# Sohbet Arası Sohbetler CD 17

**Yazar:** Terzibaba - Necdet Ardıç

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/sohbet-arasi-sohbetler-cd-17
**Sayfa:** 132

---

GÖNÜLDEN ESİNTİLER 

NECDET ARDIÇ

“İZ-TERZİ BABA” MUHTELİF SOHBET ARASI SOHBETLER.

 (KİTAP-149-17) İRFAN SOFRASI

NECDET ARDIÇ

TASAVVUF SERİSİ

MUHTELİF SOHBET ARASI SOHBETLER. 

(149-17) NECDET ARDIÇ 

TERZİ BABA

Adres Büro: Ertuğrul Mahallesi Hüseyin Pehlivan Caddesi No: 29/5 

Servet Apt. 59 100

Tekirdağ

Ev: 100 yıl Mahallesi Uğur Mumcu Caddesi Ata Kent Sitesi A Blok Kat 3, D. 13.

Tekirdağ Tel: (0282) 408 93 84 

 (0533) 7743937

www.terzibaba13.com

terzibaba13@gmail.com 

İçindekiler……………………………………………………………….. (3)

Ön söz………………………………………………………………….…… (5)

- 01-13-cd-Soh-Ara-Soh-Muhtelif-.MP3

13. CD | 1. Sohbet

- Namazın ruhu………………………………………………….……. (6)

- Şeytanın tevhid ilmi……………………………………..………. (8)

- Şeytanın ayan-ı sabitesi ve ilmi………………………..…. (8) 

- Altı Peygamber – Hz. Adem kitabı hakkında……… (11)

- 02-Muhtelif-.MP3

13. CD | 2. Sohbet

- 
- Taç-ı Şerif giydirme uygulaması………………………… (21)

- Eşyanın Hakikati hakkında…………………………..…….. (23)

- Bahaddin Veled menkıbesi hakkında…………………. (32)

- 03-şecer-.MP3 

13. CD | 3. Sohbet

- 
- Bir zuhuratın hakkında……………………………….…..…. (36)

- Terzi Babanın yaka kalıbı (bir anı).……………….…… (37)

- Terzi Babanın Zahir hali

- Terzi Babanın çalışma disiplini hakkında………….… (38)

- Hz. İbrahim hakkında, (Tefhid-i Ef’al)………….……. (43) 

- Koku hakkında………………………………………………….…. (47)

- Hz. Yusuf kıssası küçük bir bölüm…………………..…. (48)

- 04-Muhtelif-.MP3

13. CD | 4. Sohbet

- 
- İbadetin Maksadı…………………………………………………. (51)

- Namaz ibadeti Hakkında…………………………………..… (54)

- Namazda ayak parmağını geriye kıvırma……..…… (60) 

- Bir çocuğun perygamber hakkında söyledikleri... (62)

e) Miraç, 50 vakit 5 vakit namaz…………………..….…… (64) 

- 05-muhtelif.MP3

13. CD | 5. Sohbet

- 
- Efendimiz Hakkında…………………………………..……….. (68)

- Güneşin doğuşu ve batışı……………………………..……. (69) 

- Alemlerin Hakikati………………………………………………. (74)

- Meleklerin Hakikati……………………………………………… (80)

- 06-Ka-Namazı-.MP3

13. CD | 6. Sohbet

- 
- Günlük namazları nasıl kazaya çeviririz………….…. (86)

- Namazı cem etme………………………………………….……. (90)

- 07-Muhtelif-.MP3

13. CD | 7. Sohbet

- 
- Hz. İsa’nın gökten inmesi………………………...……… (104)

- Teknoloji hakkında…………………………….……….……. (106)

- Derviş ve dut hikayesi…………………………….……….. (108)

- cem-ül cem makamı……………………………………...….. 109)

- Hakikatini düşünen insan………………………..….……. (112) 

- Sunni ve Hakiki yıldızlar……………………………..……. (113)

- Nefs-i zekiye…………………………………………………….. (116) 

- Menkıbeler ile ilgili……………………………….…..………. (116)

- Çocuk eğitimi hakkında……………………………..……… (119)

- Terzi Baba kitapları sıra listesi…………………………. (121) 

ÖN SÖZ

BİSMİLLÂHİRRHMANİRRAHÎM:

Muhterem okuyucularım her ne vesile ile elinize geçmiş olan bu ve devamı olan (30) kitap, uzun senelerden beri yapmaya çalıştığımız konulu sohbetlerimiz aralarında, verdiğimiz çay molalarında, ayrıca herhangi bir yerde sorulan sorular üzerine ve daha bir çok vesile ile her hangi bir seyir takib etmeden, bu konuşmaların kayda alınmış seslerinin sonradan yazıya dönüştürülmesi yoluyla oluşmuştur. 

Gerçekten oldukça uzun bir çalışma süresinden sonra kayda alınan bu kitapların oluşumu adeta bir ekip çalışması ile meydana gelmiştir. 

Kardeş ve evlâtlarımızdan hangisinin işleri ve durumu uygun ise kendilerine verdiğim ses kayıtlarını bilgisayarda dinleyerek kayda almışlardı. Bende bunları tarih sıraları itibari ile (30) bölüme bölüp bu kadar kitap meydana gelmiş oldu. 

Bu kitapların sayfa ve yazı düzenleme ve kontrollarını yapıp okunacak hale getirdikten sonra kitaplarımızın arasında yerlerini almış oldular. Bunların içinde bazı mevzuların tekerrürü olabilir. Çünkü bu sohbetler değişik mahallerde ve değişik kimselere yapılmış olduğundan ve aynı mevzuun başka kimselere de aktarılması gerektiğinden, kitapların hepsini okuyanlar bazı tekrarları görebilirler. 

Aslında bunlar tekrar değil eğitim gereği başkalarına da aktarılması gereken bilgilerdir. Ancak aynı mevzu değişik zamanlarda değişik mertebeleri itibari ile yine de aynı sohbet değildir, her sohbetin kendine ait özelliği olduğundan, yine onların hepsi ayrı sohbetlerdir. Bu vesile ile ses kayıtlarını yazı kayıtlarına döndüren bütün kardeş ve evlâtlarımıza emekleri yönü ile teşekkür eder, Cenâb-ı Hakk’tan dünya ahret saadeti ve ilâh-i idrakler dilerim. 

Sayın okuyucularımızın da azami istifade etmelerini niyaz ederim, Cenâb-ı Hakk idrak ve anlayışlarımızı arttırsın inşeallah. “İz-Terzi Baba” Necdet Ardıç Tekirdağ

01-13-cd-Soh-Ara-Soh-Muhtelif-.MP3

13. CD | 1. Sohbet 

NAMAZIN RUHU

Dinleyici: Namazın bütün ruhu, Muhammedi olmaz mı?

İşte tabî tahıyyat mertebesi, tahıyyat mertebesi Muhammediyyun, Muhammedi mertebesi ama, diğer mertebelerin de tamamını kapsamına almaktadır başka türlü de olmaz. 

Gerektiğinde öyle diyoruz ve (fesebbih bi hamdi rabbike ve küm mines sacidin?) dediği bu hakikati belirtiyor. Yani rabbinin hamdıyla hamd etmediği sürece kişi (fesebbih bi hamdi rabbike ve küm mines sacidin?) secde ehli olamıyor gerçek manada secde ehli, yani iseviyet mertebesine ulaşamıyor. Cenabı Hakkın bu âlemde meleklere verdiği bakın emir hükmünde konuşmalar vardır, ben diyor halife halk edeceğim gibi bir sürü değişik amir hüküm olarak yap diye ilk emir secde emridir. Ayeti kerimede araştırdığınız zaman bunlar çıkıyor. 

Dinleyici: Şeyde var değil mi hocam İkra da en son. 

“Secde et yaklaş” ve ümmeti Muhammed’e olan ilk emir ise “ikra” oku müthiş bir hadise. İşte oku ikazı veya tavsiyesi tavsiye orada amir hüküm olarak tavsiye. Amir hükümde tavsiye var. Sadece fiili manada secde et de fiili manada var ama oku da okuya bakın tahsil etmeyi tavsiye var amir hüküm olarak. 

Dinleyici: İlmi tabi bir yerde İlim okumaya amir hüküm hani mutlaka oku demek. İşte o mutlaka okunduğu zaman secdenin hakikatini anlarsın demek istiyor. Yani Allahın genele veya şöyle diyelim meleklere ilk emri secde et insanlara ilk emri oku veya Muhammediye meşrebe ilk emir oku. Bunlar rastgele ifadeler değildir. Meleklerin kendilerine ait tefekkür özellikleri yetenekleri olmadığından onlar zaten fiili meydana getiren kuvvetlerdir, orada da secde fiilini ortaya getiriyorlar Âdem Aleyhisselam’a karşı ve Âdem Aleyhisselam bu hakikate binaen yeryüzüne indiği zaman yaptığı ilk iş secdedir. 

Ne müthiş bir hadise. Yani anladı ki Âdem Aleyhiselam yapılan bu secdenin gayet de mühim bir fiil bir hadise bir hakikat olduğunu anladı. Yani Allahın melekleri kendisine secde ettirmesinin ne kadar büyük bir hal olduğunu anladı ve meleklerin kendisine secde etmesiyle Cenabı Hak ona bir ta’limde bulundu orada ta’lim ettirdi yaşattırdı bunu ilk öğrettiği şey bu ta’lim ve ona bir yücelik vererek bunu öğretti hem de şahsiyet yani kemalat vererek işte bu kıyasla Adem Aleyhiselam da anladı ki kendisinin yapması lazım gelen Rabbine karşı ilk işi secde etmek. 

Yeryüzüne indiği zaman bunu yaptı bir gece vakti sabaha karşı indiğinde bir rekât namaz kılıyor ondan sonra şaşırdığında bakıyor şükran vesilesi şükran olarak bir rekât daha namaz kılıyor. İlk yaptığı iş ihtiyaçtan gıdadan acaba ben ne yapacağım burada gibi yabancı bir mahalle geldiğinde hiç bunları düşünmedi. İlk yaptığı iş rabbına secde etmektir. Sabah namazı da bu yüzden bize farz kılındı iki rekât olarak. Bunun biri fena fillah hükmünde biri. Bakabillah hükmündedir. Gece kılınan fena fillah gündüz kıldığı. Bakabillah. Ama o bunların farkında mıydı değil miydi o ayrı konudur. Ademiyet başlı başına bir inkılaptır insan yaşantısında olmazsa olmazlardandır. Bir insan kendinde bu hakikatleri bulmadığı sürece istediği kadar allame-i cihan olsun kaset ehlinden başka bir şey olmaz kaset ehlidir kelam ehlidir. Gerçi Kuran’ı Kerim’in de bir ismi kelamullahtır ama oradaki kelam Allahın kelamı kelamullahıdır. 

Buradaki kelam-ı beşer beşer kelamı ne kadar neyi ne kadar çok olursa olsun sadece bir sözden ileri gitmiyor, yani bir şeyi ezberleyerek okumak öğrenmek. Tabi ezberlemeden okumadan da içine varmak mümkün değildir, o olacak da ama orada bırakırsak sadece. O zaman içine nüfus edememekteyiz. Onun şeklini yapmak gerekir taklidini yapmak gerekir. Ve dünyada en güzel taklit yapan hangisi hangi varlık kimlerden hangi varlık maymundur. En güzel taklit yapan maymundur. Ondan daha güzel taklidi insan yapar. Yaptığımız her şey Âdem vasfıyla değil o mahlûk vasfıyla yapmış oluyoruz yani taklidi yaptığımız şeyler ondan ileriye gitmiyor. Görüntümüz insan suretinde ama iç dünyadaki mana o hüviyette oluyor. Çünkü ondan da var bizde yani o mana da var bizde. O mertebeyi kullanmış oluyoruz taklit yapmak suretiyle o mertebeyi kullanmış oluyoruz. O da güzel değil mi, o da güzel yapalım da taklit maklit ne suretle olursa olsun. Yeter ki o taklitten zaman içerisinde tahkiki doğurabiliriz yani tahkik meydana gelebilir. Hakikatiyle tatbik etmek medyana gelir. Hiç yapmayan bir kimse taklidi de olsa hiç yapmayan kimseyle taklidi yapan arasında biraz fark vardır. İyi niyeti vardır en azından. 

Dinleyici: (Anlaşılmıyor) İşte onun gibi tabi ki. 

Dinleyici: 

HOCAM ŞEYTAN TEVHİT İLMİNİ BİLİYOR MUYDU?

Yok, şimdi şeytan tevhit ilmini biliyordu da lafzen biliyordu yaşayarak bilmiyordu. İşte insanın üstünlüğü orada yaşama kıyasını elde etmesi kıyas edebilmesi sadece bilgiyle irfaniyet arasındaki kıyası yapması ve irfaniyeti gerçek manada alabilmesi o kabiliyeti olabilmesi yani halife özelliğinden tahkike geçilmesi ama iblisin halife hilafet diye bir mertebesi yoktur. Onun için o bilgiden mahrum yani daha doğrusu o bilginin yaşantısından mahrum. Bir başka yerde söylerler şimdi kaynağı neresidir bilmiyorum. İblise sorduğu zaman cenabı hak ben kendim rastlamadım da bir başka mevzudan belki alınmış olabilir. 

Diyor ki ya iblis niye secde etmedin Âdem’e. Yarabbi sen dememiş miydin bana daha evvelce benden başka kimseye ibadet etmeyesin diye sen dememiş miydin, bana dediğinde işte onun için secde etmedim. Güya sen bana başkasına secde etme dedin onun için etmedim. Ancak burada bir mesele var, iblisin kaçırdığı o mesele yani bu gerçek bir hadise ise birinci hükmü yeni gelen hüküm nesh eder kaldırır. Sonraki kaldırır ona secde et dediyse o yeni bir hükümdür, yeni bir amir hükümdür. Birinci hüküm tersine de olsa, yeni gelen hükümdür yani o hüküm eskiyi nesh eder yani kaldırır ortadan. Onun için ona uyulması gerekir. 

Dinleyici: Hocam biraz şey olacak kusura bakmayın. Burada şeytan ayan-ı sabitesindeki görevin hak tarafından Allah tarafından kendinse verilen görevin bu olduğu bilinciyle yarabbi sen bize. Yani bana bu görevi siz verdiniz demiş olabilir mi? 

Tabi o yönüyle zaten o sözü söylüyor. Yalnız yaptığı kıyaslar hep bireysel kıyas, kendi hayal ve vehmine göre kıyas yaptığından kıyasları hep yanlış orada. Çünkü cenabı hak ona ayan-ı sabitesinde böyle bir hüküm vermiş olsa bile dışarıdan emri teklifi geliyor. Emr-i teklifiye karşı çıkıyor Dinleyici: Çıkması yönüyle mi? 

Hatta oradan oluyor. Çünkü ayan-ı sabitesindeki ezelde verilen bir hüküm. Ama emri teklifi yeni verilen aynen deminki şeydeki gibi hükümdeki gibi secde et dediğinde ayanı sabitesindeki hüküm düşmüş oluyor bir bakıma. Emri teklifi geçerli oluyor çünkü yeni gelen hüküm ona karşı geldiğinde sen işte kovulmuşlardansın diyor. 

Dinleyici: Mertebe olarak ademiyet mertebesi mi?

Bu yaşanan mertebe mi? 

Dinleyici: Secde etmemesi. 

Ademiyet mertebesi özellikle yaşantılar daha orada başlıyor. (Ba’düküm li ba’din adüvv?) birbirinize düşman olarak inin diye Cenabı Hakkın yeryüzüne indirilişte ilk lafzı düşmanlık. Yani yeryüzüne gönderilen varlıkların birbirleriyle düşman olacağı açık olarak görülüyor. Düşman olarak ininiz diyor çünkü o da amir hüküm düşmanlık Hakk tarafından amir bir hüküm. (Ba’düküm li ba’din adüvv?) (li müstekarrin leha?) yani orada size belirli bir zaman yaşamak vardır. Orada doğacaksınız, orada öleceksiniz, oradan çıkartılacaksınız sizin için bir eman vardır. 

Dinleyici: İlk zuhur olarak muzill esmasının zuhuru mu oluyor? 

Tabi iblis ilk muzill esmasının ilk faaliyet alanı sahası kimliği. 

Dinleyici: Düşmanlığı? 

Oradaki düşman birbirinize düşman olarak ininiz dediği şu, kime ininiz diyor Adem Aleyhisselam Havva Valide ve İblis, Şeytan bunlar birbirine düşman olarak ininiz diyor bakın melekler ortada yok. Meleklerin böyle bir fiili yok çünkü düşmanlık gibi bir oluşumları yok. Hayvanlar bunun dışında zaten yeryüzünde var. İblis ve insanoğlu bu arada birbirinize düşman olarak ilk emir amir emir bu, onun için Mevlana hazretleri, yeryüzünde birlik olmaz çünkü orası fark alemidir diyor.

Dinleyici: O zaman şeytana secde ettirmeyen de mudil isminden. Farklı olan Esma-ül Hüsna’sı mudil mi oluyor?

Mudil ismi cebbar kahhar mütekebbir isimleri İblisin kaynak isimleridir.

Dinleyici: Ortak olan isimleri var mı diğer meleklerle? 

Yok. Meleklerin subbuh ve kuddüs isimleri var. Kendine ait yani kaynakları hayat kaynakları o. Bir de emir edildiği şeyi yapacak beden de güç kuvvet var güç de değil kuvvet var sadece çünkü güç başka şey kuvvet başka şeydir. Melekler bu iki esmanın subbuh ve kuddüs isimlerinin zuhur mahalli İblis de aziz cebbar mütekebbir isimlerinin zuhur mahalli. İnsan ise asli isim olarak selam ismine mazhardır. Selamet ismine mazhar oluyor. Tabi insan da halife olduğundan bütün isimler vardır. Yani bütün zıt isimleri kendi bünyesinde toplamış olarak. İsimler kendinde mevcut. İşte halife öyle oluyor zaten. Şimdi halife denen Âdem Aleyhiselam’da cebbar kahhar isimleri olmazsa o isimler boşta kalmış olur yani onlara halife olamamış olur. Bu da bir eksikliktir. O zaman halife olmaz kısmen halifedir öyle bir şeyde söz konusu olmaz. 

Dinleyici: Selamı aranızda yayın çoğaltın söylenişi Dediği o işte. 

Dinleyici: Selam esmasının insanda toplu olmasının bilincine varılması için herhalde.

Tabi tabi. Selamı çok yayın demek selam isminin kapsamına girin demek ki selamette olasınız demek. Hani rahman kitabında vardır rahmani ayetler bölümünde Cenabı Hakkın bazı kulları vardır bazıları kimseler onu kendi halinde görürler iç dünyaya dönük olduğundan dışarıyla fazla ilgisiz kaldığından bigâne zannederler. Ve onlara takılırlar diyor yani küçük görürler alay etmeye kalkarlar. Kim onlara bu şekilde bir takılmada olursa size selam olsun derler ve geçerler diyor yani Allah sizi selamette koysun selamette bıraksın selam isminin hakikatini açsın derler ve geçerler ne kavga ederler ne cevap verirler. 

Bunlar işte rahmanın kullarıdır rahman ayetlerinde geçer. Rahmanın bazı kulları vardır onlar ihtiva ederler bazılar kim bu şekilde mukabele ederse onlar derler ki size selam olsun derler ve geçerler. Yani cennet ehline rableri da selam verirmiş (selamün kavlen min rabbin rahim?) rahim olan rablerinden onlara selam gelir selamet gelir. Altı peygamberin Âdem Aleyhisselam’ı çalışıyoruz. Çok müthiş şeyler insan inceledikçe inceliyor. Yufkayı yavaş yavaş açtıkça incelir inceldikçe yayılır ama yayıldıkça da hassaslaşır. Ama ne kadar ince olursa da o kadar değerli olur yufka. Onun gibi işte. 

Dinleyici: Altı Peygamber isimli kitabınız çıkmadı değil mi hocam?   

Yok, yazmaya çalışıyoruz. 

Dinleyici: Yalnız Salat kitabında bir yerde altı peygamber alttaki kitapçıya müracaat edin diye bir yazı dikkatimi çekti. 

(6-PEYGAMBER) HZ. ADEM KİTABI HAKKIN DA 

İşte bu hep kafamızda var da ilk orada ikaz ediyor o kitap çıktığı zaman ona da bakarsınız diye.

Dinleyici: Anladım. 

Yani oraya yazmazsak o mananın devamı yokmuş gibi zannedilir hani küçük bir pasaj verilmiş gibi olur. Yani bu iş bu kadar değil Altı Peygamber kitabında buraya ait mevzu vardır diye belirtiyor. 

-------------- 

 Not=Bahsi geçen kitap ve devamı olan (6-Peygamber) serisinin hepsi, şükür bitti ve baskılarıda oldu. T.B. 

-------------- 

Dinleyici: O gün okuyunca acaba benim bilmediğim bir kitapmı, kitapları karıştırdım böyle bir kitap bulamadım. 

Çalısması var tasarı halinde olan kitaplar bölümünde yani çıkmış kitapların altında bir de çıkacak olan kitaplar yazıyor orada Altı Peygamber kitabı diye geçiyor. Ancak sıra geldi şimdi işte. O da üç bölüm olacak Allah nasip ederse gerçi üçü de ayrı birer kitap ama o bir insan seyri olacak artık. birinci bölüm irfan mektebi ve şerhi elimizdeki irfan mektebinin şerhi o bitti geçen geldiğimizde nefis mertebelerine kadardı. Mertebelerini de bitirdik işte mevzu olursa onlara da bakacağız vakit olursa. O bitti şimdi “Altı Peygamber” bölümüne başladım. Âdem faslı var kimler var içerisinde bugün Davut üçüncü ciltte Davut faslında (halikun beşeran?) ben bir beşer halk edeceğim diyordu pasaj mevzu vardı onu aradım bulamadım. 

Demek ki Davut Aleyhisselam faslında değilmiş üçüncü ciltte gibi kalmış hatırımda. Bakara süresinde çünkü aynı mevzu değişik biçimde almış ele. Kelimeler diyelim ki üç yerde genelde genel bir Âdem kıssasının hikayesini vermiş bunlar içerisinde bir iki tane kelimeler değişik. Seyir aynen geliyor kelimelerde bir değişiklik var. Niye yapmış bunları. O zaman bunların diğer yönleriyle tamamını bunları niye böyle değişik şekilde ifade etmiş bunlardan bir tanesi mesela ( ve iz kale rabbüke lil melaiketi inni cailun fil erdı halifeh?) diyor diğerinde ( ve iz kale rabbüke lil melaiketi halikun beşeran?) diye geçiyor. Orada cailun halifeh burada halikun beşer niye bunu böyle yapmış. Birinde halk halkiyyet var birinde caal etmesi yani kılması programa alması dilemesi var. 

Biri daha evvel biri daha sonra ki meseleyi belirtiyor gibilerden. Beşer kelimesiyle ilgili bir mevzu vardı bir yerde de ona bakacaktım. Nasıl bir şeyse o kitap tam manasıyla rahmani bir ilhamla yazılmış beşer kelamı değil. O cümleleri öylece kurgulamak düzenlemek beşer aklıyla olacak iş değil çalışmayla ve de ilim nakliyle âlimlikle olacak iş değil. Âlimlik olur işte sünneti şöyledir farzı böyledir. Kuru kalmayacak alimlik bu. Beden üzerindeki gezintidir âlimlik başka bir şey değil. Madde üzerindeki gezintidir. Örtüyü nasıl yapacaksın ne kadar olacak vesaire. Örtü deyince o Araf suresinde işte o bahsedilen bölümde en sonun da diyor ki size bir elbise verdik. Bir elbise daha verdik rîşin yani süs elbisesi bir elbise de verdik takva elbisesi ki o hepsinden daha değerlidir diyor. 

Şimdi burada üç elbise var bunlar nedir? Tefsiri okuduğumuz zaman işte birisi diyor bedeninizi örten elbise diğeri de süslü elbiseler hâlbuki hiç öyle değil. Aslı öyle değil ama şeriat mertebesi ne diyecek öyle diyecek. Verdiği birinci elbise bizim deri elbisemiz et kemik elbisemiz bu manamızın elbisesi o rîşin dediği süs elbisesi bunun üstüne örtülen elbise yani insanların ürettiği elbiseler. Bunun indeki rabbin ürettiği elbise. Manayı meydana çıkarmak için zahire yani görüntüye gelmesi için et kemikten yapılmış bir elbise bunlar. Et kemik elbisesi ve üzerine deri kaplanmış işte deriyi açın böyle kumaş gibi yaygın ince geniş bir hal yani büyük bir varlık. Ha deri olmuş ha bir şey olmuş bu elbise işte. Cennette Âdem’le Havva bu elbiseyle geziyordu. 

Yani bu elbiselerimizi biz çıkardığımız zaman kendimizi yani affedersin çıplak lakabıyla anıyorduk ya işte onlar da çırılçıplaktılar. Ama onlara göre o çıplaklık değil örtüydü elbiseydi beden onların elbisesiydi o. Tabi o günün idrakiyle düşünmeye gayret etmemiz gerekiyor işin aslını anlamak için. Bugünkü bizim yaşadığımız dünya şartlarıyla değil de o gün onalar cennette ne tür şartlar içindeydiler ve hangi yapıya sahip kanaatteydiler. Onu düşünemezsek oraya ulaşamayız zaten o yaşantıyı anlayamayız onlar için ayıp değildi. 

Dinleyici: Başkası yoktu. 

Başkası yoktu değil başkası da olsa Dinleyici: Hayır hayır yani bir başka örnek yoktu karşılarında kendilerinden başka. 

İşte yani ayıplayacak ayıplanacak diye bir mevzu yoktu mevzu yoktu yani orada. Ayıplanma diye bir şey yoktu. Çünkü tabii yaşantıydı oradaki yaşantı. 

Dinleyici: Cennetten yeryüzüne inince o elbiselerle çıktıkları için onu elbise olarak gördüler. Başka bir şey olarak görmedikleri için.

Cennetteyken daha yeryüzüne inmeden yeryüzüne inmeden sonra yaprakları aramaya başladılar. İşte orada şuurlanmaya başladılar ayıplılık gibi işte kapanması bazı yerlerin gerekiyor gibi orada şuurlanıyor ama ondan evvel böyle bir sorun yok elbiseydi üstündekiler. Ruhlarının elbisesiydi. Bunun arka planının içinde üç kat elbiseleri daha var onların da onlardan bahsedilmiyor. Neden onlar latif elbiseler çünkü. Daha iç dünyadaki bu beden et kemik elbisesinin içinde olduğu için onlar görüntü de olmadığından hiç bahsedilmiyor. Altı elbisesi var yani Âdem’in üstünde. Şecer hayret edilecek bir şey 503 toplamı 503. Şın, cim ve rı harfleri 503 o kadar insanı hayretten hayrete düşürüyor ve 503 kelime-i risalet Muhammed rasul Allah, rasulullah, Muhammed rasulullah, kelimelerinin ebced sayı değerleri 503. tür. Diğer taraftan ortadaki sıfırı kaldırırsak (53) kalır ki oda bilinen bir durumdur.    

Dinleyici: Şecerle. 

Aynısı aynı değer yargıları altında iç dünyevi ve şecerin iki dalı var asli iki dalı var. Şecer kelimesini ayrıştırdığımız zaman şın, cim ve rı harfleri var. İşte bir dalında yani ulûhiyet dalında şecer şın; şedahet ve müşahede ilahi müşahede, cim; cemali ilahi, cemali ilahi müşahedesi ve rı; rahmaniyet bir dalı bu. Ulûhiyet dalı rahmaniyet dalı yani. Bir dalı yine aynı harflerin eksisi şın; şeytaniyet, cim; cinsiyet, rı; da rıda. Rida örtü. Rızalık değil rıda örtü rıda denilen şey dervişlerin işte üstüne örttükleri örtü diye yazıyor. Yani tevhit ehlinin yani dervişlerin giydiği örtü diye. Yani şeytaniyet tarafından düşündüğünde perde. İki dal da birbirine zıt. İşte o ağaç ulûhiyet ağacı uluhiyet manalarını üzerinde bulunduran ağaç. Şimdi orası esma yeri olduğu için o ağaçların hepsi bir esmanın zuhuru. Bir esmanın cennet dediği o esma ilahiyenin suretlenmiş şekillerini gösteren ve öyle dehşet hadiseler ki Cenabı Hakk dini bilgiler içerisinde şecerden üç yerde bahsediyor Kuran’ı Kerim’de üç yerde bahsediyor her birisi ayrı bir mertebe ifadesi. İlk şecer bu cennetteki yaklaşmayın şecer ve bu yaklaşmayın aslında Hz. Âdem ve Havva validemize iken aslında şeytana da yaklaşma var orada. Ama o açık değil meleklere yok. Meleklerin böyle bir hali yok çünkü dertleri yok veya özellikleri yok gereği de yok ama Âdem’in şahsında şeytaniyet olduğundan esma ilahi içinde var olduğundan şeytanlık özelliğine de yasak o ağaç. Nasıl yasak? İki dalı var ya rahmani olanlara şeytan dalı yasak şeytani olanlara rahman dalı yasak. Çünkü orada meyveden yediler demiyor sadece tattılar diyor. Ağaçtan tattılar yani şecerden tattılar diyor yemek yok. Yeselerdi ne olacaktı kim bilir onu bilemiyoruz yani sonuçta meydana gelen bu hadise onları yeryüzüne indiriyordu.

Dinleyici: Tefsir kitaplarında Şeytan Adem’i kandırdı o ağaca yaklaştı o meyveyi yedirdi olayında o ağacın rahmaniyet kısmına gitmemesi gereken yere Şeytan Adem Aleyhisselam’ı kandırıp o dalını mı yani rahmaniyet kısmını mı ? rahmaniyet? 

Şimdi rahmaniyet dalını göstermedi yani gizlemek istedi belki bunların da farkında değildi aslında yalnız onun farkında olduğu şey Allahın emrinin dışına çıkartmaktı onları, gayesi oydu. Ne suretle olursa olsun gayesi onun emrine asi getirtmekti, gayesi oydu. 

Dinleyici: Hocam bir daha. Söyleyebilir misiniz? 

Hangisini? 

Dinleyici: Şecerin iki dalı, Şecerin iki dalı birisi şeytaniyet Harfleri itibariyle mi? 

Dinleyici: Evet.

Şimdi birisi biz rahmaniyetten bakalım. 

Dinleyici: Bakalım.

Rahmani yönden bakıldığı zaman şın; şehadet ve müşahede şın harfi ve şın harfinin üç noktası var değil mi üstünde işte bu müşahedenin üç mertebeden olduğunu göstermekte ilmel yakin aynel hakkel yakin ve şın harfinin dişleri de onun üç tanedir bir de gövdesi vardır arkada. İşte o üç ilimle kucaklamasıdır hakikat-i ilahiyi üç mertebeden cim; cemali ilahi, rı; da rahmaniyet diğer dalı da şeytaniyet, zaten cim; cinsiyet yani ayrılık esma ilahiyenin ayrılığı da diyebiliriz. Rı; da rıda örtü yani perde ve işte oradaki yaşantıda İblis İblis İblis diye geçiyor hep. 

Yeryüzüne indirildiği zaman tard edildiği zaman da Şeytan ismini alıyor neden? Çünkü şey’iyyet ortaya geliyor ve Adem Aleyhiselam’a hani Cenabı Hakk eşyanın isimlerini öğretiyor işte o esma ilahiyenin isimleri ayrıca çünkü her bir ismin bir sureti var suret de şey’iyyete dönüşüyor. Yani eşyaya dönüşüyor. İşte bu isimleri kendisine güzel göstererek yahut işte reklam yaparak kafasını bozmak suretiyle onlara yöneltiyor. Ve de tan tan tan tantana yaparak şeytan tantanalı şey tantanalı eşya demek şeytan tantanayla gelen şey’iyyete dönüşüyor ismi o zaman. 

Yani eşyadan zuhur ettiğini böyle gösteriyor ve eşyayı çok süslü göstermek suretiyle yaklaştığını tabi ve diyor orada Cenabı Hakkın karşısında onlara senin yolunun üstünde oturacağım önlerinden geleceğim arkalarından geleceğim sağlarından sollarından hücum edeceğim onlara diyor açık olarak söylüyor. O Allah ki karşısında kendisine düşmanlık yapmaya çalışan işte bir zuhura izin ve söz hakkı veriyor. Şimdi herhangi birimize böyle birisi gelse de böyle bir kafa tutmaya kalksa ne yaparız?

Dinleyici: İblisin dediği gibi boğarız.   

Dinleyici: Âdem’de. 

Ama şimdi boğamıyor da ama boğma niyeti var. İşte boğamayacağı için susuyor susuyor. Ama Allahın böyle bir acziyeti yok işte mühim olan güçlü olduğu zaman kişi kendini tutabilmesi sesini çıkarmaması yapılan şeye karşı ve ne kadar kenardan sakin sakin kahhar isminin gerçek sahibi o olduğu halde vekâleten kahhar ismini cebbar ismini aziz ismini iblis kullanıyor ve ona kullanmayı veriyor. Kullanma izni veriyor. 

Dinleyici: Sol taraftan geldiği zaman Şeytan ben onu unuttum sağdan gelince kendini beğenme ibadetlerini beğenmeydi soldan gelince görünmek.

Müşahede. 

Dinleyici: Müşahede arkadan gelince vesvese Vesvese ile hayal (giriyor işe?) solda ve sol fikirlerle geliyor yani bir ateist fikirlerle veya işte Allah var mı yok mu diyenler nerede Allah hani olsa görürüz eşyayı görüyoruz Allah o kadar büyükse niye göremiyoruz böyle bozguncu fikirlerle geliyor.

İşte öyle bunlar hep onun vesvesesiyle söylediği hem kendini aldatıyor, öyle diyen kimse hem de muhatap olduğu kişileri aldatıyor veya şüpheye düşürüyor. Onun işi o zaten şüpheye düşürmek neticede o şüpheden sonra inkâra götürmek. 

Dinleyici: Allahın zuhurunu var ettiği, nasıl olur da yüce Allaha kafa tutabilir, ama insanoğlunun bunu idrak edebilmesi için bu senaryonun bu oyunun oynandığının. Bilinmesi için onun oynanması gerekiyor veyahut da bunun yapılması gerekiyor ki Oyaşantı tahakkuk etsin her bir varlık tek olarak gösterilen bu sahne her birerlerimizin sahnesidir.

Dinleyici: Bireysel sahne.

Bireysel sahne her birerlerimiz bu hakikat anlaşılmadıkça bakın insan olmak mümkün değildir. Bu hakikatleri hayal cennetinde yaşayıp beden ağzına inmeden insanın insan olması mümkün değildir. Sonra kalıp olarak heykel olarak dolaşıyoruz yeryüzünde. Heykellikten yani kuru balçık çamurdan ancak bu nef’a-i ilahiye bize indiği zaman girdiği zaman veya bunu biz idrak ettiğimiz zaman Âdem oluyoruz daha yeni. Anlatabildim mi?

Dinleyici: Veya dünyaya yeni gelmiş doğabiliyoruz. 

İşte yeni gelmiş oluyoruz. Âdemlik demek dünyaya gelmek demek. Yoksa bu hakikati idrak etmeyen allame olsun dünyanın kralı olsun baş olsun şu olsun bu olsun reisi cumhur olsun. Sadece bir heykel kalıp yani toprak kalıp balçıktan tefsiye edilmiş toprak kalıp (ve nefahtü?) yok insanı insan yapan da (ve nefahtü)dür. Halife ve idrak sahibi yapar işin vahametini anlayabiliyor muyuz? Ayrıca yüceliğini? 

Dinleyici: Cahiliye dönemindeki insanların yaptığı puttan farkı yok. O puttan bir şeyler bekliyor ne o. Kudret bekliyor. Onu idrak edemediği için bir yerde o zaman idrak bizde put oluyoruz yani puttan farkımız yoktur. 

Aynen aynen öyle. Putu da bırakalım sadece bir taş parçası, toprak parçasıyız. Yani tefsiye edilmiş içinde ruhu olmayan bir heykel maket ne farkı var diğerlerinden geziyor dolaşıyor bu kadar. Ama gezmesi dolaşması onun hayat sahibi olması demek değildir. Taş toprağın hayatı bu saatin de içinde bir hayat var çık çık çık çık çık çık çık yaşıyor ve biz bakıyoruz ki her saat beşi geçiyor altı geçiyor saatin beşi altıyı geçtiğinden haberi var mı? Onun gibiyiz işte. Hayat bizim üstümüzden geçiyor ama bizim haberimiz yok ve de var zannediyoruz bir de ayrıca. O küçücük aklımızla ben diyoruz halk ettim diyoruz bu kadar çiftliğim var bu kadar.

Var da daha dünyaya gelmemişiz ki kardeşim bize bağlı olan ne olacak yani olmayan bir şey bağlı olan nasıl bir şey olabilir ki? İşte bu hadisenin farkında olmadan ileri derecelerdeki gibi kendilerinin zanneden bütün sistemlerin hepsi yanlış hepsi hayal ve vehim işte o arkadaşın zerk ettiği aziz cebbar kahhar oralarda hep bunlar meydanda aziz kendilerini en yüksek görüyorlar karşıdakilerini küçük görüyorlar kahhariyet var kendilerinde hiç farkında değiller. Kahhar ismiyle onların üstüne geçtiklerini ondan üstün olduklarını kendisinin halife olduğunu kendisinin gavs olduğu kendisinin zamanın imamı olduğu hep işte o diğer yüzün onlara verdiği eneden benlikten gerçek ademiyet hükmünde olsa böyle bir şeye ne cesaret edebilir ne de söyleyebilir. 

 Dinleyici: Tantanadan. 

Tantana işte hepsi tantana hem de nasıl tantana işte davul sesini tantanayı duyanlar nasıl bayramlarda davul işte başlarlar davul düğünde herkes yürür ne var burada davulun arkasında önünde içinde neyse diye tantananın peşinde herkes cümbüşün peşinde.

Dinleyici: O zaman kıldıkları namazda da kahhar ismiyle mi namaz kılıyorlar o zaman. 

Haliyle tabi oraya yönelmiş oluyorlar farkında olmadan. Yalnız Cenabı Hakkın ayrıca lütfu keremi geniş onları sevap olarak yazıyor madde karşılığı olarak yazıyor 10 sevaba diyelim 1000 10 işlediği güzel şeye 1000 sevap veriyor karşılığında. Tabi onlar sayı ehli yani suret ve şekil ehli. 

Dinleyici: İşte onun içinde tarikat yaşantıda şeriat olmasının sebebi de böyle oluyor. Çünkü sevap ve. Günah var. 

Evet, işte şeriat ve tarikat bu düzey üzerine çalışıyor zaten. Hakikat ve marifet sadece bu kemalatı icra edebiliyor. Başka da yolları yoktur. İşte hakikat ehlinin biraz çevresinin eksik olması az olması yani daha tarikatın çok kalabalık şeriatın çok olması hayal ve vehme dayandığının hayal ve vehim daha kolay gidiyor hayalin peşinden. Ama hakikatin peşinden gitmek biraz zor oluyor çünkü gerçek kimliğe dönüşüyorsun kendi varlığını idrak ediyorsun ve nefsinle mücadele ettiğinin farkında oluyorsun, boğuşma başlıyor. Çünkü nefsin hayal ve vehim yani iblisin bu bedene hâkim olmuş bu beden mülkünü elden çıkarmak kaçırmak istemiyor. 

İstediği gibi oynuyor bunun üstünde koşturuyor gezdiriyor ve bu beden tarikiyle de kendi zevklerini tatmin ediyor. Bu makineyi kullanıyor yani. O kullandığı makineyi bırakmak ister mi? Senin bir araban var diyelim ama arabanın farkında değilsin başkaları arabayı ele geçirmişler arabayla gezip dolaşıyorlar istediklerini yapıyorlar sen bir kendine geliyorsun evraklarını karıştırıyorsun benim bir arabam varmış burada diyorsun ve arabanı aramaya başlıyorsun. Bakıyorsun arabaları birileri kullanıyor. Almaya çalışıyorsun arabanı onlar da vermek istemiyorlar. Arabayı kurtarıncaya kadar gerçekten de senin büyük bir savaş vermen gerekiyor o an. Arabayı kurtardıktan sonra sen onun imkânlarından yararlanmış olursun ki arabadan başka da aracın yok aracımız yok. Tek aracımız bu beden. Arabası vasıtamız.     

Dinleyici: O vasıtayı da hangi mertebedesin o mertebeden güzel güzel kullanıyorsun. 

O da doğru. Hangi mertebedeyse onun süratiyle o arabayı kullanıyor. 

Dinleyici: Aynı bedeni. Aynı yere bakıyorsun felaket. Ama bir de başka mertebeden baktığın zaman bu cemali zuhuru vereni düşündüğün zaman dolayısıyla başka yöne gidiyor. 

İşte o hep irfaniyet şuurlanmakla hayali bir şeylerin zikrini hayalinde bir Rab üreterek ona yönelmek değil gerçeğiyle her şeyin ve de her şeyin değeri kadar değerini vermek suretiyle hiçbir şey değerinden fazla veya eksik olmadan ama tantana öyle yapmıyor. Değersiz şeyi çok değerliymiş gibi gösteriyor ve değerli olanı elinden alıyor. Afrikalılar öyle demişler en sonunda. 

Bizim evvelce topraklarımız vardı batılılar geldi bizim elimize İncil verdiler ve topraklarımızı aldılar. Şimdi bizim elimizde İncil var topraklarımız yok onların elinde. İşte İblis. Gerçi gerçek incili verseler de topraklarını alsalar da o da amenna da, ama İncil dedikleri İncil değil ismen İncil isminde bazı yazılar. Nesih olmuş ortadan tedavülden kaldırılmış yazılar. İşte o da öyle yapıyor bize biraz oyun oyuncak oyalama veriyor, onun karşısında bizim en değerli varlığımızı alıyor sonra o kullanmaya başlıyor. Ve onun taşıyıcısı biz oluyoruz. Bizim üstümüze rakîb oluyor biniyor. Kolay kolayda inmiyor. Taki Ademliğimizi anlayıp onu sırtımızdan atıncaya kadar.  

02-Muhtelif-.MP3

13. CD | 2. Sohbet 

TAC-I ŞERİF GİYDİRME UYGULAMASI 

Evvela bir isim yazıp kura çekeceğiz ki kurra da öncelik kime çıkarsa o sırayla götüreceğiz inşallah. O gecenin özelliği itibariyle bir zikir yapıyoruz, evvela bir Yasin okuyoruz. Ondan sonra büyük küçük zikir yapıyoruz, bazen esmalar ilahiler okunuyor. İlâhi okuyanlarımız gelirse onlar da ilahi okurlar veya birlikte okuruz. O işte bir saat kadar sürüyor o fasıl, sonra dualarımız oluyor, ondan sonra evvela karşılıklı oturuyoruz kimdeyse sıra virt el verme esma ilahiyenin talimi oluyor, tamamı itibariyle tekrardan yani hepsi yeni dersini almış  Oluyor. 

Sonra bu arada oturanlar ya salavat-ı şerife yahut tekbir getirerek sessizce öyle bir koro halinde sürdürüyor. Oturduğumuz zaman salavat-ı şerife ayağa kalkıldığı zaman tekbir getirilmesi daha uygun oluyor. Sonra ayağa kalkılıyor. O görev alacak kardeş dört adım ileriye gidiyor ve selam veriyor selamün aleyküm yani bir adım atarak selamün aleyküm ya ehli’ş-şeriat diyor. Cemaat de ve aleyküm selam diye cevap veriyor. İkinci adımını atıyor selamün aleyküm ya ehli tarikîn diye geçer ama ya ehli tarikat diye aynı şey. Yine cemaat ve herkes ve aleyküm selam diye cevap veriyor bir adım daha atıyor selamün aleyküm ya ehli hakikat diye cemaat yine ve aleyküm selam diye cevap veriyor. 

Bir adım daha atıyor selamün aleyküm ya ehli marifet diye ve gene cemaat ve aleyküm selam diye cevap veriyor ve kendisine soruluyor ey yolcu derviş nereden gelmektesin nereden geliyorsun? O da diyor ki dünyadan geliyorum. Peki, nereye gidiyorsun? Ahirete gidiyorum diye cevap veriyor. Hayırlı uğurlu olsun deniyor ve işte sehpa üstünde kenarda duran paket açılmaya başlıyor örtüsü gene tekbirlerle ondan sonra alıyoruz taç-ı şerifi üç defa öpüyoruz. Sonra karşı tarafa öptürüyoruz ve başına giydiriyoruz. Ondan sonra o üstüne giydirilen ne diyorlar cübbe. Cübbeyi giydiriyoruz. Allah kolaylık versin yazın biraz sıcak oluyor o cübbe. 

Dinleyici: Kalın kışlık. 

Tam kalın kışlık çuha aba büyükçe bir parçadan onu giydiriyoruz tekbirlerle kemer yine. Kemer-i şerifi takıyoruz bağlıyoruz arkadan. Böylece o kişideki merasim tamamlanmış oluyor. Eğer hanımsa hanımlar toka edip kutluyorlar tebrik ediyorlar erkekler de şifahen sesle tebrik etmiş oluyorlar ve giyen erkekse erkekler toka ediyorlar hanımlar da şifahen tebrik ediyorlar bu sırayla devam ediyor halka olarak o devam ederken ikinci muamelat biz yerde oturarak ona devam ediyoruz. Bu arada tabi o tebrikleşme bitiyor tekrar o yerdeki muamele bitince ayağa kalkılıyor herkes. Yine tekbirler devam ediyor işte yine o üç dört adım muamelesi başladıktan sonra ikincisi sonra giydirilen kişiden alıyoruz giydirilecek kişiye öyle tac-ı şeriften sonra işte kemeri çıkartıyoruz sonra abayı ondan sonra kemeri tekrar bağlıyoruz onun da işi bitmiş oluyor. Tekrar o kişi kenara geçiyor onun tebrik hareketi başlıyor bu arada biz tekrar yine el verme faslına başlıyoruz oturarak. Sonra o bittiği zaman tekrar ayağa kalkıyor tekrar dört adım muamelesi yapıyor yeni kardeşimiz için sonra tekrar tabi geliyor onun yanına onun başından alıp diğer aynı formalite devam ediyor. O da giydiren işi tamamladıktan sonra o da kenara çekiliyor onun da tebrik faslı bittikten sonra zaten işte bitmiş oluyor. Bu kadar.

Ama gene bohçaya da koyarken gene tekbirlerle Bohçaya koyarken gene tekbirlerle sararaktan tekrar kapatılıyor. 

Dinleyici: Fatiha. 

Bir de Fatiha vardı . Evet iyi oldu onu söylediğiniz. Şimdi o taç-ı şerif kaftan kemer takıldıktan sonra küçücük bir dua ediyor lillahil Fatiha diyoruz. Bunun üzerine işte daha evvel onları giyenler varsa cemaat içerisinde veya işte bir Fatiha çek bir Fatiha çek diye söylenecek olan kimseler birer Fatiha diyorlar. Herkes birer Fatiha okur yani kim Fatiha dediyse herkes birer Fatiha okuyor ve taç-ı şerifi giyen kimseye hadi bir Fatiha da siz deyin diyoruz. O da bir Fatiha diyor. Şimdi tarikat sistemlerinde kural şudur. Şimdi birisi namazı kıldırdı dua etti Kuran okudu o mecliste en üst mertebede olan kimse buyurun derler Fatiha-yı şerif o kişi çeker sistem budur, taç-ı şerifi giyen kimse şeyhinin önünde ilk ve tek defa Fatiha der. O merasimin şanından yani o gecenin özelliğinden şeyhinin huzurunda Fatiha çektirir herkese başka zaman da olmaz adaptır kim dua ederse etsin o mecliste kim varsa buyurun efendim derler son kapanışları oradaki hazır olan kişi kapatır, Fatiha çeker onun yanında başka Fatiha çekilmez çünkü edep dışıdır. 

Dinleyici: Üstadın izniyle İzniyle Allah rızası için lillahil Fatiha der herkes Fatiha’yı okur ve o arada işte daha evvel bunu giymiş olanlar mesela o akşam daha evvelki mesela o akşam kim giymişse o da çeker siz de deyin siz de deyin diye kaç kişiye denmişse onların hepsi birer Fatiha çeker. İyi oldu onu unutmuştum. En sonunda bitince tekrar yerine konur kaldırılır tekrar oturulur vakit varsa biraz ilahi okunur sohbet yapılır vakit varsa gecenin özelliği hakkında sohbet yapılır. Bilemiyorum ne kadar devam eder böylece bir gecemiz hatıra olur ömrümüz varsa yarın akşama çıkarsak. 

EŞYANIN HAKİKATİ HAKKIN DA TEVHİD-İ EF’AL 

Euzubillahimineşşeytanirracim Bismillahirrahmanirrahim. Bu akşam 17.09.2005 Cumartesi akşamı. Hangi yerdi burası? 

Dinleyici: Narlıdere.

Narlıdere’de Güler kardeşimizin evindeyiz bu akşam. İzmir’de. Sohbet mevzuu İrfan mektebi ikinci kısım sekizinci bölüm Hazerat-ı Hamse başlangıcı bu bölümün mevzu tevhit-i ef’al yani tevhitteki fiili birlik. Tevhit-i ef’al fiillerin birliği anlamındadır. Tevhit birlik manasında ef’al fiiller. Bütün bu âlemdeki fiillerin bir tek asla dayandığını anlatan bir bölüm. Makamı tevhit-i ef’al. Bu mertebenin makamı tevhit-i ef’al. İsim makam ismi yani. Zikri ya fettah âlemi şahadet yani madde müşahede âlemi, peygamberi İbrahim aleyhisselam, lakabı halilullah, Allah’ın dostu hullet elbise giydirdiği, kelimesi lafaile illallah, fail-i mutlaka ancak Allah’tır. Seyri yani buradaki gidişin istikameti veya aldığı isim seyr-i illallah. Yani Allah’a seyir bakın Rabbe Rahmana değil de Allah’a seyir. Yani ulûhiyet mertebesine olan yolculuk veya ulûhiyet mertebesine olan yolculuğun ismi olan miracın bir bölüm idraki bu mertebede yaşayan kişinin şuur ve idraki nasıl olmalı? Hangi düzeyde olmalı veya olur? Bu mertebenin şuuru ile ileriye doğru gitmeye gayret etmesidir. 

Şimdi idraki bu mertebenin şuuru ile eğer onun idrakinde bu mertebenin şuuru yoksa bilinci yok demek olduğundan bilinci olmayan kimse de ne yapacağını bilemeyeceğinden, gidiş diye bir şey de söz konusu olmaz. Veya bir kimse bir yere gidiyorsa veya gitmeye niyetlenmişse o güzergâhın bilgilerini temin etmesi lazımdır. O bilgileri aldıktan sonra da bunu fiilen yaşaması yani yola çıkması lazımdır. İşte bu mertebede yolculuk yapacak kişinin idraki bu mertebenin şuuru ile ileriye doğru gitmeye gayret etmesidir. Kişi istediği kadar bu şuuru da elde etse ama ileriye gitme gayreti yoksa yine bulunduğu yerde kalır. Kuran’ı Kerim’in Fussılet suresi 41/53 ayetinde bu mevzua işaret vardır. 

Esteeuzubillah Bismillahirrahmanirrahim. (Senürîhim ayatina fil afakı ve fi enfüsihim hatta yetebeyyene lehüm ennehül hakkun?) yani mealen “yakında onlara ufuklarda ve kendi nefislerinde olan ayetlerimizi göstereceğiz. Ta ki onlar için onun hak olduğu ortaya çıksın” yani afakta yani ufukta yani dış âlemde ve iç bünyede olan ayetleri Cenap-ı Hakkın ayetlerini göstereceğiz ki ortaya çıksın bunu demek suretiyle tevhit-i ef’al mertebesinin müşahedesini anlatacağız yani göstereceğiz demesi o müşahedesini anlatacağız. Afak ve enfüs iki özelliktir afak nerede biter nerede başlar, enfüs nerede biter nerede başlar, diye düşünürsek şu ucunuzun elimizin veya varlığımızın en son noktasının iç kısmı enfüstür. Yani bizim nefsimize ait varlığımızı ama şunun bir milimetre dışarısı bakın bir milimetre dışarısı afak başlamış olmakta, gözümüzün sonuna kadar görebildiğimiz veya göremediğimiz yerlerin hepsi afak ufuk yani dış âlem. Enfüs deyince vücut varlığımızın kapladığı saha enfüs ve vücudunuzun dışında olan her varlıkta afak ufuk dış olmakta. İşte bu enfüs ve afakı ve oradaki işte hakikatleri bunların hak olduğunu göstereceğiz demesi de ikisini birleyen idrakimiz yani afakta ufukta kendi içimizde ve dışımızda olanı da aklımızla birleştirmemiz ancak mümkün olmakta. Hali yani bu şimdi idrak mertebesi burada yaşayan kimsenin hali ne ile ne olacaktır. 

Hal bu mertebenin haliyle hâllenmek. Yani bu ayetin hükümleri içerisinde hayatını sürdürmek ve diğer ifadeyle halini ifade eden ayet-i kerimede (külli şeyin halikun illa vechehu lehül hükmü ve ileyhi türceun?). Yani mealen onun veçhinden başka her şey helak olacaktır. Hüküm onundur ona döndürüleceksiniz. Yaşantısı şimdi biri idrakiydi biri haliydi idrak ve haliyle birlikte bir yaşam ortaya çıkmakta bir terkip bir anlayış bir özellik ortaya çıkmakta. Bu yaşantısı da şu şekilde nefis mertebelerini bitirip tevhit-i ef’ale varan kişinin sıfatı evvela kendi varlığında tevhidi oluşturmasıdır. Evet, bireysel bünyede kendini birlemesidir. Nefsi sâfiyede beşeri varlığından tamamen soyunmuş olarak hiçlik yokluk renksizlik halindeyken burada hakikati yönünden tekrar kendi özel ve hakkani kimliğine ulaşmasıdır. 

Eski birimsel varlığının başka bir idrak ve varlık ile değişmesidir. Kendi varlığında tevhidi oluşturması demek bu. Nefs-i safiyeye gelinceye kadar kendinde bireysel beşeri varlığının ortadan kalkması sükûn sükut etmesi hiç yani olması ama neticede kendindeki hakikat-i ilahiyeyi idrak ederek yeni bir varlıkla var olması demek. Tabi bunlar saçının rengi işte boyu kısalması uzaması şekliyle değil sûrî olarak değil iç bünyedeki yaşantısı anlayışlarındaki değişikliği ile hayata bakışındaki değişikliği ile değer yargılarındaki değişikliği ile bunu idrak etmesi eski bilimsel varlığının bakın bireysel varlığının başka bir idrak anlayış ve varlıkla değişmesidir. Yani hep inkılap gerekli. Bu seyir tamam olunca kişi çalışmasını dış âleme çevirir. Yani yeni mertebede kendisini tanıtır kendi varlığındaki hakikatin hakkın hakikati olduğunu idrak etti bu sefer çalışmasını dışarıya dışarıyı tanımaya çevirdi. Ve orada tevhit idrakini oluşturmaya başlar. Bu makamın anahtarı ve yükselticisi fettah ismidir. İşaretini ehli bilir mürşidinin himmeti irşadıdır. Hakikat mertebesinin başlangıcıdır. İşte buraya gelmeden hakikat mertebesinde kişi ne kadar laf olarak bahsetse de ama yaşaması mümkün olmaz. İşte tarikat mertebesinin aşamadığı yer burasıdır bu idrak bu anlayış buraya ulaşamayan ne kadar tarikat müntesibi tarikatta isterse 100 yıl yaşasın bu idrake gelmeyince hakikat mertebesine geçmesi ulaşması mümkün olmaz mümkün değil. 

Çünkü bu bir yaşam meselesi parayla pulla satın alınacak ezberle olacak bir şey değil. Kendisine bu hedef gösterilmeyen kişinin de buraya ulaşması mümkün değildiğr. nef’a-i ilahiyenin gelmediği zaman bunun oluşması yeşermesi mümkün değildir. Ancak (ve nefahtüyle?) mümkün veya (ve nefahtü?) hakikatiyle hakikatlenmiş veya o nef’a ile hayatiyet kazanmış kimselerden başkasının bu yolu aşması mümkün değildir. İstediği kadar şeyh ismiyle dolaşsın istediği kadar ben âlimim ben arifim ben şuyum buyum desin mümkünü yok bu yolun açılmasının başka çünkü Cenab-ı Hakkın sözü o ve nefahtü fi min ruhi. Bu ruhani nef’a-i ilahiye o kimseye ilmi manada ve nazari manada ve fiili manada üflenmedikçe tahsili yapılmadıkça bu yolun açılması mümkün değildir. 

Alır bu kitabı ezberler ezbere okur hiç bakmadan ama nef’a-i ilahiyeyi alamaz. Onun diriden alması lazım maddeden değil diri olan hay olandan yani o aşıyı hayydan yapması lazım. Hani ağaçlara yaprak aşısı yaparlar kalem aşısı yaparlar yaprak eğer ölü bir yapraksa istediği kadar aşılayın dirilmez. O kalem eğer vakti geçmiş kurumuş ölmüşse indeki cevher hayatiyet yoksa o ağacı istediğiniz kadar aşılayın hiçbir işe yaramaz. Aşı yerli yerince canlı aşı olacak. İşte mürşidinin himmeti irşadıdır dediği bu hakikat. Hakikat mertebesinin başlangıcıdır. Bu hususta kısa bilgi sunmaya çalışalım. Şimdi genel bir bilgi verdikten sonra bunu biraz daha teferruatıyla anlamaya çalışalım. Bu mertebedeki şey daha evvelki görmüş olduğu enfüsî yani kendi nefsinde yaşadığı hakikatleri bu defa afaki yani dış âlemde yaşamaya başlar. Kuran’ı Kerim’de bu hakikati ilk defa idrak edip yaşayan kimsenin İbrahim aleyhisselam olduğu bildirilmiştir. Yakında onlara ufuklarda ve kendi nefislerinde olan ayetlerimizi göstereceğiz ta ki onlar için bunun onun hakk olduğu ortaya çıksın 41/53 kelam-ı ilahisi bunu çok güzel anlatmaktadır. Nasıl ki Âdem Aleyhisselam insanlık hakikatinin başlangıcı ise onun hikayesini hakikatini anlamadan Adem olmak mümkün değil ise hakikat mertebesine geçmek için de İbrahimiyet hakikatini anlamaktan o halleri yaşamadan en az şuurlu idrakle anlamadan geçmek mümkün değil. 

Mutlaka bir vahyi hakikat gerekmektedir. İbrahim Aleyhisselam bir peygamberdi bunları vahiy ile kurguladı Cenab-ı Hakk onun bünyesinde vahiyle yaşattı bunları işte bunun böyle devam etmesi lazım. Yani vahyi bilgilerle vehmi bilgilerle bu işlerin olması mümkün değil. İşte o idris kardeşimizin hali o vehmi şeylerden kurtulmak olmuş onların lütfetmişler. Diğer taraftan kim işte o tür yerlere kayıyorsa vehmi bilgilerin hükmü altına girmekte ve iblisleşmekte olmaktalar ve kendilerini rahmani zannetmekteler ki işte iblisin en büyük şeyi bu vesvese verip de rahmani göstermesi o sağdan gelişi bu işte. Allah korusun cümlemizi. Bu mertebeye ulaşan kimse Allah’ın ayetlerinin yani işaretlerinin hak olduğunu müşahede eder. Böylece oluşan bütün fiillerin Hakkın fiilleri olduğunu yakın bir bilgiyle olduğunu idrak ederek yaşamaya başlar. 

İlim ile değil bakın bilgiyle değil yakîn bir bilgi ve idrak ederek şuur üstüne çıkararak veya şuur bilincine çıkararak. Oldukça zor olan bu yaşam halinde kişinin çok dikkatli olması gerekir. Karşısına çıkan her fiilin her şeyin bakın müspet veya menfi ne olursa olsun hepsinin Hakk ve Haktan olduğunu bilmesidir. Ancak şey var şimdi burada bir ikaz var bu idrak ediş buraya ulaşanlara has bir hükümdür, buna çok dikkat edilmelidir. Yani her şeyin Hakk ve Haktan olduğu bu idrake sahip olan kişilerce bilinmesi lazım gelen bir hadisedir. Bunu böyle bilir de kişi bu idrake gelmeden bunu kullanmaya ve amel etmeye çalışırsa büyük yanlışlara düşer. Onun için kontrol gereklidir. Yani şu kitabı alıp ve kişi kendi kendine ben bunu tatbik edip öğreneceğim okuyacağım ezberleyeceğim amel edeceğim derse biraz zor olur. Tabi ki faydalanır ama tehlikeye girmiş olur. Çünkü başına gelecek yola çıkıştır bu bir yol haritasıdır bu yolda başına gelecek bir sürü özel kişinin kendine mahsus özellikler olacaktır. Her kişinin seyri benzerliklerle birlikte kendine has kendine özeldir. Sürati kendine hastır gidişi anlayışı yatışı kalkışı ibadeti hayat kurgusu ilim ilgi alışı kendine hastır. Yalnız başına giderse zor olur biraz. 

“Onun veçhinden başka her şey helak olacaktır hüküm onundur ona döndürüleceksiniz” 28/88 kelam-ı ilahisi de bu mertebede çok açık ifadesini bulmaktadır. Onun veçhinden başka her şey helak olacaktır. İşte bu mertebede helak olacaktır da olmazsa bu mertebeye ulaşılmamış demektir. Burada şey’iyyet, şey’iyyetin helakından bahsediyor tabi. Her ne kadar bu ayet-i kerimenin gelecekte kıyamet hadisesiyle ilgili var ise de yaşadığımız günde de geçerliliğini koruyup bu mertebeye ulaşan kişi yaşantısında ve idrakinde fiillerin ve eşyanın her yönüyle hakkın değişik mertebelerden ayrı ayrı zuhurları olduğunu bilmesi anlamındadır. Böylece bugünden kendiliğinden âlemin kıyameti kopmuş yani zaten zannettiğimiz fakat aslında sadece isimlerden meydana gelmiş olan eşyanın hakikati ortaya çıkmış olur. 

Eşyanın hakikatini arayanlar neticede bu mertebenin hakikatine ulaşırlar fiziki manada ilmi manada. Eşyanın hakikatini ilmi manada kim arıyor ise tabiatçı fizik âlimi olun veya diğer bilgilerden olsun bu mertebeye ulaşır neticede kendisi bilse de bilmese de, ama kendisine fayda sağlamaz buraya ulaşması. Yani ilahi manada ahirete dönük fayda sağlamaz. Çünkü fayda sağlaması için iman ve amel ile bu filleri işlemesi gerekmekte bilmesi onu kurtaramıyor. Diğer insanlardan yani İslam dışı insanlardan çok büyük âlimler var ama bu bilgileri kendilerine fayda sağlamıyor. Mesela İslami ilimleri bilen bir batıdaki bir üniversitelerde birçok hocalar var. İslami ilimleri biliyor bir Müslüman’dan çok daha fazla biliyor ama bu bilgisi ahirette kendisine bir fayda sağlamıyor. Neden? İmanı yok çünkü. Yani şu demek bu bilgisini ahirete intikal ettirecek kapısı kapalı. İman o kapıyı açıyor ve işte internet bilgisi gibi o akışı sağlıyor. Bu bilgisi onun sadece kendi bilgisayarında kalan bir bilgi oluyor. Yani kendi bünyesinde olan bir bilgi bir intikal ettiremiyor. Bağlantıyı kuramadığı için ahirete ulaştıramadığı için bu bilgisini orada hükümsüz oluyor. Burada istediği kadar 50 tane 100 tane kitap yazsın İslami araştırmacı olarak yazsın en güzelini bilsin ama iman etmediği için bunu ahirete intikal ettiremiyor. 

Yani pasaportunu alıp da vizesini alıp da ahirete intikal ettiremiyor. Tek intikal yolu Muhammedür Rasulullah Allah diyorlar da Muhammedür Rasulullah demiyorlar anahtar o üç kelime üç dişli. Muhammedür Resul Allah. Allah’ın resulü Muhammed. Anahtar bu üç dişli anahtar bunun dışında hiçbir şey açmıyor. Şifre var hani o şifreyi girmeden girebiliyor musun internete?

Şimdi burada kalıyor. Ahirete intikal ettiremiyor hudut var hedef yok hudut var hedef yok. Hudutlu. Şuna benziyor yani kişinin kendindeki olan bilgisayara yüklediği bilgi olarak kalıyor. Uluslararası yahut mertebeler arası veyahut dünyalar arası ölüm ve yaşam ahiret arası bağlantısı yok. Bağlantısı tek kanallı üç harfli üç dişli besmele anahtar Bismillahirrahmanirrahim veya Muhammedür Rasulullah. Bunların hepsi birer şifre biz bunları lisan olarak görüyoruz ama madde âleminin anahtarları bunlar şifreleri. Ve her birimizin de ayrı bir şifresi var ayrı bir dosyamız var internette nasıl web sayfası açıyorsun işte bütün bu hepimizin birer web sayfası var ve biz imanımız dolayısıyla bu sayfaya aktarıyoruz. 

İşte bize o sayfa verilecek ahirete gittiğimiz zaman ikra kitabek kendi kitabını oku diye. Sayfa verilecek ahirete intikal ettiriyoruz ve dolu olarak intikal ettiriyoruz ettirmeye çalışıyoruz. Ama işte iman ehli olmayanların ne kitapları var ne bir malzemeleri doğrudan cehennem-i zümera diyor. Allah etmesin tabi. Hele böyle Müslüman ülkesinde dünyaya gelip de bunlardan habersiz yaşamak ne büyük bir hüsran olacak sonunda. Allah etmesin. ... bahsediyorsa tefsirleri açtığımız zaman (külli yevmin hüve fi şe’n?) yani o gün kıyamet gününde hakkın veçhesinden başka hiçbir şey kalmayacaktır her şey helak olacaktır diye kıyamet günüyle ilgili bir ayet olarak tefsirlerde geçer halbuki kıyamet günüdür ama bugün bizim bireysel kıyametimizin günü. Yani bizde olacak kopacak hadiselerdir yani kıyamet koptu derler işte bizim bireysel varlığımızda bu kıyametlerin kopması lazım kıyamet ne demek aslında şartlanmış kelimelerle ayağa hadiselere bakıyoruz ayağa kalk demek kıyamet. Kıyama kalk namaz durduğumuz zaman kıyma durduk diyoruz kıyama kalktık işte kıyamete kalktık ne oluyor o zamanki kıyamette nefsimizin kıyameti kopmuş oluyor. Saltanatı gitmiş oluyor yani elinden. 

Her ne kadar bu ayet-i kerimenin gelecekte kıyamet hadisesiyle ilgisi var ise de yaşadığımız günde de geçerliliğini koruyup bu mertebeye ulaşan kişi yaşantısında ve idrakinde fiillerin ve eşyanın her yönüyle hakkın değişik mertebelerde ve ayrı ayrı zuhurları olduğunu bilmesi anlamındadır. (Külli şey’in helikün illâ vechehu) ilk mertebe bu tevhit mertebesinin ilki bu. Şey’iyyetin ortadan kalkması şimdi elimizdeki her şey kullandığımız her şey bir şey’iyyet eşya yani eşyanın çoğulu yani bir şeyin çoğulu şey eşya oluyor. Şimdi gördüğümüz her bir tek varlık şey hangi şey dendiği zaman o şey değil, işte şey diye eşya bu şeylerin çoğulu şey şey şey şey üç tane beş tane on tane şey bir araya geliyor zaman eşya diyoruz çoğulu yani eşya şeylerin çoğulu. İşte bu âlemde gördüğümüz her eşya her şey’iyyet hakkın bir ismini zuhurundan başka bir şey değildir. 

Bunu anladığımız zaman daha evvelce şartlanmış halimizle buna sehpa radyo kağıt kalem diye bakarken şartlandığımızdan öyle isim verirken. Bunlar sadece bir isimden ibaretmiş. Kalem diye biz ona isim vermişiz, ismi biz sonradan halk etmişiz. İsimler sonradan yaratıldı halk oldu dedikleri budur. Bunun Cenab-ı Hakkın bir isminin zuhuru bir mananın zuhuru bir mananın elbise giymiş hali olduğunu anlıyoruz. O zaman (külli şey’in halikün illâ vechehü) eşya helak oluyor gözümüzde yok oluyor yani. Daha evvel masa iskemle dediğimiz şu şeyin aslında masa olmadığı iskemle olmadığı eşya ayakkabı şu bu olmadığı bir ismin manasının zuhuru olduğunu anlıyoruz o zaman eşyanın kıyameti kopmuş oluyor. Yani daha evvelce şu şeye sehpadır diye bir şahsiyet verip değer verdiğimiz o zaman bu daha çok değerleniyor bizde ama bir başka yönüyle. Bu hakkın bir zuhuruymuş diyoruz. O zaman eşya diye şey’iyyet halikün helak oluyor. İşte bu da eşyanın kıyameti oluyor. Bizim de kıyama kalkmamız irfani yönüyle bilgi yönüyle hayata bakışımız tamamen değişmiş inkılap etmiş oluyor ve aslına dönüşmüş oluyor. 

İşte o şeytan dediğimiz şey bu hakikati karşıdan gelip bize başka türlü eşya diye tanıtıyorlar. Şeytan tantanayla geliyor. Bu eşyayı eşyadır diye bize zerk ediyor en büyük silahı da bu zaten görünür elle tutulur silahı bu. Karşıdan gelirim dediği işte. Böylece bugünden kendiliğinden âlemin kıyameti kopmuş zaten zannettiğiniz fakat sadece isimlerden meydana gelmiş eşyanın hakikati ortaya çıkmış olur. Eşyanın hakikatini arayanlar ilim adamları yani neticede bu mertebenin idrakine ulaşırlar. Başka yolları yok yani şunu istediği kadar araştırın araştırsın, araştırsın neticesinde bunun yok olduğunu kabullenmek zorunda ki, bugün ilim buraya gelmiş vaziyette çok daha ileriye gittiler de hani sen yollamıştın bir ışın yayı diye bir şey yollamıştın onu bir yere yazmıştım ben de bulamadım. Oğuzhan isminde bir arkadaş var. O merak ediyordu ona verecektim ama yani şunu demek istiyorum araştırdılar atomu buldular bu eşyanın yok olduğunu zaten ilim tespit etti. Hatta daha da ilerisine doğru yolculukları var. 

Dinleyici: Şimdi onun enerji olduğunu savunuyorlar o atomun enerji olduğunu Atom da enerji zaten. Zaten bu evren enerji yumağından başka bir şey değil. Peki, bu enerjinin aslı ne? 

Dinleyici: Heyula. 

Heyula. Onun aslı ne peki? 

Onun aslı cevher. 

O nuru Muhammediye’ye doğru giden bir şey. İşte bunun birisi sevad-ı a zam dediği hani fezanın üç ana varlığı var diyorlardı. Birisi soğuk birisi karanlık birisi zaman ama bu eksik bu üç şeyden bu âlem meydana gelmez. Bir ruh ruh-ı azam bu fezanın dokusu ilave etmeleri lazım ruh-ı azam nuru-ı ilahi ve hubbiyet muhabbet-i ilahiye. Muhabbet-i ilahiye de bu âlemin fezanın en sağlam dokularından bir tanesi. Yapıştırıcı çünkü o muhabbet olmasa hiçbir şey olmaz ve peygamberimize hadis-i kudsiyle Cenab-ı Hakkın bildirdiği  (küntü kenzel mahfiyyen ve ahbibtu en ûrefe?) yani bilinmekliğimi hûb ettim muhabbet ettim ve bu âlemleri halk ettim diyor bak. Hatta başta gelen yapı taşı hubbiyyet yani muhabbet-i ilahiye. 

Feza dokusunun en güçlü olan harcı muhabbet elle tutulur gözle görülür bir şey değil ama mana olarak yapıştırıcı tutucu. Neticede bu mertebe idrakine ulaşırlar. Bu hükümde hakkın hükmüdür ve gerçekte görüldüğü gibi her şey ona döndürülmektedir. Yani (küllü şeyin halikun illa vechehu lehul mülkü ve ileyhi türceun?). Yani her şey helak olacaktır hüküm onundur ve her şey ona döndürülecektir. Zaten ona dönüyor her şey döndürülüyor ezelden ebede kadar her şey ondan geliyor ve ona döndürülüyor. Biz bunu bilsek de bilmesek de. Ama bildiğimiz zaman sistemi öğrenmiş oluyoruz bu bizim için meçhul diye bir şey kalmıyor yeryüzündeki yaşamın sistemin meçhuliyeti kalmıyor. 

BAHAADDİN VELED MENKIBESİ HAKKIN DA

Hani haktan geldi hakka gidiyor. Mevlana hazretlerinin babası Bahaddin Veled ve 80 küsur kadar arkadaşı dervişleri akrabaları Belh şehrinden çıkıp da Anadolu Selçuklu topraklarında yol almaya başladıklarında Şam kapısına gelmişler kısaca bildiğiniz hadisedir ama yeri gelince bir şeyi tekrar etmekte yarar oluyor. Akşamüstü gelmişler kalenin kapıları kapanmış Şam şehrini. Çünkü o zaman baskıncılar var haraç alanlar var eşkıyalar var. Belirli sürede şehir duvarlarıyla örülmüş koruma halinde kapıları kapatılıyor gece içeriye yabancı sokulmuyor hırlı mı hırsız mı nedir diye gelmişler kafile halinde develeriyle inekleriyle atlarıyla nasıl gelmişlerse yükleriyle kitaplarıyla eşyalarıyla demişler ki bizi içeriye alın ancak ulaşabildik, şimdi biraz geç kaldık ama yolumuz var ancak ulaştık diyorlar. Kapıdaki subay nöbetçi de diyor ki efendim bizim işte sekizde kapılarımız kapanır padişahtan izin almayınca da açamayız diyorlar. 

İşte sizin ne olduğunuzu biz bilmiyoruz ki diyorlar nesiniz hırlı mısınız hırsız mısınız, belki kitap doldurdunuz ilmi gözükme suretiyle belki kitapların altında silahlar var. Alamıyorlar içeriye. Yalnız ısrar ettiklerinde diyorlar ki bizi alın içeriye biz kimseye zarar vermeyiz, dışarıda kalırsak eşkıyalar bizi soyabilirler diyor. Tabi doğrudur da onlar savaşçı insanlar değiller ki. Israr edince soruyor kapıcı nereden gelir nereye gidersiniz diyor. Biz “haktan gelir hakka gideriz” diyor. Bu sırrı bilen kimse bu sözü söyler ancak. Biz Belh’den gelip Şam’a gideriz yahut Bağdat’a gideriz demiyor haktan gelip hakka gideriz diyor. Yarın mahşerde işte sorulunca nerden gelirsin dünyadan gelirim nereye gidersin hakka giderim. 

Aslında onun daha evveli haktan geldik dünyaya dünyadan gelmekteyiz ama, yine hakka gideceğiz şeklinde. Nihayet padişaha iletiyorlar bakıyorlar ki gerçekten başka tür yani iyi insanlara benziyorlar. Yükleriniz nedir diye soruyorlar. Kitap diyorlar. Padişaha belirtiyorlar bildiriyorlar. Padişah da dur bende görüşeyim diyor görüşüyor padişah da bakıyor ki bunlardan suç işleyecek halleri yok munis yumuşak insanlar alın içeriye diyor, alıyorlar o akşam kale içerisine. Orada söyledikleri söz haktan gelir hakka gideriz işte burada da (ve ilallahi türceul umur) bütün işler hakka dönücüdür ve oradan başlamaktadır aslında. Bu hüküm de hakkın hükmüdür ve gerçekte görüldüğü gibi her şey ona döndürülmektedir. Zaten ona döndürülüyor biraz müsaadeniz olsa, yaz bahar geldiği zaman bir sürü yeşillikler çıkıyor topraktan. Nereye gidiyorlar yine toprağa gidiyorlar. Toprağın aslında hakkın rahim ismi rahman ismi hâkim hikmet ismi ve hayy ismi buradan zuhur ediyor topraktan zuhur ediyor, yine kendi asıllarına dönüyor bütün gelen varlıklar. Yani tekrardan gübre oluyor saman oluyor toprak onların anası olduğu için onları gene kendine çekiyor. Suni olan şeyleri çekmiyor kendine toprak. Neden çünkü toprak anası değil. Yani naylonlar poşetler üç senede ancak eriyebiliyor bazıları da yüz sene sonra. Ne olur bu dünya toprağın hali. Ama kendiyle irtibatlı olan herhangi bir çöp herhangi bir ağaç dalı herhangi bir meyve herhangi yaprak değil mi toprağa indiği zaman kısa sürede hücresel yapısı dağılıyor ve aslına dönüyor hücre olarak hem de oraya tekrar yeniden hayat veriyor. Bu hükümde hakkın hükmüdür ve gerçekte her şey ona döndürülmektedir. 

Burada döndürülme kelimesi çok iyi anlaşılmalıdır. Bu mertebede kişinin kendi ilahi varlığı ile ef’al âleminin birleştiği bütünleştiği ilk tevhit mertebesidir. Hani kişi kendini nefis mertebelerinde birledi kendi mertebelerini halini idrakini ahlakını üzerlerindeki özellikleri hakikatleri idrak etti onunla birlikte dışarıya yöneldi. İşte afak ve enfüsün ilk birleştiği nokta burasıdır. İkisiyle birlikte kişi düşünerek faaliyete geçtiği mertebe çok ufku da geniş olan bir mertebe işte bu yüzden burası dostluk yani hullet mertebesidir. 

İbrahim Aleyhisselam Halil olması bu yüzdendir, kendinin ve bütün varlıkların fiillerin hakkın fiilleri olduğunu, dolayısıyla kendi vasıtasıyla hakkın icraatta bulunduğunu idrak etmesidir. Bizde bu âlemin varlıklarından bir varlık olduğumuza göre bizim de ceset yönüyle bir şey olduğumuza göre, yani eşyadan olduğumuza göre işte Cenab-ı Hakk bu eşyayı kullanmak suretiyle bizden zuhur etmekte şey’iyyet ortadan kalkınca bu da ortadan kalkmakta. Dolayısıyla bu beden dâhil hakka dönüşmekte bu dönüşüyorsa, bu dönüşmez mi bunlar dönüşmez mi? Dönüşür çünkü ayrı gayrı değil. Dolayısıyla Hakk nasıl ki bütün eşyadan faaliyette olduğu gibi her birerlerimizin varlığıda onda mevcuttur.       

03-şecer-.MP3

13. CD | 3. Sohbet

Ve daha sonra nerede görüyoruz şeceri ağacı? Bu sefer şecer isminde değil de sidre, ismiyle görüyoruz Miraç’da. sidre-i münteha diye orada şecer değil sidir sidir ağacı. Tefsirler de, sedirler vardı eskiden sedir derlerdi o ağaçlardan yapıldığı için sedir derler sedir ağacından. Tefsirlerde Hindistan kirazı Arabistan kirazı Dinleyici: Bir dakika sadr şeyinden mi geliyor acaba yani? 

Yok, sedir diye bir isim ama öyle de düşünebiliriz. Sadr sidir yalnız o sadır sadla mı yazılıyor sinle mi yazılıyor sidir de sinle mi yazılıyor sadla mı onlara bakmak lazım. Biri sin biri sadla yazılıyorsa. Ama güzel bir şey araştırmak lazım sadır ağacı da olabilir. Nasıl Dinleyici: Gönül sadr Gönül âlemi olarak tabi düşünülebilir. İşte kısasın güzelliği hep kafa çalıştırmak yani araştırmacılık.

Dinleyici: Araştırma anlama ve uygulama. 

Dün ne diyor ihsan bizim şeyhimizin gerçekten de yani latife değil söylediğim söz.

Dinleyici: Bazı şeyleri sormak ihtiyacını hissettim. Bizim Erbaalı kardeşlerimiz var derslerini bitirmişler ilimde çalışmaları yok yazın bu nakşi dersinde de aylık dersler oluyor bunları çekmelerinde bir fayda var mı? Bir boşluğa giriyor az geliyor elindeki istifa etmiyor çok zevkli çok aşkın. Bu verilebilir mi dedim tabi verilebilir dedi hocam da. Bende şeyi sordum epeydir derse geçmiş gene bir kardeşimizle karşılaşıyoruz. Üstünde. Bir zuhurat anlatıyor bu anlattığı zuhurat öyle bir şeye ışık tutuyor ki geçmişteki olan gene kat etme gene kaydetme aslında biraz eksiklerin olduğunu yani gördüğü zuhuratla kıyamıyordum ona biraz ileriye veriyorsunuz dersini ama bakıyorsunuz. Eldeki esmanın biraz az çekildiğini çabuk çekildiğini ifade eden bazı durumlar da var. 

Eksikliği var yani yaşantısında. 

Dinleyici: Evet eksik olmuş oluyor. Böyle bir durumla karşılaşırsak dedim hani hocam acaba oradaki esmayı aktarabilir miyiz? Tabi dedi aktarabilirsiniz dedi. 

Gerekiyor çünkü onun biraz daha canlanması gerekiyor orada zayıflık var. Mesela bir binanın direklerinin zayıflamış olması gibi oraya bir direk daha konulabilir. 

Dinleyici: Takviye takviye etmek o eksiği kapatmak veya orayı daha kuvvetlendirmek manasında böyle aradan beş on dakika geçince hocam dedi benim zuhuratım var sonra anlatayım mı size dedi işte gördüğü geniş orman gibi bir yer ağaçlıkların etrafında bir göl görmüş, gölün içinde sıra sıra ölüler hani ama tebdili kıyafet ne dedi başçavuş var dedi. Kendi kıyafetleriyle 

BİR ZUHURAT HAKKINDA 

Dinleyici: Lacivert kendi kıyafetleriyle. 

Dinleyici: Lacivert ve pırıl pırıl diyor armaları çocukların şapkaları başlarında sıralı diyor yani o kadar çok ki böyle çift sıra yapmışlar ama baktığım zaman diyor bir iki üç dört beş. Sayıyorsunuz, sayabiliyorsunuz ucu bucağı da çok diyor. Fakat baştan birkaç tanesini dedi önden birkaç tanesi dedi sanki rengi sararmış bunlar da düşünüyorum diyor acaba ölünce nasıl olacak kokmaz mı ki suyun içinde tabi ölü toprakta çürüyor ölü deforme oluyor. Orada da yani suyun içinde kokuşmaz mı diye düşündüğüm anda birkaç tanesinin ölü renginin kefeninin sarardığı orada içinde ölmüş olduğunu. 

Ölmüş olduğunu görür de bir tanesinin sararmış olduğunu birkaç tane yani baştan birincisi ikincisi değil de birkaç tane sonradakinin biraz bozulduğunu görmüş.

Dinleyici: Bozulduğunu söylüyor. 

Sonra ama sordum kaçıncı kaçıncı kaçıncı diye tekrar tekrar sordum tespit edilsin hangisi diye. 

Dinleyici: Dikkatlice yap dedi o da şöyle bir. Karıştırdı.

Tekrar bu rüyaya yattı. 

Dinleyici: Beşincisi olduğunu söyledi o zaman. Şimdi hocam dedi ki az önce sorduğunuz sorunun şimdi cevabı. Çok . şeyde kaldık yani çok hoşumuza gitti hep sorduğunda hem de cevabını verdi hem de Yaşayarak verdi. 

Dinleyici: 200

Dinleyici:  O zaman al sana 200 de benden .Satış yapar gibi. 

Açık arttırmaya bir 200 de benden olsun. 

Ve de orada hayy esmasının zuhur mahalli ölüdür diğerlerinden bozulmuş yani demek ki hayy esmasında eksiklik var. Hayatiyet eksikliği var oraya direği dikmek lazım. 

Dinleyici: Diriliğini kaybetmiş canlılığını kaybetmiş.

Kendisi söylüyor işte biz bir şey demiyoruz. Yani hakk ona öyle söyletiyor. 

Dinleyici: Kendi soruyor kendi cevap veriyor. 

TERZİ BABANIN YAKA KALIBI. (BİR ANI) Kürk yaptığımız devrelerde kürklerin o meşhur olduğu devrelerde 80’li yıllarda hani bizim bir kürkçümüz vardır Aleko, bilirsin Kapalı Çarşıda kürkçülerde işte müşteriler yakasına kolunu kürk istiyorlar mantoların uğraşacak vakitleri yok bana yaptırın diye devrediyorlar. Necdet Bey diyorlar bizim kürkümüzü de temin eder misiniz? Ben de her hafta gidiyorum İstanbul’a. Mantoyu bitiriyorum yaka kalıbını kâğıda çıkartıyorum götürüyorum bırakıyorum bir daha hafta gittiğimde mamul olarak alıyorum. Bazı müşteriler de diyorlar ki biz gideceğiz İstanbul’a giderken biz götürelim kalıbını. Peki diyorum. Çıkartıyorum kalıbını adresini veriyorum Aleko’nun o kürkçü, sonra Yunanistan’a gitmiş, sonra onlar götürüyorlar İstanbul’da kalacaklarsa bir iki gün işte şu güne kadar eğer kalacakları zamana kadar yetişirse alıp getiriyorlar, yoksa ben alıyorum biraz daha öne gelmiş oluyor yani daha kısa sürede Kürtleri bitmiş oluyor. 

İşte bir tanesi Adnan Bey’in hanımı olacak, bir tanesi de eczacı idi. Çıkarttım kalıbı ve adresi de verdim, ama onlar ne kürkçüyü tanıyorlar ne kürkçü onları tanıyordu. Kalıbı götürüyorlar nereden geldiklerini daha söylemeden bu kalıba kürk istiyoruz diyorlar kürkçü Aleko, aaa Necdet’in kalıbı bu diyor. Müşteri diyor ki şahitli ispatlı oldu, yani biz söylemeden karşıdaki kalıbın nereden geldiğini söyledi diyor. Neden? Çünkü kalıp çıkarış sistemini biliyor. 100 tane kalıp olsa içinden onu seçiyor. Neden? Çünkü eline geldiği kalıpların hiç birine benzeyen bir kalıp değil. Hangi yönden? O kadar güzel düzgün çıkartılmış bir kalıp ki hiçbir yerinde arıza yok şek şüphe yok yani. Kalıba göre yapıldığı zaman yerine oturacak yani şu şal yaka şurası kenar böyle içeriye girintili olmuş çıkıntılı olmuş biraz yan olmuş yok. Aynen böyle mühendis çizdiği bir plan proje gibi görünce bu Necdet’in kalıbı diyor ispatlı şahitli oldu. 

TERZİ BABANIN ÇALIŞMA DİSİPLİNİ HAKKIN DA

Yeri gelmişken size daha küçük sayılacak yaşlardan itibaren özetle nasıl çalışmalar yaptığımı anlatayım. 

Tekirdağında karşı mahalle denen büyükçe bir semt vardır, İstanbul tarafından girişte sağ üst taraftadır. (1953) senesinde oraya yeni bir cami yapılmıştı oraya da istanbuldan bir imam getirilmiş idi İmam aynı zamanda medrese imamı olduğundan Arapçası ve fıkhi konularda bilgisi de var idi onun yanına Ahmed isminde bir de müezzin vermişlerdi. O müezzin o hocadan bildiği bütün ilimleri öğrenmiş idi. Daha sonra o hocayı gene İstanbula tayin etmişler idi. Bunun üzerine karşı mahalle camiine orada müezzin olan Ahmet-i Hoca olarak tayin etmişler idi. 

İşte bende bu Ahmet hocadan evvelâ yüzünden Kur’an okuma dersleri daha sonra da Arapça dersleri almaya başlamıştım. Ve o günlerde evimize yaklaşık iki, iki buçuk kilometre kadar uzakta olan camiye her sabah gider, sabah namazını kılar daha sonrada derse başlardık.

Namazı kılarız geçeriz dershaneye odaya rahlenin önüne otur bakalım o günlük dersimiz neyse Kuran dersi fıkıh dersi Arapça dersi neyse tefsir dersi haydi bakalım ders çalış saat sekiz olur hayda tabana kuvvet iş yerine git. Açarız dükkanı başlarız çalışmaya saat 11 buçuk 12’ye doğru gelir parça başı çalışıyordum ben, onun için bana kimse bir şey diyemezdi bitirirdim işimi vaktinde. Orta camii bizim orada var ortada orada da Behçet isminde bir imam akrabamız vardı ağabeyimiz vardı. O da Kuran kursu öğretmeni idi. Hurufat dersleri verirdi. Türkiye’nin birinci ikinci değilse de üçüncülüğe kalmadan meşhur hafızlarındandı, yani muhteşem bir sesi vardı. Tekirdağ’ına mukabele okumaya geliyor zaten damat olup kalıyor. 

Dinleyici: Onun teyzesinin damadı.

Hala gelmişti onun teyzesinin damadı. Saat 12 den ezan okunacağı zamana kadar orada hurufat talimi dersleri yapıyoruz. Ondan sonra öğlen namazını kılıyorum tekrar işe. Ondan sonra akşama kadar çalışıyorum gece 12’de Orta Caminin yine aynı caminin kapısını açıyorum müezzin Ali Bey anahtarı soteli bir yere bırakıyor yatsıdan çıkıyorlar, kocaman anahtar bırakıyor tahtanın arkasına, bir yer gizli gece saat 12’de ben onu alıyorum camiyi açıyorum camide huruf dersi çalışıyorum. Evde çalışamazsın dükkanda çalışamazsın çünkü sesli çalışmak gerektiren bir sistem o. Ancak caminin içerisinde (subhânekallâhümme ve bi hamdik?) Hocam iyi caminin etrafındaki . gece camiden ses geliyor. 

İşte tabi o kadar da çok yüksek değil de camiden dışarıya çıkmayacak kadar o gün kalabalık yok camide saat 10-11 olunca zaten çarşı dağılıyor. Şimdi baktım akşam anahtar mı yok zor mu geldi camiyi açmak gittim Paşa Caminin son cemaat yerine dışarısı yağmurlu da. Şimdi (Euzübillahimineşşeytanirracim Bismillahirrahmanirrahim Kulhüvallâhü ehad?) gecenin bir vakti. Baktım arkadan tak tak tak topukları Çevirdim kafamı baktım bekçi, gece bekçisi.

Dinleyici: Üşütmüş kafayı . herhalde demiştir. 

O da öyle, geldi adamcağız baktı, baktı bundan zarar gelmez dedi herhalde. Kendi kendine ilahi okuyor ne yapıyor burada gece vakti gitti. Terzi Baba-1- Kitapta var onların hatıraları. Yabancı gelmez. Şimdi annem istiyor ben Kuran okuyayım da duysun diye dinlesin diye, işte çocuğum Kuran okuyacakken meraklı da o tür şeylere, ben de çok sıkılıyorum birisinin yanında şimdi bakmayın böyle okuduğuma. 

Dinleyici: Yüz kızarır konuşamazdı . 

O kadar Allah rahmet içinde bıraksın o kadar sıktı ki bizi annemiz isyan etmedik ama hakkın bir de lutfu da olmuş demek ki, sonradan yani yap şunu diyor sıkmış, sıkmış sıkmış yanında bir şey diyemiyorsun yani ağzımızı açacak gücümüz yok içeriden gelmiyor. Kilitlemiş çünkü yani yap oku yok susuyorsun okuyamıyorsun kilitlemiş. 

Dinleyici: Rahmetli .

Melek Hanım Melek Hanım ismi de Melek yani. Tam melek Azrail. 

Dinleyici: Her gören Allah yardımcın olsun derlerdi bana da.

Asli ismi Meliha lakabı Melek. Ama herkes Melek diye tanır da, resmiyette Meliha geçer. Bir akşam gezmeye gitmiş babam yok rahmetlik oldu, ağabeyim asker Annem de gece arkadaşlarına gezmeye gitmiş mahallede arkadaşları vardı, eskiden biliyorsunuz, komşu kapı komşu vardı muhitinde. Öyle giderler birbirlerine dolaşırlar gelirlerdi. Gezmeye gitmiş, bende eve gelmiştim yokluğunu fırsat bildim. Çıktım yukarıdaki odaya küçük ahşap bir evimiz vardı. Başladım Eûzübillahimineşşeytanirracîm Bismillahirrahmanirrahîm arkadan gene Eûzübillahimineş-şeytanirracîm Bismillahirrahmanirrahîm onun talimini yapıyorum. Kadıncağız kapıya gelmiş açarken anahtar kilitliyse tıkır tıkır tıkır yapmasın diye ses duyulmasın diye kapının dışında heykel olmuş arkası gelirse diye bekliyor. Şimdi devam ediyorum Eûzübillahimineşşeytanirracîm 20 tane 30 tane neyse en sonunda dayanamamış açmış kapıyı girmiş içeriye dedi ne yapıyorsun bunun arkası yok mu? 

Dinleyici: Ha şimdi gelecek. 

Ha şimdi devam edecek diye yarım saat bekledikten sonra bir gören olduysa bu kadın kapısının önünde ne bekliyor. Bir gece gene gelmişim saat yarım mı kaç babam o zaman hayattaymış demek ki oturma odası var oturduğumuz bir küçük oda var. Kapıdan koridordan girince hemen sağa dönüyordu orada günlük oturma odası. Hem de gecede yatak odası babamların yatak odası oluyor. Şimdi orada ben baktım annem neredeymiş ki bilmiyorum bir yere komşusuna gitmiş.

Dinleyici: Yukarıdaki odadaymışsın. 

Yok ben aşağıda odadayım belki annem yukarıdaydı neyse. Aşağıdaki odaya seccadeyi yaydım yatsıyı kılıyorum ben Allahuekber secdeye kapanmışım kalmışım orada secdede yorgunluktan uykusuzluktan secdede uyuyakalmı-şım öyle iki büklüm. Şimdi rahmetli babam gelmiş evde ses yok kimse yok idare kandili var lamba gaz lambası yok ki, başka şey yanıyor işte o kadar az aydınlığı var açıyor kapıyı içeriye girecek ceketini çıkaracak bir bakıyor ki ben yumak olmuşum orada yatıyorum. Evvela bir korkuyor tabi ne oldu buna diye bir kriz mi geldi ne oldu? Böyle bir dokundu Necdet Necdet oğlum ne oldu? Ben bir kalktım uyumuşum baba dedim. Ondan sonra rahatladı tabi öyle olunca. 

Dinleyici: Ne hale girmiştir kim bilir?

Dinleyici:  O yönden yani huzurluydu öldüğü zaman. 

İşte öyle çok çalışmak askerden geldikten sonra da iş yeri de açtıktan sonra nasıl bir çalışma yine dersler devam ediyor askerden geldik iş yeri, yanımızda 15 kişi çalışıyor. Onlarla birlikte yine her sabah kalk dersini al gel sonra baktım her sabah artık yetişmiyor iki üç günde bir gidip iki üç günlük ders alarak çıkıyorum işte yukarıya biraz Arapça dersi yapıyorum meali çalışıyorum, neyse öylece onu da bitirdik. Fakat hoca verdi diye fıkıh dersleri tefsirle birlikte bir de hadis dersleri üç kitap yani tam medrese sistemi 1000 taneye kadar (Ramüzül Ehadisten) 7001 hadis var içerisinde 1000 tane kadarını okuduk baktım mümkün değil gitmiyor yani. Dedim hocam kusura bakmayın hadisle fıkıhı bırakmak zorundayım yapamıyorum. Sonra hiç olmazsa tefsiri bitirelim dedik. Bir taraftan tarikat işleri var ayrıca o devam ediyor bir taraftan evlilik var bir taraftan çocuklar olmaya başladılar büyümesi var. Kolay olmuyor bu işler. 

Dinleyici: Şu anda da 10-12-14 saat çalışıyorum bu benim için çok rahat bir çalışma yani eskiye göre bu hiçbir şey değil bu kadar çalışma eskiye göre çok az çalışma. 20 saat en az her gün üç dört saat ya uyuruz ya uyuyamayız. 

Dinleyici: Sabah namazı geliyor bir iki saat uyuyup namazı kılıp  tekrar işi dönülüyor .  

Bereket işte ev işyeri bir olduğu için gözümüz arkada almıyordu onun da benim de kalmıyordu. 

Dinleyici: Bir kapı vardı ama Her gün çünkü bu zamanlar bir daha ele geçmiyor mümkün değil. 

Dinleyici: Bir altın devre .

Tabi her geçen devrede zevale gidiyoruz yani eksiye gidiyoruz gücümüz düşüyor. İşte bugün elimizde ne varsa o dünün kazancı, dünkü çalışmanın kazancı. Eğer bu gün bir şey yaparsak yarın elimizdeki kazanç o olacak. Bugün bir şey yapmazsak yarın neyimiz olacak. Onun için mevcut hali değerlendirmek gerekiyor her yönüyle hem zahir hem batın. Biraz irade gücü şart yani ben bu işi yapacağım, diye kişi kendi kendine mutmaîn olması lazım yapacağım diye. Başka ifadeyle yapmam gerektiğini yapılması gerektiğini yahut kişi kendine anlatması lazım ve bunun mazereti de olmaması lazım, ama bir gün biraz eksik olur bir gün biraz fazla olur ayrı mutlaka saniyesi saniyesine düşündüğümüz şeyi tatbik etmek imkanı olmayabilir. Ama irade ve gayretimiz o yönde olması lazımdır, ancak boş vakit bulduk o günkü programımızdan daha fazlasını yapma gayreti içinde de olmamız lazımdır. Bazen yapamadığımız zamanları da böylece telafi etmiş olmamız lazımdır.  

Dinleyici: Yani fırsat kolluyor yani günün içinde fırsat kolluyorsun yani . Hep onu ama çalışırken türlü, türlü fırsat yakalanıyordu.  

En önemli mesele program yapıp programlı çalışmak ne yapacağını bilmesi kişinin ve diğer işlerinde fazla teferruata dalmadan işlerini bitirip vaktiyle diğer işi için zaman ayırabilmek zaman üretebilmek zamanı zayi etmek değil de muhafaza edebilmek. Mesela bir iş vardı diyelim bir süpürge yapılacak hanımlar şimdi bir yemek yapılacak o yemek bir saatte de yapılır iki saatte de yapılır, ama yarım saatte de yapılır. İşte bu süreyi dünyaya ayırdığımız süreyi mümkün olduğu kadar azaltarak, diğer taraf için daha geniş zamana yer açmak yol açmak lâzımdır. 

Bu var çünkü insanoğlunda hayat ilim irade. İrade iyi de faaliyete geçmesi için kudret gerekiyor. Ne yapalım devam edelim mi? 

HZ. İBRAHİM HAKKIN DA (TEVHİD-İ EF’AL) DEVAM

Devam ediyoruz. İşte bu yüzden burası dostluk yani hullet mertebesidir. İbrahim Aleyhisselamın Halil olması bu yüzdendir. Kendinin ve bütün varlıktaki fiillerin hakkın fiilleri olduğu dolayısıyla kendi vasıtasıyla hakkın icraatta bulunduğunu idrak etmesidir. Kendi vasıtasıyla hakkın icraatta bulunduğunu idrak etmesidir kendi vasıtasıyla hakkın faaliyette olması icraatta bulunması idrak etmesi. Bu mertebenin kemali fena-yi ef’aldir yani (küllü şeyin helikün?) fiillerinin yani maddenin helak olmasıdır. Bu mertebede kesin olarak bilinmelidir ki afakta ve enfüste her bir şeyin faaliyeti yoktur veya hiçbir şeyin faaliyeti yoktur bütün faaliyet hakka mahsustur. İşte bunu böylece idrak edip giyinmek hulleti, hullet elbiseyi giyinmek yani. Bunu giyinmek için de Esmaül Hüsnanın manalarının kişide mevcut olması zaten vardır zuhur etmesi veya idrak etmesi bunları idrak ettiği zaman o kaftanı giyinmiş oluyor. 

Hullet dostluk elbisesi dediği bu. Halil İbrahim’in ismi de buradan kaynaklanıyor. Yani ilahi dostluk burada başlıyor. Beden birey yani nefis ve Allahın iki ayrı şey olduğu düşüncesi burada birleşiyor işte. Yani afak ve enfüs burada birleşmiş oluyor bu birleşmenin ismine de hullet diyorlar dostluk diyorlar. İşte İbrahim Aleyhisselamın Halil lakabı bu yönden bu yüzden. Madde mertebesinde esma-i ilahiyeyi giyinmesi bakımıyla dost olmuş oluyor hakkın dostu olmuş oluyor. Onu çıkardığı zaman hakkın dostluğundan uzaklaşmış oluyor. İşte hakka dost olmak isteyen hullet sahibi Halil olmak isteyen bu idrake ulaşması gerekir. Bu idrake ulaşan hakkani elbiseyi üstüne giymiş oluyor Esmaül Hüsna. Burası dostluk yani ilk tevhid afak ve enfüsün birleştiği yer. Bütün faaliyet hakka mahsustur (la faile illallahtır?) Mevzuumuzla ilgili birkaç ayet-i kerimeyle yolumuza devam edelim. 

Kuran’ı Kerim Nisa suresi 4/125 ayetinde şöyle ifade edilmiştir (ve men ahsenüd dinen mimmen esleme vechehü lillahi ve hüve muhsinün?) yani (vettebea millete ibrahime hanifen vettehazallahü ibrahime halila?) işte bu ayet-i kerimeyle hullet verildiği biliniyor. O daha güzel kimdir o kimseden ki muhsin olduğu halde yüzünü veçhini Allah Tealaya teslim etmiş ve hanif olarak İbrahim’in milletine tabi olmuştur. İşte bu hakikati yaşayan İbrahim milleti olmuştur. Bakın millet diyor burada kavim demiyor ümmet demiyor millet diyor. Kim ki bu hakikati idrak etmişse İbrahim milletinden olmuştur. Yani İbrahîmî bir meşrep olmuştur yani onun kimliğini giyinmiştir onun varlığını idrak etmiştir çok mühim bir hadisedir, işte ne oldu evvela Adem oldu sonra diğer peygamberlerin yaşadığı bazı hayat hikayelerini yaşayarak sâfiye mertebesine geldi. Ondan sonra İbrahimiyet mertebesine ayak bastı ve ibrahîmî oldu yani meşreb-i ibrahim ibrahime mensup oldu ve hullet giydi, elbise giydi üstüne. Bu elbise giymenin bir de başka manası var. Fiziki manada yaşanan bir hadise bu da İbrahim Aleyhisselamı hani ateşe atacaklardı Nemrut’un ateşine atılacaktı. Nemrut ibrahime eziyet etmek için formüller düşündüler ne yapalım da eza edelim buna ki ona eza etmekten onlar zevk duyuyorlardı. Karşılarındaki küçük düşürtmek için onların putlarını kırdı onları küçük düşürdü rablerini şimdi onlar da İbrahim’i küçük düşürmek için planlar kurmaya alıştılar ve istişare ettiler üzüntüye sebep olsun üzülsün çünkü ateşe atacağız dediler İbrahim’de hiçbir bağırma çağırma aman etmeyin yapmayın gibi hiçbir hal yoktu. 

Tam bir teslimiyet ve huzurda mutmain İbrahimiliğin mutmainliği bu. rabbına teslim olması kim ne yaparsa razı olması işte mutmain bir kalp gerektiriyor İbrahimiyet mutmainliği bu yani. Bakıyorlar ki İbrahim Aleyhisselam hiç üzülmüyor. Herhangi birimizi biraz kolumuzdan çekseler zorlasalar silah dayasalar aklımız başımızdan gider mesela. İşte bak biz bittik aştık orada Allaha ne güvencimiz kaldı ne başka bir şeyimiz kaldı. Yani karşımızdaki silahtan korktuk. Allahtan mı korkarsın silahtan mı korkarsın silah öldürür ama hakk o tetiği çektirtirse öldürür. Hak çektirtmezse isterse çektirtse de o kurşuna vurma hükmünü verdiği zaman o kurşun patlamaz çıkmaz oradan zaten. 

İşte biz bunu düşünmeden silahtan korktuğumuzda hullet mullet kalmadı. Çektiler aldılar üstümüzden hepsini varsa da. İşte İbrahim Aleyhisselam ateşin kendisine zarar vermeyeceğini zarar verse de şöyle de veya böyle bir canı olduğunu onu da hakka teslim etmiş olduğunu veçhini hakka tutmuş olduğunu da zaten ayet biraz tepeden bakacağız. İşte bu anlayış içerisinde olan İbrahim’in huzurlu halini gördüklerinde dayanamıyorlar üzmek istiyorlar yani İbrahim’i ne yapalım ne yapalım diye tefekkür edip kendi yanında da müneccimleri var akıl danışmanları hayal ve vehim danışmanları diyor ki onlar eğer bu gerçekten peygamberse yani hakk yolundansa bunların hilimleri ve hayaları vardır çok utanmaları vardır. Biz bunu diyorlar üryan soyalım elbiselerini öyle üzelim hiç olmazsa diye aralarında karar veriyorlar ve elbiselerini halkın arasında çıkartıyorlar üstünden İbrahim Aleyhisselamı utandırmak için. 

İşte o anda elbiselerini çıkardıkları anda Cebrail Aleyhisselam hemen geliyor ya İbrahim hakk Rab sana bu elbiseyi gönderdi cennetten gönderdi bu gömleği giy bunu üstüne ve o onun ifadesiyle ince bir elbise katlandığı zaman küçücük oluyor ve kim hangi bedendeki kişi giyerse uyuyor bedene uyuyor. Uzun kişi giyse elbise uzuyor uzuna oluyor. Şişman giyecek olsa yani enine genişliyor oluyor. İşte bu likralı kumaşların ana kaynağı. İşte bugün onlar yaşanıyor. Ama biz bunları hep hikaye diye masal diye ve naylon kumaşların ana formülünü veriyor katladığınız zaman küçücük oluyor hamaylı şekline geliyor ve o elbiseyi giydiriyor işte hullet bir tanesi de bu. Dostluk elbisesi muhabbet elbisesi cennetten çıkma bir elbise. İşte bu elbise de kendi de o ateşte yanmıyor çıktıktan sonra elbise de zaten katlanıyor onu muhafaza ediyor saklıyor ve verese olarak İshak Aleyhisselama İshak Aleyhisselamdan Yakup Aleyhisselama geçiyor verese olarak varis olarak. 

Yakup Aleyhisselam da onun nazarlık gibi Yusuf Aleyhisselamın boynuna asıyor ve kimseye bir şey söyleme oğlum sende kalsın diyor, belki güvenemiyordur başkalarına neyse gençliğinde onun boynuna asıyor. İşte kardeşleri onu kuyuya atarlarken yine elbiselerini soyuyorlar üstünden. O da üryan kalıyor ve utanıyor sıkılıyor kardeşleri elbiselerini alıyorlar bir kurt yakalayıp kesip kanını bulaştırıyorlar ki kanlı elbiseyi gömleği babalarına götürecekler. Kuyunun içindeyken Cebrail Aleyhisselam geliyor boynundaki hamaylıyı açıyor aç bunu diyor ve giydiriyor. Oradaki böceklerden kurtlardan kuşlardan utanıyor. Haya sahibi peygamber evladı kuyunun içindeki o hayvanlardan utanıyor. Cebrail Aleyhisselam da o elbiseyi giydiriyor ona. O da o kuyudan çıktıktan sonra Mısır’a doğru köle olarak satılıp yolculuğa başladığı anda o elbiseyi çıkarıyor tekrar katlıyor boynuna asıyor. Ve Mısır’a gidiyor onu sandık içerisine koyuyor. 

KOKU HAKKINDA

Aradan 18-20 sene geçiyor bakın sandık içinde onun hatırası olarak baba yadigarı aile yadigarı olarak ve işte ne zaman arkadaşları geliyor, kardeşleri geliyor bilinen hikayeler ve kendini tanıtıyor kardeşlerin ve de kardeşlerini orada tutuyor bir haberci gönderiyor ailesine haber vermek üzere, kardeşleri de buğday alıp yola çıkıyorlar ama seri bir postacıyla o sandıktan o muskayı o elbiseyi çıkartıyor ve babasına gönderiyor. O sandıktan çıktığı anda babası Yusufumun kokusunu duyuyorum diyor. İşte o gömlek o. Neden? Kendinden evladına geçtiği için kokusunu tanıyor. İşte bu da ilmi mahiyette, bir gün gelecek televizyonlarda seyrettiğimiz her şeyin kokusunu da duyacağız. Uzak yerden koku duyma duyulabilecek yani bu sır, sır değil.  

Dinleyici:  televizyonlarda karşıdan karşıya . 

İşte bu gelecek yani bu gösterilecek gelecek Kuran-ı Kerim bunu söylüyor ama biz bunu Yakup’un Yusuf’un Musa’nın hikayesi 3000-4000 sene evvel yaşanmış bir hadise diye geçmişte bırakıyoruz. Halbuki Kuran’ı Kerim geçmişle gelecekle yaşayan halle birlikte yaşıyor, bütün hepsi kapsamında. İşte Yusuf’un kokusunu duyuyorum dediği bu hikaye uzaktan koku duyabilme özelliği çıkacak. Çevresindekiler diyorlar babamız gene unuttu kendisini yine mecnunluk hallerine daldı diyor, o da diyor görürsünüz yakında. Nihayet bir ay sonra 15-20 gün sonra neyse o kadar gelen yol atlı daha seri geliyor. Ve diyor Yusuf’un gömleğini getirdim sana bir de gözüne sürsün diyor gözleri açılsın bakın esrar-ı ilahiye bakın Yusuf’un gömleği gözlerimize sürülmedikçe müşahede ehli olmamız mümkün değil. Hullet elbisesi ama Yusuf’un değeri Yakup’dan daha fazla. Daha fazla derken yani Yakubiyet mertebesini kastediyorum. Yakup mu geldi Yusuf mu geldi. Önce Yakup geldi Yakup’tan sonra Yusuf geldi. Yusufiyet gönül mertebesidir.

Cüneyt. 

Asker gelmiş Yakup’un askeri. İşte biz hep bunları hikaye gibi dinliyoruz bunlar hep bizim yolumuzda kilometre taşları ve hakikat yaşantıları babamın gözünü açacak diyor. Ve kokusu oradaki koku hangi koku nefes-i rahmani kokusu babasına da hayat veriyor. Gömlek kokusu o gönül kokusu gül kokusu da vardır efendimizin kokusu da vardır, içerisinde de ama nefes-i rahmani rahmanın kokusu, hani diyor ben rahmanın kokusunu Yemen’de Eymen’de sağdan duyuyordum diye. Oradaki onun babası Yakup isminin manasını da bir lügat olsa da baksak İbrahîmî lugat Yakup Yakop’tur. 

Dinleyici: Abdullah . 

Abdullah’ın gözleri açılıyor onların . gözleri o gömlekle açılıyor işte. 

Dinleyici: Ama önce hocam kuyudayken duyamıyor yakınındayken değil mi . ? 

Yakınındayken duyamıyor. Çünkü hamaylı gibi sarılı.

Dinleyici: Daha sonra hamaylı açılınca duyuyor.

İşte demek ki duyma özelliği daha orada yok çok hüzünlü olduğu için onu duyamıyor perde oluyor. 

Dinleyici: Kuyuda kendi haliyle uğraşıyor. 

Hz. YUSUF KISSASINDAN KÜÇÜK BİR BÖLÜM 

Çok hüzünlü olduğu için yani tabi o da çok değişik haller içerisinde Yusuf’un ölmediğini biliyordu zaten ama şöyle diyor tefsirler, 10 tane oğlunu yalancı çıkarmamak için sakladı bunu diyorlar. Eğer öldürmedi dese 10 tane oğlunu suçlamış olacak. Bunun tabii seyriyle açığa çıkmasını zamana bırakıyor. Ve ayet-i kerimede söylediği bir söz var çocuklarını da suçlamıyor hiçbir şekilde. Size bu işi nefsiniz yaptırdı diyor. Şimdi . alamadım orijinalini her neyse geldiği zaman bakarız yahut bakarsınız açınca. (Sevvelet enfiseküm emra) “Size bu işi nefsiniz yaptırdı” diyor ne kadar ince ve güzel bir şey ve de gerçeği söylüyor, yani bunu siz yapmadınız. Ne oluyor o zaman kendilerinde buldukları emr-i iradi yönüyle yapmış oluyorlar. Veya daha yumuşatarak söyleyelim, hakka isnat etmeden söyleyelim, nefisleri yönüyle zaten bireysel nefisleri yönüyle yapmış olduklarını belirtiyor. Yani siz bunu yapmazdınız, ama nefsiniz yaptırdı size bunu diyor. Bir taraftan taltif ediyor onları bir taraftan da yaptığı hatanın kaynağını belirtmiş oluyor. İşte Yakup olan Abdullah olan babası kendindeki aklı küllün daha henüz kemaliyle zuhura çıkmadığını, o gömlek vasıtasıyla aklı küll nazarının oluşacağını ifade ediyor. Babası Yakup olmakla beraber Yusuf’un babası akl-ı küll aynı zamanda ama Hazreti Rasulullah Efendimiz devrindeki akl-ı küll mertebesi değildir. 

Dinleyici:  Kendi mertebesi. 

Evet Yusufiyet mertebesindeki akl-ı küll işte akl-ı küllün de açılması o gömleğe yani dostluğa bağlı. Bu mertebede dostluk kuran kimsenin gözleri de açılmış oluyor. Zaten gaye neydi, bu mertebeden afakî birliği sağlamak. Bu birliği sağlamak için de müşahede gerekiyor işte bunu belirtiyor. 

Dinleyici: Ve de muhabbetten dolayı.

Ve de muhabbetten dolayı tabi. Ayet-i kerime de belirtildiği gibi bu mertebenin gerçek hali İbrahim milletine tâbî olup bakın veçhini mutlak manada uluhiyet mertebesine teslim etmiş olmaktır. Bu teslimiyet neticesinde kendisinde halîl Esmaül Hüsna dostluk elbisesi giydirilen salik bu mertebede yol almağa başlar ve varlığını esma-i ilahiyeler kaplamış olur. Böylece kendisinde zuhura gelen yaşantı yani fiiller o isimlerin manaları ve zuhurları olmuş olur. Kuran’ı Kerim Nahl suresinde 16/120 şöyle ifade edilmiştir. (İnne ibrahime kane ümmeten kaniteten lillahi hanifen velem yekü minel müşrikin?) Yani muhakkak ki İbrahim başlıca bir ümmet idi. Tek başına bir ümmet idi. Başka bir peygamber hakkında böyle bir ifade yok veya bir kimse hakkında. İbrahim tek başına bir millet idi diyor. Yani o bir kişi görünen aslında bir ümmet bir millet yani kalabalık bir varlık onun şahsı yahut şahsında .  

Dinleyici: Abraham.

Abraham. Başlıca bir ümmet idi (ibrahime kane ümmeten?) bak İbrahim bir ümmet idi başlıca bir ümmet idi. Allah’a itaat ediyordu batıldan uzak idi ve müşriklerden olmuş değildi. İşte burada şirkin son hali mutlaka şirkten kurtulmuş olması gerekiyor. Şirkten kurtulmak için de afak ve enfüsü birlemek gerekiyor mutlak manada. O zaman bunun ismine de hanif diyorlar. Buna hanif derken katıksız tevhid ehli diye tarif ediyorlar. Katıksız tevhid karışıksız tevhid ehli Dinleyici: Vahid. 

Vahid muvahhid işte bu kaynak da efendimizin kaynağı olmakta İbrahim’deki. Zaten Mekke’de o zaman yaşayanların bir kısmı İbrahim milletindendir Mekkelilerin bir kısmı, işte İslamiyeti ilk kabul edenler de bunlardı. İbrahim milleti üzere İsmail Aleyhisselamdan gelen dini naklederek az bir kısımdı ama yaşıyorlardı putperest olmamışlardı onlar. Başlıca bir ümmet idi Allah’a itaat ediyordu batıldan uzak idi. ve müşriklerden olmuş değildi. İbrahim Aleyhisselam kendi zamanına kadar gelmiş olan insanlığın en yüksek idrak seviyesine ulaşmış gönül ehli bir peygamberdi. Yani insanlık İbrahim Aleyhisselam zamanında İbrahim Aleyhisselamın şahsında o güne kadar gelen en ileri mertebeye ulaşmıştı. İlk defa kendinde bütün esma-i ilahiyeyi toplu olarak zuhura getirdi her birisinin kendi özelliği ve görevi itibarıyla bir ümmettir. Yani bir tek isim bile bir ümmettir. Çünkü birçok yerde tahakkuk eder yani bir esma bir yerde sadece tek vahid olarak gelmez, birçok yerde kendi zuhurunu ortaya getirir. Rezzak ismi mesela diyelim bütün tarlalar, işte meyve ağaçları hep Rezzak isminin zuhurları yani Rezzak bir tek ağaç olarak ortada değil bütün ağaçlar, o kadar ağaçları sıraya dizdiğin zaman bir ordu gibi bir ümmet meydana gelir. İşte İbrahim Aleyhisselamda zuhura gelen bu esma-i ilahiyenin her bir esma bir ümmet, ümmetlerin ümmetliği hatta hükmünde olmakta. Çok kalabalık bir esma-i ilahiyenin zuhuru kendisinde olmakta. Onun için ümmet denilen sade insanların arkasından gelmesi veya millet denilen şeylerin insanların kalabalıklığı değil sadece her bir isim bir asker bir varlık bir mana. İşte ne kadar çok manayı giymiş olursak bizim de ümmetimiz o kadar çok olmuş oluyor ki, bu mertebenin hali, bu hali idrak etmek demek. Bakın şimdi bu hali idrak etmiş olan bir kimse yalnız başına namaz kıldığı zaman, ümmetle namaz kılmıştır. Yalnız değildir. Hani bizim hocalarımız tavsiye ederler cemaat cemaat cemaat tek olarak da zaten cemaattedir o kişi ama bu sırrın farkında olmayanlar yalnız başına ne namaz kılıyorsun böyle cemaate gelsene derler. Tamam gittik cemaate kimin arkasında durduk? İmamın. İmam kimin arkasında durdu? Nefsinin arkasında önünde nefsi var. Ona uymak mı hayırlı kendi cemaatinle yalnız namaz kılmak mı hayırlı? Yalnız namaz kılmak 28 derece sevaplı. Cemaate gitmek 27 derece sevaplı ama hakikatini bildiğimizde. Hakikatini bilmezsek namazı da camiye gitmek daha evla tabi yani bu demek değil ki cami cemaatine gitmemek, nerede nasıl namaz kılmak gerekiyorsa öyle kılınmalı, Allah kabul etsin. 

04-Muhtelif-.MP3

13. CD | 4. Sohbet

İBADETİN MAKSADI

Dinleyici: hocamın müsaadesi olursa.

Lütfen buyurun.

Dinleyici: İbadet üç maksatlıdır. Maksadın birincisi işte büyük zatların dediği gibi cennet, cennet dedikleri birkaç köşkle birkaç huri, isteyene ver onları bana seni gerek seni. 

İbadetin en hası en faziletlisi budur, ne cennet umulur ne cehennemden kurtulmak yani yegane Allaha abd olarak kul olarak varlığını ortaya koyup, onun için ibadet etmek. Ondan sonra cenneti kazanmak cehennemden kurtulmak ve borç ödemek niyetiyle. Allah bana sayısız nimetler vermiş bende onun kulu olarak ona bir şeyler yapayım diye borç ödemek kastıyla ibadet yaparsın ve bunu yaparken ibadet kişiye angarya gibi gelir. Nasıl almışsın bir adamdan bir borç vadesi gelmiştir geri ödeyeceksin bugün olmasın . böyle angarya gibi. Bu da yani bir şeydir Allah buna bile ecir hasene verir. O onun katında ama ne diyelim kul Allah için nursuzdur görünen odur. Sonra insanlarda şu vardır . 

Hoca hele bir camiye gidiyor olsun bunlar arasında İslami değerlerden faydalanmak için mesela, İslam toplumunda yaşıyorsanız İslam idaresinin Müslüman’a takındığı tavır ayrıdır gayri Müslime takındığı tavır ayrıdır yasa gereği. Mesela biz Türk’üz Türk vatandaşına karşı Türkiye Cumhuriyetinin uyguladığı kanunlar ayrıdır bizde azınlık olarak yaşayanların talep ettiği göreceği lütuf da yine ayrıdır. Neticede onlar da bu sınırlar içerisinde yaşayan insanlardır. Dolayısıyla Allah katında da kul yani toplum içerisinde yaşıyoruz Müslüman toplumdasınız Müslümanların faydalandığı örften Müslümanların faydalandığı değerlerden sizde istifade etmek için bazı şeyler yerine getirirsiniz. Mesela nedir? Halil Efendinin mağazasına gideyim ben alış veriş yapayım neticede Halil Efendi cami cemaat adamıdır, zarar gelmez gibi bir de bu mantıkla ibadet yapılır ki bunun hiçbir değeri yoktur. Ondan sonra zaten yıllardır hep kürsüler böyle anlatıyordu da şimdi o söylem değişti. 

İşte şunu yaparsan bu kadar cennete gidersin, işte Kadir gecesi bu kadar kılarsan kimin elinde vesika var? Birisi kalkar ihlasla samimiyetle şöyle bir 10 dakika tefekkür eder öteki de Kadir gecesi sabaha kadar ibadet eder kim daha fazla alır? Yaradan biliyor. Onu da işte eş dost camide kaldı sabaha kadar ibadet etti . sadece bir tefekkür hani bunlar hassas nirengi noktaları, ama büyükler söylediğimi söylemiş senden olduktan sonra lütfun da hoş kahrın da hoş bitti. Cennet, cennet dedikleri birkaç köşk huri ver onlara ben senin rızanı istiyorum, onun için yaparsanız yani siz bir beklerken yaradan size 50 de verir. Siz hiç beklemezken bir bakarsınız lütuf dökülmüştür çünkü siz bir şey beklemediniz sadece onun rızasını umut ettiniz onu da etmiş olacaksınız inşaallah. Tamam hocam.

Namaz kılmak için öğlen bir akit yapıyor kişi kendi gönlünden fark etmeden namaz kılmak için bir akit yapıyor kendi gönlünden yani namaz kılmaya kalkması onun niyeti olmuş oluyor. Şimdi bu abdestini aldı hazırlandı güzel temiz üstü başı her şeyle birlikte seccadeye durdu. Niyet ettim Allah rızası için ikindinin sünnetini farzını kılmaya dedi. O andaki şuuru neydi acaba o kişinin. Düşüncesi neydi hangi istikametteydi düşüncesi lîsanen bunu söyledi Allah rızası için dedi lîsanen söyledi. Ama iç bünyedeki nefsinin rızası yahut özünün düşüncesi neydi kanaati neydi? İşte o anda kişi Allah rızası için lîsanen dediği halde bâtınen neyi düşünmüşse onun rızası için namaz kılmaktadır. Ama Cenab-ı Hakk bunu böyle kabul etmiyor mu? Ediyor rahmetinden. Neden? Çünkü o farkında olmadan da iyi niyetinden hüküm olan zâhiri yerine getirdi özünde batındakini düşünmedi uygulayamadı veya farkında değildi. 

İşte böyle bir niyet etmek var namaza, bir de lîsanıyla iç bünyedeki düşüncesinin aynı olması. Gerçekten hakka dönük hakk rızası için yapması. Şimdi bu hakk rızası kaçtır? Herkese göre herkesin kendi isteğine göre hakk rızası vardır. Yani hakk rızasını talep etmesi bazen farkında olmadan çok güzel şeyler yapıyoruz bazen farkında olmadan çok yersiz işler yapıyoruz. İşte kişinin bütün bunların içerisinde veya dışarısında veya oluşumunda yapması gereken en mühim şey niyet edilen kişi kim? Şimdi ben niyet ettim ikindi namazının farzına sünnetine, yahut ramazanın orucuna ama ben kimim? Ben diyorum da o ben dediğim nedir? Hangi halimizle hangi şeklimizle niyet etmiş oluyoruz? Bizde o kadar ben var ki içimizde katmerli, katmerli katmanlı, katmanlı içten içe yahut yüksekten yükseğe işte evvela bu beni bulup yani içimizdeki öz beni bulup, niyeti ona göre yaptırmamız gerekiyor, dilimizin ucunla değil. Belki biraz ağır oluyor bu mevzu derin oluyor ama, şöyle veya böyle ağır da olsa bir ilimdir ve bizi ilgilendiren bir ilimdir, bilmemiz gerekiyor. İşte bir kişi kendi varlığını idrak etmemiş ise isterse cennete gitsin, isterse cehenneme gitsin, isterse en âlâ ibadet şekilleriyle ibadetini yapmış olsun, kendini bulmadığı için ahirette de ayı buradaki gibi, hayal aleminde olur. Cennete de gitse cehenneme de gitse gene kendi hayalinde olacaktır.

Dinleyici: Lezzet alamaz yani.

NAMAZ İBADETİ HAKKIN DA

Hayalinde olur lezzet alır nefsani lezzet alır. Rahmani ilahi lezzet alamaz onun ismine de lezzet denmez huşu hudu derler, onun tarifi yok çünkü beşer lîsanında ilahi hakikatleri idrak etmekte kişinin yaşantısındaki letafeti hoşluğu anlatacak beşer kelamında lîsan yok. Büyük ehlullahtan birisi öyle diyormuş bir yerde rastlamıştım. Gerçekten de tevhid ehli . yüce bir zat yazdıklarından da belli zaten ama o hale gelmiş ki, hocam “rucu ettim rucu ettim” diyor yani döndüm döndüm neden? Yazdıklarımdan, Çünkü “ne mana lafza giriyor ne de lafız manayı anlatıyor” diyor. O kadar güzel anlattığı halde öyle acziyette kalıyor ki insan mana aleminin yaşantısını zahire yani kelama döküp de anlatmak mümkün olmuyor. Ancak misallerle oluyor. 

O kişiler o misallerden yola çıkarak kendinde o yaşantıyı tatbik edebilir ise bu kişi bir zamanlar şöyle demişti, bunu demek istemişti kendinde bulduğu zaman ancak onun ne olduğunu anlayabiliyor. İşte bize lazım olan evvela sûrî olarak bu bedenin dinini öğrenmek, yani şer’i hakikati şer’i hukukun hem de olabildiği kadar güzel asaletli bir şekilde, çünkü bir müminin içi ne kadar temizse dışı da o şekilde temiz olmalı. Dışı ne kadar temizse düzgünse bir disiplin içindeyse dışı yani şer’i hukuku tatbik etmesi içi manevi hukuku da tatbik etmesi o derecede ciddi ve asaletli olması gerekiyor. İşte o zaman biz belki güzel bir mümin muvahhid tevhid ehli olabiliyoruz. Aksi halde dinimizin içerisinde bulunan birçok mertebelerden bazılarını kullanmış oluyoruz. Dinimizin diğer bölümlerinden istifade edemiyoruz ne yazık ki? Şimdi demin hocam da çok güzel izah ettiler biz bir başka yönüyle bakalım şerait kitaplarında dini kitaplarda namazdan şu şekilde bahsediyor. İşte biri borç ve biri emir Allahın emri diye diğeri borç bir diğeri de lütuf diye bahsediliyor. Şimdi her birerimiz düşünelim. Biz bunun hangi bölümünü talep ederiz? Hangisi istikameti üstünde hayatımızı sürdürürüz? Diye düşünelim. Emirden girerek mi namaz kılarız? Borçtan girerek mi namaz kılarız? Yoksa lütuf hediyedir diye girip mi namaz kılarız? Bunların hepsi birer saha ayrı birer saha uzatmadan toparlamaya çalışalım. 

Bu namaz bize emirdir. Nasıl bir emirdir? Zorlananlara karşı Cenab-ı Hakkın vaat ettiği gelecekte işte namazını kılmazsan şöyle ederim böyle ederim gibi hususlar emir üzere kılınan bir namazdır. Yani korkarak kılınan bir namazdır. Namaz onlara göre emirdir. Çünkü Cenab-ı Hakk vaat ettiği mevcuda getirdiği kullarının hallerini bilir. Nasıl bir yön izlenirse onlar daha çok faydalanacak diye bilir. Onun için değişik sahalar açmışlar namaz hakkında. İşte bunun birisi emirdir diye kabul ediyor büyük alimler ve doğrudur bu manada doğrudur neden? Çünkü kaytaracak şunu yapacak bunu yapacak babanın oğlunu ikaz etmesi gibi bak işte bunu yapmazsan cehennem var. O zaman korkar o zaman bu namaz emir hükmüne gelir. 

Diğeri ikinci kısım borç olarak oradan girer yani o kelime ona daha çok dokunur borcum vardır, diye korkar aman ahirete kalmasın borcum diye borç olduğu için borç emri üzerine kılar namazını. Bak birisi korkudan kılar emir diye kılar. Diğeri onun üzerinde durmaz borca daha hassastır borç ödemeye aman benim borcum artmasın olmasın fazlalaşmasın diye hangi devresinde ömrünün yakalamışsa o hali 30’unda 40’ında 50’sinde neyse ondan sonrasını daha ciddi olarak tutar ve kazalarını da yapmaya başlar, borçtan kurtulsun diye. Şimdi bir insanın borcu varsa o rahat olmaz vicdanen de rahat olmaz. Eğer vicdanı muzdarip olmuyorsa borçtan zaten ona diyecek bir şey yok. One borç dinler ne emir dinler yapmaz. Onlar değil konumuz. İşte borç olanların bir yönü bu Allaha olan benim borcum var Cenab-ı Hakk bana yap dedi ama işte şu yaşta yakaladım bu yaşta yakaladım ancak vakit buldum gibilerden neyse kendi kendine hadi oğlum hadi kardeşim kendi kendine hadi bakalım artık gayret et kendi kendine. Zaten bunlar kendi bünyesinde olacak işler ve namazını kılmaya başlar borcunu da arkadan ödemeye başlar. Yani halin vaktin edasını yapmaya başlar borc stokunu arttırmamak için kalan borçlarını da kazaları kılmak suretiyle azaltmaya gayret eder. Büyük bir çabadır kutlarız kutlanır tabi . Şimdi borcun bir başka yönü daha var anladığınız kadarıyla o borç da hakka olan borç değil şimdi bu yönüyle Allaha olan borcumuz var. Bir de çevreye olan borcumuz var namaz hukuku içerisinde ödenmesi gereken borcumuz var. 

Bu parayla pulla duayla başka şeyler ödenmez. Sadece namazın ikamesiyle o borç ödeniyor. Şimdi bakın namazın birçok kendi içinde bölümleri var kısaca bahsedelim bilenler biliyorlar “Namaz” kitabında var ama belki fark etmeyenler olmuş olabilir. Namaz evvela birinci fiil mertebesinde bakın durduğumuz zaman elif olmaktayız değil mi kıyam diyoruz buna elif olmaktayız. Rukûya vardığımız zaman neye benziyoruz hangi harfe? Dal harfine benziyoruz secdeye vardığımız zaman böyle ne oluyoruz? Mim harfine benziyoruz şeklen ve bunlar yan yana geldiği zaman adem okunuyor. Yani bilsek de bilmesek de diğer yönüyle şuur etsek de etmesek de hatta dilsiz ve kulaksız olsak da hiçbir şey okumasak da sadece şu hareketleri samimi temiz bir anlayışla eğilip secdeye varmayı yapsak ve tahiyyata otursak belirli bir süre biz ademiz diye mührümüz basmaktayız. 

Neden? Bu hâlî namazda yaşamaktayız bakın fiilî ve hâlî namazı yaşamaktayız ama bu şuurda olursak. Tahiyyatta oturduğumuz zaman da o ayrı bir mertebe anlatabildim mi bakın namazda lisanen hiçbir şey söylemeyelim aciz olalım dilimiz kulağımız olmasın duymadık öğrenemedik dilimiz yok söyleyemiyoruz, dua okuyamıyoruz bakın sadece şu hareketleri yaptığımız zaman, Adem olduğumuzu mühürlüyoruz ispatlıyoruz başka hiçbir şeye şahide gerek yok çünkü hal namazı kılıyoruz. Fiziken hakikat namazı kılıyoruz. Şimdi bu namazın bir bölümü ikinci bölümüne geldiğimiz zaman ayakta durduğumuz neye benziyor ayakta dururken? Bitkilere benziyoruz nebatlara benziyoruz. Rukûya vardığımız zaman hayvanlara benziyoruz secdeye vardığımız zaman madenlere benziyoruz ve biz işte bu üç varlıklardan aldığımız gıdalarla hayatımızı sürdürüyoruz. Yani bitkiler hayvanlar ve madenler. Eğer bunlar olmamış olsa biz ne kadar yaşarız annemizden doğduk üç gün beş gün iki gün bile yaşayamayız. O günden itibaren hep gıdalarımız bu varlıkların üstünden olmakta. 

Şimdi gittik pazara aldık bir kilo portakal verdik bir lira iki lira gönlümüz rahat hırsızlık yok çalma yok bir şey yok, satan razı alan razı ama mutlak razı var mı acaba razıye merziye oldu mu acaba? Alan razı satan razı da portakalın özü razı mı acaba? Şimdi verdiğimiz bir lira portakalın parası değil mandalinanın, elmanın, nohudun, fasulyenin parası değil verdiğimiz para hizmet parasıdır. Bakın buraya dikkat etmeniz gerekiyor. Onu o hale getirinceye kadar çarşıya pazara götürünceye kadar yaktığı benzinin harcadığı çapanın ilacının neyse onun parasını biz veriyoruz sadece, çünkü bizim bir portakalı alacak paramız yetmez. Bir ömür boyu çalışsak gerçek manada bir portakalın diyetini ödememiz mümkün değildir. 

Ne olacak canım işte sık suyunu aksın yerlere gübre olsun gitsin hadi yap bakayım. Yaparsın ama sana ait bir güneş olacak Muzaffer’in bir güneşi olacak. Muzaffer’in bir toprağı olacak suyu havası Muzaffer’in olacak yani kişinin kendinin olacak ki onu yapabilsin üretebilsin. Yani koskoca bir güneş sistemi lazım bir portakalın oluşması için. Bunu ödemek mümkün mü! istersen bir zeytin tanesi diyelim. En küçüğünden bir buğday tanesi diyelim. O buğday tanesi ne muhteşem bir tane değil mi? Başak ne güzel anlatıyor bir tane ekersiniz yedi başak çıkar hepsinde işte onar taneden yüzer taneden 700 başak olur. Kim nerede var bu kadar . işte ayakta durduğumuz zaman bakın fazla uzatmayalım biz Cenab-ı Hakkın huzuruna bitkileri götürmüş oluyoruz. Bütün bu varlıkların miraç kanalı insan, insanın varlığı, insanın bedeni. İnsan da aslında minaredir diğer şekliyle. Başı da şerefesidir o minarenin. Yani insan Hakka davet mertebesidir Hakka davet uluhiyetten davet lisanı kiram olarak. Şimdi ayakta durduğumuz sürece namazımızın niyetini yaptık besmeleyi çektik euzü besmeleyi okuyoruz elhamdülillahi rabbil alemin. Bu okuduğumuz sesten çıkan enerji yahut dilimizin ağzımızın oynaması hangi enerjiyle çalışıyor hangi elektrikle? O yediğimiz bitkilerden aldığımız gıdaların verdiği enerjiyle ağzımız dilimiz çalışıyor hareketleri yapıyoruz. İşte namazın bakın kıyamda olan bölümü bitkilere olan borcumuzu karşılıyor. Allaha olan borcumuz başka bir de yediğimiz içtiğimiz bu varlıklara olan borcumuz başkadır. 

İşte namazı borç yönüyle ikame ettiğimizde hem rabbimizin borcunu onun sistemi içerisinde ödemiş oluyoruz. Hem de lütfen bize kendilerini feda eden o varlıkları borcunu ödemiş oluyoruz. Nasıl? Elhamdülillahi rabbil alemin dediğimiz veya diğer ayetleri okuduğumuz zaman o elhamdülillahi sözünü ağzımızdan çıkmasına sebep olan bir saat evvel iki saat evvel yarım gün evvel yediğimiz portakalın elmanın enerjisi bize o lîsanı söyletiyor. Biz söylemiyoruz söyleyemiyoruz. Çünkü bize ait bir varlığımız yok. Oradan aldığımızı fizik olarak aldığımızı enerjiye enerji olarak aldığımızı vücut sistemimiz yapıyor bunu yine bizim bir şey yaptığımız yok, nihayet yediklerimiz düşünceye tefekküre ve duyguya dönüşüyor. İşte bizde iki üç saat evvel vücudumuza portakal olarak intikal eden o şey düşünce ve tefekkür olarak Hakkın huzuruna gidiyor dua olarak bakın onları miraç ettiriyoruz. 

Portakalı Hakkın huzuruna miraç ettiriyoruz. İşte bu insan kanalından oluyor ancak. Bunu yaptığımızda biz o portakalın ecrini ücretini ödemiş oluyoruz. Aynı sistem hayvanlardan aldığımız hayvani gıdalarla o burada söylediğimiz semiallahülimen hamideh Rabbena lekel hamd o sözler ne muhteşem sözlerdir. Ama biz ezberimizde işte Rabbena lekel hamd haydi secdeye semiallahülimen hamideh eğil rukûya. Öyle muhteşem şeyler var ki onların içerisinde yaşayan kelimeler bunlar lîsanen söylenen kelimeler değil hayat onların hepsi semiallahülimen hamideh Allah hamd edenin hamdını duyar diyoruz da farkında olmadan, nasıl duyar nereden duyar kimden duyar Allah ötelerdeyse nereden duyacak? Mesele demek duyacak en azından, duyacak yakınlıkta ama Allahın kulağı mı var duymak için celle celalühü tabi bunlar bu şekilde kulağından duyuyor manasında değil onun yakınlığını bize bildiriyor. Ben sizin uzağınızda değilim duyarım duymak için de yakın olmak lazım ama gönülden ama fizîken ve Rabbena lekel hamd bunu duyan kişi de tasdik ediyor hamd sanadır yarabbi diye. Kimden kime bak kendinden kendine kendi söylüyor cevabını da kendi veriyor. Yani bir bakıma o kul hem kulluk mertebesinden hem uluhiyet mertebesinden namazını kılmış oluyor ki Fatiha da bu zaten. 

Hem bir tarafı Hakkı belirtiyor bir tarafı kulun özelliğini belirtiyor. İşte rukûya vardığımız zaman o yaptığımız duaların hepsi az evvel yarım gün evvel yediğimiz o etten yumurtadan sütten gelen gıdalar bizim lisanımızda bakın manaya dönüyor nura dönüyor ve hakkın huzuruna miraç ediyor. İşte ödedik borcumuzu hangisi? İki namaz arasında yediğimiz etlerin tavukların borcunu ödemiş olduk iki namaz arasında geçen. İşte sabah namazını kıldık akşamdan yediğimiz gıdalar sabah namazını kılarken bize güç verdiler onları ödedik. Öğlen kıldık işte sabahla öğlen arasını ödedik ve secdeye vardığımız zamanda minerallerin yani madenlerden aldığımız tuzlar gibi kimyasal şeyler onlardan aldığımız gıdaların ücretini ödemiş oluyoruz. 

Bu işte borç yönünün ikinci kısmıdır. Namazın bir de değişik mertebe olarak makamlar mertebesi vardır, ayakta durduğumuz İbrahimiyet mertebesi yani mana yönüyle bütün bunları geçtikten sonra diyelim bir başka bakış açısı olarak mana yönüyle baktığımızda kıyamda duran kişi mertebe-i İbrahimiyeti temsil etmekte Cenabı Hakkın huzurunda. Ruküda olan kişi mertebe-i Museviyeti temsil etmekte secdede olan kişi mertebe-i İseviyeyi temsil etmekte tahiyyatta olan kişi mertebe-i Muhammediyeyi temsil etmektedir. Azıcık bakın tefekkür edersek tahiyyatta oturduğumuz halimize sağdan da baksak soldan da baksak Muhammed yazar kişi tahiyyatta oturan kişi fiziki haliyle. Başımız mim’dir hakikat-i Muhammediye ayaklarımız ha’dır böyle kapattığımız zaman bakın şunlar hâ’dır. İki topuğumuz arkada mimdir kollarımızda böyle daldır. Bakın sağdan da baksak soldan da baksak Muhammed yazar. Neden? Çünkü biz ümmet-i Muhammed olduğumuzdan hakikat-i Muhammediyeyi temsil ediyoruz tahiyyatta oturduğumuz zaman. Dolayısıyla bütün meratib insanlık seyrinin mertebesi namazda yaşatılmış oluyor. İşte miraç namazı dediği bu bir bakıma bütün mertebelerin içinde bulunduğu bir yaşam şekli Efendimiz Aleyhisselatü vesselam ne güzel buyuruyorlar namaz müminin miracıdır. 

Peki miraç ehli niye bulamıyoruz ortada? Namaz da kılıyoruz. Demek ki efendimizin dediği o namazı kılamıyoruz. İşte efendimiz diyor ki namaz müminin miracıdır şöyle yaparsa böyle yaparsa miracı olur diye dolaylı bir anlatışla miraca çıkarmıyor. Kesin o miracı değil mi hocam yani şunu yaparsan miraç ehli olursun değil namaz müminin miracıdır diyor. O halde miraç yapamıyorsak namaz kıldığımız halde efendimizin bahsettiği namaz o namaz değil kıldığımız namaz. Ama hiç kılmamaktansa, şöyle veya böyle iyi veya eksikleriyle kılmak mutlaka tabi ancak konumuz o değil. Namaz kılmak veya kılmamak değil namazın hakikatini nasıl daha güzel kılarız ve daha kaliteli bir namaza nasıl ulaşırız? Hangi duygular hangi yaşantılar içerisinde bunu anlamamız gerekiyor.

Dinleyici: O zaman . Şu ayak baş parmağını geriye kıvırıyoruz onun bir manası mı var o zaman? 

NAMAZDA AYAK BAŞ PARMAĞINI GERİYE KIVIRMA

Olmaz mı tabi külli olarak kıble-i muazzamaya dönmemiz gerekiyor hiç şeksiz şartsız. Yani hakikat-i ilahiyeye dönmemiz gerekiyor. Eğer parmağımız arkaya gitse değil mi hocam bedenimizin bir kısmı arkaya bakmış olacak. Mevlana hazretleri öyle buyuruyor bir ayağımız pergel gibi şeriata basar. Bir ayağımız da bütün alemleri dolaşır ne kadar geniş ihatasıyla iki ayağımız yere basar da orada sabit kalırız demiyor. Çünkü iki ayağı yere basan kimsenin hareket kabiliyeti olmaz. İki ayağı da hareketli olanın mertebesi olmaz merkezi olmaz kayagandır bir oraya gider bir oraya gider ama muhkem bir yere ayağını basmışsa diğer ayağıyla da alemleri dolaşır. 

İmamı Azam Ebu Hanife hazretleri miydi hocam hani birisi dedi mümkün olsaydı ayağımın başparmağımı namaz kılarken oynamasın diye yere çivilerdim diyor.

Dinleyici:Hz. Ali’ye atfediyorlar.

Ona mı atfediyorlar? Benim İmamı Azam diye kalmış hatırımda hangisiyse, yani gerçek şekliyle bunu ifade ediyor. Yani külli olarak veçhimizin Kabe-i Muazzamaya dönmesi külli olarak vecihten kasıt da kişinin tüm varlığı ama sadece suretiyle şekliyle değil mesela o ayette belirtildiği gibi yönünüzü Mescid-i Harama döndürün ayetinde şimdi ben şöyle de yaparım Mescid-i Harama döndürmüş olurum yüzümü. Mesela oradaki vecih sadece yüzü ifade ediyor ise işte orada vecihten kasıt kişinin külli varlığı yani biz tüm halimizle Mescid-i Harama dönmemiz gerekiyor ki tabi bu suretimiz olan bir hadise bir de batınımızla da oraya dönmemiz gerekiyor. 

Şimdi bu namazın borç bölümünün ikinci kısmı bir de lütuf var işte Alehissalatü Vesselam Efendimiz mirac-ı şerife çıktığında üç tane hediye getirdi. Bunun bir tanesi namaz bir tanesi Amenerrasulü diğeri de ümmetin büyük günahlarının affolması gibi yanılmıyorsam, hocam öyle miydi hatırımda. Bakın namaz artık diğer hükümleri bu lütuf hükmünün yanında hiç kalıyor. Bu lutfu alan bir kişi artık o namaza ne borç niyetiyle bakabilir ne, niyetiyle bakabilir. Rabbimin bana en büyük lütfu rabbimden gelen peygamber efendimiz vasıtasıyla bana getirilen miraçtan geliyor bu arkadaşım düşünün yani miraç gecesi farz oluyor. Allahın habibi vasıtasıyla ümmetine nakledilmesi var bu büyük bir lütuf. Büyük bir tarifi imkanı olmayan bir değerdir.

Dinleyici: Öğrenci yazılıda üç alan var dört alan var gibi birisi var hiç not yok ama öğretmen tarafından takdir var. 

Takdir ediliyor ayrıca notuna da yazılıyor miktarsız sonsuz bir ecir şekliyle, güzel tarif ettiniz. İşte şimdi artık bunu böyle düşünen kimse namazın borcuna amirliğine emrine bakmaz, gerek kalmaz çünkü o sahaya inmez yukarıdan aldığı muhabbetle hakikatle namazını kılar. İşte o istikamette o anlayışla namazını kılmaya çalışırsa Cenab-ı Hakk da ona inşallah hakikatini açar. Diğerlerinde menfaat karşılığı vardır cennet beklentisi olmasa bile cehennem korkusu vardır, yanma korkusu ondan uzaklaşmak için o da bir menfaat çünkü namazı kılar bu şekilde ama o diğer lütuf karşılığı olan kimse hiçbir şey beklemeden ibadetini yapar.

Dinleyici: Onu bir babanın evladına oğlum namaz . demesi…

Demesi o diğer hükme birinci amir hükme geçiyor.

Dinleyici: O yanlış mı yapmamak mı lazım?

Yok yanlış olmaz. Burada o gerekiyor çünkü orada o gerekiyor lütuftan borçtan anlayamıyor, orada amir hüküm gerekiyor irade gerekiyor yani bireysel beşeri irade gerekiyor. 

BİR ÇOCUĞUN PEYGAMBER HAKKIN DA SÖZLERİ 

Dinleyici: Bir de hocam arkadaş . öğretmenin bir tanesi öğrencilerine soruyor. çocuklar kimi seviyorsunuz diyor. Çocuklar hep bir ağızdan Allah’ı oradan bir tanesi peygamberimi diyor. Şimdi tabi 15-20 kişi var hepsi Allah’ı derken bir tanesi peygamberi diyor bu farklı bir ses. Ondan sonra soruyor tamam da çocuklar Allah’ı seviyorsunuz bir tane arkadaşımız peygamberimizi de söyledi, onu da seveceğiz elbette, sen niye onu ilk önce söyledin? Bizim o çocuk manidar bir cevap verir. Çünkü öğretmenim diyor peygamberimize cehennem yok diyor. Yani çocuğa o Allah’ın cehennemini o kadar çok belletmişler ki benliğine işlemiş tabi ister istemez insanlardan hata sudur ediyor, oysa o hatalarını göz önünde bulundurunca Allah nasıl peygamberi tercih ediyor onun cehennemi yok diye. Mümkünse yani çocuklara. fayda var. Biz yani böyle işte hep mücazatı bahsetmişiz ceza tarafını söylemişiz mükafat da var. Yani bunlar da önemli. Fakat bu eğitim dengeli olmalı hayat böyle pohpohlamak pohpohlanmış. değildir hep korkutulmuş nefis de değildir.

O çocuğun söylediği bir başka yerden mi çok güzel bir şey. Çünkü Allahın verisi peygamberin elinden bize ulaşıyor.

Dinleyici: Belki çocuk onu pek anlamadı ama.

O da var hükmün içinde. Neden? Çünkü Efendimiz Aleyhisselam miraca gitmemiş olsaydı, bu lütufları bu hakikatleri bu gerçekleri kim bize ulaştıracaktı? Namaz hakkında bir hadis var hocam onun hakkında ne deniyor hani Musa Aleyhisselamla miraçtan inerken karşılaştı hani biraz azalttı 40’a indirdi 30’a indirdi diye bu hadis hakkında bazıları iyi düşünmüyorlar. Yoktur olmazdır gibi diyorlar. Ama o da pek yabana atılacak hadislerden değil üzerinde durulması da gerekiyor. 

Dinleyici: Yok. Yani pazarlık yoktur diyorlar .

İşte o Yüzden.

Dinleyici: Sonra bir mevlitte var o insan beş vaktini huşuyla kılarsa 50 vakit sevabı alır. O sahihlik yok ama bunu yıllardır hocalarımız kullanıyor. Mesela şu var ilim Çin’de bile olsa gidip alınız. Bu bile hadis değil yani. Kullandık yeri geldi bizde kullandık ama bilmeden Hadis olmasa da onun bir gerçeği var yanlış bir tatbikat değil.

Dinleyici: Sözün özü var yani nedir ilim beşikten mezara kadar kadın erkek farzdır. Bunu dedikten sonra Çin’i Pakistan’ı Tayvan’ı Filipinleri katmanın anlamı yok.

Belki zor Dinleyici: Özendirme özendirme.

Yani o kadar uzakta bile olsa onu alın yakınınızdakini hayde hayde alın demek geliyor.

Dinleyici: Ama yani bugün inanmış bir insan için farzın üstünde bir şey yoktur yani. İşte o namazların tenzilatı konusunda da işte öyle yani net değil. İşte kullanılabilir diyen ulema var kullanılmaz diye ulema var. Ben kullanmadım şahsen. 

Mİ’RAC 50 VAKİT 5 VAKİT NAMAZ 

Ben onu şöyle uygun bir hale gelsin diye belki içerlilik kazansın diye belki biraz daha gerçeklik kazansın diye, hangi Kütübü Sittenin birisinde var o hemen öyle yazılmış bir hadis değil de, ama şu anda hatırımda değil hangisi. “Namaz” kitabının miraç bölümünün sonuna doğru aldım ben onu şu şekilde. Miraçtan iniyorken Efendimiz Hz. Musa Aleyhisselamla karşılaşıyor. Yani sahne bu şekilde niye İsa Aleyhisselamla karşılaşmıyor, İbrahim Aleyhisselamla karşılaşmıyor da, Musa Aleyhisselamla karılaşıyor? Mesela kendinden bir sonraki peygamber İsa Aleyhisselam. Onunla niye karşılaşmıyor yahut Davud Aleyhisselamla karşılaşmıyor? Onun da ifadesi şöyle Musa Aleyhisselamın Hz. Peygamberden sonra gelen bir şeriatı vardı diğer peygamberlere göre biraz daha geniş. 

Hz. Peygamberden sonra da nitelik nicelik bakımından sonra ama uyarlılık itibariyle tabi Tevrat daha önce geldiğinden Efendimizden evvel gelen bir şeriatı var, Musevi şeriatı var. İşte 10 Emri var insan öldürmeyeceksin, şirk koşmayacaksın, büyük günah yapmayacaksın, hırsızlık yapmayacaksın diye böyle bir şeriatı var. Yani tecrübesi var bu hususlarda insanlarla olan yaptırım ve tavsiyet diyaloglarından İsa Aleyhisselamla karşılaşmaz çünkü İsa Aleyhisselamın şeriatı yok. Fenafillah mertebesi olduğundan onun vazı açık bir şeriatı yok. Neye uymaları gerekiyor? Hristiyan şeriatına uymaları gerekiyordu. Hristiyan diyorum Musevi şeriatına yani Tevrat-ı şerife uymaları gerekiyordu. O zamanlar bugün için değil. Musa Aleyhisselamın böyle bir hali var. Diğer peygamberlerden de kavmi daha çok olduğundan Beni İsrail’le de çok boğuştuğundan bu yönde tecrübesi var belki o düşünülerek böyle bir kurgu yazılmış olabilir. Ancak burada da üzerinde durulması gereken mühim bir mevzu var. Sahih veya değil o ayrı konu ama bir özellik var bu kurguda. Şimdi geldi işte Ya Muhammed senin ümmetin bunu yapamaz ben tecrübe ettim daha evvel sen git rabbine niyazda bulun da biraz indirsin. Peki tavsiyesini kabul ediyor çıkıyor rabbinin huzuruna tekrar 40’a indiriliyor.

Tekrar geliyor yine yapamazsın özetle söylüyorum 30’a indiriyor. Tekrar yine yapamazsın 20’ye indiriliyor tekrar yine yapamazsın 10’a indiriliyor tekrar yine yapamazsın beşe indiriliyor nihayet sırasıyla böyle belirtiliyor. Bunu da yapamazlar bunu da biraz indir dediği zaman artık gidemem diyor efendimiz. Şimdi belirtiyor işte beş vakti 10 sevap vermek üzere 50 vakte çıkarttım. Yani 50 vaktin sevabını verdim Mevlid-i şerifte de böyle bir kayıt var. acaba bu hadisi okuyarak mı o hali belirti Süleyman Çelebi hazretleri diyelim. Onu da bilmiyoruz tabi ne niyetle yazdı ama bu sistemle uygun bir belirtiş var. Şimdi Cenab-ı Hakk eğer emri 50 vakit emir yapmışa farz etmişse bu emir emirdir kalkmaz. 

Çünkü Hz. Peygambere verilmiş bir emir. Peki niye beş vakte düşürtüldü. Bakın burada hassas nokta bence ümmetin önünü kesmemek için 50 vakit bizim üstümüze farz beş vakit de farz. 50 vakit herkese değil işte istisna tarafı burası. Kabiliyetli olanlar vaktini 50 vakit namaza kadar çıkarmak yolu açık bu anlaşılıyor. Eğer 50 vakit sabit kalsaydı ümmet dayanamazdı hiç birimiz bu işi başaramazdık. Eğer beş vakte indirilip de 50 vaktin hükmü iptal edilseydi yani baştan beş vakit olarak kesinleşmiş olsaydı o zaman bizim 50 vakte çıkma imkanımız kapanmış olurdu yolumuz kapanmış olurdu. İşte beş vakte indirilmesi asgari farz yani her müminin insanın yapabileceği asgari bir çalışma ama 50 vakit hükmü olduğundan gayret ehlinin 10’a 20’ye 30’a 40’a çıkarabilme yolunun açık olduğu şekliyle ben bunu düşündüm indi kanaatim ve de bu gerçekten de zaten faaliyet bunu göstermekte. Ayet-i kerimeler de incelenirse diye o istikamette hani bir ayet-i kerime var şimdi hatırımda değil beş vakit fiili namazın varlığını ve vakitlerini öğlen sabah akşam diye belirtiyor üç vaktini belirtiyor. Bu fiziki manada kılınan namaz namazın amir hükmü birçok yerlerde var ayrıca namazlarınızı kılınız diye devamında zekatlarınızı veriniz diye. Bir ayet-i kerime var hatırımda kalmıyor ayet numaraları sure numaraları hafizû salavatullahi vessalatul vusta Dinleyici: Hafizu alessalavati vessalatul vusta .

İşte bir de vusta namazı var burada belirtilen salavatulllahi Allahın namazlarını bakın muhafaza edin tutun yani yerine getirin bir de vusta ara namazı var ona da devam edin diyor. Tefsirleri açtığımız zaman ara namazını malum hani sabah namazı veya ikindi namazı diye tefsirler belirtiyorlar. Sabah namazı akşamla gün arası olduğundan ikindi namazı da kritik vakitler öğlenle akşam namazı arasında olunan vasıta vasat namaz bu kabul ediliyor zahiren ama şimdi biraz düşündüğümüz zaman ayet-i kerimenin başında zaten bu namazlardan bahsediliyor. Yani namazlarınızı kılınız hükmüyle beş vakit namazın beşinden de bahsediliyor. O zaman bunu böyle kabul etmekle birlikte başka bir şeylerde de aramak gerekiyor.

Dinleyici: hafizu muhafaza edin alessalavati namazlarınıza devam edin .

Vusta devam etmek başka hususiyet çıkıyor orada işte onu aramamız gerekiyor bu hangi namaz? İşte bu namaz efal alemi ile sıfat alemi arasında olan esma mertebesinin namazıdır. Bu tabi fiziki manada bir namaz değil üst mertebede yapılan bir namaz salatel vusta işte bu vusta namazına çıkmak için namazı beşten 30’a çıkarmak gerekiyor. Yani vakitler olarak değil 30 vakit kalkıp da namaz kılacak şekliyle değil. Beş vaktin içerisinde ve beş vakit aralarında değerlendirdiğimiz zaman bölümleriyle hatırımızda Cenab-ı Hakkı daha çok tuttuğumuzdan o vakti genişletmiş oluyoruz. Dolayısıyla 30 vakit 30 rekat değil 30 vakit namaza ulaşmış oluyoruz. Vusta ile 30 vakit namaza ulaşmış oluyoruz.

Dinleyici: Şimdi hocam bu miraç hediyesi namaz var Amenerrasulü var Amenerrasulü de la yükellifullah var. taşıyamayacağımızı biliyor.

İşte tamam ne güzel bak.

Dinleyici: çelişki de var.

Yok yok yok. Beş vakit namazı kılacaklara da beş vakti veriyor zaten yüklemiyor fazla.

Dinleyici: İşte 50 vermiş mesela başta ben oradayım daha yani pazarlık var mı yok mu? Çünkü pazarlık olmaz neden olmaz çünkü indirdiği ayet-i kerimede aynı gecenin hediyesinde layükellifullah var.

Tamam çok güzel işte. Layükellifullah asgari de değil bir kamyon var 10 ton götürüyor bir kamyon var 50 ton götürüyor. 50 ton götüren kamyon 10 ton yüklemiş olursa ona haksızlık etmiş oluruz yani kapasitesini az olarak çalıştırmış oluruz istifade edemeyiz. İnsanlar da böyle hepimiz bir değiliz ki layükellifullah o kadar güzel ki yani hep ona sığınıyoruz zaten sonra .

Dinleyici: Sığınma değil de yani hangi günün hangi gecenin hediyesinde yani ihtilaf vardır. işte böyle bir pazarlık var mı yok mu sarih değil vesaire pazarlık olamaz çünkü yaradan biliyor insana haddinin üstünde bir şey yük yüklemez ve onu da ayetiyle o geceki ayetiyle pekiştiriyor.

Tamam çok güzel zaten pekiştiriyor açık ortada. Layükellifu yüklemez ama kapasitesinden azı da istemiyor teklif ediyor yani gücünüz olduğu kadar gayret edin diyor. Demek ki kapasiteler farklı, farklı kapasite farklı yükü yüklemiyor. Yoksa herkese 10 kilo 10 kilo yahut 10 ton 10 ton o zaman haksızlık oluyor zaten. Orada bakın biraz tefekkür ederiz inşaallah sizinle birlikte . yaklaştırarak mevzuu. Ve salaten daimeten diye bir ayet var şimdi tam bulamıyorum o kadarı hatırımda sadece salatu daimun diyorlar ona salaten daimeten Dinleyici: Hadis olabilir.

Yok yok ayet-i kerime. Devamlı onlar namaz içerisindedir diye ayet-i kerimede geçiyor. Tabi bu namaz fiziki manada rükünleriyle olan namaz hükmünde değil namazdan kasıt zikir değil mi? Zikirden kasıt hakkı hatırda tutmak değil mi? Namaza girmemizin tek sebebi hakkı daha geniş şekliyle hatırımıza getirmek, hatırımızda tutmak yani daha uyanık olmak dünya kelamı etmeden bütün o dakikalarımızı saniyelerimizi hakka tahsis etmek. İşte kişi diğer vakitlerinde de bu hassaya ulaşmışsa zaten namaz ehlidir. İşte beş vakit namaz fiziki mutlaka olacak fiziken olacak ama bunun dışındaki namazlar da zikrî manada tefükkürî manada olacak. Ne kadar çok zamanımızı rabbimizle geçiriyor isek zikrimiz o kadar artmış oluyor. Yani günlük 24 saatimizi o kadar çok kaplamış oluyor. Hangi saatlerde rabbimizden gaflette yaşıyor isek o bizim gaflet saatlerimizi arttırmış fazlalaştırmış namazımız eksilmiş oluyor. 

05-muhtelif.MP3

13. CD | 5. Sohbet

EFENDİMİZ HAKKINDA

Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam hakkında Kuran’ı Kerim’de birçok övücü ve hakkıyla yüceltici Cenab-ı Hakkın vaz ettiği, buyurmuş olduğu ayetler ve lütuflar vardır. Bunların arasında en belirgini olan “vema erselnake illâ rahmetenlil alemin” “biz seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik” diye bize bildiriyor. Ve daha bir çokları.

Efendimiz zaman, zaman ayetleri tebliğ edermiş, birçok ayet-i kerimede de belirtiliyor, ayetleri sureleri tebliğ eder fakat kabul etmezler yan çizerler alay ederler türlü haller yaparlar, karşılığında Efendimiz de bunlara çok üzülürmüş, niye çünkü rahmetimden, kendi rahmet peygamberi ya niye kabul etmiyorlar gibilerden. O zaman diyor ey Resulüm sen bunlar için üzülme, hatta öyle ki kalbini paralayacak derecede üzülürmüş. Çünkü ümmetleri üzerinde haris idi “lekad ca eküm rasulün min enfüsiküm aziz aleyhi ve anittüm harisun aleyküm bil müminine raufur rahim” diye gerçi bu hırstan kasıt nefsani bir hırs değil rahmani manada gayreti ve gücü ifade etmekte yani çalışma istek ve arzusunu ifade etmekte ve kendisinden sonra gelen kendi devrinde yaşayanların hepsi onun ümmeti. Sadece iman ehli değil hepsi ümmeti. İman ehilleri için şükürde etmeyenler için de üzüntüde işte o zaman Cenab-ı Hakk bu ve diğer şekilde ayetlerde belirtiyor. 

Sen sadece, vema erselnake illa şahiden, bak şahitsin diyor. Mübeşşiran müjdeleyicisin tebşir edicisin ve neziran lugat manası korkutucu olmakla birlikte bu korkutucu lafzını Efendimiz için kullanmamamız gerekiyor ne peki, yani ikaz edici korkutucu kelimenin ifade edilmesi başka demin çocukların cehennemle korkutulması gibi çok hafif kalan bir kelime hükmünde olmakta ama ikaz eden dersek Efendimize daha nezaketle yaklaşmış oluruz. Lugat manası her ne kadar korkutucu ise de ikaz edici neden? Rahmet peygamberi olduğu için, işte Efendimizin vasfı bu sen sadece bunu yapmakla görevlisin bu işte hidayet bendendir demekte. Tabi bu hidayet bendendir sorusunun yahut bilincinin altından bir sürü hususlar çıkmakta onun için bu belki biraz hususide söylenecek izah edilecek bir haldir. Onun için biz böyle diyelim. İnşallah idrak ederiz gerekten bu mananın ne olduğunu Cenab-ı Hakk her birerlerimize hidayet eylesin inşaallah onu en güzel şekilde anlayanlardan olalım. O gerçekten de anlatmadığı sürece bizim bir şey anlamamız da mümkün değildi. 

GÜNEŞİN DOĞUŞU VE BATIŞI

Şimdi kardeşimiz iki doğu iki batı neden doğu bir tane batı bir tane diye bahsettiği için, onu da olabildiği kadar söylemeye çalışalım. Tefsirleri okuduğumuz zaman bu ayet-i kerime hakkında iki doğu değil birçok doğuların olduğu izah ediliyor ki doğrudur zahiren. Şöyle diyorlar, kışın güneşin seyri daha bir değişik olduğu için doğunun diyelim 20 metre ilerisinden yahut aşağısından doğuyor yani yörünge süresi daha küçüldüğünde yahut dünyanın dönüşüne göre doğudaki noktalar değişmekte. Tefsirler bunu öyle izah ediyor. İkiden kasıt çokluktur ve de gün dönüşümü süresince doğular olmakta. Her gün aynı noktadan doğmuyor güneş anlaşılıyor mu? Batı da aynı şekilde aynı noktadan batmıyor bakıyorsunuz biraz daha meyilli aşağıdan batıyor uzun günlerde daha yukarıdan daha geniş bir yay çizerek batıyor. Bu da batılar iki doğu iki batı yani çokluktan kinaye zahiri hali bu, yani ayet-i kerimeyi dış dünyada incelemeye çalışırsak iki doğu iki batı çoğul çokluktan kinaye oluyor. Ama diğer manasına geldiğimiz zaman bütün o coğrafi olarak dünyanın ne diyorlar ona bir bölümleri var.

Dinleyici: Ekvator meridyen Meridyenler gibi onlara baktığımız zaman değişik meridyenlerden geliyor. Ancak doğudan geldiği için bütün gelişimler doğudan geldiği için artık o bir doğuş hükmünde zahiren bir doğuş hükmünde. Peki ikinci doğuş? İkinci doğuş bizden doğan nur-ı Muhammedi hakkında ilahiyat güneşi bizim gönlümüzden doğacak olan ilahiyat güneşinden bahsediyor. Yani bir diğer tabirle afaki manada güneşin doğması diğeri enfüsi manada bizden doğması ki işte bize lazım olan ve bizim oluşturduğumuz lazımlığın o ikinci veya birinci ne söylenirse ikin bir tanesi bizdeki hakikat-i ilahiye güneşini doğdurmak. İşte yapılan bu çalışmaların hepsi gerek zahir manada olsun yani dini çalışmaların hepsi gerek zahir manada olsun gerek batın manada olsun, nur-ı Muhammedi kamerini doğuşturmak ve ondan sonra nur-ı Muhammedi güneşini ortaya çıkarmak. 

Yani insanda zaten mevcut olan ama kullanılamayan sahasını kullanılır hale getirmek aynen batı da böyle. Batıdan kasıt bizde var olan hayali benliklerimizin hayali kurgumuzun hayali dünyamızın batması yerine yeni bir doğuşla yeni bir günün yeni bir dünyanın gelmesi şekliyle iki doğu iki batı olarak düşünülebiliyor. Diğer tefsirlerde güneşin değişik yerlerden doğup değişik yerlerden batması şekliyle izah edilmiş.

Dinleyici: kışın güneş evimizin sağ alt köşesine vuruyorsa yazın sola vuruyor yukarıya vuruyor Tabi o da olabilir.

Dinleyici: Bir o . sizin anlattığınız da bir de mesela yarım küre var bir de yarım küre var şu an biz geceyi yaşıyoruz bir yerlerde güneş yeni doğuyor yani dünyada güneş iki defa doğuyor iki defa batıyor mesela bir doğudakilere doğdu battı bir doğunun doğusu batısı var bir de güneydekilerin doğusu batısı var.

Tabi o şekliyle de iki değişik şekilde işte zahiren bu türlü ama bu fiziki olarak mutlak manada oluyor buna bizim ne müdahalemiz mümkün ne de herhangi bir şekilde de değiştirmemiz. Ama mühim olan bizdeki hakikat-i ilahiye güneşinin doğup batması yani faaliyete geçmesi doğar batar şekle gelmesi dönüşmeye başlaması işte bizim de. Halimiz odur.

Dinleyici: Bir de kıyamet alametlerinden olan güneşin batıdan doğup doğudan batması o zaman konumda değiştiği için iki doğunun iki batının doğan yeri doğudur ama battığı yerden doğduğu içi orası doğu oluyor.

Tabi istisna olarak yine ikileşmiş oluyor.

Dinleyici: İkileşmiş oluyor.

Bu şekilde güzel bir şey oluyor sağ olun, Allah azı olsun. Başka hadi bakalım biraz çalıştıralım bu kadar kişiden iki soru yetmez yani.

Dinleyici: Efendim bir soru daha Sor bakalım.

Dinleyici: Yaşadığımız şu zamanda şeriatta efal aleminde zaman konumu var, bu zaman nefisle ilgili onu artık tartışmayacağım bir de yani bu şeriat aleminde efal aleminde biz zamanı ağını zaman birimi içinde en çok birim hesaplıyoruz öyle görüyoruz anı haddi zatında an zamanları da içine alan katlı an. 

Şimdi o an denilen şey aslında bizim salise saniye gibi küçük bir an manasına değil yani an öyle bir an ki beşer tecelli etmemiş, varlıklar için başı sonu olmayan bir an sadece bütün zamanların içinde olduğu an.

Dinleyici: Evet ama biz şu zamanda anı en küçük bir zaman birimi olarak biliyoruz, en küçük.

O işte zahir ifadedeki zahir anlamda fizikçilerin belirli bir birimi ortaya koymak için verdiği bir ölçü. Mesela yine ölçü olarak bir metre diyoruz bir metre neye göre? Avrupa’da bazı kimseler demişler ki aramızdaki birlik olsun diye bir inç neyse işte ne diyorduk santim bir milim bir milimi orada ona, 10 defa yapmışlar 10 tane bir milim bir milimi 10 tane yapmışlar 10 tane milim bir santim 10 tane bir santim yapmışlar 10 santim 10 tane 10 santim bir metre demişler bir ölçü yapmışlar. Ama bu ölçünün aslı diye bir şey yok. Bu ölçü mutlaktır diye bir şey yoktur.

Dinleyici: Beşeriyetin kabul ettiği bir şey.

Beşeriyet kendi aralarında sistemleri bozulmasın diye bir ölçü birimi yapmışlar.

Dinleyici: Zaten zaman da o ölçü .

Zaman da o işte karışmasın diye aslında ne zaman var ne mekan var bakıldığında. İzafiyet teorisi de diyorlar ya hani zaman izafi maddelerin bulunduğu yere göre kendileri üzerindeki dönüşen devamlı aynı şekilde dönüşen bir hadise. Dünyanın zaman ölçüleri başka kamerin ayın zaman ölçüleri başka Venüs Utarit dışarıya doğru çıktıkça çember genişledikçe o gezegenlerin yörüngeleri genişledikçe zaman da değişmekte izâfî zaman. Buradan 100 kilometre yukarıya çıkalım nerede zaman ne gece var ne güneş var sonsuz bir an var uzayıp giden bir an var.

Dinleyici: Bu beden ülkesinde bunu o geçişi o zamanı ana nasıl …?

İşte o an haline geldiği zaman ulaştıracağız kişi artık onun için ne ölümü var ne kalımı var yani sonsuz bir hayata ulaşmış oluyor, kesintisiz sonsuz bit hayata. 100 kilometre yukarıya çıktığımız zaman hep güneşle karşı karşıya olduğumuzdan öğlen yok ikindi yok akşam yok yatsı yok gece yok bunlar burada izafî dünyanın dönüşümünden güneşin değişik şekillerde dünyaya vurmasından dönüşü-münden oluşan izafî birimler, izafî isimler ama biz bunları hiçbir şey yok biz bunları mutlak zannediyoruz. Mutlak görüyoruz öyle zannediyoruz 24 saati bütün alemde 24 saat günle gecedir zannediyoruz. Bu bize ait bir husustur. İşte yukarıya çıktığınız zaman, tamam füzeden. O yukarıya çıkanlar aya hani gitmeye çalışanlar, dünyaya baktıkları zaman nasıl namaz kılacaklar neye göre ikindi yok ki olsun ama ne yapıyorlar saatlerine göre kılıyorlarsa eğer. 

Diyelim ki doğu yarım küreyi baz alarak doğuda şimdi sabah oldu şimdi öğlen oldu şimdi akşam oldu diye o niyetle kılabiliyorlar. Kılan giden varsa tabi ama bir gün gelecek Müslümanlardan da gidenler olacaklar namaz vakitlerini öyle orada uygulayabilirler. Veya bir başka ihtimal tabi bu bir içtihat meselesi müçtehitlerin veya din alimlerinin yukarıdaki yani dini görevlilerimizin büyüklerimizin içtihat ederek namazın düştüğü hükmüne de varabilirler. Namazın şartları gölgenin şunun bunun oluşmaları ama yukarıda bir başka hayat feza yaşantısı olduğundan belki giderler orada bir günde bir namaz yeterlidir misal olarak söylüyorum yani orası için belki yeni bir içtihat gerekecektir. Dünya problemi değil çünkü.

Dinleyici: 50 vakti belki de orada kılacaklar.

Belki de orada kılacaklar olmaz değil.

Dinleyici: Dünyanın Avusturya . altı ay gece altı ay gündüz İşte onlar da saatlere göre zaten kılıyorlar. Saatlerle kendilerine göre bir sistemleri var oranın da. Tabi diyanet işleri bu hususları biliyor biz o kadar detaylı bilmiyoruz neden.

Dinleyici: Fransa’da Hollanda’da kılmıyorlar Süleyman Hocanın cemaati yatsıyı kılmıyorlar.

İşte buyurun dünya üstünde bile bunu tatbik ederlerse Dinleyici: Vakit oluşmuyor diye kılmıyorlar yani cidden orada vitre de pek vakit yok yatsıya da böyle vakit yok . ondan sora bir bakıyorsunuz sabah namazı kılınıyor.

Dinleyici: Nerede hocam?

Dinleyici: Hollanda’da Fransa’da.

Dinleyici: Hollanda’da mı Fransa’da mı?

Dinleyici: Hollanda’da da Fransa’da da .

Dinleyici: Ama vakit niye orada o kadar dar olsun ki bizimle çok bir fark yok onlar şey olarak enlem olarak çok bir farkları yok ki.

Dinleyici: Gittik, gittik oradaydık geçen yaz.

Belki Fransa’nın belirli bir yerlerindedir kuzeylerindedir evet. İşte bu da bir içtihat kendilerine göre tabi bir şey diyemeyiz.

Dinleyici: Mesela geçen haziranda haziranın sonlarında yatsı namazını buranın saatiyle 1’de kılıyorduk.

Dinleyici: Gece 1’de.

Dinleyici: Gece 1’de. . saat 12’diydi Akşam 10’da. Yok vakit oluşmuyor yani.

Dinleyici: Aydınlık mı oluyor.

Dinleyici: İşte o akşamdan sonra yatsının o kızıllık kaybolması vesaire vaktin girmesiyle alakalı o olmuyor. O olmadan direk fecr-i kazib fecr-i sadık hemen giriyor.

Dinleyici: Halbuki aynı enlem. 

ALEMLERİN HAKİKATİ

Dinleyici: Şimdi geçen günkü sohbetimizde alemlerden bahsetmiştik işte bazı gönül dostlarımızın kalp gözü açık, olanların gördükleri o alemde toplu iğne başı kadar boş yer yok diyorlar. O zaman o alem içinde bir alemler. onlar başka şeyler de görüyorlar ve anlatıyorlar.

Neler mesela ne gibi şeyler.

Dinleyici: Sabaha kadar bütün şehitler evliyalar her türlü hali öğretiyorlar, onun için bu alemin içinde başka bir alem mi var ki bunları görüyor?

Şimdi o görüldü denen şeylere biraz ihtiyatla bakmak lazım.

Dinleyici: Ama bir kişi üç kişi beş kişi değil ki.

Derler de biraz ihtiyatla bakmak lazım.

Dinleyici: O zaman başka bir alem bu alemin içinde başka bir alem.

Bu alemin içinde başka bir alem var, aslında başka değil bu alemin kendisi de bölümleri var, yani alemin içten içe içten içe alemin kendi varlığı var bir başka alem yok da, biz oraya duhul edemediğimizden başka alem zannediyoruz. “Alimül gaybi veşşehadeh” yani ikisi birlikte bu alemlerin iç içe. Yalnız madde aleminin dışında sidre-i müntehadan sora bir başka latif alem var, ama onların gördükleri o alem değil. Yani bu alemde gördüklerini söylüyorlar, dolayısıyla gördükleri bu alemden başka bir alemden değil. O kişilerle çok yakından görüşüp nasıl gördüğü ne şekilde gördüğü nasıl bir halet-i ruhiye geçirdiğinin dinlenmesi lazımdır. Biraz o gördüm ettim denilen şeyler sakıncalı işlerdir. 

Biz böyle bir şey olduğu zaman unuttururuz kesinlikle o kişiye orada durdurmayız. Geç üstünde durma deriz çünkü bunların hepsi perde olur. İşte bakın bu aleme iyi bir yer bu aleme bakmanın genel manada bakmanın en gerçekçi hali şöyle olursa belki daha isabetli olur. Bu alemi tanımamız bakımından. Yani şu şekliyle bakarsak nasıl bakara suresinin başında belirtilen beş ayetin o muhteşem beş ayetin birinci ikinci ayeti hani sözle “elif lam mim zalikel kitabü la raybe fih hüden lil müttekın. Ellezine yu’minune bil gaybi ve yukımunessalate ve mimma razakna hüm yunfikun” derken orada “bil gaybi” hususiyeti çok mühim bir mana taşıyor. Diğerleri taşımıyor mu! mutlaka hepsi taşıyor da bu mevzu gaybı anlama bakımından bu mevzuda orası çok mühim hadise, gerçi ben tefsir yorumcusu değilim bir şey de Arapça da bilmem tefsir alimi de değilim, ama öğrenmeye çalıştığımız bazı hususlar vardır. Yaptığımız çalışmalar araştırmacı olmaktan başka bir şey değildir. Şimdi tefsirlerde genel tefsirlerde oranın meali “gayba iman edenler” şekliyle geçmektedir değil mi? 

Yani müminler gayba da iman ederler şahadet müşahede dediğimiz gördüğümüz bir olay gayba da iman ederler yani Allahın varlığını sadece madde varlıkta değil batın alemde de bilirler bulurlar öyle iman ederler, diye geçen ifade yerli yerince dosdoğrudur, ama bunu biraz daha derinleştirip bu “gayb” hakikatini daha iyi anlayabilmemiz için “B” oradaki “B” “bilgaybi” onun altında “gaybı ile gayba iman ederler” hakikati vardır. Nasıl, bakın şimdi bu ayet-i kerimeyi düz olarak okuduk, gayba iman ettik. Peki iman ettik ama iman ettiğimiz gayb nasıl bir gayb? Niteliği niceliği nedir? Peki niteliği niceliği nedir olduğunu bilmediğimiz bir şeye mutlak manada iman etmemiz mümkün mü? Değil. Neden? Bilmiyoruz hakikatini var olduğuna iman ediyoruz tamam. Ama nasıl olduğunu bilmediğimizden imanımız tam kemal bir iman olmuyor. 

Sadece samimiyetle iman ettik diyoruz. Bu yeterli mi? Yeterli tabi bazı yerde ama araştırıcı olan kişilere bu şekilde iman yeterli değildir. O zaman peki ne olacak? Orada bilgaybi yani kişi kendi gaybı ile alemin gaybına iman edecek hükmü çıkmakta. Daha arka planında ayet-i kerimenin. Şimdi bizim zahir dediğimiz bir dışımız var et kemiğimiz var. Bu müşahedemiz bizim şahadet alemi bu bizim şahadetimiz. Aslında şahadet dediğimizde şüpheli şahadet alemi diye baktığımız bu alem abaca nasıl bir alem? Ama şartlanmışız, bu taştır bu topraktır bu sudur havadır güneştir acaba gerekten bu söylediğimiz isimlerle mi buhar oluyor bu alem. Daha burada müşahede şüphedeyiz gerçek manada bu alem nedir? yaratılmış mıdır zuhur mudur tecelli midir nedir? Allah bu alemin neresindedir veya var mıdır yok mudur alemde iştirakte midir değil midir? Bunları bilmedikten sonra şahadet alemini bile hakkıyla tanıyıp da iman etmiş değiliz. Gördüğümüz halde bunun hakikati nedir? Koltuk diye buna bir isim verdik de acaba koltuk mu bu acaba taş mı tahta mı? Burada daha şüphemiz var yani gözümüzle gördüğümüz şeye mutmain bir hal ile kanaat getiremedikten sonra, görmediğimiz şeye nasıl kanaat getirip de iman ettik diyeceğiz? İman ettik doğrudur, ama lafzi iman bu olmakta, sadece ama temiz kalbimizle temiz niyetimizle art niyet olmadan rabbimizin işte gaybı da var şahadeti de var, diye iman etmişiz tamam yeterli mi yeterli. Cennete gider mi gider o insan Cenab-ı Hakkı ötelere gönderirse gider tabi kazanır mı? Kazanır inkar etmedikten sonra ama acaba işler bu kadar mı? O zaman yine kendimize dönüp kendimizden yola çıkarak alemin gaybına iman etmemiz daha gerçekçi olacak diye düşünüyorum.

Dinleyici: Alemin gaybından kasıt ne hocam. Alemin gaybından kasıt ne?

Alimin değil alemin.

Dinleyici: Alemin gaybından işte onu demek istiyorum ayet-i kerime gaybında neyi kast ediyor?

Dinleyici: Mesela biz klasik tefsirlerde meallerde gayb dediğimiz zaman işte melekler gören yok, ondan sonra cennet cehennem gören yok. Ondan sonra gaybdan kasıt bu Dinleyici: Ama…

Dinleyici: Ağabey o ayrı şimdi bir gayb var. Mümin olmanın vasfı mesela adam diyor ki işte ben inanmıyorum. Niye? İşte cennet cehennem bir kere gören mi var? Müminin buna inanacağını söylüyor ayet-i kerime.

Bu tamam o dosdoğru ona bir şey diyemiyoruz zaten.

Dinleyici: Bir o. Mesela sizin kastettiğiniz manada alemin gaybı ne yani? Mesela yine biraz önce dediniz eşyanın hakikati eşyanın hakikati dediğimiz zaman eşya zahirde görünen o da bunu meydana getiren atomlar var biz onu göremiyoruz.

İşte onu demek istiyorum. Yani bunun bir alt yapısı var bir aslı var oluşturan meydana getiren bir varlık var. Biz bunu bir oluşum var şuursuzca sadece toprak işte güneş masa iskemle diye baktığımız zaman şahadetimiz bile dosdoğru şahadet değil şahitlik değil.

Dinleyici: Zan zan.

Zan onu belirtmek istiyorum.

Dinleyici:Zaten işte büyüklerimizden bir tanesi demiş gözle görülmeyen şey zandır aşkla içilen zehir baldır.

Ne güzel söylemiş. Yani gözümüzün önünde olan şeyden müşahedeli bir bilgimiz yoksa, yani sağlam bir bilgimiz olmadığı halde görmediğimiz şeyden sağlam bir bilgimiz nasıl olacak? Yani sağlam bilgimiz derken melekelerin varlığına inanıyoruz da melek dediğimiz şey nedir? Hep hayalimizdeki meleklere gaybi olarak inanmış oluyoruz.

Dinleyici: Şimdi demin kardeşimle bir şey konuştuk da dedi ki miraçta Rabbül alemine Peygamber Aleyhisselatü Vesselam Efendimiz öyle mi görüştü yoksa perde var mıydı? Bende kendisine dedim ki mi’raçta yaşanan olay bize onun nasıl olacağını zaten söylüyor. Mesela Rasulullah döndükten sonra bu olayı insanlara anlatınca, insanlar tabi inanamıyorlar. Hatta inancında falsoya düşen de var. Allah Allah gecenin bir vakti Kudüs’e gidecek oradan göğe yükselecek bu arada irtidat/dönen, edenler de var. Ondan sonra Hz. Ebu Bekir’e geliyorlar senin arkadaşın ne diyor biliyor musun? Böyle, böyle böyle diyor. O mu diyor? O diyor. Ondan mı duydunuz? O diyorsa doğru diyordur. Gayb bu işte yani çünkü insanı Allah belli bir sıklette yarattı o sıkletin dışındaki inancı istiyor yaradan.

İşte tabi bende bir şey diyemem hepsi yerli yerinde.

Alemin gaybı deyince böyle…

Buna yaklaşmanın bir yolunu bulmaya çalışıyorum yani gaybi imanımızın inancımızın daha güçlü bir şekilde güçlendirilmesi bakımından şöyle olabilir diye söylüyorum. Şimdi bizim varlığımız var değil mi, etimiz kemiğimiz bizim şahadetimiz, müşahede ettiğimiz şahadet alemimiz burası. Bir de bunun içinde göremediğimiz fakat inandığımız bildiğimiz fiillerin gördüğümüz müşahede ettiğiz aklımız var. Ayrıca nurumuz var. Ayrıca ruhumuz var, ayrıca nefsimiz de var, bunların hiç birini göremiyoruz, ama varlığını müşahede ediyoruz. Neden? Filleriyle zuhura çıkışlarıyla, işte alemin gaybına bu şekilde yaklaşırsak misal vererek de daha iyi bir imara sahip olmak için. bu şekilde yaklaşırsak nasıl ki bizim bir batınımız var zuhurları olduğu halde göremiyoruz, ama fiilleri yönünden mutmainiz varlığına değil mi imana da gerek kalmadan gerçek bir anlayışla ruhumuzun sırrımızın varlığını biliyoruz ve o kişi yere yattığı zaman onun batınının ondan çıktığını biliyoruz yani ruhunun çıktığını işte eğer o sadece cesetle yaşamış olsa gene o yaşaması olması lazımdır.

 Demek ki onun bir batını var. İşte o batını da onu yaşatandır. Filleriyle bunun varlığını açık olarak görüyoruz imana da gerek kalmıyor bu zamanda gerek var mıdır bilinen bir şeye? Gerek yok iman gaybla olmakta. Şimdi bu şekilde kendimizden yola çıkarak bu alemin de aklı küll diye bir aklı var. Alemde hiçbir şey tesadüfi değil eğer tesadüfi olsa o tohumdan bir başka ertesi sene nohut çıkar nohuttan bakla çıkmaz yahut çürür gider hiçbir şey olmaz. Neslinin devam ettirmesini onun orada aklının olduğunu açık olarak gösteriyor. Her zerrede bu akıl vardır sadece bir nohutta çekirdekte değil. 

Toprakta da bu akıl var suda da bu akıl var buna aklı küll deniyor. Külli aklın zuhurları olarak varlıkta meydana çıkıyor, bu aklın bu ilmin bu bilginin bu ilahi ilmin zuhura gelmesi için bir enerjiye ihtiyaç vardır, o da ruh’tur bu alemlerin ruhu, ruh-ı küllinin bu alemlerdeki zuhurları ve ayrıca nur alemi dediğimiz bir alem bu alemin de içinde nuru da var ve ayrıca bu alemin nefsi de vardır. İşte kendimizden yola çıkarak alemi bu şekilde incelemeye müşahede etmeye çalışırsak, o zaman “yü’minine bilgaybi” kendi gaybımızdan yola çıkarak alemin gaybını daha iyi anlarız diye belirtmek istiyorum. Yoksa gayb yoktur bilinmez gibi şeklinde değil. Gayb dediğimiz olayın gerçekleşmesi bakımından daha iyi anlamamız ve daha samimi bir şekilde o ayetin hükmüyle hareket edebilmemiz için bunu bilmemiz bize fayda sağlayacaktır diye düşünüyorum. Bilmem anlaşılmayan bir şey var mı? Kendimizden yola çıkarak kendimizin gaybını idrak ederek alemin gaybını idrak etmemiz daha kolay olacaktır.

Önce kendimize dönüp Her yönde de aslında öyle. Ne var alemde o var Ademde. Zaten yapılması gereken şey evvela kendimize dönmek, yani öz benliğimize dönmek çünkü orada her şey zaten mevcuttur, Cenab-ı Hakk orada hiçbir eksiği bırakmamış. Zuhur zati zuhur tecellisi olduğundan (halakal ademe ala suretihi) Allah Adem’i kendi sureti üzere halketti, (halakal ademe ve ala sureti Rahman) diğer şekliyle sureti rahman diye geçmekte. Yalnız bunu bu hadis-i kutsiyi bazı ilim adamlarımız değerlendirirken şöyle diyorlar (halakal ademe ve ala suretihi) Allah Adem’i kendi sureti üzere yani ademlik sureti üzere halk etti şekliyle diye yorumluyorlar. O da doğru bir mertebede ama aslı olan yani gaybı batını o şeyin hadis-i kutsinin Allah ademi kendi sureti üzere halk etti. Yani o Hakk sureti üzere halk olarak halk etti bütün kendinde olan esma ilahiyeyi ona nispet içerisinde nispet derken belirli ölçülerle verdi sonsuz bir şekilde Allah onu kimseye vermez. Niye versin ki zaten.

MELEKLERİN HAKİKATİ

Bir topluluk daha var bize göre gayb ama o da Cenab-ı Allah’ın dediği gibi, “Ve ma halaktul cinne vel inse illa liyağbudun” “biz cinleri ve insanları ancak bize ibadet etsinler diye yarattık/halkettik”. Bize göre onlarda gayb ama onlar da bir topluluk onlarında bir yaratılış gayeleri var. Bize göre gayb kendilerine göre şahadet alemi. Ama var öyle bir topluluk. Var tabi.

Bir gece bir yerde Peygamberimiz yanında sahabesiyle birlikte bir yere gidiyor o yere gittiklerinde Peygamberimiz yere bir yuvarlak daire çiziyor ve onu dairenin içine sokup sakın buradan dışarı çıkma diyor. Kendisi bir yere gidecek ben gelinceye kadar burada dur diyor. Nihayet gittiği yerden döndükten sonra o kişiye diyor ki, ne gördün o kişide bir uğultu gibi bir şey gördüm geldi konuştu diye bildiriyor, Peygamberimizde iyi ki daireden çıkmamışsın diyor. işte orası onlara göre müşahede alemi burası bize göre müşahede alemi böyle bir saha var işte. Bu alemin varlığını daha kesin bilmen sendeki o mertebenin haliyle onları anlaman daha kolay olur. Nefsi emmare mertebesi hayal vehim mertebesi sende varsa onun karşılığı dışarıda da olacaktır. 

Melekler alemi sende de var sendeki melekleri idrak edersen bendeki melekleri melekiyet mertebesini idrak edersem, dışarıdaki melekleri daha kolay anlayabilirim. Melek dediğimiz zaman, hayalimize kanatlı latif uçuşan kelebekler varlıklar gibi bir şeyler hayal ediyoruz kurguluyor-uz, tabi herkese göre bu anlayış ayrıdır. 

Meleklerin kanatlarından bahsederken kanatlar onların yönleridir diye ifade ediliyor. Yani faaliyet yönleridir. İşte miraç gecesi Aleyhissalatü Vesselam Efendimizin 600 kanadıyla Cebrail Aleyhisselamı görmesi cenahının yani yönlerinin çok olmasından sebepledir diye bahsedilir. Yani çok yönlü görevi olduğundan bu görevler de . kanat olarak belirtilir diye ifade edilmelidir. 600 kanattan murat, ön arka sağ sol ve üst olmak üzere 6 yöndür. Meleklerin birçoğu değişik işlerde kullanılan değişik varlıklardır. Aslında hemen var edilip sonra hemen ölen melekler vardır, yani görevini bitiriyor görevini yapıyor ölüyor.

Mesela bir damla su tanesini gökyüzünden melek yere indiriyor damla yere indikten sonra işi bitiyor o melek ölüyor. Efendimize sormuşlar meleklerin mevti/ölümü nasıl olur tabi bu anlık melekler için değil yukarıda görevli ibadet melekleri için “inkıta-yı zikir/zikirlerinin bitmesi” diye belirtmiş efendimiz çünkü görülmediğinden onlar nasıl bilinecek zikirleri kesildiği zaman o meleğin ölmüş olduğu bildiriliyor. Tabi onların süreleri ömürleri bizler gibi değil daha çok uzun değişik görevleri var. Aslında melek kuvvet demek kudret-i ilahiyyede bir kuvvetle ortaya çıkacağından Cenab-ı Hakkın kudret sıfatının zuhur mahallerinin aldığı isim melek diye ifade ediliyor. Yani kuvvet diye bir de kuvvet ve kudret diye belirtilen kuvvet melek kudret diye belirtilen de sultan. İşte insanda sultani güç var ilahi kuvvet var. İlahi güç var meleklerde kuvvet var sadece melek kuvvet, sultan da güç demek işte onun için sadece demek ite onun için Adem Aleyhisselama o kuvvetler güce yani ilahi güce secde etmiş oldular. Tabi konular birbirine bağlı. Meleğin lügat manası, “kuvvet ve şiddet”tir. 

Enfal suresindeki “elfü minel melaiketi mürdifin” biz diyor Bedir’de peygamberimizin duası üzerine 1000 tane melekle yardım ettik” Rabbül Alemin rakam koyuyor yani siz kuvvet dediniz kuvvet dediğiniz zaman kuvvetin peşine bir de şiddet ekler. 

Dinleyici: 1000 melek 1000 kuvvet nasıl yani? Melek cidden bir potansiyel midir yoksa bir Allahın yaratmış olduğu varlık mıdır? Yani şimdi sizin ifadenizden ben sadece bir kuvvet olarak aldım, herhangi bir varlık değil orada da rakam ve ayetin gelişi nasıl yorumlanır? Bir kuvvetin ortaya çıkması için bir surete ihtiyacı vardır, onlar da latif suretlerdir.

Bir motordaki enerjide melek bir kuvvet manasında bir kuvvetle harekete geçiyor hareketle de fiiller ortaya çıkıyor. Şimdi bu dediğiniz doğru bazı yerlerde sadece şekilsiz ve siluetsiz Allah’ın tesiri oraya kuvveti, yani meleği orada kuvvet olarak geçişli olarak vazife yapıyor. Ama bu bahsettiğimiz yerlerde de bazı kimlikler kazanıyor onlar şekillenerek faaliyet gösteriyorlar. Uçakta da öyle, mesela bir uçak şekillenmiştir uçmaya uygun bir şekilde o da bir melektir kuvvettir, yani insanoğlu o meleği halk ediyor yapısını yaratma manasında değil, yani bazı ekipmanları alıyor birleştiriyor bir kuvvet elde ediyor uçmaya yarayan bir kuvvet elde ediyor. Deniz için de bir melek yapıyor, bu kuvvet o da denizde gitmeye yarayandır, bunların hepsi kuvvet ama görev yaptığı yerlere göre şekillenebilen melekler her şekle giriyor diye belirtiliyor kitaplarda biliyorsunuz o 1000 tane kadar hatta 2000’de yedekte vardı diye zannediyorum, ayetin arkasından geliyor. Orada o meleklerden kasıt savaş için geldiklerinden asker suretli melekler olması uygun düşünceye geliyor er şeklinde yani savaşa geliyorlar çünkü yedekte duruyorlar. İnsanın meleklerden üstün bir güç olması sultan olması insana verilen bir de ruh-ı sultani diye bir ruhtan bahsedilir. 

İnsana has olan diğer varlıklarda bu ruh-ı sultani yoktur. Bu ruh-ı sultaninin diğer ismi “ve nefahtü fi min ruhi” yani o insana güç veren kimlik veren kalite veren değer veren o ruhiyle ancak olmuş oluyor, içindeki ruhla olmuş oluyor ve o içindeki ruhun faaliyeti en güzel şekilde yapabilecek ekipmanı beden olarak verilmiş oluyor. Bakın et kemik hücre yapısı hayvanlardakiyle aynı bizdekiler ama bizim kuruluş sistemimiz iki ayak üzerine yürüyebilmemiz çok büyük bir yarar sağlıyor lîsanınız konuşmamız daha latif bir şekilde halk edilmemiz o hayvanlardan meleklerden üstün bir vasıf kazandırıyor. İşte bu da Allahın melek vasfının üstünde insana bir güç vermesi meleklerde kuvvet var sadece şimdi bakın kuvvetin kullanılması için evvela gücün olması lazım. Güç kuvvetten meydana geliyor yani aslı yapılan işin aslı güç. O gücün çıkış yönleri yahut özellikleri de kuvvet/melek ismini alıyor.

Dinleyici: Bunların hepsi beyinde mi . ?

Birey olarak düşünürseniz akla bağlı tabi aklı külle bağlı yani kişinin zatına bağlı. Tabi hayvanlarda böyle bir “venefahtü” hükmü olmadığından bundan bir daha yukarıda olan seviyelere de ulaşmaları mümkün olmuyor. Kapı yok çünkü hazırlanışları yere paralel olarak yere bağlı olarak ama insan ayaklarıyla yere başıyla göğe bağlı olarak hareket ediyor. Bakın . yani miracı var. Hayvanlar böyle olduğundan yere bağlı ama diyeceğiz ki iki ayaklı hayvanlarda var ayrı. Ama onlar hep karşıya bakıyorlar yukarıya bakan yok. Yalnız bazıları su içerken yukarıya bakıyor. Cenab-ı Hakk selamet versin hepimize inşaallah. Buraya geldik o zaman biraz yukarıya doğru çıkalım da bu konu tamamlanmış olsun. Şimdi Cenab-ı Hakk Adem Aleyhisselamın şahsında evvela onda tahakkuk etmek üzere her birerlerimizde bu hükmü geçerli cari kıldı, neydi “venefahtü fi min ruhi” bu hepimizde var hiç korkmayalım. Adem Aleyhisselamdan Adem babamızdan ayrı eksik bir tarafımız yoktur. Hiçbir varlıktan eksik tarafımız yoktur. Yeter ki biz kendimizdeki iradi gücü ortaya çıkaralım, bütün mahlukat insanın emrine verildi. O korktuğumuz varlıklardan mahluklardan gaybî dediğimiz mahluklardan kimse korkmasın insana gerçek manada kendini bilen insan, onların hiçbirinin kıyamete kadar yaşasa hiçbir zararı olmaz tesiri olmaz yapamazlar çünkü. Yapsalar bile o kader hükmü içerisindedir imtihan içindir geçici olur.

Ama genelde kimseye gaybda dediğimiz o varlıklar bir tesir yapamazlar. Neden çünkü bizde güç var onlarda kuvvet var sadece. Bizde dört unsurun artı oluşumları var yani artı değerleri var onlarda bir unsur var sadece biz dörtte üç onlardan ilerideyiz. Kim kötülük yapabilir ileride olur tabi dörtte üç farklı olan. Onlar sadece bir unsurdan hız almaktalar ama biz hem onların unsurundan hem de ayrıca ekstradan dört unsurdan hayat almaktayız. Mümkün mü dörde karşı yani üçe karşı bir diyelim durması değil ama biz o üçü dördü yerli yerince kullanamazsak yarım da gelse bizi alt eder, işte eksiğimiz burası kendimizi tanıyamamamız ve gerçek değerimizi bilemeyip asaletimizi kullanamamaktan hayal ve vehme dalarak acze düşmekteyiz. 

Cenab-ı Hakk hiçbir mahlukuna lütfetmediği bir güzelliği Adem babamız vasıtasıyla insanoğluna yani bizlere lütfetti. O da “ve nefahtü fi min ruhi” bunun ne olduğunu evliyaullah hazeratı ifade ederler iken bakın ruhu azam Allahın ruhu ve ruhul Kudüs ondan zuhur etmiş bir ruh. Ruh dediğimiz hem böyle bir siluet değil bütün alemleri kaplamış olan sonsuz bir ruh bir güç yani bir enerji. İşte bu iki ruh uluhiyet mertebesinin ruhu olmakla birlikte ruhul kudüsten tecelli eden “ve nefahtü fi min ruhi” ilahi ruhun beşeriyete dönük yüzü diye ifade ediliyor. Yani ruhu külli ruhu azamın yahut ruhul kudsün mahluka dönük yüzü olarak tabir ediliyor “ve nefahtü fi min ruhi.” Yani aslı ruhul kudüs ama zuhuru mahluka dönük ve nefahtü çünkü Cenab-ı Hakk kendi diyor ki bu işi ben yaptım. “Ve nefahtü fi min ruhi” işte bu da zati ayetlerden bir ayettir. Cenab-ı Hakk birebir aracısız Peygamber Efendimize dahi uğramadan öylece diyelim doğrudan doğruya bu işi ben yaptım diyor. Yani bir genel müdürün yahut bir reisi cumhurun bu işi ben yaptım demesi gibi. Bakanlar kurulunu başbakanı genel müdürleri kullanmadan doğrudan doğruya hususi işten bahsediyor. Bu lütuf mahlukatın hiçbirine yapılmış değildir. Onun için ekmelu mahlukat ve, “ve kerramna benî ademe” tacının ifadesi yani biz ademi mükemmel olarak halk ettik bu bir taçtır diyor evliyaullah. 

Cenab-ı Hakkın ademe taktığı bir taçtır bu diyor. Birisi de demiş evliyanın dört tane tacı vardır. “hesti tacı arifan ender cihan escarı terk, terki dünya tersi hesti terki terk.” Ariflerin bu alemde dört tacı vardır, bunlar, “terki dünya terki ukba, kendini terk, terk ettiğini de terktir. Cenab-ı Hakk diyor ki “kerramna beni Ademe” “ben Ademi mükerrem halk ettim” diyor. Evliyaullah da diyor bu alemde insanın dört tane tacı vardır, padişahların birer tacı vardır da insanın dört tacı vardır, bunun biri terki dünya yani dünyayı terk etmekle ikincisi ahireti terk etmekle üçüncüsü hesti varlığı terk etmekle dördüncüsü de terki de terk etmekle bu taclar başına takılır. Terki terk ne demek? Şimdi verdik 100 lira 500 lira neyse birisine yardım ettik ibadet ettik namaz kıldık bazı şeyler yaptık ama aklımızda daha hala ben şuraya şunu vermiştim buraya bunu vermiştim o daha onu terk etmemiştir.

Dinleyici: Düşünceyi terk etmemiş.

Düşünceyi cepten terk etmiş de düşünceden terk edememiş. Terki de terk yani ben şöyle yaptım böyle yaptım bunların hepsini terk etmesi hiç salt sıfır kalması ve bir şey beklememesi ayrıca yaptıklarından tabi bu da değişik bir izah tac deyince aklıma geldi. Hatırımızda bulunsun. İşte Cenab-ı Hakk “ve nefahtü fi min ruhi” hakikatiyle ademiyet mertebesinden bakın mühim olan burası museviyet mertebesine kadar bu ruh kemalatı içerisinde insanlığın gelişimini sağlıyor. Genelde öyle olduğu bireyde böyle yani “ve nefahtü fi min ruhi” hakikatiyle kişi museviyet tenzih mertebesine kadar yükselebiliyor. 

06-Ka-Namazı-.MP3

13. CD | 6. Sohbet

GÜNLÜK NAMAZLARI NASIL KAZAYA ÇEVİRİRİZ 

Evet bugün 11.05.2006 Perşembe günü yine neredeyiz Eşrefpaşa’da Sema Hanımların evindeyiz. Sorularımız vardı kaldığımız yerden devam edelim. Bu sorunun bir tanesi günlük namazlarımızı kazaya nasıl çeviririz. Günlük namazlarımızın sünnetlerini kazaya nasıl çevirebiliriz? Bu gerçekten güzel bir hadise güzel bir kullanış ve tatbikat şeklidir. Her birerlerimizin az da olsa, bir miktar kazaya kalmış namazlarımız vardır. Evvela kişi bunun yaklaşık olarak bir hesabını yapması lazımdır. Mesela diyelim ki bir kimse şu anda 40 yaşında 50 yaşında 30 yaşında namaza başladı. 10 sene 20 sene yahut üç sene beş sene neyse kaza namazı var. 

Evvela bunun hesabını yapalım. Eğer aha evvelden kaza namazı kılmışsa yaklaşık olarak ne kadar kıldığını tahmini olarak, bunlar olacak yani milimetresi milimetresine adedi adedine göre hesaplamak çok zor olur, gerçi bunlar hesapları karşımıza çıkacak çünkü hepsi tutuluyor, onlar amel defterlerimize hepsi yazılıyor, işte o defterler elimize verilecek. Bakacağız namaz tarafı boş, oruç tarafı yarım, işte şu tarafı bu kadar bu tarafı bu kadar, işte orada hepimize Allah selamet versin. En azından daha önümüzde bizim imkanımız var yani hayattayız. En büyük şansımız o bakın bugün hayattayız. 

Gelecekler daha yok dünyada, onların sorunları da yok. Geçmişler ne yapmışsa yapmışlar bitmiş, yapacak bir şeyleri yok, ama şu anda yeryüzünde yaşayan insanlar bütün insanların en şanslılarıdır, çünkü eksikliklerimizi tamamlama imkanımız vardır. İşte bu namazın da istifadeli kılınması tamamlamaya gayret gösterilmesi lâzımdır, biz gayret gösterelim de eksikleri varsa Cenab-ı Hakk da artık onları affeder ümidindeyiz. Çünkü rahmeti gadabını geçmiştir. Şimdi sabah namazından başlayalım hesaplarımızı yaptıktan sonra bir yere kaydedelim şu kadar vardır diye. Çünkü o hesaba göre bunlara devam edeceğiz. 

Sabah namazını olduğu gibi kılıyoruz sabah namazını vaktini biliyorsun ne zaman kılınıyor evvela iki rekat sünneti sonra farzı kılınıyor sabah namazının farzı kılındıktan sonra da başka namaz yoktur, güneş kuşluk vakti iki mızrak boyu çıkıncaya kadar yoktur. 

Öğlen namazı geliyor öğlen namazının dört rekat ilk sünneti, sünneti müekkede olduğundan te’kidli kuvvetli sünnet olduğundan terk etmiyoruz, bazıları onu terk ediyorlar kaza yerine de söylüyorlar da terk edilmemesi daha uygun olur, netice gene aynı sayıya çıkıyor. Evvelâ ilk dört rekat sünnetini kılıyoruz, farzını vaktin farzı olarak kılıyoruz, son iki rekat sünnetine iki rekat ilave ediyoruz tahiyyatta selam vermeden kalkıp dört rekat oluyor. 

Çünkü efendimiz zaman zaman iki de kılmış dört de kılmış hem o sünnet de yerine gelmiş oluyor. İşte o iki rekata vakit namazının o vaktin kazası olarak en son kazaya kalmış öğlen namazının kazası diye niyet ediyoruz veya ilk kalmış diye hangisini söylerseniz olur. 

En son kazaya kalmış olarak öğlen namazının veya en önce kalmış diye ikisi de aynı şeye geliyor, biri arkadan eksiltiyor biri önden eksiltiyor aynı şey. Öğlen namazının son iki rek’atine iki rekat ilave etmek suretiyle bir günün öğleninin farzını kaza etmiş oluyoruz. O zaman ne oluyor iki gün yani bir vaktin namazı kılınmış oluyor, farzı bir de kazanın farzı kılınmış oluyor. Sorun yok değil mi iki rek’at ilave ediyoruz yalnız öğlenin son sünnetine 12 rek’at kılmış oluyoruz. (4-4-4=12) İkindi namazının ilk sünnetini, yani öndeki sünnetini başka sünneti yok zaten, öndeki sünnetini terk edebiliyoruz çünkü o gayri müekkede terk edilebilir sünnetlerden. Hz. Peygamber (s.a.v.) birçok zaman az da olsa terk etmiş. Onun yerine, “niyet ettim en son kazaya kalmış ikindi namazının farzına” diye niyet ediyoruz önce evvela kaza kılıyoruz ama bu ters oluyor, evvela vaktin farzı kılınması lazım diyorlar, kaza edadan sonra kılınması lazım, işte ömrü yetmezse kişinin vaktin namazını hiç olmazsa kılmış olur diyorlar. O da ayrı bir fıkhi konu, ama burada önde sünnet kılındığı için mecburen o farzın önünde bir namaz var o namazı da işte öyle farza diye niyet ediyoruz, kazaya diye “ikindi namazının kazasına niyet ettim,” en önce veya en sonda. Sonra da vaktin farzını eda ederek ikindi de, bir eda bir kaza olarak kılınmış oluyor. Yani bir kaza daha ödenmiş oluyor. 

Akşam namazına geldiğimiz zaman, onun farzı zaten önde oluyor arkadan kılınan iki rekat namazda “niyet ettim en son kazaya kalmış akşam namazının farzına” diye niyet ediyoruz. Farzı kıldıktan sonra tekrar farzına niyet ediyoruz iki rekatta tahiyyatta oturup selam vermeden kalkıyoruz bir rekat daha ilâve ederek,, aynı akşam namazı gibi kılıyoruz tahiyyatta oturup selam veriyoruz, tesbihi vakti olan çeker olmayan çekmez neyse onu kılınca ne oldu şimdi onun da edası edilmiş oldu. Yani bir eda bir kaza yapılmış oldu bir rekat ilave ile. 

Yani öğlen namazının son rekatına iki rekat ilave akşam namazının iki rekatına bir rekat ilave yani bütün günde üç rekat ilave ile bir günlük kaza namazı kılmış kazanmış oluyoruz. 

Yatsıya gelince. Yatsının da önünde ön sünneti var “o ön sünneti en son kazaya kalmış yatsı namazının farzına” diye niyet ediyoruz. Arkadan kendi o günün farz namazını yatsıyı kılıyoruz. Arkadan, kalan iki rekatta hani sabah namazının kazasını kılamadık ya ona niyet ediyoruz. “En son kazaya kalmış sabah namazına” veya en önce kazaya kalmış sabah namazının farzına diye yatsıda kılıyoruz. Ne oldu bir rekat yatsının kazası bir kendi edası bir de sabah namazının kazası bakın üç vakit namaz kılmış oluyoruz. Vitiri zaten vitir olarak kılıyoruz. Bazı imamlar vitrin de kazasının gerektiğini söylerler dileyen kılabilir kılmakta mahsur yoktur, ama ben vitrin kazasını yapamıyorum. Neden derseniz fıkhî manada yapılabilir şeriat mertebesinde yaşıyorsa bir kimse bunu yapabilir ama hakikat mertebesinde yaşayan kimsenin vitri kaza etmesi mümkün değildir. 

Dinleyici: Yapamıyor zaten. 

Yapamaz mümkün değil. Sisteme uygun değil. İsmi üstünde vitir tek kılındı, kılındı kılınmadı bitti ikincisi yok yani tekrarı yok. Şimdi bakın bir namazın şurası da fıkhî bir meseledir mühim bir mesele, bir namazın kazaya dönüşmesi için kaza olması için, üstünden mutlak manada bir vaktin geçmesi gerektir, çünkü başka türlü kaza olmaz. Yani akşamın kazası yatsıya kadar olan süre dolacak. Hatta bakın yatsı ezanı okunmuş olsa bile aradan 15 dakika geçmiş olsa bile bir kavle göre akşam namazı kılınır. Kazasız kılınır hem de normal olarak kılınır, ama adet hükmünde değildir karışmasın kafamız. Neden? Çünkü namazların bir ana başlangıç noktası vardır bir kemal başlangıç noktası vardır. İşte evvelce diğer başlangıç noktasına göre namazlar kılınıyormuş. Şimdi ön başlangıca göre almışlar. Diyanettekiler bunu söylüyorlar. Şu demek ezan-ı Muhammedi bir vakte okunduğu zaman ihtiyat-i zaman girmiş oluyor. Ama bu ihtiyati süre 15 dakika daha devam ediyor. Yani şu anda günümüzde okunan ezanlar 15 dakika sonra okunsa aynı şey yine olmakta 15 dakikalık bir süre var o arada. 

Ramazan’da olduğu gibi ramazan ayında da okunuyor . 

Alınabiliyor işte bu hükme göre alınıyor yahut uzatıyorlar geriye doğru alıyorlar. Yani içimize bir şüphe kalmasın, şimdi ezan okunmaya az kaldı, kazaya kalmasın diye koşuşturuyoruz, namaza durduk birçok kavle bir rekat dahi kılmış olsa kişi ezan okunsun okunuyorken de bitirsin o namaz kazaya kalmıyor, eda hükmüne giriyor. Hatta bakın şunu diyorum ezan okunsun aradan 10 dakika geçsin gene akşam namazını kılın gene hüküm hakiki hüküm sahih yerine gelmiş oluyor. Kazaya kalmamış oluyor. O daha bir başka hukuk da Hz Peygamberden iki tane kavil gelmiş namazın başlamaları itibariyle. Mesela ikindi namazına diyor ki ilk başlangıç noktası güneş iki misli olduğu zaman iki misli derken bir misli uzadığı zaman bir tanesi o varlığın kendi gölgesi bir de ikindi gölgesi yani normal bir gölge olduğu zaman ikindi olmuyor. Yani bu varlık iki misli uzamış olduğunda girmiş diyor ama, diğer bir kavle göre iki buçuk misli diyor. Yani burada hareket payı var ama genelde ilk girilen zamanı diyanet kabul ettiği için, biz onu uyguluyoruz. Geneli öyle uyguluyor diye bizde öyle uyguluyoruz. Yan her vaktin ezan okunmuş olsa bile 15 dakikalık bir şey hareket zamanı var ama biz nezaketen ezan okundu artık kazaya geçmiş diye yapmıyoruz ama en azından şöyle bilelim namaza başlamışsak ezan okunmuşsa bozmayalım o namazımız tamamdır hak kazanmıştır Dinleyici: Peki önce kılınabilir mi hocam?

-Nasıl? 

NAMAZI CEM ETME

Dinleyici: Diyelim ki işimiz var ezan okunmadı öğle ezanını önceden kılabilir miyiz? 

İşte o demin hanımın dediği gibi Arafat’ta da öyle yapıyorlar öğlenle ikindiyi birleştiriyorlar sabahla yatsıyı da birleştiriyorlar. Akşamla yatsıyı birleştiriyorlar ikindiyle öğleni birleştiriyorlar. 

Dinleyici: Orada amaç farklı orada bir ibadet için yapılıyor burada yapılabilir mi?

Ama öyle yapılıyor da o da çaresizlik varsa Cenab-ı Hakk hepsini yerine getirir kabul eder, yani çaresizlik varsa samimiyet varsa ve de gidileceği yerde daha çok tehlike varsa, onun için az tehlikeye yönelmek daha mantıklı olur. Yani çok olan tehlikeden az tehlikeye, yani diyelim ki hiç kılınmazsa sıfır not olacak, imtihana girmemiş çocuklar gibi, ama eksik de girse yarım da girse yine üç puan beş puan bir şey alacaktır, o şekilde yapmakta yarar vardır. Ama bunun istismar edilmemesi lazımdır, yani çaresizlik içerisinde ona zaten Cenab-ı Hakk bir şey demez. 

Dinleyici: Mesela bir yola gidecekler .

Tabi yola gidilecek olmayacak bakın şunu da belirteyim başkalarını rahatsız edecek şekilde ben ibadetimi yapayım, diye kimseyi zora sokmayalım. Mesela bazı insanlar evinde namaz kıldırmak istemez, modern insanlar küçük görürler hakir görürler ne kendimizi küçük düşürelim ne dinimizi bünyemizde küçük düşürelim bilhassa orası çok mühim. Yapılan eleştiriler bize gelsin zararı yok, bize gelsin ama bizim şahsımızda dinimize zarar getirmeyelim. Mübalağa etmeyelim ne giyinişimizde ne hareketlerimizde ne diğer hareketlerimizde, baktıkları zaman Müslümanlar böyleymiş bak ne tertipli güzel insanlarmış desinler bize. Canım işte bu Müslüman mı yakası bir tarafta paçası bir tarafta yobazlar gibi dedirtmeyelim kendimize. Onun için yeri geldiğinde dinimizi tam manasıyla müsait olduğu zamanda tatbik etmesini bilelim ama yeri geldiğinde esneklik yapmasını da bilelim. Mantıkla çalışalım sadece fiziki manada bir çalışmakla değil. Gideriz bazı yere uygun değildir ev hali uygun değildir yol hali uygun değildir Cenab-ı Hakk asmayacak ya bizi Allah etmesin niye assın ki.? 

Dinleyici: Eşarp bulamayanlar var seccade veremeyenler var. 

İşte onu diyorum ev sahibini de sıkıntıya sokmayalım evimize gideriz kaza yaparız ne yapalım. Yalnız bunu adet haline getirmeyelim, nefsimizin alışkanlığı haline getirmeyelim, çaresizlikten bakın dinde iki kelime vardır biri ruhsat biri azimet. Azimeti her zaman tatbik etmek bizim lehimize yani zor olanı tatbik etmek, ama ruhsat da verilmiş bu ruhsatı da yerinde kullanmak hakkına sahibiz. Dinin sahibi vermiş bu ruhsatı. 

-Elhamdülillah. 

-Yok ki dinde zorlama yok, zorluk da yok. 

Dinleyici: Hocam ben kaza yapmak yerine, o evden çıkıyorum, mesela kılınmayacaksa caminin önünden geçiyorum, camiye girip kılıyorum.

Uyarsa girip çıkarsınız girip kılarsınız her camide müsait değil. Olduğu kadar yani sistem bu ne taşlayacağız herhangi birini sen eksik yaptın şunu yaptın diye, başlıyor kardeşimiz büyüğümüz küçüğümüz 15 gün namaz kılıyor. Başlıyor hava atmaya bir ay iki ay sen daha başlamadın mı namaza kılmıyor musun namaz? Sana ne kardeşim kılmışsın bir aylık iki aylık namaz, senin namazın başkasının değil. İşte 15 gün ben büyük iş yapıyorum, hadi sende iyi niyetten ama aslında nefsi yapıyor, nefsaniyet yapıyor farkında değil. Tabi biz onları küçük görmüyoruz, değişik fikir olsun diye söyledim. Herkesin faaliyeti kendini ilgilendirir. Başkalarının ne yaptığını eleştirirken kişi kendini kaybeder, kendi vaktini zayi eder. Biz kendimizin eksikliğini aramaya bulmaya çalışalım bir sürü eksikliğimiz var. 

Dinleyici: Hocam şimdi buraya gelmek için beş dakika vardı sohbeti kaçırır mıyım diye ben arkadaşlar da bende kılalım dedim beş dakika var olmaz öyle şeyler dedi de ondan dedim.

15 dakika vardı. Beş dakika vardı.

Var, var bir dakika bile kalsa o günün geçmemiştir, daha hiç endişe yapmayın içinizde vesvese yapmayın, geçti de kaldı da yok böyle sıkışık zamanlarda sıkıntı yapmayın. Şimdi aslında zaman diye bir şey yok ortada, bunların hepsi izafi. Şimdi şurada bir dünya var, veya etrafında güneş dönüyor, gölgeler oluyor ikindi akşam diyoruz biz buna, neden oluyor bu. Akşam diye asılda bir şey yok, sabah diye de bir şey yok. Çık 100 kilometre yukarıya çıkalım bakalım güneşle karşı karşıya kaldık, sabah nerede akşam nerede. İzafi yani bunların hepsi geçici hükümlerdir, dünyaya ait hükümler dünyada yaşadığımız sürece gecenin tesirindeyiz, tabi gündüzün de tesirindeyiz, ama buranın sistemi böyle. Nereye gidelim Utarit’e gidelim aya gidelim orada saatler başka aylar günler başka süreler başka. Hangisine göre?

Dinleyici: Bunları bildiğimiz iyi oldu geçen gün eşim yatsı namazını bitirdi kıldı ezan Allahuekber diye yeni başladı hoca. Dedim ayyy dedim baştan kıldı yazık. Bunu önce dinlemiş olsaydık. 

Kazalarına geçmiş olur zayi olmaz inşaallah. Yani öyle ufak tefek şeylerle gönlümüzü karartmayalım, yahut ibadeti müşkülata sokmayalım, bize bu fiili meseleler değil, batıni meselelerin üstünde daha dikkatli durmamız bize çok şey kazandıracaktır. İlmi konuları beynimizi gönlümüzü daha genişleterek açarak hayata başlamamız bize çok şeyler kazandıracaktır. Bunlar da lazım bunlar alt yapıdır, bunlarsız olmaz ama din sadece bunlar değildir, fıkıh ilmi dinin tamamı değil alt yapısıdır, ama bu alt yapısı çocuklar ilkokula gitmeden yukarılara gidemezler. İlkokulda öğrendiklerini bir ömür boyu kullanırlar. İlkokulda harfleri kullanıyor, rakamları kullanıyor değil mi? üniversitede bunları kullanıyor. Üniversiteye geçti diye harfleri rakamları, ben ne yapayım onlar küçük okulda kaldı diyemiyor. 

Ama nesini öğreniyor onun daha gelişmişini ama alfabeyi öğrenmeden yukarıya çıkamıyor, kerrat cetvelini öğrenmeden hesap yapamıyor. Hani bazıları der biz hakla hak olduk, artık namaz neyimize. Bunlar çok yanlış düşüncelerdir. Namazsız din olmaz dini direğidir, yalnız her mertebedeki namazın hakikatini idrak ederek yaşamamız gerekiyor. Şeriat mertebesinde namazın özelliği başka tarikatta başka marifette, başka hakikatte başka namaz kalkmıyor hiçbir yerde. Namazın kalkması değişmesi manasına anlayışın değişmesi manasına gider. Öyle olmazsa namaz müminin miracı nasıl olacak ki? Demek ki namaz miraca çıkarıcı bir vasıta yahut bir ilim, yahut bir sistem ama işte gittik, baktık kimse namazda çıkmamış, çıkmamışsa onun sorunu. Namazın suretini öğrenmiş sadece sıretini öğrenmemiş, içini ne olduğunu öğrenmemiş. Allahu ekber dediği zaman kimin huzurunda nerede olduğunun farkında olmamış, ama öyle de veya böyle olsun, namazı kılsın da kişi en azından fiziki sorumluğundan kurtulmuş olur. 

Dinleyici: Bir şey daha mesela ben yarın yolculuğa çıkacağım, namaz vakti giriyor arabada kıble yok yani nasıl gidiyorsa o yönde namaz kılmak lazımdır. Çünkü “nereye dönerseniz Hakkın vechi oradadır” (2/115) hükmü açıktır. Ancak mazeret ve çaresizlik geçtikten sonra hüküm mutlak kıbleye dönmektir.

Öyle tabi herkesin içinde yana dönün bu tarafa dönün denecek hal yoktur, dikkat çekmeyecek şekilde kılınır tabi. Zaten namazı insanın aklı kılar gönlü kılar, vücudu da sadece onun hareketlerini yapar. Yani namazı akıl kılar gönül muhabbetle kılar. Şimdi kaza olması için bir namazın üzerinden vakit geçmesi lazım dedik. Bizim beş vakit namazımız var farz olan altı vakit namazımız yok, eğer salat-i vitrin kaza olması mutlak manada gerekseydi, altı vakit namaz derdi Efendimiz. Ona bir vakit tahsis edilmesi lazım gelirdi. Yani kaza olması için vakti lazım evvela bu mühim. Şimdi bakın Cuma namazı farz değil mi? Farz. Kazası var mı? 

Dinleyici: Yok.

Farz olduğu halde kazasını yapamıyoruz. Neden? Çünkü kendine ait vakti yok. Cuma namazını o günkü öğlen namazı yerine kılıyoruz, öğlen namazı vaktinde vekaleten öğlen namazına vekaleten Cuma namazı kılınır, gelemeyenler yine öğlen namazını kılıyorlar. Farz olduğu halde kaza değil bakın ona dikkat çekmek istiyorum. Ama vitir namazı birisi sünnet birisi müstehap birisi vacip üç rekat. Farz yok vacip sadece vacibin kazası yok ki zaten. Tabi yapılırsa iyi olur vacipler kazası yok diye vacipleri terk etmek mümkün değil. Farzdan sonra en güçlü hükümdür, ama yapılmadığı zaman kalıyor öyle hiçbir vacip yapmadık, diye kazaya kalmıyor. Neyse bunlar da bir fıkhî konular da ben mesnedini söylemek istiyorum. Sonra ismi üstünde vitir namazında bir tekbir var ki karşılığı yok. Hani Allahu ekber diye vitir tekbiri var ya o bir tekbir bakın karşılığı yok bunun karşılığı yok kazası da yok. Teklik namazı zaten bunun tekrarı yok.

Hani kaza namazı bir günlük kaza namazı . 

Yok farz değil. Farz değil.

Dinleyici: Vitiri de kılıyorduk. 

Ama ben size yapmayın demem siz yaparsanız yaparsınız Dinleyici: Ama siz diyorsunuz bir, tek oluyor diyorsunuz şimdi onu açın. Tek tektir tekin ikincisi olmaz.

İşte ben mantığını söylüyorum. Neden yapılmaz diye, fıkıh alimlerinin bazıları yapılır diyor. İhtiyati söylüyorlar belki yapılırsa fena mı olur? Olmaz ayrı konu ama bazen bir şey yapmak bazı kimseler için de gereksiz olur doğru olmaz. Herkes için olmayabilir de bazen gereksiz olur. 

Bunu kendi kendinde hissetmesi lazımdır. 

Dinleyici: Hocam ayrıyeten bir günlük namaz farzda kıldığımız zaman vitir? 

Yok, yok aynı şey. Efendimiz buyuruyor ki, bir günde iki vitir olmaz zaten hadis-i şerifin bu yönü de vardır. 

Dinleyici: O zaman ne yapalım hocam yapmayalım mı? 

İşte onun yerine bir kaza akşam namazı kılarsınız onun yerine yani kılmak istiyorsanız ki, o yatsı namazında ilk sünneti herhangi bir yatsının kazası kendi farzı, edası günün edası son iki rekatta sabah namazının kazası, vitirde kendi günün vitri ile o günkü namazlarımız bitmiş olur. 

Sabah namazının sünnetini iki rekat kılacağız gene.

İki rekat. 

Gene kaza olarak kılacağız. 

Yok. yatsının son sünnetini iki rekat kılacağız ama en son kazaya kalmış sabah namazının farzına diye niyet edeceğiz. Gündüz meşakkati varmış bütün namazlarını geçiriyor sabah namazından tut yatsıya kadar geçiriyor ama ne yapılır. 

Geçer geçer. 

-Yatsı ezanı okunduktan sonra hepsini eda edebilir. 

Dinleyici: Tamam sünnetleriyle beraber mi? 

Evet sünnetleriyle sünnetin arkasından mesela sabahın farzını. 

İşte aynen sıradan bu sistemi uygularsa hem bir günlük namaz kılar hem bir günlük kaza yapmış olur. 

Ben bunu kasede çekeyim dileyen dinlesin. 

Aynen bunu ayrı, ayrı vakitlerde yapacağına yatsıdan sonra aynı sistemi birbirinin arkasından takip etmiş olur. 

Serbest kaldığı vakit, şimdi ben hastanede görevliyim hem de hastayım başım dönüyor. Hastalarında sorunları var. Bütün namazlarım geçiriyor. Allah namazımı da geçirdim başım fırıl, fırıl dönüyor. 

Yok, yok orada hakka hizmet ediyor zaten. Hastaya değil de hakka hizmet ediyor, zaten o hasta dediğinde de hakkın kendisi var, başka kimse yok ki. Halka hizmet hakka hizmettir demişler, o kadar açık biz halkız, kim bize hizmet ediyorsa bizim varlığımızda ki Hakka hizmet ediyordur. 

Dinleyici: iyi oldu size rastladık. 

Dinleyici: Hocam bu zahirde ben soru olarak sorayım da kardeşlerimizde yoruldu, sizde yoruldunuz, sonra başka bir günde açıklanabilir. Namazların ödenme şeriat mertebesinde . üstüne çıktığımız zaman tarikat mertebesi burada da. Bazen gevşeklik, bazen aşk şevk gelebiliyor. Yani bu gevşeklik geldiğinde yani zayıf olunduğu zamanda nasıl bir yöntem kendine bir yol bulmalı ki, burada biraz şevk kazansın. Hani guruba gidiyorlarsa bazen konuşuyoruz kardeşlerimizle, karşılıklı istişare ettiğimizde, çevrenin etkisiyle biraz sarsılıyor haliyle her şey geride kalıyor, her şey bırakılıyor. Yani bunun bir yolu yöntemi var mı? Bir reçetesi var mı, daha doğrusu? Nasıl yapabiliriz?

İşte reçetesi gayret. Gayreti elden bırakmamak azimeti elden bırakmamak lazımdır, yani kendini bilip nefsine mağlup olmaması lazım, olsa da çok kısa süreli ya o geçici süreleri atlatması lazım, ne kadar uzun sürerse o kadar geri gitmiş olur. Yol kaybetmiş olur o zamanda ilerlemesi daha gecikir Allah kolaylık versin kolay işler değil tabi. Bu işler sadece sevap kazanma niyetiyle yapılan işler değil, kendini tanıma niyetiyle, kendini tanımada nefis mücadelesi gerektiriyor. İşte şeriatla tarikat hakikat arasındaki fark bu kendi kendine kişinin kendiyle mücadele etmesi öz eleştiri yapması gerekiyor. 

-Hocam zaman zaman namaza duruyorsunuz o kadar içiniz dolu oluyor ki aklınız başka tarafa onu bile, bile yani onun yanlış olduğunu biliyorsunuz, mücadele veriyorsunuz. Duruyorum mesela namaza, Allahım ya rabbim ne olur şunu kafamdan çıkarmak istiyorum, diyorum yanlış bunu düşünmemem lazım, Fatihanın hemen yorumlarını sizin dediğiniz gibi hatırlamaya çalışıyorum, manalarını anlamaya çalışıyorum büyük bir mücadele veriliyor. 

İşte hep savaş onlar, mücadele bunlar tecrübe kazandırıyor, imtihan tecrübe kazandırıyor, güç kazandırıyor, koşucular hep koştukça koşuyor, koştukça açılıyor, niye yapıyorlar onu tekrar, tekrar. 

Dinleyici: Artımız mı eksiğimiz mi oluyor hocam? 

Yok bir şey olmaz, siz kılın da ne gelirse gelsin, öyle zararı yok. Zaten bakın şimdi işin aslı bir ömür boyu kılınan namazların hepsinin özü hakikati iki rekat namazda toplanıyor. Birisi fenafillah birisi makabillah. Bu kadar, işte bazen insan bunu kısa sürede daha az namazla elde eder. Bazen daha uzun sürede elde eder. Aradakilere bakılmaz artık.

Dinleyici: Hocam miraç namazımız var onlar kazaya geçer mi efendim?

Niyetlenirsiniz sabah namazına diye de aynı zamanda Dinleyici: Miraç namazına mı?

Miraç namazına hem miraç namazı hem kaza namazı sabah namazı diye olur inşaallah. 

Dinleyici: Kaza namazı sabah tek kılınır mı hocam farz sünnetsiz?

Kaza kılınır tabi niye kılınmasın, ama güneş çıktıktan sonra veya sabah namazından evvel kılınır farz evvel kılınır. Orada yasak kerahet zamanları var ya, sabah namazı güneş doğarken öğlende güneş tepedeyken akşam da batarken bu sürelerde namaz olmuyor ama çaresiz kalırsa insan belirli süreleri biraz daha sıkıştırabilir mesela ikindiye 20 dakika yarım saat kalıncaya kadar namaz kılmayın derler ama zorlanırsanız kılarsınız. Bu artık kişinin kendi gönlünde mutmain olması ile olacak şeylerdir. Bazı insan aynı şeyi kendine günah sayar, bazı insan aynı şeyi hafif günah sayar bazı insan aynı şeyi rabbim affeder der günah saymaz, ama aynı hali tekrar eder yapar mı? Yapmaz o manada demiyorum, yani herkesin kendine göre değerlendirmesi vardır, bu işleri hakikatleri faaliyetleri yaşantıları. Çok fazla bu teferruat ütünde hayal ve vehim şekliyle vesvese şekliyle durmamalı, bunları sıyırıp atmalı. Yaptım rabbim gafurur rahim inşallah bunları kabul eder, diye şüphemiz olmasın ondan iyi niyetle yapılan her şeyi kabul eder, Cenab-ı Hakk. Riya olmasın sadece Allah etmesin, yani beni gürsünler beni iyi kimse zannetsinler de bana şöyle böyle desinler gibilerde bu şekilde düşünmedikten sonra mesele kalmaz. 

O işte mesele o zaten. 

Allah rızası için. 

Gaye o olmalı zaten. Herhangi bir kimseler bana şöyle böyle desinler beni yüksek bilsinler işte veliye zannetsinler gibi bunların üzerinde hiç durulmasın. 

Bana deli desinler zaten. 

Başkalarının demesiyle ne fark eder ki zaten. Başka bir şey kaldı mı? 

Sabah namazındaki duaları anlatacaktınız sırasıyla mı okunacak. Bir o var. 

Bir de o vardı. Şimdi o elem tereden başladıktan sonra zaten sırayla gidiyor onlar en sona geldikten sonra namaz bitmemişse geriye dönmek hata oluyor. Çünkü mesela diyelim ki salat-i vitre geldik. Kul euzu birabbil felak kul euzu birabbinasiyi okuduk. Ama üçüncüsü geldi ne okuyacağız sınır bitmiş oluyor okunacak bir şey yok. O zaman geriden herhangi bir sure okumamız gerekiyor yanlış oluyor işte yanlış oluyor. 

Tekrar elemtereye döneceğiz başa Veya oraya veya biraz aynı sureyi daha önlerde okuyarak mesela tebbet yeda ebiyi iki defa okuyarak en sona kul euzu birabbinnasiyi getirmek şekliyle de oluyor.

Veya da ihlas suresini okuyalım. 

İhlas suresi şimdi şöyle kendisinden sonra bir sureyi okudunuz arada atlamak gerekiyor atlıyorsunuz bir iki üç dördüncü sureye geçmek gerekiyor sıra itibariyle. Yani bir sure okudunuz arada bir sure var üçüncü sureyi okuyamıyorsunuz. Yani şimdi şöyle diyelim ihlası okudunuz kul euzu birabbil felak okunması yerine kul euzu birabbinnasiyi okuyamıyorsunuz. Neden çünkü aradakinin hatırı kalıyor diyor beni niye atladı, arada bir tane vardı beni de okusaydı diyor, okuyanda o surenin hakkı kalıyor. Sure sonra soruyor ben niye atladın diye mahzun oluyor yani orada. Şimdi bak arada birini okudunuz birini okumadınız atladınız beni niye atladı diye çünkü her surenin bir kimliği var kendine göre, o mahzun kalıyor ya dördüncüyü okuyacaksınız yani iki tane o zaman o arkadaş bulduğu için kendine onu da atladı beni atladı demek atlanabiliyormuş. 

Dinleyici: Yani karışık okuyamayacağız. 

Tabi biraz sırasıyla okumakta yarar var. 

Dinleyici: Teşekkür ederiz.

Daha çok Elem neşrah leke inna enzelna tahiyyattan sonra da ihlası okuyorum ondan sonra kunut dualarını okuyorum. Yanlış mı doğru mu? 

Dinleyici: Ettehıyyatüden sonra ihlas? 

Ayağa kalktıktan sonra Dinleyici: Ayağa kalktıktan sonra vitirde mi? 

Salat-i vitirde. 

Olur onlar selam verdikten sonra namaz bitti. Sayı yeniden başlıyor yani eski okuduklarınız eskide kalmış oluyor onlar geçerli onlar da sıraya dahil olmuyor. Selam verdikten sonra o sıra bitmiş oluyor zaten. Yeni namaza başladığınızda yeni sıra başlıyor. 

Elem neşrah leke inna enzelna ondan sonra . ettehıyyatüyü okuyorum ondan sonra kalkıyorum tekrar Elham ondan sonra ihlas suresini okuyorum ondan sonra allahu ekber diyerek kunut duasını Tamam ihlas suresi sırada onlardan daha sonra en sona mı kalıyor ihlas. 

En sona kalıyor. 

Tamam öyle oluyor. Çünkü diğerlerinden sonra ihlas diğer surelerden sonra ihlas suresi. 

Dinleyici: Şimdi üç şey de bir arada sünnet vacip farz var mı içinde vitirde?

Farz yok. Vacip müstehap var. 

Müstehap en sondaki mi müstehap. Biri farz gibi kaldı . farz gibi geçti gibi 

O da olabilir ama bir tane vacip var diğerleri sünnet müstehap.

Bir rekatı peygamber efendimizin kıldığı sünnet Hz. Ebu Bekir Sıddık radıyallahu anha emanet eylediği müstehap Allahu Tealanın bir rekatı da vaciptir. 

Tamam işte o da vacip oluyor. Böyle de olabilir . 

Dinleyici: Bu arada da ayetler rastlanıyor farzda sünnette vacipte kılınıyor yani orada da bir şey olabilir mi? 

Tabi yok o sıra normal sıra kuran sırasına göre. Aslında orada daha başka şeyler de var ama şimdi hangi sırayı asıl alacağız da namaz içindeki sureleri sıralandıracağız? Nüzül sırasına göre mi Kuran sırasına göre mi? Nüzül sırasına göre tamamen değişik sıralama ama işte imamlarımız genelde kuran sıralamasına göre almışlar genel kanaat öyle tatbikat öyle bizde öyle diyelim. 

Genel baz alınır ölçüler vakitler aynı İşte birlik sağlansın diye Kuran sırasına göre yapıldı. 

Dinleyici: Duhan suresi hangisiydi. 

Arka arkaya gelen zorlukların kaynağı nedir diye onun işte değişik izahları olabilir. Mesela Cenab-ı Hakkın kazasıdır kaderidir diyebiliriz. Yani Cenab-ı Hakkın hükmüdür kazasıdır kaderidir diyebiliriz. Öyle de olabilir, demin de konuşulduğu gibi bunların bazıları için Cenab-ı Hakk lütufta bulunmak ister zorluklar verir. Bazıları da geçmişte bazı hatalarımız vardır onların kefareti olarak başımıza gelir, burada çekmiş oluruz burada ne çekersek geçer onların hepsi. 

Ahirettekiler biraz zor geçer böyle düşünebiliriz, yani illa bir kasıt aramaya gerek yoktur. Sonra şu şöyle etti de başıma bu geldi, bu böyle etti de başıma bu geldi, işte akrabam şöyle etti, annem babam böyle etti, diye bu suçlamalara girmeyelim. Çünkü bilelim ki her fiilin faili haktır. Bize isterse eş olarak gözüksün, isterse evlat olarak, isterse anne baba olarak gözüksün, o gözükenlerin hepsinin aslında özünde hakkın bir isminin zuhuru vardır. Bakalım bu kulum gerçekten samimi mi? Bu değerleri takip etmekte yoksa öylece bir merakından mı yapmakta gelmekte gibi. Sabit kadem midir değil midir onu tecrübe etmek için de bazı musibetler verir. 

Kişi zanneder ki kendi kendine, yani kendi hayatında dünyada en sıkıntılı insan benim zanneder. Herkes öyle zanneder. Yarabbi niye verdin bana bu kadar zoru diye, der ama herkes bunu hisseder. Herkesinki ayrı bir meşreptedir, ayrı bir değişiktir, kimseninki kimseye benzemez. Bizim bir komşu annemiz vardı karşımızda. Öyle derdi Şükriye komşu annemiz vardı rahmetlik oldu, biz daha gençtik o zamanlar. Oğlum derdi kızım derdi gelirdi, işte bazen otururduk “ne kadar fert o kadar dert” ne güzel bak onun için kimseninki kimseninkinden aşağı değil üstün de değil. Bazı ufak tefek ağırlıklar olsa da hepsi kişisine göre biraz değişse de hep aynıdır.

 Dinleyici: Her evde de oluyor yani.

Olmaz mı hayat bu onsuz olmaz dertsiz ev olmaz. Biz buna dert demeyelim de deva diyelim. Çünkü öyle dermiş şair “dert, dert derdim ben derdime derdim bana derman imiş” bakın derman olan şey dert olmaz ama o dermanı bize dert kendimize nefsimize dert yapıyoruz. Şuna benziyor bir yerimiz ağrıyor gittik doktora doktor bize ilaç verdi içeceksin bunu dedi ama ilaç acı. Şimdi o acı ilaç dert gibi geliyor değil mi içerken dert gibi zorlanıyoruz çocuklar nasıl ne şaklabanlıklar yapıyoruz bir parça ilaç içsin diye çocuklar torunlar. İşte o senin ilacın o devan dert dedin şey devan aslında. 

Musa Aleyhisselam zamanında bazı hikayeler belki tekrar oluyor ama herkes aynı cemaatte aynı kişiler olmadığı için tekrar anlatılmak gerekiyor bazı hadiseler. Çok zengin birisi varmış. Musa Aleyhisselamın kavmin de fakir insanlar zaten Mısır’dan çıkmışlar 40 sene sahralarda dolaşmışlar. Fazla bir yerde kalmadıkları için ekip biçme gibi yerleri de yok ne yapabiliyorlarsa fakir halk kalmış yani Beni İsrail. Zaten Mısır’da da hep köle yardımcı hizmetçi muamelesi görüyorlardı paraları da yoktu. Demişler ki bir gün ya Musa biz sana iman ettik seni kabul ettik Allah’a iman ettik bir türlü dertten yoksulluktan kurtulamadık. Bak işte falan kişi Allaha da inanmıyor seni de kabul etmiyor ama o kadar zengin ki diyor ne derdi var ne hastalığı var ne bir sıkıntısı var her şey dört başı mamur. 

Musa Aleyhisselam da düşünüyor hakikaten de öyle diyor. Dur rabbime sorayım bakayım akşama diyor. Neyse ibadetini günlük gecelik yaptıktan sonra, ibadetinde dua faslında yarabbi benim kavmim böyle, böyle dedi ne yapacağız yani ne cevap vereyim ben cevap veremedim diyor, onlara bu hadiseyi anlatıyorlar diyor. O zaman Cenab-ı Hakk diyor ki ya Musa ben ona öyle bir dert verdim ki o derdinin farkında değil. Yarabbi nasıl dert bu dört başı mamur yaşıyor. Ya Musa ona “dertsizlik derdi” verdim diyor. Bakın şimdi dört başı mamur olan bir kimse sağlığı zinde sıhhatli her şeyi yerinde olan bir kimse gaflet ehlidir. Bundan daha büyük de bir dert olmaz. İşte bundan büyük dert olmaz Neden? çünkü Rabbi unutturuyor, rabbi kendini unutturuyor. Elindekiyle hopluyor zıplıyor meşgul ediyor onu, yok oraya gittik buraya gittik, şunu ettik bunu ettik onu aldık bunu sattık, derken işte o meşguliyeti onun en büyük derdidir. Yani dünyaya bağlamış oluyor onu. İşte bu dert dediğimiz sıkıntıyı vermekle, Cenab-ı Hakk kişinin dünyaya olan bağlantısını kesiyor, mani oluyor yolunu açmıyor, dünyanın yolunu kapatıyor ve yaptığı hizmetleri de nakit olarak bugün elime dolar mark geçiyorsa da ahiretteki kitabına hepsini çek senet olarak yazıyor. Onlar inşallah karşımıza çıktığında iyi ki Rabbimiz bize böyle muamele etmiş diyeceğiz. 

Çünkü bunların hepsi geçiyor bugün geçiyor, ama yarın biraz zor geçecek. Yarınki günlerde uzun yarın günler de uzun, cehennem ehli yarabbi bizi öldür, öldür öldür diye isteyeceğiz istenilecek dua edilecek zebaniler diyecek ki yok ölüm bir seferdi size o da dünyada oldu, burada ölüm yok artık diyecekler, ebedi azap yahut ebedi lütuf. Hangisine talip olur insan burada, birkaç günlük zorlanmalar bize oyun gibi gelsin lütuf olduğunu bilelim, yani bize güzel gelsin. Ne kadar çok varsa o kadar çok lütuftur. İşte Hz. Musa’ya dediği gibi ona dertsizlik derdi verdim o da ümmetine anlatmış bunu onlar da mantıklı olmuşlar. Ehlullahtan birisi bir günler bakmış ki bir hafta üç gün beş gün 10 gün her şey yerli yerince sağlık yerinde üç beş yiyeceği var neyse başlamış dövünmeye eyvah rabbim beni unuttu demiş. 

Unuttu rabbim beni demiş. Neden? Derdi yok çünkü. Cenab-ı Hakk bir kimseye öyle bir ızdırap dert gibi bir şey verdi mi bakın onunla ilgileniyor demektir. Neden? Aman yarabbi diyoruz çünkü o derdimizin sebebiyle aman yarabbi diyoruz. Hiçbir şeye ihtiyacı olmayan her şeyi rahat olan aman der mi? Demez. İşte bir bakıma batının hali öyle her şeyleri var Allaha ihtiyaçları yok ki, aman diyecek halleri yok. Doğuya gelelim hep fakiriz hep fakir kimseler ellerimiz açılıyor neden? Bizde zengin olsak canım boş ver Allah mı peygamber mi,? karnı doymuş sırtı pek karnı tok derler hani ihtiyacı yok ki bir şeye. İşte bu türlü ufak tefek iğneler bizi rabbimize dönmeye sevk eder. Bundan büyük de lütuf olmaz. İşte bize zahmet gibi görünen şeyler rahmettir zaten. Mehmet’in dediği gibi zahmetle rahmeti gözümüzün önüne getirelim şöyle bir kağıda yazacağım ama herkesin elinde kağıt yok baştaki harflerini çekelim kenara z ile r yı arkada Ahmet kalıyor bak zahmet de Ahmet’tir Ahmet zahmet vermez insana rahmet verir. İşte o zahmetin özünde olan Ahmet’tir. Ahmet’ten gelir. Ahmet de öyle zahmet yapmaz ümmetine zahmet yapmaz, yapıyorsa da lütfundandır lütuf yapıyordur, zahmet altında lütuf yapıyordur. 

Allah günahlarımızı affetsin idrakimizi şuurumuzu açsın. Ne yapalım biz aciz insanlarız o gayret kuvvet versin de huzuruna çıkacak yüzümüz olsun, Hz. Peygamberin ümmeti onun da kulu olalım inşaallah. Biraz rahatladık mı şimdi. Şimdi biz bir şeye zahmet gözüyle bakarsak o bize zahmet olur. Ne demiş şair “bir şeye mahluk gözüyle bakarsan ol mahluk olur hakk gözüyle bak ki sırrı Yezdan oradadır” ondadır yahut. Yani biz bir şeye zahmet olarak bakarsak o bize zahmet olur ama biz ona rahmet gözüyle bakarsak aynı fiil rahmet olur bize. Yani rahmet düşüncesiyle o fiili işlemiş oluruz. Nasıl ki şu eşyaya baktığımız zaman biz ona eşya gözüyle bakarsak o eşyadır eşya olur. Ama eşyanın hakikati olarak bakarsak orada biz hakkı görmüş oluruz. Eşyada hakkı görmüş oluruz. Misal zahmet dediğimiz şeye rahmet olarak baktığımız zaman o rahmet olur aslı zaten rahmettir. 

07-Muhtelif-.MP3

13. CD | 7. Sohbet

HZ. İSANIN GÖKTEN İNMESİ 

Dinleyici: Bir kere sohbetinizde, dünyanın da aynı şekilde tekamül ettiğini, mertebelerden geçtiğini söylemiştiniz. Hatta 2033 yılında Hz. İsa gökyüzünden inecek diye ifade etmiştiniz. 

Tabi bunlar mutlak manada değil tahmini düşüncelerdir. Çünkü bir şeyin gerçek manada sıhhatli olması için kaynağın evvela sıhhatli olması lazımdır. Bunu neye göre söylüyoruz İsa Aleyhisselam iki gün gökyüzünde kalacak deniyor. Bu iki günü uzay zaman gibi iki güne karşılaştırıyoruz. Hani diyorlar orası bir günü 1000 yıl olan yerden geldik diye. Bu ifadeyle, doğduğundan bugüne kadar da onların verdiği kaynaklara göre 2000 sene geçmiş. 2000 sene sonra geleceği tahmin ediliyor. İşte o kaynaklar tarafından ve kendisinin ‘0’da doğduğu ama “33” yaşında olduğunda 33’te yukarı çıktı değil mi? Şimdi günümüzden o güne kadar 2000 sene onların hesaplarına göre ama İsa Aleyhisselam doğduğu gün göğe çıkmadı. 32-33 yaşlarında çıktı göğe. Yani 0 sene 33 olarak baktığımızda 2033 veya civarı bu yüzden öyle bir şey konuşma olmuştu. 

İdrak etmek mi diye düşünmüştüm insanlar o mertebe bütün insanlar yaşayarak, bütün herkes deneyimlerde imtihanlardan geçiyorlar o zaman bütün herkes o mertebeye gelip idrak edecek.

Anlaması olgunlaşacak o güzel bir düşünce. 

Evet ben o şekilde baktım.

İseviyet mertebesini anlaması, çünkü ilim her birerlerimizin gördüğü gibi müşahede ettiğimiz gibi, süratle gelişmekte, işte çok büyük kısa sürelerde geçmişlerin çok uzun senelerde ulaşamadığı ilim birikimine veya İsa adına kısa sürelerde çok daha fazlası ekleniyor. Beş senede beş sene evvel beş sene içerisinde geçmiş ilimlerin belki hepsinden daha çok yeni buluşlar yapılıyor. İşte bu arada batı da bu işin farkında olacak. 2000’li seneler bakın zat mertebesinin yaşanmaya başladığı devreler zati tecellinin. Zati tecellinin, yaşanmaya başlamasıyla fiziki manada ilahi manada da, zati tecellinin zuhurlarını beklemekteyiz beklenilmektedir. Öyle olması gerekiyor yani biz bekliyoruz diye bizim beklentimiz yok zaten hiçbir zaman. Ne olacaksa olacak zaten vakti geldiği zaman ha evvel olmuş ha sonra olmuş bu mesele değil. Şunu demek istiyorum insanlık alemi nasıl ki dinimiz içerisinde efal alemi esma alemi sıfat alemi zat alemi yaşantısı insan-ı kamil mertebeleri var. Birey olarak insanda genel olarak insanlığın ve insanların üzerinde yaşadığı dünyanın da bu süreleri bu evreleri vardır. Nasıl daha eski evrelerde taş devri, yontma taş devri, bilmem şu devir bu devir diye geçmiş, Adem Aleyhisselamdan sonra artık yaşam bir diye başlıyor. Yani şuurlu ve vahyi yaşam başlamış. Ondan evvelki yaşam yaşam diye zaten alınmıyor. Sıraya konmuyor tarihlendirilmiyor yani. Adem Aleyhisselamdan başlayan 1850’lere kadar gelen devir efal mertebesi devri. Bakın efal mertebesi devri o kadar uzun bir süresi 1850’lilere kadar gelen bir süre yani kas gücü ile yaşanan insan kaslarıyla hayvan kaslarıyla en büyük icat o zaman tekerlek biliyorsunuz. Ama bu tekerleği götüren muharrik yani hareket yine hayvan kaslarıyla yahut insanların çekmesiyle gidiyor. Yani bütün teknik o günün tekniği teknolojisi gücü kuvveti yapısı savaşları her şeyi insan gücüne, yani kas gücüne dayanıyor. İşte bu kas gücünden mekanik güce geçiş esma mertebesini karşılıyor. O da 1850’lilerde İngiltere’de bulunan buhar (Jhon stefensonun?) mudur nedir bulmuş olduğu buharla mekanik güce geçiyordu. 

Dinleyici: Makineleşme. 

TEKNELOJİ HAKKIN DA 

Makineleşmeye geçiyor. Bu esma mertebesinin karşılığı bu da yaklaşık olarak 100 senelik bir devir alıyor bakın şimdi bu 100 senelik devre içerisinde insanlık aleminin diyelim ki yaklaşık olarak 7000 sene içerisinde ulaşmış olduğu bilgiden fazlasına 100 senelik devrede ulaşılıyor. Demirin çeliğin uluşmasıyla yani teknik mekaniğin gelişmesiyle, buhar gücünün gelişmesiyle bu esma mertebesi 1950’ye kadar 850’den 1950’ye kadar 50’den 2000’e kadarki bu 50 senelik süre içerisinde hatta belki geniş olarak söylüyorum bunlar 10’ar senelik periyotlarla da bakılması lazım. Bu 50 senelik süre içerisinde bütün dünyadaki gelişimlerin buluşumların çok daha kat, kat fazlası 50 senelik süre içerisinde yaşandı yeni bilgiler bulundu işte bu da sıfat mertebesi. Ne başladı orada? Elektronik başladı. Bakın birinci kas gücü ikinci mekanik gücü üçüncü elektronik güç. Şimdi ise atom gücü faaliyette yani en süratlisi bakın şu küçücük cep telefonu anında bakın şurada Amerika’yla da konuştuk İstanbul’la da konuştuk. Herkeste birer telefon olsa herkesle konuşacak artık o bir sır değil, veya herhangi bir keramete dayanmıyor. İlim sistemi kurulduğu zaman çocuklarımızın elinde var, onlar bile buna hakim kullanıyorlar, bu neden zati tecellinin yaygınlığından, ama bu daha başlangıcı zati tecellinin başlangıcı. Ne kadar sürer onu Allah bilir. Yani zati tecelli demek artık elektronik gücünde üstünde ruhani gücün faaliyete geçmesi şimdi elektronik elektrik akımı için tel gerekmekte. Bu devre bitti bakın tel bağlantısı olmadan bakın neyle gidiyor geliyor.

Işınlama Işık hızı mı?

Işınlama diyoruz da ışık hızı diyoruz da o bizim tahammül ettiğimiz ne olduğunu bilmiyoruz Düşünce hızı denilebilir mi?

İşte düşünce hızı gibi işte zati tecelli ne kas gücü ne mekanik güç ne elektrik güç buna yetişmiyor bunu anlayamıyor bu hakim hepsine işte yaşadığımız devre zati tecellinin devresi, bunu böyle bilelim. Bakın şimdi siyasi manada değil konuşmam, bu yüzden bakın şeriatın ve tarikatın devri geçti çoktan geçti. Yalnız kalktı değil bakın şeriat tarikat ortadan kalkmaz. Nasıl ki ilkokul ortaokul ortadan kalkmaz, ama devre devrimiz yani şeriat ve tarikat mertebesinde devamlı kalmak değil, kalktı’dan kasıt o eğitimi görülecek zat mertebesinde kalmak var, bu devrede yaşamak var. İşte İslam’ın içinde bulunduğu sıkıntı bu, şeriat ve tarikat mertebesi devamlı ve yaşanan yerde çıkış olmuyor. Kapalı sınır olduğunda çıkış olduğunda hep o düzeyde kalıyor, ilkokulu okur, okur bina okur bizim çocuk yani hep aynı dersi okuyoruz. Gidiyoruz imam efendiler Allah razı olsun, sağ olsunlar tabi hepsinin ehli var ayrı tenkit babında söylemiyorum sakın yanlış anlaşılmasın. Efendim annene babana hoşt kışt affedersin hişt öf demeyeceksin diyor. Tamam da kardeşim 1000 senedir bunu dinliyoruz Kuran’ı kerim’de sadece bu ayet yok. 6400 civarında ayet var biraz öteki ayetleri de okuyun Müslümansın madem “ve nefahtü”yü oku biraz işte İseviler diyelim batılılar bizden niye ileri, ruh mertebesiyle ilgililer artık maddeyi terk etmişler bırakmışlar. Onları methetmek için söylemiyorum tefekkürleri ufukları daha açık batıl da olsa ufukları açık, çünkü kurtarmışlar kendilerini. 

DERVİŞ VE DUT HİKAYESİ

Dervişin birisi varmış garip, bir şeyi yok zavallının. Bir gün mide de boş herhalde, baharda dut mevsimiymiş ki her yerde dut var, bakmış çıkayım şuradan birkaç tane dut alayım demiş. O zaman biliyorsunuz her şey, herkes yollarda duruyor çıkmış dut ağacına, dut toplamaya başlamış, bakmış saçı başı sakallar da sarkmış, yarabbi hem dostum dersin bir sakal parası yok, traş parası bile vermedin demiş, gönlünden öyle geçmiş yani hem seversin diye bir sakal parası traş parası bile vermedin dediği anda, bir bakıyor ki o yapraklar şıkır şıkır şıkır sallanan o yapraklar anında altın olmuş, bütün her tarafı. Çıkı çıkı çıkı sallanmaya başlamışlar. Yarab bu kadar da istememiştim demiş. 

Dinleyici: Hakikaten hocam . ediyor bunları. 

Dinleyici: Düşünce hızı da o mudur?

Dinleyici: Ya o işte o sözü kün emir o.

Bir anda. Belki mübalağa bilmiyorum ama olmaz diye bir şey değil. Bu nereden nakledildi peki kim anlattı aynı anda ağacın başka dalında bir başka dut yiyen varmış o anlatıyor bu hadiseyi. Yani oradan nakil hikaye böyle anlatıyorlar.

Dinleyici: Var mı öyle birey? 

Ben görmedim bilmiyorum nakli söylüyorum. Ama bunlar birer misal tabi işte kuyumcu kardeşlerimizin hali aynen bu. 

Dinleyici: Hocam bu. nokta zuhura da giriyor mu? .

Tabi noktanın gelişimi gibi açılımı noktada her şey var. Tasavvuf kitapları veya tarikat kitapları diyelim böyle birçok benzeri hikayelerle doludur bazıları abartılıdır ama abartılı da olsa bir ibret söz konusu olur, fayz almak söz konusu olur. Ancak çok fazla abartılarına dalmadan uçtu kaçtı bilmem ne bunlar da biraz hayali şeylerdir mübalağa. Hakkı neyse o uçmuşsa uçmuş kaçmışsa kaçmış hani derler ya şeyh efendi uçmaz da dervişler uçurur. Orada yapılacak şey de şeyh efendi uçanı durdurması, yani o kadar uçmasına izin vermemesi. Başka bir sorular vardı kestik onu. 

CEM-ÜL CEM MAKAMI

Dinleyici: Ben cem-ül cem makamını sizden rica ediyorum. 

Cem-ül cem makamı. Nusret Babam, rahmetullahı aleyh kitaplarını yazıyordu. Bana da veriyordu bunu Tekirdağına giderken matbaaya götür, Amca Matbaası diye bir matbaa vardı Cağaloğlu’nda evvelce. Tabi bu kadar gelişmiş değil o zaman. Amca Matbaasıyla anlaşmışlar. Bende gelip giderken kitap veya o anda basılan kitaplar, ne düzeyde diye yolum oradan geçtiği için işte o zaman Bebek’te oturuyordu Boğazda. O çıkamıyordu her zaman eskisi kadar ilgilenecek kimsesi yok oğlu memur işini bakamıyor, benim de yolum orada. Oğlum çıkarken bakıver bakayım kitap hangi aşamada. İşte ayın 15’inde vereceğiz dediler de yetişecek mi gibilerde yine öyle gittim baktım Amca Matbaasına. Oradaki kitabı basacak kişi, sizin efendi cem-ül cem makamındaymış dedi. Allah Allah dedim nereden bildiniz o makamda olduğunu. Kendi şiirinden okudum dedi. Orada şöyle geçiyor “cem-ül cem’e vardım başka ihsan istemem” demiş. Cem-ül cem’e vardım başka ihsan istemem zaten ne kalmış ki geriye. Şimdi aklıma geldi sorduğunda bu Melami kardeşlerimiz bunu çok kullanırlar, cemi verdim hazreti cemi verdim işte cem-ül zatı verdim bakıyor o da, neyi verdin hangi cebinden neyi çıkardı verdi anlayamadım bende, bu işi nasıl verdim dediyse şeyh efendi vermiştir diyor. Şimdi bilindiği gibi cami kelimesi toplamak cem kelimesi de toplamak deniyor. İslamiyet’te iki şeyden bahsediliyor ibadet yerinde. Bunun birisine mescit birisine cami deniyor. Aslında mescit İseviyet mertebesinin ibadet yeridir. 

Yani dışarıdaki İsevilerin değil. Muhammediliğin içinde seyri sülükte olan İseviyet mertebesinin ibadet yeri mescittir. Mescit ne demek kelime manasıyla secde yeri mahal yani manasına ve secdenin hakikati İseviyete hastır. Yani secde İseviyet mertebesidir. Diğer ifadeyle fena fillah mertebesi secde mertebesidir. Yani namazda biz secdeye vardığımız zaman fenafillah mertebesinin hakikati yaşanır secdede. İşte onun için mescit secde yeri İseviyet, cami ise toplam ismi olduğundan Muhammediyet yeridir. Bakın cami Muhammediyet mertebesi, hem ismi olarak hem de mescitler belirli küçük mahalde cami kubbeli olduğundan bakın kubbede Allah isminin camisi. Yani bir cami ismi bir de Allah ismi bütün isimleri bünyesinde toplamakta bütün manaları bünyesinde işte camideki o kubbe cami isminin zuhur yeridir. 

O minarede Allah isminin zuhuru ve orası Allaha yükselme yeridir. Zaten insan-ı kamil’in, bakın cami ve minare insan-ı kamil’in özelliklerini belirtiyor. İnsan-ı kamilin şekli olarak da görüntüsü o minare, o şerefe denen şey de başı, kişinin şerefli yeri ağzı ve oradan davet var minarenin şerefesinden davet var. Diğer taşlarından yok diğer taşları yukarıya çıkmasına sebep oluyor, içeriden dönerek helezonla çıkılıyor, bakın düz çıkılmıyor. İşte İslam’ın özelliği cami olması yani cem olması, demin bahsettiğimiz gibi insanın varlığındaki bütün mertebeler, yani toplandığında cem cami mertebesi ve Allah isminin mertebesi ve o bütün mertebeler Muhammedi kemalinde toplanmış oluyor. İsevi kemalinde İbrahimi kemalinde toplanmamış oluyor. Ancak onların cemi kendi mertebelerindeki cem. Şimdi cem İbrahimiyet mertebesinde başlıyor tevhid mertebeleri yani İbrahimiyet mertebesinde tevhid-i efal yani cem-i efal. Bütün varlıktaki ferdleri tek bir varlık olarak, yani şu elektriğin lambaları ampulleri gibi görerek teke getirmek. Şimdi elektriğin sistemini bilmeyen bir kişiyi getirsek o lambaların içindeki yananları ayrı, ayrı kaynaktan, ayrı, ayrı yanan varlıklar olarak düşünür, ama bir mühendis veya artık herkes biliyor. Bir akımdan ibaret olduğunu ve nu akımın da bütün lambalara yayıldığını anahtara bastığımız zaman da hepsi birden kapandığını genel şartele basıldığı zaman bütün o şehrin o yörenin lambalarının kapandığını anladığımızda buna “tevhid-i ışık/ışıkların birliği” deriz işte cem-ül ışık deriz. 

Ayrı ayrı gördüğümüzde “fark-ul ışık/ayrı ışık” deriz öyle zannederiz ama hakikatini bildiğimiz zaman o trafo sistemini bildiğimiz zaman, biliriz ki bunun içinde yanan ışığın hepsi aynı ışıktır. İşte bütün varlıkta tek olan ruhun zuhurları bireyler olarak verilen zuhurların hepsinde o tek enerji ve hayy esması vardır. Ayrı ayrı gördüğümüzde bunu bildiğimizde kişilere kişilik vermiş oluruz, ama bunu bildiğimizde kişilerin kişiliği kalkar orada Allahın zuhuru vardır. Hayy isminin zuhuru vardır, nur isminin zuhuru vardır, ruh isminin zuhuru vardır. Kişinin kabiliyet ve anlayışına göre o isimler istikametinde zuhuru vardır. Her ne kadar herkes sureta bir olarak gözüküyorsa da herkesin özellikleri vardır o özelliklerle ayrılıyoruz birbirimizden. 

İşte bu “tevhid-i efal” cem-i, birinci cem mertebesi aynı misal mesele olarak İkincisi, “tevhid-i esma” cem-i, esmaların birliğidir. İşte biz buna cem demiyoruz da tevhid diyoruz. Tevhidde birlik cem demektir. 

Üçüncüsü “tevhid-i sıfat” cem-i, sıfatların birliğidir. 

dördüncüsü de “tevhid-i zat” cem-i, Zatların birliğidir. Peki zatların birliği olur mu? Tabi oluyor. Her birerlerimizde zatın zuhuru da vardır, bunların aslında hakkın zatı olduğunu düşündüğümüzde hakkan-i cem yani hakk mertebesinden de cem etmiş oluyoruz.

İşte o zaman “cem-ül cem-ül cem-ül cem ile feth oldu ebab-ı hüda,” demişler. 

Yani bütün bu cemlerin toplamıyla hakk kapısı feth edildi. Bu cemlerin bir tanesi eksik kalsa oraya ulaşılmaz kesret başlar. Onun için birçok sistemler içerisinde bu cemlerden bahsedilmiş fakat nerede olduğu neyin fark edildiği biraz karışıklık arz etmiş ama aslı budur. Tevhid-i efal tevhid-i esma tevhid-i sıfat tevhid-i zat. Efal-i cem esma-i cem sıfat-i cem zat-i cemdir. 

Bütün bunları bünyesinde cem/tevhid etmiş olarak bulunduran da insan-ı kamildir. Aslına bakarsak her birerlerimiz zaten bu “cem”iyyetin içinde yaşamaktayız. Aradaki fark, “bilmek ya da bilmemektir,” hani denmiş ya “olmak ya da olmamak” herkeste bunlar mevcuttur, insan denen varlıkların, hepsinde mevcuttur. İşte kendi hakikatimizi ne kadar anlarsak, o kadar kendi derinliğimize dalar, o kadar kendi şuhudumuza ermiş oluruz. Hani bazı kimseler için ermiş, ermiş ermiş diye büyük, büyük büyük kimselermiş, ulaşılmaz kimseler gibi zannedilir, öyle gösterir tasavvuf kitapları doğrudur da, ancak istisnasız hepimiz batınımız itibari ile ermiş kimseleriz, korkmayın. Ancak bu hakikatlerimizi ortaya çıkarmak için biraz gayretle çalışmamız gerekecektir. Gerçekten de gerçek mana da bunları düşünen ve tefekkür edip anlayan kimseler öyledir.

Dinleyici: Düşünen insan. 

HAKİKATİNİ DÜŞÜNEN İNSAN

Kim bakın kendi hakikatini düşünen insan ne kadar kendi hakikatini idrak etmişse, o kadar kendinin ermişi olur hayalde ermiş aramaya gerek yoktur. Yani hayalimizde uçurmaya gerek yok. Bunlar mübalağa edilecek şeyler değil yaşanacak şeylerdir. Ermiş dendiği zaman ulaşılmaz kimselermiş gibi varlıklarmış gibi zannetmekteyiz. Her birerlerimiz bakın “hakkı ne kadar tanımışsak o kadar ona ermişizdir.” Daha açığı kendimize ermişizdir. Kendine ermeyen bir kimsenin Hakk’a ulaşması mümkün değildir.

Dinleyici: Kendi gerçeğimizin farkında olmalıyız.

O işte zaten aslın da, bizim erebilecek bir tarafımız yoktur, zaten o bize ermiştir. O bize ermiştir. Biz onu başka bir şey zannetmişiz. Yani onun yerine kendi nefsimizi koymuşuz, “çık aradan kalsın yaradan” yani o kadar basit bir gerçektir. Kendimizi araya sokmuşuz, şimdi bir daire düşünelim o dairenin herhangi bir yerine bir nokta koyduğumuz zaman, daireyi kestik işi bitirdik, işte bakın. Cereyan bitti orada kaldı. İşte o nokta, bizim varlığımızdır biz ve o daireye biz sahip çıkmış oluyoruz. Halbuki daire sonsuz daire hakkın dairesi. Çektik mi oradan kendimizi şuursal olarak, beden olarak çekmemiz mümkün değil, gerek de yok zaten bedeni çektiğimiz zaman zaten ölmüş oluruz. Bunları nereden anlayacağız?

-Bu seyirden kopuşmayacağız her an onunla beraber düşüncelerimizde de O olacak. 

-Tabi kendimizi araya koymayacağız, kendimizi araya koyduğumuz zaman, bakın o işarete göre çemberin evveli var ahiri var, bunlar işaret olduğu yerde var. İşaret yoksa çemberin neresi evvel, neresi ahir, bir sonsuzluk sadece dönüşüm var. 

SUNNİ VE HAKİKİ YILDIZLAR

Dinleyici: Hocam o bir de camilerdeki yıldızla ay var en tepeye koyuyorlar minareye. 

Alem diyorlar. O zaten İslam’ın sembolü onlar. Yıldız ve ay vardır. 

Yalnız onu aslına döndürdüğümüz zaman o yıldız oluyor. Aksi halde “vennecmü iza heva” (55/1) heva yıldızı olmakta ki, en tehlikelisi de işte budur. Ay hakikat-i Muhammedi zaten bizim bayrağımızın da özelliği odur. Efendimiz diyor ki “benim ümmetlerim gökteki yıldızlar gibidir hangisine bakarsanız yolunuzu bulursunuz” diyor. İşte bu yıldızlık hükmüne dönüşmemiz gerekiyor, Muhammedi olmamız suretiyle o itibariyle ama “vennecmi iza heva”da bahsedilen her birerlerimizde bulunan “nefsani benlik yıldızı” eğer bizi hükmü altına almış olursa, bizim yıldızımız yani aydınlatılmamız oradan oluyor bizi aydınlatan o oluyor o yıldızdan aydınlığımızı aldığımız sürece, gönül kamerine ulamamız mümkün değildir. Çünkü o nefs yıldızından gelen aydınlık gibi görülen, aslında tam bir karanlıktır. Bu şekilde de hakikat-i Muhammediyeye ulaşmamız mümkün değildir. Nefs yıldızının o sahte parlaklığı bizi cezp ediyor ve orada kalıyor. Hani diyorlar ya radyoda televizyonda şu yıldız bu yıldız bu Yıldız gibi hemen parlayıp sönen günlük yıldızlar resmi geçidi olmaktadır. 

Dinleyici: . akşam, Yıldız ……. vardı gibi. 

İşte bunlar suni yıldızlar, yani insanların oluşturduğu yıldızlar bize ise ilahiyat yıldızı lazımdır. Yani necm şifresindeki nun, cim ve mim hakikatleriyle meydana gelen yıldızlık lazımdır ki, bu da ilahi yıldızdır. O ilahi yıldızdan Muhammedi nuruna Muhammedi nurundan ilahi güneşe şemse, ulaşmak ancak mümkündür. Sırası böyle. İşte bunu en başta ikaz ederek hayal ve vehim nefs yıldızını ortadan kaldır ondan sonra miraç yolu açılsın.

“vennecmü iza heva madalle sahibiküm vema gava, vema yentiku anil heva in hüve illa vahyün yüha” Ama bu necm/nefs yıldızı sönmeden, buraya ulaşmak mümkün değildir. İki türlü yıldız vardır, birisi ilahi manada birisi beşeri manada dır. Beşeri manada nefs/yıldızının peşine düştüğümüz zaman, ebedi olarak ilahiyat kamerine ulaşmamız mümkün değildir. İlk yapılması lazım gelen şey kişi kendi beşeriyetindeki o nefs/yıldızlığını söndürmesi gerekiyor. Yani ışığını ondan aldığı sürece kendi aklından başka bir şeyi kabul etmez ve ona hak vermez. Hani derler ya benim aklım bana yeter gibilerden, akıl hocası olma bana gibilerden işte o nefsinin yıldız aklı ona yetiyor o da onun en büyük perdesi oluyor. Neden? Dışarıdan giren ışıklara mani oluyor kapatıyor sokmuyor içeriye.

Dinleyici: O kişiye nasıl yardımcı olmamız lazım hocam. 

 Şu anda bizim öyle bir durum var aynı şey konuştuğun da Şimdi şöyle, ona yapılacak bir şey yok. Yani talep ederse gerekeni söyleriz. 

Dinleyici: Bizler dua ediyoruz da inşaallah.

Tabi dua edeceğiz talep etmeyene bir şey verilmez ki, verseniz de onu nezaketen alır, kenara koyar ziyan olur. Nezaketsizlik gösterirse benim ihtiyacım yok der ve ayrıca tersler de. 

Dinleyici: Tersliyor tersliyor Dinleyici: kitapta okumuş da şimdi telefonda bana onları hem okuyor, hem açıklama yapıyor şimdi ablamız var, biraz beyninden rahatsızlandı şimdi geldi. 

Allah şifa versin. Çok da aynı şeyin üstünde de duruyor, öyle bir inadı var. Allah’ım kurtarsın oradan inşaallah. 

O kadar o kadar diyecek bir şey yok. İyi niyetle hüsnü niyetle dua etmekten başka yapacak bir şeyimiz yok. Bakın bir talep gelmeden herhangi bir şeyi vermeye kalkmak çok akıllıca bir iş olmuyor. Boşla iştigal gibi gereksiz şeyle uğraşmak gibi oluyor. Talep geldiği zaman da vermemek olmaz. Hani ne demişler “ilmi ehline vermek ilme lütuftur, ilmi ehline vermemek ilme eziyettir,” demişler bakın. İlme eziyet yapmış oluyoruz. Ama ehline vermemek ehline eziyettir demişler bakın. Talep edene ilmi vermemek ona eziyet etmek olur, ama ehil olmayana ilmi vermek ilme eziyet etmektir. Çünkü ilim bir varlık yaşayan bir organizma bakın kimin beynine . hayat buluyor. Organizma yaşayan bir varlık latif bir varlık ruh dediğimiz şey görünüyor mu görünmüyor ama yaşatıyor ilim de işte o ruhun kemalatının devamını sağlıyor yahut nefsimizin kemalatının devamını sağlıyor bu da Canlı bir organizma. 

Dinleyici: Kimisi alıyor kimisi almıyor. 

Canlı olmasa ulaştığı yere can vermez ama gerçek ilim tabi ki ilim diye anlatılan bazı hikayelerden ibaretse onda can olmadığı için can vermiyor zaten. Ancak bir bilgi olarak kalıyor. 

NEFSİ ZEKİYYE 

Dinleyici: Hocam bu nefs-i zekiye hakkında ne dersiniz.

Nefs-i zekiyye ona nefs-i tezkiye nefs-i kamile de diyorlar, nefs-i safiye de diyorlar. Kuran’ı Kerim’de de ondan bahsediyor. Nefislerinizi tezkiye ediniz. Yani temizleyiniz diye her mertebedeki nefsin kedine göre o mertebenin tezkiyesi temizlenmesi vardır. Bunun kemaline de nefs-i kamile dedikleri nefs-i safiye mertebesi ki, bu Ademiyet mertebesi bir bakıma safiyullah mertebesidir. Bu şuna benziyor, üzerinde bazı lekelerin veya herhangi bir şeyin olduğu beyaz kağıdın, yahut bir havlunun veya, kendi asli temizliğine ulaşması, öz bünyedeki temizliğine ulaşması silinmesi onun temizlenmesi saf kalması, yani üzerine yeni yazılacak yeni oluşumları kabul edecek hale gelmesi. Şimdi üstü karalı olan bir sayfaya yeni bir yazı temiz bir yazı yazılır mı? Yazılmaz. Ancak şöyle yazılır. Çaresiz kalmışsa kişi not alma babında onun üzerine bir şeyler karalar ama onu alır tekrar temize çeker çaresiz kalırsa onu kullanır. 

NOT=Bu hususta geniş bilgi (14-İrfan mektebi) kitabında vardır dileyen oraya bakabilir.

Dinleyici: Allah razı olsun hocam. 

Amin cümlemizden. 

Dinleyici: Allah razı olsun Allah sıhhat afiyet versin. 

Varsa başka sorusu olan. 

MENKIBELER İLE İLGİLİ

Dinleyici: Hocam bazı sohbetlerde büyüklerle ilgili. büyüklerle ilgili hadiseler yaşantılar genelde anlatılıyor.

Tabi anlatılır lazımdır da. 

Dinleyici: Ne zamana kadar . 

Şimdi şöyle bakın ilklerde bu devamlı olur daha sonra bu hadiseler anlatılır sonra onun gerçeği nedir ona geçilir. Yani hadiseden hakikate geçilir yani bir hadise misal olarak anlatılır, ondan sonra onu kendimizde bulma yolu anlatılır, yahut yaşamaya sevk edilir öyle faydalı olur. Bunlar belirli bir yere gelir, belirli bir yere geldikten sonra artık şunun bunun hayat hikayesinden değil, Allahın ilminden bahsetmek gerek. Yani marifetullahtan bahsetmek gerekir. Orada da fazla hikaye olmaz. Büyüklerimizin kitaplarını okuduğumuz da bu hikayelere pek rastlamayız. Ama tarikat düzeyi olan kitaplarda da hikayeden kurtulamayız. 

Çünkü onlar onun üzerine kurulmuştur orada geçerlidir lazımdır şeriat kitaplarında da şunu yap bunu yap bunu yapma öyle et böyle et bundan dışarıya çıkamayız. Çünkü onun mertebesi o onu anlatacak. Parmağının arasında kuru kaldı mı kalmadı mı tırnağını hangi gün kestin saçını hangi gün boyadın gibi yahut işte çorabını nasıl giydin kapıdan nasıl çıktın sağla girdin işte solla çıktın gibiler de bunu bildirir. Buna ne diyorlar münasebetler yani sosyal münasebetler. Ama bir ömür boyu bu sosyal münasebetleri okursak ilahi münasebetleri o zaman öğreneceğiz. İşte biz fiziken sosyal münasebetler ruhen ilahi münasebetler lazım yani hakla olan bağlantılarımız nedir. 

Hepsi lazım ama demin de bahsedildiği gibi şeriat ve tarikatın kalkmış olması bunları bilmemek değil, bunlarda kalmamak demek. Zat ve sıfat mertebeleriyle artık ağırlıklı olarak ilgilenmek mesela bir sohbet diyelim bir saat devam ediyorsa 10-15 dakikası şeriat tarikat ondan sonra da hakikat ve marifetle geçmeli. Yani hep şeriat bütün sohbet boyunca olursa o şeriat mertebesidir, zaten ama bugün artık o yetmemektedir insanlara. Allah selamet versin gönlümüzü gözümüzü aklımızı beynimizi açsın da inşallah bunları daha iyi anlar anlaşılır hale getirelim. Hepsi lazım tabi ama yeri kadar hepsinin nerede ne lazım bunu bilmek gerekiyor. Çünkü gerekten daha bu kadar yaşayacak değiliz hiç birimiz. Ömrümüzün belki çoğu gitti, çok azı kaldı bilemiyoruz kimin ne kadar kaldı? Onun için elden geldiği kadar iyi niyetimizle ne kadar çok yararlanabilirsek bu dünyadan o kadar çok yararlanalım. Çünkü bu “dünya ahiretin tarlasıdır” demişler veya ne kadar çok ekebilirsek o kadar ekelim ahirette toplamaya çalışırız. Tabi bu da fiziki manada bir anlayış ne ekeceğiz ne toplayacağız misal olarak. Başka var mı sorusu olan. 

Dinleyici: Cüneyt’in aklı buradadır şimdi .

O da şanslı canım açtığında karşısında buluyor aradığını istediğini Allah da o imkanı verdi bak şimdiki geçnliğimize uzaklık yakınlık mertebesi kalktı. 

Evet işte bu zat-i tecelli. Teknoloji zat teknolojisi ulaştırıyor her şeyi her yerde. Sağ olsun çok uğraşıyor orada.

Dinleyici: Allah razı olsun. 

Ona da bir meşgale bir bakıma oluyor boş şeylerle vakit geçireceğine hem kendini yetiştiriyor değerlendiriyor. Bilgisayar bu zuhurlardan bir zuhur yani bilgisayar asli kaynak zuhur değil kaynak zuhurun bir zuhuru bilgisayar. Bakın demin hani zat mertebesinden bahsettik. Bizlerin yaşlarımız daha ileride olduğu için bu yoklukları da gördük varlıkları da gördük olabildiği kadar ama çocuklar yokluk görmediler, varlık içinde büyüyorlar. Yani çocuklar zat mertebesinde doğuyorlar zat mertebesinden başlıyorlar işe o demek bu. Biz vakti geçmiş olduğu halde bakın efal alemini gördük esma alemini de gördük sıfat alemini de gördük zat alemini de görüyoruz ama çocuklar bunları görmediler. Zat aleminin içine doğuyorlar doğrudan doğruya. 

Onların sakıncaları da çıkacak.

Bir şeyin tabi ne kadar verisi varsa götürüsü de olacak ama götürecek diye bunu kullanmamak olmaz şimdi arabaya bindiğimiz zaman ay kaza olacak mı ay olmayacak mı diye bütün şeyleri kapattık bütün arabaları kullanmayın tamam kaza olmayacak kendimizi emniyete alacağız ama hiçbir iş olmayacak. İşte o riski göze almadan olmuyor. Gelecek o riski göze almadan hiçbir şey olmuyor. Yapacağımız şey çocuklarımız iyi eğitmek iradeli eğitmek zararlı şeyleri belirtmek faydalı şeylerden istifade etmelerini sağlamak yerinde kullanmasını bilinçlendirmek başıboş bırakmamak çocukları devamlı kontrol etmek çok baskı yapmadan yalnız çocuğun kendi kendini çocuğa kendi kendini şuurla yönetecek aklı yerleştirmek. Yani o iradeyi vermek.

Sevdire sevdire. 

ÇOCUK EĞİTİMİ HAKKIN DA 

Sevdirerek sevgi başında geliyor. İşte bu arada annenin rolü çok büyük babanın rolü çok büyük öğretmenin rolü çok büyük bizim bir yeğen var Tekirdağ’da kolejde okuyor işte ikinci sınıfta mı ne bu sene. Amca diyor ben diyor şaşırdım kaldım bütün diyor arkadaşlar içki içiyorlar. Bak bu kolej ikinci sınıfta kaça gidiyor beş altı yedi lise lise ikide ilköğretimde değil de tamam lise ikide hepsi diyor hepsi diyor içiyor, okulların hali o kadar berbat ki yani içmeyenlere hor bakıyorlar diyor. Bir hikaye anlattı edebiyat hocam bir hikaye anlattı diyor, ben durdum yani nasıl olur edebiyat hocasından böyle bir hikaye nasıl olur diye durdum ben, yani o çocukta şaşırmış diyor ki doğru mu amca bunun söylediği?

Ne oğlum anlat bakayım dedim affedersiniz tabir onun tabiri bir köye doğru atıyla eşeğiyle bir misafir geliyormuş yani köyde, ya işi var veya işte bir akrabası var, onu ziyarete geliyormuş bir ikindi vakti akşamüstü gibi, öyle bir vakit. Köylerin girişinde de yahut işte ağaç altlarında da, bir su vardır akar bir çeşmeleri vardır, çeşmelerin önlerine de yine affedersiniz, yalak tabir ederler bilirsiniz, orada hayvanlar uzun olduğu için birkaç hayvan birden sulanır oradan, dikdörtgen uzundur akar o altında birikim olsa da ama üstü akıcı olduğu için üstten akan temizdir. Şimdi orada hayvanına su içiriyormuş o kişi gelen misafir orada da birkaç kişi demleniyorlarmış o ağaçların suyun arka tarafında. Oradaki demiş ki “suyu hayvanlar içer affedersiniz biz rakı içiyoruz.” Yani biz insanız rakı içiyoruz, insanlar rakı içer hayvanlar su içer diyor. Bu nasıl iş doğru mu söylüyor acaba diyor? Bakın çocuk şüpheye düşmüş, neden hocasına güveniyor, güvenmek istiyor hocam doğru söyler diye hoca doğru söyler diye de bir kanaat var iyi niyetle çocuğun aklında, aman dedim evladım bu doğru bir şey değil. O hocana da çok yazık çevresindekilere de çok yazık dedim, böyle bir misal verilir mi? Bu kadar su, suyu aşağılıyor affedersiniz yani suyun aşağılık bir şey, hayvanlara has bir şey olduğunu, rakının da insanlara has bir şey olduğunu ifade ediyor, ben şaştım kaldım. 

Dinleyici: Acaba su olmasa hayatta yaşayabilir mi ve o rakı dediği nesne yapılabilirmi? 

İşte onu düşünmüyor. Kendilerini elit gösteriyorlar yani içki içen kimseler yüksek insanlar, su içenler de sıradan basit insanlarmış gibi küçümsüyor. 

onun bu anlatmasına göre.

Dinleyici: Oluşma süresi. 

Su tabi her şey su sudan halkoldu, daha mübarek bir şey var mı rakı dediğin neden oluyor? O da sudan oluyor. 

Dinleyici: İçine konan ayrı bir maddeyle Neden işte mantık yok “sarhoş” başını kaybediyor farkında değil, en değerli varlığını kaybediyor, onunla ve onunla da iftihar ediyor. İşte çocuklarımızı böyle yetiştirirsek tabi çok hazin bir hadise, irade kontrolden kastım da biraz bu. Bugün ne yaptınız oğlum, nasıl bir sohbet oldu kızım, yahut gibi çocuk tabi yakınlık görünce anne baba şöyle, şöyle bir hadise oldu diye açılımına sebep olur. Yoksa baskı altında tutulursa o çocuk günün içerisinde geçen şeyleri anlatamaz açılamaz onu ve o doğru bilgi aldığını zanneder, genelin kullandığı hali doğru zanneder yazık olur tabi onlar pırıl, pırıl beyinler. 

Dinleyici: Hocam Sezen kalkacak dua istiyor bir hastaları varmış. 

Hayırlı geceler olsun selâmetle gitsin. Hastasına Cenâb-ı Hakk şifalar versin. 

------------------- 

Rabb-ımıza şükrederiz bu kitabımızda böylece neticelenmiş oldu. 

Okuma fırsatını bulanların azami derece de faydalanmalarını niyaz ederim Cenâb-ı Hakk hepimizin feyzlerini arttırsın inşeallah. 

Allah Hakk söyler Hakk-ı söyler çalışmak bizden muvaffakiyet Haktandır. 

------------------------ 

Terzi Baba kitapları. 

Terzi Baba Baskısı olan kitaplar. 

1. Necdet Divanı:

2. Hacc Divanı:

 3. İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri:

4. Lübb’ül Lübb Özün Özü, (Osmanlıca’dan çeviri):

 5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri):

9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet:

10. Kelime-i Tevhid, değişik yönleriyle:

11. Vâhy ve Cebrâil:

12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi:

13. (13) On üç ve Hakikat-i İlâhiyye: 

 14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri ve şerhi 

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

16. Divân (3)

19. Sûre-i Feth ve fethin hakikat-i.

21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

22. Sûre-i Yûsuf ve dervişlik:

24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.) 

35. Fâtiha Sûresi: 

39. Terzi Baba: (2)

41. İnci tezgâhı:

49. 36-Yâ’sîn, Sûresi: 

59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

67. 067-Mülk Sûresi: 

68. 1-namaz sureleri

69. 2-namaz sureleri

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

91-Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

95- Terzi Baba-(8) (19/53)

96- 41-Fussilet Sûresi. 

118- 52-Tûr suresi. Ve M. Nusret tura.

-------------------

(H) Yayınları tarafından basılan kitaplarımız: 

-------------------

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve hakikatleri: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri.

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem-safiyeti. Safiyyullah. (a.s.) 

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

------------------------------ 

 Terzi Baba kitapları sıra listesi

 KAYNAKÇA

 1. KÛR’ÂN VE HADîS :

 2. VEHB : Hakk’ın hibe yoluyla verdiği ilim.

 3. KESB : Çalışılarak kazanılan ilim.

 4. NAKİL : Muhtelif eserlerden, Mesnevi’i şerif, İnsân-ı Kâmil, Fusûsu’l Hikem ve sohbetlemizden müşahede ile toplanan ilim.

(Gönülden Esintiler) 

1. Necdet Divanı:

2. Hacc Divanı:

 3. İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri:

4. Lübb’ül Lübb Özün Özü, (Osmanlıca’dan çeviri):

5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri):

9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet:

10. Kelime-i Tevhid, değişik yönleriyle:

11. Vâhy ve Cebrâil:

12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi:

13. (13) On üç ve Hakikat-i İlâhiyye: 

 14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri ve şerhi 

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

16. Divân (3)

17. Kevkeb. Kayan yıldızlar.

18. Peygamberimizi rû’ya-da görmek. 

19. Sûre-i Feth ve fethin hakikat-i.

20. Terzi Baba Umre (2009)

21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

22. Sûre-i Yûsuf ve dervişlik:

23. Değmez dosyası:

24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.) 

25. -1-Köle ve incir dosyası: 

26. Bir zuhûrât’ın düşündürdükleri: 

27. -2-Genç ve elmas dosyası: 

28. Kûr’ân’da Tesbîh ve Zikr: 

29. Karınca, Neml Sûresi: 

30. Meryem Sûresi: 

31. Kehf Sûresi: 

32. 3-Terzi Baba İstişare dosyası: 

33. Terzi Baba Umre dosyası: (2010)

34. -3-Bakara dosyası: 

35. Fâtiha Sûresi: 

36. Bakara Sûresi: 

37. Necm Sûresi: 

38. İsrâ Sûresi: 

39. Terzi Baba: (2) 

40. Âl-i İmrân Sûresi: 

41. İnci tezgâhı: 

42. 4-Nisâ Sûresi: 

43. 5-Mâide Sûresi: 

44. 7-A’raf Sûresi: 

45. 14-İbrâhîm Sûresi: 

46. İngilizce, Salât-Namaz: 

47. İspanyolca, Salât-Namaz: 

48. Fransızca İrfan mektebi:

49. 36-Yâ’sîn, Sûresi: 

50. 76-İnsân, Sûresi: 

51. 81-Tekvir, Sûresi: 

52. 89-Fecr, Sûresi: 

53. Hazmi Tura: 

54. 95-Beled-Tîn, Sûresi: 

55. 28- Kasas, Sûresi: 

56. İrfan-Mek-Şer-Fransızca-Baba: 

57. 20-TÂ HÂ Sûresi: 

58. Mirat-ül-İrfan-ve-şerhi: 

59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

62. -4-Bir ressam hikâyesi:

63. İnci mercan tezgâhı

64. Ölüm hakkında:

65. Reşehatt’an bölümler: 

66. Risâle-i Gavsiyye: 

67. 067-Mülk Sûresi: 

68. 1-Namaz Sûrereleri: 

69. 2-Namaz Sûrereleri: 

70. Yahova Şahitleri: 

71. Mü-Geceler-Fran-les-nuits: 

72. Îman bahsi: 

73. Celâl cemâl Celâl: 

74. 2012 Umre dosyası: 

75. Gülşen-i Râz şerhi: 

76. -5-Doğdular, yaşadılar hikâyesi: 

77. Aşk ve muhabbet yolu: 

78. A’yân-ı sâbite. Kazâ ve kader:

79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.

81- Hayal vâdîsi’nin çıkmaz sokakları: 

82- Mektuplarda yolculuk-M.Nusret-Tura.

83- 2013 Umre dosyası. 

84- Nusret Tura-Vecizeler ve ata sözleri.

85- Nusret Tura-Tasavvufta aşk ve gönül.

86- Terzi Baba-(6) İstişare dosyası.

87- Terzi Baba-İlâhiler derleme.

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

89- 6-Her şey merkezinde hikâyesi. 

90- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-1) şerhi. 

91- Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

92- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (2) şerhi. 

93- 7. İngilizce. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

94- Mescid-i Dırarr-Kubbet-ul Kara. 

95- Terzi Baba-(8) (19/53)

96- 41-Fussilet Sûresi.

97- 2015 Umre dosyası. 

98- Solan bahçenin kuruyan gülleri. 

99- Terzi Baba-(9) İstişare dosyası. 

100-14-İrfan mektebi ve şerhi-İspanyolca.

101- Bosna Hersek dosyası. 

102-The SCHOOL OF WISDOM (irfan mektebi)

103-terzi Baba yüksek lisans tezi. 

104-Hacc Umre ve hakikatleri.

105-Cemo ve Farko.

106-(2016) Umre dosyası.

107-Vahy ve Cebrâîl- (Fransızca)

108-Tezi Baba ile ilgili zuhuratlar. 

109-terzi Baba tasavvufi izahlar. 

110-19-53-Şeker risalesi.

111-Lübb-ül lübb-Özün özü ve şerhi.

112-Bir kardeşin soruları ve cevapları

113- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-2) şerhi.

114- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-3) şerhi.

115- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-4) şerhi.

116- 2017-Kudüs seyahati dosyası. 

117- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-5) şerhi.

118- 52-Tûr suresi. Ve M. Nusret tura.

119-Fu-Hi-01-Adem Fassı.

120-Fu-Hi-02-Şit Fassı.

121-Fu-Hi-03-Nuh-fassı.

122-Fu-Hi-04-İdris-05-İbrahim-fassı

123-Gülşen-i Raz-2-Terzi Baba şerhinin tamamı. 

124-İbretlik bir değmez dosyası daha Satih ince.

125-2018 Umre dosyası 

126-14-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

127-15-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

128-İbretlik bir hikâye daha. Kaf dağı ve Zümrüd-ü Anka.

129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

130-İbretlik bir hikâye daha. Kilise çanları. 

131-Kur’ân-ı-Kerîmde yolculuk-53-Ayetleri ve Terzi Baba- 

132-Kaner Yiğido-İbretlik bir hikâye daha-

133-1-İzmir İrfan sohbetleri. 

134-2-Sohbet arası sohbetler. 

135-3-Sohbet arası sohbetler.

136-4-Sohbet arası sohbetler.

137-5-Sohbet arası sohbetler.

138-6-Sohbet arası sohbetler.

139-7-Sohbet arası sohbetler.

140-8-Sohbet arası sohbetler.

141-9-Sohbet arası sohbetler.

142-10-Sohbet arası sohbetler. 

143-11-Sohbet arası sohbetler. 

144-12-Sohbet arası sohbetler. 

145-13-Sohbet arası sohbetler. 

146-14-Sohbet arası sohbetler. 

147-15-Sohbet arası sohbetler. 

148-16-Sohbet arası sohbetler. 

149-17-Sohbet arası sohbetler. 

150-18-Sohbet arası sohbetler.

151-19-Sohbet arası sohbetler.

152-20-Sohbet arası sohbetler.

153-21-Sohbet arası sohbetler.

154-22-Sohbet arası sohbetler.

155-23-Sohbet arası sohbetler.

156-24-Sohbet arası sohbetler.

157-25-Sohbet arası sohbetler.

158-26-Sohbet arası sohbetler.

159-27-Sohbet arası sohbetler.

160-28-Sohbet arası sohbetler.

161-29-Sohbet arası sohbetler.

162-30-Sohbet arası sohbetler.

------------------------- 

Altı peygamber serisi: 

1-15. 6 Pey-(1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

2-21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

3-24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.)

4-59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

5-60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

6-61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

-------------------------

Terzi Baba kitapları serisi: 

1-12- Terzi Baba-(1) 

2-39- Terzi Baba-(2)

3-32- Terzi Baba-(3) İstişare dosyası.

4-79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

5-80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.

6-86- Terzi Baba-(6) İstişare dosyası.

7-91- Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

8-95-Terzi Baba-(8) (19/53) 

9-99- Terzi Baba-(9) İstişare dosyası.

10-103-Terzi baba yüksek lisans tezi.

11-108-Tezi Baba ile ilgili zuhuratlar. 

12-109-terzi Baba tasavvufi izahlar. 

13-110-19-53-Şeker risalesi. 

14-126-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

15-127-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

16-87- Terzi Baba-İlâhiler derleme.

17-129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

18-131-Kur’ân-ı-Kerîmde yolculuk-53-Ayetleri ve Terzi Baba- 

------------------------- 

Bir hikâye birçok yorum serisi. 

1-25 -Köle ve incir dosyası: 

2-27 -Genç ve elmas dosyası: 

3-34 -Bakara dosyası:

4-61-Bir ressam hikâyesi:

5-76-Doğdular, yaşadılar hikâyesi: 

6-89-Her şey merkezinde hikâyesi. 

------------------------- 

Dîvanlar serisi: 

1-1-Necdet Divanı: 

2-2-Hacc Divanı: 

3-16-Divân (3)

4-87-Terzi Baba-İlâhiler derleme.

5-88-Nusret Tura-Divanı.

------------------------- 

İbretlik dosyalar serisi. 

1-17-kevkeb-kayan yıldızlar.

2-23-İbretlik değmez dosyası. 

3-73-Celâl Cemâl Celâl “hayalî Kamer’in hayal vâdîsi”

4-81-Hayal vadisinin çıkmaz sokakları. 

5-93-Mescid-i dırar/Kubbet-ul kara. 

6-98-Solan bahçenin/kuruyan gülleri.

7-105-Cemo ve Farko. 

8-112-Bir kardeşin soruları ve cevapları.

9-124-İbretlik bir değmez dosyası daha. Satih ince. 

10-128- İbretlik bir hikâye daha. Kaf dağı ve Zümrüd-ü Anka.

11-130-İbretlik bir hikâye daha. Kilise çanları. 

12-132-Kaner Yiğido-İbretlik bir hikâye daha-

------------------------ 

Umre dosyaları serisi 

1-2. Hacc Divanı:

2-20. Terzi Baba Umre (2009)

3-33. Terzi Baba Umre dosyası: (2010)

4-74. 2012 Umre dosyası: 

5-83- 2013 Umre dosyası.

6-97- 2015 Umre dosyası. 

7-106-(2016) Umre dosyası.

8-104-Hacc Umre ve hakikatleri. 

9-125-2018 Umre dosyası

------------------------ 

Diğer dillere çevrilen Terzi Baba kitapları serisi

1-5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

2- 6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

3-46. İngilizce, Salât-Namaz: 

4-47. İspanyolca, Salât-Namaz: 

5-48. Fransızca İrfan mektebi:

6-71. Mü-Geceler-Fran-les-nuits: 

7-93- 7. İngilizce. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8-100-14-İrfan mektebi ve şerhi-İspanyolca.

9-107-Vahy ve Cebrâîl- (Fransızca)

------------------------

Mektuplar ve zuhuratlar serisi:

Terzi Baba İnternet dosyaları:

------------------------ 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

1-2- 3- 4- 5- 6- 7- 8- 9- 10-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

11-12-13-14-15-16-17-18-19-20-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar . 

21-22-23-24-25-26-27-28-29-30-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

31-32-33-34-35-36-37-38-39-40-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

41-42-43-44-45-46-47-48-49-50-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

51-52-53-54-55-56-57-58-59-60-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

61-62-63-64-65-66-67-68-69-70-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

71-72-73-74-75-76-77-78-79-80-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

81-82-83-84-85-86-87-88-89-90- 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

91-92-93-94-95-96-97-98-99-100-

------------------------

Kitaplar devam ediyor şu an Yekün= (162+100=262)
