zaman işte Allah bize hamd etti biz de Allah’a hamd ediyoruz. Yani Allah bizi övdü, biz de Allah’ı övüyoruz. Hani “kullarım senden beni sorarlar sen onlara de ki ben onlara yakıynım ve bir şey istedikleri zaman dualarına icabet ederim “ buyuruyor Allah, kulun duasına icabet ediyor. Yani kul amir, Hakk memur hükmüne yani kendi ifadesi ile bu oluşuyor. 

 İnanmayanlar biz nefsimize yardım ediyoruz, nefsani duyguları ortaya çıkarıyor, halbuki Allah’ın istediği ilahi düşünceleri ortaya çıkarmaktır, Allah’a yardım etmektir. Allah’ın sıfatlarını çıkarmak lazım ki bu varlık görevini yapmış olsun. İşte bunu yapmadığımız için Cenab-ı Hakk da perdelerini kapatıyor, bunu artık onda hiç faaliyet sahasına çıkartmıyor. Bunu yok bildiriyor. Kendi varlığını kendisine yok, hiç sanki öylece ne gökten gelmiş ne de yerden kendi kendine olmuş kadar basit bir düşünce sınırı içerisine alıyor. Daralttıkça daraltıyor, adeta kör ediyor, neden çünkü buradan Hakka yardım etmesi için olması için var edilmiş ama o nefsine yardımcı oluyor, onun için o nefsini de kısaltıyor, kısaltıyor nihayet nokta sıfır haline getiriyor.

 “Eğer Allah dileseydi sizin hepinizi hidayet üzere halk ederdi.” İşte Hakk mertebesinden baktığımız zaman eksi diye belirtilen günah diye ifadesini bulan bu fiiller, Hakkın belirli esmalarının zuhura çıkmasından başka bir şey değildir. Bu Hakktan baktığımız zamandır. Yani yukarıdan baktığımız zaman. Sıfat mertebesinden, Zat mertebesinden baktığımız zaman. O zaman da bu eksi denen fiiller suç, artı diye bilinen fiiller de artı bir şey teşkil etmiyor. Yani eksiler suç teşkil etmiyor, artılar sevap teşkil etmiyor. Çünkü sıfat mertebesinde “Kahhar” ile “Rahman” bir, “Cemal” ile “Celal” bir, aynı yerde, faaliyet sahası daha henüz oluşmadığı için. 

 Ama bunlar tecelli üzerine zuhura geldiğinden o zaman Allah’ın Zat’ından ayrılmış mahluk hükmüne girmiş oluyor. O zaman mahluk tard edilmiş oluyor, tard edilmişlik Allah’ın Zat’ından zuhura çıkmak onun tard edilişidir. Zat’ından sıfat, esma, ef’al mertebesine tenezzülü tard edilmişliktir. Sadece şeytan tard edilmedi cennetten, Âdem de tard edildi, Havva da tard edildi, şeytan da tard edildi اهْبِطُوا بَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّ “inin ordan aşağı” demek tard olundunuz demektir. “Bazınız bazınıza düşman olarak ininiz oradan” ayetin devamında فَاِمَّا يَاْتِيَنَّكُمْ مِنِّى هُدًى فَمَنْ تَبِعَ هُدَاىَ فَلا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاهُمْ يَحْزَنُونَ size bir “Hadi” gelecektir, yani size yol göstericiler gelecektir, kim o yol göstericilere uyarsa aslına ulaşır, yani hüsranda kalmaz onlar için korku ve hüzün yoktur.” 2/36-38

 İş burada ayrılıyor. Mahluk yönünden baktığımız zaman biz mesülüz, her ne kadar ayanımızda yani özümüzde Zat’i tecellinin zuhuru var ise de aslında ayan-ı sabitede yaratılmış değildir, ama ayan-ı sabitenin vasıfları halk edilmiştir. İşte o halk edilmişlik mesuliyet yüklüyor. “Allah yaptıklarından mesul değildir, siz mesulsünüz.“ 21/23 Çünkü Zat’i itibarıyla bu alemlerle faaliyet sahası olmadığından alemlerde esmalar faaliyette olduğundan ve esmaların zuhuru olan insan varlığı da kendini Hakkın dışında ayrı bir varlık gördüğünden yaptığından mesul olmuş oluyor. 21/23

 لا يُسْئَلُ عَمَّا يَفْعَلُ وَهُمْ يُسْئَلُونَİşte buradaki aslı Hakk olmakla birlikte kendini Hakkın dışında müstakil bir varlık olarak görmesi sadece kendisinin hayalinden ve zannından meydana gelen bir hadisedir. İşte cehennemde yanacak olan o hayali zannıdır, Zat’ı değildir. O hayaliyle zannıyla kendine bir mevcut müstakil bir vücut kurduğundan düşündüğünden onu var kabul ettiğinden işte onu ne kadar keskin şekilde kendi müstakil vücudunu nefsani yönden var kabul ettiği ne kadar çok kabul ederse sınırı o kadar küçülmüş oluyor.

 Yani kendini ne kadar şiddetli kabullendiği zaman yahut kabullenirse kendi ilmi bilgisi görüşü ihatası da o derece küçülüyor. Kendini göremez hale geliyor, o da kendisine büyük darbe oluyor. İşte kim ki bu küçüklüğü yavaş yavaş açıyor, yani kendini beşer zannetmekten yavaş yavaş kurtuluyor, o zaman ilahi hakikatleri idrake onun yolu açılmış oluyor. İşte burada o kendini ayrı, müstakil bir varlık olarak gördüğünden bu ilahi sistemi de bilemediğinden veya kasden veya işine gelmediğinden onun mesulü neticede o fiilin cehennem, ahiret karşılığını neyse onu orada görmesi onun için hüküm olmuş oluyor. Hüküm gene de kendinden kendine işlemi oluyor. 

Allah azab etmez diyor ya وَمَاظَلَمَهُمُ اللَّهُ وَلَكِنْ اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ 3/117 “Allah size zulum etmedi, siz nefslerinize zulum ettiniz.” Hak maksadını benim üzerimde zuhura getirdi diyor, tahakkuk ettirdi diyor. Yani Hak madem ki mahlukatı kendisini bilinmek için halk etti ve madem ki ben dahi O’nu bilecek mahlukum, şu halde O’nu bilmek için bana ilim lazım geldi. İşte iş buradan kaynaklanıyor, bilmek için ilim lazım, bu ilmi bulamadığı için nefsindeki bilgiyi gerçek ilim zannettiği için o ilim de küçüle küçüle, tükene tükene gerçek ilime ulaşması da mümkün olmuyor.

 İlim tahakkuk edince; ilmin küçülmesi ne demek? İnsan belirli yaşlarda kendi ilminde kemale erer, dünyevi ilimde kemale erer, doktorluk olsun, mühendislik ilimlerinde olsun belirli bir kemalatta belirli bir seviyeye erer ama ondan sonra da aşağıya düşmeye başlar. Yaşlandıkça bakar ki o ilimden emekli olduktan sonra o ilim hiçbir işe yaramaz. Mertebesinde makamında O ilim işe yarıyordu ama emekli olunca o ilim hiçbir işe yaramaz. O ilimi daha evvel büyüttüğünden gerçek büyüklüğüne de yol bulamadı o ilim de küçüldükçe küçüldü. İşte insandaki iç sıkıntılar yaşlılıktaki sıkıntılar bilhassa emekli olunca o psikolojik boşluk bundan kaynaklanıyor. Yoksa kendini bilen insan ha orada çalışmış ha burada çalışmış ha işi bırakmış ha bırakmamış çünkü kendi işte devamlıdır. Hakk ile meşgul, Hakk ile meşgul olanın canı sıkılır mı? 

 Asli işi odur, dünyadaki işinden emekli olsun isterse ne olacak. Hakk ilmini bilen kimse elindekinin zaten oyuncak olduğunu bir müddet sonra gideceğini biliyor. O’nu bilmek için ilim lazım geldi ve ilim tahakkuk edince onu bu ilimde icat etmek iktiza etti. İlim tahakkuk edince bu iş anlaşılıyor, evvela ilim sonra ilimde tahakkuk onu bu ilimde icat etmek iktiza etti. Sen Hakkı icat ediyorsun, bu ilimde neden icat ediyorsun Hakk zaten var yani yeni bir şey değil, ama sende yeni onun için sen sende icat etmiş oluyorsun. Düşünelim kendi hallerimizi, bu tasavvuf ilmini bilmezden evvel Hakk bizde ama batındaydı gizliydi, işte biz O’nu şimdi icat edip zahire çıkartıyoruz, zuhura ve faaliyet sahasına geçirmiş oluyoruz, dolayısıyla biz icat etmiş oluyoruz. Neden? Çünkü bizde mucitlik de vardır. 

 Neden? Allah’ın esmasından dolayı var icat ediciyiz bir taraftan. Zaten her gün de yeni bir şeyler icat ediyoruz aslında farkında olmadan. Her gün yaptığımız iş dünkünün aynısı değil ki, her yaptığımız yeni bir icattır. Her gün başka türlü kalkıyoruz, başka idrakle kalkıyoruz, her gün dışarıya başka ayakla gidiyoruz, attığımız ayaklar aynı kapıdan çıkıyoruz ama aynı aralıkta olan ayaklar değildir. Yani hiçbir şekilde dünün aynısını işlemiyoruz, hep yeni icat, icat yapıyoruz. Bunlar fiili icatlarımızdır, bir de ilmi icatlarımız vardır. İlimde her bir adım atışımız, o ilimde yeni bir icat ortaya çıkarmış oluyor. O’nu bu ilimde icat etmek iktiza etti.

 İşte birkaç kelime bir sohbette, birkaç kelime bir kitapta, neticede bunlar gelişe gelişe Allah’ın külli varlığını bir kendi varlığımızda icat etmiş oluyoruz. Ortaya çıkarmış oluyoruz. İslam dini budur işte yoksa sadece camiye git beş vakit cemaat ehli ol, değil, cemaat bu demek oradaki insanların sıralanışı değildir. Bilgilerin “Cem” olarak toplanması ona koşun buyuruyor. İmam efendi arkasına dönerek “saflarınızı sık tutunuz” diyor, “Aranıza şeytan girmesin” diyor. Caminin arkası boş biz birbirinin omuzları birbirine sürtecek şekilde sıkışıp bu hadis-i şerif’i uyguluyoruz zannediyoruz. 

Cami boş olduğu halde sıkışmaktan huzurun kalmıyor. “Saflarınızı sık tutunuz” demek şudur; camiden çıktıktan sonra saf temiz hallerinizi sık tutunuz demektir. İnsan saflarını değil, şimdi camiden çıktık, merdivenden inerken unuttuk, işte saf bozuldu, bir saat sonra aklımız başımıza geldi, işte Hakk vardı, zikir, falan işte saf hallerinizi sıklaştırınız, safiyetlerinizi sıklaştırınız demektir. Hakk bendeki kabiliyet-i külliye yani bütün kabiliyet ve mazhariyeti cemiyeye mebni yani ona bina bende zuhur-u cem tafsili ile zahir ve mütecelli oldu. Kabiliyet-i külliye yani bütün kabiliyetin tamamıyla mazhariyet-i cemiye yani her türlü mazhariyeti cami yani bende var olarak zuhur-u cem ile yani bütün zuhuru topluluğu ile cemiyle tafsili cemiyle tafsiliyle zahir ve mütecelli oldu. Yani ortaya çıktı ve parladı meydana geldi. 

 Yani hem tafsil yönünden hem cem topluluk yönünden bende zuhura geldi diyor. Yani esma-i ilahiyeyi hem tafsilatlı olarak bende açtı hem de toplu olarak Allah esması ve cami esması kapsamında hem toplu hem de tafsil olarak ikisi de var diyor. Güneş batarken toplandı kavuştu, cem oldu diyoruz, yarın sabah ömrümüz varsa doğudan çıkacak açılmış olacak genişleyecek tafsilatlı olacak, ve mütecelli cilalı parlayacak, parlayınca tafsilatıyla her şeyi gösterecektir. Ben dahi onun marifet-i külli ile arif olup yani ben dahi onu külli bir bilgiyle arif olup onu ilminde müşahede ettim. Bu ilmimdeki müşahede üzerine onu ızhar eyledim. Yani bütün bilgimle ona arif olup yani bütün bilgimle onu bilip onu ilmimde de müşahede ettim ilim olarak bildim ve ilimde müşahede ettim.

 M. Arabi Hazretleri buyurur, “Vuslat marifettir” yani vasıl olmak, mülaki olmak marifettir. Yani arifliktir, irfaniyettir, bilgidir. Burada da onu diyor, O’nu ilmimde müşahede ettim ve bu ilimdeki müşahede üzerine onu ızhar eyledim. İşte bizim ilmimiz ne kadarsa o ilmimizdeki müşahedemiz ne kadar ise Allah’a biz o kadar ızhar etmiş oluruz, zuhura getirmiş oluyoruz. Zaten bizde de ne kadar biliyorsak ilim olarak o kadar geniş manada zuhura getirmiş oluyoruz. Onun için اِنَّا لِلَّهِ biz Allah içiniz, 2/156 bu ayeti tabutların üstüne koyuyorlar halbuki bu dirilere hitabeden bir ayettir. Yaşama ayetidir o ölü ayeti değildir. Bizim onu başörtü yapmamız lazımdır. Yahut omzumuza atkı yapmamız lazımdır. “Muhakkak ki biz Allah’ı zuhura getirmek içiniz” ayet onu diyor. Bunu idrak edenler söylüyor. 

وَاِنّاَۤ اِلَيْهِ رَاجِعُونَ “Biz sana döneceğiz” diyor açık olarak. Bunu biz ölüp Allah’a döneceğiz zannediyorlar. “Biz Allah içiniz” demek ne demek, Biz Allahlık içiniz yani “Halakal ademe ala suretihi” hükmünün bizden zuhuru içiniz biz. Kim ki irfaniyet hakikatiyle bunu idrak ettiği zaman bu ayetin sahibi oluyor. O ayet O’nun gerçek lisanı üzere çıkmış oluyor. Uluhiyet lisanı üzere kişinin uluhiyet lisanı üzere çıkmış oluyor. Ki o ayet O makamın ayetidir. Yani bir başka ifade ile Kur’an-ı Kerim Allah kelamı Allah bu kelamını insan-ı kamilinden vaaz ediyor. Zuhura çıkartıyor. 

O ağızdan o mertebeden çıkartıyor, Allah’ın zuhuru oluyor. Zati zuhuru oluyor ve bunu idrak ederek söylüyor. اِنَّا لِلَّهِ وَاِنّاَۤ اِلَيْهِ رَاجِعُونَ “Biz Allah’ın zuhuru içiniz” diyor ve “O’na döneceğiz” yani bugünkü beşeriyet kalıbımıza bakmayın biz ilah olacağız şimdi meluhuz ama ilaha döneceğiz. Şeriat mertebesinde bu bedenimiz toprağa gidecek, hesap vermek için tekrar O’nun huzuruna götürüleceğiz, bu bir, ama hakikat mertebesinde her ne kadar şimdi sen meluh olarak abd olarak ve merbub olarak görünüyorsan da senin aslın rububiyettir, uluhiyettir, rahmaniyettir, ona döneceksin. Yani Zati hakikatlerine döneceksin. Burada bunu tahsil ettikten sonra O söylüyor zaten biz oraya döneceğiz, onda şüphe yok zaten. اِنَّا لِلَّهِ Muhakkak ki biz ona dönücüyüz, yolumuz da o zaten. Bu topraklıktan kurtulduktan sonra yani beşeriyet aleminden geçtikten sonra uluhiyet mertebesi itibariyle ahirette hayatını sürdürecek bu çok dehşetli bir hadisedir. İşte “Benim kullarımın arasına gir” dediği budur. Burada ilmi olan ilim orada ayniyete dönüşecektir. İlim olarak burada bildiğimiz şeyler orada ayniyete dönüşecektir. Hani rüyada nasıl gördüğümüz şeyler rüya halinde ama dünyaya geldiğimizde bunlar ayni yani maddi varlıklar olarak işte bu ilim orada bize maddi varlıklar olarak oranın maddiyatına göre tabi ruhani varlıklar, latif varlıklar ama müşahede edilir müşahhas yani şahıslanmış varlıklar olarak karşımıza çıkacak ve kendimizi bileceğiz. يَاۤ اَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ 89/27 اِرْجِعِۤى اِلَى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَرْضِيَّةً 89/28 bakın burada emir var “Rabbına dön” bakın buradan başlıyor daha, اِنَّا biz döneceğiz sözü bu emri aldıktan sonraki devamlılık halidir. “inna” sözü biz döneceğiz Allah içiniz sözü فَادْخُلِى فِى عِبَادِى 89/29 “ benim kullarımın arasına gir” abduHU ve RasuluHU hükmünde olan kullarımın arasına gir. Onlarla birlikte وَادْخُلِى جَنَّتِى 89/30 “ benim cennetime gir.” Uluhiyet cennetine gir. Öteki cennetler ile bu aynı cennet değildir. 

Yani nasıl bir şehzadelerin ayrı bir bahçesi var, bir de halkın gittiği mesire yerleri var, bunun gibi ama o padişahın bahçesinde gezinenler, halkın bahçesine de gidip gezinebiliyorlar. Orası da onlara açıktır. Ama halkın bahçesinde gezinenler padişahın bahçesine girip gezinemiyorlar. Mümkün değil çünkü orada yaşamaya ne bedenleri müsait, ne varlıkları müsait yaşayamıyorlar orada. Padişahın bahçesinde gezinenler halkın bahçesine geldiklerinde oranın bedeniyle bedenlenirler. 

---------------

30. paragraf:

Vaktâki Halil (a.s.) için, Halil tesmiye olunduğu mertebe sabit oldu, bunun için ziyafeti sünnet ve âdet ittihâz eyledi (30).

---------------

 İbrahim (a.s.) bu hakikatlerinin idrak etmesinin şükranesi olarak herkese yemek yediriyor, bir bakıma bu yemek yedirmesi nefsani varlığına menfaat temin etmek için misafirin bir bakıma da yemek yedirmesi ilahi bilgiyi veriyor olması demektir. O yemek esnasında boşuna oturulmuyor o yemekte bir de ilahi bilgiyi aktarıyor hullet bilgisini aktarıyor. Hanif dininin hakikatlerini aktarıyor. İşte bu onun sünneti oldu. Vaktaki istidad ve kabiliyyetin genişliği hasebiyle, Hak Teala’nın zahir olduğu ilahi makamların tümü cem-i mazhariyet mertebesi İbrahim (a.s.) için sabit olup, o makamata tahallül ederek, rızıklanmış bedenin parçalarında sarı olması gibi o makamlarda sirayet etti ve Hakk’a gıda oldu. İşte hülle, dostluk elbisesi giydirmek bu demektir. O’ndan evvel bu hakikati yaşayan yeryüzünde kimse yoktu. O bunu icat etti mucit işte İbrahim (a.s.) Ve keza Hakk dahi, İbrahim’in (a.s.) tüm hakikatleri ve kuvasına nüfuz eden ve sârî olup vücudu ile ona gıda oldu. Bu sebepten dolayı İbrahim (a.s.) halaikı ziyafete davet edip yani halkı ziyafete davet edip gıda vermeyi adet kabul eyledi. işte şu yapılan iş de şu yapılan kitaplar da hep İbrahim hullet mertebelerinin ziyafetleridir. Ve bu makamat-ı ilahiyyeye tahallül etmek ve Hak onun kuvasına giren olmak hali kendisine galebe edip, hakikatinin ve makamının sırrı, onun zahirine de yayılmış oldu; ve hali fiilinde zuhur etti.

--------------

31. paragraf:

Ve İbn Meserre el-Cebelî onu Mîkâîl ile beraber erzak için kıldı. Ve merzûkların teğaddîsi erzak ile olur. Rızk, onda bir şey bakî kalmamak suretiyle, merzûkun zâtına tahallül ettiği vakit, ancak rızkın tahallülü kalır. Zîrâ gıda müteğaddînin cemî'-i eczasına ve eczanın hepsine sirayet eder. Halbuki burada ecza yoktur. Böyle olunca esmâ-i ilâhiyye ile muabber olan cemî'-i makâmât-ı ilâhiyyeye İbrahim (a.s.)ın tahallülü ve zât-ı ecell ve a'lânın onunla zuhuru lâ-büddür (31).

--------------

 Ehl-i tarıkın ekberi olan şeyh-i muhakkık Muhammed bin Abdullah bin Meserre el-Cebelı Kurtubî (k.s.) İbrahim (a.s.)ın Hz. Mıkaıl ile beraber erzaka vekil olduğunu beyan eyledi. Cenab-ı Şeyh (r.a.) Fütuhat-ı Mekkiyye’nin on ikinci babında, bu hususu Meserretü’l-Cebeli hazretlerinden rivayet olduğunu beyan buyurmuşlardır. Rızk gıdalananın zatına dahil olup da, onun parçalarında hiçbir şey kalmayıp tamamıyla hazm olsa, ancak nüfuz etme kalır. Çünkü gıda, gıdalananın bütün parçalarına yayılır. Ve rızıklananın gıdası dahi erzak ile olur. Böylece iki nüfuz edenden her birisinin vücudu, hey’et-i mecmuasıyla diğerinin hakikatinde tahallül eder.

 Nitekim gıda hakikati ile gıdalananın bütün vücuduna yayılır. Maahaza cem’iyyet-i ilahiyyede parça olamaz. Gıda ile gıdalananın karışması, burada ancak bir temsilden ibarettir. Zira gıda ile gıdalanın vücudu yekdiğerinin gayrıdır. Ve batın olan Zat-ı Hak, zahir olan halkın taayyün cihetinden gayri ise de hakikatte zahir ve batın Hak’tır. İkisi arasında gayriyyet yoktur.

 İmdi İbrahim (a.s.) Hakk’a gıda olup onda mütehallil oldukda, “esma” tabir olunan makamat-ı ilahiyyenin hepsi tahallül etmesi ve İbrahim (a.s.)ın mazharında zahir olan ilahi esma ile Hak Celle ve Ala’nın zatının zahir olması lazımdır. Bu suretle cenab-ı İbrahim esmaya gıda olunca, o esmada muhtefı ve batın olur; ve zat-ı Hak İbrahim’de zahir bulunur.

--------------

32. Paragraf:

Şiir:

İmdi biz, Hak içiniz. Nitekim edillemiz sabit oldu. Ve biz, bizim içiniz (32).

--------------

 Biz Hak içiniz, zira geçmişte beyan olduğu üzere keşf-i evvelin ita ettiği marifet iktizasınca suver-i ilmiye-i gaybiyemiz, ayan-ı sabite ayinelerinde Hakkın suretleridir. Zahir olan edille-i keşfiyemiz mucibince zahir vücudumuz, O’nun vücududur. Böylece biz Hakkın mülküyüz, biz ayan-ı sabitemizin suretleriyiz ve onların mülküyüz. Böylece bizim bu ayan-ı hariciyemizde yani dış varlığımızda zahir ve hakim olan o ayan-ı sabitemizdir. Onun için bizim benim olmamdan gayri yoktur, imdi biz O’nun içiniz, biz bizim için olduğumuz gibi. 

---------------

33. Paragraf:

Ve O'nun için benim olmamdan gayri yoktur. İmdi biz O'nun içiniz; biz bizim için olduğumuz gibi (33).

--------------

 Hak için benim üzerime ifâza-i vücuttan gayri bir şey yoktur. Hakkın üzerime vücut vermesinden başka bir şey yoktur. Bu suretle biz onun mülküyüz ve O bizim üzerimize vücut ile hakimdir, bizim üzerimize ayan-ı sabitemiz hakim olduğu gibi. 

---------------

34. paragraf.

İmdi benim için iki vecih vardır: "Hüve" ve "ene". Halbuki Hakk'ın zuhûr-i enâniyyeti için "ene" lafzı yoktur (34).

----------------

 Benim için iki vecih vardır, “Hüve ve Ene” halbuki Hakkın zuhuru enaniyeti için “Ene” lafzı yoktur. Yani benim vücudum vaktaki vücut-u mutlakın aynı oldu, bu vücudum o vücud-u mutlak’ın ayan-ı sabiteme inzimamı ile müteayyin oldu, yani Hak suret-i ilmiyesi olan ayan-ı sabiteme vücut-u mutlak-ı latifenin tenezzül ederek yoğunluğu cihetiyle bu hazarat-ı şehadette vücut verdi, böylece benim için iki vecih vardır ki, birisi vech-i hüviyet, diğeri de vech-i enaniyettir. Yani birisi hüviyetimiz var, bir de eneniyetimiz vardır. Birinci veche göre Hak ile aramızda imtiyaz yoktur, ikinci veche göre temeyyüz hasıl ve ubudiyetle rububiyet zahir olur. Hakkın enaniyeti zahir olmak için “ene” lafzı yoktur, yani Hak için “enaniyet” yoktur. 

 Belki O’nun kendi Zat’ıyla bir enaniyeti vardır, zira “ene” lafzı kişinin kendi muhitinde bulunan benliklerden kendi benliğini tefrik ve temiz için vazedilmiş olan bir lafızdır. Halbuki Hak mevcuttur ve onunla beraber ezelen ve ebeden hiçbir şey değildir. Hakk için “ene” lafzı yoktur dediği buradadır, Hakk “ben” diyemez, gerçi Kur’an-ı Kerim’de “Ben” diyor, “ben ettim” diyor ama o bir başka mertebedendir. Eğer Allah “Ene” demiş olsa, sen, sen, şu, şu, var ki Hu, Hü, onlar bunlar onların bunların karşılığında “Ben” desin, Allah tek iken “Ben” demesi abes olur. Allah’ın kendini ispatlayacak başka varlığa ihtiyacı yoktur, onun için “Ben” demez. Zat’ında “Ben” demez. “Biz” dediği zaman sıfatlarıyla subitiyesiyle “Biz” diyor. 

 Böylece O’nun benliği kendi zatıyladır ve kendi Zat’ında müstehlektir. Yani helak olmuştur. Şu halde Hak için “Ene” lafzı yoktur ve Hak Zat’ı hasebiyle kendinin gayri görünen alemlerden ganidir. Geçmişte zikredilin ikinci keşfin ita ettiği marifet üzere, verdiği marifet üzere Hakkın vücudu ayan, ayinelerinde, bu ayanın muktezalarına göre zahir olup, bunlar yekdiğerinden ayrı olduğu vakit, yani her bir ayan-ı sabite ayrı ayrı meydana geldiği vakit senin ayan-ı sabiten üzerine sana verilen nur vücut ile senin mevcut olduğun yani ayan-ı sabitede sana verilen nur vücut ile senin mevcut olduğun ve vücut-u mutlakın senin aynında takayyüdu itibar olunursa yani senin ayan-ı sabitende sana göre kayıt olduğu itibar olunursa senin için hüküm hasıldır. 

 Çünkü sen hükmü mahsus ile senin aynın üzerine hükmetmesini istidadın hasebiyle Hakk üzere hüküm edersin. Her birerlerimizin ayan-ı sabiteleri programı yapılmış, bunlar bizlere aittir, yani varlıklara ait birer program olduğundan işte senin istidadın hasebiyle Hakk üzerine hüküm edersin. Yani senin istidadın neyse sen onu taleb edersin, bu talebin Hakka hükmetmektir yani buna bana ver demektir. Beni böyle halk et diye taleb edersin. Hakk üzerine taleb edersin. Ve eğer sana vücut vermesi hasebiyle senin üzerine hakim Hakk olacak olursa yani evvela sen Hakkın üzerine hak sahibi olmuş oluyorsun. Yani özde ayan-ı sabitenden kaynaklanan programını istemek için sen Hakkın üzerine Hak olmuş oluyorsun, hakim olmuş oluyorsun, yani talepkar oluyorsun. 

 Diğer yönlü bakarsa sana vücut vermesi hasebiyle senin üzerine hakim Hakk olacak olursa yani bir bakıma Hakkın üzerine sen hak oluyorsun, özünden istediğin, ama bu vücudu Hakk sana verdiği için bu sefer Hakk senin üstünde hakim olmuş oluyor. Özünden istediğin için sen Hakk üzerine hakimsin, bunu ver diye taleb ediyorsun o senin talebine uyuyor, ama o da sana vücut vermesi itibarıyla senin üzerine hakim oluyor. Çünkü sen kendi kendine vücudu veremiyorsun. Ve eğer sana vücut vermesi hasebiyle senin üzerine hakim Hakk olacak olursa Hakkın hükmü senin üzerine ancak sana vücut vermesinden ibaret olur. Yani O sana vücut verir onu böyle kullan şöyle kullan diye amir olmaz. Çünkü o vücudu kullanman senin talebin üzerine o vücudu istemen yine senin talebin üzerine, ayan-ı sabitendeki senin özel talebin üzerinedir. İşte orada sen Hakkın üstündesin. Hakka hakimsin çünkü talebi sen istiyorsun, ama bu vücudu Hakk sana verdiği için bunu vermesi itibarıyla O senin üzerine hakimdir.

 Senin ayan-ı sabiten üzerine hükmün yine senin tarafından vaki olur. Yani sana hüküm yine senin tarafından yani senin özünden olur. Şimdi senin ayan-ı sabitenin istidad-ı mahsusu sana ait olan sana mahsus olan bu istidat Hakka ne hüküm vermiş ise Hakk bu ayan-ı sabite üzerine ancak o hüküm ile hükmeder. Yani senin vücudunu Hakk meydana getirir ama senin ayan-ı sabitenden istediğin şekliyle vücuda getirir. “Allah var idi O’nunla birlikte hiçbir şey yoktu” Bu hadis-i şerif Hz. Ali’ye (k.a.v.) ulaştırıldığı zaman O da biraz düşündükten sonra “Şu anda da öyledir” buyurdu. 

Böylece O’nun benliği kendi Zat’ıyladır ve kendi Zat’ından müstehlektir, kendi Zat’ında helak olmuştur. Hakk için “ENE” lafzı yoktur. Hakk Zat’ı hasebiyle kendinin gayri görünen alemlerden ganidir ve benim enaniyetim O’na muhtaçtır, çünkü ben, ben dediğin benim bu taayyünüm O’nun vücud-u mutlakının bu kisve ile mukayyeden zuhurudur. Eğer O enaniyet-i Zat’iyesini ızhar etse eşya fani ve ayar madum olur. Velhasıl bazı ehl-i aklın teveffümleri gibi onun bizden ayrı enaniyeti ve taayyünü yoktur, bu teveffümün menşeyi onun bizim enaniyetimizde istifa etmiş olmasındandır. 

---------------

 35. Paragraf:

Velâkin Hakk'ın zuhuru benim vücûdumdadır. Binâenaleyh biz Hak için "inâ"', ya'nî kab gibiyiz (35).

---------------

 Şu halde Hak için “ENE” lafzı yoktur. “Ene” ne demek, “Ene” ben demektir, Hak için “BEN” lafzı yoktur, neden, demeye gerek yoktur çünkü başka varlıklar yoktur ki benliğini ispatlamaya çalışsın. Hakkın Zat’ı için “Ben” lafzı yoktur. Hakk Zat’ı hasebiyle kendinin gayri görünen alemlerden ganidir. اِنَّ اللَّهَ لَغَنِىٌّ عَنِ الْعَالَمِينَ 29/6 Yani Zat’ı itibarıyla görünen alemlerden ganidir. Yani onlara muhtaç değildir. Benim enaniyetim O’na muhtaçtır. Yani benim benliğim O’na muhtaçtır. Bizim benliğimiz O’na muhtaçtır. Bizler “Ben” diyebiliriz, ama O’nun “Ben” demesine gerek yoktur. Çünkü “Ben”, “Ben” dediğin benim bu taayyünüm yani “Ben” diye belirtmek istediğim taayyün yani bizim bu programımız, zuhura gelmiş olan vücudumuz varlığımız, O’nun vücud-u mutlakının bu kisve ile mukayyeden zuhurudur. O’nun bu kisveler ile kayıtlı olarak zuhurudur. 

 Yani kayıtlı Zat’ı mutlak, Zat’ı mukayyed biz O’nun mukayyed Zatlarındanız, yani Zatıyız. Niye, program yapmış her birerlerimizin mukayyed halimiz vardır. Yani kayıtlı şeklimiz vardır. Hiç birimiz de aslımız bir olduğu halde birbirimize benzemiyoruz. Yani insanız ama hiçbirimiz birbirimize benzemiyoruz. Çünkü her birimizin mukayyed hali kayıtlı halimiz bir başka türlüdür. Şifrelerimiz farklıdır, ama hepimizde aynı göz, aynı burun, aynı baş, el, ayak sistem aynıdır. Ama özelliklerimiz başkadır. Neden, mukayyed olduğumuzdandır. Hakk bizde kayıtlı olarak zuhura geldiğinden. 

 O’nun vücud-u mutlakının bu kisve ile mukayyeden zuhurudur. Kayıtlı olarak zuhurudur. Eğer O enaniyeti Zat’iyesini ızhar etse eşya fani ve ağyar madum olur. Yani O eneliğini Zat’i “Ene”liğini ortaya çıkarsa eşya fani olurdu, eşya yok olur, ağyar madum olur, yani gayriler adem olur, yok olur, yokluğa gider bir şey kalmaz. İşte bu hadiseyi “Küllü şeyin halikün illa veche” ayeti ile belirtiliyor. “Her şey helak olucudur, ancak O’nun vechi bakidir. كُلُّ شَىْءٍ هَالِكٌ اِلا وَجْهَهُ 28/88 İşte burada Zat’ının bakisinden olan hadiseyi anlatıyor. Her şey de ona dönücüdür. Tabi ki eşya helak olunca Hakk bakiliği ortaya çıkınca her şey O’na dönmüş oluyor. Nasıl dönmüş oluyor, olan dönen bir şey yok gene de ortada aslı zaten oydu, bizim idrakimiz de dönüşme oldu. Ortada dönen dolaşan da bir şey yoktur. O zaten Hakkın ta kendisidir. Biz ona mahluk diye vücut verdik sonra baktık ki mahluk dediğimiz şeyde de Hakkın varlığı mevcut, o zaman her şey helak oldu, bunu anladığımızda helak oldu, yandı kırıldı manasında değildir. 

 Varlıklarının kimlikleri yok oldu, kimlik kaybına uğradılar. Kimlikleri varda bizim tenzih mertebesinden verdiğimiz kimlikler kayıp bizde oldu sadece. Bizim anlayışımızda oldu ne olduysa yanlış anlayışlarımız hakkani anlayışa döndüğünde her şey yerli yerine oturdu, biz çekmiştik onların çivilerini yerinden. Ve de yanlış yerlere koymuştuk. Eğer o enaniyet-i Zat’iyesini ızhar etse yani eşya fani ve ağyan madum olur, vel hasıl bazı ehl-i aklın yani bazı beşer akıllarıyla hareket eden alimlerin yahut varlıkların velhasıl bazı akıl ehlilerin vehimleri, zanları gibi onun bizden ayrı enaniyeti ve taayyünü yoktur. 

İşte bu şeriat, tarikat mertebesindeki anlayıştır. Allah ötelerde kul burada. Allah’ın varlığının dışında kula varlık vermek vücut isnat etmektir. İşte bu o küçük akıllıların vehminden başka bir şey değildir. O’nun bizden ayrı enaniyeti ve taayyünü yoktur. Yani Allah’ın bizden ayrı ene’si benliği ve taayyünü yani sistemi kimliği yoktur, bu tevehhümün menşeyi onun bizim enaniyetimizde istifa etmiş olmasındandır. Yani bizim enelerimizde bizim ayan-ı sabitemizde bizim benliğimizde hep gizlenmiş olmasındandır. Yoksa ayrı bir kimliğimiz olmasından değildir. 

 Velakin Hakkın zuhuru benim vücudumdadır, böylece biz Hakk için kap gibiyiz. Hani ne diyordu Beyazid-i Bestami, “Suyun rengi kabının rengidir.” İşte biraz daha değiştirirsek Hakkın rengi kulunun rengidir. Çünkü Hakk aslı itibarıyla renksizdir, vücudu yoktur, yani bir varlıktır ama Zat-ı mutlak kendine ait bir form bir vücudu yoktur, ancak ayan-ı sabiteler dolayısıyla bu alemdeki vücutları yani taayyünleri ortaya getirmesiyle kendine bir mahal yapmıştır bir vücut yapmıştır.

 İşte şunu biraz daha iyi anlarsak ayetel kürsinin hakikatini çok iyi anlamış oluruz. Şu mevzu onu anlatmaktadır. Ayet; işaret demektir, Ayet-el kürsi ismini oradan almıştır. Kürsi ayeti, cinlere onun için okunuyor. Neden neresinden cinlerle ilgili bir kelime geçmiyor, neden onlara karşı okunuyor? Okunması şu yöndendir, Hakk için kap gibiyiz, buradaki kap kürsi manasınadır ayrıca. Su kabın içine girmiyor mu, kap suyu muhafaza etmiyor mu, işte şu oturduğumuz iskemleler kürsü altlık demektir. Taht da alt demektir, kürsi iskemle demek, sandalye demektir. 

 Şimdi kim hangi sandalyede oturuyorsa orasını doldurmuş oluyor, bütün ağırlığı ile oraya yerleşmiş oluyor. İşte bütün alemde gördüğümüz bu mevcut varlıklar özü itibariyle az evvelki sohbette de geçtiği gibi onlara gıda olması hasebiyle Hakk bu mevcuda gıda olması hasebiyle mevcutta gizli gıda olmuş oluyor, mevcudun gıdası olmuş oluyor. İşte burada da kap olmuş biz vücutlar kap yani “taht” yani kürsi, Hakka kürsi olmuş oluyoruz. Bu alemde ne kadar varlık varsa tüm olarak bir kürsi yani bütün alemleri, varlıklar olarak ayırmadan küllü olarak gördüğümüzde bütün bu varlık Hakkın kürsisidir. Bütün varlık Allah’ın bir ayeti olduğundan bütün ayetlerdeki hakikatler yahut oluşumlar kürsi hükmündedir. Her birerlerimiz hakkın kürsisiyiz. Şimdi meseleyi kendimizde ele alalım, bütün alemde öyle olduğu gibi insan da Hakkın kürsisidir. Hani sen yer misin içer misin senin mekanın var mıdır, diye soruyor, Risale-i Gavsiye’de “Ben mekanların mekanıyım” buyuruyor cevaben. Sonra “Ben insanın sırrıyım, insan da benim sırrımdır.” buyuruyor. 

İşte Ayet-el Kürsi’deki hakikat bu ki senin varlığın ile Allah’ın varlığı o kadar birliktesiniz ki iskemlenin üstüne oturmuş bir insan gibi araya girecek bir aralık olmadığından araya girecek bir varlığın olması da mümkün değildir. Başka bir ifade ile ara olmadığından araya bir başka bir varlığın girmesi mümkün değildir. Bir başka varlık ancak ara olursa bir yere girer. Şu raf doluysa buraya artık başka bir şey girmez, ama kitaplarda boşluk varsa araya girer. İşte Ayet-el Kürsiyi okurken bu düşünce ile Allah bizim varlığımızı istila etmiştir, bizim rakibimizdir ve bizim gıdamızdır, biz onun zuhur yeriyiz diye böyle bildiğimiz zaman işte oraya ne cin ne de şeytan ne hayalin ne vehmin, ne nefsin girmesi mümkün değildir.

İşte Ayet-el Kürsinin bu mahlukata okunmasının sebebi budur. Bu ayetin hakikati yaşandığı yere onun nüfuz etmesi mümkün değildir, çünkü bir boşluk yoktur arada. İşte biz ayan-ı sabitelerimizi Cenab-ı Hakk alem-i ezelide programlarını yaptı ve o ayan-ı sabiteler üzerine biz istihkak talebinde bulunduk. Yani vücut istihkakı talebinde bulunduk. Onun üzerine bu hükümle biz Hakka hakim olduk Hakka talepte bulunduk. 

 O bu vücud-u alemde mülk aleminde ayan-ı sabitelerin iktiza ettiği vücudu bize vermek suretiyle de O bize hakim oldu. Zahiren görünen biziz, ama batınen Hakkın ta kendisidir. Bizim varlıklarımızda mevcuttur. O halde oraya başka bir şeyin girmesi, nüfuz etmesi mümkün değildir. Kişi bu hakikati belirttiği zaman hem kendine hem başka bir yerlere artık oraya hayalin, vehmin işte herhangi bir eksiğin bahsedilen varlıkların girmesi mümkün değildir. Bunu mümkün olduğu kadar çok okursak var olanlar da arada sıkışıp kalırlar, ezilir giderler veya patlarlar sıkışınca. Hakkın vücudu benim vücudumdadır, böylece biz Hakk için kap gibiyiz. Yani Hakkın hakikati bende zahirdir. Bu surette biz Hak için bir zarf durumundayız. Biz Hakka zarf, Hakk da mazruf yani zarflanmış olmaktadır. İşte kürsi, biz zahiren kürsi, O da kürsiyi kullanan oluyor. 

 Çünkü O bizim suretlerimize renklerimize göre bizimle zahir olup müteayyin oldu. Bizim özelliğimize göre bizim programımıza göre bizim rengimize göre o kabda kabın rengi neyse o şekli aldı. Çünkü kendisi latif olduğundan her şekle her renge girebiliyor. İşte renksizlik renge esir oldu diye bunu ifade ediyorlar, renksizlik renge esir oldu. İşte yapılması gereken şey rengi esirlikten kurtarıp tekrar renksiz hale getirmektir. Aslına döndürmektir. Renksizlik renge esir oldu. Yani Hakk renksizlik renge esir oldu. 

 Yani Hakk renksiz ve şekilsiz iken hakikat-i Zat’iyesinde yani kendi Zat’ında renksiz ve şekilsiz iken her birerlerimizin vücut kaplarına girmek suretiyle vücut kaplarında zuhur etmek suretiyle her birimizin rengi neyse ona büründü. O rengi aldı. O zaman Hakk batın biz zahir olduk. Böylece bir taraftan varlık sahibi olduk, ama bir taraftan Hakkı perdeleyerek gaip etmiş olduk. O zaman biz zahir Hakk batın olmuş oluyor. Nitekim şekiller ve renkler muhtelif bir takım bardaklara su konsa yani şekilleri ve renkleri muhtelif olan bardaklara su konsa su haddizatında renksiz ve şekilsiz iken bardak ne şekilde ise o şekle tabi olarak meydana gelir. Bardağın boğumları olsa kadeh gibi yuvarlak olsa değişik şekillerde sivri olsa koni gibi olsa, onların içine giren su onların rengini ve şeklini alır. 

 Hatta onu buzdolabında dondurursan o kabın şeklinde bir yapı kazanır. Su bardakta iken bardağın rengine göre kırmızı, sarı, mavi gibi renklerde görünür. Şimdi ona dışından bakarak sen sağdasın sen soldasın sen öndesin, sen geridesin diye kimseye diyecek halimiz kalmıyor. O zaman seyretmekten başka yapılacak bir yol kalmıyor. İşte irfan ehli kadehlerin, bardakların, kaselerin içerisinde ne olduğunu bildiğinden kimseyi eleştirmiyor. Kimseyle de ilgisi olmaz, ancak onlardan ibret alır, eğer o kadehlerde kendi tecellisinin üstünde bir tecelli varsa o tecelliden yararlanmaya bakar. İşte bu dünyaya zaten bu kadehlerin gönderilmesi Cenab-ı Hakkın ilm-i ilahiyesinin her kadehte bir başka türlü zuhura çıkması içindir. Ama hangi kadehte en kemalli zuhur varsa o kadehi bulup o kadehten içmek gerekir. Ehlullah Allah’ın kadehleridir. 

 Yani şarab-ı ezelisinin yani muhabbet şerbetini o kadehlerle içirtir. Başka yerde de onu bulmak mümkün değildir. İşte o kadehin bulunduğu yere de meyhane derler. Dışarıdan baktığın zaman o meyhane evdir, camidir, iş yeridir, kulubedir, yahut bir park sandalyesidir. Bardakların rengine göre renkli görünür, işte Hakkın Zat’ı dahi böyle şekilsiz ve renksizdir. Bizim taayyünatımıza göre muhtelif, muhtelif nevilerde zahir olur. İmdi su ile zarf ancak bir temsilden ibarettir zira su ile kap arasında ikilik ve gayriyet vardır. Misal veriyor ama yaklaştırmak için misalin de özünü tekrar izaha çalışıyor. Suyu kadehe koyduğumuz zaman, su ayrı kadeh ayrıdır. Ama yansıtması vardır, o yönüyle benzetme yapıyor.

 Zarf ile içine konan kağıt ile zarf her ne kadar zarf onu ihata ediyorsa da kapatıyorsa da ama aslında gene de ayrı varlıklardır, ayrı şeylerdir. Yani Hakka misal verirken bu bir yardımcıdır, Hakk böyle değildir. Suyun vücudu ile bardağın vücudu başka başkadır. Suyun bardağa duhulü, hulul suretiyledir, yani dahil olma suretiyledir, girme suretiyledir. Daha önce de zikrolunduğu gibi Hakkın bizim taayyünatımıza tahallülü ise ikilik veya girme suretiyle değildir. Yani Hak bize dışarıdan ayrıca gelmiş değildir. Bunu Hıristiyanlar da öyle zannediyorlar, İsa (a.s.) bir nehirde yıkanıyorken güya Allah gökyüzünden bir güvercin şekliyle gelip başına konmuş, oradan içine girmiş gibi İncil’de yazar. İşte bu duhul, hulul girme şekliyledir. Onlar böyle anlattıkları için bu anlatım çok kolay bir anlatım olduğundan hayale hitap ettiğinden herkes onu böyle kabullenir. 

 Hakikatte Hakk için böyle bir şey geçerli olmaz. Hakkın bizim taayyünatımıza tahallülü hulul etmesi, dahil olması ise ikilik yani bir şeyin bir şeye girmesi suretiyle değildir, bizim vücudumuz vücud-u mutlakın tenezzülünden husule gelmiş, vücud-u mutlakın nazil olmasından, tenezzülünden gelmiş kayıtlı bir kesif vücuttur. Böylece bir müstakil farz ve hariçte bir şey kabullenilemez, Hakkın vücudunda mevcuduz. Vücud-u Hakk ile vücud-u halkı yekdiğerinin gayrı tevehhüm ettikleri için öyle zannettikleri için bu giriş çıkış yanılgısına düşmüşlerdir. İşte bu islamiyetin başlangıcında olan ikilik şeriat ve tarikat mertebelerinde anlayıştır bu.

---------------

36. Paragraf:

Ve Allah Teâlâ Hak olan şeyi söyler; ve râh-ı sedide delâlet ve hidâyet eyler (36)

--------------

 Allah ötelerde, kul aşağılarda işte kul oraya ulaşacak, Hakka yakınlaşacak, Hakkla Hakk olacak gibi düşünceler. Allahüteala Hak olan şeyi söyler, delalet ve hidayet eyler. Doğru yola delalet ve hidayet eyler. Cenab-ı Şeyh Ekber (r.a.) kendi nefsini Hakka mazhariyet hususunda su kabına benzetip kendi mazhariyetinde Hakkın bütün esma ve sıfatı rabbaniye ile zuhurunu taayyünü ve tecellisini ispat ettiğinden Fassı lem’a nisarda beyan buyurduğu hakayıkta lisanının lisan-ı Hak olduğunu işareten bu hakayiki söyleyen Haktır, benim lisanım ile sizi tarik-i vahdete delalet ve hidayet eder buyurdular. 

MESNEVİDEN:

Daha evvel okunan mevzulara uygun görüldüğünden mesneviden bu bölümü de buraya koymayı uygun bulduk.

I-Tercüme - Bu başlık o kendinden geçmiş olanların sıfatı beyanındadır ki onlar kendilerinin şerrinden ve hünerinden emin olmuşlardır. Zira gündüz güneşin nurundan fani olan yıldızlar gibi onlar da Hakkın bakasında fanidirler, fani olan kimseye afet ve helak korkusu yoktur. 

Okuyacağımız şeyler kendinden geçmiş olanların sıfatıdır ki yani mesnevi-i şerifin bu başlığı bu bölümü kendinden geçmiş olanların sıfatı beyanındadır. Yani kendi varlıklarından geçmiş olanların sıfatını anlatmaktadır. Onlar kendilerinin şerrinden ve hünerinden emin olmuşlardır. 

 Hani ayan-ı sabiteleriyle Hakk üzere hareket ederler, işte “Mudil” ismince şiddet ismince hareket ederler, yani bazıları iyiliği yapar da bazıları da kötülüğe alet olurlar gibi bunlardan geçmişlerdir artık onlar. Gündüz güneşin nurundan fani olan yıldızlar gibi onlara Hakkın bakasında fanidirler. Hakkta fani olmuşlardır. Burada İseviyet mertebesini anlatmaktadır. Fani olan kimsede afet ve helak korkusu yoktur. Yani bir kimse yok olmuşsa ölmüşse öldükten sonra o ne yıldırımdan, ne şimşekten korkar.

II - Tercüme: O kendinden geçmiş olan kimsenin fenası fakrdan müzeyyen olduğu vakit, o kimse Muhammed (s.a.v.) gibi çalışamaz hale gelir. Fakrdan murad bil cümle varlığını mülkünü terk edip, çok küçük bir şeye muhtaç olacak hale gelmek değildir. Fakirlikten maksat bütün malını mülkünü terk edipte yoksul hale gelmek demek değildir. Belki kemal-i heyamanı (şiddetli aşk ve muhabbet) kemal-i aşk ve muhabbetin hakkı olan ifrat-ı aşkı sebebiyle kendi nefsinden fani ve Hakkla baki olmaktır. Efendimizin “fakirlikle iftihar ederim” buyurduğu budur. 

 Ama bunu şeriat ehli işte mala, mülke, paraya, tenezzül etmedi, işte iki hırkası vardı, ot yatakta yatardı, hasır üzerinde yatardı, şuydu buydu diye O’nun yokluğunu anlatırlar, bununla iftihar ettiğini yani zenginliğe paraya mülke değer vermediğini şeklinde anlatırlar. Bilmez ki O’nda var olan Hakkın varlığıyla iftihar ettiğini. Zaten bilseydi arif olurdu. Bilseydi Resul (s.a.v.) Efendimize de öyle bakmayacaktı. Kişi “Ben” ben diyor ya zannediyor ki bu ben dediği bu vücuttaki benliktir. Halbuki ayan-ı sabitedeki ilahi benliktir. Çünkü fakr halinde olan bir kimsenin kimliği yoksa kendine ait bir benliği mi olur. Benliği olması için kendinin kendine benlik vermesi lazımdır ki O da Allah olması lazımdır. Öyle bir şey olamayacağına göre “Ben”, ben dediği suret-i vücudu ise ayan-ı sabitesinin suretleridir. 

 Kesif vücudu O’nun tenezzül ve taayyünatından meydana gelmiş bir varlıktır, böylece her türlü oluşumunda makamında varlığında Hakka muhtaçtır. İşte bu fakrdan naşi kendisi için ortada “Benim” diyecek bir vücut bulamaz. Görür ki kendisi enaniyeti bir vehm-i mahzdan ibarettir.

 Böylece kendisinin bu vehm-i enaniyetinden geçer. Yani vehmi benliğinden geçer, Hakkın vücudunda fani olur, vehmi enaniyetinden geçerek yani vehmi benliğinden geçerek Hakkın vücudunda fani olur, onun fenası fakr elbisesi ile süslenmiş olur. Zira abdin ziyneti onun fenasıdır. Yani abdin süsü, yok olmasıdır. Bu öyle bir ziynettir ki dünyada ahrette onun muadili yoktur. Yani bu süslenmenin bu ziynetin ne dünyada ne de ahrette bir benzeri yoktur. Bunun ücreti ise, karşılığı ise ancak sedayı nefistir. İlahi nefis değildir, yani nefsi emare, levvame, mülhimeyi feda etmektir. 

 Böyle bir kimse (s.a.v.) Efendimiz gibi kendi varlığında bir iş yapamaz hale gelir. Çünkü o artık nur-u Hakk olur, nurun gölgesi olmaz. Efendimizin gölgesi yoktu. Ona bir bulut geliyordu, bulut geldiği zaman üstüne güneşi muhafaza ettiğinden direk ışık gelmediğinden gölgesi yere vurmuyordu. Efendimizin gölgesi olmuyordu. Üzerindeki bulut hem güneşten koruyor, ışıktan koruyor, ışık olmayınca da gölgesi olmuyordu. Nasıl mum alevinin gölgesi yok onun gibi. Cenab-ı fahri alemin iftihar eylediği fakr için fena zinet olunca gölgesiz olan mum alevinin ucu gibi o kimse de gölgesiz olur. Yani mevhum olan vücud-u mecazi zulmetinden halas olup mutlak bir nur olur. Nurun da gölgesi olmaz. 

III – Tercüme: Mum baştan aşağı alev olunca gölgenin onun etrafını sınırlaması olmaz. Mum mumu döken kimsenin rızasından dolayı kendisinden ve gölgeden şuâ’a iltica eyledi. Yani karanlıktan aydınlığa döndü. 

------------------- 

Gerçekten de bu kitaplar hakkında aleyhte söylenecek hiçbir şey yoktur, kim ki böyle bir davranışta bulunur, kendini cahilin cahili olarak ilan etmiş ve aklının ne kadar kısır ve fikrinin ne kadar ön yargılı ve ufkunun ne kadar da dar olduğunu, bu vasıfları ile kendi kendi halini ispat etmiş olur. 

 Gerçek bir düşünür, İslam’a yakışır bir ilim sahibi, Peygamberimize yakışır bir ümmet, Rabbımıza yakışır idrakli ve ne yaptığını bilen bir kul ve insanlık alemine yardımcı olan bireyler olmamızı Cenâb-ı Hakk’tan niyaz ederim. 

 Bütün bu hakikat-i ilahiye ilimlerinin bizlere kadar ulaştırılmasında emeği geçen bütün hizmet ehli kadirşinas kimselere teşekkür ederiz. 

 Bizlerde, bizlerden sonra gelecek yeni nesillerimize bu ilahi emanetleri aktarmaya acizane çalışmalar yapmaya gayret ediyoruz. Cenâb-ı Hakk evvela bu hakikatleri hepimize idrak ettirsin sonra da tahakkuklarını nasib etsin İnşeallah. 

 Allah Hak söyler Hakk-ı söyler.

 Gayret bizden muvaffakıyet Hakk’tandır. T.B. 

 ----------------- 

Terzi Baba Kitapları. 

Terzi Baba Baskısı olan kitaplar. 

1. Necdet Divanı:

2. Hacc Divanı:

 3. İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri:

4. Lübb’ül Lübb Özün Özü, (Osmanlıca’dan çeviri):

 5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri):

9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet:

10. Kelime-i Tevhid, değişik yönleriyle:

11. Vâhy ve Cebrâil:

12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi:

13. (13) On üç ve Hakikat-i İlâhiyye: 

 14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri ve şerhi 

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

16. Divân (3)

19. Sûre-i Feth ve fethin hakikat-i.

21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

22. Sûre-i Yûsuf ve dervişlik:

24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.) 

35. Fâtiha Sûresi: 

39. Terzi Baba: (2)

41. İnci tezgâhı:

49. 36-Yâ’sîn, Sûresi: 

59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

67. 067-Mülk Sûresi: 

68. 1-namaz sureleri

69. 2-namaz sureleri

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

91-Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

95- Terzi Baba-(8) (19/53)

96- 41-Fussilet Sûresi. 

103-terzi Baba yüksek lisans tezi. 

118- 52-Tûr suresi. Ve M. Nusret tura. 

129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

-------------------

(H) Yayınları tarafından basılan kitaplarımız: 

-------------------

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve hakikatleri: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri.

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem-safiyeti. Safiyyullah. (a.s.) 

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

------------------------------ 

 Terzi Baba kitapları sıra listesi

 KAYNAKÇA

 1. KÛR’ÂN VE HADîS :

 2. VEHB : Hakk’ın hibe yoluyla verdiği ilim.

 3. KESB : Çalışılarak kazanılan ilim.

 4. NAKİL : Muhtelif eserlerden, Mesnevi’i şerif, İnsân-ı Kâmil, Fusûsu’l Hikem ve sohbetlemizden müşahede ile toplanan ilim.

(Gönülden Esintiler) 

1. Necdet Divanı:

2. Hacc Divanı:

 3. İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri:

4. Lübb’ül Lübb Özün Özü, (Osmanlıca’dan çeviri):

5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler:“İngilizce, İspanyolca”

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri):

9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet:

10. Kelime-i Tevhid, değişik yönleriyle:

11. Vâhy ve Cebrâil:

12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi:

13. (13) On üç ve Hakikat-i İlâhiyye: 

 14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri ve şerhi 

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

16. Divân (3)

17. Kevkeb. Kayan yıldızlar.

18. Peygamberimizi rû’ya-da görmek. 

19. Sûre-i Feth ve fethin hakikat-i.

20. Terzi Baba Umre (2009)

21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

22. Sûre-i Yûsuf ve dervişlik:

23. Değmez dosyası:

24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.) 

25. -1-Köle ve incir dosyası: 

26. Bir zuhûrât’ın düşündürdükleri: 

27. -2-Genç ve elmas dosyası: 

28. Kûr’ân’da Tesbîh ve Zikr: 

29. Karınca, Neml Sûresi: 

30. Meryem Sûresi: 

31. Kehf Sûresi: 

32. 3-Terzi Baba İstişare dosyası: 

33. Terzi Baba Umre dosyası: (2010)

34. -3-Bakara dosyası: 

35. Fâtiha Sûresi: 

36. Bakara Sûresi: 

37. Necm Sûresi: 

38. İsrâ Sûresi: 

39. Terzi Baba: (2) 

40. Âl-i İmrân Sûresi: 

41. İnci tezgâhı: 

42. 4-Nisâ Sûresi: 

43. 5-Mâide Sûresi: 

44. 7-A’raf Sûresi: 

45. 14-İbrâhîm Sûresi: 

46. İngilizce, Salât-Namaz: 

47. İspanyolca, Salât-Namaz: 

48. Fransızca İrfan mektebi:

49. 36-Yâ’sîn, Sûresi: 

50. 76-İnsân, Sûresi: 

51. 81-Tekvir, Sûresi: 

52. 89-Fecr, Sûresi: 

53. Hazmi Tura: 

54. 95-Beled-Tîn, Sûresi: 

55. 28- Kasas, Sûresi: 

56. İrfan-Mek-Şer-Fransızca-Baba: 

57. 20-TÂ HÂ Sûresi: 

58. Mirat-ül-İrfan-ve-şerhi: 

59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

62. -4-Bir ressam hikâyesi:

63. İnci mercan tezgâhı

64. Ölüm hakkında:

65. Reşehatt’an bölümler: 

66. Risâle-i Gavsiyye: 

67. 067-Mülk Sûresi: 

68. 1-Namaz Sûrereleri: 

69. 2-Namaz Sûrereleri: 

70. Yahova Şahitleri: 

71. Mü-Geceler-Fran-les-nuits: 

72. Îman bahsi: 

73. Celâl cemâl Celâl: 

74. 2012 Umre dosyası: 

75. Gülşen-i Râz şerhi: 

76. -5-Doğdular, yaşadılar hikâyesi: 

77. Aşk ve muhabbet yolu: 

78. A’yân-ı sâbite. Kazâ ve kader:

79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.

81- Hayal vâdîsi’nin çıkmaz sokakları: 

82- Mektuplarda yolculuk-M.Nusret-Tura.

83- 2013 Umre dosyası. 

84- Nusret Tura-Vecizeler ve ata sözleri.

85- Nusret Tura-Tasavvufta aşk ve gönül.

86- Terzi Baba-(6) İstişare dosyası.

87- Terzi Baba-İlâhiler derleme.

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

89- 6-Her şey merkezinde hikâyesi. 

90- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-1) şerhi. 

91- Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

92- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (2) şerhi. 

93- 7. İngilizce. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

94- Mescid-i Dırarr-Kubbet-ul Kara. 

95- Terzi Baba-(8) (19/53)

96- 41-Fussilet Sûresi.

97- 2015 Umre dosyası. 

98- Solan bahçenin kuruyan gülleri. 

99- Terzi Baba-(9) İstişare dosyası. 

100-14-İrfan mektebi ve şerhi-İspanyolca.

101- Bosna Hersek dosyası. 

102-The SCHOOL OF WISDOM (irfan mektebi)

103-Terzi Baba yüksek lisans tezi. 

104-Hacc Umre ve hakikatleri.

105-Cemo ve Farko.

106-(2016) Umre dosyası.

107-Vahy ve Cebrâîl- (Fransızca)

108-Ru’ya-Mana-alemi- Tezi Baba ile ilgili zuhuratlar. 

109-terzi Baba tasavvufi izahlar. 

110-19-53-Şeker risalesi.

111-Lübb-ül lübb-Özün özü ve şerhi.

112-Bir kardeşin soruları ve cevapları

113- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-2) şerhi.

114- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-3) şerhi.

115- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-4) şerhi.

116- 2017-Kudüs seyahati dosyası. 

117- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-5) şerhi.

118- 52-Tûr suresi. Ve M. Nusret tura.

119-Fu-Hi-01-Adem Fassı.

120-Fu-Hi-02-Şit Fassı.

121-Fu-Hi-03-Nuh-fassı.

122-Fu-Hi-04-İdris-05-İbrahim-fassı

123-Gülşen-i Raz-2-Terzi Baba şerhinin tamamı. 

124-İbretlik bir değmez dosyası daha Satih ince.

125-2018 Umre dosyası 

126-14-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

127-15-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

128-İbretlik bir hikâye daha. Kaf dağı ve Zümrüd-ü Anka.

129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

130-İbretlik bir hikâye daha. Kilise çanları. 

131-Kur’ân-ı-Kerîmde yolculuk-53-Ayetleri ve Terzi Baba- 

132-Kaner Yiğido-İbretlik bir hikâye daha- 

133-1-İzmir İrfan sohbetleri. 

134-2-Sohbet arası sohbetler. 

135-3-Sohbet arası sohbetler.

136-4-Sohbet arası sohbetler.

137-5-Sohbet arası sohbetler.

138-6-Sohbet arası sohbetler.

139-7-Sohbet arası sohbetler.

140-8-Sohbet arası sohbetler.

141-9-Sohbet arası sohbetler.

142-10-Sohbet arası sohbetler. 

143-11-Sohbet arası sohbetler. 

144-12-Sohbet arası sohbetler. 

145-13-Sohbet arası sohbetler. 

146-14-Sohbet arası sohbetler. 

147-15-Sohbet arası sohbetler. 

148-16-Sohbet arası sohbetler. 

149-17-Sohbet arası sohbetler. 

150-18-Sohbet arası sohbetler.

151-19-Sohbet arası sohbetler.

152-20-Sohbet arası sohbetler.

153-21-Sohbet arası sohbetler.

154-22-Sohbet arası sohbetler.

155-23-Sohbet arası sohbetler.

156-24-Sohbet arası sohbetler.

157-25-Sohbet arası sohbetler.

158-26-Sohbet arası sohbetler.

159-27-Sohbet arası sohbetler.

160-28-Sohbet arası sohbetler.

161-29-Sohbet arası sohbetler.

162-30-Sohbet arası sohbetler.

163-1-7-Esmâ’ül Hüsnâ-M.Nusret Tura. 

164-2-8-Esmâ’ül Hüsnâ-M.Nusret Tura. 

165-9- Ku-Ker-Yol-Kıyamet Sûresi.

166- İnsan-ı Kamil-A-K-C-Cilt-1-Kitap-6-şerhi- 

167- İnsan-ı Kamil-A-K-C-Cilt-1-Kitap-7-şerhi- 

168- 31- Sohbet arası sohbetlerden seçmeler. 

169- İbretlik bir hikâye daha-Usta dan çırağına tavsiyeler- 

170-4- Ru’ya-Mana-Alemi-Terzi Babanın görüldüğü zuhuratlar.

171-5- Ru’ya-Mana-Alemi-Yoruma açık eğitim zuhuratları.

172-6- Ru’ya-Mana-Alemi-Tuzak-mekr-Hileli zuhuratlar.

173- 2020 Umre dosyası.

174- 83-Kur’an-ı kerimde yolculuk Mutaffifin suresi.

175- Mübarek geceler ve bayramlar. İspanyolca çevirisi. 

------------------------- 

Altı peygamber serisi: 

1-15. 6 Pey-(1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

2-21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

3-24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.)

4-59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

5-60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

6-61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

-------------------------

Terzi Baba kitapları serisi: 

1-12- Terzi Baba-(1) 

2-39- Terzi Baba-(2)

3-32- Terzi Baba-(3) İstişare dosyası.

4-79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

5-80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.

6-86- Terzi Baba-(6) İstişare dosyası.

7-91- Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

8-95-Terzi Baba-(8) (19/53) 

9-99- Terzi Baba-(9) İstişare dosyası.

10-103-Terzi baba yüksek lisans tezi.

11-108-Tezi Baba ile ilgili zuhuratlar. 

12-109-terzi Baba tasavvufi izahlar. 

13-110-19-53-Şeker risalesi. 

14-126-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

15-127-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

16-87- Terzi Baba-İlâhiler derleme.

17-126-14-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

18-127-15-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

19-129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

20-131-Kur’ân-ı-Kerîmde yolculuk-53-Ayetleri ve Terzi Baba- 

21-165-9- Ku-Ker-Yol-Kıyamet Sûresi.

------------------------- 

Bir hikâye birçok yorum serisi. 

1-25 -Köle ve incir dosyası: 

2-27 -Genç ve elmas dosyası: 

3-34 -Bakara dosyası:

4-61-Bir ressam hikâyesi:

5-76-Doğdular, yaşadılar hikâyesi: 

6-89-Her şey merkezinde hikâyesi. 

------------------------- 

Dîvanlar serisi: 

1-1-Necdet Divanı: 

2-2-Hacc Divanı: 

3-16-Divân (3)

4-87-Terzi Baba-İlâhiler derleme.

5-88-Nusret Tura-Divanı. 

6-129-Terzi Baba divanı, tüm şiirlerim. 

------------------------- 

İbretlik dosyalar serisi. 

1-17-kevkeb-kayan yıldızlar.

2-23-İbretlik değmez dosyası. 

3-73-Celâl Cemâl Celâl “hayalî Kamer’in hayal vâdîsi”

4-81-Hayal vadisinin çıkmaz sokakları. 

5-93-Mescid-i dırar/Kubbet-ul kara. 

6-98-Solan bahçenin/kuruyan gülleri.

7-105-Cemo ve Farko. 

8-112-Bir kardeşin soruları ve cevapları.

9-124-İbretlik bir değmez dosyası daha. Satih ince. 

10-128- İbretlik bir hikâye daha. Kaf dağı ve Zümrüd-ü Anka.

11-130-İbretlik bir hikâye daha. Kilise çanları. 

12-132-Kaner Yiğido-İbretlik bir hikâye daha-

13-169-İbretlik bir hikâye daha-Usta dan çırağına tavsiyeler-

------------------------ 

Umre dosyaları serisi 

1-2. Hacc Divanı:

2-20. Terzi Baba Umre (2009)

3-33. Terzi Baba Umre dosyası: (2010)

4-74. 2012 Umre dosyası: 

5-83- 2013 Umre dosyası.

6-97- 2015 Umre dosyası. 

7-106-(2016) Umre dosyası.

8-104-Hacc Umre ve hakikatleri. 

9-125-2018 Umre dosyası. 

10-173-2020-Umre dosyası.

------------------------ 

Diğer dillere çevrilen Terzi Baba kitapları serisi

 1-5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

2- 6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

3-46. İngilizce, Salât-Namaz: 

4-47. İspanyolca, Salât-Namaz: 

5-48. Fransızca İrfan mektebi:

6-71. Mü-Geceler-Fran-les-nuits: 

7-93- 7. İngilizce. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8-100-14-İrfan mektebi ve şerhi-İspanyolca.

9-107-Vahy ve Cebrâîl- (Fransızca)

10-175- Mübarek geceler ve bayramlar. İspanyolca çevirisi. 

------------------------

Mektuplar ve zuhuratlar serisi:

Terzi Baba İnternet dosyaları:

------------------------ 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

1-2- 3- 4- 5- 6- 7- 8- 9- 10-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

11-12-13-14-15-16-17-18-19-20-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar . 

21-22-23-24-25-26-27-28-29-30-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

31-32-33-34-35-36-37-38-39-40-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

41-42-43-44-45-46-47-48-49-50-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

51-52-53-54-55-56-57-58-59-60-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

61-62-63-64-65-66-67-68-69-70-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

71-72-73-74-75-76-77-78-79-80-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

81-82-83-84-85-86-87-88-89-90- 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

91-92-93-94-95-96-97-98-99-100-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

101-102-103-104-105-

------------------------

Kitaplar devam ediyor şu an Yekün= (175+105=280)
