# TB. Kelime-i İshâkiyye

**Yazar:** Terzibaba - Necdet Ardıç

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/tb-kelime-i-ishakiyye
**Sayfa:** 122

---

GÖNÜLDEN ESİNTİLER 

MUHYİDDÎN İBNÜ’L ARABÎ

FUSÛSU’L-HİKEM 

İSHAK FASSI

(182-6) Ahmed Avni Konuk, Tercüme ve Şerhi. 

Hazırlayanlar Prof.Dr. Mustafa Tahralı-Dr. Selçuk Eraydın Şerhinin Şerhi.

Tekirdağlı İz-Terzi Baba Necdet Ardıç.

İRFAN SOFRASI 

NECDET ARDIÇ 

TASAVVUF SERİSİ (182-6) Necdet Ardıç

İz-Terzi Baba Adres Büro: Ertuğrul Mahallesi Hüseyin Pehlivan Caddesi No: 29/5 

Servet Apt. 59 100

Tekirdağ 

Ev: 100 yıl Mahallesi Uğur Mumcu Caddesi Ata Kent Sitesi A Blok Kat 3, D. 13.

 Süleyman paşa Tekirdağ Tel: (0282) 408 93 84 

 (0533) 7743937

www.terzibaba13.com

terzibaba13@gmail.com

Önsöz Muhterem okuyucularımız. Her ne vesile ile elinize ulaşan bu kitaplar, bünyelerinde gerçekten çok değerli ilim hazinelerini barındırmaktadırlar. Başta Aleyhissalâtu Vesselâm Efendimiz olmak üzere, Ondan bu ilmi naklen alan Şeyh-i Ekber (r.a.) Muhyiddîn İbn’ül Arabî Pirimiz ve sonra onu çeviren ve şerheden A. Avni Konuk büyüğümüz ve bu kitapları günümüz şartlarına uyarlayıp hazırlamış olan Prof. Dr. Mustafa Tahralı ve Dr. Selçuk Eraydın kardeşlerimizden Cenâb-ı Hakk ve Peygamber Efendimiz (s.a.v.) gerçekten çok razı olsun, kendilerine bütün kalbimizle şükranlarımızı sunarız. Bu arada okuyanlar tarafından anlaşılmasının biraz daha kolaylaştırılması için yapmaya çalıştığımız bu çalışmalarımızı da Cenâb-ı Hakk kabul buyursun.

Fusûsu’l-Hikem’deki Hikmetleri anlayabilmek için evvelâ bu hususun alt yapısının hazırlanması lâzım gelmektedir. Çünkü kurgusu, bâtın-i “tevhîd/teklik” üzeredir. Ancak genel anlayış zâhir-i “tenzîh” anlayışı üzere olduğundan içindeki mevzuların anlaşılması biraz zor olmaktadır. İşte bu yüzden bir ön idrak, alt yapısı oluşturmak gerekmektedir. 

Epey seneler, bu alt yapı anlayışını hazırladıktan sonra nihayet bu sohbetlere başlanılmış oldu. Muhtelif yerlerde de devam edildi. Mukaddime ile sohbet başlangıcı (11/09/1996)dır. Muhammed Fassı ile bitişi (19/06/2013) olmuştur. Aslında bu mevzuların bitmesi söz konusu değildir ancak dünyadaki süremiz de kısıtlı olduğundan daha başka kitap ve mevzularla da ilgilenmemiz gerektiğinden bu kadarla yetinmek zorunda kaldık. 

Bu ve benzeri kitaplar, Mevlânâ, Mesnevi-i şerif, Abdülkerim Cili, İnsân-ı Kâmil gibi sayabileceğimiz bu sahada olan ancak içeriği çok geniş az sayıda kitap, İslâm’ın ve Dünya tefekkür ve kültür sahasının zirve kitaplarıdırlar. Bunları idrakli ve gerçek ma’nâ da okuyup inceleyememiş olan kimseler gerçekten büyük kayıp içinde kalmış olurlar. 

Hayatın gerçek ma’nâda anlaşılabilinmesi için ilk şart, kişinin hakikati itibari ile kendisini bilmesidir. Kendisini bilmeyen kişinin ilmi ne kadar çok olursa olsun hayal ve vehmine dayanmaktadır, bu hal de kişide nefsi bir benlik oluşturduğundan, bu sebeple kişi kendi hakikatine girmeye yol bulamaz ve bu âlemden isterse birkaç üniversite bitirmiş olsun, kendinin yabancısı/cahili olarak gider. 

Bu ve benzeri kitaplar, kişiyi kişiye tanıtmakta ve oradan da kişi Rabb’ine yol bulabilmektedir. Aksi halde kişi gaflet ve atalet içinde bu çok değerli vakitlerini verip, hayal ve vehmi satın almış olur. Yapılacak iş; kişinin mutlaka kendine dönüş yolunu bulması ve kendinden geçen Hakk’a giden yolu bulması lâzım gelmektedir. Kişi evvelâ kendine ulaşamaz ise Rabb’ine hiç ulaşamaz. Çünkü “nefsine ârif olan Rabb’ine ârif olur” hükmü gerçektir. 

Bütün bu hususların ses alma cihazlarından çıkarılıp, kayda geçirilmesi için gerçekten çok büyük bir gayret gösterip bıkmadan yorulmadan uzun bir çalışma yapan ve böylece bu kayıtları meydana getiren “Hulusi Korucu” Bey Kardeşimize de her istifade edebilen kimseler namına teşekkür ederiz. Cenâb-ı Hakk dünya ahiret işlerinde kolaylıklar nasip etsin İnşeallah. 

Bende kayda alınan bu sohbetleri, okuyucularımıza yaraşır bir şekilde sunabilmek için gereken yazı ve sayfa düzenlemelerini uzun bir süredir yapmaya çalışarak nihayete erdirmeye çalıştım.

Her bir fassı daha kolay okunur ümidi ile ayrı müstakil birer kitap olarak düzenlemeyi düşündüm, daha kısa bölümlerini de birleştirerek hazırladım. Eğer birkaç ciltte toplasa idim, ciltler oldukça kalın olur ve okunmalarında da zorluk olabilirdi, bu yüzden her bir fassı müstakil bir kitap olarak daha kısa bölümlerini de birleştirerek hazırladım. Bununla birlikte başta bulunan Mukaddimenin de bazı bölümlerini ayrı bir kitap olarak hazırladım. Ayrıca ehemmiyeti yönünden, Ayniyyet Gayriyyet bölümlerini de bazı başka ilavelerle bir kitap olarak hazırladım. Cenâb-ı Hakk ilgilenen herkesi bunlardan faydalandırsın inşeallah. 

Bilindiği gibi konuşma edebiyatı ile yazı edebiyatı arasında fark vardır. Buradaki konuşma sûretiyle olan sohbetleri fazla müdahele etmeden olabildiği kadar yazı şekline dönüştürerek, öylece kayda almış olduk. 

Bu vesileyle; İlâh-i Ya Rabb-i bu kitaplardan meydana gelecek ma’nevi hasılayı evvelâ Efendimiz Muhammed Mustafa’nın (s.a.v.), Validelerimizin ve Ehlibeyti’nin ruhlarına hediye eyledim. Daha sonra Şeyh-i Ekber (r.a.) Muhyiddîn İbn’ül Arabî Pirimiz ve sonra onu çeviren ve şerheden A.Avni Konuk büyüğümüz ve bu kitapları günümüz şartlarına uyarlayıp hazırlamış olan, Prof. Dr. Mustafa Tahralı ve Dr. Selçuk Eraydın kardeşlerimizin ve bu kayıtları meydana getiren “Hulusi Korucu” Bey kardeşimizin geçmişlerinin, Nusret Babamın ve Rahmiye Annemin ve kendi Anne ve Babamın da ruhlarına hediye eyledim kabul eyle haberdar eyle Ya Rabbi. 

------------------- 

NOT= Bu arada şunu belirtelim ki, bir yanlışlık olmasın diye metnin geçtiği yerleri “kalın” yazı ile A. Avni Konuk Beyin şerhinin geçtiği yerleri “italik-yan” yazı ile diğer Terzi Baba şerh ve izahları ise normal yazı ile belirtilecektir ki metin izahlardan ayrılmış olsun, aksi halde metin ve izahlar birbirine karışacağından yanlışlıklar olabilir. Bu ayrım çalışmalarını yapan “Hulusi Korucu” Kardeşimize çalışmalarından ötürü de teşekkür ederiz. Cenâb-ı Hakk hepimizin idraklerini açsın İnşeallah. 

Son düzenlemeleri yapan oğlumuza da teşekkür ederiz, Cenâb-ı Hakk kendilerine ailece sağlık, sıhhat, güzellikler nasib eylesin. 

Her halde, kasıtsız olarak, eksiklerimiz olacağından, bütün bunlardan şimdiden özür dileriz. Gelecek sayfalarda metin, şerh ve izahlar birbiri içine çok geçmiş olduğundan bunların hepsini ayırmak pek mümkün olamayacağından bazen metin ve şerh ile izahlar birine tabii olarak karışabileceğinden onları kendimiz namına sahiplenmekten Hakk’a sığınırız, bu hususun göz önünde bulundurulmasını okuyucularımızdan bilhassa rica ederim, kelimesi kelimesine bunları birbirinden ayırabilmek için gerçekten çok uzun bir çalışmaya ihtiyaç vardır, bu zamanı da bulmak mümkün değildir. Bu ve benzeri eserler üzerinde çalışmak ve faaliyet göstermek oldukça mes’uliyyetli bir iştir, Rabbim mahcub etmesin. (Euzü bike minke) (senden sana/beşeriyetimizden ulûhiyyetine sığınırız.) (Huz bi yedi/elimden tut ya Rasûlüllah.) Bu bölümde İshakiyyet hakikatlerden bahsedilecektir ki, aslında kendi İshakiyyet hakikatimizden bahsedilecektir, kendinden haberi olmayan bir birimin gerçek manadaki Hakk’tan haberi olması mümkün değildir.

Ey Hakk yolcusu salik kardeşim, bu mevzular sadece geçmiş, mazide kalmış kimselerin hayat hikayeleri değildir. Bugün için senin zatının ve nefsinin hayat hikayesidir, ona göre oku ve kendinde bunları bulmaya çalış ki senin de Âdemiyet devren başlamış olsun. Oradan da yola çıkarak Muhammediyyet devrene ulaşmaya yol bulabilesin. İşte bu seyir senin sırat-ı müstakimin ve Hakk’a vuslatındır.

----------- 

Muhterem okuyucularım; yine bu kitabı da okumaya başlarken, nefs’in hevasından, zan ve hayalden, gafletten soyunmaya çalışarak, saf bir gönül ve Besmele ile okumaya başlamanızı tavsiye edeceğim. Çünkü kafamız ve gönlümüz, vehim ve hayalin tesiri altında iken gerçek ma’nâda bu ve benzeri kitaplardan yararlanmamız mümkün olamayacaktır.

Gayret bizden muvaffakiyyet Hakk’tandır.

Tekirdağlı Terzi Baba Necdet Ardıç. 

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

KELİME-İ İSHÂKİYYE’DE MÜNDEMİC “HİKMET-İ HAKKIYYE”NİN BEYANINDA OLAN FASTIR

Bildiğiniz gibi bu kitabı Hz. Resulullah (s.a.v.) Efendimiz M. Arabi Hz.lerine Medine-i Münevvere’de, Hac’da o devrede bulunduğu sırada yazdırmıştır. Yani kendisinden meydana gelen bir ilim değil Hz. Resulullah’tan veraseten bir ilim ve bir kitaptır buna böyle inanmamız gerekmektedir. Bu yüzden de “İshak” kelimesindeki mananın Hakkiyyet, yani başlangıcında “Hak” kelimesinin karşılığı ve onun izahı olduğunu belirtiyor. Malum olsun ki manayı ilmi külli ümmül kitaptan alemin kalbi mesabesinde yani düzeyinde olan Levh-i Mahfuz alemine nazil olur. Bu cümleyi iyi anlamamız lazımdır. Külli ilimlerin manaları Ümm-ül Kitap olan yani ana kitap olan ve alemin kalbi düzeyinde olan Levh-i Mahfuz alemine nazil olur. 

Yani bütün ilim, kitabın ve ilmin ilm-i ilahinin de anası olan Ümm-ül Kitap’tan yani ana kitaptan Levh-i Mahfuz alemine nazil olur. Ki bu insanın kalbi olduğu gibi alemin kalbi düzeyinde olan Levh-i Mahfuz. Demek ki Levh-i Mahfuz, bir bakıma alemin kalbi hükmündedir. İşte insanın da kalbi olduğundan yine Ümm-ül Kitaptan Levh-i Mahfuza levh-i Mahfuz’dan da insanın kalbine gelmektedir bu ilimler. Yalnız bu ilimler nasıl gelmekte hangi ilim sahih ilim hangisi hayali ilim bu gelecek cümlelerde belirtilecek inşallah. Levh-i Mahfuz alemine nazil olur yani iner, ondan alem-i misale gelir. Yani ruhlar alemine gelir, ondan sonra da alem-i histe cesedlenmiş olarak suretlenmiş olarak yani şekillenmiş olarak his gözüyle görülür. Alem-i misal, alem-i ulviden alem-i süfliye, batından zahire, ilimden kevne nazil olan vücudun dördüncü mertebesidir. 

His aleminde cesedlenmiş olup his gözüyle görülür. Misal alemi bir bakıma ruhlar alemi, ulvi alemden süfli aleme yani yukarıdaki alemden aşağıdaki aleme ve batından zahire, yani iç bünyeden dış bünyeye, ilimden kevne yani ilimde iken maddeye dönüşmesi, “Kevn” demek bu alemlere nazil olan vücudun dördüncü mertebesidir. Buna alem-i hayal-i mutlak yani mutlak hayal yani Hakkın hayali denir. Bütün bu alemler, hayal üzere halk edildi. Ama bu alem hayal-i kebir denen büyük hayal denen mutlak hayaldir. O anlayış üzere olan bir hayaldir. Bu bizim beşeri hayalimiz değildir. Yani Cenab-ı Hakkın “Küntü kenzen mahfiyyen” yani “Ben gizli bir hazine idim bilinmekliğimi sevdim bu alemleri halk ettim.” demesi kendi varlığında kendi kurgusunda kendi nefes-i rahmanisiyle “Huuu” diye bütün alemlere saldığı hayal-i kebirdir bu. İşte bütün bu alemler bir hayalden ibarettir aslı itibariyle. 

Biz cesed olarak göründüğümüz halde dahi hayalden ibaretiz. Yani yoğunlaşmışız, maddeye dönüşmüşüz ama aslında bu belirli bir süre bu hayal görüntüye geliyor sonra bunu tekrar alıyorlar, kendi batın alemine çekilmiş oluyor. İnsandaki hayal başka, bu mevzuyu iyi anlamak lazımdır, gerçek ile hayalin ne olduğunu anlamak için. Bu alemin hayali mutlak ve insanın vücudunda olan hayale de alem-i hayal-i mukayyed derler. Bu alem mutlak bir hayal ama bizim beşeriyetimiz de de bir hayalimiz vardır, işte bu mukayyed hayaldir, yani kayıtlı hayal, sınırlı hayaldir. Yani hayalin hayali demektir.

Hayal-i insaninin bir tarafı alem-i misale, yani bir tarafı yukarıya bakar, bir tarafı da aşağıya bakar, kendi nefsine ve cesedine bağlıdır. İster mizaç bozukluğu sebebiyle yani kendinde bir hastalık sebebiyle ve ister uyku sebebiyle olsun eğer insanın hayaline süfli yönden yani içinde bulunduğumuz alem-i kevnden yani madde aleminden süfli alemden bu oluşmuş alemden bir suret nakş olursa yani aklına bu alemden bir suret gelirse hakikati yoktur, yorum yapılmaz, karışık şeylerdir.

Nasıl ki Yusuf (a.s.) zamanında o firavunun gördüğü rüyaya işte yedi ineğin çıkması arkasından yedi başağın çıkması gibi bu rüyaya kendi yanında bulunan alimleri aynı kelimeyi söylediler. “Adğasu ahlam” dediler yani yorumu olmaz karışık rüyalardır dediler. 

İşte bu içinde bulunduğumuz kevn aleminden bir suret müntakış olursa yani nakş olursa aklına gelirse hakikati yoktur, “adgasu ahlam”dır. Yani karışık rüyalardır hakikati yoktur, tabir olunmaz. Çünkü o kimsenin nukuş-u kevniyeye olan alakası sebebiyle yani kevni nakışlara yani bu alemdeki şekillere alakası sebebiyle, oraya rapt olması nakışları kendine rapt yapması sebebiyle, hayalinde peyda olan bir nevi melabedir. Yani oyun ve oyuncaktır. Oyuncakların da aslı yoktur, hayalidir. Fakat insanın hayal aynasında tasvir olan şekillenen suretler ulvi cihetten yani misal aleminden nüzul etmiş ise gökten inmiş ise gerek yakazada, (uyku ile uyanıklık arası) ve gerek uykuda olsun Hak ve sabittir. Şimdi şurada kısa bir saptama yapalım, dervişliğin özelliği ve hakikati işte burada ortaya çıkıyor. Bir kimse derviş olmazdan evvel ama çerviş değil, kendini derviş zannedip de çerviş olanlardan değil, hakiki derviş Hakk yolcusu, muhabbet ehli, ilim talepçisi, Hakk yolcusu, Hakk taliplisi. 

Gerçeği ile bu yola yöneldikten sonra işte onda bu oluşum meydana gelir, dikkat edin bu hepimizde farkında bile olmadan meydana gelmiştir. Daha evvelki yaşantısında görmüş olduğu rüyaların büyük çoğunluğu kendi nefsinden kendi nefsinin nakşından mükevvenata bakarak değerlendirdiği yorumlardan meydana gelir gördüğü rüyalar. O rüyalar tabir edilmez, çünkü hevayı hevestir, oyun ve oyuncaktır. Onun için bazıları gelirler ben şu rüyayı gördüm, bu rüyayı gördüm bakarsınız kendisince birçok değeri varmış gibi olan hatta kendisini bir hayli üzen rüyalar veya bir hayli sevindiren rüyalar vardır, bunların üzerinde hiç durulmaz, gerek de yoktur.

Ama istisnaları olur, Hakk lütfetmiştir ona olabilir. Yani misal aleminden de gelmiş olabilir. Bunların çoğunluğu nefsinden kaynaklanır, hayalinden kaynaklanır, yorum yapılmaz. Ne zaman ki Hakkla irtibata geçer, dersini yapmaya başlar yavaş yavaş ilm-i ilahiden almaya başlar, kendindeki nefsani hakikatleri idrak etmeye başlar, yavaş yavaş yol almaya başlar işte ondan sonra o kişilerin rüyaları tabir edilir. Hepimizde bu meydana gelmiştir zaten. Bu hadise gelmezse yani rüyalar misal aleminden alınmaya başlandıktan sonra ancak yol alınır. Çünkü o gelen rüyalar sahihtir biz de o sahih rüyalara göre değerlendirme yaparak işte şuna devam et buna devam et diye yolumuza devam ederiz.

Yani şu esmayı çek bu esmayı çek diye bunlar rasgele ve boşuna yapılmış şeyler değildir. Hani genel sohbetlerde olur rüyanın iki kaynağı var biri Rahmani biri nefsani dediği bu hakikattir. Eğer bir kişi gerçek Hakk yoluna ulaşamamış ise zahiren tarikatta dahi olsa yine rüyaları hayalidir, nefsindendir neden çünkü misal alemi ile alem-i hakikat ile irtibat kuramamıştır. Şehadet aleminde gördüğü bu hayali şeylerin hakikatini bilemediğinden hep onları hayal olarak tasavvur eder. Bunların birçoğu Rahmani gibi gözükür, ama hepsi hayalidir. İşte bir gerçek derviş salik sıkı bir muhabbetle samimiyetle dersine devam ederse ilmi sohbetlere devam ettiği sürece kendisinde yeni bir oluşum yeni bir kapı açılır, işte o kapı ile ancak o misal alemi ile irtibatını kurar.

Ancak tabi ki buraları da tehlikeli yerlerdir, aynı kapıdan başka hayaller de gelmeye başlar, işte emmare, levame, mülhime bilhassa burada mülhime mertebesi çok mühimdir, çünkü ilhamla beraber evham da gelir. Burası çok enteresandır, onun evham olduğunu fark edemez, ilham zanneder, işte onun için yalnız başına gidilmez, rüya vasıtasıyla ve yaşantısı idraki anlayışıyla takip edilir. Yani takip edilir derken polisiye takip değil manevi yolundaki seyri takip edilir. 

Gerek yakazada gerekse uykuda olsun Hak ve sabittir. Yani misal aleminden nüzul eden rüyalar. Misal alemi Hakk ilminin hazinesidir. Hani bir söz vardır, söz derken ilim vardır ki bu ilimde sözlerle ortaya çıkar, “ilim maluma tabidir.” Şimdi ilim, ilim olarak aklımızda beynimizde gökte boşlukta dursun, ama “malum” hale gelmeyince yani bilinen hale gelmeyince bilinmez.

Dolayısıyla ilim maluma tabidir. İşte bir dervişte o zuhuratı gördüğü zaman o ilim maluma tabi yani dervişe tabi yani insana tabidir. İnsandan zuhura çıkmaktadır. Kendinden zuhura çıkıp kendinin düzenlenmesini yapmaktadır. Herkese gelen ilim başkadır, herkesin yaşantısı başkadır, herkesin karakteri başkadır. 

Onun için herkese kendi tıyneti itibarıyla yani kendi hakikati itibarıyla gelmektedir, bakın ne kadar muazzam muhteşem bir hadisedir değil mi bu, biz farkında olmadan bizi kontrol ediyorlar ilmi hakikatimizi biliyorlar, bize gönderilmesi gereken misal aleminden ismi üzerinde misallerle misal verilerek aynısıyla değil benzer şeylerle bize bizi anlatıyorlar. Bunun için de biraz tevil gerekiyor. Açık açık bu budur dense zaten olmaz, o zaman yaşayamayız. Yani her birerlerimizi belirli bir kişi tarafından da değil sağ omzunda sol omzunda kiramen katipin melekleri var, bunlar hayali şeyler değildir, bizi değerlendiriyorlar, derecelendiriyorlar, yukarıda bir heyet biz ile ilgili Rab esma-i ilahiyenin zuhurları bizleri değerlendiriyorlar, diyorlar ki şuna şöyle bir sahne gösterirsek o daha güzel olur.

Yani o daha iyi anlar bunu daha açık seçik anlar diye bize o yönde sahne uygulayıp gönderiyorlar. Beynimize gönlümüze zerk ediyorlar. Orada yapıyorlar aynaya sıkıp ayna ile de bize gönderiyorlar biz de görmüş oluyoruz. İşte bu hayal değil de nedir. Burada madde var mı? Herhangi bir konuşma var mı? Ses var mı, vücudumuz kalıbımız yatıyor ne ses çıkıyor ne soluğu çıkıyor, insan deyip geçtiğimiz o muhteşem ve mutena varlık sadece kendi kendine bırakılıp salınmış değildir bu dünyada. Ayette “Siz hesaba çekilmeyeceğinizi mi sanıyorsunuz?” buyuruyor. Bu durumda insanın mesafe kat etmesinde kendinin dışındakilerin de rolü var, burada kişi bu ilmi istemiş olması şartı vardır, çalışması vardır, onun için” rabbi zidni ilma” diyoruz, Rabbim ilmimi artır diyoruz. 

Efendimizin yolu budur bize de tavsiye etmiştir. Kendisi bunu daha ilerlettiği zaman “Rabbi zidni tahayyur fi zatike” Zatındaki hayretimi artır, hayret etmek için o şeyi iyi bilmek lazımdır. Veya aczini idrak etmen lazımdır. Aczini idrak ettiğin zaman ve o şeyi iyi bildiğin zaman O’nu değerlendirebilirsin ancak. Yoksa böyle aleme bakar geçersin. Bu hayat süreci üstümüzden akarken ne olduğumuzu anlamamız o hayatı tutmamız ve toplamamız gerekiyor o nur-u ilahiyeden nur-u Muhammediyeden geçen o zaten. نُورٌ عَلَى نُورٍ 24/35 ayet-i Kerimede bu alemlerin “Nur” olduğu belirtiliyor. Bir tren düşünün önünde lokomotif arkada 80 tane vagon var, bakıyoruz o vagonlar sırayla geçiyorlar içinde ne var bir sürü mal var, senin önünden geçiyor, senin trenin bu al içinden alabildiğin kadar. Beş vagon gitti, beş senen gitti, on vagon gitti, on senen gitti, 70 vagon gitti geriye on vagon kaldı, ki kaç vagon kaldığını da bilmiyorsun. Vagonun sonu önünden geçiveriyor, tamam işin bitti demektir.

Gerek yakazada gerekse uykuda olsun hak ve sabittir. Yani misal aleminden nüzul eden görüntüler. Misal alemi İlm-i Hakkın hazinesidir. Hazine gerçi Levh-i Mahfuz, Ümm-ül Kitaptır ama misal aleminde bunlar siluet kazanıyor. Yani levh-i Mahfuzda, Ümm-ül Kitapta daha henüz ilmi varlıklar olduğu halde ama misal aleminde kimlik kazanıyorlar. Latif kimlik kazanıyorlar. İşte bu latif kimlikleri şehadet aleminde kesif kimliklere dönüşmüş oluyor. Böylece bizler meydana gelmiş oluyoruz. Ne kadar güzel misal alemi, ilm-i Hakkın hazinesidir. Hakkın ilim hazinesidir. Şimdi alem-i misal, alem-i melekut, ruhlar alemi denilen mertebe iki oluşumludur, Yani ruhlar alemi iki mertebeli, iki düzeylidir.

Bu bizim alemimizin üstündedir. Melekût alemi de iki bölümlüdür. Misal alemi bize yakın olandır, melekût aleminin bize yakın olanıdır. Onun üstü ruhlar alemidir, onun altı melekût, melekler alemi diye geçiyor ama iki bölümlü üst bölümü melekler alemi, alt bölümü yani dünyaya yakın olan tarafı da misal alemidir.

İşte rüyalar burada da bahsedildiği gibi bize oradan geliyor, burası Allah’ın hazinesi, İlim hazinesidir. Bu alem bizim üstümüzdedir. Onda hata mümkün değildir. Hakkın ilmi olduğundan hata düşünülemez. Bu alem-i misalden nazil olan suver-suretler-eğer tabire muhtaç olmayıp his alemine yani bu alemde hissettiğimiz, yaşadığımız bu alemde aynı ile zuhur ederse buna keşf-i mücerret derler. 

Hani şair diyor ya; rüya değil bu aynıyla vaki, (yalnız bu çok ender rastlar) yani mana aleminde zuhurata rüyada ne gördünse yahut yakazada o çok ender rastlar. Bir gün İbrahim (a.s.) Kabe’den putları çıkarmak için çok uğraşmış, Kabe’yi İsmail ile birlikte yaptıktan sonra Şam’a gidip geldiğinde putperestler orasına hakim olmuşlar, putları içerisine doldurmuşlar, İbrahim (a.s.) buna çok üzülmüş, ne yapsam da şu putları kırdırsam diye içinden geçiriyor. Tabi hakikat-i ilahiye mertebesi olarak daha henüz İbrahimiyet mertebesi bütün bu putların dışarıya çıkarılması mertebesi değildir. O Resul’ün (s.a.v.) mertebesidir ki O kendi geldi bütün putları kırdırdı ve dışarıya çıkarttı ve bir daha put içeriye girmedi bu mertebe İbrahim’in (a.s.) mertebesi değildir. 

Ama kendisi tevhid sahibi olduğundan, tevhidin babası olduğundan, putları dışarı çıkartmak istiyordu ama gücü yetmiyordu. O arada bu üzüntü içerisinde oğlunun evinde iken yakaza halinde iken birileri geliyorlar, putları kırıyorlar putları dışarı atıyorlar, bunları yakaza halinde görüyor. Cenab-ı Hakk işte birini musallat ediyor ve onları temizletiyor oradan. O anda dışarıdan birisi bağırıyor, “İbrahim, İbrahim koş, koş neler oluyor bak Kabe’de neler oluyor“ diye. İbrahim (a.s.) hemen kendine geliyor, ne oluyor hayrola “Senin o istediğin şey vardı ya gel bak ne yaptılar putları attılar, param parça ettiler putları” diye.

İbrahim (a.s.) da gidiyor bakıyor, (bu hadise aynını gösteriyor) kendi yakaza halinde iken zahirde olan yani kendi batınında gördüğü şeyi dışarı zahirinde zuhur etmiş olarak görüyor. İşte buna mücerret, yani sıyrılmış keşf-i mücerret karışığı olmayan tecrit edilmiş, soyunmuş keşif demektir. Yani perdesiz keşif demektir. Misal gerektirmeyen keşif demektir. Ve eğer görülen hayali suretleri kendisine münasebeti olan suver-i hissiyle ile tabire muhtaç olursa buna keşf-i muhayyel derler. Hayali keşif derler. İşte bunlar genelde bizim gördüğümüz rüyalardır. Hayali keşifler ki o rüya da bir keşiftir. Hiç düşünmediğin aklına gelmeyen şeyler ve bunları görüyorsun, işte bu keşiftir. 

Biri mücerret keşif yani tabire ihtiyaç göstermeyen açık berrak olarak, bir de muhayyel yani hayali keşiftir. Bunlar da tabir gerektiriyor. İşte şeyhliğin 32 şartından bir tanesi rüya tevilini bilmektir. Hayali insaniye süfli cihetten akis olan suretlere yani mücerret denir. Bu bahsin tafsili Fass-ı Yusufide beyan olunmuştur. Yusuf (a.s.) da bu fassı daha geniş olarak göreceğiz.

Üç türlü keşif oldu, üç türlü rüya şekli oldu, Hakktan gelenler, yani his aleminde zuhur eden misal aleminden gelip his aleminde aynıyla zuhur edenler keşf-i mücerret, suver-i hissiyle tabire muhtaç olursa buna da keşf-i muhayyel derler. Yani bunlar misal aleminden geliyor. 

Birisi keşf-i mücerret, birisi keşf-i muhayyeldir. Hayali keşif derler. Hayal-i insaniye ciheti cihet-i süfliden yukarıda dediğimiz gibi kendi hayalinden gelirse süfli yani kendi beden tarafından yahut madde tarafından geliyorsa bu suretlere de hayali mücerret denir. Yani hayal. Ötekiler keşf-i mücerret, keşf-i muhayyel bu ise hayal-i mücerret, yani tecrit edilmiş neden tecrit edilmiş buradaki tecrid, hakikatinden tecrid edilmiştir. Hayalde kalmış sadece. Rüyaların bir kısmı çok az bir kısmı misal aleminden keşf-i mücerret olarak berrak, pak olarak olduğu gibi geliyor, diğerleri ve büyük çoğunluğu keşf-i hayal, muhayyel olarak geliyor ki bunların tabire ihtiyacı vardır ama rahmanidir.

Diğeri ise nefsani yönden insanın kendinden meydana gelen zuhuratlara rüyalara da hayal-i mücerret deniyor. Yani mücerret hayal. Şu halde keşf-i mücerret ile keşf-i muhayyel Hak ve sabittir. İbrahim (a.s.) oğlu İshak (a.s.)ın rüyasında zebih etti, ve onu keşf-i mücerret nevinden addedip his aleminde dahi ayniyle cenab-ı İshak’ı zebha teşebbüs buyurdu. Yani zeb kesmek, kesmeğe teşebbüs buyurdu. 

İbrahim (a.s.) oğlu İshak’ı (a.s.) (Biz İsmail (a.s.) olarak biliyoruz burada İshak (a.s.) olarak zikredilmiştir) M. Arabi Hz.leri İshak (a.s.) olduğunu kani olmuş ve yazmış bunun sebebini de Hz. Rasulullah’ın kendisine yazdırdığı şekliyle yazdım demekle ben memurum diyerek böyle yazdım diye de bunu izah etmekte, izahı da var zaten neden öyle olduğuna dair. Yalnız bu bizim alimlerimiz arasında da ihtilaflı bir konudur, birçokları İsmail (a.s.) birçokları da İshak’ın (a.s.) kurban edildiğini söylerler. Ama Tevrat’ta ilgili bölümde “İshak” diye kesin olarak yazar. Tabi ki Yahudilere göre İshak (a.s.) kurban edilmek istendi diye yazar. 

Burada şunun veya bunun olması mesele değil aslında o hadisenin yaşanmış olmasıdır. Burada o kadar mühim meseleler vardır ki sadece burada değil bütün peygamberan Hz.lerinin hayatlarında ama burada süluk yolunun başlarında olan bir hadiseden bahsettiği için çok mühim bunları aşmadan hakikat-ı ilahiyeye doğru yol alınmaz. Şunu belirtmek lazımdır, koç, nefs-i levvamenin sembolüdür, misalidir. Koç veya onun benzeri hayvanlar, nefs-i levvamenin sembolüdür. Bunların kesilmesi lazım geldiğini burada ayrıca seyir yolunda belirtmek istiyor. Tabii ki o konu daha ayrı bir konudur. 

Burada İshak diye geçecek neden İshak diye kafamızı karıştırmayalım. İbrahim (a.s.) oğlu İshak’ı (a.s.) rüyasında zebih etti, onu keşf-i mücerret nevinden addetti. Yani ilk belirtilen rüya türünden addetti. Yani rüyada ne gösteriliyorsa ayniyyen o tahakkuk edecek olan rüyalardan zannetti. Öyle zannedip his aleminde dahi yani bu alem bu his aleminde duygu aleminde, madde aleminde dahi ayniyle Cenab-ı İshak’ı zebha teşebbüs buyurdu. Yani oğlunu kesmeye teşebbüs etti. Yani rüyayı ayniyle vaki zannederek. Yani birinci tür rüyalardan zannederek bu işe yöneldi.

Fakat Hak Teala Hz.leri onun rüyasını alem-i misalde gördüğü halim selim çocuk olan yumuşak huylu güzel huylu çocuk olan Hz. İshak’ın suretini ona münasebeti bulunan koç suretiyle tevil ederek Hak kıldı. Yani Cenab-ı Hakk koçu göndermesiyle o rüyayı kendi tevil etti. O koç boşuna gelmedi. İlm-i ilahideki hakikat nasıl zuhura geliyor. İbrahim (a.s.) rüyayı keşf-i mücerret olarak yani açık seçik bir rüya olarak kabul etti. İbrahim (a.s.) rüyayı keşf-i mücerret zannetti ama rüyası keşf-i muhayyeldi. Eğer o tevili kendisi baştan yapsaydı o zaman oğlunu kıyamamış olurdu, nefsani bir kayma olurdu, tevil etmek suretiyle. 

Allah’a olan yakınlığından ki İbrahim’in (a.s.) mertebesi heyamandı. Allah’ın ondaki tecellisi İbrahim’deki (a.s.) tecellisi heyamandı o isimle “heyaman” çok büyük bağlılık demektir. Aşk ile çok büyük muhabbetle sarılmaktır heyaman. İşte Cenab-ı Hakk O’na rüyasında oğlunu zebh etmesini gösterdiğinden bunu mutlak emir olarak kabul etti hiç yorum yapmadı. Halbuki Cenab-ı Hak’kın muradı o değil ama en çok sevdiği şeyi ona göstermesiyle bir bakıma imtihanıydı da onun. İşte zaten dört büyük şeyden kurtulduğu için namaz kitabında da yazmaktadır. Öğle namazında İbrahim’in (a.s.) hatırası için öğlen namazının farzlarını dört rekat kılarız. 

Hak Teala Hz.leri O’nun rüyasını misal aleminde gördüğü halim selim yumuşak çocuk olan İshak’ın (a.s.) suretini O’na münasebeti bulunan yani O’nunla münasebette olan “koç” suretiyle tevil ederek Hak kıldı. Rüyayı Cenab-ı Hakk burada tevil ediyor, o tevil ettiği istikamette de koçu gönderiyor. Yani İbrahim’in (a.s.) almış olduğu yükümlülük aslında kendi oğlunu kesmesi değil koçu kesmesidir. Neydi bu, keşf-i muhayyeldi. O keşf-i mücerret olarak bunu yorumladı ama bu da işte heyamandandır. Yani Hakk sevgisinin evlat sevgisine üstün gelmesindendir. 

O sebepten zaten boynuna bıçağı çaldı bıçak kesmedi. Yoksa biraz evladına muhabbeti fazla olsaydı heyaman Allah’tan oğluna kaymış olsaydı o bıçak onu keserdi. Yani herhangi bir eşyadan onu farksız gördü. “La mevcuda illallah” dediği zaman mevcutta Hakktan başka bir şey yok Hakk da emrettiği için Hakk da kendi kendini zebih kesmeyi emrettiğinden O da bıçağı vurdu. Tabi ki bunlar çok büyük imtihan ve çok büyük bir faaliyet işleridir. “İshak” kelimesi Hakkın hikmetine tevil edildi ve O’nunla birleştirildi, özleştirildi. Şimdi İshak ve İsmail (a.s.) hakkında hangisinin zebh edildiğini müfessirler ihtilaf etmişlerdir. Ashab-ı Kiramdan Ömer ve İmam-ı Ali ve İbn-i Mesud ve İbn-i Abbas ve İkrime, İbn-i Cübeyir, hazaratı ve tabiinden imam-ı Cafer Sadık ve İmam-ı Ebu Hanife hazaratıyla sair zevat kesimin İshak (a.s.) olduğuna ve Abdullah İbn-i Ömer, Said İbn-i Müseyyed ve Şabi ve Hasan Basri ve Mücahib ve İbn-i Enes ve İmam-ı Şafi ve Muhammed İbn-i kaab ve Kelbi hazaratıyla diğer bazı zevat-ı kiram ise kesmenin İsmail (a.s.) hakkında olduğu kanaatine vardılar. Cenab-ı Mevlana da aynı kanate sahip olduklarını Divan-ı Kebirde beyitleriyle beyan buyurmakla beraber kavl-i meşhura binaen mesnevi-i Şerifinde kesme kıssasının İsmail (a.s.) hakkında vukuuna işaret buyururlar. Kesilmek istenen İsmail (a.s.) dır denilir,“ben iki zebihin oğluyum” hadisini delil gösterip zebihin birisi peder-i nebevi Abdullah Hz.leridir, hani Abdullah’ın babası oğlum olursa Hakka kurban edeceğim diye diğeri de büyük cedleri İsmail (a.s.)dır, derler, halbuki böyle bir söz vardır ama bu kuvvetli bir sened değildir. 

Zira Kur’an-ı Kerim’de 2/133 ayetinde buyurulmaktadır.

مَاتَعْبُدُونَ مِنْ بَعْدِى قَالُوا نَعْبُدُ اِلَهَك وَاِلَهَ اَبَاۤئِكَ اِبْرَهِيمَ وَاِسْمَعِيلَ وَاِسْحَقَ

Ceddin biraderine de “eb” tabir olunmuştur. Ceddin kardeşine de “eb” tabir olunmuştur. Şu halde hadisi mezkurda beyan buyurulan iki zebihten birisi İshak (a.s.) olmuş olur. Hz. Şeyh-i Ekber “Mahadarat-ul Ebrar” isimli eserinde bu hadis-i münif hakkında yeterli tafsilat vermişlerdir. Bu kavil ehl-i Tevrat indinde katidir. Kur’an-ı Kerim’de zebihin hangisi olduğu açıklanmamıştır. Saffat suresi 37/112 ayetinde 

 وَبَشَّرْنَاهُ بِاِسْحَقَ نَبِيًّا مِنَ الصَّالِحِينَ “ Ona, sâlihlerden bir Nebi olarak İshak'ı müjdeledik.” Bu ayet zebihin İsmail (a.s.) olduğuna delil olmaz. Yani İshak’ın (a.s.) İsmail’den (a.s.) sonra geldiğine bu ayet delil olmaz. Yani İsmail (a.s.) daha evvel dünyaya geldi de O zebih edildi o kesilme kıssası O’nun üzerinde oldu fikrine bu ayet delil olmaz. 

Ama kesin tarihi hadiseleri bilemediğimiz için delil olur da. Belki O gelmezden evvel de İsmail (a.s.) da bu hadiseler de oldu bitti, O daha sonra da geldi ama bunlar hakkında yorum yapmaya da gerek yoktur, burada mühim olan her ikisinin de kavilde ihtimal dahilinde olmasıdır. Hacer valideden İsmail (a.s.) olunca Sera Valide ile Hacer Valide geçinemediler daha önce geçiniyorlardı. Sera Validenin çocuğu olmuyordu, Hacer valide onun yanındaydı. Nasıl olsa birlikte oturuyoruz, Hacer Valide cariye idi, Sera Valide kendi rızası ile nikahlanmalarını istedi. Evlendikten hemen sonra İsmail (a.s.) Hacer Valideden oldu. 

O zaman biraz aralarına kıskançlık girdi. Onun için derler Müslümanlara kölenin çocukları derler. Böyle biraz hakaretvari bakarlar Yahudiler. Biz hür ananın çocuklarıyız derler. Yani üstünlük çıkarmaya çalışırlar. 

Halbuki hürlüğün hakikati ile köleliğin yahut hadimliğin (hademeliğin) hakikati arasında fark vardır. O hürüm diyen ki batılının bakın halet-i ruhiyeler daha iki anadan başlıyor. Hakim, hademe yani bakıcı yani hizmetli diyelim, Hacer Valideden İsmail (a.s.) ve devamı Arap kavmi ve Efendimiz’in (s.a.v.) nesli de oradan gelmektedir. Hacer valide de firavunun İbrahim’e (a.s.) hediye ettiği bir cariyesidir. Yahut saray ehlinden birisidir ama sarayda terbiye görmüştür. Hani İbrahim (a.s.) Sera Valide ve etrafında iman edenlerle birlikte bulunduğu şehirden uzaklaştırılınca babası ve oradakilerin ileri gelenleri tarafından Nemrut tarafından uzaklaştırılınca dolaşmaya başladı.

Şama geldi, belki o arada Urfa’ya geldi, Ben Urfa’da yaşadığını da zannetmiyorum ama oradaki sistem de tam onun o hadiseleri görüntü sembolize edilmiş, orada makamı olabilir yani seyahatlerinde oraya gelmiş bir müddet kalmış olabilir. Çünkü epey dolaşmış. Babilistan’da Babil’de yaşadı Babil Türkleri arasında O Babil’de bulunduğu yerde Bağdat’ın 100-200Km yukarısı diyorlar, Nemrut’un yaşadığı yerler için. Bugün bakın o psikoloji batılıda da doğuluda da devam ediyor. Onlar diyorlar ki biz hür kadının evlatlarıyız. Buradaki hürlük nefsi hür kadın oradaki hür olması. Eğer nefsaniyetinin hürriyeti olmasaydı, nefsaniyetinin hürlüğü demek hakikate isyan demektir. O gelen çocuğu kabul ederdi. Hakka tabi olsaydı yani hayali, rüyaların hayalinden çıkması gibi hayaline tabi olmayıp Hakka tabi olsaydı daha evvelki birliklerini İsmail (a.s.) geldikten sonra da sürdürürdü.

Ama onun nefsini fitneledi, harekete geçirdi o çocuk, yani nefs-i emaresini harekete geçirdi ve istemedi, dolayısıyla onları evden attırdı. Baba şefkatinden korunmaktan her şeyden uzaklaştırdı. Dolayısıyla orada hür diye bahsettiği hür kadının nefsani hürriyeti olan bir kadın demektir. Yani bir bakıma Hakka asi olan demektir. İşte bugün batıdaki halet-i ruhiye böyledir. Bireysel hür, hür, hür, nefsani hürlük var nefsani demokrasi vardır batıda. Diğer taraftan Müslümanların içinde bulunduğu hadise de bir kölenin durumu gibi hep ezilmişlik, atılmışlık içerisindedirler. Halbuki bunun hakikati şudur.

O hanım hür benliği içerisinde, nefs-i emmaresi ile gurur halinde iken belki hizmetten uzaklaşıyorken benlik yapıyorken diğeri Hacer Valide (Hacer Hicir de demektir, hicret ehli demektir, gönülde batında hizmet ehli demektir. Hadim, hademe yani hizmet ehli demektir.) ise hizmet ehlidir. Kendi başına ayakta duracak güce sahiptir Hacer Valide. Bunların hangisi karekter yapısı bakımından daha üstte, hiç kimse yokken orada kuş kurtlar içerisinde vahşi hayvanlar içerisinde Kabe-i Şerifin yanında kimse yokken, Kabe de yokken, Zem Zem de yokken hiçbir şey yokken O oradaydı.

Ama Allah’ın bir işaretiyle bir çölün bir boş yerine götürebilirdi İbrahim (a.s.), Kabe-i Şerifin tam olduğu yere getirdi. Safa Merve tepeleri arasına getirmesi Hakkın ilm-i ilahisi ile olduğundan yönetildiğinden oraya isabet ediliyor. 

“Ya İbrahim bizi kime bırakıyorsun, bu Allah’ın emrimi?” diye İbrahim’in (a.s.) arkasından sesleniyor Hacer valide İbrahim (a.s.) giderken. Çocuk yerde ağlıyor, İbrahim (a.s.) diyor ki “Evet Allah’ın emridir.” Hacer valide “o zaman kabul ettim” diyor.

Yalnız başına korumasız bir kadın ve ayrıca küçücük çocuğu var, bu durumda hangi kadının mertebesi daha yüksektir, hangisi daha fedakardır? Yani onların Tevrat’ta ve kendilerince yaptıkları savunma pek de mantıklı bir savunma değildir. Biz de bunların savunmasını yapacak değiliz ama bazı şeyleri bilmemiz gerekiyor. Meseleleri kökünden anlamamız gerekiyor. İşte iki zebihten birisi İshak (a.s.) olmuş olur. İshak (a.s.) veya İsmail (a.s.) bunların ikisi de peygamber oğlu iki peygamberdirler. Yani ikisi de İbrahim’in (a.s.) iki mübarek evladıdır. Bizce de mübarektir onlar. İkisi de peygamber, bir ağacın iki dalı gibi oldular.

Yani bir kökten iki dal, kök neyse dallar da aynıdır. Ama diyelim birisi güneş tarafında diğeri batı tarafında güneş tarafında olan yani doğu tarafında olan İsmail’e bakan daha sıcak ehilde muhabbet ehli daha çok muhabbet ehli oldu, batı tarafta kalan biraz hayal aleminde, bireysel hayale daha yatkın oldu. Onun için İsa (a.s.) da Mayi Mutlak ile Mayi Muhayyelden meydana gelen İsa’dan (a.s.) da Muhayyel yani hayali şeyler daha çok ortaya çıktı. Neden? Meryem Ananın kendinde bulunan Mayi Mutlak yani kadınlık suyu, kendisinde mutlak olarak vardı. Ama Cebrail (a.s.) tarafından da “tenfe huuh” diye nefh edildi, o nefh edilenin içerisinde buhar halindeydi erkeklik suyu.

Yani biri mutlak maiyiden biri muhayyel mayiden, Cebrail (a.s.) O’na erkek suretinde görülmüş olduğu halde ama kendisinde fiili erkeklik yapısı olmadığından nefha ile gönderdi onu. İşte bir tarafı çamurdan gelen yani balçık tarafından gelen bir tarafından da ruhlar aleminden gelen özelliğe sahipti İsa (a.s.). Anneden gelen de muhayyeldir. Anne de nefs-i küldür. Baba akl-ı küldür. İşte akl-ı kül vazifesini Cebrail (a.s.) yaptı ama mutlak akl-ı kül olmadığından hayali muhayyel bir yapıya sahip oldu. İşte baba tarafından dolayı nefs-i emare, levvame, mülhime gibi şeyler geçmedi. Evlenmemeleri de o yüzdendir. 

Onların papazlarının, keşişlerinin bir yerlere giripte evlenmemeleri bu yüzdendir. Bizdeki tam onun kemalatı olan evlenmekle kaimdir. “Evleniniz, çoğalınız” Neden çünkü mutlak erlik var Ümmet-i Muhammed’in üzerinde mutlak erlik vardır. Yani mana aleminden madde alemine ve oradaki neslin çoğalmasına yani ilmin de artmasına yol açıktır. Bu bilgiler ümmet-i Muhammed’e has bilgilerdir, bu bilgileri papazlar, hahamlar, keşişler bilmezler. Onlar o yaşantıyı yaşıyor, o yaşantıdan sonra hakikat-i Muhammedi yoluyla onlara bildiriliyor. Sizin hakikatiniz budur diye. Onlar teslisi daha bir başka şekilde izah ediyorlar. Kur’an-ı kerimde zebihin hangi olduğu açıklanmamıştır, kıssa-ı zebihten sonra 37/112 ayetinde buyurur. 

 وَبَشَّرْنَاهُ بِاِسْحَقَ نَبِيًّا مِنَ الصَّالِحِينَ 37/112- Ona, sâlihlerden bir Nebi olarak İshak'ı müjdeledik. Bu ayette böyle buyurulması zebihin İsmail (a.s.) olduğuna delil olamaz. Kur’an-ı Kerim’in bir özelliğidir bu, bir mertebeyi kişilere ait bırakmıyor. Yani o mertebeyi o kişi yaşadı da o mertebe O’na aittir orada bitti değildir. Onun için burada her ikisi de olabilir şekliyle bırakmıştır. 

Çünkü bir baba için her ikisi de aynı değerdedir. İkisi de Hakkın indinde aynı değerde olduğundan yani ikisi de peygamber olduğundan babaları indinde de aynı değerdedir o çocuklar. Bazen çocukların birisi daha sevilir birisi fazla sevilir, mutlak sevilir de değerleri biraz daha farklı olabilir. Ama Allah’ın indinde ikisi de peygamber olduğundan aynı derecede olduğundan o zaman İbrahim’in (a.s.) indinde de muhabbet aynıdır ikisine de. Yani İshak’ı da kesmeye teşebbüs etse gene aynı şey olacak, İsmail için de yine aynı şey olacaktı. 

Tabi bunun bir başka ifadesi de Hıristiyanlık üzere takip edenlerin de bu yoldan geçmesi lazım geldiği İslamiyet üzere takip ve tahakkuk yolunda olanların da bu yoldan geçmesi lazım geldiğine açık olarak belirtmektedir. Kur’an’daki hakikat budur.

Eğer birisi mutlak olarak belirtilseydi bunun dışındaki ümmetlere bu hadise tatbik edilmemesi lazım geleceği anlaşılacaktı. Mesela mutlak İsmail olarak düşünseydik o zaman bu yaşantı yani nefis mücadelesi Musevi ve Hıristiyan dininde olanlara bunun gereği yoktur denecekti. O mertebede tabi kendilerine ait yolu anlattığı için kendi yolunu anlattığı için o zaman onlar onu İshak olarak kabul etmekte mazurlardı. Çünkü kendileri o yoldan geçeceklerdir. İşte bizim de ilim adamlarımız çoğunlukla İsmail’i kabul ettiklerinden biz de bunu yapmak zorundayız. Yani iki taraf da hakkı verilirse iki tarafta gerçekçi olmuş olur. Onlar İshak demek suretiyle kendilerine giden yoldaki zebihi belirtiyorlar, İsmail demek suretiyle de ümmet-i Muhammed kendilerine gelen kanalda yolda da bu zebihin olması gerektiğini açık olarak söylüyorlar, her ikisinde de var olması lazımdır.

Yani dervişlikte o yola gelindiği zaman yani İbrahim (a.s.) kökünden gelen iki yolda kim hangi yola girerse girsin bu nefsani zebih, nefs-i emarenin, levvamenin zebhi katidir. Çünkü bunlar üzerimiz de olursa daha ileriye gitmek mümkün olmaz. Ortak olan şey budur. Yani Musevi veya Hıristiyan olsun isterse gene de bu zebih yolundan geçecektir, isterse mü’min olsun gene bu zebih yolundan geçecektir. Çünkü bu ayet-i kerime İshak’ın (a.s.) kıssa-ı zebihten sonra nübüvvetle tebşir olduğu gösterir. Şeyh (r.a.) kavl-i meşhura muhalif olan bu zehabında mazurdur. Genel bilgiye göre ters düşen bu düşüncesinde anlayışında mazurdur. 

Neden mazurdur, Çünkü Fusus’un başında beyan olduğu vecih ile o yön ile rüyayı sadıka muktezasınca kalb-i şerifine ilka olunan manayı beyana memurdur. Ona itiraz ise sui edepten başka bir şey değildir. Fusus’un başında beyan olunmuştu. Hz. Resulullah bu rüyayı sadıka, sadık bir rüya ile bunlar kendisine belirtiliyor. Rüyasında da İshak olarak belirtiliyor. O zaman M. Arabi Hz.leri bunu İshak olarak yazmak mecburiyetindedir. Çünkü memurdur. Kendisinden yazmadığı için amir ne demişse onu yapmak zorundadır. Şerefli kalplerine verilen yani oraya konmuş olunan manayı beyana memurdur. Yani kalbine ne mana verildiyse onu yazmak zorundadır.

Ona itiraz ise sui edepten başka bir şey değildir. Genelde biz bunu İsmail olarak biliyoruz, ben bunu İsmail olarak yazacağım o zaman elinden diğerlerini de alırlar. Neden, çünkü ya vardır ya da yoktur, yani ya buna tabi olursun ya da olmazsın, bir kısmını alayım da bir kısmını almayayım Kur’an Kur’an’dır, Ya hepsini alırsın işine gelse de gelmese de yahut bir tanesini bıraktın mı hepsini bırakmış olursun. Ben de bunun çözümü nedir diye düşünüyordum, neden böyle iki arada kalındı diye işte genel olarak kanı İsmail (a.s.) hakkındadır. Ama Efendimiz (s.a.v.), İshak (a.s.) diye söylediğinden o zaman ortada bir şey kalmamış oluyor. İhtilaf kalmamış oluyor. 

Neden iki yolda da bunun yapılması gerekliliği ortaya çıkmış oluyor. İşte bize bunu belirtiyor. Yani İbrahim’in (a.s.), İsmail’in (a.s.) ve İshak’ın (a.s.) da zebih edilmesi gereklidir. Ama ikisinden birden bu rüya olmadığından birinin üstünde durduğundan her iki yolda da bu hakikatin tahakkukunun lüzumu belirtiliyor. Yani ilim adamlarının İshak demesi de doğru, İsmail demesi de doğru, ikisi de gereklidir. İki yolda da bu gereklidir. Eğer yol tek olsaydı yani sadece Museviyet, Hıristiyanlık kanalı olsaydı veya sadece Muhammediyet kanalı olsaydı o zaman ikisinin söylenmesinde ihtilaf olurdu. İhtilaf derinleşirdi. Veya o zaman Kur’an isim verirdi, budur diye. İşte isim vermemesi ikisi birden zebih oldu diye izah edecek durum yok o zaman iyice kargaşa olur isim vermemesi ikisinin birden iki yolda da ayrı ayrı olmasının delilidir. 

Hakka giden iki yol var ayrıca iki yolun da mertebeleri vardır. Mertebelerin tamamı bir yol, Ademden bakarsak bütün bu sistemi içine alırsak yani bizim içinde yaşadığımız sistemi ele alırsak, ama batıda da bir sistem var o da bir gerçek onun da hakikatini yaşayanlar vardır. 

Yani dışarıda İslam’ın dışında hakikat-ı İseviyeyi, hakikat-ı Museviyeyi, biz şimdi İslam’ın zaten içinde olduğumuz için bize İsmail’in zebihi lazımdır. Ama o kanaldan gelecek birisi çünkü onların içinde de ehl-i Hakk var, Kur’an-ı Kerim’de diyor ki onların içinde ehl-i Hakk var ama kendilerini göstermezler gerek sosyal yönden gerek bazı mecburiyetlerinden onların hepsi batıldır zannetmeyin. İşte o eğitimden geçenlerde o zebihi yapmak mecburiyetindedir diye Tevrat’ta İshak yazıyor.

Tevrat mutlak olarak İshak yazıyor, neden kendilerine göre ama İslamiyet Kur’an-ı Kerim’de İsmail diye isim vermiyor. Verse o zaman ayrılık çıkar. İhtilaf doğar, tarihi hadisede mutlak ihtilaf doğar. İşte bu ihtilafı önlemek için ama her iki yoldan da gelenlerin zebih etmesi lazım geldiğinden Kur’an-ı Kerim İsmail (a.s.) hakkında durmamış sadece zebih demiştir. 

Cenab-ı Hakk ilm-i ilahisinde böyle murad ediyor ki işte gerçek muradı her iki yoldan gelenin de zebih ahlakından geçmeleridir. Hacer Valide İbrahimiyetten Muhammediyete geliyorlar doğrudan. O kanal ayrı bir kanaldır. Ama işte Kur’an-ı Kerim bize bunları belirttiği için ehl-i Kur’an diyelim Ehl-i Hakk o mertebeleri de yaşayarak geliyor. Dolayısıyla daha kemalatlı bir yaşantısı oluyor.

Hacer valide o zaman kendi mertebesinde olduğundan ona bir başka şey yaşamak gerekmiyor. İbrahim’in (a.s.) dini üzere idi tevhid dini üzere idi Hacer Valide. O zaman daha museviyet de yoktu zaten. Museviyet, İseviyet İbrahim’den (a.s.) sonra geldi. Dolayısıyla olmayan bir şeyin de tatbikatı olmaz. 

---------------

1.Paragraf:

ŞİİR: Tekarrub için, nebinin fidasi koçun zebhıdir. Halbuki koçun siyahi insanin hareketinden nerede! (1).

--------------

Allah’a yaklaşmak için nebinin fidyesi oğlunun fidyesi koçun kesilmesidir. Halbuki koçun sayhası insanın hareketinden nerede. Yani koçun sayhası bağırması ses çıkarması insanın hareketi ile ne ilgisi vardır. Yakınlık için nebinin fidyesi koçun zebhidir (kesilmesidir) Yani Allah’ın indinde Allah’a yakınlaşmak için nebinin hediyesi yani fidyesi oğlunun fidyesi koçun kesilmesidir. Halbuki koçun sayhası, bağırmasıyla koçun hareketiyle insanın hareketinden nerede yani koç ile insanı nasıl karşılaştırırsınız. Ama Allah koç ile insanı karşılaştırıyor, yani misal yapıyor, ilm-i Hakk, gönlü Hakk her şeyi Hakk olan kimseler neleri düşünüyorlar, ne ilimler çıkartıyorlar, peki hangi kelime hangi harf hangi cümle hangi ayet bunların hepsinde mutlaka sırr-ı ilahiye vardır.

Rastgele serpiştirilmiş köşe yazarları gibi o gün aklından hayalinden, vehminden ne geçmişse onu yazmak gibi bugün onu yazar, yarın o çürür gider hiçbir işe yaramaz. Allah’ın kelamı bütün zamanlara şamildir. “Fida”, yani fidye “fa”nın kesiriyle halas olmak için verilen şeydir. “zebh”, feth-i “zal” ile boğazlamak, “zibh” kesr-i “zal” ile yani “zal”in kesresi ile koç vs gibi boğazlanan hayvan “kurban “ zamm-ı “kaf” ile yani “kurban” “kaf” ın üstünü ile “kaf” ile kendisine Hakk’a tekarrub olunan bakın “kurb” dendiği zaman “kaf” ile Hakk’a yakınlık olan “süvâc” koyunun melemesi demek, “mee” zamm-ı “sa” ile koyun sadası, “nevs” feth-i “nun” ile burada kanun-ı akli ile akli ile hareket murad olundu. Yani kelimelerdeki manaları kıyaslama ile hareket olunur. 

37/107 ayet-i kerimesinde beyan buyurulduğu gibi 

 وَفَدَيْنَاهُ بِذِبْحٍ عَظِيمٍ 37/107-Ona, bedel olarak çok büyük kurban verdik. Ayet-i Kerime’sinde beyan buyurulduğu üzere şanlı bir peygamber olan İshak (a.s.)ın halâsına bedel Hakka takarrub için yani onun yok olmasına bedel Hakka yaklaşmak için koçun boğazlanması oldu. Halbuki savt-ı tabiden ibaret olan koyunun sayhası yani koyunun tabi sesi ile insanın duygularından olan güzelliklerinden, hislerinden olan akıl kanunlarına göre hareket yani düzgün hareket, intizamlı hareket, fasih lafları ve kelimeleri konuşmaları, dakik, hassas manalar ve latif sözler nerede. 

Yani insandan da bir ses çıkıyor ama koyundan da “Meee” diye bir ses çıkıyor, koyundaki sesle insandaki sesin arasında ne alaka vardır. Koyundaki ses tabii ve hep tekrar, insanda o kadar manalar akıl ve latif olarak güzel olarak ve değişik olarak çıkan sesle ne ilgisi vardır ki koçu insana tekabül ediyor.

Aklı ve idraki olmayan hayvandan çıkan ses nerede, akıl yönü ile hareket eden insanın hareketi nerede, o hayvanın hareketi nerede. Bu an asla müsavi olmadığı halde nasıl fidye oluyor. Yani insanla hayvan birbirleri ile müsavi olmadığı halde insana koç nasıl fidye oluyor. 

Cenab-ı Şeyh (r.a.) bu beyitte koçun sadasını ve insanın hareketini beyan buyurdu. Yani belirmek için koçun zebhi, bağırması ile insanın hareketi nerede, birbirine denk midir. Zira hayvanlarda bunların ikisi dahi müşterektir. İnsanın hareketini beyan buyurdu. Yani koçtaki sesi ve insandaki hareketi ikisi dahi müşterektir. Yani hayvanlarda ses de vardır, insandaki hareket de vardır. Yani konuşmayı bıraktı şimdi hareket yönüyle baktı. İnsan bazen nutk ile bazen kanun-u akli üzere muntazam fiillerini açık olarak ortaya koyar. Bu beyitten maksat bundaki gizli hikmeti açıklamaktır.

------------

2. Paragraf:

Halbuki Allah-i azim, bize veya ona inayeten o kebşi ta'zim etti. Bu inayet hangi mizandandir bilmem? (2).

-------------

“Halbuki Allah-ı azim bize veya ona inayeten o koçu yükseltti. Bu inayet hangi mizandandır bilmem.” demiştir M. Arabi Hz.leri. Yani neden insanla koçu karşılaştırdı, rüyada insan gösterdi de sonradan fiilde koçu indirdi, bunun arasındaki münasebeti bilemem diyor. Halbuki onu şöyle demek de bir bakıma olabilir, haşa biz onların sözlerine karışacak mertebede değiliz de bilgi kabilinden olabilirlik kabilinden nasıl ki insanın varlığında madenler, nebatlar, hayvanlar, melekler cinler hepsi varsa hayvanlar da olduğundan işte koç da insandaki nefsi levvame mertebesini oluşturduğundan (emare daha önce bitmiş olması lazım) dolayısıyla her ne kadar hayvan ise de insan vasıflıdır, ahlaki yönden.

Yani insanda hayvanlık dahi bulunması bakımından insanın tümünün kesilmesi değil hayvanlık yönünün kesilmesinin gerektiği belirtilmek suretiyle koçun kesilmesi emredildi. Zaman zaman insanlara da kuzu gibi, maşallah koç gibi tabirler kullanılır, insanın hem kuzuluk yönü hem koçluk yönü belirtilir. Ama aslan nefs-i emmaredir, hayvanların da mertebeleri var burada levvame mertebesinin kesilmesi lazım emmare daha evvel kesilmiş olması lazımdır. Yüce Allah bize ve ona inayeten yani insana ve koça inayeten o koçu yüceltti, bir bakıma ona değer vermekle onu yüceltti. Onu zaten Kur’an’da da yüceltti zaten “La uksimu bi yevmil kıyameh vela uksimu bi nefs-i levvame

﴿١﴾ لاۤ اُقْسِمُ بِيَوْمِ الْقِيَمَةِ ﴿٢﴾ وَلاۤ اُقْسِمُ بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ

 75/-1Kıyamet sürecindeki gerçekliğe; 75/2-Ve Nefs-i Levvâme'ye kasem ederim!

Cenab-ı Hakk nefs-i levvameyi tazim etti, kıyametle eş değerde tuttu. Kıyametle nefs-i levvamenin ne hükmü vardır? Kıyamet bütün alemler boyunca olacak bir hadisedir ki çok büyük bir hadisedir, nefs-i levvame bizlerde bulunan küçük küçük varlıklar. Ama biz öyle zannettiğimiz halde öyle küçücük bir şey değildir. Demek ki kıyametle eşdeğer bir varlıktır. Burada koçu tazim etmesi nefsi levvameyi tazim etmesidir Kur’an’da ispatı budur.

Nefs-i levvameyi kesmeden, koçu kesmeden kıyam edemeyecek eş değerde ve kıyam edemiyorsun. Hani diyor ya ben ölürsem büyük kıyamet, öldükten sonra dışarıda büyük kıyamet kopsa ne olacaktır biz yoksak dünyada ama bütün bireylere o küçük kıyamet denilen büyük kıyamet başlarına geliyor, belirli sıra içerisinde süreler içerisinde ama büyük kıyamet kim yaşıyorsa o görecektir. 

Dolayısıyla küçük kıyamet denilen şey büyük kıyametin de büyüğüdür. Çünkü herkesin başında oluşacak bir hadisedir. Her bireyin başında oluşacaktır. Bu kıyamet Âdem (a.s.) den beri devam ediyor, son kıyamete kadar da devam edecektir. 

Yani kişilerin dünyadan gitmesi devam edecektir. Her gün kıyamet kopuyor ama biz bunun farkında değiliz. Çünkü bizim mülkümüzde beden mülkümüzde cereyan etmediği için bize o cereyan ulaşmıyor. Sadece dışarıdan yakınlarımızı seyrediyoruz, görüyoruz. 

Yani koç ile insan arasındaki münasebet uzak görüldüğü halde Allahüteala İsm-i Azim hazretinden tecelli edip o koçu çocuk ile ibtiladan halas etmek suretiyle verese-i Muhammediyeden olan bizlere ve suret-i ilahiye olan insan-ı kamil’in zebhi makamında kaim ve onun için fida (fidye) olmakla O’na inayeten 37/107. ayeti gereğince 

 وَفَدَيْنَاهُ بِذِبْحٍ عَظِيمٍ 37/107-Ona, bedel olarak çok büyük kurban verdik O zebihi (kurban) azemetle, büyük bir kesiştir bu diyor çünkü dünyadan kendini kesmiş oluyorsun. Nefsinin o mertebesini kesmiş oluyorsun. Bunu geçmeden ilham mertebesine gelinmiyor. Onlar bizim en büyük perdemiz oluyor. Kesif alemden latif aleme geçiş denebilir, mülhimede latif aleme yaklaşılıyor. Ben bilemem ki bu kavil hangi ölçüdendir ve sebeb-i tazim olan şey nedir. Yani zebhi öne çıkarması koçu öne çıkarması insana koçu denk görmüştür ki koçu istemiştir, bu münasebetten dolayı. 

Çünkü koç insan-ı kamil için zebih olunduğu vakit insan-ı kamile gıda olup onun cemi eczasında sari ve hemen o olur. Yani insan yediği zaman koç insana dönüşür, insan-ı kamile dönüşür. Hayvan mertebesinden insan-ı kamil mertebesine intikal eder. Bu ise ona inayettir, yani ona bir değer vermektir, bize inayet olması dahi koçun bizim katlimize mani olmasıdır. Yani koçun insanın öldürülmesine mani olmasıdır. Biz kendimizi terbiye etmek için kendimizi öldürmemiz gerekmiyor. İçimizdeki duyguları ve karşıtı olan duyguların karşıtı olan bu varlıkları öldürmemiz gerekir. Onu öldürdükten sonra yediğimizde, taam ettiğimizde yani nefs-i levvameyi insan-ı kamile döndürmüş oluyoruz. Gene varlığımızda ama o, o zaman bize intibak etmiş haliyle varlığımızdadır. İntibak etmiş yani bize yardımcı olmuş olması dolayısıyla varlığımızda bize gıda olmuş olması dolayısıyla. 

Koçu kesmesek serbest bırakırsak o bizi gelir toslar, biz onun boynuzları altında kırılırız. Baştan zararlı iken, nefs hükmünde iken o nefes hükmüne gelip nefes-i ilahi olmaktır. Nefslikten yani bireysellikten kurtulmakla insana tekabül ediyor. İnsan oluyor. İnsan kurban edilmiş olsaydı, nefsin bütün kademeleri ve insan-ı kamil yok olacaklardı. Halbuki kastedilen sadece nefsin bir cüzünün yok edilmesi koç olarak gösterildi. Burada bir şeye daha dikkat çekmemiz gerekiyor, peki İbrahim’in (a.s.) her iki oğlu olarak kabul edelim, kesilmekten kurtuldu, peki Hz. Resulullah’ın mübarek çocukları İsmail ve Kasım Hz.leri neden küçük yaşta rahmetlik oldular.

Cenab-ı Hakk neden onları kurban etti diyelim; yani yaşatmadı da kurban etti. Hz. Resulullah’dan (s.a.v.) sonra eğer O’nun ahvadından bir çocuk gelmiş olsaydı, en az kendi kemalatında veya biraz daha üstün olması gerekecekti. Peygamberlik noktalandığından son nokta vurulduğundan dolayısıyla Resul’ün (s.a.v.) nübüvvetinin ve risaletinin üstünde başka bir kemalat olması mümkün değildi. Ama o kemalata ait bir varlığın en az kendi derecesinde bir kemal ehli olması gerekiyor ki bu da mümkün olmadığından onun çocukları küçük yaşta alındı. Ama İbrahim’in (a.s.) sonunda ondan sonra daha mertebeler olacağından o mertebeler de insan vasıtasıyla devam ettirileceğinden O’nun çocuklarının yaşaması gerekiyordu. Yani gönül evlatlarının yaşaması gerekiyordu. İşte bunların yaşamasına mani olan koçun ve hayvani içindeki güçlerin ortadan kaldırılması gerekiyordu. Zahiren nübüvvet bittiğinde o zaman batına geçilmiş oluyor ki o da Hz. Âli (k.v.) Efendimiz tarafından yani dolaylı olarak bu günlere ve kıyamete kadar O’nun batını nesli devam edecektir. Aynı zamanda zahiri olarak de bir nesli vardır, Peygamber Efendimizin kızı Fatıma’dan devam etmiş oluyor. 

Velayet nübüvvet bittiğinden nübüvvetin batını olan nübüvvetle hiç farkı olmayan sadece imzası mühürü olmayan nübüvvetin batını olan velayet Hz. Ali (k.v.) tarafından yani Kızı Fatıma tarafından devam ettirilmiş oluyor. Hz. Ali Efendimiz, (a.s.v.) Efendimizden Fatma validemize nübüvvet intikal ediyor, yalnız o nefs-i kül diye düşündüğümüz nisa görüntüsünde olan Fatma validemiz aslında akl-ı külü de birlikte bünyesinde toplamış oluyor. Yani Hz. Resulullah’tan gelen bir özellikle tabi olarak nefs-i kül kendisinde yani nisa olması dolayısıyla nefs-i külü kendisinde Havvaiyet dolayısıyla bulundurmuş oluyor ama Efendimiz’den (s.a.v.) de ona bir akl-ı külli geliyor. Yani Âdem (a.s.) gibi diyelim kendisinde hem nefs-i kül hem de akl-ı kül mevcut olarak Hz. Resulullah’ın şahsından doğmuş olması dolayısıyla.

İşte Fatımatul Zehra Validemizde Hz. Rasulullah’tan gelen hem nefs-i kül hem akl-ı külün olması ve Hz. Ali Efendimizin de aynı babadan gelen Hz. Ali ile birlikte aynı dededen gelen amca çocukları olması dolayısıyla Hz. Rasulullah’a ulaşan manevi hakikatler, ayrıca Hz. Ali Efendimizin, Hz. Muhammed’den (s.a.v.) aldığı nefa-ı ilahiye ile kendisinde akl-ı kül ortaya geldi. 

İşte Hz. Ali Efendimizle Fatıma validemizden olan iki evlatta akl-ı kül ve nefs-i kül hakikatleri vardı. Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin Efendilerimizde. Zaten bunlar ehl-i beytten idi “Penci ali aba” idi. Dolayısıyla o ailenin hepsi peygamber oğlu peygamberdi. Hepsi birlikte peygamberdi. 

Bir gül dalı düşünelim, üstünde beş tane gül goncası var, bunun en bariz görüleni onun temsilcisi, mühürlüsüydü ama yanındaki tomurcuk halinde olanlar yahut daha küçük açmış olanlarında o büyük goncadan hiçbir farkları yoktu. Yalnız bu mühürlü diğerleri mühürsüzdü. Ama hepsi de gül idiler yani hakikat-i Muhammedinin birer zuhurlarıydı. İşte hepsi kendi zamanlarında bu hakikat-i Muhammediyeyi batıni olarak ortaya koydu. Hz. Rasulullah’ta hem zahir hem batın vardı, Hz. peygamberle zahir sona ermiş oldu, zahirdeki bütün ifşahat yapılmış oldu Kur’an ve hadislerde. O’ndan sonra gelen O’nun devamı olan batın da bu Efendimizin getirmiş olduğu ilmin batınını ortaya çıkarmak içindir.

Velilik batındadır. Kur’an’ın batınını ortaya çıkarmak için geldi. Âdem’den (a.s.) beri gelen peygamberler, ilahi hakikatin zahirleriyle batınlarını birlikte getirdiler, zahirleri meşhur, batınları batında kaldı. Bazı kimseler tarafından batınları gerek Tevrat’ın gerek İncil’in gerek Kur’an’ın batınları bazı az kişiler tarafından anlaşıldı. Ama velayet neticesiyle Hz. Resulullah’tan Hz. Ali evlatlarına oradan da ümmete yayılan velayet neticesiyle Kur’an’ın ve İslami hakikatlerin batını anlatılmaya başlandı. Batını anlaşıldı. İşte bugün, O günden beri bugün de daha sonra da Allah’ın yakın velileri gerçek velileri, lafzı kelami hayali velileri değil, her veli ismini alan insan veli değildir.

Bir halkın evliyası var, bir de Hakkın evliyası var. Biz Hakkın evliyasından bahsediyoruz. Uzak yakın çevrede dünyanın neresinde meşhur olmuş evliyaların büyük birçoğu halkın evliyasıdır, halk onların dışarıda iyi hallerine bakarak evliya mühürünü vurur ama yaşantılarıyla, zikirleriyle ibadetleriyle güzel halleri vardır, ama ibadet ehli olmak, zikir ehli olmak ittika ehli olmak başka şeydir, ehl-i Hakk olmak, ehl-i hal olmak, ehl-i arif olmak başka şeydir. İşte gerçek veliler ehl-i Hakk, ehl-i hal olanlardır ki onların dışarıdan hiçbir tanınacak belirtisi olmaz, çünkü onların velayet mertebelerini halk tanıyamaz anlayamaz, halk dışarıdaki görüntüye bakarak velidir veya değildir hükmünü verir. Dışarıda kimin ibadeti çok görünüyorsa fiili ibadetleri çoksa halk onlara evliya payesi verir. 

Halbuki bu amelin çokluğuyla değil salihliğin yani salahın kemaliyle ancak ölçülür. Bu da iç bünyede olan bir hadisedir. Ve de irfanın yakiynlığı ile olan bir hadisedir. İşte Hz. Rasulullah’tan sonra Hz. Fatma Validemiz ile Hz. Ali’nin iştiraklerinden hakikat-i Muhammediye akl-ı kül ve nefs-i kül Hz. Ali Efendimiz de başta olmak üzere oradan evlatlarına oradan da ümmete yayıldı. Eğitim ile ilm-i ilahi alanlar zahir de Hz. Resullullah’a ulaşanlardır. Rasul’ün (s.a.v.) eğitimi ile bu halin zuhuru olanlardır, yani eğitim yoluyla ilm-i ilahiyi alanlar biz burada haşa onların değerlendirmesini yapacak değiliz gerek de yok ama bazı şeyleri belirtmek için gerekli oluyor, Hülafa-ı Raşidin’in hepsinin kendilerine göre kemalleri vardır, onların lakapları bu kemallerin derecesini zaten gösterir. Ebubekir-i sıddik Hz.leri belirli lakabı ”Sıddık”liktir. Yani tasdiktir. Tasdik ile irfaniyetin arasında fark vardır. Tasdik yüksek bir iman ifadesi gösterir. 

Hz. Ömer’in lakabı “Faruk” ayırıcı yani iyiyi kötüden, günahı sevaptan, ayırıcı O’nun da bu hasleti vardır. Hz. Osman’a geldiğimiz zaman Osman Zinnureyn iki Nurlu, Efendimizin iki kızı ile evlendiğinden iki nurlu deniyor. Bunu şöyle düşünelim, birisi kendisinde bulunan bireysellik nuruyla diğeri de ilahi nurun kendisinde bulunmasıyladır. Birisi bireysel Hakkın verdiği kendi nuru kendi mülkündeki nur-u ilahiye, birisi de alemdeki sari ve cari olan, bunlar birbirinden ayrı olan şeyler değildir, tabi genel nurun içerisinde kendi nurunu bilmesidir. Ama Hz. Ali Efendimize geldiğinde Keremallahu Veche her yönden her vecihten Kemal sahibidir demektir.

Yani bütün esma-i ilahiyeyi kendisinde en geniş manada zuhura getiren demektir ki işte gerçek nübüvvetin devamı buradan oluşuyor. Buradan kaynaklanıyor. Vechini hakka dönmüş ve o vech kendisinde her yönüyle kemale ermiş durumdadır. İşte Hz. Resulullah’a zahiren de en yakın, kendisi olduğunudan, onun için Hz. Resulullah’tan gelen de irfaniyet velileridir. İrfaniyet mertebesinin velileridir. Diğerlerinden gelenler daha ziyade ibadet yönüyle ulaştıkları mertebelerdir. İşte ibadet yönüyle, fiiller yönüyle yaklaşması vardır ama Hz. Ali Efendimizde hem fiiller yönüyle hem de irfaniyet yönüyledir. İşte O’nun yolundan gelen tarikatlarında genel olarak 53 ama birçok şubeleri olarak da yüze yakın tarikat vardır. 

Neden Hz. Ebubekir-i Sıddık Efendimizden gelen tek bir tarikat vardır O’nun kendi içinde şubeleri vardır, “Nakşibendiye” ama Hz. Ali Efendimizden gelen 53 tane ana tarikat tesbit edilmiş ki tesbit edilmeyenler de vardır, bunların kolları yüze yakındır, neden? Şahsiyet vermektedir, Hz. Ali Efendimizin kanalının aslı budur. (tabi ki bütün buradaki gruplar böyle değilse de aslı odur.) Çok tarikat olması küsürattan değildir, insanlara şahsiyet vermesi, kimlik vermesidir. Yani kendinin “ENE”iyesinin hakikatini tanıtması yönündendir. İşte o benliği idrak eden kimse geliyor kendi bahçesini kurup oluşturuyor, kendi çevresini oluşturuyor. Bu ne demektir? Şahsiyet ve hürriyet sahibi olanlar demektir. 

İşte Ebubekir-i Sıddik Efendimizden gelen yolla bu yolun arasındaki fark diğerlerinin tabii yetiştirmesi, tabii insanlar yetiştirmesi, yani tasdikçi insanlar yetiştirmesi, şeyhim doğru söyledi hep budur. Şeyhin doğru söyledi de sen de bir doğru söyle. Yani Rabbın sana ne diyor, şeyhine demiş elini öp kafanı ayağının altına koy, tamam o ayrı konu ama sana ne dedi, 20 senedir Rabbıma yaklaşayım diye uğraşıyorsun, günde 50 bin İsm-i Celal çekiyorsun daha hala Rabbım ötelerdesin ya Rab sen ne büyüksün diyorsun. Tamam ötelerde ama evvela Rabbın sendedir. Sendekini bulamadıktan sonra ötelerdekini nereden bulacaksın ki. Yanındaki komşusunu görmezse insan 100 Km ilerideki insanla nasıl ünsiyet sağlayacaktır, yakın dost olabilir. Tabi ki burada hiçbir şekilde onları eleştirmek değil hayatın gelişi budur.

Belki de onların rolleri de budur, görevleri budur. Ama biz irfan ehli olmaya çalışıyoruz, bunlardaki hakikatleri bilmemiz gerekiyor, şöyle veya böyle ne olursa olsun çekiştirmek eleştirmek değil bizim işimiz. Ahi Evran-ı Veli “çıraklar ustaları geçmezse sanat ölür.” demiş ki bugün onu yaşıyoruz. Artık çıraklar ustaları geçmek değil, ustaların sanatına yaklaşamıyorlar. Artık o eğitim bitti. İşte sanatın gelişmesi evvelki çırak konumunda olanın kalfa, kalfadan sonra usta olup kendi başına bir yere gelip ve ustasından aldığını daha ileriye götürmesidir. İşte irfaniyet bunu gerektirir. Kendisi de bir firma olur. Diğeri ben ustamdan bunu gördüm, ben başka bir şey yapamam deyince işte o tasdikçi olur. “Sıddık” olur yani ustasına çok bağlı olur. Ama bu bağlılık ona mani olur. İleriye gitmesine mani olur. Ustaya tabiyet başka şeydir, hürmet başka şeydir. 

Araştırma yapmak yeni bir şeyler ortaya koymak başka bir şeydir. Öyle yaptığı halde ustası daha çok memnun olur ondan. 37/107

 وَفَدَيْنَاهُ بِذِبْحٍ عَظِيمٍ “Ona, bedel olarak çok büyük kurban verdik.” Kavimi azametle vasf eyledi ben bilmem ki bu tazim hangi mizandandır, ve sebeb-i tazim olan şey nedir. Hz. Şeyh (r.a.) buradaki düşünce ve taaccübü, tecahüli irfanedir. Zira tazim bize ve koça inayet-i mütesaviyeden naşi vaki olmuştur. Çünkü koç insan-ı kamil için zebih olunduğu vakit insan-ı kamile gıda olup onun cem-i eczasında sari ve heman o olur. Ve hayvan mertebesinden insan-ı kamil mertebesine intikal eder. Bu ise ona inayettir. Yani ona bir lütuftur. Bize inayet olması dahi yani bu ilmin bu hakikatin bize bildirilmesi lütuf olması dahi koçun bizim katlimize mani olmasıdır. 

Eğer biz seyr-ü sulukta kendimizi öldürürsek o zaman ne biz kalırız ortada ne de bir şey kalır. Böylece bin netice ona inayet bize inayetin aynı olur. Yani koça tazim insana tazimin aynı olur. Şeyh (r.a.) Fütuhat-ı Mekkiyenin 72. babında bu bahse müteallik olan hakayik-i beyan buyurmuştur. 

-------------

3. Paragraf:

Ve şek yoktur ki, büdün kiymetçe a'zamdir. Halbuki kurban için zebh-i kebşten nazil oldu (3).

------------

Ve şek yoktur ki deve, öküz gibi büyük baş havyanlar, kıymetçe büyüktür. Halbuki kurban koçtan nazil oldu. Büyük baş hayvanlar küçük baş hayvanlardan daha değerli olduğu halde niçin deve gibi büyük baş hayvanlardan gelmedi de koç geldi diyor onu mercek altına alıyor. Büdün; bedenenin cemidir. Deve öküz ve mandanın her birerlerine ıtlak olunur. Yani her birerleri bu ismi alır. Yani deve öküz ve mandadan her biri kıymetçe koçtan büyüktür. Akıllı insanların yanında bunun böyle olduğuna şüphe yoktur. Yani aklı başında olan insanlar için bunun dışında bir şey düşünülemez. 

Velakin büdün yani büyük baş hayvanlar Allah’a yaklaşmak için koç kurbanından yani koçun kesilmesinden daha aşağıda oldu. Allah koçu gönderdiği için büyük baş hayvanlar koçtan daha değersiz oldu. Burada bizim değerlendirmemiz insanlık yönündendir. Yani maddi varlığı yönündendir. Maddi değeri yönünden büyük baş hayvanları daha değerli diye değerlendiriyoruz. Ama burada Cenab-ı Hakkın vermek istediği başka şey vardır. O’nun indinde koç daha değerlidir. Allah’a yaklaşmak için koçu kesmekten daha aşağıda oldu. Böylece azamet kıymette değil yani yücelik büyüklük maddi kıymette değil kadr ve şereftedir. Yani kadrini kıymetini bilmekte ve şerefli olmaktadır. Deve, sığır ve mandanın kıymeti büyük olduğu halde yani daha büyük olduğu halde zahiren kurban için koçun kesilmesi ondan aladır. 

Yani kurban olması için koçu kesmek daha aladır. Zira koç zebih içindir, yani kesmek içindir, deve sığır ve manda ise yük taşımak için mahluktur. Asli görevi kesilmesi değil yük taşımasıdır. Yani et üretimi değil iş üretimi içindir. Ama zebih (boğazlanma) için koç uygundur, koç iş üretmez. Koç kesilme bakımından diğer büyük baş hayvanlarından daha uygundur.

--------------

4. Paragraf:

Bir kebşin vücudcuğu zatiyla, halife-i Rahman'dan nasil naib olduğuna vukufum olaydi ne olurdu! (4).

-------------

Bir koçun küçük vücudu zatıyla halife-i Rahmandan nasıl insana karşılık olduğuna vukufum olaydı ne olurdu diye söylüyor. Yani bir koçun vücudu küçücük vücudu nasıl olurda zatıyla Rahmanın halifesi olan İshak’ın (a.s) kaim olan makamı oldu yani ishak’ın (a.s) kesilmesi yerine koç O’nun diyeti olmuş oldu. Yani küçücük bir koçun vücuduyla koskoca bütün rahmanın halifesi olan İshak’ın (a.s.) vücudu nasıl karşılık buldu? İşte buna vukufum olaydı ne olurdu diyor. Bunun keyfiyetine muttali olsaydım ne olurdu. Şahıs, şahısçık manasınadır, cünd asker cüneyd, askercik demektir.

Bizde insan, insancık ism-i teksir yani küçültülen isim yani küçükleştirilen masa var masacık var, işte o masacık ism-i teksir yani küçük isimdir. Burada şahıs küçüğü olan şuhays ile tabir buyurulması insan-ı kamilin makamına nispeten koçun vücudunun küçüklüğünü beyandır. Bu beyitin taacüb suretinde vukuu koçun fenafillah olan insan-ı kamile olan sırr-ı münasebetinin marifetine teşviktir. 

-------------

5. Paragraf:

Sen bilmez misin ki, tahkikan emr-i fida, vaki'da mürettebdir. Nef’ için ziyade, hüsran için noksandir (5).

-------------

Yani fidye ile fidye olunan arasında şerefte ve histe ve ulviyyette ve süfliyyette münasebet bulunduğu için fidyede emr-i ilahi ve şan-ı rabbani uygun tertip edilmiştir. Zira şerife mukabil hasis ve hasise mukabil şerif fidye olunmaz. Yani aziz bir kimseyle hasis bir kimsenin şerif bir kimsenin fidyesi kabul edilmez. Yani yukarıdaki fidyenin hakikatini anlatmaya çalışıyor. Fidyede nispet gözetilir çünkü akl-ı evvelden müteselsilen insan mertebesine varıncaya kadar bütün meratib-i kevniye kimi şerif ve kimi hasis olmak üzere tertiplenmiştir. 

Her mertebede emrin zuhuru ise mertebe hasebiyledir. Her mertebede meydana gelen oluşumlar işler mertebe hasebiyledir. Yani o mertebenin özelliğiyledir. Böylece şerife münasib olan şerif fidye oldukda emir mevkiinde vaki olmakla fayda kazanmak için vefa olur. Yani ziyadelikte kemal olur. Ve hasis, hasise veya hasis şerife veyahut şerif hasise fidye oldukda dahi hüsran için noksanlık olur. İmdi İbrahim (a.s.) malını ve oğlunu ve İshak (a.s.) dahi nefsini hak yoluna feda ettiklerinden Hak Teala dahi onlar için değeri çok olan deve ve sığır ve manda yerine değeri az olan koçu fida etti. Bu da malın hüsranında noksanlık oldu. Ve zebih olan İshak (a.s.) baki bırakmakla alemler için hasıl olan yani ishak’dan (a.s.) gelecek olan manevi şeyi ziyade eyledi. Malın hüsranında yani bir kısmının elden çıkmasında noksanlık dahi aynı kazançtır, zira çok mal sarf olunacağına az sarf olundu. 

--------------

6. Paragraf:

Imdi cemaddan a'la bir halk yoktur. Ondan sonra da nebat, kadr ve kıymet üzerine vaki' olur (6).

-------------

Cemad madenler demektir, şimdi madenden ala bir halk yoktur. Ondan sonra nebatlar gelir yani bitkiler kadir ve kıymet üzere vaki olur. Bu beytin bir evvelki mevzulara bağlantısı budur ki koç boyun eğme ve teslim olmada deve öküz ve mandadan daha aladır. İshak (a.s.) dahi hükme boyun eğmede ve teslimde kamil idi. Nitekim hakkında Ayet-i kerimede 37/101 buyurdu.

 فَبَشَّرْنَاهُ بِغُلامٍ حَلِيمٍ 37/101-“Bunun üzerine Onu Halîm bir oğul ile müjdeledik.” İbrahim için de söylüyorlar İshak için de söylüyorlar, böylece inkıyad ve teslimde ala olan koçun nefsi İshak’a fidye olması münasib oldu. Nasıl ki İshak (a.s.) inkıyad etti boyun eğdi teslim oldu, babası söylediği zaman hakkın emri böyledir dediği zaman boyun eğdi, ne dedi “Onu Halîm bir oğul ile müjdeledik.” İshak’ın (a.s.) vasfını belirtiyor. Daha gelmeden evvel, halim, selim, yumuşak diye.

İşte koçun kurban edilmeye kabullenmesi boyun bükmesi ile İshak’ın kurban edilmeye boyun bükmesi arasında fark yoktur diyor. İkisi de bunu kabul ettiler. Ama büyük baş hayvan olsaydı deve, öküz, manda gibi belki zor boyun eğecekti diye o benzetmeyi buradan yapıyor. Yani deve, sığır daha değerli olduğu halde neden koç ondan daha az değeri olduğu halde sorusunun cevabını da böyle izah ediyor. Mademki alâlık yani yükseklik teslimdedir, yani kabullenme boyun eğme de ve teslim olmadadır, o halde cemaddan ala bir halk yoktur. 

Yani teslimiyette madenden ala bir halk edilen bir mahluk yoktur. Zira cemad yani maden devamlı olarak zati fıtri marifeti üzeredir. Burası çok önemli, maden deyip, taş deyip, toprak deyip geçeriz ama bunlar varlığın en alasıdır. O halde cemaddan, madenden ala hani onlara cansız varlıklar derler, tabiatçılar, canlı varlıklar, cansız varlıklar diye varlıkları ayırırlar. Taş toprak, madenlere cansız varlıklar derler, hareket halinde olanlara da canlı varlıklar derler. O halde cemaddan ala bir halk yoktur, zira cemad yani maden devamlı olarak fıtri marifetinin zatı üzerinedir. Tabiat tasliyesinden dönmez. Yani aslını daima muhafaza eder. İlmen ve aynen ve mertebeten teslimiyet ve inkıyad yani boyun eğme üzeredir. İrade-i ilahiyenin tasarrufu altındadır. Yani bu alemi tanımamız için ne kadar güzel bilgiler vardır burada.

Ondan sonra nebatat gelir, bitkiler gelir. Zira nebatatta cemadattan fazla olarak yükselme vardır. Aradaki fark odur. Madenler yatar, nebatlar yükselmeye başlar. Her ne kadar onun fıtratından ise de o tabii hareket fıtrıyye örfen ona izafe olunur. Böylece o tabi hareket bir nevi tasarrufu tabi olur ki bu cemadatta yoktur. Yani nebatlarda bir değişkenlik vardır, bir gelişme vardır, her ne kadar bu da tabiat-ı fıtriye ise de bir nevi tasarruf-u tabii olur. Bir tasarruf olur, yani bir dönüşüm olur bir değişiklik olur kendisinde.

Kendi tasarrufunu kullanmış olur. Bu cemadatta yoktur, yani madenlikte değişkenlik yoktur, 100 sene sonra da bir taşı aynı yerde aynı şekilde bulabilirsin. Eğer o taş cansız olsa 100 sene orada duramaz zaten, varlığı olmaz. Dış haliyle baktığımız da dahi onun içini araştırdığımızda her birisi atom parçası, atom da canlı bir varlıktır. Bu surette nebat marifette cemaddan daha aşağıdadır. Zuhura doğru kemal gösteriyor iken ama marifette düşme gösteriyor. Neden? Çünkü Hakktan ayrılıyor da ondan.

--------------

7. Paragraf: 

Ve sahib-i his nebattan sonradir. Halbuki cümlesinin Hallâk'ini arif olduğu, keşf ile ve izah-i burhan ile sabittir (7).

His sahibi olan hayvanat vahşi hayvanlar ve uçan kuşlar nebatattan sonra gelir, zahirde kemalat gibi görünürken ama batında zevale geliyor. Her ne kadar aklen değil ise de taban ve hissen hareket eder. Yani tabiatı dolayısıyla hissi dolayısıyla hayvanlar hareket eder emr-i Hakla taban ve hissen amel eyler. Onun için nebat cemaddan ve his sahibi olan hayvan dahi nebattan daha aşağıdadır. Tabi ki mana yönüyle değer bakımından işaret ediliyor. Bunların tümü yani cemadat, nebatat, hayvanat kendilerini halk eden rablerini marifet-i tabiye-i fıtriye ile ariftir. 

Tabi olarak kendilerinde fıtri olarak meydana gelen marifetle bilirler. Bunun böyle olduğu fikren değil keşfen yani zevkan ve şuhudan açık delille sabittir. Yani madenlerin nebatların hayvanların Rablarını bilmeleri tabi ve fıtri bir marifet yoluyladır. Şimdi bütün mevcudatın zi-hayat (hayat sahibi) olduğu hakkında delil-i nakli Hak Teala Hz.lerinin yani bunların hepsinin hayat sahibi oldukları taşların toprakların, madenlerin nebatların, hayvanların hayat sahibi olduğu hakkında delil-i nakli Hak Tealanın 13/15 ayetinde buyurur.

 وَلِلَّهِ يَسْجُدُ مَنْ فِى السَّمَوَاتِ وَالاَرْضِ 13/15- Semâlar ve arzda kim varsa, Allah'a secde ederler.

 يُسَبِّحُ لِلَّهِ مَا فِى السَّمَوَاتِ وَمَا فِى الاَرْضِ 62/1-Semâlarda ve arzda her ne varsa; Melîk, Kuddûs, Azîz ve Hakîm olan Allah'ı tespih etmedeler! 

17/44 وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ Hiçbir şey yok ki, O'nun Hamdı olarak, tespih etmesin! 

İşte bunlar zikir ehli olduğunu zikir de bir hayat, “Hay” esmasının zuhurunu gerektirdiğini belirten ayet-i kerimeleridir. Zira semavat ve arzdaki mevcudatın cümlesi secde ve tesbih edebilmek için zi-hayat (hayat sahibi) olmaları lazımdır. Ehl-i keşfin indinde de mevcudatın tümü hayat sahibidir. Ehl-i keşf bunu müşahede ederler. Delil-i akli dahi budur ki vücut birdir o da Hakkın vücududur. Bunlar da o vücudun içinde olduğuna göre vücud da Hakkın vücudu olduğuna göre zaten bunlar “Hay”dır. Yani meseleye başka yönden bakmasan bile bu yönünü bilsen hepsinin de hayat sahibi olduğunu bilirsin. Eşyanın vücudu ise vücud-u hakka ait kılma Hakka ait olan bir vücud-u itibaridir. Yani bu görülen itibari bir vücuttur. Vücut hakkı vahidin vücudu olunca hakkın hayatı ve ilmi bütün zerrat-ı kevniyyeye dahil olmuş olur.

Mahallin ve mazharın taayyünü müsait olmadıkça hayat ve idrak o mazharın batınında kalır. Yani içinde özü vardır zuhur bulamadığı zaman içinde kalır, zahir olmaz. O mazharın baygın insanlar gibi hissi ve şuuru bulunmaz. His ve şuuru olmayınca da enaniyeti yani benliği ile Haktan perdelenmez. Böylece cemad fıtratı üzere baki yani kendi varlığı üzere baki ve şuhud-u daimi içinde bulunur. O nefsiyle tasarruf sahibi değildir. Yani madenler hiçbir tasarrufta bulunmaz. Çünkü cemad zatı ve fıtratıyla Allah’tan gayri mutasarrıf olmadığına şehadet eder. Kendisi bir tasarruf kullanmadığı için.

Şu halde keşfen ve hakikaten Rabbine arif tabi olarak isteyerek ona boyun bükmüştür, ona tabi olmuştur madenler. Nebat ise ondan sonra gelir. Nebat cemaddan sonra gelir, zira onda artmak çoğalmak, doğmak o şekilde çoğalmak, gibi bir nevi hareket ve tasarruf vardır. İşte bu hareket ve tasarrufu sebebiyle cemattan daha düşüktür. His sahibi olan hayvan ise bu ikisinden sonra gelir. Zira onda nefis ve hüküm ve vehim vardır. Nefsini kuvve-i hayvaniyesi ile idrak eder. Kendisinde enaniyet olup bu benlik ile Haktan perdelidir. İnsan-ı nakıs ondan sonra gelir, yani hayvandan sonra gelir, zira Rabbini bilmez, ona gayrı teşrik eder. Gayrısını şirk koşar. Reyinde ve hususu ile marifet-i ilahiyede hata eder insan-ı nakıs.

Aklı ve fikri ile mukayyeddir, yani kendi aklı ve fikri ile kayıtlıdır, nitekim evvelce hakikat diye kabul edilip bilahare batıl olduğu zahir olan şeyler hep akıl ve fikir ile mukayyed olan kayıtlı olan yani kendi aklı ile kayıtlı olan nakıs insanların mahsulüdür. Maahaza her vecih ile alâlık evvelen cemadın daha sonra nebatın, ondan sonra his sahibinin yani hayvanların, daha sonra insan-ı hayvanın olduğu zan olunmasın zira bütün sıfat ve esma-i ilahiyenin mecmaı olan suret-i insaniyeye müteveccihen baki olan silsile-i tertibe göre cemadat hepsinden aşağıdır. Bu tertibe nazaran İnsan cümlesinden âlâdır. Böylece bu tertibe göre evvelen insan-ı kamil, sonra insan-ı hayvan, yani nefs-i natıka dedikleri, üçüncü olarak hayvanat, daha sonra nebatat, beşinci olarak da cemadattır. Suret-insaniyeye en yakın bulunan diğerlerinden âlâdır. İnsan-ı kamil ile insan-ı hayvan arasındaki fark meratibi sûriye değil ancak meratib-i maneviyedir.

Yani suri mertebe değil, manevi mertebedir. Şimdi iki insan ortaya koyalım, bunlardan birisi insan-ı kamil, diğeri insan-ı hayvan, yani insan-ı nakıs, terbiye olmamış insan. İki insan her yönüyle birlikte aynı olmak üzere ama birisi en alâ birisi hayvanlardan da aşağıda cemadattan da daha aşağıdadır. Bu sokakta gezen insanlar var ya bir bakıma kış uykusuna yatan böcekler gibidir. Kendileri belki güneşin altındalar ama kafa olarak madenlerden de aşağıda olduklarından toprak altında taşların altında yaşıyorlardır. İsterse kravatlı olsun isterse her türlü parfümü sürsün. O değil dışarıdaki modernlikte değil insanın yükselmesi demek değildir. İş elbise de surette değildir. Ama bir insan fakir bir insan olabilir, temiz olabilir, ama insan vasfına haiz olur gerçekten. İşte Kur’an’ın, hadislerin ifade ettiği Cenab-ı Hakkın bildirdiği insan-ı kamil olur.

Onun için insan-ı kamili diğer insanlardan ayırmak da mümkün olmaz. Neden, suret olarak baktığında aynı şey, eğer bir insanda suret olarak dini bir görüntü görüyorsan bil ki o insan-ı kamil değildir. Yani ne kadar çok cübbe giyse, ne kadar çok sarık sarsa onun sardığı sarık ile insanlığın arasında hiçbir irtibat yoktur. Sarık kafanın içinde gönlünde muhabbetinde irfanında olacak o da dışarıdan tanınan bir şey olmadığı için işte insan-ı kamili diğer insanlar arasında tanımak mümkün olmaz. Eğer bir yerlerde bir şey var da tanınıyorsa o mutlaka sahtedir. 

İşte o tutuklanan H. Mezarcı var ya kendini ispatlamaya çalışıyor, bir sürü renkler elbiseler şunlar bunlar, işte o renkler onun o renk sahibi olmadığını gösterir. O her ne şekilde olursa olsun kendini o vasıfla vasıflandırmaya çalışsın işte o vasfı zaten onun doğru olmadığını söylüyor. 

Doğru olmadığını sureti ispat ediyor. Çünkü üzerinde o hali taşıyan mertebe-i iseviyeti taşıyanın dışından bir görüntüsü olmaz. O içinden gelen özel bir oluşumla anlaşılır. Yani kendi kemalat davranışlarıyla kendisi söylemeden onu dışarıdakiler anlar. Zaten Hakk ehlinin kendini ispatlamaya ne ihtiyacı vardır, ne de gereği vardır. İşte bir yerlerde bir şey ispatlanmaya çalışılıyorsa bunun sahte olduğu oradan anlaşılır. Günümüzde de bir şeyin reklamı çok yapılıyorsa bil ki onda bir eksiklik var ki zorluyor. Sağlam malın reklama ihtiyacı olmaz. Mal tanıtımını kalitesiyle zaten kendisi yapar. Suret-i İnsaniyeye en yakın bulunan diğerlerinden âlâdır, insan-ı kamil ile insan-ı hayvan arasındaki fark suretteki mertebe değil, ancak meratibi maneviyedir. 

--------------

8. paragraf:

Ve "âdem" denilen halka gelince: imdi akil ile ve fikir ile veya kilâde-i iman ile mukayyeddir (8).

--------------

Âdem denilen halka gelince, bütün bu varlıklar halktır, madenler bir halk, nebatlar bir halk, yani hâlk ediliş, hissi varlıklar hayvanlar bir halk, insanlar da bir hâlktır. Âdem denilen hâlka gelince yani halk edilmişe gelince imdi akıl ve fikir ile veya klade-i iman ile mukayyeddir. Yani gerdanlıkla mukayyeddir. İman gerdanlığı ile kayıtlıdır. Hani diyorlar ya boyunlarına halkalar geçirildi “klade” diyorlar onlara. Halka demektir, Yasin Suresinde geçer. Aslında o klade boyunlarına gerdanlıklar takılmış müstesna varlıklar anlamındadır, Boyunlarındaki klade ile cehenneme sürüklenirler anlamında ayet de vardır.

Yani Âdem denilen halka gelince yani halk edilen o varlığa gelince bu cemad nebat, hayvan gibi hilkatından maksud olan şey üzere sabit değildir. Yani insan kendi hilkatinden tek şey yapmaz. Kendi hilkatinden meydana gelen tek şey yapmaz. Neden kendinde bir akıl fikir, vehim, değerlendirme olduğundan hayali şeyler ortaya çıkar. Yani kendinde aslı olmayanı kendi üretir, işte bu üretimiyle Hakktan uzaklaşır. Kendi üretimi de Hakktan gelene perde olur. İşte madende bu üretim olmadığı için doğrudan doğruya Hakkla Hakk hükmündedir. Hiçbir faaliyeti olmadığından. Melekler de bu tertip itibariyle yerleri madenlerden aşağıdadır. 

Çünkü melekler de hareket edebilme özellikleri var, madenlerin hiçbir hareketleri yok mutlak itaattelerdir, boyun bükmedelerdir. Melekler yeri gelince sen şunu yapacak mısın diye soru sorabiliyorlar Âdem’in (a.s.) yaratılışında kan dökecek bozgunculuk yapacak birisini halife mi yaratacaksın diye çıkışları da vardır. İşte bu da kendi vehimlerinden çıkmış oluyor. Yani mertebe zahire doğru inceldikçe yani kemallaştıkça zevale düşüyor. Yani Hakktan uzaklaşıyor, zevali o oluyor. Ama insan böyle değildir, insan-ı kamil böyle değildir. Hayvan gibi hilkatinden maksud olan şey üzere sabit değildir, belki aklı ve fikriyle yahut imanı ve itikadıyla marifet-i fıtriyesini bozmuş ve onu tasarrufat-ı fikriyesi yani fikrinin tasarrufunu ve nefsinin harekat-ı iradiyesi ile karıştırmıştır. 

Yani Hakkın tabii zuhurunu iradesinin hareketiyle nefsinin halleriyle karıştırmıştır. Eğer cemadın fıtrat-ı zatiye üzere inkıyad ve teslimi Hakkın tasarrufu altında helak olması sebebiyle adem-i hareketi ve iradesi ve tasarrufu gibi yani tasarrufu olmadığı gibi kendine ait tasarrufu iradesi olmadığı gibi. Ve nebatın kendi zatıyla adem-i hareketi ve hayvanın asli hilkatta kendisine ne hizmet isabet etmişse onun üzere sabit olması gibidir. Sıfat-ı cemaliyye âdemde olsaydı kemal derecesine vasıl olurdu. Fakat insan-ı hayvan vücud-u mutlakı akıl ve fikrinin farz ve takdiri üzere takyid etmiş ve bu takyidini tasarufat-ı fikriyesi ile ispata say etmiştir. Yani kendi fikri ile kayıtlanmıştır, kendi fikrini beğenerek kendi fikri ile kayıtlanmıştır bunu öne çıkarmıştır ve bununla hep ben haklıyım diye kendi benliğini ispatlamaya çalışmıştır. Halbuki bununla iyi bir şey yaptığını zanneder, dalâl üzere say ettiğinden haberi yoktur. 

Sıfat-ı cemaliye ademde olsaydı derece-i kemale vasıl olur idi, fakat insan-ı hayvan vücud-u mutlakı yani mutlak vücudu akıl ve fikrinin farz ve takdiri üzere kaydetmiş ve bu kaydını da kendi fikrini beğenerek kendi fikri ile kayıtlanmıştır, bunu öne çıkarmıştır ve bununla ispata kalkmıştır. Yani insan hep ben haklıyım diyor ya işte böyle demesi kendi fikrini kendi benliğini ispatlamaya kalkmış olmasıdır. Kendi benliğini ispatlamaya kalktığı zaman zaten en büyük şirk ehli olmuştur. Kendi kendine bir benlik vermiş oluyor. Cemadatta, nebatat ta bunlar yoktur. 

Kasten olmasa da kendi kayıtlanmasını fikri tasarrufu ile ispata çalışmıştır. Halbuki bununla iyi bir şey yaptığını zanneder. Yani kendini ispatlamaya çalışmakla iyi bir şey yaptığını zanneder. Dalâl üzere say (hareket) ettiğinden haberi bile yoktur. İşte insanın Allah’tan uzaklaşmasının en büyük sebebi budur. Hakkın emirlerinin dışında hele bugünkü ilericiyiz dedikleri insanların ayağının kaydığı en büyük yer burasıdır. Bir yerlere gelememenin sebebi de budur. Çünkü kendi hayali akıllarından bir şeyler kurgulayıp bunun en güzel olduğunu Allah’ın göstermiş olduğu hukuku da gericilik olarak kabul ettiğinden bunu neden böyle kabul ediyor, işte aklı fikri onu öyle kabul ettiriyor ki Allah’ın karşısına kendi bir varlık olarak çıksın diye.

Bunlar akl-ı cüzün hayalidir, eğer akl-ı cüzü mantıklı kullanırsan o akl-ı cüz seni akl-ı küle götürecektir. Başka da yolun yoktur zaten. Kendini ispatlamaya çalışmak haşa Hakkın önüne geçmek demek oluyor. Bugünkü dünyanın hali budur. Fransız devriminde insanlar aklı ilah edinmeye, akıllarına tapmaya başladılar. Cüzi akıllarına tapmaya başladılar, Tabi önünde başka bir şey bulamadı düşündü, düşündü en üst düşünce varlık olarak aklı gördü, aklı var edeni görmedi de aklı gördü. O resimleri beğeniyor da resmi kim yaptı diye sormuyor, nakıştan nakkaşa geçemiyorsun. Kendini görüyor da kendini kim meydana getirdi bunun gafleti içinde.

İşte akl-ı cüz Mevlana’nın dediği gibi akl-ı maaş çamura batmış eşeğe benzer diyor Hakk yolunda. İşte çamur içinde kalıyorlar. Dünyadaki kargaşanın gerçek nedeni budur işte. Eğer gerçekten Allah’ın gönderdiği şekilde bir sosyal yaşam dünyada olmuş olsa bu dünya Cennet olur. O kadar güzel olur ki ne sıkıntı çeken olur ne aç kalan olur ne evsiz, ne barksız kalan olur. Hep kendi akıllarını öne çıkarmak isteyenlerin ihtiraslı kişilerin ihtirasları sebebiyle bazı ellerde toplanıyor, Cenab-ı Hakkın vermiş olduğu nimetler, diğerleri ne olursa olsun, diğerlerini düşünen yok ki.

Kur’an-ı Kerim’de ne buyuruyor, “Yeyiniz, içiniz israf etmeyiniz.” “Ve külü veşrebu vela tusrifun” Hastalığın iki kaynağı vardır, bütün dünyada böyledir. Bu ayetin tam tersini yaptığımız zaman hastalık kapımızdadır. “Ve külü veşrebü” batılılar yediler, yediler, yemeğin çokluğundan hastalar batılılar. 7/31

 وَكُلُوا وَاشْرَبُوا وَلا تُسْرِفُوا “. Yeyin, için israf etmeyin” Afrika gibi doğu gibi fakirler de yiyememekten hastalar. Hastalığın kaynağı mideden geçiyor, biri çok yemekten biri az yemekten. En büyük sebep bunlardır. Ama orta halli Allah’ın gönderdiği sistem şeklinde beslenmiş olsa batılı o çok yediğini o doğuluya aktaracak, az yiyenler de orta halli yiyecekler onlar da orta halli dolayısıyla bütün dünyada sağlık ve sıhhat olacak. Bu kadar doktora da ihtiyaç kalmayacaktır. Şimdi sen çok güzel bir mühendissin bir makine icat ettin, bunun burasına yağ koyacaksın diyorsun, hazneleri var, burasına su koyacaksın, burasına da benzin koyacaksın diyorsun, bunu sen yapmışsın bununla ilgili en güzelini sen bilirsin.

Başkası senin kadar bunu bilmez, bu tavsiye edilen yapılacakları su, yağ, benzin ile ilgili söylenenleri yapmazsan seni yolda bırakır. Bunun üzerine ustası iyi değil denebilir mi? Kusuru önce kendinde ara, Cenab-ı Hakk bu beden makinelerini ortaya koymuş, şöyle şöyle yapacaksın diye de bildirmiştir. Şunu içme, bunu yeme, şöyle yapma, böyle yapma denildiği halde uymuyorsa sonucuna katlanacaktır. Akl-ı küllün hükmünü hayali aklımızla reddediyoruz biz bunu daha iyi kullanırız tavrını alıyoruz. Bu aklı bedeni Kabe yolunda kullanacaksın, cami yolunda kullanacaksın dediği halde meyhane yolunda, kumarhane yolunda kullanıyoruz. 

Tabi ki bu durumun hesabı sorulacaktır. Hep Hakktan uzaklaşmaktalar, hayal ve vehim üzere hareket etmekteler, o zaman da benlik ortaya gelmekte, benlik geldiğinde de şirk oluşturmaktadır. Hiçbir varlığın olmadığı halde Allah gibi kendini görmende, Allah gibi görmezsen o zaman inkiyad etmen lazım gelir. Boyun bükmen gerekecek, boyun bükmediğin süre tabi olmadığın süre Allahlık iddia ediyorsun demektir. Bu kadar açıktır. Halbuki bununla iyi bir şey yaptığını zanneder, dalâl üzere say ettiğinden haberi yoktur. 

--------------

9. paragraf:

Sehl ve bizim mislimiz olan muhakkik bunu dedi. Zira biz ve onlar makam-i ihsandayiz (9).

--------------

Sehl bin Abdullah Tüsterî; büyük evliyaullahtan ve bizim mislimiz yani bizim benzerimiz muhakkik ehli tahkik ehli bunu böyle dedi, yani bizim yukarıda bahsettiğimiz şekilde kabul ettiler onlar da zira biz ve onlar, makam-ı ihsandayız. Yani bu taife bizim de içinde bulunduğumuz bu taife diyor ama biz de kendimizi haddimiz olmayarak diyelim o taifenin işte sonundan geliyoruz, diyelim itikadımız ve inancımız dolayısıyla biz de bu itikattayız ve bunlar ihsan sahipleridir. Marifet sahibi de demiyor, lütuf sahibi, verilenler de demiyor, hibe sahipleri de demiyor, ihsan sahipleri diyor. Neden bu kelimeyi kullanmış? İşte cemal-i ilahiyeye giden müşahede yolu “İhsan” kelimesiyle ifade edildiği için, bunun ilk kapısının açılması, namaz kılarken Rabbini görüyormuş gibi hareket etmendir. Bunu Cebrail’in (a.s.) Resul’e (s.a.v.) verdiği cevapta bulmaktayız.

İhsan nedir diye sorduğunda “sen görmüyorsan da şu an her ne kadar “şimdilik” var onun altında, Rabbinin seni gördüğünü düşünerek ibadet etmendir“ ihsan kelimesi. İslam nedir, iman nedir, ihsan nedir? diye ahiret hakkında dört tane soru soruyor Cebrail (a.s.) insan kıyafetinde gelmiş. İhsan nedir diye sorduğunda “ibadet ederken, namaz kılarken her ne kadar sen Rabbini görmüyorsan da Rabbinin seni gördüğünü düşünerek namaz kılmandır” diyor. Sonra imanın ilk şartı Rabbinin seninle olduğuna imandır demiştir bir hadis-i şerifte efendimiz. Hani imanın şartları altıdır diyoruz ya o ayrı ama imanın ilk şartı eğer bu olmazsa amentüler olmaz. Oraya geçemezsin, buna inanmazsan böyle olduğuna hep ötelerde ararsın. Allah’ın seninle olduğuna inanmandır diyor iman.

Bütün mevcüdat ve mükevvenat tek varlık olduğuna göre de ayrıca sen de o varlığın içinde olduğuna göre senin yerin onda demektir, yani o senin mahallin demektir, zahiren ama batınen de sen onun mahallisin. Hem de Zati yönden, hayali yönden değildir. İşte O’nun varlığının sende olduğunu idrak etmezsen idrak etmeyi de bir tarafa bırakalım iman etmezsen en azından imanla bunu bilmezsen o zaman senin varlığında sen, seni ortaya koyman gerekecektir. İşte sen kendini halk etmiş oluyorsun o zaman. Yani kendi kendini ilah edinmiş oluyorsun. 

Bu anlayış içerisinde ibadet ediyorsan ibadeti nefsine yapıyorsundur, Allah’a değil. Onun için “Veylallahü türceul umur.”, “İrci’ıy ila Rabbiki.”sözlerine muhatab oluyoruz. İbadetimizi nefsimize yaptığımız için “Rabbına dön artık bakalım” diye ihtara, ikaza muhatab oluyoruz. 

 اِرْجِعِۤى اِلَى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَرْضِيَّةً 89/28-"Radiye olarak, Mardiye olarak Rabbine dön” İşte bu ihsanın beş mertebesi en sonunda Rahman suresinde “Hel cezaul ihsanı illel ihsan” ayetiyle bununkemalatını belirtiyor. 55/60

 هَلْ جَزَاۤءُ الاِحْسَانِ اِلا الاِحْسَانُ55/60-İhsanın cezası sadece ihsan değil midir? Onunda sonunda bu dördücüsünde beşincisinde “innallahe lemeal muhsinin.” 29/69

 وَاِنَّ اللَّهَ لَمَعَ الْمُحْسِنِينَ “ Kesinlikle Allah, yakîn ehliyle elbette beraberdir! “

Allah mutlak muhsinlerle beraberdir. 7/56

 اِنَّ رَحْمَتَ اللَّهِ قَرِيبٌ مِنَ الْمُحْسِنِينَ “Muhakkak ki Allah Rahmeti muhsinlerden yakındır.” Allah muhsinlerden yakındır, yani muhsin bir kimsede Allah’ın varlığı olduğundan muhsinlere yaklaşın demektir. En yakın Allah’ın lütfu, ihsanı muhsinlerden gelir. Sağdan, soldan, uzaktan, alimden, malumdan gelmez. İhsan muhsinden gelir, muhsin olmak için bu kelimenin ifade ettiği manaya ayna olmak lazımdır. Yani yer olmak lazımdır, bakın makam-ı ihsandayız diyor, ihsan makamındayız işte bunların hepsi ihsan-ı ilahiyedir, yani ihsandır. Onun için ihsan makamındayız diyor. Yani Seh bin Abdullah Düsteri Hz.leri ve bizim mislimiz yani benzerimiz olan muhakkik yani tahkik ehli cemaat hepsinden aladır, cümlesinden daha ziyade mutidir. 

Yani bu varlıkların içerisinde madenler bütün varlıkların cümlesinden daha yücedir. Daha aladır, daha üsttedir. Ondan sonra nebat, ondan sonra hayvan gelir dedi. Zira biz ve emsalimiz mertebe-i imanın fevkinde olan “İhsan” mertebesindeyiz. Bakın iman nerede kaldı. Daha iman işin baş taraftaki bağlantısıdır. İman ile ihsan arasında ne fark var, izah tarzı bakımından, fark bakımından iman ikilik, ihsan birliktir. Yani ikiden birinin ortadan kalkması lazımdır ihsanda. İman edenin kalkması lazım ki iman edilen zaten kalkmaz, o da meydana çıksın, o zaman “çık aradan kalsın yaradan” iman eden çıkınca iman edilen kaldı. İşte ihsan budur, yani teklik.

İhsan iki yönlüdür, bir zahiri var bir de batını vardır. Burada batını ihsandan bahsediyor, ki bu Allah’ın cemalini ihsan etmektir. Zat-ı ilahiyenin ilmini ihsan etmektir, irfaniyeti ihsan etmektir, müşahedeyi ihsan etmektir, elbise ihsanı değil, para ihsanı değildir, cennet ihsanı değildir, hakikat-i ilahiyenin ihsanıdır. Zat’i müşahedenin ihsanı müşahade yani işte oda o hadis-i şerifle giriliyor, o kapıdan içeriye yani “Sen görmesen de O seni görüyor”. Ondan sonra İbrahimiyet mertebesinde “Kale eslemtü rabbil alemin” teslim ol Rabb-ı İbrahime teslim ol dedi. İbrahim de ben teslim oldum alemlerin Rabbına teslim oldum” diyor. 2/131

 اِذْ قَالَ لَهُ رَبُّهُۤ اَسْلِمْ قَالَ اَسْلَمْتُ لِرَبِّ الْعَالَمِينَ

Hani Ona Rabbi: "Teslim ol" demiş, O da: "Âlemlerin Rabbine teslimim" demişti İşte ihsan bunu gerektiriyor. Evvela mutlak teslimiyeti gerektiriyor. Yalnız burada kime teslim nasıl teslim “Ben vechimi semavat ve arzın sahibi olana teslim ettim. 6/79

﴿٧٩﴾ اِنِّى وَجَّهْتُ وَجْهِىَ لِلَّذِى فَطَرَ السَّمَوَاتِ وَالاَرْضَ حَنِيفًا وَمَاۤ اَنَا مِنَ الْمُشْرِكِينَ

"Muhakkak ki ben veçhimi hanîf olarak, semâlar ve arzın Fâtır'ına yönelttim. Ben müşriklerden değilim!" Demek ki teslim olurken o teslim olacağın yeri çok iyi müşahede etmen lazım. Ahmede Mehmede değil, Hakkın vechine teslim olacaksın. İşte O vecih nerede nasıl bulacağız kime ki ihsan edilmiştir, O vecih ihsan edilmiştir, sana da o vecih O ihsan kanalıyla gelir ancak.

Varsa verir bir şeyi yoksa ne verecek ki, teslim olduğun hayali bir hayat yaşıyorsa hayalinde Hakkı var etmişse kendini Hakk yerine kaim etmişse ayrıca sen de putperest oldun gittin demektir. Puta teslim oldun gittin demektir. Ne yazık ki zamanımızdaki hadiseler aynıyla vakidir. Bu durumda şeriatın zahirini kendi başına yaşamak daha güzeldir. Hiç olmazsa bir imanın vardır, imanınla hayali de olsa iyi niyetle bir Rabbım var bir büyüklük diye ifade ettiğin bir varlık var, ötekinde o insanda küçültüyorsun Hakkı insanda inhisar ediyorsun. Onun için tarikatlar kapatılıyor, sistemleri bozuk artık, çalışma sahaları da müddetleri de doldu, geçti, tarikat seyri zamanı dünyada bitti artık, şeriat zamanı bitti, tarikat zamanı bitti, hakikat zamanı da sona gelmekte, şimdi dünyada marifet zamanı yaşanıyor.

Allah’ın marifetinin yaşandığı zamandır günümüz. O devreler geride kaldı. Bunları idrak edemeyen bazı kimseler, iyi niyetleri ile tabi ki tenkid manasında söylemiyorum, ama kendimizi düzenlememiz için tespit için söylüyoruz, onun için zamana ayak uyduramıyorlar. Ama bunlar peki, şeriat devri geçti, tarikat devri geçti, hakikat devri geçmek üzere peki bunlar yaşanmayacak mı? Yaşanacak bireylerde bireysel olarak yaşanacaktır. Çabucak eğitimi yapılacak ama ihtisas artık Zat mertebesinde sıfat mertebesinde olması lazımdır, ihtisasın ve genellikle genel eğitimin külli eğitimin cümle olarak sıfat mertebesinde Zat mertebesinde olması lazımdır. 

Yani Zati ilimlerin artık bugün yeryüzü insanları tarafından konuşulması lazım idi. Ama biz hala dirsekten namazdan işte parmağın arasında kuru kalmasın, tırnaktan geçemedik daha. O ilimle Zat ilmi kıyas kabul eder mi? İşte biz hep o ilmi okuduğumuz, için beden sistemi üstünde kaldığımız için bir türlü miraca çıkamıyoruz. “Zira biz emsalimiz mertebe-i imanın fevkinde olan ihsan mertebesindeyiz.” İhsan makamında olanlar bütün işleri hakikati üzere bilirler. Yani bu alemde olan neler varsa bunların hepsini gerçek hakikatleri üzere bilirler, kendi hayalleri, kurgularıyla değildir. 

Nitekim Hz. Şeyh (r.a.) Fütuhat-ı Mekkiye’nin 72. babında buyururlar ki “Cemadat sair müvelledattan yani doğurganlardan daha ziyade Hakkı arif ve ona abiddir.” Üç mevalid var ya üç doğuran, madenler, nebatlar, hayvanlar, bunlara üç mevalid, üç doğurgan diyorlar. Madenler nebatları doğuruyor, nebatlar da hayvanları doğuruyor ama bir de kendi kendilerini de doğuruyor, doğurtuyorlar. Cemadat diğer doğurganlardan daha ziyade Hakka arif ve O’na ibadet edendir. Zira o marifet mertebesinde halk olunmuştur. Yani ilk meydana gelen maddi manada ilk meydana gelen yani Allah’a en yakın olandır. Onun için diğerlerinden daha üstündür, o yönü itibariyle. Aklı şehveti ve tasarrufu yoktur, yani kendi benliğini oluşturacak elinde hiçbir şeysi yoktur. Onun değişmesi nefsiyle değil gayriyledir. 

Onda tasarruf eden ancak Allah’tır. Yani madenler nefisleri kendi şehvetleri, kendi düşünceleri vehimleri olmadığından ondaki tasarruf yani değişkenlik Allah tarafından yaptırılmaktadır. Bu yüzden Allah’a en yakın, akl-ı evvele en yakın durumdadır. Ve ilahi düzenleme ile düzenlenmektedirler. Gerçi nebat dahi onun gibi marifet mertebesinde halk olunmuş ise de nefsiyle çoğalma talebi rifati hasebiyle onun derecesinden aşağıdadır. Yani nebatlar madenlerden daha hızlı daha çok çoğalmaktadır. Bir tane ekiyorsun, kaç tane tene veriyor. Çoğalıyor, madende de böyle bir çoğalma var ama bunun kadar açık değildir. 

O da Hakkın varlığı ile yapılmakta o tasarruf da Hakkın varlığı ile yapılmaktadır. Ama nebattaki tasarruf çekirdeğin tasarrufu ile çekirdek de onun özü zatı olduğundan kendine bağlanmaktadır. Dolayısı ile Haktan o kadar uzaklaşmaktadır. Yani şekillendikçe çoğaldıkça Haktan uzaklaşmaktadır. Ve gıdalanma sahibidir gıda ise çoğalmayı ve yükselmeyi icab eder. Halbuki cemad böyle değildir, tabi hareketi ile yükselmesi yoktur. Hep yatay dururlar. Madeni yukarıya da atsan süfliyet ile yine aşağıya iner, yukarıda durmaz. Taleb-i süfli ise hakikat-i ubudiyettir, süfli talep yani tevazuyu taleb etmek ise hakikat-i abdiyettir, abdiyeti taleptir. Zira Hakk âlidir, Hakk yücedir, imdi taş ulum hususunda haşyetullahtan hubud eder, aşağı iner, Hakk Teala buyurur; 2/74 ayetinde “Allah’ın haşyetinden o taşlar yere düşerler.” 

 وَاِنَّ مِنْهَا لَمَا يَهْبِطُ مِنْ خَشْيَةِ اللَّهِ “.. Öyle taşlar vardır ki, haşyetullahtan düşüp yuvarlanır. “ Burada bir benzetme yapıyor, öyle insanlar vardır ki diyor taş gibidirler, taştan daha katıdır kalpleri ama öyle taşlar vardır ki Allah korkusundan yerlere düşerler, parçalanıp dağ başlarından yerlere düşerler. Yani burada anlatmak istediği nebat gibi yukarıya çıkmazlar, tevazularından aşağıya inerler. Yani sen yukarıya atsan da o tevazuundan, abdiyetinden yine aşağıya inerler. Aşağıya inmesi tabi inişi onun haşyetindendir. Yani Allah’tan haşyet etmesindendir. Huşu içinde olmasındandır. Onun müşahedesi dahi Zatidir. İmdi haşyet sahibinde ilim vardır, zira Hak Teala 35/28 ayetinde buyurur,

 اِنَّمَا يَخْشَى اللَّهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمۤوءُا “..Allah'tan, kullarından ancak âlimler haşyet duyar!..” Haşyet Allah’ın alim kullarının özelliklerindendir, güzelliklerindendir. İşte bu Selh İbni Abdullah Tüsteri Hz.lerinin mezhebidir. Yani bu şekildeki düşünce. Bakın burada İmam-ı Azam mezhebi demiyor, İmam-ı Malik, İmam-ı Şafi, İmam-ı Hambel mezhebi demiyor, evliyanın mezhebini diyor.

Ehlullahtan birisine sordular hangi mezhebdensin diye, “Hüda mezhebindenim” dedi, imam mezhebinden değil. İmam mezhebine tabi şu bedenlerdir, aklımız imam mezhebine tabi olamaz. Aklımız Hüda mezhebine tabi olur ancak. Bu farkı ayırmamız lazımdır. işte bu Sehl İbn Abdullah et-Tusteri hazretlerinin mezhebidir. Imdi insanda sifat-i cemadiyyetten a'la sıfat yoktur. Sonra nebatiyyet ve sonra hayvaniyyettir. Ve ondan sonra da derece-i cemaddan yükseldiği kadar olan şey üzerine iddiayi uluhiyet eden insaniyyettir.

Ve bu yükseklikten onun için suret-i ilahiyye hasil olur. Ve onun sebebiyle aslından çikar. Binaenaleyh taşlar yaradılışlarında asıllarından çıkmadıklarından abıd-i muhakkıkındir." Madenler ilk tecellide olduğundan en yakın batın aleminden gelen tecelli madenler burada meydana geldi ondan sonra nebatlar meydana geldi, ondan sonra hayvanlar ondan sonra insanlar meydana geldi, bakın Hakk’tan ne kadar uzaklaştılar. İnsan mertebesine gelinceye kadar Hakk’tan ne kadar uzaklaştılar. Allah’a en yakın madenlerdir. İşte o hususta taşlar yukarıdan düşerler, secde haline gelirler Allah’ın haşyetinden diyor. 

İşte insan da insan olarak mertebesi burası ama kendini idrak edebilmesi için geriye gelmesi lazımdır, yani madeniyet mertebesine inmesi lazımdır. Hatta M. Arabi Hz.leri başka bir kitabında “bir insan gerçek hayvanlık mertebesine inmedikçe insanlığını anlayamaz“ diyor. Hatta nebatlık hatta madenlik mertebesine inecek. Bu kadarını söylememiş onu burada bahsediyor. Yani mertebeler bittikçe değiştikçe Allah’tan uzaklaşma oluyor. 

---------------

10. Paragraf:

İmdi emri, benim müşahede ettiğim gibi müşahede eden kimse, glzlide ve aşikarede benim sozümü söyler (10).

---------------

Ya'ni a'yan-i vücudiyyede, Hakk'ı müteayyin müşahede eden kimse, a'yan-i mevcudenin Hakk'a delaleti, delalet-i zatiyye olduğunu ve onların Yaratanlarına olan ma'rifeti, asli ve fitri bulunduğunu bilir ve gizlide ve aşikarede bu sözü böylece söyler. 

Yani ayanda olan mevcut olan bu vücudun Hakk’ı müteayyin ve müşahede eden kimse yani Hakk’ı zuhurda gören kimse bütün bu alemde Hakk’ın zuhurunu gören kimse ayan-ı mevcudenin Hakk’a delaleti yani mevcut olan bu ayanların Hakk’a delaleti, delalet-i Zat’iye olduğunu yani Zat’i bir delil olduğunu yani bu varlığın bu madde dediğimiz bu eşyanın Hakk’ın Zat’ına Zat’i delil olduğunu bilir ve onların hallaklarına olan marifeti yani onları var edenlerine olan marifeti yani bilgisi asli ve fıtri olduğunu da bilir. Yani bunları var edenlere bunların bilgisinin asli olduğunu ve fıtraten olduğunu bilir. Yani sonradan ilave edilen hayali gibi bir şeyler olmadığını bu bilginin asli olduğunu bilir ve gizli ve aşikarda sözü böyledir. Yani varlıkta bu varlıktaki maden mertebesi Allah’a en yakın mertebedir diye bilir, nebatlar ondan sonra, hayvanlar ondan sonra, insanlar ondan sonra gelir. Yani Allah’a en uzak mertebede olan insanlardır bu seyir içerisinde. 

----------------

11. Paragraf:

Ve bizim sözümüze muhalif olan söze bakma; ve buğdayı çorak yere ekme! (11).

---------------

Ya'ni mazharlarda Hakk'i müşahede etmeyip bizim sözümüze muhalif olarak onların vücudu müstakil olduğunu söyleyen perdelilerin sözlerine kulak verme! Bunlar hicap ehlidir yani perdeli insanların sözlerine kulak verme, İşin hakikati zahir ve açık iken niçin erbab-i fikir ve nazarın vehimlerine ve zanlarına gönül vermiş olasın? Yani işin hakikati böyle iken neden perdelilerin hayal ve vehimlerinden meydana gelen bilgiye tabi olasın. Ve bizim izimize eserimize iktifaen kalbinde bu marifetler açığa çıktığı vakit haklarında 2/7 ayetinde buyurulur; خَتَمَ اللَّهُ عَلَى قُلُوبِهِمْ وَعَلَى سَمْعِهِمْ وَعَلۤى اَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌ Bakara, 2/7-“ Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir; gözlerinde de perde vardır ve büyük azab onlar içindir.” buyrulan kalbleri mühürlü ve gözleri örtülü olan fikir erbabı ve nazara ve cüzzi akıl sahiblerine, ruh gıdası olan ilahi hakikatler ve rabbaniyye marifetlerinden bahs etme! Yani ilahi hakikatlerden Allah bilgisinden kısır akıl sahiplerine bahsetme. Küçük kovası var zaten onu da benlik ile doldurmuş ona hakikat bilgisini anlattığın zaman almıyor dışarıda kalıyor. Onun için bakın ne diyor, “buğdayı çorak yere ekme” diyor. Ruhun gıdası olan hakikat-i ilahiye yani ilahiye bilgilerini ve marif-i rabbaniye rububiyet mertebesinin marifinden bahsetme zira bu marif tohumlarını yani bu bilgi tohumlarını çorak zemin gibi olan onların katı kalplerine ekmek beyhudedir, israftır. 

Hani Rıza Tevfik Bölükbaşı şöyle demiş şiirinde:

Bana sual sorma, cevap müşküldür, Her sırrı ben sana açamam hocam Hakkın hazinesi darı değildir Cami avlusunda saçamam hocam.

Yani bu ilm-i ilahiyi darı değildir saçamam demiştir. Çünkü bunlar tavuk yemi değildir. Zira bu marifetler tohumlarını çorak zemin gibi olan onların idraksiz kalblerine ekmek beyhudedir, israftir.

---------------

12. paragraf:

Onlar nass-ı Kur'an'da, Ma'sum'un bize isma' için getirdiği, sağırlar ve dilsizlerdir (12).

--------------

Ya'ni bu marifetler ve hakikatler kabule adem-i isti'dadları bulunan taifeyi bize işittirmek için, "ma'sum" olan Peygamber'imiz (aleyhi's-salatü ve's-selam) Efendimiz, nass-ı Kur'an'da bizlere tavsif buyurdu, vasıflarını anlattı. Yani akıl almayacak insanların halini bize belirtti diyor, onun için bunlarla uğraşmayın boşuna demek istiyor. Nitekim ayet-i kerimede buyurulur :Bakara, 2/171) صُمٌّ بُكْمٌ عُمْىٌ فَهُمْ لايَعْقِلُونَ onların gözleri kördür kulakları sağırdır onların akıllarıda yoktur, ve فَاِنَّهَا لا تَعْمَى الاَبْصَارُ وَلَكِنْ تَعْمَى الْقُلُوبُ الَّتِى فِى الصُّدُورِ (Hacc, 22/46) orada onları hissedecek kalpleri, işitecek kulakları olsun. Ne var ki, yalnız gözler kör olmaz, göğüslerde olan kalpler de körelir. Ve 7/179 ayetinde لَهُمْ قُلُوبٌ لَا يَفْقَهُونَ بِهَا وَلَهُمْ اَعْيُنٌ لَا يُبْصِرُونَ بِهَا وَلَهُمْ اٰذَانٌ لَا يَسْمَعُونَ بِهَا اُولٰئِكَ كَالْاَنْعَامِ بَلْ هُمْ اَضَلُّ

Binaenaleyh onlar sağir, dilsiz, kördür. Akl-ı cüz'inin idrakatiyla kulakları kapalıdır. Kelam-i Hak'ın kelamıyla konuşmada dilleri söz söylemez. Delail-i akliyye ve fikri nazarı ile dilleri mühürlenmiştir. Ve onların gözleri, mazharlarda Hakk'ı görmekten kördür.

---------------

13. Paragraf:

Ma'lum olsun ki, Allah bizi ve seni tevfikiyla te'yid eylesin, Ibrahim (a.s.) oğluna dedi: "Tahkik ben menamda seni zebh eder gorürüm". Menâm ise hazret-i hayaldir. İmdi Ibrahim (a.s.) rü'yayi ta'bir etmedi. Halbuki menâmda Ibrahim (a.s.) in oğlu suretinde zahir olan koç idi (13).

--------------

Ya'ni menam, Fass-i Yusufi'de izah olundugu üzere "hazret-i hayal-i mukayyed"dir. Bakın uyku hazreti hayal-i mukayyettir, yani kayıtlı hayal hazreti demektir. Ve bu fassın mukaddemesinde zikr olunduğu vech ile "hayal-i mukayyed" insanin vücudunda olan "hayal"dir. Binaenaleyh mutlak misal aleminden insanın hayal aynasına nazil olan suretlerin ba'zisı ta'bire muhtaç olur; ve ba'zısı ayniyla zuhur eyler. Binaenaleyh Ibrahim (a.s.)ın cenab-i İshak'ı rüyasinda kurban eder görmesi, uyanık alemde, uykuda görülen İshak sureti munasebeti olan suret-i hissiyye ile ta'bir olunmak iktiza eder idi. Yani hayalde gördüğü şeyi hissi mertebede tabir etmek gerekirdi diyor. 

Bakın bir hayal alemindeki anlayışlar var, hayali anlayışta bir kurgu var, yani hayali bir kurgu anlayışı var, bu hayali kurgunun karşılığı olan hissi kurgu ve anlayış var, yani bu hayaldeki kurgu hissi kurguya dönüştüğü zaman başkalık arz ediyor. Ani hayal ile his aynı ifadede olmuyor. Mesela hayelde gördüğün insan histe düşündüğün insan değildir. Histe düşündüğün insan hayalde gördüğün insan değildir. Çünkü hayal ile his başka şeydir. Mertebeleri de başka yaşantıları da başka izahları da başkadır. Hayelde gördüğü şeyi hissi olarak tabir etmesi gerekirdi, yani his alemine döndürmesi gerekirdi. His aleminin şartlarıyla hayal aleminin şartları birbirisinin aynı değildir. 

Yani değerlendirmeleri ayni değildir. Orada görülen şey hayal aleminde görülen şey his alemine döndürüldüğü zaman bir başka şeye dönüşüyor, misal gerekiyor, zaten bunlar misal aleminden geliyor. Işte İbrahim’in (a.s.) hayal aleminde oğlunu İshak’ı veya İsmail’i oradaki isim mühim değildir, hayel aleminde oğlunu göstermesi his aleminde onun karşılığının oğlu olmadığı işte bunu tabir etmedi İbrahim (a.s.) hayel aleminde gördüğünü aynen his aleminde tatbik ediyor. Çünkü O rüyayı mutlak rüya zannetti.

 Ve ona munasebeti olan suret-i hissiyye ise boyun eğme ve teslim i'tibariyle koç idi. Cenab-i Ibrahim ise ru'yasinı " keşf-i mücerred (karışık olmayan keşf)" addiyle ta'bir etmeyip zahiri üzerine aldı; ve cenab-ı İshak'ı kurban etmeye teşebbüs buyurdu.

--------------

14. Paragraf:

İmdi İbrahim (a.s.) rüyayı tasdik eyledi. Böyle olunca cenab-ı İbrahim'in vehminden naşi, Hz. İshak'a Rabb'i zibh-i azimi fida eyledi ki, o, onun rü'yasının Allah indinde ta'-biri idi; halbuki o muttali' olmadi (14).

Ya'ni İbrahim (a.s.) rü'yayı zahiri üzere ahz edip alem-i hayalde mer'i olan suretin İshak (a.s.) olduğunu zannetti. Halbuki İbrahim (a.s.)ın vehminin ortaklığıyla İshak (a.s.) suretinde hayal aleminde görülen şey, Allah'ın indinde azim kurbanlık idi. Cenab-i İbrahim ise buna muttali' olmadi. Zira o hazret "kesf-i mucerred"e alışmiş idi. Yani mücerret rüyalara alışmış idi Cenab-ı Hakk ona öyle gösteriyordu. Bu "keşf-i muhayyel"i de keşf-i mücerred zannetti. Hayali keşfi mutlak keşif zannetti. Halbuki rü'yada gorülen her şeyde vehmin etkisi vardır. Yani rüyada görülen her şeye vehim dahil olur. 

Çünkü vehim manaların bölümlerinin idrakinde sultandır. Yani bunlar vehim ile anlaşılır ancak diyor. İşte bunun için cenab-i İbrahim mer'i olan suretin ta'bire muhtaç olmadığını vehm eyledi. Ve oğlunu kurban etmeye kasd etti. Ve "vehim" alem-i suveri muhit ve enbiyanın vücudu da alem-i suverde vaki' olduğundan bu vehm etme nübüvvete kötüleme vermez. Vehim bütün alem suretlerine muhit olduğundan ve embiyanın vücudu da alem-i suverde vaki olduğundan, enbiyanın vücudu da bu alemde vaki olduğundan bu vehim nübüvvete zarar vermez. 

----------------

15. Paragraf: 

Böyle olunca hazret-i hayalde vâki' olan tecelli-i sûri ilm-i âhara muhtaçtir ki, o suret-i mer'iyyeden Allah'ın muradı olan şey onunla idrak olunur (15).

----------------

Ya'ni uyku aleminde rüya aleminde görülen suretlerden murad-ı ilahi ne olduğunu bilmek için diğer bir ilim lazımdır. Bu ilim de "ilm-i ta'bir"dir. Yani Allah rüyada gösterdiği suretlerin ne olduğunu hayal alemindeki suretlerin ne olduğunu bilmek için bunların his alemindeki karşılıkları nedir bunları bilmek lazımdır, Ve bu ilm-i ta'biri ancak kendisine esma-i batıne ile esma-i zahire arasında olan münasebetler yani isimlerin zahirleri ve batınları arasındaki münasebeti açılmış olan görülmüş olan ve bu münasebetle suver-i hayaliyyeye münasebeti olan yani hayali suretler münasebeti olan suver-i hissiyyeye vukufu bulunan zevat layiki vech ile bilir. Yani esma-i ilahiyenin zahirini ve batınını bilenler ve hayali suretlerle suret-i hissiyeyi idrak eden vukufu bulunan zevat ancak bunu bilir. isimlerin zahiri ve batını suretlerin de hayali ve hissi olanlarını bilen ancak bilir.

---------------

16. Paragraf:

Sen görmez misin ki, rü'yânın ta'bîri hakkında Resûlullah (S.a.v.) Ebû Bekir (r.a.)e, nasıl "Ba'zısında isabet ettin ve ba'zısında hatâ ettin" buyurdu. Böyle olunca Hz. Ebû Bekir, hangisinde isabet ve hangisinde hatâ ettiğini ta'rîf buyurmasını taleb eyledi. (S.a.v.) Efendimiz ta'rîf buyurmadı (16).

---------------

Hz. Şeyh (r.a ) bu kelâmı, tecellî-i sürî başka bir ilme muhtaç olduğunu isbât için söylemiştir. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)den rivayet buyrulan hadîs-i şerife işaret buyrulur. Hadîsi şerif budur: Ya'nî "Bir kimse Hz. Resul’e (a.s.) gelip: "Yâ Resûlallah, bu gece rü'yâda bir buluttan bal ile yağ yağarak ondan halkın kimi çok, kimi az nasîbleri hasebiyle aldıklarını gördüm. Ve gökten yere vâsıl bir ip müşahede ettim. Yâ Resûlallah, zât-ı hazretini gördüm ki, onu tutup yükseldin. Ondan sonra onu diğer bir adam tutup çıktı. Sonra diğer bir kimse o ipi tutup onunla son oldu, ip koptu Ondan sonra ipi bağlayıp bitiştirip yükseldi. Hz. Ebû Bekir (r.a.) buyurdular ki:o adam bunu anlattıktan sonra "Yâ Re­sûlallah, izin verir iseniz onu ben ta'bîr edeyim." (S.a.v.) Efendimiz: "Ta'bîr et!" buyurdular. Cenâb-ı Sıddîk buyurdu ki: "Buluttan mûrad İslâm bulutudur. 

Ve ondan yağan bal ile yağdan murâd lezzet ve halâveti münâsebetiyle Kur'an'dır. Ve çok ve az alandan murâd dahi Kur'ân'dan az ve çok elde edendir. Ve semâdan arza vâsıl olan ipe gelince o da Hak'tır ki, sen onun üzerinesin. Onu tutarsın, Allah seni a'lâ eder. Senden sonra onu diğer bir kimse tutup onunla yükselir. Sonra o kimseden sonra diğer biri alır. Sonra munkatı'(son) olup birleştirilerek yükselir." "Yâ Resûlullah ta'bîrimde isabet mi ettim, yoksa hatâ mı ettim?" (S.a.v.) buyurdu ki: "Ba'zısında isabet ettin ve ba'zısında hatâ ettin." Hz. Sıddîk buyurdu ki: "Yâ Resûlallah and veririm ki, ta'bîrimde hatâ ettiğim şeyi beyân buyur!" (S.a.v.) Efendimiz: "Buna and verme!" buyurdular."

---------------

17. Paragraf:

Ve Hak Teâlâ İbrahim (a.s.) اَنْ يَاۤ اِبْرَهِيمُ (Saffât, 37/104) diye nida ettiği zaman قَدْ صَدَّقْتَ فِى الرُّءْيَا (Saffât, 37/105) dedi. Ona صَدَّقْتَ الرُّءْيَا demedi. Zîrâ Hz. İbrahim (a.s.) rü'yâyı ta'bîr etmedi. Belki gördüğü şeyin zahiri üzerine aldı. Halbuki rü'yâ ta'bîr ister (17).

---------------

Ya'nî Hak Teâlâ hazretleri İbrahim (a.s.) a hitâb buyurduğu vakit "Yâ İbrahim muhakkak sen rü'yâyı sâdık kıldın. Ya'nî rü'yâda gördüğün vech üzere ahz etmek suretiyle rü'yâyı tasdik eyledin" dedi. Ve "Rü'yâda sâdık oldun. İşte o rü'yâda gördüğün senin oğlundur" demedi. Binâenaleyh Ibrâhîm (a.s.) rü'yâyı tasdik etti. Fakat onu ta'bîr etmediğinden rü'yâda sâdık olmadı. Rüyayı tasdik etti ama rüyanın tatbikatında sadık olmadı diyor. Çünkü eğer sâdık olaydı, rüyada görünen suret onun oğlu olur ve zahirde kurban etme dahi onun üzerine vâki' olur idi. Fakat rü'yâda cenâb-ı İshâk suretinde görünen, teslim ve inkıyâd münâsebetiyle "koç" idi. Binâenaleyh Ibrâhîm (a.s.) "koç" ile ta'bîr etmek lâzım gelirken, etmedi.

----------------

18. paragraf:

Bunun için Aziz, اِنْ كُنْتُمْ لِلرُّءْيَا تَعْبُرُونَ (Yûsuf, 12/43) dedi. Ve "ta'bîr"in ma'nâsı rü'yâda gördüğü suretten emr-i âhara cevazdır, îmdi öküz, kaht ve vüs'atte, seneler oldu (18).

---------------

Ma'lûmdur ki, Hz. Yûsuf (a.s.) Mısır'da mahbûs olduğu sırada Azîz-i Mısr bir rü'yâ görmüş idi. Mısır'ın eşrâfiyle kâhinlerini cem' edip dedi ki: "Ben rü'yâmda denizden yedi semiz ve onu müteâkıb da yedi zaîf öküz çıktığını; ve zaîf öküzlerin semiz öküzleri yuttuğunu; ve dâneleri yeşil ve birbirine bağlanmış yedi başak ile kuru olarak yedi başak zahir olup, kuruların yeşil başaklara galebe ederek onlardan eser kalmadığını gördüm. Eğer rü'yâ ta'bîrini bilirseniz bu rü'yâma fetva ve cevâb verin!" Onlar cevaben: "Bu karışık bir rü'yâdır. Biz bunun ta'bîrini bilmeyiz" dediler. Nihayet Hz. Yûsuf’a müracaat olundu. Onlar buyurdular ki: "Yedi yıl âdetiniz üzere ekin ekin. Fakat hepsini döğmeyip başaklarında bırakın. 

Yalnız yiyeceğiniz kadar döğün. Bu yedi yıl vüs'at geçtikten sonra yedi sene kıtlık vâki' olup evvelce biriktirilenleri yerler. Ve ondan bir mikdar tohumluk alıkonulur. Bu kıtlık senelerinden sonra çok yağmur yağıp bolluk olur." İşte rü'yâ ta'bîr taleb ettiğini bildiği için Azîz اِنْ كُنْتُمْ لِلرُّءْيَا تَعْبُرُونَ (Yûsuf, 12/43 “ rüyamı bana yorumlayın” dedi. Ve "ta'bîr"in ma'nâsı dahi rü'yâda görülen suretten diğer bir emre geçmektir ki, o emr âlem-i hayâlde görülen suretin ma'nâsıdır. Ya'nî suver-i hayâliyyeye münâsebeti olan suver-i hissiyyedir. Yani hayal aleminde görülen bir şey his aleminde başka bir şeydir. Bunun için Hz. Yûsuf (a.s.) Azîz'in hayâl aleminde gördüğü yedi semiz öküzü ve yeşil başakları yedi bolluk senesi; ve yedi zayıf öküzü.ve kuru başakları dahi yedi kıtlık senesi ile ta'bîr buyurdu. Şu halde sûret-i hayâliyyeye münâsib olan ma'nâya geçti ki, bu da emr-i diğerdir.

---------------

19. Paragraf:

Eğer rü'yâda sâdık olaydı, oğlunu zebh eder idi. Halbuki ancak bu, veledinin aynı olduğunda rü'yâyı tasdik eyledi. Allah indinde ise, ancak onun veledinin suretinde zibh-ı azîm idi. Böyle olunca İbrahim (a.s.)ın zihninde veled vâki' olduğundan nâşî zibh-i azîmi fidâ eyledi. Yoksa o nefs-i emrde indallâh fidâ değildir. İmdi his zibhı tasvir eyledi. Hayâl dahi ibn-i İbrahim'i tasvir eyledi. Binâenaleyh eğer hayâlde koçu göre idi, elbette onu oğlu ile, yahut emr-i diğer ile ta'bîr eder idi (19).

---------------

Ya'nî eğer İbrahim (a.s.)ın oğlu suretinde görülen şey, koç olmayıp da, hakîkaten oğlu olaydı, elbette onu kurban ederdi. Binâenaleyh rü'yâda sâdık olmadı. Ancak görülen şey oğlunun aynı olduğunda rü'yâyı tasdik eyledi. Ya'nî rü'yâda oğlunu kurban eder gördü. Ve o rü'yâyı zahirde sâdık kılıp oğlunu boğazlamağa teşebbüs etti. Halbuki o görülen şey, Allah indinde, ancak onun oğlu suretinde belli olan büyük bir kurbanlık hayvan idi; hakîkaten oğlu değil idi. Binâenaleyh Hak Teâlâ hazretleri, İbrahim (a.s.)ın zihninde oğlu vâki' olduğu için, İshâk (a.s.)a büyük kurbanlık hayvan fidye eyledi.

Fakat o büyük kurbanlık hayvan, Hak indinde, hakîkaten fîdye değil idi. Çünkü Allah Teâlâ, İbrahim (a.s.)a oğlunu kurban etmesini emr etmemiş idi ki, ona kurbanlık hayvan fidye etsin. Böyle olunca zahir hissi kurbanlık hayvanı tasvir eyledi. Ya'nî hayâlde görülen şey his alemi ve şehâdette koçun boğazlanmasıyla neticelendi. Ve zâten Allah indinde dahi kurban olunacak şey koç idi. İmdi her şey indallahda ne suret üzere sabit olmuş ise âlem-i his ve şehâdette dahi, onunla zahir olur. Çünkü âlem-i his, âlem-i hayâlden daha cem'iyyetli ve daha sahîhdir. Zîrâ âlem-i tafsildir. Ve hayâl ise, İbrahim (a.s.)ın oğlunu tasvir etti.

Sebebi de koç ile İshâk (a.s.) arasında inkıyâd ve teslim münâsebeti bulunması idi. Çünkü hayâl, bir ma'nâyı, türlü türlü suretlerde tasvir eder. İşte bu sebeple rü'yâ tâ'bîre muhtaçtır. Eğer İbrahim (a.s.) âlem-i hayâlde koçu boğazladığını göre idi, elbette onu, koça münâsebeti olan oğlu ile veyahut diğer bir şey ile ta'bîr ederdi. Çünkü rüyanın "keşf-i muhayyel" olan kısmı mutlaka ta'bîr olunmak iktizâ eder. 

---------------

20. Paragraf:

Ba'dehû Hak Teâlâ buyurdu: "Bu emr-i ma'hûd muhakkak belâ-yı mübîndir' اِنَّ هَذَا لَهُوَ الْبَلۤوءُا الْمُبِينُ (Saffât, 37/106); Ya'nî imtihân-ı zahirdir. Ya'nî Hak Teâlâ, mevtın-ı rü'yânın ta'bîrden iktizâ ettiği şeyi bilir mi, yoksa bilmez mi deyu İbrahim (a.s.)ı ilimde imtihandır. Zîrâ tahkîkan mevtın-ı rü'yânın ta'bîr istediğini Hak Teâlâ bilir (20).

----------------

Ya'nî İshâk (a.s.) a fidye olmak üzere koç nazil olduğunu İbrahim (a.s.) gördükten sonra, oğlunu kesmeye teşebbüs ettiğinde kesemeyip koç inince Hak Teâlâ ona: "Bu oğlunu boğazlamak emri imtihân-ı zahirdir" اِنَّ هَذَا لَهُوَ الْبَلۤوءُا الْمُبِينُ (Saffât, 37/106) buyurdu.“ Doğrusu bu, apaçık bir deneme idi.” Bakın Cenab-ı Hakk bir rüya gösteriyor, rüyanın iki yönü var birisi tevil yoluyla rüyanın manasını misal aleminden gelen rüyanın manasını his aleminde çevirmesi gerekiyor manasını değiştirmesini ve Cenab-ı Hakk’ın gerçek muradı ne ise onu bilmesi onu kesmesini ifade etmesi birincisi bu, ikincisi de ayni ile vaki ve keşf-i mücerret olarak görüp oğlunu kesmeye teşebbüs etmesi. Şimdi İbrahim’in (a.s.) orada çok hassas bir konumu vardı, bakın eğer baştan İbrahim (a.s.) eğer rüyayı Cenab-ı Hakk’ın muradı üzere tevil edip de kendisi bir koç bulup kesmeye kalksaydı eğer ne olurdu, oğlunu kayırma ihtimali çıkardı ortaya. 

Bakın burada çok mühim mesele var, yani Cenab-ı Hakk bana oğlumu kes diye rüyada gösterdi, üç gece de bu rüya arkası arkası oluyor, ondan sonra zaten tahkikan mutlak rüya yani keşf-i mücerret olarak görüyor ama aslında Cenab-ı Hakk O’nu imtihan için bakalım oğlunu gerçekten kesecek mi kesmeyecek mi diye. Yoksa eğer baştan İbrahim (a.s.) oğlunu kesme kararını vermeyip tevili üzere gitmiş olsaydı belki de mertebesinden çok aşağılara düşmüş olacaktı. Oğlu ile Hakk arasında bir seçim yapmış olacaktı. Yani oğlunu kayırmış olacaktı. Bir bakıma O belki de bunu bildiği halde keşf-i mücerret olarak kabul etti, neden çünkü nefsine ters geliyordu. Yani nefsine ters geliyordu derken nefsinin istediği yönde değildi. Bir insanın oğlunu kesmesi nefsine uygun gelir mi? Gelmez istemez, işte onun için tevil yoluna gitmeyip mücerret şekliyle tatbikine geçti. Zaten bakın “bu bir imtihandı” buyuruyor. Zahirde bir imtihandı. Zaten İbrahim’in (a.s.) dört büyük imtihandan bir tanesi bu idi, oğlunu kesme teşebbüsü, biri ateşe atılması, biri putları kırması, biri de O’nu memleketinden dışarı çıkarmalarıydı. İşte bu yüzden öğle namazı O’nun bu dört büyük imtihandan geçtiği için bu imtihanı kurtardığı için öğle namazı dört rekat farz oldu. O’nun şanından. Oğlunu boğazlama zamanı öğle namazı vakti idi. 

Ve Hak Teâlâ'nın İbrahîm (a.s.)ı ilimde imtihan buyurması, yani ilim ile imtihan etmesi onu mükemmel kılmak ve "keşf-i mücerred"den başka "keşf-i muhayyel" dahi mevcûd olduğuna ve binâenaleyh hayâl aleminde de görülen suretlerin mutlaka görünüşlerine haml edilmeyip, belki ondan maksûd olan şeyi aramak lâzım geldiğine muttali' eylemek için idi. Yani keşf-i muhayyelde görülen şeylerin böyle şeylerin de mevcut olduğunu ama muhayyelin yani hayali keşfin mutlak his aleminde o gösterilen şey olmadığını ona belirtmek içindir diyor. Yani böyle olmasının birçok hikmetleri vardır diyor. 

Zîrâ İbrâhîm (a.s.) keşf-i mücerrede alışmış ve âlem-i misâlden ahzi i'tiyâd eylemiş idi. Onun için bunu da öyle zannetti. Genellikle İbrahim’e (a.s.) gelen şeyler keşf-i mücerret olarak geliyordu, yani batın alemden mana aleminden kendisine gelen şeylerin hepsi açık bir keşif olarak geliyordu. Yani batın alemde ne idiyse söylenen şey zahir alemde de öylece tahakkuk ediyordu. Buna alışıktı diyor. O rüyayı da bu düşünce ağırlığı ile keşf-i mücerret diye yorumladı. Ve rü'yâsını zahiri üzere alıp oğlunu kurban etmeye girişimine karar verdi. Bu hâl ibrâhîm (a.s.)ın şân-ı nübüvvetine noksan vermez. Yani burada eksiklik gibi görülen şey O’nun peygamberlik şanına eksiklik getirmez.

Zîrâ enbiyâ "seyr-i fıllâh"da dâima terakkidedir; yani Allah’ta seyirde Allah’ın varlığında seyir, hani “Tin” suresinde فِۤى اَحْسَنِ تَقْوِيمٍ “güzellik içinde halk ettik” işte bu da Allah içinde Allah’ın varlığında Allah’ın varlığını idrak ederek çevresinde olanın ne olduğunu bilerek kişinin hayatını sürdürmesi buna seyr-i fillah deniyor. ve seyr-i fıllâhın ni­hayeti yoktur. Da'vet ettikleri halkın seyri ise "seyr-i ilallâh"dır. Yani seyr-i fillahta yaşayanlar halkı Allah’a davet ederler, halkın seyri ise ila Allahtır o zaman seyr-i fillahta olanlarla seyr-i illallah arasında tabi ki fark olacaktır.

Ve bu seyrin nihayeti "seyr-i fıllâh"dır. Yani seyr-i ilallah’ın nihayeti seyr-i fillahtır. Allah’a doğru seyirin neticesi Allah’ta seyirdir. Binâenaleyh enbiyânın bidâyet-i seyri halkın nihâyet-i seyridir. Yani enbiyanın başlangıç seyiri halkın bitiş seyridir, yani seyr-i illallah ta halk seyir eder, ama enbiya ve evliya seyr-i fillahta seyir eder. Yani seyr-i fillahın başlangıcı halkın sonudur neticesidir. İmdi Hz. Şeyh'in "Mevtın-ı rü'yâ ta'bîr ister" (mevtın yerleşilen yer makam manasınadır) buyurması, "keşf-i muhayyel" kısmından olan rü'yâya aittir. Hani üç türlü rüya vardı, keşf-i mücerret; mücerret demek soyunmuş tertemiz kalmış üzerinde hiçbir karışıklık, katışıklık bir şey yok demek, özü ile mevcut demektir. 

Keşf-i mücerret; temiz bir keşif, yani üzerinde şüpheler şunlar bunlar olmayandır. Bu tür gelen rüyaları tabir etmeye gerek yoktur. Ama bunlar hangi rüyadır bilemeyiz, kolay kolay tesbit edemeyiz. Rüya tabir ister demesi keşf-i muhayyel olan yani hayali keşif, şimdi bu keşif ne demektir burada, onu da açmamız lazımdır. Rüyada gördüğümüz her şey aşağı yukarı keşiftir, gören için mer’i için bir keşiftir. Uykuda karanlıkta gözlerinizi kapatmışsınız gecenin bir saatinde bir dakikasında önünüze sonsuz sahneler açılıyor, bildiğimiz veya bilmediğimiz kimseler işte bu keşiftir. Bu bize keşf olunuyor. Yani açılıyor, keşif demek açılması demektir. İşte bu keşiflerin birisi mücerret keşif yani mutlak keşiftir, tertemiz açık olan bir keşiftir. Diğeri de muhayyel, hayeli olan yani hayel aleminden gelen keşf-i muhayyel. Yani misal aleminden gelen görüntülerdir. İşte bunların tabire ihtiyacı vardır. Ve rü'yânın kısm-ı a'zamı "keşf-i muhayyel" nev'indendir. Rüyanın büyük bir kısmı keşf-i muhayyel neviindendir. "Keşf-i mücerred" kısmından olanı ise nadiren vâki' olur. Binâenaleyh rü'yânın pek çoğu ta'bîr ister.

--------------

21. paragraf:

İmdi İbrâhîm (a.s.) rü'yâyı ta'bîrden gaflet etti. Böyle olunca, mevtın-ı rü'yâya onun hakkını vermedi. Ve bu sebepten dolayı rü'yâyı tasdik eyledi. Nitekim Müsned sahibi imâm olan Takıyy bin Mahled, gafil oldu. İndinde sabit olan haberde işitti ki: Tahkîkan Nebî (a.s.) buyurdu: Beni rü'yâda gören kimse, yakazada beni gördü. Zîrâ şeytan benim suretim üzerine mütemessil olmaz. İmdi Takıyy bin Mahled onu gördü. Ve Nebî (s.a.v.) o rü'yâda ona süt içirdi. Ve Takıyy bin Mahled rü'yâsını tasdik etti. Binâenaleyh istika edip sütü kayy eyledi. Eğer rü'yâsını ta'bîr ede idi o süt, ona ilm-i kesir olur idi. İmdi sütten içtiği kadar, Allah Teâlâ ona ilm-i kesîri haram etti (21).

-----------------

Ya'nî İbrâhîm (a.s.)ın rü'yâyı ta'bîrden gaflet etmesi, sâhib-i Müsned bir imâm olan Takıyy bin Mahled'in senedleriyle beraber indinde sabit olan işittiği bir habere binâen, gördüğü rü'yâda "süt"ü ta'bîr etmeyip zahiri üzere almasına ve binâenaleyh ta'bîrden gaflet etmesine benzer. Zîrâ rü'yâsında gördüğü sütü uyanıkken dahi süte hami etti. Çünkü hadîs-i şerifte; "Beni rü'yâda gören uyanıkken görür" buyrulmuş idi. Bu hadîse binâen rü'yâda içtiği sütü kusmak istedi ve kustu. Fakat âlem-i hayalde "süt" suretinde gördüğü "ilim"den içtiği süt kadar, âlem-i histe mahrum oldu. İmdi gerek İbrâhîm (a.s.) ve gerek Takıyy bin Mahled rü'yalarını zahiri üzerine aldılar. Fakat İbrâhîm (a.s.)ın rü'yâsını Hak Teâlâ koç inzâliyle ta'bîr buyurup Hz. İshâk'ın kurban edilmesine mahal kalmadı. Zîrâ cenâb-ı İshâk'ın zahirde kurban edilmesi vâki' olaydı, indallahda kurban edilmesi lâzım gelen bir koç yerine âdemî-i ma'sûm olan bir şerefli nebi yok olacak idi.

Bu da mahzûr-i azîm idi. Halbuki Takıyy bin Mahled rü'yâsını hak bir vech ile ta'bîr buyurmadı. Ve sütü zahiri üzerine alan Takıyy bin Mahled uyanıklık hâlinde onu kustu. Sütü fazla içiyor belki de süt onu rahatsız ediyor, o sütü çıkarıyor, halbuki Efendimiz sütü ilim ile tabir etmişti, işte sütü zahiri üzere gördüğünden belki biraz fazlalık gibi geldiğinden çıkarıyor. İşte o sütü çıkardığı kadar da ilimden kayıp etmiş oluyor. Süt çıkarıyor ama ilmi kayıp ediyor. Çünkü sütün karşılığı ilimdir, süt içtiği zaman ilimi içmiş oluyor ama o sütü süt olarak kabul ettiğinden sütü çıkardığında sütün manası olan ilmi çıkarmış oluyor. Kendisinden ilim alınmış oluyor. Ancak içtiği süt kadar kendisinden ilim fevt oldu, yani kaybetti. Onun ilminin fevti ise bir şerefli nebinin fetvine benzemez. Burada iki rüya arasında bir kıyas yapmış, ama anlaşılması biraz ağır. 

--------------

22. paragraf:

Sen resul (a.s.)ı görmez misin ki, rü'yâda bir kadeh süt verildi. Buyurdu ki: "Kanmaklik tırnaklarımdan çıkıncaya kadar onu içtim. Ba'dehû artığımı Ömer'e verdim." "Yâ Resûlallah onu ne ile te'vîl ettin?" denildi. "İlim" buyurdu. Ve mevtın-ı rü'yâya ve ta'bîrden iktizâ ettiği şeye âlim olduğu için, gördüğü suret üzere onu süt olarak terk etmedi (22).

--------------

Zîrâ "süt" küçük çocukların bedenlerine gıda olduğu gibi, faydalı ilm dahi nakısların ervahına gıdadır. İşte "süt" ile "ilm"in arasındaki münâsebet budur. Süt nakıs çocukların bedenine gıda olduğu gibi aslında bu küçük çocukların dediği belki de yaşı 40-50’dir ama yani idraken daha kendini bulmadığı için onlar da küçük çocuklar hükmündedir. Aslında süt her yaşta olana bedenlerine faydalı olmakta gıda olmaktadır. Yani nakısların bedenine gıda olduğu gibi ilm-i nafi dahi, nefh edici kaldırıcı bir ilim aldığın zaman sendeki kötülükler kalkar, işte ona ilm-i nafi denir, nefh edici, kaldırıcı ilim, yani eksikleri kaldırıcı ilim derler o ilim dahi nakısların ervahına gıdadır, noksan bedenlerin ruhlarına gıdadır. Süt nasıl bedene gıda oluyor ise ilim de ruhlara gıdadır. Süt ile ilmin arasındaki münasebet de bu sebeptendir.

---------------

23. Paragraf:

Ve muhakkak bilindi ki, Nebi (a.s.)ın, hissin müşahede ettiği sureti Medine'de medfûndur. Ve onu ruhunu ve latifesini, bir kimse bir kimseden ve kendi nefsinden müşahede etmedi. Ervahın hepsi bu mesabededir (23).

----------------

Ya'nî Nebi (a.s.)ın his gözü ile müşahede olunan sûret-i unsuriyyesi ve beşeriyyesi Medîne-i Münevvere'de defnedilmiş olduğundan, bu zaman ehlinden onu kimsenin görmesi mümkün değildir. Ve onun ruhunun suretini ve latîfe-i insâniyyesini, ne hayât-ı şerefelerinde cesed-i mübareklerinden ve ne de vefatlarından sonra bir kimse müşahede etmez. Ve mazharlardan tecrid olma hasebiyle bir kimse onu bir kimsenin mazharından ve kendi mazharından göremez. Ya'nî Resûl-i ekrem hazretlerinin cesed-i unsurîleri var idi. 

كُلُّ نَفْسٍ ذَاۤئِقَةُ الْمَوْتِ (Âl-i İmrân, 3/185) “Herkes ölümü tadacaktır.“ âyet-i kerîmesi hükmünce vefât-ı âlîleri vâki' olup bu cesed-i unsurî, Medîne-i Münevvere'de medfûn oldu. Binâenaleyh o cesed-i unsurînin artık bu âlem-i kesafette yaşayan bir kimse tarafından aynen görülmesi mümkün değildir.

Ve o hazretin rûh-i mübârekinin suretini ve latîfe-i insâniyyesini, hayât-i şeriflerinde cesed-i mübareklerinden hiç bir kimse göremediği gibi vefatlarından, ya'ni cesedi unsurîlerinden ayrıldıktan, sonra da kezâlik kimse göremez. Ve keza o rûh-i mübâreki ve latîfe-i insâniyyeyi ne başkasının mazharından ve ne de bir kimse kendi mazharından göremez. Zîrâ her bir mazharın ruhu ve latîfe-i insâniyyesi ancak kendi mazharına mahsûstur. Binâenaleyh ruhların hepsi bu mesabededir. Gerek uyku aleminde ve gerek uyanıkken görülen suret o hazretin sûret-i unsuriyyesinin aynı değildir. Belki o surete müşabih olan cism-i berzahîleridir. İmdi Hz. Şeyh (r.a.)in bu îzâhâta şurû' buyurmaları, Takıyy bin Mahled'in indinde senedleriyle beraber sabit olan hadîs-î şerifini tefsir maksadıyla vâki' olmuştur. 

---------------

24. paragraf:

İmdi Nebî (a.s.)ın ruhu, vefat ettiği cesedi suretinde olarak menâmda râî için mütecessid olur. Menâm, o cesedden bir şey tenkis etmez. İmdi o, Muhammed (s.a.v.)dir ki, medfûn olan surete müşabih sûret-i cesediyyede, ruhu haysiyyetiyle mer'îdir. Allah tarafından râî hakkında ismetten nâşî, şeytanın onun cesedi suretinde mutasavver olması mümkün değildir. (24).

---------------

Ya'nî (s.a.v.) Efendimiz, ne sureti cesediyye üzerine intikal buyurmuş ise hazret-i menâm, yani uyku hazreti onun rûh-i mübârekini o cesed suretinde tasvir eder; ve bu cesedi noksan üzere tasvir etmez. Binâenaleyh o mütecessid olan yani cesedlenmiş olan ancak Muhammed (s.a.v.)dir, başkası değildir. Ve Peygamber suretinde görünüp halkı dalalete sevk etmemesi için şeytan, onun suretinde temessül edemez. Allah göreni bundan muhafaza eder. Yani rüyayı göreni bundan korur. Hz. Şeyh (r.a.)in bu kelâmı fehm-i zahire göredir. Eğer rü'yâyı gören kimsenin Allah tarafından muhafaza ve koruma mevzû-i bahs olmasa bile, bilfarz şeytanın cesed-i Peygamber suretinde cesed hâlinde, görene mahfuz olur idi.

Zîrâ (s.a.v.) Efendimizin sûret-i cesediyyesi, rahmet-i mahzanın suretidir. Yani gerçek rahmetin suretidir. Eğer şeytanın o cesed suretine girmesi mümkün olsa, göreni dalâletten ve şeytanı dahi delalete düşürmeden muhafaza etmiş olur idi. O’nun cesedi zaten rahmettir, yani şeytaniyet ona bürünse de şeytaniyet O’ndan çıkmaz yani görene zarar vermez. Çünkü o sûret-i mübâreke onu zarar ırâsından men' eder. Meselâ yılanı tesir ile koynuna koyan kimseler vardır. Yılan o kimselerin ellerindeki teshirde sihirde bulundukça kimseye bir zarar îkâ'edemez.

--------------

25. paragraf:

Ve bunun için onu bu suretle gören kimse, ona emr ettiği veya ondan nehy eylediği veyahut ona ihbar kıldığı şeyin kâffesini ondan ahz eder. Nasıl ki hayât-ı dünyâda nasstan veya zahirden veya mücmelden veyahut hangi şeyden vâki' olursa olsun, ondan sâdır olan lafzın delâlet ettiği şey hasebi üzere ahkâmdan, Nebî (a.s.)dan ahz eder idi (25).

------------------

Ya'nî rü'yâda görülen Muhammed (s.a.v.) olduğu için, bir kimse onu zahirde olan cesedinin suretinde, rü'yâsında görüp, cenâb-ı Peygamber ona bir şey ile emr etse; veyahut onu bir şeyden nehy eylese; veya ona bir şey ihbar etse o kimse bunların cümlesini Nebî (a.s.)dan ahz eder. Meselâ gören Peygamberimizin zamanında hayatta bulunsa şerriyye hükümleri fem-i saadetlerinden şeref-sâdır olan sözün delâleti üzere alır idi. Yani (s.a.v.) Efendimiz zamanında yaşamış olsa idi Efendimizden sorardı o şeyi bilgiyi, O’ndan alırdı, O söz, ister açıklık ve ister zahir nev'inden olsun; ve ister kısa veya usûl-i fıkh tabirince kelâm vechlerinden birisi olsun; behemehal o lafzın delline i'tibâr eder ve asla onu te'vîl etmez idi. Yani Efendimiz’in (s.a.v.) sözünü olduğu gibi alır, tevil etmezdi. 

Binâenaleyh hayât-ı peygamberîde bir kimse bu üslûb üzere şer'iyye hükümlerini nasıl elde ederse, aynıyla rü'yâda da (s.a.v.) Efendimiz'den dahi öylece elde eder. Yani yap dediyse yapar yapma dediyse yapmaz üzerinde fikir yürütmez. Ve keza bir kimse vâris-i nebevi olan bir mürşid-i kâmilin terbiyesinde bulunup onun hâl-i hayâtında ondan şeriat hükümleri ve tarikat ve ma'rifet ve hakikati elde ettiği gibi, o zât-ı şerifin irtihâlinden sonra rü'yâsında görüp bir ta­kım nasâyıh elde etse, aynıyla yine ondan almış olur. Velhâsıl bir kimsenin (s.a.v.) Efendimiz'i rü'yâda müşahede etmesi, âlem-i histe müşahede etmesi gibidir. Çünkü keşf-i mücerret olmuş oluyor.

--------------

26. paragraf:

İmdi eğer ona bir şey verse, muhakkak bu şey, kendisine ta'bîr dâhil olan şeydir. Böyle olunca eğer hayâlde olduğu gibi, histe çıkarsa o rü'yâ için ta'bîr yoktur (26).

---------------

Bu fassın mukaddimesinde dahi beyân olunduğu üzere insanın hayâl aynasında tasvir olan suretler, eğer cihet-i ulvîden, ya'nî “mutlak misal" aleminden nazil olmuş ise, ya ta'bîre muhtaç olur veyahut olmaz. Ve ta'bîr için dahi "ilm-i ta'bîr" lâzımdır. Ve bu ilim, taraf-ı ilâhîden bağışlanmış bir ilimdir. Çünkü bir kaidesi ve kanunu yoktur. Binâenaleyh tahsîl ile elde etmek mümkün değildir. Rüya tabircisi, rü'yâyı gören kimsenin iyi haline, pisliğine, san'atına ve zamanın ve mekânın îcâbâtına göre, o suver-i hayâliyyenin münâsibi olan ma'nâya intikâl edip suver-i hissiyyesini ta'yîn eder. Yani kişinin sanatına yaşamasına yaşına bulunduğu hallere göre tabir edilir. Aynı rüyayı beş kişi de görse her birinin tabiri başka olur. Çünkü iç yapıları değişik olduğundan yansımaları da değişik olacaktır. 

İmdi eğer (S.a.v) bir kimseye rü'yâda bir şey verse ve o kimse uyandıktan sonra o verdiği şeyin eserini yanında bulmasa ta'bîre muhtaç olur. İşte o verdiği şeyin ne olduğunu tabir etmek lazımdır. Fakat o verilen şeyin eserini yanında bulursa, ya'nî suver-i hissiyye sûret-i hayâliyyeye mutabık vâki olursa, ta'bîre muhtaç değildir. Meselâ (s.a.v.) Efendimiz bir kimseye rü'yâsında bir salkım üzüm verse ve o kimse uyandiğı vakit o üzümü elinde durur görse, bu ta'bîr olunmaz. Bu rü'yâ cenâb-ı Peygamber'in hâl-i hayâtında, ashâb-ı kiramından birisine bir salkım üzüm ihsan buyurması gibidir. Ve bu, ancak "keşf-i mücerred"dir.

--------------

27. paragraf:

Ve İbrahim Halîl (a.s.) ile Takıyy bin Mahled, bu kadar ile ve bu mikdâr üzerine i'timâd eyledi. Ve vaktaki rü'yâ iki vech üzerine oldu; ve makâm-ı nübüvvet edebi iktizâ ettiği için, Allâh Teâla İbrahim (a.s.)a işlediği ve ona dediği şeyde bize edebi ta'lîm etti. Biz delîl-i aklînin reddettiği surette Hakk'ı müşahedemizde, o sureti ya râînin hâli; veyahut râînin onu gördüğü mekân; veya râî ile beraber mekân hakkında, hakk-ı meşru' ile ta'bîr etmemizi bildik. Ve eğer o sureti delîl-i aklî reddetmezse tıbkı âhirette görüldüğü gibi, o gördüğümüz sureti ibkâ ederiz. (27).

Ya'nî İbrâhîm (a.s.) rü'yâsında oğlunu boğazlar gördü; his aleminde de öyle yaptı; ve rü'yâsını ta'bîr etmedi. Ve keza Takıyy bin Mahled dahi rü'yâsında süt içti. İbrahim’in (a.s.) boğazlamaya teşebbüs ettiği oğlu hakkında ihtilaflar vardı, Yahudi ve Hıristiyanlar İshak (a.s.) derler ama bizim anlayışımız İsmail (a.s.) olduğu yöndedir, M. Arabi Hz.leri de İshak (a.s.) olduğunu belirtmiştir ve Hz. Rasulullah (s.a.v.) Efendimizden aldığı gibi yazdığını belirtmiştir. Dolayısı ile bu haberi (s.a.v.) Efendimizden alarak İshak (a.s.) olduğunu belirtmiştir. Kur’an-ı Kerim’de ise İsmail (a.s.) olduğu hakkında açık bir beyan yoktur ama İshak (a.s.) olduğu hakkında da açık bir beyan yoktur.

Sadece “oğlu” diye belirtiyor. Ancak bu yapılan teşhislerin ikisi de doğrudur, şu yönden doğrudur, aslında İshak veya İsmail olması diye ortada bir konu yoktur yani oğlunun kesilmesi kurban edilmesi vardır, bir oğlanın kurban edilmesi vardır. Eğer kesin olarak her iki kaynak da İshak veya İsmail demiş olsaydı iki kaynaktan gelen seyr-i sülukun birisinde Kurban hadisesi olmayacak diğerinde olacaktı. Yani şunu demek istiyorum. İbrahim’den (a.s.) sonra eğitim iki kaynaklı oldu, İbrahim’den (a.s.) sonra Musa (a.s.) ve İsa (a.s.) olarak devam etti, burası İshak’dan (a.s.) devam etti. Yani bir kökün iki dalı gibidir. İbrahim’e (a.s.) kadar dini eğitim tek olarak geliyordu, hepsi bir sistem üzerine kök olarak ama bir kökten gelen eğitim İsmail ve İshak’tan iki dala ayrıldı, iki tür eğitim yolu açıldı. 

İşte eğer İshak kesilmiş gösterilseydi veya İsmail (a.s.) kurban edilmiş olsaydı tek yönlü bir kurban hadisesi olacaktı. Demek ki kurban hadisesi her iki yolda da gerekiyor. yani kısaca tasavvufta belirtildiği gibi nefsini kurban etmek her iki yolda da gerekiyor. yani nefis terbiyesi her iki yolda da gerekiyor. Yolun birisi İshak’dan (a.s.) Yakup, Yusuf, Musa, İsa (a.s.) olarak devam etmekte ama orada kalmakta diğeri de İsmail’den (a.s.) gelen hanif din üzere yani İbrahim’in (a.s.) gerçek dini üzere Hz. Rasulullah’a kadar gelen seyirdir. İşte Hz. Rasulullah (a.s.v.) Efendimiz miraç hadisesi ile ahadiyet mertebesini idrak ettikten sonra nüzul etti İseviyet mertebesine, oradaki boşluğu öyle doldurdu. Çünkü İseviyet mertebesi ile ahadiyet mertebesi arasında boşluk vardı. 

İşte Hz. Rasulullah’ın ağaç dalları yani zirveye çıkan dal eğilmesi suretiyle bunu birleştirdi, buradan gelenleri de sonra miraca aldı veya almaya başladı. Dolayısıyla iki yönlü gözüken eğitim aslında tek yönlü oldu. Yani ikisi de aynı yere bağlandı miraca bağlandı. Miraçtan sonra da kadrini bilme kadir gecesine bağlandı. İşte İsmail’in veya ishak’ın kesin olarak her iki yönde de tesbit edilmemiş olması bu hakikate dayanıyor. Yani her iki yoldan gelen de nefs terbiyesi yapmak zorundadır. İbrahim (a.s.) rüyasında oğlunu boğazlar gördü, alem-i histe de öyle yaptı. Rüya hayal aleminde görülüyor, his alemi de burasıdır, hissediyoruz, dokunuyoruz, tadıyoruz, yani alem-i his dediği madde alemidir. Burası duyular, duygular alemidir. Alem-i manada rüyasında oğlunu boğazlar gördü, alem-i histe onu aynen tabir etti. Yani oğlunu boğazlamaya kalktı. Fakat arada değişiklik vardır, mana aleminde görülen suretler his aleminde görülen suretlerin aynısı değildir. Çünkü misal olarak gelmektedir. İşte rüya tabiri bunun için gereklidir. 

Şimdi iki tane suret görelim, ev sureti görelim, bunun birini rüyada yani mana aleminde görelim, misal aleminde görelim, birini de dünya aleminde his aleminde madde aleminde görelim. Biz beşeri idrakimiz neticesinde ikisinin de aynı şey olduğunu zannederiz. Halbuki oradaki manadır, ismi üzerinde mana aleminde görülen rüyada bize ev olarak gösterilen şey bir manadır, onun hakikati değildir, şekli değildir manasıdır. O halde rüyayı tabir ederken orada görülen şeklin bir mana olduğunu o mananın da his aleminde neye tekabül ettiğini neyi gösterdiğini bilmemiz gerekiyor. gerçi bu mutlak olarak da bina binadır bunun başka yorumu da yoktur, his aleminde ama mana aleminde bir çok şeylere tekabül ediyor. onun için bu ilmin yazması çizmesi yoktur. Gereği neyse o yapılıyor mesela bir insan rüya aleminde evinin bir duvarının yıkıldığını görse bu duygu, his aleminde nasıl yorumlanır, işte his aleminde evimiz bu bedenimizdir. İçinde oturduğumuz bedenimiz bu evimizdir. O zaman düşüneceğiz ki bizim bedenimizde bir arıza vardır. İşte misal aleminde, mana aleminde ev olarak gözüken şey burada senin içinde oturduğun yine evin ama taştan topraktan olan evin değildir. 

Rüyasında yani mana aleminde oğlunu boğazlar olarak gördü, alem-i histe de öyle yaptı. Yani yorum katmadan öyle yaptı, rüyayı tabir etmedi. Tabir edebilirdi de ama edep hali var ya işte o edep çerçevesi içinde tabir etmedi. Eğer koç olarak tabir etseydi, nefis mücadelesini yapmamış olacaktı, rüya tabirinde belki oğlunu kayırır ihtimali olacaktı. Rüyayı gördüğü gibi tahakkukuna girişti. Ve keza Takıyy bin Mahled dahi rü'yâsında süt içti. Takıyy bin Mahled isminde bir zat varmış rüyasında süt içti, Uyanıp âlem-i histe dahi onu süt zannetti. O da bu rü'yâyı ta'bîr etmedi. İmdi mademki rü'yâda ta'bîr ve adem-i ta'bîr vecihleri vardır. Kalkınca bunu kusmuş çıkarmış ne kadar süt çıkardıysa o kadar ilmi kaybetmiş oldu, diye izah ediliyor. 

Tabir etmeden olduğu gibi sütü süt olarak kabul ediyor. Halbuki Efendimiz sütü ilim ile tabir etmişti. Hani ne demişti rüyamda o kadar çok süt içtim ki parmaklarımdan akar hale çeşme gibi akar hale geldi buyurur. Ya Rasulallah sütü ne ile tabir ettiniz dedikleri vakit ilim ile diyor. işte bu zat Takıyy bin Mahled bu sütü hiç tabir etmeden his aleminde de aynı süt zannederek zarar vereceğini zannederek bir kısmını çıkartmış, kusmuş. Ve makâm-ı nübüvvet edebi ve emr-i ilâhîye uyma ve boyun eğme iktizâ ettiği için, mademki Allah Teâlâ İbrahîm (a.s.)a rü'yâsında koçu oğlunun suretinde gösterip onu kurban etme emrine mübtelâ kılması ve yine koçu oğluna fidye etmesi suretiyle olan fiilinde ve "Yâ Ibrâhîm sen muhakkak rü'yâyı sâdık kıldın" 

قَدْ صَدَّقْتَ الرُّءْيَا اِنَّا كَذَلِكَ نَجْزِى الْمُحْسِنِينَ (Saffât, 37/105) deyu vâki' olan kavlinde, bize edebi ta'lîm etti. “Sen rüyayı gerçekleştirdin.” Elbette biz, iyi davrananları böylece mükafatlandırırız. 

Cenab-ı Hakk o rüyayı mana aleminden gösterip his alemindeki formunu yerine getirme gösterdiyse de yani koçu oğlunun şekline sokarak aslında koç kesilmesi lazımdı ama hani insanlara “koçum benim” derler ya işte koş ile insan bir birine benziyor, neden koçu gönderdi de daha değerli olan bir inek göndermedi, gibi sorular vardı daha önceki bölümlerde, çünkü koç ile insan arasında benzerlik vardır. Her yönüyle işte insanlara faydalı olması yönüyle, huyları yönüyle, iç bünyedeki oluşumları yönüyle, koç ile insan arasında benzerlik vardır. Genelde koçlar kurban ediliyor ya, işte fedai olmaları yönünden bir de nefs-i levvame mertebesi olduğu için ayrıca kesilmesi gerekiyor.

İşte rüya-ı sadıka niyetiyle yani görüldüğü gibi tatbik etmesi onun edebindendir diyor. Yoksa yorum yapsaydı nefsine kaydırmış olacaktı çocuğuna kıyamamış gibi olacaktı. Hakk yolunda en değerli şeyini kıyamamış olacaktı. Sadık rüyalar gibi tatbik ettin diye ona taltif geldi. Bize edebi talim etti. Bizler dahi bu ta'lîm sayesinde bildik ki, eğer Hakk'ı delîl-i aklînin reddettiği ve onu tenzih eylediği surette rü'yâda veya uyanıklıkta görsek, o sureti, ya görenin hâline veya görenin onu gördüğü mekâna; veya gören ile beraber mekâna göre, hakk-ı meşru' ile ta'bîr etmemiz iktizâ eder. Yani meşru yoldan, şeriat sınırları içerisinde tabir etmemiz gerekir diyor.

Rivayet edilir ki, Hz. Şeyh (r.a.) zamanında sulahâdan bir kimse, yani salih insanlardan bir kimse Hakk'ı rüyasında kendi evinin dehlizinde gördü; ve Hak ona iltifat etmemekle beraber yüzüne de bir tokat vurdu. O kimse uyandığı vakit ıztırâba düştü. Rü'yâsını Hz. Şeyh-i Ekber efendimize arz etti. Cenâb-ı şeyh onun ıztırâbını gördükde ona: "Hakk'ı ne mekânda gördün?" diye sordu. O kimse "Satın aldığım evimde gördüm" cevâbını verdi. Hz. Şeyh (r.a.) buyurdu ki: "O hâne gazab edilmiştir. Hak meşrû'un hakkidir. Yani meşru olanın Hakk’ıdır, Satın aldığın vakit araştırmadın.

 Binâenaleyh onu tahkik et!" yani aldığın evin evvelini geçmişini araştır diyor. Bunun üzerine o kimse araştırdı, o hâne bir mescidin vakfından olup gasb edilerek satıldığını anladı; ve onu yine mescidin vakfına reddedip istiğfar eyledi. Cenâb-ı Şeyh (r.a.) bu ibarede "delîl-i aklînin reddettiği" kaydını zikir etti. Zîrâ delîl-i aklî indinde mûcib-i noksan olan şer'in beyân ettiği sûret-i kemâliyye reddolunur. İşte rüyada da böyle şeyler görüldüğü zaman şeriat delili içinde akıl delaletine danışarak istişare ederek o rüyanın da tercümesini izahını yapmak gerekiyor. 

Nitekim hadîs-i şerifte buyrulmuştur ki: ya'nî "Hak Teâlâ, yevm-i kıyamette sûret-i noksan ile tecellî eder. Böyle olunca ona inkâr ederler. Sonra sûret-i kemâl ve azamete tehavvül eder. Onu kabul edip o surete secde ederler." Burada "delil-i akliden murâd, şer'an mu'teber olan delîl-i istidlalidir. Ehl-i felsefenin, evham ile karışık olan delîl-i aklîleri değildir. Fakat arif, Hakk'ı her surette müşahede ettiği için, onu hiçbir suretten tenzih etmez. Ve eğer Hak Teâlâ'yı menâmda uykuda delîl-i aklînin reddetmeyeceği surette, ya'nî ay ve güneş gibi olan suver-i nûriyyeden bir surette görür isek, o gördüğümüz sureti hâli üzerine baki ederiz. Yani burada yoruma da gerek yok diyor.

Nitekim biz âhirette Hakk'ı, "bedir" gibi sûret-i nûriyyede görüp, o sureti alâ-hâlihî ibka ederiz; ve onu te'vîl etmeyiz. Binâenaleyh gerek dünyâda ve gerek âhirette Hakk'ı böyle bir surette görüş müsavidir. Yani tevile gerek yoktur diyor. Gerek ahiret aleminde, bugüne göre orası mana alemidir, o güne göre de burası mana alemi olacaktır. Orası bizim için madde alemi olacaktır. İki alemde de aynıdır tevile gerek yoktur diyor. Hani mana aleminde görülen şeyler his aleminde değişikliğe uğrar tevil gerekir, ama delil-i akli olan bu tür şeylerde tevile gerek yoktur. Bunlara rüya-ı sadıka da diyorlar. 

Her iki rü'yet arasında fark yoktur. Çünkü tecellî, tecellî olunan kimsenin isti'dâdının sureti üzerinedir. Ve isti'dâdımızın sureti ise ayn-ı sabitemizin sureti ve ayn-ı sabitemizin sureti dahi ilâhî isimlerinin suretidir. 

Ve ism-i ilâhî isim değişme etmeyince, elbette onun sureti olan ayn-ı sabite ve isti'dâd dahi değişme olmaz. Binâenaleyh âhirette olan rü'yet, dünyâda hâsıl olan isti'dâda mütevakkıftır. Yani ahirette göreceğimiz görüşler rüyetler buradaki istidadımızın kabiliyetimizin içerdiği kadardır. Ve isti'dâd-ı gayr-i mec'ûlün, ya'nî ilâhî isimlerin isti'dâdının inkişâfı isti'dâd-ı mec'ûlün inkişâfına bağlıdır. Meselâ insan cinsinin okuyup yazmak isti'dâdı bir isti'dâd-ı gayri mec'ûldür. Yani bu istidat halk edilmiş, sonradan oluşmuş bir istidat değil ayan-ı sabitesinde özünde olan bir istidattır. Yani bir insan dünyaya gelsin de yazmayı ve çizmeyi sonradan öğrensin öyle değildir, özünde olduğu için onu zuhura çıkarmasıdır. Özünde olmayanın zuhura çıkması mümkün değildir. Ancak sa'y ile bir andan diğer ana husule gelen isti'dâd-ı mec'ûlün inkişâfıyla zâhir olur. Ve hayvanâtta bu yazma ve okuma isti'dâd-ı gayr-i mec'ûlü olmadığından onlara eğitim abestir.

İşte her insanın isti'dâd-ı gayr-i mec'ûlü nisbetinde maârif-i ilâhiyye tahsili ile esrâr-ı rabbâniyye ve vukuf peyda edebilmesi ve bi'n-netîce suver-i kesîrede yani bu çok suretlerde vech-i vahidi müşahedesi, ancak bu âlemde sülûküne ve gayret ve mücâhedesine mütevakkıftır. Yani ayan-ı sabitesinde bütün bu mevcudatta Hakk’ı müşahede etme imkanı varsa o istidat ve kabiliyeti varsa bunu çıkarır ancak seyr-i sülukuna bağlıdır diyor. Nasıl bir çocuğun okuma yazmayı öğrenmesi gibi ama o çocuğun okuma yazması özünde yoksa okuması yazması mümkün değildir. İşte insanların da özünde var olan bu ilahi tevhid ancak eğitim ve seyr-i süluk ile ortaya çıkabilmektedir, ortaya çıkması da buna bağlıdır. Başka türlü çıkmaz diyor. 

Ve tahsili maârif ise, yani marifetullahı tahsil etmek ise isti'dâd-ı mec'ûlün günden güne ziyadeleşmeyle çoğalır. Binâenaleyh وَمَنْ كَانَ فِى هَذِهِۤ اَعْمَى فَهُوَ فِى الاَخِرَةِ اَعْمَى (îsrâ, 17/72) Ya'nî "Burada a'mâ olan âhirette de a'mâdır" âyeti kerîmesi mucibince herkesin müşahedesi bu âlemdeki müşahedesi kadardır; ve bu da i'tikâdât hasebiyledir. Yani herkesin ahiretteki müşahadesi bu alemdeki müşahedesi kadardır. Bu alemde ilmen bilinen orada aynen olacaktır. Bu alemde bazı şeyleri ilmen biliyoruz ama fiili manada müşahedesi burada edemiyoruz, çünkü o yol kapalıdır. Eğer fiili manada ahirette de müşahede edilecek şeyler dünyada ortaya çıkmış olsa dünyada yaşayamayız. Bir an evvel “ya rabbi beni öldür, beni öldür” diye dua ederiz yani bu alemden göçüp gitmek isteriz.

Bu dünyada insanlar ölmek istemiyor, gerçekten bu hakikatleri kabul etmiş olsak hemen ölümü isteriz. Ancak bu kişilere göre değişiyor, bazı insanlar hiçbir şeyin talebinde bulunmazlar ne ölümün talebini ne yaşamın talebini bulunmazlar çünkü kendileri tamamen Hakk’ın bir zuhur mahalli olduklarından oradaki arzu tek Hakkın isteğidir, Hakk ne isterse dünyada kalmak isterse dünyada kalır, ahirete gitmek isterse o talepte bulunur kendinden bir talepleri olmaz. Bazı insanlar irfan ehlidir, yorulmuşlardır dünyanın gayelerinden, artık gitmek isterler, bazı insanlar yine aynı şekilde irfan ehlidir, başkalarına faydalı olmak için dünyada kalmak isterler. 

Ama aslında hakikaten ahiretteki imkanlar gözümüzün önüne aynen açılmış olsa mutlak olarak oradaki oraya gidildiğinde seyir edeceğimiz vücudumuzla burada onu idrak etmiş olsak burada duramayız. Gerçekten madde olarak müşahede etmiş olsak o alemin güzelliklerini müşahede etmiş olsak buraya intibak edemeyiz. Burası bize çok ağır gelir yaşayamayız. Ölmeden evvel ölünüz kavlinde aslında burada yaşıyor olmakla birlikte zaten onlar ölmüşlerdir. O da ayrı bir konudur. “Ölmeden evvel öleni görmek istiyorsanız Ebubekir’e bakın” diyor ya Efendimiz. Burada ilmi olan şeyler orada ayn olarak gözümüze geldiğinden burada ilim olarak bilemezsek orada ayıramayız bilemeyiz ne olduğunu gözümüz oraya ulaşamaz ufku burada aşmamız gerekiyor. o hayal perdelerini bulutları gözümüzün önünden açmamız gerekiyor ama dediği odur, burada amâ olan orada da amâ olur. 

Burada nasıl Hakk’tan habersiz isek orada da Hakk’tan habersiz olacağız. Burada nasıl o hadiseler içerisinde kaynıyorsak orada da ahiret hadiseleri içerisinde dedikodusu içinde kaynayıp gideceğiz. İşte kıyamet olmadı, mahşer olmadı, hesap kitap olmadı bugünün insanı nasıl hükümet toplandı toplanmadı dolar düştü yükseldi, altın düştü yükseldi, kaynıyoruz bakın Hakk yok ortada işte ahirette de aynen o şekilde orada ilgilendiği zuhur ettiği şekliyle insanlar onun zuhurunun üzerinde yorumda münakaşasında bulunacaklardır. Hakikatin üzerinde değildir. İşte burada bahsetti ya gerçekten şimdiden o müşahede açılmış olsa burada duramayız. Onun için Cenab-ı Hakk perdeliyor.

وَمَنْ كَانَ فِى هَذِهِۤ اَعْمَى فَهُوَ فِى الاَخِرَةِ اَعْمَى ”Burada ama olan ahirette de amadır” ayet-i kerimesi mucibince herkesin müşahedesi bu alemdeki müşahedesi kadardır, bu da itikad hasebiyledir. Yani inancı yoluyladır. Zîrâ Hak hakkında bir i'tikad ile mukayyed olan kimseye Hak, o i'tikadının hilafı olarak tecellî etse, inkâr eder. Hak ancak kendisinin i'tikâdına göre tecellî ettiği vakit ikrar eder. Ve-lâkin Hakk'ı bir i'tikad ile tahdîd ve takyîd etmeyen erbâb-ı ıtlak, dünyâda ve âhirette Hak hangi suretle mütecellî olursa olsun ve o sureti delîl-i aklî ister reddetsin ister etmesin, kabul ile ikrar eder. 

Nitekim Gülşen-i Râz sahibi buyurur: Tercüme:

Eğer kâfir olaydı bütden âgâh Olur muydu aceb dinnde gümrâh 

---------------

28. Paragraf:

İmdi Vâhid-i Rahman için, her bir mevtında, suretten hafi ve zahir olan şey vardır (28).

---------------

Yani Rahman’ın her bir tecelli mertebesinde suretten gizli olanlar ve açık olanlar vardır. Açık olarak zuhuru vardır, gizli olarak da zuhuru vardır, her bir mertebede diyor. Hz. Şeyh (r.a.) yukarıda Hakk'ın şer'an ve aklen suver-i makbule ve gayr-i makbûlede mütecellî olduğunu zikr etti. Yani kabul edilen suretlerde ve kabul edilmeyen suretlerde ki ona da tenzih diyorlar, Şimdi de şeriki olmayan Vâhid-i Rahmân'ın a'yân-ı sabite ve gayb ve şehâdet mertebelerinde, bu mertebelerin muktezâsına göre, vücûd-i Sübhânî'si ile müteayyin ve mütecelli olduğunu beyân buyurur.

Binâenaleyh eğer zuhur ve mertebe yerinin, ilim ve ruhlar ve misâl-i mutlak ve misâl-i mukayyed makam gibi hafi ise, yani Rahman’ın tecellisi ilimde ise ve ruhlarda ise ve misal mertebesinde ise, misal-i mutlak misal-i mukayyed mertebesinde ise burada hafidir. Yani madde alemine göre hafidir, yani gizli tecellidedir, vücûd-i Rahman için ilmî ve ruhanî ve misâli ve hayalî suretler hâsıl olur. Ve eğer makam, mertebe-i şehâdet gibi zahir ise vücûd-i Rahman için de, zahirî ve hissi suretler peyda olur. Ve bu zuhur ile gizlilik nisbîdir. Yani açıklılık ve gizlilik nisbidir mutlak değildir. Meselâ ruhlar alemine göre onun üst tarafı olan a'yân-ı sabite alemi; ve misâl alemine göre ruhlar âlemi; ve şehâdet alemine göre de misâl alemi gizlidir. 

Ve keza ruhlar âlemi a'yân-ı sabite âlemine göre; ve misâl âlemi, ruhlar alemine göre; ve şimdi içinde bulunduğumuz bu şehâdet alemi, misâl alemine göre zahirdir. Bundan dolayı her mertebelerde gerek gizli suretlerde ve gerek görünen suretlerde mevcûd olan vücûd-ı rahmanidir. Ve vücûd-i rahmaninin yayılması eşit surettedir. Fakat merâtibin çokluğuyla muhtelif sûretlerde zahir olmuştur. Meselâ hava, mertebe-i letafette mahsüs ise de şahid olunmuş değildir. Bulut, su ve buz mertebelerine tenezzül edince, her bir mertebenin iktizâsına göre bir suret bağlar; ve o suretlerle görülmüş olur. Ve bu muhtelif suretler merâtibin ihtilâfına kurulmuştur. Yoksa her mertebede görünen havanın gayrı değildir. 

Böyle olunca biz, herhangi makamda olursak olalım, muhtelif suretlerde görülmemiz ve bilinenimiz olan hep Rahmân'ın vücûdudur. Binâenaleyh Hak, dünyâda yerleşilen yer müşahede olunduğu gibi âhirette yerleşme yeri; ve keza âhirette yerleşilen yer müşahede olunduğu gibi de dünyâda yerleşilen yer müşahede olunur.

--------------

29.Paragraf Eğer sen, bu Hak'tır dersen sözün doğrudur. Ve eğer başka emrdir dersen sen ubûr edicisin (29).

--------------

Ya'nî eğer sen, her bir zuhur yerinin icâbına göre zahir olan vücûd-i Vâhid-i Rahmânî'nin suretlerini görüp, bu suver Hak'tır, dersen doğru söylemiş olursun. Zîrâ zuhur yerleri âyna gibidir; bir saksı düşünelim saksı çiçeğin zuhur yeridir, ama orada zuhur eden de Hakk’ın bir esmasının zuhurudur, işte o saksı ve o çiçeğin tamamı ayna gibidir, o esmayı yansıtmaktadır ve onlarda görünen suretler dahi, âynada görüntüsü belirmiş olan suretlere benzer. Ve âynaya ba­kıldığı vakit zahir olan surettir, âyna değildir. Âyna bâtın ve suret zâhir olur. Ve hadd-i zâtında zuhur yerleri emr-i i'tibârîdir; şânı ademiyyetten, yokluktan ibarettir. Yani kendine ait bir varlığı yoktur, Rahman’ın tecellileridir. Ve görülen suretlerin vücûdu izafîdir., sadece isim almıştır. 

Ve eğer mertebelerde görünen suretlere, başka şeydir, ya'nî halktır, dersen zât-ı mü-teayyin olan Hak'tan halka, taayyünâta diğer tarafa geçiş yapmış olursun. Meselâ Zeyd-i kâimin etrafında beş âyna olsa, bunlar ön, arka, sağ, sol ve bir de tepesinde onların cümlesine onun sureti akseder. Bu suretlere Zeyd dersen, sözünde sâdıksın. Değildir, başka şeydir dersen, Zeyd'den âynadaki taayyüne ve hayâle geçmiş olursun. Ve bu halde Zeyd bâtın ve hayâl-i müteayyen zahir olur. Yani Zeyd aslı iken o batında kalır, hayal zahire çıkmış olur, o yönüyle bakarsan meseleye. 

--------------

30. paragraf:

Ve onun hükmü bir mevtında olup diğer mevtında olmamak değildir. Velâkin o, Hak ile halkta safir ve sairdir (30).

---------------

Ya'nî vücûd-i Vâhid-i Rahmân'ın bir zuhur yerinde olan hükmü ve tecellîsi, diğer zuhur yerinde olan hükmünden ve tecellîsinden başka değildir. Mertebe itibariyle ayrı gözükmekle beraber ama hepsinde de aynı tecelli ve zuhurdadır. Güneşi düşünelim güneşin bütün şuası ziyaları hep aynıdır ama kırmızı cama vurursa kırmızı gözüküyor, arkasından, beyaza vurursa beyaz, sarıya vurursa sarı gözüküyor. İşte değişik renklerde gözükmesi ayrı ayrı şeyler olmasını gerektirmiyor, ışık olarak vahid, tek ışıktır. Çünkü vücûd-i Rahmân'ın her zuhur yerinde sereyânı eşit surettedir. Meselâ harflerin tümü menşei nefes-i insanîdir. Bütün harflerin zuhur yeri insan nefesidir. 

Fakat sîn, şîn, ayn, kaf gibi harflerin seslerindeki ihtilâf, onların mahreclerindeki ihtilâf sebebiyledir. Soluğun sereyânı hepsi için müsavidir. Binâenaleyh vücûd-i Rahmani dahi bunun gibi her bir mertebede, o mertebenin kâbına göre zahir olur. Bizim birtakım uzuvlarımız var, elimiz başka görevi başka, ayağımız başka görevi başkadır, elimizle yürüyüp ayağımızla tutamayız. Ve arş-ı vücûda müstevî olan Vâhid-i Rahman Hak ile halkta zahir olmuştur. Vahid-i rahman düzgün olarak Hakk ile halkta zahir olmuştur. Ve bu beyt-i şerifteki "safir", yani meydana çıkmak "zahir" olmak ma'nâsına alınmayıp da "kâşif ma'nâsına alınır ise, yani meydana çıkmak yerine keşf edilmek manasına alınırsa ma'nâ-yı beyt böyle olur:

"Vücûd-i Vâhid-i Rahmân'ın hükmü bir mertebede başka ve diğer mertebede başka değildir. yani kendinde başka zuhur yerinde başka değildir. Velâkin nefes-i rah­manı suver-i ilmiyye olan a'yân-ı sabite üzerine tecellî ettikde, onla­rın suretleri olan halkın vechini kâşiftir". Halkın veçhini aşmaktadır, yani onu meydana çıkarmaktadır, yani bütün bu gördüğümüz bu alemin veçhini ortaya çıkarmaktadır. Zîrâ suver-i halkıyyenin vücûhu yani vechleri, yönleri gayb perdesi altındadır. Hak nefes-i rahmanisi ve vücûd-i hakkânîsi ile onlara mütesâviyen yani hepsinde müsavi olarak tecellî ettiği için, gayb perdesi kalkmış ve onların yüzleri açılmıştır. Yani çiçek çiçek olarak zuhura çıkmıştır, çiçeğin daha önce nesi vardır, tohumdu, gayb perdesi içindeydi, kapalıydı, veya bir yapraktı, bir başka ağacın yaprağıydı. Ne oldu gayb perdesinden zahire çıktı, 

---------------

31. paragraf:

Uyûna tecellî ettiği vakit ukûl, üzerine müdavim bulunduğu burhan ile redd eder (31).

--------------

Ya'nî Hak, misâli ve cismânî olan suretlerde gözlere göründüğü vakit, akıllar devamlılık ettiği delâil-i akliyye ile, akli deliller ile Hakk’ın o suretlerde tecellîsini reddeder. Tenzih mertebesinde olanlar akıl delaletiyle buradaki akıl akl-ı beşer, akl-ı kül olan bilgiye sahip olan akıl değildir. Halbuki ukulün Hakk'ı cismâniyye suretlerinden tenzih etmesi, onu mücerredlerle teşbih etmesidir. Maddeden tecrid edilmiş şeylere benzemesidir. Yani hayale dönüştürmesidir. Ve Hak ise, zâtı cihetinden tenzîhden ve teşbîhden münezzehdir. Kim akli delillerle bu Hakk değildir dediği zaman tenzihe düşmüş olur, tenzihte Allah cihetinden bu tenzihten ve teşbihten münezzehtir. 

Ve Hakk'ın tenzih ve teşbih ile vasıflandırılması, ancak esma ve sıfat mertebelerinde olur. Esma ve sıfat ise niseb-i ilâhiyyedir. Halbuki Hak, zatî zenginliği cihetiyle tüm nisbetlerden ganîdir. Binâenaleyh Hakk'ı misâliyye suretleri ve cismâniyyeden tenzih eden perdelenmiş akıllar ashabıdır. Zîrâ onların i'tikad-ı mahsûsu vardır. Bu i'tikadlarına onun dışında gördükleri tecelliyât-ı Hakk'ı inkâr ederler. Fakat akaid-i mahsûsa sahibi olmayan erbâb-ı ıtlak, Hakk'ı her bir mevtında, o mevtinin muktezâsına göre müşahede ederler.

---------------

32. Paragraf:

Ve halbuki sahîh-i nevâzır, meclâ-yı ukulde ve "hayâl" tesmiye olunan şeyde kabul eder (32).

---------------

Ya'nî delâil-i akliyye hicâbiyle örtülmüş olan akıllar, suver-i cismâniyyede mütecellî olan Hakk'ı, dâima tatbik edegeldiği berâhîn-i akliyye ile o suver-i cismâniyyeden tenzîh ile reddeder. Halbuki şuhûd-i sahih ashabı olan uyûn-i nevâzır, ya'nî perdesiz olan nazarlar, meclâ-yı ukülde yani tecelli olan yerde Hakk'ın tecellîsini, ya'nî suver-i akliyye-i gayr-i mahsüsede vâki' olan tecellî-i ma'nevîyi ve âlem-i hayâlde zahir olan tecellî-i sûrîyi kabul edip müşahede eyler. Yani her türlü manevi tecellide de suri tecellide de her türlü tecelliyi müşahede eylerler.

Velhâsıl keşf-i sahîh uyûn-i nevâzırın şuhûdudur. Görerek bakanların şuhududur. Zîrâ her bir mevtındaki suver-i tecelliyâtta Hakk'a nazırdır; ve Hakk'ı o suretlerde hasr etmez. Yani Hakk şurada vardır, şurada yoktur diye hasr çizmez hepsinde Hakk’ı müşahede eder bütün suretlerde. 

---------------

33. Paragraf:

Ebû Yezîd el-Bistâmî bu makamda der ki: "Eğer Arş ve Arş'ın hâvî olduğu şey, yüz bin kere bin olduğu halde, arifin kalbinin köşelerinden bir köşede olsaydı onu duymazdı." Ve bu, Ebû Yezîd'in âlem-i ecsâmda vüs'atidir (33).

--------------

Ya'nî Bâyezîd Bistâmî (r.a.) bu keşf-i tâm ve umumi müşahede makamını beyân için der ki: yani mutlak bir keşif ve umumi görüş, külli görüş makamının beyanı için der ki, Eğer Arş'ın ve onun hâvî olduğu semâvât ve arazînin ve onda olan bütün mevcudatın yüz bin kere bin, ya'nî yüz milyon misli, arifin kalbinin köşelerinden bir köşesinde vâki' olsa idi, o arif bu genişliği hasebiyle, onun kalbi bunları duymaz idi. Arifin kalbi genişliği hasebiyle onları duymazdı diyor. Yani bu bütün alemler bir milyon kere daha büyümüş olsa ve arifin kalbinin köşesine konsa onu orada hissetmezdi diyor. Zîrâ Arş ve onun muhteviyatı cisimler aleminden olduğu için sonu var olandır. Ve arifin kalbi ise genişlikte sonsuzdu.

Çünkü ıtlâkı hasebiyle, idraki hasebiyle gayr-i mütenâhî olan ıtlâk-ı Hakk'a mukabildir. Ve müte-nâhînin gayr-i mütenâhîye nisbeten mikdâr-ı mahsûsu yoktur. Ve cenâb-ı Bâyezîd'in bu zikr olunan kavli, cisimler âleminde kendi kalbinin genişliğini tasvirdir. Ve Hz. Bâyezîd'in kalbinin genişliği hakkındaki misâli, âlem-i maânîden îrâd etmeyip, cisimler aleminden getirmesi, ekvân ile mahcûbe olan kimselerin kalbine nisbetledir. Yani bu mükevvenat ile perdeli olanların kalbine nisbetledir diyor. Yani iki kişi düşünelim, birinin kalbi perdeli cisimler aleminde perdeli, birinin perdesiz işte o perdesiz olanın kalbinin genişliğinin ne kadar geniş olduğunu ona göre ne kadar geniş olduğunu belirtir diyor. Bunun için Hz. Şeyh-i Ekber (r.a.), cenâb-ı Bâyezîd'in kavlinden daha yüksek bir ma'nâya irtika edip buyururlar ki: 

--------------

34. paragraf:

Ben derim ki: Vücûdu mütenâhî olmayan şeyin vücûdunun intihası farz olunup, o şey onu mucide olan ayn ile beraber arifin kalbinin köşelerinden bir köşede hâsıl olsa idi, onu ilminde ihsas edemez idi (34).

---------------

Ya'nî taayyünat-ı kevniyyenin vücûdu sonsuzdur. Zîrâ şuunat-ı ilahiye ve tecelliyât-ı rabbâniyyedir. Ve şuunat ile tecelliyât-ı ilâhiyye ise sonsuzdur. Bu alemlerin madde alemiyle sınırlanmayıp alem-i misal gibi, alem-i meleküt, alem-i ruhlar gibi, alemler olması dolayısıyla sonsuzluğu vardır. Ama sonlu olması zaten belirtiliyor, sidre-i münteha diye gerçi bizim bu sonu anlamamız mümkün değildir, bu sidre-i münteha dediğimiz şey beşer aklı ile anlaşılacak bir ölçüler değil aklımız anlamaz onu. Bize göre sonsuz olan bir sonludur ama alem-i misal, alem-i ervah, alem-i melekut diye çıktığımızda tabi ki bunların da ne olduğunu bilmemiz mümkün değildir. Yani sınırlarını tahayyül etmemiz mümkün değildir. O yönüyle bakıldığı zaman şuunat-ı ilahiyye, tecelliyat-ı rabbaniyye, taayyunat-ı kevniyenin vücudu namütenahidir. Şimdi her ne kadar onlar latif alemler olarak bahsediliyorsa da hangi aleme gidildiğinde orada yaşandığında o alem o kişiler için alem-i kesif olmaktadır. 

Yani bizim için bu alem nasıl madde alemi ise ruhlar aleminin de kendilerine göre madde alemi buraya göre latif alem batın alem dolayısıyla bütün bu alemler taayyünat-ı kevniye hepsi taayyün kevn, “kün”den meydana gelmiştir, dolayısıyla bütün latif kesif alemlerin hepsine müşahede alemi demek en uygun olur, akıl ile de müşahede edersin, madde ile de müşahede edersin. Nasıl burası işte şimdi bize müşahede alemi ise öteki aleme intikal ettiğimizde orası müşahede alemi olacak ama buraya göre daha latif bir alemdir. Eğer vücûdu sonlu olmayan taayyünât-ı kevniyye’nin(var oluşa ait zahiriyat) vücûduna bir intiha farz ve takdir olunup bu zahir olanın hepsinin mucidi olan ve taayyün-i evvel ile zahir bulunan ayn-ı vahide ile beraber, arifin kalbinin köşelerinden bir köşede hâsıl olsa idi, arifin kalbi Hak'ta fâni ve ıtlakı hasebiyle, gayr-i mütenâhî olan ıtlâk-ı Hakk'a mukabil olduğu için, vücûden ve ilmen bir şeyin o kalbde duyulması mümkün olmaz idi. 

Zîrâ ıtlak üzere olan böyle bir kalbde, Hakk-ı mutlakın vechinden gayri bir şey meydana çıkma olmaz. كُلُّ شَىْءٍ هَالِكٌ اِلا وَجْهَهُ (Kasas, 28/88) “.. O’nun zatından başka her şey helak olacaktır…” hükmünce taayyünât-ı ilmiyye ve vücûdiyyenin cümlesi o kalbde yok olmuştur. Yani bütün bu mevcudat aslında vardır ama ayet-i kerimenin ifadesi ile bütün bunları idrak ettikten sonra senin anlayacağın şey bütün alemlerde Hakk’ın vechinin olmasıdır. O halde bütün bu alemler zaten yok, yok olduğundan yer de tutmaz, idrakin değiştiği için sistem de değişmiş olur. 28/88 hükmünce taayyünat-ı ilmiyye ve vücudiyetin cümlesi o kalpte helak olmuştur. 

---------------

35. paragraf:

Zîrâ sabit oldu ki, muhakkak kalb Hakk'a vâsi'dir. Bununla beraber kanmak ile muttasıf olmadı. Eğer dolsa idi, kanar idi. Ve elhak Ebû Yezîd bunu böyle dedi. Biz dahi kavlimiz ile muhakkak bu makama tenbîh ettik (35).

---------------

Ya'nî kalbin, Hakk'ı sığdırdığı "Ben yerime ve göğüme sığmadım. Fakat mü'min olan kulumun kalbine sığdım" hadîs-i kudsîsi ile sabit oldu. Ve Hak kalbe sığmakla beraber, o kalb kanmakla muttasıf olmadı. Ve eğer kalb Hakk'ın tecellîsi ile dolsa idi kanar idi. Ve cenâb-ı Ebû Yezîd Bistâmî dahi bunu böyle dedi. Yahya ibn Muâz (k.s.) Bâyezîd Bistâmî (kaddesallûhu rûhahu) hazretlerine bir mektup yazıp bunda ya'nî "Ben Hakk'ın muhabbet şarabından içtiğim şeyin çokluğundan sarhoş oldum" dedi. Hz. Bâyezîd dahi ona cevaben:

Tercüme: "Şarâb-ı muhabbeti kâse kâse içtim; şarâb bitmedi, ben de kanmadım." Diye yazıp gönderdi. İşte cenâb-ı Şeyh (r.a.) "Ebû Yezîd bunu böyle dedi" kavliyle buna işaret buyurdu. Veyahut Hz. Bâyezîd'in yukarıda murûr eden kavline işaret buyurur. Zîrâ bu kelâm dahi kanmamak ma'nâsını mutazammındır. Ma'lûm olsun ki, kalb-i arif üç nevi' üzeredir:

Birincisi: Ma'rifet-i nefs makamında olan ârifîn kalbidir. Bu kalbe Hakk'ın tecellîsi, tecellî-i cüz'îdir. Ve onun kalbine ancak o tecellî ile ma'rûf olan Hak sığıp, ondan gayri suver-i mevcudattan bir şey sığmaz. Fakat bu kalb, gayr-i müntehi olan ârifîn kalbi oldu­ğundan, diğer tecelliyât suretlerine râğıbdır.

İkincisi: Veleh ve heyemân sahibi olan âşikın kalbidir. Bu kalbe dahi Hakk'ın tecellîsi sığıp Hak'tan başka bir şey sığmaz iken, vârid olan tecelliyât-ı ilâhiyyenin füyûzâtına kanmaz. Ve kemâl-i hararetinden nâşî diğer tecelliyâtın feyzlerine intizâr(gözler) eder.

Üçüncüsü: Kâmil-i muhakkikin kalbidir. Bu kalb ıtlak üzere olup gayr-i mütenâhî olan ıtlâk-ı Hakk'a mukabildir. Binâenaleyh Bâyezîd Bistâmî hazretlerinin, Hakk'ı sığdırıp, fakat kanmadığını zikr eylediği kalb birinci ve ikinci nevi'den olan kalbdir. Ve kalb-i kâmilin hükmü ise bunların hükmünden başkadır. Cenâb-ı Şeyh (r.a.)in beyân buyurduğu kalb ise insân-ı kâmilin kalbidir. Nitekim kendileri dahi: "Biz, kavlimiz ile bu makama tenbîh eyledik" buyururlar.

---------------

36. Paragraf: Şiir:

Ey eşyayı kendi nefsinde halk eden! Sen halk ettiğin şeyi câmi'sin (36).

--------------

Ya'nî ey eşyayı kendi ilminde tasvir edip, vücûd-i mutlakının tenezzülâtıyla o suver-i ilmiyyeye, âlem-i kevnde vücûd vermek suretiyle halk eden! Binâenaleyh bu halk ettiğin eşyayı, gerek "ilim" ve gerek "ayn" mertebelerinde, sen kendi nefsinde câmi'sin. Ma'lûmdur ki, mertebe-i ahadiyyette zât-ı mutlakın aynı olan bilcümle sıfat ve esma, zuhur talebinde bulundular. Şimdi bir insanın midesi boşaldığı zaman açlık hisseder, işte o açlık doyma talebinde bulunuyor, yani mide doldurulma talebinde bulunuyor. İşte esma ve sıfatlar Cenab-ı Hakk’ın mutlak varlığında iken cümle esma ve sıfat zuhur talebinde bulundular, kendi hakikatlerini ortaya çıkarsınlar diye, Âlemlerden ganî olan zât, rahmeten-li'l-esmâ, yani esmalara rahmet ile kendi zâtiyle, kendi zâtında, kendi zâ­tına tecellî edip o esmanın suretleri ilm-i ilâhîde peyda oldu. Ve kemâl-i zuhur için, onların ilim mertebesinden mertebe-i ayna gelmeleri îcâb etti. Ve mertebe-i ayn ise, kesafet mertebesi olup maddenin vücûduna muhtaç idi. Yani hayali olan bir şey nasıl ortaya çıkacak, bir vücuda ihtiyacı var, Halbuki vücûd-i mutlaktan başka bir vücûd yoktur. Binâenaleyh vücûd-i mutlak mertebe mertebe tenezzül bu­yurup bu suver-i ilmiyyeye, âlem-i ervah, âlem-i misâl ve âlem-i şehâdet mertebelerinde, o mertebelerin iktizâsına göre, yine kendi vücûdundan birer suret libâsı giydirdi. Böyle olunca cemî'-i taayyünâtta zuhur eden Hak oldu. Çünkü o vücûdun hâricinde başka bir vücûd yoktur. Bu surette Hak, eşyayı kendi nefsinde halk etti. Ve halk ettiği eşyanın tümüne cami' oldu.

--------------

37. Paragraf:

Vücûdu mütenâhi olmayan şeyi sen, vücûdunda halk edersin. İmdi sen dayyıksın ve vâsi'sin (37).

--------------

Ya'nî sen "ilim ve "ayn" mertebelerinde taayyünün hasebiyle, vücûdu mütenâhî olmayan şeyi, kendi vücûdunda halk edersin. Binâenaleyh sen suver-i halkıyyede takayyüdün hasebiyle darsın. Yani senin varlığın kadar yaptığın fiillerinden ortaya çıkan ne halk edebilirsen bu sınırlıdır burada dardasın. Ve suretlerin tümünde zuhurun ve ilm ile şümulün ve zâtınla ihatan hasebiyle de vâsi'sin. Yani sen ilim ve ayn mertebesinde ilm-i ilahi ve ayan-ı sabite mertebesinde taayyünün hasebiyye vücud-u mütenahi olmayan şeyi kendi vücudunda halk edersin.

---------------

38. Paragraf:

Eğer Allah Teâlânm halk ettiği şey benim kalbimde ola idi, o şeyin fecr-i sâtı'ı lâyıh olmaz idi (38).

--------------

Ya'nî benim öyle bir vâsi' kalbim vardır ki, suver-i halkıyyeden beri kılınmıştır. Eğer Allah Teâlâ hazretlerinin kendi vücûdunda halk ettiği sonsuz şey benim kalbimde olsa idi, o mahlûkâtın tümünde yükselen vücûdun nurunun pırıltısı kalbime parlak olmaz idi. Zîrâ nûr-i vücûd, feyzlenmiş olan taayyünâtın sıfatına ve rengine boyanmıştır. Benim kalbim ise cemî'-i taayyünâttan hâli olup serbest olma üzeredir. Binâenaleyh kalbim Hakk'a müteveccih olup Hakk'ın tecellîsinden gark olunca halkıyye suretler onda lâyıh olmaz ve kalbim onları duymaz. Zîrâ Hakk'ın nurlarının tecellîsi halkıyye suretleri mahv eder.

---------------

39. Paragraf:

Hakk'ı sığdıran kimse halktan dar olmadı. Böyle olunca emr nasıl olur, ey sâmi? (39).

--------------

Ya'nî yukarıda zikr olunan hadîs-i kudsîsi mucibince kalbine, cemî'-i taayyünâtta zuhuru i'tibâriyle, kendi vücûdu ile tüm mahiûkâtı cami' olan Hakk'ı sığdıran kimse, hiç mahlûkâta karşı darlık eseri gösterir mi? Ey bu kelâm-ı câmi'i işiten kimse, böyle bir kalbin şanı nasıl olduğunu gör! Gerçi yukarıdaki beyt-i şerifte beyân olunduğu üzere, kalb-i kâmilin Hakk'a teveccühü ve Hakk'ın tecellîsinde istiğrakı hasebiyle, suver-i halkıyye ona lâyıh olmaz ise de, bu hal nefs-i Hak'ta mahlûk olan suver-i halkıyyenin onda mevcûd olmamasını îcâb etmez. Hak kâmilin kalbine sığınca, bi't-tabi' nefsinde mahlûk olan eşya ile beraber sığar. Fakat kalb-i kâmil Hakk'ın tecellîsinde gark olmuş olduğundan onları duymaz. Cenâb-ı Şeyh (r.a.) yukarıda, beyt-i evvelde: "Ey eşyayı kendi nefsinde halk eden" buyurmuş idi. Şimdi de neşren misâl îrâd buyururlar.

Şöyle ki: bir kamil kişi Hakk’ı kendi varlığında müşahede ettiği zaman Hakk’ın bütün mükevvenatı ile birlikte zaten orada müşahede etmiş olmakta yani Hakk’ı müşahede ettiği zaman bütün mükevvenat da Hakk’ın varlığında olduğundan hepsini de müşahede etmiş olmaktadır. Ancak asli olarak önde Hakk’ı müşahede ettiğinden mükevvenatı görmez onları düşünmez. Yani o yüzden ağırlığı olmaz yoksa kütle olarak gönlümüze bir kilogramlık bir şey koysak o bize yeter. 

---------------

40: paragraf:

Her bir insan, kuvve-i hayâlinde, vücûdu olmayan ve yalnız kuvve-i hayâlinde vücûdu bulunan şeyi vehm ile halk eder. Ve arif, himmeti ile mahall-i himmetten hâriç olarak vücûdu hâsıl olan şeyi halk eder. Velâkin arifin himmeti onu hıfz etmekten zail olmaz. Ve onun hıfzı, ya'nî mahlûk olan şeyin hıfzı, himmete ağır gelmez. İmdi arife, halk ettiği şeyin hıfzından ne zaman bir gaflet târî olsa o mahlûk ma'dûnı olur. Meğer ki arif cemî'-i hazarâtı zabt etmiş ola. Ve o arif, mutlaka gafil olmaz. Belki ona müşahedesinde bulunduğu bir hazret lâ-büddür (40).

---------------

Ya'nî Hak eşyayı kendi nefsinde halk ettiği gibi, her bir insan dahi, hâriçte vücûdu olmayan şeyi vehmiyle halk, ya'nî takdir ve tasvir eder. Hakk nasıl ki bütün bu alemde olan varlıkları kendisi tasarladı halk etti, fiili manada ortaya koydu, her insan da böyle kendi hayal ve vehminde varlıkları halk eder. İşte geceleyin karanlıkta şu çıkacak bu gelecek diye biz kendi hayalimizde onları halk ediyoruz, halk ettiğimiz o hayalimizden biz sonra korkuyoruz. Ve bu tasvir ettiği şeyin vücûdu ancak kendi nefsinde olan kuvve-i hayâlinde bulunur. Ve bu vehimde halk etmek keyfiyeti umûmî bir şeydir. Yani aşağı yukarı bütün insanlar vehminde bir şeyler halk ederler ve kendi kendisinin korkutucusu olurlar ama bunun zahirde vücudu yoktur. Hayalinde bir vücudu vardır, aklında bir tasarımı vardır. Ama zahirde vücudu yoktur. 

Arif ve gayri arif tarafından vâki' olur. Yani bunlar arif de ve arif olmayanda da böyle olur. Arif kendi hayalinde bir şey üretir ama ondan korkmaz. Ama arif olmayan bunu başka bir şey zanneder, yani kendi ürettiği halde başka bir şey zanneder, ondan korkar. Meselâ bir kimse bir meyyit ile yalnız başına bir odada yatsa, vehminde o meyyitin kalkıp şöyle, böyle yapabileceğini tasvir eder. Gözüne uyku girmez olur. Halbuki hâriçte böyle bir şey olduğu yoktur. O ancak vehminin halk ve takdir ettiği surettir. Fakat arifin halkı gayr-i arifin halkına mugayirdir. O himmetiyle halk eder. Yani gayretiyle çalışmasıyla özellikleri ile halk eder, Ve onun halk ettiği şeyin hâriçte de vücûdu olur. Ve arif o halk ettiği şeyi, himmeti ile hıfz etmekten zâil olmaz. Yani himmeti ile onu muhafaza etmekten uzak olmaz. 

Ve onun hıfzı himmetine ağır gelmez. Ve arif o mevcûd-i hissiye "hazret-i misâl"de veya "hazret-i şehâdet”te teveccühden uzaklaşmadıkça yani ona yönelmekten uzaklaşmadıkça o mevcûd, "hazret-i şehâdet'te bakî olur. Yani onu aklında var ettiği sürece o da mevcut olarak kalır. Ve onun teveccühü münkati' olur olmaz yani kesilir kesilmez o mevcûd dahi yok olur. Yani teveccühü kesildiği zaman o mevcut yok olur. Zîrâ o mahlûkun ruhu, arifin himmetidir. Yani onun meydana gelmesine sebep arifin gayreti çalışmasıdır, ona yönelmesidir. 

Fakat arif cemî'-i hazarâtı zabt etmiş ise, ya'nî onun kalbi ıtlak üzere olup "hazarât-ı hamse"nin tamamını ihata etmiş ise, o mahlûk olan şeye hazret-i şehâdette teveccühden münkatı' olsa bile, yani o mahluk olan şey şehadet aleminde teveccühten kesilmiş olsa bile o arif mutlaka diğer bir "hazret'in müşahedesinde olacağından, yani arif olan kişi hazret-i şehadetten uzaklaşmış ise yani yaşantısını alem-i misale yöneltmiş ise yahut sıfat mertebesine yöneltmiş ise oradan teveccühü kesilmekte yani meydana getirdiği mahluktaki teveccühü kesilmekte o zaman o oradan yok olmakta teveccühün inkıtâ'ıyla hazret-i şehâdette yok olan o mahlûk, arifin müşahede ettiği "hazret”e intikâl eyler. Yani hazaret-i hamsenin hangi mertebesine intikal etmişse oraya o da intikal eder. 

Zîrâ böyle bir arifin kalbi cemî'-i hazarâtı câmi'dir. Ve onun himmeti ile halk ettiği şeyin sureti cemî'-i hazarâtta zahir olur. Yani sadece şehadet aleminde zahir olur değil, diğer alemlerde, diğer alemlerin gereği ne ise öyle zahir olur. İşte o bu alemlerden bir başkasına teveccüh ettiğinde buradaki teveccühünü kestiği için buradaki inkita olur madum olur, yok olur ama yukarıdaki mutlak kalır. Halbuki onun, hazarâtın tümünden gafleti mümkün değildir. yani bütün bu beş hazretten gaflette olması mümkün değildir. Bir hazretten gafil olsa, mutlaka diğer bir hazretin müşahedesinde olur. Binâenaleyh o mahlûkun, müşahede ettiği hazretteki ve ondan evvelki hazarâttaki suretlerini hıfz eder. Meselâ arif bir kuş hâlk ve tasvir etmek murâd etse himmeti ile hâriçte, ya'nî âlem-i şehâdette, ona vücûd verir. Ve herkes o kuşu görür. 

Eğer o arif âlem-i şehâdetin müşahedesinden gafletle âlem-i misâle müteveccih olsa, o kuş âlem-i şehâdette yok olup âlem-i misâle intikâl eyler. Ve onun sureti âlem-i misâlde mahfuz olduğu gibi ondan evvelki âlemlerde, ya'nî ruhlar aleminde ve a'yân-ı sabite âleminde dahi mahfuz olur. Yani misal aleminde de ayan-ı sabite de muhafaza edilir. Ve "himmet'in ma'nâsı budur ki arif kalb huzuru ile hatırını ve kuvâsını toplayıp, vehmiyle ve fikri ile kendi nefesini, halk ve takdir edeceği şeyin icadına musallat kılar. Ve o şey dahi mahall-i himmet olan kalbin hâricinde gölge gibi mevcûd olur. Ve bu keyfiyet-i halk, arifte kuvve-i kudsiyye ve nisbet-i ilâhiyye bulunduğu içindir. Yani ilahiyeye nisbeti bulunduğu içindir. Kudsi kuvveti bulunması ve ilahi nisbeti bulunduğu içindir. 

Arifin gayri olan avam, kalblerinde tahayyül ve vehm ile bir şey ihdas etseler bile, ruhlarında kuvvet-i kudsiyye olmadığından o suver-i muhayyeleye vücûd-i hissî verip hâ­riçte izhâr etmeğe muktedir değildirler. İşte hint fakirlerin yaptığı ile ariflerin yaptıkları şeyler arasındaki fark budur. Onlar hariçte böyle bir suret meydana getirseler bile onlara his verip hariçte ızhar etme kudretleri yoktur. Nitekim Hz. Mevlânâ (r.a.) efendimizi ramâzân-ı şerifte kırk kişi ayrı ayrı iftara da'vet ederler. Hazret dahi cümlesine teşriflerini va'd buyurur. Ba'de'l-iftâr yani iftardan sonra pabuçlarının bir teki bizde kalmıştır diye hâne-i saadetlerine kırk pabuç teki getirirler. Evliyâ-i kümmelînin yani mükemmel evliyanın bu gibi menkıbeleri pek çoktur. 

Hani evliyaullah’ın olağan üstü bazı hadiselerini okuyoruz ya kerametlerini işte kerametlerin gerçek olanlarının hakikatini anlatıyor. Bir de kişilerden nefsani çıkanlar var işte onlar hariçte his verip ıshar edemezler. 

Şeyh-i Ekber (r.a.) hazretlerinin Fütûhât-ı Mekkiyye' lerinde: "Arifte himmet olmaz" buyurduklarının ma'nâsına gelince: himmet; arif huzur-u kalp ile hatırını ve kuvvasını yani kendi hatırını hatırlamasını ve kuvvetini toplayıp vehmiyle ve fikri ile kendi nefsini halk ve takdir edeceği şeyin icadına musallat kılar. Ona himmet eder yani ona yönelir. Ama diğer bir taraftan arifte himmet olmaz buyurduklarının manasına gelince Ubeydullâh Ahrâr (r.a.) bu ma'nâyı böyle îzâh buyururlar: "Mümkinin kendi hakîkat-i zâtına nazaran hiçbir şeyi yoktur. Yani imkan dahilinde olanın sonradan var olanın kendi hakikati zatına nazaran hiçbir şey yoktur Ve onda evsâf-ı kemâlden ilim, kudret ve irâde gibi ne kadar vasıf var ise hepsi ariyettir. Yani sonradan verilmiştir. Ve bu evsâf Hak Teâlâ hazretlerinindir.

Binâenaleyh arif, hâlini bilip dâima fakr-ı hakîkî makamında durur. Ve ariyet olan o evsâf ile zahir olmaz. Fakat kemâli inâyet-i ilâhî ve sonsuz halis ihsan ile, nefsânî vesveseler ve şeytanî vesveselerden kurtulmuş olan zevatın kendi bâtınlarını Hak Teâlâ hazretlerinin irâdesine ve meşiyyetine tâbi' kılmaları lâzım gelir. Binâenaleyh kulların işlerinin ıslâhı için bir şeye taslît (musallat)-ı himmet etmeleri îcâb ettiği kendilerine ilham olunduğu vakit, o şeyin vücûduna hüsn-i himmetlerini sarf etmek iktizâ eyler. Eğer böyle olmasa idi, Nûh ve Hud (aleyhime's-selâm) gibi ümmetlerini, taslît-ı kuvvet-i kahire yani kahir bir kuvveti musallat ile alt üst eden enbiyâya bu ma'nâyı nisbet etmek müşkil olur idi. Yani evliyaullahtan böyle bir şey çıkmaz diye düşünürsek işte onlardan çıkan bu hadiseyi onlar yapmamış diye onlara isnad etmememiz gerekecekti.

Maahâzâ arif öyle bir fena ile müşerref olmuştur ki, kendisinin cümle evsâfı adem-i âbâda gidip, kendiliğinin nâm ve nişanı kalmamıştır. Yani arifin cümle vasıfları yokluğa gidip kendisinin nam ve nişanı kalmamıştır. Yani bütün vasıfları fenaya gitmiştir. Artık ondan her ne sâdır olursa, ona mensûb değildir. Yani kendinden çıkmış değildir. Nitekim âyet-i kerîmede buyurulur : وَمَا رَمَيْتَ اِذْ رَمَيْتَ وَلَكِنَّ اللَّهَ رَمَى (Enfâl 8/17). Ve فَلَمْ تَقْتُلُوهُمْ وَلَكِنَّ اللَّهَ قَتَلَهُمْ 8/17 “ O gün onları siz öldürmediniz, fakat Allah öldürdü. Ey Muhammed! Attığın zaman sen atmadın, fakat Allah attı” 

---------------

41: Paragraf:

İmdi vaktaki arif, halk ettiği şeyi himmetiyle halk etse; ve halbuki ona bu ihata hâsıl olsa, o mahlûk, sureti ile her bir hazrette zahir olur. Ve suverin ba'zısını ba'zısıyla hıfz eder. İmdi vaktaki arif hazarâttan bir hazreti şâhid olup, o hazrette, onun mahlûku suretinden hâsıl olan şeyi hıfz edici olduğu halde, bir hazretten veya hazretlerden gâfil olsa, gafil olmadığı hazrette, o sûret-i vâhideyi hıfzı sebebiyle suverin cümlesi münhafız olur. Zîrâ gaflet, ne umûmda ve ne de hususta asla âmm değildir (41).

----------------

Ya'nî erbâb-ı ıtlaktan olan ârif-i kâmil, âlem-i şehâdeti ve âlem-i misâli ve âlem-i ervahı,ayan-ı sabite alemini halk etse, o mahlûk, sureti ile bu zikr olunan âlemlerin her birisinde zahir olur. Zaten bu alemler hayal, Allah’ın hayali ama ortada gerçekleşen hayaller bunlar. Arif-i billah keramet göstermez, zaten gösteremez de. Hakk onda işler bir evvelki ayette de bundan bahsediyor, halk bunun farkında olmadığından kerameti insana bağlamaktadır. Halbuki insandaki keramet değildir. 

Bu olay Allah’ın murad ettiği süreler içindedir ondan tabi olarak zuhura gelen Allah’ın fiilidir, devamlı değildir. Ama bütün alemdeki fiiller aslında Allah’ın fiilidir, insanlardan çıkan O’nun fiili olduğuna göre aslında bütün fiiller keramettir. Ama bunlar devamlılık arz ettiğinden biz bunları sıradan bir şeyler olarak görüyoruz halbuki hepsi keramet gibidirler. 

Ve bu îcad ettiği şeyi, umumiyet üzere, her mekandaki suretinde hıfz etmek mümkin değildir. Belki ba'zı mekandaki sureti hıfz eder. Ve o mekandaki sureti hıfz etmekle diğer mekanlarda bulunan yani zuhur yerlerinde bulunan suretler dahi mahfuz olur. Ve arif bir âlemde hâzır ve o halk ettiği şeyin suretini o âlemde hafız olduğu halde, bir âlemden veya âlemlerden gaflet üzere olsa, hâzır olduğu âlemdeki o bir sureti hıfz ettiği için, diğer âlemlerdeki suretlerin de cümlesi mahfuz olur.

Zîrâ arifin gafleti gerek alenilerin umûmunda ve gerek hususunda, ya'nî ba'zısında, asla umûmî değildir. Çünkü bir âlemden gafil olmakla âlemlerin hepsinden gâfil olması lâzım gelmez. Ve keza bir âlem-i mahsûstan gaflet üzere olsa bile, diğer bir vech ile ondan gâfıl olmaz. 

Yani üzerindeki Hakk’ın tecellisi ile bir ariften olağan üstü bir hadise zuhura çıktığında onu hâlk ettiğinde Hakk’ın gücü ile halk ettiğinde buna misal olarak biraz önceki ayet (8/17) Muhammediyyet mertebesinden “attığın zaman sen atmadın Allah attı” işte bu atış bir suret kazandı, bu atışın her ne kadar suret aleminde görüntüsü varsa da misal aleminde de ervah aleminde de ayan-ı sabite aleminde de bunun oluşumu vardır. Eğer orada olmazsa zaten burada da olmayacaktır. 

Şimdi bu alemlerin hepsinde arif bu müşahedeyi etmeyebilir, bazılarında edebilir bazılarında etmeyebilir ama misal aleminde bu hadiseyi müşahede etti yahut rüya aleminde gördük de zahir alemine çıkarmadık işte batın alemde görmüş olduğun rüya tarikiyle başından geçen herhangi bir hadise aslında şehadet aleminde de mevcut demektir orada da hıfz edilmektedir ama vücut bulması olmamış demektir. 

Misal aleminde de alem-i ervahta da vardır, çünkü arif irfan ehli bütün bunlara camidir ama bazen birinde olur, diğerinden mahcup olur, yani oradan uzak olur, misal alemine dalmıştır, şehadet alemi ile ilgisi yoktur, teveccühü çekmiştir. Ama o var ettiği varlığın misal alemindeki yüzüne bakar. Orada onu muhafaza etme gücü vardır. Teveccühünü kestiği zamanda biter işi diyor. Bunlar iseviyet mertebesinde çok açık olarak gözüküyor. Bir kuş sureti yaptı çamurdan ona üfledi ortada hiçbir şey yokken hissedilir canlı cismani kuş meydana geldi. Hayalinde vehminde tasavvur etti kurdu, onu ama orada ne diyor, “bi izni” benim iznimle yaptı onu diyor. Orada eğer İsa’nın kendisi olsaydı bir şey olması mümkün değildir. ama batılılar İsa yaptı diyorlar, bizimkiler de İsa’dan çıktı diyorlar. O zaman şirk koşmuş oluyorlar. 

--------------

42. paragraf:

Ve ben muhakkak burada bir sır îzâh eyledim ki, ehlullah bunun gibi bir sırrın zuhurundan dâima "gayret" üzeredirler. Onda onlar Hak'tır, diye da'vâları için red vardır, Zîrâ Hak, gafil değildir. Halbuki abdin bir şeyden gâfîl olması ve bir şeyden olmaması lâbüddür. İmdi halk ettiği şeyin hıfzı haysiyyetinden onun için "Ben Hakk'ım" demek vardır. Velâkin o şeyin suretini onun hıfzı, Hakk'ın hıfzı gibi değildir. Ve el-hak biz farkı beyân ettik. Ve her hangi bir suretten ve onun hazretinden gafleti haysiyyetiyle abd, muhakkak Hak'tan ayrıldı. Ve halbuki cemî'-i suretler için, baka-i hıfz ile beraber, gafil olmadığı hazrette, cemî'-i hazretlerden bir sureti hıfz etmek sebesiyle, abdin temeyyüzü lâ-büddür. İşte bu hıfz, tazammun iledir. Ve Hakk'ın, yarattığı şeyi hıfzı ise böyle değildir. Belki her suret için onun hıfzı ale't-ta'yîndir (42).

----------------

Ya'nî ben bu halk-ı arif bahsinde, büyük bir sır îzâh eyledim ki, ehlullah böyle bir sırrın meydana çıkmasını dâima kıskanırlar ve setr ederler. Yani şu anlatılan hakikati örterler ortaya çıkarmazlar. Çünkü kurb-i nafileler sahibi olan bu nevi' ehlullah vücûdlarında bakıyye var iken, yani vücutlarında kendilerinden yani nefislerinden kalma tortular, bakiyeler olduğu var iken sıfât-ı ilâhiyye ile vasıflanmaları cihetiyle âlemde tasarruf ederler. Ve onların "Bizim vücûdumuzda hakikatten gayri bir şey yoktur; ve bizim tasarrufumuz Hakk'ın tasarrufudur" diye da'vâ ettiklerinde, onların bu da'vâları için red vardır. İşte bu şüpheye düşmesinler diye ariflerin bir kısmı bu sırrı açmazlar. Çünkü kendinde biraz bir şey bulan ben Hakk’ım tasarrufu ile Zira tasarruf-i Hak ile onların tasarrufları arasında fark vardır. Çünkü Hak, yarattığı eşyanın hiç birisinden asla gafil değildir. Halbuki abd bir şeyden gafil olmasa, diğer şeyden gafil olur. Ve abdin halk ettiği şeyi hıfz etmesi koruması cihetinden "Ene'l-Hak" demesi var ise de halk ettiği şeyin suretini abdin hıfz etmesi, muhafaza etmesi Hakk'ın hıfz etmesi gibi değildir. Binâenaleyh abdin kendi mahlûkunu hıfz etmesi cihetinden "Ene'l-Hak" demesi mutlak değildir. Mutlakan "Ene'l-Hak" demek Hakk'a mahsûstur. İşte biz Hakk'ın halkı ile abdin halkı ve Hakk'ın halkını hıfzı ile abdin halkını hıfzı aralarındaki farkı beyân ettik. Ma'lûm olsun ki, "halk" dört nevi' üzerinedir: yani halk etme dört nevi üzeredir.

Birincisi: Sarf-ı vehmidir. Vehim ile kuvve-i hayâliyyede tasvir olunan suretin hâriçte vücûdu yoktur. Hayal kuvveti ile yapılan sınırlandırılan bir şeklin surette hariçte vücudu yoktur. Kişinin aklında beyninde hayalindedir sadece. Bu da bir halktır yani beyninde de hâlk etse bu da bir halk etmedir. 

ikincisi: Taslît-ı himmet ile tasvir olunan surettir ki, yani hakim olma ile musallat edilen bir surettir ki yukarıda îzâh olunduğu üzere hâriçte mevcûd olur. Fakat himmet sahibi ondan gâfıl olsa ma'dum olur. Yani birisi vehim ve hayal ile bir şey tasvir etti o’nun hariçte vücudu olmadı, birisi hayal ve vehim ile himmet ile yani biraz gayret ile ona hakim oldu, ona musallat oldu yani o suretin üzerine musallat oldu ve hariçte mevcut olur hale getirdi fakat himmet sahibi ondan gafil olsa o yok olur. Yani himmet sahibi onun devamını sağlamamış olsa yani ona verdiği enerjiyi kestiği anda o yok olur. Bu bir rabıtadır ama şeyh derviş rabıtası gibi değildir, ona yönelme teveccüh de deniyor.

Üçüncüsü: Hazarât-ı hamseyi muhit olan ârif-i kâmilin himmetiyle halk ettiği şeydir ki, onun sureti hâriçte mevcûd olur. Ve o arif, o mahlûkun bulunduğu hazretten gafil olsa bile, müşahede ettiği hazretteki suretini hıfzı sebebiyle, gafil bulunduğu hazretteki suret dahi mahfuz olur. Arif-i kamil işte o halk ettiği şeyden nazarını kesse bile diğer alemde de o mevcut olduğundan o diğer alemde olan teveccühü ile şehadet alemindeki varlık da meydanda durur. Ötekinde teveccühünü kestiği anda yok oluyordu ama bunda teveccühünü kesse de gene de teveccüh ettiği için ondan da ötekine yansıdığı için o oluşum orada muhafazalı olur. 

Dördüncüsü: Hakk-ı mutlakın halk ettiği halk-ı hakîkidir. Yani mutlak olan Allah’ın hâlk ettiği hakiki hâlk Ve Hakk'ın mahlûku olan şey, devamlı Hakk'ın mahfuzudur. Yani devamlı olarak Hakk onu muhafaza etmektedir. Mah­lûkunu hıfz etmekte asla Hakk'a gaflet târî olmaz. Yani gaflet tesir etmez. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de buyurulur: وَلا يَوءُدُهُ حِفْظُهُمَا وَهُوَ الْعَلِىُّ الْعَظِيمُ (Bakara, 2/255). “O’na var ettiklerini korumak zor gelmez O azemetli ve yücedir” Velhâsıl abdın hıfzı tazammun iledir. Yani içine alma kuşatma iledir. Ya'nî abd, müşahede ettiği hazrette vâki' olan sureti hıfz etmekle, onun varlığında, gafil olduğu hazretlerdeki suretleri dahi hıfz eder. Fakat Hakk'ın halk ettiği şeyi her bir hazrette hıfz etmesi böyle kefil olma ile değil, belki ale't-ta'yîndir. Çünkü bir hazretin müşâhedesiyle diğer hazretlerden gafil değildir. Onun ilmi, eşyanın tümü hakkında eşit surettedir. 

Yani Allah bütün alemlerde devamlı uyanık olduğundan arifin meydana getirdiği varlığı koruması gibi değildir, O devamlılık üzeredir. Ta ki ilahi takdirde o mahluka verdiği süre bitinceye kadar onu muhafaza etmektedir.

---------------

43. Paragraf: 

Ve bu bir mes'eledir ki, ben ihbar olundum. Onu ne ben ve ne de benim gayrim hiç bir kimse, hiç bir kitapta yazmadı; ancak bu kitaptadır. Böyle olunca vaktin dürr-i yegânesi ve ferîdesidir. İmdi sakın ki, ondan gafil olmayasın! Zîrâ senin için kendisinde bir suret ile beraber huzur ibkâ eden hazretin misli, Hak Teâlâ'nın, hakkında: مَا فَرَّطْنَا فِى الْكِتَابِ مِنْ شَىْءٍ (En'âm, 6/38) buyurduğu kitabın mislidir. İmdi o kitap, vâkı'ı ve gayr-i vâkı'ı câmi'dir (43).

-----------------

Ya'nî Hakk'ın mahlûku ile abdin mahlûku; ve Hakk'ın mahlûkunu hıfz etmesi ile abdin kendi mahlûkunu hıfz etmesi arasındaki fark ile abdin Hak'tan mütemeyyiz olması mes'elesi bir mes'eledir ki, cânib-i Hak'tan ben ihbar olundum. Bu mes'eleyi bu kitaptan evvelki kitaplarımda ne ben yazdım, ne de benden başkası kitaplarında yazdı. Ben ancak onu bu Fusûsu'l-Hikem'de yazdım Binâenaleyh bu mes'ele vaktin büyük incisidir ve yeğânesidir. Ey arif, sakın bu mes'eleden gafil olma! Zîrâ şu hazret ki, sen onda bir suret ile huzur üzeresin; ve o hazrette, o sureti müşahede edip onu hıfz etmekle, mahlûkun olan şeyin suretlerini hazretlerin cümlesinde hıfz edersin.

İşte o hazretin misli, Hak Teâlâ hazretlerinin Kur'ân-ı Kerîm'de مَا فَرَّطْنَا فِى الْكِتَابِ مِنْ شَىْءٍ (En'am, 6/38) ya'nî "Ben Kitap'ta bir şeyi terk etmedim" yani her şeyi yazdım buyurduğu kitabın, ya'nî levh-i mahfuzun, misli gibidir. Ve o kitap ezelden vâki' olan şeyi ve elân gayr-ı vâki' olan, ebede kadar vâki' olacak şeyi câmi'dir. Ani meydana gelen şeyin şu anda meydanda olmayıp da sonradan meydana gelecek şeyi ve ebediyete kadar gelecek şeylerin hepsini bünyesinde toplamıştır bu kitap Kur’an-ı Kerim diyor. 

Binâenaleyh hazarât-ı hamseyi muhît olan arif, hazarat-ı hamse mertebelerini bilen ihata etmiş olan arif, kendi mahlûkunun bir hazrette olan suretini o hazreti müşahede etmesi sebebiyle hıfz etmekle, o mahlûkun cemî'-i hazretlerde olan suretlerini hıfz eylemesi ve suretlerin cümlesi, arifin müşahede ettiği hazretteki suretin zımnında yani iç tarafında olması hususunda, o müşahede olunan bir hazret, eşyanın tümüne cami olan "kitâb-ı mübîn" gibidir. Ve bir suret ondan hâriç değildir. 

Yani arif-i billah hazarat-ı hamseyi nasıl ihata etmişse işte O’nun meydana getirdiği bir suret herhangi bir hazarat-ı hamsenin mertebesinde onu sadece müşahede etmiş olması diğer mertebelerde müşahede etmemiş olması demek değildir, çünkü cami olduğundan onda da müşahede eder, onda da müşahede eder.

--------------

44. Paragraf:

Ve bizim dediğimiz şeyi ancak kendi nefsinde Kur'ân olan kimse bilir. Zîrâ Allah'dan ittika eden için, Allah Teâlâ furkân kılar. Ve o da, onun sebebiyle abdin Rabb'inden mütemeyyiz olduğu şeyde, bu mes'elede bizim zikr ettiğimiz furkân gibidir. Ve bu furkân dahi furkânın erfa'ıdır (44).

---------------

Ma'lûm olsun ki, taayyün-i evvel ve taayyün-i ikinci ve ruhlar alemi ve misal alemi ve şehâdet alemi şeriki ve nazîri olmayan bir vücûd-i mutlakın tenezzülünden husule gelmiş olan merâtib-i i'tibâriyyedir. Alem-i şehadet madde alemi, ef’al alemi, alem-i misal esma alemi, alem-i ervah da onun içerisine giriyor, taayyün-i sani sıfat alemi, taayyün-i evvelde Zat alemidir. Bir de la taayyün alemi var o da ama bilinmeyen ahadiyet mertebesidir. Ve bu tenezzül dahi zuhur ve istidada kemâl içindir. Yani Cenab-ı Hakk’ın zuhura gelmesi parlaması alemlerdeki nurunu aksettirmesi içindir. Halbuki kemâl-i tecelli ve isticlâ bu şehadet mertebesinde zuhur eden insân-ı kâmilin vücûdu ile bi-tamâmihâ peyda olmuştur. İnsan-ı kamil’in vücudu ile bu parlama kemale ermiştir. Çünkü insan-ı kamil olmasaydı, bunları anlatmak mümkün olmayacaktı. Dolayısıyla Allah’ın parlaması cilalanması mümkün olmayacaktı, anlatılamayacaktı.

Böylece İnsan-ı kamil mertebesi vücud-u mutlak’ın meratib-i tenezzülatının altıncı mertebesi olduğundan yani beş mertebe ama onun vücudu da altıncı mertebe İnsan-ı kamil kendi nefsinde kaffe-i hazaratı cami olmuş olur. Yani kendi nefsinde bütün alemleri toplamış olur. İşte böyle hazarat-ı ilahiye ve kevniyenin cümlesinin muhit olup ilahi ve kevniye yani madde alemleri olarak mana alemleri olarak da suret-i ilahiyeyi cümlesini muhit olup suret-i ilahiye ve suret-i halkiyyeyi yani ilahi ve halk suretlerini cem etmiş olan insan-ı kamil kendi nefsinde Kur’an olan kimsedir. Yani nefsinde Kur’an olan kimsenin ne olduğunu anlatıyor. Hazarat-ı hamse yani bu suret-i ilahiye ve suret-i halkiye cem etmiş olan nefsinde cem etmiş olan kimsedir, ve kaffeyi eşyayı nefsinde cem etmiştir. Bütün eşyayı nefsinde toplamıştır. Eşya onun vücudunda biri birinde merbuddur, bağlıdır.

Binâenaleyh bir hazretin kâffe-i hazretleri cami' olması, yani bir mertebenin bütün mertebelere cami ve o bir hazretten ve hazretteki suretten gafil olmayan bir ârif-i kâmilin, hazretlerin hepsini ve o hazretlerdeki suretleri hıfz etmesi keyfiyyetini zevkan bilip müşahede eden kimse, ancak kendi nefsinde Kur'ân olan kimsedir. Bakın zevken diyor, fiilen demiyor. Çünkü bu yol mümkün değildir, fiilen kendi nefsinde birey olarak bulması mümkün değildir. Ancak zevkan ve idrakinde bunu bulması mümkündür. Amma müttakînin hâline gelince Allah Teâlâ böyle bir ârif-i muttaki için furkân kılar; ya'nî onun kalbine Hak ile bâtıl beynini tefrik edecek bir nur ilkâ eder. 

Ve o nûr ile جَاۤءَ الْحَقُّ وَزَهَقَ الْبَاطِلُ (İsrâ, 17/81) “Hak geldi, batıl yıkılıp gitti..”. şimdi düşünün bakın bu şeriat ve tarikat ehli indinde çok konuşulan şeydir. Yani ehl-i küfür gitti yerine Hakk geldi, batıl gitti Hakk geldi hükmünce halkı Hak'tan ayırır. Halbuki "ittika" dediğimiz şey ayn-ı farktır yani farkın aynıdır. Çünkü muttaki olan kimse mahlûkun sıfatını Hakk'a isnâd etmekten hazer ettiğinden yani uzak durduğundan Hak'la halk arasını tefrik eder; yani ittika yani öyle etmez böyle etmez diye tenzih mertebesi ya'nî halk ve Hak için ayrı ayrı birer vücûd isbât eder. İmdi takvanın üç mertebesi vardır: 

Birincisi: Avâmın takvâsıdır yani ittikasıdır ki, Hakk'ın nehy ettiği şeylerden uzaklaşmaktır. Yani şeriat mertebesi itibariyle yapma dediği şeylerden ittikadır, sakınmadır, bu avamın ittikasıdır.

İkincisi: Havassın yani duyguluların duygu sahibi insanların havas duygulanmak demektir, yani tarikat mertebesi demektir, ikincisi havasın takvâsıdır ki, kemâlâtı kendi nefsine ve mezâmmı yani zemmedilmiş ayıplanmış Hakk'a İsnâd etmekten sakınmadır. Yani zemmedilmiş kötü gösterilmiş fiilleri Hakk’a isnat etmekten sakınmaktır. Şimdi avamın Hakk’ın nehy ettiği şeylerden kendinin uzaklaşması, şeriat mertebesinde, tarikat mertebesinde kendi nefsine ve zemmedilen şeyleri Hakk’a istinad etmekten ittikadır. 

Üçüncüsü: Ehassu'l-havâssın yani has duyguluların takvâsıdir ki, zâten ve sıfaten ve fiilen Hakk'ın vücûdundan gayri bir vücûd isbâtından çekinmektir, ittika etmek sakınmak, neden sakınıyorlar Hakk’ın vücudundan gayri bir vücut ispatından çekinmektir. Ve takvanın bu üç mertebesi makâm-ı cem'a vusulden evveldir. Yani cem makamına ermeden evveldir, Ya'nî seyr-i fillâhdadır. Yani Allah’ta seyirdir. Ve takvanın bir mertebesi daha vardır ki, bu da "fenadan sonra baka" vaktinde, ya'nî makâm-ı cem'a vâsıl olup "fark"a geldikten sonra olan takvadır. Ve takvanın her mertebesinde bir furkân, ya'nî Hakk'ı halktan temyîz etmek vardır, ayırmak vardır, halkı Hakk’tan ayırmak vardır.

Nitekim Hak Teâlâ buyurur. اِنْ تَتَّقُوا اللَّهَ يَجْعَلْ لَكُمْ فُرْقَانًا (Enfâl, 8/29). “.. Eğer Allah’tan korkarsanız o size iyi ile kötüyü ayırt edecek bir güç verir…” Velâkin kâffe-i merâtibin hakkını îfâ eden, bakın bu dördüncü takva ve kamillerin takvasıdır, vâris-i kâmilin furkanı sairlerin furkânından erfa'dır, ya'nî yüksektir. Yani kamilin furkanı, ayırması bir başkadır Zîrâ bu mertebede Hak, cem'iyyet-i ilâhiyyesi ile abdde zahir; ve abd dahi o cem'iyyete mazhar olduğu halde, Hakk'ın vücûb-i zatîsi, abdin fakr-ı zâtisi ile tefrik olunur. Yani Hakk’ın vacib olan Zat’i varlığı fakr olan Zat’ı ile tefrik olunur, ayrılır. Ve kendi nefsinde Kur'ân sahibi olan kâmilin bu furkanı da, abdin Rabb'inden temeyyüzü hususunda bu mes'elede zikr olunan furkân gibidir. Velhâsıl arif "cem"' mertebesinde Hak'tan mütemeyyiz değildir. Yani Hakk’tan ayrı değildir. 

Meselâ demir ateşte kıpkırmızı olur; ve ateş sıfatıyla vasıflanmış olur. Bu hal demirin ateş ile cem' mertebesidir. Bu mertebede demirle ateşi ayırmak mümkin değildir. Velâkin arif bu "cem"' makamından "fark" makamına tenezzül ettikde Hak'la halk arasındaki farkı isbât etmek için sıfât-ı halkiyyeden bir sıfatla, meselâ vücûdda ve taayyünde Hakk'a "iftikâr" sıfatı ile vasıflanmış olup makâm-ı uhûdiyyette sâbit-kadem olur. Yani Hakk’a iftikar sıfatı ile fakirlik sıfatı ile yani kendindeki fakirlik sıfatı ile vasıflanmış olur bu makam-ı ubudiyette sabit kadem olur. 

--------------

45. Paragraf: Şiir:

İmdi bir vakitte abd, bilâ-şek Rab olur. Ve bir vakitte de abd, bilâ-iftirâ abd olur (45).

--------------

Ya'nî makâm-ı ubûdiyyette sâbit-kadem olan insân-ı kâmil, sıfat -ı ilâhiyyenin ve niseb-i rubûbiyyenin tümüne mazhar olmak i'tibâriyle âlemler bu yol üzerinden halifedir, yani halife olarak icrâ-yi rubûbiyyet eder. Ve insân-ı kâmil esmâ-i ilâhiyyenîn mazharı olmak hasebiyle sûret-i ilâhiyye üzeredir. Nitekim “Allah Âdem’i kendi sureti üzere halk etmiştir” buyrulmustur. Ve halîfe, hilafet sureti üzeredir kendi yerine halife tayin edenin sureti üzeredir. Ve keza vakt olur ki abd, iftirasız mutlak abd olur. Çünkü insân-ı kâmil vücûdda Hakk'a muhtaçtır. Ne kadar arif olsa ne kadar insan-ı kamil olsa vücut düzeyinde Hakk’a muhtaçtır, Zîrâ vücûd-i Hak olmasa idi, insân-ı kâmilin taayyünü mevcûd olmaz idi. 

Binâenaleyh onun vücûdunda mutasarrıf olan ancak Hak'tır; ve onun mazharından mutasarrıf olan Hak'tır. Yani insanın varlığında tasarrufta olan Hakk’tır. İnsân-ı kâmil ise abd-i mahz olup onun rubûbiyyeti arızî; ve taayyünü hasebiyle ubûdiyyeti zâtidir. Meselâ demir ateşte kızınca onun ateşliği arızî ve demirliği zâtidir. Yoksa demir demir; ve ateş dahi ateştir. Ne ateş demir olur; ve ne de demir ateş olur.

--------------

46. Paragraf:

İmdi abd olursa, Hak'la vâsi' olur. Ve Rab olursa, iyş-ı dıykta olur (46).

---------------

Ya'nî insân-ı kâmil, kâh abd ve kâh Rab olur. Abd olduğu vakit, Hak ile geniş olur. Zîrâ onun kalbine Hak sığmıştır. Ve bu vakitte sıfât-ı ilâhiyye ile muttasıf bulunmuştur; ve Hakk'ı halife eylemiştir. Kendisi ubûdiyyet-i mahza merkezinde kaim olup onun mazharından zahir olan tasarruf, hep Hakk'ın tasarrufudur. Ve insân-ı kâmil, taayyünü ile varlığı ile âlem-i kevnde ancak Hakk'ın bir âletidir. Binâenaleyh bu halde, onda vüs'at olacağı zahirdir. Yani kulluk mertebesinde genişlik olacağı zahirdir. Fakat Rab olduğu va­kitte yaşayışı dar olur. Çünkü rubûbiyyet sıfatıyla zahir olunca, ibâdın yani kullarının rızıklarını vermekle kendisinden istekte bulunulan olur. 

Binâenaleyh bâzı vakitlerde ityân-i rızıktan yani rızık temininden âciz kalmakla yaşayışında darlık olur ve sıkıntı çeker. Zîrâ abdin kudreti arazîdir; Hakk'ın kudreti ile kâimdir. Vücûd, gına, fiil, te'sîr ve ifâza Hak için zatî şeyler olduğu gibi, bunların mukabili bulunan adem, iftikar, infial, teessür ve kabul dahi abd için zatîdir. Binâenaleyh insân-ı kâmilde iftikârı zatî ile yani zati fakirlik ile kudret-i arazî içtimâ' edince kudret-i zâtiyyenin şânından olan ityân-ı rızk ile mutâleb oldukda, iftikâr-ı zâtinin galebesi hasebiyle bundan âciz olup sıkıntı çeker.

---------------

47. Paragraf:

İmdi abd oluşundan dolayı, kendi nefsinin "ayn"ını görür. Ve emeller bilâ-şek ondan müttesi' olur (47). 

-------------

Ya'nî insân-ı kâmil, sıfât-ı ubûdiyyet ile vasıflanmış olup sade abd oluşundan dolayı kendi nefsinin "ayn"ını görür. Ya'ni kendi nefsinin acz ve muhtaç olduğunu ve belki yokluğunu görür. Ve kendi nefsini böyle vasf-ı aslîsi üzerine görünce, onun bir takım emelleri bulunmasından nâşî şübhesiz Hak'tan talebi geniş' olur. Nitekim (s.a.v) "Ey! benim Allâhım, cüzzâm ve baras ve cünûndan ve kötü illetlerden sana sığınırım" diyerek sıhhat taleb buyururlar idi. Bu duâ şübhesiz ümmet-i merhumelerine ta'lîm olmakla beraber ubûdiyyet-i mahza makamında yani mutlak katıksız ubudiyet makamında bulundukları haysiyyetle taayyün-i şerifleri için dahi bir taleb idi. Bakın Hz. Muhammed’den (s.a.v.) daha büyük varlık var mıydı, olmayacaktı bakın O dahi abdiyetinden acziyetinden dolayı bakın sıhhat talebinde bulunurdu diyor. 

---------------

48. Paragraf:

Ve Rab oluşundan dolayı, hazret-i mülk ve melekûttan halkın kâffesini, onu mutâlebe ettiklerini görür (48).

----------------

Ya'nî insân-ı kâmil, Hakk'ın halîfesi olduğundan, rubûbiyet ve tasarruf ile zahir olmakla gerek âlem-i şehâdetin ve gerek melekût aleminin bütün halkı, kendisinden sûrî ve ma'nevî erzak taleb ederler. İşte rab olarak zuhur ettiğinde sıkıntı başlar diyor, sen Hakk’ın genişliğinde kal o zaman Hakk vasi oluyor, sen rahat ediyorsun. Ve onların istihkak ve isti'dâdlarına göre onların erzâk-ı hissiyye ve ma'neviyyelerini vermek bu halîfe üzerine vâcib olur.

---------------

49. Paragraf:

Halbuki onların istedikleri şeyden zâtı ile âcizdir. İşte bundan dolayı ariflerin ba'zısını bu sebeple, ağlar görürsün (49)

--------------

Ya'nî rubûbiyyet ve tasarruf ile zahir olan insân-ı kâmilden halkın taleb ettikleri sûrî ve ma'nevî erzakı, o insân-ı kâmil, ihtiyaç zatîsi hasebiyle yani zati fakirliği hasebiyle vermekten âciz olduğu için dar bir fakirliğe düş­tükleri sebep ile, o ariflerin ba'zısını ağlar bir halde görürsün. Zîrâ insân-ı kâmil, ubûdiyyet-i mahzasına nazar edip gerçek saf ubudiyetine nazar edip acz sıfatı ile zu­hurunu gördüğü vakit, rubûbiyyetle istek olunca sıkılır. Yani kendine baktı aczini gördü ama diğerleri onu rububiyet mertebesinde görünce rububiyet talebi kendisinden istenince sıkılır. Diyelim ki bir kimseyi dışarıdan zengin görüyorlar, ondan para taleb ediyorlar, o da bakıyor ki kendi gerçek halini bildiğinden karşılaması mümkün olmadığından karşılamak da gerektiğini bildiğinden karşılayamadığından üzülür diyor. 

Yoksa cemî'-i umuru Hakk'a havale edip kendisinde fenâ-i küllî hükmü zahir olduğu vakit, âciz değildir. Çünkü artık ondan kimse bir şey talep etmez talep etmeyince de acizlik kalmaz. Çünkü bu vakitte ortada kendisi yoktur. Ve onun mazharından tasarruf eden Hak'tır; ve Hak'ta ise acz yoktur. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) Fütûhât-ı Mekkiyye'nin yirmi ikinci bâbında "Ubûdiyyet ile ittisâfın lezzetini, ancak rubûbiyyetle muttasıf olup, halkın ona muhtaç olmasından dolayı, elem duyan kimse bilir" buyurup, bu hususta Süleyman (a.s.)ın kıssasını beyân ederler. 

Zîrâ Süleyman (a.s.) mahlûkâta erzak i'tâsı hususunda vâki' olan kemâl-i sıkıntısından nâşî, bu emri, Rezzâk-i hakîkîye tefvîz ve teslim edip, kendisi nefsinde bir halâvet ve rahat buldu ki, hiç bir halâvet ona tekabül edemez. Süleyman’ın (a.s.) “Ya rabbi bütün bu mülkü ben doyurayım müsaade et bugün” diye bir isteği olmuştu, o zaman diyor ki “peki sen bugün bütün mahlukatı doyur” Süleyman (a.s.) bir ovaya o kadar geniş sofralar kuruyor ki haddi hesabı ucu yoktur. Nihayet bir karınca sürüsü geliyor, ne varsa hepsini alıp götürüyorlar, o zaman Süleyman (a.s.) aczini, hani kendisini çok güçlü olduğunu zannediyordu ya ne kadar aczde olduğunu görüyor ve tövbe ediyor. 

--------------

50. Paragraf:

İmdi sen, Rabb'in abdi ol; onun abdinin Rabb'i olma! Tâ ki ta'lîk sebebiyle nâra ve erimeğe gidesin (50).

--------------

Bu hitâb üç mertebe erbabına da şâmildir:

1- Hilâfeti sebebiyle rubûbiyyet ve tasarruf ile zahir olan insân-ı kâmiledir. Bu surette, "nâr"dan murâd nâr-i aczdir. Nitekim yukarıda ubûdiyyet-i mazhasına nazar edip sıfat-ı acz ile zuhurunu gördüğü vakit rubûbiyyetle mutâleb olunca sıkılıp ağladığı zikr edilmiş idi. Maahâzâ bu arif fenâ-i külli hükmüne nazaran ma'zûrdur. Çünkü ortada kendisi yoktur.

2- İnsân-ı kâmilin mâdûnu olup tasarrufa me'mûr olmadıkları halde, ba'zı sıfât-ı ilâhiyye ile muttasıf olduklarından, bakayâyı nefislerinin takazası hasebiyle, kendilerinden tasarruf ve rubûbiyyete müteallik ba'zı efâl sâdır olan zevattır. Bu surette "nâr"dan murâd, nâr-ı mahrûmiyyettir. Yani yokluk ateşidir. Zîrâ sâlik, tasarruf kaydına mübtelâ oldukça cemâl-i vahdetten mahrum ve mahcûbdur. Onda henüz zevk-ı isneyniyyet vardır.

3-Bu sınıfın mâdûnunda olan nefis ve ağrâz sahibleridir ki, sıfat-ı beşeriyyeden hiç birisini terk etmemiş oldukları halde Fir'avn gibi halk üzerinde tasarruf ve rubûbiyyetle zahir olmağa kıyam ederler. 

Beyt: Tercüme: "Mel'ûn olan nefis Fır'avn'dan daha aşağı değildir. Fakat bunun destekçisi vardır, onun destekçisi yoktur". Ya'nî Fir'avn mülk ile beraber dâvâ-yı rubûbiyyet etti. Nefis ise mülksüz da'vâ-yı rubûbiyyet eder. Hani “benden daha ala Rabbınız var mı dedi, bu mülk benimdir ve ben sizin içinizde en alayım, en zengin, en yükseğim” dedi. Nefis ise mülksüz kendisinde kendini ortaya koymakta. Binâenaleyh bu gibi erbâb-ı nüfus, nefisler hakkındaki "nâr"dan murâd, dünyâda envâ'-ı azâb ile, âhirette ma'lûm olan azâb-ı âteştir. Nitekim hadîs-i kudsîde buyrulur ki: Ya'nî "Azamet benim ızar(bel altı örtüsü)ım ve Kibriya ise rida(bel üstü örtüsü)mdır.” İzar ve rida Hac da ihram elbisesi olarak kullanılır. Kim ki benden bu ikisini nez' ederse istemezse kabul etmezse nâra dahil ederim. وَاللَّهُ يَدْعُوۤا اِلَى دَارِ السَّلامِ (Yûnus, 10/25) “ Allah, selamet yurduna çağırıyor …” Mesnevi:

Sivrisineğin Süleyman (a.s.)a müracaatla rüzgârdan şikâyet etmesi üzerine, o hazretin mütezallim olan zulüm edilmiş olan sivrisineğe hasmını dîvân-ı hükme ihzar etmesini emir buyurduğuna dâir olan Mesnevî-i Şerifin üçüncü cildinde vâki' ebyât-ı şerifedir. 

Mesnevi: Tercüme: "Süleyman (a.s.) sivrisineğe dedi ki: Ey güzel sesli, Hakk'ın emrini candan dinlemen lâzımdır. Hak bana buyurmuştur ki; Ey âdil sen, diğer hasım olmaksızın bir hasmı dinleme! Yani sivrisinek rüzgardan şikayet ediyor ama rüzgarı da getir de onu da dinleyelim diyor. Her iki hasım huzura gelmedikçe hâkimin önünde hak zuhura gelmez. Hasım yalnız olduğu halde eğer yüz delil getirse, sakın sakın hasımsızın sözünü tutma! Ben onun emrinden yüz çeviremem. Git, hasmım benim canibime getir! 

Anlatılan kendi nefsi istikametinde olacak sadece onu dinleme diyor, hasmını da dinle diyor. Nasrettin Hocanın huzuruna biri geliyor tek olarak anlatıyor, haklısın diyor, ondan sonra diğeri geliyor tek olarak anlattıklarını dinliyor ona da sen de haklısın diyor, çünkü her anlatan nefsine göre anlatıyor, ondan sonra onlara şahit olan da diyor ki ikisi de haklı bu nasıl oluyor deyince ona da sen de haklısın diyor. Yani bu fikra ile Nasrettin Hoca bu hakikati vurguluyor bizlere. Bir olaya müdahil olanlardan birini yalnız olarak dinlemeyin diyor. 

 Mesnevi: Tercüme: "Sivri sinek dedi: Senin sözün burhân-ı sahihdir. Yani gerçek bir delildir, benim hasmım rüzgârdır; o da senin hükmündedir. Yani sivri sinek onu getir diyorsun ama ben onu getiremem senin emrindedir diyor. 0 şâh: Ey bâd-ı sabâ, yani ey sabah rüzgarı sivrisinek senin zulmünden efgân eyledi, gel! diye çağırdı. Agâh ol, hasmına mukabil ol ve hasmına cevap verip adüvvü defet! Yani hasmının üzerindeki düşmanlığını def et. Rüzgâr Süleyman (a.s.)ın emrini işitti. Çabuk çabuk geldi. Sivrisinek o zaman fırâr yolunu tuttu. Sonra Süleyman dedi: Ey sivrisinek neredesin? Sabr et, tâ ki ben her ikinizin üzerine kaza süreyim, yani hüküm vereyim. Sivrisinek Süleyman (a.s.)a dedi: Ey şâh, benim ölümüm onun vücûdundandır. Benim günümün karası onun dumanındandır. O gelince ben nerede karar bulurum? Zîrâ o benim tabîatımdan helak getirir.

Mesnevi: Tercüme: "Dergâh-ı Huda'yı taleb eden böyledir. Vaktaki Huda gelir, tâlib "lâ" olur. "Ya'nî tâlib-i Hak olan sâliklerin hâli de böyledir. Vaktaki Hak tecelliyât-ı esmâiyye ve sıfâtıyye ve zâtıyyesi ile sâlike tecellî buyura, artık o sâlikin sıfât-ı beşeriyyesi fânî ve yok olur. Onun yerine sıfât-ı ilâhiyye kâim bulunur.

 Mesnevî: Tercüme: "Gerçi o vuslat baka içinde bakâdır. Velâkin ibtidâdan o baka fena içindedir. "Ya'nî sâlikin muktezâ-yı taayyünü olarak bir takım sıfât-ı beşeriyyesi vardır. Ve bu taayyünü hasebiyle Hakk'ın gayridir. Vaktaki bu taayyünün muktezâsı bulunan o sıfat fânî olur, o sâlikin hakikati olan Hak, onda kendi sıfatıyla zahir olur. Ve bu, ittisâlsiz ve infisâlsiz bir vuslattır ki, baka içinde bakâdır. Velâkin o baka abdin sıfatından fânî olması hâlinin içindedir.

 Mesnevî: Tercüme: "Tâlib-i nûr olan sayeler, kelebekler onun nuru zuhur ettikde yok olur". 

Bu beyt-i şerîf hem vücûd-i kevnîyi ve hem de fenayı müş'ırdir. Şöyleki, gölgeler nurun talibidir. Zîrâ nûr-i âfitâb olmasa gölge zahir olmaz. Zîrâ zulmet, sayenin zuhurunu mâni'dir. Binâenaleyh vücûdât-ı kevniyye zuhurda nûr-i vücûd-i Hakk'a muhtaçtır. Fakat yere düşen bir cismin sayesi üzerine nûr-i âfitâb vâki' olsa, sayenin vücûdu kalmaz. Bunun gibi abdin vücûd-i müteayyininden zahir olan bir takım sıfat, şems-i zâtın tecellîsiyle mahv olur. Ve artık mevcûd olan onun nurudur. Abdin âsârı ise fânidir. 

Mesnevî: Tercüme: "Bu mazharda akıllar elden gitti; kalem buraya gelince kırıldı." Ya'nî bu ittisâlsiz ve infisâlsiz vuslattan ibaret olan baka içinde baka keyfiyeti ve o bakanın fena içinde olması akıl erecek bir şey değildir. Zîrâ bu meşhedde akıllar elden gitti. Binâenaleyh burada erbâb-ı ukül dem-bestedir. Ve ilm-i zahire sığabilecek bir şey değildir ki, kalemle yazmak mümkün olsun. Bu ancak hâl bahsidir; tatmayan bilmez.

------------------- 

Gerçekten de bu kitaplar hakkında aleyhte söylenecek hiçbir şey yoktur, kim ki böyle bir davranışta bulunur, kendini cahilin cahili olarak ilan etmiş ve aklının ne kadar kısır ve fikrinin ne kadar ön yargılı ve ufkunun ne kadar da dar olduğunu, bu vasıfları ile kendi halini ispat etmiş olur. 

Gerçek bir düşünür, İslam’a yakışır bir ilim sahibi, Peygamberimize yakışır bir ümmet, Rabbımıza yakışır idrakli ve ne yaptığını bilen bir kul ve insanlık alemine yardımcı olan bireyler olmamızı Cenâb-ı Hakk’tan niyaz ederim. 

Bütün bu hakikat-i ilahiye ilimlerinin bizlere kadar ulaştırılmasında emeği geçen bütün hizmet ehli kadirşinas kimselere teşekkür ederiz. 

Bizlerde, bizlerden sonra gelecek yeni nesillerimize bu ilahi emanetleri aktarmaya acizane çalışmalar yapmaya gayret ediyoruz. Cenâb-ı Hakk evvela bu hakikatleri hepimize idrak ettirsin sonra da tahakkuklarını nasib etsin İnşeallah. 

Allah Hak söyler Hakk-ı söyler.

Gayret bizden muvaffakıyet Hakk’tandır. T.B. 

 ----------------- 

Terzi Baba Kitapları. 

Terzi Baba Baskısı Olan Kitaplar. 

1. Necdet Divanı:

2. Hacc Divanı:

3. İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri:

4. Lübb’ül Lübb Özün Özü, (Osmanlıca’dan çeviri):

5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri):

9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet:

10. Kelime-i Tevhid, değişik yönleriyle:

11. Vâhy ve Cebrâil:

12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi:

13. (13) On üç ve Hakikat-i İlâhiyye: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri ve şerhi 

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

16. Divân (3)

19. Sûre-i Feth ve fethin hakikat-i.

21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

22. Sûre-i Yûsuf ve dervişlik:

24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.) 

35. Fâtiha Sûresi: 

39. Terzi Baba: (2)

41. İnci tezgâhı:

49. 36-Yâ’sîn, Sûresi: 

59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

67. 067-Mülk Sûresi: 

68. 1-namaz sureleri

69. 2-namaz sureleri

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

91-Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

95- Terzi Baba-(8) (19/53)

96- 41-Fussilet Sûresi. 

103-terzi Baba yüksek lisans tezi. 

118- 52-Tûr suresi. Ve M. Nusret tura. 

129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

-------------------

(H) Yayınları Tarafından Basılan Kitaplarımız: 

-------------------

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve hakikatleri: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri.

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem-safiyeti. Safiyyullah. (a.s.) 

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

------------------------------ 

 Terzi Baba kitapları Sıra Listesi

 KAYNAKÇA

 1. KÛR’ÂN VE HADîS :

 2. VEHB : Hakk’ın hibe yoluyla verdiği ilim.

 3. KESB : Çalışılarak kazanılan ilim.

 4. NAKİL : Muhtelif eserlerden, Mesnevi’i şerif, İnsân-ı Kâmil, Fusûsu’l Hikem ve sohbetlemizden müşahede ile toplanan ilim.

(Gönülden Esintiler) 

1. Necdet Divanı:

2. Hacc Divanı:

3. İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri:

4. Lübb’ül Lübb Özün Özü, (Osmanlıca’dan çeviri):

5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri):

9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet:

10. Kelime-i Tevhid, değişik yönleriyle:

11. Vâhy ve Cebrâil:

12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi:

13. (13) On üç ve Hakikat-i İlâhiyye: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri ve şerhi 

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

16. Divân (3)

17. Kevkeb. Kayan yıldızlar.

18. Peygamberimizi rû’ya-da görmek. 

19. Sûre-i Feth ve fethin hakikat-i.

20. Terzi Baba Umre (2009)

21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

22. Sûre-i Yûsuf ve dervişlik:

23. Değmez dosyası:

24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.) 

25. -1-Köle ve incir dosyası: 

26. Bir zuhûrât’ın düşündürdükleri: 

27. -2-Genç ve elmas dosyası: 

28. Kûr’ân’da Tesbîh ve Zikr: 

29. Karınca, Neml Sûresi: 

30. Meryem Sûresi: 

31. Kehf Sûresi: 

32. 3-Terzi Baba İstişare dosyası: 

33. Terzi Baba Umre dosyası: (2010)

34. -3-Bakara dosyası: 

35. Fâtiha Sûresi: 

36. Bakara Sûresi: 

37. Necm Sûresi: 

38. İsrâ Sûresi: 

39. Terzi Baba: (2) 

40. Âl-i İmrân Sûresi: 

41. İnci tezgâhı: 

42. 4-Nisâ Sûresi: 

43. 5-Mâide Sûresi: 

44. 7-A’raf Sûresi: 

45. 14-İbrâhîm Sûresi: 

46. İngilizce, Salât-Namaz: 

47. İspanyolca, Salât-Namaz: 

48. Fransızca İrfan mektebi:

49. 36-Yâ’sîn, Sûresi: 

50. 76-İnsân, Sûresi: 

51. 81-Tekvir, Sûresi: 

52. 89-Fecr, Sûresi: 

53. Hazmi Tura: 

54. 95-Beled-Tîn, Sûresi: 

55. 28- Kasas, Sûresi: 

56. İrfan-Mek-Şer-Fransızca-Baba: 

57. 20-TÂ HÂ Sûresi: 

58. Mirat-ül-İrfan-ve-şerhi: 

59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

62. -4-Bir ressam hikâyesi:

63. İnci mercan tezgâhı

64. Ölüm hakkında:

65. Reşehatt’an bölümler: 

66. Risâle-i Gavsiyye: 

67. 067-Mülk Sûresi: 

68. 1-Namaz Sûrereleri: 

69. 2-Namaz Sûrereleri: 

70. Yahova Şahitleri: 

71. Mü-Geceler-Fran-les-nuits: 

72. Îman bahsi: 

73. Celâl cemâl Celâl: 

74. 2012 Umre dosyası: 

75. Gülşen-i Râz şerhi: 

76. -5-Doğdular, yaşadılar hikâyesi: 

77. Aşk ve muhabbet yolu: 

78. A’yân-ı sâbite. Kazâ ve kader:

79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.

81- Hayal vâdîsi’nin çıkmaz sokakları: 

82- Mektuplarda yolculuk-M.Nusret-Tura.

83- 2013 Umre dosyası. 

84- Nusret Tura-Vecizeler ve ata sözleri.

85- Nusret Tura-Tasavvufta aşk ve gönül.

86- Terzi Baba-(6) İstişare dosyası.

87- Terzi Baba-İlâhiler derleme.

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

89- 6-Her şey merkezinde hikâyesi. 

90- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-1) şerhi. 

91- Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

92- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (2) şerhi. 

93- 7. İngilizce. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

94- Mescid-i Dırarr-Kubbet-ul Kara. 

95- Terzi Baba-(8) (19/53)

96- 41-Fussilet Sûresi.

97- 2015 Umre dosyası. 

98- Solan bahçenin kuruyan gülleri. 

99- Terzi Baba-(9) İstişare dosyası. 

100-14-İrfan mektebi ve şerhi-İspanyolca.

101- Bosna Hersek dosyası. 

102-The SCHOOL OF WISDOM (irfan mektebi)

103-Terzi Baba yüksek lisans tezi. 

104-Hacc Umre ve hakikatleri.

105-Cemo ve Farko.

106-(2016) Umre dosyası.

107-Vahy ve Cebrâîl- (Fransızca)

108-Ru’ya-Mana-alemi- Tezi Baba ile ilgili zuhuratlar. 

109-terzi Baba tasavvufi izahlar. 

110-19-53-Şeker risalesi.

111-Lübb-ül lübb-Özün özü ve şerhi.

112-Bir kardeşin soruları ve cevapları

113- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-2) şerhi.

114- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-3) şerhi.

115- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-4) şerhi.

116- 2017-Kudüs seyahati dosyası. 

117- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-5) şerhi.

118- 52-Tûr suresi. Ve M. Nusret tura.

119-Fu-Hi-01-Adem Fassı.

120-Fu-Hi-02-Şit Fassı.

121-Fu-Hi-03-Nuh-fassı.

122-Fu-Hi-04-İdris-05-İbrahim-fassı

123-Gülşen-i Raz-2-Terzi Baba şerhinin tamamı. 

124-İbretlik bir değmez dosyası daha Satih ince.

125-2018 Umre dosyası 

126-14-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

127-15-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

128-İbretlik bir hikâye daha. Kaf dağı ve Zümrüd-ü Anka.

129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

130-İbretlik bir hikâye daha. Kilise çanları. 

131-Kur’ân-ı-Kerîmde yolculuk-53-Ayetleri ve Terzi Baba- 

132-Kaner Yiğido-İbretlik bir hikâye daha- 

133-1-İzmir İrfan sohbetleri. 

134-2-Sohbet arası sohbetler. 

135-3-Sohbet arası sohbetler.

136-4-Sohbet arası sohbetler.

137-5-Sohbet arası sohbetler.

138-6-Sohbet arası sohbetler.

139-7-Sohbet arası sohbetler.

140-8-Sohbet arası sohbetler.

141-9-Sohbet arası sohbetler.

142-10-Sohbet arası sohbetler. 

143-11-Sohbet arası sohbetler. 

144-12-Sohbet arası sohbetler. 

145-13-Sohbet arası sohbetler. 

146-14-Sohbet arası sohbetler. 

147-15-Sohbet arası sohbetler. 

148-16-Sohbet arası sohbetler. 

149-17-Sohbet arası sohbetler. 

150-18-Sohbet arası sohbetler.

151-19-Sohbet arası sohbetler.

152-20-Sohbet arası sohbetler.

153-21-Sohbet arası sohbetler.

154-22-Sohbet arası sohbetler.

155-23-Sohbet arası sohbetler.

156-24-Sohbet arası sohbetler.

157-25-Sohbet arası sohbetler.

158-26-Sohbet arası sohbetler.

159-27-Sohbet arası sohbetler.

160-28-Sohbet arası sohbetler.

161-29-Sohbet arası sohbetler.

162-30-Sohbet arası sohbetler.

163-1-7-Esmâ’ül Hüsnâ-M.Nusret Tura. 

164-2-8-Esmâ’ül Hüsnâ-M.Nusret Tura. 

165-9- Ku-Ker-Yol-Kıyamet Sûresi.

166- İnsan-ı Kamil-A-K-C-Cilt-1-Kitap-6-şerhi- 

167- İnsan-ı Kamil-A-K-C-Cilt-1-Kitap-7-şerhi- 

168- 31- Sohbet arası sohbetlerden seçmeler. 

169- İbretlik bir hikâye daha-Usta dan çırağına tavsiyeler- 

170-4- Ru’ya-Mana-Alemi-Terzi Babanın görüldüğü zuhuratlar.

171-5- Ru’ya-Mana-Alemi-Yoruma açık eğitim zuhuratları.

172-6- Ru’ya-Mana-Alemi-Tuzak-mekr-Hileli zuhuratlar.

173- 2020 Umre dosyası.

174- 83-Kur’an-ı kerimde yolculuk Mutaffifin suresi.

175- Mübarek geceler ve bayramlar. İspanyolca çevirisi. 

176- Korona virüs’ün düşündürdükleri.

177- terzi Baba, “14-İrfan mektebi” tezi. 

178-

179-

180- A- Füsus’ül-Hikem- Mukaddime. 

181- B- Füsus’ül-Hikem- Ayniyet ve Gayriyyet. 

182-Fü-Hi-06-İSHAK FASSI-

------------------------- 

Altı Peygamber Serisi: 

1-15. 6 Pey-(1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

2-21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

3-24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.)

4-59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

5-60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

6-61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

-------------------------

Terzi Baba kitapları Serisi: 

1-12- Terzi Baba-(1) 

2-39- Terzi Baba-(2)

3-32- Terzi Baba-(3) İstişare dosyası.

4-79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

5-80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.

6-86- Terzi Baba-(6) İstişare dosyası.

7-91- Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

8-95-Terzi Baba-(8) (19/53) 

9-99- Terzi Baba-(9) İstişare dosyası.

10-103-Terzi baba yüksek lisans tezi.

11-108-Tezi Baba ile ilgili zuhuratlar. 

12-109-terzi Baba tasavvufi izahlar. 

13-110-19-53-Şeker risalesi. 

14-126-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

15-127-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

16-87- Terzi Baba-İlâhiler derleme.

17-126-14-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

18-127-15-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

19-129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

20-131-Kur’ân-ı-Kerîmde yolculuk-53-Ayetleri ve Terzi Baba- 

21-165-9- Ku-Ker-Yol-Kıyamet Sûresi.

------------------------- 

Bir hikâye Birçok Yorum Serisi. 

1-25 -Köle ve incir dosyası: 

2-27 -Genç ve elmas dosyası: 

3-34 -Bakara dosyası:

4-61-Bir ressam hikâyesi:

5-76-Doğdular, yaşadılar hikâyesi: 

6-89-Her şey merkezinde hikâyesi. 

------------------------- 

Dîvanlar Serisi: 

1-1-Necdet Divanı: 

2-2-Hacc Divanı: 

3-16-Divân (3)

4-87-Terzi Baba-İlâhiler derleme.

5-88-Nusret Tura-Divanı. 

6-129-Terzi Baba divanı, tüm şiirlerim. 

------------------------- 

İbretlik Dosyalar Serisi. 

1-17-kevkeb-kayan yıldızlar.

2-23-İbretlik değmez dosyası. 

3-73-Celâl Cemâl Celâl “hayalî Kamer’in hayal vâdîsi”

4-81-Hayal vadisinin çıkmaz sokakları. 

5-93-Mescid-i dırar/Kubbet-ul kara. 

6-98-Solan bahçenin/kuruyan gülleri.

7-105-Cemo ve Farko. 

8-112-Bir kardeşin soruları ve cevapları.

9-124-İbretlik bir değmez dosyası daha. Satih ince. 

10-128- İbretlik bir hikâye daha. Kaf dağı ve Zümrüd-ü Anka.

11-130-İbretlik bir hikâye daha. Kilise çanları. 

12-132-Kaner Yiğido-İbretlik bir hikâye daha-

13-169-İbretlik bir hikâye daha-Usta dan çırağına tavsiyeler-

------------------------ 

Umre Dosyaları Serisi 

1-2. Hacc Divanı:

2-20. Terzi Baba Umre (2009)

3-33. Terzi Baba Umre dosyası: (2010)

4-74. 2012 Umre dosyası: 

5-83- 2013 Umre dosyası.

6-97- 2015 Umre dosyası. 

7-106-(2016) Umre dosyası.

8-104-Hacc Umre ve hakikatleri. 

9-125-2018 Umre dosyası. 

10-173-2020-Umre dosyası.

------------------------ 

Diğer Dillere Çevrilen Terzi Baba Kitapları Serisi

1-5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

2- 6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

3-46. İngilizce, Salât-Namaz: 

4-47. İspanyolca, Salât-Namaz: 

5-48. Fransızca İrfan mektebi:

6-71. Mü-Geceler-Fran-les-nuits: 

7-93- 7. İngilizce. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8-100-14-İrfan mektebi ve şerhi-İspanyolca.

9-107-Vahy ve Cebrâîl- (Fransızca)

10-175- Mübarek geceler ve bayramlar. İspanyolca çevirisi. 

------------------------

Mektuplar ve Zuhuratlar Serisi:

Terzi Baba İnternet Dosyaları:

------------------------ 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

1-2- 3- 4- 5- 6- 7- 8- 9- 10-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

11-12-13-14-15-16-17-18-19-20-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar . 

21-22-23-24-25-26-27-28-29-30-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

31-32-33-34-35-36-37-38-39-40-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

41-42-43-44-45-46-47-48-49-50-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

51-52-53-54-55-56-57-58-59-60-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

61-62-63-64-65-66-67-68-69-70-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

71-72-73-74-75-76-77-78-79-80-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

81-82-83-84-85-86-87-88-89-90- 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

91-92-93-94-95-96-97-98-99-100-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

101-102-103-104-105-106-107-108-

------------------------

Kitaplar devam ediyor şu an Yekün= (182+108=290)
