# TB. Fusûs Mukaddimesi (Cilt 180)

**Yazar:** Terzibaba - Necdet Ardıç

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/tb-fusus-mukaddimesi-cilt-180
**Sayfa:** 192

---

GÖNÜLDEN ESİNTİLER 

MUHYİDDÎN İBNÜ’L ARABÎ

FUSÛSU’L-HİKEM 

MUKADDİME

(180-A) Ahmed Avni Konuk, Tercüme ve Şerhi. 

Hazırlayanlar Prof.Dr. Mustafa Tahralı-Dr. Selçuk Eraydın Şerhinin Şerhi.

Tekirdağlı İz-Terzi Baba Necdet Ardıç.

İRFAN SOFRASI 

NECDET ARDIÇ 

TASAVVUF SERİSİ (180-A) Necdet Ardıç

İz-Terzi Baba Adres Büro: Ertuğrul Mahallesi Hüseyin Pehlivan Caddesi No: 29/5 

Servet Apt. 59 100

Tekirdağ 

Ev: 100 yıl Mahallesi Uğur Mumcu Caddesi Ata Kent Sitesi A Blok Kat 3, D. 13.

 Süleyman paşa Tekirdağ Tel: (0282) 408 93 84 

 (0533) 7743937

www.terzibaba13.com

terzibaba13@gmail.com

İÇİNDEKİLER

Önsöz (4)

Mukaddime (8)

8.Fasıl 2. Vasl: Ayan-ı Sabite

 Mec’ul Değildir. (12)

8. Fasıl 3. Vasl:Gayrı Mec’ul 

İstidad ve Kabiliyet (15)

8. Fasıl 4. Vasl:İlim Ma’luma Tabi’dir. (19)

8. Fasıl 5 Vasl: Kazâ ve Kader (21)

9.Fasıl: Ruhlar Mertebesi (27)

9. Fasıl 1. Vasl: Melaike-i Kiram’ın Hakikati (31)

9. Fasıl 2. Vasl: İblis’in Hakikati (36)

9. Fasıl 3. Vasl: Âdem ve Havva’nın Hakikati (40)

Âdem ve Havva Hakkında İkinci Sohbet (44)

Melaike-i Kiramın Hakikati (52)

İblis’in Hakikati (63)

2012 Umre Dosyasından Aktarma (69)

Fususu’l Hikem İsmail Fassı 

Sohbet (2-10. Bölümleri) (81)

Ayanı Sabite Kaza ve Kader Kitabı’ndan (132) SOHBET: Kaza ve Kader (135) SOHBET: Benlik. Biz Var Mıyız, Yok Muyuz? 

Nefsi, İzafi ve İlahi Benlik, Ayan-ı Sabite (140)

Terzi Baba Kitapları (173)

Önsöz Muhterem okuyucularımız. Her ne vesile ile elinize ulaşan bu kitaplar, bünyelerinde gerçekten çok değerli ilim hazinelerini barındırmaktadırlar. Başta Aleyhissalâtu Vesselâm Efendimiz olmak üzere, Ondan bu ilmi naklen alan Şeyh-i Ekber (r.a.) Muhyiddîn İbn’ül Arabî Pirimiz ve sonra onu çeviren ve şerheden A. Avni Konuk büyüğümüz ve bu kitapları günümüz şartlarına uyarlayıp hazırlamış olan Prof. Dr. Mustafa Tahralı ve Dr. Selçuk Eraydın kardeşlerimizden Cenâb-ı Hakk ve Peygamber Efendimiz gerçekten çok razı olsun, kendilerine bütün kalbimizle şükranlarımızı sunarız. Bu arada okuyanlar tarafından anlaşılmasının biraz daha kolaylaştırılması için yapmaya çalıştığımız bu çalışmalarımızı da Cenâb-ı Hakk kabul buyursun. 

Fusûsu’l-Hikem’deki Hikmetleri anlayabilmek için evvelâ bu hususun alt yapısının hazırlanması lâzım gelmektedir. Çünkü kurgusu, bâtın-i “tevhîd/teklik” üzeredir. Ancak genel anlayış zâhir-i “tenzîh” anlayışı üzere olduğundan içindeki mevzuların anlaşılması biraz zor olmaktadır. İşte bu yüzden bir ön idrak, alt yapısı oluşturmak gerekmektedir. 

Epey seneler, bu alt yapı anlayışını hazırladıktan sonra nihayet bu sohbetlere başlanılmış oldu. Muhtelif yerlerde de devam edildi. Mukaddime ile sohbet başlangıcı (11/09/1996) dır. Muhammed Fassı ile bitişi (19/06/2013) olmuştur. Aslında bu mevzuların bitmesi söz konusu değildir ancak dünyadaki süremiz de kısıtlı olduğundan daha başka kitap ve mevzularla da ilgilenmemiz gerektiğinden bu kadarla yetinmek zorunda kaldık. 

Bu ve benzeri kitaplar, Mevlânâ, Mesnevi-i şerif, Abdülkerim Cili, İnsân-ı Kâmil gibi sayabileceğimiz bu sahada olan ancak içeriği çok geniş az sayıda kitap, İslâm’ın ve Dünya tefekkür ve kültür sahasının zirve kitaplarıdırlar. Bunları idrakli ve gerçek ma’nâ da okuyup inceleyememiş olan kimseler gerçekten büyük kayıp içinde kalmış olurlar. 

Hayatın gerçek ma’nâda anlaşılabilinmesi için ilk şart, kişinin hakikati itibari ile kendisini bilmesidir. Kendisini bilmeyen kişinin ilmi ne kadar çok olursa olsun hayal ve vehmine dayanmaktadır, bu hal de kişide nefsi bir benlik oluşturduğundan, bu sebeple kişi kendi hakikatine girmeye yol bulamaz ve bu âlemden isterse birkaç üniversite bitirmiş olsun, kendinin yabancısı/cahili olarak gider. 

Bu ve benzeri kitaplar, kişiyi kişiye tanıtmakta ve oradan da kişi Rabb’ine yol bulabilmektedir. Aksi halde kişi gaflet ve atalet içinde bu çok değerli vakitlerini verip, hayal ve vehmi satın almış olur. Yapılacak iş; kişinin mutlaka kendine dönüş yolunu bulması ve kendinden geçen Hakk’a giden yolu bulması lâzım gelmektedir. Kişi evvelâ kendine ulaşamaz ise Rabb’ine hiç ulaşamaz. Çünkü “nefsine ârif olan Rabb’ine ârif olur” hükmü gerçektir. 

Bütün bu hususların ses alma cihazlarından çıkarılıp, kayda geçirilmesi için gerçekten çok büyük bir gayret gösterip bıkmadan yorulmadan uzun bir çalışma yapan ve böylece bu kayıtları meydana getiren “Hulusi Korucu” Bey Kardeşimize de her istifade edebilen kimseler namına teşekkür ederiz. Cenâb-ı Hakk dünya ahiret işlerinde kolaylıklar nasip etsin İnşeallah. 

Bende kayda alınan bu sohbetleri, okuyucularımıza yaraşır bir şekilde sunabilmek için gereken yazı ve sayfa düzenlemelerini uzun bir süredir yapmaya çalışarak nihayete erdirmeye çalıştım.

Her bir fassı daha kolay okunur ümidi ile ayrı müstakil birer kitap olarak düzenlemeyi düşündüm, daha kısa bölümlerini de birleştirerek hazırladım. Eğer birkaç ciltte toplasa idim, ciltler oldukça kalın olur ve okunmalarında da zorluk olabilirdi, bu yüzden her bir fassı müstakil bir kitap olarak daha kısa bölümlerini de birleştirerek hazırladım. Ayrıca başta bulunan Mukaddimenin de bazı bölümlerini ayrı bir kitap olarak hazırladım. Cenâb-ı Hakk ilgilenen herkesi bunlardan faydalandırsın inşeallah. 

Bilindiği gibi konuşma edebiyatı ile yazı edebiyatı arasında fark vardır. Buradaki konuşma sûretiyle olan sohbetleri fazla müdahele etmeden olabildiği kadar yazı şekline dönüştürerek, öylece kayda almış olduk. 

Bu vesileyle; İlâh-i Ya Rabb-i bu dosyalardan meydana gelecek ma’nevi hasılayı evvelâ Efendimiz Muhammed Mustafa’nın (s.a.v.), Validelerimizin ve Ehlibeyti’nin ruhlarına hediye eyledim. Daha sonra Şeyh-i Ekber (r.a.) Muhyiddîn İbn’ül Arabî Pirimiz ve sonra onu çeviren ve şerheden A.Avni Konuk büyüğümüz ve bu kitapları günümüz şartlarına uyarlayıp hazırlamış olan, Prof. Dr. Mustafa Tahralı ve Dr. Selçuk Eraydın kardeşlerimizin ve bu kayıtları meydana getiren “Hulusi Korucu” Bey kardeşimizin geçmişlerinin, Nusret Babamın ve Rahmiye Annemin ve kendi Anne ve Babamın da ruhlarına hediye eyledim kabul eyle haberdar eyle Ya Rabbi. 

------------------- 

NOT= Bu arada şunu belirtelim ki, bir yanlışlık olmasın diye metnin geçtiği yerleri “kalın” yazı ile A. Avni Konuk Beyin şerhinin geçtiği yerleri “italik-yan” yazı ile diğer Terzi Baba şerh ve izahları ise normal yazı ile belirtilecektir ki metin izahlardan ayrılmış olsun, aksi halde metin ve izahlar birbirine karışacağından yanlışlıklar olabilir. Bu ayrım çalışmalarını yapan “Hulusi Korucu” Kardeşimize çalışmalarından ötürü de teşekkür ederiz. Cenâb-ı Hakk hepimizin idraklerini açsın İnşeallah. 

Son düzenlemeleri yapan oğlumuza da teşekkür ederiz, Cenâb-ı Hakk kendilerine ailece sağlık, sıhhat, güzellikler nasib eylesin. 

Her halde, kasıtsız olarak, eksiklerimiz olacağından, bütün bunlardan şimdiden özür dileriz. Gelecek sayfalarda metin, şerh ve izahlar birbiri içine çok geçmiş olduğundan bunların hepsini ayırmak pek mümkün olamayacağından bazen metin ve şerh ile izahlar birine tabii olarak karışabileceğinden onları kendimiz namına sahiplenmekten Hakk’a sığınırız, bu hususun göz önünde bulundurulmasını okuyucularımızdan bilhassa rica ederim, kelimesi kelimesine bunları birbirinden ayırabilmek için gerçekten çok uzun bir çalışmaya ihtiyaç vardır, bu zamanı da bulmak mümkün değildir. Bu ve benzeri eserler üzerinde çalışmak ve faaliyet göstermek oldukça mes’uliyyetli bir iştir, Rabbim mahcub etmesin. (Euzü bike minke) (senden sana/beşeriyetimizden ulûhiyyetine sığınırız.) (Huz bi yedi/elimden tut ya Rasûlüllah.) Bu bölümde Mukaddimenin bazı kısımlarından bahsedilecektir ki aslında kendi hakikatlerimizden bahsedilecektir, kendinden haberi olmayan birinin gerçek manada ki Hakk’tan haberi olması mümkün değildir. 

Ey Hakk yolcusu salik kardeşim, bu mevzular sadece geçmiş, mazide kalmış kimselerin hayat hikayeleri değildir. Bugün için senin zatının ve nefsinin hayat hikayesidir, ona göre oku ve kendinde bunları bulmaya çalış ki senin de Âdemiyet devren başlamış olsun. Oradan da yola çıkarak Muhammediyyet devrene ulaşmaya yol bulabilesin. İşte bu seyir senin sırat-ı müstakimin ve Hakk’a vuslatındır. 

----------- 

Muhterem okuyucularım; yine bu dosya/kitabı da okumaya başlarken, nefs’in hevasından, zan ve hayalden, gafletten soyunmaya çalışarak, saf bir gönül ve Besmele ile okumaya başlamanızı tavsiye edeceğim. Çünkü kafamız ve gönlümüz, vehim ve hayalin tesiri altında iken gerçek ma’nâda bu ve benzeri kitaplardan yararlanmamız mümkün olamayacaktır.

Gayret bizden muvaffakiyyet Hakk’tandır.

Tekirdağlı Terzi Baba. Necdet Ardıç. (20.01.2015)

MUKADDİME

Cenab-ı Hakk Zat’ın’dan beş mertebede İslam dinini vermektedir. İslam dini Resulullah (s.a.v.) ile kemalatına ulaşmıştır. Âdem’den (a.s.) Resül’e (s.a.v.) kadar bütün mertebeleri de ihtiva etmektedir. Allah’ın değişik mertebelerden ilim vermesi bu bakımdandır. Zorluk buradan kaynaklanıyor, bunun anlaşılması için de bu mertebelerin bilinmesi gerekiyor. İnsanlar genellikle efal mertebesi olan %25 veya %30’luk kısmı değerlendirebiliyorlar, diğer mertebeler âtıl olarak durmaktadır.

Hırıstiyan ve Yahudiler mensuplarına sadece kendi mertebelerini aktardıklarından onların kendi aralarında dinlerini anlamaları daha kolay oluyor. İslam dini mensuplarına, bütün mertebeleri anlattığından, izah ettiğinden dolayısıyla mertebeler arasında farklılaşma olduğundan, birbirlerine zıtmış gibi hukuk ve hükümler ortaya çıkıyor. Zıtmış gibi gözüken bu hükümleri anlamak için hangi mertebeden vaaz edildiğini bilmek gerekiyor.

Ef’al mertebesi İslam külli bilgisinin %20’sini oluşturuyor, buna da fıkhi ilimler deniyor. Fizik bedenin düzenlenmesi ve sosyal münasebetler istikametindeki ilim bu %20-30 kadarını ifade ediyor.

Esma mertebesi itibariyle bir %20 ilim daha var, sıfat mertebesi itibarıyla bir %20’si daha var, Zat mertebesi itibarıyla da bir %20’si var ve nihayet bütün bu mertebeleri idrak eden İnsan-ı Kamil mertebesi itibarıyla da bir %20 si vardır.

Ef’al mertebesindeki ilmi okullarda öğretmenler, din görevlileri yürütmektedirler yani ef’al mertebesi itibariyle fıkhi ilimleri yürütmektedirler, şeriat hukukudur.

Tarikat mertebesi itibariyle de şeyhler, mürşitler diye adlandırılan esma mertebesindeki ilmi yürütenler, arifler itibariyle de hakikat mertebesindeki ilmi yürütenler, marifetullah mertebesinde olan ilmi de arif-i billahların götürdüğünü, aktardığını söyleyebiliriz.

Ve nihayet İnsan-ı Kamil olan ve bütün mertebeleri ihata eden kimselerin de son %20 ile birlikte bütün bilgileri üzerinde toplamış olduklarını görüyoruz. Muhyiddin-ibnü’l Arabi de arif-i billah ve insan-ı kamil olduğundan bütün bu mertebeleri hakkıyla gerçeğiyle idrak etmiş olduğundan bu mertebelerden bizlere gerçekleri işaret etmiştir.

İlahi lisanın imkanı ile (insanların anlayabileceği ilahi lisanla) beşeriyet kendi lisanından ne kadar idrak edebiliyorsa o idraki içerisinde Vacib-ül Vucud olan Cenab-ı Allah’a hamd olsun ki, Cenab-ı Hakk bu alemleri yaratmadan evvel yoklukta bunalıp kalan sıfat ve sonsuz isimlerini zuhura çıkmazdan evvel kendi mana aleminde Rahmani nefesi ile nefh ederek dışarıya çıkararak Zat, sıfat, esma ve ef’al mertebelerinin ihtiyacına göre bütün esmalara birer vücut bahşetti bu varlıkları birer ayine kabul etti.

Salat-ı Selam Resül’ün (s.a.v.) üzerine olsun, O’nun hakikati tecelli mertebelerinin en üstünü, en cilalısı ve meydana gelişi insanlık mertebesinin en genişi ve en kamil olarak zuhura gelenidir. Resül’ün (s.a.v.) varlığı alemler itibarıyla bütün mertebelerde, bütün alemlerde tecelliyatını göstermiştir, kendi varlığında da yani beşeri varlığında da en geniş mertebededir. O’nun feyzi bütün varlık nurlarının kaynağı olan ism-i camidir. Bütün cümlenin hakikatlerine onun hakikatinden tevzi olunur.

Hakikat-i Muhammedinin hakikatinden bütün varlıklara oradan aktarılır, dağıtılır. Sonsuz özürlerle (eksikliğimizle) “Hadi” isminin tam mazharı olan yani hidayet edici, yol gösterici isminin tam mazharı, zuhur yeri olan O Hatem-i Enbiya (s.a.v.) Efendimizin ailesi ve sahabeleri ve kamil varislerinin de üzerine olsun ki her biri hidayet semasının ışık saçan yıldızları olup tabiat karanlığında Hakk ve hakikata vardıracak olan yolu şaşıran kimselere birer yol göstericilerdir.

“Benim ashabım gökteki yıldızlar gibidir, hangisine baksanız yolunuzu bulursunuz.” hadisinin ifadesidir.

Ey hakikata susamış istekli olan tefekkür eden, düşünen iman sahipleri! Bu meşhur yüksek kitab kendine uyulan tahkik ehli Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabi (r.a.) Efendimizin teliflerinden olan Fusus-ul Hikemdir. (Fusus: yüksüklerin ortasındaki değerli taş, Hikem: hikmetler demek) Yani yüzüğün üzerindeki kıymetli taş kadar bariz olan değerli olan hikmetlerdir.

Fusus-ul Hikemin manası Hz. Şeyh’in kalbine Resül (s.a.v.) Efendimiz tarafından oraya konuldu ve manası beşeri vücudunun aklına saplanmış fikirlerinden çıkan beşeri bir yazı değildir. Aklının deliller neticesinde vardığı bir kitap değildir. Tamamen Resülullah’ın (s.a.v.) kalbine ilka ettiği hakikatlerdir. Kendinden bir şey katmamıştır.

Hakiki aslından enbiyanın aleyhisselam kalbi münzel olan ilahi hikmetlerden ibaret, taklit ehlinin bilmediği idrak edemediği hakikatler ile dopdoludur.

“Ancak Allah bilir siz bilmezsiniz” (2/216) Bu meşhur kitabı okuyarak içerdiği manaları zevkan arif olanlar başlangıç ve sonun ne demek olduğunu yani kendisinin ve muhitinin nereden gelip nereye gittiğini bu varlık vücudunun hakikatini anlarlar. Bu kitabı okuduğun zaman hakikatlar senin gönlünde açılır, cehalet zeval bulur.

Ancak şu kadar ki cehlin zevali kafi değildir. Büyük kuvvet olan vehminde zevali lazımdır. Bu ise ancak bir insan-ı kamilin kişinin istidadına göre terbiyesini tamamlamasıyla olur. Zira bilmek başka olmak yine başkadır. Yemeğin nasıl piştiğini bilirsin ama o maharetin yoksa bilmek bir işe yaramaz.

Bir işi bilmekle hakiki tevhide ulaşmak kabil değildir. Hakiki tevhide ulaşmak bilgi ile mümkün değildir. Cehlin ve vehmin ortadan kalkması bilgili bir tabibin tedavisi ile mümkün olur.

Beyit: Ey bütün alemlerin hülasası olan insan! Tevhid-i Hakkı sözle bulmak olmayacak bir iştir. Vehmi vücudunu ortadan kaldır ki Fusus-ul Hikem ve Fahreddini Iraki’nin Lemeat (parıltılar) adlı eserinden bulamadığını tevhid sırlarını kendinde bulasın.

Fusus-ul Hikem’e karşı çıkanlar da vardır. Bunlar 1- Bu gruptakilerin kötü fıtratları inkarlarına sebep olur. Kendi ilimlerine mağrur olmalarından inkar ederler. 2- Bu gruba girenler birinci grubun taklitçileridir ki hiçbir değerleri yoktur. 3- Grup kısır fehim sahipleridir. Kitapta anlatılanları havsaları kaldıramaz. İdrak ve fehimleri kısırdır. Bunlar taassup yüzünden reddederler. Bunlar şeriatı vesile kabul edip zikredilen hakikatlerin şeriata aykırı olduğunu, bunlarla uğraşanların küfre düşeceklerini iddia ederler. Kendileri hakikatlerden uzaklaştığı gibi başkalarını da uzaklaştırırlar. Halbuki bu hakikatlerin hepsi Kur’an’ın ve hadislerin özüdür. Hz. Resülullah’ın (s.a.v.) kalbi şeriflerinden nazil olan hikmetlerdir. Küfrün bir manası da “setr”dir, Hakkı setreden kimselere kafir derler. Küfür ehli Hakkın tecellisini bir varlıkta bir mahalde gördüğünden diğer mahallerde Hakkın tecellisini göremediğinden oradaki tecellilerini örtmüş olduğundan “kafir” küfür ehli olmuş oluyor.

Eğer bir kimse Hakkı 2/115 ayeti “nereye dönerseniz Hakk’ın vechi oradadır” gereği ile bulan mı daha hayırlıdır, yoksa Hakk ve halk diye ayıran mı da ha doğrudur. Hakk ve halk diye ayıranda gizli şirk olduğuna şüphe yoktur.

4- Bu grup üçüncü grubun taklitçileridir. 5- Bu grup ise zevk ve meşrebleri Şeyh-i Ekberin zevk ve meşrebine uymayan ariflerdir. Bunlar ulema-ı billahtan olup Hz. Şeyhi tazim ve onun velayetini tasdikle beraber bazı konularda muhalefet ederler.

6- Bu grup Hz. Şeyh-i Ekber Efendimizin zevken ve meşreben yüce muradlarını anlayan tahkik ehilleridir. Bunlar Hz. Şeyh’e hiçbir konuda muhalefet etmeyip sükut ile beraber esrar-ı ilahiyenin açıklanmasını hoş görmezler. Ve halkı Fusus-ul Hikemin mütalasından men ederler. Halbuki bunun Hak olduğunu bilirler. İdrak ve fehimi zayıf olan bu kişilerin bu hakikatleri yanlış anlayıp Hakk hakkında sui itikada düşmekten çekinirler. İkinci olarak aslında zeka sahipleri olmakla beraber bu kitaptaki hakikatleri etrafa yaymaktan korkarlar.

2/26 “Okuyanların bir kısmı hidayete vasıl olur, bir kısmı da delalete düşer” Fusus-ul Hikem için de bu böyle. Kur’an’da da böyle ayetler vardır böyle iken Kur’an okumaktan menetmek caiz değildir. Zira Kur’an bir mihenktir (ölçüdür), altınla bakırı ayırmak için gelmiştir. Fusus-ul Hikem dahi öylece bir ölçüdür, akıl ve irfan sahipleri bir kere kendilerini ona vurmalıdır, ta ki Hakk için kemale ermiş bir delil sabit olsun. 42/7 sırrı kuvveden fiile gelsin.

------------------- 

Şimdi gelelim işin daha mühîm ve biraz daha zor tarafına, zor derken bilinen bir şeyin zorluğu olmaz ancak anlayışlar bakımından biraz teknik terimler olduğundan, belki bu yönde zorlanabiliriz. 

Fusûsu’l Hikem Tercüme ve Şerhi-Ahmet Avni Konuk Kitabından 1.Cilt Mukaddime bölümünün Sekizinci faslından bilgiler aktaralım: T.B. 

------------------- 

Sekizinci Fasıl İkinci Vasl: 

A’YÂN-I SÂBİTE MEC’UL DEĞİLDİR

A’yân-ı sâbite, ilâhî isimlerin ilmî sûretlerinden ibâret olduklarından, hâricî vücutları yoktur. Oysa “ca’l” te’sir edicinin te’sîrinden ibârettir. Bunlar ise te’sir ve etkiyi kabûl mahalli olmadıklarından mec’ûliyyetleri ya’ni yapılmışlıkları söz konusu olamaz; yanî bunlar “yapılarak” vücûda getirilmiş şeyler değildir. Çünkü zâtî işlerden ibârettirler. Ve bu işler Zât’ın gereğidir ve Zât ile berâber kadîmdir; ve zâtî işler bir yapıcının yapması ile yapılarak mevcût olmadıkları gibi, bir te’sîr edicinin te’sîri altında da değildirler. Mâdemki vücûdun zât’ı mevcûttur, elbette onlar da O’nunla berâber mevcûttur.

Örnek: İnsanda gülme ve ağlama gibi birçok işler vardır. İnsan gülmediği ve ağlamadığı zamanlar, bu işler bi’l-kuvve mevcûttur ve fiilen yoktur. Ağlaması ve gülmesi, fiilen açığa çıktığı zaman bu açığa çıkış, irâdesi ve ca’li ve te’sîri ile olmaz; belki zâtî gereklilik olarak irâdesiz ve ca’lsiz ve te’sîrsiz gerçekleşir. Ya’nî insan, henüz gülmeden ve ağlamadan evvel, gülmeye ve ağlamaya hazırlanmaz ve gülme ve ağlama iş oluşları i’tibârıyla insâni ma’nâda birlik halinde iseler de açığa çıkmada bir diğerinden ayrılırlar. Çünkü gülme, ağlamanın aynı değildir. Şimdi bunlar, insanın şahsında mevcût ve fiilen yok iken, bu yok olan işlerin mevcût şahıs üzerinde te’sîrleri görülür. 

Bundan dolayı mevcût şahıs bunların te’sîri ile zâhir olduğunda, yanî güldüğünde ve ağladığında, bu işler de, fiilen mevcût olurlar; ve onların mevcûdiyyetleri mevcût şahsa bağlı olarak olur. Ve mâdemki insanın şahsı mevcûttur, elbette bu işler de onunla berâber bi’l-kuvve mevcûtturlar; ve bir sebep altında da zâtî gereklilik olarak, irâdesiz ve ca’lsiz ve te’sîrsiz, fiilen açığa çıkarlar. İşte bunun gibi hakîkî mevcût olan ulûhiyyet Zât’ında fiilen yok olan işlerin te’sîri ile, Allah’ın zâtı bu işleri sebebiyle tecellî eder. Çünkü a’yân-ı sâbite açığa çıkışın sebebi ve Allah’ın zâtı ise, onların sonucudur. Ve sebebin sonuç üzerinde te’sîrini reddetmek ve kabul etmemek mümkün değildir.

Nitekim sebep-sonuç ilişkisi mes’elesi, varlığa getirme örneği ile yukarıda anlatıldı. Bu te’sîr ve te’sîr alan ve sebep-sonuç ilişkisi mes’eleleri, vâhid olan Hakk’ın vücudunun zâtî bağıntısından ibâret olup meydanda bir başkası bulunmadığından, ulûhiyyet şanına yakışmayacak bir hüküm türü olarak anlaşılmaz. 

------------------- 

A’yân-ı sâbite, sâbit olan hakîkatlerimizdir. Cenâb-ı Hakk’ın (c.c.) indinde sâbit olan, kayda geçmiş olan bizim ilm-i ilâhîdeki programlarımızdır. Ya’ni bütün âlemde insan olmamız i’tibârı ile her birerlerimizin programları Cenâb-ı Hakk’ın (c.c.) indinde mevcûttur. Kişisel olarak göz rengimizden, saçımıza, boyumuza kadar neyimiz varsa bunların hepsi programlanmış vaziyettedir. Gerek ilmî gerek rûhî gerek nûrânî gerek bedenî olarak bütün kayıtlarımız, programımız Cenâb-ı Hakk’ın (c.c.) ilm-i ilâhisinde tüm olarak, toplu olarak mevcûttur. Nasıl ki bir arabanın bir dişlisinin ölçüsüne kadar kayıtları ve ölçüleri dahi mevcût iken Cenâb-ı Hakk (c.c.) insan gibi bir varlığı başı boş bırakır mı? Bizlerin her ânı kontrol altındadır ve bu a’yân-ı sâbite programı içerisinde, kazâ ve kader hükümleri içerisinde bize ayrılan sürelerimiz vardır, bunun yanında Cenâb-ı Hakk’ın (c.c.) âmir hükmü ile üzerimizde hükümleri vardır. 

Burada anlatılan bilgileri kişinin kendi bünyesine indirerek bi-zâtihi kendi bünyesinden tatbîk edeceği insânî bilgilerdir. Tıp, fizik, kimya gibi bilimler nakil olarak öğrenilir, ancak ilâhî bilgiler ancak kişinin bi-zâtihi yaşayışı ile tadışı ile bilinecek ve öğrenilecek aslî bilgilerdir. İşte insanın kendi gerçek hâlini bilebilmesi için toplu olarak da olsa bu a’yân-ı sâbite bilgisine mutlak sûrette ihtiyâcı vardır. Çünkü bizim aslımızı burası meydana getirmektedir. Biz aslımızı bilmez isek gaflet içerisinde yaşasak veyâ yaşamasak ne farkedecektir. T.B. 

------------------- 

“Hâricî vücutları yoktur”, ibâresini şöyle îzâh edebiliriz; Kendi düşüncemizde diyelim ki mekanik bir sistem tasarladık, işte bu aşama kişinin zâtında ilmî olarak mevcût olan bir sûrettir, hârice yani dışarıya çıkmış bir görüntüleri yoktur. Ne zaman ki bu mekanik sistem imâl edeceğiz o zaman akılda olan bu sistem hârice çıkmış olacaktır. İşte a’yân-ı sâbitelerin bu şekilde hâricte vücûtları yoktur denilerek kasdedilen budur. 

Cenâb-ı Hakk’ın (c.c.) ilminde olan bizim programlarımız sonradan meydana getirilmiş ve bir te’sir ile yapılmış ve zuhûra çıkmış şeyler değillerdir.

Ve bu işlerin Zât ile berâber kadîm olduğunu belirten ifâdeyi bizlerin yaşayarak anlayabilmemiz, Allah’ın indinde ne kadar yüksek olduğumuzu bize açık olarak göstermektedir. Ben şu tarihte doğdum ve Dünya’ya geldim, şimdi nereden ezelî oldum diyenler olabilir; oysa o Dünya’ya doğuş ve geliş olarak belirtilen bizim hálk edilmiş olan madde bedenlerimiz olan elbiselerimizdir. Her birerlerimiz için bir yaş vermek gerekirse eğer belki mübâlağa gibi olacak ama hepimizin yaşı atamız olan Âdem’in (a.s.) yaşıdır. Ancak bu dahi zuhûrda olan ca’l edilmiş yönümüzdür, a’yân-ı sâbitemiz olan hakîkatimiz olarak yaşımız belli değildir, Allah’ın varlığında ezelîyizdir. İnsandan başka hiçbir varlığın da bu şekilde ezel ve ebed yaşantısı yoktur, olamazda. 

Vücûd ifâdesinden kasıt bu âlemde görülen vücûdlar değildir, Cenâb-ı Hakk’ın (c.c.) bâtın âlemindeki varlığıdır ki mutlak olan vücûddur. T.B.

------------------- 

Sekizinci Fasıl Üçüncü Vasl: 

GAYR-I MEC’ÛL İSTİ’DÂD VE KĀBİLİYET

Zâtî gereklilik olan a’yân-ı sâbiteden her bir “ayn”ın kendine mahsûs bir isti’dâdı ve kābiliyyeti vardır; aslâ biri diğerine benzemez. Hakk’ın mutlak vücûdu, a’yân-ı sâbiteden her bir “ayn”ın isti’dâdına uygun olarak o “ayn”ın sûreti ile zâhir olur. Şimdi a’yân-ı sâbite mec’ûl ya’ni sonradan hálk edilmiş olmayınca, onların isti’dâdları ve kābiliyyetleri de mec’ûl ya’ni sonradan hálk edilmiş olmaz. Şu kadar ki, bu isti’dâdlar ve kābiliyyetler a’yân-ı sâbitenin ve a’yân-ı sâbite de Zât’ın gereklerinden bulunduğu ve bunların sebebi, ancak Allah’ın zâtının vücûdu bulunduğu ve sebebin sonuca te’sîrinin tabîî olacağı yönüyle, bu isti’dâdların ve kābiliyyetlerin te’sîr edicisi de, ancak Allah’ın zât’ının vücûdudur. İşte bu hakîkate işâret olarak, cenâb-ı Mevlânâ (r.a.) Mesnevi-i Şerif’lerinde şöyle buyururlar:

Tercüme: “O taş gibi katı kalbin çâresi bir değiştiricinin lütfudur; onun lütfu için kābiliyyet şart değildir. Belki kābiliyyetin şartı onun lütfudur. Çünkü lütuf iç ve kābiliyyet kabuktur.” Çünkü a’yân-ı sâbiteye ilmî vücûdu bahşeden zâtî lütuftur; ve bu ilâhî ihsân olmasa, hiçbir sûret ilim mertebesinde mevcût olmaz ve onların isti’dâdları ve kābiliyyetleri de söz konusu olamaz idi. Bundan dolayı zâtî lütûf ve ilâhî ihsân iç ve isti’dâdlar ve kābiliyyetler kabuk derecesindedir. Şimdi burası iyi anlaşılsın ki, isti’dâdlarda ve kābiliyyetlerde cebir yoktur. Zâtî lütuf ve ilâhî tecellî ve nefes-i rahmânî eşit seviyede olur. Nefes-i rahmânîyi tâkiben her bir ayn kendi zâtî isti’dâdına ve kābiliyyetine göre açığa çıkmıştır. Bundan dolayı her bir ayn kendi kendine cebretmiştir.

Örnek: Bir kimse şiddetli soğukta aralıksız olarak bir cam üzerine nefesini gönderse, sûretsiz olan bu nefes cam üzerine eşit seviyede temâs eder. Fakat soğuğun şiddeti sebebiyle bu nefes, cam üzerinde yoğunlaştığı zaman, türlü şekiller açığa çıkar. Bu açığa çıkan şekillerin hiç birisi ne uzunluk ve ne de genişlik olarak bir diğerine benzemez. Bu şekillerin her biri sûretsiz olan o nefeste bulunmakta idi. Yoğunlaşarak böylece açığa çıktılar ve bu sûretle kendi isti’dâd ve kābiliyyetlerini gösterdiler. Bu isti’dâd ve kābiliyyetlere aslâ nefes verenin zorlaması yoktur. Belki nefesin ayn’ında onlar, isti’dâd ve kābiliyyetlerine göre kendilerini yine kendileri îcâd ettiler. Ancak nefes verenin vücûdu onların açığa çıkma sebebi oldu ve onlar sonuç oldular. Şimdi bu şekillerin içinden birisi çıkıp da farzedelim nefes verene hitâben: “Sen beni niçin yanımda var olmuş olan şu güzel çiçek gibi şekillendirmedin; böyle upuzun bir şekilde kaldım?” sorusunu soramaz. Sorsa, nefes veren ona cevâben der ki: “Bu şekilde var olman için benim tarafımdan senin üzerine hiçbir cebir olmadı; ben ancak seni nefeslendirdim, sen de bi’l-kuvve mevcût ve fiilen yok olan kābiliyyet ve isti’dâdın sebebiyle böyle var oldun; cebir ancak senden, sana oldu: niçin hitâbını bana yöneltiyorsun?” Şimdi nefes-i rahmânî’nin nefeslendirmesinde, her bir ayn o nefeste “Kün!(Ol)” emrine uyarak kendi isti’dâd ve kābiliyyeti çerçevesinde kendi kendini var etmiş ve ona o sûrette var olması için cebir olmamış olduğundan, Hak; لَا يُسْپَلُ عَمَّا يَفْعَلُ وَهُمْ يُسْپَلُونَ “Lâ yüs’elü ammâ yef’al” ya’ni “Yaptığından soru sorulmaz”dır. (Enbiyâ, 21/23). Çünkü Hakk’ın fiili onları nefeslendirmek ve onlara vücûttan feyiz vermektir. Bu ise zâtî lütuftur. Hiç zâtî lütfundan dolayı Hakk’a soru sorulur mu? Belki soru yüksek isti’dâd dururken, düşük isti’dâdı beğenip, o isti’dâd çerçevesinde var olanlara sorulur. “Ve hüm yüs’elûn” yani “Onlara yaptıklarından sorulur” (Enbiyâ, 21/23) onlar hakkındadır. Cenâb-ı Hakk, Zeyd’i cebren saâdet tarafına ve Amr’ı da cebren şekâvete sevk etmekten münezzehtir. Hakk’ın irâdesi ancak isti’dâd ve kābiliyyete dâir olur. Çünkü Hakk Teâlâ ilminde sâbit olan şeyi murâd eder ve murâd ettiği şeyi işler. 

------------------- 

İşte yukarıda belirtilen isti’dâd ve kābiliyyetlerin çalıştırılıp faaliyete geçirilmesi konusu bizim sorumluluğumuzdadır. Bizler gerektiği gibi çalışmayıp bu programları faaliyete geçiremez isek yine mes’ûlü biziz, yoksa programın eksikliği değildir.

Ve yukarıda belirtilen ifâdeler ile insana verilen değeri anlatan cümle yoğunluğuna başka yerlerde rastlamak mümkün değildir. Bu ilimler zâti ilimler içerisinde olan ilimlerdir, yoksa sıfâtî, esmâî, ef’âlî ve fıkhî ilimler içerisinde değildir. Allah’ın zâtının yolu zâtından gelen ve zâtına giden ve zâtının hakîkatlerini bildiren hakîkat ilmidir. Bu yüzden bu ifâdeler ba’zılarımıza uzak ve duyulmamış ifâdeler gibi gelebilir. Bu nedenle bu bilgiler muhakkak bilen biri ile berâber okunarak, öğrenilmesi ve hafifleştirilmesi gereken bilgilerdir. 

Bizlerin maddî olarak bütün vücûtlarımız bize âit vücûtlar olmayıp, Allah’ın Zâhir ismi ile zuhûra getirdiği, ca’l ettiği, kıldığı yani kendi isim ve sıfatlarının suret almış şekilleridir. Bu pazar öyle bir pazardır ki, burada can alınır can satılır. Birkaç rek’at namaz kılmak ile birkaç hac ve umreye gitmek ile birkaç oruç tutmak ile sâdece âbid veyâ zâhid oluruz ancak ârif olamayız. Bu bilgiler aynı zamanda irfâniyet yolunun bilgileri, yaşantıları ve tatbîkatlarıdır. 

Bizim içinde bulunduğumuz madde vücûtlarımız bizler için Yûnus’u (a.s.) yutan balık gibidir. Yûnus (a.s.) nasıl o balığın karnından çıktı ise, bizlerinde aynı şekilde bu madde beden hükmünden çıkmamız gereklidir. Üzerimizde o kadar çok kılıflar ve perdeler vardır ki bunları aşarak gerçek hüviyyetimize kavuşmamız gerekmektedir. Ne yazık ki nefis hapishanesi içerisinde dönüp durmakta olmamıza rağmen kendimizi hür insanlar zannetmekteyiz. Kişi bu hapishanede oluştan kurtarıp hür edecek olan da bu tevhîd ilimleridir, başka türlü bu tutukluluktan kurtulmak mümkün değildir. 

Her birerlerimizdeki isti’dâd ve kābiliyyetler dahi asılları i’tibârı ile ezelîdir sonradan olan ya’ni mec’ûl olan onların madde âlemindeki faaliyetleridir. Bizler şartlanmalarımız içerisinde hakîkatimizi idrâk edemeyerek, kendimizi mahlûk olarak gördüğümüzden ve Cenâb-ı Hakk’ı (c.c.) tenzîh ederek yukarılara attığımızdan, arşında oturmaktadır dediğimiz an kendimizi Hakk’tan ayırıp kopararak yeryüzünde zavallı varlıklar hâline düşürmüş oluruz. Oysa Cenâb-ı Hakk (c.c.) ezelde olduğu gibi bugün dahi her birerlerimiz ile mevcûttur, diğer ifâde ile biz O’nunla mevcûduz ki kendimize âit hiçbir varlığımız yoktur. 

Cebriyye sınıfının düşündüğü şekilde, kul fiilini işlemek mecbûriyetindedir, şeklinde bir anlayış çok yanlıştır. 

Cenâb-ı Hakk (c.c.) bütün bu âlemleri hálk etmezden evvel kendi ahadiyyetinde iken, ahadiyyetinden bir tecellî ile vâhidiyyetine intikâl etti. Vâhidiyyet sâhasında ilâh, uluhiyyet, Allah’lık meydana geldi ki bütün bu âlemlerin programı Allahtır. Cenâb-ı Hakk’ın (c.c.) da en büyük sıfatlarından birisi rahmâniyyet olduğundan, bütün bu sonsuz fezâ boş iken Cenâb-ı Hakk (c.c.) bütün bu âlemlerin olmasını murâd ederek, rahmâniyyet nefesini yaydı. Bu nefesin içerisinde ilâhî isimler, ilâhî sıfatların tamâmı mevcût idi ve o gün yayılan bu nefes bugün dahi devâm etmektedir ki kıyâmete kadar devâm edecektir. Eğer bu nefes-i rahmânî bir an kesilse âlemler diye bir şey ortada kalmaz. Nasıl ki lamba yanıyorken düğmesini kapattığımızda elektriği kesilip sönerse işte buna benzer olarak. Nefes-i rahmânî her an yeni yeni tecellîler ile “Müceddid emsal/benzer yenilenme” denilen olay ile sürekli yayılmaktadır. Bu yenilenme o kadar serî bir şekilde ve hızla olmaktadır ki farkında olamıyoruz. Ancak bu bir an ölme ve bir an dirilme olayı hayâtın devâmını sağlamaktadır. 

Bu âlemde sen diye bir şey yoktur ki olamazda zâten, sana bir isim verdiler ve sen kendini bu isim ile var zannettin oysa bu sâdece zandır. Aslında ne sen vardır ne ben ancak Yüce Zât “Ene ya’ni Ben” dediğinde o “Ene”yi anlayacak karşı tarafta bir “ente ya’ni sen” olması lâzım geldiğinden sana, bana, bize hayâli olarak bir sen denilmesini lütfetti. Bizim a’yân-ı sâbitelerimize denilen bu sen hitâbı da zâten Cenâb-ı Hakk’ın (c.c.) kendi varlığında mevcûttur.

 Günümüzde genler ile oynanarak onlarda değişiklikler yapılması dahi bu âlemde bir programdır ve bunları yapanlar için imtihandır. Bu genler ile oynayanları bu konu üzerinden sorumlulukları vardır. Nefsî menfaât te’mini için bu işleri yapmaktadırlar çünkü. 

Cenâb-ı Hakk’a (c.c.) soru sorulamamasının nedeni âmirliği nedeniyle değildir, hikmeti dolayısıyla soru sorulmasına gerek yoktur. T.B. 

------------------- 

Sekizinci Fasıl Dördüncü Vasl: 

İLİM MA’LÛMA TÂBİ’DİR

Mâ’lûm olsun ki, ilâhî ilimde iki i’tibâr vardır: Birisi; vahdet mertebesinde ve ilk taayyünde ulûhiyyet zât’ının sıfatlarının ve isimlerinin hepsine icmâl olarak olan ilmidir. Bu ilim kendi zâtına olan ilimden ibâret olduğundan, bu mertebede “ilim”, “âlim”, “ma’lûm” arasında aslâ farklılık yoktur; hepsi vâhid yani bir şey’dir. Ve bu ilim, ma’lûma tâbi’ olan türden değildir. Çünkü kadîm zât ile berâber kadîmdir. İkincisi; vâhidiyyet mertebesine ve ikinci taayyüne tenezzülünden sonra, kendisinde mevcût olan bütün sıfatların ve isimlerinin sûretleri, bir diğerinden ayrılmış olarak ilâhî ilimde peydâ olduklarında, her birinin zâtî gereklilikleri olan kābiliyyet ve isti’dâdları ne ise açığa çıkar. Ve bu kābiliyyet ve isti’dâdlar açığa çıktıktan sonra, Hakk’ın ayrıntılı olarak ma’lûmu olurlar. İşte Hakk’ın bunlara âit olan ilmi, onların ma’lûm oluşlarından sonra olduğundan “ilim ma’lûma tâbi’dir” denildiğinde; “sıfatlara ve isimlere ait ilim” anlaşılmalıdır. İlmin ma’lûma tâbi oluşu hakkındaki Kur’an’daki delîl:

(Muhammed, 47/31) وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ حَتّٰى نَعْلَمَ الْمُجَاهِدٖينَ مِنْكُمْ وَالصَّابِرٖينَ وَنَبْلُوَا اَخْبَارَكُمْ 

 “Ve leneblüvenneküm hatta na'lemel mücahidiyne minküm” 

“Biz sizi imtihan ederiz, tâ ki sizden mücâhid olanları bilelim” âyet-i kerîmesidir.

 Hakk’ın: “Tâ ki biz bilelim” sözü aslâ te’vîl edilemez. Bunu ancak kelam âlimleri gibi vehmî tenzîh sâhipleri te’vîl ederler. Ve onlar eşyânın vücûdunu vâhid ya’ni bir olan vücûd’un gayrı olarak gördüklerinden, Hakk’ın ilmi ma’lûma tâbi’ olsa, Hakk’ın ilmini başkasından alması gerekir; ki bu da câhillik ve âcizlik olduğundan Hakk’a lâyık olmaz zannederler. Oysa vücûd birdir: bu çokluklar O’nun isimlerine ait sûretlerinin gölgeleridir ve aynaya yansıyan gölgeler, aynanın karşısındaki şahsın sûretinden başkası değildir. Bundan dolayı aynanın karşısındaki şahıs aynaya baktığı zaman, gördüğü sûretten kendisinde bir ilim meydana geldiğinde, o bu ilmi başkasından almış olmaz. Bundan dolayı kelam âlimlerinin zannettikleri gayrı oluş yoktur ki, Hakk’a câhillik ve âcizlik yüklenmiş olsun. Bu aynı oluş ve ayrı oluş meselesi, şehâdet mertebesi kısmında îzâh edilecektir. 

------------------- 

Her birerlerimizin a’yân-ı sâbitelerinin faaliyete geçebilmesi için ma’lûma dönüşmesi gerekmektedir yani fizik âleme gelerek harekete geçmesi gerekmektedir. Ne zaman ki bizler eksi veyâ artı fiiller işliyoruz bu durumda bu fiiller ma’lûm oluyorlar ve bizim a’yân-ı sâbitedeki ilmimiz de ma’lûma tâbi’ olarak ortaya çıkmış olmaktadır. Ancak bu duruma en tepeden bakıldığında ilim olmaz ise, bu ma’lûmun hiçbiri meydana gelmez. İşte “İlim ma’lûma tâbi’dir” ve “ma’lûm ilme tâbi’dir” diye belirtilen iki görüşün açıklaması bu şekildedir. Ya’ni yukarıdan bakıldığından ma’lûmu meydana getiren ilimdir ancak zuhûra gelindiğinde ma’lûm olmadan ilmin anlaşılması mümkün değildir. İşte bu şekilde Cenâb-ı Hakk (c.c.) bizleri hálk etti ancak bizim özelliklerimiz bu şehâdet âleminde yaşadığımız zaman ortaya çıkmaktadır. Nefes-i rahmânî ile dünyâya geldiğimizde ve her birerlerimiz ayrı bir özellik kazanarak verilen istiklâl ile fiillerimizi yapmaya başladığımızda bizim şakî veyâ said olduğumuz ortaya çıkmaktadır ki yukarıdaki âyet-i kerîme ile bildirilen budur. 

Bu âyet-i kerîmenin te’vîli konusunda şöyle bir görüş ortaya atıyorlar, “Cenâb-ı Hakk (c.c.) o kişi o fiili yaptıktan sonra mı onun ilmini öğreniyor?” ya’ni Cenâb-ı Hakk (c.c.) bunu ezelde bilmiyordu da kişiden fiil ortaya çıktıktan sonra gördü ve öğrendi diyerek Allah’ın ilmi ezelî değil sonradan olmadır gibi sapık bir hükme ulaşıyorlar. 

Vehmî tenzîh sâhiplerinden kasıt Cenâb-ı Hakk (c.c.) ötelere bir yerlere atarak onu noksan sıfatlardan tenzîh edenlerdir. Hiç Cenâb-ı Hakk’ta (c.c.) noksan sıfat olur mu? Noksan sıfatlardan tenzîh edilsin. Noksan olarak belirtilen bu oluşum bizim görüşümüzde olan noksanlıktır ancak, bu nedenle kişinin ilk olarak kendisini yanlış ve eksik düşünmekten tenzîh etmesi gereklidir. Daha sonra ulaşacağımız bilgi ile bakalım Cenâb-ı Hakk’ı (c.c.) tenzîh edebilecek miyiz? Eder isek de hangi mertebede ve nasıl tenzîh edeceğiz? Bu konuda şöyle denmiştir;”Tenzîhî tevhîd yarım âlimliktir, teşbîhî tevhîd de yarım âlimliktir, bunların ikisini birleştirip yapılan tevhîd gerçek tevhîd ve gerçek ilimdir.” Tâbi ki bunları hepsi lafzî olarak söylenecek terkipler olmayıp ancak bizzat yaşanarak söylenebilinecek terkiplerdir. T.B. 

------------------- 

Sekizinci Fasıl Beşinci Vasl: 

KAZÂ VE KADER

A’yân-ı sâbite, zâtî gereklilikleri olan isti’dâd ve kābi-liyyetleri çerçevesinde Hak’tan zuhûr talep ederler. Bu talep lafzî ile değil, hâl iledir. 

------------------- 

A’yân-ı sâbite faaliyet sahasına çıkmaya hazırlanan bir varlığın programıdır. Burada kābiliyyet ve isti’dâdlar bir program hâlindedir. Bu çerçevede mâdem ki biz bu program olarak varız, ancak bâtın âleminde kendimizi gösteremiyoruz diyerek Cenâb-ı Hakk’tan (c.c.) özlerindeki bu hâlleri ile zuhûr talep ederler. Çünkü bu mertebede henüz lafız yoktur sâdece hâl vardır. T.B. 

-------------------

Mesnevî:

Tercüme; 

“Biz yok idik; ve bizim serzenişimiz dahi yok idi. 

Senin lütfun bizim sessiz sözümüzü işitir idi.” Bu talep, yaşamak için balığın vücûdunun suyu ve insanın vücûdunun temiz havayı talep etmesi gibidir. Çünkü onların vücutlarına âit isti’dâd ve kābiliyyetleri böyledir. İşte her ayn, ulûhiyyet zât’ından böyle zâtî gerekliliklerine göre tecellî talebinde bulundu. Onların isti’dâd ve kābiliyyetleri ilâhî ma’lûm olduğunda taleplerini kabul ederek, Hak ma’lûm oluşları çerçevesinde var edilmelerini irâde etti. Bundan dolayı Hakk’ın irâdesi ilmine ve ilmi de ma’lûm olan a’yân-ı sâbiteye tâbi’ oldu. 

------------------- 

A’yân-ı sâbitemiz kader hükmü ile bizlerin her ânında peyder-pey zuhûra çıkmaktadır. Şu an ki görünen hâlimiz a’yân-ı sâbite gereği olduğundan, bizler şu an ki görüntülerimizden geriye dönerek a’yân-ı sâbitemizi müşâhede etmekteyiz. Sistem olarak asılları aynıdır ancak tecellî ya’nî zuhûr olarak bütün programlar birbirinden ayrıdır. T.B. 

------------------- 

Şimdi onların mertebelerinin tümünde isti’dâd ve kābiliyyetleri üzere zuhûrlarına Hakk’ın hükmetmesi ilâhî kazâdır ve bu kazâ icmâlî ve küllî hükümdür. Zâtî isti’dâdları üzerine Zeyd’in ilmine ve saâdetine ve Amr’ın câhilliğine ve şekâvetine hüküm gibi. Fakat bu hükümde cebir yoktur. Çünkü bu hükmü, a’yân-ı sâbite kendileri üzerine vermişlerdir ve Hak ilk olarak üzerine hüküm verilendir. 

------------------- 

Bu ifâdeler yazım olarak kısa ve kolay ifâdeler olmasına rağmen beşer aklı ile tam olarak idrâk edilmesi oldukça zordur. Bunların idrâki ancak akl-ı küllden olan bir akıl ile mümkündür. A’yân-ı sâbiteler Cenâb-ı Hakk’ın (c.c.) varlığında olduklarından mahlûk değillerdir, dolayısıyla bu programlar, Cenâb-ı Hakk’ın (c.c.) belirli isimleri ile donatılmışlardır ve her bir isme göre her a’yân-ı sâbite isti’dâd kazanmıştır. Dünyâya geldiği andan i’tibâren bu isti’dâdlar kābiliyetleri vâsıtasıyla zuhûra çıkmaya başlıyor. T.B. 

------------------- 

Ya’nî her bir ayn-ı sâbite kendi zâtına âit kābiliyyetini gösterip Hakk’a demiştir ki: “Ey lütuf sahibi, benim hakkımda saâdet hükmünü ver ve beni bu hüküm çerçevesinde zuhûra çıkar!” Bu ise o ayn-ı sâbite tarafından Hak üzerine bir hükümdür. Bundan dolayı o ayn-ı sâbite hüküm veren ve lütuf sâhibi olan Hakk’ın vücûdu ise üzerine hüküm verilendir. Daha sonra Hak hüküm veren ve a’yân-ı sâbite üzerine hüküm verilen olmuştur. Bundan dolayı cebir her “ayn”ın isti’dâd ve kābiliyyetlerinden kendi üzerlerine olmuştur. Ve isti’dâd ve kābiliyyetin mec’ûl ya’ni yapılmış olmadığı daha önce îzâh edildi. 

Şimdi zâta âit isti’dâdlar aslâ değişmediği gibi, iki zıttı da birleştirmez. Örneğin ilâhî ilimde saâdetle ma’lûm olan bir a’yân-ı sâbite, değişerek şekavetle ma’lûm olmadığı gibi, bir a’yân-ı sâbite aynı anda hem saâdet ve hem de şekâveti taşıyamaz. Çünkü bunlar, bir diğerinin zıttıdır. Nitekim bir şey aynı an içinde hem beyaz ve hem siyâh olmaz.

İlahi kazâ biri mübrem, diğeri muallak olmak üzere iki çeşittir: 

“Mübrem ya’ni Mutlak Kazâ” kayıtsız şartsız yerine getirilmesi gerekli olan kazâlardır. Bu kazâ ne sözlü duâ ile ve ne de fiili duâ ile, yanî tedbirler ile önlenemez. Mübrem kazâda iki i’tibâr vardır. Birisi Allah indinde “muallak kazâ” ve melekler ve kâmilin indinde “mübrem kazâ” görünen ilâhî kazâdır. Bu kazâ duâ ve tedbîr ile önlenir.

“Muallak kazâ” kayıt ve şarta bağlı olarak yerine getirilmesi gereken kazâdır. Bu kazâ önleme şartının gerçekleşmesi hâlinde te’sîrli olmaz. Şart dahi kazâdır. “Kazâ kazâ ile geri döndürülür” hadîs-i şerîfinde bu hakîkate işâret buyrulmuştur.

Mübrem kazâya örnek: Tavla oyununu oynayan kimse, oyununu iyi oynadığı ve pullarını da önüne biriktirip arkadaşından evvel toplamaya başladığı halde, öyle bir zar atar ki, açık vermeye mecbûr kalır. Çünkü başka türlü oynamak mümkün değildir. Burada tedbîr ve mahâretin te’sîri yoktur. İşte bu mutlak kazâdır.

Muallak kazâya örnek: Bilindiği gibi, tavla oyununda oyuncular zarın hükmüne tâbi’dir. Oyuncu oyununu kazanmak için uygun gördüğü zarın gelmesini ister. Fakat zarı atınca, zarlar genellikle istediğinden farklı olarak gelir. Oyuncu bunda mecbûrdur; mutlaka onu oynayacaktır. Velâkin gelen zar üzerine birkaç türlü oyun mevcût olduğu takdîrde, onların en iyisini oynamakta serbesttir. Bu husûsta mecbûr değildir. Eğer her gelen zarda oyununun en iyisini oynarsa, oyunu kazanabilir. Şimdi istediğinden farklı gelen zara tâbî olma mecbûriyyeti bir kazâdır. Ve kazanmak için oyunun iyisini oynamak dahi bir kazâdır. İstediğinden farklı gelen zar ile oyunu kaybedebilirken iyi oynadığı için kaybetmedi. Bundan dolayı kazâyı, kazâ ile geri döndürdü. Ve bu kazâ muallak kazâ oldu. Mesnevi:

Tercüme: “Allah Teâlâ tarafından evliyânın öyle bir kudreti vardır ki, atılmış oku yolundan geri çevirirler” beyt-i şerîfi mutlak kazâ hakkında değil, muallak kaza hakkındadır. 

Abdülkadir Geylânî Hazretlerinin (k.a.s.): “Ben zorunlu kazayı da önlerim” buyurmaları Allah indine muallak kazâ ve melekler indinde zorunlu kazâ görünen ilâhî kazâ hakkındadır. Yoksa mutlak kazâ hiçbir yön ile önlenemez.

“Kader” kazânın ayrıntılanmasıdır. “Kazâ” bir vakit ile kayıtlanmış olmadığı halde, “kader” vakitlerden bir vakitte her bir ayn-ı sâbitenin özel sebepler altında mertebelerinin tümünde açığa çıkacak hallerini takdîrden ibârettir. Örneğin “Zeyd saâdet ehlidir” diye hakkında küllî hükmün ulaşmasından sonra Zeyd’in falân vakit şehâdet âleminde açığa çıkması ve kendisinden falân vakitlerde şu ve şu sâlih amellerin meydana gelmesi ve şu kadar sene ömür sürdükten sonra mü’min olarak berzaha nakledilmesi ve berzahta dahi şu ve şu nimetlere nâil olması vb. gibi haller bu kazânın ayrıntısı olduğundan bunlara “kader” denir.

Şimdi kazâ a’yân-ı sâbitenin yapılmamış isti’dâdına bağlı olduğu gibi, kader de her bir “ayn”ın mertebelerinin tümünde açığa çıkacak mec’ûl ya’ni yapılmış isti’dâdına bağlı olur. Bundan dolayı kader sırrı a’yân-ı sâbiteden her bir aynın vücûtta zâtî ve sıfâtî ve fiilî olarak ancak aslî kābiliyyetinin ve zâtî isti’dâdının özelliği kadar açığa çıkması esâsından ibârettir.

Kader sırrının sırrı dahi budur ki, a’yân-ı sâbitede ulûhiyyet zat’ından ayrı olarak hâriçte açığa çıkan işlerden değildirler. Belki Hak Teâlâ Hazretleri’nin zâtî bağıntı ve işlerinin sûretleridirler. Ve Hak Teâlâ’nın zâtî bağıntı ve işleri ise ezelen ve ebeden değişim ve başkalaşmaktan münezzehdir. Bundan dolayı a’yân-ı sâbitenin de değişmesi imkânsızdır. Nitekim daha önce îzâh edildi. Kısacası kader kazânın ayrıntılanması olup zaman içinde açığa çıkar ve açığa çıktıkça ma’lûm ve ma’lûm oldukça takdîr edilmiş olunurlar.

Örnek: Hayvan türünün açlığı kazâdır. Bu icmâlî küllî bir hükümdür. Bu açlık hayvan türünün zâtî gereğidir. Bu cins bu zâtî isti’dâdı ile kendi üzerine açlık ile hükmetti. Vücûdunun zâtî gerekliliği olarak: 

 وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا عِنْدَنَا خَزَائِنُهُ وَمَا نُنَزِّلُهُ اِلَّا بِقَدَرٍ مَعْلُومٍ (Hicr, 15/21) 

“Ve in min şey'in illâ ındena hazainuh* ve ma nünezziluhu illâ Bi kaderin ma'lum;” 

“Hiçbir şey yoktur ki onun hazîneleri bizim indimizde olmasın. Biz onu ancak ma’lum bir ölçüyle indiririz” âyet-i kerîmesi hükmünce gayb hazînesinden an-be-an hayvânî birimlerin zuhûru ve birimlerden her birinin yaşadığı müddetçe çeşitli zamanlardaki açlığı kaderdir. Aynı şekilde onların tokluğu da böylece kazâ ve kaderdir. 

Şimdi açlık küllî hükmü, tokluk icmâlî küllî hükmüne karşılık olduğu yön ile, kazâ kazâ ile döndürülür; ve her hayvanın ayrı ayrı çeşitli zamanlardaki açlıklarına, çeşitli zamanlardaki toklukları karşılık geldiğinden, kader kader ile geri döndürülür ve bunun gibi soğuk sıcak ile ve sıcak soğuk ile ve hîle hîle ile döndürülür. Diğer işler bunlara kıyâs edilsin. 

------------------- 

A’yân-ı sâbite Cenâb-ı Hakk’tan (c.c.) açığa çıkmayı hâl ile talep ederler, çünkü o mertebede henüz beşeriyet hâsıl olmadığından ya’ni insan henüz hálk edilmiş olmadığından dolayı lisânlarda yok idi. Hâl lisânından kasıt ise ilmî husûsiyyetleri dolayısıyla ilmî ma’nâda olan bir istektir. Çünkü o ma’nâda ilmî olarak hayât vardır, işte bu ilmî ma’nâdaki hayât orada sıkıntılı bir vaziyettir; çünkü bu program mâdemki var, o zaman bu programı çalıştıracak, faaliyete geçirecek sahayı ve istihkâkı ver diyerek bunu hâl ile talep ettiler. Ve bu âlemlerde bu talep sonrası hálk edildiği için âlemlerin kaynağı burasıdır. Ezelî ilim ile programlanmış ve orada mahlûk olmayan a’yân-ı sâbiteler, Allah’ın zâtında zâtı ile müstâkil programlardı, müstâkil derken âlemden dışarı olan bir müstâkillik değil tabî ki. İşte bu talep netîcesinde nefes-i rahmânî onları geniş bir sahaya yaydı.

A’yân-ı sâbitenin Cenâb-ı Hakk’ın (c.c.) verdiği hak ile benim programımı ortaya çıkabileceğim sahayı ve ekipmanı bana ver, demesiyle hâkim, âmir hükmünde olmaktadır. Ve bu şekilde a’yân-ı sâbite Cenâb-ı Hakk’ı (c.c.) o programın gereklerini vermeye mahkûm etmiş olmaktadır. Bu durumu şöyle bir örnek ile îzâh edebiliriz. Bir mahkemede hırsızlık suçundan yargılanan bir zanlı ilk olarak yaptığı fiil ile ben bu hırsızlığı yaptım ve bunun kanunda belirtilmiş cezâsı da şu kadar yıl hapis yatmaktır, diyerek hâkimin üzerine bu hükmü yaptığı fiil ile veriyor. İlk olarak üzerine bu hüküm verilmiş olan hâkim de bu hükmü alarak sonrasında gereği üzerine hükmünü vererek hırsızı hapis cezâsına mahkum ediyor. Ve burada bir cebir de yoktur. 

Tedbîr alınmaz ise muallak kazâ mutlak kazâ hükmüne dönüşür ve bu da ilgilenip tedbîrini almadığımız, duâ etmediğimiz için bizim suçumuz olur. 

Kazâ hükmü sâdece dünyâda geçerli olmayıp, berzah ve mahşerde de miktar miktar, kader olarak ebediyyete kadar devâm eden bir hûsustur. T.B. 

------------------- 

Dokuzuncu Fasıl: 

RÛHLAR MERTEBESİ

Vücûd, ikinci taayyün ve vâhidiyyet mertebesinden sonra, ilmî sûretler dolayısıyla rûhlar mertebesine tenezzül eder. Ve bu mertebede ilmî sûretlerden her biri birer basît cevher olarak açığa çıkarlar. Bu basît cevherlerden her birinin şekli ve rengi olmadığı gibi, zaman ve mekân ile de vasıflanmış değildirler. Çünkü zaman ile mekân cisme lâzım olan i’tibârlardandır. Bunlar ise cisim değildirler. Ve cisim olmadıklarından yırtılma ve birleştirme dahi kabûl etmezler. Ve hissi işâretler, cisimler âleminin gereklerinden olduğundan bu âleme bilinen insânî zâhiri hisler ile işâret etmek mümkün değildir. Bu mertebede her bir rûh kendini ve kendi benzerini ve kendi kaynağı olan Hak Sübhânehû ve Teâlâ Hazretlerini idrâk etmektedir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de: (A’râf, 7/172)

اَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ قَالُوا بَلٰى

 “Elestü birabbiküm kalû belâ” 

“Ben sizin Rabb’iniz değil miyim? Dediler ki “Evet” ve hadîs-i şerîfte “Rûhlar sıralanmış asker toplulukları gibidirler; onlardan tanışıp anlaşanlar uyuşurlar, anlaşamayanlar ise uyuşamazlar” buyrulur.

Hz. Mevlânâ (r.a.) da buyururlar:

Tercüme: “Elbise tenden, can da tenden haberli değildir; onun dimâğında Allah gamından başkası yoktur.” Şimdi bu mertebe, ayrılık ve gayrı oluştan bir nev’i üzerine zât’ın hariçte zuhûrundan ibârettir. Ve rûh kendi zâtı ile kâim olup, bakā husûsunda bedene muhtâç değildir. Soyutluluk yönünden bedenden başkadır. Fakat idâre etme ve kullanma yönünden bedene münâsebeti vardır. Ve beden şehâdet âleminde rûhun sûreti ve kemâlinin zuhur yeridir. Nitekim, Hakk Teâlâ buyurur:(İsrâ, 17/84); قُلْ كُلٌّ يَعْمَلُ عَلٰى شَاكِلَتِه

 “kul küllün ya’melû alâ şâkiletihi” 

“De ki: Herkes kendi şâkilesi üzerine amel eder”.

Bundan dolayı rûh bedenden ayrı olmayıp, kemâlini göstermek için bedene muhtaçtır ve bedenin parçalarına sirâyet etmiştir. Onun sirâyet etmesi bedene girme ve beden ile birleşmek sûretiyle değildir; belki onun bedene sirâyet etmesi, Hakk’ın mutlak vücûdunun mevcûtların tümüne sirâyet etmesi gibidir. Ve bu i’tibâra göre, rûh ile cisim arasında bütünsellik yönünden başkalık yoktur. Nasıl ki Hak, bir yönden eşyânın aynı ve bir yönden gayrı ise, rûh dahi bir yönden bedenin aynı ve bir yönden bedenin gayrıdır.

Misbâhu’l-Hidâye sâhibi buyururlar ki: “Rûhun marifeti ve onun idrâk zirvesi son derece yüksek ve erişilmezdir. Akılların kemendi ile ona ulaşmak kolay değildir. Keşf sahipleri onun keşfini kıskanıp ancak işâret diliyle beyânlarda bulunmuşlardır. Hz. İzzet indinde en şerefli bir mevcût ve en yakın bir görünen “rûh-ı a’zam”dır.

 Çünkü Hakk Teâlâ onu مِنْ رُوحٖى “min rûhîy” yani “rûhumdan” (Hicr, 15/29) ve “min rûhinâ” yani “rûhumuzdan” مِنْ رُوحِنَا (Enbiyâ, 21/91) yüce beyânı ile kendisine bağladı. “Büyük Âdem”, “ilk halîfe”, “ilâhî tercümân”, “vücût anahtarı”, “îcâd kalemi”, “rûhlar ordusu” onun vasıflarındandır. Vücût ağına düşen ilk av o idi. Kadîm irâde onu hálk edilmişler âleminde kendi halîfeliğine ta’yin etti. Vücût sırları hazînelerinin anahtarlarını ona bıraktı ve onu onda tasarrufa izinli kıldı. Ve onun üzerine hayât denizinden büyük bir nehir açtı, tâ ki hayât feyzi dâimâ ondan yardım alsın ve var olmuş olan parçalar üzerine feyz versin. Ve ilâhî kelimelerin sûretlerini birleştirme karargâhından, ya’nî mukaddes zât’tan farklılıklar mahalline, ya’nî hálk edilmişler âlemine eriştirsin ve ayrıntıların ayn’larında icmâl ayn’dan keşfedilmiş olsun. Ve Cenâb-ı ilâhî kereminden ona iki i’tibâr bahşetti: 

Birisi ezelî celâl kudretinin müşâhedesi için; ikincisi ezelî cemâl hikmetinin tefekkür edilmesi için. Birinci i’tibar “fıtrî akıl”dan ibârettir ki mübârektir ve onun netîcesi, Cenâb-ı İlâhî’nin muhabbetidir. İkinci i’tibâr “hálk edilmişlere âit ve düşük akıl”dan ibârettir ve onun netîcesi “nefs-i küllî”dir. İzâfî rûh’un cem’ ayn’ından yardımla aldığı her bir feyzi, nefs-i küllî kabûl eder ve onun ayrıntı mahalli olur. İzâfî rûh ile nefs-i küllî arasında fiil ve fiili kabûl ediş, ve kuvvet ve zayıflık sebebiyle erkeklik ve dişilik açığa çıktı. Ve onların kaynaşıp bağlanma ve izdivâcı vasıtasıyla varlıklar doğarak mevcût oldular. 

Bundan dolayı hálk edilmişlerin hepsi rûh ile nefsin netîcesi ve nefis rûhun netîcesi ve rûh “emr”in netîcesi oldu. Çünkü Hak Teâlâ rûhu hiçbir sebeple değil, ancak zâtının zâtîliği ile açığa çıkardı. “Emr” ile işâret olunması o sebepledir. Diğerlerini de rûh vasıtasıyla açığa çıkardı ki, “hálk edilmişler” ondan ibârettir. Ve şehâdet âleminde Âdem’in vücudu rûh’un zuhur yeri oldu; ve Havvâ’nın vücudu nefs sûretinin zuhur yeri oldu. Ve Âdem’in çocuklarının erkek sûretlerinin doğumu,rûh-i küllî sûretinden meydana çıkarılmıştır; velâkin nefs sıfâtı ile karışıktır ve dişilerin doğumu, rûh sıfâtının karışması ile nefs-i küllî sûretinden meydana geldi. Ve bu yönden hiçbir nebî, dişi sûretinde gönderilmedi. Çünkü nübüvvet Âdemoğlu nefislerinde tasarruf ve hálk edilmişler âleminde te’sîr husûsunda erkeklik bağıntısını taşımaktadır.” Kısacası tek bir ayn olan vâhidiyyet vücudu, yine tek bir ayn olarak rûhlar mertebesine tenezzül etmiş ve vâhidiyyet mertebesinde nasıl ki bütün isimlerin ilmî sûretleri bir diğerinden farklı olmuş ise, rûhlar mertebesinde de onların gölgeleri olan rûhlar da öylece bir diğerinden farklı olmuştur. Bundan dolayı bu mertebe dahi zâtı itibârıyla bir ve bağıntıları i’tibârıyla çoktur. Ve her bir rûh, bir olan aynın bağıntısından biridir.

------------------- 

Cenâb-ı Hakk’ı (c.c.) gerçek ma’nâda ifâde eden kelâma vücûd-u mutlak denmektedir. Vücûd-u mutlak denildiği zaman, hiçbir varlıkta ne latîf ne kesîf zuhûru olmayan, ilâhî ilim olarak Allah’ın zâtına verilen isimdir. Vücûd denildiği zaman aklımıza bir sûret ve şekil gelir ancak burada bahsedilen vücûd sûretsiz ve şekilsizdir. Vücûdun mutlak, izâfî ve şuhûdî olarak üç mertebesi vardır. Gördüğümüz bütün vücûdlar şuhûdi vücûttur ve bunu meydana getiren ise izâfî vücuttur, hepsini meydana getiren de vücûd-u mutlaktır. 

Her birerlerimizin fizikî görünüşleri rûhumuzun şekil almış hâlidir. Şu kadar ki fizikî görünüşümüzden bir parça eksilse de rûhumuzda bir eksilme olmaz. İşte her birerlerimizin aslı madde bedenimiz değil rûhumuzdur. Nefs-i emmâre bizi madde beden olarak bize kabûl ettirdiğinde ve bu şekilde ölerek dünyâdan ayrıldığımızda kendimizi bu şekilde kabûl ettiğimizden dolayı topraktan çıkmayız, toprak olur kalırız ve toprağa gömülü olan bedenimizi böcekler yedikçe, dünyâda yaşıyorken hissettiğimiz acının aynısı o nefs-i emmâre o zaman dahi hissedecektir. Ancak nefsimizi terbiye ederde, madde bedenimizin onunla ilgisi olmadığını ve onun için sâdece binek olduğunu kabûl ettirebilir isek bu takdîrde bu dünyâdan kolayca ayrılmış oluruz. Biz kendi âlemimize gittiğimiz gibi madde olan bedenimiz de kendi âlemi olan toprak, su, hava, ateş unsurlarına gider.

Bu şekilde belirtildiği üzere rûh kabre girmez, kabre giren ise nefistir. 

“Min rûhinâ” yani “Rûhumuzdan” sözünde “Biz” ifâdesi, zâtının, sıfatlarının, isimlerinin ve fiillerinin mertebelerinde olan bütün rûh mertebelerinden üfledik ma’nâsınadır, diğer ifâde ile de zâtî sıfatlarının hepsinin hakîkatleri üzere üfledik, demektir. Bu nedenle insan olarak bizler o kadar büyük şerefe hâiz varlıklarız ki Allah’ın zâtının rûhunu taşımaktayız. Ancak bizlere başlangıçta ilk olarak “ve nefahtü fîhi min rûhî” ile “rûh-i sultânî” verilmektedir. “Ancak bizlere başlangıçta ilk olarak “ve nefahtü fîhi min rûhî” ile “rûh-i sultânî” verilmektedir. “Rûh-ı a’zam” en üst olan rûh mertebesidir ki en geniş ma’nâda zuhûr mahalli Peygamber Efendimizdir (s.a.v). Rûh’ı a’zam’ın tecellîsi ile rûh’ül-kuds ortaya çıkmaktadır ki bunlar rûh-ı a’zam’ın kudsî tecellîleridir. 

Îsâ‘nın (a.s.) doğuş yeri olan sıfatlar mertebesi de burasıdır. Rûh-ı a’zam’ın mahlûka dönük yüzü ise “ve nefahtü fîhî min rûhî” olarak bildirilen rûhtur. Eğer Âdem’e (a.s.) ve nefahtü fîhî min rûhî” ile belirtilen rûh değil de Îsâ’ya (a.s.) yüklenen rûh’ül kuds yüklenmiş olsa idi Âdem (a.s.) buna dayanamazdı ve o mertebeler ya’ni beşeriyet mertebeleri bize kapalı kalırdı ve sürekli kudsî mertebede kalacağımız içinde onun hakîkatini anlamamız mümkün olmazdı. Mahlûka dönük olan “ve nefahtü fîhî min rûhî” den ilâha dönük bir dönüş ancak mümkün olmaktadır, çünkü aslı bu seyirden gelmektedir. Seyr-i sülûk yolunda da yapılacak olan ilk şey bu hakîkati idrâk etmektir ya’ni hayâl ve vehim cennetinden beden arzına “ve nefahtü fîhî min rûhî” ile belirtilen hakîkati indirmektir ki gerçek Âdem’lik budur. T.B. 

------------------- 

Dokuzuncu Fasıl Birinci Vasl: 

MELÂİKE-İ KİRÂM’IN HAKİKATİ

Bilinsin ki, vücûdun, yukarıda ayrıntılı olarak anlatılan ilmî sûretler, ya’nî insâni hakîkat mertebesinden tenezzülü, yine o mertebede mevcût olan kudret sıfâtının zuhur yerleri ile, ya’nî kuvvetler ile olur. Çünkü vücûtta kudret ve kuvvet olmayınca irâde ettiği bir şeyin var edilmesi mümkün olmaz. Allah Teâlâ Hazretleri “metîn kuvvet sahibidir”. Ve kudret, diğer sıfatlar gibi hakîki vücûdun işlerinden bir iş olduğu yönle zât’ının gayrı değildir. Böyle olduğu halde, maddeciler onu bağımsız bir şey zannedip, var etmenin kaynağını iki bağımsız vücûda dayandırdıktan sonra, birine “madde”, diğerine “kuvvet” demişlerdir. Şüphe yok ki bu hüküm onların vehme dayanan bir zanlarından ibârettir.

(Necm, 53/30) ذٰلِكَ مَبْلَغُهُمْ مِنَ الْعِلْمِ

 “Zâlike mebleğühüm minel ilm” 

“Onların ilimden ulaşabildikleri budur” ve (Yûnus, 10/36) اِنَّ الظَّنَّ لَا يُغْنٖى مِنَ الْحَقِّ شَيْپًا

“innezzanne lâ yûğnî minel hakkı şey’a” 

“Şüphesiz zan haktan bir şey kazandırmaz” Şimdi, fiiller kuvvet ile açığa çıkacağından, ilâhî fiiller de melâike-i kirâm ile açığa çıkar. İlâhî kuvvetlerin ismi nebîlerin (aleyhimü’s-selâm) lisânında “melâike”dir. Çünkü “melek” “kuvvet ve şiddet” ma’nâsındadır. 

Melekler iki kısımdır: Birisi tabîî, diğeri unsurîdir. 

Tabîi melekler, unsurların bulunmadığı fezâda tabîi sûretlerden var olmuş olan ulvî rûhlardır. Bunlar fezâda var olmuş oldukları ve unsurlardan bir araya getirilmiş olan maddî cisimler ile münâsebete sahip olmadıkları yönle, Âdem’e secde ve itaât ile emrolunmadılar. 

İkincisi, unsursal meleklerdir ki, bunlar unsurlara mensûp olan rûhlardır; ve Âdem’e secde ve itâat ile mükelleftirler. Melâike-i kirâm, tercih sâhibi olmayıp, o kuvvetin sâhibi olan ulûhiyyet zât’ının irâdesine tâbi’ olduklarından haklarında: 

(Tahrîm, 66/6) لَا يَعْصُونَ اللّٰهَ مَا اَمَرَهُمْ وَيَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ

 “lâ ya’sûnellâhe mâ emerahüm ve yefalune mâ yu’merune” 

“Allah'ın onlara emrettiği şeyde, Allah'a âsi olmazlar ve emrolundukları şeyi yaparlar.” buyurulmuştur. Nitekim, insân vücûdundaki kuvvetler dahi insânın irâdesine tâbi’dir. İnsan irâdesini bir şeye yöneltince o kuvvet o şeye sarf edilmiş olur ve aslâ uymamazlık etmez.

Unsursal melekler, sonsuz kesîf âlemlerin idâresine me’mûrdurlar. Bunların sayıları bir araya toplanıp sayılmaya gelmez. Melekler hiss ve şehâdet âleminde kesîf şahıslar gibi görünmezler, çünkü rûhturlar. Hayâl âleminde çeşitli sûretlerle sûretlenerek görünür olurlar. Bu sûretlenme, görenin halleri ve inançları ile bağlantılıdır. Hz. Cibrîl’in cenâb-ı Meryem’e ve diğer melâike-i kirâmın Lût (a.s.) vesâir nebîlere (aleyhimü’s-selâm) ve evliyâya ve sâlihlere sûretlenmeleri gibi. Onların bu sûretlenmeleri esnâsında görenin yanında hâzır olanlar, bu melekleri müşâhede edemezler. Çünkü hayâl âlemine dâhil olan ancak o görendir. Şu kadar ki yanındakilerden de hayâl âlemine dâhil olanlar bulunsun. Bu sûretlenmeyi bunlar da görebilir. Meleklerin tasarruf yönleri “kanatlar”a benzetilmiştir. Nitekim, Kur’ân-ı Kerîm’de buyrulur:

(Fâtır, 35/1) اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ فَاطِرِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ جَاعِلِ الْمَلٰئِكَةِ رُسُلًا اُولٖى اَجْنِحَةٍ مَثْنٰى وَثُلٰثَ وَرُبَاعَ يَزٖيدُ فِى الْخَلْقِ مَا يَشَاءُ 

 “El Hamdu Lillahi Fatıris Semavati vel Ardı Caılil Melaiketi Rusülen ülıy ecnihatin mesna ve sülase ve ruba' yeziydü fiyl halkı ma yeşa'” 

 “Hamd göklerin ve yerin Fatır’ı, melekleri ikişer, üçer ve dörder kanatlı Rasuller olarak kılan Allah içindir. Halkedilişte dilediğini arttırır”.

Bundan dolayı bu kuvvetlerin göklerde ve yeryüzünde çok çeşitli te’sîrleri vardır. Mutlak vücûdun mertebeler ve çeşitli durumlardaki idâresi bu kuvvetler vâsıtasıyladır. Bunlar ulûhiyyet tarafından her bir mertebeye ve her bir tavra gönderilirler. Ya’nî ba’zıları nebîlere vahiy ile ve ba’zıları evliyâya ilhâm ile ve diğer insânlardan her birine ve hayvânlara ve bitkilere ve ma’denlere kısacası bütün eşyâya çok çeşitli işlerin tasarruf ve idâresi için gönderilirler. Herhangi bir meleğin kendisinden te’sîr alan şeye bir te’sîr ile bağlanması onun “kanad”ıdır. Bundan dolayı her bir te’sîr yönü, bir “kanat” olmuş olur. Meleklerin kanatları, ya’nî te’sîrlerinin yönleri sayıyla sınırlı değildir; belki onların te’sîrlerinin çok çeşitli olması sebebiyle kanatlarının sayılması mümkün değildir. Onun için (s.a.v.) Efendimiz mi’rac gecesinde Cebrâil’i (a.s.) altı yüz kanatlı olarak müşâhede ettiklerini hikâye buyurmuşlardır. Yüksek maksatları:

(Fâtır,35/1) يَزٖيدُ فِى الْخَلْقِ مَا يَشَاءُ

 “yeziydü fiyl halkı ma yeşa'” 

“halkedilişte dilediğini arttırır” âyet-i kerîmesi gereğince te’sîrlerinin yönlerinin çokluğuna işâret buyurmaktır.

Şimdi ulûhiyyetin unsurlar âlemine muhît olan dört küllî kuvveti vardır ki, onlara şerîat dilinde, Cebrâîl, Mîkâîl, İsrâfîl ve Azrâîl (a.s.) ismi verilir. Bunlara tâbi’ olan meleklerin haddi ve hesâbı yoktur.

1. Cebrail (a.s.) İlâhî gayb hazînelerinde olan gizli ma’nâları sûret âlemine ulaştırır ve feyizlendirir. Bundan dolayı her bir ferdin kalbine gayb âleminden inmiş olan ma’nâları konuşma kuvveti vâsıtasıyla harf ve ses ile açığa çıkarması ve bâtınından haber verip açması Cibrîl tarafından bir yönün tesîrî ile gerçekleşir. Hz. Cibrîl, hakîkat-ı Muhammediye mertebesinden taayyün-i Muhammedî mertebesine bütün yönleriyle indiğinden Kur’ân-ı Kerîm’de hakkında:

(En’âm,6/59) وَلَا رَطْبٍ وَلَا يَابِسٍ اِلَّا فٖى كِتَابٍ مُبٖينٍ 

 “ve la ratbin ve la yabisin illâ fiy Kitabin mübiyn” 

“Ne yaş ne de kuru bir şey yoktur ki Kitab-ı Mübin” de bulunmasın” buyrulmuştur. Cibrîl (a.s.) bu te’sîri ile bütün âlemleri ihâta etmiştir. Bu vazîfenin ayrıntılarını tatbîk etmeye me’mûr, onun idâresi altında sayısız ve hesapsız melekler vardır. Ve ona “Rûhu’l- Emîn” derler.

2. Mîkâîl (a.s.) mahlûkātın çeşitli sınıflarından her birerlerine mahsûs olan rızıkların muhafazasına tartıyla ve ölçüyle ve adetle ve miktarla her bir hakkı hak sâhibine vermeye vekil ta’yin edildiği için bu kuvvete “Mîkâîl” ismi verilmiştir. Bu husûsta Hz.Mîkâîl’in dahi her mahlûka bir te’sîr ile bağlantısı vardır. Ve bu te’sîri ile o dahi âlemleri ihâta etmiştir. Ve aynı şekilde bu vazîfenin ayrıntılarını tatbîk etmeye me’mûr onun idâresi altında sonsuz melekler vardır. Hattâ yeryüzüne düşen her yağmur damlası bir kuvvet ile iner. Ve kıyâmete kadar yağan yağmurların her bir tânesine âit olan kuvvetlerden hiçbirinde tekrarlanma ve aynı oluş yoktur. Ve hattâ sen bir şeyi tarttığın veyâ saydığın veyâ değer verdiğin zaman, sende Mîkâîl’in yönlerinden bir yönün te’sîri gerçekleşir.

3.Azrâîl (a.s.) ma’nâdan ibâret olan rûhu, sûretten ibâret olan bedenlerden ayırır. Ve zâhir âlemde mevcût olan her bir kesîf sûret bir ma’nânın açığa çıkması içindir. O ma’nâ, o sûretin rûhudur. Bundan dolayı zerreye varıncaya kadar zâhir âlemde gerçekleşen bozulmalar, Azrâîl’in tasarrufu ile oluşur. Şimdi, Azrâîl (a.s.) dahi bu te’sîri ile âlemleri ihâta etmiştir. Ve onun emri altında dahi sonsuz melekler mevcûttur. Ve sen mevcût sûretlerden birini bozduğun vakit, sende Azrâîl’den bir yönün te’sîri gerçekleşir.

4.İsrâfîl (a.s.) her bir sûretin kendi türüne hâs olarak oluşan hayâtı “Sûr”u ile üfler. Ve fikrin önermelerde ilk hüküm ile kesin bilgiyi doğurması dahi, sende cenâb-ı İsrâfîl’in te’sîrlerinden bir yön ile gerçekleşir. Şimdi hayât üflemeye me’mûr o kadar melâike(kuvvet) vardır ki, hesâba ve sayıya sığmaz. Ve hepsi Hz. İsrâfîl’in irâdesi altındadır. Ve âlemde hayât sahibi olmayan bir şey yoktur. Nitekim buyrulur:

(İsrâ, 17/44) وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ 

 “Ve in min şey’in illâ yusebbihü bi hamdihİ” 

“O’nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur.” Ve hamd ve tesbih ancak hayât sâhibi olan şeyde olur. Bundan dolayı cenâb-ı İsrâfîl’in dahi her mahlûka bir te’sîr ile bağlanması vardır. Ve bu te’sîri ile bütün âlemleri ihâta etmiştir. 

------------------- 

Tabîî meleklerden kasıt bizim anladığımız ma’nâda tabîata bağlı anlamında değildir, fıtrî olarak herhangi bir maddeye dayanmadan olan meleklerdir. 

Peygamber Efendimize (s.a.v) melekler görünmediği için ölümlerinin nasıl olduğunu sormuşlar, (s.a.v) Efendimiz de: “Zikirlerinin kesilmesi onun ölümüdür” buyurmuşlardır. T.B. 

NOT= Gelecek sayfalarda aynı muvzuun izahları diğer sohbet olarak gelecektir. T.B.

------------------- 

Dokuzuncu Fasıl İkinci Vasl: 

İBLÎS’İN HAKÎKATİ

Bilinsin ki, İblîs Mudill isminin en mükemmel ve en kemâlli zuhûr mahalli olan bir rûhtur. Ve rûhlar mertebesi ayrılık ve gayrı oluştan bir nev’i üzerine Zât’ın hâriçte zuhûrundan ibârettir. Ve Vâhid’in ikilik çerçevesinde rü’yeti bu mertebeden başlar. Bundan dolayı Mudill isminin hükümlerinin açığa çıkmasının başlangıcı bu mertebedir. “Idlâl” şaşırtmak demektir. Bir vücûdun bir diğerine aykırı olarak iki görülmesi şirk ve şirk ise dalâl’in aynıdır. Ve bu rü’yet tarzı, vehim veren kuvvetin şânıdır. Şimdi bu kuvvet Mudill isminin zuhûr mahalli olup, İblîs’in hakîkâtidir. Çünkü şânı “telbîs-ikilem”dir; ve “iblîs” ismi de bundan türemiştir. Ve İblîs bu özelliği ile âlemleri ihâta etmiştir. 

Ve ona tâbi’ olan sayısız ve hesapsız rûhlar mevcûttur ki, hepsi şaşırtmaya ve bozgunculuğa me’mûrdurlar. Ve bunlar tabîatlar âleminde bütün eşyâya sirâyet etmiştir. (S.a.v.) Efendimiz’in: “Her kimse ile berâber bir şeytan doğar ve ben benimle doğan şeytanı İslâm’a getirdim” buyurmaları, insân nefsindeki “vehm”e işârettir. Çünkü vehim veren kuvvet aslâ yalan söylemekten çekinmez. Ve şânı bütün kuvvetler üzerine yükselmektir. Ve vücûdundan eser olmayan bir şeyi mevcût ve aslında mevcût olan şeyi yok gösterir. Şimdi tefekkür etme kuvveti aklın hükmüne tâbi’ olursa, ona “aklın hükmüne tâbi’ düşünce” ve eğer vehmin hükmüne tâbi’ olursa ona “hayâli düşünce” derler. İblîsin hakîkati, akl-ı kül olan insâniyye hakîkatine diğer ulûhiyyet kuvvetleri gibi itaât etmesi teklîfine karşı “ene hayrun minhü” ya’ni “Ben ondan daha hayırlıyım” اَنَا خَيْرٌ مِنْهُ (A’râf, 7/12) dedi. Bu cevap, kendisini ayrı görmek demektir. Biri iki görmek ise vehimdendir.

İşte İblîs bütün ilâhî isimleri ve sıfatları toplamış olan akl-ı külle tâbi’ olmayıp, ayrı olma da’vâsına ve üstün olmaya kalktığı ve biri iki ve mevcûdu yok ve yoku mevcût gördüğü için, ulûhiyyet zâtı onu diğer kuvvetler arasından “fahruc inneke mines sâğirin” ya’ni “Çık, muhakkak ki sen küçük düşenlerdensin” فَاخْرُجْ اِنَّكَ مِنَ الصَّاغِرٖينَ (A’râf, 7/13) hitâbı ile uzaklaştırdı. Çünkü vehim veren kuvvet bütün kuvvetlere musallat olmakla berâber, onlara göre kıymetsiz ve küçük bir şeydir. Çünkü şânı, hakîkate ulaşmaktan men’ etmektir. İblîs kendilerine semâya ve yere âit sırlar açılmış olan seyri sülûk ehlini dalâlete düşürmek için hayâli düşünce olarak arz ve semâ sûretlerinde açığa çıkar. Ve hattâ, zâtî tecellîlere dahi karışıp, sâliki dalâlete sürükler. Ancak, Muhammedîyye sûretinde ve onun vârisleri olan kâmillerin sûretlerinde sûretlenemez. Çünkü (S.a.v.) Efendimiz ile onların vârisleri olan kâmiller Hâdî isminin ve İblîs ve ona tâbi’ olanlar ise Mudill isminin en mükemmel zuhûr mahalleridir. Ve zâtî tecellîlere karışması ulûhiyyet zâtının Hâdî ve Mudill isimlerinin her ikisini de toplamış olmasındandır. İblîs’in hakîkâti Mudill ismi olduğundan ve hakikatleri değiştirmek mümkün olmadığından gerek kendi ve gerek ona tâbi’ olanlar Hâdî isminin zuhur yeri olarak sûretlenemezler. İblîsin hakîkati hakkında söz çoktur; fakat irfân ve zekâ ehline bu konuya âit genel kâideler kâfîdir. 

------------------- 

İşte bu mertebede bütün ilâhî isimler ayrılmaya başlamaktadır ve burası ikiliğin başladığı yerdir ancak buradaki varlıklar henüz madde elbisesine bürünmediği için şirkten de bahsedilemez. 

İkilik üzere ayrılan diğer ilâhî isimler Mudil ismi gibi varlık davasında olmadıkları için şirk hükmüne düşmemektedirler.

Zâhiri olarak İblîs’i lanetlenme üzerine anlatan ifâdeler ile İblîs kendisine âit bir varlığı olan bir birimmiş gibi zannedilir oysa Mudil isminin en kemalli zuhûrudur. Eğer İblîs ve tâbi kuvvetleri kendi özellikleri olan bozgunculuğu yapmazlar ise Allah’a âsi olurlar. Yani onlar da Mudil ismi istikâmetinden Hakk’a itaât etmektedirler. 

Tasavvufta da nefis terbiyesi denilen şey buraya dayanmaktadır. Bizlerin de nefis idlâli olan şeytanımızı eğer eğitir isek islâm yani teslim almış oluruz. Ve bundan sonra bizlerin hem gönül hem beden âlemimizde sulh meydana gelir ve biz de o zaman İslâm oluruz. 

Tecellî olarak geldi denilen ilham vb. şeylerin mutlaka ehli biri tarafından kontrolden geçirilmesi gereklidir. Çünkü İblîs o gelen tecellînin içerisine öyle bir cümle koyar ki o Mudil tecellisidir Hadi ismi diye bilinen şeylerin hepsini karmakarışık eder ve tersine tatbikat yapılmasına sebep olur. Peygamber Efendimizi (s.a.v) gerek latîf ve gerekse sûret tam olarak görmek mümkün değildir, ancak onu sâhabe-i kirâm yaşadığı dönemde gördüler ve ondan sonra Mekke ve Medîne’de yaşayan hakîkati üzere Efendimiz’i (s.a.v) kimsenin görmesi mümkün değildir. Ruhani manada da görmek mümkün olmadığına göre, görülen nedir, sorusu karşımıza gelir. Rü’yâlarında Efendimiz (s.a.v) görenlerin gördükleri, kendi i’tikadları üzere kendi hayâllerinde tahmin ile kurguladıkları ve kendi manasından kendisine yansıyan sûret-i Muhammedî’dir. Ancak o da Hazreti Peygamberden (s.a.v) gayrı bir şey değildir. Ancak suretlerinden bir surettir ve gerçek manada Hazreti Peygamber (s.a.v) ne fiilen ne de ruhen görmek mümkün değildir. Kişinin idrâki ve muhabbeti ne kadar ise o anlayış üzere ancak onu görebilir. 

Bir konuyu daha belirtelim burada, (s.a.v) Efendimiz’in hiçbir şeyde herhangi bir şekilde noksanlığını düşünmek mümkün değildir çünkü zâhir ve bâtın, evvel ve âhir kemâl üzeredir. Efendimiz’den (s.a.v) Mudil ismi çıkmaktadır ancak şu kadar ki Hâdî ismine davet etmesi bu davete icâbet etmeyenlerden Mudill ismini ortaya çıkarmaktadır. Yani Efendimiz (s.a.v) vâsıtasıyla Mudil ismi ortaya çıkmaktadır. Davet gelmezden evvel o icâbet etmeyenlerde Mudil mi yoksa Hâdî mi isminden hangisinin ağırlıkta olduğu gizli idi, davet ile bunlar ortaya çıktı. Bu nedenle Efendimiz (s.a.v) bu konu üzerinden dahi olsa hiçbir eksilik izâfe edilebilmesi mümkün değildir. 

Vehim veren kuvvet Cenâb-ı Hakk’ın (c.c.) Kahhâr esmâsını kullandığı için diğer kuvvetlerin üzerine yükselmek ister. Seyr-i sülûk yolunda zikir olarak çekilen Kahhâr esmâsı ise bu vehim veren kuvveti ortadan kaldırmak için çekilmektedir. Bu hayâl ve vehmi de başka bir şey ortadan kaldıramaz zâten. Bu vehim veren kuvvet bütün âlemlerde sâri ve câri olan Allah ötelerdedir diyerek var olanı yokmuş gibi gösterir.

 Tefekkür kuvvetinin tâbi’ olacağı akıl cüz’i akıl değil küllî akıldır yoksa cüz’i akla tâbi olan tefekkür nefsani doğrultuda hareket eder. 

Seyri süluk yolunda ilerlemeye çalışan bazı kimselerin gördüklerini zannettikleri birçok olağandışı şeylerin hakîkati İblîs’in onlara yaptığı aldatmacadır. Ve seyri sülûk yolunun en tehlikeli yeri de burasıdır çünkü o olaylar sûretâ Rahmân’dan gözükür, ancak İblîs’in şaşırtmacasıdır. Bu nedenle her birerlemiz bu tip olağandışı halleri ister rü’yâda görelim ister uyanıkken görelim hiçbir şekilde iltifât etmeden hemen onu kendi hâline terk edip yolumuza devâm etmeliyiz. Bunları gören sâlike İblîs dahi telkinlerde bulunarak, “Bak sen mübârek adamsın. Cenâb-ı Hakk (c.c.) sana neler gösteriyor” şeklinde yaklaşarak, “Sen artık velî oldun” diyerek bir de sırtını sıvazlar ki buna kanıp şerîat hallerini terk eden sâlikler İblîs’in avı olurlar. Günümüzde birçok tarikat grubunda olan sıkıntının aslı da budur. Allah etmesin! Öyle insanlar ile karşılaşıyoruz ki, sonuçta işin aslını anlamışlar fakat birçok senelerini hebâ etmişlerdir. 

İblîs hakkında verilen bu bilgilerden sonra bizlerde gerekli yerlerde gerekli tedbirlerimizi almalıyız. Bize herhangi bir yerde övgü geldiği zaman sevinmemeliyiz, yerme geldiği zaman da üzülmemeliyiz. T.B. 

------------------- 

Dokuzuncu Fasıl Üçüncü Vasl: 

ÂDEM VE HAVVÂ’NIN HAKÎKATİ 

Ma’lûm olsun ki, “vücûd” hakîkati insâniyye olan vâhidiyyet mertebesinden, rûh mertebesine tenezzül ettiği vakit, üç ma’rifet oluştu ki, birisi “nefs ma’rifeti”, ya’ni kendi zâtını ve hakîkatini bilmek, diğeri “Mübdî’ine ma’rifet”, ya’nî kendisini var edeni bilmek; üçüncüsü “Îcâd edicisine karşı fakr ve ihtiyâcını” bilmektir. 

Bu ma’rifet, gayrı oluşu içine almaktadır. Ve bu rûh, rûh-ı Muhammedîdir (s.a.v.). Nitekim buyururlar: “Allah Teâlâ evvela kalemi ve benim rûhumu hálk etti”. Ve bir rivâyette: “Allah Teâlâ evvela benim aklımı ve nefsimi hálk etti”. Diğer rûhlar, onun şerefli rûhunun parçalarıdır. Onun için (S.a.v.) Efendimiz’e “Ebu’l-ervâh (Rûhların babası)” dahi derler. Bu rûh akl-ı kül sûretidir ki “hakîki Âdem”dir. 

“Vücût” akl-ı küllün sağ tarafı ve “imkân” sol tarafıdır. Ve Havvâ nefs-i küllün sûretidir ki, akl-ı evvelin sol kaburga kemiğinden var oldu. Ve bu muhtelif taayyünlerin meydana gelmesi ve çeşit çeşit sûretlerin doğumları akl-ı kül ile nefs-i küllün izdivâcından oluştu. Nitekim, Hak Teâlâ Hazretleri buyurur: (Nisâ, 4/1) يَا اَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمُ الَّذٖى خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ وَخَلَقَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَبَثَّ مِنْهُمَا رِجَالًا كَثٖيرًا وَنِسَاءً 

(“Ya eyyühen nasutteku rabbekümülleziy halekaküm min nefsin vahıdetin ve haleka minha zevceha ve besse minhüma ricalen kesiyran ve nisaen”)

“Ey insânlar! Sakının o Rabbinizden ki, sizleri bir tek nefsten hálk etti, ondan eşini hálk etti ve ikisinden birçok erkekler ve kadınlar üretip yaydı.” Ve bu taayyünler içinde pek çok etken ve edilgen sûretler meydana geldi. Ve etken sûretler erkekler ve edilgen sûretler de kadınlardır. Ve insâni fertlerin etken sûreti olan erkekler ve edilgen sûreti olan kadınlar en kâmil sûret ve en güzel kıvam ile açığa çıktı. 

Şimdi, insâni fertlerin anne ve babası hakiki Âdem olan “akl-ı küll” ile, hakiki Havvâ olan “nefs-i küll”dür. Bunlar zât cennetinde, ya’ni ulûhiyyet mertebesinde örtülü idiler. Kur’ân ki bütün isimleri ve sıfâtları toplamış olan zât’tır; ve bu taayyünât ki, ulûhiyyet zâtının varlığında hayâller ve rü’yâdan ibârettir ve bu çokluklar ve hayâle âit taayyünler ki, çekirdeğin içindeki ağaç gibi dal budak salıverip, esfel-i sâfîlîne (en aşağılara) doğru uzamıştır ve zât mertebesinden uzaktır; işte bu ağaç, Kur’ân’da bahsedilen lânetlenmiş ve uzaklaştırılmış ağaçtır. Ve onun meyvesi ve tânesi tabîat karanlığıdır.

Şimdi, akl-ı kül ile nefs-i kül bu tâneye yaklaşmadıkça “İhbitû” ya’ni “İniniz” (Bakara, 2/ 36,38) emriyle zât cennetinden, sûret ve taayyünler âlemine inmediler. Ve onların bu men’ edilmiş ağaca yaklaşmaları vehim iblîsinin nefs-i külle ve nefs-i küllün de akl-ı külle gâlip gelmesiyle gerçekleşti ki, bu kesîf âlemde onların soyları olan âdemî fertler dahi her an hayâle âit çokluklara ve Kur’ân’daki lânetlenmiş ağaca tutulmuşlardır. Hak Teâlâ Hazretleri, bu hakîkate işâreten Kur’ân’ı Kerîm’inde:

(İsrâ, 17/60) وَاِذْ قُلْنَا لَكَ اِنَّ رَبَّكَ اَحَاطَ بِالنَّاسِ وَمَا جَعَلْنَا الرُّءْيَا الَّتٖى اَرَيْنَاكَ اِلَّا فِتْنَةً لِلنَّاسِ وَالشَّجَرَةَ الْمَلْعُونَةَ فِى الْقُرْاٰنِ وَنُخَوِّفُهُمْ فَمَا يَزٖيدُهُمْ اِلَّا طُغْيَانًا كَبٖيرًا
 “Ve iz kulna leke inne rabbeke ehata bin nas* ve ma cealnerru'yelletiy ereynake illâ fitneten linnasi veşşeceretel mel'unete fiyl kur'ân* ve nuhavvifühüm, fema yeziydühüm illâ tuğyanen kebiyra;” 

 “Ey habîb-i zî-şânım! Hatırla şu vakti ki, biz sana dedik; muhakkak senin Rabb’in insânları ulûhiyyet zâtı ile ihâta etmiştir”; ya’ni onların hakîki vücûtları yoktur; belki hepsi isimlerimin gölgelerinden ibârettir. Ve gölgeler ise hayâldir. “Ve bizim sana gösterdiğimiz rü’yâ ve Kur’ân’da olan lânetlenmiş ağaç insanlara fitnedir”, ya’ni sana gösterdiğimiz bu taayyünlerin çoklukları rü’yâdır. Nitekim sen bu hakîkati anladın da: “İnsanlar uykudadır ölünce uyanırlar” buyurdun.

“eraynâke” ya’ni “Sana gösterdik” (İsrâ, 17/60)’daki “hitâb kâf’ı” ya’ni “ke” hakîkatlerin ve bağıntıların tümünü toplamış olan Muhammedîyye taayyünüdür. Bu rü’yet esâsı, gören ve görülen ister; bunlar ise çokluktur. Ve bu çokluklar zât’ta var edilmiş olan lânetlenmiş ağaçtır. 

 “Ve nuhavvifühüm” ya’ni “Onları korkutuyoruz” (İsrâ, 17/60) “biz onları, ya’ni vücûtları rûh ile nefisten var olan insânlardan her birine “ve la takreba hazihişşecerate” ya’ni “Ve bu ağaça yaklaşmayın” (Bakara, 2/35) diyerek her an korkuturuz.

 “Fema yeziydühüm illâ tuğyanen kebiyra;” ya’ni “fakat onların büyük taşkınlıklarından başka bir şeyi arttırmıyor” (İsrâ, 17/60). Oysa bu korkutma karşısında onların nefisleri vehmin ayartması ile rûhlarını kendilerine meylettirerek o lânetlenmiş ağacın mahsûlü olan tabîat karanlığına el uzatırlar. Bundan dolayı onların taşkınlıkları büyük olur, yani vahdet yönünden perdelenmeleri artar.

Şimdi, ey fıtrî idrâk sâhibi! Kur’ân-ı Kerîm geçmişteki Âdem ve Havvâ’dan değil, bizim her günkü hallerimizden bahsediyor. Biz ise bu olayları geçmişe çevirmekle, kendi hâlimizden gaflet ediyoruz. 

------------------- 

İnsan denildiğinde sûret olarak gördüğümüz beşeri düşünmeyelim, insandan kasıt onun asıl ma’nâsıdır. 

Cenâb-ı Hakk’ın (c.c.) ezelde kendisine ait bir kuvvet, kudret hâli var idi ancak bâtında idi ve ahadiyyetinde idi. Ahadiyyetinden vâhidiyyetine intikâl edilince yani hakîkat-i insâniyye mertebesine tenezzül ile orada faaliyetin programları yapılmaya başlanmaktadır. Yani koordinatlarıyla birlikte varlıklarıyla birlikte her şeyiyle ilmî manada programlar yapılmaktadır. Bu programın yapılması için ise bir bilgiye ihtiyaç vardır. Ve ruh mertebesinde bu nedenle ilk faaliyete geçen kendini bilmesi oldu. Çünkü bilinmeyen bir şey nasıl zuhûra getirilecek ki.

Gerçek manada bütün evliyaullah da nefis marifeti yolundan geçmiştir çünkü başka türlü evliya olunmasına imkân yoktur. Bu nedenle “Kim nefsine ârif olursa o Rabb’ına ârif olur” buyrulmuştur.

“Allah Teâlâ evvela kalemi ve benim rûhumu hálk etti”. Ve bir rivâyette: “Allah Teâlâ evvela benim aklımı ve nefsimi hálk etti” gibi benzer ifâdelerde her mertebenin evvelinden bahsedilmektedir. Bu da her mertebenin evveli Efendimiz’e (s.a.v) ait demektir. 

Efendimiz (s.a.v) bütün ruhların babası olduğuna göre bizlerin de tabii olarak ruhen babamız Peygamber Efendimiz (s.a.v) olmaktadır. Dünyadaki babamız ise fiziki babamızdır ve bu da sâdece dünyanın düzeni içindir. Ve fiziki anlamda genel olarak toprak babamız Hz.Ali’dir (k.a.v). Çünkü kendisi Efendimiz’in (s.a.v) verdiği tasdîk ile “Ebû’l Turâb” yani “toprak babası”dır. 

Cenâb-ı Hakk’ın (c.c.) kendisinde bulunan isimlerin ve sıfatların faaliyetlerini görmeyi dilemesi O’nun hayali idi. Ancak beşeri manada kullandığımız hayal ile bu hayali birbirine karıştırmayalım aralarında sâdece isim benzerliği vardır. Cenâb-ı Hakk’ın (c.c.) hayâli mutlak hayâldir bizimki ise hayâlin hayâlidir. Âlemde isimlerini ve sıfatlarını seyreden Cenâb-ı Hakk (c.c.) insanda ise zâtını seyretmektedir. 

------------------- 

ÂDEM VE HAVVA HAKKINDA İKİNCİ SOHBET 

اَعُوذُ بِالَّلهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ 

 ﴿١﴾ بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Bu akşam 16/12/2011 Pazar akşamı bu akşamki sohbet mevzuu daha evvel başladığımız Kaza ve Kader hükmündeki mevzuun içerisinde hakikat-ı Âdem ve Havva mevzuuyla devam edeceğiz inşeallah, Cenab-ı Hakk bu hakikatleri idrak edenlerden eylesin inşeallah. T.B.

Fusus’ul Hikem Cilt 1 sayfa 31 3. Fasl Hakikat-ı Âdem ve Havva Malum olsun ki Vücut Hakikat-ı İnsaniye olan Mertebe-i Vahidiyetten Mertebe-i Ruh’a tenezzül ettiği vakit üç marifet hasıl oldu ki birisi Marifet-i Nefs, yani kendi zatını ve hakikatini bilmek diğeri Marifet-i Mübdi yani kendisinin mücidini bilmek, üçüncüsü Mucidine karşı fakr ve ihtiyacını bilmektir. 

Bu kısım daha evvelki sohbetlerde geçmişti ama gene başlangıç ve devamının bağlantısı olsun diye o gün orada olmayanlar da burada olduğuna göre onlar da dinlesinler diye mevzuun başından alarak devam edelim inşeallah.

Tekrar başa dönüyorum; Malum olsun ki yani şöylece bilelim ki Vücut, burada “Vücut” dediğimiz mevcut olan bu alemler değildir. Vücud-u mutlak ismiyle ifade edilen Cenab-ı Hakk’ın ilm-i ilahiyesi içerisinde olan mutlak kendi kimliği ama şekilsiz ve maddesiz, hatta ruhlar aleminden bile daha yukarıda olan vücud-u mutlak yani vücut ifade ediliyor, hakikat-ı insaniye olan, bakın hep insandan bahsediliyor, hakikat-ı İnsaniye olan mertebe-i vahidiyetten yani vahidiyet mertebesinin diğer bir ismi de “Hakikat-ı İnsaniye”dir. Ama bu beşeriyetimizin hakikati değil beşeriyetimizin de aslıdır. Yani insan dendiği zaman bu beşeri düşünmeyelim. Sıfat mertebesinde Hakikat-ı Muhammediye, Nur-u Muhammediye, Derya-ı Nur-u Muhammediye diye de isimlendirilen mertebe-i İnsani olan mertebe-i vahidiyetten mertebe-i ruha tenezzül ettiği vakit. Bakın vücut hakikat-ı insaniye olan mertebe-i vahidiyetten mertebe-i ruha tenezzül ettiği vakit yani yavaş yavaş zuhura çıkmak için yola çıktığı vakit tecellilerini ortaya koymaya başladığı vakit kendisinde yani ruhta üç marifet hasıl oldu. 

Birisi marifet-i nefs, işte genel anlamda hakikat-i insaniyeden ruha tenezzül edildiğinde ruhun kendisinde bu marifet meydana geldi. Şimdi Cenab-ı Hakk ezelde kendine ait bir güç, bir kuvvet, bir hayat hali vardı, ama batında idi, nasıl ki Cenab-ı Hakk’ın isimleri sıfatları bütün özellikleri batında iken ruh alemi de batında idi. Ahadiyette zuhurda hiçbir şey yoktur, Ahadiyetten vahadiyete intikal edilince, yani hakikat-i insaniyeye tenezzül edilince Ceberut mertebesi ayrıca hakikat-ı Muhammediye sıfat mertebesine tenezzül edilince artık orada faaliyetin oluşma programları yapılmaya başlıyor. Yani bütün alemin koordinatları ile birlikte varlıkları ile birlikte her şey ile birlikte ilmi manada programları yani bütün alemin a’yanı, a’yan-ı sabitesi orada yapılmaktadır. 

İşte bunun yapılabilmesi için de bir bilgiye ihtiyaç vardır. Evvela ruha tenezzül ettiği vakit, ruhta üç marifet meydana geldi, bakın gerçek manada insan-ı kamiller nerelerdeki bilgilere ulaşıyorlar, nerede zahirdeki şeriat ehli alimler bunları düşünebilecek de oralara uruc ederek idrak edecek de o bilgileri alacak, aktaracak ve yaşama geçirecek. Ruha tenezzül ettiği vakit, tenezzül demek zuhur etme tecelli etme, inmeye başlama, demektir. Yani ben ona tenezzül mü ederim! gibi eksi manada bir tenezzül kelimesi değildir. Zuhur ve tecelli manasında tenezzül. Nazil olma, Kur’an tenezzül etti bize geldi. Nazil oldu demektir. Beşeri manada biz eksi bir şey gibi anlıyoruz. Kelimeleri iyi anlamamız lazımdır. Beşeri anlamda değil de ilahi anlamda anlamamız lazımdır. 

Ruha tenezzül ettiği vakit üç marifet yani üç bilgi hasıl oldu. Bunun birisi marifet-i nefs; nefsine arif olmak. Nasıl diyor; “men arefe nefsehu fakat arefe rabbehu” kim ki nefsine arif olursa Hakk’a arif olmuş olur. O halde ilk yapılacak şey ruh makamında tatbik edilen bu hususu biz de beşeriyet makamında beden makamında tatbik edeceğiz, ilk yapacağımız iş budur. Nefsimizi tanımak. Nefsimize arif olmak. Nefsini bilen Rabbini bilir, değil orada böyle çevriliyorsa da bakın “Men arefe” diyor “Men alime” dememiş, arefe, arif olan, arif ile alim olan arasında çok büyük fark var. Alim aktaran, arif yaşayan demektir, ayrıca üreten de demektir. Ama alim nakleden demektir. Tadan değil, yemeği bir kepçe alıp bir başka tarafa verendir, kendisi aç olduğu halde yiyemeyen demektir. Ama Arif hem yemeği yiyen hem yediren ayrıca hem de yapandır. İşte kim ki nefsine arif oldu ise o Rabbine arif olandır. İşte ruh mertebesinde ilk faaliyete geçen ruhun kendinin ne olduğunu bilmesidir. Kendinin ne olduğunu bilmeyen kendinden neyi zuhura getirecektir. 

Birincisi budur, irfaniyettir. Birincisi marifet-i nefs, kendi nefsinin hakikatini bilmesi, yani kendi Zat’ını ve hakikatini bilmesi diğeri ikincisi ise Marifet-i Mübdi, yani kendisinin mucidini bilmek. Kendisini meydana getireni bilmek, üçüncüsü ise mucidine karşı fakr ve ihtiyacını bilmektir. Bakın ne kadar güzel bir şey değil mi, ben varım ben bunu bildim, ben kimseyi takmam etmem gibi mevzulara girmeden ne kadar yükselirse yükselsin ama kendi ihtiyaç ve fakrını bilmektir. Bu marifet gayriyet-i mutazammındır. Yani bu bilgi gayriyeti de içine alan kapsayandır muhit olandır ve bu ruh, Ruh-u Muhammedi’dir (sav). Ruh-u Muhammedi genel manada ruh-u Muhammedidir. 

Nitekim buyurulur, “evvelü mahalakllahu el kalemü ev ruhi”, Allah evvela kalemi ve yahut ruhu, benim ruhumu halk etti. Bakın hadis-i şerifi nereye bağlyor ve sağlam kaynak veriyor. Yani böyle düşünce olur mu gibi diyemeyiz çünkü kaynağı vardır. Çünkü Efendimizin lisanından çıkmıştır, inkarı mümkün değildir. diğeri yani bir başka rivayette “evvelü ma halakallahül akli ve nefsi” Allah evvela benim aklımı ve nefsimi halk etti. Öncelikli var, bir başka yerde “ruhumu halk etti” diye peki bunların en öncesi hangisi en öncesi diye bir şey söz konusu değil, her mertebenin öncüsü Hz. Rasulullah (s.a.v.) Efendimizin hakikatidir. İlim aleminde öncü, sıfat mertebesinde öncü, hakikat-i Muhammediye’de öncü, ruhlar aleminde öncü, eb’ul ervah, esma aleminde öncü, nur aleminde, ef’al aleminde öncü, yani her mertebede öncü, onun için evvela hangisi en evvel değil, her mertebenin evvelidir.

Diğer ervah O’nun ruhu şerifinin cüziyetidir. Yani evvela hakikat-ı Muhammedi, Ruh-u Muhammedi halk edildi, ondan sonra O’nun ruhundan O’nun cüzleri halk edildi, onun için (s.a.v.) Efendimize eb-ul ervah dahi derler. Yani ruhların babası da derler. Bu ruh suret-i Akl-ı Küldür ki Âdem’i hakikidir. Bu ruh suret-i Akl-ı Küldür. Yani Akl-ı Kül’ün suretidir bu ruh suret dendiği zaman maddi manada değildir, oranın tasavvur edilen ilmi suretidir. Ruhani suretidir, ki bu Âdem’i hakikidir. İşte hakiki Âdem de budur. 

Vücut Akl-ı Kül’ün sağ tarafı ve imkan sol tarafıdır. Vücüd mevcut akl-ı külün sağ tarafı, imkan sol tarafıdır. İmkan ne demekti, mümkin yani sonradan var olan akl-ı kül asıl, nefs-i kül de ondan meydana gelen imkan dahilinde olan. Ve Havva nefs-i külün suretidir. Akl-ı külün sureti Âdem, nefs-i külün sureti de Havva’dır. Yani nokta zuhur mahali olarak. Nasıl Hz. Muhammed (s.a.v.) hakikat-i Muhammedi’nin nokta zuhuru, akl-ı külün ilk olarak tecelli ve zuhur mahalin aldığı isim, Âdem, nefs-i küllün ilk olarak aldığı isim Havva’dır.

Akl-ı evvel’in dıyl-ı eyserinden mütekevvin oldu. Yani sol kaburga kemiğinden meydana geldi, hasıl oldu, Havva. Ve bu taayyünat-ı muhtelifenin zuhuru ve suver-i müteneviyanın tevellüdat-ı akl-ı kül ile nefs-i kül’ün izdivacından hasıl oldu. Yani bütün bu gördüğümüz alemler akl-ı kül ve nefs-i külün birlikteliğinden meydana geldi. Nitekim Hakk Teala Hz.leri buyurur, 4/1 خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ وَخَلَقَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَبَثَّ مِنْهُمَا رِجَالا كَثِيرًا Yani “sizleri Cenab-ı Hakk nefs-i Vahide’den yani tek nefisten halk etti, ondan zevcesini ikisinden de çocuklarını halk etti, çok varlıklar halk etti.” diye bize bildiriyor. 

Bu taayyünat içinde pek çok suver-i faile ve münfaile zuhura geldi. Yani fail ve meful etken ve edilgenler zuhura geldi. Ve suver-i faile yani fail olan surete rical ve suver-i münfaile de nisadır. Meful olan edilgen olan da nisadır. Ve efrad-ı insaniyenin yani insan fertlerinin suret-i failesi olan rical ve suret-i münfailesi olan nisa ekmel-i vecih ve ahsen-i takvim ile zahir oldu. Yani kemalli bir yön ve takvim en güzel kıvamda meydana geldi. 

Şimdi efrad-ı insaniyenin ebeveyni yani insan fertlerinin ilki Âdem-i hakiki olan akl-ı küldür. Hakikat-ı Âdemiye olan akl-ı kül ile Havva-ı hakiki olan nefs-i küldür. Bunlar Cennet-i Zat’a yani mertebe-i uluhiyette mestur idiler. Zat Cennetinde kapalı idiler, örtülü idiler. Mana olarak vardılar, daha faaliyete geçmemişlerdi. Kur’an ki cem-i esma ve sıfata cami olan Zat’tır. Ve bu taayyünat ki yani bu alemler zuhur eden varlıklar ki Zat-ı uluhiyetin varlığında hayalat ve rü’yadan ibarettir. Gördüğümüz bütün bu alemler, Zat’ı uluhiyetin varlığında hayalat yani hayeller ve rü’yalardan ibarettir. Rü’ya zaten görmek demektir. 

İşte Cenab-ı Hakk kendindeki isim ve sıfatların varlığını faaliyetler olarak müşahedeli görmeyi dilemesi O’nun hayali idi. O’nun hayali ile bizim hayalimizi karıştırmayalım. Orada isim benzerliği vardır. Allah’ın hayali hayal-i mutlak, bizim hayalimiz hayal-i muhayyel, yani hayalin hayalidir. İşte Rü’yet demek bütün bu alemler Allah’ın görüşünden başka bir şey değildir. Allah’ın rü’yetinden, kendi kendisini seyretmesinden başka bir şey değildir. İsimleri ve sıfatlarıyla bu alemde seyretmekte, insanda ise Zat’ını seyretmektedir. Arada böyle bir fark vardır. 

Zat-ı Uluhiyetin varlığında hayalet ve rü’yadan ibarettir bütün bu alemler. Ve bu keserat yani çokluk ve taayyünat-ı hayaliyye ki yani hayali dediğimiz zuhura gelen taayyün tayin edilen bu varlıklar, çekirdeğin içindeki ağaç gibi dal budak salıverip esfeli safiline doğru uzamıştır. Yani tecelliler halinde ileriye doğru gitmiştir devam etmiştir. Ve mertebe-i Zat’tan baidtir, yani uzaktır. İşte bu şecere Kur’an’da mezkûr olan 17/60 ayetinde الشَّجَرَةَ الْمَلْعُونَةَ “şecere-i melune ve matrude”dir. Tard edilmiş ve mel’un olan ağaç, şeceredir ve onun meyvesi ve habbesi zulmet-i tabiiyyedir. Yani bu tard edilmiş ağacın meyvesi ve çekirdeği habbesi zulmet-i tabiiyyedir. Tabiat zulmetidir. İşte o ağaca yaklaşma diye belirtilen bir bakıma bu tabiata yaklaşmadır.

Şimdi akl-ı kül ile nefs-i kül bu habbeye karib olmadıkça yani bu çekirdeğe yakınlaşmadıkça اهْبِطُوا بَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّ 2/36 emriyle ininiz yani cennetten iptal olunuz, yere ininiz emriyle Cennet-i Zat’tan alem-i suret ve tayyünata nüzul ettiler, ve onların bu şecere-i menhiyeye takarrübleri iblis-i vehmin nefs-i kül ve nefs-i külün dahi akl-ı küle galebesiyle vaki oldu ki bu alem-i kesafette olan efrad-ı Âdem’iye dahi her an kesarat-ı hayaliyye ve Kur’an’daki şecere-i meluneye meftun olmuşlardır. Hakk Teala Hz.leri bu hakikate işareten Kur’an-ı Kerim’de وَاِذْ قُلْنَا لَكَ اِنَّ رَبَّكَ اَحَاطَ بِالنَّاسِ وَمَا جَعَلْنَا الرُّءْيَا الَّتِىۤ اَرَيْنَاكَ اِلا فِتْنَةً لِلنَّاسِ وَالشَّجَرَةَ الْمَلْعُونَةَ فِى الْقُرْاَنِ وَنُخَوِّفُهُمْ فَمَا يَزِيدُهُمْ اِلا طُغْيَانًا كَبِيرًا 17/60 Sana “Rabbin şüphesiz insanları kuşatmıştır.” demiştik. Yani insanların hakiki vücutları yoktur, belki cümlesi zilal-i esmaiyemden ibarettir. Yani isimlerimin gölgelerinden ibarettir. Ve zilal dahi ise hayeldir, ve bizim sana gösterdiğimiz rüya ve Kur’an’da olan şecere-i melune nasa fitnedir. Yani sana gösterdiğimiz bu keserat-ı taayyünat rüyadır. Biz sana rüyayı apaçık gösterdik dediğidir. Nitekim sen de bu hakikati anladın da “et dünya kehellemün nasi niyamu feiza matu entebiha” yani dünya insanın uykusu gibidir, yani uykuda uyuyanın yaşantısı gibidir dünya yaşantısı. Tekrar başa gelelim; şimdi akl-ı kül ile nefs-i küllün bir bu habbeye karib olmadıkça yani akl-ı kül ile nefs-i kül bu habbe yani bu çekirdeğe yaklaşmadıkça اهْبِطُوا emriyle Cennet-i Zat’tan alem-i suret ve tayyünata nüzul etmediler. Yani Cenab-ı Hakk onlara bu ağaca yaklaşmayın dedi, onlar yaklaşmadıkları sürece Cennette kaldılar. Ve onların bu şecere-i menhiyeye takarrübleri sonradan yaklaşmaları şu şekilde oldu, iblis-i vehmi yani vehim olan iblis, nefs-i külle yani Havva Valideye ve nefs-i küllün dahi akl-ı küle galebesi yani Havva’nın Âdem’e galebesiyle yani “hadi yiyelim bir şey olmaz” gibi demesiyle vaki oldu, ki bu alem-i kesafette yani o ağaca yaklaştılar ki ondan sonra bu kesif olan alemde onların zürriyatı olan efrad-ı Âdemiye, Âdem fertleri dahi her an keserat-ı hayaliye ve Kur’an’daki şecere-i melune’ye meftun oldular. 

Yani Âdem ile Havva akl-ı kül ile nefs-i kül oraya yaklaşıp yedikten sonra onların nesilleri de aynı şekilde bu şecere-i mel’uneye meftun olmuşturlar. 17/60 ayetinde “Senin Rabbin insanları Zat’ı ile ihata etmiştir kaplamıştır”, yani onların vücud-u hakikileri yoktur, yani insanların kendine has hakiki bir vücutları yoktur, belki cümlesi zilal-i esmaiyemden ibarettir. Yani isimlerimin gölgelerinden ibarettir. Bir yazar insan-ı kamili vasf ederken “saye-i yezdan” diye ifade etmiştir. Yani Allah’ın gölgesi olarak. Kamil insan Zat’ının gölgesi, diğer insanlar da isimlerinin gölgeleridir. Tabi gölge derken güneşin koyu bir yere vurupta arkasında bıraktığı gölge kadar basit bir hadise değildir. Canlı hareketli bir gölgedir. Gerçek manada bir gölgedir. 

Zahire baktığımız zaman gölge ölü hükmündedir, sabittir, durağandır, zilal ise hayaldir, yani gölge ise karanlık ise hayaldir. Bizim sana gösterdiğimiz rüya ve Kur’an’da olan şecere-i mel’une şecereten meluneten şecereten mubareketen diye geçer iki ağaçtan bahseder, Kur’an’da burada mel’un yani tard edilmiş ağaçtan bahsedilmektedir. Şecere-i mel’une nasa fitnedir. İnsanlığa bozgunculuk yapar. Yani sana gösterdiğimiz bu keserat-ı taayyünat, rüyadır. Yani bu alemlerdeki çokluk bir rüyadan ibarettir. Nitekim sen de bu hakikati anladın da öyle buyurdun. İsra /60 “eraynake” biz sana gösterdik, bu rü’yayı bu hakikati diye belirtmektedir. Buradaki kaf-ı hitap “eraynake” de sen de “kef” hitabı cemi hakayıka ve niseb-i cami olan taayyün-u muhammediyedir. Yani sen dediği Hz. Muhammed’in varlığında taayyün-u Muhammedi, yani genel anlamda hakikat-i Muhammediyedir, burada sen dediği. Nokta zuhur Muhammed değildir. 

Ama bunu nokta zuhur Muhammed’e okuyor. Taayyün olan Muhammedi Muhammed’e tanıtıyor. Ne müthiş bir ifadedir. Bu rüyet keyfiyeti yani bu görme hususiyeti özelliği rai ve mer’i ister. Yani gören ve görülen ister. Görmek için gören ve görülen yani ikilik lazımdır. Bunlar ise kesrettir. Bu keserat Zat’ta mütekevvin olan Zat’ta meydana gelen hasıl olan şecere-i mel’unedir. Bu keserat yani çokluk, şecere-i mel’unedir. İsra suresi /60 biz onları ruh ile nefisten mütekevvin olan nastan her birine bakara /35 وَلا تَقْرَبَا هَذِهِ الشَّجَرَةَ Yani şu ağaca yaklaşmayın, diyerek her an tahvif ederiz. Yani korkuturuz. Çünkü o her an geçerlidir o hüküm. İsra /60 halbuki bu tahvif, korku muvecesinde yani onun varlığında istikametinde onların nefisleri iğvayı vehim ve ruhlarını kendilerine meylederek o şecere-i melunenin semeresi olan zulmet-i tabiiyeye el uzatırlar. Şecere-i melunenin meyvesi zulmet-i tabiiyyedir. Yani tabiat karanlığı, tabiat zulmeti, efendim benim tabiatım bu ben böyle yapıyorum başka şey yapamıyorum, dediği bu hadisedir. 

Zulmet-i tabiiyyeye el uzatırlar binaen aleyh onların tuğyanı yani isyanı büyük olur yani vech-i vahdetten istitarları artar. Yani kapanmaları örtüleri perdelenmeleri artar, şimdi bakın bu Âdem ve Havva bahsinin sonunda çok muhteşem bir ikaz vardır. Şimdi ey talip ey sahib-i fıtnat, ey hikmet ve hakikatle bir şeyi anlayan kişi, idraki ve şuuru olan kimse, bakın sıradan kimseye hitap etmiyor, zaten bunları da sıradan kimseler anlamaz. Ey sahib-i fıtnat, Kur’an-ı Kerim mazideki Âdem ve Havva’dan değil, bizim ahval-i ruz-merremizden bahsediyor. Bugünkü halimizden bahsediyor. Biz ise bu vakıayı maziye irca ile kendi halimizden gaflet ediyoruz. Bundan daha büyük irfaniyet olur mu kendimizi tanıma yönünden. O bölümü tekrar okuyalım, şimdi “ey sahib-i fıtnat, ey hikmetle düşünen idrak sahibi olan kimse Kur’an-ı Kerim mazideki Âdem ve Havva’dan değil, bizim hali ruz merremizden bahsediyor. Her an bu günkü halimizden bahsediyor. Biz ise bu vakıayı maziye irca edip maziye gönderip ezelde yaşanmış bir hadise olarak bakıyoruz. Kendi halimizden de gaflet ediyoruz. 

Demek ki iblis her an, her yerde mevcut, bizi kendi istikametine yönlendirmek için çalışıyor. Ancak bundan kurtulmanın yolu gerçek manada Hakikat-ı Muhammediye’nin yolcuları temsilcileri üzerinde tesiri olamıyor. Çünkü onlar mutlak Hadi isminin mazharlarıdır. İblis ise Mudil mazharı olduğu için Hadi ismine tesir edemiyor. Ama Allah’ın Zat’ında Mudil ve Hadi esmaları birlikte olduğundan bakın Zat tecellisine dahi karışabiliyor. Ne kadar muhkem bir irfaniyet bilgisi değil mi? Bu bilgileri elinde olan kimsenin şaşması kolay kolay yanılması mümkün değildir ki, Allah muhafaza etsin. 

------------------- 

MELÂİKE KİRAMIN HAKİKATİ 

İkinci sohbet- Her sohbette o saatin bereketi olduğundan aynı sohbet irfan ehli tarafından kaç defa yapılırsa yapılsın birbirinin aynı sohbeti olmaz, çünkü gerçek irfan sohbetlerinin kendi içinde birçok mertebeleri vardır, sohbeti dinleyen kişiler, kendi mertebelerinden o sohbeti algıladıkları için her seferinde başka bir sahası açıldığından, aynı sohbetin dinlenmesi sıkıcı değil açıcı olur. Bu yüzden bende üzerinde çalışma yapılmış bu sohbetleri de ilâve etmeyi uygun buldum, dileyen birinci sohbetleri okur diğerlerini okumaya bilir sorun değildir. T.B. 

------------------- 

Cenab-ı Hakk bu alemleri var etmeyi murad ettiğinde amaiyetinden ahadiyetine oradan vahidiyetine tenezzül edince, bütün bu alemler bir yönüyle “İnsan-ı Kamil” ismini almadı. İşte hakikat-i insaniye, hakikat-i Muhammediye gibi sözlerle ifade edilen mertebe orasıdır. İlk ismi bu ilk insan. Ama bizim anladığımız manada beşer olan insan değil. Hakikat-ı insaniye mertebesinden tenezzülü yani inmesi yine o mertebede var olan sıfat kudretinin zuhuru bir kuvvetle vakidir.

Mana aleminde gizli olan hakikat-i insaniyenin tenezzülü yani nazil olması uç noktalara ulaştırılması bir kudret ile vakidir. İlm-i ilahideki bilgilerin zuhura çıkması için bir kuvvet gerekmektedir. Zira vücutta kuvvet ve kudret olmayınca irade ettiği bir şeyin icadı mümkün olmaz. 

Allah yüce bir kudrete sahiptir. Kudret diğer sıfatlar (subuti) gibi hakiki vücudun varlıklarından hareketlerinden Allah’ın şenlerinden bir şendir. İnsanın kitabı kaldırması bir şe’ndir. Maddeciler onu müstakil bir şey zannedip meydana geliş yerini iki müstakil vücuda isnat ettikten sonra birine madde diğerine kuvvet demişlerdir.

(10/36) اِنَّ الظَّنَّ لَا يُغْنٖى مِنَ الْحَقِّ شَيْپًا (53/30) ذٰلِكَ مَبْلَغُهُمْ مِنَ الْعِلْمِ – Efal (fiil) bir kuvvetle tezahur edeceğinden efali İlahiye dahi Melaikei Kiram ile zahir olur. İlahi kuvvetin ismi lisanı enbiyada (a.s.) (Hz. Resulun lisanında) melaikedir, kuvvetlerdir. Zira melek kuvvet ve şiddet manasınadır.

Melaike iki kısımdır birisi tabii diğeri unsuridir. Melaikei tabiiyyun, tabii melaike, dört unsurun (hava, su, ateş, toprak) bulunmadığı fezada tabii suretlerden meydana gelmiş olan ulvi ruhlardır. Bunlar Âdem’e secde ile emir olunmadılar. 

İkincisi melaike-i unsuriyyundur ki bunlar anasıra mensub olan (dört unsura mensub olan) ruhlardır ve Âdem’ secde ve itaat ile mükelleftirler. Melaikei kiram kendilerince bir özellikleri olmayıp o kuvvanın sahibi olan Zat’ı uluhiyetin iradesine tabi olduklarından haklarında 66/6 لَا يَعْصُونَ اللّٰهَ مَا اَمَرَهُمْ وَيَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ “Allah'ın onlara emrettiği şeyde, Allah'a âsi olmazlar ve emrolundukları şeyi yaparlar.” buyurulmuştur Nitekim vücudu insanideki kuvva dahi insanın iradesine tabidir, insan iradesini bir şeye tevdi edince o kuvva o şeye asla ihtilaf etmez.

Melaikei unsurriyyun avalimi bi nihaye kesifenin tedbirine memurdurlar bunların adedi sayıya ve nisbetlendirmeye gelmez. Melaike alemi his ve şehadette şahıslanmış kesif varlıklar gibi görülmezler. Zira ervahtır, hayel aleminde muhtelif suretler temessül ederler müşahade edilirler. Rüya görenin ahval ve itikadiyle münasebattardır.

Hz. Cibril Hz. Meryem’e ve diğer melaikei kiramın Lut’a (a.s.) ve sair Enbiya’a (a.s.) ve evliyaya temessülleri (temsil edildikleri) gibi onların bu temessülleri esnasında Melaikeyi görenlerin yanında hazır olan başkaları bu melaikeyi müşahede edemezler zira alemi hayale dahil olan ancak görücüdür. Meğerki hazır olanlardan dahi hayal alemine dahil olanlar buluna, bunlar da görebilirler.

35/1 ayetinde; “Hamd göklerin ve yerin Fatır’ı, melekleri ikişer, üçer ve dörder kanatlı Rasuller olarak kılan Allah içindir. Halkedilişte dilediğini arttırır”.ifadesiyle melaikenin tasarrufatı kanatlara teşbih buyurulmuştur. Binaen aleyh bu kuvvanın semavat ve arzda tesiratı çoktur. Mutlak vücudun mertebeler arasındaki ilişkisi bu kuvvetler vasıtasıyla düzenlenmektedir. Bunlar her bir mertebeden her bir yere gönderilirler.

Yani bazıları enbiyaya vahy ile bazıları evliyaya ilham ile diğer şahıs insanlardan her birine ve hayvanat ve nebatata ve cemadata velhasıl bütün muhtelif eşyanın tasnifi ve tedbiri için gönderilirler. Herhangi bir melek bir şey yapmak istiyorsa ona tesir yapmak istiyorsa onun kanadıdır. Her bir cihete tesir bir kanat olmuş olur. Bu kanat adete münhasır değildir. Yani onların tesiratı belirli bir adette değildir bu nedenle kanatlarının sayılması mümkün değildir.

Meleklerin kanatları ile ilgili sayı verilmişse bu onun kanat sayısını değil kanatlarının (yaptıkları görevlerinin) çok çok fazla olduğuna işarettir.

Uluhiyetin unsurlar alemini ihata eden dört kuvveti külliyesi vardır, külli kuvveti vardır. Bunlar Cebrail, Azrail, Mikail, Mikail olarak isimlendirilir. Bunlara tabi olan melaikenin haddi ve hesabı yoktur.

Uluhiyetin unsurlar (hava su toprak ateş ve bütün unsurlar) alemini saran dört külli kuvveti vardır. Bunlara şeriat lisanında Cebrail, Azrail, İsrafil, Mikail (a.s.) denilir. Bu dört büyük melaikeye tabi olan melaikenin haddi ve hesabı yoktur. Bu alemlerde oluşan bütün olayları onlar kontrol ve tedbir etmektedirler, meydana getirmektedirler.

1- CEBRAİL (a.s.) Bunların birincisi Cebrail (a.s.): İlahi gayb hazinelerinde olan gizli manaları alem-i surete ulaştırmak ve taşımakla görevlidir. Mana alemindeki hazineleri gerek ilim hazineleri gerek malumatları ne varsa olacak olan kaza ile yazılmış kader ile zuhura çıkacak olan gizli manaları alem-i surete çıkarır yani gayb alemindeki hazineden gizli manaları suretler alemine çıkarır.

En büyük en kemalli görevi Resul’e (s.a.v.) Kuran’ı getirmesi vahy etmesidir. Kuran’dan önce de Tevrat, Zebur ve İncil’i de ilgili Resullere Cebrail (a.s.) getirmiştir.

Her bir kişinin kalbine alem-i gaybdan nazil olan manayı konuşma kuvveti vasıtasıyla harf ve ses ile (harfleri sese büründürerek) mana aleminden gelenlerin insana ulaşması için kelime ve ses libasına bürünmesi gerekiyor. Başka türlü zuhura çıkması mümkün değildir.

Cebrail (a.s.) bu manaları getiriyor kişinin gönlüne koyuyor, gönlünden de o kişi kelime ve ses (harf) ile onları zuhura getiriyor. Bunların batınından (içinden) haber verip ızhar eylemesi Cibril vechinden (cenahından) bir vechin tesiriyle olur. 

Bizatihi Cebrail’in (a.s.) yaptığına vahy deniyor. Zat alemini ilgilendiren hususa vahy deniyor. Bunun dışında sıfat, esma, ef’al alemini ilgilendiren şeylere de ilham deniyor.

Hz. Cibril hakikat-i Muhammediye mertebesinden (Zat ve sıfat mertebesinden) taayyünü Muhammedi mertebesine bütün yönleriyle vechleriyle nazil olduğundan Kuran’ı Kerim hakkında “Ne kurudan ne yaştan hiçbir şey bırakmadık açık olan kitapta bunların hepsini yazdık” (6/59) Bütün alemlerde var olanlar kuru ile yaştan meydana geliyor. Yani bütün alemde ne varsa Kitabu’l mübin’de hepsini ortaya koyduk demektir. “Kitabu’l Mübin/açık kitap” demektir. Bütün bu alemler aslında, “Kitabu’l Mübin/açık kitap” tır. Ayrıca kitab-ı fiili ve kitab-ı mufassal/tafsilatlı kitap demektir. Esma alemi mertebesini ifade eder. “Mushaf-ı şerif/sahifeli kitap”ta ne varsa bütün alem kitabında da onlar vardır. Alem kitabında neler var ise, “Mushaf-ı şerif/sahifeli kitap”ta da aynen onlar vardır. 

Cibril (a.s.) bu özelliği ile bütün alemlere muhittir. Nerede ne yapılması gerekiyorsa bilgi ve ilim olarak oraya Cibril vasıtasıyla nüfuz ediyor. Bir tohumun içine dahi ilham veriyor, oraya bilgi veriyor ki bu bilgi sayesinde o tohum çimlenip gelişiyor. Arıya da karıncaya da dağa da vahyediyor. Yani bütün cemadat, nebatat ve hayvanat alemlerinde meydana gelen olayların Allah’ın Cebrail (a.s.) vasıtasıyla vahy etmesi sonucunda meydana geliyor.

Allah’ın arıya vahy etmesi Zat’i olarak değildir, Zat’i olarak Cenab-ı Hakk sadece insana vahy eder. Zat mertebesinin muhatabı insandır. Arıya biz vahy ettik demesi Cebrail (a.s.) sistemiyle onlara vahy etmesi ef’al alemine olan vahiydir. Hz. Resülullah’a yani insana yapılan vahy ise Zat aleminden, marifetullahı bildirme idrak ettirme, anlatma yolundan ilham demektir.

“Benim Rabbım ile öyle bir anım olur ki oraya ne bir meleki mukerreb, ne bir nebi mürsel girmez” – Hadis- Rabbı ile öyle bir anı oluyor ki Cebrail’e ihtiyacı kalmıyor. Eğer Cenab-ı Hakk muhabbetullahını bir kula taalluk ettirirse Cebrail’e (a.s.) ihtiyacı kalmaz,ve kendisi direk Hakktan ilhamını vahyini alır. Sen kendini öyle temizle ki Cenab-ı Hakk ile aranda hiçbir vasıta kalmasın.

Cebrail (a.s.) varlığı ile bütün alemlere muhittir. Bu vazifenin tafsilini icraya onun tedbiri takdiri altında hesaba girmeyecek kadar sayısız melaike vardır ve ona “Ruh-ul Emin” denir.

2- MİKAİL (a.s.) Muhtelif sınıflarda mahlukatın her birerlerine mahsus olan rızıkların muhafazasına tartı ve ölçüsüne ve adetlerine ve miktarlarına her bir hakkı hak sahiplerine vermeye müvekkeldir (vekildir) Bu işle görevli olduğundan bu melaikeye “Mikail” ismi verilmiştir.

Bu hususta Mikailin her mahluk üzerinde tesiri vardır. Bu hususiyeti dolayısıyla bütün alemlere muhittir. Bütün alemlerde mahluklar olduğundan bu mahlukların rızka ihtiyaçları olduğundan dolayısıyla bu varlıkların rızkını temin bakımından bütün bu aleme muhittir.

Bu dört melaike aslında bütün varlıkta her şeye tesir etmekte. Çünkü bu dört varlıktaki melaikenin özellikleri olmasa varlık meydana gelmez. Tohumda ne suret ve şekilde bir varlık meydana getirilecekse bu bilgiyi Cebrail (a.s.) ona veriyor ama bilgi yetmiyor bu sefer o tohumun gelişmesi için lazım gelen rızkı da Mikail (a.s.) veriyor. Biri ilmini verdi diğeri de rızkını verdi.

Dolayısıyla Mikail (a.s.) bu nedenle bütün alemlere muhittir. Böylece bu vazifenin tafsilini icraya memur olan nihayetsiz melaike vardır. Hatta yeryüzüne düşen her bir yağmur damlası bir melaike indiriyor, nereye lazımsa oraya indirtiyor. Her bir yağmur damlasını bir melaike indirir, o melaikenin işi orda bitmiştir, bir başka görevi yoktur.

Sen eline bir ip aldın bir yeri ölçüyorsun miktarlıyorsun işte bu senin yaptığın Mikail’in (a.s.) vecihlerinden bir vecihtir, yöndür. 

3- AZRAİL’in (a.s.) görevi: Manadan ibaret olan ruhu suretten ibaret olan bedenden ayırır. Ruhu kabz ediyor. (Kabz; tutmak demektir, kabza tutulan kısım, tabancanın kabzası gibi) Zahir alemde mevcut olan her bir suret bir mananın zuhuru içindir. Yani bu alemde gördüğümüz ne kadar elle tutulan gözle görülen beş duyu ile hissedilen anlaşılan ne kadar şey’iyyet varsa bunların hepsi mana aleminde mevcut olan bir mananın zuhura çıkması içindir. Yani mana alemindekinin görüntüye gelmesi içindir.

Demek ki bu görünen varlıkların hiçbirinin kendisine has varlığı yoktur. Mana alemindeki bir mananın zuhuru içindir. O mana o suretin ruhudur. Demek ki bir kalem, bir defter, bir bardak, su bunlar birer mananın zuhura çıkması için bir vesiledir. Defter dediğimiz zaman onun kağıdı aklımıza geliyor ama o görüntünün meydana gelmesi için o manaya ihtiyaç vardır.

İşte bu alemde ne kadar görüntü varsa o manayı meydana getirmek için sebepler vesilelerdir. Dolayısıyla bütün bu suretler manaların ruhu aynı zamanda. Bu gördüğümüz her bir maddeyi çok iyi değerlendirmemiz lazımdır. Çünkü o gördüğümüz basit zannettiğimiz elementler dahi bir ruhun görüntüsüdür.

En küçük varlığa gelinceye kadar alem-i zahirde fesad olma- bozulma Azrail (a.s.) vasıtasıyla olur. Zerreye varıncaya kadar bu alemde ne varsa bunlardaki bozulma Azrail (a.s.) vasıtasıyla meydana gelir. Biz Azrail (a.s.) insanların canlarını alır diye biliriz. Bütün bu alemde her şey canlı olduğuna göre bunlardaki bozulma Azrail (a.s.) vasıtasıyla olur. Tohum toprakta çimlenmeden bozuluyorsa bu Azrail’in (a.s.) görevi, tohum toprakta çimleniyorsa bu Mikail’in (a.s.) görevidir.

Nerede bir bozulma var o Azrail’in (a.s.) işi, nerede bir ilim var o Cebrail’in (a.s.) işi. Bozulma bir önceki yapıya göre bozulma- değişmedir. İnsan bu bedenle cennete gidemez, onun için dünyadaki bu beden düzeninin bozulması lazımdır, böylece arkasından yeni bir başlangıç oluşur. Tohum da çimlenirken kendi ilk yapısı bozulur burada da Azrail’in (a.s.) görevi vardır hemen arkasından Cebrail (a.s.) çimlenme ve ağaç ilmini getirir, Mikail (a.s.) da onun ağaç olmasını ve rızkını temin eder.

Nutfenin oluşumunda spermalar yapısının bozulması Azrail’in (a.s.) işidir, hemen arkasından yeniden bir yapılanma olur. Bir taraftan bozulma arkasından yeni bir yapılanma olur. Azrail (a.s.) da bu cihetiyle bütün alemlere muhittir. Bütün alemlerdeki bozulmalardan Azrail’in (a.s.) haberi vardır ve gerçekleştirmektedir. Azrail’in (a.s.) tahtı emri altında nihayetsiz sayılamayacak kadar melaike vardır.

Mevcut suretlerden birini bozduğun vakit sende Azrail’den (a.s.) bir vechin tesiri vaki olur. Mesela bir bardağı kırdın, bir ağacı kuruttun, karıncanın üstüne bastın, bir insanın ölümüne neden oldun bu durumda sende Azrail’den (a.s.) bir vechin tesiri vaki oldu demektir. 

4- İSRAFİL (a.s.): Her bir varlığın kendi cinsine hasıl olan “hayat”ı sur’u ile nefh eder. Tohumdan bitkiye geçerken Cebrail (a.s.) araya ilgili ilmi verdi, ilk tohum çimlenirken ilk yapısında bozulma oldu (çimlenirken) bu işi Azrail (a.s.) gerçekleştirdi, Mikail (a.s.) rızkını verdi, burada İsrafil (a.s.) tohumun da ilim düzeyinde olan ilmi vücudu bitkiye dönüştürmek için ona ilgili ilmi veriyor. Sur’u üflemesi tohuma bitki olmayı öğretmesidir.

Cenab-ı Hakk nasıl Adem’e kendi ruhundan nefh etti. Âdem Allah’ın aynası oldu, Cebrail’in (a.s.) Hz. Meryem’e İsa’yı nefh etmesi Hz. Resulullah’ın (s.a.v.) Kur’an’ı ümmetine nefh etmesi gibidir. Resul (s.a.v.) orada hem Azraillik yapıyor hem Mikaillik yapıyor hem Cebraillik yapıyor hem İsrafillik yapıyor.

Azraillik yapıyor; senin üstünden nefsaniyetini alıyor, nefsaniyetini öldürüyor getirmiş olduğu sistem içerisinde. Cebraillik yapıyor; sana Allah’ın ruhunu ilmini nefh ediyor, bilgisini nefh ediyor. Mikaillik yapıyor senin ruhunu besliyor, her yönden. İsrafillik yapıyor senin ikinci doğuşunu meydana getiriyor. Dünyadaki ceset doğuşunu değil ruhani gerçek doğuşunu meydana getiriyor.

Cebrail’in (a.s.) Hz. Meryeme yaptığı nefh yani üflemesi Cibrilin (ruh-ül Kuds) İsa’yı rahmine üflemesi, Hz. Resul’un Kur’an’ı ümmetine nefh etmesi bu gibidir. (Kur’an-ı Kerim: Kerim; ikram edilen demektir) Cenab-ı Hakk Kur’an’ı Resülüne ikram etti O da ümmetine ikram etti.

Zaten Rasul-ü Ekrem derken Ekrem: çok ikram eden anlamındadır. En büyük ikram kişinin kendisini kendisine ikram etmesidir. Zaten sende her şey var ama bilmiyorsun varlığını bilmiyorsun. İşte sende olanı cebinden çıkarıp sana ikram etmesi sana yaptığı en büyük ikramdır. Sende var olanı sende ortaya çıkarıyor.

İşte Hz. Resulullah’ın insanlığa ikramı; Hakkın varlığını kendi üzerinde olduğunu ikram etmesi, Hakkı ikram etmesi. Resul’ün (s.a.v.) Kur’an’ı ümmetine nefh etmesi, Cebrail’in (a.s.) Hz. Meryem’e İsa’yı nefh etmesinden daha üstün bir hadisedir.

Çünkü orada nefh yapan bir melektir kuvvettir ama Hz. Resulullah’ın Kur’an’ı ikram etmesi insan tarafından Zat-ı ilahi ikram edilmiş oluyor. Neticede mertebe-i Muhammediyet ortaya gelmiş oluyor. Cebrail’in (a.s.) nefhiyle mertebeyi İseviyet meydana geliyor, Hz. Resülullah’ın nefh etmesiyle Kur’an’ı (Kur’an Zat’tır) Zat’ı nefh etmiş oluyor. Onun için Cenab-ı Hakkı ötelerde değil kendimizde aramamız gerekiyor.

“Ölmeden önce ölünüz” – hadis- İşte bunun için Azrail (a.s.) lazım. Yani mertebe-i Azrailiyetin üzerimizde faaliyete geçmesi lazımdır. Bunun için bizim davetimiz ve yer açmamız lazımdır.

İsrafil (a.s.) her bir suretin kendi nevine hasıl olan hayatı sur ile nefh eder. Sende İsrafil’in (a.s.) tesiratından bir vecih ile vaki olur. Sende bir fikir meydana gelecekse bu fikrin başlangıcı ve neticeye yakin etmesi sende İsrafil’in (a.s.) tesiratından bir vecih ile vaki olur. Yani sende yeni bir doğuş yeni bir bilgi meydana gelecekse bu da İsrafil’in (a.s.) tesiratıyla vaki olur.

Hayatı nefh etmeye (hayat vermeye) memur o kadar çok melaike vardır ki hesaba sığmaz, cümlesi İsrafil’in (a.s.) emri iradesi tahtı altındadır.

Bu alemdeki tohum çuval içinde iken kuru halde idi toprağa atılınca İsrafil (a.s.) ona hayat nefh etti ve orada canlanmaya başladı. Cebrail (a.s.) orada ilmini verdi, Azrail (a.s.) dönüşümü yaptı, Mikail (a.s.) rızıkını verdi. O varlık yeni bir oluşumla meydana çıkmaya başladı. 

Bütün bu varlıkta ne kadar olay varsa bunları meydana getiren melaikeler, melaikelerde Cenab-ı Hakkın kuvveleri olduğundan bunların sevk ve idaresi meydana getiricisi Allah’tır. Günümüz insanı basit görüşle bunu tabiat (tabii hat) meydana getirdi der, işte bu tabii hat dedikleri sünnetullahtır.

Alemde hayat sahibi olmayan hiçbir şey yoktur. 17/44 ayetinde وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ “Ve hamd ve tesbih ancak hayat sahibi olan şeyden vaki olur” İsrafil’in (a.s.) dahi her mahluka bir tesiri vardır. Bu özelliği ile bütün alemlere muhittir. Bütün alemdeki varlıklar tesbih ettiğine göre tesbih de canlıdan meydana geldiğine göre demek ki bütün alemlerdeki varlıkların hepsi canlıdır.

Eğer bu dünya cansız ise üzerindeki canlıları nasıl meydana getirdi? Demek ki bu dünya canlıdır, canlıyı ancak canlı meydana getirebilir. Bu dünyanın her bir zerresinde bu dört büyük meleğin tesiri vardır. 

Her varlık onun hamdi ile tesbih eder (Bihamdihi) hiçbir varlık kendi hamdı ile hamd edemez. Çünkü kendi diye bir varlık yoktur. Bütün varlık onun varlığından ibaret olduğuna göre dolayısıyla hamd eden de kendisi olacaktır. Dolayısıyla o mertebeden O’nun hamdıyla hamd eder. Zat’ının hamdıyla bulunduğu efal yahut esma mertebesinden hamdeder.

“Sübhanallahi vebihamdihi” Seni noksan sıfatlardan tenzih ederim ve O’nun hamdıyla hamd ederim. Nereye bakarsan O’nun hamdıdır, senin hamdın ortada yoktur. Olmayan varlığın hamdı olurmu? “Fesabbih bihamdihi Rabbike” Burada da Rabbının hamdıyla tesbih et buyuruluyor.

Cebrail (a.s.) bütün alemde ne kadar ilim varsa bunların hepsini ve bütün mertebelerde bütün alemlerde hepsini Zat aleminden alıp efal alemindeki görüntüye kadar getirir. Bu alemdeki varlıklar manaların görüntüleriydi. O manalar da o görüntünün ruhudur. Cebrail’in (a.s.) en büyük görevi Cenab-ı Hakktan aldığı vahy-i ilahiyi başta Resul (s.a.v.) olmak üzere diğer Resul ve nebilere bizatihi kendisinin getirmesidir. Diğer insanlara ise kendi emrindeki melekleri ile insan-ı kamillerin, insanların gönüllerine ilham vermesidir ve bunun dışında insanların yapacakları görevleri kendilerine bildirilmesi görevleri vardır. Cebrail’in (a.s.) görevi demek ki mana aleminden almış olduğu ilmi bütün alemlere ulaştırmaktır. Mesela fezada bir güneş sistemi oluşacaksa Cebrail (a.s.) onun ilmini oraya ulaştırarak o oluşumu sağlamış oluyor diğer görevli melaike ile.

Mikail (a.s.) da bütün varlıkların rızıklarını meydana getiriyor, hangi varlığa nerede ne kadar rızık verilecekse onları hesap ediyor zamanı geldikçe yerlerine veriyor.

Azrail (a.s.) bütün varlıkta ne kadar canlı varsa bedenleri ruhlardan ayırıyor, bütün varlıktaki ifsadı bozulmayı o meydana getiriyor.

İsrafil (a.s.) o da her bir varlığa onun gerektirdiği özelliği nefh ediyor o nefhe göre o varlık kendi hayatını sürdürüyor. Melaike-i kiramın hakikatı da bunlardır. Kur’an-ı Kerim’de meleklerin kanatlarından bahseder bu kanatlar onların çok görevleri, çok yonlü görevler yaptıklarına işarettir.

Ne kadar yeryüzüne inen yağmur damlaları varsa her bir damlayı bir melaike indiriyor. O damla yeryüzünün neresine inecekse o görevi yapıp görevi bitiyor bir daha başka damla indirmiyor yok oluyor. Damlanın nereye ineceği ile ilgili bilgiyi ilmi Cebrail’den (a.s.) alıyor. Cebrail’e (a.s.) muhtaç olmayan hiçbir melaike yoktur.

Cebrail (a.s.) Cenab-ı Hakkın Zat’ın dan bilgi alır görevi sıfatından başlar. Diğer melaikenin görevi esmanın efale çıkışında görevi başlıyor. İlim Zat’ından Zat’ına olduğundan ilim zat ile ilgilidir. Yalnız Cebrail (a.s.) ve diğer melaikenin zuhur sahası esma alemidir. Varlık yerleri esma alemidir. İnsanın varlık zuhur sahası Zat alemidir, vahidiyet alemidir, hakikat-ı Muhammedi alemi. İnsanı hakikat-i Muhammediden alıp suret-i Muhammediye indiriyor, dünyaya indiriyor. Cebrail (a.s.) Levh-i Mahfuzdan ilerisinde bir adım daha atarsam yanarım dedi. Burası esma aleminin sonudur, yanarım demesi buradan ötede sıfat aleminde kimliği ortadan kalkıyor. Hz. Resulullah’ın alemi Zat alemi olduğundan bütün alemlerde hareket sahası bulunduğundan Zat aleminde, sıfat aleminde, esma aleminde ve efal aleminde de yaşayabiliyor, intibak ediyor, ihata ediyor.

İşte Hz. Resulullah ile Cebrail (a.s.) arasındaki fark bu. Yanarım demek Cebraillikten çıkarım kimliğim yok olur manasınadır, halbuki Cebrail’in (a.s.) daha başka görevleri var. Resulullah (s.a.v) zaten Hıra Dağında yanmış nur olmuş başka yanacak bir şeyi kalmamış onun için nuru ateş yakar mı? Onun için Cebrail (a.s.) gidemezken Resullullah (s.a.v.) yalnız başına miraç hadisesinde devam ediyor.

İnsan zat aleminden efal alemine kadar seyahatı devam ediyor, üstünlüğü burada. Diğer varlıklar melekler cinler esma alemi ile efal alemi arasında hayatlarını sürdürüyorlar. Efal alemine kadar ulaşamıyorlar. Görevli olarak efal alemine ulaşıyor ama burada yaşaması mümkün değildir. Efal alemine ulaştığı anda ölüyor. Bütün alem varlıklarının hizmeti insana, insanın da hizmeti Hakkadır. 

İBLİSİN HAKİKATİ:

İblis mudil isminin mazharıdır. Yanı delalette bırakan ismin zuhur yeridir. Tam kemalli olan hiç eksiksiz tamamlanmış olan Mudil isminin mazharı bir ruhtur İblis’in hakikatı. Ruhlar mertebesi ayrılık ve gayriyetten bir nevi üzerine Zat’ın hariçte zuhurundan ibarettir. Zat mana aleminde kendi bünyesinde ama bu harice çıkarılmıştır. Yani Zat’ın dışına çıkartılmıştır. Ve Vahid’in (Bir’in) ikilik dairesinde görüşü bu mertebeden başlar. Yani Vahid’in ikilik mertebesine iki görüş mertebesine görüş dairesinde rüyeti görüşü bu mertebeden başlar. Yani vahid aleminden Cenab-ı Hakk Mudil ismiyle zuhur ettiği zaman ikilik görüşü başlar.

Bu yüzden iki gördüğü için dalalette kalmıştır. Oyüzden de Zat’ın haricinde kalıyor. Zat’ın dahilinde olduğu zaman zaten ikilik söz konusu değildir. Böylece Mudil ismi vahidiyet mertebesinde hükmü başlamıştır. Yani Mudil ismi bu mertebe de faaliyete başlar, sadece mudil ismi değil diğer isimler de bu vahidiyet mertebesinde meydana çıkmaya başlar. Ancak diğer mertebeler Zat mertebesinde olduğundan ayrılık yoktur, Mudil ismi Zat mertebesinin dışına çıkartıldığından ikilik meydana gelmiş oluyor. Bu yüzden recim – kovulma oluyor.

Mudil, dalal, idlal şaşırtmak demektir. Bir vücudu ayrı ayrı iki şekilde görmek şirk ve şirk ise aynen dalaldir. Vahidiyet mertebesinde Mudil ismi ile zuhura çıkan o özellik biri iki görmeye başladığından şirktir, şirk ise dalalettir. Bu da Mudil isminin altında meydana gelir.

Bu tarzdaki görüş vehim kuvvetinin özelliğindendir. Mudil isminin zuhur yeri olup hakikatı İblistir. Zira işi telbistir İblis ismi de bundan meydana gelmiştir. Telbis iki birbirine benzer şeyin aslı ile hakikatını ayıramamak ikisini aynı şey zannetmek. İblis telbisten geliyor.

İşte “Azazil” denilen o melek Âdem’in (a.s.) varlığında ilahi varlığın olduğunu idrak edemediğinden şüpheye düştüğünden İblis ismini aldı. Telbiste (ikilikte) kaldı. Secde olayını Âdemin toprağına yapılacağını zannetti. Âdem’i ayrı bir varlık zannetti. Çünkü Allah’ın ona mana aleminde “Benden başkasına secde etmeyesin” diye ikazı vardı. Ademin varlığında Allah’ın ruhundan nefh ettiğini anlamadı onu ayrı varlık zannetti. Kendisinde ayrılık gayrılık var ya vehim mudillik hali var, bu ona yansıdı onu da öyle zannetti.

Ateş çamurun üstündedir, ben ondan üstünüm kıyasını yaptı. Burada Mudil isminin zuhuru sonucu Âdem’i ayrı gördü. Allah’ın ayrı, Âdem’in ayrı olduğunu zannetti. Ayıramadı böylece dalalete düştü. Ayıramadığı için teblis yani İblis denildi. Aslında eski ismi Azazildi.

O zamana kadar Azazil denilen meleğe nefsini rencide edecek bir teklif olmamıştı. Dolayısıyla içindeki benlik nefis ortaya çıkmamıştı. Âdem (a.s.) yaratılıncaya/halkedilinceye kadar Azazildeki mudil ismi ortaya çıkmamıştı. O zamana kadar Hadi ismi zuhurdaydı, Mudil isminin ortaya çıkmasına neden bir olay olmamıştı.

İblis bu olaya kadar kendindeki Mudil isminin varlığını bilmiyordu, Âdem’de (a.s.) yasak elmayı yiyinceye kadar kendindeki nefsaniyeti bilmiyordu, tenasül uzuvları gözükmüyordu. O da bir nevi melekti, melek oldukları için birbirlerine tesirleri olmuyordu, kendindeki isimler faaliyete geçirilmesi süreci gelince ihtilaf başladı çünkü hepsi değişik isimlerin zuhuru olduğundan ihtilaf başladı. Bu dünya Cenab-ı Hakkın değişik isimlerinin zuhur yeri olduğundan burada ihtilaf tükenmez. Çünkü birbirine zıt isimler söz konusudur. Âdem’de Hadi, İbliste Mudil ismi hakimdir. Ancak kendilerine emri teklifi yönü ile bunların Hakk’ın istikametinde kullanılması tavsiye edilmiş olduğundan bunlar bu isimleri hangi istikamette kullanmışlarsa oradan hesap vereceklerdir.

Teşbih: Mana aleminin hakikatlarini benzetmelerle ortaya çıkarmaya teşbih deniyor. İsa’nın (a.s) mertebesi, “Ben Allah’ın oğluyum” demesi gibi. Bu benzetmelerde fizik mertebesinde olduğu gibi anlaşılırsa yanlış oluyor. Kur’an-ı Kerim’in bir Arabçası var, beşer lisanı, Rabçası var esma lisanı, Arabçanın başındaki “A”yı kaldır, “aaaa Rabça’ymış” diyorsun. İkinci manasına geçtiğin zaman hayretin artmaya başlıyor. Sonra “Hakkça”sı geliyor, daha latif, sonra “Allahça”sı geliyor daha da latif.

İşte “İblis” ismi de bundan müştaktır, yani Âdem’e (a.s.) secde emrini aldığı zaman Âdem’deki (a.s.) hakikati idrak edemeyip, anlayamayıp şüpheye düşmesi acaba neye Cenab-ı Hakk bana buna secde et diyor? Benden sonra yaratıldı/halkedildi, çamurdan yaratıldı, ne var bunda diye şüpheye, tereddüte düşüyor, “Benden başkasına secde etme“ emrini de daha önce almıştı, içindeki Mudil isminin de açığa çıkmasından secde etmiyor.

İblis bu haysiyetiyle alemlere muhittir. Nasıl dört büyük melek alemlere muhit, bu özelliği itibarıyla da İblis de bu haysiyeti itibarıyla bütün alemlere muhittir. Bütün alemlerde Mudil ismini zuhura getirtiyor. Onun tahtı tabiiyetinde (ona tabi olan) sayıya sığmaz ruh mevcuttur. Sonuçta o da bir ruhtur. Bunların cümlesi dalalette bırakma, bozgunculuk yapmaya memurdur. Bunlar görünen bu tabiat aleminde bütün eşyada mevcuttur. Sadece insanda değil.

Efendimizin “her kimseyle beraber bir şeytan doğar, ben benimle beraber doğan şeytanı islama getirdim” buyurmaları nefs-i insaniyedeki vehme işarettir. Vehim kuvveti asla gururlanmadan uzaklaşmaz. İşte seyr-i sülukta mutlaka bunun aşılması gereklidir. Bunu da ancak nefis terbiyesi ile aşabilirsin. Ruh terbiyesiyle başlanırsa bu mümkün olmaz.

İnsanda nefs-i emare, nefs-i levvame, nefs-i mülhime bunlardan emare, levvame ve mülhimenin bir kısmında nefis ve şeytan vehim çok şiddetlidir. Emmarede en şiddetli, levvamede biraz yumşatılmıştır, mülhimede kısmen, mutmaineye gelindiğinde tesiri tamamen silinmez ama azalmıştır. Mülhimede ilham ve vehim birlikte geliyor. Meleklerden gelen manevi bilgilerin açılımı dolayısıyla gerek akıl yapısı gerek gönül yapısı ve yapmış olduğu ibadetlerle kendine karşı tasarruflarla kendisinde açılım olmaya başlıyor, açılan pencerelerden ilhamlarda geliyor, bu mertebeyi yalnız başına aşması da mümkün değil. Daha önce oraları aşmış kişilerle ancak aşması mümkündür. Kim ki bu mertebeleri aşmadı şüphelerden tereddütlerden kurtulamaz.

Vehim ile hayal birlikte çalışıyor. Vehim hayale naklediyor, hayal musavviriye naklediyor, akıl fikir ona bir silüet vererek ortaya çıkarıyor böylece olmayan şey meydana geliyor. Demek ki vehim yoku var kabul ettiriyor, varı da yok kabul ettiriyor. Yaptığımız ibadetler (namaz, oruç, zekat, hac) bunlar hayalimizde var ettiğimiz Rabba yönelik oluyor. İşte vehmimizin var ettiği Rab aslında olmayan Rabtır. O olmayan Rabbı biz kendi kendimize adapte ettiğimizden gerçekte var olan Rabbı da yok görüyoruz. Her birimizin aklında bir Rab var ama bu hangi Rab acaba. Vehimden, hayalden kaynaklanan bir Rab mı yoksa Rab-ül Erbab mı? Rabb-ı Erbab olan gerçek Rabbı anlamak için kişinin nefsini tanıması lazımdır. Yani vehimden, benlikten, nefsaniyetten arınması lazımdır.

İşte o benlik içimizde olduğu sürece gerçek Rabbı bulmamız mümkün değildir. Ancak hayalimizdeki Rabba yönelmiş oluruz. Bu hayalimizdeki Rab dahi bizden meydana geldiği için bizde ona yöneldiğimiz için zahiren mazur oluyoruz. Yani gene kabul oluyor ama burada kişinin kaybı kendine ulaşamamasıdır. “Bugün a’ma olanlar yarın da a’ma olacaktır” hükmüyle Dünya’da Rabbını müşahede edemeyenin ebedi alemde de müşahade etmesi mümkün değildir.

Onun için bu vehim duygusundan kurtulmak gerekir. Bizim dışımıza bir koza örmüş bizim dışımızı müşahade etmemize mani oluyor.

Fikir kuvveti akılın hükmüne tabi olursa ona tefekkür eden derler eğer vehmin hükmüne tabi olursa ona hayal derler. Vehmin insan beyninde kurduğu kurgu hayal, aklı kül yönüyle kurgu gerçektir. O da artık kurgu değil ilim oluyor.

İblisin hakikati akl-ı kül olan insanın hakikatine diğer kuvvetler gibi vehim ve iblis şeytanın gücünden başka vehim gücünden başka bütün güçlerin Âdem’e secde etmesi karşısında teklifine karşı 7/12 ayetinde belirtildiği gibi “Ben ondan hayırlıyım” diye cevap verdi. Bu cevap kendisini ayrı görmek demektir. Aslında hakikat-i insaniyede (Hakikat-i Muhammediye’de) bütün kuvvetler mevcuttur. Yani insanın hakikatinde hepsi birden toplanmış durumdadır, İblis dahil. Kendisinde bulunan diğer güçler ona tabi oluyor, ama iblis denilen vehim secde etmiyor.

Biri iki görmek vehimdendir. Kendisini ayrı görmek demektir. Yani “Ben ondan hayırlıyım” demekle kendine bir kibir benlik veriyor. Kendisini ayırıyor. Aslında o da insanın güçlerinden bir güç olduğu halde insana tabi olması gerektiği halde kendisinde bulunan vehim gücüyle, vehim gücü evvela kendisini aldatıyor. Ben ondan hayırlıyım demekle evvela kendisini aldatıyor çünkü kendisinde hayır yoktur. Kendini üstünmüş gibi görmesi Âdem’in tek yönüne bakmasındandır. Sadece dış yönü yani toprak olan tarafına bakıyor. Âdemdeki hilafet yönüne Allah’ın ona ruhundan üflediğine bakamıyor.

Evvela hayali en büyük kötülüğü kendisine yapmış oluyor. Kendisine zararı dokunan varlığın başkasına zararı dokunmaz mı?

İblis; bütün esmalara cami olan sıfat-ı ilahi olan akl-ı küle tabi olmayıp yani Âdem’e tabi olmayıp fertleşmeye kendini fert olarak görmeyi dava etti üstün olmaya kalkıştı ve biri iki, mevcut olanı yok gördü. Ben ondan üstünüm demekle Âdemdeki hakikatleri yok gördü.

Yok olanı da var gördü, yani kendinde öyle bir üstünlük yokken var olarak gördü.

Allah onu 7/13 ayetinde belirttiği gibi diğer melekler arasından tard eyledi. Zira vehim kuvveti bütün kuvvalara musallat olmakla beraber onlara nazaran kıymetsiz ve küçük bir şeydir. İnsanlığı hakikate vasıl olmaktan menetmektir. Kendisi aslında güçlü değil, öyle gösteriyor, insanlar da buna takılıyor.

İblis kendilerine yerin ve semanın esrarı münkeşif olan ehli süluku bozmak için dalalete bırakmak için bazı eşyalar suretinde zahir olur. Dervişleri bozmak için türlü suretlere girer. Bulut gibi. Zati tecellilere de karışıp saliki bozar. Zati tecellileri tamamen bozamaz sadece karışır. Buralar vehim ile ilhamın karıştığı yerlerdir. Emmare, levmame, mülhime mertebelerindeki kişilere bu şekilde geliyor.

Ancak Hz. Resül (s.a.v.) suretinde ve O’nun varisleri olan kamillerin suretlerinde temessül edemez, misallenemez, bürünemez. Zira Resül (s.a.v.) ve varisleri Hadi isminin mazharı İblis ise Mudil isminin mazharıdır. Tecelliyat-ı Zatiyeye karışması Zat-ı Uluhiyetin Hadi ve Mudil isimlerinin her ikisinde cami olmasındandır.

Hakikat-i Muhammedi sadece hadi isminden kaynaklandığı için Mudil ismi oraya karışamıyor, ama Zati tecellide hem hadi hem mudil karışık olduğundan Zati tecelliye karışıyor, bozgunculuk yapıyor.

İblis’in hakikati Mudil ismi olduğundan kalbinde hakikatleri anlaması mümkün olmadığından gerek kendisi gerekse ona tabi olanlar hadi isminin mazharı olarak ortaya çıkamaz, yani hakikat-i Muhammedi ve varislerinin şekline giremez.

İnsanda Zati tecelli olduğundan bütün alemde ne kadar varlık oluşum özellikler varsa insanda hepsi mevcuttur. Dolayısıyla Hadi de bizde Mudil de bizdedir. Kahhar da bizde Darr da bizde Vehhab da bizde Müntakim de bizde Kerim de bizde Rahman da bizde Rahim de bizdedir. İnsan bakıyorsun zaman zaman o kadar yumuşak haller ortaya getiriyor zaman zaman bakıyorsun elindeki tabancayı hiç tereddütsüz ateşliyor.

İnsanın yapısı itibarıyla madenlik var, nebatlık var hayvanlık var, cinlik var, meleklik var, iblislik var ve bu alem deki unsurlardan (toprak, su, ateş, hava) oluşmuş. İnsanda bütün hayvanların ahlakları mevcut, meleki ahlaklar mevcut, Azrail, Mikail, İsrafil, Mikail özellikleri ve diğer bütün meleklerin özellikleri mevcut. Bunların hepsinin toplamına insan deniyor.

Ayrıca diğer varlıklarda olmayan bir başka özelliği daha var bu onun ekstradan bir ayrıcalığıdır. Kim ki “venafahtu”yu faaliyete geçirirse hakikat-ı Muhammediyi ancak o bulabiliyor, diğerleri hayali bir din, hayali bir kurgu, hayali bir Allah, hayali bir peygamber ile hayali bir şeriat aleminde hayatlarını sürdürüyorlar.

Bunlar geçerli mi? geçerli kendi mertebesinde geçerli. Hakikatı ilahiyeye göre o mertebeye göre geçerli değil. 

2012 UMRE DOSYASINDAN AKTARMA

Mevzu ile ilgili olmalarından dolayı aynı tarihlerde (2012) umresinde yaptığımız sohbetleri de buraya almayı uygun gördüm.

 “Ay’an-ı sâbite mec’ul değildir.” (Fü-Hi-Mu) İşte belirtilen bu ibâre insanın kendisini tanıması ve yüceliğini idrâk etmesi açısından, Cenâb-ı Hakk’ın (c.c.) o kulum ve habîbim dediği insan ve İnsân-ı kâmile verdiği değeri göstermesi bakımından muazzam bir ibâredir. İşte her birerlerimiz bu değerdeyiz, Allah’ın indinde ırk ve cinsiyet yoktur sadece ilim yönüyle O’na yaklaşmak ve idrâk etmek vardır. Bu şekilde kişi varlığı gerçek sahibine aktardıktan sonra O’nun da tekrar kulum, habîbim dediği mertebesine vereceği hakîkatler vardır. 

“A’yân-ı sâbite, isimlerin ilmi sûretlerinden ibâret olduklarından, hâricî vücutları yoktur” (Fü-Hi-Mu) Yâni daha zûhura gelmemişlerdir. Bu hal her birimizin kendi beyninde olan ve kimsenin bilmediği hale benzer. Bizim kendi beynimizde olan program henüz zuhura çıkmadığı için hâriçte vücudu yoktur ve zâtımızın ta kendisidir. Ve bu ifâde üzere a’yân-ı sâbite halk edilmemiş olup Hakk olarak vardır. 

 “Oysa “ca’l” tesir edicinin te’sîrinden ibârettir.” (Fü-Hi-Mu)

Yâni bir şeyin sûret bulması için ona bir te’sir yani yaptırıcı bir güç gereklidir. “Bunlar ise te’sir ve etkiyi kabul mahalli olmadıklarından mec’uliyetleri söz konusu olamaz; yanî bunlar “yapılarak” vücûda getirilmiş şeyler değildir.” Bunlar ancak zuhûra geldiği zaman mahlûk hükümünü alırlar. Allah’ın zâtında olduklarından Hâlik hükmündedirler. Her birerlerimizin a’yân-ı sâbiteleri bizleri halk ederek sûretlerimizi mahlûk etmektedirler. Bu nedenle işte “insan hakîkat-i İlâhîyye üzere mahlûktur” denilmektedir. İlâh-î benlik denilen yer burasıdır ve izâfi ve nefsi benlik bundan sonra meydana gelmektedir. Bizler ise cehlimizden dolayı hakîkatimizi idrâk edemediğimizden kendimizi beşer olarak zannediyoruz ve ilâh-î varlığımız bizde “gizli hazine” olarak kalıyor. Ve a’yân-ı sâbite sonradan birtakım bilgiler ile yapılmış şeyler olmayıp kendi özüdür. 

“Çünkü zâti şuunattan ibârettirler. Ve bu işler zât’ın gerektirmesidir ve zât ile berâber kadîmdir; ve zâti şuunat bir yapıcının yapması ile yapılarak mevcût olmadıkları gibi, bir te’sir edicinin te’sîri altında da değildirler. Mademki vücûdun zât’ı mevcûttur, elbette onlar da O’nunla berâber mevcûttur.

Yani zât mertebesinde zâtı ile mevcutturlar. 

“Örnek: İnsanda gülme ve ağlama gibi birçok işler vardır. İnsan gülmediği ve ağlamadığı zamanlar, bu şe’nler bi’l-kuvve olarak mevcût ve bi’l-fiil yoktur. Ağlaması ve gülmesi, fiilen zuhûr ettiği zaman bu zuhûr, irâdesi ve yapılışı ve te’sîri ile olmaz; belki zâti gereklilik olarak iradesiz ve yapılmaksızın ve te’sîrsiz gerçekleşir. 

Yanî insân, henüz gülmeden ve ağlamadan evvel, gülmeğe ve ağlamaya hazırlanmaz ve gülme ve ağlama işler olmaları itibârıyla insâni mânâda birlikte iseler de zuhurda bir diğerinden ayrılırlar. Çünkü gülme, ağlamanın aynı değildir. Şimdi bunlar, insanın şahsında mevcut ve fiilen yok iken, bu yok olan şe’nlerin mevcut şahıs üzerinde tesirleri görülür. Bundan dolayı mevcut şahıs bunların tesiri ile gözüktüğünde, yani güldüğünde ve ağladığında, bu şe’nler de, fiilen mevcut olurlar; ve onların mevcudiyyetleri mevcut şahsa bağlı olarak olur. 

Ve mâdemki insânın şahsı mevcûttur, elbette bu şe’nler de onunla berâber bi’l-kuvve olarak mevcûtturlar; ve bir sebep altında da zâtî gereklilik olarak, iradesiz ve yapılmadan ve te’sîrsiz, fiilen zâhir olurlar. İşte bunun gibi hakîkî mevcut olan ulûhiyyet zât’ında fiilen yok olan şuunatın te’sîri ile, Allah’ın zâtı bu şe’nleri dolayısıyla tecelli eder. Çünkü a’yân-ı sâbite zuhûrun illeti yâni sebebi ve Allah’ın zâtı ise, onların ma’lûlu yâni sonucudur. Ve illetin ma’lûl üzerinde te’sîrini reddetmek ve kabul etmemek mümkün değildir.

Bu te’sîr ve te’sîr alan ve illiyet yânî sebep oluş ve ma’lûliyyet yânî sonuç oluş meseleleri, vâhid yâni bir olan Hakk’ın vücudunun zâti bağıntılarından ibâret olup meydanda bir başkası bulunmadığından, ulûhiyyet şanına yakışmayacak bir hüküm türü olarak anlaşılamaz.” (Fü-Hi-Mu) İşte her birerlerimizin yaşı Âdem (a.s.) ile başlamaktadır, hatta ilm-i ilâhîyyede daha ezeli de vardır ancak zuhûr hâlimiz Âdem (a.s) iledir. Sûretimiz itibariyle ise her birerlerimiz Dünya’ya gelip yaşadığı tarihler arasında zuhûrdadır. Bu zuhûr ise sadece bedenimizin sûret zuhûr süresidir. Ancak âhiretteki ceza ve mükafatlandırma buradaki yaşamda yaptığımız ameller üzerine bina edilmektedir. A’yân-ı sâbitemiz bir yönden bakıldığında (emr-i iradi) hükmündedir yani Allah’ın iradesinin işidir. (Emr-i teklifi) bölümü ise bize bırakılan sahadır. Peygamberler yoluyla bildirilen emir ve yasakları bize verilen program dahilinde uygulayabiliyorsak cennet ehli ve Hakk ehli olmaktayız, uygulayamaz isek eğer cehennem ehli ve gayr hükmü ile hayatımızı sürdürüp, âhirette karşılığını almış olmaktayız.

------------------- 

17.04.2012, Salı. Aynı gün öğle vakti; Tefekkürler.

Hadîs-i kûdsî: Âlem-i mânâdan, ilmi ilâhîyye yönünden hakîkat-i insâniyye’ne bir bilgi geldi-nâzil oldu ise o bilgiyi beşeriyyet âlemine intîkâl ettirmen, yaptığın düzenleme ve bu ilmî yaşantının ismine, sana âit olan, mânâsı Hakk’tan, lâfzı kendinden, (hadîs-i kûdsî’ndir.) denir. 

Hadîs-i Şerîf: Lâfzını ve mânâsını ilmi ilâh-î ve şerîat-ı Muhammedî kuralları içerisinde bir bilgi cümlesi düzenlemişsen bu da senin (hadîs-i şerîf’in) olur.

Bunlar genel hükümler değil, kişinin kendi şahsında (nefs-i lâtîfi) ile ulaştığı özel hâlidir. 

Âyet-i kerîme ise lâfzı ve mânâsı Hakk’tandır ve oraya kulluğa yol yoktur. 

------------------- 

17.04.2012, Salı. Aynı gün. İkindi namazı vakti;

“İnnî”nin “ene”si, “ene”nin “ente”si. Beşer şekline bürünmüş “ene” kendine “ente” demiş ve sonra ikisine “Hû” demiş, karşıyı veya gaybı işaret etmiş. 

Sünnetler, risâlet namazıdır. Sünnet bâzen terk edilir, ruhsattır -bâzı insanlar kabûl etmezler- borç olmaz. Kazası da olmaz.

Farzlar, Ulûhiyyet namazıdır. Bunlar mutlaktır, terki mümkün değildir. Ancak zor zamanda kaza yapılabilir.

2010 Umresinde zâti tecellînin yaşam şiddeti var idi. Bu 2012 Umresinde zâti tecellînin sükûn tecellîsi ve yaşanması var. 

 Beşeriyyet görüntüsünde sâdece bireye ait olan ulûhiyyet yaşantısı vardır. Her mertebede o mertebenin ahkâmına göre zuhur eder. 

İnsanda olan Kâ’be, Kâ’be’de olan insan, Kâ’be olan insan. 

Evvelce kendimi kendimde zanneder idim daha sonra Hakk’ı kendimde zanneder idim. Halbuki ben Hakk’ta Hakk olarak varmışım. Bu görünen surette, suretin ismi ile Hakk’ın ta kendisi imiş. Beyit:

"Ben bilmez idim gizli ayân hep sen imişsin, Canlarda ve tenlerde nihân hep sen imişsin, Senden bu cihân içre nişân ister idim ben, Âhir bunu bildim ki cihân hep sen imişsin."

------------------- 

17.04.2012, Aynı gün Saat 22: 00 lobide sohbet:

 Fusûsu’l-Hikem Tercüme ve Şerhi Cilt.1-Mukaddime 19. fasıl, Kıyâmet:

Kıyâmetin çeşitleri vardır.

Bunlardan birincisi; her ân ve sâatte vuku bulandır. Zîrâ âlemler her ânda gaybdan şehâdete ve âlem-i şehâdetten âlem-i gayba dâhil olur. Ve bu âlemlerin bozulması ve kâinât ve mânâlar ve cisimler gibi bi’l-cümle çeşidinin şehâdetten gayba ve gaybdan şehâdete giriş ve çıkışını, ihâtalı bir yoldan, ancak Cenâb-ı Hak bilir. Zîrâ bu ilim içyüzünü bilen zevk-i İlâhiyye’den ibârettir. Bunda hiç kimsenin iştirâki yoktur.

İkincisi; “mevt-i ıztırârî” yâni “zorunlu ölüm” ile vâki’ olandır. Nitekim (S.a.v.) Efendimiz:”Men mâte fekad kâmeti kıyâmetehu” “Ölen kimsenin kıyâmeti kopar” buyururlar.

Üçüncüsü; “mevt-i irâdî ve ihtiyârî” ile olur. Sâlik bu mevt ve kıyâmetten sonra âlemde neş’e-i âhiret üzerine yaşar. İşte buna mebnîdirki, meyyite açılmış olan hâller sülûku zamanında sâlike de kısmen açılmış olur. Ve bu hâli “küçük kıyâmet” diye isimlendirirler.

Dördüncüsü; ârifîn-i billâh hazarâtına fenâ-fillah ve baka-billâhtan sonra tam bir vahdet ve kahır çokluğu hâlinin zuhûrudur. Ârifin nefsinde vâki’ olan bu tecellîye de “kıyâmet-i kübrâ” derler.

Beşincisi; bi’l-cümle kâinât için vaad olunan ve beklenen kıyâmettir ki, Hak Teâlâ nazm-ı celîlinde:.” (Hac,22/7) وَاَنَّ السَّاعَةَ اٰتِيَةٌ لَا رَيْبَ فٖيهَا “İnnes sâate âtiyetün lâ raybe fîha” yâni “Onda şüphe olmayan o saat mutlaka gelecektir ve (Tâhâ, 20/15) اِنَّ السَّاعَةَ اٰتِيَةٌ اَكَادُ اُخْفٖيهَا “İnnessâate âtiyetün ekâdü uhfîhâ” yâni “Muhakkak ki o saat gelecektir” ve emsâli âyât-ı Kur’âniyyedir. Bu “kıyâmet-i kübrâ” hakkında şerh esnâsında sırası geldikçe kâfi tafsîlât verilecektir.

------------------- 

Fusûsu’l-Hikem Tercüme ve Şerhi Cilt.1-Mukaddime 20.fasıl, Cennet ve Cehennem. Sohbetin devamı.

Ma’lûm olsun ki, cennet ve cehennemin her bir âlemde zuhûr mahalleri mevcûddur: 

Evvelâ; İlâh-î ilim hazretinde a’yân-ı sâbiteleri vardır. 

İkinci olarak; ilmî vücûdlarının benzeri misâl âleminde mevcûttur. 

Üçüncü olarak; hazret-i şehâdette her ikisi de mîzacı uygun olarak mevcûttur, zâhirdir. Zîrâ hazret-i şehâdet zuhûru âhirete nazaran geniş değilse de, cem’dir, topludur. Ve elem ve lezzetin mîzacının uygunluğunu her zaman bu âlemde zevkan biliriz. 

Dördüncü olarak; âlem-i insânîde mevcûddur. Zîrâ makam-ı rûh ve kalb ve kemâlâtı ni’metin ayn’ıdır. Ve nefis ve hevâ ve iktizâ ettirdiği şeyler cehennemin ayn’ıdır. Bunun için kalb ve rûh makâmına dâhil olan ve övülen ahlâk ve rızâ sıfatı ile vasıflanmış olanlar, türlü, türlü ni’metler ile ni’metlenmiş olurlar. Ve nefis ve lezzetleri ve hevâ ve şehevâtı ile meşgûl olanlar türlü belâlar ile muazzeb olurlar. Nitekim Hak Teâlâ: (Tevbe, 9/49) وَاِنَّ جَهَنَّمَ لَمُحٖيطَةٌ بِالْكَافِرٖينَ “inne cehenneme le mühîtatün bil kâfirin” yâni “Ve muhakkak ki; cehennem, kâfirleri mutlaka ihâta edicidir” buyurur.

Celâleddin Devvânî (k.s) hazretleri Zevrâ Hâşiyesi’nde buyururlar ki: “Bu âyet-i kerîmeyi te’vîle hâcet yoktur. Zîrâ küffârın kötü i’tikadları ve râzı olunmayan ahlâkları, âhiret yapılanmasında cehennem sûretinde zuhûr edip küffâra azâb edecektir. Nitekim (s.a.v.) Efendimiz: “Kabir, ya cennet bahçelerinden bir bahçe veyâhut cehennem çukurlarından bir çukurdur.” diye buyururlar. Â’râzdan ibâret olan ahlâk ve insanın amellerinin berzahta münâsib sûretler ile zâhir olacakları gerek âlem-i misâl ve gerek berzah bahislerinde beyân olundu.

Beşinci olarak; cehennem ve cennetin en son zuhûr yeri, âhiret yurdundadır. Ve bunlar rûhânî değil cismânîdir. Velâkin, bu cismâniyyette rûhâniyye neş’esi gâlibdir. Nefsâniyyet neş’esi gâlib olan bu âlem-i şehâdetin hallerine bakıp da, cismâni cennet ve cehennem hakkında bu âlemin delîlleri ile hüküm verenler hatâ ederler. Meselâ bu âlemin maddi sûretleri bir karar üzere olmayıp bozulur. Zîrâ külli kânunları bunu gerektirir. Fakat cismâni cennet ve cehennemin sûretleri sâbit ve karârlık üzeredir ve onların külli kânunlarının gereği budur. İşte bu sebebe dayanmaktadır ki, bu âlemde akıl ve mantığın kabûl edemeyeceği haller, cismâni cennet ve cehennemde ma’kuldur yâni kabûl edilirler. Ve o mevtında bu hallere hayret edilmez. Bunun benzeri bu âlemde de mevcûddur. 

Meselâ âlem-i şehâdette insanın havada uçması ve deryâ üzerinde yürümesi mümkün olmadığı halde, uyuyan kimse havada uçar ve su üzerinde yürür. O kimse kendisinin âlem-i hayâlde vâki’ olan bu hâline o mevtın içinde bulundukça hayret etmez. Sıradan bir hal sûretinde olduğunu düşünür. Uyanıp şehâdet âleminin hükümleri içine döndüğünde, rü’yâdaki hâline hayret ve taaccüb eder; zîrâ o dakîkada hayâl mertebesi hükümlerinin dışına çıkmıştır. İşte gerek berzah halleri, gerek cennet ve cehennem mertebeleri bu hâlin benzeridir. Kitâbullâh’ın haber verdiği bu mertebelerin hallerinin garipliği gaflet ehli tarafından şehâdet âlemine kıyâs olunduğu için, uzak görülür ve inkâr olunur. Çünkü onlar bu âlemin hükümleri içinde gark olmuşlar ve mahbûs kalmışlardır.

Şimdi, cismâni cennet ve cehennem haklarındaki âyât-ı Kur’âniyye ve hâdîs-i şerîfler temsîl yolu üzere yüce beyânlara hâvîdir. Müşâhede makâmına vâsıl olmayan her bir mü’min, bu haberler üzerine kendi muhayyilesinde icâd ettiği sûretlere inanmıştır. Halbuki Hak Teâlâ Hazretleri hadîs-i kudsîsinde: “Ben sâlih kullarım için göz görmedik, kulak işitmedik ve beşerin kalbinde hâtırına gelmedik şeyler hazırladım” buyuruyor. Gözlerin görmediği ve kulakların işitmediği ve beşerin kalbine gelmeyen şeyler elbette bu âlem-i şehâdette görülen ve işitilen ve hayâl olunan şeylerin hâricinde olacaktır. Bu âlemde cennet hakkındaki ta’rîfler ve tafsîlât ise, beşer kalbinin hatırasına gelen hayâllerden ibârettir. Binâenaleyh gerek cennet ve gerek cehennem bizim hatırımıza gelen hesaplar ve tertîbler hâricindedir.

------------------- 

18.04.2012, Çarşamba Sabah namazına Cem ile gidildi ve dönüldü. Biraz uyku ve istirahâtten sonra kahvaltıya inildi. Bu arada kapı kartı yüzünden öğle namazına gidilemedi ve notlar gözden geçirilmeye çalışıldı. 

Gece Sohbet: Lobi de çok gürültülü olduğundan (111) no.lu odada yapıldı.

Fusûsu’l-Hikem Tercüme ve Şerhi Cilt.1-Mukaddime 20. fasıl, Cennet ve Cehennem Dün geceden devam ile.

Cennet lüğatte, “çok ağaçlı bahçe, fidanlık olan bir zemîn” den ibârettir ki, ağaçların çokluğundan dolayı gölgeleri toprağın üstünü örter. Ve cennet “setr-örtü” mâ’nâsına gelen “cenne” sözünden çıkmış olup, bu kelimenin masdar-ı binâ-i merresidir (bu terim Arap dili kurallarındandır). 

Zâhir ulemâsı ıstılâhında, âhiret yurdunun nezih makâmları ve iyi ve güzel makâmlarıdır. Ve bu makam, “güzel fiillerin ve sâlih amellerin cennetidir.” Fiillerin ve amellerin azlığı ve çokluğu i’tibâriyle bu cennetin çeşitli ve farklı dereceleri vardır. 

Ârifler derler ki, bu fiiller ve ameller cennetinden başka da cennetler vardır. Onlara “sıfât cennetleri” derler. Ve o abdin ilâh-î kemâl sıfatı ile vasıflanması ve ilâh-î ahlâk ile ahlâklanmasıdır. Bu cennet dahi, kemâl ehlinin mertebeleri dolayısıyla çeşitlidir. 

Ve bunlardan başka cennetler dahi vardır ki, onlara “zât cennetleri” derler. O da hâs kullarına, Rabbü’l-erbâb olan Allah zü’l-Celâl Hazretlerinin ve her birinin erbâb-ı müteferrikadan kendisine âit olan Rabb’in tecellî-i zât ile zuhûrundan ve kulun zâtta, kendi zâtının mahvı ile o cennetlerde örtülmesi-perdelenmesinden ibârettir. Hak Teâlâ Hazretlerinin zâtı için dahi üç cennet vardır ki: “ved hulî cenneti” yâni “Cennetime gir) وَادْخُلٖى جَنَّتٖی (Fecr, 89/30) kavl-i şerîfinden istifâdedir. Hak Teâlâ, bu cennetleri kendi zâtına izâfe buyurur.

Birisi; “a’yân-ı sâbite cenneti”dir ki, Hak Teâlâ onunla örtülü olmuş ve kendi zâtını, kendi zâtı ile a’yân-ı sâbite arkasından müşâhede buyurmuştur.

İkincisi “ruhlar cenneti”dir ki, Hak Teâlâ o ruhlarda öyle örtünüp, gizlenmiştir ki, ne melek ve ne de beşer ona muttali’-farkında değildir.

Üçüncüsü; “âlem-i şehâdet ve mükevvenât”tır ki, Hak Teâlâ o perdeler arkasında, öyle örtünmüştür ki, ağyârdan hiçbir kimse muttali’-farkında- olamaz .

Cennet-i cismânî ni’met yeridir. Bu mertebeye vâsıl oluncaya kadar kulun hiçbir mertebede râhatı ve hâlis nimetlenmesi yoktur. Ve cennet-i cismânî, a’yân-ı sâbite-i süadânın sülûk işinde yolunun nihâyetidir. Kemâllerinin hâsılası ancak bu mertebede vâki olur. Ve cennet ehli bu ni’met içinde kalıcı ve ebediyyet üzeredir. Bunların a’yânına aslâ fenâ gelmez; ve cümlesi seyr-i fillâhdır. Zîrâ seyr-i fillâhın nihâyeti yoktur.

Cehennem ehli, birisi geçici ve diğeri müebbet olmak üzere iki kısımdır: Geçici olanlar isti’dâd-ı ezelîleri mağfireti iktizâ etmeyen âsi mü’minlerdir. Bunlar Müntakım tecellîsinden sonra cennete dâhil olunurlar. Müebbet olanlar şirk ve küfür ve nifâk ehli olup, aslâ cehennemden çıkmazlar. Çünkü isti’dâd-ı ezelîlerinin gereği budur. Onlar Hakk’ı ancak cehennemde zikrederler ve cehennem onların ma’bedidir. Fakat uzun bir devreden sonra cehennemin ateşi soğuyup, harâreti gider ve: “Rahmetim gadâbımın üzerine geçmiştir” sırrının zuhûruna binâen bu hâl cehennem ehli hakkında bir ni’met olur. Nitekim hadîs-i şerîfte: “Fî nebâti fîha şeceretü’l-circir-i buyurulmuştur. “Circîr” gâyet sulak mahalde biten bir nebattır Ve Kur’ân-ı Kerîm’de لَابِثٖينَ فٖيهَا اَحْقَابًا (Nebe’, 78/23) “lâ bisîne fîhâ ahkâbâ” yâni “(Onlar) orada uzun zamanlar boyunca kalacak olanlardır” âyet-i kerîmesi ile azâbın sonlanacağına işâret buyurulur. Zîrâ “hukub” seksen yıl ma’nâsına gelir. Ve “ahkab” “hukub”un cem’i olup uzun müddetten bahsetmekle, nihâyet ma’nâsını ifâde eder.

Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) Fütûhât-ı Mekkiyye’lerinde, cehennemin havâ-yı nârîden yânî sıcak havadan ibâret olup, içinde ateş olmadığını ve onun kor ateşlerinin mücrimler olduğunu ve cehennem ehlinin bu sıcak hava içinde yanmakta olmakla berâber كُلَّمَا نَضِجَتْ جُلُودُهُمْ بَدَّلْنَاهُمْ جُلُودًا غَيْرَهَا لِيَذُوقُوا الْعَذَابَ (Nisâ, 4/56) “küllemâ nedicet cülûdühüm beddelnâhüm cülûden gayrahâ li yezükûl azâb” yânî “Onların derilerinin her yanışında, azabı tatmaları için onları(derilerini) başka deriler ile değiştireceğiz.” âyet-i kerîmesi hükmünce, mahvolmayarak bu şiddetli yanmaya tahammül edebilecek bir vücûda sâhip olacaklarını beyân buyururlar. 

Bu yüksek beyânlara bakarak, cehennemin, güneş maddesinden ibâret küre bir cisim olacağı anlaşılıyor. Halbûki fenni delillere nazaran bu gibi sıcak buhâr hâlinde bulunan kürelerin milyonlarca sene sonra fezâda soğumaları ve katılaşmaları vâriddir. Şu hal ise cehennem ehli hakkında tabi’ki ziyâde bir ni’met olur. Fakat cennet ehlinin ni’meti gibi, hâlis ni’met değildir. Cehennem-i cismânî dahi, şekâvet ehlinin a’yân-ı sâbitesinin, emr-i sülûkte yolunun sonudur. Ve onların husûl-i kemâlleri ancak bu mertebede vâki’ olur.

Şimdi ehl-i cehennemin ni’meti, ehl-i cennetin ni’metine karşılıktır. Velâkin lezzet ve ni’metlenmede her ikisi müsâvîdir. Çünkü ehl-i cennete nisbeten, cennetin ni’metleri ne ise, ehl-i cehenneme nisbeten dahi azâb-ı cehennem odur. Zîrâ tabîatlarına mülâyim olan ni’metler bunlardır. Ehl-i cennet, cehennemden nasıl kaçarsa, ehl-i cehennem dahi ehl-i cennetten öylece kaçar. Bunun bu âlemde benzeri pek çoktur. Meselâ insan necâsetten nasıl nefret eder kaçar ve gül kokusundan hoşlanırsa, necâset böceği dahi gülden öylece nefret edip, kaçar ve necâsetten haz duyar. 

Velâkin bu iki ni’met arasında çok büyük bir uzaklık ve ayrılık vardır. Emr-i vücûdda temiz ve pis bir dîğerinden ayrılmış olduğundan, ehl-i cennetin ni’meti temiz ve ehl-i cehennemin ni’meti de habîsât cinsindendir. Ehl-i cennetin ni’meti karışıksız mutmainnilik ile “Rahmânü’r-Rahîm” hazretinden ve ehl-i cehennemin ni’meti ise Müntakım tecellîsinden ve elîm azâbtan sonra “Erhamü’r-râhimîn”in rahmetinden zâhir olur. Ve cehennem ateşinin zevâlinden sonra, ehl-i cehennemin bu soğumuş küre üzerindeki maîşetleri gâyet süflî ve hâkir ve sâir azâblar dâiresindedir ve ebediyyen oradan çıkmazlar. خَالِدٖينَ فٖيهَا مَا دَامَتِ السَّمٰوَاتُ وَالْاَرْضُ اِلَّا مَا شَاءَ رَبُّكَ (Hûd, 11/107) “Hâlidîne fîhâ mâ dâmetis semâvâtu vel'ardu illâ mâ şâe rabbuk” yânî “Onlar, semâlar ve yeryüzü durdukça orada ebedî kalıcılardır.” ------------------- 

19.04.2012, Perşembe Sabah namazına gitmek. Gelip kahvaltı etmek sonra Ka’be’ye gidip üst katta resim çekmek. Orada oturan bir hanımdan bizlerin resmini çekmesini ricâ ettik, daha sonra ismini sorduk, Tahranlı Ferişteh olduğunu söyledi, tefekkür ettik ayrıldık. Daha sonra öğlen namazına çıktık, daha sonra ikindi için hazırlandık, daha sonra arka tarafı dolaştık, sonra akşam, sonra yatsı, sonra gece 1-11 odada sohbet; 

 Fusûsu’l-Hikem Tercüme ve Şerhi Cilt.2-Hûd Fassı S.312 (54) bölüm: 

 “Şimdi işini yarım bırakan, işini tam olarak yapan kimseyi geçemez. Aynı şekilde ecîr kula benzemez. Ve Hak, kul için bir yön ile koruma olduğunda ve kul da, bir yön ile Hak için koruma olduğunda, sen kevn hakkında ne istersen de! Eğer istersen kevn, halktır dersin ve eğer istersen kevn Hak'tır dersin. Ve eğer istersen, kevn, Hak olan halktır, dersin. Ve eğer istersen, her yönden Hak değildir, dersin. Ve eğer istersen, her yönden halk değildir, dersin. Ve eğer istersen kevn hakkında "hayret" ile kâil olursun (54).” Yânî "câze; yecûzu" yânî “câiz; câizdir” ve "kâne ve yekûnu" yânî “oldu ve olur” ile ömrünün sonuna kadar uğraşan sarf ve zarf ehli ve eşyânın dış görünüşü ile meşgûl olan ve ellerinden geleni gösteremeyip işlerini yarım bırakanlar, eşyânın özüne nâzır olup kemâlât tahsîlinde elinden geleni gösterip işini tam olarak yapanları geçemez. Ve bir efendinin ücretle tutulmuş hizmetçisi ile kölesi müsâvi değildir. Çünkü birinin nazarı ücrete, diğerininki ubûdiyye-tedir. Bundan dolayı câhilin ameli, cehennemden kurtulmak ve cennete nâil olmak içindir. 

Âlimin ameli ise, bu fikirlerden ârî olarak, katıksız ibâdete müstehak olduğundan dolayı, Hakk'a ibâdet etmiş olmak maksadına dayanmaktadır. Ve kul, ademi-yokluksal işlerden olan kendi sıfatına taalluk eden noksanlıkların ve zemm edilmişlerin kendine nisbeti gerektirdiğini bilip, onları kendine nisbet ederek nefsini Hakk'a; ve aynı şekilde vücûdi işler olan Hakk'ın sıfatına taalluk eden medihlerin ve kemâlâtın ona nisbeti gerektirdiğini bilip, kendisinden çıkan medh edilmişleri ve kemâlâtı Hakk'a nisbet ederek Hakk'ı kendi nefsine koruma ve siper edindiğinde; istersen bu kevne ve bu halk âlemine, zâhir ve noksân sıfatların mahalli olması îtibârıyla "halk" dersin. 

Ve istersen, bâtın ve Hakk'ın kemâli sıfatlarının zuhûr mahalli olması i’tibâriyle "Hak" dersin. Ve istersen bâtın ve zâhir ve kemâl sıfatları ve noksanları câmi’ olması i’tibâriyle "Hak olan halktır" dersin. Ve istersen "zâhir yönünden Hak değildir, çünkü bu yönle halktır ve bâtın yönünden halk değildir, çünkü bu yönden Hak'tır" dersin. Ve istersen bu kevn hakkında "hayret"te kâil olup cenâb-ı Sıddîk-ı Ekber’in (r.a.) buyurduğu vech ile “aczini idrâk, idrâkın ta kendisidir” dersin. Çünkü kevne bakıp acz sıfatı ile vasıflanmış olduğunu ve kendisinde hâl-i infiâl yâni fâilin fiilini kabûl edici hâl bulunduğunu görür, "Hak" diyemez ve kudret sıfatıyla vasıflanmış olduğunu ve kendisinde fâil oluculuk olduğunu görür, "halktır" diyemez, "hayret"e düşer. Nitekim Hz. Şeyh (r.a.) Fütûhât-ı Mekkiyye'nin başlarında buyururlar: Şiir:

Tercüme. 

"Rab Hak'tır. Ve hakîkat nazarı ile bakılınca kul da Hak’tır. 

Mükellefin kim olduğuna şuûrum ve vâkıf oluşum ola idi ne olurdu! 

Eğer kuldur desem, o ölüdür ve yoktur. Ve eğer Hak'tır desem, teklîf olunan nerde?"

------------------- 

 İSMAİL FASS-I (2-10) BÖLÜMLERİNİN TEKRAR EDİLMİŞ İKİNCİ SOHBETLERİ 

اَعُوذُ بِالَّلهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ 

 ﴿١﴾ بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Bu akşam 19/05/2012 Cumartesi mevzumuz kaza ve kader seyrinde 2. Bölüm ve bu bölüm her ne kadar kaza ve kader içerisinde değil ise de Rabb-ı hasstan mevzu bahis edildiği için Rabb-ı hass da kaza ve kader ile ilgili olduğu için oradan bu bölümü almış olalım, Fususu’l Hikem cilt 2 İsmail Fassı sayfa 138 den bir bölüm alıyoruz. Cenâb-ı Hakk cümlemize gerçekten ihtiyacımız olan bu tür mevzuları idrak etme aklını ve kabiliyetini versin. Yine zaman zaman ifade etmeye çalıştığımız gibi bu tür mevzuları anlayabilmek için kişinin bütün maddi düşüncelerini en az sohbet süresi içerisinde terk etmesi gereklidir. Bizden söylemesi tatbik etmesi kişidendir. 

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Her bir mevcud için Allah’tan hasseten onun Rabbının gayrısı yoktur, onun için kül olması imkansız olur. (2) Her bir varlık için ne varsa ağaç, kul, melek, madde, kuş, nur ve diğerleri ne varsa her bir mevcut için Allah’tan hassaten, hususi olarak onun Rabbının gayrısı yoktur. Yani bu alemde ne kadar varlık varsa hususi Rabbından başkası yoktur onun. Yani Rabb-ı hassı vardır. Onun için de kül olması imkansız olur. Yani her bir varlığın kendine ait bir Rabb-ı Hassı olduğundan bunun genel olarak bütün sıfat-ı ilahiye esma-i ilahiyeyi bünyesinde bulundurması imkansız olur. 

Ancak Rabb-ı has vardır diğer esma-i ilahiye yoktur manasına anlaşılmasın her bir varlıkta Cenab-ı Hakk’ın bütün esma-i ilahiyesi mevcuttur her bir zuhurda ancak hepsi külli olarak yoktur. Yani hepsi yüz üzerinden yüz değildir. Yüz üzerinden birisi vardır ilaç terkiplerinde de olduğu gibi yüz üzerinden en fazla içerisinde katkısı olan malzeme ne ise o isimle anılmaktadır. Ama onun içinde başka bileşenler vardır. 

Yani her bir mevcudun, "ulûhiyyet" mertebesinden yani Allah’ın Zat’ından aldığı hisse ve nasîb, ancak kendisinin Rabb-i hâssı olan bir "isim"dir ve o mevcudun Allah'a irtibatı, o isim vâsıtasıyladır; bakın “aman ya Rabbi” diyoruz, Rabbımıza yöneliyoruz, o Rabbımıza yönelmek suretiyle de Hakk’a yönelmiş oluyoruz. Yani Rabbımıza doğrudan doğruya “Allah’ım şunu ver bunu yap” demek yolu açık değildir. Askerlikte bile öyle değil mi, genel kurmaya gidip kimse kapıyı çalıp giremiyor, hatta bir er hemen yüzbaşıya bile gidemez. Evvela çavuşa, oradan astsubaya, sonra komutana doğru yolu açılıyor. Dünyadaki sistem bile böyle olunca tabi ki Allah’ın kendine göre bir sistemi vardır. Allah’a irtibatı o isim vasıtasıyladır ve o ismin "eser"i, o mevcûd olduğundan, onun sûret-i zâhiresidir. 

Yani kişi veya varlık o ismin zahirdeki suretidir. Yani her bir varlık insan dahil bütün alemde ne kadar varlık varsa her bir varlık Rabb-ı hassı olan ismin suretidir. Bakın ondan görülmesidir. Ve o "isim", o mevcudun bâtınıdır ve hakikatidir. Bakın suret o ismin zahiri, o suretin hakikati ve batını da kendisine bağlı olan isimdir. Vakıa her bir mevcûd, âlemlerin Rabb'i olan Allah'ın mazharıdır. Yani Allah’ın zuhur yeridir. Fakat bu mazhariyyet, zuhur yeri mevcudattan herbirinin rubûbiyyet-i mutlakadan mazhar olduğu yani zuhurda olduğu ism-i hâssın yani hususi ismin rubûbiyyet-i hâssası haysiyetiyledir. Yani rububiyetin hususiyetinin hassalarındandır. Hususiyetinin hususlarındandır. Yani ona tahsis edilmesindendir, Yoksa mertebe-i ulûhiyyetin mutazammın, içine alan olduğu esmanın küllisine mazhariyyet her bir mevcûd için imkansızdır. Yani her bir mevcut için Allah isminin bütün özelliklerinin orada zuhur etmesi mümkün değildir. Yani herhangi bir mevcuda baktığımızda bu mevcut kendi ism-i hassının zuhurudur, suretidir. O suretin de ism-i hassı manasıdır, ruhudur, özüdür. Bütün isimler Allah’ın ismi olduğu halde gene o Allah’ın suretlerinden bir surettir, ancak Allah’ın isimlerinin sıfatlarının tamamının bir yerden zuhur etmesi mümkün değildir. Esmanın hepsinin zuhuruna mazhariyet her bir mevcut için mümkün değildir. Bu mazhariyyet ancak "insân-ı kâmil"e mahsûstur. Bakın bu ne müthiş bir izah ve ne müthiş bir ifadedir. Ama tabi ki tefekkür ehli için böyledir. 

Tefekkür ehli için gerçekten kişinin kendini tanıması bakımından çok büyük ve çok ileri derecede bilgilerdir. Bu bilgilerden daha üstün bir bilgi bu alemde olmaz. Olur da bunun benzerleri olur, ilahiyatta bu bilgileri okutmazlar. Yani resmi okullarda ilahiyattan kastımız, ilahiyatı küçük görmek değil sahası değildir, latif ilimler, mana ilimleri kişinin kendi özü ile ilgili ilimler insani ve ilahi ilimler müfredatlarında yoktur, orada muamelat ilimleri öğretilir, biraz da tarihi ilimler öğretilir. Yani peygamberler tarihi gibi, zahirde yaşanmış hadiseler gibi, fıkhi meseleler, sünnetler, farzlar, muamelat ilmi, sosyal bireyler ilmi, sosyal münasebet ilmi, öğretilir, bu ilahiyat ve uluhiyet bilgileri ancak arifler tarafından aktarılmakta nesillerden nesillere. Alimler tarafından değildir.

Okullarda alimler vardır, ama hiçbir yere bağlı olmayan doğrudan Hakk’a bağlı olan arifler ve evliyalar bu ilmi taşıyanlardır. Hani Kur’an-ı Kerim’i ezberleyenlere ne diyorlar, “Hamele-i Kur’an” Kur’an ise Zat’tır, Zat’ı taşıyanlar manasınadır Kur’an ezberleyenler. Ama Zat’ın neyini taşımaktalar, Kur’an’ı ezberlemiş olanlar, lafzını “Hamele-i lafız”dır. Gerçek manada Kur’an’ı taşıyanlar ehlullahtır. Hamele-i Kur’an ehlullahtır, çünkü onlar aynı zamanda Kur’an-ı natıktırlar. Yani konuşan Kur’an’dırlar ki arada ne kadar fark vardır. 

Bu mazhariyet yani bütün esma-i ilahiyenin bir yerde zuhur ettiği mazhariyet yani zuhur yeri ancak insan-ı kamil’e mahsustur. Zîrâ insân-ı kâmil kâffe-i esmâ-i ilâhi esmanın tümünü cami' olan "Allah" isminin mazharıdır. Diğer varlıklar ise bir esmanın mazharıdır yani zuhur mahalidir. İnsan-ı kamil ise Allah isminin mazharıdır. Allah ismi de cami isim olduğundan bütün isimleri kendi bünyesinde var ettiğinden var etme dışında sahip olduğundan insan-ı kamil de Allah isminin mazharı olduğundan orada bütün isimler mevcuttur. İşte bir bakıma “sekine” diye belirtilen budur. Yani huzur sükünet sakinlik mutmainlik denen ve Zat deryasında sakin olmuş, sükun demek bu manadadır. İnsan-ı kamil bütün esma-i ilahiyeyi cami olan yani bütün esma-i ilahiyeyi bünyesinde toplamış cem etmiş olan Allah isminin mazharıdır. İnsân-ı kamilden gayrı hiçbir mevcudun bu mazhariyyete istidadı yoktur. Melekler, diğer üç harfliler, ne varsa bu alemde hiçbir varlığın bu kabiliyeti ve bu istidadı yoktur bu sadece insana verilmiş bir husustur. 

Misal: Kendisinde mi'mârlık, hattatlık, ressamlık ve marangozluk ve sâire gibi birtakım sıfat olan kimse, bu sıfatlarının icâbâtı olan isimler ile zahir olmak murâd etse; yani bu sanatları bilse ama bunları yapmamış olsa onun ne ressam olduğu ne marangoz olduğu ne hattat olduğu bilinmez. Bilinmesi için ortaya ispatlayacak kendini ispatlayacak bir eser koyması lazımdır. Eğer o eseri ortaya koymazsa onun batınında olan o şeyden kimse istifade edemez, kendisi de istifade edemez. Bir takım sıfatı olan bir kimse bu sıfatların icabatı olan yani gereği olan isimler ile zahir olmak murad etse ve meselâ kendisinin ressam olduğunun bilinmesini istese, bir levha tersim edip ortaya atar. Bu levha onun "ressam" isminin mazharı olur. Zîrâ "ressam" isminin taht-ı terbiyesindedir. 

Bir insan resim yapıp gösterdiğinde “ressam” isminin zuhur mahali olur, hangi resmi yapmışsa… ev resmi yaptı, ağaç yaptı, çiçek yaptı, insan yaptı, hayvan yaptı neyse bir resim yaptı boyadı renklendirdi, işte oradaki resim onun ressam ismi ile zuhurunu göstermektedir. Yani ressamlığını ispat etmekte yaptığı resim. Yani karşıdan bakan kişi resmi yapan “ben ressamım” demese de o levhaya bakıp onun ressam olduğunu anlar. Yani o kişi o resmi yapmışsa ben ressamım demesine gerek yoktur, hal lisanı ile o resim diyor ki beni meydana getiren düzenleyen odur, onun da ismi ressamdır, resmedicidir diye hal lisanı ile tablo onu söyler. Ama biz resme bakarız da ressamı görmeyiz, resmi görürüz de resimden ressamı görmeyiz. 

İşte asıl olan resimdeki güzelliğin ressama ait olduğunu resmi övmek değil ressamı övmek lazım geldiğini insanın düşünmesi lazımdır. Biz resmi övüyoruz ne güzel resim diye halbuki onu yapan işte o güzellik ressamın güzelliğidir. Ressam isterse yakası paçası hırpani sanatkar olsun ama o resimi güzel yapmışsa o güzel insandır. İsterse saçı sakalı birbirine karışsın o ayrı konudur. Bu levha onun ressam isminin mazharı zuhur yeri olur ve ressam isminin tahtı terbiyesindedir. Yani ressam isminin terbiyesi altındadır o levha yani yapılan resim. Onu ressam ismi terbiye etmiştir. Yani sınırlarını çizmiştir, şekillerini yapmıştır, renk uyumunu sğlamıştır, orada terbiye görmektedir. Yani resim orada eğitilmektedir. 

Ve bu şahsın müteaddid isimlerinden levhanın nasibi, hususi olarak "ressam" ismidir. Şimdi bu resmi yapan şahsın müteaddid isimleri vardır, neydi bir ismi hattat idi, bir ismi ressamdı, marangozdu, eğer o kişi erkek ise aynı zamanda baba idi, mesela bir işin başında ise patron vasfı vardır, bir çok vasıfları vardır. Ama o resim onun ressamlık vasfını ortaya çıkartıyor. Bir çok isimlerinden levhanın nasibi hususi olarak ressam ismidir. Yani levhanın üzerinde ressamlık vasfı faaliyet göstermiştir. Tahta üzerinde uğraşmış olsaydı o kişi marangozluk vasfını tahta üstünde ortaya çıkaracaktı.

Maahâza o levha, o kimsenin rubûbiyyet-i mutlakası tahtında olmaktan da vareste değildir, ayrı değildir. O yapılan levha ressamın Rabb-ı hassının özelliklerinin o eğitimde olmanın dışında da değildir. 

Çünkü bu şahıs o levhaya ilmiyle, iradesiyle, kudretiyle ve sâir sıfatıyla da mütecellîdir. Ama bunlar batınında kalır, görüntüde olan zahirde olan en çok bilinen hali ressamlık vasfıdır ama bunu yapmak için de bir çok ayrıca sıfatları vardır ama onlar batında kalır. Aklı olmasa, kudreti olmasa, ilmi olmasa, iradesi olmasa zaten o resmi yapamaz. Şu kadar ki bu rubûbiyet-i mutlakaya yani mutlak rububiyete o levhanın mazhariyyeti, ressam ism-i hâssının, rubûbiyyet-i hâssası cihetiyle vâki' olmuştur. Yani o ressamın ressamlık sıfatının dışında birçok daha sıfatları vardır, ancak en bariz sıfatı ressamlık sıfatı olduğundan diğer sıfatları resmi ortaya çıkarmak için kullanıldığından aklı, ilmi, iradesi, kudreti bunlar resim için kullanılıyor, burada asıl olan gaye resimdir. O halde orada ressamlık sıfatı ortaya çıkmış oluyor. Diğer sıfatları batında kalmış oluyor. O levhanın mazhariyeti Ressam ism-i hassının rububiyet-i hassası cihetiyle vaki olmuştur. Yani ressamlık terbiyesi cihetiyle olmuştur. 

Binâenaleyh levhanın mi'mâr, hattat ve marangoz ve sâir isimlerin mazharı olması imkansızdır. Gerçi onda bu vasıflar da vardı ama resim olarak resim sanatını ortaya koyduğundan o resim sanatının içinde diğerleri gözükmez batında kalır. 

Zîrâ o levha bu isimlerin mahall-i tecellîsi olmak isti'dâdını hâiz değildir. Bir levha görüldüğü zaman ya bir tahta üzerine ya bir bez üzerine ya bir kağıt üzerine işlenmektedir. Onun marangozluğu da var ama eğer kendi eliyle o resme bir de çerçeve yapmış olsaydı marangozluk sanatıyla o zaman onda hem marangozluk vasfı rububiyet-i Rabbı ortaya çıkmış olacaktı hem de ressamlık vasfı, ana esma olarak ana isim olarak faaliyette olacaktı. Ama orada sadece resim yaptığından kendisindeki marangozluk ve sair bilgiler orada faaliyet dışı batında kalmaktadır. Zira o levha bu isimlerin mahal-i tecellisi olmak istidadında değildir. Yani bir levha tahta gibi kesilecek biçilecek bir istidada sahip değildir. Onun için orada zuhur eden ressamlık vasfıdır.

Fakat bu kimse bütün esmasının zuhuruna müstaid olmak üzere, meselâ bir cami' bina etse, bunda mi'mârlığı görünür. Ve üzerine güzel yazılar yazsa hattatlığı; ve resimler yapsa ressamlığı; ve kürsüler i'mâr etse marangozluğu meşhûd olur, yani ortaya çıkar. Ve cami' o kimsenin ne kadar isimleri varsa, yani o camiyi yapmakta sanat yönüyle ne kadar ustalık isimleri varsa cümlesinin mazharı olduğundan yani cümlesinin zuhur mahali olduğundan resim levhasına nisbetle, bir mazhar-ı kâmil olur, yani resim levhasını yaptığında bir yönüyle ortaya çıkmış olur, ama bütün bunları yaptığında kamil bir mazhar olur. Yani birçok şeyleri yapan kamil bir usta olur. 

Velâkin ahadiyyet-i ilâhiyyede kimse için kadem yoktur. Zîrâ biri için ondan bir şey vardır; ve diğeri için de ondan bir şey vardır, denilmez; çünkü O teb'îz, ayırma kabul etmez. İmdi O'nun ahadiyyeti bi'I-kuvve olan cemî'-i esmanın mecmu'udur (3).

Cenâb-ı Şeyh (r.a.), yukarıda "Allah" ismi ile müsemmâ olan, isimlenmiş olan vücûdun, zât ile ahadî yani Zat’i yönünden tek ve esma ile kül olduğunu yani bütün isimlerin külli olarak kendisinde mevcut olduğunu beyan buyurmuş idi. Şimdi de yani bu bölümde ahadiyye-i ilâhiyye-i zâtîyyede ilahi Zat’ın Ahadiyetinde yani tekliğinde kimse için kadem, yani orada var olma ya'nî vücûd ve sübût, varlık ve sabitlik var olmadığını; ve meselâ o mertebede falan suret için falan şey ve falan suret için dahi falan şey sabit olmuştur denilemiyeceğini; orada varlıklar yok ki varlıklar hakkında şöyle böyle diyebilsin ve çünkü ahadiyyetin parçalara bölme kabul etmeyeceğini beyân buyururlar. Şu var bu var denildiği zaman bir ayrılma var ki şu bu o diye ifade edilebilsin denilmektedir.

Ma'lûm olsun ki, ahadiyyet mertebesinde ne isim ve ne de resim yoktur. Yani Ahadiyet mertebesinde hiçbir varlığın ismi vasfı yoktur. Ahad tek, Vahid de bir demektir. Bu mertebeye verilen "vücûd-ı mutlak" ahadiyet mertebesinin diğer bir ismi vücud-u mutlak’tır, mutlak vücuttur, ancak biz vücut dediğimiz zaman mevcut olan bir varlık bu mertebede düşünmeyelim. Buradaki mutlak vücuttan kasıt, hakikat-i ilahiyenin daha henüz Allah ismini almamış olan çünkü Allah ismi de bir vasıftır, orada hiçbir vasıf hiçbir nat, hiçbir sey yoktur, bu durumda vücud-u mutlak sadece mutlak varlığı anlatmaktadır. Vücuttan kasıt mevcut, şuhut, varlık manasına değil, vücut dediğimiz zaman mevcut vücut varlık manasına gelmektedir. Oradaki mutlak vücut ise bütün varlıkların ana kaynağı olan vücud-u mutlak latif olan vücud-u mutlak.

Bu alemde üç türlü vücut vardır, birisi vücud-u şuhut dediğimiz bu alemlerin vücudu, vücud-u madde, madde vücud, diğeri vücud-u izafi, latif olan nur alemlerdeki vücut, diğeri ise vücud-u mutlak. İşte mutlak vücud bütün diğer vücutların kaynağı olan vücud-u mutlak bu sadece ilm-i ilahideki ilmi manadaki daha hiçbir şekilde zuhura gelmemiş olan ilm-i ilahideki mevcut olan hal diyebiliriz. Yani vücut dediğimiz zaman herhangi bir şekilde suret vermemiz mümkün değildir vücud-u mutlak.

Bu mertebeye verilen vücud-u mutlak ismi evhama anlatmak için vaaz olunan bir ıstılah-ı mahsustan ibarettir. Yani insanlardaki vehimlere yani hayale bir şeyler bildirmek için kullanılan bir terimdir sadece. Bakın böyle mevcudat diye, alemler diye semavat diye yedi kat gök diye böyle bir vücut yok. Vücud-u mutlak ismi evhama anlatılan yani fehimlere anlatmak için idraklere anlatmak için vaz olunan bir ıstılah-ı mahsusadan ibarettir. Yani buraya mahsus bir anlatım tarzıdır ıstılahtır, bir anlatıştır. 

Binâenaleyh bu mertebede fiilen sabit olmuş bir vücûd yoktur. Yani mevcut olan o mertebede vücud-u Mutlak diye belirtilen o mertebede sabit olmuş fiilen var olan bir vücut yoktur. Sadece ıstılahtır, Ne kadar kesret-i nisebiyye ve vücûdiyye varsa, yani ne kadar nisbet edilen çokluklar ne kadar çok beşeri vücutlar ne kadar çok alem vücutları varsa cümlesi O'nda toplu olarak kuvvededir. Fiilde değil, kuvvededir, batınındadır, iç bünyesindedir vücud-u mutlakın. Bu alemde ne kadar kesret varsa ne kadar mevcut neler varsa hepsi o vücud-u mutlakın içinde mevcuttur. Bünyesinde mevcuttur. Mevcuttur ama dışarıya çıkmış değildir. 

Ve esmâ-i ilâhiyye yekdîğerinden ayrılmış bir halde değildir; Kahhar ile Rahman birdir, Zulmet ile Nur orada birdir, batıl ile akil orada birdir, çünkü daha bir bütün daha faaliyet sahasına yayılmamıştır. Ve hepsi O'nun aynıdır. Ve zât-ı Ahadiyyet cüzlere ayrılan olmadığından, bir cüz'ü falan ve bir cüz'ü de falan şey içindir denemez. Ahadiyet cüz kabul etmediğinden ama o cüzlerin hepsi de bünyesi içinde olduğundan zuhura çıkmadığından falan şey filan şey içindir diye yani yağmur buluttandır, bulut buhardandır diye hiçbir şey orada denemez. 

Binâenaleyh "Allah" ismi ile müsemmâ olan zâtın ahadiyyeti, ahadiyet mertebesinde Zat-ı Mutlak, olarak isimlenen o hakikat-ı ilahiye vahidiyet mertebesine tenezzül ettiğinde “Allah” ismini almakta orada. Çünkü orada varlıklar belirginleşmeye başlamakta ve bu varlıkların da sahibine hakikatine bir isim verilmesi gerektiğinden “Allah” ismi orada alınmaktadır. Alınmakta denirken bu ismi Allah kendi kendine vermektedir. Zatından Kasas suresi 30. Ayette اِنِّىۤ اَنَا اللَّهُ رَبُّ الْعَالَمِينَ “ben alemlerin Rabbi olan Allah’ım” diye kendisini tarif etmesi. İşte birçok kitaplarda tasavvuf kitaplarında Allah isminin semavi mi, kıyasi mi olduğu hakkında yazılar vardır. Bazıları derler ki Allah ismi kıyasidir, yani üretilen bir isimdir, Arapçada var ya kıyasi ama bir de semavi isimler var, onlar kaidelere uymazlar, fiil çekimlerine girmezler, onları şöyle izah ederler “Araptan geldiği gibi” yani eski nesillerden geldiği gibi biz bunları kullanıyoruz, kıyas yapmıyoruz ama diğerlerinin hepsi kıyasidir bir fiil kelimesi alırsınız çekersiniz 250 den fazla mastar kelimeden kelimeler üretilmektedir, ama onlar tek kıyasidir, işte o zaman semavidir. Allah ismi de böyle kıyasi değil, bazıları der ki” elehe yelehü” kıyasından çıkmıştır, “eleheyelehü” ilah, “eleheyelehü” ellah” diye orada bir iki şey kaldırılmıştır, ellah, ilah çıkmıştır ortaya oradan “Allah” ismini almıştır diye izah ederler.

Halbuki bu Zat-ı Mutlağın kendi kendini Allah olarak tanıtmasıdır. Yani semavi diyeceğimiz bir yöndedir. Böylece Allah ismi ile müsemma olan Zat’ın Allah ismi ile isimlenmiş olan Zat’ın ahadiyeti yani ahadiyet Zat’ı, Zat’ın birliği onda kuvvede bulunan yani o Zat’ın ahadiyetinde kuvvede iç bünyesinde bulunan kaffeyi esmanın mecmuudur. Zat-ı mutlağın ahadiyet mertebesinde bütün esmanın cemidir. O'nda kuvvede bulunan kâffe-i esmanın mecmû'udur. Zîrâ yukarıda beyân olunduğu üzere esma ile küldür. Yani Allah ismini alan O ahadiyet Zat’ı bütün esma ile birliktedir. Bütün esma kendi bünyesindedir. 

اَعُوذُ بِالَّلهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ 

 Bugün 24/05/2012 Perşembe akşamı aynı zamanda kandil gecesi gerçi bu sohbetimiz kandil hakikati üzerine değil ve de programlanmış bir sohbet de değil ancak yine de boş kalmayalım birkaç yarenlik yapalım diye Kaza ve Kader bölümü içerisinde Rabb-ı hass konusu ile yolumuza devam edelim Fususu’l Hikem cilt 2 İsmail Fassı sayfa 140 kaldığımız yerden devam edelim.

 بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Misâl: Bir çekirdeğin içinde dallarıyla, yapraklarıyla, çiçekleriyle, meyveleriyle beraber bir ağaç vardır. Fakat bu ağaç kuvvededir, henüz fiile çıkmamıştır; kuvve ve fiil bu iki kelimeden kuvve denildiği zaman biz bir kuvvet gibi onu algılıyoruz, zahir ile ilgili bir hüküm zannediyoruz, yani kuvvet ile tutmak gibi zahiri manada kullanıyoruz, halbuki kuvve tamamen batıni manada henüz faaliyette olmamış bir hali belirtmektedir bir hususiyeti bir özelliği belirtmektedir. Ama neticede kuvveden fiile çıkacaktır. Yani batında olan kuvveden kuvvete dönüşecektir. 

İşte biz de kendimizde şu anda bile kuvvede olan o kadar çok hususiyetlerimiz var ki ne zaman bunları faaliyete geçirdiğimiz zaman fiile dönüşmüş olmaktadır. İşte çekirdeğin içerisinde de bütün onun safhaları kuvvede yani onun içinde yani batınındadır, henüz fiile çıkmamıştır. Yani madde mertebesine zuhura gelmemiştir, batındadır ve icmaldedir. Bu kelime de çok mühimdir, yani tohumun içerisinde cem olarak bulunmaktadır, henüz tafsile gelmemiştir. Tafsile gelmesi için bir kader yani bir zaman yani bir müddet gerekmektedir. 

O halde icmal ve tafsil, kuvvet ve fiil, diye bunları isimlendirebiliriz, bu ikili isimler aklımızda durduğu sürece ve düşündüğümüz sürece bu eşyalara bakışımız çok daha güzel ve geniş olur. Hayata bakışımız daha da anlamlı olur. Tekrar edersek; bu ağaç çekirdekte kuvvededir, henüz fiile çıkmamıştır. Yani madde mertebesine gelmemiştir. Ve icmaldedir, yani cemdir, topludur, henüz tafsile gelmemiştir. Ve çekirdek içinde mündemiç olan bu ağaç, o çekirdeğin aynıdır. Bir bakıma eşdeğer olarak aynıdır bir bakıma da ayn’ıdır. Yani hakikati özüdür. Ve onun dalları, yaprakları ve çiçekleri ve meyveleri birbirinden mümtaz değildir. Yani birbirinden ayrılmış değildir. Biri daha üstün biri daha gerekli, biri daha gereksiz gibi değildir, çekirdeğin içinde bunların hepsi birdir. Aynı mertebede aynı haldedir, nerede idi, kuvvede idi.

 Çekirdeğin zatı, ahadiyyet üzeredir; yani çekirdeğin hakikati zatı teklik üzere birlik üzeredir, fakat kendisinde bil kuvve mündemiç olan ağacın ve teferruatının ve bu ağacın meyvelerindeki çekirdeklerden müteselsilen ila ma la nihaye zuhur edecek olan ağaçların ve onların teferruatının kaffesinin de mecmuudur. Şimdi o ağaçta diyelim beş yüz tane meyve var, her meyvede bir çekirdek olduğunu var sayalım, beş yüz meyveden beş yüz tane ağaç çıkacak her yıl bu sayı tekrar tekrar tekrar çıkacak ağaçların ömrü boyunca bu tekerrür edecek, yani bir tek çekirdekten bütün alemi o ağaç ile donatmak mümkün olacaktır. Yani bir çekirdek içerisinde bütün bunlar mevcuttur. Nasıl Adem’de (a.s.) bütün insanlık nesli mevcut idi, bir çekirdek de aynı kabiliyete sahiptir. 

Ağacın meyvelerindeki çekirdeklerden müteselsilen yani birbirini takip ederek silsile ile ila ma la nihaye yani nihayeti olmayan sonsuz zuhur edecek olan ağaçların ve onların teferruatını meyvelerinin yapraklarının gövdelerinin ne varsa o kadar ağacın teferruatının tamamının mecmuudur o bir çekirdek. Ne müthiş bir saltanat değil mi Cenab-ı Hakk’ın saltanatı, yere düşüp tekme attığımız hiç değer vermediğimiz herhangi bir meyvenin çekirdeği. Zincirleme nihayeti olmayarak zuhur edecek olan ağaçların ve onların teferruatının tamamının mecmû'udur.

İmdi Cenâb-ı Şeyh Muhiddin-i Arabi (r.a.) yukarıda her bir mevcudun yani bu alemde ne kadar mevcut varsa bir Rabb-i hâssı olup, yani kendisini terbiye eden özel bir esması olup, özel bir ismi olup Rabb-ı hassı dediği esma-i ilahiyeden bir isim olup, o mevcudun rubûbiyyet-i mutlakadan nasîbi, ancak o ism-i hâss olduğunu beyân eylemiş idi. Yani her bir mevcud hangi Rabb-ı hassa bağlı ise nasibinin o ism-i hasstan olduğunu belirtmişti. 

Şimdi de mevcudattan her birisinin, kendi Rabb-i hâssı olan isme göre saîd olduğunu bu cümleyi çok iyi anlamamız lazımdır. Ve her bir mevcûddan Rabb-i hâssı râzî bulunduğunu beyân buyururlar. Her bir Rabb-ı hass ismi kendi istikametinde saiddir. Şunu anlamak gerçekten irfaniyet yolunda çok büyük bir adım olmaktadır. Yani çok açılmış bir adım olmaktadır. Ancak anlaşılması da biraz zor olmaktadır. Ancak anlaşılmayacak hiçbir şey de olmadığı da açıktır. Mantıklı kişi şartlanmış olduğu bilgi sınırlarını biraz aşarak ve olasılığını yükselterek iyi niyetle şuraya baktığı zaman iyi niyet ve irfaniyet ile baktığı zaman ne kadar haklı bir cümle ve bir bilgi ve beyan olduğunu anlamamız zor olmayacaktır. Ancak bunlar için de biraz hayat tecrübesi gereklidir. 

Bu hayat tecrübesi aslında hepimizde vardır, fakat farkında değiliz. Karşımıza çıkan o kadar değişik haller olmakta ki ancak biz bu değişik halleri şartlanmış kul hükmü içerisinde yukarıdaki Allah anlayışı, aşağıdaki kul anlayışı hükmü içerisinde baktığımızda bu farklılıkları gözden kaçırmış oluyoruz. Çünkü görecek ve gösterecek veya kıyas yapacak aklı henüz üretmiş değiliz. O aklı ürettikten sonra bunları anlamak çok daha kolay olacaktır. 

İşte bütün genel sohbetlerin gayesi kişiye kendi kimliğini bildirmek, ben neyim sözünün veya sorusunun cevabını vermeye çalışmak almaya çalışmak yahut idrak etmeye çalışmak, bu kurulduktan sonra ancak bu beyin üzerine bunları iliştirmek yahut işlemek mümkün olabiliyor. Bir kimse kendini Hakk’ın dışında ayrı bir varlık ve nefs hükmü ile gördüğü sürece bunları kabullenmesi zaten mümkün değildir. Değil o sahaya girmek, kabullenmesi bile mümkün değildir çünkü ikili anlayış içerisinde hayatını sürdürmektedir. Ve bu kelimeye aklı da ermeyecektir. Zaten bizim sözümüz de onlara değil, dinleyebilenleredir. 

Kendi Rabb-ı hassı olan isme göre bakın genele göre denmiyor, genel kanaatlere göre denmiyor, kendi Rabb-ı hassı olan isme göre said olduğunu ve her bir mevcudattan Rabb-ı hassı razı olduğunu beyan buyururlar. Bakın ne kadar müthiş bir ifadedir bu. Rabb-ı hassı olan isme göre said olduğunu her birisinin kendi Rabb-ı hası olan isme göre said olduğunu yani o istikamette said olduğunu ve her bir mevcudattan Rabb-ı hassı razı bulunduğunu beyan buyururlar. Ve mevcudatın, kendi Rabb-i hasslarının sırât-ı müstakimi üzerinde hani diyor ya 11/56 مَامِنْ دَاۤبَّةٍ اِلا هُوَ اَخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا اِنَّ رَبِّى عَلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ “Rabları onların nasiyelerinden tutmuş orada yürütmektedir. Senin Rabbin de sırat-ı müstakım üzeredir. Mevcudatın, kendi Rabb-i hâslarının sırât-ı müstakimi üzerinde nasıl yürüdükleri, Fass-ı Hûdî'de tafsil olunmuştur. Bu bölüm de çok mühimdir. 

Ve saîd Rabb'i indinde marzî olan kimsedir. Halbuki hazret-i vücûdiyyede, Rabb'i indinde marzî olmayan kimse yoktur. Zîrâ o Rab, onun üzerine rubûbiyyetini ibkâ eder. Yani baki kılar. Böyle olunca o kimse, Rabb'i indinde marzidir. Marzî ise saîddir (4). Yani razı olunmuş olan kimse tabi saiddir. 

Ya'nî saîd kendisini terbiye eden ism-i hâs indinde marzî olan kimsedir. Yani isim ondan razı olmuştur, razı olunan da merzidir. Zîrâ o ism-i hâs onun nasiyesinden, alnından tutup, yani o ism-i hassı zuhura çıkaran mahalin alnından perçeminden tutup kendi sırat-ı müstakimi üzerinde yürütür. Yani her ismin kendine ait bir istikameti ve bu istikameti de onun sırat-ı müstakimi yani kendinin doğru yoludur. Yalnız burada bahsedilen اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ Genel sırat-ı müstakim değildir. O Allah isminin sırat-ı müstakimidir. Diğerleri ise Rabb-ı hasların sırat-ı müstakimidir. Burayı da iyi bilmemiz lazımdır. صِرَاطَ الَّذِينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلاالضّاَۤلِّينَ dalalete düşmüş olanların sıratından değil, yani Mudil isminin sıratından eyleme, demek oluyor. Allah ismi sıratı üzere gönder. 

Nuh (a.s.) kaviminden bahsederken “Ya Rabbi bunların hepsini ortadan kaldır, diye dua etmektedir, yani Mudil isminin zuhurlarının hepsini ortadan kaldır diye dua etti. Ama makam-ı Muhammedide onlardan eyleme diyor bakın, kaldır demiyor. Neden, çünkü onların da bir varlığı olduğunu ve onların da bu alemde hayat seyirleri zuhurları olduğunu bildiğinden ve Peygamberimizin kendisi de “rahmetellil alemin” olduğundan kaldır, öldür, ortadan yok et demiyor bakın. “Onlardan eyleme” diyor. 

Nasiyesinden tutup kendi sırat-ı müstakim üzerinde yürütür. Ve merbûbun yani o rabba bağlı olan mahalin bu yol üzerinde yürüyüşü cebrîdir, mecburdur. Binâenaleyh Rab olan o ism-i hâs merbubundan razıdır. Yani Rab kendine bağlı olan merbubundan razıdır ve mevcudattan her birisi böylece kendi Rab'leri olan esmâ-i hâssanın indinde merzidirler. Demek ki bu alemde merzi olunmayan hiçbir varlık yoktur, kendi Rabb-ı hasları indinde, Allah’ın indinde değil. Şimdi işler biraz karıştı, neyse biz böyle bilelim de.

Zîrâ o Rab merbubunun üzerinde yani kendine bağlı olan mahalin üzerinde ale'd-devâm, devamlı olarak rubûbiyyeti ile kâim ve bakîdir. Yani o varlık hangi esmanın tesiri altında ise hangi esma onun Rabbı ise onun merbubunun üzerinde, bağlı olduğu üzerinde devamlı olarak rububiyeti ile kaim ve bakidir. Eğer merbubdan razı olmasa idi, onun üzerinde terbiyesini dâim ve kâim kılmaz idi, onu bırakır gider ilgilenmez idi. Devamlılık üzere olması ve rızalığının devam ettiğini göstermesidir. 

Ve merbub olan kimse, mademki Rabb-i hâssının rubûbiyyetini daha ezelde kâbiliyyeti ile kabul etmiştir, elbette onun indinde merzidir, kendisinden razı olunmuştur; yani o ism-i hassın hususiyetlerini ortaya çıkaracak hali kabul etmiştir. Elbette onun yanında o ism-i has merbubundan razı olacaktır. Ve merzi olan kendisinden razı olunan kimse ise saîd olur. Yani Rab olan ism-i has merbubundan razı ise o said yani yükseltilmiştir. Bununla beraber diğer isme nazaran şaki, bedbaht olması, başka bir mes'eledir. Gerçekten bunların hepsi çok yüksek bilgilerdir. 

 Ve âyet-i kerîmede وَلا يَرْضَى لِعِبَادِهِ الْكُفْرَ (Zümer, 39/7) Ya'-nî "Hak Teâlâ ibâdının küfrüne razı olmaz" buyrulması bu hakîkata münâfî değildir, yani bu hakikate ters değildir. Çünkü Rabb-ul Erbab olan yani Rabların Rabbı olan Allah Zü'l-Celâl Hazretleri, az önce bahsedilen bütün esma-i ilahiyenin zuhur mahallerinde o esma-i ilahiye razıdır dendi, ama burası rububiyet mertebesi itibariyle bütün her türlü hal zuhura gelecektir. Ama Allah Zül Celal Hz.leri bütün bunların hepsinden razı değildir yani kulunun küfrüne razı değildir. O halde ne yapmak razı gelmektedir, işte mücadele yeri burada ortaya çıkıyor, Rabb-ı hası bağlı oldu yer, yani zuhur mahallinden bütün esma-i ilahiye kendi istikametlerinde sırat-ı müstakim üzere razı olmalarına rağmen ama uluhiyet mertebesinde yani ilahlık mertebesinde Cenab-ı Hakk kulunun küfründen razı olmaz. 

Onun için hep imana davet vardır. erbab-ı hassanın cümlesinin icabatından, gereklerinden râzî değildir, Allah ismi olarak. Velâkin o isimlerin zuhûr-i icabatı, gereği zâtının muktezasındandır. Yani zatında onun varlıklarının gereğindendir. Yani Mudil ismi de Allah’ın isimlerinden Hadi ismi de Allah’ın isimlerindendir. Ancak Hadi isminden razı kendisi uluhiyeti itibariyle razı değildir. Yani Mudil isminin faaliyetinden razı değildir. 

Ancak Mudil ismi ise kendisinin hususiyetini çıkaran mahalden razıdır. Eğer ondan razı olmamış olsa o zaman bu alemde mudil diye bir şey bulunması mümkün olmayacak sadece Hadi isminin zuhurları olacaktı, böylece de kıyas olmadığından bu alemlerde hiç kimse bir şey kazanamayacaktır insan olarak. Bunların ikisinin ayrı ayrı zıt isimler olması, bütün esma-i ilahiye aslında zıt isimlerden meydana gelmektedir, eğer böyle bir hususiyet olmamış olsaydı, sadece bu alemde cemali isimler olur, celali isimler olmazdı. 

Ve bunun için Sehl dedi: “inne rububiyyeti sırrâ ve hüve ente” (Muhakkak rubûbiyyet için bir sır vardır ve o da sensin). Her bir "ayn"a hitâb eder. “Lev zahara batıltu rububiyyeti” (Eğer o sır zâil olsaydı rubûbiyyet bâtıl olurdu) ve “zahara-zâil olma” üzerine “lev-eğer” idhâl etti; ve “lev” harf i imtinâ'dır, imtina' içindir. Halbuki o sır zail olmaz. Binâenaleyh rubûbiyyet de bâtıl olmaz (5).

Ya'nî her bir ism-i hâssın rubûbiyyeti, merbubu üzerinde bakî olduğu için yani her bir ism-i hassın o ism-i hassa bağlı olan onu zuhura getiren merbubun yani hangi ism-i hassı hangi zuhur ortaya getiriyorsa ona zuhur yeri olan üzerindeki merbubu üzerindeki baki olduğu için Sehl b. Abdullah Tüsterî (k.s.) buyurdular ki: 

 "Muhakkak rubûbiyyet için bir sır vardır; yani rububiyet olgusunun bir hakikati vardır bu da bir sırdır ve o sır dahi sensin; ve eğer o sır zail olaydı” rubûbiyyet bâtıl olur idi. Neden sır, aslında burada bahsedilenlerin hepsi bizim üzerimizde biz bilsek de bilmesek de faaliyettedir. İşte bilmediğimiz için sanki gizlenmiş sır gibi ortaya çıkıyor. Bu bilindikten sonra da sır olması kalmıyor. Yani rububiyet hakikatinin her bir varlık üzerindeki tesiratı ism-i hassı bu faaliyette, fakat biz o alemin halinden, bilgisinden haberimiz olmadığından, kendimizi birey varlıklar olarak ve kendi kendimizi yönettiğimizi zannediyoruz. Tabi ayrıca bu yönümüz de vardır ama ağırlıklı olarak hangi ism-i hassın terbiyesi altında isek o ism-i has bizden zuhura çıkmaktadır. 

Yani diğer ifade ile o ism-i hassın biz hareket eden varlıkları olmuş oluyoruz ve o ism-i has bizimle hayata geçmiş oluyor. İşte bizimle hayata geçtiğinden o, o zuhurdan razı olmuş oluyor. Bu hakikat genelde bilinmediği için bu hakikatin sırrı sen bu hakikati yaşayan kişi onun sırrısın yani bu hakikatin sırrı “ente” dediği sensin diyor. Sensin derken muhatap olarak her birerlerimiz bütün insan neslidir. Ve eğer o sır zail olaydı, yani yok olup gideydi, ortadan kalkaydı rububiyet batıl olur idi. Eğer herhangi birimiz ortadan kalkmış olsaydık yani onu zuhura getirmemiş olsaydık, getirememiş olsaydık o Rabbın, o esmanın batıl olması yok olması gerekirdi çünkü isim bizimle ortaya çıkmaktadır. 

Sopa yiyen olmayınca sopa atan da olmayacaktı, sopa yiyen olunca sopa atanın fiili ortaya çıkmış oluyor. Sopayı yiyen ile Rabb-ı hassı faaliyete geçmiş oluyor, hayata geçirmiş oluyor, işte o sopayı atan Rabb-ı hass o sopayı yiyenden razı oluyor. Sopayı yiyen de Rabb-ı hasım benimle ilgilendi diye Rabb-ı hassından razı oluyor. Bu sefer Rab merzi, kul razı olmuş oluyor. Diğer taraftan sopayı vurduğunda kulda o sopa işi ortaya çıktığında Rab razı, sopayı yiyen de merzi yani razı olunmuş oluyor. İşte gerçek raziye merziye bunlardır, yoksa seyr-i sülukta geçtiğimiz o yerler bir bilincin oluşması içindir sadece yani bu alemde razı ve merzi yani razı olan ve razı olunan mertebelerin olduğunu bildiriyor bize sadece oraya geçmekle bunlar tamamen bitmiş olmuyor, işte bu tür mevzularda ilmel yakıynden sonra aynel hakkal yakıyni oluşturuyor. 

Her mertebenin ayrıca kendine ait bakın bir razı, merzi mertebeleri olduğunu sonra zaman içerisinde kişi anlamış oluyor. Bunlar rububiyet mertebesinde olan hadiselerdir. İşte insanlar daha buraya gelemedikleri için aslında kendilerini sadece kendi varlıkları olarak gördükleri için ben dedikleri için işte bu cehennem çukurundan başka bir şey değildir zaten. Ne zaman ki yavaş yavaş eğitilerek kişi evvela Rabbını tanıyor, rububiyet hükümlerini idrak ediyor, rububiyet hükümlerinden sonra rahmaniyet hükümlerine çıkıyor. İşte orada Allah bu rububiyet hükümlerinden razı değildir. 

İşte yapılan mücadeleler nefsimize karşı yaptığımız riyazatlar, nefsin tesirinden kurtulup Allah tesirine geçmek içindir. İşte zaten miraç dedikleri bu, seyr-i süluk dedikleri budur. Onun için yukarıda Allah sizin küfrünüzden razı değildir. Yukarıdaki mertebede bu yani burada zıt gibi görülen iki husus, mertebeleri itibariyle geçerlidir. Eğer uluhiyet hükümleri rububiyet hükümlerinden geçerli olmaya başlasa o zaman bu alemde Mudil ismi, Kahhar ismi, Cabbar ismi iptal olur. Bunlar kendi mertebelerinde yaşanmakta, sıfat ve Zat mertebelerinde bunlara yer yoktur. O mertebede yasaklanmaktadır. 

Eğer o sır zail olaydı, rububiyet batıl olurdu. Yani o Rabb-ı hass artı veya eksi gibi belirtilen hususların zuhur edici yeri olmasaydı, Rab, rububiyet mertebesi batıl olurdu. Nitekim Âdem (a.s.) gelmezden evvel yer yüzünde bu rububiyetler faaliyet dışı idi. İnsan ile birlikte Rab ve rububiyet hükmleri ortaya çıkmaya başladı, faaliyete geçmeye başladı. Tabiat üzerinde coğrafya, madenler, hayvanlar üzerinde rububiyet hususiyetleri vardı ama insan olmadığı için daha henüz gerçek manada Cenab-ı Hakkın esma-i ilahiyesi faaliyette değildi. Bu kadar açık bir mesele zaten. Mahal varsa yani merbub varsa bunlar ortaya çıkacak, merbub yoksa çıkmaz. 

Kıyamet koptuktan sonra da bu rububiyet hükümleri insan üzerinde olan rububiyet hükümleri nihayetlenmiş olacaktır. Ama uluhiyet hükümleri ahirette devam edecektir. Neden çünkü “Müntakıym” ve “Adl” isimleri ile burada yapılmış olan rububiyet sistemi içerisindeki çalışmaların orada hesapları, kitapları, karşılıkları bulunacak. Ama insani rububiyet bizim arzımızda bitmiş olacaktır. Ama bir başka arzlarda başka Âdemler tarafından tatbik edilecektir. Çünkü Allah’ın bütün alemde rububiyet hükümleri hükümsüz kalmaz. Eğer kalırsa kendisi kalmaz, Allah kalmaz haşa böyle bir şey de düşünülemez.

Hz. Sehl "ente" yani “sen” kavli ile her bir ayn-ı mevcûdeye hitâb eder. Yani “sen” demekle bizlere de bizden evvelkilere de bizden sonrakilere de bu bilgi her birerlerimizin üstünde geçerli olan bir hadisedir, bilgidir. "Zahara", yani kendi yazdığı şiirinde "zâle", ya'nî "zail oldu" ma'nâsına gelir. Yani yok oldu, hükümsüz kaldı 

Ya'nî Hakk'in "rubûbiyyet" sıfatıyla istisâfı, sıfatlanması merbubun vücûduna mütevakkıftır. Yani rab rububiyet sıfatıyla sıfatlanması için merbubun vücudu gerekmektedir ki bu orada faaliyete geçsin. Bir ressamın elinde tuval yoksa resmi nereye yapacak, eğer tuval yoksa ressam da sanatını ortaya çıkaramadığı için ressam da yok hükmünde olacaktır. Ama ressam diye ifade ettiğimiz Rab olanın yok olmayacağı kesin olduğundan o halde ona bağlı olan merbub mutlak olacaktır. Çünkü merbub olmayınca Rab faaliyet gösterememektedir, Rabbın faaliyet göstermesi de merbubun varlığına bağlıdır, o halde merbub da yok olmayacaktır var olacaktır. 

Binâenaleyh merbub mevcûd ve bakî oldukça, rubûbiyyet dahi mevcûd ve bakî olur. Merbub zail oldukda rubûbiyyet dahi zail olur. Şu halde rubûbiyyet için olan sır, senin vücudundur. Eğer senin ayn-ı mevcudun olan hakikatin olan o sırr-ı rubûbiyyet zail olacak olsa, rubûbiyyet bâtıl olurdu. Halbuki Hak merbub üzerinde yani kendine bağlı olanın üzerinde rubûbiyyetini ibka, baki kılmakla o sır zail olmaz. Ve bi'n-netîce rubûbiyyet de bâtıl olmaz. Bunun için Sehl b. Abdullah Tüsterî hazretleri "Lev zahara" deyip "zahara" kelimesine harf-i imtina' olan "lev"i idhâl etti, dahil etti. “lev” demek “eğer” manasınadır, “lev”i dahil etti. “lev zahara”, “eğer zahir olsaydı” gibi Ve bununla sırr-ı rubûbiyyet olan ayn-ı mevcudun zail olması mümteni, imkansız olduğunu murâd eyledi bu kelimeyi ilave etmekle. Yani sırr-ı mevcudun zail olmasının imkansız olduğunu murad eyledi. 

اَعُوذُ بِالَّلهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ 

 ﴿١﴾ بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Bugün 28/05/2012 pazartesi sohbetimize kaldığımız yerden devam edelim, ancak sohbet mevzuu bu gün Kaza ve Kader bahsinden orayla ilgili Rabb-ı hass hükmündendir. Yani bu alemlerdeki bütün varlıkları müşahade eden her varlığa ait bir Rabbı var yani bir terbiye edicisi var, bunlar da bilindiği gibi esma-i ilahiye işte rab, ya Rabbi dediğimiz zaman buraya yöneliyoruz. Yani esma-i ilahiyeye yönelmiş oluyoruz. İşte bu esma-i ilahiyeler bütün alemlerdeki olacak, gelecekte de oluşacak olan her şeyi kontrol etmektedir. Yani Cenab-ı Hakk hangi esmasını hangi bölüğü hangi hususu koruması lazım geldiğini bildiriyor, o da onları eğiterek büyüterek ortaya çıkarmış oluyor. 

Yani her gördüğümüz mahalde gerek tabiat olsun gerek hayvanlar alemi gerek melekler alemi bunların hepsinin kontrol edicisi ve mutasarrıfı yani üzerinde hakim olan esma-i ilahiyeleri vardır. Böyle olunca biz olan insanların da Rabb-ı haslarımız var, işte evvela “ya Rabbi” dediğimiz o esmaya yönelmiş oluyoruz, yani isme yöneliyoruz isim de Cenab-ı Hakk’ın Zat’ına bağlı olduğundan dolayısıyla Zat’ına doğru bir yolculuk başlamış oluyor. Askerlik sisteminde ve diğer şirketlerde de olduğu gibi alt, üst kademe komuta idari hükümler bir asker gidip de astsubayına veya subayına müracat edemiyor, evvela onbaşısına gidiyor, çavuşuna gidiyor, çavuşu bölüğe götürüyor, sırayla böylece gidiliyor.

Biz her ne kadar “Allah’ım” da desek Allah’ın Zat’ına ulaşmamız mümkün değildir. Ancak O’nun bir görevlisi olan veyahut bir bakanı olan bir isme yönelmiş oluyoruz ki o isim de bizi kontrol eden isim oluyor. Böylece de hayatımızın devamı sağlanmış oluyor, biz de zannediyoruz ki bu alemde biz yaşıyoruz. Her şeyimizi biz yapıyoruz zannediyoruz, gaflette olan insanın düşüncesi budur ve orada da geçerlidir, ama hakikati bilen uyanık olan insan Rabbının kontrolü altında olduğunu bilir, oradan da Rabb-ül Erbaba yani Rabların Rabbına doğru yolunu arar. İşte bu sohbetler de bu yolculuğun belirli aşamalarında ve mutlak olması lazım gelen aşamalarından biridir. 

Fusus-ul Hikem cilt 2 İsmail fassı sayfa 41 ve 6. Paragraf:

Zîrâ "ayn"ın vücûdu, ancak Rabb'i iledir; "ayn" ise dâima mevcuttur. Binâenaleyh rubûbiyyet de dâima bâtıl olmaz (6). 

Ya'nî sırr-ı rubûbiyyet yani rububiyetin hakikati, yani rablık hakikati olan vücûd-ı ayn burada vücudu bir varlık gibi zannetsek de bu varlık değildir, mutlak vücuttur. Yani Vücud-u ayn yani mevcudun hakikati, nerededir bu, ilm-i ilahide olan programdır sadece ilimde mevcut olan vücut dediğimiz zaman bir varlık değildir. Yani şu gördüğümüz alemler değildir. Bu alemler vücud-u şuhuttur, yani görülen vücuttur, bunun üstünde bir vücut daha var buna da vücud-u izafi deniyor, onu da meydana getiren vücud-u mutlaktır. İşte burada vücud-u ayn denilen o vücud-u mutlakın hakikatidir, işte sırr-ı rububiyet ki rububiyet bütün alemlerde faaliyeti meydana getiren ve faal olan bir mertebe olduğu için burada da rububiyet hakikatleri anlatılıyor. 

Bakın şu izahları gerçekten hiçbir din kitaplarında şeriat ders veren kitaplarda bulmak mümkün değildir. Zaten orada yeri de değildir oralarda sadece Rabbına nasıl dua edilir onu bildirirler. Ama burada şu mevzularda Rabbın ne olduğunu bildirmekteler. O halde biz bilmediğimiz Rabba iyi niyetimizle, tabi muhabbetimizle ama ne olduğunu bilmediğimiz muhabbet gibi zannettiğimiz o da nefsi bir sevgidir, Rabbımıza yönelmekteyiz. Bunun böyle olmasındansa bilerek Rabbımıza yönelmemiz hem dünyada hem de ahirette tabi ki bizi daha iyi yerlere getirecektir. 

Sırr-ı rububiyet olan vücud-u a’yn yani rububiyetin hakikati olan özü olan vücud-u ayn ebeden zail olmaz; yani yok olmaz ve o zail olmadıkça, rubûbiyyet dahi zail olmaz. Yani mutlak vücud ebedi olarak hiçbir şekilde yok olmaz. Eğer bu vücud yok olmuş olsa haşa Allah yok olmuş olur ki böyle bir şey söz konusu değildir. O yok olunca alemler, alemler yok olunca bizden bahsedilemez. O zaman her şey bir yoklukta olur. Ama bu alemde yok diye bir şey de yok olduğundan yani yok diye bir şey olmadığından o halde mevcut olan bu alemler vücud-u mutlakın varlığını da ispatlamaktadırlar. 

Ve o zail olmadıkça yani bu vücud-u ayn, vücud-u mutlak yok olmadıkça rububiyet dahi zail olmaz, yani yok olmaz. O halde rububiyet her zaman ve her mekan ve mahalde mevcuttur. Zîrâ ayn-ı mevcûdenin yani vücud-u a’ynın mevcut olmasının zahirdeki vücûdu hâriçte, ancak Rabb'i iledir. Eğer bu vücud-u ayn olmamış olsa zahirdeki rububiyet mertebesi bu alemlerde olmaz. İşte Rabbın varlığı bu alemleri de meydana getirmektedir. Mevcudenin vücudu hariçte yani zuhurda bu alemlerde ancak Rabbı iledir. Halbuki "ayn" varlığın hakikatleri, yani kaynağı, yani aynısı ilm-i ilâhî mertebesinde, ilim olarak mevcuttur, alem-i ervahta, yani ruhlar aleminde misal aleminde, isimler aleminde, şehadet âleminde yani bulunduğumuz alemde ve berzah aleminde yani dünya ve ahiret aleminin arası olan ara alemde ve âhiret aleminde ve'-hâsıl cemî'-i tavırlarda yani bütün alemlerde dâima Rabb'i ile mevcûd ve bakîdir.

Bakın hem dünya aleminde hem dünya aleminin bütün mertebelerinde yani tenezzülün bütün mertebelerinde nihayete geldiğimizde bu alem-i şehadette ondan sonra alem-i berzahta ondan sonraki alem-i ahirette cennet ve cehennemde bakın rububiyet hakikatleri mevcut ve bakidir. Ancak şunu da bilmemizde yarar vardır, insanoğlu kıyamet ile birlikte dünya üzerinden berzah alemine çekildiği zaman yani alem-i berzaha bütün insanlar çekildiği zaman rububiyet hükmü ne olacak o zaman, geçici olarak durdurulmuş olacak. Yalnız insanlar ile ilgili rububiyet mertebesi rablık mertebesi ama diğer varlıklar üzerinde diğer alemlerde aynen devam edecektir.

Ve bu "ayn" ile tahakkuk eden rubûbiyyet dahi böylece cemî-i etvarda, tavırlarda bütün mertebelerde bütün zuhurlarda dâima bakî olduğundan ebeden bâtıl olmaz. Yani rububiyet hükümleri bütün alemlerde geçerli ve kendi varlığı ile baki olduğundan tüm alemlerde de baki olduğundan ebeden batıl, yok olmaz. Hani büyük kıyamet deniyor ya bütün alemler yok olacak işte her şey bitecek böyle bir şey söz konusu değildir, eskiler, çok eskiler daha henüz dünya ve feza sistemini bilmediklerinden bizim güneş sistemimizi alem zannediyorlardı. İşte büyük kıyamet denen şey yani eskiden öyle ifade edilen şey güneş sistemimizin kıyameti olacak yoksa fezanın milyarlarca galaksilerin kıyameti değildir. 

Ama şurası bir gerçek her var olan yok olacaktır hükmü ile bakacaksın bir milyon sene sonra galaksinin birisi ölmüş kara delik haline gelmiş yerine veya civarına bir başka şey bir bakacaksın nasıl ki bu insanlar bir olarak yaşıyorlar gibi ama içlerinden biri geliyor, biri gidiyor dolayısı ile bütün insanların kıyameti kopmuş oluyor. Yani bütün insanlar ölmüş oluyor, ama bir anda değildir. Sıraları geldikçe gelen gidiyor, insanlar doğup ölüyorlar ve bütün insanlar neticede hepsi ölmüş oluyor, sonra başka yerde insanlık devam ediyor. Bizim dünyamızda da bizden sonra daha kaç tane nesiller gelecektir. Dünya yok olmayacak bizim kıyametimiz koptuğu zaman dünyanın coğrafyası değişecek bizden sonra başkaları gelecek tekrar rububiyet mertebesi insanlar üzerinde böylece yine faaliyete geçmiş olacaktır. 

Binâenaleyh her hangi bir "ayn", yani hakikati, özü taayyün-i evvel (ilk programın yapıldığı mertebe ki o da vahidiyet mertebesi ondan evvelki ahadiyette “la taayyün” orada taayyün yok yani program yoktur, Taayyün-ü evvel vahadiyet mertebesi, taayyün-ü sani de esma mertebesidir. Ondan sonra da zuhur mertebesi başlamaktadır.) mertebesinde müteayyin olduktan sonra, yani belirlendikten sonra hangi mevtına yani zuhur yerine intikâl ederse etsin, artık münadim, yok olmaz. Her mevtının, zuhur yerinin icâbına göre oluşumuna göre hakikatine göre bir kisveye bürünür, elbiseye bürünür. Demek ki bütün bu alemler her bir esma-i ilahiyenin birer elbiseleri, kisveleri hiçbir varlığın kendine ait bir varlığı yoktur bu alemde kendi kendini halk edecek hiçbir varlık da düşünülemez. Nitekim Hz. Mevlâna (r.a.) buyurur:

Beyt:

Tercüme: "Eğer benim câm-ı vücûdumu sâkî kırarsa, bundan dolayı gam yemem; zîrâ onun koltuğunun altında başka bir kadeh-i vücûd vardır. Ya'nî mevt-i sûrî ile bu vücûd-i cismânî harâb olursa, Hak âlem-i berzaha münâsib diğer bir vücûd verir." yani benim varlığımı saki denen o rab kırarsa, boşaltırsa kırarsa dediği odur, bundan dolayı gam yemem, irfan ehli bakın öldüm diye bir şey kabul etmiyor, çünkü ölüm dolayısıyla anlaşılan yokluk o manada anlaşılan yokluk hiçbir şeyi kabul etmiyor, bundan üzülmüyor bile bundan dolayı gam yemem diyor, benim bu vücudumu alsa bana ne diyor, alırsa alsın ben o değilim ki neden üzülsün. Bir insanın üstünde elbisesi varsa o elbise atılsa yırtılsa o kişiye ne, bedene ne, yahut ruhuna nedir. 

Gam yemem zira O’nun koltuğunun altında başka bir kadeh-i vücut vardır. Yani kadehten kasıt vücut varlığıdır, başka bir vücud vardır, o mertebeye gittiği zaman onu vereceklerdir. Alem-i berzaha intikal ettiğimiz zamanda Cenab-ı Hakk bize başka bir yaşam sunacaktır, o geçici bir yer rüya gibi yer, o sürede bir vücud gerekmiyor çünkü kişi sahada değil, yani yaşam sahasında gezegen değildir, durağan olduğu için durağan olana vücud lazım değil akıl ile orada durulacak ne zaman ki mahşer günü kalkılacak o zaman mahşere uygun birer elbise verecek Cenab-ı Hakk herkese oranın işi de bittiği zaman nereye gönderilecekse kişi cennete veya Cehenneme oraya girerken temizleme yerinde intikal yerinde eski vücudunu alıp orada ona gideceği yere uygun vücud vereceklerdir, o vücud ile gideceği yere uygun şekilde hayatını sürdürecek aksi halde bulunduğu mahalde başka türlü yaşaması mümkün değildir. 

Nasıl ki, Adem (a.s.) ile Havva validemiz cennette latif elbiseleri ile dolaşıyorlarken, dünyada yaşayabilmeleri için kendilerine “venefahtü” ile dünyada yaşayabilecekleri toprak kaynaklı bir beşer elbisesi verildi, dünya yaşamından sonrada kişilerin gidecekleri yani ahrette yaşayacakları yerin malzemesinden de kendilerine yeni elbieler verilecektir Koltuğunun altında başka bir vücud kadehi vardır, yani mevt-i suri ile yani mutlak ölüm ile Azrail’in (a.s.) sebep olduğu aldığı ölüm ile bu vücud-u cismani harab olursa-cismani olan bu vücud harab olursa- Hakk alem-i berzaha münasib diğer bir vücud verir. Hatta bu hususta Cebrail (as) miraç gecesi, hadi çık yukarıya dendiği zaman, yani hep birlikte gidilmesi lazım geldiği zannediliyorken, Cebrail (a.s.) ben çıkamam yanarım demişti ya, peygamberimiz de sen çıkmazsan ben çıkarım, yanarsam ben yanarım diye çıkmıştı. İşte Mevlana Hz.leri o hadiseyi buna benzer bir şekilde izah ediyor. “Mustafanın koltuğu altında başka bir elbisesi vardı, onu giydi de çıktı yukarıya” diyor. Yani kendisinin kaynağı Zat mertebesi olduğu için Zat’i manada ilahi bir elbise giyip onunla çıktı. Ama Cebrail’in (a.s.) kaynağı sıfat mertebesi olduğundan o daha yukarıya çıkamazdı çünkü o mertebede yeri, kaynağı yoktur. 

Eğer çıkmış olsaydı kimliğini kaybedecekti. Cebrail diye bir şey kalmayacaktı ortada neden çünkü O’nun o mertebede elbisesi yoktur. Cenab-ı Hakk’ın kelam sıfatının zuhuru Mustafa dediği Mevlana hazretlerinin, peygamber Efendimiz Zat mertebesinin zuhuru olduğundan orada onun yeri vardır diyor. Cebrail (a.s.) kendi halini açık olarak orada belirtiyor, “yanarım” diyor yani yanarımdan kasıt kimliğim kalmaz, Cebrail diye bir şey kalmaz ortada çıkarsam diyor. Ve bu ayrıca çıkmaya teşebbüs bile etse edep dışı bir hadise olur. Bir insanın bir yerde yeri yoksa oraya girmeye, çıkmaya çalışırsa ne olur, sınırları aşmış olur. Hakkı olmayan bir şeyi talep etmiş olur. 

Ve her marzî mahbûbdur; ve mahbûbun her işlediği şey de mahbûbdur. Zîrâ "ayn" için fiil yoktur; belki fiil, o aynda, onun Rabb'i içindir. Binâenaleyh "ayn", fiil ona izafe olunmaktan mutmain oldu. Şu halde "ayn" Rabb'inin efalinden onda ve ondan zahir olan şeyle râziyye oldu. Bu efâl marzıyyedir. Zîrâ her bir fail ve sâni' kendi fiilinden ve san'atından razıdır. Çünkü her fail ve sâni', kendi fiilini ve san'atını, onun mâhiyyet-i muktezıyyesinin hakkını kâmil kıl اَعْطَى كُلَّ شَىْءٍ خَلْقَهُ ثُمَّ هَدَى (Tâhâ, 20/50) Ya'nî "Hak Teâlâ her şeye halkını verdi." Ya'nî beyân etti ki, Hak her şeye halkını verdi. Binâenaleyh noksan ve ziyâdeyi kabul etmez (7).

Bunlar hayatımızın ve yaşantılarımızın gerçek manada hakikatleridir, bunları bilebiliyorsak eğer tamamen değil bir bütün olarak kısmen de bilmiş olsak dahi hayatımızda bize çok büyük ufuklar açacak açmakta ve huzur vermektedir. Bu dünyanın vıdı vıdısından dedisinden kodusundan uzaklaştırmakta kendimize döndürmekte bizlerin ne olduğunu bizlere bizi tanıtmaktadır. İşte insanoğlu ne gariptir ki her şeyi tanımaya çalışıyor, toprak diplerinden deniz diplerine kadar gökyüzüne kadar ama en uzağı araştırıyorken en yakınında olan ey yakın daha yakını yok kendisinden habersizdir. Bu kadar acayip bir şey olur mu? 

Hem de bu varlık düşünen bir insandır, tasavvur eden insan, her türlü güzelliği ve çirkinliği ortaya getiren her türlü kabiliyete sahip olan bir insandır. Kendinin dışında yakın ve uzak ne varsa hepsi ile ilgili kendisi ile ilgisizdir. Neden, kendisinden haberi yok da onun için. Ama ben yedim içtim çoluk çocuk sahibi oldum, evim var barkım var, arabam var makamım var, hepsi hayal benliğe oturtulmuş, bir gün geliyor ki ne ev geliyor ne araba kalıyor, ne eş ne çoluk ne çocuk ne makam ne mevki peki onlar nerede idi, asli olan bir şey ebedi terk etmez, kalır yani aslında olan kalır. Hani demişler ya “Dost ona derler ki ayrılmaz müdam”, işte biz de öyle bir dost var ki ancak biz o dost ile ilgilenmediğimizden onu dışarıda diğerlerini içeri aldığımızdan o dost da bizden uzaklaşıyor. Allah etmesin. 

Ya'nî her bir marzi olan kimse yani razı olunmuş olan kimse terbiyesi altında bulunduğu ism-i ilâhînin mahbubudur. İsm-i ilahi onu sevmektedir.” Bakın ne kadar müthiş bir tariftir ve ne kadar güzel bir ifadedir. Hayran kalmamak mümkün değildir. O halde her bir varlık hangi esmanın tasallutu ve tasarrufu altında ise hükmü altında ise ki her bir varlığın bir Rabbı olduğuna göre o zaman her bir varlık mahbub hükmündedir. Bakın onun için “Küntü kenzen mahfiyyen ve ahbibtu an uhrefe” işte buradaki muhabbet rububiyet mertebesi itibariyle bütün varlıklarda sari olmaktadır. Bütün varlıklarda geçerli olmaktadır. 

Terbiyesi altında bulunduğu ism-i ilahiyenin mahbubudur, o kimse mahbub olunca yani o kimse, varlık, mahbub olunca o ismin icabatından olarak kendisinden sadır olan ef’al ve ahlak ve kelam ve saire hep Rabbının mahbubudur. Yani o kişiden veya o fiilden ne zuhur ederse etsin Rabbı onların hepsinden razı ve Rabbının mahbubudur. Her birerlerimiz bu hükmün altındayız. Her bir varlık bu hükmün altındayız. Burada raziye, merziye mertebesinden bahsediyor, hakikati itibariyle. Yoksa seyr-i süluktaki o mertebenin raziye, merziyesi değildir sadece. Ve o kimse mahbub olunca, o ismin îcâbâtından olarak kendisinden sâdır olan efâl ve ahlâk ve kelâm ve sâire hep Rabb'inin mahbubudur. 

Zîrâ ayn-ı mevcûdenin belli başlı fiili yoktur. Yani tek bir fiil üzerinde değildir, Çünkü meşhudumuz olan o "ayn"ın bir vücûd-ı müstakıîli yoktur. Yani bizim ayn’ımızın bir müstakil vücudu yoktur onun vücudu Rabbı olan ismin suretidir. Yani her birerlerimizin hakikatimizin vücudu Rabbı olan ismin suretidir. Yani şu gördüğümüz mevcut vücutlarımız bize ait bir şeyler değildir, hangi ismin tasarrufu altında isek eğer o ismin suretleriyiz biz. Yani ismin şekil ve suret almış halleriyiz her birerlerimiz. Kendi kendimizi biz mi yaptık, kendimize parmak mı taktık, göz kaş mı taktık, saç mı ektik, yani bu bedene benim diye nasıl sahip çıkıyoruz.

İşte bu beden olarak gördüğümüz biz bedenlerimiz ve diğer bütün şey’iyet bütün alemdeki eşyalar ne varsa bunların hepsi bir Rabb-ı hasın yani hangi ismin terbiyesi altında ise o isimin görüntüsünden başka bir şey değildir. Yani ismin manasının şekil almış halinden başka bir şey değildir. Rabbı olan ismin suretidir ve o isim, o suretin bâtını ve ruhudur. Hem manası hem batını hem ruhudur. Fizik olarak beşer olarak da bizler o ismin suret ve şekil almış faaliyet içerisinde olan varlıklarız. Binâenaleyh o "ayn"da zahir olan fiil, "ayn"-ın Rabb'ı olan ism-i ilâhînindir. Burada da Rabb’dan sıfat mertebesine yani bir yukarısını anlatmaya çalışıyor, 

 Bu surette her bir "ayn", kendisinden sâdır olan ef’âlin kendine izafet olunmayacağından mutmaindir. Yani kendisinden çıkan fiilin kendine ait olunmayacağını bilir, Rabbının oradan o fiili işlediğini bilir. Bu hakikat bilinince, yani kişilerde faaliyette olan rububiyet hükümlerinin hakikati bilinince nazar-ı hakikatle bakıldığı vakit yani hakikat gözüyle bakıldığı vakit irfaniyet nazarıyla hakikatine bakıldığı zaman yani yapılan bütün işlerin sureta görünen varlıklara bağlayarak bu fiil bunundur şu fiil şunundur diye varlıklara bakılmaması lazım geldiğinden bu hakikat bilinince dediği ve nazar-ı hakikatle bilindiği vakit yani insanların yaptıkları alemde oluşan şeylere hakikat gözü ile diğer ifade ile Ariflik hakikati ile nazarı ile bakıldığı vakit hiçbir ferdin efâline i'tirâz muvafık olmaz. 

İşte onun için karşımızdakilerin fiillerine bakarak onlara şu veya bu şekilde suçlamak şu veya bu şekilde aferin demeğe gerek yoktur. İbret nazarı ile bakıldığı zaman sadece bir seyir etme vardır, sereyan vardır. Ve hiç fikir yürütmemek lazımdır. Öyle derler ya hani “anladınsa ebsem ol,” yani herhangi bir şeyin hakikatini anladınsa dilsiz ve sözsüz ol. Yani üzerlerinde fikir yürütme, çünkü yürüttüğün fikir, mutlaka beşeriyetindendir, beşeriyetin de yanılır. Hali üzere eğer aklın da ermiyorsa kendi hali üzere Allah’a havale et, çünkü görünen şeyin batınında o kadar değişik haller vardır ki hiç bilindiği, göründüğü gibi değildir. 

Bu hakikati bilinince nazar-ı hakikatle bakıldığı vakit, hakikat gözüyle, irfaniyetle bakıldığı vakit hiçbir ferdin ef’aline itiraz muvafık olmaz. Bunu hayatımıza düstur edinirsek ne olmuş olur, biz de rahat ederiz onlar da rahat eder. Dedikodu ile bin bir türlü nazari ve vehmi ve de zanni düşünceler üretiriz o zaman da ne kendimiz rahat ederiz ne de karşımızdakine rahat veririz. Bakın nazar-ı hakikat ile bakıldığı vakit hiçbir ferdin ef’aline itiraz muafık olmaz. Fakat şimdi mertebeler itibariyle yerlerini belirtiyor ki çok büyük bir irfaniyet burası, Hakikat nazarıyla bakıldığı zaman hiçbirinin ef’aline itiraz mümkün olmaz. Mertebede olmaz. Ancak günahkarın günahı kendine kar mı kalacak sevapkarın sevabı da boşa mı kalacak değil tabi, şimdi bu mertebeler arası farkı şöyle izaha çalışalım. 

Fakat nazar-ı şerîatle bakıldığı vakit, biraz önce nazar-ı hakikat ile bakıldığı zaman demişti, yani hakikat mertebesinden bakıldığı vakit, şimdi bir hadiseye şeriat mertebesinden bakılır, tarikat mertebesinden bakılır, hakikat mertebesinden bakılır, marifet mertebesinden bakılır, aynı hadise dört görüşte başka hüküm taşır. Eğer başka hüküm taşımasa zaten bu mertebeler olmaz, eğer bir hadise bir mertebe ile halledilmiş olursa o da Allah’ın işi olmaz. Çünkü Cenab-ı Hakk’ın zahiri olduğu gibi batını da vardır, batını olduğu gibi batın-ul batın içten içe bir sürü hukuku vardır. Ama beşerin yaptığı iş bir mertebeden halledilir. İşte bunun için sadece şeriat aleminde yaşamak değil sadece zahiri bilgilerle tanımlarla yaşamakla değil Cenab-ı Hakk’ın diğer mertebeleri ile yaşamayı öğrenmek bize bu hususlarda büyük yol açacaktır.

Nazar-ı şeriat ile bakıldığı vakit ism-i Hadi, ism-i Mudilin ef’aline itiraz eder. Zira müteşerri olan kimse yani şeriat mertebesinde yaşayan kimse ism-i Hadi’nin ve kafir ve facir olan kimse dahi ism-i Mudilin terbiyesi altındadır. Birinin icabatı diğerinin icabatına zıttır. Yani birinin yapmış olduğu şeyler, diğerinin fiillerine icaplarına zıttır. Ve sırât-i müstakimleri ve bu sıratların en son varacakları yeri başka başkadır. Birinin yolunun en son varacakları yer neş'et-i uhreviyyede cennet ve diğerininki cehennemdir. Yani bir irfan ehlinin yukarıdan bakarak bunların hepsinin Rabb-ı hassının zuhurlarıdır diye görmesi, hakikat mertebesinden bakması itibariyle böyle düşünmesi şeriat mertebesindeki hükmü ortadan kaldırmaz. Çünkü o yukarıdadır. Yukarıda olan yerde de fiil olmadığında bakın orada kalkacak bir şey yoktur. Fiil nerede varsa oraya ilave veya oradan eksiltme ancak faaliyet mertebesinde alma ve koymak diye fiil olur. 

اَعُوذُ بِالَّلهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ 

 ﴿١﴾ بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Sohbetimize kaldığımız yerden devam edelim, Fusus-ul Hikem cilt 2 İsmail fassı sayfa 143 

İşte burası muhtemel olan soruların cevaplarını vermektedir. Her bir varlık kendi isminin zuhurunu ortaya getirmektedir. Peki böyle olunca o zaman suç ve mükafat suç ve ceza karşılığında kime oluyor, nasıl oluyor diye muhtemel bir soru gelebilir diye onun cevabı da zaten burada verilmiş oluyor. 

İmdi her bir "ayn", kendi vücûdunda, mürebbîsi olan Rabb-i hâstan zahir olan şeyle, o Rabb'inin ef’âlinden râzîdir. Bu ef’âl marzıyyedir. Zîrâ her bir fail ve yapan kendi fiilinden ve san'atından razıdır. Eğer razı olmasa onu yapmaz idi. Ve her fail ve yapıcı kendi fiilini ve san'atını, o fiilin ve san'atın mâhiyyeti neyi iktizâ ediyorsa, hakkını vermek suretiyle, mükemmel bir hâle getirdi. Nitekim Hak Teâlâ Hazretleri Kur'ân-ı Kerim'de: اَعْطَى كُلَّ شَىْءٍ خَلْقَهُ ثُمَّ هَدَى (Tâhâ, 20/50) buyurdu. Ma'nâ-yı şerifi budur ki: "Hak teâlâ her şeye halkını, ya'nî isti'dâdının iktizâsı olan hakkını verdi. Ondan sonra da her şeye halkını verdiğini beyân etti." Binâenaleyh her şey, kendi isti'dâdıyla neyi taleb etmiş ise, ondan noksan ve ziyâdeyi kabûl etmez. Şu bahsedilen cümleler hakikaten şaheser izahlar yani hakikat-ı ilahiye olarak ve hakikat-i insaniye olarak bizlerin hakikatini ve alemin hakikatini bildiren ana konu hükümlerdir ve ölçülerdir. Şimdi her birerlerimizin ayan-ı sabiteleri var ya sabit a’yanlarımız, ki bunlar ceal değil yani halk edilmemiş bir mertebede bulunan Allah’ın ilminde mevcut olan bizim a’ynlarımız, her bir a’yn kendi vücudunda mürebbisi olan rabb-ı hastan zahir olan şeyle o rabbinin ef’alinden razıdır. 

Kendi vücudunda her bir aynın kendi vücudunda mürebbisi olan Rabb-ı hasdan zahir olan şeyle o Rabbının ef’alinden razıdır. Bu ef’al merziyyedir. Yani şu cümleyi anlamak bile insana mertebeler ötesi yerler aşırtmaktadır. Mertebe ötesi manayı bizlere nüzul ettirmektedir. Bakın şimdi şu mana a’yan olan la taayyün mertebesinden taayyün-u evvel mertebesine oradan da taayyün-u sani mertebesine oradan da ef’al mertebesine geliyor şu anda bu manalar. Geçmişte olmuş bitmiş manalar değildir. Kim ne zaman hangi halde ve mahalde bunları idrak ediyorsa oraya tap taze yepyeni nüzul olmaktadır Allah’ın ayetleri veya ayetlerinin açılımları ilhami açılımları. 

Her bir aynın kendi vücudunda yani latif vücudunda kendi hakikatinde, ilmi varlığında mürebbisi olan Rabb-ı hastan zahir olan şeyle yani vücudunda yani o aynın vücudunda terbiyeci olan Rabb-ı hasıdır. Öyle Allah’ın bir programı var, a’yan denilen, a’yan-ı sabite denilen bu a’yan-ı sabitenin de faaliyete geçmesi için bir Rabba intikal etmesi yani esma-i ilahiyeden bir esmaya emanet edilmesi veya diğer ifade ile görev verilmesi suretiyle Rabb-ı hastan zahir olan şeyle, bakın burada daha insan yoktur. Rabb-ı hassın kendi ismi itibariyle faaliyet göstermesi, Rabbın faaliyet göstermesidir. Beşerin bireyin faaliyeti değildir. Rabbın Rabb-ı hastan zahir olan yani Rabb-ı hasın ortaya koyduğu şeyle o Rabbının ef’alinden razıdır.

Ne razıdır kişinin hakikati yani a’ynı. O kişinin hakikatini meydana getiren Rabb-ı hassının fiilinden razıdır. Yoksa ben iki rekat beş rekat namaz kıldım da Allah benden razı ben de O’ndan razıyım, o çok sonraları gelen bir razılık olur. O surette gördüğümüz şekli rızadır. Rabb-ı hastan zahir olan şeyle yani herhangi bir şeyle ne fiil yapmışsa o Rabbının ef’alinden razıdır. Bu ef’al de o zaman merziyyedir. Yani yapılan o zuhur ef’al ne ise o da ondan razı olunmuştur. Zira her bir fail ve sani (sanatı ile meydana getiren fiil) yani işleyen ve meydana getiren kendi fiilinden ve sanatından da razıdır. Şimdi bu üçüncü mertebe fiil mertebesidir, fiil mertebesine indirdi işi.

Bakın mevzular içindeki mertebeleri eğer bilemezsek ayetlerdeki mertebeleri bilemezsek ve hadis-i şeriflerdeki mertebeleri de bilemezsek bu işleri çözemeyiz. Kur’an-ı Kerim’de bir ayet içerisinde bazen iki mertebe, üç mertebe, dört mertebe geçmektedir bir ayetin içerisinde. Bunları ayıramazsak mana veremeyiz. Hepsi ne olur, ef’al mertebesinden meal karşılığı olur, ne o Kur’an olur, manayı hakikisini bize aktarabilir. Tabi o da hiçbir şey demek değildir, yanlış anlaşılmasın. Ama meal gerçek manada Kur’an-ı Kerim’in belki %5’i biraz daha gidelim, %10’u o da ef’al mertebesi itibariyledir. Ancak o kadarını bize aktarır. 

İşte kişi özel olarak bir çalışma yapmaz ise ayetler hakkında kendi Kur’an’ını okuyamaz. Allah’ın Kur’an’ını hiç okuyamaz, peki neyi okur okuduğu nedir, mealcinin kur’anını okur. Yani çevirenin kur’anını ki ona da Kur’an denmez zaten ona meal deniyor. Kur’an okumaz meal okur. Bu kötü mü hayır, hiç okumama ile kıyaslandığı zaman o çok güzel bir şeydir. Ama hakikati ile birlikte okunduğu zaman o ondan da çok güzel bir şeydir. O zaman biz kendimizi, peygamberimizi, Rabbımızı ve kitabımızı kazanmış oluruz, aksi halde her birerlerimiz hayali bir Kur’an okuyuş içerisinde, işte on cüz okudum, beş cüz okudum hatim ettim, hatim ettirdim gibi sevap vesilesi olacak şeylerle meşgul oluruz. Sevap vesilesi olacak şeylerle meşgul oluruz. 

Peki bunlar kötü mü, hayır hiç yapılmayana göre çok güzel sevap ancak nereye götürür, kişiyi cennete götürür, işte burada da yiyip içiyoruz burası da cennet, işte o kadar daha fazlası yoktur. Belki orada biraz daha lüksü var, belki daha bolluğu var, aradaki fark odur ama kişi cennet talebinde de olsa cehennemden uzaklaşma talebinde de olsa bunlar ne içindir eğer iyi düşünürsek nefsimiz içindir. Ya Rabbi beni cennetine koy ya Rabbi beni cehenneminden azad eyle, peki ne oldu şimdi, Allah sevgisi nerede, Rabbı dese ki hayır ben seni ne cennete koyarım ne başka yere sen cehennemin en dibindesin, ya rabbi sen bilirsin sen en güzelini bilirsin sen neyi münasib görmüşsen onu yaparsın diyebilirsek eğer o zaman biraz yol almış oluruz. 

Caminin kapısına yazı yazsalar deseler ki “buraya girenin hiç birisi cennete gitmeyecek” kaç kişi kalır caminin kapısından giren, namazını kılarsan Allah rızası için kıl cennet arzusu için kılma, cennete girmeyeceksin derseler yani cennet arzusu ile buraya geliyorsan gelme deseler çok az kişi kalır orada. Ya % 5’i kalır ya % bilmem kaçı kalır. Tabi biraz mübalağa ediyoruz, siz kusura bakmayın. 

Zira her bir fail ve sani kendi fiilinden ve sanatından razıdır. Eğer razı olmazsa onu yapmaz idi. Yani bir sanatkar herhangi bir iş yaptığı zaman onu en güzel bir şekilde yapmayı düşünüyor. Ve de yapıyor, bak ne de güzel yapmışım diyor. Yani yaptığı işten razı oluyor. Ve her bir fail ve sani kendi fiilini ve sanatını o fiilin ve sanatın mahiyeti yani neyi iktiza ediyorsa o sanatın icabatı yani içinde bulunduğu hali neyi gerektiriyor ise hakkını vermek suretiyle mükemmel bir hale getirdi. Nitekim Hakk Teala Hz.leri Kur’an-ı Kerim’de bakın gerçek manada ayete gerçek yönden mana veriliyor, Taha Suresi 50. Ayette buyur ki, اَعْطَى كُلَّ شَىْءٍ خَلْقَهُ ثُمَّ هَدَى buna mealde baktığımız zaman sadece karşılığını verir geçer. Ama bu mertebelerle ilgili olduğu hiçbir yerde hiçbir zaman bulunmaz. Ayetin manayı şerifi budur ki Hakk Teala her şeye halkını yani istidadının iktizası olan hakkını verdi. Bakın her şeye halkını yani zuhura çıkma kabiliyetini verdi. Yani halk edilme hakikatini verdi. Yani batından zahire suretlenmeye yönelik hakikatini verdi yani istidadının gereği olan hakkını verdi. Mudil isminden hangi şey nasıl zuhur edecek ise onun halkını ve hakikatini verdi, diğer karşılığı olan Hadi isminin de gerektirdiği hal ve ifade ne ise onun da halkını ve hakikatini verdi ve hakkını verdi. 

Ondan sonra da her şeye halkını verdiğini beyan etti. Yani bütün varlıkların külli olarak hepsine neyi gerektiriyorsa hangi icabat lazım oluyorsa onlara hepsinin halkını yani zuhura çıkmasını halk edilmesini ve bu zuhurda gereği olan ihtiyacı olan hakkını verdi. Mesela güneşe enerji verdi ki güneş olsun. Güneşe buz verse ne olur, olmaz. Ondan sonra da her şeye halkını verdi. Yani nerede neyi zuhur ettirecekse onun halkını yani halk ediliş hakikatini ve ihtiyacı olan neyi varsa ona hepsini verdi. Aksi halde Cenab-ı Hakk ismi üzerinde bakın “Hakk” diyoruz işte bu yönüyle bütün varlığın hakkını halk ettiği yerde o halk ettiği şeyin hakkını vermek suretiyle rablığını oradan da İlahlığını Allah’lığını ortaya getirdi. 

Binaenaleyh her şey kendi istidadıyla neyi taleb etmiş ise ondan noksan ve ziyadeyi kabul etmez. Şimdi burada bir başka mevzu daha var, son cümlenin içerisinde her şey kendi istidadıyla, buna istidad-ı ezeli diyorlar, yani ayan-ı sabitelerimizin veya bütün alemdeki ayan-ı sabitelerin hakikatinde özünde bir program vardır. İşte bu programın diğer ismi ayan-ı sabite diğer ismi Kaza-ı İlahi, yani hüküm, bu hükmün alıcısı olan mahalin ismi de “istidad” dır. Kabiliyet ise zahir alemde bu istidadın ortaya çıkarılmasına sebeb olan sahadır. İşte bir kimsenin istidadında çok yüksek haller vardır, kabiliyetler mertebeler vardır, istidadında bu vardır, ama kabilyetini kullanmaz da oraya ulaşmazsa ahirette ondan sorumlu ve pişman olacaktır.

Çünkü kendine tanınan çok geniş bir sahaya az bir saha küçücük bir çerçeve içinde fazla gayret göstermeden girdiğinden ama ahirete kendisi o sahası açıldığından benim ne kadar büyük imkanlarım varmış da kaçırmışım bunu diyeceği aşikardır ve çok pişman olacaktır, o zaman kişiler. Hani zaman zaman bir mevzu olur ya gerçek manada eğitim bakın “faaliyeti kabiliyete döndürmektir” denmiştir. Bu ne demek, şimdi biz genelde faaliyet yapıyoruz sadece bunu kabiliyete intikal ettirmiyoruz. Kabiliyete intikal ettirmeyince de bizim istidadımıza ulaşamıyor veya ulaşamıyoruz. Bir fiil yapıyoruz ama bağlantısı olmadığı için ve gayret etmediğimiz için bir sonraki aşamanın hakikatinden de istifade de edemiyoruz. 

Şimdi faaliyet demek bir hareket demektir, bir motoru alalım o motorun aktarma organlarına yani vitese takıp tekerleklere o motorun gücünü vermeyelim sadece motor çalışsın motorun çalışması bir faaliyettir, ama onu vitese takıp kullanmak kabiliyettir. İşte ürettiğimiz ancak atıl bıraktığımız faaliyeti kabiliyete çevirdiğimiz zaman biz çok büyük kazanç sahibi oluruz. İşte geçerli, gerekli olan insanın yaptığı yapacağı şey kabiliyetini geliştirmektir. Kabiliyetten de istidadına yol bulacak çünkü istidadında o kabiliyet vardır. Ama biz kabiliyet yerine faaliyet yapıyorsak sadece o faaliyeti kabiliyete döndüremiyorsak motorun kendi kendine dönmesi gibi, motora bakıyoruz şu kadar bin devir yapıyor şu kadar saat çalışmış diyoruz ama bu çalışmada, devirde ne oluyor, sadece faaliyet oluyor, kabiliyete işe yarar hale dönüştürülmüyor.

Mesela basitçe küçücük misal verelim, yaptığımız devamlı zikirler bu durumdadır. Sadece faaliyet var ve sevap var, kötü bir şey değildir. Ama bunun yerine vaktimizi daha güzel değerlendirme imkanımız vardır. Hiçbir şey yapamazsak aynı zikri tekrar ederiz binlerce on binlerce, ama on bin defa da olsa o zikir bir zikirdir, neden aynı idrak aynı anlayış ile yapılan her şey tek şeydir. Bir şeyin iki olması için bir başkalığı olması lazımdır. O zaman iki olur. Bin tane gazete kağıdı üst üste olsa hepsi aynı baskı o günün baskısı olsa o bin tanenin çokluğu hiçbir şey ifade etmez. Birini alıp okuduğunuzda hepsini okumuş olursunuz. 

Ama bin tane üst üste aynı gazeten olacağına bir tane o gazeteden bir de yarım sayfa bir gazete olsa o diğerlerinin hepsinden fazla yarım sayfa var, orada başka haber vardır. İşte onların üst üste olması faaliyet al, götür, getir, koy, indir, kaldır ayrıca yer kaplıyor, o da ayrı bir sorundur, yeri daraltıyor. İşte onları oradan kaldırıp işe yarar sayfaları değişik sayfaları koymak kabiliyet, kabiliyetten de istidadımıza doğru yol almak. Cümleyi tekrar edelim, böylece her şey kendi istidadı ile neyi taleb etmişse ondan noksan ve ziyadeyi kabul etmez. 

İşte istidad-ı ezeli olan Cenab-ı Hakk’ın ayan-ı sabitelerimizde bize çizmiş olduğu şey üzerine hangi esmanın hükmü altında ise yani hangi rububiyet mertebesinin hükmü altında ise onu özünden taleb eder, o esma da onları kendisine verir. Ancak biz burada gafil olursak istidadımızı kabiliyetle değerlendirmez isek o zaman biz faaliyette ama gaflette olmuş oluruz. 

İmdi İsmail (a.s.), bizim zikr ettiğimiz şeye usûru sebebiyle (gizli olanı bilmesi sebebiyle) Rabb'i indinde, marzîdir. Ve kezâlik her bir mevcûd Rabb'i indinde marzîdir. Ve her bir mevcûd, beyân ettiğimiz üzere, Rabb'i indinde marzî oldukda, diğer abdin Rabb'i indinde marzî olmak lâzım gelmez. Zîrâ rubûbiyyeti, ancak külden aldı; vâhidden almadı. Binâenaleyh ona külden, ancak ona münâsib olan şey müteayyen oldu. O da onun Rabb'idir (8).

Ya'nî İsmail (a.s.) fiil, yani yapılan iş "ayn" için sabit olmayıp, yani “ayn” da bu fiil yok, orası fiil mertebesi değil, orası ilim mertebesidir, yani fiil ayn için sabit olmayıp ancak aynda tecelli eden ve zahir olan Rabb-i hâs için sabit olduğuna yani fiil rububiyet mertebesinde meydana geldiğine göre ve o ayn dahi ancak kendisinden zahir olan şeyi kabiliyyet ve isti'dâdı ile Yani ayn dahi, o hakikat dahi ancak kendisinden zahir olan şeye kabiliyeti ve istidatı olduğu için onu zuhura getirdi. Rabb'inden taleb eylediğine ıttılâı sebebiyle, oraya ulaşması sebebiyle Rabb'i hâs indinde marzidir, razı olunan ve Rabbı tarafından beğenilmiştir.

Zîrâ rabb-i hâssı o mevcudun üzerine rubûbiyyeti, devamlı kıldı, yani rablığı üzerine koydu ve onun isti'dâdı hasebiyle, ona tecellî edip efâlini onda izhâr eyledi. Yani o varlıkta onun Rabb-ı hassı o varlığa tecelli edip fiilini onda meydana getirdi. Yani failin fiilini Rabbı failde ortaya getirdi. Yani orada görünen fail Rabbının aleti oldu. Hani “zaman gelir ben kulumun elinde tutan, ayağında yürüyen olurum” diyor ya bu onun rububiyet mertebesi, diğeri onun Uluhiyet mertebesindeki halidir. Bakın Rabb-ı hassı kendisinin özel Rabbı terbiyesinde olan esma-i ilahiye, o mevcudun üzerine rububiyetini baki etti. Yani o mevcut üzerine hükmünü geçerli kıldı. Rab o mevcutta hükmünü geçerli kıldı, hangisi terbiyesine verilmişse ve onun istidadı dolayısıyla yani o mevcudunun aynındaki istidadı dolayısıyla ona tecelli edip ef’alini onda izhar eyledi. 

Yani herhangi bir varlıkta gördüğümüz fiil o varlığın kendine ait fiili değil o varlıkta mütesir olan yani tesirde olan ona tesir eden ve terbiyesinde hükmü altında olan Rabbının fiilinden başka bir şey değildir, o görüntüde Rabbının o manasının görüntüsü oldu. Bununla beraber her mevcûd, Rabb-i hâssının indinde, yanında merzi, beğenilen olmakla yine o mevcûd, diğer abdın Rabb'i indinde merzi, beğenilen olmak ve beğenilmek lâzım gelmez. Mademki bu alemde esma-i ilahiye zıtlarla ortaya çıkmaktadır, her bir ismin kendinin bir zıddı olduğundan bu zıt isimlerin zıt Rabların diyelim zuhur mahalleri hepsinin birbirinden razı olması şart değildir. 

Her varlık merzi ancak her merzi yani bütün esmalardan razı olacak veya bütün esmalar ondan razı olacak diye bir şartı yoktur. Her varlık razı olunmuş ancak o varlık hangi esmanın tesiri altında ise o esma tarafından razı olunmuştur. Hadi esmasının zuhurunda Hadi esması razı olmuş, Mudil isminin zuhurundan da Mudil esması razı olmuş ancak Hadi isminin Mudil esmasından razı olması diye bir şart yoktur, bu da diğer razılığa mani değildir. Çünkü hepsi ayrı istikametlerdedir. Şimdi buradan çıkarken her birimiz istikameti ne tarafta ise kimisi sağa, kimisi sola gidecek, kimisi güneye, kimisi kuzeye, kuzeye giden kendi gittiğinden razıdır neden, kendi sıratı üzere, kendi doğru yolu üzerine doğuya giden kuzeye giden de kendi doğru yolu üzere o da kuzeyden öteki de doğudan razıdır. 

Hepsinin aynı yoldan gitmesi mümkün değil ki, hepsi aynı yoldan giderse o zaman rıza olmaz, çünkü onun zıddında olan çok gidecek ilerilere dolaşacak yağmur olacak veya evine ulaşamayacaktır. İşte kim hangi sıratı hangi yolu yani ayan-ı sabitesi -evinden kasıt ayan-ı sabitesi- yani hakikati hangi yolu üzerinde ise o yoldan gitmesi onun terbiyecisi olan ism-i hassı kendisinden razıdır. Ama her bir esmanın ondan razı olması gerekmemektedir. Rabb-ı hasının indinde merzi olmakla yani her bir yol ehli kendi isminden, kendi isminin mürebbiyesinden, terbiyesinden razı olmakla yine o mevcut diğer abdın Rabbı indinde yani diğer Rabbın yanında merzi olmak ve beğenilmek lazım gelmez yani diğer rab tarafından da beğenilmesine gerek yoktur çünkü o onun Rabbı değildir. 

Herkesin evi bir başka taraftadır, diğer tarafa giden neden benim evime gelmedin, kendi evine gidiyorsun ben senden razı değilim diye bir şey söylemesi de zaten kendine hak verilmiş değildir. Zîrâ mevcudun her birisi rubûbiyyeti, ancak külden bir esmadan aldı; vâhid-i muayyenden almadı. Yani mutlak vahidiyetten almadı. Rububiyetten aldı, esmalardan bir esmadan aldı, rububiyetini. Ve külden onun için müteayyin olan şey dahi, ancak kendisine münâsib olan şeydir. Ve kendisinin münâsibi olan şey de onun isti'dâdıdır. Ve o mevcûd için kendisine münâsib olarak külden müteayyin olan şey onun Rabb'idir. Yani Vahidden külliden tayin olunan şey onun Rabbıdır. Yani hangi esma-i ilahiye ona ayrılmışsa o, onun Rabbıdır. Bu hali biraz izah edelim

Ma'lûm olsun ki, "ulûhiyet", ya'nî mertebe-i '"vahdet", kendisinde isim ve resim olmayan "ahadiyyet" mertebesi ile esma mertebesi ve sıfat olan "vâhidiyyet" arasında bir mertebe-i mutavassıtadır. Yani ara vasıtadır. Yani burada üç mertebeden bahsedildi, mertebenin birisi ahadiyet mertebesi, ahadiyet mertebesinin vahadiyet mertebesi ile uluhiyet mertebesi arada berzahtır. Yani vasıtadır birbirlerini ulaştırmaya, mertebe-i Vahdet, yani teklik, birlik mertebesi uluhiyetten kasıt vahidiyet mertebesidir. Ve bu ulûhiyet mertebesi rubûbiyyet-i mutlakayı îcâb eder. Kendisinde isim ve resim olmayan mertebe-i ahadiye ile mertebe-i esma ve sıfat olan vahidiyet arasında bir mertebe-i mutavvasıtadır. Yani ahadiyet mertebesi ile vahidiyet mertebesi arasında vahdet olan uluhiyet mertebesi ara alem, geçiş alemidir.

Cenab-ı Hakk ahadiyet mertebesinden vahidiyet mertebesine tenezzül ettiği zaman o vahadiyet mertebesi bir saha olduğunu düşünelim bir arsa, bir arsa olduğunu düşünelim, vahidiyet mertebesini böyle düşünürsek daha berraklaşır, vahidiyet mertebesinde uluhiyet yani ilahlık mertebesi açığa çıktı. Ahadiyet mertebesinde daha henüz ilah, Allah, Hakk diye bir şey yok bilinmiyor, orası Ahad mertebesidir. قُلْ هُوَ اللَّهُ اَحَدٌ dediğimiz mertebe orasıdır. Ahadiyet mertebesinde Zat-ı mutlak’ın iki özelliği vardır, daha henüz orada Allah ismini almış değildir, Birisi ENE’iyeti, inniyeti biri de Hüviyetidir. Ama’iyette hiçbir şey bilinmediği halde orada Zat-ı mutlak’ın sadece iki hususiyeti ortaya çıkmış oluyor, biri İnniyeti biri Hüviyetidir. 

Ahadiyet mertebesinden vahadiyet mertebesine tenezzül ettiği zaman orada ilahlık ortaya çıkmaya başlıyor yani ahadiyet mertebesindeki ilm-i ilahiye, ilahi bilgiler gerçek bilgiler bütün bu alemlerin ayan-ı sabiteleri programları ortaya çıkmaya başlıyor. Bunun ismine de uluhiyet, ilah, Allah’lık deniyor. İşte burada Zat-ı mutlak Allah ismini kendi kendine veriyor. Hani iki kelime cinsi var ya Arapça da belirtilen, neydi kıyasi ve semai, kıyasi olanlar beşerin uyguladıkları kıyasen bir kalıp alıp diğer kalıplara gönderdikleri ama semai olanlar ne diyor Arap’tan geldiği üzere kabul edilmiştir. İşte bu semaiden de ileridedir. Yani semai kelimeler de doğmazdan ileri gerçek manada semainin ilerisinde ilahi yani Allah kelamı Cenab-ı Hakk’ın ilah mertebesinde kendine verdiği kendinin ismidir. 

Orada kendinin ismini Allah olarak tanıtıyor ve faaliyet sahası ilahlık uluhiyet sahası vahidiyet sahasının sahrasının veya arsasının yani arzının orayı bir saha olarak futbol sahası gibi düşünelim, yani vahidiyet ayrı bir mertebe değil bir sahadır. Birçok mertebelerin üstünde bulunduğu bir sahadır. Orası ilk mertebesi uluhiyet mertebesi ilahlık mertebesidir. Ondan sonraki mertebesi de Rablık, rububiyet mertebesidir. İşte bu mertebe esma mertebesi ile ahadiyet mertebesi arasında uluhiyet mertebesi bir berzahtır. Yani ahadiyet mertebesinden aldığını rububiyet, sıfat, esma mertebelerine aktarma mertebesidir diye onu izah ediyor burada. Tekrar okuyalım; 

Ma'lûm olsun ki, "ulûhiyet", ya'nî mertebe-i '"vahdet", Vahidiyet mertebesi Birlik mertebesi dediği kendisinde isim ve resim olmayan "Ahadiyyet" mertebesi ile, Yani bir üst mertebe ahadiyet mertebesinde isim ve resim yoktur. Yani orada daha hiçbir şey zuhura çıkmış değildir. Mertebe-i esma ve sıfat olan "vâhidiyyet" arasında bir mertebe-i mutavassıtadır. Yani bir vasıta, aradır. Yani ara vasıtadır. Yani burada üç mertebeden bahsedildi, mertebenin birisi ahadiyet mertebesi, ahadiyet mertebesinin vahadiyet mertebesi ile uluhiyet mertebesi arada berzahtır. Yani vasıtadır birbirlerini ulaştırmaya, mertebe-i vahdet, yani teklik, birlik mertebesi uluhiyetten kasıt vahidiyet mertebesidir.

Ve bu ulûhiyet mertebesi yani vahidiyet, Vahdet mertebesi rubûbiyyet-i mutlakayı îcâb eder. Yani uluhiyetin rububiyeti olması yani mutlak Rablığı olmasını icab eder. Kendisinde isim ve resim olmayan mertebe-i ahadiye ile mertebe-i esma ve sıfat olan vahidiyet arasında bir mertebe-i mutavasıtadır. Yani ahadiyet mertebesi ile vahidiyet mertebesi arasında vahdet olan uluhiyet mertebesi ara alem, geçiş alemidir.

Zîrâ meluh olmayınca "ilâh" kimi terbiye edecektir. Şimdi ilahın ilaha bağlı meluhu olacaktır. Peki ilah ile meluh arasında ne fark vardır, meluh mef’ul mertebesi, yani fail olan ilahın mef’ulde zuhura çıkmasıdır. Yani failin fiillerinin ortaya çıktığı yer meluhtur. Bu fiillerde failin hükmü ile olduğundan yani onun kulu manasınadır, abd’ı manasınadır. Meluh ilahın abd’ı manasınadır. Bizler de ilahın zuhur yerleriyiz, İlahın hükümlerini kabul eden yerleriz, işte meluh olmayınca ilah kimi terbiye edecektir. Eğer bir yerde meluh var ise İlah da mutlaka vardır, çünkü meluh ilahın göstergesidir, en büyük ispatlayıcısıdır. Halbuki âlemlerin tümü meluhtur. İster insan olsun ister hayvan olsun ister gördüğümüz tabiattan olsun hangisinden olursa olsun isterse melek olsun alemlerin kaffesi meluhtur, yani İlah’a bağlı zuhur yerleridir. Binâenaleyh bu yüzden Allah Rabbü'l-âlemindir. 

O'nun âlemler üzerindeki rubûbiyyeti rubûbiyyet-i mutlaka ve umumi mutlak rububiyetidir. Ve her mevcudun bu "ulûhiyyet" mertebesinden aldığı hisse ve nasîb, ancak kendisinin Rabb-i hâssı olan bir isimdir. Ve bu ismin rubûbiyyeti rubûbiyyet-i hâssa hususi rububiyet ve mukayyededir, yani kayıtlı rububiyettir. Yani sınırlı rububiyettir. Sonsuz rububiyet değildir. Her varlık hangi esmanın zuhurunu ortaya çıkarıyorsa ondan merzidir ama diğer ismin ondan merzi olması şart değildir. İşte o yönüyle hususi ve kayıtlıdır. Yani sınırlıdır. Binâenaleyh her bir mevcûd rubûbiyyetini külden, ya'nî esmanın tümüne cami' olan ulûhiyyet mertebesinden almış olur. Yani her ne kadar zuhurdakiler birbirlerinden ayrı da olsalar ama hepsi Allah’ın Zat’ına bağlı olduğundan gene hepsi Allah’ın Zat’ından rububiyetini almıştır. 

Ve bu aldığı rubûbiyyet-i hâssa dahi onun kabiliyyet ve isti'dâdına muvafık olup, mazhar olduğu yani zuhura getirdiği ismi, ism-i hâssa mahsûs bulunur. İşte o mevcudun ef’âlinden razı olan ve ondan sudur eden şeyleri beğenen ancak bu ism-i hastır, yani hangi ism-i hassa bağlı olan yerden ne zuhur ediyorsa o ism-i has yani hususi isim onu beğenmektedir. 

اَعُوذُ بِالَّلهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ 

 ﴿١﴾ بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Bugün 29/05/2012 Salı günü sohbetimize kaldığımız yerden devam edelim, bilindiği gibi sohbet mevzuu Kaza ve Kader bölümü içerisinde Rabb-ı Hass özellikleri idi, yine Fususu’l Hikem Cilt 2 İsmail fassı sayfa 144 te kalmış idik, oradan yolumuza devam edelim, Cenab-ı Hakk her birerlerimize bu yolda, bu yoldan kasıt evvela kendimize ulaşma yolunda, oradan da Rabbımıza ulaşma oradan da Hakk’a ulaşma, yani Allah’a ulaşma yolunda seyr-i süluk hakikatinde bizlere yardımcı olsun İnşeallah. 

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Meselâ mühdedi’nin hidayete erenin Rabb'i olan Hâdî ism-i hâssı, ona hidâyetle mütecellîdir; yani bir insanın Rabb-ı Hassı Hadi ismi ağırlıklı ise ona hidayet ile mütecellidir. Yani onda Hidayet ile zuhura çıkmaktadır. Aslında orada zuhura çıkan o kimse diye biz adlandırdığımız veya şahsiyet verdiğimiz o kimse diye biz şahsiyet verdiğimiz zuhur mahali Hadi isminin şekillenmiş ve suret almış halidir. Biz onu hidayet ile müjdelenmiş yahut hidayetle şereflenmiş bir kimse olarak ayrı gördüğümüz zaman böyle düşünürüz. Ama o kimse aslında o kimse değil, peki kim o kimse o zaman işte o kimse denilen şey Hadi isminin hidayetle faaliyetinden başka bir şey değildir. 

Yani kimseye ait bir kimselik yoktur, bir kimlik yoktur, orada görülen kimse ismi verilen herhangi bir varlık zuhur Hadi isminin ibadetle suretlenmiş hayatını sürdürür olan faaliyetidir. Yani Hadi isminin zuhurudur. O kişinin kendisine ait bir kendiliği yoktur. Tabi bu bir mertebe bakışıdır, onu da belirtmemiz lazımdır. Şeriat mertebesine gelindiği zaman Hadi’si de var, Mudil’i de var, Kahhar’ı da var, Cebbar’ı da vardır. İşte gerçek manada tevhid sohbetleri bu yönden biraz algılanması zor da olsa ama sadece bu mevzular gerçek manada insanlığın cevabını verebiliyor. Aksi halde hangi mertebeden verilmişse bir sohbet o mertebeyi bildiriyor, ancak diğer mertebeleri de olduğundan o mevzuun onlar belirtilmezse sonra kişi kendini sorgulamaya başlıyor. 

Burada bu böyle de peki Cennet ve Cehennem niye bütün insanlar Cenab-ı Hakk’ın isimlerinin bir görüntüsü ise o zaman Cennet kime cehennem kimedir, diye birçok sorular ortaya geliyor, işte bazı hükümler var, her mertebede o mertebenin hükmüne göre orayı idrak etmemiz lazım geliyor. Mühtediden, yani Hadi isminden sadır olan yani zuhura gelen ef’al ve ahlaktan razıdır. Kim razıdır, Hadi ismi razıdır. Çünkü kendi manasının, bakın şimdi “Hadi” ismi diye duvara kocaman bir yazı yazsak o “Hadi” orada yüz bin sene dursa faliyeti yoksa o “Hadi”nin hikmeti vardır ki, “Mudil” ismi aynı şekilde dursa, “Allah” ismi dursa aynı şekilde ne olacak ki, ama Allah, Hadi, Mudil dediğimiz kafamızda bir mana oluşuyor. İşte o mananın görüntüsünü fiil olarak ef’al aleminde şehadet aleminden meydana getirilmesi Hadi isminin suretlenmiş hali ve faliyeti olmakta Hadi ismi de ondan razı olmaktadır. 

Yani “Hadi” ismi o suret ve tarz içinde faaliyete geçmiş olmaktadır. Şimdi orada Hadi ismini görelim, şurada da bir ibadet eden kimseyi düşünelim, nasıl bağdaştıracağız o isimle bu faliyeti, işte Hadi budur, orada sadece yazısı vardır, kelamı vardır, yaşantısı fiili ibadet halindedir. İşte o sadece orada yazı olarak durur da faaliyeti olmazsa hiçbir hükmü olmaz. İşte “Allah” dediğimiz zaman biz bunu sadece yukarılarda yücelerde kendisinden bir şeyler istenen bir varlık gibi hürmet edilecek bir varlık husus gibi düşündüğümüzde biz sadece lafzi olarak Allah’ı biliyoruz demektir, bütün varlıkta varlığın zuhurlarında var olan her zerrede 57/3 ayeti hükmüyle هُوَ الاَوَّلُ وَالاَخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ وَهُوَ بِكُلِّ شَىْءٍ عَلِيمٌ zaten bu dört hususu dikkatle incelediğimiz zaman bunun dışında bu alemde bir saha yoktur. Evvel, Ahır, Zahir, Batın. Bütün buradan zuhur eden Hakk ise o zaman bir başka varlığa yer yoktur, bu alemde. İşte Ayet-el Kürsi’nin okutulması bilhassa وَسِعَ كُرْسِيُّهُ السَّمَوَاتِ وَالاَرْضَ 2/255 ayetiyle O’nun kürsüsü semavat ve arzı içten ve dıştan kuşatmıştır. Peki kuşattığı zaman başka bir yer kalıyor mu, eğer bir boşluk yer kalıyorsa o zaman Allah oraya hakim değil, manasınadır, teröristler gelmişler bu sahayı almışlar diğer yerlere hakimler. Böyle bir şey düşünülemez. İşte biz kendi varlığımızda bu hakikati idrak ettiğimiz zaman bize hiçbir varlık sokulamaz. Neden, boş yer yok ki sokulsun. وَسِعَ كُرْسِيُّهُ Yani Cenab-ı Hakk âyetinde (2/255) “O’nun kürsisi semavat ve arzı kaplamıştır” arada boş yer yoktur ki, oraya başka bir varlık girsin. 

Gene buyurur ki, اِنَّ رَبَّكَ اَحَاطَ بِالنَّاسِ (17/60) “bu insan varlıklarını da içten ve dıştan ihata etmiş kuşatmıştır,” ayeti ile de açık olarak bildirildiği gibi Allah insanları ihata etmiştir. Bildirildiği gibi eğer bizler idrak ve şuur içerisinde olursak, bizim varlığımızda herhangi bir boşluk kalmadığından, bakın ne üç harfliler ne beş harfliler ne bin beş yüz harfliler müdahale edemezler, giremezler. Ama biz nefsimizden boşluk bıraktığımız için, hayal ve vehim üzerine o boşluğa giriyorlar. Onlardan kurtulmanın veya sokmamanın en kestirme ilacı budur, fiziksel bir ilaç değil, biyolojik bir ilaç değil, imani ve idraki bir ilaçtır. İşte alemde bu kadar çok çeşitli varlık olmasının sebebi hepsinin Rablarının ayrı o Rabların da esma-i ilahiye içerisinde bir bütün olup Allah’ın varlığında da onların ahad olması vahid ondan sonra da ahad olmasıdır.

Tekrar baştan alalım, mesela mühtedinin yani Hadi isminin zuhurunu Rabbı olan Hadi ism-i hassı ona hidayetle mütecellidir. Mütecelli; görünmektedir, parlamaktadır, oradan zuhura çıkmaktadır manasınadır. Cila dendiği zaman parlaklık temizlik ifade edilir. Muhtediden sadır olan ef’al ve ahlaktan razıdır. 

Ve keza dalalette olan kimsenin Rabb'i dahi, o dalalette olan dalâletle tecelli edendir. 0 Rab dahi Mudili ism-i hâssıdır. Yani Mudil de bir Rabdır, o zuhurda olan varlığın da Rabbı odur. Ve keza Müntefiinin, fayda verenin Rabb'i Nâfî'; ve Mutazarrırın, zarar verenin Rabbi Dârr; ve intikam olunan kimsenin Rabb'i Müntakım; ve rahmet edilmişin (merhumun) Rabb'i Rahmân'dır. Esma-ül Hüsnadan hangisi tecellide ise onun zuhur mahali yeryüzünde gözükmektedir. “Merhum” ölmüş manasına değil, Rahmet edilmiş manasınadır, halk arasında “Merhum” denildiğinde ölmüş olduğu anlaşılmaktadır. 

Ve diğerleri de bunlara kıyâs olunur. Birinin indinde marzi olunan kimse diğerinin indinde marzi olmaz. Şimdi iki kişi görelim birisi ibadet ehli birisi ibadet ehli değildir, inkar ehlidir, şimdi bunların fiillerinden Rabb-ı hasları ikisi de razı, ama Mudil isminden razı olan o zuhur mahali “hayır ben ibadet etmem ben gerici mi olacağım şunu mu yapacağım, bunu mu yapacağım diye Hadi isminden razı değildir. Hadi ismi de Mudilden razı değildir. Ama kendileri birbirinden razıdır. Ve keza bir isme nazaran saîd olan, diğer isme göre saîd olmaz. Yani biri şaki isminin zuhuru olur, şekavette bulunur, vurur, çarpar, hırsızlık yapar, neyse, biri de said olur, ikisi birbirinin yönünde olmaz ikisi de ayrı olur. 

Çünkü ayan-ı mevcude rububiyetlerini kül olan uluhiyyetten ayrı ayrı ism-i haslar ile aldı; yani mevcut olanların ayanları yani hakikatleri rububiyetlerini yani rablık hallerini kül olan uluhiyyetten ayrı ayrı ism-i haslar ile aldı. Bakın kül olan uluhiyyetten, uluhiyyet tek olan varlığında çokların olmasından yani külden kasıt odur. Esma-i ilahiye bir tane değildir. Uluhiyyet mertebesinde de bütün bunlar ortaya çıktığından, faaliyete geçtiğinden rububiyetlerini kül olan uluhiyetten aldılar. Yani bütün Rablar külli olan Uluhiyetin içinde mevcutlar, oradan alıyorlar. Uluhiyetten ayrı ayrı ism-i haslar ile aldı, yoksa bir ism-i muayyenden almadı. Yani belirli bir isimden almadılar, kül olan Uluhiyetten aldılar. Eğer bir ismi muayyenden alaydı, mevcudat rubûbiyyette müşterek olur ve cümlesinin efâli, o ism-i muayyen indinde marzî olmakla, hepsi müsâvî surette saîd olurdu. 

Ayan-ı mevcude yani bu mevcutların ayanları rububiyetlerini rablıklarını kül olan uluhiyetten ayrı ayrı ism-i haslar ile aldı, o yüzden de bu alemde çeşitlilik oldu, eğer bu ayrı ayrı rablar olmasaydı bu çeşitlilik olmazdı. Eğer bütün bu mevcudattaki varlıklar zuhurlarını tek bir isimden alsa idiler mevcudat rububiyette müşterek olurdu. Yani her mevcudun Rabbı aynı Rab olurdu. Cümlesinin ef’ali fiilleri o ism-i muayyen indinde merzi olmakla hepsi müsavi surette sait olurdu. Bu çeşitlilik olmazdı. Fakat her bir mevcudun hissesini ve nasibini bir ism-i hâssın aracılığıyla külden alması, mevcudatın rızâ ve saadette yekdiğerine müsâvî olamamalarını netice eder. 

Binâenaleyh bir ism-i hâssa göre saîd olan, diğer ism-i hâssa göre şakî olur. Ancak bunlar kendi ism-i haslarının istikametinde olduklarından o isimler onlardan razıdır. Diğer ismin tecellisi olan diğerinden razı olmaz. Çünkü her esma-i ilahiyenin zuhuru kendini en haklı en doğru yolda olduğunu zannettiğinden her bir zuhurun da kendisi gibi olmasını ister. Bu insanın yapısında da zaten vardır. 

Ve hiçbir kimse rubûbiyyeti, Hakk'ın ahadiyyeti haysiyyetiyle ahz etmez; ve bunun için ehlullah, ahadiyyette tecellîyi men' eyledi (9).

Ya'nî zâtı ahadiyyet daha henüz orada Allah ismi belirlenmemiş olduğundan burası ahadiyet olarak isimlendirilmekte yani tek, teklik olarak ifade edilmekte, bakın bir değil teklik olarak ifade edilmekte, cüzlere ayrılan olmadığı ahadiyet tek bir bütün olduğundan, hani “tekbir” dediğimiz zaman ne söylüyorduk, “Allahuekber” diyorduk, biz bunu fıtri olarak söylüyoruz, belki Hadi isminin zuhurları olarak diyelim fıtri olarak ezberlemiş olarak söylüyoruz, taklidi olarak söylüyoruz ama iyi niyetle söylüyoruz o ayrı, iyi niyet başka fiilin hangi kaynaktan geldiğini bilmek başka şeydir. Veya o fiili nasıl işlediğimizi bilmek şuurlu olmak başka şeydir. 

Şimdi “Allahuekber” dediğimiz zaman ne demek istiyoruz, “Allahuekber” ile “Allah en büyük” diyoruz o zaman bir başka Allah’ları şuur altında ortaya getirmiyor muyuz, farkında olmadan, Allah büyüktür desek tamam Allah en büyüktür dediğimiz zaman esma-i ilahiye içerisinde “Allah” ismi aynı zamanda cami ismi olduğundan isimlerin en büyüğü “Allah” ismidir diyoruz, yoksa birçok ilahlar Allahlar var da bizim Allah en büyük gibi değildir. Bakın küçük bir hadise ama bunun bilinmesi ne kadar irfaniyet açmakta ve yanlışlıkları da düzeltmektedir. 

Peki “Allahuekber” dediğimiz zaman işte biz ahadiyet ve vahidiyet mertebesini ifade etmiş oluyoruz. Ne diyorduk “Allahuekber” demek için ifade ettiğimiz kelime, “tekbir” getirmek diye, işte Tek olan Ahadiyet, Bir olan Vahidiyeti ifade etmiş oluruz, “Tek Bir” Allahuekber demek suretiyle. Bakın “Tek” olan Ahadiyet, “Bir” olan da Vahidiyettir. İşte “Allahuekber”, gerçekten bu mertebede bütün esma-i ilahiyeyi ve sıfat-ı ilahiyeyi bünyesinde toplamış olduğundan isimlerin ve sıfatların içerisinde bu mertebesi itibariyle Allah en büyük esma-i İlahiye diğer itibariyle de cami isim olduğunu zaten biliyoruz. 

Vahid bir Ahad Tekdir, “tek” in tekrarı yok, “Bir” in tekrarları vardır onun için Vahid oluyor, işte vahidiyet mertebesinde tek olan ahadiyetin vahidiyet mertebesindeki zuhurları “Bir”ler olarak ortaya çıkmaktadır. Bu alemde ne kadar varlık olursa olsun isterse bu alem gibi on milyar varlık olsun her ne kadar kesret halinde gözüküyor ise de yine de onlar “Bir”dir. Yani hiçbir varlığın bir ikincisi yoktur. Yani vahidiyet birlerin biri manasınadır. Vahidiyet mertebesinde kesret ortaya çıkıyor ise de kesret denilen her bir şey bakın her bir varlık gene kendi birliğindedir. Hiç birisi birbirinin aynı değildir, ama efendim aynı fabrika aynı model hiçbir değişiklik yok, değişikliği yok olur mu, değişikliği olmazsa bir ikincisi olmaz. Aynısı var malzemesi başkadır. İçindeki faaliyette olan her şey başkadır. Görüntüde aynı gibi aynı şeyin bir ikincisinin olması mümkün değildir. İşte bunun sebebi de ahadiyet hakikatinin vahidiyette birler olarak ama tek birler olarak ortaya çıkmasının neticesidir. 

Yani Zat-ı ahadiyet teklik mertebesinde cüzlere ayrılmadığı cihetle, falan cüz'ünü falan şey; ve falan cüz'ünü de falan şey elde etme demek mümkün olmadığından; yani ahadiyetin bir kısmını biri tuttu yahut o yönde yürüdü o şekilde bunu demek mümkün değildir ve binâenaleyh onda ne isim ne de resim bulunmadığından, hiç bir kimse "rubûbiyyet'i Hakk'ın ahadiyyet'i haysiyyetiyle ahz eylemedi, bakın çok muhteşem bir bilgi hepsi öyle de bazı cümleler var ki çok değerli gerçekten. Hiçbir kimse rububiyeti Hakk’ın ahadiyet haysiyetiyle ahzetmedi, almadı. Ahadiyeti yönüyle rububiyeti hiçbir kimse almış değildir. 

Hiçbir kimse rububiyeti, yani rablık mertebesini veya rablık hususiyetini özelliğini Hakk’ın ahadiyeti haysiyetiyle ahzetmez, almaz. Çünkü ahadiyette cüzler olmadığı için yani hiçbir kimse ahadiyetten bir şey alamaz doğrudan doğruya. Zira rububiyet bir sıfattır, Zat-ı ahadiyet ise esma ve sıfattan müberradır, beridir yani orada isimler ve sıfatlar yoktur. Ancak ne olduğunu biliyorduk, Abdül Kerim Cili’nin ifadesi ile yahut müşahedesi ile veya bildirmesi ile Allah razı olsun, ahadiyette sadece iki özelliğinin olduğunu zuhura çıktığını birisi “İnniyet”i biri de “Hüviyet” i olduğunu bize bildirmiştir. 

Bundan başka da ahadiyetten bahseden hiçbir bilgiye de ben rastlamadım. Hatta ahadiyetin ne olduğundan bile genelde haberdar değiliz. Yani şu izahların dışında şu yazıların dışında ben bir şey bulamadım. Dileyen daha geniş bilgileri İnsan-ı Kamil sohbetlerinden ahadiyet bölümünden bakabilirler. Zat-ı ahadiyet ise esma ve sıfattan müberradır, Zîrâ "rubûbiyyet" bir sıfattır; ve zât-ı ahadiyyet ise esma ve sıfattan beri kılınmıştır. İşte bu sebebden nâşî ehlullah, mertebe-i ahadiyyette tecellî yoktur, derler. Mertebe-i ahadiyette tecelli yoksa o zaman vahadiyet nereden geldi, tecelli yoktur derken teferruat tecelli yoktur yani rububiyet tecellisi yoktur ahadiyette, Zat’i tecelli vardır, o da vahidiyete yani ilm-i ilahide açılımlara gitmekte vahidiyet sahasında uluhiyet ortaya çıkmakta oradan da rahmaniyeti ile bütün alemlere rahmet etmesidir. 

Rahmaniyetten de bahsederlerken şöyle derler, rahmaniyetin bütün varlığa ilk lütfu odur ki kendi varlığından varlık vermiştir. Zaten bir başka varlık yok ki verebilsin işte bu sebepten dolayı ehlullah mertebe-i ahadiyette tecelli yoktur derler. Zira tecelli için bir tecelli olunan şey lazımdır. Yani bir zuhur mahal lazımdır, ki oraya tecelli olunsun. Halbuki cemî'-i niseb ve izâfât zât-ı ahadiyyette mahv ve müstehlektir. Mahf olmuş ve helaktedirler. Yani iç bünyededirler, dışarıda değildirler. 

İmdi sen O'nunla O'na nazar edersen, O kendi nefsine nazırdır. Böyle olunca O, kendi nefsine, kendi nefsiyle nazır olmaktan zail olmadı (10).

Ya'nî ey arif, sen makâm-ı fenada, Hakk'a nefsin ile değil, yine Hak ile nazar edersen, bakın seyr-i sülukta oldukça yukarılarda olan bir makamdan bahsediyor, Ariflik ve irfaniyetin hakikatinden bahsedilmekte ve burada bir mertebe yani hususi bir mertebeye dikkat çekilmektedir. Ey mü’min, ey müslüman, ey insan demiyor bakın ifade ettiği ariftir, arife arif-i billah yolunu açıyor. Yani bir kimse kendini tanıdığı zaman kendinin hakikatlerini işte bu çerçeveler içerisinde bildiği zaman ona arif denir. Yani Hakikat mertebesinin kişisi denir. Ama arif-i billah olması için Allah’ı bilmesi gerekmektedir. Yani kendinden yola çıkarak seyrini sürdürerek miraca doğru Allah’ı bilme ilmini bilmesi yani Allah’ın ne olduğunu niceliğini bilmesi gerekmekte onlara da arif-i billah deniyor. Ama bir kimse arif olmadan arif-i billah olmaz zaten olması da söz konusu değildir. Olacak bir şey de değildir. 

“Ey Arif” bakın bu cümlede bizlere seslenmiyor, ariflere sesleniyor, yani idrakinin biraz yukarılarda olduğu açık olarak belirleniyor çünkü arifleri muhatab alıyor. Bakın sade mü’min olanlar değildir. Sıradan mü’min olanın şunları anlaması mümkün değildir. Evvela arif olması lazım ki o yoldan nefsine arif olan Rabbına arif olacaktır. O yoldan da Hakk’a arif olacaktır. Ey Arif sen makam-ı fenada bakın burada bir makam daha çıktı, Ariflik bir makam, makam-ı fena da bir makam o zaman iki makam oldu, Hakk’a nefsin ile değil, bu da bir makam, nefsaniyet mertebesi yine Hakk ile nazar edersen, bu da bir makamdır. Bakın bir cümle içerisinde dört tane makam veriyor ki işte bunlara “cevami-ul kelim” denir. Yani az sözle çok şey ifade eden demektir. Bir buçuk satır içerisine birçok mühim mertebeyi sığdırmış ve de laf-ı güzaf değil yerleri ile birlikte yani hakikatleri ile birlikte ve tasdik olunur halde. Yoksa birçok yazı yazılır da sisteme uygun değildir, geçerliliği yoktur bu cümlenin diye cümle red olunur. Ama bu öyle bir şey değildir. Reddedecek hiçbir kimse bulunamaz. Reddederse de o anlaşılır ki mutlaka Mudil isminin tecellisindedir. Mudil ismi reddeder. 

Ey arif sen makam-ı fenada, fena ne demekti, Hakk’ta fani olmak demektir, yani kendine ait bütün varlıkların kendine ait neyi varsa hiç hükmünde yok hükmünde olduğu tabi bu fiziken değil de biraz fikren olsun, çünkü bize ait ne varsa dışarıya çıkıp atarsak o zaman nefsimiz bizden hesap sorar arabayı kullanacaktım, evde oturacaktım sen neden verdin, işte elbiseyi kullanacaktım neden verdin işte yiyeceğim içeceğim vardı neden verdin diye onun da hakkı var üstümüzde, ne kadar var, Cenab-ı Hakk’ın sınırladığı kadar var, hayatiyetini sağlayacak kadar var, fazlası değildir. Ama bazen zaman zaman dediğimiz gibi bazı mertebeler kişinin yaşantısında o mertebenin özelliklerini ortaya çıkartır, o mertebe hükmünden hayatını belirli bir süre sürdürür. Zaten belirli bir süre o hayatını sürdürmez ise o mertebeyi bilemez. 

Yani orada yaşanacak belki bir ay, iki ay, beş ay neyse, o bilinecek ki ondan sonraki merdivene geçilecek yahut sahaya geçilecek işte bu makam-ı fenanın da kendi içinde birçok halleri vardır, bu makam-ı fena ikinci seyrin kemalidir. Hani birinci seyir yapıyoruz da dünyaya geliyoruz ya bu birinci seferdir, bu bizim elimizde olan sefer değildir, zuhura çıktığımızda çocuk ismi verdiklerinde zuhura çıktığımızda aslında ne biz çıkıyoruz ne zuhur var ne bir şey var, o esma-i ilahiyedeki Rab kendinin hususiyetini öyle ortaya çıkarıyor, kendi hangi Rabbın hükmü altına girecekse hangi Rabbın hükmü ile çıkıyorsa o Rab onda bir ömür boyu kendi yaşantısını sürdürüyor. Biz de diyoruz ki bizim kızımız yaşadı, neden böyle yaptı bizim oğlumuz diye biz sahip oluyoruz. Azrail (a.s.) geldiği zaman durdur bakalım durdurabilirmisin, hani senindi, birisi arabana arkadan pat diye vuruyor hadi durdur bakalım bunları durdurbilirsen. 

Makam-ı Fena ikinci seyirin yani bilerek yaşanan seyr-i süluk yani tarikat ismi verilen ama aslında seyr-i süluk olan yani miraç da denilen aşamanın kemalatıdır bu, Hakk’ta fani olmak. Burasını da seviyet mertebesi gibi de düşünebiliriz. İşte burada makam-ı fenada Hakk’a nefsin ile değil yine Hakk ile nazar edersin, bakın o mertebenin bakışını bize öğretiyor. Bakış açısını öğretiyor. “Kişi halinde fani oldu” ne demektir, bıçağı aldı vurdu da kendini yok etti manasına değildir, düşüncelerinde idraklerinde yaşantısında hakikat-ı ilahiye üzere bildirilen bu eğitim üzere bütün alemin hakikatini kendi hakikatinde idrak ettiği zaman kendinde var olan Hakk’tan başka diğer ifade ile kendindeki Rab-ı hası ki burada Rab-ı has da geçilmiş olmakta Rabb-ı hası Hakk’ın zuhurda olduğunu idrak ettiğinde kendisi nefsi bir bakıma iflaş etmiş oluyor, yani tamamen yok hiçlik sahası hiçlik vahasına geçmiş olur. 

Ama orada gene bir varlık vardır, gene yaşıyor dolaşıyor, geziyor, yiyor içiyor gene bir varlık var, işte bu varlık bakın nefsi ile değil, çünkü fena olan onda hayal ve vehmidir. Yani nefsinin özelliği fena oldu, kendisi gene mevcuttur. İşte Hakk’a nefsin ile değil yine Hakk’a Hakk ile nazar ederse yani kendindeki Hakk’ı Hakk ile nazar etmesi kendindeki Hakk’ı bulması demektir. Hakka Hakk ile nazar etmesi budur, bu da Fenafillah mertebesinin hakikatidir. Kendinden fani olduğunda bakıyor ki kendinde Hakk işte buraya gelen Hallac-ı Mansur “Enel Hakk” diyor, Hallac-ı Mansur mu diyor, biz öyle görüyoruz, orada söyleyen Hakk’tır, artık Mansur diye Mansur’un nefsi diye bir şey kalmış değildir. 

İşte o şekilde Hakk ile nazar edersen O’na nazır olan sen olmazsın yani nefsin olarak sen olmazsın. Çünkü o sen nefsi olan sen gitti olmazsın, yok ki zaten nasıl olsun, o kendi nefsine nazır olur. Yani o zuhur mahali Hakk’ta fani olduğu için aslı o kendi olduğu için yani o zuhurda ayrıdan gayrıdan bir şey kalmadığı için tevhid ettiği için kendini bütün varlıkta ona nazar eden sen olmazsın. Kendi nefsine nazır olur, yani artık orada o kişi yoktur, kişide kendi kendini seyreden Hakk’ın ta kendisi olur. O ise evvel ve ahır bulunduğu halden evvel ahir olmadı. Yani Hakk ise bu meratipte dahi evvelen ve ahiren uzaklaşmadı. Yani o kendi kendinden uzaklaşmadı. Hani bu aleme gönderdi kulları, kullardan ibadet edenler oldu, etmeyenler oldu, bu yapılan hallerin hiç birisi Hakk’ın varlığının dışında olmadı. Zat’ından zuhura geldiler, hep birlikte geldik ama gene bu mertebeler Hakk’ın bünyesinde olduğundan Hakk’ın ayrı gayri olmadı. Sadece bir şuurda düşüncede oldu. 

Ve dâima kendi nefsine, kendi nefsiyle nazırdır; İşte Cenab-ı Hakk her zaman kendi nefsine kendi nefsiyle nazırdır. Peki nasıl oldu biz bizi kaldıralım diye uğraşıyoruz, Hakk bu sefer nefsi getirdi ortaya koydu. Çünkü kendisi “Kaim-i bi nefsihi” olduğu için bizim bahsettiğimiz sonradan olma nefis değil, Hakk’ın kendi Zat’ının bir başka veçhi olduğundan kendi nefsine kendi nefsiyle nazar eder. Hiçbir şeye ''ahadiyyet" ile tecellîsi yoktur. Yani bütün bu varlıkların hepsine uluhiyet ve vahidiyet ve rububiyet tecellileri ile mütecelli eder, ahadiyeti ile tecelli etmez. 

Zîrâ tecellî, haktan gayrı olan şeyler için inkişâfdan ibârettir. İnkişaf ise ahadiyette yoktur. Yani ortaya çıkmak ise Ahadiyette yoktur. Yani bir bütün olarak Ahadiyette yoktur. Halbuki burada ne Hakktan gayri olan şeyler ve ne de Hakktan başkası yoktur. Ve bu mertebe, butun/batın mertebesidir; zuhur mertebesi değildir. Tecellî ise butun/batın değil, zuhurdur. Ahadiyetin tecelli-i Akdes dedikleri halden ahadiyetten vahadiyete tecellisi tecelli-i akdes, Vahidiyet sahasından da Uluhiyet ve Rahmaniyete geçiş de tecelli-i Mukaddes olarak tasavvuf kitapları bildirmektedir. 

------------------- 

 NOT=BUNDAN SONRASI YUKARIDAKİLERİN İÇİNDEN BAZILARININ BELKİ HEPSİNİN (KAZA KADER) KİTABINDA DÜZENLENEN YERDEN AKTARILMIŞTIR. 

A’YÂN-I SÂBİTE

KAZÂ VE KADER

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Muhterem okuyucularım, İnsan sınıfından olan bizleri en çok ilgilendiren bir konu olan a’yân-ı sâbite kazâ ve kader mevzuu hakkında çok yazılar yazılmış, birçok konuşmalar yapılmıştır, bizde bu hususta bir araştırma yapalım dedik, zaman zaman bu hususta yapılan sohbetlerle ve yazılarla neticede, uzunca sayılabilecek bir zamanda ve muhteviyatıda oldukça geniş olan, bu kitabımız ortaya çıkmış oldu. Cenâb-ı Hakk, sıkılmadan okuma fırsatı bulabilenlerin, idrak ve irfaniyetlerini açsın İnşeallah. 

Bu mevzuun daha kolay ve daha iyi anlaşılabilmesi için kişinin kendisi hakkında bazı şeyleri bilmesi gerekmektedir. A’yân-ı sâbite kazâ ve kader ilminin ve yaşantısının kişiler hakkında, kişilerin içinde bulunduğu, yaşam mertebelerine göre, değerlendirildiği bilinmelidir. İleriki sahifelerde bu hususlar geniş olarak görülecektir. 

Kur’ân-ı Kerîm de birçok yerde insandan bahsedilirken “men/kim” hitabı kullanılmaktadır. Bu ifade ve tarif görüntüde, insan olmamız dolayısı ile her birerlerimizi kapsamaktadır. Acaba hiç kendimize, içimize dönüp de gerçek bir tarafsızlık ile “ben kimim” sorusunu kendimize sorduk mu? veya hiç düşündük mü? İşte düşünülmesi gereken ilk ve en mühim husus budur. Çünkü ne yazık ki, yaşadığımız devirde, çok büyük bir ilâh-i kimlik kaybı vardır ki, bu da bizlerin ebedi hayatı olan geleceğimizi zora ve tehlikeye sokmaktadır. 

Şimdi yavaş yavaş kendimizi tanıma yolculuğuna çıkmaya başlayalım. Ancak bu yolculuğa çıkmak için üzerimizde ne kadar beşeri ve dünyevi, ağırlıklar varsa onları sırtımızdan atıp, daha hafifleyerek yola çıkmamız bizlerin yorulmadan daha çok yol kat etmemizi sağlayacaktır. Yolumuzda mevzu ile ilgili veya dolaylı ilgili, birçok duraklar vardır, bazı yerlerde o duraklara birkaç defa uğramak vardır ancak uğranılan bu duraklarda, her uğrandığı zaman başka manzalar ile karşılaşılacaktır. Bu yüzden bunlar tekrar edilmektedir, bir mevzu birkaç kere sohbet konusu olsa da her konuşmada başka bir tarafı açıldığından, zarar değil kazanç olmaktadır ki kişinin aynı mevzu hakkında değişik görüş ve bilişleri oluşmaktadır. Şimdi bir hadîs-i şerîf ile akıl arabamızı çalıştırıp yolumuza çıkalım ve herkese gece gündüz bu yolda hayırlı yolculuklar dileyelim. 

Mevlânâ şöyle rivayet eder ki: 

“Cenâb-ı Hakk, kendi nurundan aklı yarattı, sonra ona gel dedi, o da geldi, git dedi, o da gitti, sen kimsin, ben kimim? diye sordu, akıl, sen benim rabb-i rahîmimsin, ben ise senin aciz kulunum dedi. Cenâb-ı Hakk buyurdu, ey akıl, senden daha aziz bir mahlûk yaratmadım.” 

“Sonra ateşten nefsi yarattı, ona gel dedi, nefis icabet etmedi, Cenâb-ı Hakk ben kimim, sen kimsin? Dedi. Nefis ben benim, sen sensin cevabını verdi, Cenâb-ı Hakk onu ateşe attı, azap verdi, yine sordu, nefis yine ben benim, sende sensin dedi. Cenâb-ı Hakk bu defa nefsi aç bıraktı, ben kimim sen kimsin? diye sorduğunda, nefis, sen benim rabb-i rahimimsin, bende senin aciz kulunum cevabını verdi.” (Hadîs-i kudsi) 

(bkz: tâcü’l arûs el hâvîli tehzîb’in nüfûs)“internet”ten. 

------------------- 

Görüldüğü gibi (Hadîs-i şerif) de iki önemli husus belirtiliyor. Birincisi aklın halk edilmesi, ikincisi ise nefsin halk edilmesidir. Akıl hemen itaat etmiş nefis ise belirli yaptırımlar neticesinde çaresiz olarak itaat etmiştir, ancak fırsat bulduğunda hemen isyanını sürdürmek için beklemektedir. 

Bahsedilen akıl, akl-ı küldür ve nefs, nefsi küldür ve her ikiside bütün âlemleri kaplamışlardır. Bizdeki olan akıl, aklı cüz ve nefsi cüz ise bunların bize ait olan bölümleridir ve bizim de beden mülkümüzü, her ikisi de kaplamışlardır. Eğer aklımız ruhumuz ile birlikte olursa, o beden salâh bulur eğer nefs ile olur, onun hükmü altına girerse yoldan çıkmış olur, çünkü “nefsi emmâre kötülüğü emreder.” (12/53) halife Âdem en geniş ma’nâ da iki isimle anılır, bunların biri “nefs”tir, Kur’ân da (294) yerde geçmektedir. Diğeri de bilindiği gibi “İnsan”dır, o da (311) defa geçmektedir. Görüldüğü gibi birbirine yakın sayılardadırlar. 

“Akıl bilici ve nefs tadıcıdır.” Ve beden üzerindeki yerleri ise akıl başta, nefs ise sadır/göğüstedir. Ancak her ikisinin de bütün beden üzerinde tesirleri vardır. İnsan dört asli halden oluşmuştur. 

Sırasıyla bunlar. akıl, ruh, nefs ve bedendir. Ruh ile bedenin izdivacından nefsin mahalli ortaya çıkmış olur, kendinde her yöne uyabilecek kabiliyet vardır, “sonra da ona hem kötülüğü, hem (ondan) sakınmayı ilham edene ki,” (91/8) Böylece kendinde iki zıt bir araya getirilmiştir, ancak kendi içindeki mücadelesi sonun da Hakk’ın emrine uyması istenmiştir. Ancak o daha ziyade kötülüğü emretmektedir. 

“Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin ona verdiği vesveseyi de biz biliriz. Çünkü biz, ona şah damarından daha yakınız.” (50/16) demek sureti ile kendisinin nefislerimize ne kadar yakın, hattâ onunla birlikte olduğu açık olarak bildirilmektedir. İşte böylece insan binası ve mekânı, akıl, ruh, ve nefse, mahâl, mekân olmuşlardır, akıl ve nefs bu mekâna sahip olmak isterler, eğer akıl aklı selim olursa, nefsi hükmü altına alır kontrolunda tutar eğitir, nefsi sâfiye olarak/Hakk’ın “gel cennetime gir” (89/28) hitabına mazhar olur. Eğer akıl eğitimsiz kalır da kendini kullanamazsa o zaman akıl nefsin hükmü altına girer ki, ondan sonra nefs onu kullanarak her türlü kötülüğü o bedene emreder ve bedende onun isteklerini yerine getirmek zorunda kalır ve her türlü nefsi tadışlarını onunla yapar ve sonunda ölümü de böylece nefs, tadacaktır. Çünkü bedenimiz bizim bineğimizdir, aslımız değildir. Aslımız, aslında aklımızdır, ona hayat veren ruhtur ve nefsimizde bu hayatı tadandır. 

Ölümü tattıktan sonra nefs hayatına berzah âleminde devam edecektir, bedeni kendisinden ayrıldığında, elinden tadış ve kullanım aracı alınmış olduğundan, bundan sonraki tadışı, o bedeni kullanamayışı sebebi ile, çok büyük bir azab olacaktır. İşte özetle bütün bunlar kulun kulluk mertebesinde mutlak var olduğunu bize açık olarak belli etmektedir. Böyle olunca da kulun kulluk mükellefiyetleri olacağı da açıktır. Ve bu kula yaşayacağı ömür süresi boyunca bir program lâzım gelecektir, bu programın ismine de (kazâ ve kader) denmiştir. 

Bu kısa izahlardan sonra artık kazâ ve kader bahsimize girebiliriz, kâh sohbetlerimizden kâh yazılarımızdan meydana getirdiğimiz bu kitabımızdan okuyucularımız umarım azami faydayı sağlarlar, oldukça geniş bir muhtevaya/iç hacmine sâhip olan bu sahada yola çıkılırken, kendimiz ile ilgili bazı gerçekleri de değişik mertebeleri ile görmüş olacağız. 

Gerçekten ben var mıyım yok muyum? Sorusunun cevaplarını da değişik mertebelerinden görmüş olacağız. Cenâb-ı Hakk bu yolculumuzda gönül ve idraklerimizi açarak en geniş ma’nâda fayda sağlayanlardan olmamızı nasib etsin İnşeallah. Çalışmak ve gayret bizden, yardım ve lütuf Hakk’tandır. T.B.

------------------- 

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

 SOHBET (17/05/2007/Perşembe) Akşamı – İzmir Kazâ ve kader bahsi, dinimizin konuları arasında en çok ihtilâflı olan mevzulardan bir tanesidir hatta başında gelmektedir. Ehli sünnet vel cemaat olarak, bizim de içinde bulunduğumuz, ehli sünnet vel cemaat, akidesinin anladığı kaza ve kader hükmü; cenâb-ı Hakk ezelde kullarının hepsinin bir kazası ve kaderi vardır.

Kazasına hükmeder ömrünün sonuna kadar ne yapacağını bildiğinden öylece de yazar ancak sen benim dediğim gibi mutlak hareket edeceksin demez, peki neden yazar, kulunun ne yapacağını daha evvelden bildiği için onun kazasını yani hükmünü yazar, bu kaza hüküm ma’nâsına, program ma’nâsınadır. Dünyaya geldiğinden itibaren her gün birer bölüm, kader olarak hayatını sürdürür. 

Yani insanın programının toplu haline “kazâ” denmekte, bu programın açığa çıkmasına da “kader” denmektedir. Kader miktar demektir, bölüm bölüm zuhura çıkması demektir. Her birerlerimizin böyle bir kazâ’mız vardır, biz şu anda dahi şu kazâ’nın kaderini yaşamaktayız. Sadece şu an değil, her an, yani yaşadığımız saatlerin dakikaların saniyelerin tık tık geçişi bir kaderdir. İşte ehli sünnet vel cemaat akidesinde, Cenâb-ı Hakk kişinin kaderini yazar, bu kader de iki türlüdür. Birisi kazâ-ı mübrem de denilen kazâ-ı mutlak, diğeri de kazâ-ı muallâk, yani boşta olan hüküm kesin olmayan hüküm diye belirtilmektedir. Kesin olan hükümlerden sorumluluğumuz yoktur ama muallâk olan, boşta olan kader yani bölümlerden sorumluluğumuz vardır. 

İşte bizi insan yapan ve mes’uliyet sahibi yapan bu bölümlerdir. Bir başka mahlûkatta, hayvanlarda, bitkilerde madenlerde, göklerde böyle bir sorumluluk yoktur. Çünkü onların kaderlerinin her bölümü yani yaşam sahalarının her bölümleri kazayı mutlaktır, onların kazayı muallâkları yoktur. Yani ne yapacaklarsa yapacaklardır. Şimdi şu teypler içindeki kasetler çalışıyor, bu kazayı mutlaktır, bunun dışına çıkamazlar, bozulması, cereyanının kesilmesi, ayrı konudur. Kendiliğinden kendini değiştiremez. O salâhiyet onlarda yoktur ama insanda böyle bir selâhiyet vardır. Kendi fikriyle yeni bir şeyler üretme hususiyeti vardır. Bu da kendisine tanınan hürriyet bölümündedir. 

Bunun dışında “mutezile” diye bir grup vardır, kazâ ve kader hakkında onların anlayışları şöyledir; Allah insan hakkında ezelde bir şey yazmamıştır, kul fiilini halk eder yani yaşadığı sürede kul kendi fiilini halk eder diye anlatmaktadırlar ve böyle inanmaktadırlar. Sabah kalktım, kahvaltı yaptım, işe gittim diye bunları ben kendim halk ettim, kendi fiilim diye kabul ederler, Allah ezelde insana bir şey yazmamıştır derler. Bunun tam karşıtı, zıddı olan bir grubun anlayışı da “cebriye”dir. Cebriyeler de derler ki, biz fiilimizi yapmaya mecburuz, Allah ezelde bizim için bir kazâ yani bir hüküm takdir etti, bu hüküm bizim üzerimizden geçecek biz bunu yapmaya mecburuz derler. 

Dolayısıyla biri kulun varlığını kaldırmakta, diğeri de Hakk’ın hükmünü kaldırmaktadır. Mutezile kulun üzerindeki Hakk’ın hükmünü kaldırmakta, kul kendi fiilini halk eder anlayışı ile. Cebriye de kulu kaldırmakta, kul fiilinde mecburdur der, mecbur olunca o zaman kişinin kendi kimliği ortadan kalkmış olur. Bir dördüncüsü de yine ehl-i sünnet vel cemaatin batını ile birlikte yaşanmasıdır. İşte en güzel en dengeli ve büyük irfan ehli kişilerin, büyüklerimizin pirlerimizin bildirdikleri en güzel anlaşılan ve kaderin ve kazânın hakikati olan anlayıştır. Ayrıca daha birçok kaderi ma’nâda topluluklar vardır, meselâ bazıları hurufiye diyor, bazıları kaderiye fırkası diyorlar, ama en önemlisi bu üç veya dört şeklinde olan fırkalardır. 

Birincisi ehl-i sünnet vel cemaatın dediği gibi Cenab-ı Allah kazâsını kaderini yazar, neden yazar kulunun ne yapacağını bildiği için. Şimdi bir mühendis bir makine icat etti o makine saatte 100 Km gidiyor, bu saat bir de kalkacak beşte hedefine gidecek daha ne giden var ne de gelen var, programı ona göre yapılıyor, o mühendis ona o saatte gidecek diye hükmetmiyor ama makinenin kabiliyetini bildiğinden daha önceden bilmiş oluyor. Yoksa böyle yap diye âmir bir hüküm ile onu belirtmiyor. Cenâb-ı Hakk’ın insanlar üzerindeki kazâ-ı mutlak hali, kazâ-ı mübrem de dedikleri o hali değiştirme imkanımız yoktur. 

Değiştiremediğimiz için ve o filler bizden zuhur ettiği için Cenâb-ı Hakk bizden bunları sorumlu tutmuyor. Aradaki fark odur. Yani biz kazâ-ı mutlaktan sorumlu değiliz çünkü Hakk’ın isteği istikametinde onları yapıyoruz. Ama kazâ-ı muallaktan sorumluyuz meselâ şu kazâdan aşağı doğru inen kader bahsi var, ortada bir çizgi sağ tarafta nurani sol tarafta zulmani haller var. Cenâb-ı Hakk emr-i teklifi ile bu programı bize yapmış, bize teklif ediyor, şöyle şöyle hayatını sürdür, şöyle sürdürürsen böyle olur, bu tarafa sürdürürsen ehl-i cehennem olursun, şu tarafa sürdürürsen cennet ehli olursun diyor. Yani oradaki iradeyi, irade-i cüzziyeyi Cenâb-ı Hakk. bizim kullanımımıza bırakmıştır. 

Eğer biz gayret eder de nefsimizle mücadele eder de söylenenleri yaparsak boşta olan o hükmü yani o enerjiyi o zaman süresini nura döndürmüş oluruz, nura döndürdüğümüz zaman da o kazâ-ı mutlak hükmüne geçer. Çünkü iş tahakkuk etmiştir, tahakkuk ettiğinde de mutlakıyet ortaya çıkar. Ama yarınki işlerimiz bakın tahakkuk etmiş değildir, o zaman mutlağa dönüşmüş değildir, yarınki kader-i muallâktadır. Cenâb-ı Hakk bize camiye gidin demişse, bizde meyhaneye gitmişsek veya eksi bir tarafa gitmişsek, o kader-i muallâkı getirmişiz eksi ma’nâ da kader-i mutlak hale dönüştürmüşüz yani faaliyete getirmişiz, kayda geçirmişiz ve böylece mutlakıyet kazanmıştır.

İşte burada onun mutlakıyet kazanması bizi mes’uliyete götürmesi, diğer tarafta Hakk’ın istikametin de kullanmamız da bizi mükâfata götürmektedir, nur âlemine ilhak etmektedir. Bu basit misalle anlayabildik mi, nerede sorumluyuz, nerede sorumlu değiliz diye. Bu şekilde kendimizi eleştirdiğimiz zaman veya araştırdığımız zaman hayatımızın seyrini gayet güzel değiştirebiliriz, biz irade ile değiştirebiliriz, o iradeyi de Cenâb-ı Hakk insana vermiştir. Eğer insanın öyle bir gayreti iradesi olmasa Cenâb-ı Hakk bu kader-i muallak kısmını boşta bırakmaz, hepsini mutlakiyete döndürür, kendi âmir hükmü ile yaptırır, o zaman da biz halife olamayız, insan olamayız, diğer varlıklardan farklı olarak bir değerimiz de olmazdı. 

Allah’ın muradı ise insanı halife olarak halk etmek ve öyle yaşatmaktır, halifenin de sorumlulukları olacaktır. Sınırlı da olsa sorumlulukları da olacaktır. Bunun daha geniş anlamdaki hali, dördüncü mertebedeki hali, yani ehl-i sünnet vel cematin kazâ ve kader anlayışının hali, bâtını ile birlikte yaşandığı zaman bu hakikat çok daha geniş kapsamlı ve doyurucu bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Çünkü tevhid akidesi sahaya geldiği zaman onun da kendine göre bağlantıları olmaktadır, hiçbir boşluk kalmadan kazâ ve kader hükmü ortaya çıkmakta ve yaşanmakta öyle çok güzel olmaktadır. 

Bir bakıma mutezilenin söylediği bir yönüyle doğrudur, “kul kendi fiilini halk eder” dediği, ama bir mertebe de doğrudur, doğrular bütün mertebeyi kapsadığı zaman gerçek doğru olmaktadır, hakikati ile olmaktadır ama tek mertebeden bakıldığında yanlış kalmaktadır, diğer mertebelere cevap verememektedir. Kul kendi fiilini nasıl halk eder? ne zaman ki kul kendindeki rabbani hakikatleri idrak etmiş olur ve Rabbıyla birlikte yaşar, işte o zaman kul kendi fiilini kendi halk eder. O zaman da halk eden kul değil, Allah’tır, Rab’tır, kuldan kendi fiilini işleyerek ortaya getirir. Ama bu çok ileri derecede bir düşünce halidir. Eğer önümüze gelen bizler, dersek ki kul fiilini halk eder, bu batıl bir söz olur, şeriat mertebesinde batıl bir söz olur. 

Diğerine gelelim; cebriyeye gelelim, cebriye de der ki “ben fiilimi işlemeye mecburum” yani benim başka çarem yoktur, şimdi anahtarı açtı şu lâmba yanıyor bu lâmba ben yanmaya mecburum, emri öyle aldım derse doğru söylemiş olur çünkü onun kendine ait bir iradesi yoktur, lâmba ben şu anda yanmak istemiyorum diyemez çünkü bütün âlem insanlara insanın emrindedir onlara musahhar kılınmıştır. İşte bu şekliyle bazı tefekkür ehli o yönde düşünenler âleme bakıyorlar ki kulun bir varlığı yoktur, zaten de yoktu, yokluk âleminden geldi bir varlık göstererek yine yokluğa gidiyor, o halde kul denen bir şey yoktur, kula yapılan bir program vardır, bu programı işlemeye mecburdur, kul fiilini işlemeye mecburdur diyor o da bu yönden gidiyor. 

Yani birinde kul kaldırılmış oluyor, birinde de Hakk kaldırılmış oluyor, zahir itibariyle. Şimdi kul fiilini yapmakta mecbur, ne zaman hangi mertebede mecbur, iseviyet mertebesinde mecburdur, kul varlığında fani olduğu zaman, yani fenafillâh mertebesinde Hakk ile Hakk olduğu zaman, bütün yaptığı fiiller kendinden değil Hakk’tandır. Dolayısı ile zâhir anlayışı itibariyle kul o fiilini yapmak mecburiyetindedir sözü zâhiren geçerli gibi oluyorsa da hükümsüzdür. Neden, cebir ve cebbariyet ikilik gerektirir, yani bir cebreden olacak, bir de onu da yapan olacaktır. Fenâfillâh mertebesinde böyle bir husus olmadığından orada da gene Hakk kendi fiilini kendi işlemektedir. İkinci bir kişi yok ki cebir etmiş olsun. 

Dolayısı ile cebriyecilerin de ifadeleri çürük olmuş oluyor. İşte bütün bunları bir araya getirip toplayan tevhid ilmi arifler, irfan ehli olan kimseler kazâ ve kader hükümlerini birlikte zâhiri ve bâtını ile birlikte yaşayarak mutlak ma’nâ da kader ve kazâ hakikatini ortaya çıkarıp en güzel şekilde izah edenler olmaktadır. Diğerlerinin hepsinin boşlukları vardır ve mutlak isabetleri olmamaktadır. 

------------------- 

 Şimdi burada biz var mıyız yok muyuz hükmünü anlamamız lâzım gelecektir. Bu husustaki bir sohbetimizi faydalı olur düşüncesi ile ilâve edelim. T.B.

------------------- 

SOHBET 06.05.2011, Cuma Bugünkü sohbetimizin konusu benlik yâni kimlik yâni insan, beşeri varlığı. İnsan gerçekten var mı, yok mu? Var ise nasıl vardır, yok ise nasıl yoktur! Bunun aslı hangisi, yâni insan varlık üzerine mi halk edilmiş, yoksa yokluk üzerine mi? halk edilmiştir veya her ikisi üzere mi halk edilmiş ve varlık ve yokluk onun üzerinde birer mertebelerden mi ibârettir? Hangisidir?

Bu âlemde insanoğluna lâzım olan ilimlerin başta geleni kendini bilmesi, tanımasıdır. Kişi kendisini bilmiyor ise eğer öğrendikleri ve bildikleri şeyler onun hayâl hânesine yazılır, aslî hânesine yazılmaz. Çünkü kendini bilip, tanımadığından dolayı kendini hayâli bir varlık olarak zannettiği için, bütün bilgisi hayâl hânesine yazılır ve o bu dünyâdan ayrıldıktan sonra da hayâl zâten aslı olmayan bir şey kendi, olmadığından boşta kalır, gider. Kendisine ait aslî tarafı için de bir şey üretemediğinden bu âlemden hayâl olarak geçer gider ve bunun da mes’uliyeti, üzerine yüklenmiş olur. Çünkü Cenâb-ı Hakk (c.c.) bizleri bu âlemlere hayâli birer varlıklar olarak gelelim ve öteki tarafa intikal edelim diye değil, aslî birer varlık olarak gelelim ve hakîkatimizi idrak edelim ve ona göre Rabb’ımızı değerlendirelim ve ona göre âhiret halimiz oluşsun diye gönderdi. 

Genel olarak kendimizi tanımaya çalıştığımızda bize denilecektir ki, her ne kadar sen bir tek varlık olarak gözüküyorsan da sende üç aşamalı bir yaşam yâni üç türlü benlik vardır. Bunların birincisi nefsî benliktir, ikincisi izâfi benliktir, üçüncüsü ise ilâh-î benliktir. 

İşte bunlar bizim varlık sebebimiz ve ilmî mânâ da açılışlarımız ve mertebelerimizdir. Bizler bu mertebeleri idrak edemez isek yaşamımızın hangi döneminde olduğumuzu tespit edemeyiz. Nüfus kâğıdımıza göre yaşımızı bilebiliriz, ancak bu bilmek sadece bizim beden dediğimiz aracımızın yaşıdır. Bu aracı tanımanın üç aşamasından bir tanesi ilk olarak nefsî benliğimizi şuur etmek, daha sonra bu nefsî benliğin kendisine âit bir varlığı olmadığı ve izâfi olduğunu anlamamız gerekmektedir. Bunları da geçerek peygamberlerin ve evliyaların öğrettikleri ile ne zaman ki gerçek ilâh-î varlığımızı idrak edersek, gerçek anlamda ilâh-î hakîkatler ile yaşayan ve var olan kişiler oluruz. İşte bu zamanda insan oluruz. İlk iki aşamada daha henüz insanlık vasfına ulaşılmış değildir. 

Nefsî benlik, kişilerin üzerinde ana rahminden Dünya’ya geldikten sonra oluşmaya başlayan yaşantıdır. Burada en büyük etken ilk olarak aile etkenidir. Bunun yanı sıra içerisinde bulunulan coğrafya, iklim gibi koşullar nefsî benliğin oluşmasında etkendir. Daha sonra okul ve arkadaş çevresi, daha sonra da genel olarak içerisinde bulunduğu toplum etkendir. 

Kişiler bu etkenler ile birlikte ve kendisine verilen isim ile birim olarak kabul görmektedirler. Nefsî varlık çocukluktan başlayarak buluğ çağına kadar gelinen süreçte oluşmaktadır. Bunun sonucun da o kimsede bir idrak ve hayata bakış anlayışı da oluşmaktadır. İnkârcı, tasdikçi, îmân ehli, küfür ehli olabilmektedir ve hayatını kazanmak için edindiği mesleği ile beraber bu benlik kişide iyice yerleşmektedir. Eğer kişi araştırmaları ile bu işin bu kadar olmadığını ve bunun üzerinde başka özellikleri de olduğunu anlamaya başlarsa, artık “Ben neyim?” diyerek kendini sorgulamaya başlar. Ve kişinin kendi kendine yapacağı en büyük rahmet dahi budur. Bu da Cenâb-ı Hakk’ın (c.c.) vermiş olduğu bir hak ve rahmettir ve bunları bize bildiren peygamber Efendimizin (s.a.v) şefaati de daha burada başlamaktadır. En büyük şefaatte budur, çünkü kendimizi tanıma yolunu bize Efendimiz (s.a.v) açmıştır ve onun risâleti ile bizler bunları öğrenmişizdir. Allah’ın huzuruna giderek direkt bir şeyler alma imkânı zâten yoktur, aksi halde herkes peygamber olurdu. 

Var zannettiğimiz ve gaflet içerisinde yaşadığımız hayatımızın bölümü nefsî benliktir. Burada “ben” diye düşündüğümüz bir varlık vardır ancak hiç düşünmeden ve bunu kim verdi de “ben” diye sahipleniyorum, gibi sorular sormadan bunu kabûllenmişizdir. Kişi bunları kendi çabası olmadan elde ettiğini görüp, sorgulamaya başlayınca, adalet yerine gelmeye başlar, çünkü bu varlık sahibine aktarıldığı zaman ancak adaletli hareket edilmiş olunmaktadır. Aksi halde hiçbir karşılık ödemeden Allah’ın malına sahip çıkmış olmaktayız. Ben bunun için, yâni karşılığında ibâdet ediyorum, diyen kişi de kendisi için ibâdet etmektedir, yoksa bunun için değil, yâni sonuçta yine cennete gitmek amacıyla nefsîne pay çıkarmaktadır. 

Dünya’da cennet beklentisi veya cehennem korkusu, ile yaşananlar nefsî benliğimizin içerisinde olan hususlardır. Eğitim ve araştırmalar sonucu yavaş yavaş nefsî zevklerin de, kesilmesiyle birlikte eski düşünce şekli değil, yâni ben “emmâre” yönümle yapıyorum değil, izâfi benlik yâni, isimlendirilmiş benlik yönüyle bu oluşumları idrak etmeye başlıyorum olur. Bu durumda ilk başlangıçta olan ve var zannettiğimiz nefsî benliğin hükmü biter ve “ben” iddiasında bulunan bu varlık bu şekilde yok olur ve izâfi benliğe geçiş olur. İzâfi benlik ara benliktir. Tabî ki, bu iş bir anda bıçakla kesilir gibi olacak bir iş değildir, yavaş yavaş olmaktadır ve bir hayli zaman ister. İnsanların şartlanmış oldukları bir yaşam tarzları vardır, bundan kurtulmak kolay bir şey değildir, ancak olmayacak bir şey de değildir, eğer bu iş olmayacak bir iş olsa idi şimdiye kadar kimse yapamazdı. 

Daha önce bu işleri yapanlar var ki, bizlere bunları yâni çalışmaları ve eğitimleri emanet etmişlerdir. Hazır kurulu sistemler olarak bizlere bırakmışlardır ve bizlerde o sistemi kullanmaya/izlemeye çalışıyoruz. Geçmişte kimin bu yollarda hizmeti var ise hepsine şükrederiz, hepsinden Allah razı olsun ve her zaman onları yâd etmek dahi bizim görevimizdir. Hangi yoldan olursa olsun hepsi bizim önderlerimizdir ki hakîkatte ise zâten ayrı tarikat söz konusu değildir. Yolların hepsi Allah’a gider ve hepsi orada bir menzil tutmuştur. Bizim yapmamız gereken hedeften ayrılmamaktır, yolda bir mertebede takılı kalır isek orada mûkim oluruz ve yolumuz eksik olur. Hedefimiz Hakk ise ve bu yolda nasıl yaşamak lâzım gelirse, hangi bilgileri almak lâzım gelirse ve o bilgilerin tatbikatı nasıl olacaksa, bunları yapmamız gerekmektedir ki mi’raca ulaşabilelim, aksi halde bunları hayâlen yapmış olur ve izâfi benlikte kalmış oluruz. Beşeri veya izâfi benlik ile olsun, yapılan bütün ibâdetlerin mükâfatı vardır tabî ki âhirette. Bu âlemde de huzuru vardır. 

Bu aşamadan sonra kendimize baktığımızda “lâ fâile illallah” hükmü ile bizim zannettiğimiz fiillerin bizim olmadığını anlarız. Daha sonra “lâ mevcûde illallah” hükmü ile de bizim dediğimiz varlığımızın bizim olmadığını anlarız. Bunların hepsi yolda gidiyor iken yolun üzerinde birer mertebedir. Bu mertebelerin hiçbiri mutlak ve her tarafı kapsayan mertebeler değildir. Kişinin kendi bulunduğu mertebesi, mutlak kendi mertebesidir ancak Allah’a giden yolda sadece bu mertebe vardır ve bunun dışında bir mertebe yoktur, denilirse hata edilmiş olur ve Allah’ın ilmini sınırlamış oluruz ki, böyle bir şeyde söz konusu değildir. Her mertebe kendi düzeyinde geçerlidir. Fusûsu’l-Hikem’de Muhiddîni Arabî hazretleri şöyle buyurmuştur: “Vücûd birdir ancak metrebelere riâyet şarttır.” Bu şekilde her mertebenin hükümleri başka başkadır ve bu hükümlere uymak gereklidir ki uyulmaması zındıklıktır. 

İşte hakîkati Muhammediyye’nin bizlere bahşettiği güzellik budur, Âdem’den (a.s.) beri gelen bütün peygamberler risâlet mertebelerini ve ilâh-î mertebelerin hepsini bize paket bir program olarak getirmiştir ki en büyük şefaati de zâten budur. Bizden evvelki ümmetlerin böyle bir şansları yok idi. Bu nedenle kişinin kendini tanıması dînimizin getirdiği hakîkatleri bilmesi, bakımından çok mühim bir hadisedir. Şu anda tevhid ehlinin irfâni olarak konuştuğu meseleleri beni İsrâil peygamberleri bilmiyorlar idi. Bu ifade yanlış anlaşılmasın sakın, peygamberliğin üstünde bir mertebe mevzû bahis değildir, çünkü peygamberlik Allah’ın verdiği bir mertebedir ve hiçbir insan çalışarak oraya erişemez, ancak Beyâ-zıdı Bestâmi’nin dediği gibi “Bizler öyle bir deryânın sâhiline ulaştık ki beni İsrâil peygamberleri o deryaya ulaşamadı.” Bu ifade peygamber hazaratının zâtını küçültmez ancak İlâh-î mertebelerde bizler ümmeti Muhammed olarak onların bilgilerinden daha üstün bilgilere sahibiz çünkü bu bilgiler Efendimiz’in (s.a.v) getirdiği bilgilerdir. Efendimiz (s.a.v) ise bütün peygamberlerin üzerindedir. Ve bu davâ peygamberlik davâsı değil, ilim ve irfâniyet meselesidir. En son peygamberin getirdiği bilgiler kendisinden önceki peygamberlerin getirdiği bilgilerden üstündür aksi halde peygamber olarak gelmesine gerek kalmazdı. 

Kişi bu şekilde bakış ile kendisinin sahibi olduğu hiçbir şeyinin olmadığını ve bütün bunların kendisine verilmiş isimden ibaret olduğunu yâni izafet olduğunu anlar. Sonradan olma olarak yaptığımız değerlendirmelerin, izâfi olduğunu yâni geçici olduğunu anladığımız zaman, bir şeyimizin olmadığını anlıyor ve bir adım daha atarak kendimizi gerçek mânâda tanımaya yaklaşmış oluyoruz. 

Âyet-i Kerîme’lerde ve hadîs-i şeriflerde belirtildiği gibi, üçüncü aşamaya geliriz ki, bu da ilâh-î benliktir. İşte kim ki gerçek mâ’nâ da bu ilâh-î benliği idrak etti, Allah’a ulaşan o oldu. Ehlullah denilen kimseler ilâh-î benliği içerisinde hakîkati idrak edip Allah’ın varlığına ulaşanlardır. Kişinin kendisinde mevcut olan ilâh-î benliği ezelde a’yân-ı sâbitesine, Cenâb-ı Hakk’ın (c.c.) koyduğu kulun Hakk tarafıdır. Bununda daha sonraki aşamalarında, kul Hakk olarak halk ismi ile ilmî mâ’nâ da yeniden doğarak varlık içerisinde yaşar. Yine aynı varlığı içerisindedir ancak artık nefsî benliği ile değil ilâh-î benliği iledir. 

Şimdi, kul birinci aşamada nefsî mâ’nâ da vardır, ancak bu hayâli bir benliktir ve zandadır. Eğer kişi burada kalırsa şirk ehlidir ve ilelebet Allah’a ulaşması mümkün değildir. Çünkü kendisini nefsî benlik olarak ayrı bir varlık olarak, kabûl etmiştir. Tevhîd ehli yâni eğitim alarak kendisini tanımaya çalışan kimsenin ise ilk yapacağı şey bu anlayıştan kurtulmaktır, çünkü bu anlayış insanın üzerinde prangadır ve çizilmiş bir çemberdir ki dışına çıkamaz. İşte cengâverlik, bu çerçeveyi ilmi mâ’nâ da kırıp, dışarıya açılmaktır. Bizlerin içerisindeki genişlik İlâh-î kimliktir. Nefsî emmâremizin saltanatından kurtulduğumuz anda bizlere bu denli geniş ufuk açılmış olur. 

Bunun en güzel örneği ise kişisel olarak kullanılan bir bilgisayarın sadece kendi hard diskindeki bilgileri kullanmasıdır oysa internete bağlı olan bir bilgisayarın, nerede ise sonsuz denilebilecek genişlikteki bilgileri kullanabilmesidir. İşte akl-ı cüz’imiz bizim kişisel olarak kullandığımız bilgisayar gibi iken akl-ı küll internete bağlanmış bir bilgisayar gibidir. Nefsî benlik içerisinde yaşadığımız sürece, akl-ı küllden haberimiz olmaz. 

İşte belirtildiği üzere kişinin kendisine âit bir varlığı olmadığını idrak etmesine fenâ-fillah yânî Hakk’ta fâni olmak denmektedir. Ancak iş bununla da bitmemektedir, burası câzibe yâni meczubların yeridir. Meczub derken, yollarda üstü başı perîşan kendi kendine bağırıp çağıran kişiler, değildir kastedilen. Otür kişiler halkın meczublarıdır. Meczûb Hakk’ın câzibesine kapılmıştır ve kendileri olmayıp sadece Hakk vardır.

İlk mertebede de kul aslında yoktur, ancak kendisini var zannetmektedir ki, işin bütün zorluğu bu, kendini var zannetmekten kurtulabilmektir. Bu beden kutrundan çıkabilmek ise ancak sultan güç (55/33) ile mümkün dür. Bu şekilde hürriyetimizi kazandıktan sonra, artık dervişin ufku çok açıktır. İşte bu yapılan sohbetler dahi “sultan” hükmünde olan sohbetlerdir, bu kuturlar sadece sohbetler ile aşılabilir, yoksa fiili ibâdetler ve fıkıh ilmi, bu kutru açamaz, çünkü yeri değildir. Bu ifadeler o ilimleri inkâr etmek için değildir, onların yerleri başka yerlerdir, çünkü hepsi Allah’ın ilmi ve şerîat-ı Muhammediyye’dir. 

Bunların hepsi kendi başlarına birer ilaçtırlar, ancak hangi ilaç nerede kullanılacaktır, bunun iyi bilinmesi gereklidir. Hakk yoluna gitmek için hangi bilgiyi nerede kullanacağımızı ve hangi programı nerede tatbik edece-ğimizi bilmemiz gerekmektedir. Bu nefsî emmâre kutru aşılmadıktan sonra, kişi âbid de olsa, zâhid de olsa, sevab kazanır ancak Allah’ı kazanamaz, kendini kazanamaz. Cennet ehli olur tabî, cennete gitmek isteyen de buyursun gitsin, bizim talebimiz ise “bana Seni gerek Seni” olmalıdır ki gerçek olan talep dahi budur. Diğerleri farkında olmadan, şuur altında nefsî taleplerdir. Bunların hepsi iyi niyet ile yapılır ayrı konudur; ancak iyi niyet başka şeydir gerçekler başka şeydir. 

İşte bu şekilde kendi hakîkatimizi idrak etmeye çalıştıkça, bizde cennet arzusu da düşer, cehennem korkusu da düşer. Bu ikisinden, nefsî benliğe bağlı olan şeyler olduğu için kurtulur. Nefsî benliğin hükmü ortadan kalktıktan sonra, zâten üzerimizde bunların muhatabı kalmaz. Hedefimiz Cenâb-ı Hakk’ın (c.c.) ne cennetidir ne de cehennemidir, hedefimiz Cenâb-ı Hakk’ın (c.c.) zâtıdır. Cennet ve cehhennem Cenâb-ı Hakk’ın (c.c.) isimleri ve sıfatlarıdır, oysa bizler gerçek mâ’nâ da insanlık hakîkatini taşıyor isek bize zâtı lâzımdır. 

İşte fenâfillâh mertebesinde Hakk’ın cezbelenmesi içerisinde, hayatını sürdüren kişinin, kendine âit bir varlığı kalmaz. İddiası da kalmaz, çünkü iddia, kendine âit bir varlığı olduğunu kabûl edendedir, yok olanın ise ne varlığından ne de yokluğundan haberi olmaz. Onda bütün fiilleri işleyen Hakk’tır. Buraya ulaşmak için ise bir hayli çalışma, ibâdetler, zikirler yâni nafile hükmünde olan çalışmalar gereklidir, yoksa sadece farzları yerine getirmek, buraya ulaşmaya yetmez. Farzlar tabi ki çok yüksek hallerdir, ancak desteklenmesi gerekmektedir. Buna da (kurb’u nevâfil) denilmektedir, kişinin kendi iç bünyesinde oluşan, velâyet mertebesidir ki, dışa dönük değildir. 

Meselâ Hızır (a.s.) bu şekilde velâyete sahip idi, ancak ne zaman Mûsâ (a.s.) ile ilgilenmeye başladı, onun velâyeti velâyet-i zâhireye dönüştü. Mûsâ (a.s.) ise orada bâkâya geçmiş oldu ki, onun orada anlatılan üç hikâye hali, nübüvvet halidir, risâlet hali değildir, beraber geçirdikleri haller ise her ikisinin de nübüvvet halleridir. Hızır’dan (a.s:) Mûsâ (a.s.) ile bulunduğu zaman, ancak haber alıyoruz, diğer hallerinden bize haber yoktur, dikkat edersek. Hızır (a.s.) bu hâdiseler ile bize haber verdiğinden kendisi haber verici anlamında (Nebî)dir, bunun dışındaki yaşantılarında ise (velî)dir. Kendi halinde Hakk’ta fâni olarak yaşadığı hallerde, kendisi olmadığından dolayı, bir haber çıkmaz. Hızır zâten hâzır demektir yâni “Allah’ın binbir ismi vardır, bir ismi Hızır, Allah’ı nerede çağırır isen orada hâzır” demek sûretiyle Hızır’da var olan Hakk’ın kendisidir. 

Efendimiz (s.a.v.) Hakk’ta fâni olan bir kimsenin halini belirtmek için hadîs-i kûds-î de şöyle buyurmuşlardır, “(Farzlardan sonra) Kulum bana nafile ibâdetlerle durmadan yaklaşır, nihayet ben onu severim. Kulumu sevince de (âdeta) ben onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı olurum.” İşte burada artık kul yoktur, kul olarak gözüken bir varlık vardır, ancak onun bütün fiillerini yapan Cenâb-ı Hakktır (c.c.). İşte bu şekilde kurbu nevâfil, kulun üzerinde Allah’ın faaliyeti olmaktadır. 

Nefsî ve izâfi benliğini bilemeyen kişilerin burada belirtilen mertebeye gelmeleri mümkün değildir. Burası bir mertebedir ve Cenâb-ı Hakk (c.c.) dilerse onu orada bırakır. Bu şekilde kalanlar sürekli bu hal içerisinde kendi âlemlerinde yaşarlar ve bir kenara çekilerek, halk içinde fazla dolaşmadan, dünyâ ile fazla meşgul olmazlar. Bu mertebede olan kişilerin bâzıları zaman zaman ibâdetlerinden âciz kalırlar, yapamazlar çünkü ortada kendileri olmadığı için irâdeleri de kalmadığından yapamazlar, oysa onu dışarıdan gören halk onları ibâdeti terk etti zanneder. Ancak burada “Dur! Rabb’ın namaz kılıyor!” hükmü gereğince Rabb’ları onların vekilleri olmakta ve onların bütün görevlerini kendisi almaktadır. Bu nedenle görevlerini yerine getiremeseler dahi, günah yazılmaz. Îsâ (a.s) şu anda göğe çekilmiş halde bu mertebededir ve dünyâdaki ömrü henüz bitmiş değildir, dünyâya geri döndükten sonra bâkâbillah olarak gelecek ve ömrünü dünyâ da tamamlayıp vefât edecektir. 

Bir de Cenâb-ı Hakk (c.c.) dilerse bu mertebeye ulaşmış kişilerden bâzılarını, kendi zâtında mevcut olan İlâh-î hakîkatleri ortaya çıkarmak sûretiyle ve yeni bir teçhizât ile ve kurgu ile tekrar halkın arasına gönderir. Bu haldeki kişiyi tanımak da mümkün olmaz, çünkü aynen işin başındaki şerîat mertebesinde yaşadığı gibi o kişi yaşar. Sûreten bu şekilde olan kişinin artık iç düşüncesi bambaşkadır ve bu hale bürünme denir. Bunun sebebi de halkın onu kendisinden zannederek vereceği nasihatları kabûl etmeleri içindir. 

------------------- 

Kayıttaki sohbetin ikinci bölümü.

Şimdi üçüncü aşama olan ilâh-î benlikten bahsedelim. Bizim ilâh-î ma’nâdaki gerçek kimliğimizin, hakîkatimizin aslı a’yânı sâbite olarak belirtilen, kazâ ve kader hükmü ile de ifâde edilen kimliktir. Bilindiği gibi a’yânı sâbite denilen ve kazâ yönüyle de toplu olarak belirtilen programımızın iki yönü vardır. Birincisi mutlak kazâ yani değiştirilmez olan hükümlerdir, diğeri ise muallak kazâ ve kader olarak bize bırakılan sahadır. Âhirette “Kitabını oku!” (17/14) hükmüyle bize verilecek olanlarda bu şekilde yapraklarını doldurduklarımız olacak ve “Bugün de bunların karşılığını göreceksiniz” denilecektir. Bu ifâdelere göre a’yânı sâbite ne demektir, şimdi ona bakalım. A’yânı sâbite, sâbit olan gerçek kimlik bilgisi, yani kişinin programı demektir. Diğer bir ifâde ile “ayn” kaynak ma’nâsına alındığında, saf, berrâk ilk kaynak demektir. A’yân, kişinin açık olarak beyân edilmiş, olan net programı demektir. İşte Cenâb-ı Hakk’ın (c.c.) bize ilk verdiği program bu programdır ve bu program ezeli bir programdır. Bu şekilde her birerlerimizin (a’yân-ı sâbite) denilen programı Allah’ın ilm-i ilâhîyyesinde ezeli olarak vardır. Çünkü hiçbir varlık rastgele halk edilmiş değildir. 

“A’yân-ı sâbite mec’ul değildir.” (Fü-Hi-Mu) İşte belirtilen bu ibâre insanın kendisini tanıması ve yüceliğini idrâk etmesi açısından, Cenâb-ı Hakk’ın (c.c.) o kulum ve habîbim dediği insan, insân-ı kâmile verdiği değeri göstermesi bakımın dan muazzam bir ibâredir. İşte her birerlerimiz bu değerdeyiz, Allah’ın indinde ırk ve cinsiyet yoktur, sadece ilim yönüyle O’na yaklaşmak ve idrâk etmek vardır. Bu şekilde kişi varlığı gerçek sahibine aktardıktan sonra O’nun da tekrar kulum, habîbim dediği mertebesine vereceği hakîkatler vardır. “A’yân-ı sâbite, isimlerin ilmi sûretlerinden ibâret olduklarından, hâricî vücutları yoktur” (Fü-Hi-Mu) Yâni daha zûhura gelmemişlerdir. Bu hal her birimizin kendi beyninde olan ve kimsenin bilmediği hale benzer. Bizim kendi beynimizde olan program henüz zuhûra çıkmadığı için, hâriçte vücûdu yoktur ve zâtımızın ta kendisidir. Ve bu ifâde üzere a’yân-ı sâbite halk edilmemiş olup Hakk olarak vardır. 

“Oysa “ca’l” tesir edicinin te’sîrinden ibârettir.” (Fü-Hi-Mu) Yâni bir şeyin sûret bulması için ona bir te’sir yani yaptırıcı bir güç gereklidir. “Bunlar ise te’sir ve etkiyi kabul mahalli olmadıklarından mec’uliyetleri söz konusu olamaz; yanî bunlar “yapılarak” vücûda getirilmiş şeyler değildir.” Bunlar ancak zuhûra geldiği zaman mahlûk hükümünü alırlar. Allah’ın zâtında olduklarından Hâlik hükmündedirler. Her birerlerimizin a’yân-ı sâbiteleri bizleri halk ederek sûretlerimizi mahlûk etmektedirler. Bu nedenle işte “insan hakîkat-i İlâhîyye üzere mahlûktur” denilmektedir. 

İlâh-î benlik denilen yer burasıdır ve izâfi ve nefsi benlik bundan sonra meydana gelmektedir. Bizler ise cehlimizden dolayı, hakîkatimizi idrâk edemediğimizden kendimizi beşer olarak zannediyoruz ve ilâh-î varlığımız bizde “gizli hazine” olarak kalıyor. Ve a’yân-ı sâbite sonradan birtakım bilgiler ile yapılmış şeyler olmayıp kendi özüdür. 

“Çünkü zâti şuunattan ibârettirler. Ve bu işler Zât’ın gerektirmesidir ve Zât ile berâber kadîmdir ve Zâti şuunat bir yapıcının yapması ile yapılarak mevcût olmadıkları gibi bir te’sir edicinin te’sîri altında da değildirler. Mademki vücûdun zât’ı mevcûttur, elbette onlar da O’nunla berâber mevcûttur.” Yani zât mertebesinde zâtı ile mevcutturlar. 

“Örnek: İnsanda gülme ve ağlama gibi birçok işler vardır. İnsan gülmediği ve ağlamadığı zamanlar, bu şe’nler bi’l-kuvve olarak mevcût ve bi’l-fiil yoktur. Ağlaması ve gülmesi, fiilen zuhûr ettiği zaman bu zuhûr, irâdesi ve yapılışı ve te’sîri ile olmaz; belki zâti gereklilik olarak iradesiz ve yapılmaksızın ve te’sîrsiz gerçekleşir. Yanî insân, henüz gülmeden ve ağlamadan evvel, gülmeğe ve ağlamaya hazırlanmaz ve gülme ve ağlama işler olmaları itibârıyla insâni mânâda birlikte iseler de zuhûrda bir dîğerinden ayrılırlar. Çünkü gülme, ağlamanın aynı değildir. Şimdi bunlar insânın şahsında mevcût ve fiilen yok iken, bu yok olan şe’nlerin mevcût şahıs üzerinde te’sîrleri görülür. 

Bundan dolayı mevcût şahıs bunların te’sîri ile gözüktüğünde yanî güldüğünde ve ağladığında, bu şe’nler de, fiilen mevcût olurlar; ve onların mevcudiyyetleri mevcût şahısa bağlı olarak olur. Ve mâdemki insânın şahsı mevcûttur, elbette bu şe’nler de onunla berâber bi’l-kuvve olarak mevcûtturlar ve bir sebep altında da zâtî gereklilik olarak, iradesiz ve yapılmadan ve te’sîrsiz, fiilen zâhir olurlar. İşte bunun gibi hakîkî mevcut olan ulûhiyyet zât’ında fiilen yok olan şuunatın te’sîri ile, Allah’ın zâtı bu şe’nleri dolayısıyla tecelli eder. Çünkü a’yân-ı sâbite zuhûrun illeti yâni sebebi ve Allah’ın zâtı ise, onların ma’lûlu yâni sonucudur. Ve illetin ma’lûl üzerinde te’sîrini reddetmek ve kabul etmemek mümkün değildir.

Bu te’sîr ve te’sîr alan ve illiyet yânî sebep oluş ve ma’lûliyyet yânî sonuç oluş meseleleri, vâhid yâni bir olan Hakk’ın vücudunun zâti bağıntılarından ibâret olup meydanda bir başkası bulunmadığından, ulûhiyyet şanına yakışmayacak bir hüküm türü olarak anlaşılamaz.” (Fü-Hi-Mu) İşte her birerlerimizin yaşı, Âdem (a.s.) ile başlamaktadır, hatta ilm-i ilâhîyyede daha ezeli de vardır ancak zuhûr hâlimiz Âdem (a.s.) iledir. Sûretimiz i’tibâriyle ise her birerlerimiz dünyâya gelip yaşadığı tarihler arasında zuhûrdadır. Bu zuhûr ise sadece bedenimizin sûret zuhûr süresidir. Ancak âhiretteki ceza ve mükâfatlandırma buradaki yaşamda yaptığımız ameller üzerine binâ edilmektedir. A’yân-ı sâbitemize bir yönden bakıldığında (emr-i iradi) hükmündedir, yani Allah’ın iradesinin işidir. (Emr-i teklifi) bölümü ise bize bırakılan sahadır. Peygamberler yoluyla bildirilen emir ve yasakları bize verilen program dahilinde uygulayabiliyor isek cennet ehli ve Hakk ehli olmaktayız eğer uygulayamaz isek cehennem ehli ve gayr hükmü ile hayatımızı sürdürüp, âhirette karşılığını almış olmaktayız.

------------------- 

Genelde böyle bir girişten sonra, kazâ ve kaderin oluşumu yani, Cenâb-ı Hakk’ın kulları üzerinde kurduğu, bu sistemin özelliğine ve hakikatine geçelim. Bundan daha evvel okunması gereken a’yân-ı sâbite hakikatleridir ama mevzu biraz ağır olduğundan biz onların bir aşama sonrası kaza ve kadere bakalım, vaktimiz kalırsa a’yân-ı sâbitenin mahluk mu halik mi? yani var edilmiş mi yoksa asalati ile var mı? özelliğine geçeriz inşeallah. Fusus-ul Hikem tercüme şerhi Ahmed Avni Konuk’un ve Marmara Üniversitesindeki hocaların yaptıkları çeviri mukaddimede 21. Sayfada beşinci vasıl kaza ve kader.

-------------------

“A’yân-ı sâbite, iktiza-i zâtileri olan isti’dad ve kabiliyetleri dairesinde Hak’tan zuhuru taleb ederler. Bu taleb lafzi değil, halidir.” Şimdi kazâ ve Kader dediğimiz ilmin daha açılmamış haline “kazâ” denmiş, kadı ve kazâ, âmir hüküm, şimdiki hâkim dedikleridir. Hâkim olan âmir hüküm manâsınadır. Oda bir programdır, ayrıca bir ilimdir. Bu kazâ denilen programın ismine a’yân-ı sâbite diyorlar. Yani açık olan program, sabit ve açık olan program demektir. Ayrı bir ifade ile aynı olan program yani kişinin kişiliğinin aynısı veya aynası olan program veya programının toplu halde bulunduğu bir özelliktir. Yani ilim manzumesi program yani diğer şekliyle kanundur. 

A’yân-ı sâbite, iktiza-i zâtileri olan, yani a’yân-ı sâbitenin zât-i gerekliliği olan istidat ve kabiliyetleridir. Şimdi Cenâb-ı Hakk bir kişi için bir program uyguladı, düzenledi bu program faaliyet sahasına çıkmaya hazırlanan bir varlığın programıdır. Nasıl ki Japonlar bir robot yapmışlardı, insan benzeri onun evvelâ bir programı var, bir beyni var işte o beyinde o robotun kabiliyetleri programlandı. O kabiliyet ve istidatları olmasa o robot yürüyemez, konuşamaz hesap yapamaz, hiçbir şey yapamaz. İşte bu teknolojinin getirdiği televizyonlar, sadece kalıp halinde ruhsuzdur, ne zaman cereyan veriliyor, hayatiyet buluyor, hayatiyet bulduğunda da bize istidat ve kabiliyetlerini gösteriyor. Ondan daha fazla bir şey beklemek mümkün değildir. Siyah beyaz televizyonların kabiliyeti ile renkli televizyonların kabiliyetleri farklıdır, ayrıca LCD ve HD ve 4K televizyonların istidat ve kabiliyetleri daha farklıdır.

İşte her kazânın programın, bir istidat ve kabiliyeti vardır. İşte bu istidat ve kabiliyeti dairesinde Hakk’tan zuhur taleb ederler. Şimdi program yapıldı, o program kendi istidatı üzerine bu kabiliyetini faaliyete geçirecek, onda o enerji var onda o program da var, bu faaliyeti ortaya getirmek için Hakk’tan zuhurlarını taleb etmektedirler. O program diyor ki “ya rabbi madem ki beni böyle kurguladın, o zaman beni zuhura çıkar, kendimi bâtın âleminde gösteremiyorum der,” zuhur taleb ederler, bu talep lâfzi değil halidir. Daha henüz orada beden varlığı beden makinesi Hayat, İlim, İrade, Kudret, Kelam, Semi, Basar subuti sıfatları faaliyete geçmediğinden fiziki beşeri yani zuhur lisanıyla değil özünde bulunan hal lisanıyla bunu taleb eder.

Bir müdür var diyelim genel müdür, baktılar ki işler artış gösteriyor, başka yerlere de şubeler açalım der aynı şirket, önce bunun araştırmasını yapıp programını yapıyorlar, yerlerini tespit ediyorlar, neler koyacaklarını tespit ediyorlar. İşte o tespit o bilgi onların a’yân-ı sâbiteleridir. Yani zuhur bekleyen kaderleridir. Ama henüz daha program olaraktır, gizlidir, açığa çıkmış değildir. Bu programa birer de müdür tayin ediyorlardır, yani hangi şehre ne yapacaklarsa, oraya da bir müdür tayin ediyorlar, bu müdür bir müddet bekliyor, istihkak olmadığı için bir şey yapamıyor, sonra merkeze telefon ediyor yahut haber gönderiyor diyor ki; bana bu görevi verdiniz ama bu görevi yapmak için evvela bir arsa lâzım, bina lâzım, araba lazım, bilgisayar lâzım, malzeme lâzım her şey lâzım diye özelliğine göre, yani bu onların istidadıdır, bana bunu verin diye taleb ediyor, bu onun hakkıdır, bunlar verilmezse görev yapamayacak, eğer bir program varsa, uygulanacaksa, o programın gereği olan ekipmanı o müdüre tabii olarak verilmesi gerekiyor, işte o müdür onu kendiliğinden istemiyor, kendisine verilen görevin gereği olarak istiyor, nefsinden istemiyor. Olması lâzım geldiği için istiyor. 

Cenâb-ı Hakk o kadar güzel şeyler ortaya getirmiş ki, işte büyüklerimiz Allah onlardan razı olsun, bunu o kadar güzel izah etmişler ki, sanki adeta bizleri de yaşatıyorlar, hayali olarak değil, yani yukarıda Allah var, şunu bana ver, onu bana ver değil, zâten din bu değildir. Kabiliyetleri dairesinde Hakk’tan zuhuru taleb ederler. Yani o müdür diyor ki ben fabrika kuracağım, beni sen görevlendirdin o halde bana malzememi ver diyor. İşte bunu istemek kendinden değildir, görevi dolayısıyla bunu istiyor ve bu istemesi onun hakkıdır, işte bunlar da Hakk’tan zuhurlarını taleb ederler yani a’yân-ı sâbite istidat ve kabiliyetlerini ortaya çıkarabilmek için zuhur taleb ederler. Yani varlık taleb ederler. Buradaki varlık benlik ma’nâsına değil, kendindeki esmâ-ı ilâhiyeyi zuhura getirme ma’nâsındadır. İşte bu talepleri de lâfzi değil halidir. Çünkü orada daha henüz lâfız mertebesi yoktur hal mertebesi vardır. 

Mesneviden tercüme: “Biz yok idik ve bizim takâzâmız dahi yok idi senin lütfun bizim nâ-güftemizi işitir idi.” Biz yok idik, bakın Mevlânâ Hz.leri, bizden kasıt varlıklar, yani program dahilinde olan kazâ hükmü a’yân-ı sâbite hükmünde olan bizler yok idik ve bizim takazamız dahi yok idi. Yani biz alacaklı dahi değildik. Hakk’tan alacaklı değildik. Senin lütfun bizim söylediklerimizi işitir idi.

Söylemediklerimizi de işitir idi. Bakın ne kadar kibar söylüyor. Şimdi a’yân-ı sâbitenin programı, Hakk’ın indinde sükunet ile duruyor. Her ne kadar duruyor gibi görünüyorsa da program gereği a’yân-ı sâbite Hakk’tan talebini istiyor. İşte bu sessiz sözsüz, sözlerimizi sen işitiyordun diyor, konuşmadığı halde işitiyordu, neden çünkü o programı yapan zâten O, talebi de veren O, O hali de geliştiren O’dur. Bu talep lafzi değil halidir. Biz yok idik ve bizden alacaklı dahi yok idi, yani senden alacaklı kimse dahi yok idi. Senin lütfun bizim söylemediklerimizi işitir idi. 

Bu talep yaşamak için bakın balığın vücudu su ve insanın vücudu güzel havayı talep etmek gibidir. Cenâb-ı Hakk balığı halk etmişse, yaşayabilmesi için lâzım olan su, en azından belirli bir derinliği, belirli bir genişliği haliyle talep etmektedir, ya Rabbi sen beni zuhura getirdin ama ben toprak üstünde yaşayamam, hal diliyle bana su ver diyor, yaşayabilmesi için. lisanen bunu söylemiyor hal diliyle söylüyor. İşte insanın varlığı, insanın vücudu da ya Rabbi sen beni halk ettin ama yaşamam için havaya ihtiyacım var, bana hava ver, talebinde bulunuyor ama biz farkında olmadan bu talepte bulunuyoruz, daha doğrusu. Bunun daha açık ifadesi ağzımızı burnumuzu teneffüs yollarımızı azıcık kapatalım, Cenâb-ı Hakk’tan istediğimiz acilen, en acil en zaruri olarak ne istiyoruz, hava istiyoruz. 

Ama bunu “ya Rabbi hava ver” diye söylemiyoruz ama en şiddetli istediğimiz hayat vesilemiz olan havayı taleb ediyoruz, ne ile hal lisanımız ile. Bakın başımızdan öyle hadiseler geçiyor ki nelerin ne olduğunun farkında bile olmadan tam ilâhi hakikatleri tasavvuf halini yaşıyoruz ama dile getiremiyoruz. Bu talep yaşamak için balığın vücûdu su ve insanın vücûdu temiz havayı talep etmek gibidir, zira onların istidat ve kabiliyetleri vücûdiyeleri böyledir. Yani balığın istidadı suda yüzmek, insanın istidadı da havada yüzmektir. Balık yatay olarak yüzer, bizler de dikey olarak yüzmekteyiz, çünkü etrafımızı kuşatan havanın aslı zâten sudur. Ama balığın kullandığı su yoğunlaşmış koyu bir su, bizim kullandığımız daha lâtif buhar hükmünde olan bir su (hava) dır. 

İşte her bir ayn Zat-ı Uluhiyetten böyle iktiza-i zatiyesine göre tecelli talebinde bulundu, işte her bir a’yân-ı sâbite yani kazâ, hüküm, program uluhiyetten yani Allah’lık mertebesinden böyle iktiza-ı zatiyesine göre zâtının gerektirdiği şekilde yani her a’yân-ı sâbitenin zâtının gerektirdiği, yani hususiyetinin gerektirdiği şekline göre tecelli talebinde bulundu, yani balık, balık şeklinde ve su içinde su talebinde, su içinde zuhura çıkma talebinde bulundu, insan bu beden varlığında atmosfer denilen, hava deryasının içinde çıkmayı diledi, onların istidat ve kabiliyetleri malum-u ilâhi olduğundan taleplerini yerine getirme maluliyetleri dairesinde tekvinlerini murad eyledi. Yani kendi programları özelliği içerisinde, yani o dairede var olmalarını murad eyledi. 

Yani Cenâb-ı Hakk bir program halk etti, o program hangi tabiat ortamında hayatiyet bulacaksa özünden o programın hayat bulacağı mahalli talep etti ki yaşayabilsin ortaya çıkabilsin ve kendindeki istidat ve kabiliyetlerini zuhura çıkarabilsin diye. Böylece Hakk’ın iradesi ilmine ilmi de malum olan ayan-ı sabiteye tabi oldu. Balığın zuhura getirilmesi için bir irade gerekmektedir, ama iradenin tecelli etmesi için bir ilim gerekmektedir ki o ilim o irade ile zuhura gelsin, sadece irade olmuş program yoksa ne çıkacak, sadece ilim olsa irade yoksa o ilim nasıl tahakkuk edecek, o halde Hakk’ın iradesi ilmine tabi oldu, ilmi de malum olan a’yân-ı sâbiteye tabi oldu. A’yân-ı sâbite program olduğunda malum oldu yani bilinen şey oldu, program olarak bilinen şey oldu, ama programın muhtevasını bilmiyoruz. A’yân-ı sâbitenin bir program olduğunu biliyoruz, ama her kişinin a’yân-ı sâbitesinin programının içindeki mahiyetini bilemiyoruz. 

Peki nasıl biliyoruz, zuhura çıktığı zaman tahakkuk, ettiği zaman. İşte her bir günümüz bizim hatta kısaltalım her saatimiz, hatta dakikamız ve saniyemiz, o a’yân-ı sâbite programı içerisinde, kader hükmü ile, peyder pey zuhura çıkmaktadır. Şu anda görüntülerin hepsi, görüntülerimizin hepsi, a’yân-ı sâbitelerimizin gereği olduğundan, görüntüden geriye dönerek a’yân-ı sâbitelerimizi müşahede etmiş oluyoruz. Yani gizlide olan a’yân-ı sâbite programlarımız, bizi böylece programladığını, hepimiz aynı asli program üzere olmakla birlikte, her birerlerimizin ayrı birer özelliği olmasından, hiçbir program birbirine benzememektedir. Asli olarak sistem olarak ayni, ama zuhur tecelli itibariyle bütün programlar birbirinden ayrıdır. Kişi aynaya baktığı zaman kendi a’yân-ı sâbitesinin kendi hali olduğu, olduğunu kolayca görmektedir, nereye kadar yaşadığı ana kadar ama bir saniye sonrasının a’yân-ı sâbitesini kaderinin o bölümünü bilememektedir. 

Bildiğimiz şey, a’yân-ı sâbitemizin sistem olarak, bizi programladığı şekilde, zuhura çıkmamız, ama bunun safahatı yaşanan süreler içerisinde, son nefesimizi verdiğimiz ana kadar, bizim a’yân-ı sâbitemiz devam etmektedir. Bakın dünyada bir a’yân-ı sâbitemiz var o a’yân-ı sâbitemizdeki program safhaları yani kader, miktar miktar sona geldiği zaman öldü diyoruz, dünyası bitti diyoruz. İşte ahiret yaşantımızın da bir a’yân-ı sabitesi vardır, mutlak bir genişliği vardır, orada da kaza var orada da kader var ama dünyadaki gibi değildir. Kader burada miktar, orada da yaşanacak süreler vardır, bu süre de sona gelip tükendiğinde o kapanmış oluyor. Ama bu süre çok uzun bir süre olduğundan, zâhir ehline kolay anlaşılması için orası ebedi diye ifadesi kullanılıyor. 

Böylece Hakk’ın iradesi ilmine ve ilmi de malum olan a’yân-ı sâbiteye tabi oldu. Şimdi onların bütün mertebelerde istidat ve kabiliyetleri üzere zuhurlarına Hakk’ın hüküm etmesi kazâ-ı ilâhidir. Yani ilâhi hüküm, ilâhi kazadır. İşte kazanın tasavvufi ma’nâ da en güzel izahı bu şekildedir. Yani kazâ o varlıkların yani zuhura gelecek varlıkların bütün mertebelerde istidat ve kabiliyetleri üzere zuhurlarına Hakk’ın hükmetmesi kazâ-ı ilâhidir. Bu kaza hükmü külli icmalidir. Yani toplu bir hüküm içerisindedir. Bu kazâ yani bu program hükm-ü külli icmali, cem olan bir hüküm külli bir hükümdür. İktizat-i zatileri üzerine Zeyd’in ilmine ve sadetine ve Amr’ın cehline ve şekavetine hüküm idi. Fakat bu hükümde cebir yoktur. Çünkü cebir ikilik gerektirir. Bir Cabir/cebredici olacak bir de onu yapmak için mecbur olacak.

Zeyd’in ilmine ve saadetine ve Amr’ın cehline ve şekavetine hüküm gibi fakat bu hükümde cebir yoktur, zira bu hükmü a’yân-ı sâbite kendileri üzerine vermiştir. Şimdi a’yân-ı sâbite “ceal” mi değil mi yani halk edilmiş mi halk edilmemiş mi diye bir mevzu vardı. Şimdi özetle söyleyelim a’yân-ı sâbiteler yani kazâ yönüyle hüküm Allah’ın Zât’ında var olduğundan, yani Zât’i hususiyet olduğundan Zât’i gereklilik olduğundan “mec’ul” değildir. Yani a’yân-ı sâbiteler sonradan var olmuş değillerdir. Allah’ın varlığı ile vardırlar, her birerlerimizin programları böyledir. Ceal edilmemişlerdir, “ceal” dilemek, kılmak, zuhura getirmek, sonradan var olma gibi hükümler ile bilinmektedir. Ama tefsirlere baktığımız zaman bunu “yaratma” olarak basitçe kolayca ifade ederler ama çok yanlış bir ma’nâdır. 

Her zaman dediğimiz gibi, şeriat ve tarikat mertebesinde bu kullanılabilir, mazur görülebilir, çünkü orada ikilik vardır, ama hakikat ve marifet mertebesinde olanlar bu “yaratma” kelimesini kullanamazlar. Yani a’yân-ı sâbiteler; halk edilmiş programlar değildir. Allah’ın Zât’ında Zât’ıyla birlikte olan programlardır. O halde bakın, zira bu hükmü a’yân-ı sâbite kendileri üzerine vermişlerdir. Yani Zeyd’in ilmine ve saadetine, Amr’ın cehline ve şekavetine, yani Zeyd’in âlim olmasına, Amr’ın da câhil olmasına a’yân-ı sâbite, kendi kendi üzerine bu hükmü vermiştir. Bu hükmü Allah vermemiştir, burası çok ince bir konudur, anlaşılması da biraz zordur, olsun biz yine belirtelim de sonra kişiler tefekkür etmek suretiyle kendi kendilerine bunun yorumunu yaparlar.

 Böylece daha önce de söylendiği gibi bu hususta cebir yoktur, yani a’yân-ı sâbite hakikat-ı ilâhiyeye dayandığından, hakikat-ı ilâhiye de mahluk olmadığından, yani var edilmemiş olduğundan, bunlar program olarak Allah’ın varlığında var olan bir programdır. Bu hüküm a’yân-ı sâbiteleri kendileri üzerine vermişlerdir. Yani Zeyd’in âlim olması Amr’ın câhil olmasını Allah vermemiş, kendi programlarının böyle olması taleb etmiştir, yani kendi programları bunu taleb etmiştir. Yani Zeyd’in ve Amr’ın a’yân-ı sâbiteleri mahluk değildir, Hakk’ın indinde, Hakk’ın Zât’ında olan bir programdır, dolayısıyla mahluk değildir. Zeyd’in ve Amr’ın a’yân-ı sâbitesi hâlik, halk edici, o halde birisi “Mudil” isminin zuhuru, birisi “Hâdi” isminin zuhuru ise Allah bunlara sen Mudil olacaksın sen Hâdi olacaksın dememiştir, a’yân-ı sâbitenin programı ne ise program neyi taleb etmişse yani Amr kendi kendi üzerine mudilliği istemiştir. Zeyd de kendi, kendi üzerine arifliği irfaniyeti istemiştir, Allah vermiş değildir. Burası çok hassas bir konudur ama bilemiyorum anlaşılabiliyor mu?

Bu konu oldukça zor bir konudur, işte zor olduğundan, gerçi izah edildiğinde kolaylaşıyor ama gene de anlaşılması zor olduğundan, bu kader bahsinden ihtilâflar meydana geliyor, bu hakikati her grup bilemediği, sadece dışarıdan baktığındandır. Yani alttan beşer aklıyla akl-ı cüz ile baktığından, akl-ı kül ile kurgulanan bir şeyi ihata etmesi anlaması zor olmaktadır. Anlaşılabilmesi için akl-ı külden anlatılması, lâzım ki o açıklığı ile anlaşılabilsin. 

Tekrar edersek, her birerlerimizin bir programlarımız vardır, bunun ismine kazâ diyorlar ilmi mahiyette ama hakikati itibariyle diğer ismi de a’yân-ı sâbite yani sâbit olan bizim programlarımızdır. İşte bu sâbit olan programlarımız Cenâb-ı Hakk’ın Zât’ında var olduğundan mahluk değildir. Yani Hakk’ın varlığından ayrı bir program değildir, dolayısıyla bu programlar, belirli isimlerle donanmışlar, o isimler de Hakk’ın isimleri her bir isme göre her bir a’yân-ı sâbite bir istidat kazanmış, dünyaya zuhura geldiği zaman da bu istidadını kabiliyete dönüştürerek, istidadını zuhura çıkarmaya başlıyor. İşte o zaman Amr’ın istidadı, ilâhi mertebedeki istidadı Mudil ismi ağırlıklı olduğundan, Mudil’i kendisi talep etmektedir, Allah onu Mudil etmemektedir. Ama diğerinin istidat ve kabiliyeti programı, kazâsı yani hükmü “Hâdi” ismi ağırlıklı kurulduğundan onun hidayeti talep etmesi Allah’tan değil yine kendindendir. Yani sorumluluk kulun kendinden, zuhurun mahallinin kendinden zuhura çıkmaktadır. 

Onun için Allah Cebbar değildir, mutlaka sen Hâdi olacaksın, sen Mudil olacaksın diye bir emri yoktur. Program vardır, bu program da ceal edilmiş değildir, Allah’ın varlığında Zât’ında olan bir programdır, o programın gereği ne ise o program istidadı ve kabiliyeti itibariyle o özelliği talep etmektedir. İşte balık yaşaması için suyu talep ediyor, semender de ateşi talep ediyor, ateş böceği ışığı talep ediyor, özünde olanları talep ediyorlar yoksa Allah onlara böyle olacaksın demiyor. A’yân-ı sâbitedeki kurgusu ne ise onu talep ediyor, onu yapması da onun ibadeti oluyor, kulluğu oluyor. Tabi bunu söyleyince bir sürü sorular gelir aklımıza, cennet nerede, cehennem nerede diye, onlar da ayrı konudur. Sadece bilelim geçelim. 

Yani a’yân-ı sâbite kendileri, kendi üzerlerine hüküm vermişlerdir. Zeyd’in a’yân-ı sâbitesi ne ise, Hakk’tan onu taleb etmiş, Amr’ın a’yân-ı sâbitesi ne ise Hakk’tan onu talep etmiştir. Hakk da onları vermiştir, kendi talepleri istikametinde, Allah dememiştir, bunları böyle yapacaksınız diye. Hakk bidayeten mahkum-un aleyhdir. Yani her bir a’yân-ı sâbitede kendi kabiliyet-i zâtiyesini gösterip Hakk’a demiştir ki “ey zîatâ benim hakkımda hükm-ü saadeti ver ve beni bu hüküm dairesinde izhar et. 

 بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Bu bölüm a’yân-ı sâbite hakkında yine Fusus-ul Hikem’in Mukaddimesinden sayfa 17 den devam ediyor.

A’yân-ı sâbite suver-i ilmiye-i esmaiyeden ibaret olduklarında vücud-u haricileri yoktur. Yani Allah’ın isimlerinin, esma-i ilâhiyesinin ilmi suretleri olduğundan maddi ma’nâda bir sureti şekli olmadığından yani zuhura çıkmadığından vücud-u haricileri yoktur, yani hariçte bir varlıkları yoktur. Halbuki ceal müessirin tesirinden ibarettir. Bakın bu cümleyi yazarsanız iyi olur. Bu hoş bir açıklamadır, yerli yerince bir açıklamadır. Yani a’yân-ı sâbite mec’ul değildir demişti ya, ceal kelimesi genel tefsirlere bakıldığında “yaratma hükmüyle belirtilir, halbuki bu yaratma değil zuhur ve tecelli” ma’nâ’sına olmaktadır. Ceal müessirin tesirinden ibarettir. Yani kazmayı çapayı yere vuran kişinin nasıl o toprağın parçasını oradan koparmışsa, onun orada bir tesiri vardır. Yani vurma çapalama, kopartma orayı açma, eşeleme ile orada bir tesir vardır.

İşte bu çapalamayı yapmak için de bir program bir düşüncesi bir muradı vardır, bir isteği vardır. İşte “ceal“ bu demektir. Yani bir yerde bir oluşumu meydana getirmek için düşünülen arzu edilen şeyin tatbikatı “ceal”dir, yani zuhura çıkarmaktır. İşte bu iş müessirin tesirinden ibarettir, çapayı vuran kişi orada çapalayarak oraya bir tesir vermektedir, yani orayı hükmü altına almaktadır, işte orasını ne için çapalıyor? ya fidan dikecek ya toprağı yeşertecek veya orada istenmeyen otlar varsa, onları temizleyecek yani o fiili yapmakta bir program var, bir murad var, o fiili yapacak olan kişi müessir, yani tesir edici hâkim unsurdur, ayrıca müessirin oradaki tesiridir. 

Bunlar ise mahalli tesir ve infial olmadıklarından mec’uliyetleri mevzu bahis değildir. Yani a’yân-ı sâbitelerimiz üzerinde böyle bir tesir vâki olmadığından a’yân-ı sâbiteler daha henüz zuhura çıkmış değildirler. Yani Allah’ın varlığında Allah’ın varlığı ile var olan programlardır. İşte her birerlerimizin aslı, bakın Allah’ın varlığındaki varlıklarımıza dayanmaktadır. Yani her birerlerimizin biraz daha ileriye giderek söyleyelim ama yerimizi de bilelim, bir bakıma insan oğlu Allah’ın indinde, Uluhiyet mertebesinde programı vardır, bir bakıma da en aşağıda, zuhurda abdiyet mertebesi vardır. Yani insan en edna, en düşük mertebe ile, en yüksek mertebeyi bünyesinde bulundurmaktadır. O geniş imkânlarla a’yân-ı sâbitesi, programı kurulmuş olan, her birerlerimiz bir insanız. 

İşte bu hakikatleri ne kadar idrak edersek, kendimizi o kadar güzel ve Rabbımızı da o şekilde iyi olarak tanımış değerlendirmiş oluruz ancak Allah’ın yanındaki yerimize bakarak, sadece kendimizi çok yukarılarda görmeyip, ama aşağıdaki süfli yerimize bakarak da kendimizi çok aşağılarda, basit işe yaramaz varlıklar olarak da görmemek, her ikisini birlikte yaşayarak, gerektiğinde en düşük basit bir insan olarak ama gerektiğinde en âlâ en asil bir insan olarak, hayatımızı sürdürmeliyiz. Tevhid yaşamının aslı yani gerçek hali budur. Hani tevhid birleme diyorlar ya işte insan oğlu kendisindeki o süfli nefsaniyeti ile birlikte ilâhi hakikatlerini birlikte yaşaması tevhit etmesi olmaktadır. Yani yeri geldiğinde hakikat-ı ilahiye de olan mertebesini idrak etmesi, yeri geldiğinde âlemin dünyanın en bayağı insanı olduğunu da bilebilmesi kadar da acziyetini anlaması gerekmektedir. Bunu tefekkür edelim, düşünelim inşeallah. 

İşte a’yân-ı sâbiteler, daha henüz üzerinde faaliyet ceal edilmediğinden ve bu herhangi bir müessir tarafından kendine tesir edilmediğinden zuhura çıkmış değil, sadece birer program olarak Allah’ın ilm-i ilâhisinde mevcuttur. Yani bunlar yapılarak vücuda getirilmiş şeyler değildir. Yani herhangi bir varlığın işte toprak aldık, çanak yaptı, işte meyve aldı, reçel yaptı gibi, herhangi bir tesirle meydana gelmiş şeyler değildir, “zira şuunat-ı Zatiyeden ibarettir,” yani Allah’ın Zât’ının hakikatleri özellikleridir, daha zuhura çıkmamıştır “ve şuunat Zat’ın iktizasıdır,” yani Zât’ın gereğidir ve Zât ile beraber kadimdir. 

Yani a’yân-ı sâbiteler Allah’ın şuunatı gereği, yani özellikleri hususiyeti gereği ve “Allah’ın Zat’ıyla birlikte kadimdir, a’yân-ı sâbitelerimiz ve şuunât-ı Zât’iye bir cealin cealiyle mec’ulen mevcut olmadıkları gibi” yani herhangi bir yapım ile bir program ile yapılmadıkları gibi bir müessirin tesiri altında da değildirler yani a’yân-ı sâbiteye tesir edecek hiçbir varlıkta yoktur. Mademki Zât-ı vücut mevcuttur, elbette onlar da onunla beraber mevcuttur, madem ki Allah’ın Zât’i vücud-u mutlak mevcuttur, Allah’ın mevcudiyetiyle bizim a’yân-ı sâbitelerimiz de mevcuttur. Yani her birerlerimizin ayn’ları, yani hakikatleri Allah’ın indinde ezeli olarak mevcuttur.

Misal: insanda gülme ve ağlama gibi birçok şeenler vardır, her birerlerimizde, zaman geliyor gülüyoruz, zaman geliyor ağlıyoruz, insan gülmediği ve ağlamadığı zaman bu şeenler bil kuvve mevcut kendisinde. Her birerlerimizde bu hususiyetler vardır. Gerektiğinde hepimiz ağlayabiliyoruz ve gülebiliyoruz da. Ama bazılarımız mübalâğalı olarak, bazılarımız mübalâğasız, ama hepimiz bu hükmün altındayız, bunlar insani hususiyetimizin bir gereğidir. Bunlar kuvvede olarak mevcutken, fiili olarak da batındadır yani yoktur. Ağlaması ve gülmesi fiilen zuhur ettiği vakit, yani o insan ağladığı ve güldüğü vakit kendisinde, batında olan a’demde/geçici yoklukta olan bu hususiyetler zuhura çıkmakta, zuhurat iradesiyle ceal ve tesiriyle vaki olmaz. Fiilen zuhur ettiği vakit bu zuhurat iradesi ve ceal tesiriyle vaki olmaz, belki iktizâ-ı zâtisi olarak, yani Zâti gerekliliği olarak, bila meşiyet ve bila ceal tesir vaki olur. Yani cealsiz ve tesirsiz o ağlama zuhura gelir. 

Yani insan, henüz gülmeden ve ağlamadan evvel gülmeye ve ağlamaya hazırlanmaz yani insan isteği ile kendi kendine gülmez, kendi kendine de ağlamaz yani durup dururken bu olmaz, onu belirtiyor. Gülme ve ağlama şe’niye itibariyle ma’nâyı insaniyede, bir iseler de yani batında gülme ve ağlama birliktedirler, zuhurda diğerinden ayrılırlar. Yani batınımızda gülmek ile ağlamak içimizde birliktedir ama zuhura çıktığında birbirlerinden ayrılmaktadırlar. Çünkü aynı anda hem gülme hem de ağlama olmaz. Ağlama gittiği zaman gülme gelir, gülme gittiği zaman da ağlama gelir, yani ikisi bir arada olmaz. Çünkü gülme ağlamanın aynı değildir, başka şeklidir. Ama bazen çocuklarda ağlarken, bakarsın bir hediye verirsiniz, aynı anda güler ama o aynı anda değildir, ağlama biter ardında gülme başlar. Birbirine çok yakın olduğundan gülme zannederiz. 

Çünkü hem ağlamak hem de gülmek bunları birleştirmek mümkün değildir. Yani gece ile gündüzü birleştirmek mümkün olmadığı gibi, aynı anda gece aynı anda gündüz olmaz. Olmuş gibi olur ama, olmaz bulut gelir, ay tutulması olur, gece gibi karanlık olur ama mutlak değildir, geçicidir. 

Şimdi bunlar insanın şahsında mevcut, yani varlığında mevcut bilfiil ma’dum yani batında a’demde yoklukta gizlide iken o ma’dum olan şeylerin yani gizlide, batında olan şeylerin şahs-ı mevcut üzerinde tesirleri görülür. Bakın bu gülme ve ağlama batında iken batında olduğu halde de hiçbir hükümleri yok iken, ama herhangi bir sebeple gülme fiili ortaya çıktığında o gülme fiili gülen kişiye hâkim olmaktadır. Gülme fiili hâkim olduğundan o kişi gülmeye başlamaktadır. Tam tersi ağlama fiili kişide âmir yani hükmü olduğundan ağlama ya başlamaktadır. 

Yoksa kendinden ağlama değildir. Böylece şahs-ı mevcut bunların tesiri ile zâhir olduğunda yani güldüğünde ve ağladığında, bu şeenler de fiilen mevcut olurlar. Yani batında mevcut olan ağlama ve gülme, iki ayrı fiil birbirinin ayrı olmakla birlikte batında, özde ama zuhura çıktığında birbirlerinin tamamen tersi olmaktadır. Ağlama ve gülme fiili o kişiyi hükmü altına almaktadır. Neden, çünkü a’yân-ı sâbitesinde vardır. Ezeli halinde vardır. Âmir hüküm olarak programında vardır. İşte o program o vücutta hakimiyetini sürdürerek onu ağlatıyor ve güldürüyor, program gereği biz ağlıyoruz gülüyoruz, yoksa ağlama bizden çıkmıyor. Yani ağlamanın kaynağı biz değiliz. Ağlamanın kaynağı ağlamanın kendisidir. Biz de onu zuhura çıkaran varlıklarız. 

Yani gülündüğünde ve ağlandığında bu şeenler fiilen mevcut olurlar, daha önce bâtında iken gülme ve ağlama insanda kızma fiili de vardır, muhabbet fiili de vardır ama bunların hepsi batındadır, bir aradadır, ne zaman fiile çıkıyor, o fiile çıktığı anda kendi varlıklarıyla bâtında olan varlığı fiile dönüşmüş oluyor. Onların mevcudiyetleri şahs-ı mevcude muzafen vâki olur,” yani falan kişi ağladı diye izafe edilerek, zuhura çıkar. Kişi ağladı diye, halbuki kişiyi ağlatan ağlama fiilidir ama ağlayan kişiye isnad edilerek falan kişi ağladı falan kişi güldü diye kişiye isnad edilir. Bu fevkalâde bir izah tarzıdır, Allah onların hepsinden razı olsun. Onlar bizlere bu bilgileri bırakmasaydı, biz neleri konuşacaktık, neleri bilecektik? işte her zaman bu büyüklerimizin yolunda olup, ona göre hayatımızı sürdürmeliyiz inşeallah. Onların birer benzerleri olup, daha doğrusu kopyaları olmaya çalışarak, olmamız da mümkün değil de. İnşeallah öyle oluruz.

“Mademki şahsi insani mevcuttur,” yani mademki insan şahsı mevcuttur, “elbette bu şeenler dahi onunla beraber bil kuvve mevcutturlar.” Bu misalleri neden vermeye çalıştı, nasıl ki Allah’ın Zât’ında a’yân-ı sâbiteler Allah’ın varlığı ile mevcuttular. İlâhi hakikatler olarak gaybda, aynı bu özellikler insanın varlığında da mevcutturlar. Uygun bir zaman zemin, olduğunda faaliyete çıkmaktadırlar. Bir sebep altında iktizâ-i zâti olarak yani Zât’ının gerekliliği olarak, bilâ meşiyet, bilâ ceal tesir, fiilen zâhir olurlar. Yani herhangi bir oluşum onlara tesir etmeden fiilen zâhir olurlar. “İşte bunun gibi mevcud-u hakiki olan Zât-ı uluhiyette fiilen ma’dum olan şuunatın tesiriyle Zâtullah bu şuunatı hasebiyle tecelli eder.” Şimdi olduğumuz yerde duralım, bizden her hangi bir fiil çıkmadı ama içimizde birçok hususiyetler, özellikler var, bir çok esma ve o esmaların zuhur yaşam halleri var. İşte Cenâb-ı Hakk da kendi Zât’ında bu şekilde bütün özellikleri ile birlikte mevcut, bu kendindeki a’demde olan yani batının da olan özellikler, belirli suretler şekiller suretiyle, zuhura çıktığında bunların özellikleri de meydana gelmiş olur. Bizdeki gülme ağlama fiili mevcut olduğu halde, ama ağlayıp gülmediğimiz zamanlar, bâtınımızda ise bütün bu âlemlerde de Cenâb-ı Hakk’ın şuunat-ı ilâhiyeleri, kendi varlığında gizli ve onu zuhura çıkardığında onun hususiyetleri ortaya çıkmaktadır. 

“Zira a’yân-ı sâbite zuhurun illeti, sebebi ve Zatullah ise onların ma’luludur,” a’yân-ı sâbite programları olmasa zuhur olmaz, yani mühendisin kafasında bir binâ projesi olmazsa o bina yapılamaz. İşte her birerlerimizin projeleri olan, bu a’yân-ı sâbiteler, zuhurun sebebi o programa göre bir akış içerisinde çıkmakta, aksi halde bu âlem karma karışık olur, kimse kimseyi tanımaz, annesini babasını bilmez ve karma karışık olurdu, Zâtullah ise onların ma’luludur.” Yani var oluş sebebi de Allah’ın Zât’ıdır. Yani a’yân-ı sâbitelerin zuhura çıkma sebebi de Allah’ın Zât’ıdır. O zuhur Allah’ın iradesi dışında herhangi bir şey yapamaz, ben böyle çıkmayacağım ben böyle yapmayacağım diyemez. Nitekim “illiyet ve maluliyet meselesi misal-i kevni iradi ile yukarıda izah olundu.” 

“Bu tesir ve teessür illiyet ve maluliyet meseleleri vücud-u vahidi Hakk’ın niseb-i Zat’iyesinden ibaret olup meydanda bir gayr bulunmadığından şan-ı uluhiyete yakışmayacak bir hüküm kabilinden telâkki olunamaz.” Yani illiyet sebep, maluliyet de o illiyeti kabul etme meselesi, bir kevniyet misâli ile yukarıda izah olundu. Bu tesir ve teessür yani tesir ettikten sonra, müessir olması yani ondan tesir almış olması, müessir sadece üzüntü ma’nâ’sına değildir, tesir edilen her yerde müessiriyet vardır, yani tesir olunmuşluk vardır. Mesela bahçıvanın bahçeyi sulaması bir tesirdir, toprağın da suyu alarak kabarması müessir oluyor, tesir edilmiş oluyor. 

Tabi toprak o suyu almakla müteessir olmuyor ama bahçıvanın hükmü altına girmiş oluyor. İlliyet ve maluliyet, yani illet eden sebep ve sebebi kabul eden bu meseleler, “vücud-u vahid-i Hakk’ın niseb-i zâtiyesinden ibaret olur.” Yani bütün bu âlemde Hakk’ın gayri bir varlık olmadığından, tesir eden ve edilenin Hakk’ın aynı olduğundan, yani bir ismi ile bir yere tesir ediyor, diğer bir ismi ile de o tesiri aldığından müessir oluyor, ama gayrı bir vücut olmadığından bunların hepsi Hakk’a nisbet edilen Zât’i oluşumlardan ibaret olduğundan, meydanda da bir gayr bulunmadığından yani âlemde Hakk’ın gayrinden başka bir varlık olmadığından, bütün bu tesir ve müessirlerde şân-ı uluhiyete yakışmayacak bir hüküm kabilinden telâkki olunamaz. 

Yani gördüğümüz her türlü fiil, bize ters de gelse Hakk’a yani Allah’ın uluhiyetine yakışmayacak bir hüküm bir fiil değildir, bunu böyle kabul etmemiz gerekir diye burada küçük bir izah yapıyor. Meselâ; bir zelzele oldu, Cenâb-ı Hakk bir şehri ortadan kaldırdı, burada bir tesir edici var müessir, bir de tesiri alan müessirin ileyh/tesir olan vardır. Şimdi düşünürüz ki; orada öldüler, binalar yıkıldı, insanlar altında kaldı, o anda Allah’a yakışmayacak bir hüküm isnad edebiliriz. Bunun sırası mı idi şimdi, bu kadar can gitti, yazık değil mi? gibilerinden dediğimiz anda Hakk’ın işine karışmış oluyoruz. Bu durumda farkında olmadan Hakk’a suç isnad etmiş oluruz. Ama bu ifadeye göredir, gerçek ifadeye göre ise Allah’ın mülkünde kendinin gayrı olmadığından tesir eden de kendisidir, tesir olan da kendisidir, o halde eksi ters bir şey yoktur. 

Nefsimize göre eksi gelir, kayıplarımız olmuştur ama o nefsimize göre, görecelidir. Cenab-ı Hakk bir ismi ile “Kahhar” ismiyle kahreder, sonra “Rahman” ismiyle besler yeniden yaptırır. Kendi kendinde olan bir oluşum olduğundan burada Hakk’a suç isnadı, insanlara yakışmaz, nedendi niçindi denmez çünkü mülk de kendinin melekut da kendinin mülkün içindeki bireyler de varlıklar da hepsi kendinindir ama biz kendi kendimizi ilâh edindiğimizden, bizim malımız, bizim ettiğimiz, bizim yaptığımız sattığımız dediğimizden ve O’nun malına mülküne her şeyine sahip çıktığımızdan ve o sahip çıktığımız mallara, biraz zarar geldiğinde hemen canımız sıkılmaya ve feryada başlamaktayız. Neden, kendimizi Hakk’ın dışında gördüğümüzdendir. 

Ehlullahtan birine sormuşlar; “Hakk’a suç isnadından nasıl kurtuldun” O da demiş ki, “mülkünde gayrıyı komayarak” eğer mülkünde Cenâb-ı Hakk’ın gayrı olmuş olsa, o zaman iki ilâh gereklidir, ikilik gereklidir, o zaman bir tarafta bir Allah var, öteki Allah’ın kullarına eziyet etti hükmü çıksın. Bir insan kendi kendine iken koluna vurdu bir darbe etti, diyelim kimi suçlayacaksın, vuran kol da kendinin vurulan kol da kendinindir. Kimi kime nasıl suçlayacaksın ki. İşte bu hakikatı idrak eden O büyük zat sorduklarında “Allah’a suç isnadından nasıl kurtuldun? Mülkünde gayrıyı komayarak” demiştir. Şimdi suç isnadı, iki varlık arasında olur, suçu işleyen ve suçu işlenen olmak üzere iki varlık gerekir ama Allah’ın varlığı tek olduğundan suç nerede, işleyen nerede, işlenen nerede? daha doğrusu yani suç nerede sevap nerede. 

NOT= Bu hususta ileriki sayfalarda, (genç ve elmas dosyası)ndan, küçük bir aktarım olacaktır orada daha geniş bilgi bulunmaktadır.

Ama bizler aciz aklımızla, kendi nefsimize uygun şekilde hadiselere baktığımızda, yani nefsimizin isteği üzere, onun anlayışı üzere, hadiselere baktığımızda o kadar çok Allah’a da, kullara da, birçok varlıklara suç isnad etmekteyiz ki, onun sonu gelmiyor. Yağmur ne kadar çok yağdı, her yer çamur oldu, bu kadar yağmur hep üstümden geçti, dediğimizde Hakk’a suç isnat etmiş oluruz. Yağmuru yağdıran Hakk’tır, fazla yağdırdı her taraf sel oldu, deriz hâşâ, biz sanki O’nun ortağıymışız gibi. Veya hava çok sıcak veya çok soğuk dediğimiz zaman, Allah ısıyı artırdın bizi de yakıyorsun ma’nâ’sına farkında olmadan suç isnad etmiş oluyoruz. Ama bu şu şekilde söylenirse suç teşkil etmez, aman ya Rabbi zayıfız fakiriz, üşüdüm gibilerden, yani suçlamadan acziyetini ifade ederek söylerse, bir suç teşkil etmez. Ama biraz âmir hükmünde “ya şimdi bunun zamanı mıydı tam ısınmıştık tekrar havalar soğudu üşüdük gittik “dediğimiz de Hakk’a suç isnad etmiş olmaktayız. 

Üçüncü Vasl İstidad-ı Gayr-ı Mec’ul ve Kabiliyyet.

Yani var edilmemiş olan istidadlar ve kabiliyetler, var edilmemiş derken yok hükmünde olan değil, Allah’ın Zât’ıyla mevcut, bir başka şekilde var edilmemiş ezeli varlık ezeli istidat ve kabiliyet, “iktiza-i Zâti olan a’yân-ı sâbitede her bir aynın yani her bir a’yan-ı sabitenin bir istidatı ve kabiliyeti mahsusası vardır.” Yani kendine mahsus bir istidat ve kabiliyeti vardır. Burası da çok mühim bir mevzudur, konular biraz ağır ama ne yapalım, bu kısa süreler içerisinde, mümkün olduğu kadar, yoğun bir çalışma yapmamız gerekiyor. Akıl ve idrak seviyelerimizi mümkün olduğu kadar yukarıya çekmeye çalışıyoruz, kim ne kadar anlarsa o kadar kârı olur, en azından bir hedef olur ki ileride biz böyle bir şeyler dinlemiştik deriz, ufkumuzu ona göre açalım, gayretimizi oralara ulaşmaya çalışalım. Şu anda ulaşamamış isek bile ama bunlar şuur altı bile de olsa, bellek altı da olsa azar azar da olsa, kayda geçmekte, yani akıllarımızın bir tarafında hafif hafif silik de olsa kalmaktadır. En azından böyle bir mevzu var düşüncesi ile işte bu tür mevzular kişilerin önünde kendilerine ufuk açmakta o ufka kadar kim nereye kadar gidebilirse, gitmesi kendi menfaatine olmaktadır. 

Ama kişi önündeki ufku bilmezse yani önündeki yol açık değilse o zaman dönmeye başlar. Günleri bir gününün hep aynı olur. O zaman ilerleme olmaz sevap kazanmış olur. Tabi ki hiçbir şey yapmamaktansa sevap kazanmak da güzel bir şeydir, ama sevap yerine Allah’ı kazanmak, daha güzel bir şeydir. Sevap kazanırsa cennet ehli olur, Rabbını kazanırsa da Allah ehli olur. Yani ehlullah olur. Allah ehli ne demektir, ehlullah demek ev halkı demektir yani Allah’ın yakınında mücaviri yani çok yakınında olmaktır. Allah’ın yakınında olan cehennem de olsa ne olur, onu cehennem yakar mı, İbrâhîm (as) ehlullahtandı, yani Allah’ın ehli olduğundan, onu ne ateş yaktı ne de başka bir şey. 

Yusuf (a.s.) Allah ehli olduğundan gittiği zindan 12 sene ona cennet oldu. Orada hiç sıkılmadı ki, orada daha rahattı. Hapisahaneye giderken de sarayda böyle yaşamaktansa hapishaneyi tercih ederim dedi ve öyle gitti hapishaneye. Onun için dışarıdaki hale bakılmaz, içerideki hale bakıp ona göre değerlendirmek daha gerçekçi olur. İşte bu gayri mec’ul istidat ve kabiliyet kâza ve kader bahsinin bunlar özel halleridir, yani kaynak meseleleridir, işte kolayca diyoruz, kaderim buymuş, kazaymış böyleymiş diye, bunların sadece lâfını yapıyoruz ama her birerlerinin birer hakikati vardır, bizler de o hakikatlere ne kadar nüfuz edebilirsek ahiretteki veya daha dünyadaki ilmi kariyerimiz veya ilmi idrak ve anlayışımız ilmi ulaştığımız yer oraları olacaktır. 

Mademki mirac peygamberinin ümmetleriyiz, biz de bu miracı kabiliyetimizin yani imkânlarımızın yettiği kadar, sonuna kadar kullanmak, bizim dünya ve ahiret kazancımız olacaktır, başka kimsenin olmayacaktır. Hani basitçe, derler ya “her koyun kendi ayağından asılır” diye. İşte herkes kendi ameliyle yükselmekte kendi amelinin neticesini görmektedir. “Zât’i gereklilik olan a’yân-ı sâbiteden her bir a’yân’ın bir istidadı ve kabiliyeti mahsusası vardır.” Yani her bir a’yân-ı sâbitenin kendine ait olan hususi bir kabiliyeti ve istidadı vardır. Yani her a’yan-ı sabitenin istidat ve kabiliyeti başka forumdadır. Bir a’yân-ı sâbite, bir başka ilerleme kayıt ederken diğeri onda ilerleme kayıt etmez, ötekinde geri kalan ötekinde ileri gider, çünkü hepsi de bir olmaz. 

“Vücud-u mutlak asla biri diğerine benzemez. Vücud-u mutlak, vücud-u mutlak-ı Hakk, yani Hakk’ın mutlak vücudu a’yân-ı sâbiteden her bir aynın istidadına münasip olarak o aynın sureti ile zahir olur”. Daha evvelki bölümde a’yân-ı sâbitenin hakikatinin ne olduğunu yerinin ne olduğunu belirtti, şimdi de bu a’yân-ı sâbitenin zuhur halini belirtiyor. “Hakk’ın mutlak vücudu a’yân-ı sâbiteden her bir a’yânın” yani diyelim ki 50 milyar a’yân-ı sâbite programı var, bu programların hepsi de birbirinden ayrı programlar, hani bugün de diyorlar ya, cep telefonları paket programlar var kullanılıyor, bizim de bir paket programımız var. Hakk’ın indinde bu gayri mec’ul yani halk edilmiş değil, Allah’ın varlığı ile mevcut, işte “mutlak vücutta var olan bu a’yân-ı sâbiteler her bir a’yân-ı sâbite, a’yân-ı sâbitenin istidadına münasip olarak yani istidadına uygun olarak o aynın suretiyle zâhir olur.” Yani o programın hususiyeti ile zâhir olur, yani o mühendis o programı diyelim ki, beş katlı bir bina kurdu, işte o binayı yapması da zuhura çıkması, evvela kâğıda kağıtlara dökülmesi sonra arsada betonlarla yukarıya doğru çıkması, o a’yân-ı sâbitenin programına uygun bir şekilde olur. Başka türlü olmaz. Çünkü program odur, böylece meydana gelir. Şimdi, “a’yân-ı sâbite mec’ul olmayınca yani var edilmiş olmayınca onların istidat ve kabiliyeti dahi mec’ul olmaz.” Yani yaratılmış olmaz. A’yân-ı sâbite yaratılmış olmadığı gibi, onların istidat ve kabiliyetleri dahi yaratılmış olmaz. Yani sonradan meydana gelmiş olmaz. “Şu kadar ki bu istidat ve kabiliyet a’yân-ı sâbitenin ve ayan-ı sabite dahi Zat’ın gereği bulunduğu ve bunların illeti ancak vücud-u Zatullah bulunduğu ve illetin malule tesiri tabi olacağı cihette bu istidat ve kabiliyetin müessiri dahi ancak vücud-u Zâtullahtır.”

“Bu istidat ve kabiliyet yani programdaki istidat ve kabiliyet, a’yân-ı sâbitenin ve a’yân-ı sâbite dahi Zât’ın gereği bulunduğu yani a’yân-ı sâbite de Zât’a bağlı olmasından ve bunların illeti yani sebebi de vücud-u Zatullah bulunduğundan yani a’yân-ı sâbiteler de Allah’ın vücudu olduğundan ve illetin malule tesiri yani sebebin, sebebi alana tesiri tabi olacağı cihetle bu istidat ve kabiliyetin müessiri dahi ancak vücud-u Zatullah’tır.” Yani bu istidat ve kabiliyetlere tesir ederek de ortaya çıkaran Allah’ın vücududur demek istiyor yani onlar da kendi kendilerine zuhura çıkmış değillerdir. İşte bu hakikate işareten Cenâb-ı Mevlânâ Mesnevi-i şeriflerinde şöyle buyururlar:

Mesnevi Tercüme: “O kalb-i kasinin çaresi bir mübdilin atasıdır; onun atası için kabiliyet şart değildir. Belki kabiliyetin şartı onun atasıdır. Zira ata iç ve kabiliyet kabuktur.” 

“Zira a’yân-ı sâbiteye vücud-u ilmi bahşeden atayı zâtiyedir. Yani atayı zatiyeye ilmi bir vücut veren Zât’i ita yani Zât’i lütuf, Zât’i veriştir ve bu Zât-ı ilâhi olması için hiçbir suret mertebe-i ilimde peyda olmaz.” Yani Hakk’ın bu lütfu olmazsa hiçbir suret mertebe-i ilimde peyda olmaz. Yani Allah’ın bu hükmü olmazsa bu vericiliği olmazsa hiçbir suret mertebe-i ilimde meydana gelmez. A’yân-ı sâbitelerin özellikleri evvelâ ilmi suretler olarak meydana gelmekte işte Allah’ın itası, verişi itası olmasa bunlar meydana gelmez ve onların istidat ve kabiliyeti dahi mevzu bahis olamaz. 

“Böylece atayı zâti, istidat-ı ilâhi iç, istidat ve kabiliyet kabuk mesabesindedir.” Yani Zât’i veriş lütf-u ilâhi iç, yani a’yân-ı sâbitenin içi, a’yân-ı sâbitenin istidat ve kabiliyeti de kabuk hükmündedir. Çünkü istidat ve kabiliyet ile onlar ortaya çıkmaktadır. “Şimdi burası iyi anlaşılsın ki istidat ve kabiliyette cebir yoktur. Atayı Zâti ve tecelli-i ilâhi ve nefes-i rahmâni alet seviye vakidir, tenfis-i rahmani mütekip her bir ayn kendi istidadına ve kabiliyeti zatiyesine göre müteayyin olmuştur, böylece her bir ayn kendi kendine cebretmiştir.” demek suretiyle çok büyük bir ilmi hakikati ortaya çıkarmaktadır. Tekrar geriye dönelim; şimdi şurası iyi anlaşılsın ki istidat ve kabiliyette cebir yoktur. 

Şimdi istidat ve kabiliyet o kişide faal olarak zuhura çıkmakta yani kişinin örgü örmesi gibi, işte bazılarının feza ilimlerine merakı olması gibi, bazılarının deniz dibi araştırmalarına merakı olması gibi. Bunları yapmayı sevmesi istidadı, yapabilmesi de kabiliyetidir. Çünkü istidat yani arzu olmazsa hiçbir şey meydana çıkmayacak, yani yapma ihtiyacını duymayacaktır. İşte onun arzu, yani programında olan hususiyet onu arzu edip oraya yönelmesi, yöneldiği şey de kabiliyeti arttı derler, çalıştığı sürede kendini daha geliştirdi, işte kabiliyeti ile de bu zuhura çıkmaktadır. O halde kabiliyette cebir yoktur. 

Bazıları daha evvelki sohbetlerimizde dört ana fikir üzerinde ortaya sürülen Kaza ve kader bahsi olduğu konuşulmuştu, sıra buraya gelince özet olarak kısaca bahsedelim şöyle ki, evvelâ kazâ ve kader hükmü en kapsamlı dengeli şekliyle ehl-i sünnet vel cematın vaaz ettiği kazâ ve kader hükmüdür. İşte bu okuduklarımız hep onun içerisindedir. Bir grup var bunlara “Mutezile” diyorlar bu Mutezilenin kanaati kul fiilini halk eder, Allah ezelde kazâ kader diye bir şey yazmaz, kul yaşadığı sürede fiilini halk eder anlayışı ile kazâ kader anlayışına bakmaktalar. Bunun karşısında diğer bir grup ise kul fiilini yapmak mecburiyetindedir hükmüyle kader bahsine bakarlar. Bunun bir üstü olan dördüncü gerçektir. Bu sahada, kaderiye var, hurufiye var, kader hakkında bir sürü fırkalar vardır ama burada bu fırkaları inceleyecek durumda değiliz, biz sadece kaderin ana hatlarıyla ehl-i sünnet vel cemat hakikatleri içerisinde ne vaaz ediyor onu anlamaya çalışıyoruz. Dördüncü sıraya koyduğumuz da ehl-i sünnet vel cemat kader anlayışının bâtınıyla birlikte oluşmasıdır. İşte bu anlatılanlar ehl-i sünnet vel cemat kader anlayışının batınıyla birlikteki kabullenişi ve faaliyet sahasında oluşu en kemalli ehl-i sünnet kazâ- kader anlayışı budur. İşte burada istidat ve kabiliyette cebir yoktur. 

Şimdi cebir grubu yani, “ben fiilimi işlemeye mecburum” diyor. Allah benim kaderimi yazmış ne yazmışsa onu işleyeceğim diyor yani ben fiilimi yapmakta mecburum, bu görüşte olanlara da cebriye diyorlar. İşte o da bunu redediyor, aslında bu kelimelerle bu satırlarla, şurası iyi anlaşılsın ki istidat ve kabiliyette cebir yoktur, atayı Zât’i ve tecelli-i İlâhidir. Yani kişilere verilmiş olan istidat Allah’ın atasıdır, yani lütfudur, tecell-i i ilâhidir nefes-i rahmani ilk olarak alemlere nefh edilen nefes-i Rahmâni alet seviye vakidir. Yani bütün varlıklarda aynı şekilde bütün âlemde, aynı seviye aynı düzende, bütün âlemde vakidir nefes-i Rahmani. Rahman, nefes-i rahmanını bütün âleme yaydıktan sonra her bir ayn her bir a’yân-ı sâbite kendi istidadına ve kabiliyeti zâtisine göre müteayin oldu. 

Yani “Errahman” da bahsedilen Rahman, hakikat-ı ilâhiye nefes-i rahmanisini bütün âleme aynı miktarda yaydı, yani birine fazla birine az, diğerine bulut gibi, diğerine yağmur gibi, bütün âleme nefes-i rahmaniyesini aynı şekilde yaydı, tenfis eyledi, nefh etti. Burada her bir ayn kendi istidat ve kabiliyetine göre müteayin oldu. Meydana geldi. Nefes-i rahmani yer yüzüne bütün âlemlere yayıldıktan sonra o nefes-i rahmanideki rahmaniyet hakikatleri bölük bölük, grup grup, bütün âlemdeki o gezegenleri galâksileri galâksilerin ana mayası olan “sehab-ı muzi” denilen parlak bulutsuları ortaya getirdi. İşte onlardan sonra da üzerinde yaşayan varlıkları ortaya getirdi ve bu varlıklar a’yân-ı sabiteleri istikametinde programını oluşturdular ve zuhura çıktılar.

Böylece müteayin oldu, yani zuhura geldi, tayin edilmiş yani görüntüye gelmiş oldu, böylece her bir ayn kendi kendine cebretmiştir. Alemde ikinci bir varlık yok ki o varlık o varlığa tesir ederek, silah zoruyla galakside, ben bu galaksiyi burada istemiyorum, sen daha ileriye git, dediği zaman cebir olur. Ama bütün bu galaksiler, kendi programları içerisinde, kendi oluşları ile nefes-i rahmani ile ortaya çıktıklarından şekillerini de kendi programlarından aldıklarından kimse onlara cebretmiş değil kendi programları ile kendi kendilerine meydana gelmişlerdir. 

Şimdi diyelim ki bir buğday tanesi yahut bir elma çekirdeğini toprağa diktik, o çekirdek kendi özünde kendi programı, a’yân-ı sâbitesi, bir bakıma zuhura gelmiş programı, toprağa ekince nefes-i rahmâni aldı, yani ihtiyacı olan gıdayı aldı, filizlenmeye başladı. Nihayet işte kök oldu, sap oldu, derken gövde oldu, yapraklar oluştu veya bir ısırgan tohumundan ısırgan otu veya bir diken tohumundan bir diken bitkisi ortaya çıktı veya zehirli bir ot çıktı, diğer taraftan meyva çekirdeğinden meyva ağacı çıktı ortaya, işte dikenin diken olarak çıkmasında meyvenin meyve olarak çıkmasın da cebir yoktur. Yani kimse buna müdahale etmemiştir. Kendi bünyesinde a’yân-ı sâbitesinde ne varsa onun istikametinde zuhura çıktı. O halde hiçbir varlıkta, âlemde cebir yoktur diye aynı zamanda cebriyecilerin de tezini böylece çürütmüş olmaktadır. 

------------------- 

NOT= Bu hususta daha çok bilgi (78-A’yan-ı sabite kaza ve kader) isimli kitabımızda mevcuttur dileyen oraya da bakabilir. T.B.

-------------------

Terzi Baba kitapları. 

Terzi Baba Baskısı olan kitaplar. 

1. Necdet Divanı:

2. Hacc Divanı:

 3. İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri:

4. Lübb’ül Lübb Özün Özü, (Osmanlıca’dan çeviri):

 5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri):

9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet:

10. Kelime-i Tevhid, değişik yönleriyle:

11. Vâhy ve Cebrâil:

12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi:

13. (13) On üç ve Hakikat-i İlâhiyye: 

 14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri ve şerhi 

15. 6 Pey-(1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

16. Divân (3)

19. Sûre-i Feth ve fethin hakikat-i.

21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

22. Sûre-i Yûsuf ve dervişlik:

24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.) 

35. Fâtiha Sûresi: 

39. Terzi Baba: (2)

41. İnci tezgâhı:

49. 36-Yâ’sîn, Sûresi: 

59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

67. 067-Mülk Sûresi: 

68. 1-namaz sureleri

69. 2-namaz sureleri

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

91-Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

95- Terzi Baba-(8) (19/53)

96- 41-Fussilet Sûresi. 

103-terzi Baba yüksek lisans tezi. 

118- 52-Tûr suresi. Ve M. Nusret tura. 

129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

-------------------

(H) Yayınları tarafından basılan kitaplarımız: 

-------------------

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve hakikatleri: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri.

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem-safiyeti. Safiyyullah. (a.s.) 

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

------------------------------ 

 Terzi Baba kitapları sıra listesi

 KAYNAKÇA

 1. KÛR’ÂN VE HADîS :

 2. VEHB : Hakk’ın hibe yoluyla verdiği ilim.

 3. KESB : Çalışılarak kazanılan ilim.

 4. NAKİL : Muhtelif eserlerden, Mesnevi’i şerif, İnsân-ı Kâmil, Fusûsu’l Hikem ve sohbetlemizden müşahede ile toplanan ilim.

(Gönülden Esintiler) 

1. Necdet Divanı:

2. Hacc Divanı:

 3. İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri:

4. Lübb’ül Lübb Özün Özü, (Osmanlıca’dan çeviri):

 5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri):

9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet:

10. Kelime-i Tevhid, değişik yönleriyle:

11. Vâhy ve Cebrâil:

12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi:

13. (13) On üç ve Hakikat-i İlâhiyye: 

 14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri ve şerhi 

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

16. Divân (3)

17. Kevkeb. Kayan yıldızlar.

18. Peygamberimizi rû’ya-da görmek. 

19. Sûre-i Feth ve fethin hakikat-i.

20. Terzi Baba Umre (2009)

21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

22. Sûre-i Yûsuf ve dervişlik:

23. Değmez dosyası:

24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.) 

25. -1-Köle ve incir dosyası: 

26. Bir zuhûrât’ın düşündürdükleri: 

27. -2-Genç ve elmas dosyası: 

28. Kûr’ân’da Tesbîh ve Zikr: 

29. Karınca, Neml Sûresi: 

30. Meryem Sûresi: 

31. Kehf Sûresi: 

32. 3-Terzi Baba İstişare dosyası: 

33. Terzi Baba Umre dosyası: (2010)

34. -3-Bakara dosyası: 

35. Fâtiha Sûresi: 

36. Bakara Sûresi: 

37. Necm Sûresi: 

38. İsrâ Sûresi: 

39. Terzi Baba: (2) 

40. Âl-i İmrân Sûresi: 

41. İnci tezgâhı: 

42. 4-Nisâ Sûresi: 

43. 5-Mâide Sûresi: 

44. 7-A’raf Sûresi: 

45. 14-İbrâhîm Sûresi: 

46. İngilizce, Salât-Namaz: 

47. İspanyolca, Salât-Namaz: 

48. Fransızca İrfan mektebi:

49. 36-Yâ’sîn, Sûresi: 

50. 76-İnsân, Sûresi: 

51. 81-Tekvir, Sûresi: 

52. 89-Fecr, Sûresi: 

53. Hazmi Tura: 

54. 95-Beled-Tîn, Sûresi: 

55. 28- Kasas, Sûresi: 

56. İrfan-Mek-Şer-Fransızca-Baba: 

57. 20-TÂ HÂ Sûresi: 

58. Mirat-ül-İrfan-ve-şerhi: 

59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

62. -4-Bir ressam hikâyesi:

63. İnci mercan tezgâhı

64. Ölüm hakkında:

65. Reşehatt’an bölümler: 

66. Risâle-i Gavsiyye: 

67. 067-Mülk Sûresi: 

68. 1-Namaz Sûrereleri: 

69. 2-Namaz Sûrereleri: 

70. Yahova Şahitleri: 

71. Mü-Geceler-Fran-les-nuits: 

72. Îman bahsi: 

73. Celâl cemâl Celâl: 

74. 2012 Umre dosyası: 

75. Gülşen-i Râz şerhi: 

76. -5-Doğdular, yaşadılar hikâyesi: 

77. Aşk ve muhabbet yolu: 

78. A’yân-ı sâbite. Kazâ ve kader:

79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.

81- Hayal vâdîsi’nin çıkmaz sokakları: 

82- Mektuplarda yolculuk-M.Nusret-Tura.

83- 2013 Umre dosyası. 

84- Nusret Tura-Vecizeler ve ata sözleri.

85- Nusret Tura-Tasavvufta aşk ve gönül.

86- Terzi Baba-(6) İstişare dosyası.

87- Terzi Baba-İlâhiler derleme.

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

89- 6-Her şey merkezinde hikâyesi. 

90- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-1) şerhi. 

91- Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

92- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (2) şerhi. 

93- 7. İngilizce. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

94- Mescid-i Dırarr-Kubbet-ul Kara. 

95- Terzi Baba-(8) (19/53)

96- 41-Fussilet Sûresi.

97- 2015 Umre dosyası. 

98- Solan bahçenin kuruyan gülleri. 

99- Terzi Baba-(9) İstişare dosyası. 

100-14-İrfan mektebi ve şerhi-İspanyolca.

101- Bosna Hersek dosyası. 

102-The SCHOOL OF WISDOM (irfan mektebi)

103-Terzi Baba yüksek lisans tezi. 

104-Hacc Umre ve hakikatleri.

105-Cemo ve Farko.

106-(2016) Umre dosyası.

107-Vahy ve Cebrâîl- (Fransızca)

108-Ru’ya-Mana-alemi- Tezi Baba ile ilgili zuhuratlar. 

109-terzi Baba tasavvufi izahlar. 

110-19-53-Şeker risalesi.

111-Lübb-ül lübb-Özün özü ve şerhi.

112-Bir kardeşin soruları ve cevapları

113- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-2) şerhi.

114- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-3) şerhi.

115- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-4) şerhi.

116- 2017-Kudüs seyahati dosyası. 

117- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-5) şerhi.

118- 52-Tûr suresi. Ve M. Nusret tura.

119-Fu-Hi-01-Adem Fassı.

120-Fu-Hi-02-Şit Fassı.

121-Fu-Hi-03-Nuh-fassı.

122-Fu-Hi-04-İdris-05-İbrahim-fassı

123-Gülşen-i Raz-2-Terzi Baba şerhinin tamamı. 

124-İbretlik bir değmez dosyası daha Satih ince.

125-2018 Umre dosyası 

126-14-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

127-15-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

128-İbretlik bir hikâye daha. Kaf dağı ve Zümrüd-ü Anka.

129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

130-İbretlik bir hikâye daha. Kilise çanları. 

131-Kur’ân-ı-Kerîmde yolculuk-53-Ayetleri ve Terzi Baba- 

132-Kaner Yiğido-İbretlik bir hikâye daha- 

133-1-İzmir İrfan sohbetleri. 

134-2-Sohbet arası sohbetler. 

135-3-Sohbet arası sohbetler.

136-4-Sohbet arası sohbetler.

137-5-Sohbet arası sohbetler.

138-6-Sohbet arası sohbetler.

139-7-Sohbet arası sohbetler.

140-8-Sohbet arası sohbetler.

141-9-Sohbet arası sohbetler.

142-10-Sohbet arası sohbetler. 

143-11-Sohbet arası sohbetler. 

144-12-Sohbet arası sohbetler. 

145-13-Sohbet arası sohbetler. 

146-14-Sohbet arası sohbetler. 

147-15-Sohbet arası sohbetler. 

148-16-Sohbet arası sohbetler. 

149-17-Sohbet arası sohbetler. 

150-18-Sohbet arası sohbetler.

151-19-Sohbet arası sohbetler.

152-20-Sohbet arası sohbetler.

153-21-Sohbet arası sohbetler.

154-22-Sohbet arası sohbetler.

155-23-Sohbet arası sohbetler.

156-24-Sohbet arası sohbetler.

157-25-Sohbet arası sohbetler.

158-26-Sohbet arası sohbetler.

159-27-Sohbet arası sohbetler.

160-28-Sohbet arası sohbetler.

161-29-Sohbet arası sohbetler.

162-30-Sohbet arası sohbetler.

163-1-7-Esmâ’ül Hüsnâ-M.Nusret Tura. 

164-2-8-Esmâ’ül Hüsnâ-M.Nusret Tura. 

165-9- Ku-Ker-Yol-Kıyamet Sûresi.

166- İnsan-ı Kamil-A-K-C-Cilt-1-Kitap-6-şerhi- 

167- İnsan-ı Kamil-A-K-C-Cilt-1-Kitap-7-şerhi- 

168- 31- Sohbet arası sohbetlerden seçmeler. 

 169- İbretlik bir hikâye daha-Usta dan çırağına tavsiyeler- 

170-4-Ru’ya-Mana-Alemi-Terzi Babanın görüldüğü zuhuratlar.

171-5- Ru’ya-Mana-Alemi-Yoruma açık eğitim zuhuratları.

172-6- Ru’ya-Mana-Alemi-Tuzak-mekr-Hileli zuhuratlar.

173- 2020 Umre dosyası.

174- 83-Kur’an-ı kerimde yolculuk Mutaffifin suresi.

175- Mübarek geceler ve bayramlar. İspanyolca çevirisi. 

176- Korona virüs’ün düşündürdükleri.

177- Terzi Baba, “14-İrfan mektebi” tezi. 

178-

179-

180- A- Füsus’ül-Hikem- Mukaddime. 

181- B- Füsus’ül-Hikem- Ayniyet ve Gayriyyet. 

------------------------- 

Altı peygamber serisi: 

1-15. 6 Pey-(1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

2-21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

3-24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.)

4-59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

5-60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

6-61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

-------------------------

Terzi Baba kitapları serisi: 

1-12- Terzi Baba-(1) 

2-39- Terzi Baba-(2)

3-32- Terzi Baba-(3) İstişare dosyası.

4-79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

5-80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.

6-86- Terzi Baba-(6) İstişare dosyası.

7-91- Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

8-95-Terzi Baba-(8) (19/53) 

9-99- Terzi Baba-(9) İstişare dosyası.

10-103-Terzi baba yüksek lisans tezi.

11-108-Tezi Baba ile ilgili zuhuratlar. 

12-109-terzi Baba tasavvufi izahlar. 

13-110-19-53-Şeker risalesi. 

14-126-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

15-127-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

16-87- Terzi Baba-İlâhiler derleme.

17-126-14-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

18-127-15-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

19-129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

20-131-Kur’ân-ı-Kerîmde yolculuk-53-Ayetleri ve Terzi Baba

21-165-9- Ku-Ker-Yol-Kıyamet Sûresi.

------------------------- 

Bir hikâye birçok yorum serisi. 

1-25 -Köle ve incir dosyası: 

2-27 -Genç ve elmas dosyası: 

3-34 -Bakara dosyası:

4-61-Bir ressam hikâyesi:

5-76-Doğdular, yaşadılar hikâyesi: 

6-89-Her şey merkezinde hikâyesi. 

------------------------- 

Dîvanlar serisi: 

1-1-Necdet Divanı: 

2-2-Hacc Divanı: 

3-16-Divân (3)

4-87-Terzi Baba-İlâhiler derleme.

5-88-Nusret Tura-Divanı. 

6-129-Terzi Baba divanı, tüm şiirlerim. 

------------------------- 

İbretlik dosyalar serisi. 

1-17-kevkeb-kayan yıldızlar.

2-23-İbretlik değmez dosyası. 

3-73-Celâl Cemâl Celâl “hayalî Kamer’in hayal vâdîsi”

4-81-Hayal vadisinin çıkmaz sokakları. 

5-93-Mescid-i dırar/Kubbet-ul kara. 

6-98-Solan bahçenin/kuruyan gülleri.

7-105-Cemo ve Farko. 

8-112-Bir kardeşin soruları ve cevapları.

9-124-İbretlik bir değmez dosyası daha. Satih ince. 

10-128- İbretlik bir hikâye daha. Kaf dağı ve Zümrüd-ü Anka.

11-130-İbretlik bir hikâye daha. Kilise çanları. 

12-132-Kaner Yiğido-İbretlik bir hikâye daha-

13-169-İbretlik bir hikâye daha-Usta dan çırağına tavsiyeler-

------------------------ 

Umre dosyaları serisi 

1-2. Hacc Divanı:

2-20. Terzi Baba Umre (2009)

3-33. Terzi Baba Umre dosyası: (2010)

4-74. 2012 Umre dosyası: 

5-83- 2013 Umre dosyası.

6-97- 2015 Umre dosyası. 

7-106-(2016) Umre dosyası.

8-104-Hacc Umre ve hakikatleri. 

9-125-2018 Umre dosyası. 

10-173-2020-Umre dosyası.

------------------------ 

Diğer dillere çevrilen Terzi Baba kitapları serisi

 1-5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

2- 6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

3-46. İngilizce, Salât-Namaz: 

4-47. İspanyolca, Salât-Namaz: 

5-48. Fransızca İrfan mektebi:

6-71. Mü-Geceler-Fran-les-nuits: 

7-93- 7. İngilizce. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8-100-14-İrfan mektebi ve şerhi-İspanyolca.

9-107-Vahy ve Cebrâîl- (Fransızca)

10-175- Mübarek geceler ve bayramlar. İspanyolca çevirisi. 

------------------------

Mektuplar ve zuhuratlar serisi:

Terzi Baba İnternet dosyaları:

------------------------ 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

1-2- 3- 4- 5- 6- 7- 8- 9- 10-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

11-12-13-14-15-16-17-18-19-20-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar . 

21-22-23-24-25-26-27-28-29-30-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

31-32-33-34-35-36-37-38-39-40-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

41-42-43-44-45-46-47-48-49-50-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

51-52-53-54-55-56-57-58-59-60-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

61-62-63-64-65-66-67-68-69-70-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

71-72-73-74-75-76-77-78-79-80-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

81-82-83-84-85-86-87-88-89-90- 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

91-92-93-94-95-96-97-98-99-100-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

101-102-103-104-105-106-107-108-

------------------------

Kitaplar devam ediyor şu an Yekün= (181+108=289)
