# Esmâü'l-Hüsnâ (Cilt 2)

**Yazar:** Terzibaba - Necdet Ardıç

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/esmau-l-husna-cilt-2
**Sayfa:** 304

---

GÖNÜLDEN ESİNTİLER:

ESMÂ’ÜL HÜSNA

II. BÖLÜM

M. Nusret Tura hz.

FÜTÛHÂT ve MÜŞAHADELERİ

Nasrun minaAllâhi ve fethun karîb “Allahdan nusrat ve yakın bir fetih” (Saf 61/13) YAZAN ve DÜZENLEYEN

TERZİ OĞLU MURAT DERÛNİ

(8) İRFAN SOFRASI

NECDET ARDIÇ

TASAVVUF SERİSİ (164) NECDET ARDIÇ 

TERZİ BABA

Adres Büro: Ertuğrul Mahallesi Hüseyin Pehlivan Caddesi No: 29/5 

Servet Apt. 59 100

Tekirdağ

Ev: 100 yıl Mahallesi Uğur Mumcu Caddesi Ata Kent Sitesi A Blok Kat 3, D. 13.

Tekirdağ Tel: (0282) 408 93 84 

 (0533) 7743937

www.terzibaba13.com

terzibaba13@gmail.com

İÇİNDEKİLER ………………………………………………………………… (3) TERZİ BABAMIN ÖNSÖZÜ ……………………………………………. (6) ÖNSÖZ …………………………………………………………………………. (7) NUSRET TÛRA UŞŞÂKİ HAZRETLERİ ……………………………(9) GİRİŞ …………………………………………………………………………(14) BÂTİNİ “MAHLA” İSİM (ESMÂ) VE RABB-İ HASS NEDİR? ……………............................................................... (15)

HU GÖZLÜ MÜŞAHADEM ……………………………………………(17) 13. BÖLÜM - İSİMLER TECELLİSİ ………………………………(20) KADİM …………………………………………………………………………(25) HAKK ……………………………………………………………………………(26) VAHİD …………………………………………………………………………(27) KUDDÛS ………………………………………………………………………(27) ZÂHİR …………………………………………………………………………(28) BÂTIN ……………………………………………………………………………(28) ALLAH …………………………………………………………………………(29) RAHMÂN ………………………………………………………………………(31) 14. BÖLÜM – SIFATLAR TECELLİSİ ……………………………(32) LATİFE .…………………………………………………………………………(34) İLMİYE .…………………………………………………………………………(38) BASAR .…………………………………………………………………………(40) SEMİ’..……………………………………………………………………………(42) KELÂM …………………………………………………………………………(43) İRADE ……………………………………………………………………………(50) KUDRET ………………………………………………………………………(51) RAHMÂNİYET ………………………………………………………………(55) ULÛHİYET ……………………………………………………………………(56) (99) ZİLZAL SÛRESİ …………………………………………………(67) TÛR SÛRESİ BAŞLERKEN ……………………………………………(93) NUSRET BABAMIN KABRİ BAŞINDA …………………………(104) ARASI …………………………………………………………………………(107) TEVHİD-İ EFAL SEYRİ ve TECELLİSİ– FETTAH – FETİH …….………………………………………………………………………………(108) ÖĞLE NAMAZI VAKTİ ………………………………………………(111) “KAD KAMETÎS-SALAH”………………………………………………(111) VECHEHU ……………………………………………………………………(112) İNTİBA ve ÇİZİM ………………………………………………………(124) HAKİKATİ MUHAMMEDİ ZİYASI ………………………………(128) 9 - RUBÛBİYET, TEVHİD-İ ESMÂ, MÛSEVÎYET MERTEBESİ ….…………………………………………………………………………………(131) 

ESMÂ’ÜL HÜSNÂ - EF’ÂL TECELLİLERİ ve MÜŞAHADESİ …………………………………………………………………………………… (141) 

ESMÂ’ÜL HÜSNÂ - TARÎKAT MERTEBESİNDEN TECELLİSİ ve MÜŞAHADESİ ………………………………………(154) İZİNDEN YÜRÜDÜM ………………………………………………….(157) (في ما) "Fİ MA" ZUHURATI …………………………………………(168) ESMÂ’ÜL HÜSNÂ OLUŞAN SIFÂT TECELLİSİ ve MÜŞAHADELERİ ………………………………………………………(181) A B D Ü L L Â H ………………………………………………………….(188)

ABD’ÜLMÜ’MİN ..………………………………………………………..(195) ABDÜLMÜHEYMİN ..……………………………………………………(195) ABDÜLAZİZ ………………………………………………………………(196) VUSLAT ………………………………………………………………………(197) ABDÜLKAHHAR …………………………………………………………(211) ABDÜLHÂDİ ..……………………………………………………………(212) ESMÂ’ÜL HÜSNÂ OLUŞAN ZÂT TECELLİSİ ve MÜŞAHADELERİ ………………………………………………………. (214) 

BENİ KALDIR GÖR ALLAH’I ………………………………………(214) “KAVİYY’UL METİ’UL VELİYY’UL HAMİD’UL MUHSİ …(224) ALTERNATÖRÜN GÖREVLERİ ……………………………………(227) NEFS VE AKL ………………………………………………………………(233) SIRÂT-I MUSTEKÎM - SIRÂTULLLAH …………………………(237) AZÎZ ve HAMÎD OLANIN SİSTEMİ ……………………………(244) (جَدْ) CED ve (صِرْ) SIR …………………………………………………(247) ZAFER - NUSRET ……………………………………………………(254) SIR ZEYTİN ………………………………………………………………(257) EŞREFZADE ………………………………………………………………(258) ALLAHÜVEVEHÜALLA …………………………………………………(260) HUU KAHVE İÇERMİSİNİZ …………………………………………(264) ZEYREK-İTFAİYYE (110)……………………………………………(267) NECM SÛRESİ (53/48-49-50) …………………………………(274) Şİ'RA (SİRİUS) YILDIZI 2014 TEFEKKÜRÜ ………………(277) BİLÂL (R.A.)ın ŞÂDÎ ile VEFÂTI ………………………………(295) EZAN - AHAD – BİLAL - HİLAL …………………………………(302) MANYETİK AKI NEDİR?………………………………………………(334) DOĞMADI ve DOĞRULMADI ………………………………………(338) HER ŞEY KENDİ ÖZÜNÜN MERKEZİNDE …………………(341) HAZMİ, NUSRET, NECDET İSİMLERİ …………………………(342) ÎMÂN VE ÎKÂN ……………………………………………………………(345) VARDIM HUZURUNA PİRİM ………………………………………(362) KAMİN - SAKLI VE GİZLİ …………………………………………(375) İLİM İLE HAYY OLAN EBEDİ ÖLMEZ …………………………(378) EŞHEDÜ EN LÂ İLÂLE İLLÂLLAH ve EŞHEDÜ ENNE MUHAMMEDEN ABDÛHU ve RESÛLÜ …………………………(383) SEBA – 7 – SEMANİYE – 8 ………………………………………(400) TERZİ BABA KİTAPLARI …………………………………………….(408)

TERZİ BABAMIN ÖNSÖZÜ 

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

BİSMİLLÂHİR RAHMÂNİR RAHÎM

Muhterem okuyucularımız. Her ne vesile ile olmuşsa elinize geçen bu, 163-1-7-Esmâ’ül Hüsnâ-M.Nusret Tura. Ve 164-2-8-Esmâ’ül Hüsnâ-M.Nusret Tura. İsimli kitaplarının bende büyük hatırası vardır.

 Rahmetli Nusret Babam Bu kitabın kendi el yazısı ile olan aslını (1975) li yıllarda bana vermişti bende onu bir tanıdığıma verip daktilo ile yeni harflere döndürtmüş idim.

Bir müddet böyle durduktan sonra Sayın M. Erol Kılıç bey kardeşimiz Nusret Babamın diğer kitapları ile birlikte bu kitabının da basımını “İnsan” yayınlarına tavsiye etmiş onlarda kabul edip, (O’nun güzel isimleri) ismi altında (1995) senesinde basmışlar idi. 

Bu günlerde de kitabın üzerinde çalışmalar yapan “Murat Derûnî” oğlumuz kendisinde oluşan bazı tecelli ve varidatlar üzerine fakirle de istişareler ederek bu kitabın üzerinde çalışmalar yapmak istediğini bildirmiş idi, bende kendisine olabilir yapabilirsin demiştim. 

Bunun üzerine çalışmalarına başlayan “Murat Derûnî” oğlumuz epey uzun bir çalışmadan sonra, kitabı iki bölüm halinde hazırlayıp elinizde bulunan duruma getirmiş idi. 

Bende cilt kapağını yaptırıp ön sözünü de özetle yazdıktan sonra, son kalan eksikliklerinde tamamlanması için kendisine göndermiştim. 

Neticede bu kitaplar meydana gelmiş oldu, okuyanların azami derecede faydalanmalarını ve emeği geçen herkesin Bu çalışmadan meydana gelecek hasılayı almalarını Cenâb-ı Hakk’tan niyaz ederim. Cenâb-ı Hakk yolunda olanların bu esimlerin hakikatlerinden faydalanmalarını sağlasın İnşeallah. “İz-Terzi Baba Necdet Ardıç” ÖNSÖZ[1]

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

BİSMİLLÂHİR RAHMÂNİR RAHÎM

 Nusret Babam (r.a)’in Esmâ’ül Hüsnâ (O’nun Güzel İsimleri) kitabı çalışmasının Terzi Baba kitabları içindeki yerini almasını gönül kuşu tarafından fısıldanmış ve Efendi Babamın izini ile çalışmaya başlamıştım… 

 Efendi Babam ile yaptığımız istişareler sonucu kitabı zenginleştirecek şiir ve yazılar kitabın içine alınmış ve kitab hacmi genişlemişti. 500-600 sayfa civarı olduğu için kitabın bölünüp iki ayrı bölüm halinde yayınlanmasının daha uygun olacağına Efendi Babam ile yapılan istişare ile karar verildi.

 Bu bölümde Nusret Babam (r.a.)’in oluşturmuş olduğu Esmâ’ül Hüsnâ çalışması temeli üzerine binâ edilen veya edilmeye çalışılan kitab içindeki çalışmalar, daha önce yayınlanmamış makale, şiirler, bu çalışma yapılırken düzenleme ve ilave yazılar ekleyen fakirin müşahadeleri okuyucuların istifadesine sunulmuştur. Bazı konular Efendi Babamın dediği gibi derinlemesine, derûnuna inilerek özeline girilerek anlatılmaya çalışılmış belki anlaşılması için bağlantılar fazlaca uzatılmak zorunda kalınmıştır. Umarım okuyanlar sıkılmaz… Sıkılınsada okuyanlara faydalı olacağını düşünüyorum.

Amaiyet elbisen bak kaşındır, Ellidördü giydiren Necdetindir, Derûni bugün Hakkan sevgilindir, Vardım huzuruna ''Turullah'' Pirim.

Makam mevkii, rütbede gözüm yoktur, Sultanımın malına karnım toktur, Dedinki benim gözümün nurudur, Vardım huzuruna ''Necmullah'' Pirim.[2]

İlâhi! Bu çalışmadan oluşacak ma’nevi hasılayı evvela Resülûlah Efendimiz, Ehl-i beyt hazretlerinin, Piran hazeratının, Nusret Babam (r.a) ve Rahmiye annem (r.a.)’in aziz, pak, mutahhar ruhlarına hediye eyledim… Haberdar eyle Ya Rabbi!

Terzi Oğlu Murat Deruni

NUSRET TÛRA UŞŞÂKİ HAZRETLERİ[3]

(1965 Senesi Adana’da çekilmiştir.) Nusret Tûra Uşşâki Hazretleri Sağındaki gençlik hâli ile Terzi Baba, Solundaki Hakk’a yürümüş olan Güner Kombak. 

(1965 Senesi Adana’da çekilmiş olan) Nusret Tûra Uşşâki Hazretlerinin fotoğrafın arkasındaki kendi el yazısı ile yazılanın orijinali

Nusret Tûra Uşşâki Hazretlerinin Fotoğrafın arkasındaki Kendi el yazısı ile yazılanın temize çekilmiş hâli Bîkesim ben sandı âlem, halbuki ben herkesim Mihverim âlemlere, Hem de muhîti âlemim

Kâ’be’ye dikkatle baksa hacılar, zatımı görür Didede olmazsa fer, her bir nefeste öldürür, Kime yazmıştım bu beyti, kimlere oldu nasip Haydi Necdet gayret eyle bekliyor zira HABİP...

Nusret Tûra Uşşâki

1965

Kelimeler :

Bîkes : Kimsesiz. Dide : Göz. 

Mihver : Eksen, merkez. Fer : Parlaklık, aydınlık Muhit : Etrafını çeviren. Habib : Seven, sevgili, dost. 

İnsân isen gel maşuku seyret.

Fâni vücûd’u bâki’ye devret.

Mahbûb’u Hakk’sın ilminde zevket.

Yorulma gitme celâl’e doğru. 

 N. T.

Hazretin bu resminin arkasındaki kendi el yazısı ile yazdıklarının ori-ginali ve türkçe tercümesi, arka sahifeye dökülmüştür.

Bu vesile ile yazının tetkiki yaptırılıp, neticesi aşağıya aynen kon-muştur.

 Tetkik :

Belge, hatt-ı rık'a tarzında kaleme alınmış kısa bir mektûb (rıka') olarak görülmekte; belgenin üzerine tarih, makam ve yer keşide edilmemiştir. Bu durum belgenin elden teslim edilebileceğinden ve/veya tarafların birbirini yakinen tanıyor olmalarından kaynakla-nıyor olabilir. Ayrıca kelimelerin sadeliğinden kullanılan malzeme kalitesinden belgenin yakın tarihli olduğu söylenilebilir.

Hazretin resminin arkasındaki kendi el yazısınının orginali :

 Hazretin resminin arkasındaki kendi el yazısınının Türkçesi Bismi Geçmiş nefsler ezeliyyete, gelecek nefsler ebediyyete aid olup, şu nokta-i vücudumuz iki ânın birleştiği bir lâhzedir. Görünce 65 senelik bir hayât süresince ne ma'nâlı ne neş'eli ne gamlı demler geçmiş, fa-kat ne gam ey evladlarım Rabbimin huzûrunda memnûnum, mesrû-rum Mevlâm size de huzûrlar sa'detler hüsn-i hâtimeler ihsân buyur-sun. âmin.

N.Tûra

# Kelimeler :

Ân : Lâhza, göz ucu ile bir kere bakıncaya kadar geçen süre.

Bismi : Allah'ın ismiyle.

Ezel : Başlangıcı olmayan geçmiş zaman.

Ebed : Sonu olmayan gelecek zaman. 

Hüsn-i hâtimeler : Son nefeste kelime-i şahâdet getirme.

İhsân : İyilik.

Lâhze : Lâhza, göz ucu ile bir kere bakıncaya kadar geçen süre.

Mesrûr : Memnûn, sevinmiş Mevlâ : Allah, efendi, sahip.

Nefs : Hayat, can, insân.

--------------------------------------

GİRİŞ

Bundan sonra Esmâ-ül Hüsna ile alakalı bazı alıntılar yapılarak, konuya zenginlik katması için okuyucuların istifadesine sunulacaktır.[4]

BÂTİNİ VEYA “MAHLA” İSİM (ESMÂ) VE RABB-İ HASS NEDİR?

Bu konuyu anlamak ve yolumuzda uygulaması ve hakîkat-i nedir? Bunu anlayabilmek için Efendi Babamdan konu ile alakalı gelen maili okuyalım.

Terzi Babamdan aldığım mail özet olarak şöyleydi…

-------------

Senin mailini cevaplarken öğle namazını kılmak için bilgisayarı açık bırakıp yan odaya  gitmiştim seccadeyi yayıp namaza durdum Fatihayı şerifi okuyorken bir taraftan da gönlümde "Derûnî, derûnî" diye bir kelime canlanmaya başladı hayırdır inşeallah deyip namazımı bitirdim daha sonra ne olabileceğini tefekkür etmeye başladım senin gönderdiğin kitabın ve mailin önümde bilgisayarda açık vaziyette idi. Bu hususun seninle ilgili olabileceğini düşündüm…

 Epey zamandan beri sana da, bir "mahlâs/batıni takma ad" vermeyi düşünüyordum nasıl olsa daha zamanı var diye  herhangi bir şey henüz düşünmemiştim. İşte bu hususun seninle ilgisi olabileceğini düşünerek aklımda senin hakkında şöyle bir düşünce cümlesi oluştu. O da şudur. 

"Terzi oğlu Murat derûnî"  Hayat bildiğin gibi her an doğumları olan bir yaşam sürecidir vakti geldiğinde hem genel hem özel doğumlar olmaktadır  bu doğumları ancak irfan ehilleri görebilmekte diğerlerinin ise haberleri bile olmamakta, Hakk'tan hayırlısı hepsinin kendine göre hikmetleri olduğu malûmdur. 

Yazdıklarına ve bağlantılarına göre sana şöyle bir isim verilmesi gerekiyor gibi gözüküyor. Batın ağırlıklı olan ismi hasın kullanılma sahası bahsettiğin isimde de geçtiği gibi "Nureddin" ismi hem batını hemde zahiri bünyesinde bulundurmaktadır. Nur olması yönünden bâtın, din olması yönünden zahirdir.  Bu yüzden hem zahir hem bâtındır. Bahsettiğin gibi "Derûnî" de de vardır. Güzeldir ve abartısız ve kaldırılabilecek bir anlamı vardır. Daha ilk tanışmamızda bahsettiğin gibi bu tecelli olmuş.  O halde senin mahlas ismini  inşeallah,  "Terzi Oğlu Murat Derûnî" olarak tescilleyelim. Murat Cağaloğlu zahir ismin  "Terzi Oğlu Murat Derûnî" kısaltılmışı, "T.O.M.D"  şeklinde olsun. Tekirdağında ki, "Şe… kı…"  oğlumuzun, "Çelebi Hüsamettin Uşşaki" "Ç.H.U." olduğu gibi. İsmi hasın, "Bâtın"ın "Nur" olduğuda bu istişarelerden sonra oluşmuş oldu.  Gerçi  bu ismi kendi kendisine  abartılı olarak "Nurullah" deyip verenlerde vardır ama  bu ismi verenlerin bilmem sonları ne olur.

Hakkında hayırlısı olsun.  Ayrıca İzmirdeki kızımızın "Terzi kızı Nur Nihan" ismi gibi "T.K.N.N." şeklindedir. Bunlar yolumuzun güzel  uygulamalarıdır çalışma ve gayretleri neticelerinde kendilerine Hakk tarafından verilen lütuflardır. Herkesin Hakkında hayırlısı olsun. 

Bu hususta bir gün Rahmiye Annemde benim hakkımda Nusret Babama hitaben "Hu Necdete "iz" ismini verelim demişti. Bu sahada benimde mahlas ismim "İz" dir, Yani sünneti seniyyeyi takib etmeye çalıştığım ve Peygamberimizin izinde yürümeye çalıştığım için bu ismi vermişlerdi pek mevzu olmadığından fazla bahsetmek istememiştim. Bu hususta sadece o zamanlar yazdığım bir satır dizisi vardır. Bulamadım belkide hatıra olarak bir yerde yazmış olabilirim. Geçmiş zaman… Yerini hatırlayamadım elbet bir gün bir yerden çıkar inşeallah.  T.B.

---------------------- 

 Hu Gözlü Müşahadem[5] 

 Hu veren nefesin sıcaktır,
 Sobalar artık yanacaktır,
 Gelecek ay on üç ocaktır[6],
 Hu On üç gözlü müşahadem.

 Kışlık çıkarılıp giyilmiş,
 Gözümden Celâli silinmiş,
 Vahdeti tecelli bilinmiş,
 Hu Kemâl gözlü müşahadem,

 Vehhab'tan verdiğin sûretin,
 Çığlık çığlığadır kudretin,
 Sürer götürür burudetin[7],
 Hu Hakk’a gözlü müşahadem.

 Hüve âlemler ve Kâ’be’ne,
 Rahmân getirir Mekke’ne,
 Rahîm götürür Medine’ne,
 Hu Nuru gözlü müşahadem.

 Hayaldesin umursamazsın,
 Vehimdeyken ulaşamazsın,
 Uykudayken yarışamazsın,
 Hu Vahdet gözlü müşahadem.

 Nefsi Vahide[8] rengin yeşil,
 Senin oyunun şekil şekil,
 Aklı küllün kılıcı Vekil,
 Hu Nefis gözlü müşahadem. 

 Durma nefsim aşıkan kesil,
 Meydanda nice başlar sebil,
 Gönlüm kevserinden sersebil,
 Hu Zem Zem gözlü müşahadem.

 Vahdetin kuyumu doldurdu,
 Esmâ-i İlâhiyye bir durdu,
 Semme vechullahı[9] buldurdu,
 Hu Cemâl gözlü müşahadem.

 Mağaramda girdim kabire,
 Maşuka sordum aşkı habire,
 Şamda karşıladı bahire,
 Hu Müjde gözlü müşahadem,

 Kâ’be-de elli üç Şam kapısı,
 Sanma sakın Şam tatlısı,
 Olur elbette uyarması,
 Hu Bâki gözlü müşahadem.

 Gizli saklı Veli neşesi,
 Bulamazsınız yoktur eşi,
 Altı yön derûni şubesi,
 Hu Tevhid gözlü müşahadem.

 Volkan yanardağından taşar,
 Ateşi gördün aklın şaşar,
 Zül Celâl-i Vel İkramı aşar,
 Hu İkram gözlü müşahadem.

 Yıktın hane eyledin viran,
 Yandırdı gökyüzünde nîran,[10]
 Ledüne sabredemedin biran,
 Hu Ledün gözlü Müşahadem.

 İnsandan bakar âlemine,
 Söylerken yazar kalemine,
 Kendi etti bakmaz haline,
 Hu âlem gözlü müşahadem.

 Sıktığında kuyunu yaran,
 Namazımda verdiğin ikân,
 Eymende benlik dağı yıkan,
 Hu Sine gözlü Müşahadem,

 Her bir mertebeden hakîkati,
 Yaşanacak seyri ve saati,
 Fecr doğmadan olmaz vasati,[11]
 Hu Şehiyd gözlü müşahadem

 Sekiz Cennette oturması,
 Beş Hazrette bulunması,
 On üçten olur sorulması, Hu Arşı gözlü müşahadem.[12]

---------------------- 

 “O Allah, kemâl ile tecellî edicidir. Bizlerin zeval[13] olarak gördüğümüz şeyler ise bizim anlayışımızdaki eksiklikten kaynaklanmaktadır. Cenâb-ı Hakk’ın kemâl ile her tecellîsi değişiktir ve bu nedenle O’nu bir tek tecellîye sığdırmak mümkün değildir. Bunu yapan hem O’na haksızlık etmiştir hem de O’na irfâniyyetinin olmadığını göstermiştir. Her varlık kendi kemâli üzeredir. Bizlerin yaptığı bütün değerlendirmeler izâfîdir."[14]

Efendi Babamın “Abdülkerim Ceyli - İnsân-ı Kamil” Şerhi için yapmış olduğu açıklamayı da buraya almamım sebebi bu konu hakkında yazılanlarda sadece bu saha hakkında bir fikir vermek amaçlıdır. Ve yazıldığı gibi sadece buradaki yazılanlar ile sınırlı değildir.

Aynı zamanda yapılan teşbihi değerlendirmelerden de mutlak tenzihindedir.

13. BÖLÜM - İSİMLER TECELLİSİ[15]

Şanı yüce olan Allah, isimleri içinden bir isimle, kulları arasından birine tecelli ederse: O ismin saçılan nurları altında, o erir. Biter… 

Böyle olunca: Hakkı çağırdığın zaman, sana o nurlar altında, eriyen kul cevabını verir.

İSİMLER TECELLİSİ Babında ilk müşahede makamı: Yüce Allah’ın kuluna mevcut ismiyle tecelli etmesidir. İş bu isim, mutlak yoldan kula verilir. 

Mevcut, isminden daha üstünü; yüce Allah’ın kuluna: Vahid ismiyle yaptığı tecellidir. 

Vahid, isminden daha üstünü; Yüce Allah’ın kuluna Allah ismiyle yaptığı tecellidir. 

Allah ismi tecellisine nail olan bir kulun varlığı erir; biter… Dağı un ufak olur. 

Allah ismi tecellisine mazhar olan bir kul için; yüce Allah, hakikat turuna şu nidayı yapar:

 — «Gerçekten ben Allah’ım… » (20/14) Bundan sonradır ki, kuldaki kulluk ismi kalkar. 

Onun için Allah ismi sabit kalır. Durum böyle olunca, sen: 

— Ya Allah… Dediğin zaman, o kul sana: 

— Buyur, söyle; çağırına geldim. 

Diye cevap verir. 

Sözü geçen kul, anlatılan makamdan öteye geçer, ma’nevî halinde tam bir kuvvet bulursa… Yani: Kendi mevhum benliğinden geçerse… Bu geçişten sonra; yüce Allah, isminde ona tam bekâ hali verir. İşte o zaman: O kulu çağırana cevap veren, bizzat yüce Allah olur. 

Böyle bir durumda sen: 

— Ya Muhammed… 

Diye çağırırsan… Bizzat sana cevap veren: 

Buyur, söyle; çağrına geldim. 

Cümlesi ile Allah olur. 

Kul, manevî gücünde terakkiye devam ederse; yüce Hak ona: Rahman ismi ile tecelli eder.

Kul manevî takatı nisbetinde terakkiye devam ederse; yüce Hak ona: Rabb ismi ile tecelli eder.

Kul manevî gücünde terakkiye devam ederse; yüce Hak ona: Melik ismi ile tecelli eder. 

Kul manevî gücünde devam ederse; yüce Hak ona: Alim ismi ile tecelli eder. 

Kul manevî gücünde terakkiye devam ederse; yüce Hak ona: Kâdir ismi ile tecelli eder.

Yukarıda anlatılan isimlerden herhangi bir isimle, Cenâb-ı Hakkın tecellisi: Tertib sırasına göre, biri öncekinden değerlidir. 

Çünkü tafsil yolundan tecelli olmaktadır. Tafsil yolundan gelen tecelli ise, icmal yolu ile olan tecelliden daha azizdir. 

Meselâ: 

Yüce Hakkın, Rahman ismi ile kuluna tecellisi; Allah ismindeki icmal zuhurundan tafsillidir.

Yüce Hakkın, Rabb ismi ile kuluna tecellisi; Rahman ismindeki icmal zuhurundan tafsillidir.

Yüce Hakkın, Melik ismi ile kuluna tecellisi; Rabb ismindeki icmal zuhurundan tafsillidir.

Yüce Hakkın Âlim simi ile kuluna tecellisi; Melik ismindeki icmal zuhurundan tafsillidir.

Diğer isimleri de bu şekilde kıyas edebilirsin… Ancak, zâta bağlanan tecellileri; bu kıyasın dışında tutmak icab eder. 

Çünkü: Yüce Allah’ın zatı, anlatılan mertebelerden bir mertebenin hükmü ile özüne tecelli edince… Özel durumlarının da üstünde; umumî ve şümullü bir durum hâsıl olur. 

İşte, o zaman: Rahmân ismi, Rabb isminin üstüne çıkar. Her ikisinden üstün olan da Allah ‘tır. 

Bu ma’nâyı iyi anla… 

Çünkü bu ma’nâlar, yukarıda sözü geçen isimlere bağlı tecellilerin başka yönüdür. 

Kul, öz hakikatı olan isimlere bağlı bu tecellilerde zâta varır.

İşte o zaman; bütün isimleri kendi özünde taleb eder. Onun bu talebi, emr-i vaki gibi bir durum alır… 

Tıpkı: İsmin, kendisi ile isim verileni taleb ettiği gibi… Bundan sonradır ki, o kulun ünsiyet kuşu şenlenir. Mukaddes üslubu ile şöyle dillenir: 

Adı söylenirse, cevap verenim Leylâdan yana; Ben çağrılırsam, Leylâ cevap verir benden yana.

Bu hiç olmaz, ancak bir ruh oluşumuzdan başka; Sadece cisimler değişiyor, çok şaşılır buna.

Bir şahıs gibidir, iki ismi vardır, zâtı tekdir, Hangi yönden nida edilse zata; kavuşur ona.

Zatım onun zatıdır, ismim dahi onun ismidir; Halim onunla müttahid olur, gariblik bir yana.

Gerçekte ikimiz dahi zata bağlı bir değiliz; Ancak, seven sevgilinin özü, sebeb sevgi buna.

İSİMLER TECELLİSİ, bahsinde önemli bir nokta vardır. Ki o: Kendisine tecelli gelen kimsenin, ismi göremeyişi, onu müşahede edemeyişidir. Bu durumda o: Ancak, zatı müşahede eder. Lâkin, o isimde, ayırd edilen sultanlığını bilir. Bilir ki: Allah ile oluşu; kendisinde tecelli gösteren isimlerledir. 

Ve. Zâta varan yolunu, o ismin delâleti ile çıkarır. 

Meselâ: O isimle bilir ki, kendisi: Allah’tır. Yahut: Rahmandır. Yahut: Âlimdir. Bu misaller çoğaltılabilir. Hemen hepsi, aynı kıyasa göredir. 

Hangi ismin tecellisindeyse… Kendisine hâkim olan o isimdir. Zâttan yana müşahedesi de o kadardır. İSİMLER TECELLİSİ üzerine insanların durumu değişiktir. 

Kendi istidatlarına kabiliyetlerine göre, çeşit çeşit hallere girerler. 

Burada, onlardan bir kısmını anlatacağız. İsimlerin hemen hepsini sayma yolu kapalıdır.

Kaldı ki: Her isimde, tecelli eden yüce hak olmasına rağmen, insanlar muhteliftir… Değişiktir. 

Kendileri, anlatıldığı şekilde, değişik olduğu gibi; yüce Hakka vüsul yolları da değişiktir. 

O yolların da hepsini anlatmamız zordur. 

Benim burada anlatacaklarım; yüce Allah’ın, sülûküm esnasında bana gösterdikleridir. Başımdan geçenlerdir. 

Aslına bakılırsa, eserimde; hikâye yollu başkalarından naklettiğim ve kendi halimden anlattığım şeylerin hemen hepsi aynıdır. Yaşadığım şeylerdir… Yaşamadığım halleri yazmadım. 

Hâsılı: Anlattıklarımın hemen hepsi, yüce Allah’ın bana açtığı kadardır. 

Özellikle bunlar, ona seyrim ve keşif, ayan yolundan ona yol aldığım zamana rastlayan hallerdir.

Bu hususu da, böyle naklettikten sonra, esas mevzua dönelim: 

— İSİMLER TECELLİSİ üzerine insanların durumu değişiktir. 

Demiştik… Şimdi bu değişik durumları anlatmaya geçelim…

1–KADİM… 

Bazılarına, yüce Hak, bu KADİM ismi yönünden tecelli eder.

Bu tecellide yol alan kimsenin durumu şudur: Yüce Hak o kimseye kendi oluşunu, keşif yolundan açar. Bu keşif sayesinde, o kimseye: Halkı yaratmadan önce, kendisinin ilminde mevcud olduğunu anlatır. 

Bunu biraz açalım. O kimse, Allah’ın ilminde var oluşu ile var olmuştur. Yüce Hakkın ilmi ise… Kendi varlığının var oluşu ile vardır. 

Yüce Allah ise: KADİM’dir… Böyleki oldu; ilim de: KADİM’dir… 

Malum ise… İlimden çıkar; yine ilme bağlanır. Böyle olunca, yine: KADİM, vasfına bürünür.

 Biraz daha açılalım…

İlmin ilim olması, ancak malumun olmasına bağlıdır. Malum ise, âlim birine… 

— Âlimlik, bilginlik… 

İsmini veren bir kelimedir. 

Şimdi cümleleri toplayalım. 

Bu itibara göre: İlâhî ilimde, varlıkların KADİM olması lâzım gelir. 

Bu KADİM vasfını alan kulun dönüş yeri ise, yüce ve sübhan olan Hakk olduğu böylece kesinleşmiş olur. 

İş bu dönüş, onun KADİM ismi tecellisi sûretiyle olur. 

NETİCE: Yüce Allah, zatının ilâhî KADİM isminden bir kula tecelli ihsan edince, onun sonradan yaratılmış, hadis bir şey olma durumu kalkar. Allah ile KADİM kalır; kendi geçici varlığından yana yok olur. 

2 – HAKK…

Bazılarına göre yüce Allah, bu HAK ismi cihetinden tecelli eder. 

Bu tecelli yoluna giren kimsenin durumu şudur: 

Yüce Allah, o kimseye keşif yolu ile; şu âyet-i kerimede işaret edilen hakikatının sırrını açar: 

— «Yeri, semaları ve bu ikisi arasında bulunanları Hak olarak yarattık. » (46/3 ) İş bu Hakk tecellisi, o kula geldikten sonradır ki: Ondaki halk vasfı yok olur… Böyle olunca o: Mukaddes bir zat kalır; münezzeh sıfâtlar halini alır.

3 – VAHİD…

Bazılarına da, yüce Allah, bu VAHİD ismi cihetinden tecelli eder. 

Yolu, bu tecelliden geçen kimseye; yüce Allah, bu âlemin sınırlarını aşırtır. 

Haliyle bu: O kula nasib ettiği keşif yolundan olur. Bu tecelliye uğrayan kimseye, yüce Allah zâtından görünür. 

Tıpkı: Dalganın denizden görünüşü gibi… 

Böyle bir müşahede makamına varan kul: Yüce Hakkın zuhurunu, sayılarla tesbit edilen mahlukattan VAHİD hükmüyle görür. İş bu görüş anındadır ki, dağı yıkılır. Sözü sayha olur.

 VAHİD olan yüce ve sübhan Allah’ın birliğinde vahdeti bulur. Onun gözünde yaratılmışlar yok olur. Yüce Hak ise, ezel sahibi olarak baki kalır. 

4 – KUDDÛS… 

Kullarından bazılarına, yüce ve sübhan olan Allah; bu KUDDÛS ismi ile tecelli eder. 

Bu tecelliye erdikten sonra; onun için bir keşif yolu açılır. İş bu keşif yolunda ise: 

— «Ona ruhumdan üfledim… » ( 15 / 29 ) Ayeti kerimesindeki mana sırrı kendisine açılır. O kula şu mana öğretilir.

 — Yüce Allah’ın ruhu onun özüdür; başkası değil… 

— Yüce Allah’ın ruhu ise… Her yönüyle; Münezzehtir; mukaddestir. 

İşte… Bu KUDDÛS ismi ile o kula tecelli ettiği andadır ki; bu âleme ait noksanlar onda yok olur. 

Allah ile baki kalır; bütün bu hadiselerden ve arızî şeylerden yana münezzeh olarak… 

5 – ZÂHİR… 

Yüce ve Sübhan olan yüce Allah, kullarından bazılarına da; bu ZÂHİR ismi ile tecelli eder. 

Bu ZÂHİR isim cihetinden tecelli alan kula: Bu keşif âleminin içinde; nûr-u ilâhî’nin sırrı açılır. Bu açılışta, kendisine bir marifet yolu gözükür. 

İşbu marifet yoluna girdiği anda, anlar ki:

O ZÂHİR olan Allah’tır. Yine bu tecelli anında, yüce Allah ikinci bir tecelliyi yapar. İş bu tecelli anında dahi anlar ki, ZÂHİR OLAN kendisidir. Böyle olunca, kul kaybolur. Yüce Hakkın batın âlemlerinde; fena yolu ile gizlenir. Yüce Hakk’ın varlık zuhurunda yaratılma durumu gider; kalmaz. 

6 – BÂTIN…

Yüce ve sübhan olan Hak, bazı kullarına da, bu BÂTIN ismi ile tecelli eder. Bu tecelliye nail olan kulun keşif yolu şudur… 

— Eşya… 

Adı verilen her şeyin kıyamı, yüce Allah iledir… Yüce Allah, işbu keşfi, kendisi o eşyanın batını olduğunu kula bildirmek için yapar… Bu arada bir başka tecelli daha olur; yüce Allah BÂTIN ismi yönünden zat tecellisini yapar…

Böyle olunca, o kulun zuhuru, Hakkın nûru ile kaim olur.

Yüce Hak ise, o kula BÂTIN olur. Kendisi dahi, yüce Hak için zâhir olan varlık olur. 

7 – ALLAH… 

Kullarından bazılarına, sübhan olan Yüce Hak: ALLAH ismi ile tecelli eder. 

İşbu tecellide, açılan yolların bir sınırı yoktur; kul, Allah kapsamına girer, bütün tecellilere mazhar olur. Bu ma’nâ, daha öncede anlatılmıştır. Bu tecelliye nail olan kul için, belli bir yol çizilemez… 

Çünkü: Allah tecellisi, zuhur yerlerinde daima değişik şekil alır. Bu, onun ihtiva ettiği ma’nânın bir icabıdır. 

İşbu değişiklikler ise, zuhur yerlerinin; o tecelliyi kabul etme yönünden, değişik mizaclarına ve kabiliyetlerine bağlamak lâzım gelir. 

Yüce ve sübhan olan Hak, kuluna: ALLAH isminden tecelli ettiği zaman o kul, kendi nefsinden yana fena bulur. 

Böyle olunca, kendisinden gaye: ALLAH olur. Onda ve onun için… Bundan sonra, o kulun varlığı; zaman hadiselerine bağlanma köleliğinden kurtulur. Bu kâinat bağları ile bağlılık durumu, kalkar; çözülür. İş bu durumdan sonradır ki, o kul; 

a) Tek zât olur… 

b) Sıfâtlarda tek olur… 

c) Analar ne? Babalar ne? Hiç birini tanımaz olur… 

Durum ki anlatıldığı gibi oldu: 

a) ALLAH’ı zikreden kimse; o kulu zikreder. 

b) ALLAH’a bakan kimse, o kula bakmış olur. 

İşte… Bütün bu olanlardan sonradır ki: Hal dili garib ve acib yoldan şöyle terennüm etmeye başlar: 

Sevgilim, beni yok etti; oldu vekil benden yana; Evet gaye olaraktan, aynen yokum ondan yana. 

Ben o oldum, o dahi ben oldu, artık kimse yoktur; Bu tek varlık içinde onunla çekişmekten yana. 

Onunla onda oldum, hitap vasfı yok aramızda: Evvel böyleydik, yine öyleyiz gelecekten yana. 

Onunla onda oldum, hitap vasfı yok aramızda: Evvel böyleydik, yine öyleyiz gelecekten yana.

Evet… Nefis kalktı ortadan, akıl uçup gitti; Uyandım uykumdan, muhtaç değilim uykudan yana. 

Hakkı, bana aynen hakikatım olarak gösterdi; Benim say, güzel alında ne varsa ışıktan yana.

Cemalime cilâ vurdum da aynaları süsledim; Taki çıksın ne varsa, kemâl baskılarından yana.

Onun vasıfları hep vasfım, zâtı dahi zâtımdır; Onun huyları benim, cemalde parlamadan yana.

İsmim gerçekten ismidir, hatta zatına isimdir: İsim, evsaf benim; ne varsa bağlılarından yana.

8 – RAHMÂN… 

Yüce ve sübhan olan Hak, kullarından bazılarına: RAHMÂN ismi cihetinden tecelli eder. 

Bu tecelliye ulaşma yolu biraz dolaşıktır. 

Şöyle ki: Yüce ve sübhan olan Hak, kuluna Allah ismi yönünden tecelli ettiği zaman, zatını onun için delil kılar. Ve en yüksek mertebesine ulaştırır. İşbu yüce mertebe cümle güzel vasıfları kapsamına alır. Bütün varlıklara da sirayeti vardır. Kul, istenilen yoldan geçtikten sonradır ki: RAHMAN tecellisine erer. 

Buradaki tecelli, tamamen zâti tecellidir. Bu tecelliye nail olan kulun şanına: Cümle ilâhî isimler, isim isim iner. Bu inen isimleri, o kul devamlı olarak alır. Haliyle onun bu alışı, yüce Hakk’ın zâtından kendisine verilen nur olur. Bu isimlerin en sonunda, Rabb ismi gelir. 

Kul, bu ismin tecellisini kabul ettikten, kabiliyetine göre yüce Hak da ona Rabb ismi ile tecelli ettikten sonra: 

— Esmâ-i nefsiye… Adı verilen ismiler, gelmeye başlar. Bu ad altındaki isimler, kulla yüce Hak’ta müşterektir. Ve Rabb ismi sultanlığı altındadır.

Bu isimler: Alim, Kadir vb. isimlerdir...

Bu tecelli tamamlanınca, o kula; Melik ismi tecellisi gelir. O kulun kabiliyetinde bu tecelliyi kabul etme durumu var ise, yüce Hak da ona bu tecelliyi yaparsa… Kemâl durumları ile kula isimlerinin hemen hepsi gelir. Taa, kayyum ismine kadar. Yüce Allah o kula hak olarak; Kayyum ismini de tecelli yolu ile verirse… Artık onun işi isim tecellilerinde bitmiş olur.

Ve bundan sonra, sıfâtlar tecellisine geçer.

14. BÖLÜM – SIFÂTLAR TECELLİSİ[16]

Yüce ve Sübhan olan Hakkın zâtı, kullarından birine; sıfatlarından biri ile tecelli edince… O kul: Tecellisini aldığı o sıfâtın semasında yüzmeye başlar… 

İcmal yolu ile o sıfâtın son haddine ulaşır… — İcmal yolu… Dedik… Çünkü: Tafsil yolu kapalıdır…

 Şu bir gerçektir ki, sıfât tecellisine mazhar olan zâtlara gelen tecelli ancak, icmal yolu ile gelir; tafsil yolu ile değil…

Kul, bir sıfâtın semasında yüzmeye başlar; icmal yolu ile onun kemâline ulaşırsa… O sıfâtın arşını doldurur… 

Yani: Kendi aldığı sıfâtın… 

Bundan sonra, diğer bir sıfâtla karşılaşır; onunla olan hali de önceki gibi sürer, gider… 

O kul, bu halinde devamlıdır… Taa, sıfâtları tüm olarak, yukarıda anlatıldığı gibi ikmal edinceye kadar…

Ey kardeşim, bir kulun yukarıda anlatılan hale gelmesi, seni işkillendirmesin…

— Müşkil iştir… Demeyesin… Bu, olur; şöyle ki: 

Yüce Hak bir kula, isimlerinden veya sıfâtlarından biri ile tecelli etmeyi dilediği zaman, zaten o kul fena bulur… O kadar ki: Kendinden geçer… Varlığı kalmaz… Onu, kendi varlığı bağından söker… Kulun kendinde vehmettiği nuru söndüğü zaman, kulda; halkıyete bağlanan ruhu fena bulduğu zaman, ondan aldıklarına karşılık kendisi kalır; zâtı kalır… 

O kulun heykelinde; yüce Hak kaim olur. Burada dikkat edilmesi gereken şudur ki:

a) Zâtında hulûl yolundan bu iş olmaz… Bir incelik taşıyan LATÎFE yollu olur… 

b) Bir ayrılma yolu düşünülemez... 

c) Kendisinden aldıklarına mukabil, kula kendini verip bitişmek de olamaz… 

Şunu unutmamalı ki: Onun kullarına tecellisi, bir fazlı ve ihsanı yolundan gelir… 

Onları kendi varlığında ifna ettiği, buna karşılık onlara bir ihsanda bulunmadığı zaman, bu halin adına: 

— Nikmet… Denir ki… İşte bu, onun şanına yakışmaz… Böyle bir durumdan yüce Hak tenzih edilir.

Yukarıda: 

— LATİFE 

Şeklinde bir kelime kullandık. İşbu LATİFE, başlıca: Ruh’ül-Kudüs’tür… O, her şeyini ifna ettiği kula; bu: 

— Ruh’ül-Kudüs… Dediğimiz lûtfu, ihsan yollu yapar… 

Bütün tecelliler de, bu LATÎFE üzerine gelir. Bu da onun varlığından başka bir şey değildir.

Durum anlatıldığı gibi olunca o: Ancak kendi özüne tecelli etmektedir. 

Ne var ki, biz LATİFE-İ İLÂHİYE için: 

— Kul, abd… Adını veriyoruz. Çünkü, kuldan gidene karşılık o vardır. 

Başka türlü tarif de, imkânsızdır. Yoksa: Ne kul kalır; ne Rabb… 

Zira, merbubun yok oluşu ile: Rab ismi de kalmaz…

İş bu tecellide: Ancak Allah vardır… 

Tek başına… Vahid ve Ahad olan Allah… 

Bu mevzuda şu şiiri söylüyorum: 

Halka verilen bir varlık isimdir ancak; Başka yok, gerçek mecaz yoluyla olacak… 

Nurları zuhura gelince alınırlar; İsimden kalanlar, ne olmuş ne olacaklar… 

Onları yok eden zaten aslında yoklar; Ki fenada bakiler; inkâr kapanacak…

Onlar yok olunca tüm varlık Hakkın oldu; Hüküm sahibi o, onlara ne kalacak… 

Sanki kul, hiç olmamış gibi oldu artık; Tek olan Hak’tır, ebedî bakî kalacak… 

Güzelliğini çıkarınca belli zaman; Hak nurunu halk giyecek birlik olacak… 

İfna etti de, faniden kendisi kaldı; Kaim kendisi, onlar da oturmayacak… 

Onların hükmü denizde dalga gibidir; Dalga kesret, sonra denize katılacak… 

Deniz coşunca dalgalar toplanır gelir; Sakin ise ne sayı ne dalgalar olacak… 

Burada; SIFÂT TECELLİLERİ üzerinde daha başka hususları da anlatacağız… Bu anlatacaklarımız, özellikle bilmen için gerekli mevzulardır… 

Anlatalım ki bilesin… 

Önce SIFÂT TECELLİLERİ üzerine, kısa bir tarif yapalım… Kısaca tarifimizi şöyle yapabiliriz: 

— SIFÂT TECELLİLERİ kulun; zât durumuna göre, Rabb sıfâtı ile sıfât almasıdır… 

Evet… SIFÂT TECELLİLERİ bundan ibarettir. 

Ne var ki, bu sıfât alma durumunda: Aslî, hükmî ve kat’î bir kabul olacaktır. 

Tıpkı: Görülen açık manası ile bir sıfâtla sıfât alan kimsenin durumu gibi… Bu kimsenin, o kendisine verilen sıfâtı kesin olarak alıp kabul ettiği gibi… 

Üstte anlatılan ma’nâ, daha önce de geçen: 

— İLÂHİ LATİFE… Şeklinde tarifini yapıp, sonucunu bağladığımız mana gibi olacaktır. 

Ki, bu kuldan yana; kulun görülen heykelinde kaim olan odur. 

Böyle olunca: Kul olmaz; o olur. Çünkü o: 

— LATİFE… Dediğimiz sıfâtlar, İlâhî sıfâtlarla sıfât almıştır… Onun böyle oluşu: Aslidir… Hükmîdir… Kat’îdir… 

Şimdi bir sonuca varmak için soralım: 

— Kimdir bu sıfâtı alan? Şüphesiz; yüce Hak’tan başkası değildir; olamaz da… 

Sebebine gelince: Bu makamda, kula hiçbir şey kalmamıştır… 

Bunu, böyle bağlayalım… Geçelim… 

İnsanların durumu, SIFÂT TECELLİLERİ bahsinde çok değişik şekil alır… Her biri, bir başka şekilde bu tecelliyi alır… 

İşbu değişik durumun sebepleri şunlardır… 

a) Alış kabiliyetinde durumları… 

b) İlmî yöndeki yetenekleri, ilim sahasındaki kavrayış durumları… 

c) Azim ve sebatlarının derecesi… 

Kendilerinde üstte sayılan üç halde, ne kadar ilerleme varsa… Bu tecelliden yana nasipleri o kadardır… 

Bunu da böyle bağlayalım… Onların SIFÂT TECELLİLERİ sahasında aldıkları şekle bakalım… Bakalım ve üstte sayılan üç durumu dikkate alarak dinleyelim… 

Şimdi onları sıraya koyalım... Ve HAYAT’tan başlayalım… 

HAYAT… Yüce Hak kulları arasından, bazılarına; HAYAT sıfâtı ile tecelli eder. 

Bu sıfâtı alan kul, âlemin hayatı olur. Hem de tümüne birden…

 Bu varlıklara baktığı zaman: Onlarda hayatının yürüdüğünü görür. Ama bütünüyle… Bu hayatın yürümesi; varlıkların, ruh durumlarını aldığı gibi, cisim durumlarını da içine alır. 

Böyle olunca; o kul: Ma’nâları, varlıklara suret olmuş görür. Böyle oluşun, kendisinden gelen bir hayatla olduğunu bilir. 

Öyle bir hayat ki, her şey onunla kaim… 

Durum anlatıldığı gibi olunca, sözlerin ve emellerin bir manası kalmaz… Latif bir halde olan sûretler de hükümsüz kalır… Kesif bir hal alan ruhları da al… Cisimleri de, bu arada say… 

Bunların artık hiçbir ma’nâsı yoktur; sadece HAYAT sıfâtı tecellisine nail olan kul kalır… Bunun hayatı, artık onların tümüne hayattır. 

Bir müşahede yolu ile hayatın onlarda sürüp gittiğini görür. Bütün bu olanları kendisinden bilir. Başka yerden değil... 

Bu arada vasıta da kabul etmez. İlâhî bir zevk olarak kabul eder. 

Gizli, ama ayan beyan bir keşif sayar. 

Evet… Ben bu tecellide bir süre kaldım. Zaman süremden bir süre, bu tecelli içinde geçti… İşte o zaman da ben: Bütün varlıkların hayatını kendimde gördüm.

Her varlıkta, hayatımdan ne kadar varsa… Bakıp görüyordum. Görüyordum ki; onların zât kabiliyetleri ne kadarsa, o kadar alıyorlar. 

Ben bu tecellide, yüce zâtla bir hayattım… Bölünmez, parçalanmaz… 

Bu tecellide, nice zaman kaldım; taa, yardım eli bana uzanıncaya kadar. O yardım eli geldi; beni bir başka hale geçirdi… Başka yer dahi aslında yoktu… İşte, sözün gelişi böyle…

İLMİYE… 

Yüce Allah, kullarından bazılarına bu İLMİYE sıfâtı ile tecelli eder. Bu tecelliye, hayat sıfatı tecellisinden girilir. Bu durumu şu şekilde anlatabiliriz. 

Yüce Allah, kuluna bütün mevcudata sirayet eden Hayat sıfâtı ile tecelli ettikten sonra; o kulda bir zevk başlar.

İşbu zevk, anlatılan hayat birliğinin gücünden doğar. 

İşbu hayat birliğinde, bütün mevcudat, anlatılan tecelli dolayısı ile; o kulla bir olmuştur. 

Anlatılan bu birlikten sonradır ki; yüce zat o kula, İLMİYE sıfatı ile tecelli eder. 

İşte… Bu ilim sıfâtı tecellisini aldıktan sonradır ki o kul: Bütün âlemi, içinde bulundukları duruma göre bilir. 

Anlatılan âlemlerin bütün dalları ve kolları, o kulun ilim çemberine girer. Başlanğıcından ta sonuna kadar. 

Böyle olunca: O kul her şeyi bilir. Nasıl oldu, ne şekilde oluyor ve sonunda nasıl olacak?

Bütün bunları bilir… 

O bilir: Bu iş, olmamıştır. O bilir: O olmayan şey, ne sebeple olmamıştır? O bilir: Olmayan bir şey, olunca, nasıl olur? Ve nasıl olacak? Bütün bu anlatılanlar; o kulda bir ilim olarak mevcuttur. 

Ama aslî bir ilim... Ama hükmî bir ilim... Ama keşfe, zevke dayanan bir ilim…

Öyle bir ilim ki… Yani Öyle bir bilgi ki, malum olup bilinenlere onun zatından sirayet edip geçmiştir. 

Hem de, icmal yolundan… Hem de, tafsil yolundan… Hem de küllî ve cüz’î yoldan… 

Onun tafsili icmalinde gizli... Ama, gizliden de gizli bir gayb âleminde… Ledünnî ve zatî olaraktan… 

O, öyle bir gelişle gelmektedir ki; gaybın da gaybı âlemin, tafsilinden gelmektedir, bu şehadet âlemine çıkmaktadır. 

Böyle olunca, onun icmal tafsili, gaybında müşahede olunur. 

Toplu icmali ise… Gaybın da gaybındadır. 

Sıfât tecellisi içinde olana; ilmin gelişi, zâhirde olan bir şey değildir. Gizlinin de gizlisi âlemde, o ilmin içine dalan bilir! 

Burada anlatılanlar, çok ince manalardır. Ancak: 

— Gureba... Adı ile çağırılanlar anlarlar. 

Burada tadılması gereken zevkleri, kimse tadamaz; ancak: 

— Ümena ve üdeba… Adı ile anılan zâtlar tadarlar. 

BASAR... 

Yüce Allah, kullarından bazılarına da, bu BASAR sıfâtı ile tecelli eder… Bu tecellide, o kulun durumu şöyle olur: 

Bu tecelli yüce Allah katından; ilme, ihataya, keşfe dayanan bir tecellisi ile geldiği zaman, onun için tam bir BASAR tecellisi yolu açılır. 

Bu açılış, o kulun görüş açılışıdır. İlminin uzandığı yere kadar ne varsa, hepsini görür.

Bu makamda: 

a) Hakka dönük ilmin sözü geçmez… 

b) Halka dönük ilmin sözü de geçmez… 

Bu makamda sadece: BASAR tecellisine nail olan kulun görüşü vardır. Varlıkları tümden, içinde bulundukları halleri ile o kul görür. Ama, gizlinin gizlisi bir âlemde… 

Burada pek hayret veren bir nokta vardır ki; şudur: O kul, gizlinin gizlisi âlemdeki her şeyi bildiği halde; bu şehadet âlemindekilere karşı bilemez ve göremez. 

Bu müşahede makamının yüceliğine dikkat et; bak.

Bu güzel manzarayı seyret. O kadar hayret verici bir şeydir ki, verdiği bu hayret kadar da tatlıdır. 

Yukarıda anlatılan durumun, özellikle cehalet durumunun meydana gelişi şu manaya bağlıdır: 

— Kulun halk cephesinde; Hakka ait olanlardan hiçbir şey yoktur. Bu mana yanlış anlaşılmasın: 

— Halk durumunun kalması… Demektir… 

Bu ma’nâ; başlıca: İkiliğin ortadan kalkması demektir.

Burada anlatmak istediğim esas ma’nâyı şu şekilde kısaca anlatabilirim: 

 — Sıfât tecellisine nail olan kulun, gayb âleminde bulunan şeyleri bu şehadet âleminde zuhur etmez. 

Şayet bir zuhur olacaksa, bu, nadirat hükmündendir. Ancak, bazı şeylerde olur. 

Çünkü: O nadirattan şeylerin zuhurunu ise… Yüce Hakk, o sıfât tecellisine nail olan kula ikram yollu çıkarır. 

Bu arada bir noktaya dikkati çekmek isterim. Bu dikkati çekmek istediğim nokta, zât tecellisine nail olan kulun durumudur. 

Bu kula her şey birdir… Aynıdır… 

Şehadet âlemi, gayb âleminin aynıdır. Gayb âlemi ise, aynen şehadet âlemi gibidir. Bu ma’nâları anlamaya çalış…

SEMİ’… 

Yüce Allah kullarından bazılarına da, bu sıfâtı ile tecelli eder. 

Bu SEMİ’ sıfâtı tecellisine eren kul: 

— Cemadat hükmünde bulunan (taş, toprak, vb.) şeylerin konuşmalarını dinler. 

Bitkilerin sözlerini işitir… Cümle canlı varlıkların dillerinden anlar… Meleklerin sözlerini de anlar… Bütün bu değişik dilde konuşanların lügâtlarını bilir… 

Hali anlatıldığı gibi olan kul için: Yakın ile uzağın hiçbir farkı yoktur… Onun katında uzak, yakın gibidir.

Yukarıda anlatılan manaları biraz açalım… 

Yüce Allah bu SEMİ’ sıfâtı ile o kuluna tecelli ettiği zaman: Bitkilerin dillerini, cemadatın gizli sesini, bütün değişik dilleri; ondaki ahadiyet gücü ile o kul işitir ve anlar.

Bu tecelli sayesinde ben: Rahmaniyet ilmini Rahmândan dinledim… 

Kûr’ân okumayı öğrendim… 

Bir ölçü birimi olan rıtıl oldum… 

İş bu anlatılan ma’nâları, Kûr’ân ehli zâtlar anlayabilir… Başkaları anlayamaz… 

Çünkü Kûr’ân ehli zâtlar; 

— Ehlûllah… Adı ile çağırılır… Öyle anılırlar… Ve yüce Hakkın özelliğine sahip olmuşlardır… 

KELÂM… 

Bütün varlıklar, bu kelâm sıfatı tecellisine eren kulun kelâmındandır… Bunun oluş yolu, aşağıda anlatıldığı gibidir…

Yüce Allah: 

a) Kuluna hayat sıfâtı ile tecelli eder. 

b) Sonra, ilim sıfâtı ile tecelli eder ve hayat sırrının O’ndan geldiğini öğretir. 

c) Bundan sonra, basar sıfâtı ile tecelli eder; bildiklerini gösterir. 

d) Bundan sonra, semi’, sıfâtı ile tecelli eder; gördüklerinin seslerini duyar ve anlar. 

İşbu anlatılan durum, ondaki hayat birliği yüzünden hâsıl olur. 

Böylece konuşmaya başlar. İşte bütün bunlardan sonradır ki: 

— Bütün varlıklar, bu KELÂM sıfâtı tecellisine eren kulun kelâmındandır. Dediğimizin ma’nâsı anlaşılmış olur. 

İş bu halet içinde; yüce Allah’ın kelâmını; ezelde olduğu hali ile müşahede eder. Keza, ebedde olduğu gibi…

... Ve anlar ki: Onun kelâmı için bir tükenme yoktur. Yani sonsuzdur. 

Bu KELÂM tecellisi üzerinde biraz duralım. Faydalı olacağı düşüncesiyle, bazı çeşitlerini önünüze serelim. 

Bu tecelli çeşitlerinden bir tanesi: Yüce Allah’ın kulları ile konuşmasıdır. Bu konuşma, arada bir perde olmadan olur. İşbu perde, tecelliden önce gelir. Tecelli anında kalkar. 

Burada, bu konuşmaya nail olan zâtlar üzerinde duracağız. Onlardan bazıları yüce Hakk’ın zatına bağlı hakîkatle münacaatını yapar. Ama bu münacatı, kendi özünden yapar. Dıştan değil…

Bir hitap duyar. İşbu hitabın açılıp gelen belli bir yönü yoktur. 

İşbu hitabı o kul, bütün varlığı ile duyar; yalnız bir kulak ile değil… 

Bu hitab için, bir örnek verelim… Mesela: Ona şu nida gelir: 

— Sen sevgilimsin… Sen sevdiğimsin… Arzulanan sensin…

Sen kullardaki yüzümsün… Sen, en üstün gayesin… En çok aranan sensin...

Sen, sırlar içinde sırrımsın… Sen, nurlar içinde nurumsun… 

Gözümsün; süsümsün… Cemâlim sensin; kemâlim sensin… 

İsmim sensin… Zâtım sensin… Vasfım sensin… Sıfâtım sensin... Ben, senin isminim… Ben senin resminim… 

Nişanın benim… Âlametin benim, sevdiğim… Sen, bu kâinatın özüsün… Bütün bu varlıklar ve onlardan maksad sensin… 

Müşahedeme yaklaş; ben sana varlığımla yaklaştım… Uzak durma; çünkü ben: 

— «Biz, ona şah damarından daha yakınız. » (50/16) Sözünün sahibiyim… 

Kulluk ismi ile bağlanıp kalma… Rabb olmasaydı, kul da olmazdı. 

Ben seni nasıl izhar ettimse, sen de beni izhar ettin. Senin kulluğun olmasaydı; benim de, rububiyet vasfım olmazdı. 

Ben, seni nasıl bulduysam, sen de beni öyle buldun… Senin vücudun olmasaydı, benim vücudum da olmazdı… 

Sevgilim, yaklaş yaklaş… Sevgilim, yüksel yüksel… 

Sevgilim, seni vasfım için istedim; kendim için yaptım… Kendin için başkasını isteme; senin için de benden başkasını arzulama…

Sevgilim, bütün kokularda beni kokla… Sevgilim, bütün taamlarda beni ye… 

Sevgilim, mevhum şeylerden beni çıkar… Sevgilim, malum şeylerden bana akıl yolu bul… 

Sevgilim, bu hissedilen şeylerde beni müşahede et… 

Sevgilim, el değdirilen şeylerde bana dokun… Sevgilim, giyilen şeylerde beni giy… 

Sevgilim, benden murad sensin… Benimle künye aldın… Namıma künye alan sensin… 

Yukarıda anlatılan kelâmlar o kadar güzeldir ki, o kadar tatlıdır ki… O yoldan yapılan ihsanlara ne doyulur, ne de o latifelerden bıkılır. 

KELÂM sıfâtı kendisinde olanlardan bazıları da: Hakk’la konuşur… Ama, halk dili ile… 

Söylenen sözü bir yerden duyar. Ama, o bilir ki: O söz, bir başka yönden gelmektedir. 

Halktan biri ona seslenir; o da duyar. Ama, Hakk’tan duyar. Halktan değil… 

Bu ma’nâda şöyle söylerim: 

Leylâ ile olurdum, gayrı yoktu görsem bile; Cemadatla konuşurdum Leylâ’ya hitab ile… 

Şaşılacak bir şey yoktur, onlarla konuşsam da; 

Cemadattan cevab aldım, Leylâ’dan cevab diye… 

KELÂM tecellisine nail olan kullardan bazılarını; yüce Hak cisimler âleminden alır, ruhlar âlemine götürür. 

Mertebe bakımından, bunlar en yüce mertebelerin sahibidir. 

Bazı kullar, bu yüce hitabı kalbinde bulur. Kalben, yüce Hak’la konuşur. Bazıları ruh ile dünya semasına yükselir. 

Bu sınıfa mensub olanlar arasında; ikinci ve üçüncü semaya yükselen zâtlar da vardır. 

Haliyle, bu yükseliş, kimin kısmetindeyse… Kısmeti ne kadarsa, o kadar olur. Sidre-i muntehaya yükselen kimseler de vardır. 

Yükselirler; konuşmalarını orada yaparlar. 

Hâsılı: KELÂM tecellisine nail olanlar, hakikatler âlemine girdikleri kadar yüce Hakk’ın muhatabı olurlar. 

Bu böyledir; başka türlü olamaz… Zira, her şeyin bir yeri vardır. Yüce ve sübhan Hakk’ın şanı ise… Her şeyi, yerinde yerine getirmektir. 

KELÂM sıfâtının tecellisi, Hakkın kelâmına muhatab olacak kimselerden bazıları için bir şeref köşkü kurulur.

Hem de, nurlu ve parlak bir şekilde… Pırıl pırıl yanan bir köşk gibi… 

Bazı kullar da, iç âleminde parlayan bir nur görür. Yüce Hakkın hitabına, o nurlu yönden nail olur. 

Bu nurun şekli değişiktir… Bazen, çokluğu kavranabilir ve: 

— Şu kadardır… Denebilir… 

Bazen, o nurun çokluğunu anlamak mümkün değildir. Çok çoktur… Çoktan da çoktur… 

Anlatılan nur, yuvarlak daire biçiminde olabilir. Uzayıp giden bir şekilde de olabilir. 

Bazıları, bu KELÂM tecellisinde, ruhani bir suret görürler. Münacatını o suretle yaparlar. 

Aslında, kulun bu anlatılanlarla nail olduğu KELÂM tecellisine: 

— Hitab… Adı verilemez… Ancak, bir ilimdir… 

Bu ilimle, yüce Allah kuluna, şu ma’nâyı anlatır: Konuşan, bizzat Allah’tır… Bu ma’nâyı anlatmak için, delile ihtiyaç yoktur. Çünkü bu: bir anlık iştir… 

Kaldı ki, yüce Allah’ın kelâmında özellik taşıyan bir gizlilik yoktur. Kul, onun kelâmını duyduğu anda bilir ki o: Hakk’ın kelâmıdır. 

Anlatıldığı gibi açık bir durum olunca; delile, beyana artık ihtiyaç duyulmaz. 

Tek başına ve mücerred olan o hitabı duyduğu anda, kul anlar ki: Duyduğu Allah kelâmıdır. 

Yukarıda, bu kelâm tecellisine erip yüce Hakkın kelâmını duyanlar için: 

— Sidre-i müntehaya yükselen kimseler de vardır. 

Demiştik… Bunların nail olacağı kelâmın bir şeklini burada anlatmamız yerinde olur. 

Bunlar arasında şu hitaba nail olanlar vardır: 

— Sevgilim, senin benliğin işte benim kimliğimdir… Sen aynen O’sun… O ise… Ancak benim; sevgilim… 

Senin bu yaygın hâlin, benim terkibimdir… Çokluk yönün, benim birliğimdir… 

Senin terkibin dahi, benim yaygın halimdir… Senin cehaletin, benim ilmimdir… 

Senden murad, benim… 

Ben, senin içinim, benim için değil… Sen de benim içinsin… Senin için değil… 

Sevgilim, sen üzerinde vücud küresinin döndüğü bir noktasın… O varlık küresinde, sen abd olmaktasın; aynı zamanda, ma’bûd da olursun… 

Nur sensin… Zuhur sensin... Sen bir güzelliksin; bir suretsin. Tıpkı insana lâzım olan göz; bu göze de lâzım olan insan gibisin… 

Ey ruh, ruhun dahi ruhu, âyet-i kübrâ olan; Ey yanıp kavrulmuş ciğerlere teselli olan…

 Ey emellere son, arzulara dahi son gaye; Sözün bende hoş tadı, hoşça açışı bulunan… 

Ey tahkik âleminin kâbesi, safâ kıblesi; Ey gaybın arafatları, ey alnı nurla olan… 

Sana geldik, zatımız mülkünde seni bıraktık; Sen âhiretle dünyada tüm tasarrufu olan… 

Sen olmasan, olmazdık; ben olmasam sen olmazdın; Ben oldum, biz olduk; hakikattır bilinmez olan… 

Ancak sensin, kasdımız, izzette ve zenginlikte; Fakrı da sende saydık, ama fakrdir olmaz olan… 

Bu KELÂM tecellisine nail olan zâtlardan bazısına da, gaybler âleminin nidası gelir. 

Bu nidayı alınca, olmadan evvel; olacak işlerin haberini söyler.

Bu haber, ondan bir sual yoluyla gelir. Bu zümre çoğunluktadır. Daha çok, bu gibi işler, yüce Hakk yoluna girilişin ilk anlarında görülür. 

Bu KELÂM tecellisine nail olan bazı zâtlar da, kerametler talebinde bulunurlar. Allahü Teâlâ ise… İkram babından onun bu talebini yerine getirir. 

O keramet ikramına nail olan zât, bu his âlemine döndüğü zaman, aldığı kerameti kendisine delil olur. Bu delil sayesinde, Allah ile olan makamının sağlamlığını anlar. 

KELÂM ikramına nail olanlara dair bahsimizi burada kesiyoruz. 

Onlar hakkında bu kadarı yeter. 

Biz yine yolumuza girelim… 

Yani: SIFÂTLAR TECELLİSİ bahsine…

İRADE… 

SIFÂTLAR TECELLİSİ içinde ehliyet kazanan bazı kimselere yüce Allah, İRADE sıfâtı ile tecelli eder. 

Bu tecelliye nail olunca, yaratılmışlar hep onun iradesi ve arzusuna göre olur. 

Bu tecellinin yolu, kelâm sıfâtından geçer. 

Yüce Allah, mütekellim sıfatını o kulda tecelli ettirince; o kul, bu sıfâtın ahadiyet yönü ile mahlukatta iradesini yürütmeye başlar. 

Artık her şey, onun arzusuna göre olur. 

Burada, önemli bir noktaya işaret edeceğiz… Özellikle dikkat edilmesi gerekir.

Çünkü, bu tecelliye erenlerden, bazısı gerisin geri dönmüş; yüce Hak’tan yana gördüğü şeyleri inkâr yoluna sapmıştır. 

Bu, şöyle olmuştur: 

Yüce Hak, o kimseye; ilâhî olan gayb âleminde, her şeyin kendi arzusu ile olduğunu göstermiştir. 

Hem de, müşahede yolu ile… Açık bir şekilde… 

Kul, orada bu hale sahib olduğunu görünce; aynı şeyin bu şehadet âleminde de olmasını istemiştir. 

Ne var ki, bu olamaz. Çünkü o durum, zatî özellikler arasında sayılır. Bunu sezememiştir. 

İşte… Anlatılan talebi yerine gelmeyince, o aynen gördüğü müşahedeyi inkâr etmiştir. Gerisin geri dönmüş ve kalbinin sırçası kırılmıştır. 

Bu müşahededen sonra Hakkı da inkâr etti. Onu bulduktan sonra yitirdi… 

KUDRET… 

SIFÂTLAR TECELLİSİ içinde bazıları bu KUDRET sıfâtı tecellisine geçer. 

Bu geçiş sonunda, tümden eşya onun kudreti ile olmaya başlar. Ama gaybî âlemde… Gizlice… 

Aynı âlemde bulunan, onun model varlığında olur. Bu tecellide bir yükselme kaydedip ilerlerse… Ondan da öteye geçerse… 

Gizli tuttuğu şeyler, kendisine görünmeye başlar. 

Hem de açıktan… Zâhir… 

Bu tecelliye nail oldum ve orada: 

— Salsala-i ceres… Adı ile bilinen zil sesini duydum… Onu duyunca bu yapım dağıldı… Terkibim çözüldü… 

Resmi varlığım yok oldu... İsmim de silinip gitti… 

Karşılaştığım bu halin şiddetinden eski bir sergi bezi haline geldim… Âdeta bu bez; yüksek bir ağaca asılı gibi idi… 

Şiddetli esen rüzgâr ondan parça parça koparıp götürüyordu… 

Artık bu halimde, hiçbir şey görmüyordum. Ancak gördüğüm: Gök gürültüsü ve şimşeklerdi… Nurları yağdıran buluttu… Ateş dalgalandıran denizlerdi… 

Yer gök birbirine karıştı… Bu halde ben: Kat kat katmerli zulmet içindeydim… 

KUDRET tecellisi böylece sürüp gidiyordu… Meydana gelen hadiseler, birbirinden daha kuvvetli idi… 

Benim için açılan yollar, alabildiğine uzuyordu… Taa, Celâl ismi yüce köşke çarpıncaya kadar; böylece sürüp gitti… 

Taa, cemâl devesi hayal iğnesi deliğinden geçinceye kadar… Bundan sonra, en yüce manzara açıldı… Sağ el dahi böylece bağlandı… İşte o zaman: Eşya tekevvün etti… Âmâ hali gitti…

Bütün bu olanlardan sonra, Cudî üzerine gemi oturdu… Ve… Şu nida geldi: 

 — «Ey yer ve sema, isteseniz da istemeseniz de geliniz… Dediler ki: 

— İsteyerek gelmişiz…» (41/11) Şu şiiri yukarıdaki ma’n3alar üzerine söyleyen söyledi: 

Nasıl dilersen öyle tasarruf et zamanda; Sen Mevlâsın biz dahi kullarız varlığında…

Bu kılıcı da düşmanların boynunda sıyır; Kılıcın çeliktir; sözü geçer düşmanlarda… 

İster bağışla, istersen tut cimrilik olmaz; Arzun kadar da yaparsın cömertlik babında… 

Yakınlık saadetini verdiğin yaklaşır; Şekavette attığın da kalır uzaklarda… 

Dilediğine arzularını yerinde yap; Dilediğini hakir kıl, eremez murada… 

İstersen bağladığın çözülmez düğümü çöz; Çözdüğünü de bağlarsan, kalır bağlarında… 

Sakın, hükümdeki cezadan hiç korkmayasın; Başkası yoktur ki, hepsi kılıcın altında… 

Melekût senindir, mülkün dahi sultanısın; Ceberutta senindir, hep saadet katında… 

Sonra, arş-ı mecid sana aziz bir mekândır; Belli edersin, etmezsin de kürsü katında… 

Aşağıda sıra ile anlatılan haller, hep bu KUDRET sıfâtı tecellisi bölümüne girer… 

Meselâ: Tasarruf ehli zatların yaptıkları himmet bu tecelli çeşidindendir… 

Hayal âlemi bu tecelli babında sayılır… Keza, o hayal âleminde, benzeri olmayan harika acaib işler hep bu tecelli icabıdır… 

Üstün büyü, yine bu tecelliden gelir… 

Cennet ehlinin, cennette arzu ettikleri şeylerin diledikleri gibi olması bu tecellinin sonucudur… 

Muhiddin b. Arabî Hz. eserinde anlattığı: 

— Âdem’in tıynetinden kalan, semseme-i bakiye… Acaibatı bu tecelli iledir... 

Su üzerinde yürümek, bu tecelli iledir… Havada uçmak, yine bu tecelli icabıdır… 

Azı, çok yapmak; çoğu da, azaltmak vb. harika sayılan işler hep bu tecelli icabıdır… 

Ey kardeşim, Anlatılan ma’nâdan yana mahcub olma… Bütün bu olanlar bir çeşitten ibarettir. 

Gösterdiği yüzlerin şekillerine göre değişmektedir. 

Saadet ehli olanlar, onunla saadeti bulmuştur. Tard olanlar, yine bu yoldan şekavete girmiştir. 

Bu ma’nâları anla… 

Burada sana bazı işaretlerde bulundum… Müşkil ma’nâlı cümlelerin sırlarını gösterdim. 

Eğer bunlara karşı bir vukufun olur; orada bir durak makamı alırsan; saklı, gizli kader sırrına muttali olabilirsin… 

İşte o zaman; bir şeye: 

— Ol… Dersen, o şey olur… 

O, öyle yüce Allah’tır ki, emri KÂF ile NUN arasındadır… 

RAHMÂNİYET… 

Yüce Allah, bazılarına da, bu RAHMÂNİYET sıfâtı ile tecelli eder. 

Kulun, bu sıfât tecellisine ermesi; ancak: kendisi için rubûbiyet arşı kurulup ona yerleştikten sonra olur. 

İşte… O zaman, ayakları altına bir de iktidar kürsüsü kurulur… Bu yoldan onun rahmeti, bütün mevcudata geçer. 

İşte… O zaman o: Zatın kürsüsüne bağlanır… Sıfâtlar kıyamını bulur. Ve… Âyetlerden şu âyet-i kerimeyi okumaya başlar: 

— «De ki: Ey mülkün sahibi Allah, sen mülkü kime dilersen, ona verirsin. Mülkü, kimden dilersen; ondan alırsın. Kimi dilersen, onun kadrini yükseltir; kimi dilersen, onu alçaltırsın. Hayır, yalnız senin elindedir. Şüphesiz sen, her şeye Kadir’sin. 

 Geceyi gündüzün içine koyarsın; gündüzü de geceye sokarsın. Ölüden diri çıkarırsın;diriden ölü çıkarırsın… Sen kimi dilersen, ona sayısız rızık verirsin. » (3/26-27) Bütün bu olanlar, onun gayb âleminde olur. Oluş şekli, şekten ve şüpheden beridir. 

Her şey, kendi sinesinde, kendi kalbinde olduğu gibi açıktır. Zata mensup zâtlarla, sıfâtlara mensup kimseler bu makamda ayırd edilir. 

ULÛHİYET… 

Bazılarına da: yüce Allah, ULÛHİYET sıfâtı ile tecelli eder… Bu tecelliye nail olan kimse… Zıdları özünde toplar… Beyazı ve siyahı bir eder… 

Yükseklikleri de, aşağıları da şümulüne alır. Toprağı da, incileri de bir görür. 

Bu tecellide, kulun aklı: İsme, vasfa erer. Ama, açılıp kapanmayı kabul etmez. 

Bunun katında o gibi işler, susuza su gibi gelen serap gibidir… Git git bulunmaz… Sonu yok… 

Bir şey bulamaz; sonunda, Allah’tan başka… 

Allah’ını bulur; Allah da onun hesabını görür. Sağlı sollu kitabını alır; ve şu âyetin okunuşunu duyar: 

— «Uzaklık, zalim topluluğa..» (23/41) Burada; nur için de, bir ma’nâ vermemiz gerekir ki; onu da bilesin. Nur: 

— Kitab-ı mestur… Olarak tarif edilen satırlar halinde yazılan kitabdır… Bu kitabda yüce Allah, istediğini dalâlete; istediğini hidayete getirir… 

Haliyle bu hidayet ve dalâlet, onların istidatları ve kabiliyetleri icabıdır… 

Bu ma’nâyı, yüce kitabda, yani: Kûr’anda bulabiliriz… Allâhu Teâlâ, getirdiği bir misal dolayısiyle şöyle buyurdu: 

— «Allah onunla, çoğunu dalâlete düşürür; çoklarına da, hidayeti nasib eder.» ( 2 / 26 ) Haliyle, bu hidayet ve dalâlet işi; onların getirilen misaldeki anlayışlarına göre olmaktadır. 

Yukarıda anlatılan nuru, bilhassa, ULÛHİYET tecellisi babında gerekli bil… 

Bil ki… Bu nur, olmadan, yol kapalıdır. 

Çünkü o: Yüce Allah’ın sıratıdır… 

Bu, anlatılan tecelliye ermeyi arzu edenlere, bir yol gösteren hidayettir… Bundan yana nasibsiz olanlara da dalâlet olur. 

Gelen hitap, her iki şekilde de tecelli edebilir. Sana düşen, her ikisine de itibar etmektir. 

Keza, hidayet ve dalâlet yollu olan her iki isimle de isimlendirilmiştir. 

Yani: ULÛHİYET tecellisi… 

ULÛHİYET semalarında, aydınlatarak döndükleri halde; o parlak yıldızlar batabilir. 

Ama şaşma yoluna devam et… Dışa kanma; içe dönük ol… Yolu bulursun… 

Bu arada, ULÛHİYET tecellisinin bazı özelliklerini de anlatmamız yerinde olacak… Bu ULÛHİYET tecellisine nail olan kul: Çeşitli dinlere ve milletlere mensub olanların görüşlerinde isabet bulur… 

Onları yanlışlama yoluna sapmaz… Onların görüşlerindeki asıl mahazı bilir. Onlardan, saadeti bulanların; nasıl saadet ehli olduklarını müşahede yolu ile anlar… 

Aynı şekilde, onlardan şekavet yolunda olanların da; o yola nasıl saptıklarını müşahede yolu ile anlar… Onların şekavetine sebeb olan şeyi bilir. 

Yine bilir ve anlar ki: Dalâlet bataklarına batanlardan her biri; o dalâlet yollarına ne yoldan girmiştir? 

Yine ULÛHİYET tecellisi özellikleri arasında kalan: Bütün din, millet ve mezhep mensuplarının hatalı yönlerini tesbit edip bulur. 

O kadar ki: Müslüman, mümin, muhsin, irfan sahibi kimselerin de hayali yönlerini… 

Bu meyanda, onun doğru bulduğu; yalnız, tam kemâl halini bulan hakîkat ehli kimselerdir… Başkaları değil… 

Yine bu ULÛHİYET tecellisi özellikleri arasında, ona nail olan kul için: Nefyin mümkün olmayışıdır… Keza isbatın da mümkün olmayışıdır… 

Böyle olunca: Onun için: 

— Vasıftır… Zâttır… Gibi sözler edip bir ayırd edici duruma girmek de mümkün değildir. 

İsimlere meyli mümkün değildir. Resmen görülür şeylere de, ihtiyacı yoktur. 

Bu ULÛHİYET tecellisinde: 

— Müheyminun… Adı ile anılan meleklerle görüşüp buluştum… 

Onları, değişik müşahede makamlarında gördüm… Onların her birini, kendilerine çizilen sınırlarda; hayranlık içinde buldum…

Bazısı: Cemâl tecellisi içinde, hayrette donup kalmıştı… 

Bazısına: Celâl gemi vurulmuş; susup kalmıştı… Bazısına: Kemâl salınışı gelmiş; konuşturup duruyordu… 

Bazısı: Kendi kimliği içinde kaybolmuştu… Bazısı: Kendi benliği içinde ve yerinde hazırdı… 

Bazısını: Esas varlık yok etmişti… Bazısı Müşahede içinde vardı… 

Bazısı: Dehşetine düşmüş; hayran olmuştu… Bazısı: Hayretine dalmış; dehşete düşmüştü… 

Bazısı: Fenası içinde eriyip gitmişti… Bazısı: Beka içinde yükselmişti… 

Bazısı: Sırf yokluk içinde secde ediyordu… Bazısı: Vücub içinde ibadet ediyordu… Varlığı elzem bir durumda idi… 

Bazısı: Varlık içinde helâk olup gitmişti… Bazısı: Müşahede içinde boğulmuştu… 

Bazısı: Ahadiyet ateşinde yanıyordu… Bazısı: Samediyet denizlerinden avuç avuç alıyordu… 

Bazısı: Ünsiyeti yitirmiş; kudsiyeti bulmuştu… Bazısı: Kudsiyeti kaybetmiş; ünsiyeti bulmuştu… 

Hâsılı: Onların hali, göreni dehşete bırakıyordu… Konuşmaları, şaşkınları ayıktırıp yola getiriyordu…

Bütün bu olanları gördükten sonra… Onların arasında bulunan müşahede bakımından en kâmiline yanaştım. 

Gerek neşet ediş şekli, gerekse kendisine verilen makam bakımından en yükseğinin yanına gittim. 

Bu gidişim bir meyilden ibaretti; ama ittila halinde bir meyil… Onların halini görüp hayret içinde kalan bir kimsenin edindiği, kanaat cinsinden bir meyil değildi… 

Şanını, yukarıda anlattığım meleğin yanına vardım ve şöyle dedim: 

— Ey yakınlığı bulan kâmil, edebi tam mukaddes ruh; bana halinden anlat… Bu müşahede makamlarını, hallerini bana bildir… 

Bu resmî durumu, bana anlat; söyle… 

İsmini bana açık anlat… 

Bu talebimde, benden iraz etti… Açık söylemekten kanat açar gibi, omuz silkti… 

Ama sonra döndü… Fasih bir dille konuşmak isteyenin dönüşü gibi bana döndü… Ve… Dizleri üzerine oturdu… Hayret hali ile çöktü… 

İşte… Bundan sonra tekrar halinden sordum… O da, anlattı. Önce şöyle dedi: 

— İsimden sorma… Eğer isimden sorarsan, resmiyette bağlı kalırsın… Ama, onu bırakma da; sonra hakkın tam bir sönüşle söner… 

Sonra bu, safha safha görülen şeylere de yanaşma… Sonra, semalara dalar; Rabb-ından yana perdeli kalırsın… 

Zâta da yönelme; bu meyilli yönelme ile un ufak olan bir yokluğu taleb etmiş olursun… 

Nefyetmek, küfrandır… İsbat etmek, hüsrandır… 

İsbat ve nefyetmek, iki denizdir… Yüce Hakk ise, onlar arasında bir berzah… İki deniz birbirine karışmaz… 

Beni isbat yoluna gidersen; beni senden başka yapmış olursun… Gayrının yerine oturtmuş olursun… 

Beni nefyedersen, kendi öz ma’nânın hakîkatından yana mahcup olursun… Perdelenirsin… 

Şayet diyecek olursan: 

— Sen, benim… 

O zaman denir: 

— Hani sende benim fennim? 

Şayet dersen: 

— Sen de, benden ayrısın; başkasın… 

O zaman: Hayrımdan yana her ma’nâyı yitirmiş olursun… 

Bu ma’nâda hayrete dalarsın; tam bir fakre düşmüş olursun… 

Şayet: 

— Acizlik… Babında bir dille konuşursan; o zaman da, izzet vasfını öldürmüş olursun… 

Bir kemâl ve son gaye iddiasına yeltenirsen… İş yine değişir… Çünkü, senin işin nihayette değil; bidayettedir… 

Eğer bunları tümden bırakıp: 

— Uykudan, dalıp gitmekten… Yana bir şey söylersen, gayrı her şey biter… Ne kadar şeyler kaybedersin ne kadar… 

Şayet zatında ikamet eder; arşın kemâline kurulursan söyle, hani ne var benim kemâlimden sende? Bendekilerden sana ne kalır? 

Burada şu şiiri söyledim: 

Hayretime de hayret ettim, neden diye; Vehmim de şaştı, onun hayretinden diye… 

Bu şaşkınlığı hiç bilemedim nedendir; Kalbimin cehli onun ilmimi ki diye… 

Cehl dersem, onu tam yalanlamış olurum; İlim dersem kal ehli olan nerde diye… 

Devam etti: 

— Semâ’m yücelerin yücesidir. 

Mescidim, taa… Ötelerin ötesindekidir… Onun çevresi, gelenler için çok güzeldir… Yolcular için, tatlı akan suyu vardır… 

Denizime girip yüzenleri, gerdanıma inci gibi dizerim… Atıma binene, ülkemi gezdiririm… 

Ama, her kim haddini aşar ve kendinde olmayanı söylerse, ona ceza verir; kendilerine şu emri okurum: 

— «Allah’a karşı yalan söylemeyin; azabla sizin kökünüzü kurutur.» (20/61) Doğru yol, benim… Kıvrılan düz olan benim… Kadim de, sonradan yaratılan da benim… 

Bu münademe kadehleri, yüce Hakkın varlığında devam etti. Konuşma, böylece sürüp gitti… 

Taa… İçten içe bir ses gelinceye kadar… Ve ma’nâ ibriğinin inbiğinden sular akıncaya kadar… 

Bundan sonra bazı sorular sordum; saklı ma’nâları anlatmasını diledim… 

— «Özünde çeşitli fikirler yürütülen büyük haberden sordum.» (78/2-3 ) Meâline gelen âyet-i kerimedeki büyük haberleri sordum… Buna karşılık bana şöyle dedi: 

— Dinle… Bu sorduğun şey yüce iştir… Ama bu yüce işin zirvesinde, ondan daha âlâsı ve daha yücesi vardır… 

Oraya çıktığın zamandır ki, münacatını açık bir dille yaparsın… Sarih beyanla konuşursun… Bu, o yüce makamlardan bir ihsandır… Saklı tarafı yoktur; açıktan verilir… 

Sordum: 

— Anlattıklarının hakikati nedir? 

— «Rahmân… Kur’ân’ı öğretti…» (55/1-2) Âyeti-i kerimesini okudu… 

Sonra; KADÎR ismini sordum ve: 

— Ey falan, bana benden haber ver… 

Dedim… Bunun üzerine şu âyet-i kerimeleri okudu: 

— «İnsanı yarattı… Ona beyanı öğretti…» (55/3-4) Sonra devamını okudu: 

— «Ay da, güneş de hesaplıdır… Yere serili bitki ve dik ağaçlar secde ederler… Semayı, Allah yarattı; ona ölçüyü o koydu…» (55/5-7) Bundan sonra, MÜRİD için sordum ve: 

— Ey kadim olan yeni… Benden anlat… Beni bana gönder… Dedim… Şu âyet-i kerimeleri okudu: 

— «Güneş dürüldüğü zaman… Yıldızlar düştüğü zaman… Dağlar yürütüldüğü zaman… Bulutlar yağmursuz kaldığı zaman… Vahşî hayvanlar bir araya geldiği zaman… Denizler ataşe verildiği zaman… Ruhlar birleştiği zaman… » (81/1-7) Sonra âlim ve hakim dili ile devam etti: 

— «Diri gömülen kız, hangi suçundan dolayı öldürüldüğü sorulduğu zaman… Sayfalar açılıp yayıldığı zaman… Sema koparıldığı zaman… Cehennem kızdırıldığı zaman… Cennet yaklaştırıldığı zaman… İşte o zaman, her nefis ne getirdiğini bilecek…» (81/8-14) Bundan sonra ona şöyle dedim… 

— Ey anlaşılmaz hakim zât… Bana anka-i mağribden haber ver… KÂF ile NUN arasında bulunan hazineyi bana göster… Delilim ol… Dedi ki: 

— Benden bu kadarı yeter… Kadim zâtın söylediği kâfi… 

Dedim ki: 

— Bu yetmez… 

Dedi ki: 

— Sana daha fazlasını söyleyip artırayım… 

Dedim ki: 

— Artır, lutfun olur… 

Dedi ki: 

— Kalanı, benden sana gelen sağlam haberdir… Aydınlık görüştür… 

Dedim ki: 

— Anlaşılması bana zor geliyor… Sen kimsin? Ey efendimiz… 

Dedi ki:

— Kulun özüyüm… 

Sonra şu âyet-i kerimeyi okudu: 

— «Buna dayanamazlar ki…» (21/102) 

— «Bir şeyi dilediğimiz zaman; emrimiz ancak ona: — Ol… Demekten ibarettir… O şey olur…» (16/40) Bu üstün huzur konuşmaları sürüp gitti… Böylece onların el değmemiş hayır yönleri bana göründü… 

Taa, saadet rüzgârı esinceye kadar… Onun için, yücelik nişanları da hakikat halini buldu… 

Onun getirdiği tatlı kokuyu aldım… Öyle bir hâl aldı ki o koku: Lezzetle, lezzet için, lezzette nefha nefha geliyordu artık…

Beni benden aldı… 

— Ve benden aldığını yine bana getirdi…

Duygularım dağıldı… Civam aktı, kayboldu… 

Olmuş ve olacak yok oldu… Dönen de, kalan da ondan hakkını aldı...

Artık bölge isimleri silindi… Ne ölü kaldı; ne diri… 

İşte… Bu andadır ki: Ebedi bir ölümle öldüm… Sonsuz bir yokluğa kavuştum… Ama bir başka varlıkta… 

Bundan sonra, ne dirilme kaldı; ne de yayılma… Bu makamda, kayıp da yok; huzur da… 

O anda diri fani oldu… Evde bulunanlar hep helâk oldular… İşte o zaman özüne sordu: 

— «Bu gün mülk kimin? Cevabını verdi: 

— Vahid kahhar olan Allah’ın…» (40/16)

-------------------------

(99) ZİLZAL SÛRESİ[17]

Zilzal sûre-i şerifesinin sohbetine başlarken şöyle bir giriş olmuştu, evvelâ onu hatırlayalım.

Bismillâhir Rahmânir Rahîm

Rabbi zidnî ilma. Elhamdülillahi rabbil âlemîn vessalâtü vesselâmü alâ Seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ecmaîn.

Bu akşam 4/5/2002 Cumartesi akşamı, İzmir'deyiz. Sohbetimize kaldığımız yerden devam ediyor mevzumuz Kûr’ân-ı Kerîm'in sonunda olan namaz sûreleri… Bu akşam (99)’uncu Zilzal Sûresi ile başlayalım inşallah.

Bilindiği gibi zâhirde de (99) senesi büyük zelzelelere şahit olduğumuz bir seneydi. (98) ve ondan evvelki senelerde muhtelif sohbetlerde bu hâdiselerden biraz bahsediyorduk. Yine bu sûre ile ilgili olduğu için biraz kısaca özet olarak ona bakalım. Bu herhangi bir şekilde keramet değil, haşa veya bir şeyleri daha evvelden bilmek gibi bir şey değil. Rakkamların verdiği sayıların verdiği işaretleri çözümlemeye çalışmaktır, başka bir şey değildir. (99), yâni (1999) senesinde dostlara arkadaşlara dedim ki dikkatli olalım. Bu senelerde, o senelerde çok büyük oluşumlar olacak demiştim. 

 (99) senesinde neden diye sorarsan (1999) ikiye böldüğümüz zaman (19) ve (99) sayılarını elde etmekteyiz. (19) bildiğimiz gibi, Kûr’ân-ı Azimüşşanın hakîkati, İnsân-ı Kâmilin de şifre sayısıdır. (99) da bilindiği gibi Esmâül Hüsna’dır. Peki, esmâ’ül hüsnâ daha evvelden yok muydu? Daha sonra da olmayacak mı? Tabii vardı ve tabii de olacaktır. Yanlız (99) sayısının, (99) sisteminin bir özelliği vardır. Bindokuzyüzlü yıllardan yukarıya doğru geldiğimiz zaman, atlayarak gidiyoruz Bindokuzyüzotuz, kırk, elli, altmış, yetmiş bakın daha doksandokuz sayısına ulaşılmadı, doksandokuz daha eksik. Ondokuz tamam kemâlde ama doksandokuz eksiktir. Doksan, doksanbir, doksaniki, doksanüç, doksandört, doksanbeş, doksanaltı, doksanyedi, doksansekiz, doksan-dokuz… O zaman tamam olmaktadır.

Doksandokuzda esmâ’ül hüsnâ tamamlanıyor. Bu şu demektir. Allahu a’lem/aslını Allah bilir. Cenâb-ı Hakk'ın doksandokuz esmâ-i ilâhîyesi hepsi istihkaklarının tamamını talep ediyorlar. Şimdi (1999) senesinde doksanda, doksan tane esmâ-i ilâhîye talepte bulundu, doksanbirde, bir tane daha, doksanikide bir tane daha, doksandokuzda bütün esmâ-i ilâhîye Cenâb-ı Hakk’ın zâtından kendi istihkaklarını yâni görev mahâllerini talep ettiler ve en üst makamdan en üst mertebeden, daha önce bunlar faaliyette değil miydi? Faaliyettelerdi… 

Hani nasıl bir mütaahhit bir binayı yapıyorken yüzde yirmibeş istihkak, yüzde on istihkak yapmış olduğu çalışmalarına göre alır, işte bu istihkaklarının tamamını talep ettiler. Yâni daha fazlasını talep ettiler. Hepsi aynı derecede talep ettiler. Meselâ bakanlar kurulunu düşünelim. Misal olarak veriyoruz siyaset olarak işimiz yok. Bakın başbakan bakanlar kurulunu toplandı. Doksandokuz tane bakan atadı. Bu doksandokuz tane bakan da nereye görevlendirilmiş ise, ne iş yapacaklarsa bu görevlerini yapabilmeleri için kendilerine bazı şeylerin tahsisini isteme haklarına sahipler. Aksi halde bu tahsisi vermezse başbakan onlardan bir şey de isteyemez, bunu niye yapmadın bunu, niye yapmadın diye sorma ya da hakkı yoktur. 

Ama bu istihkakını verdikten sonra da, sormak ona hak oımaktadır, meselâ diyelimki, tarım bakanlığı, rençberlik yapacaklar ya buğday vermezse tohum vermezse ekipman vermezse ilaç vermezse, kamyonlar, bunlar şunlar, köylüye dağıtacak, dağıtılacak olan gerekli teçhizatı vermezse, değil mi bakın başbakan ona maliye ekipman verecek ki, çıkacak oda dağıtacak ve görevini yapacak. İşte bütün esmâ-i ilâhîye kendine ayrılan görevi yapabilmeleri için bu istihkakı (1999) senesinde talep ettiler. Bu iş kemâle erdi. İşte (99) senesinde zelzelelerin dünyadaki karışıklıkların esas kaynağı burada yatıyor. Kahhar esmâsı daha evvelce bu kadar faaliyette olmadığı gibi (99) senesinde, kendisine düşen istihkakın tamamını talep etti. 

Ya Rabbi madem benim ismim kahhar ise, o zaman bana kahredecek yer vermen lâzım. Eğer vermiyorsan, o zaman kahhar diye bir isim kaldır listenden, olmasın. Yâni böyle bir sorun da olmasın, böyle bir şeyde olmasın. En fazla tam belki yüzde yüz değil ama o güne kadar kapasitesini daha fazla kullandılar ve hepsi aynı hakkı aynı oranda talep ettiler. Daha evvel meselâ diyelim ki doksanbeşte diğer kalan beş tane daha, kendisine tahsilat açılmayan beş bakanlık beş görevli onu talep edemedi.

 Ettiyse de kendisine verilen çekirdek kadar küçük şeylerle idare ettiler ama (99) da hepsi aynı hakka sahip oldu ve Cenâb-ı Hakk onların hepsine ne kadar hak ediyorlarsa hakkını verdi. 

Meselâ Râhman esmâsı da istihkak istedi tabii ki, kahhar esmâsı olmasa, Râhman esmâsı faaliyete geçemez. Bir yerler yıkılacak parçalanacak ki, o da ona merhamet edip yapmaya çalışsın. Düzeltmeye çalışsın. O günler de biliyorsunuz dünyanın hiç bilinmedik yerlerinden ne kadar büyük rızıklar geldi Türkiye’ye. Büyük istihkaklar geldi, yardımlar geldi. Neden? İşte, bu râhman isminin diğer zamanlardan daha kuvvetli olarak zuhura çıkması neticesidir. Celâl ismi geldi denizin altını üstüne getirdi, ama cemâl ismi ile tekrar arkasını sıvadı (99) senesinde onları tamir etmeye çalıştı. Zilzal sûresinin de (99)uncu sûre olması esasında rastgele bir şey değildir. 

Yoksa Zilzal Sûresi'ni başka sayıya da koyabilirlerdi daha evvel veya daha sonra. Biz şimdi biraz daha devam edelim hazır buraya gelmişken. İkibin senesinde şimdi (99) da hâdise böyle, esmâ-i ilâhiyenin tamamının istikak talebinde bulunmasıdır. Dolayısıyla zıt isimlerin hepsinin birden faaliyete geçmesi ki, bu oluşumun meydana gelmesini sağlıyor. İkibinde bakın (19) da bitti, (99) da bitti, ikibinde ne görüyoruz? İki ana oluşum iki ana direk iki ana harfi, iki ana rakkam görüyoruz. Yâni ikiyi görüyo-ruz. İşte bu dünyada iki gücün oluşacağı hükmünü ortaya getirebilir veya başlayacağı, iki ana hukukun işte Rusya'nın dağılması ile ortadan kalkan blok, ikibin de batının globelleşme hükmü ile karşılanan, islamiyeti hedef gibi alması ile doğu batı ikilemenin başladığı, bir süre sonra bir ikinin, bir başka o hâdisesini de gördük. O kulelerin yıkılması ikibin de başlayan bir süreçtir. 

O ikibinbir de olmuştu o değil mi? Kaynağı ikibinonun da bakın iki ana aslının büyük bir, iki varlığın büyük bir iki varlığın gündemde olacağını gösteriyordu ikibin rakkamı. İkibinbir de rakkam nereye ulaştı sayı üç oldu. Üç’de kimin ifâdesi hıristiyanlığın ifâdesi. Dolayısıyla ikibinbir senesinden sonra dünya üzerinde on senelik bir periyod üzerinde hıristiyanlığın ağırlığının hissedileceği açık olarak görülüyordu. İkibinbir senesi îtibariyle ve de işte ne kadar açık günden güne baskı daha da çok oluşuyor ikibinbir, ikibiniki, ikibinüç bunlar birin devamı. İkibindörtte sayı değişiyor İkibinbeşte sayı değişiyor ama ikibinbirin devamı bunlar.

Yâni birli haneler onuncu seneye kadar yâni ikibinona kadar ikibin onbire kadar bu sayıyı bu süreç devam ediyor. Yâni hıristiyanlığın yeryüzünde ağırlığının hissedildiği hissedileceği devreler bu yükselişi aşağı yukarı ikibinyedi, ikibinsekize doğru süreceği zannediliyor. İkibinsekizden sonra bu baskı hafif hafif azalmaya başlar. Kalkmaz da azalmaya başlar. Nasıl bir başlama devri bir ilerleme devri birde gerileme devri başlıyor. İşte bu ikibinbirli devreler yedi sekize doğru, beş, altı, yedi, sekize doğru en yükseğine çıkar. Sonra düşer, sonra düşmeye başlar. İkibinonbirde (2011) bakın sayı, (2+1+1=4) dörttür. Dört ise İslâmın dört mertebesidir.

İşte bu tarih islâmiyetin yeryüzünde güçlenmeye başlayacağı ve daha aktif bir rol almaya başlayacağı. Daha sözü hatırı sayılır bir hale gelmeye başlayacak sayısıdır işte. İkibinoniki, ikibinonüçe geldiğimiz zaman, bunun şiddetinin çok daha fazla artacağını anlayabiliriz. Çünkü Aleyhisselatü Vesselâmın şifre rakkamı zuhura çıkmış oluyor ikibinonüçte. Ondan sonrası Allah Kerîmdir. Tabi bunlar da mutlaka böyle olacak diye birşey yoktur ama muhtemelen bu seyri takip edecektir.

-------------------

Evet, Zilzal sûresini İnşallah yavaş yavaş okumaya başlayalım. 

BİSMİLLÂHİRRAHMÂNİRRAHÎM

------------------- 

Mealen: 

1-Yer o yaman sarsıntı ile sarsıldığı,
 2- Yer, içindeki ağırlıkları çıkarıp dışarı attığı,
 3- Ve insan: “Ona ne oluyor?” dediği zaman.
 4,5- O gün yer, Rabbinin ona vahyetmesiyle haberlerini anlatacaktır.
 6- O gün insanlar, amellerinin karşılığı kendilerine gösterilmek üzere bölük bölük çıkacaklardır.
 7- Her kim zerre kadar hayır işlemişse onu görecektir.
 8- Her kim, zerre kadar şer işlemişse onu görecektir.

-------------------

Diye sekiz âyet, sûre-i şerifte böylece zâhiren ifâde edilmiş oluyor. Bu ma’nâlar zâhir ifâdesi olduğundan böylece aklımızda ne kaldı? 

Şimdi bu âyetin genel ifâdesinden hayâlimizde nasıl bir yaşantı kurgulandı? Evet, ne yaptık biz şu anda? Bu ifâdeye göre biraz ilerilere gittik. Mekânı olmayan biraz ilerilere gittik. O anda yeryüzünde, yeryüzünün sarsılacağını, zelzeleler olacağını hayâlimizde bu ifâdelere göre bir kurgu kurguladık. Bu bize neyi gösterdi? Yâni zâhiri olarak ne fayda sağladı? Mümkün olduğu kadar kendimizi düzenleyelim. Düzgün hareket edelim. O günleri daha şimdiden bilelim diye bir oluşum meydana getirdi ve burada kaldı. 

Bu kadar daha fazla ileriye gidemiyor. Nasıl ki diğer bütün sûre ve âyetlerin insânın bizzat kendine hitap etmesi olduğu gibi, bu âyetlerde bu sûrenin içerisindeki bu âyetlerde, bizâtihi yine bize hitab etmektedir. Yâni sadece âfakta ki bir hâdiseyi değil enfüsteki bir hâdiseyi de anlatmaktadır. Eğer biz kıyamete ulaşamayacak isek, kıyamet halini göremeyecek isek, bu âyetin bize vereceği hiçbir şey yoktur. Bu âyet kıyamette olacaktır diye zâhiren öyle düşünürsek. Kıyametteki sarsıntıları kargaşaları bildiriyor, ama biz bugün ölmüş olsak… Bu âyetten yararlanmamış olacağız. Bu sûreden istifâde etmemiş olacağız. Ama iş öyle değil. Bildiğiniz gibi yaşayan insâna gelen bu Kûr’ân-ı Kerîm yaşadığı sürece, yaşadığı sürede kendisine yol gösterici olmalıdır. O zaman birey olarak bizim üzerimizde bu âyetlerin tesiratı nedir? Onu araştırmamız kendimizde bulmamız ve yaşayan Kûr’ân’a ulaşmamız gerekiyor. İşte gerçek Kûr’ân-ı Kerîm okumak budur her âyeti kerîmenin hakîkatini kendinde bulabil-mektir. Böylece iki kardeş birbirine ulaşmış olur.

Tekrar başa geçelim.

------------------- 

Esteizü Billâh. 

İzâ zulziletil ardu zilzâlehâ. (1) İzâ ne demekti hocam? “vakit” demektir. 

Daha gelemedik mi oraya? Cenâb-ı Hakk burada zamanla ilgili bir şey olduğu için evvelâ bize izâ ifadesiyle zamanı hatırlatıyor. Hani Kûr’ânı Kerîm'de Âdem Aleyhisselâmdanda bahsederken “o vakti hatırla ki;” (2/30) Yâni Cenâb-ı Hakk sana bir ufuk açıyor. İzâ o gitti ve gelecek olan o vakti hatırla ki “İzâ zulziletil ardu” yeryüzü sarsıldığı vakit. Nasıl? “Zilzâlehâ” “sarsıldıkça sarsıldığı vakit.” Burada gerçi mazi ifâdesiyle söyleniyor. Dehşetle sarsıldıkça sarsıldığı vakit… Sarsılacağı vakit gelecekte olan bir hâdiseyi anlatıyor. Yeryüzü o zamanı hatırla ki; Ey kulum ben seni şöylece ikaz ediyorum. Bir zaman gelecek ki yeryüzü sarsıldıkça sarsılmaya başlaya-cak, ama maziye atması, sarsıldıkça sarsıldığı, vakit anı da içine alıyor. Geçmiş vakti ve şuan gibi sarsıldıkça sarsıldığı vakit. Yâni senin vücut arzın yâni beden toprağın beden arzın sarsıldıkça sarsıldığı, vakit bu vakit değil. Böyle bir vakit gelecek sana diyor. Bu vakitte dikkatli ol. Peki, ne zaman gelecek bu vakit? 

İşte bu sarsıntı kahhar isminin sende tecelliye başlamasıyla, olacaktır, kahhar isminin herhangi bir şekilde belki o kimse kahhar isminin zikrini etmeyebilir. Ama fiili olarak ma’nen kahhar tecellisi sana geldiğinde şu veya bu şekilde sarsıldıkça. Varlığın vücut mülkün, beden mülkün, sarsıldıkça sarsıldığı vakit… Bu bizlerin ki muhabbet fırtınalarıyla, ilim hareketleriyle, daha evvelce kesin olarak bildiğimiz hükümlerin aslında bir mutlak ifâdesi olmadığı, daha başka ifâdelerinde bulunduğu, anlatıldığı zaman, bu husus anlaşıldığında, bizim idrâkimiz de sarsılmaya başlıyor. Genel yapımız kaymaya başlıyor. Ayaklarımız yerden kaymaya başlıyor. Yerinde duramamaya başlıyor. 

Neden? Çünkü daha evvelce muhkem diye kurduğumuz binanın aslında çokta muhkem olmadığı, birçok yerlerde delikleri olduğu ve bu binanın yeniden yapılmasına gerek olduğunun anlaşıldığı zaman, sarsılmaya başlıyoruz. Bazı şeylerde şüpheye düşüyoruz. Acaba yanlış mı yapıyoruz? Bu kadar zamandır bunu böyle bildiğimiz halde böyle değilmiş. Veya daha ilerisi de varmış diye kıstas ölçülerimiz değişmeye başladığı zaman, bizdeki hem vücut arzı, hem de ilim varlığımız sarsılmaya, silkelenmeye başlıyor. 

“izâ zülziletil ardu zilzaleha” senin beden yeryüzün sarsıldıkça sarsılmaya başladığı vakit. “Ve ahrecetil ardu eskaleha.” İşte bu hâl de senin yeryüzün içindeki ağırlıklarını dışarıya çıkardığı vakit… Hani mahşer kıyamet gününde zelzeleler olduğu vakit… İçinde altınlar madenler bütün nesi varsa, gazlar vesaire hepsi dışarıya çıkacak. O ifâdede ama o gün öyle olacağı, biz bu güne bakıyoruz ve “Ve ahrecetil ardu.” Arz ihraç edecek yâni çıkartacak. “Eskâlehâ” ağırlıklarını dışarıya çıkartacak veya çıkarttığı vakit… Peki, bunlar neydi? Yeryüzü ağırlıklarını dışarıya çıkarttığı vakit… İşte belirli bir hükümlerle bizde oluşmuş, bazı kesinleşmiş, kireçleşmiş bilgilerin veyahut duyuşların duyguların sarsıldığı zaman şüpheye tereddüte düşüldüğü zaman… Bunların yerine yenilerinin konması gerektiği zaman… Nasıl? Yeni bina yapmak için evvelâ o binayı yıkıyorlar. Yeni bina oluşması için, nasıl büyük sarsıntılar geçiriyor. O kepçeler greyderler geliyor. Mevlânâ Hazret-leri bu babda ne demiş? 

“Eğer yenisini yapamayacaksan, eskisini yıkma” kendini eskisinden de mahrum etme… Bırak o sarsılmadan kendi hayatını yaşasın. Ona yeterli olan o binası ile o beden arzında kendisi rahat yaşasın. Ama orada rahat değil ise bu sarsıntılara, bu yıkılışlara, bu uğraşmalara biraz dayanması gerekecektir. 

-------------------

Bu girişten sonra şimdi sure-i şerifin sonsuzluğunda kanat açıp gönül semasında idrakle yükselmeye gayret edelim.

-------------------

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

Bismillâhir Rahmânir Rahîm

-------------------

إِذَا زُلْزِلَتِ الْأَرْضُ زِلْزَالَهَا

 (99/1)- İzâ zulziletil ardu zilzâlehâ. 

(99/1)- Arz, o şiddetli sarsıntısı ile sarsıldığı zaman.

------------------- 

 İlgisi olması bakımından bu hususta yapılmış bir sohbetide buraya almayı uygun buldum İnşeallah faydalı olur. 

------------------- 

Soru: Zilzal sûresinde hâlimiz nedir? 

Cevap: Bir bakıma o, hâlin hükmü altında kalmaktır. 

“İzâ zülziletil ardu zilzâleha” İşte o zaman dışarıya atıyor. 

“ve ahracetil erdu eskaleha” Celâl tecellisi geldiği zaman arz içindekini dışarıya çıkarabiliyor, yoksa oradaki dağlar muhkem olarak dursa içindekini çıkaramaz. İşte çocuklar da oluşan dağlar, içinde oluşan nefis benlikleri, çevreden aldığı görüşlerle tabii ayrıca kendi iç bünyesinde ama çocuğun farkında olmadan gelişen gelişimleri vardır, şimdi biz onu zavallı, garip, acayip yani muhtaç görüyoruz, halbuki o rol oynuyor bizimle rolünü oynuyor. Onun içerisinde öyle gelişmiş bir idrak program var ki, bu bölümde çocukluk rolünü oynuyor, bir müddet sonra birey rolünü sonra gençlik, orta yaşlılık, yaşlılık rolünü oynayacak müthiş bir oyunculuk, hepsi öyle bütün bebekler öyle gözüküyor. Nasıl bunun bir kaynağı var mı diye düşünürsek, bunun ifadesi bazı çocukların beşik deyken konuşmaları vardır. İsâ (a.s) beşikteyken, (19/30) - Bebek şöyle konuştu: “Şüphesiz ben Allah’ın kuluyum. Bana kitabı (İncil’i) verdi ve beni bir peygamber yaptı.”

(3/48) – “Allah ona kitab (okuma ve yazmayı,) hikmeti ve Tevrat ile İncil'i öğretecektir.” Diye açık olarak söylüyor ama görüntüsü çocuk neden? İçinde kabiliyet, asalet var. İşte o içerisindeki kabiliyet ilk zuhura çıkması tabii bir süreçmiş gibi geliyor aileye sanki bu çocuk çocukluktan büyüyor gibi zâten büyüktür, küçülüyor kendini küçük gösteriyor sonra güya büyüyormuş gibi kendi haline dönüşüyor. 

 Soru: Günahsız bebeklerin başına gelen sıkıntıların hastalıkların acı çekmelerinin sebebi bizim sınavımız mıdır?

 Cevap: Bir bakıma bizim sınavımız, bir bakıma da bizi inandırmak için hâline ben de sizin gibiyim. Sizin acınız tatlınız olduğu gibi benimde var ben daha konuşamıyorum ama hâlim bu, gibilerden belirtiyor yani insan cinsinden olduğu anlaşılıyor, insan cinsinden neslinden aynı görüntüleri verdiği için, şimdi bu yeni gelen çocuklar başka türlü görüntüde olsa şüphelenilir insan mı bu melek mi diye;

 Soru: Kusursuz olmaması mı gerekiyor? Hastalıktı huysuzluktu vs.

 Cevap: Kusurlu olabilir kusurlu da doğabilir ama o da insan seyrinin olağan hadiselerinden biridir. Zâhiren baktığında bir teknolojik harika yani maddi ma’nâ da bakıldığında nasıl kendi kendini her yönden geliştiriyor. Hücre yapısı büyüyor bir tarafı uzar 1,5 metre bir tarafı kalır kısacık rastgele olmuş olsa nasıl bir ölçü hesap var ki bir oraya verirken bir buraya da veriyor. Uzarken iki tarafı da o hücreyi hangi milimetrik sahayı veriyor yapıştırıyor. Akıl şaheseri hepsi birbirleriyle iletişim içinde ve de aklı külle bağlı onlar beynine işte bir bakıma kanser hücresinin oluşması aklı külle irtibatını kesen hücre evvelâ onu bulmak lâzım kanseri çözmek için o hücrenin aklı külle bağlantısını kesen hadise ne? O bulunsa çok kolay bulunur kanser hastalığı iletişimlerini kesen bir hadise var, orda bir üretme kabiliyeti var, o ürüyor sadece ürüyor ama sayısız hesapsız aklı külle bağlantılı bir üreme olmadığı için anarşik üretim oluyor orda ve hasta yapıyor. O şekilde olunca ilgisi kesiliyor başıboş kalıyor ne yapacağını bilmiyor.

 - Aslında bütün hücreler çoğalmaya meyilli içinde bir dur sinyali var dur sinyali kaybolursa kontrolsüz çoğalma ya başlıyor.

 Aklı külden ayrılıp müstakil faaliyete geçip kontrolsüz üretim yapıyor sokakta ki anarşistler gibi.

 Soru: Kontrolsüz akıllarda kanserli hücreler gibi mi?

 Cevap: Aynı aklı kül olan anayasaya uymuyor uysa zâten bunların hiçbirisi olmaz işte hep itidal üzere bir hayat gerekiyor. Kanser olacak sebepleri ortadan kaldırmak, ama kişi kendini tabii bir seyir ile hayatını sürdürmüş ise, hiçbir eksikliği yok ise, ama gene de kanser olmuş ise, bu kaza i mutlaktır. O zaman ondan neden vücuduna bakmadın diye sorumlu olmaz, ona soru sormazlar ama kişi çok güneşte kalmış, biliyorsa da ne getirecek veya içkiyi sigarayı çok içmiş, kanser de olmuşsa onun sorumlusu kendisidir. Ayrıca onun başka sorumluluğu da vardır, kendisi hasta olduktan sonra tedavi süresi varya, sigara ve içkiden kanser olanların mesuliyeti çok fazladır, halka karşı olan mesuliyetleri hepimize karşıdır, çünkü onların bir bakıma bakımları bizim paramızla tedavi ediliyor, bizim verdiğimiz üç beş kuruş vergi, ne yapabiliyorsak o kişiye gidiyor. 

 Halbuki bu kişi için değil devlete gidip halka dönük hizmet olması için verdiğimiz vergiler ve gerçekten de ellerinde olmadan hasta olanların tedavisi için biz yardım etmiş oluyoruz vergilerimizle… Bir zaman gelir bizde hasta oluruz başkalarının vergileri ile de biz bakılmış oluruz, sosyal yaşamın devamı sağlanır. 

 İşte bir kimse tabii olarak elinde olmadan rahatsız olup hastalanır. İşte o tedavi ona helâl olur, ama kendi kusurları tarafından hasta olmuş, birçok ameliyatlar geçirmiş, devlete fatura çıkmış ise, ona helâl olmuyor. Çünkü başkalarının hakkını yemiş oluyor, fakirlere olacak yardım, kendi suçundan dolayı o kişiye gitti, sosyal yaşam bunu ayırmadığı için olur bunları çocuklara baştan anlatmak lâzım hasta olduğu zaman başkasının hakkını yemesin diye…

- O zaman mükellefiyetimiz çok artıyor (Ay... abla)

 Evet, zarar vermememiz lâzımdır. Hem kendimize hem başkasına, efendim ben parasını veriyorum sigarada içerim içkide içerim, ben hür bir insanım parasını da veririm, demek insanı kurtarmıyor. O zaman sat evini tedavini gör, kim kimin hakkını nasıl yiyor ve burada bir şey oluyor. O kişi kendisi için ödenen bedeli geriye döndüremediği için, Cenâb-ı Hakk diğerlerinin amel defterine sevap yazıyor. O kişiler yani tedavisinden yaralanılan kimselere Cenâb-ı hakk sevap yazıyor, yoksa adaletsizlik olur, ben vergimi devlet için verdim ise, devletin koruması için, bu vergiyi polis asker için silâh alması hastane yapılması için verdim, onun içinde almıyorlar mı zâten? O kendi kendini zehirleyecek benim paramla tedavi olacak, bize ne kendi çoluk çocuğu versin, kendim ettim kendim buldum. Bu husus ayırt edileme-yince Cenâb-ı Hakk o kişileri de mahrum etmiyor, çünkü o her ne kadar nefsi emmare olarak yaşamışsa kendini harap etmişse de Allah ın kuludur. Bir bakıma o zaman Cenâb-ı Hakk o kulların sevabını vermek suretiyle, diyetini ödüyor.

 Soru: Zekâtını kendiliğinden vermeyenler bu şekilde vermiş mi oluyor?

 Cevap: Evet bu şekilde vermiş olur ama zekât hükmünü kaldırmaz hiç bilmeyen insan bile vermiş olur Allah ın adaleti var işte burada.

 Soru: Kulun dahli olduğu zaman esmânın hükmü ile kulun dahli olmadığı esmânın hükmü nedir? ( Ni…) Cevap: İnsanların üzerinde insanların bir hasleti hususiyeti olarak Cenâb-ı Hakk ın esmâ’ül hüsnâsı mevcut, aslında bütün âlemlerde de mevcut, ama insan da faal olarak mevcut yani insanın idrakiyle faal olarak mevcud. Âlemde ise fıtri faal olarak mevcut… İnsanlar birer birey olması dolayısıyla esmâ-i ilâhiye insanlarda faal olarak mevcuttur, kişinin faaliyeti ile birlikte idrakli ise faal olarak mevcut bir bilinç ile bu tabii bilenlere göre bilmeyene göre kendi alışmış oldukları hayatları içerisinde hayatlarını sürdürüyorlar, mühim olan irfan ehlinin Cenâb-ı Hakk’ın istediği insan sistemi görüntüsünü çizmektir. 

 Cenâb-ı Hakk’ın isimleri bütün âlemde de vardır yalnız orda faal ama fıtri faal, yani faal olduğu yerde esmâ ilâhiye o görüntüde ama, görüntü ne olduğunun farkında değil, gerçi “yusebbihu lehu ma fissemavati vel ard” (59/24) derken her varlık âlemde ne varsa onu tesbih etmektedir, ancak oradaki tesbihi kendi tesbihi ile vardır, tek tür bir tesbih, insan da ise bütün esmâ-i ilâhiyye faaliyettedir. Oradaki ise fıtri faaliyettedir, tek türlü bir esmânın zuhurudur, aksi halde o varlık olmaz, esmânın kendi aslı olmasa varlık zuhura gelmez. 

 İşte insan da bu husus bilinçli ve fıtri olarak çeşitlilik olarak (99) isim olduğu bildirilmiş bütün varlıklarda Allah (c.c.) ın isimlerin zuhur mahallinden başka bir şey değildir. İşte bunu en geniş şekilde idrak eden Efendimize (s.a.v.) Cenâb-ı Hakk “cevâmiül kelim” lâfzını takmış, yani bütün kelimelere câmî-toplu, bütün esmâ-i ilâhiyyeler kendisinde en kemâlli şekilde mevcuttur, ma’nâsındadır. Bu esmâ-i ilâhiyyelerin insan üzerinde kişi farkında olmadan fıtri olarak faaliyeti vardır, duyguları itibari ile beşeri ma’nâda ki küçük aklı ile yapmış olduğu her şey bir ismin zuhuru olarak çıkmaktadır, ancak bir kimse irfaniyet sahasında dolaşıyor ise men-kim’liğini zuhura getirmek istiyorsa! “ben kimim”? Diye düşünüyorsa işte kendi yapısını meydana getiren bu esmâ-i ilâhiyyenin üzerindeki etkisini birazda olsa bilmesi gerekiyor ve üzerinde onun zuhurları olduğunu bütün hareketlerinin bir esmâ tarafından zuhura geldiğini, yani o esmanın hakikati sahası içinde oluştuğunu ancak idrak etmeye başlıyoruz. işte böyle olunca da biz esmâ ilâhiyyeyi bir bakıma kontrol altına almış oluyoruz. 

 Diğer şekli ile esmâ-i ilâhiyye bizi kontrol ediyor. Bilmemiz şuurlanmamız aslında onlar bize verilen askerler gibidir, hem de silâhlı asker, Kahhar esmâsında her türlü silâh vardır, Rahmân esmâsında her türlü yiyecek rahmet, Lâtif esmâsında her türlü letafet, Hâdi esmâsında her türlü hidâyet, Mudil esmâsında her türlü delâlet vardır.

Kişinin kendi bünyesinde, yavaş yavaş esmâ-i İlâhiyye tezahür ediyor, karnı acıkıyor acz esmâsı karnı doyuyor, gani esmâsı, zuhura geliyor, ihtiyaçlarını çıkartıyor.

 Kabz esmâsı çıkartamıyor sıkıntı geliyor, Bast esmâsı zuhura gelir o sıkıntıyı giderir. Kişinin yaptığı her bir hareket bir esmâya bağlı bir ismin hususiyetinde zuhura çıkar. O isim olmasa her hangi bir hareketi yapamaz zâten bunun gibi bebekte Kelâm esması da mevcuttur, çevre-den duyduğu kelimelerle ve ilk öğrendiği kelimede en sık duyduğu kelimeler olmakta, ne kadar sık bir kelimeyi duyarsa onun aklında gönlünde beyninde yer ediyor ve tekrarlamaya başlıyor, İşte böylece ondaki kelâm sıfâtı, Sem-i sıfâtı ile birleşerek lisana dönüşmeye başlıyor. Ama onda bu “istidadı ezeli” istidadında var, yok ise zâten olması da mümkün değildir. İşte o çocuğun 1 ya da 1,5 yaşında konuşması ne kadar dehşetli bir hadisedir. O çocuğun dilini damağını mahrecini kim nerden eğitiyor, öğretiyor, melâike i kiram dersmi veriyor? Ancak bünyesinde kendisine Hakk tarafından aktarılmış olan nefha-i ilâhiyye esmâ-i ilâhiyyenin hepsi mevcuttur, güzel bir ortamda bu esmâ ilâhiyye çok dengeli ve güzel olarak ortaya çıkar, aksi halde bir ailede hangi esmâ ilâhiyye fazla ise çocuk o aile ağırlıklı anlayışa ulaşmış olur. Bir ailede vurucu kırıcı bağırıcı bir anlayış varsa o çocuk Kahhar esmâsı rabbı hükmü altında oluşmuş olur, ama rahmet güzellikler ile bir aile varsa, o çocuk Cemâl isminin rabbı hükmü altında gelişimini sağlıyor ve hayatı da Celâl dağıtmak değil, Cemâl dağıtmak oluyor.

 Cemâlden kastım, huzur uyumlu olması şimdi bu çocuğun hiçbir ilmi eğitim almadığını düşünelim, sadece fıtri olarak, aileden gördüğü şekli ile, hele aile dünyaya dönük değerle yaşıyorlar ise, şu ev, şu araba güzel, çarşıda şunlar var gibi, çocuğa aşılanıyorsa tabii bu bilerek yapılan bir şey değildir, ailenin kendi fıtri yaşamı çocuğa kopyalanıyor, böylece dünyevi ağırlıklı bir yaşam içerisinde buluğ çağına ermiş olan bir kimsenin, “esmâ-i İlâhiyyesi,” “esmâ-i nefsiyye” üzere oluşmuş oluyor, böylece ilâhi olan isimler, beşerileşmiş nefsileşmiş oluyor en mühim yer burasıdır.

 Soru: Kişi Celâli bir evde yetişip fıtratı üzere Cemâl sâkin bir yapı üzere olabilir mi?

 Cevap: Olabilir. “O ölüden diri çıkarır, diriden ölü çıkarır” (30/19) - Olarak söyleniyor ama bunlar ender olan hadiselerdir. Fir’avn’un kucağında Mûsâ (a.s.) çıkması gibi nemrutun bahçesinde İbrâhim (a.s.) ın çıkması gibi birde kureyş kabilesinden, ebu Leheb in çıkması gibi bunlar mümkündür, çünkü böyle istisnai durumlar olmasa o zaman o hüküm kesin olur, yani iyiden iyi kötüden kötü çıkar, bu da hakkın sonsuzluğuna sığmaz… Devreye gerçek bir irfaniyet yolu girerse, bulunabilirse nefsi olan o esmâ-i ilâhiyyeler birer ikişer, rahmâniyete dönüştürülür, ancak burada bahsedilen iki aileden biri, Celâli diğeri Cemâli yaşam içerisinde, Cemâle daha yakın olan ailelerdeki çocuklar buraya daha çabuk intibak ederler. 

 Zâten bir hayli yol almışlardır, yani aileden aldıkları terbiye onlara bir hayli yol aldırmıştır, uyumları daha kolay olur. Celâli şekilde hayat sürdürenler biraz daha Hakk’tan uzaklaşırlar, hatta hiç de bulamayabilirler, çünkü Mudil rabbı hasları onları hükmü altına almıştır, nefsi ma’nâ da hükmü altına almış olanların çıkması oldukça zor olur, tabii istisnai olarak Cenâbı Hakk’ın rahmeti bir yerde gönülden esecek.

 Tekirdağ da seneler evvel böyle bir arkadaşımız vardı, bizden iki yaş kadar büyüktü, bu kişinin yapmadığı yoktu, her türlü dünyalık nefsi yol vardı, hatta o zamanlar “Elizabeth Taylor” diye meşhur bir artist vardı, ona aşıktı ona mektuplar yazar, fötr şapkalar kullanır, o zamanların son modası olan kıyafetler giyer, tam inkar ehli idi. 

 Bir gün nasılsa câmiye Cumaya gitmiş, “aslında babasının iş yeri de câminin tam karşısında idi” hutbede imam kürsüye yumruğunu vura vura söylediklerinden etkilenmiş sanki benim kafama vurdu diye etkilenip dönüş yaptı… Eski hâlinden üzerinde hiç biri kalmadı. Üzerine beyaz bir gömlek giydi, iki tekerlekli seyyar araba ile muhallebi satmaya başladı, sonra Kûr’ân okumaya başladı câmi de ezanlar okumaya başladı. Daha sonra Eyüp sultan camiinde hademe oldu, senelerce Eyüp sultanda ezan okudu, aslında “konuşurken biraz kekeme idi” ancak ezan okurken hiç dili tutulmazdı, bir gün bana sormuştu! “denizin suyu neden tuzludur” Nakşiliğe bağlanmış idi. “Nuh tufanı olduğu için azab suyu da ondan acıdır” demişti. Halbuki deniz suyu bizim için rahmettir, ilim suyudur, o yönüyle meseleyi sınır içinde bağlıyor.

 Bir mecmuada okumuştum “deniz suyu tuzludur ama içindeki olan balık tuzsuzdur, ancak tutsuz da yenmez.” işte Allah (c.c.)’ın kudreti tuzludan tuzsusu, ölüden diriyi sudan eti çıkarıyor.

 Esmâ-i İlâhiyyeyi nefsi ma’nâ da kullanmaya başlayan kimse bundan çok mes’uldür, çünkü esmâ-i İlâhiyye yi bize hayatımızı sürdürmek için Cenâb-ı Hakkı bulmak için bir köprü olarak verdi. Esmâ-i İlâhiyye bizde olmasaydı Cenâb-ı Hakkı bulmak mümkün değildir nereden nasıl bulunacaktı? İşte buradaki mesele, bu dünyada nefsileş-miş olan esmâ-i İlâhiyenin hâlini, asli hali olan esma-i ilâhiyye ye döndürmektir. İşte o zaman kişi Abdullah olmakta, Allah ın gerçek kulu olmaktadır, neden? Çünkü esmâ’ül Hüsna onun üstünde-varlığında zuhura çıktığı için, diğer şekliyle esmâ-i İlâhiyye yi Hakk’tan ayırdığı, kopardığı, nefsanileştirdiği için “abd-i nefs” olmakta ve ondan doğan çocuklara da “veledi nefs” denmektedir. 

 Esmâ’ül Hüsnanın hakîkatiyle yaşayanların çocuklarına da “veledi kalb” denmekte iseviyet mertebesininde bir bakıma hakikati budur, gerçi bu hakikat daha Âdemiyette başlıyor ve İseviyet mertebesinde fiilen yaşanmış, o mertebeden gösterilmiş oluyor. Fiziki babası olmadan bir varlığın ortaya çıkması ne müthiş bir hadisedir. 

 Bu hakikat-i iyi değerlendiremeyen batılılar, Ona Allah’ın oğlu, Baba oğul aynı birdir deyip ilâhlık-rabb’lık atfettiler. Aslında O zât-i tecellinin zuhuru olduğundan dünya tarihinde ilk defa zât-i ve kuds-i tecelli onun üstün de olduğundan diğer insanlara göre değişik bir konumda idi, Batılılar bu zât-i tecelliyi sadece bir yere tahsis etmiş olduklarından “maddeci putperest panteizimci” oldular. 

 Muhammediyyet bu hâle, evet Îsâ (a.s.) da Allah’ın kuds-i tecellisi vardır ama! Aslında bütün âlemde de vardır, İrfaniyyet gözü ile “nereye baksan hakkın vechi oradadır” (2/115) o zaman “panteizm” olmuyor “ilâhiyeizm” oluyor. Esmânın hususiyyeti icabı bütün âlemde o yerin gereği olarak zuhur ve tecelli etmektedir. 

 Esmâ ihtiyacını insana hissettirir, insan farkına varamaz ve gereği gibi esmâ’nın hakîkatini zuhura çıkaramazsa sorumlu olur ve ona haksızlık etmiş olur ve insan olma özelliğini de böylece yerine getirememiş olur. (ay… abla) İnsan olma özelliği esmâ’ül Hüsnâyı hakikatiyle ortaya çıkarmaktır. İşte halife bu kimsedir, kendindeki esmâ’ül Hüsnâyı faaliyete geçirmek demek, dolayısıyle esmâ’ül Hüsnâya dahi rahmet olması demektir. İşte insan budur. فَصَلِّ لِرَبِّكَ وَانْحَرْ {الكوثر/2} “fesalli li rabbike” “rabb’ın için namaz kıl” (108/2) yapılan her bilinçli hareket o esmâya ait ve esmâ için olmaktadır, esmâ’nın zuhura çıkmasına biz vesile olduğumuzdan, dolayısıyla ona hayat vermiş olmaktayız. Bu durumda o bizden razı oluyor, böylece biz de merzi-razı olunmuşlardan, oluyoruz aksi halde onu onun istemediği yönde kullandığımızda o bizden razı olmuyor ve ahrette hakkını talep edecek, kul hakkı dediği bir bakıma işte budur ayrıca hayatımız onlarla devam ediyor ama biz farkında olmuyoruz. 

 İçimizdeki ihtiyacı meydana getiren saha olmasa biz nereden duyacağız, yani bizde bir esmâya bağlı olarak üşüme hâlı olmasa, en sonunda donar kalırız, yani üşüme hissini hissetmeyiz. Ama vücut üşür sistemi bozulur donar kan dolaşımı durur, işte hissetme kimliktir, hissetme de orda, o esma devreye girer ve bizi uyarır yani örtün, diye dolayısıyla beni koru demek istiyor.

 Soru: Bunlar sevki tabii mi arının vahyedilmesi gibi mi?

 Cevap: Evet sevki tabii ama, bu sevki tabiileri sevki idraki olarak yaşarsak, o zaman halife makamı olur. Sevki tabii farkında’lık değildir fıtridir, idrakî olursa farkındalık olur, bu şekilde karşısından da gelen bir esmâyı idrak ettiğinde davranışı ona göre olur, sadece kendi bünyemizde değil, başka kimliklerle de münasebetlerimiz var, çünkü onlarda da esmalar var, ama o onu biliyor yada bilmiyor, nefsi ma’nâ da kullanıyor, ama biz idrakimizle o esmâ-i ilâhiyye yi ilâhi ma’nâ da kullanırsak onun aynı esmâyı meselâ, kahhar esmâsı bizde de var o nefsi ma’nâ da kullanıyorsa kullansın, bizim onu ilâhi ma’nâ da kullandığımız zaman onu mutlaka durdurur.

 Hem de bağrış çağrış olmadan, o ondan üstündür. O esmâ’yı idrak sahibi olan zât-i yönünden kullanır ise diğeri nefsi yönünden kullanır. Nefsi yönünden kullanan, zât-i yönünden kullanana mutlaka boyun eğer baştan o bağırsa çağırsa da, o havadır zâten irfan ehli onu bilir, üstünde durmaz bir müddet sonra onun fırtınası geçer yanlış yaptığını anlar durur. Onun kahharı şerir, irfan ehlinin kahharı rahman doludur, her bir esmâ bizde hakîkati itibarı ile ortaya çıkmaya başladığında rabbı güçlendirmiş olur dolasıyla rabbımıza yardım etmiş oluruz فَصَلِّ لِرَبِّكَ وَانْحَرْ {الكوثر/2} “fesalli lirabbike” (rabbın için namaz kıl) (108/2) yani onu yücelt idrak et ma’nâsındadır. 

- İdraki Cemâl, nefsani Celâli durdurdu, hâkim oldu.(Ay…)

- Eğer biz esmâ’ya güçlendirirsek ona güç katıyoruz. (Ni…)

 Biz halife olma bakımından üstünüz. Çünkü bizde Allah’ın zâtı, sıfatlârı, isimleri, ef’âli var, esma üçüncü sırada esmâ’ya, sıfatlârla daha sonra da zâtıyla yardımcı oluyoruz. İşte biz esmâ-i İlâhiyeyi ne kadar güzel faaliyete geçirirsek onlara o kadar yardımcı ve onları güçlendirmiş oluyoruz. Esmâ-i ilâhiyeyi ne kadar nefsi ma’nâda kullanırsak, esmâ-i İlâhiyyeyi kötü ma’nâ da kullanmış oluruz. Ona haksızlık etmiş oluruz, istismar etmiş oluruz. Süt kabının içinde olan sütü o kabın içmesine gerek var mı? Zâten kendi süt olmuş, ama o kabın içinde süt yoksa dışarıdan onu çekmeye çalışır, o çektiği boru da inceyse uğraşsın dursun çekeceğimde süt alacağım-olacağım diye, bilindiği gibi süt de ilimdir.

فَصَلِّ لِرَبِّكَ وَانْحَرْ {الكوثر/2} “Fesallî lirabbike” (rabbın için namaz kıl) (108/2) ne kadar açık, rabbin için, yani kıldığın namaz senin için olmasın, peki benim için olursa ne olur? Nefsi olur benim için kıl diyor. Ve orada benim için kıl demesi, bir bakıma ibadet ettiği zaman, kul ibadetiyle abd hükmünü taşıyor, yani aslında benim için kulluk makamında ol deniyor. Biz elhamdülillâhi rabbil âlemin” dediğimizde rabbımız için namaz kıldığımızda o kişi kul hükmünden abd hükmüne girmiş oluyor. Benim için diyor ya kulda-abd o abdiyetin benim için olsun diyor. Yani beni abd hükmüne çıkar abdiyyet hilâfet ma’nâ sınadır velâyet ma’nâsınadır. 

- Ondan sonra abduhu Îsrâ hadisesi (Ni…)

- O işte bizimle birlikte esmâ-i ilâhiyye de çıkıyor, âlemlere rahmet diyor ya, İnsân-ı kâmilin zâhiri ve bâtını âlemlere rahmettir.

- Esmâ benim için namaz kıl ki abd olayım diyor (Ni…)

 Yani beni şereflendir ma’nâsında orada, ama ehli zâhir oradaki rabbı Allah ma’nâsında olarak görür, halbuki burada esmâ mertebesinde kişi bunu bu şekilde idrak ederek rabbını yücelttiği zaman kendisi yücelir, kendisindeki yücelikle rabbını yücelttiği zaman buradaki yüceltme, biz acziyetimizle aman yarabbi dediğimiz zaman, o bizden yukarıda gibi yüceltilmiş oluyor, o ma’nâ da değil, biz ona yücelik vermiş oluyoruz, yani esma-i ilâhiyeyi biz değerlendirmiş yüceltmiş oluyoruz, yücenin karşısında duruşta onu yüceltmiş kendimizi aczlik değil, bizdeki kemâlatla o yücelmiş oluyor, işte bunun için “rabbına namaz kıl demiyor,” rabbın için namaz kıl diyor. 

 Kur’an-ı kerîm’in birçok yerinde de böyle kula ait namaz kılınız hükmü bulunmaktadır.

 حَافِظُواْ عَلَى الصَّلَوَاتِ والصَّلاَةِ الْوُسْطَى وَقُومُواْ لِلّهِ قَانِتِينَ {البقرة/238}

(Hâfizû ales salevâti ves salâtil vustâ ve kûmû lillâhi kanitîn.) 

(2/238) – “Namazlara ve orta namaza devam edin. Allah'a gönülden boyun eğerek namaza durun.” Diye böyle kula namaz teklif ediliyor. Burada da فَصَلِّ لِرَبِّكَ وَانْحَرْ {الكوثر/2} “fesalli li rabbike venhar” (ve kurb’an kes) kurb’an kesmekten kasıt beşeri bağlantılarını kes nefsi duygularını olumsuz şeylerini veya dünya bağlantılarını kes gibi, şimdi buradaki hitap, kula ait kula edilen bir hitaptır. Kul bu makamda ilerledikçe ve kendinde bulunan nefsi, esmâ-i ilâhiyeye de rahmet oldukça Ahzap sûresinde…

 هُوَ الَّذِي يُصَلِّي عَلَيْكُمْ وَمَلَائِكَتُهُ لِيُخْرِجَكُم مِّنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ وَكَانَ بِالْمُؤْمِنِينَ رَحِيمًا {الأحزاب/43}

(Huvellezî yusallî aleykum ve melâiketuhû liyuhricekum minez zulumâti ilen nûr, ve kâne bil mué'minîne rahîmâ.

(33/43) – “O, sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için size merhamet eden; melekleri de sizin için bağışlanma dileyendir. Allah, mü'minlere çok merhamet edendir.” Tefsirlerde hüveden kasıt Allah olduğu söyleniyor aslında huveden kasıt kişinin idrakidir. Oradaki kesin Allah olarak olsa huveallah diye huve (o) ellezi demez huveallah o ki o kimseki yusalli aleyküm sizin üzerinize sallî eder-namaz kılar. O kimselerin üzerine salli eder- namaz kılar ne müthiş bir hadise, diğerinde فَصَلِّ لِرَبِّكَ وَانْحَرْ {الكوثر/2} “fesallî li rabbike” “rabbın için namaz kıl” derken insanı faaliyete geçiriyor ama “huvellezi yusallî aleyküm” dendiği zaman “sizin üzerinize başka birisi sallî eder-yüceltir, namaz kılar” hale geliyor ne kadar müthiş, yani makamı insaniyeye salat getiriliyor.

 Cuma günleri okunan إِنَّ اللَّهَ وَمَلَائِكَتَهُ “innallahe ve melâiketehu” (33/56) ve burada ise hedef belirtiliyor ama bâtında, tahtında gizli, evvelâ huvede zâti ifadesi vardır, ama Allaha çok olarak söylenmediğine göre orda başka sahalarda vardır, kişinin idraki ne ise orada o ama en sağlamı olan Allah dır. هُوَ الَّذِي “Huvellezi” o öyle bir Allah ki يُصَلِّي عَلَيْكُمْ “yusallî aleyküm” Allah sizin üzerinize salâtu selâm getirir namaz kılar. Ma’nâsında birinde rabbın için namaz kıl bireye yol açıyor. Rububiyet yolu gibi, ondan sonra o yükseldiğinde kul namaz kıldığında فَصَلِّ لِرَبِّكَ وَانْحَرْ {الكوثر/2} إِنَّ شَانِئَكَ هُوَ الْأَبْتَرُ {الكوثر/3} “fesallî li rabbike venhar inne şanieke hüvel ebter” (108/2-3) bunların hepsi birbirleriyle bağlantılıdır. 

 İşte o senin nefsin yokmu! Ebter olacak o dur sen kevsere dahilsin, ebter olacak beter olacak hüvel ebter o senin nefsindir. Yani esmâ-i İlâhiyyeyi esmâ-i nefsiyye olarak kullanan ebterdir. Yoksa esmâ-i İlâhiyyeyi ilâhi yönde kullanan ise kevserdir. هُوَ الَّذِي يُصَلِّي عَلَيْكُمْ ‘Huvellezi yusalli aleyküm’ sizin üzerinize Allah burada ve melaiketehu meleklerde var. Allah ve melekler sizin üzerinize salâtu selâm getiriler ama işte فَصَلِّ لِرَبِّكَ وَانْحَرْ {الكوثر/2} “fesallî li rabbike venhar” hükmü tatbik edildikten sonra evvela namaz hükmünü kul alıyor, bunu yapabildiği kadar hakikati itibariyle yaptıktan sonra namaz kılınan o oluyor. Yani daha evvelce seven iken sevilen oluyor. Daha evvelce zâkir iken zikrederken mezkur zikredilmiş oluyor. Burada sayısal bir zikir yok ama hatırlanma olduğu için zikrediliyor insan هُوَ الَّذِي يُصَلِّي عَلَيْكُمْ “huvellezi yusalli aleyküm” sizin üzerinize o zaman kul önde rab arkada olmuş oluyor kul evvel, Rab ahır oluyor. Yine aynı sûre içerisinde إِنَّ اللَّهَ وَمَلَائِكَتَهُ “inneallahe vel melaiketehu” buradaki özellik risâlet makamı olarak belirtiliyor. Diğerinde insanlık makamı olarak genel insanlık makamı olarak burada da risâlet makamı olarak ve bu makamdan da beşere tavsiyede bulunuyor sizde böyle yapın diye, ey îmân edenler sizde böyle yapın sizin üzerinize bir zaman gelecek o şekildedir.

 Soru: A’yânı sâbite, sabit bir varlığım var, esmâ’ül Hüsnâ hamdedilmiş yüklenilmiş dünyaya geldik rabbime kavuştum onu aldım mi’raca çıktım bekâbillah oldum esmâ’ül Hüsnâ yine orada sabit varlığım yani şeyliğim hakikatim neye dönüşüyor yani ben neyim? Yani ben esmâ’ül Hüsnâyla geldim, mi’raca çıktım bak bunları sen yapıyorsun dünyada ben sana aracıyım dedim esmâ’ül Hüsnânın bütün isteklerini bende yaptım gerçekleştirdim hayatı yaşadık birlikte ilâhisiyle gittim (nereye gittin? T.B) Öbür dünyaya gittiğimde yani benim adım ne, esmâ esmâ kulluğumu da biliyorum, ama vahdet bölgesinde esmâ’ül Hüsnanın gölgesiyim (Ni…) Cevap: Kulluk mertebesinde beşer âleminde hepimizin gaybi ismimiz Muhammed, ma’nâ âleminde ismimiz Allah, gayb âleminde ismimiz Huu’dur. 

 Bunu idrak etmek ise bir irfâniyyet işidir.

 Hani derler ya komşu huu, evde misin oturmaya geliceğim, Rahmiye annem Nusret babama öyle derdi, huu, geldin mi? Oda Rahmiye anneme derdi hu kahve hazır mı?

- Babacım hani uçaklar savaşırken en son bombalarını atar ve infilâk eder ya işte orası, (Ni…)

- Ne yapayım bunlar akıl bombardımanlarıdır. Savaştan mı soruyorsunuz barıştan mı?

 Hz Ali nin (r.a.) dediği gibi “sen kendini küçük bir cisim sanırsın halbuki âlemi ekbersin sen” burada sınırlı bir görüntümüz var ama, bunlar içinde tefekkürî idrak olarak, ahrette sonsuz bunlar geniş olarak yaşanacak, herkesin levm etmesi daha çok olacak çünkü birlikte olduğu insanları görecek ki, dünyadayken aynı evde aynı apartmanda yaşıyordu bir fark yoktu, ama oraya gidildiğinde o fark görüldüğünde o zaman işte şok olacak bunlar kimlermiş diye, nasıl kaçırdık biz bu işi yanımızda dibimizde selâmlaştığımız kimselermiş, herkes hepimiz için geçerli esmâ-i ilâhiyyeyi nefsi yönden, ama şeriat mertebesi içerisinde rahmani diye Müslüman alır ama beşeriyet içerisinde çıkaranlar cennet ehli olacak nimet cennetinin ehli olacak.

 Esmâ-i İlâhiyyeyi gerçek ma’nâda idrak edip esmâ-i İlâhiyyeye döndürüp o şekilde yaşayanların cenneti zat cenneti olacak ki, o nimet cennetinde olan diyecek ki kendinden üstün 10 tane daha fazla köşkü olana bakacak kendine bakacak 3 tane var ama aşağıya bakacak 1 tane var aşağıya bakacak şükredecek, yukarıya bakacak levm edecek ama, yine birey beşer aklı Allah’dan ayrı çünkü onlar “selâmün kavlem mir rabbirrahim” Allah’ları vardır demiyor orda rablarından selâm gelir ne demektir, onların rabbı zâten gökteydi, tenzihte ayrıydı, gene ayrı, hazırda olana selâm gelir mi? Gelmesine gerek yoktur çünkü kendisi burda’dır selâm ayrılık ifadesi ayrılık muhabbeti nin ifadesidir. Muhabbeti olmayana selâm verilmez mi’rac olması yusallî olması zâtına ulaşmak demektir. Kul bu âlemde yaşıyorsa cenâb-ı Hakk إِنَّ اللَّهَ وَمَلَائِكَتَهُ “inneallahe ve melâikete-hu” (33/56) “Allah ve melekleri onun üzerine nüzul etmiş iniş yapmış” oluyor nazil oluyorlar. 

------------------- 

 NOT= Salât’ın değişik mertebelerden izahları tefsir kitaplarında belirtilmiştir. Zat mertebesinde ise, “salât, Allah’ın zâtı ile zuhur ettiği mahallinin adıdır.” (T.B.) 

------------------- 

Tûr Sûresi Başlarken.

 Kayıtlarımıza ve sözlerimize başlarken, evvelâ Nusret Baba ile ma’nevi oğlu, Terzi Baba arasında, isimleri yönünden olan, ma’nevi bağını belirtmek için (-12-Terzi baba-1-) kitabı sayfa 155 ten aktarma ve yeni ilâveler yaparak bu saha da tekrar hep birlikte ma’nevi yolumuza devam etmiş olalım. T.B. 

------------------- 

 Ölülerin ardından bilindiği gibi 7, 40, 52 gibi geceler düzenlenir. Bunların toplamı 99 olmakla beraber 53. gece bu kemâlât tamamlanmış oluyor.

 53 burada ölümün kemâlâtıdır. 

 Hazretimizin yetişmesinde en büyük emek sahibi olan muhterem zât Nûsret Tûra Efendimizdir. 

 Nûsret ile Necdet arasındaki bağı sayılar yönünden şöyle açıklayabiliriz.

 نصرت (Nûsret) ismi ebced hesabında; ve alfabetik sırayla

 ن (nun) 50 ن (nun) 25 

 ص (sad) 90 ص (sad) 14

 ر (rı) 200 ر (rı) 10

 ت (te) 400 ت (te) 3 

 =740 eder. eder = 52 

 “Nûsret”ten “Necdet”i çıkartırsak (740– 457= 283) kalır yani (2 + 8 + 3) = 13 ortaya çıkmaktadır. 

 (457) Necdet isminin ebced sayı değeridir. 

 Görüldüğü gibi نصر (Nusret) ismi, alfabetik sırayla (52) sayı değerini vermektedir. Bu halde kendisi hakkındaki tasdiki, sayıların dilinde de görmekteyiz. 

--------- 

 Yani “Nusret” ile “Necdet”in muhabbeti “Hakikat-i Muhamme-diye”yi zuhura çıkardı. 

 Burada bir başka yöne de dikkat çekelim;

 نصرت (Nusret) ile نَجدَت (Necdet) in arapça orjinal yazılarına bakarsanız her iki isim de,

 ن (nun) harfiyle başlar → ت (te) harfiyle de sona ererler.

 “Nusret”teki ve “Necdet”teki

 ن (nun) ve ت (te) harflerini çıkartırsak; 

 (Nusret) نصرت te → صِر (sır) kalır. 

 Burada صِر (sır) dan maksat “Nusret”te gizlenen sırr’ın “Necdet” olmasıdır. 

 نَجدَت (Necdet) teki (ced/ata) جَدkalmaktadır, ki bu da “İsm-i Necdet” in “İsm-i Nusret”in de, yani kendisine bağlanacakların kökü atası ve yardımcısı olacağının ispatı olmuştur. 

 Nusret Babamızın ilâhi emâneti Terzi Babamıza vermeden önce söylediği, “Benim sebebi vücûdum sen imişsin,” sözü aslında buraya vurgudur. 

 Ayrıca “nasrun minallahi” ve “fethun karîb” âyeti ile de, “size yakın bir fethi Allah’ın yardımıyla müjdeliyorum,” derken aynı konuya vurgu yapmıştır.

 Dilerseniz bu âyet üzerinde biraz duralım. 

 Acaba müjdelenen nedir?… 

 SAF 61. Sûre 13. Âyet

 وَأُخْرَى تُحِبُّونَهَا نَصْرٌ مِّنَ اللَّهِ وَفَتْحٌ قَرِيبٌ وَبَشِّرِ الْمُؤْمِنِينَ {الصف/13}

 ve uhra tühıbbune­ha nasrün minallahi ve fethun kariy­bun ve beşşiril mu’minîne

 Ve kendisini sevdiğiniz bir başka -nîmet de- vardır ki: O da Allah'tan bir zaferdir ve yakın bir fetihtir ve mü'minleri müjdele.

 61 daha önce zikrettiğimiz gibi Necdet’in isimlerinden biri idi. 13 ise, açık beyanı ortadadır.

 Az önce yukarıda نصرت(Nusret) harflerinin alfabetik toplamının 52 olduğunu, bunun da Nûsret Tûra Efendimizin silsile-i Şerifteki yerini anlattığını açıklamıştık.

 Bu âyet-i Celile’de var olan müjdelerden bir tanesi de hilâfet mertebesidir. 

 Lisân-ı Nusret’ten kendisinden sonra gelecek olan halifesi “Terzi Baba”nın müjdelenmesidir.

 Diğer müjde ise, bunun devamı olup, sûre ve âyet numaraları ile zuhura gelmektedir. Onlar da 61 ve 13 idi. 

 Burada 61 ile, “Terzi Baba’”nın ismine atıf yapılmaktadır.

 13 ile de, O’nun, Muhammediyet mertebesinden zuhuruna işaret edilmektedir. Kısaca “Gönül Mekke”sinin fethi müjdelenmektedir. 

 Hazretimizin İlâhiyat okulunda eğitim almak isteyen bir talibliye kendileri günlük olarak yapması gereken vird ve amelleri o kişiye yazdırarak söylerler. 

 (Zaten bunlar-14-irfan mektebinin seyr defterinde de mevcuttur.) 

 (-12-Terzi Baba-1-) Sayfa 157 Ç.H.U. 

------------------- 

 Yukarıda bahsi geçen, ölüm yaşantısını tatmış (21/35) olan kişinin ilk (7) nci gününün gecesinin, arkasından (40) ncı gününün gecesinin ve onun da arkasından (52) nci gününün gecesinin, ihya edilmesinin sebepleri üzerinde kısaca durmakta yarar olacağı açıktır. 

 Her ne kadar bazı kimseler bu hususta bunların yersiz olduğunu söyleyip dursalar da, gerçek onların dedikleri gibi değildir. Yapanlar ne kaybederler, yapmayanlar ise ne kazanırlar, veya tam tersini düşünelim, Yapanlar ne kazanırlar ve kazandırırlar, yapmayanlar ise neler kaybeder ve kaybettirirler. bunların nefsin tesiri altında kalmadan değerlendirilmesi lâzımdır. 

 Kişi son nefesini verip ölümü tattığı (21/35) zaman, yok olmuş değil, başka bir âleme geçmiş olmaktadır ve bizim şu an bilemediğimiz bir âlemde, nefsi ile yaşamına devam etmektedir. kabre konulan ise, o kişinin hakîkati ile uzun süre ünsiyet etmiş, beraber yaşadığı bedeni, toprak evi ve heykelidir. O vücut toprak olduğundan, geldiği anasına gidecektir. 

 Ancak o toprak bedenin içinde, o kişinin hakikatiyle yaşadığı, oldukça uzun bir süreç vardır, bu süreç içinde kendisine verilmiş olan, sıfâtı İlâhiyye ve Esmâ-i İlâhiyye ile bir ömür boyu müşterek yaşam içinde olmuş ve her şeyini o sıfat ve isimlerle yürütmüştür. Yani bu sıfat ve isimlere, çok büyük vicdan borcu vardır. Kişi bunun farkındadır veya değildir, ancak mutlak surette bunları nerede ve nasıl kullandığı hakkında sorumludur-sorula-caktır. 

 İşte her bir insan türünde “sıfât-ı subutiye” Hakkın (7) sıfatı, “Hayat, İlim, İrade, Kudret, Kelâm, Semi, Basar” ve Âdem (a.s.) talim ettirilip öğretilen (99) ve sonsuz olan esmâ-i İlâhiyyenin tamamı mevcuttur. 

 İşte ölüm, tabir edilen hâl ile kişinin elinden alınan, fiziki yaşamı neticesinde, ruhun bedeninden çıkması ile bahsi geçen Esmâ-i İlâhiyyelerin de son bölümleri o bedenden çıkmaya başlar. Kabre konan o beden için ve o bedenin içinde uzun seneler kalmış olan ruh için, sırayla yedi gece dualar okunur. İşte baştan başlalayarak ilk geceden itibaren yedi gecede, yedi Sıfâtı subutiyenin bakıyesi o bedenden tamamen çıkmış olur, işte yapılan yedi gece duaları, o sıfât-ı subûtiyeyi, kalıp olarak kalmış olan o bedenden, uğurlama töreni, ayrıca nefsin yeni yerine alıştırma ve ona yardımcı olma çabalarıdır. 

 (40) ıncı geceye gelindiği zaman ise, gene aynı şekilde kabre konan o cesette kalan bakiye, (40) esmâ-i İlâhiyyenin de, aynı şekilde o bedenden uğurlanması ve yeni âlemine aktarılmış olan nefsinde, gene kendisine kendi âleminde yaşam takviyesi yapmak içindir. 

 (52) nci gece ise, o bedende kalan bütün esma-i İlâhiyyenin, tamamının o bedenden uzaklaşmasının uğurlanmasıdır. Böylece artık o beden tamamen madde haline dönüşmüş olur. Böylece, (7+40+52=99) eder ki bu (52) nci gece kendi bünyesinde esmâ-i İlâhiyyeyide cem etmiş olmaktadır. 

 Yani varlık (52) nci gecede zâhir ve bâtın tamamen göz önünden kalkmış, tam bir fenâfillâh hükmüne girmiştir. Heva yıldızı da tamamen sönmüştür. 

 İşte (52) nci gecenin sabahında, güneş yeniden doğduğunda, yeni bir hayat ve Mi’rac yolculuğu da başlar, bu oluşumunda mahalli (53) üncü gündür, bunun ne olduğunu ve (52) ile (53) arasında nasıl mutlak bir bağ olduğunu ben söylemeyeyim sizler düşünün. Sistemimizin nasıl sağlam bir zemine dayandığı da açık olarak görülmektedir. 

 Böylece (52) gecede fenâfillâh hükmüne girmiş olarak, (53) sabahında yeni bir güne doğan ma’nâyı Nusretiyye bakabillâh olarak (53) ün, seyrinde devam etmektedir. 

 M. Nusret Babam zâhir bâtın aynı “Tûr” dağı gibi heybetli bir insandı. 

------------------- 

 BU arada ilgisi olması bakımından küçük bir hatıram-dan da bahsetmek isterim. 

 Onlar hayatta iken, iş hayatımda çalıştığım devrelerde, ağustos ayının son yarısını, (15) gün bütün atölyeyi tatil ederdim, Bu 15 günün bir haftasını da, Nusret Babamları alır seyahatlere götürür, onlarla geçirirdik. Genelde onlara Marmara seyehati yaptırır idik, gerçekten hayret edilecek bir şeydir, seyahatlerimizde hangi yerde durduk isek, oralardan daha sonraları, bize ulaşan kardeşlerimiz olmuştur. Bunun sebebi geçtiğimiz yerlerde, Onun ma’neviyatının izlerinin, ve nefes-i rahmani kokusunun kalmış olduğundandır.

 Gene onları Tekirdağına getirdiğimiz ve bizde, yazlıkta kaldıkları sürelerde, civarı gezdirmek içinde çevrede kısa geziler yapardık, bunlardan birisinde de, Tekirdağına (12) kilometre kadar mesafede olan, “Naip” köyüne gitmiş idik, içinde tarihi büyük çınarları olan, altlarında oturulacak çay bahçeleri olan şirin güzel bir köydür. Ancak o zamanlar o köyde tanıdığımız bir kimse yok idi. Sadece gezmek için gitmiş idik.

 Oradaki dere kenarında olan, çay bahçelerinden birinin uygun bir yerine oturmuş idik, çaylarımızı getirdiler içmeye başladık, bu arada benim yanıma köy sakinlerinden biri gelip, yavaşça kulağıma eğilip, bu kimse hangi “paşa” dır! Diye sormuştu. Nusret Babam denizci olduğu için genelde beyaz kıyafet giyerdi, o günde üstünde, beyaz pantolon beyaz gömlek ve beyaz ayakkabı vardı ve gerçekten heybetli, idi kendisinde “heybet ve üns” hali genellikle vardı, bu yüzden bakanlar kendisinde, bu heybeti fark ederler idi. 

 İşte bu yüzden o kişide, farkında olmasa bile, bu halin tesiri altında kalmış olduğundan, Bu kimse hangi “paşa” dır? Sorusunu sormuş idi, bende cevaben, “suret ve dünya Paşası değildir ama gönül paşasıdır” diye cevap vermiştim. 

 Nihayet vakit ilerlemiş oradan ayrılma zamanımız gelmişti, aracımıza binip, “Serdar” mahallesindeki yazlık evimize dönmüş idik. 

 Ve gerçekten nasıl bir hal ve sistem ise, hayret edilecek bir şeydir, seneler sonra “Naip” köyünden birçok ma’nevi evlâtlarımız oldu, bunların başında gelen ise, aynı zamanda o köyün imamı da olan ve bir çok hizmetleri olan Terzi Baba kitaplarında büyük katkıları olan (Ç.H.U.) oğlumuzdur. 

------------------- 

 Mevzu buraya gelmişken, bu seyahatlerimizin birinden daha bahsetmeden geçemeyeceğim. Hâl şöyledir. 

 Gene Marmara seyahatlerimizden biri idi, Tekirdağın-dan çıkıp Çanakkale üserinden Bursaya geçmiş idik orada bir gece kalıp, ertesi gün İstanbula gitmek için yola çıkmış idik. 

--------- 

 Not= yukarıda da bahsettiğim gibi daha sonraları Bursadan da birçok evlâtlarımız olmuştur. Ayrıca Hazmi Babamında Nilüfer civarlarında Bursadan evlâtları olduğu bilinmekteydi. 

--------- 

 Bursadan çıktıktan sonra, nihayet Karşıya Kabataşa geçmek için, Üsküdar araba vapuru iskelesine gelmiş araba sırasına girmiş idik. 

 Epey bekledikten sonra nihayet önümüzdeki sıra vapura doğru ilerlemeye başlamıştı, bizde sıradan devam ederken tam sıra bize geldiğinde, vapur dolmuş biz vapura binememiştik. 

 Bu arada bir sonraki vapuru beklemeye başlamış idik, ancak, Nusret Babam daha evvelce prostat ameliyatı geçirdiği için sık, sık tuvalete gitme ihtiyacı hasıl oluyordu. Bizde vapur bekliyorduk, Nusret Babam iskelenin tuvaletine gitmek için arabadan indi ve tuvalete gitti. O gittikten kısa bir müddet sonra da vapur geldi içindekileri boşalttı yeni arabaları vapura almak için hareket etmelerini görevliler işaret verdiler, bizde en önde olduğumuzdan çaresiz ilerlemek durumunda idik. Rahmiye Anneme ne yapalım geri çıkıp duralımmı? dedim yoksa vapura girelimmi? Oda devam et oğlum, Baban sonra gemi ile döner dedi, bende vapura doğru hareket ettim, ancak sıkıntı şurada idi, Nusret Babamın yeleği hava sıcak olduğundan araba da idi ve bütün diğer evrakları ile birlikte, deniz yolları kartı da yeleğinde kalmış idi. Bu sıkıntı ve düşünce içinde, biz vapura binmiş idik, kısa bir süre sonra dolan vapur karşıya kabataşa geçmek için denize açılmıştı bile. 

 Kabataş iskelesine yanaşan vapurdan, önde olduğumuz için ilk çıkan biz olduk ve oradan da bebeğe eve geldik, ancak Nusret Babam yoktu, aradan bir müddet geçtikten sonra arkamızdan o da geldi, gene tamam olmuştuk. 

 Böylece bir Marmara tur’umuzu daha, arkadan da gelse Nusret Tur’a Hz. ile tur’lamıştık.

---------

 Ancak bu hadise bende oldukça derin düşüncelere sebep oldu, bu oluşum bazı yaşantıların habercisi olabilirdi. 

 Nitekim bu hadiseden epey bir zaman sonra, Nusret Babamın vasiyeti üzerine, onun kabri karşı tarafta, Pendik dolay oba soğanlık mevkii yaylalar köyünde oldu, ebedi istirahatgâhına orada defnedildi. İşte seneler evvel onu Üsküdar vapur iskelesinde istemeyerek bırakmamızın sırrının bu olduğunu anlamış oldum, daha o günden bizleri uyarmış olduğu anlaşılıyordu. Daha sonra Rahmiye Anemi de oraya defnetmiş idik. 

 Orasını istemelerinin sebebi ise şu idi. 

 Recai Ağabeyimin hanımının, annesinin köyü orası imiş, seneler evvel oradan İstanbul’a gelmişler zaman, zaman oraya gider akrabalarını ziyaret ederlermiş. 

 Gene bir gün böyle bir ziyaret için oraya gitmeye karar vermişler, ancak bu sefer dünüşüleri olan Nusret Babamları da götürmek istemişler ve onlarda gitmişler, oraya gidip oralarının o günkü hallerine göre, sakin bir yer olduğunu görmüşler, ve yakında bulunan mezarlığı da gördüklerinden, arkada kalanlara, kalanları sıkıntıya sokmamak için, işte bizi buraya defnedersiniz diye vasiyette bulunduğundan, kabri şerifleri kendi arzuları ile ora da olmuştur. 

 Her ikisini de ayrı, ayrı zamanlarda oraya götürürken cenaze otobüsü zahiren büyük bir hüzün içinde gibi isede bâtınen adeta sanki ma’nevi bir gelin alayı, “şeb-u arûz” yaşantısında idi. 

 Hele Rahmiye Annemi aynı yollardan geçerek kabri şeriflerine gelirken yolda, kasete koyduğumuz İlâhiler, okunmaya ve zikirler yapılmaya devam ediyordu. Tam kabristanın kapısına geldiğimizde, hayatında yaşıyorken çok sevdiği “Bu dünyadan gider olduk, kalanlara selâm olsun” ilâhisi okunmaya başlamıştı, hepimiz şaşırmış idik, istesek böyle bir durumu oluşturamazdık, bizlerde göz yaşları içinde kasette okunan ilâhiye eşlik ediyorduk. 

 Nihayet defin işlemi tamamlanmış geriye dönmek için otobüsümüze bindiğimizde hafif yağmurlu olan havanın sebebi ile otobüsün lâstiklerinde biri biraz çamura girmiş olduğundan şoför otobüsü yerinden kaldıramadı, nihayet hepimiz otobüsten yere indik ve otobüsü itirerek bulunduğu yerden çıkarmış, öylece geri dönüş yolumuza devam edebilmiş idik. 

 Bundan da bizden ayrılmak istemediği yönünde düşünerek duygulanmış idik. Allah her ikisine de rahmet eylesin. 

 Bunun birde başka sırrı vardır ki, o da İstanbul’un karşı tarafında, doğudan gelecek tehlikelere karşı nöbette olmalarıdır. Cenâb-ı Hakk şefeatlerine nail eylesin. 

 Yeri gelmiş iken zaman, zaman oraya onları ziyarete gittiğimiz zamanlarda, çektirdiğimiz resimlerimizden birisini de, hatırası yönünden ilâve etmeyi uygun buldum. 

 Kabir taşında daha evvelden yazımış olduğum, “Nusret Babamın kabri başında” isimli şiirimden birkaç bölüm vardır onları da aşağıya almayı uygun buldum.

---------

 Nasrun minallah Âyetinden, çok şey kazandı gayretinden Her an hayrandı hayretinden, bura da Hz. Nusret yatıyor.

 Rahmiye annem de yanında, hiç ayrılmadı hayatında, Beraberler kabristanda, burada Rahmiye Sûltan yatıyor.

 Uşşâki dediler yoluna, katıldı idim kervanına, Beni de aldı huzuruna, burada Babam Hz. Nusret yatıyor.

--------- 

--------- 

 Yeri gelmiş iken merak edenler olur düşüncesi ile şiirin tamamını da ilâve etmeyi uygun buldum. 

--------- 

 Nusret Babamın kabri başında

 Ey yolu bu menzile düşen, gece gündüz âlemi gezen, Nice nice sırları sezen, bura da Hz. Nusret yatıyor.

 İbretle bakıp nazar eyle, dilinden bikaç dua söyle, Bir gün olursun böyle, bura da Hz. Nusret yatıyor.

 Düşün içine yönel bir an, nasıl geçti bukadar zaman, Nedir bu gün elinde kalan, bura da Hz. Nusret yatıyor.

 Bir gün gelir olursun böyle, çok uzaktır sanma öyle, Her an gönülden Hakk’ı söyle bura da Hz. Nusret yatıyor.

 Hayatta idi bir zamanlar, ne güzel yaşamıştı onlar, Mesken oldu Pendik yaylalar, bura da Hz. Nusret yatıyor.

 Canane can aşıka maşuk, derde deva gönüle ışık, Ömür boyunca Hakk’a âşık, bura da Hz. Nusret yatıyor.

 Nasrun minallah Âyetinden, çok şey kazandı gayretinden Her an hayrandı hayretinden, bura da Hz. Nusret yatıyor.

 Dervişleri Hakk’a yürüten, gönülde muhabbet estiren, Cemalûllah’ı hep gösteren, bura da Hz. Nusret yatıyor.

 Rahmiye annem de yanında, hiç ayrılmadı hayatında, Beraberler kabristanda, burada Rahmiye Sûltan yatıyor.

 Uşşâki dediler yoluna, katıldı idim kervanına, Beni de aldı huzuruna, burada Babam Hz. Nusret yatıyor.

--------- 

 Ayrıca birde, yakın zamanda onları ziyarete giden, bir kardeşimizin de, (Eser Satıcı) gene o an orada kabristanın yanında bulunan dikkat ederek çektiği çok manidar, bir otomobil ve plâkasının fotğrafını da, ilâve etmeyi uygun gördüm, gerçekten hayret edilecek bir husustur. Ma’nâ âleminin bağlantılarının, nasıl bir sistem içinde çalıştığı, hayretle görülmektedir. 

--------- 

--------- 

 Bu sayı değerleri bilindiği gibi. 3-Yakîn mertebeleri, 4-İslâmın mertebeleri, (3+4=7) nefs mertebeleri, (T. B.) “Terzi Baba” (53-13) zaten bilinen değerlerdir, geriye diyecek bir şey kalmıyor, gerçekten hayret doğrusu. 

 (34 TB 53 13) 

------------------- 

 İlgisi olması yönünden, (Arası) ismindeki şiirimden küçük bir bölümü de, ilâve etmeyi uygun gördüm, İnşeallah faydalı olur. 

------------------- 

 Başladık seyru sefere, uzunca yollar katedip, Ulaştırırız hedefe, uruc ile nüzül, arası.

 Mabeyinci olduk bugün, kimlere var ne zararı, Gelip gitmekteyiz her gün, Hakk ile halk, arası.

 Hakk Verdi bana bir kapı, âşıklar hep girsin diye,

 Bu özel bir gizli yapı, bab-ul feth ile umre, arası.

 Kûr’ân da da ismimiz var, “Fenecceynake” dedi Hakk, Taha’da da hissemiz var, Necdet ile necat, arası.

 Kûr’ân da hem sûremiz var, Mi’rac dan bahseder evvel, Habibime de oldu yar, Tûr ile Kamer arası. (Necm) Âyetinden hissemiz var, “Kaab-ı kavseyni ev ednâ”, Gönlümüze hepsi uyar, sıfır ile on dokuz arası.

 Kâ’be de yolumuz var, Zât’a ulaştırmak için, Üstünden hep geçenler var, İbrâhîm ile kapı, arası.

 Makam tuttuk haremde bu dem, görüşmek için dostlarla, Nicelerle görüştük, Safa ile Merve, arası. 

 (16-Divan-3-) T.B.

------------------- 

TEVHİD-İ EFAL SEYRİ ve TECELLİSİ– FETTAH – FETİH[18] 

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

 Miladi 25-10-2014 –Hicri 1-1-1436 günü Efendi Babamın Kasımpaşa da planlanmış İrfan Mektebi sohbetine katılmak için 12:00 gibi yola çıktım. Tûr Yol motoruna bindim. Büfeden çay dağıtan görevlinin ismini görmek için özellikle bir çay aldım. Kamarotun adı SALİM idi. Karaköy iskelesinde inip Perşembe Pazarı, Şişhane yolunu takip edip Kasımpaşa’ya ulaştım. Hz. Pirimin makamına yaklaşırken caddede Mu… PA…’ı gördüm. Bilgisayarın şarjının unutulduğunu şarj aramaya gönderildiğini söyledi. 

Dergaha ulaştığımda kapıyı çaldım. Açan olmayınca bir daha çaldım. Görevli olan kardeş kapıyı açtı. Bu kapı açık oluyordu deyince hırsız girdi. Bilgisayar ve Televizyonu çaldı dedi. Tam merdivenlere yönelmiştim. Asansöre binin ve 3. Kata basın dedi. Üzerinde EMRE yazan Asansöre binerek, 3. kata çıkıp bekleme odasına geçtim. 

Efendi Babam Abdest alıyordu, kardeşler ile merhabalaştık. Efendi Babam yanımıza geldi. Onunda elini öpüp kısa bir hasbihal edildi. Efendi Babam Oz… seni Fa… rûyasında görmüş. Aslında gördüğü sen değil ma’nâlanman idi diye ilave etti. Efendi Babam sen (Oz…) odadan içeri giriyorsun ve ben celâli bir bakış ile bakıyorum dedi. Fa…’ya o öyle değil, senin O zannına celali bakıyorum diye söylediğini bildirdi. Latife olsun diye, Oz…’ı rûyada görmek pek iyi değilmiş deyince, Efendi Babam O zan ile görmek iyi değil Hu zan ile görmek güzeldir dedi. Oz…. 49 yaşına geldiğimde ismimim bir başka bir ma’nâsı var olduğunu öğrendim dedi. Efendi Babam 49 un 13 e bağlı olduğunu ima etti. 49 un başka bağlantıları olduğunu da ilave etti.[19]

 Bu gün hicri yılbaşı idi. 1+4+3+6= (14) Nuru Derya-ı Muhammed-i, tüm mertebeleri kapsayan bir hicret ve açılımı (fethi) olacağıdır. Binilen Hakîkat-i Muhammedi teknesi Tûr yol ile Nusret Babam (r.a)’in yolu olan (52) Tûr sûresi hakîkatine ve aya mertebesine binip Esmâ-i İlâhiyye âlemine yolculuk yapmaktır.

SELÂM-SALİM-SELİM Efendi Babamın Rabbi Hassıdır. Efendi Babamın bizlere Rabbi Hası yönünden hizmeti ve sağ, salim esenlik içinde bizleri varacağımız yere yani aslımız olan Rabb-i haslarımızı ve Rabb’ül Âlemini bilmemizi ulaştıracak yolu bildirip göstermesidir.

 Karaköy de inmek, Zulmette yani “Zaluman Cahule” yani nefsin cehaletinde inmektir. Şişhane, Şişiyet mertebesidir. Bu mertebe “Hikmeti Nefsiyye” ve Âdemiyetin devamı ve son gelen İnsân-ı Kâmil-Kâmil İnsânı bildirir. Kasımpaşa Aşıkların makamıdır. 

 Mu… Pa…’ın görülmesi; Piriyet makamının dileğinin hissesinden şarj olunmanın aranmasıdır yani ilmi o makamdan alınıp doldurulmasının gerekliliğidir.[20] Aksi takdirde Fena Fişşeyh mertebesi de oluşmaz. Televizyonun ve bilgisayarın çalınması tantanılı şey olan şeytani bilginin ademe geçip, yerine Şeyy’iet yani eşyanın hakîkat ilminin doğuşudur. Emr ile dikey 3 kata çıkış Cebr yani Cebrail ile Hakîkat mertebesine çıkış olarak düşünülebilir. Bekleme yani Bekle–Dur, Mim Hakîkat-i Muhammedi, Mi’rac taki “Dur Rabbin Namazda” mertebesine işaret olabilir.

 Efendi Babamın Celâl, Fa.., O-zan dan bahsetmesi, Ulûhiyet-Allahlık hakîkatleri içinde Celâl ile Kurb’an Bayramından bahsetmesi Fat… (فا) Fa: Fatiha, (ط) Tı: Tahakkuk-Hakîkat, (ما) Ma: Su-Hayat ve İlim… O-Zan, Hu’nun zannı rüyeti… Hepsini toplarsak Hakk’ın Nefesi Rahmâni ile Hu olan Rû’yetini tenfis etmesi, Hayat ve ilim ile bu âlemlerdeki yaşantısını seyr olarak düşünülebilir…

 Öğlen ezanı okundu. Görevli Oğ… kardeş namaz için imamete geçerken kamet okur musunuz? Dedi… Namazlar kılındı. Sohbet öncesi Efendi Babam defterindeki kayıtlardan ilâhiler okudu. Daha sonra sohbet konusu olan Tevhid-i Ef’âl’ e geçildi. Bu konu içinde كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ “Küllü şey’in helikün”[21] her şey helak olacaktır âyetinin açılımı bir hayli uzun anlatıldı. Eşyanın ebedi olmadığı ve helak olmaya yani aslı olan ayn’ına döneceği vurgulandı.

Himmetin oluşması için zimmet gereklidir.

 Pire Hizmetten murad ne ki bilesin kendini, Sıdk ile öyle sarıl ta ki dilesin seni.

 Zimmet işte budur. Burası esrarengiz tarafıdır. Pek açılmaz açtık işte… Himmet bir şey beklemeden karşılıksız hizmettir. 

Öğle namazı vakti: 

“Bakabillah” hükmüdür.

Bu vakitte etraf yavaş yavaş aydınlanmaya başlamış ve güneş kemale erişmiştir.

Bu durumda salik de yavaş yavaş kendine gelmeye başlar ve neticede kendi kimliğini net bir şekilde bulur.

“Baka billah” “Hakta baki olmak” sözüyle ifadelendirilen bu yaşam da artık her şey gerçek kimlikleriyle ortaya çıkmış bulunmaktadır.

#### “KAD KAMETÎS-SALAH”

Genelde “Namaz başladı” diye ifade edilen, bu sözü sıra gelince, daha evvelki oluşumlarla namaza başlamaya hazır olan kişi bu sözle ayağa kalkar ve Hakk’ın huzurunda durmaya en güzel bir namzet olmuş olur.

 Oğuz–Yiğit-Necdet, O-ğuz-Han, O – Hu, Han, Şah- Şahların Şahı Hakîkat-i Muhammedi ve Remz harfi Mim dir. Hu - Ve Mağz Hüviyet-i Mutlaka ve İsmi Azamdan Mağz-Beyin, İlik, Öz yani Nefesi Rahmâniden Aklı Küll olan Necdet Babam aracılığıyla Ümmet-i Daveti namaza çağırmam istenmişti. Namazın vaktinin gereği Bakâbillah – Marifet mertebesine çağrıydı…

 Tevhidi Ef’âl hâli âyeti Kasas Sûresi (28/88) 

 كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ إِلَّا وَجْهَهُ لَهُ الْحُكْمُ وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ {القصص/88}

 “Küllü şey’in helikün illâ vechehu lehülhükmü ve ileyhi türcaun.” Mealen: “Onun vechinden başka her şey helâk olacaktır. Hüküm onundur. Ona döndürüleceksiniz” 

 “Vechehu”

 (و) Vav: Vücut, Hakkın Vücudu…

 (ج) Cim, Cim: Cemâli İlâhiyye, İ= İnsan, Mim= Hakikat-i Muhammediyedir.

 (هو) He: İki gözlü olduğu için birinci göz ilâhi hüviyeti ikinci göz beşeri hüviyeti belirtmektedir…

 (هُ) Hu: He, Zâtını Vav ise Risâletini biltirilmektedir. 

 (و) Ve: 6, Cim:3, He: 5

 6+3+5= 14

 (14) Nur-u Deryayı Muhammedidir.

 (هُ) He: 6, (و) Vav: 5,

 6+5= 11, 14+11= 25, 2+5= 7 

 (7) Nefis mertebeleridir. Nefs bir şeyin “Zâtı” olduğuna göre Vechehu da Hu’nun zât-ını ifade ediyor diyebiliriz. 

 Sohbet bitiminde 6 Peygamber (6) Hz. Muhammed kitapları dağıtıldı. İkindi namazları kılındı. Birinci katta olan yemekhanede Ezo gelin çorbası ikram edildi. Hurmalar yenildi. Zem zem ikramı oldu. Fakire zem zem gelmedi. Bir hikmeti vardır diye de talep etmedim. Zem zemler içilince, bize de yerinde içmek nasip olur. İnşeAllah dedim. Yemek sonunda gelen çaylar içilirken Efendi Babam rızkın hakîkati hakkında kısa bir sohbet daha verdi. Maddi rızıklar ile nefsimiz rızıklandıktan sonra ma’nevi olarak ruhlarımızı da rızıklandırdı. Cenâb-ı Allah binlerce kere razı olsun. İnşeAllah.

 Bulunan katın 3. kat olması ve sohbette geçen كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ “Küllü şey’in helikun” a Hz. Muhammed kitabından özet olarak bakalım.

 Ve efradın evveli 3 tür; “yani birliğin evveli ferdiyyetin evveli 3 tür” ve efratten bu evveliyyet üzerine zâid olan şey muhakkak ondandır. Böyle olunca Rasul aleyhisselâm rabbine delilin evvelidir. Binâenaleyh “cevâmi’u’l kelim” verildi ki, o da esmâ-i Âdem müsemmeyâtıdır. Şu halde (s.a.v.) onun teslisinde delile müşabih oldu. Ve delil kendi nefsi için delildir. Vaktaki onun hakikati müselles-i neş’et olması sebebiyle, “yani üç hakikatinin doğması sebebiyle” ferdiyet-i ûlâyı verdi. Bunun için aslı vücûd olan muhabbet babında onda teslisten olan şeyden nâşî “sizin dünyanızdan bana üç şey sevdirildi” buyurdu. Badehu bundan sonra nisayı ve tıybı zikretti ve onun kürretü’l-aynı namazda mec’ul oldu (2).

 Yani sizin dünyanızdan bana sevdirilen şu üç şeyin birincisi nisa/kadın, ikincisi tıyb/koku, üçüncüsünü de namaz olarak belirtti. Burada bahsedilen üç şeyin zâhiri ma’nâdaki ifadeleri değil, hakikatleri üzere olan anlayışlarıdır. İşte bu mevzu, bu hadis-i şerif üzerinde durmakta ve bir hadîs-i şerifin içersinde bizlere nasıl muhteşem bilgiler verilmekte olduğunu görmekteyiz. 

 Bu bilgilerin bizlere kadar aktarılmasına sebeb olanlardan Cenâb-ı Hakk gerçekten razı olsun. Ve biz rabbımıza şükredelim Cenâb-ı Hakk bizlerdeki, kendinden kendine ve habîbi de bizlerden razı olsun. 

 Ferd adetlerinin ilk mertebesi üçtür. Onun madununda/altında, iki ile bir vardır yani onun arkasında gerisinde iki de vardır bir de vardır, ancak iki adedi çifttir. Yani ikiliktir. Bir adedi ise, Burası çok mühim, aded değil belki bil cümle adedlerin menşeidir. Onun için bu âlem ferdiyet-i selâsiyye üzere yani üç hükmün altında oluşmaktadır.

 Kendindeki hususiyetleri, bilkuvvede mevcud iken yani kendi kuvvesinde Ahadiyyet Mertebesinde mevcud iken şuunatın sûretleri yani bu kuvvede mevcud olan, yani “Şey’lerin özellikleri, sûretleri ilminde peyda oldu. İşte bu mertebe-i ilimde bilcümle mevcudatın şey’iyyetleri sabit olur. Bu mertebe-i ilimde, bütün mevcudatın ne varsa gelmiş geçmiş, gelecek, gidecek olanların şey’iyyetleri hepsi sâbit olur ama yine de ilmi sûretler olarak. Ve ilk sâbit olan şey bilcümle şey’iyyet-i câmi olan Hakikat-i Muhammedî’dir. Ne kadar güzel bir tariftir. 

 Hakikat-i Muhammediyye ki o şey küldür, kül olan bir şeydir. Yani bütün cümle şey’iyyet’leri bünyesinde toplayan küll olan bir şey’dir. İşte bunun ifadesi de fert, yani ferd-i vâhid, tek ferd olan Hakikat-i Muhammedîdir. “zât, irâde, kavl” hükmünün zuhur ettiği yerdir. Yansıdığı, zuhura çıktığı yerdir. Bunu kabullenmesi Hakikat-i Muhammediyye’dir ki o Hakikat-i Muhammediyye kül olan tek bir şey’dir. 

 Şimdi mükevvenâtın mertebe-i ilimden mertebe-i ayn’a gelmesi için “ilmi varlıkların mertebe-i ilimden mertebe-i ayn’a gelmesi için, “ayn” yani a’yân-ı sabite programlarına gelmesi için” Hakk tarafından “zât-ı, iradesi ve kün kavli Hakîkat-i Muhammediyye tarafından dahi onun ilm-i ilâhide sâbit olan şey’iyyet-i külliyesi kün kavlini duyması ve emre imtisâli lâzım gelir. 

************** 

 İkindi namazı kılınıp safiyet halinden beşeriyete dönüldü. Ruhani rızıklardan sonra nefsimizi beslemeye sıra gelmişti. Birinci kata inmek ile bir bakıma Ahadiyet-Ferdiyet hakikatleri bir bakıma Îbrâhimiyet hakikatlerin açılımıydı. “EZ-O GELİN” Ez-Ezan, O-Hu, GELİN- Kûr’ân-ın Gelini Rahmân sûresidir. Nefesi Rahmaninin Hu ile tenfis ettiği ezana yani davet ediciye gelin ve Regaib kandillerinizi kutlayın… Sohbette geçen Pir’in zimmetine geçin… Hurmalar ise cennet’te ki kesretteki vahdet sıfât tecellisidir. Bu sofrada olan çokluktaki birlik Hicri yılbaşı olması sebebiyle Ensar ve Muhacir kardeşleri birliğiydi. Zem Zem içilmesi Kevser ırmağının gönüllerden gönüllere akmasıdır. Yemek sonunda olan “Rezzak” esmâsı sohbeti; “Li Vechillah” En güzel rızık, vahdet sofralarında, tevhid sofralarında, tasavvuf sofralarında Allah’ın Vechi için yenen yiyecektir. 

 Oz… yemeğin sonuna doğru bindiği otobüste bir koltuğunun arkasında “İnsân Ne Demek” diye yazdığını söyledi. Efendi Babam tefekküre, düşünceye yöneltiyor dedi.

 Oz…’a sorunca hangi otobüse bindiği iki otobüs değiştirdiğini ilkinin 77 numara olduğunu söyledi. 77 Seb’ül mesani ile iki yedili olan FATİHA sûresidir. İnsân-ı Kâmil-Kâmil İnsân sûresidir. Efendi Babamın “O-ZAN için yoruma bakarsak. O-ZAN ve Hu-ZAN üzerinden bunun düşünülmesi istendiği anlaşılıyor.

 O-ZAN üzerinden bakarsak; 

 Ne: Nefis, Dem: Kan, Ke: Senliğin sükûn halinde olman, yani senin ölü olmaktır.

 İnsan; Nefis, Kan karışımı bir hâl içinde kendinden habersiz zan içinde rûyadan olan yaşamdır. Kendi hakîkat-i yani madde eşya olan bedeninin hakîkati olan Nur dan haberi yoktur. 

 Hu-ZAN üzerinden bakarsak,

 Ne: Nur-Nur-u Muhammedi, Dem: Adem-Âdem, Ke: Senliği sükün halinde olması…

 هَلْ أَتَى عَلَى الْإِنسَانِ حِينٌ مِّنَ الدَّهْرِ لَمْ يَكُن شَيْئًا مَّذْكُورًا {الإنسان/1}

 (Hel etâ alel insâni hînun mined dehri lem yekun şey’en mezkûrâ. )

 “İnsânın üzerinden bir zaman geçmedi mi ki, o anılan bir şey değil idi.” (76-1)

 وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا رَحْمَةً لِّلْعَالَمِينَ {الأنبياء/107} 

 “ve ma erselnâke illâ rahmetenlil âlemin” Seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik. (21-107) Bu iki ayetten ilkinde İnsanın programının yapılmadığı zulmette yani karanlıkta olduğu, ikincinde ise gönderdik ama göndermedik ile Ayan-ı Sabite İlmi ilahi programında beklemekte sükun halinde olduğu görülmektedir.

 Ne Demek’ e tersten bakarsak Ke-Med ve En… Ke: Sen, Med: Övme-Hamd-Fatiha, En-Eniyyet: Benlik…

 İnsan: Seni ancak ben överim ifadesi çıkmaktadır. Hamdın 8 mertebesi vardır. Bu ifade Zât-i benliğinde övdüğü Makam-ı Mahmudu ifade etmektedir.

 Ehlulahın birisi sana Allah demeye korktular, İnsan dediler diye ifade etmiştir. 

 Mehmet Esad Dede’de

 Ne Mevla abd olur ne abd Mevlâ Fakat kalkar aradan lâ ve illâ Diyerek yok ve ancak kalktığında kalanın ilâh Allah olduğunu başka bir ifade ile anlatmıştır. “İnsân Ne Demek” konusunda ciltler dolusu kitap yazılsa “İnsân” hakkında yazılacakların bitmeyeceği aşikardır. 

 Binadan çıkılıp otoparka geçildi. Efendi Babam 59 AH … plakalı araçla Tekirdağ’a geri döndü. Ab…’ın görüşeceği bir konu olduğu için Karaköy Gül….’nda bir süre oturduk. Oradan yine Karaköy motor iskelesinin yolunu tuttum. Motor hınca hınç doluydu. Aktarma motoruymuş. Eminönü’nde Üsküdar motoruna geçtim. İsmi de Necdet Ali olması bir hayli ilginçti. Yola koyulduğumuzda Kadıköy motoru Fethi Bey de kalkmıştı… 

 Abd-ullah yani Abdiyet ve Kulluk hakîkatleri ile Karaköy Gül… ile Risâlet hakîkatlerinde istişare yani ile birliktelik halininde açılımları oldu. Karaköyden “türcaun” dönüş ile Nefsinden Cahiliyet ile Muhammed’ül Emin mertebesinden “Tur Yol” Sırât-ı Müstakim ile Necdet-Ali-Yıldırım-Berk-Burak-Mi’rac a doğru bir yolculuk ve Hakikat ilimlerdir. Sağ tarafta Fethi bey teknesinin olması ise;

 Gerçek fetih te iki türlü olmaktadır. Birisi Ahadiyyet mertebesinden ef’âl mertebesine kadar olan bütün tecellileri her mertebenin gereği olarak zuhura çıkarıp açmak (nüzül-iniş fethi) yukarıda ifade etmeye çalıştığımız yönüdür. Diğeri ise (urûc-yükseliş fethi) dir ki, gerçek bir Hakk yolcusunun, irfan ehlinin kontrolunda mertebe, mertebe, meratibi ilâhiyye yi seyr-i sülûk yaparak Mi’râc etmesidir. Her geçtiği ders ve dersin ifade ettiği manâ ve saha kendisine (feth) olunmakta-açılmakta’dır.

 Kâ’be-i Muazzama da, tam kapısının karşısında duran Makâm-ı İbrâhîm’in içinde olan İbrâhim aleyhisselâmın ayak izlerini takib ederek yürümek zâhi-ren İbrâhimiyyet mertebesinin fethidir. Yine zâhiren Hayber kalesinin fethi, Mûseviyyet mertebesinin fethi dir. Yine zâhiren Kûds-ü Şerifin fethi İseviyyet mertebesinin fethi dir. 

 Ve yine Kâ’be-i Muazzamanın fethi dahi Muhammediyyet mertebesinin fethidir, bu üç fetihte de Hz. Alî nin rolü büyüktür. İşte ancak kişi bu fetihler tamam olunca Hakikat-i Muhammed-î ümmeti olunabilinmektedir, aksi halde, cesed-î Muhammed-î, ümmet-i olarak kalma ihtimalimiz vardır. Hakk’a sığınırız. 

 Bu hakikat-i özetle şöyle de anlatmışlardır. 

 “Cem’ül, cem’ül, cem’ül, cem ile feth oldu ebvabı Hüda.” Yâni her mertebenin cem-i topluluğu ile Allah-ın kapısı feth oldu-açıldı, veya açılır, denmiştir. 

 Son olarak Fetih ve bağlı kelimelerin anlamları ve sayısal değerleri verilmeye çalışılmıştır. 

 Fatih= [Feth’den] Fetheden. Ülke açan, alan…

 Fe: 80, Elif: 1, Te:400, Ha: 8

 80+1+400+8= 489

 4+8+9= 21

 (21 - 41) Ravza-i Mutahhara Cennet’ül Baki Kapısı 

 4+9=13

 (13) Hazret-i Muhammedin şifre rakamı, Hakikat’ül Ahadiyet’ül Ahmediye…

 (8) Tevhidi Ef’âl Elif:1-13 ile

 80+1+13+400+8= 502

 5+2= 7 

 (7) Nefis Mertebeleri…

 Fatiha= Kuran’ın birinci suresinin adı… Başlangıç. Sebh’ul mesani (iki yedili) Fe: 80, Elif: 1, Te:400, Ha: 8 Te: 400

 80+1+400+8+400= 889

 8+8+9= 25, 2+5= 7

 (7) Nefis Mertebeleri (8) Tevhid-i Efal (8) Sekiz Cennet (9) Tevhid-i Esma Elif 1-13 ve Ha uzatmasında ki okunuşta ki Elif ile…

 80+1+13+400+8+400+1= 903

 9+3= 12

 (12) Hakikat-i Muhammed-i (93) Hakikat-i Muhammed-i sayısı olan (40) çıkarılırsa kalan (53) Ahmed ve Terzi Babamın şifre sayısıdır. 

 El Fatiha

 1+30+80+1+400+8+400= 920[22]

 (11) Hazreti Muhammed Mertebesi Fatihan = [Fatih] Fethedenler, Fatihler. Açanlar.

 Fe: 80, Elif: 1, Te:400, Ha: 8, Nun: 50

 80+1+400+8+50= 539

 (53) Terzi Baba Şifre Sayısı, (9) Tevhid-i Esma, Rububiyet (53) Piriyet makamı hakikatlerinin Tevhid-i Esmâ, Rubûbiyet mertebesi üzerinden açılması diyebiliriz. 

 5+3+9=17 

 (17) = (13) (4) Hazreti Muhammedin ve İslamın Şifre Sayısıdır. 

 Fatihane= Fatihlere (Açanlara) ülke alanlara yakışır yolda…

 Fatihan ile aynı sayısal değerlere sahiptir.

 Feth= 1. Açma. 2. Başlama. 3. Ele geçirme zapt etme.

 (Feth) “feth’in” Ebcet hesabı ile sayısal değeri, (80+400+8=488) (48,8) (4+8=12) seyri sülûk’tur. 

Geriye kalan (8) seyr-i sülûk’ta, tevhid’in başlan-gıcı olan İbrâhimiyyet, (Tevhid-i ef’âl) mertebesidir.

Ayrıca (80) sayı değeri olan (fe) nin sıfırını kaldırırsak geriye (8) kalır ki, sekiz cenneti ifade etmektedir, diyebiliriz. 

 (400) sayı değeri olan (te) nin’de sıfırlarını kaldırırsak geriye (4) kalır ki,(4) tevhid mertebesidir.

 Diğer yönüyle baktığımızda (fe) toplu olarak Feth’in hakikatini, üstündeki noktası ile bireysel Feth’in hakikatini, (te) yine toplu olarak Tevhid’in hakîkatini, üstünde bulunan iki noktadan birinin Tevhid-i İlâhi-yi diğerinin ise Tevhid-i beşeri’yi, (ha) ise tümünün hakikatini, hepsini topladığımızda, (4+8+8=20) çıkan (20) sayısının (0) sıfırını aldığımızda geriye kalan (2) nin bütün bu hakîkatleri zâhir ve bâtın idrak edilmesinin gerekliliğini ifade etmektedir diyebiliriz. 

 Fetha= 1. Arap elif besinde harfleri “a” “e”, okutan işaret. Fetha-i hafife “e” okutanlar, -sakile “a” okutanlar. 2. Delik.

Feth ile aynı sayısal değerlere sahiptir.

 Fethi= Fetih ile ilgili.

 Feth ile aynı sayısal değerlere sahiptir.

 Fetihname= Savaş üstünlüğünde bir yer ele geçirildiği zaman yurda haber vermek için gönderilen ilan fermanı.

 Fettah= [Feth’ten] Kapılar açan, açıcı. 2. Kapalı, karışık işleri çözen. 3. Üstün gelmiş, zafer kazanmış. 4.Allah’ın adlarındandır. 5. Kullarının kapalı işlerini açan, cenab-ı hakk'ın isimlerinden. 6. En iyi, en çok fetheden. Darlıktan kurtaran. Her şeyi en iyi cihetten açan. Her şeyi açan… Zabteden Allah (C.C.) Fe: 80, Te: 400, Te: 400, Elif: 1-13, Ha: 8

 Asli Harfleri ile toplarsak

 80+400+1+8= 489 

 4+8+9= 21

 (21) Ravza-ı Mutahharada Cennet’ül Baki Kapısı

 80+400+400+13+8= 901

 91 ve 19’un gizli yazılışıdır.

 (19) İnsân-ı Kâmilin şifre sayısı ve Fettah Esmâsının, Esmâ’ül Hüsnâ içindeki sıra sayısıdır.

 Ef’âl âlemindeki İlmi Hakâkatlerin Besmele-i Şerif olan İnsân-ı Kâmilin hakikati ile şiddet ile açılacağıdır.

 Fe: Fetih ve hakîkatleri, Te: Tevhid mertebesi, Te: Birinci Te’nin ikinci Te’ye şiddetle çarpması ile Ente: yani senliğin zuhura gelmesi, ”Sen olmasaydın bu âlemleri halketmezdim”. Ha: Bunların hakikatlerinin toplu olarak açılmasıdır.

 El Fettah

 1+30+80+400+400+1+13+8= 933

 (9) Rububiyet Mertebesi (33) Mescidi Nebevi deki ilk direk sayısı

 93 ten 40 (Hakikat-i Muhammedi) çıkarılırsa (53) 3 ise Allah Rahman Rahim dir.

 Meftah= Hazine.

 Mim: 40, Fe: 80, Te: 400, Elif: 1-13 Ha: 8

 40+80+400+1+13+8= 542[23]

 5+4+2= 11

 (11) Hz. Muhammed ve Tevhid-i Zât Meftuh, Meftuha= [Feth’ten] 1. Açılmış, açık. 2. Zapt olunmuş, ele geçirilmiş. 3. Üstün, yani “e” ile okunan.

 Mim: 40, Fe: 80, Te: 400, Vav:6 Ha: 8

 40+80+400+6+8= 534

 53 ve 4 ise 13 tür…

 Meftuhiyet= Açılma, açılmış olma. 

 Mim: 40, Fe: 80, Te: 400, Ha: 8, Ye: 10, Te: 400

 40+80+400+8+10+400

 40+80+400+8+10+400= 938

 9+3+8= 20 = 18+2

 (18) On sekiz bin âlem (2) Zahir Batın.

 93 ten 40 Hakikat-i Muhammed-i sayısal değeri çıkarılınca kalan sayı yine (53) tür.

 Miftah= 1. Kilidi açıp kapamak için kullanılan araç, açar, açkı. 2. Bir şeyin zembereğini kurmak için kullanılan araç, kurgu. 3. Şifre yazmak ve çözmek için kararlaştırılmış olan yol. 4. Somunları veya vidaları çevirerek sıkıştırıp gevşetmek için kullanılan çelik saplı araç. 5.Konserve kutularının kapağını keserek açmaya yarayan alet, açacak. 6.Vesile, araç, vasıta 7.İstenilen yere veya aygıta, isteğe göre elektrik akımının geçmesini sağlamak için kullanılan düzen, çevirici, çevirgeç, şalter, komütatör. 8. Notaların müzik merdivenindeki yükseklik derecelerini göstermek ve buna göre okunmasını sağlamak için portenin başına konulan işaret. 9. Manyetikleri farklı bileşimlerde çalıştırmayı sağlayan devre anahtarı. 10. Eski yapı almaçlarda, oluk seçimini yapmak için döndürülen parça. 11. Bk. Açkı 12. Kilidi açıp kapayan madensel araç. 13. Bk. Anahtar Mim: 40, Fe: 80, Te:400, Elif: 1-13, Ha: 8

 40+80+400+1+13+8

 40+80+400+1+13+8= 542[24]

 5+4+2= 11

 (11) Hz. Muhammed Ve Zat mertebesi…

Kaynaklar:

Necdet ARDIÇ

(5) SALAT

(14) İRFAN MEKTEBİ

(61) 6 PEYGAMBER (6) HZ. MUHAMMED(S.A.V) 

30-10-2014 

Terzi Oğlu Murat 

-------------------

İntiba ve Çizim[25]

Burayla ilgili bazı bağlantılar gördüğüm için daha önce yazılmış olan bir istişare mailini alıyoruz…

From: terzibaba13@hotmail.com (26-Dec-2012)
 To: cagaloglupasa@hotmail.com
 Subject: RE: İntiba ve Çizim Hayırlı günler Muratçığım. Yazılarını ve çizelgelerini aldım seninde Em…ninde ellerinize sağlık. Güzel olmuşlar herhalde yapıyorsunuzdur ama ben gene bir hatırlatayım dedim. Baştan itibaren bu çizimleri sırası ile ayrı bir dosyada topluyorsunuzdur herhalde, toplanırsa iyi olur içinden biri aranınca bulunması kolay olur ve ayrı bir dosya ortaya çıkmış olur. Yazıların şiirlerin ve intibalarında güzel olmuş, ellerine diline sağlık. Yalnız Gür…. Ho…. diye bahsettiğin kişiyi hatırlayamadım. Daha evvelki gittiğimizde birisi görüşmek istemişti Hz. Pirimizin dergâhından dediler ama bir daha görüşemedik acaba bahsettiğin o kişimi? Hayırlısı, varsa kısmeti, bir gün gelir görüşürüz. İşlerin kolay gelsin, herkese selâmlar hoşça kal Efendi Baban.  

------------------- 

From: cagaloglupasa@hotmail.com (25-Dec-2012)
To: terzibaba13@hotmail.com
Subject: İntiba ve Çizim Hayırlı Akşamlar Necdet Babacığım. 

Bunu iki bölüm halinde yazalım 6 Kasım Perşembe törende yaşananlar ve 22 Kasım İrfan Mektebi Sohbetini Cem edelim. İnşallah…

Bizim Vahdetimizde yaşadıklarımız ve Keseratta yaşananlar.. Hepsi birbirliriyle bağlantılı olduğunu anlıyoruz. İntibalarıda birlikte götürmeye çalışalım.

İntiba= Bâtini ve Sayısal Elif (13) ler ile (489) Fettah ve Fetih, Burada Bâtini (8) Fetih ve açılım hakkında ne düşündüğümüz soruluyor. (Eyüp Fassı Gayb ile ilgili Hikmet) Zâhiri İntiba ve Bâtini Fetih.

Öncelikle sizin istediğiniz cevabı yazmaya çalışalım; Aslında da bu cevabın bir bölümünü siz vermiştiniz, doğumunu yapmadığın çocuğun bakımı zor oluyor diye, civcivler analarının kucağına kaçıyor, ördek yavruları suya dalıyor. Sa.... Bey'in bizim ihvanımız alt sınıftan demesi, geneli için düşünmüyorum. Kişinin işi ve zâhiri sınıfı bu yolda ki seviyesi için ölçü değil. Bu guruptan bir hayli cevher çıkıyor. Sohbet kitabı gayet güzel düşünülmüş. Tasdikleri ve müşahadelerinide gördük. Sohbet ortamı güzel, hava soğuk olduğu için katılımın sınırlı kaldığını düşünüyorum. Bu dergâhın ihvanı bu konulara yabancı ama katılanlar zaman içinde anlamaya başlarlar. Sizinde anlatımınız gayet güzel, açık ve anlaşılırdı. Bizim canlarımızın da ilgisi ve katılımı olduğunu gördük. Zaman içinde daha iyi olur. İnşeAllah. Sizide yormadan devam etmesini ve Cenâbı Rabbülâleminden güç kuvvet niyaz eder ve dileriz.

6 Kasım 2012 ile ilgili şiirimizi göndermiştik, fakir evlâdınızın o gün ile alâkalı olan yaşananları birde yazılı olarak iletelim. 

O gün Nusret Babam ile olan hadisat ve ruh hâliyle akşam eve gelmiştik. Hava yağmurlu olduğu için Se….. Motorla geç dedi. 18:40 (18.000 âlem ve Hakîkat-i Muhammed) Eyüp (13 Hakikat-i Ahmediye) hattı Motoruna bindim. 19:10 (11 Zât mertebesi) indim. Yürüyerek Hz. Piri 13A ziyaret ettim. İçeri girdiğimde Al… KE… HZ. Pirimin yanındaydı. Ben diğer tarafa geçiyorum dedi. Arkadaşlar burada dedi ama göremedim. İkimiz Hz. Pirimin makamında yanlızdık. 

Sa… Bey'in Dergâhına geçtik. Bildiğiniz üzere çok yakın olmasa da önceden tanışıyoruz. Hakk’ında olumsuz bir hadisat duymuştuk. Tek taraflı hüküm vermemek için ve Hz. Pirime lâf edildiği için itibar etmemiştik. Tanıdığımız kadarıyla iyi niyetli bir yapıya sahip. (sahipti, sonradan hâli değişti)…  O gün böyle bir tören yapılacağını bilmiyorduk. Elbiseler Krem (Kamer) Köroğlu ( Amaiyet zade) torbasın 444 09 92 (Halveti 54 Muhammed) daydı. Efendi Babam lovabaya geçtiği zaman, Sa.... Bey Kırım ziyaretinden bahsetti. Bir evde namaz kılmak istediğini ve O evin Hanımı evin kıblesini bilmediğini ve kıbleyi bulmak için dönüp durduğunu söyledi. Efendi Babam Kabe'de geçen hadisatı anlatmamıştı. İçimden biraz şaşırdım, burada  Sa… in…-Fa... Şa....’ın zuhurat veya yaşamı vardı. 

Acaba dedim, kıblesinde mi bir eksiklik var diye düşündüm. Fusûs'ul Hikemde de o günlerde Süleyman Fassını okuyordum. Belki de dinliyordum. Daha sonra Sa… in…-Fa.... Şa... Lavobadan çıkınca bir saat ile geldi. Benimde geldiğim bölüm zaman idi. Namaz ve sayısal değeri 99 ve Allah Esmâsı… Necdet Babam hadisatı anlatmaya devam edince taşlar yerine oturdu. Aslında 2004 olan vak’a tayyi mekan ve zaman ile buraya dürülmüştü. Birde Altınoluğun karşısında Tarikat köşesi ve son yaptığımız çalışmalarda burası 45 ve Davut A.S a denk geliyor. Kırım; Kamer demek. Kamer yani 54 mertebesine gidilmiş. O ev aslında Kabenin içindeydi, yönün tayin edilemeyişi Museviyet mertebesinde olunduğu için ve O Hanım nefsin kapalı kalmış bölümü Belkıs... Namaza geçildi, Kıble tarafında ki 6 pencere ayna olmuştu. Yanımda bir meczubeni Kırmızı karelerin köşesinde ki krem köşelere çarpı atarak birleştiyordu. Vitirler kılındı, Namaz bitti, Ferdiyete geçildi. 1. Pencerenin perdesi yarım aralanmıştı. Arkasında ki zâhir gözüküyordu. 2.de İmam Sa.. in… Fa.... Bey 5. de Necdet Babam ve 6. da arkasındaki Cemaat topluca gözüküyordu. Toplamı 256 Nur Esması ve 13. Meczubaninin törende okunanan Sen delirmedin ayetiyle bağlantılıydı. 4 Kâ’be köşesi ve aynalar 6 yön olmak üzere Kâ’’be.. 

Törene geçildi. Zahirde verilen bir icazetname bâtında Muhammedi Belkısıyet mertebesinin Muhammedi Süleymaniyet Mertebesine teslim olmasıydı. Necdet Babam biz kendi hâlimizde oluruz demişti. Usül başlayınca baktı o tahtta otuyor ben bir kenarda işte fırsatını bulunca huzura varınca müsade istedim. Tam o anda da Necm’in Kabeyi Kavseyn hadisesini yaşadığımı şuur altı düşündüm… 

Yemekhanede aşureler dizilmişti, o günlerde zaten üst üste yemiştik. Ama aşağı yukarı 500 ünü bir arada görmek nasip oldu..

Çıkışta Hz. Pirimi ziyaret edip. Kasımpaşadan 34 THY 71 plakalı taksiyle Beşiktaş'a ve 23:30 da (8 ve 53) Motoruyla Üsküdara geçtim..

O gün interrnette gördüklerimiz ve o günkü ruh hâliyle ve üzüntüyle yazılmış şiiri buraya ilave edelim Hata varsa affola… 

Hakikati Muhammedi Ziyası

Ali veli kırk dokuz elli sayması,
Her yerde vardır Hu'nun durması,
Sandılar O'nun sadece kapısı,
Hakikatimiz Muhammed Ziyası.

Elliüçten (53) gösterir mertebeyi,
Tüm âlemlere açılan Kâ’beyi,
Elli dörde hasredersen Mekke’yi,
Elliüç özüm Hakîkat Ziyası.

Vururlar perdesini gözlerine,
Kıblesi olur senin içerine,
Namaz da sorsan O'nun vezirine,
Namazım Nuru Kamer Ziyası.

Allah'ın mektubu Süleyman dandır,
Belkıs'ı huzura çağıranadır,
Emre uyup huzura varanıdır,
Muhammedi Süleymanın Ziyası.

Sultan gösterir Nefsi Küll  erine,
Anlatır Marifet şaşma işine,
Zaman ile anlaşılır yeri ne,
Gösteririr Marifetin Ziyası.

Başımızdayken Hazret verilir mi?
Edeb öğrenemedim denilir mi?
Tahsil etmeden mercan dizilir mi?
Hakîkati İlâhinin Ziyası,

Vardım bir gün Efendim Huzuruna, 
Sizden sonra kim olur ki zuhurda,
Der; Öldükmüki makama otura,
Bâkidir İnsân-ı Kâmil Ziyası,

Taptuk Emre der; Yunusum nerede? (Terzi Baba der; Muradım Nerede)
Seyre çekilmiş oturur geride,
Aşıkı Maşuk huzurda Feride,
Hakîkat'ul Ahmediye Ziyası.[26]

------------------- 

Buraya konu edilen çizimi alıyoruz. Kâ’be şekli (Gönül Kâ’be-si) etrafında, Peygamber hazeratı ve silsile büyüklerimizin yerleştirildiği şema mevcuttur. Çizim tamamen fakirin o günkü düşünce ve anlayışı üzerine çizilmiştir. Özel bir çizimdir, sadece fakiri bağlar… İsteyen kabul eder, isteyen etmez, kendi bileceği iştir… Mail içinde konusu geçtiği ve Esmâ’ül Hüsnâ bağlantısından dolayı bu çalışmaya alınmıştır.

 50. sıradan sonra Esmâ-i İlâhiyye Rabb-i Hass ve Özel bir sistem dahilinde ilerlemektedir. Bu çalışma içinde bunlar anlatılmıştır. (53) Veli esmâsının Allah, Rahmân, Rahim kaynak esmâlarından sonra gelişi 53-54,55,56 olarak bu şekilde remz edilmiştir. (Tasarım ve çizen Terzi Oğlu Murat) 

9 - Rubûbiyet, Tevhid-i Esmâ, Mûsevîyet Mertebesi[27]

Bu mertebe derslerimizde, Hakîkat mertebesi içinde bulunmakta her ne kadar Târîkat mertebesi “Et-Tûru Sebâ” denilen “Yedi tavır” içinde bulunan “Sırât-ı Mustakim” ile kendini tanıma çalışmaları içinde bulunsa da, aynı zamanda bu mertebe de (اِسر)

‘İsr (gece yolculuğu) ile dervişlik hakîkatlerini ve “Sırâtullâh” (مِراج) Mi’rac yolu içinde de âlemde genel kural içinde yerini almaktadır.

Efendi Babam-ın Kûr’ân Kerim’de yolculuk sohbetleri içinde (سورة النمل) “Neml Sûresinin” başını bulunduğum ders itibâri ile daha bir dikkatli dinlemekteydim. 9 sayısının o kadar çok bağlantısı vardı ki baş döndürücü dense abartı olmaz. Efendi Babam bu kadar bahsettiğine göre bu sayıya yüklenmiş özel bir ma’nâ var diye tefekkür ettim. Sonra bir fikir zihnimde netleşmeye başladı. Daha önce sohbetlerde tesâdüf etmemiştim. Sohbetlerde bu açılım olabilir veya olmayabilir. Eğer yoksa sâlikin bu konuyu idrâk ve açılımını anlaması isteniyordu veya benim bunu idrâk etmem lâzımdı. Sonuçta yansıyan yer Efendi Babamdı. 9 sayısını çarpanları, çarpım tablosunda bakıldığı zaman, çıkan sonuç yan yana toplandığı zaman, Örneğin (6x9)= 63,  (6+3)= 9, (8x9)= 72, (7+2)= 9 

Sonsuza kadar olan sayıları 9 ile çarpsanız bir örnek ile iktifâ edelim, (5487963215878x9)= 49391668942902

(4+9+3+9+1+6+6+8+9+4+2+9+0+2)= 72 = (7+2)= 9

Hangi sayı ile çarpalım muhakkak (9) çıkmaktadır. Muhakkak dedik. 

(ط) Tı harfinin sayısal değeri dokuz büyük ebcedde sayısal değeri (535) ile (13) ve (53) ve (5) hazret sayılarına bağlı, Toplamda da (9+535+13+53+5)=615=(6+1+5)=12 Hakîkati Muhammediyye, (ط) Tı harfi, Hakîkat-i Muhammediye’nin, Mûsevîyyet Mertebesinden Tahakkudur.

 (6), (1) ve (6) sıralarının oluşumu da ilginç bu bize, (6) ile imân edeceğiz. 

(1) ile neye, Ahadiyyet mertebesi ile Allah (c.c.)’ın, Zât-ın birliğine, (5) ile nasıl, hem ubûdiyyetimizle islamın beş şartını yerine getirip, Hazret mertebeleri ile Ulûhiyyeti idrâk edip yaşayacağız.  Hazret mertebelerinde “İmân, İhsân ve Yakîne” dönüşmüş olacağından, İmân ortadan kalkıp yakîn hâlinde “Müşâhadeye” dönüşecektir.  

Huruf-u mukattada, tahakkuk, bu tahakkuk Rubûbiyyet mertebesinin Hakîkat-i, Dokuz ile bünyesinde barınan Tevhid-i Esmâ, Rubûbiyet ve Muhammediyyet anlayışı içinde Mûsevvîyyet hakîkatlerinin sâlikin bireysel yaşantısında tahakkuk ederek hakîkatiyle yaşanması için, (13) ile Hakîkat’ul Ahadiyyet’ul Ahmediyye ve (12) zâhir (1) bâtın noktası olan (ا) “Elif” ve bir’e bağlı olması, (53) ile (أَحمَد) Ahmed ismini bünyesinde taşıyan Mürşid-i Kâmil ve Ârifibillâh’a bağlı olması ki bu 13 ün yeryüzünde ki zuhûr mahallidir. (53) ile (13) toplamı, (66) zâhirde (اَللهُ) Allah (c.c.) isminin sayısal değeri bâtında ki (ا) elif ile de (67) batında ki (اَللهُ) Allah (c.c.) isminin sayısal toplamını bize verir.

(5) ise Beş Hazret mertebesidir. Tevhid mertebeleridir. Rubûbiyyet ve Tevhid-i Esmâ oluşumunun bu Hazret mertebeleri içinde olacağına delâlet eder. Bazı oluşumlar “Tevhid-i Esmâyı” da dâhil etmemektedirler. “Tevhid-i Ef’âl” ve “Tevhid-i Sıfât’ın” tecellilerini nefs mertebeleri içinde göstermeleride bu oluşuma uymamaktadır. Beden ve rûh mertebelerinin bileşiminden nefs mertbesini ortaya çıkarmaktadır. Nefs-i oluşuma yansıyan Rabb-i Hass’ın tecellisi, Rabb’ul Erbâb olan Âlemlerin Rabb-ının tecellisinin yansıması gibi bir zanna götürmektedir diye düşünmekteyiz. 

Öncelikle Rubûbiyyet mertebesi zâhir bâtın’dır. 

İki dokuzu toplarsak (9+9)= 18 ile 18000 âlemi verir. Zâhir ve Bâtını bir açılımı bu olmakta, (99) yan yana yazarsak bu sayı “Esmâ’ül Hüsna”yı verir.

Bu (99)’u oluşturan zâhir, bâtın veya  esmâ, sıfât, zât-i isimler içinde niye, Rabb yok? Olması lâzım değil miydi? İşte bu şekilde (99) “Esmâ-i İlâhinin” içinde olsa idi. Sadece tek başına müstakil bir esmâ olacaktı. Tüm “Esmâ-i ilâhiyeyi” içten ve dıştan ihâta edemiyecekti.  Burası aynı zamanda Nefs-i küll mertebesidir. Zât-i sıfâtlar da “Kıyam bi nefsihi ile Allah nefsi ile kaimdir”. Nefs bir şeyin hakîkati ve öz varlığıdır. Zât bizâtihi bu Rubûbiyyet mertebesi ile kaimdir.  Ef’âl-i, Esmâ-i, Sıfât-i, Zât-i isimler Rab-Rubûbiyyet mertebesinin özlerinde bulunmaları ile kaimdir ler. Bir bakıma da “Esmâ-i İlâhi”, eşyânın hakîkati olan, Nûr-u Muhammedi - Nûr-i İlahi ile ayakta olmasıdır. Burası “Mutlak Tenzih Mertebesi” olduğu için, Mutlak Zât’tır ve kayıt altına alınamaz. 

9- Bir mertebeden anlaşılırsa zâhiridir, ef’âlidir,

8. Mertebe olan Tevhid-i Ef’âl ve İbrâhîmiyyet mertebesini oluşturur. Şeriat mertebesidir.

9- İki mertebeden anlaşılırsa Zâhir ve Bâtın, (9x2)= 18 tersiyle toplamı (81+18)= 99 Esmâ’ul Hûsnayı verir.

Bu kendi mertebesi olan Tevhid-i Esmâ ve Rubûbiyyet ve Mûsevîyyet oluşturur. Târîkat mertebesidir.

(3) İlm’el Yakîn, Ayn’el Yakîn, Hakk’al Yakîndir.

(9x3)= 27 (2+7)=9 verir. Yalnız dokuz bu üç mertebeden anlaşılırsa, (27) Aynı zamanda Îsâ aleyhisselâm sırasıdır. Îsevîyyet mertebesini oluşturur. Hakîkat mertebesidir.

Şeriat, Tarikat, Hakîkat, Marifet yani dört mertebe ile çarpılırsa, (9x4)=36 (3+6) = yine dokuzdur, (36) Aynı zamanda (سورة يس) “YA-SİN Sûresidir”. Hakîkat-i Muhammedinin, Hazreti Muhammed - Zât mertebesinde ki ismidir. İkrâ ile Kûr’ân-ı Kerim’in Rubûbiyyet mertebesinden okunmaya başlamasının bir yönü bu olabilir.

Şimdi dokuzların sonsuz sayı ile çarpımı ve bu sayıların neyi ifâde ettiği, Dokuz sayısı tekli sayılar içinde en kemâllisidir. Dokuz tane birden meydana gelmektedir.

Dolayısıyla aslı birdir. (9+1)=10 u yani kemâl sayısını vermektedir. “0”ın bir değeri yoktur. Ama hiçliktir ve (0) (قَابَ قَوْسَيْنِ) Kâb-ı Kavseyn dâiresidir. “1” ise Ahadiyyet mertebesi ve tüm mertebelerin içinde bulunan mertebedir.

Fusûs’ül Hikemde geçen Rabb-i Hass konusu, “Bireysel Kimliklerde” oluşan Rabb-ler, evet Rabb tektir. Bu Rabb’ul Erbâb olan Rabb-dir. Kûr’ân-ı Kerim’de farklı farklı ilâhlar mı hayırlıdır? Yoksa tek olan Rabb’ul Erbâb mı? Denmektedir. Rabb-lerin terbiyecisi olan âlemler de ve TEVHİD-İ ESMÂ ve RUBÛBİYYET mertebesini oluşturan Zât-i Ala Celle ve TEKÂDDES hazretlerinin NEFS-İ, KÜLLÜ NEFİS tektir. 

(9) sayısının da ki tüm çarpımlarında ki öz sayı (9) olması sebebiyle, sayısal değeri farklılıklar yani bireysel kimliklerin farklı görüntüsünün altında bu hakîkat yatmaktadır. Farklı farklı görünen (9) lar yani birimsel nefsler biz Rabb-iz, biz Rabb-iz diye bağırmaktadırlar. Fark âleminden bakıldı mı doğrudur. 

İşin hakîkati olan (9) durun durun sizin temeliniz kaynağınız özünüz benim, size şimdilik bu görev verilsede zâruri ölüm hâli vaki olduğu zaman ayrı ayrı zannettiğiniz birimsel kimliklerinizin tek bir kimlik olduğu ortaya çıkacaktır. Tabii görene köre ne! Ya Rabb-i diyecek ben dünyâ’da kör değildim, beni niye kör haşrettin. Kördün de haberin yoktu!!! Rabb’ul âlemin, mahşerde ben sizin Rabb-iniz değil miyim? Dediği zaman ârifler her seferinde evet diyecekler, müşâhadesi olmayan- lar hayâli rabb-i ile yaşayanlar, Rabb-i hass’ını Rabb’ul âlemin kabul edenler hayır diyecekler. Âhiretini burada yaşayanlar her daim evet sen bizim Rabb-imizsin demektedirler. Zâten Ondan başka görecek bir şeyleri ne de buna güç ve tâkatleri kalmamıştır. Fenâ hâli içinde tam bir mahv ve yokluk ile üzerlerine Bekâ elbisesi giydirilmiş, ya da giydirilmeyi beklemektedirler. Ne mutlu Hakk ile Hakk olduğunu idrâk edip, beşeriyetiyle Ulûhiyyete yönelip bir edenlere, Mescid ü meyhânede
Hânede virânede
Kâbede puthânede
Çağırırım: Dost! Dost![28]

 Mûsevîyyet mertebesinde birimsel varlıkta ki nefs-i emmâre Fir’âvun sûretinde faâliyete geçmektedir. Bizde bulunan Fir’âvun yani nefsi emmâre mertebesini, MÛSÂ (a.s.) “Mûsevîyet” mertebesinin peşine takıp, bu mertebenin aleti olan asa ile Kızıldeniz, nefsi levvâme denizini yarıp bu metrebe içinde Fir’âvun olarak sûretlenmiş nefs-i emmâremizi boğmamız lâzımdır. 

Nefs-i emmâre ve nefs-i levvâme birimsel benliğimizi simgelemektedir. Âlemlerde bulunan nefs-i emmâre boğulup, nefs-i levvâme geçilince, birimsel benliğimiz, kalkmış benin altındaki nokta ile “Be” İlâhi benliğe dönüşmüş. (9) sayısına bu ilâhi benlikteki hakiki (1) sayısınıda ilave edince (10) ile Îseviyyet Mertebesidir. “Kesrette Vahdetin” oluşumu ve bu oluşumun (أَحَد) Ahad yani bir olduğu tüm benliklerin bu İlâhi benlikten kaynaklandığı anlaşılır. (أَحَد) Ahad (13) tür. Bunun üzerinde Hz. Muhammed mertebesi vardır ki bu iki mertebelidir. Birisi zuhûru ve biriside hakîkatidir. Hz. Muhammed mertebesinde (أَحَد) Ahad’a (م) Mim eklendi mi, (أَحمَد) Ahmed olur. Bu da (53) tür. (53) aynı zamanda (نج) NC harflerinin sayısal değeridir. 12.ci mertebede Hakîkat (م) “Mim”i ilâve olunca (نجم) NCM, NECM= 93  (9+3)=12 bize Hakîkat-i Muhammedi mertebesini vermektedir. 1. mertebe de nefs-i emmâre, hevâ ve heves yıldızı, (ن) “Nun” ile Nûr-u İlâhi, Hakîkat-i İlâhi, Nûr-u Muhammediye dönüşmüştür. (جلال) Celâl ve (جمال) Cemâl isim ve sıfâtlarını (جَم) Câmi olan (اَللهُ) Allah (c.c.) esmâsına zûhur mahalli olarak (م) “Mim” ile kırk mertebeyi geçmiştir ve zuhûru Muhammed’inin bir kopyası ve Kâmil varisi halk arasına olarak dönmüştür. Bu birimsel varlık Allah (c.c.) ve Hazreti Muhammed (s.a.v.) mi? olmaktadır. HAŞA böyle bir iddiamız yok. Olması da mümkün değil. Zâten “Allah Allah’lığını kimseye vermez”, Hakîkat-i Muhammed’inin en kemâlli zuhûr mahalli bir tanedir o da Hazret-i Muhammed (s.av.)’dir… Diğerleri ise bu isim ve sıfâtlara birimsel varlığında ki boyut kadar hâlef ve emânetçi konumundadır. “Hâlife de Müstâhlefin aynısıdır” denmiştir. 

(ط) Tı harfinin sayısal değeri dokuz büyük ebced de sayısal değeri (535) ile (13) ve (53) ve (5) hazret sayılarına bağlı demiştik, (9) (ن) Nun ve (م) Mim (50+40)=90 

(9) Esmâ ve Rubûbiyyet mertebesi (0) ise kemâli ifâde etmektedir.

(ن) Nun: Kudret “Nun”u, Nûr-u İlâhi ve Nûr-u Muhammedi, (ن) Nun sayısı büyük ebced de (760), (7+6) = 13 ile Hz. Muhammedin Şifre sayısı, “76” (سورة الانسان) “İnsân Sûresi” ve insânın hakîkati de “Nûr-u İlâhiyye”dir. Rasûlullah (s.a.v.) “Ben Allah’ın nûrundanım, Mü’min’lerde benim nûrumdandır” demek suretiyle, Bu Nûr-u İlâhinin cüzünün, cüzleri olmaktayız.

Matematiksel olarak (9) un bir başka özelliği daha karşımıza çıkıyor. 

90 = 99  Bu da aynı zamanda sayısal değerleri itibâriyle Nun+Mim= Esmâ’ul Hûsna, (9) alt değerleriyle toplandığında, (9+8+7+6+5+4+3+2+1)= 45 rakamını vermektedir. Bunu eşitliğin 9 sayılarına uygularsak,

90= 45+45 =90 sayısına ulaşırız.

Buradan da  90 = 9+9  9 =18 zâten buna (9) sayılarının katlarının dokuza eşit olduğundan bu sayıya ulaşmıştık bu sağlaması oldu.

(ن) NUN + (م) MİM= 18000 âlem  18000 âleminin kesretinin 90 sayısının 0 kemâlinden geldiği de anlaşılıyor.

Nûr-u Muhammedi 14 sayısı ve tüm mertebeleri ihâta etmekteydi… Nûr-u İlâhi, Nûr-u Muhammedi, Rabb ve yıldız özelliğinden dolayı, bireylere kendilerine müstakil birer varlık hissi, hayli ve vehimi ve görüşü vermektedir. Matematiksel açılımlardan anlaşılacağı üzere tamamen hayâl ve vehimdir. Aslı astarı yoktur. Tüm kimlikler (9) ile Rubûbiyyet mertebesine bağlıdır.

“Nun harfinin tevcid kuralları içinde yeri vardır.” İDĞAMI MEAL ĞUNNE: Tenvin veya sâkin nun’dan sonra (ي - م - ن- و) harflerinden biri gelirse idğamı meal ğunne olur. 

İDĞAM: iki harfi, şeddeli bir harf hâlinde okumaya denir. Yahut bir harfi kendisinden sonra gelen diğer bir harfte gizlemeye denir. 

ĞUNNE: genizden (burundan) gelen (ن) “Nun” sesidir. 

Tenvin; farklı bir kelimenin nun ile sükûn hâlinde veya nun’un sükûn hâlinde okunması demektir.[29]

Buradan da şu anlaşılıyor. Mü’minler bu (ن) Nun harfinin bünyesi içinde bulunmaktalar. Diğer bozulmuş semâvî anlayışlar ve batıl inançlar dâiresinde olanlar. Nûr-u İlahi ve Nûr-u Muhammedi bünyesine gelip sâkin olup mesken tutun ve Hakîkat-i Muhammedi ve Hazreti Muhammediyye dâhil olunuz. 

(ن) “Nun”, (م) “Mim”e vurdurulup bir “Mim” sesi elde edilir. Bu (ن) “Nun”, (م) “Mim”, (م) “Mim”, Bunun da sayısal değeri (50+40+40)=130= 13 tür.

Sükûn; sâkin olmak makam tutmak demektir. (9) ile Rubûbiyyet mertebesinin sükûn bulup makam tutması hâlinde içine Hakîkat-i Muhammedi (م) “Mim”i ilâve edilip (13) bağlantısı sağlanmış olacağını gösterir. Bunun biricisi Rûh’ul Kûds hakîkatleri, 2 ve 3 Hazret-i Muhammed (s.a.v) ve Hakîkat-i Muhammedi hakîkatleri ve “4” de bâtini hakîkatlerdir. 

Rasûllülah (s.a.v)’in dış yaşantısı sünnet’tir. İç bâtın âleminde ki yaşantı Hakîkat-i Muhammedi ve farz yaşamıdır. Yukarıda hesapladığımız gibi, (ن) “Nun”u (م) “Mim”e çarpmaz, bundan korkar ve çekinirsek isek yani Kûr’ân-ı Kerim’i, Zât-i tecvid kurallına uymayıp okursak, Hazret-i Muhammed (s.a.v)’in hakîkatini olan “Hakîkat-i Muhammediyyeyi” idrâk edemeyip. Kûr’ân-ı Kerim’i Zât-ın hakîkatlerini, fiili Kûr’ân-ı da hatalı okumuş oluruz. Okuyabileceğimiz mertebe bu Ef’âl ve Esmâ mertebesine kadar sınırlı kalır. Yanlış mı olur hayır doğrudur. Ma’nâda bozulma olmaz ama bize olan açılımı sadece bu iki mertebeye kadar sınırlı kalır. Vesselâm…[30]

Buraya bir ilâve daha yapalım, (ن) “Nun”u (م) “Mim” ile çarparsak, (40x50) = 2000 dir.

(2000) Îsâ aleyhisselâmın Mi’racta kalacağı süredir.

Unuttuğumuz bu konuyla ilgili bir zuhûrâtı da ilâve edelim, Bugün 22-08-2011 saat 14:00 da sokağımıza olan N.C... sokağa iki seneye yakın bir zaman önce açılan Halil Usta yemek salonunun yan tarafına Sebze Meyve Dünyası açıldı.[31] Hürmet ve Muhabbetle ellerinizden öperiz.

--------------------------

Hayırlı günler Muratçığım. Maşeallah tevhid denizinden güzel şeyler yakalamışsın. Muhammed-î tekneni o deryâdan doldurmaya bak Cenâb-ı Hakk (c.c.) feyiz ve bereketini arttırsın İnşeallah. Yazıların güzel olmuş eline sağlık Hakk Teâlâ Hazretleri devâmını nasîb eder İnşeallah. (Halil ustanın 8 sebze meyva dünyasının 9) olduğunu söylememe gerek yok sanırım. Sana Serpil’e Eslem’e herkese selâmlar hoşça kal. Efendi Baban.[32]

Esmâ’ül Hüsnâ - Ef’âl Tecellileri ve Müşahadesi İnsân-ı Kâmil kitabından İsimler ve Sıfâtlar tecellisi bölümlerini, Nusret Babam’ın O’nun Güzel İsimleri adlı esere aldıktan sonra fakir üzerinde ve âlemde oluşan tecellilerin müşahadesinin ayrı bir bölüm olarak yazılıp düzenlenmesinin iyi ve uygun olacağını böylelikle okuyanlarında bunlardan istifadesinin olacağını düşündüm.

 Öncelikle belirtelim bu saha çalışması, Terzi Oğlu Murat olarak fakire aittir. Bir bağlayıcılığı yoktur. İndi ve zevkidir… Sıkılmadan okunabilirse, oluşan tecelli ve müşahadeler okuyanlara çok şey kazandıracağını ve bu sahanın varlığından haberleri olacağını düşünüyorum. Bunlar bizi ilgilendirmez diyenlerde olabilir, onlarında canı sağ olsun… 

Efendi Babamdan Aralık ayı başında bu çalışma için O’nay aldığımda oluşan ilk tecellinin Ef’âl-Şeriat mertebesi düzeyinden olduğunu düşünüyorum…

Başka bir zuhurat yoksa genelde âdetim olduğu üzere yine Şabani Tevfik Bosnevi Hazretlerinin haziresinin bulunduğu Nalçacı Hasan Camiine Cum’a namazını kılmaya gitmiştim. İmam Ali Bayram Hoca Cum’a namazının ilk rek’atında Bakara sûresinin şu âyetlerini okudu.

وَعَلَّمَ آدَمَ الأَسْمَاء كُلَّهَا ثُمَّ عَرَضَهُمْ عَلَى الْمَلاَئِكَةِ فَقَالَ أَنبِئُونِي بِأَسْمَاء هَؤُلاء إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ {البقرة/31} 

 (31) Ve alleme AdemelEsmâe külleha sümme aradahüm alelMelâiketi fekale enbiuniy BiEsmâi haülai in küntüm sadikıyn;

 * Allah, Âdem’e bütün varlıkların isimlerini öğretti. Sonra onları meleklere göstererek, “Eğer doğru söyleyenler iseniz, haydi bana bunların isimlerini bildirin” dedi.

 قَالُواْ سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا إِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا إِنَّكَ أَنتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ {البقرة/32} 

 (32) Kalû sübhaneKE lâ ılme lena illâ ma 'allemtena, inneKE ENTEl Aliymül Hakkiym;

 * Melekler, “Seni bütün eksikliklerden uzak tutarız. Senin bize öğrettiklerinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur. Şüphesiz her şeyi hakkıyla bilen, her şeyi hikmetle yapan sensin” dediler.

قَالَ يَا آدَمُ أَنبِئْهُم بِأَسْمَآئِهِمْ فَلَمَّا أَنبَأَهُمْ بِأَسْمَآئِهِمْ قَالَ أَلَمْ أَقُل لَّكُمْ إِنِّي أَعْلَمُ غَيْبَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ وَأَعْلَمُ مَا تُبْدُونَ وَمَا كُنتُمْ تَكْتُمُونَ {البقرة/33}

 (33-) Kale ya Ademü enbi'hüm BiEsmâihim, felemma enbeehüm BiEsmâihim, kale elem ekul leküm inniy a'lemu ğaybesSemavati vel'Ardı ve a'lemu ma tübdüne ve ma küntüm tektümun;

 * Allah, şöyle dedi: “Ey Âdem! Onlara bunların isimlerini söyle.” Âdem, meleklere onların isimlerini bildirince Allah, “Size, göklerin ve yerin gaybini şüphesiz ki ben bilirim, yine açığa vurduklarınızı da, gizli tuttuklarınızı da ben bilirim demedim mi?” dedi.

 Cum’a günü Cemaat ile Cum’a namazının farzının birinci rek’atında bu âyetlerin okunması ne ma’nâya gelir, ne müşahade edilir

 1- Yapılan Esmâ-i İlâhiyye çalışmasın bir tasdik olarak düşünülebilir.

2- Âdem (a.s.) a Esmâ’ül Hüsnâ öğretildiği gibi fakîre ve bu hakîkatleri okuyacak olarak öğretilmekte olduğu düşünülebilir. 

3- Cum’a günü, Cami, Cemaat Cum’a namazı ve bu namazın ilk rek’atı zâhiri, öncelikle bu;

a) Esmâ’ül Hüsnâ hakîkatlerinin öncelikle, yedinci gün olan Cum’a günü halk edilen Âdem (a.s.) yani Âdemiyet mertebesinden bu isimler öğretilmektedir.

b) Cemaat ile İbrâhim (a.s.) yani İbrâhimiyet mertebesinden Esmâ’ül Hüsnâ’nın hüllet olarak giyilmesidir.

c) Cum’a namazının birinci rek’atında bu âyetlerin Muhammed (s.a.v.) yani Muhammediyet mertebesinden zâhiri olarak kullanılmasıdır.

d) Camii ise tüm bu mertebeleri bünyesinde toplanması, bu işin bâtini yönü ve Cem’ül Cem’ül Cem ile yani Ef’âl’in Cemi, Esmâ’nın Cemi ve Sıfât’ın Cem’inin Camii Olan Allah Esmâsı bünyesinde toplanıp Esmâ’i İlâhiyenin Cem’i olarak düşünülebilir.

Bunlarıda okuyan Ali Bayram yani, Yüce bir bayram olması ki bu hakîkatleri okuyacak olanlara dağıtılıp rahmet olması olarak düşünülebilir. Bu âyetlerin açılımın daha iyi anlaşılabilmesi için (36) Terzi Baba, Kûr’ân-ı Kerim’de Yolculuk (2) Bakara Sûresinden ilgili bölümler;

-------------------------

(31) Ve alleme AdemelEsmâe külleha sümme aradahüm alelMelâiketi fekale enbiuniy BiEsmâi haülai in küntüm sadikıyn;

 * Allah, Âdem’e bütün varlıkların isimlerini öğretti. Sonra onları meleklere göstererek, “Eğer doğru söyleyenler iseniz, haydi bana bunların isimlerini bildirin” dedi.

Ve Cenâb-ı Hakk Âdem'i hâlkettikten sonra yani o beden mülkünde Âdemiyet mertebesini Hakkikat-i İlâhiyye’yi anlayacak veled-i kalbi ortaya getirdikten sonra, Esmâ-i İlâhiyyenin hepsini ona talim etti yani Doksandokuz Esmâ-i İlâhiyye’yi öğretti, bir başka ifade ile esmâ mertebesini öğretti. Kendisinde ef’âl mertebesi vardı ve daha evvelce esmâ mertebesini bilmiyordu o zat ne zaman ki belirli bir eğitime girdi esmâ mertebesini bir başka ifade ile Rabb mertebesini idrak etmeye başladı. Sonra onu arzetti, ortaya getirdi, meleklerin karşısına çıkardı, meleklere dedi ki, bu isimleri bana söyleyin, eğer evvelce söylediğiniz işte sadıksanız bu esmâları bana söyleyin, nedir bunlar diye birer, birer sordu onlara.

Âdem yani o veled-i kalb denilen Cenâb-ı Hakk’ın zâtına mazhar olacak, ayna olacak varlık, gönül âlemi o kişide faaliyYete geçmeye başladı, Âdem olması ve halife olması o bedende bu yüzden oluyor. Cenâb-ı Hakk’ın zâti tecellisinin mahalli, eğer o Âdemiyyet olmasa Cenâb-ı HaKk zâti tecellisini o kişiye yapmaz, çünkü alıcı olmadığı için oraya bişey vermez, verse de alamaz, o halde alıcı cihazı hazırlamak lâzımdır. İşte Cenâb-ı Hakk’ın halife dediği, Âdem dediği bir bakıma budur, Âdem’de bakın Allah gibi “Elif” le başlar ve Sûrenin başındaki “Elif, Lâm, Mim” in Elif’idir.

Âdem’deki (ا) “Elif” yani Ahadiyet mertebesinin zuhur mahalli, (د) “Dal” delildir, yani Hakk yoluna gitmeye Âdem delildir, insân-ı beşeriyyet hâlinden alıp kendi yol göstericiliği ile Ahadiyyet mertebesine ulaştırmasıdır, (م) “Mim” de Hakikat-i Muhammedi’dir. Namazda da ayakta durduğumuz zaman (ا) “Elif” oluyoruz, rükûya eğildiğimizde (د) “Dal” oluyoruz, secdeye gittiğimiz zaman (م) “Mim” oluyoruz. İşte bunu fiilen yaptığımızda biz Âdem’iz demesekte şeklen bunu ıspatlamış ve mühürlemiş oluyoruz, her gün Kırk defa, ayakta durduğumuz zaman İbrâhîmiyyet mertebesi, rükûya vardığımız zaman Mûseviyet mertebesi, secdeye vardığımız zaman İseviyet mertebesi, çünkü yokluk, fenâfillâh mertebesi, oturduğumuz zaman ise işte bize kalan orası tahiyyat mertebesi, gerçi hepsi bizim fakat asalet olarak tahiyyat mertebesi bizim yani ümmet-i Muhammedînin, Hakkikat-i Muhammedî’nin mertebesi, oturduğu zaman kişi Muhammed ismini yazar bedeni şekliyle, başı “Mim” gövde ve ayaklarımız (ح) “Ha” arkada iki topuğumuz yine “Mim” kollarımızda yanda durduğu zaman (د) “Dal” işte apaçık bir Muhammed ve ıspatlı, şahitli fakat Muhammediyyet mertebesine erişmek için “Elif”ten geçmek gerekiyor, İbrâhîm’den ve namazdaki ayakta duruştan geçmek gerekiyor ve onun devamı Âdem oluşturuyor, Âdem’in devamı İbrâhîmiyyet, Mûseviyyet, İseviyyet olarak yukarıya doğru mi’râc’ını yapıyor ve Muhammediyyet-i meydana getiriyor.

“Muhabbetten Muhammed oldu hasıl” derler, Muhammed ismini ne kadar söylersek söyleyelim iyi niyetimizle nihÂyet sevap kazanırız fakat Muhammed kelimesinin hakikatini idrak etmedikçe gerçek Muhammed ümmeti olmamız çok zordur. lâfzi Muhammed ümmeti beşeri, ferdi ve cismâni Muhammed ümmeti oluruz ama Hakkikat-i Muhammedi’nin ümmeti olmamız biraz zor, öyle olmamız için bu hakikatleri idrak edip yaşamamız gerekiyor. Bir şeyin sistemi bilindikten sonra zorluk kalmaz, bilmeden zor tabi, işte belirli eğitimler neticesinde Cenâb-ı Hakk o Esmâ-i İlâhiyyeyi o halife olacak varlığa idrak ettiriyor, öğretiyor. Onu öğrenen mahalli de onun halifesi oluyor, aslında Allah’ın halifesi şu bizim fizik bedenlerimiz değil aklımızdır. Cenâb-ı hakk aklına hitap ediyor insân’ın aklı olmayanın dinide olmaz, dini olmayanın şeriati de olmaz, akıl şeriatı muhafaza eder, şeriatte hakikati muhafaza eder demiş Selâhattin Uşşâki Hazretleri, yani şeriat olmazsa bu işlerin dış hali olmazsa hiçbir şey olmaz evvelâ dışarıdan bu işler sağlam olarak bilinecek Şeriat-ı Muhammediyye’ye tam olarak sarılınacak, İslâmiyyetin emirleri zâhirde ne varsa onlar bir temel oluşturacak, fakat binayı yapan bir usta sadece temeli yapıp bırakırsa o da yarım kalır bir işe yaramaz, temel ne kadar sağlam olursa olsun üstünde binâ yoksa bir işe yaramaz aynı şekilde temel çürükse üstüne yapılan binâ da işe yaramaz ve yıkılır kısa sürede, hem temel sağlam olacak, hem binâ, hem çatı sağlam olacak ki kâfi bir oluşum meydana gelsin.

Esmâ-i İlâhiyyenin hakikatlerini kişi idrak etmeye başladığı zaman onu meleklerle karşı karşıya getiriyor. Cenâb-ı Hakk yani kişi de evvelce yapmış olduğu fiillerinden meydana gelen kazançlar var. Melekeler var yani evvelâ bizde zâhiri ibadetleri yapmış olmak sûretiyle meydana gelmiş olan melekeler var, melekler var, güçler kuvvetler var, bir oluşum var, hiç bir oluşum boşu boşuna değildir.

Bunlar henüz şuursuz yani düşüncede değil fiilde olan kuvvetler, güçler ve vaktaki Cenâb-ı Hakk, Ben yeryüzünde yani senin varlığında kendime ayna olacak bir mahal bir varlık hâlketmek istiyorum, dedi. Ve onu meydana getirdi. İşte o zaman ona İlâh-î isimleri öğretiyor yani aklımıza ve ruhumuza bunları işliyor ve o zaman o insân da değişik bir oluşum meydana geliyor, işte ona ikinci doğuş diyorlar. Birinci doğuş kendi ana babalarımızdan fiziki olarak doğuşumuz ikinci doğuşta böyle gönülden doğuştur. Tarikatta buna veledi kalb yani kalbin oğlu diyorlar. İşte bu kalbin oğlu bizim gerçek oluşumumuzdur. Oradaki o İlâh-î halleri idrak etmiş olan o gönül ile diyor o kuvvetler. Diyorlar ki yeryüzünde kan dökecek bozguncu-luk yapacak, peki, kimin kanı dökülecek, o meleklerin kendi kanı dökülecek ve onlar bunu idrak ettikleri için bu sözü söylüyorlar, çünkü muhabbetullah o bedene geldiği zaman sevap hükmü ikinci derecede kalacak sevap her zaman var yanlış anlamayalım. Fakat aşkullah’ın, muhabbe-tullah’ın yanında sevap fazla bir şey meydana getirmez fakat kimde ki, aşkullah yok muhabbetullah yok o zaman ona çok sevap lâzım çünkü başka kurtuluş yönü yok eksilerden artıya geçmesi için iyilikler yapması lâzım fakat bunlar hep bedensel yani et kemik düzeyinde olan hadiselerdir. Fakat insân sadece et kemik değil, içinde rûhaniyyeti var işte bunun meydana çıkması için “Ben senin beden yeryüzünde bir halife meydana getireceğim” yani Benim Zâtımı idrak edecek bir mahal, Beni anlayacak, Bana ayna olacak bir yer meydana getireceğim diyor. Ve bunun üzerine bizde daha evvel yapmış olduğumuz ibadetlerden meydana gelmiş olan melekler, melekî güçler, yeryüzünde yani bu bedende kan dökecek bozgunculuk yapacak birini mi hâlkedeceksin biz zâten sana ibadet ediyoruz, seni takdis ediyoruz seni yüceltiyoruz ne gerek var gibi sözle karşılık veriyor.

Ne zamanki halifeyi hâlk ediyor. Cenâb-ı Hakk ona Esmâ-i İlâhiye yi öğretiyor, isimleri öğretiyor ve o zaman o fiillerden meydana gelmiş olan meleklerle karşılaştırıyor. O meleklere diyor ki kendinize çok güveniyorsanız, hadi bakalım Âdem’in bilgisine ondaki muhabbetullaha karşı gelin sizi imtihan edelim. Ve nedir bunlar diye sorduğu zaman, melekler bütün Esmâ-i İlâhiyyenin farkında değiller. Çünkü gökteki melâikeyi kiram dahi Cenâb-ı Hakk’ın Sübbuh ve Kuddüs isminden meydana gelmiş sadece, yani melekler iki ismi biliyorlar daha fazlasını bilmiyorlar. Bunun yanında hangi melek hangi işi yapacaksa o anda o isimle işi yapabilmesi için techizatlandırılıyor, o da o anda kemâldedir fakat kendi yönünden kemâldedir ama Âdem de Cenâb-ı Hakk’ın bütün Esmâ-i İlâhiyyesi zuhura çıkıyor üstünlük sebebi bir yönden bu zâten. İşte o zaman yani bu isimleri söyleyin dediği zaman Âdem (a.s.) bünyesinde Doksandokuz esmâyı ve sonsuz isimleri idrak ettiğinden hepsini saymaya başlıyor ve o zaman melekler şaşırıp kalıyorlar.

Bizde bu mertebe zuhura çıkmadıkça ne kendimizi gerçek olarak tanımamız mümkün ne de Rabbimizi ne de Rahmân’ı ne de Allah’ı ne de Ahadiyyeti bilmemiz mümkün değil ancak lâfzi olarak biliriz ama ne olduğunu anlamayız. Hürmet ederiz Kûr’ân-ı Kerîm’i başımıza koyarız fakat ne bunun ne olduğunu, ne kendimizin ne olduğunu, ne Peygamberimizin (s.a.v) ne olduğunu, ne de Allah’ın ne olduğunu gerçek ma’nâda bilemeyiz bildiğimiz sadece zâhiri bir kulaktan dolma bir bilgidir özde olan bir bilgi değildir.

 Melekler Zât mertebesini bilemezler, mümkünü yok, çünkü Zât mertebesinin zuhuru halifeye mahsus yani insâna mahsus bir hâdise ve daha evvelce hiçbir varlığa Esmâ-i Hüsnâ’nın tamamının öğretilmediğini görüyoruz eğer Cenâb-ı Hakk’ın Esmâ-i İlâhiyyesinden bir tanesi eksik olsaydı Âdem (a.s) da halife olmazdı.

O gün öyle olan bu hâdise bugünde aynen devam etmekte çünkü bir halife, halifelik mertebesine ulaşıyor. Fakat dünyada göçüyor onun yerine yenisinin yetişmesi gerekiyor bu hâdise ve bu eğitim hep devam etmekte, şu anda burada ve bunun gibi her sohbette olmakta ve bu yalnız irfan sohbetlerinde olmakta nakil ve menkıbe sohbetlerinde değil, tabi ki onlar da insân-ı bir yerlere götürürler ve bir güzellik verirler. Bir hoşluk, bir duygu meydana getiriler ama kendine ulaştırmayan sohbet duygusal sohbettir bizim gayemiz duygular içerisinde yaşamak değil, tabii hiç duygusuz olmakta değil duygularla birlikte akılla, mantıkla, ilimle, şuurla yaşamaktır irfan ehlinin yaptığı iş… İnsân varlığının en büyük Esmâ-i İlâhiyye kaynağı “Selâm” ismidir. Onun için İslâm onun için teslim onun için müslüman, oradan kaynaklanıyor. Günlük namazda tahiyyatların içerisinde selâm veriliyor. Bunlar sayıldığında Doksan dört tane selâm sözü vardır, beş selâmda beş vakit namazın her birinin bütünüyle selâmet olması, bunu da ilâve edince Doksan dokuz tâne selâm olur. Namazımızı kılıp bunu faaliyete geçirdiğimizde o gün içerisinde bize gelecek ne kadar zorluklar varsa yani zorluk hangi esmâ’dan gelecekse o selâmlar kalkan olur, ya tamamen bertaraf ederler ya da dozunu düşürürler. Eğer bu mutlak kaderse az zarar görürüz eğer kader-i muallak ise hiç zarar görmeyiz, bunun yanında meselâ Rahmân esmâsından bir şey gelecekse onu da arttırıyor.

Cinlerin ve şeytanların kaynak isimleri Azîz, Cebbar ve Mütekebbir, onlarda bu isimlerden meydana geliyor yani mahlûkatın malzemeleri birkaç esmâdan meydana geliyor fakat insân’ın kaynağı bütün Esmâ-i İlâhiyye’den geliyor işte hilâfet mertebesine bu yüzden sahip olabiliyor ve oraya ulaşabiliyor aksi halde halife olamaz.

------------

 (32) Kalû sübhaneKE lâ ılme lena illâ ma 'allemtena, inneKE ENTEl Aliymül Hakkiym;

 * Melekler, “Seni bütün eksikliklerden uzak tutarız. Senin bize öğrettiklerinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur. Şüphesiz her şeyi hakkıyla bilen, her şeyi hikmetle yapan sensin” dediler.

Onlar dediler ki, “biz seni tenzih ederiz herşeyden, noksanlıklardan, noksan sıfatlardan, sen bize ne öğretmişsen biz onu biliriz, onun dışında başka bir şey bilmeyiz” diye melekler acizliklerini orada ifade ettiler.

Muhakkak ki Sen herşeyi bilirsin herşeye alîm’sin ve hakîm’sin, hakkıyla hükmedersin, hikmet sahibisin diye acziyetlerini bildirdiler. Âdem (a.s.) ile melâikeyi kirâm karşılaştıklarında ve melâikeyi kirâm Âdem (a.s.)ın kendilerinin çok üstünde bir oluşuma sahip olduğunu görünce acizliklerini ifade ettiler. İşte ef’âl mertebesi ile Zat mertebesinin birbirinden ne kadar ayrı olduğunu bu Âyeti Kerîme’ler bize gösteriyor. Genel mânâ da karşılıklı konuşma gibi geçiyor, âlem genişliğinde o hâdise olmuş fakat bugün bu hâdise bu Âyetler bize ne veriyor bunu bilmemiz lâzım. Bu Âyetleri ve zâhir olarak oluşumu okuyacağız inceleyeceğiz ama orada bırakırsak biz irfan ehli değil nakil ehli oluruz ve şartlı bir bilgiyle, sınırlı bir bilgiyle Kûr’ân-ı Kerîm’e bakmış ve bu hâdiseleri değerlendirmiş oluruz.

Nasıl ki Cenâb-ı Hakk bütün işlerini melekleri vasıtasıyla gördürüyor işte bizde de o meleki güçler irfâniyyetin emrine girdikten sonra, biz o meleki güçleri daha iyi değerlendirip daha iyi daha güzel şekilde kullanabiliriz. İbadetlerle beraber hilâfetin faaliyete geçmesi gerekiyor, insân üzerinde hilâfet dediğimiz şeyde gönül âlemidir, gönül mertebesidir, Zât-î tecellinin olacağı yer insân’ın gönlüdür, bunları idrak edeceği yer ise aklıdır, beynidir. Aklı cüz’in aklı külle ulaşması lâzım, günlük işlerimizde kullandığımız aklı cüz ki buna aklı maaşta diyorlar, onuncu akılda diyorlar. İşte bu aklı cüz’imiz ile sevap kazanılıyor ancak bu da aklı cüz’i yerinde kullanırsak oluyor. Genel olarak insânlara baktığımızda aklı cüz’ in de altında bir akılla hareket ediyorlar. Aklı cüz bunların yanında çok parlak kalıyor fakat dinizimiz bu aklı cüz’in de yetersiz olduğunu bildiriyor. Aklı cüz’den yavaş yavaş havalanarak Âdem’lik hükmüne sâhip olarak beden toprağımıza Âdem’i hakikatleri indirerek orada onu geliştirip genişleterek feyiz verdirerek aklı külle doğru yola çıkarmamız gerekiyor. Ancak buda irfaniyet yoluyla ariflik yoluyla olabiliyor işte meselelere böyle baktığımızda aklı cüz’den meydana gelen melâikeyi kirâm yani bizdeki meleki güçlerin aklı külle boyun eğmeleri gerekiyor, neticede de onu yapıyorlar. Âyetin sonuna “Hâkim” ismini koymuş Cenâb-ı Hakk, “Hakkîm” hikmetle hareket eden demek, yani Alim, birşeyi bilici ama o biliş sadece zâhir mânâsı itibarıyla oluyorsa hikmet yoktur orada, tabi ki her ilmin bir hikmeti vardır fakat burada bahsedilen Hakkim bütün bu meselelerin zâhirîyle, bâtınıyle, haddiyle, matlaı’ ile hikmetlerine sâhip olan, o şekilde bilen ve bildiren demektir, işte hikmet hakikatıyle bu işleri anlamamız gerekiyor yani bu işlerin çözüm şifrelerinden bir tanesi de Hakkim ismi’dir yani bu Hakkim isminin zuhuru gerekiyor, fakat bunu faaliyete geçirecek vasıtalar da gerekiyor.

Her insânda mevcut olan bu Doksan dokuz (99) Esmâ-i İlâhiyye ve İsmi A’zam ile yani bütün bu Esmâ-i İlâhiyye yi bünyesinde toplayan halife ile birlikte Yüz (100) oluyor ve bu rakamdaki toplam olan (1+0+0=1) (Bir) Ahadiyet mertebesidir ve Ahadiyet mertebesinin bütün bu mertebelerdeki zuhuru ve tecellisidir ki bu âlemleri faaliyete geçiren sıfırlar, kendi başlarına hiç bir şey ifade etmiyorlarken 1 (Bir) in önüne gelince çokluğu meydana getirmiş oluyor. 0 sıfırların oluşumu dahi 1 (Bir) in yuvarlatılmış halinden başka bir şey değildir fakat kendi başına olduğundan sıfır oluyor, işte bu sıfırı ortadan böldüğümüz zaman “Kabe-i kavseyn” çıkar ortaya, tabi o da işin bir başka yönü, ikilik olacak ki muhabbet olsun ama 2 (İki) kendisinin salt olarak 2 (İki) olmadığı iki adet Bir (1+1) olduğunu idrak ettiği zaman o ikilik tesir etmez ve hakikatine ulaşmış olur.

------------- 

 (33-) Kale ya Ademü enbi'hüm BiEsmâihim, felemma enbeehüm BiEsmâihim, kale elem ekul leküm inniy a'lemu ğaybesSemavati vel'Ardı ve a'lemu ma tübdüne ve ma küntüm tektümun;

 * Allah, şöyle dedi: “Ey Âdem! Onlara bunlarınisimlerini söyle.” Âdem, meleklere onların isimlerini bildirince Allah, “Size, göklerin ve yerin gaybini şüphesiz ki ben bilirim, yine açığa vurduklarınızı da, gizli tuttuklarınızı da ben bilirim demedim mi?” dedi.

 Bunun üzerine Cenâb-ı Hakk melâikeyi kirâm’ın bu sözüne karşılık “ey Âdem o isimlerin hakikatlerini sen haber ver” dedi. 

 Mertebe-i Âdemiyyet yani kişideki aşkullah, şevkullah, irfaniyyetin merkezi olan hilâfet mertebesi, gönül mertebesi ona söyle dedi ve Âdem (a.s.) da o isimlerin hakikatlerini bir bir melâikeyi kirâm’a anlattı. Bunun üzerine Cenâb-ı Hakk buyurdu;“Ben size dememişmiydim, muhakkak ki Ben Semavat ve Arz da ne varsa hepsini bilirim, sizin bilmediklerinizi de açıkladıklarınızı da, hepsini bilirim” dedi.

 Buraya gelinceye kadar bütün hakikat Âdem (a.s.)ın üzerinde döndüğü halde Âdem (a.s) dan hiçbir söz yok, Cenâb-ı Hakk söyle dediği zaman bir şey söylüyor fakat melekler Cenâb-ı Hakk onlara söylemeden söze karıştılar ve faaliyete geçtiler. Burada işte Âdem’in asâletini görüyoruz. Kendi hakîkatini idrak etmesinin nasıl olduğunu görüyoruz. Kendinden bahsetmiyor çünkü kendinde kendi yok, kendinde tamamıyla Hakk’ın tecellisi, zuhuru var Hakk’ın insân esmâsıyla Âdem’de zuhuru var, bunun üzerine hâdisenin devamını şöyle görüyoruz. Ey muhatap olan kimse kendin de, bir zaman oluştur ki kendine dönerek ben şuyum, ben buyum de, istersen ben en kötü insânım de, yeter ki kendini bil, kendine gel kendinde olduktan sonra eksikliğin fazlalığın varsa bunların hepsi yoluna girer eğitimle meydana çıkar. Ama kendinde kendini kendin olarak bulmadığın sürece ne yapacaksın ki, elindeki malzemeyi bilmedikten sonra o malzemeyi nasıl kullanacaksın? Hep yaptığımız iş hayalde bir varlık tasavvur etmek yani hayali bir üst varlık tasavvur etmek ve bunun arkasından koşmak ama Cenâb-ı Hakk ben kulumun zannına göreyim diyor ve bunların hepsini kabul ediyor. Biz herhangi bir kimse veya kimseleri incitmek için konuşmuyoruz. Biz ne söylüyorsak kendimize söylüyoruz yeter ki bunların hakikatlerini anlamaya çalışalım bizim başkasıyla işimiz yok, zâten irfan ehlinin başkasıyla işi olmaz kendisiyle işi olur. Rabbiyle işi olur, bizim Rabbimizle işimiz yoksa başkasıyla istediğimiz kadar uğraşalım onu methedelim, bunu küçültelim, şunu yükseltelim hep dışarda, hep dışarıyla uğraşmış oluruz. Ama bize kendimizle uğraşmak lâzım çünkü ne varsa bu varlığın içinde var, özünde var herbirerlerimizde…[33]

-------------------------

Esmâ’ül Hüsnâ - Tarîkât Mertebesinden Tecellisi ve Müşahadesi

O’nun güzel İsimleri ve çalışması devam ederken Nusret Babam (r.a)’in daha önce kitaplarını okumuş olan Nusret Babam (r.a.) aynı isimde olan biri, Efendi Babama ulaşmak istiyordu. 

 Murat CAĞALOĞLU <cagaloglupasa@hotmail.com>, 31 Ara 2018 Pzt, 13:33 tarihinde şunu yazdı:

Hayırlı Günler, İz Efendi Babacığım, Yeni yılınızı ve Mekke'nin Fethinin yıl dönümünü evlâtlarınızın şahsında tebrik ederiz.

Nasılsınız iyi misiniz? Rabb-imize Hamd olsun bizler iyi sayılırız.

Nusret Babam Rahmetullahi Aleyhin Esmâ'ül Hüsna kitabını düzenlemeye devam ediyorum... Bazı Esmâ-i ilâhiler yazılmamıştı... Efendi Babamın şiirlerini ilave ettiğim için yazılmayanları kısa bir açıklama ve düzenleyen dip notu ile ilave ettim. Kitaba fazla bir müdahale hissi uyandırmasın diye Esmâ'ül Hüsnâ sayısal değerleri ve huruflarının ne ma'nâya gelebileceklerini dipnot olarak ilave ediyoruz. Normal düzenlemeden sonra bu konuda, Çok şükür, Eş-Şekür esmâsına kadar geldik...

Mü'min esmâsının Efendi Babamın Fetih sûresi kitabı içinde açıklaması olduğunu, Balat'ta yaptığımız Fetih sûresi sohbetlerinden hatırlıyordum. Bunu alırken bu hâli tasvir eden "Mü'min Mü'minin Aynası" şiirini de Esmâ’ül Hüsnâ kitabının birinci bölümüne ilave ettim. Bu şiirin içinde bir beyitinde, "Nusretiyle Aziz" eder Rahmeti, yazmaktaydı... 

Bu çalışmayı yaparken 10 gün kadar önce bir tecelli ve müşahade oluştu. Nusret[34]… adında, Ça.. Tı.. Fa… Ço… Ru.. ve hastalıkları öğretim üyesi olan bir kişi Efendi Babamıza ulaşmayı istediğini söyledi. Bizde şimdilik bunun mümkün olmadığını ifade edince geçtiğimiz pazartesi günü akşamı oluşan zâhirdeki zuhuratta, Üsküdar Şemşipaşa da belediyenin, Nevmekan denilen sosyal kafe-kütüphanesinde 50 numaralı masada buluştuk. Bu kişi daha önce Malatya'da bulunmuş görev yapmış ve Elazığ-El-Azizliymiş bir senedir İstanbul'da görev yapıyormuş. Üniversite  yıllarında Nusret Baba'mın kitaplarını okumuş. Terzi Baba 2, Terzi Baba 19/53 ve Tûr Sûresi M. Nusret Tura hazretlerinin kitaplarını kendisine verdim... Bu kitaplar genelde sayı ağırlıklı olduğu için sayı çalışmalarımız hakkında kısa bir bilgide verdim.  Daha sonra kalktık, kendisi taksiye binip Harem istikametine doğru gitti. Bizim açımızdan oluşan tecelli ve işaretler "Aynası" şiirinin müşahadesi ve yaşantısı ve Nusret Babamızın bu çalışmadan haberdar ve hoşnut olduğu yönünde idi. Nusret bey Anadolu da Molla  denilen kişilerin yanında bulunduğu halden olacak ki, bizim uslübümüzü Nusret Babanın uslubunden değişik bulmuş kendisi bilir...

---------------------------------------

Rabbim yar ve yardımcınız olsun... Benim içinde yararli, feyizli bir sohbet oldu. Ancak sizin de farkettiğiniz gibi sayılar ve zuhurat dediğiniz konular, usulünüz, tarzınız alışık olduğum bir tarz ve üslup değil. Verdiğiniz kitaplara da baktığımda açıkçası bu durum Nusret Tura efendinin (ks) tarz ve üslubuna da benzemiyor. Tabi Nusret efendinin (ks) kitaplarından bahsediyorum. Hususi dairedeki eğitim usulünü ve tarzını bilmiyorum. Nusret efendinin kitaplarındaki irfan susuzluğunu hissettiğim ve kana kana içmek istediğim irfandır. Rabbim himmetlerine ve şefaatlerine bizleri nail etsin. Rabbim Terzi Babayı (k.s.) ve sizleri de efendimizin (s.a.v.) ve Nusret efendi (k.s.) gibi bu yolun büyüklerinin izinden ayırmasın... Şiire ilgim ve muhabbetim derindir. Şairliğiniz oldukça etkileyici... Rabbim feyzinizi ve bereketinizi arttırsın... Allah'a emanet olunuz. Dua beklerim...  (Nusret …)      

---------------------------------------

Diğer bir konu "İz" "Mahla”nızı lütfettikten sonra işyerinde Mesnevi-i Şerif Şerhi 5. cilt içinde bulunan boş bir not kağıdına daha önce iki satır yazdığım beyitlerin içinde bu bir işaret kabul edip o günün hatırasına bir şiir yazmaya çalıştım. 1 hafta edüt ettim, bir hafta da başka bir zuhurat olur mu? Diye bekledim bu şekliyle gönderiyoruz... (Direksiyon eğitmeni Semin hanımın tavsiyesi ile Eslem Ehliyet almak için, Çetinler sürücü kursuna bugün müracaat etti) Bu konuya haberimiz olmadan 2013 yılında yazılan bir şiirin içinde bir nebze olsun değinmişiz, onu da ilave ediyoruz. Cenâb-ı Rabb'ül âlemin Efendi Babamız ve Resûlüllah Efendimizin izinden ayırmasın...  

Ayak izi İbrâhîm, (a.s)
Doğru söze ne derim,
Kervan gelir giderim,
Gönül'ünden uyandık.[35]

----------------------

 İzinden Yürüdüm

On bir yıldız bir bir seyrettim, Parlak ay yüzüne meylettim,                                 Doğunca güneşi devrettim, Kevkeb’in[36] izinden yürüdüm. 

Heva yıldızı indirince, Mi’rac yolunda sindirince, Gönlüm rûyeti bildirince,[37] Ve’n Necm’in[38] izinden yürüdüm.

Şıra yıldız[39] sahibi O’dur,                                               Benlik, bizlik nasibi Hu’dur,                      Senlik, sizlik naibi[40] budur,                                              Necatın[41] izinden yürüdüm.

Yıldızın parlak bildim Tarık,[42]                                                     Karanlık delip geçtin barik,[43]                                  Aydınlık için yetmiş tarik,[44]                                                       Arifin izinden yürüdüm. 

Kadri kıymetimi bildirdi,[45] Gözde yaşlarımı sildirdi,                              Selâm niyazımı bindirdi,                                          Kulunun izinden yürüdüm.

Rotayı çevirdin Mekke’ye,                                         Arafta dikildin vakfeye,                                         Altını işledin Kâ’be-ye,                                       Denizin izinden yürüdüm.

Pirlerim hayalle[46] gizliler,                                           Taçları haleyle[47] bizliler,[48]                           Sükûnu[49] haliyle izliler,                                                  Nusretin (r.a.) izinden yürüdüm.

Fatiha okunur sislenir,                                Deruni derûni[50] seslenir, Muradı nurunu süslenir,                                        Necdetin (k.s.) izinden yürüdüm.

Rahmeti muhabbetin şem'in,[51]                                         Hakikat-i Muhammedin gemin,                   "Ol der oluverirdin”[52] semin,[53]                                    Aşkımın iz[54]inden yürüdüm.[55] 

-----------------------------------

Necdet Ardıç terzibaba13@gmail.com Sal 1.01.2019, 16:24

Hayırlı günler Hayırlı seneler, Murat deruni oğlum.  Cümlemizin yeni yılı hayırlı uğurlu olsun. 

Hamdolsun şimdilik iyi sayılırız  sizlerinde iyi olduğunuza sevindik. 

Nusret beyle konuşmanız güzel olmuş. Demek ki biraz daha duygusal bir insan imiş sağ olsun, tevazu etmiş Cenâb-ı Hakk yolunda kolaylıklar nasib etsin. 

Yavaş yavaş Esmâ’ül hüsnâ da biter inşeallah acelesi yoktur. Cenâb-ı Hakk zihin açıklığı versin. 

Diğer yazılarında şiirlerinde güzel olmuş seninde ellerine gönlüne sağlık. Eslem kızımızın ehliyet alması kolay olur inşeallah Cenâb-ı Hakk başarılar versin.[56]

Herkese selâmlar hoşça kalın İz-Efendi Babanız.

---------------------------------------

 Yukarıda mail yazışmalarından da anlaşılacağı üzere Nusret Babamız (r.a) ma’nâda bu çalışmadan haberdar olmuş ve bizi tebrik etmeye gelmiş gibiydi. Oluşan tecelli ve müşahadenin tarîkât-esmâ mertebesi kaynaklı olduğunun anlaşılması zor olmasa gerek diye düşünüyorum. Buluşmaya gelen isim-daş kişinin bu çalışma yapıldığı zaman bize ulaşması ve görüşme yapılması bil hayli ilginç… 

 Bu kişi gelmeden buluşma mekânı, tıklım tıklım doluydu. Önce tek boş yer olan (83) ve daha sonra (50) numaralı masaya oturmuştum. (83) Bin aydan hayırlı olan Kadir gecesi ve (50) Elli Vakit olan Salât-u Daimun ve Mi’rac gecesi bağlantıları vardı.

 “Nusret” (نصرت) isminin sayısal değeri 740 idi. Mehmet arapça yazılışı “Mehmed”dir. Sayısal değeri; (م) Mim: 40, (ح) Ha: 8, (م) Mim: 40, (د) Dal: 4 dür. Toplamı: 40+8+40+4= 92 dir. Bu sayıdan (40) hakikati Muhammedi çıkınca kalan sayı (52) dir. Nusret Babamın sıra sayısıdır. 740+92= 832 dir. 8+3+2= 13 tür. 83 ve 2 sayıları zâhir ve batın Kadir gecesine işarettir. 83+2= 85 dir. 8 Cennet ve 5 Hazret Mertebesidir. 85 testen yani gizli olarak 58 sayısını verir. Bu da (58) (مُحصي) Muhsi (Sayılar ile alakalı) esmâ’ül Hüsnâ’dır. 

 Masa (50) oturduğumuz alan kütüphane Hazmi Babam (r.a.)’in mesleği de bu olduğunu göre (51) gelen kişinin isminden bağlantı (52) olmakta ve Mi’rac ile bağlantı (53) ulaşmaktadır. Aynı zamanda Şemşi-Paşa ile Şems 91. Sûredir, (40) Hakîkat-i Muhammedi sayısı çıkınca (51) kalır. Paşa ise gönül paşası olan Nusret Babam (r.a.)’dir.

 Gelen kişi “İki Yaka” (Zâhir-Bâtın) Yaka’nın önünden sarı taksiye binip harem istikametinden (bu batîn da olan Nusret Babam’dı) Acıbadem’e doğru bu da zâhiri Nusret olan kişiydi sarı geçici olarak geldiğini gösteriyordu. Gittiği yerde Havva ve Âdem’inin yaşadığı hayal cennetiydi. Bu iki yakanın ne olduğu yine Nusret Babamın hakîkatinden ilerleyen zamanda geldi. Üsküdar Şehir hatları bekleme salonunda beklerken oluşan müşahade;

Burada görülen müşahade de iki yakanın Arabalı vapur (A-Rab-Ali ve Vahidiyet ve bâtından gelen Rubûbiyet dir) Hazreti Ali ile Hazreti Nusret’in kurduğu bağlantıdır. Bu bağlantı (تين) “Tin” yani (مَتينْ) “Metiyn” dir. O’nun için Yeis’e yani üzüntüye korkuya düşmeyin. Aşiyan-1 olan yani Zât-i aşiyana 8 dakikada bir sefer bu da 53 tür. Efendi Babam, Bâtında Ul-Kub-Uç ile Ulûhiyet’e gönül Kâbesine - İlm’el Yakîn, Ayn’el Yakîn, Hakk’el Yakîn seferler düzenlemektedir. Çalışın ve bu seferlere bilet almaya Hakk kazanın, Nusret Babam Bebek iskelesine gelenleri her seferinde bir elma ile beklemektedir. 

 Gelen kişinin doğum tarihi 1979 idi. Geldiğinde 2019 senesine henüz girmediği için 40 yaşında idi… Hemen hemen, Nusret Babam (r.a.) bâtın âlemine alındıktan sonra aradan da tam kırk sene geçmişti. Çalışmamız Esmâ’ül Hüsnâ olduğuna göre bu doğum ve vefat tarihi ile ne bağlantı var bakalım. 

 1979 sayısının zaten ortasında (97) sayısı gözükmektedir. Buda (97) Kadir sûresine işarettir. 9 sayısını ayırırsak (9) Rubûbiyet Esmâ mertebesidir. Geriye kalan sayı ise 179 dur. (58) (مُحصي) “Muhsi” esmâsının sayısal değeri hesaplamalarında “148” olduğu ifade edilmişti. Buna (ال) “El” (31) bağlantısını eklersek 31+148= 179 dur ki, bu aslında çok önemlidir. Bu gelen Bâtın-ı (ال) “El” dir. Çünkü Nusret Babam Zâhir, Bâtın (قويّ) “Kaviyyu” esmâsına yoldan sahiptir. Ve Bâtından “54-4” yani İslâmın şifre sayısı (Şeriat, Tarikât, Hakîkat, Marifet) ile bu eli “58” Muhsi esmâsına uzatmakta ve (قويّمَتيناوَليَتيناوَليالحَمدالمُحصي) “Kaviyy’ul Metin’ul Veliy’ul Hamid’ul Muhsi”[57] köprüsünü veya bağlantısını kurmaktadır. 

 Belki merak edilebilir yol ile alâkalı zâhiri esmâ bağlantısı neydi? Mustafa Hilmi Safi hazretlerine ilk önce bağlandığı için ve onun da yoldan gelen esmâsı (شَحيد) “Şehiyd” esmâsı, Hazmi Babam (r.a.)in esmâsı, (حَقّالوَكيل) “Hakk’ul Vekil” Efendi Babam’ın bağlantı esmâları Nusret babam zâhir âlemde iken (مَتيناوَلي) “Metin’ül Veli” olduğundan Zâhir esmâ bağlantıları, (شَحيدحَقّالوَكيلالقويّمَتيناوَلي) “Şehiyd’ül Hakk’ül Vekil’ül Kaviyy’ul Metin’ül Veli”dir. Bu bağlantı bir tek Efendi Babam Necdet ARDIÇ üzerinden yürümüştür. Diğer evlatlarında Zâhir ve Bâtın olarak (مَتينْ) “Metiyn” esmâsına kadar yürümüştür. Bir tek efendi Babama Vekil halifelik verdiğinden dolayı bunun da anlamı Nusret Babam’ın vekili kendisininde asilidir. Nusret Babam bâtın âleminde sırlanınca asil asalete dönüşmüştür. Aralarında ki bağlantı 3 sayısıdır. Bu sayıda İlm’el, Ayn’el Hakk’el yakîn (مَتينْ) “Metiyn” esmâsı bağlantıdır. Bu bağlantıyı burada bırakalım… Daha sonra döneriz. İnşeallah… 

 (79) sayısı hem Nusret babamın 52 sayısının toplamı 5+2= 7 dir. Sûresi (طور) “Tûr” sûresidir. Museviyyet bağlantısından bunun sayısal değeri “79” olmaktadır. Aslında Nusret Babam (r.a.) tüm vaktini Muhammed-Museviyyet ve Hakîki ma’nâda tarîkât mertebesini anlatmak ve ihya etmekle geçirmiş bir kişidir. 

(79) Sayısı altın elementinin simge numarasıdır. 

Hazmi Babam (r.a.) 79 yaşında bâtına geçmiştir. Nusret Babam 19-79 yılında batına geçmiştir. Necdet Babam 19-79 yılında göreve başlamıştır. Altın ile geniş bağlantı (126-127) Bendeki Terzi Babam (1-2) kitablarında yazılmıştır. Burada dikkat çekmek istediğim bir husus var. “Altın” Arapça yazılırken iki şekilde yazılabilir. Belki akla niye böyle yazılıyor diye bir soru gelebilit. Türkçe “Te” harfinin arapça iki karşılığı olabilir, (ط) “Tı” ve (ت) “Te” harfleridir. Aslında yazılış açık (ط) “Tı” harfi olarak gözükmektedir. (ط) “Tı” ile yazılış zâhir ve O zaman (ت) “Te” ile yazılış “Batın” olmaktadır. Görüldüğü gibi “Bâ-tın” (ط) “Tın” kapısı olmaktadır.[58] (الطن) “Altın” yazılır, (الطين) “Ettın” okunur. Bu bağlantı kısaca Samirinin, Mûsâ (a.s)’ın Tûr dağına çıkmasını fırsat bilerek İsrâiloğulları kavminden topladığı altınları, Cebrail (a.s.)’ın atının bastığı ve hayat bularak ot çıkan topraktan almıştır. Cebrail Museviyet mertebesindeki İnsân-ı Kâmil’in aklı küllü ile toprak bedeninden çıkardığı (حَيّي) “Hayy” esmâsı ve hayat sıfâtıdır. Bir diğer “Altın” yazılışı (التين) “Ettin” okunur. 

Aralarında ne fark vardır. Sayısal olarak bakarsak, (الطين) “Ettın” (ا) Elif: 1, (ط) Tı: 9, (ط) Tı: 9, (ي) Ye: 10, Nun: 50 dir. Toplamı; 1+9+9+10+50= 79 sayısal değeridir. Bu “Altın”ın kimsayal karşılığıdır. Yani Zâhiri (مَنْ) “Men” kimlik olarak düşünülebilir. Sayıların içinde iki adet dokuz vardır. 99 dur. Ki aslında bir “9” Lâm-ı tarifin şemsi harfe dönüşmedir. 30+9= 39 dur. Bu da Esmâ tecellisini verir. (ل) “Lâm” “Ulûhiyet, Lâm”ı yani (ط) “Tı” Hakikat-i İlâhi güneşinin “Tahakkuku”nunu hakikatine dönüşmüş. Ve Rububiyet (ط) “Tı” Hakîkati ile birleşmiş ve (99) sonsuz Esmâ-i İlâhiyyeyi oluşturmuştur. Sadece yazılış itibariyle; 79-10= 69 dur. Esmâ-Rubûbiyet itibari ile 69-9, (699) (لَا اِلَهَ اِلّا اَلله مُحَمّداً رَسُولُ اَللهُ) “Lâ ilâhe illâ Allah Muhammeder Resülûllah”dır.

Bu yönden bakınca Efendi Babamın zuhuratta gördüğü Burma Bilezik Kelime-i Tevhid’dir. Muhtemelen 3 veya dört telli olması lazımdır. 3 gidiş ve birde dönüş, 3 olması daha mantıklı gözüküyor. 3 seyirle hepsi birlenerek, geri dönüş tecellileri oluşur. Yani üç altın tel aynı hizaya getirilir, kesilir ve burulur.[59] İçte ilk üç günde Kurb’an olması ve dördüncü günde Kurb’an olmamasının hikmeti budur. Bu da iki ucundan birleştirilir ve halka yapılır, aşka ateşi ile kaynatılır, istiğfar zımparası ile temizlenir. Kılıç yine (مَتينْ) Metiyn (Lâ ilâhe İllâ Allah), Kalb-Hamid (Elhamdülillah) tır. 1 ve yanına 0 gelir, 10 kemâl sayı olur. İkiye bölünürse 5 ve 5, (55) ellibeş olur, bu (مَتينْ) “Metiyn” (55) tir. Zâhirde ve bâtında (Nusr-et, Necd-et, Nük-et, Rahmiye-Rahm-et) bağlantısı ile Kurb’an bayramının dört günüdür. (52,53,54,55) sıra bağlantıları ile yine bu dört günü ifade eder, yolumuz zâhirde ve bâtında 2 ve 3. günlerini yaşamaktadır. Kemâl sayı aynı zamanda 12 dir. Bölümün biri 5 idi buradaki diğer sayı 7 dir. Bu da “Elli yedi” (57) (حَميد) Hamid esmâsı olur. Zahir ve bâtında 8 ve bâtının batınında 9 Hamid (Hamd) bağlantısı vardır. (50,51,52,53,54,55,56,57,58) sayılarıdır. 

(التين) “Ettin” (ا) Elif: 1, Te: (ت) 400, (ت) Te: 400, (ي) Ye: 10, (ن) Nun: 50 dir. Toplamı; 1+400+400+10+50= 861 dir. Bu sayı neyi ifade eder. 8+6+1= 15 dir. (15)’in içinde (13) ve (2) bulunur. Zâhir bâtın Hakîkati Muhammedi’dir. “86 ve 1” (Tarık-86/1) dir. Gizli olarak (Kalem-68/1) dir. (8) 53 tür. 61 de Necdet harflerinin Türkçe sıra sayılarının toplamıdır. (NC) 53 (نَجدَت) “Necdet”in zâhiri yönüne işarettir. Yazılış ve okunuşta (95) Tin sûresi ile alakalıdır. Âlem (ل) Lâm’ının Hakikat-i İlâhi güneşinin (ت) “Te” Tevhidi ile Tevhide dönüşmesi Kelime-i Tevhid’in Uruc ve Nüzülüne işarettir. Bu da (لَا اِلَهَ اِلّا اَلله مُحَمّداً رَسُولُ اَللهُ) “Lâ ilâhe İllâ Allah Muhanmeden Resülûllah”tır. Sayısal değeri kısaca 699 dur. (6-99) 6 yön (Gönül Kâ’be-si) ve 99 Esmâ’ül Hüsnâ’dır. (ل) “Lâm”ın (ت) “Te” ye dönüşmesi bu Tevhid-i Hayali-Tevhidi Beşeri, Asıl (ت) “Te” ise İlâhi Tevhiddir. Bu ikisi birleşince sayı 400+400= 800 dür. (ض) “Dat” yani dalâlettir. Altın oran sayısı 17200 dür. Bu sayı eklenince 18000 âlem yapar. Yalnız bunun için bir eğitim gerekir. Bunun geniş açıklaması (126-127) Bendeki Terzi Babam (1-2) kitabında yapılmıştır.

“Tin”in (تين) başına bir (م) “Mim” (40) ilave edersek (مَتينْ) “Metin” olur. “Tin” 95 numaralı sûredir. Bundan Hakîkat-i (40) Muhammedi Sayısı çıkarırsak 95-40= 55 yapar bu sayıda (مَتينْ) Metin esmâsının sıra numarası olur. Terzi Babanın (25) köle ve incir dosyasını okumakta fayda vardır. 25 görüldüğü gibi 52 sayısının gizli yazılışıdır. (م) “Mim” harfi (40) sayısıdır. Hem çıkar hem ekle (تين) “Tin” (مَتينْ) Metin oluyor, nasıl bir ilâhi sistem hayret etmemek elde değil. Birde bu kılıç oluyor ve “Fenafillah-Yâkin mertebeleri-Allâh-Zâhir” oluyor. Hayret ki hayret, nasıl bir sistem? 

Türkçe “İncir”e (م) “Mim” ilave olursa Mincir oluyor, içinden (اِنجي) “İNCİ” alınırsa geriye kalan MR dir. “MR” Emar denilen son teknoloji vücudun içini gösteren “Tıbbi” bir çekimdir. MR ye Can eklenirse “MERCAN” oluşur. (55)’in içinden “İnci” ve “Mercan” çıkmıştır ama “Mercan” görüldüğü gibi (57) Hamid esmâsı ile de bağlantılıdır.

“Nusret Babam Bebek iskelesine gelenleri elma ile beklemektedir” demiştim. Bebek sayısal değeri; (ب) Be: 2, (ب) Be: 2, (ك) Kef: 20 dir. Toplamı 2+2+20= 24 tür.

(24) 24 ayar ve 24 saat (Fenâfillah, Bekâbillah)’tir.

Efendi Babamın zuhuratta gördüğü burma bilezik 22 ayardır. 24 ayarın 22 ayara gelmesi için biraz bakır karıştırılır yoksa o bilezik şekil almaz. 22 ayar bilezikte Altın oranı, 0,9166666666666667 dir. Bakır oranı ise 0,9908333333333333 dür. Altın oranı 91 tersten 19 ile İnsân-ı Kamil ve Allah esmâsını ve Bakır oranı (99) esmâ’ül Hüsnâ ve (83 sene 3 Ay 3 gün, 3 saat 3 daika 3 saniye vs…e Kadir gecesini vermektedir. Aynı zamanda burma bilezik teldir, istediğiniz zaman bunu açıp elektirik iletebilirsiniz. Görüldüğü gibi rakamlar çok açıktır. 22 yani Efendi Babamın vermiş olduğu şifre Resûl (s.a.v.)’in vermiş olduğu şifre (12) ve Hakk’ın vermiş olduğu şifre (53) ile 99 esmâ’ül Hüsna ve Mirac ve Kadir geceleri yapılıp, Nusret Babamın zâhirde Efendi Babama vermiş olduğu “Elma” bâtında her birerlemize vermek istediği (الم) “Elif-Lam-Mim” 13 noktalı elife ulaşılır. Bu 58 numaralı (المُحصي) “el-Muhsi” esmâsıdır. (الم) “Elif-Lam-Mim” sonra geriye kalan “Uhsi” dir. Burada (و) Vav batındadır. Zahiren Hakîkat, Sıfât, Yakîn, Hakk’el Yâkin dir. İnsân-ı Kâmil’in mahluk olmayan yönüne Hakk’el Yakîn hâlidir. Bâtinen ise Ye ve Sin (İs) ve Hu olur… Bu da Hazreti Muhammedin Bâtındaki ismidir. Burada görüldüğü İstinye-Çubuklu arasındaki Aşiya-1 Arabalı vapurunu açıklamaktadır. 

(ذَهَبْ) Zeheb; Altın’ın A-rapçasına bakacak olursak;

(ذ) Ze: 7, (ه) He: 5, (ب) Be: 2 dir. 7+5+2= 14 dür. 

(14) Aslının ise Nur-u Muhammedi olduğu görülür. İçinde (77) Seb’ül Mesâni ile fatiha sûresi vardır. (52) ile Nusret Babam (r.a)’in sıra sayısı vardır. 

Esmâ Tecellisi ile alakalı oluşan bir zuhurat ve Efendi Babam ile bu konu ile ilgili yapılan istişare maillerini buraya alıyoruz. Esmâ’ül Hüsnâ çalışması yapılırken müşahade edilmesi bu kitab ile bağlantılı olduğu düşünülebilir.

----------------------------

Murat CAĞALOĞLU <cagaloglupasa@hotmail.com>, 17 Ara 2018 Pzt, 13:37 tarihinde şunu yazdı:

Hayırlı Günler İz-Efendi Babacığım, Nasılsınız iyi mi siniz? Tekirdağ'a hayırlısı ile varmışsınızdır. Bizler hamd olsun bildiğiniz gibiyiz.

Bugün sabah vahdetten çıkmadan önce ma'nâ da şöyle bir zuhurat meydana geldi... Anlayamadığım yönleri var mı? Diye yazıyorum. 

Diktörtgen genişçe bir mekâna giriyorum. Efendi Babam, Hikmet Efendi üzerinde mevlevi tennuresi ve yanında bir kaç kişiyle ve başkaları da, yanlarında 3-5 kişi  kişi almış olarak geliyor. Hâl ve tavırlarından bu kişilerin yanlarına aldıklarına önem verdikleri anlaşılıyor. Oturulan yerlerin önündeki masa dizaynı ve iç mekân askerlik yaptığım A-573 Binbaşı Sadeddin Gürcan gemisinin ER- Yemekhane-Kamarasına ve tabldot masalarına benziyor.  Efendi Babam bu mekânın en kıymetli köşesi olan kapının girişinin hemen karşısında bulunan  tezkereci köşesine oturtuluyor. Fakîr ise yeni gelmişlerden biraz daha kıdemli olan bölüme ortaya doğru oturuyorum. Efendi Babamın tam karşısına Hikmet Efendi ve yanımdakiler otuyor. İçecek değişik kahve ve meyva suları geliyor. Yanımdaki limonata türü bir şeyi bana uzatıyor ve onu içiyorum. Bu ara altın bilezik vs. imalatçısı merhum Abdülkadir dayım (Annemin dayısının oğlu)  her zamanki traşlı hali ile ay gibi nurlu hali ve sarı bıyıkları hilali andırır halde geliyor. Beni kapı dışına çıkarıp, Murat bu misafirler kim haberimiz olsa hazırlık yapardık diyor. Efendi Babamı gösterip, Efendi Babam Uşsaki Meşahiyinden Necdet Ardıç diyorum. Diğeri de Nakişibendi meşahiyinden Hikmet Efendi diyorum. Adülkadir dayım Efendi Babamın elini öpüyor, orta tarafa kadar musahafa yapıp geri dönüyor.  Yerime dönerken EFendi Babamın yanının boş olduğunu görüyorum. Yerime döndüğümde tam karşımdaki kişinin krem renkli cübbe giymiş olan benim yaşlarımdaki kişinin Kadiri meşayıhı olduğu söyleniyor. Bu ara Efendi Babam bir kitap açmış Fihi Mafi mi o diye bakarken üzerinde (في ما) "Fİ MA" yazan renkli yeni  kitabın ilk sayfalarını açıyor.  Fakirin yerinin bozulmuş olduğunu görüyorum.  Masa üzerinde diğer içeceği alarak Efendi Babamın yanına yöneliyorum.  Bardaktaki içecek değişik geliyor. Yolda satıcı arabaları içinde önce Halka tatlısı geliyor. Arkasında Trabzon hurması var, içtiğim bunu suyu diye düşünüyorum. Efendi Babam sohbete başlayacağını düşünerek ilerliyorum. Kapıdan birileri daha girerken, Efendi Baba oturacak yerim bozzulmuş müsade ederseniz yanınıza oturabilir miyim? Diyorum. Buyur evlâdım otur diyor. Efendi Babamın yanın oturuyorum... (Askerde tezkereciler boş yer oldu mu? Alt kura sevdikleri veya hemşerilerini yanına oturtular)  Böylece ma'na'dan çıktım.

Fi-Ma nın Fi (İçi -bâtın ) türkçe (Ma-Su), Arabi (Ma-şey veya olumsuzluk) Farisi (Ma-Biz) ve Mafi Yok anlamlarını düşünürken müşahade Allah esmasından evet diye bir tasdik geldiğini düşünüyorum. Vardır bir hikmeti diyelim. Hayr olsun...

Deruni Hörmet ve Muhabbetle Nüket Annemiz ve Necdet Babamızın ellerindem öperiz. 

----------------------------

Gönderen: Necdet Ardıç <terzibaba13@gmail.com>
Gönderildi: 18 Aralık 2018 Salı 23:59
Kime: Murat CAĞALOĞLU
Konu: Re: Zuhurat Hayırlı geceler Murat deruni oğlum. Tekirdağına döndük hamdolsun şimdilik iyi sayılırız inşeallah sizlerde iyisinizdir. 

 Kısa yolda olsa bir yerden bir yere gitmek bir hayli teferruatlı oluyor, her ne kadar gittiğimiz yerlerde bazı ihtiyaçlarımız olsa da genede destek kabilinde birçok kıyafetin alınması gerekiyor. Yiyecek içecek derken bir sürü  poşet torba yiyecek içecek onların yukarı çıkartılması yerleştirilmesi epey iş oluyor. Hamdolsun şimdilik yapabiliyoruz. Daha ne kadar yapabiliriz Rabb-im bilir. Sağlık olsun.

 Zuhuratın güzel yolunda sen bunun tahlilini yaparsın veya yapmışsındır. Yaptı isen tamamını göndermiş olsa idin bütünü yönünden bakardım. 

Herhalde sadece (في ما) "Fİ MA"  hakkında tereddüdün olmuş zaten onu da her lisanda ki karşılıklarını da yazmışsın.  

 Ancak şöyle bir şey daha ilâve edilebilir.  Bu  "Fİ MA"  bilindiği gibi "Fİ hi MA fih" diye bilinen kitap isminin düşündürücü olarak kısaltılmış halidir. "Fİ" nin devamında "Hi" si olmadığından  "Fİ " sadece zarfiyet olduğundan "içinde" ma'nasını vermektedir. Hedef yoktur. Diğer yönden "MA" bir yönü ile  geçmişteki bir fiilin olumsuzluk halini bildirmektedir.  "Fİ hi MA fih" te  ise "onun içindekiler öyle bir şey ki içindedirler. "  yani okunduğu zaman anlaşılırlar.  Ma'nâsına dır.  Zuhuratındaki "MA"  şöyle düşünülebilir. O zaman  "Fİ MA" yı şöyle düşünebiliriz.  "Acaba içindekiler nedir"  Bu hükmün altına zuhuratta gördüğün her kişi girebilir bunların içindekiler gerçekte nelerdir. Zâhiren görüldüğü gibimidir! Yoksa daha başka ifadeleri varmıdır? Diye düşünceye sevketmektedir.  

 Hayırlısı olsun Cenâb-ı Hakk daha nicelerini nasib eder inşeallah. Dünya ahret işlerin kolay gelsin herkese selâmlar hoşça kalın Terzi iz babanız.

----------------------------

Murat CAĞALOĞLU <cagaloglupasa@hotmail.com>, 19 Ara 2018 Çar, 01:06 tarihinde şunu yazdı:

Hayırlı Geceler İz Efendi Babacığım, İyi olmanıza sevindik, hamd olsun bizler de iyi sayılırız. 

Rabb-im Efendi Babama ve Nüket Anneme kolaylıklar nasip etsin, güç, kuvvet versin. İnşeallah...

Zuhurat konusunda yardımlarınızdan dolayı teşekkür ederim.

Gönderdiğim zuhurat aslında tamamı veya ma'nâda bu mekâna nasıl girdim hatırlamıyorum. Törene gelen Metin Esad Abi de sanki var gibiydi. İsmail gelse, şöyle olurdu veya yapardı gibi bir şey söyledi. İsim ile Kılıç, Aslan ve Ma’nevi koldan Muhammediyet mertebesine uzantı olabilir.

Zaten isimler ve bağlantılar açık olduğu anlaşılıyor... Sonunda da nereye gelip oturulduğu bellidir.

Şuur altı "İZ" ve "Derûni" mahla bağlantısından bu mekânda (A-573) zaten şifreleri açık bir şeyler arıyor olduğu mu? Düşünüyorum... Yani buranın içinde neler vardır. Nusret babamdan "Nur" gelince geriye "Sat" kalmıştı. Bu "SAT" bilindiği gibi su altı komandolarının kısaltmasıdır. Şu Fi Ma bir de Amfi  ve birliktelik ile Amfibi komandaları yani deniz komanda birliği vardır. "SAT"  ve "deruni" nin uyum içinde olduğu gözüküyor...

 İz-li bildiğim üç yer var. İz-mit bağlantımız var. İz-nik sık sık bu güzergahtan geçiyoruz. İz-mir bağlantısı zaten açıktır.  Ayrıca ilk defa bu gemiyle, İzmir'e ve İzmir körfezine gitmiştik.

Mir: Önder... Nik: Şifre, Anahtar..... Mit: Milli istihbarat teşkilatı ve Mitoloji... Zümrüdü Anka buradan yansıma olduğunu düşünüyorum...

İzmit Körfezi, Tanker ise, İz, üzerine yapılan mitolojik araştırma şifresi 41 (Cennet'ül Baki Kapısı) Yukarıda yazdığım Metin Esad ve İsmail burada olsa bağlantısı buraya uyuyor gibi...

Ta-NK-er, Kör-Fez, Kör= Men ve Menfez... İz---e açılan Menfez ki bu da, Hakîkat-i İlâhi deryasında Amfibi ve Sat komandoluğu ile  Nüket yani ince fikir ve düşünceler derunlara dalarak erlik yapmak demektir. Onbaşı olarak gemiden tezkereye çıkarken İz-mit Körfezine attığım "Künye" Künfeyekün'ün bir hikmeti bu olsa gerek diye düşünüyorum.  

Bu geminin yakıtı genelde, Fuel Oil di.. Fu-el O-il,  Fe ve Vav bu Nusret Babam fakiri kucaklayınca oluşan hadisedir.. Tarık suresi ve Kıblenin dönüşü ile alakalı yönleri olduğunu anlamıştım... İki El ve Hu da "Allahu" yu oluşturmakta olduğu düşünülebilir... Bu geminin taşıdığı ve içinde olanlar ki bu aslında Hakikat-i Muhammediye teknesidir...

Demek ki bu gemide olmamım da birçok hikmet varmış. Oysa gençken bu mahpushaneden nasıl kurtulabilirim diye düşünüyorumdum...

Uzatıysam kusuruma bakmayın...

Deruni Hörmet ve Muhabbetle, Nüket Anne ve Necdet Babamızın ellerinden öperiz...

----------------------------

Necdet Ardıç <terzibaba13@gmail.com>

Per 20.12.2018, 00:23

Hayırlı geceler Murat Deruni oğlum. Sağ olasın hamdolsun şimdilik iyi sayılırız inşeallah sizlerde iyisinizdir.  

Zuhurat yorumun güzel olmuş görüldüğü gibi bazı zuhuratlar seneler sonra can bulmuş yaşama geçmiş oluyorlar bunların sayıları oldukça çoktur. Bu yüzden büyüklerimiz yorum yaptıktan sonra "allahu a'lem" demişlerdir geleceği ancak Allah bilir ve bildirdikleri bilir. Onlar ise hadise zuhur etmeden olacak olanı bildirmezler çünkü bu bir emanettir, emanet ise güven gerektirir.  

Şu veya bu şekilde gelecekten kesinlik vasfı ile haber vermek olacak bir şey değildir örf ve ilâh-i geleneğe de uygun olmaz. Zuhuratlarında bazıları gelecekten haber verir ancak kesin olarak bir yorum yapmamak daha uygun olanıdır. 

Cenâb-ı Hakk dünya ahret işlerinde kolaylıklar nasib eylesin.  herkese hepimizden selâmlar . 

Hoşça kalın İz Efendi Babanız.

----------------------------

Bu zuhuratın yazıldığı gibi bazı yönleri anlaşılmıştı, bazı yönleri zâhirde ortaya çıktı, bazı yönleri de Efendi Babam’ın dediği gibi “allahu âlem” diyelim.

Zuhuratta (مَتينْ) “Metin” Kılıç esmâ bağlantısı açık-zâhir ve “Esed” Aslan buradan da “Hazreti Ali” (رَحمن) “Rahman” esmâ bağlantısı gizli-bâtın gözüküyor. (مَتينْ) “Metin” esmâsının “İsmail”i sorması, Nusret Babamın zâhirde babası olan İsmail ve bu kanal ile bâtından Muhammediyete bağlanıyor olmasıdır… Bu da iki Kurb’an yani Museviyet ve İseviyet kanalı ile gelen Kurb’an ve İsmâiliyet kanalı ile Kurb’andır. 

Abdülkadir ile Abduhu ve Kaadir esmâları gözüküyor. Abdülkadir “mahla” yani bâtini isimdir asıl zâhiri Olgun-KÂmil ve Altın-bilezik piyasasındaki ismi ve patenti “Doktor” yani altın doktorudur. Ve kısaltması “DR” dir. Bu harfleri daha önce incelemiştin. “D” (نَجدَت) Necdet’in “D”si ve “R” ise (نصرت) Nusret’in “R”sidir. “Derûni” mahlası zuhuratında M ve Zafer, M.Nusret kendini gizleyerek yani başka bir sirette görünerek (د) “Dal” harfi ve namazın Rükü haline işaret ederek Nakşibendi Gülşeni kardeşimize aiittir demişti. Bu da “Kalb” sarkacı ve Hamd ve (حَميد) “Hamid” esmâsıdır. 

Nakşibendi Hikmet Efendi ise, Âlemi emirden olan “Letaiflerin” hikmetini temsil etmektedir. Kalb, Sır, Sır’us Sır, Hafi ve Ahfa... “Kalb” letaifi görüldüğü gibi Hamd, Hamid 57. Esmâ ile bağlantılıdır. Ve diğerleri devamı niteliğinde göğüs bölgesinde değişik bölgelerdedir.

Gelen Kadiri şeyhi, müşahade ile Eşrefoğlu Rumi hazretleridir. Halka Burma tatlıları, sarkaçlarda bulunan halkalardır. Ana gıdası Un ve Şekerdir. Kızgın yağda kızartılır pişirilir. Un ana gıda olan Kelime-i Tevhid, Şeker, şeker bayramı ve kızgın yağ ise Nefsi emmare, Nefsi levvame, Nefsi Mülhime nin izâle edilip muhabbete dönüştürülerek oluşan bayramdır. Metin halkasına tutunan yol evlatlarını temsil etmektedir. Hurma ise esmâ mertebesini temsil etmektedir. Bu da Hamd’ a tutunan yol evlatlarını temsil etmektedir. Birde her ikisini tutunan yol evlatları vardır diyebiliriz.

Efendi Babamın yanına oturmam ise sayı ile bağlantılı olan (مُحصي) “Muhsi” esmâsıdır. Sohbeti yapılacak olan (في ما) “Fİ MA” kitabı da sayı ile ilgilidir. (ف) Fe: 80, (ي) Ye:10, (م) Mim: 40, (ا) Elif: 1 dir. Toplarsak; 80+10+40+1= 131 dir. 131 de (سلام) Selâm esmâsıdır. Esmâ mertebesinden Selâm esmâsı bağlantılıdır. (في) Fi: 90 dır. 90 ise (ص) “Sad” Sıfât tır. Ma: 41 dir. Necdet (نَجدَت) isminin Arapça sıra sayısıdır. Zât olarak, İz-Mit, (مَتينْ) “Metin”in izi öncelikle “55” Rahman sûresidir. Ve bu sûre içinde yazılan (رَحمن) Rahmân’ın, Kûr’an-ı yani Zât-ı talim edip öğrenmesidir. 

İz-mit, İz-nik, İz-mir’in bağlı olduğu esmâlar ise;

İz-mit; zaten görüldüğü gibi (مَتينْ) Metin esmâsı ve Nusret Babam (r.a)’ın ve pirlerimizin izi,

İz-nik; Nüket anne ve Efendi Babamın şifre esmâsı Veli esmâsı kendi kendin izi,

İz-mir; Mir, Önder demektir. Önderimiz, Efendimiz Muhammed (s.a.v.) dir. Bu İz’de Hamd, Efendi Babamızın Hamid esmâsının izi olmasıdır, diyebiliriz. 

Bu geminin numarası A-573 yani A! yani Rabçası, Rububiyet mertebesinden ismi Bais esmâsı imiş. Bu esmâda 49 sıra sayılı (باعِث) “Bais” esmâsının sayısal değeridir. Yolumuzdan Fahrettin Himmeti Hazretlerine ait olan esmâdır. O’nun ve diğer pirlerimizin himmetini üzerimizden eksik olmasın. İnşeallah. (49) Hucurat sûresi içinde Ravza-i Muatahhara da Resülullah Efendimizin pencerelerinde bulunan Hucurat (2) ve (3). Âyetler mevcuttur.

A-573 A, Elif, Ahadiyyet Zât, Kûr’ân ve İnsân, 57 Hadid sûresi (Madde-Sıfât), 3. âyet (Hüviyyet, Esmâ ve Ef’âl Mertebesi),

هُوَ الْأَوَّلُ وَالْآخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ {الحديد/3} 

Huve-l-evvelu vel-âḣiru ve-zzâhiru velbâtin ve huve bikulli şey-in ‘alîm.

“O her şeyden öncedir; kendisinden sonraya hiçbir şeyin kalmayacağı son'dur; varlığı aşikardır; gerçek mahiyeti insan için gizlidir. O her şeyi bilir.”

. (49) Hucurat sûresi içinde Ravza-i Muatahhara da Resülullah Efendimizin pencerelerinde bulunan Hucurat (2) ve (3). Âyetler mevcuttur.

Bunun hakkındaki bilgiyi (10) Terzi Baba Kelime-i Tevhid kitabındaki açıklamaya bakalım. İşte Er Gazin-osunun lumbozları, Erler kazın ve gönülde Hu su balık pencerelerinde yazan âyetleri müşahade edin… Yalnız bu penceler (Ulûhiyet, Hakîkat-i Muhammedi, Risâlet) Özleri, köşeli değil yuvarlatır. Daire de Seyr-i Sülûka işarettir. 

Kur’anı Keriym Hucurat suresi 49/3 ayetindeki,

إِنَّ الَّذِينَ يَغُضُّونَ أَصْوَاتَهُمْ عِندَ رَسُولِ اللَّهِ أُوْلَئِكَ الَّذِينَ امْتَحَنَ اللَّهُ قُلُوبَهُمْ لِلتَّقْوَى لَهُم مَّغْفِرَةٌ وَأَجْرٌ عَظِيمٌ {الحجرات/3} 

“innellezine yeguddune esvateküm ‘inde Resulillahi ulaikelleziynemtehazellahü kulubehüm littakva lehüm mağfiratün ve ecrun aziym”, “Gerçekten Allah’ın Peygamberi yanında seslerini kısanlara, bunlar o kimselerdir ki, Allah kalplerini takva için imtihan etmiştir, onlara bir mağfiret ve büyük bir mükafat vardır.” ayetinin sana sırrı açılır.

Yine burada da sayılara azıcık dikkat edelim, sure no’su 49 dur, kendi içinde toplarsak, 4+9=13 eder, bu da bilindiği gibi Hz. Rasulüllah (s.av.)ın şifre rakamıdır. 

Ayet sayısı olan üç (3) ise bu hakikatleri üç (3) yönlü, yani “ilmel yakîn”, “aynel yakîn”, “Hakk’el yakîn” mertebelerinden idrak etmektir.

Allah’ın peygamberi yanında seslerini kısanlar. Burası Hz. Rasulüllah (sav.)’in “sıddıkiyyet mertebesi”dir.

“Seslerini kısanlar”, kendi varlıklarında, kendilerine ait birşeyleri kalmadığından zaten sesleri çıkmaz.

Eğer daha sesleri çıkıyor ise, o mertebeye ulaşamamışlar demektir. Çünkü âlemde tek ses vardır o da “Hakikati Muhammedi”nin sesidir. 

“Bunlar o kimselerdir ki Allah kalblerini takva için imtihan etmiştir.”

“Takva”, sakınmak olduğundan, her mertebenin kendine göre takvası vardır. Bu mertebenin takvası ise, Hakk’ın varlığını unutup, kişinin kendi varlığına düşmemesidir. 

Bunlara nefislerinden mağfiret ve kendi hakikatlerini anlama yönünden büyük mükafat vardır. 

Böylece “sıddıkiyyet mertebesi”ni de selamladıktan sonra yine yan yana birkaç adım daha atarak, bu sefer üçüncü (3.) pencerenin önüne gelirsin. 

Burası “Farukiyyet” makamıdır. Ona da gereken nezaketle selâmı verdikten sonra o pencerede yazılı ayetin yaşamına geçersin. 

Kur’anı Keriym Hucurat suresi 49/2 ayetindeki,

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَرْفَعُوا أَصْوَاتَكُمْ فَوْقَ صَوْتِ النَّبِيِّ وَلَا تَجْهَرُوا لَهُ بِالْقَوْلِ كَجَهْرِ بَعْضِكُمْ لِبَعْضٍ أَن تَحْبَطَ أَعْمَالُكُمْ وَأَنتُمْ لَا تَشْعُرُونَ {الحجرات/2} 

 “ya eyyühelleziyne amenu la terfe­‘u asvateküm fevka savtin nebiyyi ve la techerü lehü bi’l kavli kecehri ba’dıküm liba’dın en tahbeta a’malüküm ve entüm la teş’urune”

“Ey iman edenler seslerinizi peygamberin sesinden yüksek çıkarmayın ve birbirinize bağırır gibi ona bağırmayın, haberiniz olmadan amelleriniz boşa çıkıverir.” Burada da yine sayılar dikkat çekicidir; az evvelki ayette olduğu gibi bu ayet de 49 nolu surenin 2 inci âyetidir.

Bunun ifadesi 4+9=13 Hz. Rasulüllah’ı, bu mertebede dahi iki (2) zâhir ve bâtın idrak demektir.

Burada bir şeye dikkat çekmemiz gerekmektedir. 

Evvelki âyette “seslerini kısanlar” burada ise, “seslerinizi peygamberin sesinden yüksek çıkarmayın,” buyruluyor.

 Birincide, “Hakikati Muhammedi” denizinde gark olanlar; 

İkincide, “Hakikati Muhammedi” deryasına girip orada yıkanıp yeni bir hayatla ve “sıreti Muhammedi” ile o deryadan çıkarak etraflarını eğitiyorlarken, nefislerine kapılıp, halkın ezası ve zorlukları karşısında yılmadan, bıkmadan ve seslerini Hz. Muhammed’in risâletleri döneminde nasıl yumuşak ve müşfik davranmışlarsa siz de öyle davranarak, eğitimde ve diğer zamanlarda seslerinizi, onun sesinden daha yüksek çıkarmayın. 

Ömerül Faruk, bilindiği gibi, yüksek adalet sahibi olduğundan, haklıyı ve haksızı çok iyi ayırma kabiliyeti vardı.

İşte o mertebe “Farukiyyet” yani “Furkan mertebesi”dir. Aynı zamanda “sıfât mertebesi”dir. 

O halden sonra artık birbirinizle konşutuğunuz gibi ona seslenmeyin, çünkü o sizler gibi sadece beşer değil, aynı zamanda “Rasûl”dür. Ancak siz bu hakikatleri pek düşünmüyorsunuz.

Kısaca toparlarsak üçüncü (3.) pencerede bu hisler içinde birinci (1.) ayette, belirtilen “Hakikati Muhammediyye”yi iyice tanımak, onda yok olmak; 

ikinci (2.) de, böylece sesini çıkaramamak, o deryada yüzmeye başlamak; 

üçüncü (3.) de ise, tekrar yeni bir varlık bularak, irşat vazifesine başlamak, anlatılmaktadır.

Orada da fazla duramayıp, arkadan gelenlere yol açmak üzere boyun bükerek, kısalan yolu tamamlamak üzere “Makamı Mahmud”a, “Makamı Sıddıkiyyet”e, “Makamı Furkaniyyet”e tazim ve selam ederek, yoluna yavaş yavaş bu hakikatleri yaşayarak devam edersin.

Oranın iki (2) çıkış kapısı vardır. Biri koridorun sonunda bedenliler için “Baki kapısı” cennetül bakiye açılan; diğeri de az yukarıdaki “Makamı Cibril” penceresidir. Buradan da bedensizlerin, “âlemi ervah”a uruc ederler, yükselirler. 

Bu koridorun aynı zamanda bir ismi de “Medine’nin zaman tüneli”dir. Bütün zamanları da içinde bulundurur.

İşte bu hakîkatleri idrak ederek, âlemlerin sultanının önünden ayrılan kimse, bu iki kapıdan çıkarak; ya “bâki” olan gönül cennetinde, ya da gönül semasında yaşamlarına devam ederler.

Misafir olarak gelenler, tekrar yerlerine dönünce, yani eski beşeriyyet hallerine dönünce bulundukları yerde, batınen “Makamı Mahmud”un zahiren de “Şeriatı Muhammedi”nin temsilcileri olurlar. 

İşte sen de bu hallere sahip olmak istersen, bulunduğun yerde böyle kimselerin var olup olmadığını araştır, eğer bulabilirsen hiç durma, onlardan hemen bu hallerin eğitimini al, öylece âlemlerin sultanını bilerek ziyaretine git. 

“Bab’üs selâm”dan girip, “baki kapı”sından çıkarak yapılan ziyaret saat olarak belki onbeş dakikada biter amma gerçekten eğitimini alarak oradan geçmek ortalama 15-20 sene sürer ki ancak irfaniyyet ve muhabbet ile gerçekleşir; iyi anlamaya çalışalım.

Tabii ki, Hz. Rasulüllah’ı her mertebedeki ümmetinin ziyaret hakkı vardır, ancak şeriat mertebesindekiler, bulundukları idrak ve anlayış düzeyinden, tarikat mertebesindekiler tarikat mertebesinden, hakikat mertebesindekiler hakikat mertebesinden, marifet mertebesindekiler marifet mertebesinden ziyaret ederler ki iyi niyetle yapılan her ziyaret makbuldür. 

Allah cc. bütün ziyaretlerinizi kabul etsin. Amin.[60] 

Bunu burada bırakarak oluşan Sıfât Tecellisi ve Müşahadesine geçelim. 

ESMÂ’ÜL HÜSNÂ OLUŞAN SIFÂT TECELLİSİ ve MÜŞAHADELERİ

Bu bölüm Efendi Babamdan gelen bir mail ile başlıyor. Cenâb-ı Hakk’tan hayırlısı diyelim. Bu tecelli aslında yine Esmâ-i İlâhiyye tecellisidir. Ama Hakk ve Hakîkat yönünden olan bir tecellidir. Bu kısa açıklamadan sonra mailleri buraya alalım.

Esmaü-l Hüsna Necdet Ardıç <terzibaba13@gmail.com>

Per 3.01.2019, 18:28

Hayırlı akşamlar Muratçığım,  Esma-ül hüsna hakkında bir yazı gelmiş belki bazı yerleri işine faydalı olabilir diye sana da aktardım. Gönderenin kim olduğunu da tanıyamadım vardır bir hikmeti. Selâmlar herkese selâmlar hoşça kalın İz-Efendi Babanız. 

---------- Forwarded message ---------
From: Necdet Ardıç <terzibaba13@gmail.com>
Date: 3 Oca 2019 Per, 18:21
Subject: Re: Esmâ’ü-l Hüsnâ
To: Kö… El… <ci…@gmail.com>

Hayırlı günler hayırlı seneler, Ök… kardeşim gönderdiğiniz Esmâ-ül hüsnâ yazıları için teşekkür ederim ancak hiç bir notunuz olmadığı için ilgisini anlayamadım yardım olsun diye göndermiş iseniz ince düşüncenize teşekkür ederim. 

İsminiz yabancı gelmedi ama kusura bakmayın o nu da hatırlayamadım. 

Dünya ahret işleriniz kolay gelsin selâmlar hoşça kalın. T.B.

Ök… Le… <ic…@gmail.com>, 1 Oca 2019 Sal, 16:17 tarihinde şunu yazdı:

-------------------------

Necdet Ardıç terzibaba13@gmail.com

Murat CAĞALOĞLU <cagaloglupasa@hotmail.com>, 3 Oca 2019 Per, 17:38 tarihinde şunu yazdı:

Hayırlı Akşamlar, Hayırlı Cum'alar Efendi Babacığım,

Bu kişi mail-inde (…) kullanıyor, belki At…'dan biridir. Kim olduğunu tanımıyorum... 

Bu kişinin gönderdiği Esmâ'ül Hüsnâ yazısı  veya dosyasını gönderdiğiniz mail metni içinde göremedim... Mail adresinden sonrası yok...

Deruni hörmet ve muhabbetle, Nüket Anne ve Necdet Babamızın ellerinden öperiz. 

-------------------------

Necdet Ardıç <terzibaba13@gmail.com>

Per 3.01.2019, 21:30

İSİMLERİN TECELLİLERİ (1).pdf Hayırlı akşamlar Murat deruni oğlum gelen dosya üzerinden göndermiş idim demek ki aktarma olmamış indirip yeniden gönderiyorum dosya büyük ama içinde fazla bir şey yok sayfanın başlarında birkaç satır yazı var sayfa altları boş ne hikmetse böyle geldi. 

Herkese selâmlar hoşça kalın. İz-Efendi Babanız.

-------------------------

Murat CAĞALOĞLU <cagaloglupasa@hotmail.com>, 4 Oca 2019 Cum, 15:37 tarihinde şunu yazdı:

Hayırlı Günler, Hayırlı Cum'alar İz Efendi Babacığım, Gönderdiğiniz eserin sahibi Ah… Zi… Gü…, Na… hulefasından olduğunu duymuştum. Biraz araştırma yaptım, Na… Ha… kolununu hulefasından  1800 ler ve sonlarına doğru yaşamış bir kişi ve halvetiye dahil 16 tarîkten icazetli olduğu yazıyor. Bugünkü İs……şa denilen, Me… Za… Ko…, Es… Ço… adlı kişilerinde selefi oluyormuş.

Esere de baktım ama içeriğini göremedim, ciltli kalın bir eser, size gönderilmiş olan pdf dosya Abdu esmâ denilen konu başlıklarının muhtemelen baş taraflarındaki ana tema alınmış, konu anlatımları ise alınmamış...

Bu dosyayı inceledim, hayali tarîkât mertebesi itibari ile yazılmış gözüküyor. İsabetli taraflar olduğu gibi hayali, vehimi ve bir hayli iddaalı taraflı var... Esmâ-i İlâhinin tasarrufu altındaki kulun istediği gibi  isterse zelil, isterse aziz, isterse kahır v.s. yani bunu genelleme yapılarak her türlü tasarruf ile kullanabileceği yazılmış. Açıkçası bu anlatım fakire yarı insan, yarı tanrı roma ve mısır tanrılarının tasvirlerini hatırlattı… 

Sonuç itibari ile hazırladığımız eser, Nusret Babamız (r.a.)’in eseri, kendisi haklı bile olsanız kimseye gazab nazarı ile bakmayın diyor...

Bu sıralar Efendi Babamın İnsân-ı Kâmil sohbetlerini dinliyorum. 13. bölüm isimler tecellisine gelmişim... Burada isimler tecellisi altındaki kul tam bir mahviyet içinde olur ve bu tecellinin nuru ile erir biter, kulluğu kalmaz diyor. Bu ifadelerde anlaşıldığı gibi yukarıdaki eserdeki anlatımlar ikilik içeriyor. Anlatılan vasıflar varsa zaten kul diye bir şeyin ortada kalmaması gerekiyor diye düşünüyorum. O zamanda bu tasarrufatı kullanan zaten Esmâ-i İlâhiyyenin kendisi olur. 

Eğer Nusret Babamın kitabına İsimler tecellisi bölümü ilave edilecekse, O’nun anlatımlarına uygun olan İnsân-ı Kâmil den İsimler Tecellisi bölümünü almak daha uygun olur diye düşünüyoruz. Acizane fikrim böyledir. Takdir ise Efendi Babam'ındır.

Derûni Hörmet ve Muhabbetle Nüket Anne ve Necdet Babamın ellerinden öperiz.

-------------------------

Necdet Ardıç <terzibaba13@gmail.com>

Sal 8.01.2019, 17:44

Hayırlı günler Murat deruni oğlum Bu gün İzmir’e gelebildik maillere bakmaya ancak vakit bulabildim. Cenâb-ı Hakk kolaylıklar nasib eylesin.  Gereken yerlere gereken uygun bölümleri koyabilirsin  Dünya ahret işlerin kolay gelsin. 

Herkese selâmlar hoşça kalın İz-Efendi Babanız.

-------------------------

 Efendi Babam ile ilgili mail ve yazışmalar sona erdikten sonra bu konuyla alakalı olarak bir gün sonra 09 ocak 2019 saat 18:40 ta daha önceden de tanıdığım At…’tan Ah… Od… Cep telefonumdan arıyordu… Bu konuşmadan ve oluşan müşahadeden bu konu ile ilgili bölümleri buraya aldım.

9 Ocak 2019 günü işe gitmek üzere saat 15:00 dolaylarında evden çıktım. Servise binmek üzere Karacaahmet mezarlığına doğru yürüdüm. Tunusbağı[61] caddesinde Karacaahmet mezarlığı 24. ada karşısında servis bekleme alanına geldim. Biraz ilerimde bir kağıt gözüme ilişti önce ilgilenmedim. Ama üzerinde 35 numarayı görünce, Efendi Babam bugünlerde İzmir’de ve bu sayı 53’ün tersi  ve gizli yazıldığı bir sayı olduğu için bunda şuur altı bir hikmet var dedim. Hem servis geliyor mu? Diye bakındım, hem de 5-6 metre ilerim de olan kaldırım üstünde bulunan kağıda yöneldim. Belki 5-6 senedir, bu mevkiden bu servise biniyorum. Böyle bir müşahade burada olmamıştı. Ne yazıyor diye bakınca İlkokul 4-5 seviyesi olduğu anlaşılan Türkçe dersi ile ilgili içinde O'ya, Jale isimlerinin geçtiği bir anlatım vardı. Sonuna doğru gelince içinde "ÇETİN"  isminin olduğu bir ifade gördüm. Alllah, Allah dedim kendime, şuur altı düşündüm, Çetin[62] olan nedir. Bâtini 53 ile ne alakası var acaba diye! Bir gün önce yine buraya gelirken aşağıdan geldiğim, İnadiye Mescid sokakta bir cenaze vardı. Ve gelen arabalar bu caddeye kadar taşmıştı. Gelen İ.E.T.T otobüsüde ikinci sıra araca taktığı ve yolu hepten kapattığı için, servis şöförü Şükrü  Abi Ahmediye'yi dolanmak zorunda kalmıştı.

Bununla bir bağlantı var mı? Diye düşünürken servis geldi işe geldim.

Akşam namazını kılıp fırına yemeğimi ısıtmak için koyup içeri girdim. 18:34 telefonum çalıyordu. Ah… Od... yazıyordu. Telefonu açtım kapandı. Aradım açılmadı. 18:40 ta aradığım da açıldı... Ah… Od... seni aradım, daha sonra yengenle konuştum. Akşam  namazını kılayım öyle arayayım  diye düşünüyorum dedi. Müsait değilsen işlerim var. 20: 00 gibi uygun olurum dedim. Yok bir kaç bir şey var söyleyim dedi. 

- Ah… Od... Terzi Baba söyledi sana tören yapmış dedi. Hayırlı olsun dedi. 

- Murat... Evet, teşekkür ederim dedim. 

- Ah… Od... Efendi Baba'dan Esmâ'ül Hüsnâ çalışması yaptığını duydum dedi.

- Murat... Evet, Nusret Babam'ın “O'nun güzel isimleri” kitabını düzenliyorum. Efendi Babam ile de istişare üzerine bazı ilaveler yapıyorum. Efendi Babam bakmam ve incelemem için bir pdf dosya gönderdi. O'na da birisi göndermiş. Dosyanın sayfalarının üstünde bir kaç kelime vardı. Altlarını göremedim. Araştırdım, Esmâ-i İlâhiyye ve İsimler Tecellisi adlı eser, Na… den Zi… Gü… adlı bir zata aitmiş. Bu gün Es… Ço… denilen İS…ŞA… grubu devamları olmaktalar. Bu eser ciltli kalın bir eser bu eserin tamamı değil, At… dan birisi göndermiş ama kim olduğunu anlayamadık...

- Ah… Od... Bu eseri ben bu haliyle göndertdim. At… grubu olarak çalışma yapacaktım. Buradaki kişilere gönderdim, altlarını doldurun dedim. Bu esere bunu alabilir miyiz? dedi.

- Murat... Bunun kararını ben veremem, bu haliyle Abd-esmâ olarak yapılan bilgilendirme hayali ve vehimi gibi duruyor. Altında neler yazıyor görmek lazım dedim. Bir kula her türlü vasıf verilip, her şeye tasarruf edebilir demek, istediğini zarara uğratır, kahreder demek bana pek uygun gelmedi. Hem Nusret Babam (r.a.) kimseye gazab nazarı ile bakmayın derken, O'nun kitabına bunu almak uygun olmaz.

Efendi Baba size bu konu da ne dedi. Üretebildiğiniz şeyler var mı?

- Ah… Od... Efendi Babadan bir işaret gelmedi. Henüz bir şey üretemedik.

- Murat... Üretebilirseniz gönderirseniz, bakarız ona göre kitaba alırız...

- Ah… Od... Elindeki çalışmayı bize gönderebilir misin?

- Murat... Daha henüz tamamlanmadı, tamamlanıp bir ön söz yazılacak ve ondan sonra Efendi Babama önsöz ve kapak için gönderilecek. Efendi Babam ne zaman, tamam hazır derse O zaman sizinle paylaşabilirim.

Sabah olup istirahattan kalkıp kahvaltı yaparken eşim, rû'yada ağlıyordun ve “Vurma Allah'ım, Vurma” diyordun... Fakir bu söylediklerini hatırlamıyorum dedim. (Bu olayların etkisinde mi? Kaldım bilmiyorum?

Daha sonra Efendi Babamın İnsân-ı Kâmil sohbetini dinlerken, çorba yapacaksan kendi çorban olsun, yani kendi üretimin olsun. Eski çorbayı alıp içmeye, tüketmeye çalışırsan bu seni zehirleyebilir diyordu... Yani kendi ürettiğimiz bizim malımız olan yolumuzun üretimi varken 150 sene önce üretilmiş ve bize ait olmayan hayali ve vehimi bir malzemeden bir şeyler çıkarmaya çalışmak ne kadar doğru olabilir? Bilemiyorum?

Onun için bu kitabın bazı bölümlerini incelemenin doğru olacağına karar verdim. Okuyanlarda bir fikir sahibi olur, onlarda kendi kararlarını böylelikle verebilirler.

-----------------------

 Öncelikle bu konu hakkında sonunda hayali Paşa olan yerin ilminden gelen bilgilerin bazılarını değerlendirmeye çalışalım. Bu işin müşahadesi de ayriyeten oldu, O’nu Zât tecellisi ve müşahadesi bölümünde bakarız.

A B D Ü L L Â H

Abdüllah kelimesinde, kulluğun Allah'a izafe edilmesi ile söylenen bu ismi şerifte, Abdüllah öyle bir kuldur ki, Cenab-ı Hakk bu zat isminde bilcümle Esmai Hüsna'sının sırrı ile tecellî eder. Kullarında Allah ismi şerifînin tecellisinden daha üstün bir makam, daha yüce bir şeref olamaz. Zira Allah ismi şerifî, bütün sıfatları içinde toplamış bulunan "İsmi Âzam» dır. Bunun için Allah'ü Teâlâ Rasûlüllah Sallallahü Aleyhi vesselemi bu ismi ile vasıflandırdı. Bu tavsifini Kur'an-ı Kerimde ifade buyurdu:

"Vakta ki Allah, kulu olan Muhammed Aleyhisselâmı Allah'ü Teâlâya ibadet eder olduğu halde ..."(1) buyurdu (2)

(1) Cin Sûresi: 19

(2) Habibine (Allah'ın Kulu diye hitap buyurması, Allah ismi şerifinin tecellisine lâyık gördüğünün ve Resûlüllah Efendimizin de Zat ismine mazhariyyetinin ifadesidir.

Gerçekte Allah ismi şerefinin tecellîsinin sırrına eren, Haz. Muhammed’e ve onun gerçek vârisi bulunan Kutbül Aktab'a mahsustur. İsmi Zat'ın Esmai Hüsna'dan her ismi cami bir isim bulunması itibariyle başkalarına da Allah ismi şerîfi'nin tecellîsine mazhariyet izafe ediliyorsa da, bu izafet Vahidiyet (birlik) ve Ahadiyet (teklik) hükmü ile mecazidir.

----------------------

Abdullah’ı inceleyelim, Burada isabetli olduğu gibi isabet edilemeyen kısımlar vardır. Allah (c.c.) ismi zât ismidir. Ama bunun daha üst mertebesi olan Ahadiyyet mertebesi vardır. Onun için zâhirde ismi azam Muhammed (s.a.v.) batında (هُ) “Hu” dur. Daha geniş bilgi için (91) Terzi Baba, Bi-İsmi Selâm kitabına bakılabilir. “Eşhedu Enne Lâ İlâhe İllâ Allah ve eşhedu enne muhammed abduhu ve resûluhû” Bakın neye şahitlik ediyoruz. Allah’ın kulluğuna değil, Allah’ın birliğine şahitlik edip, Muhamed (s.av.)in Hu’nun kulu olduğuna ve Hu’nun Resülû olduğuna şahitlik ediyoruz. Burada ki (هُ) “Hu” “Hüviyeti Mutlaka” yani mutlak hüviyettir. A’maiyyete işarettir. 

Gerçekte Allah ismi şerifinin tecellîsinin sırrına eren, Haz. Muhammed’e ve onun gerçek vârisi bulunan Kutbül Aktab'a mahsustur.

Bu yazılanın ilk kısmı doğrudur. Hazreti Muhammed (s.a.v.) Allah ismi şerifinin tam kemâlli zuhur mahallidir. Diğer enbiya, peygamber, resûl, nebi ve Kutb’ul Aktab denilen kişinin Rabb-ı hassı bu olamaz. Ancak denildiği varis oda vekaleten olur. Bu da bir ömür boyu çekilemez. Bu anlatım dahi tarîkât mertebesi ile alakalıdır.

---------------

 Kutupluğun üç makam olduğu bildirilmiştir bunlar, “Kutbul a’zam, Kutbul aktap ve Kutbul irşattır” Bunlara da tarikat tabirinde üçler denir. Üçler ise Besmele-i şeriftirki. “Kutbul a’zam, Allah isminin zuhurudur zaten oda bir tanedir ve “Aleyhissalât-ı vesselâm” efndimizdir. Kutbul aktap, Rahman, ismidirki onun da zuhur mahalli Rahmeten lilâlemin olan gene peygamber efendimizdir. Kutbul irşat” ise Rahim ismidirki, Raufurrahim’dir. O da gene Peygamber efendimizdir. 

 Allah-zat, isminin zuhur mahalli, “Kutbul a’zam, Rahman sıfat mertebesinin zuhur mahalli, Kutbul aktap ve Rahim esmâ mertebesinin zuhur mahalli ise Kutbul irşattır.” Bunların tarifi ise, “rahmanın rahminden doğmayan Bismillâhirrahmanirrahim olamaz” dır. Bunlar kahve sohbetleri değil çok ciddi irfan sohbetleridir. Daha henüz gerçek ma’nâ da nefsini tanıyamamış kişlerin, bunlardan bahsetmesi sınırlarını ve haddini çok aşması demektir. T.B.

------------------- 

Bu işin hakikat-ı Kutb’ul Aktab denilen kutupların kutubu olan makam, mertebe Rahmân esmâsıdır. Rahmân sûresinde Kutb’ul Aktab’ın ne demek olduğunu yazar…

الرَّحْمَنُ {الرحمن/1} عَلَّمَ الْقُرْآنَ {الرحمن/2} خَلَقَ الْإِنسَانَ {الرحمن/3} عَلَّمَهُ الْبَيَانَ {الرحمن/4} الشَّمْسُ وَالْقَمَرُ بِحُسْبَانٍ {الرحمن/5} وَالنَّجْمُ وَالشَّجَرُ يَسْجُدَانِ {الرحمن/6} 

Er rahman.(1) Allemelkûr'âne. Halekal insane.(3) Allemehul beyan.(4) Eş şemsu vel kameru bi husban. (5) Ven necmu veş şeceru yescudan.(6)

“Rahman olan Allah Kur’an’ı öğretti. İnsan-ı halketti, ona konuşmayı öğretti. Güneş ve ayın hareketleri bir hesaba göredir. Bitkiler ve ağaçlar O’nun buyruğuna boyun eğerler.” (Rahmân Sûresi 55. sure 1-6 ayetleri) Şimdi soruyorum sizlere yani bu kitabı bunları okuyacak olanlara bu gün bakın kendilerini gavs, kutup vs… bilmem ne etmiş olan kimselerin veya etrafındakiler tarafından bu yaftalar, etiketler yapıştırılmış olan kimselerin üzerinde bu hâllerin hangisi vardır. İşte kendilerine zemin hazırlayabilmek için üstü kapalı muğlak ifadeler ile içi doldurulmamış, hayali ve vehimi aslı astarı olmayan makam ve payeler, havada uçuşuyor ne kadar yazık… Müslümanlar olarak bir dönüp bir kendimize bakalım, Allah’ın ve elçisi Hazreti Muhammed (s.a.v.)’in getirdiği dini mi? Yaşıyoruz. Yoksa nefsimizin dinini mi? Bir öz eleştiri yapmanın vakti gelmedi mi?

Şuur altı Çe-Tin ismini düşünüyordum. Zâhiri ma’nâsını sözlükten alıp yazmıştım. (تين) “Tin” gene kaşımıza çıktı. İlkokul seviyesinde olanların bunu anlaması gerçekten güç ve zor bir iştir. Ama her zorluğun arkasında bir kolaylık vardır. İnşirah sûresinde rabb-imiz bundan bahsetmektedir.

فَإِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا {الشرح/5} إِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا {الشرح/6}

Feinne me'al'usri yüsren (5) İnne me'al'usri yüsren (6)

“Elbette zorluğun yanında bir kolaylık vardır. (5) Gerçekten, zorlukla beraber bir kolaylık daha vardır.” (6)

(الْعُسْرِ يُسْرًا) Zorluk ve kolaylığın içinde bir (سْرِ) sır vardı. Zorlukta Rubûbiyet sırrı, kolaylığın zâhirinde Hakîkat sırrı, bâtınında marifet sırrı vardır. (عُ يُ) “Ayın” ve “Ye” harfinin Vahidiyet mertebesinden ötürü yani, okunup götürü pazarlanması vardır. Öncelikle bu Ayn’el Yakîn mertebesidir. “Ç” “Çim-Cim” sayısal değeri üçtür. Celâli İlahi içinde Cemâli ilâhi vardır. Zül Celâli Vel İkramdır. (Sayısal değeri 1100) dür.

Tin sûresi, Zeytin ve İncir’den bahsetmektedir. Zeytin kesrette vahdet (sıfât tecellisi) İncir (Tin) Vahdette kesret (Zât tecellidir). Bu dünya hayatındaki tecellileri temsil eder. “Ç” harfi aslı Celâli İlâhi olduğu için (تين) “Tin” Çetin olur. İşte başına Rahmeten Lil Alêminin “Mim”’i Muhammedi gelince (مَتين) “Metin” olur. Ve sıfât tecellisi hurma ve zât tecellisi nar olur. Bu da batın âlem ile alakalıdır. 

Abdullah ve “Çetin” ismi üzerinde düşünürken eşim ile kızım “Esmâ” hanım ve kızı Zeyneb hanımı ziyarete gitmişti. “Zeyneb” isminin sayısal değeri (ذ) “Ze: 7, (ي) Ye: 10: (ن) Ne: 50, (ب) Be: 2 dir. Toplarsak; 7+10+50+2= 69 dur. Zeynep; babasının süsü demektir. Baba Aklı küll’dür. Bu baba Aff ve İz dir… Hasan Hüsameddin Uşşak’inin İzi olan Necdet Babam’dır. (69) Altın, Arapça yazılış değeridir. Bu altın süsü yine kılıç olan (مَتِين) “Metin” esmâsının sayısal değeridir. Bu ailenin kiraladığı bir villada Albay’ın kılıcını görmüştüm. Al-Batini-Ay’ yani Nusret Babam’ın bâtini kılıcı olan (مَتِين) Metin Esmâsı ile alakalıymış.

Bu arada eşim yemek için bir balıkçıya çağırdı. Aslında (نون) “Nun” ismi yani Nur-u Muhammediye çağırıyordu. Yolda inerken birçok kişi, balıkçı da kedi, yine dönerken üstüme yürürcesine Allah için istekte bulunuldu. (الله) Allah (c.c.) esmâsında gelen bir tecelli olduğunu anladım. Ama bunların hangi birine cevap vereyim. Bunu yazmamdaki amaç şu hakikatte Abdullah olduğunu iddaa eden ve edilen kimse herkesin ihtiyacını karşılamak durumundadır. Resülûllah (s.a.v.) efendimiz elinde bulunan son hurma tanesine kadar ihtiyaç sahiplerine veriyordu. Günlerce ocağında yemek pişmiyordu. Bugün bu vasıflar iddaa edilen kişiler kendine olanı vermek yerine milletin elindekini topluyor ve çoluk çocuğuna miras bırakıyor, ne çalışıyorlar ne de bir emek harcıyorlar… Ahh! Ümmet-i Muhammed biraz aklımızı başımıza toplayabilsek…

Daha sonra oluşan düşüncede fikri bir müşahade ile M. Nusret Babam (r.a.) نُصْرَتْ Nusret isminin ortasında عُسْرِ “Usr” olduğunu fark ettim… Yani Türkçe okunuşta bir zorluk olduğu açıktır… يُسْرًا “Yusra” O zaman zorluk arkasındaki kolaylık nedir. Nusret ismin zâhirinde bu iş “Yardım ve Fetih”tir…

وَأُخْرَى تُحِبُّونَهَا نَصْرٌ مِّنَ اللَّهِ وَفَتْحٌ قَرِيبٌ وَبَشِّرِ الْمُؤْمِنِينَ {الصف/13}

Ve uhrâ tuhibbûnehâ nasrun mina(A)llâhi ve fethun karîb(un) ve beşşiri-lmu/minîn(e)

“Seveceğiniz bir şey daha var: Allah'tan yardım ve yakın bir fetih… Müminleri müjdele…” Bâtını نَجدَت Necdet ismi ortasında “CD” Cet “Ata” Necdet’in kök itibari ile kendisine bağlanacakların yardımcısı ve Atası olmasıdır (Necât)… Yani bu (سْرِ) Sır olan kısmıdır. Âlemi emrin üçüncü mertebesidir. Sayısal olarak 3 ve 5 ile 35 dir. (53)’ün bâtınıdır. (الله) Allah (c.c.) ismininin Velayet veya Risâlet (ل) Lâm’ıdır. Bâtının, bâtını ise, (سِرْالسِرْ) Hafi (gizli denilen hâldir)… Bu da (جد) “CD” (Compact Disk) denilen genel tabiri ile Terzi Babam’ın “Abdullah” “Abdiyyet” “İnci” hakikatlerini bu âlemi emrin 4. Mertebesidir, sohbetleri ile sözü, ma’nâsı ruhu ve nuru ile aktarmasıdır… Bu aktarım (الله) Allah (c.c.) ismininin dördüncü harfi gizli (أ) Elifi’dir. Üzerinde bulunan bâtini nokta ile “13” Hazreti Muhammed şifre rakamının müşahadesi ile aktarılmasıdır. (Nurunun iki yönü vardır biri zâhiri biri bâtını olan nazardır)… (سِرْالسِرْالسِرْ) Âlemi emirin 5. Mertebesi Ahfa (Gizlinin gizlisi)’dir. Üç sırla beraber sayı 53’tür. (أَحمَد) Ahmed 53 sırrının, (الله) Allah (c.c.) ismininin beşinci harfi (هُ) Hu ve (هو) Hüve ile aktarılmasıdır. (سِرْالسِرْالسِرْ) içinde iki (ال) “El” bulunmaktadır. Nusret Babam (r.a) zâhiri görüntüsü ile heybetli ve Celâli bir zât olduğu Efendi Babamın aktarımlarından bilinmektedir. Efendi Babam Necdet ARDIÇ zâhirde Cemâli bir görüntü ve hâle sahiptir. Tabii bu hâli görüp yanlış işlere tevessül edenler bu Cemâli görüntünün altında bulunan Celâli hâli görmektedirler… İşte bu iki el konumuz ile Celâl ve Cemâl elleridir. (جد) “CD” tesi yani (سِرْالسِرْالسِرْ) “Bâtının Bâtının Bâtını” (دج) “DC” dir. DC denilen elektirikte kullanılan doğru akımdır… Efendi Babamın hakikati dalgalı yani üç harfli madde Celâl ve doğru 5 harfi Cemâl kaynaklıda gelse gönlünde tas tamam ve doğru hâle çevirip, biz evlâtlarına aktarmasıdır. Haze min fadli Rabbi… Rabbimin fazlındandır. 

----------------------

----------------------

Abd’ülmüm’in-i inceleyelim. Mü’min esmâsı konusunda (19) Fetih sûresi kitabından alıntı yapılmış ve bunun tecellisi olan bir bir şiir bu kitabın ilk bölümüne alınmıştır. Ve oluşan müşahadeside Esmâ tecellisi bölümüne alınmıştır. Mü’min ayna olan demektir. Efendimiz ve ashabı Mü’min değilmiydi. Haşa! Bunca eziyet, sıkıntıya katlandılar canları ile malları ile savaştılar. Gerekli bilgi denildiği gibi Mü’min esmâsında ve kitabın ilerleyen bölümlerinde verilmiştir. Dileyenler tekrar o bölümleri inceleyebilir.

----------------------

----------------------

Abdülmüheymin’i inceleyelim; Bu heyeman yani Hakk’a aşkından şaşırmış deli divane olan kişidir. Genel ma’nâda İbrâhim (a.s.)’a, özel ma’nâda yani birimsel varlığında İbrâhimiyet mertebesinde olan kimsedir. Kendi varlığında ve âlemin varlığında Hakk’tan başkasının olmadığını ef’âl mertebesi ile idrak eder. Buna zât’sız tevhid denir. Her Hakk sahibinin hakkını teslim etmesi enfüsünde onların menfi, müsbet kişilerde olsa hakk’ın zuhurundan başka bir şey olmamasını bilmesidir. Zâhirde şeriat neyi gerektiriyorsa onu yapar.

----------------------

-------------------------

Abdülaziz ismini inceleyelim;

 Bu isim celâli isimlerdendir. Aziz, Cabbar, Mütekebbir, Mudill olan şeytanın esmâlarındandır. Resülûllah (s.a.v.)’ın ben şeytanımı müslüman ettiğim dediği gibi, şeytanını müslüman eden Addülaziz değil İzzet sahibi olur. Ve şu hitabı duyar. 

لَقَدْ جَاءكُمْ رَسُولٌ مِّنْ أَنفُسِكُمْ عَزِيزٌ عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ حَرِيصٌ عَلَيْكُم بِالْمُؤْمِنِينَ رَؤُوفٌ رَّحِيمٌ {التوبة/128} 

Le kad caeküm rasulüm min enfüsiküm azızün aleyhi ma anittüm harısun aleyküm bil mü'minıne raufür rahıym. (Tevbe-128)

“Andolsun, size kendi içinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya düşmeniz ona çok ağır gelir. O, size çok düşkün, mü’minlere karşı da çok şefkatli ve merhametlidir.”

“rasulüm min enfüsiküm azızün” Sizin kendi içinizden nefsinizden aziz bir resül gelmiştir diyor. Bu nasıl olacak, bazıları pek hoşlanmasa da yapacak bir şey yok ama sayı ile olacak... Âyet 128, sûre 9 toplayalım. 128+9= 137, (13) Hazreti Muhammed (s.a.v.)’in şifre sayısı (7) Yedi Nefis mertebesidir. (137) ise Mü’min sayısal değeri idi.[63] Ayna olmuş, aynı olmuş, ayna olunmuş mü’minin içi ve gönlüdür.

İşte bu saha çok tehlikelidir. Lat, Menat, Uzza denilen Kâ’be putlarından Uzza, Aziz putudur.

Yine buraya bir kardeşimiz ile yapılan istişare mailini alacağım ve okuyanların istifadesine sunacağım.

-------------------------

Gönderen: te… te… <ip…@hotmail.com>

Gönderildi: 11 Ocak 2019 Cuma 21:32

Kime: Murat CAĞALOĞLU

Konu: VUSLAT

Hocam; Nasılsınız? Bugün rüyamda gördüm Sizi. Sevinç içinde uyandım.

Önceki yıllarda düşündüğüm ve idrak etmeye çalıştığım bir mevzu hakkında, yakın zamanda dinlediğim bir sohbette, Terzi Baba'dan düşünceme tasdik almış olmanın huzurunu tattım bugünlerde. Yani "vuslatın mutlak olarak gerçekleşmeyeceği" ve "ilmi vuslat" tabiri olmak üzere iki konudur…

Bu vuslat mevzusunu, Size de açmış, sormuştum yıllar önce. Öyle hatırlıyorum.

Geçen sabah erken saatte, yolda yürürken vuslat konusunu düşündüm. Sadece düşünmedim. Sanki coştum. Çünkü etrafta gördüğüm canlılar vuslat davranışları içinde idi. Ama her şey… Ze… Hanım'la konuştum, yani ses kaydı gönderdim. Haddim olmadan düşündüklerimi, algıladıklarımı, müşahede ettiklerimi anlatmaya çalıştım. Kelimelere dökmek zor oldu… Onunla istişare ederiz, arada konuşuruz. Bana Allah (c.c.) tarafından verilmiş iyi bir dosttur. Zaten yoldayım ve o şekilde anlatmasam sonra yazıya aktarmak daha zor. Bu ara başarı seviyem düşse de biraz, yine yolda olmanın mükemmel etkisi üzerimde açığa çıkıyor elhamdülillah…

Dedim ki, yani hissettiklerimi şöyle ifade ettim Ze… Hanım'a: 

"Bu vuslat konusunu bir ara çok düşündüm. Allah’ın Vedud ismini öyle hissediyorum ki ve etrafımda o kadar çok görüyorum ki, kaç tane canlı gördüm birbirinin peşinden giden birbirini koklayan… “

Hep sevgi bunlar, Allah (c.c.)’ın Vedud isminin tecellisidir. Senin bana yaklaşman, benim seninle konuşmak istemem hep sevgi, hep…

Yağmurun düşüpte toprağa karışması vuslat, sevgi, vuslatın bir çeşididir.

Fakat bu, ayrılık olunca vardır. Farklı farklı olmakla vardır. Eğer ki tam bir birliktelik olursa, o sevgide batında kalıp gömülmüş olacaktır. 

Çok aklım ermez, bir garibim, kah gelip kah giden kah düşüp kah kalkan bir garib… Bilmem ama senin İnsân-ı Kâmil’den gönderdiğin söz ilmi vuslat olabilir. (Ze… Hanım İnsân-ı Kâmil’den o günlerde vuslata ilişkin bir söz göndermişti).

Acizane algılayışıma göre vuslatın da çeşitleri var, belki ilmi, belki aşk, bilmiyorum, çesitli ma’nâlarda… 

Mutlaka onu da, vuslatı yani, tek bir mertebede değerlendirmek mümkün olmasa gerek. Herkes kendi bakış açısından, kendi mertebesinden, kendi yaşadığı, hissettiği, belki de müşahedesi çerçevesinde bir vuslattan söz ediyor olabilir. 

Bu ilmi vuslat ki, bu da tam anlamıyla gerçekleşmesi mümkün olmayan bir şey… Gerçekleşmişti bir zamanlar, işte o zaman ayan-ı sabitedir.

Yine ayan-ı sabiteye döndüğümüzde bitecek. İşte o yüzden kabı kavseyn, yaklaşıyor olmak, çok yaklaşmak ama ayrı olmak, ikilik, bu da Hakk'ın bir sistemi tecellisi, O'nun muradı ve sevgisi".

O'nunla böyle konuştum… Hem Siz de bilin istedim, konuştuklarımı Hocam.

Sonra zaman geçince dedim ki kendi kendime; "Acaba bu dediklerim nasıl değerlendirilir? Murat Hocam duysa, bilse kızar mı bana?[64] Hem ilmi vuslat diye bir şey var mı, vuslatın çeşitleri olur mu?" Derken dün gece, önceki mesnevi sohbetlerini dinliyordum adetim üzere sırasıyla. Terzi Baba vuslat konusunu işlerken "ilmi vuslat" tabirini kullandı. Yine Ze… Hanıma yazdım. Şunları dedim:

"Hani geçen gün sana ses kaydı göndermiştim. Orada aklım sıra haddim olmadan vuslattan sözettim. Ve ilmi vuslat lafını kullandım. 

Sonra kendi kendime düşündüm. Dedim ki "iyice coştum”. Yanıldım belki de, boş laf ettim. İlmi vuslat diye bir şey var mı bakalım. Murat Hoca'ya desem kimbilir ne der".

İşte böyle düşünmüştüm ama yanılmışım. Varmış ve bunu algılayabilmişim, düşünebilmişim, hamdolsun.

Elhamdülillah bu yol çok şey katmış bize, görüyorum. Bir açılma… Bir idrak… 

Bir müşahede alanı sunmuş ve bunu öğretmiş.  Dedim O'na. Dediklerimi Siz de bilin istedim Hocam.

Ve bir de sohbetlerden dikte ettiğim  yazıda karşıma şu çıktı. Tabi bu karşıma çıkış Ze… Hanımla konuşmamızdan önce oldu. Bu konuşmaların çıkış yeri o yazılar oldu zaten. Efendi Babam şöyle diyor:

"O gece Hz. Rasulullah o kadar yaklaştı ki Rabbi ile kul kabı kavseyn oldu. Ev edna veya daha da yakın oldu. Kaab tutmak demek, kabza. 

İşte ordaki iki yay sıfırın ortadan bölünüp bir tarafının kadîm bir tarafının hâdis olmasıdır.

Bir tarafı Hakkın kıdem, baka, kademi, bir tarafı da sonradan meydana gelen hâdis, iki yay bunun bir tarafı Hakkın varlığı, bir tarafı kuldaki zuhurudur. 

Onun için rabıta yapılırken iki kaşın ortası tutma yeri, Kabi kavseyn ev edna, yani Allah o kadar yaklaştı ki,  'birleşti', 'bir oldu' da demiyor.

Neden? Çünkü o iki derya birbirine girmez, birleşmez, taşmaz, birbirinin sınırlarını geçmez.

Eğer birbirinin sınırını geçmiş olsa, ya kulluk mertebesinin ortadan kalkması, bu âlemde hiç kul olmaması gerekecek veya Ulûhiyetin ortadan kalkması gerekecek.

Ama iki deryada abdiyet ve rubûbiyet deryası var olması gerektiğinden (ama tek hüküm içerisinde) iki derya iki ayrı derya değildir.

Ama birbirin hukukuna, birbirine tecavüz etmeyecek. Acı su ile tatlı su. Kulluk deryası acı su, Rubûbiyet deryası tatlı sudur. Acı su tatlı su dediği o zaten, yoksa Cebeli Tarık boğazından akan tuzlu su değil sadece. Tabi o da var ama esas bizim insan boğazından geçen abd ve kul yaşantısı hayattır." İki derya, iki ayrı derya değil, tek hüküm içerisinde, diyor. Bu cümle mevzunun temel taşı, özü diye düşündüm.

Biraz uzun oldu affedin, ama küçük bir şey anlatmak istiyorum.

Burada bazı su firmaları kaynaktan gelen sudan halk ücretsiz yararlansın diye çeşme yapmışlar. Eşim rahatsız olunca gidip su dolduruyorum çeşmeden. Bisiklet ile gidip dönmem 40 dakika kadar sürüyor.

Kardelen suyun önünde 2 tane çeşme varmış. Ama 1 tane görmüşüm. Sonraki gidişimde bunu fark ettim…  Halbuki yan yana iki çeşme… Oradaki insanlara; çeşme iki tane miydi diye sordum. Evet, öyleydi dediler. Dedim ki; ikiyi bir görmüşüm. Kimse tabi sözümü umursamadı.  

Fakat şimdi çeşmelerden birini iptal etmişler. Gerçekten 2 olmuş “1” Zaten “2” görülen BİR.

Selâm ve muhabbet ile...

----------------------------------

Gönderen: Murat CAĞALOĞLU cagaloglupasa@hotmail.com

Gönderildi: 15 Ocak 2019 Salı 23:33:45

Kime: tevekkeltü tevekkeltü Konu: Ynt: VUSLAT

Hayırlı Günler Tevekkeltü Hanım Kardeşim, Hamd olsun bizler şimdilik iyi sayılır-ız. Sizlerde iyisinizdir. İnşeallah...

Ru'yânız hayr olsun… 

Yazdıklarınız ve tefekkürünüz güzel olmuş... Elinize gönlünüze sağlık… Cenâb-ı Hakk nicelerini nasip etsin...

Bu konu hakkında bizim de duyduğumuz, Muhyiddin Arabi kaynaklı, Vuslat Marifettir. Ve Muhyiddin Arabinin Şatrancı Urefa (Ariflerin satrancı) adlı Vasıl-Vuslat'a ulaşma hâli vardır. Bunun 127-Bendeki Terzi Babam (2) de bağlantılarını yazmıştım...  Elinizde var mıdır? Bilmediğim için dosya olarak ekledim...

Nusret Babam (r.a.) önemli olan geminin başında veya sonunda olmak değil, gemide olmaktır. Kimi zaman arkaya düşülebilir, bunun önemi pek yoktur demiştir. Sonuçta gemiyi terk etmeden nihai hedefe ulaşmak önemlidir.  

Evet, Vuslat ulaşma Vasıl olma hali, beşer, hayali, hakiki olabilir... Herkes kendi anlayışı ve yaşantısı açısından bu dünya âleminde vuslat halinde, Ef'âli olarak eşya, madde, para, eş, çocuk, Anne Baba vs. Esmâ-i olarak, zikir, ilâhi, Şeyh Mürşid vs., Hakîkat olarak, Hakk muhabbeti, Aşk vs... Marifet mertebesinden bu işin aslı olarak gözüküyor... “VUSLAT marifettir.” Bu sene yapmış olduğumuz (37) Necm sûresi sohbeti bizim için Rabb-imizden bir ikram oldu. Sohbet yerimiz bu sene başında yoktu. Kütüphaneden rastgele almış olduğum bu kitabın sohbetini As… hanım, Kadiköy'de Ay apartmanında 53 metrekare dairesinde yapmayı teklif etmişti. (Bu apartman Kızıltoprak Eski Tren İstasyonun yanındaydı. Ve Efendi Babamın bu sûre hakkında görmüş olduğu yaklaşık 40-50 yıl öncesine ait zuhurat bizleri hayret içinde bırakmıştı. Şöyle diyordu; Kadiköy'de Tren İstasyonun yakınlarındayım ve  bir Tren kazası olmuş. Bir postacı bana kağıt getirmiş, bu kâğıtta Necm sûresi yazılıymış ve bu Sûre Efendi Babama aiitmiş. Daha önce müşahadesi olan  bu olayın, Cenâb-ı Hakk'tan açık olarak bir tasdiği gelmiş oldu. Ve Efendi Babama bu iş için fakiri vesile kıldığı için teşekkür etmiştim. İşte bu İlmi Marifet olan bir Vuslat, kavuşma hâlidir.

Bu konuyu açmamın nedeni son sohbette Necm sûresi 19-20. âyetlerde geçen Lat, Menat, Uzza putlarıdır. Buranın daha  iyi anlaşılabilmesi için ilgili bölümü buraya alıyoruz.

 (Necm Sûresi 53/19)

 أَفَرَأَيْتُمُ اللَّاتَ وَالْعُزَّى {النجم/19}

 efereey­tümül lâte vel uzza “Siz Lât'ı ve Uzza'yı gördünüz mü?”.

 (Necm Sûresi 53/20)

 وَمَنَاةَ الثَّالِثَةَ الْأُخْرَى {النجم/20} 

 ve menatessa­lisetel uhra “Diğer üçüncü olan Menat'ı da -gördünüz mü-?”.

Burada Mi’rac hadisesini noktalayarak, putperestliğin hâlinin izahına geliyor. Yani İnsân-ı Kâmil’in hakikatini ortaya koyduktan sonra putların ne olduğunu anlatmaya sıra geliyor.

efereey­tümül lâte vel uzza “Siz Lât'ı ve Uzza'yı gördünüz mü?”.

Yani “daha onların ne olduğunu anlamadınız mı?” Kâ’be-i Şerif Müslümanların eline geçmezden önce en büyük putlar bunlardı. Ve davam ederek “ve menatessa­lisetel uhra”

“Diğer üçüncü olan Menat'ı da (görmez misiniz - anlamadınız mı?).

Bunları Cenâb-ı Allah yüce Kûr’ân içerisinde niye söylüyor. Yani putların burada ne işi var diye düşünüyoruz. Veya bazı kimseler tarafından düşünülüyor, çünkü Cenâb-ı Allah abes halk etmeyeceği için bunların bir hikmeti, şifreler var demektir. Burada “lât” “uzza” ve “menat” putlarından bahsediliyor.  Bunların belirli özellikleri olmasa idi buraya geçmezdi.

Lât: Bir bakıma, Lâhud, zât ve sıfat âlemlerinin karşılığı olarak anlaşılmaktadır.

Uzza: Aziz, esmâ âleminin ifadesi olarak anlaşılmaktadır.

Menat: Minnet, ef’âl âleminin varlığı hakkında anlaşılmaktadır.

Lât putu, insân sûretinde imiş. Orada putperestlik döneminde oraya gelen o zamanın hacılarına çok hizmet eden birisi varmış.  Onun bu iyi hâlinden, ona benzer bir sûret yapmışlar. Ondan sonra orada hizmet edenler ilhamlarını ondan alarak vazifeleri ifa etmişler.  Nesiller geçtikçe önce muhabbetle başlayan, sonrada örfe, ve maddi örfe dönüşerek; insân sûretinde heykel hâline getirilmiş.

Uzza putu, ağaçtan yapılmış.

Menat putu, taştan yapılmış.

Dikkat edilirse Lât         ->  insân Uzza      ->   ağaç Menat    ->   taş Burada mertebeler var. Aslında bize vermek istenen budur.

Biri  “insân”   -   biri  “ağaç”    -   biri ise, “taş” sûretindeler. Lât        ->         insân   ->       sıfat âleminin hayâlini  Uzza  -> ağaç -> aziz, esmâ âleminin hayâllerini.

Menat -> taş -> minnet, ef’âl âlemindeki hayâlleri ifade etmektedir. İşte bunları “gördünüz mü?” deniyor. Yani oradaki bulunan putları bu hakikatleri ile bilebildiniz mi? Denmek isteniyor.

Risâle-i Gavsiye’de bu hususta çok mühim bir ibare vardır. Cenâb-ı Hakk, “Ya gavs haremime (mahremiyetime, gönül kâ’be’me) girmek istersen, ne mülke, ne melekûta, ne ceberuta iltifat et,” buyuruyor. Yani bunlara iltifat etme.

Mülk âlemi         ->     Madde âlemi Melekût âlemi    ->    Esmâ âlemi Ceberut âlemi    ->     Sıfat âlemi Burada belirtilen üç ilâh bâtınen bu mertebelere iltifat edenlerin ilâhlarıdır.

Menat    ->       Mülk âlemini, Uzza      ->      Melekût âlemini, Lât         ->      Ceberut âlemini, simgelemektedir.

Risâlet-i Gavsiye’de devam ediyor;

“Şüphesiz ki mülk  -> alîmin;

      melekût  -> ârifin;

      ceberut da -> vakifiye’nin (vakıf olanın) şeytanıdır.

Kim bunlardan birine razı olursa o indimde tard olunmuşlardan olur,”  ve buyurdu ki “ey gavs-ı a’zam, zahidleri -> nefis yolunda;

       ârifleri -> kalb yolunda;

       vakıfları -> rûh yolunda ve nefsi de  -> hür olanlara mahal kıldım.

Oyüzden hürlerin kalbleri esrar kabirleridir.” Yani zahidleri nefis yolunda perdeledim.

Zühtü takva deriz, çok zikir, ibadet yapar. Çok ittika eder, ondan, bundan sakınırlar.

Ârifleri kalb yolunda perdeledim.

Vakıfları rûh yolunda perdeledim.

Nefsi de, hür olanlara mahal kıldım, deniyor.

Buradaki nefis, nefesin nefsidir, ki kişinin kendi hakikatidir. İlâhi varlığın zuhur yeridir.

Hz. Şems, “Hür ol, hürlerle ol, hürlükle yaşa,” buyuruyor.  Burada bu hakikati ortaya koyuyor. Hürlerin kalbi esrarların kabirleridir. Esrarları, yani sırrı ilâhiyyeyi muhafaza eden yerlerdir.  Bu mertebeler sahiplenmek üzere değil, terakki görünmeleridir. Eğer bu mertebeleri sahiplenir de, orasını mahal edersen Hakk’a ulaşmanda senin perden olur.

Nitekim Hz. Peygamberimize de Mi’raca çıkarken birçok talepler oldu, hep onu davet ettiler. Ancak hiçbirine iltifat etmedi sadece Hakk’ı talep etti ve böylece kitlendiği murad hasıl oldu. Biz de gerçek yolda isek, hakiki bir el tutmuş isek, yol üzerindeki güzergahlarda ihtiyac molası dışında eğlenmeden gerekli yeni teçhizatları alarak yolumuza devam etmeliyiz. Fakat o güzergahlardaki güzelliklerle eğlenirsek orası perdemiz olur. Onlara iltifat edenleri iltifat ettiği ile onları perdeledim, buyuruyor. Her bir aşamada kişinin idrakı değiştiğinden, aldığı isim de değişmektedir.  Böylece perde isimleri de o isimler ile olmaktadır.

Böylece Cenâb-ı Hakk, “haremime (mahremiyetime, gönül kâ’beme) girmek istersen, ne mülke, ne melekûta, ne ceberuta iltifat et,” buyuruyor. Yani “bunlara iltifat etme,” diyor.

Eğer iltifat edersen o zaman “Şüphesiz ki mülk -> âlimin şeytanıdır.” Ne kadar ağır bir söz değil mi?

Yani madde âleminin ilmi içerisinde kalmış olan âlim, aynen bu ilim ona vehim olmaktadır. Çünkü yukarıya geçemediğinden, yukarıdan bakamadığından ve içinde bulunduğunu gerçeği ile değerlendiremediği için, o ona vehim ve hayâl, yani hak ve tevhid yolunda, gitmekte şeytan olmaktadır. Onu meşgul eden, oyalayandır.

Âlim ne kadar âlim olursa olsun, ilmi fazlalığı sathi genişlemedir, yani mertebesi yükselmez sadece sathıyatı genişler.  Mertebesi yine aynen mülk âlemi içindedir. Ayağı toprağa basmakta, gök ehli olamamaktadır. İrfan ehli’nin âlim kadar bilgisi olmayabilir, mücmel (icmal olmuş) bilgiye sahip olabilir fakat helezon sistemini bilir. Yani şeriat ilmine 100 desek ve âlim bunun hepsini bilse ve ârifin bundaki yeri yüzde on (10/100) olsa yani kendine yetecek kadar dahi olsa bile helezon sistemi ile tarîkattan alacağı çok az bir ilimle dahi o âlimden daha ileridir. Kim ki bulunduğu yerde kalırsa, o bulunduğu yer o kimseyi oyalar. O mertebe ona ayak bağı olur, o mertebenin gafletinde kalır. Bu durumda “mülk, alimin perdesi,” olur.

“melekût -> ârifin şeytanıdır.” Melekût da ârifin perdesi olur.  Buradaki ârif, ârif-i billâh olan değil de tarîkat ehlinin irfaniyetidir.  Şeriat ehline göre bir üstte olan, ki biz onamuhabbet ehli diyelim.

“ceberutda -> vakifiye’nin (vakıf olanın) şeytanıdır.” Mertebeye vukuf olandır.

Meselâ Üsküdarı öğrenmiş ve Üsküdar da kalmış, Üsküdarlı olmuş. Bu durumda Üsküdar ona perde olmuş. İstanbul sadece Üsküdar olmadığına göre, Üsküdara İstanbul demek, öyle görmek onun hayâl ve vehmi olur.

Mamafih aşağıdakine göre tabii ki daha ileri bir durumdur.

Burada eskilerin kullandığı bir tabiri müsaadenizle, özür dileyerek kullanırsak “dolap beygiri gibi olma,” hâlinde olmayalım, ki dolap beygiri yine de su çekip tarlaya v.s. su verir ve faydalı olur.  Biz ise bu durumda o suyu da çekmiş olmayız. Biz o suyu çeksek, beslenmiş olacağız. Yani Hayy esmâsının hayat suyunun kendi tarlamıza döksek beslenmiş oluruz ve döne döne letâfete geçeriz ama onu da yapamıyoruz.

“Kim bunlardan birine razı olursa o indimde tard olunmuşlardan olur,”  buyuruyor.  Tard olunma, kendimden uzaklaştırılmış olan, ki bana muhabbeti olmama hâlidir. Yani hangi mertebe olursa olsun, o mertebenin gereği benim, var ettiğim şeye olan muhabbetiniz olup da orada oyalanmanız, benim zâ-tımdan tard (benden mürted) olunmadır, deniyor. 

Halka olan muhabbet, ondaki Hakkın varlığı içindir, yoksa halkı ayrı varlık görerek, ona duyulan muhabbet o zaman “lât, uzza, menat” putlarına duyulan muhabbet olurki putperestlik  tatbikatında oluruz.

Mülk  âlemine muhabbet “menat” a (madde, taş – minnet, ef’âl âlemi) Melekût âlemine muhabbet “uzza” ya (ağaç – aziz, esmâ âlemi) Ceberut âlemine muhabbet “lât”a (insân – sıfat âlemi) olmaktadır.

Esasında fiilen tapmasak dahi manen bu hâli yaşamış oluyoruz.

Efendimiz geldiğinde kâ’beyi bütün bu putlardan temizledi; yani Hakikat-i Muhammediyye geldiğinde bütün bunlar silinip gidiyor. Böylece sadece Hakikat-i Muham-medyiye orada kalmıştır. Ne kadar açık değil mi?

Bütün bu mertebeler zât mertebesi ile birlikte olursa hepsi yerli yerinde ve gerekli olur. Ama onların kulu olursan, o kulu olduğun şey senin şeytanın, perden olmaktadır.

------------------

Burada belirtilen üç ilâh bâtınen bu mertebelere iltifat edenlerin ilâhlarıdır.

Menat    ->      Mülk âlemini, Uzza      ->      Melekût âlemini, Lât         ->     Ceberut âlemini, simgelemektedir.

------------------------------

Denmiş, Aslında bu perdelerde "VUSLAT" kelimesinde incelenmiştir. "VUSLAT"  kelimesine BAK-ARA yöntemiyle bakıp aradığımız zaman; 

"VUS-LAT" hecelerini açık olarak görürüz... LAT açık olarak, Ceberut âlemi yani insan-sıfât âleminin putu  hayalidir.

VUS ise  Veteriner Hekimlikte Uzmanlık Sınavı (VUS) açılımı; Veteriner hayvanlar ile ilgilenir, bu da Esmâ âlemidir... Bu mertebenin hâyali perdesidir.[65]

VUS'un gizli yazışışı SUV'dur. Bu da günümüzde popüler olan Arazi tipi araçlardır. Yani Madde putu ve hayalidir. 

Görüldüğü gibi VUSLAT MARİFETTİR, in önünde bulunan bu put, hayal ve perdelerin kalkması lazımdır...

Bunun için نَصْرٌ مِّنَ اللَّهِ "NASRUN MİNALLAHİ" (61/13) ALLAH'IN YARDIMI iLE VE GÖNÜL MEKKESİNİN FETHİ, "SIR DAKİ CD"

إِذَا جَاء نَصْرُ اللَّهِ وَالْفَتْحُ {النصر/1} "İZA CAE NASRULLAHİ VE'L FETHİ" İLE GÖNÜL KÂ'BE-SİNİN  PUTLARININ KIRILMASI LAZIMDIR. "BU DA SIR'IN SIRRI OLAN DC" yani Nusret'in izi olan NECAT'ın İZ'i olan Doğru Akım ile yani "SADIK" olmak ile olur.

Efendi Babam Kilise çanları kitabında, Kapak fotağrafı için putları kaldırtırız dediğinde bu işe Vakıf olmuştum...

Cenâb-ı Marifetli Vuslat ehlinden eylesin. İnşeallah...

Selâmlar, Hoşça Kalın...

------------------------------------

----------------------

 Abdülkahhar’ı incelecek olursak;

 Aslında hayali ve vehmi tamamlamak için bir şeyin eksik kalmış olduğu görülüyor. Hani Vaaz eden Hoca’ya vaazı dinleyen Bektaşi oturduğu yerden şöyle demiş ya;

 Hoca Allah yok diyeceksin ama dilin varmıyor…

 Burada görüldüğü gibi bu işleri kul yapıyorsa Rab nerede, Rab yapıyorsa kul nerede açıkçası ben işin içinden çıkamadım, anlayan biri varsa bana da anlatsın… Eksik kaldı diyorduk, neyi? Bir ilave ile “Abdulvahid’ülkahhar” diyelim de haşa bu kul yerle yeksan etsin, birde kıyameti koparsın… Sühhanallah. Haşa!… Neyse Pehlivan’ olan bu kulun gerisinin yorumunu okuyanlar yapar.

-------------------------------

-------------------------------

 Abdülhâdi ismini aynı eserden inceleyecek olursak;

 Efendi Babamın sohbetlerinde sık sık söylediği gibi bu haldeki kimselerden “MEHDİ” kendisine yer bulamayacak. Burada anlatılan “Abdülhadi”den ziyade Mehdi (a.s.)’ın özelliklerini üzerinde bulunduran kişiye benzer görünüyor.

 Hadi esmâsının tam kemâlli zuhur yeri olan Mûsâ (a.s.)’ın, Firavun ile ne kadar uğraştığı ve verdiği mücadale Kûr’ân-ı Kerim’de uzun anlatıkmaktadır. 

 Resülûllah (s.a.v.) Efendimiz iman etmeyen akrabalarına karşı üzüldüğü zaman, kalbleri çeviren Allah (c.c.) değil midir? Hitabı gelmiştir.

 “Ey kalpleri evirip çeviren Allah’ım! Benim kalbimi dininde sabit kıl!” (Tirmizi, Deavat, 89, 124; Kader, 7) Ahmed Avni Konuk Mesnevi-i Şerif 6. Cildinde Abdülhâdi ismini sadece davetçi olarak anlattığına bakalım.

 3476. Her biri muhakkak kendi asıllarına bendedirler, ziyâde ihityât et! bir­birinin müşâbihidirler.

Ya’ni “Rûhânî olan kimse, kendi aslı olan, ism-i Hâdî’nin bendesidir ve “abdü’l-Hâdî”dir; ve nefsânî olan kimse dahi, kendi aslı olan ism-i Mudill’in bendesidir ve “abdû’l-Mudil”dir. Sûretde ve mahsûsâtda, birbirinin müşâbihidir; her iki tarafın da’vetine bakıp ziyâde ihtiyât etmek elzemdir; zîrâ her iki­sinin ma’nâlarında fark-ı azîm vardır.”

-----------------------------------

Bu eser ile ilgili yaptığımız mütaala ve incelemeyi burada bırakalım, okuyanların yeterli bilgi ve görüş sahibi olacaklardır. İnşeAllah…

Esmâ’ül Hüsna oluşan Zât tecellisi ve Müşahadeleri Aslında burada oluşan Allah (c.c.) esmâsı ve Rabb-i Hass yönü üzerinden yansıması ve müşahadesidir demek daha uygun olur. 

İnsân-ı Kâmilden (13) İsimler Tecellisi ve (14) Sıfâtlar tecellisi (bunlar tenzih ve teşbihdir birliği tevhid olur) bölümünün imlâ ve yazım kontrollerini Ocak ayının 12 sinde bitirmiştim. Uzun zamandır eşim ile planladığımız 2 günlük Sakarya ve Bursa seyrimizi hava koşullarından yapamamıştık. 13 Pazar ve 14 Pazartesi tarihleri bize uyduğu ve hava durumu uygun olduğu için İhlas kuzuluk kaplıcalarından bir günlük planımızı yapmıştık… Seyre geçmeden önce Nusret Babam (r.a)’ın zât-i tecelli ve müşahade ile yazdığı “Beni kaldır gör Allah’ı” isimli şiirini buraya alalım…

Beni kaldır gör Allah’ı

Bahar içre baharım ben, heyulâyı cihanım ben,
Aşk derdine devayım ben, beni kaldır gör Allah’ı.

Zaman içre zamanım ben, mekân içre mekânım ben,
Vücûd içinde cânım ben, beni kaldır gör Allah’ı.

Gözünde nokta-i nûrum, özünde inleyen rûhum,
Günün her vakti sarhoşum, beni kaldır gör Allah’ı.

Cehennemde yananda ben, cennetinde gezende ben,
Hakk ile Hakk olanda ben, beni kaldır gör Allah’ı.

Gönülde Mustafa’yım ben, gözünde Murtaza’yım ben,
Bebekte Nûsrata’yım ben, beni kaldır gör Allah’ı.

Göklerinde tek nûrum ben, gönüllerde huzurum ben,
Anla seraba rûhum ben, beni kaldır gör Allah’ı.

Asıl adı Muhammed’dir, dünya mülkünde Nûsret’tir,
Cismim âleme rahmettir, beni kaldır gör Allah’ı.

Kâinatta bir taneyim, seher vakti üryaneyim
Dost elinde şehzadeyim, beni kaldır gör Allah’ı.

Senin ağzından ben dedim, onun ağzıyla sen dedim,
Sen ben yokuz hep O dedim, bizi kaldır gör Allah’ı.

Beytullah’ta habib oldum, İstanbul’da fakir oldum,
Nûsret’te pür safa oldum, bizi kaldır gör Allah’ı.

Göklerinde uçan da ben, arz üstünde gezende ben,
Denizlerde yüzen de ben, bizi kaldır gör Allah’ı.

Rabbimle oldum pür safa, ayrı düştüm çektim cefa,
Gafillere verdim selâ, seni kaldır gör Allah’ı.

Tek seda oldu son sözüm, Hû dedim feth oldu özüm,
Beni dinle a iki gözüm, bizi kaldır gör Allah’ı.

Hz. Nûsret

----------------------

Aah! Mübarek efendim ne güzel söylemişsin biz bu hâl ile seyrimizi yazmaya başlayalım. 

13 Ocak pazar günü ikindi vaktine yakın İstanbul’dan yola çıktık. Yakıt aldığımız Selimiye’deki benzincide hava kompresörü bozuk olduğu için yolda lastikleri şişiririz diyerek Tem üzerinden yola devam ettik. Şekerpınar’a yakın mola yerinde durduk. Hem lastik havalarını şişirelim, hem de giren ikindi vakti namazını eda edelim diye niyetlendik.

Lastik havaları (35 bar) şişirildi. Tam arabayı çalıştıracağım, kontak anahtarının çevirdim, göstergelerde çalışabilir namına hiçbir ışık yoktu. Anlaşılan akü ömrünü tamamlamış, ölümü tatmak üzereydi.

- Yanımda bulunan jip (suv) model araca takviye kablosu var mı? Diye sordum.

- Gençten arkadaş, bu durumu iyi bilirim. Olacaktı bir bakayım. Araştırdı bulamadı…

 Mescidin önüne yanaşan aracı gördüm.

- Yanlarına yanaşıp takviye kablonuz var mı?

- İçlerinden inen şöför yok ama aracı itip vurdurabiliriz.

 Eşime ikindi namazını kılmak için mescide gidebilirsin. Dedim. 

 Yardım edenlere daha fazla yük olmamak için;

- İçinizden bilen varsa direksiyona geçsin.

Direksiyona cüppeli beyaz sarıklı birisi oturdu.

- Bir diğeri, kontak anahtarını çevir ve 2. Vitese tak diyerek uyarıda bulundu.

Aracımız çalıştı. Yardım edenlere teşekkür edildi. Yakıt istasyonuna “Akü” var mı? Diye sordum. Bizde bulunmaz dediler. Eşimi aradım namazını kıldıysan gidelim… Geldi, kendisine durumu anlattım. Geri mi? Dönelim, yola devam mı edip, İzmit tarafında akü var mı diye bakalım. İstişare’den sonra, eşim yola devam edelim. Dedi…

 ----------------------

 Burada seyre kısa bir mola verip, 10 gün sonra okunan ikindi ezanı ile beraber kısa bir yorum yapalım…

 Lastiklere vurulan hava tercih değil, firmanın uygun gördüğü olduğu için, Zâhiri 35, Bâtîni ise 53 dür. وَالنَّجْمِ إِذَا هَوَى {النجم/1} “Vennecmi İza Heva” (53-1) Necm yıldızına and olsun olarak düşünülebilir. 

 Akü (12) volttur. Bitmesi yani onun ölümü tatması Fenâ fillah hâli olarak düşünülebilir. Neyi Fenafillahı? “A-Kün”[66] müş. Yani zât-i oluşmuş… 

 “Suv” ile ilgili arkadaşta aslında fakirin gençlik hâli ve yukarıda açıklandığı gibi madde putu ile alakalı bir durumdur.

 Diğer kişiler ise fakirin daha önce içinde bulunduğu kişilerin hâlidir. Buda Esmâ âleminin putudur.

 Kısaca Lat - Menat – Uzza, putlarının hâllerinin yansıması olarak düşünülebilir. 

 İşte bu halden çıkış “Şekerpınar” kendi kendine yeter hâle gelip kendi pınarından içmektir. Tatlı su Rubûbiyet pınarı ile Mercan hakîkatidir.

 Kontak anahtarı (Anahtar, Fatih-Fetih) ve yardım “Nasr” Nusret - Zafer ve 2. Vites Zâhir ve Bâtın’dır.

 Aslında bu yeni tip beyinli araçlarda aracı vurdurmak tehlikelidir, beyin yanabilir. Üzerinde vurduran arkadaş gibi, eğer zikir yapılırken vurdura vurdura zikir yapılıyorsa beyin hücrelerinin yanma ihtimali yüksektir. Ve artık beyin tefekkür edemez hâle gelir ve geri dönüşü yoktur.

----------------------

 İzmit’e doğru tekrar yola koyulduk. Saat ilerliyor ve pazar günü olduğu için tamirci bulmakta zordu. Eşime Gebze’ye yaklaşırken, İzmit’e mi? Yoksa Gebze’ye mi? Girelim diye sordum. Gebze’ye gir istersen dedi. Aslında bana İzmit daha mantıklı gelmişti. Aracın göstergeleri gidip geliyordu. Eşimin isteğinin Hakk’tan geldiğini ve Gebze’de Efendi Babamın oğlu İzzet Bey oturuyor diye düşünerek Gebze’ye girdik. 

 Sağ tarafta Gebze oto sanayi duruyordu. İçine girdik sorduk, soruşturduk ama açık yer bulamazsınız dediler. Gebze’ye doğru devam ederken sol tarafta eski oto sanayi sitesini gördük. Buraya dönelim derken “Gebze Center” önünden biraz buranın önüne düştük. Sağ tarafta duran lastikçi gence durumu anlattık. Elektirikçi araştırdı ama nafile, hiçbiri açık değilmiş. Geriyi göstererek ışıkları kontrol edip, Avm’nin arkasından dolanın dedi. Avm’nin arkasına dönüp “Necati Kilit” reklam tabelasını görünce, şimdi tamam doğru yoldayız dedim. Yine açık olan bir yere sorduk, Uğur usta açık dediler. Uğur ustaya ulaştık. Arabayı buraya kadar hiç durdurmamıştım. Ayağımı erken çekince araçta durmuş oldu. Cenâb-ı Hakk (c.c.) artık daha ileri gitmeyin diyordu.

- Uğur usta akü’ye geldi baktı. Bu bende yok, bendeki 72 amp. 370 lira olan pahalı ileride açık yerler var, oradan bakarsın. 60 amp. Olandan alacaksın.

 Eşim ben iş bitene kadar Gebze Center a.v.m. ye gidiyorum, sen işine bakarsın… İleriye biraz yürüdüm. Genç oto parça vs. yazıyordu.

- 60 amp. akü lazım ne kadar nedim.

- Yaşlı olan adam 280 liraya olur. Eskisini bırakacaksın, bu fiyata olur.

- Eskisini ne yapayım, eve mi? Götüreceğim…

- Burada bizim için 1 lira dahi önemli, 90 liraya biz eski aküyü satıyoruz.

- Tamam, uzatmayalım. Araç Uğur ustanın orada değişince yenisini alırsınız.

- Yaşlı adam, ters kutup mu? Düz kutup mu? 

- Bilmiyorum, önemli mi?

- Genç lafa karışır, tamam bu der… 

Ücreti ödenir ve yanıma genç verilir ve “İNCİ” aküyü alırız. Başka alternatifimiz yok hem zâhir hem bâtın işaret böyle gözüküyor.

Uğur usta Akü’yü değiştirirken, yeni aküyle takviye yapar. Ve aracı çalıştırtıp yerine takar.

- Niye böyle yapıyorsun?

- Uğur usta, beyin siliniyor.

İş biter ve uğur usta helalleşilir ve eşimi Gebze Center önünden alınıp yola devan edilir ve “Tem”e “E-80”e çıkılır.

----------------------

 Burada seyre kısa bir mola verip kısa bir yorum yapalım.

 Başımıza gelen bu hadise evimizin önünde de olabilirdi. Mağdur olmadan bir belki kendim, belki bir elektirikçi çağırıp ve bir akü alıp bu işi alıp halledebilirdim.

 Ama oluşan tecelli için Rabb-imizin zahmetten sonra nasıl rahmet ettiği görülmektedir. İz-Mit ve Gebze ve İz-Zet Center ne demektir.

 “İz” Efendi Babamın “mahla” ismidir. Rahmiye annem yani Rahmet koymuştur. “Mit” (مَتِين) Metin esmâsıdır. “İz” den gelen Rahmet ve Ahmet’tir. 

 Gebze, “Gebe” ve “Ze” harfidir. Buradaki “7” sıfât mertebesi ve doğumu ve Meryemiyet ve İseviyettir. Zât-i tecelli olarak Kûr’ânın gelini olan Rahmân sûresidir. 

 Ge; (ك) Gef-Kef: Kün ol dur. İçinde “Hüviyeti” barındırır. (ب) Be; İle birliktelik ve bunların tamamı “Zeheb” altın’dır. Bu mertebede altın’ın aldığı isim;

“Küntü kenzen mahfiyyen fe ahbebtü en u’rafe fe halektül halke li uğrafe bihi.”  Ben gizli bir hazine idim bilinmekliğimi sevdim arzu ettim ve bu halkı, irfan olunmak için halkettim. 

İşte efendi babamın “İz” mahlası” (ذَهَبْ) Altındaki (هُ) “He-Hu” dan gelmiştir.

Bir gün Rahmiye Annem de benim hakkımda Nusret Babama hitaben "Hu Necdete "iz" ismini verelim demişti. Bu sahada benimde mahlas ismim "İz" dir, Yani sünneti seniyyeyi takib etmeye çalıştığım ve Peygamberimizin izinde yürümeye çalıştığım için bu ismi vermişlerdi pek mevzu olmadığından fazla bahsetmek istememiştim. Bu hususta sadece o zamanlar yazdığım bir satır dizisi vardır. Bulamadım belkide hatıra olarak bir yerde yazmış olabilirim. Geçmiş zaman, yerini hatırlayamadım elbet bir gün bir yerden çıkar inşeallah. (Terzi Baba) İzzet, azizli ve şerefli olan “İz” olan evlattır. Yine (مَتِين) “Metin” esmâsı ile bağlantılıdır. Buradaki “İZ” (ع) “Ayın” ve (ذ) “Ze” harfi ile yazılır sayısal değeri, 70+7= 77 dir. İki yedili ile Seb’ül Mesani olan Fatiha-Hamd sûresidir. Bu yönüyle 57 (حَميد) “Hamid” esmâsı ile bağlantılıdır. Zet; Biraz sonra anlamına geliyormuş. Bu da vakit demektir. Arapçası “İz” ve “İza” dır. İz sayısal değeri 1+7 ve 13+7 dir. 8 ve 20 dir. 77+8 eşittir. 85 dir… Açılımı 832 (Mehmed Nusret) ve 97 ile Kadr sûresi ve gecesidir. 85 bâtını 58 (مُحصي) “Muhsi” esmâsıdır. Nusret Babamın Bâtın-i olarak sayılar ile alakalı esmâya bağlantısıdır.

 Cen-ter, İngilizce olarak Merkez demektir. (نَجدَت) Nec-det ve (نصرت) Nusret batîni bağlantısıdır. 35+74= 109, 19 İnsân-ı Kâmil’e olan bağlantılarıdır. Aynı zamanda (54) Nusret (r.a.)’in bâtını olan Kamer sûresinin âyet ve sûre sayısı toplamıdır. 54+55= 109 dur. Merkez tefekküründe bu Center sayısını 653 olarak hesaplamıştım. Görüldüğü gibi 6 yönden 53 şifresi Rahmet ve Ahmet olmuştur.

 İşte ortalarda 54’üm diye dolaşan, 54’ü görecek miyiz? Diyenlere duyurulur. Zaten bunların bir çoğu boylarının ölçüsü alarak gönderildi. 54’ün bâtında ve hakîkatte Nusret Babam (r.a.) olduğunu anlaşılmıştır. İnşeallah… Bu konunun iyice düşünülmesi ve kendisinin karşısında durmanın hiçte iyi bir hareket olacağını sanmıyorum. Cesareti olan varsa denesin!

 “Necati” (نَجات) kilit, Necat (454) bu işin kilidi ise bu işin anahtarı nedir. Necat, kurtuluş her mertebenin kurtuluşu vardır genel olarak bu derslerin esmâsı bu dersin anahtarıdır. Özel olarak (فتّاح) “Fettah” (فتح) “Fetih” ve (نصر) Nasr-Zafer” bu kilidin anahtarıdır. 4-54 teki dört sayısı sağâ yani batına geçer şifre 54-4 olur. Bâtini olarak 58 (مُحصي) “Muhsi” tüm sayıları kapsayan sayı esmâsı tüm kilitleri açar… Necat kilit, Zafer-Fetih bunun anahtarıdır ve Zât isimleri ve Zâti tecellidir.

 Bu kısım üzerinde çalışırken, işyerinde gece nöbetinde elektirikler kesilmişti, arakadaşın biri bilgisayarın şifresini girip açamadı. Fakîr de denedi olmadı. İsminin ma’nâsı Zafer kazanmış, üstün olan arkadaşta birkaç sefer denedi, daha sonra açıldı dedi. Sayılar ile alakalı “Num lock” tuşuna basılmamış. “Numara Kilidi” demekmiş. Buradan da anlaşılıyor ki, Necat kurtuluş “Num” Nur-u Muhammed-i olan tüm mertebeleri kapsayan sayı anahtarı, şifresidir. 

 “A-kü”nün ne olduğunu yazmıştık, Aynı zamanda Ahadiyet, Zât günüdür. Birde 12 amp. ile (ا) “Elif” 12 zâhir ve bir de bâtınında olan noktadır. Bu devreyi tamamlar ve bâtini olarak eşyayı aydınlatır ve çalışmasını sağlar. 12+60= 72 dir. Bu sayıda 19/53 ün toplamı olan sayıdır.

 Şu “90” ın niye üzerinde durulmuştur. Konumuzla alakalı (ص) “Sad” harfi ve “Nun+Mim” sayısal değeridir. (ص) “Sad” sıfât demektir. (ن - م) “Nun ve Mim” 50+40 tır. 50 vakit namaz ve 40 Hakîkat-i Muhammedidir. “50” 5 sayısının kemâli ve 40 ise “4” sayısın kemâlidir. 

(5) Beş Hazret mertebesi, İslâmın şartı, beş vakit namazdır. Arapçaya çevirelim, beş “iz salât” mertebesi olur.

(4) İslâmın şifre sayısı, (Şeriat, Tarîkât, Hakîkat, Marifet) ve dört rekât namazın mertebeleri (ا - د - م - ح) (Elif, Dal, Mim, Ha) harfleridir. Şeklen 139 Muhammed, olarak 1+4+40+8= 53 tür. Bu da (أَحمَد) “Ahmed” dir. Yerde Muhammed (s.a.v.) gökte Ahmed tevhidi, 139+53= 192 Esselâm’dır.[67]

50 Vakit namaza ulaşana kadar; (5) Ef’âl, (25) Esmâ, (33) sıfât, (40) Marifet, (50) İnsân-ı Kâmil mertebesidir. 5+25+33+40+50= 153 dür. Ahadiyet ve Ahmed’dir. Hakîkat’ül Ahadiyetül Ahmediyedir. 53 ve 1 ise وَالنَّجْمِ إِذَا هَوَى {النجم/1} “Vennecmi iza heva” (53/1) Heva olan Necm yıldızına and olduğu zamandır. 

Bu ne zaman ve nasıl kılınır olur. 53 “Necm”in izi takip edilip, İsrâ’dan Esrâ’ya geçilip fikri olarak derin-deruni düşünceler ile “Mi’rac” hâli içinde olmak ile olur. Kişi kendi mi’racını yapmış olabilir, ama çevresinde talipliler var ise onlara rehberlik ederek götürür… (50) vakit ve 19 rek’atlı zâhirde Kâbe-i şerifte, bâtında n Gönül Kâ’be-sinde kılınan namazdır. 50+19=69 olur. (69) Altın sayısal değeridir. İşte bu doğum gönülde olur. 69 bâtını 96 (alak) 69+96= 165 tir. Araya Esmâ-Rubûbiyet alınınca, 1965 yapar buda “İzzet” beyin doğum tarihidir.

 (40) yani 4 mertebe kemâli (5) Şeriat mertebesi, (25) Tarîkât Mertebesi (Salât-ı Vusta), (33) Hakîkat (Mescid-i Nebevi ilk direk sayısı), 40 Marifet mertebesi (Hakikat-i Muhammedi – Gönül Mescidi)

 5+25+33+40= 103 tür. 103 13 ve (103) Asr sûresidir. “Asr”a zamana-Vakte “İz” e yemin edilmektedir. Gönül Mescidinde 20 rek’at Ashab-ı sufhada namaz kılınır. 

 103+20= 123 yapar. 1 Ahadiyyet (23) Efendimiz (s.a.v.) Risâlet süresidir.

 23+1= 24 Ayar altın ve 24 saat, Fenâfillah, Bekâbillah’tır.

 23-1= 22 Ayar altın (22) bizim şifrelerimiz içinde (urucu) dervişlik ve Yusufiyyet ve (nuzülü 53 tür)

 153+103= 256 dır. (256) Nûr esmâsının sayısal değeridir. 52-54-56-58 sayıları hemen gözükür, arası sayılarıda konulunca, “Kaviyy’ul Metin’ul Veliy’ul Hamid’ul Muhsi”[68] (قويّمَتيناوَليَتيناوَليالحَمدالمُحصي) Nusret Babam (r.a) in bâtini bağlantısı kurulmuş olur. 

20+19= 39 dur. (39) Esmâ tecellisi yani Esmâ’ül Hüsnâ tecellisidir. Bizim şifrelerimiz içinde Terzi Baba (2) Zâhir ve Bâtın Terzi Baba’dır.

 153+103+19+20= 295 dir. (2) Zâhir ve Bâtın’dır. (95) Ka’be-i Şerifte gönül göğüne açılan Stare-Yıldız kapısıdır. (95) Tin sûresidir. (40) Hakîkât-i Muhammedi çıkınca kalan sayı (55) Metin esmâsı, Zâhir ve Bâtın Nusret Babam (r.a.) ve “İz” Efendi Babam ve yoldan gelecek evlâtlarıdır. 55+2= 57 (حَميد) “Hamid” esmâsıdır. (57) Zâhir ve Bâtın Nusret Babam (r.a.) ve “İz” Efendi Babam ve yoldan gelecek evlâtlarıdır.

 95+2= 97 dir. “Mi’rac” yapıldıktan sonra kadir gecesi düzenlenmiştir. Ve gündüzüde Kaadirdir. Kaadir sayısal değeri; (ق) Kaf: 100, (ا) Elif: 1, (د) Dal: 4, (ر) Re: 200 dür. Toplamı, 100+1+4+200= 305 dir. Gizli olarak yazılmış 503 ve 53 tür. (مُحَمّداً رَسُولُ اَللهُ) Muhammeden Resülullah ve (أَحمَد) Ahmed’dir.

 A-kün’ün asıl değeri 280+90= 370 (37) Zât-i Tecelli ve kısaca, nefsi benlik (12), izâfi benlik (12), İlâhi benlik (13) dür.

 Bunu almanın bedeli;[69] 280 yani 28 peygamber hazeratının seyri sülûkunu yaparak hiçlik noktası (0) kemalatına ulaşacaksın, daha sonra (90) (ص) “Sad” eski nefsine kullandığın sıfât mertebelerini “Genç-feta” abiye bırakacaksın ve zâti tecelliye ulaşacaksın…

 “İNCİ” görüldüğü ortası (نج) “NC” 53 tür. A’rapçaya göre sağdaki (ا) “Elif” Ahadiyyettir. Soldaki ise (ي) “Ye” Yakîn’dir. Ahadiyyet, Nur’u İlâhiyye’ye İlm’el Yâkin ile İnci’ye bakınca hayasından erimiş ve Cemâl-i ve Celâli olan bu âlemler Zât-ın’da, Zât-ı Zât-ı olarak Yakîn hâliyle tecelli etmiştir. Her iki “İ” de 13 sayılarını ihtiva eder. 13+53+13= 79 dur. 79’un ne olduğu malumdur. Gizli hazinedir.

 İşte Uğur (Muhammediyet mertebesine) gelen genç bana bunları unuttuğum yeri hatırlattı.

 54+55+56+57+58= 280 dir. Zâhir ve Bâtın Nusret Babamdır. (ص) “Sad” harfi de onda var (ر) “Re”de zaten zâhir ve bâtına işarettir.

------------------------------

 Kızım daha sonra ilerleyen günlerde fakire ehliyet yazılı sınavına hazırlandığı için bir konuyu daha anlamak için sordu. Arabada altarnatör ne işe yarar dedi. Bu konuya vakıf olduğum halde yine internete bakayın emin olayım dedim. 

 Motordan aldığı hareketi elektrik enerjisine çeviren donanıma alternatör denir. Alternatör motorun hareket enerjisini elektrik enerjisine çevirir. Alternatör elektrik üreterek aküyü şarj eder ve elektrikle çalışan donanımların elektrik ihtiyaçlarını karşılar. Özellikle motorun çalıştırılması sırasında çok fazla akım veren akünün, düzenli olarak şarj edilmesi, sürekli şarjlı halde tutulması gerekir. Alternatör, yaklaşık 12,9 – 14,9 voltluk bir gerilimle aküyü şarj eder ve akünün her zaman şarjlı halde kalmasını sağlar. Alternatörün kapasitesi, üretebildiği akım şiddetine (amper) bağlı olarak değişir. Şarj (alternatör) sistemindebir arıza meydana geldiğinde ve akü şarj edilmediğinde, gösterge panelinde “akü şarj ikaz lambası” yanacaktır. 

 Alternatörün Görevleri:

 *Motor çalışıyorken elektrikli alıcıları beslemek,

 *Motor çalışıyorken aküyü şarj şarj etmek.[70]

 İlginç bir şekilde servis aracımızında ilerleyen günlerde altarnatörü (Şarz Dinamosu) yanmış, işyerimizde kalmış, hiçbir şekilde çalışamadığı için çekici marifetiyle tamirciye gitmiş ve yine bir pazar günü olduğu halde, servis şöförü usta bulmuş ama parça bulamadıkları için tamirat ertesi güne kalmıştı.

 Şimdi bu ilgiler belki gereksiz olarak görülebilir. Esmâ’ül Hüsnâ müşahadesi ile ve tecellisi ile ne alakası var denilebilir. Kişilerin üzerindeki hâl ve esmâ terkibi değişik olduğu için farklı açılım, müşahade ve tecelliler olabilir. Yani bu bir tane değil sonsuzdur. 

 Burada Madde’den Celâl tecellisinden ma’nâya Cemâl tecellisine Zül Celâli vel İkram ile geçmeye çalışalım.

 Her iki olayın Pazar günü olması bugün (يوم الاحد) Arapça Ahad günüdür. Buda Ahad esmâsıyla Fenafillah (İseviyet) ve daha ilerisi Ahadiyyet’e işarettir. A-kü “Elif/Kün-Tek/Gün)” de bunu desteklemektedir.

 Akü’deki kutuplar (+ ve -) doğru akımdır. Yani sadık ve tasdik makamlarıdır. Aynı zamanda Kutb’ul Aktab ve Kutb’ul irşad olan, Rahmân ve Rahîm’e işarettir.

 Bizim aracımız akü bittiği halde, araç motoru 2. Vites (Zahir, Batın) ile vurdurulmak suretiyle çalıştırılabilmişti. Altarnatör yani Kutb’ul Azam mertebesi (Allah) esmâsı sistemi besliyebiliyordu. Ama araba çalıştığı müddetçe durduğu zaman yine birilerinin yardımına (Nusret)’e ihtiyaç olacaktı.

 Buradan şu sonuca varabiliriz diye düşünüyorum. Bizlerin beden varlığımız bizlerin araçları ve arabalarıdır. Kendi beden varlığımızda başta Allah esmâsı (her mertebenin hakkını verme), Rahman (Ulvi ve süfli olan yönlere rahmet olma) ve Rahim (özel olarak bu tecelliye mazhar olma) esmâsının Hakk’ıyla yani hayal vehim ve nefsaniyetle çalışmaması lazımdır. Aksi takdirne bir milim bile yol almamıza imkan yoktur. 

 Terzi Baba (118-52) Tur Sûresi ve M. Nusret Tura hazretlerinin “Başlarken” bölümüne alıntılan şu ifadeleri düşünüyordum…

------------------------------

Yani “Nusret” ile “Necdet”in muhabbeti “Hakikat-i Muhamme-diye”yi zuhura çıkardı. 

Burada bir başka yöne de dikkat çekelim;

 نصرت (Nusret) ile نَجدَت (Necdet) in arapça orjinal yazılarına bakarsanız her iki isim de,

 ن (nun) harfiyle başlar → ت (te) harfiyle de sona ererler. 

 “Nusret”teki ve “Necdet”teki bu ن (nun) ve ت (te) harflerini çıkartırsak ; 

(Nusret) نصرت te → صِر (sır) kalır. 

Burada صِر (sır) dan maksat “Nusret”te gizlenen sırr’ın “Necdet” olmasıdır. 

 نَجدَت (Necdet) teki (ced/ata) جَد kalmaktadır, ki bu da “İsm-i Necdet” in “İsm-i Nusret”in de, yani kendisine bağlanacakların kökü atası ve yardımcısı olacağının ispatı olmuştur. 

Nusret Babamızın ilâhi emâneti Terzi Babamıza vermeden önce söylediği, “Benim sebebi vücûdum sen imişsin,” sözü aslında buraya vurgudur. 

Ayrıca “nasrun minallahi” ve “fethun karîb” âyeti ile de, “size yakın bir fethi Allah’ın yardımıyla müjdeliyorum,” derken aynı konuya vurgu yapmıştır. 

Dilerseniz bu âyet üzerinde biraz duralım. 

Acaba müjdelenen nedir?… 

SAF 61. Sûre 13. Âyet

وَأُخْرَى تُحِبُّونَهَا نَصْرٌ مِّنَ اللَّهِ وَفَتْحٌ قَرِيبٌ وَبَشِّرِ الْمُؤْمِنِينَ {الصف/13}

ve uhra tühıbbune­ha nasrün minallahi ve fethun kariy­bun ve beşşiril mu’minîne

Ve kendisini sevdiğiniz bir başka -nîmet de- vardır ki: O da Allah'tan bir zaferdir ve yakın bir fetihtir ve mü'minleri müjdele.

61 daha önce zikrettiğimiz gibi Necdet’in isimlerinden biri idi. 13 ise, açık beyanı ortadadır. 

Az önce yukarıda نصرت (Nusret) harflerinin alfabetik toplamının 52 olduğunu, bunun da Nûsret Tûra Efendimizin silsile-i Şerifteki yerini anlattığını açıklamıştık. 

Bu âyet-i Celile’de var olan müjdelerden bir tanesi de hilâfet mertebesidir. 

Lisân-ı Nusret’ten kendisinden sonra gelecek olan halifesi “Terzi Baba”nın müjdelenmesidir. 

Diğer müjde ise, bunun devamı olup, sûre ve âyet numaraları ile zuhura gelmektedir. Onlar da 61 ve 13 idi. 

Burada 61 ile, “Terzi Baba’”nın ismine atıf yapılmaktadır.

13 ile de, O’nun, Muhammediyet mertebesinden zuhuruna işaret edilmektedir. Kısaca “Gönül Mekke”sinin fethi müjdelenmektedir. 

Hazretimizin İlâhiyat okulunda eğitim almak isteyen bir talibliye kendileri günlük olarak yapması gereken vird ve amelleri o kişiye yazdırarak söylerler. 

(Zaten bunlar-14-irfan mektebinin seyr defterinde de mevcuttur.)[71] 

------------------- 

 Ç.H.U kardeşimiz buradaki ifadeleri ile bu sahayı aydınlattığı için kendisini tebrik ederiz. Ve bunu biraz daha açalım.

(صر) “Sr-Sır” ve (جد) “Cd-Ced-Cet” Bunlar Türkçe ifadeler olarak karşılık bulmaktadır. A-rapça da yani hakikat yönü ise (سر) “Sr-Sır”ın içinde (س) “Sin” İnsânı Kâmil ve Rubûbiyet vardır. Efendi Babamın bu sırrı Rubûbiyet-Rabbi Hass (13) yönünden (سلام) “Selâm” esmâsıdır. Bunuda kendisi açıklamıştı. “CD” bu hakîkatleri “CD” ye aktararak bâtınında “DC” doğru akım kullanan bilgisayar ve telefonlardan gönülden gönüle aktarmaktadır.

 Sayısal ifadeler ise; (ص) Sad: 90, (ر) Re: 200, (ج) Ce:3, (د) De: 4 dür. Toplamı ise; 200+90+3+4= 297 dir. Bu sayı Rasûl sayısal değeri olduğu gibi, 97+2= 99 Esmâ’ül Hüsna’dır. 97-2= 95 dir.. (95) Tin Sûresi ve (40) Hakîkat-i Muhammedi sayısı çıkınca kalan sayı (55) (مَتِين) “Metin” dir. 

 Esmâ tecellisi bölümünde Efendi Baba’mın kitapları ile Nusret Babam (r.a)’in kitaplarını bağdaştıramıyan bir zâhiri Nusret Bey vardı.

 (سر) “Sır” arapça değeri “260”dır. (26) Museviyet dairesinin (0) kemâlatı ve seyri süluğudur.

 Nasıl ki Mûsâ (a.s.) 8 ve 9. Levhler, Nûr-Hüda veya Rubûbiyet-Kudret levhalarını kavmine açıklamadıysa, Nusret Babam (r.a.) “necat-velayet-hamd-sayı sistem, bünyesinde olduğu halde bunu Tûr sûresinin hakîkatte açıklayıcısı olan Efendi Babam açıkladı ve açıklamaya devam etmektedir. (Nusret Babam gemici olduğu halde, nuh-necattan bahsetmiş midir? Fetih-Nasr sûresi içinde Rabb-inin Hamd’i vardır. Hamd hakikatlerinden bahsetmiş midir?) 

 (صر) Türkçe yazılmak ile beraber (290) sayısı ile hakîkat mertebesini de içinde barındırır. (29) 28 mertebenin yakîn halinin (0) kemâlatı ve seyri süluğudur. (29) Ankebut-Örümcek sûresidir. Bunu şartlanma, vehim ve hayalle anlamak mümkün değildir. Nakşilik tarikatının hakîkatı olan Ebu Bekir sıddık hazretlerinin Bekriyye hakîkatine vakıf olmak lazımdır.

 Bu sevr mağarasında Resülûllah Efendimizin Ebu Bekr (r.a.) an efendimize İsmi Celâl olan Allah (c.c.) isminin telkinidir. 

 Bu sır, Sevr (ثور) hakîkatidir. Aradan velayet (و) “Vav” alınınca kalan (ثر) Türkçe yine sırdır. Burada Ebu Bekir (r.a.) efendimiz… 2 nin ikincidir. “Nur” esmâsı sayısal değerlerinde ne bulunmuştu. 52-54-56-58 dir. Yani çift sayılar bunu aslı çiftlikteki birliktir.

 Aslında burada Efendimiz (s.a.v.)’in risâlet haikatını fenafillah mertebesinden kendi bünyesinde bulunan velâyet hakikatini ayna olan velayet hakikatine aktarmasıydı.

 İşte yolumuzda bu mertebeden olan (ثر) “Sır”dır. (ث) “Se” Sevb-Elbise ve Senâ sırrının Necdet babama aktarılması idi aslında “Nusret-zafer-Fetih” aynasından bu yansımaktaydı. Mü’min Mü’minin aynasıdır hakîkati açılmıştı. Burada sayısal değer; 500+200= 700 ve 6 (706) olmaktadır. (76) Nusret Babamın dünyada kalma süresidir. Toplamı “13” tür. Birde bunun (ث) “Se” harfinde 3 noktası vardır. 76+3= 79 dur… Hayret ki hayret…

 İlk hesaplanan sayısal değer; (صر) “Sr-Sır” 290, İkinci hesaplanan asıl sayısal değer (سر) “Sır” 260 ve son değer, Sevr (ثور) 700+6+3 tür. Son değer görüldüğü gibi “700” (ز) “Zel” harfinin sayısal değeridir. “Zevâl” dir. 63 ise efendimizin bu dünyada kalma süresidir. Zevâl aynı zamanda kemâl yani “Bekâbillah” süresidir. 63 yaşında bu mertebeden velâyet Hazreti Ebu Bekir’e intikal etmiştir.

 Bu konuda oluşan istişare ve tefekkür maili buraya alıyoruz.

-------------------------------------

 Gönderen: te… te…. <ip…-89@hotmail.com>
 Gönderildi: 27 Ocak 2019 Pazar 07:58
 Kime: Murat CAĞALOĞLU
 Konu: NEFS VE AKL

Hayırlı sabahlar Hocam; nasılsınız? Siz ve aileniz için Cenab-ı Hakk'tan sağlık ve afiyet temenni ederim.

Zuhuratları gönderme vakti gelmiş bulunmakta Allah'ın izniyle…

Sağlık deyince ve nimet deyince şu anda müşahede ile yakinen anladığım en önemli sağlık konusu bize verilmiş akıl diye düşünüyorum. Günlük işler için kullanılan basit akıl için dahi bu böyledir. Fakat asıl kastım yüksek kapasiteli akıl, kişiye kendini ve kim olduğunu ve dahi rabb-ini bilmesini sağlayan akıldır. Aklı küllün yardımını alan akıldır…

Yıllar önce içinde bulunduğum bir tarikatta; sen aklını çok kullanıyorsun, aklını bırakmazsan olmaz dediler. Çok düşündüm o zaman. Akıl bırakılmaz, akıl önemli dedim kendi kendime. Şimdi anlıyorum ki isabet etmişim, Allah (c.c.) doğruyu ilham etmiş…

Akıl o kadar önemli ki nefs terbiyesi dahi aklın, akl-ı meadın açığa çıkması ve kuvvetlenmesi için yapılıyor. Alt seviyelerde gezinen nefs alt seviyelerde düşünmeyi sağlıyor. Nefs ve akl arasında doğrudan bağ var. Nefs ve duygular arasında bağ var…

Terzi Baba duyguları bırakmaktan söz ediyor. Bir kaç sohbette ise duyguların İlahi olana çevrilmesinden söz ediyor. Nefsin terbiye edilerek bu kıvamda yaşamını sürdürmesi duyguları ilahi olana çeviriyor, aklı dahi ilahi olana yükseltiyor. Nefs, duygu ve akıl dönüşüyor, yükseliyor. Anladım ki; nefs terbiyesi akla ulaşmak için yapılıyor. Elhamdülillah. Rabb-imin ikramı…

Hakk bir hakîkati sadece tek alanda, tek konuda değil, aynı sistemi birçok yerde birden göstermiş. Misal insan bedenidir… Tıp ilminde gelinen nokta, bağırsak florası düzeltilirse, buradaki kötü bakteriler azaltılıp, iyi bakteriler çoğunluk olup, hakimiyeti ele alırsa, psikoloji ve beyin sağlığı yerinde olur diyorlar ve beden sağlığıdır. Aynı sistem… Nefsin alt seviyeleri düzeldikçe sağlık başlıyor. Hem fizik bedende, hem duyular âleminde, hem akl seviyesindedir…

Bunları düşündürdü bazı gözlemlerim bu sabah. Nefs, ruh ve akl… Birbirinden bağımsız değil, biri diğerinin önünü açıyor yada tam tersi kapıyor. Ve hakiki akla ulaşmanın yolu nefsten geçiyor. Yolumuzdaki sistemin sağlamlığı net bir şekilde bir kez daha böylece gözler önüne geliyor...

Diğer maille, zuhuratları ayrıca göndereyim. 

Düşündüklerimi anlatmak istedim. Yanlışım varsa bilmek istedim. Sizi yormuş olmam, İnşallah…

----------------------------

Gönderen: Murat CAĞALOĞLU <cagaloglupasa@hotmail.com>
Gönderildi: 28 Ocak 2019 Pazartesi 13:22:08
Kime: te… te…
Konu: Ynt: NEFS VE AKL

Hayırlı Günler Te… Te… Hanım Kardeşim, Bizler şimdilik iyi sayılırız... Sizlerde iyisinizdir. İnşeallah...

Yazdıklarınız güzel olmuş... Elinize gönlünüze sağlık... Cenâb-ı Hakk nicelerini nasip etsin. İnşeaallah...

Böylelikle fikri sahadaki perdelerde açılmış olur. Bahsettiğiniz yerdeki kişilerin sahası bellidir. Hayali ve vehimi teslimiyetçilerdir...

Bilindiği gibi Efendimiz (s.a.v.) Vahidiyet sırrırını sevr  (aradan vav alınınca Sır kalır, ama bu sır "Pelte" olduğu için Sena -Övgü ve Sevb-Elbise"  sırrıdır) mağarasında kapalı alanda vermiştir (Allah (c.c.) lafzı)... Ama orada bir yılan gelir ve Hazreti Ebubeki'ri ayağından ısırır. Anlatılır bu yılanın ataları anlatmış, buraya kainatın sevgilisi gelecekmiş, nasip bu yılanaymış. Hazreti Ebubekir ayağını koyunca ısırmış ve zehrini akıtmış. Ve daha sonra bu haraketinden dolayı özür dilemiş.

Ama hiç bir yerde bu işin hakîkati neydi, bu niçin olmuştu denilmez... Cenâb-ı Hakk Resülullah'ı ve ikinin ikincisini güvercin (heva) ve örümcek (şartlanma) hayvanlarından korurken niye bir yılana bu işi için müsade edilmişti. Ve Mi’rac  hadisesi gerçekleşmiş, Ebubekir, Ebubekir sıddık olmuş yani tasdikçi, Fenafillah makamındaydı.

Yılan Museviyet aklı idi. Nasıl ki Mûsa (a.s.) sopasını yere bırakınca ejderha suretine dönüşmüş ve şaşırıp korkmuştu. İşte burada yılan aklı ve ayak nefsi temsil etmektedir. Bir anlık akıl ile hareket nefsi acıtmaktadır... Bu zehride ancak kaynak olan temizleyip iyileştirebilir. Burada yanlış anlaşılmamaya mahal vermeme için bir açıklama yapalım, Hazreti Ebu Bekir nefsi, “nefsi nefis”tir. Kendi yok ki acı olsun, bu bizler için üstünde düşünülmesi gereken bir hadisedir.

İşte Mi’raca çıkarken Cebrail'i (aklı) Efendimiz Sidret'ül Müntehada bıraktı. Ve Yanarsam ben yanayım. Dedi... Belirli bir yere de gelinince aklı küllü terk edip aklı evvele ulaşmak lazımdır.

Selâmlar, Hoşça Kalın...

---------------------------------  

 Tekrar burada (صر) “Sr-Sır”a dönersek, bunun ile bağlantılı a-rapça kelimeler ne olabilir?

 (صِرَاطٍ مُّسْتَقِيمٍ ) Sırât-ı Mustakim, (صِرَاطٍاللّه) Sırâtullah ve (بَصِيرْ) Basiyr esmâsıdır.

 Basiyr; basir herşeyi incelikleriyle görendir. Sayısal değeri 302 idi.[72] İçinde Sır – 290 çıkarsa (12) Hakikat-i Muhammedi kalır. Hakikat-i Muhammedi sırrı olan, risâlet sırrını yâkın gözüyle görendir. Nusret Babam (r.a.) Efendi Babam’a gözümün nuru diyerek bu sırrı nakletmiştir.

 Necdet Babamın ara harfleri (ج - د) “C ve D” idi. Bu 3 ve 4 sayısal değerine tekabül eder. Tavaf şaftlarında (sine turlarında), Merve ile sefa arasında Nefsi küll, Aklı arası gidiş gelişte İlk 3 şaft ve ilk 3 gidiş geliş hızlıdır. Bu nefsi emmare, levvame, mülhimenin etkisinden hızlı çıkabilmek içindir. Mutmainne, radiyye, mardiyye, safiyye mertebesinde yavaşlanır. Bu seyir (صِرَاطٍ مُّسْتَقِيمٍ ) Sırât-ı Mustakim seyridir.

 Devamındaki (صر) “Sr-Sır”; (صِرَاطٍاللّه) Sırâtullah’tır.

 Peki, bu sır nasıl aktarılmıştır. Kapalı ortamda Sevr (ثور)’in vekil velayet (ثر) yine Allah (c.c.) sırrı aktarılmış ve tefekkür edilerek (و) “Vav” Vahidiyyet ile Sırrı velâyet açılması sağlanmıştır.

 (كوثر) "Kevser" deki (ثر) yani senin başındaki (كونْ) Kün “Ol” dur. Efendi Babamın bilinen bir ismi Servet’tir… İşte bu kişinin gizli hazinesi olan Sır’dır… Kendisinin övülmesi ve üstünde taşıdığı Rubûbiyet – Rahmâniyyet elbisesi, övgüsü sırrıdır. İşte bunun için Ser verip Sır vermemel lazımdır. 

 Efendi Babamın aktarımında bir gün Nusret Babam gazeteden haberleri okuyordu. Hazırladığım şeyler var okuyabilir miyim? Dedim. Oku, evlâdım dedi. Şu Veli, böyle yapmış, bu Veli böyle yaşamış deyince, Nusret Babam daha ne kadar bu dedikodularla uğraşacaksın. Rabb-in sana ne söyledi, bana onu söyle dedi Necdet Babam eyvah dedim. İyi ki söylemiş, kafamda bir şimşek çaktı (Tecelli-i Berk) ve açılımları oldu.

 İşte burada okunan “ajans” arapça “aca-ns” “131-NS” ve “Selâm NS” Selâm olan yardımdan, zaferden ne okudun… Denmek istemiş olarak düşünülebilir… 

 Başta bulunan (س) “Sin” harfi ile YA-SİN üzerinden konuya devam edelim. Ve (C-3) ve (D-4) âyetlerine (49) Terzi Baba (36) Yasin sûresinden bakalım.

*********

إِنَّكَ لَمِنَ الْمُرْسَلِينَ {يس/3}

(İnneke leminel murselîn.)

(36/3) “Muhakkak ki sen, resûllerdensin.” 

*********

 Cenâb-ı Hakk (c.c.) tekrar muhatab alarak ve tasdik ederek “İnneke” hitâbıyla evvelâ Efendimiz (s.a.v)’in şahsında sonra bütün peygamber hazerâtının ve evliya hazerâtının şahıslarında olmak üzere bütün insânlar için kim okursa okusun muhakkak irsâl edecek bir şey vardır, hitâbını yapıyor. 

Kişi bütün Kûr’ân-ı Kerîm’i bilmese dahi içinden neyi biliyorsa onu mutlaka ulaştırması lâzımdır. En küçüğünden en büyüğüne kadar “İnneke” hitâbına muhataptır. “Sen” okuyan kişi, bilebildiğin kadar başkalarına ulaştırmaya görevlisin, demektir. 

Ancak şunu da belirtmek lazımdır ki bu tebliği âmirâne olarak değil nezâketle yapmak lâzımdır ki tepki alınmasın ve İslâmiyet küçük düşürülmesin. En çok şâhit olduğumuz olaylardan biridir, çünkü kişi saf ve temiz haliyle namaz kılmaya ve İslâmiyeti incelemeye başlar, üç ay beş ay sonra çevresine “hadi siz de namaza başlayın” vb. gibi telkinlerde bulunmaya başlar, işte bu şekilde değil de bu âyetin hükmü altında nezâketle bu işlerin yapılması gerekmektedir.

İrsâl olunma Allah’ın zâtından ef’âline irsâl olunmadır yâni mânâ âleminden, bâtın âlemden zâhir âleme madde âlemine gönderilmedir. İşte bu sahada kimin ne kadar oluşumu var ise o kadar bu gönderilmişlikten sorumludur. 

Efendimiz (s.a.v) ‘in mübârek şahsında bu sistem zuhura çıkmaktadır ve ondan sonra gelenler ondan nûrunu, rûhunu ve hakîkatlerini alarak onun görevinin elçileri olmaktadırlar. Ayrıca bu elçilik Muhammedîyyet mertebesinin elçiliğidir. 

*********

عَلَى صِرَاطٍ مُّسْتَقِيمٍ {يس/4} 

(Alâ sırâtın mustekîm.)

(36/4) “Sıratı Mustakîm üzerine(sin).” 

*********

Hakîkati Muhammedîyye’nin doğruluğunda dosdoğru bir istîkâmet üzere ki bunun da iki yönü vardır;

Birincisi, (sırât-ı mustekîm.) İkincisi, (sırâtullah’tır.)

(Sırât-ı mustekîm.) Doğru yol, kişinin zâhiri âlemde İslâmi kurallara göre isimler düzeyinde, fiziki mânâ da ameli sâlih üzere yaşantısını sürdürmesi’dir. Bu yol cennet yoludur. Gayretli olanları ise (sırâtullah’a) ulaştırır.

(Sırâtullah.) İse, Allah’ın Zât-î ve Mi’râc yoludur. Biri yatay gidiş diğeri ise dikey çıkıştır. Mi’râc gecesi Efendimizin “Mescid’il Haramdan, Mecid’il Aksâ” ya gidişi (Sırât-ı mustekîm.) “Mecid’il Aksâ”dan göklere çıkması” ise (Sırâtullah) tır. Talib olanlar, bir irfan ehli nezaretinde bu yolları tahsil edebilirler. (Sırât-ı mustekîm) in seyrine (7) nefs (etvar-ı seb’a) (etturu seb’a) da denir, mertebeleri üzerine eğitimi yapılır. (Sırâtullah) ın seyrine ise (Hazârat-ı hamse) (beş hazret) mertebesi denir, böylece ifade edilen çalışmalar ve tatbikatlarla bunlar elde edillirler.

*********

تَنزِيلَ الْعَزِيزِ الرَّحِيمِ {يس/5} 

(Tenzîlel azîzir rahîm.)

(36/5) “Azîz ve Rahîm olan tarafından indirilmiştir.”

*********

Bütün ilimler, Kûr’ân-ı Kerîm ve özellikle Yâsîn sûresinin hakîkatleri “tenzil” edilerek, Azîz ve “Rahîm” olandan. “Tenzil,” mânâsının kolaylaştırılarak anlaşılır hale gelerek açığa çıkartılması demektir, yoksa gökyüzünden yeryüzüne indi, gibi bir mahalden bir mahalle indirme şeklinde değildir. 

Bize gelen bu ifâdeler tenzil edilerek kolaylaştırılmasa idi ne İnsân-ı Kâmil hakîkatini ne Hakîkati Muhammedîyye hakîkatini ne de hakîkati ilâhîyyeyi anlamamız mümkün değildi. Uluhîyyet lisânı ile yazılmış olan Kûr’ân-ı Kerîm’i hiçbir beşerin anlaması mümkün değildir, fakat Cenâb-ı Hakk (c.c.)’ın bizlere olan rahmetinden beşer lisânına ve beşerin de en gelişmiş lisânı olan Arapça lisânına tenzil edildiği için bizler anlayabiliyoruz. 

Kûr’ân-ı Kerîm Ümmül Kitap’taki hâli ile Ulûhîyyet lisânı üzere kalmış olsa idi gönderilemezdi. Gönderilse bile anlaşılamazdı.[73] 

*********

 Burada ilave olarak 5. Âyeti de aldım. Bunu sebebi yolumuzun şu anki durumu ile ilgili özel bir durumu olması bakımındandır. Âyette geçen (عذيذ) “Aziz” ve İzzet bağlantısından, Aziz esmâsının sayısal değeri (94) dü. (40) Hakîkat-i Muhammedi çıkar 54 tür. (54) çalışma itibariyle zâhir bâtın Nusret Babam (r.a.) dir. Beni kaldır gör Allah’ı diyor. “Ey İnsân-ı Kâmil (Muhammedîyyet mertebesinden) (1) Hikmetli Kû’rân (Zât) (2) Gerçekten sen irsal edildin, ulaştırıldın (3) Sırat-ı Müstakim ve Sırat’ullah üzerini-üzerinden (4) Aziz ve Rahim olan Allah tarafından indirildin(5)[74] Burada Kurb’an hakikatlerinden bahsediliyor. Efendi Babamın büyük oğlu (عزّت) Bey’in sayısal değeri; (ع) Ayın: 70, (ذّ) Ze: 7, (ذّ) Ze: 7, (ت) Te: 400 dür.[75] Toplamı 70+7+7+400= 484 dür. 48+4= 52 ile Nusret Babam (r.a.), 84+4= 88 Necdet Babamın şifre sayıları ile bağlantısı vardır. İçinde 4 (84) Iyd-Bayram vardır. Kurb’an bayramının 4 gününe son gününe işarettir. Âyetin sonunda bulunan Rahîm ile Rahmete-Ahmete işarettir. Tam ortasında bulunan iki (ذّ) “Ze” harfi “77” ile Seb’ül Mesâni olan Fatiha ve Hamd’e işarettir. Bu da şükür bayramıdır. Aslında Cemâl ve Celâl tecellileri ile kişi ileri değil silsilede “Bâtında” Nusret Baba (r.a.)’ya bağlanır ve kaldırılırsa yani “Ref” edilip hakikati yükseltirse “Mi’rac” edilip Allah (c.c.) görülebilir. (Beni kaldır (kıyam ettir) gör Allah’ı. N.T.) Nusret Babam (740) ile İzzet (484) isminin sayısal değerini çıkaracak olursak; 740-484= 252 dir. (2) (9) (25) (27) (52) (54) sayıları görülmektedir. Hepsi Nusret Babam (r.a.) ile ilgili sayılardır.

 Necdet Babam (457) ile İzzet (484) isminin sayısal değerini toplayacak olursak; 457+484= 941 dir. 94 Aziz esmâsının sayısal değeridir.[76] 94+1= 95 Tin sûresidir. 94 ten Hakîkat-i Muhammedi (40) sayısı çıkarsa 54 tür. 54+1= 55 tir. (55) (مَتِين) “Metin” esmâsıdır. 54-1= 53 tür. (53) Efendi Babamın sıra sayısıdır. 

 Nüket Annem (470) ile İzzet (484) isminin sayısal değerini toplayacak olursak; 470+484= 954 dür. (9) Museviyet ve (54) Zâhir, Bâtın Nusret Babam ile alakalıdır. İki sayısı çıkarırsak, 484-470= 14 dür. (14) Nuru Muhammedidir.

 Hazmi Babam (r.a)’in sıra sistemi içinde suresi “Ez-zariyat”tır. Ezza-Ecza bağlantısı vardır. İzzet beyinde çalıştığı sektör budur. 

 Bu yazılanlar ile ilgili daha sonra “Ümm” ile alakalı oluşan müşahadenin resmini açık olduğu için sadece soldaki arabada karışık olan “Mi’rac” harflerine dikkat çekerek yorum yapmadan buraya alıyorum. 

 Aziz-Rahim (الْعَزِيزِ الرَّحِيمِ), (عزّت) İzzet (ذ) “Ze” Gebe bağlantısı buradan umarım, anlaşılabilmiştir. Gebze-İz-mit sayısal değeri 41 dir. Bâtını 14 Nuru Muhammedi ve Kûr’ân yani Zât’ın içinde yeri 14 İbrâhîm sûresidir.

 Yine (45) Terzi Baba (14) İbrâhîm Sûresi (Eb-rahem) içine bakacak olursak. 1. (Ahadiyyet) işaretinde Aziz ve yolumuz ile ilgili bağlantıyı görürüz.

--------------------------

الَر كِتَابٌ أَنزَلْنَاهُ إِلَيْكَ لِتُخْرِجَ النَّاسَ مِنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ بِإِذْنِ رَبِّهِمْ إِلَى صِرَاطِ الْعَزِيزِ الْحَمِيدِ {إبراهيم/1}

 (1) (Elif lâm râ kitâbun enzelnâhu ileyke li tuhricen nâse minez zulûmâti ilen nûri bi izni rabbihim ilâ sırâtıl azîzil hamîd.)

 “Elif, Lâm, Râ. Bu Kûr'ân öyle büyük bir kitâptır ki, insânları Rablerinin izni ile karanlıklardan aydınlığa, her şeye gâlip ve hamde lâyık olan Allah'ın yoluna çıkarman için onu sana indirdik.”

 (ا) Elif, Ahadiyyet mertebesi, (ل) Lâm, Lâhût mertebesini, (ر) Râ, Rahmâniyyet mertebesini ifâde etmektedir. Bu üç harf Sûre-i Şerifin bütün ma’nâsını öz olarak içinde barındırmaktadır. Devam eden Âyetler bunların açılımları olmaktadır. Genel olarak tefsircilerin ifâde ettiği şekilde bu huruf-u mukattaâlar sâdece Allah (c.c.) ile Hz. Resûlüllah (s.a.v.) arasında şifre olsa ve bilinemeyecek şeyler olsalar Cenâb-ı Hakk’ın bunları Kûr’ân-ı Kerîm’e koymasına gerek olmazdı ve o halde de gizli de olurlardı. Belki herkes bunların hakîkâtlerini bilemez demek daha doğru bir ifâdedir. Elif, Lâm, Râ öyle bir kitâptır derken genel olarak Kûr’ân ifâde edilmekle beraber özel olarak İbrâhîm kitâbı nasıl bir kitâptır yâni bu Sûre-i Şerifin içerisinde olan ma’nâlar nasıl bir kitâptır, demektir. Cenâb-ı Hakk (c.c.) “Biz indirdik” ifâdesiyle kendi lisânından konuşmaktadır. kk’in değişik ifâdeleri vardır; Ef’al, esmâ, sıfât ve zât mertebesi îtibarıyla gönderilen Âyetler vardır. Âyetlerin hepsi Allah (c.c.) dan’dır, fakat mertebeleri değişiktir eğer tek mertebe olmuş olsa Kûr’ân-ı Kerîm o mertebeyi tam açıklayamamış olur ve boşluklar kalırdı. 

 Cenâb-ı Hakk (c.c.) hiç aracısız olarak “Ben indirdim” diyerek ne kadar yakın olarak hitâp ediyor, oysa bizler bu Âyeti Hz. Resûlüllah (s.a.v.) a indirdi diyerek bir kenara atıyoruz fakat Hz. Resûlüllah (s.a.v.) şu anda yok, demek ki bu Âyet okuyana indirilmiştir. “Kûr’ân-ı Kerîm okuyan kimse Allah (c.c.) ın tercümanıdır,” denilmiştir ki bu böyle olduğu için denmiştir bu böyle olmasa denilmezdi zâten. Okuyan o mânâyı anlar veya anlamaz o ayrı konu. 

 “ileyke” yâni “senin üzerine” hitâbı çok açık olarak okuyan kimse ona indirildiğini belirtmektedir. Ve bu hüküm kıyâmete kadar bâkidir, henüz doğmamış olanlar veya şu an hayâtta olup henüz bu Âyetleri okumamış olanları bunları okudukları anda bu Âyet nazil olmaktadır. Bu nüzûl demek beyinlere nakşolunması ve anlaşılması demektir, anlaşılmayan bir şeyin de ancak hammalı olunur. “Zulmetten nûr’a çıkarmak için” ifâdesinde iki mânâ vardır; Birincisi, var olan insânları câhillik karanlığından ilmin nûruna çıkarmak. 

 İkincisi ve gerçek bâtıni mânâsı ile, a’maiyyette sâdece â’yan-ı sâbite halinde programları yapılmış iken, yâni insânlar henüz yok iken o halde zulmette idiler. İşte bu programların yeryüzünde faaliyete geçmesi için yâni nûra çıkarmak için, “Biz bu Kûr’ân-ı Kerîm’i gönderdik.” 

 “Rabbinin izni ile” derken yukarıda Ahadiyyet mertebesinden bahsediliyor iken burada Rabbinin izni ile denmesi, hangi Rabbin komutasına verdi ise onun verdiği izinle yeryüzünde sizi açığa çıkardık demektir. 

 Azîz ve Hamîd olanın sistemi içerisinde.[77] 

------------------- 

 “İbrâhim-İbrâhimiyet” Tevhid-i Ef’âl (8) dir. Bizim yolumuzun şifre num-arasıdır. Burada belirtilen (الْعَزِيزِ الرَّحِيمِ), “Azîz ve Hamîd” olanın sistemi içerisinde. İşte işin nirengi noktasıdır. Yolumuz şu an Esmâ mertebesinden bu bağlantı sistemi üzerinde hareket etmektedir.

 Rahîm sayısal değeri; (ر) Re: 200, (ح) Ha: 8, (ي) Ye: 10, (م) Mim: 40 dır. Toplamı, 200+8+10+40= 258 dir. (ا) Elif: 1, (ر) Re: 200 dir… 258+201= 459 dur… 

 Aziz sayısal değeri; (ع) Ayın: 70, (ذ) Ze: 7, (ي) Ye: 10, (ذ) Ze: 7 dir… Toplamı, 70+7+10+7= 94 dür. (ا) Elif: 1, (ل) Lâm: 30 dur. 94+1+30= 125 dir… 

 258+94= 352 dir… Görüldüğü gibi 52 zâhir ve 53 bâtındır… 459+125= 624 dür. Bu sayı 6+4+2= 12 dir. (12) Hakikat-i Muhammedidir. 253’ün gizli yazılışı, İnsân-ı Kâmil’in bâtını…

 624 - İslam'da ilk harb olan şanlı Bedir zaferi ve küfrün elebaşısı Ebû Cehil'in öldürülüşü… 

 - Ramazan orucunun ve zekâtın farz kılınışı… İlk Kurban bayramı namazı kılındı...

 - Peygamberimiz (asv)'in kızı Hz. Fatma ile Ebû Talib'in oğlu Hz. Ali'nin evlenmesi…

- Beni Kaynuka Yahudileri üzerine gidildi ve onlar Medine’den çıkarıldı…

 Bu satırları yazmadan önce Cum’a pazarına alışveriş için çıktığımızda eski komşumuz Halil (8) bey’in hanımı “Ye-ter” hanımı gördük, büyük oğlunun Tu-nus’ta evleneceğinden ve büyükelçilikten randevu alıp nikahı kıydıracağından bahsetmiş.

 İşte bu alışverişten ve yazılanlardan ve bu alıntılardan Tûr-Nusret Baba’mın risâlet mertebesinden razı ve rağbet-i olduğu düşünülebilir. 

------------------- 

 Tekrar صِرْ “Sır”ra dönersek; 

290+260= 550 sayısı, iki sır ile 550+550= 1100 Zül Celâli Vel İkram’dır.

İki sır ile 55+55= 110 dur. 

(Nasr-Zafer) sûresidir. 

(550) “Mukit” (مُقِيْتُ) esmâsının sayısal değeridir. Zâhiri tarifle her türlü mahlukatın rızkını verendir. Nuset Babam (r.a)’in tarifiyle; Ruhun ve bedenin kuvvetlerini yaratıcı demektir.

Efendi Babam’ın tarifiyle; MUKİYD'dir kendinde akd eder ancak, çekilir göğe bir yeşil sancak, kim çıkar ki akdini bozacak, akdini koruyan MUKİYD'dir ancak.

Mukiyd’ (40). Sıra esmâdır. Allah (c.c.) kaynak esmâsından sonra 39 dur. Zâhir ve Bâtın 38 dir. Allah, Rahmân, Rahîm kaynak esmâlarından sonra 37 dir. İşte Ef’âl esmâ, sıfât ve Zât mertebesi tecelli ile alakalı esmânın kısaca açılımıdır.

550+700= 1250 dir. 1250+6= 1256 dır. Ve 1256+3= 1259 dur.

(12) Hakikat-i Muhammed-i, (50) (ن) “Nun” ve 50 Vakit (İz) Namaz (Salat), (56) Allah-Rahmân, Rahîm 53 Veli esmâsıdır. (5-6) (ه - و) He-Ve harfleri (ه - و), Hüve, Hu’dur. (3) yani üç nokta ile bu (59) Tekirdağ Tekfur dağı Ahad-Furkan (sıfât) dağına uzanır. (14) Nur-u Muhammediye uzanır. Bunlarda nefsi benlik, izâfi benlik, İlâhi benlik’dir.

 (53) sıra sayılı esmâ “Vekiyl” esmâsıdır. Efendi Babam, Nusret Babamdan almış olduğu Vekil halifelik sırrını, bu hakîkat ile Velayet halifeliği ve mutlak halifeliğe döndürmüştür.

 İşte başta yazılan beni kaldır gör Allah’ı ifadesi yerini bulmuş oldu. Nusret-Allah ilintisi zaten belli idi. Bunu açıklaması yapılınca devam edelim…

 Bu kısım üzerinde çalışırken dün gece işe nöbete gitmiştim. Yemekhanede çalışan (Mukiyd esmâsı bağlantısı) “CENGİZ” adındaki arkadaş işini halletmiş, bizim oraya oturmaya Tek-in ustanın yanına gelmişti… Fazla uzatmadan “CENK-İZ” dikkatimi çekti. Bu aynı zamanda zâhiri babamın kullandığı isimdir. (جَنكِيذ) arapça yazılışı bu şekildedir. Sayısal değeri; Toplamı, 3+50+20+90= dır. Bu nefis ile yapılan cenk ve fethin izidir. (90) Sıfât ve Nuru Muhammedi mertebesinin karşılığını vermektedir. 

“NT” (نت) her iki isim ve üçüncü (نت) “NT” bulunmaktadır içinde bulunmaktadır. Yukarıda görülen 1250 ve bunun kesret âleminde görülmesi ile sayı 1250+100= 1350 olur. 13 ve 50 Vakit namazdır. 50+13= 63 Efendimiz (s.a.v) in sırrıdır.

Yine bu satırları yazmadan üçler (Allah, Rahmân, Rahîm) ile alışverişimizi eşim ile ikilikteki birlik ile yaptıktan sonra bir minübüsün üzerinde “SIRDEM” yazısı gözüme takıldı.

Her bir (نت) “NT” 450 yapmaktadır. Bu (45) “Âdem” sayısının (0) kemâlatıdır. Nusret’i kaldırdık “Allah” (54)’ü gördük. “Necdet ve Nüket” (نت) “NT” içinde bulunan (2) 450+450= “900” (90) Sıfât’ın kemâlatı mukayyedi kaldıralım. Mutlak zâtı olan “Hüve”yi O’nu görelim. “O’nun güzel isimlerini görelim”. 55+56= 111 ile “TEB-BET” sûresini görelim… 55+57= 112 İhlâs sûresidir. Ahad’ı Ahmedi görelim…

450+450+450= 1350 olur. صِرْ Sır sayılarının İlm’el Ayn’el Hakk’el toplamı ve kesret âleminde görülmesidir.

İşte eşimi zâhir de “Center” Bâtında “Cenk-iz” “Necdet-Nüket-Nusret” hakîkatleri ile olan alışverişin önünden alıp yola devam ettim. Resülullah efendimiz nefis mücadelesi cenk’ini en büyü savaş olarak bildirmiştir.

İşte gelen yardım ve fetihler yukarıda açıklanan mertebelerden olmaktadır;

Kûr’ân-ı kerîm’de dört yerde (Fetih) ten bahse-dilir. İkisi bu Sûrenin içinde, diğerleri (Saf 61/13) (Nasr 110/1) dir. Dikkatlice bakıldığında bu fetihlerin özellik-lerinin aynı olmadığı ve üç bölümde toplandığı görülür.

- (Fethi mübin = Açık fetih:)

 (2) (Fethi karib = yakın fetih:)

 (Allah’ın yardımı ve Fethi karip = yakın feth.) 

(3) (İza cae nasrullahi vel fethi = Allah’ın yardımı ve fethi geldiği zaman.) Görüldüğü gibi son iki (فتح) “Feth” için Allah’ın yardımı, yani Ulûhiyyet mertebesinin yardımı gerekmektedir.[78] 

Fakîre olulan yardım ve necat إِذَا جَاء نَصْرُ اللَّهِ وَالْفَتْحُ {النصر/1} “İza cae nasrullahi vel fethi = Allah’ın yardımı ve fethi geldiği zaman.” Mertebesinden olduğu düşünülebilir. (Allahu alem)…

فَإِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا {الشرح/5} إِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا {الشرح/6}

Feinne me'al'usri yüsren (5) İnne me'al'usri yüsren (6)

“Elbette zorluğun yanında bir kolaylık vardır. (5) Gerçekten, zorlukla beraber bir kolaylık daha vardır.” (6)

(الْعُسْرِ يُسْرًا) Zorluk ve kolaylığın içinde bir (سْرِ) sır vardı. Zorlukta Rubûbiyet sırrı, kolaylığın zâhirinde Hakîkat sırrı, bâtınında marifet sırrı vardır. (عُ يُ) “Ayın” ve “Ye” harfinin Vahidiyet mertebesinden ötürü yani, okunup götürü pazarlanması vardır. Çe-tin müşahadesiyle geçmiş sayfalarda yazılmıştı. Kolaylığın önünde birde (ا) Elif (1-13) vardır. (ع) Ayın: 70, (ي) Ye: 10 dur. Toplarsak, 70+10+1-13= 81, 93 ve 94 yapar… 81 tersi olan 18 ile toplanırsa, (99) Esmâ’ül Hüsnâ’dır. (93) Necm ve 53 tür. (94) İnşirah ve 54 tür. İnşirah sûresi (95) “Tin” sûresi ile bağlanır.

Burada konuyla alakalı son bir şey ilave edelim aslında bu bir Reklam’dır. “İNCİ” aküyü taktırdıktan sonra “O”ndan sesini duydum. “14” nuru Muhammedi ile müşahade ettim…

Kalmayız yolda biz İnci Akü var. 

Kalmayız yolda biz “Küntü Kenzen” Gizli Hazine Necdet’in İzi Ahadiyet günü var.

Arayın gelelim…

Arayın gelelim…

İnci Akü; 4445 AKÜ, 

Küntü Kenzen Gizli Hazine Necdet Ahadiyet Günü, 13-13 Zahir Bâtın Muhsi, Dünyanın Enerji hattı, Dünyanın Madde (Celâl) hattı…

Dünyanın Zât-i Ben’lik hattı…

“258” (رَحِيمِ) Rahiym[79]

Yine (جَدْ) CED ve (صِرْ) SIR konusu üzerinde ilerleyen günlerde tefekkür ederken, bu “SIR - CED” ile Necdet’in yoldan gelecek evlâtların atası olması dolayısı ile aynı zamanda BABA ve Terzi Baba dır. BABA da “EB” dir. (اَبْ) EB ve (جَدْ) CED kelimeleri yan yana konursa (اَبْجَدْ) “EBCED” yani harflerin sayı ilmidir. Müşahade edilen 258 ile “58” Muhsi esmâsı (sayı ilminin esmâsı) 2 de Harf ve sayılar olmaktadır. Aynı zamanda Efendi Babamın bu Ebced sayı değerlerini ifade eden kağıdı iki kere sende vardır ama bulunsun diye vermesi “EBCED” “Baba ve Ata” olarak “Muhsi” isminin mazharı olacak evlâtlarının baba ve atasına işarettir.

(اَبْجَدْ) “EBCED” yani harflerin sayı ilmidir. O zaman bunun sayısal değerine bakarsak; (ا) Elif: 1, (ب) Be: 2, (ج) Cim: 3 ve (د) Dal: 4 dür. Bu sıralanış eski arap arapça harf sıralamasıdır. Toplamı 1+2+3+4= 10 dur. (10) Kemâl sayıdır. Arapça “Aşera”dır. Bazıları bu sayıya (12) İsnâ “Aşer” der. 

Birde Terzi isminin türkçe olarak ma’nâ ve sayısal değerleri incelenmişti. Bunun Arapçasının ise daha yüzeysel kaldığını düşünüyorum. Bir gün Tunus Bağı (Nusret Tûr Bağı) civarında ilerliyordum. Terzi ibaresinin arapça (خياط) olarak yazıldığını gördüm. Aslında sonunda (ة) “he” ifadesi vardır ama bunda yoktu…

Bu şekilde yazımın sayısal değeri, (خ) Hı: 600, (ي) Ye: 10, (ا) Elif: 1-13, (ط) Tı: 9 dur. Toplamı: 600+10+1+9= 620 dir. (ة) “he” ilavesi ile 620+5=625 olur. 6+2+5= 13 tür. Aynı zamanda (52) in gizli yazılışı vardır.

620 yılında İslâm tarihinde ne olduğuna bakarsak;

620: İsra-Miraç Olayı..
 620: Birinci Akabe Biatı (12 kişi) Biat âyeti Fetih 48/10 dur. Bunun sayısal değeri 48+10= 58 dir. Görüldüğü gibi yine 58 sayısı karşımıza çıkıyor. 

(خ) Hı: Halk’tır, bâtını aslı Hakk’tır.

(ي) Ye: Yakin mertebeleridir, (İlm, Ayn ve Hakk olmak üzere üç mertebe üzeredir)

(ا) Elif: Ahadiyyet mertebesidir.

(ط) Tı: Tahakkuk (Hakikatın ortaya çıkmasıdır)

(ة) “He” Hüviyet-i İlahiyyedir.

(ي) Ye: İkinci seyir ve ahirette şeddelenir ve iki (يَ) Ye olur. (خيّاط) sayısal değer bir Ye: 10 ile (630) olur.

İslam tarihinde 620 ve 630 arası şu olaylar olmuştur. 

621: İkinci Akabe Biatı (75 kişi)

622: Hicret (Medine Dönemi)

622: Kuba'da İlk Mescid…

622: İlk Cuma Namazı Kılındı…

622: Mescid-i Nebevi açıldı…

623: Muhacir-Ensar arası kardeşlik antlaşması…

623: İlk Ezan Okundu…

623: İlk nüfus sayımı gerçekleşti…

623: Kıblenin Kâ’be Oluşu…

623: Medine Sözleşmesi…

624: Bedir Savaşı (305 kişi müslümanlara / 1000 kişi)

625: Uhud Savaşı… 

625: Necd bölgesinde 70 Müslüman öğretmen öldürüldü…

627: Hendek Savaşı…

628: Hudeybiye Savaşı…

629: Habeşistan Dönüşü…

629: Mute Savaşı…

630: Mekke'nin Fethi…

630: Taif Kuşatması…

630: Huneyn ve Evtas Savaşları…

630: Hz. Zeyneb'in Vefatı…

630: Hz. Muhammed'in Oğlu İbrahim Dünyaya Geldi… 

Yani Hicret ile beraber, Mekke (630) yılında feth olmuştur… Birde bunun batında olan üçüncü “Ye” (Hakk’el) yakin vardır. Yazım kurallarına göre bir araya gelmez… 

Ama baştaki (خ) “Hı”, (ح) “Ha” olur. 

İşte (خياط) Terzi Baba diktiği ma’nâ bâtın elbisesi ile önce (حياط) Hayat yani Hakk ile hayat sahibi olduğunu bildirir. Daha sonra yine (يَ) “Ye” nin şeddelenip ve daha sonra ayrılması ile (حيّ - ياط) Hayy yaşayan bir Yat olarak giyindirir ve hadi bakalım sende Hakikat-i Muhammedi teknesi olarak Hakk ile Halk arasında seferlerine başla der. 

----------------------

Yolumuza ve seyrimize kaldığımız yerden devam edelim… 

 İkindi namazını kılamamıştım, E-80 üzerinde geç vakitte Tütünçiftlik “Tem-76” dinlenme istasyonunda durduk.

 Burada mescide girdim bir saat dikkatimi çekti. Namazımı kıldıktan sonra resmini almak için cep telefonumu almak için araca döndüm.

 Aslında aynı saat diliminde, 40 gün kadar önce Kasımpaşa İskelesinde “Nacar” yazan bir saat görmüştüm… Bu aslında bana Nusret Babam (r.a)’in çok sevdiği Erzurumlu İbrahim Hakkı hazretlerinin ve Efendi Babam’ında sık sık tekrar ettiği dizelerini hatırıma getirmişti.

Nâçâr kalıcak yerde
Nâgâh açar ol perde
Dermân eder ol derde
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler…[80]

 Nusret Babam (r.a) yardıma geldiğini ve Zafer-Fetih ile Beyaz fona Ulûhiyet hakîkatleri ve kırmızı fon ile Allah’ı gör, Necm ve Kamer’in müşahadesinde (69) 17:52, 1-752 ile Ahadiyyet-Zeheb (altın) Küntü Kenzen (Gizli Hazine) hakîkatinde ve “Çivi” ve 13 saniye ile “Nûh’u da tahtalardan yapilmis, çivilerle (çakilmis gemi) üzerinde taşıdık.” 54/13 ile “Necat” olan İnsanın et ve deriden yapılmış, kemik ile çakılmış beden gemisi olan Hakîkat-i Muhammedi teknesinde Allah (c.c.) ve “Ulûhiyet” hakikatlerinin taşıyor işte Vakit ve “İz” İz’im budur, görmüyor musun? Diyordu…

 Solda bulunan ATOM işareti, A-TOM, “A! Terzi Oğlu Murat” sana da burada bir yer ayırdık. Üzülme der gibiydi… 

 “Tem” 76 (مَتِين) “Metin” ve zâti ve sübût-i sıfâtların hakikatlerinin Tü-tü, NÇ Çiftlik, 19-53’ün içindeki “Şiş” hakîkatleri[81] olan “Altın ve Gümüş” velayet hakikatlerini görüp-geçip E-80, (99) Esmâ-i İlâhiyye üzerinde yolumuza devam ettik…

----------------------

 Akşam yemeğini Sakarya’da yedikten sonra istirahat ve tedavi maksatlı Kuzuluk-İhlas kaplıcalarına gittik ve ertesi gün İznik üzerinden Bursa’ya doğru yola çıktık.

----------------------

 Yalnız bu –Kuzu- beni konuştur dedi. Yahu nasıl olacak dedim. Hem sen kuzu değilsin ki, İsmi mekansın kendini kuzu mu zannediyorsun? Dedim. Sen hele bir sonumdaki “luk” ekimi şöyle bir ters çevir işin gizli-bâtına bak… Hadi bakalım… “Kul” kuzu sen Kul musun? Dedim. Evet, zâhirde öyleyim. Ama sen hakîkati olan A-rab-çasına bak… Hay-Hay bakalım… 

 Kul; de söyle… Güzelmiş… Peki, kuzu ne söyleyeceksin?… İlâhi, kuzu ne söyler… “Me” “Me” “Me” demez mi? Biz de Esmâ-i İlâhiyye (Hayv-an, Hayy-an, yaşayan an) mertebesi değilmiyiz. İşte “Mim”-i Muhammed-i ile Hakîkat-i Muhammediyeyi haber veriyoruz. A! gafil Murat… Anlayan yok… Demek siz böyle diyorsunuz. Bu güne kadar hiç düşünmemiştim, hatırlattığın iyi oldu. 

 Murat kardeş sen bu (م) “Mim” ile ne yapacaksın… (112) İhlas’da değil miyiz? 0402B yani, zâhir bâtın “TB” (Terzi Babamın) misafiriyiz. قُلْ هُوَ اللَّهُ أَحَدٌ {الإخلاص/1} “Kul huvallahu Ahad” (112/1) Kuzu kardeş, Ahad’da senin şu (م) “Me-Mim”ini eklersek olur mu? Olmaz mı be ya! Oku bakayım! (أَحمَد) “Ahmed” yahu bu iş bu kadar kolay mıydı? Dahası var, ama beni yemen lazım ki, sende mi’rac edeyim ve bu hakîkatler senden dile gelsin… Yalnız biraz sabırlı ol bu işin yeri ve zamanı var. Her kuzunun eti yenmez!

 Kuzu haklı çıkmıştı. Tam bir hafta sonra bunun tecelli ve müşahadesi oldu. (Tekrar buraya döneceğiz…) Ayın 14’ü oldu ve İhlâsımız ile kuzu-kulluk tesislerinden ayrıldık ve yolumuzu Pamukova-Mekece üstünden İznik yönüne doğru çevirdik. Bugünde yazdığım (14) sıfât tecellilerinin ayın 14’üne denk gelmesini şuur altı düşünüyordum. Eşim öğle namazını Eşrefoğlu Rumi hazretlerinde kılalım dedi. Olur diyerek navigasyonu açtım. Daha önce sorduk, soruşturduk, İznik tarihi mezarlığı içinde bir mezar yeri olan makamını göstermişler ve defalarca buraya gitmiştik. Ama asıl yerinin İznik merkezde olduğunu öğrenmiştik. Ama kimse tarif edememişti. İznik merkeze girdik, bazı yollar girilemez levhası olduğu için dönüyoruz. Sonra bir baktım geniş yol bitmiş ve bitimi merdivenler yaklaşık 5-6 metre aşağı iniyor. Son anda gördük ve 3-4 metre kala durduk. Yaklaşık 500 metre hedefe yaklaşmıştık. Arabayı burada bırakalım yaya olarak devam edelim dedik. Başımı karşı tarafa çevirince bir ne göreyim. 

 Görüldüğü gibi Eşrefzade mahallesinde “SIR ZEYTİN” 5/B (52) yazan içi boşaltılmış bir dükkan gördüm. “İZ-NİK” İZ’in şifresi ve Nüket Annemin “NK” kısaltması vardır. 

 İznik eski ismi “NİCEA”dır. Görüldüğü “NC” ile 53 ve Efendi Babamın şifresidir. Burada Milattan sonra 325 yılında “İNCİL” konsülü yapılmıştır. Bu tarihte henüz Efendimiz (s.a.v.) zâhir âlemde görülmemişti. 325 sayısı içinde bâtıni 52 ve 53 sayısını bulundurur. İncil 103 ve (13) dür… İçinde görüldüğü gibi “NC” İnci ve Ulûhiyet (Allah) hakîkatleri vardır. Tabii buna sahip çıkan zümre hayalinde ve zannında kalmışlardır. Konsüle falan girmeden bizi ilgilendiren kısa bilgi ile iktifa edelim…

 “Zeytin”deki sır kesrette olan vahdetin yani sıfat tecellisi içinde, (تين) “Tin” İncir vahdetteki kesret ile Zât tecellisinin bulunmasıdır. Nasıl ki incir içinde çekirdekler ayrılamaz ve bu dünya hayatında Esmâ-i İlâhiyyeler karışık haldedir. Aslında bunu ayırmanın ehline bir yolu vardır. İncir kurutulup, şeker ilavesi ile kaynatılıp reçel yapılırsa bir nebze olsun bu çekirdekler seçilebilir. Yine de zor ve zahmetli bir iştir.

 Zeytin içinde “İzzet” te vardır. Aziz (Metin) ve Hamid sisteminin yoluna aramaya devam edeceğiz. Elimizde “Ç” harfi ve “Zey” ipucu olarak geldi.

 Merdivenlerden aşağı indik ve yaşça bizden ileri olan beye sorduk. Eşrefzade camii, sol tarafta diye tarif etti. Ve Camiiye öğle namazı vakti ulaştık. Önce adet üzere kabir başında dua ettik.

 İlginç bir şekilde hazirede 14 kabir vardı… 11’ü yeşil ve 3’ü bildiğimiz şekilde beyaz mermer idi. Sanki 113 Besmele-i Şerif oluşmuştu ve “Eşrefzade Rumi hazretleri” İznik” “Nicea”dan Hristiyanlara besmele Ebi-Eba-Ruh’ul Kuds[82] değil, Bismillahirrahmanirrahim diyordu.

 Kadiri tarikatının ikinci banisi olan, Eşrefzade hazretlerinin kabrinin nefti yeşile boyanması da bana gayet ilginç geldi. Bu tarîkâti Uşşakîyyenin Cübbe rengidir. Yani aşıkların üzerinde taşıdığı İslam sancağıdır. Demek ki, Eşrefzade hazretleri de Hakk aşıklarındanmış…

 Arabamızı bıraktığımız yere doğru giderken yolumuza paralel caddeye doğru eşim gidelim, dükkanlara bakacağım dedi. Uzun olan bu cadde üzerinden birkaç dükkandan hediyelik küçük çiniler aldık… Eşim daha sonra aldığım çinileri balıklı almışım dedi.

 Bu şehrin eski adı, “Nicea” Latince, güzel demekmiş. Yine (تين) “Tin”den açık olan bir sır açılmış oldu. Yunus (a.s.) “Nun” balık sahibidir. “Yu-Nus” Nusret-e işaret diyebiliriz. “Yu” ise araştırırken ise “Yu-an” Çin para birimi karşıma çıktı… “An – Vakit – İz” Çin Para birimi ile “Muhsi” Esmâ’ül Hüsnâsı ilmi “NC” den alınmalıdır. “Güzel”, “Nun” kabirlerin yeşil rengi “Hu” O ile O’nun güzel isimileri Nusret (Yardım-Zafer-Fetih) ve Necdet (Necdet’im-Necat) ismi, aşk ilm ve kudret ile sırlanmış olarak düşünülebilir. 

 Öğle namazını kıldık. Bu camii 2007’de taş ve ağaç işçiliği ağırlıklı yenilenmiş. Ağaç işlerini yapan Cafer ustaymış. Bana yolumuz dervişlerinden Cafer abiyi hatırlattı… Yeni öğrendiğime göre, yaklaşık 7-8 ay önce vefat etmiş. Rahmet-i Rahmana kavuşsun. İnşeallah… Cenâb-ı Hakk kabir rahatlığı versin. Uzza-Aziz’ini İzzet’e çevirenlerden eylesin. İnşeallah.

Bursa’ya doğru yola çıktık. Yenice yolundra Bursa girişine doğru yanımızdan plakasız bir jip (suv) hızla geçti. Polis biraz kendisini biraz ileride durdurmuştu, jip’in şöförü hararetli hararetli bir şeyler anlatıyordu. Görüldüğü gibi zâhiri yaşantı ve şeriatte sayı ve rakamlar dahi bu kadar önemli iken, bâtında bunun önemi yok, ne işe yarayayacak bunlar demek saf dillilik olur. 

 Bursa’da Zafer plazanın önünden heykel bölgesine geldik. Eşim otoparka girmeden caddede indi. Aracı bırakıp, 13-99 Hazreti Muhammed ve Esmâ’ül Hüsnâ şifreli Ulu (Ulûhiyet-Allahlık) camiine yöneldim. İkindi namazı cemaati (Esmâ’ül Hüsnâ cem halinden çıkmış) beşeriyete dağılıyordu. Bu arada çıkanlardan tam önümde olan birine bir hanım “Enişte” diye seslendi. 

 Nefsi küllün üretkenliği halinde Enişte - Nusret Babam sesleniyordu. Ene-İşte “Ben iş-te” Ben tevhid halinde faaliyetteyim…

 İçeri girip, müsait olan yerde sünnet ve farzı kıldıktan sonra başımı kaldırdım. Yeşil zemin üzerindeki ayna hattı dikkatimi çekti…

Nefti yeşil rengi üzerinde altın varak ve altın yaldız hat ile yazılmış, Muhammed (s.a.v.) ismi altında “AllahüvevehüallA” şeklinde büyükçe bir hat duruyordu.

Önce Nusret Babam (r.a.)’in “Misafiriz bu âlemde ev sahibimiz Muhammed” irfâniyet sözü aklıma geldi. 

“Kesret Vahdete bir yönden Vahdet Kesrete ayna olmuştu”… İşte bunların remizleri zâhir, Zeytin ve İncir, bâtın da ise Hurma ve Nar’dı… Ulûhiyet-Allahlık mertebesinde cem olmuştu. Ama zâhirde ayrı ayrı imiş gibi gözüküyorlardı.

Görüldüğü gibi aynada sağdaki solda, soldaki sağda gibi ters gözükmekteydi…

6 sağda ve 6 soldaki harfler ile 12 harfi oluşturarak Hakikâti Muhammedi ben buradayım, Murat diyordu. 

Üstünde bâtini nokta içinde duran Muhammed (s.a.v.) ismi ben 13 şifresiyim. Tam altımda duran Mevlevi-Mevlânâ (128=11) (11) Hazreti Muhammed mertebesi ile âlemlerin Efendisiyim, Murat diyordu.

İki (و) Vav arasındaki (12) Hakikat-i Muhammedi ve İnsan-ı Kâmil mertebesi kucaklamıştı.

Bu yazıları yazdığım zaman adeta Nusret Babam, Hazreti Mevlânâ, Resûllullah Efendimiz (s.a.v.), Allah (c.c.) ismi şerifi, Hüve (Ahadiyyet mertebesi) Hu (Amaiyyet) mertebesi hem fakiri tasdik eder, hem de tebşir ve tebrik eder gibiydi. Eşim ve kızım yanıma gelip Efendi Babamın koymuş olduğu “bâtini-mahla” ismini tasdik ediyorlar ve adeta sende buradasın, Murat diyorlardı… Kısacası doğum günüm için almış olduğu hediyeyi birkaç gün önce vermişti… Kalem ve defterin kutusunu açınca, kızım defteri (تابا) “Ta-Ba” renginde yaptırdım dedi. Kağıt ile Kalem arasının (تابا) “Ta-ba” Terzi Baba rengi yazdığı anlaşıldı. İşte bu aşığa da sorsalar niye “Terzi Baba”dan başka bir şey yazmıyorsun deseler, kalemim Terzi Baba’dan başka bir şey yazmıyor ki der... Programı ve kodları “O” şekilde yazılmış… Kalem üzerindeki Hazreti Mevlânâ nakşı, gönlüme nakşedilen bu aşkı resmediyordu.

 Eğer yazmasaydım bunları, Uçar giderdi benimle.

 Rabb’ım lûtfetti gayreti, Kalem ile kâğıt arası. 

 Bir gece mânâ âleminde, Gördüm kendimi Harem’de.

 Hiç kimseler yok içerde, Tavaf, duvar ile çarşı arası.[83] 

 Nasıl oradaydım diye sordum, Elif beni ilave et dedi, “A!hüve” oldu. Aynası ise hüvea oldu… 

Risâlet Lâm-ı beni de ilave et ne olacak bakalım dedi. “Lahuve” oldu. Hüve yok oldu. Aynası Elhüve oldu… Ben varım dedi… Bu nasıl iş dedim… “Hu” biraz lisanları araştır… Hu – O oldu… A!love oldu… Ah“Aşk oldu! Ah! Minel Aşk (Aşkın elinden Ah çekmek) oldu… Mim-i Muhammed beni de aynaya ekle dedi Maşuk oldu… 

Birde sayısal değerlerine bakalım…

1-13, 30, 30, 1-13, 5, 6, = 6, 5, 1-13, 30, 30, 1-13

1+13+30+30+1+13+5+6 = 6+5+1+13+30+30+1+13

73+37= 110 (nasr sûresi ve itfaiye simgesi –yangın)

97+79= 177 (Ahadiyyet ve Seb’ül mesâni)

99 = 99

Esmâ’ül Hüsnâ = Esmâ’ül Hüsnâ Allah Esmâsı Bâtın = Esmâ’ül Hüsnâ Zâhir

99+99+139= 337 dir.[84]

3+3+7=13 dür.

 Diyerek yolumuza devam edelim…

 Eşim alışveriş yaparken, akşam İstanbul’a döneceğimiz için cadde üzerinde bulunan sayısal değeri (52) sayısının kemâli ve şekli halka ve ma’nâsı Kelime-i Tevhid olan yeni açılan mekâna gittim. Artık nefsin kozunu oynadığı yere gitmeme gerek kalmamıştı. 

 Biraz yorgunluk atmak ve kafam yerine gelsin diye bir türk kahvesi ısmarladım. Ama yalnızdım türk kahvesi bir dost, bir yakın, bir arkadaşın muhabbeti olmadan içilmezdi. Kahve içenlerde ikişer, üçer, dörder kişi olarak oturmuşlardı. Kahvemi masama getireceklerini söylediler ve 19 numaralı bir işaret vererek bunu masanıza koyun dediler. Kahvem geldi içmeye başladım ve cam kenarında daha rahat bir yere geçtim. Kahve köpüğü üzerinde açılan şekil dikkatimi çekti. 

 Rahmiye Annem “Hu kahve içermişiniz” diye kahveyi yapmış. Nusret Babam (r.a.) (19) İnsân-ı Kamil şifresi ile karşımda koyu renkli takkesi ile oturuyor ve benim ile muhabbet ediyordu. Belki bu işi deliliğe vardığım düşünülebilir, ama bu iş muhabbet işi, ne yapalım…

 Kahvedeki şekildeki göz kısmındaki köpükler önce baş kısmında oluşup, daha sonra göz kısmına doğru haraket edip. Gözümün nuru evlâdım dedi…

 Eşim telefon etti, saat geç oluyor, gidelim dedi… Hazmi Babamın dervişlerinin olduğu Nülüfer’de “Hu”nun muhabbet ateşi evinde alışverişe girdik. Bir ara anons edildi. İhsan Koca-Aslan danışma’ya gelin dedi…

 Mudanya’da akşam yemeği için eski istasyonun restorana çevrimiş mekanına girdik. 1 numaralı Ahadiyyet masasına Ulûhiyet tecellisi altında oturduk. Ismarladığımız yemekler Nun çorbası, Kudret Nun’u, 13 Vitriyet namazının nuru ve Esmâ’ül Hüsna muhabbetinin helvası idi. 

 Masamıza bakan gorsan’ın ismi “Necdet” ve soy ismi gece (Layl-92) den, yani (52) Nusret Babamdan gelen Ata, İhsan bağış olması beni daha da bir hayrete düşürdü.

 (79) lira ödediğimiz hesap yine altın şifresi ve buranın zeytin ve incir şehri olması ile yine Zeytin, İncir, Metin, Hamd esmâlarını ve Nusret Babam (r.a.)’i haber veriyordu… 

 İstanbul’a dönmek için yola çıktık. Pek adetim değildir ama (77) iki yedili şifresinin olduğu Yalova (Yakîn el-Hüvea), topçular iskelesinden a-rab-alı vabura binelim dedim (55) lira olan ücreti ödedik, yeşil ışık ile bizi sıranın önüne çağırdılar. Yoğunluktan bir saat sıra bekledik gece saat 24:00’e doğru bizi (1) numaralı iskelesinden vapurun en ön tarafına aldılar. Gece yarısından sonra İzmit-Gebze-Darıca iskelesine çıktık…

 Yakîn el-Hüvea’dan Rahman-Metin ile Yüce Rabb olan Allah-Hakîkati Muhammediye teknesine, yeşil ışık Hu’nun nuru ile bizi çağırıp, Ahadiyyet (Zât) senin için insan mertebesinden aldılar ve (Darı-ca) ekincilerin hoşuna gidiyor insan senin için mertebesinden indirdiler.

 مُّحَمَّدٌ رَّسُولُ اللَّهِ وَالَّذِينَ مَعَهُ أَشِدَّاء عَلَى الْكُفَّارِ رُحَمَاء بَيْنَهُمْ تَرَاهُمْ رُكَّعًا سُجَّدًا يَبْتَغُونَ فَضْلًا مِّنَ اللَّهِ وَرِضْوَانًا سِيمَاهُمْ فِي وُجُوهِهِم مِّنْ أَثَرِ السُّجُودِ ذَلِكَ مَثَلُهُمْ فِي التَّوْرَاةِ وَمَثَلُهُمْ فِي الْإِنجِيلِ كَزَرْعٍ أَخْرَجَ شَطْأَهُ فَآزَرَهُ فَاسْتَغْلَظَ فَاسْتَوَى عَلَى سُوقِهِ يُعْجِبُ الزُّرَّاعَ لِيَغِيظَ بِهِمُ الْكُفَّارَ وَعَدَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ مِنْهُم مَّغْفِرَةً وَأَجْرًا عَظِيمًا {الفتح/29}

 ( Muhammedürrasûlüllahe vellezîne meahu eşid- dâü alel küffari ruhemaü beynehüm terahüm rükkean sücceden yebtegune fadlan minellahi ve rıdvanen simahüm fî vücühihim min eserssücüde zalike meselühüm fittevrâti ve meselühüm fil İncili ke zer’in ahrace şetaehu fe azerahu festağleze vesteve alâ sukihi yu’cibüzzerrae li yagıze bihümül küffare ve adellahüllezîne âmenü ve amilüsseyyiâti minhüm mağfiratün ve ecran azîmen.)

 48/29.” Muhammed -Aleyhisselâm- Allah'ın Peygamberi dir. Onunla beraber bulunanlar, kâfirlere karşı pek şiddetlidirler, kendi aralarında ise pek merhametlidirler. Onları rükû ediciler, secde ediciler olarak görürsün. Allah Teâlâ'dan inayet ve rıza dilerler, yüzlerindeki nişâneleri, secdelerinin eserindendir. Bu -sıfat, onların Tevrat'taki vasıflarıdır ve onların İncil'deki meselleri -vasıfları- ise bir ekin gibidir ki, filizini çıkarmış, sonra onu kuvvetlendirmiş, sonra da kalınlaşmış, sonra da gövdesi üzerine yükselmiş -istikamet almış- ekincilerin hoşlarına gidiyor. Onlar ile kâfirleri öfkelendirmek için. Allah Teâlâ, onlardan imân edip sâlih sâlih amellerde bulun- muşlar için bir mağfiret ve pek büyük bir mükâfat vâ'd buyurmuştur.”[85]

D-100 (4+100=104= Kûr’ân-Zât) mertebesi yolu üzerinden (55) numaralı apartmanlarına varırlar… 

Kuzuluk’ta bıraktığımız kuzunu konuşmasına devam edeceğini ifade edilmişi. Bursa dönüşü haftası gündüz işe gitmiştim. Perşembe günüydü, işyerinde terzilerin piri ile aynı isimde olan arkadaş internetten oğlu Muhammed-i Museviyet (Taha) mertebesinden ismi olan oğlu için inter-net’ten bisiklet arıyordu. Alacağı yer Sivas (58) olduğu için Pazar gününe kadar gelmez dedi. Altında aracın var, Saraçhaden alsana dedim. Cumartesi, arkadaşı ile Cuma akşamı bisikleti aldığını arkadaşı ile Aksaray’da yemek yediklerini daha sonra Fatih-İtfaiyeden kadınlar pazarına gittiklerini ama çok yorulduğunu söyledi. Madem kadınlar pazarına gittiniz orada yeseydiniz deyince, oraya gitmek hesapta yoktu. Arkadaşım gezmek için gidelim diyerek, kuyu kebabı mı? Diyorsun diye sordu. Aslında benim sorduğumda kuyuda kuzu kebabı değildi? Bunda bir iş var dedim… llk fırsatta giderim diye düşündüm.[86] 

Eşim Pazar günü arkadaşı Aslan-Paşa’ya, Nurlu-Aya gideceğim haberin olsun dedi. Yapacak bir işim olmadığı için öğle saatlerinde Üsküdar’dan, Eminönü’ne oradan otobüs ile (33 ve 12) şifresi ile “Fatih İtfaiye” durağına geçtim. Otobüs buraya yaklaşırken Fatih İtfaiyye - Şehid Taner … diye bir anons duydum. 13:19 gibi bu durakta indim. İtfaiyyenin Fethi açılımına Tan-er liğin yani Fecr’in müşahadesi sırrı açılıp eklenmiş diye düşündüm…

Zeyrek-İtfaiyye (110) aşağı doğru yürüdüm. Zeyrek camiini geçtim. Zeytin’deki Sır’da bir zey daha var denmiştim. Zeyrek; Eli uz, usta. Çabuk kavrayışlı, anlayışlı, uyanık, zeki kimse demektir. Evet bu sahaya girmek için bu ilk şarttır. Daha sonra (110) ile itfaiyye muhabbet ateşi ve bu ateşi İbrâhimiyet mertebesi ile teslimiyete dönüştürüp soğutmak “Yu-nus” ile Allah’ın Nusret’inde yardım alıp Necdet-i Necat’ı ile akla geçip kurtuluşa ermek ve buradan Îsevîyyet mertebesi ile Mi’rac edip, daha sonra Esmâ mertebesinde-tecellisinde Kadrini bilip, Nusret ile Necdet arasındaki farkı 283 (Fecr) (13)’i müşahade edip, Âdemiyetin kemâlatı ile halk arasına Esmâ-i İlâhiyye, elbisesi ve kullanımı olan kumandası ile dönmek lazımdır…

Kadınlar pazarına, pazar günü girdim. (Esmâ’ül Hüsna pazarına, hakîkat –Ahad- Îsevîyet günü girdim). Sabah kahvaltısı yapmadığım için aklım yemekte kalmasın diye, dükkanlara bakıyorum. Hem gidip geliyorum. Üç sefer pazarda gidip geldim. Sur ocakbaşı denen 19/B numarası, tamam aradığın şifre burada dedi. 

Vitrine bakınca tütsülenip asılmış kuzular burdayız, Murat hoş geldin dediler. Dışarıda duran masalara bakınca 13 numarayı gözüme kestirip oturdum. Masaya bakan ne istiyorsunuz diye men-ü (Vahidiyyet kimliği, benliğini)’yü vermek isteyerken, gayet kendimden emin Büryan kebabı dedim. Bir mi? Bir buçuk olsun? Diye sorunca bir olsun, yanına da ayran (ilimsiz olmaz) dedim…

Önce ezme, salata ve daha sonra ise Buryan kebabı geldi. Yine kuzu konuşmaya başladı… Hoş geldin, Murat çok çok uzun yıllardır seni bekliyorum. Ya hu! olur mu? Öyle şey dedim. Olsa olsa en çok bir-kaç ay önce kesilmişsindir. Ömründe olsa, olsa bir bilemedin bir buçuk yıl olsun dedim. A! gafil iş senin bildiğin gibi değil dedi. Ben Hazreti Yusuf zamanında O’nun düştüğü kuyunun dibinde toprak idim… Aramızda bu konuşmalar geçerken bir yandanda etrafımı izliyordum. Gelenler, türkler ve araplar idi ve durumları iyi olduğu hallerinden belli oluyordu. Ama hiç biri “yiyiniz ama israf etmeyiniz”[87]den haberi yoktu. Gelenin yarısı masada kalıyor, gerisi çöpe gidiyordu. Midelerden çok gözler doyuyor gibiydi. Hem kuzuyu yemekteydim, bir yandan kuzu konuşmaya devam etti. Uzun yıllar sonra bir çöl rüzgarı toz bulutunu kaldırdı. Diyarbekir’e geldim, orada ot olarak bir dağda büyüdüm, nesiller sonra tohumlarım çoğaldı ve Ova (Huva)’ya uçtu. Bir koç beni yedi, sülbünü bir koyuna bıraktı ve kuzu oldum. İşte beni kestiler hamd olsun sen yiyorsun ve biraz sonra Mi’rac edip kemâle ulaşacağım dedi. Yine ben bu söylenenlere ihtiyatlı yaklaşıyordum. Yahu sen ne yiyorsun Bitlis-Siirt Buryan kebabı önce şifrelerine bak dedi. Bitlis 13, Siirt 56 dedim. 13’ün ne olduğu belli, içinde gizli “TB” şifresi ve Tenzih var… Siir-te iyi bak dedi… A! Bunda (سِرْ) “Sır” var siir uzatılmış ve ente sende-bende diyor dedim. “56” Allah-Rahmân-Rahîm 53 Veli esmâsı deyince, kuzu şimdi tamam oldu, dedi…

Bu ara karşıdaki camiiden değişik bir sela okundu, hem arapça hem türkçe idi… Bir hanım vefat etmiş onu bildiriyordu… Bu arada Nusret Babam (r.a.)’in “Beni kaldır gör Allah’ı” dizelerinin son iki beyti hatırıma geldi…

Rabbimle oldum pür safa, ayrı düştüm çektim cefa,
Gafillere verdim selâ, seni kaldır gör Allah’ı.

Tek seda oldu son sözüm, Hû dedim feth oldu özüm,
Beni dinle a iki gözüm, bizi kaldır gör Allah’ı.

Hz. Nûsret Tabağımdakileri son kırıntısına kadar yedim, belki bir daha bunun tekrarı olmayacaktır. Ücreti yönelmek için yöneldim, garsonlardan biri 32 lira dedi. İçimden gelen bir soruyu garsona sordum. Diyarbakırda şubeniz var mı? Diyerek, üç sefer sordum. İlk ikisinde buranın sahibi Diyarbakırlı cevabının aldım. Üçüncüde muhatabım, ben Mısır’lıyım dedi… Daha fazla uzatmadan öğle namazına geçeyim dedim… Zaten öğreneceğimi öğrenmiştim…

“Diyar ve Re” İyar hafleri bizim işyerimizin yardım sandığı kısaltması ve diğeride Dernek ve “Dr” ile “Doktor-Kalb-Gönül”ü işaret ediyordu… “Yardım-Nasr Sandık-Mûsevîyet Kalb-Gönül-Hamd, Nusret Babam (r.a.) işaret ediyordu. “MI-SIR” kısmıda Hamd ile beraber, A-hmed oluşumu ile Necdet Babama işaretti… Geriye kalan “MI” “Mim ve Ayın” “Hakikat-i Muhammedi ve Göz” sayısal değeri 70 ve 40 hem 740 Nusret ismine işaret hem toplamı 110’dur. Zât-i Feth’e işarettir…

Nusret Babam (r.a) Kuzu’dan Tek (Ahad-Ahmed) seda oldu son sözüm, Hu dedim Feth oldu özüm, “Beni dinle iki gözüm, Bizi kaldır (Bizi Ref ettir, mirac ettir) gör Allah’ı diyordu…

Niye Feth diyordu? Nusret Babam (r.a.)’in ilk ismi olan Mehmet’tir. Mehmet sayısal değeri; (م) Mim: 40, (ح) Ha: 8, (م) Mim: 40, (ت) Te: 400 dür. Toplarsak; 40+8+40+400= 488 dir. 88+4= 92 ve 40 Hakikat-i Muhammed-i çıkarsa sayı (52) Nusret Babam (r.a.)’in sıra sayısı kalır… 48+8= 56 dır… Allah, Rahman, Rahim (53) Veli’dir.

 Feth (فتح) sayısal değeri; 488 dir. İşte zâhiri Feth sahibi Fatih sultan Memet, Bâtini Feth sahibi ise Gönül paşası, Sultan Mehmet Nusret’tir. 

Hüsam-bey tezgahçılar camiine girdim. Öğlen namazını kıldım… Camiinin içi çini ile süslenmiş ve döşenmişti. Ne hikmetse tam önümde “Altın Çini Kütahya” yazıyordu. Birde altına telefon numarası yazılmıştı ama bir sayının üst bölümü zarar görmüştü zaten beş rakamdı yani eski bir numaraydı. 15731[88] veya 13731 yazıyordu… Başka bir yerde var mı? Araştırmdım ama yer yer kırılmış ve dökülmüş çinilerden başka bir şey göremedim. 

Daha sonra bunun hikmetini anladım… İlki ise 13 ve açılımı olan ayna sayılar 1 (Bâtın) 5 Hazret mertebesi ve 7 nefis mertebesidir. Diğeri ise 137 (مُؤمُن) Mü’min esmâsı ve aynası olan (مُؤمُن) Mü’min’dir… Hüsam Camii ise, Kılıç’ın cem’idir… Bey ise Bey Cemii’dir, bize gelen Geda olur demektir… İçerde 57 sayısı ile Hamid-Hamd’ın cemidir… Tezgah, İnci ve Mercan tezgahıdır… Dışarıda satılan bu ürünler bu ma’nâ tezgahından çıkıp taliplilerine dağıtılmaktadır… Kılıç, zâhir (55) Cem-i, 55x2= 110 Kûr’an olan İnsânın gönül Mekkesini Zâhiri Fetih, Gönül, Hamd, 57 Cem-i, 57x2= 114 dür… Bu da gönül Kâ’be-sinin fethidir. Fetih-Nasr sûresinin sırası 110 (Risâlet mertebesinden dizilişi) ve 114 ise nuzülü (Ulûhiyet-Allah c.c. tarafından sıra sistemi)’dir.

Nusret Babam anladığıma göre Hazreti Mevlânâ’nın şu beyitleri ile kendi srırını ifşa eder gibiydi…

3501. Halk pazar içinde yeksan giderler; o biri zevkde ve dîğeri derilidir.

Nitekim halk, kalabalık bir çarşı içinde, sûret-i beşeriyyede birbirine müsâvî bir halde giderler, fakat ma’nâları ve bâtınları hiç birbirine benzemez; bi­risi zevk içinde ve dîğeri de gam ve keder içinde müstağrakdır; ve zevk ve meserret ile, gam ve keder birbirine benzemez.

3502. Böylece ölümde beraber gideriz, yarımız hüsran içinde ve yarımız husreviz.

Sûret-i beşeriyyede müsâvî olarak çarşıda gezen efrâd gibi, ölmek husû­sunda da zengin ve fakîr ve âlim ve câhil hep müsâvîdir; fakat çarşıda gezen­lerden bir kısmı mesrûr ve bir kısmı da mağmûm bir halde olduğu gibi, ölüm hâli de böyledir. Giden halkın yansı hüsrân ve ziyân içinde ve yansı da şâh-dır ve husrevdir; ve âhiret âleminde sultandır. Cenâb-ı Pîr efendimiz bir be­yitlerinde bu ma’nâda şöyle buyururlar. Beyit:

“Ben tahtından tâbuta giden şâh değilim; benim menşûmmun yazısı Hâlidîne ebedâ” oldu."[89]

--------------

Bu ara midem de hazm olan kuzu, sen iyi hakîkate bakmadın Murat dedi… Yahu kuzu başta kısaca yazalım dedik… Neyi yazacağız daha, okuyanları sıkacağız… Kuzu benim hakîkatimde kuyu, kuyunun içinde Hazreti Ali’nin kuyaya ifşa ettiği (سِرْ) “Sır” Buryan kebabım yani, gizli Nay-Rub-Sen ve Kün, Kapısı var… Allah! Allah bak sen şu işe dedim. Demek Hu’nun Murad ederek, İnsân-ı Kâmil’in Rubûbiyet-ini ifşa ederek “Ol” demesi var…

Kuzu, dahası var 56 Siirt ve Sur’a iyi bakmadın… Re- Siri-Us, Rabbi Şıra var dedi… Etrafın Siri-Suriyeli kaynıyor… Dört milyon Suriyeli ile bugün Siri-Suriye Aklı küllü, Türkiye aklı küllüne iltihak oldu dedi…

Hani sen bir çalışma yapmıştın ya Necdet’in kısaltması Neco idi… Bu Nechudet-Nechuvedet idi… İşte Cd içindeki sır “Hu” sırrıdır… “Chud” “Ch” okunuşu “Ç” dir… “Çud” “Cud” dur… Ve burada Ç.H.U (Çelebi Husamettin ve Derûni) vardır. Bu yol ile âlakalı bir durumdur…

CUD: Cömertlik. Sahilik. Eli açık olmak. Muhtaçların vaziyetlerini, durumlarını bildirmeğe meydan vermeksizin lütuf ve ihsanda bulunma hâleti. (55/60) ve Muhsin Koca-aslan…

Ve Hud (a.s.) ve Ad kavmi vardır… Buraya faydalı olur düşüncesi ile “Sirius-Akyıldız-Şıra” ilgili tefekkür yazısını almadan önce birkaç bağlantı hesabı yapalım.

Niye “Suriye aklı küllü” başba bir şey olamaz mıydı? Buradaki bağlantı “53” numaralı Kâ’be kabısı “Kehribariyye Şami” “Elektirikli merdivenli Şam” kapısıdır. Şam’da bugün şimdilik Suriye sınırları içindedir.

 Buraya 336 numara ile gelmiştim… Bu Eminönü-Arnavutköy otobüsüydü. Aslında 37 e ile gelmeyi planlamıştım ama Hakk’ın planı başkaymış. Yaklaşık bu nedir diye şuur altı 9-10 gün düşündüm. Baştan kaynak (الله) Allah (c.c.) esmâsından sonra 13. Sıra gelen Haşr suresi 23 ve 24. Âyetlerde geçen (مُصَوِّر) “Musavvir” esmâsı mı? Diye düşündüm. Evet bir bağlantı vardı. Ama bunun daha üstü olmalı diye düşündüm.

Takii Şıra yıldızı (53/49) âyeti önceki ve sonraki 48-50 âyetlerine dikkat edene kadar…

İşyerinde zamanında Mehmet abi adında Arnavut asıllı bir arkadaşımız vardı… Bu memleketin insanının yemeyeceği bir durum olursa veya o anda yemek istemediği zaman çok sevdikleri “Pırasa” olsa yemem diye bir espirileri vardır. Mevlânâ Hazretlerinin dediği gibi latifenin içinde bir cidd yani ciddiyet vardır… Hakikatte “Pır-asa” Pir-Asa (Muhammed-i Musevviyet mertebesinden Pirlik) yani Emin-önü “Muhammedin Eminlik”ten Muhammediyet mertebesi ma’nâ otobüsüne binilmiş.

(Necm Sûresi 53/48)

وَأَنَّهُ هُوَ أَغْنَى وَأَقْنَى {النجم/48} 

ve ennehü hüve ağna ve akna “ve şüphe yok ki, O'dur, gani (zengin) eden ve fakir düşüren.”

(Necm Sûresi 53/49)

 وَأَنَّهُ هُوَ رَبُّ الشِّعْرَى {النجم/49}

ve ennehü hüve rabbüşşı’ra “Ve muhakkak ki, O'dur Şı'ra (işaret) -yıldızının Rab'bi O'dur.

 وَأَنَّهُ أَهْلَكَ عَادًا الْأُولَى {النجم/50}

ve ennehu ehleke adenil ula “Ve şüphe yok ki, O helâk etti evvelki Âd'ı.” Bu üç âyetin ortak özelliği (وَأَنَّهُ) “Ennehu” “Muhakkak ki, Hakikaten “O” ile başlamakta ve A’maiyyet mertebesi özelliğini haber vermektedir. Şöyle bir soru ortaya çıkabilir… Burasının hâli mukayyet zât değilmidir ve teklik üzere bölünemez değil midir? Evet doğrudur… Ama burada Ferdi Selase (Üçlü Ferdiyet) üzere bir teklik söz konusudur. Kendi kendine gizli, Küntü Kenzen denilen noktadır. 

Baştaki “Ve” Bağlaç’tır ve Hakk’ın vehimi olan Vahidiyyet mertebesine işarettir. Ancak kayda girmesi ile Mukayyed Zât, Ef’âl Esmâ, Sıfât mertebesi ile bilinebilir. 

(وَأَنَّهُ) “Ve Ennehu” sayısal değeri; (و) Vav: 6, (ا) Elif: 1, (ن) Nun: 50, (ن) Nun: 50, (ه) He: 5 dir. Toplamı; 6+1+50+50+5= 112 dir… 1+12= 13 dür… Ve bağlacı çıkınca 112-6= 106 dır. Şimdi bunların Kûr’ân – Zât içindeki yeri neresedir. 106 Kureyş Sûresi Gönül Mekkesi içindeki Halis-Muhlis’[90]dir.

112x3= 336 dır. Burada daha önce düşündüğüm gibi Allah kaynak esmâsı (مُصَوِّر) “Musavvir” esmâsı ile Ef’âl, Esmâ ve Sıfât âleminde tavsir edilebilir…

48-Gani (Samadiyyet) Fakîr - Fakr (Ahad-Ahadiyet) tir. 112- Kulhuvallahu Ahad (1) Allahüssamed’dir (2)… De ki; O Allah bir tektir. (1) Allah eksiksiz, sameddir (Bütün varlıklar O'na muhtaç, fakat O, hiç bir şeye muhtaç değildir(2)…

Aynı zamanda “küntü kenzen” “Gizli Hazine” ile zâhiri zenginliği olan nefsini ve canını satar, “Fakr” olan bâtini zenginliği satın alır… İşte hakiki alışveriş budur…

49 – Burada hesaplama ile sonuca ulaşmaya çalışalım. 

(هُوَ رَبُّ) Hüve Rabbü (Hüviyyet, Âlemler ve Kâ’be ) sayısal değeri; (ه) He: 5, (و) Vav: 6, (ر) Re: 200, (ب) Be: 2, (ب) Be: 2 dir Toplamı; 5+6+200+2+2= 215 tir… 

Peki, (215) sayısının Kûr’ân – Zât içerindeki yeri neresidir. “215” (طور) “52” Tûr sayısal değeridir. (ط) Tı: 9, (و) Vav:6, (ر) Re: 200 dir. Toplamı, 9+6+200= 215 dir. 

Abdülkerim Ceyli İnsân-ı Kâmilinde kitabın en önemli yeri “Tûr” bölümü ve dikkatli oku der… Hüve=215=Tûr dur. Mutlak Tenzih mertebesidir. Sine Tûr’udur. Şıra (İlâhiyat Necmi-Yıldızı)’nın Rabbi’dir… İlâhiyat Yıldızı (52) “Hamd” Makamı Mahmud olan Gönül Kâ’besi etrafında Sine Tûr-u ile döner… Nasıl döner…

(الشِّعْرَى) Eş-Şıra sayısal değeri; (ا) Elif: 1, (ش) Şın: 300, (ش) Şın: 300, (ع) Ayın: 70, (ر) Re: 200, (ي) Ye: 10 dur. Toplamı, 1+300+300+70+200+10= 881 dir. İçinde 18 ve 81 hemen göze çarpmaktadır. 81+18= 99 Esmâül Hünâdır. 881 başına bir eklenirse “1881” Hazmi Babam (r.a.)’in doğum tarihini verir…

112-215-99 – Ahad, Ahadiyyet, Tûr, Esmâ’ül Hüsnâ (Allah) sayısal değerlerine ulaşmış olduk…

Sûre: 53, İsim, En-Necm: 144,[91] Âyet 49, Harf sayısı (14+3) ve 112, 215, 99 toplamı; 53+144+49+(14)= Bu bölüme kadar 260 ve (3) tür… 260 (سِرْ) “Sır” sayısal değeridir… (3) şeddeli harfte 3 sırdır. (Nun) Nûru İlahi - Nûru Muhammedi sırrı. (Be) Rubûbiyet mertebesi içinde risâlet ile birliktelik sırrı, (Şın) İki “Şın” sayısal değeri 300x2= 600 dür. Sır’us Sır, Cebrail “Aklı Küll ve Aklı Evvel” Sırrı… Şeddeli üç harfi “Sır” sayısıyla çarparsak;

 (260x3)+112= 720+112= 832 dir. (832) Mehmed Nusret ve (فتح) Fetih ve (نصر) Nasr’dır…

 Şimdi “Us” bölümünü bakalım… 

 53+144+49+112+215= 573 dür… (573) (باعِث) Bais esmâsı sayısal değeridir. Yolumuzdan (49.) pirimiz Fahrettin Himmeti hazretlerine aiittir. (573) bordo numaralı gemi hakkında gördüğüm zuhuratın anlaşılan bir yönü bu âyetle alakalıdır.

 573+881= 1454 dür… 1 Ahadiyyet ve kaynak sayısı ve 454 Necat-Necdet’tir. Tüm mertebelerden ana kaynak Necat’a ulaşmaktır. 1454 ten 1 kaynak sayı çıkınca sayı 1453 zâhiri (فتح) “Feth” sayısı çıkmaktadır… 

Konunun daha iyi anlaşılabilmesi için “Sirius” tefekkür mailini buraya alıyoruz…

----------------------

Gönderen: Er… At… <er…13at…@gmail.com>
Gönderildi: 19 Haziran 2018 Salı 01:11:02
Kime: Seyyah Seyyahin
Konu: Şi'ra(Sirius) Yıldızı 2014 Tefekkürü[92] 

 Selâm Murat Hocam, hayırlı akşamlar, not defterimi buldum.. Bu çalışmaları 10.08.2014 / 14. Şevval.1435 yapmışım. O tarihlerde Lise 3. sınıfın yazındaydım, tefekkürlerim ve sorgulamalarım üzerine yoğunlaşmıştım. Küçüklüğümde ve o tarihlerde Öm… Çe… Bey'in televizyon programlarında Kû’rân-daki matematiksel uyumlar üzerine bilgilerine rastlamıştım ve bende kendim çalışmak istiyordum. Kûr’ân-ı elime aldım ve bir Sûre'yi ele almaya karar verdim, karşıma 53. Necm Sûresi çıkmıştı. Yıldızlara olan merakım Sûre isminin de yıldız olmasıyla bu Sûreye ilgim daha da artmıştı. Dikkatimi en çok  "Ve ennehu huve rabbüş şı'râ" 49. Âyet çekti. Bu ayetteki Arapçadaki Şira yıldızının Latincedeki Sirius Türkçedeki Akyıldız olduğunu interneteki araştırmalarım sonucu öğrendim.

Sirius yıldızını internetten araştırdığımda birçok bilgilere ulaştım, bu yazının altına birazdan matematiksel işlemlerde bulabildiğim bilgileri alıyorum:

Öncelikle her ne kadar dünyadan çıplak gözle bakıldığında tek bir yıldız gibi gözüksede aslında Sirius A ve B olmak üzere iki adet yıldız bulunmakta… Bu bilimsel dilde çift yıldız olarak adlandırılmaktaymış. Sirius (Şi'ra) yıldızını internette ilk araştırdığım zaman, internette bir bilgiye rastlamıştım ki o da şöyleydi… Sirius A ve Byıldızları bir biri etrafında yay şeklinde dönmekteler ve bir dolanım periyotları 49.9 yıl sürmekteymiş.. Necm Suresinin 49. ve 9. Âyetlerine baktığımızda görüyoruz ki: 

49. Şüphesiz O, Şi’râ’nın Rabbidir.

9. Onunla arasındaki mesafe, iki yay kadar yahut daha az kaldı.

Bu ayetleri yan yana koyduğumuzda 49.9 (Dolanım periyoduna rastlamaktayız) ve 9. Ayette de dolanım şekli olan yayla alakalı adeta bir şifre verilmekte…

Bu yazdığım işlemle alakalı internette birçok yazı var, ben özet olarak size de iletmek istedim.

Her yıldızın dünyadaki koordinat sistemine benzer gök kordinat sisteminde Enlem ve Boylamı bulunmaktaymış.

Sirius yıldızının Enlemi(bir diğer ifadeyle Dik Açıklığı): 16 42 58.017

Ayrıca Sirius yıldızı dünyamıza en yakın 7. yıldızmış.

Ayrıca güneşimizde bir yıldız olduğu için Güneş ile Sirius Yıldız'ının Demir yoğunlukları karşılaştırıldığında Sirius Ayıldızının Demir yoğunluğu Güneşimizden %316 kat  daha fazla imiş.

Matematiksel çalışmalarım:

1) Latincede Atomların kısaltma sembollerine baktığımızda Demir'i Fe olarak kısaltıldığını görmekteyiz. Bu Sûre'de Fe ile başlayan tüm ayetleri süzgece aldım:

9. فَكَانَ قَابَ قَوْسَيْنِ أَوْ أَدْنَى

 9.Fe kâne kâbe kavseyni ev ednâ.

10. فَأَوْحَى إِلَى عَبْدِهِ مَا أَوْحَى

10. Feevhâ ilē abdihî mē evhâ.

25.  فَلِلَّهِ الْآخِرَةُ وَالْأُولَى

25. Felillâhil âhiratu vēl ûlē.

29.  فَأَعْرِضْ عَن مَّن تَوَلَّى عَن ذِكْرِنَا وَلَمْ يُرِدْ إِلَّا الْحَيَاةَ الدُّنْيَا

29. Feeğrid am men tevellē an zikrinē velem yurid illel hayēted-dünyē.

54.  فَغَشَّاهَا مَا غَشَّى

54. Feğaşşēhē mē ğaşşē.

55. فَبِأَيِّ آلَاء رَبِّكَ تَتَمَارَى

55. Febieyyi âlēi rabbike tetemērâ.

62. فَاسْجُدُوا لِلَّهِ وَاعْبُدُو

62. Fēscudû lillâhi vēğbudû.[93]

Ayetlerin başındaki "Fe" hecesinin birleşimlerini arapça üzerinden incelediğimde 10,29 ve 62. Ayetlerde فا olarak birleştiğini diğer ayetlerde başka harflerle birleştiğini fark etmiştim.

Bu yüzden 9, 25, 54 ve 55. Ayetleri aralarında çarptım ve 10,29 ve 62'nin çarpımına böldüm.9*25*54*55=668.250  10*29*62=17.980   668.250/17.980=37,16 sayısına ulaştım..

3716 sayısına baktığımda:

7 sayısını aradan çekiyoruz ki Sirius Dünyamıza 7. yakın yıldızdır.

Geriye 316 kalıyor ki o da Sirius'un Güneşimizden %316 kat daha fazla Demir içerdiğidir.

Diğer çalışmamda ise Sirius yıldızının Enlem'ini bir diğer ifadeyle Dik Açıklığı'nı bulmamdı.

(Not: Murat Hocam bu çalışmamı da lise yıllarında bu sayıyı elde etmek için yapmıştım, Dik Açıklığı bulmamı ben bu gece tekrar incelediğimde mantıklı bulmadım ama size sunuyorum.) Sûredeki tüm ayetler baştan 56. Âyet'e kadar a veya e sesiyle (Üstün herekesiyle)bitmekteyken 57,58 ve 62. Âyetler Ötre herekesiyle bitmekteler. 59,60 ve 61. Âyetler ise Nun harfiyle bitmekteler.

57 58 59 60 61 62 Âyetlerini ele aldım.. Bu ayetlerin ortası 59.5 oluyor…

59.5, 59 ve 60'a 0.5 uzaklıktayken 58 ve 61'e 1.5 uzaklıkta ardından 57 ve 62'ye ise 2.5 uzaklıkta… 3. uzaklık yani 2.5, 2.uzaklık ile ilk uzaklık olan 0.5'in 2 katının toplamıydı yani:

2*(0.5) + (1.5) = 2.5 olmakta.

Bu yolla 4. uzaklıkğı buldum yani 2*(1.5) + 2.5 = 5.5

Bu yolla 10. uzaklığa kadar gittim ve bu sayıları elde ettim:

5.5  10.5  21.5  42.5  85.5  170.5  341.5 ... Virgülden sonraki 5'leri sildim ve bunları elde ettim:

5  10  21  42  85  170  341

42 ortadaki sayı olmuştu… 42'yi ayna olarak kullanıp iki tarafın simetrisini aldım:

5  01  12  42  58  017  143

Ardından 42'nin solundaki 5 ile 12'yi toplayıp 1'i ondan çıkardım ve 16 sayısını elde ettim ve oluşan sayı: 

16 42 58 017 olmuştu… Yani Sirius Yıldızı'nın Dik Açıklığı yani Enlem’idir.

Murat Hocam bir diğer ifadeyi ise o tarihlerde incelediğim Sirius Cyıldızının varlığı ve 1920'de göründüğü üzerine incelediğim belgelerden alıntılarla size sunuyorum:

Wikipedia'nın "Search for componions around Sirius" kitabından yaptığı bir alıntı: "Her ne kadar 1920'li yıllarda sistemde üçüncü bir yıldız gözlemlenmemişse de bu muhtemelen bir ışık oyunundan ibaret olmalıydı.

www.bibliotecapleyades.net/universo/esp_sirio07.htm adresinin bir bölümü:

Details of the 1920s Observations:

"As for a third star, Phillip Fox reported in 1920 that the image of Sirius B had appeared to be double, usin the same 18 1/2 inch refractor with which Clark discovered B. RTImes in S.Africa and Van den Bos a renowded double-star observer, also reported the 3rd star. I should note here that these were visual studies, and the object in question is at the very limit of what can be observed with telescope.

Tom Randolph

Bu makalede de anladığım kadarıyla Tom Randolph 3. Yıldızın 1920lerde gözlemlendiğini iletmekteler.

Yani Sirius-Cyıldızının 1920'de görüldüğü söylenmekte…

Necm Sûresine baktığımızda 19 ve 20. Ayetlere baktığımızda görmekteyiz ki,

19. Eferaeytumul-lâte vēl uzzē

19. Siz de gördünüz değil mi o Lât ve Uzza’yı?

20. Vemenētes-sēlisetel uhrâ.

20. Ve üçüncü olarak da öteki (put) Menat’ı?

Âyetlerde her ne kadar Aleyhisselatu Vesselâm Efendimiz devrindeki o devirdeki insanların putlarından bahsedilse de 2 adet görünen bir şeyin 3.sünün görülmesi olarak ayrılmış. Belki de az önce ki açıklanan 1920’li yıllarda gözlemlenecek olan Sirius Cyıldızı için bu mana verildi. Allahu Âlem…

Murat Hocam 1435 yılının Şevval Ayının 14ünde yaptığım tefekkürler...

Belki sırf o sayıları elde etmek için yapmış olduğum işlemlerdir, o yaşlardayken bir şeyler bulmaya çalışmıştım, bir yanlışım olduysa kusuruma bakamayın…

Hayırlı geceler Murat Hocam… 

---------------------------

22 Haziran 2018 01:33 tarihinde Murat CAĞALOĞLU <cagaloglupasa@hotmail.com> yazdı:

Hayırlı Geceler, Hayırlı Cum'alar Er…, Bahsettiğin daha önceki senelerde yapmış olduğun çalışmanı aldım... Arabamızın bakımı ve fakîrin hastane işleri olduğu için cevap vermem biraz gecikti. Sana yolumuza yeni iştirak ettiğin zaman, bizlerin önceliğimiz zâhiri işlerimiz ondan arta kalan zamanlarımızda da tasavvuf ilmi ile ilgileniriz demiştim. Çünkü yaşın itibâri henüz üniversite talebesisin ve ileride maişetinin tedâriki ve zâhiri hayatının başarısı ve düzeni buna bağlıdır. Sende buna dikkat edersen, ileri de zâhir işlerine ağırlık vermen sayesinde batîni konulara daha ağırlık verme imkânı bulabilirsin. Zâhir ve bâtın ayrı değildir denebilir, bu da doğrudur ama ayrı meseledir.

Fakir Astronomi ilminden anlamam ama Efendi Babamdan öğrenebildiğim kadarıyla Tevhid ilmiyle konulara bakmaya çalışırım Er.., İşin başına dönersek, daha önceki mail-inde bizden İstanbul'da bir ziyâret talebinde bulunmuştun. Biz de Ramazan bayramının ertesi günü Bursa'da olacağımız için ziyâret işini senin içinde uygun olursan Bursa'da gerçekleştirebilirsin diye ifâde etmiştik. Ayrıca seninle birlikte aynı zamanda ders alan kardeşimizi tanıdığın için uygun ise ona da haber ver onunla da tanışmış oluruz demiştik.  Programımız dahilinde orada olduğumuz saatte Koza Han da buluşup, boş bulduğumuz Sıla Cafe'nin 49 numaralı masasına 3 kişi oturup önce "3" çay içip, daha sonra da eşim ve kızımın gelmesi ile 5 kişi olup  olup "4" çay ısmarlamış. Ve bu esnada 49 sayısı hakkında etrafımızda olan 50-51-52-53-54 masa bağlantıları ile 53/49 âyeti ve benlik mertebeleri hakkında konuşmamız esnasında, sen bize bunun ile ilgili bir çalışman olduğunu söyleyince, son çalışmamız olan "Ben'deki Terzi Babam ∞" kitabı ile ilgili bağlantılardan bahsetmiştim... Yanlız burada açıklamalar ve bağlantılar belki senin için eksik kalabilir. Bağlantıları kitabı okuyunca daha iyi anlayıp idrâk edebileceksin.

Gelelim bu dünya zuhûratı-rû'yası ile birlikte konuyu müşâhade etmeye ve değerlendirmeye, öncelikle siz iki işi geldiniz... Fakir ile 3 kişi olduk-oldunuz. Buluşma "Koza Han" ve "Sıla Kafe"...

Bırakalım Nefsi Emmâre Kozu'nu oynasın bizler ise bu işin hakîkati nedir. O'na bakmaya  çalışalım.

Sıla-i Rahim ve (ك) "Kef"  ve "E" yani "Üstün" ile ile arapça okunuş (كَ) "Ke" dir. Bununda karşılığı, senin hakikatine olan ziyâretindir. (Burada her birimiz için bu geçerlidir.) Burada 49/2 ve 49/3  Hucurât sûresi 2. ve 3. âyet oluşumları vardır. Bunu nereden anladın denirse ilk geldiğinizde-geldiğimizde çekinmiş idiniz ve sesiniz çıkmıyordu. (Bizim biraz size yönelip çekinmeyin, rahat olun dediğimiz zaman sesinizi kısık bir şekilde sorularınızı sorup konuştunuz. (Burada yanlış anlaşılma olmasın, sadece bir değerlendirmedir. Herhangi bir şeye sahip çıkmak için değil, hakikat açısından ne olduğunun tahlili yapılmaya çalışılıyor.) Belki bu yazılanlarda gereksiz  bulunabilir. Cevabın ilerleyen bölümünde bağlantının ne kadar önemli olduğu anlaşılacaktır.

49/2 - Ey iman edenler! Seslerinizi Peygamber'in sesinden fazla yükseltmeyin. Birbirinize bağırdığınız gibi, Peygamber'e yüksek sesle bağırmayın. Öyle yaparsanız, siz farkına varmadan amelleriniz boşa gider.

49/3 - Kesinlikle Allah ve Resulünün yanında seslerini kısanlar (yok mu), işte onlar o kimselerdir ki, Allah kalplerini takva için imtihan etmiştir. Onlara hem bir bağışlama, hem de büyük bir mükafat vardır.

Bu âyetler Ravza-i Mutahhara da Resülûllah (s.a.v.) Efendimizin Kabrinin 2. Penceresinde (49/3) ve 3. Penceresinde (49/2) âyetleri vardır. Sayısal toplamlarına bakarsan 49+2= 51 ve 49+3= 52,  Hazmi ve Nusret Tura Rahmetullahi Aleyh bağlantılarını görmemek mümkün müdür? Ortak özellik Tura-Tuğra yani Mühr ile ma'nâ padişahlığıdır...

Bu pencereler Efendi Babamın Ravza-i Mutahhara'da krokilendirerek numara verdiği 18 ve 19 numaralardır. 20 Cibril kapısıdır ve 21 Bâki kapısından Cennet'ül Bâki'ye çıkmak ile dersler tamam olur. 

Sen de mail-ine Selâm ile başlamışsın. Ravza'da 1 numaralı Selâm kapısından girip 21 numaralı Cennet'ül Bâki kapısından çıkmak. 15-20 senedir. İçtiğimiz çaylara 21 lira ödenmiş idi. İşte görüldüğü gibi bir saatlik tefekkür, 15-20 sene de kat edilecek mesafeyi aldırıyor. Tabi unutmamak gereklidir. Zâhiri çalışmaların önemi yadsınamaz. Mutlaka günlük dersler ile birlikte kitap okuma, sohbet dinleme ve tefekkür çalışmaları gereklidir. Bu oluşan hâl bu seviyelere ulaşabileneceği ancak, bunun tatbikatlarının ileride olacağıdır. Çünkü bu oluşum Hakîkat ve Marifet mertebesi kaynaklıdır. Zâhir âlem'de oluşması zamana bağlı ve tatbikatı 15-20 sene kadar sonradır.

18+19= 37 dir... (37) Kevkeb 48, 4+8= 12, Necm, 50+3+40= 93, 9+3= 12 ve Şı'ra 

300+70+10= 580 5+8= 13 (Kısaca böyledir.) 12+12+13= 37 dir.

Nefsi Benlik, İzâfi Benlik, İlâhi Benlik yıldızlarının sayısal toplamı 37 dir. Efendi Babam sıra sayısına tekâbül eden Necm "53" sûresi kitâbına  "37" sıra sayısını vermiştir. Aynı zaman da 37 Zât-i Tecelli sayısal değerdir.

Mail-ine Selâm ile başlamışsın. Bu aynı zamanda Efendi Babam-ızın Rabbi hassı olan esmâsıdır. 49 sıra sayısına tekâbül eden Fahrettin Himmeti Hazretlerinin  Sıra sayısına tekâbül eden Mecid esmâsıdır. Bu aynı zamanda 50. sûre olan Kaf sûresinin 1. âyetinde (مجيد) "Mecid" olan Kûr'ân-a and olsun diye geçer. Buda yoldaki sıra sayısı ile Mustafa Hilmi Safi efendimiz rahmetullahi aleyhe ait olan sûredir. Bu iki sırayı topladığımızda 99 eder. 99 Esma-ül Hüsna'yı verir.

Mecid esmâsı sayısal değeri, Mim: 40 Cim: 3, Ye: 10, Dal: 4, 40+3+10+4= 57 dir.

57 bahsetmiş olduğun Demir-Hadid sûresinin sayısal değeridir. 57+29= 86 dır.

Sayısal toplamı "14" Nûr-u Muhammedi olduğu gibi, 86 Tarık Yıldızı sûresidir. Bahsettiğim çalışmada ulaştığım Zât-i Benlik yıldızıdır. (Daha fazla bilgi çalışma içinde 1. bölümde vardır) Mecd hafleri aynı zamanda Necdet ile bağlantılıdır. 57. sıra sayılı Esmâ, Hamid esmâsıdır. Efendi Babamızın gençliğinde gördüğü zuhûrâttaki, altın zincir üzerinde bulunan Kalb sarkacı bağlantılıdır. 53 ün 4 sayısı ile yani İslam'ın şifre sayısı olan, Şeriat, Târîkat, Hakîkat, Marifet'i ile ulaşılabilinen bir rakam olduğu gibi Hamd, Muhammed, Ahmed isimleri ile de bağlantılıdır.

Şi'ra, Sirius, Akyıldız'a geçmeden önce, Önce 3 çay sonra 4 çay içmiştik. 3 ve 4 sayıları niye peş peşe gelmiştir. İlk üç sayı Nefsi Emmare, Nefsi Levvame, Nefsi Mülhime ve diğer 4 ise Nefsi, Mütmainne, Nefsi Radiye, Nefsi Safiye mertebesidir.

Çay bilindiği gibi Rize iline has bir bitkiden  üretilen içecektir. Rize şifre sayısı da 53 tür. Yani burada 53 gönül Kâ’besi etrafında tavaf edilmiş ve 53'ün Fikri etrafında Masa-da (Arşta) say edilmiş ve Nefsi Küll ve Akl-ı Küll arasınada gidip gelinmiş yani, Fikirlerin üretkenliği arasında koşulmuş ve yürünmüştür.

Birde eşim ve Kızım geldiği zaman 49 etrafında 5 kişi olmuştuk. Bu 5 hazret mertebesi olduğu gibi,  49+5= 54 tür. Bu 53/1 de geçen batmakta olan İzâfi  yıldıza işarettir. Bundan sonra Şi'ra yıldızından bahsedilmişti.

Sirius, Akyıldız;

Siri-us, Su, İris, Ak-Yıldız bunları incelemeye çalışalım, Siri; Suriye ve Amerikan yapımı popüler bir cep telefonu markasının akıllı asisitana verdiği isimdir.

Us; Akıl ve tıp dilinde Üriner sistemin kısaltmasıdır.

Siyaset ile bizim pek işimiz olmaz ama bugün dünya üzerinde hâkim baskın gücün Suriye ve Suriye Aklı küllü üzerinde oluşan durumun Şı'ra yıldızı  ve İlâhi benlik kaynaklı olduğu anlaşılmaktadır.

Üriner Sistem, Böbreklere bağlıdır. Böbreklerde vücutta çifttir. Böbrekler Yıldız ifâdesidir. Bilindiği üzere Nusret Tura rahmetullâhi aleyh prostat rahatsızlığı vardı. Fakîr de bu hâl üzere rahatsızlanıp Ramazan'da doktara gitmişti. Bugün çıkan sonuçlar ile doktor Sadık bey ilaçlarımızı verdi. Bizde kullanmaya başladık.

Su ve iris ise tersten yazıldığı hâldir. Bizler aslında bu hâl ile pek uğraşmayız, tehlikeli bir sahadır.  Ama özel bir hâl ve müşâhade ile oluşan bilgiler dolayısı ile açıklama hâli oluşmuştur.

Su; bunun oraya gelen  diğer kişinin isminin ma'nâsı ile bağlantısı vardır. İsminin ma 'nâsının "Övgü" ve bunun (كوثر) "Kevser" deki peltek (ث) "Se" olduğunu ve  Efendi Babamızın "Mübarek  Gün ve Geceler" kitâbında Bayramlar bölümünde açıklaması olduğunu ifade etmiştik. (ث) "Se" harfinin bir yönü ise bulunduğumuz ortam olan İpek ile Sevb/Elbise yani örtüdür.

Kevser kaynağından gelen, Su yani ilim ve oluşan Kurb'an bayramı neticesinde esmâ-i ilâhiyenin kullanımı ve Rabb-in için namaz kılmadır.

İris; Göz bebeği ve Göz nûrudur.

Rabb için kılınan 50 vakit namazdan hasıl olan göz nûru ve bu nûrdan oluşan Kevser suyu ile inci yani abdiyet ve mercan ile rububiyet hakikâtleridir.

"Se" (ث) sayısal değeri 500 dir. Üç noktası ile 503 yapar. "Muhammeden Resûlüllâh" sayısal değeridir. Ortadan sıfır alınınca 53 ile Efendi Babam-ızın şifresine işarettir.

Ak-yıldız, Ak beyaz renktir. Safiyet ve Ulûhiyet işarettir. Safiyet ve Ulûhiyet yıldızıdır. Yani ilâhi benlik yıldızıdır.

Sirius A ve Sirius B Yıldızı, Nusret Babam Rahmetullahi Aleyhin 2013 tarihlerinde yayalarda bulunan mezarlığının karşısına bir duvar çekilmiş ve bu duvara çift yıldız yapılmış ve altına "ÇMS" harfleri yazılmıştı. Daha sonra öğrendiğime göre "Çift Yıldız Mermer Sanayi"nin kısaltmasıymış. Bu yıldızları 52/49 da geçen Nucum ve 53/1 de geçen Necim ve "Ç"nin altında bulunan "C" yi sert sesli yapan kuyruğu bir müşâhade ile Hilal ve Yıldız olduğunu anladığından, yukarıda bahsettiğin, Nefsi Benlik, İzâfi benlik, İlâhi benlik olarak düşünmüştüm. Yazının sonunda ifâde ettiğin 3. yıldız ile de bu ayrı bir tasdik olmaktadır.

53/9 bahsettiğin Mi'rac hadisesidir. İşte bu "Ce" yani Hilâl, Hicri ayın başında görülen ile sonunda görülen Hilâl'in yani Cemâli ilâhi ile Celâli ilâhinin birbirine yaklaşması ve nerede ise bir olacak hâlidir.

Bahsettiğin dolanım ve bu birleşimin nasıl olduğu da Nusret ve Necdet Yıldızları ile ve Hilâl'lerin birleşimi ile yeni Terzi Baba kitabın da remz edilmiştir. Bu yıldızlar insan yüzündeki iki göz'dür. Ve iki görüş tek olan görüşe dönüşür. 49+9= 58 dir. Yazının yukarısında 580 Şi'ra yıldızının sayısal değeri olduğu ifâde edilmişti. 0 ise ortasına bir çizgi çekildiği zaman 0 Ka'be-i Kavseyn dairesi olur. Bir yönü hadis bir yönü ise kadimdir. Görüldüğü gibi ilâhi sistemde hiç bir yanlış bulunmaz.

Bunun bir ilginç yönü fakîr 50 yaşın içindedir. 2018 yılının 31 Ekim gününü görmek nasip olursa 49 yıl ve 9 aydır bu dünya içindeki zâhiri dönüşü fakîr için tamam olacaktır.

Sirius yıldızının Enlemi(bir diğer ifadeyle Dik Açıklığı): 16 42 58.017

580 Şı'ra yıldızının sayısal değeri idi...

16 42 58.017 aradan 580 alınınca, kalan rakamlar... 

16 42 17, 16+42+17= 75 bu bizim ders sistemimizdir. 7 Nefis mertebesi ve 5 Hazret mertebesinin, İlâhi Benlik üzere Hakk'el Yâkin olarak tamamlamaktır. 36 ve yanına gelen 0  Ka'be-i Kavseyn 360 derece yapar. Yani Mi'rac tamam olmuş olur.

1+6+4+2+1+7= 21 dir. Bunun Cennet'ül Baki kapısı olduğu yukarıda ifâde edilmişti.

Ayrıca Sirius yıldızı dünyamıza en yakın 7. yıldızmış.

Bu 7 Subût-i sıfât mertebesi ile alâkalıdır. 7 çay içilmesinin bir hikmeti de bu olsa gerek diye düşünülebilir.

Sirius Ayıldızının Demir yoğunluğu Güneşimizden %316 kat  daha fazla imiş… 

Demir ile ilgili bağlantı yukarıda verilmişti. Demir, maden mertebesi yani Fenâfillâh ile alâkalıdır. 3+1+6= 10 dur. 10 da zâten Fenafillâh mertebesidir.

Fe'nin başka bağlantılarıda vardır.

"Fe" sayısal değeri, 80 dir. Bu da 8 ile Tevhid-i Ef’âl ve 8. Cennettir.

Mi'rac sûresi olduğu için Fenâ Fişşeyh, Fenâ Firresûl, Fenâ Fillah bağlantısı vardır.

"Fe" (كُنْ فَيكونْ) “Kün Fe Yekün" "Ol der ve hemen oluverir." ile bağlantısı vardır.

Hadid sûresi 57, sıra 29 âyet idi. Atom sıra numarası 26 ve "Fe" kısaltması ile 80 sayısını vermekte, kısaca bunlara bakarsak,

57+29+26+80= 192 dir. Burada yine enteresan bir sayıya ulaşmış bulunuyoruz. Başta vermiş olduğun Selâm-ın, Es-Selâm olarak sayısal değeridir. Ve yapmış olduğum araştırma da Ulu Camiinde 192 hat yazısı bulunmaktadır. Yapılan bir başka araştırmada Ulu Camiinin minberinde Güneş sistemi remz edilmiştir.

Efendi Babam Olmaz şiirin de bir gün deryadan 26 yunus çıkarırız, diyerek ilm-i kerametin ne kadar önemli olduğunu 31 sene önce bizlere bildirmiştir. Anlayana....

Âyetlerin başındaki (ف) "Fe" hecesinin birleşimlerini arapça üzerinden incelediğimde 10,29 ve 62. Ayetlerde فَا  olarak birleştiğini diğer ayetlerde başka harflerle birleştiğini fark etmiştim…

Fe sayısal değeri 80 idi. Elif 1 ve 13 tür. 81 ve 93 tir. 81 testen 18 dir. Elimizin avuç içlerinde 81 ve 18 mevcuttur. Toplamı 99 Esmâ-ül Hüsnâ'yı verir. 93 ise Necm sayısal değeri ve Hakîkat-i Muhammedi çıktığı zaman kalan sayı 53 tür. Görüldüğü gibi ne kadar muhteşem bir sistem... Verdiğin âyetlerin sayısal toplamları ise 101 dir. Bu hem ders tesbihat sayısal değeridir. Hem de aradan 0 alınınca 11 ile Hazret-i Muhammed mertebesidir. Senin yazdığın şekilde "Fa" müzikte 4. nota'dır. Bu Nefsi mutmainne olarak düşünülebilir.

Bu yüzden 9, 25, 54 ve 55. Ayetleri aralarında çarptım ve 10,29 ve 62'nin çarpımına böldüm. 9*25*54*55=668.250 10*29*62=17.980 668.250/17.980=37,16 sayısına ulaştım…

 3716 sayısına baktığımda:

7 sayısını aradan çekiyoruz ki Sirius Dünyamıza 7. yakın yıldızdır. Geriye 316 kalıyor ki o da Sirius'un Güneşimizden %316 kat daha fazla Demir içerdiğidir..

Bu hesaplama güzel olmuş. Birde 37+16 toplanır ise 53 eder.

Yukarıdaki hesaplamada 16 sayısı yine vardı. Bu hakîkatler Bursa yani 16 şifresi ile açılmıştır. Necdet sayısal değeri 457 bununda kendi arasındaki toplamı 16 dır.

 16 42 58 017 olmuştu.. Yani Sirius Yıldızı'nın Dik Açıklığı yani Enlemi,  Bunun hakkında yukarıda bilgi verilmişti... 

Sirius Cyıldızının bize göre ilmi olarak ne olabileceği de yukarıda ifâde  edilmişti. Zâhiri olarak ifâdelerde doğru olma ihtimali vardır.

1920 nin yine sıfırını kaldırırsak, 192 kaldırır bunun Es-Selâm sayısal değeri olduğunu ifâde etmiştim. Bu bilindiği gibi Terzi Babamızın Rabb-i Hass'ının sayısal değeridir.

Necm 19 ve 20. âyetler ile bağlaman da güzel olmuş. Burada bulunan Lat, Menat ve Uzza putları, Nefsi Benlik, İzâfi Benlik, İlâhi Benlik putları ve Necm-Yıldız ile Nefsani benlik, Kamer ve Hakikat-i Muhammedi ile hâyali benlik, Güneş-Şems ile Kibri benliği ifâde  etmektedir. Yani anlayacağın üzere Nefsi Benlik, İzâfi Benlik, İlâhi Benliğe sahip çıkmaktır.

O günkü anlayış ve yaşın itibâri ile güzel bir çalışma olmuş. Cenâbı Hakk nicelerini nâsip etsin. Yazılanlar ile değerlendirebilirsen başka açılımları da olur. İnşeallah...

Selâmlar, Hoşça Kal...

----------------------

 Hayırlı günler hayırlı Cum'alar muratçığım  Gönderdiğin yazıları okudum  bu çalışmalarda güzel olmuş, senin de er…in de ellerinize gönüllerinize sağlık Cenâb-ı Hakk  daha nicelerini nasib eder inşeallah.  

 Herkese selâmlar hoşça kalın Efendi Babanız. 

----------------------

Yoluma aşağı doğru devam ederken akşam evde pirinç pilavı var, yanına et alayım kızıma kavurma yaparım diyerek, sayısı belli olamayan kasaba baktım. Hiçbir çarşıda bu kadar kasap ve sakatatçı bir arada yoktur diye düşünüyorum. Burası et diyarı gibiydi, gözüme kestirdiğim bir inek eti parçasınından iki tane tart yarım kilo olsun dedim… Biraz daha ilave etti 20 lira dedi… Yalnız et güzeldi ama gözüme biraz siyah gelmişti. Bilal abi 20 lira al deyince, giridiğim dükkan ile sahibibin isminin aynı olduğunu gördüm… Buranın hakîkati pirim Hazreti Mevlânâ’dan geldi. Mesnevi-i Şerif okumamda 6 cildinde Hazreti Bilâl (r.a.)’in şadi ile vefatı kıssasında kalmışım…

50. Âyet… Efendimiz bazında âlem şümul Ad kavminin helakıdır. Peki bizlerin bu âyetten nasibi nedir. Bizlerin varlığındaki evvelki “Ad” nedir ve bu iş nasıl olmuştur.

Öncelikle Necm sûresindeki “50” âyet-i işareti “elli vakit” namaza işarettir. Burada Yine “Mutlak Hu” “112” “Ahad” Ahmed Ah… senin zuhurun için Evvelki “Ad”ı helâk ettim… O zaman Ahir’deki “Ad” nedir. İşte burada artık bizler için eski isimlerimiz helak olmuş. “Bâtını” “Ad” “Mahla” devreye girmektedir… Evvelki adlarınız değil, “Bâtın-i Ad” ve Rabb-i Haslarınız ile varsınız… 

“Ad” kavmi Kûr’ân – Zât içinde, (10) Yunus sûresinden sonradır… Yu-nus, Balık-Nun, Nusret bağlantısı yazılmıştı… Nechudet, içinden açık olarak “Hud” alınınca “Necet” yani Necat kalır… İşte Kûr’ân’da Necdet’imin Necat olarak geçmesinin bir hikmeti bu diyeliriz. 

20 lira onunda Mescid-i Nebevi’de 20 rek’atlı Hakikat-i Muhammedi namazıymış… Bilal kasaptan aldığım siyah ettin hikmetini ilgili beyitleri buraya faydalı olur düşüncesi ile alıyoruz…

Bilâl (r.a.)ın şâdî ile vefâtı

3503. 'Vaktâki Hilâl za'fdan hilâl gibi oldu, Hilal'in yüzüne ölüm rengi düştü.

Vaktâki Bilâl-i Habeşî (r.a.) hastalanıp, zayıf oldu, vücûd-ı şerîfi hilâl gibi inceldi. O hazretin mübârek yüzüne, artık ölüm rengi ve hâli düştü.

3504. Onun refikası onu gördü: "rVâ harab!" dedi. Müteâkiben Hilâl ona de­di: "Hayır, hayır, vâ tarab!"

“Vâ hareb”, “vâ” ile “hareb” kelimelerinden mürekkebdir. “Vâ” kelime-i nidâdır. Hoş ve nâ-hoş mânâlı kelimelerin evveline gelir. “Hareb”, burada bî- behregî ve nasîbsizlik ve gam ma’nâsına olup terkîb, “âh nasîbsizlik” demek olur. “Vâ tarab!” dahi “âh sürür ve şâdî!” ma’nâsınadır.

“Hz. Bilâl’i, zevce-i muhteremesi böyle elîm bir halde görünce, “âh nasîb­sizlik” diye nidâ etti. Hz. Bilâl dahi ona cevâben: “Hayır, hayır, âh sürür ve şâdî” dedi.” Ve sözüne devâm edip, âlîdeki sözleri de ilâve buyurdu:

3505. "Şimdiye kadar yaşamakdan gamda idim; sen ne bilirsin ki, ölüm nasıl yaşayıştır ve nedir?"

3506. Bunu söylerdi ve onun yüzü, ayn-ı kelâm içinde nergis ve gül ve lâle açardı. 

Hz. Bilâl hâl-i ihtizârında bu sözleri söylerken, mübârek yüzünde sürür eseri ve beşâşet zâhir olurdu; ve onun bu hâli, sözünün hakikatine delîl idi.

3507. Onun yüzünün parlaklığı ve onun nurlar dolu olan gözü, onun sözüne şehâdet ederdi.

Bu sözleri söylediği vakit Hz. Bilâl’in yüzünde nazar-ı dikkati câlib bir par­laklık ve gözlerinin içinde nûrlar lemeân ederdi. Ve onun bu hâli bâtınındaki zevkin ve sürürün vücûduna şehâdet ve delâlet ederdi. 

3508. Her kalbi kara, onu kara görürdü; gözbebeği niçin kara geldi?

Hz. Bilâl’in cisminin rengi kara idi; çünkü kendisi Habeş ırkına mensûb idi; fakat onda bir nûr-ı ilâhî var idi; her kalbi kara ve bâtın gözü kör olan kimse onun sûretine nazar edip, kara görürdü; ve ondaki nûr-ı latîfi göremez idi. Sûretde kara renkli olmak, sebeb-i tahkîr olamaz. Eğer sûret-i zahirede kara olmak sebeb-i hakaret ise, gâyet kıymeddâr olan gözbebeği niçin kara olarak zâhir oldu? Hiç gözbebeği kara renkli olduğu için hakîr görülür mü?

3509. Na-dîde âdem kara yüzlü olur, merdüm-i dîde ayın aynası olur.

“Merdüm-i nâ-dîde”den murâd, teni beyâz ve endâmı mütenâsib olduğu halde, sıfât-ı ilâhiyye eserlerinden ve Zât-ı Hakk’ın nûrlarından, hiçbir şey görmemiş olan kimsedir. “Merdüm-i dîde”, görmüş adam ma’nâsına olduğu gibi, gözbebeği ma’nâsına da gelir. Arabî’de “insânü’l-ayn’’derler. Birinci ma’nâya göre, sûretde rengi kara olsa bile, sıfât-ı Hak eserlerini ve Zât-ı Hakk’ın nûrlarını görmüş olan adam, ay mesâbesinde nûr saçan vücûd-ı ha­kîkînin aynasıdır. İkinci ma'nâya göre gözbebeği mesâbesinde olan insân-ı kâmil, şems-i hakîkatden nûr alan mâh-ı nübüvvetin aynası olur demektir. Ve bu ma’nâlar ile Hz. Bilâl’in şân-ı âlîsine işâret buyrulur.

3510. Muhakkaktır ki seni merdüm-i dîde görür, cihanda ancak göz artırıcı adam!

 Ey Hz. Bilâl, seni gözbebeği olan kimse görür. Cihânda ancak rü’yet artı­na kimse görür.

 Ankaravî hazretleri bu beyit hakkında şöyle yazar: "Hod kim görür? ya’ni görmez, senin gözünün bebeğini cihânda illâ ki merdüm-i dîde-fezâ, ya’ni rü’yet ziyâde eyleyen göz ki, rü’yet ve muayene, merdüm-i çeşme mahsûsdur, gayri a’zâya değil." Bu ibârelerde alâka olmakla berâber, fakirin anladı­ğı ma’nâ budur ki: “Senin gözünün bebeğini kim görür? Yine gözbebeği gö­rür. Cihânda ancak rü’yeti ziyâde eden gözbebeğidir. Meselâ insan, kendi gö­zünün bebeğini görmek için aynaya baksa, gözünün bebeğini o ayna içinde yine göz bebeği ile görür; ve rü’yeti ziyâde eden ancak gözbebeğidir.” Bu be­yitteki hulâsa-i ma’nâ: Gözbebeği mesâbesinde olan kâmili, yine gözbebeği mesâbesinde olan dîğer bir kâmil görür, demek olur.

 3511. Mâdemki onu gözbebeğinin gayri görmedi, binâenaleyh onun gayri onun rengine kim erişti?

 “Mademki gözbebeği mesâbesinde bir insân-ı kâmil olan Hz. Bilâl’i, onun gibi gözbebeği mesâbesinde olan bir kâmilden başkası görmedi, binâenaleyh şâ­ir kimselerden onun bâtınının rengine kim erişti?" Cenâb-ı Pîr’in mürşid-i âlîle­ri Seyyid Burhâneddîn Muhakkik Tirmizî hazretleri söz söyler idi. Birisi: "Senin medhini falan kimseden işittim" dedi. Buyurdülar ki: “lbtidâ göreyim, o kimse nasıl bir kimsedir; onda o mertebe var mıdır ki, beni anlayıp medh etsin. Eğer o beni söz ile tanımış ise, muhakkaktır ki tanımamıştır; zîrâ bu söz ve o harf ve savt ve o dudak ve ağız kalmaz, bu arazdır. Ve eğer fiil ile tanımış ise, yine böyledir. Ve eğer benim zâtımı tanımış ise, sûret zâta uymaz ki medh etsin!”

3512. Böyle olunca, onun gayri, âlî olan gözbebeğinin sıfâtlarında hep mukallid geldiler.

“Mâdemki insân-ı kâmili, ancak insân-ı kâmil tanıyor, o halde gözbebeği mesâbesinde olan insân-ı kâmilden başkalan, mertebesi âlî olan gözbebeği mesâbesindeki bir kâmilin sıfâtlarını anlamak husûsunda hep taklîdçi geldi­ler; ve onun evsâfım beyânen medh ve sitâyiş husûsunda kâmillerden öğrendikleri kelimeleri taklîden söylediler.” Nitekim yukarıdaki menkabede îzâh olundu.

3513. Onun refîkası: "El-firâk, ey latîf ahlâklı!" dedi. “Hayır, hayır: El-visâl el-visâldir!" dedi.

Bilâl-i Habeşî hazretlerinin zevce-i muhteremeleri, irtihallerinin kat’î oldu­ğunu anlayınca: “El-firâk, ya’ni aramızda eyvâh, ayrılık vardır!” dedi. Bilâl hazretleri dahi “Hayır hayır, visâl, visâl vardır!” dedi. Zîrâ keserâtdan aynlık vahdete vuslatdır.

3514. Refîkası dedi: “Bu gece bir garib olarak gidiyorsun; kavim ve kabilen­den gâib oluyorsun." Hz. Bilâl’in zevcesi tekrâr: “Bu gece kavim ve kabilenden ayrılıyor ve garîb ve kimsesiz olarak gidiyorsun” dedi.

3515. Dedi: "Hayır hayır, belki bu gece benim canım, muhakkak garîblikten vatana erişiyor."

“Rûhum, bu âlem-i kesâfette, cisme taalluku hasebiyle, kendi aslından ayn düşmüş ve garîb kalmıştır. Bu gece ölüm vâsıtasıyla bu âlem-i kesîfi ve cesed-i kesîfi terk ederek, kemâl-i şevk ile aslıma gideceğim ve garîblikten kurtulup vatanıma kavuşacağım.” Ma’lûm olsun ki, ölüm mü’minin tuhfesi ve Hak tarafından hediyesidir,- fakat nefs-i insan ölümü adem tahayyül ettiğinden, ondan istikrah eder; rûh ise ölüme âşıktır. Zîrâ rûh aslını ârifdir ve nefis aslından gafil ve câhildir. Bi­nâenaleyh nefsânî sıfatlarından kurtulamamış olan mü’minler ölümden istikrâh eder ve korkarlar. Nitekim Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn-i Arabî haz­retleri Fusûsu’l-Hikem’de Fass-ı Muhammedi’de şu hadîs-i tereddüdü beyân buyururlar:

— “Ben fail olduğum bir şeyde, mevti kerîh gören mü’min kulumun rûhunun kabzında tereddüd ettiğim gibi tereddüd etmedim ve ben onun mesâetini kerîh görürüm; halbuki ona benim likâm lâzımdır. Şimdi Hak Teâlâ mukarrebîn olan kullarını cemî’-i ahvâllerinde müşâhid ol­makla berâber, Hakk’ın onlara şevki sâbittir. Binâenaleyh hicâb olan bu be- den-i kesîf-i unsurînin taayyünü ortadan kalkmakla, Hak Teâlâ bu mukarrebînin kendisini bilâ-hicâb müşâhede etmelerine muhabbet eder; ve makam-ı dünyâ, mûcib-i kesret olduğundan, bu rü’yeti men’ eder. Zîrâ bu beden-i kesîfde hicâb-ı tabîat ve beşeriyyet vardır. Hz. Bilâl dahi bu mukarreblerden idi.

3516. Dedi: "Hiz senin yüzünü nerede görelim?" 'Dedi: "Huda'nm hâssının halkasında!" Bilâl-i Habeşî hazretlerinin zevce-i muhteremeleri tekrâr dedi: “Ey benim muhterem zevcim, biz senin mübârek yüzünü bizden aynldıktan sonra nere­de görelim?” Cenâb-ı Bilâl buyurdu ki: (Kamer, 54/55) “Muktedir olan melîkin indinde mâk’ad-ı sıdkda” âyet-i kerîme­sinde beyân buyrulduğu üzere, Hak Teâlâ hazretlerinin havâssa mahsûs olan halkasında görünüz ve bu mertebeye vusûle çalışınız.”

3517. Eğer nazarı süflîye değil, hâlâya edersen, onun halka-i hâssı sana mutta­sıl olmuştur.

“Eğer süflî olan sûret-i zâhireye değil, ulvî olan ma’nâya ve rûhâniyete bakar isen, Hakk’ın halka-i hâssının sana muttasıl olduğunu görürsün.” “Halka-i hâss”dan murâd, cem’iyyet-i esmâiyye dâiresidir; zîrâ âdem bu dâireye girmeye müstaiddir, onu bu isti’dâddan uzaklaştıran, sûret-i zâhireye nazan ve âlem-i süflîye olan meylidir.

3518. Bu halkada O abbül-âlemînden yüzük halkasında gibi nâr parlar.

Bu cem’iyyet-i esmâiyye halkasında Rabbü’l-âlemîn’den ya’ni ism-i câmi’ hazretinden ve “Allah” isminden, yüzük halkasındaki pırlanta gibi nûr parlar.

Ma’lûm olsun ki, kâmiller mazhar-ı ism-i Zât’dır. Ya’ni câmi’-i cemî’-i esmâ ve sıfat olan “Allah” isminin mazhandırlar. Bu câmiiyetleri hasebiyle onlara bu ism-i câmi’ hazretinden “tecellî-i Zâtî” ve “sıfâtî” vâki’ olur. Bu beyitlerde cem’iyyet-i esmâiyye-i Hak yüzük halkasına ve bilcümle esmânın imâmı olan “Allah” ism-i şerîfi pırlanta gibi lemeân[94] eden yüzük taşına teşbîh buyrulmuştur.

3519. Dedi "Yazık! Bu ev vîrân oldu." Dedi: “Aya bak, huluta bakma!" Hz. Bilâl’in zevcesi dedi: “Yazık ki bu cisim hânesi vîrân ve harâb oldu!” Hz. Bilâl cevâben: “Sen şems-i hakîkatden ziyâ alan rûha bak; kesîf bir bu­lut mesâbesinde olan bu cisme bakma. Mu’teber olan cisim değil, rûhdur.”

3520. Daha ma'mûr etmek için vîrân etti; kavmim kalabalık ve ev dar idi.

Hak Teâlâ’nın cisim hânesini vîrân etmesi, onu cism-i uhrevî ve misâli ile ziyâde ma’mûr etmek içindir; zîrâ her bir insanın mazhar olduğu Rabb-i hâssının hazînesinde meknûz olan ahkâm ve âsârın kâffesinin zuhûruna bu dar olan cisim hânesi müsâid değildir; onlar için daha geniş bir ev lâzımdır ki, o âsâr ve ahkâm ferah ferah zuhûr etsin. Bu sebeble muhakkikin hazerâtı “Bu âlem-i dünyâ ecma’ ve âlem-i âhiret evsa’dır" buyurmuşlardır.

---------------------------

 Bilal Kasaba ödediğim ücret ile kadınlar pazarına bıraktığım karşılık (ceza) 52 lira olmuştu… (52) Bilindiği gibi Nusret Babam (r.a)’in sırasıydı…

 Bu yazılanların kontrol ve düzeltme aşamasına geldiğim zaman yani gün, arkaba-ü talukattan anne yarısı rahmetli isminin anlamı Güzel ve Efendi Babam’ın zâhiri annesiyle aynı isimde olan teyzemin oğlu Bilâl’in 42. Yaştan ölümü 43. Yaşa doğum günüymüş, bunuda bir diğer hayatımda farklılık ve Umre hakikati olan Akraba-i talukattan olan kişi sosyal paylaşımdan haber veriyordu…

 Demek ki; Bilal ismi fakirin Güzel isimlerinden esmâlarından bu fark âlemindeki isimlerindenmiş… Ve kırk iki Şura sûresindeki Aşk[95] hakikatinden ölmüş, 43 Cem[96] sayısı ile Farktan sonra Cem âlemine doğmuş… Bunları yazarken 2015 yılında yazmış olduğum bir yazıya dosyalarımın içinde rastladım. Faydalı olur düşüncesi ile buraya alıyoruz.

EZAN - AHAD - BİLAL- HİLAL

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

 Bu gün zâhirde günlerden 9 Ocak 2015 idi… Mesnevi-i Şerifte Mustafa a.s.v ile Hz. Bilal’in “Ahad Ahad” demesinin kıssasını okumaktaydım. Bu yazı ile alakalı müşahade, yaşantı ve neşe oluşunca yazıp yazmama konusunu düşünmeye başladım. Görülen müşahadeler yazının konusu yönlü olunca Cenâb-ı Hakk’ın isteğinin ve tasdiğinin bu yönde olduğunu anlayarak yazıyı yazmaya başladık. Öncelikle Mevlânâ Celalleddin Rumi Hazretlerinin beyitlerini yazalım ve Mustafa (a.s.v.), Hz. Ebu Bekir, Hz. Bilal ve kendisinin ruhaniyetlerinden yardım isteyerek konu ile bağlantısının ne olduğunu görelim. 

 Mustafâ (s.av.)ın muhabbetinden dolayı Bilâl’in Hicâz’ın harâretinde o kuşluk vakitlerinde “Ahad, Ahad!” demesinin kıssasıdır. Cühûdluk taassubundan dolayı onun efendisi Hicâz güneşinin önünde ona diken dalı ile vururdu. Öyle ki Bilâl (r.a.)ın cisminden diken yarasından dolayı kan fışkırırdı. Ondan onun kasdı olmaksızın “Ahad, Ahad!” sadâsı çıkardı. Nitekim onun gayrı olan derdlilerden kasıdsız nâle çıkar. Zîrâ aşk derdinden dolmuş idi. Diken acısının defi ihtimamına medhali olmadı.

 Sîret-i Halebiyye'de mezkûrdür ki: “Bilâl-ı Habeşî (r.a.) evvelce yahûdîler den Ümeyye b. Halefin kölesi idi. Müslümân oldu. Efendisi olan yahûdî buna kızdı ve dövmeye başladı; ve Ebû Bekr es-Sıddîk (r.a.) geçerken Ümeyye b. Halefin Hz. Bilâl’in göğsü üzerine gayet büyük bir kaya koyup ta'zîb ettiğini gördü. O yahûdîye “Allah’tan korkmuyor musun? Bu fakire yaptığın nedir?” buyurdu. Yahûdî Hz. Sıddîk’a cevâben: “Onu sen ifsâd ettin. Gördüğün şeyden onu kurtar bakalım!” dedi. Hz. Sıddîk buyurdu ki: “Benim bir zenci kölem var. Bundan daha dinç ve senin dînine de kavîdir. Onu sana vereyim, sen de bunu bana ver!” Yahûdî “kabûl ettim. O senin olsun!” dedi. Hz. Sıddîk onu verdi. Hz. Bilâl’i aldı ve âzâd etti. Fakat Atâ ve Dahhâk’ın İbn Abbâs (r.a.) den vâki’ olan rivâyetlerine göre müşrikler Hz. Bilâl’i ta’zîb ederlerdi. Cenâb-ı Bilâl “Ahad, Ahad!" derdi. Resûl-i Ekrem hazretleri oradan geçerdi. “Ahad ya’ni Allâh Teâlâ sizi kurtarsın!” buyurdu. Sonra cenâb-ı Sıddîk’a buyurdu ki: “Allah yolunda Bilâl ta’zîb olunuyor.” Cenâb-ı Sıddîk Resûl-i Ekrem Efendimiz’in' murâdını anladı. Evine döndü. Bir batman ağırlığından altın aldı. Ümeyye b. Halefe geldi ve: “Bilâl’i bana satar mısın?” dedi. O da: “Evet, satarım!” dedi. Onu satın aldı ve âzâd etti. Binâenaleyh râvîler hâdisenin vukûunda ittihâd ve bedelde ihtilâf etmişlerdir. Hz. Pîr efendimizin beyânât-ı aliyyesi keşfe müstenid olduğundan Bu Mesnevî-i Şerîf de bu ihtilâfı fasl etmiştir… 

 904. O Bilâl teni Kâra fedâ ederdi. Onun efendisi te'dib için onu döverdi.

 O Bilâl-i Habeşî (r.a.) cism-i şerifini aşk-ı Muhammedî uğrunda diken dalı darbelerine fedâ ederdi; ve efendisi olan Ümeyye b. Halef kendi fikrince o hazreti te’dîb için o diken dalı ile döverdi.

 905. Derki: "Niçin sen Ahmed'i yâd ediyorsun? Fenâ kölesin. Benim dînimin münkirisin!"

 O yahûdî Hz. Bilâli döverken derdi ki: “Sen niçin müslümânların peygamberi olduğunu da’vâ eden Ahmed’in adını anıyorsun? Demek fenâ kölesin. Benim dînimin de münkirisin!” “Bende-i bed", hitâb olursa “ey” edât-ı nidâsı mahzûf olup “ey fenâ bende!” demek olur. Sıfat olduğu takdîrde “bende-i bedî” takdirinde olup yâ-yı hitâb mahzûf olur.

 906. O güneşte ona diken ile vururdu. O iftihâr için "Ahad!" derdi.

 O yahûdî Hicâz’ın o kızgın güneşi altında Hz. Bilâl’e diken dalı ile vururdu. Hz. Bilâl ise iftihâr için ya’ni “Benim tevessül ettiğim dîn âlî bir dîndir. Bu yüzden çektiğim elem ve meşakkat ile iftihâr ederim!” demek ma’nâsında olarak “Ahad!” derdi ve vücûd-i şerifine batan dikenlere karşı lâkayd kalırdı.

 907. Hattâ ki, Sıddîk o taraftan acele geçti. O "Ahad!" söylemek onun kulağına gitti.

 Hattâ ki, Ebû Bekr es-Sıddîk (r.a.) Hz. Bilâl-i Habeşî’nin dövüldüğü taraftan acele bir sûrette geçti. Hz. Bilâl’in “Ahad, Ahad!” diye bağırması cenâb-ı Sıddîk’ın kulağına gitti.

 908. Onun gözü su, gönlü elem doldu. O "Ahad"den âşinâ kokusu buluyordu.

 Hz. Sıddîk bu “Ahad" kelimesini işittiği vakit gözleri yaş ile doldu ve rakık olan kalb-i şerifi de elem ve keder ile doldu. Zîrâ o hazret bu "Ahad” kelimesinden bir bildik ve âşinâ kokusunu buluyordu.

 909. Ondan sonra onu tenhâ gördü. Nasîhat verdi. Dedi ki: "Cühûdlardan i’tikadı gizli tut!" Bu tesâdüften sonra Hz. Sıddîk, Bilâl-i Habeşî hazretlerini yalnız gördü ve ona nasîhat verdi. Buyurdu ki: “Sen şimdi bir yahûdînin kölesisin. Hür değilsin. Yahûdîler arasıdasın. Binâenaleyh i’tikâdını yahûdîlerden sakla!” Bu beyt-i şerîfte münkirler ve münâfiklar arasında bulunan bir mü’minin i’tikâdını saklaması lâzım geldiğine işâret buyurulur. 

 910. “Sırrı bilicidir; muradı gizli tut!" 'Dedi: "Ey hümâm! Huzurunda tövbe ettim!" Hz. Sıddîk nasîhata devâm edip buyurdu ki: “Hak Teâlâ hazretleri insanın bâtınını ve sırrını bilicidir. Murâdını münkirlerden gizli tut!” Hz. Bilâl buyurdu ki: “Ey büyük ve himmeti âlî olan zât-ı şerifi Senin nasihatim kabûl ettim ve hareketimden rücû’ ettim.” "Kâm”, murâd ve maksûd; “hümâm” büyük kimse ve himmeti âlî olan demektir. Bu beyt-i şerîfte “tevbe”den murâd, onun ma’nâ-yı lügavîsi olan rücû’dur; yoksa şer’î tövbe değildir. Zîrâ tövbe-i şer’î muhâlefetten rücû’dur; ve Hz. Bilâl ise azimetle hareket etmiştir; ve azimet tâat-i kâmile muhâlefet değildir. Binâenaleyh Hz. Sıddîk’ın nasihati “Azimetten vazgeç, ruhsatı ihtiyâr et!” demek olur.

 911. Başka bir gün erkenden Sıddîk acele bir iş için o taraftan gitti.

 912. Yine "Ahad'in ve diken darbının yarasını işitti. Onun gönlünden söz ve şerâr parladı.

 Hz. Sıddîk yine Hz. Bilâl’in “Ahad!” diye bağırdığını işitti ve efendisinin dahi yine on diken dalının darbeleriyle döverek vücûd-i şerifini yaraladığını duydu. O hazretin kalb-i şerifinden harâret ve âteş-i aşk ve kıvılcımlar parladı. “Şerâr” kıvılcımlar demektir. Burada hararetle çıkan ahlardan kinâyedir.

 913. Yine ona nasihat verdi. O yine tövbe etti. Aşk geldi. Onun tövbesini yedi.

 Hz. Sıddîk yine cenâb-ı Bilâl’e i’tikâdını yahûdîlerden saklaması için nasihat verdi. O hazret dahi i’tikâdını izhârdan tövbe etti. Fakat onun kalb-i şerifine aşk-ı Muhammedi ve aşk-ı Ahadî müstevli olduğundan bu aşk onun tövbesini ve rücû’unu çiğnedi ve yuttu.

 914. Bu nevi'den tövbe etmek çok oldu. O akıbet tövbeden bîzâr oldu.

 “Nemat”, yol ve tarîk ve nevi’ ma’nâlarınadır. Ya’ni, Hz. Bilâl’in aşk galebesiyle bozduğu tövbeler çok defa vâki’ oldu. O hazret âkıbet böyle sonu gelmeyen tövbeden dahi bîzâr oldu ve “Ahad, Ahad!” nidâsını artık yahûdîler arasında hiç çekinmeksizin izhâr etti ve kendisine yapılacak işkenceleri de hiçe saydı.

 915. Fâş etti, teni belâya teslîm etti. Dedi ki: "Ey Muhammed! Ey tövbelerin düşmanı!" Binâenaleyh i’tikâdını yahûdîler arasında izhâr etti ve cism-i şerîfini de onların yapacağı işkenceye ve azâba teslim etti de dedi ki: “Ey Muhammed (a.s.v.) ve ey aşk-ı İlâhîye karşı vâki’ olan tövbe ve rücû’lann düşmanı! Resûl-i Ekrem Efendimiz’e “tövbelerin düşmanı’’ buyurulmasının sırı Fîhi Mâ Fîh’in 27. faslında şöyle buyurulur.

 “Cenâb-ı Mustafâ (s.a.v.)e birisi gelip: “Ben seni seviyorum!" dedi. Buyurdular ki: “İleri gel ki, ne söylüyorsun?” Yine: “Ben seni seviyorum!” dedi. Buyurdular ki: “Dikkat et ki, ne söylüyorsun?” Yine: “Ben seni seviyorum!" sözünü tekrâr etti. Buyurdular ki: “Şimdi sebât et ki, seni kendi elin ile öldüreceğim! Vay senin hâline!” Zamân-ı Mustafâ (s.a.v.)de birisi gelip dedi: “Ben bu dîni istemiyorum. Vallâhi, istemiyorum. Bu dîni geri al! Senin dînine girdiğim günden beri bir gün râhat etmedim. Mal gitti, zevce gitti, evlât gitti, hürmet kalmadı!" Cevâben buyurdular ki: “Hâşâ ki, bizim dînimiz onu kökünden ve dibinden koparmadıkça ve hânesini süpürmedikçe ve onu (vâkıa, 56/79) “Ona tam bir sûrette temizlenmiş olanlardan başkası el süremez” âyet-i celîlesi mûcibince tathîr etmedikçe gittiği mahalden geri gelsin! ”O nasıl bir ma’şûktur ki, sende nefsine olan muhabbetin bir kılı bâkî kaldıkça cemâlini sana gösterir? Ve sen onun yolunda kendini fedâ etmedikçe nasıl onun lâyık-ı visâli olursun? Ma’şûk yüzünü göstermek için bi’l-külliyye kendinden ve âlemden bîzâr ve kendine düşman olman lâzımdır. Bir gönülde karâr eden bizim dînimiz onu Hakk’a îsâl etmedikçe ve onu bî-lüzûm olan şeylerden ayırmadıkça ondan el çekmez ilh...”

 920. “Gerek hilâlim, gerek Bilâl’im, koşarım; senin güneşinin muktedîsi olurum!” 

 “İster hilâl gibi incecik olayım, ister iri cisimli Bilâl olayım, sana tâbi’ olup koşarım! Senin güneş gibi olan rûh-ı küllî-i Muhammedi’ne iktidâ ederim ve ay güneşin etrâfında koştuğu gibi nûr alıp koşarım."

 921. Ayın irilik ve zayıflık ile ne işi vardır? Gölge gibi güneşin arkasında koşar.

 Meselâ ay ister bedr hâlindeki gibi büyük ve ister hilâl hâlindeki ince ve küçük olsun onun büyüklük ve küçüklük ile ne münâsebeti vardır? Onun vaz’iyyet-i halkıyyesi gölge gibi güneşin arkasında koşmak ve devir etmektir; ve bu devri esnâsında her bir vaz'iyette ondan nûr almaktır.

 963. İşte, bir Hilâl bir Bilâl ile yâr oldu; diken yarası ona gül ve gülzâr oldu.

 “Bir Hilâl”den murâd, kesret-i riyâzat ve şiddet-i mücâhede sebebiyle vücûd-i şerifleri nahîf olan ve mest-i aşk-ı İlâhî olup huzûr-ı Pîr’de na’ra vuran ve âh eden Çelebi Hüsâmeddîn efendimiz olmak muhtemeldir. Nitekim Sipehsâlâr’da onlar hakkında şöyle buyurulur:

 “Hudâvendigâr takrîr-i hakâyıka meşgül oldukları her bir vakitte Çelebî’ye inâyet-i rûhâniyâttan öyle inâyet hâsıl olurdu ki, külliyyen kendini kaybedip, hayli müddet zevkinden ve o hâlin letâfetinden medhûş kalır idi..." Ve diğer bir zât olmak dahi muhtemeldir. Nitekim yine Menâkıb-ı Sipehsâlârda şöyle buyurulur:

 “Bir gün Hudâvendigâr hazretleri dam üzerinde idi. Ashâbdan bir tâife hâne derûnunda hakâyık ve maânî bahsiyle meşgül idiler. Onlardan birisi şiddet-i şevk ve zevk sebebiyle harâretli ciğerinden bir âh-ı sert çekti ilh...” Sâliklerin âh edip, na’ra atmalan hakkında Hz. Pîr efendimizin mütâlâaları Fîhi Mâ fîh’lerinin 40. faslında şu vecihle mezkûrdür:

 “İhtilâf-ı ahvâle binâen ba’zan âh etmezsen zevk gider ve eğer böyle olmasa idi Hak Teâlâ (Tevbe, 9/114) [Şübhesiz ki, İbrâhîm çok âh u vâh ederek yalvaran ve yumuşak huylu idi] buyurmaz idi; ve hiçbir tâ ati izhâr etmemek lâzımdır. Zîrâ izhâr dahi zevktir; ve bu söylediğin sözü zevk husûlü için söylüyorsun. Eğer dâfi’-i zevk ise, zevk husûlü için, zevki izâle eden şeye mübâşeret ediyorsun.” Ve Hz. Pîr’in bu hitabı huzûrda evlâdlardan birinin “âh” etmesine karşı diğer birinin, “Âh ettin, zevk gitti. Âh etme, zevk gitmesin!" diye vâki’ olan i’tirâzına Cevâb idi.

 Ya’ni, işte şimdi huzûrumuzda bulunan bir Hilâl aşk-ı ilâhî ile feryâd etmek husûsunda, geçmiş zamandaki bir Bilâl’e yar ve arkadaş oldu. Yahûdînin vurduğu diken yarası Hz. Bilâl’e müessir olmadığı gibi bu Hilâl’e de diken yarası mesâbesinde olan meşakkatler, riyâzatlar ve şiddetli mücâhedeler gül ve gülzâr oldu.”

 964. Gerçi ten diken yarasından kalbur oldu, cismimin cânı ikbâlin gülşeni oldu.

 Hz. Bilâl derdi ki: “Vâkıa, yahûdinin diken yarasından cismim kalbur gibi delik delik oldu. Fakat bu cismime taalluk eden cânım ikbâl ve devlet-i ma’neviyyenin gülşeni oldu." Ba’zı nüshalarda “cân” ile “cisim” arasında vâv-ı âtıfe vardır. Bu sûrette ma’nâ “Hem cânım ve hem de cismim ikbâlin gülşeni oldu” demek olur ki, bu da, cismimdeki kesâfet kalktı ve rûh hükmünü iktisâb etti ve devlet-i ma’nevînin gülşeni oldu” demekten kinâyedir.

 965. Cisim cühûdun dikenlerinin yarası önündedir, benim cânım o rUedûd'un mesti ve harabıdır.

 “Vedûd”, esmâ-i hüsnâdandır. Lügat ma’nası “muhabbet edici" demektir. Ya’ni, benim cismim zâhirde yahûdınin vurduğu diken yarasının önündedir. Fakat rûhum o kullanna Vedûd olan Hak Teâlâ hazretlerinin sarhoşu ve harabıdır. Binâenaleyh bu zevk-i ma’nevî elem-i cismânînin hicâbı olur.

 966. Câna mensûb olan koku benim cânım tarafına erişir. Mihribân olan yârin kokusu bana erişir.

 “Cânî”deki “yâ" nisbet için olursa “cân"dan murâd, Hak olur. Ya’ni, canların cânı olan Hak Teâlâ’ya mensûb koku benim rûhum tarafına erişir; ve rûhum tarafından dahi o mihribân ve Rahîm olan yâr-i hakîkînin kokusu bu cismim ile berâber olan benim benliğime erişir. Ve eğer “cânî"deki “yâ” vahdet için olursa bundan murâd, rûh-ı küllî-i Muhammedî (s.a.v.) Efendimiz olur. Ya’ni, bir cânın ve rûh-ı Muhammedi'nin kokusu benim câmm tarafına erişir. Ümmetine şefik ve mihribân olan yârin kokusu bana erişir ve bu koku vâsıtasıyla şûrîde olurum.

 967. Mustafâ mi'râc tarafından geldi. Onun Hilâl üzerine " Habbezâ li habbezâ” demesi oldu.

 “Habbezâ”, âferîn ve tahsîn için kullanılan bir ta’bîrdir. Ya’ni, Resûl-i Ekrem hazretleri mi’râcdan avdet buyurdukları vakit Bilâl-i Habeşî hazretlerine: “Ey Bilâl! Sen benim için memdûhsun ve ümmetimin iyi ve hayırlı efrâdındansın!” buyurdular. Bu medhin sebebi budur ki: Resûl-i Ekrem hazretleri mi’râc esnâsında önlerinde Bilâl-i Habeşî hazretlerinin na’linlerinin tıkırdısını işitmiş idiler; ve bundan bahis buyurduktan sonra bu sözü söylediler. Bu beyit yukandaki 963 numaralı beyte merbûttur. Ya’ni, Bilâl-i Habeşî hazretleri tecellî-i mi’râcda Resûl-i Ekrem hazretleriyle berâber bulunduğu gibi huzûrumuzda Bilâl’ın yâri olan bir Hilâl dahi bize olan tecellî-i İlâhîde berâberdir. Binâenaleyh Resûl-i Ekrem hazretlerinin sünnet-i seniyyesine binâen biz de o Hilâl’e: [ya’ni “Yâ Hilâl! Sen benim için memdûhsun ve iyi ve hayırlısın!”] deriz.

 968. Vaktâki Sıddîk doğru sözlü olan Hilâl'den bunu işitti, onun tövbesinden el yıkadı.

 Vaktâki Ebû Bekr es-Sıddîk hazretleri sözünü özü gibi dosdoğruca izhâr eden Bilâl-i Habeşî hazretlerinden bu tövbeden dahi rücû’u işitti, artık onun tövbesinden ümîdini kesti ve nasîhati terketti. “Dest şüsten”, el yıkamak, terk etmekten kinâyedir.[97]

************

 İlgili beyitlere biraz daha dikkatli bakarsak ve kendi bünyemizde bunun neyi ifade ettiğini anlamaya çalışırsak, Cuhud yani yahudinin mûsevîyet - tarîkat mertebesi yani tenzih ve Bilal’in ise Ahad diyerek “Ahad Ahmed’i” yani Hakikat’ül Ahadiyet’ül Ahmediyi haber veren teşbih mertebesi ve “Ebu Bekir Sıddık” bu mertebenin tasdikçisi olduğunu anlamamız zor olmayacaktır.

 Konuya bahs olunan gün Cum’a günüydü. İşyerimiz Cum’a kılınan camiye uzak olduğu için nöbetçi iki kişi isek o gün sıra kimde ise namaza o gidiyor. Diğer kişide işletmenin kesintiye uğramaması için kalmak zorunda kalıyordu. Cum’a namazına geliş gidiş yaklaşık 1,5 saati bulmaktaydı. Gündüz çalışan işe yeni giren genç arkadaşlardan Mustafa, Murat ağabey Cuma namazı yemekhanenin üstünde ki mescidde kılınıyor dedi. Önceki hafta diğer arkadaşların Cum’a namazına gittiklerini söyledi. Normalde bu Cum’a nöbet sırası bende idi. Namaza gidiş geliş yarım saat süreceği için, aşağı yukarı yemeğe gidip gelme süresine denk geliyordu. Ezan okunmadan bir kaç dakika önce yola çıktım. Her yer karla kaplı ve güneş açmıştı. Celâl’den sonra Vahdet tecellisi gelmiş diye tefekkür ettim. Mescidin yeri değişmiş yemekhanenin üzerine alınmış ve camdan Şeref ezan okuyordu. Minare şerefe canlanmış Şeref olmuş Cum’aya yani Cem olma hâline davet eder gibiydi.

 Birden yirmi yıldan fazla geriye gittim. Kimseyi eleştirmek gibi bir hâlimiz yok. Zahirde görülende nefsin afakta yansımasından başka bir şey değil. O günkü zâhiri halimiz Müslüman gözükse de afakımızda gördüklerimiz mudil ağırlıklıydı. Mescidin bulunduğu yerde müdür odası bulunmaktaydı ve Cum’a günleri öğleden sonra mudill ağırlıklı toplantılar yapılmaktaydı…

 Bu tarihlerden sonra Hadi ağırlığı artmış olmasına rağmen o zamanlarda anlam veremediğim bir zuhuratta mudil ağırlıklı olan kişiler ile kendimi Mekke’ye gitmiş görmüştüm. O zaman idrak boyutunda hicret edemediğimden beden Mekke’sinde mudil ağırlıklı esmâlar ile olduğumu seneler sonra anlamıştım… 

 Bu haleti ruhiye ile Mescid-e girdim. Ya-sin sûresinin sonları okunuyordu. “Ya-sin” Muhammediyet mertebesinden “Ey İnsan” demektir. Bu mertebenin sonu olan (aslında mertebelerin sonu yoktur ama başka bir ifade tarzı olmadığı için yazılmıştır) (13) Hakikat’ül Ahadiyet’ül Ahmediye kısmında mescide dahil olmuştum.

 إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُواْ لَن تُغْنِيَ عَنْهُمْ أَمْوَالُهُمْ وَلاَ أَوْلاَدُهُم مِّنَ اللّهِ شَيْئًا وَأُولَئِكَ هُمْ وَقُودُ النَّارِ {آل عمران/10}

 İnne-lleżîne keferû len tuġniye ‘anhum emvâluhum velâ evlâduhum mina(A)llâhi şey-â(en) veulâ-ike hum vekûdu-nnâr(i) 

 “Ey Rabbimiz! Muhakkak ki, Sen, geleceğinde hiç şüphe olmayan bir günde bütün insanları bir araya toplayacaksın. Muhakkak ki Allah, hiç sözünden caymaz.” (Al-i İmran/10) Allah insanları cem gününde toplar. Bu bütün mahlukatı, öncekileri ve sonrakileri toplayan vahdet makamına vasıl olmaktır. Artık bu sahneyi müşahade etmelerinden dolayı ilerinde en küçük şüphe kalmaz.

 3. Sûrenin 10. âyeti, sayısal değeri,

 10+3= 13 ü vermektedir. Müşahade ve yaşantılar ile bağlantılı ve tasdiği olduğu için alınmıştır… 

 İmamet görevini güvenlikten arkadaşımız Şuayb yapmaktaydı. Hutbenin konusu da “EZAN: ÖZGÜRLÜĞÜN GÜR SEDASI” idi. Özet olarak hutbenin bölümlerini alalım…

 Allahu ekber, Allahu ekber!

 Bu nida, günde beş vakit, minarelerimizde yankılanırken, Rabbimizi tasdike, O’na itaat ve ibadete çağırıyor müminleri. Dünya meşgalesinden uyan! Kulluğun gereği olan namaz için kıyama dur! diyor ve zamanın kalbini tutuyor, İslam’ın gür sedası. Kendisine icabet edenin elinden tutuyor; bireyden topluma, ümitsizlikten umuda götürüyor bu çağrı.

 Rahmet Elçisi (s.a.v), vazifesini tamamladıktan sonra, ardında sevgisini bırakarak vefat etmişti. Doyamamıştı ona ashâbı. Bunlardan birisi de Kutlu Nebi’nin, “müezzinlerin efendisi” övgüsüne mazhar olmuş Habeşli Bilâl’di. Üzüntüsünden duramamıştı Bilâl Medine’de. “Resülûllah’tan sonra ezan okumayacağım/okuyamayacağım.” diyerek uzaklaştı peygamber diyarından. Ancak iliklerine kadar işleyen peygamber sevgisi ve muhabbeti onu tekrar Medine’ye getirdi. Geldiğinde sabah namazı vakti girmek üzereydi. Doğrudan Ravza’ya, Resülûllah’ın huzuruna gitti. Ağladı ve yüreğindeki hasreti gözyaşlarıyla dindirmeye çalıştı. Derken Efendimizin torunları Hasan ve Hüseyin çıkageldiler. Dedelerinin hatırasını yâd etmek üzere Bilal’den ezan okumasını istediler. Kabul etti Bilâl ve peygamber zamanında olduğu gibi mescidin damına çıkıp, “Allahu ekber” dedi. Bilal’in Resülûllah (s.a.s) zamanındaki bu nidasıyla Medine’de yer yerinden oynadı. Bir tarih canlanıyordu. Bir şehir ağlıyordu. Hıçkırıklara boğulan Medine, o gün Allah Resûlü’nün vefatından sonra en hüzünlü günlerinden birini yaşıyordu. (Zehebî, Siyeru a’lâmi’n-nübelâ, I, 357-358.) Bu olay, biz müminler açısından ezanın içeriğini, anlamını ve mesajını ortaya koymaktadır. Ezan her okunduğunda ve her okunduğu yerde; ilk gün okunduğu gibi, o gün Bilâl’in okuduğu gibi, büyük ma’nÂlar, coşkular ve hatıralar yaşatır gönülden dinleyenlere ve anlayanlara… 

 Ezan, Habeşli Bilal’in namaz için atan kalbinin dudaklarından dökülen sesidir. Ezan, tevhidin sembolü, İslam’ın ses ve söze dökülüşüdür. Müslümanın kalbini, beynini, ruhunu ve bedenini harekete geçiren sesli dokunuştur ezan…

 Çoğu zaman gündelik hayatın türlü meşgalelerine boğulan bizleri, Allah’ın huzurunda saf durmaya, diri olmaya çağırır; her daim yineler çağrısını: 

 Hayya ala’s-salâh, Hayya ala’l-felâh.

 Ezan, aynı zamanda özgürlüğün sembolüdür, gür sedasıdır. Ezan, okunduğu beldenin özgürlüğünü, bağımsızlığını da haykırır. Bu yüzdendir ki merhum Mehmet Akif: 

 “Bu ezanlar ki şahadetleri dinin temeli, Ebedi, yurdumun üstünde benim inlemeli” derken bu gerçeği dile getirmektedir.

************

 Kamet’te müezzinliği Veysel yaptı… İmam 1. rekatta Kafirun ve 2. Rekatta İhlas sûresini okuyarak namazı bina etti…

************* 

 Konu ile alakalı olan Aralık ayı içerisinde görmüş olduğum zuhuratta şöyleydi.

20-12-2014

Gündüz vakti boğaz’da deniz kenarında bir caminin önünde bankta oturmuş namazı bekliyorum. İnsanlar camiye girmeye başlıyor. Caminin tahta büyük giriş kapısı ardına kadar açık. Namaza iç davette yani Cum’anın ikinci ezanında Cumânın farzına davette Necdet isminin geçtiğini duyuyorum (Vahdette çıktığımda diğer söylenenleri hatırlayamadım). Camiden içeri girdiğimde insanlar namaz için kıyama kalkmış arka safta çocuklar duruyor. İmam Fatiha’yı okumaya başlayınca saflara doğru koşuyorum ve yaklaşınca yavaşlayarak ilerleyip saflara dahil oldum.

***************

 Yukarıda verilen bilgiler, müşahade ve zuhurat ışığında konuyu yorumlamaya çalışalım…

 Mesnevi-i şerhinde (احد) “Ahad” ın manası olarak; Resûl-i Ekrem hazretleri’nin Allâh Teâlâ sizi kurtarsın! Ma’nâsında kullandığı, Hz. Bilâl ise “Benim tevessül ettiğim dîn âlî bir dîndir. Bu yüzden çektiğim elem ve meşakkat ile iftihâr ederim!” demek ma’nâsında olarak “Ahad!” derdi.” diye ma’nâsı verilmiş. Ahad bir başka açıdan, Esmâ-i ilahiye den olan Ahad ve zâtı ifade eden Ahadiyet yani Kul hu vallahu Ahad vardır…

 Ahad (احد) sayısal değeri, (ا) Elif; 1, (ح) Ha; 8, ve (د) Dal: 4 tür. 

 1+8+4= 13 tür…

 (13) Bilindiği gibi Hazreti Muhammed’in şifre rakamıdır…

 Ahad’ın ortasına taayyün (م) mimi geldiği zaman yani Zât-ı Ahadiyyet Ulûhiyetine, Ulûhiyettte Hakikat-i Muhammediye aynasına yansıdığı zaman aldığı isim Ahmed olur. Ve sayı değeri 13+40= 53 olur. Bu aynı zamanda Necdet Babama ma’nâda verilmiş şifre sayısıdır. Bâtında Ahmed, Zâhirde Necdet olmaktadır… 

 Şimdi namaz kitabından Allahu Ekber tekbirleri neyi ifade ettiğine bakalım.

 “ALLAHÜ EKBER” Tekbirleri Tekbir getirmek: ALLAH’ın birliğini ilan etmek, ve o “tek”tir, “bir”dir demek olduğuna göre, dört defa tekrarlanması, dört mertebesi itibariyle de yüceliğinin anlaşılması gerekir, demek olmaktadır.

İşte eğer sen ALLAH’ın varlığını en geniş manada anlayamazsan, hiç olmazsa birinci tekbir düzeyinden anlamaya çalış. Yani en alt düzeyden, burada ifade edilen “ALLAH-u Ekber” in ne demek olduğunu anlamaya çalış. 

En alt derken, aslında işin altı da üstü de yoktur ama ifade bakımından böyle deniyor. 

En alt: “Fiiller alemi” “ef’âl mertebesi”, yaşadığımız bu alem, bu alemin karşılığının ifadesidir.

Müezzin veya biz birinci tekbir olarak “ALLAH-u Ek­ber” dediğimiz zaman bütün varlıkta Hakk’ın varlığından başka bir varlık yoktur, yani “lâ fâile illâllah” hükmünü gerçek manası ile yaşamamız gerekir. 

Bu tekbirde “AL­LAH-u Ekber” dendiği zaman, bütün madde aleminin meydana getiricisi, yaşatıcısı, bakıcısı, devam ettiricisi, özü, varlığı ALLAH’tır, büyük ALLAH demektir.

İkinci tekbiri getirdiğimiz zaman esmâ aleminin düzeyinde yani bu alemi meydana getiren manalar alemi, “Esmâ’ül hüsna” ALLAH’ın güzel ve sonsuz isimlerinin bu­lunduğu alem olduğunu düşünürüz. 

İkinci tekbirde “Esmâ âlemi” de ALLAH’a mahsustur, ondan gayrıya yer yoktur. Tekrar edilen tekbirle bu idrak ve yaşam olgunlaşır.

Üçüncü tekbire geçildiği zaman sıfat mertebesinde de “bütün benlikler, varlıklar ve bunların özleri ALLAH’ındır, ALLAH’a mahsustur” hükmü gerçek hali ile ortaya çıkar.

Dördüncü tekbire geçtiğimiz zaman orada artık “AL­LAH-u Ekber” lafzı “ALLAH-u Ahad” olur. Çünkü burası Zât bölgesidir.

İrfan ehli dördüncü tekbirin “ALLAH-Ahad” ol­duğunu bilir, fakat yine genel söyleniş şekliyle söyler. Neticede oranın “ALLAH-u Ahad” olması “Ahadiyyet” mer­tebesi itibariyledir. 

“Ahadiyyet” mertebesi, “Vahidiyyet” mertebesinin üstündedir. 

Hal böyle olunca dördüncü tek­birin özelliği değişmektedir. Çünkü alt mertebelerde varlıkların zuhurları, ma­naları, özellikleri mevcutken “Ahadiyyet” mertebesine geçildiği zaman, artık orada “Ahadiyyeti sırfı zatî” du­rumu söz konuşu olduğundan herhangi başka bir varlıktan bahsedilmeyeceği için, “büyüktür” sözü, kendine bir ifade bulamaz.

Orada “hüviyeti” ve “inniyeti” ile tek bir Zât, “mutlak varlık” mevcuttur. 

O halde artık orada sadece “ALLAH-u Ahad” hükmü geçerli olur. 

Çünkü (İhlas Suresi112/1)

“kul hüvallahü ehad” dır.

İşte tekbirleri bu şekilde tefekkür etmeğe çalışmalıyız. 

Yukarıdaki ifadeleri özetlersek;

Birinci tekbirde, ef’âl âleminin Hakk’ın varlığı ile var olduğunu “lâ faile illâllah”.

İkinci tekbirde esmâ âleminin de Hakk’ın varlığı ile var olduğunu “lâ mevcûde illâllah”.

Üçüncü tekbirde de sıfât âlemin de ALLAH’ın varlığı ile var olduğunu “la mevsufe illallah”. 

Dördüncü tekbirde ise, Zât alemi dahi ALLAH’ın varlığı olduğu “lâ ma’bude illâllah” ve gerçek ifadesi ile “lâ ilâhe illâllah” sözünün hakâkati söylenmiş olur.

“ef’âl”, “esmâ”, “sıfât”, mertebelelerine geçince sadece “Ahadiyyeti sırf-ı zâti” mertebesi kalır.

Bunun da ifadesi, “ALLAH’u Ahad” olur.

************** 

 Görüldüğü gibi “Allahu Ahadiyet’i sıf zâti” mertebesini ifade etmektedir. 967. Beyitte anlatılan Mustafa (a.s.)’ın Hz. Bilal’in ayak seslerini duyması Kul Huvallahu Allahu Ahad’ı duymasıdır ki bunu zâhir âlemde Ahad, Ahad diye dile getiren Hz. Bilal idi.

 Ezan sayısal değeri; (ا) Elif: 1,13, (ذ) Ze: 7, (ا) Elif:1,13, (ن) Nun: 50,

 1+7+1+50= 59, 5+9= 14

 1+13+7+1+13+50= 85, 8+5= 13 

 (13) Hazret-i Muhammed-in şifresi, (14) Nur-u Muhammedi (ا) Elif; Ahadiyet mertebesini ifade etmektedir.

 Ez; Türkçe olarak bir şeyi ezmek posanı suyunu çıkarmak ve bir kimseyi sindirmektir. 

 Arapça olarak Bakara sûresi 152 ayetine baktığımızda,

 فَاذْكُرُونِي أَذْكُرْكُمْ وَاشْكُرُواْ لِي وَلاَ تَكْفُرُونِ {البقرة/152} 

 “Fezküruni ezkürküm veşküru li ve la tekfürun” 

 “O halde beni anın, ben de sizi anayım. Bana şükredin de nankörlük etmeyin.” Öncelikle; Ahadiyet yani, , (ا) Elif 12 zâhir ve birde bâtini olan 13 noktayı hatırlamaktır. 12 Nokta 7 Nefis mertebesi ve 5 hazret mertebesidir. Batında ki noktada Rabb-i Hass’tır. En büyük Rabb-i Hass Allah’tır.

 Âyette ki anlatımda iki defa rabbimiz zikrediyor bir kere de biz zikretmekteyiz. “Fezkürini “ dediği zaman evvala o bizi zikrediyor. Biz ondan sonra onu (ﻻَ اِلَهَ اِﻻّ اللهُ) ”Lâ İlâhe illâ Allâh”, Ya Allah, Ya Hu diyerek zikretmeye başlıyoruz. Biz emre uyduğumuz için zikrediyoruz. O da söz verdiği için tekrardan bizi zikrediyor. “Beni zikredin bende sizi zikredeyim” diyor. Baştan kendisi zikrediyor. Fiili ortaya ve oluşumunu ortaya koyuyor. Sonra biz o oluşumla faaliyete geçiyoruz. Ağzımızdan, beynimizden bazı düşünceler, sözler ve zikirler çıkıyor. Ona karşılık, O da tekrar cevabını veriyor. Biz bir defa zikrediyoruz. O da başta ve sonda iki defa zikrediyor. Hadiste de dendiği gibi, “siz bana yürüyerek gelirseniz ben size koşarak gelirim. Koşarak gelirseniz, daha hızlı gelirim”. Devamında da şükredin ve bu hakikati örtmeyin denmektedir.

 Eza; Üzme, sıkıntı verme, üzgü kelime manasını vermektedir.

 Resülûllah efendimizin ayakları şişene kadar namaz kılması üzerine Aişe validemizin “senin bütün günahların af olunduğu halde niye bu kadar ibadet ediyorsun” diye sorması üzerine şükreden bir kul olmayayım diyordu. Yukarıda verilen âyetin ikinci kısmında görüldüğü gibi zikredin ve şükredin denmektedir. Rabb-i Hassı zikirden sonra, Hz. Bilal ve Resülû Zişan efendimiz gibi sıkıntı ve üzüntülere katlanmak gereklidir. Başta ki (ا) “Elif” Ahadiyet mertebesini ifade etmekteydi. Ortada bulunan (ا) “Elif” ise her bir bireyin batınında bulunan (13) üncü mertebe olan Rabbi Hass’tır. Resülullah efendimizin الله “Allah” esmâsı diğer kişilerinde Esmâ-i İlâhiyye den bağlı bulundukları bir Esmâ’dır. 

 Bu satırların tasdiki de Nefsi Küllüm olan Nüket Annemden geldi. Terzi Baba gurubunda Medine’de ikamet eden Ai.. Hü… adlı bir hanımı sormuş. Gurubumuz Medine de olacağı zaman, O da Türkiye de bulunması gerekiyormuş. Ai.. Hü… Hanım Efendi Babamı göremeyeceği için üzülmüş. Cenâb-ı Hakk tanışmalarını nasip eder. İnşeAllah… 

 Ezan; Sonuna bir (ن) Nun ilave edilmiştir. Nur-u Muhammedi ile tüm mertebelere davettir. Kim hangi mertebede ise ona davet olunmaktadır.

 Ezan-ı E-zan mı yoksa E!zan olarak mı duyuyoruz.

 E-zan olarak duyuyorsak, Hakk’ın davetini, Resül’unun davetini ve Resül’unun Resülü’nün davetini kendi zannımız olarak duymaktayızdır. E ve Zan’nı ayırır. Arapça istifham yani soru olarak sorarsak. E zan’mış. Yani (ا) Elif’in, Ahadiyetin zannı imiş olur ki gerçek zan ve Hakîkati olmuş olur. İnşeAllah.

 Beyitlerde, Hz. Muhammed güneşe ve Hz. Bilal ondan ışığını alan Hilal yani Ay-Kamer’e benzetilmişti… Ezan’ın sayısal değerlerinde ki (13) Hakîkat-i İlâhi güneşi ve (14) Nur’u Muhammed-i Kamerdir. Ahad sayısal değeri ise 13 dür… Bilal-Hilal (14) Ahad-Hz. Muhammed (13) bağlantısının da tesadüfi olmadığını anlamak zor olmayacaktır. 

 Hz.Şems-i Tebrizi, “oğlum hür ol, hürlerle yaşa” diyordu. Bu fakîrde onun bir oğlu olduğuna göre hutbenin konusu olan “Ezan özgürlüğün gür sedası” Hz. Bilal gibi, sanki oğlum, öncelikle yoluna, yolumuza, Resül (s.a.v.)’e ve Allah (c.c.)’a davet et diyordu. Yanlış anlaşılmasın, bu hal genele değil özele yan taleb edenleredir.

 Dış ezan-ı okuyan şeref-şerefe yani ağızdan çıkan Abdiyet, Risâlet, Ulûhiyet ve Ahadiyet mertebelerine davettir. İç ezan ve Kamet-i okuyan Veysel yani Resüûullah efendimizin “Nefesi Rahmâniyi Yemen canibinden duyuyorum” buyurduğu, Akl-ı Külle işarettir. Şuayb’ın imam olması, (ش) Şın: 300, (ع) Ayn: 70, (ي) Ye: 10, (ب) Be: 2 dir. 

 300+70+10+2= 382 

 300+70+10+2= 382, 3+8+2= 13

 (13) Hazret-i Muhammed’in şifre rakamının, Ahad’ın sayısal değeri idi. Bu mertebelerin imametine de işaret olarak düşünülebilir.

 (ش) Şın: Şeniyet-i İlahi, “Her an bir iştedir” (55/29)

 (ع) Ayn: Göz, Batında olan görüşe işarettir.

 (ي) Ye: Museviyet mertebesinden Ama olarak müşahade, (ب) Be: Bu mertebenin birlikteliği ve risâletidir.

 Cum’a namazında ilk rek’atta yani zâhirde Kafirun sûresi okunması Hakk’ın örtüp gizlenilmesi ve ikinci rek’atta yani batında ihlas suresi okunması bu gizlenin Kul hu vallahu Ahad – Allahu Ahad olmasıdır. Ehline gizli diye bir şey yoktur. Ayan beyandır… Yeter ki müşahade edilebilsin, âlem kitabında Cenâb-ı Hakk ne söylüyor anlaşılabilsin. Bizimde amacımız bunu anlamaya çalışmaktır. Şuayb’ın imam olmasında ki bir başka hikmet ma’nevi eğitimimden kaynaklanmaktadır. Bâtında ilk ve tek mürşidim olan Efendi Babam Necdet Ardıç, zâhirde ise ikinci mürşidimdir. Mûsâ (a.s.)’mın Mısır’ı terk edip, Şuayb (a.s.)’a gitmesi ilk Mürşidim’in yeterli gelmeyip diğer bir Mürşide gidilmesidir. Zâhirde İmam olarak Şuayb ismi ile görülenin altında Necdet Babam ve İmam’ın güvenlik işini yapıyor olması Necdet Baba’mın eminliğine bunun altında da, Muhammed’ül Emin, Hazret-i Muhammed ve Hakikat’ül Ahmediye mertebeleri bulunduğuna işarettir. Şuayb’ın Trabzon’lu olması, Trabzon’nun plakası yani tarîkat mertebe genel işareti 61’dir. Efendi Baba’mında isminin harflerinin Türkçe harf sistemi ile sıra sayısı toplamı 61’e işarettir. Ve Saff sûresi (61/13) ile نَصْرٌ مِّنَ اللَّهِ وَفَتْحٌ قَرِيبٌ “Nasrun Minalllahi ve Feth’un Karib” “Allah’ın yardımı ve yakın bir Fetih” müjdesine işarettir. 

 Birde bu konu ile bağlantılı olan zuhurata bakalım.

Gündüz vakti boğaz’da deniz kenarında bir caminin önünde bankta oturmuş namazı bekliyorum. 

 Gündüz Bakâbillah mertebesidir ve Allahu Ahad olarak düşünülebilir. İstanbul yani İslambol boğazıdır. İslam, Selâmdır. B-ol, B- birliktelik risâlet, (Ol) “Kün Fe Yekün” bir şeyin hemen olmasıdır. Selâm Efendi Babamın esmâsıdır. İslam ve Selâm ile birlikteliğin, risâletin olmasıdır. Deniz; İlmi ilâhi deryası, Boğaz ise sözlerin harf kisvesini giyip dökülmeye başladıkları yerdir. Oturmak namazda insan mertebesine işarettir. Caminin önünde olmak bu mertebenin cemi olan Hazret-i İnsândır. Bu mertebenin namazı da ubudiyettir. 

 İnsanlar camiye girmeye başlıyor. 

 Hazret-i İnsânın kesreti vahdetinde toplanıyor. 

 Caminin tahta büyük giriş kapısı ardına kadar açık. 

 Hazret-i İnsânın tüm kapıları yani Esmâ-i İlâhiyyelerin hepsinden İnsânları topluyor. (Bunlar yazılırken Efendi Babam’ın canları Çarşamba sohbeti için canları toplaması ve körün değneğinden bahsetmesi bu yazılanların tasdiki olsa gerek. Bir tasdikte işyerindeki arkadaşımın getirmiş olduğu Torku Davet bisküvilerinden geldi. Ma’nâ fırınından en taze hali ile… Heza min fazli Rabbihi.) Sen ona korkma de kur’an-ı natık, gönül ka’besine gir ol mutabık, devreyle ol ka’benin etrafını, devrederler bir gün gelir şems-i zatını.

 Namaza iç davette (Cum’a namazının farzına) Necdet isminin geçtiğini duyuyorum (Vahdette çıktığımda diğer söylenenleri hatırlayamadım). 

 Necdet – Necat ve kurtuluştur. Ezan ile bağlantısı olan “Hayye Ale’l Felah” aşağı alınmıştır. Hayyat’ın Terzi oluşu da ilginçtir (Hayye). Efendi Baba’mın ve lütfedip görev verdiği fakir evladının insanları selâmet yurduna kurtuluşa çağırmasıdır. 

 Camiden içeri girdiğimde insanlar namaz için kıyama kalkmış arka safta çocuklar duruyor.

 Bu namazın Cum’a yani cem namazı olması halk’ın toplanması Hakk’ın namazı olduğu arka safta toplanan çocukların yola yeni giren eğitimin başında olan evlâtlarına iaşrettir.

 İmam Fatiha’yı okumaya başlayınca saflara doğru koşuyorum ve yaklaşınca yavaşlayarak ilerleyip saflara dahil oldum.

 İmam’ın fatihayı okuması, Fatiha açmaktır. Açık olanın yani mübin olanın açılması yani İmam’ül Mübin‘dir. Önce hızlı koşulması Nefsi Emmare’ Nefsi Levvame ve Nefsi Mülhime’nin hızlı geçilmesi, yavaşlanması ise Nefsi Mutmainne, Nefsi Radiye, Nefsi Mardiye ve Nefsi Safiyenin geçilmesidir. Saflara dahil olmak safiyete dahil olmaktır. Ve bu hal ile Nefsin kıyam etmesidir. Fatiha İnsân-ı Kâmil- Kâmil İnsan’ın sûresidir.[98]

 “HAYYE ALE’L-FELAH” 

“Hayye ale’l-felah” dendiği zaman, bu duruma gelmiş olan kimsenin felahı yani kurtuluşu mutlaktır. O da onun için böyle diyor zaten. Yani felah bulmuş, kurtuluşa ermiş olmalısınız; o huzuru, o hali, o güzel yaşantıyı yaşayabilmelisiniz ki gereği gibi faydalanasınız. Yahud da kendinize gelesiniz demek istiyor.

Zâhir ve bâtın iki defa olmak üzere “haydin felaha, haydin felaha” diye tekrarlanıyor. 

Kur’an da (Yunus Suresi 10/25)

وَاللّهُ يَدْعُو إِلَى دَارِ السَّلاَمِ وَيَهْدِي مَن يَشَاء إِلَى صِرَاطٍ مُّسْتَقِيمٍ {يونس/25} 

 “vallahü yed’u ila darissela­mi” ve Allah davet/dua eder, çağırır selam/esenlik dar/diyar, yurduna değin yani “ALLAH sizi selamet evine davet eder” buyurulmaktadır. 

 İşte felaha ve selamet evine davet aynı hükmü taşıyorlar.

 Özetle buraya kadar olanları iyice anlamağa çalışırsak, zahir ve batın felaha ve selâmete ulaşmış oluruz. Âlemde bundan daha güzel bir hal olur mu?

 **********

Yolumuz açısından Ezan, Ahad, Bilal, Hilal nedir?

 Necat’ın davetini duyan kabiliyetli olan salik, nefsani sıkıntılara sabr ve tahammül edecek. Ahad olan Ahmed’i anlayarak… Nefis yıldızını söndürecek. Hz. Bilal gibi Hilal olacak, Necm yani güneş olan Necdet Baba - Terzi Baba – Efendi Baba ya yönünü döndürüp ışığını oradan alacak. Ve almış olduğu bu ilim ve ışığı Hz. Ebu Bekir gibi tasdik edip ruhunu nefsinin elinden kurtarıp özgürlüğüne kavuşturacak. Alldığı ilim ve ışığı önce kendi dünyasına döndürerek Halife-i şahsiye olacak… Hilafet makamın 54 Kamer olması ile, kendilerinde bu ışığı başkalarına yansıtma kabiliyetli olanlar Halife-i Cemaati olarak güneşten (Nusret (r.a.) bâtınından Necdet ks. Zâhirinden) aldığı ışığı genele yansıtacaklardır. İnşeAllah… 

 Abdülkerim Ceyli, İnsan-ı Kamil kitabından güzel bir şiir ile bazı hakikatlerde bizde kalması ile yazımıza son verelim.

 Allah-ü ekber… Bu deniz ne kadar kabardı;
 Esen fırtına ile dalgalandı inci çıkardı…

 Elbiseni çıkar, ona dal, sonra bırak gayrı; 
 Sendeki yüzmeyi, övünülür yanı kalmadı…

 Ve… Öl… Zira Allah denizinde ölü rahattır;
 Hayatı Allah hayatı oldu, öz ömür aldı..

 Kaynaklar…

 1- Mesnevi Şerif Ahmed Avni Konuk Tercümesi,

 2- İnsan-ı Kamil Abdükerim CEYLİ,

 3- Muhyiddin Arabi, Tevilat,

 4- Necdet ARDIÇ – Gönülden Esintiler (5) Salat-Namaz,

 5- Necdet ARDIÇ – Kur’an’da Yolculuk (44) Araf suresi,

 6- 09-01-2015 Diyanet Hutbesi,

 7- Vehbi ve Kesbi bilgiler. 

----------------------------

 Yolumuza kaldığımız yerden devam edelim. Biraz daha aşağı devam edince sağ tarafımda (52) numarada ilk defa gördüğüm Çivizade Ümmü Gülsüm Camiine rast geldim…

Unkapanı Caddesine çıkıp, aşağı doğru devam ettim ve motorları gördüğüm yerden sahile geçtim burada da ilk defa müşahade ettiğim Ahi Çelebi camiine rast geldim… Burası araştırmama göre Yemiş iskelesiymiş… Yemişi taze meyva ve İncir (Tin) demektir. Buradan Kasımpaşa motorlar kalkmakta ve yolcu taşmaktaydı...

 Buradan Eminönü Tûr-yol iskelesinden Üsküdar’a geçtim. Ta-tb-ak… Terzi Baba’nın hakîkatinin Ulûhiyet tahakkukundan gelen yemiş ilim yiyeceklerini alıp eve döndüm… Bu işi biraz daha tefekkür ettim…

 (48) Fetih suresinde ik âyet Efâl ve Esmâ mertebesinden ve Saf sûresi (61/13) نَصْرٌ مِّنَ اللَّهِ وَفَتْحٌ قَرِيبٌ “Nasrun Minalllahi ve Feth’un Karib” “Allah’ın yardımı ve yakın bir Fetih” ile Nasr sûresi (110/1) إِذَا جَاء نَصْرُ اللَّهِ وَالْفَتْحُ {النصر/1} “İza cae nasrullahi ve’l Fethi” “Allah’ın yardımı ve Fethi geldiği zaman” Ulûhiyet mertebesi ile ilgili Fetih’lerdir…

 Ma’nâsal açılım ve sayısal ifadelerden her Ulûhiyet ile alakalı fetihler Nusret Babam (r.a.) ve Terzi Babam ile alakalı âyetlerdir.

 Dolaştığım mahal Fetih – Fatih – Fatih Sultan Mehmet 1453 = 13 ile zâhir bağlantıda olsa bâtini bağlantı açıklanmıştır…

 İstanbul’un Fethinden önce Bursa ve Edirne Feth edilmiş ve başkent yapılmış ve İstanbul’a gelecek yardım hem doğu (akıl) hem batı (nefis) ile bağlantısı kesilmişti…

 Bursa’yı Or-han Gazi 1326 yılında Feth etmiş… 1+3+2+6= 12 dir. 

 (12) Hakîkat-i Muhammedi-dir. O; Hu ve Re: Rububiyettir… Han; İse ma’nâ padişahlığıdır…

 Buranın telefon kodu (224) dür. Nasr sûresi sıra sayısı, nuzûl sayısı 110+114= 224 dür...

 Bursa’nın ma’nâ sultanları Eşferzade Rumi Aceb hayran u mestim ki, bilişden bilmezem yâri Gözüm her kande ki baksa, görünür sûret-i Rahmân ve Niyazi Mısri Hazretleridir…

Arife eşyada esmâ görünür Cümle esmâdan müsemmâ görünür Bu Niyâzî'den de Mevlâ görünür Âdem isen “semme vechullâh"ı bul Kande baksan[99] ol güzel Allah'ı bul!

 İşaretleri müşahade ile Bursa Ulu Camii’de olduğu düşünülebilir.

 Fetih sûresinde olan iki âyet âlem de buraya bağlantılı olarak, Edirne ve Tekirdağ çevresini 1. Murad 1363 yılında Feth etmiştir.

 1+3+6+3= 13 dür. Hazreti Muhammed’in şifre sayısıdır…

Birinci Murad’ın burayı Feth etmesi, Ahadiyet ve Kün (Ol)’a işarer vardır. Hakkın Murad’ının bu yönde olduğu anlaşılır… 

Efendi Babam zâhiri olarak bu bölgenin insanıdır. Nusret Babam (r.a) babası Kolağası İsmail Efendi Bugaristan bölgesinden gelmiştir… Burada Saf sûresi (61/13) Sır ve zâhiri Cet-Ata, bâtini ise geçmiş sayfalarda izah edilmiştir…

Edirne Plakası (22) dir… Sayısal değeri;

(ا) Elif: 1, (د) Dal: 4, (ر) Re: 200, (ن) Nun: 50 dir. 

1+4+200+50= 255 dir…

 Rahmân Sûresi 22. Âyet ile bağlantısı vardır.[100]

يَخْرُجُ مِنْهُمَا اللُّؤْلُؤُ وَالْمَرْجَانُ {الرحمن/22}

55/RAHMÂN-22: Yahrucu min humâl lu’luu vel mercân (mercânu).

“İkisinden de inci ve mercan çıkar.”

2 “55” Zâhir ve Bâtın (مَتِين) Metin esmâsı Nusret Babam (r.a.) ve Necdet Babam’dır… 2x55 = 110 Nasr sûresi ve Fetihdir…

Buranın ma’nâ sultanı Sezai Gülşeni hazretleridir.

İşit bu Sezai’den Ne gördü fenaiden Dost vechini gösterdi Mir’at-ı mücelladan…

Buranın işareti Efendi Babamım işareti ile Edirne Eski-Ulu Camii’dir…

Yemekten sonra, akşam namazı için eski camiiye geçtik. Senelerce önce Efendi Babam bu camiinin kapısında ne yazıyor diye bakmamı söylemişti. O zaman 1414 yapım tarihi yazıyordu diye söylemiştim. 55/22 âyet sayısal değeri 14-14 hesaplanmıştı… İçeride İmam cemaate dönmüş, Haşr sûresi 23-24 âyetleri okurken fakire 55/22 âyetin 23 sesli yazılı ve birde okunması faaliyet geçmesi ile 24 harfini hatırlattı. Gönül kuşu bir direğin önüne geçmemi söyledi. Akşam namazının farzını kıldıktan sonra başımı kaldırıp direkte ne yazdığına baktım. 

“Bilali Habeşi” yazmaktaydı. Müezzin makamı önüne durmuşum. Buranın özelliği İmam sağa ve sola selâm verdikten sonra ancak ona tabii olan müezzin “Allahümme entesselamü ve minkesselam tebarekte ya zelcelali velikram” (Allah'ım sen selâmsın. Selâmet de sendendir. Ey celâl ve ikram sâhibi sen münezzehsin, sen yücesin) demektedir. İşte bunu hakiki ma’nâda anlayabilmek ile Fenâfillah gecesinden Kadr ile Kâdir olan Bekâbillah gündüzüne geçilebilir. 

Bilali Habeşi sayısal değerleri, (ب) Be: 2, (ل) Lâm: 30, (ا) Elif: 1, (ل) Lâm: 30, (ح) Ha: 8, (ب) Be: 2, (ش) Şın: 300, (ي) Ye: 10 dur. 2+30+1+30+8+2+300+10= 383 tamamı 14 tür. 

Tüm mertebelerin içinde olduğuna göre tüm mertebelerde bir üst mertebeye davetçidir. 83 bilindiği gibi 1000 aya tekabül eder. Kadr gecesidir. 83+3= 86 Tarık sûresi ile bu gecenin sabahı doğan Tarık yani hakiki tarikat mertebesi yolu ve النَّجْمُ الثَّاقِبُ {الطارق/3} “Necmüs Sakıb”tır.[101]

4. Fetih ise Resülullah’ın “İz”i Necdet Babam ve Yardım ve Fetih ile Mehmet Nusret Babam (110/1) dir…

 110 sayısı içinde iki 55 vardır. Birde (1) âyet sayısı vardır… 55+1= 56 dır… Bu sayı Rahîm esmâsı ve (53) Veli esmâsına işarettir.

Zâhiri Feth’in kemâli ile alakıdır. İstanbulun fethidir… 

Nusret Babam ile alakalı ilk kısmı, çocukluğumdan beri sık sık gittim. Fethi Paşa dır.

Diğerleri Fatih-İtfaiye Zeyrek-İtfaiye caddesinde görülmüş ve anlatılmıştır…

İstanbul 1453 yılında Feth olunmuştur. 1+4+5+3= 13 dür. (13) Hazret-i Muhammed’in Şifre sayısıdır.

İstanbul’un Fethi; İs-ta-nb-ul, İseviyet hakikati olan Nebi’lik, Ulûhiyyet hakîkatlerinin Fethidir…

İstanbul’un ma’nâ sultanı Resüllûllah Efendimiz (s.a.v.)’i Medine’de misafir eden ve Feth’in müjdecisi olan, Eyüp El Ensari (r.a) Ve bizleriçin Hasan Hüsameddin Uşşaki hazretleridir. 

Kâ’bet’ül Uşşak baş ed in makam Her ki nakıs amed ince şod tamam Anlamı: Bu Makam aşıkların Kâ’be-sidir Buraya noksan gelen tamam olarak gider.

Gördüğüm Hüsam Camii, “İncir-Tin” iskelesi, Hüsamettin Uşşaki bağlantısı ve işareti açık olarak göstermiştir.

Hüsam-bey Tezgahçılar Camii, 52 numaralı Çivicizade Ümmü Gülsüm Camii ve Çelebi Ahi Camii işaret ve müşahadeler içindedir…

Hüsamettin Çelebi Uşşaki, Kütahya Altın Kılıç bağlantısı ile açıktır (55)… Çivi- Zafer saati bağlantısı ve (52) ile Nusret Babam (r.a) dir. Çivicizade Terzi Babam’dır. Kızı Ümmü gülsüm ise Efendi Babamın kızları ve 52-53 ten 56 Rahim’e uzanan bağlantıdır…

Haliç’te İç-hal denizi, “Gönül deryası” “Altın boynuz” yani altın (Küntü kenzen–Gizli Sır) hakîkatinin ileriye doğru uzamasıdır… 

 Beyt-i Ziyâ Paşa:

 En ummadığın keşfeder esrâr-ı derûnun Sen herkesi kör, âlemi sersem mi sanırsın Ahi Çelebi hakkında bilgiye bakktığım zaman, burada Hazreti Resülullah’ın sabah namazı kıldığı ve bu duruma vakıf olan Evliya Çelebi’ye, Resülûllah (s.a.v)’in iste demesi üzerine Evliya Çelebi Şefaat Ya Resülûllah diyeceğine Seyahat Ya Resüllûlah demesine Efendimiz gülmüştür diye yazmaktadır…

 Ahi: Arapça kardeş demektir. Ahilik geleneği ile altın bilezik olan mesleğin usta-çırak ilişkisi içinde gelecek nesillere aktarılmasıdır…

 Divanü Lûgati’t Türk’te Ahi kelimesinin yiğit, eli açık, cömert anlamına gelen akı kelimesinden türediği kaydedilmiştir. Ahi kelimesinin Türkçe olduğunu ileri süren dil bilimciler, kelimedeki “k” harfi genelde “h” şekline dönüşerek çakı-çahı, yakı-yahı, okumak-ohumah, şeklinde telâfuz edildiği gibi, akı da ahıya dönüşmüştür.

 Öncelikle bu açıklamaya göre Yiğit=Necdet olduğun göre Necdet Çelebi’dir… Görülen tüm isimlerin hakîkati Necdet Babamdır…

 Akı; elektirik tabiriridir…[102] Herhangi bir güç alanında, belli bir düzlemin belli bir bölümünden geçtiği varsayılan güç çizgisi…

Manyetik Akı olarak kullanılır…

Manyetik akı nedir?

Bir mıknatısta manyetik alan yönünü gösteren kuvvet çizgileri manyetik akı olarak tanımlanır ve Φ (Fİ) sembolü ile gösterilir, birimi weber dir. 

Manyetik alan nedir?

Manyetik alanlar, elektrik makinelerinde enerji dönüşümünü sağlayan temel mekanizmadır. Manyetik alanların elektrik makinelerinde kullanılması dört ana prensip ile açıklanır;

1. Akım taşıyan bir tel etrafında bir manyetik alan üretilir.

2. Zamanla değişen bir manyetik alan eğer bir sargıyı keserse, sargıda bir gerilim endüklenir. Bu olay transformatör prensibini açıklar.

3. Akım taşıyan bir iletken manyetik alan içinde bulunursa, iletkende bir kuvvet üretilir. Bu olay motor prensibini açıklar.

4. Manyetik alan içindeki bir iletken hareket ederse, üzerinde bir gerilim endüklenir. Bu olay generatör prensibini açıklar.

Bir mıknatıs demir gibi manyetik bir malzemeye yaklaştırıldığında, belirli bir mesafeden sonra demir parçasını kendisine doğru çektiği görülür. Bu durumda, demir parçasına bir kuvvet etki etmektedir. Bu kuvvet manyetik alan olarak tanımlanır. Manyetik alanı göstermek için kullanılan çizgiler kuvvet çizgisi veya akı olarak tanımlanır.

Elektromanyetik alanın üretilmesi İçinden akım geçen bir iletkenin etrafında bir manyetik alan meydana gelir. Oluşan manyetik alanın büyüklüğü geçen akım miktarına bağlıdır ve yönü sağ el kuralı ile bulunur. Eğer iletken bir bobin şeklinde sarılırsa, toplam manyetik alan her bir iletkenden geçen manyetik alanların toplamına eşit olur. İletken bir manyetik nüve (çekirdek) üzerine sarılır ise, manyetik akı nüve üzerinden devresini tamamlar.

Yukarıdaki şekilde düzgün B manyetik alanına konulmuş bir yüzey görülmektedir. N ile gösterilen vektör yüzeyin normalidir ve yüzeye her zaman diktir. B ile gösterilen vektör ise ortamdaki manyetik alanın yönünü göstermektedir. Yüzeyden geçen manyetik akıyı veren ifade olur.[103] 

 -----------------------------------

 Manyeti Akı’nın konumuz ile ne alakası var diye düşünülebilir. Akı = Yiğit = Necdet idi… Manyetik Akı = Elektirik ile alakalıdır… Baştan oluşan tecellide “İNCİ AKÜ” ile alakalı tecelli ve müşahadeler yazılmıştı… Akü de oluşan hal DC (Doğru Akı-m) ve Necdet isminin “CD” harfleri ile bağlantılıydı… Akü arabanın enerji yani “Ene” benlik kaynağıdır. Akü, Gavsı (Ulûhiyet) Artı Kutup Kutb’ul Evdat (Rahman), Eksi Kutup, Kutb’ul İrşad (Rahiym) olarak düşünülebilir.

 Manyetik akının oluşumu A.C. Altenatif Akı-m ile oluşmaktadır… Efendi Babamın kapısı Elektirikli Merdivenin olduğu Şam kapısıdır… Bu elektirikli merdiveni üç fazlı motor zâhirde çalıştırır… (RST. N) Kısa kodudur. Ve bu (نصرت) “NUSRET” isminin harfleridir.

 Bâtında ise bu motoru 3 fazlı (nefsi, izafi, ilâhi benlik) ve İlm’el Yakîn, Ayn’el Yakîn, Hakk’el Yakîn mertebesinin manyetik akısı-alanı yani Nuru çalıştırırır…

 İşte sohbetlerde doğru söze yüklenen ma’nâ, ma’nâya yüklenen ruh, ruh’a yüklenen nur ve nur’un zahir ve batın yönleri 53 numaralı Gönül Kâ’besine gelenlerin gönüllerinde sine turunu Manyeti Akı ile Manyetik alan oluşturur ve (NS –Nusret kutubuyla) harekete geçirir ve bu elektirikli merdivenlerden Mi’raca çıkarlar…

 Manyetik akı sembolindeki Φ aklı küll ve nefsi küll dairesini kesen bir yönü kadim bir yönü hadis olan hiçlik dairelerine ulaşırlar ve halk arasına tekrar, Hakk tarafından sükün devresinde verilen Rabb-i Hassları ile dönerler.

 Bu satırları yazdıktan sonra sabaha karşı saat 05:15 gibi bazı düşüncelerle uyandım. Her ne hikmetse uyku tutmadı belki 51. Doğum günü ve bu saatlerde zâhir âleme gelmişim ondandır ve bazı derin düşüncelere fakiri sevk etti.

 Eşim kahvaltıya Fethi Paşa’ya gidelim dedi… Saat 10:00 gibi beyaz köşkte yine kenar masaya oturduk. Diğer köşede bir hanım ve eşi vardı. Kahvaltıları bitmiş ve beyaz örtülü masalarında çay içiyorlardı. Tam çapraz karşımda “Gönül Vakfı” duruyordu. Fetih ve Gönül paşası beni hülyalı dalgalara Nusret Babama doğru götürdü… Yememiğimiz yerken ailenin iki kızı geldi. Önce ilkinin ismi Şeyma; Bedeninde ben veya benzer bir izi olanlar. Ve diğer ismi Sima; 1) Yüz, çehre.2) İnsan, kimse, tip. Olarak duydum… Aile kalktı ve eşim babanın ismi Nusret’miş dedi… 

 Nusret Babam (r.a.) hem fakirin zâhir âleme gelişinin doğum gününe gelmiş, hem de beni kaldırdın gör der gibiymiş-gibiydi.

 Hemde bu gönül âleminde düşündüklerimin fethi açılımı, Ulûhiyyet-Allah mertebesinden Zât tecellisi olarak gelmiş olarak düşünüyorum.

 Uyandığımda yine وَأَنَّهُ “Ve Ennehu” sayısal değerini 112 ve Ahadiyyet – Â’ma - İhlâs bağlantılarını düşündüm… 3 tane Necm sûresinin 48-49-50 âyetlerinin başına konmasının hikmeti neydi… Her sayı İlm’el Yâkin, Ayn’el Yakin, Hakk’el Yakin ve Allah, Rahmân, Rahîm esmâları ile 3 ilave ile 51-52-53 ulaşıyordu… Şıra- İlâhi benlik yıldızı da bu düşünceyi destekler nitelikteydi…

 Yine Cengiz ismini düşündüm sayısal değeri 90 idi. “Cen” “Nec”in batında yazılışı, O zaman ortada bir gizli “Hu” olması lazım… CenHugiz; Cengiz Han ve Nuh Necat bu tezi doğrular nitelikteydi… (ه) He: sayısal değeri (5) eklenince 95 olmuş ve Tin suresi, (م) “Mim” (40) çıkınca 55. esmâ Metin olmuştu…

 Daha sonra bir batında doğan ikiz kardeşi düşündüm, bir ka gün önce Cengiz babamın ikiz amcasının büyük oğlu rahmetlik olmuştu… Ahmet Kemâl ve Cemâl dedeleri düşündüm ikizliği düşündüm… Bir bâtında doğan insân ve ve Kû’rân zâtı أَنَّ “Enne” Eniyeti düşündüm… Yine aklım Cen-giz’e gitti… Şeddeli şiddetli iki Nun, Cenin ve Sır’ra dönüştü… Bir batında doğan ikiz kardeş doğmadan, bir batında - Rahim’de olan cenin’e dönüştü… Bu demek ki أَنَّهُ “Ennehu” dedim ve İhlas sûresi 3. Âyette Doğmadı ve doğrulmadı… 

Denilen yer burası dedim… A’maiyet sırrı kendi kendine gizli ve hiçbir zuhur tecelli yok… Nun’un Nuru ilâhi ve Nuru Muhammedi ve bu nûr’un içinde olan Mü’minlerin nur’unun olması var… İşte bu şeddeli “Nun” Nûr o halde cezbesi kuvvetinden oluşan mıknatıslanma manyetik alanı ile;

Aynı kutupları karşılıklı gelen mıknatıslar birbirini iterken (bu kutupların yakınındaki manyetik alan çizgileri birbirlerine değmez), farklı kutupların karşılıklı olması durumundamıknatıslar birbirlerini çekerler (bu kutupların yakınındaki manyetik alan çizgileri zıt kutupları bağlayan bağ meydana getirir).[104]

Burada oluşan iki aynı kutup (اه) “Eh” yani (اح) “Ah” ile birbirini itmişler ve Nuru İlâhi ve Nuru Muhammedi Hu’dan ayrılmıştır. İşte burada (اح) Ah ile Ahadiyyet’in iki özelliği (هُ) Hu’ daki (و) “Vav” Vahidiyet yönü ise (هو) Hüve olarak, (هُ) Hu’ya bağlı olarak, Hüviyeti oluşturmuş… Nuru İlâhi ve Nuru Muhammedi أَنَّ Enne yani Eniyyet olarak Kur’ân - Nuru İlâhi –Zât ve bâtınında Nuru Muhammedi ile (س) Sin ile İnsân oluşmuştur… 

Bundan sonra, (أَنَّ) Enne, Ulûhiyyet ve (و) Vav: Vahidiyyet ve Rahmâniyyet olarak oluşmuş ve Rahmâniyyet (هُ) Hu ile Nuru Muhammediyi tenfis edince önce oluşan atom alt yapısı ile cezb N-S kutbunun birbirini çekmesi ile manyetik akı ve alan oluşmuş. 

Esmâ ve daha sonra zuhur mâhalli Êf’âl âlemi oluşmuştur. Yalnız burada “N” denilen Nuri İlâhi Zât Kûr’an yerinde kalmıştır. 

Başta oluşan itme kuvveti ile Nuru Muhammedi ile (س) “Sin” olan “İnsân-Âdem” Esfeli safilin olan bu âleme red-ret edilmiştir. Hakîkat-i Muhammedinin, (28) peygamber ile kemâlata ulaşmış ve Hazreti Muhammed (s.a.v) ve 11. Mertebe gönderilmesi ile bu cezb ve aşk kuvveti bir birini çekmiş önce Mi’rac daha sonra Kadir gecesi ve gündüzü Kaadir oluşarak, Nuru İlâhi (Zât) ve Nuru Muhammedi (Sin) İnsanın kemâlatı ile bu âlemde buluşmuşlardır… 

Φ (Fİ) Manyetik AKI ve Nusret adlı kişinin Şey –Ma (Eşya Yok), Si- Ma (İnsan ve Şey) isimli kızları ile zuhuratta gördüğüm Efendi Babam’ın okuyacak ve sohbetini yapacağı (في ما) Fİ-MA kitabı idi… Bu kitap eşyanın bir an yokluğu ve bir an varlığının, âlem kitabı idi… 

(في) Fi sayısal değeri; (ف) Fe: 80 ve (ي) Ye: 10 dur… Toplamı, 80+10= 90 dır… O zaman bu sayı ortadan ikiye bölersek 90/2= 45 olur. 45 sağda, 45 solda olmak üzere sağda Akli küll olan Âdem ve solda Nefsi küll olan aynası olan Havva vardır…

Fethi paşadan ayrılırken gelen Japonların çocukları anneye mami diye seslendiler… Şuur’um yine Haz-mi ismine gitti. Doğudan batıya birçok memleket anneye “Mama” diyordu… Eşya ve Yok… Var ve yok… Burası neresiydi? Cevap yine Ümm’’ül Kitap olan Kûr’ân-ı Kerimden geldi…

İşte, İnsân (76/1),

هَلْ أَتَى عَلَى الْإِنسَانِ حِينٌ مِّنَ الدَّهْرِ لَمْ يَكُن شَيْئًا مَّذْكُورًا {الإنسان/1} 

 Hel etâ ‘alâ-l-insâni hînun mine-ddehri lem yekun şey-en meżkûrâ. 

“Gerçekten insan üzerine dehirden (zamandan) öyle bir müddet geldi ki o zaman o, anılmaya değer bir şey değildi.” İşte burası (وَأَنَّهُ) “Ve ennehu” denilen yerdir… Ve (هُ) Hu iki özellik ile ters dönüp kendi zâtında (هو) Hüve (Hüviyyete)’ye dönşmüş. Geriye (أَنَّ) Enne de Eniyyet (İnsan ve Kûr’ân) olarak kalmıştır. İşte anılan bir şey denilen yer Vav ve Hu arasında bâtının bâtında (أَنَّ) “Enne” “Anne” “Mama” “Eşya yok” Oluşumun olmadığı El’an öyle olan A’maiyyet hâlidir… Fakir bu hakikati bir şiirde dizelerde dile getirmeye çalışmıştır.[105]

 Her Şey Kendi Özünün Merkezinde

 Âlem döner sonsuzca bir fezada,
 Resül durdu, denildi Rabb-ı namazda,
 Mi’rac etti görülen Hak’tır kulda,
 Her şey kendi miracı merkezinde. 

 Necat sordu bizlere nedir merkez,
 Şaşkın oldu beraber cümle her kez,
 Aşıkların görseler seni bir kez,
 Her şey kendi yolunun merkezinde.

 Gül bahçesi sakladı sırlarında,
 Bülbül öter dikenler arasında,
 Sine pare paredir şarkısında,
 Her şey kendi gönlünün merkezinde.

 Devran eyle dervişan bu âlemi,
 Hakkı yazdı sıfatın Levh kalemi,
 Durmaz yakar aşkından bu kalbimi,
 Her şey kendi sevgisi merkezinde.

 Şekil kaydı nefsinin mahbesinden,
 Alma zerre ef’âli kesretinden,
 Sarsar, yıkar dünyanın merkezinden,
 Her şey kendi âlemi merkezinde.

 Her noktada benliği dönmez döner,
 Şekilde cem güneşi oldu fener,
 Bir çemberde seyrinde “O” devreder,
 Her şey kendi beninin merkezinde.

 İyi bak nurlu bilinçle göz özüne,
 Baba önce anneye oldu anne,
 Maddi âlem sevinçten duydu sena, 
 Her şey kendi Âdemi merkezinde.

 Özüm Nuru sevdiğim O Muhammed,
 Başka görmez olunca habib Ahmed,
 Mimden kulhu vallahu dedi Ahad ,
 Her şey kendi zâtının merkezinde.

 Du âlemin sözünün tek nurusun,
 Sen bilince varlığın bir canısın,
 Göz bebeği olduğun vitr insansın,
 Her şey kendi özünün merkezinde.[106]

 

----------------------

 Hazmi, Nusret, Necdet isimlerini düşündüm… Özellikle iki (ن) “Nun” ve Hazmi Babam (r.a.) “51” bağlantısı ile “11” (Hazreti Muhammed Mertebesi) çıkınca geriye (40) Hakîkat-i Muhammedi kalmaktadır… Nusret Babam (r.a) “52” bağlantısından “12” (Hakîkat-i Muhammedi) çıkınca geriye (40) Hakîkat-i Muhammedi (Zâhir-Bâtın) kalmaktadır… Necdet Babam “53” bağlantısı ile 13 (Hazret-i Muhammedin şifre sayısı çıkınca (40) Hakikat-i Muhammed-i kalmaktadır… 40+40+40= 120 derece ve faz farkıdır… 3 İle 360 derece seyri sülük dairesi olur ve 40 ilave ile 400 (ت) “Te” harfi Tevhid olur…

 Haz, Nus, Nec derken üçünde de sükûn harfi vardır… Bu birinci sükûn ve dur, dur… Dur Rabbin Namazda hâli ile Esmâ âlemini belirtirler zâhirde sonra gelen harfler (M, N, N) bağlar gibi olur ama bâtında bağlayan (هُ) “Hu” dur… Haz-hu, Nus-hu ve Nec-hu dur… 

 Haz: hoşa giden bir şeyin uyandırdığı duygu, hoşlanma duygusu, hoşlanma, tat alma… Hazm edilenin zâhir, bâtın hazzıdır…

 Nus: Fransızca çıplak demektir. Nush: Ha ile yazılır, “Nus”’un hayata geçmiş halidir. "Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir; tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir" ifadesi; nasihat ile yola gelmeyenin azarlanması gerektiğini, azar ve nasihat ile yola gelmeyenin ise hakkının dayak olduğunu anlatan Ziya Paşa tarafından söylenmiş bir vecizedir, yani özdeyiştir. Nuş: içki içmektir. Rabb-inden tertemiz şaraban tahura içen Nusret Babam (r.a.) şiirinde gece, gündüz sarhoş gezdiğini ifade etmektedir. 

 Nechu: Türkçe kısaltma isim Neco’dur… Nech= Men' ve reddetmek. 

 Özellikle Nec-det ve Nus-ret isminin bu bâtın (هُ) hu ile ilk bölümü ile çaprazlama bağlantısı vardır…

 Haz sayısal değeri; (ه) He: 5, Zı: (ظ) 900 dur. Toplamı; 900+5= 905 tir… 95 Tin sûresi ve 55 Metin esmâsı ile bağlantıldır…

 Mi: sayısal değeri; (م) Mim: 40 ve (ي) Ye: 10 dir. Toplamı, 40+10= 50 dir. (50 ve 5) Vakit Namazdır.

 Nus sayısal değeri; (ن) Nun: 50 ve (ص) Sad: 90 dır. Toplamı; 50+90= 140 dır… (14) Nuru Muhammedidir… 140= 17+53+70 sırası ile İsra, Necm ve Meraric (miraçlar) ile bağlantılır. Aynı zamanda Nusret Babamızın görmediği 140.000 perdedir… Ret sayısal değeri; (ر) Re: 200, (ت) Te: 400 dür. Toplamı, 200+400= 600 dur… (600) (خ) “Hı” sayısal değeridir, halka işarettir. Aynı zamanda Cebrailin 600 kanadı ilim’dir…

 Nec sayısal değeri; (ن) Nun: 50 ve (ج) Cim: 53 dür. Toplamı 50+3= 53 dür. Necdet Babamın şifre sayısı ve Ahmed sayısal değeridir… Det sayısal değeri; (د) Dal: 4 ve (ت) Te: 400 dür. Toplamı; 404 dür… Sohbetinde 404 yapışakanı gibi kişiyi oturduğu yere yapıştırır ve bir daha sohbetinden ayrılamaz… (404) (ت) Te: 400, (ا) Elif: 1, (ج) Cim: 2 ile “TAC” sayısal değeridir. Kısaca 44 dür… Buda Hazmi Babam (r.a.) memleketi Malatya şifre sayısı ve “Duhan-Duman” sûresidir…

 Sayısal değerleri tekrar buraya alalım…

 905 ----- 50 = 955 Fena Φ fişşeyh – Sükûn – Fenafir Resül – Arifliğe Geçiş…

 140 ----- 600 = 740 Fena Φ firresûl – Sükûn – Fenâfillah – Sükun (Sır – Sıfât mertebesi)

 53 ----- 404 = 457 Fena Φ fillah – Sükûn – Bekâbillah – Sükun (Sır – Zât Mertebesi) 

 +

 --------------------------------

 1198 + 1054 = 2252 dir… 52+22= 74 ve sıfır ilâvesi ile 740 Nusret olur… 

 Haz-mi ismi; (ي) Ye harfi ile biter üç mertebenin Yakîn hâli, Nusret ismi; (ت) Te harfi ve sûkün haliyle biter, Tevhid-i Sıfât mertebesi Sekenesi ve Fenâfillahtır…

 Necdet ismi; (ت) Te harfi ve sûkün haliyle biter, önde ki “Dal” harfi 4 sayı değeri ile 4 mertebenin (Ef’âl, Esmâ, Sıfât, Zât tevhidi ve sekenesidir… 

 Buraya daha önceki müşahadelerim ve son olarak Kadiköy’de okumaya başladığımız “Hakk” ve “Mü’min” esmâsı ile bağlantılı müşahadeleri olan, Terzi Baba Gönülden Esintiler (72) İMÂN VE İKÂN kitab bağlantısı ile “Kenzi İrfan” İrfan hazinesi olan bu hakikatlerden yerimizin sınırından dolayı ilk sohbeti alıyorum. Devamını okuyucular bu kitaptan okuyabilirler.

ÎMÂN VE ÎKÂN:

Sohbet (1)[107]

Euzübillâhimineşeytânirracîm Bismillâhirrahmânirrahîm

 Bu akşam 17/05/ 2008 cumartesi akşamı İzmir’ de Ha… bölgesinde Yı…. Bey kardeşlerimizde sohbetimize devam ediyoruz. Bu akşamki sohbet mevzuu “îmân” Hakk’ında olacaktır. 

 Gerçi bu bilinmeyen bir konu değildir, ancak biraz daha teferruatı ile bilirsek, biraz daha gerçek halleriyle bilir isek daha faydalı olur diye düşünüyoruz. 

 Bu arada mesnevi şerif Ahmet Avni Konuk şerhi ve çevirisi 2 cilt sayfa 436 da îmân mevzuu adlı bir bölüm vardır. Evvela oraya göz atalım Faydalı olur inşallah. Yolumuza böylece devam ederiz. 

 Aleyhisselâtü vesselâm efendimizin zamanında ve onun mahiyetinde olan “zeyd bin hârise” ismindeki efendimizin azadlı evlâdı-evlâtlığı diyelim, ancak evlâtlığı diye bir şey yok hepimiz de onun evlâdıyız. Ebul ervah yani ruhlarımızın babası olması dolayısı ile hepimiz onun evlâtlarıyız. Onun ruh çocuklarıyız. Evlâtlığı değiliz. Köleleri azatlıları değil, hakiki evlâtlarıyız. 

 Kendisi de bildirdiği gibi “Ben Allahın nurundanım, müminler de benim nurumun nurundan” demek suretiyle onun has evlâtları olmaktayız. Ancak bir has evlâdın ceddine yapması lâzım gelen muameleyi yaptığımız zaman has evlât lar sırasındayız. Ancak yapmadığımız zaman, aslında yine has evlâtlarız ama muamelemiz has evlât olamamaktadır. 

 Gayri Müslimlere gelince, aslında onlarda ümmeti muhammed olması sebebiyle onlarda has evlâttırlar, ancak onlar bunu kabul etmedikleri için hazreti peygamberin, peygamberliğini kabul etmedikleri için has evlâtlıktan istifa etmekteler, böylece bunun sorumluluğu kendilerine ait olmaktadır. Yani mücazat var ise o kendilerine ait olmaktadır. 

 Hani bir hadiste “her doğan çocuk islâm fıtratı üzere doğar” ifadesi bu hakikate dayanıyor. Hz peygamberden sonra gelen çocuklar islâm fıtratı üzere doğar, Hz. peygamberden evvel gelen İsâ (a. s.) dan sonra doğan çocuklar iseviyet fıtratı üzere doğdular, İsâ (a. s.) gelmezden evvelki çocuklar Museviyet fıtratı üzere doğdular. Bakın bunu ayırmamız lâzımdır. Çünkü hüküm onların hükmü onların zamanı idi. İseviyet olmadığı için İseviyet fıtratı üzere doğması zaten mümkün değildir. Muhammediyet olmadığından Muhammediyet fıtratı üzere doğmaları mümkün değildir. 

 Çünkü olmayan bir şeyin doğuşuda olmaz. Ama museviyet devri geçince, İseviyet devri geçince Muhammediyet devri başla-yınca bütün insanlar mü’min olarak doğmakta yani Muhamme-diyyül meşrep üzere doğmaktadırlar. 

 Hadîs-i şerifte belirtildiği gibi “her doğan çocuk islâm fıtratı üzere doğar. Ailesi onu putperest veya ateşperest yapar”, Allah yapar denmiyor. Zâten öyle bir şey söz konusu değildir. 

 İşte Zeyd bin Hârise adlı efendimizn evlâdı, ( zâhir ehline göre evlâtlığı, ama hakikat ehline göre evlâdı ) bir rüya görüyor ve o rüyanın sabahında Peygamber efendimiz, Zeyd bin Hârise’ye bugün nasılsın ve nasıl sabahladın, diye bir soru sormuş bunun üzerine , Zeyd in cevabı “Ya rasulüllah Hakkan mü’min olarak sabahladım” mevzuunu mevlânâ hazretleri şu şekilde izah ediyor.

 MESNEVÎ-İ ŞERİF ŞERHİ / II. CİLT îmân mevzuu Peygamber (a.s.) ın Zeyd’e “Bugün nasılsın ve nasıl kalktın?” diye sorması ve onun “Yâ Resûlallah Hakkan mü’min olarak sabahladım” diye cevâb vermesi. 

-------------------

 Bu kıssa, şu hadîs-i şerifin meâlidir: 

 “(S.a.v.) Hz. Zeyd b. Hârise’ye “Yâ Hârise, nasıl sabahladın?” buyurdular. O da cevâben “Hakk’an mü’min olarak sabahladım” dedi. Buyurdular ki: efendimiz (s.a.v.)

 “Her bir şeyin bir hakîkatı vardır; şimdi senin îmânının hakîkatı nedir yâ Hârise?” Hz. Zeyd dedi ki: 

 “Nefsimi dünyâdan uzaklaştırdım, indimde taşı ve kerpici ve altını ve gümüşü aynı oldu. Ve gündüz susuz, ve gece uykusuz oldum, ve sanki açıktan açığa Rabb’imin arşına bakıyorum (nazar ediyorum) ve cennet ehline nazar ediyorum ki, orada birbirlerini ziyaret ederler; ve cehennem ehline nazar ediyorum ki, birbirlerine havlarlar. ” Nebi (s. a. v.) buyurdular ki:

 “Doğru söyledin, sus (fâş etme) açığa vurma!” 

------------------- 

 Bu hadîs-i şerîfin bâzı sözlerinde muhtelif rivâyetler vardır; hepsi aynı mânayı ifâde etmektedir. Zeyd b. Hârise (r. a. ) Server-i Enbiyâ Efendimiz’in evlâtlığıdır. 

 Evlâtlığıdır ifâdesi zâhir ehline göredir, bâtın ehline göre ise evlâttır. 

 Burası küçük bir bölüm olmasına rağmen içerisinde büyük hakîkatler gizlidir. Şimdi bunları anlamaya çalışalım. Cenâb-ı Hak ufkumuzu açsın, gönlümüzü genişletsin, muhabbetimizi artırsın da, hadiseleri daha iyi ve daha geniş anlayalım. Daha derûn-î olarak genişçe anlamamızı sağlasın. Bunları anlamak içinde bir kaç defa okunarak tekrar etmek lâzımdır. Çünkü bu mevzular sıradan mevzu değil, beşerce roman türü mevzular değildir. Bunlar okundukça okunmak, ve tekrar etmek isteği artan mevzulardır. Çünkü bu konular tükenmez bir hazine bitmez bir yemek sofrasıdır. Karnımız acıktıkça nasıl yemek yiyoruz. İlk okuduğumuzda bir yönünü müşahede ettiğimiz zaman, ikinci, üçüncü beşinci okuduğumuzda, üçüncü, beşinci yönü ortaya çıkar, kişinin ufku açılır. Böylece bitmek tükenmek bilmez ma’nâları ile, diğer yönleri ortaya çıkar. Şimdi tekrar başa geçerek soruya dönelim. 

 Ya Hârise Nasıl sabahladın? Buyurdular. Bunu her birerlerimiz kendi kendimize sormamız gerekiyor. Ey falan... . Ey Ahmed... ... Ey Mehmet... gibi kişinin kendi aklı kendi nefsine sorması gerekiyor. Çünkü aklımız âmir nefsimiz onun memurudur. Ama ne yazık ki biz nefsimizi âmir, aklımızı memur yapıyoruz. Yani aklımızı nefsimizin istikametinde kullanıyoruz. Nefsimize nasıl daha güzel pay çıkartırız diye, aklımızı kullanıyoruz. Halbuki, tam tersi olması lâzım gelmektedir. Bizim aklımız irademiz âmir, nefsimiz onun memuru olması lâzımdır. 

 Çünkü bu bedeni bize, nefsimizin kontrolü altında değil, aklımızın emri altında kullanmak için emanet verdiler. Bu ayaklar, bu eller bize soracaklar. Niye Kur’an tutman gerektiği halde, sen gittin taş toprak topladın. Ayaklar bize hacca gitmek için, camiye gitmek için verildi. Niye oralara gitmedin diye ayaklar bizden şikâyetçi olacak. Göz diyecek ki, benimle sen hak’kı görmen gerekiyordu, niye taş toprak eşya gördün diyecek. Bakın mevzuda, diyordu ya, taş ile toprak, altın ile kerpiç bir oldu. İşte bize öyle bir göz lâzım ki! Taşı toprağı birlesin tevhid etsin. Ve aslında hepsinin toprak olduğunu anlasın. Ne kadar değerli eşya varsa, bunların aslı topraktan çıkmaktadır. Hepsinin aslı topraktır. 

 “Ya Hârise nasıl sabahladın?” Her birerlerimizin kendimize biraz şuurlanarak, sabah kalktığımız zaman, “dün ne yaptım ve bugün nasıl sabahladım” diye sorması gereklidir. Çünkü dün ne yapıldı ise, bugün onun getirisi ile uyanmaktayız. Dün yapılan hayırlı işler mutlaka gönül aynamıza akseder ve gece görülen rü’yâlar, daha hoş ve verimli olur. Kişi bu durumda hiç vicdan muhasebesine girmeden, huzur içinde uyanır. Ancak günümüzü olmayacak işler ve kötülükler ile harcamış isek, o günün ertesi günü, kalkış hüzünlü olur. İşte bunları zaman, zaman yaparsak, hangi fiilleri yaptığımızda ertesi sabah huzurlu kalktık, hangi fiilleri yaptığımızda ertesi gün hüzünlü kalktık, işte bunun tecrübesini ehli ile yapabilir isek daha sonraki günlerde huzurlu kalkmanın yollarını bulabiliriz. 

 “Ya Hârise nasıl sabahladın?” Buyurdular. O da cevaben “Hakkan mü’min olarak sabahladım. ” Yani gerçekten hakikaten mü’min olarak sabahladım. Peki o daha önce mü’min değilmiydi?. Efendimiz (s.a.v.) in o kadar yakınında olduğu halde mü’min değilmiydi? Tabi ki mü’mindi. Ama bakın orada bir hususiyet vardır. O günün bir hususiyeti vardır. Efenidimizin nasıl sabahladın! Sorusuna “Hak olarak,” yani, Hakk esmâsının zuhuru olan, hakiki bir mü’min olarak sabahladım demiştir. İslâm olarak müslüman olarak sabahladım dememiştir. Mü’min olarak sabahladım demiştir. 

 Demek ki her Müslüman, başlangıçta, mutlak ma’nâda mü’min değidir. İslâm ve müslüman olmak başka, hakiki mü’min olmak başka şeydir. Lisanen müslüman olan herkes mü’min hükmün-dedir. Ancak Hakkan, hakiki olarak mü’min değildir. 

 İşte bu mevzuda da, bunun inkılâbı anlatılmakta lâfzi mü’minlikten, hakiki mü’min yaşantısına geçiş ve “Hakkan mü’min olarak sabahladım.” Hükmü izah ediliyor. Bakın küçük dört kelimelik bir mevzu ama içerisinde neler gizlenmiş durumdadır. 

 İslâmın ilk şartı îmân etmektir. îmân edene de, müslüman deniyor. Neye îmân ediyor?

 Âmentü billâhi ve melâiketihi ve kütübihî ve rusülihî ve'l yevmi'l-âhıri ve bi'l-kaderi hayrihî ve şerrihi (yahut hayrihi ve hayrihi) lâtife olsun, mine'llâhi teâlâ ve'l-ba'sü ba'de'l mevti Hakkun. Eşhedü en lâ ilâhe illâllah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve rasûlühû. 

 Burada îmânın altı şartı sayılmaktadır. Mü’min yani müslüman olan bir kimse, islâmın şartlarını kabul ediyor. İslâmın şartlarından birincisi îmân etmek, îmânın şartlarıda altıdır. 

 Her kelimenin bir zâhir, bir de bâtın anlayışı vardır. Hem lâfzan, hem de cidden, karşılığı vardır. Yani ciddi olarak o kelimenin ifade ettiği ma’nâyı taşımak, yaşayabilmek Ve de, onunla amel etmek. Bir de sadece onun kelâmını etmek vardır. 

 İşte demin okuduğumuz, âmentü billâh-ı çocuklara ezberleti-yoruz. Allahı bilmiyor ki, ona îmân etmiş olsun, melekleri bilmiyor ki, meleklere îmân etmiş olsun. Kitap bilmiyor ki kitaplara îmân etmiş olsun. Ama küçük yaştan bunları çocuklara öğretmemiz lâzımdır. Küçük yaştan lâfzını, büyüdüklerin de ise, aslını öğretmemiz lâzımdır. 

 Sadece bunları ezberletip de bırakmak, yeterli olmuyor. Tabi bu arada çocuklara, ya da çevremize öğretelim derken, ilk yapacağımız şey evvelâ bu eğitimi kendimize vermemiz lâzımdır. Kendimizin bilmediği bir şeyi zâten ne çevremize nede çocuklara vermemiz mümkün olamaz. 

 Şimdi orada îmânın altı şartı içerisinde, bakın bir şeye daha dikkat çekelim. Dinlere îmân diye orada bir kayıt yoktur. Eğer dinlere îmân diye bir kayıt olsa idi. Eğer dinlere îmân diye bir kayıt olsa idi, o zaman îmânın şartları yediye (7) çıkması lâzımdı. Bakın tekrar edelim dikkat çekmek için, âmentü billâhi ve melâiketihi ve kütübihi ve rusulihi, Bakın dinin 3 ana icabı olan melekler kitaplar ve peygamberler. Bunlar dine dayanan dini oluşturan değil, dinin zuhurlarıdır. Yani evvelâ aslı oluşturan din olacak. Dinin, kitabı, melekleri, olacak. Melekler o kitapları aktaracaklar ve aktarıla-cak yer olacak ki, risâlet mertebesi faaliyete geçsin. 

 Şimdi, din olmazsa bunlar faaliyete geçer mi? Geçmez. Bakın o zaman dinler yoktur. Îmânın şartında çoğul olarak, dinlere îmân yoktur. Ne var? Âmentü billâhi Allahın varlığına îmân, Allahın varlığında da ”İnneddîne indallahil İslâm” (3/19) olmak suretiyle Allahın indinde bir tek din vardır o da, islâm dinidir. 

 Ne Âdem dini vardır, ne İbrâhîm dini vardır, ne Îsâ dini vardır, ne mûsâ dini vardır. Ne de Muhammed dini vardır. Muhammed (s.a.v. ) Efendimizin kendine ait bir dini yoktur. Getirdiği Âdemi-yetten başlayan ve devam eden İslâm dini vardır. 

 Hz. Peygamber (s.a.v. ) Efendimiz onun tebliğcisi, ve bütün peygamberler hazarâtının insanlık çağının başlamasından beri, yani Âdem (a.s.) dan, Hz Peygamber Efendimize kadar gelen silsilede, başka dinler yoktur. İslâm dininin birimleri ve mertebe-leri vardır. 

 Yani Cenâb-ı Hakk, İbrâhîm-î diye ayrı bir din göndermedi. Mûsevî dini diye, bir din göndermedi. İseviyet dini diye bir din göndemedi. İnsanlar bunu din haline soktular. Eğer bakın şartı burda çok açık. Eğer ibrâhîmiyet dini İbrâhîme ait ayrı bir din olsaydı, Mûsâ’ya ait ayrı bir din olsaydı, İsa (a.s.) ait ayrı bir din olsaydı, Muhammed (s.a.v.) in ayrı bir dini olsaydı, o zaman bu kelimeyi Cenâb-ı Hakk’ın. Çoğul olarak kullanması gerekecekti Nasıl ki “ve melâiketihi” meleklere îmân bakın çoğul, meleğe îmân demiyor. “Ve kütübihi” kitaplara îmân “ve rasulihi” rasullere îmân, bakın burada çoğul var. Rasule îmân denmiyor. Bir dinin meleğine kitabına peygamberine îmânı şart koşuyor. Ama dinlere îmân diye bir kayıt yoktur. Neden? Açık ifade ile dinler yoktur. Çoğul olarak dinler yoktur. Sadece bir din vardır, bu dinin ismi de İslâm dinidir. Âdemiyetten Muhammediyete kadar kıyamete kadar, sürecek olan tek dindir, “inneddîne indallahil Îslâm” (3/19) Diğer âyette ise, “size din olarak İslâm-ı seçtim” (5/3) diye açık olarak zâten belirtiliyor. 

 Peki! semâvi dinler yok ise. O zaman ne vardır... Çoğul olarak semâvi kitaplar vardır. “ve kütübihi” demek süretiyle de zâten bunu açık olarak belirtiyor. Amentü dinillâhi, yani Allahın dinleri ve bunlara îmân hükmü yoktur. Dinler yok. Irkçılık milliyetçilik tarafgirlik olarak Mûsâ (a.s.) gelen tevratı, mûseviler ırk olarak ele almışlar kabul etmişler. Demişler bu Tevrat Mâsânın dinidir. Bunlar gerçekte, İslâm dininin birer mertebeleridir, kendilerine ait hiç bir kimlikleri yoktur. Yani İslâm dinin dışında, semâvi dinler diye bir kavram yoktur. 

 Ancak semâvi kitaplar vardır, bu doğrudur. Eğer dinler olsaydı “âmentü” de, açık olarak dinlere îmânı şart koşardı. İşte bir insan gerçek ma’nâ da kendini bulması için dinine yöneldiğinde îmân ehli, yani islâm olmuş oluyor. Bunun ilk şartı îmânı gerektiriyor. Îmânın faaliyete geçmesi ve bunun neticesinde kişide oluşan form “mü’min” yani îmân ehli oluyor. İşte bu tür hakikatleri iyi idrak eden “Hak’kan mü’min olarak sabahladım” diyor. Tabi bütün hakikati Îlâhiyyeyi idrak ettim. Tabi ki, Hz. Rasûlullahın yanında olsun da bunları idrak etmesin bu olacak iş değildir. 

 Ancak Hz. Peygambere çok yakın olduğu halde, amcaları akra-baları, çok yakınlıkları olduğu halde, birçok inkâr ehli de vardı. Meselâ ebu leheb, ebu cehil çok yakınlarıydı, ancak Efendimiz geldiğinde onların inkârları arttı, diğerlerinin de îmânları arttı. 

 “Mü’min olarak sabahladım” bunun bir başka hakikati ise, hadîs-i şerifte belirtildiği gibi, “Mü’min mü’minin aynasıdır” hükmü vardır, Cenâb-ı Hakk’ın mü’min esmâsıyla, îmân ehli olan gerçek ma’nâ da ki, mü’min vasfını almış olan aynı zamanda Cenâb-ı Hakk’ın aynası olmaktadır. 

 Biraz daha değiştirerek söyleyelim, aynısı olmaktadır. Kişi aynaya baktığı zaman kendisini görür. Kendisi onun aynısıdır. Yani ölçüleriyle birlikte görüntü olarak aynısıdır. Ama hayali ma’nâ da aynısıdır. 

 Çünkü, 2 ma’nâ da düşünebiliriz. Aynadaki hayali, aynısı olmakla birlikte, tutmaya kalksanız tutamazsınız tutulmaz. Ama gayrısımıdır? değildir. Aynısıdır. O halde ne aynısıdır ne gayrısı ayırmak mümkün değildir. 

 İşte Cenâb-ı Hakk’a gerçek olan bir mü’min ayna olduğu zaman kendi gönül aynasında hak’kın bütün esmâ-i İlâhiyyesini müşahede eder seyreder. Bakın burada başka bir esmânın aynasıdır, diye bir ibare yoktur. Sadece “mü’min mü’minin aynasıdır” denmiş, Rah-mân Rahmânın aynasıdır denmemiş. Kahhar Kahharın aynasıdır gibi, denmemiştir. 

 Îmân gönülde olan bir anlayış bir idraktir. Ancak, Allahın mü’min olan esmâsı, mü’min olan o gönülde zuhura çıkmaktadır. İşte bu ayna faaliyete geçtikten sonra Cenâb-ı Hakk’ın diğer esmâlarını da, o aynada seyretmek mümkündür, yani aynalık mü’minlikle başlamaktadır. 

 Mü’min de güzel bir îmân ehli olarak, kendi hakikatini idrak ederek, bir yaşam olmaktadır. Mühim olan nokta bu mü’minlikte aynalık başlıyor olmaktadır. Mü’min hakikatini idrak eden de de, diğer esmâ-i Îlâhiyye seyredilmeye başlanıyor. ”Mü’min mü’minin aynasıdır “ sözünün hakikati de buraya dayanıyor. Yani mü’min ismiyle ve mü’min hakikatiyle aynalık başlamış oluyor. İşte bu aynalık-aynilik Mü’min hakikatiyle ortaya çıkmaktadır. Ve bu kişinin gönlü Mü’min aynası olduktan sonra, diğer bütün esmâ-i İlâhiyyeyi, o aynada seyretmek mümkün olmaktadır. 

Mü’min hakikati ortaya çıkmadıkça, aynalık hakikati ortaya çıkmaz. Aynalık hakikati ortaya çıkmayınca da, Cenâb-ı Hakkı seyir güzelliği, hususiyeti özelliği olmuyor. İşte şartı bakın, mü’minliğe bağlı ve o kadar müthiş bir dört kelime ile cümle sıralanmış ki, ”Hakk’an mü’min olarak sabahladım. ” Bakın bütün esmâ-i İlâhiyye bu sözün içerisindedir. 

 Aleyhisselâtü vesselâm efendimiz, bunun üzerine buyurdu-larki, (Hz zeyd b. Hârise’nin sözü üzerine) “Ya Hârise her şeyin bir hakikati vardır. ” Bakın bir kelâm ortaya söylenir ama bunun sahibi olmak lâzımdır. Yani “Hakkan sabahladın” ama bu sözün ispatı nedir gibilerden sordular. Her şeyin bir hakikati vardır. Şimdi senin “îmânının hakikati nedir Ya Hârise?”

 -“Hak’kan mü’min olarak sabahladım…” Mü’min îmân etmiş olarak. Ama lâfzı ma’nâ da bir îmân değil. Gerçek ma’nâ da bir Allaha îmân etmiş, hayali bir Allaha îmân etmiş değildir. Ama ne yazık ki, üzülerek söyliyelim hayali olan bir Allaha îmân genelde söz konusudur. Nasıl! Her birerlerimiz hayallerimizde bir Allah tasavurru çizmişiz. Bugün bir yerde de konuşuluyordu, Allah nerde ötelerde tahtında oturuyor, şeklinde yanında hizmetçileri vardır. O hiç bir şeye el değdirmez, aynen bir padişah tasviriyle Allah budur diyor. Öteki de diyor ki, bende dedim ki diyor. Allah her yerde vardır, bütün âlemde vardır. Yok senin allahın öyle değil allah yukarıdadır, tahtında oturmaktadır diye söylüyor yani allah başka türlü olmaz diyor. Onun Allahı o işte, yani hayalinde var ettği allahına îmân ediyor. Ve bunu benim Allahım böyledir diye kabul ediyor savunuyor. 

 Eğer her birerlerimiz ayrı, ayrı bitaraf olarak gerçekçi düşünür-sek, hepimizin aklında bir Allah çizgisi vardır. Çizgisi derken bir Allah remzi var, tasavvuru vardır. İşte biz bu Allaha îmân ediyoruz. Rabbül âlemîn olan Allaha îmân edebilmemiz için onu tanımamız gerekiyor. Ve her birerlerimiz kendi Îlâhımızı ürettiğimizden, o İlâh bize sevimli geliyor. Çünkü hayalen üreticisi biz oluyoruz, ürettiğimiz şeyi de seviyoruz. Neden? Çünkü hayalimiz ona uygun geliyor. Ve üreterek sevdiğimiz o İlâhımızıda savunuyoruz. Benim İlâhım budur diye. Tabi burada doğru söylüyor, kendi İlâhını savunuyor, Allahı savunmuyor. Allahın savunmaya ihtiyacı zâten yoktur. 

 Ama Kur’an-ı Kerîm Allahın öyle olmadığını açık olarak söylüyor. ”Vel evvelü vel ahiru vezzahiru vel batın” (57/3) Her şeyin evveli odur zahiri odur batını odur. Diyerek kendi kendisini açık olarak belirtiyor. 

 “Sübhâne rabbike rabbil ızzeti amme yasıfun ve selamün alel mürselîn velhamdülillahirabbil âlemîn” (37/180) âyeti kerîmede, “Sizin bütün vasıflandırdıklarınızdan o müstagnidir.” Yani siz Allahı şu veya bu şekilde vasıflandırırsınız ama ”subhane rabbike rabbil ızzeti amme yasıfun” Yani sizin vasıflandırdıkla-rınızdan o tenzihtedir. Yani sizin vasıflandırdığınız gibi değildir. Diye âyet-i kerîme bunu açık olarak belirtiyor. Biz ise daha hâlâ o tahtında oturur, onu yapmaz bunu yapmaz, diye onun âmiri gibi oluyoruz, Allah bunu şunu yapmaz diyoruz. Güya onu yüceltir iken, onu sınırlıyoruz. Yani kendi değer yargılarımızı, Allah şunu yapar veya yapmaz, diye âmir hükmüyle onu sınırlıyoruz. İşte bütün bunlar bizim nefsimizin ürettiği rabba, olan îmân oluyor. Ancak Birde rabbül erbaba olan îmân ve gerektiği şekilde îmân etmek var. Ancak buradaki îmânın kemâli îkân oluyor. Îkân da yakîn ehli, kurb oluyor. İnşeallah bizim îmân islâm îkân diye küçük bir kitabımız vardır vaktimiz olursa oraya doğru geleceğiz. 

 Îmân zâhiri olarak, yani kelâmi îmân da ne vardır? İkilik vardır. Yani îmân eden ve edilen şeklindedir. İşte bununla kesretten en az kesrete 2 ye düşürülmüş oluyor. Bu îmân’a gelmeden de vahdete gelmek mümkün olmuyor. Neden? Tekliğe en yakın olan iki ikilik te ondandır. Bu ikilikten birinin kalkması gerekiyor, îkânın oluşması için, yakîn halinin oluşması için. Bu da Allah kalkmayacağına göre, kulun kalkması gerekecektir. İşte “çık aradan kalsın yaradan” dediği gibi. Küçücük lâtife gibi söylenen bir söz ama ne kadar büyük gerçekleri vardır. 

 İşte aradan çıkıldığı zaman, aradan çıkan kişinin de, kendisi kalmaz. Kendisi kalmayanın da îmân-ı hiç kalmaz. Îmân bir kimliğe bağlıdır, bir kimliği olsun ki îmân olsun… Kimliği olmayanın îmânı olur mu?

 İşte o kimlik aradan çıktıktan sonra îmânı kalmaz. Ve îmân’a da ihtiyaç kalmaz. Neden? Îmân ikiliği gerektiriyor. İkân da Hakla Hakk olduğundan kendisi kalmadığından, îmân edecek kimsesi kalmaz. Bir gün, İstanbulda sohbetimizde bir misafirimiz geldi, Amerikada zamanın mehdisi olduğunu iddia eden kişinin temsilcisi olarak gelmişti. Biraz da baskı yaparak, “efendim diyor, bütün insanların bu gün mehdi as kabul etme-leri lâzım, önde olanların, yani şeyh gibi kişilerin kabul etmesi lâzımdır, diyerek biraz da, ma’nevi baskı havası ile bize bunu söylüyor” du. 

 Eğer kabul etmezlerse bundan sorumlu olurlar diye de bir baskı uyguluyor idi. 14 saat konuştuk 2 bölümde. Ezberlenmiş âyetleri motorize, makineli tüfek gibi âyetleri patır patır söylüyor. Hep aynı mevzu üzerinde ezberlenmiş olan şeyleri tekrarlıyordu. İşte, bizde 30 ders vardır 27 sinde kişi îmân ehli olur. Şeklinde anlatıyordu. 

 Kardeşim 30 dersin var, 27 ye geldiğinde îmân ettim diyorsun, Oraya gelinceye kadar daha henüz nefs mertebelerinden kurtulamadın mı? Beşeriyetinden hayalden, vehimden sen nasıl geldin oraya? Baktık ki ikna olacak gibi değil, bırak iknayı kendi fikrini zorla kabul ettirmeye çalışıyor. Efendisinin zamanın mehdisi imamı olduğunu söylüyor. Eğer, biat edilmezse de herkesin mesul olacağını söylüyordu. 

 Bu kadar uzun lâftan sonra müsaade edersen sana bir şey soracağım. Bu hususta kendisine ne düşünüyorsun diye sordum. 

 “Efendim bizim şeyhimiz mehdimiz o kadar büyük ki Hz peygamber onun arkasında namaz kıldı” diyordu. 

 Şu iddaya bakın, kendisine, sus kardeşim dedim, bu hususu meseleyi bilmeden konuşma, sen ne yapıyorsun dedim. 

 Bana ee olmaz mı diyordu. Hz, Ebubekir efendimize kıldırmadımı diyordu. Hz ebubekirin arkasında kıldı ise, mehdinin arkasında niye kılmasın, diyordu. İşte tam bir şeytan ve iblis mantığı… O kadar sarmış ki, bununla onu karıştırıyorlar. Hz. Peygamber efendimiz. “Namazı ebubekir kıldırsın” dediği zaman ebubekir hz. leri gidip o namazı kıldırmak istemedi. Ben Hz. Peygamberin önüne geçemem dedi. Tekrar söyledi efendimiz onun üzerine kıldırdı. Neden? Bakın çünkü âmir hükümdü eğer kıldırmasa idi isyan etmiş olacaktı. Emre isyan olacaktı. Hz Ali Efendimizin Peygamberimizin omuzuna binmesi gibi, o da putları kırarken Efendimizin omuzuna binmeseydi o kâ’be’de ki, büyük putu kırarken asi olacaktı emre itaatsizlik yapacaktı. 

 Nezaket başka şey, âmir hüküm başka şeydir. İşte bu haki-katleri bilen o yüce zatlar, sıkılarak üzülerek yaptılar bu görevi. Ama emin olduğu için yaptılar. Yapmasalardı isyan olacaktı. Bunu bize misal olarak gösteriyor. Bak işte vaktiyle Hz peygamberin önüne geçenler olmuş diye. Bakın dikkat edin, hastalığında onun emriyle yerine geçen Hz Ebubekir’in, varlığındaki varlık, Hz Rasulüllahtır. Yani Hz peygamber kendi kendisinin arkasında Ebubekir suretiyle kılmıştır namazı. Aslı budur. Çünkü Namazı kıldır dediği vakit âmir hüküm Hz. Rasûlulahın ruhaniyeti ebubekir efendimizi sarmasıdır. Fiziki hali yetmediğinden oradaki hadise Hz. Rasûlullahın batınının öne geçmesidir. Hz. Ebu Bekir suretinden görünerek. Dedim, sakın sen bunu onla karıştrma. 

 Peki! madem ki böyle bir iddanız var. Nerede kılındı bu namaz? Ma’nâ âleminde mi madde âleminde mi? Yani dünya-müşahede âleminde mi, âlemi ervah misal âleminde mi? 

 Eeee ben bunu bilmiyorum. 

 Kardeşim bilmediğin meseleyi niye konuşuyorsun da, böyle büyük iddia da bulunuyorsun. Ne oluyor, güya bahsettiği kişiyi yüceltmek için, bir şeyler söylüyor ama hepsi kökten yanlış ve iftiradır. 

 Dedim, bak bu namaz dünya âleminde kılındı dersen, efendi mehdi dediğin kişi, madde dünya âleminde yaşıyor. Hz Rasulullah ma’nâ âleminde yaşıyor. Bu yüzden mümkün değil. 

 Eğer ma’nâ âleminde kılındı dersen, efendimiz ma’nâ âleminde senin şeyhinin vücudu burada, hem de nefsaniyetinin en ağır şekliyle. Onun için burada da kılınması mümkün değildir. 

 Tamam insan lâtif bir hale gelir, letafetinden, ma’nâ âlemine intikal eder, orada bazı kişilerle buluşur görüşür alış verişi olur İbn-i Arabi Hz. lerinin belirttiği gibi bir çok kitabında bildirdiği gibi olur. Evet ma’nâ âleminde bu tür hadiseler olur. Ama o lâtif hale ermiş olan ârifler tarafından muhabbet ehli tarafından olur. Onlar da sınırlarını aşıpta böyle iddialarda bulunmazlar. Yani bilen söyle-mez, söyleyende bilmez denmiştir. 

 Diyerek bu isimler üzerindeki Zât-i tecelli hâlinin müşahadesini anlatmayı burada keselim… Belki bu kıısm uzun oldu ince fikir ve hesaplamalar ile uzadı… Okuyanları belki sıkmış olduk, kusurumuza bakmasınlar… Yine tekrar edelim, bu özel bir çalışmadır… Sadece bizi bağlar, isteyen kabul edebilir, isteyen etmez… Herkesin kendi bileceği bir iştir. Ama bu sahanın varlığı ve bağlantılarıda su götürmez bir hakikattir… En azından böyle bir sahanın varlığıda varmış denebilirse, kişiye vakti gelince çok şey kazandırabilir. T.B.

-----------------------------

 Tekrar dünya rû’yasında oluşan zuhuratlara devam edelim. 

 10 Şubat Pazar günü bu sefer bize Aslan Paşa’dan Nurlu Kamer ve Elif’in Vav ile okunması mertebesinden Razı olunmuş Muhammediyet mertebesi Nefsi küll mertebesinde gelecekti. Fakire de bu gün gezi ve yürüyüş programı çıktı. Önce toprak bedenimin Nefsi Küll ve Aklı Küll’ünü ziyaret için yola çıktım. Kaviyy esmâsının zeyrekliği akli çevikliği önüne geldiğim zaman bir ses duydum, Murat Abi Selâmünâleyküm diye bir ses bu ses meğer Kadir esmâsının zâhirinden geliyormuş. İleriye dönük (kızı) olan Nefsi küll zuhurunu gösterdikten sonra Ef’âl mertebesinden (İş yeri) tanıdık olan bu esmâ ile bir yönden vedalaştıktan bir yönden Güç ve Kuvvvet (Nusret Babama yoldan verilen Zâhir ve Bâtın Kaviyy) esmâlarını yanıma alarak. 4. Kız yani “Nisa” Nefsi Küll ve Akl-i Küll Cen-Giz (NC- Cenin-Giz ve Cenk-iz) hakikatlerini ziyaret ederek, Saat 14:00 civarı buradan ayrıldım.

 Kasımpaşa’ya hazreti piri ziayaret için Üsküdar (Sükûn yurdu) dan, 14:30 Hal-iç iskelesinden (İç Hâl, Gönül Âlemi, Derûni Hâlime) doğru yola çıktım. Pazar günü olduğu için bir hayli zuhur kalabalığı vardı. 15:00 gibi Kasımpaşa iskelesinden indim. Ve yine yürüyüşe geçtim. 10 dakika kadar sonra dergâha geldim.

 Selâm verip içeri girdim. Hazreti Pirin makamı kalabalık olduğu için namaz bölümüne geçtim. Sol tarafta bulunan kütüphaneli vitrinin önünde öğle namazına durdum. (Kütüphane işi yaptığı için bu makamın Hazmi Babam (r.a.) ait olduğunu daha önce anlamıştım). Kütüphane içinde Efendi Babama ait (63) İnci-Mercan Tezgahı kitabları ve Musa Kazım Kızılkanat (1978) kitabları dikkatimi çekti. Uşşakiye meşayihinden olan bu kişinin bâtın âleme göçmeden, evlâtlarını Efendi Babama emanet ettiğini biliyordum. Kitabı okumak için alayım dedim ama kilitliydi. Yanımda ağzı açık küçük bir mukavva kutu içinde bâtini ma’nasıyla “Ene Aşık” Ben aşık dergisinde İcazet konusu vardı. Dergiye şöyle birkaç saniye bakıp, Hazret-i Pir makamına geçtim. 

 Sağ tarafta bir kişi vardı fakirde sola doğru durdu. Buranın hâli biraz değişmişti. Öne altın yaldız parmaklık yapılmıştı. Sol tarafa duvara Hazreti Resülûllah (s.a.v.) ağaç bloğa ayak izi cemakan ile konulmuştu. Cam içinde olması ki, Cam hayaldir. Resülûllah (s.a.v)’in izinin hayalinde olunduğu anlaşılıyor ve daha önce geçtiği gibi, Ağaç –Uzza-Aziz ve Esmâ-i ilâhiyyenin hayalidir.

 Bir yönden buraya Resülûllah (s.a.v.) İz’i olan ve “İz” “Mahla-Bâtini” ismine sahip Efendi Babamın Remzi konulmuştu.

 Tavanda görüldüğü gibi (هو) “Hüve” Hüviyyet yani Âlemler ve Kâ’be-ye işarettir. Sağda ki resimde bulunan karşılıklı Hilal ve Yıldız görüldüğü gibi birbirine bir yönden aynı yanında gelen Hilal ve Yıldız birbirinin aksi istikametinde gayridir. Yani ayna’nın aynilik ve garyriliğini oluşturmuştur. Tac-ı Şerif ve birbirine bakan Hilal ve Yıldızın arasında ki koç boynuzu işareti, Kurb’an bayramını remz eder gibidir. Hilal ve Yıldızlar bir yönden Efendi Babamın “Necdet” isminin içinde vardır. Bir yönden Zâhir, Bâtın olan Nusret Babama işaret bir yönden Efendi Babama ayna olan evlâtlarını remz etmektedir. Bu duygular içinde biraz da inciler dökerek, kitabın bazı yerlerine parça parça ilave ettiğim yaklaşık 7 yıl önce yazılan, “Vardım Huzuruna Pirim” şiirini ilk defa Hazreti Pirim’in makamında okudum…

---------------------

 Vardım Huzuruna Pirim Daha önceden varmıştım ben sana, Haberdar oldum sığındım affına, Dolandım âlemi yandım baksana, Vardım huzuruna ''Hazreti'' Pirim.

 **** ***** ****

 Zuhur edersin cümle âlemlerden, Hakkı buldurursun ma’nâ erinden, Yardım ulaştırırsın selâmından, Vardım huzuruna ''Nasrullah'' Pirim.

 **** ***** ****

 Dermanım kalmadı ki yürüyeyim, Yüzüm yoktur huzurana geleyim, Dilim laldır derdimi söyleyeyim, Vardım huzuruna ''Hakkullah'' Pirim.

 **** ***** ****

 Varayım dersem Pirim neredesin? 

 Aşıkların uyandırır neFesin, Dedi ki; Mekanım gönlümdür senin, Vardım huzuruna ''Aşkullah'' Pirim.

 **** ***** ****

 Kandili söndürmeden yakarlar, Aşıklar Fecre kadar semâdalar, Hakkın nefesini uyandırırlar, Vardım huzuruna ''Vechullah'' Pirim.

 **** ***** ****

 Gelemedim uzun zaman yanına, Çağırır eri pirim huzuruna, O gün bayramdır cümle vakıfana, Vardım huzuruna ''Şevkullah'' Pirim.

 **** ***** ****

 Muradımı Hüsamettin buldurur, Varayım dersen huzura oldurur, Kevser havuzundan gönlü doldurur, Vardım huzuruna ''Sadrullah'' Pirim.

 **** ***** ****

 Cümle aşıkların yolu Sameddir, Onun kapısını açan Fettahtır, Durma rahmetin kapısını açtır, Varayım huzura ''Fethullah'' Pirim.

 **** ***** ****

 Dedi; Erinden yolum yoktur benim, Onsekiz bin alemden geçenim, Esmâ-i İlâhiyeyi bir edenim, Varayım huzura ''Vahidullah'' Pirim.

 **** ***** ****

 Masiva tümden kayboldu gözümden, Canım Ahmedim düşmezsin dilimden, Dinlenmez mi Hakkın özü sözünden, Vardım huzuruna ''Ahadullah'' Pirim.

 **** ***** ****

 Kimseye ihtiyacın yoktur senin, İhtiyacımız var sana bizlerin, Hakikatten uzattığın ellerin, Vardım huzuruna ''Samedullah'' Pirim

 **** ***** ****

 Hazırlar canlara aşureleri, Ulaştırır marifete erleri, Her zaman ihvanımın bayramları, Vardım huzuruna ''Iydullah'' Pirim,

 **** ***** ****

 Necat verirsin güzel bakışından, Uyandırırsın hayal şaşkınlığından, Âlemleri seyrettirir nakşından, Vardım huzuruna ''Cemâlullah'' Pirim

 **** ***** ****

 Hakikatte gizli bir hazineydin, Açtın cevherini yakîn eyledin, Sırrın sakla diye tenbih söyledin, Vardım huzuruna ''Veliyullah'' Pirim,

 **** ***** ****

 Murat hoşnutluk Sefa getirdin, Hemde bizdende güzel söz ettirdin, Cümle canlarada selâm verdirdin, Vardım huzuruna ''Hamdullah'' Pirim.

 **** ***** ****

 Gitmiyor silüetin hayalimden, Vazgeçmiyorsun anladım sen benden, Zuhur edersin görmeyen gözümden, Vardım huzuruna ''Nazarullah'' Pirim.

 **** ***** ****

 Ahadiyetten inerler sözlerin, Hakikati dinleyen canlar özlerin, Yanar yakılır küllenmiş közlerin, Vardım huzuruna ''Nurullah'' Pirim.

 **** ***** ****

 Aşıklar huzurundan divandalar, Unutma bu garibi zalim dalar, Zannetmem alim arifi yakalar, Vardım huzuruna ''Arifullah'' Pirim.

 **** ***** ****

 Zâtın haber vermez ki tanıyasın, Allah övmekte nasıl anlayasın, Şükründen aciziz sen Mustafasın, Vardım huzuruna ''Zâtullah'' Pirim.

 **** ***** ****

 Gösterirler sana Hakkın yolunu, Burada Karagöz Hacivat oyunu, Anladın mı sen geldiğin yurdunu, Vardım huzuruna ''Hakikatullah'' Pirim.

 **** ***** ****

 Dinlersin Hüsamettin menkibesi, Bunlar onun tarîkât hikayesi, Nefsi coşturur kalır bakiyesi, Vardım huzuruna ''Esmâullah'' Pirim.

 **** ***** ****

 Şeriatın gösterir hidayetini, Olur mu? Aşk yolunun nihayeti, Vardırır menzile onun ziyareti, Vardım huzuruna ''Ef’âlullah'' Pirim.

 **** ***** ****

 Kâmil dostluğundan sual olunmaz, Dostları onlan bulunur, sorulmaz, Candır gönülde, kabirde bulunmaz, Vardım huzuruna ''Lillahi'' Pirim.

 **** ***** ****

 Vurursun kalplere mührü Aşıkan, Arifana vaaz edersin Rahman, Bizleri doldurursun Merhuman, Vardım huzuruna ''Mührüllah'' Pirim.

 **** ***** ****

 Bindirdi Nûh'un Necat teknesine, Zordur nefis tufanı dinlesine, Dalga sallar Rauf'ul Rahimine, Vardım huzuruna ''Necatullah'' Pirim.

 **** ***** ****

 Îbrâhimdir bâtinen silsilesi, Doğruları söyleyen iskelesi, Gitmesek bari gerisin gerisi, Vardım huzuruna ''Vadullah'' Pirim.

 **** ***** ****

 Hazreti pirime Selâm dilerim, Hasbihal eder Allah, Rahman, Rahim, Emanetlerimi verir bilirim, Vardım huzuruna ''Halifetullah'' Pirim.

 **** ***** ****

 Çokça salladın taştan beşiğimi, Kestirdin hayali bedenimi, Bitirdim döndüm (53) Umre ve haccımı, Vardım huzuruna ''Aliyullah'' Pirim.

 **** ***** ****

 Affedersin günahkar dervişini, Selâmetle indirirsin varisini, Giydirirsin Bayram elbisesini, Vardım huzuruna ''Likaullah'' Pirim.

 **** ***** ****

 Bayram yeri sokağı nerededir, Akli külden Onüçe dönmededir, Yenilen marifetin keşkeğidir, Vardım huzuruna ''İnsân-ı Kâmil'' Pirim.

 **** ***** ****

 Amaiyet elbisen bak kaşındır, Ellidördü giydiren Necdetindir, Derûni bugün Hakkan sevgilindir, Vardım huzuruna ''Turullah'' Pirim. 

 **** ***** ****

 Makam mevkii, rütbede gözüm yoktur, Sultanımın malına karnım toktur, Dedinki benim gözümün nurudur, Vardım huzuruna ''Necmullah'' Pirim.[108]

---------------------------------- 

 Bu ruh hâli ve kısa süreli duygusallıktan çıkarken sağ tarafta bulunan yaşlı ağabey yukarıda resmini koyduğum altın yaldız metal kısmı öpmeye başladı. Bazende elini öpüyor ve bu kısma sürüyordu.[109] Bu kişi de tarîkâtın zâhiri yönüyle duygu ve sevgisini göstermeye çalışıyordu. Aslında fakîr için bir yönden Hazreti Pir zuhur etmiş, bir yöndende aklında oluşan şuur altı işarete bir cevap gelmişti. Seb’ül Mesani iki yedili bir yönü Fatiha sûresi bir yönü İnsân ve yüzüydü. Bu konuyu anlatırken eşim ise Burun’un iki deliği için kesrette vahdet demişti. Bir bakıma doğru bir bakıma bunun daha ileriki anlayışı ikinin bir görünümüydü.

 Yüzde bulunan 7 deliğin 4 işlevi vardır. 

 Burun nefes alma organıdır, iki deliği olduğu halde nefes alıp vermeye yarar. Ama kullanıma göre Nefsi veya Nefiiis olur. 

 İki kulak deliği, duyma organıdır. İki delik olduğu halde tek bir ses duyar. Bu da hayali ve vehimi duyuş olursa nefsani duyuş olur. Hakkı duyuş olur olursa Hakkani duyuş olur. Hem hakkı ve hem halkı duyup birlenebilirse tevhidi duyuş olur.

 İki göz deliği vardır, hayali ve vehimi görürse Mevlânâ hazretlerinin dediği gibi, sen ona göz demek o budak (Ağaç) deliğidir. Ama Hakk’ı müşahade ederse hakiki görüş bu olur. Hem Hakk’ı müşahade ve halkı da görme tevhid olur.

 Ağız veya dudak Leb-i deryadır. Yemek yenir ve sıvı alınır, gerektiğinde nefes alınır, sevgi ve saygı nişanesi için buse (öpücük) kondurur. Ve en önemlisi konuşur sohbet eder, bu leb yani dudak gönül şişesinden aşk badesini (şarab’an tahura- tertemiz şarab) saki olarak kadehlere (aşıkların kulağına) önce bir ses yollar, bu sesin içinde ma’nâsı yollanır, ma’nânın içinde ruhu yollanır, ruhun içinde nuru yollanır, nurun da iki yönü zâhir ve bâtını vardır.

 Burun, Kulak, Göz delikleri altı delik ile kesrette vahdet[110] ve Ağız tek delik ile ama çok yönlülükle vahdette kesret[111] gibidir. Ama hakkkani ve tevhid ile kullanılırsa aksi yönlü nefsi istikamette kullanılırsa hayal vehimden başka bir işe yaramaz… 

 Ağız deliği Fatiha’nın İnsân’ın Besmelesidir. Aslında Hakk, Hakîkat, Tevhid konuşan Arif, Arifibillah, Beyazıt bestâmi hazretlerinin dediği gibi “Kırk yıldır Hakk ile konuşurum, oysaki halk kendileri ile konuşurum zannederler” dediği gibi… Allah, Rahmân, Rahîm kaynak esmâları ve 99 esmâ’ül Hüsnâ ve Allah (c.c.)’ün zuhur mahalli olan Hakîkat-i Muhammedinin isim ve tecellileri ile konuşur. 

 Neyse yine fazla açıldık, daha fazla faş etme nidasını duyar gibiyim. 

 Hazret-i Pirimin aşıkların Kâ’be-si makamından çıktıktan sonra Kasımpaşaya doğru yürüyüşe geçtim. Şiirde yazılan aslında hiç bilmediğim ve daha önce farketmediğim, “Bayram Yeri” sokağın sağ tarafımda kalması fakirde kısa süreli bir şaşkınlık meydana getirdi.

 Hazreti pirime giderken gördüğüm büyük camii’ye abdest tazelemek için girdim. İsmi Camiikebir (4) numaraymış, herhalde dört mertebenin büyük Cemi olsa gerek bununda Cem’i İnsân-ı Kâmil mertebesidir. Cenaze olduğunu gördüm ama cenaze nerede fark edemedim. Hem cemâli hem de celâli kişiler vardı. Yani her türden kişi buradaydı, mahşer yeri gibi kalabalıktı. İşimi hallettim ikindi namazına daha henüz vakit olduğu için tekrar yürüyüşe geçtim.

 Unkapanı köprüsüne ulaştım, ilk gittiğimde eksik kalan birşeyler olduğunu düşündüğüm Fatih, Zeyrek, İtfaiye caddesine aradıklarımı bulmaya bu sefer aksi istikametten gidiyordum. Bu arada ikindi ezanı Allahüekberi başlamıştı.

 Köprüye girer girmez güneşin yoğun ışınları gözümü aldı ve Haliç’e olta sallayanlar dikkatimi çekti. 

 Tutulan balıkların kovalarda kefal balığı olduğunu gördüm. Bu balık hakkında ilginç bir bilgi buz dolu bir su ile birlikte altı ay buzdolabında kalsa canlı kalabiliyor ve dolabtan bu zaman zarfı sonunda çıksa yenebiliyormuş. 

 Unkapanı köprüsü ve ikindi ezanı, Vahdet ile Kesret bir bakıma Bekâbillah ile Beşeriyet bağlantısıdır. Hakîkati İlâhi deryasından çıkan “Kef – al” “el kef” “el kün” Lâm – Uluhiyet (Altarnatör) Allah ve A-kü, Allah, Rahmân, Rahîm’dir. Bir bakıma Kefal, Felak sûresi sureti “113” sûre ve sabah’tır. Nasıl sabahladın? Hakk’an Mü’min olarak sabahladım. Denebilir ki vakit ikindi değilmiydi. Derviş için gece veya gündüz mefhumu yoktur. “İsr” gece yolcusudur ve Hakk’an Mü’min olarak sabahlar. 

 Kimilerine bu kesret köprüsü kapan olur ve bu kefaller gibi felak’ın Rabb-ine halkettiği (halkıyetinden) şeylerden karanlık geceden, büyücülerden (üç harflilerden) ve hasedçiden sığınmazlarsa (Bu sûre 5 âyettir, 5 harfli olan Allah’a sığınmak lazımdır)[112] Kün yani oluşları, hakikat-i ilahi deryasının gönül âleminden avlanıp kesret âleminin mezesi olurlar.

 Kefal sayısal değeri; (ك) Kef: 20, (ف) Fe: 80, (ا) Elif: 1, (ل) Lâm: 30 dur. Toplamı ise, 20+80+1+30= 131 dir. Bu sayı Efendi Babamızın Rabb-i Hassı olan Selâm esmâsının değeridir. Demek ki Selâm olan Rabbe sığınmak gerekiyormuş. Bu da 5 vakit namazda 94 tane selâmdır. 94 selâm ve 5 vakit namazın selâm oluşu tamamı 99 yapar, tüm esmâ-i ilâhiyye ile selâmette olunmuş olur.

 Bu yazdıklarımın bir tasdiği köprü bitiminde hemen sağ tarafa bağlanmış SELAMET teknesinden geldi. (سلام) Selâm (131) di. (ت) Te: ise 400 dür. Toplamı ise; 131+400= 531 dir. Necm sûresi 53/1 وَالنَّجْمِ إِذَا هَوَى {النجم/۱} “Vennecmi izâ heva” yani Heva yıldızına and olduğu vakittir. Necm yıldızı – Benlik yıldızı ışığını artık, Hakikat-i Muhammediye Kâmer’inden almaktadır. Biraz daha ilerisi bu sûrenin 49 âyetinden Şıra yıldızı yani Hakîkati İlâhiyye güneşinden alır.

 وَأَنَّهُ هُوَ رَبُّ الشِّعْرَى {النجم/49}

ve ennehü hüve rabbüşşı’ra “Ve muhakkak ki, O'dur Şı'ra (işaret) -yıldızının Rab'bi O'dur.

 Bu âyet içinde أَنَّهُ Ennehu ve هُوَ Hüve oluşumu daha önce incelenmişti. Belki defalarca araştırmanın mantığı ne diye düşünülenilir. Ama her seferinde farklı bir yönü ortaya çıkmaktadır. 

 وَأَنَّهُ “ve ennehu” هُوَ “hüve”,[113] 

 Buradaki “hu” ların hepsi Amaiyetten → Ahadiyete tenezzül ettiğinde, ahadiyetin özelliği olarak zuhura çıkan inniyet ve hüviyetin, hüviyyeti olanıdır. Yani bütün bu “hu” lar kaynağını Ehadiyetin hüviyetininin sinden almaktadır. 

 الله “Allah” lâfzının, yazılışının ilk harfi ه “hu” dur. 

 “Allah” diye okurken biz onu sonda okuruz, ama o baştır. Çünkü bütün bu âlemler yok iken “Allah” lâfzı da yoktu. Bütün bu âlemler nasıl var edilmiş ise, “Allah” lâfzı da o şekilde var edilmeye başladı ve mertebe, mertebe oluştu. 

 İlk var edilen de ه “hu” dur.

 Başta da ه “hu” ve en kemâl olarak varılacak olan da ه “hu”dur. Bu yüzden bir bakıma ه “hu” → “ism-i azam”dır. 

 Kelimeyi Tevhid sonundaki ه “hu”, ulûhiyetteki “ism-i azam”dır.

 Kelimeyi Risâlet sonundaki ه “hu”, Hz. Muhammedin ismi ile birlikte risâlet mertebesindeki “ism-i azam”dır. T.B.

 (أَنَّهُ) Enne-hu içinde bulunan ه “hu”, da, و Vav harfi illet[114] olarak burada gizlenmiştir. Nasıl ki الله “Allah” lâfzının içinde ه “hu”, dan önce gizli (ا) “Elif” te aynı şekilde gizlenmiştir.

 Bu şekilde sayısal değerine bakarsak; (ا) Elif: 1-13, (ن) Nun: 50, (ن) Nun: 50, (ه) He: 5, (و) Vav: 6-13 dür. Toplamı, 13+50+50+5+13= 131 dir. Görüldüğü gibi bu da Selâm’dır. Devamında bulunan هُوَ “Hüve” de 5+13= 18 dir. 131+18= 149 dur. (1) Ahadiyyet ve 49 (Şıra Yıldızıdır) 49’un gizli yazılışı 94 dür. 94 ve 99 Selâmdır. أَنَّهُ EnneHu da A’maiyyete ه “Hu” da gizli bulunan (و) “Vav” harfi Hüve de Ahadiyyet mertebesinde açığa çıkmıştır. هُو “Hüve” Hüviyyet Âlemler ve Kâ’be özelidir. (و) “Vav” harfi sıfât mertebesi içinde Ulûhiyet ve Allahlık mertebesine “Vahidiyyet” mertebesi olarak yaygın bir saha oluşturmuştur. 

 Biraz daha ilerleyip köprüden çıkınca sağ tarafımda üzerinde Selâm gıda yazan bir Kamyon gördüm. Sanki bu müşahadeye bir tasdik gibi oraya konulmuş. 

“KAMİN” Saklı ve gizli;

 Sadece kısa bir yorum yaparak gerisinin okuyucunun idrakine bırakıyorum. “KOMYON” içinden “O” yani ه “hu”, alınırsa geriye kalan “KAMYN” olur. ي Ye de “İ” okunur. ه “hu”, “KAMİN” olur. Kamin sözlük ma’nâsı (Kamin. C.) Saklı ve gizli olanlar. (Osmanlıca'da yazılışı: kâminun) dır. Burada şöyle bir hatıra aklıma geldi. Bir gün bir kardeşimizin işyerindeyim. Büyük oğlu Nurun Kemâli “Kamin” “Kamin” “Kamin” diye tekrarlıyordu. Annesinin vatanı Rusya olduğu için Rusça da öğreniyorlardı. Sahilde parkta oynarken taşları fırlatıyormuş ve bu dilde Kamin Taş demekmiş. Yine madde’den ma’nâya geçmeye çalışalım. Nusret Babam (r.a) Muhsi esmâsını açıklarken aşağıdaki “Hu” nun zuhuru olan Efendimiz (s.a.v.) şu vakasını anlatmıştı.

Size bir vak'a anlatayım; bir gün Ebu Cehil peygamberimiz hazretlerine geliyor. Avucunda bir taş gizleyerek.

"Ya Muhammed" diyor, "avucumdakiler nedir? Eğer bilebilirsen senin hakk peygamber olduğuna inanacağım." Efendimiz buyuruyor:

Ey Ebu Cehil avucundakileri mi bileyim istersin yoksa vücudundakiler mi beni bilsin kim olduğunu söylesin?

O güç bir şeydir ya Muhammed, sen onu yapamazsın. Avcumda ne var, onu bil, kâfi.

Ebu Cehil'in avucundaki taşlar oradakilerin işiteceği bir sesle "Eşhedu enlâilâhe illâllah ve eşhedu enne Muhammeden resûlüllah" diyorlar. Ebu Cehil kaldırıp taşları yere atıyor ve "Senin gibi sihirbaz görmedim" deyip gidiyor. N.T.

 Fakirde Bursa’da Kahve istediği zaman 19 şifresi ile gelen kahvenin yanında çakıl taşı formunda minik çikolatalar gelmişti. 

 Kamyonda da 19-85 den beri yazılan aslında 19-58 Muhsi esmâsı ile alakalıdır. Normal yazılışında 8 cennet 5 hazret mertebesi ile alakalıdır. Bu müşahade de Eb-Ced eğitiminin görüyormuş gibi bir tasdik ve müşahadesidir. 

 Kaldığım yerden yoluma devam edip, surlara bir bakıma sırlara ulaştım. 

 Kadınlar pazarına girmeme az kalmıştı, surların altına baktığım zaman 95 numaralı sarnıç’ın burada olduğunu gördüm. “Tin” yine karşıma çıkmıştı. Sarnıç yağmur sularının toplanması ve kesrette vahdet ve vahdette kesret hayatının bir araya toplanma sırrı burada açılmıştı. Bu konunun daha iyi anlaşılabileceği umuduyla “İlim ile Hayy Olan Ebedi Ölmez” şiirini buraya alıyoruz.

 İlim ile Hayy Olan Ebedi Ölmez Yağmur yağdı Resûlüllah başını açtı,
 Cümle âlemlere güzelliğini saçtı,
 Yağmur tanesi ümmete kucak açtı,
 İlim ile Hayy olan ebedi ölmez.

 Yağmur taneleri mübarek başa kondu,
 On sekiz bin âlem gül kokusu doldu,
 Nur üstüne nur gönüllerimize doğdu,
 İlim ile Hayy olan ebedi ölmez.

 Yağmur tanelerinin ahdi yenidir,
 Rabbinin vahiylerinin neyidir,
 Mübarek Resûl İnsân-ı Kamil’dir,
 İlim ile Hayy olan ebedi ölmez.

 Resûle nazil olan yağmur melektendir,
 Aref-i enbiya yağmur ile davettedir,
 Bil ki, ruhların hayatı ilimdendir,
 İlim ile Hayy olan ebedi ölmez.

 Cesetlerin hayatı dahi sudandır,
 İnsan bu âlemde cesetle ruhtandır,
 Zâhirle bâtından bir edilendir,
 İlim ile Hayy olan ebedi ölmez.

 Yağmur zâhirde su, bâtında hayattır,
 Su "Hayy" ismi şerifinin mazharıdır,
 Yağmur lisan-ı hâl ile davettedir,
 İlim ile Hayy olan ebedi ölmez.

 Efendimiz sûreti yağmur görünür,
 Maddeden, ma’nâya geçmeye bürünür,
 Anlamayan ehli zâhiri sürünür,
 İlim ile Hayy olan ebedi ölmez.

 Kalbi cehille ilim ile sakin oldum,
 Cehaletten öldüm, İlimle Hayy oldum,
 Kalbi ihya etti, talibi Hakk oldum,
 İlim ile Hayy olan ebedi ölmez.

 Hz. Ali der; Kalbin hayatı ilimledir,
 Kalbin ölümü cehilden kaçınmalıdır,
 İlmi ganimet ve kazanç saymalıdır,
 İlim ile Hayy olan ebedi ölmez.

 Hayatı ebedi, hayatı kalbiyedir,
 Mevt-i tefrikadan hayatı cem etmelidir,
 O âlemi kudste hayatı ruhaniyedir,
 İlim ile Hayy olan ebedi ölmez.

 Hayati vûcud, o da Hakk ile hayattır,
 Abd fenadır, O'nun vücûduyla bakidir,
 Ebediyette O'nun hayatıyla Hayydır,
 İlim ile Hayy olan ebedi ölmez.

 Arif ilimle Hayy olup dirilince,
 Hayatı kalbi ve vûcudiye gelince,
 İlmin nihayetinde hayrete düşünce,
 İlim ile Hayy olan ebedi ölmez.

 Cehilden ölen hayrete düşmektedir,
 Hayret çırpınmak, hareket etmektir,
 Nerede hareket varsa, hayat vardır,
 İlim ile Hayy olan ebedi ölmez.

 İlimle Hayy olan için sükûn yoktur,
 Ne de sükûna sebeb olan mevt vardır,
 Onun için Vûcud-i Hak'la bekâ vardır,
 İlim ile Hayy olan ebedi ölmez.

 Ey marifetten sulanmış olan Murat,
 Cenâb-ı Hakktan ilhamla vardığım sırat,
 Ma’nâyı Rabbani elması kaç karat,
 İlim ile Hayy olan ebedi ölmez.[115] 

-----------------------------

 Yoluma devam ettim, merdivenlerden çıkıp Kadınlar (Nisa ve Esmâ-i İlâhiyye) pazarına girdim. Bir yandanda ne zuhur edecek diye şuur altı beklemeye başladım.

 İkindi namazını eda etmek için (52) numaralı Çivicizade Ümmü Gülsüm camiine girdim. Cemaat namazdan çıkıyordu. Biraz bekleyince sakinlik oluştu. Ayakkabılarımı (Ruh papuçlarımı –fahle naleyk) çıkarırken bir ayağın (nefsin) “Taba renkli İnci” “Terzi Baba Renkli Abdiyet” hakikatlerini giydiğini-giydiğimi müşahade ettim ve;

 إِنِّي أَنَا رَبُّكَ فَاخْلَعْ نَعْلَيْكَ إِنَّكَ بِالْوَادِ الْمُقَدَّسِ طُوًى {طه/12} 

 (İnnî ene rabbuke fehla’ na’leyk, inneke bil vâdil mukaddesi tuvâ.)

(Tâ-Hâ, 20/12) “Muhakkak ki Ben, Ben senin Rabb’inim. Şimdi pabuçlarını çıkar. Şüphesiz sen, mukaddes vâdi Tuvâ'dasın.” Hitabını duyar gibi oldum. Sünneti Caminin dış mahallinde kıldıktan sonra, camiinin kitlenmediğini görüp iç mekanı yine çini ile döşeli olan camiinin iç mekanında kılarak dışarı çıktım.

 Geçen sefer gittiğim, 19 (İnsân-ı Kâmil) (هُ) Hu Sır’rı ile başın kesildiği mahalle 17:00 sularında gittim. Bu saatlerde sakinlik yerini zuhur ve kalabalığa bırakmıştı. Bakındım 19 numaralı masa boştu, hemen oradaki sandalyeye iç mekanı ve etrafımı görecek şekilde iliştim. Bir Menü (Men-kimlik) isteyerek hale büründüm. Bakındım yine şu kuyudaki Buryan kebabından getirin dedim. 27 liraymış geçen seferle birlikte 54 lira yapmıştı. Nusret Babam (r.a) zahir bâtın sırrı açılıyor gibiydi. 54 ve 4 Muhsi esmâsıydı. 54x4= 216 dır. Bu sayı İstanbul Anadolu yakası telefon kodu olduğu gibi (طور) Tur’un (طورا) Tura olması ile (ط) Tı: 9, (و) Vav: 6, (ر) Re: 200, (ا) Elif: 1 dir. Toplarsak 9+6+200+1= 216 dır. Bir bakıma Ebced, (مُحصي) Muhsi ve sayılar padişahın mührü gibidir.

 Bu ara 18 numaralı masa Perde pilavı istedi. 18 bin âlemin perdesi Dur Rabbin namazdadır. Pil-av, Pirinç ten yani Pir NC (53) ten yapılır. Ve Pil (Doğru akım) Doğru muhbiri sadık bilgi ile avlanır.

 Daha sonra sol tarafta bir hanım gördüm, başına yeşil bir başörtü üzerinde Kılıç (Metin-55) yazıyordu. Bunlar kalktı ve başkaları oturdu. Garsonlardan birisi buraya oturanları telefon le üst kata yönlendirdi. 157 numaralı masaya gidin ve bizi ruhan (yanak) bir bakıma Ruh-an Hakk’ın ruhu gönderdi dedi. 1-5-7 Fatiha sıra numarası, nuzül sırası ve âyet sayısıdır. 1 Kaynak esmâ 57 numara (مُحصي) Muhsi esmâsıdır. 57 (حَميد) hamid esmâsı sayısal değeri ve Hamd’dır. 

 Bu arada bizim kuzu geldi. Hoş geldin Derûni dedi. Hoş bulduk dedim. Sordum senin hikayen nedir. Geçen seferki kuzu Yusuf’un kuyusundan çıkmıştı. İshak (a.s.)’ın kuzusu idi. Sağına bak dedi. 19 (İnsân-ı Kâmil) Hu Sır’rı ile başın kesildiği mahallin altında İsmail yazıyordu. Benim sırrımda bu dedi. Tamam, İsmail Îbrâhim (a.s.) gördüğü rûya sonucu Îsmail (a.s) için inen koçun kıssasını biliyorum. Buryan kebâbı olan kuzu daha iyi bak dedi. Bu sefer sözlükte ma’nâsı baktım. Birden fazla anlamı varmış.[116] Kuzuya bunlar mı? Dedim. Yaklaştın ama değil dedi. Sen ne üzerinde çalışıyorsun? Esmâ’ül Hüsnâ üzerinde çalışıyordum. Bak başında -İsm- Esmâ var. İyi güzelde geriye kalan –Ayl- ne olacak... Kuzu devam etti, (ع) Ayın; Müşahade, (ي) Ye: Yakin, (ل) Lâm; Ulûhiyet, Allah (c.c.) ismidir. Allah esmâsını Yakîn hâli ile müşahade etmektir, dedi. İlginçmiş daha önce bunu işitmemiştim dedim. Kuzu dahası var, sayısal değerine bakalım; (ع) Ayın: 70, (ي) Ye: 10, (ل) Lam: 30 dur. Toplamı, 70+10+30= 110 dur. (11) Hazreti Muhammed mertebesidir dedim. Kuzu sen hangi adreste idin, dedi. İtfaiye caddesindeyim. İtfaiye şifre rakamı nedir 110 dur. O zaman Kuzu;

 قُلْنَا يَا نَارُ كُونِي بَرْدًا وَسَلَامًا عَلَى إِبْرَاهِيمَ

 Kulna ya naru kuni berden ve selamen ala ibrahim.

 "Ey ateş! İbrahim'e serin ve esenlik ol." Dedik. (Enbiya 69) Aynı zamanda Nasr sûresi ve Fetih’tir. Hani sen biraz önce İnci marka “Taba” Terzi Baba renkli bir ayakkabı görmüştün ya İngilizce (ان) “Elif-Nun” En-Ene-Ben hakîkatinde türkçe sayıların birinci, ikinci, üçüncü 1.,2.,3., kullanımları bu hakikatte genelde Th dir. Th’nin karşılı “İnci” dir. 8th, 13 th gibidir. Fe-th bakınca Fe-İnci yani. Ef’âl âlemi Kulluk-Abdiyyet hakikatlerinin bulunduğu yerdir, Derûni kardeşim… Eyvallah…

 Kuzu devam etti, ne kuzuymuş Zeyrek (Akıllı, çevik)’in kuzusu da başka oluyormuş. Bildiğin gibi (ي) “Ye” – Yâkin hâlinin üç mertebesi vardır. İşte (يّ) “Ye” İlm’el, Yakîn – Ayn’el Yakîn’e döndümü sayı 100+10+10= 120 olur. Yani (12) Hakîkati Muhammedi olur. Yine bir açılım oldu mu? Hakk’el Yakîn olur. Bu 100+10+10+10= 130 dur. (13) Hakîkat’ül Ahadiyyet’ül Ahmediyedir. İsm-Esmâ ve 13 ile Rabbi hassa ulaşılır. Kuzu benden bu kadar Cenâb-ı Hakk kolaylıklar versin dedi. 

 Burada işim bitince kalktım ve Haliç sahile inip yemiş (İncir-Tin) iskelesinden 18:00 Tur-Yol Hakikat-i Muhammedi teknesiyle Sûkün yurdu Darüs Selâma geçtim.

 Akşam namazını kılmak için 10 numarada bulunan sultan III Ahmedin annesi Yeni Valide (Emetullah (Allah’ın kadın kulu) Gülnuş (Gül içici) Valide Sultan) Camiine tam orta kapısından girdim. İkinci kapıya ulaştığımda fakiri karşılayan Cümle şu idi…

“Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdûhu ve Resulü”

“Şahitlik ederim ki, Allah’tan başka hiçbir İlâh yoktur ve yine şahitlik ederim ki Muhammed, O’nun kulu ve elçisidir.” Saat 19:00 gelirken, Akşam (İseviyet) ve (10) Kemâl sayı mertebeleri içine girmeye hazırlanırken karşılayan neydi. Feth ve Fetih’in hakikatlerinden dönmüştüm. Nasr sûresinin sonu,

 فَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ وَاسْتَغْفِرْهُ إِنَّهُ كَانَ تَوَّابًا {النصر/3}

 (110-3) Fe sebbih bi hamdi rabbike vestagfirh, innehu kâne tevvâbâ.

 “O zaman Rabb’ının hamdı ile tespih et. Ve O'ndan mağfiret dile. Muhakkak ki O, tövbeleri kabul edendir.” Nasr ve Zât-i Feth, Gönül Kâ’besinin son cümlesi “Tevbe” dir. تَوَّابًا “TABU” şeklinde de yazılan “T.B” kısaltması ile bunun rengi TABA ve hakîkati İnci yani Kulluk ve Abdiyettir. 

 Âdem (a.s.) tevbesine Lâ İlâhe İllâlah Muhammeden Resûlülah’ı ekleyince, Allah (c.c.) bunu nereden biliyorsun Ya Âdem deyince Cennetin kapısında gördüm diye cevap vermiştir.[117] 

 Namaz için bu kapıdan sonra bir kapı daha geçip Camiye girebildim. Üç kapı “Cem’ül cem’ül cem ile feth oldu ebvabı Hüda” yani “Ef’al, Esmâ, Sıfât bunları cemi de olan Zât mertebesi kapıları açılır veya açılır” denmiştir.

 Akşam namazını cemaat ile kıldıktan sonra vaktim vardı, Camiinin mihram duvarındaki yazılar dikkatimi çekti.

 “Ya Muhammed” in üstünde “Muhammedür resülûllah sadıkul va’dül emin” ve altında Zümer sûresi 53. Ayetinin ikinci kısmı yazıyordu.

 قُلْ يَا عِبَادِيَ الَّذِينَ أَسْرَفُوا عَلَى أَنفُسِهِمْ لَا تَقْنَطُوا مِن رَّحْمَةِ اللَّهِ 

 İnnellahe yağfiruz zünube cemîa innehu hüvel ğafurur rahîym.

Şüphesiz ki O, çok bağışlayan, çok esirgeyendir.” Zât mertebesinden olan âyetin, bu kısım Hüviyyetin bir bölümü gafur ve rahim sistemini açıklamaktadır.

Önce Muhammed (s.a.v) Allah’ın resulüdür ve Vadinde sadık ve emindir bölümünü düşünüyordum. Bir yandan bu da eksik diye düşünürken, bir yönden Meryem 54 âyette Îsmâil (a.s.) hakkında geçen “Sözünde Sadık peygamberdi” ile bağlantısı var mı? Diye şuur altı düşünürken, biraz arkamda oluşan ikinci akşam cemaatinin imamı birinci âyette Îbrâhim sûresi 39 ve 40. Âyetleri ikinci âyette Ali İmran 54. Âyeti okudu.

الْحَمْدُ لِلّهِ الَّذِي وَهَبَ لِي عَلَى الْكِبَرِ إِسْمَاعِيلَ وَإِسْحَقَ إِنَّ رَبِّي لَسَمِيعُ الدُّعَاء {إبراهيم/39}

 (39) (Elhamdulillâhillezî vehebe lî alel kiberi ismâîle ve ishâka, inne rabbî le semîud duâ.) 

 "İhtiyarlık halimde bana İsmâil'i ve İshak'ı lutfeden Allah'a hamd olsun. Şüphesiz ki Rabbim duâmı çok iyi işitir.”

 رَبِّ اجْعَلْنِي مُقِيمَ الصَّلاَةِ وَمِن ذُرِّيَّتِي رَبَّنَا وَتَقَبَّلْ دُعَاء {إبراهيم/40}

 (14/40) (Rabbic’alnî mukîmas salâti ve min zurriyyetî rabbenâ ve tekabbel duâ.) 

 "Ey Rabbim! Beni ve soyumdan gelecekleri namazını dosdoğru kılanlardan eyle! Ey Rabbimiz! duâmı kabul et!”

 وَمَكَرُواْ وَمَكَرَ اللّهُ وَاللّهُ خَيْرُ الْمَاكِرِينَ {آل عمران/54}

 (54) (Ve mekeru ve mekerAllah* vAllahu hayrul makirîn;)

 “Onlar hileye başvurdular, Allah da onların tuzağını boşa çıkardı. Allah hileleri boşa çıkaranların en hayırlısıdır.” Şuur altında düşündüklerimin bir bakıma doğru olduğunu bir tasdiğin “Fenâfillah” mertebesinden müşahadesi olmuştu. Daha sonra resmin sağ tarafında tadilat olan kısımda “Ya Allah” yazısı üstünde “Lâ ilahe illallahu melikül Hakkul Mübin” İlahlar yoktur ancak Hu vardır. Yani Muhamed isminin bâtını vardır. Padişah olan Hakkı beyan eder ve açıklar yazmaktaydı.

Alt kısımda ise 39/53 ilk bölümü vardı.

إِنَّ اللَّهَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ جَمِيعًا إِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ 

Kul ya ıbadiyellezıne esrafu ala enfüsihim la taknetu mir rahmetillah.

“De ki: Ey kendi nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım! Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin! Çünkü Allah bütün günahları bağışlar. 

Şimdi taşlar yerine oturmuştu, ilk bölüm sol tarafta nefsi küll hakîkatinden ve sağ taraf ise akl-i küll hakikatinden gelmektedir. 

Bu işin bir hakîkatinin sayısal değer olduğu anlaşılıyor. 39 ve 53 toplarsak, 39+53= 92 dir. (92) daha önce yazıldığı gibi Mehmed sayısal değeri ve 92-40= 52 sayısını verir. 53. âyetin 52 sayısı ile bağlantısı Hakîkikati Muhammedi mertebesi ile desteklenmiş tek âyettir. 

Akl-ı Küll, Ulûhiyet tarafında bulunan esmâlar Melik, Hakk ve isim Mübin’dir. 

Nefsi Küll Risâlet tarafında esmâ Gafur ve Rahîm isim ise Sadık ve Emin’dir. 

Zahmet, Rahmette Ahmete dönüşmektedir. 

Yatsı namazını kılıp bu camiiden çıkıp eve döndüm. 

Yaklaşık bundan altı gün sonra Kadiköy deki sohbetimize gelen ve sağ olsun yetiştirdiği organik yumurtalardan bize her seferinde اَنَ

 “Ene” “Ben” yaşantısı, hayatını getirmekteydi. Bu sefer kudüse[118] gitmişti birde oradan bir tabak getirmişti. Üzerinde El-Halil ve Haramı İbrahim Şerif – İbrahim Camii yazmaktaydı. Aslında Îbrâhim (a.s.)’ın yeri Kâ’be’dir. Ama İshak (a.s.) ile Museviyyet ve Îsevîyyet bu topraklarda devam etmiştir. 

Tekrar “Yeni Valide” camiinin Kelime-i Şehadet yazan kapısına dönmem gerektiğini anladım.

Osmanlı zamanında yapılan bu tür kesme taşlı camiilerin taşlarının birbirine yapıştırılması, o tarihlerde çimento ve dolayısıyla bu malzemeden sıva harcı yapılamıyordu. Kullanılan yumurta “akı”ydı. 

İşte İsmâil (a.s.)’ı kesmeyen bıçak taşı kesmiş, Kâ’be ve onunu âlemde sıfât mertebinden numunesinden camii taşlarını kesmiştir.

Peki, yumurta “akı” niye bu kadar önemlidir. Yumurtanın “akı” dört katmandan yani İslâm’ın şifre sayısını oluşturuyormuş. 

 “Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdûhu ve Resulü”

 “Şahitlik ederim ki, Allah’tan başka hiçbir İlâh yoktur ve yine şahitlik ederim ki Muhammed, O’nun kulu ve elçisidir.” Ecdad İslâm’ın ilk şartını bu kapıya yazmış, bu şartın içinde bulunan İman mertebeleri bu camiiye işlenmiş, Cenâb-ı Hakk (10 –Ye) Yakîn – İkân şifre sayısı ile araştırmacılara yol göstermiştir.

 Peki, İbrahim (a.s.) ile Yumurtanın ne alakası vardır. İçerde duvarda üst tarafta sağlı sollu yazılan “Muhammedür resülûllah sadıkul va’dül emin” “Lâ ilahe illallahü melikül Hakkul Mübin” Derslerimizde geçen Mutmainne Nefis ve “Ya Hakk”tır. Burada “El Hakk” ta geçse 39/53 te geçen “nefislerine zulm eden kullarım” ibaresi bunun Ya Hakk’a dönüp yönü olduğunu gösterir.

 İrfan mektebi derslerimizde “Nefsi Mutmainne” dersi içerisinde Hazreti Îbrâhim’in Cenâb-ı Hakk (c.c.)’a ölüleri nasıl diriltiyorsun hitabına dört kuşu (Karga-Güvercin-Tavus-Horoz) parçala ve dağın farklı farklı yönlerine çağır sana geleceklerdir. Kıssası vardır. Bu hayvanlar yumurtlarlar ve yumurtadan çıkarlar bir bakıma memeli gibi doğmazlar ve oluşumları hava iledir.

 Şimdi burada Yemiş iskelesinde görülen Ahi – Akı – Kardeş ile bir bâtında doğan ikiz kardeş Zât mertebesi ile oluşan “AKI”, “N S” kutuplarının birbirini çekmesi ile oluşan Manyetik Akı ile oluşan dönme kuvvet, ma’nâ olarak sıfât mertebesidir.

 “Yumurta Akı” bu nesneden hayvan oluşumu olduğu için Esmâ-i ilâhiyye mertebesi ile alakalıdır. Kişi bu yumurtayı kırıp bunun içinden çıkabilirse Esmâ-i İlâhiyye âlemine doğabilir. Aksi takdirde yukarıda yazılan kuşların ahlakları ve Nefsi emmare ve Nefsi levvame üstünde hüküm sürecek ve Esmâ-i İlâhiyye’yi nefsi istikametinde kullanmış olacaktır.

 Dünya ya da şekil olarak ve vasıf olarak yumurtaya benzer. Kendi canlıdır ve üzerinde bulunan canlıları yetiştirir.

 Ahi – Akı – Kardeş;

 Bunun oluşumu 0 yani ⊖ bir yönü hadis bir yönü kadim olan hiçlik noktasıdır. Akl-i evvel denilen, sadece Kûr’ân ve İnsânın hakikatinin olduğu yerdir. 

 Manyetik Akı Φ sayısal değeri 90 idi. Φ Fi olarak ifade edilen Fi ve Ye harflerinden oluşan ve sayısal değeri 90 olduğu açıklanmıştı.

 Bu dairenin bir yönü Aklı küll (Sağ) ve bir yönü Nefsi küll (sol) dür. Kutuplar, N – Nun –Nur (Esmâ) ve S – Sad – Sıfât’tır.

 Burada bir hem mertebesi itibariyle hem oluşumu itibari ile bir ayna oluşumu vardır. O zaman Φ Fi sayısal değeri 90/2= 45 olur.

 (45) daha önceki yapılan çalışmalardan Âdem sayısal değeridir.

 Bu ayna içinde 45 I 45 Zât-i Âdem’in aynası, Âdem zuhuru olur ama olmaz. Ayna da sağın sol ve solun sağ görünmesi mantığı vardır. Φ bu ayna da, 45 I 54, Hakîkat-i İlâhiyyenin zuhuru (54) Kamer olur. 

 4 bilindiği gibi açılımı 13 tür. 

 135 I 531 dir. 53/1 Vennecm’dir. Müminler, Hakikat-i İlâhiyyenin yansımasının Kamer yani Nuru Muhammediden alır.

 45+54= 99 Esmâ’ül Hüsna’yı sayısını verir. Tam ortada I kaynak esmâ Allah esmâsıdır.

 45 in 54 olabilmesi için 54-45= 9 sayısı almıştır.

 (9) Rubûbiyet esmâ mertebesidir. Yani oluşum 459 dur.

 459 Er-Rahîm esmâsıdır. Peki, burada Allah, Rahim var, Rahmân nerededir. O da yumurtada bulduğumuz 4 mertebededir. 99 başına 4 aldığı zaman 499 Er-Rahman olur.

 Bir başka şekilde bakarsak,

 Φ 45 I 54 tam ortasındaki rakamlar, 5 ve 5 Bir yönden 5 hazret mertebesi (Allah c.c.) ve bir yönden 5 İslâm’ın Şartları ve 5 Vakit namazdır. Tam ortadaki 55 oluşumu 1, Rahmân 55/1 الرَّحْمَنُ {الرحمن/1} Er-Rahmândır. 55 aynı zamanda (مَتِين) Metin esmâsıdır. 1 de haliyle kılıç sarkacıdır. Yandaki 4 ler İslâmın şifre sayısı ve mutlak zâtın önce Lâ Taayyünden aklı küll aynasında taayyüne kayda girmesidir. Ve Nefsi küll aynasında (4) bilindiği gibi Nisa sûresidir, zuhura gelmesidir. Sağdaki Aklı küll -13- (ال) “El” ve soldaki Nefsi külle yansıması ise -31- (ﻻ) Lamelif’tir. Aynanın varlık tarafından yokluk tarafına yansır. Ve yokluk, varmış gibi hakkın hayalinde gözükür. 

 99 Esmâ’ül Hüsna yarısı 50 dir, öncelikle (1) Allah (c.c.) kaynak esmâ olduğuna göre[119] 49 BAİS esmâsı olur. Bu esmâ yol ile alakalı olarak Fahrettin Himmeti Hazretlerine aittir. 

 Φ 49 I 49, normal halidir. Ayna formunda 49 I 94 olur. Tam ortası göründüğü gibi 99 Esmâ’ül Hüsna ve 1 kaynak Allah esmâsı olur. Tamamı 99+1= 100 kesret sayısıdır. Yandaki 4 sayıları biraz önce yazıldığı gibidir. 49 (Hucurat) –Taşlar Sûresi’dir. İşte, Efendimiz (s.a.v)’in ben mi söyleyeyim, elindekiler mi? söylesin dediği Kelime-i Tevhid hakikatidir. (53/49) Şıra yıldızı, İlâhi benlik yıldızıydı. أَنَّهُ Enne-Hu – Anne-Hu, Nusret Babamın ve Rahmiye annemin birbirlerine Hu diye seslenmesinin hakikati Anne-Hu, Baba-Hu, İki Nun (50) 100 dür. Bir yönü Nur – Bir yönü nar olan Cemâl-i ve Celâli Esmâ zuhurlarıdır. Baştaki (1) ise herşeyin zuhuru Ahadiyyet mertebesidir. Nefis bir şeyin zât’ıdır. B-(Risâlet) Aba, Efendimizin dediği gibi Penci Ala Aba, (Hazret-i Muhammed (s.a.v.), Hazret-i Ali, Hazreti Fatma, Hazret-i Hasan ve Hazreti Hüseyin 5 hazret mertebesi 5 harf yani Allah (c.c.) Esmâsının zuhur mahalleridir. Hazreti Resülûllah (هُ) Hu ve (الله) Allah Esmâsının tamamıdır. Allah’ın gizli (ا) Elifi - Hazreti Ali, 2. (ل) Lâm- Hazret-i Fatıma, 1. (ل) Lâm Hazreti Hasan, 1. (ا) Elif – Hazret-i Hüseyindir. (ا) Elif kılıca benzer ve Hazret-i Hüseyin babasından yüz çeşit kılıç oyunu öğenmiştir. (94) Namazda ki selam sayısıdır. Soldaki 4 ve 1 toplanınca sayı 5 olur. 94+5= 99, Selâm olur. Geriye kalan sağdaki 4 ise namazdaki 4 mertebe ve (محمد) Muhammed ismini oluşturur. 94 İnşirah sûresidir. 94+1= 95 Tin Sûresi ve sûreti olur. Bir yönden Kesrette Vahdet, Bir yönden Vahdette kesrettir. (95) Kâ’be-i Şerif stare (yıldız) kapısından mi’rac edidilir.

 Φ 48 I 48, ortada bulunan (1) Ferdi Selâse, üçlü ferdiyet Allah, Rahmân, Rahîm kaynak esmâlardır. 99-3= 96 olur. (96) bilindiği gibi Alak sûresidir ve ilk beş âyeti Kûr’ân’ı Kerim-in ilk inen âyetleridir. Yazılan düz mantık arada ayna formu yoktur. Zâhir ve Bâtın (حم) Ha-Mim (Hakîkat-i Muhammedi) ve (فتح) Feth (açılım) olur. Zaten (ا) Elif, 1, kılıç aradan alındığı ilk kalan sayı “84” Efendi Babamın tarfif ettiği (عيد) “IYD” bayram sayısıdır.[120] Bu alınan kişinin aradan hayali benliğini kaldırmasıdır. Ayna mantığına göre sayı 48 I 84 olur. İlk görülen 488 ve 4 tür. (ا) Elif, 1, kılıç yani hakiki benlik ele alındığı zaman geriye kalan 488 daha önce yazılıp hesaplandığı gibi (فتح) Fetih sayısıdır. Ve son geriye kalan ile 4 mertebe ve -13- (ال) “El” Varlık ve (ﻻ) 31 yokluk feth olunur. 

 Âdem harfleri, (ا) Eilif: 1, (د) Dal: 4, (م) Mim 40 dır. 

 1 4 40 I 04 4 1

 Bir yönü 144 ile Mescid-i Aksanın 144 dönüm ile alanı olur. Yansıması 104 ile Kûr’ân ve “41” Cennet’ül Bâki olur. 

 Belki daha çok hesaplama ve bakış açısı ile başka şeyler çıkabilir. Okuyanların bu kadar detaylı hesaplamalar canlarını sıkabilir. Ama yapılacak bir şeyde yoktur. İlim ilimdir, isteyen araştırmacılar buradan birçok şey çıkarabilir.

 Buraya konu ile ilgili zâhiri müşahademi alamak istiyorum. Akraba-i taallukattan (Esmâ-i İlahiyye) kendisi ikinci kuşaktan kuzenim olan bir kişi kızkardeşinin nihakını bildirir bir mesaj atmıştı. Bu kişi (في ما) “Fi MA” zuhuratından gördüğüm merhum “Bilezik” imalatçısı Abdülkadir “mahla” isimli akrabamın yeğeniydi. Bir işimiz için bozdurulacak eski hurda tarzı altınlar vardı. Abdülkadir dayı rahmetlik olduktan sonra epeydir kapalı çarşı çevresine gitmiyordum. Mesaj atan kişiye durumu bildirdim ve tanıdık var mı dedim. Ahmet isimli birinin telefonu vermiş ve yeri Mercan çıkışında diye yazmıştı. Taba renkli İnci ayakkabıya giren ayakları gördükten sonra bunda bir bağlantı vardır diye şuur altı düşünüyordum. Eşimde gece işten eve dönünce yarın karşıya bu iş için geçelim dedi. 

 Sabah oldu vapura bindik, vapurun uygun bir yerinden bu kişiyi aradım. Telefonun sonundaki 670 görünce dün yazdığım Halil (Dost) konusu aklıma geldi bu (خليل) Halil[121] sayısal değeriydi. Neyse bu arkadaş yerimde yokum ama kardeşim orada, O sizin işinizi halleder dedi. Numaranı vereyim konum göndersin diyerek telefonu kapattı. Bu arada isminin ma’nâsı Kutlu yiğit (Necdet) olan kişi adresi göndermişti. Oturduğum mahalden televizyon görülüyordu. Fatih Mehmet Sultan’ın ikinci kez tahta çıkış tarihi 18 -02-1451 yazıyordu. Şuurumda bazı şeyler belirdi, 51-52-53 sayıları niye bu kadar birbiriyle ilintili daha iyi anlaşılıyordu. Biraz yukarıda yazdığım dinlediğim ve tanık olduğum İbrahim sûresi 52 âyet ile bitiyordu. 14/52 İbrahimiyet, Tevhid-i Ef’âl ve derslerimizde yeri (فتّح) Fettah esmâsıydı. Ama eksik, ama eksik olmayan bir şey vardı. 1453 ise bunun yani Feth’in kemâlatıydı.

 Vapurdan indik verilen konum başka bir yeri gösteriyordu. Mercan (Rubûbiyet hakikatleri) çıkısında sorduk. Neresi dediler Hahmud hanmış buraya girdik. En üst kata çıktık, birileri oturuyor ama neredeler anlıyamadım. Daha sonra içerden gelen ses ile ayıldım, burada ayna varmış. Sûretler aynaya yansıyormuş. İçeri girdiğimde oturan kişiyi tanıdığı farkettim. Önce bizi gönderenin selâmını verdim. Daha sonra Abdülkadir dayıyı tanıyormusun seni tanıyorum yabancı değilsin dedim. Evet, rahmetli olmadan kardeşim ile yanında çalışıyorduk. Seni sesinden tanıdım dedi. (Îsmâiliyet mertebesi). İşimiz şu dedik, ben almıyorum. Yanında bulunan birine elimizdekileri verdi ve fiyat al beni ara dedi. Bu arada Abdülkadir abi çok çalışkan adamdı, hiç boş durmazdı. Bizlerede bir kere niye çalışmıyorsunuz dememiştir. Bir yerde otursan iş yapmazan bile seslenmezdi, dedi. Kimse arkasında kötüdür demedi, hep iyiliği konuşuludu diye ilave etti. Bizde yemek yermişiniz dedi. Bu da Abdülkadir beyin özelliğindendi, kim dükkana öğlen yemek saatinde gelirse gelsin yemek yemeden göndermezdi. Bu İbrâhim (a.s.)ın zâhiri özelliklerindendir. Eski çalışanın bahsettiği Ef’âl yani iş olarak kimseye karışmamasın hakîkatide Îbrâhim (a.s)’ın Ef’âli İlâhiyyeyi birlemesine dayanır. Bu ara bize ikram edilen zem zem (dur-dur) ler bu düşündüklerimi tasdik eder gibiydi.

 Bu ara şuur altı Efendi Babamın Cum’a günü ben Cum’a ya giderdim, Cum’a saatinde işçilere izin verirdim. İsteyen Cum’aya gider isteyen gitmezdi diye ilave etmişti. Bu Ulûhiyet mertebesi ile her mertebenin hakkını verme özelliğidir, bunu da ilave etmiş olalım. Aynı zamanda Efendi Babam’da bu özellikler vardır. Maddi ve ma’nevi 80 (Fe) yaşını aştığı halde çalışır. Zahir ve bâtin maide sofrası herkese açıktır.

 Fakir işe gitmek için servise yetişeceğim için saate birkaç sefer bakınca hemen telefona sarıldı. Daha fiyat vermediler mi? Diye sordu. Karşı taraftan fiyat gelince şu kadardır tamam mı? Diye bizden onay aldı. Daha fazla beklemeyin diyerek yanımıza gençten birini verip, diğer hana gönderdi. Şuur altı düşündüm, Aldülkadir dayım tam Ahilik-Akılık yani kardeşlik geleneğini zâhiri olarak sürdüren bir insanmış, kendi evlâtlarının alamadığı terbiye ve sanat geleneğini bu çırağı almış. Ve altın olan bilezik mesleğini alyans olarak parmaklara indirmiş. Evet[122] – Bela, Alya (“şeref”, “sema”, “dağ tepesi” ve “yüksek yer”) ve NS (Nusret ve NS kutupları) Hazret-i Âdem yani Regaib kandilinden Tûr ve sine turunu işaret etmektedir. Eşim ben yavaş yavaş aşağı iniyorum daha fazla beklemeyim dedi. Genç (Feta) arkadaş beni (37) Numaralı Zat-i Tecelli hanına, Rabb’ül Erbab ve üç tane O yani Hu Ferdi selâse olan Hu Han’ına götürdü. Verdiğimiz şeylerin içinde Akraba-i taallukat (Esmâ-i İlâhiyye) Selâm-i den gelen Regaib kandili hediyesini Ahmed (53)’e Has demir (Hadid-57) Rabb-i Hass yönünden (حَميد) Hamid esmâsına verdim. Buraya gelen kişiye ismin nedir diye sordum. Halid yani bunları kalıcı olarak verdin ve aldın dedi. Alan arkadaşa sordum isminiz ne dedim. O da İsmail dedi, O da Hakk’ın sesini duymayı, Hakk’ın yolunda oldukça aldın ve verdin dedi. Daha sonra bu kişiye Abdülkadir’i tanıyıp, tanımadığını sordum. Tanımazmıyım sizde bilezik işi mi yapıyorsunuz dedi. Halit (Kalıcı) söze karıştı, O akrabadan dedi. Helalleşip, vedalaşıp, oradan ayrıldım. Ve şuur altı yine tefekküre daldım. Abdülkadir, Kuvvet ve kudret sahibinin kuluydu, bu kişi buraya yani kendi çevresine kendince bir iz bırakmıştı ve rahmetlik olalı 10 seneye yaklaşmış olmasına rağmen zâhiri olarakta bu kudretin tasarrufu devam ediyordu. 

Buraya Efendi Babamdan gelen bir mailin Kadir-Kâdir esmâsı ve Abdülkâdir ismi hakkında yapmış olduğu faydalı olur diye buraya alıyorum.

-----------------------

İsmi hasın yönünden "Kadir" isminin bazı tecellileri olduğunu ve bu ismin ismi has'ın olabileceğinden bahsetmiştin. Bende bunu düşünüyordum ancak bu ismin beşeri ve ilâhi iki hali vardır. Beşeri olanı "kadir" sıradan bir isim, ilâh-i olanı ise "Kâdir" dir beşeri olan olan zaten sıradandır, özel isim olması bir şey değiştirmez.  İlâh-i Olan "Kâdir" ise mutlak bir kudret gerektirdiğinden bizler için iddialı bir isim olacağından kaldırmamız ve icabını yerine getirmemiz mümkün olamaz. Bu ismi taşıyan bilindiği gibi "gavsul a'zam Abdül Kâdir Geylâni" Hz. vardırki gerçekten kudret tecellilerini göstermiştir. 

Bizim de 1990 haccımızda hava alanında iki aile dört kişi olarak elimizde hiç bir şeyimizin kalmadığı "pasaport hüviyet kâğıdı bir adres riyal ve diğerleri" kendimizi tanıtıcı hiç bir şeyimizin olmadığı, elimizde sadece bavullarımızın olduğu ve hava alanın da çaresiz beklediğimiz ve sonumuzun ne olacağını bilemediğimiz bir zamanda  "Abdül kadir geylâni"  ve Hasan Hüsamettin Uşşaki" Hz. Allah'ın izni ile yöneldiğimizden, kısa bir müddet sonra arkamdan bir elin bana dokunduğunu hissettim. Ancak bu el büyük bir ihtimalle polisin eli olabilirdi. Bu hissiyat içinde arkama dönüp baktığım zaman, Cidde de misafir olduğumuz evin oğlu olduğunu görünce dualarımızın gerçek olduğunu gördüm, bu husus Pirlerimizin himmeti ile "Kâdir" Kudretullahın tam müflis olduğumuz bir zamanda  bizlere yetişmesi ve kurtuluşumuz idi. 

Bu uzun bir hikâyedir burada ilgisi olması bakımından bu kadarının bildirilmesi yeterli olsun. 

Bu durumda bence, senin rabb-ı hasının belki "Bâtın" ismi veya o anlamda esmaül hüsnadan diğer bir ismin olması daha uygun olacak gibi görünmektedir. Vakit bulduğunda "esmâül hüsnadan" "Bâtın" ismini ifade edecek başka bir isim varmı yokmu onu bir araştır. Benzeri bir kaç isim bulursan onları da kaydedersin sonra gene istişare ederiz. Hakkın da hayırlısı olsun. 

-----------------------

Alışverişe kaldığımız yerden devam edelim.

İsmail’in sorduğu soru, sizde mi? Bilezik işi yapıyorsunuz zâhiri olarak evet ama bâtini olarak evet tasavvuf mesleği yani bileziğini ileriki nesillere aktarmasında Efendi Babama yardımcı olmaya çalışıyorum. Bunun da bağlantı sarkaçları (مَتِين) Metin esmâsı ve burada tekrar açılan (حَميد) Hamid esmâsıdır. Eşim ile eski postanenin civarında buluşunca girdiğimiz hanın ismi Mahmud’du değil mi? Dedi. Evet deyince, Mahmud diye bir mertebe vardı, Makam-ı Mahmud’muydu? Evet dedim… Buraya Makam’ı Mahmud ve Ayna oluşumunu tasvir etmeye çalıştığım. Kâ’be şeklini alıyorum. Aslında bu şekil kendi kendin açıklıyor. (1) Numaralı köşede ilave olarak La İlâhe İllâ Allah- La Magbuda İllâ Allah Kelime-i Tevhid-i okunuşu olacak, karışıklık olmasın diye şekle ilave edilmemiştir. 

Yazdıklarımı nasıl toparlayım diye düşünürken bu gün Cenâb-ı Hakk (c.c.)’ın yardımı geldi. İş yerine geldiğimde nöbette olan arkadaş ambardan araba yıkamada kullanılan su jeti (Su ceti – Hayatın atası) veya basınçlı yıkama tabancası denilen ekipmanı getirmiş. Ama fişinde sıkıntı olduğu için çalıştıramamış. Bizim genç arkadaşa bir şeyler anlattı. O da uygun ekipmanları bağladı. Üç fazlı motorun dönme mahareti ve havanın suyu sıkıştırması ile basınçlı su makinamız çalışmış oldu. Yine madde’den ma’nâya geçmeye çalışalım. Su Hayat, yani Hayat sıfâtı ve Hayy esmâsını zuhura getiriyor. Bu makinenin üstü bu esmânın rengi olan sarıydı. Dünya hayatı bu renk gibi geçicidir. Üç faz birde nötür dönüşü ise bu dünya hayatını hakikati ile tamamlarsan üç yakîn mertebesi ile Hakk’a dönersin… “Bası” “Nç-53” Bais (49. Esmâ) 53/49 ile رَبُّ الشِّعْرَى Rabb’iş Şıra ile Şıra yıldızın Rabbi ile İlâhi benlik ve Nefsi benlik ile bu âlemde dönersin. Ama bu Hayy esmâsını ve Hayat sıfâtını nefsi istikametinde kulanırsan Nefsi emmare, Nefsi Levvame, Nefsi mülhime ile hayalden hayale, vehimden vehime, zandan zana dönersinde haberin bile olmaz. Dön babam, dön nereye kadar!

٧ : Seb a – 7
 ٨ : Semaniye – 8 

Yukarıda verilen sayılar Arapça 7 ve 8 sayılarıdır. (8) Tevhid-i Ef’âl olduğu gibi 8 cenneti de ifade eder. 7 ve 8 ters çevirirsek.

٨ : Semaniye – 8 

٧ : Seb a – 7

7 ve 8 kapandığı anda Kâ’be şeklinin bâtini iç Karo şeklini oluşturur. Biraz yukarıda söylediğimiz aslında bir olan 3 lü ferdiyet nokta aslında hiçlik noksasıdır. Nefsi, İzafi, İlâhi yıldız yani benliklerdir. Allah, Rahmân, Rahîm’dir. 3 yakîn mertebesidir. Ama verilen emanetler nefsaniyete kullanılırsa işin rengi yukarıda yazılan gibi değişir. 

 Şekilde gösterildiği gibi olur, 7+8+3= 18, 18 000 âlem olur. Aşağısı 7 Cehennem ve yukarısı 8 Cennet (7) Nefis Cenneti ve 8. Zât cennetidir. 

Şimdi tekrar, tekrar Ayna ya dönelim, Hazret-i Zeyd Hakk’an Mü’min olarak sabahladım demişti. Akşam ve sabah bu vakitler ne zamandır. Burada An ve Hakk, An-ı Daimde Hakk ile olmaktır. Ayna da sabah ve akşamın aynı gösterceği zaman neresidir. Kısa bir süre önce eşim ile bir mekana, eşimin doğum günü olduğu için akşam yemeğine gitmiştik. Orada buluna saatin cam’da ayna gibi yansıması dikkatimi çekmişti.

Resimde saat 02:10 gözüküyor. Aslında dünya saati 21:50 yani akşam saati ile 09:50 idi. Ve ayna da oluşan saat tersine hareket etmekteydi. Bu iki saat akrep ve yelkovanı Φ manyetik akı ile oluşan ve Fi simgesinde olduğu gibi iki kere aynı hizaya gelir. Sabah 06:00 ve Akşam 18:00 toplamı 24 saati vermektedir. Akşam 18.000 âlem Fenâfiilaha giriş, Sabah altı, 6 yön, İmân ve İkân ile Bekâbillaha giriştir.

Aslında bu ayna da görülen dünya saatlerimiz ileriye doğru değil, geriye doğru akmaktadır. Bir gün Hakk (c.c.) paydos diyecek ve görünen izafi kıyamet alameti bedenlerimizin, kıyameti kopacaktır. 

Tabi dünyadan fezaya yükselince izafi zaman da ortadan kalkar. Dünya saatin dönüşü istikametinde batıya doğru döner. Ve dünyanın bir ekseni vardır. 

Muhyiddin Arabi hazretlerinin dediği gibi yayın eğriliği doruluğundandır dediği gibi eğik eksenli dünya dümdüz dönmektedir. “66 33” gibi bir rakam gözükmektedir. Saat te “00:33” geldiği zaman akrep ve yelkovan aynı bu şekil düz bir düzlem oluşturmaktadır. Yalnız dünya ve saat aksi itikamete dönmektedir.

Birkaç sayfa önce verilen Kâ’be şeklinde “13” tam merkezden çıkan noktadan 8 eşit parçaya bölünmüştür. Bu kendi kendi de ve kendine gizli iken 13X8= 104 olur.[123] 104 kitab Kûr’ân, Zât ve (هُ) Hu olur. 

 Ama bilinmek isterse, tam ortada 8 bölünme sebebi, ⊖ Kab-ı Kavseny ve diğerleri Φ Manyetik Akı (N S kutuplarının birbirini çekmesi ile oluşan dönme hali  ve birde bu dönme haliyle oluşan 3 boyutlu aynaya ilaveten dördüncü boyut saat, zaman vardır.) Bir diğeri de, Ø çap simgesi gösterdiğim dünya ekseni ve bunun simetiriğidir (⊗).  İşte bu da âlemler yönü yani “Vav” Vahidiyyettir. 

 Sayı da değişir, 4 mertebe, 4x13 = 52, (حَمدْ) Hamd olur (52’in kemâli 53 Ahmed’dir) ve bunun aynası 8 yokluk aynası 31, 8x31 248 olur. Zâhir, bâtın (فتح) Feth, 2+50= 50 Vakit namaz ve 2x48= 96 Alak sûresidir. 2+4+8= 14 Nuru Muhammedidir. Buna “Ye” Yakîn hâli ile 248+10= 258 ile Rahîm tecellisi ve olur. Ayna toplamları, 104+248= 352 dir. Bâtın-ı 253 İnsân-ı Kamil, 52 ve Kemâli 35 yani 53 tür. Nusret Babam (r.a) Efendi Babama bu dünyaya geliş sebebim senmişsin demesinin sebebi bir batında doğan Kûr’ân-ı Natık ve İnsân-ı Natık’ın bu âlemde buluşmalarıdır. 

 Biraz geriye gidip (14) Îbrâhim sûresi 1. Âyetten hatırlatma yapmak istiyoruz.[124]

 Azîz ve Hamîd olanın sistemi içerisinde.[125] 

------------------- 

 “İbrâhim-İbrâhimiyet” Tevhid-i Ef’âl (8) dir. Bizim yolumuzun şifre num-arasıdır. Burada belirtilen (الْعَزِيزِ الرَّحِيمِ), “Azîz ve Hamîd” olanın sistemi içerisinde. İşte işin nirengi noktasıdır. Yolumuz şu an Esmâ mertebesinden bu bağlantı sistemi üzerinde hareket etmektedir.

 Rahîm sayısal değeri; (ر) Re: 200, (ح) Ha: 8, (ي) Ye: 10, (م) Mim: 40 dır. Toplamı, 200+8+10+40= 258 dir. (ا) Elif: 1, (ر) Re: 200 dir… 258+201= 459 dur… 

 Aziz sayısal değeri; (ع) Ayın: 70, (ذ) Ze: 7, (ي) Ye: 10, (ذ) Ze: 7 dir… Toplamı, 70+7+7+10= 94 dür. (ا) Elif: 1, (ل) Lam: 30 dur. 94+1+30= 125 dir… 

 258+94= 352 dir… Görüldüğü gibi 52 zâhir ve 53 bâtındır… 459+125= 624 dür. Bu sayı 6+4+2= 12 dir. (12) Hakikat-i Muhammedidir. 253’ün gizli yazılışı, İnsân-ı Kâmil’in bâtınıdır…[126] Demiştik. Kâ’be kapı sayısı 94 tür. Âlem bu sistem üzere dönmektedir.

 Yine şuur altı düşünüyordum, madde, eşya ve eşyanın hakikat-i bâtın-i olan nûr mertebesi eksikti. Ama açıkçası bu nedir tam bilmiyordum. Bunun hakkında yazılacak şey de müşahadesiz ve hayali olacaktı…

 Yine yardım Nusret Babam (r.a.) ve Efendi Babamdan geldi. 10 gün kadar önce Afyon’a gidiyorduk. O gece yakıta zam geleceği için depoyı doldurayım dedim. Tam Afyon’a varmamıza birkaç kilometre kala, aracın yol bilgisayarı “Yakıt Dolumu” gerekiyor diye ikaz verdi. Daha önce bu seviye inmediği için bu ifadeyi görmemiştim.

 Araç yakıt dolumu ile motorunda durağan enerjiyi, hareket enerjisine çevirir. Bu da enerji-madde (celâl) ısı ile hareket verir. Araç hareket eder ve aybı zamanda elektirik (Alltarnatör-Akü) sistemleri çalşır. (Daha önce yazıldığı gibi Allah – Rahman, Rahim) Bizlerin yakıt dolumuda aldığımız gıdalardır. Ya nur olur, ya nar (ateş) olur. Kişi Hakk’ın programı ameli içliyorsa nur, nefsin programı ameli işliyorsa ateş olmaktdadır.

 Birde Hakk’ın hakk olarak işlediği amel ubudet fiili vardır. 

 İşte selâm bütün bu âlemlere Ehadiyyetinden gelen tecelli-i İlâhiyyeler ile âlemlerin her bir noktasına selâmetle rahmeti Rahmaniyyenin akmasıdır. T.B.

 İlk bölümün imla kontrolünü yaparken gözüme çarpan bu ibareler ve Yıldız otoparkta gördüğüm Abdüsselâm ve Oto Yıkama tüm bu yazılanları bağdaştırmama yardımcı oldu.

 Mürşidin, Pir’in gönül suyundan gusül abdesti almak gereklidir. Peki, bu nasıl olacaktır. Efendi babam Necat olduğuna ve bu mertebenin Rahmeti suda boğmadır. Oto yıkama, tarîkât esmâ mertebesi temizliği, tenzihidir.

 “YIKAMA” içinde “Akı” gizli ve bâtini yazılmıştır. “Pir”in gizli bâtini yazılışı ise “Rip” tir. Bunun ma’nâsı çeken akıntıdır. Dalga gelir ve suyun altına çekerek kişiyi boğar. Ya sağa, akıl tarafına veya sola nefis tarafına yüzerek kurtulunur. Yani teslim olmayan zâhirde kurtulmuş gibi görünür. Teslim olan ise Selâm ismi ile Fenâfillah deryasında necat’a kavuşmuş olur. 

 Nusret Babam rahmetulâhi aleyhin esmâ’ül Hüsna çalışması, Efendi Babamın işaretleri ve fakirinde bazı ilaveleri ile meydana çıkmış oldu. 

Cenâb-ı Hakk’ın okuyacakları istifade ettirmesi, Esmâ-i ilâhiyyesini nefsi istikametinde Esmâ-i Nefsiye olarak kullananlardan değil, bizâtihi üzerimizde bulunan esmâ-i İlâhilerin asıl ve hakiki sahibinin Cenâb-ı Hakk olduğunu bilenlerden, müşahade edenlerden, yaşayanlardan ve tecellisine erenlerden eylemesi niyazıyla… İnşeallah…

-------------------------

Rabbımıza şükrederiz nihayet bu kitabımızda bitmiş oldu. 

Gayret bizden muvaffakiyet Hakk’tandır. 

Terzi Oğlu Murat

05-03-2019[127]

ÜSKÜDAR/İSTANBUL 

İKİNCİ BÖLÜMÜN SONU

---------------------------------

Terzi Baba kitapları. 

Terzi Baba Baskısı olan kitaplar. 

-------------------

1. Necdet Divanı:

2. Hacc Divanı:

3. İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri:

4. Lübb’ül Lübb Özün Özü, (Osmanlıca’dan çeviri):

5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri):

9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet:

10. Kelime-i Tevhid, değişik yönleriyle:

11. Vâhy ve Cebrâil:

12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi:

13. (13) On üç ve Hakikat-i İlâhiyye: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri ve şerhi 

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

16. Divân (3)

19. Sûre-i Feth ve fethin hakikat-i.

21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

22. Sûre-i Yûsuf ve dervişlik:

24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.) 

35. Fâtiha Sûresi: 

39. Terzi Baba: (2)

41. İnci tezgâhı:

49. 36-Yâ’sîn, Sûresi: 

59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

67. 067-Mülk Sûresi: 

68. 1-namaz sureleri 

69. 2-namaz sureleri

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

91-Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

95- Terzi Baba-(8) (19/53)

96- 41-Fussilet Sûresi. 

118- 52-Tûr suresi. Ve M. Nusret tura.

-------------------

(H) Yayınları tarafından basılan kitaplarımız: 

-------------------

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve hakikatleri: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri.

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem-safiyeti. Safiyyullah. (a.s.) 

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

------------------------------ 

 Terzi Baba kitapları sıra listesi

 KAYNAKÇA

 1. KÛR’ÂN VE HADîS :

 2. VEHB : Hakk’ın hibe yoluyla verdiği ilim.

 3. KESB : Çalışılarak kazanılan ilim.

 4. NAKİL : Muhtelif eserlerden, Mesnevi’i şerif, İnsân-ı Kâmil, Fusûsu’l Hikem ve sohbetlemizden müşahede ile toplanan ilim.

(Gönülden Esintiler) 

1. Necdet Divanı:

2. Hacc Divanı:

3. İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri:

4. Lübb’ül Lübb Özün Özü, (Osmanlıca’dan çeviri):

5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri):

9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet:

10. Kelime-i Tevhid, değişik yönleriyle:

11. Vâhy ve Cebrâil:

12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi:

13. (13) On üç ve Hakikat-i İlâhiyye: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri ve şerhi 

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

16. Divân (3)

17. Kevkeb. Kayan yıldızlar.

18. Peygamberimizi rû’ya-da görmek. 

19. Sûre-i Feth ve fethin hakikat-i.

20. Terzi Baba Umre (2009)

21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

22. Sûre-i Yûsuf ve dervişlik:

23. Değmez dosyası:

24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.) 

25. -1-Köle ve incir dosyası: 

26. Bir zuhûrât’ın düşündürdükleri: 

27. -2-Genç ve elmas dosyası: 

28. Kûr’ân’da Tesbîh ve Zikr: 

29. Karınca, Neml Sûresi: 

30. Meryem Sûresi: 

31. Kehf Sûresi: 

32. 3-Terzi Baba İstişare dosyası: 

33. Terzi Baba Umre dosyası: (2010)

34. -3-Bakara dosyası: 

35. Fâtiha Sûresi: 

36. Bakara Sûresi: 

37. Necm Sûresi: 

38. İsrâ Sûresi: 

39. Terzi Baba: (2) 

40. Âl-i İmrân Sûresi: 

41. İnci tezgâhı: 

42. 4-Nisâ Sûresi: 

43. 5-Mâide Sûresi: 

44. 7-A’raf Sûresi: 

45. 14-İbrâhîm Sûresi: 

46. İngilizce, Salât-Namaz: 

47. İspanyolca, Salât-Namaz: 

48. Fransızca İrfan mektebi:

49. 36-Yâ’sîn, Sûresi: 

50. 76-İnsân, Sûresi: 

51. 81-Tekvir, Sûresi: 

52. 89-Fecr, Sûresi: 

53. Hazmi Tura: 

54. 95-Beled-Tîn, Sûresi: 

55. 28- Kasas, Sûresi: 

56. İrfan-Mek-Şer-Fransızca-Baba: 

57. 20-TÂ HÂ Sûresi: 

58. Mirat-ül-İrfan-ve-şerhi: 

59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

62. -4-Bir ressam hikâyesi:

63. İnci mercan tezgâhı

64. Ölüm hakkında:

65. Reşehatt’an bölümler: 

66. Risâle-i Gavsiyye: 

67. 067-Mülk Sûresi: 

68. 1-Namaz Sûrereleri: 

69. 2-Namaz Sûrereleri: 

70. Yahova Şahitleri: 

71. Mü-Geceler-Fran-les-nuits: 

72. Îman bahsi: 

73. Celâl cemâl Celâl: 

74. 2012 Umre dosyası: 

75. Gülşen-i Râz şerhi: 

76. -5-Doğdular, yaşadılar hikâyesi: 

77. Aşk ve muhabbet yolu: 

78. A’yân-ı sâbite. Kazâ ve kader:

79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.

81- Hayal vâdîsi’nin çıkmaz sokakları: 

82- Mektuplarda yolculuk-M.Nusret-Tura.

83- 2013 Umre dosyası. 

84- Nusret Tura-Vecizeler ve ata sözleri.

85- Nusret Tura-Tasavvufta aşk ve gönül.

86- Terzi Baba-(6) İstişare dosyası.

87- Terzi Baba-İlâhiler derleme.

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

89- 6-Her şey merkezinde hikâyesi. 

90- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-1) şerhi. 

91- Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

92- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (2) şerhi. 

93- 7. İngilizce. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

94- Mescid-i Dırarr-Kubbet-ul Kara. 

95- Terzi Baba-(8) (19/53)

96- 41-Fussilet Sûresi.

97- 2015 Umre dosyası. 

98- Solan bahçenin kuruyan gülleri. 

99- Terzi Baba-(9) İstişare dosyası. 

100-14-İrfan mektebi ve şerhi-İspanyolca.

101- Bosna Hersek dosyası. 

102-The SCHOOL OF WISDOM (irfan mektebi)

103-terzi Baba yüksek lisans tezi. 

104-Hacc Umre ve hakikatleri.

105-Cemo ve Farko.

106-(2016) Umre dosyası.

107-Vahy ve Cebrâîl- (Fransızca)

108-Tezi Baba ile ilgili zuhuratlar. 

109-terzi Baba tasavvufi izahlar. 

110-19-53-Şeker risalesi.

111-Lübb-ül lübb-Özün özü ve şerhi.

112-Bir kardeşin soruları ve cevapları

113- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-2) şerhi.

114- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-3) şerhi.

115- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-4) şerhi.

116- 2017-Kudüs seyahati dosyası. 

117- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-5) şerhi.

118- 52-Tûr suresi. Ve M. Nusret tura.

119-Fu-Hi-01-Adem Fassı.

120-Fu-Hi-02-Şit Fassı.

121-Fu-Hi-03-Nuh-fassı.

122-Fu-Hi-04-İdris-05-İbrahim-fassı

123-Gülşen-i Raz-2-Terzi Baba şerhinin tamamı. 

124-İbretlik bir değmez dosyası daha Satih ince.

125-2018 Umre dosyası 

126-14-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

127-15-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

128-İbretlik bir hikâye daha. Kaf dağı ve Zümrüd-ü Anka.

129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

130-İbretlik bir hikâye daha. Kilise çanları. 

131-Kur’ân-ı-Kerîmde yolculuk-53-Ayetleri ve Terzi Baba- 

132-Kaner Yiğido-İbretlik bir hikâye daha-

133-1-İzmir İrfan sohbetleri. 

134-2-Sohbet arası sohbetler. 

135-3-Sohbet arası sohbetler.

136-4-Sohbet arası sohbetler.

137-5-Sohbet arası sohbetler.

138-6-Sohbet arası sohbetler.

139-7-Sohbet arası sohbetler.

140-8-Sohbet arası sohbetler.

141-9-Sohbet arası sohbetler.

142-10-Sohbet arası sohbetler. 

143-11-Sohbet arası sohbetler. 

144-12-Sohbet arası sohbetler. 

145-13-Sohbet arası sohbetler. 

146-14-Sohbet arası sohbetler. 

147-15-Sohbet arası sohbetler. 

148-16-Sohbet arası sohbetler. 

149-17-Sohbet arası sohbetler. 

150-18-Sohbet arası sohbetler.

151-19-Sohbet arası sohbetler.

152-20-Sohbet arası sohbetler.

153-21-Sohbet arası sohbetler.

154-22-Sohbet arası sohbetler.

155-23-Sohbet arası sohbetler.

156-24-Sohbet arası sohbetler.

157-25-Sohbet arası sohbetler.

158-26-Sohbet arası sohbetler.

159-27-Sohbet arası sohbetler.

160-28-Sohbet arası sohbetler.

161-29-Sohbet arası sohbetler.

162-30-Sohbet arası sohbetler.

163-1-7-Esmâ’ül Hüsnâ-M.Nusret Tura. 

164-2-8-Esmâ’ül Hüsnâ-M.Nusret Tura.

------------------------- 

Altı peygamber serisi: 

1-15. 6 Pey-(1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

2-21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

3-24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.)

4-59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

5-60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

6-61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

-------------------------

Terzi Baba kitapları serisi: 

1-12- Terzi Baba-(1) 

2-39- Terzi Baba-(2)

3-32- Terzi Baba-(3) İstişare dosyası.

4-79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

5-80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.

6-86- Terzi Baba-(6) İstişare dosyası.

7-91- Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

8-95-Terzi Baba-(8) (19/53) 

9-99- Terzi Baba-(9) İstişare dosyası.

10-103-Terzi baba yüksek lisans tezi.

11-108-Tezi Baba ile ilgili zuhuratlar. 

12-109-terzi Baba tasavvufi izahlar. 

13-110-19-53-Şeker risalesi. 

14-126-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

15-127-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

16-87- Terzi Baba-İlâhiler derleme.

17-129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

18-131-Kur’ân-ı-Kerîmde yolculuk-53-Ayetleri ve Terzi Baba- 

------------------------- 

Bir hikâye birçok yorum serisi. 

1-25 -Köle ve incir dosyası: 

2-27 -Genç ve elmas dosyası: 

3-34 -Bakara dosyası:

4-61-Bir ressam hikâyesi:

5-76-Doğdular, yaşadılar hikâyesi: 

6-89-Her şey merkezinde hikâyesi. 

------------------------- 

Dîvanlar serisi: 

1-1-Necdet Divanı: 

2-2-Hacc Divanı: 

3-16-Divân (3)

4-87-Terzi Baba-İlâhiler derleme.

5-88-Nusret Tura-Divanı.

------------------------- 

İbretlik dosyalar serisi. 

1-17-kevkeb-kayan yıldızlar.

2-23-İbretlik değmez dosyası. 

3-73-Celâl Cemâl Celâl “hayalî Kamer’in hayal vâdîsi”

4-81-Hayal vadisinin çıkmaz sokakları. 

5-93-Mescid-i dırar/Kubbet-ul kara. 

6-98-Solan bahçenin/kuruyan gülleri.

7-105-Cemo ve Farko. 

8-112-Bir kardeşin soruları ve cevapları.

9-124-İbretlik bir değmez dosyası daha. Satih ince. 

10-128- İbretlik bir hikâye daha. Kaf dağı ve Zümrüd-ü Anka.

11-130-İbretlik bir hikâye daha. Kilise çanları. 

12-132-Kaner Yiğido-İbretlik bir hikâye daha-

------------------------ 

Umre dosyaları serisi 

1-2. Hacc Divanı:

2-20. Terzi Baba Umre (2009)

3-33. Terzi Baba Umre dosyası: (2010)

4-74. 2012 Umre dosyası: 

5-83- 2013 Umre dosyası.

6-97- 2015 Umre dosyası. 

7-106-(2016) Umre dosyası.

8-104-Hacc Umre ve hakikatleri. 

9-125-2018 Umre dosyası

------------------------ 

Diğer dillere çevrilen Terzi Baba kitapları serisi

1-5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

2- 6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

3-46. İngilizce, Salât-Namaz: 

4-47. İspanyolca, Salât-Namaz: 

5-48. Fransızca İrfan mektebi:

6-71. Mü-Geceler-Fran-les-nuits: 

7-93- 7. İngilizce. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8-100-14-İrfan mektebi ve şerhi-İspanyolca.

9-107-Vahy ve Cebrâîl- (Fransızca)

------------------------

Mektuplar ve zuhuratlar serisi:

Terzi Baba İnternet dosyaları:

------------------------ 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

1-2- 3- 4- 5- 6- 7- 8- 9- 10-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

11-12-13-14-15-16-17-18-19-20-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar . 

21-22-23-24-25-26-27-28-29-30-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

31-32-33-34-35-36-37-38-39-40-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

41-42-43-44-45-46-47-48-49-50-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

51-52-53-54-55-56-57-58-59-60-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

61-62-63-64-65-66-67-68-69-70-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

71-72-73-74-75-76-77-78-79-80-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

81-82-83-84-85-86-87-88-89-90- 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

91-92-93-94-95-96-97-98-99-100-

------------------------

Kitaplar devam ediyor şu an Yekün= (164+100=264)

- Düzenleyen… ↑

- Terzi Oğlu Murat – Vardım Huzura Pirim – 8 Aralık 2012… ↑

- Gönülden Esintiler (12) Terzi Baba (1) adlı eserin giriş bölümünden alıntılanan Nusret Tura hakkındaki görüntü ve bilgiler… ↑

- Bu notu ilave ettikten biraz sonra işyerindeydim ve bu sırada dışarıda oluşan buzlanma için kar küreme ve tuzlama aracı tesisimizin önüne geldi. Kafamı çevirip bakınca küçük bir komyenet büyüklüğünde olan bu Turuncu aracın üzerinde S 990 yazıyordu. Oluşan bu tecelli bu konunun buraya alınmasında bir tasdik ve müşahade olarak değerlendirilebilir. Turuncu; Tûr (52) ve Nc (53), S: Sin ve İnsân 990; İnsân’ın kullanımına verilen 99 Esmâ-i İlâhiyyenin kemâlatı ve buzda kayganlığını önlenmesi yani Ulûhiyyet kaynaklı olan esmâların, Esmâ-i nefsiye olarak değil, safiyeti ile beraber Esmâ-i İlâhiyye istikametinde kullanılması için Nusret Babam (r.a.) ve Necdet Babam tarafından alınan tedbirler hakkında bir müşahade ve bir tasdik niteliğinde olduğu düşünülebilir. (Düzenleyen) ↑

- Esmâ’ül Hüsna Müşahadem… ↑

- Burada Ocak ayı aslında bir o da Elif’tir. Elif’in bir başka değeri 13’tür ↑

- Soğukluk… ↑

- Bir nefis (Nefs-i Küll) ↑

- Her ne yana bakarsan Allah-ı gör… ↑

- (Tekili: Nur ve Nâr) Nurlar, ziyalar. Ateşler, nârlar. Nurlar, ateşler… ↑

- Ortası… ↑

- Terzi Oğlu Murat - 19-12-2012 ↑

- 1) Yok olma, yok edilme; öğle. 2) Suç, kabahat, mesuliyet. 3) Bozulma.  ↑

- Terzi Baba ↑

- 13. BÖLÜM - İSİMLER TECELLİSİ bölümü, İnsân-ı Kâmil – Abdülkerim Ceyli – Abdülkâdir Akçiçek çevirisinden alınmıştır. Bu konu Terzi Baba İnsân-ı Kâmil sohbetleri (3. CD) den dinlenebilirse ve yayınlanacak olan şerhinden okunabilirse daha istifadeli olur. (Düzenleyen) ↑

- Nusret Babam rahmetullâhi aleyh, Allah-Halîk bölümünüm sonunda; “Şimdi size âlemleri yaratan Allah'ımızın 99 isminden ve sıfâtından dilimin döndüğü, ilmimin yettiği kadar anlatmaya çalışacağım.” İfadesini kullandığı için, Abdülkerim Ceyli – İnsân-ı Kâmil- Sıfâtlar bölümünü bu esere ilavesinin uygun olacağını düşündüm. Daha geniş bilgi için Terzi Baba İnsân-ı Kâmil sohbetleri 3.CD dinlenebilir ve yayınlacak olan Terzi Baba şerhinden ilgili bölüm okunabilir. . (Düzenleyen) ↑

- (68-1) Terzi Baba Kûr’ân-ı Kerim’de Yolculuk Namaz Sûreleri, (99) Zilzal Sûresinden özet olarak 194---216 sayfalar özet olarak Esmâ’ül Hüsna bağlantısı dolayısı ile kitaba dahil edilmiştir. ↑

- Terzi Oğlu Murat, Esmâ’ül Hüsna ve Esmâ – İsimlerin ma’nâlanması ile alakalı olduğu için kitaba alınmıştır. ↑

- Rabbi Şır’a (53-49) İlâhi benlik yıldızı ile alakalıdır… İlerleyen bölümlerde konuyla ilgili bağlantılar vardır. ↑

- Şarj’ın başka ismi “Adaptör”dür. “Adab-Edeb ve Tûr” Tarikat edep ve adabı daha sonra oluşan tecelliler ile bahse konu olan yerin başı Sa… İn… Denilen kişide bunun olmadığı anlaşıldı. 

Şarj arapça yazılışı (شارج) sayısal değeri ise; Şın: 300, Elif: 1, Re: 200, Cim: 3 dür. Toplamı ise 300+1+200+3= 504 dür… Bir bakıma bu 54 ve 53-1 şeklinde 53’ün ileriye uzanmış şeklidir. Bu mahalle yolumuzdan 53-1 şeklinde 54 bağlantısı kurulmuş ve tarikat mertebesinden yolun devamı için Rehber halifelik icazeti Efendi Babam tarafından verilmiş ve yaşanan olumsuzluklardan ve edebsizlikten dolayı, verilen emanetler geri alınmıştır. ↑

- 28/KASAS-88 ↑

- O günkü yapılan hesapta çıkan 920 sayısı ilginç ve dikkat çekicidir… 920 nin 0 sayısı kaldırıldığında sayı 92 dir… 92 den 40 Hakikât-i Muhammedi sayısını çıkardığımızda 92-40= 52 sayısı kalmaktadır. (52) Bilindiği gibi Nusret Babamız (r.a)’in silsilemizdeki sırasıdır. ↑

- Burada bu hesaplama ile “Gizli Hazine” (54) Zâhir, Bâtın olan Nusret Babam (r.a)’in bir hakikati daha açılmış oldu. ↑

- Tecelli ve Müşahadeler bölümünde “Necati Kilit” müşahadesi görülecektir… Bununda anahtarı (Miftahı) ” (54) Zâhir, Bâtın olan Nusret Babam (r.a)’dan başkası değilmiş. ↑

- Burada aslında bu konuyu buraya almam burada hakkında yazı yazılan kişi değildir. “Âdem’in kendi kendine ettiğini bir âlem bir araya gelse yapamaz” demişler. Kendi, etti kendi buldu… Kitabın sonlarına doğru gelecek olan değerlendirmelerimde buralar ile ilgili bağlantılar vardır. Konu içinde geçen 45 ve 54’ü ve saat bağlantısı son oluşan müşahadeler ve tecelliler ile bağlantısı olduğu anladım. İlim’de şeri olduktan sonra utanılacak bir şey yoktur. Efendi Babamın dediği gibi Allah’ın olmadığı yerde yoktur. Aslında saat’i getiren yani An ile nerde olduğu bellidir. Lav-Hu-ba ile Hu’nun ateş kapısındadır. Ayrıca Tuva-let, Le-te Senin için Tuva an’ı vakti bu yaşananlar olduğu zaman fakirin yaşadığı an ve Tûr’a doğru gidiş hâli ve anlayışı mevcutmuş… Ve bu kişi için (Satih) “Len Terani” Sen Terzi Baba’nın hakikatini göremezsin… Denmiş… ↑

- Terzi Oğlu Murat / 11-12-2012 ↑

- 22-08-2011 tarihinde yazılan yazı... (Murat Oğlu Murat) Aynı zamanda “Bendeki Terzi Babam (126-1) adlı eser sayfa 73-82. Sayfalardan alıntılanmıştır. (Düzenleyen) ↑

- Niyaz-i Mısrî ↑

- İnternetten alınan özet tevcid bilgisi… ↑

- Bu yazı Mi’rac’ın, Îsr bölümünde bulunan hakîkatleri de içermektedir. ↑

- O zaman bu dükkânların bulunduğu bina numarasını yazmayı unutmuşuz. (10) Bilindiği gibi sıfât - îsevîyet mertebesidir. ↑

- Efendi Babam-ın 9 - Rubûbiyyet, Tevhid-i Esmâ, Mûsevîyyet Mertebesi adlı yazıya yaptığı yorumdur. ↑

- Kûr’ân-ı Kerîm’de Yolculuk - Bakara-Sûresi - Necdet ARDIÇ - İrfan Sofrası - TASAVVUF Serisi (36) Sayfa 38…48. ↑

- Nusret Bey ile yapılan görüşmenin kitab içinde yer alacağı bilgisi kendisine verilmiş ve onayı alınmıştır. (Düzenleyen) ↑

- 30-11-2013 ↑

- Yusuf: 12/4 ↑

- Necm: 53/9 ↑

- Necm: 53/1 ↑

- Necm: 53/49 ↑

- 1) Vekil, birinin yerine geçen, kadı vekili, şeriata göre hükmeden hakim. 2) Nöbet bekleyen, nöbetle gelen… ↑

- Taha: 20/40… ↑

- 86 - Tarık Sûresi… ↑

- 1) Parıldayan. 2) Nazik, dakik, ince. fikr-i barik ince düşünce. 3 ) Şimşek. Işık… Şimşekli bulut. Yıldırım parıltısı… ↑

- 1)  Yol 2) Terk eden, bırakan, vazgeçen. 3) Karanlık… ↑

- 97 - Kadir Sûresi… ↑

- Hakk’ın hayali, hiçlik denilen kab-ı kavseny noktası… ↑

- Ay ve güneşin etrafında bazen görünen parlak daire… ↑

- Resmî olarak… ↑

- Bazı tevhid ehli kimselerin (sükûn) devrelerinde ki devamlı virdleri Kelime-i Tevhid, salâvat ve kendilerine müşahede ile belirtilen o özel esmâları olur, ender ulaşılan yaşamlardan biridir. (İrfan Mektebi Sayfa 8) ↑

- İçten, gönülden… ↑

- Mum, Fuzuli’nin meşhur mısralarında:

“Aşk odu evvel düşer ma’şuka, ândan âşıka, Şem’i gör kim, yanmadan yandırmadı pervâneyi” Yani “Aşk ateşi önce sevilene düşer, ondan da âşıka sıçrar. Muma bak da gör. Önce kendisi yandı, sonra pervaneyi yaktı” ↑

- Künfe Yekün.   (Yasin: 36/82) ↑

- Pahalı, kıymetli. Çok değerli.  

Mec: “Küntü kenzen mahfiyyen fe ahbebtü en u’rafe fe halektül halke li uğrafe bihi.” Ben gizli bir hazine idim bilinmekliğimi sevdim arzu ettim ve bu halkı, irfan olunmak için halkettim.  ↑

- Bir gün Rahmiye Annem de benim hakkımda Nusret Babama hitaben "Hu Necdete "iz" ismini verelim demişti. Bu sahada benimde mahlas ismim "İz" dir, Yani sünneti seniyyeyi takib etmeye çalıştığım ve Peygamberimizin izinde yürümeye çalıştığım için bu ismi vermişlerdi pek mevzu olmadığından fazla bahsetmek istememiştim. Bu hususta sadece o zamanlar yazdığım bir satır dizisi vardır. Bulamadım belkide hatıra olarak bir yerde yazmış olabilirim. Geçmiş zaman, yerini hatırlayamadım elbet bir gün bir yerden çıkar inşeallah. (Terzi Baba) ↑

- Terzi oğlu Murat 

 23-12-2019 ↑

- Eslem kızımız 19 Şubat 2019 girmiş olduğu ehliyet sınavı yazılı mülakatta (92) puan aldı. 92-40= 52 dir. ↑

- 54-55-56-57-58 sıra sayılı esmâlar… ↑

- Âdem (a.s.)’ın toprağı kurumaya durduğu zaman, Azazil (Şeytan) gelip bu “salsal” pişmiş toprağa vummuş ve “tın tın” diye ses çıkarmış. Kendi kendine bu ne ola ki demiştir. İşte şeytanın anlayamadığı ve “Bâtın”ın dan gelen “tın tın” sesi “Altın”ın hakîkat sesidir. Zâhirde altın oran Kâ’be olduğu gibi, bâtinda altın oran Gönül Kâ’besidir. Altın oran ile ilgili zâhiri bilgi (39) Terzi Baba (2 kitabında, Bâtıni bilgi (126-127) Bendeki Terzi Baba (1-2) kitablarında bulunabilir. ↑

- Biri çıkıp bunu sen nereden biliyorsun? Diyebilir. Bu işi yapmadım, ama zuhuratta bahsettiğim akrabamın atölyesine çok gidip gelmişliğim vardır. Aynı zamanda zâhirde meslek sahibi olduğum için sanâtkarımdır. Bir işin nasıl yapıldığını görürsem, nasıl yapıldığını kavrayabilirim. ↑

- Terzi Baba (10) Kelime-i Tevhid – 144-147 Sayfalardan alıntıdır. ↑

- Burada görüldüğü gibi Tu (Tur) Nus (Nusret r.a) ve Bağı, Nusret Babam ile ilgili (52) Tur ve yol bağlantısı görülmektedir. ↑

- 1) sert, işlenmesi, elde edilmesi, çözümü zor, sarp, müşkil. 2) İnatçı, azimli, şedid. Güç, sert, zor, yenilmez, güçlük ve zorluklara boyun eğmeyen. 3) Sarp, müşkül. 4) İnatçı, azimli şedid. 5) Buhranlı. 6) Sert. ↑

- (اَلْمُؤْمِنُ ) Mü’min esmâsının sayısal değeri;

(م) Mim: 40, (ء) Hemze: 1, (و) Vav: 6, (م) Mim: 40, (ن) Nun: 50 dir. Toplamı, 40+1+6+40+50= 137 dir. (13) Hazreti Muhammed (s.av.)’in şifre rakamı (7) Nefis mertebeleridir. 1+3+7= 11 dir. (11) Hazret-i, Muhammed (s.a.v) ve Tevhid-i Zât’tır. (Esmâ’ül Hüsnâ I. Bölüm Nusret Tura hz.) ↑

- Belki bu kişi uyarıları, kendince böyle anlamış olabilir. Bu bir eğitim sistemidir. Gerekli yerlerde kişiyi yolun tehlikelerine karşı uyarmak gerekebilir. ↑

- Vuslat kelimesi içinde âlem lâm-ı kaldırılınca gizli bir “Tavus” kelimesi vardır. Esmâ putu olduğu gibi, Mütekebbir kendini beğenmişlik putudur. ↑

- Elif Gün, Birinci Gün Arapça “Yevm-i Ahad” Ahad –Tek Günü yani ilk gündür. ↑

- Ayrıca selâm-ı (اَلسَّلَامُ) lâmı tarif olarak, tahsis (El selâm/Es selâm) olarak okursak. O zaman. 

 (ا) Baştaki (Elif) Ahadiyyet. 

 (س) İkinci (Sin) ise Selâm isminin zuhuru olan İnsân-ı Kâmilin gölgesidir. Böyle olunca sayı (192) olmakta oda zaten (12) dir. Yani hakikat-i Muhammed-î dir. Ayrıca (19) dur, o da İnsân-ı Kâmil’dir. (Esmâ’ül Hüsnâ I Nusret Tura hz.) ↑

- 54-55-56-57-58 sıra sayılı esmâlar… ↑

- Burada yanlış anlaşılma olmasın yazdıklarım kendim ile alakalı hâller değildir. Nusret Babam (r.a) ve İz Efendi Babam bu hâlleri nasıl yaşamış, onu ilmi olarak dünya sinema sahnesinde an-ı daim ile geçmiş zamandan bugüne getirip, okuyanlara aktarmaya çalışıyorum. (Düzenleyen) ↑

- https://otomobilteknoloji.blogspot.com/2018/05/sarj-sistemi-alternator-nedir-parcalari-gorevi-yapisi.html ↑

- (-12-Terzi Baba-1-) Sayfa 157 Ç.H.U. ↑

- (اَلْبَص۪يرُ ) Basiyr esmâsının sayısal değeri;

(ب) Be: 2, (ص) Sad: 90, (ى) Ye: 10, (ر) Re: 200 dür. Toplamı, 2+90+10+200= 302 dir. 3+2= 5 tir. (5) Beş hazret mertebesi ve İslâmın şartlarıdır. İslâmın ilk şartı “Eşhedü” yani şahidik, müşahade, görüş ile başlar. (Esmâ’ül Hüsnâ I Nusret Tura hz.) ↑

- (49) Terzi Baba (36) Yasin Sûresi… ↑

- Ya-sin Sûresi (1-5) kısa yorumu… (Düzenleyen) ↑

- Aziz ve Rahîm sistemi 36/5 de geçmektedir. Toplamı, 36+5= 41 dir. (41) Cennet’ül Bâki kapısının şifresidir. İzzet beyin oturduğu Gebze-İzmit şifresininde (41) olması manidardır. ↑

- (اَلْعَز۪يزُ ) Aziz esmâsının sayısal değeri; 

(ع) Ayın: 70, (ذ) Ze: 7, (ى) Ye: 10, (ذ) Ze: 7 dir. Toplamı, 70+7+10+7= 94 dür. 9+4= 13 dür. (13) Hazreti Muhammedin (s.a.v.) in şifre rakamadır. ↑

- (45) Terzi Baba (14) İbrâhim Sûresi… ↑

- (19) Terzi Baba (48) Baba, SÛRE-İ FETH VE FETHİN HAKİKATLERİ ↑

- (اَلرَّح۪يمُ ) Rahim esmâsının sayısal değeri;

(ر) Ra: 200, Ha: 8, (ى) Ye: 10, (م) Mim: 40 dir. 200+8+10+58= 258 dir. 

(2) Zâhir ve Bâtın, (5) Beş hazret mertebesi, (8) Sekiz cennettir. 5+8= 13 Hazreti Muhammed’in şifre rakamıdır. ↑

- Erzurumlu İbrahim Hakkı hazretleri ↑

- Fusüs’ül Hikemde Şiş Fassında, bu fassın hikmeti, hikmeti nefsiyye olarak açıklanır ve efsuncu kadınların tü-tü yapmasından ileri geldiği bildirilir. ↑

- Hristiyanların besmele olarak kabul ettikleri, Baba, Oğul, Kutsal Ruh… ↑

- Terzi Baba arası şiirinden… ↑

- Bu sayı dikkatimi çekti, yakın zamanda incelediğim Nasr (Zafer-Fetih-Yardım) suresinde Efendi Babam hesaplaması bu sayı ile aynıydı… (Düzenleyen) Sûre-i Şerif’in (Nasr), kısaca sayı değerlerine bir göz atalım. 

 (110) Mushaf sıra numarası.

 (114) Nüzül sıra numarası.

 (77) Alfebetik sırası. 

 (30) Cüz sırası. 

 (03) Âyet, sayısı. 

 (03) Fasıla harfleri. 

 (337) Genel toplamdır. 

 Rakamları tek tek toplarsak. 

 (3+3+7=13) Bu sayı değerlerinin birçok bağlantıları vardır ancak fazla vaktinizi almamak için sadece genel sayıları vermekle yetinelim. Açık olarak görüldüğü gibi bünyesin de (13) Hakikat-i Muhammediyye bulunmakta ve hakikate dikkat çekilmektedir. ↑

- Daha fazla bilgi için (19) Terzi Baba (48) Fetih sûresi ve Fethin hakikatleri sayfa 106 ve devamı… ↑

- Sanılmasınki sürekli kebab peşinde koşuyoruz. 26 yıllık evliğimizde genelde evimizde öğün olarak sebze ağırlıkli yemek yeriz. Yazıldığı gibi gönlüme burada bir şeyler olduğu doğmuştu, diyelim. Ve doğma büyüme 50 yıllık Üsküdar’lıyım hayatımda ilk defa buraya yemek yemeğe geliyordum. Sadece adını duymuş ve 3-4 sene önce tesadüfen buradan geçmiş ve Hüsambey-Tezgahçılar Camiinde üç kişi akşam namazı kılıp devam etmiştik… ↑

- Araf 7/31… ↑

- (-12-Terzi Baba-1-) Sayfa 157 Ç.H.U. (SIR VE CED) ↑

- Ahmed Avni Konuk Mesnevi-i Şerif Şerhi 6. Cilt – 3501, 3502. Beyitler. ↑

- Hiçbir katışığı bulunmayan, eksiksiz, öz anlamındaki halis muhlis sözünde geçer. ↑

- Elif: 1, Nun: 50, Nun: 50, Cim: 3, Mim: 40 dır. 1+50+50+3+40 = 144 ↑

- Sirius, Şıra ile bilgileri, bu mailleri buraya alırken, işyerinde Terzilerin Piri ile aynı isimde olan “Feta” genç arkadaş bir şekilde konuyu mumbar (Rab ve Işk ) ve oradan “Şırdan”a getirdi. Şır-dan hayvanın midesinin bir bölümüymüş dedi… İnternet’ten bugüne kadar yemediğim bu yemek hakkında bilgiye baktım… Şırdan, midenin bir bölümüdür. Aynı zamanda sakatat yemeklerinden mumbar ve kokoreç gibi, Adana'da sıkça tüketilen ve Adana'nın yöresel nitelikteki yiyeceğidir. Şırdan olarak anılsa da asıl adı "şırdan dolmasıdır". Bu dolma hazırlanırken genelikle kuzunun şırdanı tercih edilir. Bu bilgiyi buraya niye aldığım belki merak edilebilir. Şıra yıldızı ile alakalı olabileceğini düşündüğüm vücutta midenin bu bölüm ile aklı küll bağlantısı olabilir ve bu bölümde hazm edilen yiyecekler beyin faaliyetlerini sağlıyor olabilir. “Hazm” yolumuzdan Hazmi babamızın ismidir… Eş-Şıra sayısal değerini “881” bulunmuş ve başına kaynak “1” sayısı eklenince 1881 doğum tarihini işaret ettiğini anlamıştık. ↑

- 9+10+25+29+54+55+62= 244 tür… Terzi Baba (37) Necm sûresi kitabı çalışması içinde (244) sayısal değeri olarak Mi’rac hesaplanmıştır… 

Mim: 40, Re: 200, Elif: 1, Cim: 3 dür…

40+200+1+3= 244 dür. ↑

- Parlama, parıldama. ↑

- Şura sûresi 2. Âyeti “Ayın, Sin Kaf” tır. Ortadaki sin 3 seyir ile Şın harfine dönüşünce “AŞK” olur. ↑

- Cim: 3 ve Mim: 40 tır.. Toplamı 40+3= 43 dür… Hakikat-i Muhammediyede, Cemâl-i İlahiyyeyi seyirdir. ↑

- (Mesnevi-i Şerif, A. Avni KONUK şerhi, 11. Cilt sayfa 306-327) ↑

- Ve dört sene sonra anlamış bulunuyorum ki Saff sûresi 61/13 ile “Nasrun Minalllahi ve Feth’un Karib” “Allah’ın yardımı ve yakın bir Fetih” müjdesine... Ve Nusret Babam ve Necdet Babam arasındaki Sırra işarettir. ↑

- Her ne yana baksan… ↑

- Geniş bilgi için (131) Terzi Baba 53. Âyetler – İnci ve Mercan düşündürdükleri ve müşhadesi bölümü sayfa 97 den itibaren… ↑

- (131) Terzi Baba 53. Âyetler Sayfa 113 ve 114 dür. ↑

- Yine bu kısma geldiğim zaman ilginç bir müşahadem ve bu konuya bir tasdik. Âlem kitabından geldi. Samed kucağına almış olduğu uzatma kablosu ile tesis kapımıza gelmişti… Bize ait olan kabloyu babası (Muhammed)’in gönderdiğini ifade ediyordu. Gündüzcü arkadaşlar arka tarafta ağaçları (hayale uzayan fikirleri) budadığını söylemişlerdi. Bu Uzza – Aziz yani Esmâ-i ilâhiyye hayalidir. Ayrıca Ahzab sûresi (33/40) da,

مَّا كَانَ مُحَمَّدٌ أَبَا أَحَدٍ مِّن رِّجَالِكُمْ وَلَكِن رَّسُولَ اللَّهِ وَخَاتَمَ النَّبِيِّينَ وَكَانَ اللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمًا {الأحزاب/40} 

Mâ kâne muhammedun ebâ ehadin min ricâlikum velâkin rasûla(A)llâhi veḣâteme-nnebiyyîn(e)(k) vekâna(A)llâhu bikulli şey-in ‘alîmâ(n) 

“Muhammed sizin ricalınızdan hiç birinin babası değil ve lâkin Allahın Resulü ve Peygamberin hatemidir, Allah, her şeye alîm bulunuyor.

Yani erkeklerinizden hiç birinizin babası değildir. Samed’in ifadesine bakarsak Bab –a-m , yani Elif : 13 (40) Hakikat-i Muhammedi kapım Muhammed demiştir… Samed –Samediyyetin yani Zât mertebesinin Ahad- Ahmed kapısı Muhammed ismi şerifidir… Ve bu 53 kapısının elektirikli motor bağlantısının tasdiği gelmiştir olarak düşünülebilir.

İşim olduğu için numune suyu aldığımız yere arka bahçeye çıktım. Orada bir beyaz kablo daha duruyordu… Anlaşılan başka bir bağlantıya daha bakılması gerekiyor… “ricâlikum” sizlerin ricâli deniyordu. Bu işin bâtını hâlini Nusret Babam (r.a)’in zaten dizelerinde yazdığını hatırladım…

Asıl adı Muhammed’dir, dünya mülkünde Nûsret’tir,
 Cismim âleme rahmettir, beni kaldır gör Allah’ı.

 ↑

- İnternetten alınan bilgi… ↑

- Eodev.com - https://eodev.com/gorev/5286825#readmore ↑

- Daha sonra oluşan bir müşahade de “Annecim” yazısının a-rabça! Okunuşu ile “Ennecim” 53 yıldız suresi ve İzâfi benlik olduğunu farkettim. Aslında bu seslenişler kişinin nefis yıldızının sûretlenmesine bir seslenişmiş. Ne zaman bu yıldızın heva olduğu anlşılır ve yemin edilirse, kişi nefsi bağlantılarının koparıp mi’racına akl-ı küllüne olan dikey yolculuğuna başlıyabiliyormuş. ↑

- 28-03-2014 / Terzi Oğlu Murat ↑

- Terzi Baba Gönülden Esintiler (72) İMÂN VE İKÂN – Sayfa 6…17 ↑

- 8 Aralık CUMARTESİ 2012 25 Muharrem 1434 Saat 18:41 El-Fakir Murad Derûni ↑

- “Öpecek el bulamazsan kendi elini öp.” Nusret Tura hz. ↑

- Sıfât tecellisi, Zeytin ve Hurma… ↑

- Zât tecellisi, İncir (Tin) ve Nar… ↑

- Felâk sûresi – 113/1-2-3-4-5… ↑

- Terzi Baba (37) Kûr’ân-ı Kerim’de yolculuk (53) Necm Sûresi, Sayfa 172… ↑

- Şerîat sahibinin hükmü istinat ettirdiği; varlığına hükmün varlığını, yokluğuna hükmün yokluğunu bağladığı, zahir, mazbut vasıf.

İllet; "sebep", "menât", "delil", "bais", "el-Vasfu'l-cami" olarak da isimlendirilmiştir (H. Karaman, Fıkıh Usûlü, İstanbul 1982, s. 83).

Arap darb-ı meselinde şu söz meşhurdu: "La ta'dimu hurekâu illetin" Yani; özür ve bahanenin çeşitleri çoktur. Bu tabi elinde imkan olduğu halde bahane uyduranlar için kullanılır.

Fıkıh âlimlerinin şeriatta müsbet hüküm olan emre, illet demeleri de bundan dolayıdır. Sarf alimlerinin vav, ya, elif, harflerine illet harfi demeleri de bu nedenledir. Çünkü bu harfler hastalıklı kelimeye bitişirler. (İbn Manzur, Lisanü'l-Arab, A'lele, maddesi; Mütercim Asım Efendi, Kamusü'l-Mühit Tercemesi Okyanus, el-İlle maddesi). https://sorularlaislamiyet.com/kaynak/illet ↑

- Terzi Oğlu Murat / 30-01-2013 ↑

- 1) Hz. İbrahim (a.s.)’in oğlu. İbrahim (a.s.) O’nu Allah’a kurban olarak adamış ve sözünde durmak için harekete geçmiştir. Fakat Allah (c.c.) O’nu son anda Cebrail aracılığıyla durdurmuş ve bu imtihanı kazandığını bildirmiştir. İsmail (a.s.) Kur’an’da ismi geçen peygamberlerdendir ve babasıyla beraber Ka’be’yi inşa etmişlerdir… 2) Kabul Eden, Olabilir Mümkün, Önde Ve İleride Olan…

3) Çok Övülmüş, Methedilmiş…

4) Sevgili Peygamberimiz (S.A.V.)’İn Ceddidir. İbrahim (A.S.)’İn Oğludur.

5) Kutsal kitaplarda adı geçen, İbrahim Peygamberin oğlu olan peygamber.

6 Hakk’ı işiten. Hakk’ın yolunda yürüyen…

7) Kuran-ı Kerim ve diğer kutsal kitaplarda adı geçen, İbrahim (as) Peygamberin oğlu olan peygamber.

Cinsiyeti: Erkek, Kökeni: İbranice, Kûr’ân 'da geçiyor.

http://www.isimbulutu.com/ismail-isminin-anlami-nedir ↑

- - Hz. Ömer anlatıyor: Hz. Peygamber (a.s.m) şöyle buyurdu:

“Âdem hata işlediği zaman,

‘Ya Rabbi! Muhammed’in hakkı için beni affetmeni istiyorum.’ diye yalvardı. Allah,

‘Ey Âdem! Kendisini daha yaratmamışken, sen Muhammed’i nereden öğrendin?’ diye sordu. Âdem:

‘Ya Rabbi! Sen beni elinle yaratıp ruhundan bana üflediğinde, başımı yukarıya kaldırdım. Arşın sütunlarında “Lâ ilâhe illâllah, Muhammedurresulüllah” yazılı olduğunu gördüm ve bundan anladım ki, ismini kendi isminin yanında yazdığın kimse yarattıkların arasında sana en sevgili olandır.’ Bunun üzerine Allah şöyle buyurdu:

‘Ey Âdem, doğru söyledin; hiç şüphesiz Yarattıklarımdan bana en sevimli olan Odur. Onun hakkı için istediğinden ötürü seni bağışladım. Bilesin ki, eğer o olmasaydı, seni yaratmazdım.” Hadisi, Beyhakî, Taberanî, Hakim rivayet etmiştir. (bk. Hâkim, Mustedrek, II/615; Suyuti, ed-Dürrü'l-Mensûr, 1/116. Yusuf Nebhanî, Hucetullahi ale’l-âlemin, s. 210).

Ayrıca değişik rivayetlerde Hz. Âdem aleyhi's-selamın tövbesi ve o tevbenin kabülü anlatılırken, Hz. Âdem cennette iken, cennetin her tarafında "Lâ ilâhe illâllah Muhammedün rasûlullah" yazısını gördüğü bildirilir. (Hakim, Müstedrek, a.g.y; Kadı Iyaz, Şifa, 1/138) ↑

- Buraya yazarken Efendi Babam canlı yayında Kusd’ten bahsetmeye başladı. Kudsiyet olmakla birlikte mudill’in en dibinde olduğunu söylüyordu. Bundan önce Trakya çevresinde sohbet arasında oluşan “Deprem”in faaliyete geçmesiyle “Ya Hafız” ve Ya Selâm” esmâlarını çekmekteydi. Depremin şiddeti 5.3 imiş. ↑

- Fakir daha önceki sayfalarda kısaca A (Elif -1) 573 Bais Esmâsı (49) numarası ile alakalı bir zuhurat gördüğümü ve Efendi Babamın “Fİ MA” isimli bir kitap hakkında sohbet yapacağını ve aıklamalarını yazmıştım. ↑

- Efendi Babam gençliğinde dükkanda çalışırken, yakaza hâlinde Hazmi Babam (r.a.) hadi oğlum Necdet Lâ ilâhe illâ Allah, Gayret demiştir. Efendi daha sonra ütü içine koydukları kömürün (عيد) işareti çizdiğini görmüş. Bu hâli Nusret Babam (r.a.) anlatınca bu işaret “IYD” bayramdır. Efendi Babam devam ederek Hazmi Babam (r.a.)’in o gün Hakka vuslat bayramıymış ve fakire vedaya gelmiş. ↑

- Hı: 600, Lâm: 30, Ye: 10, Lâm: 30 dur. Toplamı, 600+30+10+30= 670 dir. Aynı zamanda (67) Allah esmâsının sayısal değeridir. ↑

- Firmanın ismi… ↑

- Bu rakam yaklaşık 33 senedir. Hafızamdadır senede 4 sefer 8X13= 104 ile aldığım ikramiyedir. ↑

- 14-1= 13 tür. ↑

- (45) Terzi Baba (14) İbrâhim Sûresi… ↑

- İnsân-ı Kâmil ebced’de اِنْسانِ كَمِلْ → 253’tür.

 (ا) elif (ن) nun (س) sin (ا) elif (ن) nun (ك) kef (ا) elif (م) mim (ل) lâm ( 1 + 50 + 60 + 1 + 50 + 20 + 1 + 40 + 30 ) = 253 ↑

- Küçük bir uygulama yapalım; verilen tarih 05-03-2019 dur. 19-53 ve 2 zâhir ve bâtındır. 5 ve 3 Maide sûresi 5/3 âyettir. “Bugün dinizi kemâla erdirdim”dir. Bu âyet hem Efendi Babamım şifresini verdiği için bâtin-i yönden, hen fakîrin zâhiri kardeşinin ismi Kemâl olması ve bu tarihte doğması ile hemde zâhiri rahmeti büyükbabamın isminin Ahmet Kemâl olması yönünden bağlantıları vardır. Hiç hesapta olmayan fakîrin 8 (5-3) çalışmasının bu gün nihayete ermesinin vardır bir hikmeti diyelim… Rabbim’in fazlındandır. ↑
