# TB. Kelime-i İsmâîliyye & Ya'kûbiyye

**Yazar:** Terzibaba - Necdet Ardıç

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/tb-kelime-i-ismailiyye-ya-kubiyye
**Sayfa:** 194

---

GÖNÜLDEN ESİNTİLER 

MUHYİDDÎN İBNÜ’L ARABÎ

FUSÛSU’L-HİKEM 

07 İSMAİL ve 08 YAKUP FASSI

(183-7-8) Ahmed Avni Konuk, Tercüme ve Şerhi. 

Hazırlayanlar Prof.Dr. Mustafa Tahralı-Dr. Selçuk Eraydın Şerhinin Şerhi.

Tekirdağlı İz-Terzi Baba Necdet Ardıç.

İRFAN SOFRASI 

NECDET ARDIÇ 

TASAVVUF SERİSİ (183-7-8) Necdet Ardıç

İz-Terzi Baba Adres Büro: Ertuğrul Mahallesi Hüseyin Pehlivan Caddesi No: 29/5 

Servet Apt. 59 100

Tekirdağ 

Ev: 100 yıl Mahallesi Uğur Mumcu Caddesi Ata Kent Sitesi A Blok Kat 3, D. 13.

 Süleyman paşa Tekirdağ Tel: (0282) 408 93 84 

 (0533) 7743937

www.terzibaba13.com

terzibaba13@gmail.com

İÇİNDEKİLER

Önsöz (6)

Kelime-i İsmailiyyede Mündemic “Hikmeti Aliyye”nin Beyanında Olan Fastır. (10)

1.Paragraf: Müsemmâ-yı Allah, zât ile ahadî, esma ile küldür. (11)

2.paragraf: Her bir mevcûd için, Allâh'dan, hassaten onun Rabb'inin gayrisi yoktur. (12)

3.Paragraf: Ahadiyyet-i ilahiyyede kimse için kadem yoktur.(16)

4.Paragraf: Saîd Rabb'i indinde marzî olan kimsedir. (18)

5.Paragraf: Muhakkak rububiyet için bir sır vardır, o sır dahi sensin. (20)

6.Paragraf: Zîrâ "ayn"ın vücûdu, ancak Rabb'i iledir. (21) Mevlana Tercüme (22)

7.Paragraf: Ve her marzî mahbûbdur; ve mahbûbun her işlediği şey mahbûbdur. (23)

8.Paragraf: Her bir mevcûd Rabb'i indinde marzîdir. (25)

9.Paragraf: Ehlullah, ahadiyyette tecellîyi men' eyledi. (31)

10.Paragraf: O, kendi nefsine, kendi nefsiyle nazır olmaktan zail olmadı. (31)

11.Paragraf: Sen O'na senin ile nazar edersen, "ahadiyyet" zail olur. (32)

12.Paragraf: Hak kendi nefsiyle, kendi nefsinin gayrını görmedi. (34)

13.Paragraf: Marzînin mutlaka marzî olması sahîh olmaz. (34) 

14.Paragraf:İsmail (a.s.) a'yândan kendisinin gayrı üzerine fâzıl oldu. (36)

15.Paragraf: Hak Teâlâ nefs-i mutmainneye Rabb'ine rücû' etmek ile emr eyledi. (40)

16.Paragraf: "Ey nefs-i mutmainne, benim cennetime gir" ki, benim setrim onun iledir. (41)

17.Paragraf: Seni bilen kimse, Ben'i bildi. (47)

18.Paragraf: Sen Rabb'in cennetine girdiğin vakit,"nefs"ine dâhil olur'sun. (48)

19.Paragraf: Sen iki ma'rifet sahibi olursun. (49)

20.Paragraf: Sen abdsin ve sen Rab'sin. (50)

21.Paragraf: Sen, hitâbda onun için ahid sabit olan Rab için abdsin (52)

22.Paragraf: O akidenin gayrı akdi olan kimse, o akideyi hall eder. (53)

23.Paragraf: Allah abîdinden râzî oldu ve onların kâffesi 

O'ndan râzî oldular. (53)

24.Paragraf: İmdi iki hazret, tekabül-i emsal gibi, mütekabil oldu. (55)

25.Paragraf: İmdi hakîkat-ı vâhidede misil yoktur. (56)

26.Paragraf: Şiir. İmdi Hakk'ın gayrı bakî kalmaz; kâin bakî olmaz. (56)

27.Paragraf: Bu, Rabb'inden onun vücudu olmaktan haşyet eden kimseye mahsustur. (58)

28.Paragraf: Her bir isim hakkında, "hüviyeti cihetinden o, zâta ve onun hakîkatına delildir" dersin. (61) Mesneviden (64) Mesneviden (68)

29.Paragraf: Sen Hakk'ı halktan ârî kılar olduğun halde,Hak canibine nazar etme! (68)

30.Paragraf: Ve sen halka Hakk'ın gayrını ilbâs eder olduğun halde, halk canibine nazar etme! (68) 

31.Paragraf: Ve Hakk'ı tenzih ve teşbih et. (69)

32.Paragraf: Ve istersen makâm-ı cem'de ol; ve istersen makam-ı farkta ol. (69)

33.Paragraf: Eğer sana her biri zahir olursa, sen cümlesiyle kasab-ı sabakı hâiz ol (70) 

34.Paragraf: İmdi sen fânî olmazsın, bakî de kalmazsın. (70) 

35.Paragraf: Senin üzerine vahy, gayr suretinde ilka olunmaz. (71)

36.Paragraf: Senâ sıdk-ı va'd iledir, sıdk-ı vaîd ile değildir.(72) 

37.Paragraf: Hak İsmâîl (a.s.)ı sâdıku'l-va'd olmasıyla sena eyledi. (77) 

38.Paragraf: İmdi yalnız sâdıku'l-va'din gayri bakî kalmadı. (79)

39.Paragraf: Dâr-ı şekâya dâhil olurlar ise de, onlar o dâr-i şekâda bir lezzet üzerinedirler. (80) 

40.Paragraf: Cinân-ı huldün naîmine. Halbuki emr vâhiddir ve aralarında tecellî indinde mübâyenet vardır. (80) 

41.Paragraf: Uzûbet ta'mından nâşî "azâb" tesmiye olunur. (81) Mesnevi: tercüme: (84) Kelim-i Ya’kubiyye’de Mündemic Olan “Hikmet-i Ruhiyye” Beyanıdır. (84)

1.Paragraf: Dîn ikidir. (87)

2.Paragraf: "İndallah" olan dîn. (91)

3.Paragraf: Allah'ın sana şer' ettiği şeye inkıyâd eylediğin vakit, Allah Teâlâ seni, kendi nefsi menzilesine inzal eyledi. (92)

4.Paragraf: İmdi dînin hepsi Allah'a mahsûstur. (99)

5.Paragraf: "Allah Teâlâ onları kendi tarafından şer' ettiği şeye i'tibâr buyurduğu gibi, i'tibâr etti. (Hadid 57/27) (101)

6.Paragraf: Lâkin emr, inkıyadı iktizâ eder. (108)

7.Paragraf: Onun sırrı ve batınına gelince; imdi o vücud-u Hak ayinesinde bir tecellidir. (112)

8. Paragraf: Mümkinatın ahvali suretlerinde zahir olan ancak Hakkın vücududur. (130)

9. Paragraf: Lâkin âdet, hakîkat-i ma'küledir; ve teşâbüh suretlerde mevcûddur. (137)

10.Paragraf: Ayan-ı sabiteyi tedavi edecek ne bir doktor var ne de bir peygamber vardır. (139) 

11.Paragraf: Tabibin yaptığı şey hastanın mizacına/tabiatına uygunsa tabiata hadimdir. (144)

12. Paragraf: Resul ile vâris, irâde ile olan emr-i ilâhîye hadimdirler; irâdeye hadim değildirler. (148) 

13. Paragraf:İmdi onu "Kemâ ümirte" ihtiyarlattı. (152)

14.Paragraf:"Sen de ki: Ben, benim ile ve sizin ile ne işlenir olduğunu bilmem" (Ahkaf, 46/9) (160) Manzume (163) MESNEVİ (164) Mesnevi Tercüme (165) Mesnevi Tercüme (166) Mesnevi Tercüme (167) Mesnevi Tercüme (167) Mesneviden (168) Beyit Tercüme (169) Beyit Tercüme (172) Mesnevi Tercüme (173) Mesnevi Tercüme (176) Terzi Baba Kitapları (179) Önsöz Muhterem okuyucularımız. Her ne vesile ile elinize ulaşan bu kitaplar, bünyelerinde gerçekten çok değerli ilim hazinelerini barındırmaktadırlar. Başta Aleyhissalâtu Vesselâm Efendimiz olmak üzere, Ondan bu ilmi naklen alan Şeyh-i Ekber (r.a.) Muhyiddîn İbn’ül Arabî Pirimiz ve sonra onu çeviren ve şerheden A. Avni Konuk büyüğümüz ve bu kitapları günümüz şartlarına uyarlayıp hazırlamış olan Prof. Dr. Mustafa Tahralı ve Dr. Selçuk Eraydın kardeşlerimizden Cenâb-ı Hakk ve Peygamber Efendimiz (s.a.v.) gerçekten çok razı olsun, kendilerine bütün kalbimizle şükranlarımızı sunarız. Bu arada okuyanlar tarafından anlaşılmasının biraz daha kolaylaştırılması için yapmaya çalıştığımız bu çalışmalarımızı da Cenâb-ı Hakk kabul buyursun.

Fusûsu’l-Hikem’deki Hikmetleri anlayabilmek için evvelâ bu hususun alt yapısının hazırlanması lâzım gelmektedir. Çünkü kurgusu, bâtın-i “tevhîd/teklik” üzeredir. Ancak genel anlayış zâhir-i “tenzîh” anlayışı üzere olduğundan içindeki mevzuların anlaşılması biraz zor olmaktadır. İşte bu yüzden bir ön idrak, alt yapısı oluşturmak gerekmektedir. 

Epey seneler, bu alt yapı anlayışını hazırladıktan sonra nihayet bu sohbetlere başlanılmış oldu. Muhtelif yerlerde de devam edildi. Mukaddime ile sohbet başlangıcı (11/09/1996)dır. Muhammed Fassı ile bitişi (19/06/2013) olmuştur. Aslında bu mevzuların bitmesi söz konusu değildir ancak dünyadaki süremiz de kısıtlı olduğundan daha başka kitap ve mevzularla da ilgilenmemiz gerektiğinden bu kadarla yetinmek zorunda kaldık. 

Bu ve benzeri kitaplar, Mevlânâ, Mesnevi-i şerif, Abdülkerim Cili, İnsân-ı Kâmil gibi sayabileceğimiz bu sahada olan ancak içeriği çok geniş az sayıda kitap, İslâm’ın ve Dünya tefekkür ve kültür sahasının zirve kitaplarıdırlar. Bunları idrakli ve gerçek ma’nâ da okuyup inceleyememiş olan kimseler gerçekten büyük kayıp içinde kalmış olurlar. 

Hayatın gerçek ma’nâda anlaşılabilinmesi için ilk şart, kişinin hakikati itibari ile kendisini bilmesidir. Kendisini bilmeyen kişinin ilmi ne kadar çok olursa olsun hayal ve vehmine dayanmaktadır, bu hal de kişide nefsi bir benlik oluşturduğundan, bu sebeple kişi kendi hakikatine girmeye yol bulamaz ve bu âlemden isterse birkaç üniversite bitirmiş olsun, kendinin yabancısı/cahili olarak gider. 

Bu ve benzeri kitaplar, kişiyi kişiye tanıtmakta ve oradan da kişi Rabb’ine yol bulabilmektedir. Aksi halde kişi gaflet ve atalet içinde bu çok değerli vakitlerini verip, hayal ve vehmi satın almış olur. Yapılacak iş; kişinin mutlaka kendine dönüş yolunu bulması ve kendinden geçen Hakk’a giden yolu bulması lâzım gelmektedir. Kişi evvelâ kendine ulaşamaz ise Rabb’ine hiç ulaşamaz. Çünkü “nefsine ârif olan Rabb’ine ârif olur” hükmü gerçektir. 

Bütün bu hususların ses alma cihazlarından çıkarılıp, kayda geçirilmesi için gerçekten çok büyük bir gayret gösterip bıkmadan yorulmadan uzun bir çalışma yapan ve böylece bu kayıtları meydana getiren “Hulusi Korucu Bey ve diğer hizmeti geçen kardeşlerimize de her istifade edebilen kimseler namına teşekkür ederiz. Cenâb-ı Hakk dünya ahiret işlerinde kolaylıklar nasip etsin İnşeallah. 

Bende kayda alınan bu sohbetleri, okuyucularımıza yaraşır bir şekilde sunabilmek için gereken yazı ve sayfa düzenlemelerini uzun bir süredir yapmaya çalışarak nihayete erdirmeye çalıştım.

Her bir fassı daha kolay okunur ümidi ile ayrı müstakil birer kitap olarak düzenlemeyi düşündüm ve öyle hazırladım. Eğer birkaç ciltte toplasa idim, ciltler oldukça kalın olur ve okunmalarında da zorluk olabilirdi, bu yüzden her bir fassı müstakil bir kitap olarak daha kısa bölümlerini de birleştirerek hazırladım. Bununla birlikte başta bulunan Mukaddimenin de bazı bölümlerini ayrı bir kitap olarak hazırladım. Ayrıca ehemmiyeti yönünden, Ayniyyet Gayriyyet bölümlerini de bazı başka ilavelerle bir kitap olarak hazırladım. Cenâb-ı Hakk ilgilenen herkesi bunlardan faydalandırsın inşeallah. 

Bilindiği gibi konuşma edebiyatı ile yazı edebiyatı arasında fark vardır. Buradaki konuşma sûretiyle olan sohbetleri fazla müdahele etmeden olabildiği kadar yazı şekline dönüştürerek, öylece kayda almış olduk. 

Bu vesileyle; İlâh-i Ya Rabb-i bu dosyalardan meydana gelecek ma’nevi hasılayı evvelâ Efendimiz Muhammed Mustafa’nın (s.a.v.), Validelerimizin ve Ehlibeyti’nin ruhlarına hediye eyledim. Daha sonra Şeyh-i Ekber (r.a.) Muhyiddîn İbn’ül Arabî Pirimiz ve sonra onu çeviren ve şerheden A.Avni Konuk büyüğümüz ve bu kitapları günümüz şartlarına uyarlayıp hazırlamış olan, Prof. Dr. Mustafa Tahralı ve Dr. Selçuk Eraydın kardeşlerimizin ve bu kayıtları meydana getiren “Hulusi Korucu” Bey kardeşimizin geçmişlerinin, Nusret Babamın ve Rahmiye Annemin ve kendi Anne ve Babamın da ruhlarına hediye eyledim kabul eyle haberdar eyle Ya Rabbi. 

------------------- 

NOT= Bu arada şunu belirtelim ki, bir yanlışlık olmasın diye metnin geçtiği yerleri “kalın” yazı ile A. Avni Konuk Beyin şerhinin geçtiği yerleri “italik-eğik” yazı ile diğer Terzi Baba şerh ve izahları ise normal yazı ile belirtilecektir ki metin ve şerh izahlardan ayrılmış olsun, aksi halde metin şerh ve izahlar birbirine karışacağından yanlışlıklar olabilir. Bu yüzden metinde geçen kelime ve cümleler koyu kalın; şerh kısımları italik/eğik ve izahlar düz yazı ile yazılacaktır. Cenâb-ı Hakk hepimizin idraklerini açsın İnşeallah. 

Son düzenlemeleri yapan oğlumuza da teşekkür ederiz, Cenâb-ı Hakk kendilerine ailece sağlık, sıhhat, güzellikler nasib eylesin. 

Her halde, kasıtsız olarak, eksiklerimiz olacağından, bütün bunlardan şimdiden özür dileriz. Gelecek sayfalarda metin, şerh ve izahlar birbiri içine çok geçmiş olduğundan bunların hepsini ayırmak pek mümkün olamayacağından bazen metin ve şerh ile izahlar birine tabii olarak karışabileceğinden onları kendimiz namına sahiplenmekten Hakk’a sığınırız, bu hususun göz önünde bulundurulmasını okuyucularımızdan bilhassa rica ederim, kelimesi kelimesine bunları birbirinden ayırabilmek için gerçekten çok uzun bir çalışmaya ihtiyaç vardır, bu zamanı da bulmak mümkün değildir. Bu ve benzeri eserler üzerinde çalışmak ve faaliyet göstermek oldukça mes’uliyyetli bir iştir, Rabbim mahcub etmesin. (Euzü bike minke) (senden sana/beşeriyetimizden ulûhiyyetine sığınırız.) (Huz bi yedi/elimden tut ya Rasûlüllah.) Bu bölümde İsmailiyyet ve Yakubiyyet hakikatlerden bahsedilecektir ki, aslında kendi İsmailiyyet ve Yakubiyyet hakikatimizden bahsedilecektir, kendinden haberi olmayan bir birimin gerçek manadaki Hakk’tan haberi olması mümkün değildir.

Ey Hakk yolcusu salik kardeşim, bu mevzular sadece geçmiş, mazide kalmış kimselerin hayat hikayeleri değildir. Bugün için senin zatının ve nefsinin hayat hikayesidir, ona göre oku ve kendinde bunları bulmaya çalış ki senin de Âdemiyet devren başlamış olsun. Oradan da yola çıkarak Muhammediyyet devrene ulaşmaya yol bulabilesin. İşte bu seyir senin sırat-ı müstakimin ve Hakk’a vuslatındır.

----------- 

Muhterem okuyucularım; yine bu kitabı da okumaya başlarken, nefs’in hevasından, zan ve hayalden, gafletten soyunmaya çalışarak, saf bir gönül ve Besmele ile okumaya başlamanızı tavsiye edeceğim. Çünkü kafamız ve gönlümüz, vehim ve hayalin tesiri altında iken gerçek ma’nâda bu ve benzeri kitaplardan yararlanmamız mümkün olamayacaktır.

Gayret bizden muvaffakiyyet Hakk’tandır.

Tekirdağlı Terzi Baba Necdet Ardıç. 

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

KELİME-İ İSMAİLİYYE’DE MÜNDEMİC “HİKMET-İ ALİYYE”NİN BEYANINDA OLAN FASTIR

Hikmet-i Âliye’nin yani yüce hikmetin Kelime-i İsmailiyeye istinat ettirilmesinin, ona has kılınmasının sebebi budur ki, Hak Teala İsmail (a.s.)ı ism-i Âli’ye mazhar kıldı. Yani Âli isminin mazharı kıldı İsmail’i (a.s.). Onun için himmeti âli olup, yüce olup Hakka karşı ezeldeki ahidler ve arkadan gelen yetişen ahidlerinde vadine vefa ederek sadakatını gösterdi. Nitekim Hak Teala O’nun hakkında 19/50 ayetinde buyurmuştur.

 وَجَعَلْنَا لَهُمْ لِسَانَ صِدْقٍ عَلِيًّا “ ve onlarda Sıddıkiyet ilminin yüce anlatım kuvvesini oluşturduk.” Bu ulûvv-i mertebesinden dolayı yüce mertebesinden dolayı Rabbı indinde razı olunmuşlardan oldu. Yahut İsmail (a.s.) Zat-ı Camianın mazharı olan ve ulûvv-i zat sahibi bulunan yani kendinde yücelik bulunan nebimiz (s.a.v.) Efendimizin ruhaniyetini hamil olduğu için “Hikmet-i Âliye” bu kelimeye mukarin kılındı, Yani yakiyn kılındı.

“Âliyy” esma-ı Zat’tan bir isim olduğundan Cenab-ı Şeyh (r.a.) onların hikmetinde Zat hasebiyle ve ismin ahadiyetini esma ve sıfat hasebiyle de külliyetini beyana şuru buyurdu. Ve İsm-i Âliyy, yüce isim İsmail (a.s.)ın Rabb-ı Hassı olup ondan razı olduğu gibi mevcudattan her bir mevcudu terbiye eden esma-ı ilahiyeden ve her birisinin dahi kendi merbub ve mazharlarından razı bulunduğunu bu fassda beyan eyledi. 

Burada iki mühim mesele vardır, İsmail (a.s.) hakkında “Sıdkın Âliyyen” yani o yüce sadık Âliyy bir haldeydi, yani kendisine verilen yükümlülükler üzerine geçmişte ve hayatındaki ahidlerine bağlı kaldığından yüce bir haldeydi, birincisi bu, ikincisi de Âliyy çok yüce olan Hz. Resulullah’ın ruhaniyetine hamil olduğu içindir.

Burası çok mühim bir meseledir. Yani İshak (a.s.) kanalından gelen diğer peygamberan-ı zişan Hz.leri yani beni İsrail peygamberleri, Muhammedi ruhaniyete hamil değillerdi, taşımıyorlardı. İşte bu Hz. Resulullah’ın şahsına hamil olan yani O’nun varlığında taşıyan İsmail (a.s.) idi. İşte bu yüzden Âliyy vasfını hak etmiştir, kazanmıştır. Bu çok mühim bir meseledir. İşte o yüzden İsmail (a.s.) kanalından geliyor hakikat-ı Muhammediye. Çünkü İsmail idi bunun hamili, İshak değildi. İshak neyin hamiliydi, Musa’nın (a.s.) ve İsa’nın (a.s.) hamiliydi. İsmail (a.s.) Zat-ı Camianın mazharı olan yani bütün Zat’ın cemi mazharı olan ve ulûvv-i Zat sahibi yüce Zat sahibi bulunan nebimiz (s.a.v.) Efendimizin ruhaniyetini hamil olduğu için hikmet-i Âliye bu kelimeye yakiyn oldu. Bu çok mühim bir ifadedir. 

------------

1.Paragraf:

Ma'lûm olsun ki, muhakkak müsemmâ-yı Allah, zât ile ahadî, esma ile küldür (1).

-----------

Malum olsun ki muhakkak müsamma-ı Allah Zat ile Ahadi, Esma ile küldür. Allah’ın isimleri müsamma yani zuhur ettiği yerler Zat ile Ahadi, yani Zat ile tek, esma ile küldür. Yani hepsini birlikte almıştır, yani Allah ismi verilen vücudun Zat’ında hiçbir vecih ile kesret yoktur, çokluk yoktur. Belki o vücut Zat ile ahaddır. Yani Zat’ıyla birdir. Zat-ı Ahadiyet tecelliden beridir, temiz kılınmıştır. Yani Zat-ı ahadiye tecelliden beridir. Çünkü alemlerden ganidir. Yani o mertebede alemler diye bir şey söz konusu değildir. Bu Zat için vücuh-u gayri mütanahiye vardır ki yani nihayetsizlik vardır ki esma ve sıfatı gerektiren uluhiyet o vücuhu cem eder. O yönünü toplar.

İmdi Hz. İlahiye bütün sıfat ve esma ile beraber Zat’tan ibaret olduğundan esma ve sıfata nazaran kül mecmuudur. Yani Hz. İlahiye bütün esma ve sıfatlarıyla beraber Zat’tan ibaret olduğundan esma ve sıfatalar kendisinde birliktedir, külli olarak cemdir.

Misal; “Akıl” dediğimiz şey bir manadır ki Zat’ında asla kesret yoktur. Zat ile ahadidir. Yani Zat ile birdir. “Akıl” olabilecek, olabilmek için nefs-i emirde âsarda yani eserlerde mütecelli olmasına lüzüm yoktur. Yani amaiyet mertebesinde âsarda mütecelli olmasına lüzüm yoktur. Âsarda zahir olsa da olmasa da Zat’ında yine akıldır. Yani biz şimdi aklımızı düşünelim, eserlerinde meydana gelse de gelmese de aklımız gene akıldır ve birdir, tektir. Böylece eserlerden zuhurdan müstağnidir. Fakat O’nun şuunat-ı na müyenahisi vardır. Ama sonsuz zuhurları da vardır. Şuunatları da vardır ki, onları Zat’ında cem etmiştir. Yani akıl onları kendi varlığında toplamıştır. Devir Ademden bu ana kadar zuhur etmiş ve bundan sonra da zuhur edecek olan muhtelif eserleri itibariyle mana küldür. Yani bütündür. Akl-ı külde ne kadar varlık varsa hepsi kendi bünyesinde olduğundan küllidir.

--------------

2. Paragraf:

Her bir mevcûd için, Allâh'dan, hassaten onun Rabb'inin gayrisi yoktur. Onun için kül olması müstahîl olur (2).

-------------

Yani her bir mevcudun uluhiyet mertebesinden aldığı hisse ve nasip ancak kendisinin Rabb-ı hassı olan bir isimdir. Şimdi burada “Rabb-ı hass” ve “Rabb-ül erbab”ı anlatıyor ki bu mevzuyu çok iyi bilmemiz gerekiyor. Aleme bakış açımız, kendimize bakış açımız, çevreye bakış açımız nasıl olacak ve onları nasıl görmemiz lazımdır. Her bir mevcudun yani ortada görünen her bir vücudun uluhiyet mertebesinden aldığı hisse ve nasip vardır. Uluhiyet mertebesinden istihkakı vardır. Ki o istihkak olmasa kendi ortaya çıkmaz. İşte kendinin ortaya çıkması nasibi ancak kendisinin Rabb-ı hassı olan bir isimdir. Yani esma-ül hüsnadan bir isimdir. 

Ve o mevcudun Allah’a irtibatı o isim vasıtasıyladır. Yani herhangi bir vücut bulmuş şeyin onu meydana getiren esma-i ilahiyeden hangisi ise o isimle ancak Allah’a ulaşabilir. İşte onun için 99 esma-ül hüsna neydi, ehlullahın, ulul elbab’ın kapıları idi. Her isimden hangi isim kimin var oluşuna uygunsa o isimle onu oraya götürür. Zaten başka da kimsenin kimseninkine benzemeyen herkesin kendinden Hakka olan bir yolu vardır. Bir başka taraftan Hakka yol bulması mümkün değildir. Kendi yolu kendinden geçmektedir. O mevcudun Allah’a irtibatı o isim vasıtasıyladır. O ismin eseri o mevcut olduğundan ismin eseri o mevcut olduğundan onun sureti zahiresidir. Yani Hakk isminin eseri hangi Hak olarak meydana getirmişse veya Rahman veya kadir veya muktedir olarak ortaya getirmişse o ismin eseridir. 

Bu elimizdeki kitap bir ismin eseridir, mesela “Alim” isminin eseridir. Arif, “İlim” isminin eseridir, o mevcut olduğundan o ismin eseri mevcut olduğundan onun suret-i zahiresidir. Bu gördüğümüz şey o ismin suretteki zahirdeki görünüşüdür. Bunun manası o ismi, ruhu da o ismi. İşte hayvan gördüğün şey “Hay” yaşayan, “hay” isminin eseridir. Manası “Hay” ismidir. Yani Rabb-ı has’ı “Hay” ismidir. O isim o mevcudun batınıdır ve hakikatidir. Her bir mevcut alemlerin Rabbı olan Allah’ın mazharıdır ama aynı zamanda her bir mevcut, Allah’ın mazharıdır fakat bu mazhariyet mevcudattan her birinin rububiyet-i mutlakadan mazhar olduğu ism-i hassın rububiyet-i hassası haysiyetiyledir.

Yani genel olarak bakıldığında her bir varlık Hakkın bir mazharı, zuhurudur. Ama öze bakıldığında Hakka bağlı olan esma-i hüsnanın hangisi ile meydana gelmişse O’nun mazharıdır, O’nun haysiyetiyledir, yani O hususiyettedir. Yani Allah isminin mazharı bütün varlıklar her bir ayrı ayrı varlık Allah isminin külli mazharı olamaz. Genel olarak Allah isminin şemsiyesi mazharı altında ise de özel olarak kendi Rabb-ı isminin zuhuru altındadır, tecellisi altındadır. Şu gördüğümüz bir eşya bunların hepsi birer eşyadır, genel olarak baktığımızda bütün bunlar Allah’ın bir tecellisidir, zuhurudur.

Ama bu tek olarak Allah’ın bütün tecellisini üstünde bulunduramaz. Ama o tecelli de Allah’ın tecellisi olduğundan genelde Allah’ın tecellisidir. Ama özelde Allah’ın isimlerinden hangi isim buna hakim ise o isim onun Rabb-ı hassıdır. Yani özel terbiye edicisidir. Allah’ın hükmü altında ama bunun terbiyecisi kendi Rabbıdır, Rab-ül erbab değildir. 

Çünkü öyle olması için bunda Allah’ın isimlerini alacak bütün özelliklerinin olması lazım gelmektedir, o da mümkün değildir. Ancak bu insan-ı kamilde mümkündür, diğer varlıklarda mümkün değildir. Onun için insan-ı kamil Allah isminin cami isminin zuhur mahalidir. Diğer varlıklarda böyle bir şey olamıyor. Yoksa mertebe-i uluhiyetin içine aldığı esmanın küllisine mazhariyet her bir mevcut için mümkün değildir. Bu mazhariyet ancak İnsan-ı kamil’e mahsustur. Zira İnsan-ı kamil bütün esma-ı ilahiyeye cami olan Allah isminin mazharıdır. İnsan-ı kamil ancak Allah isminin mazharıdır. İnsan-ı kamilden gayri hiçbir mevcudun bu mazhariyete istidadı yoktur. 

Misal: Kendisinde mimarlık, hattatlık, ressamlık ve marangozluk vs gibi bir takım sıfat olan kimse bu sıfatların icabatı olan isimlerle zahir olmak murad etse yani mesela kendisinin ressam olduğunun bilimesini istese bir levha resmedip ortaya atar. Bu levha onun ressam isminin mazharı olur. Yani çizmiş olduğu levha ressam isminin mazharı, zuhur yeri, zuhuru olur. Ressam isminin tahtı terbiyesindedir. Yanı o yapılan resim, ressam isminin terbiyesi altındadır. Bu şahsın müteaddid isimlerden levhanın nasibi hasseten özel olarak yani ressam ismidir. Maahaza o levha o kimsenin rububiyet-i mutlakası tahtında olmaktan da dışta değildir. Yani ressam muttak rububiyetin altında olmaktan da bunun dışında değildir. 

Çünkü bu şahıs o levhaya ilmiyle, iradesiyle, kudretiyle ve sair sıfatlarıyla mütecellidir, yani diğer vasıflarıyla da zuhura gelmiştir, şu kadar ki bu rububiyeti mutlakaya o levhanın mazhariyeti “Ressam“ ism-i hassının rububiyeti hassı cihetiyle vaki olmuştur. O resmi yaparken onda irade var, kudret var, ilim var, bir sürü şeyler vardır, ama genel olarak resim hükmü ortaya çıktığında ağırlıklı olarak o “Ressam” ismi, resim isminin zuhur mahali olmaktadır. Diğer isimler yardımcı isimler olmaktadır, asli isim onu meydana getiren “Resim” ismidir.

Şu kadar ki bu rububiyet-i mutlakaya o levhanın mazhariyeti yani levhanın zuhur edişi ressam ismi hassasının rububiyeti hassası cihetiyle vaki olmuştur. Yani ressam ismi yönünden orada meydana gelmiştir, vuku bulmuştur. Böylece levhanın mimar hattat, marangoz, sair isimlerin mazharı olması mümkün değildir. Ama onda bunların hepsi vardır, yok değildir. Demek ki her birerlerimizde ağırlıklı olarak yapmış olduğumuz daha çoğunlukla yapmış olduğumuz ne varsa o fiili meydana getiren isim bizim ağırlıklı Rabb-ı hassımız olur. Ama bunun yanında diğer isimler de bulunmaktadır. 

Zira o levha bu isimlerin mahali tecellisi olmak istidadına haiz değildir. Şimdi onda marangozluk da var ama o levhada marangozluğu yaparsan levhayı resmi kesmen parçalaman lazım gelecektir. İşte burada onu kullanamadığın için burada resim hükmü öne çıktığında o zaman senin Rabb-ı hassın yani o levhayı yapan Rabb-ı hassı “Resim” esması olmaktadır. Fakat bu kimse bütün esmanın zuhuruna müstaid olmak üzere yani imkan dahilinde olmak üzere mesela bir Cami bina etse bunda mimarlığı görünür, üzerine güzel yazılar yazsa hattatlığı ve resimler yapsa ressamlığı ve kürsüler imal etse marangozluğu meşhud olur. 

Cami, o kimsenin ne kadar isimleri varsa cümlesinin mazharı olduğundan resim levhasına nispetle bir mazhar-ı kamil olur. Yalnız yine hangi isimler öne çıkmışsa onun oradaki Rabları onlar olmaktadır, Rabb-ı hasları miktarlarına göre orada olmakta ama bütün isimleri gene o mühendisin o müteahhidin ortaya çıkarması mümkün değildir. 

Mesela hattattır ama doktor olamaz. Yani Allah’ın bütün isimlerini çıkaramaz yani bir mahalden o zaman ne kadar iş yapıyorsa hangi ağırlıkta bu işleri yapıyorsa Rabb-ı hassı O’dur. Dolayısıyla bütün bu Rabb-ı has özelliği de Allah’tan geldiğine göre gene genel olarak Allah’tan ama özel olarak Rabb-ı hasıdır onu yöneten. Mesela herkes asker olamaz, yani bütün esma-i ilahiyeyi bir vecihten bir mazhardan zuhura çıkarmak imkan dahilinde değildir. O zaman kısıtlanmış olduğundan Rabb-ı hastır onları yöneten. 

-------------

3. Paragraf:

Velâkin ahadiyyet-i ilahiyyede kimse için kadem yoktur. Zîrâ biri için ondan bir şey vardır; ve diğeri için de ondan bir şey vardır, denilmez; çünkü O teb'îz kabul etmez. İmdi O'nun ahadiyyeti bi'l-kuvve olan cemî'-i esmanın mecmu'udur (3).

------------

Cenab-ı şeyh (r.a.) yukarıda Allah ismi ile müsemma olan vücudun Zat ile ahadi ve esma ile kül olduğunu beyan buyurmuş idi. Şimdi de ahadiyet-i ilahiyeyi Zatiyede kimse için kadem yani vücut ve subut olmadığını ve mesela falan suret için falan şey ve falan suret için dahi falan şey sabit olmuştur, denilemeyeceğini çünkü ahadiyetin ayırma kabul etmeyeceğini beyan buyururlar. Malum olsun ki mertebe-i ahadiyette ne isim ne de resim yoktur. Bu mertebeye verilen vücud-u mutlak ismi evhama anlatmak için vaaz olunan bir ıstılahı mahsustan ibarettir. Bu mertebeye verilen mutlak vücut ismi fehimlere yani idraklere anlatmak için kullanılan özel bir ıstılahtan ibarettir. 

Böylece bu mertebede fiilen sabit olmuş bir vücut yoktur, ne kadar nisbet edilen kesretlik ve vücudiye varsa cümlesi onda mücmelen kuvvededir. Yani hepsi ondan mücmel olarak kuvvesindedir, batınındadır. Esma-ı ilahiyeye yek diğerinden mütemeyyiz bir halde değildir. Esma-i ilahiye de birbirinden ayrılmış değildir, kahhar ile Cebbar, Rahman ile Rahim ile hepsi birdir. Hepsi onun aynıdır, Zat-ı ahadiyet parçalanmadığından cüzlere bölünmediğinden bir cüzü falan bir cüzü de falan şey içindir, denemez. Böylece Allah ismiyle müsemma olan Zat’ın ahadiyeti onda kuvvede bulunan bütün esmanın mecmuudur, zira yukarıda beyan olunduğu gibi esma ile küldür, esma ile bütündür. 

Misal; Bir çekirdeğin içinde dallarıyla, yapraklarıyla çiçekleriyle, meyveleriyle beraber bir ağaç vardır. Fakat bu ağaç kuvvededir, henüz fiile çıkmamıştır ve icmaldedir, henüz tafsile gelmemiştir. Toplu haldedir, tafsilata yani kök, gövde, dallar, yapraklar, çiçek, meyce, koku, çekirdek haline gelmemiştir, tafsilata çıkmamıştır. Çekirdek içinde mündemiç olan (mevcut olan) bu ağaç o çekirdeğin de aynıdır. Onun dalları yaprakları çiçekleri ve meyveleri birbirinden mümtaz değildir. Yani ayrılmış değildir. Çekirdeğin Zat’ı ahadiyet üzeredir. Fakat kendinde bil kuvve mevcut olan bir kuvve toplu olan ağacın ve teferruatının ve bu ağacın meyvelerinin içindeki çekirdeklere zincirleme yani çekirdek, ağaç ertesi sene yine çekirdek ağaç gibi silsile ile sonuna kadar zuhur edecek olan ağaçların ve onların teferruatının tamamının da mecmudur.

Yani bir çekirdek ortaya koy bu sene ek, iki sene sonra meyve vermeye başlar, onun meyve çekirdeklerini ek onun meyveleri, onun meyveleri yani bir çekirdeğin içerisinde sonsuz sonsuz çekirdeklerde mevcuttur. İşte Âdem Babada bütün bizim nesillerimiz olduğu gibi. Şimdi Cenab-ı Şeyh (r.a.) yukarıda her bir mevcudun bir Rabb-ı hassı olup o mevcudun rububiyet-i mutlakadan nasibi ancak o ism-i hass olduğunu beyan eylemiş idi. Yani mutlak rububiyetten nasibi ancak kendisine gelen esma-i ilahiye kadardır. Şimdi de mevcudattan her birisinin kendi Rabb-ı hassı olan isme göre said olduğunu ve her birer mevcuttan Rabb-ı hassı razı bulunduğunu beyan buyururlar. Yani çevrede gördüğümüz mevcut, her şey bir mevcuttur. Bunların genel olarak isimleri vücut, mevcut; vücut bulmuş demektir. 

Her birisinin kendi Rabb-ı hassı olan isme göre, hani dedik ya her varlığın bir Rabbı vardır. O Rabb-ı hassın Rab, merbub, mürebbiye, terbiye edici demek zaten Rab, o da bir isimle terbiye ediyor. Bir vasıta ile terbiye ediyor o vasıta da o isimdir. İsmin manası o varlıkta zuhura geliyor. Şimdi her mevcudattan her birisinin kendi Rabb-ı hassı olan isme göre said olduğunu yani iyi varlık olduğunu ve her bir mevcuttan Rabb-ı hassı da razı bulunduğunu beyan buyuruyorlar. Şimdi şu radyo ortaya gelmiş, bunu meydana getiren bir Rab var, Rab bunu meydana getirmiş, meydana getirdiği şeyin faaliyetinden de razıdır.

Burası çok mühim bir meseledir, aleme bakış ve değerlendirme açısından. Bu izahı hiçbir yerde bulmak mümkün değildir. Bunları bilmediğimiz sürece de bu aleme gerçekten bakmış olamayız, hep tek yönlü bakmış oluruz. cüzi aklımızla ve karşıt değerlendirmelerle bakmış oluruz ancak.

Her zuhurda kendi kemalindedir demesi budur. Rabb-ı hassı razı bulunduğunu beyan buyururlar. Mevcudatın kendi Rabb-ı haslarının sırat-ı müstakimi üzerinde nasıl yürüdükleri Hud (a.s.) Fassında tafsil olunmuştur. 11/56 ayetinde buyurur,

 اَخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا اِنَّ رَبِّى عَلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ “…Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki, idaresi ve yönetimi O’nun elinde olmasın. Benim Rabbim, hiç şüphe yok ki, doğru yoldadır.” Bu ayeti buraya işaret ediyorlar. Yani Rabları onları perçemlerinden tutmuştur çekip götürmektedir ve Rabları da sırat-ı müstakim üzeredir, doğru yol üzeredir. İşte “yayın eğriliği doğruluğundandır” dediği gibi, her şeyin kendi istikametinde bir doğruluğu vardır. Kendine göre bir doğruluğu vardır. Başkasına göre eğri de olsa bile. Mevcudatın kendi Rabb-ı haslarının sırat-ı müstakimi üzerinde nasıl yürüdükleri Hud Fassında tafsil olmuştur. 

-------------

4. Paragraf:

Ve saîd Rabb'i indinde marzî olan kimsedir. Halbuki hazret-i vücûdiyyede, Rabb'i indinde marzî olmayan kimse yoktur. Zîrâ o Rab, onun üzerine rubûbiyyetini ibkâ eder. Böyle olunca o kimse, Rabb'i indinde marzidir. Marzî ise saîddir (4).

-------------

Said yani iyi insan, şaki işte vuran kıran anlamındadır, said iyi ameller yapandır, said Rabbı indinde razı olunmuş kimsedir. Yani saidden Allah razı olmuştur. Rabbının yanında merzidir, yani razı olunandır. Halbuki Hz. vücudiyede Rabbı indinde marzi olmayan kimse yoktur. Yani razı olunmamış kimse yoktur. Zira o Rab onun üzerine rububiyetini baki kılar. Böyle olunca o kimse Rabbı indinde marzidir, razı olunandır. Marzi ise saiddir. Yani said kendisini terbiye eden ismi has indinde merzi olan kimsedir. Cehennem hangi isim altında zuhura gelmişse cehennem de merzidir. İsm-i Celal hükmünde geldiğinden ism-i celal Cehennemden razıdır. Cehennem de İsm-i Celalden razıdır. Yani merzidir. Said kendini terbiye eden ism-i has indinde marzi olan kimsedir. 

Buradaki bizim anladığımız manadaki said değildir bahsedilen yani hep iyi şeyleri yapan değildir. Razı olmak saidliktir diyor, Zira o ism-i has onun nasiyesinden tutup yani alnından tutup kendi sırat-ı müstakimi üzere yürütür. Merbubun yani ona bağlananın bu yol üzerinde yürüyüşü cebridir. Böylece Rab olan o ism-i has merbubundan razıdır. Yani zuhur mahalinden razıdır, mevcudatta her birisi böylece kendi rabları olan esma-i hassanın indinde merzidirler (razı olunandırlar) mevcudatta ne kadar varlık varsa hangi ismin tesirinde zuhura gelmişse o isminden razıdırlar ve isim de onlardan razıdır. 

Zira o Rab merbubunun üzerinde devamlı rububiyeti ile kaim ve bakidir. Yani o Rab meydana getirdiği varlığın üzerinde bağlantılı olduğu varlığın üzerinde devamlı olarak rububiyeti ile Rablığı ile kaim ve bakidir. Eğer merbubdan razı olmasaydı yani bağlantısı olan şeyden razı olmasaydı, onun üzerinde terbiyesini daim ve kaim kılmaz idi. Razı olmasaydı onu sürdürmezdi.

Merbub olan kimse yani Rabbına bağlı olan kimse mademki Rabb-ı hassın özel Rabbının rububiyetini kabiliyeti ile kabul etmiştir, ayan-ı sabitede ezelde kabul etmiştir, elbette onun indinde merzidir. Kabul etmiştir ki razı olmuştur. Razı olmuştur ki kabul etmiştir. Marzi olan kimse ise said olur. Yani razı olan kimse de said hükmünde olur. Ancak diğer isme nazaran şaki olması başka bir meseledir. Yani her isim kendi bünyesinde said ve razıdır. Ama diğer isimlere göre şakidir, o konu ayrıdır. 39/7 ayetinde buyurulur,

 وَلا يَرْضَى لِعِبَادِهِ الْكُفْرَ “..Hak Teala kullarının küfrüne razı olmaz.” buyurması bu hakikate ters değildir. Rabb-ul erbab olan Allah zül Celal Hz.leri erbab-ı hassanın cümlesinin icabatından razı değildir, velakin o isimlerin zuhuru için icabatı Zat’ının muktezasındandır. Rabb-ül erbab olan Allah, burada Rabb-ı hass razı, ama Rabb-ül Erbab olan Allahü Zül Celal Hz.leri erbab-ı hassanın cümlesinin icabatından razı değildir. Ayet-i Kerime de buyurduğu gibi. “Allah kulunun küfründen razı değildir.” Velakin o isimlerin zuhuru icabatı Zat’ının muktezasındandır, yani Zat’ının gereğidir.

--------------

5. Paragraf:

Ve bunun için Sehl dedi: inne rububiyyeti sırrâ ve hüve ente. Her bir "ayn"a hitâb eder. “Lev zahara batıltu rububiyyeti” ve “zahara” üzerine “lev” idhâl etti; ve “lev” harf i imtinâ'dır, imtina' içindir. Halbuki o sır zail olmaz. Binâenaleyh rubûbiyyet de bâtıl olmaz (5).

-------------

Bunun için Sehl dedi ki; “Her bir ism-i hassın rububiyeti merbubu üzerinde baki olduğu için her bir ism-i hassın terbiyesi terbiye edilen üzerinde baki olduğu için Sehl bin Abdullah Düsteri buyururlar ki “Muhakkak rububiyet için bir sır vardır, rablık için bir sır vardır, o sır dahi sensin ve eğer o sır zail olaydı, yani ortadan yok olaydı, ortadan kalksaydı rububiyet batıl olur idi, hükümsüz olurdu. Yani sen ortadan kalksaydın rububiyet hükümsüz olurdu.” Nerede Rablığını gösterecektir. Hz. Sehl “Ente” kavliyle her bir ayan-ı mevcudiye hitap eder, “Zahera” zail oldu, yok oldu manasına gelir yani Hakkın rububiyet sıfatıyla sıfatlanması merbubun vücuduna ihtiyacı vardır. Yani merbub terbiye edilenin vücuduna mütevakkıftır, onunla ayakta durur. 

Böylece merbub yani bağlanan terbiye edilen mevcut ve baki oldukça rububiyet dahi mevcut ve baki olur. Merbub zail oldukta yani bağlanan ortadan kalktığında rububiyet dahi zail olur, yok olur. Şu halde rububiyet için olan sır senin vücudundur. Sen olmazsan rububiyet ortaya çıkmayacaktır. Eğer senin aynı mevcudun yani varlığın olan o sırr-ı rububiyet zail olacak olursa rububiyet batıl olurdu halbuki Hakk merbub üzerinde rububiyetini baki kılmakla o sır zail olmaz, ortadan kalkmaz. 

-------------

6. Paragraf:

Zîrâ "ayn"ın vücûdu, ancak Rabb'i iledir; "ayn" ise dâima mevcuttur. Binâenaleyh rubûbiyyet de dâima bâtıl olmaz (6). 

------------

Yani sırrı rububiyet olan vücud-u ayn ebeden zail olmaz. O zail olmadıkça rububiyet dahi zail olmaz, zira ayn-ı mevcudenin vücudu hariçte ancak Rabbı iledir. Yani dışarıda vücudu Rabbı iledir. Halbuki ayn ilm-i ilahi mertebesinde alem-i ervahta, alem-i misalde, alem-i şehadette, alem-i berzahta, alem-i ahrette velhasıl cemi tavırlarda daima Rabbı ile mevcut ve bakidir. Bu ayn ile tahakkuk eden rububiyet dahi böylece cemi tavırlarda daima baki olduğundan ebeden batıl olmaz. Böylece herhangi bir ayn (ayan-ı sabite) taayyun-u evvel mertebesinde müteayyin olduktan sonra yani meydana geldikten sonra hangi mevtına intikal ederse etsin yani hangi mertebeye zuhur yerine intikal ederse etsin artık sonu gelmez. 

Her mevtıbın, zuhur yerinin icabına göre bir kisveye bürünür, yani bu dünyadan birey ayrılsa da Rabb-ı hassın işi bitmiş olmaz. Ahirete gittiğinde ahirette de Rabb-ı hassı ona hayat verir. Eğer ahirette işi bitmiş olsaydı Rabbının da işi biterdi. Rabbının işi biter diye bir hadise söz konusu olmadığından ayan-ı sabitemiz bizim mevcut olduğundan Rabb-ı hass da onun terbiyesinde devamlı bakidir. İster kuruluştan itibaren yani uluhiyet alemi, Zat alemi, sıfat alemindeki ilmi varlığımız, esma alemindeki latif varlığımız, dünya alemindeki müşahedeli varlığımız ve dünyadan sonraki ahiretteki varlığımız, dünyadan biz çekilmiş olsak da Rab bu metrebelerde hep terbiye etmektedir. 

Onun için dünyadan çekilmemizle Rabbımızın bitmiş olmuyor. Devamlı olarak bizimle birlikte eğer biz olmazsak dünyadan ayrılıp da mutlak yokluğa gitmiş olsak o zaman Rabb-ı hassın hükmü kalmamış olacak ki o zaman Allah’ın hükmü kalmamış olacak, böyle bir şey de düşünemeyeceğimize göre o zaman Rabb-ı hassın tecellisi nasıl devamlı ise onun merbubu olan zuhurlarının da varlıkları devam olmaktadır. Her bir zuhurda farklı isim ağırlıkta olmakta hiçbiri diğerine tıpa tıp aynı olmuyor, işte buna terkip diyorlar, esmanın o varlıktaki terkibi her zuhurda farklı farklı olmaktadır. İlacın terkipleri gibi. Oyüzden terkiplerimiz farklı olduğundan birbirlerimizden de farklı olmaktayız.

Bir Rab yani bir esma-ı ilahiye mutlaka bir kişinin Rabb-ı hassı olacak demek değildir. Benzer birçok kişilerin Rabb-ı hassı oluyor. İşte Rabb-ı hasları birbirine yakın olan insanlar toplaşabiliyorlar. Hangi Rabbın tesirindeyse o gruplar onlar bir yerde birleşiyorlar. Yani benzer esma-ı ilahiyenin yakın birlikteliği olanlar grup teşkil ediyorlar, bütün bu alemde. Parkta grup, grup insanlar hangileri esma-ı ilahiyesine uygun iseler onlar gurup oluştururlar, ayan-ı sabitelerimizin uygunlukları bizleri böyle topluyor. Yoksa başka türlü değişik esmaların zuhurunda olanlar birbirlerini itiyorlar. “Eğer benim cam vücudumu saki kırarsa yani Cenab-ı hak ruhumu alırsa bundan dolayı gam yemem” Mevlana Hz.leri söylemiş yukarıdaki mevzuya . Hangi mertebeye intikal ederse etsin kesintisi olmaz. Hangi mertebeye, esma mertebesine, sıfat mertebesine, ahiret mertebesine, mahşer mertebesine Cennet, Cehennem mertebesine nereye gitmişse orada bir vücut ile meydana gelir ki gene Rabbının tesiri altındadır.

Mevlana Tercüme:

Nitekim Hz. Mevlana (ra) buyurur, beyt tercümesi: “Eğer benim cam vücudumu saki kırarsa yani bu dünyadan alırsa bundan dolayı gam yemem, zira O’nun koltuğunun altında başka bir kadeh-i vücut vardır.” Yani bir vücut kadehi vardır. Yani mevt-i suri ile yani dışarıdaki ölüm ile bu vücud-u cismani harab olursa, mevt-i suri; zahir manada görüntüde bu vücut kırılsa da Hak berzah alemine münasip bir vücut verir. Rabbın tecellisi gene orada devam eder. Çünkü Rabbın tecellisi olmazsa yaşayamayız. Vücudun değişiyor ama aklın değişmiyor. Tecelligah merkez değişmiyor. Mühim olan da o merkezdir. Âmâ isek orada da ama olarak gideceğiz. Nasıl fezaya çıkan astronotlara içinde kendi havası olan basıncı sıcaklığı uygun elbise giydiriyorlar, denizin içinde o hava ile yaşayamıyorsun, o elbise ile yaşayamıyorsun. Hangi mertebede nasıl hayat yaşanacaksa ona uygun bir vücut ve elbise veriliyor. 

--------------

7. Paragraf: 

Ve her marzî mahbûbdur; ve mahbûbun her işlediği şey mahbûbdur. Zîrâ "ayn" için fiil yoktur; belki fiil, o aynda, onun Rabb'i içindir. Binâenaleyh "ayn", fiil ona izafe olunmaktan mutmain oldu. Şu halde "ayn" Rabb'inin efalinden onda ve ondan zahir olan şeyle râziyye oldu. Bu efâl marzıyyedir. Zîrâ her bir fail ve sâni' kendi fiilinden ve san'atından razıdır. Çünkü her fail ve sâni', kendi fiilini ve san'atını, onun mâhiyyet-i muktezıyyesinin hakkını kâmil kıldı اَعْطَى كُلَّ شَىْءٍ خَلْقَهُ ثُمَّ هَدَى (Tâhâ, 20/50) Ya'nî "Hak Teâlâ her şeye halkını verdi." Ya'nî beyân etti ki, Hak her şeye halkını verdi. Binâenaleyh noksan ve ziyâdeyi kabul etmez (7).

-------------

Rabb-ı hasından her merbub razıdır, ve her razı olunan da sevilendir. Tabii ki sen benden razı oldunsa onu seviyorsun demektir. Senin sevdiğin kişinin her yaptığı şey de sevilen iştir. Neden? Onu sevdiğin için yaptığı işi de seversin, sana ters bile gelse. 

Ona güvenmişsin yaptığında bir hikmet vardır dersin itiraz etmezsin. Zira ayan-ı sabite, öz için fiil yoktur, belki fiil o ayan-ı sabitede olan Rabbı içindir. Böylece ayan-ı sabite fiil ona izafe olunmaktan mutmain oldu. Şu halde ayn Rabbinin efalinden onda ve ondan zahir olan şeyden razi oldu. 

Bu fiil razı olunmuştur, zira her bir fail ve sani yani yapıcı ve meydana getirici kendi fiilinden ve sanatından razıdır. Yani yaptığımız her işten biz razıyız. Çünkü her fail ve sani yani fiili yapan ve meydana getiren kendi fiilini ve sanatını onu mahiyeti gereğinin hakkını verdi. 20/50 ayetinde buyurur,

 اَعْطَى كُلَّ شَىْءٍ خَلْقَهُ ثُمَّ هَدَى Hakk Teala her şeye halkını verdi, yani halk edilişini verdi yani beyan etti ki Hakk her şeye halkını verdi. Halk olunmaklığını verdi. Böylece noksan ve ziyadeliği kabul etmez. Yani her bir razı olunan kimse terbiyesi altında bulunduğu ism-i ilahiyenin mahbubudur (sevilenidir). O ismin mahbubudur, Allah’ın değil. Hangi ismin terbiyesi altında ise o ismin sevilenidir, o kimse sevilen olunca o ismin icabatından olarak kendisinden sadır olan efal ve ahlak ve kelam, vs. hep Rabbının sevilenidir. Fiilleri sözleri yaptığı işler hep isminin sahip olduğu Rabbının sevilenidir. 

Zira aynı mevcudenin belli başlı fiili yoktur, yani ayan-ı sabitenin “ayn” yani bizim özümüzdeki “ayn”ların fiili yoktur. Çünkü şuhudumuz olan o ayn’ın bir vücud-u müstakilli yoktur, yani ayan-ı sabitenin müstakil bir vücudu yoktur. Onun vücudu Rabbı olan ismin suretidir. Ayan-ı sabitenin vücudu Rabbı olan ismin suretidir. Kitap dediğimiz zaman işte onun vücudu bu kitabın suretidir. O isim o suretin batını yani kitap ismi kitabın batını ve ruhudur. Böylece o ayan-ı sabite de zahir olan fiil ayan-ı sabitenin Rabbı olan ism-i ilahiyenindir. Yani ayan-ı sabitenin Rabbı ism-i ilahiyenindir. Bu surette her bir ayan-ı sabite kendisinden sadır olan fiilin kendisine izafet olunmayacağından mutmaindir. Bu hakikat bilinince nazar-ı hakikatle bakıldığı vakit hiçbir ferdin fiiline itiraz muvafık olmaz. 

Fakat şeriat nazarıyla bakıldığı vakit ism-i Hadi, ism-i Mudil’in efaline itiraz eder. Zira şer olan, kötülük yapan kimse Hadi isminin kafir ve facir yani inkarcı ve günahkar olan kimse dahi Mudil isminin terbiyesi altındadır. Birinin icabatı diğerinin icabatına zıttır. Yani birinin uyduğuna diğeri uymaz. Bu sırat-ı müstakimleri ve bu sıratların müntehaları yani neticeleri başka başkadır. Birinin sıratının sonu neşet-i uhreviyede Cennet, diğerinin ki Cehennemdir. Birinin sıratı uhrevi güzelliklerde Cennet, diğerininki de Cehennemdir. Şimdi; her bir ayan-ı sabite kendi vücudunda mürebbisi olan Rabb-ı hastan zahir olan şeyle o Rabbının efalinden razıdır. Bu razı olunmuş bir fiildir. Zira her bir fail ve sani ortaya fiili getiren ve suni sanatını ortaya koyan kendi fiilinden ve sanatından razıdır. 

Eğer razı olmazsa onu yapmaz idi. Bazı insan ne kadar merakla yapıyor işleri severek yapıyor, işte o işinden razı olmasındandır. Ondan da Rabbı merziye oluyor işte, mutlu oluyor. Yani fiilini yaptın diye senden razı oluyor. Her fail ve sani kendi fiilinin fiilini ve sanatını o fiilin ve sanatın mahiyeti neyi gerektiriyorsa hakkını vermek suretiyle mükemmel bir hale getirdi. Nitekim Hak Teala Hz.leri 20/50 ayeti kerimede buyurdu. 

 اَعْطَى كُلَّ شَىْءٍ خَلْقَهُ ثُمَّ هَدَىManayı şerifi budur ki “Hak Teala her şeyin halkını yani istidadının gereği olan hakkını verdi. Ondan sonra da her şeye halkını verdiğini beyan etti.” Böylece her şey kendi istidadıyla neyi taleb etmişse ondan noksan ve ziyadeyi kabul etmez. Yani istidadıyla neyi kabul etmişse onu alır. 

--------------

8. Paragraf İmdi İsmail (a.s.), bizim zikr ettiğimiz şeye usûru sebebiyle Rabb'i indinde, marzîdir. Ve kezâlik her bir mevcûd Rabb'i indinde marzîdir. Ve her bir mevcûd, beyân ettiğimiz üzere, Rabb'i indinde marzî oldukda, diğer abdin Rabb'i indinde marzî olmak lâzım gelmez. Zîrâ rubûbiyyeti, ancak külden aldı; vâhidden almadı. Binâenaleyh ona külden, ancak ona münâsib olan şey müteayyen oldu. O da onun Rabb'idir (8).

-----------------

Yani İsmail (a.s.) fiil ayan-ı sabite için özü için kendi özünde bulunan aynı için sabit olmayıp ancak aynda mütecelli ve zahir olan Rabb-ı has için sabit olduğuna ayında zuhura gelen tecelli eden Rabb-ı has için sabit olduğuna ve o ayan-ı sabite dahi ancak kendisinden zahir olan şeyi kabiliyet ve istidadıyla Rabbinden talep ettiğini ıttılaı sebebiyle ona muttali oldu. Öyle olduğunu anladı, anlaması sebebiyle Rabb-ı has indinde marzidir, razı olunmuştur ve beğenilmiştir. Zira Rabb-ı hassı o mevcudun üzerine rububiyeti baki etti, onun istidadı hasebiyle ona tecelli edip efalini onda ızhar eyledi. Yani Rabb-ı hassı ona tecelli edip fiilini onda ortaya koydu.

Bununla birlikte her mevcut rabb-ı hassının indinde marzi olmakla yine o mevcut diğer abdın rabbı indinde marzi olmak yani razı olunmak ve beğenilmek lazım gelmez. Yani sen bir şey beğenirsin de aynı şeyi öteki beğenmez, beğenmeyebilir. Burada mutlak senin beğendiğin her şeyi herkes de beğenecek demek değildir. Ama kim neyi beğenmişse ondan razıdır. Razıdır ki gidip alıyor. Mesela gidiyoruz bir elbise alıyoruz, biz bu giyilir mi derken öteki koşturarak alıyor, istenilen parayı vererek. Neden çünkü razı ondan. Neden razı içindeki programından, Rabbından dolayı. İşte o kişi yeşil ya da kırmızı elbiseyi giydiği için de Rabbı ondan razıdır. 

Annesi babası razı olmasa da onu giydiği için Rabbı ondan razıdır. Çünkü Rabbının terbiyesiyle o fiil ortaya çıktı. Rabbı da ondan razı oldu. Ama ailesi razı olmadı. Neden çünkü ailesinin rRbbı başka bir Rab olduğundan siyahı sevdiğinden, kırmızıyı sevdiğinden kendi Rabbının istediğini oğluna çocuğuna istetmeye çalıştı. İşte sürtüşmeler buradan çıkıyor. İşte zorlamalar buradan çıkıyor. Varlıkların her birisi rububiyeti ancak kül bir esmadan aldı. Yani külli esmanın bir tanesini aldı. Tek olan Vahidiyet mertebesinden almadı. Esma mertebesinden aldı. Yani külden, çokluktan aldı. Külden ona müteayyen olan şey yani tayin edilen verilen ona görülen şey dahi ancak kendisine münasip olan şeydir. Kendisinin münasibi olan şey de onun istidadıdır. O mevcut için kendisine münasip olarak külden müteayyen olan şey onun Rabbidir.

Malum olsun ki uluhiyet yani mertebe-i vahdet, Vahidiyet mertebesi kendisinde isim ve resim olmayan mertebe-i ahadiyet ile mertebe-i esma ve sıfat olan bir mertebe-i mutavassıtadır. Orta mertebe vasıtadır. Ahadiyet mertebesi ile rububiyet mertebesi arasında uluhiyet mertebesi yani vahidiyet mertebesi vasıtadır. O zaman iki yüzü vardır onun da biri ahadiyetine bakar, birisi de rububiyetine bakar. Bu mertebe-i uluhiyet rububiyet-i mutlakayı icap eder. Uluhiyet mutlak rububiyeti icab eder. Zira meluh olmayınca ilah kimi terbiye edecektir. Meluh demek ilaha bağlı olan, demek yani kul demektir. Kul olmayınca ilah kimi terbiye edecektir. Meluh olmayınca ilahın ne işi olacaktır. 

Kul olmayınca Allah’ın ne işi olacak, işte insanı onun için var etti. “Bütün alemleri senin için, seni de kendim için halkettim” buyuruyor. Neden? İşte ilahlığı içindir. İlahlığı için meluhu halk etti. Yani kendine ibadet edileni halk etti. Eğer bir ilah var da kendine ibadet eden meluh yoksa o ilahın hiçbir hükmü olmaz. Halbuki alemlerin tümü de meluhtur bir bakıma, yani ibadet ilaha bağlıdır. Bunların en üstünü de insandır, alemlerde ne kadar varlık varsa ibadet yönünden meluh yönünden ilaha bağlı olma yönünden en üstünü en çok zuhura getiren insandır. Böylece Allah Rabb-ul alemindir. O’nun alemler üzerindeki rububiyeti, rububiyet-i mutlaka ve ammedir. Yani umumidir. Mutlak ve umumidir. Her mevcudun bu uluhiyet mertebesinde aldığı hisse, nasip ancak kendisinin Rabb-ı hassı olan bir isimdir. Bu ismin rububiyeti, rububiyet-i hassa ve mukayyededir. 

Yani hususi yani kendisine kadar ve kayıtlıdır, miktarlıdır, belirlidir. Yani sınırlıdır, kayıtlıdır, sonsuz değildir. Böylece her bir mevcut rububiyetini külden yani bütün esmayı cami olan mertebe-i uluhiyetten almış olur, ahadiyetten değil. Bu aldığı rububiyet-i hassa dahi onun kabiliyet ve istidadına muvafık olup zuhura getirdiği ism-i hassa mahsus bulunur, o isme hastır.

İşte o mevcudun fiilinden razı olan ve ondan meydana gelen şeyleri beğenen ancak bu ism-i hastır. Yani başka bir isim ondan zuhura gelen şeyi beğenmeyebilir, razı olmayabilir ama kendi Rabb-ı hassı onu beğyenir ve ondan razıdır. Mesela hidayet ehlinin Rabbı olan “Hadi” ism-i hassı ona hidayet ile mütecellidir, yani hidayetle zuhura gelmiştir. Hidayet ehlinden zahir olan efal ve ahlaktan da razıdır. Keza “Dâl” olan kimsenin, dalalette olan kimsenin Rabbı dahi o “Dâl” ile, dalalet ile tecelli eder, o Rab dahi “Mudil” ism-i hassıdır, keza müntefiin Rabbı “Nafi”, fayda veren ve mutazarrırın Rabbı da “Dar” yani zarar veren ve intikam olunan kimsenin Rabbı da “Müntakim” ve merhumun Rabbı da “Rahman”dır. 

Birinin indinde marzi olan kimse diğerinin indinde marzi olmaz. Hani diyorsun ya “benim kimseye zararım yok kimsenin kötülüğünü istemem yine başıma gelen bunlar nelerdir?” Sen razısın, sen iyisin diye öyle seni herkes kabul edecek değildir. Onun Rabbı kendi doğrultusunda gittiğinden vurdulu kırdılı kendisine doğru geliyor, seni sakin gördüğü zaman hayır diyor olmaz böyle şey diyor. Sana vurdu kırdı yapıyor. Ama sen o ismi çıkarmazsan tabi Rabbın o zaman senden razı oluyor. Rabbının istemediği ismi çıkarırsan o zaman Rabbın razı olmuyor. O zaman zaten sen de huzursuz oluyorsun, vicdan azabı dediğin de bir bakıma budur. Rabbının razı olmadığı fiili ortaya çıkarman vicdan azabına sebep oluyor.

Bir isme nazaran said olan diğer isme göre said olmaz. Çünkü ayan-ı mevcude rububiyetlerini kül olan uluhiyetten ayrı ayrı ism-i haslar ile aldılar. Yoksa muayyen bir isimden almadılar. Eğer bir isim muayyenden alaydı mevcudat rububiyette müşterek olur yani terbiyede müşterek olur, cümlesinin efali o ismi muayyen indinde marzi olmakla hepsi müsavi surette said olurdu. Fakat her bir mevcudun hissesini ve nasibini bir ism-i hassın vasıtası ile külden alması mevcudatın rıza ve saadette yek diğerine müsavi olmamaları neticesini ortaya getirir. Böylece bir isim-i hassa göre said olan, diğer bir ism-i hassa göre şaki olur. Burada genel olarak meseleye bir bakış vardır, aslında bu bakışın daha sonraki bölümlerde açılacaktır, belirtilmesi lazım gelen bir hadise var, eğer şuur sahibi olmayan varlıklara bu patenti mutlaka uyarlayabiliriz. Ama insan denilen zuhur mahaline şurada bahsedilen şeyleri mutlak %100 olarak uygulamamız mümkün değildir.

Yani bu fikre karşılık olarak bunu söylemiyorum, kafalarımızda olan bazı eski aldığımız kanaatlerimize ters düşen yönler olduğu için söylemeye çalışıyorum. Eğer biz mutlak olarak bu hükümlerin altında olsaydık insana verilen şahsiyet ve irade kimlik, hürriyet, bireylik özelliği ortaya gelmez sıradan eşyadan bir varlık olurdu.

İnsanın yeryüzünde kısmen istiklali vardır, işte esma-i ilahiyelerin birçokları üzerimiz de mevcuttur ama bunlar nerede bilkuvve, kuvvede kalmışlardır, fiile çıkartamamışlardır, işte şeriat mertebesinde bize verilen emir ve nehiyler, yani yasaklar ve yapılması tavsiye edilen fiiller bizde ve tarikat mertebesinde yapılan çalışmalar, hani Risale-i Gavsiyede şöyle diyordu; “Mücahedesi olmayanın müşahedesi olmaz” buyuruyordu.

Mücahedeler, cehd etmeler çalışmalara hiç gerek kalmazdı, bizim istiklali bir varlığımız söz konusu olmasaydı. İşte her ne kadar bu sistem üzerine faaliyette oluyor idiysek de Cenab-ı Hakk biz de diyelim ki “Hadi” isminin bizdeki tecellisini %10 verdi, “Mudil” isminin tecellisini de %9 verdi, ama biz gafletimiz yüzünden nefsaniyetimize kaymak suretiyle mudil ismine kayar isek bize tanınmış olan %10’luk malzemeyi kullanamadığımızdan %9 olan mudil hadisesi bizim üzerimizde daha çok ortaya çıkar.

Yani biz o zaman gayretimizin eksikliğinden “Mudil” isminin terbiyesi altına girmiş oluruz. İşte biz orada suçluyuz. Çalışmalarımız gerektirdiği yer burasıdır. Bize müstakil istiklaliyet verildiği yerler buralarıdır. Eğer buralarda bu şekilde bir hadise olmamış olsaydı bizim yeryüzüne gelmemize gerek yoktu veya sıradan bir varlık olarak ağaç gibi kuş gibi bir varlık olarak buralardan gitmiş olurduk.

İşte bize tanınan hüriyet, Kur’an-ı Kerim’de belirtilen güzel ahlak sahibi olmamız için ve bazı şeylere mükafat kazanabilmemiz için mükafat vesilesi olması için, şimdi biz hiçbir şey çalışmadan bize bir sürü şeyler verseler, bu bizim de hoşumuza gitmez, nefsimizin hoşuna gider ama eğer biz şuurlu gerçekten vicdani varlıklar isek karşıdan aldığımız karşılıksız şeyler bizi hür, güzel etmez, sıkıntı verir. Ama nefsi manada yaşıyorsa nefsimize kullanırız ama o da fazla bir şey olmaz. İşte bazı şeyleri elde edebilmemiz için bazı şeyler vermemiz gerekiyor. 

Yani bazı fedakarlıklar yapmamız gerekiyor, bedelini ödememiz gerekiyor, o zaman biz de çalışmalarımızla bir şeylerin üzerinden geldiğimiz için bir şeylere yaradığımız için bir şeylere duhul ettiğimiz için bunları kazancımızdan ahretteki kalp rahatlığımız daha fazla olacaktır.

Gönül huzurumuz daha fazla olacaktır, çünkü biz bunları çalışarak kazandık, gibilerde bir kısmı her ne kadar Cenab-ı Hakk veriyorsa da o çalışma gücünü de o veriyorsa da ama bizim orada bir akıl şuur ve iradede bir dahlimiz, çalışmada bir dahlimiz oluyor. 

Burada mevzular o kadar güzel anlatılmış ki Allah onlardan razı olsun, niçin merziyiz, niçin gayri merziyiz halimizden yahut kime karşı merzi kime karşı said bunlar nereden meydana geliyor diye bunların aslını bildikten sonra insanlarla olan münasebetlerimiz çok daha değişecek, çok daha iyi istikamette bir yola girecektir, onun için kimseyi de ne suçlamaya hakkımız olacaktır, o zaman yapacağımız daha mühim şey kendimizi bu mevzularda daha derinleştirip gerçekten Rabbın hükmü altından çıkıp Rabb-ül erbaba işte Allah’a doğru yolculuğumuz böyle devam edecektir.

Bunları bilmezsek zaten Rabbımızı bulamazsak Allah’ımızı bulmamız hiç mümkün değildir. Rabbımızı bulmamız için de zaten bizim kendi ayan-ı sabitelerimizden geçmekte, oradan da Allah’a ulaşılmaktadır. Bunları nerede bulacağız, yine ufukta, afakta şurada, burada değil, gene enfusta, nefsimizde, hepsi burada mevcuttur. 

--------------

9. paragraf: 

Ve hiçbir kimse rubûbiyyeti, Hakk'ın ahadiyyeti haysiyyetiyle ahz etmez; ve bunun için ehlullah, ahadiyyette tecellîyi men' eyledi (9).

-------------

Yani Zat-ı ahadiyet, ahadiyet mertebesi cüzziyete parçalara bölünmelere yönelmedi yani burada bölünme diye bir şey olmadığı yönünden falan cüzünü falan şey ve falan cüzünü de falan şey ahz eyledi yani tuttu. Oradan aldı demek mümkün olmadığından böylece ondan ne isim ne de resim bulunmadığından hiçbir kimse rububiyeti Hakkın ahadiyeti haysiyetiyle ahza etmez. Yani rububiyet mertebesini ahadiyetin özelliği ile tutamaz, alamaz. Zira Rububiyet bir sıfattır, Zat-ı ahadiyet ise esma ve sıfattan uzaklaşmıştır. Yani Rububiyet sıfattır, ama Zat-ı ahadiyet ne sıfattır, ne de isimdir, ne de resimdir, onun için oradan alamaz. İşte bu sebepten ehlullah mertebe-i ahadiyette tecelli yoktur derler. Yani ahadiyet mertebesinde esma ve sıfat bulunmadığından orada tecelli yoktur, derler.

Zira tecelli için bir tecelli olunan şeyler lazımdır, halbuki cemi nisbetler ve izafatlar Zat-ı ahadiyette mahf ve müstehlektir. Orada helak olmuştur, orada yoktur onlar. Yani ahadiyet mertebesinde bütün nisbetler ve izafetler hiçbir şey yoktur. 

---------------

10. paragraf:

İmdi sen O'nunla O'na nazar edersen, O kendi nefsine nazırdır. Böyle olunca O, kendi nefsine, kendi nefsiyle nazır olmaktan zail olmadı (10).

--------------

Yani ey arif; sen makam-ı fena da yani Fenafillah’da Hakka nefsin ile değil yine Hak ile nazar edersin. Ona nazır olan sen olmazsın, yani ona bakan nefsaniyetin olmaz. O kendi nefsine nazır olur. Kendi nefsine bakıcı olur. O ise evvel ve ahir bulunduğu halden zail olmadı. Yani o sana senden baksa da yine evvel ve ahirliğinden bir şey kayıp etmedi. Daima kendi nefsine kendi nefsiyle nazırdır. Yani Hakk kendi nefsine kendi nefsiyle bakıcıdır. Hiçbir şeye ahadiyet ile tecellisi yoktur. Yani ahadiyet mertebesi itibariyle tecellisi yoktur. Yalnız burada bir şey daha ayırmamız gerekiyor, ahadiyet mertebesi başka “Ahadiyet” ismi başkadır. İsim benzerliği vardır. Yani “Ahadiyet mertebesi bu alemde faaliyette değildir“ diyemeyiz. Ahadiyet mertebesi olarak orada hiçbir tecelli, faaliyet yoktur, ama “Ahad” ismi قُلْ هُوَ اللَّهُ اَحَدٌ 112/1 de dediği gibi faaliyet sahasındaki isimler arasında ve bu alemde faaliyettedir.

Bunu ayıralım, yani isim ile mertebesini ayıralım. Çünkü bizim sistemimizde de bu düşündürebilir, “Vahid”, “Ahad”, “Samed”, “Allah” diye geçiyor, son esma-i ilahiye, hazarat-ı hamsede o zaman “Vahid”, “Ahad” bakın onuncu “Samet” on birinci, “Allah” on ikinci, o zaman nasıl Ahadiyet yukarıda amaiyetten sonra ilk tecelligah ona tecelli de diyemiyoruz, İlk esmanın belirlenmesi, zuhura çıkmasıyla onuncu mertebedeki ahadiyet mertebesi tabi başka oluyor, işte onun izahı budur. Orada mertebe olarak var, diğerleri esma-i ilahiyenin içerisinde isim olarak vardır. 

Daima kendi nefsine kendi nefsiyle nazırdır, hiçbir şeye ahadiyet ile tecellisi yoktur, zira tecelli gayr için inkişaftan ibarettir. Yani tecelli olması için bir başkalık olması onunla inkişaf eder yani meydana gelir. Halbuki burada ne ayar ne de gayr yoktur. Bu mertebe batın mertebesidir, gizli mertebedir, zuhur mertebesi değildir, tecelli ise butun (batın) değil zuhurdur. Tecelli ise batın mertebesi değil zahir, zuhur mertebesidir. 

---------------

11. Paragraf:

Ve eğer sen O'na senin ile nazar edersen, "ahadiyyet" zail olur. Ve eğer sen O'na O'nunla ve seninle nazar edersen, yine "ahadiyyet" zail olur. Zîrâ "nazartehû"daki "tâ" zamiri, manzûrun "ayn"ı değildir. İmdi "nazır" ve "manzûr" olan iki emrin iktizâ eylediği nisbetin vücûdu lâbüddür. Böyle olunca "ahadiyyet" zail olur (11).

---------------

Yani sen Hakka nefsin, vücud-u mukayyedin ile nazar edersin, değişik bakışları ifade ediyor, bir nefsinle vücud-u mukayyed, yani kayıtlı vücudunla nazar edersin, o vakit bu nefsin sebebiyle ahadiyet zail olur. Yani birlik ortadan kalkar, çünkü sen “Ben” dediğin zaman bir ben var. “Ene” dedin, “Ente” dedin birlik kalktı, bu surette Hak sıfatı ve esmasıyla sana tecelli eder. Yani ahadiyetle değil, vahidiyetle tecelli eyler, eğer sen Hakka vücud-u Hakla ve senin vücudunla nazar edersen sen nefsinle nüzul-u Rabbani ile tahakkuk etmiş olursun. 

Yani Rabbani bir inişle tahakkuk etmiş olursun, nitekim hadis-i Şerif’te buyurulur; “Rabbımız her gece dünya semasına nazil olur.” Bu nazar, ilahi yakınlık Muhammedi’ye varis olan zevatın nazarıdır ve buna ikinci fark derler. Zira bu saadetlinin nazarında Hakkın vücudu halkın vücuduna ve halkın vücudu dahi Hakkın vücuduna hicap olmaz. Yani halkın vücudu Hakkın vücuduna perde olmaz, Hakkın vücudu da halkın vücuduna perde olmaz. Çünkü bunlara ariftir, Muhammediler biri biriyle örtmez, perdelemez. Bu bakış ile dahi ahadiyet zail olur. Yani Ahadiyet ortadan gider. 

Zira “nazartehu”daki “ta-i hitap” manzur, nazarte, nazartehu; sen ona nazar ettin, “Hu”ya nazar ettin, hitap manzur olan yani nazar edilmiş olan Hakkın aynı değildir, gayrıdır, çünkü sen dediğimiz vakitte senin vücud-u mukayyedin ve o dediğimiz vakit da Hakkın vücudu sabit olur. Yani senin mukayyed vücudunla Hakkın sabit vücudu olur, ikileşir, bundan dahi ikilik zuhur eder, nazır ile manzurdan ibaret bulunan iki şeyin iktiza eylediği nispetin vücudu lazım gelir. Yani bakan ile bakılanın iki vücudu lazım gelir. Nazır ile manzur arasında gayriyet sabit olunca ayrılık gayrılık ahadiyet dahi zail olur, yani ortadan kalkar çünkü ahadiyette nisbetlerin tümü mahf olmuştur. 

--------------

12. Paragraf:

Ve eğerçi Hak kendi nefsiyle, kendi nefsinin gayrını görmedi; halbuki bu vasıfta nazır ve manzûrun Hak olduğu ma'lûmdur (12). 

--------------

Yukarıda senin Hakka seninle olan nazarın ile senin ona onunla ve seninle olan nazarın zikredilmiş idi, bu iki türlü olan nazarda dahi Hak kendi nefsiyle kendi nefsinden gayrisini görmez. Halbuki Hak bu vasıfta yani senin vücudun ile ve kendi vücudu ile nazar oldukda hem nazır hem de manzurdur. Velakin nazıriyet ve manzuriyet nisbetiyle ahadiyet zail olur. Yani gene görüş nisbetiyle yine kendi kendine de baksa gene ahadiyet yani teklik ortadan kalkar. Nazıriyet ve manzuriyetle tecelli de ise nisbet vücudu lazımdır. Yani bir vücuda nisbet etmek lazımdır. 

---------------

13. paragraf:

İmdi marzînin mutlaka marzî olması sahîh olmaz. Ancak onda, onunla zahir olan her şey, râzînin fiilinden olduğu vakit, marzînin mutlaka marzî olması sahîh olur (13).

----------------

Bu cümle balada tezbir olunan her bir mevcut rububiyeti ancak külden aldı vahidden almadı. Böylece ona külden ancak ona münasip olan şey müteayyen oldu cümlesinin devamıdır ve o cümleye merbuttur, bağlıdır ve bu iki cümle arasındaki beyanat ahadiyette tecelli olmadığını izah için irad buyurulmuştur yani izah etmek için söylenmiştir. Şimdi her bir mevcut mademki rububiyeti bir Vahid-i muayyenden almayıp, muayyen bir biden almayıp Rububiyet-i Hassadan kendisine münasip şeyi külden yani Rububiyet-i mutlakadan aldı, başka bir tabirle her mevcut mademki rububiyeti istidadına göre Allah ism-i cami altında bulunan esmanın birinden aldı şu halde ancak terbiyesi altında bulunduğu isim yanında merzi olur.

Terbiyesi altında bulunduğu ismin yanında razı olur. Yoksa mutlaka merzi olmaz. Yani bütün yönleriyle bütün varlıkta merzi olmaz, çünkü diğer bir isim indinde marzi değildir. Yani razı olunmuş değildir, her bir ismin maharı diğerini beğenmez. 

Nitekim Şeyh Sa’dî (k.s.) buyurur. Beyt:

Tercüme: Bir Yahudi ile müslüman aralarında çekişiyorlardı, öyle ki onların sözlerinden bana gülme geldi. Müslüman hiddetle dedi ki “Eğer bu getirdiğim deliller doğru değilse dinimi değiştireyim, yani bu kadar ağır bir ithamla söylüyor kendi kendine. Bunun üzerine Cehud da dedi ki Tevrat’a yemin edeyim diyorum. Eğer hilafım varsa senin gibi müslüman olayım diye yemin ediyor. (Cehud yahudidir.) Yani ben Tevrata üzerine yemin ediyorum ki sözlerim doğrudur, eğer yanlışım varsa senin gibi müslüman olayım diyor. İşte Seyh Sadi Şirazi onların bu haline tebessümle bakmış. Yani herkes kendi Rabbını beğenmekte onu belirtmesi, velhasıl Rabb-ı hassı olan isim indinde marzi olan kimse yani razı olmuş olan kimse mutlaka merzi değildir. Yani mutlak manada marzi değildir. 

Ancak marzide marzinin vücudu ile zahir olan bütün fiilleri ve halleri razinin fiili olursa yani merzi olan abdin fiili olmazsa o vakit o abd mutlaka marzi olur. Zira razinin fiili yani razı olanın fiili kemaliyle insan-ı kamilde zahir olur. Çünkü insan-ı kamil Allah ismi caminin mazharı olduğundan bu isim tahtında yani bu isim altında toplanmış olan bütün esma-ı ilahiyenin zuhur mahali olmuş olur. Ve onun Rabbı, Rabb-ı mutlak ve Rabb-ı erbab olan Allah ismi Cami olur. Nitekim Ayet-i Kerime de 12/39 buyurur.

 ءَ اَرْبَابٌ مُتَفَرِّقُونَ خَيْرٌ اَمِ اللَّهُ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ Yani Erbab-ı müteferrika mı hayırlıdır, yoksa Vahid ve Kahhar olan Allah mı hayırlıdır.” İnsan-ı kamil, rububiyeti Rabb-ı mutlak olan Allah’tan aldığından onun mazharında yani O’nun varlığında zahir olan bütün fiiller ve haller mutlaka merzi olur, mutlaka razı olunmuş olur. Yani İnsan-ı kamilden hangi tür fiil çıkarsa çıksın, hareket çıkarsa çıksın o razı olunmuş bir fiildir. Nitekim Hızır (a.s.) gemiyi deldi ve çocuğu katleyledi, bunlar suret-i zahirede kötü şeyler olmakla Musa (a.s.)ın inkarına cevaben 18/82 buyurdu

 مَا فَعَلْتُهُ عَنْ اَمْرِى “... Ben bu işleri kendi hükmümle yapmadım!.” “Ben o işleri kendi nefsimin emriyle işlemedim” buyurdu. Zira 12/53 ayetinde 

 اِنَّ النَّفْسَ لاَمَّارَةٌ بِالسُّوۤءِ “... Muhakkak ki nefs, var gücüyle kötülüğü emreder... “ 

Ayet-i kerimesi mucibince nefis sû’ ile yani kötü zan ile, kötülükle emreder. Fakat Hak emrinde kaimdir. Böylece insan-ı kamilden sudûr eden efal suret-i zahirede çirkin bile olsa razinin fiili olduğundan mutlaka merzi olur. Yani razı olunmuş olur. Kendisi razı olduğu halde o fiili işlediğinden o da merzi olunmuş olur. Yani razı olunmuşlardan olur. Yani zahire göre o fiil ters bile görünse ancak bunu karıştırmamak lazım ters olan fiil kendi nefsinden çıkarsa tabi ki onun cezası olur. Nefsine bağlandı ise ama nefsaniyetinden soyunmuş isen tabi o fiil Hakkın fiili olduğundan o razı olunmuş bir fiil hükmünde olur.

Hızır (a.s.) “ben onu kendi nefsimden işlemedim” diyor. Aldığı ilhamla o fiili işlediğini, çocuğu öldürmesi, gemiyi delmesi, duvarı tamir etmesi tabi onların kendine has ayrıca izahları vardır. O fiil zahir alemde çirkin bile olsa razinin fiili olduğundan mutlaka marzi olur, çünkü kendinden değildir.

---------------

14. Paragraf:

İmdi Hak Teâlâ onu Rabb'i indinde marzî olmasıyla vasf etmekle, İsmail (a.s.) a'yândan kendisinin gayrı üzerine fâzıl oldu. Ve "Ey nefis, Rabb'ine rücû' eyle!" ﴿٢٧﴾ يَاۤ اَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ ﴿٢٨﴾ اِرْجِعِۤى اِلَى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَرْضِيَّةً (Fecr, 89/27-28) denilen her nefs-i mutmainne de bunun gibidir. / (14).

------------------

Şimdi Hak Teala onu Rabbı indinden marzi olmasıyla vaz etmekle İsmail (a.s.) ayandan kendisinin gayri üzerine fazıl oldu. Ey nefis Rabbına rücu eyle 89/27-28 buyurur, 

﴿٢٧﴾ يَاۤ اَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ "Ey Nefs-i Mutmainne “ 

﴿٢٨﴾ اِرْجِعِۤى اِلَى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَرْضِيَّةً " Radiye olarak, Mardiye olarak Rabbine dön“ Rabbına rücu eyle denilen her nefs-i mutmaine de bunun gibidir. Yalnız nefs-i mutmaine denildiği zaman bu nefs-i mutmainenin “İlmel yakiyn, aynel yakiyn, Hakkal yakıyn” halleri vardır. Her nefs-i mutmainenin kemalinde olanlar için hakkal yakiyninde olanlar için daha o mertebeye gelmemiş olanlar için değildir.

Ama ilmel yakiyninde olan onun yolunda demektir. Oraya gelmeden de hiçbir yere gelinmez. Yani İsmail (a.s.) Rabları indinde marzi olan ne kadar ayan var ise onların cümlesinden efdal olur. Çünkü Hak Teala onu 19/55 ayet-i kerimesinde merzi olmakla vasfetti.

 وَكَانَ عِنْدَ رَبِّهِ مَرْضِيًّا O Rabbı indinde razı olunanlardan olmuştu. Buyuruyor İsmail (a.s.) hakkında. Yani İsmail’den (a.s.) Hakk razı idi yapmış olduğu her şeyden. İsmail (a.s.) Hak Teala Hz.lerinin her şeye hâlkını yani istidadıyla talep ettiği Hakkını her şeye halk edilişini yani istidadıyla talep ettiği hakkını verdiğine bilgi sahibi oldu. Bu seziş anlayış ise kaza ve kader sırrına ilimdir. Kaza ve kader sırrına ıttıla dahi insan-ı kamilin halidir. Muttali olmak yani dahil olmak ilim ile ilgilenmek, anlamak ve insan-ı kamil, Rabb-ı mutlak’ın terbiyesi tahtındadır. Rabb-ül hassın değil, Rabb-ı mutlakın terbiyesi altındadır ve ism-i Zat’ın mazharıdır.

Yani Zat isminin zuhur yeridir. Nitekim İsmail (a.s.) dahi 19/50 ayet-i Kerimesinde işaret buyurulduğu üzere İsm-i Zat olan ism-i Aliyyin mazharıdır.

 وَجَعَلْنَا لَهُمْ لِسَانَ صِدْقٍ عَلِيًّا “Onları âliy, yüce lisan üzere onları kıldık.” Ayet-i Kerimesinde işaret buyurulduğu üzere İsm-i Zat olan ism-i Âliy yani lisan, konuşma, âliy de yüce isim mazharıdır. Böylece o mutlaka merzidir. Razı olunmuştur. Ve sair ayan ise yani insan-ı kamil’in dışındaki âyanlar ise Rabb-ı hasları indinde merzidir. Yani kendi özel Rabları onlardan razıdır bu surette merziye (razı olunma) iki türlüdür, biri Rabb-ı hasları indindeki rızalık diğeri de daha geniş Rabb-ul erbab mutlak Rabbın indindeki rıza oluştur.

Bu surfette İsmail (a.s.) kendisinden gayri olan ayan üzerine daha yüksekte olur. İsmail’in (a.s.) mertebesi itibariyle diğer ayan-ı sabitelere göre diğer varlıklara göre üstün olur. 89/ 27-28-29-30 ayet-i kerimeleri mucibince 

﴿٢٧﴾ يَاۤ اَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ

“"Ey Nefs-i Mutmainne” 

﴿٢٨﴾ اِرْجِعِۤى اِلَى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَرْضِيَّةً

“"Radiye olarak, Mardiye olarak Rabbine “ 

﴿٢٩﴾ فَادْخُلِى فِى عِبَادِى

 "Kullarımın içine dâhil ol!"

﴿٣٠﴾ وَادْخُلِى جَنَّتِى

"Cennetim'e dâhil ol!" Her bir nefs-i mutmaine dahi İsmail (a.s.) gibi merzidir. Zaten ismi üstünde raziye ve merziye. Çünkü emmare değildir ki efali kendisine isnad ile davaya kıyam etsin. Yani kendi fiillerini dava etmeye kalksın ve levvame değildir, ki böylece efali kendine muzaf kılarak kendini levm etsin. Burada hep kendi varlığı vardır. Kendi kendini levm etsin. “Tüh keşke etmeseydim, yapmasaydım” gibi. O mevte ihtiyarı ile yani ihtiyari bir ölümle ve cem-i efalinden fani olmuş kendisinde efal isnad edecek bir vücut görememiştir. Emmarede, levvamede, mülhimede bu vücutlar vardır. 

Onun için o nefse gerek mevt-i ihtiyari, ihtiyari ölüm ve gerek mevt-i ıztırari indinde yani zaruri ölüm yani vücuttan ayrılması dolayısıyla olan ölüm yanında Rabbına rücu eyle hitabı varid oldu, yani rabbına rücu et (89/28) Rabbına dön denmesi gerek mevt-i ihtiyari yani isteyerek ölümünden (ölmeden evvel ölün, hadisi) veya fiziki bedenin devredışı kalarak olan ölüm ile Rabbına rücu etti.

İkisinde de rücu etti. Rabbına rücu eyle hitabı kendisinde varid oldu, yani söylenildi. Zira bir kimse nefsinden rücu edince Hak zuhur eder. Nitekim ayet-i Kerime de buyrulur, 17/81 Hak geldi batıl gitti.

 جَاۤءَ الْحَقُّ وَزَهَقَ الْبَاطِلُ "Hak geldi, bâtıl yok oldu gitti!” İşte Hakk geldi batıl gitti diyor, bu alemde batıl var mı da Hakk gelip batıl gitsin. Sonra Hakk nereden gelecek ki Hakk başka bir yerden mi gelecek, sendeki benlik hükmü ortadan gittikten sonra Hakk kıyam etti orada, Hakk zaten kıyamda idi, ama batında idi, batından zahire çıktı, Hakk geldi sendeki batıl gitti. 

Şurası da gizli kalmasın ki her nefs-i mutmainenin marzıyye olması rabb-ı hassı indinde marziye olmasıdır. Her nefs-i mutmainenin razı olunmuş olunması Rabb-ı hassı indinde razı olunmuş olmasıdır. Hatta İsmail (a.s.) dahi, Rabb-ı hassı indinde merzi olmakla bir vecih ile merz-i mukayyeddir.

Mukayyed razı olunmuştur, yani bütün insanlar gibi O da o hal üzeredir, bir yönüyle, iki vecih ile marzi-i Mutlaktır. Birinci rızalı Rabb-ı Hassı indinde merzi-i mukayyed, yani belirli bir bölüm kayıtlı bir bölüm ama ikinci yol üzere ikinci yön üzere ise vechiyle marzi-i mutlaktır. Birinci vecih budur ki İsmail (a.s.) insan-ı kamil olduğundan Rububiyet-i mutlakaya mutazammın olan yani bunu gerektirmiş olan cemi rububiyatın mazhariyetindendir. Yani bütün Rablık mertebeleri kendisinde zuhur etmesinden ve rububiyet-i mutlaka onunla mütehakkık olmuştur. 

Mutlak rububiyetle tahakkuk etmiştir. İkinci vecih budur ki ubudiyet-i mahza ile vasıflanmış olduğundan sırf katıksız mutlak abdiyetiyle vasıflandığından ondan zahir olan bütün efal Hakk-ı razinin efalidir. Yani Hakkın efalidir. Yani birincisi Rabb-ı hassı dolayısıyla rızalığı vardır, ikisi de Hakkın kemal rızalığı vardır.

---------------

15. Paragraf:

İmdi Hak Teâlâ nefs-i mutmainneye, ancak onu da'vet eden Rabb'ine rücû' etmek ile emr eyledi. Böyle olunca nefis dahi, "râzıyye" olduğu halde, Rabb'ini külden arif oldu. İmdi sen "Ey nefis", bu makam, onların mülkü olması haysiyyetiyle, "Benim ibâdım zümresine gir!" Şu halde burada zikr olunan "ibâd", Rabb'ini bilen ve onun üzerine iktisâr eden ve ondan gayrı Rabb'e nazar etmeyen her abddir (15). 

---------------

Yani Hak nefs-i mutmainneye kendisini çağıran Rabb-ı hasına rücu ile emretti. Yani Hakk nefs-i mutmainneye kendisini çağıran Rabbı hassına rücu ile emretti. Yani burada emri yapan ne diyor; Hakk “Rabbına dön” diyor, Rabbı “Bana dön” demiyor Yani bir üst mertebe yani Hakk mertebesi “Rabbına dön” senin kendi Rabbına dön diyor. Ama genel manada da Rabb-ül erbab’a dön o ayrıdır ama burada Hakk yani Rabbın üstündeki Hakk Rabbına dön diyor. Bir general binbaşıya sen dahil ol diyor. Yani Hakk Rabbına gönderiyor onu. Ama sonra o da bu Rabb-ı hassını diğer esmadan temyiz edip onun davetinden razı olduğu halde bu hakikati idrak etti. 

Ve onun davetine icabet eyledi. Yani hangi ismin tesiri altında ise, hangi Rab olan ismin tesiri altında ise o isme yöneldi. Onun davetine icabet eyledi, Hak rücu ile beraber bu makamı rıza, onların mülkü olması sebebiyle nefs-i mutmaine sahipleri olan kulların zümresine duhulünü de emreyledi.

 فَادْخُلِى فِى عِبَادِى ayet-i kerimesindeki “ibad” hangi ismin tahtı terbiyesinde olduğunu bilip onun üzerine yoğunlaşarak onun gayrı olan erbab-ı hassaya bakmayan her bir abdır. Yani başka bir rabba (isimlere) bakmayan her bir abddir. 

---------------

16. Paragraf:

Ve "Ey nefs-i mutmainne, benim cennetime gir" ki, benim setrim onun iledir. Halbuki benim cennetim senden gayri değildir. Zîrâ sen, zâtın ile beni setr edersin (16).

--------------

Cennet lügatte çok, çok ağaçların gölgeleriyle örtülmüş olan arza derler. Yani ormana derler bir bakıma. Setr manasına olan “cenn”den mefuzdur. Yani oradan kaynaklanır. “Cenn” kelimesinden “Cennet” kaynaklanır. “Cenn” demek birçok ağaçlarla gölgeliklikli bir yer, bahçe manasınadır. Zahir ulemanın anlayışında ahiret yurdunun güzel bir makamdan ve zuhur yeri olarak mahbubesinden ibarettir. Yani sevgili bir zuhur yerinden ibarettir. Yani orada güzellikler var, yeşillikler var, altından ırmaklar akan makamlar var, ki onlar da Cennet-i amal ve efaldir. Yani onların söyledikleri amel ve fiil cennetidir. Fakat arifin indinde bunlardan gayri cennetlerde vardır. Yani o denilen cennetler doğrudur, alimlerin indinde ama ariflerin indinde daha başka cennetler de vardır, onlar sıfat cenneti, Zat cennetidir. Sıfat cenneti; kemalat erbabının sıfatıyla vasıflanmış ve ilahi ahlakla ahlaklanmışlardır. 

Bunun da birtakım mertebeleri vardır, Zat cenneti arifinden Rabbın zuhuru ve onların üzerinde bariz olma ve ortaya çıkma ve rableri indinde orada gizlenmesidir. Abd için olan bu cennetlere mukabil Hak için de cennetler vardır. Buna binaen Hak Teala وَادْخُلِى جَنَّتِى 89/30 “benim cennetime gir“ buyurur. Cenneti, Zat-ı eceli ve alâsına izafe eder. Yukarıda ne dedi, Rabları dedi O’nu çağırırlar, raziye ve merziye olarak, فَادْخُلِى فِى عِبَادِى benim kullarımın arasına gir, وَادْخُلِى جَنَّتِى Benim cennetime gir, diyor. Yani dışarıdaki efal ve amel cennetleri değil bu ayette bahsedilen. radiye merdiyeden sonraki kimseler bu mertebeler, bu cennetlere girerler. Cennetime gir buyurur, وَادْخُلِى جَنَّتِى cennetlere gir demiyor, cennetime gir diyor. Cenneti kendi yüce Zat’ına izafe eder.

Yüce cennetlerden birisi yani Zat cennetlerinden birisi; ayan-ı sabite Cennetleridir. Zira Hak onunla örtünür. Yani cennet demek, “Cen”den meydana geliyor, örtü manasınadır, örtünme, perde manasınadır. Nasıl ki efal cennetinde keserat ağaçlarla, çiçeklerle, yeşilliklerle, toprak örtülüyorsa, toprak gözükmüyorsa yani yeşillikler kaplıyorsa işte Cenab-ı Hakkta evvela ayan-ı sabite ile kendi varlığını örtmesi ayan-ı sabite cennetidir. Zira Hakk onunla örtünür. Ayan-ı sabite ile Hakk örtünür ve ayan-ı sabite örtülerinin arkasından Zat’ını Zat’ıyla müşahede eder. Yani o cennetten Zat’ını Zat’ıyla müşahede eder. 

İkincisi; ne melek-i mukarrebin ne de gayrilerinin muttali olamayacağı yani üzerine gidemeyeceği, anlayamayacağı haysiyetle ervahta örtünmesidir. Kendini perdeliyor, örtüyor, işte örtmesi de cenneti oluyor. Kim ki bu perdeleri aralar bunu idrak ederse o mertebenin cennetine girmiş olur. Ağaç, yeşillik, kuşlar, cennetine değil. İşte bu Zat’ının cenneti Zati cennetlerdir, bunlar. Yani Ervah cenneti olmuş oluyor bu ikincisi. 

Üçüncüsü; ağyârın vakıf olamayacağı haysiyetle perde arkasından alemlerini müşahede etmek için alem-i şehadette bu alemle örtünmesidir. Üç tane Zat Cenneti olmuş oluyor.

İmdi huzuzat-ı nefsaniyesinden (nefsi hazlarından) beden aracılığı ile aldığı zevklerden ölen yani fani olan arife yalnız burada hiçbir zevk almayacak anlamı çıkarılmamalıdır, nefsaniyetine kaydırarak bu zevkleri almaması yoksa şeri manada yemek yiyecekte yatacak da kalkacak da çocuğunu da sevecek ama buradaki ölçüyü hiçbir zaman kaçırmayacaktır. Bir parça nefsi için sevdiği anda işi bitmiş oluyor.

Ama bedeninin ihtiyacı için yiyecek içecektir ama onu nefsine kaydırdığı anda nefsi için mesela; diyelim ki güzel bir portakal yedi veya bir meyve yedi, bunun fazlası olduğundan nefsine kaydırdığından o anı Rabbına en büyük perde oldu, o zaman bu cennetlerin hepsinden de tard edilmiş oldu. Üçüncüsü ağyârın vakıf olamayacağı yani gayrıların yani hakikati bilmemiş olan ağyâr; gayrların vakıf olamayacağı haysiyetle yani böyle bir hususiyetle perde arkasından alemleri müşahede etmek için alem-i şehadette bu kevn ile kendisini perdelemesidir. Yani eşya ile perdelemesidir. Şimdi huzuzat-ı nefsaniyeden (nefsani hazlardan) fani olan arife “Benim Cennetime gir” denilince o arif bu sözden Zat’ına ve aynına ve hakikatine gir ki onda beni bulasın ve onunla beni müşahede edesin manasını anlar. 

Huzuzat-ı nefsaniyesinden fani olan arife, huzuzat-ı nefsaniyesi ile yaşayan ağyara değil. Nefsani hazlarından geçmiş olan arife “Benim Cennetime gir” denilince o arif bu sözden yani “İrci'ıy ila Rabbiki radıyeten mardıyyeten, ﴿٢٩﴾ فَادْخُلِى فِى عِبَادِى ﴿٣٠﴾ وَادْخُلِى جَنَّتِى “ sözünden nefsi arzularından uzaklaşmış olan bir kimseye olan hitabı anlamamız gerekiyor. Yoksa bütün insanlara değildir. İşte arif bu sözden Zatına ve aynına yani kendi Zatına ve ayanına, kendi özelliğine ve hakikatine gir ki onda beni bulasın. İşte bu dünyada iken kim kendine döner, kendi hakikatini, ayan-ı sabitesini ve hakikatinde var olan “Ben” yani Hakkın “Ben” i bulasın ve onunla “Ben” i müşahede edesin. Manasını anlar.

Yani bunu idrak etmek dünyada iken birinci irfan Cennetine girmektir. Yani Hakkın Cennetine bu dünyada iken girmektir. İşte onun için dediler “bugünkü Cennat-ı irfana dahil olmazsa uşşak; yarınki vaad olunan hüri gılmanı neylesin.” Zira onun matlubu cemal-i Haktır. Yani o abdın talep ettiği şey Hakkın Cemalidir. Diğerlerinin talebi ise nefslerine uygun nefslerinin ihtiyacıdır. Arif olmayan kimse ise bu hitaptan yenilip içilecek ve hurilerle zevk edilecek velhasıl bu gibi huzuzat-ı nefsaniye yani nefsani hazlar ile iştigal olunacak mahalle duhulü anlar. Arif olmayan kimse ise bu seslenişten yenilecek içilecek hurilerle zevk edilecek yani “İrci'ıy ila Rabbiki radıyeten mardıyyeten, Fedhuliy fiy 'ıbadi; Vedhuliy cenneti“ Cennetime gir hitabını arifler bu dünyada da bu hitabı anlıyorlar ama arif olmayanlar gelecekte yenilip içilecek hurilerle zevk edilecek gölgelerde yaşanacak, velhasıl bu gibi huzuzat-ı nefsaniye yani nefsani zevkler ile meşgul olunacak mahale duhulü anlar. 

İşte Yasin-i şerifteki ayet-i Kerime burada o kadar açık geldi ki, (36/55-56-57)

﴿٥٥﴾ اِنَّ اَصْحَابَ الْجَنَّةِ الْيَوْمَ فِى شُغُلٍ فَاكِهُونَ

“Gerçek ki o süreçte, cennet ehli cennet nimetleriyle meşgul ve bunun keyfini çıkarmaktadırlar.”

﴿٥٦﴾ هُمْ وَاَزْوَاجُهُمْ فِى ظِلالٍ عَلَى الاَرَاۤئِكِ مُتَّكِوءُنَ

“Onlar ve eşleri gölgeler içinde tahtlar üzerinde yaslanmışlardır.”

﴿٥٧﴾ لَهُمْ فِيهَا فَاكِهَةٌ وَلَهُمْ مَا يَدَّعُونَ

 “Onlar için orada meyveler vardır. Onlar için keyif alacakları şeyler vardır.” Onlar o gün meyvelerle meşgul olacaklardır, nefsani hazları tadacaklardır diyor. Burası efal ve fiil cennetleridir. Cennetteki yaşam ebedi bir yaşam değildir ama bu zaman çok uzun bir zamandır. Bize göre buraya göre ebedi bir yaşamdır. “Halidiyne fiha ebada” deniyor çünkü (4/57)

 خَالِدِينَ فِيهَاۤ اَبَدًا “ Onlarda sonsuza dek yaşarlar” Her birerlerimiz ayan-ı sabitelerimiz itibariyle mutlak Hakkız, ayan-ı sabitelerimiz itibariyle mutlak Hakkız ve mutlak Hakktayız. Neden? Çünkü ayan-ı sabiteler henüz varlık kokusu almamıştır deniyor. Yani ayan- sabiteler zuhura çıkmış değillerdir. Ayan-ı sabitelerden meydana gelen ilmi varlıklarımız, ruhi varlıklarımız birer mertebede ve ondan sonra zuhura çıkma başlıyor. Yani ondan sonra kulluk başlıyor. Efal alemine geldiğimiz zaman da burada bizler mahiyetimiz itibarıyla Hakk ama kulluğumuz itibarıyla mutlak halkız, abdız, işte ebedi olarak yaşayacağımız şey Hakkın varlığındaki ayan-ı sabitelerimizdir.

Çünkü o Hakk ile kaimdir. Ama bizim bu zuhurlarımız ebedi değildir. Zuhurlarımız ortadan gittikten sonra Cenab-ı Hakk ayan-ı sabitesinin tecellilerini geriye çektikten sonra o zaman bu bedenlerimiz ebedi kalmıyor. Zaten de kalamıyor. Ruhani bedenlerimiz de ebedi kalmıyor, Manalarımız kalıyor onlarda Hakktadır biz yokuz ortada. Ama o zaman da cennette senin yaşamın diye bir şey olmuyor. Sen yok oluyorsun artık. Ressamın beynindeki resmi düşün hakka rücu etmiş oluyorsun işte Hakka dönmek budur. Mutlak Hakka dönmek budur. Bir zaman gelecek Cenab-ı Hakk senin varlığını efal aleminden aldı, Cennete koydu, bak bu bir gerileyiştir aslında çünkü efal alemi en uç noktadır. Efal aleminden cennete gitmek latife gitmek, latiften daha latife sıfat mertebesine gideceksin ondan sonra da ayan-ı sabiteye dönüştüğün zaman tamamen işte bir zaman gelecek ki sen mutlak yok olacaksın. 

Risale-i Gavsiye’de diyor ki “benim cennette öyle kullarım vardır ki cehennem ehlinin cehennemden Rablarına sığındığı gibi onlar da cennet nimetlerinden bana sığınırlar” buyurur. Neden çünkü meşgul ediyor. İşte bizi bu dünyada ne meşgul ediyorsa bizim baş düşmanımız odur. Huzuzat-ı nefsaniye ile yani nefsi hazlar ile tadışlar ile meşgul olunacak mahalle girmeyi anla. 

Nitekim Şeyh (r.a.) Hak canibinden tercüman olarak “Benim cennetim senden gayri değildir, zira sen Zatınla beni örtersin,” buyuruyor. İşte kevnle örtünmesi efal cenneti insan da en büyük manada en geniş manada Hakkı örten bir varlıktır.

O zaman sen O’nu örtüyorsun O’nun cennetine giriyorsun. Efal Cenneti yani daha burada başlıyor Cenneti, emmareyi, levameyi, mülhimeyi aştığında ama sadece tarikat düzeyi bir aşma değil, hani derslerimiz var ya şu kadar bu kadar sıralanıyor, bakın bunlar mühim bir iştir, bizim derslerimiz on iki değil, 36-38-40 derstir ama toplam diyerek 12 olarak diye bırakıyoruz. Neden çünkü bunların evvela bir ilmel yakiyn seyiri var, arkadan aynel yakiyn seyri var, daha bir arkadan baştan başlıyarak Hakkal yakiyn seyri vardır. Nasıl hani lisede okunuyor aynı ders üniversitede tekrarlanıyor, daha üzerine ünüversiteden sonra da ihtisas yapılıyor, aynı dersin daha üzerine baştan başlanıyor tekrar ediliyor. 

İşte bunun gibi bunu ne yapıyoruz mümkün olduğu kadar sohbetlerle birlikte yani ilmel yakiyn, aynel yakiyn, Hakkal yakiyn diye hepsini birlikte yürütmeye veya böyle bir seyir baştan yapılırsa devam edilen sohbetlerle kişi kendi bile farkında olmadan yeni açılımlarla her mertebe Hakkın mertebeleri olduğundan mutlaka açılması lazım gelen birçok halleri var. Ben emmareye geçtim o iş bitti demek değildir. Mutlak manada. Biz ne yapıyoruz, belirli bir bilgi sahibi olup Cenab-ı Hakkın da inayetiyle o dersi geçiyoruz, çünkü birinde senelerce durmamız gerekecek ki ona da ömrümüz yetmez. Onun için aslında hep seyr-i süluk içindeyiz.

Hangi mevzu oluyorsa o mevzu hangi mertebedense o mertebenin hakikatini tekrar ederek daha derinlerine dalarak nüfuz ederek yaşamış oluyoruz. Bir genel manada böyle tasarı şeklinde ders geçmeler var, bir de bunun içerisinde işte onların kemaline ermesi var. 

Tabi ki bu herkeste ayrı tecelli ediyor, o da ayrı bir konudur. Herkesin idrakine göre yaşaması ayrı oluyor. İşte efendim diyor bu derslerini bitirdi de nasıl yaptı bu işi deniyor. Yani bunu yapmaması düşmemesi lazım deniyor, yapıyor çünkü o dersi bitirdi ama tarikat mertebesi düzeyinden o halleri yaşadı, hakikat marifet mertebelerinden daha yaşamadı. Yaşamış olsa fiili başka olacaktı. Benim cennetim senden gayri değildir, bunu düşünelim yani kafamıza koyalım Hakk canibinden tercüman olarak yani Hakk yönünden Hakkın tercümanı olarak M. Arabi Hz.leri bu ayeti izahında “Benim cennetim senden gayri değildir, çünkü sen Zat’ınla beni örtersin.” Buyurur, yani sen Zatınla sıfatınla ve efalinle Zatıma, sıfatıma ve efalime siper olursun demektir. Ve abdin nefsini Rabbına siper etmesi hakkındaki izahat Fassı İbrahimide vardır. 

---------------

17. Paragraf:

İmdi Ben bilinmem, illâ senin ile; nitekim tahkîkan sen mevcûd olmazsın, illâ Ben'im ile. Böyle olunca seni bilen kimse, Ben'i bildi. Halbuki Ben bilinmem, sen de bilinmezsin. (17).

---------------

İmdi ben bilinmem illa senin ile bilinirim, nitekim hakikaten sen mevcut olmazsın illa benim ile mevcut olursun böyle olunca seni bilen kimse beni bildi halbuki ben bilinmem sen de bilinmezsin. 

Hani bizim bir sözümüz vardı “kimse kimse değildir.” Araştırırsan bunun gerçeğini anlarsın. Kimse yani o herhangi bir kimse, o kimse o kimse değildir. Ben bilinmem illa senin ile bilinirim. Nitekim hakikatte sen mevcut olmazsın illa benim ile mevcut olursun. Yani ben bilinmem senin ile bilinirim ama sen mevcut olmazsın illa benim ile mevcut olursun sen de. Böyle olunca seni bilen kimse beni bildi. Halbuki ben bilinmem sen de bilinmezsin.

İnsanın hakikati itibariyle dışarıdan bakıldığında ne Allah’ın varlığı bilinir ne gerçek insanın ne olduğu bilinir. İşte kimse, kimse değildir. Yani bütün bu varlıkta benim zuhurum ancak senin iledir. Cenab-ı Hakkın sözü. Zira sen benim Zat’ımın aynası ve sıfatımın zuhur yeri, parlaklığı, özü, zuhura çıkması ve tasarrufatımın mahallisin. Yani bu alemdeki yaptığım tasarrufların zuhur yerisin. Hakk insanlardan intikamı kul ile alır; ilm-i ledünni bilmeyen onu kul etti sanır. İşte yukarıda da ne demişti, tasarrufatının mahalli yani tasarruf ettiği, faaliyetlerini sürdürdüğü yerin mahallisin sen. Nitekim sen dahi ancak benim ile mevcutsun, zira senliğin ademden yani yokluktan başka bir şey değildir, sen diye bir şey yoktur ortada.

Belki ben kendi vücudumdan sana bir izafi vücut verdim, yani sadece isim olarak bir vücut verdim, senin senliğin bu sayede zahir oldu. Böyle olunca Hakkıyla seni bilen kimse beni bildi, “Nefsini bilen Rabbını bilir” hükmünce. Çünkü senin hakikatin benim, halbuki benim hakikatimi ve Zat’ımın özünü, içini hakikatini hiçbir kimsenin bilmesi mümkün değildir. Böylece sen dahi hakikatinle maruf olamazsın yani hakikatinle bilinmiş olamazsın. Bu hitap insan-ı kamil olan şeyh (r.a.)ın batınından zahirinedir. Zira insan-ı kamilin vücudu Hakkın vücuduna mazhar-ı küldür. Yani Hakkın vücudunun külli olarak zuhur mahalidir. Hak suyun buzda gizlenmesi gibi onunla muhtefidir. Kulda gizlenmiştir. Buzun içerisinde su nasıl gizli, buhar da gizlidir, suyun içinde kendi batınından kendi zahirine çıkarıyor. Rubai-i Hazret-i Mevlana:

Tercüme: Ey falan kasabalı sevgili ben seninle öyleyim ki acaba ben sen miyim, yoksa sen ben misin diye şaşkınlık içindeyim, yanılma içindeyim. Ben, ben değilim, sen de sen değilsin sen ben de değilsin hem ben benim, hem sen sensin. Hem de sen bensin. 

---------------

18. Paragraf:

Şu halde sen Rabb'in cennetine girdiğin vakit, "nefs"ine dâhil olur'sun (18).

--------------

İşte o zaman gerçek nefsine dahil olursun. Yani kendini tanımış olursun. Buradaki nefis emmare kötülük yaptıran nefis değildir. Nefis o şeyin hakikatidir, diye ifade edilir gerçek nefis için. Allah’ın bile nefsi “Kaim-i bi nefsihi” Allah dahi nefsiyle kaimdir. Bizler de nefsimizle kaimizdir. İşte bu hakikati idrak ettiğin zaman kendi nefsine dahil olursun, böylece de nefsini bilmiş nefsinden de Rabbını bilmiş olursun. Yani birer rab olan esma-ı İlahiyeden birisi nasiyesinden tutup çektiği bendesine اِرْجِعِۤى اِلَى رَبِّكِ 89/28 kavliyle nida ve Cennetine duhul ile emretse o bende-i arif kendi nefsine dahil olur aslında. Çünkü arif Rabb-ı hassı olan o ismin cenneti kendi nefsi olduğunu ve kendisi o Rabbın mazharı ve meclası yani zuhur yeridir, parladığı yerdir, meydana çıktığı görüntüye geldiği yerdir. Ve arşı müsevvası olur, yani tesviye edilmiş donatılmış arşı olur. Bu surette Rab abdini abd dahi Rabbını sever, biri razi diğeri de merzidir. Biri razı olmuş diğeri de razı olunmuş olur.

---------------

19. Paragraf:

Rabb'ini tanıdığın hînde, Rabb'ine ma'rifetin sebebiyle, kendi nefsini bildiğin ma'rifetin gayrı olarak, diğer bir ma'rifet ile tanırsın. Bu surette sen iki ma'rifet sahibi olursun. Birisi, senin nefsin haysiyyetiyle Rabb'in ma'rifetidir; diğeri, nefsin haysiyyetiyle değil, Rabb'in haysiyyetiyle, Rabb'in ma'rifeti sebebiyle, nefsin ma'rifetidir (19).

--------------

Yani Rabbın cennetine girdiğin vakit nefsine ve zatına dahil olur, ve Hakkın envarından yani nurundan ve Zat’ından o nefsinde olan şeyi ve esrarı müşahede edersin. Nefsine dahil olduğun zaman Rabbından gelen bir nurla bir bilgi ile O’nu anlarsın diyor. Nefsine dahil olmazsan O da sana ulaşmaz, bilemezsin. Ve bu suretle de nefsini ikinci bir tanıyış ile tanırsın. Bir kendi bireysel aklınla tanıman bir de Hakkın açtığı bir nurla bir yolla tanıman olur. 

Bu marifet nefsini tanıdığın marifetin gayrıdır. Yani bundan evvel nefsini bilmiş, bu bilme sebebiyle Rabbını tanımış idin bu defa Rabbın cennetine girip kendi nefsine dahil olmakla nefsin hakkında ikinci bir marifet hasıl olur ki bu da evvelki marifetten başkadır ve bu ikinci marifetin husulü zamanında Rabbına marifetin sebebiyle nefsini tanımış olursun. 

Velakin Rabbını ve mezahirde yani zahirlerde onun zuhuratını bildiğin vakit bu biliş ile tekrar nefsinin marifetine rücu ve teveccüh edersen sende ikinci bir marifet daha peyda olur ki bu marifet evvelkinden daha tamamlı ve daha kemalatlıdır, çünkü bu defa nefsinin Hakkın zuhurlarından bir zuhur olduğunu bilirsin. Nitekim (s.a.v.) Efendimiz’e “Rabbını ne ile bildin” diye sual edilince “eşyayı Allah ile bildim” buyurdular. Eşyayı Allah ile bildim buyurdular. İşte evvela bu makama gelmeden veya bizlere talim için eşyanın hakikatini bildir diye dua ediyordu, işte eşyanın hakikatini de Allah ile bildim buyurdular.

İmdi sende husule gelen iki marifetten birisi nefsin cihetinde Rabbini ve nefsini bilmektir, ve diğeri nefsin cihetinden değil, Rabbın cihetinden Rabbını ve nefsini bilmektir. Rabbın ilmiyle Rabbın bilgisiyle kendini bilmen ve Rabbını bilmen diğeri nefsinden Rabbını bilmektir. Evvela onun bilmeden ötekini bilmek olmuyor.

---------------

20. Paragraf:

Beyt:

Sen abdsin ve sen Rab'sin; o kimse için ki,onun için onda sen abdsin (20).

--------------

Yani ey iki marifet sahibi olan arif birinci marifetin cihetinden sen abdsın yani sen kulsun, zira o marifet sebebiyle nefs-i vehmini bilip yani vehimden meydana gelen kendini bilip badehu tahkik olarak mutlak Rabbını anladın ve eseri bildin. Müessiri tanıdın, yani eserden eseri icra edeni tanıdın ve keza sen ikinci marifetin cihetinden Rabsın. Yani Rabbını Rabbınla bilme yönünden Rabsın, zira bu marifet sebebiyle nefsinin hakikatini bildin. Ve senin üzerindeki kayyumu tanıdın. Mutlak seni var edeni kıyam edeni tanıdın. Hakkı anladın bu halde sen resmin ile, zahirin ile abdsın ve resimsiz, şekilsiz Rabsın. Ve sen seninle abdsın ve sensiz Rabsın. Yani kendi nefsin ile yani özel varlığın ile abdsın, ama sensiz bu özel varlığını kaldırınca Rabsın. Ve sen O’nun vücudunda yokluk mahiyetinden zahirsin. 

Yani sen yoksun ama o seni var göstermek suretiyle sen varsın. Ve bu vücudunda zahir olduğu Rabb-ı hassın için abdsın. Zira senin üzerinde o ism-i hassın saltanatı zahirdir. Yani saltanatı vardır, sen abdin olduğun bu ism-i has için Rabsın. Yani kendi kendinin Rabbısın, demektir, alemlere Rabsın demek değildir. Yani kendinde o mertebe vardır demektir. Onun vücudunda o ismin ahkamını kabul ve izhar edersin. Yani Hakkın vücudunda Rablık ismini zuhura getirirsin. Bu suretle onun üzerinde de senin saltanatın zahir olur. Bu saltanatın zahir olması demek istediğin gibi onu kullanmak kırmak dökmek parçalamak manasına değildir.

İrfaniyet yönünden de bir saltanatın olduğunu kendi varlığım üzerine rahmani bir saltanatın olduğunu bilirsin. Bu ifadelerin kısaltılmış izahı budur ki sen senin üzerine hakim olan Rabb-ı has için abdsın, ve onun ahkamının ve efalinin cereyanı hususun da sen o Rabb-ı Hassın taht-ı hükmü ve saltanatında musahharsın. Yani onun hükmünün altında sarih, açıksın. İşte birinci marifetin gereği budur. Ve sen hükmünde bulunman ile abdi olduğun Rabb-ı hassı için Rabsın, çünkü sen hükmünde bulunan yani senin hükmünde bulunman ile abdi olduğun Rabb-ı has için Rabsın, çünkü sen istidatın ile onun üzerine hakimsin. Yani sendeki Rabb-ı hassın üzerine hakimsin.

Ve onun senin üzerine olan hükmü ve fiili ancak lisan-ı istidadın ile vaki olan talebine müstenittir. Bu da ikinci marifetin neticesidir vel hasıl Allahüteala Zahir ve Batındır ve ism-i Zahir ile ism-i Batın için rububiyet gereklidir, sabittir. Zahir Batını ve Batın dahi Zahiri terbiye eder. Batının Zahiri terbiye etmesi Zahir üzerinde ahkam-ı esmayı izhar eylemesidir. Yani Batının Zahiri terbiye etmesi zahir üzerinde ahkam-ı esmayı yani esmanın hukukunu meydana getirmesidir ve Zahirin Batını terbiye etmesi de ahkam-ı esmayı kabul edip onun zuhuruna mazhar olmasıdır. İmdi Cenab-ı şeyh (r.a.) beyitte abd ile Rabb-ı has arasındaki nisbeti beyan buyurmuş tur, beyt-i atide ise gelecek beyitte ise abd ile Rabb-ül erbab arasındaki nispet beyan olunur. 

---------------

21. paragraf:

Ve sen Rab'sin; ve sen, hitâbda onun için ahid sabit olan Rab için abdsin (21).

--------------

Yani sen sende zahir olan hüviyeti itibariyle Rabsın, yani özü itibarıyla mahiyeti itibarıyla ve sen اَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ 7/172 hitabında kendisi için sabit olan Rabbın için taayyünün ve takayyüdün itibarıyla abdsın. Ve abd ile Rab arasındaki külli mutlak ahid ve cüzi sabıkı bilmek lazımdır. Ahd-i külli budur ki ism-i cami ilahi ile ibad arasında vakidir. Yani kullar arasında vakidir. Ahd-i cüzi ise esmadan her biriyle abdleri arasında ahiddir. İmdi herkes Allah’ın kuludur, fakat her bir abd esma-ı hakime cihetinden Hakka tapar. 

Ahd-i külli budur ki yani külli olan ahid, bütün kaplayan ahid, ism-i cami ilahi ile, cami ismi ilahi ile Yani Allah ile ibad arasında vakidir. Allah ile kulu arasında vakidir.

Ahd-i cüzi ise esmadan her birileriyle abidleri arasında ahidir. Yani Allah ve Cami ismi ile yapılan ahid, bir de esma-ı ilahiye ile yani Rab ile yapılan bir ahid vardır. 

İmdi herkes Allah’ın kuludur, fakat her bir abd esma-i hakime cihetinden Hakka tapar. Yani kim hangi varlık esmanın terbiyesinde ise o esmaya yönelmesi dolayısıyla da genelde Hakka yine tapmış olmaktalardır. 

---------------

22. paragraf:

İmdi her bir akide ki, bir şahıs onun üzerine sabittir, o akidenin gayrı akdi olan kimse, o akideyi hall eder (22).

---------------

Yani herkesin bir itikadı vardır. Başka birisinde kendi itikadının gayrı olan bir itikad gördüğünde onu iptal eder. Zira her bir şahıs esma-ı ilahiyeden bir ismin mazharıdır, zuhur yeridir. Böylece o ismin hükmü icabınca bir itikad-ı mahsus yani ona tahsis edilmiş bir itikadın sahibidir. Yani özel bir itikadın sahibidir. Bu sebeple diğer kaide erbabından itikad erbablarından ayrılmıştır. Bu itikad o kimseyle Rabb-ı hassı arasındaki ahdidir. İşte bu itikad yani inandığı bu şey kendi Rabb-ı hassıyla arasındaki ahiddir. Yani sözleşmedir. Bu sebepten dolayı muhtelif isimlerin tahtı tesirinde yani muhtelif isimlerin tesirinde olarak diğer birlerine itikadları muhalif olan kimselerden her biri diğerini red ve iptal eyler. İşte aradaki tüm kavgalar buradan kaynaklanıyor, seninki şöyle benimki böyle, seninki eksi benimki artı işte bütün bu değişik şeyler değişik esmaların zuhurundan meydana gelmektedir. 

---------------

23. Paragraf:

Böyle olunca, Allah abîdinden râzî oldu. Onlar da marzilerdir; ve onların kâffesi O'ndan râzî oldular. Binâenaleyh O da marzîdir (23).

-------------- 

Yani Allah isminin tesirinde olan kullar Allah’tan razı oldular, Allah da onlardan marzi yani razı olunmuş oldu. Allah abidinden razı oldu çünkü abid Allah’ın esmasının muktezalarını ve ahkamını ızhar ettiler. Yani Allah’ın isimlerinin gereğini ortaya getirdiler, bundan dolayı da Allah onlardan razı oldu. Mesela kimi çevresine zarar verdi, “Dar” isminin iktizasını meydana getirdi. Yani “Dar” zarar verici ismin gereğini meydana getirdi ve kimi halka nef îras eyledi, “Nafi” yani menfaatlenme isminin ahkamını ızhar etti. Allah ismi bütün esmayı cami olduğundan yani Allah bütün bu isimleri kendinde topladığından bu isimlerin her birerlerinin abidinden razı oldu. Neticede bu abidin tümü yani bu kulların hepsi Allah indinde marzi oldular. Diğer taraftan onlara talep ettikleri vücud-u ayniyi yani açık vücudu verdiği ve bu ketm-i ademde mahfi olan yani yoklukta gizli olan onların kemalatını esmanın ellerinden ızhar eylediği için abid dahi Allah’tan razı oldular.

Bu sebeple de Allah onların indinde marzi oldu. Şimdi burada mühim olan mesele vardır. Burada bir sual akla geliyor. 

Sual:Cenab-ı Hak Kur’an-ı Kerim’de وَلا يَرْضَى لِعِبَادِهِ الْكُفْرَ 39/7 “Allah bütün fiillerden razı oldu” buyurur. Halbuki ibadın bazıları kafirdir, şu halde Hak onların küfürlerinden razı olmak lazım gelir ki bu da hukuka muhaliftir. Yukarıda demişti ya “Allah bütün fiillerden razı oldu”, diye onun izahını cevabını veriyor bu çok mühim bir meseledir. 

Cevap: Hakkın emri ahval-i mükellefin üzerine iki vecih üzeredir. Yani mükellef olan ahvalde Hakkın emri yani teklif edilenlerin halleri üzerinde mükelleflerin indinde yanında iki türlüdür. Birisi emr-i teklifi, yani teklif edilen bir emirdir, diğeri ise emr-i iradidir. 

Biri teklif ediliyor, kulun iradesine bırakılıyor, biri de iradi yani mutlak yapacaksın diye irade etmesiyle. Eğer Hak mükellefe bir şeyle emreder ve o şeyin vukuuna ilm-i ilahisi bulunduğundan iradesiyle taalluk eder ve o mükellef memurun yani onu yapmakla mükellef olanın ayan-ı sabitesi dahi onu iktiza eder ise, Yani Allah’ın amir olarak yaptığı şeyi ayan-ı sabitesi dahi gerekli ise yani o yönde ise o emr-i iradidir. İradeli bir emirdir. 

Eğer Hak mükellefe vukuuna iradesi taalluk etmediği yani ayan-ı sabitesine ters gelen bir emri memurun ayan-ı sabitesi iktiza eylemediği şeyle yani kendisinde de bulunmayan bir şeyi emrederse bu da emr-i teklifidir. İmdi bir abd Hakkın gönderdiği bir peygamberin getirdiği emirlere muti olmayıp küfretse ve onun bu küfrü de ayan-ı sabitesinin istidadı olsa hak emr-i teklifi cihetinden onun bu küfründen razı değildir. Teklifi yönden razı değildir, fakat ezelden onun istidadı ile talep ettiği küfrün vukuunu irade ettiği için emr-i iradi cihetinden Hakk ondan razıdır. Çünkü onun fiili irade-i ilahiyeye muvafıktır. Bu bahsin tafsili Yakub ve Üzeyir Fassında geçmiştir, oraya müracat olunsun. 

---------------

24. Paragraf:

İmdi iki hazret, tekabül-i emsal gibi, mütekabil oldu. Emsal ise ezdâddir. Zîrâ iki misil müctemi' olmazlar; çünkü mütemeyyiz olmazlar. Halbuki vücûdda bir şey yoktur, illâ ahardan temeyyüzdür (24). 

--------------

Yani erbabın tümüne cami olan Hz. Rububiyet ile Abidin cümlesini cami olan Hz. ubudiyet emsalin yek diğerine tekabülü gibi mütekabül oldu, çünkü iki hazretten biri diğerinin yanında mütekabilen, karşılıklı razi ve marzi oldu, böylece her biri karşılıklı razı ve marzi olmakta ve her biri diğerinde hükmünü izhar eylemektedir. Emsale benzerler, emsal ise yani misalleştirme ise ziyadeleştirmedir, zira iki misil müctemi olmazlar. Şayet bir araya gelecek olsalar ise biri birinden mütemeyyiz olmazlar, ayrılmazlar. Halbuki vücutta mütemeyyiz olmayan bir şey yoktur, çünkü esma-i ilahiye biri birinden mütemeyyizdir. 

Yani isimler birbirinden ayrıdır. Velhasıl iki misil cem olmazlar. Cem olmayınca da yek diğerine zıt olurlar, işte bunun için rububiyet ve ubudiyet Hz.leri ziyade olan misallerin karşılığı gibi karşılıklı oldu. Şeyh (r.a.) evvelen kesreti itibariyle emsal ve ezdadın vücudunu ispat etti, daha sonra bu iki hazret arasındaki misliyet ve zıttıyyeti ref edip yani kaldırıp vahdet-i zatiyeyi ve sonra da vahdet-i arızıyyeyi beyan etmek murad ederek iki hazreti cami olan hakikat-i vahideye işaret buyurdu.

---------------

25. paragraf.

İmdi hakîkat-ı vâhidede misil yoktur. Böyle olunca "vücûd"da misil yoktur: ve vücûdda zıd da yoktur. Zîrâ "vücûd" hakîkat-ı vahidedir. Halbuki bir şey kendi nefsine muzâdd olmaz (25).

---------------

Yani misil dediğimiz şey bulunmak için iki mevcut lazımdır, yani misli diye iki ayrı mevcut ama bu kendi varlığıyla kendi vücuduyla mevcut olması gerekmektedir ve bu iki mevcut dahi birbirinin gayrisi olmak icab ediyor. Halbuki vücut Hakikat-ı vahidedir. Tek bir hakikattir, o hakikat dahi vasfı ahadiyet üzeredir. Yani mutlak teklik üzeredir, cüzlere ayrılması ve adetlenmesi kabul etmez. Böylece vücutta ne misil ve ne de zıt yoktur, eğer olsaydı hakikat-ı vahide nefsinde tekessür etmek lazım gelirdi. Yani çoklaşması lazım gelirdi. Mesela vahid dediğimiz şeyden kendisine mümasil bir vahid çıkmaz. 

Çünkü kendi nefsinde tekessür etmez. Ve vahiden kendisine zıt olan bir şey de çıkmaz, velhasıl o daima vahiddir, fakat vahidin nefsinde yani kendinde bir takım nisbetler bulunur, varlığı mevcut olur. Muğayeret ancak bu nisbetler arasında görünür. Bu nisbetler hakikat-ı vahidi ihlal etmez. O daima birdir. Çünkü kendinde olan şeylerdir.

---------------

26. Paragraf:

Şiir:

İmdi Hakk'ın gayrı bakî kalmaz; kâin bakî olmaz. Binâenaleyh mevsûl yoktur; bâin dahi yoktur. Burhân-ı ayan bununla geldi. Şu halde ben gördüğüm ve muayene ettiğim vakit, iki gözle ancak O'nun "ayn"ını görürüm (26).

--------------

Yani emsal, misallendirme ve ziyadeleştirme kalkıp vahdet-i vücut zahir olduğu vakit, misaller ziyadeler kalktığı zaman vahdet-i vücut meydana geliyor. Ancak Hak baki kalıyor ve alem fani olur. “La mevcude illallah.” Çünkü alem kesreti iktiza eder. Yani çokluğu gerektirir, Vahdet-i vücudun zuhurunda ise mevcut alem baki kalmaz. كُلُّ شَىْءٍ هَالِكٌ اِلا وَجْهَهُ 28/88 Hakikatte ayrı yoktur, müteayyin olan şey yoktur, yani meydana gelen şey yoktur, ki vahdet-i hakikiyeden, hakiki teklikten ayrılmış olsun. Kesret-i nisebiyenin cümlesi o vahdete müstehlektir, yani o birlikte helak olmuştur, yoktur. Yani ayrılan yoktur ki gelen olsun. Vücut tek vücuttur. Ama bu vücudun kendi içinde oluşumları vardır, O ayrıdır. Yani mutlak vücudun dışında bir şey yok ki, ondan ayrılmış olsun da sonra mutlak vusul olmuş olsun. 

Kesret-i nisebiyetin cümlesi, nisbetlendirilmiş olan çokluk bunların hepsi vahdete müstehlektir. Yani birlikte helak olmuştur. Nitekim Vahidin zatında mevcut olan yarılık, üçte birlik, dörtte birlik, vesair nisbetleri onda muzmahildir. Yani onda gizlidir. Yani onda yüklenmiştir, onun varlığında mevcuttur. Ve onların vahidden iftikarları yani farklıkları ve onlara ittisalleri emr-i nisbidir. Yani onlara fakirlikleri ona bağlanmaları nisbidir, yani nisbettir. Nisbet ise ancak iki şey arasında vaki olur, halbuki hakikatte vahid için ikilik yoktur. Böylece burhan-ı ayan-ı keşf bu zikrolunan şeyle geldi. Yani açık olan keşif delille bu şekilde geldi. Yani açık olarak ve keşfen müşade ile zahir ve batında Hakkın gayri bir şey olmadığı tebeyyün etti. Hani tarikat mertebesinde tarikat ehli keşfen derler, keşfi açıldı falan işte ruhları gördü, nurları gördu bilmem o veliye gitti, şuraya gitti buna keşif derler. 

Halbuki keşif ile ilgisi yok zaten onların keşif ile ilgisi yok onlar hep hayallerden oluşan hadiselerdir. Keşif gerçekte mevcut olan Hakkın varlığını yeniden kişi olarak kişinin keşfetmesidir. Kendi varlığında kendine izafi olarak verdiği şeylerin, izafatların kalkması ve hakikati müşahede etmesidir. Keşfin en sağlamı en gerçekçesi budur. Ayanan ve keşfen zahir ve batında Hakkın gayri bir şey olmadığı tebeyyün etti. Ortaya çıktı. Böyle olunca ben aynı basarla yani baş gözü ile ve aynı basiret ile yani kalp ve ruh gözüyle zahir ve batında mevcudatı müşahede eylediğin vakit ancak Hakkın ayanını müşahede eylerim. Yani Hakkın hakikatini özünü müşahede eylerim. Mesneviden: 

---------------

27. Paragraf:

Mesnevi:

Bu, Rabb'inden onun vücûdu olmaktan haşyet eden kimseye mahsûstur. Zîrâ o, temeyyüzü âlimdir (27).

--------------

Bu Rabbımdan onun vücudu olmaktan haşyet (korku, ürperme, hayret) eden kimseye mahsustur. Zira o temeyyüzü alimdir. Yukarıda anlatılan hadiseler Hakka vücut olmayı idrak ettiğinde gelen bir korku, haşyet yani dehşet bu cehennem korkusu değil, bu ilk vuruşlarında böyle olur sonra da tabiileşir. Onun için irfan ehlini tanımak mümkün değildir, o yüzden. O haşyeti de aşmıştır, o da bir mertebedir. Ama bu haşyet gelmeden olmaz. Geçmişte zikrolunan “Allah abidinden razı oldu onlarda marzilerdir…” kavlinin tamamen mutmain olarak anlaşılmış olarak devamıdır. Yani biraz evvel anlatılanların bu devamıdır. Arada geçen kelamlar açıklığa kavuşturmak içindir. 

Bu halde suret-i rabt böyle olur, yani suret bağlantısı böyle olur. Hakkın abidinden ve abidin Rabbından razı olması ve onların yekdiğeri yani diğerleri indinden marzi bulunması Rabbından haşyet eden kimseye mahsustur. Allahtan razı olmak yani Allah’ın kulundan marzi olması böyledir. 

Ama Rabbın kulundan marzi olması esma-i ilahiyenin özelliğini ortaya çıkardığında Rabbı ondan razıdır. Ama Allah’ın razı olması için kendinin O’nun elbisesi olduğunu kendi varlığında mevcut olduğunu idrak etmesiyle duyduğu haşyetin neticesinde Hakkın ondan razı olmasıdır. Zira Rabbından haşyet eden abd, Rab ile merbub arasında vaki olan temeyyüzü bildiği için ispatı tevhid edip Rabbın vücudu benim vücudumdur, benim vücudum Rabbın vücududur, demekten çekinir. Çünkü rububiyeti ve ubudiyeti birbirinden temyiz edip her birisinin hakkına riayet etmek icab-ı edeptir. Ve ubudiyetin iktizası da budur, mademki ilmi temeyyüz mevcuttur, yani ilmi açıklama mevcuttur, ne Mevla abd olur, ne de abd Mevla olur. Eğer bu ilim ile beraber icabat-ı meratibe riayet olunmazsa yani mutlak manada ben Hakkım deyip de ortaya çıkmak nefsaniyetinden ortaya çıkmak zındıklık olur. 

Tercüme: “Vücudun her mertebesinin bir hükmü vardır. Eğer meratibi hıfz etmezsen zındıksın.” Bilir bilmez konuşursan zındıksın. Her kelimeyi yerli yerinde konuşmalısın. Tabi ki sende Haktan başka varlık yok, bunu böyle bileceksin ama “ben Hakkım” diye bayrak açmayacaksın. Tabi ki sen aynı zamanda kul en aşağı kuldan başka bir şey de değilsin. Bunu da böyle bileceksin, hep sohbetlerde anlatmak istediğimiz şey de bu değil mi, haddimizi bilmek, varlığımızda Hakkın varlığının var olduğunu mutlak şeksiz şüphesiz bu yönüyle Hakkın ayni olduğumuzu Haktan gayri bir şey olmadığımızı mahiyeti itibarıyla ayan-ı sabite itibariyle Hakkın bizde var olduğunu ama tecelli ve zuhur mertebeleri içerisinde Hakkın gene aynı varlık içerisinde ama mertebe olarak Zat’ının dışında Zat-ı mutlakın dışında olduğumuzu ve bize ait o kadar acziyetimiz olduğunu ve bu acziyetimizle Rabbımızın karşısında fakir, muhtaç olduğumuzu ve bu muhtaciyetimiz dolayısıyla da Hakka rücu etmemiz gerektiğini bilmemiz gerekmektedir.

Yani kısaca bir yönümüzle biz mutlak kuluz bunu hiç hatırdan çıkarmayacağız ama tevazu etme halin sanırlar dediği gibi bir yönümüzle de Hakkız, bu asaletimizi anlayacağız. İşte Hakka bir elbise olduğumuzdan o haşyet bizde ona bir de asalet deniyor aslında. Hakktan gelen bir asalet, haşyetle beraber bir de asalet, “havf” korku manasınadır, yani cehenneme düşmekten, zorluklardan korkmaktır, haşyet de korkudur ama huşu içerisinde olan bir korkudur. Nefsani bir korku değildir. Nezakatsizlik yapma korkusudur. İşte ittika da budur zaten. Gerçek ittika budur. Kendinde var olan Hakkın varlığını unutmaktan, yaptığın fiilleri nefsine bağlamaktan ittika etmektir. Bu şekilde hayatımızı dengeli sürdürürsek inşallah hem Cenab-ı Hakkın cennetinde, daha dünyada iken cennetinde beşeriyetimizle birlikte halkın arasında günlerimizi geçirmemiz en güzelidir.

Vücudun her mertebesinin bir hükmü vardır, işte hangi mertebeyi ortaya çıkarıyorsak o mertebenin hakikatiyle hayatımızı sürdürmemiz lazımdır. Bir ayrı yaşam sanatı daha vardır, karşımıza gelen kimse de hangi mertebede ise onun mertebesine bürünerek onun mertebesinden ona muamelede bulunmamız gerekmektedir. Eğer o kişi kendini mutlak kul olarak görüyorsa biz de onun gibi hareket edeceğiz, ki uyum sağlansın. Cenab-ı Hakk Kur’an-ı Kerim’de Kur’an okuyacağın zaman kovulmuş şeytandan Allah’a sığın buyurur. (16/98)

 فَاِذَا قَرَاْتَ الْقُرْاَنَ فَاسْتَعِذْ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ Kur'ân okuyacağın zaman, (vehimle seni yanlış değerlendirmelere sokması muhtemel) şeytan-ı racîm'den, Allah'a sığın.

Kur’an okumaya başlarken اَعُوذُ بِالَّلهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ diye başlıyoruz. Neden diye sorarsak işte biz de sohbetlere başlarken mümkün olduğunca böyle başlamaya çalışıyoruz, çünkü okuduğumuz duyduğumuz anladığımız, sohbet mevzu olan her türlü ilahi mevzu Kur’an’dandır. Kur’an’ın dışında böyle bir şey tasavvur etmek mümkün değildir. 

Yani Kur’an’ın dışında bir şey tasavvur etmek mümkün değildir. Bahsettiğimiz gibi “biz onda yaştan kurudan, sıcaktan soğuktan hiçbir şey bırakmadık dışarıda hepsini yazdık” buyuruyor. Bu okuduklarımız, Kur’an’ın tevili ve tefsiridir. Cenab-ı Hakk rahmetinden bizlere bu tavsiyeyi yapmıştır. İşte bu mevzulara girmeden evvel zaman zaman da diyoruz ya “Ya Rabbi bize akıl fikir ihsan et” diye, bunların hakikatini idrak edenlerden eyle, işte bunların hakikatine ulaşabilmemiz için evvela yapmamız lazım gelen şey şudur. Euzu besmelede tavsiye edilen şudur. Hayal ve nefsinizden soyunun saf akıl olarak kalın demek istiyor. “Euzu billahi mineşşeytanırracim”, “taşlanmış kovulmuş şeytandan Allah’a sığınırım” de. 

Yani o niyetle okumaya başla. Şeytandan maksat hayal ve vehimdir, yani günlük işlerimizden aklımıza hayalimizde olan dünya ile ilgili olan işlerden hepsinden sıyrılarak yani hayal ve vehimden sıyrılarak kendimizi gerçek manamızla idrak ederek o düşünce ile takip ettiğimizde Cenab-ı Hakkın bize tavsiye ettiği şey inşallah yerine getirilmiş olacaktır. İşte bu mevzular şartlanmış kafalarla şartlanmış kelime anlayışlarıyla oluşacak şeyler değildir, Hakktan gelen ilahi lisan üzere uluhiyet lisanı üzere yani uluhiyetin Arapçaya çevrildiği, içerisine peteklere doldurulduğu ilimler olduğundan beşer kafasıyla, küçücük kafayla, akl-ı cüzle anlamamız mümkün değildir. 

İşte onun için her Kur’an okumaya başladığın zaman Kur’an okumak demek Zat’ı okumak demektir. Yani Zat’ın ilmini tahsil etmek demektir. Beşer ilmini tahsil etmek demek değildir. Bu girişten sonra aklımız akl-ı Küle, ruhumuz ruh-u azama, nurumuz nur-u ilahiye, varlığımız ilahi varlığa dönüşmüş olarak o idrak ile anlamaya çalışalım. Mevlana Hz leri Beyit:

Tercüme; “Vücudun her mertebesinin bir hükmü vardır, eğer meratibi hıfz etmezsen zındıksın. Yani mertebeleri muhafaza etmezsen zındıksın.” Neden? Çünkü ileri gitmiş yanlış kanaatlerde bulunmuş olursun, yanlış bilgiler meydana getirmiş olursun.

---------------

28. Paragraf:

Çünkü vücüdda ba'zı a'yânın, âlimin getirdiği şeye cehli, bizi bunun üzerine delâlet eyledi. İmdi abîd arasında temyiz vâki' oldu. Böyle olunca da erbâb arasında temyiz vâki' oldu. Eğer temyiz vâki' olmasa idi, elbette ism-i vâhid-i ilâhi, cem'-i vücûhu ile, ism-i âharın tefsir olunduğu şeyle tefsir olunur idi. Halbuki Muizz, Müzill'in tefsîriyle tefsir olunmaz. Emsali de böyledir. Lâkin o, vech-i ahadiyyet i'tibâriyle odur. Nitekim sen, her bir isim hakkında, "hüviyeti cihetinden o, zâta ve onun hakîkatına delildir" dersin. Binâenaleyh müsemmâ birdir. Böyle olunca da Muizz Müzill'in hüviyyetidir. Muizz ise, kendi nefsi ve hakikati cihetinden, Müzill değildir. Zîrâ fehimde, onlardan her birisi hakkındaki mefhûm muhteliftir (28).

--------------

Çünkü vücutta bazı ayanın alimin getirdiği şeye cehli bizi bunun üzerine delalet eyledi. İmdi kullar arasında ayırmalar vaki oldu, böyle olunca da erbab arasında temyiz (ayırma) vaki oldu. Yani Rablar arasında da ayırmak, ayrılık vaki oldu. Ayırmak temize çıkarmak temizlemek vaki olmasaydı, elbette ism-i vahid-i ilahi cemi vücuhu ile ismi aharın tefsir olunduğu şeyle tefsir olunur idi. Yani eğer isimler arasında ayrım olmasaydı ilahi varlığı tek bir şekilde ifade etmek gerekir. Yani her şeye aynı şeyi söylemek gerekecekti. Böyle tefsir etmek gerekecekti. Bütün yönleriyle bütün vechleriyle ism-i aharın yani zıt isimlerin diğer isimlerin tefsir olunduğu şeyle tefsir olunur idi. Halbuki muiz, muzilin tefsiri ile tefsir olunmaz. Yani muiz ismi muzil isminin manasıyla manalandırılmaz. Emsali de böyledir, lakin O vech-i ahadiyet itibariyle olur. Böyle olur ama ahadiyet yönüyle böyle olur. Nitekim sen her bir isim hakkında hüviyeti cihetinde o Zata ve onun hakikatına delildir dersin böylece müsemma birdir, böyle olunca da muiz, muzilin hüviyetidir. Muiz ise kendi nefsi ve hakikati cihetinden muzil değildir, zira fehimde onlardan her birisi hakkında mevhum muhteliftir. 

Yani idrakte Muizle Muzil hakkında değişik düşünceler vardır, muhteliftir. Yani vücutta bazı şahısların alim-i billahın zikrettiği vahdet-i vücut yani ilahi alimlerin zikrettiği yani vahdet-i vücut meselesine cahil olması bazı rububiyet ve ububiyet mefhumlarının temeyyüzüne ve ayrılmasına delalet etti.

Yani bazı cahil alimler bunları ayırdılar birbirinden, ayrılması meydana geldi. Çünkü ulema-ı billah yani Allah’ın alimleri Hz. Şeyh (r.a.) yukarıda söylediği beytlerin mefhumu üzere vahdet-i vücuttan bahs ettikte gayri arif olanlar yani arif olmayanlar, vahdet-i vücudu bilmeyenler, adem-i temeyyüzü bilmedikleri cihetle yani mutlak yokluğun ne olduğunu bilmedikleri cihetle inkar ederler. Böylece müraatı edep için edebi korumak için bizi makamının temeyyüzüne delalet eyledi. Ve temeyyüz ile hükmetti. Yani ayırmakla hükmettik yani ayırmakla hükmettik. Bu itibarla abid arasında temeyyüz vaki oldu. Yani arifin ilmi ve cahilin cehli temeyyüz iktiza etti. Ayrılmayı iktiza etti.

Netice olarak erbab yani esma arasında temeyyüz vaki oldu. Yani ayrışmak meydana çıkmak vaki oldu, çünkü Arif esmanın zahiridir. Her bir abd ancak Rabb-ı hassının kendisine verdiği şeyle zahir olur. Abidler var ya, ibadet ehli, zahirdeki ibadet ehli esmanın mezahiridir. Yani abid isminin abd isminin zahirini ortaya getirmektedir. Bir abd ancak Rabb-ı hassının kendine verdiği şey ile zahir olur. Yani o abdın Rabb-ı hassı neyse onunla zahir olur. Rabb-ı hassının ona verdiği şey dahi abdın ayan-ı sabitesinin lisan-ı istidat ile talep ettiği şeydir. O abdın dahi ayan-ı sabitesi ne ise yani lisan-ı istidadı ile talep ettiği şeydir. Böylece abid Rabb-ı haslarının kendilerine verdiği şeyle meydana gelirler. Abidlerin kendi arasındaki meydana çıkış erbab arasındaki temeyyüzdür. Yani abidlerin arasında meydana geliş Rabların arasında meydana geliştir aslında, isimlerin arasında meydana geliştir.

Erbab ise yek diğerinden havas-ı zatiyyeleri ile ayrılırlar. Yani Rablar ise zati halleriyle birbirlerinden ayrılırlar. Esmalar zati oluşumları ile birbirlerinden ayrılırlar. Şimdi bu ayrılış evvelen Hz. esmaiyede yani esma aleminde erbab-ı hassa arasında ve saniyen Hz şehadette abid arasında, yani Rabb-ı haslar arasında daha sonra da ikinci olarak Hz. şehadette abid arasında vaki olunca elbette abd ile Rab arasında sabit olur. Yani Rab abdda neyi zuhura getirmeyi murat etmişse, aslında bu muradı eden Rab değil abdır. Neden, onun ayan-ı sabitesi o Rabbı kendisine celb etmektedir, Rab da ona yönelmektedir. Abd da o Rabbına yönelmektedir. Rab da onu ortaya çıkarmaya görevli olduğundan ikisinin arasında irtibat kurulmaktadır.

Her bir abd kendi Rabbına bağlı olarak oraya çıktığından tabii ki aralarında zuhur olarak temeyyüz eder. Şehadet ile abd arasında vaki olunca elbette abd ile Rab arasında da sabit oldu. Eğer esma-i ilahiye arasında temeyyüz vaki olmasaydı yani isimler birbirlerinden ayrılmasaydı, gerçi sıfat mertebesinde isimler birbirinin aynıdır. Çünkü orada ne isimler ne de sıfatlar birbirlerinden ayrı değildir. Ama zuhura geldikçe esma-i ilahiye arasında temeyyüz vaki olmasaydı, yani rububiyet mertebesinde isimlerin ayrılıkları ortaya çıkmasaydı esma-i ilahiyeden her bir isim cem-i vücuttan diğer bir ismin tefsir olunduğu şeyle tefsir olunur idi. 

Yani her bir vücutta ortaya çıkan şey aynı şekilde tefsir olunurdu. Halbuki muiz ve muzil yani “Muiz” aziz edici, “Muzil” zelil edici ikisi terstir, isimlerinin hususiyet-i zatiyeleri yani zati özellikleri başka, başka olduklarından “Muiz” ismi her vecih ile “Muzil” ismi ile tefsir olunmaz. Hiçbir yönden “Muiz”, “Muzil ile tefsir olunmaz. Ne kadar zıt isimler varsa hepsi de böyledir. “Mani”, “Muti”, “Muhyi” ve “Mumit” yani ölüm ve dirim “Hafıd” ve “Rafi” ve “Dar” ve “Nafi” gibi isimler, hepsi zıttırlar velakin ahadiyet-i Zatiyeye nazaran yani ahadiyet mertebesindeki zati oluşuma nazaran “Muiz” ismi aynı zamanda “Muzil” ismidir. 

Çünkü orada kaynak aynı olduğundan daha orada tefrik meydana gelmediğinden aynı olmaktadır. Bu itibara göre “Muiz” ismi “Muzil“ ismi ile tefsir olunur. Yani birbirlerini kabul ederler. Çünkü Zat-ı ahadiyette hepsi birdir. “Muiz”e “Mudil” de dersin “Aziz” de dersin, “Rahman” da dersin, “Cabbar” da dersin hepsi birbirini kabul eder. Orada zıt, eş ve benzer yoktur. Hepsi aynı şeydir. 

Mesneviden: Ahadiyet-i zatiyeye nazaran yani Zat mertebesinde renksizlik olan rengin esiri oldukda yani bir ismin mazharı altına girdikde ve o isimle o rab hükmüyle zuhur ettiğinde Musa ile cenkte oldu. Vaktaki tekrar renksizliğe vasıl olasın ki o sende var idi. Hani burada Beyazidi Bestami’nin buyurduğu gibi “Suyun rengi kabının rengidir.” Renksizlik renge esir olmuş oldu. İşte ilahi varlıkta ruhlarımız ayan-ı sabitelerimiz renksiz iken yani hiçbir hüviyetleri özellikleri yok iken ama ne zaman birer esmai kalıba manaya o manadan da beşeri kalıplara girdik, bir renk aldık. 

Vaktaki işte ilahi ilimlerle nefha-i ilahi ile kendi üzerimizdeki o elbiseleri soyunduk işte her sohbet, her kelime aklımıza gönlümüze gelen her bir ilim bilgi ilham vahy de diyelim buna biraz daha ileri giderek, çünkü Kur’an’dan alındığı için hepsi vahy sayılır, bunlar da O’nun tefsiridir, bunlarla tekrar soyunup renkten kurtulup rengin esirliğinden kurtulup renksizlik hürriyetine kavuşulunca çalış, çalış ki bir zaman gelince bi-renkliğe vasıl olasın ki zaten o sende var idi. Musa ile firavunun orada sulhu vardır. Yani bi-renk çokluktan beri olan zat-ı ahadiyet kisve –i taayyüna büründükte Zat-ı ahadiyetin kisvesine büründüğünde Musa ile firavunun veyahut, Musa (a.s.) ile bir adı Musa olan Samiri’nin münazaada olduğunu görürsün. 

Şerh ediciler, ikinci Musa’yı Firavun manasına almışlardır. Halbuki Samiri olması münasip olur. Bunu şöyle diyorlar, Musab bin bilmem kim, Musa(a.s.) zamanında firavunun ismi Musab diye başlayan bir isimmiş. Onun için Musa, Musa ile cenk eder. Burada da diğer Musa’nın Firavunun yetiştirdiği yani Mısır’ın yetiştirdiği Musa (a.s.) ile birlikte yani Mısır’da yetişmiş, Musa (a.s.) ile birlikte yola çıkan, Tur dağına çıkan ve Tur dağında levhleri almaya gittiği zaman o buzağı heykeli yapan usta bir kuyumcu olan kimsedir. O kimse hem sanatkar yani maddenin oluşumunu takdir eden, bilen bir kimse, kuyumcu, kalıpları da kumdan yapmış, bu ilmi verdiği için ve de Cebrail’in (a.s.) bastığı yerden de bir avuç toprak alıyor onun da içerisine koyuyor.

Bir gün sahrada gezerken siyah bir atlının geçtiğini görüyor, demek ki Samiri boş birisi değil kafası bir şeyler biliyormuş, “Sahrada gezerken bir atlı gördüm, 90-100 adım birden atlıyor siyah atı giderken” diyor. Ve de atının bastığı yerde kuru çölde kumda yeşil otlar çıkıyormuş. Bakıyor ki bu hayat sahibi diyor anlıyor O’nun özel bir hali olduğunu onun bastığı yerden bir avuç toprak alıyor, saklıyor, bunda bir iş vardır, diye buzağı heykelini yaparken içine karıştırıyor oradan aldığı toprağı, işte o yüzden buzağı böğürüyor. Aynen buzağı sesi çıkarıyor, sesinin hayatını veriyor. “İşte sizin Rabbınız budur” dedi o zamanlar hem Mısır’da ineklere tapılıyordu, beni israilin bunlara bir yakınlığı vardı, hem de altından olması maddi yönden de siz altına tapıyorsunuz, sizin Rabbınız budur demek istiyordu ayrıca.

Musa (a.s.) geldiği zaman hadiseyi biliyorsunuz, kim buzağıya tapmışsa tapmayanlar tapanları kılıçtan geçirdi. Bu günahtan kendimizi nasıl kurtaracağız diye 400 bin kişi birbirleriyle savaşa girişti öyle bir durum oldu ki bir sis bulutu indi, kim kime vurduğunu göremiyordu. Kaderi itibariyle kim programlanmışsa orada kesiliyor, 40 bin kişinin orada öldüğü söylenir. Tapanlara ölüm cezası var, bu kadar kişinin ölmesine sebep olan o fitneyi çıkarana “sen çık halkın içinden git sahrada yalnız başına kal” diye o şekilde ölüm cezası veriliyor. 

Musa (a.s.) neden bunu böyle yaptın dediği zaman, işte Samiri’nin biri adı da Musa olduğundan dörtlükte Musa Musa ile cenk eder diyor. Diyor ki samiri “Ben sahrada dolaşıyordum senin kavminin görmediği bir şeyleri gördüm” diyor orada müşahede ehli olduğunu gösteriyor. 

Onlara sizin Rabbınız budur diye gösteriyor, bunun üzerine kovuluyor. Bu kovulma şu manadadır, yani “senin fikirlerin tevhid üzere olan fikirlerin bu milletin kaldıracağı fikirler değildir. Sen bunların dışına çık” deniyor ona. Yoksa Musa (a.s.) bu hakikati bilmeseydi evvela onu idam ettirirdi. 

Musayı firavun manasına almışlardır. Halbuki samiri olması daha münasibdir. Nitekim arifin biri buyurur: Yani “Cibrilin terbiye ettiği Musa kafir ve Firavunun terbiye ettiği Musa da mürseldir” demek olur. 

Vaktaki meyletme ve düşünme ve keşf-i sahih ile renksizliğe vasıl olasın mutlak olan alemi anlayasın Musa ile Firavun arasında cenk olmayıp onların sulh ve dostluk içinde bulunduğunu ve o mertebede zıt olmadığını görürsün. Yanlış anlaşılmasın bu hadise, efal mertebesinde Musa, Musa, Firavun da Firavundur. Ve cana can, dişe diş orada savaş vardır, hepsi kendi mertebesi itibariyledir.

Burada bahsedilen onların yukarıdaki halleridir. Esas halleri, ana halleridir. Misal olarak şöyle bir şey de diyebiliriz, gerçi bunu tam yansıtmaz ama gene de faydalı olur, bir senaryo yazılmakta. Bir piyes oynanacak bir film yapılacak. Onun evvela ön yazısı yazılır, programı yapılır. Ondan sonra onu oynatacak olan rejisör her role göre o rolün gerektirdiği bir karekter buluyor. Bazıları yumuşak, bazıları sert, bazıları şişman, bazıları da sinirli, bazıları latif, hicivci kimseler oluyor ve bunların ellerine roller veriliyor, bunlar arka planda hepsi kol kola geziyorlar, hep birlikte yemeğe gidiyorlar. Ama sahneye çıktıkları zaman ellerinde silah birbirlerini öldürüyorlar, bıçaklıyorlar oradaki yapmaları gereken şey neyse bunu açık olarak ortaya koyuyorlar. Burası bir oyun sahnesidir. Burada kitapta bahsedilen genel bilgi oyun sahnesini nasıl hazırlandığı hakkındadır. 

İşte yukarıdaki hazırlanması oradaki oyun sahnesini ortaya getiriyor ama oyun sahnesinde düşmanlıkta var, hırsızlık da var, katillik de var, her şey vardır. Buranın kurallarına göre de yargılanması vardır. Her bir isim hakkında o isim Zat’a ve hüviyet-i mahsusu hasebiyle yani kendisine ait hüviyeti hasebiyle kendi hakikatine delildir. İmdi bütün esmanın müsamması bir olduğundan yani bütün isimlerin müsamması bir olduğunda bu birlik itibariyle “Muiz” ismi “Muzil” isminin hüviyetidir ve yek diğerinin aynıdır. Fakat kendi nefisleri ve hakikatleri itibariyle başka başkadır. Çünkü birinin hususiyet-i Zatiyesi izzet diğerinkisi zillettir. İzzet ile zillet ise hükümde başka, başka şeylerdir. Şu halde her bir isim için iki delalet olmuş olur, birisi Zat’a diğeri o ismin nefsine ve hakikatinedir. Yani her bir ismin iki özelliği biri Zati yönden idraki, biri de kendi zuhuru yönünden, birisi Zat’a bağlı diğeri o ismin nefsine ve hakikatinedir. 

Bu ikinci delalete göre esma yek diğerinden ayrılır, yani kendi nefsinin hakikatlerine göre isimler birbirinden ayrılır. Bu itibar ile ismi Muiz ism-i Muzilin aynı değildir, zira bunların mevhumları fehimde muhteliftir. Yani ifade ettikleri manalar anlayışta değişiktir, işte Zat bu esmadan her birinin hususiyet-i Zatiyesine göre bir sıfat ile muttasıfen zahir oldu. Yani Hakk bu ismlerin hususi hallerine göre bir sıfata bürünerek sıfatlanmış olarak zahir oldu, sıfat-ı aziz ile zuhur, sıfat-ı zelil ile zuhurun aynı değildir, yekdiğerine muhaliftir. 

Mesneviden: Ey marifeti anlamaya çalışan kimse sebebini dinle şöyle ki muhtelif suretlerin canları olan esma “ya“ harfinden “Elif” harfine kadar hurufu muhtelif ise yani esma-ı ilahiye “elif ba”daki harfler nasıl muhtelif ise öylece muhteliftir. Yani isimler de öylece muhteliftir. İşte bu sebeple alem-i şehadette mevcut bilcümle suver ve huruf-u muhtelife suretler ve muhtelif harfler dahi tezat ve ihtilaf vardır. Maahaza mahiyet itibariyle o hurufun her birisi baştan ayağa kadar müttehittir.

---------------

29. Paragraf:

Şiir: Sen Hakk'ı halktan ârî kılar olduğun halde, Hak canibine nazar etme! (29).

---------------

Yani sen Hakkı alemden mücerret ayrı ve mezahir-i halkiyeden münezzeh yani halkın zuhurlarından tenzih bir vücud-u harici ve onu halktan ve onun sıfatından ayrı uzak kılmak suretiyle ona nazar etme. Yani bu alemden ayrı görerek Hakka nazar etme, zira onu ekvandan tecrid ve tenzih edecek olur isen yani bu mevcudattan ayıracak olursan vücud-u Hak ile vücud-u halka birer hat, sınır tayin ederek her birini kendi haddini tecavüz etmeyeceğine hüküm etmiş olursun. Yani Hakka bir sınır, halka bir sınır vermiş olursun ve bunlar birbirlerini de geçmeyeceğini düşünürsün, halbuki Hak Teala Hz.leri Zat’ıyla her şeyi ihata etmiştir ve hududsuzdur. 

---------------

30. Paragraf:

Ve sen halka Hakk'ın gayrını ilbâs eder olduğun halde, halk canibine nazar etme! (30)

---------------

Yani sen halka Hakkın gayrını elbise giydirir olduğun halde halk canibine nazar etme. Yani sen halkı Hakktan mücerret ve bütün yönlerden ona muğayyir kılmak ve libas-ı gayriyet giydirmek suretiyle yani gayr tutmak suretiyle ona nazar etme.

Zira Hak Teala وَهُوَ مَعَكُمْ اَيْنَ مَاكُنْتُمْ 57/4 “ O sizinle beraberdi Siz nerede idiniz. “ buyurur. Belki sen kesret-i halkıyyede yani çok görünen bu halkta vahdet-i zatiyyeyi ve vahdet-i zatiyyede de kesret-i halkıyyeyi görmek için halkta Hakka nazar eyle. Yani kesrette vahdeti, vahdette kesreti düşünerek bu alemlere bak. 

---------------

31. Paragraf:

Ve Hakk'ı tenzih ve teşbih et; ve mak'ad-ı sıdk makamında kaim ol! (31).

--------------

Yani sen hakkı makam-ı ahadiyet hasebiyle halktan ve onda mevcut olan şaibe-i kesret ve imkaniyyet ve noksandan tenzih et. Ve onu Sem, Basar, irade ve kudret gibi sıfat-ı kemaliyenin tümüyle teşbih eyle, zira sen tenzih ile teşbihi cem edersen makam-ı sıdka kaim olursun.

Bu Rahman suresinde geçiyor, “Makam-ı sıdkın” diye. Ve bu suret kamillerin adetidir. Yani bu şekilde meseleye bakmak kamillerin adetidir ve ona “makam-ı cem” derler. Onda asla şaibe yalan yoktur. 

---------------

32. Paragraf:

Ve istersen makâm-ı cem'de ol; ve istersen makam-ı farkta ol! (32).

-------------

Yani ey arif sen vaktaki vahdet-i hakikiye-i vücudiyeyi bildin yani hakiki vahdet-i vücudu bildin ve maiyyet hükmüyle halkın bir vecihten Hak ve Hakkın bir vecihten halk olduğunu ve makam-ı farkta halkın halk, Hakkın dahi Hak olduğunu ve makam-ı cem-i mutlakta da halkın vücudu olmaksızın her şeyin Hak olduğunu ve makam-ı farkı mutlakta dahi Hakkın gayri olarak kevnde her şeyin halk bulunduğunu anladın ve bu makamlarda mütehakkık oldun yani tahkik ehli oldun, bu surette ister makamat-ı cem de yani cem makamında ve ister makamat-ı fark da ister fark makamında ol sana zarar vermez ve sen muhlis-i muvahhidsin yani sen halis bir tevhid ehlisindir.

Burada cemden evvel fark şirk yani cem makamına gelmeden fark halinde olmak şirk, ceme gelip de cemde kalmak zındıklık, gerçek iman cemden sonra farka gelip cem ile farkı birlikte oluşturmaktır. 

---------------

33. Paragraf:

---------------

Eğer sana her biri zahir olursa, sen cümlesiyle kasab-ı sabakı hâiz ol! (33).

Yani cem ve farktan sana zahir olan her bir makamın yalnız birisine iktisar etme yani birisiyle sınırlanma, zira onlardan her birisiyle sınırlanmak şeran mezmumdur. Yani mennedilmiştir, yanlış görülmüştür. Yalnız cem de kalmak zındıklık, ama farkta kalmak dahi şirktir. Onlardan birisi zahir olunca sen müsabaka mızrağına haiz ol. Araplar meydanın bir tarafına mızrak dikip atlarını koştururlar, evvel giden o mızrakları alıp tutup müsabakayı kazanır. Buna “kasabus sabakkı haiz oldu” derler Araplar. Hülasası ey arif, ihraz-ı meratipte müsabaka mızraklarını haiz ol, mertebeleri ihraz ettiğin zaman yani idrak ettiğin zaman mızraklarına haiz ol, vech-i Hak halka ve vechi halk Hakka perde olmasın, demek olur. 

---------------

34. Paragraf:

---------------

İmdi sen fânî olmazsın, bakî de kalmazsın; ve sen, ifna etmezsin, ibka da etmezsin (34).

İmdi sen fani olmazsın, baki de kalmazsın yani sen hakikat cihetiyle Hak olduğun için asla fani olmazsın, özün itibarıyla ayan-ı sabiten itibarıyla ve halkiyet cihetiyle de baki kalmazsın. Halk yönüyle baki kalmazsın. Zira senin bu taayyünün bir vücud-u izafiden ibarettir ki iki an için de baki değildir. Ve daima teceddüdedir. Yani yenilenmedir. Vücudunun her bir zerresi fena bulup yerine misli gelir, benzeri gelir. Çocuk iken küçük olan cesedi ziyadeleşip büyür ve zayıf iken şişman ve şişman iken zayıf olursun. Senin senliğin bu suretle bu şehadet aleminde böylece zahir olduğu gibi mevtını ahrette yani ahiret yerinde zuhur ettiğinde dahi yine böyle olacaktır.

Zira hakikatin ve ruhun ebeden fani olmaz ve kezalik sen ayan-ı vücudiyyeyi dahi kayıp etmezsin. Çünkü onların mezahiri Hak olup Hakkın onlarda ezelen ve ebeden mütecelli ve zahir olduğunu bilirsin. Ve onları ibka dahi etmezsin çünkü bu taayyünatın şemsi zatın tecellisi vaktinde buz gibi eriyip vücud-u izafilerinden üryan kalacaklarına vakıfsın. Yani bütün bu varlık bir gün gelecek varlıklarından buz gibi eriyip üryan yani açıkta kalacaklarına vakıfsın. 

---------------

35. Paragraf:

Ve senin üzerine vahy, gayr suretinde ilka olunmaz; ve sen de gayra ilka etmezsin (35).

--------------

Yani ey arif sana Hz. Kudüs’ten ve Cenab-ı İlahiden faiz olan ilham yani bereketli olan artan ilham gayra ilka olunmaz. Yani senden başkasına senin dışında verilmez. Çünkü senin vücudun Hakkın gayri değildir. Sen Rabb-ı hassın olan ism-i ilahiyenin suretisin. İsm-i ilahi ise isim sahibinin gayri değildir. Bu suretle faiz olan taşan feyz olan ilham ancak senden sana ilka olunur. Ve keza bütün abdlar dahi ayrı ayrı birer isim terbiyesi altındadır, bu isimlerin tümü müsemma itibarıyla müsemmanın aynıdır. Böylece sen, senden sana feyiz olan ziyade olan ilhamı muhtelifü’s-suver olan ibada ilka ettiğin vakit yine ağyara ilka etmiş olmazsın. Muhtelif suretlerde meydana gelmiş olan kimselere dahi anlattığın zaman gene gayrına ilka etmiş olmazsın. Yine ağyara yani gayra ilka etmiş olmazsın. Zira vücutta ayar yoktur. Bu arifin halidir, gafil ise Hakkın vücudunu ve kendi vücudunu vesair halkın vücudunu yek diğerinden ayrı görür. 

Şiir: Ey dil, bu yeter iki cihanda sana izan Birdir, bir iki olma yok, bilmiş ol, imkan. 

Hak söyleyecek sende senin ortada nen var?

Alemde senin “ben” dediğindir sana noksan. 

İmdi Hak Teala Hz.leri İsmail (a.s.) üzerine rıza ve Sıdk-ı vaatle sena etmiş olduğundan Cenab-ı Şeyh (r.a.) buraya kadar esrar-ı rızayı zikretti. Yani razı ve marzi olunmayı onu beyan etti, bundan sonra da esrar-ı senanın beyan-ı hikmetine şuru edip buyuruyor ki: 

---------------

36. Paragraf:

Senâ sıdk-ı va'd iledir, sıdk-ı vaîd ile değildir. Ve hazret-i ilâhiyye bizzat mahmûd olan senayı taleb eder. Binâenaleyh onun üzerine sıdk-ı vaîd ile değil, sıdk-ı va'd ile, belki tecâvüz ile sena olunur. Hak Teâlâ: فَلا تَحْسَبَنَّ اللَّهَ مُخْلِفَ وَعْدِهِ رُسُلَهُ (İbrahim, 14/47) dedi, "vaîdi-hî" demedi. Belki وَنَتَجَاوَزُ عَنْ سَيِّئَاتِهِمْ (Ahkâf, 46/16) dedi. Maahâza bunun üzerine teva'ud etti. / (36).

---------------

Cenab-ı Hakk va’id ile bulundu. Yani İsmail’e (a.s.) va’dde bulundu. Vaidde bulunmadı. Vaid ceza ile tehdit etme manasınadır. Va’d mükafat vaat etmek, va’id ise ceza ile gelecekte şunu yaparım bunu yaparım diye. Yani İbrahim’e (a.s.) vaad ile muamele etti, va’id ile değildir. Yani üzerine ceza veririm diye değildir. Bir kişi sena olunan kişi ne kadar hayır yapmışsa onun neticesinde sena olunur, üzerinden şer çıkmışsa bunun karşısında sena olmaz. Bu şerri güzel yaptı diye sena olmaz. Böylece hayır ile vaat edip de bu vadini incaz (vadini yerine getiren, cezalandıran) eden kimse bununla medih ve sena olunur. Fakat şer ile cezalandırılacak olan kimse de bu vadini incaz eden yani vadini yerine getiren kimse bu îâd ile sena olunmaz. Belki afv edip va’idinden tecavüz ettiği vakit yani va’idinden geçtiği vakit sena olunur. 

Şerlik ise kevni için ortaya geldiği yerde izafi bir iş olup tabi olduğu ademe uymaktan ibarettir. Yani zuhura çıkmakta o ademe uymaktan ibarettir. Yahut esmasına uymaktan ibarettir. Böylece şerrin şer oluşu Zat’a nisbetle değildir. Yani Zat mertebesinde şerrin şer oluşu değildir. Şerrin şer oluşu zuhura çıkması cihetiyledir. Nitekim ayet-i Kerimede buyurur, (4/79)

﴿٧٩﴾ مَاۤ اَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللَّهِ وَمَاۤ اَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَ Belki zata nisbeten hepsi hayırdır, “sana bir güzellik isabet etse bunu Allah’tan olduğunu bil, ama sana bir zarar hasıl olsa bunu kendi nefsinden bil,” bu da adab-ı ilahiye, adab-ı Âdemiye gereğidir. Yani diyebilirsin “Benim ayan-ı sabitemde şerlik var ondan bunu şer yaptım” deme bu yanlıştır.

Çünkü her ne kadar ayan-ı sabitelerde şer ile ikram bir ise de aynı manada ise de ama zuhura çıktığında hangi kevnden, hangi mahalden zuhura çıkmışsa sorumlusu o zuhur olduğundan bunu nefsinden bil. Bunu ayan-ı sabitede işte “ben ne yapayım ayanım böyle olmuş” diye bu edebsizliği yapma. Eğer cem makamında bulunur da bu şerri Hakktan bana yaptırdı dersen işte o zaman “zındık”sın. Cem mertebesinde kalırsan cemden sonra farka gelmezsen bu sözleri söylersin ama şuna bir parentez açalım o mertebede insan belirli bir süre kalır, mesela Hallacı Mansur’un hali budur.

“Enel Hak” diyebilir, bunlar geçici hallerdir, O’nun mutlak hali değildir. İşte bu sürekli olursa zındık olursun. Bu zındıklık şirkten daha kötüdür. Allahlık iddia etmiş olursun. İşte cemden sonra farka geldiğin zaman (4/79) “Sana bir kötülük isabet etse de bu benim nefsimdendir.” dersin.

Edeben de dersin, fiilen de dersin artık oradaki senin haline bağlıdır. Ama sana bir iyilik geldiği zaman bu Allah’tandır dersin. O’na havale edersin. Zat-ı Hakka nisbeten hepsi hayırdır, çünkü mezahirde zahir olan Hakktır. Nitekim ayet-i kerimede buyurur, (4/78) 

 قُلْ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ De ki: "Hepsi de Allah indîndendir!" Habibim söyle ki bunların hepsi Allah’ın indindendir. “Hayrihi ve şerrihi minallahiteala” demiyor muyuz? Böyle diyoruz ama işte zahirde şerri meydana getiren Hakk ama tatbik edicisi kul olduğu için kul burada sorumludur. Bu bilgileri istediği kadar bilsin bilmek ayrı konu tatbikatta yapılacak ayrıdır.

Çünkü zuhurda olan Haktır, nitekim Ayet-i Kerimede Allah’a mensub olan hasenat ile senin nefsine muzaf olan seyyiatın tümü yani Allah’a mensub olan iyilikler, senin nefsine muzaf olan yani kılıf olan seyyiatlar, kötülüklerin tümü Allah’ın indinden çıkmaktadır. Zira haddi zatında böyle de olunca hayırdır. Hakk’dan şer diye bir şey çıkmaz. Onun için daha evvelce Osmanlıda alevi dergahları kapatılmazdan evvel onlarda şöyle yazıyormuş; amentüde geçen “…ve bil kaderi hayrihi ve şerrihi…” değil “…ve bil kaderihi hayrihi ve hayrihi minallahi teala” yazarmış. 

Bu Aleviliği övme anlamında değil, her yerde bir güzellik olabilir ve bu güzellikler alınabilir. Birey olarak çıkan fiil şer ise de esma-i ilahiyeden olduğu için hayırdır. Ve sıdkı va’d ile sena olunduğuna delil olur. Yani doğru va’d ile yani mükafat ile va’d olunduğuna delil olarak Hak Teala Hz.leri (14/47) buyurur 

 فَلا تَحْسَبَنَّ اللَّهَ مُخْلِفَ وَعْدِهِ رُسُلَهُ Ey habibim sen zannetme ki Allahüteala rasullerine karşı va’dinden döneceğini zannetme. Cezalandıracağım hükmü üzerine basmadı, mükafatlandıracağım yönüyle rasullerine bildirdi. Ve hatta sıdk-ı vaid şöyle dursun Hak Teala (46/17) buyurur.

 وَنَتَجَاوَزُ عَنْ سَيِّئَاتِهِمْ “Biz onların seyyiatından tecavüz ederiz,” yani seyyiatından da geçeriz, buyurmakla asilere karşı af ve tecavüz ile yani geçiş ile muamele eyleyeceğini vaad etti. Halbuki her kim şu ve bu isyanı yaparsa ona şöyle ve böyle ceza ederim diye va’id etmiş idi.

Yani daha evvel de böyle va’idi var idi, ceza da veririm diye vardı, velhasıl va’id abdin seyyiatına mukabil olup bizzat mahmud olmadığından Hz. ilahiye üzerine sıdkı vaid ile sena olunmaz. Yani mutlak bir azab ile azab olunmaz. Velhasıl va’id yani azab ederim hükmü abdin seyyiatına mukabil olup yani üzerinden çıkan fiillerin karşılığı olup bizzat mahmud olmadığından yani övülmediğinden Hz. ilahiye üzerine sıdki va’id sena olunmaz. Yani kuldaki Hz. ilahiye üzerine mutlak bir va’idle sena olunmaz. Bütün bu anlatılanlar bir bakıma genel varlıklar hakkında bir genel hükümleri bahsediyor. Gerçi insanlar da içerisinde var ama şimdi burada insanı evvela tanımamız gerekiyor, insanın gerçekten muhtariyeti var mı, yok mu? Yani biz gerçekten halife olarak muhtar varlıklar mıyız yoksa üzerimize hükmedilmiş varlıklar mıyız?

İşte bunu kaza ve kader bahsinde bu biraz açılıyor, hani kazayı mübrem, kazayı muallak. Kazayı mübrem; bizim üzerimize mutlak hükmedilmiş olaylardır. Yani hayatımızın bir bölümü bize amir olarak yaptırılan yani esma-i ilahiyenin mutlak olarak bizim dahilimiz olmadan bizim varlığımız olmadan bizden çıkan fiiller. Bunlardan sorumlu değiliz. Yani yaşantımızın büyük bir kısmı veya yarı yarıya diyelim dengeli olsun diye Cenab-ı Hakkın bize çizdiği kader içerisinde oluşmaktadır. Mutlak kader içinde oluşmaktadır. İstesek de istemesek de. İşte bundan mantıken sorumlu tutulmamız mümkün değildir zaten.

Allah böyle adaletsizlik yapmaz. Ama o terkip mevzuunda işte Cenab-ı Hakk’ın bu terkiple oynama özelliğini bize bırakmıştır. Çünkü terkip beynimize yukarıdan geliyor, yani amir olarak bir yönetim üzerimizde mutlak var, çünkü biz başıboş varlıklar değiliz, her zaman kontrol altındayız. Ama bir de yaptığımız ibadetlerle sohbetlerle zikirlerle oruçlarla işte namazlarla iyi hallerle o terkibe duhul etme şansımız vardır, imkânımız vardır. İşte burası çok mühimdir. Bizi biz yapan da bu kısımdır. Eğer hayatımızın tamamı Hakkın kurguladığı mutlak bir zuhur mertebesi olarak bize yaşatılmış olsa o zaman bizim mükafat ceza gibi şeylerle ilgimizin olmaması gerekir.

Ve de muhtariyetimizin olmaması lazımdır. Madenler gibi, nebatlar gibi, hayvanlar gibi ahreti olmayan, sorumluluğu olmayan varlıklar olmamız lazımdır. Yani hiç beynimizin çalışmadığı sadece fiziki ihtiyaçlarımızı görecek kadar bir akıl olduğu hayvanlarda olduğu gibi ve biz mutlak olarak Hakkın çeşmesi musluğu gibi bizden akan Hakktır, o çeşmeyi açmaya kapamaya hiç selahiyetimiz olmayan bir varlıklar oluruz. O zaman muhtar olmayız halife de olmamış oluruz. Ancak melek oluruz. Veya hayvan oluruz. İşte insan olmamızın özelliği diğer bütün varlıkların üzerinde bir yapıya sahip olmamız ve bir şerefe sahip olmamız istiklalliğimizle bakın bu çok mühim bir meseledir, bütün bu tasavvufun içinde bilmemiz gereken şey de budur.

İşte şeriatta açık olarak bunların belirtilmesi belki çok basit ifadelerle belirtilmesi küçük küçük ifadelerle belirtilmesi biz varız Hakkın Hakta olan varlıklar olarak yani Hakkın varlığında müstakil varlıklarız. Narın içindeki tanecikler gibi, nar nasıl ki bir bütün o tanecikler narın dışında değildir. Ama o taneciklerin bir şahsiyeti vardır, ekildiği zaman bir nar ağacı meydana getirmektedirler. İşte o taneciklerin bir şahsiyeti olmasa orada nar olmazlar, narındaki perdeler gibi ne yenen ne de içilen bir şeyler meydana gelir, gene nar nardır ama değeri olmaz. Bizim her birimizin bir ayan-ı sabitesi gereği bir esmanın tesiri altındayız ama bizde Allah ismi de var ayrıca sadece o esma değil. İşte bu çalışmalarımız neticesinde ayan-ı sabitemizde mevcut olan “Allah” ismine ulaşabilirsek o zaman “Rab”dan “Rabb-ül Erbab” a geçmiş oluyoruz. 

İşte o zaman gerçek kimliğimizi Hakkın indindeki mutlak varlığımızı birliğimizi idrak etmiş yaşamış işte “Cem” mertebesi dedikleri budur, “Cem” haline varmış ondan sonra da “Fark”a geçip halkı “Hak”ta, Hakkı “halk”ta birlikte görerek birine birini perde etmeden yaşamımızı sürdürmemiz gerekmektedir. İşte bu da hayatın en kemalli yaşamıdır. Bütün varlıkların üstünde bir yaşamdır bu. İşte çalışmalarımız, hani Risale-i Gavsiye’de ne diyordu, “Mücehedesi olmayanın müşahedesi olmaz.” diyordu. Her şey mutlaka yukarıdan bize bir emirle yaptırılmış olsa o zaman bizim şahsiyetimiz olmaz, o zaman biz mutlak memur hükmünde oluruz. Biz bazen amiriz, muhtarız, bazen de memuruz, 

---------------

37. Paragraf:

Böyle olunca, Hak İsmâîl (a.s.)ı sâdıku'l-va'd olmasıyla sena eyledi. Ve imkânda olan taleb-i müreccahtan dolayı Hak hakkında vaîdin tahakkuku imkânı zail oldu (37).

---------------

Böyle olunca Hak İsmail’i (a.s.) “sadıkul va’d” olmasıyla sena etti. Yani doğru va’d edildi kendisine va’dlar edildi ve imkanda olan taleb-i mücerrahtan dolayı Hakk hakında vaidin tahakkuku imkanı zail oldu. Yani Hakk hakkında vaid tahakkuku ortadan kalktı. Yani asarım keserim cezalandırırım gibi hükmü ortadan kaldırdı. Her ne kadar bunu böyle söyledi ise de ama va’dı vaidinden ağır bastı vaidini kaldırdı va’dı kaldı sadece yani Hak mademki İsmail (as) a 19/54 buyurdu

 اِنَّهُ كَانَ صَادِقَ الْوَعْدِ وَكَانَ رَسُولا نَبِيًّا “... Muhakkak ki O sadık-ul va'd ve Rasûl idi, Nebi idi.” Ayet-i kerimesinde “sadıkul va’d” olmasıyla medih etti ve bundan sıdk-ı va’d üzerine sena olunduğu anlaşıldı yani va’d üzerine övüldüğü anlaşıldı, Hakk ise kullarına amali hasenatlarına karşılık mükafat edeceğini vaat ve amali seyyielerine mukabil de ceza edeceğini va’id etmekle beraber seyyiattan tecavüz ve avf muamele buyuracağını da va’d etti. 

 Evvela va’d ediyor, şunu şunu yapacağım sonra diyor ki va’id ediyor, şunu şunu yaparsanız ceza edeceğim ama sonra da diyor; onlara ceza etmeyeceğim diye vaatte bulundu. Va’idi vaade dönüştürdü. Bu ayet-i kerimenin Kur’an-ı Kerimin en büyük avf ayeti olduğunu şami alimler kabul etmişlerdir. Şam uleması bu ayetin en büyük rahmet ayeti olduğunu belirtmişlerdir. 39/53

 اِنَّ اللَّهَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ جَمِيعًا “Allah günahların hepsini avf eder.” Diğer Basra ve Irak alimleri de en büyük ayet olarak 93/5

 وَلَسَوْفَ يُعْطِيكَ رَبُّكَ فَتَرْضَى“yakında rabbınız sizden razı olacaktır” ayeti en büyük vaat ayeti olarak söylüyorlar. Şu halde mücib-i sena olan incaz-ı vaad cihet-i müreccah bulundu ve va’idin imkanı tahakkuku zail oldu. Yani va’idin tahakkuku ortadan kalktı. Yani iki suret mümkün idi. Biri mükafat diğeri mücazat, va’d mükafatın incazı yani vaadini yerine getirme mucib-i sena olup ve va’idi mücezatın incazı mucib-i sena değildi. 

Yani senayı icabet etmiyordu, çünkü Hakk uhud-u sabıkasını incaz ettiği için vaadini yerine getirdiği için İsmail (as) sıdk-ı vaad ile sena buyurdu. Böylece imkandan olan mücerrah yani tercih olunan cihet incazı vaat olduğundan yani mükafat verme daha iyi olduğundan Hak hakkında va’idin tahakkuku imkanı zail oldu gitti. 

Velhasıl sıdk-ı va’id ile sena bulunmaz. Yani hamd ve sena olsun ve Allah’a ki kullara envayı mücezat ve ukubet ile va’id edip bu vadini dahi incaz eyler. Demek caiz değildir. Yani Allah ceza ile vaat etti cezasını verir incaz eyler demek caiz değildir çünkü va’din sıdkı mümkün değildir. 

---------------

38: Paragraf:

Şiir:

İmdi yalnız sâdıku'l-va'din gayri bakî kalmadı. Ve Hakk'ın vaîdi için muayene olunur bir "ayn" yoktur (38).

---------------

Şiir: İmdi yalnız sadıku’l vadın gayri kalmadı ve Hakkın va’idi için muayene olur, bir ayn yoktur. Yani Hak hakkında va’idin imkanı tahakkuk zail olduğundan yani asarım keserim işte cezalarım diye bu tahakkuk etmedi ortadan kalktığından yalnız sadık-ul va’d kaldı. Yani vaad edilen kaldı sadık-ul va’id kalmadı yani ceza ederim diye o va’d kalmadı zira tecavüz ile va’dın sıdkı vacibtir. Yani geçmek ile vaadin sıdkı vacibtir. Va’idin tenfizi ise 17/59 ayetinde buyurur. وَمَانُرْسِلُ بِالاَيَاتِ اِلا تَخْوِيفًا Ayet-i kerimesi mucibince mümkün değildir. Enbiya-ı zişan hazaratının ayat-ı va’id ile irsalleri ancak ibad-ı tahvif ve tehdid içindir. Bu tahvif dahi bi’l-ittika cemal-i ba-kemal-i Hakka hicap olan nefslerinin enaniyyetininden kurtulmaları içindir. Bu tahvif (hafifletme) dahi sakınma ile dünyada iken bunları va’id etti ama şöyle yapın, böyle yapın diye ama ahirette bunları etmez.

Hakkın va’idine mahsus olmak üzere muayene olunur bir ayn yoktur. Yani görülen bir ayn yoktur, çünkü va’id asiler hakkında avf ve mağfiret ile kafirler ve münafıklar hakkında da azaplarının mizaclarına münasip olan naime inkilabı ile zail olur. Burası çok mühim. Hakkın va’idine mahsus olmak üzere muayene olunur, bir ayn yoktur, çünkü vaid asiler hakkında yani cehenneme atarım yakarım, asiler hakkında avf ve mağfiret ile kafirler ve münafıklar hakkında da azaplarının mizaçlarına münasip olan (azap aslında tadış demektir) münasip nimete dönmesiyle ortadan kalkar. Nitekim Cenab-ı Şeyh (r.a.):

---------------

39. Paragraf:

Ve gerçi dâr-ı şekâya dâhil olurlar ise de, onlar o dâr-i şekâda bir lezzet üzerinedirler; o da naîm-i mübâyindir (39).

--------------

Gerçi cehenneme dahil olurlar ise de onlar cehennemde bir lezzet üzerinedirler o da naim-i mübayindir. Yani haklarında ayat-ı va’id varid olan tarie cehennem dediğimiz dar-ı şekaya yani şekavet yerine girdiklerinde orada ehl-i cennet naimine mübayin olarak hasıl olan bir naimin lezzetiyle lezzetlenirler. Yani cennet ehlinin lezzetlendiği gibi bir nimet ile lezzetlenirler. Zira cennet ehli temiz nefisler olduklarından tayyibat ile ve cehennem ehli habis nefsler olduğundan necasad böceği nasıl ki gül kokusundan azab görür, tezek ile lezzet bulur, onlar da habisat ile nimetlenirler, lezzet duyarlar. 

---------------

40. Paragraf:

Cinân-ı huldün naîmine. Halbuki emr vâhiddir ve aralarında tecellî indinde mübâyenet vardır (40).

---------------

Cehenneme girenler orada kalıcı cennetin nimetlerine karşılık bir naimden (nimetten) lezzet üzerinedirler. Halbuki gerek cennet ehlinin gerekse cehennem ehlinin tecellisi emr-i vahid olduğu gibi yani tek bir emir olduğu gibi lezzet duymaları ve taamlanmaları dahi birdir. Şu kadar var ki her birinin tecellisi istidatlarına ve lezzet ve taamlarındaki mizaçlarına göredir. Yani tecelli birdir fakat istidatlar muhteliftir. Lezzet dahi haddı zatında emr-i vahidir, fakat mizaca göre tenevvü eder. Yani nevilenir. Acıdır, tatlıdır, ekşidir diye. Mesela bir toprakta biten ve bir su ile sulanan kamış iki nevi üzere zahir olur. Birinin içi boş adi kamıştır, diğeri şeker kamışıdır. Bu zuhur istidatlarının iktizasıdır. Yoksa tecellileri emr-i vahidir. Tek sudan, topraktan, aynı güneşten meydana gelmişler aralarında fark var.

Bahsedilen kamışların birisi şeker birisi içi boş adi kamış demiştik, içi boş olan dan da ney yapılmaktadır, şeker kamışından ney olmamaktadır. Birinden hülasa şeker oluyor, diğerinden ney oluyor. Bir başka deyişle birinden madde diğerinden mana meydana çıkıyor.

---------------

41. Paragraf:

Uzûbet ta'mından nâşî "azâb" tesmiye olunur. Ve bu lafz-ı azâb, azaba kışr gibidir; ve kışır hıfz edicidir (41).

--------------------

Azab yemeğinden dolayısıyla azab diye isimlendirilir. Bu azab sözü azaba kabuk gibidir. Kabuk da muhafaza edicidir, koruyucudur, barındırıcıdır. Yani azab dediğimiz şey kabuktur, kabuk da içindeki manayı gizlemektedir. Yani bu hakikati içinde gizlemektedir. Genel olarak bakıldığında yanacaklar edecekler, şu olacak, bu olacak diye bahsedilmektedir. Tabi ki bunların hepsi olacaktır, bunları inkar değil ama oranın ehline yani cehennem ehline cennet haram, cennet ehline de cehennem haram demeleri bu yüzdendir. Çünkü mizaçlarına uygun değildir. 

Yani ehl-i cehenneme mahsus olan bu nimetler taamında tatlılık olduğu için azab denilmiştir. Zira azab aslında “azb”dan kaynaklanmıştır, meydana gelmiştir. Lügatta “azb” tatlı ve şirin manasına gelmektedir. Tadış manasına gelmektedir. Nitekim “ma-i azb” ve “lisan-ı azbül beyan-ı arabi” derler ki, “tatlı su” ve “beyanı şirin olan lisan-ı arabi” demek olur. Böylece dar-ı cehennemde küffar hakkındaki azab hem elem manasına mutazammın olan azabı yani o hali gerektiren azabı ıstılahiye yani ıstılahtır ve hem de lezzet manasına gelen azab-ı lügaviyi cami olur. Bu azab lafzı onda içinde bulunan lezzet manası için kışır ve kabuk gibidir. 

İşte azab sözü o lezzetin kabuğu gibidir. Kabuk içi muhafaza eder, bu sebeple hakayık-ı eşyayı idrakten mahcup olan gafillerden o mana gizli kalır. Veyahut cennetin nimeti ve cehennem ehlinin nimetine nisbetle kabuk gibidir, bunlar iç ile onlar kabuk ile nimetlenirler.

Nitekim bu alemde dahi emsali çoktur, biz insanlar kavunu ve karpuzu yeriz kabuklarını da hayvanlara veririz, onlar dahi bununla nimetlenirler. Hatta hayvanata içi verilse kabuk gibi makbul gelmez. Nitekim “eşek hoşaftan ne anlar” sözü bu hakikati pek açık bir şekilde açıklar. Çünkü her ikisinin mizaclarına münasib olan nimet bunlardır. İmdi ehl-i sünnetin mezhebi üzere ehl-i cehennemden azabı istilahi ebeden zail olmaz. O azab kaim oldukça da lügatta belirtilen azab kaim olur. Şu kadar ki müntakim onlardan intikam aldıktan sonra “Rahmetim gazabımı geçti, örttü” mucibince azab-ı ıstılahi baki iken üzülmezler, bilakis lezzet bulurlar, zira onlar hakkındaki rahmet rahmet-i Rahmandır, rahmet-i Rahman ise azab ile cezalandırır, bu rahmet ammeye şamildir.

Nitekim dünyada Hak mü’minlere ve kafirlere bu rahmatle tecelli eder. Onun için bu alemin zevkleri hep elem ile iç içedir. Fakat cennet hakkındaki rahmet, rahmet-i Rahimden olduğu için onların nimeti, nimet-i halistir. Bu rahmet ammeye şamil değildir. Belki rahmet-i Hassadır, Ey firasat sahibi olan mü’min, bu mizaçların ashabını sen bu alemde de anlayabilirsin, nitekim Hak Teala buyurur; “47/30

 وَلَتَعْرِفَنَّهُمْ فِى لَحْنِ الْقَوْلِ “..Ya habibim sen münafıkını uslub-i kelamlarından ve kelamlarının lahnından bilirsin..”

Mesnevi: tercüme: 

Karşına gelen kimseyi sözlerinden anlarsın, sen topraktan mamul bardağı satın aldığın vakit ey müşteri onu tecrübe edersin, bu bardağın üzerine bir el vurursun niçin çatlak mıdır değil midir anlamak için, zira çatlak olan bardağın sesi başka türlü olur, bu seda padişahın teşrifini ihbaren önde giden nakibin sedasına benzer. Yani bardağa vurduğun zaman tın tın ses geliyor ya işte o padişahın önünde giden nakibine benzer. Zira müşteri çanak çömlek nevinden mübayaa edeceği şeyi evvelen tın tın eliyle vurur ve sada önde giden çavuşun sadası gibidir, işte bunun gibi batını fasit olan kimseden dahi sada gelir ki o kimseyi tarif eder. Birini tanımak istiyorsan biraz konuştur, içindekini ortaya koyacaktır. 

Bu hal kendisini fiil tasrif eden mastara benzer, yani sada fiil menzilesindedir, fiil mastarı nasıl ki mazi, müzari, fail meful, ve saire sıgalarla tasrif ederse sada dahi çatlakla çatlak olmayanı öylece tasrif eder, ayırır. İlm-i sarfta mukarrerdir ki eğer fiil kaim ism-i faili gibi muallel olursa onun mastarını dahi kıyamen suretinde ta’lil ederler. Eğer fiil muallel değilse mastarda dahi ta’lil vaki olmaz. “Kavame, kıvamen” gibi, böylece fiilin mastarını tasrif ettiği zahir olur.

 Necaset böceği nasıl ki gül kokusundan azab duyar. Bir gün bir adamın çarşıda yere düşüp bayıldığını görmüşler, bu kişiyi her ne kadar uyandırmaya çalışmışlarsa da bir türlü uyanmamış. Hep baygın halde dalgın olarak yatıyormuş, ne yapalım diye düşünüyorlarmış, nihayet içlerinden birisi demiş ki bizim falan yerde tecrübeli bir kimse vardır, belki onun hayatında böyle bir şey başına gelmiştir gidip ona soralım demişler.

Gitmişler o kişiyi bulmuşlar, o kişi de beni oraya götürün demiş, gelmiş o kişiyi muayene etmiş, bakmış kişi sağlam canlı yaşıyor ama baygın halde. Soruyor,”bu kişi ne iş yapıyordu” diye. Cevap veriyorlar “o deri terbiyecisidir, ham derileri işler” demişler. Peki demiş, bana bir kap içinde pislik getirin demiş, at dışkısı vs ne bulursanız demiş. Millet birbirlerine bakmış bu ne yapmaya çalışıyor diye, hemen koşup sokaklardan hayvan pisliği getirmişler, almış pisliği o baygın yatanın burnuna koklatmış. Baygın adam hapşırarak kendine gelmiş. Ne oldu bana demiş, onlarda bayıldın seni ayılttık demişler. Sonra adama soruyorlar, nasıl anladın sen bunun bundan ayılacağını demişler, o da ben mesleğini sordum, bayıldığı yeri de gördüm demiş. Meğer bayıldığı yer misk-i amber satan yermiş. 

Gül kokuları burnuna gelince o dükkanın önünde bayılmış, halbuki o kişi tabakhanede deri kokularına alışmış mis kokusu o kişiyi vurmuş bayıltmış. İşte ben onun mizacına uygun olanı ona verdim demiş. İşte ayan-ı sabite ile ne kadar ilgili bir hikayedir. 

İSMAİL FASSININ SONU

------------------- 

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

BU FAS KELİME-İ YA’KUBİYYE’DE MÜNDEMİC OLAN “HİKMET-İ RUHİYYE” BEYANIDIR

Bu fas kelime-i Ya’kûb’iye de mündemiç olan hikmet-i ruhiyye beyanındadır. Yani kelime-i Yakub’da içinde mevcut olan hikmet-i ruhiyyedir. Bu hikmet-i ruhiyyenin kelime-i Yakubiyeye tahsisinde iki vecih caizdir. Yani Yakub’a (a.s.) bu mevzunun tahsis edilmesi iki yöndendir.

Kelime; her bir kelime ifade ettiği mananın o surette meydana gelmesidir. “Yakub” kelimesinin ifade ettiği mana “ruhiye” manasını kapsamına alıyormuş, kelime-i Yakubiyeye tahsisinde iki vecih vardır, birincisi budur ki Yakub’un (a.s.) oğullarına vasiyetini bildiren 2/132 ayeti kerimesine nazaran “ruhiyye” “ra” nın ötresi ile okunur.

 اِنَّ اللَّهَ اصْطَفَى لَكُمُ الدِّينَ فَلا تَمُوتُنَّ اِلا وَاَنْتُم مُسْلِمُونَ “..Allah sizin için bu dini seçti. Allah'a teslim olmuşluğunuzun farkında olmadan sakın ölmeyin." Kelime-i Yakubiye ruhiyyeye döndürüldü, kelime-i ruhiyye ile manalandırıldı. Ruh ile din arasında tedbir yani uyum bulunduğu için bu Fassın esası din ve ahkamına dair olan hakikatlar teşkil eyledi. Zira şehadet alemindeki insanın varlığı ve insanın kaynağı yani insaniye ile öldükten sonra dirilme ile meydana gelecek insaniye ruh ile dinin birlikteliğidir yani saran koruyan manasınadır. Ruh ile din birbiri içindedir.

Yani insan dünyada iken de ruh ile dinin içerisindedir, öldükten sonra baas olduğunda da yine ruh ile din içerisinde olacaktır. 

Ruhun tedbiri iki kısım üzerinedir. Yani dengeli hareket etmesi iki türlüdür, Biri aklı ile hayatını sürdürür ki ilahi ahlakla meydana gelmesi halk olunması ve sıfat-ı ilahiye ile vasıflanması ve sair kemalat-ı rabbaniye ile kemalini iktiza eder. Diğeri ruhun bedeni tedbir etmesi ve işlerine ilim ile nazar etmesidir ve bu tedbir dahi tedbir-i ruhi ve tabiata camidir. Zira onun bu tedbirinden bedenin vech-i aslah üzere bakası ümid olunur. 

Dinin tedbiri iki yön üzeredir, yukarıda ruh ile din arasında tedbir bulunduğunu anlatmıştı, ruhun tedbiri dinin tedbirini açıklıyor. Bir vechi siyasettir ki nizam-ı alem onunla muhafaza olunur. Yani dünyalık işleri kontrol altında tutma uygulama, diğer vecih korkudur ki gidilecek olan yere ve sonunda başımıza gelecek işleredir. 

Emirlere, işlere onunla nazar olunur. Korku ve akıbetin ne olacağı düşünülerek, yani dinin iki tedbiri, iki vechi vardır, birisi siyasettir ki nizam-ı alem onunla muhafaza olunur, diğer vechi ise korkudur. 

Neşet-i insaniye, yani insanın kaynağı yeniden inşa edilmesi, meydana gelmesi din ile ruhun tedbirde münasebeti olduğuna göre yani insanın varlığı din ile ruhun birlikte münasebeti olduğuna göre din ruh mesabesinde bulunduğundan yani din o bedenin ruhu durumunda olduğundan emirleri ve yasakları dolayısıyla, kelime-i Yakubiye din ve onun hükümlerini bünyesinde bulundurduğundan hikmet-i ruhiye ile tavsif olundu zira Yakub (a.s.) üzerine emr-i din galip olup dini evladına tavsiye etmişti. İşte ruh ile din arasında münasebet olduğundan “Ruhiyye” ismi ona verilmiştir. Yukarıda 2/132 اِنَّ اللَّهَ اصْطَفَى لَكُمُ الدِّينَ Allah sizin için bu dini seçti فَلا تَمُوتُنَّ sakın ha ölmeyin اِلا وَاَنْتُم مُسْلِمُونَ Ancak Müslüman olarak ölün. Diyor, bu çok muazzam bir ikazdır. Hikmet-i ruhiyyenin kelime-i Yakubiyyeye tahsisindeki ikinci veche gelince Yakub’un (a.s.) lisanından beyan olunan 12/87

 وَلا تاَيْئَسُوا مِنْ رَوْحِ اللَّهِ اِنَّهُ لا يَايْئَسُ مِنْ رَوْحِ اللَّهِ اِلا الْقَوْمُ الْكَافِرُونَ

“Çünkü hakikat bilgisini inkâr edenler topluluğundan başkası, Allah'ın cana can katan rahmetinden ümit kesmez." Ayet-i kerimesine nazaran ravhiyye, rahatlık ve kolaylık manasınadır, “Ra” nın fethiyle olur. Yanın “Ra”nın üstündeki üstünle olur. Her nebinin hikmetinde Kur’an-ı Kerim’de onun hakkında varid olan zikir olunduğu cihetle bu mana mülahazasıyla bu vecih dahi caizdir. Yani yukarıdaki “ravhiyye” dahi caizdir.

Mülahaza-i manada tafsil ve izah budur ki bu hikmette dinin boyun eğmek olduğu yani kabullenmek olduğu belirtiliyor. Yani din demek teklif edilen kişi tarafından kabul edilen şey manasınadır. 

Herkes Hakkın emrine boyun eğip yasaklananlardan uzaklaşmış olsa ve kendisine Allahütealaya teslim etse yüce derecelere ve geniş rahatlığa nail olur. Yani içinde genişlik olur. Nitekim ayet-i kerimede 39/54

 وَاَنِيبُوۤا اِلَى رَبِّكُمْ وَاَسْلِمُوا لَهُ مِنْ قَبْلِ اَنْ يَاْتِيَكُمُ الْعَذَابُ ثُمَّ لاتُنْصَرُونَ “Rabbinize yönelin ve size azap gelmeden önce O'na teslim olun. Sonra yardım olunmazsınız!” Yani size azab gelmezden evvel Rabbinize rücu ediniz ve O’na boyun bükünüz. Buyuruluyor, demek ki kişi Rabbına rücu edip O’na boyun eğmezse azab nüzulü bu boyun eğmemenin neticesi, tabiyesidir. Azab ise rahatın zıddı olan elem ve ızdırabı doğurur. İşte bu itibara göre de bu hikmet fethi “ra” ile olmak üzere hikmet-i ravhiyye vasfıyle tavsif kılındı, vasıflandırıldı.

Hikmet; fethi “ra” ile yani “ra” nın üstü ile olmak üzere hikmet-i ravhiyye yani revhiyye, ruhiye değilde ravhiyye ile vasıflandırıldı. 

-------------

1.Paragraf:

Dîn ikidir: Birisi Allah'ın indinde; ve Hakk'ın bildirdiği kimsenin indinde; ve Hakk'ın bildirdiği kimsenin bildirdiği kimse indinde olan dindir. Diğeri inde'l-halk olan dindir. Ve Allah Teâlâ onu mu'teber kıldı (1).

------------

Din ikidir birisi Allah’ın indinde ve Hakkın bildirdiği kimsenin indinde. Bakın burası çok mühim bir meseledir. Hani biz diyoruz ya bir halkın dini var, bir de Hakkın dini var, Allah’ın dini O’nun yanındadır. Halkın dini de halkın yanındadır. Gerçekten Allah’ın dinine ulaşmak için 3/19

 اِنَّ الدِّينَ عِنْدَ اللَّهِ الاِسْلامُ İslam dini Allah’ın indindedir, O’nun ilmine ulaşmamız lazımdır ki Allah’ın indindeki dinimize ulaşmış olalım. Gerçek dine ulaşmış olalım. Burada kullandığımız din halkın yanındaki dindir. Bizler halkın dinini kullanmaktayız. Din ikidir birisi Allah’ın indinde ve Hakkın bildirdiği kimsenin indindedir. Yani birisi Allah’ın indinde diğerisi de Hakkın bildirdiği kimsenin indindedir. Hakkın bildirdiği kimsenin bildirdiği kimse indinde olan dindir. Diğeri indel halk olan dindir, Allahüteala onu muteber kıldı. 

Din lügatte inkiyad etme, yani kabul etme, boyun eğme ve ceza ve adet manalarınadır. Yani din günü, ceza günü anlamındadır. Bu üç (ceza, adet, boyun eğme) mananın şeriat ile hukuk ile vasıflandırılması caizdir. Zira insan ahkam-ı ilahiyeye batınen ve zahiren boyun eğmez. İlahi emirleri tayini nehy edilen emirlerden uzaklaşmayı itiyad eylemezse yani Allah’ın emirlerine uymaz da nehy edilen şeyleri devamlı yapıyor ise bunlardan uzaklaşmaz ise onun bu haline ceza gerekir. Aksi dahi böyledir. Yani Allah’ın emirlerine uyduğu zaman da ceza (karşılık) gerekir, uymadığın zaman da ceza (karşılık) gerekir. 

Ceza; yapılan bir fiilin karşılığıdır. Hani bir iş yaptırdığınızda “bunun cezası nedir” diye sorarsınız ya bunun manası asarım, yakarım manasına değildir, bunun karşılığı nedir, hakkı nedir anlamınadır. Neyi hak ediyorsa o kul fiiliyle tatbikatıyla veya tatbik etmediği şeyle neyi hak ediyorsa onun karşılığında onu görüyor. Yani din iki yönden de ceza, itaat edenlerin itaatinin neticede cezasını göreceklerdir. اِنَّ الدِّينَ عِنْدَ اللَّهِ الاِسْلامُ 3/19 ayetinde buyurulduğu üzere bütün peygamberlere Hakkın bildirdiği ve de onların kendi ümmetlerine bildirdiği din din-i islamdır. Bu da Allah’ın indinde olan dindir. Ve de İslam inkıyaddan ibarettir. Yani kabullenmekten boyun eğmekten ibarettir. Malumdur ki abdin vücudunda iki itibar vardır. Yani abdın varlığında iki özellik vardır, iki yön vardır, birisi batınıdır ki o onun fikridir yani düşüncesidir. İki itibardan biri batını biri de zahiridir. Emirler de bize böyle geliyor zaten bir batınımızdaki emirler yani evamiri ilahiye yani ilahi emirler, bir de peygamberlerden bize gelen dışarıdan zahirden gelen emirler vardır. Batını onunki onun fikridir, nitekim Mesnevi-i Şerifte buyurulur; 

Tercüme: Ey birader sen ancak bir düşüncesin, bunun dışındakiler kemik ve elyaftır, yani liflerdir, derinin içindeki kaslardır, şunlardır, bunlardır. Yani sen ancak düşüncesin, düşünceden ibaretsin. İşte bizim yanıldığımız nokta bunu kendimiz zannetmemizdir. Biz bir şuurdan ibaret varlıklarız, şuurun muhafazası için kabı içinde beyin, beyinin yaşaması için de bir beden gerekiyor, beden olmazsa beyin yaşayamıyor. Diğeri zahiridir ki o onun kesif olan sureti ve cevherleridir. 

Abdın batını ile inkıyadı yani iç kısmıyla boyun bükmesi kabullenmesi hakkın gönderdiği peygamberlerinin haberlerini asla şüphe etmeksizin tasdik ile iman etmesidir. Gaybdan verdiği haberleri, şu an gözümüzle göremediğimiz geçmişte yaşanan hadiseleri, gelecekte yaşanacak hadiseleri haber vermesi bunu batınımızda kabul etmemiz birincisidir.

İkincisi Allahüteala Hz.lerinin lisan-ı rasulü ile kitabında ifasını emrettiği yani yapılmasını emrettiği şeyleri azalarımızla o peygamberlerin getirdiği bilgileri ilimleri emirleri yerine getirmek yani birisi akıl batını düzeyde, diğeri de zahiri fiillerimizdir. Mesela abd Hakkın emrettiği oruç ve namazı hac ve zekat gibi emirleri ifa eylerse zahiren kabullenmedir. Abd batını ve zahiri ile boyun eğmedikçe itaatı kamil olmaz. Yani hem zahiri ile hem de batını ile boyun eğmiş olması lazımdır. Allah’ın dini iki idi, birisi Hakkın indindeki din yani onun gönderdiği peygamberleri kabul edip hakikatleri ile zahir ve batın yaşamak, ikincisi halkın indinde olup Hakkın muteber addeylediği din dahi iki nevi üzeredir. Hakkın indindeki din; Allah’ın lisanından kullara göndermesi şekliyledir. Peygamberi ve kitapları vasıtasıyla gaybda olanlara iman, fiili olanları da tatbik etmek bu Allah’ın indirdiği dindir.

İşte bunu anlamak için de oraya çıkmak gerekiyor. Bir de kulun bunlardan ne anladığı, kullara göre bunlardan ne anlaşıldığı, işte halkın yanında olan din de bundan bahsediyor. Hakkın dini kullara gönderilmesi, kulun da halkın da bunları alıp nasıl algıladığıdır. Hakkın muteber addeylediği din dahi iki nev üzeredir. Birisi fetret zamanında akıllarında olan tecelli-i has sebebiyle, (fetret zamanlarında demek iki peygamberin arasında uzun bir müddet geçmesi dir. İsa (a.s.) ile Efendimiz (s.a.v.) arasında geçen 610 yıl fetret devridir. İşte o fetret devrinde bazı özellikler vardır.) vücud-u Hakkı idrak eden ükala ve hükema tarafından vaazına lüzüm görülen muteber olunmuş kanunlardır. 

Şunu iyi anlayalım, peygamberlerin arası uzadıkça İsa’nın (a.s.) getirmiş olduğu İseviyet dini değişik değişik şekillerde değişik karekterler, değişik yapılarda değişik şekillerde algılanmaya ve düşünenlerin nefsi temizlemek için kendi milletlerine vaaz ettikleri yol gibi, diğer enbiyanın (a.s.) getirdikleri şeriata gibi uygun olmakla beraber nefsin temizlenmesi için peygamberin şeriatına aksi olmamak şartıyla onun içinde olmak şartıyla mükemmel mü’minler tarafından vaaz edilen tarik-i mücahede ve riyazat gibi meşakkatlerdir.

Riyazatlar yani farzın üstünde oruç tutmaklar, farzın üstünde zikir yapmaklar, işte ibadet etmekler gibi. İki peygamber arasında fetret devrinde bazı akıl erbabı (ukala) güçlü akıllılar, fikir üretenler, işte Sokrat ve Eflatun gibileri de bu cümledendir. Neden? Çünkü insanlara fayda sağlayacak şeyler ürettiklerinden onların Halkın indinde olan din olması dolayısıyla bunlar da muteberdir.

Ama şeriatın içinde kalmak şartıyla kendinden evvelki peygamberin getirdiği şeriatın içinde kalması suretiyle. Riyazatlar gibi mücahadeler gibi nefsine meşakkat çektirmek geçerlidir. Bu din de halkın indindeki dindendir. Müslümanların içinden de çıkmış bir sürü piran hazaratları dinde Hz. peygamber getirmemiş ama ona uygun ondan alınan misallerle çoğaltılmış biraz daha güçlendirilmiş biraz daha meşakkatler ortaya getirilmiş bunlar da geçerlidir, doğrudur. 

Muhammedi şeriat gelmezden evvel İseviyet alimleri tarafından mevzu ruhaniyet de bu zümredendir. Yani ruhbanlık da bu zümredendir. Dinde aslında yoktur ama faydalı olacağı düşüncesiyle yapılan meşakkatler da bu zümredendir. Akıl sahipleri ve hakimler tarafından vaaz olunan övülen kanunların güzel kanunların Hakkın indinde muteber olması ancak fetret vaktine mahsustur. 

Yeni bir şeriat ile bir peygamber geldiği vakit hükmü ortadan kaldırılıp Hakkın indinde kıymeti kalmaz. İşte Muhammediyet geldiği zaman onlardaki ruhbaniyet de ortadan kalkmış oldu. Aslında zaten yoktu ama bazı kimselere nefis tezkiyesi yapması için faydalı olduğundan o gün geçerli idi ama bugün artık onlara gerek yoktur. Çünkü islamın içerisinde Allah’ın vaaz ettiği kanunlarla onlar belirli bir şekilde tatbik edilmektedir. Yeni bir şeriatla bir peygamber geldiği vakit hükmü nesh edilip kaldırılıp Hakkın indinde kadri ve kıymeti kalmaz.

-------------

2. Paragraf:

İmdi "indallah" olan dîn, Allah'ın ıstıfâ ve intihâb ederek dîn-i halk üzere rütbe-i aliyye i'tâ eylediği dindir. Binâenaleyh Hak Teâlâ buyurdu ki: "İbrahim ve Ya'kub, oğullarına vasiyyet eyledi ki, ey oğullarım! Muhakkak Allah sizin için "din"ıstıfâ ve intihâb eyledi. İmdi siz müslimîn, ya'nî ona münkâdûn olduğunuz halde ölünüz!" اِنَّ اللَّهَ اصْطَفَى لَكُمُ الدِّينَ فَلا تَمُوتُنَّ اِلا وَاَنْتُم مُسْلِمُونَ (Bakara 2/132) (2).

---------------

Allah’ın indinde olan din, Allah’ın seçmek ve belirlemek din-i halk ile âli rütbe ile insanlara gönderdiği dindir. Hakk Teala buyurdu ki İbrahim ve Yakub oğullarına vasiyet eyledi ki “Ey oğullarım muhakkak Allah sizin için seçti ve intihab etti.” İmdi islamiyete boyun bükmüş olarak ölünüz. Sakın ha! Başka türlü ölmeyiniz.

İbrahim (a.s.) ve Yakub (a.s.) çocuklarına bunu vasiyette bulundu ikisi de ölecekleri zaman. Yani Allah’ın indinde olan dinin, mertebesi ukala ve hükema tarafından mevzu olan dinin mertebesinden üstündür. Yani iyi akıl sahipleri ve hakim, hikmet sahibi olanın kurmuş olduğu din tabiî ki Allah’ın dininden zayıf kalır. Allah’ın kurduğu din onlarınkinden âlidir, zira bu dini Hakk seçti, bu sebeple İbrahim ve Yakub (a.s.) oğullarına vasiyet eyledi ki “Ey oğullarım Allahüteala sizin için din islamı seçti” اِنَّ اللَّهَ اصْطَفَى لَكُمُ الدِّينَ فَلا تَمُوتُنَّ اِلا وَاَنْتُم مُسْلِمُونَ 2/132 Her peygamber geldikten sonra gelene kadar olan insanların iyi niyetleri ile hikmetle düzenledikleri şeyler kaldırıldı. Artık halkın vaaz ettiği hükümler kalmadı. Onlara tebaiyetten vaz geçiniz, siz ancak Müslimlerden yani zahiren ve batınen bu dini kabul edenlerden boyun eğenlerden olduğunuz halde ölünüz. 

Demek ki İsa (a.s.) ile Muhammed (s.a.v.) arasında bu fetret devri daha evvel de aynı şekilde yaşanmış orada da benzer hadiseler olmuş, daha o günden kaldırılıyor.

-------------

3. Paragraf:

Ve "dîn" ta'rîf ve ahd için, "elif ve lâm" ile geldi. Binâenaleyh o, ma'lûm ve ma'rûf olan dîndir; ve o, Hak Teâlâ'nın اِنَّ الدِّينَ عِنْدَ اللَّهِ الاِسْلامُ (Âl-i İmrân, 3/19), ya'nî "Muhakkak indallah olan dîn, islâmdır" kavlidir. O da inkıyâddır. Böyle olunca "dîn", senin inkıyadından ibarettir. Ve "min-indillâh olan dîn", senin ona înkıyâd eylediğin şer'dir. İmdi "dîn” inkıyâddır. Ve "nâmûs", Allah Teâlâ'nin şer' eylediği şer'dir. Binâenaleyh Allah Teâlâ'nın, kendisi için şer' ettiği şeye inkıyâd ile muttasıf olan kimse "dîn" ile kaim olan ve onu ikâme eyleyen, ya'nî onu inşâ eden kimse oldu. Nitekim namazı ikâme eder. Böyle olunca abd, "dîn"i münşidir. Hak ise, ahkâm-ı şer'iyyeyi vâzı'dır. Şu hâlde "inkıyâd" senin fiilinin aynıdır. Demek ki /"dîn" senin fiilindendir. Binâenaleyh sen, ancak senden olan şeyle mes'ûd oldun. İmdi senin sâadetini, nasıl ki senin fiilin olan şey isbât etti ise, esmâ-i ilâhiyyeyi de ancak Allah'ın ef’âli isbât eyledi. Ve o, sensin; o da muhdesâttır. Böyle olunca o, âsân ile "ilâh" tesmiye olundu; ve sen de âsârın ile "saîd" tesmiye olundun. İmdi sen "dîn"i ikame ve Allah'ın sana şer' ettiği şeye inkıyâd eylediğin vakit, Allah Teâlâ seni, kendi nefsi menzilesine inzal eyledi (3).

-----------------

Din lafzı tarif ve ahd için “elif” ve “lam” ile geldi. 3/19 اِنَّ الدِّينَ عِنْدَ اللَّهِ الاِسْلامُ orada “elif lam” takısı var da “elif”le “lam” ile geldi dediği odur. O bilinen ve irfaniyet olan dindir. Ve o Hakk Teala’nın اِنَّ الدِّينَ عِنْدَ اللَّهِ الاِسْلامُ “inneddine” derken “din” in önünde “elif lam” takısı var, lamı tarif yani mutlakiyet lamı ve o ibarede mevcut olduğu halde lisanda okunmuyor. Ama orada mevcudiyeti var, işte “elif lam” takısıyla geldi diyor. “elif lam” belirtici meydana çıkarıcı lamdır. İşte dini oraya gelmesi dinin mutlak olduğunu belirtmesi için “elif lam “ geldi. Hakk Teala’nın 3/19 ayetinde اِنَّ الدِّينَ عِنْدَ اللَّهِ الاِسْلامُ indillah olan din islamdır. O da inkıyaddır böyle olunca din senin inkıyadından ibarettir. Din islamdır kavlidir, o da inkıyaddır. Yani bunu kabul etmek de ona boyun eğmektir, ona bağlanmaktır. Böyle olunca din senin inkıyadından ibarettir. Senin kabullenişinden ibarettir. Allah’ın indinden olan din senin ona inkıyad eylediğin şerdir. Yani Allah’ın indinden olan din Allah’ın yanındaki olan din senin ona inkıyad eylediğin şerdir, “şer” dediğimiz şeriattır. Yani dinin hükümleridir. Senin ona boyun eğdiğin dinin hükümleridir. O dinin hükümlerine boyun eğmezsen tatbik etmezsen zaten sen o sınıftan değilsin.

Şimdi din inkıyaddır (boyun eğme) namus Allahüteala’nın şer eylediği şerdir. Namus demek doğruluk, güzellik, hukuk aslını tanıma Allahüteala’nın şer eylediği yani şeriat olarak ortaya koyduğu şeriattır. Yani gerçek şeriat Allah’ın koyduğu şeriattır. Allah’ın koyduğu kanunlardır, hükümlerdir. Böylece Allahüteala’nın kendisi için şer ettiği şeriat ettiği şeye inkıyad ile vasıflanmış olan kimse yani Allahüteala’nın kurmuş olduğu şeriatına boyun eğmiş onu kabul etmiş ve onunla vasıflanmış olan kimse din ile kaim olan yani din ile ayakta duran yani dini devamlı tatbik eden dini ayakta tutan ve onu ikame eyleyen devam ettiren yani onu inşa eden kimse oldu.

Yani dini inşa eden kimse oldu. Sabah namazını kıldı öğle ikindi akşam ve yatsı namazılarını kıldı ise namazı inşa etti demektir, her dini hüküm bizde bir dini inşaiyet meydana getirmektedir. İnşa ile inkişaf etmiş genişlemiş oluyor. Burada yapmış olduğun herhangi bir dini fiillerin senin ahretinin inşasını sağlamaktadır. 

Yani burada yaptığın her şey ile ahretini inşa ediyorsun, ahrette içine girip yaşayacağın mahalini inşa etmiş oluyorsun. Bunlar ahireti inşa içindir. Bu inşa eksi manada ise tabi ki karşına eksi manalar çıkacaktır. Dini manada hiçbir inşa yoksa yarın önünde tekevvün olacak bir şey bulamayacaksın. 

Tekevvün; kevn eden, açığa çıkan, meydana gelen o günün şartları içerisinde bir şeyin olmayacaktır. Çünkü suç bizde, Hakkta değildir. Biz bir şey yapmayınca orada karşımıza çıkacak nasıl olsun. Nitekim namazı ikame eder yani yerine getirir böyle olunca abd dinini o günkü bölümde inşa etmiştir. Hakk ise ahkam-ı şeriyeyi vaaz etmiştir. Şu halde inkıyad (boyun eğme) senin fiilinin aynıdır. Yani boyun bükmen fiilinin aynıdır. Çünkü o boyun bükmen olmasa sen fiilini meydana getiremeyeceksin. Demek ki din senin fiilindendir. Yani senin fiilin olmasa din ortaya çıkmayacaktır. Yani asıl olan senin fiilin, fiilin neticesinde de dinin ortaya çıkmış olacaktır. Böylece sen ancak senden olan şey ile mesud oldun, said oldun, yükseldin. Senin dinini tatbik etmen dolayısıyla said oldun, mesud oldun, yükseldin. 

Senin saadetini senin fiilin olan şey isbat ettiyse Esma-ı İlahiyyeyi de ancak Allah’ın Ef’ali isbat eyledi. Esma-ı ilahiyyenin varlığını da Allah’ın fiilleri ispat etti. Ve de o sensin ayrıca. Allah’ın esması bir fiili sende var. O da muhdesattır. Yani sonradan olan şeylerdir. Böyle olunca o eserleri ile İlah diye isim aldı, sen de eserlerin ile “said” ismiyle isimlendirildi. Nasıl Cenab-ı Hakk esma-i ilahiyyeyi zuhura çıkardığında o esma-ı ilahiyyenin fiilleri ile yani tekevvünün zuhurları ile İlah ismini aldı, sen de yaptığın fiillerin dolayısı ile “said” ismini aldın. O fiilleri yapmasaydın “said” ismini alamayacaktın. Cenab-ı Hakkın esma-i ilahiyyesi tekevvün ile zuhura çıkmasaydı O da ilah olmayacaktı. Şimdi sen dini ikame ve Allah’ın sana şer ettiği şeye inkıyad ettiğin vakit yani Allah’ın sana vermiş olduğu o şeriatı kabul ettiğin, boyun eğdiğin onu tatbik ettiğin vakit Allah Teala seni kendi nefsi menzilesine inzal eyledi. Yani seni kendi nefsi mertebesine indirdi. اِنَّ الدِّينَ عِنْدَ اللَّهِ الاِسْلامُ 3/19 ayetinde din lafzı tarif için “elif lam” ile geldi. Harf-i tarifsiz nekre olarak gelmedi. Yani başında “elif lam” takısı olmadıysa nekre, gizli olacaktı muhkem, mutlak olmayacaktı. Harf-i tarifle “elif lam” takısıyla geldi. Din “indallah” İslam olduğuna ve İslam ise boyun eğme (inkıyad) manasına geldiğine göre, yani gerçek din İslam, İslam da boyun eğme, şeriatını kabullenme manasına geldiğine göre din senin inkıyadından ibaret olur. 

Yani din senin kabullenmenden ibaret olur. İmdi din abd tarafından inkıyad ve namus, yani kanun (namus bir bakıma şeriat demektir) Allahüteala’nın vaaz eylediği şeriattır. Din kul tarafından şeriatını kabul, yani din kabul ve kanun Allahüteala’nın vaaz eylediği bir şeriattır. Böylece Allahütealanın ibadına mahsus olarak vaaz ettiği kanuna yani kullarına mahsus olarak bildirmiş olduğu kanuna inkıyad ile vasıflanmış olan kimse yani o kanunlara boyun eğerek vasıflanmış olan kimse din ile kaim olan ve dini ikame eyleyen yani dini inşa eden kimse olur. Dini fiili yaptığında onu inşa etmiş olur her fiilinde bir tuğla koymuş olur. Nitekim HakK Teala namazı vaaz etti yani namaz kılınmasını istedi ve namaz abdın aza ve cevahiri ile ikame olunur. Yani azaları ve cevherleriyle meydana gelir. Abd kesif vücudu ile kıldığı zaman namazı inşa etmiş olur. Bakın batın aklıyla demiyor, burada hareketleri öne çıkartıyor. 

Tabi ki namazda Batıni taraf, tefekkür de vardır, zikir de vardır, hepsi vardır. Ama oturduğu yerden namaz kılınmaz demek istiyor. Burada istisnalar hariçtir. Her şey tamam oturduğun yerde namaz kılamazsın. Namaz abdin aza ve cevahiri ile ikame olunur. Yani bütün azalarıyla ve cevherleriyle ikame olunur. Abd muayyen kesif vücudu ile yani et ve kemiğiyle namazı ikame edince dini inşa etmiş olur. HakK ise şerri hükümleri vaaz etmiş olur. Yani HakK şeriat hükümlerini vaaz ediyor, bildiriyor, kurallarını bildiriyor. Ama boyun bükerek, kabul ederek tatbik eden dini inşa ediyor. Yani Allah dini inşa etmiyor dini kullar inşa ediyor. 

Dini inşa eden sensin, O kurallarını koyuyor ama inşa eden sensin. Binayı yapan sensin. Şu halde inkıyad senin fiilinin aynıdır. Yani boyun bükmen o kanunları kabul etmen fiilinin aynıdır. Çünkü namaz ancak senin fiilindir, sen de bu fiilinle dini inşa ettin. Din ise inkıyaddır. 

Böylece senin fiilin inkıyadın aynıdır. Yani fiilinle, boyun eğmen aynıdır. Yani yanlışlık, aldatmaca yoktur. Allah’ın vaaz ettiğini fiilen yapar da batınen kabullenmezsek yine dini inşa etmiş olmayız çünkü boyun eğme olmamıştır. Burada yapılan başkalarını aldatmak için olmaktadır. Demek ki din senin fiilinden husule geldi böyle olunca sen ancak senden zuhur eden fiil sebebiyle mesud oldun, yükseldin, çünkü saadet senin sıfatındır. Senin sıfatın ancak senin fiilinden hasıl olur. Bir fiili yapmazsan o fiilin gerektirdiği sıfatla sıfatlanamazsın. Kunduracılığı yapmazsan “kunduracı” demezler. Kundurayı yaptığın zaman sen onunla vasıflanmış olursun. Dinimizi de tatbik ettiğimiz zaman biz onunla vasıflanmış oluruz. Böylece senin saadetin yine senin fiilindendir. 

Zira her bir fiil-i ihtiyari mutlaka failin nefsinde bir eser vücuda getirir. Yani isteyerek yapmış olduğun fiil mutlaka bir eser meydana getirir. Ne yaparsan yap istersen çamurla oyna. Sen Hakkın emirlerine inkıyad edince ona itaat etmiş olursun ve sen ona itaat edince o da sana itaat eder ve de senin kemalini sana verir. Allah’ın itaat etmesi demek senin yaptığının karşılığını da sana vermesidir. İta etmesi, itaat etmesi budur. Nitekim hadis-i kudside “Beni zikredenin celisi ve şükredenin enisiyim” yani beni zikredenle birlikte otururum, şükredenin de dostuyum ve bana itaat edene mutiyim, ben de ona itaat ederim buyurmaktadır. Yani şöyle demektir; bir kul Rabbına itaat eder, o itaat ettiğinin karşılığı ne ise onu vermek suretiyle O da kuluna itaat eder, yani vaadinden dönmez. Vaad ettiğini yerine getirir o da O’nun itaatıdır. 

İmdi senin saadetini nasıl senin fiilin olan şey ispat ettiyse esma-i ilahiyyeyi dahi ancak Allah’ın ef’ali ispat eyledi. Yani esma-i ilahiyye batında latif iken onların zuhura gelmeleri dahi ancak Allah’ın ef’ali ispat etti, onları da Allah’ın fiilleri ispat etti. Ayrıca o ef’al de sensin. O’nun ef’ali muhdesattır. Yani hadisattır, velhasıl Allahüteala asarı ile “İlah” tesmiye olundu, yani eserleri ile “İlah” ismini aldı. Sende eserlerin ile “said” isimi ile isimlendirildin. Malum olsun ki vücutta birisi batın diğeri zahir olmak üzere iki itibar vardır. Vücudun batını müessir ve zahiri müesserünfihtir. Yani tesir edici olan batınıdır, tesir alan da yani tesiri tatbik eden de vücudun, varlığındır. Vücudun batınında nihayetsiz şuunat yani sıfat mündemiçtir. Yani vücudunun batınında nihayetsiz şenler oluşumlar yani sıfat içinde birliktedir. Manevi emirler ve akıldan ibaret olarak Batıni vücudunda manevi emirler ve akıllar gizli olduğundan bu şuunata zahiri vücuda ef’al tesmiye olunur. Yani zahire çıktığı zaman ef’al ismi verilir. Ef’al müesserünfih olan zahirinde daha sonra zuhur ettiği için elbette hadistir. 

Yani vücudun dışında zahirinde zuhura geldiğinden sonradan meydana gelmiştir, böylece bu ef’al yani fiiller sonradandır, hadistir. Vücudun içinde mevcud olan şuunattan herhangi bir şey dışarıya çıkmadıkça onunla da isimlenmesi mümkün değildir. Biz terzilik yapmamış olsak bizi terzi diye isimlendirmezler. O vasıf içimizde olduğu halde bil kuvve olduğu halde fiile çıkmamışsa onunla isimlendirilmez. Bu gördüğümüz ayan-ı vücudiyyeden her biri vücudun ayanlarından görülenlerinden her biri Zat-ı latif-i Hakkın şuunatından birer şe’n in mazharıdır ve her bir şe’nin yani oluşumun kemali fiilin bir mazharda zuhur yerinde zahir olduğu vakit Allahüteala o isim ile müsemma olur. Yani Allah o isim ile isimlenir orada. 99 veya sonsuz isimlerinden hangisinin biriyle zuhura çıkmış ise o isimle isimlenir.

İşte bu hakikate binaen senin bu kesif vücud-u müteayyinin Allah’ın fiilidir. Yani senin bu kesif vücudun Allah’ın bir fiilidir. Bir esmanın neticesi, bir ayan-ı sabitenin neticesi ortaya çıkmıştır bu şekilde de muhdestir. Onun fili olan bu vücudun muhdesattandır. Allah onu asarı ve ef’ali olan bu muhdesat sebebiyle ilah tesmiye olundu. Yani Allah bunları meydana getirmesinden dolayı “İlah“ olarak isimlendirildi. Bu hadisat ilaha bağlı varlık, Rabba bağlı varlık ve halikin meydana getirdiği mahluktur. Allahüteala bunlarda uluhiyyet ve rububiyyet ve halikiyyet sıfatıyla zahir olduğundan “İlah”, “Rab” ve “Halik” tesmiye olunur. Bakın bunları zuhura getirdiğinden yani hadiseleri meydana getirdiğinden ilahlığı yönünden ona bağlı olmaları meluh oldu, rablığı yönünden de “merbub” oldu, halikliği yönünden de bu alemler mahluk, mahluku gördüğümüz zaman Hakkın oradaki tecellisini sahipliğini idrak etmemiz lazımdır. Meluh ilah oldu uluhiyeti ile, rububiyeti ile merbub oldu, mahluk etti halikiyeti ile. Halikiyet sıfatı ile zahir olduğundan “İlah”, “Rab” ve “Halik” tesmiye olundu. İmdi “Allah Âdem’i kendi sureti üzere halk etti” hadis-i şerifi mucibince senin vücudunun dahi batını ve zahiri vardır. Ve senin batınında nihayetsiz şuunat, şenler oluşumlar mevcut olup onlar aza ve cevahirin vasıtasıyla senin zahirinde, dışında kisve-i fiile dönüşerek fiil elbisesine dönüşerek zahir olmadıkça sen bunlar ile tesmiye olunmazsın.

Mesela batında namaz kılmak özelliği hasıl olsa o namaza mahsus fiiller ve bilinen malum olan fiiller namaz nasıl kılınır bu fiiller bilinmedikçe, senden zahir olmadıkça sana “musalli” denilmez, yani namaz kılan denilmez. Eğer bu batınındakini fiiler zahirinde tahakkuk ettirirsen yani batınında gizli olan bunları zahir vücudunda fiil olarak meydana getirirsen bu eser ve fiilin sebebiyle sana abd-ı said isimlendirilir. Said kul diye isimlendirilirsin. Namaz kıldığın zaman bu namazın dolayısıyla said kul olursun. Böyle olunca sen dini ikame ve Allah’ın sana şer ettiği şeyi inkıyad eylediğin vakit Allah’ın sana şeriat olarak verdiği şeyi tatbik ettiğin vakit Allahüteala seni kendi nefsi menzilesine inzal eyledi. Yani oraya indirdi. İndirdi demesi; ef’al aleminde zuhura çıkardı demektir. 

Yani batın aleminden ef’al alemine indirdi, orada fiil olarak zuhura çıkardı yani yukarıda izah olunduğu üzere sen Allah’ın fiilisin, Allahüteala seni inşa etmekle nasıl onun İlah ve Rab ve Halik isimleri zahir olur ise, seni meydana getirmesi ile bakın sen onun meluhu oluyorsun, yani O’na yöneleni oluyorsun. Rab ise sen merbubu oluyorsun, Halik olduğunda da sen O’nun mahluku oluyorsun. Bu isimler nasıl zahir olur ise senin fiilinden ibaret olan dini sen dahi ikame etmekle öyle bir isim iktisab etmiş olursun bu ise Allahütealanın seni surette kendi nefsi menzilesine inzali demek olur. Surete iştirak olduğu gibi inkıyad hususunda da Allah ile abd arasında iştirak vardır. 

Yani seni meydana getirmesi ile senden çıkan fiiller ile Allah’tan çıkan fiiller arasında nasıl bir müştereklik varsa, yani bir benzeşme varsa, sen dini inşa etmekle münkad olduğun gibi Allah da taleb ettiğin şeyi vermekle sana münkad olur. Yani sana tabi olmuş olur. Nitekim Hadis-i Kudside “Bana itaat edene mutiyim” buyurulmuştur. 

-------------

4. Paragraf:

Ve Allah Teâlâ'nın mu'teber addeylediği "inde'l-halk olan dîn"i beyândan sonra, bunun hakkında fâidesi olacak şeyi, inşallah kariben bast ederim. İmdi dînin hepsi Allah'a mahsûstur. Ve onun hepsi sendendir; Allah'dan değildir. Ancak bi-hükmi'l-asâle Allah'dandır (4).

-------------

Allahüteala’nın muteber addeylediği indel halk olan dini beyandan sonra yani halkın indinde olan dini beyandan sonra bunun hakkında faidesi olacak şeyi inşallah kariben bast ederim. Yani yakında faydalı olacak şeyi size açarım diyor. Dinin hepsi Allah’a mahsustur ve onun hepsi de sendendir, Allah’tan değildir ancak asalet hükmüyle Allah’tandır ama tatbikatın dolayısıyla sendendir. Allah’ın indindeki din de kulun indindeki din de sendendir yani sen tatbik etmektesin onun için sendendir. Nasıl bir inşaat projesini mühendis çizmiş ustada bunun uygulamasını yapmış, mühendis uygun olduğunu görünce ustanın emeğini veriyor ona muti oluyor, ona itaat ediyor, verdiği sözü yerine getiriyor, şeytanın dediği gibi ben söz verdim ama sonra caydım demiyor. 

Cenab-ı Şeyh-i Ekber yukarıda dinin iki tarzda olduğu ve birisi indallah ve diğeri indelhalk, yani birisi Allahın indinde birisi de halkın indinde bulunduğunu beyan buyurmuş ve dinin ne demek olduğunu ve inkıyadın neticesinde izah eylemişti. Yani kabullenmenin neticesini izah etmişti, bu ibarede dinin ikinci nevi olan indel halk dini beyandan sonra esrar-ı diniye hakkında faidesi bulunan tafsilatı beyan buyuracaklarını vaad ederler. Yani dinin esrarı hakkındaki ifadeleri beyan edeceklerini vaad ederler. Dinin her iki nevini de birleştirip buyururlar ki, gerek indallah ve gerek indel halk olan din bihükmül asale o dahi Allah’a mahsustur. Yani asaleti hükmüyle Allah’a mahsustur. Çıkış yerine göre kula mahsus, Allah’ın indinde kulun halkın indinde ama asli ile her ikisi de Allah’a mahsustur. Çünkü fiilin aslı ve feyzi 37/96

 وَاللَّهُ خَلَقَكُمْ وَمَا تَعْمَلُونَ “Hâlbuki sizi de yaptıklarınızı da Allah halketmiştir.” Ayet-i kerimesi gereğince fiillerin aslı Haktandır. Yani kulun indindeki din de Haktandır, Allah’ın indindeki din de Haktandır. Ama burada bakış değişti önce halktan yukarıya doğru bakıyordu, şimdi Haktan yukarıdan, aşağıya doğru bakıyor. Fiiller Haktandır mezahirden değildir, ancak o mezahir o ef’al ve amali ayan-ı sabitelerin istidat-ı hususiyeleriyle Haktan talep ettikleri için kendilerinden zuhur eder.

Yani dışarıda zahirde görülen fiiller o fiil sahipleri ayan-ı sabiteleri dolayısıyla istidatları ve hususi halleri dolayısıyla taleb ettikleri için kendilerinden zuhur eder. Yani istidat ve kabiliyet varlıkların kendilerinden zuhur eder. Bu hüküm Zat’a ve asla nazaran böyledir. Fakat senin vücud-u izafinden ibaret olan sendeki izafi olan şube ve esma-ı müteayyine yani tayin edilmiş esmalara nazaran her iki nev’in dahi sendendir. Bilasale Allah’tan ama sendeki özellikler itibarıyla da sendendir. Allah’tan değildir, çünkü din inkıyaddır(boyun eğme). İnkıyad da senin fiilindir. Senin kabullenmendir. Fiilin sadır olduğu mahal meydana geldiği mahal senin kesif vücudundur. Senin bu unsuri vücudun ölüm dediğimiz halin vukuu ile çözülünce inkıyad tabir olunan sıfat ve nisbet dahi zail olur, yok olur, inkıyadın kalmaz.

Dolayısıyla inkıyad senin zahiri varlığına bağlıdır. İşte bu itibara göre dinin hepsi sendendir. Yani aşağıdan bakıldığı zaman dinin hepsi sendendir. Cennet ehli cennete gittiği zaman dünyadaki alışkanlıkları üzerine ibadet edelim diyecekler, hayır denilecek burası ibadet yeri değil zevk yeri denilecek. Çünkü cennetten sonra kevn olacak bir yer artık yoktur. Burada ne inşa etmişsen orada inşa ettiğini bulacağın şey oradadır. Onun için orada ibadet yok. İstisnai olarak İbrahim’in (a.s.) nezaretinde burada yarım kalan şeylerin bir kısımlarının orada tamamlanacağı söylenir. Veya niyeti mutlak kati ama ömrü yetmemiş ayan-ı sabitesinde de o varsa orada tamamlanır. 

Burada gafletten uyanmışsa kendini biraz tanımışsa o tecelliler orada da devam edecek ama burada kısa sürede elde edilen şeyler belki orada çok uzun sürede devam edecektir. Çünkü oranın ölçüleri ile buranın ölçüleri zamanları çok farklıdır. Bu itibara göre dinin hepsi sendendir. O öyle hikmetli kanunlardır ki umumi olarak bilinen Rasul örfte bilinen hususi tarikat ile onları Allah indinden getirmedi. Yukarıda fetret devrinde gelen Sokrat, Eflatun gibi felsefecilerin durumu: Bir kısım insanlar diğer insanların yani hükema ve ukalanın meydana getirmiş olduğu şer’i yani peygamber tarafından değil ama peygamberin getirdiği şeriata uygun bir şekilde olduğundan bunlar hakkın indinde kabul edildiler. Ama samimiyetle bunlara bazıları uydu bazıları da uymadılar, fasık oldular. Kim ki onlara inkıyad etmezse ona boyun bükmemiş olur.

-------------

5. Paragraf:

Allah Teâlâ وَرَهْبَانِيَّةً ابْتَدَعُوهَا (Hadîd, 57/27) buyurdu. Ve o, öyle nevâmîs-i hikemiyyedir ki, âmmede ma'lûm olan resul, örfde ma'lûm olan tarîka-i hâssa ile onları Allah indinden getirmedi. Vaktaki onlarda olan hikmet ve maslahat-ı zahire, vaz'-ı meşru' ile maksûdda hükm-i ilâhîye muvafakat eyledi, "Allah Teâlâ onları, onların üzerine farzetmediği hâlde", kendi tarafından şer' ettiği şeye i'tibâr buyurduğu gibi, i'tibâr etti. Vaktaki Allah Teâlâ kendi ile onların kalpleri arasında, inayet ve rahmet kapısını açtı; şuurları olmadığı haysiyyetten, onların kalplerinde şer’ ettikleri şeyin ta'zîmini îkâ' eyledi ki, onlar onunla, ta'rîf-i ilâhî ile ma'rûf olan tarîk-ı nebevinin gayri tarîk üzre, Allah'ın rızâsını taleb ederler. İmdi onları kendilerine şer' eden ve kendileri için şer’ olunan kimseler, "ancak Allah'ın rızâsını talebden nâşî, onun hakk-ı riâyeti ile onlara riâyet ettiler." Ve bunun için i'tikâd eylediler. "Binâenaleyh onlardan, onlara îmân edenlere ecirlerini verdik; ve onlardan bir çoğu fâsikündur." (Hadîd, 57/27) Ya'nî onlara inkıyâddan ve onların hakkıyla kıyamından hâricdirler. Ve kim ki onlara inkıyâd etmese, onun müşerri'i, onu irzâ edecek şeyle ona münkâd olmaz (5).

----------------

Malum olsun ki Cenab-ı Şeyh (r.a.) Hz.leri ثُمَّ قَفَّيْنَا عَلۤى اَثَارِهِمْ بِرُسُلِنَا وَقَفَّيْنَا بِعِيسَى ابْنِ مَرْيَمَ وَاَتَيْنَاهُ الاِنْجِيلَ وَجَعَلْنَا فِى قُلُوبِ الَّذِينَ اتَّبَعُوهُ رَاْفَةً وَرَحْمَةً وَرَهْبَانِيَّةً ابْتَدَعُوهَا مَا كَتَبْنَاهَا عَلَيْهِمْ اِلاابْتِغَاۤءَ رِضْوَانِ اللَّهِ فَمَا رَعَوْهَا حَقَّ رِعَايَتِهَا فَاَتَيْنَا الَّذِينَ اَمَنُوا مِنْهُمْ اَجْرَهُمْ وَكَثِيرٌ مِنْهُمْ فَاسِقُونَ 57/27 ayetinde iktibas buyurmuştur. Muhittin-i Arabi Hz.leri bu hükmü nereden çıkarmış diye sorulursa, bu ayetten çıkardı diyor. Ayet-i kerimenin manası budur, biz Meryem oğlu İsa’yı kendinden evvel geçmiş enbiyaya halef kıldık, O’na İncil’i verdik, ona tabi olanların kalplerine re’fet ve rahmeti ve onların üzerine farz etmediğimiz halde, ancak rıza-ı ilahiyeyi talepten ötürü tabi oldukları rubbaniyeti halk ettik. Çünkü fetret devri yeni bir peygamber gelmediği için eksiklikler oluyordu, yani ne yapacaklarını bilmiyorlardı. İmdi onlar Hakkı riayet ile riayet etmediler, böyle olunca onlardan iman edenlere ecirlerini verdik onlardan çoğu fasikundur. Rabbaniyeti halk ettik, imdi onlar hakkı riayet ile riayet etmediler. Yani bu grubun içinden bazıları bu ilhamata riayet etmediler. Böyle olunca onlardan iman edenlere ecirlerini verdik. 

Cenab-ı Şeyh-i Ekber ayet-i kerimeyi mana itibarıyla tefsire şüru edip buyururlar ki وَرَهْبَانِيَّةً ابْتَدَعُوهَا 57/27 ulu yüksek kavil ile hükema ve ukalanın yani hakimlerin ve akıllıların başlattıkları ve bir şeyler arayarak meydana getirdikleri beyan buyurulan “ruhbaniyet” ve iseviyetteki nefis teskiyesi hikmetli kanunlardır. Hükemadan çıktığı için yani hikmet ehlinden çıktığı için hikmetli kanunlardır ki bunları Allahüteala canibinden getirmediler, belki İsa dinine mensup olan ulemanın din-i Muhammediye tabi olan salihlerin veya bir peygamberin ahkam-ı diniyesi cari olmayan kanun arasında bu fetret zamanında yaşayan ukala ve hükemanın kalplerine Allah’ın indinden vaki olan ilham ve ilka ile o hikmetli kanunlar ile karar eylediler. 

İmdi şer-i ilahiden maksud olan yani ilahi şeriattan maksad olan hükmü ilahi noksan nefislerin ikmali olduğu ve peygamberin dinine tabi olan ulema ve suleha ile zaman-ı fetretteki ukala ve hükemanın vaaz ettikleri usul ve kavâninde zahir olan hikmet ve maslahat dahi kezalik nüfus-u nakısanın ikmali olduğu cihetle yani onların getirdiği kanunlar da noksan nefisleri tamamlamak yolundan bu zevat-ı kiramın maksatları şer ilahinin maksadı olan hükmü ilahiye uygun geldi. Bunun için Allahüteala bu hikmetli kanunları o zevat üzerine farz etmediği halde kendi tarafından inzal buyurduğu şer’e kanunlara itibar eylediği gibi onları da muteber addetti. İşte Allah’ın rahmeti, peygamber göndermedi ama hükema ve ukalaların kalplerine ilka ederek bazı fikir ve düşünceleri onları da din gibi kabul etti.

Vakta ki Allahüteala kendisiyle bu zevatın kalpleri arasında inayet ve rahmet kapılarını açtı onların vukufları olmadığı halde kalplerine bu vaaz ettikleri kanunlara tazim ve riayet hissini ilka etti. Ve bu zevat-ı kiram ile onlara tabi olanlar yani bu ikram edilen yüksek zat ile onlara tabi olanlar bu kanunların tazim ve ahkamını icraya riayet neticesinde taraf-ı ilahide maruf ve tariki nebevinin gayri tarik üzere Allah’ın rızasını taleb ederler. Zira tarik-i nübüvvet ile gelen şeriattan bu şeriat ile amel edenlere ne gibi mükafat verileceği Canib-i Haktan sarahaten vaad buyurulmuştur. Halbuki bu zevatın vaaz ettikleri kanunların tazimi ve ahkamına riayet neticesinde ne gibi bir mükafat verileceği meçhuldür. Yani indel Hakk kabul ama karşılığının ne olduğu belli değil.

Ancak ehl-i din olan ukala düşündüler ki insan hayvanın bir nevidir fakat onda bir hassa var ki hayvanat-ı sairede yoktur. Yani diğer hayvanlarda insanlardaki olan o hususi hal diğer hayvanlarda yoktur. Cenab-ı Hakk’tan nazil olan şeriat insanın hayvanlık halini ortadan kaldırma batını olan nefs-i natıkasını tasfiye içindir. Böylece bu maksada süratle vasıl olmak için az yemek ve az uyumak ve riyazat ve zikri tutmak gibi tarik-i nebevi ve ahkam-ı şeriye üzerine fazladan olarak bir takım usul vaaz ettiler, bu usul ilahi kanunlardan maksat olan hükm-ü ilahiye muvafık geldiği için güzel bir sünnettir, günah bir bidat din dışı değildir. 

Fetret zamanındaki hükemaya gelince bunlar da keza aklen düşündüler ki kainatın heyet-i mecmuasını yerli yerinde icat ve tedbir eden bir sani hakim vardır. Şimdi de feylezofların fikirlerini söylüyor, Sokrat gibi. Eşyadan her bir şey kemale müteveccihtir. Yani hep değişmekte kemale doğru gitmektedir ve bu eşya içinde en mükemmel mahluk da insandır. Zira müdrik ve mütefekkirdir. Mahaza o da hayvanatın bir nevidir, halbuki onun kemali idrak ve tefekküründe olduğu için bu cihetini ihmal etmesi ve cihet-i hayvaniyesine teveccühle onun icabat ve iktizatında müsteğrak olması noksanına mucib olur. Yani hayvanlık tarafından lezzet alması o haliyle gark olması onun noksan olmasına sebep olur.

Bu hal ise var ediliş gayesine de terstir, böylece bu mahluku kendi kemaline tevcih için hayvaniyetine bir yular takmak lazımdır. İşte bu gayeye vasıl olmak için zikredilen hakimler dahi bir takım usul ve kanunlar vaaz ettiler ve ikinci vahdet ve insanın batınının aydınlanmasına dair birtakım eserler yazıp neşrettiler, bu usul ve kavaid onlara ilham tarikiyle varid oldu. Hükema-i yunaniyyeden bazılarına vaki olan ilhamat gibi. Fakat Çin’de tenasuh fikrini neşreden Konfiçyus, Hindistanda putperesliği vaaz eden Buda, Mecusiliği ihdas eden Zerdüşt ve emsali bu zümreden değildirler. Onlara vaki olan ilka yani akıllarına gelen bu fikirler ilka-ı şeytanidir, zira alemin heyet-i mecmuası Kur’an-ı fiilidir. Kur’an-ı lafzi nasıl ayette يُضِلُّ بِهِ كَثِيرًا وَيَهْدِى بِهِ كَثِيرًا 2/26 Vasfına haiz ise Kur’an-ı fiili dahi öylece bu vasfa haizdir. Çünkü Esma-ı İlahiye mütekabildir, alem ise mezahir-i Esma-ı İlahiyedir, daima Hak mukabilinde batıl ve batıl mukabilinde de Hak tezahür eder. İsa (a.s.) ile Muhammed (s.a.v.) arasında geçen fetret devrinde Yunanlı hakimlerin yani Sokrat gibi, Eflatun gibi hükemanın, ukalanın ortaya getirdikleri bazı düşünceler Haktan gelen ilka yanı onlara ulaştırılan fikirlerle meydana geldiğinden ve iseviyet mertebesinin şeriatı içerisinde olduğundan bunlar farz değil ise de nefis terbiyesine faydalı olduğundan kabul görmedir. 

Fakat Çin’de tenasüh fikrini yayan Konfiçyus, Hindistanda putperestliği vaaz eden Buda ve Mecusiliği yayan ateşperestliği yayan Zerdüşt ve emsali bu zümreden değildirler, bunların yaptıkları şeyler muteber değildirler. Onlara vaki olan ilka ilham değil ilka-i şeytanidir. Yani vehimdir. Zira alemin heyet-i mecmuası yani alemin bütün varlığı Kur’an-ı fiilidir yani bu alem fiilen bir Kur’an’dır. Kitap üç tane; bir tanesi bu kitap dediği elimizdeki musaf-ı şerif, yani Arap alfabesi ile manası Rapça lisanı yani zahiri Arapça olan yazıda tesbit edilmiş olan yazı ile Arap harfleri ile tesbit edilmiş olan musaf-ı şerif birinci kitap. İkinci kitap; buna lafzi Kur’an denir, ikinci kitap alemler kitabıdır. Lafzi kitap bütün alemi tanıtıyor Allah’ın isimlerini tanıtıyor, bu lisanen tanıtım da fiili alemde bu lisanen tanıtımın tatbikatı gözümüzün önünde her an olmaktadır.

Bunu izah eden bir kitap da insan-ı kamildir. Zahir ve batın Kur’an-ı Kerimi kendi varlığında toplayan ve izah eden üçüncü kitap da insan-ı kamildir. 

Son fetret devri İsa (a.s.) ile Muhammed (s.a.v.) arasındaki zamandır. Orada bazı insanlar yukarıda da bahsedildiği gibi ilham yoluyla bazı şeyler yazdılar ve tatbik ettiler, ruhbanlık gibi o da bu arada meydana geldi, bunlar kabul edilebilir normal şeylerdir. Bir de şimdi bazı Yunan hükemalarına vaki olan ilhamat gibi.

Yani Yunan hakimlerinden hekimlerinden bazılarına ilham olarak işte Aristo, Eflatun gibi iyi düşünenlerin yapmış olduğu bazı şeyler insanlık alemine faydalı oldu. Fakat buna karşılık Çin’de tenasüh fikirlerini neşreden Konfiçyus, yani tekrar tekrar dünyaya gelme fikirlerini ortaya koyan Konfiçyus, Hindistan’da putperestliği tavsiye eden Buda, Mecusiliği meydana getiren Zerduşt ve emsali bu zümreden değildirler. Yani bunların fikirlerine itibar edilmezler. Onlara vaki olan ilka; ilka-ı şeytanidir. Yani şeytanın beyinlerine ilka etmesiyle yani vermesiyle meydana gelen fikirler şeytanidir, zira bütün alem Kur’an-ı fiilidir. Yani bütün bu alemin varlığı fiili Kur’an’dır. Hani “Biz semavat ve arz da ayetlerimizi açık olarak göstermekteyiz” buyuruyor ya. 

Bakın burada tevhid vahdet alimleriyle zahir alimleri arasında ne kadar büyük fark vardır. Bu alemler hakkında mahluktur, işte canlı varlıklar, cansız varlıklar diye değerlendirme yapılır. Tabi bu akıl düzeyinde bu da doğru ama gerçekte bu alemin fiili bir Kur’an olduğunu bize açık olarak bildirmekteler, tefekkür ehli Hak’tan ilhamlarını alan bazı kimseler. Kur’an iki türlü, biri Kur’an-ı lafzi, biri de Kur’an-ı fiili. Kur’an-ı lafzi elimizdeki olan musaf-ı şerif, Kur’an-ı lafzi nasıl ki “yudullibihi kesiran“ bununla çok kişiler delalette kaldı “ve yehdibi kesiran” çok kişiler de hidayete erdi. يُضِلُّ بِهِ كَثِيرًا وَيَهْدِى بِهِ كَثِيرًا 2/26 Bu vasfa haiz ise Kur’an-ı fiili dahi öylece bu vasfa haizdir. Yani zahirine bakıldığı zaman da bu alemin çok kişiler tam hakikatini idrak edemeyip dalalette kalır ve buradan yola çıkan çok kişiler de hidayete varırlar buyuruyor.

Hani ayette diyor ya “kaldır başını tekrar tekrar bak bir eksiklik bulabilecek misin Tebareke Suresinde. Bir çatlak ve bir nahoş bir şey görebilecek misin خَلْقِ الرَّحْمَنِ مِنْ تَفَاوُتٍ 67/3 Esma-ı ilahiye mütekabildir. Yani Allah’ın isimleri karşılıklıdır, alem ise mezahir-i esma-i ilahiyyedir. Yani esma-i ilahiyyenin zuhur yerleridir bu alemler. Bu alemlerde ne varsa bütün bunlar kendiliklerinden olma değil bir ismin zuhuruyladır. Cenab-ı Hakkın 99 ve sonsuz isimleri de karşılıklı isimlerdir zıt isimlerdir. Nasıl ki “Nur” ile “Zulmet” gibi. Şimdi gece, yarın sabah olacak ömrümüz varsa aydınlık olacaktır. Bunlar birbirinin zıttıdır. İşte bütün bunlar bir esmanın zuhuru ile meydana gelmektedirler. Bitki cinsi olsun, hayvan cinsi olsun, cemadat cinsi olsun, insan cinsi olsun. Daima Hakk mukabilinde batıl, batıl mukabilinde de Hakk tezahür eder. 

Yani bir Hakk bir batıl böyle olmazsa zaten bu alemlerin devamlılığı olmaz. Yani bu alemler zıt isimlerle meydandadır. Hani “Hakk geldi batıl gitti “diyor ya. Şimdi bu kavanini kendi nefslerine şer eden ulema ve hükema ve tebaları yukarıda bahsedilen hukuklara hakkıyla riayet ettiler ve bu usul ve kavaidin hakikatine ve rıza-ı ilahi için itikad eylediler. Yani yukarıdakiler her ne kadar beşeri manada bunları çıkarmış iseler de ama samimi olan insanlar Allah’a yönelmek için bunları böyle yaptılar kavaidin hakikatini yani bu usul ve kaidelerin hakikatine bu rıza-ı ilahi için itikad eylediler. 

فَاَتَيْنَا الَّذِينَ اَمَنُوا مِنْهُمْ اَجْرَهُمْ 57/27 ayetinde “onlara iman edenlere biz ecirlerini verdik” kendileri için ulema ve hükema tarafına vaaz olunan bir çok kimseler fasıktırlar. Yani bu kavanine inkıyaddan hariçtirler. Bu ibadete boyun eğmeyen kimselere bil asale onun kurucusu olan Hak o kimselere razı edecek şeyle mükad olmaz. 

Zikredilen ahkamlar bir peygamber tarafından tebliğ edilmediğinden bunlar ile amel vacib değil ise de onlar mahza rıza-ı ilahiyi tahsil için bu ahkam ile ameli kendi nefslerine vacib kıldıklarından hakkıyla bunlara riayet edenlerden Allah razı olacağını itikad eylediklerinden Cenab-ı Hakk dahi bunlara envar-ı kudsiyye yani kudsi nurlarla ve kemalat-ı nefsiyye Cennet ve hayır ve sevap gibi kendilerini razı edecek şeyleri ecir olarak ita buyurdu.

Her ne kadar yukarıdaki belirtilen şeyler beşeri ise de ama bunları tatbik eden kimseler bu tatbikatı yapmak suretiyle kendilerinin Allah’a ulaşacağını temiz bir gönülle düşündüklerinden böyle itikad ettiklerinden Cenab-ı Hakk da onlara bu iyi niyetleri neticesinde bunların karşılığı ne ise onları verecek ve razı edecek şeyleri ecir olarak ita buyurdu. Yani o insanlar neyi taleb etmişse işte cenneti taleb etmişse cenneti, hurileri taleb etmişse hurileri onların talebine karşı razı olacak şeyleri kendilerine ita etmiştir. Bu kanunların ulema ve hükemaya Allah tarafından ilham tarikiyle vaaz olduğundan onun müşerri’i bilasale Hakk olmuş olur. Bunlara boyun eğmek bağlanmak Allah’a inkıyad etmektir, Allah’a inkıyad edenlere Allah dahi bir şey vermek suretiyle karşılığını vermiş olur. Bu ahkama riayet etmeyen fasıklar ise günahkar olur Hakka inkıyad etmemiş olduklarından Hakk dahi onlara bir şey vermemek suretiyle muamele eder.

-------------

6. Paragraf:

Lâkin emr, inkıyadı iktizâ eder. Ve onun beyânı budur ki: Muhakkak mükellef, ya muvafakat ile münkâddır; veya muhaliftir. İmdi zahir olduğu için, muvâfik-ı muti' hakkında söz yoktur. Muhalife gelince o, kendi üzerine hâkim olan hilafı sebebiyle, Allah'dan iki emrin birini taleb eder. Ya tecâvüz ve afvı veya bunun üzerine ahzi; ve onlardan birisi lâzımdır. Zîrâ emr, nefsinde haktır. İmdi alâ-külli-hâl, abdin efâlinden ve üzerinde bulunduğu hâlden nâşî, onun abde inkıyadı sahih oldu. Binâenaleyh abdin hâli müessirdir. Böyle olunca bu makamdan dîn, "ceza" oldu. Ya'nî hoş ve nâ-hoş şeyle muâvaza oldu. Hoş olan şeyle muâvaza رَضِىَ اللَّهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ (Mâide, 5/119)dır. İşte bu, mesrur olacak şeyle "cezâ"dır. وَمَنْ يَظْلِمْ مِنْكُمْ نُذِقْهُ عَذَابًا كَبِيرًا (Furkan, 25/19) Bu da mesrur olmayacak şeyle "cezâ"dır. وَنَتَجَاوَزُ عَنْ سَيِّئَاتِهِمْ (Ahkaf, 46/16) Bu da "cezâ"dır. İmdi dînîn "ceza" olduğu sabit oldu. Ve işte bu, bu babda lisân-ı zahirdir (6).

-------------------

Lakin emir boyun eğmeyi, karşılık vermeyi gerektirir. Onun beyanı budur ki muhakkak mükellef ya muvafakat ile münkaddır ya da muhaliftir. Zahir olduğu için muvafıka söz yoktur muhalife gelince o kendi üzerine hakim olan hilafı sebebiyle Allahtan iki emrin birini taleb eder, ya tecavüz ve affı veya bunun üzerine ahzi ve onlardan birisi lazımdır. Zira emir nefsinde haktır. Abdin ef’alinden ve üzerinde bulunduğu halden naşi onun abde inkıyadı sahih oldu. Böylece abdin hali müessirindir böyle olunca bu makamdan din ceza oldu yani hoş ve nahoş şeyle anlaşma oldu. “Radyallahuanhum ve raduanh” Allah onlardan razı onlar da Allah’tan razıdır” şekliyle رَضِىَ اللَّهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ 5/119 

وَمَنْ يَظْلِمْ مِنْكُمْ نُذِقْهُ عَذَابًا كَبِيرًا 25/19 Bu da mesrur olmayacak şeyle cezadır. Yani yukarıdaki رَضِىَ اللَّهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ onlar mesrur olacak şeyle yani hoşluk olacak şeyle cezadır ama 25/19 ayetindeki ise azab ile ceza göreceklerdir. Ceza bilindiği gibi karşılık manasınadır. وَنَتَجَاوَزُ عَنْ سَيِّئَاتِهِمْ 46/16 Bu da cezadır, onların seyyielerinden tecavüz etmiştir geçmiştir, yani günahlarından geçmiştir, bu da bir cezadır, imdi dinin ceza olduğu sabit oldu. İşte bu babda lisan-ı zahirdir. Yani zahir lisanı budur. Yani din “ceza” ceza da karşılıktır. Ne yapılırsa onun karşılığı ahirette yaşanacaktır. 

Cennet de bir ceza cehennem de bir cezadır. Cenab-ı Şeyh (r.a.) yukarıda dini halkı beyandan sonra yani halkın dinini beyandan sonra gerek dini hak gerekse dini halk hakkında suret-i umumiyede yani umumi surette bazı fazladan bir şeyler beyan bahsedeceklerini beyan buyurmuşlardır. Bundan sonraki bahislerde bu vaad-i alilerini incaz buyurup derler ki yani neticeye dayanarak bunları anlatırlar ki uluhiyetin emri ve rububiyetin şanı Hakk tarafından inkıyadı ve abd isterse münkad olsun isterse muhalif olsun. Yani Hak tarafından kul’a inkıyad yani kulun yaptığı şeye karşılık olarak ve abd ister kabul eden olsun boyun büken olsun isterse muhalif olsun onun talebi üzerine itayı iktiza eder. Yani Cenab-ı Hakk verdiği cezayı, karşılığı kulun talebine göre verir. Yani kendisi kendiliğinden azab etmez.

Bu hakikat düsturunun açıklaması budur ki şeri ahkamla mükellef olan kul ya bu ahkamı icra etmek suretiyle Hakka inkıyad eder, yani bunu kabul etmek tatbik etmek suretiyle kabul eder. Hakkın emirlerini veyahut emirlere muhalefet ve nehy edilen şeyleri yapar. Muti olan abdın hali bellidir, bunu burada tekrar etmeye gerek yoktur, fakat abd-ı muhalif olan yani Cenab-ı Hakkın dışında hareket eden muhalif olan Gafur isminin (örtücü isminin) gaffar isminin kemali ve hükmü kendisinde zahir olmak için ya affı talep eder, yani ben bir suç işledim diye affedilmesini taleb eder. 

Yahut bunu talep etmez “Müntakim” ve “Kahhar” isimlerinin hükmü ve kemali zahir olmak için bu muhalefeti sebebiyle muahazayı taleb eder. Yani cezalandırılmayı talep eder. Bu iki emrin biri abdin ef’alinden ve üzerinde bulunduğu halinden dolayı vaki olur. Ve bu iki emir abdin aynı sabitesine ve onun istidat-ı ezelisine taalluk ettiğinden bu mesele sırrı kadere aittir, sırrı kader gayb-ul guyubdur bu konudaki tafsilat Üzeyir fassında mevcuttur.

Rubai tercüme: ey her neyi gizledim ise sana aşikar olan Zat’ı ecellü alâ! bütün isyanı senin “Gaffar” ismi Şerifinden ümit var olarak işledim. Yani bütün isyanlarımı yaptım ama senin “Gaffar” isminden ümitli olarak yaptım. Farz edeyim ki senin fermanına birçok muhalefetlerde bulundum nihayet sen her şeyi diledin ise ben onu yapmadım mı? diyor. İşte Hakk tarafından emr-i ita abdin istihkakı üzerine cereyan eder. Yani vermek emri abdin istihkak talebi üzerine cereyan eder, abdin hali neyi gerektirirse Hakk tarafından o verilir. Zira inkıyada müessir olan abdin halidir. Yani uygulamada tesirli olan tesir eden abdin halidir. Eğer abd Hakka bağlanmakta ise Hak dahi muvafık, karşılık ile ona bağlanır, ona münkad olur.

Eğer muhalif ise abdin hali ise iktiza ediyor ise Hakk afv ve mağfireti ile münkad olur. Ve o abd muhalefeti sebebiyle talep ettiği affı “Gafur” ve “Gaffar” isimleri ile tecelli ile ona münkad olur. Böylece abdin bu muhalefeti onun mazharında kemalin ziyade zuhuruna sebep olur. 

Abdin istidadı hesaba çekilmeyi talep ederse Hakk ona kahır ve intikam ile karşılık verip Kahhar ve Müntakim isimleri ile tecelli eder. Velhasıl Hakk tarafından kendisine mahsus olan hükmü çekmek için abdin hali müessirdir. Burada tesir abdin hali neyse o cezb eder, o çeker.

Abdin Hakka inkıyadı yani bağlanması taat ile Hakka muvafakatinden ibaret olduğu gibi Hakkın abda inkıyadı dahi abdın hali cezada ne iktiza ediyorsa Hakkın abdi o şeyle muvafakatinden ibarettir. Yani kul Hakktan neyi taleb ediyorsa Hakk da ona talep ettiği şeyle cevap vermesidir. İşte bu noktayı nazara göre din “ceza” demek olur. Hani “din günün sahibi” diyor ya Fatiha suresinde 1/4

 مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِCeza gününün yani karşılık gününün sahibidir. Yani din abdin ef’alinden olmak makamından “ceza”dır. Abdin fiilinden meydana gelmesinden bir cezadır. Diğer bir izah ile din; abdin sevineceği ve sevinmeyeceği şeyle onun hali gereğince kul ile Rab arasında karşılıklı alışveriştir. Abdin hoşuna gidecek ve tabiatına mülayim gelecek şeyle alışverişi Cenab-ı Hakk رَضِىَ اللَّهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ 5/519 kavliyle Allah onlardan razı onlarda Allah’tan razı kavliyle açıkladı. Zira Allahüteala bir kimseden razı olacak olursa o kimseye lütuf ve iltifatla muamele eder, kişinin tabiatı bu lütuftan memnun olur. Cenab-ı Hakk hoşa gitmeyecek bir şeyi ve tabiata mülayım gelmeyecek bir şeyle muvavazayı وَمَنْ يَظْلِمْ مِنْكُمْ نُذِقْهُ عَذَابًا كَبِيرًا 25/19 “Sizden zulmeden kimseye biz büyük azabı tattırırız” kavliyle beyan eyledi. Zira bu Hakkın abdine Kahrıyla muamelesidir ve kahır abdi elim eder. Yani kahır elem verir. Elem ve azab ise elbette hoşa gitmez ve tabiata mülayım gelmez. Ve keza Hak Teala وَنَتَجَاوَزُ عَنْ سَيِّئَاتِهِمْ 46/16 “biz onların seyyiatından geçeriz.” Buyurur ki bu da cezadır. Fakat mülayim ve gayri mülayim kayıtlarıyla kayıtlı değildir. Velakin bir kimse seyyiatıyla karşılık olunmayıp avf edilecek olursa mesrur olur, işte abdin mukteza-ı haline göre dinin ceza yani karşılık olması kesb-i sıhat eyledi yani kazancı ortaya çıktı.

Velhasıl din islamdır, İslam ise boyun eğmedir. Hakkın abde inkıyadı (boyun eğmesi) onun haline göre icab eden bir cezadır. Yani kulun Hakka boyun eğmesi ona bağlanması onun haline göre gereken bir cezadır. Dinin ceza olması ve hakkın abde inkıyadı manasına gelmesi lisan-ı zahirle söylenmiş bir sözdür. Yani zahirdeki hukuk budur, onun sırrı ve sırrının sırrı atide beyan buyurulur. Yani gelecekte daha derinlemesine gidilir. 

------------- 

7. Paragraf:

Onun sırrına ve bâtınına gelince: İmdi o, vücûd-i Hak âyînesinde bir tecellîdir. Böyle olunca, Hak'tan mümkinât üzerine ait olan şey, ancak onların ahvâlinde zâtlarının Hakk'a verdiği şeydir. Zîrâ mümkinâtın her halde bir sureti vardır. Şu hâlde mümkinâtın ihtilâf-ı ahvâlinden nâşî suretleri muhteliftir. Binâenaleyh ihtilâf-ı hâlden dolayı, Hakk'ın tecellîsi muhtelif olur. Bi'n-netice abdde Hakk'ın eseri, onun hasebi üzere vuku' bulur. İmdi ona hayrı, onun gayrı vermedi. Ve ona, zıdd-ı hayrı onun gayrı i'tâ etmedi. Belki o, zâtını mün'im ve muazzibdir. O, ancak kendi nefsini zemm etsin; ve ancak kendi nefsine hamd eylesin! Şu halde Hakk'ın onlara ilminde, Allah için hüccet-i bâliğa sabittir. Zîrâ ilim, ma'lûma tâbi'dir (7).

----------------

Onun sırrına ve batınına gelince imdi o vücud-u Hakk ayinesinde bir tecellidir. Böyle olunca Hakktan mümkünat üzerine ait olan şey ancak onların ahvalinde Zatlarının Hakka verdiği şeydir. Zira mümkün olan bu alemlerin her halde bir sureti vardır. Şu halde mümkünatın ihtilaf-ı ahvalinden naşi yani meydana gelen suretleri muhteliftir, böylece ihtilaf-ı halden dolayı Hakkın tecellisi muhtelif olur. Bin netice abde Hakkın eseri onun hasebi üzere vuku bulur. İmdi ona hayrı onun gayrı vermedi. Ve ona zıddı hayrı onun gayri ita etmedi belki o zatına nimet verici ve azab vericidir. O ancak kendi nefsini zemmetsin ve ancak kendi nefsine hamd eylesin. Şu halde Hakkın onlara ilminde Allah için gerçek bir delil sabittir, zira ilim maluma tabidir.

Ruh her ne kadar fass-ı ademide tafsil edilmişse de burada dahi bir mukaddime iradına lüzum görüldü. Yani bir mukaddime takdim etme açıklama lüzum görüldü. Malum olsun ki vücut bir mevhum-i külliden ibaret olup bil cümle sıfat ve esmadan müstağnidir. Vücud dediğimiz bu madde alemindeki mevcudat değil, vücud-u ilahi, vücud-u mutlaktır. Bütün varlığı içerisine almış olan vücud-u mutlaktır. Yani vücud; vücud olabilmek için kendisinin sıfat ile mevsuf yani sıfat ile vasıflanmış ve esma ile müsemma, isimler ile isimlenmiş olmasına hacet yoktur.

Nasıl ki şu gördüğümüz her şey vücud ama bu mevcud olan bir vücuddur, vücud-u mutlak, vücud-u asli, vücud-u ezeli değil, bu mevcut olan bir vücud, bu sıfatı ismi üstünde bunun ama O vacibül vücud olan O vücuda sıfat ile muttasıf, esma ile müsemma olmasına gerek yoktur, hacet yoktur. Bunlar olsa da olmasa da vücut yine vücuttur. Bizim ruhumuzun da olduğu gibi ruhumuz ruhtur yani bu vücudumuz olsa da olmasa da herhangi bir nisbeti olsa da olmasa da ruhumuz ruhtur, aklımız akıldır. Bu vücudun herhangi bir yere istinad etmesi de gerçekçi olmaz. Yani vücut neye müsteniddir ve nerede çıkmıştır suali de doğru değildir aklımız ermez, bu beşer aklı ona ermez.

Çünkü bu mefhum-u külli bir şeye istinad etse müstakil olmamak ve diğer bir vücuda muhtaç olması lazım gelir. Yani bir yere istinat etmiş olsa kaynağını bir yerden almış olsa oraya bağlı olması gerekecektir ki o zaman da vücud-u ilahi olmaz. Bu sual teselsül edince yani tekrar edilince sonsuza kadar bu sual gider bir yere varmak mümkün olmaz. Yani herhangi bir çıkış yerine ulaşmak mümkün olmaz. Mutlak vücut, sonsuz olması lazım gelir. Vücuduna delil ancak kendi Zat’ıdır. O’nun vücudunun varlığını meydana getirecek olan mantıklı bir delil yine o vücutta dahil bulunacağından vücudun izafatından olur. Yani vücuda izafe edilen şeylerden olur.

İzafet ise yani isimlendirilen şeyler ise onun perdesi olur. Bize de nasıl beşer dediler insan dediler, hep bunlar bizim birer perdemiz oldu. Mahluk dediler, yaratılmış dediler mutlak vücudumuza bunlar hep perdedir. Cesedimiz evvela perde oldu. Mesela bir güzel sevgilinin delili cemali ancak onun vech-i zahiridir. Yani güzel bir insanın cemali yüzü zahiri bir vecihtir ve zahiri bir delildir. Yüzüne koyduğu peçe zatına izafe ettiği bir şeydir. Ve bu ise yine perdedir. Böylece vücudun mevcudiyetine irad edilecek delail-i mantıkiye zaittir ve hicaptır. Zahiri hicaplama ise külfettir. Vücudu anlamak istediğin zaman görünen her şey ona perdedir. 

Şimdi bu vücud-u hakiki vücud-u Hakktır ve bütün varlığın kaynağıdır. Hakikat ehli bu kaynağa şimdi içinde bulunduğumuz mertebe-i taayyün de bir takım ıstılahat ile işaret etmişlerdir ki onlar yani ulema-ı kiram içinde bulunduğumuz şu mertebeden oraya bakarak isim takmışlardır ki mertebe-i ahadiyyet, en çok kullandığımız da budur zaten. Zat’ın kendi özelliği, Zat-ul Baht, Gayb-ı Mutlak, Alem-i Lâhut, Alem-i La taayyün, Alem-i Itlak, Ama-yı Mutlak, Vücud-u Mahz, Vücud-u Mutlak, Zat-ı Sırf, Ümm-ül Kitap, Beyan-ı Mutlak, Nokta-ı Basıta, (görme noktası) ve Gayb-ul guyub gibi bir takım esmadır. 

Yani bu isimlerle bu vücudu madde aleminden düşünerek bu isimler verilmiştir. Bu isimlerin hepsi de ona perdedir. Ama bu perdelerle anlatılabilmektedir başka da bir izah yolu yoktur. Bu bütün alemler var olmazdan evvelki Allah’ın kendi kendiyle olduğu halidir. Mevcudatın hiçbiri yok iken ne semalar ne melekler ne cinler ne insanlar hiçbir şey yokken. 

Esma Zat’ın hicabı olduğundan, isimler Zat’ın perdesi olduğundan Zat bu esma altında bu isimler altında gizlenmiştir. Perdeler altında gizlenmiştir. Alem-i taayyünatta yani bu tayin edilen sonradan bu mümkinat aleminde Zat’ın ihtifası, gizlenmesi onun zati gerekliliğidir, perdelenmesidir.

Mutlak bu mertebede izzet ve ganilik sahibidir. Hakikatte bu mefum-u küllide ne makam ne mertebe ne isim ne de resim ne sıfat ve ne de sıfatlanan vardır. Yani kendisinde bil kuvve mevcut olan şuunatı kuvvede mevcut olan şenleri zuhurları sıfat ve esma ızhar etmemiştir. Daha burada ısrar yoktur. Bu şuunat ve mertebe Zat’ın aynıdır, Zat da mahv ve müstehlektir. Yani Zat’ta yokturlar, helak olmuşlardır. Vaktaki Fass-ı Âdemi’de izah olunduğu üzere Zat-ı sırf kendisinde bil kuvve mevcut olan sıfat ve esmanın ahkam ve asarını müşahede etmek istedi. Yani Zat-ı sırf, kendinde mevcut olan yani kuvvede mevcut olan özelliklerini ortaya Sıfat ve isimlerini bunların ahkam ve eserlerini müşahede etmek istedi, görmek istedi Fass-ı Salihte beyan edileceği vecihle icad emrine teveccüh buyurdu ve o sıfat ve esmanın suretlerini ilminde icat eyledi.

Evvela ilminde icat eyledi, ilim Zat’ın aynı olduğu cihetle bu suretler vücud-u Zatta peyda oldu. Bu hal Zat-ı sırfın mertebe-i Zat’tan kendi sıfat ve esması mertebesine tenezzülü demek olur, yani bunlar kendi bünyesinde oluyor, zira suretten münezzeh ve müteali olan Zat, tenzih edilen ve âli olan yukarılarda olan Zat, sıfat ve esması hasebiyle bir takım suver-i ilmiyeye bürünmüş, bu suretleri kendi ilminde müşahede eylemiş bulunur. Nasıl bir ressamın kendi kafasında resim, düzenlediği gibi mimarın yapacağı binayı düzenlediği gibi ama ne kağıda ne de hiçbir şeye geçmemiş halidir. Sadece kendisi müşahede eyledi. O mühendis de evvela kendisi müşahede ediyor. Daha evvelce o dahi aklında yoktu. 

Batınında yani aklında hiç böyle bir suret, üç katlı, beş katlı bir bina yahut bir köşk surette yok iken bakın evvela onu kendi kendinde icat ediyor. İşte ilmi tasarım böyledir. Âmada iken bunlar tamamen kendi batınında iken ilminde evvela suretleniyorlar, şekilleniyorlar. Bu kendi kendinde olan, mükevvenata dışa dönük değildir. İşte ayan-ı sabiteler de burada oluşuyor. Bu şekilde oluşuyor. Allah’ın ilminde Allah’ın ilmi olarak, kendi ilminde müşahede eylemiş bulunur. Hani bir arsa planı verirler mühendise, o arsaya göre daha evvel o kendinde yok iken ama özünde var, alemde ne olacak ise o kişilerin özlerinde vardır. Olmazsa zaten dışarıya çıkmaz.

Ama kendisi onun farkında değildir. Ona bir şey ısmarlanır onun parasını kazanmak sevdasıyla salonu buraya koyayım, mutfağı buraya koyayım, diye bir tasarım yapar üzerinde yani kafasında. Daha onu kafasında yerleştirir. Ondan sonra ancak ortaya çıkar. Demek ki ne oldu, bu kendinde vardı fakat kendisi farkında değildi. Yahut ihtiyaç olmadığı için dışarı çıkarmamıştı. Ama yavaş yavaş bu alemleri çıkarmayı dilemesi kendi kendinde şuura geldi evvela. Batından ilk çıkış bu zuhura şuura gelmektedir. İlahi akıl Allah’ın ilminde bütün bu alemlerin programı böyle yapıldı. Ama kendinde olarak. İşte bunu kendi ilminde müşahede eylemiş bulunuyor. 

Herkes öyle değil midir, şimdi ne yapıyorsun diyorsun ki hiç ortada yokken programı, bir talep geliyor yahut senin aklına bir şey geliyor, dur diyorsun yüz tane pantalon keseyim, evvela kendi ilminde bunları müşahede ediyorsun. Bu ilmi müşahededir, ilmi şuurlanma, işte bakın bu ilmi şuurlanma iradesi kimde yoksa onun yaptığı şeyler de karışık dengesiz arkası gelmeyen şeyler olur. Bakın evvela ilmi irade ilmi şuur, şuurda olmuş oluyor. Kişi evvela onu müşahede eyliyor, yani programını başında yapıyor, kalbi de bunu tasdik ediyorsa mutmain oluyorsa bu işin neticesini kestirebiliyorsa borca giriyor, gereğini yani kevnini meydana getiriyor. Çıkarıyor olgunlaştırıyor. 

Müşahede Zat’ın yine kendisini müşahede etmesi demektir. Bakın işte kişiye bu başka yerden gelmiş değildir, yine kendi ilmini kendini müşahede etmesidir. 

Hakikat ehli de bu mertebeye birtakım isimler vermişlerdir ki onlar da Alem-i Ceberut, Taayyün-i Evvel, Tecelli-i Evvel, Mertebe-i Vahidiyet, Akl-ı Evvel, Cevher-i Evvel, Hakikat-i Muhammediye, Ruh-i İzafi, Ruh-i Külli, Gayb-ı Muzaf, Kitab-ı Mübin, Alem-i Esma, Ayan-ı Sabite, Alem-i Mücerredat, Alem-i Mahiyyat, Berzah-ı Kübra gibi isimleridir. Daha doğrusu burası uluhiyyet mertebesidir. Yani Zat mertebesinden sıfata doğru yolculuktur. 

Zat-ı Sırf da şuunat-ı Zat’iye arasında temayüz olmadığı halde bu mertebede ilmen yekdiğerinden ayrılırlar, mesela “Hadi” ismi “Mudil” den, “Dar” ismi “Nâfi” den temeyyüz eder. Şunun gibi binanın ilmi olarak o bina kafanda bir binadır ama bunun önünü nereye getireyim arkasını nereye getireyim dediğin zaman işte güneş ışıklarını nasıl daha güzel alacaksa o zaman bunlar birbirinden ayrılmaya başlıyor ön taraf arka taraf diye daha senin ilminde. Cenab-ı Hakkın isimleri “Dar” ve “Nâfi” diye meydana gelir. Zat-ı mutlak-ı latif bu mertebeden sonra ilimde sabit olan suretler gereğince cevahir-i nuraniyeden ibaret olarak mertebe-i ervaha tenezzül eder. Nurani cevherler olarak aynı bu program nur cevherleri olarak tenezzül eder. Bu mertebede her bir isim cevher-i nurani olarak vücut bulur. Bunlar da Hak-ı Latifin bizzat taayyün ve tekasüfünden başka bir şey değildir.

Latif olan Hakkın tayinlerinden yani programlarından ve kesafetinden, yoğun koyulaşmasından başka bir şey değildir. Buna Alem-i Emir de derler. Fakat bu tenezzülat-ı vücuttan yani vücudun tenezzülünden inmesinden maksat kemal-i zuhur ve ızhar olduğundan bu mertebeyi tenezzül ile iktifa münafi gaye idi. Yani bir menfaat için olmuştu. Böylece Zat-ı Latif, bundan sonra bir mertebe daha tenezzül buyurdu, burada tenezzül demek; aşağıya indi, tenezzül etti deyince hafifleşti demek değildir, bu tenezzül inme değil çıkmadır. Yani kemalattır. Eğer bu tenezzül, iniş diye bahsedilen şey olmamış olsaydı bu alemler meydana gelmezdi. İşte bu alemlerin meydana gelmesi düşüş değil yükseliştir. Eksiklik değil artıdır yani artıştır. Bu artışların da en kemalli yeri de içinde bulunduğumuz dünya yani bu alemlerdir. Biz şimdi hep bir yukarıdan aşağıdan var yukarısı alâ aşağısı daha basit gibi görüyoruz düşünüyoruz ama öyle değildir. Aslında bu yukarıdan aşağıya doğru olan bir şey değildir. 

Yani tenezzül iniş demek, Kur’an-ı Kerim’deki bu kitapta da olduğu gibi Kur’an’ın inişi, nazil oluşu gibi iniş insan beyinlerinin anlayabilmesi için hafifleştirmedir, yani kolaylaştırmadır. Mananın inmesi demek hafifleşmesi demektir. Nasıl bir limonu sıkalım, sıkalım limon suyu olarak onu içmemiz ağır gelir ama onu limonata yaparak içtiğimiz zaman işte o tenezzül etmiş olur, yani dozu hafifletilmiş olur. Nüzul dediğimiz zaman iniş zannediyoruz ama değildir. Yükseliştir, kemalattır. Bu cevahir-i mücerredeye yani mücerred cevherlere birer suver-i hayaliye iksa eyledi, hayali suretler eyledi ki bu mertebeye Alem-i Melekut, Alem-i Misal, Alem-i Hayal, Alem-i Tafsil, Barzah-ı Suğra derler. 

Yukarıda bir latifleşme oldu sonra bu latifleşmeye cevahir-i mücerreye, suver-i hayaliyye, yani latiflikten hayali suretlere dönüştü. Alem-i melekütte kemal-i zuhur yani zuhurun kemali henüz meydana gelmez. Bunlar zuhurun mertebeleridir. Suver-i ilahiyye yani ilahi suretler her ne kadar açık bir surette görülür uzunluğu genişliği ve derinliği ölçülebilir ise de kesafet olmadığından tartılamazlar. Rüyada gördüğümüz şeyler mesela derinliği var, uzunluğu genişliği yüksekliği var, ama tartılamazlar. Aynada görünen suret gibi. Böylece bu gayeye vusul için Zat-ı Mutlak-ı Latif bizzat bir derece daha kesif olan libas-ı taayyüne büründü. Yani bu taayyün elbisesini giyindi o mana alemindeki varlıklar madde elbisesini giyinerek görünür hale geldiler. Yani hep birlikte geldik. Yoksa bu madde elbisesini dört anasırdan giydiğimiz elbiseyi giymeseydik hiçbirimiz birimizle münesebettar olamazdık.

Çünkü bu madde ancak bizi böyle o maddenin cihazlarıyla anlaşmamız mümkün oluyor. Lisanla gözle dille kulakla. İşte taayyün elbisesine büründü, bu suretle bil cümle yani bütün esma ve sıfatın suretlerini kendi vücud-u ayinesinde kendi kemaliyle müşahede eyledi. Cenab-ı Hakk o mutlak vücudunda zuhura çıkardığında müşahede eyledi. 

Bu mertebe meratibin en kesifi en koyusu oldu, ehl-i hakikat bu mertebeyi Şuhud-u Mutlak, yani mutlak şehadet alemi, Alem-i Şehadet, Alem-i Mülk, Alem-i Nasut, yani insanlık alemi, Alem-i Halk, Alem-i Mevalid (doğurucu alem) burada doğurucu olanlar, madenler, nebatlar ve hayvanlardır. 

Ehlullah bu aleme Hazret-i Şahadet de diyorlar. Yani bu alemler hazret alemidir. Yani hazreti müşahede alemidir. Bunlar gibi isimler ile isimlendirirler. Şimdi bu tenezzülatın cümlesi yani bu zuhurların hepsi Zat-ı Latif-i Hakkın yani Hakkın latif Zat’ının mertebe mertebe kesif suretlere bürünerek zahir olmasından ibarettir. Nitekim Ebul Hasan Gûri şöyle diyor, “O Zat-ı ecell ü a’lâyı tenzih ederim ki nefsini ve Zat’ını latif kılıp “Hakk” ismini verdi. Ve kesif kılıp yani koyu yoğun kılıp, “Halk” isimlendirdi, bu hakikati açıklayan Abdül Kerim Cili İnsan-ı Kamil adındaki eser-i âlîyesinde atideki beyanatta bulunmuşlardır.

Tercüme:

Hakk Teala alemin hayalidir, latifidir, Allahüteala semavat ve arzı ve onların aralarında olan eşyayı ancak Hakk ile yarattık buyurdu خَلَقَ السَّمَوَاتِ وَالاَرْضَ بِالْحَقِّ 15/85 Alemin misali kara benzer Sübhanehü Teala karın aslı olan suya benzer. Bu karın ismi iki hal üzerine emanet olmuştur. Ve onun üzerine ismi maiyyet hakikattir ve ben bu hakikati Bevadirü’l-Gaybiyye fi Nevadiri’l-Ayniyye adlı kasidemde açıkladım. O öyle bir kaside-i azimedir ki yani yüce bir kasidedir ki ona öyle bir dokuma yaptım ki ilim dokuması yazı ve satırlarla daha böyle bir dokuma mevcut olmadı.

Bu seneler onlara vukuf için anlayış hususunda müsamaha etmedi. Bugünün insanları pek onları anlayamadılar. Tabi ki yazıldığındaki devirdeki insanlar anlayamadı. İnsan-ı Kamil Kitabını ne zaman yazdıysa o devirdekiler anlayamadı diyor. Halk timsal hususunda ancak kara benzer. Yani temsil hususunda kara benzer. Sen nabi olan susun ki o halkı meydana getirensin ve kar, bizim tahkikimizde suyun gayri değildir. Yani bizim anlayışımıza göre kar suyun ayrısı değildir. Halbuki şerayinin davet eylediği hükümde her ikisi de yek diğerinin gayrıdır. Ama şeriata kar, kardır, su da sudur. Ama hakikatta ise kar suyun gayri değildir. Velakin kar eriyip onun hükmü kalkar suyun hükmü vaaz edilir. Suyun hükmü ortada kalır. 

Emr-i vücut böyle vakidir. İmdi tenezzülat-ı vücudu biraz daha izah için şu misali açalım. Havada olan buhar kemal-i letafetinden dolayı yani latif olmasından dolayı beş duyumuzla hissedilmez. Bir derece koyulaşınca yoğunlaşınca kesif bir bulut olur. Bu halde iken göz ile görülür. Bir derece daha tenezzül edip su olunca evvelki mertebeden daha kesif olur, bir mertebe daha tenezzül edip buz olduğunda geçmiş mertebelerinin hepsinden yoğun olur. Maahaza bulut, su ve buz buharın vücuduna başka bir madde dahil olmakla meydana gelmedi. Yani buhardan bulut oldu ve buz oldu, buharın vücuduna başka bir madde dahil olmakla meydana gelmedi. Buhardan meydana geldi. Belki bunlar bazı şeriat tahtında yani bazı şartlar altında buharın muhtelif elbiselere bürünerek zahir olmasından ibarettir. 

Burada gördüğümüz değişikliğin hepsi buharın kendi özelliğinde olan değişmedir. Yoksa buhar değişimlerde kendisi değişmiş değildir. Neticede bir sıcak hava geldiğinde buz suya, su buhara, buhar da latif havadaki haline dönüşür. Buhar her bir elbiseye büründükçe başka bir isimle isimlenmiş olur, o mertebede aldığı isim ile anılıp artık ona buhar denmiyor. Mesela buluta suya ve buza buhar denemeyeceği gibi bunlara buhar da denemez. Zira buhar bunlar gibi değildir, buharın gayrı da denemez, buhar değildir de denemez, müstakil vücutları yoktur, bakın buharın bulutun, suyun, buzun karın müstakil bir vücutları yoktur diyor. Kendilerine ait bir varlıkları yoktur. 

Hepsinin vücudu izafi ve itibaridir. Yani böyle kabullenmektir. Buz olarak kabullenmektir, mutlak değildir. Hakikatte cümlesi buhardan da başka bir şey değildir. Velakin zahirde birbirine gayri göründükleri gibi şeriat bakışıyla başka hukuka haizdirler. Buzun hakikati su olmakla beraber suyun vazifesini göremez. 

Su ile taharet mümkündür, fakat kar ve buz taharet için kullanılamaz. Meğerki eriyip su ola. İmdi sonsuz fezada nefes-i rahmani olan esirden (atom) parlak bulutların yoğunlaşarak zuhuru ve onların dahi derece derece sıcak, buhar, sıvı, ateş halinde küreler şeklinde tekasüfleri ve daha sonra kabuk bağlayıp kesif alemler halinde devirleri bu misale mutabıktır.

Yani alemlerin oluşumu su, buhar, bulut hadisesine uygundur ve nefes-i rahmani hakkındaki tafsilat İsevi Fassında gelecektir. Hakk Teala isimleri ile ayan-ı sabite aynalarında ve ayan-ı sabite dahi vücud-u Hakk aynasında zahir olur. Şu halde ayan-ı sabite Hakkın ve Hakk dahi ayan-ı sabitenin aynası olmuş olur. Şimdi şöyle bir benzetme yapalım, kitabın yazarı kimse evvela bunu kafasında programını yapıyor. Daha evvel böyle bir şey yok iken ama batınında derinliklerinde vardır. Eğer olmazsa zaten hiç meydana çıkmaz. İşte ilm-i ilahide Allah’ın varlığında âma’iyetinde bütün bu varlıkların ilimleri bilgileri bütün sonsuz halleri mevcuttur. Yavaş, yavaş bunlar ilm-i ilahi’de yani ilim olarak programı kafada yapılmaktadır. İşte bu alimin ilminden ayrı olmadığı ilmin de alimden ayrı olmadığı bir birliktelik devresidir.

Biz burada bunlara ayan-ı sabitelerin oluşması diyelim, burada bunlar mahluk değildir. Henüz zuhura çıkmış değillerdir. Yani yazarın kendi varlığında olan şeylerdir. Zuhura çıkmış kevn etmiş şeyler değildir. İşte arzu etmesi programını yapmasıdır. Orada daha bunlar zuhura çıkmış değillerdir. Daha bunlar orada mürekkep kokusu duymamışlardır. Yani ayan-ı sabite varlık kokusu duymamıştır dedikleri budur. Daha mürekkep kalem kokusu duymamışlardır. İşte arzu etmesi sevmesi de bunun meydana çıkması için onun aşkı oluyor istemesi. Aşk irade demektir. Rağbet edersin de iraden olmaz. İrade ile rağbet etmek. Bunun işte evvela o kağıtlara geçmezden evvel hani bir kağıda döküyoruz ya aklımızda düşünüyoruz onu sonra basit kağıda geçiriyoruz. Bunu biz gerçi madde üzerinde misal veriyoruz ama onun daha latif olduğunu düşünelim. Yani sıfat mertebesinde billurlaştığını belirleştiğini ondan sonra o kağıda ondan sonra da esma mertebesi işte bunlar kitabın esma mertebesidir. 

Faaliyet sahasında değil ama varlıkları belli olmuş sayfaları belli içindeki manalar belli onun hepsini resimler olarak görelim o sayfaları her bir resim zuhuru gibi görelim, o hali işte esma hali, isimler hali yani alem-i melekut hali. Bu hale dönüşmesi de ef’al alemine dönüşmesi, bütün alemler işte böyle oluşuyor. Şu halde ayan-ı sabite Hakkın ve Hakk dahi ayan-ı sabitenin ayinesi olmuş olur. İşte o akılda olan ayan-ı sabiteler sabiteyi düşündüğü zaman. Bakın ayan-ı sabiteler Hakkın aynası olmuş oluyor. Düşündüğün zaman bir ayna, orada bir forum olmuş oluyor. İşte orada forumların dahi aynası Hakk’tır. Çünkü orada başka ayna olacak bir yer yok orada.

Şimdi Hakk ayan-ı sabiteye ayine olunca abd ayan-ı sabitesi itibariyle Hakkın ayine-i vücudunda ayine-i mümkünü hasebiyle “Deyyan” isminden zahir olan bir tecellidir. “Deyyan” şu demektir; herkesin hakkını veren, hesabını bilen manasınadır. Demek ki Hakkın din yolunda olan kayıtlaması kendisinin tabına mülayim olan şey ile Hak’tan zuhurunu taleb eylediği istidada eylediği ism-i Deyyan’ın tecellisidir. Yani hakkını almak Deyyan’ın tecellisidir. Başka bir tabir ile dini yoldaki abd öyle bir ismin mazharıdır ki bu isim onun mütedeyyin olmasını iktiza eder yani gerektirir. Onun ayan-ı sabitesi ilm-i ilahide peyda olduğu zaman da bu suretle malum-u ilahi olmuştur. 

Bütün varlıklar Deyyan isminden zahir olmaktadır herkesin hakkını bilen, veren demektir “Deyyan”. Yani bir kulunu din yolunda giden olmasını dilemişse ve onun ayan-ı sabitesi ilm-i ilahide peyda olduğu zamanda bu suretle malum-u ilahi olmuştur. Yani ayn-ı sabitede hangi varlığın ne şekilde olacağı düşünülmüşse hepsine “Deyyan” ismi veriyor. Yani her ismin hakkını Deyyan ismi veriyor. Ama ondan “Hadi” ismi zuhur edecek ama “Mudil” ismi zuhur edecek, hepsinin hakkını veriyor. İşte hangi varlıkta “Hadi” isminin zuhurunu düşünmüşse yahut programlamışsa “Hadi” isminin gerektirdiği ismi ona veriyor. O esma da ondan zuhura geliyor. “Mudil” isminin gerektirdiği de nereye verilmişse Mudil onu taleb ediyor ilm-i ilahide kendisine Mudil esması düşmüşse o varlık Mudil isminin gereğini talep ediyor yeryüzüne geldiği zaman. İlm-i ilahide ayan-ı sabitesi meydana geldiği zaman da bu suretle malum-u ilahi olmuştur. Yani Cenab-ı Hakk ezelde batından bunu murad ediyor, One murad etmişse o isimle peyda olmuş oluyor, zuhura gelmiş oluyor. Onun hangi esma ile zuhura geleceği orada tesbit edilmiş oluyor. 

O kulun hakikati yani ayan-ı sabitesi Hakk’tan bu tecelliyi talep etmiştir. İlm-i ilahi olarak meydana geldiğinden o isim Mudil veya Hadi ismi veya Cebbar, Kahhar, Rahman ismi o fiili yapmaya o gücü talep ediyor. Bakın fiiller daha nereden kaynaklanıyor. Hakk dahi ona vücut vermesiyle onun talebini israf etmiştir. Yani yerine getirmiştir. İlm-i ilahisi talep ettiği şeyi Hakk ona vermiştir. Böylece abd-ı mütedeyyin mecburen mütedeyyindir. Yani din yolunda olan dinine değer veren mecburen mütedeyyindir. Fakat bu cebir ona kendi hakikatinden ve istidat-ı ezelisinden gelir ve onun hakikatinin istidadı mecul değildir. Yani onun istidadı yaratılmış değildir. Yani mahlukiyetle vasıflanmamıştır. 

Keza gayri mütedeyyin olan abdin adem-i inkıyadı dahi istidat-ı ezelisinden gelir, yani boyun eğmemesi istidat-ı ezelisinden gelir, böylece o da mecburdur. Ama cebren değil cebir istidadın kendi kendine kendinden kendinedir diyor. Cebir iki şey arasında olan şeye cebir denir. Bir kişi başkasının istemediğini zorla yaptırırsa ona cebir denir. Ama burada cebir diye bir şey yoktur. Cebir varsa da kendinden kendinedir. Kendi istidadından ef’alinedir. Yani batınından zahirinedir. Cebir kendinden kendinedir. Şu halde bunların zatları ve hakikatleri Hakka ezelde ne ilim ita etmişlerse yani nasıl bir ilimle meydana gelmişlerse alem-i imkan da yani hazret-i şehadette burada imkan aleminde onların üzerine ait olan şey dahi ancak odur.

Mümkinattan her bir ferdin ilm-i ilahide mutlaka birer sureti vardır. Yani bu alemde her bir ferdin ve varlıkların ilm-i ilahide bir sureti vardır ve bu suretler yek diğerinden ayrılmışlardır, birbirlerine benzemezler. Çünkü esma-ı ilahiyyenin havassı (duyguları) genişliği muhteliftir. Bu suretler ise o esmanın aksetmesidir. Buradaki suretler ayan-ı sabitenin yoğunlaşmış akisleridir. Böyle olunca bu ihtilaf-ı ahvalden dolayı Hakkın tecellisi dahi muhtelif olur, böylece Hakk tarafından ceza ayan-ı sabitenin Hakka verdikleri ilim hasebiyle ve Hakkın ayine-i vücudunda mütecelli olan suret iktizasıyladır. Yani suretlerin gereğidir aldıkları cezalar. 

O şeyin teklif olunmasını ve kendilerine o ahval ile ceza eylemesini Hakka teklif ederler. Yani kendi varlıklarında olan ilm-i ezelide kendi programlarında neyse onlarında cezalarını da Hakktan isterler. Yani kendi programının cezasını (karşılığını) da ondan isterler. O zuhura çıktıktan sonra da Allah onların talepleriyle onları cezalandırır yani karşılıklarını verir. Yani Hakk kimseyi cehenneme atmıyor, kendiliğinden de kimseyi Cennete koymuyor. Yani haksız yere koymuyor. Ceza(karşılık) olarak onlara verir, neticede abdin üzerine Hakkın eseri ancak abdin hasebi yani ezelde ayan-ı sabitesinin bulunduğu hal üzere vuku buldu. Bu hakikate işareten hadis-i şerifte ve ayet-i kerimede dahi قُلْ كُلٌّ يَعْمَلُ عَلَى شَاكِلَتِهِ 17/84 “..Bütün fiiller kendi programları üzere olur..” 

Nasıl ustalar yukarıdan bir şakül indirirler yukarıdaki ne ise aşağıdaki de aynı olur. Aynı ölçü üzerine ve mutlak düzgünlükle olur. Şakül yarım santimetre içeride olsa o duvar içeride veya dışarıda olur düzgün olmaz. Bir kimse ezelde hangi ismin mazharı olarak ilm-i ilahide sabit olmuş ise bu alem-i dünyada o ismin hazinesinde var olan gizli olan halleri meydana getirmek o kimseye bila külfet asan gelir ve de severek yapar onu. İşte nefs-i emmarede olanlar bunu çok açık söylüyorlar “oh yaptım ne güzel oldu sen bunu haketmiştin” der ya.

Hep kendini haklı görüyor, neden, ayan-ı sabitesi bir bakımı o yönde işliyor. Bu hüküm her yönüyle mutlaktır demek değildir. Bu bize bir başka yolu açıyor, genel manada bir yol açıyor. Hani daha evvelki derslerimizde geçmişti ya bir de irade-i teklifi vardır bu hususta. Bu emr-i iradiden bahsediyor. 

Bunların sonraki tahakkuku emr-i teklifi var, işte emr-i teklifi ile insanlar mutlak ceza (karşılık) kazanacaklar. Cennetle veya cehennemle cezalandırılacaklar, emr-i teklifi yönünde. Yani bunu böyle düşünürsek o zaman dine gerek yoktur, kulların çalışmasına da gerek yoktur, ilm-i ezelide ne yazılmışsa Hadi veya Mudil Haktandır biz sadece onu işleriz. O zaman ne cennet ne de cehennem olmaması lazımdır. Tevhidi anlamayanlar cebriye vardır derler cebriye var ama kendinden kendine vardır. 

Efendimiz’e (s.a.v.) Ömer ibn-i Abdullah sordu, yani Hz. Ömerin oğlu Abdullah sordu bir gün sohbetteler iken “Ya Rasulullah yapmakta olduğumuz bu işler yeni bir başlangıç mı, yoksa olup biten bir işte mi çalışıyoruz?” diyor. Efendimiz’de (s.a.v.) ona üç mertebeden cevap veriyor. Eğer tek mertebeden cevap verse sadece şeriat ehli tatmin olur ama hakikat, marifet ehli oradan bir şey anlayamaz. Efendimizin her sözü neydi kendisi “Cevami-ul kelim” yani az şeyle çok şey murad etmektir. “insanlara akılları kadar konuşun” hükmüyle de karşısına gelen kişinin özel mertebesine göre konuşuyordu. İşte biz bu hadis-i şeriflerden özel kişilerin mertebesine göre konuşulan şeyleri umumileştirip aşağıya indirmişiz. 

Efendimiz o hadis-i şerifi kime söylemiş, nerede söylemiş, hani çölden bir bedevi geliyor“ Ya Muhammed islam dini nedir” işte “kelime-i tevhid, kelime-i şehadet, namaz kılmak, oruç tutmak, hac etmek zekat vermek” buyurur. Hepsi bu kadar mı der bedevi, ben bunları yaparsam cennete gider miyim, gidersin buyurur, O da ne bundan bir fazla ne de bir eksik yaparım diyor ve gidiyor. Efendimiz cevabında kısaca olup bitmiş bir iştir diyor, Ömer bin Abdullah’ın sorusuna. Herkese kolay gelecektir ikinci, şaki şakiliğini, said saidliğini yapacaktır. Kendisine verilen iş herkese kolay gelecektir diyor. İşte bu asla dayanıyor, bila külfet kendisine asan olur, kolay gelir. 

İnsan-ı Kamil’de diyor ki “bir insan gördüm birisini öldürmüştü” diyor. Bu işi yaptığından dolayı o kadar neşeliydi ki hayret edilirdi diyor. Bu da işin başka yönüdür. Tabi her öldürülen neşe olacak manasına değildir. Her öldürülenin hukukunu ayrıca incelemek gerekiyor, kendi hukuku içinde incelemek gerekiyor. Nefsani bir suçu var mı ayan-ı sabitesinden gelen bir tarafı var mı diye işte onun için hakimler mahkemeler kurulmuş ya, yanlış işler yapılmasın diye, bunları anlatıyorken de bunlar tabi belirli bir hukuk içerisinde. Mesela şöyle diyelim, bir yerde birisine gardiyanlık yapmak çok kolay gelir. Ama bir başkasına onun on misli aylığını ver oraya gidip o mahkumlarla uğraşamaz. 

İşte onun için doktora doktorluk kolay gelir, avukata avukatlık kolay gelir, terziye terzilik kolay gelir, yapar. Ama bazen ayan-ı sabitesinin değişik olması dolayısıyla ters işlere girer insan yani tersten maksat ayan-ı sabitesine uygun olmayan işlere girer nasıl onlarla bir müddet çalışır ondan sonra çıkar gider, ben bu işi yapamam diye. Ona zor gelir çünkü özüne uygun değildir. Hırsızlık kolay yapılacak bir şey değildir, birisini yakalamışlar Mevlana Hz.leri devrinde, bakmışlar polislerin arasında birisini tutmuşlar götürüyorlar, onları görünce durun bakalım ne yaptı bu demiş efendim hırsızlık yaptı demişler, peki affetseydiniz demiş onlar da efendim bir sefer affettik demişler, bir daha affetseydiniz, gene affettik demişler, bir daha affetseydiniz demiş, gene affettik efendim demişler, o zaman bu sizden daha sadıkmış yani ayan-ı sabitesine daha sadıkmış demiş.

Bakın bu kişi ayan-ı sabitesine sizden daha sadıkmış diyor. Bunlar basit hikayeler gibi görünüyor ama yeri geldiğinde nasıl bir gerçeği ortaya koyuyor. Abd-ı mütedeyyine gayri mütedeyyin olmak güç geldiği gibi yani din yolunda dini manada hayatını sürdürene dinsiz olmak güç geldiği gibi dinsiz olan kimseye de dindar olmak dahi ölümden beter olur. Bu bahiste sual ve cevap çoktur, bir özet olarak verilmekte bir fikir olarak fakat Fusus-ul Hikemin bu okunduktan sonra bütün mevzularla birlikte meseleye bakıldığında malum olunca bunların hiç birisine hacet kalmaz, nitekim bu bahsin istinad ettiği en mühim nokta istidadın gayri mecul olmasıdır ki bu da Üzeyir Fassı’nda izah olunur. Yani bu bahiste sorular cevaplar ortadan kalkar. Çok soru cevap vardır ama yani bu kitabı okuduğunuz zaman bunların cevaplarının hepsini bulursunuz bunun içerisinde kafanızda boşta bir taraf kalmaz.

Biz burada istidatlar üzerinde durduk istidadın ne olduğu hakkında malumat vermeye çalıştık bunun daha genişi de Üzeyir Fassı’nda izah olunacaktır. Bu bahsin istinad ettiği en mühim nokta istidadın gayri mecul olmasıdır. Yani yaratılmamış, var edilmemiş, özde hakikatte ilm-i ilahide olmasıdır. Onu ortaya çıkarttık diyor.

Şimdi gerek hayrı ve gerek zıttı hayrı abde, kendi zatının gayri olan biri vermedi, belki abd ezelde Hakktan bunlar ile zuhuru talep etti. Eğer bütün talepler mütedeyyin (dindar) olarak meydana gelseydi mütedeyyinin hiç kıymeti olmazdı. O kadar çok mütedeyyin olacaktı ki bunlar sıradan basitten bir iş hükmüne girecekti. İşte her şey zıddıyla kaim olduğundan her varlık kendi istihkakını talep ettiğinden zıtlar ile bu alem oluştu. Hakk dahi onun talebini isafen yerine getirmek ifaza-ı vücut eyledi. Yani vücudunu meydana getirdi, talebini meydana getirdi yani ayan-ı sabitenin talebini meydana getirmek için onu vücut sahibi yaptı. İstidat-ı ezelide istediği o vücuduyla ortaya çıktı. Şu halde zat’ına inam eden yani nimet ve Zat’ını tazib eden yani azab eden ancak abdin kendisidir. Yani kendi talebi neticesinde mütedeyyin oldu veya gayri mütedeyyin oldu. 

Eğer abde cezayı gayrı mülayım isabet ederse abd kendini zem etmelidir. Yani mülayim olmayan bir ceza isabet ederse kendini zemmetmelidir çünkü bu azabın menbaı kendisidir. Cezayı mülayim ve sevap isabet ederse yine kendi nefsine hamd etmelidir. Ayet-i Kerimede de buyuruyor ya başınıza bir kötülük gelirse bunu nefsinizden bilin ama bir güzellik gelirse Hakktan bilin bunların hepsi Allahtandır de. قُلْ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ اللَّه 4/78 "Hepsi de Allah indîndendir!" 4/79

 مَاۤ اَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللَّهِ وَمَاۤ اَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَ “Sana iyilikten ne isâbet ederse, Allah'tandır. Başına gelen kötülük ise nefsindendir. Biz seni insanlara Rasûl olarak irsâl ettik. Şahit olarak Esmâ'sıyla hakikatin olan Allah yeter.” Nezaketen bir kötülük gelirse nefsimizden bileceğiz. İyilik gelirse onu Hakka hamdet buyuruyor. Burada ettiğin hamd aslında hamdı Hakka da etsen nefsine hamd etmiş oluyorsun. Yani nefsini övmüş oluyorsun. Hamddan şükür manasında değil övme manasınadır. Çünkü nimet menbaı kendisidir. Demek ki Hakkın ibadıyla muamelesi yani Hakkın kuluyla muamelesi ancak onların ilm-i ilahide subuti yani sabit olan suretlerinin irtisamı hasebiyledir. Yani resmi programı hasebiyledir, Abdül Kerim Cili İnsan-ı Kamil Kitabında ilim sıfat-ı nefsiye-i ezeliyedir, Hakk Sübhanehu ve Teala kendi nefsine ve halkına olan ilmi ilm-i vahid olup gayri münkasimdir. Yani taksim edilmez tek bir ilimdir ve adede gelmez. Velakin o kendi nefsini kendine mahsus olan şeyle halkını dahi üzerinde bulundukları şeyle bilir. 

Bir şeyin kendisinin gayrından istifade etmemesi için malumat kendi nefslerinden ita ettiler demek caiz olmaz. Muhiddin-i Arabi Hz.leri “muhakkak malumat-ı Hakk kendi nefslerinden Hakka ilim ita eyledi “ dediği cihetten sehv etti. Yani burada “yanıldı” diyor. Muhiddin-i Arabi’nin bu sözünde yanılma olduğunu düşünüyor. Muhiddin-i Arabi Hz.leri; muhakkak malumatı Hakk, kendi nefslerinden Hakka ilim ita eyledi. Dediği cihetten “yanıldı” diyor. İmdi biz onu mazur görüyoruz, yani Muhiddin-i Arabi’nin bu sözünü biz mazur görürüz, bu O’nun ilminin bali olduğu mertebedir demeyiz. Yani bu O’nun ilminin sonudur demeyiz. 

Yani buraya kadar gelmiş de burada takılmıştır demeyiz. Orada bize göre biraz yanılma vardır ama biz O’nun da ilminin burada son bulmuştur demeyiz. Bu sözüyle Cenab-ı Şeyh Ekber Hz.leri gerek Fusus-ul Hikem gerekse Futuhat-ı Mekkiyedeki beyanat-ı âliyelerine muhalefet buyuruyorlar. 

Yani O’nun bu mevzudaki anlayışlarına muhalefet ediyorlar, velakin geçmişte verilen misal insanın kendi nefsine tatbik olunursa zevkan malum olunur ki Hz. Şeyhin beyanat-ı âliyelerinde hata yoktur. Zira (şimdi o da onun izahını yapıyor) “İkra kitabeke kefa bi nefsike, innallahe halaka Ademe ala suretihi” 17/14 buyurulmuştur.

 اِقْرَاْ كِتَابَكَ كَفَى بِنَفْسِكَ الْيَوْمَ عَلَيْكَ حَسِيبًا"OKU yaşam bilgini (kitabını)! Bilincin bu aşamada, yaptıklarının sonucunun ne olduğunu görmeye yeterlidir." İlmin Zati ve sıfati taksimi ve tahdidi vücud-i vahidedeki itibarattır. Bu itibarattan gayır addiyle ilmin gayrdan müsefat olduğundan hükmetmek garip görünür. Malumat-ı Hak, Hakkın gayri değildir. Yani Hakkın malumatı Hakkın gayri değildir ki Hakk ilmini gayrdan almış olsun. Yani yukarıdaki sözün karşılığını veriyor. Hiç şüphe yoktur ki bu mesele Hz. Şeyh’in buyurdukları gibidir. Fusus-ül Hikem (s.a.v.) Efendimiz tarafından ihsan buyurulmuştur, Hz. Şeyh ancak mütercimdir.

Bu Fusus-ül Hikem kitabının yazılmasında Muhiddin-i Arabi mütercim söyleyen Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimizdir. M. Arabi Hz.leri sadece yazmıştır. Bu beyanata sehv istinadı yani hata istinadı iki nokta-ı nazardan asla caiz değildir. Birisi budur ki Fusus-ul Hikem enbiyaların arifi (s.a.v.) Efendimiz tarafından verildi ve kendilerine ancak mütercim olduğu hakkındaki beyanatı Şeyh Ekber’e itimat edilmemiş olur. Yani bunda hata görülürse bu hata Efendimiz’e (s.a.v.) verilmiş olur, mütercime verilmez yazdırana verilmiş olur. İkincisi de budur ki bu ihbara itimat olunup da yani bu haberlere itimat olunup da oradaki beyanata sehv isnat edilirse yani hata isnat edilirse bu istinat (s.a.v.) Efendimize raci olur, bunların ikisi de caiz değildir. Fakat ne çare ki zevklerdeki ihtilaf ve meşrepler (anlayışlar) Abdül Kerim Cili Hz.leri gibi hakikaten mümtaz bir arif olan bu zat-ı şerifi bu gibi mütalaaya sevk etmiştir. 

Yani kendi zevki daha başka türlüdür, meşrebi daha başkadır, onun için böyle düşünmüş olabilir diyor. Velhasıl ilim maluma tabidir, ayan-ı sabite Hakka ne ilim ita etmişlerse o suretler de Hakkın malumu olurlar, bu suretle yaptıkları fiiller de Allah için bir delildir yani birinden katillik hükmü çıktıysa o çıkan delildir. Katilliğinin delilidir. Vakta ki Hakk Teala münkirlere “Cehenneme giriniz.“ buyurur, niçin derler, kaidelere uymamanız sebebiyle buyurulur. Derler ki küfrümüz irade-i ilahiyyede levaki olmamış mı idi, buyurur ki “Evet, fakat iradem ilmime ve ilmim dahi sizin hakayıkınızdan ibaret olan maluma tabidir. 

İradem ilmime tabidir fakat ilmim dahi sizin hakikatlerinizden ibaret olan maluma tabidir. İlim maluma tabidir, neden, yani en sonda zuhura getirmiş olduğunuz fiilleriniz malum olmuştur. Yani bunlar malumlardır, bilinen şeylerdir. İlim maluma tabidir, yani sizin özünüzden talep ettiğiniz şeyler bunlar bunları çıkarmışınızdır, bu cevap üzerine münkirler bilirler ve anlarlar ki kendilerine gelen azab yine kendilerindendir. Kendi düşen ağlamaz deyip şaşkın olurlar fakat bu ifadat zevk-i isneyniyyet içinde bulunan karin için kafi değildir, zira onların nazarlarında Hakkın ve kendilerinin ve eşyanın ayrı ayrı vücutları vardır, suallerini teselsül ettirirler. Yani tekrar başka sualler sorarlar. Yani ikilik içinde olanlar daha başka sualler sorarlar. 

-------------

8. Paragraf:

Ondan sonra bu mes'ele mislinde, bu sırrın fevkinde olan sırr budur ki, muhakkak mümkinât, ademden olan aslı üzerine sabittir. Ve mümkinâtın nefislerinde ve aynılarında, üzerinde bulundukları ahvâlin suretlerine mülâbis olan Hakk'ın vücûdundan gayrı bir vücûd yoktur. İmdi sen mültezz ve müteellim olanın kim olduğunu ve ahvâlden herbir hâli ta'kîb edenin ne şey olduğunu bildin; ve o sebeble "ukubet" ve "ıkab" tesmiye olundu. Ve o, hayırda ve şerde caizdir. Şu kadar vardır ki örf onu, hayırda "sevâb" ve şerde "ıkab" tesmiye etti. Ve işte bunun için din, "âdet" ile tesmiye veya şerh olundu. Zîrâ onun hâlinin iktizâ ettiği veya taleb eylediği şey, onun üzerine avdet etti, Böyle olunca din, âdettir. Şâir dedi. Ya'nî "Senin âdetin" demektir. Ve "âdet”ten ma'kül, emrin ayniyle kendi hâline avdetidir. Ve bu, ya'nî ayniyle avdet, vâki' değildir; zîrâ âdet, tekrardır (8).

----------------

Ondan sonra bu mesele mislinde bu sırrın fevkinde olan sır budur ki muhakkak mümkinat ademden olan aslı üzere sabittir, mümkinatın nefslerinde ve aynlarında üzerinde bulundukları ahvalin suretlerine mülabis olan Hakkın vücudundan gayri bir vücut yoktur. İmdi sen leziz ve elem olanın kim olduğunu ve ahvelden her bir hali takip eden ne şey olduğunu bildin. O sebeple ukubet ve ikab son ve ceza tesmiye olundu ve o hayırda ve şerde caizdir. Şu kadar vardır ki örf onu hayırda sevap, şerde ceza tesmiye etti. İşte bunun için din adet ile tesmiye veya şer olundu. Din adettir. Zira onun halini iktiza eylediği veya talep eylediği şey onun üzerine avdet etti. Böyle olunca din adettir, şair şöyle demiş; senin adetin demektir, adetten makul emrin aynıyla kendi haline avdetidir. Ayniyle avdet vaki değildir, zira adet tekrardır.

Cenab-ı Şeyh (r.a.) emr-i uluhiyetin suret-i inkıyadını zahir lisanıyla izah eylemiş, suret kayıtlarını ve badehu onun sırrını ve batınını beyan etmiş idi. Şimdi bu meselenin bir kat daha özüne ve hakikatine nüfuz ederek buyururlar ki mümkinat ademden ibaret olan aslı üzerine sabittir, çünkü vücud-u izafi, onların vücudu izafi itibariyledir nitekim buzun ve suyun vücutları buhara nazaran izafi itibaridir. Vücutlarında istiklal yoktur, onların kayyumu olan buharı kaldırıverirsek onlar da yok olurlar daha önce izah edildiği üzere. Halktan ibaret olan mümkinatın vücudu ile hakkın vücudu arasında münasebet dahi böyledir. Meydanda Hakkın vücudundan başka bir vücut yoktur, vücud-ı Hakk ademde yok olan bu mümkinatın ahvali ma’dumesi yani yok olması suretiyle giyinmiş olup zahir olmuştur.

Yani yokluk bir şeyler giyinip zahir olmuştur, mümkinatın ahvali suretlerinde zahir olan ancak Hakkın vücududur. Mümkinat ise ademiyet-i asliyesi üzere sabittir. Yani yokluk asliyeti üzere sabittir, durmaktadır. Yani yokluk aslı üzere, varlık aslı üzere değil. Bu sırrı böylece bildiğin vakit de ahvalin suretleri mümkinata bu alemde lezzet duyan ve elem duyanın kim olduğunu anlarsın. Vücud-ı Hakk ibadının ve onların ahvalinin suretlerine bürünüp zahir olduğundan abdin hoşuna gidecek mükafat ile onu inkıyad eyledikde mütelezziz olan ve hoşuna gitmeyecek ceza ile münkad oldukda dahi mütellim olanın yine Hakkın kendisi olduğunu bilirsin. 

Velakin lezzet ile elem sıfat-ı halkiye ile kevniyyedendir. Mekr ve istihza ve eza ve hile gibi sıfat-ı kevniyye ve halkiye Hakka ancak mertebe-i halkiyete tenezzülünde izafe olunur. Yani Cenab-ı Hakkı bu aleme tenezzül ettiği zaman ancak bunu böyle, yani tenezzülde düşündüğün zaman bunu böyle düşünebilirsin. Lezzet ve elemin Hakkın olduğunu bu aleme tenezzülü halinde izafe edebilirsin. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de 42/19

 اَللَّهُ لَطِيفٌ بِعِبَادِهِ يَرْزُقُ مَنْ يَشَاۤءُ “Allah kullarında Lâtîf'tir, dilediğini rızıklandırır. “ Yani “Allah” denilen mana latiftir ibadına mülabis olduğu halde dilediğini irzak eder. “bi ibadihi” deki “ba” elbiselenme içindir, “ile” yani birlikteliğini ifade etmek içindir. Demek ki Allahü zülcelal ibadının kisve-i taayyünne bürünüp zahir olmuştur. Bu mertebede ise telezzüz ve teellüm gibi bir takım sıfat-ı halkiyye vardır, onun bu mertebesinde bu sıfat dahi ona izafe olunur fakat vücud-u hakkın mertebe-i ahadiyyesi yani zat-ı sırf mertebesi nazar-ı itibara alınırsa sıfat-ı hakkiye ve ve halkiyenin cümlesi zatında mahv ve müstehlektir. 

O mertebede Hakk iltizaz ve teellümden münezzehtir. Tenzihten dahi münezzehtir, zira münezzeiyet dahi bir sıfattır. İmdi bu sırrı anlayınca mertebe-i imkanda müteellim ve müteelliz olanın kim olduğunu bildiğin gibi hallerden her bir hali takip edenin dahi ne şey olduğunu bilirsin. “Ceza” ve halin “akibi” olduğu için “ukubet” ve “ikab” namını iktisab eyledi, ikab; lügat itibarıyla hayırda ve şerde caizdir. İkab karşılık demektir, hayrın da ikabı şerrin de ikabı olur. Umur-u dünyeviye de ve uhreviyede şamildir, nitekim açlık bir haldir ki onu yemek yeme hali takip eder. Açlığı tokluk takip eder. Yemek yeme de tokluk hali, tokluk halinde de def-i tabi hali yani tuvalete gitme hali takib eder. Tuvalete gitme halini tekrar açlık hali takip eder. 

Her bir halin akibi olan hal hal-i evvelin cezasıdır. Yani aç olduğun zaman yemek yediğinde açlığın cezası yemek yemektir. Yemek yediğin zaman tuvalete gitmen de yemek yemenin cezasıdır yani karşılığıdır, devamıdır. Bu düsturu ahvali namütenahi tatbik et. Yani bunu sonsuz hallere tatbik et. Ruhani haller de böyledir, bir halin akibi olarak meydana gelen ikinci hal, hal-i evvele tabidir. Eğer hal-i evvel hoş ise cezası da hoş olur, nahoş ise hal-i sani de yani ikinci hali de da nahoş olur. Yani ne ekersen onu biçersin. Mesela birisine küfür edersen, küfür ile mukabele görürsün.

Beyt Tercüme: İyi olsun kötü olsun kim ne yaparsa kendine yapar, kişinin kendi eliyle yaptığını onu kimse yapamaz. Hani derler ya “kendi kendine ettiğin Adem bir araya gelse edemez alem” işte hal-i sani hal-i evvel takip ettiği için ona ukubet ve ikab denildi. Ancak örf-ü şer’i yani şer’i örfte hayır dediğimiz hali takip eden ceza yani hal-i saniye sevap, şerri takip eden cezaya da ikab tesmiye etti. Abdin hali evvelinin iktiza ettiği veya taleb eylediği hal-i sani ne ise onun üzerine ait olup onun üzerine döndüğü için din adet ile tesmiye olundu. Demek ki bu itibarla dini adet manasına almak da caizdir. Nitekim şairin biri şu mısra’ında dini adet manasında istimal etmiş “senin adetin” demeyi murad eylemiştir. 

Adet denildiği vakit aklen anlaşılan mana bir emrin aynıyla kendi halinde avdetidir. Halbuki emr-i sabıkın aynı ile avdet etmesi vücutta vaki değildir, zira adet denildiği vakit aklen tekrar manası anlaşılır. Tecellide ise tekrar yoktur. Belki misliyet ve benzerlik vardır, mesela bu yazdığımız satırları yüksek sesle birisine karşı okurken nefesimiz harf ve ses ile teksif ederek salıverdik. Yani nefesimizi harf ve ses ile güçlendirerek salıverdik. Muhatabımız bu ibareleri tekrar okumamızı teklif etti bir daha okuduk, bu ikinci okuma evvelki okumanın aynı değildir. Biz ise aynını okuduk deriz. Belki benzeridir, zira evvelki okumada çıkardığımız nefes sonraki okumada sarf ettiğimiz nefesin aynısı değildir. 

Bu hali fen ilmi daha çabuk kabul eder. Çünkü nefes mahreç-i karbonik asittir. Bizim evvelki okumamızda ciğerlerimizden çıkardığımız karbondioksidin zerratı dış havaya karışıp gitti. İkinci okuyuşta çıkan karbondioksit zerratı ise ilkinin aynı değildir, belki misli ve müteşabihidir. Keza sesimizi muhatabımızın kulağına ulaştıran dalgalar havada önceki okuma ve sonraki okumadakinin aynı değildir, benzeridir. Histeki bu misliyyet ve müşabbehet tekrar lafzının istimaline sebep oluyor. İşte bu müşabbehet ve misliyyet sebebiyle Kur’an-ı Kerim’de “iade” tabiri geçmiştir. 21/104

 نَطْوِى السَّمَاۤءَ كَطَىِّ السِّجِلِّ لِلْكُتُبِ كَمَا بَدَاْنَاۤ اَوَّلَ خَلْقٍ نُعِيدُهُ “ O gün, semâyı yazılı sayfaları dürer gibi düreriz! İlk yaratmaya başladığımız gibi (yer-gök bitişik hâle) onu iade ederiz!“ O gün gökleri yazılı kağıtların tomarı gibi düreriz, nitekim evvel-i halka yaymış idik onu iade ederiz. Yani geri döndürürüz. Fen erbabına malumdur ki sema tabir ettiğimiz semavi cisimleri iptida-i tekevvünlerinden sehab-ı muzi halinde idiler. Bunların fezada devirlerinde merkezkaç kuvvetleri sebebiyle kendilerinden birer küreler infikak ederek onların etrafında devre başladılar.

Devretmelerinin nuruyla meydana geldiler, merkezde kalan cirim vüs’at ve cesameti hasebiyle teberrüt ve tasallub etmeyerek buhar-ı nari halinde kendi mihferi etrafında devreyledi, kendinden meydana gelen ecram-ı müteberride ve mutasallibeyi hararetiyle teshin ve ziyasıyla münevver etti. Yani bu manzumenin güneşi oldu, fezada bu gibi manzumeler adetlendirilemeyecek kadar çoktur. Bizim manzumemiz dahi Merkür ve Plutoya kadar dokuz gezegen den oluşur, bunlar ortadaki güneş etrafında dönerler. Üzerinde bulunduğumuz dünyaya nazaran güneş ve gezegenler ve küçük gezegenler bizim semamız yani uluvvümüzdür. Yani bizim yüceliğimizdir, bu babdaki bazı izahat İdris Fassında vardır, İsa Fassında dahi gelecektir. 

İbtida-i hilkatte semavat ve arzın bitişik olduğu halde yek diğerinden ayrıldığı ayet-i kerimede beyan buyurulur. اَوَ لَمْ يَرَ الَّذِينَ كَفَرُوۤا اَنَّ السَّمَوَاتِ وَالاَرْضَ كَانَتَا رَتْقًا فَفَتَقْنَاهُمَا 21/30 “O hakikat bilgisini inkâr edenler görmediler mi ki semâlar ve arz birleşik idi de biz onları) yarıp ayırdık!“ Hakikati örtenler nazar-ı istidadı ile görmediler mi yani görüş deliliyle bakmadılar mı semavat ve arz bitişik idi biz onları ayırdık. Bundan anlaşılır ki kıyamet-i kübrada tomar halinde yazılmış bir kitabın sahifeleri nasıl dürülüp bükülür ise semavatı teşkil eden cisimler dahi muvazenesini kayıp ederek yekdiğeri ile tesadüm ve bu müsademeden, çarpışmadan büyük sıcaklık meydana gelerek cümlesi eriyecek ve kitap sahifelerinin intivası gibi birbirine indimaç ve intiva eyleyerek yine sehab-ı muzi haline gelecek.

Fakat bu sehab-ı muzi manzumemizi teşkil eden sahab-ı muzin aynı değildir, misli ve müşabihi olacak. İşte bu misliyet ve müşabbehet mebni-i Hakk Teala كَمَا بَدَاْنَاۤ اَوَّلَ خَلْقٍ نُعِيدُهُ 21/104 ayetinde نُعِيدُهُ iade lafzını kullanmıştır. Ondan sonra şehadet aleminin taayyünü zuhurlarına müsait olunmayan sonsuz esma-i ilahiyenin zahirini ihtiva edecek olan bir taayyünde o sehab-ı muziden 14/48 ayet-i Kerimesinde

 يَوْمَ تُبَدَّلُ الاَرْضُ غَيْرَ الاَرْضِ Cennet ve cehennemi cismani müştemil bir manzume-i ahiret tekevvün eder ki bu cismaniyette şehadet alemi gibi neş’e-i nefsaniyye galip olmayıp neş’e-i ruhaniyye galip bulunur ve ruhlara verilecek kalıplar dahi alem-i şehadettekilerin ayni olmayıp böylece onlar dahi neş’e-i ruhaniye galip olmak üzere başka kalıplar verilmek suretiyle ba’s olunurlar. Nitekim ayet-i kerimede buna işaret buyurulur; فَاَحْيَيْنَا بِهِ الاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا كَذَلِكَ النُّشُورُ 35/9 Zira sonbahar ve kış aylarında meyvesiz ve yapraksız kalarak meyyit haline gelen ağaçların baharda tekevvün eden yapraklar geçen yılın yapraklarının aynı değildir. Ağaca baktığınız zaman aynı yaprakmış gibi görünür ama aynı değildir. Hakk Teala Hz.leri nüşur (aslına dönüş) da bunun gibidir buyuruyor. 

Bundan anlaşılan olur ki baas gününde herkese başka kalıplar verilecektir binaenaleyh tekevvünde tekrar yoktur. Çünkü tekrarın sebebi darlıktır. Hakk Teala ise Vasi’dir, bu sebeple tecelliyatta nihayet yoktur. İmdi Cenab-ı Şeyh (r.a.) adet hakkında misal iradı suretiyle izah ve itasına dönüp buyururlar.

Adet tekrardır diyor ama tekrar da hiçbir zaman mümkün olmaz. Aynı şey tekrar etmez, belki misliyle tekrar olur diye insanlar da ahirete döndüğü zaman ikinci bir vücut verilecektir, yine hayata başlayacaktır, tekrar olacaktır ama bu dünyadaki vücutları gibi değildir. Buradaki vücut nefsiyye ağırlıklı yani insanlara verilen vücut madde ağırlıklı nefis ağırlıklı oradaki ise ruhi ağırlıklı olacaktır.

O zaman oranın malzemesinden bir elbise verilecektir ki bu zaten hep söylediğimiz şeylerdir. Aslında bundan sonra iki elbisemiz daha vardır. Üç elbisemiz var zaten birini burada kullanıyoruz ve onu eskitiyoruz, hani Mevlana Hz.leri ne diyordu, “bu elbiseyi üstümüzden alırlarsa ne gam bizim her alemde bir elbisemiz var” diyor. Oraya gittiğimizde onu giyeriz, ne olacak diyor, ölüp yok olacak halimiz yok diyor. 

İşte kabirden mahşerde çıktığımız zaman o mahşer suretinin yaşantısının haline göre oradan bize bir malzemeden bir elbise verecekler, mahşer yarı latif yarı kesif, mahşer hakikati bittikten sonra da Cennet veya Cehenneme gidenler de oranın malzemesinden birer elbise vereceklerdir. 

İşte biz gene biziz ama aynımız değiliz. Yani fiziki olarak aynımız değiliz, akıl olarak aynı olacağız. Cesedler olarak aynımız olmayacak. İşte adet, buna iade de deniyor, biz adeti nasıl anlıyoruz, bir şeyin tekrarı, tekrarı olarak. Aynısı gibi zannediyoruz, ama tekrarı değildir. “Din adettir” neden adet olmuştur, program aynı olduğu için programın tekrarı aynı olduğu için ama o programın tekrarındaki fiilllerin hiçbir zaman aynı olmadığını da bilmemiz lazımdır.

Öğle namazının son iki rekatını kılarken sabah namazının iki rekatının aynısı değildir. Her ne kadar iki rekatlık namaza niyetlenmiş isek de kılınan aynısı değildir. Misli yani benzeridir. Hatta “bir” dedim sonra yine “bir” dedim bunlar kelime olarak aynı gözükür, manada aynı ama fiilde aynı değildir. Çünkü o ağzımdan çıkan ne nefes ne zaman ne hava hiçbir şey aynı değildir. 

Hani bir derede iki defa yıkanılmaz dedikleri gibi. On defa da akşama kadar yıkanırsın derede ama aynı derede yıkandığını zannedersin ama su aynı su değildir. 

-------------

9. Paragraf:

Lâkin âdet, hakîkat-i ma'küledir; ve teşâbüh suretlerde mevcûddur. İmdi biz biliriz ki muhakkak Zeyd, insanlıkta Amr'ın aynıdır. Halbuki İnsanlık avdet etmedi. Zîrâ avdet edeydi, tekessür ederdi. O ise hakîkat-i vahidedir. Vâhid ise, kendi nefsinde mütekessir olmaz. Yine biz biliriz ki, şahsiyette muhakkak Zeyd, Amr'ın aynı değildir. İmdi ikisinde de şahsiyetin vücûdu, şahsiyyeti sebebiyle tahakkuk etmekle beraber, Zeyd'in şahsı, Amr'ın şahsı değildir. Binâenaleyh biz bu şibhden dolayı histe, insâniyyet avdet etti, deriz; ve hükm-i sahihde etmedi deriz. Böyle olunca onun bir vechiyle "âdet" yoktur; ve bir vechiyle âdet vardır. Nitekim bir vecih ile "ceza" vardır; ve bir vecih ile yoktur. Zîrâ "ceza" kezâlik mümkinde, mümkinin ahvâlinden bir hâldir. Ve bu bir mes'eledir ki, bu şânın ulemâsı, onu iğfal ettiler, ya'nî lâyık olduğu üzere onun izahını iğfal ettiler. Yoksa onlar, onu câhil değildirler. Zîrâ o, halâik üzerine müstahkem olan sırr-ı kaderdendir (9).

--------------------

Lakin âdet hakikat-ı makuledir, teşabüh suretlerde mevcuttur. Biz biliriz ki muhakkak Zeyd insanlıkta Amr’ın aynıdır. Halbuki insanlık avdet etmedi, yani geriye dönmedi. Zira avdet edeydi tekessür ederdi, yani çoğalırdı. Oysa hakikat-ı Vahidedir. Vahid ise kendi nefsinde mütekessür olmaz. Yine biz biliriz ki, şahsiyet-i muhakkak Zeyd Amr’ın aynıdır. İkisinde de şahsiyetin vücudu şahsiyeti sebebiyle tahakkuk etmekle beraber Zeyd’in şahsı Amr’ın şahsı değildir. Binaenaleyh biz bu benzetmeden dolayı histe insaniyyet avdet etti deriz. Hükm-ü sahihde etmedi deriz. Böyle olunca onun bir vechiyle adet yoktur, bir vechiyle adet vardır. Nitekim bir vechiyle ceza vardır, bir vecihle yoktur. Zira ceza böylece mümkinde mümkinin ahvalinden bir haldir bu bir meseledir ki bu şanın uleması onu iğfal ettiler, yani bozdular. Yani layık olduğu üzere onun izahını iğfal ettiler. Yani gerçeği ile izah edemediler. Yoksa onlar onun cahili değillerdir. Zira o halaik üzerine müstahkem olan kader sırrındandır.

Yani halk edilenler üzerine tahkim edilmiş olan bir kader sırrıdır. Yani vücutta zahir olan suretlerde müşabehet ve mümaselet mevcut olduğundan adet ve tekrar yok ise de bu adet dediğimiz mef’um-u külli akıl mertebesinde sabittir. Zira akıl bir şeyin aynıyla tekerrürü ve avdetin manasını idrak ve bu mananın vücudunu kabul eder. Fakat o hakikat-i makuleyi makul olan akıldaki hakikati hariçte ve his mertebesinde temsil eden şahıslar ve fertler zahir olup da görülür ki şahıslar birbirlerinin aynı değildir. Belki benzeri ve müşabihidir. İşte bu suretlerde müşabeheti adet ve tekrar tevehhüm ettiler. Yoksa bunlar mükerrer değildir. 

Mesela biz biliriz ki insaniyet akıl mertebesinde sabit olan hakikat-ı vahidedir. Vahid ise daima vahiddir. Kendi nefsinde asla tekessür etmez, çoğalmaz. Bu hakikat-ı vahideyi his mertebesinde ızhar eden Zeyd ile Amr insaniyette yek diğerinin aynıdır, zira her birisi ayrı ayrı insaniyet manasını ızhar eder böyle olmakla beraber insaniyet tekerrür etmez. Eğer tekerrür edeydi işte bu izah olunan mesele öyle bir meseledir ki, bu fennin uleması onda gaflet ettiler. Yani bu ilmin alimleri bunda gaflet ettiler yani layık olduğu üzere meselenin izahında gaflet ettiler, fakat onların bu adem-i izahları bu meseleyi bilmediklerinden değil belki nas üzerinde hükümran olan kader sırrına taalluk ettiği için onun izahını bil iltizam terk ettiler. Yani lüzümlü olarak terk ettiler. 

Bu meseleyi Cenab-ı Şeyh (r.a.) Emr-i Rasulullah (s.a.v.) ile ihraç buyurduğunu Fusus-ul Hikemde izah buyurdular. Yani bu kader sırrına taalluk eden bu meseleleri ulema-ı kiram bazıları bilerek örttüler. Yani üzerinde gaflet gelmesin diye ama Cenab-ı Şeyh (r.a.) Hz. Rasulullah’ın (s.a.v.) emriyle dışarıya çıkardığını yani bu hakikati ortaya koyduğunu buyurmaktalar. İmdi bu bahisten bir sual meydana gelir. İnsan fertlerinin her bir ferdin Rabb-ı hassı olan ism-i ilahinin hazinesinde gizli olan hal ve eserler ne ise mutlaka zuhura gelecektir. Yani her insanın varlığında mevcut olan Rabb-ı hassı olan ism-i ilahinin yani kendi has Rabbı olan ilahi ismin hazinesinde gizli olan haller ve eserler, ne ise mutlaka o zuhura gelecektir. Ayan-ı sabitesi ne ise kişinin onun dışında bir şey yapması mümkün değildir.

Şu halde biset-i rusülün ne faydası vardır, yani peygamber çıkmasının ne faydası vardır, madem ki ayan-ı sabitenin programına göre her varlık hayatını varlığını fiillerini ortaya koyacak o zaman peygambere ne gerek vardır? Sorusu ortaya gelebilir diyor. Cenab-ı Şeyh (r.a.) Efendimiz bu suale cevap olmak üzere buyurdular ki:

---------------

10. Paragraf: 

Ma'lûm olsun ki, tabîb hakkında, o tabiata hizmet eder, denildiği gibi rusül ve verese hakkında dahî, umûm hakkında, emr-i ilâhîye hizmet ederler, deniliyor. Halbuki onlar, nefs-i emirde ahvâl-i mümkinâta hizmet ederler. Ve onların hizmetleri, onların a'yânının sübûtu hâlinde, üzerinde bulundukları ahvâlin cümlesindendir. İmdi nazar et ki, bu ne acîb şeydir! (10).

--------------

Malum olsun ki tabip hakkında o tabiata hizmet eder, denildiği gibi rusül ve verese hakkında dahi umum hakkında emr-i ilahiye hizmet ederler, deniliyor. Halbuki onlar nefs-i emirde ahval-i mümkinata hizmet ederler, onların hizmetleri ayanının sübutu halinde üzerinde bulundukları ahvalin cümlesindendir. İmdi nazar et ki bu ne acayip şeydir. Yani herkes tabibi tabiatta hizmet eder, ıslah-ı mizaç için tabiatı takviye maksadıyla tedavi eyler bilir. Eski tıp sisteminde mizacı düzeltmek konusunda eskilerin kanatı şuydu, soğuk algınlığı varsa bu soğuk algınlığını giderip yani vücutta soğuk fazla olduğu için ısıyı dengelemek veya çok terliyorsa harareti varsa onun yerine ısı fazlasını eksiltip işte onu mutedile çevirmektir diye söylenir. Halbuki tabipler nefs-i emrde ahval-i mümkünata hizmet ederler.

Yani mümkünler alemine hizmet ederler yani bedenlere sonradan var olan şeylere hizmet ederler. Tabibin maksadı da hastaların ıslahı emzicesi olduğu halde bazı bedenler derece-i itidalden yani itidalli dereceden uzak olduğundan ve tedaviye kabiliyeti olmadığından tabip tedavi ettikçe hastalığı şiddetlenir.

Onu kabul edici bir mizaca sahip olmadığından. Ve bu surette tabibin hizmeti hastanın tabiatının salah olmasına değil onun bedeninin istidadına olur. Yani istidat ve kabiliyetine olur. işte bunun gibi herkes Rasul-u kirama ve onların varisleri olan evliya-ı zevil ihtiramı umum hakkında emr-i ilahiye hizmet eder bilirler. Yani insanlar peygamberlere ve onların varislerini umum hakkında emr-i ilahiye yani Allah’ın emirlerine hizmet eder bilirler. Halbuki onlar nefs-i emirde ahval-ı mümkinata hizmet ederler. Yani mümkinat aleminde bozulmuş olan şeyleri düzeltmek için onlara hizmet ederler. Yani mümkinat, sonradan olan şeylere hizmet ederler.

Yani peygamber ve varislerinin maksatları ervah ve enfüsin yani ruhlar ve bedenlerin emraz-ı maneviyyelerini, manevi hastalıklarını izale oldukları halde bazı nefislerin istidat-ı gayri mec’ulü hasebiyle hidayete kabiliyeti olmadığından yani ayan-ı sabitelerinde, hani ne diyordu, “ayan-ı sabite mec’ul değildir” yani var edilmemiştir kendi özelliğindedir. Gayrı mec’ul olmaları hasebiyle yani yaratılmamış olmaları hasebiyle hidayete kabiliyeti olmadığından onlar davet edip irşat ettikçe bunların delaleti ziyade eyler. Yani ayan-ı sabitelerinde iman hakikatine iman olgusuna yönelme özelliği yoksa o kimseleri imana davet etmek onların dalaletlerini arttırır.

İşte nitekim Ebu Cehiller, Ebu Lehebler, Ebu Süfyanlar, kendileri imana davet edildiği halde onların isyanları arttı. Çünkü ayan-ı sabitelerinde böyle bir oluşum yoktu. Doktorlar ve peygamberlerin çalışmaları beden ile nefislerin sıhhat ve hidayetleri için olduğu halde sıhhat ve hidayete kabiliyeti olmayan kimselerin marazları ve dalaletleri artar. Ancak onların çalışmaları sıhhat ve hidayete kabiliyeti olanlar hakkında faydalı olur. Zira onların hizmetleri hizmet ettikleri kimselerin istidat-ı gayri mec’ullerinin inkişafına sebep olur. 

Yani kendilerinde özlerinde var olan istidatlarının açılmasına sebep olur. Peygamberlerin ve doktorların çalışmaları, insanlara yardım etmeleri kendinde mevcudun açılmasına sebep olur. Yani Yusuf’un kuyudan çıkarılması gibi. Ama kuyuda Yusuf yoksa neyi çıkaracaksın. Demek ki bunların ayan-ı mümkinata hizmetleri yani mümkin olan varlıklara hizmetleri o ayan-ı ilm-i ilahide ne hal üzere sabit olmuşlar ise işte o ahvale göredir bundan dolayı Hz Şeyh Ekber (r.a.) doktorların ve peygamberlerin kastettikleri şeyden başka bir şeye hizmet ettiklerine taaccüb edip nazar et ki bu ne kadar acaip bir şeydir buyurur. Filhakika insan sa’yini muayyen bir maksada sarf ettiği halde onun zımnında olan ve kastettiği şeyin gayri bulunan bir neticenin husulü acaip bir şeydir.

Muhiddin-i Arabi Hz.leri başka bir kitabında “Cenab-ı Hakk peygamberlerine kader sırrını peygamberliklerinin son devrelerinde açar” diyor. Eğer peygamberler (a.s.) kader sırrına vakıf olmuş olsalar idi tebliğ görevini yapamazlardı, tebliğ görevinden çekilmek zorunda kalırlardı. Çünkü ayan-ı sabitesinin kendisinde Mudil ismi olduğunu gördüğü kişiye Hadi ismine onu yönlendirmesinin akıllıca bir iş olmadığını bilir ve o tebliğini yapmazdı. Tebliğ etmekle herkesin ayan-ı sabitelerini çıkarmış oluyor, kendi özlerini ortaya çıkarmış oluyor, işte biz bunun için diyor, Kur’an-ı Kerim’de de sizin ne yapacak olduklarınızı size göstermek için bu amellerinizi ortaya koydurmaktayız buyuruyor. ثُمَّ جَعَلْنَاكُمْ خَلاۤئِفَ فِى الاَرْضِ مِنْ بَعْدِهِمْ لِنَنْظُرَ كَيْفَ تَعْمَلُونَ 10/14 “ Sonra, onların ardından, sizi arzda halifeler olarak meydana getirdik, ne tür uygulama içinde olacağınızı görelim.” Bu dünyaya gelişimizin sebebi de odur zaten. Ayan-ı sabitemizde olan özellikleri faaliyet sahasında fiillerle ortaya koymaktır.

Onun bir sonraki aşaması ne ise sonra da onu görmektir. Hani açlıktan sonra yemek yeme, ondan sonra tokluk meydana gelir, ondan sonra tuvalete çıkma meydana gelir yani ne tür fiil yaparsan o fiilin bir sonraki aşaması ne ise yarın karşımıza çıkacak da odur. Yoksa Cenab-ı Hakk bize azab edecek değildir. Doktorlar bedeni tedavi ediyorlar, peygamberler de nefisleri tedavi ediyorlar. Ruh tedavi olmaz, burada tedavi olan nefstir. İşte ikisini birbirine benzetiyorlar, mümkinat üzerindedir bunların yaptıkları tedaviler. Yani bedenler üzerindedir, ama Cenab-ı Hakk ayan-ı sabitesi gayri mec’ul yani var edilmemiş ayan-ı sabiteler özünde mevcuttur. 

Ayan-ı sabite daha varlık kokusu almamıştır, diyor. Bu çok mühim bir meseledir. Eğer her birerlerimiz bu ayan-ı sabitenin gayri mec’ul olduğunu yaşam suretiyle idrak edersek ve bu kendi ayan-ı sabitemizin de var edilmemiş bir hal olduğunu ve bizi idare eden var edilmemiş bir ayan-ı sabitenin olduğunu düşünürsek ne müthiş bir hadisedir o kişinin kendi idrakinde. Yani sen bir bakımdan mahluk değilsin. Yani ayan-ı sabiten yönüyle mahluk değilsin. Ama fiziki yönünle mahluksun. Bu ne muazzam bir hadisedir. Halifelik de zaten oradan geliyor, ayan-ı sabiteden geliyor. İnsandaki ayan-ı sabite, bütün varlıklarda ayan-ı sabite var ama insandaki ayan-ı sabite mutlak Zat’ından kaynaklanıyor. 

Hakk’ın Zat’ından ilk kaynaktan meydana geliyor ayan-ı sabiteler. İşte doktorlarla peygamberler ve peygamberlerin varisleri insanların üzerinde tebliğ etmekteler zahirde tedavi etmekteler. Yani mümkin olan, sonradan meydana gelen bu varlıklar bu vücutlar üzerinde. Ayan-ı sabiteyi tedavi edecek ne bir doktor var ne de bir peygamber vardır. Çünkü ayan-ı sabitesi kişinin o doktordan kendine gelen peygamberin tebliğinden çok daha evvel oluşmuştur. Daha ezelde oluşmuştur. Burada, eğer kişinin istidadında Hadi ismi ağırlıklı ise Hadi isminin zuhura çıkması kolaylaşmış oluyor ve uyandırılmış oluyor Hadi ismi orada. Nasıl toprağa bir tohum ektiğimizde eğer onu gereği gibi su, gübre sıcaklık güneş olmazsa orada çürür kalır yani batında kalır.

İşte peygamberlerin insanlara tebliğ etmeleri bu güneş gibidir. O tohumu ısıtması gibi yağmur gibi onu çimlendirmesi gibi ama bu arada onlar o özelliği veriyor, kişiye bir şey kalmıyor mu, kişiye de kazmasını sürmesini yapıyor. O tohumun koruyuculuğunu yapıyor. Çünkü o tohum çıktığı zaman küçük bir filiz korunmaya muhtaçtır. Küçük bir kuş gelse o filize ayağı ile bassa hemen yatar veya ezilir. İşte insanlara düşen vazife de budur. Bakara suresinde buyuruyor ya biz bir sivri sineğin kanadı ile misal veririz, küçücük misaller veririz bu misallerle bazılarının inkarları artar bazılarının da imanları artar. 2/26

 اِنَّ اللَّهَ لايَسْتَحْيِۤ اَنْ يَضْرِبَ مَثَلا مَابَعُوضَةً فَمَا فَوْقَهَا فَاَمَّا الَّذِينَ اَمَنُوا فَيَعْلَمُونَ اَنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْ وَاَمَّا الَّذِينَ كَفَرُوا فَيَقُولُونَ مَاذَاۤ اَرَادَ اللَّهُ بِهَذَا مَثَلا يُضِلُّ بِهِ كَثِيرًا وَيَهْدِى بِهِ كَثِيرًا وَمَايُضِلُّ بِهِۤ اِلاالْفَاسِقِينَ

“-Allah kesinlikle bir sivrisinek kanadı veya ondan da ufak bir şeyi misal vermekten kaçınmaz. İmanın gereğini yaşayanlar bunun Rablerinden kaynaklanan bir hak olduğunu bilirler. Bu gerçeği inkâr edenler ise, acaba bununla ne demek istedi" derler. Bu anlatım çoğunun sapmasına yol açar. Allah, sâfiyetini yitirmişlerden başkasını saptırmaz!

Burada da peygamberler (a.s.) bir teklifte bulundukları zaman işte Allah’a iman edin, gelin ibadet edin dendiği zaman onların inkarlarını arttırır, iman ehlinin de imanlarını arttırır. Bilgisayarın ana programı onun ayan-ı sabitesidir bir bakıma siz bu ana program sayesinde birçok işleri yapabilirsiniz. Aynı ana program gelişmiş bir cep telefonunda da var (ama biz kendimizi geliştirmezsek yani yapılan davete tavsiyelere uymazsak) bunu sadece konuşmak için kullanıyor daha içinde ayan-ı sabitesinde mevcut olan diğer özellikleri açamıyor kullanamıyor cezasını da görememiş oluyoruz.

Telefonda programından evveli yoktur, ilk kendisine konan şey o programdır. O program dahilinde içerisinde çalışabiliyor. Ama sonradan ilave programlar yapılıyor ama kendi kapasitesi olduğu için yapılabiliyor. Yoksa o kapasitesi olmasa yine bir şey koyamıyorsunuz ona. 

---------------

11. Paragraf:

Şu kadar ki burada matlûb olan hadim, mahdumunun mersumu indînde, ya hâl ile veya kavi ile vâkıf olan hadimdir. Zîrâ ancak tabîb hakkında, eğer ona müsâade hükmü ile giderse, hâdim-i tabiattır, denilmek sahih olur. Zîrâ tabîat marîzin cisminde bir mizâc-ı hâss i'tâ eyledi ki, o sebeble "marîz" tesmiye olundu; ve eğer tabîb ona imdâd ede idi, kezâlik marazın kemmiyetinde, onun sebebiyle ziyâde ederdi. Ve ancak sıhhati taleb için onu men'eder. Halbuki sıhhat dahî, bu mizaca muhalif olan mizâc-ı aharı inşâ etmek suretiyle, kezâlik tabiattandır. İmdi bu vakitte tabîb tabiatın hadimi değildir. Ve o, ancak cism-i marîzi ıslâh etmemesi cihetinden ona hizmet eyler. Ve o mizacı ancak yine tabiat ile tağyir eder. Böyle olunca onun hakkında, vech-i âmm ile değil, vech-i hâss ile sa'y eyler. Zîrâ bu mes'ele mislinde umûm sahîh olmaz. İmdi tabîb, tabiata hadimdir, hadim değildir. Rusül ve verese dahî, hizmet-i Hak hakkında bunun gibidir (11).

----------------

Şu kadar ki burada matlub olan Hadim mahdumunun mersumu indinde ya hal ile veya kavl ile vakıf olan hadimdir. Zira ancak tabip hakkında eğer ona müsaade hükmüyle giderse hadimi tabiattır denilmek sahih olur, zira tabiat marizin cisminde bir mizac-ı has ita eyledi ki o sebeple mariz tesmiye olundu, hasta olarak isimlendirildi. Eğer tabip ona imdat edeydi, yardım etmiş olsaydı, kezalik marazın kemiyetinde onun sebebiyle ziyade ederdi. Ve ancak sıhhati talep için onu men eder, halbuki sıhhat dahi bu mizaca muhalif olan mizac-ı aharı inşa etmek suretiyle kezalik tabiattandır. İmdi bu vakitte tabip tabiatın hadimi değildir o ancak cism-i marizi ihlas etmemek suretiyle hizmet eyler. 

O mizacı ancak gene tabiat ile bozar. Böyle olunca onun hakkında vech-i amm ile değil vech-i has ile sa’y eyler. Bu meselede umumi bakış doğru olmaz, şimdi tabip tabiata hadimdir; hadim değildir, rasül ve verese dahi hizmet-i Hakk hakkında bunun gibidir. Yani tabip tabiata hadimdir, tabiatın hizmetindedir ama hem de değildir. Yani bir bakıma tabip hizmet edebilir. Ama bir bakıma da hizmet edemez. Yani tabip yaptığı şey hastanın mizacına uygunsa hasta onu kabul ediyor. Hastanın mizacına uygun değilse hastanın iyileşmesi mümkün değildir. Yani tabip tabiatın ve rasuller ile onların varisleri de emr-i ilahinin hadimidirler, yani bakıcılarıdırlar.

Tabipler de rasuller de varisler de hadimlerdir, şu kadar ki istenilen hadim hizmet ettiği kimsenin ahvali yanında ya hal ile veya kavl ile tevakkuf eden bir hadimdir. Yani ya haliyle ya lisanıyla yani şöyle yap böyle yap gibilerde yardımcıdır, mesela hadim yardımcı tabip ise istidadı helake mütemayil bulunan bir hasta yani kendindeki o andaki istidat helake meyilli ise ne kadar tedaviye gayret ederse etsin bu tedavi haliyle onun helakini sa’y etmiş olur. Çünkü ne tür ilaç verirse versin cevap faydalı olmayacağından daha çok onun helakine neden olur. Yine kavl ile ne kadar sözü ile şöyle yap, böyle yap desin moralini yapmaya çalışsın hastanın helakine sebep olan şey ile emreder. Yani neticede yine helakine sebep olur. 

İşte bazı kişiler ölüyor ya doktor yaptı, diye kızıyorlar ya işte bakın mesele buraya dayanıyor. Şu halde tabip hadim-i tabiattır. Yani tabiatına dönüktür çalışması demek sahih olmaz. Ancak eğer tabiatın kendisine yardımı olan bir hüküm ile emr-i tedavide gayret ederse o vakit hadim-i tabiattır. Zira tabiat hastanın cisminde bir mizaç-ı hususi husule getirdi, tabiatın doğurduğu bu mizaç sebebiyle hastaya “hasta” ismi verilir. Yani hastalık dahi tabiat iktizasındadır. Eğer tabip mutlaka tabiata hizmet ede idi yani tabibin yaptığı her şey mutlak tabiata hizmet olmuş olsa idi tabiat sebebiyle tekevvün eden hastalığa yardım eder, hastalığın niceliğini nasıllığını hastalığın seyrini değiştirirdi. Halbuki tabip sıhhati talepten naşi talep ettiği için tabiatı hastalıktan meneder. Maahaza sıhhat dahi hastalığa sebebiyet veren bu mizaç-ı muhalif olarak başka bir mizaç inşa etmek suretiyle yine tabiattan tekevvün eder. Yani hastalığı düzeltmek de yine tabiattan alınan ilaçlarladır. 

Bu takdirde tabip mutlaka tabiatın hadimi bakıcısı değildir. Meseleyi hulasa edelim; tabip bir hadimdir fakat onun hizmeti hastanın iyileştirilmesi olduğu halde eğer hastanın istidadı helakını gerektiriyorsa tedavi ile halen ve vesaya-yı tıbbıye ile kalen vaki olan hizmetleri helaka sebep olur. Yani istidadı helakına uygunsa hastanın lisanen yaptığı tedavilerde helakine sebep olur. Demek ki onların hizmeti hastanın istidadına tabidir. Yani onların hizmetleri istidadına tabidir, varlıklarına değildir, tabiatlarına değildir. Bu surette tabip bedendeki maraza yani hastalığa sıhhat iras ikamesi cihetinden mutlaka tabiata hadim değildir. Tabiata yardım etmiş değildir. Yani biz ilaç verdi de tabiatına yardım etti işte bedenine şunu verdi bunu diyoruz ya mutlaka o değildir diyor. Onun hizmeti ayan-ı sabitesinedir diyor. Velakin hastalık dediğimiz hal tabiattan mütekevvin olduğundan, tabiattan meydana geldiğinden ve tabip dahi istidat-ı helaka mütemayil olan hastadaki marazın kemiyetini tedavi ile ziyadeleştirdiğinden bu cihetle tabiata hadim olur. 

Yani bir cihetle tabiatın bakıcısı değil bir cihetle tabiatın bakıcısıdır. Velakin bu hizmet ne onun maksududur ve ne de kendisinden beklenen bir hizmettir, belki ondan matlub olan hizmet hastanın mizacını değiştirip ona sıhhat vermek idi. Böyle olunca mizacını ıslah cihetiyle tabip tabiata hadim olmadı. Demek ki tabip tabiata hem hadimdir, hem de hadim değildir. Yani kişideki ayan-ı sabitenin alıcılığına göre tabiat üzerinde bir duhulü yoktur. Yani esas işi gören ayan-ı sabitedir. Ama ayan-ı sabiteye giden yol tabiattan geçtiği için o yönüyle de tabiata hadimdir, tabiata yardımcıdır, demek istiyor. Şu halde tabip suret-i umumiyyede tabiatın hadimidir demek sahih olmaz. Yani her yönüyle tabiata bakıcıdır yardımcıdır demek doğru olmaz. Çünkü ayan-ı sabite onun bir duhulü olmadığı an onun yardımı hiçbir işe yaramamış olur. Dolayısıyla hastalık giderilmeyince tabiata yardım etmemiş, edememiş olur. 

İşte enbiya ve onların varisleri olan evliya dahi Hakka hizmette doktorlara benzerler. Ümmeti sait ve ıslah ettiklerine göre emr-i ilahiye hizmet ederler. Adim-ül istidad olan kimselere hidayet bağışı olmadıklarına göre yani istidadı olmayan kimselere hidayet bahşedemedik erine göre de hizmet etmezler. Bu surette onlar davet ettikleri kimselerin ayan-ı sabiteleri neyi iktiza ediyorsa nefs-i emr de ona hizmet ederler. Yani ayan-ı sabitelere hizmet ederler, yani saidin saadetinin ziyadeleşmesine şakinin de şekavetinin artmasına yardımcıdırlar. Şeyh (r.a.) rusul-ü veresenin hizmet-i Hakk’ta tabiplere müşabehetlerinin tafsiline şuru edip buyururlar.

Hani birçok peygamberin çevresinde mü’min olmaları gerekirken çoklarında inkarcı insanlar çıktı, nasıl Nuh’un (a.s.) oğlu kendi yakınında iken gel oğlum gel oğlum dediği halde onun reddini daha çok artırdı, dedi ki benim boyum uzun su her tarafı kaplarsa yüksek dağlara çıkarım ağaçlara çıkarım dedi, babasının çağrısına icabet etmedi. Neden, işte babasının ona yardım etmek istemesi kendi mudilliğini arttırmış oldu. Aynı çağrı diğer kardeşlerinin de imanlarını arttırmış oldu. Gemiye girdiler, uymayanı bir dalga gelip alıp götürdü. Orada ona fayda etmedi. Lut peygamberin beraberindeki aile fertlerine giderlerken arkaya bakmayın denildiği halde eşi arkaya baktı helak oldu neden arkaya baktı çünkü aklı orada idi. Aklı ileride değil aklı geride idi. Yani aklı nefsinde idi aklı Hakkta değildi. Terk ederlerken arkaya baktığı sırada kafasına bir taş geldi ve helak oldu.

---------------

12. Paragraf:

Ve Hak, ahvâl-i mükellefin hakkında, hükümde iki vecih üzeredir. İmdi abdden emr, irâde-i Hakk'ın iktizâ ettiği şeyin hasebi üzere carî olur. Ve irâde-i Hak dahî, ilm-i Hakk'ın iktizâ eylediği şeye taalluk eder. Ve ilm-i Hak da ma'lûmun kendi zâtından Hakk'a i'tâ ettiği şeye müteallik olur. Binâenaleyh o, ancak kendi suretiyle zahir oldu. Böyle olunca resul ile vâris, irâde ile olan emr-i ilâhîye hadimdirler; irâdeye hadim değildirler. İmdi o, mükellefin saadetini talebden nâşî, onun üzerine, onunla vârid olur. Eğer irâde-i ilâhiyyeye hizmet ede idi, nasihat etmezdi. Halbuki ancak bununla, ya'nî irâde ile nasihat etti. İmdi resul ile vâris, nüfûs için tabîb-i uhrevîdir. Onun emri hininde Allah'ın emrine münkâddır. Binâenaleyh Allah Teâlâ'nın emrine nazar eder; ve onun irâdesine nazar eder. Ya'nî Hakk'ı, irâdesine muhalif şeyle ona emr ettiğini görür. Halbuki ancak Hakk'ın irâde ettiği şey vâki' olur. Ve işte bunun için emr vâki' oldu. İmdi emri murâd etti, vâki' oldu; ve me'mûra emr edip, vukuunu murâd etmediği şey dahi me'mûrdan vâki' olmadı. Böyle olunca muhalefet ve ma'siyet tesmiye olundu. Böyle olunca resul mübelliğdir, başka değil (12).

-----------------

Hakk ahval-ı mükellefin hakkında hükümde iki vecih üzeredir. Mükelleflerin halleri hakkında imdi abden emir irade-i Hakkın iktiza ettiği şeyin hasebi üzere cari olur. İrade-i Hakk dahi ilm-i Hakk’ın iktiza eylediği şeye taalluk eder. Ve ilm-i Hakk da Ma’lumun kendi Zat’ından Hakk’a ita ettiği şeye müteallik olur. Binaenaleyh o, ancak kendi suretiyle zahir oldu. Böyle olunca resul ile varis, irade ile olan emr-i ilahiye hadimdirler. İradeye hadim değildirler. İmdi o mükellefin saadetini talepten naşi onun üzerine onunla varid olur. Eğer irade-i ilahiye hizmet ede idi nasihat etmezdi. Halbuki ancak bununla ya’ni irade ile nasihat etti. İmdi rasul ile varis, nüfus için tabib-i uhrevidir. Onun emri zamanında Allah’ın emrine münkaddır. Binaenaleyh Allah Teala’nın emrine nazar eder ve onun iradesine nazar eder. Yani Hakk’ı iradesine muhalif şeyle ona emr ettiğini görür. Halbuki ancak Hakk’ın irade ettiği şey vaki olur. Ve işte bunun için emr vaki oldu.

İmdi emri murad etti, vakı’ oldu; ve ma’mure emr edip vukuunu murad etmediği şey dahi me’murdan vakı’ olmadı. Böyle olunca muhalefet ve ma’siyet tesmiye olundu. Böyle olunca resul tebliğ edicidir, başka değildir. 33/45 ayetinde biz seni şahit, müjdeleyici ve uyarıcı olarak irsal ettik buyurur. يَاۤ اَيُّهَا النَّبِىُّ اِنَّاۤ اَرْسَلْنَاكَ شَاهِدًا وَمُبَشِّرًا وَنَذِيرًا “ Ey Nebi... Muhakkak ki biz seni bir şahit, bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak irsâl ettik;” Rasulun tebliğden başka bir şeyi yoktur, yani Hakk Teala Hz.leri mükellefler hakkında iki yön üzere hükmeder. Yani Allah mükellefler hakkında iki yönden hükmeder birisi batini diğeri zahiridir. Batıni hükmü; abdın ilm-i ilahide ayan-ı sabitesinin sabit olduğu zamanda Hakka verdiği ilim neden ibaret ise irade-i ilahiyenin bu ilime taalluk etmesidir. 

Yani Cenab-ı Hakk bir kimsenin programını yaptığında ayan-ı sabitesi sabitleştiği zamanda Hakk’a verdiği ilim neden ibaret ise yani onun batınında olan ilim ne ise irade-i ilahiyenin bu ilime taalluk etmesidir. Bu ilme dayanmasıdır. Yani eğer abdin ayan-ı sabitesi mü’min olarak malum-u ilahi olmuş ise yani Cenab-ı Hakk mü’min olarak onu bilmişse Hakk onun imanına hükmeder ve kafir olarak malum-u ilahi olmuş ise onun küfrüne hükmeder. Binaenaleyh kuldan emr irade-i Hakkın iktiza ettiği şeyin hasebi üzere cari olur. Yani Hakk’ın irade ettiği şey üzere meydana gelir kulun fiili. Yoksa ilm-i ilahi’de mü’min olarak sabit olandan alem-i şehadette küfür ve kafir olarak sabit olandan dahi iman sadır olmaz. İlm-i Hakk’ın iktiza ettiği şey eğer iman ise yani Hakk’ın ilminde gereken şey iman ise irade-i Hakk imana eğer küfür ise küfre taalluk eder. 

İlm-i Hakk dahi ma’lum olan abdin ayan-ı sabitesinin kendi zatından hakka ita ettiği şey iman ve küfürden hangi ise ona müteallik olur. Yani abdin de kendinde meydana çıkan yani Hakk’a verdiği şey iman ve küfürden hangisi ise o meydana gelir. Zira yukarıda izah edildiği üzere Hakk’ın ilmi ma’lum olan abdin ayan-ı sabitesine ve iradesi dahi ilmine tabidir.

SUAL: Mademki ezelde abdin ayan-ı sabitesi lisan-ı istidat ile Hakktan neyi talep ettiyse Hakk onu irade etmiştir. Hakk’ın iradesine muhalif olarak bu dünyada bir şeyin vukuu mümkün değildir. Müessir olan emr-i iradidir, şu halde mademki ayan-ı sabitelerimiz sabittir, ayan-ı sabitelerimizde ne var ise bu dünyada onu görecek isek mutlak olan bu ise o zaman emr-i iradi böyle gerektiriyorsa rasulun çıkması rasulun gönderilmesi ikaz etmesi neye yarar? diye bir soru soruluyor.

CEVAP: Böylece rasullerin gelip teklif getirmesi bunların faidesi çoktur. Evvela en aşağı tabiatına düşkün ile kirli ve bulaşık olan nüfusun sebeb-i taharetidir. Yani tabiatın kirlilikleri ile bulaşmış karışmış olan nefislerin temizlenme sebebidir. Beşer fertlerinin enbiyaya tabiiyeti nisbetinde yani peygamberlere uymaları nisbetinde istidat-ı ezeliyelerinin mertebeleri inkişaf eder. Yani peygamberlerine uymaları suretiyle kendilerinde bulunan istidat-ı ezeli yani ayan-ı sabitesi zuhura gelir. Bu mertebeler meydana çıkar, inkişaf eder. Mesela hattı zatında Hadi ism-i küllüsinin tahtında birçok esma-ı ilahiye vardır ki yekdiğeri arasında yani Hadi isminin altında o kadar çok esma-ı ilahiye vardır ki bunlar diğerleri arasında meydana gelirler. 

Bunların yani bu isimlerin zuhur mahalli olan kul tabii pislikler ve onun icabatından olarak ahkam-ı hayvaniye ile muttasıf bulundukça bilinemez. Yani kendisine bir peygamber gelmezden evvel kendisinde nefsani haller bulunduğundan kendisindeki hayvani ahkam ile muttasıf oldukça kendinde iyi halleri bilemez. Nitekim çamur ile parlak olan taşlar yani çamurlaşmış parlak taşlar kıymetli maden parçaları çamurlaşmış, bunlar su ile temizlenmedikçe diğerinden fark edilemez. Yani bir sürü taş var, bunlar çamurlaşmış, madenler var onlar da çamurlaşmış, bunları su ile temizlemedikçe mertebeleri anlaşılmaz. Eğer su ile temizlenirse altın gümüş ve platin veya elmas ve pırlanta parçaları meydana gelir. Yani davetin birinci sebebi budur, İkinci davet-i rasul bir mihenktir yani bir ölçüdür, suret itibariyle yekdiğerinin aynı gibi görünen kalp ile halis ancak bu davet ile tezahür eder. Zira esma-i ilahiye Hadi ve Mudil, Dar ve Nafi gibi Cemali ve Celali olarak yekdiğerine mukabildir. Yani birbirlerine zıttır. Surette yekdiğerine mümasil olan efrad-ı insaniyyeden bazıları yani surette birbirine benzeyen insanlardan bazıları Hadi bazıları da Mudil isminin mazharıdır. Yan yana iki kişi dursun suret olarak birlikteler aynı yaşantıları, kaş, göz, ayak gibi aynı olmakla birlikte ama birisi Hadi birisi Mudil zuhurudur. Fakat bunları ortaya çıkarmak için bir emr-i teklifi gelmesi gerekiyor. Yani birilerinin onlara şunu yap veya yapma demeleri gerekiyor, işte o zaman tabi veya karşıtı olma durumunda onun isminin zuhura çıkması görülür.

Davet olmazsa bunlar yekdiğeri ile müsavat davasında bulunurlar. Yani biz ikimiz biriz gibilerden bir oldukları davasında bulunurlar. Velakin davet-i rusül vukuunda yani peygamberin daveti vaki olduğunda sıddık, ebu Cehilden ayrılır. Bu mihenk vasıtasıyla yani bu ölçü vasıtasıyla aralarında büyük bir fark olduğu zahir olur. Nasıl ki Hz. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz kavimine gelmezden evvel bunların hepsi birlikte yaşıyordu aralarında sorun yoktu, ama ne zaman tebliğ vaki oldu o zaman Hadi ile Mudil ayrıldı hem de en şiddetli bir şekilde canlarına kastedecek şekilde ayrıldı. Onun için Peygambere dediler, sen geldin kavmin içine nifak soktun dediler. 

Halbuki onun nifak sokması değil, onun tebliği idi sadece. Tebliğ neticesinde onların içindeki nifak ortaya çıktı. Eğer O gelmeseydi bunlar bilinmeyecekti. Üçüncü olarak bu davet esma-i ilahiye arasındaki farklı fiileri ızhar ettiğinden Allah için kişiyi hesaba çekmek için açık bir delil meydana gelmiş olur. Eğer namaz kılın dendiği zaman kılmamışsa, biri de kılmışsa işte o kılmadığı onun ispatı olur. Hakka karşı delil olur. Kılanın da kılması Hakk’a karşı delil olur. Hakk da onun fiiline göre hükmeder. Eğer böyle bir hüküm, böyle bir fiiliyat olmazsa o zaman Hakk kendiliğinden bunları uydurmuş gibi olur. Nitekim bu mevzu geçmiş bölümlerde tafsil olunmuş idi. 

---------------

13. Paragraf:

İşte bunun için Resul (a.s.) فَاسْتَقِمْ كَمَاۤ اُمِرْتَ Hûd, 11/112) kavlinden, hâvî olduğu şeyden nâşî, "Sûre-i Hûd ve ahavâtı beni ihtiyarlattı" buyurdu. İmdi onu "Kemâ ümirte" ihtiyarlattı, Zîrâ o bilmez ki, irâdeye muvafık olan şeyle mi emr olundu? Tâ ki o şey vâki' olsun; veyahut irâdeye muhalif olan şeyle mi me'mûr oldu? Tâ ki vâki' olmasın. Ve hiçbir kimse, hükm-i irâdeyi bilmez. Ancak muradın vukuundan sonra bilir. Allah'ın ayn-ı basiretini açtığı kimse müstesnadır. İmdi a'yân-ı mümkinâtı / sabit oldukları hâlde, alâ-mâ-hiye-aleyh idrâk eder. Böyle olunca bunun üzerine gördüğü şeyle hükm eder (13).

---------------------

İşte bunun için Rasul (s.a.v.) 11/112 ayet-i Kerimesi kavlinden فَاسْتَقِمْ كَمَاۤ اُمِرْتَ “O hâlde sen hükmolunduğunca hakikati yaşa!“ Bu ayetin kavlinden “Sure-i Hud ve ahavatı beni ihtiyarlattı” buyurdu. Bir gecede ihtiyarladım saçlarım beyazlaştı diyor, bu işin ağırlığından. Neden? Tebliğ etse bir türlü, tebliğ etmese bir türlü, tebliğ etse biliyor ki ayan-ı sabitelerinin ahkamı ile hareket edecekler, tebliğ etmese bunlar kapalı kalacak, tebliğ etse mudil isminde olanlar zuhura çıkacak ehl-i Cehennem olacaklar, işte onun sıkıntısı vardır içerisinde. Bunun da bakın فَاسْتَقِمْ “dosdoğru ol” bu hususta hiç şaşırma hiç kayma manasınadır. Nasıl dosdoğru olsun كَمَاۤ şu şekilde ol كَمَاۤ اُمِرْتَ nasıl emir olunmuşsan yani sana ne anlatılmışsa onu dosdoğru anlat diyor. Beni Hud suresi ihtiyarlattı zira o bilmez ki iradeye muvafık olan şey ile mi emrolundu. Yani kullara emr-i iradi ile hani ayan-ı sabiteler vardı ya emr-i iradi ile Cenab-ı Hakk bir hükmediyordu bir de emr-i itibari teklifiyle, işte o emr-i teklifi, emr-i iradiye uygun mu değil mi diye sıkıntı çekiyordu. Uygun değilse tersi zuhura çıkacaktır.

Veyahut iradeye muhalif olan şeyle memur oldu. Ta ki vaki olmasın ve hiçbir kimse hükm-ü iradiyi bilmez. Ancak muradın vukuundan sonra bilir. Yani fiilin meydana gelişinden sonra emr-i iradi neyse onu bilir. Allah’ın ayn-ı basiretini aştığı kimse müstesnadır. İmdi ayan-ı mümkinat sabit oldukları halde alâ-mâ-hiye-aleyh idrak eder. Böyle olunca onun üzerine gördüğü şeyle hükmeder. Yani emr-i iradi başka ve emr-i teklifi başka olduğu ve Rasul ise herbirerleri hakkında emr-i iradi neden ibaret olursa olsun ibadın cümlesine müsavaten emr-i teklifi tebliğe memur bulunduğu için, Rasul (s.a.v.) iblağda ihtimamı muntazammın olan yani ihtimamı içine alan 11/112 ayetinde فَاسْتَقِمْ كَمَاۤ اُمِرْتَ ayet-i kerimesinden ve bunun emsali ahavatı olan yani kardeşleri olan Maide Suresi ve Kehf Suresi gibi ayet-i Kur’an’iye saireden dolayı Hud Suresi ve buna benzer ayetler beni ihtiyarlattı buyurmuştur. 

Çünkü Rasul ancak tebliğe memurdur, nitekim buyrulur; 5/99 مَا عَلَى الرَّسُولِ اِلا الْبَلاغُ 

“Rasûle düşen sadece tebliğ etmektir!.“ Rasulun üstüne hiçbir şey yoktur, illa tebliğ vardır sadece. Halbuki emr-i teklifinin emr-i iradiyle münasebeti yoktur. Şimdi emr-i iradi neydi; ayan-ı sabitelerde olan Hakk’ın iradesi mutlak iradesi idi, emr-i teklifi de dışarıdan peygamber vasıtasıyla bildirilen idi. İşte biz bu iki emir ile görevlendirildik. Bunu çok iyi anlamamız lazımdır. Bir bakıma bu kaza ve kader hükmünü de içine almaktadır. 

Bu hakikati bilmeyen kimselerin kader hükmünü idrak etmeleri mümkün değildir. Gerçek manada anlamaları mümkün değildir, mutlaka bir yöne saparlar. Ya cebriyeci olur ya mutezile olur ya kaderiyeci olur ya da bildiğimiz o yollardan birine sapar. Ya ehlisünnet vel cematın zahiri hükmünde olur ama en sağlamı da odur yine diğerlerinin arasında ama gerçek olan ehl-i sünnet vel cemaatin zahiri ile birlikte batınını da yaşamak, yani özünü de yaşamaktır ki bu ondan bahsetmektedir. Onun için ehl-i sünnet vel cematin zahirine ters düşmemekte ama hakikatini bildirmekte, özünü bildirmektedir. 

-Efendim Hallac-ı Mansur’un Efendimize “ne olurdu İbadillahissalihin değil de ibadillahi ecmain deseydi” ifadesi arkasından bir ilahi sonradan ikaz alıyor, bunun konu ile ilgisi nedir?

-Onu sohbetten sonra görüşelim orada çok mühim meseler var, orada bir bakıma Hallac’ın ikaz alması hatta başının da gitmesi “mademki sen enel Hakk hükmünü idrak edecek kapasiteye geldin o zaman Hz. Rasulullah’ın söylediği ve ala ibadillahis salihin, salihler üzerine olan tahsisinin aslında salihler değil cemi olduğunu anlaman lazımdı diyor.

Yani Hz. Rasulullah her ne kadar orada tahsis yapmışsa yani “veala ibadillahis salihin” hükmünü vermişse de biz zahir manada bunu salihler ve gayri salihler olarak anladığımızdan tahsis yaptığını zannediyoruz. Halbuki hakikat itibariyle meseleye baktığımızda alemde salih olmayan hiçbir zerre yoktur. Eğer her varlık bir esmanın zuhuru ise o mutlaka salihtir. Ama diğerine göre diğerinin salahiyeti salihliği başkadır, diğerinin salahı başkadır. Bu yüzden birbirlerine zıddırlar. Ama her varlık kendi salahı üzeredir. İşte hem kemalatı demek onun salahı demektir. Öyle olduğundan “ve ala ibadillahis salihin“ aynı zamanda “ve ala ibadillahi ecmain”dir. Orada tahsis yoktur ama Efendimizin sözü her mertebeden anlaşılması gerektiğinden yani her mertebede bulunana cevap vermesi gerektiğinden cevamiül kelim olduğundan o kelimeyi kullanmıştır kesret ehline göre. Ama onun özünde “ve ala ibadillahi ecmain”dir, özü itibarıyla. 

Efendimiz baştan bu hususlarda zorlanıyor idi sonradan birçok ayet geldi “sen hidayet edemezsin hidayet bendendir, sen sadece tebliğ et“ buyurdu, tabi ki o zaman rahatladı. Sure-i Hud ve ahavatı beni ihtiyarlattı çünkü rasul ancak tebliğe memurdur. Nitekim buyurulur; 5/199 مَا عَلَى الرَّسُولِ اِلا الْبَلاغُ “ rasulun üstüne görev yoktur ancak tebliği vardır. Halbuki emr-i teklifinin emr-i iradi ile münasebeti yoktur. Yani Cenab-ı Hakkın insanlar üzerinde iki programı var, birisi emr-i iradi, birisi de emr-i teklifidir. Emr-i iradi içinde özünde olan kişinin ayan-ı sabitesinde bizatihi mevcut olan kimliğinde yapısında özünde hakikatinde olandır. Emr-i teklifi ise peygamberler tarafından dışarıdan tebliğ edilen hukuk-u ilahiyedir. 

İşte bu dışarıdan tebliğ edilen emr-i teklifi ne içindi, bakın bu üçüncüsünü sayıyor işte üç, dört, bir sürü faydaları var diye eğer emr-i teklifi olmasaydı emr-i iradilerin ortaya çıkması mümkün olmayacaktı. Dolayısıyla Hadi veya Mudil isminin zuhurları anlaşılmayacaktı. Böylece o esma-i ilahiyye de faaliyette olmayacaktı. Adem-i münasebetin sebebi budur ki Hakk ile bir şeyin vaki olmayacağını bilir. Ve onun adem-i vukuunu bu ilmine mebni irade eder. İlim dahi memur olan kulun ayan-ı sabitesindeki bu haline ve istidadına tabi olur. Yani onun bu hal ve istidadı Hakk’a o ilmi ita eder. Yani Hakk’a o ilmi iade eder yani verir kendinden çıkar. 

İmdi Hakk Teala lisan-ı rasul ile yani rasulun lisanı ile kullarına “namaz kılın, oruç tutun” diye suret-i umumiyyeden emreder. Yani bütün insanlara ayni şekilde emreder ayrım yapmadan. Böylece bu ibadın içinde bu emre ayan-ı sabiteleri gereği muvafakat edecekler veya etmeyecekler vardır. İşte bu emirde irade yoktur, eğer olsaydı ibadın hiç birisi muhalefet edemezdi. Yani Allah’ın bu konuda iradesi yoktur sadece teklifi vardır. Mesela sen çocuklarına dersin ki şunların yapın yani tavsiye yolu yapın dersin ama mutlaka yap demiyorsun, neden çünkü işte burada kendinin bir şeyler göstermesi gerekiyor. Eğer mutlaka senin emrinle yapsaydı ona ne mükafat ne mücazat vermemen gerekiyor. Kulluğun kalkacak o zaman memur olman gerekecekti. Şimdi insanın özelliği bir bakıma biz amiriz, bir bakıma memuruz. Ve de bunlardan sorumluyuz. İşte bizim diğer mahlukattan farkımız budur, yani irade sahibi olmamız nedeniyle. Bu öyle bir muhteşem bir hadise ki ayan-ı sabiten itibariyle mahluk değilsin bak bunu iyi düşün ama zuhurun itibariyle mahluksun. İkisini de yaşaman gerekiyor. İşte ancak o zaman gerçek irfan ehli olasın, gerçek insan olasın. Yoksa birini birinin üstüne çıkardığın zaman küfre gider ikisi de.

Eğer olsaydı ibadın hiç birisi muhalefet edemez idi. Öyle olunca memurun ayan-ı sabitesinde gizli olan muhalefet ve isyan zahir olup bunun gereği olarak kendisini ceza yönlendirmek ve müstaid ve emre imtisal edenlerin dahi saadeti zahir olmak için teklifi bila irade lisan-ı rasul ile kullara umumen müsaveten tebliğ olundu. Yani emr-i iradilerin zuhura çıkması için emr-i teklifi rasulün lisanından yani Allah’ın kelimesi Rasulun lisanından zuhur etti. Bila irade lisan-ı Rasul ile ibada umumen ve müsaveten umumi olarak ve seviyeli olarak hepsine aynı müsavi olarak, yani peygamberin iradesi dışında peygamberden söylendi bunlar. Yani bu hal de de peygamber söylememezlik yapamaz.

Eğer böyle olmasa abd-i muhalifin ayan-ı sabitesinde bil kuvve mevcut olan muhalif olan abdin ayan-ı sabitesinde kuvvede mevcut olan fiilde değil kuvvede mevcut olan şekavet zuhura gelmez, şekavet zuhur etmeyince ceza için hüccet-i ilahiye sabit olmaz idi. Ceza için delil meydana gelmezdi. Nimet vericinin ve azab edenin azabının ahkamının zahir olması için böyle oldu. Şimdi Rasul (a.s.) emr-i teklifiyi tebliğ memur olmakla beraber acaba iradeye muvafık şeyle mi memur oldu ki o şey vaki olacaktır. Yani emr-i teklifi yapıldığı zaman emr-i iradeye muvafık mı acaba, uygun mu diye veyahut iradeye muhalif olan şeyle mi memur oldu ki o şey vaki olamayacaktır. 

Bunu bilmediği cihetle muzdarip olur. Eğer emr-i iradi uygun tebliğe uygun ise o kabul edecek uygun değilse kabul etmeyecek, acaba hangisi diye, işte ilk tebliğdeki zorlanmaları bu idi. Zira Rasul halkı davetle mukayyet iken davetle kayıtlı iken kulların ayan-ı sabitelerindeki istidatlarından ve icabet ve adem-i icabetlerinden yani icabet etmelerinden ve etmemelerinden perdelidir, bilmez. Eğer davete adem-i icabet istidadında bulunanlara yani icabet etmeme istidadında bulunanlara vakıf olsa onu davet etmekten uzaklaşmak, gevşek davranmak lazım gelir ki ikab vaki olmasın gibilerden ve emr-i davete noksan üzere olur. Bu suretle ayan-ı beyninde yani ayan-ı sabiteler arasında adem-i imtiyaz icab ederdi. 

Rasul bu perdeye dayalı davetin iradeye muvaffık mı yoksa muhalif mi olduğunu bilmez, o ancak davete memurdur. Bilse zaten davet edemez. Muhiddin-i Arabi Hz.leri, “Peygamberlere (a.s.) Cenab-ı Hakk kader sırrını peygamberliğinin, nübüvvetlerinin sonlarında açar” diyor. Eğer kader sırrını baştan bilmiş olsalar davet görevini yapamazlar diyor. İşte Rasul (s.a.v.) Efendimiz için de böyledir, kendisine tabi olacakları yani ümmetinin Hadi ve Mudil isminde olacaklarını bilse onlar meydana çıkacak diye davetten geri kalır. Onun için Cenab-ı Hakk onları bildirmeden hepsine sen tebliğ ile memursun sadece demektedir. İradeye muvafık olan emirden bahse lüzum yoktur çünkü bu emir Rasulden sadır olunca vaki olur. Yani peygamber onu imana davet ettiği zaman eğer o iradeye muvafık ise Hakk’ın o yöndeki iradesine muvafık ise o iman eder. Orada sorun yoktur. Velakin iradeye muhalif olan, emri tebliği ettiği vakit icabet olunmadığını görüp muzdarip olur. Efendimiz işte bazıları için çok üzüldü ya, iradeye muhalif olduğu için icabet olunmadığını fehmetmez.

Yani onun hakikatinde Mudil isminin zuhuru olduğunu bilmediği için zanneder ki kendi içinden yani kendiliğinden icabet etmedi gibi eğer davette kendisinin noksanına hamledip mübalağa etse yani “niye onlar işte iman etmiyorlar” diye kendine hamletse, hani ayette diyor ya “sen onlar iman etmiyor diye kendini paralayacak kadar üzüntüye düşme”, çünkü hidayet bendendir. 18/6, 26/3

 فَلَعَلَّكَ بَاخِعٌ نَفْسَكَ عَلۤى اَثَارِهِمْ اِنْ لَمْ يُوءْمِنُوا بِهَذَا الْحَدِيثِ اَسَفًا

“Şimdi bu olaya iman etmezlerse, arkalarından, kendini harap edercesine üzecek misin?”

 لَعَلَّكَ بَاخِعٌ نَفْسَكَ اَلا يَكُونُوا مُوءْمِنِينَ“ İman etmiyorlar diye neredeyse kendini helâk edeceksin?” Onlara fazla bir şeyden de çekinmektedir, 2/286 ayetinde لا يُكَلِّفُ اللَّهُ Allah fazla yük yüklemez لا يُكَلِّفُ اللَّهُ Allah’ın yüklemediği fazla yükü sen nasıl yüklersin? Zira Rasul alemlere Rahmettir, zorlamaz, güç ve takatten ziyade teklife memur değildir. Mesela bir kamyon 500 Kg taşıyacaksa aklı başında olan ona 550 Kg koymaz. Hatta ihtiyaten 450 Kg koyar, herhangi bir riske karşı tedbir alır. Çok da üstünde durmak onun helakine sebep olmaktır veya takat getirmekten uzaklaşıp davete mübalağa etmezse adem-i icabatı görünce yani icabet edilmediğini görünce kendisini davette noksanına hamleder. Ben noksanım diye karar verir.

Binaenaleyh bu sebeplerle ızdıraba düşer. Fazla yapsam ona zarar var, az yapsam ben görevimi yapmadım gibi diye işte üzüntüsü ve saçlarının ağarması bu sebeplerdendir. Biz şimdi bunları laf diye konuşuyoruz ama Oyaşıyorken O Hazret bunları gerçekten yaşıyordu. O içinde idi biz ise böyle konuşuyoruz. İşte ızdıraba düçar olur yani düşer, bunun için “Hud suresi ve emsali beni ihtiyarlattı” buyurmuştur. Hud suresi de emir ve nehyde istikamet üzere olması emrolundu. Yani emrettiğin şeylerde de dosdoğru ol, istikamet üzere ol, yani ayan-ı sabitesi uysun veya uymasın yani nehy ettiğin şeylerde de sen sadece tebliğ et, kimseyi bastırma, demek istiyor. 

Gevşek davranmaktan gayrete gelir ve terhib için olursa med’uvv tarafına da şamil olur ki bu surette ona vüs’ ve taketten teklif etmemek lazım gelir. Yani gücünden fazla teklif yapmamak lazım gelir. Binaenaleyh Rasul (s.a.v.) كَمَاۤ اُمِرْتَ kaydından anlaşılan iki emr arasında mütereddid olur. Yani emr-i iradi ile emr-i teklifi arasında mütereddid olur, yani kalır. Hangisini yapsam diye tereddütte kalır. Böyle olunca davet emri Rasul hakkında ibtila-ı ilahidir. Yani ilahi iptiladır, yani yapması gerekmektedir ve hükm-ü ilahi vukuundan sonra bilinir. Mesela Ebu Cehil iman etmedi ve küfr üzere gitti. Ancak bu halin vukuundan sonra Ebu Cehilin iman etmemesi hakkında irade-i ilahiye taalluk ettiği ve onun ayan-ı sabitesinin talebi küfr olduğu anlaşıldı. Ama bu tebliğden sonra anlaşıldı. Ve keza Rasulün (s.a.v.) amcaları bulunan Ebu Talib’in iman etmesini son derece arzu buyurduğu ve ona tebliğde mübalağa ettiği halde, başkalarına yapmadı ama amcası Ebu Talibe yaptı neden çünkü onu çok seviyordu. 28/56 ayet-i kerimesinde اِنَّكَ لَا تَهْدٖى مَنْ اَحْبَبْتَ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ يَهْدٖى مَنْ يَشَاءُ Kesinlikle sen, sevdiğini hakikate erdiremezsin! Ne var ki Allah dilediğini hakikate yönlendirir! “Senin sevdiğin kimse de olsa sen hidayet edemezsin velakin, ancak şu kadar ki ancak Allah hidayet eder, dilediğine hidayet eder. Bakın hiç torpil yok Hz. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz olduğu halde amcası için de ricada bulunduğu halde sen bir şey yapamazsın sevdiklerine hidayet edemezsin diyor. Hidayet bendendir diyor. 

28/56 ayet-i kerimesi nazil olduğunda hakkındaki emr-i iradinin onun adem-i ihtidasına olduğu tebeyyün eyledi. Yani Hadi isminin zuhuru olmadığı meydana çıktı. Evvelce onların bu halleri karar verilmiş değildi, açığa çıkmış değildi. İman etmeleri umulan idi. İman etmesi umuluyor idi. Maahaza Hakk Teala Hz.leri bir kimsenin basar ve basiretini açınca yani görüşünü açınca o kimse hükmü iradiyi muradın vukuundan evvel bilir.

Yani bazen Cenab-ı Hakk bir kimsenin basiretini açarsa, karşısındaki kimsenin hükmü iradisini zuhurundan evvel bilir. Yani bir abdin, kulun ayan-ı sabitesindeki haline nazaran kendisinden saadet ve şekavet eseri zahir olmadan evvel onun said ve şaki olduğunu bilir. O abd hakkında ona göre hükmeder daha başlangıçta, fiile çıkmadan ama o ilm-i ilahiyi bildiği için gene o fiil onda hükmünü yerine getirmiş demektir.

---------------

14. Paragraf:

Ve bu, âhâd-i nâsa, ba'zan evkâtte vâki olur; müstashiben olmaz. Hak Teâlâ: وَمَاۤ اَدْرِى مَايُفْعَلُ بِى وَلا بِكُمْ (Ahkaf, 46/9) Ya'nî "Sen de ki: Ben, benim ile ve sizin ile ne işlenir olduğunu bilmem" buyurdu. Böyle olunca hicabı tasrîh eyledi. Ve maksûd, ancak emr-i hâsta muttali' olmaktır, başka değil (14).

---------------

Bu ahad-ı nasa bazen bazı vakitlerde bazı insanlara bu vaki olur, müstahsiben olmaz. Hakk Teala 46/9 ayetinde buyurur. وَمَاۤ اَدْرِى مَايُفْعَلُ بِى وَلا بِكُمْ Ben benim ile ve sizin ile ne işlenir olduğunu bilmem buyurdu. Rasul (s.a.v.) bana ve size neler yapılır, ben bunu bilemem diyor. Bugün de bilemem yarın da bilemem buyurdu. Böyle olunca hicabı tahsis eyledi yani perdeyi açıkladı. Fiil meydana çıktıktan sonra onu görmek mümkündür. Yani bu hükmü iradeyi muradın vukuundan evvel bilmek hususu ahad-ı nasa bazı insanlara vakit vakit vaki olur. Yani bütün vakitlerde böyle belirli olarak bütün insanlar için belli değildir bu. Ancak Cenab-ı Hakk bazı insanlara bazı zamanlarda onu bildirir, işte peygambere de bildirmediği gibi. Burada ahad-ı nastan murad; yani bir insandan murad enbiya (a.s.) ile evliyadır, mesela Cenab-ı Şeyh (r.a.) nazarında insan onlardır. Diğer beşer fertleri her ne kadar surette insan iseler de sırette hayvan olduklarından bu gibi ilimler onlardan gizlidir. İnsan-ı Kamil’e vaki olan bu keşif dahi devamlı olmaz. Onun için ebrar-ı kiramın müşahadesi tecelli ve istitar arasındadır buyrulmuştur. Bu hali beyanen Cenab-ı Sa’di buyurur ki; 

Manzume: Biri o oğlunu gaib edenden yani Yakub’dan (a.s.) sordu ki ey rüşen-güher olan pir-i hıredmend! Mısır’dan Yusuf’ (as)ın gömleğinin kokusunu duyardın niçin arz-ı Kenan’daki kuyunun içinde O’nu görmez idin? Kuyunun içinde de onun kokusu vardı ve kenan ilinde o kuyu onlara çok yakındı, o kadar yakın bir yerde kokusunu neden duymadın diyor. Cevaben buyurdu ki: Bizim ahvalimiz cihanın şimşeğidir, bir dem zahir ve diğer dem gizlidir. Şimşek nasıl bir anda gözükür, cihanı aydınlatır ama bir anlıktır. Ondan sonra da yine karanlık olur. Bazen semada otururuz, bazen de bastığımız yeri görmeyiz diyor. Eğer derviş bir hal üzere kalaydı, iki alem elden giderdi. Yani dünya ve ukba ahkamına tebaiyet mümkün olmazdı.

Yani ne dünyalık olabilirdi ne de ahretlik olabilirdi. Yani ne dünyaya intibak ederdi ne de ahirete intibak ederdi eğer bir tek halde kalsaydı. Burada gerçek dervişten bahsediyor. İşte bunun için Hakk Teala Kur’an-ı Kerim’inde Habib-i Ekremine hitaben 46/9

. وَمَاۤ اَدْرِى مَايُفْعَلُ بِى وَلا بِكُمْ ya habibim sen de ki benim ile sizin ile ne işlenir olduğunu bilmem. Yani bana ne yapılır size ne yapılır bilmem buyurdu, bu hitab-ı şerif ile perdeyi açıkladı yani kendindeki perdeyi açıkladı. Yani bazı insanların hükm-ü iradiden hicap içinde olduklarını açıktan açığa beyan buyurur. Bu hali teyid eden açık delillerden biri de budur ki bir seferde (s.a.v.) Efendimiz’in “Kusva” adındaki devesi kayıp olmuş ve aranmasını emir buyurmuşlardı. Münafıklar dedikoduya başladılar dediler ki “bize gaibden haber verdiği halde devesinin nerede olduğunu bilemiyor“ dediler. Hakk Celle ve Ala Hazretleri bu hali nebi-i zişan’ına i’lam buyurdu. Yani anlattı açıkladı, bunun üzerine (s.a.v.) Efendimiz nasa hitaben dediler ki “ben dahi Hakk Teala Hazretlerinin kullarından bir kulum bana bildirdiğini bilir ve de bildirmediğini bilemem” dedi. Şimdi Hakk Teala bana ihbar buyurdu ki yani haber verdi ki devem filan mahalde yuları bir ağaca takılmış olduğu halde duruyor, oradan alıp getiriniz. Bu ihbar-i nebevi üzerine yani bunu peygamberin haber vermesi üzerine deveyi bulup getirdiler. 

Şimdi arif-i kamil vahdeti müşahede ettiği vakit yani vahdet haline geçtiği vakit kesretten hicaba düşer perdelenir, kesreti görmez. Kesreti müşahede ettiği vakit de vahdeti müşahededen hicaba düşer. Yani vahdeti görmez. Neden, çünkü o zaman kesret hükmü galiptir. Neden çünkü ikisinin de kemalatı üstündedir. Yani ikisini de yaşamaktadır. Kah vahdette kesret kah kesrette vahdet. İşte Aşık Nesimi’nin dediği gibi “Kah çıkarım gök yüzüne seyrederim alemi, kah inerim yer yüzüne seyreder alem beni” biz bunları gazel diye okuruz ama biraz irade ile şuura geldiğimizde o tarikat düzeyi anlayıştır, peki hakikat düzeyindeki anlayışı ortaya getirdiğin zaman insanı biraz sıkar. Sıkar derken sarar ondaki müthiş vaziyet kastedilir.

Efendimiz bunu bir de yaşantısında söylemekte ya hani biraz dünya işlerinden sıkıldığı zaman “erihni ya bilal” dermiş. Hz. Bilal da ya bir gazel okurmuş ya bir ilahi okurmuş, işte namaz vakti ise ezan okurmuş, göklere, vahdete yükseltirmiş, vaktaki orada epey kaldı, dünya işleri de var, bu sefer “kellimini ya Hümeyra “dermiş Ayşe validemize, “Ya Ayşe kelam et bana bana konuş” dermiş. O da işte Efendim evde su yok, işte yağ yok gibilerinden dünya kelamı edermiş. One muhteşem bir varlıkmış ki insanın aklı duruyor, tevhidde ve kesrette yaşamının nasıl muhafaza ettiği hakkında. Öyle bir hadis-i şerif irad ediyor ki sanki vahdette hiç ilgisi yok, hiç yok namazını şöyle kılacaksın, tırnağını şöyle keseceksin kesretin içinde yaşıyor sanki zannediyorsun. Hadis-i şerifler genelde zaten bunu anlatıyor. Ama öyle bir sözleri var ki “bana bakan Hakk’ı görür” buyuruyor. Hadi bakalım şimdi onu söyleyen kim bunu söyleyen kim aynı anda bunu nasıl yaşıyor. 

Hiçbirinin tesiri altında kalmadan ve de dışarıya hiçbir şey sızdırmadan ne kesretinden ne vahdetinden. Bizler bir parça nurlar görmeye başlasak uçururuz kafamızı veya kendimizi nerelerde zannederiz. Cebrail (a.s.) geliyor, bütün şaşasıyla O’nunla orada da konuşuyor, kendinde yine kendi olarak kalıyor. 

Vahdeti müşahede eden arif kesretten hicaba düşer, yani kesreti görmez, kesreti müşahade ettiği vakit de vahdeti müşahadeden hicaba düşer, maahaza bizim yani bu keşif bazı kişilere bazen vakit, vakit vaki olur, demekten maksadımız ilm-i İlahide sabit olan ayan-ı sabitenin cümlesinin mecmu ahvaline muttali olmak demek değildir. Tabi ki öyle bir şey mümkün olmaz, gereği de yoktur. Vakit vakit muttali olmak yeterli delildir. Bu hadiselerin böyle olduğunun delilidir. Onu da muttali olmazsan iyice hicapta, perdede kalmış olur o haller. 

Belki bir emr-i mahsusa muttali olmaktır. Bundan başkası değildir. Yani hususi bir emre muttali olmak anlamaktır. Zira bil cümle ayan-ı sabitenin ahvaline ve onlar hakkındaki hükm-ü iradeye ala tarik-il ihata ilim yani bütün ayan-ı sabitelerin halini gerçeğini anlamak ancak Allahü Teala’ya mahsustur. Nitekim Kur’an-ı Kerimde buyurur وَلا يُحِيطُونَ بِشَىْءٍ مِنْ عِلْمِهِۤ اِلا بِمَا شَاۤءَ 2/255 “Onun ilminden ihata etmez, hiçbir şey O dilemedikçe anlaşılmaz illa O’nun dilemesi lazımdır.”

وَاَنَّ اللَّهَ قَدْ اَحَاطَ بِكُلِّ شَىْءٍ عِلْمًا 65/12 Muhakkak ki Allah’ın ilmi herşeyi ihata etmiştir. Yani ne kadar ayan-ı sabite varsa o ayan-ı sabitelerdeki ilmin hepsini Allah vukuundan evvel de bilmektedir. Ama insanların bazılarına, rasul Nebi ve varislerinin bir kısmına bunları bildirmektedir. Ama genelde perdeli olmakta ama Allah’a bunların hepsi açık olmaktadır. 

Ve ala tarikil ihata olan ilim Hakkın kendi nefsine olan ilmidir ki yani ilahi yoldan ihata Hakkın kendi nefsine olan ilmidir ki bu ilim ilm-i mutlaktır. Yani sonradan alma sonradan öğrenme gibi değildir ve ilm-i mutlakın zevki yine Zat-ı Mutlak’a mahsustur. İnsan-ı kamil ise Zat-ı Mutlak’ın mukayyeden zuhurundan ibarettir. Bakın mutlakan ibaret değildir, kayıtlı olarak zuhurundan ibarettir. 

Zat-ı Mutlak’ın, bakın dikkat edin Mutlak Zat’ın insan-ı kamil mukayyeden yani kayıtlı olarak zuhurundan ibarettir. mukayyedin Mutlakı ihatası da mümkün değildir. Yani bir insan-ı Kamil’in ne derecede olursa olsun Zat-ı Mutlak’ı bütün yönleriyle idrak etmesi mümkün değildir, tafsil olarak, mücmel olarak ancak düşüncede ihata etmesi mümkün ama tafsilde mümkün değildir. İşte bu sırra mebni Zat-ı Mutlak, ilm-i mutlakından bazılarını insan-ı kamili müttali kılar. İşte bu yönden neden çünkü Zat-ı Mutlak’ın mukayyeden zuhuru olduğundan insan-ı kamilde mukayyet olarak bazı ilmini zuhura getirir. Özümüz itibariyle, ayan-ı sabitemiz itibariyle mahluk değiliz ama zuhurumuz itibariyle mukayyediz, kayıtlıyız.

Beyit: Bezm-i meyde bir iki câma kanâat et git, Dâim olmaz bu visal, etme tema’ beyhude Yani o muhabbet bezminde yani o muhabbet halinde bir iki cama kanaat et yani bu sohbetlere kanaat et, çok daha fazla şeyler isteme diyor.

MESNEVİ:

Bu fasılla ilgili mevzu devam ediyor. Enbiya-ı izam hazaratının adimü’l-istidat olan kimselere hidayet bahş olmadıkları bu fassı Ya’kubî’de beyan buyurulmuş idi. Mesnevi-i şerifin cild-i salisinde, üçüncü cildinde Hz Mevlana (r.a.) tarafından tafsil buyurulduğundan bu bahsin tercüme ve şerh suretiyle bu fass-ı münife ilhakı münasib görüldü.yani bu faşsın içine o bölümü de almayı uygun gördü. 

Tercüme: İsa (a.s.)ın ahmaklardan dağ başına firarı ve bir kimsenin O’nu takip ederek sual etmesi.

Mesnevi Tercüme: İsa bin Meryem (a.s.) bir dağa kaçar idi güya bir aslan onun kanını dökecek idi, birisi O’nun arkasından koşup, “hayır ola arkanda kimse yoktur, kuş gibi ne kaçıyorsun “dedi. İsa (a.s.)a. O acele ile öyle çabuk koşuyordu ki kendisinin sür’atinden o soru sorana cevap vermedi. “çüft”, İranlıların lisanında çabuk manasına gelir. Bu kelimeyi “çüst” olarak alanlar mananın “eş” olduğunu söylemişlerdir. Yani birisi arkasından baktığını yetişemediğini diğeri de birlikte koştuklarını almışlardır. İsa (a.s.)ın arkasından bir, iki meydan uçarak gitti. Daha sonra İsa (a.s.) ı çağırdı, “Allah rızası için bir an dur, zira senin firarından benim müşkülüm var.” Yani senin neden kaçtığından benim müşkilim var. Ey Kerim; kimden bu tarafa kaçıyorsun, arkanda ne arslan ne de düşman korkusu ve de ne bir başka korku yoktur. 

İsa (as) ona diyor ki “Git ahmaktan kaçıyorum, kendimi kurtarıyorum, bana bağ olma” diyor. Yani ben ahmaktan kaçıyorum beni bağlama diyor. Ahmaktan murad emr-i maadda bi-temyiz olan kimselerdir. Ulum ve fünun-ı zahirede kılı kırk yaran. Yani zahir ilimde fende kılı kırk yaran ve fakat muamma-yı vücudunun nereden geldiğini ve niçin geldiğini ve nereye gittiğini ve niçin gittiğini anlamak merakını hissetmeyen kimselerden zekavet ve temyiz-i sahih pek uzaktır. Yani temiz düşünme ve zeka çok uzaktır. Kılı kırk yarıp düşünse de ama bunlar hep batıl şeylerdir. Bu hakimler zümresi kendilerinin cüz-i kainat olduğunu itiraf ederler, yani kendilerini kainatın cüzlerinden bir cüz olduğunu itiraf ederler, kendileri tarafından bir maksatla icad olunan bir makineye yani kendileri tarafından herhangi bir iş için icat ettikleri bir makine için biri çıkıp da bunda hiçbir maksat yoktur bu makine bir alim ve hayy ve müridin masnu’u değildir.

Yani bu makine kendi kendine olmuştur, bunu bir icat eden yoktur, masnu yani bir irade sahibinin sanatı yoktur değildir dese böylece işleyip harab olur, demiş olsa yani kendi kendine işleyip sonra çürür, demiş olsa cinnetine hükmederler. Yani o kişinin cinnetine hükmederler. Şimdi bir kişi gelse de şu sobayı yapan bir kimse yoktur, kendi kendine olmuştur, işte kendi kendine çalışıp çürüyüp gidecektir dese onun cinnetine hükmederler. Maahaza kendileri gibi ekmel bir makinenin bir hayy-i alimin ve bir mürid-i muktedirin mesnu’u oldmadığına itikad ederler. Ve bundan kendileri cüz oldukları halde küllerinden daha mükemmel ve onun haiz olmadığı evsaf ile muttasıf oldukları neticesi çıkacağını idrak etmezler. Halbuki onlara “kül kendi cüz’ünün evsafına haiz olmaz” denilse gülerler. Bunların ulum-u zahiredeki dikkatlerine bakın bu hükümlerdeki gafletlerine bakın. فَاعْتَبِرُوا يَاۤ اُولِى الاَبْصَارِ 59/2 ayetinde buyurulur;.”Ey basiret sahipleri ibret alın” Mevlana Efendimiz bir beytinde; “Böyle bir kimse ulum-i zahirde mutlak zeki olsa bile madem ki ondan bu temyiz yoktur o ahmaktır”. buyururlar. Yani o makineyi icad eden bir varlığın olduğunu biliyor da kendini icad eden bir varlığın olduğunu biliyor ama yerine getirmiyor veya farkında olmuyor. İşte o ahmaktır diyor. (s.a.v.) Efendimiz’in hadis-i şerifinde beyan buyurulan “ahmak” bu zümreden olan ham-ı ezelidir. Yani ezeli hamdır bunlara enbiyanın nasihatları tesir etmez. 

Mesnevi Tercüme: O kimse dedi: Nihayet sen o Mesiha değil misin ki mahall-i füsun-ı gaybsın? Yani arkadan ona seslenen sen o mesih değil misin, amalar ve sağırlar senden doğurulur, yani senden düzelir ve şifa bulur Hz. İsa “evet” dedi, o kimse sen o şah değil misin ki mahal-i füsun-i gaybsın, yani gaybdan efsun vermektesin, efsun derken cinni manada değil, tesir etmektesin yani çevrene tesir etmektesin sen o tesir ile bir ölü üzerine okuduğun vakit av avlamış arslan gibi sıçrar dirilir, fırlayarak yerinden kalkar. İsa (a.s.) dedi ki evet o benim, o kimse cevap verdi ki “ey hûbrû çamurdan kuşlar yapan sen değil misin?” yani balçıktan kuşlar yapan sen değil misin o kuşa nefh edersin de canlanarak uçar, derhal havada uçar.

Mesnevi Tercüme: İsa (a.s.) buyurdu “evet o kimse” dedi. Yani o kimse benim dedi. O halde ey ruh-u pak, her ne istersen yaparsın korku kimdendir? Yani neden kaçarsın diyor sen bu kadar icat edersin de ahmak dediğin şeyden neden korkarsın diyor. Böyle bir burhan ile cihanda kimdir ki, yani böyle bir delil ile bu alemde kimdir ki senin bendelerinden olmasın. İsa (a.s.) buyurdu ki teni icat eden ve ezelde canı halk eyleyen Hakk’a Zat-ı Pakine kasem ederim ki, Hakk’ın Zat-ı Pakine kasem ederim ki teni icat eden ve ezelde canı halk eyleyen Hakk’ın Zat-ı Pakına yemin ederim ki ve o Allah’ın Zat’ının ve sıfatının hürmeti Hakkı için ki felek onun giriban çak-ı aşkıdır, o efsun ve ism-i azamı ki ben körler ve sağırlar üzerine okudum; iyi oldu. 

İşte okuduğu ism-i azam, ism-i azamla bunu okumakta, diriltmekte, körler ve sağırlar üzerine okudum iyi oldu. Taşlı dağ üzerine okudum yarıldı, hırka-ı cismini kendi vücudu üzerinde göbeğine kadar yırttı, ölmüş bir ten üzerine okudum diri oldu, laşe üzerine okudum eşya oldu yani ölmüştü leş olmuştu, kalktı canlandı eşya oldu. Onu ahmağın kalbi üzerine muhabbetle yüz bin defa okudum ama bir çare olmadı. 

Mesnevi Tercüme Şerh:“Vüdd” vavın zammı ve dalin teşdidiyle (şeddesiyle) “muhabbet” manasınadır. Burada kafiye için muhaffef olarak yazılmıştır. Şeyh-i Ekber (r.a.) Fass-ı Yakubi’de buyurmuşlardır ki “hadim-ı matlub” mahdumunun mersumi indinde yanında ya hal ile veya kavl ile vakıftır. Yani talep edilenin bakıcının resmi yanında ya hal ile veya kavl ile vakıftır. Yani ruhlar ve nefsleri ihya eden enbiya-i izam hazaratı hidayete kabiliyeti olmayan kimselere her ne kadar kavl ile nasihat etseler ve hal ile ümmetlerine numune olmak üzere ibadat tayin etseler onların azgınlıkları ve şaşkınlıkları artar. Bu surette imkan dahilinde olanın ayanı nasıl iktiza ediyorsa enbiya dahi o iktizatın indinde tevakkuf eder. Yani o iktizanın yanında gereğinde tevakkuf eder, yani durur, öyle kabul eder. Binaenaleyh enbiyanın vazifesi ancak ammeye emr-i teklifiyi ibradan ibaret olup 28/56 ayeti gereği;

 اِنَّكَ لاتَهْدِى مَنْ اَحْبَبْتَ وَلَكِنَّ اللَّهَ يَهْدِى مَنْ يَشَاۤءُ وَهُوَ اَعْلَمُ بِالْمُهْتَدِينَ

 “Kesinlikle sen, sevdiğini hakikate erdiremezsin! Ne var ki Allah dilediğini hakikate yönlendirir! "HÛ" hakikati yaşayacakları bilir” Ehl-i hidayet olmayan hükemanın kalpleri iman nuru ile tenvire hadim olmaz. Yani iman nuru ile doldurmaya yahut aydınlatmaya görevli olmazlar. İşte Hz. İsa’nın (a.s.) kelamı bu hakikati beyan bu sırrı ızhar eyler. 

Mesnevi Tercüme: O ahmak katı taş oldu ve o huydan dönmedi. Kum oldu ki ondan hiç ekin bitmez. Yani ahmak taş gibidir, huyundan dönmez, kumdur ki ekin bitmez. Toprak gibi değildir. Hakk Teala Hz.leri ehl-i şekavetin kalplerini 2/74 ayetinde buyurur. 

 ثُمَّ قَسَتْ قُلُوبُكُمْ مِنْ بَعْدِ ذَلِكَ فَهِىَ كَالْحِجَارَة اَوْ اَشَدُّ قَسْوَةً وَاِنَّ مِنَ الْحِجَارَةِ لَمَا يَتَفَجَّرُ مِنْه الاَنْهَارُ “ Bu olayın ardından kalpleriniz yine katılaştı, taş gibi, hatta daha da katı Oysa bazı taşlar vardır ki, içinden nehirler fışkırır; ve bazıları da vardır ki şak diye yarılır da ondan su çıkar. Öyle taşlar vardır ki, haşyetullahtan düşüp yuvarlanır. “ 

Sizin kalpleriniz taş gibi belki taştan daha katı oldu, ancak taşın bazısından ırmaklar akar ayet-i kerimesi ile tavsif buyurdu. Yani siz taştan da katısınız. Taştır ama ırmaklar akar. Yani ehl-i şekavetin kalpleri taştan daha düşük bir mertebededir. Çünkü taştan halkın faydalanmasını icap eden haller zahir olur fakat bu humekanın kalplerinden yani bu ilim ehlinin kalplerinden fayda zuhuru şöyle dursun belki halka zarar dokunacak şeyler peyda olur, onun için (s.a.v.) Efendimiz hadis-i şerifleriyle sohbet ahmakın terkini emir ve akılin müfarakatından nehy buyurdular. Yani ahmak sohbetlerinden akl-ı cüz sahiplerinden uzaklaşılmasını istediler. 

Beyit Tercüme: O kimse dedi hikmet nedir ki o halde ism-i Hakk ona faide etti de burada etmedi. O da marazdır, bu da marazdır. “Niçin ism-i Hakk ona deva oldu da buna deva olmadı” dedi. Hamakatlık hastalığı Allah’ın kahrıdır, maraz-ı ama ise kahır değil belki iptiladır. Bakıldığında ikisi de amalık da bir maraz yani hastalık, ahmaklık da bir maraz yani hastalık gibi ama bakın aralarında fark vardır. Hamakat Allah’ın kahrıdır, yani hamlık Allah’ın kahrıdır, körlük ise kahır değil belki ibtiladır. İbtila bir marazdır ki yani ibtila da bir hastalıktır ki merhamet celbeder. Hamakat bir marazdır ki zahmet getirir. Yani kabalık da hamlık da bir hastalıktır ama zahmet getirir, hamakatın rencide etmesi zahmet doğurur.

Enbiyanın çare bulamadığı hamakat ve şekavetin kahr-ı ilahi olduğu beyan buyurulur, ancak bu zümrenin hamakat ve şekaveti çare-na-peziri kendilerine nereden arız olmuştur. Bu sualin cevabı fassı Yakubide geçmiştir, Cenab-ı Şeyh (r.a.) buyurmuştu ki abde hayrı kendi zatının gayri vermedi ve ona zıdd-ı hayırı kendisinden başkası i’ta etmedi. Yani hayırın zıddını da kendisinden başkası vermedi. Belki abd zatını Mün’im ve Muazzibdir. Yani abd kendi kuluna nimet verir, yani abd kendini muazzib eder veya kendine nimet verir. O ancak kendi nefsini zemmetsin. Ve ancak kendi nefsine hamd eylesin. Şu halde hakkın onlara ilminde Allah için hüccet-i baliğa sabittir, zira ilim maluma tabidir. Yani ayan-ı sabite mec’ul değildi, yani sonradan meydana gelmiş değildir. Cenab-ı Hakk ilm-i ilahisinde kimin ayan-ı sabitesini nasıl programladıysa o ayan-ı sabitede mevcut esma-ı ilahiye kendi hakikatlerini zuhura getirmek için, kendi faaliyet sahalarını ortaya koymak için iştikak talebinde bulundular. Her bir ayan-ı sabite ruhlar aleminde istedikleri istidat ve kabiliyetlerine göre istedikleri istihkaklarını bu dünya aleminde aldılar.

Dolayısıyla Mudil isminin zuhuru olacak delayil işlerini yapmaya kendisi talip oldu, kendisi taleb etti. Yani Hakk onların üzerine i’ta etmedi. Hakk onların taleplerini verdi. Aynı şekilde Hadi isminin zuhuru da hidayet olgusunu ortaya çıkarmak için kendisinde o araç ve gereçleri istedi, özünden istedi, Hakk vermedi. Ayan-ı sabitesinin gereği, programının gereği kendi kendinden taleb etti. 

İşte sen o programında bir duvar yapacaksan gene kendinden para istedin ki onun malzemesini alasın. Kendinden kendine emir geldi. Bir başkasından sana gelmedi bu emir. Dolayısıyla neticede suç da ceza da senden kendinden kaynaklanmış olmaktadır. O zaman Allah’a bühtan edecek halimiz yoktur. Gerçek cebir olması için birilerinin birilerine zorla bir şeyler yaptırmasıdır. 

Ama buradaki cebir kendinden kendine olduğu için cebir hükmünde olmaz. Velev ki onun ismine arzu denir, yani istek denir. Cebir denmez, talep denir. Kötülükler nefsinizden, iyilikler Allah’tandır, kendi varlığını ortadan çekersen hepsi Allahtandır. 4/78-79

﴿٧٨﴾ اَيْنَ مَا تَكُونُوا يُدْرِكْكُمُ الْمَوْتُ وَلَوْ كُنْتُمْ فِى بُرُوجٍ مُشَيَّدَةٍ وَاِنْ تُصِبْهُمْ حَسَنَةٌ يَقُولُوا هَذِهِ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ وَاِنْ تُصِبْهُمْ سَيِّئَةٌ يَقُولُوا هَذِهِ مِنْ عِنْدِكَ قُلْ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ فَمَالِ هۤوءُلاۤءِ الْقَوْمِ لايَكَادُونَ يَفْقَهُونَ حَدِيثًا

4/78- Nerede olursanız olun ölüm size ulaşır. Sağlam ve yüksek kalelerde bulunsanız bile... Eğer onlara bir iyilik isâbet ederse "Bu Allah indîndendir" derler. Eğer bir kötülük isâbet ederse "Bu senin indîndendir" derler. De ki: "Hepsi de Allah indîndendir!" Bu insanlara ne oluyor ki hakikati anlamaya yanaşmıyorlar!

﴿٧٩﴾ مَاۤ اَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللَّهِ وَمَاۤ اَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَ وَاَرْسَلْنَاكَ لِلنَّاسِ رَسُولا وَكَفَى بِاللَّهِ شَهِيدًا 4/79- Sana iyilikten ne isâbet ederse, Allah'tandır. Başına gelen kötülük ise nefsindendir Biz seni insanlara Rasûl olarak irsâl ettik. Şahit olarak esmâsıyla hakikatin olan Allah yeter.

İşte bunlar her mertebede ayrı hüküm olunmasının gereğidir. İşte tevhid ehli olmak için bu mertebeleri bilmek lazımdır, hangi ayet neresi için söylenmiş, ne kadarı için söylenilmiş ve de neye söylenmiş, ancak bunu da bu şekildeki sohbetler ile anlamamız mümkündür. Yoksa oturduğumuz yerde namazın sünnetleri farzları nedir diye işte 52 farz ve 32 farzı öğrendin de Müslüman oldun mızraklı ilm-i hali okudun yeterli dersen o da yeterlidir ayrıca. Ama bu ilim ilm-i hali değil ilm-i âli, yani islamın içinde iki ilim var, biri ilm-i hali, yani hal ilimleri, birisi de ilm-i âli, yani yüce ilimdir. İşte İslamiyet bu ikisinin çerçevesi içerisindedir. Ama biz ne yapıyoruz sadece ilm-i hali ile halleniyoruz. Yani hal ilmi, sosyal ilim ile meşgul oluyoruz, ilahi ilimle meşgul olmuyoruz. 

İlahiyat fakültesinin yaptığı iş de budur, ilm-i hal ile hallenmek. O bilgiyi ortaya koymaktır, o bilgiyi vermektir, bu ilim, ilm-i âli değildir. İlahiyat mezunlarının düştükleri sıkıntı buradan kaynaklanıyor. Bunlar ilm-i hal ile meşguldürler, âli ilimle meşkul değildirler. Halbuki ilahiyat ilmi demek Allah ilmi demektir. İlahın ilmi demektir. Ama burada halin ilmi verilmekte ismi ile de ters düşmektedir. İmam hatip okullarında hal ilmi vardır oradaki isim doğrudur. İlm-i hal derken ilahi haldeki ilim değil, o ilm-i âli’ye giriyor. İlm-i hal dediğin zaman ilm-i halin de zahiridir ayrıca. İşte isminin ne ifade ettiğini bilmiyor ki gereğini yapsın. 

Şimdi abdin ayan-ı sabitesi hal neyi iktiza ediyorsa Hakk’ın o hal üzere malumudur. İlm-i sabitesi neyi gerektiriyorsa yani hangi program ise Hakk o hal üzere malumdur. O hal üzere Hakk’ın bilgisindedir. Hakkın iradesi ise ilmine tabidir. Yani Hakk’ın iradesi o mertebede ilmine tabidir. Yani ilim olacak ki yani program olacak ki irade o program üzere ona tabi olsun. İlim olmazsa irade neye göre ortaya çıkacaktır. Programsız irade karmakarışık bir şey olur. Neticesinde hiçbir şey olmaz. Hakkın iradesi ise ilmine tabidir, nitekim suret-i ilahiye üzere mahluk olan insan dahi malum olmayan bir şeyi murad etmez. Yani bilmediği bir şeyi murad etmez. Eğer abdin ayan-ı sabitesindeki hali şekavetini gerektiriyor ise şekavetle Hakkın malumu olur. 

Şekaveti hakkında da irade-i ilahiye taalluk eder. Yani irade-i ilahiye şekaveti hakkında faaliyete geçer. Çünkü onu kendisi talep etmektedir. Cenab-ı Hakk da talep edileni verir. Şekavetin kahr-i ilahisi olmasına gelince ayan-ı sabite esma-i ilahiyenin zıllidir. Yani ayan-ı sabite esma-i ilahiyenin gölgesidir, kahr-ı ilahiyye mazhar olan abdin ayan-ı sabitesi esma-ı kahriyyeden birinin gölgesi olur. Yani Kahhar isimlerinden birinin gölgesi olur. Esma-ı ilahiye Hakk’ın gölgesidir, bundan anlaşılır ki cem-i mevcudatın vücudu gölgeden başka bir şey de değildir. Bütün varlıkların vücutları gölgeden başka bir şey değildir. Vücut ancak gölge sahibi olan Hakk’ındır. Niza etmek çekiştirmek ancak yek diğerine mütekabil olan esma-i ilahiyenin tenazu ve tehalüfüdür. Allah’ta ihtilaf yoktur. 

İhtilaf ancak esma-ı ilahiyenin birbirine karşı olan ihtilafıdır. İhtilaf karşılıklı isimlerde vardır. İsmin kendisi kendi başına ihtilaf değildir. Yani kendinde ihtilaf yoktur. Ama zıt isim çıktığı zaman ihtilaf başlar. Yani ihtilaf suridir. Ey hakikat taliplisi; bu bade-i marifeti içip yani marifet badesini içip, şarabını içip, neşesiyle mustağrak-ı ezvak oldun ise yani bunun neşesinde gark oldun, zevk buldun ise müsterih olur ve kemal istirahatla saltanat-ı ilahiyeyi temaşa eder ve namahremler hakkında da Cenab-ı Hafız’ın bu beytini okursun.

Beyit: “Müddei istedi ki râzı temaşa etsin, Dest-i gayb geldi de na-mahremi çekti geriye” Yani başlangıçta olan istedi ki bu alemleri temaşa etsin, gayb eli geldi de na-mahremi çekti geriye.

Beyit tercüme: O ahmağın dağı olan o şeyi mühürlemiştir, o mühürün üzerine çare etmeğe el kadir değildir. Ebyat-ı sabıka şerhinde beyan olduğu üzere mademki Hakk’ın iradesi o kimsenin şekavetine taalluk etmiştir; ve onlar hakkında 2/7 ayetinde buyurur.

﴿٧﴾ خَتَمَ اللَّهُ عَلَى قُلُوبِهِمْ وَعَلَى سَمْعِهِمْ وَعَلۤى اَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌ 2/7- Allah, onların hakikatlerinin kalplerinden açığa çıkışını algılamalarını kilitlemiştir; basîretleri perdelidir. Yaptıklarının sonucu olarak feci bir azabı hak etmişlerdir.

Embiya ve onun varisi olan evliyanın nasihatları onlara tesir etmez. Zira Rasul ve varisleri emr-i teklifiye hadim olup yani emr-i teklifinin görevlisi olup suret-i umumiyyede Hakk’ın emrini tebliğ ederler. Yani umumi olarak Hakkın emirlerini tebliğ ederler yoksa onlar emr-i iradiye hadim değillerdir. Emr-i iradiye bakıcı değillerdir. Yani onların üzerinde tesiratı olmaz. 

Mesnevi Tercüme: Ahmaklardan kaç, çünkü İsa (a.s.) kaçtı, ahmağın sohbeti çok kanlar döktü, hava suyu azar azar çalar, yani buhar olarak içine alır, farkında bile olmazsın bunun işte ahmak da sizden böyle çalar. O ahmak harareti çalar, yani sendeki sıcaklığı, muhabbeti çalar soğukluk verir, gaflet verir, uzaklık verir. Altına taş koyup onun üstüne oturan bir kimse gibi. Dinleneyim diye bir taşın üstüne oturdun ne oldu, taş senin sıcaklığını çalar sen geç fark edersin. Kendi soğukluğu sana geçmiş olur. (s.a.v.) Efendimiz ahmağın sohbetinden nehy ettiği gibi, İsa (a.s.) da kaçtığı için sen de ahmaklardan kaç zira seni manen öldürür. Hava buharlaşan suyu nasıl ki yavaş, yavaş çalarsa ahmak şaki dahi senden nur-u imanı öyle yavaş yavaş çalar ve keza altın ataş koyup oturan kimsenin hararetini, sıcaklığını o taş nasıl çalıp kendi soğukluğunu verirse ahmak da sendeki hararet-i aşk-ı ilahiyi ve imanı öylece çalar ve bürudet-i küfrünü ve inkarını verir. Yani soğukluk küfrünü ve inkarını verir. 

Nitekim her gün bu halin binlerce misalini görüyoruz. Ebeveyni sulehadan olup onların terbiyelerini alan nice zeki evlatlar birkaç sene Avrupa’da imrar-ı hayat etmekle yani orada zaman geçirmekle onların zulmet-i küfür ve inkarlarına bürünüp gelmişlerdir, bunlarla musahabet yani sohbet eden arkadaşlık yapan bir çok iman sahiplerinin kalplerinde mürur-ı eyyam ile zaman içerisindeki günlerde onların küfür ve inkarları yavaş yavaş onlara tesir etmeye başlamıştır.

Dide-i akilleri kör, yani akıl gözleri kör, kuvve-i muhakemeleri, yani muhakeme kuvvetleri ayırma güçleri de batıl olmuştur. Manasına ve derece-i belagatine asla vakıf olmadıkları Kur’an-ı Mecide zeki bir Arab’ın uydurması demekten en çekinmemişlerdir. Bakın ahmaklarla oturanların sözleridir bunlar. O Kur’an-ı Mecid ise bunları muhakemeye davet ediyor, kulakları işitmediğinden 7/179 ayetinde buyuruyor.

﴿١٧٩﴾ وَلَقَدْ ذَرَاْنَا لِجَهَنَّمَ كَثِيرًا مِنَ الْجِنِّ وَالاِنْسِ لَهُمْ قُلُوبٌ لا يَفْقَهُونَ بِهَا وَلَهُمْ اَعْيُنٌ لا يُبْصِرُونَ بِهَا وَلَهُمْ اَذَانٌ لا يَسْمَعُونَ بِهَا اُولۤئِكَ كَالاَنْعَامِ بَلْ هُمْ اَضَلُّ اُولۤئِكَ هُمُ الْغَافِلُونَ

Tedebbüre davet edip 47/24 ayetinde 

﴿٢٤﴾ اَفَلا يَتَدَبَّرُونَ الْقُرْاَنَ اَمْ عَلَى قُلُوبٍ اَقْفَالُهَا 

47/14- Kurân'ı derinlemesine-sistemli düşünmüyorlar mı? Yoksa kalpleri (şuurları) kilitlerle mi kilitli! Onlar tedebbüre yaklaşmıyorlar. 7/179 لَهُمْ قُلُوبٌ لا يَفْقَهُونَ بِهَا ve nihayet onların hayvanlardan daha şaşkın bir halde olduklarını ihbaren haber vererek اُولۤئِكَ كَالاَنْعَامِ بَلْ هُمْ اَضَلُّ hükmünü veriyor.

Sual: Enbiya ve evliya irade-i ilahiye hadim olmadıklarından ahmak-ı şakiye hidayet-bahş değildirler denilmiş idi. Enbiyanın bunlara tesiri olmadığı halde eşkıyanın hidayet-i ezeliye ile mühtedi olan mü’minine ne tesiri olur ki, yani ayan-ı sabitesi Hadi isminin zuhuru ise eşkıyanın bunlara ne tesiri olur ki, Onların sohbetlerinden ictinab tavsiye olunur? Bakılırsa enbiya eşkıya-ı ezeliyyeyi mühtedi etmedikleri gibi eşkıya da hidayet-i ezeliye ashabını ıdlal etmemek lazım idi. Yani hidayet ehli eşkıyaları nasıl hidayete erdiremiyor ise eşkıyalar da hidayet ehlini eşkıya yapamaz, olmaması lazım gelirdi diye soruyor. 

Cevap: Şüphe yoktur ki şekavet-i ezeliye ashabı yani ezeli şekavet sahipleri saadet-i ezeliye sahiplerini bu daire-i saadetten ihraç edemezler. Yani buradan çıkartamazlar. Fakat bir mü’min bu gibi kefere ve fecere sohbetiyle imrar-ı evkat ederse yani belirli bir zaman vakitte onlarla birlikte geçirirse onların rengine boyanıp muvakkaten bazı esma-i celaliyenin tesiri tahtına dahil olur. Yani geçici olarak bazı tesirler alır, işte bu vakit ondan enva-i inkar ve maasi (günahkar) zuhura gelir. Aslında yoktur ama geçici olarak mesela Hadi isminden on Mudil isminden de on var, ama Mudil ismiyle ilgilenen taraf ile ilgilenirse Hadi ismi aşağıya inmekte yahut perdelenmekte o zaman Mudil ismi yükselmekte o zaman da Mudil ismi ağırlığı zuhura gelmektedir. İşte onun için bu tesirlerin oluşumundan bahsediyor. 

İnkar ve maasi (günahkar) zuhura gelir, halbuki ef’al-ı kabihadan her birinin yani kötü olan fiillerden her birinin birer suret-i kabihası peyda olup yani o fiili işlerken kötü bir suret meydana gelir, 74/38 ayetinde buyurulur.

 كُلُّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْ رَهِينَةٌ 74/38- Her nefs yaptığının getirisine mahkûmdur!

Ayet-i kerimesi mucibince bu suretler bakın ne kazanmışsa, amel sahibinin bil ihata hapseder. Yani o suretler amel sahibini hapseder. Ve onu alem-i ulviye urucdan men eder. Ayan-ı sabitesinde Hadi olsa da onların tasallutundan, musallat olmasından yükselmesine mani olur. Eğer Hakk avf ve tecavüz ile muamele buyurmaz ise yani onun günahından geçmez ise bu suver-i kabiha vasıtasıyla muazzeb olur yani kötü suretler vasıtasıyla azab olur ve Hakk ona ukubetle inkıyad eder.

Yani ceza ile kayıt altına alır zira Fass-ı Yakubide beyan edilmiş idi ki abdin her bir halini diğer bir hali takip eder. Yani bir fiil işlediğinde onun arkasından bu fiilin gerektirdiği fiil ortaya çıkar işte buna intikam, Müntakim ismi denir. Yoksa intikam asarım keserim değildir. Nasıl açlıktan sonra yemek yediğinde tokluk hali oluyorsa, tokluktan sonra tekrar açlık hali meydana geliyorsa, uykudan sonra uyanıklık hali ondan sonra da yine uyku hali geliyorsa işte bakın inkılab ediyor hep, işte biz de de eğer gereğini yerine getirmezsek Hadi ismi Mudil ismine inkılab ediyor ve mudil isminin özellikleri ortaya çıkıyor, Hadi salında olduğu halde.

İşte insanın iradesi burada meydana çıkıyor, bize verilen irade sevap ve günahlarımız bize buradan yazılmaktadır. Çünkü aklını vermiş, emr-i iradiyi de vermiş, emr-i teklifiyi de vermiş, bakalım hangisine uyacaksın diyor. Eğer bu hal-i sani yani ikinci hal hal-i evvelin ukubetidir. Yani birinci halin ikinci hal akıbetidir, sonudur, neticesidir ve de ayrıca onun cezasıdır. Yani karşılığıdır. Hal araz kabilinden olmakla beraber mutlaka bir surete bürünür. Yani hal geçici olmakla beraber o hal işleniyorken bir suret ortaya getirir, bir surete bürünür. Mesela testere ile bir şey kesiyorsun o kesmek bir haldir. Ama o hal geçiyorken o kesilecek yeri hep aşındırmaktadır, inceltmektedir. Yani bir fiil ortaya gelmektedir. Nitekim Mesnevi-i Şerifte sarahaten beyan buyurulur, Mesnevi Tercüme: Gönülde yer tutan her bir hayal ruz-i mahşerde bir suret olacaktır. Senin vücudun üzerine galip olan bir sıretin tasviriyle haşrin vaciptir. Ruz-i mahşerde her arazın bir sureti vardır, her bir arazın suretine nöbet vardır. Vaktaki senin elinden bir mazluma zahm (zahmet) erişti o zahm bir ağaç oldu ve ondan zakkum peyda oldu. Bu senin yılan ve akrep gibi olan sözlerin yılan ve akrep olup senin kuyruğunu tutarlar. Bu belalar mü’mine ashab-ı şekavetin musahebetinden tevellüd eder. Maahaza saadet-i ezeliyesi hasebiyle mü’mine hüsn-ü hatime nasip olacağından azabda küffar gibi ebedi olarak kalmaz. Zira onda bu sıfat arizidir, küffar gibi asli değildir. Bu yüzden ba’de’t-tahare bu azabdan halas ve Cenne-i inama dahil olur, bu hal vücuduna levsiyyat arız olan kimsenin hamamın gayet sıcak olan halvetinde tatahhuruna benzer. 

Ba’de’t-tahare müddet-i medide orada kalmasına hacet yoktur. Muvakkaten bazı esmanın tesiri tahtına duhul keyfiyeti şekavat-ı ezeliye ashabı için dahi varid olur, nitekim katib-i vahyin biri iman etmiş ve (s.a.v.) Efendimiz e musahib olmuş iken badehu mürted olmuştur. Yani Kur’an katiplerinden birisi evvela sahabiden iken mürted olmuştur. İşte o kimse nebi-i zişana musahib olmakla yani dost olmakla sahip olmakla muvakkaten esma-ı cemailiyenin tesiri tahtına girmiş, “Cemal” isminin altına girmiş, daha sonra şekavet-i ezeliyesi hükmüne hükmünü icra eylemiştir. İ’tibar fatiha ve hatimeye olduğundan bu gibiler muhalled-fi’n-nar olurlar. Yani nara dönmüşlerdir. 

 YAKUP FASSININ SONU 

------------------ 

Gerçekten de bu kitaplar hakkında aleyhte söylenecek hiçbir şey yoktur, kim ki böyle bir davranışta bulunur, kendini cahilin cahili olarak ilan etmiş ve aklının ne kadar kısır ve fikrinin ne kadar ön yargılı ve ufkunun ne kadar da dar olduğunu, bu vasıfları ile kendi kendi halini ispat etmiş olur. 

Gerçek bir düşünür, İslam’a yakışır bir ilim sahibi, Peygamberimize yakışır bir ümmet, Rabbımıza yakışır idrakli ve ne yaptığını bilen bir kul ve insanlık alemine yardımcı olan bireyler olmamızı Cenâb-ı Hakk’tan niyaz ederim. 

Bütün bu hakikat-i ilahiye ilimlerinin bizlere kadar ulaştırılmasında emeği geçen bütün hizmet ehli kadirşinas kimselere teşekkür ederiz. 

Bizlerde, bizlerden sonra gelecek yeni nesillerimize bu ilahi emanetleri aktarmaya acizane çalışmalar yapmaya gayret ediyoruz. Cenâb-ı Hakk evvela bu hakikatleri hepimize idrak ettirsin sonra da tahakkuklarını nasib etsin İnşeallah. 

Allah Hak söyler Hakk-ı söyler.

Gayret bizden muvaffakıyet Hakk’tandır. T.B. 

 ----------------- 

Terzi Baba kitapları. 

Terzi Baba Baskısı olan kitaplar. 

1. Necdet Divanı:

2. Hacc Divanı:

3. İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri:

4. Lübb’ül Lübb Özün Özü, (Osmanlıca’dan çeviri):

5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri):

9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet:

10. Kelime-i Tevhid, değişik yönleriyle:

11. Vâhy ve Cebrâil:

12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi:

13. (13) On üç ve Hakikat-i İlâhiyye: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri ve şerhi 

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

16. Divân (3)

19. Sûre-i Feth ve fethin hakikat-i.

21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

22. Sûre-i Yûsuf ve dervişlik:

24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.) 

35. Fâtiha Sûresi: 

39. Terzi Baba: (2)

41. İnci tezgâhı:

49. 36-Yâ’sîn, Sûresi: 

59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

67. 067-Mülk Sûresi: 

68. 1-namaz sureleri

69. 2-namaz sureleri

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

91-Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

95- Terzi Baba-(8) (19/53)

96- 41-Fussilet Sûresi. 

103-terzi Baba yüksek lisans tezi. 

118- 52-Tûr suresi. Ve M. Nusret tura. 

129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

-------------------

(H) Yayınları tarafından basılan kitaplarımız: 

-------------------

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve hakikatleri: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri.

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem-safiyeti. Safiyyullah. (a.s.) 

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

------------------------------ 

 Terzi Baba kitapları sıra listesi

 KAYNAKÇA

 1. KÛR’ÂN VE HADîS :

 2. VEHB : Hakk’ın hibe yoluyla verdiği ilim.

 3. KESB : Çalışılarak kazanılan ilim.

 4. NAKİL : Muhtelif eserlerden, Mesnevi’i şerif, İnsân-ı Kâmil, Fusûsu’l Hikem ve sohbetlemizden müşahede ile toplanan ilim.

(Gönülden Esintiler) 

1. Necdet Divanı:

2. Hacc Divanı:

3. İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri:

4. Lübb’ül Lübb Özün Özü, (Osmanlıca’dan çeviri):

5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri):

9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet:

10. Kelime-i Tevhid, değişik yönleriyle:

11. Vâhy ve Cebrâil:

12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi:

13. (13) On üç ve Hakikat-i İlâhiyye: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri ve şerhi 

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

16. Divân (3)

17. Kevkeb. Kayan yıldızlar.

18. Peygamberimizi rû’ya-da görmek. 

19. Sûre-i Feth ve fethin hakikat-i.

20. Terzi Baba Umre (2009)

21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

22. Sûre-i Yûsuf ve dervişlik:

23. Değmez dosyası:

24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.) 

25. -1-Köle ve incir dosyası: 

26. Bir zuhûrât’ın düşündürdükleri: 

27. -2-Genç ve elmas dosyası: 

28. Kûr’ân’da Tesbîh ve Zikr: 

29. Karınca, Neml Sûresi: 

30. Meryem Sûresi: 

31. Kehf Sûresi: 

32. 3-Terzi Baba İstişare dosyası: 

33. Terzi Baba Umre dosyası: (2010)

34. -3-Bakara dosyası: 

35. Fâtiha Sûresi: 

36. Bakara Sûresi: 

37. Necm Sûresi: 

38. İsrâ Sûresi: 

39. Terzi Baba: (2) 

40. Âl-i İmrân Sûresi: 

41. İnci tezgâhı: 

42. 4-Nisâ Sûresi: 

43. 5-Mâide Sûresi: 

44. 7-A’raf Sûresi: 

45. 14-İbrâhîm Sûresi: 

46. İngilizce, Salât-Namaz: 

47. İspanyolca, Salât-Namaz: 

48. Fransızca İrfan mektebi:

49. 36-Yâ’sîn, Sûresi: 

50. 76-İnsân, Sûresi: 

51. 81-Tekvir, Sûresi: 

52. 89-Fecr, Sûresi: 

53. Hazmi Tura: 

54. 95-Beled-Tîn, Sûresi: 

55. 28- Kasas, Sûresi: 

56. İrfan-Mek-Şer-Fransızca-Baba: 

57. 20-TÂ HÂ Sûresi: 

58. Mirat-ül-İrfan-ve-şerhi: 

59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

62. -4-Bir ressam hikâyesi:

63. İnci mercan tezgâhı

64. Ölüm hakkında:

65. Reşehatt’an bölümler: 

66. Risâle-i Gavsiyye: 

67. 067-Mülk Sûresi: 

68. 1-Namaz Sûrereleri: 

69. 2-Namaz Sûrereleri: 

70. Yahova Şahitleri: 

71. Mü-Geceler-Fran-les-nuits: 

72. Îman bahsi: 

73. Celâl cemâl Celâl: 

74. 2012 Umre dosyası: 

75. Gülşen-i Râz şerhi: 

76. -5-Doğdular, yaşadılar hikâyesi: 

77. Aşk ve muhabbet yolu: 

78. A’yân-ı sâbite. Kazâ ve kader:

79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.

81- Hayal vâdîsi’nin çıkmaz sokakları: 

82- Mektuplarda yolculuk-M.Nusret-Tura.

83- 2013 Umre dosyası. 

84- Nusret Tura-Vecizeler ve ata sözleri.

85- Nusret Tura-Tasavvufta aşk ve gönül.

86- Terzi Baba-(6) İstişare dosyası.

87- Terzi Baba-İlâhiler derleme.

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

89- 6-Her şey merkezinde hikâyesi. 

90- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-1) şerhi. 

91- Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

92- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (2) şerhi. 

93- 7. İngilizce. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

94- Mescid-i Dırarr-Kubbet-ul Kara. 

95- Terzi Baba-(8) (19/53)

96- 41-Fussilet Sûresi.

97- 2015 Umre dosyası. 

98- Solan bahçenin kuruyan gülleri. 

99- Terzi Baba-(9) İstişare dosyası. 

100-14-İrfan mektebi ve şerhi-İspanyolca.

101- Bosna Hersek dosyası. 

102-The SCHOOL OF WISDOM (irfan mektebi)

103-Terzi Baba yüksek lisans tezi. 

104-Hacc Umre ve hakikatleri.

105-Cemo ve Farko.

106-(2016) Umre dosyası.

107-Vahy ve Cebrâîl- (Fransızca)

108-Ru’ya-Mana-alemi- Tezi Baba ile ilgili zuhuratlar. 

109-terzi Baba tasavvufi izahlar. 

110-19-53-Şeker risalesi.

111-Lübb-ül lübb-Özün özü ve şerhi.

112-Bir kardeşin soruları ve cevapları

113- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-2) şerhi.

114- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-3) şerhi.

115- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-4) şerhi.

116- 2017-Kudüs seyahati dosyası. 

117- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-5) şerhi.

118- 52-Tûr suresi. Ve M. Nusret tura.

119-Fu-Hi-01-Adem Fassı.

120-Fu-Hi-02-Şit Fassı.

121-Fu-Hi-03-Nuh-fassı.

122-Fu-Hi-04-İdris-05-İbrahim-fassı

123-Gülşen-i Raz-2-Terzi Baba şerhinin tamamı. 

124-İbretlik bir değmez dosyası daha Satih ince.

125-2018 Umre dosyası 

126-14-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

127-15-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

128-İbretlik bir hikâye daha. Kaf dağı ve Zümrüd-ü Anka.

129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

130-İbretlik bir hikâye daha. Kilise çanları. 

131-Kur’ân-ı-Kerîmde yolculuk-53-Ayetleri ve Terzi Baba- 

132-Kaner Yiğido-İbretlik bir hikâye daha- 

133-1-İzmir İrfan sohbetleri. 

134-2-Sohbet arası sohbetler. 

135-3-Sohbet arası sohbetler.

136-4-Sohbet arası sohbetler.

137-5-Sohbet arası sohbetler.

138-6-Sohbet arası sohbetler.

139-7-Sohbet arası sohbetler.

140-8-Sohbet arası sohbetler.

141-9-Sohbet arası sohbetler.

142-10-Sohbet arası sohbetler. 

143-11-Sohbet arası sohbetler. 

144-12-Sohbet arası sohbetler. 

145-13-Sohbet arası sohbetler. 

146-14-Sohbet arası sohbetler. 

147-15-Sohbet arası sohbetler. 

148-16-Sohbet arası sohbetler. 

149-17-Sohbet arası sohbetler. 

150-18-Sohbet arası sohbetler.

151-19-Sohbet arası sohbetler.

152-20-Sohbet arası sohbetler.

153-21-Sohbet arası sohbetler.

154-22-Sohbet arası sohbetler.

155-23-Sohbet arası sohbetler.

156-24-Sohbet arası sohbetler.

157-25-Sohbet arası sohbetler.

158-26-Sohbet arası sohbetler.

159-27-Sohbet arası sohbetler.

160-28-Sohbet arası sohbetler.

161-29-Sohbet arası sohbetler.

162-30-Sohbet arası sohbetler.

163-1-7-Esmâ’ül Hüsnâ-M.Nusret Tura. 

164-2-8-Esmâ’ül Hüsnâ-M.Nusret Tura. 

165-9- Ku-Ker-Yol-Kıyamet Sûresi.

166- İnsan-ı Kamil-A-K-C-Cilt-1-Kitap-6-şerhi- 

167- İnsan-ı Kamil-A-K-C-Cilt-1-Kitap-7-şerhi- 

168- 31- Sohbet arası sohbetlerden seçmeler. 

169- İbretlik bir hikâye daha-Usta dan çırağına tavsiyeler- 

170-4- Ru’ya-Mana-Alemi-Terzi Babanın görüldüğü zuhuratlar.

171-5- Ru’ya-Mana-Alemi-Yoruma açık eğitim zuhuratları.

172-6- Ru’ya-Mana-Alemi-Tuzak-mekr-Hileli zuhuratlar.

173- 2020 Umre dosyası.

174- 83-Kur’an-ı kerimde yolculuk Mutaffifin suresi.

175- Mübarek geceler ve bayramlar. İspanyolca çevirisi. 

176- Korona virüs’ün düşündürdükleri.

177- terzi Baba, “14-İrfan mektebi” tezi. 

178-

179-

180- A- Füsus’ül-Hikem- Mukaddime. 

181- B- Füsus’ül-Hikem- Ayniyet ve Gayriyyet. 

182- Fü-Hi-06-İshak fassı-

183- Fü-Hi-07-İsmail-08-Yakup- fassı-

------------------------- 

Altı peygamber serisi: 

1-15. 6 Pey-(1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

2-21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

3-24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.)

4-59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

5-60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

6-61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

-------------------------

Terzi Baba kitapları serisi: 

1-12- Terzi Baba-(1) 

2-39- Terzi Baba-(2)

3-32- Terzi Baba-(3) İstişare dosyası.

4-79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

5-80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.

6-86- Terzi Baba-(6) İstişare dosyası.

7-91- Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

8-95-Terzi Baba-(8) (19/53) 

9-99- Terzi Baba-(9) İstişare dosyası.

10-103-Terzi baba yüksek lisans tezi.

11-108-Tezi Baba ile ilgili zuhuratlar. 

12-109-terzi Baba tasavvufi izahlar. 

13-110-19-53-Şeker risalesi. 

14-126-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

15-127-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

16-87- Terzi Baba-İlâhiler derleme.

17-126-14-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

18-127-15-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

19-129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

20-131-Kur’ân-ı-Kerîmde yolculuk-53-Ayetleri ve Terzi Baba- 

21-165-9- Ku-Ker-Yol-Kıyamet Sûresi.

------------------------- 

Bir hikâye birçok yorum serisi. 

1-25 -Köle ve incir dosyası: 

2-27 -Genç ve elmas dosyası: 

3-34 -Bakara dosyası:

4-61-Bir ressam hikâyesi:

5-76-Doğdular, yaşadılar hikâyesi: 

6-89-Her şey merkezinde hikâyesi. 

------------------------- 

Dîvanlar serisi: 

1-1-Necdet Divanı: 

2-2-Hacc Divanı: 

3-16-Divân (3)

4-87-Terzi Baba-İlâhiler derleme.

5-88-Nusret Tura-Divanı. 

6-129-Terzi Baba divanı, tüm şiirlerim. 

------------------------- 

İbretlik dosyalar serisi. 

1-17-kevkeb-kayan yıldızlar.

2-23-İbretlik değmez dosyası. 

3-73-Celâl Cemâl Celâl “hayalî Kamer’in hayal vâdîsi”

4-81-Hayal vadisinin çıkmaz sokakları. 

5-93-Mescid-i dırar/Kubbet-ul kara. 

6-98-Solan bahçenin/kuruyan gülleri.

7-105-Cemo ve Farko. 

8-112-Bir kardeşin soruları ve cevapları.

9-124-İbretlik bir değmez dosyası daha. Satih ince. 

10-128- İbretlik bir hikâye daha. Kaf dağı ve Zümrüd-ü Anka.

11-130-İbretlik bir hikâye daha. Kilise çanları. 

12-132-Kaner Yiğido-İbretlik bir hikâye daha-

13-169-İbretlik bir hikâye daha-Usta dan çırağına tavsiyeler-

------------------------ 

Umre dosyaları serisi 

1-2. Hacc Divanı:

2-20. Terzi Baba Umre (2009)

3-33. Terzi Baba Umre dosyası: (2010)

4-74. 2012 Umre dosyası: 

5-83- 2013 Umre dosyası.

6-97- 2015 Umre dosyası. 

7-106-(2016) Umre dosyası.

8-104-Hacc Umre ve hakikatleri. 

9-125-2018 Umre dosyası. 

10-173-2020-Umre dosyası.

------------------------ 

Diğer dillere çevrilen Terzi Baba kitapları serisi

1-5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

2- 6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

3-46. İngilizce, Salât-Namaz: 

4-47. İspanyolca, Salât-Namaz: 

5-48. Fransızca İrfan mektebi:

6-71. Mü-Geceler-Fran-les-nuits: 

7-93- 7. İngilizce. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8-100-14-İrfan mektebi ve şerhi-İspanyolca.

9-107-Vahy ve Cebrâîl- (Fransızca)

10-175- Mübarek geceler ve bayramlar. İspanyolca çevirisi. 

------------------------

Mektuplar ve zuhuratlar serisi:

Terzi Baba İnternet dosyaları:

------------------------ 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

1-2- 3- 4- 5- 6- 7- 8- 9- 10-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

11-12-13-14-15-16-17-18-19-20-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar . 

21-22-23-24-25-26-27-28-29-30-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

31-32-33-34-35-36-37-38-39-40-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

41-42-43-44-45-46-47-48-49-50-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

51-52-53-54-55-56-57-58-59-60-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

61-62-63-64-65-66-67-68-69-70-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

71-72-73-74-75-76-77-78-79-80-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

81-82-83-84-85-86-87-88-89-90- 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

91-92-93-94-95-96-97-98-99-100-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

101-102-103-104-105-106-107-108-

------------------------

Kitaplar devam ediyor şu an Yekün= (183+108=291)
