# TB. Fusûs — Ayniyyet/Gayriyyet

**Yazar:** Terzibaba - Necdet Ardıç

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/tb-fusus-ayniyyet-gayriyyet
**Sayfa:** 230

---

GÖNÜLDEN ESİNTİLER 

MUHYİDDÎN İBNÜ’L ARABÎ

FUSÛSU’L-HİKEM 

AYNİYYET GAYRİYYET

(181-B) Ahmed Avni Konuk, Tercüme ve Şerhi. 

Hazırlayanlar Prof.Dr. Mustafa Tahralı-Dr. Selçuk Eraydın Şerhinin Şerhi.

Tekirdağlı İz-Terzi Baba Necdet Ardıç.

İRFAN SOFRASI 

NECDET ARDIÇ 

TASAVVUF SERİSİ (181-B) Necdet Ardıç

İz-Terzi Baba Adres Büro: Ertuğrul Mahallesi Hüseyin Pehlivan Caddesi No: 29/5 

Servet Apt. 59 100

Tekirdağ 

Ev: 100 yıl Mahallesi Uğur Mumcu Caddesi Ata Kent Sitesi A Blok Kat 3, D. 13.

 Süleyman paşa Tekirdağ Tel: (0282) 408 93 84 

 (0533) 7743937

www.terzibaba13.com

terzibaba13@gmail.com

İÇİNDEKİLER

Önsöz (5)

1- AYNİYET GAYRİYET

1-Tezatlı İfadeler (9)

2-Yokluk, Var Oluş ve Zuhur (16)

2- AYNİYET GAYRİYET (19)

 3- Halk-i Cedid ve Teceddüd-i Emsal (19)

 4- İlah, Sıfat ve İsimler (29)

3-AYNİYET GAYRİYET (32)

VÜCUT MERTEBELERİ (35)

 1- AHADİYET MERTEBESİ (36)

 2-İLK TAAYYÜN (37)

 3-İKİNCİ TAAYYÜN (38)

 4- RUHLAR MERTEBESİ (39)

4- AYNİYET GAYRİYET (43)

 5-MİSAL ALEMİ (49)

5-AYNİYET GAYRİYET (53)

 6- ŞEHADET MERTEBESİ (53)

HAZRET (60)

 7- İNSAN-I KAMİL (65)

6-AYNİYET GAYRİYET (66)

 Buhar Buz Misali (76)

7-AYNİYET GAYRİYET (77)

 Çekirdek Ağaç Misal (79)

8-AYNİYET GAYRİYET (89)

1-İDRİS (98)

2-İDRİS (106)

3-İDRİS (116)

4-İDRİS (124)

5-İDRİS (129)

6-İDRİS (134)

7-İDRİS (138)

8-İDRİS (145)

9-İDRİS (149)

10-İDRİS (154)

11-İDRİS (159)

12-İDRİS (171)

13-İDRİS (183)

14-İDRİS (188)

15-İDRİS (191)

16-İDRİS (196)

17-İDRİS (200)

18-İDRİS (203)

Önsöz Muhterem okuyucularımız. Her ne vesile ile elinize ulaşan bu kitaplar, bünyelerinde gerçekten çok değerli ilim hazinelerini barındırmaktadırlar. Başta Aleyhissalâtu Vesselâm Efendimiz olmak üzere, Ondan bu ilmi naklen alan Şeyh-i Ekber (r.a.) Muhyiddîn İbn’ül Arabî Pirimiz ve sonra onu çeviren ve şerheden A. Avni Konuk büyüğümüz ve bu kitapları günümüz şartlarına uyarlayıp hazırlamış olan Prof. Dr. Mustafa Tahralı ve Dr. Selçuk Eraydın kardeşlerimizden Cenâb-ı Hakk ve Peygamber Efendimiz gerçekten çok razı olsun, kendilerine bütün kalbimizle şükranlarımızı sunarız. Bu arada okuyanlar tarafından anlaşılmasının biraz daha kolaylaştırılması için yapmaya çalıştığımız bu çalışmalarımızı da Cenâb-ı Hakk kabul buyursun. 

Fusûsu’l-Hikem’deki Hikmetleri anlayabilmek için evvelâ bu hususun alt yapısının hazırlanması lâzım gelmektedir. Çünkü kurgusu, bâtın-i “tevhîd/teklik” üzeredir. Ancak genel anlayış zâhir-i “tenzîh” anlayışı üzere olduğundan içindeki mevzuların anlaşılması biraz zor olmaktadır. İşte bu yüzden bir ön idrak, alt yapısı oluşturmak gerekmektedir. 

Epey seneler, bu alt yapı anlayışını hazırladıktan sonra nihayet bu sohbetlere başlanılmış oldu. Muhtelif yerlerde de devam edildi. Mukaddime ile sohbet başlangıcı (11/09/1996) dır. Muhammed Fassı ile bitişi (19/06/2013) olmuştur. Aslında bu mevzuların bitmesi söz konusu değildir ancak dünyadaki süremiz de kısıtlı olduğundan daha başka kitap ve mevzularla da ilgilenmemiz gerektiğinden bu kadarla yetinmek zorunda kaldık. 

Bu ve benzeri kitaplar, Mevlânâ, Mesnevi-i şerif, Abdülkerim Cili, İnsân-ı Kâmil gibi sayabileceğimiz bu sahada olan ancak içeriği çok geniş az sayıda kitap, İslâm’ın ve Dünya tefekkür ve kültür sahasının zirve kitaplarıdırlar. Bunları idrakli ve gerçek ma’nâ da okuyup inceleyememiş olan kimseler gerçekten büyük kayıp içinde kalmış olurlar. 

Hayatın gerçek ma’nâda anlaşılabilinmesi için ilk şart, kişinin hakikati itibari ile kendisini bilmesidir. Kendisini bilmeyen kişinin ilmi ne kadar çok olursa olsun hayal ve vehmine dayanmaktadır, bu hal de kişide nefsi bir benlik oluşturduğundan, bu sebeple kişi kendi hakikatine girmeye yol bulamaz ve bu âlemden isterse birkaç üniversite bitirmiş olsun, kendinin yabancısı/cahili olarak gider. 

Bu ve benzeri kitaplar, kişiyi kişiye tanıtmakta ve oradan da kişi Rabb’ine yol bulabilmektedir. Aksi halde kişi gaflet ve atalet içinde bu çok değerli vakitlerini verip, hayal ve vehmi satın almış olur. Yapılacak iş; kişinin mutlaka kendine dönüş yolunu bulması ve kendinden geçen Hakk’a giden yolu bulması lâzım gelmektedir. Kişi evvelâ kendine ulaşamaz ise Rabb’ine hiç ulaşamaz. Çünkü “nefsine ârif olan Rabb’ine ârif olur” hükmü gerçektir. 

Bütün bu hususların ses alma cihazlarından çıkarılıp, kayda geçirilmesi için gerçekten çok büyük bir gayret gösterip bıkmadan yorulmadan uzun bir çalışma yapan ve böylece bu kayıtları meydana getiren “Hulusi Korucu” Bey Kardeşimize de her istifade edebilen kimseler namına teşekkür ederiz. Cenâb-ı Hakk dünya ahiret işlerinde kolaylıklar nasip etsin İnşeallah. 

Bende kayda alınan bu sohbetleri, okuyucularımıza yaraşır bir şekilde sunabilmek için gereken yazı ve sayfa düzenlemelerini uzun bir süredir yapmaya çalışarak nihayete erdirmeye çalıştım.

Her bir fassı daha kolay okunur ümidi ile ayrı müstakil birer kitap olarak düzenlemeyi düşündüm, daha kısa bölümlerini de birleştirerek hazırladım. Eğer birkaç ciltte toplasa idim, ciltler oldukça kalın olur ve okunmalarında da zorluk olabilirdi, bu yüzden her bir fassı müstakil bir kitap olarak daha kısa bölümlerini de birleştirerek hazırladım. Ayrıca başta bulunan Mukaddimenin de bazı bölümlerini ayrı bir kitap olarak hazırladım. Cenâb-ı Hakk ilgilenen herkesi bunlardan faydalandırsın inşeallah. 

Bilindiği gibi konuşma edebiyatı ile yazı edebiyatı arasında fark vardır. Buradaki konuşma sûretiyle olan sohbetleri fazla müdahele etmeden olabildiği kadar yazı şekline dönüştürerek, öylece kayda almış olduk. 

Bu vesileyle; İlâh-i Ya Rabb-i bu dosyalardan meydana gelecek ma’nevi hasılayı evvelâ Efendimiz Muhammed Mustafa’nın (s.a.v.), Validelerimizin ve Ehlibeyti’nin ruhlarına hediye eyledim. Daha sonra Şeyh-i Ekber (r.a.) Muhyiddîn İbn’ül Arabî Pirimiz ve sonra onu çeviren ve şerheden A.Avni Konuk büyüğümüz ve bu kitapları günümüz şartlarına uyarlayıp hazırlamış olan, Prof. Dr. Mustafa Tahralı ve Dr. Selçuk Eraydın kardeşlerimizin ve bu kayıtları meydana getiren “Hulusi Korucu” Bey kardeşimizin geçmişlerinin, Nusret Babamın ve Rahmiye Annemin ve kendi Anne ve Babamın da ruhlarına hediye eyledim kabul eyle haberdar eyle Ya Rabbi. 

------------------- 

NOT= Bu arada şunu belirtelim ki, bir yanlışlık olmasın diye metnin geçtiği yerleri “kalın” yazı ile A. Avni Konuk Beyin şerhinin geçtiği yerleri “italik-yan” yazı ile diğer Terzi Baba şerh ve izahları ise normal yazı ile belirtilecektir ki metin izahlardan ayrılmış olsun, aksi halde metin ve izahlar birbirine karışacağından yanlışlıklar olabilir. Bu ayrım çalışmalarını yapan “Hulusi Korucu” Kardeşimize çalışmalarından ötürü de teşekkür ederiz. Cenâb-ı Hakk hepimizin idraklerini açsın İnşeallah. 

Son düzenlemeleri yapan oğlumuza da teşekkür ederiz, Cenâb-ı Hakk kendilerine ailece sağlık, sıhhat, güzellikler nasib eylesin. 

Her halde, kasıtsız olarak, eksiklerimiz olacağından, bütün bunlardan şimdiden özür dileriz. Gelecek sayfalarda metin, şerh ve izahlar birbiri içine çok geçmiş olduğundan bunların hepsini ayırmak pek mümkün olamayacağından bazen metin ve şerh ile izahlar birine tabii olarak karışabileceğinden onları kendimiz namına sahiplenmekten Hakk’a sığınırız, bu hususun göz önünde bulundurulmasını okuyucularımızdan bilhassa rica ederim, kelimesi kelimesine bunları birbirinden ayırabilmek için gerçekten çok uzun bir çalışmaya ihtiyaç vardır, bu zamanı da bulmak mümkün değildir. Bu ve benzeri eserler üzerinde çalışmak ve faaliyet göstermek oldukça mes’uliyyetli bir iştir, Rabbim mahcub etmesin. (Euzü bike minke) (senden sana/beşeriyetimizden ulûhiyyetine sığınırız.) (Huz bi yedi/elimden tut ya Rasûlüllah.) Bu bölümde ayniyet, gayriyyet ve bazı idrisiyyet hakikatlerden bahsedilecektir ki aslında kendi ayniyet gayriyyet ve bazı idrisiyyet hakikatimizden bahsedilecektir, kendinden haberi olmayan bir birimin gerçek manadaki Hakk’tan haberi olması mümkün değildir. 

Ey Hakk yolcusu salik kardeşim, bu mevzular sadece geçmiş, mazide kalmış kimselerin hayat hikayeleri değildir. Bugün için senin zatının ve nefsinin hayat hikayesidir, ona göre oku ve kendinde bunları bulmaya çalış ki senin de Âdemiyet devren başlamış olsun. Oradan da yola çıkarak Muhammediyyet devrene ulaşmaya yol bulabilesin. İşte bu seyir senin sırat-ı müstakimin ve Hakk’a vuslatındır. 

----------- 

Muhterem okuyucularım; yine bu dosya/kitabı da okumaya başlarken, nefs’in hevasından, zan ve hayalden, gafletten soyunmaya çalışarak, saf bir gönül ve Besmele ile okumaya başlamanızı tavsiye edeceğim. Çünkü kafamız ve gönlümüz, vehim ve hayalin tesiri altında iken gerçek ma’nâda bu ve benzeri kitaplardan yararlanmamız mümkün olamayacaktır.

Gayret bizden muvaffakiyyet Hakk’tandır.

Tekirdağlı Terzi Baba. Necdet Ardıç. 

1-AYNİYET GAYRİYET

1-Tezatlı İfadeler Fusus ve şerhinde tezatlı ifadeleri ortaya çıkaran sebebin vücutta ayniyet ve gayriyet gibi birbirine zıt iki idrak farkından ileri geldiğini düşünüyoruz. Önce bu iki kavramla ne kastedildiğini inceleyerek sonra konunun esasına geçeceğiz.

Avni Bey şerhinin mukaddimesinde bu başlık altında meseleyi kısaca ele almıştır. Bu iki zıt kavram adeta Fusus’taki bütün zıt ifadeleri hülasa etmektedir.

Aynı ve gayrı kelimeleri gerek Fusus ve gerekse şerhinde sık sık geçen kelimelerdir, burada şunu belirtmek yerinde olacaktır ki “ayn” kelimesi “tıpkı olmak” manası ifade ettiği gibi bir şeyin Zat ve hakikati ayrıca bir şeyin maddesi cismi ve şahsı manasını da ifade etmektedir.

Şu halde ayniyet kelimesinde bu manaların olduğu bir şeyin aynı denilince o şeyin hem aynı yani hakikati ve Zat’ı kasdedildiği veya benzeri ve tıpkısı denilmek istendiği yahut madde ve cismine işaret olunduğu unutulmamalıdır. 

Fusus metni ve şerhinde aynı kelimesinin zaman zaman “ayn”ı şeklinde yazarak manaya dikkat çekmek istedik ise de bunu daima belli etmek mümkün olmamıştır. M. Arabi bu kelimeyi kullandığı yerlerde bazen birkaç manayı kastetmekte, şerhte ise bu manaların biri veya hepsi göz önüne alınarak açıklama yapılmaktadır. 

“Ayn” kelimesini içinde bulunduran bu cümleye birbirine zıt veya birbirinden farklı manalar verebilmesi bundan dolayı mümkün olabilmektedir. Zira bir şeyin Zat ve hakikati ile cismi ve şahsı aynı şey değildir. 

Bilen “Ayn”, bilinen “gayr” diye ifadesini bulmuştur. İşte ayniyet ve gayriyet ifade eden iki kelime bu şekilde insan yaşantısına intikal ettirildi. Yani bilen “ayn”, bilinen “gayr” diye. “gayn”ın üzerindeki noktası kaldırılırsa “ayn” kalır. Yani sen kendini daha evvelce kendini Hakkın dışında olarak “gayr”i olarak bilirken ama o “gayn” üzerindeki noktayı aldığın zaman “ayn” oldun gitti.

Çünkü seni “gayn” yapan o “ayn”ın üstündeki noktadır. Hangi nokta bu, benlik, bireysellik noktasıdır. O birimsellik noktasını çektiğin zaman “gayn”ın “ayn” olur. Yani sen onun aynı olursun. Yahut özü hakikati olursun. O sendeki hakikat sende ortaya çıktığı zaman sen o olursun. 

Ama bu hakikati idrak etmediğinden bunun gafletinde olduğundan “gayr” olursun. Yani hakikati bildiğin zaman “ayn” oluyorsun ama kendini tanımadığın zaman gayriyette oluyorsun. İşte meseleye bu yönüyle de bakarsak ayniyet ve gayriyet hadisesini daha iyi anlamış oluruz. 

Yani yaşanan bu hadiselerin hepsi bizim başımızdan geçmekte, ne zaman ki işte bu ayniyet ve gayriyeti yaşam hakikati ile idrak edeceğiz burada bizim almamız gereken bu cümlelerden bu satırlardan meydana gelecek manayı ancak yaşamak suretiyle anlamamız mümkündür. 

Fusus-ul Hikem şerhinde Hakk Zat’ı bakımından eşyadan münezzehtir. Buna Zat-ı Mutlak deniyor. Zat-ı Mutlak diye tabir edilen o yaşam bir başka ifade ile Zat’ı bakımından eşyadan münezzehtir. Yani o yönüyle hiçbir şeye benzemez. 

“Muhalefetün lil havadis” yani sonradan meydana gelen şeylerin hiçbirine benzemez. Bu ifade O’nun Zat’i sıfatlarındandır. Ama buradaki Zat, Zat-i Mutlak itibariyledir, Zat-ı mukayyed itibariyle değildir. Hakk Zat’ı bakımından eşyadan münezzehtir, ancak taayyün bakımından münezzeh değildir. 

İşte biz Cenab-ı Hakkı tenzih ettiğimiz zaman Zat-ı Mutlak yönüyle tenzih etmemiz gerekiyor. Zat-ı Mukayyed yönüyle tenzih ettiğimiz zaman çok yanlış iş yapmış oluyoruz. O’nu sınırlamış oluyoruz, O’nun zuhuruna perde ve mani olmuş oluyoruz. 

Hakk Zat’ı bakımından eşyanın aynıdır, fakat taayyün bakımından gayridir. Yani eşyanın hakikati özü bakımından eşyanın aynıdır. Ama taayyünü bakımından aynı değildir yani zuhura çıktığı zaman artık ona Hakkın Zat’ı, Zat-ı Mutlak yönüyle Hakkın Zat’ı diyemiyorsun. 

Gerçi onda da Hakkın bir Zat’ı var ama ona Zat-ı Mukayyed, yani kayıtlanmış, sınırlanmış Zat olarak bir suret olarak görünen Hakk diyebiliyorsun. İşte Zat-ı Mutlak ve Zat-ı Mukayyedin ne olduğunu bilirsen bunu da anlamış olursun. 

“Sen o değilsin belki sen O’sun.” Yani sen suretin olarak o değilsin ama siretin olarak, özün olarak, için olarak, hakikatin olarak ondan gayrısı da değilsin. Özün itibariyle kendi hakiki zatın itibariyle aynısın ama suretin itibarıyla zuhura geldiğinden bir kayda girdiğinden gayrısın. 

Her iki yönlü kendini tanıdığın zaman ne gayrısın ne de aynısın. Yani ikisidesin. Biri Zat-ı Mutlak yönüyle, birisi de Zat-ı Mukayyet yönüylesin. Eğer istersen kevn halktır dersin, yani bu mükevvenat halkedilmiştir sonradan meydana çıkmıştır dersin veya istersen kevn Hakk’tır dersin. 

Bunların hakikatini anlamak için mertebeleri bilmek lazımdır. Eğer istersen diyor ama hangi mertebede hangisini kullanman gerek onu bilirsen. Her istediğin mertebede o mertebenin dışındaki kelamı kullanıpta bu budur diyemezsin. 

Yani İstanbul’dayken Manisa’yı anlatıp da ben Manisa’dayım, Manisa da yaşıyorum diyemezsin. İstanbul’da yaşadığın anda Manisa’dayım diyemezsin. Çünkü İstanbul’dasın ve İstanbul geçerlidir orada. Manisa’ya geldiğin zaman İstanbul’daki hatıranı düşündüğün zaman ben İstanbul’da yaşıyorum diyemezsin. 

O zaman senin bedeninin kuralları Manisa’daki kurallara uyması lazımdır. Manisa’ya yağmur yağarsa bedenin ıslanacaktır. O anda İstanbul’a yağmur yağmıyor olabilir ama sen Manisa’da yaşıyorsun. Her gerçeğin kendi bünyesinde bir geçerliliği vardır. 

Onun için ef’al alemi, esma alemi, sıfat alemi, Zat alemi bunların ne olduğunu bilip Cenab-ı Hakkın zuhur ve tecellileri hangi miktarlarda bu bölümlerdedir, orada ne geçerlidir, ancak onu bilirse sorun öyle çözülür.

Ve eğer istersen kevn Hakk olan halktır dersin. Yani bütün bu alemler Hakk olan halktır dersin. Ve istersen her vecihten halk değildir dersin. Yani eşya yönüyle baktığın zaman Hakkı tenzih edersin. Eğer istersen her vecihten halk değildir dersin. 

 “Alemleri Hakk olarak meydana getirdi.” Ve eğer istersen kevn hakkında hayret ile kail olursun. Hayret ile bakarsın bu alemlere hiçbir şey söylemezsin. Ne Mevla abd olur ne de abd Mevla olur. Sen abdsın ve sen Rabsın gibi birbirine zıt birbiriyle tezat teşkil eden ifadelerin yer aldığını görüyoruz. Fusus’ul Hikemin bazı bölümlerinde.

Avni Bey Rab ile abd arasında ayniyet ve gayriyetin ikisi de sabit ve mütehakkıktır, o bir vecih ile bu da bir vecih iledir cümlesinin ilk nazarda iki zıddın birleşmesi manasını hissettirdiği için muhal addedilebileceğini bu ifadenin mantık kaidesine uymadığını ve iki zıt birleşemez kaidesinin doğru olduğunu söyler.

Fakat burada söz konusu olan zıtlığın lugavi değil ıstılahi olduğunu belirterek ıstılahi zıtlıkın bir arada ictima edebileceğini ifade eder. Yani lügat manasındaki zıtlık mutlak zıtlık bu bir olmuyor ama ıstılahta kullanılan bazı zıtlıklar var ki bunlar mümkündür. 

Bunu açıklamak için de şu misali verir. Nur ile zulmet lügat itibariyle bir maddeten birbirine zıttır. Yani lügatteki ifadelerini düşündüğümüz zaman biri karanlık biri de aydınlıktır. Birbirinin tam zıddıdır. Bu ikisi aynı anda ve aynı mahalde iştima edemez. 

Gece ile gündüz, nur ile zulmet bir arada olamaz aynı zamanda. Fakat istiare yoluyla gölgeye zulmet denilebilir, ıstılah ve kabul itibariyle bu mümkündür. Bu takdirde zulmet olarak kabul edilen bölgenin nur ile aynı zaman ve aynı mekanda bir arada mevcut olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü gölge ıstılah olarak zulmet kabul edilmiştir.

İki zıt bir arada durmaz, sözlük manasıyla olamaz ama ıstılahi olursa bu iki zıt bir arada olur çünkü gölge de zulmet hükmünde ama bir bakarsın şurada güneş vardır, burada gölge yani zulmet vardır. Yani birine nur diğerine zulmet denir. Biri gölge biri de aydınlık olur, ikisi bir anda bir yerde olabiliyor ıstılahi ifadelerde.

Şu halde kul ile Rab arasındaki hakiki ayniyet ve hakiki gayriyet lugavi ve maddi değil ıstılahi ve manevidir. İki zıt ictima edemez sözü maddi ve lügavi manadaki zıtlık için geçerlidir, bu manadaki zıtların birleşmesi ve bir araya gelmesi mutasavvıflara göre de muhal ve caiz değildir.

Onun için kul ve Rab arasında lügavi ve maddi bir ayniyeti kabul etmek ve her çeşit gayriyeti inkar etmek ilhat ve zındıklıktır. Böyle bir inanca göre ibadet eden ile mabut ve secde eden ile mescut arasında hiçbir fark kalmamış olur. 

Keza kul ile Rab mahluk ile halik arasında maddi ve lügavi her bakımdan hakiki bir gayriyet olduğuna inanmak haliklik ve mahlukluk nispeti dışında ikisi arasında herhangi bir ayniyeti kabul etmemek ise hakikatten habersiz ve cahil olmak demektir.

Haliklik ve mahlukluk nisbeti dışında ikisi arasında herhangi bir ayniyeti kabul etmemek ise hakikatten habersiz ve cahil olmak demektir. Halik ile mahluk ve kul ile Rab arasındaki gayriyet çömlekçi ile çömlekler arasında nispet gibi değildir. 

Zira çömlekçi ölünce çömleklerin, çömlekler yok olunca çömlekçinin baki kalması ikisi arasındaki madde ve lügavi gayriyetten dolayıdır. Kul ile Rab arasında ise bir vecihten ıstılahi ayniyet ve bir vecihten ıstılahi gayriyet vardır fakat hiçbir zaman ne kul Rab ne de Rab kul olur. Çünkü kul sonradan olmuş, mahluk ve noksanlıklar sahibidir. Rab ise kadim, baki ve kemal sahibidir. 

Avni Bey’in bu açıklamalarından şu neticeleri çıkarabiliriz; Ayniyet ve gayriyet mefhumları tasavvuf ehlinin kullandığı bu ilme mahsus diğer ıstılahlar gibi iki ıstılahtır. Bu kavramlara verilen ıstılahi mana anlaşıldığı takdirde bu kelimelerle ne demek istenildiği anlaşılabilir. 

Öyleyse bu ve benzeri ıstılahları günlük dilde kullanılan lügat manalarıyla anlamamak gerekmektedir. Her ilmin bir ıstılah geliştirdiği ve bu ıstılahlarla anlatıldığı ve anlaşıldığı malumdur. Tasavvuf ilminin ıstılahlarına mutasavvıfların tarif ve kabullerine göre anlamak suretiyle onların ifadelerinde kastettiklerindeki mana aklen anlaşılmış olacaktır.

Ayrıca bu ıstılahların vaaz ediliş sebebinin sadece akli ve maddi konuları anlatmak olmadığı akıl ve dil ile ifadesi müşkil ve maddi konuları anlatmak olmadığı, akıl ve dil ile ifadesi müşkil olan bir takım manevi keşiflerin müşahedelerin ve kalbi manaların anlatılmak istendiği unutulmamalıdır.

Bazı tasavvufi marifet konuları akli idrakin fevkinde olduğu için akla zıt aklı aşan ifadelerin ortaya çıkması da gayet tabiidir. Istılahların yeterince bilinmesi bir bakıma akli idrak imkanı veriyorsa da Fusus ve şerhinde sık sık sözü edilen ayniyetin bir hal zevk ve müşahede olarak idrak edilmesi için tasavvufi terbiye yollarıyla beşerin enaniyeti, nefsaniyet ve var zannettiği kendi varlığını ortadan kaldırması gerektiği anlaşılmaktadır.

Beşerin enaniyeti, enesi yani benliği, nefsaniyeti ve var zannettiği kendi varlığını ortadan kaldırması gerektiği anlaşılmaktadır. 

Bir yönden ayniyeti gerektiren fakat diğer yönden gayriyetin mevcut olduğunu söylemek zaruretini ortaya çıkaran vahdet-i vücut doktrininde mühim bir yer işkal eden bazı konuları işlemeye geçiyoruz.

Bunlar aynı zamanda ayniyet ve gayriyet kavramlarının anlaşılmasında da bazı kolaylıklar sağlayacaktır. 

1- Vücut birdir ve her şeyi kuşatmıştır. Nisa 4/126 وَلِلّٰهِ مَا فِى السَّمٰوَاتِ وَمَا فِى الْاَرْضِ وَكَانَ اللّٰهُ بِكُلِّ شَیْءٍ مُحٖيطًا 

Ayet-i kerimesine göre Allah bütün varlıkları hem ilmiyle ve hem de vücuduyla kuşatmıştır. 

Şu halde herhangi bir varlığın Hakkın vücudu haricinde müstakil bir varlığı yoktur. “Ve kenallahi bi külli şeyin muhita.” Burada “Ve kene Allahu” Allah oldu manasına, idi manasına, fakat Allah’ın Zat’ı itibarıyla bu da bir ıstılah kelimesi olduğundan yani tasavvufu izah eden kelimelerden olduğundan “idi” kelimesi Allah hakkında kullanılmıyor. 

“Allah her şeyin muhiti oldu” ifadesi var, her şeyin muhitidir, diye çevrilmesi gerekiyor. Yani oldu dendiği zaman geçmişte oldu da şimdi değildi ifadesi de çıkabiliyor ama her şeye muhittir, onun muhitidir dendiği zaman her an aynı ifade geçerli oluyor. 

Hem ilmiyle ve hem de vücudu ile kuşatmıştır. Şu halde herhangi bir varlığın hakkın vücudu haricinde müstakil bir varlığı yoktur. Eğer onun vücudu haricinde herhangi bir şey olabilseydi O’nun sonsuz olan vücuduna bir had ve hudud çizilmiş olurdu ki mutlak vücut hakkında bunun tasavvur edilmesi mümkün değildir.

Bir başka vücut, bir başka mevcut düşünülmüş olsaydı şunun bir sınırı olacaktı ki ondan sonra o vücut başlasın. Bütün alemlerde sonsuz vücuda sahip olan Cenab-ı Hakk’ın varlığında bütün bu mevcudat O’nun varlığı ile mevcut onun varlığında mevcuttur. 

Öyleyse mutlak olan vücut birdir, sonsuzdur, onun haricinde yani vücudunun kuşatmamış olduğu herhangi bir müstakil varlık yoktur. 

İbn-i Arabi Fusus-ul Hikemde şöyle demektedir; “Ey eşyayı kendi nefsinde halk eden – Kaim bi nefsihi – halk ettiği şeyi camisin, vücud-u mütenahi olmayan şeyi sen vücudunda halk edersin yani nihayeti olmayan şeyi sen vücudunda halk edersin.” Avni Bey bu cümleleri şöyle açıklamaktadır; Ey varlıkları kendi ilminde tasvir edip mutlak vücudun tenezzülleri ile o ilmi suretlere şu kainat aleminde vücut vermek suretiyle halk eden, bu halk ettiğin eşyayı hem ilim, şu kesif cisimler mertebesinde sen kendi nefsinde camisin. 

Bilindiği gibi ahadiyet mertebesinde mutlak Zat’ın aynı olan bütün sıfat ve isimler Hakk’tan zuhur talebinde bulundular. Alemlerden gani olan Zat kendi isimlerine bir rahmet olarak kendi Zat’ı ile kendi Zat’ında ve kendi Zat’ına tecelli edip o isimlerin suretleri önce ilm-i ilahide zahir oldu.

Bu zuhurun kemali için ilmi suretler mertebesine gelmesi icap etti. Kesafetin gerçekleşmesi için maddenin varlığı gerekiyordu halbuki mutlak vücuttan başka bir vücut yoktu, şu halde kesif olan madde ve cisimler aleminin zuhur bulabilmesi için mutlak vücudun mertebe mertebe tenezzül edip ilminde sübut bulan ilmi suretlere ruhlar, misal, şehadet mertebelerinde de her mertebenin gereğine göre yine kendi vücudunda bir suret libası giydirdi.

Cenab-ı Hakkın Zat’ından insan tenezzül ede ede 18 katından geçerek bu 18 varlıkta hepsinden birer kat elbise giydi. Kendi vücudundan bir suret libası giydirdi bu ne demek olur? Bütün taayyün mertebelerinde zuhur eden Hakk’tır. Çünkü o vücudun haricinde başka bir vücut yoktur, şu halde Hakk eşyayı yani varlıkları kendi nefsinde halk etmiştir.

Halk ettiği her şeyi camidir. Sen ilim ve ayn mertebelerinde taayyünün hasebiyle vücud-u mütenahi olmayan şeyi kendi vücudunda halk edersin. İbni Arabinin bu beyitinden ve avni beyin açıklamasından anlaşılan şudur; varlıklar Hakk’ın vücudunda zahir olmuştur. 

Çünkü Hakk’ın vücudunun haricinde herhangi bir varlık olamaz. Ayrıca bütün bu yaratılmış varlıkların vücudu ise Hakk’ın vücudunun mertebe mertebe tenezzülünden, letafetten kesafete doğru nüzulunden tecelli suretiyle zuhura gelmiş ve varlık bulmuşlardır. 

Şu halde ilk mertebe olan Zat ve La taayyün mertebesinde vücut Allah’ın olduğu gibi ilk taayyün mertebesinden itibaren her mertebede zuhur ve tecelli eden de Hakk’ın vücududur. Bundan şu netice çıkarılır ki Hakk zuhur bakımından her mevcudun aynı olmakla beraber bu mevcutların maddi varlıkları ile aynı değildir. 

Başka bir ifade ile bizim varlıklarımızda batın olan hüvviyet Hakkın maddi varlıklarımızdaki teaşşuş (şahıslaşma) bizimdir. 

2-Yokluk, Var Oluş ve Zuhur: 

Fusus-ül Hikem şerhini okurken göz önünde tutulması gereken bir ana fikir de şudur. Tasavvufa göre varlıkların vücuda getirilişi mutlak yokluktan halk edilme olarak değil, izafi yokluktan izafi varlığa geçiş ve bir zuhur olarak kabul edilmektedir. 

Hakka nispetle buna ızhar etmek denilmektedir, icat ve halk kelimeleri zuhura getirme manasında kullanılmaktadır. Yukarıda ifade edildiği gibi yaratılmışın yani ızhar edilenin hakikatine nazar edilince zuhur eden zahir olan Hakk’tır. Zira bu varlıklar Hakkın vücudunu tahdit edecek olan mutlak bir yokluktan değil izafi yokluktan başka bir deyişle Hakkın ilmindeki ilmi suretlerin derece derece tenezzül edip kesafet mertebesine gelmesiyle var olmuşlardır.

Bütün varlıklar Hakktan zuhur etmekle beraber Hakkın Zat’ı nasıl bu eşyanın zuhurundan önce alemlerden Zat’ıyla gani ise zuhurundan sonra da öylece alemlerden ganidir. 

Bir tarla düşünelim o tarladan birisi 10m2 bir hisse aldı bir ev kurdu, öteki 5m2 aldı, zaman içerisinde bu tarla azaldı azaldı, yani bütün bu varlıklar bu tarla içinde meydana geldi evler, eşyalar, diyelim bağlar bahçeler, bu tarla içinde meydana geldi, tarlanın son kalan kısmı azaldı diyelim böyle bir zuhur, var oluş değildir. 

Allah’ın varlığından hiçbir şey noksanlaşmadı. O ezelde neyse gene öyledir diyor. Sadece zuhura çıktı. Ademden halk etmek keyfiyeti şehadet ve his alemindeki idrake göre söylendiği için hissen ve aklen adem denilen şey mutlak yokluktur. Hakkın ilmine ve vücuduna nisbetle ancak izafi adem olarak isimlendirilir. Zira mahlukatın yaratılmasından önce Hakk kendi vücudu ile mevcuttur. O’nun vücudunu tahdit edebilecek O’na bir hudud tayin edebilecek bir yokluk O’nun vücudu ile birlikte mevcut olamaz.

Yani mutlak yokluk diye bir şey olamaz. Mutlak vücut ile mutlak yokluğun birbiri ile bağdaşması mümkün değildir. Öyleyse Hakkın vücudu mahlukatın vücudundan hem önce ve hem de sonra sonsuz bir vücut olarak var ise bu sonsuz vücudun gerek içinde gerekse dışında mutlak bir yokluğun olması düşünülemez.

Mahlukatın önceden yokluğu demek bu varlıkların şimdi görülen maddi varlık ve suretleri ile önceleri mevcut olmamaları demektir. Zira onlar zuhur mertebelerinin içinde ilmi suretler olarak Hakkın ilminde mevcut idiler. İşte onların ilmi suretler olarak var olduğu mertebe göz önüne alınınca şehadet mertebesinden önceki yoklukları ancak izafi bir yokluktur.

Yani görüntüde yoklardır. Şu masadaki kitapları çekmeceye koysak şurada yok ama bu mutlak yokluk değildir, izafi bir yokluktur. Zuhur mertebelerinde tecelli eden zahir olan Hakkın vücudu olduğu için de mahlukatın varlıkları hakiki olmayıp izafi mecazi bir varlıktır. 

Burada şu hususa da temas etmek yerinde olacaktır, vahdet-i vücuttan bahseden mutasavvıflar, vücut ile mevcut yani şehadet alemindeki maddi ve cismani varlık arasında fark gözetmektedirler. Bu tefrike göre vücut Hakkındır, Hakka aittir mevcut ise mahluk olan ızhar edilmiş olan varlıktır.

Halk etmek demek varlıkların mahiyetini vücuda mukarin kılmak yani yakin kılmak ve vücuda şu görülen mevcut libasını giydirmek demektir. Öyleyse görülen şu mevcudat başka Hakka ait Zat ve vücut başkadır. Bu ifade de vücutta ortaklık kastedilmemektedir. 

Zira görülen mevcudun Hakkın vücudu nazarı itibara alınmaksızın başka bir vücudu olsaydı bu takdirde gerçekten vücutta ortaklık lazım gelirdi. Yani her ne kadar Hakkın vücudu ayrı halkın vücudu ayrı desen de bunlar da izafidir. 

Eğer halkın mutlak bir vücudu olsaydı o zaman Hakkın vücudu, halkın vücudu diye iki vücut olması gerekirdi. Bu da mümkün değildir. Halbuki bu görülen mevcut hezel mevcut yani bu mevcut o vücudun arızlarındandır, arız olan şey ise madumdur. Hakktan gayri varlıklara yani masivaya batıl denilmesinin sebebi de budur. 

Zira batıl vücutta müstakil bir merci olmayan müstakil bir gidecek dönecek yeri olmayan ilk mebde rücu eden şeydir. Yani ilk çıkış yerine dönen yani aslına dönen şeydir. “Hakk geldi batıl gitti” ne demek? Yani hayalde var zannedilen izafi olarak var zannedilen şeylerin aslında Hakkın varlığından başka bir şey olmadığını anladığın anda senden batıl gitmiş olur. 

Yani batıl senin düşüncende var ettiğin bir hayat sistemi, gerçek ise Cenab-ı Hakkın senin üstünde vaaz ettiği yaşamıdır. Ama kişi kendi vaaz ettiği, kendi düşündüğü, kendi kurguladığı yaşantıyı kullandığı için batıl içinde olmuş oluyor. 

Kendini Hakkın dışında ayrı bir varlık olarak görmesi hayali bir yaşam içinde olması onun batıllığını ortaya koyuyor. 

Bu anlatılanlardan netice olarak ortaya şu çıkar ki bütün varlıklar kaynakları olan ilmi hakikatler itibarıyla Hakkın aynı fakat şehadet alemindeki suret ve cisimleri ile Hakkın gayrıdırlar. Bunu böyle bildikten sonra artık ilim sahasında ona cehil tasavvur edilemez. 

Kişi kendini Hak’kın hangi mertebesinde bulursa orada hem zahiriyle hem batınıyla da Hakkın ta kendisidir. Gayriyeti de kaldırır ortadan. Eğer sende hayalinden ve vehminden kaynaklanan benliğin yani batınlığın gittiği zaman zaten kalacak olan Hakktır ki ayniyetinle de gayriyetinle de sen Hakksın.

2- AYNİYET GAYRİYET

3- Halk-i Cedid ve Teceddüd-i Emsal; Vahdet-i vücut doktirinin anlaşılmasında halk-ı cedid yani yeniden halk ediliş anlayışının esaslı bir yer işgal ettiğini sanıyoruz. Zıra mutlak vücuda nisbetle mukayyed vücut denilen, bütün varlıkların var oluş keyifiyetinin bir yönü bu kavramla anlatılmaktadır. 

Mevcudatın her an yeniden yaratılış halinde olduğunu ifade eden bu kavram Kur’an-ı kerim’de; Kaf 50/15’de مِنْ خَلْقٍ جَدٖيدٍ “Min halkın cedid” ifadesi ile geçmektedir. Verilen mana ise mutasavvıfların keşiflerine dayanmaktadır. İzitsu’nun dediği gibi “Halk-ı cedid” kavramı felsefi bir yol yahut zihni bir çalışmanın meyvesi olmayıp canlı bir müşahededir. 

Tasavvufi şuurun doğrudan doğruya en temel görüşlerinden birini aksettiren deruni tecrübeye dayanan bir kavramdır. Sufilerin bu idrakı fenafillah, bakabillah ve cem, cemden sonra fark terimleri ile ifade ettikleri kal ve makamlara ulaştıklarında elde ettikleri anlaşılmaktadır.

Zira akıl ve duyularımız şu varlıklar aleminde kısa bir zaman içinde bile varlıkların devamlılık arz ettiği ve bu devamlılığın varlığın cinsine göre yıllarca sürdüğü intibaını vermektedir. Bu varlıkların ebedi olmadıkları, eninde sonunda bir gün yok olacaklarını zaten daha önceden de yok olup sonradan var edilmiş olduklarına kalbi bir imanla inanılmaktadır.

Acaba önce yok olup sonra var edilen sonra da belli bir zaman sonunda yok olacak bu varlıklar, küçük bir zaman dilimi içinde devamlılığa sahip midir, yoksa en küçük ölçülemeyen zaman diliminde de var olup yok olmuyorlar mı? 

Yani bu insanların veya varlığın yaşadığı varlık birden kırka, yüze kadar tek düzey bir yaşantı olarak mı yoksa her an yok olup mu var oluyorlar yoksa bir defa var olmuş sonunda da yok olacak gibi bir çizgi mi arz ediyorlar? 

Şurası muhakkak ki zaman dilimi ister ışık yıllarıyla ister ölçülemeyecek zaman dilimiyle ifade edilsin ezeli ve ebedi yani sonsuz olana ikisinin de nisbeti aynı olacaktır. Kalbi imanın uzun bir gelecek zaman sonunda kabul ettiği yok oluş öyle anlaşılmaktadır ki daha derin kalbi bir idrak ve müşahede ile en küçük zaman diliminde de idrak edilmiş olmaktadır.

Yani akılla fikirle bir insan ömrü bir var oldu, bir sona erdi diye. Yani tek bir hayat ile bir seferde var olmuş değil her an bu var oluşu devam ettirmek suretiyle o sona kadar devam ettiğini kalbi olarak müşahede edilmiş olmaktadır. 

İbn-i Arabi Şuayb Fassının sonunda şöyle demektedir. “Keşif ehli ariflere gelince onlar Allah’ın her nefeste tecelli ettiğini görürler. Halbuki tecelli tekrarlanmaz. Şu halde onlar her tecellinin yeni bir yaratılışı meydana getirdiğini ve eski varlığı giderdiğini şuhud gözüyle görürler.

Tecellinin bir varlığı gidermesi onun gidişi anında varlığın fani olmasıdır. Yani bir varlığın yaratılması da başka bir tecellinin onu meydana getirmesidir. Füsus mütercimi Nuri Genç Osman bu paragrafı dip notta şu şekilde açıklamaktadır; 

Keşif ve Şuhut ehline göre alem esasen mutlak vücudun tecellisinden ibaret olup kendi nefsiyle kaim değildir. Eğer öyle olsaydı vücut ikileşirdi. Biri mutlak varlık diğeri de nefsi ile kaim olan alemden ibaret olurdu. Halbuki alem dediğimiz şu varlık birtakım arazlardan ibarettir. 

Müstakil bir cevheri yoktur, cevheri tarif ederken onun birtakım arazlarından bahsedilir, halbuki bu arazların mecmuu yine de arazdan başka bir şey değildir. Eğer mutlak vücudun tecellisi olmasaydı alem de olmazdı. Mutlak vücut her an tecelli etmekte ve her tecelli derhal yok olarak yerine yenisi gelmektedir.

Bu var ve yok olma arasındaki zaman pek kısa olduğu için tecelli ötekine bitişik gibi görünmekte ve hissedilmektedir. Kur’an’da buna ait ayetler vardır, “Allah her gün bir şendedir” , كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فٖى شَاْنٍ 55/29. Tecellide tekrar olmadığını her giden tecellinin yerine onun ayni değil misli geldiğini teyid eder. 

Çünkü tekrar acizden gelir, mislini icat etmek ise yeni bir yaratma kudretine delalet eder. 

Şimdi de Avni Bey’in verdiği bilgilerden istifade ederek “Halk-ı Cedid” yeniden halk ediş anlayışı üzerinde kısaca duralım. Bu kavramla eş anlamlı kullanılan diğer bir terim de “Teceddüd-ü emsal” Misalin yenilenmesidir. Yani misallerin yenilenmesidir. 

Şehadet alemi dediğimiz bütün mevcut varlıklar, ilahi isimlerin tecellilerinin gereği olarak her an var ve yok olmaktadır. İlahi isimler varlıklar alemi ile münasebeti bakımından iki kısma ayrılmıştır, Mucit, Muhyi, Mübdi, Rahman, Musavvir, Halih, Kayyum ve benzeri isimler, varlıkların vücut bulmasının mazharların zuhurunu icap ettirir. 

Muhit, Dar, Kahhar, Kabız, benzeri isimler ise bu varlıkların bu mazharların yok edilmesini gizliliğe çekilmesini gerektirir. İsimler sıfatların, sıfatlar Zat’ın tecellisinden ibarettir, bu tecelliler birbiri ardınca vuku bulup her an yenilenmektedir. “O her an bir şende” yani yeni bir tecellidedir 55/29 ayet-i Kerimesi كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فٖى شَاْنٍ sufilerin yorumuna göre mutlak Zat’ın bölünemeyen her bir anda tecellide olduğu manasına gelmektedir.

İlahi isimlerin zahiri ve eseri olan şeyler yani eşya, varlıklarda isimlerin her bir andaki tecellilerinin biriyle var olmakta diğeri ile yok olmaktadır. 

Cenab-ı Hakkın bir Rahman ismi var, rahmaniyle rahmetini yağdırıyor, bir Kahhar ismi var, Kahhar ile bu rahmeti ortadan çekiyor, bir Hay ismi var, Hay ismiyle hayat veriyor, bir Mümit ismi var onunla da öldürüyor. İsimleri iki gruba ayırmış bir kısmı hayat veren isimler, bir kısmı da hayat alan isimlerdir. 

Dolayısıyla her an hayatın bir var olup bir yok olması bu isimlerin tecellileri iledir. Bir an var olup bir an yok olmamızın ispatı budur. Bunu kendi üstümüzde meydana çıkaralım, “Huuu” dedik verdik, bu Mümit isminin zuhurudur. Nefesi aldık bu da “Hay” isminin mazharıdır. Bir “Hay” bize hayat veriyor, “Mümit” mevt bizi alıyor. 

“Hay” hayat veriyor, “Mevt” alıyor, “Hay” hayat veriyor, “Mevt” alıyor. Yani bu alemde hiçbir esma haksızlık görmüyor. Haksızlığa uğramıyor. Her esma kendi faaliyetini mutlaka sürdürüyor. Ve de devamlı olarak bunu yapıyor. İşte bir defada iki tecelli iki defa etmez dediği budur. 

Her ölüm yeni bir tecelli, her dirilme yeni bir tecellidir. Her tecelli ölü veya diri hükmünde olsun yeni bir var oluştur. Ölüm de bir var oluştur. Hayat da bir var oluştur. Eğer ölüm olmazsa hayat olmayacaktır. Dolayısıyla ölüm ile hayat gece ile gündüz gibidir. 

Biz de de her an bir ölüm bir dirilme vardır. Bu bütün bu alemde de böyledir. Azrail (a.s.) her an bizim hayatımızı alıyor, her nefes verişte hayatımızı alıyor, Mikail’de (a.s.) her nefes alışta bize her an bize rızkımızı veriyor. Yaşam hadisemizi veriyor. Yani varlıklarda isimlerin her bir andaki tecellilerinin biriyle var olmakta diğeri ile de yok olmaktadır. 

Bu her bir anda var oluş ve yok oluş insanın duyularını ve akli idrakinin hududlarını aşmış olması dolayısıyla buna his ve müşahede edememektedir. Hissen müşahede ettiğimiz zaman bu devamlılık kazanır. Geriye dönüşümümüz olmaz. Hissen müşahede ettiğimiz zaman bir daha geri dönmemiz mümkün değildir, yani öldüğümüzü hissen müşahede ettiğimiz zaman artık ölmüşüz demektir bir daha dönüş yoktur.

Bizim havas-ı hamse-i zahire dediğimiz beş duyu zahiri beş duygumuz bunu tetkik edecek müşahede edecek durumda değildir. Süratle bu çok kısa sürede var oluş ve yok oluşu tesbit edecek durumda değildir. Kapasitesi o kadar değildir. Eğer tesbit etmiş olsa zaten bizim de hayatımızı sürdürmemiz mümkün değildir. 

Bir an hayatımız yok, bir an var, bir an yok, bir an var, hayatımızı yokluğa göre mi sürdüreceğiz, varlığa göre mi şaşırır kalırız. İşte bu en sonda bir daha artık tam yokluğa girdiğinden bir daha varlık gelmediğinden yani “Hay” ismi artık oradan tecellisini çektiğinden o zaman mutlak mevt’a haline girmiş oluyoruz. 

Var oluş ve yok oluşların peş peşe suretle vuku bulması insanın idrakinde varlıkların devam ettiği duygusunu vermektedir. Bu akkor telli lamba da saniyede 50 deva değişiyor, yanıp sönüyor. Bunu çalıştıran akım kesildiği zaman lamba söndü diyoruz. 

Yok olan bir şeyin peşinden onun bir benzeri var olduğundan buna teceddüd-ü emsal denir. Yani benzeyişinin var oluşu, benzeri ile yenilenmesi mutlak ayniyle değil benzeriyle yenilenmesidir. Dolayısıyla biz her an bir şen de olduğu gibi her an değişmekteyiz. 

Ama çok benzeriyle değiştiği için bu değişikliği fark etmiyoruz. İnsanın vücudu 7 yılda tamamen yenileniyor. İşte yok olan şeyin yerine bir benzerinin var edilmesi o şeyin beşer idrakinde devamlı olduğu hissini doğuran ikinci bir sebeptir. 

Bu hususta sinema şeridindeki görüntüleri algılamadaki gözün yanılması bir misal olarak gösterilebilir. Şeritteki tek, tek fotoğraflar gözün algılamadaki kabiliyetini aşan bir suretle peş peşe geldiği ve kaybolan her resmin yerine bir benzeri resim getirildiği için göz bunu devamlıymış gibi algılamakta film kareleri arasındaki boşlukları ve bir film karesinden diğerine geçişteki zaman dilimini ve yeni sureti ayrı olarak algılayamamaktadır.

Bir tane kare var ama karelerin arasında düz boşluklar var, çok uygun bir surat ile geçtiğinden yeni resim gidiyor, gidiyor hep gidiyor, “Her an yeni bir şendedir” yeni kare geliyor gelen gidenin ayni değildir. Ama misli yani benzeridir. O kadar çok benzeri ki aynısıymış gibi gösteriyor. 

O kadar aynı şeyi nasıl yapıyor bir anda, tabi ki film makinesinin yaptığı işte enteresan bir hadisedir. Saniyede 18 kare çekiyor. 

Keşif ve Şuhut ehli mutasavvıflar bütün alemin ve alemdeki varlıkların böyle bir var oluş ve yok oluş içinde olduklarını söylemektedirler. Hakkın isimlerinin tecellisi neticesinde bu var oluş ve yok oluşlar devam etmekle beraber bir tecelli için ne devam ve baka ne de o tecellinin aynen vuku bulması vardır.

Yani bir tecellide devam ve tekrar yoktur, tecellide devam ve tekrar olmadığı için de tecellilerin zuhur yeri olan varlıkların her birinde ve tamamında yani bütün mazharlarda ne devam ve ne de aynen ne de tekrar vardır. 

Yani tecelli ne devamlıdır ne de tekrar eder ama aynısıyla tekrar etmez. Yukarıda da belirttiğimiz gibi bu idrak insanın duyuları ve aklıyla elde edilmemiştir, zira duyular ve akıl bu var yok oluşlar esnasında yok olduğu için bu iki vakıayı ayrı, ayrı idrak edememektir. 

Zira duyular ve akıl bu var oluşlar esnasında var, şimdi nasıl ki bütün tecelli geldiği zaman kişinin varlığında geliyor, bütün tecelli sen var olduğun zaman bu duygular var, sen yok olduğun zaman bu duygular da yoktur. Olmayan şey neyi nasıl tespit edecektir.

Akıl da yok olduğundan o aradaki kesikliği tespit edemiyor. Tecelli var iken akıl ve duyular da var, tecelli yok olduğunda akıl ve duyular da yoktur. Bu nedenle yokluk esnasını insanın tespit etmesi mümkün değildir. İşte bunlar keşif ve müşahede ile tespit ediliyor, akıl ve duygularla değildir.

İnsan da aklın dışında bir de akl-ı külli var ki o işte yok olmuyor. Ulaşmamız gereken bu yok olmayan aslımıza, özümüzedir. Biz onunla bakiyiz. Zuhurumuzla hep yok olup var oluyoruz. Ama bir özümüz var ki hakikatimiz var ki o yok olup var olmuyor çünkü o tenzihtedir, var oluş ve yok oluştan münezzehtir.

Onu idrak ettiğimiz zaman bu anda yani bu dünyada işte en büyük ilme ulaşmış oluyoruz. O yok olup var olmuyor, yok olup var olma sonradan meydana gelenleredir. Eğer biz kendimizi abd yani beşeri bir kul vehim ediyorsak bu var oluş yok oluş bizim üstümüzde hükmünü sürdürüyor. 

Ama biz beşeriyetten kurtulmuşta gerçek aslımıza nüfuz etmişsek, ulaşmışsak bizim dışımızda olan bu yok oluş var oluş bizi ilgilendirmiyor. Zira bu duyular ve akıl yani burada akıldan kasıt akl-ı meaş, yani akl-ı cüz bu iki vakıayı ayrı ayrı idrak edememektedir ancak var olduğu anda varlığını idrak edebilmekte bu intiba ikinci bir var oluş anına kadar devam ettiği için bir devamlılık duygusuna sahip olabilmektedir. 

Fakat yok oluşları esnasında kendisinde bir idrak olmadığı için bir yok oluştan bahsetmesi mümkün olamamaktadır. Kendi şuuru da o anda olmadığı için o yok oluşu müşahede etmediği için anlayamadığı için ben yok oldum diyememektedir. 

Yok oldum diyecek şuur da yok olduğundan onu müşahede edemiyor. Şu halde bu var oluş ve yok oluş kutuplarını ayrı ayrı idrak edebilmek için farklı bir meleke başka bir idrak organı gerekmektedir. Nasıl ki hareketi algılayabilmek ve anlayabilmek için sakin bir noktanın mevcut olması lazım ise mevcudatın var oluş ve yok oluş kutuplarını idrak etmek için de bu iki vakanın dışında kalan bir melekeye sahip olmak, başka bir ifade ile zaman ve mekan hudutlarını aşmak gerekmektedir. 

Daimi varlık yani bâka Hakka mahsus olduğuna göre bu var oluş ve yok oluşlar ancak Hakkın vücuduna nisbetle idrak edilebilecektir. Şu halde fena fillah ve Hakkın vücudunda fani olan sufi mahlukat alemindeki bu var oluş, yok oluş yani kevn fesad kutuplarının dışına çıkmış olacaktır. 

Bunu bir daire misaliyle şöyle açıklayabiliriz. Çemberi noktalar, noktaların arası nokta hacminde boşluklardan meydana gelen bir daire düşünelim, çizili noktalar şeyin var oluş, boşlukla gösterilen noktalar yok oluş anını gösterdiğini farz edelim bu şey ancak çember üzerinde var olduğu noktaların idrakine sahip olacaktır. 

Fakat dairenin merkezine göre çizili ve boş bırakılan noktalar aynı zamanda birlikte ve ayrı ayrı idrak edilebilir. Şu halde çemberde olan o varlık ancak merkeze geçtiği takdirde var oluş ve yok oluşları ayrı ayrı idrak edebilir. Öyleyse bütün varlıklara olan uzaklığı dairenin merkezinin çemberindeki uzaklığı gibi aynı olan insana “şah damarından daha yakın” وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرٖيدِ (Kaf 50/16) Hakka manevi bir yükselişle vasıl olunduğu takdirde bu idrak ve marifet gerçekleşmiş olacaktır.

Burada ne demek istedi? Bir çember düşünelim, bu çemberi eşit aralıklarla bölelim, 10’ar cm veya 5’er cm veya 1’er cm. O santimetreleri araladığın yerlerde var olur, işaretlediğin yerler var oluş, iki işaret arasındaki kalan kısım da yok oluştur. O var oluş çizgisine geldiğinde kendini bildin, yok oluşta ne olduğunu bilemediğinden ikinci bir çizgi geldiğinde tekrar sen var oluşunu idrak etmiş oluyorsun, yok oluşunu idrak etmiş olamıyorsun. Çünkü yok oluşun anında idrak duyuların da yok oluyor.

Ama bu çembere merkezden baktığın zaman çemberin gidişine kendini içeriye çekipte çemberden hem var oluşu görüyorsun hem de yok oluşu görüyorsun. Öyleyse bütün varlıklara olan uzaklığı dairenin merkezinin çemberindeki noktalara olan uzaklığı gibi aynı olan insana şah damarından daha yakiyn وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرٖيدِ (Kaf 50/16) Hakka manevi bir yükseliş ile vasıl olunduğu takdirde bu idrak ve marifet gerçekleşmiş olacaktır.

Yani meseleye merkezden baktığın zaman var oluş ve yok oluşu idrak etmiş olman demektir. 

Sanıyoruz ki fenafillah mertebesine ulaşarak kendi varlığından fena bulan yani suretler alemindeki var oluş yok oluş durumundan kurtulup Hakkın vücudu ile baka bulan insan zaman ve mekan kayıtlarından böylece kurtulmuş olduğu için bu baka halinde elde ettiği marifet sayesinde bütün varlıkların her anda halk-i cedid ile yokluktan sonra yeniden var olduğunu ve bu var oluşların teceddüd-ü emsalden ibaret olduğunu idrak mertebesine ulaşmış olacaktır.

Bu idrak ise duyular ve akıl ile elde edilen bir kavrayış değildir. Zira duyular ve akıl cisim ve madde aleminden olduğu için her anda var olup yok olmaktadır, bu idrakin ancak his ve akıl ötesi bir melekelerle gerçekleşmesi mümkündür. 

Mü’minlerin öldükten sonra tekrar diriliş “Ba’su badel mevt” kalpleri ile inanması gibi her anda bir var oluş ve yok oluşun ölüş ve dirilişin de kalp ile elde edilen bir idrak olması gerekmektedir. Mutasavvıfların ifadesinden de anlaşılan budur. 

İzutsu, halk-i Cedid kavramını incelerken Fusus-ül Hikemin Şuayb bahsine baş vurmakta ve bu Fassın kalbi hikmetle ilgili olmasına dikkat çekmektedir. İzutsu İbn-i Arabi’nin beyanlarına dayanarak kalbin insan bedenindeki biyolojik organ olmadığını, manevi şuurun mahali bir manevi organ olduğunu bu manevi organ sayesinde his ötesi ve aklı aşan gerçeklere ait görünüşlerin keşf olduğunu söylemektedir. Bir Japon bilim adamı Fusus-ül hikemi okuyor ve neler çıkarıyor. 

İsmail Fassındaki “Sen fani olmazsın, baki de kalmazsın” cümlesini Avni Bey açıklarken şöyle demektedir. Sen hakikat cihetiyle Hakk olduğun için asla fani olmazsın ve mahluk olman cihetiyle de baki kalmazsın. Zira senin bu taayyünün izafi bir varlıktan ibarettir, ki iki an içinde baki değildir, daimi yenilenmektedir. 

Vücudunun her bir zerresi yok olmakta ve yerine misli ve benzeri gelmektedir. Bu açıklamadan şu anlaşılmaktadır ki her anda var oluş yok oluş kanununa tabi olan her varlık, var oluş anında Hakkın gayri olarak zahir olmakta, yok oluş ve fena halinde mutlak bir yokluk olmadığı ve bu varlıklar Hakkın isimlerinin tecellilerinden zahir olduğu için Hakkın varlığına rücu etmekte, yani hakikatine menşeine aslına dönmektedir. işte bu rücu ve fena halinde yani yok oluşu anında her bir varlık Hakk’tır, Hak’kın aynıdır. “İnna lillahi ve inna ileyhi racuun” اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ 2/156 Bunu idrak eden kişi bunu söylüyor.

Bu fena ve baka haline şu misal verilmektedir, demir ateşe konduğu vakit kıp kırmızı olur, ateşin sıfatları kendisinde zahir oluduğu için aynı sıfatla o da vasıflanır. Demirin ateşte fani olduğu bu mertebede demir ateşin aynı olur. Aralarında ayniyet vardır, ateş ve demir birbirinden tefrik edilemez. 

Sufinin fena ve cem mertebesi de bunun gibidir. Fakat demir ateşten çıkarıldıktan bir müddet sonra ikisi arasındaki fark ve gayriyet aşikar olur çünkü demirin ateşliği ariziydi, demirliği ise zatîdir. 

Şu halde kulun manevi bir yükseliş ile fena bulması halinde ayniyetten varlıklar alemine dönüşü halinde de gayriyetten bahsedilmektedir. Aynı mana cem ve cemden sonra fark terimleri ile de ifade edilmektedir. 

Ayniyeti idrak ise akıl ve hisler vasıtasıyla değil kalp veya basiret denilen manevi melekeler ile elde edilmektedir, onun için yalnız his ve akıl melekeleri ile idrak imkanı olan beşerin kendisinde bil kuvve meknuz olan ve latifeler denilen kendinde gizli olan latifeler denilen kalp, sır, sırr-ı su, hafi ve ahfa adı verilen melekelerini bilfiil hale getirmeden manevi bir hal ve müşahede olarak ayniyeti gerçekten yaşayıp idrak etmesi mümkün görünmemektedir.

Bu konuda keşif ve Şuhut ehli kimselerin ifade ettikleri bilgiler insan idrakine yeni bir ufuk açabileceği gibi daha önce hissen ve aklen elde edilmiş olduğu bilgilere ilave nazari bir bilgi olabilir ve istidadı ölçüsünde bu bilgilerden istifade edebilir.

Fena ve Cem kavramlarıyla ilgili bu birkaç sözden sonra halk-ı cedid konusuna dönerek şu neticeyi söyleyebiliriz. Halk-ı cedidin bir anında var olan ve suret kazanan varlık Hakkın gayrıdır, yok oluş anında Hakka rücu ettiği ve onda fani olduğu için Hakkın aynıdır. 

Şu halde varlıkta bir bakıma gayriyet ve bir bakıma da ayniyet olduğu halk-ı cedid anlayışı dolayısıyla da söz konusu olacaktır. 

Bakara 2/156 اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ İnna lillahi ve inna ileyhi racuun. Biz Allah içiniz muhakkak ona dönücüleriz. Ayet-i kerimesi ve benzeri bu konuda göz önünde bulundurulabilir. 

4-İlah, Sıfat ve İsimler: 

Avni Bey Fusus şerhinin mukaddimesinde bu konuyu ayrı bir başlık altında incelemiştir. Biz burada konuyu ayniyet ve gayriyet meselesi bakımından ele alıp üzerinde kısaca durmak istiyoruz. 

Allah’ın sıfatları olduğu Kur’an-ı Kerim’de ve Hadis-i Şeriflerde sabittir. Eşari ve Maturudi gibi Sünni kelam mezhebinin kurucuları ve mensupları Zat’ın sıfatları olduğu hususunda hem fikirdirler. Bu ilahi sıfatlar; “Hayat”, “İlim”, “İrade”, “Kudret”, “Semi,” Basar”, “Kelam”, ve “Tekvin”dir. 

Külliyet itibariyle 8 tane olan bu sıfatlar cüzleri itibarıyla pek çoktur. Sıfatın adlandırılmasına isim denilmektedir ki bunlar da sıfatlar gibi külliyet itibariyle de sayılabilir ise de mesela esma-ül hüsna’da 99 isimden söz edilir. Cüzleri itibarıyla da pek çoktur, sıfatlar isimlerin menşeidir, bir şeyde bir sıfat mevcut değilse ona bir isim verilemez.

Kendisine hayat sıfatı olmayana “Hay” ve kendisinde ilim sıfatı olmayana da “Alim” denilemez. Zat sıfat ile, sıfat isim ile bilindiği gibi Zat sıfat ile, sıfat da isim ile zuhura gelir, yani zahir olur bundan dolayı Zat’ın zahiri sıfat, sıfatın zahiri isimdir denilir.

Bunun aksi olarak ismin batını sıfat, sıfatın batını da Zat’tır. Varlıklar aleminde herhangi bir şey yani bir varlık ise ismin zahiri, isim bu şeyin batınıdır. Bu demek olur ki şey zahir olduğu vakit isim onun batınındadır. İsim onda batındadır, gizlidir, görülmez.

Varlıklar alemindeki şeyler ilahi isimlerin mazharları yani zuhur yerleridir, şey zahir olduğu vakit ilahi isim onda batın, ilahi sıfat ise bu alemden batın ve zat ise bu sıfatta batın durumundadır. Şu halde şey görüldüğü halde isim, sıfat ve Zat müşahede edilmemektedir. 

Yani eşya görüldüğü halde isim sıfat ve Zat müşahede edilmemektedir. Bütün varlıklar alemin Hakkın vücudunun mertebe, mertebe tenezzül ederek zuhur ve tenezzül etmesinden ibaret olarak kabul edildiğini yukarıda ifade etmiştik.

Avni Bey Zat, sıfat ve isim kavramlarıyla bu tenezzül ve zuhuru bu şekilde anlatmaktadır. Zat kendisinde bil kuvve mevcut olan sıfat ve isimlerinin hüküm ve eserlerinin müşahede etmek istedi ve varlıkları icada teveccüh eyledi. 

Önce sıfat ve isimlerin suretlerini ilahi ilimde icat etti, bir sıfat olan ilim Zat’ın aynı olduğu cihetle bütün sıfat ve isimlerin suretleri Zat’ın vücudunda peyda oldu. Bu hal sırf Zat’tan Zat mertebesinden kendi sıfat ve isimleri mertebesine tenezzül etmesi demektir.

Böylece her türlü suretten münezzeh olan Zat, sıfat ve isimleri itibarıyla bir takım ilmi suretlere bürünmüş ve bu suretleri kendi ilminde müşahede etmiş olur. Bu mertebeye “İlk taayyün” adı verilir. Sırf Zat yani “La taayyün” mertebesinde ilahi şenlerden ibaret olan bu sıfat ve isimler arasında fark olmadığı halde ilim mertebesi olan bu ilk taayyün mertebesinde birbirlerinden ayrılmış ve farklılaşmışlardır.

Böylece “Hadi” ismi “Mudil” isminden “Dar” ismi, “Nafi” isminden temeyyüz etmiştir. İşte şeyin ilahi ismin zahiri ve mazharı olduğunu bilen salik önce şeyin batını olan isme yani eşyanın batın ı olan isme, sonra ismin batını olan sıfata, daha sonra da sıfatın batını olan Zat’a doğru kalbi ve manevi bir yükseliş ile idrak gayreti içine girerek gözü ile gördüğü şeyde de Hakkın isim sıfat ve Zat’ını kalp ve basiret gözüyle müşahede eder.

Bu durumda o şeyi sadece maddi bir varlık olarak idrak etmeyip basiret gözüyle Hakkın Zat, sıfat, isimlerinin bir tecellisi olarak görmek derecesine ulaşmış olur. 

Ayniyet ve gayriyet meselesi bu noktada önümüze çıkmaktadır. Mademki Zat sıfat, isim ve şey arasında yani Zat sıfat, isim ve efal (buradaki şeyden maksat efaldir, yani madde alemi.) arasında zahir olma ve batın olma nisbetleri vardır, zuhur mefhumu ve batın olma mefhumu birbirinden farklıdır birbirinin aynı değildir, şu halde Zat sıfatın ismin ve şeyin aynı değildir, gayrıdır. 

Aynı şekilde sıfat, ismin ve isim de şeyin aynı değildir, gayrıdır, bu itibarla bütün bu mefhumlar arasında gayriyet vardır demek gerekir. Fakat sıfatlar mutlak Zat’ın zuhur mertebesinde hususi bir tecelli ile kendi Zat’ında tecellisinden ibaret olduğu ve bu hususi tecellinin mutlak Zat’ın üzerine ilave ve ziyade bir şey olmadığı için sıfatlarla Zat arasındaki farklılık mevcut olmayıp ayniyet vardır.

Bu yönden Zat sıfatlarının aynıdır, aynı şekilde sıfatlar isimlerin, isimler de şeyin aynı olup aralarında ayniyet olduğu söylenecektir. Burada iki yönden ele alınarak gayriyet ve ayniyet terimleriyle ayrı ayrı ifade edilen Zat ve sıfatların arasındaki münasebet Sünni kelamcılar tarafından sıfatlar Zat’ın ne aynıdır ne de gayrıdır gibi tek cümlede birlikte ifade edilmiştir.

Zira sıfatları her yönden ve her itibara göre Zat’ın aynı olduğunu söylemek mümkün olmadığı gibi her vecihten ve her bakımdan gayrı olduğunu söylemek de… 

3-AYNİYET GAYRİYET

Ayniyet ve gayriyet konusu ayrıca ilahi sıfat ve isimlerin birbirine ve Zat’a olan nispetleri tesbit edilirken de karşımıza çıkmaktadır. Yani ayniyet ve gayriyet hükümlerinin kendi aralarında ve bir de Zat’a karşı olan hukuku nispetleri de var. Bunlar zaman geldikçe karşımıza çıkmaktadır.

Avni Bey İdris Fassında şöyle demektedir. Hüviyet-i ilahiye birbirine zıt bütün ilahi isimleri camidir. Yani Hakkın ilahi hüviyeti (Sadece ahadiyet mertebesinde hüviyeti ve inniyeti ile zuhurdaydı sadece ki buna zuhur denmez, kendi kendinde hüviyeti ve inniyetindeydi) işte bu ilahi hüviyet birbirine zıt olan bütün ilahi isimleri camidir. 

Tezat ve tekabül yani mukabele, karşılıklı ancak isimleri arasında nispetlerden ibaret olup hüviyet-i ilahiyede tezat ve tekabül yoktur. Yani isimlerin arasındaki zıtlıklar sadece isimlerdedir. Bunların hakikatinde özünde birbirlerine zıtlık yoktur. Yani Hüviyet-i İlahiye de tezat ve tekabül yani karşılıklılık yoktur.

Cenab-ı Hakk bütün zıtları cem etmekle bilinir, hani ehlullahtan biri demişti; ne kadar çok zıttı birleştirebilirsen Allah’ı o kadar iyi tanırsın. Yani zıt isimleri birleştirebildiğin ve onların hakkını verebildiğin kadar Cenab-ı Hakkı tanımış olursun. 

Zıt isimleri birleştiremezsek o zaman zıt isimlerin birini Hakka birini kula vermiş oluruz veya mevcudata varlığa vermiş oluruz ki bu da ikilikten başka bir şey değildir. 

Celil- Cemil, Hadi- Mudil, Dar- Nafi, Muhyi- Mumit, ancak odur. Bütün zıtları cami olduğu için “Evvel” olduğu gibi aynı zamanda evvelin zıddı ve mukabili olan “Ahir”dir. هُوَ الْاَوَّلُ وَالْاٰخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ (Hadid 57/3) “Zahir” olduğu gibi zahirin zıddı ve mukabili olan “Batın”dır. Mademki Hakk “Zahir” ismiyle isimlendirilmiştir, “zahir” olan şeyin aynıdır. (şey; eşya demektir)

Bütün bu varlıklar insan dahil şey’iyettir. İşte bu şey’iyet hakikatinin ortadan kalkması Kasas 28/88 كُلُّ شَیْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُ “Külli şeyin halikın illa veche” ayetiyle tespit edilebiliyor. “Zahir“ ismi ile isimlendirilmiş zahir olan şeyin aynıdır. Eşyaya baktığımız zaman eşyada “Zahir” isminin sureti “Zahir” isminin görüntüsü olduğundan bu eşya “Zahir“ isminin aynıdır. 

Burada Allah’ın Zat’ının aynıdır demiyor. Allah’ın esmalarından “Zahir” esmasının aynıdır. Zahirde isim var şu görüntüde bu zahirdir, yani madde olarak zahirdir, ama bunun ismi onun batını aynı zamanda zahir ismi bunun özüdür. Bu cisim “Zahir” ismi ile ifade ediliyor. 

Bir bakıma “Zahir” ismi bu cisime varlık veriyor. Ama kendi varlığı da vardır. İşte bu cisim Cenab-ı Hakkın “Zahir” isminin aynıdır. Ama dikkat edelim Hakkın aynı değildir. “Zahir “isminin aynıdır. “Zahir” isminin zuhuru tecellisidir. 

Aynı zamanda zuhuru halinde batın olan şeyin aynıdır. Yani o görünen şeyin batını da aynıdır, çünkü vücutta ondan başka bir şey yoktur ki zahir olduğu vakit onu görsün ve keza vücutta ondan başka bir şey yoktur ki ondan batın olsun. Yani ondan gizli olsun.

Şu halde Hakk zuhuru halinde kendi nefsine ve Zat’ına zahir olur. Yani bir başkası yok ki ona zahir olsun, ona görünsün. Kendi nefsine kendinde zahir olur. Yani kendi esmasını seyreder. Batın olduğu vakit de zahir olan onun nefsinden yine onun nefsine zahir olur. Yani batında olduğu vakit zahire çıktığı zaman yine kendi nefsine zahir olur.

Birbirine zıt ve mukabil olan isimleri Zat’ında toplamış olan Hakkın bu isimlerin aynı olduğunu ifade eden bu açıklamaya şu aşağıdaki bilgiler ilave edilince Zat ve isimler arasındaki münasebet daha iyi anlaşılır. 

İlahi isimlerin hepsinde iki itibar vardır. Birisi bu isimlerin Zat’a delalet etmesi, diğeri de birbirinin kendine has manaya delalet etmesidir. Diğeri de her birinin kendine has olan manaya delalet etmesidir. 

İki itibar vardır, isimlerdeki münasebette birisi bu isimlerin Zat’a delalet etmesi yani isimden sıfata, sıfattan Zat’a yani Zat’ının delili olması. Diğeri de her birinin kendine has olan manaya delalet etmesidir. 

Mesela; Alim, Semi, Basir, isimleri bu isimler ile adlandırılan Zat’a delalet ettikleri gibi yani Zat’ının ilmi var, Zat’ının duyuşu var, Zat’ının görüşü var diye Zat’a delalet ettirildikleri zaman ayrıca herbiri kendisine ait hususi bir manaya da delalet eder. 

Yani bir Zat’ının ifadesi vardır bir de kendilerinin ifadesi vardır. Zira “Alim”, “Semi” ve “Basir” diye adlandırılan bir olan Zat-ı İlahidir. Yani hem alim hem semi hem basir hem evvel hem ahir bir olan Zat-ı İlahidir. İşte bir tek Zat’a delalet etmeleri itibarıyla ve o Zat’ın isimleri olmak bakımından bütün bu isimler arasında ayniyet vardır. Yani birlik vardır, ayni oluşumlar vardır.

Fakat bu isimlerin her biri hususi manaları bakımından birbirinin aynı değildir. Zira bilici, işitici ve görücü olmak ayrı ayrı şeylerdir. Öyleyse her bir isim kendisine has olan mana cihetiyle birbirinin gayrıdır. Bilici bir ayrı özellik, görücü bir ayrı özellik, işiticilik bir ayrı özellik dolayısıyla birbirlerine mukabil olarak gayriyetleri vardır. 

Yukarıda şeyin yani herhangi bir varlığın bir ilahi ismin zahiri olduğu söylenmişti. Kul yani abd ve içinde bulunduğu alem de bir “şey”dir. Yani kulun vücudu da bir şey yani eşya bir varlık, içinde bulunduğu alem de bir varlıktır. Şu halde gerek kul gerekse alem ilahi isimlerin zahiridir. 

İsimler ise onların batınıdır. İsim ile Zat arasında bir bakıma ayniyet ve de bir bakıma gayriyet mevcut olduğuna göre kul, alem ve diğer varlıklar hakkında da bu iki itibar sözkonusu olacaktır. Fakat her bakımından ve her yönden ne ayniyet ne de gayriyet mevcut değildir. 

Zat mertebesi göz önünde bulundurulduğu vakit ayniyet, yani her şey birbirinin ayni, fakat sıfat ve isimler mertebesi hatta efal mertebesi göz önüne alındığı vakit gayriyet vardır denilecektir. Çünkü zatları itibarıyla aynıdırlar, aynıdırlar ama efale döndüğü zaman esmaların zuhurları birer elbise giydikleri zaman hepsi birbirinin gayrıdır.

Şuraya baktığımız zaman öz itibariyle hepimiz aynı kaynaktanız ama suretler görüntüler itibarıyla hepimiz ayrı ayrı varlıklarız. Yani hem Hakk’ın aynıyız hem Hakk’ın gayrıyız. İşte bu arada insan olarak hangi bir varlık kendi hakikatini idrak etmişse bu vahdet ilmini idrak etmişse o zaman gerek sıfatıyla gerek esmasıyla gerek efaliyle Hakkın aynıdır. İnsanın diğer varlıklardan farkı odur.

Yani zaman içerisinde sıfatlarının Hakkın sıfatı olduğunu, isimlerinin zuhurlarının Hakkın zuhuru, isimleri olduğunu fiil zuhurlarının Hakkın fiili olduğunu hani “Ben o kulun gözünde gören, ayağında yürüyen, kulağında işiten olurum” dediği zaman, “Bana bakan Hakkı görür” dediği zaman O’nun her yönüyle birlikte ayniyeti olmuş olur. Gaye de odur zaten ayniliğe ulaşmaktır.

Ama bu ayniliğe ulaşmak abd mertebesinde yani hakiki kulak mertebesinde “AbduHU ve rasuluHU” denilen mertebede tahakkuk ediyor, bu da insanda ancak meydana geliyor başka varlıklarda da olması söz konusu değildir ne cinlerde ne meleklerde ne de diğer hayvanlarda.

VÜCUT MERTEBELERİ: 

Vahdet-i Vücut doktrini ile ayniyet ve gayriyet kavramlarının iyi anlaşılması için vücut mertebeleri meratib-i vücut, Hazarat-ı Hamse, beş hazret konusunun iyi bilinmesi gerekmektedir. Vücut mertebeleri Füsus ve şerhinde esaslı bir yer işgal etmektedir, Avni Bey de gerek mukaddimesinde ve gerekse şerh esnasında yeri geldikçe konuyu ele almış bulunmaktadır. 

Onun için burada şerh edenin verdiği bilgilerden hareketle belli başlı noktalara ayniyet ve gayriyet kavramlarını da göz önünde bulundurarak kısaca incelemek istiyoruz. 

Vücudun pek çok mertebesi olmakla beraber umumiyetle beş veya yedi mertebe olarak anlatıldığını görüyoruz. Beş mertebe esas alındığı zaman Hazarat-ı hamse, beş hazret denilmektedir. Avni Bey şerh esnasında bu beş ve yedi mertebe hakkında zaman zaman topluca izahat vermektedir. 

Biz burada yedili tasnifi esas alıp ayniyet ve gayriyet bakımından üzerinde duracağız. Esma mertebesini iki mertebe alıyor, ahadiyet mertebesini ayırıyor bir de insan-ı kamil mertebesi diye yedi mertebe de ayırıyor. 

1- AHADİYET MERTEBESİ: 

La taayyün mertebesi. Bu mertebe vücudun ıtlak mertebesi olup vücut bu mertebede her türlü sıfat, isim ve fiilden münezzeh ve her kayıttan hatta ıtlak kayıttan da beridir. Bu mertebede Hakk’ın künhü yani “Kün- Ol” varlığı ve Zat’ı olup bu mertebenin üzerinde başka bir mertebe yoktur.

Her çeşit zuhur tecelli ve taayyünden münezzeh, mukaddes ve beri olduğu için “La taayyün” yani taayyünsüzlük mertebesi adı verilmiştir. Bu mertebe hakkında bilgi edinilmesine veya bilinmesine imkan yoktur. Onun içinde “gaypların gaybı“ ve “gayb-ı hüviyet” gibi bilinmezliğini anlatan bir takım terimlerle anlatılmıştır.

Daha aşağıdaki zuhur tecelli ve taayyün mertebeleri burada bilinmezlik içindedir. Sadece Zat, sırf Zat, sırf vücud ve sonsuz vücud söz konusudur. Herhangi bir vasıta ile bu mertebenin idrak edilmesi, anlaşılması mümkün değildir. 

“Allah’ın Zat’ı hakkında tefekkür etmeyiniz.” Hadisinde kastedilen mertebenin bu olduğu söylenir. Kadim ve ezelidir, “Allah var idi, O’nunla beraber hiçbir şey yoktu.” Hadis-i şerifi burayı ve “Ama” mertebesine işaret ediyor. اِنَّ اللّٰهَ لَغَنِىٌّ عَنِ الْعَالَمٖينَ “Allah alemlerden ganidir.” (Ankebut 29/6) Ayet-i kerimesi de bu mertebeye işaret eder. 

Bu mertebede Zat ezelen ve ebeden aynı hal üzeredir, Hz. Ali Efendimizin “elan kemakan” buyurduğu gibi “O olduğu hal üzeredir” cümlesi şu demektir; Cenab-ı Hakkın Zat’ı bütün varlıklar kendinden zuhur etmeden önce nasıl alemlerden gani ve müstağni ise zuhurundan sonra da böyledir.

Yani bütün bu alemler Allah’ın zuhurundan evvel Allah’ın varlığı nasılsa bu alemler zuhur ettikten sonra dahi Allah’ın varlığı öyledir. Yani Zat’ı bakımından yine öyledir. Bu mertebede zuhur ve taayyün veya herhangi bir maddi veya manevi bir alem mevcut olmadığı Hakkın Zat’ından başka bir şey bulunmadığı için gayr ve gayriyetten söz edilemez.

Zuhur ve taayyün mertebeleri burada Zat’tan herhangi bir şekilde tefrik ve temyiz edilmeksizin Zat’ın aynıdır. 

2-İLK TAAYYÜN: 

Hakikat-i Muhammediye; Vahdet Mertebesi; Zat’ın iradi olarak değil Zat’ın gereği olarak tenezzül ve tecelli ettiği ilk mertebe olduğundan Taayyün-ü Evvel adı verilmiştir. Zat bu mertebede kendisindeki sıfat ve İsimleri icmalen yani toplu olarak bilir, bu mertebede sıfatlar Zat’ının aynı olduğundan bu ilim Zat’ın kendi Zat’ını bilmesinden ibarettir.

Yine bu mertebede Zat bütün Sıfatlarla sıfatlanmış ve isimlerle adlanmış olur, onun için Zat bu mertebede bütün isimleri kendisinde toplayan ism-i cami ile yani Allah ismiyle isimlendirilir. Bundan dolayı ilk taayyün ve uluhiyet mertebesi de denilir. Bu mertebeye mutlak ilim adının verilmesinin sebebi burada Zat’ın şuurunun olduğu bilindiği fakat bir gayriyet yani gayri bilmek söz konusu olmadığı içindir. Burası Vahidiyet mertebesidir.

Bütün ilahi sıfat ve isimler, bu mertebeden zuhur ettiği için Maden-i Kesret yani çokluğun kaynağı denildiği gibi bütün mümkin varlıkların menşei ve kaynağı olduğu için Menşe-i Siva adı da verilmiştir. Bu mertebede Allah bütün sıfat ve isimlerin eserleri kendisinden zahir olsun veya olmasın Allah ism-i cami ile isimlendirilir. 

 اِنَّ اللّٰهَ لَغَنِىٌّ عَنِ الْعَالَمٖينَ “Allah alemlerden ganidir” (Ankebut 29/6) ayet-i kerimesi bir evvelki mertebeye işaret ettiği gibi bu mertebeye de işaret eder. Bu mertebede sıfat ve isimler Zat’ta topluca bulundukları ve Zat’ın gayri olmadıkları için ayniyet söz konusudur ayrıca bu mertebe Menşe-i Siva yani Hakktan gayri varlıkların kaynağı olduğuna göre bütün kesret alemi ağyar ve masiva bu mertebede Hakkın aynıdır.

Gayr olarak hariçte bir zuhur olmadığı için gayriyet mevcut değildir. Yani vahidiyet mertebesinde gayriyet yoktur. 

3-İKİNCİ TAAYYÜN: 

Zat vücudun ilk taayyün mertebesinde bütün sıfat ve isimlerini mücmel yani toplu olarak bildiği halde bu ikinci taayyün mertebesinde sıfat ve isimlerin gereği olan bütün külli ve cüzi manaların suretlerini birbirlerinden ayrılmış olarak bilir. 

Kevni varlıkların hakikatleri demek olan bu ilmi suretler gerek kendi Zatlarının ve gerekse kendilerine benzer diğer suretlerin asla şuurunda değildirler. Bu suretlerin bu mertebedeki varlıkları vücudi olmayıp subutidir. Yani ilmi sabitlik demektir. Onlara bu subuti varlıkları ve birbirinden farklılıkları ilmidir. 

Kendileri de ilmi suretlerden ibarettir. Yani, bir insanın düşüncesinde, bilgisinde olan daha hiçbir elbise giymemiş, işte bu ilmi suretler kesret alemindeki varlıkların icat edilmesine sebep olurlar. Bu ilmi suretler olmasa hiçbir varlık yeryüzünde olmayacaktı. Maddi varlıklar olmayacaktı.

İlmi suretlerin varlıklarının sebebi ise bütün sıfat ve isimlere cami olan Allah’tır. Avni Bey burada akıl ve mantık kaidesine zıt bir durumun mevcut olmasına dikkati çekmekte ve tecelli yoluyla elde edilen ilmin aklın hükmünü fesh ettiğini söylemektedir.

Bu ikinci taayyün mertebesinde zahir olan ilmi suretlere AYAN-I SABİTE adı verilmiştir. Yani ilmi sabitler, ayan-ı sabite yani Zat’ının aynı sabit olanları. Zatında ayn sabitlik. Yani ayniyet ve gayriyet dendi ya “Ayan-ı sabite“ aynının sabitleri demektir. Yahut aynında sabit demektir. 

Yani Zat’ının aynının sabit ilmi varlıkları demektir. Hakkın vücudunda ilmi suretlerden ibaret olduğu ve sadece sübut ile yani sabitlik ile vasıflandığı için ayan-ı sabitenin hariçte vücudu yoktur. “Ayan vücut kokusu koklamamıştır” sözü bu manada söylenmiştir. 

Daha henüz onlar zuhura çıkmadığından ayan-ı sabite vücut kokusu almamıştır. Sabit aynlar, sabit hakikatler vücut kokusu almamıştır. Yani daha Hakkın varlığında Zat’ında demektir. 

İçinde bulunduğumuz çokluk alemindeki varlıkların ikinci menşei bu mertebedir. Şehadet aleminde zahir olan suretler bu ilmi suretlerin yani ayan-ı sabitenin akis ve gölgelerinden ibarettir. Bunlar fizik alemindeki varlıkların her birinin hakikatleri ve onları terbiye eden Rabb-ı haslarıdır, onun için bu mertebeye “Rububiyet mertebesi” de denilmiştir. (Burası Rahmaniyet mertebesi olması gerekirdi, buraya dikkat) Şehadet alemindeki varlıkların menşei olan bu ilmi suretler mademki Hakkın vücudunda ilmen sabit olan hakikat ve suretlerden ibaret olup ayrı bir vücuda sahip değildirler, öyle ise bu ilmi suretlerle Hakk arasında ayniyet mevcuttur. 

Zaten ayan-ı sabite dendiği zaman, “ayn”, “ayan”, “ayniyet”, aynileri, ilmi suretler olarak kendi başlarına bir vücutları olmadığından ayan-ı sabite ilmi suretler oluyor. Fakat bu suretler birbirinden farklı oldukları suret bir diğerinin gayri olduğu için de aralarında gayriyet söz konusudur. 

Ama burada gayriyet yok çünkü onlar kendi varlıklarını daha şuurunda olmadıklarından gayriyet yoktur. 

4- RUHLAR MERTEBESİ: 

Vücut ilk ve ikinci taayyün mertebelerinden sonra ikinci taayyün mertebesindeki sonra ilmi suretlere göre ruhlar mertebesine tenezzül eder. İlmi suretler bu mertebede birer basit cevher olarak zahir olurlar. İşte gayriyet burada başlıyor. 

Bir evvelkinde ilmi aynlar olduğundan gayriyet yok ayniyet vardır. Bu basit cevherlerin şekli ve rengi olmadığı gibi zaman ve mekan kayıdı ile de vasıflanmamışlardır. Zira zaman ve mekan cisimlerle ilgili keyfiyetlerdir. Ruhlar cisim olmadıkları için yarılma ve bitişmeyi kabul etmezler. 

İnsanın duyularıyla bu alemi idrak etmesi mümkün değildir. Bu mertebede her bir ruh kendini kendi benzerini kendisinin rububiyet mertebesindeki Rabbını idrak eder. Ruhlar cisim olmadıkları için yarılma ve bitişmeyi kabul etmezler, insanın duyularıyla bu alemi idrak etmesi mümkün değildir. 

Bu mertebede her bir ruh kendini, kendi benzerini ve kendisinin rububiyet mertebesindeki Rabbını idrak eder. (Araf 7/172) اَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ “Ben sizin Rabbınız değil miyim?” Hani bazı kişiler ben şunun ruhuyla konuştum bunun ruhuyla görüştüm denilen şeylerin hepsi safsata şeylerdir.

Çünkü ruhu bu duygularla duyu organlarıyla tesbit etmek mümkün değildir. Bu mertebede duygulara yer yok, bu mertebe ruhlar alemindeki ruhların kendi Rablarını bilme mertebesidir. Buradaki şuur insandaki beşer olarak şuur değildir. İşte Rabbını bilmesi hadisesi kişi bu ilimi bildiği zaman ruhlar alemindeki o hadiseyi burada yaşamasıdır.

Falancanın ruhunu gördüm konuştum diyene bu aldatmacayı cinler yapmaktadır. Yoksa ruh beşerin duyuları ile algılanmaz. Ama saf temiz insanlar bu konuda ilmi bilgileri olmadığından cinlerin peşinden koşup giderler ve başı türlü olaylara karışır.

“Ben sizin Rabbınız değimliyim?” bu ruhlar aleminde olan bir hadisedir. Bütün ruhlar orada “Beli” dediler, “Elestü bi rabbiküm?” Ben sizin rabbiniz değimliyim sorusuna “Bela” dediler, evet rabbimizsin. 

Burada şöyle bir hakikat var bunu çok iyi anlamamız lazımdır. Bu ayetin hakikatini ne yazık ki tefsirlerde tam gerçek olarak verip de anlayamıyoruz. Meallerde tefsirlerde bir sürü izah ediyorlar ve birçokları işi daha da karışık hale getiriyorlar, bunların bir kısmı ahrette olduğunu söylüyorlar bir kısmı dünyada olduğunu söylüyorlar bu hadise hep muallak kalıyor, boşta kalıyor. 

O zaman diyorlar ki “Kim orada bela, evet dediyse yani isyan etmediyse secde ettiyse dünyada da amel-i salih diyor, kim secde etmediyse şaki oluyor, diğerleri sait oluyor diye böyle bir yuvarlak izaha gidiyorlar.

Halbuki bu işin aslı o kadar anlaşılması da kolay bir mesele değildir, anlatmak da kolay değildir ancak onu tatmakla yaşamak suretiyle anlamak mümkün, ilim olarak anlamak mümkündür. Şimdi tam yeri geldiği için bu ayet-i kerimenin hakikatini anlatmaya çalışalım.

Ayan-ı sabitede bütün varlıklar ayniyet olarak sabit hallerini aldılar. Bunlar Allah’ın varlığındadırlar. Bunlar ayniyettir, gayriyet değildir. Bunlar ilmi varlıklar ilmi suretler olarak Allah’ın ilminde mevcuttur. Ne kayda ne kağıda ne yazıya dökülmüş değildir ve ruhlanmamıştır daha.

Bunlar ruhlar aleminde de değildirler, ondan daha da latiftirler. Sadece ilimdedirler. Ne zaman ki Cenab-ı Hakk bu ayan-ı sabitelere, sabit ayanlara ruhlardan birer elbise veriyor, cevher olarak. Ruh ilme göre kesiftir. Ama bu aleme göre ruh latiftir, çok latiftir bu alem ile tespit edilmiyor. 

Ama ilme göre o ruh yoğunlaşmış, koyu bir varlıktır. Şimdi bu ruh mertebesinde bütün bu alemler Allah’ın ilmi olarak ayni iken ruh mertebesinde birer varlık olduklarından birer ayrı vücut bulduklarından gayriyete düşmüş oluyorlar. Hakkın yani kendi Zat’ının zat mertebesinin dışına çıkmış yani dışına derken O’nun dışında bir şey yok dışı diye bir şey yok zaten. 

Dışa çıktı demekten maksat; batında iken zahire doğru bir adım daha atmasıdır. Yani yine Hakkın varlığında zuhura çıkmalarıdır. Mesela denizin içinde bir balık yavaş yavaş yukarıya çıktığı zaman görünmeye başlar, dipte iken görünmeyen balık yüze geldiği zaman belirgin olur. 

Bunun gibi derinlerden zuhura çıkmaya başladığında bu varlık kendisini rububiyet mertebesinde ruhlar mertebesinde idrak ettiğinden “Elestü birabbiküm” sözü orda onlara söylenince ezelde bunların hepsi secde ettiler. Bazıları secde etti bazıları secde etmedi değildir. 

Ama görüntüde bazıları secde etmiş bazıları etmemiş gibi oldu. Neden? Bunlar farklılıkları dolayısı ile değişik itaatte bulundular. Gayriyetleri dolayısıyla değişik ifadede bu kabullenmeyi değişik şekillerde yorumladılar anladılar ve hepsi doğru söylediler. 

Hepsi itaatlerini söylediler, “Ben sizin Rabbınız değil miyim?” denilince hepsi “evet Rabbımızsın” dediler. Çünkü bunun dışında zaten bir şey söylemeleri mümkün değildi. Olamazdı da zaten. 

Cenab-ı Hakkın bütün isimleri esma-i ilahiyesi, birbirine zıt isimleri işte bütün bu zıt isimler ayniyet olarak hakkın varlığında ilmi varlıklar olarak var iken aynı zıt isimler ruhani varlıklar olarak ruh mertebesine intikal ettirildi. Taayyün-ü sani, yani ikinci oluşumda. 

Dolayısı ile “Mudil” ismi de bir ruh aldı, “Hadi” ismi de bir ruh aldı. Mudil ismi onun Rabbı hassı oldu. Yani terbiye edicisi oldu. Cenab-ı Hakk esma-i ilahiyeye görev verdi her esma kendi varlığını ortaya çıkarmak için bir vücut taleb etti bu vücudun ilk vücudu da ruhani bir vücut oldu o mertebede.

Bu mertebede bize maddeden bir vücut verdiler, çünkü bu mertebenin maddesi toprak vücut verdi, hava, su, ama ruhlar aleminde ana kaynak ruh olduğundan birer ruh vücut verdiler. İşte hepimiz oradan geldik. Hani hep diyoruz ya her geçtiğimiz mahalden 18 bin alemden geçerken birer elbise giydik, birer boyaya boyandık.

Yağlandık paslandık, neyse nereden geçiyorsak hangi kokudan, bahçeden geçiyorsak o kokuyu aldık üstümüze. İşte ruh mertebesinde daha henüz faaliyet sahasına çıkmadığından ana kaynaklar olarak her bir esma hangi ruhun esmanın hakikati nasıl zuhura çıkacaksa ona ait ruhani bir elbise aldı.

İşte o esma ona sordu “ben senin Rabbın değil miyim” diye. Aslında rabbül erbab genel olarak sordu, bütün ruhlar “Beli” dedi ama her bir esma da kendinin zuhura getirdiği kendi ailesine “Ben senin Rabbın değil miyim” diye Rabb-ı has olarak, özel Rab olarak sordu.

O zaman ona da “Beli” dedi. Yani “Mudil” isminin zuhuru şakilik ise “Evet sen benim Rabbımsın” dedi ve secde etti. Neden secde etti? Ben şakilik yapacağım diye secde etti. Orda öyle demese burada “Mudil”lik ortaya çıkmaz, Cenab-ı Hakkın “Mudil” ismi atıl olmuş olur, bu da Cenab-ı Hakk için söz konusu değildir. 

İşte nerede ki “Semi” ismi zuhura geldi, “Batın” ismi zuhura geldi, “zahir” ismi, hangi ruh ile o ismi zuhura getirecekse her ismin zuhura getirdiği ruh ona tabi oldu, evet sen benim Rabbımsın diye secde ettiler hepsi de. Ama bazısının secdesi “Hadi” isminin secdesinde olduğu gibi başını yere eğerek oldu secdesi, bazılarının secdesi başını yukarı kaldırarak oldu.

Ama bunu çok ileri derecede vahdet ilmine sahip olan bir kişinin veya kişilerin idrak etmesi ancak mümkün oldu, onun için Cenab-ı Hakkın sırlarından bir sır oldu. Dolayısı ile her varlık kendinde neyin meydana getirilmesi dilenmişse onu mutlak yerine getirmek zorunda kaldı başka da çaresi yoktu ve o ismin abdı o oldu, Rabbı da onun o ismi oldu. 

Şimdi bu şekilde ruhlar aleminden geçmiş, misal alemine gelmiş burada ruhlar alemini ikiye bölüyor, misal alemine gelmiş bu ruhani varlıklar misal aleminde biraz daha billurlaşmış, biraz daha faaliyet sahasına geçmiş, artık birbirlerinden bölünmüşler, ruhlar aleminde bunlar yine bir bütünlük içerisindeler, misal aleminde bölünmüş, daha çok kristalleşmiş, daha çok varlıklar ortaya çıkmış dolayısıyla daha fazla gayriyet hükmüne girmişler nihayet bu alemdeki görüntülerde efal aleminde zuhura gelmiştir.

4- AYNİYET GAYRİYET

Burada dikkat edilmesi lazım gelen şey şudur. Ayrılması fark edilmesi lazım gelen şudur, bu dünyada iki tür insan yaşıyor, türler çok da genel olarak iki türdür. Biri kendini bilmeyen insanlar, diğeri de kendini bilen insanlardır. Kendini bilmeyen insanları birçok türlere ayırmak mümkündür.

Yani çok gruplara bölümlere ayırmak mümkündür, kendini bilenleri de ayırmak mümkündür ama biz bunları hakikatleri itibarıyla hakikaten kendini bilen ve hakikaten gaflette olan diye ayıralım. 

Kendini bilmeyenleri de iki sınıfa ayıralım, müslimler ve gayri müslimler diye, gayri müslimlerin bizim için söz konusu değildir, müslümanlar dahi genel olarak eğer kendi “Venefahtü” hakikatlerini idrak etmemişlerse onlar dahi hayal aleminde yaşamaktadırlar. 

Hayali bir din tatbikatı yapmaktadırlar, dolayısıyla bütün bu hakikatleri kendi şartlanmış bilgileri, şartlanmış idrakleri içerisinde değerlendirmektedirler. O değerlendirme de İslam’ın zahirine göre bir değerlendirme olduğundan o merhalede doğru ama hakikate göre eksiktir. 

Burada mutlak ulaşılması gereken İslam ilminin zahirini batınıyla birlikte birleştirip hem zahir hem batın hakikatini yaşamaktır. O zamanki Cenab-ı Hakkın “Zahir” ve “Batın” ismini nasıl bütünleştiğinde hakikat ortaya çıkıyorsa İslam’ın da zahiriyle batınını birleştirip yaşamak gerçek İslam’ın ortaya çıkmasına sebep olur. 

İşte bu zahir ve batını birlikte yaşayan kimselerde kendini bilen kimseler oluyor. Hakikati ve hüviyeti itibarıyla. Bunu “Venafahtü”den başlayıp bütün ilahi hakikatleri bütün esma-i ilahiyeyi sıfat-ı ilahiyeyi, Zat-ı ilahiyeyi idrak edip bu mertebeleri idrak edip miracını yapmış olan kimseler mirac-ı hakiki kimseler işte bu ayet-i kerimeyi ezelde Rablarına söyledikleri gibi burada da şuhudi olarak Rablarına söylüyorlar.

Yine ayetin hem zahir hem batın hüviyeti ve hakikati ortaya çıkmış oluyor. Onun arkasından ne geliyor, 7/172 “elestü birabbüküm kalu bela” O hakiki idrak sahipleri, kendini bilen kimseler (bilen ayn bilinen gayr) aynı olmuş kimseler, Hakkın aynı olmuş kimseler, burada diyorlar ki وَاَشْهَدَهُمْ عَلٰى اَنْفُسِهِمْ “Onlar şahid oldular, kendi nefisleri üzerine.” (Araf 7/172) Bakın bedenleri, ruhları, ayan-ı sabiteleri üzerine şahit oldular demiyor, nefisleri üzerine şahit oldular diyor. Nefis de varlık olduğuna göre mutlak varlık olduğuna göre dolayısı ile kendi varlıklarının kendi nefislerine şahid oldular kendileri Hakkın gayri değil aynılarıdır.

Nasıl ruhani hakikatleri itibarıyla ama oradaki deyiş Rabb-ı hassa idi buradaki deyiş ise Rabb-ül erbaba olmuş oluyor ki burası kemal olduğundan burada en yüksek idrake ulaşması lazımdır. Diğer şekliyle desekki ordaki insanların bazıları secde etti bazıları etmedi o zaman orada etmeyenler burada etmedi o zaman kim ne suç yükleyeceksin nasıl düşüneceksin. 

Şimdi oradaki kişi diyor ki kardeşim sen bana bunu söylüyorsun bu işin geçmişte olduğunu söylüyorsun, yani ezelde olduğunu söylüyorsun ama benim orada benlik şuurum yoktu, dolayısıyla benliğim kimliğim oluşmamıştı şuhudi olarak oluşmamıştı. Ben orada söz vermedim yani şuur olarak ben orada kendimi daha bilmiyordum, tanımıyordum dolayısıyla orada verdiğim söz nasıl bir söz olur nasıl ben mesul olurum o sözden diye kendini müdafa edebilir, haklıdır da.

Ama meseleye şöyle baktığımız zaman ancak iş aydınlanmış oluyor, işte her ayan-ı sabite kendi zuhuruna bir ruh elbisesi giydirdiği zaman orada henüz gayriyet yeni olarak başlamış olduğundan daha müşahede alemine gelmediğinden; daha onların oradaki ayrılıkları mutlak bir ayrılık değil hükmi bir gayrılıktır, mutlak bir gayrılık değildir.

Mutlak gayriyet burada meydana geliyor. Birisi senden para alsa istiyorsun ver benim paramı diye neden çünkü mutlak gayriyet var ondan bu alemde. Oradaki yeminleri daha kendilerini bilmeden fıtratları üzere bir yemindir. Herkes kendi isminin zuhura getiricisi olan Rabbına, o esmaya o isme yani (Rab isimler mertebesidir) o isim hangi ismin zuhuru o ruhta meydana gelecekse o ruh o isme çünkü o ruh onun zahiri isim ise batınıdır. 

Dolayısıyla hangi yerde “Kadir” isminin zuhuru olan “Kadir” kadri kıymetini bilirim diyor, yaparım diyor, mesela “Nafi” ismi ben ne gerekirse yapacağım, yaparım diyor, evet diye söz veriyor, yani secde ediyor. İsminin zuhurunu meydana getireceğim diye Rabbına söz veriyor, isme söz veriyor. “Galu bela” diye.

Bu bir genel olarak “elestü birabbiküm” bir hükmü var bir de her bir varlığa “Ben senin rabbın değiL miyim” diye ayrı ayrı bütün ruhlara yapılan hitap vardır. İşte bunu eğer böyle anladıysak bunu böyle söyleyenler tabi olarak zaten buradaki zuhurlarını ortaya getiriyorlar. 

Ama kendini bilen insan burada bu ayet-i kerimeyi kendisi yaşıyor ve burada tatbik sahasına koyuyor. Zaten en kemal hadise Kur’an-ı Kerim’i burada tatbik etmektir. Bütün yönleriyle bütün ayetleriyle birlikte burada tatbik edip yaşamak, bunu yapmazsak Kur’an bize gelmemiş olur. 

Peki o zaman insanın varlığı ne, ezelde söz vermişse şaki, şaki ise sadi de sadi ise insanın çalışması niyedir? Ayette ne diyor; “İnsanın çalışmasından başka bir şey yoktur”. Bu durum bu ayete zıt gibi görünüyor. Şimdi bizde iki türlü çalışma oluyor, biri kendimizi bilerek yaptığımız çalışma, bir de bilmeyerek yaptığımız çalışmadır.

Yani gaflet ehli olarak namazda kılsak ibadet de yapsak isyan da etsek bilmeden gaflet üzere yaptığımız tabii duygularımızın hükmü altında yaşantısı altında bir fiiller oluşturuyoruz, sözler konuşmalar davranışlar meydana getiriyoruz, işte bu davranışlarımız eğer gaflet ehli isek bizden tabi olarak çıkıyor. 

Gaflet ehli isek bunların ne olduğunu bilmiyoruz, 80 yaşına gelmiş bakıyor arkasına ben bu hayattan bir şey anlamadım ki diyor. Demek ki müspet diye yaptığı işin de farkında değil, menfi diye yaptıklarının da farkında değildir. İşte bunlar gaflet ehlidirler. 

İşte bunlar daha dünyaya ayak basmamış kimseler, esma aleminden öteki tarafa intikal eden kimselerdir. İşte hayvanlarda, meleklerde, cinlerde veya ağaçlarda nebatlarda hepsinde birer ruh vardır. Onların özü o mertebelerde ruh vardır. İnsanların da birer ruhu vardır. Ruh o birimi harekete geçiren bir bakıma enerjidir diyelim. 

Yani hayat enerjisi hayat verici her türlü yönde onu yönlendirici götürücü bir oluşumdur. Ruhun madde mertebesinde oluşumu var, yani madeniyet mertebesi madeni ruh var, nebati ruh var, hayvani ruh var, insani ruh var “Venefahtü” buyurduğu gibi. İşte bir de “Ruh-u azam” diye bilinen bütün bu alemi kaplamış bir ruh vardır.

Ruh parçalanmaz bölünmez, “Venefahtü” de işte bu hakikati üflemiş oluyor, yalnız bu ruh sadece salt bir enerji salt bir güç olarak kalırsa elektrik enerjisi gibi her türlü mahalde mahallin gereği faaliyetini gösteriyor. Elektrik bir yerde ışık oluyor, sobada ısı oluşturuyor, buz dolabında soğuk oluşturuyor, dinamoda hareket oluşturuyor, radyo da ses, televizyonda da görüntü oluşuyor. 

Burada ruhun “İlim” ile birlikte olması lazımdır. Yani vahdet ilmiyle birlikte o enerjiyi o gücü kullanması lazımdır kişinin. Ruhla bedenin birleşmesinden “NEFİS” meydana geliyor, işte bütün bu yaşadığımız yaşantılar, duygular, kin, nefret, sevme, bunların hepsi nefiste yaşanan hadiselerdir.

Kişi isterse kendini çalışma suretiyle sırf salt ruha dönüştürüyor neticede isterse nefs-i emmare olarak toprağa dönüştürüyor.

Bütün varlıklarda esma-i ilahiyenin bir kısmı zuhurda bariz olarak üç beş tane esma zuhurda ama insanda bütün bu esma-i ilahiyenin hepsi zuhurdadır. Bir başka ifade ile insanda bir ruh değil birçok ruh vardır. Birçok ruh birçok güç vardır. 

Yani bütün esma-i ilahiyenin o isimlerin ruhları insanda mevcuttur. Ama bütün olarak değildir. Her ruhtan birer parça, gerçi ruh bölünmez, parçalanmaz o ayrıdır. Terkip olarak o ruhun özelliklerinden hakikatlerinden insanda mevcuttur. Yani insan diğer varlıklar gibi “Elestü birabbiküm” hitabına bire bir olarak hükme tabi olacak bir varlık değildir. 

İşte Cenab-ı Hakk bize aslında “Hadi” isminin tecellisini vermiştir, ruhlar aleminde biz “Hadi” ismi olarak secde etmiş olabiliriz. Ama dünyaya geldiğimizde aile ve çevre şartları bizi “Mudil” isminin pençesine düşürmüş olabilir. Zaten dervişlik bunun için başlıyor, iyi kötü tefriki de burada gerekli oluyor. Mesuliyetimizde buradan oluyor.

Eğer deminki şekliyle mutlak olarak onu düşünürsek insanın mesuliyeti olmaması lazımdır, mükellefiyeti olmaması lazımdır. İşte terkip değerlerimizi bilmediğimizden ya bizde “Hadi” ismi var da çevre değerleri bizi “Mudil”e itmişse işte çalışmakla nefis terbiyesi yapmakla “Mudil” ismini “Zahir” ismini “Kahhar” ismini “Cebbar” ismini üstümüzden yavaş yavaş temizleyip bunun karşıt isimlerini faaliyete geçirip gerçek bir insan olma yolunu bize Ceneb- Hakk nasip etsin.

İşte biz ilklerde, dervişliğin başlangıcında veyahut gaflet halinde “Aman ya Rabbi“ dediğimiz zaman kendi esmamıza yani bizi hangi esma daha ağırlıklı olarak terbiyesi altında tutuyorsa “Aman ya Rabbi” dediğimiz zaman ona “Rab” diyoruz, ona uzanıyoruz. 

İşte bu bizim Rabb-ı hassımız oluyor. Eğer bizim Rabb-ı hassımız “Mudil” ise (ne kadar acayip bir hal) “Mudil isminden gayret istiyoruz, bu durumda bizim Mudilimiz daha çok artıyor çünkü bize “Mudil” ismini veriyor. Onun için yapıyorum, yapıyorum olmuyor diyor bazıları bu durumda sistem yanlış çalacağın kapıyı bilmiyorsun. 

“Yarabbi ilim istiyorum ilim ver” diyorsun iyi ama ya “Cehil” isminin hükmü altında isen o zaman cehlinin ilmini veriyor onda ilerleme yapıyorsun. İşte Rabb-ı hastan değil, Rab-ül erbabdan istemek gereklidir. Ama oradan istemek için de oraya ulaşmak gerekiyor.

Bunun için de mutlaka bir rehber gerekiyor bunun başka bir yolu da yoktur. İşte ilk gayriyette düştüğü kişilerin ilk teklif aldığı yer aynı zamanda “Elestü birabbiküm” demiyor mu? Ben ve sizler çıkmıyor mu ortaya? Bak işte gayriyet. Ondan evvel zaten böyle bir teklif yoktur. 

Zat’ın kendinde oluşturduğu ayan-ı sabiteler oluyor, işte onun için de o ayan-ı sabiteler daha ruh mertebesine bile tenezzül etmediğinden vücut kokusu almamışlardır. Ayan-ı sabiteler vücut kokusu almamıştır, neden? Daha ruh mertebesine bile tenezzül etmemiş ki nerede kesafet mertebesine ulaşsın. İşte gayri mec’ul dediği de burasıdır. 

“Ceal” demek var etmek var olmak demektir, özel olarak bir şeyler meydana getirmek demektir, “Gayri mec’ul” var edilmemiş anlamındadır. “Ceal” kelimesini müessirin eserdeki tesiridir diye açıklamışlardır. Ben buraya bir çizgi çizdiğimde bu bir “Ceal”dir. 

Orada bir tesir oldu, tesir edici oraya bir tesir yaptı, “Ceal” kelimesi budur. Tefsirlere baktığımızda bunu yaratma diye almışlardır. Bakara 2/30 ayetinde وَاِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلٰئِكَةِ اِنّٖى جَاعِلٌ فِى الْاَرْضِ خَلٖيفَةً gecen “ceal” kelimesini hep yaratacağım diye tefsir etmişler, meal vermişlerdir. Halbuki yaratmak tamamen ikilik olduğundan oradaki mana hakikati itibariyle bozulmuş oluyor. 

Tabi ki hayal aleminde yaşıyanlar için, masal dinleyenler için o da geçerlidir. Ama hakikat ehli zaten bunları ayırıyor. İşte böylece 7/172 ayet-i kerimesi bu mertebeye işaret eder, işte bu mertebe Hakkın ayrılık ve gayriyetten bir nevi üzere zuhurundan ibarettir ki gayriyetin ilk zahir olduğu mertebedir. 

“Gayr”, “Elestü birabbiküm” konuşma var. Ben sizin Rabbınız değimliyim ayet-i kerimesinde Cenab-ı Hakk kendisini “Ben” ve bu hitabına mazhar olanları da “Siz” diye tefrik ettiği için bu mertebede ikilik, farklılık ve gayriyet ortaya çıkmış olmaktadır. 

Şu halde ruhlar mertebesi göz önüne alındığı takdirde gayriyet söz konusu olur. Bu mertebede başlayan ayrılık ve gayrılık daha aşağı mertebelerde daha bariz olarak görünecektir. 

5-MİSAL ALEMİ: 

Bu mertebe vücudun hariçte bir takım latif suret ve şekillerle zuhurundan ibarettir. Ruhlar alemi iki kısma ayrılır, ruhların daha latif bir de daha kesif misaller halinde yani ayan-ı sabitelerin ruhlara dönüştüğü ruhların da misaller haline yani biraz daha kesafetleştiği biraz daha billurlaştığı biraz daha barizleştiği mertebedir. 

İşte bu mertebede biraz daha faaliyet var ve bize gelen rüyalar bu mertebeden geliyor işte. Rüyalar misal aleminden geliyor, neden? Misallerle geliyor zaten, mertebenin aslı odur, misaller alemi. Onun için bazı insanlar daha ileri seviyelere doğru yükseldikçe hiç ilgisi olmaya kimseler daha evvelce rüya görmezler ama biraz mana alemiyle irtibat etmeye başladığı zaman rüya görmeye başlarlar.

Yavaş, yavaş batın ile irtibatlanmaya başlarlar ama ondan sonra bu misal alemine geçip ruhlar alemine, esma alemine, sıfatlar alemine doğru yükseldiği zaman bu rüyalar gene kesilir. Neden çünkü o rüya görme aleminin dışına çıkmış oluyorsun.

Daha yukarılara çıkmış oluyorsun. Daha evvelce bu alemle hiç ilgin olmadığı için yani misal alemine ulaşamadığın için toprakta maddede kaldığın için rüya göremiyorsun, görsen de o rüyalar senin hayalinden kaynaklanıyor, senin vehminden kaynaklanıyor, ki onlar hiç geçeri olmayan rüyalardır.

Ne zaman mana alemiyle ilgilenmeye başlıyorsun içe dönük çalışmalara esma-i ilahileri çekmeye başlıyorsun o zaman sana misal aleminin kapısı açılıyor çünkü sana en yakın olan alem misal alemidir. Miraca çıkarken senin hemen üstünde olan alem odur.

Ancak burası çok tehlikeli bir alemdir, buradan da hemen geçmek lazımdır. Burada fazla oyalanmak doğru olmaz. Çünkü bütün varlıklar orada vardır. Cinler de oradan geliyor, duygular oradan geliyor, hayaller düşünceler oradan geliyor, hepsi oradan kaynaklanıyor. 

Bir insanın beynini orası etkiliyor. İşte oradan geçerken yalnız geçilmez, mutlaka yanında daha evvel oralardan geçmiş yolları bilen hangi taşa basacaksın hangi ağaca tutunacaksın hangi dala tutunacaksın onu bilen birisinin yardım etmesi lazımdır. 

Misal alemi bu mertebe vücudun hariçte bir takım latif suret ve şekillerle zuhurundan ibarettir. Latif, zuhur ve şekillerle zuhurundan ibarettir. Burada daha da barizleşiyor. Varlıklar birbirinden daha da ayrılıyor, daha barizleşiyor. Bu suretler cüzlere ayrılmaz, bölünmez, yarılamaz, bitiştirilemez.

Yani yek pare, bütün olarak, yalnız vücut olarak varlık olarak bölünmezler ama faaliyetlerini alt mertebeye sürdürürler. Bunu anlamamız lazımdır. Yani her varlık kendi bulunduğu yerden faaliyetini alt mertebeye indirir. Bu suretler cüzlere ayrılamaz, bölünemez, yarılamaz, bitiştirilemezler. 

Cisimler aleminde zahir olacak her bir ferdin suretine benzer bir suretin bu alemde teşekkülünden dolayı bu mertebeye misal alemi denilmiştir. 

Şimdi her bir varlık insan dahil, bütün varlıklar, Hakkın varlığında evvela ilmi varlıklar olarak ilmi suretler olarak mevcuttur. Bunlara ayan-ı sabite deniyor bunlar programın başıdır. Sonra bunlara birer ruh veriyorlar, ruhani varlıklar oluyor bunlar ama buradaki ruh avami yerde kullandığımız ruh değildir. 

Bu ruhlara yine birer elbise suret ve şekiller birer elbise giydiriyorlar, yani ismin o isim hangi şekli gerektiriyorsa o şekle bürünüyor, isim suretten elbise giyiyor. İsim elbisesini giymiyor, isim elbise giyiyor, maddeleşmeye başlıyor. Misal onun adını veriyor, misalle, işte o misallerde sonradan beden elbisesi giyiyor, yani et kemikten bir elbise giyiyor, bu alemde görünüyor.

İnsandaki hayal kuvveti bu mertebeyi idrak ettiği için “hayal alemi” bize en yakın olan alem burasıdır. Aynı zamanda buraya misal alemine hayal alemi de deniyor. 

Bir bu varlıkların olduğu gerçek hayal alemi var, hayal-i kebir, büyük hayal alemi, bütün bu alem bir hayal aleminden ibarettir. Bir de insanın kendi kendinde var ettiği kendi hayal alemi vardır. İşte biz kendi var ettiğimiz hayal alemimizde yaşıyoruz. 

O da küçük bir hayal alemidir. Kendi alemimizi kendimiz var ediyoruz, o hayal alemi içerisinde de ipek böceğinin kozasını ördüğü gibi o hayal alemi içerisinde kalıyoruz. Onu delip de gerçek hayal alemi içerisine, misal alemine ulaşamıyoruz. 

İşte sıkıntı hep buradan kaynaklanıyor. Bu beden kozasının içinde kalmaktan kaynaklanıyor bütün bu sıkıntılar. Evvela yapılması gereken şey kendi şartlanmalarımızın kendi hayalimizin, kendi vehmimizin dışına çıkıp gerçek hayal alemine ulaşmaktır.

Her birerlerimiz bu kendi var ettiğimiz hayal aleminde yaşıyoruz. Buradan mutlaka çıkmak lazımdır. Bunun için de kendimizi tanımamız gerekir beşeriyet elbisesini üstümüzden soymakla mümkündür. “Ancak sen çalışırsan bu hakikati idrak edersin ve bundan başka da alacağın bir şey yoktur.” Bilmeyerek yaptığın her şey hayal aleminde kalıyor, yapılanlar hep gaflet üzere olur. Gaflet üzere yaptığın her şey de nefsinden kaynaklanıyor, gayriyetinden kaynaklanıyor. İstersen Cennete git hayal alemindeki Cennete gidiyorsun kendi hayalinde var ettiğin Cennetine gidiyorsun. Artık o Cennetinin kulu oluyorsun cennet senin bu durumda Rabbın oluyor. 

İnsandaki hayal kuvveti bu mertebeyi idrak ettiği için hayal alemi adı da verilmiştir. Demek ki insandaki hayal kuvveti burayı idrak edebiliyor. İşte burası aynı zamanda rububiyet mertebesidir ve nefs mertebesidir. “Nefsini bilen Rabbını bilir” dediği bu mertebeyi bahsediyor işte. 

Sen kendi nefsini bildiğin zaman misal alemini de bilmiş oluyorsun. Ama kendini efal mertebesinde bildiğin zaman Rabbını bilmiş oluyorsun, yani nefsini, nefsini esma mertebesi itibarıyla bildiğin zaman Rabbını esma mertebesinde, kendi nefsini ruh mertebesinde bildiğin zaman ruh mertebesinde kendi zatın olarak nefsini tanıdığın zaman Zat mertebesinde bilmiş oluyorsun kendini.

Her mertebede “nefsini bilen Rabbını bilir” hükmü değişik hüviyet kazanıyor. O bir bölümde oluşan hadise değildir sadece. Ama bunun ilk oluşması için şu bedenini tanıması lazımdır. Yani beden olarak kendini bilmesi lazımdır ki ona göre de rububiyet mertebesinde kendini bulsun.

Bu mertebe ruhlar alemine göre kesif fakat cisimler alemine göre latiftir. Ruha göre kesif, bir silüet kazanmış, ama madde alemine göre de latiftir. O cinlerle görüşmeler evliyaullah ile görüşmeler şunlar bunlar hep misal aleminde oluşuyor. Yani misallerle oluşuyor. Ruhlarını görmüyor, sülietlenmiş misallerini görüyor. Hakikatini değil de suretlenmiş şeklini görüyor. 

Yalnız burada tehlike çoktur, cinler onun hüviyetine bürünerek misal olarak ona geliyorlar. Sen onu ayıramadığın için yanılıyorsun seni yanıltıyorlar. Bu hadiseler misal aleminde olmaktadır ve orası çok tehlikelidir. Orasını iyi geçmek lazımdır. Orası büyük evliyaullah’ı bile aldatıyor. 

Onlar ile ilgile bilgiler hiç iflah etmez, ne kadar büyük bilgiler verirlerse versinler iflah etmez. Yani mümkün değildir. O kişiler sonunda rezil olurlar ve hayatları hep hüsran ile geçer. Çünkü o yaratılmışlardan insanlara dost olmaz. 

5-AYNİYET GAYRİYET

6- ŞEHADET MERTEBESİ: 

Vücudun hariçte madde suretleriyle zuhur ettiği kesafet mertebesidir. İşte bu yaşadığımız alem şehadet alemidir. Hatta buraya “Hazret-i Şehadet” de deniyor. Burası öyle muhteşem bir alem ki buraya kadar sayılan alemlerin hepsinin üstünde ve kemalinde bir varlığa sahiptir.

Ama ne yazık ki biz burasını bedava kazandığımızdan bu değerin kıymetini hiç bilmiyoruz. Şurada yaşanan her bir varlığın kendi özel oluşumu itibarıyla zuhura gelmiş olan bu şaheserler şaheseri sanatlar sanatı şu alemin değerini bilemiyoruz. 

Burası o kadar muhteşem bir alemdir. Değerini bilemediğimiz gibi bir de iftira ediyoruz, esfeli safilin burası, aşağıların aşağısı, kötülerin kötüsü diyoruz. Burayı aşağıların aşağısı olarak biz yapıyoruz. Kötülerin kötüsü biz yapıyoruz. Burası âlayı illiyyinden Zat’ın perdesiz olarak mutlak zuhur ettiği alemden başka bir yer değildir burası.

Ama görene perdeli ama görene perdesiz. Aslı itibariyle perdesiz. Hakktan başkası var mı ki zaten perdelesin, kimi kime perdeleyecek. Perdeleme ihtiyacı neden duysun? “Ben gizli bir hazine idim bilinmekliğimi istedim bu alemleri halk ettim” buyuruyor. 

Ben bu alemlerde zuhura geldim demek istiyor. Bu müşahede misal aleminde yok şehadet aleminde vardır. Ruhlar aleminde de bu müşahede yoktur. Ayan-ı sabitede de bu müşahede yoktur. Çünkü varlık kokusu henüz daha almamıştır. Allah’ın Zat’ın da ama batını yönde, iç yönde “Batın” isminin kapsamı altındadır. 

Şehadet aleminde “Zahir” isminin kapsamı altındadır, görüntüye gelmiştir. Bir gülü düşün, gül çekirdeği düşün çekirdek mi daha değerli gül mü değerlidir? Tabi ki gül çekirdeğe muhtaç çekirdeksiz olmaz ama çekirdek toplu bir kemal ama bu safha içerisinde o çekirdek açıldığı zaman çekirdeğin kemali ortaya çıkıyor.

O çekirdek meydana gelen gülün tohumunda yine kemalini toplamış oluyor. Zahire çıkan özellikleri tekrar tohumda “Batın”a çekmiş oluyor. Çekirdek amaiyet alemi gibi gizlidir. Ne varsa o çekirdeğin içinde vardır. İşte “Bilinmekliğimi istedim” dediği her bir tane aynı hayatı yaşıyor.

Ben özümü ortaya çıkarmak istiyorum beni toprağa ek diye çiftçiye yalvarıyor, ağaç beni toprağa dik diye yalvarıyor o çubuklar. İnsan da bir çekirdek gibidir. Bunu idrak edersek miracın hakikatini anlamış oluruz. Hakikat-i Muhammedi çekirdeği o gece açıldı ve bütün alemleri kendinde seyretti. 

İşte miraç bu oldu işte. O kadar kısa sürede o alemlere gidilir gelinir mi? Kendinde müşahede etti geniş zamanda olan hadiseyi kendinde küçük zamanda an içerisinde müşahede etti Efendimiz (s.a.v.). İşte o zaman beyni %100 çalıştı onun için o beyine ihtiyaç vardı.

Onun için şehadet mertebesinin kıymetini bilmemiz lazımdır. Biz her ne kadar diğer alemlerden geçtikse de diğer alemlerde birbirimizi tanımadık haberimiz yoktu. Burada tanıyoruz birbirimizi, burada varlığın hakikati ortaya çıkıyor. Biz başka alemlerden buraya geldik ama oraların farkında değiliz. 

Hakkın Zat’ından beri zuhur sırasına göre bütün mertebelerden geçtik burada beş veya yedi mertebe olarak ifade edilen aslında daha bir olarak saydığımız şehadet mertebesinde daha anasır-ı erba var, üç doğurgan (mevaid-i selase) oradan geçiyor, havadan, topraktan, sudan, aydan dünyadan geçiyoruz, sonunda bu hale geliyoruz.

Bunların hepsi şehadet mertebesi ve bir mertebe olarak değerlendiriliyor. Yedi ya da sekiz mertebe bir mertebe olarak şehadet aleminde verilmiştir. Allah’ın Zat’ından şehadet alemine gelinceye kadar 18 bin alemden geçerek geliyoruz. 

Bu dünyada insanların birbirine en büyük yardımlaşması birbirlerine kendini tanıtmasıdır. Ben neyim, sen nesin bu bilgiyi aktarmak bundan daha büyük bir yardımlaşmak yoktur. Bunun değerini şu anda da idrak etmek de mümkün değildir. 

Çünkü bu yapılanların tekevvünü burada gözükmüyor. İbadet ahiretin tekevvünü içindir, ahretteki oluşumu meydana getirmek için ahiret evini binasını kurmak için ahireti imar etmek için ahiret mekanını meydana getirmek için işte bu da ahretteki Allah bilgisini Allah yaklaşmasını meydana getirmek için bu çalışmalar tekevvün oluyor. 

Yani bunlar tekevvünün misalleridir, ruhları, yaşantısıdır, orada bunlar vücut bulacaklardır. Şimdi tersine gidiyor. Hakkın zatından geldi Ruh oldu, nur oldu, misal oldu nihayet burada maddeye dönüştü, maddeden tekrar manaya dönüştürüyoruz. 

İkinci tekevvün başlıyor, bunu ancak insan idrak edebiliyor, insandan başka bir varlık bu yaşantıyı sürdüremiyor. İşte buradakiler manaya dönüşüyor, manaya dönüştükten sonra tekrar bu silsileyi maddeye dönüştürmüş oluyor. “Eğer bu ibadetlerin karşılığını bilmiş olsaydınız dünya işi ile meşgul olamazdınız, hep ibadet ederdiniz.“ hadis-i şerif buna işarettir.

Vücudun hariçte cisim ve madde suretleri ile zuhur ettiği kesafet mertebesidir. Mutlak vücudun zahir ismiyle hariçte cisim ve madde suretleri ile yani kesafetleşmiş, cisimleşmiş, maddeleşmiş, madde suretiyle zuhur ettiği kesafet mertebesidir. Bu alemin ifadesi budur. Yani madde aleminin izahi tanımı budur. 

Misal mertebesinin suretlerinden farklı olarak bu alemdeki suretler cüzlere ayrılabilir. Bu alemin bir üstünde alem-i misal, o alem-i misal de o varlıklar var fakat latif olarak vardır. Parçalanmaz, bölünmez, yanmaz, kesilmez, bütün bir varlık olarak, külli bir varlık olarak işte bu külli varlıklar, efal aleminde kendi bireysel halleri üzere özellikleri üzere meydana gelmeleri şehadet alemini oluşturmuştur.

Bunlar ayrılabilir, bölünebilir, yarılabilir, bitişebilir, insanın hisleri ile idrak edildiği ve pek açık bir şekilde göz ile görüldüğü için şehadet ve his alemi adı verilmiştir. Hissiyatımızla bu alemi anlayabiliyoruz, elle de tutabiliyoruz, görebiliyoruz, sertliğini yumuşaklığını sıcak soğuk durumunu duygularla anlayabiliyoruz.

Sesleri algılıyoruz böylece duyularla bu alemin varlığını tespit ediyoruz. Biz bu oluşumun farkında değiliz ama bizim üstümüzde tabi olarak bu çalışıyor bu sistem. Ama bu sistemin tabi oluşumunun dışında bir de idrak etmiş olarak bunu yaşadığımız zaman kendimizi tanımış olmaya başlıyoruz. 

Yani bir varlık olduğumuzu evvela şuurlanıyoruz. Ayrı gibi gördüğümüz bu parçaların bir bütün parçaları olduğunu anlıyoruz. Makineyi tanımaya başlıyoruz, onun parçaları ayrı ayrı görünseler de aslında onlar bir bütündür, bütünü oluşturan kısımlardır. 

İşte burası göz ile görüldüğü için şehadet alemi deniyor buraya. Müşahede alemi deniyor, his alemi de deniyor. Şehadet mertebesi burası basit bir müşahede mertbesi değildir, burası hazret-i şehadet alemidir. Burası hazret alemidir. Bu alemin değerini ne yazık ki işinde yaşayanların çok büyük bir çoğunluğu bilmiyor, bu alemi kendi nefsi istikametinde kullanıyor.

Sahip olayım benim olsun duyguları ile ne yazık ki bu alemi o müşahede alemini ve bu hazret alemini ne yazı ki toprak unsur olarak kabul edip maddeleştirip çok basite indiriyorlar. Mutasavvıflara göre bu alemdeki her şey ruh sahibidir. Tabiat alimleri ise canlı ve cansızlar diye ikiye ayırır. 

Tabiat alimleri meseleye akl-ı cüz ile bakıyorlar. Yani meseleye küçük akıl ile bakıyorlar. Ama mutasavvıflar yani tasavvuf alimleri sadece bu sırrı çözenlerdir. Yani bunlar ehlullahtır. Neyi çözüyorlar? Bu alemin her şeyinin ruh sahibi olduğunu onlar müşahede ederek biliyorlar.

Bu alemde cansız varlıklar diye bir varlıklar yoktur. Cansız diye bir şey yoktur. Arasan da bulamazsın. Yani cansız bir şey arasan da bulamazsın. Çünkü her şey ruh sahibidir. Eğer ortada bir şey varsa o ruhu olduğu için vardır. Ruhu olmazsa o şey ortada olmaz. 

Cemadat, nebatat, hayvanat ve insanların hepsinin ruhu vardır. Madenlerde madeni ruh vardır, nebatlarda nebati ruh vardır, hayvanlarda “Hay” isminin zuhuru olan hayvani ruh, insanlarda insani ruh var, bütün bu alem ruhtan ibaret ruh-u küllü, Ruh-u Azam dedikleri ama ayrıca insanda Zat’i ruh var ki “Venefahtü” işte onunla şereflenmiştir insan ama bu şerefimizi içindeki oturanı tanıdığımız zaman bu mekan şereflenmiş oluyor. 

Biz bu mekanın içindekini idrak ettiğimiz zaman bu mekanın değeri alemlerle ölçülemez. İşte bunu yapacak güç de sende vardır. 

18 bin alemden nüzul ederek bu hazret-i şehadet aleminde dünyaya gelmişiz ama ne yazık ki hazretliğimizin farkında değiliz. Demek ki bu işi çözen mutasavvıflar olmuş tur. 

Bu alemdeki her şey ruh sahibidir, zira ayan-ı sabite aleminde her birinin bir hakikati olup ruhlar alemi mertebesinden tenezzül ederek zahir olmuştur. İşte bu hakikat onun ruhu ve müdebbiridir. Yani onun yönlendiricisidir. 

Her bir varlık Hakkın bir isminin suretidir. İsim bu suretin ruhudur. Yani ruh dediğimiz şey bu suretin ismidir, hakikatidir, o isim onun ruhu durumunda çünkü o isimden var olduğu için o isim onu var ediyor, müdebbir melekler tedbir edici yani oluşturucu yapıcı melekler de onun faaliyet sahasına çıkmasını sağlamış oluyor.

İlahi isimlerin bütün isimlerine cami olan “Allah” ismi ki ona ayan-ı vahide yani “tek ayn”, tek hakikat, tek vahide de denilmektedir. Ayan-ı vahide ile bir irtibatı vardır. Yani bütün esma-i ilahiyenin “Allah” ismi ile bir irtibatı vardır. Allah” ismi cami isim olduğundan yani bütün isimleri topladığından her bir esma “Allah” ismine bağlı, olduğundan irtibatı vardır.

Bütün isimler bu “Allah” ismine delalet etmekte ortaktır. Cenab-ı Hakkın 99 esmasının hepsini ayrı ayrı say ama bu ayrı esma-i ilahiye her ne kadar kendi varlıklarında ayrı iseler, mutlak ayrı iseler de çünkü “Mudil” ile “Hadi” ismi bir değildir. Mutlak ayrı iseler de ama Allah’a raci olmalarından yani Allah ismine bağlı olmalarından hepsinin oraya yönelmelerinden birbirinin aynıdır. Orada aynı ama burada ayrıdır.

Bütün isimler bu “Allah” ismine delalet etmekte ortaktır. Yani hangi ismin zuhuru nerede varsa o Allah’ın zuhurudur denilebilir. Neden çünkü kaynağını oradan alıyor. Ama bunun daha iyi anlaşılabilmesi için bu “Mudil” isminin zuhurudur, bu “Hadi” isminin, bu “Kahhar isminin” diye bunları belirtmek gerekir ki bu bariz olarak belli olsun, her şeyi “Allah”a yıkmayalım. Allah da o işi Allah olarak yapmaz görevlileri yapar. 

Ayrıca her bir ismin bu ayn-ı vahideden bir hissesi vardır. Yani tek vahid olan hakikatten hissesi vardır. Yani oradan kaynağını alır, nasibini alır. Bu ise diğer bir isimde yoktur. Mesela “Muhyi” ismindeki hisse “Mümit” isminde yoktur. Yani hayat verici isim (Muhyi) hep hayat veriyor, ama “Mevt” ismi yani “Mümit” ismi hep hayat alıyor. 

Bu durumda Muhyi hayat verici, Mümit hayat alıcıdır. Birinde olan hassa diğerinde yoktur. Ama Allah isminde bunların hepsi vardır. Her isim kendi bünyesindeki özelliği ortaya koyuyor o özellik diğerinde yok. Ama bunlar özleri itibarıyla Hakka bağlı olduklarından Allah ismi hepsinde vardır. 

Fakat diğer yönden taksim edilemeyen ayan-ı vahide olan bir isimle diğer isimler arasındaki irtibat olduğundan “Hay” isminden öteki isimlere de hissesi vardır. Fakat bu “Hay” isminin zuhuru her bir varlıkta derece derecedir, onun için bazı varlıklarda hayat gizli, fakat bazılarında aşikardır. 

“Hay” ismi hayat verdiğinden o hayatın olması için birçok esma daha onda mevcut olması gerekiyor. Evvela hayat sonra ilim, irade, kudret, kelam, semi, basar, bunların hepsi o varlıkta olması gerekir. Hay isminin kapsamında diğer isimler de onda vardır. 

Mümit isminde diğer isimler yok çünkü öldürüyor, iş bitmiş oluyor, başka isim orada zuhurda olmuyor. Ama Mümit ismi gelmezden önce bütün o Hay isminin tesirleri tecellileri mevcuttu ölmezden evvel. Ama Mümit ismi gelince onları kaldırdı. 

Mümit isminde Hay yok, Rahman yok, görücü yok, semi yok, diğer isimler yoktur. Şehadet alemine kevn ve fesat yani oluş ve bozuluş alemi denir. Zira oluş bir suretin zuhura gelişi yani şu kitabın meydana gelişi oluş şu radyonun yapılışı oluş, ama bunların bozuluşu da fesattır.

Yaprağın yere düşüp bozulması da fesattır. İşte buna kevn ve fesat, oluş ve bozuluş bu alem bu iki şey üzerinde duruyor. Bir taraftan oluşlar oluyor, bir taraftan da bozuluyor. Tabi seyire göre olan bozuluyor. Eğer olan bozulmazsa o zaman bu dünya olmaz. 

Yani dünyanın sistemi bunun üzerinedir. Böyle olmazsa buna dünya denmez. Zira oluş bir suretin zuhura gelişi, fesat ise o suretin bozulup yok oluşudur. Nasıl şimdi bütün tarlalara baktığımız zaman bir yeşil oluşum vardır, otlar buğdaylar her şey oluyor, bu diriliştir oluştur. 

Ne zaman bunlar kuruyup biçilmeye başlayacak bu da fesat bozuluş oluyor. İşte o bozuluş olmasa fesat olmasa biz ne ekmek yapabiliriz ne buğday elde edebiliriz. Bir bozuluş olacak ki biz onları toplayabilelim. Hep oluş halinde olsa başakların oluşumu devam etse bozulmadığı sürece onu kullanamıyorsun.

Ahirette fesat (bozuluş) yoktur. Yani ölüm yoktur orada hep oluş devam edecektir. Ahirette “hay“ ismi tecellisi var “Mümit” ismi tecellisi yoktur. Ahirette ölüm yok olduğuna göre “Mümit” ismi iptaldir. Ama bu dünyada bütün esma-i ilahiye faaliyettedir.

Onun için burası cennetten de değerli bir yerdir. Bütün alemlerden de değerlidir çünkü Rabbını burada bulabiliyor, peygamberine ümmet burada oluyor. Allah’a kul burada oluyor, onun için burası çok değerli bir yerdir. Burada saniyeler o kadar değerli ki maalesef biz bedava verilen değerlerin kıymetini bilmiyoruz.

Allah’ı burada idrak ettiğinden burası “Hazret”tir, insanlar yönünden. Ama hakikati yönünden de burası “hazret”tir, çünkü Cenab-ı Hakkın madde mertebesinde zuhura gelmesi Hakkın olduğu her taraf hazrettir. 

Hazret-i şehadet, hazret-i misal alemleri, hazret-i nur, ruh alemi, hakikat-i Muhammediye alemi, bunlar hazarat, hazarat-ı hamse deniyor ya beş hazret mertebesi zaten. 

HAZRET: 

Hakkani varlığı ile hazır olan demektir. “Hazret-i Ali“ denildiğinde, hakkın varlığı ile hazır olan demek, nefsiyle hazır olan değil, hakikatiyle hazır olan yani birimsel varlığını aşmış birimsel varlığı kalmamış artık onda Hakk baki Hakk’la hazır olan demektir. 

İşte burada Cenab-ı Hakk bütün esma-i ilahiyesiyle burada hazır olduğundan yani zuhurda olduğundan bu alemde de zuhurda olduğundan onun için burası hazret alemidir. Hakkın hazırlığı ile birlikte ve insanlar da Zat’ı ile birlikte hazırdır ayrıca. “Allah her yerde hazır, nazırdır“ demiyor muyuz. 

Ayette “Allah ölümü ve hayatı yarattı” buyuruyor. Burada önce ölüm zikredildiğine göre hayat ölümden sonra gelmektedir. Buradaki ölümden kasıt senin bireysel nefsani varlığına düşmendir, bu ruhen ölmendir, bu durumda fizik olarak senin yaşaman hiçbir şey ifade etmemektedir. Bu yaşam dört ayaklıların yaşamından farklı değildir. 

Senin yaşamanın gerçeği değeri şuurun, düşüncen, iraden, idrakinle yaşamandır seni sen yapan. Çünkü Cenab-ı Hakk senin aklına hitap etti Kur’an-ı kerim’i de aklına verdi, “Âdem” akıl demektir. Aklı olanın dini vardır, akılsıza da din yoktur zaten. Akılsıza teklif de yoktur. 

İşte burada dirilmekten kasıt öldükten sonra, evvela ölümü halk edip Cenab-ı Hakk bizi ruhundan ayırdı diyelim, 18 bin alemden geçirerek dünyaya indirdi bir kadehin içerisine koydu şu beden kadehlerinin içerisine koydu ama biz onun üstünü doldurduk, doldurduk o öz cevher altta kaldı baskı altında kaldı. 

Dolayısıyla varlığını hissettiremediğinden ölü hükmüne girdi. Cenab-ı Hakk kendi varlığından bizi ayırdığından biz ölü hükmüne girdik. Neden, çünkü deryadan koptuk, ayrıldık, öldük, Allah’ın Zat’ından ayrıldığımız için öldük. Daha evvel Hakkın rahmetinde, ruhaniyetinde mana aleminde Zat’ıyla beraberdik “Hay”dık.

Ama oradaki “Hay”lığımızın buradaki “Hay”lığımızla aradaki farkı burada kendimizi bilen bir hayat sahibine dönüşmemiz gerekiyor, onun için bu kadehlere girdik. Öğrenmemiz gerekiyor, işte o zaman insan oluyoruz. İşte hayat o zaman başlıyor.

İşte bize de bu sırrı regaip, kadir, mevlit geceleri ile açıklamışlar. Biz diyoruz ya 1400 küsür sene evvel Resul (s.a.v.) doğdu, diye mevlitleri okuyoruz, öze inemiyoruz. Halbuki orada senden benden bahsediyor, bizim mevlidimiz ne zaman olacak? Bizim regaibimiz ne zaman olacak? Miracımız ne zaman olacak?

İşte onun için bu alem gerçekten bir hazret alemidir, oluş ve yok oluş alemi ve bunlar birbirini takip ediyorlar. İşte bu mertebede gayriyet aşikar oluyor. Yani her bir varlık kendi hakikati kendi özü üzere var olduğundan her bir varlık gayriyet üzerine, gayrı olarak meydana geliyor. 

Bütün varlıklar, ayan-ı sabite, ayan-ı vahide olarak tek fakat zuhura gelişi itibarıyla bu alem de fert birer ferd-i vahid olduğumuz dolayısıyla gayriyet oluşmuş oluyor. Şimdi biz ilmen ne kadar desek ki her birerlerimiz biriz, hakikatte de budur ama bu mana alemi yani Allah lafzı celali içerisinde ayan-ı sabitelerde, ayan-ı vahide de bu böyledir.

Ama buraya geldik burada zuhur ettiğimiz zaman ne sen sensin, ne de ben benim. Mutlaka hepimiz ayrıyız birbirimizden. Hiçbirimiz birimiz değiliz. Eğer ben sensem, sen ben sen, hadi ben senin evine gideyim de orada kalayım bakayım, sen benim evime gel de kal bakalım.

Madem sen sensin, ben de benim, ben senin paranı kullanayım, sen benim paramı kullan, senin çocuğuna ben oğlum diyeyim, sen benim çocuğuma oğlum de, hani birdik ya? Birdik ama nerede biriz, nerede ayrıyız bunun yerini bilmemiz lazımdır. 

İşte bu mertebede gayriyet aşikardır. Her bir varlık birbirinden ayrı ve biri diğerinin gayrı olduğu gibi Hakkın da gayrıdırlar. Ef’al mertebesi itibarıyla her birerlerimiz Hakkın dışındayız. Dışında derken Hakk’tan ayrıyız, ama özümüz itibarıyla Hakk’la biriz.

Vücut birdir, yani varlık birdir, mevcut birdir, fakat mertebelere riayet şarttır. İşte tasavvufçu diye geçinen bazı kardeşlerimiz sen de Hakk, ben de Hakk, her şey Hakk bu ucuz pazarlama demektir. Kendini lafıyla kandırmaktır. Tabi ki her şey Hakk ama nerede Hak, senin Hakk’lık sınırın nereye kadar gidiyor, ötekinin Hakk’lık sınırı nereye kadar ulaşıyor.

İşte demokrasi denilen hakikat aslında budur. Batılılar bunu biraz beşeri düşünce ile bulmuşlardır. Bu malzeme bizim elimizde ama bizim haberimiz yok, Kur’an-ı Kerim’in tamamı demokrasidir. Her şeyin hakkını vermek ama biz farkında değiliz. 

Bir camide müezzin varmış, bir sabah geliyor ki elektrikler falan yokken yağ kandilini yakacak sabah namazı öncesi, bakıyor ki kandilde yağ yok, şaşırıyor, ben akşam giderken doldurmuştum yağı diyor, neyse yine akşamdan dolduruyor, sabah geldiğinde yine bakıyor yine lamdada yağ yok.

Bu sefer daha da şüpeleniyor, ertesi sabah gene yağların yok olduğunu görüyor. Halbuki akşamdan doldurup gitmişti. Şüpheleniyor ve akşamdan bir yere saklanarak bunu çözeceğim diyor. Cemaatle birlikte çıkmış gibi yapıyor, sonra gecenin bir vakti geliyor hemen merdiven altına giriyor öyle gizleniyor.

Gecenin bir yarısı bir yerden kapı açılıyor, bir karartı elinde bir teneke geliyor yağ kandilinin başına “He ze zeyti zeytullah” diyor, yani bu zeytin Allah’ın zeytinidir diyor. Kapıyı açmış girmiş “Ha za beyt-i Beytullah” bu da Allah’ın evidir diyor ve de “he ze abdu Abdullah” yani buda Allah’ın kuludur diyor.

Yani ben zeytin yağını istediğim gibi kullanırım diyor. Arka taraftan müezzin bunları dinliyor, elinde sopa ile yavaş yavaş kalkıyor, “he ze matraku matrakullah” diyerek kafaya bir indiriyor, bu da Allah’ın tokmağıdır diyor. 

İşte her şey Hakkın ama mertebelere riayet şarttır. Bu alemin de kendine göre bir hukuku vardır. Her şey Hakksa ver bakalım tapunu karşındakine verebilir misin? Vermezsin. Ama bazı geçmiş büyük Zatlar bizlere örnek olsun diye onlar bunu yapmışlardır.

Ama onların hayatları başkadır öylesini de bilmek lazım böylesini de bilmek lazımdır. BU kitabın Yazarı M. Arabi Hz.leri Konya’da oturuyorken sultanlardan birisi ona bir ev hediye etmiş, saray yavrusu, içerisinde oturuyorken kapasına bir fakir gelmiş, kapıya vurmuş, Kim o deyince fakir “Allah rızası için bir şey” demiş. Bakıyor etrafına hemen cebinden çıkarıyor evin anahtarını al diyor, başka bir şeyim yok diyor ve kendisi evden çıkıyor.

İşte Allah’tan aldı ve Allah’a verdi. Ama bu tabi ki herkesin yapabileceği bir davranış değil bu hakikati iyi bilip yaşantısına geçirenlerin ancak yapabileceği bir davranıştır. İşte “bir şeye Halk gözü ile bakarsan ol halk olur, Hakk gözü ile bak ki sırr-ı Yezdan ondadır. “ 

Yani şu baktığı eşyaya bu halktır diye halk olarak bakarsan halk edilmiş mahluk olarak bakarsan o şey mahluk olur, onu sen yaparsın mahluk, sen ona Hakk gözü ile bak bu her şey Hakk’tır de ki Allah’ın sırrı ordadır bu bilgidedir Allah’ın sırrı. Bu alemin idrakı ordadır. 

Tabi ki değişik mertebelerden değişik bakışlar var bizim bunların hepsini bilmemiz lazımdır. Nerede halk, nerede Hakk veya kendimiz bunun ne kadarını kullanıyoruz? Kullanamıyoruz? Bunları tespit etmemiz lazımdır. Tabi ki insanın seyrinde yaşadığı mertebeler vardır, bu alemlere bakış açısı ve de tatbikatı zaman zaman değişir, yani bu alem budur diye mutlaka herkes aynı davranış, aynı düşünce de aynı kalıpta olacak diye demek değildir.

Bazısı için o gün bayramdır, bazısı için o gün çok büyük üzüntülü bir gündür. Tatbikat kişilere göre değişmektedir. 

Cisimler alemine “Masivaullah, gayrullah” da denilir. Ama bunu biz bilmediğimiz zaman buna “masiva” deriz, “gayrullah” deriz, Allah’tan gayri deriz, bu ilimden habersiz olduğumuz zaman, bu ilimden haberdar olan için “masiva” diye bir şey kalmaz. Gayriyet gider, masiva kalmaz, dolayısıyla “masiva” diyecek bir varlık bulamazsın.

Demek ki bazı şeyleri biz oluşturuyoruz kendi kullanışımızda kendi faaliyetlerimizde biz oluşturuyoruz. Bazı Hakk olanı biz batıl yapıyoruz, batılı Hakk yapıyoruz, bunları vehmin bize verdiği yanlış bilgilerle yapıyoruz. 

“Masiva”: Allah’tan başka şeyler, Allah’ın gayrı, gayr gibi isimler de verilmiştir. Hani Resul’ün (s.a.v.) doğumunda İran taraflarındaki Save gölünün kuruması, işte bu bizdeki masiva gölünün kuruması, Hakikat-ı Muhammedi sende tecelli ettiği zaman doğduğu zaman sende gayrullah kalmaz. 

Yani sende Hakkın gayrisi kalmaz. Allah masivası kalmaz o göl kurur. Sonra orasını sen sürersin o gölden arazi kazanırsın, masivanın istila ettiği yerden sen mahsul almaya başlarsın, sürersin, temizlersin yeni Muhammedi tohumları ekersin, ilahi bilgiler tarlası olur, ilahi bilgiler elde edersin. 

Ama o gölün kuruması lazımdır. Daha önce kuru olan dereler Hz. Muhammed’in (s.a.v.) doğuşu ile ilim derelerinin Kevser Irmağının zem zem ırmağının artık sende faaliyete geçmesi sana yeni hayatlar bahşetmesi demek.

İşte biz kullandığımıza göre bu alemi masiva alemi hükmüne indiriyoruz eğer hakikatini idrak ettiysek şehadet, müşahede alemi Hz. Şehadet alemine döndürüyoruz. Hani üzümün suyunu sıkarsan şıra oluyor ama onu başka niyetlere döndürdüğün zaman şarap oluyor. 

Şu halde şehadet alemindeki varlıklar şekil suret, madde ve cisimleri ile Hakkın aynı değil gayrıdır, burada gayriyet mevcuttur, bu mertebeye göre kul kuldur, Mevla Mevladır, mahluk mahluktur. 

7- İNSAN-I KAMİL: 

Kesif olan şehadet mertebesi ilahi sıfat ve isimlerin bütün hükümleri ve eserlerinin zuhuruna müsait olmakla beraber kemaliyle zuhur ve tecelli ancak insan da vuku bulmuştur. Yani şehadet alemi dediğimiz 6. Mertebe, 7. mertebe de İnsan-ı Kamildir. 

Bu Cenab-ı Hakkın esma-i ilahiyesi bütünü ile birlikte burada esma ve sıfatları zuhur etmiş ise de ama bütün bu zuhurda kemalat zuhuru değildir henüz. Çünkü ef’ali, isimleri, sıfatları burada zuhur ediyor bu kevn aleminde. Yani bu varlık aleminde sıfatları, isimleri, ef’ali zuhur ediyor. 

Ama zati tecellisi yoktur. İşte Zat’i tecellisinin mahali de insan yani insan-ı kamil oluyor. İşte bu insan-ı kamil ile birlikte bu alemlerin var ediliş programı tamamlanmış oluyor. Bundan sonra artık yani insan-ı kamil ortaya çıkıncaya kadar kevn devam etti bundan sonra artık dünyanın fesadı gelecek, bozulması gelecektir. 

Yani kıyameti gelecek, o günler geliyor artık. Oluşum sona erdi sonlarını yaşamaktadır. Bu alemler insan var edilmezden evvel mat birer varlıklar gibiydi. İnsan bu alemin cilası, parlak aynası oldu. Zaten gaye de oydu, insanın dünyaya gelmesiydi. 

İşte bütün bu alemlerde sıfatları, isimleri, fiilleri, zuhura geldi insanda da Zat’ı zuhura geldi. Zat’i tecellisi zuhura geldi. “Allah Âdem’i kendi sureti üzere yarattı” H. Şerif . Buradaki suretten kasıt insanın beşeri şekli değil esma-i ilahiyenin suretleri insanda mevcut olmasıdır. 

İlahi isimlerin bütün suretlerinin insanda mevcut olmasıdır. İnsan alemin en değerli varlığı, zubdesi oluyor. İşte o insan da bu insanlar arasından çıkıyor. Ayrıca gök yüzünden gelmiş değildir. Bu beşer elbisesi giymiş insanların arasından çıkıyor. 

6-AYNİYET GAYRİYET

Bu alemlerin 7. mertebesi İnsan-ı Kamildir. Kesif olan şehadet mertebesi ilahi sıfat ve isimlerin bütün hüküm ve eserlerinin zuhuruna müsait olmakla beraber, kemaliyle zuhur ve tecelli ancak insanda vuku bulmuştur. İnsanın varlığı Hakkın bütün sıfat ve isimlerinin tecellilerini göstermek için cilalı bir ayna gibi olduğundan kemaliyle zuhur ve tecelli insanda gerçekleşmiştir, ki bu da insan-ı kamildir. Tenezzül ve zuhur mertebeleri insan-ı kamil ile son bulmuştur.

Gerek insan-ı kamil ve gerekse herhangi bir beşer, şehadet aleminin birer ferdi olarak beden cisim ve suretleri ile Hakkın gayrıdırlar, cisimler şehadet aleminden bir cüz olmak itibariyle Hakk ile insan arasında da gayriyet mevcut olduğu aşikardır. 

İnsan-ı kamil veya kamil insan, ne demek? Herhangi bir varlığın bu yaşam sürecinde tabi bir olgunlaşması vardır. Kendisi istese de istemese de bu olgunlaşma devresi devam ediyor. Yani bir doğuş devresi, bir yaşam, kemal, olgunlaşma ve de sonuç var.

Yalnız fizik olarak insanlara baktığımızda bütün insanlar kamil insandır. Yani bu beden et kemik yönüyle baktığımız zaman bütün insanlar kamil insandır. Çünkü bütün mahlukatın üstünde bir özelliği sahiptir. Ama bu fiziki bir kemalattır. 

Yani insan her yönüyle kamildir. Yalnız burada özellikle bahsedilen İnsan-ı Kamil, Cenab-ı Hakkın bütün bu alemleri var etmezden evvel ilk tecelli ettiği Hakikat-i Muhammediye mertebesi itibarıyla insan-ı kamil. Bütün bu alemlerin aldığı isim İnsan-ı kamildir. 

Yani insan dediğimiz zaman lügat manası itibarıyla şartlandığımız bir kelam kelime olarak hemen bu beşer cesedler aklımızda meydana geliyor. Hakikatte ise “ins” yani yakınlık, ifade eden bu kelime, Cenab-ı Hakkın ilk tecelligahı olan sıfat mertebesinin hakikatidir. Yani Hakikat-i Muhammediye diye tabir edilen o mertebenin hakikati İnsan-ı kamildir.

Yani bu alemlerin bir diğer ismi de insan-ı kamildir. Belden aşağısı esfeli safilin, belden yukarısı alayı illiyn. Öyle de bir benzetiş yapılabilir. Şimdi burada fiziksel olarak bir insan düşünmemiz söz konusu değildir. Çünkü bütün alemleri içine almış olan bu ifade dolayısıyla buna bir silüet çizmemiz mümkün değildir.

İnsan aklının bunu alması mümkün değildir. Yani bütün alemleri ihata edecek durumda olmadığından buna bir silüet çizmek mümkün değildir. Ama benzetme yoluyla “Ne var alemde o var Âdemde” gibi tekerlemelerle fizik olarak değil de mana olarak bunu böyle düşünmemiz gerekiyor. İşin hakikati de budur zaten.

Bu insan-ı kamil, bunun fizik yönde kemale ermişine de kamil insan deniyor. İnsan-ı kamil dendiği zaman gerçek manada insan-ı kamil; bütün alemlerin varlığını ifade etmiş olan bir kelime, ama birimsel olarak meseleye baktığımız zaman kamil insan diye bu fizik olarak kamil insanların arasında bir de ruhen insan-ı kamiller çıkıyor ki gerçek kamil insan bunlar oluyor.

Yani bütün insanlar fiziksel olarak madde olarak kamil insanlar, ama bunun hakiki kemalatı batını ile birlikte ruhani yönüyle, idraki ile şuuruyla, marifetiyle, ilmiyle, irfanıyla birlikte olan yetişmiş olan kimselere de “kamil insan” denir işte burada bahsedilen de budur. 

Mertebelerin hepsini yaşayan ve en üst mertebeye ulaşmış olandır. Rabbına ulaşmış olan insan kamil insan olmuş oluyor. 

Kesif olan şehadet mertebesi yani bahsettiğimiz bu mertebe kesif olan bu hazret-i şehadet, yoğunlaşmış, maddeleşmiş olan bu hazret-i şehadet mertebesi, ilahi sıfat ve isimlerin bütün hüküm ve eserlerinin zuhuruna müsait olmakla beraber, yani kesif olan bu müşahade mertebesi bütün ilahi sıfatların zuhurlarına mahal olmakla beraber kemaliyle zuhur ve tecelli ancak insanda vuku bulmuştur.

Nasıl ki insan fizik olarak kamil insansa bütün bu varlıktaki varlıklar da birer birer, fert fert tüm bu varlıklar da kendi bulundukları mertebesi itibarıyla hepsi kemaldedir. Hepsi kendi kemalini yaşamaktadır. Çayırda ot deyip üzerine bastığımız, ayak kabımızı sildiğimiz bir ot kendi kemalindedir.

Hiç düşünmeden kopardığımız otta da o kadar muhteşem kemalat var ki kimseden ders almadan aynı rengini aynı şeklini, aynı çiçeğini kokusunu ortaya çıkarabilmektedir. İşte bu ondaki kemalatın varlığından, Hakkın o mertebedeki zuhurundan, tecellisinden ibarettir. İşte bunun gibi diğerlerini de buna misal edebiliriz. 

Hiçbir varlıkta hayvanlar dahil Cenab-ı Hakkın subiti sıfatları ve zati sıfatları ortaya getirecek mahaller henüz oluşmuş değildir. Yani onlarda bu özellikler ortaya çıkmış değildir. İşte bu özelliklerin ortaya çıkmasını sağlayan da insandır. Biz buna ilahi insan dersek mübalağa etmiş olmayız.

Çünkü bütün varlıkta Cenab-ı Hakkın ef’ali, esması, sıfatları zuhur ediyorken, insanda Zat’ının zuhuru olmaktadır. İşte bütün bu alemler var edildikten sonra Âdem’in (a.s.) dünyaya gelmesi bu alemlerin cilası olmuştur. Yani bu alemler O’nunla parlandı, O’nun ile nurlandı.

Yani bu alemlerin ilahi nurlanmasına sebep oldu. İşte kemali ile zuhur ve tecelli ancak insanda vuku buldu. Yani Zat’i zuhuru insanda vuku bulmuştur. “Sen olmasaydın, olmasaydın, bu alemleri halk etmezdim” buyuruyor. “Vema ersalnake illa rahmetellil alemin” Enbiya 21/107ayetinde وَمَا اَرْسَلْنَاكَ اِلَّا رَحْمَةً لِلْعَالَمٖينَ “Biz seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik.” Ayetde bunlar açıkça belirtiliyor.

Kaf 50/16 وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرٖيدِ “Biz O’na şah damarından daha yakınız” buyuruyor, şah damarından daha yakın olması; O’ndan O’na daha yakın demek, şah damarı bu fizik varlığı ifade etmektedir. Şah damarı insanın hayatı, kesilecek olursa hayatiyeti bitmiş oluyor. Ama ondan daha yakınız buyurduğundan demek ona bu fizik bedenden daha yakın, daha yakınlığı “biz şu bedenden de daha içerideyiz” anlamınadır.

Böyle buyurmak suretiyle insanda nasıl bir tecellide olduğunu açık olarak ifade etmektedir. “Adem oğlunu mükerrem kıldık” gibi ifadelerle bu yakınlık ifade etmiş oluyor Cenab-ı Hakk. Cenab-ı Hakk var ettiği varlıklarda hiçbirine böyle bir hitapta bulunmamış insanın dışında.

İnsanlara da eğer söylediğim şekilde hayat yaşamazsanız hayvanlardan da aşağıda olursunuz buyurdu. Hayvanlara verdiği özellik sadece “Hay” isminin hakikatini onların üzerinde zuhura getirdi. Ama diğer esmalarını gizli bıraktı. Diğerleri de var fakat faaliyetleri kuvvede kaldı. 

İnsanda Cenab-ı Hakkın bütün Zat’i sıfatları meydana gelmiş oldu. İnsanın varlığı Hakkın bütün sıfat ve isimlerinin tecellilerini göstermek için cilalı bir ayna gibi olduğundan kemaliyle zuhur ve tecelli insanda gerçekleşmiştir. İnsanda gerçekleşmiştir dediğine göre (insanlarda demediğine göre) demek ki bütün insanları bir insan olarak görüyor.

“İnsanda gerçekleşmiştir” yani falan insanda filan insanda demiyor, insanda gerçekleşmiştir, yani insan nesli üzerinde içerisinde. Cenab-ı Hakkın “Ben gizli bir hazine idim bilinmekliğimi sevdim bu alemleri halk ettim” kendi Zat’ının zuhuru tecellileri içinde insanı halk ettim diyor, insanları halk ettim demiyor.

İşte Âdem (a.s.) ile başlayan insanlık serüveni yani yeryüzündeki dünyaya gelecek olan son insanın dünyadan gidişiyle bir insan bitmiş olacak, yani bir insan doğmuş yaşamış ve hayatiyetini sürdürmüş olacaktır. Çünkü asli olarak hiç birimizin birbirimizden farkı yoktur.

Özelliklerimiz itibarıyla var ama hepimizin modeli aynıdır. Baş gövde ayaklar, kollar, hepimizin modeli aynıdır. Terkiplerimizde biraz değişiklikler vardır. Dolayısıyla bir çuval buğday düşün o bir çuval buğdayı ayrı ayrı isimlendiremezsin hepsine bir buğday dersin. 

Dolayısıyla bir çuval buğday bir buğday hükmünde olur. Ama her buğday ekildiğinde birinin başağı biraz uzun olur birinin başağı biraz kısa olur, birisinde 20 tane diğerinde 30 tane olur ama yine verdikleri kendilerinin aynı olur. Bir başka değişik olmaz. 

Hiçbir zaman buğdaydan arpaya dönüşmez. İşte meseleye bu yönden baktığımız zaman biz bir bedenin hücreleri gibiyiz. Nasıl ki bizim bedenimiz hücrelerden meydana gelmiş, milyarlarca hücreden. İşte bu insanları topla bir araya getir, bir insan yap işte Hakkın muradı budur.

Nasıl bu alemde bu dünyada topraklar var, bu topraklar kıtalara bölünmüşse ama aslında hepsi bir topraktır, sular nasıl bölünmüşse deniz, okyanus, göl gibi, ama aslında yine de hepsi sudur, işte bu insan tanecikleri de bir salkım üstünde duran insan tanecikleri de bir insanı meydana getiriyor.

Nasıl ki bir ağacı güney tarafındaki meyveler daha çok olgunlaşmış kuzeydekiler biraz daha yeşil kalmışsa işte bu üzüm salkımı gibi tanelerin içerisinden bir tanesi en kemalli oluyor. İşte buna da kamil tane deniyor, insanlar için de kamil insan diyoruz.

Ama bu kendi başına bu kemalata eremiyor, diğer tanelerle birlikte diğer tanelerinde yardımıyla birlikte eriyor. Çünkü her tane kendi bulunduğu yerde görevini meydana getirmektedir. O diğer taneler olmazsa sadece o tek tane kendi kendine meydana gelemiyor, onu da meydana getiren bazı sebepler oluşuyor.

İşte burada anlatmak istediğim Âdem (a.s.) ile başlayan bu tane oluşumu, salkım oluşumu nihayet yavaş, yavaş çoğala, çoğala bugünkü gibi kocaman bir salkım meydana getirdi, insan salkımı meydana getirdi. Ve bu insan salkımının son tanesi de M. Arabi Hz.lerinin belirttiği gibi Çin’de ikiz bebek, bir erkek bir kız meydana gelir artık ondan sonra doğum olmaz.

İşte bu tanelerdeki kemalat süreci o salkımın üzerinde peygamber taneleri olarak Efendimize (s.a.v.) kadar geldi. O tane en kemalli şekline orada ulaştı. Şimdiden sonra o taneler yavaş yavaş olgun taneler çürümeye dönüştüler, yani salkımın tam olgun devresi Hz. Resul’ün (s.a.v.) devrinde kemale erdi, ondan sonrakiler artık bağ bozumu devresidir.

O zaman Kur’an ve insan iki ikiz kardeş birleştiler ya yeryüzünde, birisi fizik olarak dünyaya geldi, mana olarak tenezzül etti fizik beden olarak dünyaya geldi diğer kardeşi de mana ve lafız olarak kadir gecesi yeryüzüne indirildi, Kur’an-ı kerim, işte o an Allahüteala’nın programının kemale erdiği an idi.

Yani yapmak istediği şeyin hakikatinin ortaya çıktığı zuhura geldiği an idi o 23 senelik an yani devre. Bu asr-ı sadet idi. Yani bir koldan kamil insanı yeryüzüne indirdi, insan-ı kamilin varlığında bir bakıma yer yüzünde kamil insanı zuhur ettirdi, bir koldan da kamil insana lazım olan ilahi bilgiyi indirdi.

İkisini yeryüzünde ve Mekke’de ve Medine’de birleştirdi. Cenab-ı Hakkın Zat’ından iki koldan iki kardeş bunlar Dünya’da birleştiler. Bir Ramazan ayında başladılar ünsiyete. 23 senede iyice birleştiler. İşte Kur’an-ı Kerim, o kadar muhteşem bir kitap ki ne yazık ki biz O’nu başımızın üstüne koymuşuz, öpmüşüz alnımıza koymuşuz, en güzel şeylerle süslemişiz ama ilgimiz ileri geçmemiş.

Ama kapağı açıp da bunun içinde ne var diye bir türlü içinde mevcut olan ilahi varlığı görememişiz. İşte insanoğlu buraya bu vuslat için geldi, vuslat marifettir demişler ya, vuslat; yani ulaşma, yani asıl olma, marifettir demişler. 

Dünya için esfel-i safilin tabiri kullanılıyorsa da aslında bu alem hazret alemidir. Esfel-i safilin nefsani yönden bağlanılmaması anlamında kullanılmıştır, Aslında bu alem hazret alemidir, Cenab-ı Hakkın bütün şaşasıyla bütün esma ve sıfatlarını burada zuhura getirdiği alem burasıdır. 

Burası esma aleminden çok üstün, sıfat aleminden de çok üstündür, çok şerefli muhteşem bir yer onun için “Mescid-i aksa”, alemin tamamı, sadece Kudüs’teki Mescid-i Aksa değil. Bunu belirtmek için o ismi kullanmışlardır. 

Neden “Vechini kudüs’e döndür” buyuruyor? Neden iki yıl kadar kıble Yahudilerin kıblesine döndü? Bunların hakikatini Cenab-ı Hakk ve (a.s.v) Efendimiz bilmiyor muydu da o tarafa döndürüldü? Her ne yapılmışsa her ne hüküm konmuşsa bunun mutlaka bir batını yönü ve hakikati vardır. 

Bize düşen onları araştırmaktır. Anamızdan babamızdan gelen taklidi dinin taklitçileri değil kendi gerçek dinimizi bulup onun tatbikçileri olmamız gerekmektedir. 

İşte bu üzüm salkımının en kemalli olan danesi buna dürdane diyorlar, (inci tanesi) Hani Rahman suresinde “o denizden onlar inci ve mercan çıkartırlar” buyurdukları işte ilahi deryaya dalıp oradan inci taneleri ve mercanlar çıkarırlar. 

İşte peygamberan Hz.lerinin seyirleri o salkımı yükselttiler, hepsi kendi zamanlardaki ümmetleri ile birlikte kendileri merkez olmakla birlikte etrafında onlar döndürüldü. Bakışımız alttan gelen bir bakış değil üsten külli bir bakıştır. İşin aslı da budur zaten. 

O taneleri döktüğümüz zaman ceviz gibi bir çuval cevizi boşalttığımız zaman, tabi ki cevizlerin bazıları sağlam bazıları kurtlu, çürük ama o cevizlerin hepsi o ceviz ağacının üstünde iken ceviz sadece bir tek ceviz hangisinin içini kırsan hepsi ayni iç, aynı zar, ayni kabuktur. 

Tabi ki buradaki bakış açısı günah sevap, cennet cehennem, hukuki itibarıyla değil o ayrı bir hukuktur. O salkımdan taneleri ayırdığın zaman her hücreyi kendi başına bıraktığın zaman tabi ki hücrenin kendi özel faaliyeti var, o faaliyetler ile onun hesabı kitabı görülecektir.

Biz orası itibarı ile değil de genel olarak bir tablo çizmek itibarıyla anlatıyoruz. O salkımı tuttuğun zaman salkımın saplarına o taneler tutunmuş vaziyettedir, yani o salkımın sapı var ya o sap bütün tanelerin uçlarını tutuyor. Ama o taneleri kopardığın zaman ayrışıyorlar, ayrı birer fert oluyorlar, kopardığında ayrı fert oluyorlar.

Kopardığında üzüm tanesi oluyor, koparmadığın zaman salkıma dahildir, hepsi birdir ve aynı kaynaktan besleniyorlar. Kopardığın zaman artık onun beslenmesi bitmiş oluyor. İşte Resul’de (s.a.v.) bu kamil insan, ilk kamil insan Hz. Resulullah fiziksel olarak.

Gene insan-ı kamil gene Hz. Resullah, genel alemler düzeyinde. Yani fizik olarak baktığımızda kamil insan Hz. Resulullah O’nu görüyoruz, genel alemler bazında bakıldığında insan-ı kamil olarak Hz Resulullah’ın hakikatini görmüş oluyoruz.

İşte kısaca ifade edelim, Efendimiz (s.a.v.) Kamil İnsan’ın çekirdeğidir. İşte Mirac gecesi Resul (s.a.v.) o çekirdek olan kendi varlığı, nasıl üzüm tanesinin içinde de bir çekirdek var, o çekirdek olan kendi varlığı çok kısa bir süre içerisinde kendi varlığında açıldı, bütün alemler hükmüne girdi.

Bu alemler zaten vardı da bu oluşumu idrak etti, Efendimiz (s.a.v.). Yani bir anda çekirdek kök gövde dal yapraklar, çiçekler, meyveler ve tekrar çekirdeğe dönüştü. İşte miracın hakikati budur. Resul (s.a.v.) bu hakikati yaşadı o gece. Yani kısa bir sürede bütün bu alemin oluşunu bir anda seyretti.

“Gözünün gördüğünü kalbi yalanlamadı” Neden? Çünkü kendi hakikatini müşahede etti, daha evvelce kendini biliyordu ama o gece geniş anlamda kendi hakikatini idrak etti. Yani Hz. Muhammed, Hakikat-i Muhammediyeyi idrak etti. 

Diyelim ki çekirdeğin ismi bir çekirdek, çekirdek ağaçlığını idrak etti. Ağacı idrak etti, sonra tekrar çekirdeğini oluşturduğunu. İşte Resul’ün (s.a.v.) tekrar yatağına dönmesi budur, yine tekrar çekirdeğe dönüştü. İşte bu miraç sırlarından bir sırdır.

Dolayısıyla onun arkasından gelen ona mensup olan irfan ehilleri de O’nun velileri de bu sırlara sahiptir. Tabi ki kendi bünyeleri itibarıyla Resul’ün (s.a.v.) genişliğinde olması mümkün değildir. O’nun miracına ulaşmakta mümkün değildir, O O’na ait bir hadisedir.

Ama O’nun benzerleri olarak daha küçük çapta olanlarıdır. İşte ne zaman ki O’nun kıyamete kadar gelecek insanlar arasında artık velileri kalmayacak, arkasından gelen kamil insanlar kalmayacak işte ondan sonra da kıyamet kötülerin üzerine kopacaktır.

Dolayısıyla insan salkımı da bitmiş olacaktır. Aşağıdaki taneler zaten kopup, kopup gidiyor, bir salkım düşünün alttaki taneler kopup gidiyor, mevcutlar da çürümeye başlıyor, işte o üzüm salkımı atılacak artık. İnsanlık da bu şekilde bitecektir.

Tenezzül ve zuhur mertebeleri insan-ı kamil ile birlikte son bulmuştur. Daha başka bir tenezzül mertebesi yoktur, daha ilerisi daha uç nokta yoktur. Daha gidilebilecek başka bir yerler yoktur. Yani Cenab-ı Hak’kın Zat’ından tenezzül ede, ede, daha başka gidilecek yer yoktur. 

İnsana kadar ulaşmış yani yolun sonuna ulaşılmış artık geriye dönülüyor oradan. Bu en uzak yerde denildiği gibi, “Mescid-i Aksa” en uzak yol, en uzak secde mahali de bu alemler olmuş oluyor. Buraya da ancak insanlar ulaşabiliyor, Cenab-ı Hakkın Zat’ından ayrılıp uç noktaya kadar bu seyri ancak insanlar yapabiliyor.

Bir ile 100 arası iki sınır koyalım, melekler 80’den 40’a kadar geliyorlar, cinler 60 ile 20 arasında dolaşıyorlar, hayvanlar diyelim 50 ile, 30 arasında dolaşıyorlar, yani zuhur yerleri 100’den itibaren 50 ile 30 arasındadır. Bu mertebede dolaşıyorlar, yani %100 seyri insanlar yapıyorlar.

Yani Hak’kın Zat’ından zuhur edip taaa. en uç sıfıra kadar insanlar gelebiliyor. Melekler maddeleşmedikleri için insanlar kadar uzun bir seyahat yapamıyorlar. Yani bizim ulaştığımız dereceye kadar ulaşamıyorlar melekler. Hayvanların gelişi aşağıda bizim yerimize ulaşıyorlar ama yani bizlerle birlikte bu alemde yaşıyorlar ama gelişleri çok aşağıdadır.

Gelişleri yukarıdan değildir, Zat mertebesinden değildir. Yani hangi yönden hangi varlığa baktıksa seyirleri çok kısadır, yani insana göre devri alemleri çok kısadır, onun için bu alemin en büyük seyyahı insanlardır. Yani bir uçtan diğer uca kadar bu alemi seyran etmiş oluyor. 

İşte bu tenezzül mertebeleri onda son bulmuş, başka gelecek varlık yoktur. Gerek İnsan-ı kamil batın olarak Hakka ermiş olsa gerekse herhangi bir beşer, şehadet aleminin birer ferdi olarak yani birer hücre birer birey olarak beden cisim ve suretleriyle Hakk’ın gayrıdırlar. Hani ayniyet, gayriyet vardı ya, beden, cisim, suret olarak Hakk’ın gayrıdırlar.

Yani beden cisim ve suret olarak Hakk’tan ayrıdırlar. Fizik olarak ayrıdırlar. Beden olarak zaten her birerlerimiz ayrıyız zaten. Her ne kadar ruhen tek bir varlık isek de aslında ama her birerlerimizde beden fizik olarak zuhur olarak ayrıyız. Cisimler ve şehadet aleminden bir cüz olmak itibarıyla Hakk ile insan arasında gayriyet mevcut olduğu aşikardır. 

Cisimler ve şehadet aleminden bir cüz olmak itibariyle yani bu maddeler ve şehadet aleminden bir parça bir cüz olmak itibariyle Hakk ile insan arasında gayriyet mevcut olduğu aşikardır. Yani her ne kadar bu varlık “Enel Hakk” dese de yine de Haktan ayrıdır, cisim olarak ayrıdır.

Vücut mertebeleri ile bazı misaller: Mertebeler bahsinde bazı misaller sık sık verilmektedir, yani Fusus-ul Hikemde. Bu misallerle bir yandan varlıkta zuhur edenin Hakk olduğu ve diğer taraftan ayniyet ve gayriyetin hangi mertebelerde söz konusu edileceği anlatılmak istenmektedir. 

Yani bir yandan varlıkta zuhur edenin Hakk olduğu da söyleniyor ya bütün Cenab-ı Hakk bu varlıkta zuhurdadır, deniyor ya, bir yandan böyle deniyor, bir yandan da Hakkın gayrıdır deniyor yine bu varlıklar. İşte hangi yönden ayndır, hangi yönden gayrıdır, onu görelim.

Bu misallerin bir kaçını ele alıp hangisinin hangi yönden bakılırsa aynıyet hangi yönden bakılırsa gayriyet söz konusu olacağı üzerinde duracağız. 

Buhar Buz Misali: 

Buhar latiftir, gözle görülmez. Bir mertebe kesafet kazanınca bulut, biraz daha kesifleşirse su ve tamamen kesifleşirse buz olur. Bu misal bu yönüyle bir mertebede zuhur edenin Hakk olduğunu anlatmak için verilmektedir, bir yönüyle ise buhar ile su ve buz arasındaki ayniyet ve gayriyeti göstermek için söz konusu edilir. 

Zira su ve buz kesif olmakla beraber buhardan meydana geldiği için bunlar arasında bir ayniyet vardır. Fakat buharın taayyünü yani oluşumu latif, su ve buzun taayyünü, oluşumu kesif olduğu için buhar ile su ve buz arasında gayriyet vardır. Şeran su ile abdest alınabilmesi fakat buz ve buhar ile abdest alınamaması gösterir ki su ile buhar ve buz arasında hüküm bakımından gayriyet vardır.

Buhar biraz koyulaşıyor, bulut oluyor yani yoğunlaşıyor, koyulaşıyor bulut oluyor. Bulut daha da kesafetleşiyor, daha koyulaşıyor, su oluyor, su soğuk bir tabakaya rastladığı zaman daha koyulaşıyor, kesafetleşiyor buz oluyor. Ama bunların hepsinin aslı buhardır.

Buhar ama buhar ile buz aynı şey değildir, buharla buz aynı şey değildir yani özü itibarıyla aynı ama zuhuru itibarıyla tamamen gayridir. Burada buharı Hakkın varlığına delil olarak gösteriyor yani ayniyetine delil olarak gösteriyor, bazı yerde gayriyetine delil olarak gösteriyor. 

Yani bu hadiseyi hem ayniyetine hem de gayriyetine delil gösteriyor. Nerede ayniyet, nerede gayriyet var diye hükmedilir, onu anlatıyor. 

Diğer yönden gerek su ve gerekse buz buhar mertebesinde birbirinin aynıdır. Yani buz çözüldüğünde su olduğunda, su ısıtıldığında buhar olduğunda gene aynı şey. Ama geriye dönüşümlü olduğunda buhar bulut, bulut su, su buz olduğunda buhar ile buzun ilgisi kalmıyor. 

Neden? Çünkü koyulaştığından kesif haline geldiğinden o buzu elle tutabiliyorsun buharı tutamıyorsun. Bu mertebede su ve buzu birbirinden tefrik etmek imkanı yoktur. Öyleyse buhar mertebesinde su ve buz arasında ayniyet vardır denilir fakat su ve buz kendi taayyün mertebelerinde buharın gayrı olup aralarında gayriyet vardır.

Bu tasavvufi meseleler üzerinde ufak tefek biraz bilgi sahibi olan kimse “Enel Hakk” diyor. Ben O’ndan gayri miyim diyor. Mademki biz Hakk isek o zaman ibadet neden gerekiyor, neden ibadet edelim gibi.

7-AYNİYET GAYRİYET

İşte bu farklı açılarına göre buharla su ve buz veya su ve buz arasında bir bakıma ayniyet ve de bir bakıma gayriyet söz konusudur. Yani buz ile buharın özleri itibarıyla aynı şey olmalarından ayniyet ama zuhurları itibarıyla gayriyetleri vardır. 

Buz ile buharı yan yana getirdiğimiz zaman ne buz buhardır ne de buhar buzdur. İkisinin de oluşumu terkibi başkadır. Ama özü itibarıyla bakıldığında buz eridiğinde su, su ısıtıldığında da buhar olur. Dolayısıyla özü itibarıyla ikisinin arasında ayniyet, zuhurları itibarıyla da gayriyet vardır.

Fakat bu misalde şu husus gözden kaçırılmamalıdır, buhar mertebe mertebe kesifleşerek su ve daha sonra buz olunca ortada buhar kalmayacağı muhakkaktır. Vücud-u mutlakın tenezzülünde ise böyle bir durum söz konusu edilemez. Zira Ola taayyün mertebesinde ezelen ve ebeden tenezzülünden önce de sonra da alemlerden ganidir.

Olduğu hal üzere bakidir, ilk taayyün ve ikinci taayyün mertebeleri de ilmi suretlerden ibaret olduğu Hakktan ayrı bir vücutları olmayıp sadece subutları olduğu için yani sabit oldukları için Zat’tan ayrı ve Zat’tan gayri değildirler. Onun için buhar ve buz misalinde diğer bütün misallerde olduğu gibi misalin veriliş yönüne dikkat etmek gerekmektedir. 

Buhar kesifleşince buluta dönüşüyor, bulut kesifleşince suya dönüşüyor, su kesifleşince buza dönüşüyor. Ama hepsinin asılları buhardır. Ancak burada bir şey dikkatimizi çekmesi gerekiyor, Buhar tekasüf edince buluta dönüşüyor, bu durumda ortada buhar kalmadı. 

Buhar bulut oldu ve buhar bitti. Bulut suya dönüştüğü zaman buhar ortada kalmadı, su oldu. Su buz olunca da ortada su kalmaz. Neticede buhar, bulut ve su kalmadı buz kaldı. Ama bu her ne kadar misal olarak veriliyorsa da Allah’ın varlığında böyle bir şeyi düşünmek söz konusu değildir. 

Cenab-ı Hakk nasıl ezelen ve ebeden kendi amaiyet hali, ahadiyet mertebesi itibariyle mevcutsa buharın tükenişi gibi, bulutun tükenişi gibi suyun tükenişi gibi onda öyle bir şey cerayan etmez. Yani alem-i ervaha tenezzül etmesi, alem-i ervahtan alem-i misale tenezzül etmesi, alem-i misalden madde alemine bu aleme, müşahede alemine tenezzül etmesi orada zuhura gelmesi, ahadiyet mertebesindeki varlığının yok olmasına sebep olmaz.

Ahadiyet mertebesinde önceden ne hal üzere ise gene de öyledir. Yani buhar buluta dönüşünce buhar ortada kalmıyor, bulut su oldu bulut ortada kalmadı, su buz olunca da ortada su kalmıyor sadece buz ortada kalıyor. Eğer bu misaldeki gibi Cenab-ı Hakkın varlığı olsaydı o zaman elde bu alemlerden başka bir şey olmazdı.

Yani âma mertebesi, ahadiyet mertebesindeki Allah’ın tekasüf ede ede nihayet dünyada maddeleşmiş bir halde olmasını kabul etmemiz gerekirdi. Ama misaldeki gibi hadise böyle değil bu misal olduğu için böyle veriliyor benzetmek için Cenab-ı Hakk “O ezelde nasıl idiyse şimdi de aynen öyle“ ama O’nun bir artısı olarak bu alemler vardır.

Kendi Ahadiyetinde kendi ezeli haliyle mevcut ama zuhur ede ede bu alemlerde mevcuttur. Yani bu alemlerin meydana gelmesiyle amaiyetten, ahadiyetten bir eksilme olmuyor, fazlalaşma da olmuyor. Ama misalde buhar bulut olunca ortada buhar kalmıyor. 

Bu olay geri döndüğünde de buz su olunca ortada da buz kalmıyor. اِنَّ اللّٰهَ لَغَنِىٌّ عَنِ الْعَالَمٖينَ Ankebut 29/6 ayetine göre alemlerden ganidir. Âmaiyetteki varlığı mevcutken bu alemlerde yerinde mevcuttur. İşte bu alemlerin meydana getiricisi özü hakikati olduğundan bu alemlerin ayni, bu alemlerle ayniyeti vardır. 

Ama kendisinin ahadiyet mertebesi olduğundan bu alemler O’nun zuhuru olduğundan bu yönüyle de gayriyeti vardır. Yani bir yönüyle bu alemlerin ayni, bir yönüyle de gayridir. Bunların ikisi de mutlaktır. Mutlak ayni, mutlak gayridir. 

Buharın tenezzül ile buz olması misali mutlak vücudun tenezzülünün tıpkısı gibi kabul edilecek olursa şu görülen mevcudat Hakkın tekasüf etmiş şeklidir. Mahlukat her yönüyle Hakktır gibi panteist ve yanlış bir kanata ulaşılmış olacaktır. Anlatılmak istenen ise bu değildir, bu takdirde İbn-i Arabinin ve şerh edenin ifade ettiği Hakk Hakktır, mahluk da mahluktur, sözünün manası kalmayacaktır.

Çekirdek Ağaç Misal: Bir çekirdek toprağa gömüldükten sonra gerekli şartlarda önce bir sürgün, sonra bir fidan, sonra gövde, dallar, yapraklar, çiçek ve meyve ve nihayet meyve içinde tekrar çekirdek meydana gelir. Bu misal mertebeler bahsinde vahdetten kesrete doğru mertebe mertebe tenezzül ve zuhuru anlatmak için verildiği gibi başka konularda da kullanılmaktadır.

Çekirdek kendi vahdeti içinde yani kendi birliği içinde gövde dallar ve yapraklar gibi bir çokluğu kuvve halinde yani iç bünyede kuvvede fiilde değil kuvvede ihtiva etmektedir. Çekirdeğin içinde kuvve olarak kök, gövde, dallar ve yapraklar, çiçek ve nihayet meyve ve yine çekirdek vardır. 

Bütün bunlar çekirdekten zahir olduğu ve çekirdek onların hüviyeti olduğu için özü hakikati olduğu için çekirdek ile ağaç arasında bir ayniyet vardır. Yani ağacın çekirdek mertebesi göz önünde bulundurulacak olursa çekirdek ağacın aynıdır diyebiliriz. 

Fakat ağaç ve muhtelif unsurları maddeden çekirdek ile kıyaslanacak olursa bunlar çekirdek ile aynı değildir. Ağaç ve unsurları çekirdekten meydana geldikleri halde hem bu unsurlar hem de ağaç ve çekirdek arasında gayriyet vardır. Çekirdekten ağaç meydana gelince çekirdek ortadan gitti yok oldu.

Allah’ın vahdaniyeti böyle değildir. Ezelen, ebeden nasıl ise öyledir, bu alemleri meydana getirdiği halde amaiyet ve ahadiyette bir değişiklik eksilme, artma olmamıştır. 

Bu misalde çekirdek ahadiyet, vahadiyet ve icmal mertebeleri, (toplu bulunduğu mertebe) ağaç ise şehadet zuhur ve kesret tafsil (çokluk) mertebesi, ağacın meyvesi ise Zat, sıfat ve isimlerin tecellilerine mazhar olan insan-ı kamil mertebesini açıklamak için zikredilmektedir. 

Burada misalin her yönüyle anlatılmak istenen mevzuat tatbik edilemeyeceği unutulmamalıdır. Tabi ki bütün bu verilen misaller maddi misaller olduğundan ilahi hakikatleri her yönüyle anlatması mümkün değildir. Ama bunların belirli yerlerine dikkat çekerek oralarını ortaya getirip de nerede benziyor, nerede benzemiyor şeklinde düşündüğümüzde faydası çok büyük olacaktır.

Şairin birisi şöyle demiş; “Bu dünya bir şecerdir, gayrılar yaprak nebiler meyvedir, sen zübdesin ya Resullallah.” Yani şu dünya bir ağaçtır, diğerleri de yapraklarıdır. Kamil olanlar, peygamberler ve veliler, meyveleridir, o ağacın meyveleridir, sen ise zübdesin yani özüsün, çekirdek, gövde, dallar, yapraklar, çiçekler, meyveler ve sonunda yine çekirdek, Resul (s.a.v.) sen bunların özüsün diyor.

Yani sen o hakiki çekirdeksin diyor. Bu çekirdek misalini biraz tefekkür ederek düşünürsek yarın veya daha sonraki günlerde devam ederek miracın hakikatini bu misalden anlamamız kısmen mümkün olacaktır.

“O’nun gözü ne kaydı ne de şaştı.”, “Gözünün gördüğünü gönlü yalanlamadı” gibi o kadar açık ayetler var ve ayet-el kübra, “biz ona büyük ayetlerimizi gösterdik.” buyuruyor miras gecesi Cenab-ı Hakk. Bunları 53/1-18 ayetlerinde açıklıyor. 

Bunun üzerinde o kadar çok şey söylendi ki işte Efendimiz vücuduyla mı gitti, ruhuyla mı gitti, bazıları vücuduyla gitti, bazıları sadece ruhuyla gitti, bazıları hem ruhuyla hem de vücuduyla gitti gibi bir çok yorumlar yapılmaktadır. Ama bunun nasıl olduğu gerek mantıki yaklaşmakla gerek ilmi yaklaşmakla bir türlü izah edilemiyor. 

Çünkü insan ilmi ile yaptığı makinelerin techizatın tesbit edemediği yerlerin çok ötelerine varacaktı Resul (s.a.v.). O akşam bu kadar uzun bir yolculuğu bu kadar kısa bir sürede nasıl yaptı? Geldiği zaman daha yatağı soğumamıştı. Bu kadar kısa sürede bu kadar geniş malumat veriliyor ve o kadar geniş yerler gezdirildiği bildiriliyor.

Bunun izahi tabi ki birçok yönden yapılır da biz şimdi çekirdek misali ile baktığımız zaman meseleye yaklaşmamız daha kolay olacaktır. Bu alemde devamlı öğrendiğimiz gibi Cenab-ı Hakkın ilk zuhuru Hakikat-i Muhammediye oldu, vahidiyet mertebesi, sıfat mertebesi oldu. 

Bu vahidiyet mertebesi bütün alemleri kapsamına almış bir mertebedir. Bütün alemler kaynağını buradan alıyor. Ahadiyet mertebesinin ilk tecellisi, taayyünü evvel işte burası insan-ı kamil ve hakikat-i Muhammediyedir. 

Şimdi bu hakikat-i Muhammediyenin dünya üzerindeki görüntüsü Hz. Muhammed ismi ile bildiğimiz O mübarek zuhur-u şeriftir. Peygamber olarak bildirilen Muhammed’dir (s.a.v.). İşte bu Hz. Muhammed hakikat-ı Muhammediyenin çekirdeğidir. 

Yani Hz. Muhammed ismindeki o mahalde o zuhurda o mübarek yerde o hazrette hakikat-i Muhammedi gizlidir. Nasıl ki bir çekirdeğin içerisinde koskocaman bir ağaç gizli ise Efendimiz (s.a.v.) de o mübarek varlığın biz O’nu tanımıyoruz, O o kadar muhteşem bir varlık ki ne yazık ki tanımıyoruz, tanımak için de yeterli gayretimiz yok. Cenab-ı Hakkın son libası, Cenab-ı Hakkın insanlık alemine ve bütün alemlere Rahmeti o olmasaydı zaten bütün bu alemler halk olmazdı o yüzden işte sadece O’nun oradaki cesedi o varlığı yönüyle değil hakikat-i Muhammedi bütün alemlere sari olduğu cihetiyle bütün alemlere Rahmet olmasıdır.

İşte miraç gecesi (a.s.v.) Efendimiz kendindeki kendi olan çekirdeğin bir anda kök salarak gövde olarak dalları yaprakları meyveleri bütün her şeyiyle bütün kainata açılması oldu. O gece (a.s.v.) kendisi bir çekirdek olduğundan o çekirdek kendi özünde kendi hakikatinde ne varsa onların hepsini seyretti. Yani bir anda bu alemlerin açılımını seyretti. İşte miraç hadisesi budur. Merdiven dedikleri, yükselme dedikleri, Refref dedikleri, Cibril ile beraber gitti, Cebrail (a.s.) ile birlikte neye gitti? Cebrail onun aklı zaten Akl-ı Şerifleridir. 

Yani bu işler akıl ile oldu, demek istiyor. Şuur ile oldu duygular ile olmadı, hislerle olmadı akıl ile, şuur ile, idrak ile oldu. Ne oldu O’nun aklı, akl-ı kül hükmüne girdi. İşte onun içindir ki Resul’ün (s.a.v.) beyini tam kapasite ile o gece çalıştı. 

Bir gece geniş kapasitede çalışabilmesi için bütün insanlara da bu beyin verildi. Kullanmayacağın şey sana ne diye verilir? Ama sen derdin ki o zaman peygambere 30 milyarlık bir beyin verdiler tabi o çalışır benim o kadar yok dediğin zaman O senin için erişilmez olur.

Ama bütün insanlara bu akıl kapasiteleri verildiğinden bu yol kapatılmış oluyor. Mazeretin elinden alınmış oluyor. Burada bilmemiz gereken Resul’ün (s.a.v.) gerçek hakikatinin ne olduğudur. Bizler gibi etten kemikten yapılan bir vahid, fert değil o ferdiyetiyle birlikte bütün alemleri kapsamına almış bir alem şumul, yani olağan üstü bir hadisedir.

Diğer bir misal ayna veriliyor. Gerek mertebeler ve gerekse de ayniyet ve gayriyet ve gerekse de pek çok mevzuda sık sık tekrar eden bir misal ayna ve aynadaki görüntü misalidir. Mevlana’nın “Tasavvufu temeller” adlı eserinde bu ayna misali ve remzi için şöyle denilmektedir. 

Ayna hakkında denilebilir ki o sembolizmin bizatihi sembolüdür. O tekabüllerin bir mertebeden geçişi sağlayan şeyin ilham edicisidir. Bu sözler ayna misalinin tasavvuftaki yerine işaret etmektedir. Fusus-ul Hikem ve şerhinde bu misalin muhtelif vesilelerle kullanıldığını görmekteyiz. 

Biz burada ayna misalini mertebe anlayışı ile ayniyet ve gayriyet meselesi bakımın dan ele alacağız. Önce şu noktaya işaret etmek gerekir ki diğer misallerden farklı olarak ayna ve aynadaki görüntü hem Hakkın vücuduna hem de diğer mertebelere misal olarak verilmektedir. 

Hakk ayna olarak alındığında Hakkın sıfat ve isimleri aynadaki görüntüleridir. Sıfat ve isimler ayna olarak alındığında ise görüntü Hakkın Zat’i tecellileridir denilmektedir. Hakk Teala isimleri ile ayan-ı sabite ise Hakkın vücudu aynasında zahir olmaktadır, bu ikili kullanış diğer mertebelerde de de zikredilmektedir. 

Ahmed Avni mukaddimesinde ayniyet ve gayriyet mertebesini incelerken bu misali vermekte Fusus-ül Hikem’de geçtikçe ve şerh esnasında yeri geldikçe kullanılmaktadır. Şöyle demektedir; Bir şahsın etrafına çepe çevre birçok ayna konsa bu şahıs her aynada Zat’ı sıfatları ile zahir olur. 

Şahıs aynada Zat’ının görünmesi demektir, görünenin o şahıs olması onun gayri bir kimse olmamasıdır. Şahsın aynalarda sıfatlarının zahir olması demek onun hareket sükun davranış, boy, pos renk vs. gibi kendisine ait sıfat ve durumların görünmesi demektir. 

Bu aynaların hepsinde akseden tecelli eden zahir olan o şahıs ve sıfatlardır. Başka bir kimse ve sıfatları değildir. Bu itibarla aynalardaki görüntüler o şahsın ve sıfatlarının aynıdır. Şahıs ile görüntüler arasında bu bakımdan bir ayniyet vardır. 

Her kim aynaya baktığı zaman odanın değişik duvarlarındaki aynalara baktığı zaman her aynada kendini görmektedir. Böyle bakıldığında ayniyet vardır. Yani kişi ile aynalar arasında bir birlik vardır. Görüntüler o kişinin aynidir. Fakat şahıs bir aynalardaki görüntüler çok olduğundan bu bakımdan şahıs ve görüntüler arasında gayriyet vardır.

Şahıs bir ama on tane ayna varsa on aynada da on tane kişi olduğundan dolayısıyla şahısla görüntünün sayıları arasında gayriyet vardır. Bu görüntülerin azalması veya çoğalması şahsın birliğinde bir değişiklik meydana getirmez. Çünkü şahıs ile görüntüler arasında gayriyet vardır. 

Ayrıca bu görüntülerin biri veya hepsi üzerinde bir değişiklik yapılsa mesela boya sürülse şahsın zatı bundan bir zarar görmez. Yani aynadaki görüntünün üstüne boya sürülse şahıs bu boyadan etkilenmez. İşte suretlerde meydana gelen bu değişme değişikliklerden o şahsın beri ve münezzeh olması gerekir ki şahıs ile aynalardaki görüntüleri arasında gerçek bir gayriyet söz konusudur.

Aynaya baktığın zaman orada bir değişiklik oluyor, yani senin sağın aynadakinin solu oluyor. Sen sağ elini kaldırdığın zaman onun sol eli kalkıyor. İşte burada da bir gayriyet vardır. Yapılan iş aynı ama görüntü gayridir. İkisi birden kaldırıyor, ikisi birden indiriyor, burada bir aynılık var fakat yönleri tutmadığı için sağı solu tutmadığı için gayriyet vardır.

Ancak tabana ayna konduğu zaman yerdeki aynaya bastığın zaman sağ sol arasında ayniyet vardır. Ama bu sefer değişiklik gayriyet ayak ve başta oluyor. Senin başın yukarıda iken onun başı en altta oluyor bundan dolayı gayriyet vardır. 

Odanın içinde bazı yerlerde iç bükey aynalar bazı yerlerinde de dış bükey aynalar var, bazı yerde de iç bükey ve dış bükey birbirine irtibatlandırılmış aynalar var diyelim. Bunlara baktığın zaman seni her ayna farklı gösterecektir. Bu görüntülerde öz olarak aynısın ama görüntüde de gayrısın.

Rab ile kul, Halik ile mahluk, Hakk ile alem arasındaki ayniyet ve gayriyet bir şahıs ve aynalardaki görüntüler arasındaki münasebet gibidir. Ne her bakımdan ve her yönden ayniyet ve ne de her bakımdan ve her yönden gayriyet vardır. Neticesi çıkarılmaktadır.

Bir başka misal de gölgedir: Gölge misali de mertebeler konusunda ayniyet ve gayriyet konusunda zaman zaman tekrar eden alem misaline çok yakın durum ve manalarda zikredilmektedir. Gerek ayna ve gerekse gölge misalinde bir mana üzerinde daha durulmaktadır ki vücut meselesi ile ilgilidir. 

Nasıl ki aynada bir görüntünün ve bir mahalde gölgenin zuhuru için bir şahsın vücuduna ve ışığa ihtiyaç varsa gölge ve aynadaki görüntü gibi olan alemin zuhuru için de Hakkın vücudu ve nuru gereklidir. Alem ancak Hakkın vücuduyla kaim ve onun nuruyla zahir olabilir. 

Kayyum olan Hakktan tamamen müstakil ve ayrı bir vücutla alemin var olması mümkün değildir. Bu fikri anlatmak için de bu iki misale başvurulur. Mertebe anlayışı içinde bu varlıklar alemi misal aleminin, misal alemi ruhlar aleminin, ruhlar alemi ayan-ı sabite aleminin, ayan-i sabite alemi ilk taayyünün, ilk taayyün ise la taayyün mertebesinin gölgesi olarak kabul edilmektedir.

Bu içinde bulunduğumuz alem Zat’ın gölgesinin, gölgesinin, gölgesinin, gölgesinin gölgesi durumundadır. Bu takdirde Zat’ın vücudu tek ve biricik hakikat ve gerçek vücut, mahlukatın varlığı ise vücud-u Hakikinin gölgelerinin gölgesinden ibaret izafi bir vücuttur.

Hakka nispetle alemin varlığının ve gerçekliğinin bir gölge ve hatta gölgelerin gölgesi olarak değerlendirmesi Fusus-ul Hikemde yer alan temel görüşlerden biri olarak karşımıza çıkmaktadır. 

Bu gölge meselesini daha ziyade Nakşiler kullanmaktalar, “Bu alem bir gölgeden ibarettir” diye konu yapmaktadırlar, Buna dayanan bir ayet-i kerime de “Biz dileseydik gölgeyi kısaltırdık veya olduğu gibi bırakırdık “ 25/45 Onlar o şekilde anlıyorlar sadece o yönüyle meseleye bakıyorlar, Şahıs ile gölgesi arasındaki münasebet şahıs ile aynadaki görüntülerini andırmakla beraber ondan biraz daha farklıdır, zira şahıs sıfatları ile aynada hemen hemen tamamen görünür iken bir yere akseden gölgesinde sıfatları tamamıyla değil hareket, sükun, büyüklük, küçüklük vs. gibi bazı sıfatlarıyla bilinebilmektedir.

Şahsın aynadaki görüntüsüne nispetle bir yere akseden gölgesinden daha az bilinir ve tanınır olması keyfiyetinin ayrı bir değeri vardır. Hakk hakkında gölgesi olan alemden edinilen bilgi de şahıs hakkında gölgesinden elde edilen bilgi gibi azdır. 

Her ne kadar gölge olarak ifade edilirse de bir bakıma Cenab-ı Hakk Zat’ıyla burada zuhur etmektedir. Sadece gölge değildir. Gölgeden Zat’ın hakikati anlaşılmıyor, gölge vurduğu zaman uzunluğu, genişliği, dış sınırları ile belli olur. Yüzünün rengini, gözünün rengini saçını sakalını teferruatını gölge veremez. 

Ayna misali bundan daha geçerlidir. Aynada düz bir satıh olarak da görmüş olsan (iki boyutlu) neticede onun teferruatıyla birlikte incelemen mümkün olur. İşte böylece alemler sadece gölge olarak kabul edilirse eksik bir düşünce anlayışı olur. 

O zaman burasının gölge olduğunu düşünürsek Cenab-ı Hakkın bir başka alemde daha kesif halde bir varlık olduğunu düşünmemiz gerekir. Ama en kesif alem burası olduğundan bundan içeriye doğru yukarıya doğru çıktığımızda da alem latifleştiğinden dolayısıyla latifin de gölgesi olamayacağından dolayısıyla bu alem gölge misaliyle bir misal vermek çok gerçekçi olmayacaktır.

İşte burada görülen gölgeler, gölgenin gölgesi veya maddenin gölgesi münferit gölgelerdir. Ama gölge işin aslını anlatmaya yetmiyor. Ancak Cenab-ı Hakkı bütün noksanlardan tenzih ettiğimizde dolayısıyla bu alemde de kendisinin mutlak kemal üzere olduğunu düşündüğümüzde ve böyle olduğunu da mutlak bildiğimizde dolayısıyla gölgeyle de bir yere gidilemeyeceği anlaşılmış olur.

Ama yararlanmak isteyen bu gölge benzetmesinden de yararlanabilir. 

Şahıs ve gölgesi arasındaki ayniyet ve gayriyete gelince şahıs ile aynadaki görüntüsü arasındaki nispet gibidir, bir şahsın gölgesi o şahsa aittir başkasına ait değildir. O şahsın suret, hareket, vs. gibi sıfatlarını taşıdığı için şahıs ile gölgesi arasında bir ayniyet vardır fakat şahsın gölgesine herhangi bir şeyle müdahele edildiğinde mesela ıslatıldığında şahıs ıslanmış olmaz.

Gölgeye her cihetten ışık verilip yok edildiğinde şahıs yok olmaz. Bu bakımdan şahıs ile gölgesi arasında gayriyet vardır. Nitekim bir gölge gibi olan alem fena bulduğunda veya alemde bir değişiklik vaki olduğunda Hakkın vücudu bunlardan münezzeh ve beri olarak kalacaktır. Zira olduğu hal üzere baki olup, her türlü gayrileşme, değişme ve fenadan beri ve münezzeh ve mukaddestir. 

Öyleyse Hakk ile alem arasında gayriyet bir yönden ayniyet başka bir yöndendir. Bütün misaller hakkında söylemek gerekir ki misaller şehadet aleminden alındığı için bir manayı her yönden tamamen anlatamaz. Onun için bir misal mananın bir yönünü anlama kolaylığı verirken diğer bir misal başka bir yönünü anlatmak için kullanılmak zorundadır. 

Misaller ne kadar çok kalıcı olursa olsun sonsuzun bazı yönlerini tanıtmış olacaktır. Yukarıda denildiği gibi hakkında yine de pek az şey bilinecektir. 

Güneş arkandan vurduğu zaman gölge önünde olur, o gölgeyi kovalamak istersen ebediyen o gölgeyi yakalayamazsın. O halde güneşi karşına al ki gölgen arkanda kalsın o seni kovalasın. İşte bu alemlere de her ne kadar belirli bir şeyi ifade etmek için gölge misalini veriliyor iseler de bu alemin gerçek hakikatini idrak ettiğin zaman yani ilim güneşi sende meydana çıktığı zaman bu alemlerin güneşten ibaret olduğunu gölgeden ibaret olmadığını gölgenin arkada kaldığını müşahede edersin.

Ama sen ilahi hakikat ilmine arkanı çevirirsen bu alemleri gölge zannedip gölgenin peşinde koşup da gölgeden Allah’a varacağını zannedersen ebedi olarak bu yoldan bir yere gidemezsin. Çünkü gölge hep senin önünde gider yetişmen de mümkün değildir.

Gölgeyi dünyaya benzeterek gölgenin peşinde koşarsan yani dünyalığın peşinde koşarsan bir türlü yakalayamazsın. Ama güneşe yüzünü döndüğün zaman dünya senin arkandan gelir yani rızkın istediğin şeyler, Hakka yönünü döndürürsen dünya sana talip olur, senin arkandan gelir. 

Mertebelerin Hükmüne Riayet: Tasavvuf şeriat ilimlerinden bir ilim olduğu için vahdet-i vücut ve mertebeler, ve diğer pek çok konu bir yandan ayet ve hadisler ışığında incelenirken diğer taraftan dinin emir ve nehiyleri daima göz önünde bulundurulmaktadır.

Şeriatın mü’min ve müslümanlara yüklediği itikat, ibadet ve ahlakla ilgili mükellefiyetlerin yerine getirilmesi gerektiği üzerinde durulmaktadır. Zaman, zaman bahsediyoruz ya “tasavvuf şeriat ilimlerinden bir ilimdir.” Tasavvuf ki yeryüzündeki ilimlerin en üstünü, tasavvuf ilimlerinden daha üstün ilim düşünmek mümkün değildir. 

Ne kadar büyük ilim olursa olsun tasavvuf ilminin üstünde olamaz, bu ilim şeriat ilminin bir bölümüdür demek ki tasavvuf ilminin de üstünde şeriat ilmi vardır. Çünkü şeriat (a.s.v.) Efendimizin getirdiği bütün bilgiler manzumesidir. Yani bütün oluşumlar manzumesidir. 

Tasavvufta bu ilimlerin bir bölümüdür. En üstü ama bir bölümüdür. Ancak şeriat ana kitabının bir şubesi, biz şeriat dediğimiz zaman fıkıh ilmini şeriat zannediyoruz. Tasavvuf şeriat ilimlerinden bir ilimdir. İşte şeriat, tarikat, hakikat, marifet bütün bu mertebeleri kapsamına alan ilmin adı şeriattır, Şeriat-ı Muhammedi.

Şeriat dediğin zaman dirseğinde kuru kalmayacak, parmakların arasında kuru kalmayacak, dirseğinden dört parmak yukarısını ıslatırsan daha fazla sevap kazanırsın gibi şeyler. Bunları şeriat ilmi zannediyoruz. Sakalı dört parmak olacak saçın kısalacak, işte şu zamanda mes yapacaksın, şöyle gusül yapacaksın, bunları şeriat zannediyoruz.

Bunlar da şeriatın bir bölümüdür, fiiller ile bölümüdür, yani et kemikle beden ile ilgili bir bölümü ama esas şeriat Şeriat-ı Muhammedi yani Hakikat-i Muhammedi, işte diyorlar ki sizin şeriatınız yok, nereden bildin yok olduğunu? Peki diyeceksin, sen şu şeriatı bize anlat da biz de bir bilelim. 

İşte bizim sarığımız yoksa pantolon giyiyoruz, kravat takıyoruz, şeriata uymamış oluyoruz. Ama hangi şeriat, söyle bakalım diyoruz nedir senin anladığın şeriat? 

8-AYNİYET GAYRİYET

Ne yazık ki biz Müslümanlar olarak ne söylediğimiz sözün manasının nereye gittiğini, din dediğimiz zaman neyi ifade ettiğini şeriat dediği zaman neyi ifade ettiğini, namaz dediği zaman neyi ifade ettiğini Müslüman, peygamber dediğimiz zaman neyi ifade ettiğini hiç bilmeden şartlanmış kelimeler içerisindeki anlayışımıza göre değerlendiriyoruz.

İşte şeriat, tarikat, hakikat, marifet mertebeleri bütün bu din hükümlerini kapsamına almakta Hz. Peygamber de bunu Âdem’den (a.s.) kendine gelinceye kadar seyiri Kur’an-ı Kerim’de mücmel olarak, toplu olarak bizlere hediye etmiştir. 

Yani bizim kitabımız içinde Âdemiyet var, Nuhiyet var, İdrisyet var, ibrahimiyet var, Museviyet, İseviyet, Muhammediyet var hepsi var. İşte bunlar da yaşanabilmesi için belirli aşamalar gerektiriyor, mertebeler gerektiriyor. İşte bunlar toplu halde şeriat mertebesindeki yaşam, tarikat mertebesindeki yaşam bizim anladığımız manada yani halk-ı alemin anladığı manada tarikatçılık değildir. 

Tarikat ile tarikatçılık başkadır. Bugün ne yazık ki tarikatçılık oynanıyor. Gerçek tarikat değil, kalmamış ortada zaten gerçek tarikat, eline sopa alıp sokaklarda gezmek, başına şal sarıp, potur takıp, yeşil elbise giyip, cüppe giyip dolaşmayı elinde tespih, sakal biz onu tarikat zannetmişiz. 

Gerçek tarikatla bunların ilgisi yoktur. Bazı tarikatların kendine has kıyafetleridir onlar. Ne yazık ki gözümüz ve aklımız şartlanmaya bağlı olduğundan bunları tarikat zannetmişiz, bunlar tarikatçılık oyunudur. Tarikatçılık tarikat ilmi değildir. Efendimiz (s.a.v.) böyle bir tarikat kurdu mu? Böyle bir şey getirdi mi? Getirmedi.

O’nun zamanında bunların hepsi birlikte yaşanıyordu. Şeriatı da tarikatı da hakikat de marifeti de hepsi birlikte yaşanıyordu ve hiçbirinin kendine ait kıyafetleri yoktu. Coğrafi yaşam neyi gerektiriyorsa ellerindeki malzeme o gün için ne ise onu giyiyorlardı. 

Ama hem şeriat ehliydiler hem tarikat ehliydiler hem hakikat ehliydiler hem de marifet ehliydiler. Bunların ayrılması sonradan bariz bir şekilde açıklanması gerekti, işte işler birbirlerine karıştıktan sonra şekillerle tarikatçılık oynanmaya başlandı.

Tabi ki bu idareciler de ne yapsın akla karayı birbirinden ayıramayınca taklitlerinden hakikilerini ayırmak mümkün olmayınca hepsini ortadan kaldırmaya çalışıyorlar. Onlar da kendi yönlerinden bakıldığında haklıdırlar, kimseye bir şey diyecek halimiz yoktur. 

Şeriatın zahiri fıkıh ilmi, yani şu bedenle ilgili hukuku düzenlemek zahiri şeriattır. Ama şeriat derinleştikçe yani Hakka doğru yola çıktığında tabi ki bir faaliyet olacak bir değişiklik olacak ne olacak? Yola çıkmış olacaksın şeriatta oturduğun yerde oturuyorsun. 

Yani zahiri şeriatta oturduğun yerde oturuyorsun ama hakikate doğru yola çıktığında yol kat etmen gerekiyor. İşte buna tarikat demişlerdir. Eskiden yolun adı tarikatmış. Şose yol, toprak yol, tozlu yol, dolambaçlı yol, kestirme yol. Eskiden yol kelimesi “tarik” ile ifade ediliyorken eskiden yol için “cadde” denseydi bugün tarikat kelimesi için “caddeler” diyecektik.

Tarikat belirli bir grubu anlatmıyor, tarikat yol demektir. Ama biz belirli hareketlerin belirli kıyafetlerin ifade edildiği bir kelime haline sokmuşuz, tarikat dediğimiz zaman yobazlar gericiler şunlar, bunlar aklımıza geliyor. Halbuki “tarik” yol, kestirme yol, emin yol demektir. 

İşte bir kimsenin sadece suri İslami görüntüleri uyguluyorsa onun yolu yok, yolsuz bu yani. Yoldan sonra varması gereken yer “hakikat” orası onda hiç yok, ondan sonra gelmesi gereken “marifet” o da onda yoktur. İşte bu durumda bu mertebeleri çok iyi bilmemiz gerekiyor. 

Bu mertebeleri bilemediğimiz sürece de İslamiyetin ne hakikatini anlamamız mümkün ne kendimizi tanımamız mümkün ne de Allahüteala’yı tanımamız mümkündür. M. Arabi Hz.leri “Vücut birdir, fakat mertebelere riayet şarttır.” buyurur. 

İslam dininin zor olması anlaşılmaz gibi olması bu yöndendir. Anlatanlar da ne yazık ki bütün mertebeleri birbirine karıştırıp yani en acı zehir ile en tatlı tadı bir araya getirip karıştırmışlar, karmakarışık bir şey olmuş, zehir nerede kullanılacak, tatlı nerede kullanılacak tatlandırıcı nerede kullanılacak, diğer ilaçlar nerede kullanılacak bilmeden birbirine karmakarışık olmuş gitmiştir.

İşte bu mertebelerin bilinmesi bunun için mutlak gereklidir. Vücut; vahdet-i vücut ve mertebeler ve diğer pek çok konu gibi bir yandan ayet ve hadisler ışığında incelenirken diğer taraftan dinin emir ve nehileri daima göz önünde bulundurulmakta şeriatın mü’min ve müslümanlara yüklediği itikat, ibadet ve ahlak ile ilgili mükellefiyetlerin yerine getirilmesi gerektiği üzerinde durulmaktadır.

Hani bazıları diyorlar ya “Biz artık hakikat mertebesinde yaşıyoruz, şeriata ne ihtiyacımız vardır, tekrar ilkokula, başa mı döneceğiz, biz o okulları okuduk.” gibi bir sürü aslı olmayan çok yanlış şeyler söylüyorlar. Güya onlar derslerini bitirmişler hakikat mertebesine ermişler, Hakk ile Hakk olmuşlar, o zaman abdiyet mertebesine düşüp de tekrar yeniden kul mu olacaklarmış.

Buradaki anlayış ne yazık ki çok yanlıştır. Çünkü namaz ve diğer şeri hükümler kişi baştan bunları fiziksel olarak yapıyor iken her mertebeye ulaştığında o mertebenin gereği olarak bunları yapması gerekiyor. Terk edilmesi gereken ibadetin kendisi değil, daha evvelce o ibadeti yaptığı şeklindeki olan düşüncenin terk edilmesi gerekiyor.

Yani zahir mertebede ibadetini yapıyorken tarikat mertebesine yani esma mertebesine yükseldiğinde esma mertebesindeki ibadetini yapıyorken efal mertebesindeki nasıl düşünüyorsa o düşünceyi terk edip namazını esma alemi yani “Salat-ı Vusta” hükmü içerisinde kılması gerekiyor, namazı terk etmek değildir.

Daha evvelki anlayışını terk etmek, işte bu yanlış anlaşılıyor. Terk etmeyi zannediyorlar ki namazın tamamını terk etmek. Nasıl terk edersin ki bir hukuku düzenini sen kurmuşsan bu senin hükmünse baştan ilk sen uyman lazımdır, senin hükmüne evvela senin uyman lazımdır. Sen kendi hükmüne uymazsan başka kim uyacak.

Bu yönüyle de Fusus-ül Hikem şerhinin temelini teşkil eden vahdet-i vücut doktrinin felsefi bir panteizim ve monizm olmadığı görülmektedir. 

Panteizim: Batılıların “Bütün alem Allahtır.“ dedikleri düşüncedir. Bir felsefi nazarıyla ve sisteme herhangi bir şeriatla kayıtlı ve bağlı olmadığı için dini hüküm ve mükellefiyetlere yer vermemiş, yani pantaizm bir şeriata bağlı olmadığı için dini hükümlere yer vermemiş sadece düşüncede bir uygulama yapılmıştır.

Gerek itikat gerek amel ve de gerekse hakikat konularında bir peygambere tabi olma zorunluluğunu duymamıştır panteizm. Bu felsefi bir sistem için pek tabi bir durumdur, çünkü filozof ve kurduğu sistem bir peygamberin nübüvvetine imanı ve onun getirmiş olduğu şeriata tabi olmayı kendine has olan düşüncesinin ne temeli ne de gayesi olarak görmez.

Fusus ve Şerhinde ise gerek Hz. peygamberin şahsiyetinin üstünlüğünden ilk taayyün mertebesinin bir adının da hakikat-i Muhammediye olması bile bu üstünlüğü gösterir. Gerekse Hz. Peygamberin getirmiş olduğu şeriatı ihtiva eden Kur’an-ı Kerim’in üstünlüğünden (şeriat Kur’an-ı Kerim) sık sık söz edilmekte velinin tabi olduğu peygamberden üstün olamayacağı ayrıca ifade edilmektedir. 

Fusus bu yönüyle de Kur’an-ı Kerim’in bazı hikmet ve sırlarını açıklayan bir manevi tefekkür ve ilim kitabıdır. Yani Fusus-ul Hikem bu yönüyle Kur’an-ı Kerim’in bazı hikmet ve sırlarını açıklayan bir manevi tefekkür ve ilim kitabıdır. 

Mertebelere riayet konusunun Fusus ve şerhinde ve diğer mutasavvıfların eserlerin de bilhassa yer almasının sebebi Kur’an-ı Kerim ve sünnete bağlı bir ilim ve tefekkür olmasından ileri gelmektedir. Beşeri akıldan akl-ı cüzden çıkan bir tefekkür yöntemi değildir. 

Mutasavvıfların meratibe riayet konusunda gösterdikleri titizlik, şeriatın getirdiği itikadi, ameli, ahlaki mükellefiyetlerin anlayışsızlık ve yanlış anlamalar dolayısıyla ihmal ve terk edilmesini önlemek için olduğu anlaşılmaktadır. Sufiler mertebelerin hükmüne riayet edilmediği takdirde ortaya zındıklık çıkacağını ifade etmektedirler.

Mesela İbrahim Hakkı Erzurumlu “her mertebede çün vucud eder hükmü diğer pes hıfzı meratib etmesem zındıkım“ yani her mertebede diğer bir hüküm vücut bulur, her esma bir başka mertebede vücut bulur, hıfz-ı meratip etmesem yani bu mertebeleri bilmezsem zındıkım. Zındık olurum diyor.

Bir gün Cüneyd-i Bağdadiye birileri gelmiş demişler ki senin birçok samimi arkadaşın var Ennuriye diye bir Zat bir haftadır sema etmekte diyorlar. Cüneyd-i Bağdadi Hz.leri şöyle bir düşünüyor, diyor ki namazlarını ne yapıyordu? Efendim diyorlar namaz vakti gelince duruyor kılıyor sonra kalkıyor yine semaya başlıyor, diyorlar.

“Elhamdülillah” diyor, Cüneyd-i Bağdadi, “Biz de bunu beklerdik zaten” diyor. Yani semaya geçti de terk etti, şunu etti, bunu etti yok. İbrahim Hakkı beyiti ile vücudun her mertebesinde başka bir hüküm mevcut olduğunu eğer meratibe riayet edilmezse zındık olunacağını dile getirmektedir.

Ahmet Avni Beyin belirttiği Farsça bir beyitte “Vücudun her mertebesinin bir hükmü vardır, eğer mertebeleri hıfz etmezsen zındıksın” Yani mertebelerin ne olduğunu bilmezsen zındıksın diyor. 

Ahmet Avni Bey bir Fusus cümlesini açıklarken mertebeler arasındaki farkları bilen kimse hakkında “Rabbından haşyet eden kul, Rab ile kul arasında mevcut olan farkı bildiği için tevhidi ispat edip, Rabbın vücudu benim vücudumdur veya benim vücudum Rabbın vücududur, demekten sakınır.

Çünkü rububiyet ve ubudiyeti ayırmak birbirinin hakkına riayet etmek edep gereği olduğu gibi kul olmanın da gereğidir. Onun için ne Mevla kul ne de kul Mevladır. Yani bu bir ifade tarzıdır, tabi bu ifade tarzının daha karşısında olan bir ifade tarzı daha var.

Şimdi bir bakımdan ne Mevla kul olur ve de ne kul Mevla olur. Bu hangi yönden gayriyet yönden ama ayniyet yönünden baktığımız zaman, Rab kuldur, kul da Rabdır. Çünkü alemde başka bir şey yoktur. İkisini birleştirince gerçek kemalat ortaya çıkıyor.

Gayriyet bakımından baktığımız zaman ne Mevla kuldur ne kul Mevladır. Ama ayniyet yönünden baktığımızda Rab kuldur, kulda Rabdır. Yalnız hangi şartlar içerisinde bunu da ayırmak lazımdır. Şimdi karşımıza gelen herhangi bir kişi Rab mıdır, karşımıza gelen herhangi bir kişi tasavvuf ilminden kendinden hakikatinden haberi olmayan kişi Rab mıdır, kumludur. 

Bu konuya tekrar dönmek üzere başka bir konuya geçelim. Eğer mertebenin gereklerine riayet olunmazsa ortaya ilhat ve zındıklık çıkar, diyerek hem mertebe anlayışının ehemmiyetini ve hem de şehadet aleminin gereği olan hükme tabi olmanın şart olduğunu belirtir.

Yani şeriat alemi farklılıklar alemi olduğundan bu alemin hükümlerine tabi olmanın gereğini belirtir. Şerhin bir başka yerine ise yine mertebelerin hükümlerine riayet etmek gerektiğini söyledikten sonra şunları ilave eder. Nefsani kuvvetleri henüz diri olan kimseler, yani nefsi ile hareket eden kimseler, mertebelere riayet edemezler.

Çünkü nefsani kuvvet onun üzerinde hüküm sahibi olduğundan rahmaniyet baskı altında olduğundan geçici de olsa dolayısıyla orada faaliyette olan diri olan nefsani kuvvetlerdir. Onun için dalalete düşerler. Halkı da dalalete sevk edip, insanların en şerlisi olurlar çünkü onun nefsani kuvvetleri ve hayvani sıfatları henüz ölmemiş “Ölmeden önce ölünüz“ sırrına mazhar olmamıştır.

“Zamanımızda zahir ve batın hep Hakk’tır biz bunun böyle olduğunu anladık şeriat nizam-ı alem içindir, böylece hakikati hale muttali olduktan sonra namaza abdeste ve oruca ne ihtiyacımız vardır” deyip heva ve nefsine ve heveslerine uyan birtakım zındıklar bu halin gayet beliğ şahididirler. Yani böyle diyenler bu işe şahittirler.

Evet Zahir ve Batın Hakk’tır fakat senin kayıtlı vücudun bu şehadet mertebesinde mutlak kuldur. Zahir isminin terbiyesinde bulunan bu kayıtlı varlıklara vaki olan teklif batında tekvin içindir, yani ahiret alemimizdeki kevnimizi, varlığımızı ortaya çıkarmak içindir. 

Yani burada yaptığımız fiiller, ahiret alemindeki bizim mekanımızı oluşturacak olan oluşumlardır. Bugün bunları göremiyoruz, göremediğimiz için de kayıp oluyor zannediyoruz, halbuki bunların hepsi kayıda geçiyor. Eğer bugün ibadet etmez isek ahrette bizim hiçbir varlığımız olamayacaktır.

İşte tekvin ahretimizin düzenlenmesi içindir. Öyleyse ilahi teklife uymak güzel bir amel karşı gelmek ise kötü bir fiildir. Ahmed Avni Bey’in bu ifadelerinden vahdet-i vücut konusunda mertebe anlayışının ehemmiyeti görüldüğü gibi gerek itikadi ve gerekse ameli bahislerde yanlış ve kişinin kendi anlayışına göre olan yorumlar sebebiyle ortaya çıkacak kanaatlerin Fusus-ul Hikem şerhiyle alakalı olamayacağı böylesine kanaat ve görüşlerin Fusus ve şerhlerinde mevcut olmadığı belirtilmiş olmaktadır.

Yani Fusus-ul Hikemi okuyan kimse “Ben Hakk’ım, Hakk Hakk’sa o zaman bunlara ne gerek var” gibi bir çok yanlış fikre saplanmayı şimdiden red etmektedir. Bu Fusus’un fikri değil o kişinin anlayışının neticesidir. Dolayısıyla o kişinin anlayışından da kitabın yazarı sorumlu tutulamaz.

Şu halde vücudun ilk mertebelerinin gereği olarak bir ayniyetten bahsedilmesi yanında şehadet mertebesi olan bu içinde bulunduğumuz alemde gayriyetin mevcut olduğu hatırdan çıkarılmamalıdır. Şeriatın getirdiği itikadi ve ameli tekliflerin vücudun ilk mertebelerindeki ayniyetten dolayı ortadan kalktığını zannetmek ise bir anlayış noksanlığı veya anlayamamaktan ileri gelen bir durum olduğu olacaktır. Fusus-ul Hikem ve şeri ile ve diğer mutasavvıfların sözlerinden anlaşılan budur.

Önceki konu ile ilgili: Ne Mevla kul olur ve ne de kul Mevla olur. Peki ne olur? Şimdi karşımıza gelen herhangi bir insan, insan dışındaki mahlukat değil, burada muhatabımız insandır. Karşımıza gelen herhangi bir insan Rab mıdır, kul mudur? 

Bu konu bu alemin en ağır meselelerinden bir tanesi, kısaca şöyle diyelim, karşımızdaki varlık insan dedik burada insan dışındaki varlıklar dikkate alınmıyor. Çünkü insan dışındaki bir varlık üzerinde konuşmaya gerek yok onları mutlak mahluk olarak kabul etmemiz gerekiyor. 

Veya Cenab-ı Hakkın efal mertebesi itibariyle zuhurunu yansıtan varlıklar olarak, zati zuhurunu yansıtamadıklarından kul Rab mıdır, Rab kul mudur, veyahut Mevla kul mudur, Mevla mıdır gibi onlarla olan bir münasebetimiz yoktur. Biz sadece insanlar ile ilgili oluşum, melekler ile de ilgili değil, meleklerin dahi burada yeri yoktur.

Efendimiz (s.a.v.) “Benim öyle bir zamanım olur ki oraya ne bir nebi-i mürsel, ne de bir melek-i mukarreb giremez.” buyurduğu hadise de budur, Hakk ile kulun birleştiği bir zamanda. 

Şimdi karşımıza gelen bir kişi bir çoklarınızın da tesbit ettiği gibi evvela o kişinin kişiliği mühimdir. Eğer bu kişi gaflet halinde ise kendini bilmiyor ise kendini kul kabul ediyor ise o kuldur. Bilmediği için o kuldur ve de mutlak kuldur, kendine göre. Kendi cihetinden, kendi açısından bakıldığı zaman o kuldur.

O kendini kul olarak kabul eder, bunun üstünse de zaten sorumluda değildir, o mertebede o gerçektir. Çünkü “şah damarından yakın” mevzuundan haberi olmadığından, alemlerin ötesinde bir Allah varlığından bahsettiğinden o orada kuldur. 

Onun rab olması mümkün değildir. Şimdi bu kendini tanımayan bir kişiye bakış açısıdır. Ama karşımızdaki olan kişi kendini tanıyor ise, kulluk mertebesini aşmış ise kendinde nefsani canlılıktan bir şey kalmamışsa yani nefsani emareden ve diğer nefslerden kendinde bir şey kalmamışsa, ölmeden evvel ölmüş, bu ilimleri almışsa, dolayısıyla kendi hakikatini idrak etmişse o kişi Rabbına ulaşmış olduğundan Rabdır.

Yani iki yönden hani hem Rabbani yönden bakıldığı zaman Rabdır hem de kendi hakikatini idrak ettiğinden birimsel yönden de Rabdır. Şimdi o kişi kendini bilmiyorsa “gayr” ama o kişiyi karşıdan gören o kişinin hakikatini idrak ettiğinden hakikati yönünden Rabdır ama onun kendiliği yönünden kul hükmündedir. 

Ama o kişi aynı zamanda kendini de biliyorsa işte hem Rabdır, hem de Rabdır. Ama onun beşeriyet yönüyle hareket etmesi fizik olarak yaşaması onun hem Rabdır, hem Rabdır olmasına mani teşkil etmez. İşte o dilediği zaman beşeriyet mertebesinden, kulluk mertebesinden hareket eder, dilediği zaman Rablık mertebesinden hareket eder.

Efendimiz bunu nasıl düzenliyormuş? Mana alemine yükselmek istediği zaman yani hem Rabdır, hem Rabdır, alemine yükselebilmek istediği zaman “göster bana ya Bilal“ diye Hz. Bilal Habeşi’den ezan okumasını istermiş, yahut da ilahi okumasını istermiş, Hz Bilal da bunu bildiğinden ya bir gazel okurmuş, ya bir ilahi okurmuş, yahut namaz vakti ise ezan okurmuş.

Efendimiz (s.a.v.) de dünyadan sıyrılıp tamamen Rablığına çıkarmış. Yani gönül alemine geçermiş. Ne zaman ki dünya işleri gerekli oluyor, kulluğunun yaşanması gerekli oluyor, o zaman Ayşe validemize seslenirmiş, o da dünyalık şu lazım bu lazım, şunlar geldi, bunlar geldi diyerek dünyalık yönüne çekip beşeriyetine, kulluğuna döndürürmüş.

İşte burada mertebeler söz konusu olduğundan kişide kendinin nerede Rab yönüyle hareket etmesi lazım, nerede kulluk yönüyle hareket etmesi lazım bunları çok iyi tespit etmemiz lazımdır. İşte mertebeler bahsi bu yönden çok mühimdir. 

Daha önce de söylendiği gibi vücut birdir fakat mertebelere riayet şarttır. Kişi hangi mertebeye gelirse gelsin o mertebenin hakkıyeti hakikati üzere kendisini bildiğinden Hakkın gayri olmaz. Ama zuhur ve et kemik yani fizik mertebesi ile Hakkın gayrıdır.

Ama yine de bu mevcudun içinde olduğundan vücut da olsa varlık da olsa et kemik de olsa yine de bu mevcut vücudun içinde olduğundan bu da Hakkın varlığından başka bir şey olmadığından o yönüyle de baktığımızda yine de Hakkın gayrı değildir, Hakkın kendisidir.

Hakkın gayri olabilmesi için bu alemlerin dışında başka bir alemde yaşaması lazım ki onun gayri olsun. Demek ki biz ayrılığı ve gayrılığı kendi aklımızda beynimizde kendi şartlanmalarımızda ortaya çıkartıyoruz. Aslında ne ayrılık var ne de gayrılık vardır. 

İnsan-ı Kamili bir salkım üzüme benzettiğimizde o taneler hem üzümdür hem üzümdür hem salkımdır hem salkımdır. Bu bilen kişi için geçerlidir, bilen ayn, bilinen gayrdır. O tane kopmuşsa kendi kendini ayrı görüyorsa kendi hükmü ile kendi bağlamış olur. 

1-İDRİS

İdris; tedrisattan geliyor, Allah İdris’in (a.s.) tedrisattaki gayretini her birerlerimize vermesini niyaz ederim. İdris’in (a.s.) o günlere göre çok üstün meziyetli birisi olduğu söyleniyor, kendisi 15 kadar sanatın da mucididir. Terzilerin piri de İdris’dir (a.s.). Bu kelime-i İdrisiyenin içinde mevcut olan hikmet-i kudsiyenin beyanındadır. Yani İdris’e (a.s.) hikmet-i kuddusiyye – Kudsi Hikmet – verilmiştir. Bu bölüm onun açıklamasıdır. 

Hikmet-i kuddusiyenin kelime-i idrisiyeye tahsisindeki hikmet budur ki, yani bu kudsi hikmesi niçin İdris’e (a.s.) tahsis etmişler, sebebi budur ki, İdris (a.s.) Riyazat-ı Şakka yani azametli bir riyazat, çok şiddetli bir riyazat ile nefsini hayvani sıfatlardan ve tabiat kudretinden ve arız olan noksanlıklardan temizlemiş ve akıbet ruhaniyeti hayvaniyeti üzere galebe etmekle kendi halinden çok soyunmuş, beşeriyetinden tecrit olmuş ve miraç sahibi olmuştur.

İlk miracı yapan İdris’dir (a.s.). Melaike ile konuşmuş, nitekim 16 sene yiyip içmediği ve uyumadığı ve kuddisiyenin İdris’e (a.s.) tahsisindeki hikmet budur ki İdris (a.s.) zahmetli riyazata ve nefsini hayvani sıfatlardan ve tabiat kudretlerinden ve noksanlıklardan arazlardan temizlemiştir. Sonunda ruhaniyeti hayvaniyeti üzerine galebe etmekle çok çok soyunarak miraç sahibi olmuştur. Yani beşeriyetinden soyunarak miraç sahibi olmuştur.

 Melaike ve mücerret ruhlar ile konuşmuş idi. Nitekim 16 sene yiyip içmediği ve uyumadığı ve beşeriyetinden geçerek mücerret bir akıl haline gelmiş, sadece bir şuur olarak kalmıştır. O kadar büyük bir riyazatta bulunmuştur. 

Ne yapmış? Nefsindeki hayvaniyeti tamamen üzerinden atmış, tabiatın hükümlerinden kurtulmuş, noksanlıklardan kendini temizlemiş, ruhaniyeti hayvaniyeti üzerine galebe etmiş ve miraç sahibi olmuştur. Demek ki miraç etmenin şartlarından birisi; riyazat gerekiyor. Bu riyazatı zamanımızda ne kadar uygulayabilir o ayrı bir konudur. Çünkü bu asrın şiddetli çalışması içerisinde çok fazla bir riyazat yapmak mümkün olmuyor. Onlar tabii bir yaşam içerisinde, tabiat şartları içerisinde yaşadıklarından bu riyazatları yapmak mümkün olmuştur. Birincisi riyazat, ikincisi bu riyazatın sonunda zaten hayvani sıfatlardan kurtulmak -işte tarikatın en büyük özelliklerinden birisi de budur- kendimizin hakikatini tanıyıp, hayvani yönlerimizi terk edip, insani vasıflarımızla kalmaktır. Gerçi bahsedilen hayvanlık aslında çok yüksek bir mertebedir ama biz bu mertebeyi yerinde kullanmadığımızdan düşük olarak kullandığımızdan hayvan sözcüğü bir misal olarak kullanılır hale geldi.

Yoksa hayvan sözcüğü hakikatte çok yüksek bir sözdür. Yaşayan varlık manasınadır. Yaşayan “an” manasınadır. Yani mahlukatın insandan sonra en kemalli oluşumudur. Ama genelde kullandığımız hayvan bir aşağılık sözcüğü şekline bürünmüş hakaret anlamındadır. Burada kullanılması nefsimizi kötüleme yönünden kullanılan bir şekilde hayvani vasıflardan yani hayvanın vurucu kırıcı parçalayıcı vasıflarından kurtulmak için yoksa hayvanda melaike gibi de bir oluşum vardır. “Kuzu gibi, koyun gibi,” diyoruz uysallık bakımından. Onların da birçok iftihar edilecek tarafları vardır. 

İşte burada hayvanlıktan maksat düşük ahlaklardır. Bunlardan nefsimizi arıtmamız gerekmektedir. Ayrıca arız olmuş noksanlıklardan, aslında bizde o noksanlıklar yoktur ama sonradan arız olmuştur, bunlar neden olmuştur; çevre şartlarından, çevrenin değer yargılarından çevre neye değer vermişse ona değer vermekten arız oluyor. Gençliğimize doğru üzerimizde birçok gereksiz şeyler bunlar sonradan oluyor. 

Bunlar arızlardır. Bunlardan temizlenme akıbet ruhaniyetin, hayvaniyeti üzerine galip gelmesidir. Yani dünyevi arzuları nefsani arzuları nefs-i emarenin üzerindeki tasallutu hakimiyetinin giderilip ruhaniyetinin hakim olmasıdır, aklının hakim olmasıdır. Bunların hepsinden soyunulmasıdır. 

Diğer ümmetin Muhammed ümmetinin hasleti gibi miraç gibi miraçları yoktur. Miracı olan da Hakikat-i Muhammedi ümmeti gibi kemalli bir miraç değildir. İşte bu duruma gelmiş kişi melaike ve mücerret ruhlar ile konuşur. Bugün de o riyazatları yapan ruhlarla konuşur, melaike ile konuşur. Nitekim 16 sene yiyip içmedi ve uyumadı, mücerret akıl haline geldiği anlatılır. 

Yukarıda anlatılan oluşumlar, cesetleri bedenleri benlik yaşantıları içerisinde akl-ı cüz yaşantıları içerisinde hayatlarını sürdüren filozoflar için anlaşılır bir şey değildir. Filozoflar ne yapıyorlar, akl-ı cüz, akl-ı beşer yoluyla hareket eden kimseler bazı olağan üstü hadiseleri inceleyip ne olduğunu anlayamıyorlar, neden, çünkü akılları kendi idrakleri çerçevesindeki bir şeyi anlayacak durumdadır. Onun dışındakileri anlayacak durumda değildir. Halbuki Hakikat-i Muhammedi yolunda olan kimseler akl-ı kül itibarıyla düşündüklerinden ve hayatlarını o şekilde sürdürdüklerinden tabi ki filozofların akl-ı cüz ile bakması gibi olaya bakması mümkün değildir. 

Yani yukarıda bahsedilen oluşumları bulmaları ve değerlendirmeleri mümkün değildir. İşte aklı vücuduna hakim olan filozoflar indinde kabul olunan bir şey değildir. Ama filozoflar ne yapsınlar ki onların akılları cisimle cismaniyet dairesinde mahsur ve mahpus kalmışlardır. Onların akılları cisimde ve cismaniyet dairesinde yani o çerçevede mahpus kalmışlardır.

İşte bize en çok lazım olan şey aklımızı ve gönlümüzü hüviyete kavuşturmak. İnsanın en büyük özelliği hürlüktür, İslamiyet hürlük üzerine kurulmuştur, Cuma namazı bile o beldede hürlük yoksa kılınamıyor, işte bu hürriyeti evvela kendimizde bulmamız sonra da dış hüriyette bulunmamız lazımdır. O hudud haricine çıkamazlar ve insan yiyip içmese uyumasa ölür derler. Hani yukarıda 16 sene yemeden içmeden uyumadan yaşamış ama filozoflar yukarıdaki işin hakikatini bilmeyen filozoflar bu kadar uzun süre yiyip içmezse ölür giderler diyor. Bu dedikleri şey vücutlarına kesret ahkamı vaki olan insanlar için uygundur. Şimdi her birerlerimiz 16 sene değil 16 gün yememiş içmemiş olsak hepimiz ölürüz, ama burada bahsedilen şey, tabiî ki başka bir hadisedir. Velakin nefislerini tabiat kudretinden ve cismi ağırlıklardan kurtaran zevat hakkında asla doğru değildir. Tarihte birçok evliyaullahın bu şekilde yaşadığını yazılardan okuyoruz. Bu zevatın hayat hikayeleri yaşantıları, geçişleri akl-ı cüziye erbabı için bunların anlaşılması mümkün değildir. Zira onların akılları sınırlı bir daire içerisinde tabiyeye ve mantığa bağlı kalmıştır. O kayıtlar içinde kalmıştır, onun için o kimselerin halini anlayamazlar. 

“Kuddüs” mukaddes manasına “Takdis” kelimesinden çıkmaktadır. Lügat manası; tathirdir. Istılahta Hakkı imkan ve ihtiyaçtan ve bu alemin noksanlıklarından ve kendinin gayrı bulunan mevcudada nispeten kemal ad olunan kemalattan cenabına layık olmayan şeyden temizlemektir. Zira Hakk Sübhanehu Teala ve O’nun kemalat-ı Zatiyesi akıl ve vehim ve hayal ile idrak olunan kemalattan ala ve ecelidir. Nitekim kemal ehlinden bir zat Cenab-ı Kibriyaya hitaben buyurur; 

“Ey noksandan pak ve ey a’demden müberra (gayriden ayrılmış olan) yüce Zat, senin vasfında akıl ileriye bir adım atabilir mi? (Yani seni vasfetmek için cüzi akıl bir yere gidemez. Yani seni anlatamaz. Burada akl-ı külden bahsetmiyor, söz konusu olan akl-ı cüzdür.) A’mâ olan kimse kulağı ile renkleri ve suretleri nasıl görür veyahut sağır ve göz ile ezgi nağmeyi nasıl işitir.” Zira gayra mensup olan kemalat asıl makamdan mütenezzildir. Hakiki ıtlaktan hariç ve mütekayyiddir, ilahi kemalat üzerine müteferridir. “Kuddüs” keyfiyet ve kemalat üzerine “Subbuh”dan daha hastır. Zira onda pek şiddet ve kesretle zatı tenzih manası vardır. “Hakk tenzih ve teşbihten münezzehtir” denildiği vakit tenzih ve teşbihten tenzih edilmiş olur. Tenzih edersen sınırlandırırsın, teşbih edersen bağlarsın, dolayısıyla da bunlardan da tenzih etmek lazımdır. Tenzihin bu nevinde çok mübalağa vardır, tesbih yalnız makam-ı cem ve takdis ise makam-ı cem ve tafsil haseiyledir denir. İşte bunun için Nuh’un (a.s.) tenzihi akli ve İdris’in (a.s.) tenzihi dahi hem akli hem de nefsidir demişlerdir. 

Hikmet-i Subbuhiye ile hikmet-i kuddusiye arasında manen ve mertebeden münasebet olduğu için yekdiğerine mukarin kılınmıştır. Yani Nuh (a.s.) ile İdris (a.s.) yakınlaştırılmıştır, yan yana alınmıştır. Nuh (a.s.) her ne kadar, zaman bakımından İdris (a.s.) dan sonra gelmiş ise de daha çok olanın tehiri evla olduğundan onun hikmeti hikmet-i subbuhiyeden sonra irad olundu.

Hikmet-i Subbuhiye ile hikmet-i kuddusiye arasında manen ve mertebeden münase bet olduğu için yekdiğerine mukarin kılınmıştır. Yani Nuh(as) ile İdris (as) yakınlaştırıl mıştır, yan yana alınmıştır. Nuh (as) her zaman bakımından İdris(as) dan sonra gelmiş ise de daha çok olanın tehiri evla olduğundan onun hikmeti hikmet-i subbuhi yeden sonra irad olundu. 

Ulüvv yani yükseklik iki nisbettir, ulüvv-i mekan ve ulüvv-i mekanet. Ulüvv-i, mekan; mekanın yüksekliği ali yani yüce mekan, ulüvv-i mekanet ise onur, ağır başlılık, asalet manasınadır. Ulüvv-i mekan mekanın yüceliği, ulüvv-i mekanet ise kişinin yüceliğidir. Ulüvv-i mekan yani mekanın yüksekliği 19/57 “Biz onu yüce bir mekana yükselttik” Ulüvv ve yükseklik iki nisbettir, birisi mekanın yüksekliği diğeri de mekanetin yüksekliğidir ve mertebenin yüksekliğidir, ulüvv-i mekanın delili Kur’an-ı Kerim’de İdris (a.s.) hakkında varid olan وَرَفَعْنَاهُ مَكَانًا عَلِيًّا 19/57 “biz onu yüksek mekana yükselttik” kavl-i şerifidir. Bu ayet mekanın yüksekliğini belirtmektedir. Mekanların en yükseği üstüne alem-i eflak değirmeninin çarkının döndüğü mekandır ki o da felek-i şemsdir. Zira arzdan itibaren kendi manzumemizin merkezine müteveccihen en yüksek bir merhale ve bir mekana çıkmak tasavvur olunursa o mekan ancak felek-i şemsdir. 

Yani arzdan yukarıya çıkmak gerekse en yüksek mekan bizim için güneştir. Ve bu itibar arzdan böyle olduğu gibi Müşteri ve Zühalden yani diğer gezegenlerden dahi böyledir, zira manzume-i şemsi teşkil eden seyyaratın cümlesinin merkez-i feleki şemstir. İdris’in (a.s.) makam-ı ruhaniyeti de oradadır. Yani biz onu yüce makama yücelttik derken güneşten bahsedilmektedir. Zira İdris (a.s.) sıfat-ı beşeri tabiinden soyunmuş olup sıfat-ı ruhaniye ve heyet-i nuraniye ile baki kaldı. Yani İdris (a.s.) daha evvel başta söylediği gibi beşer sıfatlarından soyunmak suretiyle tabiyeden beşeriyet-i tabiyeden de ayrıca soyunup sıfat-ı ruhaniye ve heyet-i ruhaniye ile baki kaldı. Böylece zulmeden nefsinin heyet-i ruhi münevverenin heyetine münkalib oldu. Yani zulmet olan nefsi ruhaniyete dönüştü, sureti dahi heyeti ruhaniyeye münasip olan suret-i misaliyyeyi nuraniyeye tahavvül etti. Onun sureti dahi ruhani heyete münasip olan misali bir suret-i nuraniyeye döndü. 

Bu nurani münasebet ile felek-i şemse uruc eyledi. Felek-i şemse cisim ile uruç maddeten mümkün değildir. Yani şu bedenlerle oraya yükselmek mümkün değildir. Mümkün olunduğu farz olunsa şems cismi yakar ve onun kesafetini yok eder. Çünkü küre-i şems ve küre-i arz gibi soğuk bir cisim değil ateşten bir buhar haldedir. O makama ancak ruhen yükselmek mümkündür. Yani ceset ile güneşe gitmek mümkün değildir. İşte İdris’de (a.s.) cesedini nura tahavvül ettirdiğinden dolayısıyla o nuruyla, o ruhuyla oraya yükselmiştir. Zira latif ruh kesif cisim gibi ateşte yanıp yok olmaz. Nitekim riyazatla latifleşen evliyaullahtan ateşte yanmamak ve suya batmamak ve havada uçmak gibi asar-ı ruhiye zahir olur. İşte İbrahim’in (a.s.) de ateşte yanmamasının sebebi burada bir daha anlaşılıyor. 

Çünkü kendi cesedini ruhaniyetine inkılab ettirdi. Ruhaniyet de yanmayacağına göre orada yanma olmamıştır. Bu sadece peygamberlerde değil birçok evliyaullahda da kitaplarda da okuduğumuz gibi bilinmiş oluyor.

Malum olsun ki Hz. Şeyh (r.a.) güneş feleğinin ulüvv-i makamını anlatmak için eski heyetin mucubince yani eskilerin dünyaya bakışına göre bunu yazmış o günkü günlerde. Feleklerin mertebelerini anlatmıştır. Maksatları ilm-i heyetten bahsetmek değildir, yani heyet ilminden bu mukevvenat ilminden bahsetmek değil, güneş manzumesine nazaran insanlara mekanın yüksekliğini, hangi mekanın yüksek olduğunu anlatmaktır. Bunu insanlar anlasınlar diye zaman-ı alilerindeki ulemanın tasavvuratına mutabık beyanatta bulunmuşlardır. O gökyüzü alimlerin düşündüklerine uygun bir izah şekli yapmıştı ve bu beyanat-ı aliye heyet-i cedideye göre yani bu anlatış yeni ilme göre ulüvv-u mekanın eski düşünceyi değiştirmesi gerekmez. Eskilere göre şems eflakın merkezi olmak itibarıyla onun üstünde ve altında her bir felekten güneşe nazar olunsa maddi mekanın en yükseğidir. 

Yeni görüş heyetine nazaran manzume-i şemsin merkezi ve kalbi yine felek-i şemstir. Yani güneş manzumesinin kalbi merkezi yine güneştir. Bu manzumeyi teşkil eden seyyaratın tümü güneşin etrafında belirli bir yörüngede dönerler. Güneşe en yakın bulunan Merkür (Utarit) olup ondan 15 milyon, Zühre 26 milyon, arz 37 milyon, Merih 56 milyon, küçük gezegenler takriben 100 milyon, Müşteri 192 milyon, Zuhal 355 milyon, Uranüs 710 milyon, Neptün 1150 milyon merhale uzakta devreder. Bu gezegenlerin herhangi birisinden kendi merkezi olan şemse nazar olunsa maddi mekanın en yükseği güneş olur. Şu halde güneş gerek eski heyete ve gerekse yeni düşünürlere feleklerin kutbu olması cihetinden mekanların üstüdür. Bunda asla ihtilaf yoktur. 

Ama merkezden nazar olunursa dünyadan itibaren güneşten daha yüksek maddi mekanlar çoktur. Uranüs, Neptün, diğer manzume-i şemsiyeler gibi buradaki ulüvv (yükseklik) her seyyarenin kendi merkezi olan şemse nispetledir, zira Cenab-ı İdris arzda bulunduğu halde hakkında buyuruldu, وَرَفَعْنَاهُ مَكَانًا عَلِيًّا 19/57 

SUAL: Hak Teala Kur’an-ı Kerimde alel ıtlak وَرَفَعْنَاهُ مَكَانًا عَلِيًّا 19/57 buyuruyor ve mekanın refii şems olduğu tashir etmiyor, yani yüce bir mekan ama o mekanın güneş olduğunu açıkça belirtmiyor. Halbuki bir daire muhitinin herhangi bir noktasından merkezden geçmek üzere bir doğru hat uzatılmış olsa yani dairenin kutru tâmmı resmedilse muhiti mukabilden geçtiği nokta merkezden daha uzak ve daha yüksek olur. Bu itibarla güneş refiul mekan olmaması gerekir. 

CEVAP: Bu yüksek fassın nihayetinde beyan olacağı üzere ulüvv dört nevidir. Yani yücelik dört nevidir. Ulüvv-i Zati, ulüvv-i sıfati, ulüvv-i mekanet, ulüvv-i mekandır. Ayet-i kerime de ulüvv-i mekan bil ibare ve diğer ulüvvlar bil işare beyan buyurulur. Güneşten gayri bu dört nefi ulüvv ile vasıflanmış olan hiçbir mahal yoktur. Zira şems kendi tevabii olan gezegenlerin menşeyi olduğundan onlara nazaran ulüvv-i Zati sahibidir, ve bu tevabi onun ziya ve hararetine muhtaç bulunduklarından bu cihetleriyle sıfati sahibidir, cazibesiyle onların hakimi ve müdebbiri olduğundan ulüvv-i mekanetle vasıflanmıştır. Her birisinden kendisine kadar olan mesafatın cümlesinden uzak ve yüksekte olduğundan ulüvv-i mekan sahibidir. 

Dört türlü yükseklik vardır, biri ulüvv-i Zati, yani Zati yükseklik, ulüvv-i sıfati yani sıfati yükseklik, ulüvv-i mekanet, diğeri de ulüvv-i mekandır. Güneş bunların hepsini kapsamına almaktadır, şöyle ki ulüvv-i Zati yani diğer seyyareler kendisinden meydana geldiğinden onların Zatıdır.

Diğer gezegenler kendisinden ışık aldığından kendisinden yararlandıklarından uluv-i sıfatidir yani onunla hayat bulurlar sıfati olarak da onlardan yüksektir, derece olmakla yani güneş olması bakımından da hepsinden büyük hepsinden güçlü olması bakımından da ulüvvdür, yani mekanet yönünden de ulüvvdür, diğer yönüyle mekan yönüyle de onlardan yüksektir. Yani mekan olarak yüksektir, mekanet olarak değerlidir, sıfat olarak da değerlidir, Zat olarak da öyle, bütün bu ulüvv onda vardır. 

Ulüvv mekanete gelince o bizim için yani Muhammediler içindir, Allahüteala وَاَنْتُمُ الاَعْلَوْنَ 47/35 buyurdu. Allahüteala bu ulüvvde sizinle beraberdir ve o mekandan mütealidir, ve mekanetten müteali değildir. Burada Muhammediler için çok büyük güzellikler olduğunu beyan ediyorlar. Yani ulüvv-i mekanet güç, kuvvet, asalet, güzellik ve ulüvv-i mertebe ve menzilet yani mekan ve menzil hasretsen bizim için yani Muhammed’e (s.a.v.) tabi olan verese içindir, varisler içindir. Mekan ve mekanet bunların ikisi de bizim içindir. Nitekim Hak Teala Muhammediler hakkında وَاَنْتُمُ الاَعْلَوْنَ 47/35 buyurur, “Siz Âlilersiniz” sizin gayriniz olan ümmetler üzerine mertebeten ve menzileten âlilersiniz demektir. Allahüteala cemiyet-i esmaiyeti cihetinden bu ulüvv-i mekanette sizinle beraberdir. Zira sizin hüviyetiniz Hakktır, siz Hakkın zahirisiniz. Zira Hak cisim olmadığı cihetle mekandan mütealidir fakat mekanetten müteali değildir. Cenab-ı Hakk mekandan münezzehtir, ama mekanetten münezzeh değildir. 

Yani Cenab-ı Hakk bir mekanın içine girmez veya orası ile sınırlanmaz ama mekanet, yücelik O’nun en büyük vasfıdır. Ulüvv yani yücelik nispeti iki şekilde olur, birisi âlinin sırf kendi şanındandır, bu ulüvv-u hakiki ve zatidir, yani bu yücelik hakiki ve zati bir yüceliktir. Diğeri mekan-ı âliye nispetle olur bu da ulüvv-i izafidir. Yani izafi yüceliktir. Böylece Hakkın ulüvvü, ulüvv-u hakiki ve Zati olan ulüvv-u mekanettir, zira Hakkın vücud-u mutlak mertebesi vücud-u mukayyet mertebesinden a’lâdır.

2-İDRİS

Amel için mekan lazım, ilim mekaneti taleb eder, böyle olunca Hakk Teala bizim için iki rif’at beynini cem eyledi. Biri amel ile ulüvv-i mekan, diğeri ilim ile ulüvv-i mekanettir. İbadet niçin lazım olduğu buradan anlaşılıyor. İki kemalat ortaya çıksın diye. Bunlar mekan ve mekanet. insan-ı kamilin mevcudatın âlası olması acayip işlerdendir. Halbuki ister mekanen veya ister menzileten ibaret olan mekanete olsun ulüvv ancak ona tabiiyetle nisbet olundu. Böyle olunca onun ulüvvu kendi zatı için olmadı. Böylece o ulüvv-i mekan ve ulüvv-i mekanet ile âlidir. Şu halde ulüvv onlar içindir. Yani Muhammediler içindir. Yani Muhammed suresinde (s.a.v.) de vaki olan “Allah sizinle beraberdir.” Kimlerle? Muhammedilerle . وَاَنْتُمُ الاَعْلَوْنَ Ayet-i kerimesi kavliyle Hakk Teala bizi ulüvviyet ile vasf edip وَاللَّهُ مَعَكُمْ “Allah sizinle beraberdir” kavliyle bizimle beraber olduğunu ispat edince ümmet-i Muhammediyeden ilahi hakikate ıttıla olmayıp, yalnız salih amel işleyen kimseler uluvden ulüvv-i mekaneti anladılar. 

“Allah sizinle beraberdir” kavliyle bizimle beraber olduğunu ispat edince yani 47/35 ayetinde “Allah sizinle beraberdir” kavliyle bunu ispat etti Cenab-ı Hakk. Hani bir çok ayette وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ 50/16 “Size şah damarından daha yakındır”, وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِى 15/29 “Ona ruhumdan üfürdüm” ve وَاَيَّدْنَاهُ بِرُوحِ الْقُدُسِ 2/253 “Sizi Ruh-ül Kuds ile destekledik” ve وَهُوَ مَعَكُمْ اَيْنَ مَاكُنْتُمْ 57/4 “ O sizinle beraberdi siz neredeydiniz” gibi ayetlerde de belirtildiği gibi. 

Bu beraberlik Ümmet-i Muhammed’e has bir beraberliktir. Bizden evvelki ümmetlerin böyle bir beraberliği yoktu. Gayrılığı vardı. Neden? Hakikat-i Muhammedi üzere daha hayatları kemale ermediğinden gayrılıkları vardı. Ama ümmet-i Muhammed Hakikat-i Muhammedi üzere ilgileri ve bilgileri olduklarından ayniyet üzerine hayatlarını sürdürdüklerinden beraberlikleri vardır, ümmet-i Muhammed’e has bir oluşumdur. Onun için ne kadar şükretsek veya kendimizi ne kadar yüceltsek azdır. Nefsani olarak değil rahmani olarak tabi ki. Ümmet-i Muhammediyeden hakayık-ı ilahiyeye dahil olmayıp, yani ilahi hakikatlere dahil olmayıp, yalnız salih amel işleyen kimseler ulüvvden uluv-u mekaneti anladılar. Yani yücelikten mekanın yüceliğini anladılar. “Hakk mekandan münezzehtir” böylece bizim için sabit olan alemiyet yani yücelik ilim hasebiyledir. Biz ilim olarak bir yücelik biliriz dediler, zira biz cisim-i kesifiz, mekaniyet ile muttasıfız. Yani kesif cisimleriz, mekan ile vasıflanırız.

Eğer bizim ulüvvumuz mekan ile olsaydı bizim ile maiyet-i Hak sabit olduğuna göre yani Hakkın mahiyeti sabit olduğuna göre Hakkın mekandan münezzeh olmaması lazımdır. Eğer Hakk bizimle beraberse bunu biz ilim olarak düşünürüz. Fiil olarak değil, bizatihi Hakk bizimle beraber düşünemeyiz. Eğer Hakk bizimle beraber olsa o zaman Hak mekandan münezzehtir, biz ise mekanız Hakk bizimle birlikte olmuş olduğuna göre Hakk bir mekanda olmuş olur. Biz bunu böyle düşünemeyiz, bundan da tenzih ederiz. Hakkın mekandan münezzeh olmaması lazım gelir eğer seninle beraberse. Niye böyle düşünüyorlar; Meseleye kişilik yönünden baktıkları için öyle düşünüyorlar, kişiyi kişi olarak görüyorlar ondan öyle düşünüyorlar. Halbuki ümmet-i Muhammed yapmış olduğu riyazatlarla cesetlikten berî olmuş kurtulmuş oluyor.

İşte o şekilde kişi ile Allah birliktedir, Muhammedileri vasfı odur zaten. Nefsani, yaramaz sıfatlardan kurtulması beşeriyetinden kurtulması dolayısıyla ruhani hale gelmesi, ruhaniyle birlikte latif ulüvv-u mekanet haline gelmesi işte o zaman Cenab-ı Hakkın onunla birlikte olması özelliği ortaya çıkıyor.

Ama bunun böyle olduğunu bilmeyen Salih amel işleyen Muhammediler bunu inkar ediyor, “bu ilmi bir olaydır “diyorlardır. Nasıl ki فَاَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَم وَجْهُ اللَّهِ 2/115 ayetinde nereye baksanız Allah’ın veçhini görürsünüz ve وَاللَّهُ وَاسِعٌ عَلِيمٌ 24/32 Cenab-ı Hakk “ ilmiyle her tarafı kuşatmıştır” ifadesinde bulunuyorlar, zatıyla değil ilmiyle burasını da böyle anlıyorlar. Onların da anlayışına hürmet edilir, onlar da o kadarını biliyorlar. Yani Güneşten aldıkları ziya Allah’ın ilminden aldıkları o kadardır. Ama ilmin ulüvvu, yüksekliği, sonu olmadığından ümmet-i Muhammede de bütün bu ilimler verilmiş olduğundan kim ne kadar hakikat-ı Muhammediden ilim alırsa o kadar ulüvv-u mekanet hükmüne girer. 

Bu yükselme mekanda değil manadadır. Halbuki o amelin sureti olur. Yani salih amel işlediği zaman bu amellerin birer sureti olur ve suret ise mekan ister. Hak bizimle beraber olup ulüvvumuz dahi ulüvv-i mekanet ve mertebe den ibaret olunca amalimizin suretleri nerede mahpus olur deyip amellerinin ecri fevt olacağından korktular. Yani yanlış bir şeyler düşünüp de amellerimiz boşa gitmesin hiç hükmüne gitmesin diye korktular, ilim ile beraberdir dediler. Yani bu ilmi bir oluşumdur, yukarıdaki ayette وَاللَّهُ مَعَكُمْ “Allah sizinle beraberdir” bu ilmi bir oluştur dediler, fiili bir oluş değildir dediler. 

Eğer Allah bizdedir beraberdir hükmüne girdiğinde amellerinin yok olacağından korktular. Tabi ki orada amel yok olacaktır. Eğer sen varsan amelin varsa suçun günahın iyiliklerin varsa, sen varsın demektir. Sen varsan Allah orada yoktur. Çünkü sen orada nefsinle kaimsin orada demektir. Kişi enaniyetinden kurtulmadıkça Allah ile birlikte olamıyorsun. Bunun için Hakk Teala وَاللَّهُ مَعَكُمْ ” kavline mütakiben “Allahüteala amal-i cismaninizden ve onların ücurundan bir şey noksan kılmaz” buyurdu onlara. Yani amelleriniz yok olmaz onların ecirleri hepsi verilir diye onlara güç verdi. Şimdi amel mekanı ve ilim mekanatı ister. Eğer biz amel sahibi isek yani sadece amel sahibi isek bir mekana ihtiyacımız vardır. O zaman o mekan yücelmiş oluyor. Yüce bir mekan olmuş oluyor. Yine o mekan senin varlığınla değerlenmiş oluyor. Zira amel cismin aza ve cevarihı vasıtası ile sadır olan suretlerden ibarettir. O suver alem-i kevnde yani o suretler kevn aleminde muhafaza edilir. Yapmış olduğu namazından, konuşmasından her şeyinden meydana gelen suretler bu alemde muhafaza edilmektedir.

Amel mekanı ve ilim de mekanatı ister. Yani ilim yüceliği ister. İlimde mekan yoktur. İlim bilgisinin mekana ihtiyacı yoktur. İlim ilimdir ama amel bir yerde yapılması lazım mekana ihtiyacı vardır. İşte bu ulüvv-i mekan, ulüvv-i mekanet. Ulüvv-i mekanet sahipleri ilim erbabıdır. Yani irfan ehlidirler, asalet ehlidirler, yüce kimseler manasınadır. Zira amel cismin aza ve cevahiri vasıtasıyla ve ilim mekanet ister zira amel cismin aza ve cevahiri vasıtasıyla sadır olan suverden ibarettir. Yani cismin amellerinden meydana gelen suretlerdir. O suretler kevn aleminde muhafaza edilir. Kıldığın namazından, oruçlarından yani her şeyinden meydana gelen suretler bu alemde muhafaza edilmektedir. Bu hal zamanımızda nazar-ı hissi ile de anlaşılmaktadır.

Nitekim cismin her anında vaki olan efal ve harekatını önüne bir fotoğraf makinesı koyuverilince zaptetmek mümkün oluyor. Bütün alem hareketten meydana gelmiştir hep hareket vardır, bu hareketlerin hepsinin fotoğrafları çekilmekte tesbit edilmektedir, bütün bu ameller. Sinema şeridi gibi bütün alemdeki ne kadar hareket varsa, o kadar çok fotoğraf makinesı var ki özel olarak herkesin, genel olarak tüm alemin fotoğrafları çekilmektedir. Bu her an yapılmaktadır. Bunun karşılığı olan insanların yapmış olduğu filimlerdir. 

O anda gözün kapalı ise kapalı, elin aşağıda yürüyorsan, hangi hareketin o saniyedeki şekliyle seni tesbit etmişse onu donduruyor olduğu gibi kalıyor ve onu zapt ediyor. Video kaydı gibi bütün fiillerimiz kayıt ediliyor. Böylece cismin tümü vaziyet ve tavırlarının hareketlerinin suretleri her cihetten fezaya yayılıp, hiç boşluk bırakmadan bütün fezaya yayılıyor. Televizyon yayınları o çevrede her noktadan yayın alınır hiç boş alan kalmaz. Sayısız televizyon alıcısı koysan çalıştırsan hepsinden görüntü alırsın. Demek ki bu yayınlar bölünme kabul etmeden o bölgeye muhittir. 

Yapılan hareketler feza içine onların görüntüsü yayılıyor feza alemi içinde onlardan hiçbir kayıp olmaz. Şöyle kabul edelim, 100 sene evvel yeryüzü üzerinde meydana gelen muharebatın suretlerini harbin şekillerini bu suretlerin fezadaki suretlerinden daha seri bir suretle hareket edilerek bir fotoğraf makinesi ile önlerine geçilmek mümkün olsa onların cümlesi zapt olunabilir. 

Yani saniyede 300 bin Km kızla giden bir ışıktan 400 Km/s sürate çıkılsa belirli bir süre sonra onların önüne geçersin onları makinede zapt edersin hareketlerini o senin kaydına girmiş olur. (yorum: Bu anlatımla fotoğraf çekmek mümkün değildir, çünkü sen 400bin Km/s hızla gidiyorsun ışık 300bin Km/s hızla gittiğine gör ışık senin fotoğraf makinene giremez yani ışık seni yakalayamaz.) O savaş sanki bugün yapılıyormuş gibi olur. Zaten onlar öyle. Nasıl güneşin ışıkları bize 8 dakika 18 saniyede geliyorsa biz 8 dakika 18 saniye evvelini görüyoruz güneş doğduğu zaman o andaki doğuşu değil. Buna göre 70 yıl da gelen ışık var yıldızlardan 1000 sene de gelen ışık da var uzaydaki yıldızlarda. 

Bazılarının ışığı bize geldiği zaman o yıldız beklide söndü o yıldız bitmiş olabilir. İşte 50 yıl evvelki bir hadise karşısındaki bir gezegenden onun filimi çekilmiş olsa orada oynayan görüntüler burada çoktan bitmiş oluyor. Güneşte televizyon yayını olduğunu düşünelim, yayını kestikleri andan itibaren biz dünyada o yayını 8 dakika 18 saniye süre ile daha izlemeye devam edeceğiz demektir.

وَمَا تَكُونُ فِى شَاءْنٍ وَمَا تَتْلُوا مِنْهُ مِنْ قُرْاَنٍ وَلاتَعْمَلُونَ مِنْ عَمَلٍ اِلا كُنَّا عَلَيْكُمْ شُهُودًا 10/61 “Biz ancak sizin üzerinize şahid ve rakib olduğumuz halde bir şanda olursun, ve Kur’an tilavet edersen ve amelinden bir şey işlersin “ ayet-i kerimesi Hakkın maiyetle beraber şuunat ve kelimat ve amal-i insaniyenin mazmutiyetini beyan buyurur. Yani bu ayette bütün bu oluşumların zapt edildiğini buyurur. 

Şimdi suver-i amal en yüksek mekan olan yani amellerin suretleri en yüksek mekan olan Sidret-ül Münteha’ya kadar vasıl olur yapılan ameller. Ve Sidre lügaten kenardaki ağaç manasına gelir ve güneş sistemimizi teşkil eden her bir seyyare bir şecer düzeyindedir. Yani güneş sisteminin çevresinde olan gezegenler bir ağaç düzeyindedir. Böylece Sidret-ül Münteha en son gezegenin taayyününden ibaret bulunur ki, bu seyyareye Neptün ismi verilmektedir. Bu gezegene ulaşan güneş ışığı dünyaya ulaşan ışığın binde biri nispetindedir. Hayal suretlerinin yayılması Güneş ışığının bulunduğu mahallerde vaki olur. Bu son gezegen dünyadan itibaren güneş sistemimizi teşkil eden gezegenlerin en uzağı ve en yükseğidir. Fakat bundaki ulüvv ancak ulüvv-i mekandır. Geçmişte zikrolunan üç nevi ulüvv-i şems gibi burada mevcut değildir. 

Yani her ne kadar Neptün en geniş gezegen yani en geniş yörüngeli gezegen dünyaya göre güneş ışınlarını bin kat daha az almaktadır. Buna göre madde olarak her ne kadar yüksekse de ulüvv-i mekan değildir. Yani madde olarak yüksek ama güneşin az aldığından dolayısıyla bu hareketler bu suretler de güneş ışığı ile yayıldığından oraya da güneş ışığı binde bir gittiğinden dolayısıyla oraya daha az hayal gitmektedir. Güneşten dünyaya gelen ışıklar bin misli ona göre fazla olduğundan yani orası yüksek olmakla birlikte ulüvv-i mekanet değil ulüvv-i mekandır, yani mekan yönüyle yüksekliği vardır. İlim yönüyle yüksekliği yoktur. Daha önce zikrolunan ulüvv-i şems yani güneşin yüksekliği gibi burada mevcut değildir. 

Yani güneşin zatından onların çıkması bir yüksekliği, ışığından faydalanmaları ikinci yüksekliği, merkez olduğu için diğer gezegenlerden üstün olması gibi onda bu özellikler yoktur. Yani yüksek de olsa bu özellikler yoktur, dolayısıyla güneş ulüvv-i mekandır, bu sistemin en yükseği güneştir. İşte bu hayali suretlerin zapt edilmesi dar-ı ahirette o darın maddesine göre cesetlenip, meydana gelip sahibinin yakını olur. Yani kim nasıl hareket etmişse onlar suretlenir ve bir yerde muhafaza edilir, ahrette bunlar o kişiye yaklaştırılır. Yani yanına verilir. 

Eğer o salih amel ise suret-i hasenede ve eğer kabih ise suret-i kabihede tecessüd eder. Yani güze bir amel ise salih bir şekilde gelir ama kötülükler içinde bir amel ise kötülük olarak karşına çıkarlar. Böylece herkes dahil olacağı cennetin nimetlerine hurilerine ve sair esbab-ı tenaumu nimetlerini alemde tahsil edip beraberce götürür. Yani bu alemde tahsil edip kazanıp beraberce götürür. İşte bunun için Hakk Teala وَاِنَّ جَهَنَّمَ لَمُحِيطَةٌ بِالْكَافِرِينَ 9/49 “Cehennem küffarı elan muhittir.” buyurmuştur. Yani onlar sadece orada cehenneme girecekler değildir, burada cehenneme girmişlerdir. Onun tam aksi mü’minlerde burada Cennet’e girmişlerdir. Cennet onlara muhittir daha burada iken. Hani zaman zaman Cennet meselesi mevzu oluyor ya işte şu yaşadığımız hayat Cennet muhitinde olduğumuzun işaretidir. Şu halde ümmet-i Muhammediyeden olan bizler için Allahüteala iki yüksekliğin arasını cem etti, yani iki yüksekliği birleştirdi. Birisi amel ile ulüvv-i mekan, diğeri de ilim ile ulüvv-i mekanettir. Ulüvv-i mekan yaptığımız fiillerle mekan yüksekliği, Ulüvv-i mekanet; ilim ile bilgi ile asalet ile onurlanma ile yüksekliktir. 

Amel yönüyle işlediğin zaman mekane ihtiyaç vardır, ilim yönüyle yükselmek için mekane ihtiyaç yoktur. Ameli mekan içinde yaparsan ilim ile de mekana bağlı olmadan yükselmiş oluyorsun. Burada mekanda yükselmiş oluyorsun, bunları şekil olarak yapmak değil. Hakiki ümmet-i Muhammed hem ilim yönüyle hem de amel yönüyle yükseliyor yani hem mekanet yüksekliği sahibi, hem de makan yüksekliği sahibidir. İşte Hakk Teala hüviyetinin bizimle beraber olduğunu وَهُوَ مَعَكُمْ 57/4 Yani O sizinle beraberdi diyor, ne zaman ahrette diyor. Ondan sonra siz kiminleydiniz buyuracak. “Vallahü makum” Yeminle, mutlaka Allah sizinle beraberdir. Kavliyle isbat buyurmakla alemiyette iştirakı ilham ettikten sonra yani birleştirdikten sonra yani ulüvv-i mekan ile ulüvv-i mekaneti üstünüzde birleştirmiş oluyor. Burada çok büyük müjdeler vardır tabi ki anlayabilene.

Ancak sen bunu kendi beşeriyetine verme, bundan tenzih et, Hakkın mutlak vücudu dolayısı ile bu yükseklik size verildi. Yani Hakkın mutlak vücudu sende zuhur etmesi dolayısıyla verildi yoksa senin nefsaniyetin, beşeriyetin dolayısıyla değil bunu iyi anla buyuruyor. Zaten o beşeriyetini daha evvelce amal-i saliha ile indiremezsen, ortadan kaldıramazsan ulüvv-u mekanete de ulaşman mümkün değildir. Yani burada senin varlığın ortadan çıkınca Allah sizinle beraberdir ifadesi sizin hakikatinizle beraberdir manasındadır, yoksa nefsaniyetinizle beşeriyetinizle değildir.

Halbuki Hak Teala ayn-ı küldür, O’nun ulüvvu, ulüvv-i Zatidir, hiçbir vücudun zımmında hasıl olmuş olan bir ulüvv değildir. Yani sonradan orada var olan bir yücelik bir mekanet değildir. Böylece vücud-u mukayyet sahibi olan abd’e nisbet edilen ulüvv, vücud-u mutlak olan Hakkın ulüvvüdur. Yani vücud-u mukayyet olan abdın, yani kayıtlı bir vücuda sahip olan kulun ulüvvü onun değil Hakkın ulüvvüdur. Oradaki Hakkın yüceliğidir. Zaten sen yoksun ki orada senden bahsedilsin. Zaten hiçbir zaman da olmadın ki olman da zaten mümkün değildir. 

Sen diye bir şeyin olması mümkün değildir bu alemde. Eğer sen varsan o zaman Hakk yoktur, demektir, çünkü iki zıt bir arada bulunmaz. “Çık aradan kalsın yaradan” dediği gibi zaten yaradan var ortada ama sen girmişsin “Ben” diye oraya o “Ben” i kaldırdığın zaman kalacak olan O’dur zaten. Ve bu ulüvv Hakkın Âli ismi ile yani yüce ismi ile ona vaki olan tecellisi kadardır, şu halde asıl ulüvvde Hakka iştirak mümkün değildir. Yani kul iştirak etti de kulun ulüvvü ile Hakkın ulüvvü yüceliği birleşti manasına değildir, burada iştirak yoktur, kuldan zuhura gelen Hakkın yüceliğidir. 

İnsan-ı Kamilin mevcudatın alası ulüvvu yani yücesi olması merak edilecek nedendir denilecek şeylerdendir. Halbuki ona nisbet olunan ulüvv ya mekana veya mekanete yani menzilette ve tabiyyat ile nisbet olundu. Böylece onun ulüvvu zatından dolayı değildir. Belki o ulüvv-i mekan ve ulüvv-i mekanet ile âladır böyle olunca ulüvv nisbeti mekan ve mekanet için sabittir ve İnsan-ı Kamil “Muhakkak ki Allah Âdem’i kendi sureti üzere halk etti” hadis-i şerif. Bir rivayette de “Muhakkak ki Allah Âdem’i Rahman sureti üzere halk etti” Hadis-i şerifi mucibince suret-i ilahiye üzerine mahluktur. Yani insan-ı kamil ilahi bir suret üzere bir mahluktur, halk edilmiştir. Yani Rahman sureti üzere veya Allah’ın sureti üzere halk edilmiştir. Demek ki insan ne müthiş bir varlık ama biz kıymetini bilemiyoruz. 

Bütün bu insanlar bir tek insan işte bu insan-ı kamil ve biz o İnsan-ı Kamil’in birer hücreleri birer yapı taşları gibiyiz, birer hücreleri gibiyiz. Bütün insanların tamamı bir insandır. Ve bu insanlar Allah’ın halifesidir. İnsanların tamamı halifesidir. Çünkü ayrı ayrı baktığımız zaman birbirimizi eleştirelim yani araştıralım, kanımız, saçımız, aklımız, tırnağımız hepimizin aynı farkımız yok. Şekilde farklılık olsa da asaleten asılda hiç birimizin farkı yoktur. Uzun, kısa, şişman, zayıf, siyah, beyaz bunlar farklılık değildir. Yapı taşı olarak kan ise kan, damar ise damar, mide ise mide, ciğer ise ciğer, akıl ise akıl, fikir ise fikir, hepsi aynıdır. Nasıl saatlere baktığında hepsi saat ama kimisi kurmalı kimisi pilli sonuçta hepsi saattir. Hepsinde yelkovan akrep ve rakamlar vardır. Hepsinde aynıdır. Biz de bütün insanlar olarak İnsan-ı Kamiliz bütün esma-i ilahiye bu insanlardan zuhura gelmektedir, Cenab-ı Hakkın esma-i ilahiyesi Zati sıfatları ile birlikte insanlardan zuhura gelmektedir.

Dolayısıyla kimisi “Kahhar” ismini zuhura getirmekte kimisi “Mudil” ismini, kimisi “Rahman” ismini, kimisi “Rahim” ismini, kimisi “Hadi” ismini ortaya getirmekte dolayısıyla Cenab-ı Hakkın bütün esma-i ilahiyesi insanlardan zuhur etmektedir. İşte bunun tamamına İnsan-ı Kamil denilmektedir. Ama bu insanlardan insan fertlerinden bir fert dahi bütün bunları idrak edecek kapasiteye ulaşmışsa yani bir salkım üzümdür, bütün olarak bir salkımdır. Ama o salkımın taneleri vardır. O salkım tanelerinden bir tanesi kendini idrak etmişse, bütün varlığın kendinde de mevcut olduğunu idrak etmişse bu kamil insan olmuş oluyor. Hem salkım hem de tane olduğunu hem salkımdan ayrı bir şey olmadığını hem de tane olduğunun idrak etmişse işte bu iki yönlü kemalattır. Biri ulüvv-i mekan, biri de ulüvv-i mekanettir. İkisini de idrak etmiş oluyor işte bu da ümmet-i Muhammede has olan bir ilim ve yaşam harikası oluyor. 

İşte böyle olunca Allah Âdem’i kendi sureti üzere halk etti, Allah Âdem’i Rahman sureti üzere halk etti demesi bütün Rahmaniyetini o insanlarda mevcut olduğunu yani Zati tecellisinin o insanlarda mevcut olduğunu bildirmiş oldu. Bu suret-i ilahiye üzere mahluktur yani böyle halk edilmiştir. İnsandan başka hiçbir varlıkta böyle bir meziyet yoktur. Ne cinlerde ne de hayvanlar da ne de meleklerde böyle bir meziyet yoktur. İnsan suret-i ilahiye üzere mahluktur, bu alemde mücella, parlak tecelli yeri olmuştur, bu mertebe-i şehadette zuhur eden İnsan-ı Kamil’in vücuduyla böylece hasıl olmuştur. İnsan-ı kamil kendi nefsinde bil cümle meratib-i ilahiyeye camidir. Yani bütün ilahi mertebelere camidir. Onun gayrileri kemalde noksandır. Yani insanın gayrileri kemalde noksandır. Böylece insan-ı kamil mevcudatın alasıdır.

3-İDRİS

Ulüvv, mekan ve mekanet için sabit olup ulüvv-i mekan Hak Tealanın اَلرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى 20/5 yani “Rahman Arş üzerine istiva eyledi” kavliyle teyid edilmiştir. Zira alem-i cismaninin müntehası arştır. Yani ulüvv-i mekan en yüksek mekan Arş’tır. Ve Arş bütün cisim alemine muhittir, şu halde Arş mekanların en yükseğidir. Hak Teala Rahman ismiyle Arş üzerine müstevli olunca onun için ulüvv-i mekan sabit olmuş olur. Ulüvv-i mekanete gelince كُلُّ شَىْءٍ هَالِكٌ اِلا وَجْهَهُ 28/88 ayet-i kerimesi Hak için bu ulüvv-i mekaneti ispat eder. Zira her bir şey hâliktir, yani helak olacaktır, ancak O’nun vechi ve Zat’ı hâlik değildir. Yani helak olmaz. Çünkü vücudat-ı mukayyede vücud-u mutlak ile kaimdir. Mukayyed olan vücut kayd-ı taayyünden kurtulunca ayn-ı mutlak olur. Bu Hakkın ulüvv-i mekanetidir, keza وَاِلَيْهِ يُرْجَعُ الاَمْرُ كُلُّهُ 11/ 23 yani emrin kâffesi ona rücu eder, onunla beraber ilah var mıdır ءَاِلَهٌ مَعَ اللَّهِ 27/63 ayet-i kerimesi dahi bu ulüvv-i makanetle sabittir. Çünkü vücudat-ı mukayyede helak olup kisveyi taayyünden soyunduğu vakit aslı vücut olan vücut-u mutlaka birleşir. Böylece gayr için vücut olmayınca Allah ile beraber ilah olması mutasavver değildir. Hak Teala İdris (a.s.) hakkında وَرَفَعْنَاهُ مَكَانًا عَلِيًّا 19/57 yani mekan-ı aliye ref ettik yani yüksek makama yükselttik buyurdu, Ali sıfat-ı hasenesini mekana na’t kıldı. Yani mekanı âli sıfat-ı hasenesi ile yani güzel sıfatıyla vasıflandırdı. 

 Yani “Mekan-ı âliye yükselttik” buyuruyor ya, orada “Mekan-ı âliy” sıfat-ı hasenesini mekana ait kıldı. Yani burada mekan güzel bir sıfat olarak belirtildi. Şu halde bu anlatışta ulüvv insanın vasfı değil mekanın vasfı olur. İnsan o mekan-ı âliye çıkmakla âliy olur. Yani bir yönü budur.

Bir insan yukarıya çıktığı zaman âliy mekana çıkmış olur. Yani yükseklik mekana verilmiş oluyor. “Mekanen âliyyen” buyuruyor ya mekan yükseklik mekana verilmiş oluyor. Hak Teala Âdem’in (a.s.) evladı hakkında وَاِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلۤئِكَةِ اِنِّى جَاعِلٌ فِى الاَرْضِ خَلِيفَةً 2/30 buyurdu, “Rabbin melaikeye hitaben ben yeryüzünde halife kılacağım” dediği vakit buyurduğunda bu kavl dahi ulüvv-i mekaneti gösterir. Yani kişideki yüksekliği gösterir. Yani Âdem’in (a.s.) yüksekliğini gösterir. Halifenin yüksekliğini gösterir. İşte her ne kadar halife yerde ise de yani mekan olarak yerde ise de ama kendisi mekanet olarak ulüvv, âliydir. Yani insan yerde olduğu halde ama makamı yükseklerde, kendi âliydir. Ama İdris (a.s.) hakkında “Biz onu âliy bir mekana yükselttik” buyuruyor. Mekan olarak yükselttik buyuruyor.

Ama Âdem’i âli, kendisini mekanet olarak yükselttik buyuruyor. Mekanet; kişinin kendindeki yüceliğidir. Mekan; bulunduğu yerin yüceliğidir, mesela burası şimdi bir mekandır, insan şu mekanın içinde bulunduğu için bu mekan mekan-ı âliydir. Ama insan mekanet olarak âliydir. Mekanet olarak yücedir. Kendinden yüce, varlığı olarak yücedir. Yani herhangi bir mekanla bir sebeple yüceltilmiş değildir. Zaten kendisi yücedir. Hz. Ali (k.a.v.) derken biz o kelimeyi bozmuş oluyoruz onun aslı âliydir. Yani yüce insan manasınadır. Hazreti yüce manasınadır. İşte mekanen âliyen “yüce mekan” demektir. Şimdi bir insan var bir mekana çıkmakla yüceliyor, yani mekanın yüceliği onu yüceltmiş oluyor, mesela kâbeye gitmiş bir insan mekanın yüceliği ile yücelmiş oluyor. Hacı olunca mekan onu yükseltmiş oluyor. 

Ama irfan ehli, arif bir zat olduğu zaman onun yücelik kendinde mekan ona bir şey yapamıyor, mekan onunla yüceliyor. Birisi mekanın yüceliği, yüce bir mekana çıkıp ta oraya gidip onunla şereflenmesi yani mekanla mekinin şereflenmesi, ama bir mekinle mekanın şereflenmesi var. Mesela padişah samanlıkta da otursa o samanlık gene de saray hükmündedir. Çünkü padişahın oturduğu yer saraydır. Ama o basit bir evde de otursa orayı padişah değerlendirdiğinden orası mekan-ı âliydir. Çünkü bütün padişahlık yetkileri mühürü elinde kim gelirse gelsin padişaha bulunduğu yere gelecektir, o zaman orası saray hükmündedir. Gelen o binaya değil de onun içindekine geliyor. İşte padişah sarayda otursa o mekan aynen saraymış gibi toprak bir ev de olsa mağara da olsa değer buluyor, içindeki oturandan dolayı. Bir mekanın yüceliği ile kişinin yücelmesi var, bir de kişinin yüceliği ile mekanın yücelmesi var. Bir de kişi mekanet olarak kendisi yücedir. 

İnsan Cenab-ı Hakk’ın vermiş olduğu bir özellikle yücedir. Neden yücedir? Hem mekan yönüyle hem de mekanet yönüyle yücedir. Bu da ümmet-i Muhammed’e has bir yüceliktir. Mekanet yönüyle yani kişinin kendi yüceliği yönüyle baktığımız zaman Cenab-ı Hakk وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِى Ben ona ruhumdan üfledim, ayrıca benzeri hadisler; ben onun gözünde gören, kulağında işiten olurum gibi. Bu kişinin Cenab-ı Hakkın verdiği mekanet yönüyle yüceliğidir. Yani kendi varlığında kendi hakikatinde olan bir yüceliğidir. Bu mekaneti yönüyledir ama başka yönüyle baktığımız zaman insan Cenab-ı Hakkın zuhur mahali yani mekanı olduğundan bu sefer mekan olarak da yücedir.

 İşte bu da ümmet-i Muhammed’e has bir yüceliktir hem mekan hem de mekanet yönüyle yücedir. Diğer ümmetlerde ya mekan yüceliği ya mekanet yüceliği vardır. Cenab-ı Hakk öyle olur olmaz yere tenezzül ve teveccüh etmeyeceğinden zuhura geldiği yer tabi ki mekan-ı âliy olacaktır. Ulvi mekan olacaktır.

İşte en geniş şekliyle insandan zuhur ettiğinden insan O’na en geniş şekliyle mekandır (yalnız burada Cenab-ı Hakkı bir mekan içerisine alıyoruz zannedilmesin, bu bir anlatma yöntemidir, yoludur, irfan ehli zaten bunun maddi bir varlık olarak bunun olduğunu düşünmez.). Eğer o varlıktan yani o mekandan Cenab-ı Hakkın Zat’ı zuhura geliyorsa o mekan da O’nun Zat’ından başka bir şey değildir. Gayrisi değildir, hani gayriyet ayniyet hükmüyle ayniyetidir zaten O’nun, mekan olarak da mekanet olarak da O’nun aynından başka bir şey değildir. 

Dolayısıyla Cenab-ı Hakk bir mekana girmiş sayılamaz. Rabbim melaikeye hitaben “Ben yeryüzünde halife var edeceğim” dediği vakit, bu kavil dahi ulüvv-i mekaneti gösterir. Yani mekanetin yüceliğini gösterir. Yani Âdem’in (a.s.) hakikatini yani ona Cenab-ı Hakkın değer vermesi ile halife olarak halk edeceğim sözünde ulüvv-i mekanet vardır. Yani mekanetin ulviyeti vardır. Zira bu kavilde ulüvv-i mekanet, rütbe-i hilafete tahsis olunmuştur. Hilafet rütbesine tahsis olunmuş, yüceliği ulüvv olması hilafeti dolayısıyladır. “Ben yeryüzünde halife halk edeceğim” buyuruyor. “Ben yeryüzünde toprak, taş halk edeceğim” buyurmuyor. Kendinin bütün vasıflarını ortaya getirebilecek kabiliyette bir halife, halife demek aslının aynının benzeri yani aslının aynının kopyası demektir. Aslı olmadığında yerine vekil olan demektir. Nasıl Reis-i Cumhur bir yere gittiği zaman Meclis Başkanı onun bütün yetkilerine sahipse işte insan-ı kamil de böyledir. Halife dediği bu halifedir.

Böylece insan kendi nefsinde bil cümle meratib-i ilahiyi cami olarak, kendi nefsinde bütün ilahi mertebeleri toplamış olarak- başka türlü de halife olamaz zaten- halife olması için aslının aynı üzere olması lazımdır. Her şeyiyle birlikte olması lazımdır. Cümle ilahi mertebeleri cami olarak yani birlikte olarak rütbe-i hilafete haiz olmakla ulüvv-i mekanet sahibi olur. İşte o gün Âdem (a.s.) hakkında belirtilen bu husus bugün her birerlerimiz hakkında da geçerlidir. Onun için Kur’an-ı Kerim’i afaki, enfüsi bilmemiz gereklidir. Âfaki; Âdem’den (a.s.) bahseden yönü yani ufukta bizim dışımızda ama bizden bahseden yönü de kendi her birerlerimizde bu ayet-i kerimeyi tahakkukunu sağlamaktır. En azından varlığını bilmektir. Bizdeki yönü enfüsi yönüdür. Bize lazım olan da budur. 

Sen hala Âdem bahsini geçmişte kalmış bir hadise olarak okuyorsan sen de geçmişte yaşıyorsun demektir. Halbuki o gün ve bugün, an be an senin üstünde yaşanan bir hadiseyi belirtmektedir. Yani geçmişteki bir hadise değil, her an her gün yaşanan hadiseyi belirtmektedir. Bu halde de ulüvv-i insanın vasfı değil mertebenin vasfı olmuş olur. Yani bu hükmün altına bütün insanlar girmiş değildir. Çünkü burada mertebe söz konusudur. Bu halde ulüvv yani yücelik insanın vasfı değil mertebenin vasfı olmuş oluyor. İnsanın vasfı olmuş olsa burada insandan kasıt beşeriyet, insan kelimesinin ifade ettiği gerçek mana değildir, buradaki mana insansı yani benzer varlıklar anlamındadır.

Bunun vasfı değil bu. O mertebeye ulaşmış kimselere ait bir ulüvvdür mekanet. Keza Hakk Teala iblise hitaben melaike hakkında “sen Âdem’e secdeden imtina mı ettin kibirlendin mi yoksa sen melaike-i Âlinden misin?” Yani sen yüce meleklerden misin neden secde etmedin buyurdu. يَاۤ اِبْلِيسُ مَا مَنَعَكَ اَنْ تَسْجُدَ لِمَا خَلَقْتُ بِيَدَىَّ اَسْتَكْبَرْتَ اَمْ كُنْتَ مِنَ الْعَالِينَ 38/75 Ulüvv-i melaike-i Âlin için sabit kıldı. Hani melekler Âdem’e secde ettiler İblis secde etmedi, iblise “neden secde etmedin sen yoksa Âlin meleklerden misin“ buyurdu. Demek ki Âlin diye bir melek grubu var. Bunlar da işte mekanet olarak yüce varlıklardır. 

Zira melaike-i Âlin melaikenin bir sınıfıdır ki hani insanların bir sınıfı gerçek halife hükmünde uluv mekanet ise, mekanet-i ulüvv ise bunlar da meleklerin bir kısmı Âlin melekler, onlar da ulüvv-i mekanettir. Melaikenin bir sınıfıdır ki Hakka şiddetle muhabbet göstermelerinden yani çok şiddetli muhabbet göstermelerinden ve halktan kemal-i gaybubetlerinden yani halkın farkında bile olmayışlarından, yani bu alemlerin varlığı onlarca mechul, varlığı ile yokluğu birdir. Alemlerin varlığının farkında değiller, hep ibadet üzeredirler, mutlak bir muhabbetle ibadet üzeredirler. İşte o melaike kastedilerek âlundan mısın, sen onlardan mısın diye onların yüceliğini anlatmış oluyor. Âlun sınıfı melekler Âdem’e (a.s.) ve evladına secde ile memur değildirler.

Yani bu Âlun melekleri Âdem’e (a.s.) secdeye memur değildirler. Âdem’e (a.s.) bütün meleklerin secde etmesi gerekmiyordu, işte bu Âlun sınıf bunlardandır. Dünyadaki melekler Âdem’e (a.s.) secde ettiler. Yukarıdaki âlun melekler değildir. Zaten onlar secde etmezler, edemezler. Unsuri melekler olduğundan Âdem’in yapısı da unsur olduğundan o melaikenin üstünde vasfa sahip olduğundan Âdem’e (a.s.) secdeye memur onlar oldular. Çünkü onlar neşetlerinden beri yani var olduklarından beri Hakkta müsteğrak olup yani Hakkta gark olup O’ndan başka bir şey bilmeyip gayrin ne olduğunu bilmezler. Hakkta müsteğrak olup Hakkın gayrı ne var bunu bilmezler. Hatta kendi nefislerinden dahi habersizdirler. 

İşte insanın üstünlüğü hem kendi nefsini tanıması hem zatını tanıması hem de Âlin yani yüce olmasıdır. Onlar kurulmuş bir sistem gibi nasıl şelaleler dağ başından şar şar akıyor, bir âli makamdan akıyorlar ama ne kendilerinden haberleri var ne çıkardıkları sesten haberleri vardır. Ne de oradan düşmelerinin verdiği bir sıkıntıdan haberleri vardır. Ama insan bunların halinden daha güzel haberdardır. Yağmurun yağmasından, karın yağmasından, etrafın değişikliğinden insan daha güzel haberdardır. Böylece onlardaki ulüvv kendilerinin ulüvv-i zatileri değil, yani kendilerine has bir yücelik değil, Hakkta mahvolmuş, yok olmuş olmalarından dolayı ulüvv-i Hakktır. Yani o Hakkın yüceliğidir. Eğer bu ulüvv yani âlun meleklerindeki yücelik, halis, katıksız melaike oldukları için kendilerine tahsis kılınmış olaydı melaikenin tümü bu ulüvvda (âlun) dahil olması lazım gelirdi. Demek ki melaikenin cümlesi âlun sınıfında değildir. 

Melaike “Subbuh” ve “Kudüs” isimlerinin zuhuru olarak meydana gelmişlerdi. Onlarda “Aziz”, “Cebbar”, “Mütekebbir” gibi “Mudil” gibi, “Mumit” gibi diğer vasıflar yoktur. Ölmeleri var da onun halleri yoktur. Dolayısıyla hangi isimden kaynaklanmışlarsa o ismin gereğini ortaya koymaları onun varlık sebepleri olmuş oluyor. Onları ortaya koyduğunda da varlıklarının oluşumu tahakkuk etmiş oluyor. Yani varlık sebepleri ortaya çıkmış oluyor. Şimdi vaktaki melaikenin tarifinde hepsinin vücudu müşterek olmakla beraber, bu ulüvv (Alun) melaikenin cümlesine umumi ve şamil olmadı. Bu ulüvvün Allah’ın indinde ulüvv-i mekanet olduğunu yani Hakkın vücudunda aşık olma mertebesinin ulüvüu olduğunu bildik. Alun melaikesinin varlığında şiddetli muhabbet mertebesinin yüceliği olduğunu bildik. İnsanlardan halife olanlar dahi meleike-i aliyn (Alun) gibidir. 

Çünkü halifenin ulüvvü (yüceliği) katıksız, tam insan oldukları için ulüvv-i zati olaydı bu ulüvv insanların cümlesine şamil olurdu. Avamlar dahil hepsi insan vasıfları ile vasıflandıkları için ulüvv-i zati olsaydı, yani bütün insanlar yüce olmuş olsaydı, bu ulüvv insanların cümlesine şamil olurdu. Yani insanların cümlesi ulüvv-i mekanet olurdu. Yani melaike-i kiram gibi tabii olsaydı Alun melaikesi gibi tabii olsaydı bütün insanlar aynı onlar gibi devamlı ibadet ehli, devamlı yücelik işleri yapanlar olurdu zati tabii olsaydı o. İnsan fertlerinin tümüne umumi olarak olmadı bu hilafet, biz bu adem-i şümulden yani bunun gayrısından bildik ki bu ulüvv; mertebe-i hilafeti ihraz edenlere mahsustur. Yani halife mertebesinde olanlara has, mahsus bir ulüvvdur ve ulüvv dahi mekanet içindir. 

Yani insan fertlerinin her birerleri halife olmadı, eğer her birerleri halife olsaydı onlar da âlun melekleri gibi hepsi mekanet olarak yüce olmuş olurlardı. Eğer öyle olsalardı insanlara kendi başlarına eğitmek, nefis terbiyeleri, Hakk yolunda faaliyet göstermek gibi şeyler olmazdı. İşte bunlar olmayınca da insanın gerçek değerleri ortaya çıkmazdı. İşte bu ulüvv mertebe-i hilafeti ihraz edenlere mahsustur. Yani orası için çalışanlara, gayret gösterenlere mahsustur bu ulüvv-i mekanet, buradaki yücelik. 

Meseleye bir başka yönden biraz daha baktığımız zaman “Yer yüzünde biz bütün insanları halifeler olarak halk ettik” Bir umumi halifelik vardır, bir de özel hususi halifelik vardır. Özel halifelik Canab-ı Hakkın Zat’ına ulaşmış kimselerin hilafetidir. Yani kendi varlıklarını idrak etmişler kendilerini tanımışlar, belirli aşamalar yaptıktan sonra hakikat-i ilahiyeye, Allah’ın Zat’ına ulaşmışlar, ermişlerdir.

Orada hilafet makamını ihraz etmişlerdir, yani almışlardır. Çalışarak bir seyirden sonra bunu almışlardır. Gerçek halifeler bunlardır. İşte bunlar da ancak yakın çevrelerinde bulunanlara halifelerdir. Diğer bütün insanlara halife olamazlar, çünkü genel mekân ve mekânet buna müsait değildir. Ama diğer insanların hilafeti tabii hilafettir. Gerçek hilafet irfani hilafettir. İrfan yoluyla elde edilen hilafet ki, bu hilafet-i mahallidir, umumi hilafet değildir. 

Hilâfet-i umumiyye ise kıyamet yaklaştığında Hz. Mehdi’de (a.s.) Hadi isminin zuhuru ile faaliyete geçecektir.

Her birerlerimiz istesek de istemesek de bilsek de bilmesek de halife-i şahsiyeyiz. Yani hilafetimiz vardır. Zaman zaman her birerlerimiz halifeyiz diyoruz, şimdi burada halife sadece falan kimselerdir diyoruz, yani oraya ermiş kimselerdir, dolayısıyla bunun ikisinin ayrılması lazımdır, çünkü Kur’an-ı Kerim’de ikisi de sabittir.

وَاِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلۤئِكَةِ اِنِّى جَاعِلٌ فِى الاَرْضِ خَلِيفَةً 2/30 “Ben yeryüzünde bir halife halk edeceğim” ve birde “siz yeryüzünde halifelersiniz” diye ayetlerde belirtilmektedir bunlardan birisinde özel hilafet diğerinde ise umumi hilafettir. 

4-İDRİS

“Âlıyy” Allah’ın esma-i hüsnasındandır. “Âliyyul”, “Kebirul” diye esma-ül hüsnada geçmektedir. Kimin üzerine halbuki vücutta ancak o vardır, Âliy ama neye göre Âliy. Şimdi yüce olması için aşağı mertebede birisi olacaktır ki ona göre yücelik üstünlük olsun. Vücutta ancak o vardır kime göre yüce olacak Âlilik kime göre olacak. Şimdi O bizatihi Âlidir. Yani Zat’ı için Âlidir, bir başka varlık için değildir. Yahut ne şeyden, halbuki o şey ancak O’dur. Yani neden yücedir, neden yüce olursa olsun o neden olan şey de O’dur zaten. Böylece O’nun ulüvvu kendi nefsi içindir. Yani Âliy kelimesinin yüceliği kendi nefsinde, kendi nefsi için, O’nun yüceliği Zat’ı içindir. O vücut haysiyetiyle mevcudatın aynıdır. Yani vücut hakikatiyle mevcudiyet hakikatiyle bu varlığın aynısıdır. Böyle olunca muhdesat ile musamma olan yani hadis sonradan meydana gelmiş ancak O’dur. 

Şu halde Hak ulüvv-u izafi olmaksızın Âliydir. Yani izafetle olmadan kendisi zaten Âliydir. Şuna göre buna göre nisbetle, izafetle değil kendisi zaten Âliydir. Zira kendileri için a’dem sabit olan yani yokluğu sabit olan ayan ki o ademde sabittirler, yani yoklukta sabittirler, vücuttan bir koku duymadılar. Hani ayan-ı sabite varlık kokusu, vücut kokusu duymamıştır diyor ya, işte onu anlatıyor. İmdi vücudatta suretlerin tekrar tekrar yenilenmesi ile beraber onlar hali üzeredir. Yani ayan-ı sabitedeki sabit ayanlar, vücut değişse de onlar kendi halleri üzeredir. Halbuki cümleden zahir olan “ayn” birdir. Zati tecelli diyorlar ya, tek tecelli, tecelli-i vahid de diyorlar, tek tecelli bütün o mevcutlarda var olan, tek tecellidir. Şimdi kesretin vücutta vücudu esmadadır. Yani çokluğun varlığı isimlerdedir, o da nispettir. Nispet gayri oluşumdur. 

Nisep nispetlendirilmiştir hakikati yoktur, yani yok olan işlerdendir. Ancak Zat olan ayn vardır. Şimdi o yani Allah’ın varlığı izafetle değil yani nispetlendirmelerle Âliy değil, zatı için kendi Âliydir. Yani Âliyliğini başka bir şeye nispetle almaz. 

Yani “Âliy” ismi sahih hadiste belirtilen 99 esmadan bir tanesidir. Hak Teala Kur’an-ı Keriminde وَهُوَ الْعَلِىُّ الْعَظِيمُ 2/255 buyurur, Hak Teala Âliydir, yani irtifa sahibidir ve yüksektir. Fakat kimin üzerine Âliydir, Âliy olması için başka bir varlık olması lazımdır. O’nun bu yüksekliği kimin üzerinedir, halbuki vücutta O’ndan gayri bir vücut yoktur. Mahlukatın vücudu vücud-u Hakka muzaf olan yani kılıf olan vücudatı itibariyedir. Yani mahlukatın vücudu vücud-u Hakka izafe edilen vücudat itibariyedir. Mahlukatın vücudu itibari vücuttur. Böylece Hakkın gayri yoktur ki Hak ondan yüksek olsun. Böyle olunca Hakk kendi Zat’ından naşi Âliydir. Yani kendi Zat’ından meydana gelen bir yücelikle yani o sebeple âliydir. Başka bir şeye bakarak benzeterek Âliy değil, bi zatihi yücelik kendi zatındadır.

O öyle bir Âliydir ki O’nun uluvu gayre nisbetle değildir. Yahut Hakk ne şeyden Âliydir, yani hangi şeyden yüksektir, halbuki o şey ancak Odur. Neden yüksek olursa olsun O yine O’dur. Yani Hakk şu şeyden Âliydir denilse bu doğru olmaz. Çünkü o şey vücud-u mutlak-ı Hakkın, mertebe-i letafetten mertebe-i kesafete tenezzülünden husule gelen bir vücuttur. Bir vücuttur ki esmasından müteaddit isimlerinin kemalatına mazhardır. Bir veya birçok isimlerinin kemaline zuhuruna mazhardır, yani zuhur yeridir. Böylece onun hüviyeti Haktır. O şey de Hakkın zahiridir. Şu halde Hakkın ulüvvu kendi nefsi için vaki olur. Bir başkaları için yüksektir alçaktır denmez. Zira Hak hakikatiyle gayrıdan ganidir. O cemi eşyanın aynıdır. Hakkın vücudundan başka bir vücut olmadığına göre Hakk vücut haysiyetiyle mevcudatın aynı olunca muhdesat denilen eşya yani sonradan meydana geldi denilen eşya kendi zatından dolayı Âliydir. 

Fakat Hakkın kesif şehadet mertebesindeki ulüvv ile mertebe-i Zat’taki ulüvvu arasında fark vardır. Zira şehadet mertebesindeki ulüvvun bütün eşya suretlerinde esmasıyla zuhuru ve bil cümle suretlere muhit olmasıdır. Zat mertebesindeki ulüvvu ise kesret-i esmaiyeden ulüvvudur. Yani madde alemindeki yüksekliği isimleri ile orada zuhur etmesindendir ama mana alemindeki Zat’ındaki ulüvvu esma ve suretlerden ulüvvudur. Bu zuhurların üstünde bir yüksekliğe sahiptir. Vücut haysiyetiyle muhdesat ancak Hakktır. Yani vücut özelliği ile meydana gelmiş olan bu hadiseler ancak Haktır, Hakkın gayri değildir. Böylece Hakk mevcudatın aynı olduğuna göre o mekana ve mekanete izafet Âliy değil ulüvv-i hakiki ile âliydir. Yani Âliylik mekanete izafeten bir yücelik değildir, hakiki bir yücelik ile yücedir kendisi. Zira ayan-ı sabite vücuttan bir koku duymadılar çünkü onlar için a’dem/yokluk vardır. 

Programları vardır ama vücuda gelmedikleri için yok hükmündedirler. O bir binanın projesi kağıt üzerinde çiziliyken o daha henüz çakıl çimento kokusu duymamıştır. Koku ne zaman duyuluyor, maddeye dönüştüğü her madde kendi hakikatini yerine getirmeye başladığı zaman. Ayan-ı sabite yokluk içinde sabittirler. Yokluk halinde sabitliğin (hem yok ama hemde sabit) ne demek olduğu Üzeyir Fassında gelecek. Ayan-ı sabite ilm-i ilahide peyda olan esmanın suretleri olduğundan vücut sahibi olmadıkları zahirdir yani kendilerine göre bir varlıkları yoktur, isimlerin hakikatleridir. Zira onların ilm-i ilahideki suretleri Hakkın vücud-u müteayyin olduğu gibi vücud-u kevnileri gibi ayan-ı sabite sıretlerinde müteayyin olan Hakkın vücududur. Ayan-ı sabite suretlerinde meydana gelen, yani belirli vasıflarla müteayyin yani tayin olmuş yani ölçülmüş biçilmiş şekilleriyle hesaplanmış şekliyle Hakkın vücududur.

Misal: Kendisinde ressamiyet ve hattatiyet sıfatları bulunan bir şahıs resim yapacağı veya yazacağı levhanın suretini hariçte ızhardan mukaddem zihninde tasavvur eder. Zihninde peyda olan o levhaların vücud-u hakikileri yoktur, onların vücudu ilmi ve zihnileri ressamın vücududur. 

Onlar nispetlerden ibarettir. Nispetler ise umur-u ademiyedir. Ne zaman o şahıs levhaları hariçte tasvir veya tahrir eder, kendisinde ressamiyet ve hattatiyet sıfatları bulunan bir şahıs yani ressam ve hattat yani yazı yazan ve resim yapan sıfatları bulunan bir kimse resim edeceği ve yazacağı yani resim yapacağı ve yazacağı levhanın suretini hariçte ızhardan mükaddem yani resmin şeklini, yazının şeklini levha üzerinde meydana getirmezden evvel onun kafasında oluşuyor.

Diyelim ki sen pazara gitmeyi planladın daha pazara gitmeden sen kafanda onu planlamakla o pazara gittin geldin. Mana olarak pazara gittin geldin demektir. Sonra onun tahakkukunu yapıyorsun. O kafandaki projenin tahakkukunu yapıyorsun. İşte bir resimde ressam da hattat da mimar da neyi resmedecekse o tablonun üzerine, o kağıdın üzerine tahtanın üzerine neyse evvela onu zihninde tasavvur eder. Yani zihninde o projeyi evvela çizer. Bir mühendis dairenin planını kağıt üzerine çizecekse kağıt üzerine çizmeden evvela kafasında oluşturur. İşte zihninde peyda olan o levhaların vücud-i hakikileri yoktur. Pazara gitme düşüncesi o da bir projedir, ama bunun hakiki bir vücudu yoktur, nesi vardır, ilmi vücudu vardır. Ayan-ı sabit, yani sabitleşmiş bir projedir. Ayan, yani ayn, meydanda olan demektir. Alem meydanında değil aklın meydanında olan demektir. Aklının içinde, senin aklında da bir meydan vardır, orada meydana gelmiştir. 

Onların vücud-u ilmileri ressamın vücududur. Neden? Çünkü bu henüz ressamın kafasında ya ressamın varlığında daha zuhura çıkmış değildir. İşte onun için bu projeler daha varlık kokusu almamışlardır. Neden? Çünkü daha senin varlığında mevcuttur, dışarıya çıkmamıştır. Onlar bir nispetten ibarettir. Onlar izafi bir oluşumdur. Nispet ise yok olan bir iştir. Bir iş ama yok, gayri olandır. Kafanda düşündüğün için gene bir varlık, gene bir iş, ama vücudu olmadığından yok olan bir iş hükmündedir. Her ne zaman o şahıs levhaları suretlendirir, şekillendirir, resmeder ve yazı yazar. Onların o şahsin ilmindeki suretleri, her ne kadar kağıda döktüyse de gene de, o ressamda mevcutturlar. Yani onları dışarıya çıkartmakla ressamdaki eksilmemiştir, bitmemiştir. Bütün bu alemler var edildiği halde Allah’ın Zat’ı alemlerden ganidir, gene Zat’ıyla mevcuttur.

İnsan halife olması dolayısıyla insanda bu hakikat de mevcuttur. İnsanın ilminde o suret mevcut, dışarıya çıkartıyorsun ilminde o suret mevcut, dışarıya çıkardığın da mevcut. Çünkü Hakkın ganiliği sende de mevcuttur. “Gani” esması insanda da mevcut olduğundan sende eksilme yoktur. Harice çıkan levhalar ancak onların gölgesidir. Yani senin aklındakiler gerçek zatının oluşumları olduğundan harice çıkanlar onun ancak gölgeleridir, yani şuunatıdır. Şuunat dolayısıyla aslını ortadan kaldıramıyor. Güneşi düşünelim güneşin ışınlarının ortaya yayılmasıyla güneşin zatına bir şey olmuyor. Zatı gene zattır. Böylece levhaların vücud-u ilmileri vücuttan bir koku almamış olurlar. Zuhura çıkanlar kokuyu almış oluyor, zuhura çıkmamışsa henüz daha ilimde iken koku almamıştır. Zuhura çıkmakla onlar sende bitmiş değildir, yine o a’yan-ı sabiteler sende sabittir. 

 Zira duvarlara talik olan levhaların vücudu ressamın ve hattatın ilminde peyda olan suretlerin vücudu olsa levhalar harice çıkmakla ressamın veya hattatın ilminde onların suretleri baki kalmamak lazım gelirdi. Diyelim ki sen bir ayak kabı modeli düşündün, sonra aynı modeli kalıba çekip altının vidalamasını altının köselesini koyup tertemiz bitirdin, çıkardın sahibine verdin o da ayağına giydi, eğer bunu böyle yapmanla sendeki bu ayakkabı modeli düşüncesi kayıp olmuş olsaydı, senin kafandaki o model projesi yapılan ayakkabıya geçmiş olacaktı. Ama hem ortada bir ayakkabı var hem de kafanda bu ayakkabının projesi, formülü yine aklında mevcuttur. Yani ayakkabıya dönüşmesiyle senin aklındaki proje bitmiş olmuyor. Sendeki yine baki kalıyor. Yapılan ayakkabı artık senin şuunatın olmuş oluyor. 

İşte ilm-i ilahiyedeki suver-i esmaiye de bunun gibidir. İlahi ilimdeki esma suretleri de bunun gibidir. Böylece vücudatta süretlerin tekrarlanmasıyla yani meydana çıkmasıyla beraber a’yan-ı sabite halleri üzere bakidirler. Yani o vücutların, o mevcut olan varlıkların a’yanları yine oldukları şekilde bakidirler. 

Halbuki a’yan-ı vahide (tek varlık, yani tek a’yan, bütün alemlerdeki a’yanlar, tek a’yan) yani mevcud-u vahid-i hakiki yani mevcut olan hakiki tek kendisinin aksi olan yansıması olan mevcudatın heyet-i mecmuasından zahir ve vücut haysiyetinden mecmu mevcudatta sabittir. Kendisinin aksi olan mevcudatın heyet-i mecmuasından yani bütün hepsinden camisinden zahir ve vücut oluşumundan mecmu mevcudatta sabittir, onlardan hariç değildir. Mevcud-u hakiki cümle mevcudatta ancak vahiddir. Hakiki mevcut bütün mevcudatta ancak tektir, birdir.

Yani şuunatın parça, parça değişik, değişik olmaları O’nun çok olmasını göstermez, bütün bu oluşumlar O’nun tekliğinin neticesidir. Bir ağaca baktığımız zaman bir sürü yaprakları yaprakları dalları meyveleri var ama aslında ağaç bir ağaçtır, bütün alem de böyle bir varlıktır. O ayan-ı vahidedir, ki suver-i ilmiyeden ibaret olan ayan-ı madume hasebiyle yanı yok olan ayanlar hasebiyle müteayyin ve mevcudatın suretleri ile zahir olup müteaddid oldu. Yani bu mevcut suretlerle zahir oldu, çoğaldı. Böylece vücud-u kesret esmanın kesretinden meydana geldi. Esma dahi nisbetlerden ibarettir, nisbetler dahi umur-u ademiyedir. Yani aslında nisbetler yok olan işlerdendir. Böyle olunca vücutta Zat olan ayan-ı vahideden başka bir şey yoktur. Şimdi mevcudatın suretleri ayan-ı sabite ayinelerinde aynı vahide olan Zat-ı vahidenin tecellisinden müteayyin ve zahir olunca Hak cem-i suretlerde izafatla değil ulüvv-i Zatı ile ve nefsinden dolayı aliydir. 

5-İDRİS

Hak mevcudatın aynı olduğu haysiyetten alemde ulüvv-i izafi yoktur. وَمَا خَلَقْنَا السَّمَوَاتِ وَالاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَاۤ اِلا بِالْحَقِّ 15/85 “Biz bütün alemleri, dünyayı ve semaları ve ikisi arasındakileri “Hak” olarak halkettik” buyuruyor. Burada ne diyor; Hakk mevcudatın aynı olduğu haysiyetiyle, zaten bu alemleri “Hakk” olarak halk ettik diyor. Bu ayet ile sabittir. Hak mevcudatın aynı olduğu haysiyetten alemde ulüvv-i izafi yoktur. Yani izafi, sonradan olmuş bir yücelik yoktur. Belki ulüvv-i Zat’i vardır, yani Zat’i yüceliği vardır. Fakat vücud-u vahid-i Hakkın esması faziletli olduğu ve bu değişik faziletlerde olan esma hasebiyle o isimlerin zuhurları vücudunun vecihleri bulunduğu yani Hakkın vücudunun yönleri bulunduğu ve onların vücutları vücudat-ı izafiye olduğu cihetle bittabi fazilet hükmü bunlarda da geçerlidir.

Bütün varlık Zati itibariyle ulüvvdur, ama bu ulüvvun kesiretleri yönünden birbirlerinden üstünlükleri vardır. Yani genel bakıldığında bütün varlık ulüvvdur zaten, Zati ulüvv ile yücedir, ama Zat’ın zuhurları esmalar ile olduklarından, esmaların da birbirlerine göre nisbetleri olduğundan burada ulüvv farklılık göstermektedir. Kesret cihetinden izafet mevcuttur. Şu halde biz alem hakkında hakikati yönünden Hakk’tır, taayyünü yönünden Hak değildir, zuhur yönünden Hak değildir. Keza suret hasebiyle sensin, hakikat hasebiyle değilsin deriz. Ayniyeti itibarıyla Hakk’ız, gayriyeti itibarıyla da gayrıyız. Yani zuhur bakımından gayri olmuş oluyoruz. Mesela şimdi her birerlerimiz ayniyetimiz itibarıyla biriz. Ama gayriyetimiz itibariyle yani her birerlerimizin zuhuru bir değişik olduğundan gayriyetimiz vardır ve de gayriyiz.

Bütün mevcudatta özü itibarıyla Hakk’ın aynı ama zuhurlar itibarıyla gayrıyız. Yalnız insanda bir değişiklik vardı, daha önce belirtildiği gibi bir kimse gerçekten halife olmuş ise artık onun gayriyeti diye bir şey söz konusu olmaz. Hem vücut olarak ayniyeti var hem de hakikati olarak ayniyeti vardır. Neden? Çünkü aslına ulaşmış olduğundan vucudu da vücud-u Hakk, batını da batın-ı Hakkdır. Zaten vucudu da Hakk olmasaydı “onun gözünde gören, kulağında işiten, ayağında yürüyen” olmazdı. O kişide hem ulüvv-u mekan, hem de ulüvv-i mekanet meydana gelmiş oluyor, diğerlerinden farklılığı odur. Bazılarında ulüvv-i mekan, bazılarında ulüvv-i mekanet ama ümmet-i Muhhammed’de hem ulüvv-i mekan hem de ulüvv-i mekanet vardır.

Misal: Buhar bir latif maddedir, bir mertebe yoğunlaşınca bulut olup gözle görülür. Bir mertebe daha yoğunlaşınca su olunca dokunma duyusu onun vücudunu hisseder. Bir mertebe daha yoğunlaşınca (tenezül edince) soğuyup buz olur. Burada buhar buz olunca buhardan bir varlık ortada kalmadı, buhar dönüşüm yaptı. Buhar bulutun içinde suyun içinde mevcut ama kendi şahsiyetini kaybetti zati şahsiyetini gizledi. Gaibe gitti hiç oldu manasına değil de gaibe gitti. Yani gayb alemine geçti. Mevcut ama gayb aleminde. İşte Allah’ın varlığı böyle değildir. Allah’ın ayan-ı sabite hükmünde yani buharı ayan-ı sabite hükmünde diyelim, ayan-ı sabiteler suretlere dönüştüğü zaman ayan-ı sabiteler yok olmadı, olmuyor, burada buhar buluta dönüşünce buhar yok oluyor. Bulutun içine gizleniyor, bulut suya dönüşüyor suyun içine gizleniyor, su da buzun içine gizleniyor. 

Ama ayan-ı sabite kendi varlığını muhafaza ediyor ondan sonraki zuhurlarını yine ortaya getiriyor. Yani ressamın beynindeki resim projesi nasıl resmi yapmakla kayıp olmadığı gibi ayan-ı sabiteler de Hakkın projesindeki ayan-ı sabiteler de yok olmuyor. Yani sabit ayanların zuhurları ortaya çıktığı zaman kendileri yok olmuyor. Ama buzdaki buhar buharlığını gizlemiş oluyor. Ne zaman bu buhar meydana çıkıyor? Ters dönüşümlü bir işlem yapıldığı zaman. Yani buz, suya, su, buluta, bulut buhara dönüştüğü zaman buhar tekrar ortaya çıkar. Yani buzun içinde buharın zatı mevcuttur, ama şekil değiştirmiş olarak mevcuttur. Buharlığı gitmiş olarak mevcuttur. İnsanda, Allah’ın varlığındaki o projeler yok olmuyor. Yani projelerin hepsi işleme girse yapılsa o projeler mertebelerde yok olmuyor. 

Buhar buz olsa dahi buhar olabilme özelliğini kaybetmedi. Nasıl çekirdek çimlenip ağaç olduktan sonra meyve içinde tekrar çekirdeğe dönüşüyorsa buharda buz halde iken şartlar oluşunca buhar haline dönüşebiliyor. Çekirdek başlangıçta çimlenince çekirdeklikten çıkıyor, buhar su olunca da buharlıktan çıkıyor, ama Allah’ın Zat’ındaki çekirdek böyle değildir. O çekirdek olarak, Ayan-ı Sabite olarak gene mevcut ama ağaç da mevcut. Ağacın varlığı çekirdeğin yok olmasını gerektirmiyor. Buradaki çekirdekten kastımız ayan-ı sabitedir, maddi bir çekirdek değildir. Zira onun zatı değişmiş olsa buz eriyip su, su buharlaşıp bulut, bulut da latifleşip tekrar buhar olmaması gerekirdi. Yani buharın zatı değişmiş olsa tekrar buhara dönüşemezdi. Bu tenazülatında buharın terkibine başka bir şey dahil olmadı. Buharın terkibi yine buhar olarak kaldı. Belki buharın her bir mertebede kazandığı suret onun sıfat-ı arızasından ibarettir. 

Yani buharın bulut olması arizi bir sıfattır, su olması arizi bir sıfattır, buz olması arizi bir sıfattır. Esas olan buhardır. Bütün bu alemler de buhardan meydana gelmiştir. Neydi o? Nefes-i Rahmani, Rahman suresinde açıklanacaktır. Nefes-i Rahmani, yani ilahi varlık “Huuuh” diye nefesini bir saldı bütün bu alemlere sonsuz dediğimiz bu feza meydana geldi. 

Bütün bu alemlerde var olan Rahmanın nefesidir. “Rahmanirrahim” dediğimiz zaman “Bismillah” Allah ismiyle “Rahmanirrahim” dediğimiz zaman Rahmanın nefesiyle bütün bu alemlere bir nefes veriyor, tabi ki burada benzetme yollu anlatılıyor bizdeki gibi bir nefes değil ama O’nun özünden çıkan bir şey Rahmani “Huuu” diye bütün bu alemlere verildiğinde bunlar parlak bir bulut şeklinde birer varlık kazanmaya başladığında Cenab-ı Hakk nerede neyi meydana getirecekse Rahman’ın Rahiminde o oluşumu orada oluşturuyor, hangi galaksi, hangi gök cismi hangi sistem, nerede oluşacaksa Rahman’ın rahminde onu oluşturuyor. “Bismillahirrahmanirahim” budur. Onun için bu bir şifre ve anahtardır. Bu da “Allah” ismiyle olmaktadır. “Allah” isminin kontrolunda “Rahman” isminin yönetiminde “Rahim” isminin özelliğinde bütün bu alemler meydana geliyor. İşte biz de ilk varlığımızı ana rahminden meydana geliyoruz, cesetler olarak bir de Rahmanın rahminden ruh olarak doğmamız gerekiyor.

Gerçek kimliğimizi o zaman anlamış oluyoruz. “Venefahtü” o zaman meydana çıkmış oluyor. Tarikatlarda “Veled-i kalp” diye tabir edilen yaşam o zaman tahakkuk safhasına geçmiş oluyor. İşte bu veled-i kalbi doğurmayınca yani sen Rahman’ın Rahminden sen dünyaya gelmedikçe bu ilahi hakikatleri anlaman mümkün olmaz. Onun için yeni bir kanal yeni bir bağlantı hakikat-ı ilahiyi anlaman için mutlaka gereklidir. Bu mertebede iktisab ettiği suret yani kazandığı suret onun sıfat-ı arızasından arizi bir sıfatından ibarettir. Bunun hüviyeti ve batını buhardır. Yani buzun hüviyeti ve batını buhardır ve buz buharın zahiridir. Buzun vücudundaki buhar buza hulûl etmedi, oraya dahil olmadı, dışarıdan oraya girmedi, başka bir yerden gelmedi. 

Buzun vücudu ile ittihat eylemedi, yani birleşmedi. Dışarıdan buz ayrı buhar ayrı ikisi sonradan birleşti diye bir husus yoktur. İşte tasavvufta geçer ya, Allah’la birleşmek, Allah’a duhul etmek, girmek yahut Allah’ın insana duhul etmesi insanla birleşmesi gibi sözler çok yanlış şeylerdir. Bunlar maddeci konuşmalardır. Allah insana ne duhul eder ne ittihad eder. Yani ne içine girer ne onunla birleşir. Böyle bir şey söz konusu değildir.

 Bu Hıristiyanların kendi dinlerinin hakikatlerini çok iyi anlayamadıklarından ortaya koydukları bir şeydir. Mesela İncil’de der ki bir nehirde İsa (a.s.) vaftiz olduktan sonra bir güvercin geldi başının üzerine kondu Allah onun içine girdi o güvercinde Allah’ın varlığı vardı diye belirtirler. İşte bu hulul, duhul yahut ittihat olmuş oluyor. Halbuki o buzun içerisinde buharın zatının oluşu gibi senin içinde Allah’ın varlığı zaten mevcut, sonradan olma anadan doğma değil senin varlığınla mevcuttur. 

Veya sen onun varlığı ile mevcutsun. Nasıl buzun varlığı buharın varlığına bağlıysa sen varsan senin varlığın Allah’ın varlığına bağlıdır. Senin varlığın sende Allah’ın olduğunun en bariz misalidir. Çünkü sen O’nda varsın. Eğer O olmazsa sen olmazsın. Zaten ortada sen diye bir şey yoktur. Ama biz kendimize bir “ben” demişiz, “biz” demişiz çıkmışız ortaya benim diye O’nun mülküne, O’nun varlığına sahip çıkmışız ortak olmuşuz ve de kendimize müslüman diyoruz, Allah’a gideceğiz diyoruz, bu düşünce ile de Allah’a ulaşacağımızı zannediyoruz. Buz buharın aynı değildir, gayrı dahi değildir, böylece biz buz hakkında kendi hakikati yönünden buhardır, taayyünü yönünden de buhar değildir deriz. Mademki Hakk çokluğa camidir, şu halde Hakk evveldir ve evvelin zıddı mukabil olan “Ahir”dir. Keza Hakk “Zahir”dir, zahirin zıddı ve mukabili olan “Batın”dır aynı zamanda. Hakk zahir olan şeyin aynıdır, zuhuru halinde batın olan şeyin de aynıdır. Vücutta ondan gayrı bir kimse yoktur ki Zahir olduğu vakit onu görsün ve keza vücutta bir kimse yoktur ki ondan batın olsun.

Böylece Hakk zuhuru halinde kendi nefsine zahir ve batın olduğu vakit dahi zahir olan kendi nefsinden yine kendi nefsi batın olur. Yani batın olduğu zaman kendi nefsinden kendi nefsi batın olur. Bu oluşum menzillerine inmesi tenezzülü hasebiyle sonradan gelmiş isimleriyle müsamma olan ancak odur. Yani Mevlana gibi, Beyazid-i Bestami gibi, isim alan da yine odur.

6-İDRİS

Şimdi Zahir “Ben” dediği vakit “Batın” hayır der, “Batın” “Ben” dediği vakit “Zahir” hayır der, bu her bir zıtta vardır bu durum. Halbuki mütekellim vahittir ve duyanın aynıdır. Yani Zahir ismi kendi enaniyetini ızhar ve ism-i batını nefh ederek kendisini ispat için “Ben” dediği vakit onun zıddı olan ismin “Batın” ona mukabele edip hayır “Sen” değilsin der. Keza “Batın” ismi kendisini ispat edip “Ben” dediği vakit Zahir ismi ona mukabele edip “Hayır sen değilsin” der. Zira zıt zıttı nefh eder, işte bu hüküm her bir zıdda böyledir zira her biri kendi zatının muktezasını ispat ve kendisine mukabil olan zıddın muktezasını nefh eder. 

Yani Zahir ismi kendi enaniyetini ızhar ve “Batın” ismini nefh ederek kendisini ispat için “Ben” dediği vakit, bütün alem “ben” diyor, bütün alem bilse de bilmese de “ben” diyor. Neden? Kendi esmasını zuhura çıkarmak için benlik iddiasında bulunuyor. Kendisini ispat için yapıyor. Yani o esmayı ispatlamak için “ben” diyor. Bu sadece insanda değil bütün varlıklarda böyledir. İşte onun ben dediği sadece kendi esması yönünden, yani kendi esmasını ispatlama yönünden “ben” sözcüğünü üste çıkartıyor, her kimseye baktığımız zaman hep ben üstünüm der. Herkes benliğinin ortaya çıkmasında kendinin üstün olmasının savaşını vermektedir. Kendini üstte gösterme savaşını göstermektedir. Neden? Kendi esmasının orada zuhura çıkıp kendisini ispatlama çabasıyladır. Zahir ismi kendi enaniyetini yani Zahir ismi kendi benliğini ızhar ve Batın ismini nefh etmek için, Batın ismini ortadan kaldırıp hükümsüz bırakmak için.

Zahir ismi; camiye gitme, ibadet etme, oruç tutma, şunu, bunun yapma der neden? Batın ismini yok etmek içindir. Kendi zıttı olan Batın ismini yok etmek için faaliyete geçirtmemek içindir. Zahir ismi burada ben varım hüküm benim diyor. Ama Batın ismi de içeriden “Ben de varım ben varım, diye içeriden çalışmaya başlıyor, Zahir ismini hükümsüz bırakmak için. Burada insana düşen nedir? Bütün esma-i ilahiye kendi mücadelesini yapıyor, benliğini ortaya koymak için “Mudil” ismi senin elinden tutuyor, ne kadar delalet varsa oraya götürüyor “ben” sahip olacağım diyor çünkü. benim sözüm geçecek diyor. Davasında kendi açısından haklıdır. Hadi ismi de oradan “ben” diyor, o zaman ayağının bir tanesi caminin arkasına doğru giderken bir tanesi de caminin önüne doğru gidiyor. Esmanın birisi bir ayağına hakim birisi de diğer ayağına hakim oluyor. Burada akıl hangi tarafa destek çıkarsa orası kazanıyor. 

İşte bu akıl da “İrade”den kaynaklanıyor, “İrade”de “İlim”den kaynaklanıyor, Bu ilimleri böyle bildiğin zaman Mudilin seni yakalayıp da sana hakim olması mümkün değildir. Çünkü aklın Hadiye güç ve irade kazandırdığından o iradeyle sen camine gidiyorsun ibadetine gidiyorsun. Şimdi “Zahir” ben dediği vakit, “Batın” hayır der. “Batın” ben dediği vakit, “Zahir hayır der. Bu her bir zıtta vardır, halbuki mütekellim Vahiddir ve o “Sami”in aynıdır. Yani “Zahir” ismi kendi enaniyetini ızhar ve “Batın” ismini nefh ederek kendisini ispat için “Ben” dediği vakit onun zıttı olan “Batın” ismi ona mukabele edip sen değilsin der. Keza “Batın” ismi kendisini ispat edip ben dediği vakit, “Zahir” ismi mukabele edip hayır sen değilsin der. Zira zıt zıttı nefh eder. İşte bu hüküm her bir zıtta da böyledir. 

Cenab-ı Hakkın esma-i ilahiyesinden olan “Zahir” ve “Batın” isimleri yani zıt isimler, “Zahir” ismi kendi enaniyetini ızhar için yani “Zahir” esmasının zuhurunu meydana getirmek için ve “Batın” ismin enaniyetini ızhar, ve “Batın” ismini nefh eder. Şurada bir kağıt parçası olsun, bunun dışına bakıldığı zaman bu “Zahir” isminin zuhurudur. Bunun özü ise yani iç kısmı ise “Batın” isminin zuhurudur. Şimdi bu kendi varlığını meydana çıkarabilmesi için ben sözünü kullanır. Lisanen bizim beşeriyetten kullandığımız lisanen söylenilen söz değil tabi ki, onu insanlar kullanıyor. Ama şunun ortadaki varlığı ben demektir. Şu gördüğümüz şey hal lisanıyla ben kağıdım diyor. Dolayısıyla “Batın” ismini ortadan kaldırmaya çalışıyor. Yani kendi varlığını üste getiriyor. İşte bütün alemdeki varlıklar bu sistem üzerine çalışıyor. 

Bir çiçek açtığı zaman ben sözünü kullanıyor, ben açtım, ama onun bir de batını vardır. Onu bir de açtıranı vardır. İşte zahire gelen her türlü varlık ben sözünü kullanıyor. Kendi varlığını enaniyetini ortaya koyuyor, Batını ortadan kaldırıyor, yok diyor. 

Yani onu hükümsüz bırakıyor, “Zahir” ben dediği zaman “Batın” hükümsüz kalmış oluyor. Yani bu hayatın gerçek yaşantısını anlayabilmemiz için bunları çok iyi bilmemiz lazımdır. Yani bunlar bize kendimizi tanımamıza sebep oluyor. Bu tür hakikatleri idrak edemediğimiz takdirde ne kadar tarikat yolunda gidersek gidelim belirli zikirlerle belirli düşünce, belirli muhabbetlerle ancak duygu mertebesini aşamamış oluruz, yolda kalırız. Bunlar da insana zaman, zaman bir yere gelinceye kadar faydalı olur, ama ondan sonra da perde olur.

İşte zahir ismi kendi enaniyetini ızhar yani kendi benliğini meydana getirmek ve “Batın” ismini nefh ederek “Batın” ismini ortadan kaldırmak suretiyle ispat için yani kendi varlığını ispat için ben dediği vakit onun zıttı olan “Batın” ismi ona mukabele edip hayır sen değilsin der. Yani bunun özündeki bunu meydana getiren “Batın” ismi bu zuhuruyla zahiriyle ben dediği vakit bunun özündeki batın da hayır sen değilsin der, benim der. Yani her isim kendi varlığını ortaya çıkarmak ister. Nasıl ki bizim bir özümüz var içimizde batınımız var, ama biz ben kelimesiyle bu bedeni ifade etmekteyiz. O özdeki benin yani gerçek benin hakikatini idrak edemediğimiz için sadece zahirdeki beni üste çıkarmaya çalışıyoruz ve batındaki beni iflas ettiririz. İşte bugünün yaşantısı da bunun üzerine dayanmış yani batının yaşantısı dışarıdaki beni ortaya çıkarma üzerine kurulmuştur.

İçerideki benden kimsenin haberi yoktur. İçerideki senden kimsenin haberi yoktur. Bütün çalışmalar, bütün oluşumlar bu dışarıdaki beni kuvvetlendirmek içindir. Dışarıdaki ben, yani et kemik olarak kendini ben zanneden, buna çalışmaktadır. Bunun benliğini kabul ederek onun enaniyetini benliğini daha da güçlendirmektedir. Bugünün sistemi böyledir. Ne yapıyor bu bedeni nefis yolunda kullanma teşvikinde bulunuyor, radyolara, televizyonlara, gazetelere baktığımız zaman reklamlar bedeni rahatlatacak her türlü imkanı ortaya getirmektedirler. İşte bu dışarıdaki benliğe hitap ettiğinden maddi bir yaşam neticesi elde edilmiş oluyor. 

Halbuki o benin içerisinde bir de Batıni ben var, işte İslam’ın gerçek hakikati bu batındaki beni ortaya çıkarmaktır. Batın ismi ona mukabele edip hayır sen değilsin der, yani “Zahir” esmasıyla herhangi bir varlık ben dediği vakit onun içindeki “Batın” ismi “hayır sen değilsin, seni sen yapan benim” der. Yani batınınım özününüm der. Ama bu “Zahir “ismi onu kabul etmeyeceğinden her ikisi de benim, benim diye ortaya çıkarlar, keza “Batın” ismi kendisini ispat edip ben dediği vakit “Zahir” ismi ona mukabele edip hayır sen değilsin der. Zira zıt zıttı ortadan kaldırır. İşte bu hüküm her bir zıtta böyledir. 

ŞİİR: Aslına vardınsa eğer geçmek, göçmek değildir bu, (Yani bu dünyadaki yaşamın aslına vardınsa geçmek göçmek yani ölmek kalmak değildir bu). Marifet ben diyebilmek muammayı bendir bu. (buradaki zahiri benden, batını benden bahsediyor, burası tam bu mevzu ile ilgilidir, ) Eğer benlik ile dersen dediğin ben değildir bu. (yani nefsaniyetinle bunu söylüyorsan bu dediğin hakiki benlik değil nefsani benliktir.) Bu zamiri ancak o der, (yani ben zamirini ancak o der) suretten gelen değildir bu (yani o ben lafzı senden çıkar ama senin zahirin itibarıyla ben değil batının itibarıyla olan bir bendir) Sen de o olursan eğer (bu sefer söyleyen sen değildir bu yani zahir olarak senden ben lafzı çıkar ama söyleyen sen değil senin batınından gelmektedir.) Dolayısıyla bu hüküm batın, batın zahiri kapatmış olur üste gelmiş olur. 

Neden? Çünkü ilahi hakikat orada batından ben dedi. Ancak o kişi artık “Cami” ismine sahip olduğundan “Zahir” den de söylemiş olsa yani zahir niyetiyle de söylemiş olsa o sözü yine hakikatte “Batın” söylemiştir ama “Zahir” yönü zuhura gelir ama zahirini ortadan kaldırırsa batını ile birlikte batından ben der. İkisini tevhid ederse sorun kalmıyor işte Marifetullah en güzel şekliyle de odur. 

Gayemiz de zaten oraya ulaşmaktır. İşte bu hüküm her bir zıtta böyledir, yani biri diğerinin hükmünü kaldırır. “Mudil“ ve “Hadi” isimlerinde de aynıdır. Bir mertebede “Hadi” ismi oraya gelmişse “Hadi” yani hidayet benim der, burada hidayetim var der ama hidayet gitmişse yerine “Mudil” gelmişse, “Mudil” de benim der, ben kimseyi dinlemem der. 

Mudil yönüyle o da ben der. O zaman da “Mudil”in hükmü yürümüş olur. Zira her biri kendi zat’ının muktezasını ispat ve kendisine mukabil olan zıttı muktezasını nefh eder. Yani her bir isim kendinin gerektirdiği isimleri ortaya getirmek için çalışır, diğerini kaldırır, zıddı olan isim de kendi özelliklerini ortaya getirir diğerini kaldırır. Halbuki “Zahir” ve “Batın” olan ancak ayn-ı vahidi olan Hakk olduğu için ben lafzıyla mütekellim olan Vahidir. Ben lafzını duyanın aynıdır. 

7-İDRİS

Yukarıda “Zahir ve “Batın” ayn-ı Vahide olan Hakk’tan ibaret olduğu için ben lafzını söyleyen bu lafzı işitenin aynıdır, denilmiş idi. “Zahir” ve “Batın” aslında Allah’ın esması olduğundan hakikatte ikisi de birbirinden farklı değildir, yani aynı şeydir. Hz. Şeyh (r.a.) bu hali açıklamak için misal getirip buyururlar ki (s.a.v.) Efendimiz, “Siz bir kötü bir şey düşünseniz de onu lisana getirmeseniz, ve de tatbik etmeseniz yani zuhura da getirmeseniz onun günahı size yazılmaz, Aklınızdan geçtiği halde af edilir. Eğer bir iyilik yapmayı murat ederseniz aklınızdan geçirirseniz yapamasanız da onun sevabı size yazılır” buyuruyor. Şimdi yukarıdaki işi burada anlatmaya çalışıyor, mesela bir kimse birine gazab etti batınından kendisine hitaben ona şu vecih ile söv veyahut bir tokat vur denildi, böyle hadiseler zaman, zaman başımıza gelir yaşarız. İçinden birisine kızarsın şuna gideyim bir tekme atayım bir tokat atayım diye düşünürsün, içinden “o tokatı at, tekmeyi at, o sözü söyle“ diye batın bunu ortaya çıkarmaya çalışıyor.

Senin batınında olan bunu ortaya çıkarmaya çalışıyor. Ama sen zahirinde bunu uygulamıyorsun. İşte ne oluyor? Söyleyen de sen oluyorsun duyan da sen oluyorsun. Batınından söylüyorsun, zahirinden duyuyorsun. Gerçi bunu söylerken belki kelam geçmiyor, hani bazıları sesli düşünüyorum derler ya kelam da söyler, şunu bir yakalarsam şunu yapacağım bunu yapacağım diye düşünürken de dili bunları da söyler ama faaliyete geçirmez. Bazı zamanlarda da içinden geçirir sadece kelam etmeden işte o içinden geçirmesi de onun kendisinin söylemesi demektir. O kelam aklından geçiyor dilinden geçmesin isterse. İşte böyle bir hadis-i şerif var onu misal olarak vermiş Hz. Pir.

Mesela bir kimse birine gazap etti batınından kendisine hitaben yani kendi içinden zahirine ona şöylece veya böylece söv veyahut bir tokat vur denildi o kimse batınının ilka eylediği sövme lisanıyla tekellüm eder tokatı vurursa bu kelam ve ameline ceza düzenlemek gerekir. Bir şeyi söylemez ve bir amelde bulunmazsa nefsin o lakırtısı af olunur, fiile dönmediği için. İmdi nefis hem kendi söylüyor hem de kendi dinliyor. Bir kimsenin nefsi kendisine bu lakırtıları söylediği zamanda yanında oturan kimselerin haberi bile olmamakla beraber o kimse nefsinin kendine söylediğini bilir. Yani yanındaki bilmese de o kimsenin nefsi ve kendisi bunu bilir. Bu insanın batının zahirine olan emridir. Yani batınından şunu yap bunu yap diye bir emir geliyor, bu batının zahirine olan emridir. Halbuki insanın batınının söyleyip zahirinin dinlemesi ile o iki kişi olmaz. Zahirinin duymasıyla o iki kişi olmaz. 

Yani o adetlenmez, çoğalmaz, gene birdir, kendisindedir, neden? Özellikleri itibarıyla, çünkü insanda varlıklarda o kadar çok özellikler var ki bütün bu özelliklerin hepsi bir araya geldiği vakit o vahit kimse, tek kişi olmuş oluyor. İnsanın batının söyleyip zahirinin dinlemesiyle onun aynı yani kendi hakikati adetlenmez.

O yine ayn-ı vahideden yani tek varlıktan ibarettir. Söyleyen ve işiten yine insanın nefsidir. İhtilaf ancak zuhur mertebelerindedir, bir mertebeden söyler, diğer mertebeden işitir. Her ne kadar ikilik gibi gözüküyorsa da ama o kişinin ayanı yani ayni hakikati biridir. Çünkü söyleyen de kendisi, dinleyen de kendisidir.

Zuhur mertebelerinde ihtilaf bulunması insanın ayn-ı vahiden ibaret olmasına mani değildir. Yani kişinin mertebelerinde zuhur olması diğer mertebelerde de çokluk olması zuhurlarda çokluk olması mesela insandan bazen gülme hassası meydana geliyor, bazen ağlama hassası meydana geliyor. Bazen kızma hassası meydana geliyor, gazab meydana geliyor, bazen de rahmet meydana geliyor. İşte bu kendisinde meydana gelen özelliklerin çok olması onun çokluğuna delalet etmez, a o gene aynı vahid, tek kişi ama o tek kişide bulunan özellikler mertebelerin ortaya çıkmasıdır. İhtilaf o mertebeler arasında olmaktadır. Kişide ihtilaf olmaz. 

Hiçbir insan kendi nefsi söyleyip gene de kendi nefsi dinlemesi meselesinin cahili değildir. Hiçbir kimse bunun farkında olsa da olmasa da bunun cahili değildir. Yani bunu herkes kendinde bulabilir, bilebilir, yani alim olmaya gerek yoktur, günlük yaşantımızda bu bizim üzerimizde faaliyettedir. Bunun böyle olduğunu herkes bilir, bu ondan dolayı böyledir ki insan Hakk’ın suretidir. Nitekim hadis-i şerifte; “Muhakkak ki Allah Âdem’i kendi sureti üzere halk etti“ buyurulmuştur. Zira Hakk bi hasebi zat vahiddir. Yani sebepli sebepsiz şöyle veya böyle değil kendi varlığıyla kendi hakikatiyle tektir. Esma ve sıfat-ı mütekabilesiyle kesirdir. Yani zıt isimleriyle çokluktadır. 99 esma-i ilahiye diyoruz, bu Cenab-ı Hakkın varlığının zuhura çıkması için bu isimler Allah’ı çoğaltmıyor, o hakikati itibarıyla yine de tektir. Nasıl bizim elimiz ayağımız zahirden de baktığımız zaman bir sürü organlarımız var, bu bizim çokluğumuz demek değildir. 

Hakikat itibarıyla yine insan bir insandır. Ama milyonlarca saç teli var, milyarlarca hücre var, bu adedin çokluğu bizim çokluğumuzu göstermiyor. Biz gene de biriz. İşte bütün bu alemde görülen çokluk Allah’ın çokluğunu, kesir olduğunu göstermiyor. O’nun esmasının zuhurlarını, ama tek olduğunu gösteriyor. Eğer bu alemde var olan şey tek olmamış olsa bu alem karma karışık bir hale gelir. Yani birkaç tane idareci olsa bu alem karışır birbirine girer. Yukarıda açıklandığı üzere Ebu Said-el Harraz Hz.lerinin buyurduğu gibi Allahüteala esmaları ve sıfatları ve Zati sıfatlarının arasını toplamakla bilinir. (Kişinin bu gerçeği çok iyi bilmesi gereklidir.) Ne kadar zıt ismi kendi bünyesinde toplayabiliyorsa hazmedebiliyorsa o kadar Cenab-ı Hakkın arifi olur. Aksi halde zıt ismi toplayamayan bunların hakikatlarini idrak edemeyen Cenab-ı Hakkın hakikatini de idrak edemez. Ancak hayalinde var ettiği Rabbının peşinde koşar, bu da kişinin hayal olan kendi ilahıdır.

Böyle olunca tekerrür eden işler tek vahide buluştu, birleşti, onda toplandı esmanın çokluğu meydana çıktı. Buna misal istersen sayılara nazar et, zira adet iki, üç, dört, on, yüz, bin gibi bilinen mertebelerde vahidin tekerrürü ile zahir oldu. Yani sayılar bir’in tekrar edilmesiyle çoğaldı. Böylece tek, bir, tekerrür ile aded’i icat etti. Yani adetleri meydana getirdi. Bir tekrarlanmak suretiyle adetleri meydana getirdi. Adet dahi malumat mertebelerinde teki tafsilatlandırdı, sayıları izah edilir hale getirdi. Birden başladığımız zaman üç, beş, on, otuz, elli yüz bunlar birin tafsilatı, işte bu tafsilatı böylece meydana çıkarmış oldu.

Yani bunlar hep bir’in tafsili oldu bunlar. İşte vahid tekerrür ile adet’i icat etti, adet dahi malumat mertebelerinde vahidi tafsil eyledi. Bu çoğalma ve birleşme demek değildir. Yani çoğaldı da birleşti, yahut birden çoğaldı, vahidin tafsili şöyle baktığımız zaman bu kolumuz bir bütün ama parmaklara geldiği zaman baş parmak orta parmak, işaret parmağı diye isimler alıyor. 

Halbuki bu beş parmağın da hepsi bir yerden kaynaklandığını görürüz. Bunun ne başlı başına bir varlığı var ne de geleceği yok. Ama biz eli görmeyip de parmakları görürsek yani kökü görmeden dalları görürsek o zaman yanlışlık yapmış oluruz. Çünkü bunlara birer varlık vermiş oluruz. Aslında bunlara varlık vermek bunlara haksızlık etmek olur. Günümüzde “Zahir” esmasının zuhuru olan bütün bu varlıklara birer asli varlık vermekle daha çok haksızlık etmiş oluyoruz. O zaman onları biz ilah yapmış oluyoruz. 

Ayrıca da iftira etmiş oluyoruz. Onlar kabul etmiyorlar ama biz zorla sen ilahsın diye ona bunu vermek suretiyle kimlik veriyoruz. Malum olsun ki vahidin vahidiyeti bir mefhumdur ki onda asla kesret yoktur. Yani çok iyi bilin ki bir’in birliği bir mefhumdan ibarettir. Bir de bir mefhumdur. Onda asla kesret yoktur. Bir dediğimiz zaman o bir’e de bir varlık vermiş oluyoruz, yani bir sayı vermiş oluyoruz, bunu beşer aklıyla düşüncesiyle anlaşılsın diye aslında bu bile yanlış bir ifadedir. Yani bir ile ifade ettiğimizden gene de ona bir vasıf vermiş oluyoruz. Zira vahidiyet dediğimiz vakit zihnimizde ancak bir mana hasıl olur. Yani vahid dediğimiz zaman bir mana hasıl olur ama 0, O demek değildir. Yani o mana değildir o vahid. Zihinde ikinci bir mana tahassul etmez. Yani hasıl olmaz, meydana gelmez. 

Vahid adet değildir. Yani bir diyoruz ama adet değildir. Adet olması için onun bir ikincisi olması gereklidir. Çünkü vahid adetlenme ile meydana gelen bir şey değildir. On bir dediğimiz zaman oradaki ikinci bir (11) adetlenmedir, birin adetidir, ama bir adetlenme değildir. Adet olması için bir başka şeyden zuhur etmesi lazımdır. Kendi varlığı asli olduğundan ona adet diyemeyiz. Belki o vahidiyet adetlerin kaynağı ve mazharı yani zuhur yeridir mazharıdır, özüdür. Bütün adetler, sayılar vahiden zuhur eder, mesela 2, 3, 4, birer adettir, çünkü vahidi ikide iki ve üçte üç ve dörtte dört defa sayarız. 1+1=2, 1+1+1=3, 1+1+1+=4 bu sonsuz olarak zincirleme devam eder gider. Bütün bunların hepsi bir vahidin tekrarından meydana geliyor. Birden dokuza kadar olan ahad mertebeleri vahidin vahid mertebelerinin cüzi mertebesi, onlar, yüzler ve binler mertebeleri dahi külli mertebeleridir. 

Yani 10, 20, 30, 40, 100, 1000 külli mertebeleridir. Ama birden dokuza kadar olanlar cüzi mertebeleridir. Bununla beraber vahidin tekerrüründen yani beş dediğimiz zaman bunun içinde beş tane birin olduğunu görürüz. Yani beş de bir adettir. Bu da tek adettir. Zira beş dediğimiz vakit zihnimizde ancak bir adetin manası bulunur. Zihnimiz diğer adetlerden halidir, böylece beş suret ve madde mecmu itibariyle vahittir. Yani beş tane ekmeği bir torbaya koyduğumuz zaman o gene bir adet hükmüne girmiş oluyor. Beş tane kalemi bir araya getirdiğimiz zaman yine bir adet olmuş oluyor. Ama toplu bir adet olmuş oluyor. Şu kadar var ki kesret suretinde tecelli etmiştir. Yani beş bir vahid sayılır ama neticede çoklukla zuhura gelmiştir. Birbirinin aynı olan beş tane, beş ile zuhura gelmiştir. 

Bu hal meratib-i külliyede dahi böyledir. Yani bütün mertebelerde de böyledir. Ağaç dediğimiz zaman bir ağacın binlerce yaprakları var, dalları var, çiçekleri var ama bu sayılar sayılmıyor, toplu olarak ağaç deniliyor. Ama ağaçtan bir meyve kopardığımız zaman bir armut diyoruz, vahit armut, vahit elma gibi. Ama yine de toplu baktığımız zaman bir ağaç diyoruz. Ağaçlara baktığımız zaman on tane ağaç diyoruz, on ağaç da tarlada bir grup meydana getirir. O zaman tarla olarak ona da bir denir yani vahid. Mesela on adedi ahadın on defa ve 100 adedi ahadın 100 defa, 1000 adedi de bin defa tekerrür etmesiyle hasıl olur.

Diğer mertebeler de buna kıyas olunur. Bu meratib-i külliyi gösteren adetlerin her birerleri on ve yüz ve bin gibi suret, madde ve mecmu itibarıyla vahidir. Yani yüz de on da, bir de birdir. Bin dediğimiz zaman bir içinde toplanmış bin adet demek oluyor. 

Bir kutunun içinde 1000 tane top olsa biz onlara bir kutu yani bir diyeceğiz. Biz bir kutu içindeki topların bir tanesini çıkarsak o mertebe bozulur. Artık o kutu binlik kutu olmaz çünkü içinde 999 tane kalmıştır biz ona binlik mertebesinde bir kutu top diyemeyiz artık.

Şu halde adetlerin bütün mertebelerinde ve adetlerin isimlerinde ve suretlerinde dahil ve onlar ile beraber müsemmadır, yani o adetlerin içerisinde o kadar sayı orada müsemma, isimlenmiştir. Beş dediğimiz zaman beş adedi de anlamaktayız. Gerçi beş, on dendiği zaman bu da tek bir adet ama zihnimizde onun içerisinde on tane bir’in olduğunu da bilmekteyiz. 

Dile getirmesek de on şişe dediğimizde on ayrı şişenin mevcudiyetini bir kelime içerisinde kastetmiş oluruz. İşte onlar ile beraber müsemmadır, yani isimlenmiştir, on tane şişe dediğimiz zaman o şişeler isimlenmiş, on ile isimlenmiştir. On rakamı ile isimlenmiştir. 

Yani üç aded-i vahittir, üç dediğimiz zaman üç defa tekerrür eden vahidi zikretmiş oluruz. Bu hemen şuurumuzda oluşur. Lisan ile ortaya getirmesek de üç dediğimiz zaman üç şişeyi bilmiş oluruz, o üç rakamı burada aslında bir rakamdır. 

Vahit üçün üçüncüsü, dördün dördüncüsü ve beşin beşincisi ve altının altıncısıdır, zira her birerlerinde vahid çıkarılsa adedin ismi değişir. Şu halde vahid adedi icat ve adet dahi vahidi tafsil ediyor. Yani bir adedi meydana getiriyor, adet ise vahidi tafsil ediyor. Adetler ise teki tafsilatlandırıyor. (s.a.v.) Efendimiz sevr mağarasında iken ayet-i kerime اِلا تَنْصُرُوهُ فَقَدْ نَصَرَهُ اللَّهُ اِذْ اَخْرَجَهُ الَّذِينَ كَفَرُوا ثَانِىَاثْنَيْنِ اِذْ هُمَا فِى الْغَارِ اِذْ يَقُولُ لِصَاحِبِهِ لاتَحْزَنْ اِنَّ اللَّهَ مَعَنَا فَاَنْزَلَ اللَّهُ سَكِينَتَهُ عَلَيْهِ وَاَيَّدَهُ بِجُنُودٍ لَمْ تَرَوْهَا وَجَعَلَ كَلِمَةَ الَّذِينَ كَفَرُوا السُّفْلَى وَكَلِمَةُ اللَّهِ هِىَ الْعُلْيَا وَاللَّهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ 9/40

 “Biz onların ikisinin ikincisiydik” buyuruyor. Orada (s.a.v.) Efendimizin hakikatinde var olan hakikat-i ilahiye orada ikinin ikincisiydi diyor. Yani orada Cenab-ı Hakk Zat’ından bahsediyor. Kendi Zat’ını (s.a.v.) Efendimizdeki mevcudiyetini yani o andaki mevcudiyetini belirtiyor. “İkinin ikincisiydi” diye. Orada aleyhissalatuvessellem Efendimizin hakikatinde var olan Hakikat-i ilahiye bakın orada ikinin ikincisi idi diyor. Yani orada Cenab-ı Hakk Zat’ından bahsediyor. Kendi Zat’ını Efendimizdeki (s.a.v.) mevcudiyetini o andaki mevcudiyetini belirtiyor ikinin ikincisi diye. Zuhurdaki zati tecellisinin yerini gösteriyor. Diğerinde de sıfat tecellisi var zaten. Ama Zat tecellisini belirtmek için “İkinin ikincisindeydik” yani beraberdik diyor. İşte burada dedi ya vahid üç defa tekrar etmiş olur ve üçün üçüncüsü ve dördün dördüncüsü ve beşin beşincisi. Orada ikinin ikincisiydik buyuruyor ayette. 

Adedin hükmü olarak adetlenme ile zahir olur. Zira vahid teşkil edeceğimiz adet miktarınca sayılmadıkça o adet zahir olmaz. 49 adedi ortaya getirmek istiyorsan 49 defa vahidi sayacaksın. Eğer 48 de bırakırsan 49 hiçbir zaman oluşmaz. 49 esmasının veya sayısının zuhura çıkmasını istiyorsan 49 defa adetlendirmek lazımdır. Aksi halde 49 zuhura çıkmıyor.

8-İDRİS

Adetlerden bazısı yoktur, ondan bazısı da vardır, böylece vakit olur ki bir şey histe gizli olur, halbuki o şey mevcuttur, sayılmış olan şeyin bazısı histe ve hariçte yoktur. Adet ve sayılmış olan şeyler adetlendirilmiş olan şeyin bazısı histe ve hariçte yoktur, bazısı dahi vardır.

Böylece bazen bir şey his cihetinden adetlenir, fakat o şey akıl cihetinden mevcuttur. Yani akıl ile baktığın zaman mevcudunu görürsün. Mesela dört elma ile beş armutu bir tabağa koyduk, dört ile beş adetleri madut olan armut ve elmanın vücuduyla histe mevcut oldu. 

Mesela dört elma ile beş armudu bir tabağa koyduk dört ile beş adetleri sayılmış olan elma ve armudun vücudu ile histe mevcut oldu. Orada onlar duruyor, biri dört birisi de beş bunlar dokuz tane olduğu hissimizde mevcut oldu. Yani hissen dört ile beş adedini gözümüz gördü. Yani bunu duygularımız tesbit etti. Fakat adet bunlardan ibaret değildir. Yani sadece orada görmekten ibaret değildir. 2, 3, 6, 7 bunun gibi daha birçok adetler vardır. Yani adet sadece dört ile beşin toplamı değildir. Onun dışında da bir sürü adetler vardır. Nasıl ki beş armut ile dört elma bir yerde adetlenmiş, madud olmuşsa yani hissimizde görünür, bilinir hale gelmişse ama adetler bununla sınırlı değildir. 

Mesela onun yanına 20 tane daha ayva koy, 50 tane de ceviz koy, onları da ortaya getirdiğin zaman onlar da meydana gelmiş oluyor. Yani kuvve de var fiilde yoktur. Meydana getirdiğin zaman fiilde de olmuş oluyorlar. Yani sadece senin dört elma ile beş armudun olduğu adet sadece o adet değil onun dışında da adetler madudlar, sayılar vardır. Madud olmadığı için o adetlerin vücudu histe görülmüyor. Yani onların sayıları olmadığı için görüp de sen hissedemiyorsun tutamıyorsun. Elmayı tuttuğun gibi tutup göremiyorsun o zaman yok hükmündedir. Ancak akılda mevcuttur. Yani madde olarak yoktur ama aklında o sayıların hepsi vardır. Birden yüze kadar saymaya bak hepsi aklında mevcuttur. 

Ama ortada bir şey yoktur, yüz tane elma yok, elli tane elma yok ama işte o elmanın yokluğu adedin sayının yokluğu demek değildir. Keza madud olan elma ve armudu yedik diyelim ortadan kalktılar, dört ile beş adeti his mertebesinden akıl mertebesine intikal etti, yani histe mevcuttu sonra yedikten sonra histe yok oldu akılda mevcut oldu, dört ile beş. Yani his mertebesinde malum, akıl mertebesinde mevcut oldu. Yani his mertebesinde bilindi akıl mertebesinde mevcut oldu. Neden artık sana intikal etti, varlığına intikal etti. Şu halde ya akılda veyahut histe adet ile madud elbette lazımdır. Yanı sayı ile sayılan akılda ve histe elbette lazımdır. Adet ile madud lazım olunca adedi inşa ve icat etmek için de vahidin vücuda iktiza eder. Vahidin vücudu gerekir. Yani bir şeyin vücudu gerekir. Böylece adet vahidin vücudu sebebiyle zahir olur. 

Şiir Tercüme: Her iki alemde dünya ve ahirette 100 bin tane de dalga görsen bunların hepsi birdir. Dünyada da ahrette de aslında dalga birdir, diğerleri tekrar ile meydana gelmiştir. Birisine demişler ki “işte efendim işim yok ne yapayım, git otur sahile gelen dalgaları say demişler, gidiyor dalgaları akşama kadar bekleyerek adetlendiriyor, akşam olunca soruyorlar, kaç tane dalga oldu diye, bir tane dalga oldu efendim, bir dalga saydım demiş. Olur mu binlerce dalga geliyor nasıl bir tane saydın deyince, evet binlerce geliyor ama gelen diğer dalgalar başlangıçtakinin tekrarıydı diyor. Yani birin birleri olmuş oluyor. İşte bizim yaşadığımız hayat dahi bundan başka bir şey değildir. Bizim bütün hayatımız bir tek nefestir. Diğerleri o nefesin tekrarıdır. Kalpte de durum aynıdır bir kalp atışı var diğerleri onun tekrarıdır. 

Bu müşahede yerinde fertler birdir, adetlerin aynından sari olan vahid gibidir, sen vahdetin aynı olan bir mecmusun ve sen kesretin aynı olan vahidsin. Yani sen birin aynı olan bir topluluksun bir camisin bir mecmusun. Ve sen kesretin aynı olan vahidsin. Yani kesret diye görünen şey de aynı vahidir. İmdi vahid sebebiyle zahir olan adadın yani birin sebebiyle meydana gelen adetlerin dokuzdan aşağıya ve ondan sonsuz yukarıya kadar olan her bir mertebesi birer hakikat-i vahidedir, yani her bir mertebe de birer hakikat-i vahide bir hakikat mertebesidir.

Yani 9, 8, 7, 6, dediğimizde her bir adet birer mefhum beyan eder ki o mefhum diğerlerinde yoktur. Mesela 6 adedinin mefhumu 5 de, 4, de, 8 de, 9 da yoktur, böyle olmakla beraber her bir mertebe dahi mertebelerin mecmuu değildir. 6 bütün mertebeleri toplamaz ama kendine kadar olanları toplar. Meratibi teşkil eden ahadın yani birin mecmuu değildir. Yani 6 dediğimiz zaman birin tamamını ifade edemiyor. O kadar sonsuz sayılar var bütün bu sonsuz sayılar birin tamamını ifade edebiliyor. Bir milyar desek daha bunlar biri tamamlayamıyor, yani biri tamamlamak mümkün değildir.

Yani bir o kadar çok birdir ki bir tır dolusu buğday koy, onların hepsi birdir, 100 tır dolusu buğday koy onlar hepsi bir buğdaydır, yanı bir buğdayın diğerleri tekrarıdır. İşte vahid ve ahad o kadar sonsuz bir birdir ki o ne kadar bir varsa bütün hepsini kendinde toplayabiliyor. Zira diğer adadı teşkil edecek olan sonsuz bir kendi mertebesinin haricinde kaldı. Hakikat-i vahide olan o mertebe ahadın tümüne cami olmamakla beraber cem-i ahad ismi kendisinden münfek olmaz. Zira altı adedi husule gelmek için vahidin altı defa toplanması lazım gelir. Keza “iki” hakikat-i vahidedir, “üç” dahi hakikat-i vahidedir. “Dört” de, “beş” de hakikat-i vahidedir. Bunların hepsi vahidin hakikatidir. Bu meratip böylece gittiği yere kadar gider, adadın her bir mertebesi her ne kadar hakikat-i vahide ise onlardan herhangi birisini alsan o aldığın aynı vahide meratib-i bakiyeden hiç birisinin aynı değildir. 

Altı beşin aynı değildir, yedinin aynı değildir. Yani her sayının kendine has özelliği vardır, her mertebenin kendine has bir özelliği vardır. Mesela “iki” üçün, dördün ve beşin aynı olmadığı gibi bunların her birerleri dahi yekdiğerinin aynı değildir. Hepsi birden meydana geldiği halde hiçbiri birbirinin aynı değildir. 

Şimdi bilcümle meratibi adadı tutan ahadın toplanmasıdır. Yani bütün adetleri kendisinde tutan birin (ahadın) toplanmasıdır. Şu halde cem-i ahad yani birin cemi hakikat-i camiasından o meratib ile kaildir. Yani o mertebeler ile ifade edilir, söze getirilir. O hakikat ile onların üzerine hakimdir. Mesela cem-i ahad üç mertebesinde bu mertebenin lisanıyla “ben üçüm” der. Ahadın toplanıp da üç olması “ben üçüm” der. Onun lisanıyla onun üzerine hüküm eyler. Bu kavilde meratibi adedi temsil eden yirmi mertebe zahir oldu. 

Onlarda 1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9 adetlerinden ibaret olan ahad mertebeleri yani birlik mertebeleri dokuza kadar olan tek haneli sayılar. 10, 20, 30, 40, 50, 60, 70, 80, 90 ve 100 adetlerinden ibaret olan aşerat mertebeleri onluklar yani onlar mertebeleri ve bir de 1000 mertebesidir, işte bu mertebelerin mecmuu yirmi olur. Yani onlar yüzler binler mertebeleri “yirmi” olur, bunlardan her bir mertebe için hakikat-i vahide sabit olur ki bu hakikat-i sabite ile yekdiğerinden temeyyüz ederler. Yani kendilerinde sabit hakikatleri yüzünden diğerlerinden ayrılırlar. On yirmiden, yirmi de otuzdan, birden, ikiden ayrılırlar ve cem-i ahad ismi bu mertebelerin her birerlerine şamildir. Yani ahad ismi de bütün bunları kendisinde toplar. Ancak vahid, çem-i ahaddan husule gelmiş bir adet olmadığı için bu isim ona şamil değildir. Vahid adet değildir.

Belki bilcümle adetlerin aslı ve menşeidir. Böylece bu yirmi mertebeye terkip dahil olur. Cemi ahad ismi vahiden gayri bir mertebeye şamil bulunur, böyle olunca sen onun zatında menfi olan şeyin aynını ispat etmekten münfek olmazsın. Yani sen dersin ki vahid adet değildir, yani bir adet değildir, belki adadın menşeidir. Ondan sonra tek olsun terkip çok olsun ne kadar adet gelirse hepsi vahidin gayrıdır. Bu sözüm ile cemi meratibde vahidi nefh edersin. Daha sönra dersin ki bilfarz beş adedi vahidin beş defa tekerrüründen husule gelen bir mertebedir. Vahid beş defa tekerrür edip içtima etmese bu mertebede vücudu olmazdı. Halbuki ibtida beş adedine vahidin gayri deyip vahidi ondan nefh etmiş idin. Sonra da bu suretle de ispat etmiş oldun. 

Gülşen-i Raz’dan: O vahdet bu kesretten zahir oldu, bir’i tekrar ile saydığın vakit çok oldu. Vakıa adet bidayette birdi, velakin onun asla nihayeti yoktur. Yani gördüğün vahdet ettiğin şey bu kesretten yani çokluktan meydana geldi. Biri tekrar ile saydığın vakit çok oldu, vakıa adet bidayette birdir, yani adet başlangıçta birdir, velakin onun asla nihayeti yoktur. Yani adedin sonu gelmez ama hepsi aslında yine de birdir. Öyle bir birdir ama sonu gelmeyen birdir. 

9-İDRİS

Vahid adedi icat ettiğini ve adet dahi vahidi tafsil eylediğini ve vahidin adetlerden nefhi onlarda onun aynı ispatı olduğunu ve her bir mertebe-i adediye bir itibar ile diğer mertebelerin gayri olan bir hakikat-i vahide olduğunu ve fakat cümlesi vahidin ictimaından husule gelmiş olan birer mertebe olmak itibarıyla yekdiğerinin aynı bulunduğunu arif olan kimse bildi ki hakikat-i ahadiyesi itibariyle teşbihten münezzeh olan Hakk müteayyin olan suretteki tecellisi itibarıyla halkı müşebbehtir. Arif olan kişi bildi ki hakikat-i ahadiyesi itibarıyla yani ahadiyetin hakikati itibarıyla teşbihten münezzehtir. Yani ahadiyetteki hakikati itibarıyla teşbihten münezzehtir. Teşbih edemezsin. Teşbihten münezzeh olan Hakk müteayyin olan suretteki tecellisi itibarıyla yani meydana gelmiş tayin edilmiş belirli şekillerle mevcut olmuş, tayin etmek demek belirlemek, sınırlamak demektir. Müteayyin olan suretteki tecellisi itibarıyla yani tayin edilmiş suret tecellileri itibarıyla teşbih mertebesindedir. Yani teşbih edilir. 

Zat’ı itibariyle teşbihen tenzih edilir ama zuhurları itibarıyla tecellileri, müteayyinliği itibarıyla teşbih edilebilir. İşte Cenab-ı Hakkı ancak bu teşbih yönüyle tanımamız mümkündür. Eğer sadece tenzih olarak ona bakmış olsak o yönüyle tanımaya kalksak tanımamız mümkün değildir. İşte bu teşbih mertebesi de İseviyet mertebesidir. Maahaza halk halıktan mütemeyyizdir. Yani sonradan zuhura gelen mahluk halıktan açıklanmıştır, zira icad olunan şey mucidin gayridir. Nitekim vahid dokuz adedini icat eder fakat dokuz vahidin aynı değildir. Yani Cenab-ı Hakk bütün bu alemleri zuhura getirir yani ondan meydana gelir ama bu alemler O’nun aynı değildir. Ama aynı aleme ahadiyet mertebesinden baktığımız zaman O’nun gayrı değildir. 

Keza vahid tektir, iki adedi ise çifttir. Tek ile çift arasındaki fark ve temeyyüz ise zahirdir. Yani birbirinden ayrılması zahirdedir, dışarıdadır. Vücud-u Hakk ile vücud-u halk arasındaki münasebetin ne suretle bulunduğu yukarıda anlatılan buhar, bulut, su, buz misalleri ile izah olundu. Beyinlerindeki (aralarındaki) fark letafet ve kesafetten ibarettir. Beyin “ara” demektir. “Ma beyne eydihim” iki elin arasındaki demek, beyin dendiğinde kafadaki akla geliyor, bunun da beyin (ara) olması mana ile madde arasında görev yapmasıdır. Onun için arada görev yaptığından ara kısım anlamında beyin denmiştir. “Mabeyn” Padişahların emirlerini halka duyuran ara’daki şahıs, yani padişah ile halk arasında ara’cı anlamındadır. Padişahtan halk arasına geçiş o ara’dan oluyor. Bizim kafa içindeki “beyn” de kesif ile latif arasında bağlantı kuruyor, ondan dolayı “beyn” deniliyor. 

Halk da padişaha ulaşmak için oradan yardım alıyor, padişah da halka ulaşmak için onu kullanıyor. İşte bu alemde bu işi ilk yapanlar peygamberlerdir. İlk “mabeyn”ciler peygamberlerdir. Sonra da İnsan-ı Kamillerdir, velilerdir, Cenab-ı Hakkın velileri “mabeyn”cidir. Yani Allah ile kul arasında arayı bulan kimselerdir. Onun için bu mabeynciler olmadıkça Hakka ulaşmak mümkün değildir. Ama sen “mabeyn”ci olursan Hakka ulaşman için artık sana “beyn” gerekmez. Yani bir başkası sana gerekmez. İşte Efendimizin hadis-i şeriflerinde buyurduğu; “Benim Rabbımla öyle bir zamanım olur ki araya ne bir nebi-i mürsel ne de melek-i mukarreb giremez“.

Demek ki bazı zamanlarda demek ki giriyor, demek ki mukarreb melek “mabeyn”cilik yapıyor demektir. Artık kendisi melek vasıtasıyla Hakkın huzuruna girip çıka, girip çıka adabı öğrendikten sonra yani padişahla olan münasebetleri öğrendikten sonra padişah artık onu huzuruna vasıtasız kabul ettikten sonra “mabeyn”ciye ihtiyaç kalmıyor.

Ama o hale gelinceye kadar hani diyorlar ya “Allah ile kulun arasına girilmez.” Bu tabi ki olacak bir şey değildir. Eğer Allah ile kulun arasına bir mabeynci girmezse bir orta yol bulucu girmezse Allah’ı ona kim tanıtacaktır. O zaman Allah ile kulun arasına “mabeyn”ci girmezse yani gerçek eğitici girmezse ne giriyor, birileri giriyor, hayal ve vehim giriyor, şeytan giriyor.

İşte onun götürdüğü Rab da gerçek Rabbül aleminin dışında hayalde var edilen bir Rab hükmüne giriyor. İşte bugünkü gerçek yaşantının ne yazık ki hakikati budur. Arada bulması gereken gerçek mabeyncileri yani gerçek Hakk dostlarını belirli safsatalarla ortadan kaldırıp insana hürlük veriyormuş gibi aslında tamamen nefsani bir hürlüğe yani isyani bir yöne gitmesi tamamen cehle gitmesi bu yüzden insanların Hakkı bulmasının mümkün olmadığı ortada görülüyor. Ama bunlar tabi ki bazı insanların işine yarıyor, gaflet ehlinin işine yarıyor, Hakkı gerçek yönüyle bulamayanları yönlendirmek çok kolay oluyor. Neden? Zaten nefsinin, şeytanın istikametinde hayatlarını sürdürüyorlar. Ama işte ben her şeyi bilirim, benim aklım bana yeter gibilerde konuşuyor. 

Eğer bir insan her şeyi bilseydi kendi aklı kendisine yetseydi ne peygamberlere ihtiyaç olurdu ne kitaplara ihtiyaç vardı, yani “mabeyn”cilere ihtiyaç olmazdı. Demek ki insanın kendisini tanıması için bazı çalışmalara bazı sistemlere ihtiyacı vardır. Beyinlerdeki fark yani aralarındaki fark letafetten ve kesafetten ibarettir. Yani biri daha latiftir birisi de kesiftir. Buzun, suyun, bulutun, buharın durumunda olduğu gibi. 

İşte bu hakikati ızharen arif-i Billah Ebul Hasan Hz.leri “O zat-ı şanı tenzih ederim ki nefesini ve zatını latif kılıp onu Hak tesmiye etti ve keza Zat’ına ve nefesine kesif kılıp onu halk temsiye eyledi.” buyurur.

Yani Cenab-ı Hakk nefesini ve Zat’ını latif kılıp ona Hakk ismini verdi. Yani kendi hakikatini latif kılıp O’na Hakk ismini verdi. Ve keza Zat’ını ve nefesini kesif kılıp ona halk ismini verdi buyurur. Böylece halk dediğimiz cisimler alemi kendinin mâ-fevkinde olan alem-i misale nispeten kesiftir. Yani cisimler alemi, bu alemin üstündeki misal alemine nispeten kesiftir, koyudur, ağırdır. Misal alemi bu aleme göre daha latiftir, yani bu alemi buz olarak düşünürsen misal alemi de buhar olarak düşünebiliriz, şu odanın içinde buhar var ama görünmüyor. Ama bu eşyanın hepsini görüyoruz, kesif olduğu için. Misal alemi dahi ruhlar alemine, ruhlar alemi dahi alem-i ilme ve alem-i ilim ise Hakkın Zat’ına nisbetle kesiftir, yani her üstteki mertebe bir alttakine göre daha latiftir. Alttaki kesif üstteki latiftir. Cümlesi Hakkın Zat-ı latifinin derece, derece mertebesi kesifeye tenezzülünden husule gelmiştir. 

Derece, derece kesif mertebelere tenezzülünden bu alemler meydana gelmiştir. Şu kadar ki Zat-ı latif her bir mertebeye tenezzül edip kesafetle mütecelli oldukta yani her bir mertebeye kesafetle tecelli olduğundan, orada zuhura geldiğinden birer isimle isim olunur. Artık onlara Zat denemez. Yani sayının bir iken vahid iken 2, 3, 4, 5 isimlerini alması gibi. Nitekim latif buhar, tenezzül edip bir derece kesafetle mütecelli olunca ona bulut deriz, diğer kesif mertebelerinde dahi su ve buz ile isimlendiririz. Buz her ne kadar buhardan ibaret ise de buz buhar ismini vermek caiz değildir. Ama sen şuurunda bilirsin ki onun içerisinde buhar vardır. Yani belirli işlemden geçirirsen gene buhara dönüştürebilirsin. Zira aralarında büyük bir fark vardır. Bu izahtan tezahür eylediği üzere emrin hakikati budur ki halik mahluktur, onun aksi olmak üzere de mahluk Haliktır. 

Hani Rab kuldur, kul da Rab’dır, M. Arabi’nin sözü gibi Halik mahluktur, makluk da haliktır. Bunun tabi ki dışarıdaki bir insana izah edilmesi olacak bir iş değildir. Neden? Kendisini başka bir alemde başka bir yaşantıda başka bir hayalde zanda bildiğinden bu varlığın hakikatini ve kendi hakikatini de tanımadığından onun indinde halk halktır, mahluk mahluktur, Hakk da Hakktır. Kendisi akl-ı cüz ile idrak içinde olduğundan akl-ı cüzün akl-ı külü idrak etmesi de mümkün değildir. İdrak edebilmesi için “mabeyn”e ihtiyaç vardır. 

Şeriat mertebesinde, yani efal mertebesinde kişinin varlığı kabul edilir, şeriat mertebesi itibarıyla o mertebede geçerli olan hüküm odur. Eğer o kişi fiillerini ortaya koymuşsa o fiillerin içerisindeki duygular düşüncelere bakılmaz, sadece fiiline bakılır. Madde itibarıyla şeriat mertebesi itibarıyla ve oradaki kul iyilikler yapmak suretiyle Rabbına ulaşacağını yani yakınlaşacağını zanneder. O mertebede doğrudur bu geçerlidir. Hani şeriat mertebesi, tarikat mertebesi, hakikat mertebesi, marifet mertebesi diyoruz ya o mertebelerin karşılığı olan fiilleri işliyorsa o sevabı alacaktır. O düzeyden onun hükmü görülecektir. Eğer sayıları adetleri yani yaptığı fiillerin neticesi onu cennete götürecek kadar artmışsa tamam cennet ehlidir, onun da hedefi odur o hedefe ulaşınca onun sorunu kalmaz.

Ama rabbini bilme rabbini arama ulaşma gibi sözler orada geçerli değildir. Ama irfan ehli cennet, cehennem, menfaat karşılığı bir şeylerin hesabının peşinde olmadığından onun hesabı sadece irfaniyet yani rabbini tanıması yönünde olduğundan tabi ki ahiretteki onun karşılığı çok daha başka olacaktır. Yani menfaat yönüyle değil, yani birisine diyelim 100 dönüm cennet verilecek de diğerine 1000 dönüm cennet verilecek gibi şeyler belirtmek istemiyorum, irfan ehlinin derdi ahretteki cennet cehennem değildir. Zaten irfan ehli ahretini burada bitiriyor. Bütün kıyametini mahşerini haşrini, neşrini burada hesabını bitirmiş oluyor.

Sen dost ile birlikte olduktan sonra seni nereye isterse koysun. “Cehennem bile ödüldür bana” diyor ki bunu söyleyen maddi bir sevgiliye söylüyor. Yani kişi hangi mertebede yaşıyorsa ahiretteki karşılığını o düzeyden alacaktır. Aksi halde haksızlık olur. Hepsini efal mertebesine indiremezsin, hepsini de zat mertebesine çıkaramazsın. Karşılıklarını alsın diye. Bu izahtan sonra emrin hakikati budur ki, hani وَيَسْئَلُونَكَ عَنِ الرُّوحِ قُلِ الرُّوحُ مِنْ اَمْرِ رَبِّى 17/85 “sana ruhtan soruyorlar, de ki o ruh Rabbımın emrindendir” emir iş demektir. Yani emir alemi deniliyor mana alemine işte yukarıda program yapılıyor, emrediliyor, buyuruluyor burada zuhura geliyor. 

Tezahür eylediği üzere emrin hakikati budur ki yani bu alemdeki emirlerin, işlerin hakikati budur ki halik mahluktur, onun aksi olmak üzere de mahluk haliktir. Aklımıza gelecek ki peki o mahluk hakikatte haliksa o zaman ne olacak? O zaman değişen hiçbir şey yoktur, yine o kendi bulunduğu mertebeden, o aslı halik olmakla birlikte kendini mahluk olarak bildiğinden kendindeki bilgiden kendindeki bilgi değerlendirmesi nerede ise onun mertebesi orasıdır. Yani bu meratib-i alemde kim kendini nerede biliyorsa mertebesi oradadır. Ama bütün bu alem Hakkın varlığı olması dolayısıyla yine o Hakkın varlığında mutlaka haktır. Ama sen camia olarak külli emir olarak baktığın zaman bu böyledir. Yani elma ağacının tamamına baktığın zaman kimisi yapraktır kimisi daldır ama bu ağaç dersin bunun toplumuna.

Üstündeki bütün varlıklara ağaç dersin, ama aralarındaki ferdiyeti farklılığı ortaya çıkarmak için bu yaprak dersin, bu çiçek, bu meyve bu dal dersin. İşte dal mertebe sinde dal daldır, yaprak mertebesinde yaprak yapraktır, yaprağa ağaç diyemezsin. Ağaç dediğinde o yaprağı ağaçtan ayıramazsın, işte bütün alemler de burada vahidin hakikatinde hepsi birer hakikat-i vahide ayrıca. Yani tüm vahidin hakikatinde hepsi de birer vahide hakikattir. Ama burada insan söz konusu olunca hükmü değişiyor, yaprakların hepsi yere düşüyor, yaprağın cenneti cehennemi yok ki. Yaprağın cenneti topraktır, neden aslı oradan geldi çünkü. Onu suya koyarsan boğulur, çürür özelliğini kaybeder. 

10-İDRİS

Latif buhar tenezzül edip bir derece kesafetle mütecelli olunca ona bulut deriz. Diğer kesif mertebesinde dahi su ve buz isimlendiririz. Yani sonraki oluşumlarına su ve buz isimlerini veririz. Buz her ne kadar buhardan ibaret ise de buza buhar ismini vermek caiz değildir. Zira aralarında büyük fark vardır. Her ne kadar buhardan bulut, buluttan su, sudan buz oldu ise de bunların zatı itibarıyla hepsi aynı şey ise de ama buza buhar veya bulut veya su diyemeyiz. Çünkü aralarında fark vardır. 

Bu izahtan tezahür eylediği üzere emrin hakikati budur ki halik mahluktur, onun aksi olmak üzere mahluk haliktir. Yani taayyün ve zuhur ancak kendisinin olması itibariyle halik mahluktur ve vücud-u müstakil ancak latif Zat’ın mertebeyi kesifeye tenezzülünden husule geldiği için mahluk dahi haliktir. Bizim akıllarımız halik ve mahluk ikilisi ayrımı üzere kurgulandığından haliki ayrı mahluku ayrı görüyoruz. Yani bir halk eden bir halk edilen diye ikiye ayırıyoruz. Aslında bu halk edenle halk edilen iki ayrı şey değil bir şeyin kendi özelliğindeki zuhurudur. 

Bu izahtan meydana geldiği gibi bu su buhar izahından nasıl ki su buz oluyor, ama buzu erittiğimiz zaman neticede suya dönüyor. Yani buzun hakikati su, suyun hakikati bulut, bulutun hakikati buhardır. Dolayısıyla bunlar aynı şeyin değişik yönleri, değişik zuhurlarıdır. Emrin hakikati budur ki (emir iş demektir) işin hakikati budur ki halik mahluktur, onun aksi olmak üzere yani tersi olmak üzere mahluk haliktir. Bu kelimeyi şeriat ehlinden birisi duymuş söylemiş olsa küfür olarak nitelendirilir, o mertebede doğrudur, çünkü tenzih üzere bir mertebedir orası ötelerde olan bir Allah’a inanılır dolayısıyla Allah yukarıda mahluk da aşağıdadır, iki ayrı varlık olarak kabul edilir, o zaman da içinde bulunduğu halin şirk olduğunu anlayamaz, bu hal içerisinde. 

Neden? Gizli şirk vardır, ama hakikatte eğer mahluka biz bir vücut vermiş olursak onu halik yapmış oluruz. İkinci bir halik yapmış oluruz ki esas şirk o zaman olur. Yani şu elimizdeki eşyaya herhangi bir şeye bunun kendine ait bir varlığı vardır dersek bunu ilah yapmış oluruz. Ona bir varlık verdiğin zaman onun kendine ait bir varlığı olması lazımdır, bu isterse zerre kadar bir şey olsun, isterse dağlar kadar olsun o zaman o daha da tehlikelidir. Buna varlık verdiğimiz zaman Allah’ı başka yere göndermiş oluyorsun yahut ayırmış oluyorsun, varlığı başka yere koymuş oluyorsun. O zaman iki Allah olmuş oluyor. İşte bu işin böyle olmadığını halikin mahluk suretinde zuhura geldiğini idrak etmiş oluyorsak iş kolayca çözülmüş olur. İşte tarikatın hakikati, hakikate ulaştırmaktır, yolcusunu bu mevzularda kişiye hakikat yolunu açan mevzulardır. Bunlar hakikat mertebesinin sohbetleridir yahut ilmidir.

Yani taayyün yani meydana geliş ve zuhur ancak kendisinin olması itibarıyla halik mahluktur. Hangi fiilden geliyor “halaka” fiilinden geliyor. Halk eden bir başka varlık olsa halk edilen de bir başka varlık olmuş olsa o zaman ikilik meydana gelmiş olur. Esas şirk o zaman olacaktır. Ama halik ile mahluk aynı şey olduğundan ilim yoluyla bunları birleştirdiğimiz zaman kesret ortadan kalkmış oluyor vahdet meydana gelmiş oluyor. Yani taayyün ve zuhur ancak kendisinin olması itibariyle halik mahluktur, vücud-u müstakil olmayıp ancak latif Zat’ın kesif mertebeye tenezzülünden husule geldiği için mahluk dahi halıktır. Yani latif Zat’ın yani buharın buluta dönüşmesi kesafet kazanması işte suya dönüşmesi biraz daha kesafet kazanması, sudan da buza dönüşmesi aslında buzun buhardan ayrı bir şey olmadığının bilincinde olman lazımdır. Ama zuhur itibariyle buhar ile buzun arasında tabi ki fark vardır. Kesif mertebeye tenezzülünden husule geldiği için mahluk dahi haliktir. Halik ile mahlukun tümü ayn-ı vahidedendir. Yani tek ayndandır, yani tek asıldandır. Yani aynı vahideden zuhura gelmiştir. 

Şiir: (Hz. Sa’di’den)

“Cihan ile o sebebten hürremim (sevinçliyim) ki cihan ondan sevinçlidir. Bütün aleme aşıkım zira bütün alem ondandır.” Hani daha önce anlatıldığı gibi ruhlar var edildiği zaman var ediliş sevinciyle raksa başladılar. Yani var edildik, kimliklerimizi bulduk diye raksa başladılar. İşte bütün alemin sevinci o Zat-ı ezelinin sevincindendir. Bütün aleme aşıkım, zira bütün alem O’ndandır. Bakın kimseyi ayırmıyor, hiçbir şeyi ayırmıyor, bütün aleme aşıkım diyor. Bütün alem dediğinin içinde bizim ayırdığımız nice nice eksi gördüğümüz vasıflar, varlıklar vardır. Ne insanlar olarak ne de eşya olarak ne de şu eksidir, bu artıdır bu kötüdür, bu iyidir diye. “Bütün alem aşıkım, zira bütün alem ondandır” diyor. İşte burada tenzih ile teşbihi de birleştirmiş oluyor. 

Malum olsun ki tahkik ehlinin arasında Hakk ile halk arasındaki nisbet iki meşreb üzerine beyan olunur. Yani tahkik ehli Hak ile halkı iki anlayış üzerine beyan ederler, izah ederler. 1- heme ez ôst yani hep O’ndandır. Yani her şey ondandır. 2- heme ôst; yani hep O’dur. Yani her şey O’dur. Hz. Şeyh (r.a.) evelki meşrebe göre “küllü zalike men ayni vahid” buyurmuşlar. Ve Hz. Sadi’nin beyti dahi bu meşrebe göre vaki olmuştur. 

Reşehâtü Ayn’l-Hayat’da mezkurdur ki: ”Hace Ubeydullah Ahrar (k.a.s.) buyurmuşlar ki:

Bir gün şeyh Bahaeddin Ömer Hz.lerine gittim adetleri veçile “Şehirde ne haber var?” diye sordular, “İki türlü haber var dedim,” yani şehirdeki haber dünyalık yani şu paşa şuraya gitti, şu vali buraya mı gitti, haberi değil yani mana aleminde şehirdekiler nelerden konuşuyorlar diye esas haber o dur. İki türlü haber var dedim, “O iki türlü haber nedir?” buyurdular, cevap verdim ki şey Zenynüddin ve ashabı “heme ez ôst” yani “hep Ondandır” derler, yani şeyhin bir tanesi bu esası almış, her şey O’ndandır diyor. Ne yapmış oluyor o zaman tenzih üzerine her şey ondandır diyor. Seyyid Kasım ve ona tabi olanlar ise “heme ôst” yani “hep O’dur” derler. Siz ne buyurursunuz? der. Yani gelen misafire o zat sorduğunda bunları anlatmış, siz ne dersiniz diye sormuştur. “Şey Zeyneddin takımı doğru söylerler” ondan sonra şey Zeyneddinin kavlini takviye için delil ikamesine başladılar. 

Fakat söyledikleri deliller, seyyid Kasımın sözünü teyid etmekteydi. Yani heme ost sözünü izahıydı diyor. Dedim ki söylediğiniz deliller Seyyid Kasım tarafının kavlini teyid ediyor, güçlendiriyor. Hz. Şeyh yine kuvvetli deliller ortaya koymaya başladı, fakat yine Seyyid Kasım tarafının kavlini teyid etmekteydi. Anladım ki murad-ı şerifleri zahir olarak baktığın zaman her şey ondandır, ama özü hakikati itibariyle her şey odur, şekliyle anlamak gerekliydi. Zira zayıf akıllılar, alemin Hakk olduğunu kolayca idrak edemez, yani mahlukun halik, halikin mahluk olduğunu idrak edemezler. Mertebelerinin icabını bilememesi kendisini delalet çukuruna düşürür. Mademki bu iki kavil dahi esas itibarıyla doğrudur, hakikat ehli kullara merhameten birinci kavil ile söylerler. Yani avam, şeriat ehline “Her şey Allah’tandır” derler, Her şey Hakk’tandır derler. Bu onları şaşırtmamaları içindir. Onlara fazla zorluk çıkarmamaları içindir. 

Ama kendi indinde kendi hakikatlerinde bilirler ki her şey O’dur. “La ilahe” dediğimiz zaman hiçbir şey yoktur, “İllallah” illa vardır dediği O’dur işte. Salik marif-i ilahiye de terakki ettikçe yol ehli ilahi hakikatlerde yol aldıkça vücud-u mutlakın her mertebedeki icabatı da muttali olup şeriattan uzaklaşma, şeriatı tadil etme şeriatın üstüne geçme gibi hadiselerden kurtulur. Yani şeriatı inkardan kurtulur. Hem şeriatı tatbik eder hem de tarikatı tatbik eder hem de hakikati tatbik eder. Mertebeleri geçtikçe hepsinin hakkını verir. O vakit “alem hep O’dur” itikadında bulunur. İşte burası hakikat mertebesidir. Ama çevresinde bunu anlamayacak başkaları varsa “her şey ondandır“ der. O zaman da diğerleri ile sürtüşmez. Ama kendi irfan ehli arkadaşları ile buluştuğu zaman “her şey O’dur” der, orada mahsur olmaz. 

Bunun için Hz. Şey (r.a.) başta Halik ve mahluk hep aynı vahidedendir, buyurduktan sonra yani Halik ve mahluk tek varlıktandır, tek varlıktır, sonra bu manadan terakkiye işareten yani bu manadan yükselmeye işaret edilerek “hayır belki o aynı vahidedir” hep aynı vahidedendir derken bu sefer hep aynısıdır diyor.

Yani her şey Hakktandır derken hayır her şey Hakktır hakikatte ise diyor. Mertebeler sebebiyle Halikiyet ve mahlukiyetle müteayyin olan vücut aynı vahideden değil, belki vahidiyet-i ilahiyenin hakikati itibarıyla aynı vahidedir. Yani ilahi vahidiyetin hakikati itibarıyla aynı vahidedir.

Değişik mertebelerde ve kesrette olan zuhurlarda taayyünü ve zuhuru itibarıyla o vücut çok görünendir. Gözlere çok görünür. Nitekim adetlerin hepsi aynı vahide olan Vahitten neşet etmiştir, meydana gelmiştir. Belki cümlesi vahidin aynıdır, yani her bir sayı vahidin aynıdır. Şu halde vahit bir çok mertebe-i adette meydana gelen göze çok görünendir. Bir ile adetin mertebeleri arasındaki fark icmal ve tafsilden ibarettir. Yani toplamak ve yaymaktan ibarettir. Şimdi Şeyh (r.a.) vücud-u vahidin yani tek vücudun tayyünat ile çokluğu ve taayyünat-ı kesirin hakikatte vücud-u vahid olduğunu izahen İbrahim (a.s.) kıssasının beyanında şuru edip buyururlar.

Vahid taayyünat ile çoklaşıyor, o çokluk da hakikatte vücud-u vahidin olduğunu ondan ayrı bir şey olmadığını beyan ediyor. 

 11-İDRİS

İmdi bak ne görürsün, “ey babacığım emir olunduğun şeyi yap dedi” 37/102 Veled babasının aynıdır, yani çocuk babasının aynıdır, imdi o nefsinin gayrını zebih eder görmedi, ona zibh-i azimi fidye kıldı. İnsan suretiyle zahir olan kimse koç suretiyle zahir oldu. Böyle olunca veled suretiyle zahir oldu. 

Hayır belki validin aynı olan kimse veled hükmünde zahir oldu. Yani doğurucunun aynı olan kimse çocuk hükmünde meydana geldi ondan onun zevcini halk etti, böylece nefsinin gayrini nikah etmedi. Şu halde sahibesi ve veledi ondandır. Halbuki emir adette vahidir. Yani iş adette birdir. 

Hz Şeyh (r.a.) Fusus-ül Hikemin çok yerlerini açık olarak değil de işaretle beyan etmiştir. Onun için kelime, kelime vaki olan Arap dili ve Türkçe lisan arasında kelimeleri tam anlatamıyorsun, ayrıca aslı Arapça yazıldığı halde o dahi işaretle yazılmıştır. Yani orada Arapça kelime de kullanmamış işaret kullanmıştır. O işaret Arapçadır, o işaret dilini de Türkçeye çevirmenin zorluğunun ne derece olduğunu anlatmaya çalışıyor. 

Fusus-ül Hikemin ekserisi işaret diliyle mücmel olarak yani iki üç kelime söylüyor ama içinde bir çuval mevzu vardır. Bunun bir zorluğu var, bir de Arapçadan Türkçeye çevirmenin zorluğu vardır. Yani Arapça mevzular Türkçede bulunmuyor, bir de onu nasıl anlatalım bu kadar iki aşamadan sonra. Onun için kelime ve kelime vaki olan tercümesi Arap lisanı ile Türk lisanı arasında mani kelimat ve zamirlerin manaları şümul ve vuzuhu nokta nazarından fark-ı küllü olduğu cihetle yani büyük farklar olduğu cihetle işaret derecesinde olan aslından daha ziyade muhtac-ı şerh ve tefsirdir. 

Yani şerhe ve tefsire muhtaçtır. M. Arabi Hz.lerinin söylediği yani metinin işaret ve izaha ihtiyacı vardır. Yani aslı yazılışının üstünde daha geniş bir izahata ihtiyaç vardır. Aslı bir cilt ise onu iki cilt yaparak genişletmek gerekiyor. Böylece mücmelin şerhi şu vecih ile olur, Kur’an-ı Kerim’de zebh kıssasını saffat suresinde

فَلَمَّا بَلَغَ مَعَهُ السَّعْىَ قَالَ يَا بُنَىَّ اِنِّىۤ اَرَى فِى الْمَنَامِ اَنِّىۤ اَذْبَحُكَ فَانْظُرْ مَاذَا تَرَى قَالَ يَاۤ اَبَتِ افْعَلْ مَا تُوءْمَرُ سَتَجِدُنِۤى اِنْ شَاۤءَ اللَّهُ مِنَ الصَّابِرِينَ 37/102 ayet-i kerimesinde beyan buyurulmuştur. Şu mevzunun çok iyi anlaşılması lazımdır ki İbrahim’in (a.s.) oğlunu kesiş hadisesi nasıl olduğu daha iyi anlaşılsın. Hz. Şeyh (r.a.) bir vücudun taayyünat ile kesir ve taayyünat-ı kesirenin hakikati bir vücut olduğunu bu ayet-i kerimeyi beyan ile izah buyurdu. Yani bir vücudun meydana gelmesiyle çoğalması yani bir tohumun ağaçlar, dallar, yapraklar, çiçekler vermesiyle çoğalması bunun aslı birdir. O çoğun sonunda tekrar çekirdeğe dönüşmesi ile aslının vahid olduğunu daha evvel anlatmaya çalıştı, şimdi de bu ayet-i Kerime ile anlatmaya çalışıyor.

Bir vücudun taayyünat ile yani tayin, zuhura gelmesi ile çoklaşması ve bu çoğalan taayyünatın hakikatte bir vücut olduğunu bu ayet-i kerimeyi beyan ile izah ediyor. Ağaca baktığımız zaman ağaç bir vücuttur. Ama dalı yaprağı taayyünatı şuunatı olarak baktığımız zaman kesire çokluk olarak görüyoruz. Ama aslında irfan ehli ona baktığında onun bir vücut bir varlık olduğunu idrak ediyor. İşte bütün bu alem de öyle bir ağaç tek bir ağaç, bunun meyvesi de insandır. Yani vücud-u Vahidin tayin edilmiş belirli bir zuhuru olan İbrahim (a.s.) o vücud-i Vahidin taayyünü olan kendi oğluna hitap edip der ki, İbrahim (a.s.) bu vücudun bir taayyünüdur, yani vücudun bir yönü bir özelliğidir. İbrahim’in (a.s.) oğlu da İbrahim’in bir taayyünü, İbrahimin vücudunun bir parçası, bir düzeyi, kendi oğluna hitap eder, der ki: “Ey oğlum ben seni rüyamda boğazlar gördüm, sen basarın ve basiretin ile bak ki ne görürsün?” Yani oğluna diyor ki; ben seni keser olduğum halde gördüm sen bakalım nasıl göreceksin. Zira emr-i vücud Vahidir, yani tek vücuttur. O vücud-u Vahidi halık mı yoksa mahluk mu görürsün? Eğer onu Halik görürsen maksud olan marifet budur, eğer mahluk görürsen bu ancak emr-i vücudi hakikat-i hal hilafında görmen için cesed-i tabi unsurinin basarını ve basiretini istila etmiş olmasından naşidir.

 Yani kendi vücuduna baktığın zaman kendi durumuna baktığın zaman bunu Halık görürsen marifet budur, maksat anlaşılmıştır. Eğer onu mahluk görürsen yani kendi varlığını yaratılmış var edilmiş görürsen bu ancak emr-i vücud-u hakikati hal hilafında görmen için cesed-i tabii ve unsurinin basarını ve basiretini istila etmiş olmasındandır. Yani senin basiretini, gözünü unsur kapladığından yani madde varlık anasır kapladığından yani nefsaniyetin kapladığından kendini ayrı görürsün. Eğer gerçek olarak görürsen bu Halik dersen bu irfaniyettir, arif görüşüdür ama kendini mahluk olarak görürsen nefsaniyetinin tabiatının vücut-u unsuriyenin senin aklının üzerine çıkmış olduğu anlaşılır.

Aklını istila etmiş olduğu anlaşılır. Şu halde senin zebhin (boğazlanman) cesed-i unsuri hükmünün senden refi lazımdır ki emr-i vücud-u hakikat hal üzere göresin. Gerçi burada İshak (a.s.) ile İsmail (a.s.) arasında bir ihtilaf var ama o bizim için mühim değildir, zebhin İshak mı İsmail mi olduğu mühim değildir. Burada çocuğun olması mühimdir. Zaten Ayet-i Kerimede isim verilmemiştir. Bu çocuğun Hırıstiyanlar İshak (a.s.) olduğunu söylüyor, Müslümanlar İbrahim (a.s.) olduğunu söylüyorlar. M. Arabi Hz.leri de İshak (as) olduğunu beyan ediyor. Mühim olan oğlu olmasıdır. Mühim olan burada bir çocuğun boğazlanma hadisesidir. Burada boğazlanma nedir? Burası o kadar enterasan bir konudur ki bu konu idrak edilirse hem İbrahim’in (a.s.) hakikatini hem de çocuğun hakikatini hem de kendi hakikatimizi anlamış oluruz.

Vücud-u Vahidi Halik mi yoksa mahluk mu olduğunu görürsen eğer onu Halik görürsen maksud olan marifet budur. Yani mahluk değil, sonradan var edilmiş varlık değil de aslı itibariyle kendinde kendisi var olan bir halik olarak görürsen bu marifet budur zaten. Gerçek budur. Eğer onu mahluk görürsen yani vücudunu İsmail’in vücudunu yahut kendi vücudunu mahluk olarak görürsen bu ancak emr-i vücudu, sendeki vücut aslında Hakkın emri itibarıyla meydana gelen bir vücut yani gerçek vücut ama sen bunu bu idrakin bu anlayışın bu hakikatin dışında görürsen, mahluk olarak, mutlak mahluk olarak görürsen bu ancak emr-i vücudu hakikat-i hal hilafına görmen için cesedinin tabi unsurinin yani cesedinin tabiatındaki unsurların senin basarını ve basiretini istila etmiş olmasından meydana gelmektedir.

Biz kendimizi mahluk olarak gördüğümüz zaman bu düşünce bizde vücud-u unsuri yani unsur bedenimizin aklımızı ve fikrimizi istila etmesinden bizi öyle düşündürmesinden meydana geldiğini bilelim. M. Arabi Hz.leri “Bir arif hakikaten arif olduğunda ona mahluk denmez” buyurur. Yani bir arif gerçekten arif olduğunda ona mahluk denmez, yani avamın anladığı manada mahluk denmez diyor. Ama mahluk ile Halikin aynı şey olduğunu bildiğimiz zaman idrak ettiğimiz zaman ona mahluk da desen Halik de desen aynı şeyin iki ayrı yönünden bahsetmiş olursun. Bu da hem hemeozost ve hemeost ikisini de kapsamına alır. Halik olduğunu görürsen istenen marifet budur. Ama mahluk görürsen bu ancak emr-i vücudu hakikat-i hal hilafında görmen yani vücuttaki emr-i vücudu yani bütün vücudu, vücudun hakikatinin dışında görmen, yani zannınla bakmandır.

Bu da cesedin tabi ve unsurinin basarını ve basiretini istila etmiş olmasındandır. Yani kendini mahluk olarak görmen sendeki unsurun aklını ve fikrini sarmış sana kendini ayrı bir “ben” olarak nefsi bir benlik olarak göstermiş olmasındandır.

Hakikatte ise böyle bir şey yoktur. Şu halde senin boğazlanman ve cesed-i unsuri hükmünün senden refi lazımdır. Eğer sen kendini böyle beşer olarak mahluk olarak görüyorsan bu mahluk beşerinin yani bu vücudunun boğazlanmasını gerektirir. İsmail’in (a.s.) kesilmesinin hakikati budur işte. Beşeriyetinin kesilmesidir. Kendini beşer zannetmesinin kesilmesidir. Yoksa varlık vücudunun kesilmesi değildir. Eğer varlık vücudunun kesilmesi zaten Cenab-ı Hakkın muradı olmuş olsaydı, o bıçak onu keserdi. 

İşte onun koç suretinde inmesi koç şeklinde görmesinden. Şu halde senin boğazlanman ve cesed-i unsuri hükmünün senden refhi lazımdır. Yani senden kaldırılması lazımdır. Unsuriyet hükmünün senden kaldırılması lazımdır. Bu da vücudunun kesilmesi kafasının kopmasıyla değil, ondaki anlayışın kesilmesiyle yani mahluk anlayışının kesilmesiyle kaldırılması lazımdır. Hakikat hal üzere hakikati vücudu hakikati hali üzere göresin. Yani senden o anlayış kaldırılacak kesilecek daha evvel kendini mahluk zannetiğin aslında Halik hükmünde olduğun hakikati ortaya çıkacaktır. 

Şimdi vücud-u vahid ki Hakktır, yani tek vücut ki Hakktır, Hakkın vücududur, İshak’ın (a.s.) suretiyle mütelebbis olduğu yani İshak suretiyle elbise giydiği İshak suretiyle giydirildiği halde İbrahim (a.s.) suretinde müteayyin olan kendi nefsine hitaben, İshak (a.s.), İbrahim (a.s.) suretinde müteayyin olan kendi nefsine hitaben “Ey babacığım (bakın kendi kendine hitap ediyor neden kendinden meydana geldiğinden, evlat babanın sırrıdır, onun aynıdır) yani ey kendi suretinde Hakk zahir olup o zuhur vasıtasıyla Hakkı benim suretimde ızhar eden taayyün-u şerifi fiili Hakkın senin vücudunda zuhuruna mübaşir ol. İşte “Ey babacığım nasıl görüyorsan öyle işle” dedi ya kim diyor bunu kendinden meydana gelen yani İbrahim’in (a.s.) aslında kendi olan kendi oğlu işle bunu böyle yap diyor. Yani benim unsuri vücudumu ortadan kaldır, diyor. “Seni rüyamda boğazlıyor olarak görüyorum” diyor, sen ne dersin diye çocuğuna sorduğu zaman o da “Babacığım nasıl gördünse öyle yap onu“ diyor. 

Yap ki vücud-u unsurim ortadan kalksın diyor. Yani mahlukluğum ortadan kalksın, hakikatim kalsın diye yap diyor. O çocuk da bunun farkındadır. Neden, çünkü kendi hakikati zaten. Fiili Hakkın senin suretinde mübaşir ol, yani müjdelen halbuki baba oğlun aynıdır, zira oğlunun pederinin vücudundaki cüzlerden ayrılıp meydana gelen bir nutfeden ibarettir. Nutfe ise sureten pederin gayri ise de manen hakikaten gayri değildir. Su olarak babadan ayrı olarak gözüküyorsa da manen babanın aynısıdır. Nasıl ki babadaki her oluşum o küçücük nutfenin neresinde gizli ise o şifre hepsi oğulda mevcuttur. Yani suret olarak ayrı gibi görünüyorsa da oğul babanın gayri değildir. Şu halde İbrahim (a.s.) rüyasında oğlu ola İshak’ı (a.s.) boğazladığını gördüğü zaman kendi nefsinden başkasını boğazlar görmedi. 

Neden koç şeklinde görüldü, tarikat düzeyinde baktığımız zaman nefs-i levvamenin boğazlanmasını ifade ediyor. O da kendinden olduğundan duygularının kesilmesini ifade ediyor, dolayısıyla duygular da bıçakla kesilemeyeceğinden İbrahim (a.s.), İshak’a (a.s.) bıçağı çaldığı zaman etini bıçak kesmedi. Neden kesmedi çünkü orada kesilecek olan et değil aslında duygulardı. Yani kendisindeki benlik duygularıydı. Kendisinin tabiatından unsurlardan meydana gelen bir varlık olduğunu zannetmesinin kesilmesiydi. Esas bedeninin kesilmesi değildi. Beden vücud-u ilahi yani ilahi varlığın bedenidir, elbisesidir. Bunun bir özelliği yok özellik bunu kullanan düşüncede, akılda değer yargılarında kesilmesi lazım gelen değer yargıları, ikisi de bunda yani baba oğul ittifakta oldukları için işle yani kes “beni kes” diye ona rıza gösterdi.

Eğer o orada kesilmese ebedi olarak o düşünce ve tavırlar o anlayış onun üstünde kalacaktı devam edecekti. İşte o mertebe iyice benlikten kurtulma mertebesidir, İbrahimiyet mertebesi. Yani kendi nefsini boğazlar gördü. İbrahim (a.s.) rüyasında oğlu olan İshak’ı (a.s.) boğazladığını gördüğü vakit kendi nefsinden başkasını boğazlar görmedi, yani kendi nefsini boğazladığını gördü. Boğazlanan İshak (a.s.) mı yoksa İsmail (a.s.) mı olduğu İshak bölümünde açıklanır.

Hz. İbrahim’in Hz. İshak suretinde zahir olan nefsine Allahüteala fidye eyledi, böylece hayal aleminde insan suretinde zahir olan kimse his aleminde koç suretinde zahir oldu ki bunun sırrı Hz. Şeyh (r.a.) tarafından İshak bölümünde açıklanmıştır. Rüyada Hz. İshak olarak suretini görmesi gördüğü onun kendi nefsidir. Yani şu demek oluyor ki gerçekten Hakk yolunda yürüyen bir derviş rüyasında gördüğü şeyler büyük çoğunlukla kendi nefsinin alemetleridir. Yani kendi nefsini görmektedir. 

İşte İbrahim (a.s.) da oğlunu rüyasında kestiğini görmesi kendi nefsini kesmesi lazım geldiğini görmesidir. İşte onun için vurduğu zaman bıçak kesmedi, onun yerine koç geldi. Yani kesilmesi lazım gelen koçtur, o da işte nefs-i levvame mertebesinin ifadesi olduğundan onun yerine koç kesildi. Yani rüyada gördüğümüz şeyler bizleri fazla üzmesin oğlumu şöyle gördüm, anamı böyle gördüm, hasta mı olacaklar, ölecekler mi, diye hiç fikir yürütmesin çünkü rüyada gördüğümüz şeylerin hepsi birer şifre gördüğümüz şeylerin aslı üzere değildir. Zaten öyle olsa rüya olmaz, aynı ile vaki olur, tabire ihtiyaç kalmaz. İshak suretinde zahir olan nefsine Allahüteala fidye eyledi. Böylece hayal aleminde yani alem-i misalde (bizim üstümüzdeki alem) insan suretinde zahir olan kimse his aleminde (yani bu alem beş duyu ile algılanan alem) koç suretinde zahir oldu.

Yani mana aleminde insan olarak görülen his aleminde koç olarak geldi. Aslında orada gördüğü koçtu, yani kendi nefsindeki koç ahlakıydı. Şimdi bütün zuhurlarda şahısla meydana gelen tek vücut hakiki oğul suretinde hayır belki oğul hükmünde zahir oldu. Yani hakiki oğul suretinde ama belki oğul hükmünde, hüküm olarak öyle zahir oldu. Zira oğul ile babanın sureti hakikat-ı neviyede müttehid olmaları itibarıyla nevide bir olmaları itibariyle birdir. Çünkü ikisi de suret-i insaniyeye müteayyindir. Yani ikisi de insan suretinde meydana gelmiştir. Hakikatte ikisinin de varlığı aynıdır. Zuhur olarak ikisi de insan suretindedir. 

4/1 ayetinde buyurur. يَاۤ اَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمُ الَّذِى خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ وَخَلَقَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَبَثَّ مِنْهُمَا رِجَالا كَثِيرًا وَنِسَاۤءً “Ey insanlar, sizi nefs-i vahideden halk eden ve ondan zevcesini yaratan ve onlardan bir çok erkek ve kadınları neşreden rabbinizden sakının “ Ayet-i kerimesiyle istişhaden buyurur ki vücud-u vahidi hakiki nefs-i vahideden onun zevcesini halk etti, yani tek vücut hakiki kemalat-ı esmaiyesini ızhar için meratibe tenezzül edip Âdem dediğimiz şahıs ile müteayyin oldu ki nefs-i vahidedir, tek nefistir, o nefs-i vahideden onun zevcesi olan Havvayı ızhar edip şahs-ı Havva ile müteayyin oldu.

 Şu halde Hz. Âdem kendi nefsinden gayrisini nikah etmemiş oldu. Yani Âdemdeki bir özellik Havva ismi ile meydana geldi. Şu halde Hz. Âdem kendi nefsinden gayrisini nikah etmemiş oldu. Kendi nefsinden meydana geldiği için hani Havva validemiz Âdem (a.s.) sol uyluk kemiğinden meydana geldi deniyor ya, neresinden meydana geldiği önemli değil, kendi varlığından meydana geldiğinden kendi kendini nikah etti. Âdem (a.s.) da bu iki cins ayn-ı vahide olma itibariyle yani vahidin vücudu olması itibariyle iki cins de mevcuttu, var ediliş hükmüyle. Çünkü Âdem’i (a.s.) Cenab-ı Hakk tek olarak halk etti. Ama insan neslinin iki yönü kendisinde mevcuttu. Yani iki özelliği içinde mevcuttu. Bunlar neydi? Hem erkeklik hem de dişilik. Ama burada erlik asıl olduğundan er suretiyle evvela vahid olarak meydana geldi, yani akl-ı külli olarak yoksa Havva valide itibariyle gelir, Havva’dan doğum olur dolayısıyla Âdem ismi ona verilebilirdi. 

Ama bu sefer tecelli ters olurdu. Neden, çünkü nefs-i kül itibariyle Havva isimlendirildiğinde akl-ı kül olmadan nefs-i kül olmaz. Yani akıl olmadan diğer faaliyetler olmazdı. Dolayısıyla Âdem suretinde halk edilmesi yani Âdem’in erkek suretinde halk edilmesi akl-ı küllün, akl-ı külden de nefs-i küllün zuhura gelmesi itibarıyla Havanın onun varlığından zuhura gelmesidir.

Birisi geniş anlamda bütün alemler hükmünde birisi de ferdiyet hükmündedir yani birimsellik hükmündedir. Şu halde Âdem’in (a.s.) özünde iki cinsiyet de mevcuttu. Cenab-ı Hakk iki eliyle “İki elimle halk ettiğime neden secde etmedin” قَالَ يَاۤ اِبْلِيسُ مَا مَنَعَكَ اَنْ تَسْجُدَ لِمَا خَلَقْتُ بِيَدَىَّ اَسْتَكْبَرْتَ اَمْ كُنْتَ مِنَ الْعَالِينَ 38/75 diye iblise söylediği zaman iki elimle yani biri “Celal” biri de “Cemal” eliyle yani birisi erkeklik yönüyle, birisi de nisalık yönüyle, iki elden kasıt da o dur. 

Yani bir eliyle Âdem yönü bir eliyle Havva yönünü, yani bir kutunun içerisinde iki elbiseyi var etmesi gibi. Ama o iki elbise ayrı şeyler değil bir elbisenin değişik yönleridir. İşte Cennette bir ağacın altında uyuyorken gibi ifadeler düşünülüyor, uyandığı zaman yanında Havva anamızı buluyor. Tabi bu oluşum çocuklara anlatılan masallar gibi meyveyi yedi de yemedi de şeytan geldi de gitti de gibi o kadar basit o kadar kolay bir olay değildir. Ama ne yazık ki biz hep kolaycılığına kaçmışız işin, ya yılan suretinde geldi, yılanın ağzından girdi bilmem şöyle yaptı, böyle yaptı işte kandırdı aldattı tabi ki bunlar da lazım. Çocuklar nasıl ki cevizin kabuğu ile oynadıkları gibi içini yemek irfan ehline düşüyor. Çevizin kabuğunu kırıp hakikatini ortaya çıkarmak irfan ehline düşüyor. Tabi ki bunlar herkese de lazım olan şeyler değildir. Ama herkesin de bir başka yönden bilmesi de lazımdır. 

Çünkü her birerlerimiz Âdem olmamız hasebiyle bu hakikatleri bilmemiz gerekmektedir. Çünkü insan olarak var edildik, insanın en büyük vasfı da ilimdir, bilmedir diğer varlıklardan üstün tarafı da buradadır. Onun için biz nereye kadar gidebilirsek gidebilelim, bu bilgi derinliğinde yahut bilgi ufkunun genişliğinde nereye kadar gidebilirsek gidelim. İşte Âdem’in (a.s.) sonsuz hakikatleri içerisinden bir hakikat de budur, Âdem’in (a.s.) kendi varlığında hem Havva anamızın özelliği hem de Âdem babamızın özelliği vardı. Âdem olarak zuhura çıkmıştı ama Havvalık da yani nefs-i kül de içerisinde gizliydi. İşte Âdem (a.s.) cennette yalnız yaşıyorken bir şeylere arzu etmesi… yani içinden bir şeylere arzu etmesi… şimdi düşüneceğiz, Havva onun içinde idi neden onun dışarı çıkmasını arzu etti? Zaten içinde idi ne gereği vardı dışarıya çıkmasına?

İçinde iken kendine has vücudu olmadığından yani Havvalığın kendine has vücudu olmadığından zuhuru da olmuyordu, sadece duygu olarak kalıyordu Âdem’in (a.s.) içerisinde. Duygu olarak kaldığından da o duygu sadece saf duygu bir iş yapamıyordu. Bir vücuda bir elbiseye bürünmesi lazım ki o duygunun bir varlık kazanmış olsun. İşte o güzel duygular, içerisinde o güzel duygulara da o güzel elbise verildi. Yani nisa elbisesi verildi. Cenab-ı Allah’ın bu alemde en güzel var ettiği insan kadındır derler. İşte Âdem (a.s.) burada da anlatılmaya çalışıldığı gibi dolayısıyla kendi nefsiyle nikah eyledi. Başka türlüsü de mümkün değildi. Yani kendi nefsiyle eşdeğer olmayan birisiyle bir varlıkla nikah etmesi de mümkün değildi. Zaten olamazdı. Yani bir başka mahlukla bir başka varlıkla nikah etmesi zaten şu anda da şeran mümkün değildir.

Neden? Çünkü Âdem’e eş olacak Havvadan başkası yoktur. Nikah da bunun için gerekiyor. Neden? Çünkü kendi varlığından meydana geldiğinden ancak o onun eşidir. Ona eşdeğer ancak odur. O değer de ancak o olabiliyor, onun dışında hiçbir şey o şerefe nail değildir. Yani o eşe o düzeye yükselme imkanı yoktur. İşte bu her iki cinsin bir varlıkta his ve duygular içerisinde yaşıyorken diğer hislerin yani karşıt hislerin bir elbise giymesi gerekiyor ki iki ayrı yönden tekrar birleşme yoluna gidilsin, vuslat olsun. Yani kendinde iken vahitte iken vuslat olmuyor. Tek yani kendinde iken ama kendindeki düşünce veya o duygular ayrılacak bir ceset giyecekler orada bir varlık meydana gelecek ama bu varlık Âdem’in gayri bir varlık değildir. Âdem’den gayri bir varlık değildir. 

Nasıl oğul babadan gayri bir şey değilse Havva ana da Âdem’den (a.s.) ayrı, gayrı bir varlık değildir. İşte gayrısı olmadığı için intibak edebiliyor, birleşebiliyor. Âdem’in (a.s.) içinde mevcut olan o duygular, sadece duygu olarak yeterli kalmıyor, faaliyet sahasına geçmesi gerekiyor.

Ona latif bir elbise veriliyor, o duygulara ismine de Havva deniliyor, başka bir ifade ile hevva, heva yani nefs-i heva yönünü meydana getiriyor, yani hakikat-i Âdemiyenin hevaiyat bölümünü ortaya getiriyor, yani nefsaniyet bölümünü ortaya getiriyor. İşte akıl ile nefis birleştiği zaman ondan yeni yeni elbiseler ortaya geliyor, yeni yeni çocuklar meydana geliyor. İşte asıl Âdem olmak üzere Havva da onun ayni, çocukları da onun aynidir. Dolayısıyla bizler de onun ayniyiz. Yani birle başlayan sayılar, Elif ile başlayan yazılar, harfler, Âdem ile başlayan insanlar hep bir vahidin yani vahid-i ayninin oluşumlarıdır. Bilelim ki biz peygamber oğlu peygamberiz. Âdem baba peygamberse biz de onun zuhurları olduğumuza göre bizler de peygamberiz. Yalnız önce boğazlama meselesinde biz kendimizi topraktan unsurdan, anasırdan, tabiattan meydana gelmiş varlık olarak mahluk olarak gördüğümüz zaman bu varlığın kesilmesi gerekiyor. Yani bu düşüncenin kesilmesi gerekiyor, ki hakikatimizi idrak edelim. 

Ey insanlar sizi nefs-i vahideden halkeden ve ondan zevcesini yaratan onlardan da birçok erkek ve kadınları neşreden “Rabbınızdan sakının.” 4/1 ayet-i Kerimesi ile istişhaden buyurur ki vücud-u vahid-i hakiki nefs-i vahideden olan zevcini halk etti. Yani tek nefisten olan zevcini halk etti. Yani vücud-u vahidi hakiki kemalatı esmaiyesini ızhar için yani isimlerin kemalatını meydana getirmek için mertebelere tenezzül edip Âdem dediğimiz şahıs ile müteayyin oldu ki nefs-i vahidedir, yani tek nefistir, o tek nefisten Havva’yı meydana getirip şahsı Havva ile müteayyin oldu. Nasıl ki Miraç gecesi Resulün (s.a.v.) Beyt-ül Haram’dan Beyt-ül Maktis’e gitmesi yoksa oradan çıkamaz mıydı yani Beyt-ül Haram’dan miraca çıkamaz mıydı, neden Beyt-ül makdise gitti. Çıkamazdı zaten oradayken Miraçtadır. Zaten Allah’ın huzurundadır. 

Allah’ın huzuruna girmesi için Allah’ın huzurundan çıkması gerekiyor ki tekrar oraya girsin. Yani tekrar ünsiyet olması için oradan ayrılması gerekiyor. Havva valide Âdem babanın varlığında birlikte iken bunu kimse bilmiyor, oradan dışarıya çıkacak ki tekrar birleşme olsun. Şu halde Âdem kendi nefsinden gayrini nikah etmemiş oldu. Böylece onun sahibesi olan Hz. Havva, Hz Âdem’in kendi nefsinden meydana gelmiştir, onun mahlukudur. Yani Âdem halik, Havva’da mahluku oluyor, dışarıdan baktığın zaman ama hakikatte ise Âdem’in kendi varlığından başka bir şey değildir, aynı zaman da haliktir. Âdem (a.s.) nasıl ki zevcesi suretinde kendi nefsini nikah etmişse İbrahim (a.s.) dahi oğlunun suretinde öylece hayal aleminde kendi nefsini boğazlar görüp his aleminde koç suretinde yine kendi nefsini fidye etti. Halbuki emr-i vücut hakikatte adet suretinde vahitten ibarettir. 

Yani vücut adet olarak adet suretinde ama tek birden ibarettir. Yani ağaç misali gibi, ağaca baktığımız zaman çok bir ağaç düşün öteki taraftaki dalları görme sadece ağaç buradaymış de adet olarak ama ağacı gördüğün zaman bir bütünün adetleri olarak görmüş oluyorsun. Nitekim adet mertebelerinin vahidden ne vech ile zuhura geldiği yukarıda tafsil edilmiştir. 

Malum olsun ki hakikat-ı külliye olan aynı vahide taayyünü külli ile meydana geldiği vakit yani bütün taayyünleri ile meydana geldiği vakit mutlak insan olur. Yani bütün esmaları ile birlikte bir mahalde zuhur ettiği vakit ona insan denir. Yani bütün esmalarıyla sıfatlarıyla efaliyle birlikte külli olarak zuhur ettiği yerin adı “insan”dır. Zira alemde ne kadar efrad-ı insan varsa insan mefhumu küllisine dahil olur.

Ne kadar insan fertleri varsa hepsine bir insan denir. Zaman, zaman deriz ya bütün bu insanlar bir insandır. O da Âdemdir. Bu çokluk aynı varlığın değişik, değişik suretlerle meydana gelmesinden ibarettir bu gördüğümüz çokluk. Ve yine o aynı vahide cüzi taayyünle tek tek bakıldığında insan fertlerinden bir fert olur. Böylece hakikat-ı vahide olan vücud-u vahidi Hakk muhtelif mertebelerle meydana gelmiş ve değişik mertebelerle meydandadır. Her bir mertebe ve taayyünde bir isimle müsemma olur. Yani ağacın nasıl ki yaprağına yaprak diyoruz, dalına dal diyoruz meyvesine meyve diyoruz, her mertebede başka bir isim, müsemma oluyor. Mesela şehadet mertebesinde şahıslara Ahmet, Mehmet, Ali gibi isimler veriyoruz. Bu has isimlerle müsemma isim almışlardır, bu şahıslardan tenasül vukuunda nutfe denilir, rahimde, mudga, alaka, cenin daha sonra küçük bir çocuk ve sonra insan isimleri ile müsemma olur. Yani insanın daha evvel aldığı isimler tenasül vukuunda “nutfe” denir ona, anne rahmine düştüğü zaman “alaka” denir, mudga denir, cenin denir, sonra dünyaya geldiği zaman küçük çocuk denir. İnsan isimleri ile müsamma olur. Hep aynı varlığı belirtiyor ama mertebelerde değişik isimler alıyor.

Bir suretle müteayyin olduğu vakit o surete verilen isim diğer taayyünata verilmez. Böylece suret ne kadar kesir olursa olsun hakikatleri birdir. Yani denizdeki dalgalar ne kadar çok olursa olsun aynıdır, yağmur damlaları ne kadar çok olursa olsun aynıdır. Değişiklik ancak suretlerdedir, Hz. Mevlana (r.a.) bu hakikate işaretle mesnevide geçmişteki beyitleri anlatır.

Mesneviden Tercüme:

“Türlü, türlü yüz binlerce yemek vardır, bu yemeklerin hepsi aslında bir şeydir, birinden tamamen doyduğun vakit yani bunlardan bir tanesini yiyip de doyduğun vakit gönlün elli taamdan soğur. Yani bunların hepsinden soğur. Sen aç olduğun zaman o kadar o kadar çok değişik nimetleri görüyorsun ki onun tek olduğunu görmüyorsun, şaşı olduğundan onları çok görüyorsun. Aslında taamların hepsi birdir. Zira biri yüz bin görmüşsün. 

Bu manayı Fi Hi Mafi isimli eserlerinde de teyiden böyle izah buyururlar; “Hakikatte cezbeden birdir, fakat müteaddid görünür. Yani cezbeden açlıktır, açlığı doyurmak için sen türlü türlü yemekler kafanda tahayyül edersin. Görmez misin ki bir adam günde yüz şey arzu eder, mesela börek, helva, yahni, meyve, isterim der ve bunları adetlendirerek sayarak lisane getirir. Velakin onun aslı açlıktır. Yani bu kadar çok şey istemesinin altında açlığı yatıyor, o da birdir. Görmez misin bir şeyden doyunca bunların hiçbirisi lazım değildir der. Doyduktan sonra ne yapsın onları. Böylece malum oldu ki on ve yüz yoktur, belki bir vardır, وَمَا جَعَلْنَا عِدَّتَهُمْ اِلا فِتْنَةً 74/31 “Halkın bu ta’ dadı fitnedir” yani halkın çokluğu, çok görmesi

12-İDRİS

İsmine insan denilen o varlık tefekkür edici düşünceli kendi vücudunu ve mühitindeki mevcudatı idrake başlayınca yani düşündüğünde kendisini yani buluğa erdiği zaman kendisini ve çevresini idrake başlayınca bunların hakikatini özünü aramaya başlar. İlkel hayat yaşayan kabilelerde, tamtamlarda da bu düşünce mevcuttur. Yani araştırma kendilerini meydana getiren bir varlığın olduğunu araştırma bunlar düşünce neticesidir. İnsanların suretlerindeki tefavüt gibi akılları da mütevafit bulunduğundan yani uygun bulunduğundan güzel bulunduğundan, akıl umumi surette terbiye ve tahsil ile nurlanıp, düşünceleri o nispetle yücelir. Fakat akıl ne derece nurlanırsa, yükselirse yükselsin vehim ile birlikte olduğundan eşyanın hakikatinde derin araştırmalar vehmin hükmünden sıyrılamaz. Ne kadar derin araştırma yaparsa yapsın vehmiyle birlikte araştırdığından hakikate ulaşamaz. 

Neden çünkü kendini hep unsur mahluk kabul ettiğinden. Böylece ben aklımla hakikati bulurum diyen herhangi bir akıl düşünenin vehim ile karışmış olan aklının verdiği bir hüküm onun hükmü vehminden hariç bulunan diğer bir akıl tarafından bir delil getirilerek çürütülür.

Onun vehminin dışında bir başka vehimle ona söylediğinden o vehimi öteki iptal eder. Bu hal böylece zincirleme olup gider. İşte bunun neticesi olarak alemde birçok felsefe meslekleri zuhura gelmiştir. Vakıa her birerlerinin bir yönden bir hakikate temas etmiştir fakat akıllarına hakim olan vehimleri daima sırat-ı müstakimden ayaklarını kaydırmıştır. Neden? Çünkü hep beşeriyet yönüyle düşünmektedirler. Zamanımızın mütefekkürleri ise fen dairesinde tabiat alemini tetkik, kendisine mahsus hakikatlerden delil getirmek usulünü takip ederler fakat bu onun delilidir şu onun delilidir diye zincirleme olarak hakikatine ermek mümkün değildir. Bir had gelir ki bu hususlar biter, işte o zaman yine vehim tesiri altında kalana kadar ilerlese böylece hakikatleri akıl ile bulup çıkarmak için daima mesaide bulunanlar için Ömer Hayam Hz.lerinin rubaisi:

 Tercüme:

“Onlar ki aklın kazançları ile çalışırlar, yazık ki hep öküzden süt sağarlar. Yani öküzü inek zannedip süt sağdığını zannederler, hiçbir şey sağamazlar. Öküzden ancak dışkısı sağılır. Libas-ı belahatı giymeleri iyidir, öyle ki bugün akıl ile yaprak bile satmasınlar.” yani o akılla yaprak bile değersiz bir şey bile satmasınlar. O kişiler Ömer Hayyam’ın rubaisinde dediği gibi öküzden süt sağarlar boş yere uğraşırlar, bu halin sebebi hakayıkı esmaiye ve sıfatiyesini talim için şehadet mertebesinde bit tenezzül enbiya aleyhüsselamın taayyünleri ile müteayyin olan vücud-u vahid-i hakikinin onların lisanlarından vaki olan ihbaratına kulak asmamaktır.

Nitekim (s.a.v.) Efendimiz, “Ben muallim olarak ba’s olundum, yani muallim, talim edici olarak getirildim,” buyururlar. Hakikat hal bu merkezde iken ukala yani akıllar kendi akıllarına itimat edip – Ukala demek kendini akıllı zanneden demektir.- “bizim muallime ihtiyacımız yoktur biz aklımız ile hakikatleri idrak edinceye kadar çalışırız” derler. Yani biz kendi aklımızla buluruz bu işi derler. Ve de kimsenin aklını istemezler. İşte batının içine düştüğü hal bu aklını ilah edinenler, biz aklımızla hakikatleri idrak edinceye kadar çalışırız, nübüvvet davası güden bizden birisi olana niçin tabi olalım, bizim gibi birisi olana niçin tabi olalım diyorlar. Böyle deyip serkeşlik ederler. Eğer tabi olsalardı kendi nefslerini bilmekle Hakk kendilerine zahir olur idi. Nitekim Hakk Teala Kur’an-ı Keriminde سَنُرِيهِمْ اَيَاتِنَا فِى الاَفَاقِ وَفِۤى اَنْفُسِهِمْ حَتَّى يَتَبَيَّنَ لَهُمْ اَنَّهُ الْحَقُّ 41/53 “Biz ayetlerimizi afakta (kendileri dışında) ve kendi nefslerinde onlara gösteririz, ta ki Hak onlara zahir olur.” Afak senin dışında ne varsa afaktır yani ufuklar demektir. Nefiste kendi varlığında olanlardır, afakta ve kendi nefislerinde onlara gösteririz, ta ki Hakk onlara zahir olur. Böylece eşya hakikatleri ile ıttıla için say edenler mücmelen ikiye ayrılır. Bir kısım çalışıp bulduk derler, bunlar enbiyaya tabi olup onların getirdiği şeraiyia harfiyyan intiba eden ve onların müvacehesinde akıllarını asla kullanmayan kimselerdir ki hakikat ve tasavvuf ehlidir. Bu taife kalden ziyade hale rağbet ederler, nitekim bu manaya ifhamen Hakim Seni Hz.leri buyurur; 

Tercüme: Söylediğim şeyden rücu ettim. Zira sözde ma’na ve ma’nada söz yoktur.” Yani peygamber ne demişse onu kabul edip onun dışında o mevzu hakkında fikir yürütmezler وَمَاۤ اَتَيكُمُ الرَّسُولُ فَخُذُوهُ وَمَا نَهَيكُمْ عَنْهُ فَانْتَهُوا 59/ 7 “Peygamber ne verdiyse onu alın” Kendi aklını kullanmamak demek odur. Yani beşer aklı kasdediliyor. Bu taife hakikat ehli ve tasavvuf ehlidirler. Bu taife kalden ziyade yani lafdan ziyade hale rağbet ederler. Yani yaşantıya rağbet ederler.

Söylediğim şeyden rücu ettim zira sözde mana ve manada söz yoktur. Yani daha evvelce kendi söylediğim şeyden döndüm niye peygamberin sözüne uydum diyor. 

İkinci taife şimdiye kadar çalıştık henüz bulamadık ve anlayamadık fakat yine çalışacağız elbette bir gün bulup anlayacağız derler, bunlar enbiyaya tabi olmaktan çekinip akıllarına itimat edenlerdir. Yukarıda izah olunduğu yön ile bu yoldan asıllarına özlerine ulaşmaları mümkün değildir. Bu hükümleri ancak vehimden doğmuştur. Tabiat aleminin yalnız akıl ile tetkiki insan-ı hakikate sırf hakikate isal edemeyeceği izah olunduktan sonra imamül muhakikin ve zübdetül mutasavvıfin olan Şeyhi Ekber (r.a.) Hz.lerinin Hakk lisanıyla tabiat hakkındaki beyanına rücu edelim.

Yani bu iki özelliği belirttikten sonra yine devam edelim dersimize. İstifham suretiyle buyururlar ki Tabiat dediğin nedir? Ve de tabiattan zahir olan nedir? Yani tabiat uluhiyetin zahiriyyeti olan Hakikat-ı vahidedir. Yekdiğerine zıt birtakım keyfiyetlere haiz olan tabiat cisimleri o hakikat-ı vahideden zahir olur, müteaddit suretlerle meydana gelmiştir. Böylece tabiat ve tabiattan zahir olan tabiat cisimlerinin bütün hepsi hakikat cihetinden aynı vahidedir. Taayyün cihetinden ise çok görünendir. Aynı vahide dahi Hakkın hakikati olan “ayn-ı ahadiyedir”. Böylece tabiat ve tabiattan zahir olan tabiat cisimlerinin hepsi vahidenin hakikatidir, zuhur yönünden ise çok olarak görünendir. Vahidin hakikati dahi Hakkın hakikati olan ayni ahadiyedir, yani ahadiyenin hakikati, vahadiyenin hakikatidir, Vahidiyet mertebesinin ayn-ı aynı zamanda Ahadiyet mertebesidir.

Ahadiyet mertebesi tüm toplu olan bir mertebe sadece iki vasfı ile zuhur vardır orada “ama”dan sonra “İnniyeti ve Hüviyeti” ile zuhuru vardır. Vahidiyet mertebesinde ise sıfatlarıyla (subuti) ama hayat, ilim, kudret, kelam ne varsa o sıfatlar aynı olduğu gibi ahadiyettir. Çünkü ahadiyetten kaynaklanıyor, ahadiyet neyse aynı olduğu gibi vahadiyettir de aynı zamanda. Yani ahadiyette vahadiyettir. Hakkın hakikati olan aynı vahide dahi yani vahidiyetin hakikati dahi Hakkın hakikati olan ayn-ı ahadiyedir. Bu gördüğümüz tabii suretler, aynı vahidenin yani Vahidiyet mertebesinin muhtelif taayyünleridir. Muhtelif şekillenmiş zuhurlarıdır. Böyle olunca taayyünat sahasında, sahnesinde mevcut olmayan bir şey tabiattan zuhur ettikde yani ortada yok iken tabiatta meydana geldiğinde yahut mevcut olan cisimlerden bir takımı bozulup yok olunca o tabiat ne eksilir ne de artar.

Belki bu hal letafetten kesafete veya kesafetten letafete intikaldir. Yani varlıkta görünenlerin görünmeye başlaması latifin kesife dönüşmesi var olanların da yoka gitmesi kesifin de latife dönmesi. Yani sonbaharda yaprakların düşmesiyle yapraklar kesifken cüzleri bozuluyor, yapraklıktan gidiyor, ama o yok olmuş değildir, latif hale dönüşmüş oluyor. Tohumun çimlenmesi ile oluşan kocaman ağaç da daha önce görünmezken batında iken latifken sonunda zahire çıkarak kesif hal alıyor. Bu müşahede alemi kesafetlerle var olmaktadır. Böylece meydana gelen suretler adem-i mahzdan yani mutlak yokluktan gelmez. Gayptan ama olmayan gaybı biz hiçlik zannediyoruz var ama görüntüde değildir. Yok olan suretler dahi adem-i mahza gitmez. Yani kimliğini kaybeden suretler de mutlak yokluğa gitmez. 

Hiç kesinlikle mutlak yok olmazlar. Hiç yok hükmüne girmezler. Yakılan cisimler görüntüden çıktığı için beşeri manada yok oldu diyoruz ama mutlak yok adem-i mahz hükmünde değildir. Mutlak yokluk diye de bir şey yok zaten. Onların vücut ve ademleri izafidir. Yani vücutlukları veya vücutsuzlukları izafidir. 

Yani mevcut olmaları da izafi mevcudiyetten sonra latife dönüşmeleri de izafidir. Tabiattan zahir olan şey tabiatın gayrı değildir. Çünkü tabiattan zahir olan tabii cisimlerin tümü hakikat cihetinden aynı vahidedir. Biz ona ne kadar tabiat desek de o tabiatın aynıdır. 

 Tabiat kendisinden zahir olan şeyin aynı değildir. Çünkü tabiattan zahir olan muhtelif suretler üzerine buz soğuk ve kurudur ve buz sıcak ve kurudur diye hüküm olunur. Böylece muhtelif hükümleri haiz bulunan iki şey arasında tabiat kuruluğu cemetti fakat soğukluk ile sıcaklığı ayırdı. Yani soğunda kurusu var sıcağın da kurusu vardır. Ama kuruluğu ayırdı, sıcaklığı ayıramadı. Şu halde tabiat elbette onların aynı olmaz. Çünkü tabiat bil cümle ahkamı camidir. Fakat tabiattan zahir olan eşya tabiatın bazı ahkamı ile zahir olur. Tabi bu eşyada tabiatın her özelliği yoktur. Bazı eşyada bazı özellikler var, bazı eşyada bazı özellikler vardır. Şu halde zıtları toplamış olan tabiattır. Sıcağı soğuğu geceyi gündüzü kuruyu yaşı, toplayan tabiattır, hayır belki bu mevcudatın tümünü muhtelif suretlerle ızhar eden aynı vahidedir. 

Şimdi bunları tabiat yapıyor diye bir görüş vardır, bunların hepsi tabiattan geliyor diye bir değişik görüş vardır, hayır bir de işin böylesi var diyor. Bir de düşünürüz ki belki bu mevcudatın tamamı muhtelif suretler ile zuhur eden aynı vahidedir. Yani burada zuhura gelen vahidiyetin hakikatidir. O aynı vahide tabiatın aynıdır. Ama böyle olunca tabiata bir varlık vermemiş vahidiyete varlık vermiştir. Vahidiyet de tabiatın aynıdır. Böylece tabiat alemi bir ayinede meydana gelen görüntüye gelen, muhtelif suretlerdir. Yani tabiat alemi adetlenme ve çoklanma olmaksızın Zat aynasında parlayan, zuhura gelen renklenen suretlerdir. İşte bu müşahede tevhid ehlinin müşahedesidir. 

Ondan sonra Hz. Şeyh (r.a.) tevhid ehlinin makamını beyanen buyururlar ki yani tahkik ehlinin hayata bakışını, görüşünü buyururlar ki; hayır belki tabiat alemi Zat-ı ilahiyeden ibaret olan suret-i vahidenin muhtelif ayineler mesabesinde bulunan suver-i ayanda görüntülerden ibarettir. Nitekim şu beyitte işaret olunur. 

Beyt, Tercüme:

Muhakkak ki vech-i vahidin gayri vücutta bir şey yoktur. Yani bu gördüğümüz vücutta vahidin vechinden başka bir şey yoktur. Sen ayineleri müteaddid kıldığın vakit, yani ayrı ayrı düşündüğün vakit, O vech-i Vahid dahi ayinelerin gereğine göre meydana gelir, zuhur eder.

Şu halde hicap ehlinin yani perdelilerin nazarı tefrikalı, değişik şekilli olduğu için vücutta hayretten başka bir şey yoktur. Zira aklı fikri kendisine perde olan kimse yani meselelere şartlı bakan hakkıyla göremeyen açık seçik bu işleri bilemeyen kimse tabiat aleminde meydana gelmiş olan muhtelif suretlere baktığı vakit bu suver-i kesire nedir? Yani bu kesif suretler, bu çok çok suretler nedir ve hakikat-i vahide ile aralarındaki nisbet ne gibi bir şeydir der. Aralarındaki nisbet benzeyiş nasıldır, der. Neden, çünkü tabiatı ayrı görüyor, hakikat-i vahideyi ayrı görüyor. Tetkik ettikçe hayreti artar. İşin hakikatini anlayamadığı için çırpınır durur. Bu insanların düşüncelerinden birinin düşüncesini almak faydalı olacaktır.

Haydi kabul edelim ki bir hakikat-i mutlaka ve bizden müstakilen mevcut bir varlık vardır. Yani bu varlığın dışında şöylece kabul edelim ki böyle bir müstakil varlık vardır, kendi kendisiyle var olan bir müstakil vardır diyelim, biz o hakikat-i mutlaka ile her saniye her an bir samimi temasta bulunuruz. Lakin bu temas onun hakikat-i zatiyesine muttali olmak için kifayet etmiyor. Yani birisi var ona ulaşmak istiyoruz, yakından temastayız ama özel olarak bir türlü onunla görüşemiyoruz. 

Muhakkaktır ki bizim için ilk vasıtamız idrakimizdir, havas-ı hamsemizdir yani beş duyumuzdur. Havas ise bize olduğu gibi o eşyanın hakikatini bildirmez. Gözündeki gözlüğün numarası karşındakini görecek numarada değilse o zaman gözlük numaranı değiştirmen lazımdır. O gözlükle baktığın sürece onu net göremiyorsun. Okuma gözlüğümüz ile biz yakın cisimlere baktığımızda onları olduklarından daha da büyükmüş gibi algılıyoruz.

Gözlüksüz baktığımda net göremesem de gerçek boyutlarında algılıyorum. İşte böyle gözlük durumunda olan aklımız güzel ayar yapılmadıkça gerçekleri olduğu gibi göstermesi veya bizim ondan aldığımız haberlerle bilgilerle nisbetlerle tam hakikatini bulmamız mümkün değildir. 

Duygularımız ölçülerimiz bizi yanıltıyor. Duyguların ayar edilmesi lazımdır, ayarın da hakiki ölçüye göre yapılması lazımdır. Her ayarcının ayarı da birbirini tutmaz. Havas eşyanın hakikatini bildirmiyor, onun için Efendimiz (s.a.v.) “Eşyanın hakikatini bana öğret” diyor. Eşyanın hakikatini biz idrak ettiğimizde hafızamıza onun gerçek bilgisini yazdığımızda o duygularımız sonradan onu yanlış olarak da yansıtsa biz onun aldatmasına kapılmayız. 

Onların ancak bizim vicdanımızda vaki olan tesiratını ihsas ediyor. (o hasas hali anlatıyor) bu ancak eserdir, yani duygular bize onların eserini anlatıyor, hakikatini anlatmıyor. Halbuki biz haddizatında olduğu gibi görmek bilmek ve anlamak kaydındayız. İşte o bize olduğu gibi yansıtmadığından eksik bilgiler veriyor, değerlendirmemiz de eksik oluyor, Allah’ı bilmemiz, peygamberi bilmemiz, kendimizi bilmemiz, Âdem’i alemi tanımamız hep eksik oluyor. Onun için onlara bir varlık verdiğimizden bunları gerçek meydana getiren ayn-ı vahideye ulaşamıyoruz. Bu duygular beşeri aklımız bize perde oluyor… neden… bu alem için daha evvel aldığı bilgiler var, yanlış bilgiler var, o bilgileri yerinden söküp atmadıkça yenisini yerine koymadıkça bu yanlışlık ebedi olarak sürüp gidecektir. Bunun sebebi budur ki bizim makinemiz evvela düşünmek değil icra etmek hareket etmek için yapılmıştır. 

Yani vücut makinemiz hareket için yapılmıştır. Yaşamak ve hayat menfaatlerini mümkün olduğu kadar sürat ve katiyetle takdir ve tayin edebilmek için uzviyetimiz kendi mühitine mutabakat etmek mecburiyetindedir. Zaten başka türlü olamazdı. Eğer olsaydı birer vücud-u uzvi olarak baka bulup tekamül edemez idik. İşte bunun için biz bu havasımızla kainata baktığımız vakit onda gizli olan hakikat-ı Zatiyeyi değil ancak işimize yarayan ve bakay-ı şahsımıza hadim olan hadisatı sathıyeyi telakki edebiliriz. İşte bunun için biz bu havasımızla yani bu duygularımızla kainata baktığımız vakit, ne güzel, ne kadar yüksek, rengi ne güzel, kokusu ne güzel, gibi bu duygularla baktığımız vakit onda gizli olan Zat’ın hakikatini değil ancak işimize yarayan nefsi olarak ihtiyacımız olan işimize yarayan şahsımıza hizmetçi olan yani bize fayda sağlayan yemek içmek gibi işte yani bize nefsi menfaat sağlayan dış hadiseleri telakki ediyoruz.

Böylece aradığımız hakikate bedel onun Zat’ına aslına katiyen benzemeyen bir timsali fikri elde edebiliyoruz. Bir hakikat arıyoruz ama ona bedel zannıyla onun Zat’ına katiyen benzemeyen bir temsili fikir elde ediyoruz. Yani hakikate uymayan bir fikir elde ediyoruz. Duygularımızla bu aleme bakıp değerlendirdiğimiz zaman. hakikat-i vahideye ulaşamadığımız için hayalimizde bir Allah meydana getiriyoruz, ama hiç de aslı olmayan bir şey meydana getiriyoruz. 

İşte görülüyor ki hasıl olan bu varlıktan akla intikal ediyor, fakat şaibelikten, rengarenk olmaktan hali görmüyor. Özüne nüfuz edemediği için bu duygulardan bu hadiselerden bu zuhurlardan yani aydan, mehtaptan, güneşten güzel misaller veriyor, veriyor ama yine de derli toplu bir neticeye varamıyor.

Bunlar hiç düşünmeyen insanlar gibi değildir onların üstünde bir düşünceye sahiptirler, araştırıcıdırlar ama akl-ı cüzi ile bu araştırmaları yaptığından akl-ı cüziyeye de duygular hakim olduğundan yani duyguların verdiği ölçüler ile değerlendirme yaptığından işte ne kadar bu alemin rengarenk güzelliklerini de görse ne kadar da kemalatını görse yine de bu noksan bir şey olmuş olur. Yaptığı tetkikatlar aklının ve vehminin tesiri altındadır. Dolayısıyla hakikate erişmesi de mümkün değildir. İsterse 50 senelik derviş olsun, isterse 100 senelik kendisine şeyh denilen kimse olsun. Vehim ise vücud-u hayvaniyede keyfiyyat-ı vicdaniyenin en kavisidir. Yani bu hayvani vücutta hayvan vücutlarında vicdan keyfiyetinin en güçlüsüdür. Bu bir şekilde nefs-i emaredir. İşte fikri nazar ile başlangıca doğru ancak bu kadar gidilebilir. Yani fikir görüşü, akıl görüşü sathi görüş ile araştırıcılık ancak bu kadar olur.

Diğer filozofların da nazariyatı dahi hep bunun gibidir, onun için Hz. Hayyam onların halini şu rubai de ne güzel tasvir buyurmuştur. 

Rubai, Tercüme:

“Alemde türlü türlü sözler söylediler. Bu hakikat-i halden habersiz olanlar marifet incisini deldiler. Vaktaki alemin esrarına ve eşyanın hakikatine vakıf olmadılar evvela çene çaldılar, sonra da uyudular.” 

Kur’an Zat’tır, Kur’an’ı anlamak için akl-ı Küle ihtiyaç vardır, akl-ı kül olmadan Kur’an’ı anlamak mümkün değildir. Akl-ı cüz ile ancak bu kadar anlaşılır, dirseğin kuru kalmasın, elin kuru kalmasın işte başının üçte biri mes edilsin hep bu hesaplar la uğraşılır, bu hesaplarla da bir yere gidilmez. 

Kur’an’ı bize getiren O’nu en güzel bir şekilde yaşayan ve açıklayan o yüce peygamber “bir saatlik tefekkür bin yıllık nafile ibadetten hayırlıdır” buyurmuş, sen istediğin kadar o abdestini en nazik bir şekilde al nihayet terbiye ettiğin kolundur elindir, ruhun ne zaman terbiye olacaktır. Hazretin bir tanesine sormuşlar konuşuyorlarmış, işte ben şunu yapıyorum, şunu yapıyorum, peki diye soruyor siz ne yapmaktasınız, “Efendim 20 sene var ki midemizi doldurmadan yemek yeriz“ yani 20 yıl tok olmadık mideyi doldurmadan yeriz, Hazret ise “Be mübarek 20 senedir mideni terbiye edememişsin kendini ne zaman terbiye edeceksin” der. İşte bizdeki sathi sofular hep bedenle ilgilidir, saçı ne kadar bırakayım, sakalı ne kadar bırakayım, dört parmak mı olsun beş parmak mı olsun, poturun rengi ne olsun, şalın rengi ne olsun, hep bunlarla işimiz, bunlar çocuk akıllıların işidir. Er kişinin işi bunlarla değildir, er kişinin işi gönlüyledir, Rabbıyladır, Hakikat-ı Muhammediye iledir. 

İşte bunlar kamil insanlar, kamil insanları anlamak da avam halkın işi değildir. Avam kamil insanın ne olduğunu anlayamaz. Kamili zaten kamil kişi anlar. Minareler davet yeri nereye davet, Allah’ın Zat’ına davet yeridir, onun için yapılmıştır simge olarak. Minarelerde lambalar yandığı zaman şerefesinde işte o minare de sensin, şerefe de senin başın, orada yanan lambalar da nur bilgileridir. Sabah o lambalar sönüyor ama senin beynindeki minare ışıkları ebedi olarak yanıyor. Alemde türlü türlü sözler söylediler yani burada yaşayanlar türlü türlü sözler söylediler. Bu hakikat-i halden habersiz olanlar marifet gevherini deldiler yani onun özünü bozdular ona delik açtılar. Gerçek inciye bilinçli delik açarsan içinden ip geçirilir, boynuna asılır ve o inci daha da değerlenmiş olur.

Ama onu yanlış şekilde deldiğin zaman ona zarar veriyorsun. Marifet gevherini deldiler vaktaki esrar-ı aleme ve eşyanın hakikatine vakıf olmadılar. Yani uğraştılar ama bir şeye vakıf olmadılar. Evvela çene çaldılar sonra da uyudular. Boş çene çalmaktan yoruldular neticeden yorgunluktan uyudular. Halbuki suver-i embiyada müteayyin olan hakikat-i vahidenin evham-ı akliyeden müberra olan ihbarat ve talimatını semi itibara almadıkça hakikate vusul mümkün değildir. Halbuki peygamber suretlerinde meydana gelen hakikat-ı vahidenin aklın vehminden ayrı olan, temiz olan ihbarat ve talimatını semi itibara almadıkça hakikata vusul mümkün değildir. Yani hakikat-i vahideden gelen temiz ihbarata itibar etmedikçe oraya ulaşmadıkça onlara kulak verip itibar etmedikçe hakikate vusul mümkün değildir. 

Yani insan beşer aklıyla hayal ve vehim üzere olan hayalin ve vehmin tesiri altında olan akılla hakikate ulaşması mümkün değildir. İşte yapılan yanlışlığın en büyüğü buradadır. Genelde baktığımız zaman herkes ister din yönünde olsun ister tefekkür içerisinde olsun, bu akl-ı cüzün üstüne çıkmadıkça yani tabiatın sarmış olduğu aklımızı değiştirmedikçe aklımızı tabiat ve duygularımızın üstüne çıkarmadıkça güzel bir düşünceye hakiki bir anlayışa erişmemiz mümkün değildir. Peygamber suretlerinde meydana gelen hakikat-i vahidden ihbarat, talimat almadıkça hakikate vusul mümkün değildir. Buna aklı cüz de diyorlar, akl-ı maaş da diyorlar. Akl-ı maaşı akl-ı maada ulaştırmak lazımdır. Akl-ı maaş onuncu akıl maişeti düşünen akıldır. Nefsini düşünür.

O da haklı bu bedeni yaşatma gayesindedir, bu bedeni beslemek için yedirmek gerekir, bu bedeni kendine mekan edindiğinden bunu babası bildiğinden bunu beslemek zorunda olduğunu ve bütün kurguyu da bütün düşüncesini de buna sevk ediyor. 

Çünkü yaşamını bunun üzerine kurmuştur. Nefs de aralarına girince akıl ile beden tabi arzular birleşince işte artık bu kimse ne yaparsa yapsın ne kadar ibadet ehli olursa olsun düşüncede nefsinin tesiri altındadır. Akl-ı cüzünün tesiri altındadır. Şeytan da bundan istifade ederek onu birlikte kullanıyor. Şeytan evhamdan kaynaklanıyor, “Mudil” isminin en şiddetli zuhuru şeytan ve “Vehim”dir. 

Zira bu ihbarat o hakikat-ı Vahidenin kendisi tarafından yine kendi vücuh-u kesiresine külliyat-ı esma ve sıfatını tebliğden ibarettir. Zira bu ihbarat yani hakikat-ı vahideden peygamberler tarafından gelen hakikatler hakkındaki haberleri hemen bildirdiler, zira bu ihbarat o hakikat-ı vahidenin kendisi tarafından yine kendi vücuh-u kesiresine yani kendi kesir cihetine, çokluk veçhine, yönüne, külliyat-ı esma ve sıfatını tebliğden ibarettir. Esmanın ve sıfatın tamamını tebliğden ibarettir, peygamberlerin verdiği ihbarat ve talimat, hakikat-i vahidiyenin Zat’ından zuhurlarına ve kendisinin kendine ve de esma-i ilahiyenin külliyesiyle birlikte verdiği haberler. İşte bu Akl-ı küldür. Bununla hareket eden kimse tam isabet etmiş olur. Dünya ve ahrette de bunlar mesrur kimselerdir. Çünkü alemin sırrını çözmüşlerdir. 

Eğer bu vahidi hakikatler risalet ve nübüvvet mertebesine yani rasulluk ve nebilik mertebesine indirilmeseydi herkes kendi Rabb-ı hassına müteveccih kalır, Rabb-ül erbab ve Vahid-il kahhar olan Allah’tan gafil bulunurdu insanlar. Eğer vahidiyet mertebesindeki ilahi hakikatler, Allah’ın hakikati, bu hakikat-i vahideyi Cenab-ı Hakk peygamberler, rasuller mertebesine göndermeseydi, onlar da insanlara tebliğ etmeseydiler o zaman ne olurdu, herkes kendi Rab-ı hassına teveccüh edecekdi. Yani herkes nefsine dönük hayat sürdürecekti. Genelde aslında olan şey gene odur ama bu haberler yeryüzünde mevcut olduğundan bulma imkanı vardır burada, işte araştırma da bunun içindir. İşte bu haberlerin başında Kur’an-ı Kerim, Kur’an-ı Kerimin içerisinde olan dört kitap, hadis-i şerifler, evliyaullahın sözleri var elimizde, bunlar gibi büyük delillerimiz varken daha hala nefs-i emarenin nefs-i levvamenin beşeri nefsin suntasında sahasında dolaşmak acayip bir şeydir tabi ki. Herkes kendi rabbul erbabına yönelir ve Vahid-ül Kahhar olan Allah’tan gafil bulunurdu. Allah’ı kimsenin tanıması mümkün olmazdı. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de يَا صَاحِبَىِ السِّجْنِ ءَ اَرْبَابٌ مُتَفَرِّقُونَ خَيْرٌ اَمِ اللَّهُ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ 12/ 39 ayetinde “Ayrı ayrı farklı Rablar mı hayırlıdır, yoksa Vahid-i Kahhar olan Allah mı hayırlıdır?” 

13-İDRİS

Arif olan bir kimse bu alemler hakkında hayrete düşmez. Hani bazen hayret ehli Allah’ın Zat’ı hakkında arif hayrete düşer. Zat mertebesinde hayrete düşer ef’al aleminde hayrete düşmez, çünkü bunların hakikatini bilir. Bu hayretleri ancak tahkik yani araştırıcılar filozoflar bu hayrete düşerler. Neden? Küçük akılları ile meseleye baktıkları için küçük şeyleri büyükmüş gibi görerek hayrete düşerler. Ama akl-ı kül sahibi zaten her şeyi geniş akıllan idrak ettiğinden kolay kolay onu hayrete düşürecek bir şey olmaz çünkü bu alemin tabi bir oluşum sistemini idrak etmiştir. Hakikati bildiğinden neden hayrete düşsün. Ama Allah’ın Zat’ı hakkında hayrete düşer bunu da ister zaten. 

Her ne kadar ziyade ilimde ise de ancak mahalin hükmündedir. Yani zahir alimi satıh üzerinde her ne kadar bilgisi genişlemişse de ama ne kadar geniş bilgi olursa olsun mertebesi budur, düzeyi budur. Batın aleminde bir tur atmış olsa o yükseliş diğerlerinden daha değerlidir. Çünkü buradaki ilim kabre kadar gider, burada kalır ama onun bildiği bir tur ilim ahrete gidecektir. Biz yukarıda gerek mertebe adetlerini gerek tabiatı izah eylediğimiz sırada beyan ettik ki vücud-u vahid-i Hakk Zat-ı cihetinden bütün olup ayrılığı kabul etmez. Senin vücudunda ayrılığı kabul etmez ama zuhurlar yönünden elin var ayakların var kolların var, kaşın, gözün bir sürü şeylerin var ama zatın yönünden sen de bütünsün ayrı değilsin.

Fakat kesir olan esması hasebiyle muhtelif suretlerle zahir olup müteaddid görülür. İşte bizim de vücudumuza zatımız yönünden baktığımız zaman bir bütün deriz, ama esma, sıfatları yönünden bir sürü şey sayabiliriz. İşte Cenab-ı Hak da bütün bu alemde esmaları suretiyle zuhur ettiğinden adetli görünür. Yani bütün bu alemdeki varlıkların ayrı ayrı şeyler olduğunun da hakkını verir, ancak bu esma-i ilahiyenin taayyününden ibarettir, der ama Zati itibarıyla bunların hepsi tek şeydir, tek varlıktır der, bu şekilde ayrı ayrı şeyleri görüp de birbirinden kopuk olduğunu zannederek hayrete düşmez. Yani ilgisiyle bilgisiyle bu mertebeyi aşmıştır. Bunda mutmain olmuştur. Hayrete düşmemek mutmain olmaktır.

O arifin her nefesinde Hak ve halk hakkındaki ilmi ziyadeleşir. Genel çerçevesiyle bu ilmi bildiği için hayrete düşmez. Kendisi (s.a.v.) Efendimizin ali yolculuklarını yani mana aleminde aldığı yollar alilerini iktifaen “Yarabbi benim ilmimi artır” رَبِّ زِدْنِى عِلْمًا 20/114 dedi. Neden bunu söylüyor? Her ne kadar bu alemin Zat olarak tek bir varlık taayyünat olarak esma-i ilahinin zuhurları olduğunu bilir, bundan başka daha ne bilsin gibilerden. Ama bunun içinde daha o kadar ilim vardır ki “Ya rabbi benim ilmimi artır” diye yani burada bu kadar geniş bir bilgiye sahip olduğu halde bu yolda benim ilmimi artır diye dua eder diyor. Bu ilmin fazlalığı hayret gerektirmez. Çünkü O hayret makamını aşmıştır. Nehir deryaya ulaştığı zaman dalga kalmaz, ses de kalmaz, bir parça dalgalanma oluşur, biraz daha ileriye gidince o nehir derya içinde biter.

Ama nehrin devamı gene akmaya deryaya karışmaya devam eder, ama deryadan buhar olarak gider, kanallardan başka yerlere gider, bu seyir devam eder. Belki o ilim bazısı bazısının üstünde olarak yakiyn ilmidir. Adem-i hayretle beraber, ilimdeki ziyade ancak mahallin hükmünden hasıl olur. Mahal ayan-ı sabitenin aynıdır ki Hakk o ayan-ı sabitenin istidatına göre meclada ve mazharda türlü türlü görünür. Yani cilalaşmış aynada yani aynanın aksinde ve zuhurlarda türlü, türlü görünür. 

Ayan-ı sabitenin ne demek olduğunu Üzeyir bölümünde misal ile izah olunmuştur. Ayan-ı sabitenin yek diğerinden üstün oluşu yani her birinin yek diğerinden üstün oluşu esma-i ilahiye arasındaki fark ve imtiyazdan zuhura gelmektedir. 

Yani ba’s olmaktadır, doğmaktadır. Zira ayan-ı sabite esma-i ilahiyenin gölgesidir. Gölgeler ise gölge sahibinin biçimine göre zahir olur. Vücud-u vahid-i Hakk ise elbette kendi esmasını camidir, böylece Hakkın kendi Zatına tecellisi indinde kendi ilminde peyda olan ve suver-i esmasiyesinden ibaret bulunan ayan-ı sabite Hakk üzerine istidatlarıyla ne hüküm vermişse Hak o hükümleri kabul eder. Yani Hak mahkumün aleyh olur, fakat Hakk üzerine hükmeden ayan onun Zatından hariç şeyler değildir. Ayan-ı sabite mahalli tecellidir, ilm-i ilahide zahir olan suverden ibarettir, suver-i ilmiye ise alemin Zat’ından hariç değildir. Böylece Hakkın kendi Zat’ına tecellisi indinde kendi indinde peyda olan ve suver-i esmaiyeden ibaret bulunan ayan-ı sabite Hakk üzerine istidatlarıyla ne hüküm vermişlerse Hakk o hükümleri kabul eder. 

Ayan-ı sabite Hakk üzerine istidatleri ile ne hüküm vermiş iseler Hakk o hükümleri kabul eder. Yani ayan-ı sabitelere ne istidat verilmişse o ayan-ı sabiteler o istidatlar ile zuhura gelirler, Hakk da bunları kabul eder. Tamam senden bu özellik ortaya çıkacaktır diye Hakk da kabul ediyor. 

Hakk o hükümleri kabul eder, Hakk onların üzerine hükmetmiş olur. Yani Hakk onların hükmüyle hükmetmiş olur. Hakk kendisi hükmetmez ama orada ayan-ı sabitesi nasıl kurgulanmışsa onun hükmüyle hükmeder, o ayan-ı sabitenin özelliğine göre bir vücut kazanır. Hakk bunlara tesir etmez. Fakat Hakk üzerine hükmeden ayan, onun zatından hariç şeylerdir değildir. İşte ayniyet aynı zaman da gayriyet, gayriyet de aynı zamanda ayniyettir. Noktayı kaldırdın mı “ayn” oluyor, koyduğunda “gayn” oluyor. 

Ayan-ı sabite tecelli mahalidir, ilm-i ilahide meydana gelen suretten ibarettir. Suver-i ilmiye ise alimin zatının hariç değildir. Yani ilmi suretler “Alim” isminin Zatının dışında bir şey değildir. Mesela bir ressam tasvir edeceği bir levhanın suretini evvela zıhninde tasavvur eder. Böylece levhanın ilmi vücudu ressamın ilminde peyda olur. İşte bu suret ressamın kend,i zatından hariç değildir. Sen bir ayakkabı yapacağın zaman o senin kafanda oluşmuş oluyor, Hangi işi yaparsak yapalım yapacağımız o iş evvela kafanda oluyor, işte bu kafada oluşan ilmi vücut ayan-ı sabitedir. Yani sabit ayandır.

Ayan-ı sabite, sabit ayan, yani sabit değişmez program demektir ve bu senin ilk olarak bir şeyi yapmadan kafanda oluşandır. Sonra kafanda oluşan bu düşünceyi nereye yapacaksan onun yerini hazırlıyorsun, resim yapacaksan onun tuvalini hazırlıyorsun. Keza o ressam olan şahısta hattatiyet sıfatı, dahi bulunup hatta bir yazı levhası tertip etmek istese yazacağı levhayı evvela yine zihninde tasavvur eder, bu levhanın dahi ilmi sureti peyda olur. Yani evvela onun özü yani ben bir levha yapacağım diyor sonra levhanın şeklini tevhid yazacağım diyor, tura yazacağım diyor, Allah yazacağım diyor, “Edep Ya Hu” yazacağım diyor, Yazı levhası ile resim levhası başka başka hükümlere haizdir, yani resim yapacağın levha başka şey (tuval) yazı yazacağın levha başka bir şeydir. Bunların hangisini yapacaksan o senin kafanda oluşuyor zaten. 

Zira ressamiyet ve hattatiyet sıfatları o şahıs üzerine istidat lisanlarıyla bizi böyle tasvir et diye hükmettiler. Şimdi sen zannedersin ki bunu ben yapıyorum, hayır resim sana hükmediyor “beni böyle yap” diye. İşte o resim senin zatından geliyor sana. Çünkü sende meydana geliyor, senin zatından meydana geliyor. Senin zatından suverine tenezzül etmiş oluyor. İstidat lisanları ile bizi böyle tasvir et, kırmızıya boya sarıya boya diye içeriden söylüyor ressam da ona göre yapıyor. İnsanlar bunu doğal diyor, doğaçlama diyor böylece ne kadar yanlış bir işin içinde olduğunu bilmeden. İnsanlar, hep doğuş, doğal, yani doğaya yöneliyorlar, o doğallığa bir başka varlık veriyorlar, kendilerinin de bilemedikleri ve içinden çıkamadıkları bir varlık veriyorlar. İşte filozof aklı ile buraya kadar ulaşabiliyorlar. 

Doğal oluşuma kadar ulaşıyor ama o doğal dediği oluşumun ne meydana getirdiğine ulaşamıyorlar. Çünkü aklı gerçek aklı olsa ulaşacak, aklı doğanın tesirinde altında olduğundan tabiat tesirleri duyguların altında olduğundan bir türlü onu aşamıyor. O şahıs dahi onların verdiği hükme binaen kendi zatının kendi zatına tecellisi yanında ilminde peyda olan onların ilmi suretlerine o surette olmalarını hükmetti. Yani kendi zatından kendi zatına olmasını hükmetti. Şu halde o şahs-ı vahid hükmü ancak kendi zatından kabul etmiş oldu. Yani o kişi hükmü kendi zatından kabul etmiş oldu. Eğer kendi zatından gelmeseydi kabul etmezdi zaten. Hani Edison ampulu buldu, öteki şunu icat etti nereden neyi icat etti bunlar kendi zatlarından geldi, kendi zatlarında mevcut olana ulaştılar, çalışa, çalışa deneye, deneye akl-ı cüzlerini de çalıştırarak o güne kadar o yere ulaşmamış olan kimselerin yerine onlar ulaştılar. 

Ama onların daha evvel bir başlangıç çalışmaları var, Edison ampulu yapmaya başladı ama bu elektriği bulan başkası, Edison ise sadece ondan aydınlanmada yararlanandır. Edison’dan önce de bu konuda çalışmalar vardı. O da öncekilerin çalışmalarından yola çıkarak sonuca ulaştı. Şu anda yapılan değişik ampullerde Edison’un çalışmasının başkası tarafından devamıdır.

Bu çalışmalar sonunda ulaşılan hedef insanın akl-ı cüzü iledir, bu çalışmaların sonuna ulaşsalar bunun Allah’ın nurundan başka bir şey olmadığını anlayacaklar, şimdi de atoma ulaşmak suretiyle bir yerlere ulaştılar ama aklı cüzde bunu bir türlü kabul edemiyorlar. Bir gün gelecek ilim ortaya çıkacak akl-ı cüz bunu kabul etse de kabul etmese de sonra İslamiyetin üstünlüğü ortaya çıkacaktır. İslam’ın anlattığı Allah ortaya çıkacaktır. Hırıstiyanların anlattığı Allah değil de gerçek İslam’ın anlattığı Allah ortaya çıkacaktır.

İşte hakikatte vaki olan hal ancak bundan ibaretdir. Yani Hakk üzerine hükmeden ancak Hakk’ın hüküm eylediği ayan-ı sabitedir. Hakk aynı vahide iken esma ve sıfatların suretlerinden ibaret bulunan ayan-ı sabitenin verdiği hükümlerin suretlerinden ibaret bulunan ayan-ı sabitenin verdiği hükümler ile müteaddid görünür.

كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِى شَاْنٍ 55/29 “O her an bir şendedir” ayet-i kerimesi mucibince ebedlerin ebedilerine bu tecellisi devam edip gider. Esma-i ilahiye her ne kadar külliyat itibarıyla kabil-i tadat ise de cüzziyatı itibarıyla namütenahidir, böylece tecellisi dahi namütenahi olur. Zira esma-i ilahiye her ne kadar külliyatı itibarıyla adetlendirilemez ise yani sayılamayacak kadar çok ise yahut tek ise de cüzziyatı itibarıyla sonsuzdur, böylece tecellisi dahi sonsuzdur. Biz bu ömrümüz içerisinde ne kadar Cenab-ı Hakkı tanımaya çalışsak onun şuunatını idrakini düşünelim bizden evvel de şuunatı vardı bizden sonra da olacak kıyamete kadar da olacak. Dolayısıyla her yaşayan insan kendi yaşadığı süredeki tecellileri ancak idrak edebiliyor. Daha evvelkileri bilmesi mümkün değildir. Geleceği de bilmesi mümkün değildir. Ama bu كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِى شَاْنٍ “O her an bir şendedir” hakikati her an devam ediyor, bizden sonra da devam edecektir. 

14-İDRİS

Yani ayan-ı sabitelerinde aynı vahide olan Hakkın o ayinelerin gereğine göre zuhuru itibarıyla tekevvün eden bu suveri kesire ki biz ona halk tabir ederiz, yani kesir suretler kalabalık çok suretlere halk tabir ederiz, onların cümlesi Hakktır. Böylece bundan ibret alıp aynaların çokluk görüntüsünü bir tarafa bırakarak bu aynalarda meydana gelmiş olan Vahidin vechini müşahede ediniz ve yine biliniz ki Hakkın latif vücudu ahadiyet mertebesinde kesret ve kesafetten münezzehtir. İşte tenzih budur. Ahadiyet mertebesinde kesretten ve çokluktan onu tenzih ederiz. Esma ve sıfat mertebesi itibariyle yapılan tenzih başka tenzihtir, onu daha evvel görmüştük. Oradaki tenzih noksan görmekten onu tenzih etmektir. 

Yani var ettiği şeyler bu eksiktir bu kötüdür, bu pis kokmaktadır bu yanlıştır diye bir kelime kullanmayıp bunların hepsi kemaldedir, kemal noksanlığından tenzih ederiz. Bu ef’ali tenzihtir, Kıdem tenzihi ise bütün her türlü şeyden tenzih etmektir. Yani suretten tecelliden görüntüden parlamaktan her şeyden tenzih tenzih-i kadim. Her zuhuru kemaldedir işte bu da bir tenzihtir. Noksanlıktan tenzih bu demektir. Bizim anladığımız noksanlıklar değildir. Noksan görmeme noksan diye bir şey bilmeme, aslında, noksanlığı kaldırma. Ondaki kemalatı müşahede ediyorsun onu tenzih ediyorsun, dolayısıyla kendini tenzih ediyorsun, yani kendi anlayışını doğruya çevirmiş oluyorsun, Hakk ahadiyet mertebesinde çokluk ve koyuluktan yani görüntüden münezzehtir. İşte tenzih budur. Tenzih dediğimiz şeyin aslı budur. “Sübhanallah” dediğimiz de aslında budur. “Sübhanallah” dediğimiz zaman arkasından “Elhamdülillah” geliyor, işte bu “Sübhanallah”ın ne demek olduğunu idrak ettiğinden “Elhamdülillah” diyorsun. 

Ondan sonra oradaki tecelli azametini aynı zamanda ahadiyetini aynı zamanda kesretini vahdet, tevhid edip “Allahüekber” ne büyük bir azametmiş diye O’nu gerçek haliyle yüceltiyorsun. O zaman tevhid oluyor. İşte, birincisi “Sübhanallah” tenzih, “Elhamdülillah” teşbih, “Allahüekber” de tevhittir. Onun için bunları 33 er defa çektiriyorlar, netice 99 oluyor, esma-i ilahiyenin hepsini kapsamış oluyor. 

Hakk kesafetten münezzehtir bu itibarla Hak, halk dediğimiz bu suver-i kesife değildir, böylece vech-i vahidi tezekkür edin. Yani Hakk Ahadiyet mertebesinde kesret ve kesafetten münezzehtir. İşte bu itibariyle Hakk halk değildir. İşte halkı halkiyetten tenzih ederim dediği zuhurdan, tecelliden tenzihi Ahadiyet mertebesi itibariyledir. Çünkü orada ne tenzih ne tecelli var ne aynalar var, ne suretler, ne ayan-ı sabite bile yok hiçbir şey yoktur. İşte bütün bunlardan tenzih edilir. Ama gelgelelim zuhur mahaline halk mahaline geldiği zaman orada da tenzih var, oradaki tenzih onun kemalatında noksanlık görmekten tenzihtir. Kendi zatını tenzih değil, fiillerdeki eksiklik görmenin tenzihidir. Yani her mahalde kendinin kemalatını o esmanın kemalatını görmektir. Mesela bir kuru yaprak gördük, o kuru yaprak o kuruluğun kemalatıdır. Orada yüceltiyorsun, ne kadar kuru diye işte orada bir eksiklik gördüğün zaman o senin eksikliğindir orada tenzih etmiyorsun onu.

Yaprağın yaş devresi ne kadar canlı ne kadar yeşil diyorsun, kuruya göre onu ateşe atsan kuru gibi yanmaz, bak orada bir noksanlık vardır. Neye göre işte bu noksanlık fazlalık bireylere göredir. Zat’ı itibarıyla noksan diye hiçbir şey yoktur. Hepsi kemaldedir. Dışkılarımız bile kemaldir. Ama pasta ile böreği bir tabağa koy dışkıyı da bir tabağa koy, önüne koy, yemeye başla bakalım.

 İki arkadaş beraber giderlerken birisi yol kenarında bir pislik (insan dışkısı) görmüş onu bir çomakla karıştırmaya başlamış, diğer arkadaşı ne yapıyorsun demiş onlarla konuşuyorum demiş arkadaşı kızmış “konuş bakalım” demiş ve yoluna devam etmiş, sonra pislik karıştıran arkadaşına yetişmiş önden giden alaylı bir şekilde sormuş. “Konuştun mu “demiş o da evet konuştum demiş, peki ne dediler demiş o da anlatmış birisi ah ben ne güzel üzümdüm, diğeri ah ben ne güzel kavundum, bir başkası ah ben ne güzel maruldum diyorlar demiş, peki neden öyle olduklarını sordum ve “insanlarla biraz dostluk kurduk da” demişler. 

وَمَا خَلَقْنَا السَّمَوَاتِ وَالاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَاۤ اِلا بِالْحَقِّ 15/85 “Biz semavat ve arz da ne varsa hepsini “Hakk” olarak halk ettik” buyuruyor. Yani “Hakk” esması ile halk ettik, ama beşer lisanında “Hakk” kelimesinin arasına bir varlık “lam”ı koyduk “halk“ oldu. İsmine hâlk dedik. Yani suretleri meydana getirdik, özde “Hakk” iken görüntüye geldiğinde hâlk dedik. Biz şimdi bunu hâlk olan şeyi biz halka çevirdik. Konuşma lisanında halk edilmişler dedik. Yani yaratılmışlar cümlesinden görmeye başladık. İşte bizim gözümüzün şaşı olması “Hakk” ile “halk”ı ayrı şeyler olarak bize göstermesi. Biz de en büyük hatayı burada yaptık. 

İşte bu hâlk edilmiş şeyler ayan-ı sabiteler olarak Allah’ın ezeli ilminde kendi varlığında var ettiği ve mertebeler halinde tenezzül ederek letafetten kesafete kesifleştirerek bu madde aleminde zuhura çıkarması, onları kendi Zat’ında meydana getirmesi ama zuhurda halk ismini vermesi ile biz onları ayrı şeyler zannettik. Halbuki özde Hakk’tılar, halk ismini almaları hiçbir şey değiştirmez, sana Mehmet de deseler, Ahmet de deseler sen gene Âdem’sin gene insansın hakikatin itibarıyla. İşte biz de bu aleme bakışımızı böyle düşünürsek, görüşümüz tek görüş, vahdet görüşü, şaşı görüşten kurtulmuş oluruz.

İşte bu alem Cenab-ı Hakkın son tecelli yeridir, bu son tecelli yeri “Mescid-i Aksa”dır. En uzak mescit demektir. Bu alem Allah’ın Zat’ına en uzak, haşa bilinsin diye üstüne vurarak basıyorum, Allah’ın kendi varlığında uzaklık yakınlık diye bir şey söz konusu değildir.

Ancak uzaklıktan kinaye yani bir bilinç tecellinin en uç noktasıdır. Dolayısıyla bu alem tecellilerin en kemalli alemidir. Yani en koyulaşmış en ağdalaşmış şeklidir bu alem, bu yüzden en kemaldedir. 

“Benim dediğim şeyi bilen kimsenin basireti hor hakir olmaz. Onu ancak basarı olan kimse bilir.“ diye buyuruluyor. Yani Hakkın bir vecih ile halk olduğunu bir vecih ile olmadığını bilen kimsenin basireti Allah’ın yardımına nail olur. İlahi yardım onun basiretini terk etmek suretiyle hüzünlü olmaz.

Bu zikir olunan hakayıkı ancak keskin nazar sahibi olan bilir ve anlar. Yani yukarıda anlatılan hakikatleri keskin nazarlı kuvvetli bakış sahibi olanlar anlayabilirler. Yani Hak bir vecih ile halk olduğunu, bir vecih ile halk olmadığını anlayabilir. 

15-İDRİS

“Cem” et ve “Fark” et, zira ayn vahidedir ve o kesirdir bırakmaz. Yani uluhiyet mertebesinde “Cem” ve “Vahdet” ile hüküm et yani topluluk ile ve birlik ile hüküm et ve kesret mertebesinde dahi “Fark” ile hüküm eyle. Kesret mertebesinde de farkları bilerek eyle. Zira hakikatte ayn birdir, birden ibarettir, o aynı vahide ki vücudu vahid-i hakikidir, tek ve hakiki mevcut olanın vücududur, ayinelerinde mütecelli olan esması hasebiyle müteaddid çok görünür. Yani aynalarda görüntüye gelen esmaları yönünden çok görünür. Adetli ve çok görünür.

 Vahdeti ile tecelli ettiği zamanda o çokluktan hiçbir şey baki kalmaz. Onlardan hiç birisini hali üzere terk etmez. Nitekim Hakk Teala لِمَنِ الْمُلْكُ الْيَوْمَ لِلَّهِ الْوَاحِدِ الْقَهَّارِ 40/16 kıyamet-i suğrada ve kübrada Hakk kesret esmasına hitaben “Mülk kimindir” buyurur, esmanın çokluğuna hitab ederek لِمَنِ الْمُلْكُ “Mülk kimindir” buyurur, halbuki o çokluk ayan-ı vahide olan kendi vücud-u vahid-i hakikisinde gizlendiği cihetle esma lisanıyla sessiz olup “senindir” veya “benimdir” diyen bulunmaz.

Esma sessiz kalır, yani bütün ilahi esma, Cenab-ı Hakk لِمَنِ الْمُلْكُ “Bugün mülk kimindir” dediği vakit, bütün esma kendi hakikatlerinin yok olduğunu idrak ettikleri zaman bizimdir veya sizindir diyecek kalmadığında hiçbir ses duyulmaz. Yalnız üç ismin ahkamı baki olduğundan cevap bil cümle esmaya taht-ı hitasına almış olan Allah ismi tarafından sadır olur. 

“Senindir” veya “benimdir” diyen bulunmaz, yalnız üç ismin ahkamı baki olduğundan onlar da “Allah”, “Vahid” ve “Kahhar”dır. Cevap bilcümle esmayı taht-ı hitasına almış olan “Allah” ismi tarafından sadır olur. Yani bütün isimleri “Allah” ismi kendinde gizlemiş oluyor, ihata etmiş oluyor, toplamış oluyor, dolayısıyla isimleri çektiği için cevap verecek bir isim olmuyor. Esmaların şahsiyetleri çekilmiş oluyor. O nedenle cevap veremiyorlar. Ama Allah, Vahid ve Kahhar olan esmalarının içerisinde bütün o isimler gizlidir. Yani “Vahid”, “Kahhar” ve “Allah” isminde bütün isimler gizlidir. Ama cevap verme kudretleri yoktur, neden tecellileri çekilmiş olduklarından.

Zira “Kahhar” ismi bilcümle keserata kahr ile tecelli edip onları aynı vahideye yani tekliğe döndürmüştür, birliğe döndürmüştür. Onun için bizde yeri geldiği zaman “Kahhar” ismi çekilir, o “Kahhar” bütün bu varlıktaki esma-i ilahiyeyi kendi bünyesi içinde gizler. Kahretmesi, ihata etmesi o dur. Vahit ismi dahi o keseratı yani o çokluğu ism-i Kahharın elinden alıp kendinde cem eylemiştir. Vahit ve kahhar diye sıralanmıştır, evvela “Kahhar” bütün isimleri topluyor, “Kahhar”da ki toplu olanı da “Vahid” ismi kendinde topluyor, “Allah“ ismi ise cemi esma gibi o mertebede Vahid ve Kahhar’ı dahi ihata etmiştir.

Allah; “Bugün mülk kimindir” diye soruyor 40/16 ayetinde bütün esmasına, esma-i ilahiyeyi faaliyetten çektikten sonra yani kıyamet koptuktan sonra kıyamet kopması demek, o esma-i ilahiyenin faaliyetinin geri çekilmesi demektir. “Bugün mülk kimindir?” ve kendi kendine cevap veriyor, “Allah’ındır”. Nasıl bir Allah? Vahid ve Kahhar olan Allah’ındır. Yani tek ve kahredici olan Allah’ındır. Yani Zat’ının bütün sıfat ve isimleri ve hali üzerinde mutlak hüküm sahibi O’dur. Yalnız burada bir şeye daha dikkat çekelim, “Vahid ve Kahhar olan ben Allah’ın” demiyor, hani وَمَا رَمَيْتَ اِذْ رَمَيْتَ وَلَكِنَّ اللَّهَ رَمَى 8/17 “Attığın zaman sen atmadın atan Allahtı” gibi aynı hadise burada da vardır. 

Bunları bir anlatan, Allah ismiyle yaptırttığını söyleyen vardır, işte ahadiyet mertebesi, mutlak Zat mertebesidir. “Bugün mülk kimindir?” soran O işte burada soran “Allah” değil. “Bugün mülk kimindir?” cevap verecek kimse yok, “Kahhar ve tek olan Allah’ındır” diyor. Mülkü Allah’a veriyor, tekrar neden? Kıyamet faslını başlatması için. Eğer Cenab-ı Hakk kendi ağzından bunu söylemiş olsa “Bugün Allah olan benim” der. Biri o gün Allah’ın günü olduğunu belirtiyor. Yani Allah esmasının tekrar faaliyete geçeceğini anlatıyor. Allah esmasında bu faaliyetlerin tekrar toplandığını ve tekrar ikinci haşrin neşrin (mahşerin) gene Allah ismi ile yapılacağını O’nun görevli olduğunu belirtiyor.

Böylece kıyamet-i suğra yani küçük kıyamet, kıyamet-i kübra da büyük kıyamettir. Demek ki esma-i ilahiye kıyamette isimler tamamen son bulmayıp yani mutlak olarak son bulmayıp Hakkın tecelliyatı kesilmeyip belki bu üç ismin kemalatı zuhura gelmiştir. Şu kadar ki diğer esmanın ahkamı bu üç ismin zuhur-u saltanatı yanında onların zeval-i ahkamını intizaren ihtifa etmişlerdir. Yani o üç ismin zuhurunun yanında onlar gizli kalmışlardır. Yani tükenmiş bitmiş sona ermiş değildir. Belirli bir süre geriye çekilmiştir. Nitekim Hakk rıza ile zahir olduğu anda gazap ile zahir olmaz. Yani “Rıza” ile raziyelik ile zahir olduğunda gazap ile zahir olmaz. Sen çocuğuna muhabbetle şefkatle bir şey veriyorsan o anda gazap olmaz. Gazap yaparsan muhabbet olmaz. Yani muhabbet olduğu zaman orada gazap gizlidir. Gizlenmiştir ama tükenmiştir yok olmuştur demek değildir senin içinde mevcuttur. 

Nitekim Hakk rıza ile zahir olduğu anda gazap ile zahir olmaz. Bundan onun gazabının faaliyette olmadığı manası anlaşılmaz. Mesela güneş doğduğu vakit yıldızların nuru yok olmuş değildir, yine onlar ışıklarını neşrederler. Güneşin ışıklarının şiddeti daha fazla olduğundan yıldızların ışığı gündüz görülemez. Yıldızların ışığı her an var gece de var gündüz de var ama gündüz görülemez güneşten dolayı. Büyük kıyamet hakkındaki tafsilatı Âdem Fassında geçmişti. Hani orada en can alıcı bir nokta vardı, kıyametin alemeti nedir? Dendiği zaman Âdem’in zuhuru kıyametin ilk alemetidir denmişti. Yani Âdem’in (a.s.) yeryüzünde görülmesi kıyamet alemetlerinin birincisidir hatta en büyüğüdür. Âdem yeryüzüne gelmezse kıyamet ebedi kopmaz. Gaye Âdem’in yeryüzüne gelip kıyametin Âdem nesli üzerine kopmasıdır. 

Âdem neslinin bozulup neticede artık iş görmez hale gelmeleri Cenab-ı Hakkın istediğinin dışında faaliyetleri dolayısıyla Âdem’in geliş sebebinin de miraç vasıtasıyla kemale ermesi dolayısıyla daha başka da bir kemalat olmayacağına göre Âdem’in zevale doğru gitmesi ki günümüzde o duruma doğru gidiyor, zeval en büyük zevale doğru gittiği zaman kıyamet kopmuş olacak. Dolayısıyla Âdem’in yeryüzünde görülmeye başlaması kıyamet sürecininde başlaması demek oluyor. 

SUAL: Kıyamet-i suğra ve Kübra ne demektir? 

CEVAP: Kıyamet-i suğra; Her bir ferdin ölümüyle vaki olan kıyamettir. (Hadis-i Şerif) Bu kişinin kıyametidir buna küçük kıyamet denir. Ölüm dahi iki türlüdür, birisi iradi ölüm; diğeri ıztırari ölümdür. İradeyle ölmek; kişinin kendi kendine iradesiyle ölmesi, Hakk yolunda gidenlerin şiddetli riyazat ve çok mücahede yapmasıyla kendini bu şekilde zapt etmesiyle sıfat-ı nefsaniyelerini imha etmeleriyle zuhura gelir. Ne gelir zuhura, kişinin irade ile ölmesi zuhura gelir. Kişinin kendi iradesi ile ölmesidir. İşte o iradesi ile ölmesi ne demek oluyor, esma-i ilahiyenin Allah ismi altında “Kahhar” ismi ile yok olmasıdır. Vahid olarak, tek olarak kalmasıdır. “Mutu kalbe ente mut” Hadis-i Şerifinde emir buyurulan (bu peygamberimizin bir emridir.) “Ölmeden önce ölünüz” buyuruyor. Ölmeye çalışınız falan buyurmuyor, Hakiki mü’mine yani tevhid ehline bu bir emirdir. Aynı zamanda da farzdır. Nefsinizden ölünüz manasınadır. 

Emir buyurulan ölüm budur. Bu hale gelen salikin nazarında ne kendi vücudu ne de keserat-ı alemin vücudu kalmaz. Ölmüş insan ne kendini görebilir ne de alemi görebilir. Her nereye baksa vech-i vahidi görür. Bütün aleme nereye bakarsa baksın tekin vechini görür. Belki onun görmesi Hakkın kendisini görmesi olur. Ondan bakan Hakkın bakmasıdır, Hakkın kendi kendini görmesidir. Ölmüş birisi kendini nasıl görecek. Mevt-ı ızdırari; ise hakayık-ı ahvalden bihaber olan yani zorla ölen, mecburi ölen, son nefesimizi veriyoruz ya insanların son nefesini vermesine mevt-i ıstırari deniyor, zaruri ölüm yani mutlak ölüm, elimizde olmayan ölüm biri elimizde olan ölüm, diğeri elimizde olmayan ölümdür.

Hakikat hallerinden habersiz olan, bütün bu hakikatlerden habersiz olan ve hayvani hayatta bilcümle hayvanatla müşterek bulunan perdelilerin ölümüdür. Kendinden habersiz, alemden habersiz, bu varlığın ne olduğundan habersiz, Resulden, nebiden habersiz, Rabbından habersiz, gerçi bunların hepsini kelam olarak biliyor ama hakikatinden habersiz olduğundan gaflet ehlidir, gaflet ehli olduğundan da bunları lisanen bilmesi bir işe yaramaz. Hayvani hayatta bilcümle hayvanatla müşterek bulunan isterse sureti insan suretinde bulunsun, özü itibarıyla hayvani hayatla müşterek bir hayat sürmüş oluyor. Eve gidip yatması, kravat takması, giyinmesi onun bu fıtratını değiştirmiyor. Onun için iradi ölüm ile ıztırari ölüm birbirinden ayrılmıştır.

Büyük kıyamet dahi bütün alemin tümünün izafi varlıkları yani vücutları insanın öldüğü gibi vakti gelince fena bulmasıdır. Zira bütün bu alemin cemisi Âdem gibi bilcümle esma-i ilahiyenin mazharı olduğundan, Âdem nasıl ki Cenab-ı Hakk’ın esma, sıfat, ve ef’alinin mazharı, Allah isminin mazharı, bu alemler de gene aynen Âdem gibi bu esma-i ilahiyenin mazharı, zuhur yerleridir bu alem. İşte onun için zahir olarak bakıldığı zaman bu Âdem, küçük alem, alem ise büyük alem ama batın yönüyle bakıldığı zaman Âdem büyük alem alem-i kebir, bu gördüğümüz büyük alem ise alem-i sagir küçük alem olur. Yani insanın yanında bu alem küçük alemdir. Neden Âdem büyük alem? Çünkü Âdem Zat’i tecelliye mazhardır. Zahir olarak bu aleme büyük insan ismini vermişlerdir. Zaten bu alemlerin aldığı isim de “İnsan”dır. “İnsan-ı Kamil”dir. Küçük insan eceli gelince nasıl ölür ve vücud-u izafisi ortadan kalkarsa ortadan yok olursa insan-ı kebir dahi öylece ölür ve vücud-u izafisi mahvolur.

Bu vakitte dahi yukarıda izah olunduğu üzere Allah, Vahid ve Kahhar isimlerinin kemalatı zuhur eder. Yani “Allah, Vahid, Kahhar” isimlerin kemalatı zuhur eder. Diğer esma-i ilahiye geriye çekilmiş olur. Evvela “Allah” isminin sonra “Vahid” isminin, sonra da “Kahhar” isminin zuhurları gelir, zira halktan evvelki uluhiyet yani halk var edilmezden önceki uluhiyet, ilahi varlık “Vahidiyet” ve “kahhariyet” aralarında icmal ve tafsil itibariyle fark vardır. 

16-İDRİS

Kendi zati ve hakikati ile “Aliyy” olan yüce olan yani kendinden bir yücelik ile başkasının sonradan verdiği bir yücelik ile değil kendi hakikati ile “Aliyy” olan vücut o vücuttur ki o vücut için böyle bir kemal sabit olur ki ne kadar umur-u vücudiye ve niseb-i ademiye varsa o kemal sebebiyle hepsini istiğrak eder ve cümlesini muhit olur. Bu istiğrak ve ihata öyle bir istiğrak ve ihatadır ki o umur-u vücudiye ve niseb-i Âdemiye de hiçbir nat onu fevt etmek mümkün olmaz. Umur-u vücudiyeden yani vücudun işlerinden murad hariçte mezahiri ve ayanı olmayan sıfat ve esmadır.

 Hamdedilen, övülen ve zemmedilen yani yüceltilen veya alçaltılan bunların vücudu Hakka nispeten hikmettir. Yani bunlar hikmetli şeylerdir. Övmek veya zemmetmek halka nispet iledir. Hakka nispeti hikmettir, yani bunların varlıkları hikmettir ama halk nispetiyle yani avam yoluyla bakıldığında yani yücelikleri veya düşüklükleri halka nispet iledir. Hakkın indinde bunlar birdir, hikmettir. Halbuki bu uluv-i Zati yani zati yücelik zati ve hakiki ancak hasetsen Allah ismiyle müsemma olan Zat için sabittir. Hani bu Fassın başında mekan ve mekanetten bahsedilmişti, ulüvv ve ulüvviyetten bahsetti ya mekan ulüvv-i mekan ve ulüvvv-i mekanet diye iki kısımdı. 

Ulüvv-i mekan mekanın yüceliği, ulüvv-u mekanet de o kişilere verilen lakaptır. Paşa, vezir, reis-i cumhur, gibi. Ulüvv-i mekan mekanın yüceliği, İdris’in (a.s.) güneşte olduğunu da belirtti ya işte onun için bu ulüvv-i mekan mekanın yüceliği bizim sistemimize göre güneş en yüksekte olduğu için ulüvv-i mekan mekan ve mekanet nisbet ediliyor İdris’e (a.s.). Allah ismi ile müsemma olan Zat ahadiyet mertebesinden vahidiyet mertebesine tenezzül etmedikçe bu isim ile anlatılmaz. Zira ahadiyet Zatı hiçbir sıfat ve lakap ve isimler ile vasıflanmış ve müsemma değildir. Sırf Zat mertebesinden sıfat ve esma mertebesine tenezzül ederek taayyün-u evvel ile müteayyin oldukda Allah ismi cami ile müsemma olur. Ahadiyet ismi bütün esma-i ilahiyenin üstündedir. Oradan tenezzül ettiğinde sıfat mertebesine indiğinde Allah ism-i camisi ile müsemma olur. Allah ismi ile isimlendirilir. Allah ismi ile anılır, O Zat.

Bu mertebe bütün esma-i ilahiye suretlerinin ilm-i ilahide meydana gelerek diğerlerinden ayrıldığı mertebedir. Allah mertebesi. Ama nerede, ilim olarak daha henüz varlık olarak değildir. Bu mertebe mademki bütün esmaya camidir, bütün isimleri kendinde toplamıştır, şu halde ne kadar vücutta varlıktaki olan işler, oluşumlar ne kadar yokluk nispetleri varsa hepsine muhit olur nitekim Hakk Teala buyurur, وَكَانَ اللَّهُ بِكُلِّ شَىْءٍ مُحِيطً 4/126 “Allah her şeye muhittir.” Bir tasavvuf ehli ile bir kelam ehli arasında bir konuşma vaki oldu, kelam ehli ile tasavvuf ehli arasında ne fark vardır, diyelim ki bunların ikisi de alim, ikisi de Arapça biliyor, fıkıh biliyor, kelam biliyor, ama birine tasavvuf ehli birine de kelam ehli deniliyor. Mütekellim ilim ile biliyor ama ilmel yakiyn değildir. Bilgi ile yakınlaşmıştır. İlmel yakiyn olması için bu işleri ilim ile bilmesi lazımdır. Tasavvufu vahdeti ilim ile bilmesi lazımdır. Yani Hakkın birliğini varlığını kendi hakikatini yaşayamıyor ise de ilim olarak onun böyle olduğunu bilmek ilmel yakıyndır. 

Bunu yaşamaya dönüştürmek müşahedeye dönüştürmek aynel yakiyn yaşantıya sokmak da Hakkal yakiyndir. Yani ilim adamları ilmel yakiyn değil bilmen yakiyndir. Yani bilgi ile yakiyndirler. Bu yakiynliğin dışında olan bir hadisedir. Kaset ilim gibidir. Kasete doldurduğunuz bu bilgiler tıkır tıkır konuşur ama kendinde bulamaz onu, ilmel yakiyn o bilgiyi kendinde toplamaya çalışmaktır. İşte tasavvuf ehli ile kelam ehli arasında bahis konusu oldu kelam ehli dedi ki “ben hüda istiyorum ama kelb suretinde böyle Allah istemem” diyor. Kelam ehli ben böyle Allah istemem diyor. Olmasın böyle diyor, benim Allah’ım böyle olmasın diyor. Bununkisi tenzihe dayanıyor. Mutasavvıf da buyurdu ki; ben de kelb suretinde cilveger olmayan yani hareket eden cilve gösteren kendi üstündeki güzellikleri özellikleri, nasıl köpekler var şimdi kucakta taşınıyor, yatağında yatırıyorlar işte bunlar cilvegerdir. Kelb suretinde cilve yapıyor. 

 “Ben de kelb suretinde cilveger olmayan Hüda’dan bizarım” Orada hazır olanlar dediler ki bunlardan birisinin kavli küfür oldu. Tam birbirine zıt söylediler. Birisi küfür oldu ama hangisi küfür oldu acaba. Tahkik ehlinden birisi cevap verdi ki, birisi tasavvuf ehliydi, birisi kelam ehliydi, birisi de tahkik ehlidir. Hakikat ehlinden birisi, tahkik ehli cevap verdi ki “Hayır! Hiçbiri kafir olmadı, zira birinin sözü diğerine nazaran her ne kadar çirkin, kötü eksik görünüyor ise de kelam ehli Hakkın eşyayı kıymetsiz değersiz zuhurunu münasip görmedi” dedi. Tenzih anlayışı ile onu Allah’a yakıştıramadı kelam ehli. Kelplikten tenzih etti. Tasavvuf ehli ise Hakkın hem şerefli hem de kıymetsiz eşyada cilvegar olmasını ilahi kemalattan bilip düşük ve kıymetsiz eşyadan tenzihi bu kemalata aykırı buldu. O zaman kemalat olmaz sen Cenab-ı Hakk onu yapmaz bunu yapmaz demekle sen O’nu sınırlıyorsun. Nerden biliyorsun yapıp yapmadığını.

Böylece her ikisi de Hakkın Zat’ı hakkında hüsnü nazar sahibi olmuş oldu. Yani güzel görüş sahibi olmuş oldu. Hüsnü nazar diyor, güzel görüş, kemal görüş değildir. İyi niyet diyelim. Kemal görüş değil birincinin görüşü. 

Malum olsun ki şerafet yani şeref ve değersizlik nisbet edilen işlerdendir. Yani bir şeye değer vermek yahut değersiz görmek nisbidir. Mesela beşerin nazarına göre necaset kötüdür, yenmez ve şeran haramdır. Üzerimize bulaşsa namaz kılınmaz. Taharet lazımdır. Fakat bu hüküm taayyünat-ı saireye nazaran böyle değildir. Yani insana göre böyledir ama diğer taayyünata göre, diğer varlıklara göre böyle değildir. 

Necaset; necaset böceğine göre temizdir, insana göre necasettir. Demek ki buradaki değer yargıları izafidir. Çünkü necaset içinde hayatını sürdürür. Keza domuz dahi necaseti yer. Şu halde güzellik ve çirkinlik nisbidir. İnsan kendince çirkin, kaba gördüğü şeyde Hakkın zuhurunu münasip görmez. Neden görmez, çünkü tenzih anlayışı ile gelmiştir de ondan. Vaka bu edeptir, hoştur, yani böyle görmek edeptir, güzeldir, hoştur, fakat hakikat işlerinden gaflettir. Onun için Hz. Şeyh Ekber, Risale-i Ahadiyelerinde buyururlar ki; 

“Eğer bir sail sual edip bütün kötülüklere ve güzelliklere hangi göz ile bakalım bir pislik ve cifeyi gördüğümüz vakit ona Allahüteala mı diyelim? 

Biz deriz ki Hakk Teala bunlardan bir şey olmaktan mukaddes ve alidir. Bizim kelamımız pisliği pislik, cifeyi cife (çürümüş bozulmuş şey) görmeyen kimseyedir. Yani beşeriyet değerlendirmesiyle onlara bakan kimselere değil, emr-i ilahi olarak onlara bakan kimseyedir diyor. Buna başka bir yerde “taşa taş, toprağa toprak diyene bizim sözümüz yoktur” buyurur. Yani bizim sözümüz herkese değildir buyuruyor. Belki kelamımız basireti olup, anadan doğma kör olmayan kimseyedir. 

17-İDRİS

Hasetsen Allah ismi ile müsemma olanın gayrisine gelince yani Zat ismiyle müsemma olmuşların gayrisine gelince yani Allah ismi ile isimlenmemiş olanlara gelince, yani Allah isminin kapsamında olmayanlara gelince yani ya Allah’ın bir zuhuru için cila yeri, aynadır, zuhur yeridir yahut vücud-u Hak ayinesinde zahir olan bir surettir. Yani Hakkın aynasında meydana gelen bir surettir. Allah ismi bütün suretleri kaplamıştır, onun dışındakiler ise suretlerden bir surettir. Yani ya vücud-u harici ve hissi ile müteayyin olan suver-i avalimden bir cilalanmış ayna olup onu ızhar eder. Yani hangi ismin suretinde ise onu meydana getirir, onun Rabbı odur. Veya vücud-u harici ve hissi ile müteayyin olmayıp vucud-u Hakk aynasında akıl mertebesinde zahir olan bir suret olur. Veya kişinin düşüncesinde meydana gelen bir şey olur. Zuhura gelmemiş olur. 

Böylece alem suretlerinden biri gibi “Sagir (küçük)” ismi ile müsemma olan şey Allah için cilalanmış ve ayna olursa o vakit bu mecali arasında yükseklik vaki olur. Mesela alem suretlerinden bir suret olan insan-ı kamil, bütün esma için mecla ise de o suretlerden birisi olan insan-ı gayri kamil, bilcümle esma için mecla değildir. Yani insan-ı kamil bütün esma-i ilahiyenin meclası, cilası yani aynası, zuhur yeri iken insan-ı kamil olmayan o görünen suretlerde esmanın birisi için veya bazısı için zuhur yeridir. Dolayısıyla nakıs, noksandır. Belki esmanın bazıları onda zahir, olmamıştır, keza her birerleri birer mecla olan hayvan, nebat, cemat, dahi böyledir. Hayvanda zahir olan esma nebata, nebatta zahir olan esma cemada, nisbetle daha ziyadedir. Yani madendeki esma-i ilahiye daha az, nebatlardaki esma-i ilahiye daha fazla, hayvanlarda olan esma-i ilahiye daha fazla, İnsanda olan esma-i ilahiye kamil insanda tam küllüsüyle mevcuttur.

İşte cila yerlerinde fazl-ı kerem böylece vaki olur, meydana gelir. Şu halde zuhurlardan her bir zuhur için kemal-i Zati yoktur, belki o meclaların mazhar oldukları isimlerine göre kemalden nasipleri vardır. Yani insanın dışındaki diğer zuhurlarda Zati kemal yoktur, belki o meclaların mazhar oldukları isimlere göre kemalden nasipleri vardır. Her ismin mazharına göre nasipleri vardır. Böylece her birinin ulûvv-i zatiden dahi nasipleri ancak ihatalarına göre olur. Zati yücelikten nasipleri ancak kendi ihatalarına göre olur. Bulunduğu mıntıkaya göre olur. Eğer ism-i gayr ile müsemma olan şey vücud-u harici ve hissi ile müteayyin olmayıp vücud-u Hak aynasında akıl mertebesinde zahir olan bir suret olursa, yani ilm-i ilahide peyda olan ve ayan-ı sabiteden biri ve suver-i ilmiyeden bir suret olursa o suret için aynı kemal-i Zati hasıldır.

Zira o suret içinde zahir olduğu vücudun aynıdır. Demek ki Allah ile müsemma olan vücut için sabit olan kemal-i zati hakkın vücudunda zahir olan o suret-i vahide için dahi sabit olur. Demek ki Allah ile müsemma olan vücut için yani Allah isminin müsemması olan vücut için sabit olan Zati kemalat Hakkın suretinde zahir olan surette de kemal-i zati mevcuttur. Yani Zatının kemali sabit olur. Allah ile müsemma olan Zat için sabit olan surete Hakkın aynıdır, denilmez, zira bir şeyin sureti her vecih ile o şeyin ayni değildir. Keza o surete Allah ile müsemma olan Zatın her vecih ile aynıdır dahi denilmez, çünkü Zata mensup olan bir suret olup esmadan ayrı değildir. 

Misal: Farz edelim ki kendinde hattatlık, ressamlık nakkaşlık yazıcılık, sıfatları bulunan bir kimse hattat, ressam ve nakkaş isimleri ile zahir olmak için harika bir yazı, resim levhası vücuda getirir ve bir nakış gösterir. İşte his mertebesinde bilinen bu suretler, o şahsın bu isimlerinin birer mecra ve aynalarıdır.

Şimdi bir kimseyi düşünelim yazılar yazıyor, resim yapıyor ve nakış işliyor. Bu isimleriyle zahir olmak için yani ressamlık, hattatlık, nakkaşlık isimleri ile… şimdi bir kişi isimlerin ilimleri ile var olsa ve onları yapmamış olsa ondaki bu güzellikler bu ilim ortaya çıkmamış dolayısıyla bilinmemiş olacaktır. Ne zaman ki bu isimler ile zahir olması için kendinin dışında bir yazı ve resim levhası vücuda getirir, nakış gösterir, işte his mertebesinde evvela kendisinde his mertebesinde meşhud olan bu suretler o şahsın bu isimlerinin birer mecla ve aynalarıdır.

O yaptığı resimler, onun aynalarıdır, zuhur yerleridir yani ilminin bilgisinin gizli iken zuhur etmesi ondaki onun varlığının ispatıdır. Onlar onun meclası, cilasıdır, aynasıdır. Bu suretler arasında birbirlerinden fazilet bulunduğu zahirdir. Resmin birincisi daha güzel olur ikincisi o kadar güzel olmaz, üçüncüsü ondan daha güzel olur, fazilette üstünlük olur. Çünkü yazı levhasında o şahsın ressamlığı, nakkaşlığı görülmez. Nesi görünür, hattatlığı görünür. Resim levhasıyla nakşında dahi onun hattatiyeti görünmez. Resimde de hattatiyeti görülmez. Fakat o şahıs bunları en az tahrir ve resme nakşetmemiş ancak onların ilminde suretlerini tasarlamış bulunursa eğer hattat bunları zuhura getirmemiş sadece aklında ilminde düşünmüş olursa tasarlamış olursa o suretler vücud-i hissi ile müteayyin olmayıp henüz akıl mertebesindedirler. Akıl mertebesinde olduğunda bunu tutup hissedemezsin. Ne oluyor vücudu akılda, akıl mertebesinde mevcut oluyorlar. Bunlar o şahsın vücudunun haricinde müteayyin olmadığı için kendisinin ayni olurlar. Zuhura gelmediği için, nakkaşlık senin kafanda iken senin aynın oluyor. 

İşte yukarıdaki hakikatlerin her cihetiyle bu misale tatbik edilebilir, iyi anlamak lazımdır. Onlar senin varlığında iken senin gayrin değildir, Cenab-ı Hakk da bütün bu alemleri halk etmezden evvel bütün bu alemler, insanlar dahil her bir şey O’nun ayniydi, kendi varlığındaydı. Ne zaman ki zuhura çıktı O’nun gayri oldu. Bütün bu alemler gayri oldu. Ama özünden kendilerinde öz olduğundan gene ondan gayri değildir. Aynısı değil ama gayrisi de değildir. Gayri dersen bunlara bir vücut vermen lazımdır, en büyük şirke o zaman düşersin. Eğer aynıdır dersen Cenab-ı Hakkı teşbih etmiş olursun, o zaman da hataya düşersin, gene onu da diyemezsin ne aynıdır ne de gayridir, ikisinin arasında bir düşünceye sahip olacaksın. İşte kıdem tenzihi budur. Gerçek tenzih budur. Zat’ını tenzih etmek suretiyle. İşte bizim kafamızdaki de odur. 

Hattatiyet resme dönüştüğü zaman yani bir vücut aldığı zaman bizim zuhurumuz oluyor, bizden çıkmış oluyor, bizim aynımız olmuyor, bizim gayrimiz oluyor bizden çıktığı için. Ama bizden çıktığı için de bizim gayrimiz değildir. Çünkü meydana getiren sensin hepsi senden senin varlığından olmuştur. Dolayısıyla özü itibariyle yine senin varlığın aynı şekilde zuhura çıkışı geriye sarmak suretiyle gene onlar senin zatına dönmüş oluyor. İşte kıyamet dediği şey budur. Verdiği şeyi tekrar geriye çekmesi şeridi geriye sarmasıdır. Büyük patlama ile uzaya dağılan parçalar şu anda birbirinden uzaklaşmakta, uzay genişlemekte, bu sırada da enerji kaybetmektedir, bunların hareketi bir süre sonra da duracak ve hareket geriye dönerek başlangıca varacaktır. Yani şerit geriye saracaktır.

Bu var oluş ama’dan başladı yine ama’ya dönecek ama kıyametten sonra cennet, cehennem var bunlar yaşanacak ondan sonra büyük kıyamet denilen kıyamet o işte ama bizim önümüzdeki kıyamet büyük kıyamet değil, mevzi kıyamettir. Milletlerin kıyametidir bu kıyametin sonunun ne zaman olduğunu bilmek mümkün değildir. Belki Cenab-ı Hakkın ama’dan evvelde bizim hiç bilmediğimiz bir yaşantısı vardı, eğer O’nu ama’dan başlatırsak yine sınırlamış oluyoruz. Bir nihayet bir başlangıç vermiş oluyoruz. Ama berzah gibi, nasıl berzahta kalacak bir müddet, orta kıyametten evvel yahut sonra işte.

18-İDRİS

Ebû’l Kasım b. Kasiyy (k.s.) Hz.lerinin “Hal’-i Na’leyn” “İki nalinin hali” adlı kitabında buyururlar ki her hangi bir ilahi ismi alırsan al o isim ilahi esmanın tümü ile birliği vardır. Hz. Şeyh (r.a.) o kitabı şerh buyurdukları gibi Muhiddin-i Arabi Hz.leri bu kitabı şerh etmiş, kitabın bu bölümünü izahen buyururlar ki; “Her bir İlahi İsmin delili ikidir, birisi Zat diğeri kendisinin mevzu olan hususi manasıdır. Yani biri Zati biri de hususi manasıdır. Mesela “Rezzak” dediğimiz vakit Hakkın Zat’ı hatırlanır, zira Rezzak-ı Hakiki Zat-ı Hak’tır. Fakat rızk verebilmek için “Rezzak”; “Hay”, “Alim”, “Semi”, “Basar”, “Halık”, “Rab”, “Musavvir”, “Gani”, devam eder gider, ne kadar esma var ise cümlesi haiz olmak lazım gelir.

Böylece “Rezzak” ismi Zat’a delalet etmesi cihetinden bütün esma-i ilahiyeye temas etmiş olur. Bu Zat’ından dolayıdır. Fakat kendine mahsus olan mana cihetinden diğer isimlerden ayrıdır. Yani Hakka yönelmesi, Hakktan gelmesi dolayısıyla bütün isimlerle ilgilidir ama özü itibarıyla kendisi ile ilgilidir, diğerlerinden ayrıdır. Zira “Rezzak”ın gördüğü iş “Alim” ve “Semi”, “Musavvir”den beklenemez, şu halde isim Zat’a delaleti cihetinden müsemmadır, fakat vaz olunduğu manayı hususiye delalet cihetinden müsemmanın gayrı olur. 

Biz bu fassta ulûvv (yücelik) hakkında açıklama verdik bu anlattığımız şeyleri anladığın zaman Hak hakkındaki ulüvv-i mekan ve ulüvv-i mekanet olmadığını bilmiş oldun. Yani Hakkın yüceliğinin mekandan ve mekanetten olmadığını bilmiş oldun. Böylece Hakk Zat’ıyla Âliydir, yani ulüvvdür, yücedir, zira ulüvv-i mekan cisme mahsustur, Hak cisim değildir ki mekan ile Âlî olsun.

Ulûvv-i mekanet ise ehliyeti olsun olmasın hakimler, vezirler, kadılar gibilerine mahsus olan arazdan ibarettir. Yani bir kimseyi bir yere vali yaptılar, o valiliği yürütecek yetenekte olsun olmasın lakabı yine validir. Ama ehliyeti vardır yapar yoktur yapamaz. Yani vali diye bir mekanet almıştır, bir yücelik almıştır. Bu yücelik ismendir, kendisinin yüceliğinden değildir. Keza Hak cevher değildir, ona araz lâhık olsun. O’nun ulüvvü ulüvv-i Zatidir. 

Ulûvv dört kısımda olur en üstünü Ulûvv-i Zatidir. Ondan sonrası ulûvv-i sıfati, ondan sonrası ulûvv-i mekanet, ondan sonrası Ulûvv-i mekandır. Hak Teala Ceman ve tafsilen bu dört kısım uluv ile âliy olur. Cenab-ı Hak ise butün bunlarla âliydir. Zira Hak Ahadiyet mertebesinde ulüvv-i Zat’i ile ve vahidiyet mertebesine tenezzülün de dahi ulûvv-i sıfat ile ve şehadet mertebesine tenezzülünde dahi ulûvv-i mekanet ve ulûvv-i mekan ile âliydir, Allah ism-i caminin mazharı olan İdris (a.s.) dahi insan-ı kamilin bu dört kısım ulüvvdan nasibi pek çoktur.

Zira İdris’de (a.s.) şeref-i Zat’i gibi Ulûvv-i zati ve kemal-i ilim gibi ulüvv-u sıfati ve nübüvvet mertebesi gibi ulûvv-i mekanet, وَرَفَعْنَاهُ مَكَانًا عَلِيًّا 19/57 ayetinde buyurulduğu üzere ulûvv-i mekan mevcuttur, İdris (a.s.) da. İşte O’nun bu yüceliği üzerine kendisine bu ulüvv mekan ve mekanet hükmü verilmiştir. Hz. Pir, İdris’i (a.s.) bu şekilde özünü anlatmak suretiyle İdris Fassını da bitirmiş oluyor. “Alimin uykusu cahilin ibadetinin üstündedir”. Şeytan caminin dışından caminin içine doğru bakıyormuş, Caminin içinde de bir tane zahid ibadet ediyor, bir alim de cami içinde biraz uyukluyormuş, şeytana diyorlar ki hadi caminin içine girsene neden girmiyorsun, o ibadet eden ağabeyden korkuyorsun galiba demişler, yok demiş ben ondan korkmuyorum ben uyuklayan alimden korkuyorum demiş.

Neden, çünkü o cahilin bilgisi olmadığından ne kadar çok ibadet ederse etsin yolunu bilmediğinden, mücadeleyi bilmediğinden, mertebeleri tanımadığından ne kendi yerini ne cini şeytanın yerini ne de vehmin yerini bilemediğinden gaflet içindedir, orada şeytan ona Rahmani surette bürünüp onu aldatır. Der ki “Oh sen ne güzel ibadet ettin, yanına gelir bir yaşlı kimse gibi sırtını sıvazlar, sen ne güzel ibadet ettin hep böyle yap” falan gibilerden oda onu yutar ama alimin yanına geldiği zaman veya arifin yanına geldiği zaman o hangi suretle çıkarsa çıksın onu tanıma kudretine sahip olduğundan onun yanına yaklaşamaz. Onun için uyuklasa bile alimden şeytan korkar. 

Cenab-ı Hakka ne kadar şükretsek azdır, bizi Zat’ının çevresine toplamış ışığın çevresindeki pervaneler gibi biz de onun Zat’ının nurunun pervaneleri olup onun çevresinden ayrılmayalım inşallah. Ne kadar yakiyn olursa Cenab-ı Hakkın Zatına, Cenab-ı Hakkın lütufları o kadar çok gelir. Zati bağışlar gelir, Demek ki İdris mertebesinde tedrisat var, işte bu yaptığımız iş de bir bakıma idris mertebesinin gereğidir. İdris; tedris demektir, okumak demektir. Kendisi on iki tane mesleğin, sanatın mucididir. Terzilerin de piridir. Demek ki İdris’den (a.s.) evvel dikişli elbise değil de örtünme varmış, ya postu üstüne atıyor veya ortasını delip başını oradan geçirerek vücudunu örtüyormuş. İdris (a.s.) bu örtünmeyi daha kullanışlı daha düzgün hale getirmiştir. Terziliğin başlangıcı da orasıdır. 

İdris (a.s.) bir bakıma örtünmeyi de başlatmıştır, örtünmede de bir sır vardır. Örtünme Allah’ın Zat’ını perdeleme demektir, hakikat-i ilahiyeyi namahrem haline getirmek mahrem haline getirmek gayrdan örtmektir. Kendi hakikatini gizlemektir. Burçların ilk mucidi de İdris’dir (a.s.). Babil’de ilk defa astroloji ilmi İdris’in (a.s.) dünyaya hediye ettiği bir sistemdir. Oradan Mısır’a, oradan Hindistan’a geçmiş, sonra insanlar yolunu şaşırtarak bu ilmi fala dönüştürmüşlerdir. İdris’in (a.s.) ilmi falcılık değildir. Nefsi manada kullanılandan hayır gelmez, ya şöhret olmak için veya para kazanmak için insanları aldatmaktan hayır gelmez, hepsinin neticesi hüsrandır. Gaybdan haber vermek zaten yasaktır, zaten böyle bir şey de olmaz, Gaybı kişi bilse dahi gerekmediği sürece bunun haberini vermemesi gerekir. 

Çünkü bu dostluğa yakışan bir şey değildir. Senin en çok sevdiğin bir dostun sana bir sır emanet etmişse sen onu gidip gazeteye ilan verip de herkese kendi üstünlüğünü göstermek için söylemen dostluğuna düşmanlık olur. Yani sana bir sır verse dahi sen onu vaktinden evvel söylemezsin. Sana der ki bir hafta sonra bunu açıkla, dostum diye emanet eder bir yere gider, sen onu o sürede açıklarsan sözünün eri olmuş olursun, ama süreden önce açıklarsan kendini bilgili göstermek için en büyük kötülüğü yapmış olursun. Dolayısıyla Cenab-ı Hakk da gaybdan bazı şeyleri kullarına bildirebilir ama onu açıklaması Hakka haksızlık etmiş olur, yani bu dostun dosta yapacağı şey değildir. Zaten irfan ehli böyle bir şey yapmaz. Bunu yapıyorsa, bir şeyler açıklıyorsa o Hakktan değil nefsindendir. Veya cini bir yoldan ona bir şey bildirilmiştir. Kafasına bir bilgi verilmiştir, doğruluğu da kesin değildir, geleceği de Hakktan başkası bilmez. Falcıların söyledikleri de doğru değildir ve günahtır. Astroloji bir ilimdir ama söylenenler mutlak gerçek değil hava tahmini gibidir. Yaklaşık olarak genelde de tutar.

------------------- 

Gerçekten de bu kitaplar hakkında aleyhte söylenecek hiçbir şey yoktur, kim ki böyle bir davranışta bulunur, kendini cahilin cahili olarak ilan etmiş ve aklının ne kadar kısır ve fikrinin ne kadar ön yargılı ve ufkunun ne kadar da dar olduğunu, bu vasıfları ile kendi kendi halini ispat etmiş olur. 

Gerçek bir düşünür, İslam’a yakışır bir ilim sahibi, Peygamberimize yakışır bir ümmet, Rabbımıza yakışır idrakli ve ne yaptığını bilen bir kul ve insanlık alemine yardımcı olan bireyler olmamızı Cenâb-ı Hakk’tan niyaz ederim. 

Bütün bu hakikat-i ilahiye ilimlerinin bizlere kadar ulaştırılmasında emeği geçen bütün hizmet ehli kadirşinas kimselere teşekkür ederiz. 

Bizlerde, bizlerden sonra gelecek yeni nesillerimize bu ilahi emanetleri aktarmaya acizane çalışmalar yapmaya gayret ediyoruz. Cenâb-ı Hakk evvela bu hakikatleri hepimize idrak ettirsin sonra da tahakkuklarını nasib etsin İnşeallah. 

Allah Hak söyler Hakk-ı söyler.

Gayret bizden muvaffakıyet Hakk’tandır. T.B. 

 ----------------- 

Terzi Baba kitapları. 

Terzi Baba Baskısı olan kitaplar. 

1. Necdet Divanı:

2. Hacc Divanı:

3. İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri:

4. Lübb’ül Lübb Özün Özü, (Osmanlıca’dan çeviri):

5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri):

9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet:

10. Kelime-i Tevhid, değişik yönleriyle:

11. Vâhy ve Cebrâil:

12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi:

13. (13) On üç ve Hakikat-i İlâhiyye: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri ve şerhi 

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

16. Divân (3)

19. Sûre-i Feth ve fethin hakikat-i.

21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

22. Sûre-i Yûsuf ve dervişlik:

24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.) 

35. Fâtiha Sûresi: 

39. Terzi Baba: (2)

41. İnci tezgâhı:

49. 36-Yâ’sîn, Sûresi: 

59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

67. 067-Mülk Sûresi: 

68. 1-namaz sureleri

69. 2-namaz sureleri

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

91-Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

95- Terzi Baba-(8) (19/53)

96- 41-Fussilet Sûresi. 

103-terzi Baba yüksek lisans tezi. 

118- 52-Tûr suresi. Ve M. Nusret tura. 

129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

-------------------

(H) Yayınları tarafından basılan kitaplarımız: 

-------------------

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve hakikatleri: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri.

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem-safiyeti. Safiyyullah. (a.s.) 

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

------------------------------ 

 Terzi Baba kitapları sıra listesi

 KAYNAKÇA

 1. KÛR’ÂN VE HADîS :

 2. VEHB : Hakk’ın hibe yoluyla verdiği ilim.

 3. KESB : Çalışılarak kazanılan ilim.

 4. NAKİL : Muhtelif eserlerden, Mesnevi’i şerif, İnsân-ı Kâmil, Fusûsu’l Hikem ve sohbetlemizden müşahede ile toplanan ilim.

(Gönülden Esintiler) 

1. Necdet Divanı:

2. Hacc Divanı:

3. İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri:

4. Lübb’ül Lübb Özün Özü, (Osmanlıca’dan çeviri):

5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri):

9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet:

10. Kelime-i Tevhid, değişik yönleriyle:

11. Vâhy ve Cebrâil:

12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi:

13. (13) On üç ve Hakikat-i İlâhiyye: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri ve şerhi 

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

16. Divân (3)

17. Kevkeb. Kayan yıldızlar.

18. Peygamberimizi rû’ya-da görmek. 

19. Sûre-i Feth ve fethin hakikat-i.

20. Terzi Baba Umre (2009)

21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

22. Sûre-i Yûsuf ve dervişlik:

23. Değmez dosyası:

24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.) 

25. -1-Köle ve incir dosyası: 

26. Bir zuhûrât’ın düşündürdükleri: 

27. -2-Genç ve elmas dosyası: 

28. Kûr’ân’da Tesbîh ve Zikr: 

29. Karınca, Neml Sûresi: 

30. Meryem Sûresi: 

31. Kehf Sûresi: 

32. 3-Terzi Baba İstişare dosyası: 

33. Terzi Baba Umre dosyası: (2010)

34. -3-Bakara dosyası: 

35. Fâtiha Sûresi: 

36. Bakara Sûresi: 

37. Necm Sûresi: 

38. İsrâ Sûresi: 

39. Terzi Baba: (2) 

40. Âl-i İmrân Sûresi: 

41. İnci tezgâhı: 

42. 4-Nisâ Sûresi: 

43. 5-Mâide Sûresi: 

44. 7-A’raf Sûresi: 

45. 14-İbrâhîm Sûresi: 

46. İngilizce, Salât-Namaz: 

47. İspanyolca, Salât-Namaz: 

48. Fransızca İrfan mektebi:

49. 36-Yâ’sîn, Sûresi: 

50. 76-İnsân, Sûresi: 

51. 81-Tekvir, Sûresi: 

52. 89-Fecr, Sûresi: 

53. Hazmi Tura: 

54. 95-Beled-Tîn, Sûresi: 

55. 28- Kasas, Sûresi: 

56. İrfan-Mek-Şer-Fransızca-Baba: 

57. 20-TÂ HÂ Sûresi: 

58. Mirat-ül-İrfan-ve-şerhi: 

59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

62. -4-Bir ressam hikâyesi:

63. İnci mercan tezgâhı

64. Ölüm hakkında:

65. Reşehatt’an bölümler: 

66. Risâle-i Gavsiyye: 

67. 067-Mülk Sûresi: 

68. 1-Namaz Sûrereleri: 

69. 2-Namaz Sûrereleri: 

70. Yahova Şahitleri: 

71. Mü-Geceler-Fran-les-nuits: 

72. Îman bahsi: 

73. Celâl cemâl Celâl: 

74. 2012 Umre dosyası: 

75. Gülşen-i Râz şerhi: 

76. -5-Doğdular, yaşadılar hikâyesi: 

77. Aşk ve muhabbet yolu: 

78. A’yân-ı sâbite. Kazâ ve kader:

79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.

81- Hayal vâdîsi’nin çıkmaz sokakları: 

82- Mektuplarda yolculuk-M.Nusret-Tura.

83- 2013 Umre dosyası. 

84- Nusret Tura-Vecizeler ve ata sözleri.

85- Nusret Tura-Tasavvufta aşk ve gönül.

86- Terzi Baba-(6) İstişare dosyası.

87- Terzi Baba-İlâhiler derleme.

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

89- 6-Her şey merkezinde hikâyesi. 

90- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-1) şerhi. 

91- Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

92- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (2) şerhi. 

93- 7. İngilizce. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

94- Mescid-i Dırarr-Kubbet-ul Kara. 

95- Terzi Baba-(8) (19/53)

96- 41-Fussilet Sûresi.

97- 2015 Umre dosyası. 

98- Solan bahçenin kuruyan gülleri. 

99- Terzi Baba-(9) İstişare dosyası. 

100-14-İrfan mektebi ve şerhi-İspanyolca.

101- Bosna Hersek dosyası. 

102-The SCHOOL OF WISDOM (irfan mektebi)

103-Terzi Baba yüksek lisans tezi. 

104-Hacc Umre ve hakikatleri.

105-Cemo ve Farko.

106-(2016) Umre dosyası.

107-Vahy ve Cebrâîl- (Fransızca)

108-Ru’ya-Mana-alemi- Tezi Baba ile ilgili zuhuratlar. 

109-terzi Baba tasavvufi izahlar. 

110-19-53-Şeker risalesi.

111-Lübb-ül lübb-Özün özü ve şerhi.

112-Bir kardeşin soruları ve cevapları

113- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-2) şerhi.

114- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-3) şerhi.

115- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-4) şerhi.

116- 2017-Kudüs seyahati dosyası. 

117- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-5) şerhi.

118- 52-Tûr suresi. Ve M. Nusret tura.

119-Fu-Hi-01-Adem Fassı.

120-Fu-Hi-02-Şit Fassı.

121-Fu-Hi-03-Nuh-fassı.

122-Fu-Hi-04-İdris-05-İbrahim-fassı

123-Gülşen-i Raz-2-Terzi Baba şerhinin tamamı. 

124-İbretlik bir değmez dosyası daha Satih ince.

125-2018 Umre dosyası 

126-14-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

127-15-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

128-İbretlik bir hikâye daha. Kaf dağı ve Zümrüd-ü Anka.

129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

130-İbretlik bir hikâye daha. Kilise çanları. 

131-Kur’ân-ı-Kerîmde yolculuk-53-Ayetleri ve Terzi Baba- 

132-Kaner Yiğido-İbretlik bir hikâye daha- 

133-1-İzmir İrfan sohbetleri. 

134-2-Sohbet arası sohbetler. 

135-3-Sohbet arası sohbetler.

136-4-Sohbet arası sohbetler.

137-5-Sohbet arası sohbetler.

138-6-Sohbet arası sohbetler.

139-7-Sohbet arası sohbetler.

140-8-Sohbet arası sohbetler.

141-9-Sohbet arası sohbetler.

142-10-Sohbet arası sohbetler. 

143-11-Sohbet arası sohbetler. 

144-12-Sohbet arası sohbetler. 

145-13-Sohbet arası sohbetler. 

146-14-Sohbet arası sohbetler. 

147-15-Sohbet arası sohbetler. 

148-16-Sohbet arası sohbetler. 

149-17-Sohbet arası sohbetler. 

150-18-Sohbet arası sohbetler.

151-19-Sohbet arası sohbetler.

152-20-Sohbet arası sohbetler.

153-21-Sohbet arası sohbetler.

154-22-Sohbet arası sohbetler.

155-23-Sohbet arası sohbetler.

156-24-Sohbet arası sohbetler.

157-25-Sohbet arası sohbetler.

158-26-Sohbet arası sohbetler.

159-27-Sohbet arası sohbetler.

160-28-Sohbet arası sohbetler.

161-29-Sohbet arası sohbetler.

162-30-Sohbet arası sohbetler.

163-1-7-Esmâ’ül Hüsnâ-M.Nusret Tura. 

164-2-8-Esmâ’ül Hüsnâ-M.Nusret Tura. 

165-9- Ku-Ker-Yol-Kıyamet Sûresi.

166- İnsan-ı Kamil-A-K-C-Cilt-1-Kitap-6-şerhi- 

167- İnsan-ı Kamil-A-K-C-Cilt-1-Kitap-7-şerhi- 

168- 31- Sohbet arası sohbetlerden seçmeler. 

169- İbretlik bir hikâye daha-Usta dan çırağına tavsiyeler- 

170-4- Ru’ya-Mana-Alemi-Terzi Babanın görüldüğü zuhuratlar.

171-5- Ru’ya-Mana-Alemi-Yoruma açık eğitim zuhuratları.

172-6- Ru’ya-Mana-Alemi-Tuzak-mekr-Hileli zuhuratlar.

173- 2020 Umre dosyası.

174- 83-Kur’an-ı kerimde yolculuk Mutaffifin suresi.

175- Mübarek geceler ve bayramlar. İspanyolca çevirisi. 

176- Korona virüs’ün düşündürdükleri.

177- terzi Baba, “14-İrfan mektebi” tezi. 

178-

179-

180- A- Füsus’ül-Hikem- Mukaddime. 

181- B- Füsus’ül-Hikem- Ayniyet ve Gayriyyet. 

------------------------- 

Altı peygamber serisi: 

1-15. 6 Pey-(1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

2-21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

3-24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.)

4-59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

5-60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

6-61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

-------------------------

Terzi Baba kitapları serisi: 

1-12- Terzi Baba-(1) 

2-39- Terzi Baba-(2)

3-32- Terzi Baba-(3) İstişare dosyası.

4-79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

5-80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.

6-86- Terzi Baba-(6) İstişare dosyası.

7-91- Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

8-95-Terzi Baba-(8) (19/53) 

9-99- Terzi Baba-(9) İstişare dosyası.

10-103-Terzi baba yüksek lisans tezi.

11-108-Tezi Baba ile ilgili zuhuratlar. 

12-109-terzi Baba tasavvufi izahlar. 

13-110-19-53-Şeker risalesi. 

14-126-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

15-127-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

16-87- Terzi Baba-İlâhiler derleme.

17-126-14-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

18-127-15-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

19-129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

20-131-Kur’ân-ı-Kerîmde yolculuk-53-Ayetleri ve Terzi Baba- 

21-165-9- Ku-Ker-Yol-Kıyamet Sûresi.

------------------------- 

Bir hikâye birçok yorum serisi. 

1-25 -Köle ve incir dosyası: 

2-27 -Genç ve elmas dosyası: 

3-34 -Bakara dosyası:

4-61-Bir ressam hikâyesi:

5-76-Doğdular, yaşadılar hikâyesi: 

6-89-Her şey merkezinde hikâyesi. 

------------------------- 

Dîvanlar serisi: 

1-1-Necdet Divanı: 

2-2-Hacc Divanı: 

3-16-Divân (3)

4-87-Terzi Baba-İlâhiler derleme.

5-88-Nusret Tura-Divanı. 

6-129-Terzi Baba divanı, tüm şiirlerim. 

------------------------- 

İbretlik dosyalar serisi. 

1-17-kevkeb-kayan yıldızlar.

2-23-İbretlik değmez dosyası. 

3-73-Celâl Cemâl Celâl “hayalî Kamer’in hayal vâdîsi”

4-81-Hayal vadisinin çıkmaz sokakları. 

5-93-Mescid-i dırar/Kubbet-ul kara. 

6-98-Solan bahçenin/kuruyan gülleri.

7-105-Cemo ve Farko. 

8-112-Bir kardeşin soruları ve cevapları.

9-124-İbretlik bir değmez dosyası daha. Satih ince. 

10-128- İbretlik bir hikâye daha. Kaf dağı ve Zümrüd-ü Anka.

11-130-İbretlik bir hikâye daha. Kilise çanları. 

12-132-Kaner Yiğido-İbretlik bir hikâye daha-

13-169-İbretlik bir hikâye daha-Usta dan çırağına tavsiyeler-

------------------------ 

Umre dosyaları serisi 

1-2. Hacc Divanı:

2-20. Terzi Baba Umre (2009)

3-33. Terzi Baba Umre dosyası: (2010)

4-74. 2012 Umre dosyası: 

5-83- 2013 Umre dosyası.

6-97- 2015 Umre dosyası. 

7-106-(2016) Umre dosyası.

8-104-Hacc Umre ve hakikatleri. 

9-125-2018 Umre dosyası. 

10-173-2020-Umre dosyası.

------------------------ 

Diğer dillere çevrilen Terzi Baba kitapları serisi

1-5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

2- 6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

3-46. İngilizce, Salât-Namaz: 

4-47. İspanyolca, Salât-Namaz: 

5-48. Fransızca İrfan mektebi:

6-71. Mü-Geceler-Fran-les-nuits: 

7-93- 7. İngilizce. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8-100-14-İrfan mektebi ve şerhi-İspanyolca.

9-107-Vahy ve Cebrâîl- (Fransızca)

10-175- Mübarek geceler ve bayramlar. İspanyolca çevirisi. 

------------------------

Mektuplar ve zuhuratlar serisi:

Terzi Baba İnternet dosyaları:

------------------------ 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

1-2- 3- 4- 5- 6- 7- 8- 9- 10-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

11-12-13-14-15-16-17-18-19-20-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar . 

21-22-23-24-25-26-27-28-29-30-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

31-32-33-34-35-36-37-38-39-40-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

41-42-43-44-45-46-47-48-49-50-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

51-52-53-54-55-56-57-58-59-60-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

61-62-63-64-65-66-67-68-69-70-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

71-72-73-74-75-76-77-78-79-80-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

81-82-83-84-85-86-87-88-89-90- 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

91-92-93-94-95-96-97-98-99-100-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

101-102-103-104-105-106-107-108-

------------------------

Kitaplar devam ediyor şu an Yekün= (181+108=289)
