# TB. Kelime-i Yûsufiyye

**Yazar:** Terzibaba - Necdet Ardıç

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/tb-kelime-i-yusufiyye
**Sayfa:** 107

---

GÖNÜLDEN ESİNTİLER 

MUHYİDDÎN İBNÜ’L ARABÎ

FUSÛSU’L-HİKEM 

09-YUSUF FASSI

Ahmed Avni konuk, Tercüme ve Şerhi. 

(184-9) Hazırlayanlar Prof.Dr. Mustafa Tahralı-Dr. Selçuk Eraydın Şerhinin Şerhi.

Tekirdağlı Terzi Baba Necdet Ardıç.

İRFAN SOFRASI 

NECDET ARDIÇ 

TASAVVUF SERİSİ (184-9) Necdet Ardıç

İz-Terzi Baba Adres Büro: Ertuğrul Mahallesi Hüseyin Pehlivan Caddesi No: 29/5 

Servet Apt. 59 100

Tekirdağ 

Ev: 100 yıl Mahallesi Uğur Mumcu Caddesi Ata Kent Sitesi A Blok Kat 3, D. 13.

 Süleyman paşa Tekirdağ Tel: (0282) 408 93 84 

 (0533) 7743937

www.terzibaba13.com

terzibaba13@gmail.com

İÇİNDEKİLER

Önsöz (5)

Kelime-i Yusufiye’de Mündemic “Hikmet-i Nûriye”nin Beyanında Olan Fastır (9)

1.Paragraf: Hikmeti Nuriye hayal alemi üzerinedir, vahyin evvelidir. (16) Mesnevi (20)

2.paragraf: Vahyin başlangıcı rüya-yı sadıka ile oldu. (24)

3.Paragraf: Hz. Aişe’nin rüyaya ilişkin ilmi (24)

4.Paragraf: İlk vahiyden önceki 6 aylık rüya dönemi. (25)

5.Paragraf: Nas uykudadır, öldükleri vakit uyanırlar. (25) Beyit (29) Beyit (30)

6.Paragraf: Belki onun ömrünün hepsi dünyâda rü'yâ mesabesinde idi. (31)

7.Paragraf: O, ancak menâm içinde menâmdır. (33)

8.Paragraf: Rüyada tabir; sütün ilimle tabiri. (34)

9.Paragraf: Efendimizin sütü ilime tevili. (35)

10.Paragraf: Vahyi ancak hazreti hayâlde idrâk etti. (36)

11.Paragraf: Efendimiz'e adam suretinden temessül eden melek dahi, âlem-i hayâldendir. (37)

12.Paragraf: Yusuf’un (a.s.) rüyası (40)

13.Paragraf:.Yusuf’un (a.s.) rüyasının tabiri (41) 

14.Paragraf: Yakup (a.s.)”rü'yânı biraderlerine nakl etme” dedi. (42)

15.Paragraf: Yûsuf Suresi (12/100) (44)

16.Paragraf: Muhammed’in(a.s.) idrâkiyle Yûsuf’un (a.s.) idrâki arasındaki fark (48)

17.Paragraf: Muhammed (s.a.v.) vârislerinin ilmi ne kadar eşreftir. (50) Beyit (51) Beyit (51)

18.Paragraf: Hakk'ın gayri denilen âlem, Allah'ın gölgesidir. (52) Beyit (52)

19.Paragraf: Gölgenin histe mevcudiyeti, gölgenin zahir olduğu zeminin mevcudiyeti vaktinde olur. (54)

20.Paragraf: "Âlem" dediğimiz şey, zıll-i ilâhîdir. (55) Mesnevi (56) Mesnevi (58)

21.Paragraf: Gölge yere düştüğü vakit siyaha mâildir. (60)

22.Paragraf: Ayân-ı mümkinât dahi neyyire değildir. (64)

23.Paragraf: Âlem ancak zılâlden bilindiği kadar bilinir. (65)

24.Paragraf: Hakk, bize bir vech ile ma'lûmdur. (67)

25.Paragraf: Sen Rabbine nazar etmez misin, gölgeyi nasıl uzattı? (67)

26.Paragraf: Ondan sonra biz güneşi zılle delil eyledik. (68)

27.Paragraf: Âlem mütevehhemdir. (74)

28.Paragraf: Sen ne şeyle Hakk'sın; ve ne şeyle âlemsin. (75)

29.Paragraf: Hakk, zıll-i hâssa nisbet ile küçük ve büyük ve sâf ve asfâdır. (76)

30.Paragraf: İmdi bu, zılden mütedd olan nurdur. (77) 

31.Paragraf: Abdin vücûd-i Hakk'a nisbeti, abîdden bunun gayrisinin nisbetinden daha yakındır. (78) Mesnevi (78) Mesnevi (80)

32.Paragraf:. Vücûdun küllisi, hayâl içinde hayaldir. (80)

33.Paragraf: Vücûd-i Hakk, ancak Allah'ın vücûdudur. (82) 

34.Paragraf:. Onun vücûdu, onun aynı ile sabit oldu. (84) Mesnevi (85)

35.Paragraf: Kesretle vâkıf olan ve ahadiyyet ile vâkıf olan kimse (86)

36.Paragraf: Sen de! Allah aynı haysiyyetinden ahaddir. (89) Beyit (90)

37.Paragraf: Ahadiyyeti kesret, ahadiyyeti ayn. (93) 

38.Paragraf: Hakk senin üzerine ve O'nun üzerine delâil olarak zılâli îcâd etti. (95)

39.Paragraf: Ey nâs, siz Allah'a muhtaçsınız; ve Allah ganî ve hamîddir. (97) 

40.Paragraf: O, bizim "hüviyyet'imizdir; "hüviyyet'imiz değildir. (100) MESNEVİ (101) Mesnevi Tercüme (102) Mesnevi Tercüme (103) Mesneviden (168) Terzi Baba Kitapları (104) Önsöz Muhterem okuyucularımız. Her ne vesile ile elinize ulaşan bu kitaplar, bünyelerinde gerçekten çok değerli ilim hazinelerini barındırmaktadırlar. Başta Aleyhissalâtu Vesselâm Efendimiz olmak üzere, Ondan bu ilmi naklen alan Şeyh-i Ekber (r.a.) Muhyiddîn İbn’ül Arabî Pirimiz ve sonra onu çeviren ve şerheden A. Avni Konuk büyüğümüz ve bu kitapları günümüz şartlarına uyarlayıp hazırlamış olan Prof. Dr. Mustafa Tahralı ve Dr. Selçuk Eraydın kardeşlerimizden Cenâb-ı Hakk ve Peygamber Efendimiz (s.a.v.) gerçekten çok razı olsun, kendilerine bütün kalbimizle şükranlarımızı sunarız. Bu arada okuyanlar tarafından anlaşılmasının biraz daha kolaylaştırılması için yapmaya çalıştığımız bu çalışmalarımızı da Cenâb-ı Hakk kabul buyursun.

Fusûsu’l-Hikem’deki Hikmetleri anlayabilmek için evvelâ bu hususun alt yapısının hazırlanması lâzım gelmektedir. Çünkü kurgusu, bâtın-i “tevhîd/teklik” üzeredir. Ancak genel anlayış zâhir-i “tenzîh” anlayışı üzere olduğundan içindeki mevzuların anlaşılması biraz zor olmaktadır. İşte bu yüzden bir ön idrak, alt yapısı oluşturmak gerekmektedir. 

Epey seneler, bu alt yapı anlayışını hazırladıktan sonra nihayet bu sohbetlere başlanılmış oldu. Muhtelif yerlerde de devam edildi. Mukaddime ile sohbet başlangıcı (11/09/1996)dır. Muhammed Fassı ile bitişi (19/06/2013) olmuştur. Aslında bu mevzuların bitmesi söz konusu değildir ancak dünyadaki süremiz de kısıtlı olduğundan daha başka kitap ve mevzularla da ilgilenmemiz gerektiğinden bu kadarla yetinmek zorunda kaldık. 

Bu ve benzeri kitaplar, Mevlânâ, Mesnevi-i şerif, Abdülkerim Cili, İnsân-ı Kâmil gibi sayabileceğimiz bu sahada olan ancak içeriği çok geniş az sayıda kitap, İslâm’ın ve Dünya tefekkür ve kültür sahasının zirve kitaplarıdırlar. Bunları idrakli ve gerçek ma’nâ da okuyup inceleyememiş olan kimseler gerçekten büyük kayıp içinde kalmış olurlar. 

Hayatın gerçek ma’nâda anlaşılabilinmesi için ilk şart, kişinin hakikati itibari ile kendisini bilmesidir. Kendisini bilmeyen kişinin ilmi ne kadar çok olursa olsun hayal ve vehmine dayanmaktadır, bu hal de kişide nefsi bir benlik oluşturduğundan, bu sebeple kişi kendi hakikatine girmeye yol bulamaz ve bu âlemden isterse birkaç üniversite bitirmiş olsun, kendinin yabancısı/cahili olarak gider. 

Bu ve benzeri kitaplar, kişiyi kişiye tanıtmakta ve oradan da kişi Rabb’ine yol bulabilmektedir. Aksi halde kişi gaflet ve atalet içinde bu çok değerli vakitlerini verip, hayal ve vehmi satın almış olur. Yapılacak iş; kişinin mutlaka kendine dönüş yolunu bulması ve kendinden geçen Hakk’a giden yolu bulması lâzım gelmektedir. Kişi evvelâ kendine ulaşamaz ise Rabb’ine hiç ulaşamaz. Çünkü “nefsine ârif olan Rabb’ine ârif olur” hükmü gerçektir. 

Bütün bu hususların ses alma cihazlarından çıkarılıp, kayda geçirilmesi için gerçekten çok büyük bir gayret gösterip bıkmadan yorulmadan uzun bir çalışma yapan ve böylece bu kayıtları meydana getiren “Hulusi Korucu Bey ve diğer hizmeti geçen kardeşlerimize de her istifade edebilen kimseler namına teşekkür ederiz. Cenâb-ı Hakk dünya, ahiret işlerinde kolaylıklar nasip etsin İnşeallah. 

Bende kayda alınan bu sohbetleri, okuyucularımıza yaraşır bir şekilde sunabilmek için gereken yazı ve sayfa düzenlemelerini uzun bir süredir yapmaya çalışarak nihayete erdirmeye çalıştım.

Her bir fassı daha kolay okunur ümidi ile ayrı müstakil birer kitap olarak düzenlemeyi düşündüm ve öyle hazırladım. Eğer birkaç ciltte toplasa idim, ciltler oldukça kalın olur ve okunmalarında da zorluk olabilirdi, bu yüzden her bir fassı müstakil bir kitap olarak daha kısa bölümlerini de birleştirerek hazırladım. Bununla birlikte başta bulunan Mukaddimenin de bazı bölümlerini ayrı bir kitap olarak hazırladım. Ayrıca ehemmiyeti yönünden, Ayniyyet Gayriyyet bölümlerini de bazı başka ilavelerle bir kitap olarak hazırladım. Cenâb-ı Hakk ilgilenen herkesi bunlardan faydalandırsın inşeallah. 

Bilindiği gibi konuşma edebiyatı ile yazı edebiyatı arasında fark vardır. Buradaki konuşma sûretiyle olan sohbetleri fazla müdahele etmeden olabildiği kadar yazı şekline dönüştürerek, öylece kayda almış olduk. 

Bu vesileyle; İlâh-i Ya Rabb-i bu dosyalardan meydana gelecek ma’nevi hasılayı evvelâ Efendimiz Muhammed Mustafa’nın (s.a.v.), Validelerimizin ve Ehlibeyti’nin ruhlarına hediye eyledim. Daha sonra Şeyh-i Ekber (r.a.) Muhyiddîn İbn’ül Arabî Pirimiz ve sonra onu çeviren ve şerheden A.Avni Konuk büyüğümüz ve bu kitapları günümüz şartlarına uyarlayıp hazırlamış olan, Prof. Dr. Mustafa Tahralı ve Dr. Selçuk Eraydın kardeşlerimizin ve bu kayıtları meydana getiren “Hulusi Korucu” Bey kardeşimizin geçmişlerinin, Nusret Babamın ve Rahmiye Annemin ve kendi Anne ve Babamın da ruhlarına hediye eyledim kabul eyle haberdar eyle Ya Rabbi. 

------------------- 

NOT= Bu arada şunu belirtelim ki, bir yanlışlık olmasın diye metnin geçtiği yerleri “kalın” yazı ile A. Avni Konuk Beyin şerhinin geçtiği yerleri “italik-eğik” yazı ile diğer Terzi Baba şerh ve izahları ise normal yazı ile belirtilecektir ki metin ve şerh izahlardan ayrılmış olsun, aksi halde metin şerh ve izahlar birbirine karışacağından yanlışlıklar olabilir. Bu yüzden metinde geçen kelime ve cümleler koyu kalın; şerh kısımları italik/eğik ve izahlar düz yazı ile yazılacaktır. Cenâb-ı Hakk hepimizin idraklerini açsın İnşeallah. 

Son düzenlemeleri yapan oğlumuza da teşekkür ederiz, Cenâb-ı Hakk kendilerine ailece sağlık, sıhhat, güzellikler nasib eylesin. 

Her halde, kasıtsız olarak, eksiklerimiz olacağından, bütün bunlardan şimdiden özür dileriz. Gelecek sayfalarda metin, şerh ve izahlar birbiri içine çok geçmiş olduğundan bunların hepsini ayırmak pek mümkün olamayacağından bazen metin ve şerh ile izahlar birine tabii olarak karışabileceğinden onları kendimiz namına sahiplenmekten Hakk’a sığınırız, bu hususun göz önünde bulundurulmasını okuyucularımızdan bilhassa rica ederim, kelimesi kelimesine bunları birbirinden ayırabilmek için gerçekten çok uzun bir çalışmaya ihtiyaç vardır, bu zamanı da bulmak mümkün değildir. Bu ve benzeri eserler üzerinde çalışmak ve faaliyet göstermek oldukça mes’uliyyetli bir iştir, Rabbim mahcub etmesin. (Euzü bike minke) (senden sana/beşeriyetimizden ulûhiyyetine sığınırız.) (Huz bi yedi/elimden tut ya Rasûlüllah.) Bu bölümde Yusuffiyyet hakikatlerden bahsedilecektir ki, aslında kendi Yusuffiyyet hakikatimizden bahsedilecektir, kendinden haberi olmayan bir birimin gerçek manadaki Hakk’tan haberi olması mümkün değildir.

Ey Hakk yolcusu salik kardeşim, bu mevzular sadece geçmiş, mazide kalmış kimselerin hayat hikayeleri değildir. Bugün için senin zatının ve nefsinin hayat hikayesidir, ona göre oku ve kendinde bunları bulmaya çalış ki senin de Âdemiyet/İnsanlık devren başlamış olsun. Oradan da yola çıkarak Muhammediyyet devrene ulaşmaya yol bulabilesin. İşte bu seyir senin sırat-ı müstakimin ve Hakk’a vuslatındır.

----------- 

Muhterem okuyucularım; yine bu kitabı da okumaya başlarken, nefs’in hevasından, zan ve hayalden, gafletten soyunmaya çalışarak, saf bir gönül ve Besmele ile okumaya başlamanızı tavsiye edeceğim. Çünkü kafamız ve gönlümüz, vehim ve hayalin tesiri altında iken gerçek ma’nâda bu ve benzeri kitaplardan yararlanmamız mümkün olamayacaktır.

Gayret bizden muvaffakiyyet Hakk’tandır.

Tekirdağlı Terzi Baba Necdet Ardıç.

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

KELİME-İ YUSUFİYE’DE MÜNDEMİC “HİKMET-İ NÛRİYE” NİN BEYANINDA OLAN FASTIR

Hikmet-i nuriye’nin Kelime-i Yusufiyye’ye tahsis olunmasındaki sebep budur ki, yani “Nur” hikmetinin Yusuf kelimesine tahsis edilmesindeki hikmet budur ki alem-i misal, alem-i nurani ve Yusuf (a.s.)ın keşfi dahi “misali”dir. Yusuf (a.s.) da suver-i hayaliyye-i misaliyyenin keşfine müteallik olan saltanat-ı Nuriye-i ilmiye zahir oldu. 

Yani Yusuf’un (a.s.) varlığında suver-i hayaliyye yani hayali suretler ve misali suretler keşfine müteallik, taalluk eden yani buna dayanan saltanat-ı nuriyye yani nur saltanatı onda ilmiye zahir oldu. İlmi nuri saltanat Yusuf’da (a.s.) zahir oldu. O da alâ-vechi’l-ekmel yani kamil bir yönden ilmi tabirdir.

Yani Yusuf’a (a.s.) verilen ilm-i nuraniyye bir yönden tabir ilmidir. Yusuf’dan (a.s.) sonra bu ilmi bilen O hazretin mertebesinden bilir. Yani kim rüya tabirlerini biliyorsa O’nun mertebesinden bilir ve O’nun ruhaniyetinden alır. İmdi nur-i hakiki bir nurdur ki onun vasıtasıyla eşya idrak olunur. Yani nur-u hakiki öyle bir varlıktır ki eşya onun vasıtasıyla anlaşılır.

Eğer bu alemin bütün zerrelerinde, varlığında nur-i hakiki olmazsa bu eşyayı anlamamız mümkün değildir. Fakat kendisi idrak olunmaz. Yani bu eşya nurun hakikati ile anlaşılır ama kendisi anlaşılmaz. Mahiyeti itibariyle bilinmez. Zira o niseb ve izafattan tecerrüdü cihetinden yani nisbetlerden ve izafetten yani isimlenmekten temizlenmesi cihetinden Hakk Sübhenehu ve Teala Hazretlerinin aynı Zat’ıdır.

Yani bu alemdeki nisbetlerden ve izafetlerden tecerrüt yani temizdir. Bu cihetten Hakk Sübhenehu Teala Hazretlerinin aynı Zat’ıdır. Yani Zat’ının aynıdır. İşte onun için (s.a.v.) Efendimizden “Rabbini gördün mü?” diye sual olununca yani “bir Nur’dur ben O’nu nasıl görürüm” buyurmuştur. Yani “O Nur-u mücerrettir” yani her şeyden tecrid edilmiş tertemiz bir Nur’dur, O’nu görmek mümkün değildir buyurdu.

Böylece aynı Zat olan Nur-ı Hakikiyi yani Zat’ın aynı olan hakiki Nur’u mezahir ve niseb yani zuhura gelmişler ve nisbetler ve izafetten tecerrüdü itibariyle rüyet ve idrak mümkün değildir. Yani varlıktan onu tecrid etmek suretiyle yani varlığın bütün oluşumlarının dışına alarak idrak etmek mümkün değildir. Velakin hicabiyeti meratibin arkasından yani perdeler mertebesinin arkasından mezahirde idrak mümkündür.

Yani zuhur eden varlıkta idrak etmek mümkündür ama nasıl, perdeli olarak idrak etmek mümkündür. Ne perdesi ile, eşya perdesiyle idrak etmek mümkündür. 

Rubai: “Güneş felek üzerine bayrağı diktiği vakit, yani güneş açıldığı vakit onun pertevinde göz nurdan kamaşır. Yani onun ışığında göz nurdan kamaşır. Velakin bulut perdesinden zuhur ettiği zaman yani güneşin önüne bulut geldiği zaman nazar eden, bakan onu tam kusursuz olarak görür.” Nur’un zıddı olan zulmete gelince kendi idrak olunmadığı gibi kendisi ile de bir şey olunmaz. Nur-u hakiki ile zulmetin arasında bulunan ziyanın hem kendisi idrak olunur hem de onunla eşya idrak olunur. Nur, zulmet ve ziya bu üçten her birinin kendisine mahsus bir şerefi vardır. Nur-u hakikinin şerefi evveliyyet ve asalet cihetindendir. 

Hakiki Nur’un şerefi evveliyet ve asalet cihetindendir. Zira o her mesturun yani setredilmişin örtülmüşün inkişafına sebeptir. Yani her kapalı olan şeyin açılmasına sebeptir. Zulmetin şerefi Nur-u hakikiye ittisal iledir. Zulmetin karşılığı karanlık ama bu birim anladığımız manada güneşin kaybolması ile oluşan gece karanlığı değildir yani zahirde başka ifadesi yoktur. 

Zulmet; zulum etmek de değildir. Yani zalimlik manasında da değildir. Şöyle diyelim; meydana çıkmış karanlığın özü olan bir karanlıktır. 

Güneş felek üzerine bayrağı diktiği vakit onun pertevinden göz nurdan kamaşır. Velakin bulut perdesinden zuhur ettiğinde bakan onu kusursuz olarak tamamen görür. Nur’un zıddı olan zulmete gelince kendi idrak olunmadığı gibi kendisi ile de bir şey idrak olunmaz. 

Böylece aynı Zat olan nur-u hakikiyi yani Zat’ın aynı olan hakiki nuru mezahir ve niseb yani zuhura gelmeler ve nisbetler ve izafetten tecerrüdü itibariyle rüyet idrak mümkün değildir. Yani Nur’u idrak etmek mümkün değildir. Velakin hicabiyeti meratibin arkasından yani mertebeler perdesinin arkasından mezahirde yani zuhurda idrak etmek mümkündür.

Yani Nurun kendisini idrak etmek müşahede etmek mümkün değil, ancak zuhura geldiğinde onun ortaya getirdiği levazımda idrak etmek mümkündür. Nur’un zıddı olan zulmete gelince kendi idrak olunmadığı gibi kendisi ile de bir şey idrak olunmaz. Nur-u hakiki ile zulmetin arasında bulunan ziyanın hem kendisi idrak olunur hem de onunla eşya idrak olunur. 

Bu üçten her birinin kendisine mahsus bir şerefi vardır. Nur-u hakikinin şerefi evveliyet ve asalet cihetindendir, zira o her mesturun inkişafına sebeptir. Yani her perdelenmiş şeyin zuhura çıkmasına sebeptir. Nur’un şerefi budur. Zulmetin şerefi yalnız burada zulmet bizim anladığımız manada zalimlik değildir. Diğer bir ifade ile karanlık da değildir. 

Yani gündüz gitti gece karanlığı bastı o karanlık zulmet değildir. Bu karanlığı meydana getiren karanlık zulmettir. Yani bilinmezlik halidir. Tamamen gayb, mutlak gaybdır. Zulmetin şerefi nur-u hakikiyi ittisal iledir. Yani ona vasıl olmasıyladır. Bir de nur-u hakiki zulmet ile idrak olunur. Hakiki nur da zulmet ile anlaşılır, çünkü onun zıddıdır. Nur olmadığı zaman o zaman zulmet oluyor. 

Nur’un ne olduğu biraz daha kolay anlaşılıyor da zulmetin ne olduğu daha kolay anlaşılamıyor. Çünkü nurun da evveli zulmettir. Her şey zıddıyla meydana gelir, ziyanın şerefi dahi ikisinin arasında olması ve nur ile zulmetin mümtezic olmasından vücuda gelmekle iki şerefe haiz bulunmasındandır. Ziya (ışık) mizaçlarını yaklaştırıyor birbirlerine. Yani nur ile zulmeti birbirine yaklaştırıyor.

Şimdi nur ile ışığın arasında ne fark vardır? Bakıldığında ikisi de aydınlıktır, nur bu göz ile müşahede edilemiyor. Ama ışık bu gözle müşahede edilebiliyor. Kendilerine ait bir vücutları yoktur, nurun zaten hiç yoktur, nuru ne ile anlıyoruz, aydınlık dediğimiz zaman biz bunu ışık olarak yani gündüz aydınlığı gibi kafamızda bir aydınlık beliriyor, halbuki nurun aydınlığı o aydınlık değildir. 

O aydınlık ışığın aydınlığıdır. Işık ile nur arasında çok büyük fark vardır. Nurun aydınlığı zulmette olan bu varlıkların görünür hale gelmesidir. Neden, bu varlığın kendinde mevcut olan bir nurun aydınlatması ile bunların meydana gelmesidir. Hayat vermesi de ruhun oluşumuyladır. Zulmet olmasaydı nur bilinmeyecekti. Nur olmasaydı da zulmet bilinmeyecekti. 

Yani varlığın varlık olarak ortaya gelmesi aydınlanması nur ile gece gündüz, karanlık gündüz ve aydınlık diye ifade ettiğimiz de ışığın oluşumuyla meydana gelmektedir. Varlığın mana aleminden zuhura çıkması aydınlanması bu nur yani belirgin hale gelmesi bu varlıkların yoksa bizim anladığımız manada ışık değildir.

Nur bir bakıma idrak da aynı zamanda, çünkü o “aklım nurlandı, aklım açıldı” diyor. Yani oradaki akıl nurundan kasıt oradaki daha evvelki bilmediğimiz şeyin meydana çıkmasıdır. Zulmette olan bir şeyin meydana çıkmasıdır, ışıması değildir. Bu ikisinin arasında büyük fark vardır. Bu çok da hassas bir meseledir. 

Bunu bilmezsek nurun hakikatini idrak edemeyiz. Sadece lisanımızda bir nur kelimesi olur. “bu konuda aydınlandık” derken idraklendik denilmek istiyor. Ortada elle tutulan bir mesele yoktur, ama bir açılış var aydınlık vardır. 

Nur ile zulmetin izdivac etmesinden vücuda gelmekte iki şerefi haiz bulunmasıdır. Işıkta nur ile zulmetin birleşmesinden meydana gelen bir oluşumdur ışık. Ve de kendisinde ikisi de vardır. Yani hem zulmet var hem de nur vardır. Bu insandaki nefse benziyor. Nefste de hem toprak var, maddi manada zulmet, toprak karanlık, ruh ise nurdur. İşte ruh ile toprağın izdivacından birleşmesinden nefs, nefste de hem ruhani hakikatler var hem de zulmani oluşum vardır.

Nur-u hakiki vücud-u mahz olan vücud-u hakka mugayir değildir. Yani hakiki nur katıksız vücut olan vücud-u Hakka gayr değildir. Yani onun gayri değildir. Vücud-u mahz yani mutlak katıksız vücut onun zıddı olan adem ile taakkul olunur. Yani mutlak varlığın zıddı olan yokluk ile akıl edilir, anlaşılır ancak. 

Vücut için nuriyyet olduğu gibi yani bu vücut için yani meydana gelmesi için nur hakikatinin olması için adem yani yokluk içinde zulmet vardır. Adem yokluk demek ama mutlak yokluktur, biraz önce siz burada yoktunuz, ademde idiniz, yani yoklukta idiniz buraya göre. Şimdi geldiniz hazır oldunuz. Herkes için böyle, dünyaya geldik hazır olduk, bu adem değildir.

Bu mutlak yokluk değildir. Bir başka yerde var olanın bir başka yere gelmesi, daha evvelce orada olmadığından yok, adem hükmünde, burada yok ama başka yerde var ama mutlak yokluk değildir. Bu yokluk izafi yokluktur. Ama adem gerçek yokluk mutlak yokluktur, o da zulmettir. 

Adem içinde zulmet vardır çünkü zulmet idrak olunmadığı gibi yani zulmetin ne olduğu anlaşılmadığı, bilinmediği gibi hani “amada” idi diyor ya işte zulmet oradaki zulmettir. Hani “sevad-ı azam” diyor ya işte mutlak karanlık, Allah işte böyle bir haldeydi. Haldeydi derken o halin ne olduğunu bilmediğimiz için bize göre zulmettir. 

Hakkın kendine göre zulmet değil, yani bizim anlayışımıza göre zulmettir. Anlayamamışımıza göre zulmettir yoksa Allah için zulmet karanlık diye bir şey yoktur. Yokluk için herhangi bir şekillendirme tayin etmek mümkün değildir. Bilmediğimiz bir şeyi nasıl tayin edeceğiz. 

İşte bunun için alem dediğimiz mümkin yani mümkinat alemi sonradan meydana gelmiş bu varlıklar zulmetle isimlendirilir, vasıflandırılır. Zira mümkin (bu alem) nur-u vücut ile tenevvür edip, aydınlanıp zahir olmuştur ve onun zulmeti ademiyeti cihetiyledir. Buradaki zulmet, karanlık koyulaşma o amaiyyet mertebesindeki zulmet değildir. 

Buradaki yoğunlaşma yönüyle beşerileşme yönüyle Hakk’tan gayri bir hale düşme yönüyle bir zulmettir. Zira mümkün nur-u vücut ile tenevvür edip zahir olmuştur. Mümkün vücudun nuruyla aydınlanıp meydana gelmiştir. Şöyle de diyebiliriz buradaki zulmet nurlanmadan evvel aydınlanmadan evvel bu alemlerin cilalanmasından evvel yani parlamasından evvel meydana gelmesinden evvel bu alemler zulmet içinde idi işte o zulmetten de bahsedebilir.

Yani bir başka ifade ile bu alemlerin başı da zulmet, sonu da zulmettir. İki yönden de bakabiliriz. Baştaki zulmet ilahi zulmet, ilahi karanlık amaiyyet, sondaki zulmet de yoğunlaşması yönünden kararması yönünden zulmettir. Hakk’tan uzaklaşması yönünden zulmettir. İki zulmeti de birbirinden ayırmak lazımdır.

Zira mümkün yani bütün bu alemler nur-u vücud ile yani vücudun nuru ile aydınlanıp zahir olmuştur, onun zulmeti ademiyeti cihetiyledir. Yani onun zulmeti yokluğu cihetiyledir. Yani bu alemdeki zulmet alemlerin zulmette oluşu aslında alemin adem olması yani yok böyle alem diye bir varlığın yokluğu yönüyle zulmettedir. Ama Allah’ın nuru ile bu varlıklar aydınlanıp ortaya çıkmıştır. 

İşte (s.a.v.) Efendimiz Hazretlerinin hadis-i şeriflerinde “İnnallahe halakal kalka fi zulmeti sümme rişın aleyhi min nurihi fezahera” yani tahkikan Allahüteala Hazretleri halkı zulmette halk eyledi, sonra onların üzerine nuru serpti zahir oldu”. Yani Allah alemleri zulmette yani ademde halk etti sonra üzerlerine nurundan serpti de görüntüye geldiler buyuruyor.

İşte bu mana ile alemler sonradan halk edildiğinden asılda yok hükmündelerdir mutlak yok hükmündelerdir. Onlar yok hükmünde olduğundan zulmetteler ama nur ortaya geldiğinde varlıklar ortaya çıktığında ademden varlığa geldiklerinde hepsi birer vücut peyda ederek ortaya çıktılar. Nur ile ortaya çıktılar.

Nurdan sonra meydana gelen ışıkla da harekete geçtiler. Faaliyet sahasında faaliyetlerini gösterdiler. Gece ve gündüz karanlığı ile de hayatlarını sürdürdüler. 

Böylece adem dediğimiz şey vücut mukabilinde yani karşıtında akıl edilir. Yani, adem denilen şey varlık mukabilinde yani vücut mevcudun gayrısı olarak akıl edilir. Adem ile vücud-u mahzın ayrı, ayrı idraki mümkün de değildir. Yani yokluk ile varlığın ayrı ayrı anlaşılabilmesi de mümkün değildir. Yani ikisi de bir şeyin iki vechi gibidir. Biri olmazsa diğerini anlamak mümkün değildir. 

Bunları idrak için aralarında bir mutavassıt lazımdır. Yani bir vasıta lazımdır. Böylece bunların arasında müteayyin meydana gelen, beliren şey alem-i misalin hakikatidir. Nur maddeleşerek varlığın ortaya çıkmasıdır. Zulmet de bütün varlığın ana kaynağıdır. İlk oluşum ilk varlık, işte bunların ortaya çıkması için bir arada varlık lazımdır, bir vasıta lazımdır diyor.

Müteayyin olan şey bunların arasındadır. Tayin olan şey alem-i misalin hakikatidir. Yani misal aleminin hakikatidir. Ziya dahi bu mutavassıtın (vasıtanın) sıfat-ı zatiyesidir. Yani misal aleminin zati sıfatı bu ziyadır. Fevkinde esma ve sıfat alemleri bulunan alem-i ervaha yakınlığından naşi alem-i misale nuriyyet galiptir. Yani misal aleminde nur varlığı galiptir. 

Alem-i nurdan ibaret olan alem-i ervah mukabilinde karşısında olduğu için alem-i kevn-i fesadın suretlerinde zulmet galiptir. Alem-i kevn ü fesad yani doğuş ve ölüş, oluş ve bozuluş alemi olan bu alem de zulmet galiptir. Yani maddeleşme galiptir. Koyulaşma, yoğunlaşma galiptir. Misal aleminde de nur galiptir yani oranın galip malzemesi çoğunluktaki malzemesi nurdur.

İmdi iki şey arasında mutavassıt olan bir şeyin iki taraftan birisine nisbeti lazım geldiği vakit galip olan tarafın vasf olunduğu şeyle tavsifi iktiza eder vasıflandırılması böyle gerekir, işte bu sebeple Hazreti Şeyh (r.a.) bu hikmet-i “nuriyyetle” telkib buyurdu. Yani karşılığını böyle düşündü. Yoksa hakikatte Nuriyyet-i mahza değil yani mutlak nuriyyet değil ziyaiyyedir. Bu bölüm Nakdü’n-Nusûs ve Şerh-i Ya’kub Han’dan hulasa-i tercüme ve bazı ilavat ile.

Bu bölümün hikmet-i Nuriyyeye neden verildiğini Yusuf’un (a.s.) Hikmet-i Nuriyyenin zuhur mahali olduğu, nuriyyet-i mahza değil yani saf bir nuriyye değil ziyaiyyedir. Yani nurun ziyasıdır. 

--------------

1. Paragraf: 

Bu, "hikmet-i nûriyye"dir. Onun nurunun inbisâtı hazreti hayâl üzerinedir. Ve hazret-i hayâl dahi ehl-i inayet hakkında mebâdî-i vahyin evvelidir (1).

--------------

Bu Hikmet-i Nuriyyedir. Onun nurunun inbisatı (genişlemesi) hazret-i hayal üzerinedir. Yani misal alemi üzerinedir. Ve hazret-i hayal dahi ehl-i inayet hakkında mebadi-i vahyin evvelidir. Yani hayal alemi ehl-i inayet hakkında gerçekçi olanların Hakk ehli olanların indinde vahyin başlamasıdır, evvelidir, yani vahiy kaynağını oradan misal aleminden almaktadır. 

Vahiy daha yukarılara dayanıyor da insana geldiği yer misal aleminden kaynağını alıyor. 

Malum olsun ki, avalim yani alemler kesretiyle beraber yani çokluğu ile beraber beşe münhasırdır. Beşe bölünmüştür, ona “hazarat-ı hamse” derler. Bu beş hazret Hakk’ın zuhuru ve büruzudur. Yani Hakk’ın zuhur etmesi, ortaya çıkması ve büruzu yani görünmesi barizleşmesidir. 

Birincisi- Hazret-i zattır. Ve ona “gayb-ı mutlak” derler. Zira hiçbir kimse ondan hikaye edemez; işte hazret-i gayb bir bakıma burası zulmet alemidir. ve oraya isim ve resim sığmaz. 

İkincisi- Hazret-i Sıfatdır ki Hakk’ın onda büruzu “Uluhiyyet” iledir. Sıfatın içinde esmalar da olduğundan yani sıfati isimler de esmaların içinde olduğundan buraya hazret-i esma da denebilir. 

Üçüncüsü – Hazret-i ef’aldir. Yani alem-i ervahdır ki Hakkın onda büruzu “rububiyyet” iledir. 

Dördüncüsü- Hazret-i misal ve hayaldir ki Hakk’ın suver-i muhtelife ile büruzunun mahalidir. Muhtelif suretlerde bariz olarak ortaya çıkmasının mahali zuhur yeridir.

Beşincisi- Hazret-i his ve şehadettir ki Hakk’ın suver-i müteayyine-i kevniyye ile büruzunun mahallidir. Yani belirli suretlerle meydana gelişinin mahalidir. 

Bu surette hazret-i a’la “gayb-ı mutlak”; ve hazret-i efsel “şehadet-i mutlak” olmuş olur. Yani mutlak şehadet alemi olmuş olur bu alem. Ve sen şimdi içinde bulunduğun hazaratın esfeli olan yani hazretlerin en sonu olan en kemalli yeri olan bir üst mertebelerde bu kemalat yoktur çünkü eksiklik vardır, misal aleminde sadece dondurulmuş varlıklar olarak programı çizilmiş varlıklar olarak latif varlıklar olarak vardırlar. 

Hazret-i şehadet öyle bir muhterem yer ki en latifi ile en kesifi bir aradadır. Nur ile zulmet bir aradadır, hepsi buradadır. Cenab-ı Hakk’ın Zat’i tecellisi ile maddi tecellisi hepsi bir aradadır. Hepsi buradadır. Bu alemden daha üstün bir alem düşünmek çok kolay bir şey değildir. Diğer alemler hepsi sadece kendi alemi içerisinde yaşam sürdürüyorken bu alemde bütün alemlerin yaşantısı iç içedir ve hepsi de mevcuttur. Burası lika yani mülaki olma alemidir. Başka alemlerde Hakk’ı bulma diye bir şey söz konusu değildir, böyle bir özellik de yoktur zaten. 

Hazret-i şehadetten bi-tarık-ı kahkari rücu edersen görürsün ki, alemde mahsüs olan her şey alem-i misalde mevcut olan her bir şeyin bir misal ve suretidir. Yani hazret-i şehadetten geriye dönersen yani misal alemine doğru dönersen görürsün ki alemde kendine mahsus, özel haliyle bu eşyalar kendine mahsus olan bir vücutları vardır. 

Her şey bu misal aleminde mevcuttur. İşte bunların mevcut vücutları o misal aleminde misal olarak mevcuttur. Yani latif programlar olarak mevcuttur, canlıları da cansızları da. Her bir şey eşya manasına bir misal ve suretidir. Yani burada gördüğümüz her şey misal aleminden bir misalin suretidir. 

Suret ve bir misal ise hazret-i rububiyyetin şuunatından bir şe’ndir. Yani bu misaller ise rububiyyet hazretinin oluşumlarından birer oluşumdur. Yani rububiyyet, terbiye edici olan Rabbın özelliklerindendir ki kendisi terbiye ederek bunları meydana getirmekte, düzenlemektedir. Her yerde her şeyde nasıl ne gerekiyorsa onu o yerde önce yapmasıdır.

Ve Allah’ın isimlerinden bir ismin suretidir. Bütün bu görülen her şey Allah’ın bir isminin sureti, zuhura gelişi, şekillenmişidir. Bundan daha büyük mertebe olur mu. Bundan evvelki mertebelerde Allah’ın isimleri surete çıkmış görüntüye gelmiş değil, faaliyete geçmiş değildir. Bakın burada bütün esma-i ilahiyyenin zuhurları burada faaliyette ve her biri kendine bir şahsiyet kazanmış durumdadır. Bundan evvelki alemlerde tüm olarak külli olarak var ama birey olarak birer varlık olarak şahsiyetleri daha yoktur. Ve Allah’ın isimlerinden bir ismin suretidir, her isim dahi bir sıfatın sureti ve her sıfata Zat-ı mütealiyyenin bir vechidir. Her isim yani her varlık bir ismin suretidir. Her isim de bir sıfatın suretidir, her sıfatta Zat’ının bir veçhidir. 

O zaman ne oldu; eşya diye gördüğümüz şey neticede Allah’ın Zat’ının birer veçhidir (Bundan büyük alem olur mu, Allah’ın tafsili bundan daha geniş bir manada olur mu, mümkün değildir) ki ekvandan bir kevn de o vech ile zahir olur. Yani bu madde alemde bir malzeme ile zahir olur. 

Alem-i hayal dahi iki kısımdır, birisi daha önce zikrolunan dördüncü hazrettir ki ona alem-i misal denildiği gibi hayal-i mutlak da derler. İşte bu hayal, hayal-i ilahidir bir bakıma. Diğeri bu alem-i misale muttasıl olup, onun cedveli hükmünde olan ve insanın vücudunda bulunan hayaldir ki buna da “alem-i hayal-i mukayyed” derler. 

Yani her birerlerimizde bulunan bir hayal vardır, işte bu hayal alem-i misalin diğer ismiyle hayal aleminin bizdeki bir uzantısı görüntüsüdür. Ancak bize geldiği zaman iş biraz değişiyor, mutlak olarak bütün bizdeki hayal, misal aleminden kaynaklanan gelen hayal değildir. Büyük bir kısmı öyle ama bir de insanda var olan zuhur kabiliyeti kendisinde beşeri hayal de üretme gücüne sahiptir. 

Buna sahip olduğundan iki türlü hayal var bizim üzerimizde. Bir misal aleminden gelen ilahi hayalin devamı uzantısı bir de bizim kendimizden kaynaklanan beşeriyet hayali nefsi hayalimiz vardır. Zaten bütün yaşantımız bu iki hayal üzerinden kaynaklanıyor. Hayalimizde bir şeyler kurguluyor onun peşinde koşuyoruz ve işte şu yapacağız bunu yapacağız diye hep kurgu hayal, işte bunların bir kısmı Hakk’tan, misal aleminden geliyor, bir kısmı da bizim birey beşeriyetimizden geliyor veya nefsani arzularımızdan kaynaklanıyor. Buna da alem-i hayal-i mukayyed yani kayıtlı hayal derler. 

Bu hazret-i şehadetteki ahlak-ı hamide ve a’mal-i salihanın alem-i hayal-i mutlaktaki misali bağlar, bostanlar ve çiçekler ve meyveler ve enhar ve ahlak-ı redie ve amal-i seyyienin misali dahi akrepler, yılanlar ve zulumat olur. (Buradaki zulumat yukarıda bahsedilen zulumat gibi değildir.) Yani karanlık olur, dünyada insana hangi sıfat galipse alem-i berzahta o sıfata münasib suret peyda olur.

Mesela kibir galip olursa bir kişinin hayalinde kaplan ve gazab ve haset galip ise kurt, şehvet ve adem-i hamiyet yani kendi mahremi olan kadınlarına mahremlerle birleşmesine göz yummuş olmak sıfatı galip ise eşek ve domuz, hırs ve emel galip ise fare ve karınca suretleri peyda olur ahirette.

Bakın insanda bulunan iki hayalden biri misal aleminden gelen ilahi birisi de kişinin kendinden kaynaklanan, kendinden kaynaklanan hayal tarafından bu ahlaklar varsa ki onun kendi asli varlığı hükmünde oluyor o içindeki kanaatleri ben buyum diyor, işte onlara uygun bir suret mahşerde meydana gelerek öyle mahşere geliyorlar. 

Mesnevi:

“Gönülde yer tutan her bir hayal ruz-i mahşerde bir suret olacaktır.” Nasıl mana aleminde yani alem-i misalde bir siluet yer yüzüne geldiğinde bir suret kazanıyor, işte bizim de alem-i misalimizde olan yani hayal alemimizde olan her bir suret öbür tarafta o mananın suretine bürünecektir. Yani aklımızda hangi mana varsa yani hangi şekil varsa o şeklin manası ve fiili üzere suret bulacaktır kişiler. 

“Senin vücudun üzerine galip olan bir sıretin tasviri ile haşrin vacibdir.” Yani içindeki siretin tasviriyle suretin haşri vacip olacaktır. Yani dünyada insan suretinde geziyorduk ama siretimiz yani içimiz herhangi bir hayvanın ahlakı ileymiş. Siretinde nasıl bir suret varsa galip olan neyse yani kişinin ahlakında iç bünyesinde siretinde galip olan hangi varlığın özelliği ise ahlakı ise o tasvirle haşrin vaciptir.

 “Mahşer gününde her arazın bir sureti vardır her bir arazın suretine sıra vardır.” “Vaktaki senin elinden bir mazluma zulm edildi, zulüm oluştu, ızdırap verdin içinde yara oluştu yani onu üzdü, o verdiğin zahmet yara bir ağaç oldu ve ondan zakkum peyda oldu.” hani bir ayette diyor ya “o gün sırlar ortaya çıktığında” dediği bundan bahsediyor işte. 

Burada sırda olan aslında sır değil ama gözümüze sır olan yani perdelenmiş olan hakikatler orada birer siluet kazanarak ahlakımız, yaptığımız bütün fiiller karşımıza çıkacaktır. Peyda olan zakkum “Bu senin yılan ve akrep gibi olan sözlerin yılan ve akrep olup senin kuyruğunu tutar.” Bu zikrolunan sıfatlardan halas olanlar yani bu sıfatlardan kurtulanlar ancak nefslerini beşeriyetlerinden varlıklarından temizlemiş ve kalplerini de tasfiye etmiş olan zevat-ı kiramdır.

Hayal-i mukayyede yani hayal-i insaniye gelince onun bir tarafı alem-i misale bir tarafı da insanın kendi nefsine bedenine muttasıldır, oraya bağlanmıştır. Yani insandaki hayal iki yönde birisi hayal-i mukayyede, birisi alem-i misale yani misal alemine bir tarafı da insanın kendi bedenine nefsine bağlıdır. 

İhtilal-i mizaç veya uyku sebebiyle, mizacın değişmesi veya uyku sebebiyle alem-i süfli suretlerinden bir suret hayal-i insanide müntabi ve mürtesem olduğu vakit bilmelidir ki yani o hayalin sureti kendisine aşikar çıktığı zaman mürtesem yani resim edildiği zaman yani çizgileri ile hatları ile belli olduğu vakit bilmelidir ki bu suretler ancak hayalat-ı faside yani bozucu hayaller veyahut adğas ü ahlamdır. Yani tabir edilmeyen rüyalar, manasız rüyalardır.

Hani bunu firavuna söylediler ya “adğas u ahlam,” senin gördüğün rüyalar; Nil Nehrinden öküzlerin çıkması, başakların çıkması, bunları tabir edemediler, bunlar karışık rüyalardır bunlar tabir edilmez dediler. İşte beşeri manada yaşayan insanların rüyaları da genelde bunlardandır ve asla hakikati yoktur. 

Mesela bir kimse hasta olmakla kendisine bir takım hayalat arız olur sayıklar ve keza bir kadına muhabbet edip onun tasavvuru ile kendisine şehvet galebe eder uyuduğu vakit onun hayali zuhur ederek mülakat etmekle ihtilam olur. Yahut çok tuzlu yemek yer uykusunda susuzluk galebe eder rüyasında birtakım akarsular ve çeşmeler görür. 

Fakat ayine-i kalbi enva-i riyazat yani kalbinin aynası riyazat nurları ile ve mücahedat ile musaffa yani cihat etmekle çalışmak ile saflaşmamış ise ve fikri ağyar yani hak gayrisi olan ve şehevattan hali yani ihtirastan yani şehvet sadece bir türlü değildir her şeye olan düşkünlük şehvettir, burdan uzak olan bir arifin mir’at-ı hayalinde hayal aynasında mer’i olan suretler yani görülen suretler alem-i misalden mün’akis olmuş ise yani misal aleminden aksetmiş ise ister hal-i nevmde yani uyku halinde ve ister hal-i yakazada olsun Hakk ve sabittir.

İşte bir sürü kimse geliyor, “ben rüyamda şunu gördüm bunu gördüm” tamam gördün ama kendinden kendine olan bir rüya yani nefsinden nefsine olan rüyadır. Aslı yok ki ne ile tabir etsin. Yani kafasında o gün neyi düşündüyse o aksediyor gönlüne aksediyor aynada şunları gördüm diyor. Halbuki gördüğü kendisi, kendi hayallerinden başka bir şey değildir. 

O zaman gönlü kırılmasın diye ne diyorsun desen ki bu böyledir diye gönlü kırılacak üzülecek, seni cehalet ile suçlayacak bunun bir şeyden haberi yok diye gerçi suçlasa da ne değişecek o ayrı bir konudur. Ama gönlü kırılmasın diye inşallah, maşallah iyi olur şu olur bu olur gibilerden yuvarlak bir şeyler söyleniyor.

Zira Hakk “alem-i misal” hizane-i ilm-i Hak’tır, ondan hata sadır olmaz. Yani misal aleminden gelen şeyler Hakk’tır ondan hata meydana gelmez, böylece tasvirat-ı hayaliye iki kısım olmuş olur. Yani hayal tasvirleri iki kısımdır.

Birincisi: Suver-i mahsusata yani tahsis edilmiş suretlere mutabakatı olan yani onlara uygun olan suver-i hayaliyedir ki, buna “keşf-i mücerred” ve “suver-i gaybiyyeye ıttıla” tabir olunur. Bu kısım tevile ve tabire muhtaç değildir. Nitekim Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz Hudeybiye’de hurucdan evvel rüyalarında kendilerini ashabiyle beraber başlarını tıraş ettirmiş oldukları halde emin üzere Mescid-i Haram’a dahil olmuş gördüler. Hicretten altı sene sonra bu rü’ya ayniyle zuhur etti.

Yani Hudeybiyeye çıkmazdan evvel hani gittiler “Hudeybiye “denilen bir yerde oturdular bir ağacın altında, o zaman içeri girmediler, sahabe-i kiram dediler “ya Rasulallah sen bize vaad etmiştin biz Mekkeye gireceğiz diye” Efendimiz de buyurdular “bu sene gireceğiz demedim size“ dedi. Sahabe-i kiram hata yaptıklarını anladılar. Orada 1600 kadar kişi biatlarını tekrarladılar, biat tazelediler. İşte o gördüğü rüya bu rüya-ı salihalardandı. 

İkincisi: Suver-i mahsüsata mutabakatı olmayan yani birinci tahsis edilmiş suretlere, gerçek suretlerle olan ikincisi bu suretlere uygunluğu olmayan suver-i hayaliyyedir ki buna keşf-i muhayyel derler ve bu kısım tabire muhtaç olur. Bu tabir dahi görülen suver-i hayaliyyeye münasebeti bulunan süver-i mahsuse ile tevil suretiyle vaki olur.

Bunlar gerçek rüyalardır, birincisine tabire ihtiyaç yok, yani rüya değil bu ayni ile vaki diyor ya onun gibi, diğerleri tevile ve tabire ihtiyacı vardır. Nitekim (s.a.v.) Efendimize rüyasında bir kase süt verildi için kalanı Hazret-i Ömer (r.a.)e verdi, bu rüyayı ashab-ı kiram hazaratına takrir buyurduklarında yani anlattıklarında “ya Rasullullah bunu ne ile tevil buyurdunuz” dediler. “ilim ile tevil ettim” buyurdular.

Sütün ilim ile tabir edilmesinin sebebi süt bedenin gıdasıdır, ilim de ruhun gıdasıdır. Rüya tabirinde bir kaide ve kanun yoktur. Yani mutlaka bu budur, şu da şudur diye kesin olarak bir kanun yoktur. Böylece suver-i hayaliyenin keşfine müteallik olan ilm-i nuraniyyet bir kimseye atâ olunmazsa mer’i olan suretlerin hakikatini anlamadan aciz olur. 

Yani hayali suretlerin gerçeğini anlamaya niyetlenen nurlar ilmi bir kimseye verilmemişse rüyada görülen suretlerin hakikatini anlamaktan aciz olur. Bu rüya tabirleri babı çok özel bir hadisedir. 

İmdi hazret-i hayal hakkındaki bu izahat anlaşıldıktan sonra malum olsun ki bu hikmet-i nuriyye nurunun inbisatı hazret-i hayal üzerinedir. Yalnız şurada bir şeye daha değinelim bu iki gerçek rüyadan başka bir de az evvel anlattı kişinin kendi hayalinde ürettiği rüyalar vardır, dolayısıyla rüyalar üç bölüm olmuş oluyor. 

Biri ayniyle vaki olan, görüldüğü gibi zuhura gelenler bir de görülenin manasının ne olduğunu düşünerek ona göre tevil yoluyla gelenlerdir. Bunların ikisi de hak rüyalardır. Yani misal-i mutlakın sıfat-ı zatiyesi olan “Nur” yani misal alemin zati sıfatı olan “Nur” işte orası da onunla aydınlanıyor, uyku hazreti olan hayal üzere açılmıştır. 

Bu nurun hazret-i hayal üzerine açılması dahi ehl-i yardım olan enbiya (aleyhimü’s-selam) hakkında vahyin menbağıdır. Yani vahyin menbağı misal aleminden geliyor. Yani rüya mevtını olan yani rüyanın kaynağı olan hazret-i hayal nurun mahal-i inbisatı olmak itibariyle yani nurun genişleme mahalli olmak itibariyle vahy-i ilahinin kaynağı olur.

-------------

2. Paragraf: 

Âişe (r. anha) der ki: “Rasulullah (s.a.v.)in evvel-i vahiyden bed’ olunduğu şey yani meydana gelen şey rü’ya-yı sadıka idi. İmdi o hazretin hali bu idi ki bir rüyayı görmez idi illa felak-ı subh gibi zahir olur idi.” Yani sabah yıldızı gibi meydana gelirdi. Hazret-i Âişe (r. anh) “O’nda hafa yok idi” yani gizlilik yok idi, tabire muhtaç değildi. (2)

--------------

Yani (s.a.v.) Efendimiz için mebde-i vahiy-i ilahi yani vahiy-i ilahinin kaynağı çıkış yeri “rü’ya-yı sadıka” oldu. Yani vahyin başlangıcı rüya-yı sadıka ile oldu ve rüya ancak uyku halinde vaki olur. Nübüvvetin ibtida zuhuru zamanında yani başlangıç zamanında gördüğü rü’ya, alem-i his ve şehadette subh-ı sadık sabah aydınlığı gibi açık bir surette zahir olur idi. 

Buna binaen hazret-i Âyşe (r. anh) “meselü falakılsubhu” kavlini “lahafaibihe” kavliyle tefsir buyurdu. Bu tefsir ile fahr-i alem (s.a.v.) Efendimizin gördüğü suret-i hayaliyyenin hayal suretlerinin yani rüyadaki suretlerinin tabire muhtaç olmayıp keşf-i mücerret olduğunu ve böylece o suretin hazret-i şehadete aynen zuhur ettiğini izah eyledi. Rüyalar keşf-i mücerret ve keşf-i muhayyet idi ya mücerret tecrit edilmiş, yani mana aleminden ne bildirildi ise his aleminde de ayni şekliyle zuhura gelmesidir. 

-------------

3. Paragraf: 

Hazret-i Âişe (r. Anh)nın ilmi buraya kadar baliğ oldu başka değil (3) 

--------------

Yani Hazret-i Âyşe validemizin ilmi bunu anlayabildi, buraya kadar geldi diyor. Yani Hazret-i Âişe (r. anha) “hazret-i hayal” ile “hazret-i şehadet” i tefrik etti. Yani hayal alemi ile şehadet alemini birbirinden ayırdı diyor. Ve ilmi, rüyada görülen şeyin başka ve alem-i histe zahir olan şeyin başka olacağına kadar vasıl oldu. Yani oraya kadar ulaştı ilmi. Onu tecavüz etmedi ve buyurdu ki yani onu aşmadı ve buyurdu ki,

--------------

4. Paragraf:

Ve onun müddeti bunda altı ay oldu. Sonra O’na melek geldi. (4) 

---------------

Yani bu rüyada (s.a.v.) Efendimizin müddeti altı ay oldu. Daha sonra hazret-i şehadette vahiy-i ilahi ve melek nazil oldu. Böylece Hazret-i Âişe (r. Anha) hazret-i şehadeti hayale ilhak etmedi. Yani şehadet alemini hayal alemine birleştirmedi. Onun ilmi bunların ayrı alemler olduğu yere kadar yani o anlayışta idi. Onu başka bunu da başka addeyledi. Yani adetlendirdi. Yani başka, başka saydı. Yani misal alemiyle madde alemini.

-------------

5. Paragraf:

Ve bilmedi ki, Rasulullah (s.a.v.) buyurdu: “Muhakkak nas uykudadır, öldükleri vakit uyanırlar.” (5)

-------------

Yani ya bu hadis-i şerifi duymadı, duyduğunu düşünürsek hakikatini anlayamadı diyor. Yani mü’minlerin anası hazret-i Âişe (r. Anha) Fahr-i alem Efendimizin “nas uykudadırlar öldükleri vakit uyanırlar” buyurmasıyla hazret-i şehadeti hazret-i hayale ve hazret-i hayali hazret-i şehadete ilhak ettiğini ve bununla tahkikan hayat-ı hissi ile “Hay” olup uyanık olan nas’ın bazısı uykudadırlar ve uyku ise hazarat-ı hayaldir ve öldükleri vakit bu uykudan uyanırlar demek murad eylediğini bilmedi.

Yani efendimizin bu hadis-i şerif ile ne murad ettiğini anlayamadı diyor. Biraz yukarıdan alırsak; “nas uykudadırlar, öldükleri vakit uyanırlar.” Buyurmasıyla Efendimiz hazret-i şahadeti hazret-i hayale ve hazret-i hayali hazret-i şehadete ilhak etti. Bakın ikisini bir arada topladı, yani ikisi de bir arada yaşanmaktadır. Misal alemi, hayal alemi diyoruz ya ayrı bu alemde ayrı güya diyoruz ya “hayır, ayrı değildir” diyor.

İkisi de birbirlerinin içinde birliktedirler ama sen ayrı görürsen ayrı olur, tabi ki o ayrı konudur, Âişe validemizin de itikadı gibi. Şimdi nasıl oluyor hayal alemi ile şehadet alemi bir arada oluyor. Yaşadığımız şu anda dahi gerçi şu anda gözlerimizin pasını silmeye çalışıyoruz yani uykudan uyanmaya çalışıyoruz uzun gibi gelen aslında çok kısa olan uzun gibi gelen bu dünya yaşantısı içinde uykudayız. Yani hayal aleminde yaşıyoruz. Şimdi sokaktan birisini çevirelim, dış bir gözetleme ile eleştiri yapmadan yani haklı veya haksız bir eleştiri yapmadan biraz hayatını sorgulayalım bakalım nelerden bahsedecek. 

Yaşantısından bize haber versin nedir, ne yapıyorsun, işte şuraya gittim buraya gittim saçımı yaptırdım, başımı yaptırdım, efendim şu şöyle dedi, bu böyle dedi, hiçbir aslı olmayan sözler karşımıza çıkacaktır. Kendisinden hiç haberi olmayan tamamen dışarıdan bahseden, tamamen başkasından bahseden, kendisinden bahsettiği halde kendisinden haberi olmayan bir suret ortaya çıkacaktır. 

İşte hayalde yaşıyor demektir. Aynı şeyi biz de yaparsak biz de aynı şekilde yaşıyoruz demektir. Yani tamamen başka şeylerle ilgilenip kişinin kendinin farkında olmamasıdır. O zaman kendi farkında yoksa kendisi ortada yoktur, kendisinin farkında değil, kendi yok, o zaman yaşadığı hayatın tamamı hayal alemidir. Ama varlığı madde şehadet işte o şehadetin içinde o hayal alemini yaşatıyor. 

Dolayısıyla hayal alemiyle şehadet alemi birliktedir aynı anda yaşanıyor demektir. Hem de mutlak yaşanıyor, hayali değildir yani şurada belirtilen bilgiler hayali değildir, yani mutlak yaşantının tafsili oluyor açılımı oluyor. Bakın; “Nas uykudadır” hadisinin hakikatinin ne kadar dehşetli bir şey olduğunu anlamaya çalışalım. 

“Nas uykudadır öldükleri vakit uyanırlar.” Peki bu ölüm nedir? Bunun da yorumu gerekiyor. Zaruri öldüğümüz zaman uyanamayacağız, o değildir, o uyku halinin devam etmesidir. Ancak ihtiyari ölümle “muti kable ente muti” ölmeden evvel ölünüz hükmüyle ölenler bu hadisin hükmünün dışına çıkmış olacaklardır. 

Yani bu ihtardan, ikazdan kurtulmuş olacaklardır. Ayrıca bu ikazdan faydalanmış olacaklardır. Bakın nas uykudadır, hem de ayırmadan, bir kısım insanlar uykudadır demiyor, bütün insanlar içine giriyor, çünkü sistem budur. Ancak ayırdığı insanların içinden ayırdığı ölmeden önce ölenler çıkacaktır bunların arasından. 

Demek ki bu alemde gerçek hayatı yaşayan çok az kimseler onlar da ölmeden evvel ölen kimselerdir. Neden ölen işte biraz önce hayali varlığını aşıp da daha dünyada iken Hakk ile diri olanlardır. İşte burası aynı zamanda alem-i berzah da yani alem-i misal, alem-i şehadet, olduğu gibi alem-i berzah olmaktadır. İşte ölmeden evvel ölmüş isen alem-i berzahta zaten yaşıyorsun demektir.

Bütün alemler burada yaşanmaktadır. İşte bu alemin değeri onun için çok yüksektir. Buradaki saniyelerimiz dakikalarımız o kadar değerlidir. Cennet, Cehennem hepsi buradadır. Yani buradan kaynaklanıyor. Cennete gittiğin zaman sana sadece belirli esmalar dost, arkadaş olacaktır, hayal aleminden gidip hayali görevler yapıp, Cennet karşılığı olan o suretlerin içine girdiğin zaman orada tek yönlü isimler ile yaşayacaksın.

Orada sadece “Cemal” isminin belirli isimleri zuhurdadır. Buradaki isimleri orada bulamayacaksın. Orada gelişmenin olmaması bu yüzdendir. Gelişme zıtlarla kaimdir. Orada gelişme yok ebedi olarak kalıcılardır, o anlayış içinde ebedi kalıcılardır. Cehennem ehli için de tam tersidir. “Celal” isminin zuhurundadırlar, tecellisinde olacaktırlar. 

Ama Zat Cennetlerine girenler bütün esma-i ilahiyyenin faaliyetini müşahede edeceklerdir. Kimlerdir onlar? A’raf ehli olacaktır. 7/46 ayetinde buyurur.

﴿٤٦﴾ وَبَيْنَهُمَا حِجَابٌ وَعَلَى الاَعْرَافِ رِجَالٌ يَعْرِفُونَ كُلا بِسِيمَيهُمْ وَنَادَوْا اَصْحَابَ الْجَنَّةِ اَنْ سَلامٌ عَلَيْكُمْ لَمْ يَدْخُلُوهَا وَهُمْ يَطْمَعُونَ

7/46- Cennetliklerle cehennemlikler arasında bir perde vardır. A’raf üzerinde de, her iki taraftakileri simalarından tanıyan kişiler vardır. Bunlar cennetliklere: «selâm olsun size» diye seslenirler. Bunlar henüz cennete girmemiş, fakat girmeyi arzu eden kimselerdir. 

“Onlar Cennet ile Cehennem arasında bir duvardadırlar, hem Cehennem ehlini müşahede ederler, yani o esmaları müşahede ederler hem de Cennet ehlini. Yani hem ism-i celal tesirinde olanları müşahede ederler, hem de ism-i cemal tesirinde olanları müşahede ederler. Onları simalarından tanırlar.

Günahları yoktur ki Cenab-ı Hakk onları Cehenneme atsın, sevapları yoktur ki Cennete atsın neden, kendileri yok ki zaten yani beşeri manada kendilerine ait bir varlıkları yoktur, ama her yerin ehlidirler. 

“Nas uykudadır öldükleri vakit uyanırlar” buyurmasıyla hazret-i şehadeti hazret-i hayale ve hazret-i hayali de hazret-i şehadete ilhak etti yani birbirinin içerisine aldığını yani birleştirdiğini ve bununla tahkikan yani tahkikatlı olarak, mutlak olarak hayat-ı hissi ile “Hay” olup uyanık olan nasıl bazısı uykudadırlar ve uyku ise hazret-i hayaldir, öldükleri vakit de bu uykudan uyanırlar, demek murad eylediğini bilmedi. 

Halbuki Enbiyanın arifleri arifi olan Efendimiz (s.a.v.) bu hadis-i şeriflerinde alem-i halkta cari olan yani halk aleminde geçerli olan her bir şeyin maani gaybiyyeden yani gaybi manalardan bir mananın sureti ve hakayık-ı ilmiyeden yani ilmi hakikatlerden bir hakikatin misali olduğuna işaret buyurmuşlardır.

Yani burada görülen her şey hayali hakikatlerden bir hakikatin misali olduğunu işaret buyurmuşlardır, lakin nas uyku ve gaflet ve tabiat perdesi ile perdelenmesi sebebiyle bu kevnin suret aynalarında bu hakayiki müşahede edemezler. Yani görülen bu aynalarda suret aynalarında bu hakikatleri anlayamazlar.

Yani alem-i histen alem-i misale yani bu alemden alem-i misale, alem-i misalden alem-i ervaha yani alem-i misalden onun üstündeki ruhlar alemine ve ervahtan alem-i ayana yani sıfat mertebesine ve ayandan esma ve şuunat-i Zat’iyeye intikal edemezler. Zati şuunatı bunları görüp oraya intikal edemezler. 

Beyit-Emîr Kudsî:

 Tercüme:

“Hâb-ı cehil beni harem kurbünden uzak düşürdü. Yoksa bir kimse cânândan daha yakın olarak hiçbir şeyi görmedi.” Cehil muhabbeti beni Hakk’ın haremine yakınlaşmaktan uzak düşürdü. Yani cehil muhabbeti beni Hakk’a kurbiyetimden beni uzak düşürdü. Yoksa bir kimse canandan daha yakın olarak hiçbir şeyi görmedi. Aslında canandan daha yakın hiçbir şey yoktur diyor.

Ancak mevt-i iradi zevkini tadıp, irade ile ölüp, vech-i bakinin şuhudunda halik olan kimse yani bunu idrak etmiş olan kimse bu fenadan sonra baka bulup uyanır. Yani yukarıdaki hadisten sonra. Bu surette de mananın surette cilvegar olduğunu ve suver-i halkiyyenin maşuk-u hakikinin hüsnüne ayine bulunduğunu keşif-i manevi ile bilir.

Yani suver-i halkiyenin yani bu halk edilmiş suretlerin hakiki maşukun güzelliğine ayna olduğunu manevi bir keşif ile anlar.

Beyt:

Nazmen Tercüme:

Mahbubumuzun hüsnüne ayine bu alem, Her zerrede o vechini gösterdi demâdem İşte ümmül mü’minin Hazret-i Âişe (r. Anha)ın ilmi (s.a.v.) Efendimiz’in 2/115 ve 34/77 ayetleri hükmünce;

﴿١١٥﴾ وَلِلَّهِ الْمَشْرِقُ وَالْمَغْرِبُ فَاَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَم وَجْهُ اللَّهِ اِنَّ اللَّهَ وَاسِعٌ عَلِيمٌ

2/115 Bununla beraber, doğu da Allah’ın, batı da Allah’ındır. Artık nereye dönerseniz dönün, orası Allah’a çıkar. Şüphe yok ki, Allah(ın rahmeti) geniştir, O, her şeyi bilendir. 

34/77

﴿٤٧﴾ قُلْ مَا سَاَلْتُكُمْ مِنْ اَجْرٍ فَهُوَ لَكُمْ اِنْ اَجْرِىَ اِلا عَلَى اللَّهِ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَىْءٍ شَهِيدٌ

34/47- De ki: «Ben sizden herhangi bir ücret istemem, O sizin içindir. Benim ecrim ancak Allah’a aittir. O, her şeye şahittir.» 

Ayet-i kerimeleri hükmünce bil cümle meratib-i ulviyye ve süfliyyede yani yüce ve düşük mertebelerde Hakk’ın hüviyetine hazır ve tüm eşyada vech-i Hakk’a zahir olarak müşahede buyurduğunu ihata etmedi. Yani bu ayetin hakikatini anlayamadı o zaman. 

Zira Cenab-ı Fahri alem Efendimiz bir lahza şuhud-u Hakk’tan gaip olmaz idi. Hakk’ı müşahededen gaflette olmaz idi. 

--------------

6. Paragraf:

Ve her ne kadar halleri muhtelif ise de, (S.a.v.)in, hâl-i yakazada gördüğü her şey, bu kabildendir. İmdi Hz Aişe (r.anhâ)ın dediği altı ay geçti. Belki (S.a.v.) Efendimiz'in dünyâda bütün ömrü bu mesabede idi (6).

--------------

Ayşe validemizin söylediği yani vahiy gelmezden evvel Peygamberlik altı ay rüyalar suretiyle geldi dediği tabi o zahire göre olan bir hükümdür, Efendimizin bütün ömrü böyle geçmiştir diyor. Yani ilhamla vahiyle geçmiştir diyor. 

Ya'nî her ne kadar görene nazaran uyanıklıkta görülen suretlerin ahvâli ile uykuda görülen suretlerin ahvâli muhtelif ise de, âlemi hayâlde görülen suretlerin her birisi his aleminde görülen suretlerin misâli olduğuna nazaran, ahvâl beyninde ihtilâf olmadığından (S.a.v,) Efendimiz'in yakazalarında gördüğü her bir hâl ve fiil ve suret, nevmlerinde gördüğü hayâli suretler kabîlindendir. Uykularında gördüğü suretler ve hayal düzeyindendir.

 Zîrâ fahr-i âlem Efendimiz yakaza hali ile rüyayı birleştirdi. Binâenaleyh mü'minlerin anası Hz. Aişe (r. anhâ)ın "Vahyin altı ay mikdârı rü'yâ ile idi" dediği hükümsüz kaldı ve bâtıl oldu. Bütün ilim ehli de bunu böyle söylemekte ama bu Hazret-i Rasulullah hakkında yanlış bir hükümdür diyor. O sadece dış görünüşte, onlar da ona baktığından görünüşte bu böyle ama hükmen bu böyle değildir. Kabullenmek suretiyle böyle ama hakikati yönüyle yukarıda bahsedildiği gibidir. 

Belki onun ömrünün hepsi dünyâda rü'yâ mesabesinde idi. İrfan ehli için de bu dünya aynen böyledir. Bir rüyada yaşanan bir haldir. Neden böyledir, bu ispatı da çok kolaydır, belirli bir yaşa gelmiş kişiye soruyorsunuz “arkana baktığın zaman ne kadar geçti” “çabucak geçti nasıl geçti anlamadım” diyor bakın herkes bunda mutabıktır. Göz açıp kapayıncaya kadar diyor, rüya da aynı şeydir. Burada yaşadığımız bir rüya alemidir. 

Zîrâ yakaza hâlinde, his aleminde gördüğü suretlerden her birisinin ma'nâsına nazar edip, yani yakaza ve uyku halinde gördüğü suretlerin manasına bakıp o suretleri o nazar ettiği manalar ile tabir buyurur idi. Nitekim rü'yâda görülen sûretler dahi öylece ta'bîr olunur. Binâenaleyh hali yakaza hâli nevm kabîlindendir. 

Hadis-i Şerif kavliyle cenâb-ı Şeyh (r.a.) bu hazret-i şehâdette cenâb-ı Âişe'nin tekellüm buyurdukları "altı ay" kavlinin ve keza ömr-i risâlet-penâhînin ve bu Fusûsu'l-Hikem'in yazıldığı vakit geçmiş bulunduğuna; ve binâenaleyh o zamanın bu zamana nisbetle hayâl olduğuna işaret buyururlar.

Yalnız orada niye Âişe validemiz böyle dediler peygamberliğin ilk altı aylık süresi rüya ile geldi diye. Demek ki zahirde de böyle bir oluşum olmuş, onun da hakkını vermek lazımdır. Çünkü Efendimiz’de (s.a.v.) o zaman değişik haller olmuştur. Bu ilimlerin ortaya çıkması için de olmuş, aradaki fark şöyle diyelim ki, Efendimize gelen o altı ay içerisindeki ru’yalar, misal aleminden gelen ru’yalar ve tabirleri daha bariz olarak ortaya çıkmıştır.

Ondan evvel de aynı yaşantılar kendisinde vardı yani misal alemiyle şehadet alemini müşahede alemini birleştiriyordu, bir olduğunun farkındaydı ama bu daha sıklaşmış belirginleşmiş, ortaya çıkmıştır. Onun için de bir süre kendisine tahsis edilmiş altı aylık bir süre diye belirtilmiştir.

Bu yolda yürüyenlerin biraz da dikkatini çekmek için vahiy şimdi gelemeyeceğine göre ilham almaya başlayacak olan kimselerin ilhamdan evvel böyle rüya-ı sadıkalarla yani tevil edilebilir mana alemi, misal aleminden gelen rüyalarla yani sağlam zemine basarak yola çıktığını göstergesi açısından mühimdir. 

Bakın şu mevzular sistemimizi tasdik etmektedir, çünkü neden biz de aynen mana aleminden gelen misalleri his ve şehadet aleminde özelliklerini değiştirerek anlatıyoruz veya anlatmaya çalışıyoruz, tatbikatını yapmaya çalışıyoruz. Neden? Çünkü o yolda bize Hazret-i Ali Efendimizden, Hazret-i Ali Efendimizin de Efendimiz’den (s.a.v.) aldığı bir sistem üzere takip etmesi yönündendir. 

Bazı yollarda derler ki “rüyalara itibar edilmez, rüya ile amel edilmez” derler. Rüya ile amel edilmez doğrudur ama hangisi ile? Beşeriyetimize ait hayali rüyalarımızla amel edilmez. Ama bunlar rüyanın üçüncü bölümüdür ve hiç değeri olmayan rüyalardır tabi ki bunlar ile amel edilmez çünkü tamamen nefsi bireysel hayalin rüyalarıdır ama rüya-ı mücerret, rüya-ı keşf-i muhayyelle amel edilir. Bunlar bize en büyük mana aleminden gelen ikazlar ve yol göstericilerdir. 

-------------

7. Paragraf:

O, ancak menâm içinde menâmdır. Ve bu kabilden olarak vârid olan her şey "âlem-i hayâl" ile müsemmâdır (7).

-------------

Yani uyku içinde uykudur, yani gece yattığımızda görülen rüyalar rüya içinde rüya hükmündedir. Gündüz uyandığımız zaman uzun bir rüyanın içine girmekteyiz, gece uyuduğumuz zaman da kısa bir rüyanın içine girmekteyiz. Bakın işte bu dahi misal alemi ile şehadet aleminin birlikte olduğunu bize açık olarak göstermektedir. 

Uyuduğumuz zaman cesedimiz müşahede aleminde yani şehadet aleminde aklımız misal aleminde uyandığımızda eğer gaflette isek zaten hep hayal aleminde misal aleminde yani uyku halindeyiz. 

Ya'nî fahr-i âlem Efendimiz hayali, yakazayı uykuya ilhak ettiğinden birleştirdiğinden Hz. Aişe (r. anhâ)nın dediği "altı ay rü'yâ" uyku içinde uykudur. Ve uykuda görülen şey kabilinden olarak vârid olan her şey, hayal âlemindendir. Binâenaleyh Peygamber Efendimiz'e vârid olan ilâhî vahy, ister uykuda rü'yâ-yı sâdıka ile olsun, ister his aleminde veya histen gâib olarak kalbine meleğin nüzulü ile olsun, hepsi hayâl alemindedir. Ve meleğin ona görünmesi dahi kezâlik âlem-i hayâl alemindedir. Yani meleğin görünmesi bile hayal alemindendir. Çünkü melek maddeleşemediğinden, zaman zaman maddeleşse de bu bir yol olmadığından bu durum istisnadır. 

-------------

8. Paragraf:

Ve bunun için, kendi nefsinde bir suret üzere olup ondan gayri bir surette zahir olan emr, ta'bîr olunur. Böyle olunca tâbir, eğer isabet ederse, nâimin uykusunda gördüğü suretten, emr ne şey üzerine ise, o şeyin suretine ubûr eder, döner. İlmin "süt" suretinde zuhuru gibi (8).

-------------

Yani rüya aleminde gördüğün bir şeyi döndürmen gerekiyor. Neye döndüreceksin, şehadet alemindeki karşılığı ne ise ona döndürmen gerekiyor. Efendimiz sütü ilme döndürdüğü gibi. Yani sütü ilim ile tabir ettiği gibi.

Ya'nî uykuda görülen şey kabilinden olarak vârid olan yani eşya kabilinden meydana gelmiş olan bir şeye "âlem-i hayâl" denildiği için, uykuda eşya gördün alem-i hayalde buna denildiği için kendi nefsinde bulunduğu bir suretin gayri bir surette zahir olan emir tabire muhtaçtır. Zîrâ suretler başka, başka şeylerdir. 

Fakat ma'nâ i'tibâriyle bir olduklarından, beynlerindeki münâsebet yani aralarındaki münasebet bulunup, yani neyi ilgilendiriyorsa ilgili olan bulunup ta'bîr olunmak ve bu iki suretin manâsı birleştirilmek lâzımdır. Binâenaleyh ta'bir eden kimse, eğer tabirinde isabet ederse, nâimin uykusunda gördüğü hayal suretlerinin, ilâhî ilimde zahir olduğu surete diğer tarafa geçer döner.

Ve bu vech ile rü'yâda görülen suret ile o suretin delâlet ettiği diğer suret mana i'tibâriyle tevhîd edilmiş olur. Nitekim "ilim", rü'yâda "süt" suretinde zuhur etmiştir.

Halbuki bunlar suret i'tibâriyle başka başka şeylerdir. Fakat ma'nâ i'tibâriyle aralarındaki münâsebet bulunup birleştirilir. İşte rüya tabirinin can damarı burasıdır. Rüya misal aleminden geldiği için yorumu yapanın da misal aleminden onun olurunu alman gerekiyor.

Bakın misal aleminden gelen suretlerin manası var, bir başka manaya çevriliyor, bir başka varlık ile ifade ediliyor, mesela süt ilim ile ifade ediliyor, gerçi ilim maddi varlık değil ama gene de bir varlıktır. Buradaki varlıklar öbür dünyada onun hakikatine göre yorumlanarak suret bulacaklardır. 

--------------

9. Paragraf: 

İmdi te'vilde süt suretinden ilim suretine geçti. Binâenaleyh te'vîl etti. Ya'nî bu sûret-i lebeniyyenin yani süt suretinin meali ilim sûretinedir, buyurdu (9).

-------------

Ya'nî (S.a.v.) Efedımiz rü'yâsında gördüğü "süt"ü kendi sureti üzerine terk etmeyip, o suretten "ilim" suretine geçti. Ve onu te'vîl edip, bu "süt" suretinin meali "ilim" sûretinedir, buyurdu. Yani rüyada gördüğü süt aslında süt değil onun manası olan ilimdir. Zîrâ "ilim'" ile "süt" gıdâiyyette bir ma'nâ üzerinedirler. Yani gıda olmaları sebebiyle birliktelikleri vardır. 

"Süt" bedenin ve "ilim" ruhun gıdasıdır. Yani süt ile ilimin benzerliği nereden süt ile ilim tevil ediliyor diye sorulursa her ikisinin de gıda olmasındandır. Velâkin suretleri başka başkadır. Yani yaptıkları iş gıda üzerine aynıdır suretleri başka başkadır. Nitekim bu birlik ve ayrılık sûrî gıdalarda da vardır. Meselâ ekmek ile et gıda olmak hususunda bir ma'nâdadırlar, fakat suretleri ayrıdır.

---------------

10. Paragraf:

Ondan sonra (s.a.v.)in hâli bu idi ki, ona vahy olunduğu vakit mahsüsât-i mu'tâdeden ahz olunurdu. İmdi indinde hâzır olanlardan örtülür ve gâib olur idi. Yani vahy geldiği zaman yanındakilerden örtünürdü. Ve pûşîde ondan ref olundukta redd olunurdu. Yani bu hal alındığı zaman tekrar eski haline dönerdi. Binâenaleyh vahyi ancak hazreti hayâlde idrâk etti. Şu kadar ki ona nâim denilmez. (10).

----------------

Yani hayal aleminde vahyi idrak ederdi diyor. Yalnız buna uyku denilmez idi diyor. Ya'nî (S.a.v.) Efendimiz'e vahy olunduğu vakit, mahsüsât-ı mu'tâdelerinden ahz olundukları için huzûr-i saadetinde bulunanlardan misâliyye örtüsü ile örtülüp gayb alemine duhûl ile gâib olurlar idi, yani normal hallerinden alınır üzerine bir örtü örtünür gaybe alınırdı. Bu gayb örtüsünde kaldırıp açıldıkda, hazret-i şehâdete iade olunurlar idi. Yani vahy bittiğinde tekrar şehadet alemine dönerdi.

Böyle olunca elbette vahyi ancak hazret-i hayâlde idrâk eyledi. Bakın vahiy deniyor, Cibril deniyor, oku diyor, ikra diyor bunlar hep bizim hayali vehmimizde anlayıp anlatmaya çalıştığımız şeylerdir. Ama işlerin hakikati hiç de öyle değildir. Yani dışarıdan görüldüğü gibi değildir. Hazret-i hayalde yani ilahi hayalde idrak etti, beşeri hayalinde değildir. 

O ilahi hayali bakın ortadaki mesele şudur, biz beşeri hayalimizle anlamaya çalışıyoruz işte yanılgı ve teşhis edemediğimiz hakikatler burada kenetleniyor. İlahi hayalin tespit ettiği hakikatler başka beşeri hayalimizin yani nefs-i emmare hayalimizin kurduğu hayal bambaşka ve çok küçük bir hayaldir. Fakat böyle olmakla beraber onlara uyku isnâd olunup uyku diye isimlendirilmez. Yani hayal alemine hazret-i hayale gittiğinde yani o alemi idrak ettiği halde ama ona uyku denmez. 

Zîrâ uykunun sebebi dimağa arız olan bir emri mizâcîdir, yani bir yaptırımdır, yani uykunun sebebi başkadır. Bunun sebebi ise kalbe faiz olan emr-i ruhanîdir yani vahyin sebebi kalbe gelen yani kalb yoluyla insanı latif, hayal alemine çeken bir hadisedir. Beyine gelen bir uyku arızası değildir. 

Bu ma'nâ ise, his aleminde bi'l-külliyye gaybet etmeksizin vâki' olur. Yani his aleminden tamamen uzaklaşmadan uykudaki gibi değildir, tamamen uzaklaşmadan olmaktadır. Neden çünkü gönüle geliyor da ondan. Kişi kısmen o hayal alemine giriyor. Ama uykudaki hayal alemine girişi külliyen olmuş oluyor. Nitekim (S.a.v.)in bu emrin nihâyetindeki hâli uyku haline muhalif idi. Bu hal dahi "sine"ye, ya'nî uyku başlangıcında hafif bir surette kendinden geçmeye benzerdir. Koyu uykuya dalma gibi değildir.

---------------

11. Paragraf:

Ve kezâlik melek ona racül suretinde temessül ettiği vakit,o da hazret-i hayaldendir; zirâ o racül değildir; o ancak melektir ki insan suretine girdi. İmdi nâzır olan arif, ubûr edip tâ onun suret-i hakîkıyyesine vâsıl oldu.

İmdi nazır olan arif, diğer tarafa geçip edip tâ onun sûret-i hakîkıyyesine vâsıl oldu. Yani arif onun maddi varlığını aştı onun hakikatine nazar etti herkes onu görüyor ama birileri onu insan zannediyor diğeri onun özündeki hakikati idrak ederek onun latif bir varlık olduğunu anlıyor. 

Böyle olunca "Bu Cebrail'dir, size geldi; tâ ki dîninizi size ta'lîm eyleye"! dedi. Halbuki onlara bundan evvel yanî "O adamı bana redd edin gönderin" demiş idi. Yani bir sözünde “adam”ı bana gönderin diye söylüyor Efendimiz, bir seferinde de ayni kişiden bahsederken O Cebraildir, dininizi öğretmek için geldi diyor. Yani iki ayrı kelam kullanıyor. İmdi onlara zâhir olduğu sûret eclinden ona "racül" tesmiye etti. Yani sahabe-i kirama nasıl gözüktü ise onlara gözüktüğü şekilde isimlendirdi. Sonra da "Bu Cebrail'dir" dedi. Neye göre, kendi anlayışına göre öyle dedi. Binâenaleyh şu sureti i'tibâr etti ki, bu racül-i mütehayyilin meali o sûretedir. Böyle olunca iki makalede o sâdıktır: yani iki sözü de doğrudur: Ayn-ı hissiyyede olan "ayn"ından naşî sâdık oldu; ve "Bu Cebrail'dir" kavlinde sâdık oldu. Yani doğru söyledi. Zirâ o, bilâ-şekk Cebrail'dir (11).

----------------

Ve kezâlik melek ona adam suretinde temessül ettiği vakit, o da hazreti hayâldendir; zîrâ o adam değildir; Rasul (s.a.v.) oturuyor iken normal yaşantısında iken melek erkek suretinde geliyordu. Kendisi uykuda değil iken bu da aynen alem-i misaldeki gibidir diyor. Neden, çünkü gelen misal aleminden geldiği için. O adam misal şeklinde geldiği için. 

O etli dokulu bir erkek değildir, görüntüsü öyledir, hayali bir görüntü yoğunlaşmış bir nur görüntüsüdür erkek şeklinde işte o da alem-i hayaldir, bakın kendisi alem-i şehadette olduğu halde ama gelen alem-i hayalden olduğundan o da alem-i hayale geçmiş onu anladığı için diyor. Yanındakiler onu anlayamadıklarından yanındakiler onu insan gibi görüyorlar, çünkü gelen müşahede edilebilir bir özellikte sahabe-i kiramdakiler şahit oluyorlar, o ancak melektir ki insan suretine girdi. Gittikten sonra Efendimiz (s.a.v.) soruyor bu kimdi diye onlar da efendim işte bir garibdi, hayır o kardeşim Cibril idi size dininizi öğretmeye geldi diye buyuruyor. Ama bazen de yanındakiler görmüyordu. 

Ya'nî Resûluliah (a.s.v.) Efendimiz'e adam suretinden temessül eden melek dahi, âlem-i hayâldendir.

Çünkü meleğin sûret-i asliyyesi vardır. Yani meleğin kendine göre sureti vardır ama orada erkek suretine dönüştüğü için hayali bir şekilde suretlendi. Kendi suretini bıraktı, başka surette temessül etti, ya'nî "adam" sûretinde göründü. Meleğin kendi sureti vardır diyor. Neden adam suretinde göründü? Aralarına sızmak için oraya girmek için, kolayca kabul ettirmek için.

Yoksa o hadd-i zâtında beşer değil idi. Hakikatte melek idi İşte bu sebebten dolayı o "adam" suretine nazır olan arif, ya'nî (S.a.v.) Efendimiz, adam suretinden diğer tarafa geçip onun asli suretine ve hakikiyyesine vâsıl oldu da "Bu Cibril'dir.Size dîninizi ta'lîm etmek için geldi" buyurdu.

Halbuki bu sözden evvel, Hz. Cibril, (S.a.v.) Efendimiz'in huzuruna girmek istediği vakit, ashâb-ı kiramın ba'zısı onu içeri girmesine engel oldu da, Fahr-i âlem Efendimiz, onlara "O adamı bana gönderin,” ya'nî huzuruma girmekten men' etmeyin buyurmuş idi.

Ya'nî başlangıçta "adam" dediği halde sonra "Cibril" dedi. Ve ona "adam" demeleri Hz. Cibril'in beşer suretinde zahir olmasından nâşî idi.

Ve "Cebrail" demesi dahi âlem-i misâlden olan bu hayali erkeğin meâli onun sûret-i hakîkiyyesine olmasından dolayıdır. Yani kendi gerçek sureti melek suretindedir, erkek suretine girmesiyle hayali bir görüntüye girdi o zaman hayal alemindendir, yani oradaki görüş de hayal alemini görmektir demek istiyor. 

Binâenaleyh bu sözlerin ikisi de doğrudur. Şöyle ki ayn-ı hissiyyede zahir ve meşhûd olan "ayn'ından dolayı yani his aleminde zahir ve şuhud edilen, görülen aynından dolayı ya'nî sûret-i zahiresine nazaran "adam" ta'bîri doğrudur. Yani dış doğrusuna bakarak "adam" tabiri doğrudur. 

Ve keza hayali adamın sûret-i hakîkıyyesi i'tibâriyle ona "Bu Cebrail'dir" demek dahi doğrudur. Çünkü üzerinde iki hali de mevcuttur. Yani Efendimizin söylediği iki değişik ifade ikisi de mertebesi gereği doğrudur. O hadiseler o zaman tecelli etmemiş olsaydı biz bugün bu farklılıkların farkında olmazdık. İkisinde de Cebrail deseydi oradaki latif suretlenme hakikatini anlayamazdık ikisinde de adam deseydi Cebraillik vasfını orada anlayamazdık.

İmdi Hz. Şeyh (r.a.) bu, dünyâ dediğimiz âlem-i histe biz aynı zamanda his aleminde yaşıyoruz bu alemin bir adı da his alemi hislerimiz ile yaşıyoruz. Dışarıdan duygulandığımız iç bünyede sevinç veya üzüntü halinde açığa çıkıyor. Bu da yaşantımızın ispatı oluyor. Yalnız burada yaşadığımız her ne kadar buraya şehadet alemi olarak bakıyorsak da aslında burası da latif bir alemdir, hayal alemidir, uyku alemidir, ama birazca uzunca bir uyku alemidir. Alem-i hissin dahi alem-i menam olduğunu beyan buyurduktan sonra Yusuf (a.s.) ın ahvalini zikre mübaşerete buyuruyor. Yani alem-i hissin dahi alem-i menam, uyku alemi olduğunu buyuruyor. Yani şu yaşadığımız alem uyku alemidir aslında ve de iki uyku bir aradadır. 

---------------

12. Paragraf

Ve Yûsuf (a.s.) pederine dedi: "Tahkîkan ben on bir yıldızı ve güneşi ve ayı gördüm. Onları bana secde edici halde gördüm." İmdi kardeşlerini yıldızlar suretinde ve pederini ve teyzesini güneş ve ay suretinde gördü (12).

----------------

Ya’ni Yusuf (a.s.) çocuk iken gördüğü rüyada on bir yıldızı ve güneşi ve ayı kendine secde ederken görmüştü.

Ya'nî Yûsuf (a.s.) pederine: "Ey peder, ben rü'yâda on bir yıldızı ve güneşi ve ayı bana secde eder oldukları halde gördüm" (Yûsuf, 12/4) dedi. 

﴿٤﴾ اِذْ قَالَ يُوسُفُ لاَبِيهِ يَاۤ اَبَتِ اِنِّى رَاَيْتُ اَحَدَعَشَرَ كَوْكَبًا وَالشَّمْسَ وَاَلْقَمَرَ رَاَيْتُهُمْ لِى سَاجِدِينَ

12/4- Hani Yusuf babasına: "Babacığım! Muhakkak ki ben on bir gezegeni, Güneş'i ve Ay'ı gördüm Bana secde ediyorlardı" dedi.

Bu suretler "keşf-i muhayyel" kısmından olup ta'bîre muhtâc idi.

Ve bu suver-i hayâliyeye münâsebeti bulunan suver-i hissiye bu idi ki, yani hayal alemindeki suretlerin yani rüyada görmüş olduğu suretlerin his aleminde, duyular alemindeki karşılığı yani bunlarla münasebeti olan buydu ki pederi nebiyy-i bahir ve felek-i nübüvvette şems-i tâli' idi. Yani gökteki yüce olan güne idi. Yani rüyada gördüğü güneş burada babası hükmünde idi. Yani güneşin secde ettiğini yıldızların ve ayın secde ettiğini görmesi, güneş babası hükmünde idi. 

Ve teyzesi dahi onun esrâr-ı nübüvvetine mahrem olmakla kamer gibi yani teyzesi; Yakub (a.s.) iki kardeş ile evlenmişti daha başka hanımından da çocukları var idi bu Yusuf’un (a.s.) teyzesi idi, Yakub’un (a.s.) diğer hanımı. Hazret-i Yakub’un üzerinde O’na duhulü olduğu için yani hanımı olduğu için güneşin yansıması nuraniyeti olması da teyzesinde ay şeklinde görmüş olmasıdır. Onun nübüvvetine mahrem olmakla kamer gibi onun nuruna ayna idi. Ve kardeşleri de semâdaki yıldızlar gibi pederinin nurlu vücûdunda yüksek yıldızlar oldular. Yani gördüğü yıldızlar kardeşleri idiler.

---------------

13. Paragraf:

Bu idrâk, Yûsuf (a.s)ın hayâli cihetindendir. Ve eğer mer’i cihetinden olsa idi, kardeşlerinin yıldızlar suretinde zuhuru ve pederi ile teyzesinin güneş ve ay suretinde zuhuru onların muradı olur idi. İmdi vaktaki Yûsuf (a.s.)ın gördüğü şeye onların ilmi olmadı, idrâk, onun hayâli hizânesinde Yûsuf (a.s.)dan vâki' oldu. Yûsuf (a.s.) ona taksîs ettiği hinde yani kıssa etmek istediği zamanda Ya'küb (a.s.) bunu bildi (13).

----------------

Yani Yusuf (a.s.) bunu baştan anlayamadı gençliğinde ama Yakub (a.s.) bunun böyle olduğunu te’vil etti. Ya'nî Yûsuf (a.s.)ın, kendi kardeşlerini yıldızlar ve pederiyle teyzesini güneş ve ay suretinde müşahedesi, ancak kendi hayâli cihetindedir. 

Yoksa mer'î olan kardeşleri ve pederi ve teyzesi cihetlerinden değildir. Yani bu Yusuf’a göre böyledir, kardeşleri cihetinden böyle değildir. Ve eğer onlar cihetinden olaydı, bu suretlerde zuhurlarını kendilerince tasavvur edip murâd edinirler idi. 

Velâkin böyle yıldızlar ve güneş ve ay suretlerinde olarak Yûsuf (a.s.)ın rüyasında görünmeyi murâd etmediler. Yani kendilerinden böyle bir hayal çıkıp da Yusuf’un (a.s.) beynine aktarma gibi bir hadise olmadı. Zaten bu işin farkında değillerdi.

Eğer bunu murâd ede idiler Hz. Yûsufa bu suretlerle âlem-i uykuda zahir olup secde ettiklerini âlem-i hayâlde idrâk edip âlem-i şehâdette de bilirler idi. Yani onlar bu sırları idrak etmiş olsalardı Yusuf’un (a.s.) rüyada gördüklerini şehadet aleminde de yaparlardı. Zîrâ ba'zan hizâne-i hayâlde olan şeyi hem gören ve hem de görülen beraber idrâk eder.

Nitekim ba'zî mürşidler müridlerini terbiye zımnında onların rü'yalarında suver-i münâsibede görünürler. Yani münasib suretlerde görünürler. Ve bu zuhur onların murâdları vech ile vâki' olduğundan âlem-i şehâdette hem mürîd ve hem de mürşidin ma'lumu olur. Yûsuf (a.s.)ın kardeşleriyle pederinin ve teyzesinin zuhuru bu kabilden değil idi. Binâenaleyh, Yûsuf (a.s.)ın uyku aleminde müşahede ettiği şeye onların ilmi buraya ulaşamadı.

Ve bu zuhur, ancak Yûsuf (a.s.) rü'yâsını söylediği vakit, pederi olan Yakub (a.s)ın ma'lûmu oldu. Yani daha önce babası, teyzesi ve kardeşleri bu işi böyle mütalaa etmiyorlardı. Ama rüyayı gördükten sonra bu hadise Yakub’un (a.s.) malumu oldu. Ve Ya'küb (a.s.), bu rü'yâya Hz. Yûsuf’un biraderleri dahi muttali' olmadığını bundan anladı. Yani kardeşlerinin de bu rüyanın farkında olmadığını anladı.

---------------

14. Paragraf:

Böyle olunca, "Ey oğulcuğum rü'yânı biraderlerine nakl etme; bir hile ile sana ihtiyâl ederler" (Yûsuf, 12/5) dedi. Ondan sonra oğullarını o hileden beri etti; ve onu şeytana ilhak eyledi. Halbuki ancak ayn-ı hiledir. İmdi Ya'küb (a.s.) dedi: "Tahkîkan şeytan insan için açık düşmandır" (Yûsuf, 12/5) ya'nî düşmanlığı zahirdir (14).

﴿٥﴾ قَالَ يَا بُنَىَّ لا تَقْصُصْ رُءْيَاكَ عَلۤى اِخْوَتِكَ فَيَكِيدُوا لَكَ كَيْدًا اِنَّ الشَّيْطَانَ لِلاِنْسَانِ عَدُوٌّ مُبِينٌ

12/5- (Babası) «Yavrucuğum! dedi, rüyanı kardeşlerine anlatma. Sonra sana bir tuzak kurarlar. Çünkü şeytan insanın açıkça düşmanıdır.» 

Ya'nî Ya'küb (a.s.), Yûsuf (a.s)ın rü'yâsına biraderlerinin muttali' olmadığını anlayınca bu rü'yâyı onlara anlatmamasını tenbîh eyledi. Ve üstünlüğünü ve faziletini bilip seni helak için bir hîle ihtiyâl ederler dedi. Bununla beraber bunu söyledikten sonra kardeşlerini hileden beri tutup, hîle ve tuzağı şeytana isnâd eyledi. Yani şeytan kardeşlerini yoldan çıkarır diye yani kendi çocuklarına hile ve tuzağı isnad etmedi.

Halbuki Ya'küb'un bu hilesinde iki vecih zikr ederler: Birisi, hileyi biraderlerine isnâd edince, Hz. Yûsufun kalbinde onlara karşı düşmanlık vâki' olur mütâlâası idi. Yani kardeşlerin sana hile yaparlar bu rüyanı onlara anlatma demiş olsaydı Yusuf’un kalbinde kardeşlerine karşı bir düşmanlık olacaktı.

Diğeri, cenâb-ı Ya'küb, Hz. Yûsufa "Rü'yâyı kardeşlerine söyleme, sana hîle yaparlar" dediği vakit, Hz. Yusuf onların kendisine düşmanlıkları olduğunu bildi. Ve kalbinde onlara kötü zan peyda oldu. Halbuki nübüvvet için selâmet-i sadr ve safâ-i kalb yani sadrın selameti ve kalbin sefası ve nekâvet-i bâtın lâzım idi yani batında huzur lazım idi. Binâenaleyh Hz. Ya'küb cenâb-ı Yûsufun bu kötü zannını izâle için, kardeşlerini hileden temize çıkarma edip onu şeytana isnâd etti.

Ve muradı Cenâb-ı Yûsuf’un kalbinde kardeşlerinin muhabbetini ispat etmekle beraber onu hilelerinden dahi hıfz etmek idi. Yani hem kardeşlerine hile isnadından düşmanlık olmasın diye Yusuf’un kalbinde diye böyle bir yola gitti ama ihtiyatı elden bırakmaması için de şeytanın hilesi vardır diye de ikaz etti ayrıca yani bu hile kardeşlerinden de gelebilir, gelse de şeytandandır diye kardeşlerine düşman olmaması için böyle dedi.

---------------

15. Paragraf: 

Ba'dehû Yûsuf (a.s.) bundan sonra âhir-i emrde dedi: "Bundan evvel olan rü'yânın te'vîli budur. Tahkîkan Rabb'im onu hak kıldı." (Yûsuf, 12/100) Ya'nî hayâl suretinde vâki' olduktan sonra, onu histe ızhâr eyledi. İmdi nebiyy-i mükerrem (s.a.v.) o emrden dolayı "Nâs uykudadır" buyurdu. Böyle olunca Yûsuf (a.s.)ın "Rabbim onu hak kıldı" kavli / uykusu içinde gördüğü rü'yâdan uyandığını görüp, ondan sonra onu ta'bîr eden kimsenin kavli menzilesinde oldu. Halbuki o kimse ayn-ı nevmde olduğunu ve asla uykusundan zail olmadığını bilmedi. Binâenaleyh o kimse uyandığı vakit: Ben. böyle gördüm ve gûyâ uyandım; onu böyle te'vil ettim, der (15).

--------------

Yusuf (12) /100- Ana ve babasını tahtının üstüne çıkartıp oturttu ve hepsi ona kavuştukları için secdeye kapandılar. Yusuf dedi ki: “Ey babacığım! İşte bu, daha önce gördüğüm rüyanın yorumudur. Rabbim onu gerçekleştirdi. Beni zindandan çıkardı ve şeytan benimle kardeşlerimin arasını bozduktan sonra sizi çölden getirdiği için Rabbim bana ihsanda bulundu. Şüphesiz ki Rabbim dilediğine lütfedicidir. Çünkü o çok iyi bilendir, hikmet sahibidir.” Ya'nî nihâyetü'l-emr emrin nihayetinde yani bu oluşumun nihayetinde kardeşleriyle pederi ve teyzesi Mısır'da kendisine karşı secde-i tekrîmi îfâ eyledikten sonra yani ikram secdesini yaptıktan sonra Yûsuf (a.s.): "İşte bu, evvelki rü'yânın te'vîlidir.

Benim Rabbim onu hak eyledi." (Yûsuf, 12/100). Ya'nî rü'yâ hayâl suretinde mütemessil olduktan sonra Hak Teâlâ o rü'yâyî âlem-i histe bilâ-tağyîr izhâr eyledi, dedi. Yani değişmeden meydana getirdi. Bundan anlaşılır ki, cenâb-ı Yûsuf başka bir şekilde görülen suver-i hayâli suretlerin kimler olduğunu bilir idi. 

Cenâb-ı Yûsuf bu kelâmı ile suver-i hayâliyye ile suver-i hissiyyeyi birbirinden ayırmış oldu. Hayal alemi ile his alemini birbirinden ayırdı diyor Yusuf (a.s.) yani Yusuf’un (a.s.) rüya tabirindeki mertebesini anlatıyor. Yani rüya aleminde gördüğü alem-i hayalde gördüğü şeyin alem-i histe tahakkuk ettiğini söylüyor. Böylece de hayal alemi ile his alemini yani misal alemi ile şehadet alemini birbirinden ayırdı diyor. 

İşte bu emrden, ya'nî hayâl ile histen ayrılmış olmasından dolayı (S.a.v.) Efendimiz "Nâs uykudadır" buyurdu. Ve belki hakikatte "hiss"in ayn-i hayâl ve "hayâl"in dahi ayn-ı his olduğunu beyân eyledi. Yani hayal alemi ile his alemini birleştirdi. Nasıl birleştirdi, “insanlar uykudadır” hakikatini ortaya çıkarmakla. O zaman eğer biz bu dünyada uyku halinde isek o zaman hayal aleminde yaşıyoruz. 

Bakın hep senelerdir anlatmaya çalıştığımız bir şey var hani hayal aleminden Cennetteki Adem’in vücuda inmesi diye bir şey konuşuyorduk, bu işte hayalden gerçeğe intikal, bunu insan idrak etmediği zaman bu uyku aleminden hayal aleminden kurtulması mümkün değildir. Dünyada yüz bin sene de yaşasa yine uykuda yine rüyada yine de hayal alemindedir. 

Hayal aleminden kurtulup gerçek görüşe ulaşmanın tek yolu Kur’an-ı Kerim’in belirttiği her şeyde olduğu gibi bunda da âdemiyet mertebesini kişinin idrak etmesidir. Ve de bu işin başlangıcıdır. Yani hayal cennetinden bireysel hayalden kendi müşahedene geçmendir. O zaman uykudan uyanmış olursun. 

Görüyorsun ki gerçekten bütün alemdeki varlıkların hepsi uyku aleminde uyur gezer varlıklardır. “Nas uykudadır” dediği budur. Bakın başka mahlukat için söylemiyor, “insanlar uykudadır” buyuruyor. Başka mahlukat da uykudadır, hatta başka mahlukat diye bir şey yoktur ki uykuları olsun o da başka bir meseledir. 

Ama şuurlu varlıklar olduğu için ve biz burada yani madde anlamında bir alemde yaşadığımız için bunun aslında madde olmadığını bu yaşadığımız alemin de bir hayal alemi olduğunu yaşantımızın da bir hayalden başka bir şey olmadığını, bir rüyadan başka bir şey olmadığını açık olarak belirtiyor. Gerçek anlamda idrakimizde hakikatimiz canlanmadığı sürece bizler uykudayız, işte hep yapmak istediğimiz şey bu irfaniyet işte bunun dışında hiçbir şekilde insanın gerçek hakikatine ulaşması mümkün değildir. Bu gördüğümüz her şey rüya her gördüğümüz şeyin tabiri gerekiyor, bu alemin tabiri gerekiyor. 

İlim iki kısımdır, biri nakil ilmi birisi de şuhud ilmidir, müşahede ilmidir gerçek ilimdir. Yani kişinin söylediği sözün herhangi bir şey söylediği sözün gerçeğinde neyi ifade ediyor olduğunu bilmesidir. “Âdem” dediği zaman ne demektir Adem, geçmişten bir kıssa olarak mı bahsediliyor, yani nakil hikaye mi anlatılıyor yoksa bizden mi bahsediyor Adem-i hakiki. 

Hakikate ne kadar ulaşmış ise kişi o kadar uyanmış oluyor rüyadan. Nasıl sabah ilk uyanırken uyku uyanık arası olursun sonra açılıyorsun onun gibi biz burada iken ahiret konumuna geçmemiz gerekiyor ki gerçek uyanıklardan olalım. Biz beşeri hayalimizde yaşıyoruz bu beşeri hayalden ilahi hayale duhul etmemiz lazımdır. Bunun dışındaki bütün ilimlerin hepsi burada kalıcıdır. Ne kadar çok alim olursa olsun hepsi laf.

Bu surette Yûsuf (a.s.)ın "Rabbim o rü'yâyı hak kıldı" kelâmı, rü'yâ içinde rü'yâ görüp, yine rü'yâsında te'vîl eden kimsenin kelâmı durumunda oldu. Yusuf (a.s.)ın derecesi ile (a.s.v) Efendimizin derecesinin ne kadar irfaniyet yönünden yüce olduğunu gösteriyor. Yani Hazret-i Rasulullah’ın yolundan gitmedikçe yani O’nun ilmiyle amil olmadıkça bu dünyanın hakikatini anlamak mümkün değildir. İşte onun için ikbal’in dediği söz “Muhammed alem rüyasının tabiridir” diyor, tabir edicisidir diyor. 

Bir an tefekkür bin yıllık ibadete bedeldir, bin yıl yaşasan bu sırra eremezsin. Birisi o düğmeye basacak ki o oradan açılsın. Kendi kendine de açamıyorsun. Ta ki belirli belirli bir yerlere gelip artık o şifreleri kullanacak hale geliyorsun ondan sonra sana da özel kapılar açılmaya başlıyor. 

Ali baba kırk haramileri masal diye anlatırlar bakın ne diyor; “açıl susam açıl” diyor kapı açılıyor, susam tanelerinde küçücük küçücük sırlar gizlidir orada da o kapının açılmasında yani orada küçük küçük noktalar tuşlar var o tuşlara basmış oluyor. Bir yönü bu, bir de bugünkü modern kapıların sesle açılması gibi. Burada o sırrı da vermiş oluyor. 

Ta eskilerden beri hikaye diye söylenen şeyler aslında hikaye değil biz onları hikayeleştirmişiz hepsinde birer sır var vakti geldiği zaman da bunlar çocuk hikayeleri değil gerçek bilgiler olduğu anlaşılıyor. 

Rabbim o rüyayı hak kıldı. Bakın iki hadise oluyor, Yusuf’un (a.s.) bu dünyanın uyku hali farkında olmadığı kendi sözüyle yani bu sırrı bilmediği kendi sözüyle açılmış oluyor. Ayrı ayrı görmesi dolayısıyla. Nitekim bir kimse rü'yâ içinde rü'yâ görüp, bu rü'yâsını yine rü'yâsında tabîr eder ve bu hâl içinde henüz uykuda olduğunu bilmez.

 Ve uyandıkda, ya'nî âlem-i hayâlden âlem-i hisse geldikde, yanında olan kimselere "Ben uyudum, şöyle bir rü'yâ gördüm; ve rü'yâmın içinde rûyâ uyanmışım; ve o gördüğüm rü'yâyı yine rü'yâmın içinde böyle tev'îl ettim der. İşte (S.a.v.) Efendimiz'in idrâk-i âlîlerine göre cenâb-ı Yûsuf un kelâmı rü'yâ içinde rü'yâyı ta'bîr etmekten ibarettir. İmdi âlem-i his birinci hayâl; ve âlem-i uyku ise ikinci hayâl; ve uyku içinde uyku dahî üçüncü hayâldir. Ve bunların üçünde dahi hakikat, haktır. İşte (s.a.v.) Efendimizin yüce idraklerine göre Cenab-ı Yusuf’un kelamı rüya içinde rüyayı tabir etmekten ibarettir. İmdi alem-i his birinci hayal, alem-i uyku ikinci hayal, uyku içinde uyku da üçüncü hayaldir, bunların üçünde dahi hakikat Hakk’tır. 

Neden çünkü bunlar ilahi hayalden meydana geldikleri için Hak’tır. Bir de bizim beşeri hayalimiz vardır ki işte batıl olan hayal de odur. 

---------------

16. Paragraf İmdi bak ki, Muhammed (a.s.)ın idrâkiyle Yûsuf (a.s.)ın âhiri emrdeki idrâki aralarında ne kadar fark vardır!" yani tabir edişindeki fark. İşte bu evvelki rü'yânın te'vîlidir: Rabbim onu hak kıldı" (Yûsuf, 12/100) dediği hinde onun ma'nâsı histir, ya'nî mahsüstür. Yani tahsistir. Halbuki rü'yâda mer'î olan yani görülen şey mahsûsün gayri değil İdi. Yani tahsisedilmişin dışında bir şey değil idi. Zîrâ hayâl, ebeden mahsüsâtın gayri bir şeyi i'tâ etmez. Yani mahsusatın tahsis edilenin dışında bir şey vermez. Hayâl için bundan başkası yoktur (16).

-----------------

Ya'nî kardeşleri ve pederi ve teyzesi Mısır'da Yûsuf (a.s)a saygı secdesi îfâ ettikleri vakit, Yûsuf (a.s.) "İşte bu evvelki rü'yânın tevîlidir, Rabbim onu hak kıldı" (Yûsuf, 12/100) ya'nî Rabbim sûret-i hayâlden çıkarıp o rü'yâtı mahsûs eyledi, dedi. Binâenaleyh hayâli suretler ile hissi suretler arasını tefrik etti. (S.a.v.) Efendimiz ise hayâli suretleri hissi suretlere ve hissi suretleri de suver-i hayâli suretlere ilhak buyurdu. 

Her ikisinin idrâki arasındaki farka bak! Ve Fahr-i âlem Efendimiz'in vüs'at-i idrâkini müşahede eyle! Yani idrakinin genişliğini müşahede eyle. Çünkü rü'yâda görülen suretler dahi mahsûstur; yani tahsis edilmiştir ve hayâlin verdiği şey dahi tahsistir. Zîrâ âlem-i hayâlde mütehayyil olan şey mahsûs olmasaydı, onun idrâki mümkün olmaz idi. Yani belirli bir tahsis programı oraya olmasaydı. 

Binâenaleyh mertebe-i hayâlde olan suretler dahi mahsüsten gayri bir şey değildir. Halbuki Yûsuf (a.s.) rü'yâsında gördüğü suretleri mahsüsâtın gayri bildi. Ve bu suver-i hayâliyyenin sonradan mahsûs olduğunu beyân eyledi. Yani hayal aleminde görülen rüya his aleminde tahakkuk ettiği vakit onlar birbirinden ayrı şeyler değil, aynı şeylerdir diyor. Ama oradaki alemin haline göre ifadesi o buradaki alemin haline göre ifadesi odur yani görüntüsü odur. 

Yani Yusuf’un (a.s.) gördüğü rüyada ay, güneş ve on bir tane yıldız olarak gördüğü şey aynisi babası, teyzesi ve kardeşleridir, ikisi ayrı şeyler değildir ki bunların diyor ikisi aynı şeylerdir diyor. Yani rüyada görülen ile sonradan zuhura çıkan şey ikisi de aynıdır. Ama kendi bulundukları aleme göre ifadelendirilmeleri başkadır diyor. Ama mana olarak öz olarak ikisi de aynıdır. Eğer böyle olmazsa zaten rüya birbirini tutmaz, o rüya olmaz, program olmaz. His alemi ile müşahede alemi aynı şeydir. 

İmdi zevk-i Muhammedi (s.a.v.), gaflet uykusundan ibaret olan bu hayat içinde suver-i hissiyye-i hayâliyyede mütecellî olan Hakk'ı tahayyül tarîki ile müşahede etmek ve bu uykudan fenâ-fillâh ile uyanıp, bakâ-billâh sabahının infilâkı vaktinde, bu sûret-i kevniyye ve ecsâm-ı hissiyyede zahir olan Hak olduğunu, vahdet gözü ile temaşa edip onunla ta'bîr eylemektir. Bu zevk ile zevklenenler, ancak (s.a.v.) Efendimiz'in vârisleridir. Onun için Hz. Şeyh (r.a.) buyurur:

Efendimiz’in (s.a.v.) ve mensuplarının zevki buradaki zevkten kasıt nefsani zevkler değildir. Bakın bu zevkleri ayırmak lazımdır. Yani dilimizle kafamızla elimizle ayağımızla tattığımız, yediğimiz içtiğimiz beşeri manada zevkler değil, ilahi manada idrak huzurları diyelim biz bunlara. İlahi manada idraktaki huzur, çünkü bu zevkler ne kadar çoğalırsa huzur çoğalmış olacak o zaman kendi benliğimiz de o derece çok tanımış, Hakk bizde o derecede daha çok zuhura çıkmış olacaktır.

Gaflet uykusundan ibaret olan bu hayat içinde yani “insanlar uykudadır” dediği bu hayat içinde hayali hisler ve suretlerle tecelli eden Hakk’ı cilalanmış yani parlamış olan Hakk’ı tahayyül tarikiyle müşahede etmek yani tahayyül yoluyla müşahede etmek ve bu uykudan bütün bu varlığın hakikatinin kendilerine ait bir varlıkları olmadığı hayal aleminden kaynaklanan hayali varlıklar yani latif varlıklar olduğunu anladığımızda bu bizde bir fenafillah ile uyanırız. Yani bunu anladığımızda sabah olmuş olur. Yani gece uykudan uyanmış oluruz.

Fenafillah nefsimizden uyanmış oluruz, bakabillah gündüzü bizde meydana gelmiş olur. Bakabillah sabahının açılması vaktinde bu suret-i kevniyye ve ecsam-ı hissiyede zahir olan Hakk olduğunu yani bütün bu suretlerde Hakk’ın gayri bir şey olmadığını Hakk olduğunu vahdet gözü ile temaşa edip, bakın nefis gözü ile değil, vahdet gözü ile temaşa edip onunla tabir eylemektir.

Bu sırrı bu sistemi bilmeyen rüya tabirini de yapamaz. Bu zevk ile zevklenenler ancak (s.a.v.) Efendimizin varisleridir. Bu sırra başka bir, İseviyet, Museviyet, varisleri ulaşamazlar. İslamın içindeki lafzı Müslümanlar da ulaşamazlar. Ancak irfaniyet yönüyle O’nun varisleri ulaşırlar. 

----------------

17. Paragraf:

İmdi sen bak ki, Muhammed (s.a.v.) vârislerinin ilmi ne kadar eşreftir! Ve ben an-karib bu hazret hakkındaki kavli Yûsuf-i Muhammedi lisâniyle bast ederim. Yani bu sırrı Yusuf-u Muhammedi lisanıyla açarım. Yani Yusuf’taki Muhammed mertebesi ile açarım diyor. Cenâb-ı Hakkın muradı olursa sen ona vâkıf olursun. Yani sana açacağım bu şeyleri Cenab-ı Hakk müsaade ederse bu sırları sen de vakıf olursun. (17).

-------------------

Ya'nî nazar-ı insaf ile bak ki, (s.a.v) Efendimizin vârisleri, bu gibi bilinmeyenin sırlarını nasıl biliyorlar! Ne güzel miras bırakan, ne güzel soy ve ne güzel vâris onlar!

Zîrâ fahr-i âlem Efendimiz, ilim ve irfanda halkın a'lem ve a'refi yani en yüce ve en arifi olduğu gibi, kelâm ile ifâde-i meram ve ızhâr-ı beyânda dahi, tüm insanların en açık ifadeli ve pek çok güzel ifade edenidir .

Zîrâ Kur'ân-ı (Necm, 53/4) âyet-i münîfiyle beyân buyrulduğu üzere bu ilim ve irfanın muallimi Hak'tır. 

﴿٤﴾ اِنْ هُوَ اِلا وَحْىٌ يُوحَى

53/4- O yalnızca vahyolunan bir vahiydir!

Beyt: Tercüme: 

"Bir kimsenin ki üstadı Hâlık ola, nazar et ki irfandan onun lâikı ve nasibi ne olur! Yani ona yakışan ilim nasıl bir ilim olur. Eğer ona halkın a'lemi ve ehl-i irfanın a'refi der isem reva ve sezadır.” Dosdoğru yerli yerincedir, diyor.

0 nebiyy-i zî-şânın vârisleri dahi tamamen bu hâl ile vasıflanmıştır. Genişçe anlatma ve beyân buyurdukları hakikatler ve maârif, vehimler ve hayâlât-ı fıkriyye ve nefsâniye istekler kabilinden değildir. Yani nefsinin hayalinden hayal ve fikirden değildir, o kabilden değildir söyledikleri sözler. 

Nitekim Mevlâ-nâ Câmî (k.s.) Lüccetü'l-Esrâr'da buyurur: 

Beyt:

Tercüme: "Yunânîlerin felsefesi nefs ve hevâdan haber verir. İmânîlerin hikmeti ise Peygamber'in ilim ve irfanıdır." İmdi cenâb-ı Şeyh (r.a.) hazret-i hayâli, cenâb-ı Yûsuf un rü'yâsını beyân buyurduğu sırada icmâlen zikr etmiş idi. Şimdi önce bu girişleri toplu olarak zikretmiş idi meydana getirmiş idi. 

Şimdi de bu bahisle Yûsuf-i Muhammedi lisâniyle tafsilât i'tâ buyuracağını va'd etmişlerdir. Yani tafsilata geçeceklerini belirtmişlerdir. 

"Yûsuf-i Muhammedi" ta'bîrinin îzâhı budur ki: Bütün enbiyâ ve evliyada olan velayetlerin cümlesi, velâyet-i muhammediyyede mücmeldir. Yani bütün evliya ve enbiyada bulunan velayetlerin hepsi velayet-i Muhammediyede, Hazret-i Rasulullah’ın velayetinde mücmeldir. Bakın peygamberliğinde demiyor, velayetinde mücmeldir, topludur diyor. 

İşte bu velâyet-i hâssa-i muhammediyye’de yani Hazret-i Rasulullah’a has yani mertebe-i Muhammed’iye o velayete has kâim olan vâris-i kâmil, mazhar olduğu hakîkat-i muhammed’iyye i'tibâriyle, bilcümle enbiyânın lisanlarıyla olgunlaşır. Yani bil cümle enbiyanın mertebelerinden söyler. Çünkü hepsine camidir de ondan.

Binâenaleyh böyle bir vâris-i kâmil, Yûsuf (a.s.)ın meşrebinde, onun lisanıyla konuşan oldukda, hazret-i hayâlde hükmü geçen hayali suretleri, o suretleri gören kimsenin muhtelif halleri muhtelif manalar ile tabir eder. Yani rüya Hazret-i Yusuf’un (a.s.) özelliklerinden yani mertebe-i Yusufiye’nin özelliklerinden bir özellik idi. Ona tahsis edilen bir ilim idi. Ama Hazret-i Rasulullah’ta bütün bunlar kendisinde mevcut olduğundan onun varisleri de bu mertebeden rüya tabiri yaparlar. 

---------------

18. Paragraf:

İmdi biz deriz: Ma'lûmun olsun ki, sivâ-yı Hak veyâhut müsemmâ-yı âlem denilen şey, Hakk'a nisbetle, şahsın zilli gibidir. Böyle olunca o Allah'ın zillidir. İmdi o da vücûdun âleme nisbetinin aynıdır. Zîrâ zıll şeksiz histe mevcuttur (18 )

---------------

Ya'nî Hakk'ın gayri dediğimiz ve âlem ikilik eylediğimiz bu kesîf suretlerinin tamamı, Hakk'a nisbetle bir adamın gölgesine benzer. Halbuki adamın gölgesinin bir vücûd-i müstakilli yoktur. Onun vücûdu, adamın vücûduna muhtaçtır. İşte tıpkı âlem de böyledir, Vücûd-i müstakılli olmayıp, ancak Hakk'ın vücûdu ile kâimdir. Ve gölgenin harekâtı ve durması nasıl ki şahsa tâbi' ise, alemin harekât ve sekenâtı dahi öylece vücûd-i Hakk'a tâbi'dir.

Beyt: Bunca tedbîr perdede arkası üstadındır, İhtiyarî mi sanırsın harekâtın suverin. Zîrâ âlem, Hakk'ın isimlerinin suretleri ve sıfatının mazharıdır. Ve şahsın gölgesi bir i'tibâra göre o şahsın aynı ve diğer i'tibâra göre de nasıl ki gayrı ise, âlem dahi bir vech ile ayn-i Hak ve bir vech ile de gayr-i Hak'tır. Ve tabiîdir ki şahsın gölgesi, kendinin aynı olamaz. O ancak şahsın vücûduna ait olan bir vücûd-i i'tibârîdir. Ve maksad, alemin tümü hayâl olduğunu isbât etmektir. Nitekim Hz. Şeyh yukarıda "hazret-i hayâl" hakkında tafsilât i'tâ buyuracağını va'd etmiş idi.

Binâenaleyh Hakk'ın gayri denilen âlem, Allah'ın gölgesidir. Burada gölgenin "Allah" ismine ait kılınması ilâhi esmanın tümüne cami' olmasındadır. Zîrâ mevcudattan her birisi, "Allah" ism-i câmi'inde dâhil olan bir ismin mazharıdır ve o ismin gölgesidir. Binâenaleyh âlemin tümü dahi "Allah" ism-i câmi'inin gölgesi olmuş olur. Ve âlemin "zıllullah" olması, vücûd-i izafînin âleme nisbetinin aynıdır. Zîrâ gölge mevcut olmak için bir mahalle ve tahakkuk etmek için yüce bir şahsa muhtaçtır. Ve bu vücûd gölgesi dahi üzerinde uzayan olmak için var olması ve yok olması düşünülebilen hakikatlere ve tahakkuk etmek için de Hakk'a muhtaçtır.

Ve vücûd-i kevnînin âleme nisbeti, gölgenin kendisiyle kâim olduğu şeye nisbetidir. Ve keza Hakk'a nisbeti dahi, kendisiyle tahakkuk ettiği şahsa nisbetidir. Demek ki gölge olan âlem mevcuttur. Zîrâ şahsın gölgesi şüphesiz histe mevcuttur. Fakat gölgenin vücûdu şahsın vücûdiyle kâimdir. Bunun gibi Hakk'ın gölgesi olan âlem dahi Hakk'ın vücûdu ile kaim olur. Ve gölge vücûdu hakikat cihetinden Hakk'ın vücudunun aynıdır. Fakat âlemin zahirine nisbeti cihetinden Hakk'ın gayridir.

Misâl: Bir kimse, farz edelim etrafına on âyna koyup kendisi ortada olsa, her bir âynada o kimsenin gölge sûreti peyda olur. Şahıs bir ise de, o şahsın aynı olarak.on suret zahir olur. O kimse ağlasa, gülse; elini, ayağını, gözünü tahrîk etse bu hâl ve harekâtın cümlesi, o on surette de görülür. Demek ki bu suretlerin cümlesi o şahs-ı vahidin aynıdır. Fakat âynada mevcûd olan bu suretlerin üzerine su dökülse veya bir boya sürülse, o şahıs bundan müteessir olmaz. Demek ki o suretler bu şahsın gayridir.

-----------------

19. Paragraf Velâkin zillin zahir olduğu mahall, mevcûd olduğu vakittedir. Hattâ eğer sen, bu zillin zuhuruna mahall olan şeyin ademini farz etsen o zıll ma'kul olur ve histe mevcûd olmaz idi. Belki zillin mensûb olduğu şahsın zâtında bi'l-kuvve olur idi (19).

-----------------

Ya'nî gölgenin şüphesiz histe mevcûd olması, o gölgenin zahir olduğu mahall, mevcûd olduğu vakitte olur. Meselâ bir cismin gölgesi yere düşer; ve o gölge histe mevcûd olmuş olur. Ve bu gölgenin histe mevcûd olması için dahi, o gölgenin zahir olduğu zeminin vücûdu lâzımdır. Binâenaleyh gölgenin histe mevcudiyeti, ancak o gölgenin zahir olduğu zeminin mevcudiyeti vaktinde olur. Şu halde gölgenin histe mevcûd olması için üç şart lâzımdır:

Birincisi, gölgenin zahir olduğu mahall; ikincisi zî-zıll ya'nî gölgenin sahibi olan cisim; üçüncüsü, gölgenin zuhurunu îcâb eden nurdur. Gölgenin zahir olduğu mahallin mukabili a'yân-ı mümkinât; gölge sahibi olan şahsın mukabili dahi mutlak hakkın vücudu; ve nûr dahi Hakk'ın ism-i Zâhir'idir. Eğer gölgenin zuhuru için şart olan mahallin yokluğunu farz etsek o gölge akıl mertebesinde kalır ve histe zahir olmaz idi.

Ve belki o gölge mensûb olduğu şahısta bi'l-kuvve mevcûd olup, meydana çıkmış olmaz idi. Binâenaleyh "âlem" tesmiye olunan ilâhî gölgenin zuhur mahali olan mümkinâtın olmadığı farz olunsa, gölge âlem-i histe mevcûd olmaz, belki kuvvede kalır idi.

---------------

20. Paragraf:

İmdi âlem ile müsemmâ olan zıll-ı ilâhînin mahall-i zuhuru, ancak o a'yân-ı mümkinâttır ki, bu zıll onun üzerine mümtedd oldu. Böyle olunca bu zıll, bu zâtın vücûdundan, üzerine mümtedd olduğu şey hasebiyle, idrâk olunur. Velâkin idrâk, ism-i Nûr ile vâki' oldu. Ve bu zıll, a'yân-ı mumkinât üzerine gayb-i meçhul suretinde mümtedd oldu (20).

----------------

Ya'nî "âlem" dediğimiz şey, zıll-i ilâhî gölgedir. Ve onun zuhur ettiği mahall dahi a'yân-ı mümkinâttır (varlığı ve yokluğu zaruri olmayan hakikatler). Ve bu gölge bu a'yân-ı mümkinât üzerine uzamıştır. Nitekim bir şahsın gölgesi görünebilmek için mutlaka bir yer üzerine düşmek ve uzamak lâzımdır. Binâenaleyh vücûd-i Hakk-ı mutlakın gölgesi, üzerinde uzadığı şey hasebiyle idrâk olunur. O şey dahi mazharlardır.

Binâenaleyh vücûd-i Hakk-ı mutlak mazharlar (zahir olan varlıklar) hasebiyle idrâk olunur. Velâkin bu idrâk "Nûr" ismi ile vâki' olur. Ve "Nûr" ilâhi zati esmadır. "Vücûd-i izâfî"ye ve "ilm"e ve "ziyâ"ya da ıtlak (serbest bırakma) olunur. Zîrâ bunlardan her birisi eşyayı ızhâr eder. Nitekim "izafi vücud " olmasa idi, âlem hakikatleri ademde gizli kalır idi. Ve eğer "ilim" olmasa idi, hiçbir şey idrâk olunmaz idi.

Ve "ziya" olmasa idi, vücûd hakikatleri karanlık örtücü içinde kalır idi. Meselâ gece karanlığında, ışık olmadıkça odamızın içindeki eşyayı görmek mümkün değildir. Binâenaleyh "vücûd-i izafi" ile vücûd-i Hakk-ı mutlak idrâk olunur. Meselâ önümüzdeki âynada, arkamızdan duran bir şahsın gölgesi aksedipde, bu, o şahsın izafi vücûdudur. Bu vücûd ile o şahsı idrâk ederiz. Ve ilim ile de âlem-i maânîyi idrâk eyleriz. Farz edelim ilim olmasa, şu sadedinde bulunduğumuz Fass-ı Yûsufî'deki hakikatleri, nasıl idrâk edebilir idik? Ve ziya ile de his aleminde mevcûd olan suretleri idrâk ederiz. Meselâ ışıklı güneş olmasa idi, gülbahçesi, çimenliki idrâk mümkün mü idi?

Ve bu gölgeni, ya'nî vücûd-i izafînin a'yân-ı mümkinât üzerine uzaması, gayb-ı mechûl süretindedir. Ya'nî zulmet-i ademiyyet üzeredir. Ma'lûm olsun ki vücudun gölgesinin a'yân üzerine uzanması evvelen ilim mertebesinde vâki' oldu. Bu da Allah'ın gayri için gayb-i meçhuldür. Ancak Hakk'in muttali' kıldığı kimseler için gayb-i mechûl değildir. Nitekim Hz. Mevlânâ (r.a.) / Mesnevî-i Şerîfde buyururlar:

Tercüme ve îzâh: Evliyanın damı olan o hayâlât bostân-ı Hudâ'nın meh-rûlarının aksidir. 

Ya'nî evliyanın dâm-ı hayâlâtı hevâ-yı nefsânî olmayıp, belki bostân-ı Huda olan âlem-i maânî mehrûlarının aksi, ya'nî suver-i ilmiyye-i ilâhiyyedir. Binâenaleyh onun mechûl oluşu, hârice nisbeten zulmet-i ademiyyetten nâşîdir. Zîrâ cehl, adem ve adem de zulmettir. Ve zulmetin şânı, bir şeyin nefsinde ihtifâsı ve gayre nazaran dahi ihfâsıdır. Ve onun mukabili olan nûr ise bunun aksidir. Zîrâ nurun sânı, nefsinde zuhur ve gayr için dahi izhârdır.

Ve zıllin yani vücud-u izafinin ayan-ı mümkinat üzerine uzaması gayb-ı meçhul suretindedir. Yani zulmet-i ademiyet üzerinedir. Ve zıllin yani gölgenin vücud-u izafinin yani gölge isimlendirilmiş vücut yani mümkinat üzerine bu mümkinatın yani bu alemin ayanları üzerine uzaması gayb-ı meçhul suretindedir. Yani meçhül suretler şeklindedir. Yani zulmet-i ademiye üzeredir. Zulmet karanlık demek, adem yokluk manasına, Âdem ile adem bir birine çok karıştırılıyor. Yani yokluk zulmeti üzerinedir. Anladığımız manada karanlık yani maddi manada gölge karanlık hükmünde değildir. Yokluk zulmeti üzere yani o zulmetin ne olduğunu akıl idrak edemiyor. Sadece düşüncede öyledir. 

Malum olsun ki yani bilinsin ki gölge vücudun ayan üzerine imtidadı evvela ilim mertebesinde vaki oldu. Yani gölge vücudun bu ayan-ı sabiteler, bu ayanlar yani açık beyanlar üzerine uzaması evvela ilim mertebesinde vaki oldu. Yani bu gölge evvela ilim mertebesinde başladı. Burada gölgeden maksat tecelliyi ifade etmektedir. 

Yani bir varlık şöyle durduğu vakit ışık arkasına geldiğinde gölgesi oluyor, yani onun uzaması oluyor, yani onun tecellisi olarak ifade ediliyor. Bu evvela ilimde vaki oldu, bu da Allah’ın gayrı için gayb-ı meçhuldür. Yani bunu sadece Allah bilir, Allah’ın dışındakiler için ise meçhuldür. Yani bunun nasıl olduğu meçhuldür. 

İşte o zulmetin ne olduğunu anlamak mümkün değildir. Bilinmezliği yönünden zulmet diye ifade ediliyor. Ama bizim anladığımız manada koyu karanlık, gök yüzü karanlığı gibi bir karanlık değildir, bir zulmet değildir. Ancak Hakk’ın muttali kıldığı kimseler için yani Hakkın ittila sahibi yani oraya akıllarının nüfuz ettiği kimseler için gayb-ı meçhul değildir.

Yani o kimseler bunu ilminde idrak edebilirler. İrfan ehli kimseler o hakikati kendi bünyelerinde ilimlerinde şartlanmalardan kurtulmuş olmak kaydıyla idrak edebilirler. Bakın kelime mana bağlantılarının dışına çıkmak suretiyle, yani meçhul, cehil, zulmet, gibi kelimeleri beşeri anlamda kullandığımız zaman bu ifadeleri anlayamayız. 

Bunların ilahi bilgide neleri ifade ettiğini anladığımız zaman ancak oraya nüfuz etmemiz mümkündür. Nasıl ki bu alem hep devam edildiği gibi söylendiği gibi misallerden meydana gelmiş, alem-i misal ne yapmıştı (s.a.v.) Efendimiz de bu alemi de misal alemine iltihak ettirmişti. Dolayısı ile buradaki bütün varlıkların tefsire ihtiyacı vardır. 

İşte zulmet dediğimiz kelimenin de tefsire ihtiyacı vardır. Gerçek mananın da anlaşılması vardır. İşte gerçek manada zulmet bizim anladığımız koyu karanlık, gecenin karanlığı değildir, bu ışık karşılığı olan gölge yani aydınlık karşılığı olan gölge buradaki zulmet karanlık. Ama oradaki karanlık mahiyetinin bilinememezlik olduğu dolayısıyla karanlıkta kalmış oluyor. 

Aydınlık diye ifade etse aydınlıkta bir şeyler olmasıdır. İşte adem yokluk ama mutlak yokluk değildir. Allah’ın kendisinde olan şeyleri varlıkları hepsi ilimde mevcuttur, kuvvede mevcuttur. Fiilde mevcut değildir. İşte karanlık demesi budur. Varlıkların görünemez halde olmasıdır. 

İlimin gölgesi oraya düştüğü zaman sen o gölgeden idrak edebiliyorsun bu hadiseleri, gölgede biraz yoğunlaşmış oluyor. Meçhullükte yavaş yavaş ortaya çıkmış oluyor. Zaten söylüyor bakın, ancak Hakk’ın muttali kıldığı kimseler yani oraya yönelttiği kimseler için gayb-ı meçhul değildir. Nitekim Hazret-i Mevlana Mesnevi-i şerifte buyururlar.

Tercüme: 

Evliyanın damı olan o hayalat bostanı, evliyanın damı demek en yüksek mertebesi ulaştığı yer demektir. İşte bu da zulmet ve ademiyet halidir. Yani mutlak yokluk ve mutlak karanlıktır. Mutlak yokluk diye bir şey tasavvur edilemez, ifade için kullanılıyor, mutlak yokluk derken maddi manada hiçbir şeyin olmadığı ama mutlak yokluk diye bir şey yoktur. Var olan yok olmaz, yok olan da var olmaz. Yani mutlak olarak bir şey yoksa mutlak olarak var olmaz.

Yani evliyanın damı hayalat-ı heva-ı nefsani olmayıp yani bunları nefs-i hevasından düşünmeyip belki bostan-ı hüda olan yani hüdanın bahçesi olan suver-i ilmiyye-i ilahidir. Yani ilahi ilmin suretleridir. Yalnız ilmi suretlerdir maddi suretler değildir. O ilmi suretlerin buradaki zuhuru maddi suretler şeklinde dönüşmektedir. İşte o tam gölge olmaktadır. koyulaştığı nisbette hep bu varlıklar gölge hükmüne girmektedir. Hakk’ın letafetinden buradaki kesafete dönüşmesi gölgesi durumundadır. 

İşte gölge ne kadar koyu ise madde o kadar sertleşmiş sıkılaşmış oluyor. Madde ne kadar yoğunlaşma haline geldiyse o kadar kemali artmış oluyor. İşte bir bakıma insanların diğer mahlukattan üstünlüğü burada da ayan beyandır. Çünkü bu madde yoğunluğu en son tecelli-i İlahiyedir. Yani madde yoğunlaştıkça daha bariz olarak ortaya çıkmaktadır. 

Kimliğini ve şeklini daha keskin hatlarla ortaya koymaktadır. Bakın melekler latif göremiyoruz, cinler melek insan arası letafette, meleklere göre cinler kesif, melekler latif ama insanlara göre cinler latiftir, insanlar kesiftir, onlar devamlı olarak bizim halimizde duramıyorlar, bulunamıyorlar yani bu mertebeye tenezzül ve tecelli edemiyorlar. 

Ara ara geçse bile çok sınırlıdır, gelseler de bizim aramızda devamlı yaşayamazlar. Böylece onun meçhul oluşu harice nisbeten zulmet-i ademiyeden naşidir. Yani dışa bakarak yokluk zulmetinden meydana gelmektedir. Yok olan bir şeye zulmet demek zorunda kalıyorsun. Bilinmezlik hükmüne girdiğinden karanlığa giriyor. Buna da cehil deniyor. 

Yani belirli bir şeyin bilinmemesi cehaleti değil bilinmesi mümkün olmadığından insanların orada cehle düşmesinden ve meçhuliyetinden cehil oluyor. Yani meçhul olduğu için kişiler cehile düşmüş oluyor. Yoksa dışarıda anladığımız manada cahillik manasında cehil değildir. Meçhul olduğundan cehle düşülüyor. İşte 33/ 72 ayetinde “zalumen cehula” buyuruyor

﴿٧٢﴾ اِنَّا عَرَضْنَا الاَمَانَةَ عَلَى السَّمَوَاتِ وَالاَرْضِ وَالْجِبَالِ فَاَبَيْنَ اَنْ يَحْمِلْنَهَا وَاَشْفَقْنَ مِنْهَا وَحَمَلَهَا الاِنْسَانُ اِنَّهُ كَانَ ظَلُومًا جَهُولا

33/72- Muhakkak ki biz o emaneti, semâlara arza ve dağlara önerdik de onu yüklenmekten kaçındılar ve ondan korktular! Onu, İnsan yüklendi! Muhakkak ki o zâlim ve cahildir İşte o cehilden bahsediyor. O zulmetten bahsediyor. Bakın “zalumen” zulmettedir, “cehula” emaneti göklere ve yere yükledi hiçbiri kabul etmedi insan kabul etti, çünkü “zalumen cehuladır” diyor. Biz onu beşeriyet anlamında zalimlerden cahillerden oldu diyoruz. Halbuki onunla hiçbir ilgisi yoktur. “zalum” öyle bir zulmette ki hakikatinin bilinmesi mümkün değildir. 

Öyle bir meçhuliyette ki ulaşmak mümkün değildir insanın aslına. İşte o kaynaktan geldiği için ilahi varidatı kabul edebildi. Biz beşer lisanı manası içinde zalimdir, cahildir diyoruz. Ve de kendi kendimize iftira ediyoruz. Ve de kadri kıymetimizi biz düşürüyoruz kendi anlayışımızla. 

Zira cehil adem, adem de zulmettir. Yani cehil yokluk, adem yani yokluk, yokluk da zaten zulmettir. Yani bilinmezliktir. Zulmetin şanı yani özelliği bir şeyin nefsinde gizlenmesi ve gayra nazaran dahi ihfasıdır. Yani hem kendi nefsinde gizlenmesi hem de diğerlerine göre de gizlenmesidir. Onun mukabili olan nur ise onun aksidir. Zira nurun şanı nefsinde zuhur ve gayr için dahi ızhardır. Bunların hepsi birbirine karışmıştır. Nur mu evvel, ruh mu evvel mesela ruh nurdan mı halk edildi yoksa nur mu ruhtan halk edildi. Nur, ruh söyleniyor ama hangi mertebede hangisi oldu. 

Hangisi hangi tecelli ile zuhura geldi, gerçek nur nedir, nur dediği zaman biz ışık zannediyoruz biz bunu ışık karşılığı alıyoruz. Zira nurun şanı nefsinde zuhur yani nurun özelliği kendi nefsinde evvela zuhur etmek yani kendini aydınlığa çıkarmak ve gayr için de ızhardır. Yani kendi nefsin dışındakilerinde zahire çıkarmak ayrıca. Bir lamba yandığı zaman evvela kendini ızhar ediyor ve kendinin dışındaki olanları da ortaya getirmiş oluyor. 

---------------

21. Paragraf: 

Sen zılâlin siyahlığa mâil olduğunu görmez misin ki yani gölgenin siyahlığa yakın olduğunu görmezmisin ki, zî-zıll olan eşhas ile yani gölge sahibi olan şahıs ile kendi arasındaki münâsebetin uzaklığından dolayı, zevatında hafâya gizliliğe işaret eder. Ve şahıs beyaz bile olsa, onun gölgesi yine bu mesabededir. Sen dağları görmez misin ki, nazırın basarından uzak olduğu vakit yani bakışın basiretinden uzak olduğu vakit kara olarak zahir olur. / Halbuki dağlar, levniyyetten yani renklenmekten hissin idrâk ettiği şeyin gayri üzere vâki' olur. Yani renkten ne hissediyorsan onun gayri olarak vaki olur. Ve halbuki uzaklıktan gayri bir illet yoktur. Yani uzak olduğu için değişik renkte gözükür. Ve gök yüzünün maviliği de bunun gibidir. İmdi bu, histe uzaklığın ecsâni'i gayr-ı neyyirede intâc ettiği bir şeydir. Yani bu histe uzaklık hissimizde olan bu uzaklık parlak olmayan gezegen cisimlerde bir neticedir. (21).

-----------------

Ya'nî bir şahsın gölgesi yere düştüğü vakit onun siyaha mâil olduğu görülür. Ve bu şahıs ile o gölgenin münâsebetinin uzaklığından dolayı, siyahlık gölgede gizliliğe işaret eder.

Histe gölge başka, şahıs başkadır. Şahıs ayakta duruyor, gölge ise yerdedir. Hani gölge için üç özellik lazımdır, birisi satıh gölgenin bulunduğu, birisi ışık, birisi de mahal yani kişinin kendisi, gölgenin mahalli. Aralarında suri bakımından uzaklık vardır. Zîrâ gölge her ne kadar şahsın biçimine göre zahir olur ise de, siyaha mail bir şeydir.

Ve şahısta olan şey, onda hafidir. Şahısta olan bazı özellikler onda gizlidir. Nitekim şahıs beyaz olsa bile gölge yine siyaha mail olur. Binâenaleyh gölgede bir bakıma zuhur ve bir bakıma dahi gizlilik vardır. Ve keza pek uzaklarda kâin olan dağlara baktığımız vakit, gözümüze siyah renkte görünür.

Halbuki onların rengi, görme duyusunun idrâk ettiği şeyin gayri üzere vâkı'dir. Yani bizim görme hissimize göre siyahlaşmıştır. Meselâ yemyeşildir; yahut çıplak bir dağ ise onu teşkil eden kayaların renginde olarak sarı veya kızıldır.

Ve dağların böyle siyah renk suretinde görünmesindeki illet ancak uzaklıktır. Eğer yakın olaydı hissimiz onu; meselâ yeşil renkte idrâk edecek idi. Uzak olduğu için hissimizin idrâk edeceği bu yeşil rengin gayrisi zahir oldu. Ve keza semâ dediğimiz fezanın rengi hadd-i zâtında mavi değildir.

Uzaklık te'sîri sebebiyle gözümüze öyle görünür. İşte bu dağların siyah ve semânın mavi görünmesi keyfiyeti, ziyası olmayan cisimlerde, hiss-i zahirde uzaklığın neticesini verdiği şeydir. Cenâb-ı Şeyh (r.a.) bu misalleri, varlığı ve yokluğu zaruri olmayan hakikatler ile nûr-i vücûd yani vücud-u mutlakın nurunun arasındaki münâsebetin uzaklığına delîl olarak buyurdu.

Nitekim Abdürrezzâk Kâşânî (k.s.) bu ibârâtın şerhinde buyurur ki; "varlığı ve yokluğu zaruri olmayan hakikatler, nûr-i vücûddan uzak olmasından nâşî karanlıktır. Hakikatlerin karanlığına zıt olan nur, o hakikat üzerine uzandığı vakit, zulmet-i ademiyyesi yani yokluk zulmeti nûr-i vücûdda te'sir edip, nûriyyet zulmete mail olur. Yani nur ayana vurduğu zaman oradaki zulmet nura dönmeye başlar. Ve vücüd nuru dahi gizlenmeye meyl eder. Şahıslara nisbetle gölgeler gibi. Vücûd-i izafînin vücûd-i Hakk'a nisbeti de böyledir. İzafi vücudun Hakk vücuduna nisbetle böyledir. 

Eğer vücûd-i Hak, yoklukta varlığı ve yokluğu zaruri olmayan hakikatler ile bağlı olmasa idi, derece-i nihâyede nûriyyette olur idi de, şiddetinden nâşî idrâk olunmaz idi. Yani baştan beri bu hakikatler nurani vasıfta olmuş olsaydı o nurun şiddetinden bu şekilde hiç idrak edilmesi mümkün değildi. İşte zulmete dönüşmesi yani karanlığa gölgeye dönüşmesi ile idrak edilmeye başladı diyor. Nasıl güneşe bakamıyoruz ama perde arkasından bakabiliyoruz. 

Ayan-ı mümkinatı ademiyye ile kayıtlanmamış olsa idi derecelerin sonunda nuriyyette olur idi. Yani esma aleminde kalırdı diyor alemler. Efal alemine yani koyu malzemeye dönüşmemiz gölgemizin daha koyulaşmasına sebep dolayısıyla gölge ne kadar koyulaşırsa görünmesi de o kadar netleşmiş olur. Eğer esma aleminde nuraniyyette kalmış olsaydık nurun parlaklığından hiçbir şey göremezdik. Koyulaştıkça da ilgisi bilgisi artıyor, yol uzadıkça bilgi artar. Ne kadar çok yol gidersen bilgin o kadar artar. Kişinin kemalatı da o kadar artar. İşte burası kemalatın en sonudur. Esfel-i safilin diye de isimlendirilen burası aynı zamanda mescid-i Aksadır. En uzak mesciddir. Yani Hakk’ın Zat’ından zuhura çıktığı en uzak mukaddes yerdir, beldedir. 

Geneli Mescid-i Aksa özü de Mescid-il Haram’dır. Kabe-i Muazzama özü, merkezi. İşte böyle meseleye baktığımız zaman bu alemi Allah’ın bir evi ve Allah’ın haşa çiftliği gibidir. Yani sarayının çevresi gibi dünyayı düşünebiliriz, mukaddes ev ve oradaki ehlullah da O’nun ehl-i beyti olmuş olur. Bunlar burada bulunabiliyor, esma aleminde bunları bulmak mümkün değildir. Sıfat aleminde de bunları bulmak mümkün değildir. Hepsini ancak burada bulmak mümkündür. Neden mümkün değildir, esma ve sıfat aleminde ellerimizde, varlıklarımızda bu vücut aslında bizim ellerimizde bir bakıma, elimizde bu vücut gibi mükemmel bir cihaz olmadığı için araştırıcılık vasfımız yoktur. Bireysel hareket edebilme imkanımız yoktur. 

İşte Cenab-ı Hakk bize burada bu hürriyetimizi veriyor. Bundan daha büyük bir şey olmaz. Melaike-i kiram böyle bir araştırma yapamıyor. Zaten işleri de değildir. Diğeri taife-i iblisiyye de bunu yapamıyorlar çünkü cihazları yeterli değildir. Bu tahkiki yapmaya yeterli değildir. İşte insan onun için halifedir. Kaynağı zulmet-i ademiyyeden geliyor. 

İmdi taayyünât-ı zulmâniyye yani mutlak zulmet ile değil, yani bu alemdeki zulmet ile işte bunun içine beşeri cahillik de giriyor. Yani irfaniyetsizlik ile idraksizlik ile perdeli olan kimse, âlemi görür; Hakk'ı görmez. Yani bu alemi maddeyi görür ama onda var olan Hakk’ı görmez. Neden çünkü gölge ile perdelenmiştir. Nitekim âyet-i kerîmede (Bakara, 2/17) ya'nî "Onlar zulmettedir, görmezler" buyrulur.

﴿١٧﴾ مَثَلُهُمْ كَمَثَلِ الَّذِى اسْتَوْقَدَ نَارًا فَلَمّاَۤ اَضَاۤءَتْ مَاحَوْلَهُ ذَهَبَ اللَّهُ بِنُورِهِمْ وَتَرَكَهُمْ فِى ظُلُمَاتٍ لايُبْصِرُونَ

Bakara (2/17) İnkar edenlerin durumu, çevresini aydınlatmak için ateş yakan kimsenin durumu gibidir ki, (ateş onların) çevresini aydınlatır aydınlatmaz Allah onların (gözlerinin) nurlarım giderdi de onları karanlıklar içinde bıraktı, artık (hakikati) görmezler. Buradaki zulmet baştaki zulmet değil sondaki zulmettir.

Ve taayyünât hicablarını kaldıran ve zulmet hicablarını yırtan kimse, "nûr" ile zulmetten ve "zât" ile, gölgededen muhtecib olur. Ve biriyle diğerinden perdeli olmayan kimse dahi, halkın siyahlığında ve zulmetinde nûr-i Hakk'ı müşahede eder." Yani ilmiyle Hakk’ın nurunu müşahede eder.

---------------

22. Paragraf:

Ve kezâlik a'yân-ı mümkinât dahi neyyire değildir; yani ayan-ı mümkinat bu mümkin olan varlıkların ayanları nurlanmış değildir. Zîrâ onlar ma'dûmdur, yani ademdedir. Ve her ne kadar / "sübût" ile muttasıf ise de "vücûd" ile muttasıf değildir. Zîrâ "vücûd" nurdur. Şu kadar vardır ki, ecsâm-ı neyyirede yani parlak cisimlerde uzaklık, hiss-i zahirde küçüklüğü i'tâ eder. İşte bu da uzaklığın diğer te'sîridir. İmdi his onu, ancak sağîrü'l-hacm olduğu halde yani küçük bir kütle olduğu halde idrâk eder. Halbuki o a'yânında bu kadrdan büyüktür; ve kemmiyyâtın ekseridir. Yani gözümüz nurlu seyyarelerde de aldanmaktadır. Hani nuru olmayan kütlelerde gözümüz aldanıyor dedi ya yani parlak yıldızlarda da gözümüz aldanmaktadır, çünkü onu uzaklıktan dolayı küçük görmektedir. (22).

--------------------

Ya'nî a'yân-ı mümkinât, yani mümkinatın ayanları nûr-i vücûddan uzak olduğu için muzlimdir; yani zulmette karanlıktadır, ziyadar değildir. Ve her ne kadar ilm-i ilâhîde "sübût (sabit)" ile vasıflanmış ise de "vücûd" ile vasıflanmış değildir. Yani sübuti ile sabitliği ile sıfatlanmış ama vücut ile sıfatlanmamıştır.

Binâenaleyh o mevcut değildir yokluktadır. Meselâ çekirdeğin içinde ağaç "sübût" ile vasıflanmış ise de, "vücûd" ile vasıflanmış olmadığından o mevcut değildir, ademdedir. Ama oradaki yokluk mutlak yokluk değil izafi yokluktur. Zaten mutlak yoktur diye bir şey yoktur. Mutlak zulmet yok diye bir şey de yoktur, bunlar ifade tarzı ile anlatılmak için manaların anlaşılmasını kolaylaştırıcı şekilde kullanılan kelimelerdir.

Ancak ışıklı olan cisimler, uzaklık sebebiyle, parlak ışıklı olmayan cisimler gibi siyah görünmez, zahir hisde küçük görünür. Bu da uzaklığın diğer bir te'sîridir. Halbuki onun vücûd-i hâricisi uzaktan göründüğü kadr değildir; kemmiyyâtta (nicelik) mahsûs olduğu mikdârdan ziyadedir.

---------------

23. Paragraf:

Nitekim delîl ile bilinir ki, güneş cirmde yüz altmış ve rub' ve sümn defa arz mislidir. Halbuki o, "ayn"da meselâ bir kalkan mikdârıncadır. İşte bu da uzaklığın te'sîridir. Böyle olunca âlemden ancak zılâlden bilindiği kadar bilinir. Yani gölgeden ne görebiliyorsan o kadar bilinir. Ve bu zill kendisinden mümtedd olan uzun olan bir şahıstan mechûl olduğu kadar Hak'tan gizlenmiş olur. İmdi o, onun zilli olduğu haysiyyetten bilinir. Ve kendisinden gölge uzayan şahsın sû' retinden olan şey, o zillin zâtında mechûl, olduğu haysiyyetten Hak'tan mechûl olur (23).

---------------

Hz. Şeyh (r.a.) zamân-ı âlîlerindeki ilm-i heyet erbabının istidlallerine müsteniden güneşin arzdan yüz altmış ve 1/4 ve 1/8 defa büyük olduğunu, ya'nî güneş arzın yüz altmış misl-i tâmı ve bir 1/4 ve bir 1/8’i kadar idiğini beyân buyururlar. Zamânımızdaki hey'et ulemâsının istidlaline göre güneş arzdan bir milyon üç yüz on bin defa büyüktür. Bu husustaki ihtilâf delillerdedir. Her iki kavle göre de güneş arzdan pek çok defa büyüktür.

Hz. Şeyh'in maksa-d-ı âlîleri, güneş arzdan pek büyük olduğu halde, uzaklığın tesiri hasebiyle, ayn-i histe bir kalkan büyüklüğü kadar görünmesini beyandan ibarettir. Uzakta olan büyük bir cismin küçük göründüğüne şüphe yoktur. Cenâb-ı Şeyh bunu misâl olarak zikr etmiştir.

İşte bunun gibi vücûd-i mukayyed olan âlem, vücûd-i mutlaktan pek uzak olduğundan görünüşte küçük ve muzlimdir. Binâenaleyh, bir şahıs gölgesinden ne kadar bilinirse, Hak dahi vücûd-i âlemden o kadar bilinmiş olur. Yani bir şahsın gölgesine baktığın zaman orada bir şahıs olduğunu bilirsin, onu ne kadar idrak edebiliyorsan işte bu alemden de Hakk’ın vücudunu o kadar idrak edersin. 

Zîrâ a'yân, taayyünât-ı kesîre ile müteayyin olan Zât-ı ilâhiyyedir. Yani bu görünen ayan, bu varlığın çokluğu ile tayin olan Zat-ı ilahiyedir. Ve bu a'yân zat bakımından Hakk'ın aynıdır; ve zahir olma bakımından gölgedir. 

Şu halde Hakk'ın isimlerinin gölgeleri ve suretleri olan a'yân-ı âlemden yani bu alem suretlerinden ve bu gölgenin gölgesi olan bu mevcudat-i hâriciyyeden, yani his nazarı ile gördüğümüz eşyadan ya'nî nazar-ı his ile gördüğümüz eşya­dan zât-ı Hak ne kadar ma'lûm olur ise o kadar bilinir. Ve gölgesi uzayan şahıstan, o gölgeye bakıldığı vakit mechûl kalan şey ne kadar ise, Hakk'ın gölgesi olan âlemin vücûduna nazar olundukda dahi, Hak'tan o kadar mechûl kalır.

Binâenaleyh âlem Hakk'ın gölgesi olduğu cihetle, Hakk'ın Rabb-i umûm ve İlâh-ı alem olduğu bilinir, Ve kendisinden gölgesi uzayan olan şahsın suretinden bulunan şey, o gölgenin zâtında mechûl olduğu haysiyyetle Hak'tan mechûl olur.

Mesela arkanızda bir şahıs kâim bulunup gölgesi önünüze düşse, bu gölgeden arkanızda bir adam bulunduğunu bilirsiniz. Fakat bu uzayan gölgenin zâtında, gölge sahibinin suretinden bulunan şey, meçhûl kalmıştır. Yani gölge sahibinin vücudu arkada ise gölgeyi görüyorsun ama arkandaki meçhul kalıyor. Ama gölgenin varlığından arkanda bir şey olduğunu anlıyorsun.

Meselâ kaşı, gözü ağzının biçimi ve sâiresi bu gölgeden anlaşılmaz. Yalnız anladığınız şey, arkanızda gölgenin sahibi olan bir adam bulunmasından ibarettir. İşte tıpkı Allah’ın gölgesi olan âlem ile gölge sahibi olan Hak dahi böyledir. Ve nûr-i vücûd kendisinden yayılan Hakk’ın ıtlak-ı(serbest bırakma) zatîsi ve taayyünsüzlük sureti mümkinat üzere yayılan vücûdda görülmüş değildir. La taayyün mertebesi burada görünemez.

---------------

24. Paragraf:

İşte bundan dolayı biz deriz ki, tahkîkan Hak, bize bir vech ile ma'lûmdur; ve diğer bir vech ile de meçhuldür (24).

Ya'nî âlem Hakk'ın gölgesi olduğundan ve gölgenin sahibi ise, yayılan gölgesinden toplu olarak bilindiğinden dolayı, Hak kendisinin gölgesi olan âlemden bize toplu olarak malûm olur.

Ve gölge sahibinin suretinden bulunan şey, gölgenin zâtında mechûl kaldığından, bu î'tibâr ile Hak bize mechûl olur.

---------------

25. Paragraf:

"Sen Rabbine nazar etmez misin, gölgeyi nasıl uzattı? Eğer dilese idi, onu sakin kılar idi", (Furkan, 25/45) ya'nî bilkuvve onda olur idi (25).

﴿٤٥﴾ اَلَمْ تَرَ اِلَى رَبِّكَ كَيْفَ مَدَّ الظِّلَّ وَلَوْ شَاۤءَ لَجَعَلَهُ سَاكِنًا ثُمَّ جَعَلْنَا الشَّمْسَ عَلَيْهِ دَلِيلا

25/45- Rabbinin gölgeyi nasıl uzatmakta olduğunu görmedin mi? Dileseydi onu elbet hareketsiz de kılardı. Sonra biz güneşi, ona (gölgeye) delil kılmışızdır. 

Hz. Şeyh (r.a.) sûre-i Furkan'da olan bu âyet-i kerime ile, vücûdun gölgesi a'yân-ı mümkinat üzerine yayılan-uzayan-olduğunu delile dayanarak açıkladı. Ya'nî âyet-i kerîmenin ma'nâ-yı münîfı böyle demek olur: Ey Habîbim, sen Rabb'ine nazar etmez misin, nûr-i vücûdu a'yân-ı mümkinat üzerine nasıl uzattı ve nûr-i vücûd ile âlemin suretlerinde nasıl tecellî eyledi?

Eğer meşiyyeti taalluk edeydi, o uzatılmış gölgeyi sakin kılar idi. Yani dilemiş olsaydı uzamış olan gölgeyi sakin kılar idi Ya'nî uzayan gölge Hakk'ın vücûdunda kuvvede kalır ve asla zahir olmazdı. Bunu nereden biliyoruz, hani Efendimizin gölgesi yere düşmezdi ya işte o da bunun ile ilgilidir. Cenab-ı Hakk O’nda Zat’ını zuhura getirdiği için hiç gölgesini yere düşürmedi.

Üzerinde bir bulut geziyordu, güneş kapandığı zaman gölgesi uzamıyordu. Zat’ın da gölgesi gözükmediğine ve olmadığına göre Efendimiz’in (s.a.v.) de gölgesi yoktur, yani bu yüzden yoktur. 

Tevhid ilmini bilmeyen bu alemleri bilmez anlayamaz. Anlaması için gölgeden asla bakması lazımdır. Kendi varlığına gözü takılan gölgede kalmış olur. Ama gölgeyi bir vasıta bilip de asla doğru gitmek istersek kişi o zaman Hakk’ı bulmuş olur. İşte bizi dünyada gölge oyalıyor. 

---------------

26. Paragraf:

Der ki: Hak Teâlâ zılli izhâr etmek için mümkinâta tecellî etmeyeydi, el'ân* vücûdda aynı zahir olmayan mümkinat' tan bakî olan şey gibi olur idi. "Ondan sonra biz güneşi zılle delil eyledik." (Furkan, 25/45) O da Hakk'ın "Nûr" ismidir ki, biz onu zikr ettik. Ve his ona şehâdet eder. Zîrâ nurun ademi ile, yani yokluğu ile zılâl gölge için bir ayn yoktur. "Ondan sonra biz onu kabz-ı yesîr ile bize kabz ettik". Yani kolay bir tutmak ile biz onu tuttuk (Furkan, 25/46) Ve ancak onu kendine kabz etti. Zîrâ o, O'nun zillidir. O'ndan zahir oldu; ve emrin küllisi O'na rücû' eder. İmdi o, O'dur; O'nun gayri değildir. Böyle olunca senin idrâk ettiğin her bir şey, a'yân-ı mumkinâtta olan vücûd-i Hak'tır. İmdi hüviyyet-i Hak haysiyyetinden o, O'nun vücûdudur. Ve kendisinde olan suverin ihtilâfı yani suretlerin ihtilafı haysiyyetinden o, a'yân-ı mümkinâttır. Şu halde suretlerin ihtilâfiyle, yani karşılıklı değişik halleriyle nasıl ki ondan zıll gölge ismi zail olmazsa, yani gitmezse suverin ihtilâfiyle ism-i âlem yahut ism-i sivâ-yı Hak / ondan öylece zail olmaz. Hakk’ın dışında ne varsa ona masiva deniyor ya İmdi onun gölge olmasının ahadiyyeti haysiyyetinden o, Hak'tır. Zîrâ Hak, vücûd-i Vâhid ve Ahad'dir. Ve suverin kesreti yani suretlerin çokluğu haysiyyetinden yani oluşumundan, özelliğinden o, âlemdir. İmdi benim sana îzâh eylediğim şeyi anlayanlardan ve tahakkuk edenlerden ol! (26).

-----------------

﴿٤٦﴾ ثُمَّ قَبَضْنَاهُ اِلَيْنَا قَبْضًا يَسِيرًا

25/46- Sonra da onu yavaş yavaş kendimize (başka yöne) çekmekteyiz. 

Ya'nî cenâb-ı Şeyh (r.a.) (Furkan, 25/45) âyet-i kerîmesinin tefsiri hakkında böyle buyurur: Hak Teâlâ buyurur ki:

Furkan (25/45)- Rabbinin gölgeyi nasıl uzattığını görmedin mi? Eğer dileseydi, onu elbet hareketsiz kılardı. Sonra biz güneşi, ona delil kıldık. 

"Eğer Hak kendisinin gölgesi olan mümkinâtın izhârı için tecellî etmeye idi, bu gölge ademde gizleme bakî kalır idi.” Yani yoklukta kalır idi gizlenmiş olur idi. Yani bu alemler meydana gelmez idi. 

Nitekim vücûd-i haricîde yani harici olan vücutta aynı zahir olmayan ba'zı mümkinât ademde gizlem bakîdir. Yani daha vücud-u harice çıkmamış tecelliler ademde bakidir, bunlar yokluktadırlar. Zamanı gelince çıkacaktırlar. 

Zîrâ (Hicr, 15/21) âyet-i kerîmesinde beyân buyrulduğu üzere ademde gizleme bulunan eşyanın cümlesi birdenbire zahir olmaz; belki ânen-fe-ânen zaman zaman kader-i malûm üzere vücûd-i haricîde zahir olur. Her an bir şandadır buyurduğu gibi her an yeni yeni zahir olmaktadır.

﴿٢١﴾ وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلا عِنْدَنَا خَزَاۤئِنُهُ وَمَا نُنَزِّلُهُۤ اِلا بِقَدَرٍ مَعْلُومٍ

Hicr(15/21) Hiçbir şey yoktur ki, onun hazineleri bizim katımızda olmasın. Biz onu, ancak belli bir miktar ile indiririz. 

Nitekim zamân-ı hâzırdaki keşfiyyât ve icat olunan şeyler birdenbire zahir olmamıştır. Seneden seneye artan ma'lûm kader üzere hadis olmuş ve bundan sonra da yine öylece hadis olacaktır. Henüz vücûd-i haricîde zahir olmayanlar ademde gizlidir. Meselâ bahçemizde bir gül ağacı var, bu sene gül verdi. Gelecek seneler de yine birtakım güller zahir olacaktır. Bunlar henüz ademde gizlidir. Ve keza insanın gölgesi vardır. Bu gölge uzamadığı vakit o şahsın zâtında mevcut olandır. 

"Gölge uzadıktan sonra biz güneşi gölgeye delîl ettik". (Furkân, 25/45) yani gölgenin delili güneştir. Güneşin delili de gölgedir. Gölgeyi gördüğün zaman güneşin varlığını idrak ediyorsun. Güneşi gözünle görmesen de gölgenin varlığı güneşin varlığını sana göstermiş oluyor. Ve delîl olan güneş, Hakk'ın Nûr ismidir ki, biz onu kavliyle yukarıda zikr ettik. 

Binâenaleyh bir cismin gölgesinin idrâki, nasıl ki güneş ile vâki' olur ise, Hakk'ın gölgesi olan âlemin idrâki dahi Hakk'ın Nûr ismi ile vâki' olur. Ve gölgenin vücûdu ve idrâki güneş ile olduğuna his şehâdet eder. Zîrâ güneşin ışınları, yayılamayınca gölge vücûda gelmez. Meselâ gece zulmette ayakta duran bir şahsın gölgesi zahir olmaz. İşte bunun gibi âlemin gölgesi vücûdu dahi ancak Hakk'ın Nûr ismiyle vâki' olur. 

Yalnız bu nur ismi aleme arkadan vurdu da gölgesi meydana geldi şekliyle basit şekilde anlaşılan bir nur ismiyle aydınlanması değildir. Bu çok enteresan bir hadisedir. 

"Ondan sonra biz o uzatılmış gölgeyi yavaş yavaş çekme ile kendi zâtımıza çektik." (Furkân, 25/46) Ve bu çekilme, gölgeye delîl olan nuru çekmekle vâki' oldu. Yani biz gölgeyi kendimize çektik demesi eliyle gölgeyi çekmesi değil, nur’u çekmesiyle gölge tabi olarak çekilmiş oluyor. Furkan (25)/46- Sonra o uzayan gölgeyi yavaş yavaş kendimize çektik, kısalttık.

Ya'nî alemlerin vücudundan ibaret olan gölgeyi, Hakk yavaş yavaş ve kolaylıkla kendine çekti. Zîrâ eşyanın vücudu yavaş yavaş fenaya yüz tuttuğunu her an ayn-i his ile görmekteyiz. Nitekim bir çocuk doğar, buluğa eren olur, genç delikanlı olur, ihtiyarlar, sonra da ölür. Bunlar hepsi yavaş, yavaş ve insan farkına bile varmaksızın kolaylıkla olur.

Mevt ise gölgenin gölge sahibine çekilmesidir. Ve gölgeden ibaret olan âlemi Hak Teâlâ, kendi gölgesi olduğu için Zât’ına çekti. Zaten kıyamet de bu demektir. Gölgeyi tutuverdiği zaman alemin işi bitmiş oluyor. Zîrâ nefes-i rahmanisinin hareketin genişleme sebebi ile ondan gölge zahir olur. Ve büzülme hareketi ile yine ona rücû' eder. 

Ve emrin tümü ona rücû' eder. Binâenaleyh o, O'dur. Ya'nî alemin vücudu Hakk’ın vücududur; O'nun gayri değildir. İkisinin arasındaki fark, mutlak ve mukayyed olmaktan başka bir şey değildir; bu da i'tibârîdir. Zîrâ hiçbir mukayyed (kayıtlı) yoktur ki, kendisinde mutlak olmasın. Meselâ hayvâniyyet, bir mutlak manadır. "konuşan" mefhûmu ise, onun bir kaydıdır. 

Halbuki ma'nâ-yı mutlak (mutlak mana) olan "hayvâniyyet" olmadıkça, konuşma kaydı tasavvur edilmiş değildir. Binâenaleyh mukayyed (kayıtlı) ancak mutlak ile mevcûd olur. Ve mutlak dahi ancak mukayyede inhisar ile tecellî eder. Zîrâ bin defa "hayvan" desen insan mefhûmu anlaşılmaz. Ancak "konuşan" kaydına inhisar ettiği vakit, söyleyen murâdını ifâde etmiş olur.

İmdi ma'külât ve mahsüsâttan olarak vücûd-i âlemden idrâk ettiğin her bir şey, a'yân-ı mümkinâtta tecelli eden Hakk'ın vücûdudur. Ve vücûd-i Hak, a'yânın vasıfları ve husûsiyyâtı ile zahir olmuştur. Ma'lûm olsun ki, a'yân-ı sabite Hakk'ın ve esmasının âynasıdır. Zîrâ a'yân-ı sabite olmasa esmâ-i ilâhiyyenin suretleri Hakk'a zahir olmaz idi. Yani Hakk dahi bunları bilmezdi, bırakın beşeri Hakk’a zahir olmazdı. Yani Hakk esmasına zuhur etmezdi. Nitekim âyna olmasa, insan kendi suretini göremez.

Ve a'yân-ı sabite, ilm-i ilâhîde peyda olan esma suretleri olup; Hakk'ın ilmi ise zâtının aynı olduğundan, bu a'yân-ı sabite Hakk'ın aynı olur. Ve hazret-i şehâdette bu suretleri hâmil olan "nefes-i rahmânî"dir. Bu da vücûd-i Hakk'ın aynıdır.

Şu kadar ki a'yân-ı sabite, el'ân ilim mertebesinde hâl-i ademdedir. Yani ilim mertebesinde yokluk halindedir ayan-ı sabite. Vücûd-i mutlakın tenezzülâtından hâsıl olan vücûd-i izafinin hâmil olduğu bu gördüğümüz suretler, o a'yân-ı sabite suretlerinin yansıması ve gölgesidir. İşte bir muvahhidin meşreb ve zevk-ı ma'rifeti budur. İşte bir tevhid ehlinin meşrebi budur, içtiği süzüp aldığı ilmi gıdası budur, bu halden gıdalanır, aynı zaman da marifet de budur. Şimdi her birerlerimizin birer ayan-ı sabitelerimiz vardır, bu ayan-ı sabite kendi özel varlığı olarak zuhura çıkması mümkün değildir. Çıkmış da değil zaten çıkmaz da. Mevcut olan bu suretlerin dahi ayan-ı sabiteleri ve daha evvel de dediği gibi surete gelmemiş, tecelliye gelmemiş varlıkların ayan-ı sabiteleri daha kendilerinin ne olduğu bilinmeyen varlıkların ayan-ı sabiteleri vardır.

Sabit ayan yani ilmi programları vardır ilm-i ilahide. Ayan-ı sabite elan ilim mertebesinde hal-i ademdedir. İlim mertebesinde ve yokluk halindedir. Vücud-u mutlak’ın tenezzülatından hasıl olan yani tecelli ve nüzulünden hasıl olan vücud-u izafinin yani bu mümkinatın izafi vücudun hamile olduğu bu gördüğümüz suretler o ayan-ı sabite suretlerinin aksi ve gölgesidir. 

Yani ayan-ı sabitelerin aksetmesi ve gölgeleridir. İşte bu muvahhidin meşrep ve zevki marifeti budur. İşte bir tevhid ehlinin meşrebi zevki budur. Binâenaleyh bu mukaddimeden sonra anlaşılır ki, Hakk'ın hüviyyeti idrâk olunan şeyde zahir olduğu haysiyyetle, o şey Hakk'ın vücûdudur.

Ve suretlerin ihtilâfı haysiyyetiyle o şey'i idrak etmek, a'yân-ı mümkinâtta mümkün olmaktadır. Ve a'yân-ı mümkinâtın (var ve yok olması düşünülebilen hakikatler) suretleri başka başka olmakla o idrâk olunan şeyin adı değişmeyip, ona nasıl ki yine "gölge" denilirse, âlemin şahıslarının suretleri başka, başka olmakla ondan dahi Öylece "âlem" ismi veyâhut "Hak’tan başka şeyler" ismi gitmez.

Ve mademki o idrâk olunan şey gölgedir ve suretlerin ihtilâfiyle ondan gölge ismi gitmiyor, şu halde zılliyyetteki ahadiyyet haysiyyetiyle, yani gölgelerdeki birlik özelliği ile o idrâk olunan şey Hak’ tır. Zîrâ Hak, vücûd-i Vâhid ve Ahad'dir. Ve suretlerin çokluğu cihetinden, o idrâk olunan şey âlemdir. Yani mutlak vücut tektir, suretlerin çoğaldığı yer ise alem ismini alır, suretler çoğaldığı için alem ve mümkinat ismini alır. 

Ya'nî burada üç ahadiyyet görünüyor: yani üç tane birlik görünüyor, Birisi gölgenin ahadiyyeti yani birliği; ikincisi âlemin ahadiyyeti yani birliği; üçüncüsü Hakk'ın ahadiyyeti. Ve iki evvelki ahadiyyetler, gölge ve alem, Hakk'ın ahadiyyeti ile birleşmiştir.

Misâl: Bir kimsenin etrafına beş fotoğraf makinesi konulacak olunsa her birisinin camına o şahsın gölgesi düşer. Beş camda beş suret zahir olur. Fakat cümlesi gölgede (zılliyyette) ahadiyyet, birlik üzerinedir. Çünkü gölgeden başka bir şey değildirler. Ve bu beş suretin cümlesine de o şahsın gayri olan "fotoğraf” ismini veririz. Binâenaleyh o beş suret bu cihetten dahi ahadiyyet üzeredir. Yani fotoğraf olması dolayısıyle gene birliktir. 

Fakat suretlerin adedi beş olmakla şahsın taaddüdü, adetlenmesi lâzım gelmez. Şahıs dahi ahadiyyet üzeredir, yani şahsın kendisi dahi birlik üzeredir. Ve iki evvelki ahadiyyetler şahsın ahadiyyeti ile birleşmiştir. Zîrâ şahsın vücûdu olmasa bu ahadiyyet-i i'tibâriyyeler dahi mevcûd olmazdı. Yani itibari olan birlikler dahi mevcut olmazdı. 

İmdi Şeyh (r.a.) buyururlar ki: İşte idrâk olunan şeyin vücûdu, Hakk'ın "hüviyet”i cihetinden Hakk'ın vücûdu olduğunu ve suretlerin ihtilâfı cihetinden âlem ve sivâ-yı Hak bulunduğunu sana îzâh ettim. Bu hakikati bilmek hususunda sen fatîn ol ve tahkik et! Yani zeki ol ve bunları tahkik et. 

---------------

27. Paragraf

Ve emr benim sana zikrettiğim üzere oldukda, âlem mütevehhemdir. Onun için vücûd-i hakîkî yoktur. Ve bu, hayâlin ma'nâsıdır. Ya'nî sana hayâl kılınmış oldu ki, tahkîkan âlem emr-i zâiddir; kendi nefsiyle kâimdir; Hak'tan hâriçtir. Halbuki âlem, nefs-i emrde böyle değildir. Sen hiss-i zahirde zilli görmez misin? Kendisinden mümtedd olan şahsa muttasıl olduğu halde, bu ittisâlden infikâk yani ayrılma, o zili üzere müstahîl imkansız olur (27).

------------------

Cenâb-ı Şeyh (r.a.) buyurlar ki: Ben sana birtakım hakikatler ve bilgiler zikrettim. Bundan anlaşıldı ki âlem, vehmi ve hayâli bir şeydir. Onun müştakil ve hakiki bir vücudu yoktur. Vücud-u hakiki Hakkın vücud-u izafi dahi alemin vücududur. Çünkü alem vücud-u hakikinin gölgesidir. Gölge ise kendi nefsi ile kaim olmayıp kıyamda gölgeye muhtaçtır. Alemin mütevehhen olması dahi manayı hayaldir. 

Yani sence alemin emr-i zaid olduğu ve kendi nefsinle kaim bulunduğu ve Hakk’tan hariç olduğu tahayyül olunur. İşte bu tahayyüle mebni alem için hayaldir denir. Yani senin tahayyülünde var ettiğin alem için hayal denir. Halbuki alem nefs-i emirde Hakk’ın vücudundan hariç ve kendi nefsiyle kaim ve vücud-u Hakk üzere zait değildir, yani fazla değildir.

Nitekim zahir hissi ile baktığın vakit ayakta duran şahsın kendisine muttasıl olarak uzamış olan gölgesinin o ittisalinden ayrılması mümkün olmadığını görürsün. Böylece emr-i vahid birisi şahsiyet ikinci diğeri de zıllıyetten ibaret olan iki surette zahir olmuştur. Emr-i vahid yani tek emir tek varlık kendi şahsiyeti ve gölgesi olarak iki surette zahir olmuş ve böyle iki surette zuhur sebebiyle şahıs ile gölge arasında muğayeret yani gayrılık tevehhüm olunarak vehim edilerek gölge için bir vücut tahayyül olunur.

--------------

28. Paragraf:

İmdi sen aynını arif ol ve sen kimsin? Ve "hüviyet”in nedir? Ve Hakk'a nisbetin nedir? Ve sen ne şeyle Hak'sın; ve ne şeyle âlemsin ve sivâ ve bunun gayrisin? Ve bu elfâza müşâkil olan şeysin? Ve bu ilimde ulemâ, âlim ve a'lem olarak mütefâzıldır (28).

---------------

Ya'nî sen ayn-ı sabiteni tanı ki, o Hakk'ın şuûn-i zâti şe’nlerinden bir şe'n ve onun ma'lûmâtı suretlerinden bir surettir. Yani ayan-ı sabiten Hakkın şe’nlerinden bir şe’ndir. Ve sen "hüviyyet'ini bil ki, sen ayn-ı sabitenin husûsiyyetinde zahir olan Hakk'ın vücûdusun. Hani demiştik ya ayan-ı sabiten itibariyle Hakk’sın suretin itibariyle de mahluksun. 

Ve Hakk'a nisbetini bil ki, senin Hakk'a nisbetin, mukayyedin mutlaka yani kayıtlının kayıtsız olana ve gölgenin şahsı var olana nisbeti gibidir. Ve ne şeyle Hak olduğunu anla! Yani ne suretle Hakk olduğunu anla. Zîrâ sen "hüviyyet'in ve "hakîkat'in yani ayan-ı sabiten cihetiyle Hak'sın; ve "taayyün"ün cihetiyle yani etin kemiğin cihetiyle de âlemsin ve Hakk'ın gayrisin.

Ve bu elfâza müşabih ne varsa o'sun Ve ulemâ bu ilimde farklılık göstermektedir. Kimi âlimdir; ve kimi a'lemdir. Ve bu farklı müşahede müşâhedeki farklı olmadan dolayıdır. Şöyle ki:

1. Bu kesreti müşahede eden kimseler, "halk"ı görürler.

2. Bu taayyünat-ı kesirede çoklu zahir olmada tecelli olan vücûd-i ahadîyi müşahede eden kimseler, "Hakk"ı görürler.

3. İki i'tibâr ile iki vechi dahi müşahede eden kimseler, hem halkı ve hem de Hakk'ı görürler.

4. Nisbetler ve izâfât ile mütekessir olan suretler hakîkat-i vahide müşahede eden, ya'nî zât ile, ahad-i esma ile külli müşahede eyleyen yani Zat ile birliği ahadiyi bütün esma ile birlikte müşahede eden kimse, Allah'ı hakkıyla tanıyan ehlullahdandır.

5. Halkı görmeksizin Hakk'ı müşahede eden kimse, makâm-ı fena olan "cem" makamında hâl sahibidir.

6.Hakk'ı halkta ve halkı Hak'ta müşahede eden kimse, fenadan sonra hâsıl olan baka ve "cem'"den sonra hâsıl olan "fark" makamında şuhûd-ı kâmil sahibidir. Ve bu makamın sahibi makamat-ı saire ashabından daha âlimdir. (Şerh-i Kâşânî'den alınmıştır.)

--------------

29. Paragraf:

İmdi Hak, zıll-i hâssa nisbet ile, küçük ve büyük ve sâf ve asfâdır. Zücâcda yani cam eşyada nazırdan hicabına nisbetle nur gibidir ki, onun rengiyle mütelevvin olur. / Halbuki nefsü'l-emrde onun rengi yoktur. Velâkin sen onu, Rabb'in ile hakikatine darb-ı misâl görürsün (29).

----------------

Gölgenin zahir duyuda mevcûd olması için üç şart lâzım olduğu yukarıda zikr edilmiş idi. Bunlardan birisi "gölgenin zahir olduğu mahal", ikincisi "nur", üçüncüsü "gölge sahibi" idi. Gölgenin düştüğü mahal eğri ise gölge de eğri olup mahalle göre zahir olur. Binâenaleyh bu a'yân-ı mümkinât Hakk'ın gölgesinin düştüğü mahal olduğundan, zikr olunan hüküm, a'yân-ı mümkinâtta da öylece carî olur.

Şu halde Hak a'yân-ı küçüğe nisbetle küçük ve büyüğe nisbetle büyük; ve meselâ tecrid edilmiş nefslere nisbetle sâf ve tecrid edilmiş akıllara nisbetle en saf olarak zahir olur. Ve o nura benzer. Eğer camın rengi kırmızı ise kırmızı ve yeşil ise yeşil görünür. Halbuki onun rengi yoktur.

Eğer cam renksiz ise nûr dahi renksiz meşhûd olur. Camın rengi, nazırın nazarında o nurun sâfıyyetine perde olur. Ve her ne kadar nurun hadd-i zâtında rengi yok ise de, camın rengiyle renkli olan nuru, sen Rabb'in ile hakikatine darb-ı misâl görürsün. Ya'nî sen görürsün ki, Hak senin hakikatinin âynasında, onun husûsiyyetine göre renklenendir.

Nitekim "Suyun rengi kabının rengidir" derler. Velhâsıl Hak, a'yânda, o a'yânın suver-i halleriyle tecelli etmiştir. O nur; ve senin hakikatin dahi cam gibidir. Eğer hakikatin bulanık ise bulanık; ve eğer temizlenmiş ise ise süzülmüş olarak zahir olur.

---------------

30. Paragraf.

Ve eğer sen zücâcın yeşilliğinden dolayı "nur yeşildir" dersen, sâdıksın; ve şahidin histir. Ve eğer nur, "yeşil değildir ve renkli de değildir" dersen, nitekim onu sana delil i'tâ eyledi, sâdıksın. Ve senin şahidin sahih olan nazar-ı aklîdir, bakış ilmindir, bakan doğru aklındır. İmdi bu, zilden mütedd olan uzamış olan nurdur. O da zücâcın aynıdır, yani camın aynıdır. Böyle olunca, onun safî olmasından nâşî, o zıll-i nûrîdir, yani nuri bir gölgedir. (30).

----------------

Ya'nî yeşil renkli camdan nüfuz eden güneş ışığı, yeşil olarak aksettiği için "nur yeşildir" dersen, doğru söylemiş olursun. Çünkü gözün onu yeşil görmüştür. Böyle olduğuna hissin şehâdet ediyor. Ve eğer hissinden sarf-ı nazar, edip nazar-ı aklîni isti'mâl ederek, "güneşin nuru hadd-i zâtında renkli değildir; bu yeşillik ancak camdan geçtiği için olmuştur" dersen, yine sözünde sâdıksın.

Şahidin dahi sahih olduğuna şüphe olmayan nazar-ı aklîndir. Ve cam ile renkli olan bu ışık (nûr), camdan yayılan bir gölge-i nûrîdir. 

Ya'nî yeşil renkli camdan nüfuz eden güneş ışığı, yeşil olarak aksettiği için "nur yeşildir" dersen, doğru söylemiş olursun. Cenab-ı Şeyh (r.a.) bu misaldeki anlatmak istedikleri yüce halleri şehadet mertebesindeki şeyle gayb mertebesindeki şeye istidlaldir. Böylece bu nur vücud-u hariciye işarettir. Yani bu nur-i vücudu ayan-ı sabitenin isti’dad ve kabiliyetlerine göre hariçte uzamış meydana gelmiştir.

Bu a’yan dahi nuru kabul eden camın aynıdır, ve bu ayan-ı sabite nuru istidatlarının iktiza ettiği renk ile renklenmiştir. Böylece vücud-u kevni a’yan-ı sabitenin safvetinden ve şeffafiyetinden naşi, onun rengine boyanmış bir nurlu gölgedir.

---------------

31. Paragraf:

Ve kezâlik bizden Hak ile mütehakkık olan ba'zımızda, onun safvetinden nâşî, gayrisinde zahir olan suretten daha çok, onda sûret-i Hak zahir olur. Ve bizden ba'zı kimse vardır ki, Hak'tan ihbar eden şâri'in yani şeriat ehlinin i'tâ eylediği alâmât ile, Hak, onun sem'i ve basarı ve cemî'i kuvâsı ve cevherleri olur. Bununla beraber zillin aynı mevcûddur. Zîrâ sem daki zamir ona âid olur. Ve abîdden onun gayrisi böyle değildir. İmdi bu abdin vücûd-i Hakk'a nisbeti, abîdden bunun gayrisinin nisbetinden daha yakındır.(31).

-----------------

Ya'nî nûr, cam ve gölge misâlinde olduğu gibi, bizden Hak ile mütehakkık olan ba'zı ehlullah vardır ki, safvetinden ve nûrâniyyetinden nâşî, Hakk'ın sureti ondan, onun mertebesinde olmaya ba'zı ehlullahdan daha çok zahir oldu. Zîrâ ehlullah safvet ve nûrâniyyette farklıdır. 

Mesnevi:Tercüme:

Kim ki âynaya çok verse cila Sâfiyâne görünür suret ona Biz ehlullah taifesinden ba'zı kimsemiz vardır ki, Hak onun sem'i ve basarı ve cemî'i kuvâsı ve cevârihi olur. Ve Hak abdin sem'i ve basarı olması dahi muhbir-i sâdık (s.a.v.) Efendimiz'in Hak'tan ihbar buyurduğu hadîs-i şerifi ile sabittir.

Ve Hak abdin cemî'-i kuvâsı ve a'zâsı olmakla beraber, kulda olan gölgesi aynı mevcûddur. Zîrâ zikr olunan hadîs-i kudsîdeki zamîr, kula râci'dir. Ve Hak, bu abdin gayri olup, sifât-ı Hak'ta kendi sıfatından fânî olmayan kimsenin kuvâsı ve cevârihı değildir.

Binâenaleyh Hak, kuvâsı ve cevârihı olan abdin vücûd-i Hakk'a nisbeti, kendisinin gayri olan kimsenin vücûd-i Hakk'a olan nisbetinden daha yakındır. Yani Hakk kendi kuvvetlerini kuluna ita etmesiyle kulun Hakka dönük söylemesinden bu daha ileridedir. Hak isbatlamış oluyor “ben kulumun gören gözü, işiten kulağı yürüyen ayağı olurum” diye. 

Cenâb-ı Şeyh (r.a.) burada, Hak'la mütehakkık olan ehlullâhın iki kısım olduğuna işaret buyururlar: 

Birisi, Hakk'ın sıfatında kendi sıfatından fânî olur. Ve Hak onun sıfatı makamında kâim bulunur. Nitekim demir ateşte kıpkırmızı bir hâle gelince ateşin sıfatıyla muttasıf olur ve kendisinin demirlik sıfatı kalmaz.

İşte bu kurba "kurb-i nevâfil" derler. Bu hâl ile muttasıf olan abd, kendi sıfatlarıyle fail olup, o sıfatların hicabı içinde kalan sâir ibâddan Hakk'a daha yakındır. 

İkincisi, Hakk'ın zâtında fânî olur. Ve Hak onun zâtı makamında kâim bulunur. Meselâ bir kâse içindeki suya bir buz parçası atılsa, buzun zâtı suyun zâtında fânî olur.

Artık buzun zâtiyyeti kalmaz. İşte bu kurba dahi "kurb-i ferâiz" derler ki, Hakk'a evvelki kurbdan daha yakındır. Zîrâ bu kurbun sahibi, zâtiyle fânî ve Hak'la bakîdir. O, Hakk'ın sem'i ve basarıdır. Ve Hak onunla işitir ve görür. Ve belki bu zât-ı saâdet-simât Hakk'ın suretidir. O da hulâsa-i mevcudat olan (S.a.v.) Efendimiz ile onların vârisleri olan zevât-ı âliyyedir. Bu verese-i Peygamberi hakkında Hz. Mevlânâ (r.a.) buyururlar.

Bakın birisi sıfatıyla muttasıf oldu, yani birisi Hakk’ın sıfatında kendi sıfatından fani olur. Yani birisi Hakk’ın sıfatında fani olur, diğeri ise Hakk’ın Zat’ında fani olur. Hakk’ın zatında Zat’ı ile fani olur. Üstünlüğü o durumdadır. Birisine kurb-u nevafil, yani nafilelerle yaklaşmak, diğeri de farzlarla yaklaşmaktır. Ehlullah bu iki mertebededir. 

Tercüme:

Her kim ki rübûde-i Elest'tir 

Tâ ahd-i Elest'ten o mesttir. 

Bağlanmış ayağı derd evinde Cân vermek için küşâde-desttir. 

Kendinden o fânî, dost ile bakî. 

Hayret ki o nîsttir ve hesttir 

Bu zümredir ancak ehl-i tevhîd Bakîsi cihanda hod-peresttir 

Malûm olsun ki, cemî'-i eşya ayn-ı sabitelerinin gölgeleri; ve a'yân-ı sabite dahi esmâ-i ilâhiyyenin gölgeleridir. Ve esma ise zât-ı Hakk'ının aynıdır. Binâenaleyh ne kadar işitmeler ve görmeler var ise, hepsi Hakk'ın işitmesi ve görmesidir. Ehl-i hicâb, görmek ve işitmek kendilerinin olduğunu zannederler. Bu, ancak onların vehmidir. Binâenaleyh Allah ehli (ehlullâh) ile perde ehli (ehl-i hicâb) arasındaki fark, vehmin vücûdundan ibarettir.

---------------

32. Paragraf:

Emr, bizim sana takrir ettiğimiz yani izah ve anlattığımız vech üzere oldukda, bil ki, sen hayâlsin. Bütün idrâk edip hakkında "sivâ", ya'ni "gayr", "ben değilim" dediğin hayâldir. İmdi vücûdun küllisi, hayâl içinde hayaldir (32).

-----------------

Ya'nî takrir olunan hakikatleri yani yukarıda anlatılan hakikatleri anladıktan sonra bil ki, âlemin vücûdu nasıl vehim ise farz olunan ise, sen de öylece farz olunan vehimden meydana gelen bir hayâlsin. Alemin kendisi hayal olduğundan bir de içinde olduğumuzdan biz de hayalden başka bir şey değiliz. Ve idrâk edip hakkında "Hakk'ın sivası ve gayridir; ve o benim vücûdum değildir" dediğin idrak ettiğin bütün eşya hep hayâldir. Yani buna eşya dediğin şey hepsi hayaldir. 

Senin vücûd-i müstakili tasavvur ettiğin eşyanın tümü hayâl içinde hayâldir. Zîrâ a'yân-ı sabitenin gölgesidir. Şu halde bizim vücûdumuz gölgenin gölgesidir. Halbuki gölgenin vücûd-i müstakılli olmayıp gölge sahibi ile kâim idi. Biz ise, vücûdumuzun ve âlemin emr-i zâid ve kendi nefsiyle kâim ve Hak'tan hâriç olduğunu tahayyül ederiz. Yani biz kendimizi kendimizle var zannederiz. Bu, ancak ma'nâ-yı hayâldir. Bu hayali bir manadır. 

Binâenaleyh gölge, hadd-i zâtında hayâldir. Cismin varlığından meydana gelen gölgeyi gerçek bir varlık zannederiz. Aslında bu gölge hayaldir. Vücûd-i hakikiye birleşme nisbetinden başka onun vücudu yoktur. Yani hakiki vücuda bağlantısından başka bir varlığı yoktur. Şimdi bu gölge ışık vurduğu zaman gölge oldu, bu gölge gerçek vücuda bağlı olduğu için vardır. Kendine ait bir varlığı yoktur. Bu alem de böyledir. 

İmdi idrak edilen eşya gölgenin gölgesi olunca, hayâl içinde hayâl olur. Meselâ gece insanın gölgesi duvara düşer. O gölge aynı zamanda odadaki âyna içinde yansıyan olan duvar üzerinde de görünür. İşte bu gölge, hayâl içinde hayâl olur. Biz sadece gölge değil gölgenin de gölgesiyiz.

Çünkü duvara düşen gölge hayâl idi; ayineye akseden suretler dahi hayâldir. Binâenaleyh âyinedeki gölge hayâl içinde hayâl olur. Çünkü duvara düşen gölge hayal idi aynaya akseden suretler dahi hayaldir. 

Tercüme: "Kevnde olan her bir şey ya vehim veya hayâldir. Yahut âyînelerde olan akisler veya gölgelerdir. Şems-i hüdâ yani Hakk’ın güneşi, sivâ zillinde parladı, yani bu masiva denilen gölgede parladı, çöldeki seraba hayran olupta kalma! Adem kimdir? Lem-yezel, ezeli olmayan nurunun aksidir. Âlem nedir? Lâ-yezâl deryasının mevcidir yani dalgasıdır." Zeval bulmayan yani sonu olmayan bir deryanın dalgasıdır. 

---------------

33. Paragraf:

Ve vücûd-i hak, onun zâtı ve aynı haysiyyetiyle, ancak hassaten Allah'ın vücûdudur. Ve zât-ı ahadiyyetle müsemmâ olan Hakk'ın hakikati, lâ-taayyün ve taayyün şartı olmaksızın bir vücûd olduğu haysiyyetle, vücûd-i mahzın gayri değildir. Ve O, o haysiyyetten, sıfatlardan ve isimlerden mukaddestir. Ve O'nun için sıfat ve isim ve resim yoktur. Ve onda olan kesrete vücûhdan bir vech ile i'tibâr yoktur. Bu da esma cihetinden değildir. Zîrâ O'nun / esması için iki medlûl vardır yani duhul edici girecek yer vardır: Medlûlün birisi müsemmânın aynıdır. Ve medlûlün diğeri de ismin onun üzerine delâlet ettiği şeydir ki, isim onunla bu ism-i ahardan münfasıl ve mütemeyyiz olur. Yani isim diğer isimden ayrılmış olur. (33).

--------------

Ya'nî kendi zâtında sabit olan "vücût", ancak hassaten Allah'ın vücûdudur. Vücut dediğimiz zaman biz mevcut olanı anlıyoruz. Halbuki mevcut vücut değil, gerçek vücudun gölgesi olan bir mevcut, yani gerçek vücut ile mevcut olan bir vücuttur bu alemdeki varlıklar. Bunun böyle olması, yani tasavvufta “Vücut” kelimesini duyduğumuzda veya okuduğumuzda düşünerek yaklaşmamız lazımdır. Acaba şartlı vücuttan mı bahsediyor, yani kesret vücudundan mı bahsediyor yoksa Ahad vücudundan mı bahsediyor, bunun ikisini ayıramaz isek manası çok yanlış anlaşılmış olur. Bunun böyle olması onun "zât"ı ve "ayn"ı cihetindendir; esması haysiyyetinden değildir.

Ve zât-ı ahadiyyet denilen Hakk'ın hakikati, zahir olmama ve zahir olma şartı olmaksızın bir vücûddur. Ya'nî onun vücûdu, vücûd olmak için bu şartlar lâzım değildir. Ve katıksız vücûd olması cihetinden sıfatlardan, isimlerden münezzehdir. Ama bu alemdeki vücut taayyün şartlarına bağlıdır. İşte buradaki vücut taklidi, hayali vücuttur.

Binâenaleyh ahadiyyet-i zâtiyyesi hasebiyle âlemlerden ganîdir. 29/6

﴿٦﴾ وَمَنْ جَاهَدَ فَاِنَّمَا يُجَاهِدُ لِنَفْسِهِ اِنَّ اللَّهَ لَغَنِىٌّ عَنِ الْعَالَمِينَ

29/6- Cihad eden, ancak kendisi için cihad etmiş olur. Şüphesiz Allah, âlemlerden müstağnîdir. (O’nun hiçbir şeye ihtiyacı yoktur). 

Ve kendinde olan çokluğa, vücûhdan bir vech ile i'tibâr yoktur. Yani mutlak vücudun kesretine yani kesrette olan bu vücuda bir yönden itibar yoktur Fakat esma ile müsemmâ olması haysiyyetiyle kesrete i'tibâr vardır. Yani isimlendiği zaman kesret meydana çıkmaktadır. Çünkü Hak’ın vücudu, esması haysiyyetiyle zâtın aynı değildir. Yani Hakk’ın vücudu isimleri dolayısı ile Zat’ın aynı değildir.

Zîrâ Allah'ın isimleri için iki delalet olunan vardır ki, birisi "zât", diğeri "sıfat"tır. Zât ise ismin aynıdır. Ve isim bu i'tibâra göre müsemmânın aynıdır. Ve ikinci delalet olunan dahi ismin delâlet ettiği sıfattır ki, isim bu sıfatla sâir isimlerden ayrılır.

Çünkü ne kadar esma var ise, cümlesi zât-ı ahadiyyette istihlâkte birleşmiştir. Ve bu birleşme hasebiyle birbirinin aynıdır. Yani ne kadar esma-i ilahiye varsa bunlar Zat-ı ahadiyette mevcut, fakat zuhurları olmadığından birbirlerinin aynı yani zıtlar da olsa.

Velâkin zât-ı ahadiyye dediğimiz vücûd-i mutlak mertebe-i vâhidiyyete tenezzül ettikde, esmanın her birisi kendi sıfa­tıyla zahir olur. Vahidiyet mertebesine intikal ettiğinde bütün isimler kendi sıfatlarıyla ilmi olarak meydana gelirler. 

Ve bu taayyün, progranma sebebiyle de birbirinden ayrılırlar. Ve bu surette her bir isim esmanın tümüyle vasıflanmış olan Zât'ın gayri olur. Zat’ta bunların hepsi birlikte iken vahidiyet mertebesine intikal ettiğinde bunlar ayrı ayrı birer yön kazandıklarından Zat’tan ayrı olmuşlardır.

---------------

34. Paragraf:

İmdi Gafûr, Zahir ve Bâtin'dan nerede ve Evvel Ahir'den nerede? Böyle olunca her bir isim, ne ile diğer ismin aynı; ve bir isim ne ile ism-i aharın gayri olduğu sana zahir oldu. İmdi o isim, diğer ismin aynı olması i'tibâriyle o, Hak'tır. Ve o isim, diğer ismin gayri olması i'tibâriyle sadedinde olduğumuz yani asıl mevzuda Hakk-ı mütehayyeldir. Yani hayalidir. Böyle olunca kendi üzerine nefsinin gayri delîl olmayan Hakk-ı mutlakı tenzih ederim. Ve onun vücûdu, ancak onun aynı ile sabit oldu. İmdi kevnde ahadiyyete delâlet eden şeyin gayri yoktur. Yani Ahadiyetin dışında ayrı bir şey yoktur. Ve hayâlde dahi ancak onun üzerine kesret delâlet eden şey vardır (34).

-----------------

Ya'nî esmanın her birisi kendi sıfatıyle zahir olup biribirinden ayrılınca, nazar et ki, Gafur ismiyle Zahir ve Bâtın isimleri arasında ne fark olur. Ve Evvel ismiyle Âhir ismi arasındaki ayrılık ne nisbette bulunur? Binâenaleyh sen anladın ki, esmâ-i ilâhiyyeden her biri ne i'tibâr ile diğerinin aynıdır.

Ya'nî bildin ki, esma Hakk'ın zatının aynıdır. Çünkü zat bakımından cümlesi birleşmiştir. Ve Gafur, Zahir, Bâtın, Evvel ve Âhir isimleri Hakk'ın zatına delâlet etmeleri i'tibâriyle yek dîğerin aynıdır. Fakat esmadan her birisinin bir sıfata delâlet etmesi ve o sıfatla yek dîğerinden ayrılması i'tibâriyle biribirinin gayridir. İşte bu ayniyyet ve gayriyyet sana zahir oldu.

Şu halde bir isim diğer ismin aynı olması i'tibâriyle o isim, Hakk-ı mutlak olur. Çünkü ahadiyyet mertebesinde her bir isim, bütün esmânın aynı olan "zât"in aynıdır. Ve bir isim diğer ismin gayri olması i'tibâriyle o isim, sadedinde bulunduğumuz Hakk-ı hayal edilen şey olur.

Ve Hz. Şeyh'in "Hakk-ı mütehayyel (hayel edilen şey) " ile murâd-ı âlîleri, esma ve a'yân-ı sabite ve onların hâriçte mevcûd olan mazharlarıdır. Zira cümlesi, zât-ı ilâhiyyenin gölgeleridir. Gölge ise hayâldir; ve vücûd-i Hakk'ın aynı olması haysiyyetinden, hayali suretlerde zahir olan Hak'tır. 

O suretler ister ilmî ve rûhânî olsun, ister misâli ve hissî olsun müsavidir. Ve cümlesi de hayâldir. 

Mevzu sadedinde olduğumuz ta'bîrinde iki vecih hatıra gelen olur: Birisi, "Yûsuf-i Muhammedi lisâniyle hayâlin tafsili sadedindeyiz" demektir. Diğeri dahi "Biz şimdi hazret-i şehâdetteyiz ve gölge vücudu ile zahiriz. Binâenaleyh şu an hayal edilen Hakk’ız " demek olur.

Bosnevî nüshasında كنا بصد ده yerine كنا بصو ره vâki' olmuştur ki, ma'nâ: "Suretlerinde bulunduğumuz Hakk-ı mütehayyeldir (hayal edilen)" demek olup bu ma'nâ dahi ikinci vechi ifade edilen (müfîd) olur. Hz. Şeyh bu tafsilden sonra buyururlar ki: "Ben kendi nefsinden gayri ona delil olmayan mutlak Hakk’ı ı tenzih ederim." Yani Allah’ın varlığına gene Allah delildir.

Zira âlemin hüviyyeti, ona delâlet eden Hakk'ın gölgesidir. Ve gölge dahi, gölge sahibinin aynıdır. Binâenaleyh Hakk'ın kendi nefsinden gayri ona delil yoktur. 

Mesnevi:

Tercüme: "Güneşe delîl yine güneş oldu. Eğer sana delil lâzım ise ondan yüz çevirme! 

Ve Hakk'ın vücûdu ancak kendi zâtiyle sabit oldu. Zîrâ zahir ve bâtında olan vücûd, Hakk'ın gayri olan bir vücûd değildir; izafî ve i'tibârîdir. Meselâ buzun vücûdu suyun vücûdudur; buzun vücûd-i müstakılli yoktur. Ve keza bir şahsın bâtınında ve zihninde olan suretler ancak o şahsın vücûdudur. Bizden çıkan fiiller bizim gölgemizdir.

O suretlerin müstakil vücûdları yoktur. Ancak o şahsın vücûduna bağlıdır. Böyle olunca vücûdda mevcûd olan şeyler, ancak ahadiyyetin delili olan şeylerdir. Ahadiyyetin delili olan mevcûd dahi vücûd-i Hak'tır. Bir ressamın delili resmidir. Resim de ondan ayrı değildir. Aynı da değildir, gayri de değildir. Ve hayâlde dahi, ancak üzerine çokluk delâlet eden şey vardır ki, o da, varlıklar için hayâli suretleri zahir kılan esmâiyye çokluğudur.

O çokluk dahi hayâlde olan şey üzerine delildir. Ve hayâlde olan şey ise, çoğalan suretlerden müteşekkil olan izafi vücûddur.

Ya'nî ilm-i ilâhîde zahir olan a'yân-ı sabite esmanın gölgesi olduğu için hayâldir. Ayan-ı sabitenin kendisi öz, Hakk’ın varlığı, çünkü ayan-ı sabite vücut kokusu almamıştır. Yani fiiliyata çıkmamıştır, bu alemlerde tecrübesi yoktur. Ne zaman ki ayan-ı sabite bir esmanın zuhuru ile meydana gelmekte o zaman ayan-ı sabitenin bu fiiller isimler gölgesi olmaktadır. Binâenaleyh bu hayâlı olan suretleri zahir kılan esmanın çoğalması ve çokluğudur.

A'yân-ı hâriciyye ise a'yân-ı sabitenin gölgesidir. Yani şunun programı batındaki ayan-ı sabiteden geldiğinden ayan-ı sabite özdeki, bir de bunların programı ayan-ı hariciye yani hariçteki zuhur programları bunlar da ayan-ı sabitelerin gölgeleridir. Bu artan eşyaya baktığımızda, bunların hayâlde, ya'nî ilm-i ilâhîde olan şey üzerine delîl olduğunu anlarız. Bunun batın alemde programı olmasaydı zuhura gelmezdi. Bunun zuhura gelmesi batın alemin ispatlanmasıdır. 

Ve bu hayâlde olan şey zâtın vücûduna kılıf olan vücûddur, çünkü gölgedir. Ve gölgenin vücûd-i müstakılli olmayıp gölge sahibinin vücûduna bağlı olan bir vücûddur.

---------------

35. Paragraf:

İmdi kesretle vâkıf olan kimse, âlem ile ve esmâ-i ilâhiyye ile ve esmâ-i âlem ile olur. Ve ahadiyyet ile vâkıf olan kimse, Hakk'ın sureti haysiyyetiyle değil, âlemlerden ganî olan zâtı haysiyyetiyle Hak'la olur. Ve âlemlerden ganî oldukda dahi, onun âlemlerden gınası, esmanın ona nisbetinden onun gınasının aynı olur. Zîrâ onun için olan esma, ona delâlet ettiği gibi, bu eseri muhakkık olan diğer müsemmeyâta da delâlet eder (35).

-------------

Ya'nî bu gördüğümüz eşyâ-yı kesîre muvacehesinde duran ve vahdet-i Hakk'a tâlib olmayan kimse, yani bu eşyaya bakan kimse bunları var durumda gören kimse âlem ile ve esmâ-i ilâhiyye ile ve âlemin isimleriyle meşgul olup, bu kesret ile Hak'tan perdelenmiş olur. Yani özünü bilmeyen kimse o düzeyde alemdeki varlıklarla uğraşır. 

Fakat ahadiyyet-i zâtiyye indinde duran ve ahadiyyet-i zâtiyyeyi müşahede eden kimse, Hakk'ın âlemlerden ganî olan zâtı haysiyyetiyle, ebeden Hak ile olur. 29/6 bunu bilmeyen Hakk’ı kesrette arar burada bulmaya çalışır veya hiç ilgisi olmayan kimse mesela tabiatçılar buradan da çıkamazlar, bu perdeden çıkamazlar.

Fakat Hakk'ın sureti, ya'nî sıfatı haysiyyetiyle, onun aynı olmaz. Özü itibariyle Hakk’tır, ama sıfatları itibariyle aynı olmaz. Çünkü sıfat, akıl mertebesinde olan bir takım çokluktan ibaret olup, zât-ı ahadiyyette yok olmuştur.

Binâenaleyh ahadiyyet-i zâtiyyeyi müşahede eden kimse, ganî olan zâtın mazhariyyetinde olur; kesreti îcâb eden esmâiyye sureti mazhariyyetinde olmaz, ya'nî zatî olur, sıfâtî olmaz. Yani Hakk ile birlikte olmaz ancak Zatiyle olur. 

Ve çokluğu öğrenme, halktan ibaret olan âlem ile Hak'tan perdeli olanların şânı olduğu gibi, ahadiyyetle vukuf dahi, halktan perdeli olan muvahhidînin şânıdır. Yani bu aleme bakar bu aleme bir vücut verir dolayısıyla Hakk’ı idrak edemez. Hakktan mahcup olur. 

Bu iki makamdan daha a'lâ olan makam, velev ki eşyanın en hakîri olsun, bakın iki makam söyledi birisi Hakk’tan perdeli, diğeri de Halktan perdeli, o da tam değildir, ikisini birlikte görmek en güzel halidir. Bütün mazharlarda Hakk'ı müşahede eden müşahede eden kamillerin makamıdır. 

Çünkü onlar, halk ile beraber Hakk'ı ve çokluk ile beraber vahdeti; ve keza bunun aksi olarak Hak'la beraber halkı ve vahdet ile beraber çokluğu görürler. Onların nazarında biri diğerine perde olmaz. Ve Hak’ın zatı âlemlerden ganî oldukda dahi, onun bu gınası isimden gınasının aynıdır, yani isimlerden uzak olmanın aynıdır. 

Zîrâ esma bir vech ile onun aynı ise de, bir vech ile de gayrıdır. Nitekim bu ayniyyet ve gayriyyet yukarıda îzâh olundu. Biz özümüz itibariyle Hakk’ın aynıyız, ama zuhurlarımız itibariyle gayrileriyiz. Yani hangi varlığa baksak bu varlıklar aynları itibariyle Hakk’ın aynı özleri itibariyle mahiyetleri itibariyle aynı, ama zuhurları itibariyle her birerlerimiz ayrıyız. 

Biz şurada bulunduğumuz hepimiz aynları itibariyle aynıyız, özümüz itibariyle yapımız itibariyle aynıyız ama zuhurlarımız itibariyle hepimiz farklıyız. İnsan olma özelliğimiz ile aynıyız, et kemik olma özelliğimiz ile aynıyız, yapı ve sistem itibariyle aynıyız, zuhur yönüyle, mertebeler yönüyle, geliş, oluşum yönüyle aynıyız ama tekevvünde her birimiz bir esma-i ilahiyenin zuhuru ağırlıklı zuhuru olduğumuzdan hepimiz birbirimizden ayrıyız. 

Ya'nî esma zâta delâlet ettiği gibi, o isim sebebiyle ba'zısı ba'zısından mümtaz olan mefhûmâta da delâlet eder. Yani her birimizin isimleri Hakk’a delalet ettiği gibi bu isimler bazısında daha üstün bazısında daha değişik şekillerde delalet eder. Ve bu mefhûmât, yani anlaşılmaz şeyler o esmanın eseri olarak tahakkuk eyler. 0 eser ise, isimlerin mazharlarında sâdır olan ef’âldir. 

Sen ve ben, esmanın suretlerinden başka bir şey değiliz. Ve bizim ef’âlimiz, mazhar olduğumuz isimlerin eseridir. Aslında fiiller de bizim değil ismin istikameti ne ise bizden çıkan da odur. 

---------------

36. Paragraf: 

Yâ Muhammed! "Sen de! Allah", aynı haysiyyetinden, "ahaddir" (İhlâs, 112/1) Bizim ona istinadımız haysiyyetinden "Allah muhtâcün-ileyhdir." (İhlas, 112/2) Kendi hüviyyeti ve bizim hüviyyetimiz haysiyyetiyle, "doğurmadı"; ve yine böylece "doğmadı". Ve kezâlik "bir ahad ona küfüvv ve muâdil olmadı". (İhlas, 112/3-4) İşte bu, Hakk'in na'tidir. İmdi kendi zâtını "Allâhü Ahad" kavli ile ifrâd fert eyledi, ayırdı. Ve kesret, Hakk'ın nuût-i ma'lûmesiyle, bizim indimizde zahir oldu. Böyle olunca biz doğururuz ve doğarız; ve Hakk'a müstenid oluruz. Ve biz ba'zımız ba'zımıza küfüvv oluruz, benzeriz. Ve bu Vâhid bu nuûttan münezzehdir. İmdi O bizden ganî olduğu gibi, bu nuûttan ganîdir. Ve Hak için*, İhlâs sûresi olan bu sûreden gayri bir sıfat yoktur. Ve bunun hakkında nazil oldu (36).

 112/1-2-3-4

﴿١﴾ قُلْ هُوَ اللَّهُ اَحَدٌ ﴿٢﴾ اَللَّهُ الصَّمَدُ ﴿٣﴾ لَمْ يَلِدْ وَلَمْ يُولَدْ ﴿٤﴾ وَلَمْ يَكُنْ لَهُ كُفُوًا اَحَدٌ

112/1 De ki: "HÛ Allah EHAD'dır!"

112/2 "Allah SAMED'dir 

112/3 "Doğurmamış ve doğurulmamıştır;"

112/4 "O'na hiçbir küfuv (denk) olmadı!" Ya'nî Hakk'ın vücûdu, kendisinin zâtı haysiyyetiyle, Ahad'dir. Buradaki birlik sayılar itibariyle olan birlik değildir. Bu birliği beşer lisanında anlatacak bir cümle kuruluşu yoktur. Ancak kişi idrakinde bunun ne olduğunu anlayabilir. Tabi ki beşer lisanı ile anlatılacak o kişinin ruhundaki yansıma kadarını anlayacaktır. Ruhu lisan ile anlaşılabilecek bir “Ahad” Üç ihlas okuduğumuz zaman bir hatim yapılmış olur. Ef’al alemini idrak ederek okuduğun bir ihlas, esma alemini mertebesini idrak ederek okuduğun bir ihlas, sıfat mertebesi itibariyle okunan bir ihlas, bir de okuyanın kendisiyle Zat mertebesinden yani kendisiyle oluşacak olan bir ihlasla oluşacak olan bir hatimdir bu. Yoksa her birerlerimiz İhlas suresini okuduğumuz zaman bu hatim olmuyor.

Efendimizin sözü üzerine hatim oluyor, lisanen bir hatim oluyor, özü itibariyle, mahiyeti itibariyle değildir. Allah gayriden ganîdir. Allah Samed'dir, ya'nî Allah hacette (maksud) kasdedilmiştir. Vücûdumuzda ve sıfatımızda bizim ona istinadımız haysiyyetiyle kendisine ihtiyaç duyulan ve isim i'tibâriyle vücûd-i Hak Vâhid'dir; ve isimlerden ganî değildir. “Ahad” isimlerden gani Vahid gani değildir. 

Zîrâ "Samed"in ma'nâsı kendisine ihtiyaç duyulandır; ve kendisine ihtiyaç duyulan vücûdu ile gerçekleşen olur. Ahadiyette isim tecellisi olmadığından alemlerden ganidir. Yani alemlerle bir ilgisi yoktur. Ama vahidiyete ihtiyaç vardır. İhtiyaç da ihtiyaç var olunanla anlaşılır ancak. Yani ekmeğin varlığı karnı aç olanla anlaşılır. İşte o samettir, ekmek kendindedir ama kendisine muhtaç olunanla o samed ortaya çıkar. 

Binâenaleyh vücûd-i Hak ahadiyyeti haysiyyetiyle gayriden ganî olmakla beraber, sıfat ve esma haysiyyetiyle ganî değildir. Yani zengin değildir, gınada değildir. Gani zengin demektir. Bu zengin, fakir beşeri lisandadır, hakikat lisanında bu ganiliğin hali bambaşkadır.

 Nitekim Hâce Hafız buyurur.

Beyt: Tercüme: "Ma'şûkun sayesi eğer âşıkın üzerine düştü ise ne oldu? Biz vücûdda ona muhtâc idik; o da bize müştak idi." Yani maşukun çalışması eğer aşıkın üzerine düştü ise ne oldu, biz vücutta ona muhtaç idik yani biz Hak’ka bize vücut vermesi için ona muhtaç idik. Biz ona muhtaç idik o da bize müştak idi. Çünkü bu alemleri muhabbetle halk etti, onun için bize muhtaç idi neden kendi isim ve sıfatlarının zuhura gelebilmesi için bu alemdeki varlıklara ihtiyacı vardı.

Ve Hak "doğurmadı", ya'nî vâcib olan "hüviyyet'i, bizim mümkin olan hüviyyetlerimize mukârenetle veled makamında olarak üçüncü bir vücûd doğmadı ki, Hak onun vâlidi olsun. Yani aşık ve maşuktan üçüncü bir veled meydana gelmedi. Eğer gelmiş olsaydı Hakk onun valid’i olurdu.

Bu vücûd-i mümkin, ancak onun vücûduna ait olan bir vücûd-i i'tibârîdir. Hani daha önce konuştuğumuz gibi vücud-u mutlak hiçbir şekilde değişmez, hiçbir şekilde bozulmaz bu vücud-u mutlakın bizlerin izafi vücutlarıyla ortaya çıkmasından başka bir şey değildir. İşte onun müştak olduğu budur. Yani bizdeki izafi vücutla vücud-u mutlak ortaya çıkmıştır, yani görüntüye gelmiştir. Yoksa iki vücûdun birbirine mukârenetinden yani kul ve Hakk varlığının yakınlaşmasından peyda olan bir netice değildir. Hakkın varlığını mutlak ve kulun varlığını da mutlak kabul etmemiz gerekiyor ki o zaman iki ayrı varlık kabullenmemiz gerekiyor, iki ayrı varlığı kabullendiğimiz de de iki Allah kabul etmek zorunda kalıyor. Bu da şirkin en büyüğüdür. 

Ve Hak bir kimseden "doğmadı", ya'nî iki vücûd yok idi ki, onlar birbirine bitişik olmakla Hak onların neticesi olsun. Yani iki tane Allah vardı da birleştiler de Hak onlardan zuhur etti olsun. Böyle bir şey de olmaz. Ve Hakk'ın vücûduna "benzer" ve mukabil ve misil ve muâdil olarak diğer bir vücûd yoktur ki, kendisine sahiplenen olsun. Belki mertebelerin tümünde "vücûd" ancak kendisinindir. Meselâ buhar kesafet peyda edip bulut ve su ve buz olur.

Bu üç mertebede zahir olan suretler, hep buharın vücûdudur. Bulutun ve suyun ve buzun vücudları, buharın vü­cûduna ait olan vücûdât-ı i'tibâriyyedir. Yani onu muhafaza eden kaplayan yahut perde olan itibari bir görüntüdür. Güneşin karşısına getirdiğin zaman buzu su olur, suyu biraz daha güneşte tuttuğun zaman buhar olur, İşte bu ahadiyyet, zâtı hasebiyle Hakk'ın sıfatıdır. Binâenaleyh Hak Teâlâ "Allâhü Ahad" kavliyle zâtının ferd olup kesretten münezzeh olduğunu beyân eyledi.

Bu münezzehiyyet, Hakk'ın ahadiyyet sıfatı hasebiyledir. Velâkin Hak'tan selb edip, bizim vasıflanmış olduğumuz, bilinmiş sıfat hasebiyle, bizim indimizde çokluk zahir oldu. Çünkü biz doğururuz ve doğarız; ve vücûdumuzda ve sıfatımızda Hakk'a istinâd ederiz; ve biribirimize benzer ve muâdil oluruz. İşte Hak'tan aldığımız bu sıfat ile bizler vasıflanmış oluruz. Ve bu sebeble de bizim indimizde çokluk zahir olur. Yani kesret bizlere göredir. 

Ve Hakk-ı vâhid, zât-ı ahadiyyeti ve aynı vâhidesi i'tibâriyle, bunlardan münezzehdir. Yani vahidiyet mertebesinde, Ahadiyet mertebesinde hakk-ı Vahid tek olan Hakk bunlardan ayn-ı vahidesi ile münezzehtir (29/6) ve ganîdir; ve nitekim bizlerden dahi ganîdir. Çünkü bizler bu sıfat ile vasıflanırız. Binâenaleyh Hak, zâtıyla bizden ganîdir. Ve zatî zenginliği i'tibâriyle bu sûre-i İhlâs'tan başka Hakk'ın bir sıfatı yoktur. Yani İhlas Suresinde bunun hakikati belirtilmektedir. Zîrâ bu sûre-i şerife, zât-ı ahadiyyetten çokluğunun ve hükümlerinin ve sıfatının yok etmeye mahsus kılınmıştır.

Ve ahadiyyet çokluğu yok etmedir. İşte İhlâs’ın manasıbudur. Onun için İmâm-ı Alî (k.a.v.) Efendimiz hazretleri ya'nî "O'nun için İhlasın kemâli, O'ndan sıfâtın yok edilmesidir" buyurdular. İhlas izafeti ortadan kaldırmaktır demişlerdir. Burada sıfatı kaldırmaktır diyor, sıfat da bir izafettir. İhlas iki türlüdür bir kendi varlığımızda ihlası bulmak, bir de alemlerde ihlası bulmaktır. Kimlikteki ihlası ortadan kaldırmak bu meydana geldiğinde “vitr” ismini almakta, alemdeki ihlasın hakikati ihlas suresi ile bakıldığı zaman ferdiyetini anlamaktır. Yani alemdeki izafeti kaldırmaktır. 

İhlasın hakikati izafeti kaldırmaktır. Yani üzerimizde izafi olan ne varsa yani sonradan işte elbise, ceket, pantalon gibi dışarıdaki izafetler sonra da ruhumun bedeni var, hatta ruhun var, cismin var, nurun var, demek bile bir izafet mertebesi olmuş oluyor. Kendimize izafiyet vermiş oluyor. İşte bunlardan temizlendiğinde bireysel izafet yani saflık özümüz itibariyle vitriyet, vitr namazı bunun için kılınıyor. Onun için tek tekbiri vardır. 

Efendimiz buyuruyor “Allah birdir birleri sever” bakın orada “vitr” bir olarak geçiyor, diğer tarafta vahid geçiyor.

Ve bu İhlâs suresi, Hakk'ın nesebi (nû-nun fethiyle), yani na’ti olan ahadiyetin ya'nî sıfatı olan ahadiyyetin vasfında nazil oldu. Fakat bu ahadiyyet, ahadiyyet-i zâtiyyedir; ahadiyyet-i esmâiyye değildir. Yani isimlerin birliği değil Zat’ının birliğidir. Yani esma-i ilahiyeyi topladığımız zaman bir olur diyor, yani o birlik değil, daha onların zuhura gelmeden evvelki asli birliğidir. Yani ahadiyyetidir diyor İhlas Suresinde belirtilen. Nitekim Hz. Şeyh (r.a.) âtide buyurur:

--------------

37. Paragraf İmdi Allah'ın ahadiyyeti, bize tâlib olan esma haysiyyetinden, ahadiyyeti kesrettir. Ve bizden ve esmadan gınası haysiyyetinden, Allah'ın ahadiyyeti, ahadiyyet-i "ayn"dır. Halbuki her ikisine de, ahadiyyet ıtlak olunur. İşte bunu bil! (37)

. --------------------

Yani her ikisine de ahadiyyet denilir diyor, yani isimlerin topluluğuna da ahadiyyet denir, ama isimsiz ve sıfatsız olduğu mertebeye de ahadiyet denir. Bunların birisi Zat’i yönüyle ahadiyet biri de faaliyet sahasında olan esma-i ilahiye ve sıfat-ı ilahiyeleri ile Ahad olmasıdır.

Hani bizim derslerimizin sonunda var ya Vahid, Ahad, Samed, Allah diyoruz bakın buradaki Ahad işte burada bahsettiği Ahaddır. Esma-i ilahiyeleri bünyesinde toplayan Ahaddır. Yoksa yukarıdaki ahadiyet değildir. Ahad ve Samed, ahadiyet bütün esma-i ilahiyeyi topluyor, Samediyeti ile de hiçbir varlığa ihtiyacı olmadığı kendi kendine ve kendinde olan kendi kendine yeter olan olduğunu ifade ediyor. 

Sonra bu esma-i ilahiyeyi Allah isminde toplamış oluyor. Bir yönden baktığımız zaman Allah ismi bütün isimlerin isminde cami olduğundan ama bir yönden özelliği itibariyle baktığımızda Vahid ve Ahad, Allah’ın üstündedir geliş sırasına göre. Ama Allah ismi yine bunları kapsamına aldığından yine de onların üstündedir. Bir başka yönden bakıldığında. Çünkü ahadiyet uluhiyet tecellisi ile zuhura geliyor. 

Yani bütün mertebeler uluhiyyetten zuhura gelmektedir. İşte uluhiyyetten meydana gelen Ahad burada saydığımız Ahaddır. Esma-i ilahiyenin tesirinde olan Ahad’dır. Ama üstün olan Ahad o bahsedilen Ahad’dır. Çünkü o Ahad’da daha “Allah” da zuhurda yoktur. Yani Zat-ı mutlak daha “Allah” ismi ile vasıflanmamıştır. Ahad’da daha henüz Allah yoktur. Zaten “Ahad”ın ne olduğu belli değildir.

Biz şimdi “Ahad” diye kafamızda bir şeyler geçirmeye düşünmeye çalışıyoruz, Ahad Allah isminin zuhurundan sonra faaliyete geçiyor ve “Ahad” ile topluyor bütün varlığın hakikatini. İşte bu sıfati ve esmai olan “Ahad”dır, diğeri de mutlak Zat’i olan “Ahad”dır. 

Ya'nî ahadiyyet-i ilâhiyye ikidir: Birisi eserlerini bizde izhâr etmek için bize tâlib olan isimleri haysiyyetinden olan ahadiyyete, "ahadiyyet-i kesret" derler. O vahdetteki Ahad’dır, mutlak Ahad’dır. Hiç kesretle ilgisi olmayan Ahad’dır. 

Zîrâ birçok esma ile müsemmâ olan şey, ancak zât-ı vâhiddir. Ve bu kesret, ancak akıl mertebesinde olan çokluk nisbetleridir. Meselâ insan mefhûmu, zatı bakımından ahad olduğu halde, gülen, ağlayan, okuyan, yazan, döğen, seven gibi ilh... bir takım nisbetleri vardır.

Bunların taaddüdü ile zâtının taaddüdü lâzım gelmez. Bu çokluk taakkul mertebesindedir. İşte bu esma cihetinden olan insan mefhûmunun ahadiyyeti çokluk ahadiyyeti.

İkincisi: Allah'ın esma eserleri olan bizlerden ve isimlerinden gınası cihetinden olan ahadiyyetidir. Buna da "ahadiyyet-i ayn", ya'nî "ahadiyyet-i zâtiyye" derler. Zîrâ zât, zât olmak için mutlaka isimlerine ve onun eserlerine muhtaç değildir, yani bir insan, insan olması dolayısıyla eserlerine muhtaç değildir, isimleri olsa da olmasa da yine zâttır. Meselâ insanın isimlerinden mücerred olarak bir ahadiyyeti vardır ki, zâtı cihetindendir. Binâenaleyh okuyucu, yazıcı, döğücü, sevici olmasa da, insan yine insandır. Ve bu nisbetlerden müstağnidir. İnsanın zatının bunlara ihtiyâcı yoktur. İşte bu iki ahadiyyete dahi "Ahad" ismi verilir. Fakat zâta nisbet olunan ahadiyyet başka, esmaya nisbet olunan ahadiyyet başkadır. Binâenaleyh bunları mahallerinde isti'mâl etmek yani kullanmak için farklarını bil!

---------------

38. paragraf:

İmdi Hak, ancak senin için, senin üzerine ve O'nun üzerine delâil olarak zılâli îcâd etti. Yani gölgeyi icat etti. Ve onu soldan sağdan râci' olduğu halde sâcid kıldı. Yani soldan ve sağdan secde edici kıldı. Tâ ki arif olasın ki, sen kimsin ve senin Hakk'a nisbetin nedir ve Hakk'ın sana nisbeti nedir ? / Tâ ki bilesin ki Allâhın mâsivâsı nereden ve hangi hakîkat-i ilâhiyyeden Allah'a fakr-ı külli ile ve ba'zisının ba'zısına iftikarı sebebiyle, ona fakr-ı nisbî ile muttasıf oldu (38).

Hz. Şeyh (r.a.) Sûre-i Nahl'de vâkı (Nahl, 16/48) de buyurur;﴿٤٨﴾ اَوَ لَمْ يَرَوْا اِلَى مَاخَلَقَ اللَّهُ مِنْ شَىْءٍ يَتَفَيَّوءُا ظِلالُهُ عَنِ الْيَمِينِ وَالشَّمَاۤئِلِ سُجَّدًا لِلَّهِ وَهُمْ دَاخِرُونَ

Ya'nî "Onlar görmezler mi ki, Allah Teâlâ'nın halk ettiği cism-i kâimin gölgesi şemsin tulü' ve gurubu indinde sağına ve soluna dönüp uzanarak ve kısalarak züll üzere Allah Teâlâ'ya secde etmektedir" âyet-i kerîmesine işaret buyururlar.

Nahl (16/48)-Allah’ın yarattığı şeylerin gölgelerinin sağa sola vurarak boyun eğip Allah’a secde ettiklerim görmüyorlar mı? 

Ya'nî Hak, gölgeleri senin vücûduna ve O'nun vücûduna delîl olmak için îcâd etti. Ve o gölgeleri güneşin doğma vaktinde sağdan sola ve gurubu zamanında da soldan sağa mail olarak secde eden, ya'nî arz üzerine yayılan kıldı.

Ve sen kimsin ve senin Hakk'a nisbetin nedir ve Hakk'ın sana nisbeti nedir? İşte bunları bilesin diye gölgelerin vücûdlarını ve vücudların gölgelerini sana delâil olmak üzere îcâd eyledi. Bakın gölgelerin vücutlarını, gölge; gölge ama o da bir vücuttur. O gölgenin vücudunu sana delil kıldı. Seni de gölgeye delil kıldı. Ve bunların hepsini de Hakka delil kıldı. Sen olmasan gölgen de olmayacaktır. İşte bizler de Hakkın gölgeleri hükmündeyiz, koyulaşmış, yoğunlaşmış gölgeleri hükmündeyiz. Hakk olmasaydı biz de olmayacaktık. 

Eğer sen dikkat edersen bilirsin ki, bu zahir olan vücûdlar, hayal gölgesidir. Ve sen o zahir olan vücûdlardan birisisin ve senin Hakk'a nisbetin gölgenin şahsa nisbeti gibidir. Sen olmasaydın gölgen olmayacaktı. İşte bakın burada çok mühim bir hadise vardır. Efendimizin gölgesi yoktu biliyorsunuz. Aramızdaki farka bakın. Neden yoktu? Allah’ın gölgesi olmadığı gibi O’nun da gölgesi yoktu. Çünkü o kendi vardı, kendi nurdu, O’nun gölgesi bizleriz. Neden? “ben Allah’tanım, mü’minler de benim nurumun nurundandır” buyuruyor. Bir başka yerde de “bendendir” buyuruyor. Onun için biz O’nun gölgesiyiz. O, diyelim Allah’ın gölgesi, biz de O’nun gölgesiyiz. Gerçi O gölge de değil de belirtmek için söylüyoruz. 

Hani O’nun üzerinde bir bulut dolaşıyordu ya acaba düşünmek lazım O mu güneşten gölgeleniyordu bulut ile yoksa güneş mi gölgeleniyordu O’ndan. Çünkü senin mukayyed ve zahir olan vücûdun vücûd-i mutlaktan uzamıştır; ve sen onunla kâimsin. Ve Hakk'ın sana nisbeti dahi, şahsın gölgeye nisbeti gibidir.

Ve şahıs gölgesinden bilindiği gibi Hak dahi kendisinin gölgesi olan âlemden ma'lûm olur. Ve gölgenin harekât ve sekenâtı, yani hareket ve sakin olması gölge sahibinin harekât ve sekenâtına tâbi' olup, gölgenin başlı başına vücûd-i müstakılli yoktur.

Ve şahs-ı kâim olmayınca gölgenin dahi vücûdu olmaz. Ve keza sen bilirsin ki, mâsivâ-yı Hak dediğimiz bu madde suretler, ne mertebeden ve hangi hakîkat-i ilâhiyyeden Hakk'ın vücûduna ihtiyâc-ı küllî ile ve onların biribirine ihtiyâcı sebebiyle, vücûd-i Hakk'a ihtiyâc-ı nisbî ile vasıflanmış oldu. 

Ma'lûm olsun ki, fakirlik ve ihtiyâç iki suretle olur: Birisi budur ki Hak tan gayrı dediğimiz zahir olan vücûdât, Hakk'ın gölgesidir. Binâenaleyh bunlar vücûdda Mûcid, Mukavvim, Rab ve Nûr olan ve Allah ismiyle müsemmâ olan zât’a muhtaçtırlar. Nitekim şahsın gölgesi dahi vücûd bulabilmek için mutlaka o şahsa muhtaçtır. Ve bizim vücûd gölgemiz, İlâh’ın me'lûhu yani ilaha kul olan olup kendi nefsinde müstakil değildir.

İşte bizim vücûdumuzun Hakk'a bu suretle ihtiyâcı, iftikâr-ı küllidir yani külli fakirliğimizdir. Yani bizim vücudumuzun Hakk’a bu suretle ihtiyacı külli bir fakirliktir. 

İkincisi, fakirin zengine ve çocuğun validesine ve zaîfin kavîye olan ihtiyâcı gibi yekdîğerimize olan ihtiyacımızdır.

Bu ihtiyâç, zılliyyetten dolayı vâki' olan ihtiyâç nev'inden değildir. Yani insanların iki türlü ihtiyacı vardır bir Hakk’a ihtiyacı vardır, bir de birbirlerine ihtiyacı vardır. 

Bu ikinci ihtiyaç diğeri gibi değildir, Belki mezâhirde Hakk'ın rubûbiyyetle zuhurundan nâşîdir. İşte buna da, şiddetli ihtiyaçlar nisbetleri derler, yani nisbi fakirlik derler. Bununla beraber âlem, rubûbiyyet cihetinden gölge değildir, Hakk'ın aynıdır. Binâenaleyh şiddetli ihtiyaç, hakikatte Allah'dan gayri hiçbir kimseye değildir.

--------------

39. Paragraf:

Ve tâ ki bilesin ki, nereden ve hangi hakîkat-i ilâhîyyeden, Hak nâstan gınâ ile ve âlemlerden gınâ ile muttasıf oldu. Ve âlem dahi gınâ ile muttasıf oldu. Ya'nî nâstan ba'zısı ba'zısından şu vech ile gına ile muttasıf oldu ki, o vech onunla bâ'zısının âhara müftekır olduğu vechin aynıdır. Ve Hak için esmâ-i ilâhiyyeden gayri, âlemin ona müftekır olduğu bir sebebiyyet yoktur. Ve muhtâcün-ileyh olan isim, muhtacın misli olarak âlemden olsun veyahut ayn-ı Hak'tan olsun, esmâ-i ilâhiyye, âlemin ona muhtâc olduğu her bir isimdir. O da Allah'dır, gayri değildir. Bunun için Allah Teâlâ buyurdu: "Ey nâs, siz Allah'a muhtaçsınız; ve Allah ganî ve hamîddir" (Fâtır, 35/15) (39).

-----------------------

يَا اَيُّهَا النَّاسُ اَنْتُمُ الْفُقَرَاءُ اِلَى اللّٰهِ وَاللّٰهُ هُوَ الْغَنِىُّ الْحَمٖيدُ

35/15- Ey insanlar! Siz Allah'a muhtaçsınız. Allah ise zengin ve her hamde lâyıktır.

Ya'nî sen im'ân ile yani dikkatli baktığın vakit yukarıda zikr olunan hakikatleri bildiğin gibi, bunu dahi bilirsin ki: Hak, ne mertebeden ve hangi hakîkat-i ilâhiyye ile nâstan ve âlemlerden gına ile vasıflanmış oldu. Ve bu gına ile vasıflanmış âlemde dahi vâki' oldu. Ya'nî âlemin bir cüz'ü bir hususta diğer cüz'ünden ganî oldu.

Ve keza bir cüz bir hususta diğer bir cüz'e mütfekır oldu yani ona ihtiyaçlı oldu. Meselâ bir şahsın gölgesi vücûdda o şahsa muhtaçtır. Fakat yine o gölge, kendisinin sahibi olmayan diğer bir şahıstan ganîdir. Ve keza su, donmak için güneşe muhtaç değildir ve ondan ganidir (muhtaç değildir).

Fakat erimek için güneşin hararetine muhtaçtır. Bakın bir yönden muhtaç oldu bir yönden gani oldu. Binâenaleyh su, güneşten bir vech ile ganîdir; ve bir vech ile ona muhtaçtır. Ve bu muhtaç olma ve zenginlik, birbirinin aynıdır. Çünkü mazharlarda Hakk'ın rubûbiyyetle zuhurundan nâşîdir.

Ve âlem ise, rubûbiyyet cihetinden Hakk'ın aynıdır. Ve âlem vücûd-i aslîsi olmayıp ademiyyet üzere bulunduğundan, şübhesiz zatî ihtiyaç ile sebeblere muhtaçtır. Sebeb olmayınca onun vücûdu olamaz. Ve âlemin muhtaç olduğu en büyük sebeb dahi, Hakk'ın sebebiyyetidir.

Binâenaleyh bizim vücûdumuz, zâti ihtiyaç ile Hakk'a muhtâc olup, kendi zâtı ile kâim olan zât-ı mutlakanın tecellîsi ve esmâsiyle kâimdir. Âlemin muhtâç olduğu Hakk'ın sebebiyyeti dahi, esmâ-i ilâhiyyeden gayri değildir. Ya'nî kul ve mahlûk olan âlem, Rabb'e ve Hâlık'a muhtaçtır. 

Bununla beraber bu ihtiyaç rızk ve halktadır. Yoksa, zevâ-t-ı hakikatler, zâtın zahiratının suretleridir ve Hakk'ın şe’nleridir. Binâenaleyh zat bakımından ihtiyaç yoktur. Bu iftikâr ancak nisbetlerden ibaret olan esma arasındadır. Ve biz de işte o esmânın suretleriyiz.

Ve esmâ-i ilâhiyye, âlemin muhtâc olduğu her bir isimdir ki, kendisine muhtâc olunan isim, gerek çocuğun vücûdda babasına ihtiyâcı gibi, âlemin cüz'ünden muhtâcın kendisine benzeyen bir cüz' olsun. Ve gerek çocuğun surette ve halkta Musavvir ve Hâlık olan Hakk'a ihtiyâcı gibi ayn-ı Hak'tan olsun.

Ya'nî ism-i Zâhir'in taht-ı ihatasında olan mezâhir-i kevniyye ve avâlim-i halkıyyeden her birisi iki i'tibâr ile "ism-i ilâhî"dir. 

Birisi budur ki, mevcûd olan her bir şey, Hakk'ın vücûduna ve onun vahdetine delâlet ettiği için "ism-i ilâhî" olmuş olur. İkincisi budur ki, mevcûd olan her bir şey, esmâ-i ilâhiyyeden bir ismin mazharı ve meclâsıdır. Yani parlaması ve zuhur yeridir cilalanmasıdır.

Binâenaleyh her bir isim rubûbiyyetini kendisine mahsûs olan mazharda izhâr ettiği ve zahir ile mazhar bir görüldüğü için, her şey "ism-i ilâhî" olur. Yani ilahi bir isim olur. Ve ism-i Bâtın'ın tahtı ihatasında olan ilmi suretlere gelince onların esmâ-i ilâhiyye olduğuna şübhe yoktur.

İmdi kendisine ihtiyaç duyulan isim, Allah'dır; rubûbiyet cihetiyle onun gayri değildir. Babanın çocuğun vücûduna sebeb olması hususunda, kabiliyetten ve mazhariyyetten başka bir şey yoktur. Babanın mazharında zahir olan fiil, Hakk'ın fiilidir; ve mazharın vücûdunda zahir olan Hakk'ın aynıdır.

Bunun için Hak Teâlâ buyurdu ki "Siz Allah Teâlâ'ya muhtaçsınız" (Fâtır, 35/15). Ya'nî fakr, sizin sıfat-ı zâtiyyenizdir. Fatır (35/ 15) Ey insanlar! Sizler Allah’a muhtaçsınız. Allah ise zengindir, övülmeye layıktır.

Binâenaleyh hadd-i zâtında sizin gınanız olmayıp, bütün emirlerde cemı-i umurda fakr-ı küllî ile Hak Teâlâ'ya muhtaçsınız. "Ve Allah Teala kendi zâtı ile gayrden ganîdir. Ve kendi zâtı ile yine kendi zâtını hamîddir." 

---------------

40. Paragraf:

Ve ba'zımızdan ba'zımıza bizim için iftikar sabit olduğu ma'lûmdur. Böyle olunca bizim esmamız esmâullahdır. Zîrâ iftikar, bilâ-şek O'nadır. Ve bizim a'yânımız ise, nefs-i emrde O'nun zillidir, O'nun gayri değildir. İmdi O, bizim "hüviyyet'imizdir; "hüviyyet'imiz değildir. İşte biz sana tarîki temhîd ettik, nazar et! (40).

----------------

Ya'nî Hakk'ın bize tecellî eylediği esma ile ba'zımızın ba'zımıza ihtiyacı sabit olur. Yanı Allah’ın bize verdiği isimler ile bazımız bazımıza muhtacız. Ve varoluşa ait esmâ, tenezzülü ve varoluşa ait sıfat ile vasıflanma i'tibâriyle Allah'ın isimleridir. Meselâ letafet mertebesinde buharın adı buhardır. Fakat tenezzülatı i'tibâriyle her mertebede bir isim alır.

Bir mertebede adı bulut; ve bir mertebede yağmur ve su; ve bir mertebede kar; ve bir mertebede de buzdur. Bu isimlerin cümlesi buharın isimleridir. Şu halde bizler ki, varoluş ile ilgili hakikatleriz, bizim isimlerimiz Allah'ın isimleridir. Ve bizler ancak esmanın suretleriyiz. Bizim yek dîğerimize muhtâc oluşumuz dahi, Hakk'a olan ihtiyâcdır. Yani karşılıklı insanlar birbirlerine muhtaç olsalar da aslında Hakk’adır onların ihtiyacı.

Ve hiç şübhe yoktur ki, muhtaç olma ancak Allah Teâlâ'yadır. Ve a'yân-ı sabitemiz ile a'yân-ı mevcûdemiz nefsü'l-emrde Hakk'ın gölgesidir. Ve bir şeyin gölgesi ise o şeyin aynıdır. İşte bu i'tibâr ile Hak bizim "hüviyyet'imizdir. Ve bir şeyin gölgesi o şeyden ayrı olduğundan bu i'tibâr ile dahi Hak bizim "hüviyyet'imiz değildir. Meselâ buhar, hakikat ve vücûd i'tibâriyle, buzun hüviyyetidir. Ve taayyün ve kayd ve izafet i'tibâriyle buzun hüviyyeti değildir.

İşte ey kâri', ey okuyan biz sana Hakk'a mûsil olan yani hakka ulaştıran gayet geniş bir yol açtık. Sen dîde-i basiret ile yani basiret gözü ile nazar edip cemâl-i ahadiyyeti, cemî'-i mezâhir-i âlemde ve bu suretlerde müşahede et! Ve âlemin suver-i kesîresi gözüne perde olmasın! 

Rubâî:

Tercüme: "Ma'şûkun ayan olduğunu şimdi bildim. Arada benim ile beraber olduğunu şimdi bildim. Taleb ve taharri ile bir makama vâsıl olurum demiş idim. Halbuki onun tefrika olduğunu şimdi bildim." Bakın “mertebeler ile bir yere geleceğimi zannetmiştim ama onun da tefrika ayrıcalık olduğunu şimdi bildim.” diyor. Yani mertebeler dahi hepsi onunmuş.

MESNEVİ

Tercüme: “Fehim ve hayel, tama ve korku alemi yolcu için bir sed-i azimdir.” Şerh: Yani azametli bir seddir önlerinde. Tarik-i Hakk’a salik olan bir kimse eğer kendisinin ve alemin heyet-i mecmuasının vücud-u vehimlerinden geçmez ve onların esma-i ilahinin bir zılali olup bir hayalden ibaret olduğunu bilmezse yani bunların hepsinden geçmezse kendi vucud-u mefhumuna müterettib olacak mükafata tama ve mücazattan dahi havf eder. Ameli ancak mükafata nail olmak mücazata halas olmak için ifa eyler. Bu ise isneyniyet olup yani ikilik olup Hakk yolunda sedd-i azimdir. Zira salikin maksudu vahdettir. Bu kesret-i mevhume ve muhayyele ile vahdet bulunmaz. Yani bu düşünce içerisinde olan bir ömür boyu ibadet etse kesretten kurtulamaz. Neticede kendi ayrı gördüğü, kendi kendine var ettiği varlığına menfaat kazandırmaktan başka bir iş değildir yapmış olduğu şey. 

Mesnevi:

Tercüme: “Bu nakış bağlayıcı olan hayalin nakışları dağ gibi olan Halil gibi bir zata zarar oldu.” Şerh: “Hayal-i nakş-bend”den murad yani bu hayalin nakışlarından olan bendden murad ilm-i ilahide olan eşyanın suretleridir. Bu hayalin nakışları ise hazret-i şehadette zahir olan suretlerdir ki ayan-ı sabitenin zılalidir. Böylece bu alem hayalin hayali olmuş olur. İşte bu nukuş-i muhayyele yani hayalde olan nakışlar, dağ gibi râsih olan İbrahim Halilullah gibi bir zata zarar iras etti. Yani perde oldu. 

Mesnevi:

Beyit Tercüme: “Cevad olan Cenab-ı İbrahim işte Rabbım budur dedi çünkü alem-i vehme düştü. Yıldızı gördüğü zaman. Yıldızın teviline böyle zikir söyledi. O’nun gibi bir kimse te’vil gevherini deldi.” Şerh: Cömert olan Cenab-ı İbrahim evvelen parlak bir yıldız gördü, işte Rabbim budur dedi, o yıldız gaip olunca ben ufûl edenleri sevmem deyip bu tevehhümden vaz geçti. Bu vakıanın tafsili 6/76 ayetinde 

﴿٧٦﴾ فَلَمَّا جَنَّ عَلَيْهِ الَّيْلُ رَاَ كَوْكَبًا قَالَ هَذَا رَبِّى فَلَمّاَۤ اَفَلَ قَالَ لاۤ اُحِبُّ الاَفِلِينَ

6/76- Üzerine gece bastırınca, bir yıldız gördü:"Rabb'im budur" dedi. Yıldız batınca da:" Ben batanları sevmem" dedi.

Daha sonra Ay’ı daha büyük müşahede edip işte Rabbim budur dedi gurûb edince ondan dahi yüz çevirdi. Şemsi daha büyük ve münevver, aydınlık gördü, işte Rabbım budur dedi o da gurûb edince bu vehimden dahi vaz geçip yeri göğü yaratan Sani’-i Hakim’e yani var eden mutlak hakime alemlerin Rabbına teveccüh oldu. 

İşte cenab-ı İbrahim gibi bir Zat’ı suver-i alem te’vil canibine sevk etti. Mahaza nur-i aklı bu suretlerin hayal-i zail yani geçen bir hayal olduğuna hüküm eyledi. Ama evvela oradan geçiliyor başka da çaren yok evvela gölgeyi görüyorsun, gölgeden aslına ancak ulaşabiliyorsun. Hayal ve vehimden geçerek. 

Mesnevi:

Tercüme: “Göz bağlayıcı olan alem-i vehim ve hayal, öyle dağı yerinden kopardı. Hatta onun kelamı هَذَا رَبِّى “heze Rabbi” geldi, yani “bu benim Rabbım” o kadar rablık hükmü verdi. Bakın hayal ve vehim nereye götürüyor. Oyaşta mazurdu çünkü çocuk yaşta idi. Ahmakın ve eşeğin hali ne olur?” Hazret-i İbrahim (a.s.) bu duruma düşerse ahmak ve eşeğin hali ne olur?

Şerh: Çeşm-i aşireti yani basiret gözü cemal-i vahdete nazar etmekten bağlayan bu alem-i vehm ve hayal ve zılal, bu nukuş-i masivaya kapılmamak hususunda dağ gibi metin olan bir nebiyy-i zi-şanı yerinden kopardı. Artık sen suver-i alemin hakayıkını idraktan mahrum olan ahmakın ve müptela-ı şehvet olan eşeklerin halini kıyas et! İbrahim (a.s.) bu hayalat içinde Rabbısını aradı ve bu taharri vücud-u hak ile vücud-u halk arasındaki rabıtaya ve münasebete taalluk etti. Halbuki ahmak ve hımar tabiatında olan kimseler bu suver-i hayaliyeye birer suretle temettü kasdıyla dört el ile yapışıp kalmışlar, Rablerini külliyyen unutmuşlar ve hatta bazıları inkar bile etmişlerdir. 

-------------- 

Gerçekten de bu kitaplar hakkında aleyhte söylenecek hiçbir şey yoktur, kim ki böyle bir davranışta bulunur, kendini cahilin cahili olarak ilan etmiş ve aklının ne kadar kısır ve fikrinin ne kadar ön yargılı ve ufkunun ne kadar da dar olduğunu, bu vasıfları ile kendi halini ispat etmiş olur. 

Gerçek bir düşünür, İslam’a yakışır bir ilim sahibi, Peygamberimize yakışır bir ümmet, Rabbımıza yakışır idrakli ve ne yaptığını bilen bir kul ve insanlık alemine yardımcı olan bireyler olmamızı Cenâb-ı Hakk’tan niyaz ederim. 

Bütün bu hakikat-i ilahiye ilimlerinin bizlere kadar ulaştırılmasında emeği geçen bütün hizmet ehli kadirşinas kimselere teşekkür ederiz. 

Bizlerde, bizlerden sonra gelecek yeni nesillerimize bu ilahi emanetleri aktarmaya acizane çalışmalar yapmaya gayret ediyoruz. Cenâb-ı Hakk evvela bu hakikatleri hepimize idrak ettirsin sonra da tahakkuklarını nasib etsin İnşeallah. 

Allah Hak söyler Hakk-ı söyler.

 Gayret bizden muvaffakıyet Hakk’tandır. T.B. 

----------------- 

Terzi Baba kitapları. 

Terzi Baba Baskısı olan kitaplar. 

1. Necdet Divanı:

2. Hacc Divanı:

3. İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri:

4. Lübb’ül Lübb Özün Özü, (Osmanlıca’dan çeviri):

5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri):

9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet:

10. Kelime-i Tevhid, değişik yönleriyle:

11. Vâhy ve Cebrâil:

12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi:

13. (13) On üç ve Hakikat-i İlâhiyye: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri ve şerhi 

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

16. Divân (3)

19. Sûre-i Feth ve fethin hakikat-i.

21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

22. Sûre-i Yûsuf ve dervişlik:

24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.) 

35. Fâtiha Sûresi: 

39. Terzi Baba: (2)

41. İnci tezgâhı:

49. 36-Yâ’sîn, Sûresi: 

59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

67. 067-Mülk Sûresi: 

68. 1-namaz sureleri

69. 2-namaz sureleri

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

91-Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

95- Terzi Baba-(8) (19/53)

96- 41-Fussilet Sûresi. 

103-terzi Baba yüksek lisans tezi. 

118- 52-Tûr suresi. Ve M. Nusret tura. 

129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

-------------------

(H) Yayınları tarafından basılan kitaplarımız: 

-------------------

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve hakikatleri: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri.

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem-safiyeti. Safiyyullah. (a.s.) 

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

------------------------------ 

 Terzi Baba kitapları sıra listesi

 KAYNAKÇA

 1. KÛR’ÂN VE HADîS :

 2. VEHB : Hakk’ın hibe yoluyla verdiği ilim.

 3. KESB : Çalışılarak kazanılan ilim.

 4. NAKİL : Muhtelif eserlerden, Mesnevi’i şerif, İnsân-ı Kâmil, Fusûsu’l Hikem ve sohbetlemizden müşahede ile toplanan ilim.

(Gönülden Esintiler) 

1. Necdet Divanı:

2. Hacc Divanı:

3. İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri:

4. Lübb’ül Lübb Özün Özü, (Osmanlıca’dan çeviri):

5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri):

9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet:

10. Kelime-i Tevhid, değişik yönleriyle:

11. Vâhy ve Cebrâil:

12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi:

13. (13) On üç ve Hakikat-i İlâhiyye: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri ve şerhi 

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

16. Divân (3)

17. Kevkeb. Kayan yıldızlar.

18. Peygamberimizi rû’ya-da görmek. 

19. Sûre-i Feth ve fethin hakikat-i.

20. Terzi Baba Umre (2009)

21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

22. Sûre-i Yûsuf ve dervişlik:

23. Değmez dosyası:

24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.) 

25. -1-Köle ve incir dosyası: 

26. Bir zuhûrât’ın düşündürdükleri: 

27. -2-Genç ve elmas dosyası: 

28. Kûr’ân’da Tesbîh ve Zikr: 

29. Karınca, Neml Sûresi: 

30. Meryem Sûresi: 

31. Kehf Sûresi: 

32. 3-Terzi Baba İstişare dosyası: 

33. Terzi Baba Umre dosyası: (2010)

34. -3-Bakara dosyası: 

35. Fâtiha Sûresi: 

36. Bakara Sûresi: 

37. Necm Sûresi: 

38. İsrâ Sûresi: 

39. Terzi Baba: (2) 

40. Âl-i İmrân Sûresi: 

41. İnci tezgâhı: 

42. 4-Nisâ Sûresi: 

43. 5-Mâide Sûresi: 

44. 7-A’raf Sûresi: 

45. 14-İbrâhîm Sûresi: 

46. İngilizce, Salât-Namaz: 

47. İspanyolca, Salât-Namaz: 

48. Fransızca İrfan mektebi:

49. 36-Yâ’sîn, Sûresi: 

50. 76-İnsân, Sûresi: 

51. 81-Tekvir, Sûresi: 

52. 89-Fecr, Sûresi: 

53. Hazmi Tura: 

54. 95-Beled-Tîn, Sûresi: 

55. 28- Kasas, Sûresi: 

56. İrfan-Mek-Şer-Fransızca-Baba: 

57. 20-TÂ HÂ Sûresi: 

58. Mirat-ül-İrfan-ve-şerhi: 

59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

62. -4-Bir ressam hikâyesi:

63. İnci mercan tezgâhı

64. Ölüm hakkında:

65. Reşehatt’an bölümler: 

66. Risâle-i Gavsiyye: 

67. 067-Mülk Sûresi: 

68. 1-Namaz Sûrereleri: 

69. 2-Namaz Sûrereleri: 

70. Yahova Şahitleri: 

71. Mü-Geceler-Fran-les-nuits: 

72. Îman bahsi: 

73. Celâl cemâl Celâl: 

74. 2012 Umre dosyası: 

75. Gülşen-i Râz şerhi: 

76. -5-Doğdular, yaşadılar hikâyesi: 

77. Aşk ve muhabbet yolu: 

78. A’yân-ı sâbite. Kazâ ve kader:

79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.

81- Hayal vâdîsi’nin çıkmaz sokakları: 

82- Mektuplarda yolculuk-M.Nusret-Tura.

83- 2013 Umre dosyası. 

84- Nusret Tura-Vecizeler ve ata sözleri.

85- Nusret Tura-Tasavvufta aşk ve gönül.

86- Terzi Baba-(6) İstişare dosyası.

87- Terzi Baba-İlâhiler derleme.

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

89- 6-Her şey merkezinde hikâyesi. 

90- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-1) şerhi. 

91- Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

92- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (2) şerhi. 

93- 7. İngilizce. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

94- Mescid-i Dırarr-Kubbet-ul Kara. 

95- Terzi Baba-(8) (19/53)

96- 41-Fussilet Sûresi.

97- 2015 Umre dosyası. 

98- Solan bahçenin kuruyan gülleri. 

99- Terzi Baba-(9) İstişare dosyası. 

100-14-İrfan mektebi ve şerhi-İspanyolca.

101- Bosna Hersek dosyası. 

102-The SCHOOL OF WISDOM (irfan mektebi)

103-Terzi Baba yüksek lisans tezi. 

104-Hacc Umre ve hakikatleri.

105-Cemo ve Farko.

106-(2016) Umre dosyası.

107-Vahy ve Cebrâîl- (Fransızca)

108-Ru’ya-Mana-alemi- Tezi Baba ile ilgili zuhuratlar. 

109-terzi Baba tasavvufi izahlar. 

110-19-53-Şeker risalesi.

111-Lübb-ül lübb-Özün özü ve şerhi.

112-Bir kardeşin soruları ve cevapları

113- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-2) şerhi.

114- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-3) şerhi.

115- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-4) şerhi.

116- 2017-Kudüs seyahati dosyası. 

117- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-5) şerhi.

118- 52-Tûr suresi. Ve M. Nusret tura.

119-Fu-Hi-01-Adem Fassı.

120-Fu-Hi-02-Şit Fassı.

121-Fu-Hi-03-Nuh-fassı.

122-Fu-Hi-04-İdris-05-İbrahim-fassı

123-Gülşen-i Raz-2-Terzi Baba şerhinin tamamı. 

124-İbretlik bir değmez dosyası daha Satih ince.

125-2018 Umre dosyası 

126-14-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

127-15-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

128-İbretlik bir hikâye daha. Kaf dağı ve Zümrüd-ü Anka.

129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

130-İbretlik bir hikâye daha. Kilise çanları. 

131-Kur’ân-ı-Kerîmde yolculuk-53-Ayetleri ve Terzi Baba- 

132-Kaner Yiğido-İbretlik bir hikâye daha- 

133-1-İzmir İrfan sohbetleri. 

134-2-Sohbet arası sohbetler. 

135-3-Sohbet arası sohbetler.

136-4-Sohbet arası sohbetler.

137-5-Sohbet arası sohbetler.

138-6-Sohbet arası sohbetler.

139-7-Sohbet arası sohbetler.

140-8-Sohbet arası sohbetler.

141-9-Sohbet arası sohbetler.

142-10-Sohbet arası sohbetler. 

143-11-Sohbet arası sohbetler. 

144-12-Sohbet arası sohbetler. 

145-13-Sohbet arası sohbetler. 

146-14-Sohbet arası sohbetler. 

147-15-Sohbet arası sohbetler. 

148-16-Sohbet arası sohbetler. 

149-17-Sohbet arası sohbetler. 

150-18-Sohbet arası sohbetler.

151-19-Sohbet arası sohbetler.

152-20-Sohbet arası sohbetler.

153-21-Sohbet arası sohbetler.

154-22-Sohbet arası sohbetler.

155-23-Sohbet arası sohbetler.

156-24-Sohbet arası sohbetler.

157-25-Sohbet arası sohbetler.

158-26-Sohbet arası sohbetler.

159-27-Sohbet arası sohbetler.

160-28-Sohbet arası sohbetler.

161-29-Sohbet arası sohbetler.

162-30-Sohbet arası sohbetler.

163-1-7-Esmâ’ül Hüsnâ-M.Nusret Tura. 

164-2-8-Esmâ’ül Hüsnâ-M.Nusret Tura. 

165-9- Ku-Ker-Yol-Kıyamet Sûresi.

166- İnsan-ı Kamil-A-K-C-Cilt-1-Kitap-6-şerhi- 

167- İnsan-ı Kamil-A-K-C-Cilt-1-Kitap-7-şerhi- 

168- 31- Sohbet arası sohbetlerden seçmeler. 

169- İbretlik bir hikâye daha-Usta dan çırağına tavsiyeler- 

170-4- Ru’ya-Mana-Alemi-Terzi Babanın görüldüğü zuhuratlar.

171-5- Ru’ya-Mana-Alemi-Yoruma açık eğitim zuhuratları.

172-6- Ru’ya-Mana-Alemi-Tuzak-mekr-Hileli zuhuratlar.

173- 2020 Umre dosyası.

174- 83-Kur’an-ı kerimde yolculuk Mutaffifin suresi.

175- Mübarek geceler ve bayramlar. İspanyolca çevirisi. 

176- Korona virüs’ün düşündürdükleri.

177- terzi Baba, “14-İrfan mektebi” tezi. 

178-

179-

180- A- Füsus’ül-Hikem- Mukaddime. 

181- B- Füsus’ül-Hikem- Ayniyet ve Gayriyyet. 

182- Fü-Hi-06-İshak fassı-

183- Fü-Hi-07-İsmail-08-Yakup- fassı-

184- Fü-Hi-09-Yusuf Fassı-

------------------------- 

Altı peygamber serisi: 

1-15. 6 Pey-(1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

2-21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

3-24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.)

4-59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

5-60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

6-61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

-------------------------

Terzi Baba kitapları serisi: 

1-12- Terzi Baba-(1) 

2-39- Terzi Baba-(2)

3-32- Terzi Baba-(3) İstişare dosyası.

4-79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

5-80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.

6-86- Terzi Baba-(6) İstişare dosyası.

7-91- Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

8-95-Terzi Baba-(8) (19/53) 

9-99- Terzi Baba-(9) İstişare dosyası.

10-103-Terzi baba yüksek lisans tezi.

11-108-Tezi Baba ile ilgili zuhuratlar. 

12-109-terzi Baba tasavvufi izahlar. 

13-110-19-53-Şeker risalesi. 

14-126-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

15-127-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

16-87- Terzi Baba-İlâhiler derleme.

17-126-14-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

18-127-15-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

19-129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

20-131-Kur’ân-ı-Kerîmde yolculuk-53-Ayetleri ve Terzi Baba- 

21-165-9- Ku-Ker-Yol-Kıyamet Sûresi.

------------------------- 

Bir hikâye birçok yorum serisi. 

1-25 -Köle ve incir dosyası: 

2-27 -Genç ve elmas dosyası: 

3-34 -Bakara dosyası:

4-61-Bir ressam hikâyesi:

5-76-Doğdular, yaşadılar hikâyesi: 

6-89-Her şey merkezinde hikâyesi. 

------------------------- 

Dîvanlar serisi: 

1-1-Necdet Divanı: 

2-2-Hacc Divanı: 

3-16-Divân (3)

4-87-Terzi Baba-İlâhiler derleme.

5-88-Nusret Tura-Divanı. 

6-129-Terzi Baba divanı, tüm şiirlerim. 

------------------------- 

İbretlik dosyalar serisi. 

1-17-kevkeb-kayan yıldızlar.

2-23-İbretlik değmez dosyası. 

3-73-Celâl Cemâl Celâl “hayalî Kamer’in hayal vâdîsi”

4-81-Hayal vadisinin çıkmaz sokakları. 

5-93-Mescid-i dırar/Kubbet-ul kara. 

6-98-Solan bahçenin/kuruyan gülleri.

7-105-Cemo ve Farko. 

8-112-Bir kardeşin soruları ve cevapları.

9-124-İbretlik bir değmez dosyası daha. Satih ince. 

10-128- İbretlik bir hikâye daha. Kaf dağı ve Zümrüd-ü Anka.

11-130-İbretlik bir hikâye daha. Kilise çanları. 

12-132-Kaner Yiğido-İbretlik bir hikâye daha-

13-169-İbretlik bir hikâye daha-Usta dan çırağına tavsiyeler-

------------------------ 

Umre dosyaları serisi 

1-2. Hacc Divanı:

2-20. Terzi Baba Umre (2009)

3-33. Terzi Baba Umre dosyası: (2010)

4-74. 2012 Umre dosyası: 

5-83- 2013 Umre dosyası.

6-97- 2015 Umre dosyası. 

7-106-(2016) Umre dosyası.

8-104-Hacc Umre ve hakikatleri. 

9-125-2018 Umre dosyası. 

10-173-2020-Umre dosyası.

------------------------ 

Diğer dillere çevrilen Terzi Baba kitapları serisi

1-5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

2- 6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

3-46. İngilizce, Salât-Namaz: 

4-47. İspanyolca, Salât-Namaz: 

5-48. Fransızca İrfan mektebi:

6-71. Mü-Geceler-Fran-les-nuits: 

7-93- 7. İngilizce. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8-100-14-İrfan mektebi ve şerhi-İspanyolca.

9-107-Vahy ve Cebrâîl- (Fransızca)

10-175- Mübarek geceler ve bayramlar. İspanyolca çevirisi. 

------------------------

Mektuplar ve zuhuratlar serisi:

Terzi Baba İnternet dosyaları:

------------------------ 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

1-2- 3- 4- 5- 6- 7- 8- 9- 10-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

11-12-13-14-15-16-17-18-19-20-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar . 

21-22-23-24-25-26-27-28-29-30-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

31-32-33-34-35-36-37-38-39-40-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

41-42-43-44-45-46-47-48-49-50-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

51-52-53-54-55-56-57-58-59-60-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

61-62-63-64-65-66-67-68-69-70-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

71-72-73-74-75-76-77-78-79-80-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

81-82-83-84-85-86-87-88-89-90- 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

91-92-93-94-95-96-97-98-99-100-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

101-102-103-104-105-106-107-108-

------------------------

Kitaplar devam ediyor şu an Yekün= (184+108=292)
