# TB. Kelime-i Hûdiyye

**Yazar:** Terzibaba - Necdet Ardıç

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/tb-kelime-i-hudiyye
**Sayfa:** 130

---

GÖNÜLDEN ESİNTİLER 

MUHYİDDÎN İBNÜ’L ARABÎ

FUSÛSU’L-HİKEM 

10-HUD FASSI

Ahmed Avni Konuk, Tercüme ve Şerhi. 

(185-10) Hazırlayanlar Prof.Dr. Mustafa Tahralı-Dr. Selçuk Eraydın Şerhinin Şerhi.

Tekirdağlı Terzi Baba Necdet Ardıç.

İRFAN SOFRASI 

NECDET ARDIÇ 

TASAVVUF SERİSİ (185-10) Necdet Ardıç

İz-Terzi Baba Adres Büro: Ertuğrul Mahallesi Hüseyin Pehlivan Caddesi No: 29/4 

Servet Apt. 59 100

Tekirdağ 

Ev: 100 yıl Mahallesi Uğur Mumcu Caddesi Ata Kent Sitesi A Blok Kat 3, D. 13.

 Süleyman paşa Tekirdağ Tel: (0282) 408 93 84 

 (0533) 7743937

www.terzibaba13.com

terzibaba13@gmail.com

 İÇİNDEKİLER

Önsöz (6)

Kelime-i Hûdiyye’de Mündemiç “Hikmet-i Ahadiyye”nin Beyanında Olan Fastır (10)

1.Paragraf: Allah’a mahsus sırât-ı müstakim (12)

2.paragraf: Allah’ın “ayn”ı zahiridir (14)

3.Paragraf: Allah’ın rahmeti herşeye vasi oldu. (15)

4.Paragraf: Hak her mevcudu nasiyesinden tutmuştur. (19)

5.Paragraf: Senin Rabbin sırat-ı müstakim üzerinedir. (24)

6.Paragraf: Gazab-ı ilâhi dahi arızdır. (26)

7.Paragraf: Mâsivâ-yı Hakk’ın Kâffesi dabbedir (28)

8.Paragraf: Halk münkad olduğunda Hak da olur. (34)

9.Paragraf: Hak sana itaat etse de bazen halk etmez (35)

10.Paragraf: Benim sözüm haktır. (37)

11.Paragraf: Kevnde nutku olmayan mevcud yoktur. (38)

12.Paragraf: Her mâhlukun “ayn”ı ve “zat”ı Hak’tır. (40)

13.Paragraf: Mâhlukat Hakk’ın hokkasıdır. (41) 

14.Paragraf: Ehlullahın her birisinin ilahi ilimleri muhteliftir.(41)

15.Paragraf: Hüviyyet vâhid ve cevarih muhteliftir. (43) Mesnevi (45)

16.Paragraf: Hikmet-i ahadiyye “ilm-i ercül”dendir. (45)

17.Paragraf: Sa’y ancak ayaklar ile olur. (46)

18.Paragraf: Ahadiyyet-i müşahade, zevk ve marifet husulü(47)

19.Paragraf: Hak rîh-i debûrla onları nüfuslarından ilhak etti. (49)

20.Paragraf: Bu’d zail, nâm-i kurb faiz oldu. (52)

21.Paragraf: Zevkî-i lezizi hakâyıklarının müstehak olduğu şeyle aldılar. (53)

22.Paragraf: Biz insana şah damarından daha yakınız. (55)

23.Paragraf: Nas iki kısım üzerinedir. (58) Şiir tercüme (58)

24.Paragraf: Arif basiret üzere Allah’a davet eder. (59) Mesnevi (59)

25.Paragraf: İlm-i has esfel-i sâfilinden hasıl olur. (59)

26.Paragraf: Hakk’ın niseb-i kesiresi ve vücuh-ı muhtelifesi vardır. (61)

27.Paragraf: Allah Teâlâ abdinin zannı indindedir. (62)

28.Paragraf: Hakk rîhi onlar için rahattan olan şeye işaret kıldı. (63)

29.Paragraf: Rîh Rabbinin emriyle her şeyi tedmîr eyledi. (65) Mesnevi (69)

30.Paragraf: Allah Teâlâ nefsini “gayret” ile vasf eyledi. (69) 

31.Paragraf: Hak eşyanın hakikatini “gayret” ile setr etti. (70)

32.Paragraf:Her bir kimse Hakk’ı arif olmadı. (71)

33.Paragraf: Hûd (a.s.)dan gayrı bana biri söylemedi. (72) 

34.Paragraf: Hak Hûd (a.s.) lisanıyla bütün eşya hüviyetlerinin “ayn”ı olduğunu buyurmuştur. (73)

35.Paragraf: Hûd 11/56 ayeti, Allah Teâlâ’nın bize ihsanındandır. (74)

36.Paragraf: Hakk havâssin “ayn”ıdır. (74)

37.Paragraf: İlim, ilim verilenlerin sudûrunda kamil oldu. (76) 

38.Paragraf: Allah Teâlâ hakkında tahdîdden gayrı bir şey görmedik. (78)

39.Paragraf: Hakk,halkı var etmezden evvel o âmâda idi. (79) 

40.Paragraf: Hakk kendi nefsini ancak hadd ile vasf eyledi.(83) 

41.Paragraf: Takyidden ıtlak takyîddir. (85)

42.Paragraf:”kaf”ı sıfat alırsak, Hakk’ı tahdit ederiz. (86)

43.Paragraf: Eşyanın hadleri muhtelif ise de mahduddur. (87)

44.Paragraf: Bir şey hadd olunursa o şey Hakk’ın haddi olur. (88)

45.Paragraf: Alem O’nun suretidir. (88)

46.Paragraf: İmdi kevnin hepsi Hak’tır. (90)

47.Paragraf: Benim vücudum O’nun gıdasıdır. (92)

48.Paragraf: Âhir, Zâhir’in aynıdır, Bâtın Evvel’in aynıdır. (92)

49.Paragraf: Suver-i Âlem Allah Teâlâ’ya müntesip oldu. (94) Mesnevi (95)

50.Paragraf: Sizin nisebinizi ben vaz’ ederim. (96)

51.Paragraf: Hak, Allah’ı vikaye ittihaz eden müttakilerin zahirleri oldu. (98)

52.Paragraf:0 muttaki nâsın a’zami ve ehakkı ve akvâsıdır.(98)

53.Paragraf: Hakk’ın hüviyeti abdin kuvâsıdır. (99)

54.Paragraf: İstersen kevn halktır veya Hakk’tır dersin. (101) Şiir Tercüme (104)

55.Paragraf: Merâtibi ta’yin etmen ile metâlib zahir oldu. (103)

56.Paragraf: Tahdîd olmasaydı, suretlerde Hakk’ın tahavvülü ihbar edilmezdi. (104)

57.Paragraf: Göz onun gayrına nazar etmez. (105)

58.Paragraf: Biz onun içiniz. (105)

59.Paragraf: Bunun için inkâr olunur ve bilinir. (106)

60.Paragraf: Hakk’ı çeşm-i Hak ile gören ariftir. (107) Beyit Tercüme (107)

61.Paragraf: Hakk’ı nefsinin gözüyle gören arif değildir. (107)

62.Paragraf: Hakk’ı nefsinin gözüyle ahirette görmeye muntazır, cahildir. (108)

63.Paragraf: Her şahıs için Rabb’i hakkında akide lazımdır.(108)

64.Paragraf: Mutekıd nefsinde îcâd eylediğiyle i’tikad eder.(109)

65.Paragraf: Yevm-i kıyamette rüyet mertebeye göredir. (111)

66.Paragraf: Bir akd-i mahsus ile mukayyed olmasın. (111)

67.Paragraf: Ne tarafa dönerseniz orada Hakk’ın veçhi zahirdir. (112)

68.Paragraf: Abd-i kamil, namazda Mescid-i Haram’a teveccühü lazım addeder. (117)

69.Paragraf: Hakk’ın her cihetin eyniyetinde olduğu zahir oldu. (119)

70.Paragraf: İ’tikâdâtın gayri bir şey yoktur. (121) Mesnevi Tercüme (121)

71.Paragraf: Azâb mürtefi olunca bu onların naîmi olur. (123) MESNEVİ (126) Mesnevi Tercüme (127) Mesnevi Tercüme (127) Mesnevi Tercüme (129) Mesnevi Tercüme (130) Terzi Baba Kitapları (131) Önsöz Muhterem okuyucularımız. Her ne vesile ile elinize ulaşan bu kitaplar, bünyelerinde gerçekten çok değerli ilim hazinelerini barındırmaktadırlar. Başta Aleyhissalâtu Vesselâm Efendimiz olmak üzere, Ondan bu ilmi naklen alan Şeyh-i Ekber (r.a.) Muhyiddîn İbn’ül Arabî Pirimiz ve sonra onu çeviren ve şerheden A. Avni Konuk büyüğümüz ve bu kitapları günümüz şartlarına uyarlayıp hazırlamış olan Prof. Dr. Mustafa Tahralı ve Dr. Selçuk Eraydın kardeşlerimizden Cenâb-ı Hakk ve Peygamber Efendimiz (s.a.v.) gerçekten çok razı olsun, kendilerine bütün kalbimizle şükranlarımızı sunarız. Bu arada okuyanlar tarafından anlaşılmasının biraz daha kolaylaştırılması için yapmaya çalıştığımız bu çalışmalarımızı da Cenâb-ı Hakk kabul buyursun.

Fusûsu’l-Hikem’deki Hikmetleri anlayabilmek için evvelâ bu hususun alt yapısının hazırlanması lâzım gelmektedir. Çünkü kurgusu, bâtın-i “tevhîd/teklik” üzeredir. Ancak genel anlayış zâhir-i “tenzîh” anlayışı üzere olduğundan içindeki mevzuların anlaşılması biraz zor olmaktadır. İşte bu yüzden bir ön idrak, alt yapısı oluşturmak gerekmektedir. 

Epey seneler, bu alt yapı anlayışını hazırladıktan sonra nihayet bu sohbetlere başlanılmış oldu. Muhtelif yerlerde de devam edildi. Mukaddime ile sohbet başlangıcı (11/09/1996)dır. Muhammed Fassı ile bitişi (19/06/2013) olmuştur. Aslında bu mevzuların bitmesi söz konusu değildir ancak dünyadaki süremiz de kısıtlı olduğundan daha başka kitap ve mevzularla da ilgilenmemiz gerektiğinden bu kadarla yetinmek zorunda kaldık. 

Bu ve benzeri kitaplar, Mevlânâ, Mesnevi-i şerif, Abdülkerim Cili, İnsân-ı Kâmil gibi sayabileceğimiz bu sahada olan ancak içeriği çok geniş az sayıda kitap, İslâm’ın ve Dünya tefekkür ve kültür sahasının zirve kitaplarıdırlar. Bunları idrakli ve gerçek ma’nâ da okuyup inceleyememiş olan kimseler gerçekten büyük kayıp içinde kalmış olurlar. 

Hayatın gerçek ma’nâda anlaşılabilinmesi için ilk şart, kişinin hakikati itibari ile kendisini bilmesidir. Kendisini bilmeyen kişinin ilmi ne kadar çok olursa olsun hayal ve vehmine dayanmaktadır, bu hal de kişide nefsi bir benlik oluşturduğundan, bu sebeple kişi kendi hakikatine girmeye yol bulamaz ve bu âlemden isterse birkaç üniversite bitirmiş olsun, kendinin yabancısı/cahili olarak gider. 

Bu ve benzeri kitaplar, kişiyi kişiye tanıtmakta ve oradan da kişi Rabb’ine yol bulabilmektedir. Aksi halde kişi gaflet ve atalet içinde bu çok değerli vakitlerini verip, hayal ve vehmi satın almış olur. Yapılacak iş; kişinin mutlaka kendine dönüş yolunu bulması ve kendinden geçen Hakk’a giden yolu bulması lâzım gelmektedir. Kişi evvelâ kendine ulaşamaz ise Rabb’ine hiç ulaşamaz. Çünkü “nefsine ârif olan Rabb’ine ârif olur” hükmü gerçektir. 

Bütün bu hususların ses alma cihazlarından çıkarılıp, kayda geçirilmesi için gerçekten çok büyük bir gayret gösterip bıkmadan yorulmadan uzun bir çalışma yapan ve böylece bu kayıtları meydana getiren “Hulusi Korucu Bey ve diğer hizmeti geçen kardeşlerimize de her istifade edebilen kimseler namına teşekkür ederiz. Cenâb-ı Hakk dünya, ahiret işlerinde kolaylıklar nasip etsin İnşeallah. 

Bende kayda alınan bu sohbetleri, okuyucularımıza yaraşır bir şekilde sunabilmek için gereken yazı ve sayfa düzenlemelerini uzun bir süredir yapmaya çalışarak nihayete erdirmeye çalıştım.

Her bir fassı daha kolay okunur ümidi ile ayrı müstakil birer kitap olarak düzenlemeyi düşündüm ve öyle hazırladım. Eğer birkaç ciltte toplasa idim, ciltler oldukça kalın olur ve okunmalarında da zorluk olabilirdi, bu yüzden her bir fassı müstakil bir kitap olarak daha kısa bölümlerini de birleştirerek hazırladım. Bununla birlikte başta bulunan Mukaddimenin de bazı bölümlerini ayrı bir kitap olarak hazırladım. Ayrıca ehemmiyeti yönünden, Ayniyyet Gayriyyet bölümlerini de bazı başka ilavelerle bir kitap olarak hazırladım. Cenâb-ı Hakk ilgilenen herkesi bunlardan faydalandırsın inşeallah. 

Bilindiği gibi konuşma edebiyatı ile yazı edebiyatı arasında fark vardır. Buradaki konuşma sûretiyle olan sohbetleri fazla müdahele etmeden olabildiği kadar yazı şekline dönüştürerek ve gerektiğinde bazı ilaveler yaparak öylece kayda almış olduk. 

Bu vesileyle; İlâh-i Ya Rabb-i bu dosyalardan meydana gelecek ma’nevi hasılayı evvelâ Efendimiz Muhammed Mustafa’nın (s.a.v.), Validelerimizin ve Ehlibeyti’nin ruhlarına hediye eyledim. Daha sonra Şeyh-i Ekber (r.a.) Muhyiddîn İbn’ül Arabî Pirimiz ve sonra onu çeviren ve şerheden A.Avni Konuk büyüğümüz ve bu kitapları günümüz şartlarına uyarlayıp hazırlamış olan, Prof. Dr. Mustafa Tahralı ve Dr. Selçuk Eraydın kardeşlerimizin ve bu kayıtları meydana getiren “Hulusi Korucu” Bey kardeşimizin, emeği ve hizmeti geçen diğer kardeşlerimizin geçmişlerinin, Nusret Babamın ve Rahmiye Annemin ve kendi Anne ve Babamın da ruhlarına hediye eyledim kabul eyle haberdar eyle Ya Rabbi. 

------------------- 

NOT= Bu arada şunu belirtelim ki, bir yanlışlık olmasın diye metnin geçtiği yerleri “kalın” yazı ile A. Avni Konuk Beyin şerhinin geçtiği yerleri “italik-eğik” yazı ile diğer Terzi Baba şerh ve izahları ise normal yazı ile belirtilecektir ki metin ve şerh izahlardan ayrılmış olsun, aksi halde metin şerh ve izahlar birbirine karışacağından yanlışlıklar olabilir. Bu yüzden metinde geçen kelime ve cümleler koyu kalın; şerh kısımları italik/eğik ve izahlar düz yazı ile yazılacaktır. Cenâb-ı Hakk hepimizin idraklerini açsın İnşeallah. 

Son düzenlemeleri yapan oğlumuza da teşekkür ederiz, Cenâb-ı Hakk kendilerine ailece sağlık, sıhhat, güzellikler nasib eylesin. 

Her halde, kasıtsız olarak, eksiklerimiz olacağından, bütün bunlardan şimdiden özür dileriz. Gelecek sayfalarda metin, şerh ve izahlar birbiri içine çok geçmiş olduğundan bunların hepsini ayırmak pek mümkün olamayacağından bazen metin ve şerh ile izahlar birine tabii olarak karışabileceğinden onları kendimiz namına sahiplenmekten Hakk’a sığınırız, bu hususun göz önünde bulundurulmasını okuyucularımızdan bilhassa rica ederim, kelimesi kelimesine bunları birbirinden ayırabilmek için gerçekten çok uzun bir çalışmaya ihtiyaç vardır, bu zamanı da bulmak mümkün değildir. Bu ve benzeri eserler üzerinde çalışmak ve faaliyet göstermek oldukça mes’uliyyetli bir iştir, Rabbim mahcub etmesin. (Euzü bike minke) (senden sana/beşeriyetimizden ulûhiyyetine sığınırız.) (Huz bi yedi/elimden tut ya Rasûlüllah.) Bu bölümde Hud’iyyet hakikatlerden bahsedilecektir ki, aslında kendi Hud’iyyet hakikatimizden bahsedilecektir, kendinden haberi olmayan bir birimin gerçek manadaki Hakk’tan haberi olması mümkün değildir.

Ey Hakk yolcusu salik kardeşim, bu mevzular sadece geçmiş, mazide kalmış kimselerin hayat hikayeleri değildir. Bugün için senin zatının ve nefsinin hayat hikayesidir, ona göre oku ve kendinde bunları bulmaya çalış ki senin de Âdemiyet/İnsanlık devren başlamış olsun. Oradan da yola çıkarak Muhammediyyet devrene ulaşmaya yol bulabilesin. İşte bu seyir senin sırat-ı müstakimin ve Hakk’a vuslatındır.

----------- 

Muhterem okuyucularım; yine bu kitabı da okumaya başlarken, nefs’in hevasından, zan ve hayalden, gafletten soyunmaya çalışarak, saf bir gönül ve Besmele ile okumaya başlamanızı tavsiye edeceğim. Çünkü kafamız ve gönlümüz, vehim ve hayalin tesiri altında iken gerçek ma’nâda bu ve benzeri kitaplardan yararlanmamız mümkün olamayacaktır.

Gayret bizden muvaffakiyyet Hakk’tandır.

Tekirdağlı Terzi Baba Necdet Ardıç.

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

[KELİME-İ HÛDİYYE'DE MÜNDEMİÇ "HİKMET-İ AHADİYYE" NİN BEYÂNINDA OLAN FASTIR] Bu Kelime-i Hûdiyye’de “hikmeti ahadiyye” râsıhtır yani derinliğinde o vardır. Vechi budur ki: yani onun özelliği şudur ki, Hûd (a.s.) çok bağlantılı mazharlarında yani zuhurunda Vâhid’in rubûbiyyetini müşahede eder idi. Yani bağlantıların zuhurlarında vahidin rububiyetini yani “Tek”in Rab mertebelerini müşahede eder idi. 

Ya’nî her bir mahlûku terbiye eden, onun tâbi’ olduğu bir ism-i hâssdır. Yani kendine has bir esma-i ilahiyyedir. Esmâ-i ilâhiyye hesap edilmez ve sayısız olduğundan onların terbiyeleri tahtında bulunan mazharlar dahi öylece sayılabilir değildir. Esma-i ilahiyenin o kadar çok zuhurları vardır ki bunları saymak mümkün değildir. 

Binâenaleyh her bir “isim” bir Rab’dir. Bu surette rabbı olan (kul) dahî çok olur. İşte Hûd (a.s.) bu Rablara bağlı zuhurlarda çok olan kesireyi bi taraf edip bir rubûbiyyet müşahede etmiş idi. Yani ilk defa bu hakikati O kendisi müşahede etmiş. Bu alemdeki bütün Rabların aslında tek bir Rabba bağlı olduğunu müşahede etmiş idi. 

Nitekim Hak Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’de ondan naklen beyân buyurur (Hûd, 11/56); 

 مَامِنْ دَاۤبَّةٍ اِلا هُوَ اَخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا اِنَّ رَبِّى عَلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ

Ya’nî “Hiçbir hayat sahibi yoktur ki Hakk onun alnını alıcıdır Benim Rabb’im muhakkak sırât-ı müstakîm üzeredir”. İmdi “ahadiyyet” üç mertebe üzerinedir:

Birincisi: “Ahadiyyet-i zâtiyye”dir. Bunda asla kesret i’tibârı yoktur. (İhiâs, 112/1) İhlas Suresi bu mertebeyi beyan eder.

 قُلْ هُوَ اللَّهُ اَحَدٌ

Ve bu ahadiyyet-i zâtiyye, mutlakıyyeti hasebiyle, yani mutlak oluşu dolayısıyle Vâhid için hiçbir vasfı ve na’ti kabul etmez; övgüyü ve senayı kabul etmez, birinci mertebe de ahadiyet-i Zat’iye. Burada hiçbir özelliği yoktur. İşte yukarıda “Ahadiyet” dediğimiz budur. Belki bu ahadiyyet Vâhid’in aynıdır. İşte bu tevhide “tevhîd-i zât” derler.

İkincisi: Esma ve sıfatın mertebe-i ahadiyyetidir. Ne kadar esma ve sıfât-ı ilâhiyye varsa, sonsuz çokluk ile, zât ile birdir. Yani esma-i ilahiyye ne kadar çok olsa da Zat’ında birdir. 

Ve esmanın çokluğu akıl ve nisbet i’tibâriyîe sabittir. Yoksa zât-i Hak itlâkı hasebiyle bu gibi nisbetler itibârât-ı akliyyeden münezzehdir. 

Bu i’tibâra göre Allah Vâhid’dir. Ve (Zümer, 39/4) bu mertebeyi beyân eder. 

 هُوَ اللَّهُ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ

Zîrâ makhûr olmayınca yani kahredilecek olmayınca kahhâriyyet zahir olmaz. Yani kırılacak bir yer olmayınca kırıcılık ortaya çıkmaz.

Ve kahredilecek olanın vücudu ise nisbî ve i’tibârîdir. Ve bu mertebede “vahdet” Vâhid’in sıfatıdır, “zât”î değildir. Yani Vahid’in övgüsü, senasıdır, Zat’ı değildir. İkincisi de budur. Birincisinde hiçbir varlıktan söz edilmiyordu, ikincisinde söz ediliyordu ama bütünlüğü içerisinde yine tekliği içerisinde ve orada bahsedilen Zat’ı değil övgüsü idi.

Üçüncüsü: “Ahadiyyet-i efâl”, ahadiyyet-i te’sîrât ve müteessirâttır. Yani tesir ve müessir, tesir edici ve tesir edilen. Ve bu mertebede Zât-ı müteâliyye yani yüce Zat cemî’-i ef’âlin masdarıdır; yani aslı kökü özüdür. Ve münfailâtın kâffesinde müessirdir. Yani fail olduğu her yerde fail edici kendisi fail, oraya tesir ettiğinde de münfail oluyor, yani fiili almış oluyor, münfailatin tümünde tesir edicidir. Ve bu ahadiyyet “ahadiyyet-i rubûbiyye”dir. Yani birincisi ahadiyeti Zatiyye oldu ikincisi ahadiyet-i sıfatiye oldu, üçüncüsü de ahadiyet-i rububiyye oldu.

İşte Hûd’un (a.s) hikmeti bu “ahadiyyet-i rubûbiyye”ye müsteniddir. Yani yukarıdaki ahadiyyetleri idrak etmiyor, bu ahadiyyeti idrak ediyor. Rububiyet ahadiyyetini idrak ediyor. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.), bundan mukaddem olan Fass-ı Yûsufî’nin âhirinde “ahadiyyet-i zâtiyye” ile “ahadiyyet-i esmâiyye-i ilâhiyye”yi zikr etmiş olduğundan, şimdi de “ahadiyyet-i rubûbiyyet”i içine alan olan “Hikmet-i Hûdiyye”yi beyân buyurur: üç tane ahadiyet çıkıyor.

-------------

1.Paragraf:

Şiir:

Allah’a mahsûs sırât-ı müstakim vardır ki, umûmda zahirdir; hafi değildir (1).

----------------

Ya’nî Allah’a mahsus olan öyle bir sırat-ı müstakim vardır ki o umumen ayan-ı kevniyede yani bütün bu mükevvenat aleminde bu varlığın özlerinde ayanlarında ve esma-i ilahiyyede aşikardır; gizli bir şey değildir.

Ma’ lûm olsun ki, sırat-ı mustakim târık-ı vahdettir; yani vahdet yoludur ve Allah Teala Hazretleri vâhid olduğundan, bu târık-ı vahdet, Hakk’a çıkan yolların en yakınıdır. Nasıl işte belirteceği şekliyle Hak’a giden yolların en yakınıdır. 

Şöyle ki, her bir “isim” için bir “kulu” vardır; O “isim”, o abdin Rabb-i hâssıdır. Yani her bir ismin zuhura geldiği bir mahal vardır. O isim o mahalin Rabb-ı hasıdır. Ve o kul dahî, o “ism”in kulu olmakla beraber onun mazharıdır. Yani o ismin zuhur yeridir. Binâenaleyh kul zahirdir, cisimdir; Rab ise bâtındır, rûhdur. Böyle olunca, mahlûkâtın nefesleri sayısınca Hakk’a yol vardır. 

Ve her bir mahlûk tâbi’ olduğu ism-i mahsûsun gereği üzerine hareket edip o ismin yolunda yürür. O yol dahî o “ism”in, o Rabb’in “doğru yoludur. Her ismin kendi doğru yolu vardır. O da dosdoğru Hakka çıkmaktadır. Önce o isme çıkmakta o isimden de Hakka çıkmaktadır. Bu mevzuları şartlanmış şeriat ehlinin okuyup anlaması çok zordur. Ama işin özü de budur.

Meselâ mü’min Hâdî isminin mazharı, hidayete ermişin mazharı; ve kâfir Mudil isminin mazharı; ve zehir Dârr isminin yani onu zorda darda zarurette bırakan ismin mazharı; ve bal Nâfı’ yani fayda verici nefh edici, kötülükleri kaldırıcı isimlerinin mazharlarıdır. Bunların her birisi taht-ı terbiyesinde bulundukları ismin gereğine tâbi’dirler. Binâenaleyh cümlesi, ism-i hâslarına nisbetle doğru yol üstünde yürürler.

Fakat bu isimlerin yolları yekdiğerine nisbetle sırat-ı müstakim, doğru yol değildir. Kendine göre sırat-ı mustakim, ama diğerlerine göre diğerlerinin sırat-ı mustakimi değildir. Meselâ Dârr isminin yolu, Nâfı’ isminin yoluna nisbeten doğru olmaz. Yani zorda bırakan bir isim nafi, kolaylaştıran menfaat sağlayan ismin yolunda değildir.

Ve mü’min kâfiri, kâfir dahî mü’mini, eğri yolda görür. Görmezse zaten o haline sadık olmaz. O en içten samimi olarak mü’minin doğru yolda olmadığını görmektedir. Çünkü ona göre doğru olan kendi yoludur. İmdi ne kadar esmâ-i ilâhiyye varsa, müsemmanın ahadiyyeti i’tibâriyle yani o zuhura gelenlerin tekliği itibariyle hepsi müsemmâ-i Allah’a vâsıl olur. Yani bütün isimler neticede Allah’a vasıl olur.

Bu surette cemî’-i esmanın yollarını cami’ olan doğru yol (sırât-ı müstakim), “Allah” ismiyle müsemmâ olan zât-ı ulûhiyyete mahsustur. Yani esma-i ilahiyyeler birbirlerine karşı kendi yolları değilseler de ama Allah isminde bunların hepsi toplandığından Allah ismi ile müsemma olan Zat-ı Uluhiyete mahsustur bunları kendinde toplamak.

Ve yolların tümüne cami’ olan birlik yolu üzere, ancak mazhar-ı ulûhiyyet olana, mazhar-ı Muhammedi süluk eder. Yani uluhiyet zuhurları üzerine olan mazhar-ı Muhammedi süluk eder bu yolda.

 Ve enbiyâların tamamı ve evliya kamiller o yol üzeredir. Yani bütün isimlerin birer sırat-ı müstakim üzerinde olduğunu Hakka doğru giderken ve her bir ama her bir sırat-ı müstakimin diğerinin sırat-ı müstakimi olmadığını birbirine ters düştüğünü ama tamamının sırat-ı müstakim üzere olduğunu ancak Muhammedi evliyalar, Muhammedi meşreb olanlar anlayabilirler. Ve-sâir turuk-ı muhtelife, yani diğer tarikat ehilleri yol ehilleri bu yoldan dallanan ve şubelere ayrılanlardır. Yani bunları toplayamayan şube şube ayrılanlardır. Muhammedi meşreb dışında olan kimseler.

-------------

2. Paragraf: 

Büyükte ve küçükte ve umuru (emirleri) bilende bilmeyende Allah’ın “ayn”ı zahirdir (2).

-------------

Ya’nî bu “halk” dediğimiz eşyanın ister büyüğü olsun, ister küçüğü; ister emirlere vâkıf olanı olsun, ister olmayanı; hepsinde, Allah’ın “ayn”ı zahir ve zâtı ve “hüviyyeti hazırdır. Yani Hakkın hakikati Zat’ıyla hüviyetiyle onlarda hazırdır hepsinde. Yani inkar edende de etmeyende de. 

Ve nefes-i rahmanisi ve tecellî-i ilâhîsi ile zuhuru eşit surettedir; yani inkarcıda da aynı değerde, aynı derecede, tasdik edende de aynı derecededir. Zîrâ halk-ı Rahmân’da tekrar yoktur, benzer yoktur. Ve her bir zerre ancak onun zâtiyle mevcûddur.

Ve zât-ı Hak onların her birerlerinde birer ism ile mütecellîdir; ve o isimler, o mazharların ruhları ve idare edicileri. Ve bu mazharlar da o isimlerin suretleridir. Yani bu zuhura gelenler de o isimlerin suretleridir. Binâenaleyh her bir zerre, tâbi’ olduğu ismin sırât-ı mustakimi üzerinde yürür.

-------------

3. Paragraf:

Bunun için Allah’ın rahmeti, hakir ve azimden her şeye vâsi’ oldu (yayıldı) (3).

----------------

Rahmet iki kısımdır: Birisi “rahmet-i zâtiyye”, diğeri “rahmet-i sıfâtiyye”dir. Ve bunların her birisi dahî iki kısımdır: Birisi “rahmet-i âmme”, (umumi rahmet) diğeri “rahmet-i hâssa”dır (hususi rahmet). Şu halde rahmet bu dört asıl üze­rine mübtenî bulunur, yani dayanır. Burada her şeyi kaplayan olduğu beyân buyurulan rahmet, rahmet-i zâtiyye-i âmmedir. Bu rahmete nail olmak, amel ile değildir. Bu alemin tabi oluşumudur.

Zîrâ bu a’yâna yani görünen bu ayanlara beyanlara Hak Teâlâ Hazretleri, rahmet-i rahmâniyyesi ile vücûd i’tâ buyurdu. Hani geçmiş derslerde belirtilmişti; Allah’ın bu alemlere ilk rahmeti budur ki onları kendi rahmaniyetinden var edip, vücut vermesidir. İlk rahmeti budur. Halbuki bunların bu vücuda nail olmaları, evvelce kendilerinden meydana çıkmış, olmuş beğenilen bir amel karşılığında değildir. Yani yaptıkları güzel bir amelin neticesinde değildir, Cenab-ı Hakk’ın rahmetinden verdiği bu varlıklar.

Belki alışılmış surette imkansızlıktır Allah’ın nimet vermesi yoluyladır. İmdi bu a’yânın vücudu, vücûd-ı mutlakın tenezzülâtından mertebe mertebe meydana geldi. Ve vücûd-ı Hak yani Hakkın vücudu eşyanın tümüne sâri olduğu için, bu rahmetten murâd dahî zahir olmanın başlangıcı kaynağı olan vücud-ı mutlaktır. Bu mutlak vücut dediğimiz zaman maddi manadaki mutlak vücud değildir. 

Ta yukarıdaki vücud-u mutlaktır. Rengi, kokusu, zuhuru hiçbir şeyi olmayan Allah’ın kendinde kendi halinde olan vücud-u mutlaktır. Bu feza dahi bu vücud-u mutlak’ın içindedir. Nasıl ki şu maddeyi koyacak bir mahal olmayınca bu maddeyi koymaya imkan olmadığına göre semavatta mevcut bu gezegenleri koymak için bakın gezegenler yokken feza vardı. 

Eğer feza olmasaydı nefes-i rahmaniyi nereye verecekti, bütün bu feza dahi bir mahal olduğuna göre bu mahali alacak da bir mahal gerekliydi. O mahal olmasaydı feza meydana gelmezdi. İşte bu sonsuz fezayı dahi içine kaplayan vücud, vücud-u mutlaktır. İşte vücud-u mutlak diye bahsedilen renksiz, kokusuz, şekilsiz idrak edilemeyen işte o vücud-u mutlak’ın safha safha tenezzülatıyla, yavaş yavaş yoğunlaşmasıyla bu keserat eşya, ruh ve nur özellikleriyle ortaya çıkmaktadır. 

Bunların hepsi vücud-u mutlakın içindedir. Vücud-u mutlak Zat’ın ta kendisidir. Burası vücud-u mutlakta mevcudat olmuş oluyor. Yani vücud-u mutlakta mevcut, halk edilmiş oluyor. Buna da “taayyünat” da diyorlar ayrıca. 

İmdi bu ayanın vücudu yani şu varlıkların vücudu alemdeki varlıkların vücudu vücud-u mutlakın bütün alemi içten ve dıştan ihata etmiş latif vücud-u mutlak’ın bu nurdan, ruhtan, ilimden, hepsinden latif, yani ilimden de latif, her şeyden latif, vücud-u mutlakın tenezzülatından husule geldiği zaman vücud-u Hakk ismini alıyor. 29/44 ayetinde

29/44- Allah, o Semavât-ü Arzı (o yüksekleri ve aşağıyı) hakk ile halk etmiştir, elbette bunda mü'minler için bir âyet var

 خَلَقَ اللَّهُ السَّمَوَاتِ وَالاَرْضَ بِالْحَقِّ اِنَّ فِى ذَلِكَ لاَيَةً لِلْمُوءْمِنِينَ

İşte o vücud-u mutlak “Hakk” ismini alıyor. Onun daha yoğunlaşması koyulaşması işte beşerin indinde parça parça varlıklar diye bilinmesi “Halk” olunmuş oluyor. Yani “Hakk” esmasının arasına bir alem “lam” ı konunca “halk” olmuş oluyor. Bu aslında “hâlk” tır, ama bu kelimenin hakikatini kayıp ettiğimiz için Hâlkiyetini halkıyete çevirmişiz boğazdan çıktığında “h” halk, ağızdan çıkartıyoruz, tamamen zahire maddeleşmiş hale getiriyoruz. Halk başka hâlk başkadır. Halk derken “hu” gibi”de bir nefes boğazdan geçiyor orada “ha” var, hayat var, “hu” muhabbet “hu”sudur buradaki “ha” halkiyyet işte nefes-i rahmani budur. 

Bakın konuşurken “hâ” diyoruz ya işte hepimizden bu nefes-i rahmani çıkıyor. Bunu idrak ettiğimizde nefes-i rahmani bizden hep inkişaf etmekte, ortaya çıkmaktadır. Bunu bilmediğimiz zaman biz nefes alıp veriyoruz diyoruz sadece. İşte Cenab-ı Hakk böyle kendi rahmaniyyetinden bütün bu sonsuz fezaya nefesini verdi, nefes-i rahmanisini verdi. 

Vücud-u mutlakın tenezzülatından husule geldiği ve vücud-u Hakk cemi eşyada sari olduğu için bu rahmetten murad dahi mebde-i taayyünat olan vücud-u mutlaktır. Yani taayyünatın kaynağı olan ilk çıkış yeri olan vücud-u mutlaktır. Dolayısıyla her birerlerimizde vücud-u mutlak’ın zuhuru vardır. Dolayısıyla üstümüzde ne büyük rahmet vardır ki bunu idrak edebilelim. 

Bize ait hiçbir şeyimiz yok, varlığımız yok hep bir esmanın zuhuru Rabb-ı hassın zuhuru, o Rabb-ı has belirli sıfatına bağlı o sıfat da Zat’ına bağlı, o zat’ı da Zat-ı Mutlaka Vücud-u Mutlak’a bağlıdır. Biz Hakk’ın gerçekten çok mübarek varlıklarıyız. Sade biz değil, esmer vatandaş dahi aynen bu değerde Hakk’ın çok mübarek varlığıdır. Ama bizim şartlanmamız işte onun yakası paçası yırtık görüşümüz süfli şartlanmalarımız, süfli ismini verir halbuki onların hepsi baştacıdır. 

Ayak altında bastığımız taş dahi baş tacıdır. Gübre dediğimiz şey dahi baş tacıdır. Çünkü hepsinde Zat’ın esmasının bir zuhuru vardır. Biz bireylere göre sırat-ı müstakim değişiyor, birine Mudil olan birine Hadi oluyor, ki onun sıratı odur. İşte ne varsa alemde hep bir esmanın zuhurudur. Esmalar da Zat’ının zuhurudur, dolayısıyla bu alem gerçekten Rahman, Rahim, bütün hepsi içerisinde olan mübarek varlıktır hepsi. 

Allah’ın zuhur ettiği yer mübarek olmaz mı? Kabe-i Muazzama da bu nokta merkez olarak mübareklik belirtilmiştir. Her taraf Kabe, Kabe’den başka bir şey değildir. İşte o nisbet olarak bu sırrı orada açıyor. Orada yoğunlaşmış halidir. Diğer tarafta da yayılmış hali vardır. Hele insan yani kamil insan kendini bilen insan, bu insanın derecesini tarif etmek mümkün değildir. Biz beşer şartları içerisinde her birerlerimiz beşeriyet şartlarına tabiyiz, eğer bu şartlara tabi olmasaydık Cenab-ı Hakk insan-ı Kamil’in kadrinin çok küçücük halini gösterse insanlık önünde secde eder ve Hakk secdesi olarak secde eder.

Ama bu dünyanın sistemini bozar, bu beşeriyet yaşantısını bozar, neden, bunlar gayba bırakılmıştır çünkü bu hakikatler, gaybi hakikatler, iman hakikatleri gerektiren hakikatlerdir. 

Oruç hakkında bir hadis-i şerif var, Efendimizin buyurduğu, “Ben oruçlunun ağız kokusunu çok severim“ buyuruyor. Bunu hiç düşündünüz mü? Oruçlunun ağız kokusu aslında biraz iyi kokmaz. Mide salgı yapar yiyemediği için asit kokusu çıkar, yani iyi koku çıkmaz. Oruçlunun nefesinin birine koklaması istense koklamaz. Efendimiz “Cenab-ı Hakk oruçlunun ağız kokusunu sever” buyuruyor. 

İşte o orucu tutmasıyla diyelim ki tevhid eğitimini almış oluyor, alan da var almayan da vardır, orası ayrı ama oruçtan gaye beşeriyetinden kurtulmasıdır. Yani ihtiyaçtan kurtulup gani olmasıdır. Bakın yemiyoruz, içmiyoruz, o yememenin, içmemenin başka şeysi var. O yememek “naz” makamıdır. Oruç “naz” makamıdır. Namaz “niyaz” makamıdır. Yani oruç gani yani zenginlik makamıdır.

Gına istemiyorum diyor bakın. Gerçi zahirden baktığımız zaman Cenab-ı Hakk’ın emriyle tutuyoruz onu ama tuttuğumuz da “ben yemeyeceğim” diyoruz. İşte bu “gani” gınalıktır. Yani biz onu zannediyoruz ki Allah’ın emriyle tutuyoruz, aslında öyle değildir. O bir sebeptir ama kendimize döndüğümüz zaman yemeyeceğim diyoruz. 

Ama emir ile ama tavsiye ile ama şununla bununla değil mi? Emiri bırak, “yemiyeceğim” diyorsun, gani oluyorsun. Yani muhtaç değilsin yani ilahi hakikatine yöneldin demek istiyor. Gani ol diyor yani beşeriyetinden sıyrıl diyor. Bizim her iki halimiz vardı ya kevnimiz olarak abd aciz varlıklardık, ama aslımız özümüz olarak mutlak varlıklarız, asil varlıklarız.

İşte bu asaletini idrak et diyor. Oruç ile bunu bırak, yani hiçbir şeye muhtaç değilsin o gün ne yiyorsun, ne içiyorsun, muhtaç olsan yersin içersin, muhtaç değilsin. İşte kendi hakikatine erdiğin zaman senden çıkan o beşeriyet soluğu değil, nefes-i rahmanidir. “Ben onu severim” diyor, sendeki hakikatim olan zuhurunu severim diyor. Bu orucun neticesinde sende oluşan ilahi hakikatleri zuhura getirmen hayat verici nefes-i rahmanidir, işte bunu severim diyor.

Belirli bir yaşam neticesinde oruç da bir çalışmadır. Onun neticesinde olan bunu seviyorum diyor, neden, çünkü kevn meydana getiriyor. Yani nefes-i rahmani varlıklar ortaya getiriyor. İşte oruçlu olan kişi de o günün neticesinde kendisinde oluşan bazı varidatları zuhura getirmesi ilmi oluşumlar meydana getirmesi yani başka bir ifade ile halik olmuş oluyor.

Yaratıcı manada değil yaratma diye bir şey yok zaten. Zuhura getirici manada, yani oruç tutan bir kimse beşeriyetinden sıyrıldığından ondan Zat’i tecellinin zuhura geldiğini ben o kulumdan severim diyor orada zuhura gelen kendisi nefes-i rahmanisi. İşte o nefes hayat veriyor diğer insanlara işte o nefes “venefahtü” oluyor, onun için seviliyor.

-------------

4. Paragraf:

مَامِنْ دَاۤبَّةٍ اِلا هُوَ اَخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا اِنَّ رَبِّى عَلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ

(Hud,11/56) “Hiçbir zî-hayât yoktur; illâ Hak onun nâsıyesini tutucudur; benim Rabb’im muhakkak sırât-ı müstakim üzeredir. (4).

--------------

Hûd (a.s.)ın hikmeti, bu âyet-i kerimeyle bina edilir,dayanır. Ya’nî mevcudattan hiçbir şey yoktur; illâ ki Allah Teâlâ, zâti hüviyeti ile onun nasiyesinden tutmuştur; ve esması hasebiyle onda mutasarrıftır.

Tahkîkan benim Rabb’im doğru yol üzeredir. Çünkü her bir ismin kendisine mahsus yolu vardır. Yani faaliyet sahası vardır. Ve bu târik-i mahsus yani o isme tahsis edilmiş olan o yol dahî onun doğru yoludur. Yani kendi sahası kendi gittiği yoldur, kendi zuhura getirdiği oluşumlar onun doğru yoludur. 

Mesela burada bir kırmızı boya var, kırmızı boya ile duvarı boyamamız kırmızı boyanın sırat-ı müstakimidir. Yani kendisinden meydana gelen doğru, kırmızı boya var da ondan boyamaya başladık, yeşil çıkarsa yalancıdır, boya karışıktır, boyanın dibinde başka şeyler vardır hile vardır. Dolayısıyla kabul edilmez. 

Siyah ise siyah çıkacaktır, sırat-ı müstakimi siyahtır, yolu odur. Yolu dediği faaliyet sahasıdır. Yahut kendi idraki anlayışı. Yani zalim ise zalimliğini yapacaktır. Zalimin sırat-ı müstakimi zulüm etmektir. Mazlum olacak ki zalim olsun. Zalim olmayınca mazlum olmaz, dolayısı ile bu esma-i ilahiye faaliyete geçmez, yani çalışmaz. O zaman Cenab-ı Hakkın isimlerini iptal etmek lazımdır. 

Öyle bir şey de mümkün olmayacağına göre de her isim bir zuhurda olacak bu alemde. Tabi bunları böyle konuşuyoruz, belirli aşinalığımız var mevzu üzerlerine bunları bir başkasının yanında konuşmuş olsak bir sürü sorular çıkacaktır. Cennet nedir, Cehennem nedir, niçindir, eza cefa nedir, bu kadar insanlar eziyet çekiyorlar, buna kahredenler var, aslında bunlardan bir sürü soru çıkacaktır.

Tabi ki hepsinin cevabı vardır, bunlar cevapsız değildir ama bu cevapları anlayabilmek için senelerini vermesi lazımdır kişinin. Ama başka türlü de yolu yoktur, senelerini vererek kazandığı o bilgiyi senelerini vererek tekrar atması gerekecektir. Ne oldu elde sıfır kaldı. Beş sene yanlış bir eğitim almışsa beş sene de o yanlış eğitimi temizlemek için gerekecek ondan sonra yeni ilim başlayacak.

Talebe arkadaş arasında genç delikanlı demişler ki gidelim falan yerde bir Hoca Efendi varmış iyi kıraatı varmış gidelim de ondan biraz ders alalım demişle. Kur’an okuması için nihayet gitmişler Hoca Efendinin önüne, Hoca Efendi demiş ki ne kadar biliyorsunuz, yani daha evvel hiç başladınız mı? Yok efendim, birisi demiş ben biraz biliyorum, birisi demiş ben hiç bilmiyorum Efendim yeni başlayacağım demiş. 

Hocaya sormuşlar Hocam borcumuz ne olacak demişler, hiç bilmeyene sen bir altın, biraz bilene sen iki altın vereceksin demiş. Tabi şaşırıyorlar, Hocam olur mu öyle şey diyor, hadi benden yarım altın alın diyor, neticede ben biraz biliyorum diyor. Benden yarım altın alın diyor. O da yok oğlum iş senin bildiğin gibi değil diyor. Senin işin daha çok önce senin bildiklerini unutturmak için uğraşacağım onun için bir altın vereceksin, sonra yeniden başlayacağız bir altın da onun için diyor.

O öğrenilen şeyler bir müddet geri çekilir ama onlar daha sonra gene de lazım olur tamamen de gereksiz değildir. Her türlü malzeme bakın bazı hırdavat, işte bir anahtarın içinden kopmuş bir parçası lazım oluyor, bir yerde kullanılıyor, onları tamamen çöpe atmak değil de ihtiyacı olarak bir yerde depoda tutmak. 

Çünkü her bir ismin kendine göre bir tariki vardır, bu tarik-i mahsus yani hususi yol dahi onun sırat-ı müstakimidir. Kendisinin hususi yolu kendisinin sırat-ı müstakimidir.

 Ve bu âyet-i kerimede “dâbbe”nin, (dabbe ayakta yürüyen varlık demektir) dabbe hayvan değil iki ayakta yürüyen varlık demektir. Tabi her şeyin sırat-ı müstakimi kendi yolu olduğu gibi, herkesin yürüyüşü de kendisine aittir. Dolayısıyla her şey dabbe hükmüne girmiş oluyor. Her “şey’-i mevcûd” ile tefsiri, (İsrâ, 17/44) âyet-i kerîmesine müsteniddir; zîra tesbîh ve hamd etme, hayâta bağlıdır,

 وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ 

Herhangi bir şey yok ki illa ancak onun hamdı ile tespih eder. Bakın burada da çok mühim hadise vardır, “yüsebbihu” tesbih ediyor, ne ile “Bi hamdiHİ” O’nun hamdı ile yani kişinin kendi hamdı ile değil, Allah’ın hamdı ile hamd etmektedir. (Hicr 15/98-99) ﴿٩٨﴾ فَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ وَكُنْ مِنَ السَّاجِدِينَ ﴿٩٩﴾ وَاعْبُدْ رَبَّكَ حَتَّى يَاْتِيَكَ الْيَقِينُ

Bakın bu ayetlerde de فَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ ; Rabbının hamdıyla tesbih et diyor. O zaman ne olacak evvela Rabbımızı tanımamız gerekecektir. Sonra Rab nasıl hamd ediyor? Onu bilmemiz gerekecek, Rabbının tesbihiyle hamdıyle o zaman biz gerçek hamdı yapmış olacağız. Nefsimizle hamd ettiğimiz müddetçe ne hamd bizden hakkıyla çıkar ne de yerine ulaşır. Cenab-ı Hakk iyi niyetiyle onun da sıratı odur, onu da kabul eder o ayrı ama bu irfaniyet işidir.

Bir kelimeyi tekrar edip sayı adet itibarıyla çoğaltmak değil o kelimenin hakkını vererek söylemek lazımdır. Hani “Dur Rabbin namaz kılıyor” diyor ya, bak işte hep Rab ile ilgilidir. Yapılması ilk lazım gelenler kişinin kendi Rabbını tanıması bilmesi istikamet üzere olduğunu idrak etmesidir. Bu tabi bütün varlıklar için geçerlidir. 

Tesbih ve tahmid yani tesbih ve hamd hayata mütevakkıftır. Yani yaşayan hamd eder, yaşayan tesbih eder, bunlar yaşama bağlıdır. 

Ve cemâdat ile nebatat dahî kendilerine mahsus olan bir hayat ile haydirler; Madeni ruh, nebati ruh, hayvani ruh yani hepsinde ruh mevcut olduğundan o ruh ile “Hay”dırlar. Şu kadar ki, insana varıncaya kadar olan hayat mertebeleri, kemal bakımından, basamaklar üzerinedir, dereceleri vardır.

Binâenaleyh nebatat hayatı, cemâdât hayatına; ve hayvanat hayatı, nebatat hayatına; ve insan hayatı hayvanât hayatına kemâlen öndedir ve üstünlük eder.

Velhâsıl eşyanın tümü, zevk ehli ve müşahede edenin indinde hayat sahibidir; ve onun ruhu hususi Rabbı olan ism-i ilâhî isimlerdir. Yani her bir hayat sahibi olanın ruhu Rabb-ı hassı olan ism-i ilahidir. Yani o varlığın Rabb-ı hassı olan ilahi isimdir.

Suâl: Bu âyet-i kerimede nakl olunan Hûd (a.s.)ın kavlinde “Rabb” ancak kendi nefsine izafe kılınmış ve her şeyin bir hususi Rabbı (Rabb-ı hassı) bulunduğu açık açık belirtilmemiştir.

Cevap: Esmânın tümü ilâhiyye “Allah” ismi tahtında toplanmıştır. Binâenaleyh cemî’-i esmanın yolları, “Allah” isminin doğru yolunda (sırât-ı müstakim) tahtında vâki’ olur. Yani her ne kadar birbirlerine göre sırat-ı müstakimleri ayrı ise de ama hepsi Allah isminde toplanmıştır.

Ve Allah ism-i câmi’inin mazharı ise, ancak insân-ı kâmildir. Bütün zıtlıkları bünyesinde toplayan, Ve bu ism-i cami’ insân-ı kâmilin Rabb’i olup, bu zât-ı sâadet-meâb (mutluluğa sığınan zat) ilâhi isimlerin tümünün mazharıdır. Yani insan-ı kamil cami olup insan-ı kamilin Rabbı olup bu zat-ı saadet maab yani saadetli kişi varlık bütün esma-i ilahiyyenin zuhur yeridir. Yani “Kahhar” ismi de çıkar, “Zalim” ismi de çıkar, “Rahman” ismi de çıkar, hepsi kendisinde çıkar aksi halde insan-ı kamil ve tevhid ehli de olamaz.

Eğer bir yerde herhangi bir şey inkar varsa orası kesrettir. Yani kesret ehlidir. Ve Hûd (a.s.) ise vaktinin bir şerefli nebisi ve “Allah” ism-i câmi’inin mazharı olan insân-ı kâmil idi.

Binâenaleyh, Rabb’i kendi nefsine izafe etmekle, kendinin mazhar olduğu ism-i cami’ olan “Allah” isminin sırât-ı müstakîm üzere olduğunu açıkça; ve erbâb-ı esmadan her bir Rabb’in kendi sırât-ı müstakimi bulunduğunu dahî zımmen beyân buyurmuştur. Yani misallerle benzeterek beyan etmiştir. 

Suâl: Mademki her isim kendi sırât-ı müstakimi üzerinedir; ve o ismin taht-ı terbiyesinde bulunan kimse dahî onun sırât-ı müstakimi üzerinde yürür; şu halde böyle sırât-ı müstakimi üzerinde da’vetten ne fâide hâsıl olur? Her bir esma-i ilahiyye indindeki manaları zuhura çıkartacak bir mahalde meydana gelmektedir. Yani Cenab-ı Hakkın 99 esma-i ilahiyyesi bütün bu alemde faaliyettedir. 

O halde her bir isim bir mahalden zuhura çıkmaktadır, manasını o mahalde ortaya koymaktadır. İşte “Hadi”, “Mudil” gibi, “Rahman”, “Kahhar” gibi. Şimdi o diyor ki; tabi bu mevzuların daha evveliyatı olduğu için dinleyenler için mesele yok ama yeni dinleyenler için birçok soru cevap ortaya çıkmaktadır. Şu halde böyle sırat-ı müstakimde davetten ne faide hasıl olur?

Mademki her esma-i ilahiyye bir mahalde zuhura çıkıyor ve de bu mutlak olan bir hadise oluyor, o halde niçin davet gereklidir? Yani Hakk’a davete ne sebep vardır? Zaten her esma kendi zuhurunu meydana getirecektir diye bir soru soruluyor. 

Cevap: Da’vet ism-i Mudıll’den ism-i Hâdî’ye; yani dalalet isminden hidayet ismine ve ism-i Câbir’den ism-i Adl’e; yani Cabbar’dan Adalet ismine ve ayrı ayrı yollardan (Fatiha, 1/5)

اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ âyet-i kerimede beyân buyurulan ve bütün yollara cami’ bulunan sırât-ı müstakime, ya’nî “tevhîd-i zâtı” Zat’i tevhide davet ve mazhar-ı Muhammedi yani Muhammedi zuhuru tarikınadır davet. Daha açıkçası târık-ı noksandan târık-ı kemâle da’vet olunur. Yani noksan yollardan kemal yollarına davet olunur.

-------------

5. Paragraf:

İmdi her yürüyen Rabb’in doğru yolu üzerinde yürür. Binâenaleyh bu vecihden onlar mağzûbün-aleyhim ve dâll değildir. Yani üzerlerine gadab olunmuş ve delalette olunan kimselerden değildir. (5).

----------------------

Çünkü mutî’ olsun, âsî olsun, mazharı oldukları isimler, bunları, kendilerine mahsus olan yolda terbiye eder. Bu mevzular ağır mevzulardır, Hud Peygamberin hakikati içinde olan bir mevzudur. Hud 11/56 ayet-i kerimesinin tefsiri devam ediyor.

 مَامِنْ دَاۤبَّةٍ اِلا هُوَ اَخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا اِنَّ رَبِّى عَلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ

Yani burada belirtilen şeyler hayali vehmi şeyler değil, ayetlerin gerçek tefsirleri veya batın veya tevhid tefsirleridir. Yani “Rabları onları nasiyesinden tutmuş yani alnından perçeminden tutmuş götürmektedir.” diyor ayet-i kerimede. Muhakkak ki senin Rabbin sırat-ı müstakim üzeredir. Yani neyi nereye götürüyorsa onun doğru yolu üzerinedir o diyor, ayet diyor bunu Allah kendisi diyor bunu. Yani isimler kendi istikametlerinde terbiye ederler.

Binâenaleyh mutî ve âsî yani itaat eden ve etmeyen Rabb-i hâssları olan isimlerin gerekleri üzerine yürür. Ve halbuki tabiatı gereği üzere yürüyen kimseye gazab olunmak düşünülmez çünkü tabiatının gereğini ortaya çıkarmaktadır. Kiraz ağacına neden kiraz meyvesi verdin diye onu kesmek, yok etmek azap etmek akıl işi değildir. Çalıya neden çalı oldun diye azap etmek gerekir mi, yakışır mı? Yakışmaz, çünkü onun tabiatı odur. 

Ya’nî tâbi’, kendine uyulanın hükmü tahtında yürürse tabi olunan ona gazab etmez. Yani senin oğlun senin istediğin istikamette giderse ona gazab etmezsin. Şu halde her bir isim, kendi mazharından ve onun terbiyesi tahtında olan şeyden râzîdır; her bir isim kendi özelliğini ortaya çıkaran mahalden razıdır, ona gazab etmez.

Fakat hükümde Rabb-i hâssına muhalif olan diğer Rabb-i hâssa nazaran o mazhar, “üzerine gazab olunmuş ve dallın” zümresindendir. Neye karşı birbirlerine karşı, diğerine karşı. Ama kendi bünyesinde dalalette değildir. 

Meselâ Hâdî isminin hükmü hidâyet; ve Mudill isminin hükmü dahî dalâlettir. Hâdî ismi kendisinin kulu olan mü’minden râzî olduğu gibi, yani kendisinden meydana gelen mü’minden razı olduğu gibi, Mudili ismi de kâfir kuldan razıdır. Fakat Hâdî ismine nisbeten kâfir “üzerine azab olunmuş ve dalalette olan” zümresine dâhildir. 

Yani Mudil ismi Hadi ismine nisbeten kafir üzerine gadap olunmuşlardan ve dalalet zümresine dahildir, neye göre Hadi ismine göre. Ve keza ism-i Mudill kendisinin sırât-ı müstakimi hâricinde bulunan mü’min kula gazab eder yani Mudil isminin zuhura getirdiği bir kimse Hadi isminin zuhura getirdiği bir kimseye gazab eder, inkar eder, mü’minliğini kabul etmez, ve onu dalâlette görür; yani mü’min olanı dalalette görür, zîra bu iki isim, hükümde yekdiğerine muhaliftir. Binâenaleyh tüm mazharlar bir vecihden “üzerine azab olunmuş ve dalalette olan“ zümresine dâhildir; ve bir vecihden değildir. 

Neden, göreceliktendir. Şimdi şurada iki bardak var birinde çay var, birinde de su vardır. İşte bu su olması dolayısı ile bu kendisinin hidayetidir. Diğeri de çay olması dolayısıyla diyelim dalaletidir, ama bu Mudil isminin zuhuru olduğu için Mudil esması bundan razıdır. Diğeri de Hadi isminin zuhuru olduğu için Hadi esmasından razıdır bireyler olarak ama birbirlerine karşı ne bu Mudil ismi Hadi isminden razıdır, ne de Hadi ismi Mudil isminden razıdır. Yani ikisi de birbirlerine karşılıklı olarak dalalettedirler. 

-------------

6. Paragraf:

İmdi dalâl, nasıl ki ârız ise, (yani dalal bu şekilde arizidir) gazab-ı ilâhî dahî, öylece arızdır. (yani arız üzerine kurulu bir şey de arıza sayılır, çünkü gazab-ı ilahi arız üzerine Mudil üzerine kurulduğundan Mudil de arız olduğundan o kurulan da arızdır.) Ve meâl, her şeye vâsi’a olan rahmetedir; o da sabıkadır. (6).

-------------------

Ya’nî dalâl arızî olduğundan gazab-ı ilâhî dahî arızîdir. Ve meal, yani geri dönmek rahmet-i zâtiyye-i âmmeyedir. Ve o rahmet dahî hadîs-i kudsî mucibince sabıktır; yani “Rahmetim gadabımı geçmiştir, kudsi hadisi mucibince sabıktır. Zira her bir Rab kendi kulunun irade ettiği zuhura getirdiği şeyden razıdır.

Ve dalâl ancak diğer bir Rabba nazaran tahakkuk olur. Halbuki ilâhi esmanın tümü, zahiratın başlangıcı olmak i’tibâriyle rahmet-i zâtiyye-i âmmeden ibaret bulunan vücûd-ı mutlakta gark olmuş idiler. Yani bütün esma-i ilahiyye bu varlığın kaynağı olması itibariyle rahmet-i Zat’i ammeden yani umumi Zat’i rahmetten ibaret bulunan vücud-u mutlakta müsteğrek idiler. Yani Hakk’ın vücudunda bunlar kaybolmuş idiler, gark olmuş idiler. 

Vaktaki rahmet-i rahmanı olan nefes-i rahmanî ile tecelli-i ilâhî vâki’ oldu; yani bütün bu esma-i ilahiyye zıt isimler Allah’ın varlığında cami idiler müstemi idiler, ne zaman ki nefes-i rahmani sonsuz fezaya bu İlahi isimler salındı “Hu” diye, bütün aleme salındı, rahmani rahmet nefes-i Rahmani ile tecelli-i İlahi vaki oldu, esmâ suretleri, hazret-i ilmiyyede peyda ve yekdiğerinden farklı oldu, ayrıldılar. 

Yani her ismin kendi mazharı birbirinden ayrıldılar. Ama ondan bir evvelki mertebede hepsi Allah’ın Zat’ında müstağrak idiler. Allah’ın Zat’ında var fakat zuhurda değillerdi ve hepsi de birdiler, birbirlerinden ayrılmıyorlardı. İşte bu mertebede hazreti ilmiyede peyda ve yekdiğerinden meydana çıktılar.

Ve Hâdî ismi ism-i Mudıll’den ayrıldı. Yani zuhurda ayrıldılar. İmdi bu farklılaşma ayrılış arizi olduğundan, sonradan olduğundan, dalâl üzerine tertip edilmiş olan gazab dahî arizi oldu, sonradan oldu yani aslından olmadı; ve rahmet gazabı öne geçmiş bulunur. İşte bu yüzden Allah’ın rahmeti gazabını geçmiş olur. 

Zira ezellerin ezelinde bu suretle rahmet sabık olduğu gibi, yani rahmet öne geçtiği gibi ebedde dahî sabıktır. Yani ezelde rahmet üstte olduğu gibi ebedde de yani gelecekte de rahmet üsttedir. Allah’ın rahmeti gazabının üstündedir. Çünkü mudil isminin karşılığı olan azap arizi oldu. Bu suretle rahmet sabık olduğu gibi ebed dahi sabıktır. 

Çünkü yâ dalâli mûcib olan perdelerin kaldırılması ve bozulması yani dalaleti icab eden perdelerin kaldırılması açılması ve gitmesi veyahut tevhîd-i zât nurlarının zuhurunda, taayyünât-ı eşyanın zevali ve tecelliyât-ı ilâhiyyenin kendi asıllarına rücû’u sebebi ile meâl (geri dönüş) yine Rahmân’adır. Yani Zat tevhidinin nurlarında, yani kişi tevhidi idrak ettikçe kendinde bunun nurları hakikatleri ilmi meydana geldikçe bu eşya varlıklarının zevali “la mevcude illallah” diyoruz ya, “küllü şeyin halikun illa veche” 28/88 ayetinde belirtildiği gibi

 كُلُّ شَىْءٍ هَالِكٌ اِلا وَجْهَهُ لَهُ الْحُكْمُ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ

Bütün eşya yani taayyünat, eşyanın zevali ortadan kalkması, zihinde ortadan kalkması yani gerçeğini idrak ederek eşyanın gerçeğini idrak ederek ne olduğunu idrak ettiğin zaman tecelliyat-ı ilahiyenin kendi asıllarına rücu, eşyanın hakikatini idrak ettiğin zaman bu aslına rücu etmiş oluyor. Biz bunun sonradan isimlenmiş halini düşünüyoruz. Bunların aklımızda sonradan aldığı isimlerle anlamaya çalışıyorsak bu aldığı isimlerin hepsi geçici arizi isimlerdir. İşte bunlar aslına dönünce, kendi asıllarına rücu sebebiyle meal (dönüş) yine Rahman’adır. Yani geri dönüş “Veilallahi turceul umur” 35/4 ayeti gibi ayetler.

 وَاِلَى اللَّهِ تُرْجَعُ الاُمُورُ

 Herşey Rabbına rücu edecektir diyor.

---------------

7. Paragraf:

Mâsivâ-yı Hakk’ın kâffesi “dâbbe”dir; (yani bu gördüğümüz alemdeki bütün varlıkların hepsi dabbe’dir, dabbe mahluk yürüyen, haraket eden manasınadır.) zîrâ zî-rûhtur. (Yani ruh sahibidir, hayat sahibidir) Ve kendi nefsiyle hareket eder bir şey yoktur bu alemde; o ancak kendi nefsinin gayriyle hareket eder: Binâenaleyh, o şey, sırât-ı müstetakîm üzerine olan şeyin hükmüne tebaiyyetle hareket eyler; zîra sırat, ancak üzerinde yürümekle sırat olur. (eğer bir yol varsa yürünüyorsa o yol hükmüne girer, yol varda üzerinde yürünmüyorsa ona yol denmez. Neden çünkü iş görmüyor da ondan.) (7),

--------------------

Ya’nî umumi anlayışta, Hakk’ın gayri dediğimiz şeylerin tamamı ister cemâd olsun, ister nebat ister dabbe olsun “hayvan“dir.

Çünkü cümlesi ruh sahibidir; ve onların ruhları, esmâ-i ilâhiyyeden birer isimdir; yani 99 ve onun çevresinde olan sonsuz esma-i ilahiyyeden birer isimdir, bu alemde ne varsa zerreden kürreye kadar, küçükten büyüğe, ortadan daha büyüğe ne varsa canlı, cansız diye söylenen aslında cansız bir şey yoktur, bunların hepsi ruh sahibidir ve onların ruhları esma-i ilahiyyeden bir isimdir. Yani her bir isim bir mana o mana da o varlığın ruhudur. 

Tabi lisanen bunu söylüyoruz ama ruh bir can, bir hayattır sadece böyle bir cümle söylemekle bu işte hemen anlaşılmış olmuyor. İşte nefes-i rahmani bütün bu aleme o ruhları yaydı, bakın Zat mertebesinde ilmi varlıklar olan tüm mevcudatın özleri aynları, ayan-ı sabiteleri ilmi varlıklar olarak ancak bu ilmi varlığın içerisinde ruhuda vardır, nuru da vardır, ef’ali de vardır. Yani maddesi de vardır. Fakat zuhura çıkmış değildir. 

Bakın burası çok mühim bir meseledir. İşte ilahi ilim, ilm-i ilahi, ayan-ı sabiteler, sıfat yani rahmaniyet mertebesine tenezzül edince veya oraya aktarılınca ilmi varlıklar, ilmi varlıklarda mevcut ruh halleri o mertebede ortaya çıkıyor. Ama bunlar kendisinde mevcut yoktan var olmuyorlar. Daha evvelce faaliyet sahası açılmadığı için faaliyette değiller. Ama ilminde mevcutturlar.

İşte her bir isim bir ilim demektir, “Hasan”, “Mehmet” bunların birer manaları vardır, işte bunların manalarını zuhura getirecek güce enerjiye hayata “RUH” deniyor. İşte bu ilmi varlıklar içinde “RUH-U AZAM” mevcut iken RUH-U AZAM’ın bir tenezzülü ile “RUH-UL KUDS’ ü meydana getirmiş oluyor. Ruh-ul Kuds sıfat mertebesidir. 

İşte ism-i rahman yani sıfat-ı rahmaniyye, bütün bu sonsuz fezaya nefa-ı İlahiyyesini salması demek tüm bu alemdeki “RUH” u meydana çıkarmasıdır. “RUH” mertebesi sıfat mertebesinde faaliyete başlıyor. İşte her bir esma-i ilahiyye orada ruhlanmış oluyor. Yani ruh hayat demektir, canlanmış oluyor. Yani iç enerjisini orada bulmuş oluyor. Ama daha karanlıktadır, meydana çıkmış değildir. 

Hayat var ama meydana çıkmış değildir. İşte bunlar buradan bir tenezzül daha yaşayarak bir gelişim bir evrim geçirerek zuhura çıkma halinde esma mertebesine tenezzül ediyor yani isimler mertebesine yani başka bir ifade ile melekut mertebesine, o melekut mertebesinde bu mertebenin diğer bir ismi de “NUR” mertebesidir. 24/35 ayetinde “Allahünurussemavatı velard” buyuruyor.

 اَللَّهُ نُورُ السَّمَوَاتِ وَالاَرْضِ

“Allah göklerin ve yerin nurudur.

İşte nur bu esma mertebesinde zuhura çıkıyor. “NUR” bizim anladığımız manada aydınlık değildir, nur ve ruhu tarif etmek ve de mahiyetini anlamak mümkün değildir. Bugünkü aklımızla anlayışımızla anlamak mümkün değildir. Ancak varlığını hissetmemiz mümkündür aklımızla. İşte bu nur, karanlıkta olan zulmette olan ilmi varlıkların rahmaniyyet mertebesinde hayatlarını alması, enerjilerini alması, Esma mertebesinde de kimliklerinin meydana gelmesi, aydınlanmasıdır.

Bu aydınlanma dışarıdan üzerlerine tutulan bir aydınlanma değil, kendi içlerinde mevcut olan bir aydınlanmadır. İçindeki aydınlanma işte bu aydınlanma da kendi özelliklerinin olması itibariyle de bir aydınlanmadır, yani kendi klişelerinin ayrı ayrı belirlenmesi “Nur” mertebesinin ortaya çıkması ve Nur mertebesinde bunların ortaya çıkmasıdır. 

Bütün bu kendisinde olan enerji ve Nur ile de atomu meydana getiriyor. Atomda oluşanlar bunlardır. Ve böylece de atomdan da bu maddi varlıklar ortaya gelmektedir, işte belirli atom sayılarının oluşmasıyla tabiatın meydana gelmesi, madenlerin meydana gelmesi, madenlerden nebatların meydana gelmesi, nebatlardan da hayvanların meydana gelmesi, dolayısıyla insanların meydana gelmesi.

Yani bütün bu alemin ana kaynağı “RUH” ve “NUR” dur. Bunlardan meydana gelen madde, maddeden meydana gelen de bu varlıklar, cematlar, nebatlar, hayvanlar ve bizleriz. Varlıkların cümlesi ruh sahibidir ve onların ruhları esma-i ilahiyyeden birer isimdir. Esma-i ilahiyeden birer isimdir. Yani ortada ne kadar varlık varsa bu varlıkların hepsi bu İlahi isimlerin zuhur mahalidir. Bu alemde gördüğümüz manalar cümbüşüdür. Öyle bir manalar cümbüşüdür ki birbirlerine mutlak uyum sağlayan ortada uyumsuzluk gibi gösterilen bazı şeyler olsa da aslında hepsi bir uyum içindedir, işte bu uyumsuzluktan bilinçli uyumsuzluktan hayat meydana geliyor. Yani zıtlardan hayat meydana gelmektedir. 

Mudil ismi olmasa Hadi isminin hakikati anlaşılmaz, Hadi ismi olmasa Mudil isminin hakikati anlaşılmaz, asıl olan Hadi ismi Mudil ismi de geçici yani arizi olduğundan Hakkın rahmeti gadabını örtmüştür. İşte bunların hepsi esma-i ilahiyyeden birer isim ve bu isimlerin içinde bulunan RUH onlara hayat vermekte NUR da görüntülerini oluşturmaktadır.

Ve Hak o isimler ile onlarda zahirdir; yani şurada bu çay bardağı ismi ile zahir ise burada Hakk’ın “Zahir” ismi ile Hakk’ın zuhurundan başka bir şey değildir. Ama bu Allah mıdır dersek değildir. Allah’ın gayrı mıdır dersek o da değildir, eğer Allah’ın gayrıdır diye buna bir vücut vermiş olursak bunu ilah edinmemiz gerekir. Şirke düşeriz, mahiyeti itibariyle ayni, zuhuru itibariyle de gayrıdır. 

Hakk o isimler ile onlarda zahirdir, yani bunların kendilerine ait bir varlıkları yok, her bir ismin, ismin gereği olarak bunu şekillendirmesi, zuhura getirmesidir ama Hakk bunlarda zahirdir, o şeylerin kıyamı yani onların varlık sebebi ancak o isimlerin kayyumiyetiyledir. Ve vücutta kendi nefsiyle hareket eder bir şey yoktur; zîra kendi nefsiyle mevcûd değildir; belki kendi nefsinden gayri bir vücûd ile hareket eder. 

Yani orada o isimlerin kıyamiyledir, yönetimiyledir. Vücutta kendi nefsiyle hareket eden yoktur. Yani bütün bu mevcudatta kendi varlığıyla kendine has nefsiyle varlığıyla hareket eden hiçbir şey yoktur, olması da mümkün değildir. Zahir alem istediği kadar işte şöyledir desin o onu yaptı, bu bunu yaptı ben ettim, ben yaptım desin bunların hepsi rüya halinde yaşanan bir hayat olduğu için kendisine mal edebilir, ama hayali bir yaşantı içerisinde olduğu için. 

Rüyadan uyanan kimse yani bu dünya uykusundan uyanan bu alemlerin gerçeklerini idrak eden kimse böyle bir şey söylemez. Bu alemde kendi nefsiyle hareket eden bir şey yoktur zira kendi nefsi ile mevcut değildir. Kendi nefsi ile hareket edebilmesi için kendi nefsiyle vücut bulması var olması gerekmektedir. Yani bu alemde hiçbir varlığın kendine ait bir vücudu kendine ait bir nefsi kendine ait bir varlığı yoktur.

Olması için “İlah” olması gerekir. Hareket eden varlıklar kendi nefsinin dışında bir vücut ile hareket ettirilirler. İşte önce de dediğimiz gibi “Ruh-u Azam”, “Ruh-u Mukaddes”, yani “Ruh-ul Kuds” ve “RUH” onların içinde hareket ettiricisidir. Bunların bireysel olarak ayrılmasını meydana getiren, aydınlatan da “Nur” dur ve madde de bunların zuhura çıkmasını sağlamaktadır. Ama bunların kendilerine ait hiçbir özellikleri yoktur.

Binâenaleyh o şey, kendisinin mazhar olduğu ve sırât-ı müstakim üzerinde bulunduğu Rabb-i hâssı olan ismin hükmüne tabi olarak yürür. Her varlık hangi esmanın zuhuru ise, zuhur mahali ise o ismin özelliğine göre yürür, yolunda yürür yani zuhura çıkar faaliyetini gösterir. 

Ve sırat, üzerinde yürümekle sırat olur. Yani bu varlıklar var, varlık kendi istikametinde, yani çay bardağından çay beklenir, işte bunun çay olması kendi sıratında yürümesi demektir. Yani çaylığını yapması faaliyet göstermesi kendi sistemi içinde faaliyette yürümekte olmasıdır. Su kendi yolunda yürümektedir, işte onun sıratı odur, bunun sıratı da budur. 

Yol yürünürse sırat olur yani bu esma-i ilahiye faaliyete geçerse ancak esma-i ilahiyye olur. Esma-i ilahiyye olduğunda da o da kendi sıratı üzerindedir yani kendi manası istikametindedir. 

İmdi o şeyin hareketi, mademki o şeyin hareketi tabi olmakla meydana gelir, o halde onun hareketi zayıf harekettir; zîra hareket-i arızadır, yani zayıftır, kendinden değildir, geçicidir. Arizi bir harekettir, bu hareketini böyle yaptırıyorken içindeki hareketini değiştirirse yahut kısıtlarsa o da kısıtlanmak zorunda kalır. Arabanın kendi kendine gitmediği, içinde onun şöförün götürdüğü gibi. 

İşte arabanın hareketi arizi bir harekettir. Çünkü anahtarı şöförün elindedir. Yani araba kendi kendine hareket etmemektedir. Dolayısıyla bütün bu varlıklarda en küçüğünden en büyüğüne kadar kendi kendilerine hareket edememekte, onları hareket ettiren bir güç olduğundan onlarda görülen hareketler arizi hareketlerdir. 

Hani Tebareke-i Şerifte buyuruyor ya; 67/19 “sen o kuşları gökte uçar zannedersin halbuki onları Rahman tutmaktadır gök yüzünde.”

 اَوَلَمْ يَرَوْا اِلَى الطَّيْرِ فَوْقَهُمْ صَاۤفَّاتٍ وَيَقْبِضْنَ مَايُمْسِكُهُنَّ اِلا الرَّحْمَنُ اِنَّهُ بِكُلِّ شَىْءٍ بَصِيرٌ

 Bakın kuşların hareketinin arizi olduğu öylece bu mevzu ortaya çıkmış oluyor. Onların hareketi hareket-i arizidir hareket-i zâtiyye değildir. Yani zatından bir hareket değildir. 

Ve bu hareket ile, o şeyin varlığında zahir olan Hak, ona mahsus olan kemâlin nihayetine çeker ve onunla beraber seyreder. Bu esma-i ilahiyenin kemali ne ise onu o kemalata çeker. O sırat-ı müstakimden o yolun kemaline çeker. Arabanın içindeki şöförün araba ile seyir ettiği gibi.

Bu surette o şey, Hak ile Hak’ta hareket eder; çünkü Hakkın dışında başka bir varlık olmadığı için hakkın içinde hareket ediyor. Nasıl? Hakk olarak Hakk’ta hareket ediyor. Halk görünüşü içinde dışarıdan bakıldığında sen onu halk olarak görüyorsun ama hareket ettiren Hakk ve gittiği sırada dahi Hakk olmuş olmaktadır. Ve bu hareket, Hakk’la ve Hakk’ta vâki’ olunca, sırat ve sırat üstünde yürüyen de Hakk olur.

Ve Hakk’a tabi olma hükmü ile olan hareket dahî, seyr-billâh olur. Yani Allahla birlikte seyir olur. Çünkü mahal Hakk’ın mahalidir, var edilmiş olan varlık Hakk’ın varlığı yol, Hakk’ın varlığı içinde var olan Hakk’ın kendi Zat’i tecellisi, o zaman Hakk, Hakk ile Hakk yolunda yani kendi yolunda yürümüş olur.

--------------

8. Paragraf:

Şiir:

Halk sana münkad olduğu vakit, (sana boyun eğdiği vakit) Hak sana münkad oldu (8).

---------------

Hadis-i şerifte buyurur, kim Hakk’a itaat ederse Allah da ona her şeyi itaat ettirir. Diye bunu dıştan içe doğru söylemiş oluyor, bu ise içten dışadır. Halk sana itaat ettiği vakit Hakk sana münkad oldu. Yani Hakk sana itaat etmiş oldu. Mesela resmi bir kuruluş, bir daire o dairenin müdürünün ya da orduda subayın mahiyetinde olanlar ona itaat ettikleri zaman Hakk’a itaat etmiş olurlar. Aynı zamanda bir yönden bakınca ama bir yönden bakınca da Hakk sana itaat etmiş olur. Yani onları Hakk olarak görürsen kendindeki Hakk’ı da idrak etmişsen o zaman Hakk sana yani Hakk’a itaat etmiş olur. Zahirde selam çakan şu veya bu gibi yani başkası gibi de zannedilse ama özünde Hakkın olması dolayısıyla Hakk sana itaat etmiş olur.

Ya’ni “halk” dediğimiz “süret-i kesif”, sana teslim olduğu vakit, muhakkak bil ki, onun mazharında zahir olan yani onun varlığında zahir olan, meydana gelen Hak sana boyun eğmiştir.

Zîra mazhar zahirin aynıdır. Yani zuhur edenin içinde olan zuhur edenin aynıdır. Ve mahlûkâtın suretlerinden her bir su­ret, esmâ-i ilâhiyyeden bir ismin suretidir; ve o isim, o mahlûkun sureti ruhu ve hüviyetidir. O esma-i ilahiyye kendine bir ruh aldı hayat buldu yani ilmi varlıktan hayati varlığa dönüştü, hayati varlıktan Nur, Esma mertebesinde nurani varlığa dönüştü, yani kimlik, açılım kazandı, görüntü kazandı, o suret halinde yeryüzünde göründü.

İmdi rûh o suretin âyîne-i cisminde zahir ve celidir; yani zahir ve parlamaktadır, meydana gelmektedir. Suver-i mahlukattan her bir suret esma-i ilahiyeden bir ismin suretidir ve o isim o suret-i mahlukun ruhu ve hüviyetidir. Şimdi ruh o suretin ayine-i cisminde yani cisim aynasında zahir ve parlamaktadır, yani görünmektedir. Şu halde suretin boyun eğmesi o ismin boyun bükmesidir. Çünkü suretin vücudu kendisinde zahir olan ismin zuhurudur, yani bu suretin zuhuru içinde bulunan ismin zuhurudur. Yani ismin aynısıdır. 

--------------

9. Paragraf:

Ve eğer Hak sana itaat ederse, bazan halk sana itaat ve inkıyâd etmez (9).

---------------

Ya’nî senin mazharında zahir olan Hak sana boyun eğen olduğu vakit, mahlukların sana teslim olması lâzım gelmez. Senin mazharında zahir olan yani senin varlığında zahir olan Hakk ama sen bunu idrak etmişsen o zaten zahir de senin idrakin onu var veya yok hükmüne sokuyor. Aslında O hep vardır. Senin idrakinde yok olması bir şey değiştirmiyor. 

İşte senin mazharında zahir olan Hakk sana boyun eğen olduğu vakit, bu ne demektir, sendeki sana nasıl boyun eğer, yani senin varlığında “Allah” esmasını idrak ettiğinde senin varlığında Cami ismi olan “Allah” ismini idrak ettiğinde ama ayrıca senin bir Rabb-ı hassın olan ismin Hakk olarak zuhur ettiğinde sendeki o esma-i ilahiyye Zat’i isme boyun eğdiğinde yani senin uluhiyet mertebesini idrak ettiğinde esma mertebesinin sana sende boyun eğdiğinde yani senin Zat’ını kabullendiğinde halk alemi sana inkıyadı (boyun eğmesi) lazım gelmez. 

Yani başkaları isterse boyun eğmesinler, kabullenmesinler, ortada hiçbir şey değişmez. Mühim olan senin sendeki hakikatini idrak edip de kendi asaletini idrak etmendir. 

Zîrâ sana boyun eğen Hak sende zahir olan Rabb-i hâsstır; yani sana boyun büken Rabb-ı hassındır ama Rabb-ul Erbaba boyun bükmektedir. Bu gene sende oluşan bir hadisedir. Ne yönüyle, mertebelerin yönüyledir. Ve o da esmadan bir isimdir. Ve sair mahlukta zahir olup, onlara boyun eğen olan Hak ise, onların Rabb-i hâssları olan esmadır. 

Binâenaleyh senin Rabb’in sana boyun eğen olmakla sair Rabb’lerin sana teslimiyeti lâzım gelmez; ve Erbâb-ı Sâire (diğer rablar), sana teslim olan olmayınca, onların mazharları olan mahlukun da teslimiyeti gerekmez. Yani başka hâlk edilmişlerin de boyun bükmesi gerekmez. 

Meselâ senin Rabb’in ism-i Hâdîdir. Ve senin mazharında tecelli eden meydana çıkan, parlayan olan Hak bu hususi zahir olma hükmü ile sana boyun eğmiştir. Yani sen camiye gitmişsin ibadet etmişsin oruç tutmuşsun bu durumda Hakk sana boyun eğmiştir, tabi boyun eğdiği için kabulleniyorsun. Sen diyorsun ki ben bunları yapıyorum, ama öyle değil, Rabbın sana boyun eğdiği için bunları sen yapabiliyorsun. Zatına boyun eğdiği için yapabiliyorsun. 

Ve bir diğerinin Rabb’i dahi ism-i Mudill’dir; Ve onun mazharında tecelli olan Hak dahî, o hususi zahir olma hükmü ile yani mudil ismine tahsis edilen hüküm ile o kâfire boyun eğen olmuştur. Mudil ismi de o küfür ehline boyun eğmiştir yani kabullenmiştir. Yani kendisinden küfür çıkmasını kabullenmiştir. Hadi’den de ibadet çıkmasını kabullenmiştir. 

Binâenaleyh Hak böylece ikinize de boyun eğen olmakla, yani zıt iki kişiye de Hakk boyun eğmiştir esma-i ilahiye tarafından boyun eğmiş yani kabullenmiştir onun mazharını. Sizin de birbirinize teslim olmanız lâzım gelmez; yani Mudil esmasının zuhuru olan, Hadi esmasının zuhuru olana boyun eğmesi lazım gelmez. Hadi esması da Mudil esmasının zuhuruna boyun eğmesi gerekmez. Çünkü her birinizin hususi Rabbı olan isim, sizi kendilerine mahsus olan kemâle sevk eder.

Mudil ismi kendi kemaline sevkeder çünkü kendi sıratı üstünde yürüyor, Hadi ismi de kendi kemalatına yöneltiyor, çünkü o da kendi sıratı üzere yürüyor. Yani her isim zuhura getirdiği mahali kendi istikameti üzerinde götürmektedir. O da kendi sıratı yani kendi doğru yoludur. Yani kendinin doğru yoludur. Biri birine göre de zıt eğri yollardır. 

Halbuki birinin kemâli hidâyette, diğerinin dalâlettedir, bakın dalaletin de kemali var, hidayetin de kemal vardır. İkisi de kemal üzere kendi sıratlarında yürüyorlardır. Onların da doğru yolları onlardır, hani “Yayın eğriliği onun doğruluğundandır” diyor ya buraya dayanıyor. 

Binâenaleyh sen kâfiri hidâyet yoluna da’vette ne kadar mübalağa etsen sana teslim olan olmayıp, onun mudilliği artar. Ve keza o kâfir dahî seni küfr yolu ve dalâlete da’vet etse, sen de ona boyun eğen olmayıp, hidâyette kemâlin artar. Sana boyun eğen olan mahlûk ile hususi Rabbiniz arasında münâsebet vardır. Yani kim ki sana uyuyorsa hani kafama uydu derler ya uyuyorsan, birlikte oluyorsan Rabb-ı haslarınız arasında bir benzerlik vardır, bir yakınlık vardır.

---------------

10. Paragraf: 

İmdi nefsü’l-emrde (hakikatin özü) sen sözümüzü tahkik et! Zîrâ benim sözüm haktır (10).

---------------------

Ya’nî Hakk’ın nurları ve halkın esrarı hakkında bu söylediğimiz kelâmı, ey hakikata susamış, sen tahkît et! Bizim sözlerimizi araştır. Ve ondan sonra nefsü’l-emre mutabık olduğunu gör de tasdik et! Yani bizim sözlerimizi hakikatin özüne uygun olduğunu gör de ondan sonra tasdik et. Yani körü körüne gitme diyor.

Zîrâ benim mazharımdan kail olan yani söyleyen Hak’tır. Yani benim varlığımdan konuşan Hakk’tır. Veyahut harf ve ses ve kitâb üzerindeki nakışlar, yani bu varlığın nakışlarına bürünüp benim kelamımdan suretinde zahir olan Hak’tır. Benim kelamım suretinde zahir olan Hakk’tır.

---------------

11. Paragraf:

İmdi sen kevnde nutku olmayan bir mevcûd olmadığını görürsün (11).

---------------

Yani bu alemde konuşması olmayan bir varlık olduğunu görürsün. Ya’nî sen bu cismani âlemde cemâd olsun, nebat ve hayvan olsun, konuşabilen olmayan hiçbir mevcûd olmadığını görürsün. Yani bu alemde ne varsa hepsinin nutku vardır. Yani konuşması lisanı vardır. Zira her bir mevcûdda tecelli olan meydana gelen parlayan Hakk’tır. Ve o mevcûd kendisinde tecelli olan Hak ile konuşur. Ve Hak o mazhar ile konuşur; yani onu kullanarak konuşmaktadır ve onu söyler. Nitekim âyet-i kerimede buyruluyor. (Fussılet 41/21). 

 وَقَالُوا لِجُلُودِهِمْ لِمَ شَهِدْتُمْ عَلَيْنَا قَالُوۤا اَنْطَقَنَا اللَّهُ الَّذِۤى اَنْطَقَ كُلَّ شَىْءٍ وَهُوَ خَلَقَكُمْ اَوَّلَ مَرَّةٍ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ

Ve Hak bir mazharda, ancak esmasından bir ismin suretiyle tecelli eder. Ve her bir isim ise cemî’-i esma ile vasıflanmıştır. Yani bir asli isim düşünelim o isimde bütün esma-i ilahiyye de vardır içinde, terkibinde. Ama asli isim o isim başbuğ olmak suretiyle diğer isimler de o ismin içinde mevcuttur.

Zîra Hakk’ın ismi kendisinin aynıdır; ve Hak ise parça, parça değildir. Yani herhangi bir isim Hakk’ın ismi olduğundan o isim Hakk olduğundan Hakk da bütün isimlere sahip olduğundan bir isimde de diğer bütün isimler mevcuttur, çünkü cüzlere ayrılıcı değildir. Yani Hakk bir isimde zuhur ediyorsa Hakk cüzlere ayrılmadığına göre bütün kendindeki isimler o bir tek isimde de mevcuttur. 

Fakat mahlukat, uygunluk ve seviyelendirmede çeşitli olduğundan, Hakk’ın cemî-i esmâsıyla tecellisine kendilerinin taayyünü mâni’dir. Yani bütün esma-i ilahiye bir isimde mevcuttur ama tamamının oradan çıkmasına kendi kabiliyeti manidir. Eğer bir mazhar, insân-ı kâmilin mazharı gibi, yani herhangi bir mazhar insan-ı Kamil’in mazharı gibi son derece uygunlukta olsa, Hak o mazharda esmânın tümüyle tecelli olur. 

Yani esma-i ilahiye insan-ı kamil’de son derece itidalde olduğundan yani insan-ı Kamil’de mutedillik var her bir esma aynı değerde zuhura çıkmaktadır, bunu zuhura getirmek kemalatına sahip olduğundan bütün Esma-i İlahiye insanın mazharında mevcut olmaktadır. Diğer varlıklarda böyle olmadığından bu güce sahip olamadığından daha doğrusu bunu kullanamayacağından hangi esma kendisinde zuhurda ise o zahir olmakta o mazharda diğerleri de batında kalmaktadır. 

Ve eğer insân-ı nâkısın mazharı gibi bir mazharın tesviyesi uygunluk olmasa, ve insanî uygunluk haddinden hâriç olsa, onda yedi sıfât ile beraber konuşma zahir olursa da, sâir esma ile kemâlât bâtında, ya’nî kuvvede kalır, yani yedi sıfat; Hayat, İlim, irade, Kudret, Kelam, Sem’, Basar, insan-ı nakısda da zuhurda ise de ama diğerleri kuvvede batında kalır, fî’len zahir olmaz. 

Ve eğer bir mazharda uygunluk ve seviyelendirme zikr olunan mertebeden aşağı bir derecede olursa, cemâdât ve nebatatta olduğu gibi, konuşma bâtında kalır; zira konuşmanın zuhuruna mahallîn kabiliyeti yoktur. Binâenaleyh mevcudatın tümü ya zahiren veya bâtınen konuşandır. Nitekim âyet-i kerimede buyurulur (İsrâ, 17/44).

 وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ وَلَكِنْ لا تَفْقَهُونَ تَسْبِيحَهُمْ 

İmdi nutukları bâtında kalan eşyanın Hakk’a teşbihi, perdelinin zannettiği gibi hal lisânı ile değildir; belki kal lisânı iledir. Binâenaleyh taş ve ağaçların ve tüm eşyanın kelâmını, ancak mevcudatın bâtınlarını keşf eden kimse işitir. Yani onların kelamları batındadır ama kelamları vardır. Ancak müşahede ehli bunları keşfeder. Ve perdeli olanlar işitmediğinden kimisi, onların konuşmalarını hal lisânı iledir, der. Ve kimisi onlarda konuşma olmasını uzak görmekle yani böyle bir şey olmaz demekle inkâr eder.

--------------

12. Paragraf: 

Gözün gördüğü bir mahlûk yoktur, illâ onun “ayn”ı ve “zât’ı Hak’tır(yani hakikati ve Zat’ı Hakk’tır) (12).

---------------

Ya’nî gözün gördüğü her bir mahlûkun “ayn”ı ve “zât”i Hak’tır. Zîrâ Hak, o mahlûk suretinde zahir olmuştur. Ancak perdelinin vehm ü hayâli ona mahlûk ismini verdi; yani perdelilerin vehm ve hayalleri Hakk’ın zuhur ettiği Hakk’ın kendisinin zuhur ettiği o mahalli mahluk diye isimlendirdiler, ve görünen suver-i halkıyye yani alem suretlerinde suretlerinde de Hak örtülü oldu perdelenmiş oldu.

Fakat ariflere Hak, o suretlerde mütecellîdir. Ariflere çok açıktır, cilalanmıştır, oradan gözükmektedir. Ve arif Hakk’ı o suretlerde müşahede eder. Nitekim Abdullah Balyanı (k.s.) buyurur:

Tercüme:

Dü çeşm-i serle Hakk’ı görmedikçe (yani iki gözümle Hakk’ı görmedikçe) Onu bir lâhza vaz geçmem talebden

 Bu gözle Hak görülmez derler amma Diyenler öyle olsun, böyleyim ben.

 Yani bu gözle Hakk görünmez diyenler öyle desinler ama ben de böyleyim diyor, ben de görürüm diyor. 

----------------

13. Paragraf:

Velâkin mahlûkta mûda’dır; bunun için suretler hokkalardır (13).

------------------

Ya’nî Hak mahlûkat dediğimiz eşyada hafi ve gizlidir. Bunun için eşyanın suretleri, birtakım kutular ve zarflar mesabesindedir, durumundadır. Yani mahlukat Hakk’ın hokkasıdır diyor. 

--------------

14. Paragraf:

Malûm olsun ki, tahkîkan ehlullah için hâsıl olan ulûm-ı ilâhiyye-i zevkıyye, (ilahi ilmin zevki) kuvânın ihtilâfı sebebiyle muhteliftir. Ulûm-ı ilâhiyye, ayn-ı vâhideye rücû etmekle beraber, kuvadan hâsıl olur (kuvvetlerden meydana gelir) (14).

---------------------

Ya’nî ehlullâhın her birisindeki ilâhi ilimler muhteliftir. Yani ilahi ilimler muhteliftir, Çünkü o ilimler her ne kadar ayn-ı vâhideye, ya’nî abdin hüviyetine ve abdin “hüviyyeti” Hak olduğundan, Hakk’a rücû’ edip bir noktada topluca olur ise de, kuvâ-yı muhtelifeden meydana çıkar. 

Binâenaleyh ihtilâf-ı kuvâda tebean muhtelif olur. Kuvvetlerin ihtilafına binaen yani ona tabi olarak muhtelif olur. Şöyle ki insanın rûhânî ve cismânî kuvvetleri vardır. Ve bu kuvvetlerden her birisinin hükmü diğerine uymaz. Ve biri vasıtasıyla hâsıl olan ilim de diğerine muhaliftir. Meselâ, işitmekten hâsıl olan ilim, görmekten hâsıl olan ilme benzemez.

Ve keza göz ile hâsıl olan kulakla ve el ile hâsıl olan ayak ile husule gelmez. Vesâir kuvâ-yı hissiyye de bunlara kıyas edilebilir. Ve keza kuvâ-yı rûhâniyye-i insâniyyeden akıl ile hâsıl olan, vehim ile hâsıl olmaz; işte hepsi bunlar gibidir. Bununla beraber her bir kuvvetten ayrı ayrı hâsıl olan ilimlerin tümü hakikat-ı insâniyyeye rücû’ edip orada toplanır.

O hakikat ise birdir ve ilmin sahibi olan şahsın ayn-ı sabitesidir. Ve ayn-ı sabitede zahir olan dahî hüviyyet-i ilâhiyyedir; veya hüviyyet-i mutlakadır. Binâenaleyh karışık ilimlerin tümü mercii Hak’tır. Ve ehlullahdan her bir ferdin vücudunda hâsıl olan ilâhi ilimler onların kuvâlarının ihtilâfı hasebiyle muhtelif olduğu gibi, ehlullahdan her bir ferdin vücudu dahî, şahs-ı vâhid gibi olan hakikat-ı vâhidenin kuvâsı menzilesinde bulunduğundan, onların her birisine hâsıl olan ilâhi zevki ilimler dahî, hususi istidadlarına ve aynı sabitelerinin özelliğine göre muhtelif olur. Yani ehlullahın hepsi mutlaka aynı birbirinin kalıbı gibi aynı kanaatta aynı anlayışta olmaz. Çünkü kendindeki esma-i ilahiyenin zuhuru ayan-ı sabitesinin özelliği itibariyle kendine has olur. Ama tabi ki buluştukları bir yer vardır. 

Neticede herkes aynı yere döndüğünde mühim olan bütün alem Hakk’ın varlığının zuhuru olduğunu bilmek, işte bunu idrak ettikten sonra başka başka yollarla da gidebilir. Fakat o ilimler ve muhtelif zevkler, ayn-ı vahide olan hüviyyet-i Hakk’a ve zât-ı İlahiyye-i ahadıyyeye râci’dir. Zîrâ tüm ilimler ve zevkler ondan münbaisdır, yani hakk’ın Zat’ından meydana gelmiştir.

Ve cümlesi hüviyyet-ı Hak’ta hakikat-ı vahidedir. Velâkin mazharların ve mahallerin ihtilâfı hasebiyle muhtelif olarak zahir olur. İmdi bu zikrolunan iki vecihden birisinde şahsın kuvâ-yı zahire ve bâtınesinden hâsıl olan ilimler ve zevklerin, o şahsın ayn-ı vâhidesine rücu ettiği; ve diğerinde ise ehlullahdan her birisinin vücudu, hakîkat-ı vâhidenin kuvâsı mesabesinde olup, her birindeki ilimler ve zevklerin maa-ihtilâf, hüviyyet-i Hakk’a rücû’ eylediği beyân ve bir vecih diğerine kıyâs olunur.

----------------

15. Paragraf:

Zira Allah Teâlâ der ki: “Ben abdin onunla işittiği sem’i, onunla gördüğü basarı ve onunla tuttuğu eli ve onunla yürüdüğü ayağı olurum.” İmdi onun hüviyyeti, abdin aynı olan cevârihin aynı olduğunu zikr etti. “Hüviyyet” vâhid ve cevârih muhteliftir(hüviyet bir ama cevherler muhteliftir). Ve her bir câriha (cevher) için ulûm-i ezvâktan (ilim zevkinden), o uzva mahsus, ihtilâf-ı cevârih ile muhtelif olan bir ayndan bir ilim vardır. Hakîkat-ı vahide olan su gibidir ki, ihtilâf-ı bıkâ’ (suyun çıktığı yer) hasebiyle ta’mda muhteliftir. (Suyun çıktığı yere göre muhtelif tatlardadır) Ondan ba’zısı tatlı, lezizdir ve ba’zısı acıdır. Halbuki o cemî’-i ahvâlde sudur. Her ne kadar lezzet muhtelif ise de, onun hakikati lâyetağayyerdir (Hakikati değişmez) (15).

---------------

Ya’nî Hak, bir hüviyyetini abdın a’zâ-yı muhtelifesinin aynı kıldı da, abdin sem’i ve basarı ve eli ayağı vesâir kuvâ ve a’zâsı oldu; yani Hakk kulun kuvvetleri ve azaları oldu. Ve her bir kuvvet ve uzuvda, O’nun bir hüviyyeti birer sıfatla zuhur etti. Bu bir kudsi hadiste hani “kulum bana nafilelerle yaklaşırsa ben onun kulağında işittiği sem’i olurum, gözünde gören olurum, benimle görür, benimle yürür” diyor. 

Ve bu zuhur sebebiyle, her bir kuvvette abd için bir ilim ve bir kemâl hâsıl oldu.

Ve biriyle hâsıl olan ilim ve kemâl, diğeri ile hâsıl olana benzemedi. Kulağı ile duyduğu başka gözü ile gördüğü başka bir kemal oldu. Şu halde bir hüviyetten artan meydana gelen bir ilim, bir hakikatten ibarettir. Velâkin kuvâ ve cevârihin ihtilâfına binâen yani buradaki ihtilaftan karşılıklı kavga manasına değildir, değişik zuhurları olmasına binaen muhtelif surette zahir ve müteayyin oldu. O hakikat-ı vahide tıpkı suya benzer.

Nitekim su, çıktığı mahallin muktezasına göre, yani icabına göre ba’zan tatlı ve lezzetli, ve ba’zan dahî tuzlu ve acı olur. Fakat lezzeti nasıl olursa olsun, ona yine su denir. Lezzetindeki ihtilâf, yani değişiklik menba’ ve mahallindeki ihtilâfa menbi olup, yani oraya bağlı olup, onun hakikat-ı vâhidesini yağyir etmez. Yani değiştirmez. Ancak ba’zısı fayda veren ve ba’zısı fayda vermeyendir.

İşte ilim dahî böyledir. Kaynakların güçleri ve vücut azalarının ihtilâfı ile muhtelif olsa bile yine ona ilim denir. Ancak ba’zısı faydalı ve ba’zısı zararlı. Kimi kuvâ-yı rûhâniyye-i nûrâniyyeden hâsıl olduğundan dolayı tatlı ve leziz ve faydalı olur.

Ve kimi kuvâ-yı hissiyyenin ba’zılarından hâsıl olduğu için tuzlu ve acı ve zararlıdır. Suların kimisi nurani ve ruhani kuvvetlerden hasıl olduğundan tatlı ve leziz faydalı olur, kimi kuvay-ı hissiyenin bazılarına hasıl olduğu için tuzlu ve acıdır. Yani hayal ve vehim kuvvetlerinden meydana gelen bir ilim tuzlu su gibidir, faydasızdır. 

Binâenaleyh muvahhid ve ârif-i billâh için keşf ile hâsıl olan ilmi tevhîd, tatlı ve leziz su gibidir ki, sahibine ıztıraptan ve telvînden yani renklenmekten halden hale geçmekten sükûnet verir; yani mutmain eder, ve susuzluğunu izâle eder. Zîrâ bu ilim, ilâhîdir.

Ve ariflerin bir menba’-ı latif ve tâhir olan vücûdları onun ta’mını bozmadığı için yani o lisanlar çıkarken tadını özelliğini bozmadığı için yani gerçek suyun ilmin tadını bozmadığı için tatlı su şeklinde çıkar diyor. Letâfet-i asliyye yani asli letafetini ve fıtri temizliği bozmadan onlar üzere zahirdir ehlullahın ilmi. 

Ve fakat Hak’tan gayri şeyle ile mahcûb olan yani Hakkın masivası ile perdelenmiş olan ve perde-i tabâyi’in arkasında kalan cahillerin yani tabiat perdeleri arkasında kalmış olan cahillerin ilmi, ilm-i aklî olup, ilahi akıl değil, beşer aklı ile olup onların emlâh-ı tabiat güzelliği ile karışık olan menba’-ı vücudlarından çıktığı için tuzlu ve acı su gibi olur. İkisinde de vücut kaynak ama birisi hakikat-ı ilahiyeye ulaşmış olduğundan çıkardığı ilimler tamamen Hakkani olduğundan tatlı çıkıyor, diğerlerine nefis benlik masiva karıştığından su tuzlanmış oluyor. 

Ne kendilerini ve ne de içirdikleri kimseleri kandırır; ve asla fikirlerine sükûnet vermez; ve şüphelerini izâle etmez. Belki bu ilmin sahibi i’mâl-i fıkr ettikçe yani fikir imal ettikçe yeni yeni fikirler düşündükçe hakâyık-ı eşyanın hakikatlerinde şüphesi ve hayreti artar. Buradaki hayret aczidir. Aczindeki hayreti artar, bir türlü yerine oturamaz, neden, niçin işte böyle düşündük ettik işte bir sürü şeyler söyler, söyler ama kendisi de inanmaz yani mutmain olmaz. Tuzlu su içen hiç kanmaz ve daha çok suya hasret kalır. 

Mesnevi: Tercüme: “Her kimin gönlünde şekk ve dolaşıklık varsa, o kimse cihanda gizli bir feylesoftur. Vakit vakit i’tikâd gösterir; fakat felsefe damarı yüzünü karartır.” Bununla beraber bunların cümlesine “ilim” ıtlak olunur. Zîrâ hakikat-i ilim idrâkâtın ihtilafıyla değişmez. Yani, ilmin hakikati anlayışın ihtilafı ile değişmez. Ve tüm ilimlerin aslı, ayn-ı vahidedir. Ve o dahî ilm-i ilâhîdir; ve hüviyyet-i Hak’tır. Rubâî-i Ömer Hayyâm (k.s.) (Allah sırrını takdis etsin):

Tercüme: “Hak cihanın canıdır; cihan dahî cümle bedendir. Melâike sınıfları bu tenin havâssidir. Felekler ve anâsır-ı basîta ve mürekkebe ve mevâlîd-i selâse, a’zâdır. Üç doğurganlar da azadır, İşte tevhîd budur, diğerleri hep nevi’ ve kesrettir.” Ömer hayyam için hani içkicidir derler, hakikatini anlayamadıkları için bakın burada ne diyor. 

--------------

16. Paragraf: 

Ve bu hikmet-i ahadiyye “ilm-i ercül“dendir. (ayaklar ilmi, racul ilmi, erkek ilmi) Ve o ilm-i er-cül dahî, ekl hakkında, onun kitaplarını ikâme eden kavme, Allah Teâlâ’nın: وَمِنْ تَحْتِ اَرْجُلِهِمْ (Mâide, 5/66) kavlinden müstefâddır (16).

Ya’nî “ilm-ı ercül”, (ayaklar ilmi) zahirde, tarik yolunda Hak yolunda yürümekle hâsıl olan ilimdir. Buna türkçemizde “ayakların ilmi” demek münâsib olur. Hz. Şeyh (r.a.) bu ilm-i ercülü: وَلَوْ اَنَّهُمْ اَقَامُوا التَّوْرَيةَ وَالاِنْجِيلَ وَمَاۤ اُنْزِلَ اِلَيْهِمْ مِنْ رَبِّهِمْ لاَكَلُوا مِنْ فَوْقِهِمْ وَمِنْ تَحْتِ اَرْجُلِهِمْ (Mâide, 5/66) âyet-i kerimesinden iktibas buyurmuştur, Buna dayandırmıştır. Ma’nâ-yı münîfi: “Eğer onlar Tevrat ve İncil’i ve Rab’lerinden onlara nazil olan şeyi ikame ede idiler, hem fevklerinden ve hemde ayaklarının altından yeme ederlerdi.” Yani hem üstlerinden hem altlarından yemek yerlerdi. Yani kendilerine nimet çıkardı, diye ayaklarının altından.

Ya’nî ehl-i Tevrat ve İncil taraf-ı rabbaniden nazil olan hükümlerin zahir ve bâtın ma’nâlarını lâyıkıyla derin düşünüp anlamış ve onların hakikatlarına kemâliyle haberli olup amel etmiş olsa idiler, hem esmadan ruhlarına nazil olan zevkı ilahi ilimler rızıklanmış olup üst taraflarından yeme etmiş olurlar; ve hem de esfel-i sâfilîn olan âlem-i tabiatın mertebelerinde yürüyerek, sıfât-ı beşeriyyeden ve küdûrât-ı nefsâniyyeden bâtınlarını tasfiye etmek suretiyle ayaklarının altından yemiş bulunurlar idi. Tevrat ve İncil’deki onun ahkamını yerine getirmeye çalışanlar bu hakikatleri anlasalardı hem semadan ekl ederler, yani nimetlenirler hem de yer altından ayağının altından nimetlenirlerdi.

--------------------

17: Paragraf:

Zîrâ şol bir târık ki o sırattır (bu bir hakikat yoludur ki sırattır) ve üzerinde sülük ve meşy olunur, sa’y ancak ayaklar ile olur (17).

----------------

Ya’nî üzerinde yürümek için vaz’ olunan “köprü” dediğimiz yolda, ancak ayaklar ile yürünür. Taht-ı ercülihim- ayaklarının altında. Cenâb-ı Şeyh {r.a.), sülük-ı ma’nevîyi sülûk-i sûriyyeye teşbih edip, yani manevi yolu zahir yola benzeterek yolda ayaklar ile yürüneceğinden naşi yani böyle gerektiğinden tarik-i Hakta hasıl olan ilmi dahi ercul’e (ayaklar) isnad buyurmuştur.

Yani yürümek suretiyle ona dayanmaktadır. Yani yürümene dayanmaktadır, yürüme de ayak ile olduğuna göre yani ilm-i ercül hakikat-ı ilahiye ilmi ercül olarak yani ayaklar ilmi olarak ifade edilmiştir. Yolda ayaklar ile yürüneceğinden nâşî Hakk’ yolunda da hâsıl olan ilmi dahî, ayaklara isnâd buyurmuştur.

----------------

18. Paragraf Sırât-ı müstakim üzere olan Rabb’in yed’iyle (eliyle) nevâsî ahzindeki bu şuhûdu, ancak ulûm-i ezvâktan bu fenn-i hâs intâc eder (neticelendirir)(18).

----------------

Ya’nî sırât-ı müstakim üzerine olan her bir Rabb’in eliyle, her bir yürüyen mahlukun (dabbenin) alnından tutulması, ahadiyyet-i rubûbiyyeti mutazammındır, yani bunun dolayısıyladır, Ve bu ahadiyyet-i rubûbiyyete ma’rifet husûliyle onu müşahede etmek, ancak zevki ilimlerden olan bu fenn-i hâs ile, yani bu has bilgi ile ya’nî ayaklar ilmi ile hâsıl olur.

Zîrâ bu ayaklar ilmini (ilm-i ercülü) bilen kimse vâkıftır ki, kendisinin bu ilmi, esfel-i sâfiîîn olan kevn ve tabiat yolundan gelir. Yani bu dünyaya gelinmemiş olsa bu ilmin tahsili mümkün olmaz. Bu ilmin tahsili de yol ile yani yürümek ile olduğundan işte buna ilm-i ercül, yani ayaklar ilmi denmiştir. İşte her birerlerimiz birçok yerlerden dolaşıp buraya geliyoruz, ne ile, ayakla geliyoruz, işte bunun neticesinde ilm-i ercül oluyor bunlar, ayaklar ilmi. İşte ayaklar vasıtası ile geldiğimiz için ayaklar sebep olduklarından ön plana çıkmaktadır. 

Ve zevk ve şühûd ile bilir ki, yani o kişi şuhud zevkiyle bilir ki Hak yolunda bir yolu takip ettiği vakit, kendi nefsinde, bir yolu takip ve harekete kudret yoktur; yani Hakk yolunda giderken kendi nefsinde hareket ve süluk olmaz. Çünkü kendisinin vücudu müstakil olmayıp gayrden korunmuştur. Yani kendine ait müstakil bir vücudu olmadığından gayrdan korunmuştur. 

Ve kendisinin mazhar olduğu Rabb-i hâssı, alnından tutup, kendine mahsus olan doğru yol üzerinde yürür; ve o da cebren ona tâbi’ olup o doğru yol üzerinde gider. Ve onun bir yolu takipten maksudu Rabbü’l-a’lâdır. Ve halbuki kendisini sevk eden Rabb-i hâss kendinin mazhariyyeti ile zahir ve kendisinde mütecelli ve hazırdır. Binâenaleyh kendinde zahir olup bir yol takip eden Hak olduğu gibi, mesleki, saikı ve hattâ târik hep Hak’tır. Nitekim Hak Teâlâ buyurur {Bakara, 2/115) 

 فَاَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَم وَجْهُ اللَّهِ 

(Hadid,57/4)

 وَهُوَ مَعَكُمْ اَيْنَ مَاكُنْتُمْ 

 “Ve nerede olursanız, Allah sizinle beraberdir.” Bakın burada öyle bir hakikate ışık tutuyor ki ey mü’minler! وَهُوَ مَعَكُمْ اَيْنَ مَاكُنْتُمْ bakın burada kimseye tahsis yapmıyor, Ve keza Resûlüllah (s.a.v.) buyurur: ya’nî: “Eğer ipinizi bıraksanız Allah’ın üzerine düşer idi”; yani gökten bir ip bıraksanız o Allah’ın üzerine düşer idi. Ve “Arza defn olunduğunuz vakitte de Allah sizinle beraberdir.” Yani öldükten sonra defn edildikten sonra arz da kabir de de beraberdir. 

Ve keza kendisinin merci’ ve masîri dahî dönüş yeri ve ulaşacağı yeri dahi Hakk-ı mutlaktır. Ve Hak’tan kaçacak bir yer arasa, bulamaz. Binâenaleyh, ahadiyyet-i rubûbiyyeti müşahede ve hikmet-i ahadiyyede zevk ve ma’rifet husulü, “ilm-i ercül” ile olduğu için, Şeyh (r.a.) bu “hikmet-i ahadiyye”de ilm-i ercülü, tarîk ve sülûkü ve mevcudattan her bir mevcudun alnından tutup çeken erbâb-ı esmanın sırât-ı müstakîm üzere olduğunu beyân buyurdu.

---------------

19: Paragraf İmdi Allah Teâlâ mücrimleri sevk eder. Ve onlar Allah Teâlâ’nın rîh-ı debûr (batıdan esen rüzgar) ile sevk eylediği bir makama müstehak olan kavimdir. Öyle rîh-ı debûr ki, Hak onunla onları nüfuslarından ihlâk etti. (o rüzgar da onları kendi nefislerinden helak etti) Şu’halde Rab, onların nâsıyelerini tutar; ve rîh-i debûr cehenneme sevk eder. Ve rih-i debûr,(batıdan esen rüzgar) onların üzerinde sabit oldukları hevâlarının aynıdır, (batıdan esen rüzgar nefslerinden gelen hevalar) Ve cehennem dahî onların tevehhüm eyledikleri bu’ddür (onların kendinde vehm ettikleri uzaklıktır, yani Allah’tan uzaklıktır cehennem dediği şey) (19). 

---------------

Cenâb-ı Şeyh (r.a.) hayvanların tümünün nâsıyelerini, onlardan her birinin mazhar olduğu bir Rabb-i hâssı tuttuğunu ve cümlesinin sırât-ı müstakim üzere olduğunu beyân buyurmuş ve buna delil olarak (Hûd, 11/56) âye-t-i kerimesini zikr etmiş idi.

 مَامِنْ دَاۤبَّةٍ اِلا هُوَ اَخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا اِنَّ رَبِّى عَلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ

Şimdi de o erbabın hey’et-i mecmuası ki, rubûbiyyet-i ahadiyyedir, ruh sahiplerinin tamamı doğru yol üzere sevkettiğini beyânen (Meryem, 19/86) âyet-i kerimesinin mefhumunu îrâd eyler.

 وَنَسُوقُ الْمُجْرِمِينَ اِلَى جَهَنَّمَ وِرْدًا

Malûmdur ki, Hûd (a.s.)ın kavmi Âd idi; Hak Teâlâ, adem-i itâatlarından dolayı, onları batıdan esen rüzgar ile helak etti. Ve onların adem-i itaatları yani itaatsızlıkları hevâ-yı nefsânîlerinden idi. Ve nefis ise Cenâb-ı Lâhût’tan yüz çevirme ve arkasını dönme üzeredir. Binâenaleyh Hak onları nefislerinin arkasını dönme neş’et eden hevâ ile, ya’nî batıdan esen rüzgar ile sevk etti; ve o rüzgar ile nefislerinden ifna eyledi. 

Ve nefsâni isteklerle “batıdan esen rüzgar“ denilmesi cihet-i halkıyyeden ve zulmânî alemden hâsıl olmasındandır. Yani halk cihetinden ve zulmet aleminden meydana gelmesinden dolayı rih-i debur yani batıdan esen rüzgar deniyor. Yani nefsaniyeti hareketlendiren esinti manasına. Binâenaleyh Hak onları cehennem-i bu’d(uzaklık)a düşüren nefslerinden ifna ile soydu. Ve batıdan esen rüzgar onların hevâlarının aynıdır ki, onlar o hevâlarının üzerinde sâbit-kadem olmuş idiler.

Zîrâ nâsıyelerinden elde eden Rabb-i hâsslarının iktizâsı bu idi. Onları isti’dâtları ve gayretleri mucibince yolun nihayetine götürdü. Ve hevâlarının aynı olan batıdan esen ruzgar dahî arkalarından cehenneme sevk etti. Ve cehennem, Hakk’ın vücudundan başka olarak tevehhüm ettikleri bir vücuttur ki, o da Hak’tan uzaklıktır. Yani cehennemin aslı Hakktan uzaklıktır, kendini uzak saymaktır. 

Hz. Şeyh (r.a.)ın cehennemi “uzaklık“ ile tefsirinde, işlerine tabi olamaları ve nefsâni sıfatlara meşguliyeti hasebiyle, Hak’tan uzak olan kimsenin cehennem içinde olduğuna ve nefsânî hevalarına o kimseyi uzağa sevk ettiğine işaret vardır. Cehennem ne demek, nefsiyle heva ile heves ile uğraştığından bu da Hakk’tan ayrı kaldığından bu da cehennem hükmünü ortaya getiriyor. Yani cehennem Hakk’tan ayrı kalmaktır, uzak kalmaktır.

 Nitekim Hak Teâlâ buyurur: (Tevbe, 9/49), 

 وَاِنَّ جَهَنَّمَ لَمُحِيطَةٌ بِالْكَافِرِينَ

 Ya’ni “Muhakkak cehennem el’ân kâfirleri ihata etmiştir.” Şu anda da öyledir yani Hakk’tan uzakta olan kişi Cehennemdedir. Gelecekteki cehennem değil, burada da Hakk’tan uzakta olan Cehennem’dedir. Fakat nefsü’l-emrde hiç kimse Hak’tan uzak değildir. Yani hakikatte ise hiç kimse Hakk’tan uzakta değildir. Zira mevâtın ve makamâtın tümü yani zuhur yerlerinin ve makamların tamamı merâtib-i Hakk’ın mertebeleri suretleridir. Yani Hakkın mertebelerinin suretleridir cennet de olsa, cehennem de olsa. Uzaklık vasfı, onların vehm etmelerinden vücuda gelen bir farz olunan emirdir.

Onlar zann ederler ki Hakk’ın vücudundan başka vücûd vardır. Vaktaki Hak onları bu mevtına, ya’nî cehenneme sevk eder; zuhur yerine sevk eder, ve ihlâk ve ifna ile oraya ilhak etmesiyle ve ifna etmesiyle helak ve ifna etmesiyle nefislerinin elinden kurtarır; bu halde onlar için asıl yakınlık hâsıl olur; yanı buud, uzaklık dedikleri şeyle Cenab-ı Hak onların nefslerini helak eder ve ifna eder, o zaman uzaklık denilen şey kurbiyetin aynı olur ve Allah’dan uzaklığın sadece vehm etmelerinden başka bir şey olmadığı görülmüş olur.

 Ve cehennem onlar hakkında nimet cennetine dönüşür. Çünkü Fass-ı Uzeyri’de îzâh olunduğu vech ile, onların cehennem denilen yere duhlulleri ilâhiyenin en açık şekilde ispatından sonra olacağından, bu yere duhulleri isti’dâtları iktizasından olduğunu ve binâenaleyh Hakk’ı ve Hakk’ın mertebelerini bilirler. Ve intikam alan isminin nâsıyelerinden tutup doğru yolun nihayetine götürdüğünü anlarlar.

---------------

20. Paragraf:

Vaktaki onları bu mevtına sevk etti, ayn-ı kurbda hâsıl oldular. Binâenaleyh bu’d zail oldu; ve onların hakkında “cehennem’le müsemmâ olan zail oldu. Şu halde istihkak cihetinden naîm-i kurba faiz oldular.(yakınlık nimeti üzerlerinde arttı) Zîrâ onlar mücrimlerdir / (20).

-----------------

Ya’nî Hak onları batıdan esen rüzgar nefslerinden esen rüzgar, mazharıyla “cehennem” denilen yere sevk etti. Onların nefisleri bu surette helak ve fâni olunca, yani o rüzgar onları cehenneme atınca ayn-ı kurba vâsıl oldular, yani kendilerinden fani olunca o zaman cehenneme yakınlık ehli oldular, uzaklık gitti. 

Binâenaleyh onların hakkında “cehennem” denilen yer dahî yok oldu. Zîrâ cehennem “bu’d” idi; bu’d gidince cehennem dahî gitti. Yani cehennemin özelliği uzak ama kendilerinde kurb meydana gelince cehennem denen şey ortadan kalktı. Ve bu’dün zevali yani uzaklığın zevali, yok olması nefislerin helak olmasındandır. 

Nefsleri helak olunca uzaklık da gitti çünkü uzaklığı nefisleri vehmettiler. Çünkü Allah’dan uzaklıkları nefislerinin tevehhümündendir. Nefis fena bulunca, tevehhümleri de fani oldu. Yani böyle vehm ettikleri hayal kurdukları şey de yok oldu.

Ve bu surette onlar a’yân-ı sabitelerinin istihkak ve isti’dâtları ve gayret ve amelleri cihetiyle, naîm-i mutlaka değil, yani mutlak nimete değil, naîm-i kurba nail oldular, yani yakınlığa nail oldular. Zîrâ onlar cürüm işleyenlerdir. Ve cürüm işleyenler ise ehl-i nârdır. Ve eşkıya cehenneme dâhil oldukları vakit, a’yân-ı sabitelerinin iktizâ ettiği kemâle vâsıl olurlar.

Bu kemâl ise Rabb’e ayn-ı kurbdur. Yani Rabba aynen yaklaşmadır. Binâenaleyh onların hakkında cehennemin zevali ancak bu’dün zevalidir. Yani uzaklığın zevalidir. Yoksa mutlaka cehennemin ve azabın zevali değildir. Yani cehennem gene vardır ama kendilerini tanıdıklarından uzaklık gitmiştir. Azabın vücuduyla beraber, varlığıyla beraber naîm-i kurba yani nimetin yakınlığına vasıl olmanın misâli:

Meftûni cemâli olduğu bir melikenin bendesi, melikenin emriyle onun cemâlini müşahede edemeyeceği bir mecliste eziyetli işler istihdam olunmakta ve “Ne olur bir lâhzacık cemâlini görsem!” diyerek yanıp tutuşmakta iken, birden bire melikenin sarayına celb olunup, orada ma’şûkasının cemâlini her an müşahede etmekle beraber, yine aynı eziyetli işlerde istihdam olunsa, o bende azâb-ı bu’ddan halâs olarak naîm-i kurba nail olur.

Fakat eziyetli hizmetlerde istihdam olunmak azabı bakî olduğundan, bu hal onun hakkında naîm-i mutlak değildir. Yani bir melikenin sarayında birisi zor işlerde bulunuyor, diyelim ki bütün gün odun kırıyor işte ateşin karşısında bulunuyor, ah diyor bir melikeyi görebilsem, onu görüyor yakınlığına eriyor ama orada kalması mümkün olmadığından tekrar işine dönmüş oluyor. İşte bu istihdam olunmak azabı baki olduğundan bu hal onun hakkında naim-i mutlak değildir, yani mutlak bir nimet değildir.

Beyit:Tercüme: “Seninle nâr-ı cehennem bana ne ni’mettir, yani seninle olduktan sonra cehennem ateşi bana nimettir, Sen olmayınca naîm-i cinân yani cennet nimetleri ne nıkmettir,” yani sen olmazsan cennetin nimetleri bana nikmete dönüşür, yani nimetin tersine dönüşür. 

---------------

21: Paragraf: 

İmdi Hak, onlara bu makam-ı zevkî-i lezizi, imtinân cihetiyle vermedi. Belki onlar, onu ancak üzerinde bulundukları amellerinden, hakâyıklarının müstehak olduğu şeyle aldılar. Ve a’mâllerinde sa’y etmekte Rabb’in sırât-ı müstakimi üzerine idiler. Zîrâ nâsıyeleri onun için bu sıfat sabit olanın yedinde idi. İmdi onlar nüfuslarıyla yürümediler. Belki ayn-ı kurba vâsıl oluncaya kadar cebr-i hükmî ile yürüdüler وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْكُمْ وَلَكِنْ لاتُبْصِرُونَ (Vakıa, 56/85) ya’nî “Biz fâniye sizden daha yakınız; fakat siz görmezsiniz” (21).

 Ya’nî Hak, nüfuslarından fani olanlara yani nefislerinden fani olanlara bu makâm-ı zevkî-i lezizi fazl cihetinden vermedi. Belki onların bunu bulmaları gayr-i mec’ûl yani var edilmemiş olan gerçekten kendilerinde olan zati istidatları yüzünden verildi. Ve ilm-i ilahide onların a’yanı o a’ma üzere sabit olmuş idi. Binâenaleyh bu makamı, hakikatlerinin istihkakı, hasebiyle aldılar. Ve onların amelleri, alınlarından tutup çeken Rabb-i hâsslarının sırât-ı müstakimi üzerinde yürüdükleri için sâdır olmuş idi.

Yoksa onlar kendi zâtlarıyla ve nüfuslarıyla yani nefisleri ile yürümediler o yolda. Ve nüfuslarından mütevellid olan vehm-i bu’d (uzaklık)yani uzaklık vehmi gitti ve ayn-ı kurba vâsıl oluncaya kadar, cebrin hükmü altında yürüdüler. Nitekim Hak Teâlâ sûre-i Vâki a’da “Biz ölüye sizden daha yakınız; velâkin siz görmezsiniz.” وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْكُمْ وَلَكِنْ لاتُبْصِرُونَ

(Vakıa, 56/85) buyurur.

İmdi cebir, a’yâna ve isti’dâdât-ı a’yâna râci’dir. Bunun için Hz. Şeyh (r.a.) ibarede cebri, Rabb’e isnâd etmedi, belki şüphe ve tereddüt etti. Velâkin nazar-ı evvele göre cebir, sırât-ı müstakim üzere olan Rabb’indir. Ve nazar-ı sânîye göre, yani ikinci görüşe göre Rabb-i mutlaktan Rabb-i hâssı ve hükm-i hâssı taleb eden kişinin a’yân-ı sabitenindir. Bu nükteye dahî dikkat lâzımdır ki, Hz. Şeyh (r.a.) bu Fusûsu’l-Hikem’de ba’zı âyât-ı kur’âniyyeyi “ قو له تعا لى gibi bir ibare ile ibârât-ı Fusûs’a rabt etmeksizin metn-i Fusûs tarzında îrâd buyururlar. 

Bunun vechi budur ki, onlar (Sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz hazretlerinin ilimler vârisi ve maârifidir. العلما ء و ر ثة الا نبيا ء Bu gibi ilâhiye mazharları hakkında şeref-vârid olmuştur. Ve onlar nefislerinden fâni ve Hak’la bakî oldukları için, lisanları Hakk’ın lisânıdır. Binâenaleyh bu i’tibârla Fusûs’un söyleyeni Hak olduğundan, Hz. Şeyh (r.a.) ba’zı ibârât-ı Fusûs ile yani Fusus’ta bazı ibaretler ile âyât-ı kerîme arasında bu gibi bağlantı îrâd buyurmazlar.

--------------

22. Paragraf:

Ve ancak meyyit görür; zîrâ o mekşûfii’l-gıtâdır (perdesi açılmıştır). Binâenaleyh onun basarı keskindir. Ve Hak Teâlâ bir meyyiti bir meyyitten tahsis etmedi. Ya’nî kurbda saîdi şakiden tahsis etmedi (Kâf, 50/16) ya’nî “Biz insana şah damarından daha yakınız” dedi..وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ ….ve bir insanı bir insandan tahsis etmedi. İmdi abde kurb-ı ilâhî vardır. Ve ihbâr-ı ilâhîde onda hafâ yoktur. İmdi Hakk’ın “hüviyyeti”i abdin a’zâ ve kuvâsının aynı olmaktan daha yakın bir yakınlık yoktur. Halbuki abd, bu a’zâ ve kuvânın gayrı değildir. Böyle olunca abd halk-ı mütevehhemde Hakk-ı meşhûddur. Binâenaleyh mü’minler ve “ehl-i keşif ve vücûd” indinde, halk ma’kul ve Hak ise ma’kul ve meşhûddur. Bu iki sınıfın gayrisi indinde ise Hak ma’kul ve halk meşhûddur. Bu surette onlar tuzlu su menzilesindedir. Ve tâife-i ûlâ ise içenini kandıran tatlı ve leziz su menzilesindedir (22).

---------------------

وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ …. (Biz insana şah damarından daha yakınız.) dediği bütün insanlara şamildir, gerek şaki olsun, gerek said olsun. Biz ilk aklımıza geldiğinde hemen mü’minlere yakındır gibi yahut saidlere yakındır gibi geliyor, ama yukarıda ayırmadı diyor. Yani kurbda saidi şakiden tahsis etmedi. Yani Allah kendine yakınlıkta şaki ile saidi aynı durumda tuttu diyor. Bizim ilk aklımıza gelen, tabi iyi niyetle mü’minler O’na yakın oldu gibi ama hepsi O’na yakın ayırmadı diyor. 

Yani meyyitin basarından tabiatın örtüleri sıfat-ı beşeriye ve nefsaniye perdeleri kalkmış ve artık onun görüşü doğru ve keskin bulunmuş olduğundan Rabbinin kendisinde olan kurbunu o görür. 50/22

 لَقَدْ كُنْتَ فِى غَفْلَةٍ مِنْ هَذَا فَكَشَفْنَا عَنْكَ غِطَاۤءَكَ فَبَصَرُكَ الْيَوْمَ حَدِيدٌ

50/22-“Andolsun sen bundan gaflette idin, derhal biz senin perdeni kaldırdık. Bugün artık gözün keskindir.” Bununla beraber (S.a.v.) Efendimiz gibi bir Hâdî’nin Rabb-i mutlaka da’vetine icabet etmeyen Ebû Cehil gibi kimsenin körlüğü yine bakidir. Zîrâ o Rabb-i mutlaktan mahcûbdur. O ancak nâsıyesinden tutan Rabb-i hâssının kurbunu müşahede eder. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: (İsrâ, 17/72) 

 وَمَنْ كَانَ فِى هَذِهِۤ اَعْمَى فَهُوَ فِى الاَخِرَةِ اَعْمَى وَاَضَلُّ سَبِيلا

Ve bu kurbu müşahedede saîd olsun şakî olsun hepsi müsavidir. Zîrâ Hak Teâlâ âyet-i kerimede bunu ba’zı emvâta tahsis etmedi. Yani bazı mevtaya tahsis etmedi.

Belki mutlak olarak zikr etti. Ve keza “Biz insana şah damarından daha yakınız” (Kâf, 50/16) dedi. Ve bu yakınlığı mutlak surette beyân buyurdu; ve insanların ba’zılarına tahsis etmedi. İtaat eden olsun cürüm işleyen olsun tümüne içine aldı. Şu halde abd için Hakk’ın yakınlığı muhakkaktır. Ve bu bâbda şeref-haktan kula gelen ihbâr-ı ilâhîde, ya’nî gözünde gören,kulağında duyan .hadîs-i kudsîsinde gizlilik yoktur; belki aşikar ve açıktır. “Ben kulumun duyması olurum, görmesi olurum, eli olurum, ayağı olurum” hadis-i kudsisinde hafa yoktur. Yani gizlilik yoktur, belki çok açık ve vazıhtır. Bu kurb nasıl muhakkak olmasın ki, Hak kendi “hüviyyet”ini abdin kuvâ ve a’zâsının aynı kıldı. Yani Hakk kendi hüviyetini abdın azaları ve kuvvaları kıldı Acaba bundan daha yakın bir yakınlık olur mu?

Çünkü Hak, ilmi suretlerinde ibaret olan eşyanın a’yân-ı sâbitesi, kendi zât-ı lâtifi, mertebe mertebe tenezzül buyurmak suretiyle, yine kendi vücudundan feyz verdi yani meydana getirdi. Bu surette “halk” dediğimiz şey vehmî ve i’tibârî bir şey oldu; ve “abd” dediğimiz şey dahi bu mevhum olan halkta, meşhud olan Hak oldu. Binâenaleyh bu hakîkata muttali’ olan mü’minler ile ehl-i keşf halkı taakkul edip Hakk’ı his ve müşahede ettiler. Yani halkı akl ederek Hakk’ı his ve müşahede ettiler. 

Fakat bu iki sınıftan mâadası, ya’nî ehl-i hicâb olan filozoflar ve kelâm ilmi alimleri ve fıkıh alimleri ve erbâb-ı zevahir (zahir ehli) ve avâmm-ı halk Hakk’ı taakkul edip, halkı müşahede ettiler. Yani Hakk’ı akl ettiler, halkı müşahede ettiler. Yani akıllarında Hakk var ama müşahadelerinde halk vardır. Onların indinde vücûd-ı Hak başka ve vücûd-ı halk başkadır. Binâenaleyh bu taife perdelerinin kesafeti hasebiyle ayrı ayrı iki vücûd isbât etmiş olurlar.

Ve vücûd-ı Hakk’a vücûd-ı halkı teşrik ederler yani şirk ederler. Gariptir ki, Hz. Şeyh (r.a.)ın teşbihine ittibâan biri çıkıp “Bu halkın vücudu Hakk’ın aynıdır” kavliyle tevhîd-i sırftan bahs etse tekfir ederler yani küfrüne kail olurlar. İşte bu taifenin ilmi tuzlu su gibidir. Çünkü onları dinleyen teşne-i hakâyıkı kandırmaz. Yani hakikate susamış olanları kandırmaz. Fakat evvelki taifenin ilmi tatlı ve leziz su gibi olduğundan içenleri kandırır ve isteklileri bu marifet doyurur. 

---------------

23. Paragraf: 

İmdi nâs iki kısım üzerinedir: Nâstan ba’zısı üzerinde yürüdüğü tarîkı ve o tarîkın nihayetini bilen kimsedir. Binâenaleyh o tarîk onun hakkında sırât-ı müstakimdir. Ve nâstan ba’zısı dahî üzerinde yürüdüğü yolu câhildir; ve onun nihayetini bilmez. Halbuki o tarîk sınıf-ı aharın bildiği tarîktir (23).

--------------

Ya’nî nâstan ba’zisi ehl-i keşif olduğundan üzerinde yürüdüğü yolun ve yürüyenin ve bu yolun nihayetinin Hak olduğunu bilir.

Şiir: Tercüme:

“Perdeler kalkmadan evvel der idim Zikr edip şâkir olan ancak ben!.. 

Gece gitti, sabah oldu gördüm Zikr ü zikir olunan ile zikir eden hep Sen” Yani zikri yapan ben zannederdim ama perdeler kalkınca bunların hepsinin sen olduğunu gördüm diyor. İşte bu kimseler hakkında bu yol doğru yoldur. Ve bunlar zümrei arifin ve tevhid ehlidirler. 

Fakat nâsın ba’zıları perde ehli olduğundan üzerinde yürüdükleri yolu ve hakikatini ve onun Hakk’a giden olduğunu bilmezler, yani nihayetinin Hakk olduğunu bilmezler. Arifler onların üstünde yürüdükleri bu yolun sırât-ı müstakim olduğunu bilseler bile, o yol bu kimseler hakkında doğru yol değildir. Belki onların saadetine nisbeten eğri bir yoldur.

--------------

24. Paragraf:

İmdi arif basiret üzere, Allah’a da’vet eder; ve arifin gayri ise taklîd ve cehalet üzere Allah’a da’vet eyler (24).

---------------

Zîrâ arif halkı neye da’vet ettiğini ve da’vet ettiği halkın ne olduğunu ve da’vet edenin kim ve nihayetinin neden ibaret bulunduğunu ve da’vet ettiği kimseyi, esmâ-i ilâhiyyeden hangi ismin hükmü altında iken tutup kurtardığını ve hangi ismin hükmü altına sokup onu said eylediğini bilir.

 Mesnevi: Tercüme:

“Getirdi evliyayı Hak zemine 

Ki rahmet olsun onlar âlemine Eğer kasvetle kalbin olsa mermer Olursun sohbet-i arifle gevher Lâhzacık ârif-i Hak’la sohbet İyidir yüz senelik takvadan” Bir an arifle sohbet etmek yüz senelik takvadan nafile ibadetten hayırlıdır. Fakat ism-i Mudıll’in tarîki üzerinde yürüyen gayr-i arif, Hakk’ı müşahede edemediğinden ariflere taklîden halkı da’vete teşebbüs etse, kemâl-i cehlinden farz olunan halka, ya’nî vücudu vehm olan haktan gayri şeyleri Hakk’a da’vet etmiş olur. Ya’nî haktan gayri şeylerden (mâsivâdan) yine mâsivâya da’vet eder.

--------------

25. Paragraf:

İmdi bu ilm-i hâss, esfel-i sâfilînden hâsıl olur. Zira ayaklar şahıstan aşağıdır. Ve ayaklardan aşağı, onların mâtahtıdır; (onların altıdır) ve onların mâ-tahtı tarikin gayrî değildir. (yani ayaklarının bastığı yer tarikten başka bir şey değildir, yani ayaklarının bastığı yer tariktir senin, yoldur) Binâenaleyh Hakk’ı tarîkın “ayn”ı ile bilen kimse, emri hakîkatta bulunduğu şey üzere arif olur. Zîrâ muhakkak tarîkta, Hak (Celle ve Alâ) sülük eder ve sefer eyler. Zîrâ ma’lûm ancak O’dur. Halbuki O, sâlikin ve müsâfirin “ayn”ıdır. Böyle olunca âlem ancak O’dur. İmdi sen kimsin? Sen hakikatini ve tarîkatını bil! (hakka giden yolunu bil) Bu takdirde emir, lisân-ı tercüman üzere sana / zahir oldu. Eğer anladın ise, o lisân-ı Hak’tır; ve onu, fehmi Hak olan bir kimse anladı. (anlayışı Hakk olan bir kimse anladı) (25).

Ya’nî bu ashâb-ı keşfin ilmı bir ilm-i husûsidir ki, yani keşif ashabının ilmi hususi bir ilimdir ki esfel-i sâfilinden hâsıl olur. Yani bu alemden hasıl olur. Çünkü ayaklar bir şahsın a’zâ-yı süfliyyesindendir. Yani ayaklar alt kısmındandır. Ve ayaklardan daha aşağı onların altındaki şeydir. Ve onların altındaki şey yoldan gayri bir şey değildir.

Ve esfel-i sâfilîn olan yol, Hak’tan hâli değildir. O tarik de Hakkdan gayri değildir, Nitekim hadîs-i şerifteî “Eğer ipinizi bıraksanız Allah’ın üzerine düşerdi” buyurulmuştur. Binâenaleyh Hak tarîkın “ayn”ıdır. Ve bunun böyle olduğunu bilen kimse, işi hakikati üzere bilmiş olur. Ve ortada Hakk’ın vücudundan başka bir vücûd olmadığından, tarikata sülük eden ve sefer eyleyen dahî Hak’tır.

Ve bu hakikati bilen de Hak’tır; ve bilinen dahî Hak’tır; ve yolun nihayeti de Hak’tır. Sende bu ilim hâsıl olunca, şimdi sen kimsin bil bakalım? Sen hakikatini ve tarîkını arif ol ki, Hak’tır. Zîrâ sen Hakk’ın “ayn”ısın; ve Hak da senin “ayn”ındır. İşte işin hakikati sana, tercümanın lisanıyla zahir ve vazıh oldu. “Tercüman’dan murâd Resûlullah (s.a.v.)dir; ve lisân-ı şerifinden bu Fusûs câri olan vâris-i ulûm-i nebevi cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) efendimizdir. 

Eğer sen lisân-ı risâlet-penâhi üzere cânib-i Hak’tan şeref-sudûr eden hadîs-i kudsîsini ve nâib-i risâlet-penâhi olan Hz. Şeyh’in zebân-i vâzıhü’l-beyânı üzere carî olan bu hakâyık-ı Fusûs’u anladın ise, lisân-ı tercümanın lisân-ı Hak olduğunu bildin. Yani Fusus-ul Hikemi yazan Muhiddin-i Arabi Hazret-i Rasulullah’ın tercümanı Rasulullah da Hakk’ın tercümanı lisan-ı Hakk olduğunu bildin. Fakat onu ancak fehmi Hak olan kimse anladı. Yani idraki anlayışı Hakk olan bildi. Zîrâ Hak abdin kuvâsının tümü olunca, onun kuvâsı cümlesinden olan fehmi dahî Hak olur. İdraklerinin tamamı Hakk olur. 

İşte ilk yapılması gereken şey Hakk abdin kaffe-i kuvvası olması gerekiyor. Yani sendeki bütün varlığın Hakkın varlığı olduğunu idrak etmen gerekiyor. İlk gerekli olan budur, diğerleri bunun üzerine bina ediliyor. Yani kişi bunu bilmediği zaman vehim ile kendine bir varlık aleme de bir varlık vermiş oluyor, işte kendine ve aleme bir varlık verince de şirk içinde oluyor, şirk içinde olduğu zaman da o suyu tuzlu bir su oluyor, çünkü o bilgisi nefsinden geliyor, o da kandırmıyor. Tuzlu suyu ne kadar içersen iç nihayet ölümüne sebep oluyor.

Hani denizin içinde gidiyorsun, suyun içindesin ama susuzluktan ölüyorsun. Güneşin altında giderken yanıyorsun su kaybediyorsun susuyorsun ama su içemiyorsun çünkü su tuzlu içtikçe seni daha çok yakıyor. Ama o sırada bir bardak içme suyu olsa o bir bardak senin için koca deryadan daha hayırlıdır. Hakk’ın bir bardak suyu nefsinin bütün deryasından daha değerlidir. Deryanın suyu ayrıca zararlıdır da.

--------------

26. Paragraf:

Zîrâ Hakk’ın niseb-i kesîresi (çok nisbetleri) ve vücûh-ı muhtelifesi (muhtelif vecihleri) vardır (26).

Ya’nî Hak mevcudattın hakikatlerinin tümü, onların isti’dâtları hasebiyle mütecellîdir. Yani bütün alemden istidatları dolayısıyla meydana gelmektedir, Ve her biri bir ismin hükmünü ve ilâhi nisbetleri izhâr eder. Ve keza her birisi Hakk’ın mutlak vücudu tenezzülâtından hâsıl olma bir surettir. Binâenaleyh mutlak vücudun birer “vech” idir. Yani görünen her şey mutlak vücudun birer yönüdür. 

Nitekim Gülşen-i Râz sahibi buyurur:

Tercüme:

“Eğer kâfir olaydı puttan agâh Olur muydu aceb dîninde gümrâh” Yani putun ne olduğunu bilseydi dininde yanılgıya düşer miydi, yolunu sapıtmış olur muydu? Hz. Şeyh. (r.a.) bu ibareyi, fehmin Hak olduğunu isbât için beyân buyurmuştur. Yani putun ne olduğunu bilseydi, putperestlere neden putperest dendi, küfür ehli dendi, putları ayrı varlık zannettiklerinden, o da neden meydana geldi, kendilerinde bu ayrılık olmalarından yani kendi anlayışlarından, Hakk ayrı, varlık ayrı diye, hem bu düşünce onların cehennemi oldu, hem de putperest oldu yollarını şaşırmış oldular.

---------------

27. Paragraf: 

Sen Hûd (a.s.)ın kavmi olan Ad’ı görmez misin? Nasıl (Ahkâf 46/24) هَذَا عَارِضٌ مُمْطِرُنَا ... Ya’nî “Bu gelen bulut, bize yağmur inzal eder” dediler. İmdi onlar, Allah’a hayr zann ettiler. (o gelen bulutu yağmur bulutu zannettiler) Ve halbuki Allah Teâlâ abdinin zannı indindedir. (ben kulumun zannına göreyim) Binâenaleyh Hak onlara bu kavilden ıdrâb eyledi; (misal verdi) ve onlara kurbda etemm ve a’lâ olan şeyle ihbar etti. (yakın ve yüce olan şeyle haber verdi) Zîrâ Hak Teâlâ onlara yağmur yağdırsa idi, bu, arzın hazzı ve dânenin sakyi olurdu. Şu halde onlar, o yağmurun neticesine vâsıl olmazlar idi; illâ bu’ddan lâzım idi (27).

---------------------

Ya’nî Ad kavmi yağmur taleb ettiler. Üç pare bulut zahir oldu. Siyah bulutu gördüklerinde: İşte bu bizim için yağmur bulutudur, dediler. Ve bu kavilleriyle Hakk’a hüsn-i zann ettiler. Ya’nî Hakk’ın kendilerine karşı lütuf ve rahmet suretinde tecelli edeceğini zann ettiler. Ve Allah Teâlâ abdinin zannı yanındadır. Binâenaleyh Ad’a kavmi kendilerinin vukufu olmaksızın hayr isabet etti. Yani bu niyetlerinden dolayı kendilerine hayır isabet etti.

Fakat isabet eden hayr, zannettikleri hayr değildi. Belki o, başka bir hayr idi. Yani o bulut onları helak etti o bulutu hayr zannettiler, helaklarından evvel. Halbuki helak olmaları da başka bir hayr idi kendileri için. Yağmur şekliyle hayr değildi, ama bir başka türlü hayr idi. Çünkü onlar yağmura intizâr ettiler; yağmur beklediler karşılarına ölüm çıktı.

O Ölüm onların hicâb olan nüfuslarını ifna edip yani perdeli olan nefislerini yok edip hayrdan ibaret olan kurba vasıl eyledi. Yani ölmeleriyle nefisleri kalktı, nefisleri ortadan kalkınca da yakınlığa ulaştılar. Eğer yağmur yağsaydı dünyalık bir menfaat olacaktı, daha çok uzaklaşacaklardı. 

 Ve onların…. ..... هَذَا عَارِضٌ مُمْطِرُنَا ا sözlerine karşı Hak Teâlâ: (Ahkâf, 46/24) …. بَلْ هُوَ مَااسْتَعْجَلْتُمْ بِه kavlini beyân eyledi yani “siz bunu istemekte acele ediyorsunuz” Ve isti’câl ettikleri şeyin yani acelede bulundukları şeyin azâb-ı elîmi mutazammın bir rüzgâr olmakla beraber, kurbda yağmurdan en eksiksiz ve a’lâ bir şey olduğunu ihbar etti. Yani bu azab olmakla beraber yakınlıkta yağmurdan daha kemalli daha âlâ bir şey olduğunu haber verdi. 

Çünkü yağacak olan yağmur toprağın hazzıdır; ve mezrûâtı sular. Yani ziraatı sular. Ve onların istedikleri de bu idi. Velâkin onlar bu hayra geç vâsıl olacaklar idi. Yani yağmur yağacak aradan aylar geçecek sonuca ulaşıncaya kadar. Zîrâ ekinlerin yağmurla sulanıp başak vermesi uzun zamâna muhtaçtır. Fakat bu rüzgâr onları çarçabuk hayr olan aynı kurba isâl eder. Yakınlığa ulaştırmış oldu. 

--------------

28. Paragraf: 

İmdi Hak onlar» (Ahkâf, 46/24) بَلْ هُوَ مَااسْتَعْجَلْتُمْ بِهِ رِيحٌ فِيهَا عَذَابٌ اَلِيمٌ Ya’nî “Belki o isti’câl ettiğiniz şey (acele istediğiniz şey), azâb-ı elîmi mutazammın olan bir rîhdir” dedi. (yani elim bir azabı içinde bulunduran bir rüzgardır dedi) Binâenaleyh Hak rîhi, onda onlar için rahattan olan şeye işaret kıldı. Zîrâ bu rîh (rüzgar) ile, Hak onlara, bu heyâkil-i muzlimeden (zalim olan bu heykelden) ve mesâlik-i müşkileden (müşkil meselelerden) ve hicâbât-ı muzlimeden (hicap perdelerinden) rahat verdi. Ve bu rîhde azâb vardır. Ya’nî onu tattıkları vakit lezzet buldukları bir emir vardır. Fakat firkat-i me’lûfâttan nâşî onları müellem kıldı (uzaklıktan meydana gelen bir elem onları tuttu)(28).

-----------------

Ya’nî Hak Tealâ Ad kavminin hüsn-i zannlarını te’yîden onlara, belki o isti’câl ile taleb ettiğiniz şey yağmur değil, azâb-ı elîmi mutazammın olan bir rüzgârdır ki, size zannettiğiniz faydadan daha mükemmel bir fayda ve menfaat te’mîn eder. Çünkü yağmur yağsa idi, tarlaları sulanacak ve ekinleri feyz bulacak idi. Ve onlar bu taneli nebatlar ile beslenip Hak’tan uzaklaşmaya sebep olan nefisleri kuvvetlenip, kat kat perdede kalacaklar idi.

 İşte onların menfaat tasavvur ettikleri bu idi. Halbuki hakîkatta, Hak’tan uzaklaşma, şiddetli bela idi. Bu ancak zahiri bir ni’met idi. Fakat rüzgâr onların uzaklık sebebi ve perde olan nefslerini helak edip ortadan kaldırınca, kurb-ı Hakk’a vâsi olacaklarından bu hakîkî nimet, o zahiri ni’meti daha faydalı olmuş olur:

Ve onları rahata sevk eder. Binâenaleyh Hak bu kavli ile bu rüzgârda, onlar için rahat verecek bir şey olduğuna işaret buyurdu. Bu hâlin bu âlem-i cismânî alemde dahî nazîri çoktur, yani benzeri çoktur. Meselâ pek süflî ve kokan bir meyhanenin müdavimlerinden olan üstü başı pis bir sarhoşa, temiz elbise giydirip onu gayet müzeyyen bir saraya götürseniz, o zulmânî ve iğrenç olan mahalden ve arkadaşlarından ayrıldığına teessüf eder; ve kalbi, alışılan şeylerden ayrılması hasebiyle mükedder olur, kederli olur. Fakat sizin ona bu suretle vermiş olduğunuz rahat ve menfaat, onun evvelki hâlinde tevehhüm ettiği rahat ve menfaatten şüphesiz daha mükemmeldir. Bu lütfunuz onun hakkında hafidir yani gizlidir.

Halbuki bu fiiliniz ile siz o sarhoşu ta’zîb etmiş olursunuz, yani ona azab etmiş olursunuz. Çünkü alışılmış şeylerden ayırdınız. Velâkin o, sarayda oturmak zevkini tattığı vakit, bu fiilde lezzet bulunan bir emir olduğunu anlar. İşte bunun gibi, bu rüzgarda kavmi Ad için azâb vardır. Ya’nî onu tattıkları vakit, lezzet buldukları bir emir vardır.

Zîrâ “azâb” “uzûbet’tendir. Ve “uzûbet” tatlılık ma’nâsınadır. Vakıa helak eden rüzgar, zahirde elem verici ve ağrı verendir; ve alıştıkları âlem-i cismâniyyetten onları ihrâc eder, çıkarır. Lâkin onda lütf-ı mestur vardır, yani kapalı bir lütuf vardır. Zîrâ Hakk’ın her bir kahrı altında bir lütf-ı meknûn, gizli bir lütfu vardır.

Neticede ona vâsıl oldukları vakit onu tadarlar. Nitekim hacamatçının kan alıcının yahut ameliyet edicinin bıçağına tahammülden sonra sıhhat zevki hasıl olur. İşte o rih-i debur dediği batıdan esen rüzgar onları öldürdü ruhlarını aldı, aldı ama bir başka şey ortaya getirdi. 

---------------

29. Paragraf:

İmdi azâb, onlara mübaşir oldu. Binaenaleyh emir, tahayyül ettikleri şeyden onlara akreb oldu. Rıh Rabb’inin emriyle her bir şeyi tedmîr eyledi. İmdi meskenlerinden gayri bir şey görünmediği halde sabahladılar. Ve onların meskenleri, ervâh-ı hakkıyyelerinin ma’mûr eylediği cüsseleridir. Böyle olunca bu nisbet-i hâssanın hakkıyyeti zail oldu. Ve heykelleri üzerinde, Hak’tan onlara mahsus olan hayât bakî kaldı ki, cildler ve eller ve ayaklar ve kamçıların uçları ve uylukları, o hayât ile tekellüm eder. Ve tahkikan nass-i ilâhî bunun cümlesiyle vârid oldu (29).

--------------

Ya’nî onlara azâb başladı ve onları helak etti. Ve tahayyül ettikleri yağmurun nüzûliyle fâideli ekili olan şeyler, devamlı müddette muhtaç olduğu halde, o helak onlara daha karîb menfaat husule getirdi. Onlar yağmur bekliyorlar ya o yağmurla ekili olan mahsullerinin alınması uzun bir zaman gerektirir. Yani yağmur yağınca hemen onun sonucu görülmez. O rüzgar, o bulut, o rüzgar onların canlarını alması suretiyle daha yakın bir menfaat meydana getirdi. Ve rüzgâr, Rabb’in emriyle onların bedenlerini ma’mûr eden bedenlerini yaşatan hakkıyye ruhlarını izâle etti.

Onların meskenleri, ki bedenleri idi, bunlarda görmek ve işitmek ve söylemek gibi kuvâ görünmez oldu. Bu halde sabaha dâhil oldular. Ve Hakk’ın sıfat-ı ilahiyyesi ile olan tecellisi onlardan kalktı, ve aslına rücû’ etti. Ve ancak Hakk’tan onların heykellerine ve cesedlerine mahsus olan hayat bakî kaldı. Bu öyle bir hayattır ki, cildler ve eller, ayaklar ve kamçıların ucu ve uyluklar bu hayat ile tekellüm eder. Ve bunların cümlesi hakkında nass vârid oldu. Nitekim Hak Teâlâ buyurur (Fussılet, 41/21) 

 وَقَالُوا لِجُلُودِهِمْ لِمَ شَهِدْتُمْ عَلَيْنَا قَالُوۤا اَنْطَقَنَا اللَّهُ الَّذِۤى اَنْطَقَ كُلَّ شَىْءٍ 

(Yâsîn, 36/65) Ve a’zânın tekellümü hakkında emsali âyât-ı Kur’âniyye ve ahâdîs-i şerife vardır. 

 اَلْيَوْمَ نَخْتِمُ عَلۤى اَفْوَاهِهِمْ وَتُكَلِّمُنَاۤ اَيْدِيهِمْ وَتَشْهَدُ اَرْجُلُهُمْ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ

Ma’lûm olsun ki, rûh iki nevi’dir: Biri “cüz’î”dir ki, her zerrenin suretinde mütecellîdir. Ve ikincisi “küllî”dir ki, onun tecellisi zerrelerin suretinde meydana gelmektedir. Yani her zerrede ayrı ayrı meydana gelmektedir. İkincisi külli ruhtur ki onun tecellisi zerreleri bir arada tutmaktadır. Yani cüzzi ruh her bir yerde mütecelli, fayda sağlamakta, cilalamakta parlamaktadır. Diğeri ise külli ruhtur. Nitekim insanda imtizâc-ı hâstan sonra suret-pezîr olur. Has bir mizaçtan sonra meydana gelir. Mizâc-ı hâss suretinde mütemessil olan o ruhun mertebi mevtden sonra, harâb olduğundan, o rûh alâkasını kat’ eder.

Artık onun zerrâtının hayât-ı cüz’iyyesi kâim kalır. Bu bahsi biraz daha îzâh edelim. Yani külli ruh ondan ayrılır, ama zerre ruhları kalır üstünde yani madeni ruhları kalır. 

Ma’lûmdur ki, ehl-i kimya indinde, kimya ehlinin yanında günümüzde keşf olunan yayılıcı unsurlar yetmişi mütecaviz olup o günlerde öyle imiş bu gün 110 element vardır, bunlara azot, karbon, hidrojen, oksijen, klor, sodyum, potasyum, bakır, altın, gümüş, kalay ilh... isimleri verilmiştir.

Anâsır-ı mürekkebe ba’zi ahvâl ve şerait tahtında bunların zerrât-ı muhtelifesinin bi’l-imtizâc ictimâ’ından hâsıl olur. Yani mizaçlarının uygun olmasından ve bunların birliğinden hasıl olur.

İşte bu basit unsurlar zerrelerinin her birisi kendilerine mahsûs olan bir hayât ile hayydir. Velâkin ruhları bâtındadır.

Onu ehl-i keşf olanlardan gayrisi idrâk edemez. Vaktaki bu zerrât bir takım ahvâl ve şerait tahtında içtimâ’ edip “nebat” peyda olur; bunda büyüme hâssası zahir olduğundan bu hayât-ı bâtını, onda daha ziyâde mahsüs olur. Ve “hayvan” mertebesinde ise hem büyüme ve hem de hareket ve ses zahir olmakla, bu hayât-ı tabîiyye onda açıktan açığa müşahede olunur.

Ve bu zerratın yayılan unsurları topluluğun keyfiyeti, insandakinin birliğinde, bu hayât-ı tabîiyye eserlerinin kemâliyle zuhurunu îcâb ettirecek şerait ve ahvâl dâiresinde vâki’ olduğundan, mevcudattan hiç birisinin düzenlenmiş cismi cüsse-i insana muadil değildir. Yani insan cüssesine uygun değildir. Yani onun gibi olamaz. 

Onun cismi “rûh-i küllî”nin tecellisine müsaittir. Düşünür, tekellüm eder ve kendisinden diğer sıfatlar zahir olur. İmdi biri diğerinden kesîf olmak üzere zikr olunan birleşik olmayan unsurlar üç mertebesi vardır ki, yani basit unsurun üç mertebesi bu mertebelerin her birerlerine, gaz, sıvı ve katı olarak isimlendirilir. Hakikatı araştırıp bulan hazretlerin tabirinde bunlara “hava”, “su”, ve “toprak” denilip her birisi bir “unsur” ve “esas“ addedilmiştir.

Her ne kadar kimyâ-yı cedide erbabı yani yeni kimya erbabı bunlara “unsur” demek caiz olmadığını beyân ile, i’tiraz etmiş iseler de, bu doğru değildir. Yani yeni kimyacılar hava, su, toprağı unsur olarak kabul etmemişler ama yanlıştır diyor, bunlar ıstılahtır, yani hava, su, toprak denen şeyler bir kelimedir, ıstılahtır. Çünkü bunlar ıstılahtır; ve ıstılaha i’tirâz caiz değildir. İşte kesif (yoğun) uzviyyeli cisimler bu üç mertebede bulunan yayılan unsurlar toplanmasından hâsıl olmuş; 

Ve gıda şeklinde zahir olan yine bu unsurlar, bunların vücuduna dâhil olup bir ihtirâk vukû’a gelmekle, yani bir yanma vukua gelmekle bu hayat-ı tabîiyyenin dördüncü “rükn”ü olan “harâret-i garîziyye” yani sıcaklık zuhura gelmiştir. Hakikatı araştırıp bulanlar buna “unsur-ı nârî” derler. Yani ateş unsuru derler. Şu halde inşân cismi bu dört rüknün ictimâıyla kâim olmuş olur. Yani insanın varlığı bu dört varlıkla meydana gelir. İşte “Ben, ben” diye saraylara ve hattâ dünyâlara sığamayan ve şuna buna “Mülkümdür” iddiasında bulunan insan sureti budur. 

Vaktaki mevt arız olur, yani ölüm gelir, onda meydana gelen külli ruh oradan ayrılıp kesilip Hakk’ın sıfât-ı ilâhiyyesiyle olan tecellisi zail olur; yani ortadan kalkar. Ve bu sıfat aslına rücu eder. Görmesi, işitmesi, söylemesi zuhurdan butûna gider. Yani zahirden batınına gider. 

Mesnevi: tercüme:

“Halk derler, Ölmüş o miskin falan yani şu falan garip kişi ölmüş derler, Sen de dersin zindeyim ey gâfilân” yani o ölmüş der sen de ben hayattayım dersin diyor.

Binâenaleyh kâffe-i eşya, hayât-ı zahire veya hayât-ı bâtıne ile diridir. Yani bütün eşya zahir ve batın hayatla diridir.

--------------

30. Paragraf: 

Şu kadar var ki, Allah Teâlâ, kendi nefsini “gayret” ile vasf eyledi. Ve gayretinden fevâhışi haram kıldı. Halbuki “fuhş”, zahir olan şeyden gayri değildir. Velâkin bâtın olan fuhş, indinde fuhş zahir olan vücûd içindir (30).

--------------

“Fuhş”, lügatta “zuhûr’dan ibarettir. Yani fuhş zuhur demekmiş. Ve cenâb-ı Şeyh (r.a.) ibarede “fuhş”u isti’mâl edip, yani fuhş kelimesini kullanıp, “fâhiş”i murâd eyledi. Nitekim “racül-i âdil” yerine “racül-i adl” denir. Ya’nî mevcudattan her bir mevcûd, bir ism-i Hakk’ın suretidir, Hakk’ın isimlerinden birinin suretidir. Ve o isim, o suretin ruhudur.

Ve her bir suret vücûd-ı mutlakın tenezzülünden husule gelmiş birer vücûddur. Ve Hak cümlesinin aynıdır. Bu surette dahi onların cümlesi hayy ve konuşandır. Ve belki onlardaki, Hakk’ın hayâtı ve nutkudur. Binâenaleyh Hak Teâlâ hazretleri, zahir ve bâtında, kendi vücudundan gayri bir vücûd olmamak için, “gayret”inden, evvelen kendi nefsini eşyanın “ayn”ı kıldı.

Ve sonra eşyanın “ayn”ı olduğu perde ehli indinde zahir olmamak için de, nefsini “gayret” ile vasf eyledi. Ve “gayretinden fahişeleri, ya’nî kendisi eşyanın “ayn”ı olması sırrının izhârını, yine kendinin “ayn”ı olan eşyaya haram etti. Zîrâ Hak her şeyde “Ben Hakkım, Ben Allah’ım” nutkuyla nefsini izhâr etse, sırr-ı vahdet meydana çıkmış olur. İşte bunun için (îsrâ, 17/44) âyet-i kerimesinde işaret buyrulduğu üzere eşyanın nutku bâtındadır.

 وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ وَلَكِنْ لا تَفْقَهُونَ تَسْبِيحَهُمْ 

Hak keşif ehlinden gayrisine bu sırrın zuhurunu ve izhârını haram kıldı. Velâkin bâtın olan “fahiş”, ya’nî şer’an ve aklen örtülmesi vâcib olan şey, indinde zahir olmuş olan kimse içindir, ya’nî Hak içindir; ve Hakk’ın izhâr ettiği arifler içindir. Zîrâ Hakk’a ve ariflere nisbeten bâtın, zahirdir.

--------------

31.Paragraf:

İmdi vaktaki Hak Teâlâ fevâhişi haram eyledi, ya’nî zikr ettiğimiz şeyin hakikatini bilmekten men’ etti, o zikr ettiğimiz şey dahi Hak eşyanın aynı olmasıdır; binâenaleyh Hak, o hakikati “gayret” ile setr etti. O “gayret” dahi, gayrdan sensin. İmdi gayr “Sem’ Zeyd’in sem’idir” der. Ve arif “Zeydin sem’i, Hakk’ın “ayn”ıdır” der. Bakî kuvâ ve a’zâ dahi böyledir (31).

Ya’nî yukarıda Hak müridin ve tarîkın “ayn”ı ve tarîkın nihayeti olduğu zikr edilmiş idi ki, bu da Hakk’ın, cemî:i eşyanın “ayn”ı olmasını muktezidir. Fakat Hak Teâlâ (A’râf, 7/33) âyet-i kerimesinde Hak, cemî-i eşya kendisinin “ayn”i olduğunun ma’rifetinden men’ etti.

 قُلْ اِنَّمَا حَرَّمَ رَبِّىَ الْفَوَاحِشَ مَا ظَهَرَ مِنْهَا وَمَا بَطَنَ 

 Ve kendinin hakikat-i vâhidesini, “gayr” ismiyle tesmiye olunan taayyünât-ı muhtelife ile setr etti. Yani muhtelif zuhurları ile örttü, Ve hakikat-i ilâhiyyeyi örten “gayret” senin vücudundur ki, “sen” ta’bîriyle kinaye olunur. Ve taayyün ise, tayin edilenin gayridir. Meselâ “buz” suretinde müteayyin olan buhâr-ı latîf, buzun taayyününün gayridir. Bi’l-farz muhtelif şekillerde bir yere dizilmiş olan buz kütleleri lisana gelip yekdiğerine hitaben “ben”, “sen”, “biz”, “siz” ve “o, onlar” deseler, birbirinin gayri olduğunu göstermiş olurlar. Fakat cümlesinin “hüviyyet’i, hakikat-i vahide olan buhardan ibarettir. 

Ve bu hüviyyet-i vâhideyi, yani tek hüviyeti ancak o buzların vücudu örtmüştür. İşte bizim zahiri vücudumuz dahi bu misâle mutabık olarak, hüviyyet-i vahide olan Hakk’ı örtmüştür. Bu taayünatımızdaki ma’nâ-yı gayriyyeti anlamak için “sen, ben ve biz” deriz. Binâenaleyh bu “gayriyyet” makamını gören, ya’nî arif olmayan kimseler, “Sem’ Zeyd’in sem’idir” derler; yani duyma kulak zeydin kulağıdır derler ve işitme, görme, söyleme gibi vasıfların tümünü Zeyd’e tahsis ederler. Ve işin hakikatini bilenler ise “Zeyd’in sem’i ve basarı ve lisânı ve sair kuvâ ve a’zâsı Hakk’ın “ayn”ıdır” derler. Çünkü onlar “gayriyyet” perdesinin arkasında kalmamışlardır. 

Bey-t-i Hafız: Tercüme:

“Meyân-ı aşık u ma’şükta yoktur asla fark.

 Yolun hicabı vücudundur ortadan kaldır” 

---------------

32. Paragraf Her bir kimse Hakk’i arif olmadı. Binâenaleyh nâs, müte-fâzıl ve merâtib mütemeyyiz oldu. Bu surette fâzıl ve mef-zûl zahir oldu (32).

---------------

Ya’nî herkes, yukarıda beyân olunduğu vech ile Hakk’ı bilmediğinden, nâs marifette birbirlerinden faziletli oldular. Ve mertebeler yekdiğerinden ayrıldı. Ve bu hâlin neticesi olarak yüksek ile aşağısı zuhura geldi. Ya’nî nâsın kimi surette kaldı; ve kimisi ma’nâya daldı.

Ve ma’nâya dalan kimsenin mertebesi surette kalan kimsenin mertebesinden efdal oldu. Hz. Hüdâyî ne güzel söylemiştir: 

Zahirde kalan kişi, güç etme asan işi, Çıkar dilden karıştırmayı, tevhide gel tevhide!

---------------

33. Paragraf:

Ma’lûm olsun ki, Hak Teâlâ, Âdem’den Muhammed (s.a.v.)e kadar, beşeriyyîn olan bütün rusül ve enbiyanın a’yânına, beni muttali’ kıldı. 586 senesinde Kurtuba’da ikamet olunduğum bir meşhedde bana gösterdi. O taifeden Hûd (a.s.)dan gayri bana birisi söylemedi (33).

---------------

Cenâb-ı Şeyh (r.a.) âlem-i misâlde ruhlarını müşahede ettiği resûller ile nebilerin beşere mensûb olduklarını beyân edip, rusül-i melâikeyi ve beşerin gayri olan mahlûkâtın nebilerini istisna eyledi. Zîrâ (En’âm 6/38) âyet-i kerimesinin delâleti vech ile, mevcudattan her bir nev’in kendi cinsinden, Hak’la aralarında vâsıta olmak üzere, birer nebiyy-i mahsûsları vardır.

 Enam 6/38 وَمَا مِنْ دَاۤبَّةٍ فِى الاَرْضِ وَلا طَاۤئِرٍ يَطِيرُ بِجَنَاحَيْهِ اِلاۤ اُمَمٌ اَمْثَالُكُمْ 

Ve bazıları da “Nezd-i arifte her zahir olan şeyin, kendi bâtınına nebî olduğunu” söylemişlerdir. Onun için “Eğer nübüvvete imânın varsa, her bir hâtıra tanzimden gayri suretle mukabele etme” diyen velî vardır. “Kurtuba” İspanya’da kâin olan bir şehrin adıdır, İspanya târîh-i mezkûrda arapların elinde idi. Hz. Şeyh (ra.)in bu müşahedesi, orda mukîm iken vuku’ bulmuş ve ervâh-ı rusül ve enbiyânın toplanmalarında içlerinde yüce zâtlarına hitâb buyuran ancak Hûd (a.s.) olmuştur. Yani Hud (a.s.) O’nunla konuşmuştur.

--------------

34. Paragraf:

İmdi o bana cem’iyyetlerinin sebebini ihbar etti. Ve ben onu rical içinde, semiz bir adam, sureti güzel, muhaveresi latif ve umûr-i kâşifeyi arif gördüm. Ve benim onun keşfine delilim, Hak Teâlâ’nın مَامِنْ دَاۤبَّةٍ اِلا هُوَ اَخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا اِنَّ رَبِّى عَلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ 11/56 

kavlidir. Ve halk için bundan a’zam ve etemm hangi müjde vardır? (34).

----------------

Herhangi iki ayaklı yürüyen kimseler yoktur ki Rabları onları alınlarından tutmuştur ki o da sırat-ı müstakim üzeredir. Rusül ve enbiyanın cem’iyyetleri, Hz. Şeyh (r.a.) vaktinin kutbü’l-aktâbı ve hâtem-i evliya olması hasebiyle onu tebrik ve tehniye içindir. Ve onların içinden Hz, Hûd (a.s.)ın hitâb buyurması, mezâhir-i kesirede yani zahirin çokluğunda rubûbiyyet-i ahadiyyeyi müşahede hususunda, Hz. Şeyh’in zevki onun zevkine münâsib olmasındandır.

Ve Hûd (a.s.)ın büyük bir adam olarak görünmesi müşahededeki kemâline; ve suretinin güzelliği ve konuşmasının letafeti dengeli görünüşüne ve isti’dâd-ı ma’ne-vîsinin kemâline işarettir. Ve Hz. Şeyh onun umûr-i kâşifeyi arif olduğuna zikr olunan âyet-i kerimeyi delil olarak ikâme buyurur. Zîrâ yukarıda geçen îzâhâttan anlaşıldığı üzere, bu âyet-i kerimeden anlaşılmıştır ki, hüviyyet-i Hak ile zahir olan sonsuz mevcudatın her birisini Hak, nâsıyesinden tutup, Rabb-i hâssının sırât-ı müstakimi üzerinde yürütür. Ve her bir mevcudun bir yolu takip etmesi, kendisinde zahir olan Hak iledir. Çünkü Evvel ve Ahir ve Zahir ve Bâtın hep Hak’tır. Binâenaleyh Hûd (a.s.)ın müşahedesi, zahir olsun bâtın olsun, bütün zahir olanlara şamildir.

Zahir olan mevcûdât-ı zahireden hiç birisi yokturki, Rabb-i hâssı onun naşiyesinden tutup yola koymasın etmesin. Ve hakâyık-ı bâtıneden hiç birisi yoktur ki, kemâliyle zuhura yönelmiş olmasın. Onun için mevcudattan her bir zerre, insana gelmeğe arzu edendir. Zîrâ her birisinin kemâl-i zuhuru, ondadır. Bizler ise, hâlen insan kisvesine bürünüp za­hir olduğumuz halde, kıymetini takdir edemeyip, mîrâs yedilerin ellerine geçerek, israf ettikleri mallar gibi, aziz vakitlerimizi manasız şeyler ile geçiriyoruz. Ey Allah’ım bizlere merhamet et sen merhamet edenlerin en merhametlisisin. Yani zamanlarımızı boşa harcamamak üzere.

İmdi, mademki Hûd (a.s.)ın lisâniyle, Hak bütün eşya hüviyyetlerinin “ayn”ı olduğunu ihbar buyurmuştur; ve cümlesinin “hüviyet”i dahi, hakîkat-i ilâhiyyeden ibarettir; binâenaleyh halk için daha büyük ne müjde olur?

---------------

35. Paragraf:

 Ondan sonra bu makaleyi Kur’ân’da, ondan bize îsâli, Allah Teâlâ’nın bize ihsanındandır (35).

Ya’nî Hûd (a.s.)ın (Hûd, 11/56) 

مَامِنْ دَاۤبَّةٍ اِلا هُوَ اَخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا اِنَّ رَبِّى عَلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ 

kavlini, Kur’ân’da naklen bize beyân buyurması Hakk’ın bize olan fazl u ihsanıdır.

-------------

36.Paragraf:

Ba’dehû câmi-i küll olan Muhammed (s.a.v.), Hak’tan haber verdiği şeyle onu tetmîm eyledi ki, tahkîkan Hak, sem’in ve basarın ve elin ve ayağın ve lisânın “ayn”ıdir, ya’nî o havâssin “ayn”ıdır. (sendeki duyguların aynıdır) Halbuki kuvâ-yı rûhâniyye, havâsten daha yakındır. Böyle olunca mechûlü’l-hadd olan akrebden, eb’ad-i mahdûd ile iktifa etti (36).

----------------

Ya’nî (S.a.v.) Efendimiz’in Hak’tan ihbar buyurduğu hadîs-i kudsîde, Hak kuvâ-yı hissiyyenin “ayn”ı olduğu beyân olunmuştur; “elinde tutan ayağında yürüyen gözünde gören olurum” yani his ve duyguların hakkın aynı olduğu bildirilmiştir ve kuvâ-yı rûhâniyye Hakk’ın aynı olduğu zikr olunmamıştır.

Halbuki kuvâ-yı rûhâniyye, Hakk’a, kuvâ-yı hîssiyyeden daha yakındır. Yani ruhani kuvvetler hissi kuvvetlerden Hakk’a daha yakındır. Zîrâ onun nûriyyeti ve noksan sıfatlardan uzaklığı ve maddeden soyunması vardır. “Ben sana şah damarından daha yakınım” dediği işte kuvvayı ruhaniyedir. Şah damarı kuvvayı hissiyedir, yani bedene ait, görme, tatma gibi bedenin afeti, bakın ben sana şah damarından daha yakınım diyor işte bu sırrı burada açıklıyor. Neden orada elinde tutanı, gözünde göreni, ayağında yürüyeni, dilinde konuşanı olurum diyor, burada hissi kuvvetleri söylüyor, duyguları söylüyor. Duygularının aynı olduğunu söylüyor. Ama Cenab-ı Hakk ruhaniyeti yönüyle sana daha yakındır, neden dış duyguları söylüyor da batındakini söylemiyor. İşte batındakini de o ayette söylüyor. (Kaf Suresi 50/16) اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ

İşte daha yakınıyız dediği ruhani tarafıdır. Elinde tutan, gözünde gören, ayağında yürüyen olurum ifadesinde zahir yönüyle, dışını ifade etti ama Cenab-ı Hakkın batını yani ruhaniyeti insana daha yakındır diyor. Cenab-ı Hakk “ben şah damarından daha yakınım demesiyle ruh yakınlığını da belirtti orada diyor. 

Kuvvayı ruhaniye yani ruhani kuvvetler Hakkın aynı olduğu zikir olunmamıştır. Halbuki kuvvayı ruhaniye Hakk’a kuvvayı hissiyeden daha yakındır. Yani ruhani kuvvetler hissi kuvvetlerden daha yakındır, zira onun nuriyeti ve tenezzühü yani nur olması ve nezih olması maddeden tecerrüdü vardır. Maddeden ayrılışı vardır. Ve emr aleminden olduğu cihetle haddi meçhuldür; yani genişliği de bilinmez. Ya’nî halk onun haddini bilmez. Halbuki cisim mahdûddur; yani sınırlıdır, ona şu kadar arşın diye ta’yîn ve tahdîd etmek mümkündür; yani eni boyu şu kadar metre diye hududlandırmak mümkündür ve rûhdan daha uzakdır.

Çünkü beş duyu ve cismin kuvvetleri, cisimlerin mikdârına göredir; yani ruhun öyle bir ölçüsü yoktur, kuvvet cismin varlığı kadardır, ondan daha fazla bir şey çıkmaz. Ve onların hududuyla mahdûddur. Yani cismin hududuyla sınırlıdır. Nitekim cismi mükemmel olan kimsenin kuvâsı da mükem­meldir; yani sağlıklı bir insanın kuvvaları da sağlıklıdır, iyi görür, iyi işitir, iyi söyler ve iyi tutar. Zayıf ve hasta olanların havâss-i cismâniyyeleri de noksan olur. Cismani duyguları da nıksan olur. Ve keza tutmak, elin hududu kadar olur. Yani elinin büyüklüğü kadar tutarsın bir masayı tutabilir misin? Elin ne kadar yeri kaplıyorsa o kadarını tutarsın.

Binâenaleyh Resul (s.a.v.), Hakk’a daha yakın ve haddi mechûl olan yani sınırları bilinmeyen kuvâ-yı rûhâniyyeyi zikr etmeyip, yani ruhani kuvveleri zikretmeyip Hak’tan daha uzak ve mahdûdlu olan cismâni duyuların Hakk’ın “ayn”ı olduğunu beyânla iktifa buyurdu. Aslında bu Hadis-i şerif-i anlamak bir ömür boyu isteyen bir iştir. Ama anladım dediğin zaman bakın daha içinden neler çıkıyor o da ayrı iştir. Özün özü. Hakk’ın aynı olduğunu beyanla iktifa buyurdu. En uzaklık Hakk’ın aynı olunca, şübhesiz ondan en yakın olan dahi Hakk’ın aynı olur. Yani Hakk’tan uzak olan madde Hakk’ın aynı olduğuna göre mana ise ruh ise Hakk’a daha yakın olduğu halde o da haydi haydi aynı olur.

--------------

37. Paragraf: 

İmdi Hak bize, nebisi Hûd (a.s.)dan onun kavmine olan makalesini, (haberlerini) müjde için, tercüme etti. Ve Resûlullah (s.a.v.) onun makalesini bize müjde için Allah’dan tercüme etti. (bakın tercümeler nasıl geliyor, hani biz diyorduk ya kur’an’ın tercümeleri var diye) imdi ilim, ilim verilenlerin sudûrunda (sadrında, gönüllerinde kemale erdi) kâmil oldu. “Ve bizim âyâtımızı kâfirlerin gayrisi inkâr etmez”. (Ankebût, 29/47) Zîrâ onlar, onu bilseler dahi, nefislerinde olan hased ve nefaset ve zulümden dolayı, onu setr ederler (37)

-----------------

 وَكَذَلِكَ اَنْزَلْنَاۤ اِلَيْكَ الْكِتَابَ فَالَّذِينَ اَتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يُوءْمِنُونَ بِهِ وَمِنْ هۤوءُلاۤءِ مَنْ يُوءْمِنُ بِهِ وَمَا يَجْحَدُ بِاَيَاتِنَاۤ اِلا الْكَافِرُونَ

Ya’nî Hak ve Resûl’ü tarafından vâki’ olan beşaretler üzerine, Hak Teâlâ eşyanın “ayn”ı ve kuvânın hüviyyeti olduğu, evvelce kendilerine keşif ve tecelli tarîkıyla bildirilmiş olan kimselerin ilmi, artık ilm-i kâmil oldu. Bu ma’rifetin, ma’rifet-i hakîkıyye olduğuna şübhe kalmadı. Ve âfâk ve enfüste yayılıp zahir olmuş olan âyâtımızı ve alâmetlerimizi, zahiri suretler ile Örtenlerden gayrisi inkâr etmez. 0 kâfirler, ya’nî Hakk’ın “vech”ini örtenler, Hak, sınırlar ile sınırlanmış olan eşyanın aynı olunca, sınırlanmış olur, zannederler. Halbuki sınırsız olan Hak, zâtı ile tüm eşyayı muhittir, yani bütün eşyayı kaplamıştır. Ve tecelliyyât-ı zâtiyye ve sıfâtiyyesi ile hepsinde zahir olur.

Onlar bu ma’rifete vâkıf olsalar bile, nefislerindeki hased ve (nefaset) değerlilik ve zulüm cihetinden onu örterler setr ederler. “Nefaset” “buhl” ma’nâsınadır. Ve “nefis” pintilik olunan ve kıskanılan şeydir. Ya’nî kitap ehli, kitaplarında gördükleri Hakk’ın ayetlerini örttüler. Ve keza ehl-i suret olan alimler dahi Kur’ân ve Hadîs’in şehadetiyle sabit olan hakikatleri inkâr ile örterler. Hadis-i kudsilere neden değer vermezler hiç ilgilenmezler ağızlarına bile almazlar işte bu yüzden. Meselâ Kur’ân’da (Hadîd, 57/3) buyrulmuştur. 

 هُوَ الاَوَّلُ وَالاَخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ وَهُوَ بِكُلِّ شَىْءٍ عَلِيمٌ

Eğer onlara deseniz ki, bizim nazarımızda “zâhir”den kasdedilen, bu eşyadır. Binâenaleyh bu âyet-i kerîme, Hak eşyanın “ayn”ı olduğunu beyân buyurur. Onlar cevaben: “Bu müteşâbihâttandır; bunun ma’nâsını Hak ve ilimde râsihûn (din bilgisi çok kuvvetli olan ) olan Alimler bilir” derler. Ve baştan başa kur’ân ayetleri ve ahâdis-i şerîfenin beyni (mağzı) ve özü olan bu Fusûsu’l-Hikem’e dil uzatmadan çekinmezler. Halbuki evliyâullâhın heman cümlesi bu hakikatlerden bahs etmişlerdir. Eğer cenâb-ı Şeyh (r.a.) bir alim-i rasih) din bilgisi çok kuvvetli alim değilse, onların nazarında din bilgisi çok kuvvetli olan alim acaba kimdir? 

Ve illâ Hakk’ın ve Resûl’ünün, halka anlayamayacakları kelâmlar ile hitâb ettiklerini kabul etmek lâzım gelir. Hâşâ sümme hâşâ!.. Bunu insanların biraz aklı başında olanları bile yapmaz. Zîrâ kelâm bir maksadı muhataba anlatmak içindir. Bu maksad olmayınca kelâm abes olur. O zaman anlaşılmayacak olsa Hazret-i Rasul (s.a.v.) neden konuşsun, ayetler neden insanlara gelmiş olsun. 

---------------------

38. Paragraf:

Ve biz Hak Teâlâ’nın, Hak hakkında inzal ettiği âyetlerde veyahut Allah Teâlâ’ya râci’ olur şey hakkında, bize îsâl ettiği Hak’tan olan ihbarda, tenzih olsun tenzihin gayrı olsun, min-indillâh aslâ tahdîdden gayri bir şey görmedik (38).

---------------

Ya’nî gerek ayat-ı münzelede -inzal olan ayetlerde- ve gerek Resul vasıtasıyla bize vâsıl olan haberlerde Allah Teâlâ’nın vasfını tenzih olsun, tenzihin gayrı olsun, Allah tarafından ancak tahdîd ile gördük. Ya’nî Allah Teâlâ hakkında Kur’ân’da ve kütüb-i münzele-i sâirede ve ahâdîs-i şerîfede vârid olan şeyin cümlesi tahdîddir. Yani bildirilen şeyler sınırlıdır. 

---------------

39. Paragraf:

O ihbarın evvelkisi, “Fevkinde hava ve tahtında hava olmayan “amâ”dır” İmdi Hak, halkı var etmezden evvel o âmâda idi (39).

----------------

Haberlerin evvelkisi altında ve üstünde hava olmayan âmâ’dır. Ashâb-i kiramdan Ebû Rezîn el-Ukayiî (r.a.), cenâb-ı Fahr-i âlem (s.a.v.)den; ya’nî “Halkı hâlk etmezden evvel Rabbımız nerede diye sordum Onlar da cevaben: ya’nî “Fevkinde ve tahtında hava olmayan “amâ”da idi” buyurdular. Yani “altında ve üstünde hava bulunmayan bulut olmayan âmâda idi” buyurdular. “Amâ” lügatte “ince bulut” ma’nâsınadır. Ehlullahdan ba’zılarının tabirinde “hazret-i ahadiyyet’ten ibarettir diye buyurulmuştur.

Soru: Ayet, Hadis-i Kudsi ve hadis bunlar mertebe itibariyle neyi ifade ediyor?

Cevap: Genel olarak baktığımızda, ayet dediğimiz zaman Kur’an lisanı görüyoruz, hadislerin ikisi de Rasul’ün (s.a.v.) lisanından ve Rasul’e bağlanan kelamlar oluyor. Fakat bunların hepsi aynı dilden aynı kaynaktan ortaya çıktığı halde neden böyle ayrılıyor, diye tabi olarak soruluyor. 

Burada az evvel okuduğumuz kudsi hadislerde daha evvel bahsettiği gibi zahir ulema bu hadis-i kudsilere pek değer vermiyor. Çünkü kendileri ayetlerin sadece zahiri ile ilgilendiklerinden hadis-i kudsiler daha ziyade ayetlerin batini yönünündeki çözümleri olduğundan, çözümleri olduğundan ve birçok Kur’an-ı Kerim ayetlerinin de müteşabih diye bildirildikleri ayetlerin de batini manaları ifade etmelerinden zahir ehli bunlara müteşabih diyorlar.

Yani misallendirme, benzetme gibi ifadeler kullanıyorlar, buyurdu ki “eğer anlaşılmayacak olsa idi Kur’an-ı Kerim’in için onlar niye girsin” dedi. Haşa Rasul (s.a.v.) ve Cenab-ı Hakk gerek Kur’an vasıtasıyla gerekse hadis-i kudsiler vasıtasıyla Efendimizden anlaşılmayacak ifadeler mi ortaya getirdi. Eğer onlar anlaşılmayacak bir şey olsaydı Kur’an’a konmazdı. Eğer anlaşılacak şeyler ise ki insana bu kabiliyet de verildi, zaten insanın gelmesi de Allah’ın varlığını, hakikatini anlamak içindi, ama zahir ulema bunun farkında olmadığından sadece meselelerin dış yüzüne baktığından onlarla ilgilenmiyorlar. Şimdi Kur’an-ı Kerim’in lisanı Allah’ın lisanı lafzı da manası da Allah’tandır. 

Yani içindeki mana dışındaki kurgu, kelime kurgusu, cümle kurgusu da Allah’tan diye belirtiliyor. Hadis-i Kudsiler manası Allah’tan lafzı yani şekillendirilmesi peygamberden diye belirtiyorlar. Diğer şekli hadis-i şeriflerde manası da lafzı da Efendimizden yani Rasul’dendir (s.a.v.). Ama Necm Suresinde “O kendi hevasından konuşmaz illa vahy ile konuşur buyurulur.

53/3-4

﴿٣﴾ وَمَا يَنْطِقُ عَنِ الْهَوَى ﴿٤﴾ اِنْ هُوَ اِلا وَحْىٌ يُوحَى

3-) Ve ma yentıku anil heva;(O), hevâsından (hayalî şeyleri) konuşmaz!

4-)İn huve illâ vahyun yuha;O yalnızca vahyolunan bir vahiydir!

O zaman bu nasıl oluyor da bir kısmı Allah’tan bir kısmı Rasul’den oluyor. Görünüşte öyle oluyor. Cenab-ı Hakk Rasul (s.a.v.) Efendimizin lisanından, herhangi bir kişinin lisanından Hakk konuşursa “ben onun elinde tutan, dilinde konuşan ayağında yürüyen, gözünde gören, kulağında işiten olurum” diyor ise yani herhangi bir kişi hakkında belirli bir kemalata ulaşmış kişi hakkında böyle diyorsa habibinin lisanında tabi ki elinde de olacak dilinde de olacak yürüdüğünde de olacaktır. 

Hani “Attığın zaman sen atmadın atan Allah’tı” diyor işte orada elinde tutan Hakk’tı, yani Allah’ın varlığı idi. Hem de herhangi bir esma-i ilahi ile değildir, sıfat-ı ilahiyye ile değildir, Zat’ı ile, “Allah attı” diyor, “Rahman attı, Hakk attı” demiyor. “Allah attı” ism-i celalini bildiriyor, Zat’i ismini bildiriyor. İşte (a.s.v) Efendimizin mübarek lisanlarından çıkan herhangi bir söz hangi tür söz olursa olsun Hakk’ın lisanından başka bir şey değildir. Peki niye hadis-i şerif olarak ifade ediliyor, hadis-i şerif şeriatla ilgili bilgileri veren tümü sözler. Daha ziyade ağırlıklı hadis-i şerif diye söylenen şeylere bakın hukuk-u umumiyi belirtmektedir. Yani şunu şöyle yapın bunu böyle yapın yani sosyal yaşam, madde üzeri yaşam bu hangi lisana veriliyor, hayvan-ı natık’a veriliyor.

Bizde konuşan hayvan mertebesine veriliyor bakın bunlar. Burası mühim meseledir. Hadis-i Şerifler; hayvan-ı natık derken “hayvan” kelimesini yanlış anlamayalım, yaşayan varlık manasınadır. Bütün mevcudatın üstünde bir varlığa sahip o mertebeye sahip olarak. Yani “hoşt, moşt” denilen o hayvan değildir. “Hay” ve “an” olan yani an be an “hay” olan, yaşayan belirli bir idrake sahip olan yaşayan ve sosyal düzeyini sürdürebilen varlık demektir hayvan-ı natık.

İnsan’ın hadis-i kudsileri kısmen ilgilendiren yeri nefs-i natıka, ama bu tabi ki temizlenmiş bir nefistir. Saf, sahih ilahi nefistir. Hayvan-ı natıktan nefs-i natıkaya geçtiği zaman insan çok büyük aşama kaydetmiş oluyor. Bu ilahi nefis emmare nefis değildir. Nefs o şeyin Zat’ıdır. Yani Zat’ı ile kaim olan bir varlığa ifade edilen veya o mertebenin yaşantı sistemini çalıştıran meydana getiren kaidelerini ortaya koyan da bu kudsi hadislerdir.

Cenab-ı Hakk Efendimizin lisanından o mertebede söylediği sözlerin toplamı hadis-i kudsilerdir. Kur’an’i olan Efendimizin sözleri ise Kur’an-ı natık yani İnsan-ı Natık olan insana ifade edilen bildirilen mertebeleri. Onun için aşağıda yaşayan insan yani hayvan-ı natık olarak yaşayan insan nefs-i natıkanın insan-ı natıkanın mertebesine ulaşmadığından o bilgileri alamıyor. Alamadığından da onları inkar etme yoluna gidiyor, haksız olarak. Zîrâ mertebe-i ahadiyyeyi Hakk’ın kendisinden gayri kimse bilmez. Yani Ahadiyet mertebesini Hakk’tan gayrisi bilmez. Ve o mertebe hicâb-ı Celâl’dir. Yani Celalinin perdesidir. Ve ba’zılarının tabirinde, menşe-i esma ve sıfattan ibaret olan “hazret-i vâhidiyyef’ten ibarettir. Yani esma ve sıfatın kaynağı olan vahidiyet mertebesinden ibarettir. 

Zîrâ “amâ”’ “rakîk bulut” ma’nâsınadır. Yani ince hassas bulut Ve bulut yer ile gök arasına perde olur. Ve bu hazret-i vâhidiyyet dahi, semâ-i ahadiyyet ile arz-ı kesret-i halkıyye arasına perde olur. Ve Şerh-i Dâvud-i Kayse-rî’de, ism-i câmi-i ilâhî hasebiyle Hakk’ın taayyün-i evvelinden ibaret olduğu beyân buyrulmuştur. Ve Imâm-ı Şa’rânî hazretleri de: “Hadîs-i şerifteki ma’nâsına olan “mevsûle (kendisine vasıl olunan)“ değil, “nâfıye(uzaklaştıran)”dır. Binâenaleyh “amâ”’ Hak Teâlâ’nın halkından farklılık eylediği evvelki mertebedir” buyurur. Yani âmâiyet mertebesi Hakk’ın hâlkiyete dönüşmesinden evvelki halinin ismidir. 

İmdi bu şerhin mukaddimesinde, tecelliyyât-ı vücûd bahsinde îzâh olunduğu üzere, vücûd-i mutlaktan ibaret olan fezada, nefes-i rahmaninin irsalinden bu sonsuz fezaya gönderilen nefes-i rahmaninin irsalinden öbek, öbek avalimin madde-i ûlâsı mütekevvin olmuştur. Alemlerin ilk maddesi meydana geldi nefes-i rahmaniden meydana gelmiştir. Ehl-i fen bu, ilk varlığa “ışıklı bulut“ parlak bulut ta’bîr ederler. Bidayeti tekevvünlerinde gayet ince ve şeffaf bulutlardan ibaret olduklarından bunlara lügaten ancak “amâ” denebilir. Bu “amâ”lar gittikçe soğuyup ve yoğunlaşıp devr ederler. Ve çeşitli bir halden başka hale geçmelerden sonra insanın bineği olurlar. 

Hava unsuriyyâttan mürekkeb olduğu ve fezada ise unsuriyyât bulunmadığı cihetle, “amâ”’ ta’bîr olunan bu rakîk bulutların ne fevklerinde ve ne de altlarında bi’t-tabi’ hava olmaz. Unsuriyyâttan hâlî olduğundan fezaya “halâ” dahi tesmiye ederler. İmdi bizim güneş sistemimizin madde-i ûlâsı yani ilk maddesi da bidâyet-i hilkatte böyle bir sehâb-ı muzî’ idi. Yani hilkatin önünde, başlangıcında böyle bir sehab-ı muzi idi. Ve mertebe-i amâ’da ne seyyârât, ne güneş, ne de kamer ve ne de mahlûkât-ı sâireden bir şey mevcûd değil idi. Yani bu bizim güneş sistemimiz oluşmadan evvel bu günküler yok idi. Ve bu hal, yalnız bizim güneş sistemimizde değil, diğer avâlim-i bînihâyede dahi böyledir. Diğer sonsuz alemde de durum aynıdır. 

Ebû Rezîn el-Ukaylî, sükkân-ı arzdan olduğu cihetle, suâlinde “Rabb’imiz” demekle gözünün gördüğü mahlûkatın Rabb’ini murâd ettiği halde, a’ref-i enbiyâ (S.a.v.) Efendimiz, cevâb-ı âlîlerinde onun gözünün görmediği avâlim-i bînihâyenin yani sonsuz alemlerin ahvâline de şâmil olmak üzere buyurdular. Yani Ebû Rezîn sormuş olduğu sorunun cevabının daha genişini verdi diyor. O ancak görebildiğini sordu, ama çok güzel bir soru sormuştur. 

Ya’nî “Rabbimiz suver-i eşyanın suretlerinin açığa çıkmasından önce, suretsiz olan amâ’da idi ki, onun fevki yani üstü ve tahtı halâ olup, oralarda unsurlardan terekküb eden hava yok idi” demek olur. Ve bu cevap ile mertebe-i amâ’ya tenezzülünden mukaddem vücûd-i mutlakın rubübiyetle muttasıf olmadığına ve rubübiyet, vücudun ilk taayyünü olan mertebe-i amâ’dan başladığına işaret buyrulmuş olur.

Yüksekte uçan ey ehl-i hey’et Irfân-ı Muhammedi’ye hayret! 

İşte her bir âlemin madde-i ûlâsı olan yani ilk maddesi olan bu rakîk ve şeffaf bulutlar ince ve şeffaf bulutlar, vücûd-i mutlakta bir hadd ile mahdûd olduklarından elbette cihet sahibidirler. Yani vücud-u mutlakta hududlu, sınırlı olduklarından tabi ki bir cihet yön sahibidirler. Yani sağdadırlar, soldadırlar, Binâenaleyh hem fevkleri yani hem üstleri hem de altları vardır ve hem de tahtları vardır. Ve bu “amâ”’ zât-ı latifin latifi olan mertebe-i kesîfeye tenezzülünden ibaret bulunduğundan, bu hadîs-i şerifte beyân buyrulan fevk ve taht, yani üst ve alt Rabbü’l âlemin hakkında tahdidi mutazammındır, tahdidi gerektirmektedir. Zaten de başka türlü zuhur etmez. 

--------------

40. Paragraf:

Ondan sonra Allah Teâlâ, Arş üzerine istiva eylediğini zikr eyledi. Bu da evvelki gibi tahdiddir. Ondan sonra her gece Hakk’ın semâ-i dünyâya indiğini zîkr etti. Bu dahi tahdîddir. Ondan sonra tahkîkan Hak semâda ve arzda olduğunu zikr eyledi. Ve biz nerede olur isek, muhakkak bizimle beraber olduğunu zikr etti; tâ bizim “ayn”ımiz olduğunu bize haber verinceye kadar. Halbuki biz mahdûdlarız. (biz sınırlı varlıklarız) İmdi Hak, kendi nefsini ancak hadd ile vasf eyledi (sınırlılık ile vasf eyledi)(40).

---------------

Ya’nî Hak Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’de (Tâ-hâ, 20/5) ya’nî “Rahman Arş üzerine müstevi oldu” buyurdu.

 اَلرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى

Ve Resûl’ünün lisâniyle de ya’nî “Allah Teâlâ her gece semâ-i dünyâya nüzul edip buyurur ki: Tövbe eden var mıdır ki, tövbesini kabul edeyim; ve istiğfar eden var mıdır ki, onu mağfiret edeyim” dedi. Ve keza Kur’ân-ı Kerîm’de, (Zuhruf. 43/84) ya’nî “O öyle Allah’dır ki semâda da Allah’dır; arzda da Allah’dır.”

 وَهُوَ الَّذِى فِى السَّمَاۤءِ اِلَهٌ وَفِى الاَرْضِ اِلَهٌ وَهُوَ الْحَكِيمُ الْعَلِيمُ

Ve (Hadîd, 57/4) ya’nî “Nerede olur iseniz O sizinle beraberdir” buyurdu.

……… وَهُوَ مَعَكُمْ اَيْنَ مَاكُنْتُمْ ……

İmdi Arş, yer, gök ve bizim bulunduğumuz yerler, hep hududlanmış makinelerden ibaret ve vücûd-i mutlakın bi’t-tenezzül zahir olmasından mütehassıl bulunduğundan, yani mutlak vücudun tenezzül etmesinden meydana geldiğinden bunların cümlesi tahdit ile bilinmektedir. Bu surette Hak, nefsini ancak hadd ile vasf etmiş olur. Yani sınır ile anlatmış olur. Ma’lûm olsun ki, cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) evvelen “amâ” hakkındaki hadîs-i şerifi; ve sonra Arş; ve sonra semâ-i dünyâyı; ve sonra semâ ve arzı; sonra bizim ile maiyyet-i Hakk’ı zikr etmekle, yaratılış tavırları tertîb-i vech ile tahdidata işaret buyururlar. Hilkattaki tavırları tertip yönüyle tahdidata yani sınırlandırmaya işaret buyururlar. Şöyle-ki Arş’ın bir ma’nâsı da lügaten “bina” demektir, çatı demektir. “Amâ”’ güneş sistemi binasının temeli mesabesinde olduğundan evvelen onu zikr ettiler.

Ve tekasüf (kesifleşen) eden “amâ”nın devrinden yani kesafete dönüşen o âma’nın dönüşmesinden husule gelen kendi merkezi kuvvetleri sebebiyle, ilm-i hey’ette gezegenlerin üzerinde (seyyârât-ı ulviye) ta’bîr olunan, arzdan evvelki seyyareler iftikâk eylediklerinden ve bunların her birerleri birer binâ-i ilâhî olduğundan, sonra Arş’ı zikr eyledi. Ve arzdan evvel onun üzerinde, ya’nî semasındaki gezegenler mevcut olduğundan, sonra semâ-i dünyâyı zikr etti. Ve sonra ilk maddeden dünya cismini ve sırasıyla “seyyârât-ı süfliyye” ta’bîr olunan Zühre ve Utarid yarılıp ayrılma eylediklerinden arzı ve semâyı zikr eyledi.

Ve arz üzerindeki mahlûkâtın istihâlâtından sonra insan peyda olduğundan, sonra bizim ile olan maiyyet-i vücudu beyân buyurdu. Yani ayetleri sıralaması evvela hadis-i kudsi ile başladı, âmâ’yı ondan sonra “Errahman alel arş istiva” Arş ayetini, ondan sonra diğer varlıkların oluşumunu ayet-i kerime ile de en son insandaki zuhurunu yani insandaki yakınlığını وَهُوَ مَعَكُمْ اَيْنَ مَاكُنْتُمْ diye belirtti. Yani böylece sıraladı, diyor.

---------------

41. Paragraf:

Ve Allah Teâlâ’nın …… لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَىْءٌ … (Şûra, 42/11) kavli dahi eğer “kâfi, sıfattan gayrı, zâid alacak olur isek, kezâlik haddir. Ve mahdûddan temeyyüz eden kimse, o mahdudun aynı olmamakla beraber yine mahdûddur. İmdi anlayana göre, takyîdden ıtlak, takyîddir. (kayıtsızlıktan kurtulmak da yine kayıttır) Ve mutlak dahi ıtlak ile mukayyeddir. (o da kayıtsızlıkla kayıtlanmaktır) (41).

…… لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَىْءٌ … “leyse kemişlihi şeyun” .

Ya’ni “ke-mislihi” deki harf-i “kef”i sıfat ma’nasına almayıp, zâid addetsek yanı fazladan addetsek “Bir şey O’nun misli değildir” yani “leyse” değildir, “mislihi”gibi yani “leyse” değildir, “ke mislihi” benzeri gibi oradaki “kef” gibi manasına demek olur. İşte onu almasak da “leyse mislihi şeyün” bir şey onun misli değildir demek olur

Bu da tahdîddir, bu da sınırlamaktır, zahirden bakıldığında sınırsızmış gibi görünüyorsa da bu ayet, çünkü eşyanın hududu vardır. Senin dediğin sınırsız da olsa ne ile misillendiriyorsan misillendirdiğin şeyin sınırı vardır, ki bu da tahdittir diyor. Bu eşyanın misli olmayan şey, onların hududu hâricine çıkmış olur; ve böyle sınırlı olandan temeyyüz eden kimse dahi, o sınırlı olanın aynı olmasa bile yine sınırlı olur. Ya’nî birinin hududu bitip diğerinin hududu başlar. Ve Hakk’ı kayıtlamaktan ıtlak etsek, yine kayıtlamış oluruz. Çünkü kayıtsız bırakılan şey, kayıtlanmışın hâricine çıkarılmış olacağından bu kayıtsız bırakma kayıtlama olur. Ve “mutlak” dediğimiz vakitte dahi, kayd-ı ıtlak ile kayıtlamış oluruz. Zîrâ mutlakıyyet, isim ve resimden ibarettir. Ve Zât-i Hak ise isim ve resimden müstağnidir.

--------------

42. Paragraf:

Ve eğer biz “kâf”ı sıfat için alacak olur isek, şu halde biz Hakk’ı tahdîd ederiz (42).

---------------

Ya’nî “O’nun misli gibi bir şey yoktur” ma’nâsına alsak, bu surette, evvelâ Hakk’a misl isbât edip, sonra başka bir şeyin o misle misl olmasını nefy ederiz. Halbuki bu, teşbih olur ve teşbih ise tahdîddir. Ve bu surette “kef’ misliyyet ma’nâsı için sıfat olarak alınmış olur.

---------------

43. Paragraf:

Ve eğer biz …… لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَىْءٌ … (Şûra, 42/11) kelâmını nefy-i misl üzerine alsak, mefhum ile ve ihbâr-ı sahih ile Hak eşyanın “ayn”ı olduğunu muhakkakan bildik. Halbuki eşya her ne kadar hadleri muhtelif ise de, mahdûddur (43).

---------------

Yani eşya değişik boyutlarda da olsa yine de sınırlıdır. Ya’nî biz bu âyeti, “kâf” artan (zâid) olsun, gayr-i zâid olsun, kinaye tarîkıyla mutlaka nefy-i misl ma’nâsına alsak, nitekim “Senin mislin bahîl ve gazûb olmaz” derler. Yani senin benzerin buhl ve gazablı olmaz derler. Bunda onun nazîri murâd olunmayıp yani onun benzeri murad olunmayıp o kimsenin nefsinden buhl (az anlayışlı olmak) ve gazabın nefyi kasd olunur. Yani kaldırılması anlaşılır. Bu da yine sınırlama gerektirmektedir. Zîrâ bir şeyden mümtaz olan şey, o şeyden imtiyazı ile sınırlanmış olur. 

Ve bu sınırlama sebebiyle, o şeyden misliyyet kaldırılmış olur. Bu surette âyette mefhum olan şeyle ve ihbâr-ı sahih olan “küntü sem’i ve basaru” hadis-i şerifi ile bir Hak eşyanın aynı olduğunu hakikat üzere bildik. Yani onun “gözünde gören, kulağında işiten, elinde tutan” dediğinde eşyanın aynı olduğunu bildik. Çünkü onun misli bir mahlûk yoktur, dediğimiz vakitte iki suret mutasavver olur: biri eşyanın muğâyiri, diğeri eşyanın aynı olmasıdır. Hadîs-i şerifeye göre biz, Hak eşyanın “ayn”ı olduğunu hakikat üzere bildik. Onun benzeri yoktur dediğimizde iki suret ortaya gelmektedir. 

Biri “eşyanın muğâyiri” ve diğeri “eşyanın aynı” olmasıdır. Yani “kemislihi şey un“ dediği zaman biri eşyanın gayrı (mugayiri) diğeri de eşyanın aynıdır. Yani bunun benzeri bir şey yoktur dediğimiz zaman bu eşyanın aynı bir de benzeri gayri meydana gelmiş oluyor. Halbuki muğâyeret yani gayrılık “Lâ ilahe illallah” ve مَا لَكُمْ مِنْ اِلَهٍ غَيْرُهُ (A’râf 7/59) gibi âyât-ı muhkeme-i Kur’ânî ve gibi ahâdî-s-i şerîfeye nazaran vârid değildir. Ve muğâyeret olmayınca ayniyyet sabit olur.

--------------

44.Paragraf: 

İmdi Hak, her mahdudun haddi ile mahdûddur. Binâenaleyh birşey hadd olunmaz illâ ki o şey, Hakk’ın haddi olur (44).

-------------

Ya’nî Hak, her sınırlanmış olan şeyde mütecellîdir ve o şeyin “ayn”ıdır. Binâenaleyh bir şeyin haddi ta’yîn olunduğu vakit, o hadd, Hakk’ in haddi olur. Bu surette Hak eşyanın tümünü hudûd-i muhtelifesiyle sınırlamış olur. Yani muhtelif sınırlarıyla sınırlandırılmış olur.

---------------

45. Paragraf:

İmdi Hak, mahlûkât ve mübde’ât (kaynaklar) tesmiye olunanda sâridir. Ve eğer emr böyle olmasa idi, vücûd sahîh olmaz idi. Böyle olunca Hak, vücûdun “ayn”ıdir. Binâenaleyh Hak, her şeye zatıyla nigehbândır (gözcüdür). Ve her şeyin hıfzı Hakk’ın üzerine giran gelmez. İmdi Hakk’ın, eşyanın kâffesini hıfz etmesi, bir şey, kendi suretinin gayri olmaktan, kendi suretini hıfz etmesidir. Ve bunun gayri sahîh olmaz. (bunun dışında bir şey doğru olmaz) Ve O her şâhidden Şâhid ve meşhûddan Meşhûd’dur. Binâenaleyh âlem, O’nun suretidir; ve O âlemin ruhu olup onu müdebbirdir. Bu surette âlem, insân-ı kebirdir (bu alem büyük insandır) (45).

----------------

Ya’nî Hak, zaman ile mesbûk olup “mahlûkât” ve “âlem-i halk” ve “âlem-i şehâdet” tesmiye olunan hakayıkta; ve zaman ile mesbûk olmayıp sabık yani geçmişi olmayıp “mebde ve kaynaklar“ ve “emr alemi“ ve “ruhlar âlemi“ tesmiye olunan hakikatlerde yayılan oralara nüfuz eden vücûd ile saridir yani her yeri sarmıştır. 

Eğer iş böyle olmasaydı, vücûd sahih ve sabit olmaz; ve bir şey vücûd bulmaz idi. Çünkü mümkinin, ya’nî mahlûkât ve madde ve zaman öncesi var olan şeylerin vücûd-ı müstakilleri yoktur. Ya’nî eğer Hakk-ı mutlakın suver-i mukayyedâta sereyânı olmasaydı, yani kayıtlı suretlere tesiri olmasaydı o mukayyedâtın vücudu sahih ve sabit olmaz idi. Yani o kayıtlı olan varlıkların vücutları sahih yani sağlam ve sabit olmazdı. 

Zîrâ bu kesif olan mevcudatın menşe’leri, yani o yoğun olan varlığın kaynakları zât-ı latifin vücududur. Ve bu suver-i kesife, yani kesif suretler, o vücûd-i hakîkînin nişanları ve alâmetleridir. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: (Rûm, 30/22) 

 وَمِنْ اَيَاتِهِ خَلْقُ السَّمَوَاتِ وَالاَرْضِ وَاخْتِلافُ اَلْسِنَتِكُمْ وَاَلْوَانِكُمْ اِنَّ فِى ذَلِكَ لاَيَاتٍ لِلْعَالِمِينَ

Ya’nî “Semâvât ve arzın halkı ve lisanlarınızın ve renklerinizin halk-ı ihtilâfı Hak Teâlâ’nın vücûdu alâmetlerindendir. Muhakkak bunda ulemâ-i mütefekkirin için delâil ve alâmât vardır”. Zîrâ bir şey’i kesifin mertebe-i letafeti mevcûd olmadıkça, o şey’i kesifin zuhuru imkansızdır. Binâenaleyh bir şeyin mertebe-i kesafeti, yine o şeyin mertebe-i letafetine delil ve alâmettir. 

Meselâ buzun vücûdu suyun vücûduna delil ve alâmettir. Ve Hakk’ ın esması hasebiyle, kendi sureti olan bütün eşyayı, hiçbir şey kendi suretinin gayrı olmamak için hıfz etmesi, yani kendi mertebelerinde muhafaza etmesi koruması kendi suretini hıfz etmesidir. Yani kendi suretini korumasıdır. Çünkü suretsiz olan zât-ı latîf, esması hasebiyle türlü türlü suretler ile zahir olur. Ve kesif suretlerden herhangi bir suretin kendi suretini hıfz etmesi, Hakk’ın kendi suretini hıfz etmesidir. Yani bu kesif suretlerden herhangi birinin kendi suretini koruması Hakk’ın kendi suretini korumasıdır. Eğer Hak bu vech ile kendi suretini hıfzetmese idi, vücûdda ona misil ve şerik bulunmak lâzım gelir idi.

Halbuki mümkinin kendi zâtı ile mevcûd olması yani varlıkların kendi zatı ile kabil olmadığından bu hâlin aksi sahih ve sabit olmaz. Binâenaleyh Hak, her şâhid ve zahir olan şeyden Şâhid ve Zâhir’dir. Ve her görünen olan şeyden şahid olunandır. Çünkü vücûdda ondan gayri bir şey yoktur. Gören ve görünen ve gösteren hep O’dur. Şu halde âlem Hakk’ın sureti ve zahiridir bu alem Ve Hak dahi âlemin ruhu ve bâtı­nıdır; ve bu âlemin işlerini ayarlayandır, terbiye edicisidir. Ve âlem hey’et-i mecmûasiyle “insân-ı kebîr” olmuş olur. İnsan- kamil dedikleri de budur aslında. Bütün alem bir insan-ı kamildir. 

---------------

46. Paragraf Şiir:

İmdi kevnin hepsi Hak’tır. (Bütün bu alemlerin hepsi Hak’tır)Ve O, benim vücûdum onun vücûdu ile kaim olan Vâhid’dir. Bunun için biz muğtezîyiz, (gıdalananız) dedim (46).

-----------------

Ya’nî kevn dediğimiz âlem-ı kesretin zahiri ve bâtını hep Hak’tır. Ve O, vücûd-i mutlak-ı vâhiddir ki, benim vücûd-i mukayyedim, onun vücûd-i mutlakıyla kâimdir. İşte bunun için biz O’nun vücûdu ile gıdalanmaktayız; ve O bizim gıdâmızdır, dedim.

Misâl: Buhar derece derece tenezzül edip bulut, su ve buz suretlerine bürünse, vücûd, buharın vücûd-i vahidinden ibaret olur. Yani buzun vücudu buharın tek vücudundan ibaret olur. Ve bu suretlerin vücûdu buhar ile kâim bulunur; ve bu suretler buhar ile muğtedî olurlar yani gıdalanmış olurlar. Ve buhar onların gıdası olup, izafî olan vücûdlarında muhtefî olur. Yani gizlenir. 

Buhar bulut oldu, bulut su oldu, su da buz oldu. Ama bunların bütün varlıklarındaki tek şey buhardır. Yani “Vahid” i buhar, ne oldu şimdi, bulut buhar ile gıdalanan oldu, buhar bulutun gıdası oldu. Bulut suyun gıdası oldu, su da buzun gıdası oldu. Ama aslında onların hepsinin gıdası buhardır. Ya ilmi gıdalanmak ne oluyor, burada bahsedilen senin fiziki gıdalanmanı belirtiyor, madde yönünden, gıdalanıyorsun ama şuurun yok, kevn itibariyle gıdalanıyorsun ama irfaniyet yönüyle gıdalandığı zaman işte sen insan-ı kebir oluyorsun. Yani Allah’ın Zat’ından gıdalandığın zaman “Arif-i Billah”lar zümresinden oluyorsun. 

Bu gıdalanış Allah’ın kevni gıdalanışı ve kesret alemindeki gıdalanışıdır, fiziki vücuden gıdalanışıdır. Bir de ilahi ilminden gıdalanman var ki bir taraftan fiziki gıdalanmayı anlatırken ilahi gıdalanma için de bunu anlamak mümkün oluyor. Anladığın zaman ilahi gıdadan almış oluyorsun, bu ilmi okuduğumuz zaman vücudumuzun ve ruhumuzun neden gıdalandığını ancak anlamış oluyoruz. Aksi halde bunlardan hiç haberimiz olmadan yiyip içip yatıp kalkmaktayız, hayatımızı gafilce sürdürmüş oluyoruz ama hep bizi yaşatan Allah’ın varlığıdır. 

Nasıl buharın, bulutun, suyun, buzun mutlak gıdası buhar olduğu gibi, buzun bundan haberi var mı? Yok, işte bizim vücudumuzun sisteminin bundan haberi var mı, işte hayvan-ı natık mertebesinde dolaşıyorsak bundan haberimiz yoktur. 

Ama insan-ı natık mertebesine ulaşmışsak her iki yönden de gıdalanmış oluyoruz. İlahi manada gıdalanmamız bizi insan-ı natık mertebesine çıkarmış oluyor. Aksi halde diğer mertebelerde kalmış oluyoruz. Nasıl buhar, bulut, su ve buzda gizli ise Hakkın varlığı da gıdalananlarda gizli kalır.

---------------

47. Paragraf: 

İmdi benim vücûdum O’nun gıdasıdır. Ve biz dahi O’na muhâzî ve mukabiliz. Binâenaleyh eğer sen bir vech ile nazar edersen benim sığınmam, O’ndan O’nadır (47).

---------------

“Euzubike minke” işte bu ondan onadır, Ya’nî Hakk’ın vücudunun ve hükümlerinin zâhir olması cihetinden biz de onun gıdâsıyız ve gıda gibi onda muhtefîyiz. Evvela O bizim gıdamız, sonra biz O’nun gıdasıyız. Ve bizim vücudumuz nasıl ki ona gıda olur ise, o da mütekâbilen ve muhâziyen bizim gıdamız olur.

Ve Hak tecellî-i zâtîsiyle, bizim vücûd-i izafîmizi ifna ettiği vakit, biz O’ndan yine O’na teavvüz ederiz, O’na sığınırız. Nitekim (s.a.v.) Efendimiz, “euzubike minke” hâdîs-i şerifiyle bu teavvüze işaret buyurmuştur. Bu sığınma zât ve vücûd cihetiyledir; esma cihetiyle değildir. Esma cihetiyle olan istiâzede “euzubi sakemin suhtke” ya’nî “Yâ Rabbi, suht (hiddet) ve kahrından rızana sığınırız” demek lâzımdır, Zîrâ Hak ba’zı mezâhirde Râzî; ve ba’zı mezâhirde dahi, Sâhıt ve Kahhâr isimleriyle zahir olur. Bir isminden diğer ismine sığınırız.

Misal: hüviyetleri buhardan ibaret olan muhtelif suretlerdeki buz kütleleri güneşin çıkmasıyla eriyip fena buldukları vakit buhara intikal ederler. Bu surette onların vücudu buharın gıdası olup onda ihtifa ederler, yok olurlar, gizlenirler. Nitekim evvelce buharın vücudu onlara gıda olup onlarda muhtefi olmuş idi. Bu suret dahi onun mukabili oldu. ---------------

48. Paragraf:

Ve bu kerbden dolayı teneffüs etti. İmdi “nefes”i Rahmân’a nisbet eyledi, Zîrâ suver-i âlemin icadından taleb ettikleri şeyi, niseb-i ilâhiyyeye isim ile rahmet etti ki, o suver-i âleme, biz “Hakk’ın zahiri” dedik. (alemlerin suretine Hakkın Zahiri dedik) Çünkü zahir olan O’dur. Ve Hak suver-i âlemin bâtınıdır, zîrâ Bâtın olan O’dur. Ve Hak Evvel’dir; zîrâ O var idi, halbuki suver-i âlem yok idi, Ve Hak Âhir’dir; zîrâ suver-i âlemin zuhuru indinde, o suverin “ayn”ı oldu. İmdi Âhir, Zâhir’in aynıdır ve Bâtın Evvel’in aynıdır. Ve Hak her bir şeyi Alîm’dir; zîrâ muhakkak kendi nefsini alimdir (48).

----------------

Eşyanın a’yân-ı sabiteleri, ilm-i ilâhîde mevcûd olmakla beraber, bu suretler ilim mertebesinde iken, zahir elbisesi giymemiş idiler. Bütün bu alemdeki eşyalar ilm-i ilahide var oldukları halde ama beden elbiseleri giymemiş idiler. Bunların her birisi vücûd-i aynîye tâlib olduklarından, yani zuhur etmeleri için bir vücut istediklerinden ayn-ı kerb-i Rahman oldular; yani gamlandılar ve bâtında bir sıkıntı peyda olur.

Bu kerbi yani gamı def için teneffüs lâzımdır. Binâenaleyh Hak bu gamdan dolayı müteneffis oldu. Yani teneffüs etti Ve lisân-ı Resul ile “innel leecede nefesürrahmani minkblel yemen hani “ben Rahmanın kokusunu yemenden alıyorum” diyor ya bu hadis-i şerif-i Veysel karani için söylediklerini söylerler zahir ehli, halbuki burada Hak nefesi Rahmana nisbet eyledi. Çünkü esma-i ilahiye müsammaları olan Hak’tan birer mazhar istedi. Yani ilahi isimler o isimlerin zuhura gelmeleri için bir zuhur yeri istediler Hak dahi kendi nisbetleri olan o isimlerin istedikleri mezahire vücut verdi. Zahirde onlara vücut verdi. O esma-i ilahiyesine Rahman ismiyle Rahmet eyledi, alemin suretleri hep bu mezahirden ibarettir. Yani nefes-i rahmaniden meydana gelen zuhurlardan ibarettir. Bu suver-i âlem Hakk’ın vücûd-ı mutlakında bâtın iken, onların ervahı olan esmâ-i ilâhiyyenin talebi üzerine Hak tenezzülen kendi vücudundan onlara vücûd i’tâ ettiğinden, bu suver-i âlem Hakk’ın zahiri oldu. Yani bu alemlerin suretleri Hakk’ın zahiri oldu.

Binâenaleyh biz de onlara “Hakk’ın zahiri” dedik. Ve bu suretler ilm-i Hakk’ın suretleri olduğundan, yani görünen bütün bu suretler Hakk’ın ilminin suretleri olduğundan onların bâtınları Hak’tır. Ya’nî bu suretler Hakk’ın dışı ve Hak bunların içidir. Ve Hakk’ın nefes-i rahmanı ile teneffüsünden evvel bu suver-i âlemin vücudu olmdığından, Hak Evvel’dir. Nitekim hadiste buyrulmuştur. “Allah var idi O’nunla birlikte hiçbir şey yok idi” bu yönüyle Allah evveldir. Ve o suver-i âlemin vücudu, müstakil olmayıp, vücûd-i mutlak-ı Hakk’ın zahir elbisesine bürünerek, bunların suretlerinde zahir; ve binâenaleyh onların “ayn”ı olması hasebiyle, Hak Âhir olur. Zîrâ Hakk’ın evveliyyetini ta’kîb eden bir başka vücûd yoktur ki, âhiriyyet sıfatını iktisâb edebilsin.

Şu halde Ahir Zâhir’in ve Bâtın dahi Evvel’in aynı olmuş olur. Ve Hakk’ın nefesi ve vücudu, zahiren ve bâtınen, suver-i âlemin “ayn”ı olunca, bu suver-i eşyadan her birisinin ilmi Hakk’ın ilmi olur. Binâenaleyh Hakk’ın ilmi her şeyi ihata etmiştir. Çünkü Hak kendi nefsini bilendir.

--------------

49. Paragraf:

İmdi vaktaki Hak suveri, (suretleri) nefeste îcâd etti ve esma ile mu’abber olan sultân-ı niseb (nisbetler gücü) zahir oldu, âlem için niseb-i ilâhî sahih oldu. Binâenaleyh suver-i âlem, Allah Teâlâ’ya müntesib oldular (49).

-------------

“Nefes-i rahmanı”, gerek ilm-i ilâhîde sabit olan suver-i a’yânın ve gerek âlem-i halkta peyda olan suretlerin tümü için ana maddedir. Binâenaleyh Hak ne kadar suretler var ise, cümlesini “nefes-i rahmânî”si olan bu maddede ve bu “ilk madde“de îcâd etti. Ve eşya hakikatleri olan a’yân-ı sabite, esmâ-i ilâhiyyenin suretleri olduğu gibi âlem-i halk ve şehâdette zahir olan suretler dahi, bu a’yân-ı sabitenin su­retleridir. Yani gördüğümüz bütün bu eşya ayan-ı sabitenin birer suretleridir. Çünkü sultân-ı nisebin, ya’nî esmâ-i ilâhiyye saltanatının zuhuru, bunların efâlini ve ahkâmını ve eserlerini ve rubûbiyyetini, onlara birer mazhar-ı suverî vererek âlem-i imkânda yani bu alemde izhâr etmekle olur. Bunun için Hak Teâlâ dahi böyle yaptı. Ve kendi vücûd-i mutlakının aynı olan”nefes-i rahmanı“sinde ve “ilk madde” ve “heyûlâ”da bu suretleri îcâd etti.

Ve işte bu suretle, İlâh ile me’lûh ve Rab ile merbûb ve Hâlik ile mahlûk aralarında nisbet zahir olmakla, netice ile âlem için ilahi nisbetler zahir oldu. Ve âlemin suretlerinin vücûdu ve bi’l-cümle sıfatı, Hakk’ın vücûd ve sıfatı olduğundan, bunlar Hakk’a intisab etmiş olmuş oldular. Binâenaleyh “maddiyyûn” dediğimiz filozofların “madde” ve “kuvvet” nâmlarıyla iki vücûd isbât edip âlemin suretlerinin tümü, müstakil farzettikleri bu iki vücuda mensubiyetlerini iddia etmeleri, aklı cüzün mahsulü dalalet mahsülü ve hayretidir. Madde alimleri bu alem görülen madde ile görülmeyen kuvvetten meydana geldi diyorlar. Halbuki yukarıda bu alemin nefes-i Rahmaniye ait olduğu nefes-i Rahmaninin suretlerinden, ilm-i ilahinin suretlerinden nefes-i Rahmani ile zuhura çıkmasındandı diyor. 

Mesnevi: Tercüme ve îzâh: Akl-ı cüz’î, akl-ı istihrac değildir. Yani akl-ı cüzden bir şey çıkmaz, Fenni kabul et­mekten ve muhtâc-ı ta’lîm olmaktan başka bir şeyi yoktur.

Ya’nî ak-l-ı cüz’î, hiç yoktan bir şeyi istihrac edemez. Yani meydana getiremez. Akl-ı cüz yoktan bir şey meydana getiremez. Bir sâhib-i fennin talimine muhtacdır. Bu akıl ancak taallüm eğitim ve fehme kabildir. Lâkin ona bir sâhib-i vahy ta’lîm etmelidir. İlmin en mükemmelinin vahy sahibi ile mümkün olacağını belirtir. Muhakkaktır ki, “evvelen bütün hıref yani sanat ve sanayi’ vahy-i ilâhîden zuhura geldi. Yani bütün meslekler ilahi vahy ile meydana geldi. Fakat sonra akıl onu ziyadeleştirdi. Meselâ kumaş dokumasını Hz. Şît (a.s.) ihdas etti. Velâkin pek ibtidâî bir halde idi. Fakat bugüne kadar, her bir akıl sahibi bir şey ilâve etti. Kumaş dokumacılığı bugünkü hâl-i mükemmeliyyete geldi. Ve keza yazı yazmağı ve iğne ile elbise dikmeği Hz. İdrîs vaz’ etti. 

Akıl sahibi üstadlar tedricen onu ikmâl ettiler. Bak ki bu bizim aklımız, hiç üstadsız san’at öğrenebilir mi? Vâkıâ bizim aklımız fikirde mûşikâftır ve kılı kırk yarar. Bununla beraber hiçbir san’at üstadsız bize münkâd olmadı. Eğer bu akl-ı cüz’înin hıref ve sanayiin hiç yoktan icadına vukufu olsa idi, Üstada hacet kalmaksızın bir san’at zuhura gelirdi. Binâenaleyh bugünkü terakkıyyât-ı fenniyyenin düstûr-i ibtidâîleri, sâhib-i vahy olan enbiyâ-i ızâm hazarâtı tarafından vaz’ olunmuş ve ukül-i cüz’iyye bir andan diğer ana genişleterek ederek ziyadeleştirmiştir etmiştir. Ve bundan sonra da peyderpey ziyadeleştirerek ve derece-i kemâle vâsıl olacaktır.

Fakat hilkat-i eşyanın yaratılışındaki vasfında maksûd ma’rifet-i Hak olduğundan, her nebî vaktinde, ilâhiye hakikatleri ümmetlerinin isti’dâdlarına göre, fünûn-i sâire hakkındaki düsturlardan daha açık bir surette tebliğ ettiler. Yani diğer fen sahibi insanlardan daha açık olarak belirttiler vahy sahibi insanlar. 

Ve isti’dâd genişliği hususunda âhir zaman nebisinin ümmeti geçmiş ümmetler önde bulunduklarından, (s.a.v.) Efendimiz’e vahy olunan Kur’ân-ı azîmü’şşân, bütün ilâhi hakikatleri cami’ oldu. Ve özellikle bu Fusûsu’l-Hikem lübb-i Kur’ân’ın özü izhar edici olduğundan, bu hakikatlerin zuhuru, Resûlullâh (S.a.v.)ın izni ile, Hz. Şeyh-i Ekber (r.a.)i zamanında derece-i kemâli buldu. Binâenaleyh ukül-i cüz’iyye vahye tabi olmadan uzaklaşma edince, yani akl-ı cüz vahye tabi olmaktan uzaklaşınca eşyanın hakikatlerini nasıl anlar? Şübhe yoktur ki, maddiyyûnun düştüğü çukur hayret ve dalâlete düşer. Yâ Rab, bizi ukül-i cüz’iyyenin şerrinden muhafaza eyle!

--------------

50: Paragraf: 

İmdi, bugün sizin nisebinizi ben vaz’ ederim; (nisbetlerinizi bildiririm) ve benim nisebimi ben ref ederim; ya’nî sizin nefsinize olan intisabınızı ben sizden ahz eylerim; (alırım) ve sizin bana olan intisabınıza sizi redd ederim, dedi (50).

-------------

Ya’nî Resûl (a.s.) Hak’tan hikâye tarîkıyla buyurur ki: Bi’l-cümle taayyünâtın fani olduğu yevm-i kıyamette yani bütün sonradan meydana gelmiş varlıkların fani olduğu yok olduğu kıyamet gününde sizin nefsinize ve zevatınıza olan intisabınızı sizden alıp, zevatınız Zâtullah ve sıfatınız sıfâtullâh ve efâliniz efâlullâh olmak için sizi Bana mensûb kılarım. (cenab-ı Hak diyor bunu) kıyamet günü sizin her şeyinizi alırım, Zat’ınız Zat’ullah olur, sıfatınız sıfatullah, fiiliniz efalullah olur. Olmak için sizi bana mensub kılarım. Yani Hakk’a mensup kılarım. Binâenaleyh siz Hak’ta fânî ve onunla bakî olursunuz. Bu bölüm ölüm ve ölümden sonraki halini anlatıyor. İşte bugün, ya’nî büyük kıyamet günü, Hak’ta “fena” hâlinden ibarettir. Yani kıayamet gününden maksat bugün “muti kable ente mutu” yani ölmeden evvel ölünüz, kim ki kendi varlığını Hakk’a verdi onun kıyameti koptu, bugünden koptu daha. 

Zîrâ nefse bağlanmak, taayyün mevcûd iken mümkün idi. Yani varlığın kendinde iken nefsine yönelmen mümkün idi, Buz gibi donmuş olan bu tayin olunmuş bu vücut, güneş tecellisi ile eridiği vakit “ben” tabirinin taalluk edeceği bir nokta-i istinâd kalmaz. Yani istinad edeceği bir nokta kalmaz. Buz eridiği zaman “ben” diyeceği bir hali kalmaz. İşte bizim de vücudumuz elimizden alındığında “ben” diyecek bir halimiz kalmaz. Bir buz kütlesi, nasıl ki eriyip aslı olan suya dönüyorsa ve ondan fani olarak sıfatı suyun sıfatı olursa, bu taayyünât dahi öylece Hak’ta fani olurlar.

Nitekim Hak Teâlâ Kur’ân-ı keriminde, îmân eden sehare-i Fir’avn’dan hikâyeten beyân buyurur : قَالُوا لا ضَيْرَ اِنَّاۤ اِلَى رَبِّنَا مُنْقَلِبُونَ

(Şuarâ, 26/50) Velhâsıl yevm-i kıyamette Hak Teâlâ bizim nefsimize olan nisebimizi alıp bizi kendisine mensûb kılar. Nitekim âyet-i kerimede buyurur: فَاِذَا نُفِخَ فِى الصُّورِ فَلاۤ اَنْسَابَ بَيْنَهُمْ يَوْمَئِذٍ وَلا يَتَسَاۤءَلُونَ

(Mü’minûn, 23/101).

--------------

51. Paragraf:

Allah’ı vikaye ittihâz eden (Allah’ı kendine siper edinen) müttakîler nerededir ki, Hak onların zahirleri oldu. Ya’nî onların zahir olan suretlerinin “ayn”ı oldu (51).

--------------

Hakk’a müntesib olan suver-i âlemin suretlerinin zemmedilişi ve öğülmüşü vardır. Ayıplanmış nefsini Hakk’a siper edip onları nefsine nisbet eden; ve kemâlât ve mahmûdâtta, Hakk’ı kendi nefsine vikaye ittihâz ederek onları Hakk’a izafet eyleyen müttakîler nerededir? Bunların vücûdât-ı zahireleri kalmamıştır ki, onlar için mekân olsun! 

Beyt:

“Sekâ-hüm Rabbühüm” hamrin içen âşıklar ey Nakşı Erer ma’şûkuna onlar mekândan lâ-mekân söyler. 

Zîrâ onların eneiyyetleri Hakk’ın eneiyyetinde mahv olup abd-i mahz olmuşlardır. Nitekim Şeyh Nizamî (k.s.) buyurur.

Beyt: Tercüme: “Bu vücûd-i müteayyinimden yani varlık vücudumdan “Sensin” dedikten sonra, bir de dönüp “benim” demeği sana karşı caiz görmem”.

--------------

52. Paragraf:

Ve o muttaki, inde’l-cemî’; nâsın a’zâmı ve ehakkı ve akvâ-sıdır (52).

--------------

Ya’nî mezmûmâtı kendi nefsine; ve hamdler ve kemâlâtı Hakk’a nisbet ederek, nefsini Hakk’a ve Hakk’ı nefsine koruma ve siper ittihâz eden muttaki, zâten ve sıfaten Hak’ta fani olduğu için cemî-i ehlullâh indinde, nâsın a’zamı; ve vahdâniyyet-i zâtiyye ile vasıflandırıldıklarından dolayı vücud ve kurbda nâsın ehakkı; ve eli ve ayağı ve sem’ ve basarı ve şâir kuvâsı Hakk’ın olduğu için dahi nâsın daha kuvvetlisidir, Yaptığını Hak’la yapar. Binâenaleyh ehlullâhın efâline i’tirâz Hakk’a itiraz olur.

---------------

53. Paragraf: 

Vakt olur ki muttaki kendi nefsini, sureti ile Hakk’a vikaye eden kimse olur. (siper eden kimse olur) Zîrâ Hakk’ın hüviyyeti abdin kuvâsidir. Böyle olunca müsemmâ-yı abdi, müsemmâ-yı Hak için şühûd üzere vikaye eyledi. Tâ ki âlim, gayr-i âlimden mütemeyyiz olsun. (Zümer, 39/9). قُلْ هَلْ يَسْتَوِى الَّذِينَ يَعْلَمُونَ وَالَّذِينَ لايَعْلَمُونَ اِنَّمَا يَتَذَكَّرُ اُولُواالاَلْبَابِ

Ya’nî “Sen de ki, bilenler ile bilmeyenler beraber olur mu? Ancak ülü’l-elbâb tezekkür eder?’ Ve onlar şeyin lübbüne nazırdırlar ki, şeyden mat-lûb da lübdür (53).

------------------

Ya’nî muttaki (Nisa, 4/79) 

مَاۤ اَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللَّهِ وَمَاۤ اَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَ

Ya’nî “İyiden sana isabet eden şey Allah’dan ve fenadan sana isabet eden şey dahi nefsindendir” âyet-i kerimesi hükmüne misal olarak kötü zemmedilmişleri kendi nefsine isnâd edip, edebli davranarak nefsini suret-i zahiresiyle Hakk’a siper kabullenir; ve hamdleri Hakk’a izafet edip, Hakk’ı nefsine siper yapar. Ve takva sahibinin böyle müsemmâyı kulu ve suret-i nefsi müsemmâ-yı Hak için siper kabul etmesi şuhud üzere vâki’ olur; cahilliğe isnad eden değildir. Zîrâ bi’l-cümle iyi ve güzel huylar ve ayıplamanın Hakk’a râci’ olduğuna vâkıf olmayıp da onların menba’ı, kendi nefsi olduğuna zâhib olan kimseler yani böyle zanneden kimseler müşrikler zümresine mülhak olurlar.

Çünkü bunlar, kendi nefislerini görüp, Hak’tan mahcûb olurlar. Yani Hakk’tan perdelenmiş olurlar Ve bu vehim ve zannetmeleri ile biri Hak ve biri de kendi nefisleri olmak üzere iki fail isbât etmiş bulunurlar. Ve ayıplama ve hamdler Hakk’a rücûu keyfiyyeti Fass-ı İbrâhîmî’de geçmiştir. İmdi cehl ile efâli kendi nefislerine isnâd edenler, yani kendi cehaletleri yönünde fiillerini kendilerine isnad ederler ister Allah’ın birliğine inan ister müşrik olsunlar, bu hususta ikisi de müsavidir. Fakat Hakk’ın “hüviyyet’i, abdin sem’i ve basarı ve şâir kuvâsı olduğunu; ve abd zahir ve Hak bâtın idiğini bilen ve kurb-i nevâfil sahibi olan muttaki, nefsinin suretini, müşahede üzerine Hakk’a siper kılar. Ve bu şuhûd ile bilen, bilmeyenden ayrılır. Nitekim Hak Teâlâ قُلْ هَلْ يَسْتَوِى الَّذِينَ يَعْلَمُونَ وَالَّذِينَ لايَعْلَمُونَ (Zümer, 39/9) buyurur. 

Beyt-i Şeyh Nizamî:

Tercüme: “Yedimde, (elimde) benim kendimin bir hisâbı yoktur. Benim ne kadar hesabım varsa hep senden sudur eder. İyinin ve kötünün anahtarı senden gelir. Şu kadar ki senden iyi ve benden kötü zahir olur. Sen iyilik edersin; ben fenayı nefsime havale ettiğimden dolayı, fena yapmışımdır.” Ve bu şuhûd ve ilm-i sahih ile vasıflanmış olanlar, ancak “elbâb” sâhibleridir. Zîrâ onlar, bir şeyin içine nazar ederler; ve o şeyden istek (matlûb) olan da onun içindir. Meselâ âkıl indinde istek olan cevizin içidir. Ona atf-ı nazar ederse, “iç”i için eder. Fakat çocuklar indinde, oyun sermâyesi olduğu için, istek olan onun kabuğudur. Binâenaleyh “elbâb sâhibler”i, kâffe-i eşyanın “öz”ü olan Hakk’a nazırlardır. Ve bu nazarla bi’l-cümle efâlin Hak’tan sudur ettiğini bilirler. Ve onların kalbleri kemâl-i safvet üzere olduğundan, ilimleri, makam-ı kudsten vârid olduğu hâl-i safvet üzere kalır. Yani saf ve temiz halde kalır. 

Asla evham ve hayâlât ve efkâr ve zunûn ile karışmaz. Yani vehimle hayalle ve beşeri fikirle ve zan ile karışmaz. Ve o ilim, aklın ilim edinme ile kazandığı ilme benzemez. Bu surette, onların ilimleri keşfi ve zevkî olur. Meselâ menbaından gayet berrak olarak çıkan bir su, şehir içinden geçen mecrasına o berraklık ile gelir. Fakat halk o mecrada ellerini ve ayaklarını ve sâireyi yıkayarak o suyu bulandırırlar. Su şehirden çıkarken gayet bulanık ve mülevves bir hâle gelir. İşte tıbkı bunun gibi, aslında vahy-i ilâhî olan hikemiyyâti, ehl-i fikir ve zanlar olan feylesoflar ve ulemâ-i suret, kendi vehimleri ve hayâlâtıyla mecz edip bulandırırlar. Velhâsıl Hakk’ı bilen bilmeyenden seçilendir. Onlar eşyanın “öz“ü olan Hakk’a nazır olup, hukük-ı ubûdiyyete yani kulluk hukukuna ve âdâb-ı rubûbiyyete riayetkardırlar. Ve gece ve gündüz efendilerinin hizmetinde kâim olurlar. Ve umûr-i ademiyye kabilinden olan emir kabilinden olan nakâisı noksan ve zemmedilmiş nefislerine isnâd ederler.

--------------

54. Paragraf:

İmdi muksır (kısır olan yarım bırakma) olan, mücidd olan kimseyi sebk (isbat) etmez, Kezâlik ecîr abde benzemez. Ve Hak, abd için bir vech ile vikaye (perde) oldukda; ve abd dahi, bir vech ile Hak için vikaye (perde) oldukda, sen kevn hakkında ne istersen de! Eğer istersen kevn, (bu var edilmişler) halktır dersin; ve eğer istersen kevn Hak’tır dersin. Ve eğer istersen kevn, Hak olan halktır dersin. Ve eğer istersen her vecihten Hak değildir dersin. Ve eğer istersen her vecihten halk değildir dersin. Ve eğer istersen kevn hakkında “hayret” ile kail (karar) olursun (54).

-------------

Ya’nî “câze, yecûzu”; ve “kâne ve yekûnu” ile âhir ömrüne kadar uğraşan sarf ve zarf ehli yani lisanın zahiri ile uğraşan kimseler ve zevâhir-i eşya ile mütevaggil olan muksırın, lübb-i eşyaya nazır olup eşyanın özüne bakıp, tahsil-i kemâlâtta mücidd olan kimseleri geçemez. Yani ehl-i kemalatı ne kadar tahsil ederse etsin geçemez. Ve bir efendinin ücretle tutulmuş hizmetçisi ile kölesi müsavi değildir. Zîrâ birinin nazarı ücrete, diğerininki ubûdiyyetedir. Yani efendisinedir. Birinin yönelişi oradan alacağı ücrete bakmakta diğerinin ise efendisine bakmaktadır. 

Binâenaleyh câhilin ameli, cehennemden halâs ve cennete nail olmak içindir. Alimin ameli ise, bu fikirlerden ârî olarak, mahzâ ibâdete müstehak olduğundan nâşî, yani ona ibadet edilmesi gerektiğinden Hakk’a ibâdet etmiş olmak maksadına dayanmaktadır. Ve abd, umûr-i ademiyye olan kendi sıfatına talluk eden nakâisın ve mezamirim kendine nisbeti iktizâ ettiğini bilip, onları kendine nisbet ederek nefsini Hakk’a; ve keza umûr-i vücûdiyye olan Hakk’ın sıfatına taalluk eyleyen mehâmid ve kemâlâtın ona nisbeti muktezi olduğunu bilip, böyle gerektiğini bilip, kendinden sudur eden mehâmid ve kemâlâtı Hakk’a nisbet ederek Hakk’ı kendi nefsine vikaye ve siper ittihâz ettikde; yani kuldan çıkan iki türlü fiil biri zemmedilmiş fiil çıkarsa kendinden bunu kendine isnad ederek Hakk’ı gizlemekte, neden, kendini Hakk’a perde yapmış olmaktadır. Bu gafletinden değildir, bilgisinden oradaki perde Hakk’a tenzih mertebesinden herhangi bir eksiklik isnad etmemiş olması içindir. 

Ama diğer şekliyle kendinde hiçbir hamd edilen şeyleri de Hakk’a nisbet ettiğinde bu sefer Hakk’ı kendine perde etmiş olmaktadır. Yani kötülükler çıktığı zaman kendini Hakk’a perde etmekte, yani Hakk’ı perdeleyip kendini öne çıkarmakta, iyilikler geldiği zaman perde altına koymakta, Hakk’ı ortaya çıkarmakta dolayısıyla perdeyi kendi üstüne almaktadır. Bu nezaket gereği böyle olur diyor. (4/79 ayeti buna işaret buyurur) İstersen bu kevne ve bu âlem-i halka, zahir ve sıfât-ı noksâniyyenin mahalli olmak i’tibâriyle “Halk” dersin. Ve istersen, bâtın ve sıfât-ı kemâliyye-i Hakk’ın mahall-i zuhuru olmak i’tibâriyle “Hak” dersin. Ve istersen bâtın ve zahir ve sıfât-ı kemâl ve noksanı cami’ olması i’tibâriyle “Hak olan halktır” dersin. Yani noksan ve ziyadeyi bünyesinde birleştiren Hakk olan halktır dersin 

Ve istersen “zahir cihetinden Hak değildir, çünkü bu cihetle halktır; ve bâtın cihetinden halk değildir, çünkü bu cihetten Hak’tır” dersin. Ve istersen bu kevn hakkında “hayret”le kail olup yani hayretle düşünerek cenâb-ı Sıddîk-ı Ekber (r.a.)in buyurduğu vech ile dersin. “aczini idrak etmek idrakin ta kendisidir” Zîrâ kevne bakıp sıfât-ı acz ile vasıflanmış olduğunu yani acizlik sıfatıyla sen vasıflanmış olduğunu ve kendisinde hâl-i infial bulunduğunu görür, “Hak” diyemez; ve sıfât-ı kudretle vasıflanmış bulunduğunu ve kendisinde fâiliyyet olduğunu görür, “halktır” diyemez, “hayret”e düşer. Nitekim Hz. Şeyh (r.a.) Fütûhât-ı Mekkiyye’nin evvelinde buyururlar:

Şiir:Tercüme: “Rab Hak’tır. Ve hakikat nazarı ile bakılınca abd de Hak’tır. (Çünkü onun varlığı o dur, orada öyle abd suretinde zuhur etmiştir.) Mükellefin kim olduğuna şuurum ve vukufum ola idi ne olurdu! (Yani mükellefin kim olduğuna şuurum olsaydı bilebilseydim bunu diyor.) Eğer abddir desem, (yani mükellef olan kuldur desem) o ölüdür ve yoktur. Ve eğer Hak’tır desem, teklif olunan nerde?” (kul yoksa o zaman teklif kimedir)

--------------

55. Paragraf:

İmdi, senin merâtibi ta’yîn etmen ile metâlib, zahir oldu (55).

-------------

Hz. Şeyh (r.a.) yukarıda “Biz âyât ve ahâdîste, Hak hakkında tahdîdden yani sınırdan gayri bir şey görmedik” buyurmuş ve bu bahsi açıklamak için, mertebelerin tayinini bildirmiş idi. Çünkü her bir mertebenin taayyünüyle bir matlab zahir olur. Şimdi de bu “tahdîd” bahsinin tamamlanmasına dönüp buyururlar ki:

---------------

56. Paragraf: 

Ve eğer tahdîd olmasa idi, (sınırlandırma olmasa idi) suretlerde Hakk’ın tahavvülünü, resuller ihbar etmezler idi. (suretlerdeki Hakk’ın varlığını peygamberler haber vermezlerdi) Ve Hakk’ın kendi nefsinden, suretleri hal’ etmekle, O’nu vasf eylemezler idi (56).

--------------

Ya’nî Hak, eşyanın “ayn”ı olması, tahdidi gerektirir. Zîrâ eşya suver-i mahdûdeden ibarettir. Yani mahdud suretlerden ibarettir. Eğer nefs-i emrde, Hakk’ın “tahdîd”ine cevaz olmasa idi, peygamberler, Hakk’ın suretlerde tahavvülünden haber vermezler idi. Nitekim (S.a.v.) Efendimiz buyurmuşlardır: Ya’nî “Hak Teâlâ hazretleri, yevm-i kıyamette halka bir bir günahkar suretinde tecelli edip: “Ben sizin Rabb-i a’lânızım” der. Halk ise, senden Allah’a sığınırız derler. Hak sonra onların i’tikâdları suretinde tecelli eyler. O vakit o surete secde ederler”. İmdi “münker” bir suret-i mahdûde olduğu gibi, yani günahkar sınırlanmış bir suret olduğu gibi halkın i’tikâd-ı muhayyeli dahi birer suret-i mahdûdedir. Yani insanların itikatları dahi sınırlanmış bir surettir. 

Hak bu suretlerde mütecellî olunca, mahdûd olmak lâzım gelir. Yani hududlanmış olması lazım gelir. Binâenaleyh (S.a.v.) Efendimiz’in bu hadîs-i sahihlerinde, Hakk’ın suver-i mahdûde ile mahdûd olduğu ihbar buyrulmuş olur. Yani sınırlı suretlerle sınırlanmış olduğu haber verilmiş olur. İşte arifler bu ihbardan dolayı, suretlerde Hakk’ın zahir olduğunu bilmişlerdir. Yani suretlerde Hakkın zahir olması bir bakıma tenzihi de gerektirmiyor. Çünkü Hakk’ın kendi asli hali olduğundan O’nu neye göre tenzih edeceksin, tenzih edecek bir başka benzer olması lazım ki ona kıyas edip tenzih edesin.

-------------

57. Paragraf: 

Şiir:

İmdi, göz onun gayrine nazar etmez; ve hüküm, onun gayrı üzerine vâki’ olmaz (57).

---------------

Ya’nî vücûdda, göz ancak Hakk’a nazar eder; ve hüküm ancak Hak üzerine vâki’ olur. Zîrâ vücûdda ondan başka bir mevcûd yoktur ki görülebilsin; ve üzerine de bir hüküm lâhık olsun. Binâenaleyh gören ve görülen ve hâkim ve hakkında hüküm verilen hep Hak’tır.

Rubai:

Ben bilmez idim gizli ayan hep Sen imişsin Tenlerde vü canlarda nihân hep Sen imişsin Sen’den bu cihan içre nişan ister idim ben Âhir bunu bildim ki, cihan hep Sen imişsin

--------------

58. Paragraf:

Böyle olunca, biz onun içiniz; ve O’nun iki elinde O’nunlayız. Ve her bir hâl içinde O’nun indindeyiz (58).

--------------

Ya’nî bizim vücudumuz onun içindir. Çünkü o bizim suretlerimizde zuhur etti. 2/156 ayetinde buyurur. اِنَّا لِلَّهِ وَاِنّاَۤ اِلَيْهِ رَاجِعُونَ ……Ve biz O’nunla mevcuduz. O’nun iki elinde O’na tâbi’iz. Bizim nâsıyemizden tutup bizde tasarruf eder. İyi ve kötü her bir halde biz, kurb-i mutlak ve kayıtlanma ile onun nezdinde hâzırız; ve O’ndan münfekk değiliz. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: (Hadîd, 57/4)…. وَهُوَ مَعَكُمْ اَيْنَ مَاكُنْتُمْ ……“Nerede olursanız olun, O, sizinle beraberdir.” 

---------------

59: Paragraf:

Bunun için inkâr olunur ve bilinir; ve tenzih kılınır ve vasf olunur (59).

---------------

Ya’nî Hak, mahdûd olan muhtelif suretlerde zahir olduğu için inkâr olunur. Hani sonsuzdur, şudur bu dur falan deniyor ya zahir olduğu için mahdut suretlerde sınırlı suretlerde zahir olduğu için inkar olunur. Çünkü câhil Hakk’ı, cemî-i mezâhirde müşahede edemediğinden, yani bütün zuhurlarda müşahede edemediğinden Hak Teâlâ, onun tahayyül ettiği surete muğayir olarak tecellî edince, yani onun tahmin etmediği şekilde tecelli edince Hak değildir, diye inkâr eder. Ve Hak bu sebep gereği bilinen olur. Çünkü câhil Hakk’ın i’tikadına uygun olan surette tecellisine, bu Hak’tır, der. Ve arif ise, Hakk’ı cemî-i suverde müşâhede ettiğinden, yani bütün suretlerde müşahede ettiğinden Hak cemî-i mezâhirde arif indinde bilinmiş olur. Ve yine bu sebepten dolayı, Hak tenzih olunur.

Zîrâ Hak her anda bir şânda ve bir surette tecelli ettiğinden ve O’nun bir suret-i muayyenesi olmadığından, arif O’nu suretlerden tenzih eder. Ve câhil ise, i’tikadına muvafık suretle zuhurdan onu tenzih edip: Hak cisim değildir, cevher değildir ve araz değildir, gibi sözler söyler. Bu tenzih inançlı câhilin hâlidir. Çünkü cisim, cevher ve araz denilen şeyler vücûd-i Hak’ta dâhildir. Bunlar Hakk’ın vücudundan gayri olsa, iki vücûd olmak lâzım gelir. Ve keza bu sebepten nâşî Hak vasf olunur. Zîrâ Hakk’ın Hayât, İlim, Sem’, Basar, İrâde ve Kudret ve Kelâm gibi sıfatları vardır ki, halk ile kendi arasında müşterektir. Teşbih edici O’nu o sıfatlar ile vasf eder. 

--------------

60. Paragraf: 

İmdi Hakk’ı Hak’tan, Hak’ta, çeşm-i Hak ile gören kimse Hakk’ı ariftir (60).

--------------

Ya’nî bir kimse vücûd-i mutlak-ı Hak’tan kendi sureti üzere zahir olan Hakk’ı, Hakk’ın vücudunda, çeşm-i Hak ile yani Hakk gözü ile görse, o kimse Hakk’ı arif olur. Arif insanın tarifi kısaca budur. Yani Zat-ı Mutlak’ın vücudundan mevcut olmuş olan bu halkı Hakk’ın gözüyle, kendi gözüyle değil, görmüş olduğunda Arif olur. 

Nitekim cenâb-ı Nizamî buyurur:

Tercüme: “Sen’i, Sen’in gayrinle bulmak olmaz; dizgini her taraftan çevirmek lazımdır.” Seni senden başkasıyla bulmak mümkün olmaz, neden, çünkü başkası yok ki, o başkasıyla bulunmuş olsun. Yani düşünce dizginini atın dizginini her taraftan çevir ancak kendinde bu. Seni ancak seninle bulmak mümkündür, senin gayrinle seni bulmak mümkün olmaz. 

--------------

61. Paragraf:

Ve Hakk’ı Hak’tan, Hak’ta, kendi nefsinin gözüyle gören kimse, gayr-i ariftir (61).

-----------------

Ya’nî bu kimse vücûd-i mutlak-i Hak’tan, kendi sureti üzere zahir olan Hakk’ı, Hakk’ın vücudunda görür, amma nefsinin gözüyle görür. Halbuki çeşm-i Hak’tan gayri, yani hakk gözünden gayri O’nu bir göz göremez. Maahâza böyle olan kimse câhil değildir. Çünkü Hakk’ı Hak’tan, Hak’ta arif olmuştur. Ancak ârif-i kâmil değildir.

---------------

62. Paragraf:

Ve Hakk’ı Hak’tan ve Hak’ta görmeyip de, nefsinin gözüyle âhirette görmeye muntazır olan kimse câhildir (62).

--------------

Zîrâ bu kimse Hakk’ı bu âlemde müşahede edemedi; ve Hakk’ın ve Resûl’ün hitabını anlayamadı. Nitekim buyrulur: (İsrâ, 17/72) 

 وَمَنْ كَانَ فِى هَذِهِۤ اَعْمَى فَهُوَ فِى الاَخِرَةِ اَعْمَى 

İsra (17)/72- Bu dünyada (manen) kör olan kimse ahirette de kördür ve daha şaşkındır. Ya’nî “Burada a’mâ olan kimse âhirette de a’mâdır”. Vâkıâ bu âyet-i kerimenin ma’nâsı sureti-i umûmiyye de küffâr içindir. Fakat seyri enfüsî yani kendi nefsindeki idrakatın husûsiyyeti i’tibâriyle bütün mü’minlere de şamildir. Binâenaleyh hakikatte körlükten kurtulanlar ancak ariflerdir.

Maahâzâ Hakk-ı mutlaktan, kendi sureti üzere zahir olan Hakk’ı Hakk’ın vücudunda görmeyip de, âhirette çeşm-i Hak ile görmeğe muntazır olan kimse, câhiller zümresine lahık, yetişen olamaz. Çünkü o kimse, Hakk’ın ancak çeşm-i Hak ile müşahede olunabileceğini bilmiştir. Şu kadar ki bu âlemde kendisine gaflet ve perde müstevli, istila olduğundan, gafilin ve mahcûbîn zümresine dâhil olmuştur.

--------------

63. Paragraf:

Velhâsıl her bir şahıs için, Rabb’i hakkında bir akide lâzımdır ki, onun ile O’na rücû’ ede ve O’nu onda taleb eyleye! (63).

--------------

Ya’nî beyân olunan hakikatlerin hâsılı ve neticesi budur ki: Her bir şahsın kendi Rabb’ını bir i’tikâd-ı mahsus ile tasavvur ve tahayyül etmesi lâzımdır. Tâ ki o kimse, o i’tikad ile Rabb’ine rücû’ etsin ve Rabb’ini o i’tikad suretinde taleb eylesin!

--------------

64. Paragraf:

İmdi Hak o şahsa i’tikadının suretinde tecelli ettiği vakit, o şahıs Hakk’ı bilir ve O’na ikrar (kabul) eder. Ve eğer Hak, o suretin gayrısında tecelli etse, onu inkâr edip ondan istiâze eyler. (uzaklaşır) Ve nefs-i emrde, Hak üzere edebi isâet eder. Ve halbuki o şahıs, kendince, Hak ile müteeddeb (edeplenen) olduğunu vehm eyler. Binâenaleyh bir mu’tekıd, (itikad edici) ancak nefsinde îcâd eylediği şeyle, İlâh’a i’tikâd eder. / Böyle olunca İlâh, i’tikâdâtta ca’l ve îcâd iledir. Binâenaleyh mu’tekıdler, ancak nefislerini ve nefislerinde ca’l ve îcâd ettikleri şeyi gördüler (64).

--------------

Ma’lûm olsun ki, erbâb-ı şuhûdun gayri olan yani müşahede ehlinin gayri olan her bir şahsın, zihninde tasavvur edip i’tikâd ettiği birer İlâh vardır. Onlar, bulundukları muhit içinde küçük yaştan beri, İlâh hakkında işittikleri ve okudukları vasıfları bir araya toplayıp, bunların hey’et-i mecmuasından, yani tümünden zihinlerinde birer İlâh tasavvur ve hayal ederler.

Bu suret onların kendi nefislerinde, yine kendi nefislerinden îcâd ettikleri ilâhdır. Ve onlar kendilerince, işte İlâh böyledir ve böyle olmak lâzım gelir, derler. Ve onların edebi bu suretedir. Yani Hakk’a edep gösteriyorum diye kendi icad ettikleri ilahlarınadır. Halbuki o sureti, nefislerinde, yine kendi nefislerinden îcâd ettikleri için bu ilâh-ı mu’tekadleri yani itikad ettikleri ilah nefislerinin aynı olur. 

Binâenaleyh nefislerine tapmış olurlar. Bu ise putperestlikten başka bir şey değildir. Aralarında şu kadar fark vardır ki, putperestlerin putu zahir olduğu için herkes görür; bunların putu gizlidir, yalnız kendilerine mahsustur. İşte efendimizin “sizin gizli şirkinizden korkarım” dediği budur. Ve bunların bahis ve cidallerindeki (sözle mücadele) ma’nâ ancak hayali ilâhını yekdiğerine kabul ettirmekten ibarettir. Yani Allah’tan bahsetmeleri kendi ilahlarını başkalarına kabul ettirmekten başka bir şey değildir. Ve her birisi kendi hayâlinin diğerleri üzerinde hükümrân olmasını isterler. Fakat müşahede ehli böyle değildir. İşte tarikata girmiş yeni meraklı insanlar vardır veya şeriat ehlinden işte namaza başlar, üç beş ay namaz kılar, işte hadi ben namaz kılıyorum sen de gel, oruç tutuyorum sen de gel diye kendi hayalindeki ilahı onlara aktarmaya onlara kabul ettirmeye çalışırlar. Fakat müşahede ehli böyle değildir.

Onların kulûbu, akli zanlar ve vehmin kaidelerinden saftır. Bu zevât-ı hakîkatmeâb, İlâh’ın zat bakımından, taayyün ve takayyüd kabul etmeyeceğini, velâkin esma ve sıfat haysiyyetiyle, sureti-i muhtelifede tecelliyâtı bulunduğunu bilirler; yani Hakk kısımlanma kabul etmez, ama esma ve sıfat cihetiyle böyle muhtelif tecelliyetı olduğunu bilirler. Ve bir i’tikâd-ı hâs ile mukayyed olmayıp, yani kendilerine has bir itikad ile kayıtlanmayıp O’nu her şeyde müşahede ederler. Evvelki taife sûre-i îhlâs’ı okuyup ma’nâsına muhalefet ederler. Onların söyledikleri İlah “Ahad” olan ilah değildir. “Ahad” olanı nefslerindeki ilah zannederler. 

Yanî Hak, kimseden doğmadığı halde onlar nefislerinden tevlîd yani doğurdukları ve îcâd ederler; ve bu suret-i muhayyelelerini Hakk’a küfüvv ittihâz etmiş olurlar. “küfüven ahad” O’nun bir benzeri yoktur, işte kendi ilahlarına bunu isnad ederler, kendi ilahlarının benzeri yokmuş hükmü ile söylerler. İkinci taife ise, ne hadisten tevlîd ve îcâd ederler ve ne de kü-füvv ittihâz eylerler. İmdi Hak, ehl-i i’tikâda, hayallerindeki surete muvafık olarak tecellî ettiği vakit onu kabul edip gerçeği söylerler; ve o suretin hilâfında olarak vâki’ olan tecelli-Hakk’ı inkâr edip ondan Hakk’a sığınırlar. Ve hakikatte, Hakk’a karşı sû’i edebde bulundukları halde, yani edepsizlik ettikleri halde bu inkârlarıyla muhâfaza-i edeb ettiklerini zann eylerler. Yani edeb ederek o değildir, bu değildir o olmaz bu olmaz derler ama bu yaptıkları şey ile edepsizliğin en büyüğünü yaparlar. Çünkü Allh’ı sınırlamış olurlar, yani Allah’a elbise biçmiş olurlar.

Bununla beraber Hak, suver-i hâriciyye ve zihniyyenin tümünde tecelli olduğundan, yani zahirde ve zihinde her tarafta kendisi meydana gelmiş olduğundan onların i’tikad ve tahayyül eyledikleri suretlerde tecelli eden dahi Hak’tır. Onların sû-i edebleri, Hakk’ı o surete münhasır kılmış ol­malarından meydana gelmiştir.

--------------

65. Paragraf:

İmdi nâsın ilm-i billâhda olan mertebelerine nazar eyle! 0, yevm-i kıyamette rü’yet hakkında, onların mertebelerinin aynıdır (65).

---------------

Zira görme (rü’yet), ancak tecelli hasebiyledir. Yani görüş tecelli gereğidir, Ve tecelli ise, ilm-i billâh miktarına göredir. Allah’ın ilmine göredir. Ve nâsın dünyâda ilm-i billâhdaki mertebeleri ne ise yani Allah’ı bilişleri ne ise yevm-i kıyamette rü’yet hakkındaki mertebeleri dahi o mertebelerinin aynıdır. Yani ahirette Allah’ı müşahede etmeleri o mertebeden olacaktır. Ve ilm-i billâh dahi ancak isti’dâdât hasebiyledir. Yani istidat gereğidir, İstidadlar ise çeşitlidir. Ve bu farklılığın nihayeti yoktur. Binâenaleyh yevm-i kıyamette rü’yet de bu farklılık hasebiyle vâki’ olur.

-------------

66.Paragraf

Ve ben sana, tefâvüt-i merâtibi mûcib olan sebebi i’lâm ettim. İmdi sen sakın ki, bir akd-i mahsus ile mukayyed olasın (yani kendine mahsus bir akide ile kayıtlanasın) ve onun gayrını inkâr edesin! Böyle olunca, seni hayr-ı kesîr fevt eder. (kaybetmiş olursun) Belki ilim, nefs-i emrde üzerinde bulunduğu emr ile seni fevt eder (66).

-------------

Ya’nî kıyamette Hakk’ı görmek hususunda herkesin mertebeleri başka başka olmasını mûcib olan sebebi sana bildirdim. Ve o sebep dahi herkesin kendi hayâlinde tasavvur ettiği birer akîde-i mahsusa idi. Kendilerine mahsus bir anlayış idi. Bunu anladıktan sonra, sakın sen dahi böyle bir i’tikâd-i mahsusta bağlanıp kalma; Böyle tahsis edilmiş bir itikada bağlanıp kalma ve bir suret-i hayâliyyeye kapılıp, suver-i sâireyi yani sair suretleri bu hayâl ile örtme! Eğer kendi zann-ı aklîni ve i’tikâd-ı vehmini hakikat farz edip, bu zan ve İ’tikadının hâricinde kalan suretlerde Hakk’ın tecellisini inkâr edersen hayr-ı kesirden mahrum olursun. Yani çok hayırdan mahrum olursun.

Ve Hak hakkındaki zevkin dar bir sahaya sıkışmış kalmış olur ve az olur. Niçin mahz-ı hayır olan ilm-i ilâhîdeki zevkin çoğunu bırakıp azı ile iktifa edeceksin? Belki bu hasr ve takyîd, bu anlayış ve sınırlamak kayıtlamak sebebiyle emri, hakikati üzere bilmekten mahrum olursun. Ve (Câsiye 45/23) âyet-i kerimesinde tavsif buyrulan zümreye dâhil olmandan korkulur.

 اَفَرَاَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ اِلَهَهُ هَوَيهُ وَاَضَلَّهُ اللَّهُ عَلَى عِلْمٍ وَخَتَمَ عَلَى سَمْعِهِ وَقَلْبِهِ وَجَعَلَ عَلَى بَصَرِهِ غِشَاوَةً Çünkü sen akideni nefsinde îcâd ettiğin cihetle, o suret nefsinin aynı olur. Ve sen hevânı ilâh ittihâz edenlerden olursun. Ve bu ilmin, dalâletini ve şaşkınlığını gerektirir. Ve Hak bu suretle sem’ini ve kalbini mühürler. Artık muhakkikinin ulûm-i zevkıyyeleri kulağına girmez ve kalbine te’sîr etmez olur. Ve gözüne bu hasr ve tahsisin perde olur; gözüne bu sınırlaman ve tahsis etmen perde olur. Sair suretlerde Hakk’ın tecellisini müşahede edemezsin; ve müşahede edenleri de inkâr edersin. Nitekim tevhid hakikatlerini inkar edenlerin halleri budur.

--------------

67. Paragraf Böyle olunca sen, mu’tekadât suretlerinin hepsi için, kendi nefsinde “heyûlâ” ol! Zîrâ İlâh Teâlâ, / bir akd diğer akdi hasr etmekten, evsâ’ ve a’zamdır. Çünkü Allah Teâlâ (Bakara, 2/115) … فَاَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَم وَجْهُ اللَّهِ ….ya’nî “Ne tarafa dönerseniz orada Hakk’ın vechi zahirdir” buyurdu. Ve bir ciheti bir cihetten zikr etmedi; (yani şurda vardır burda yoktur demedi ne tarafa dönerseniz dedi) “vechullâh”ın her yerde olduğunu zikr etti. Ve şeyin “vech”i onun “hakîkat’idir. İmdi Hak Te-âlâ bu kelâm ile, ariflerin kalblerine tenbîh eyledi, tâ ki hayât-ı dünyâda, avarız (arizalar, sonradan meydana gelen şeyler) onları böyle bir şeyin istihzarından meşgul etmeye! Zîrâ abd, hangi nefeste kabz olunacağını bilmez. Ba’zan vakt-i gaflette kabz olunur. İmdi huzur üzere kabz olunan kimse ile beraber olmaz (67).

-----------------

Ya’nî sen hiçbir akide suretiyle bağlanıp kalma; i’tikâd olunan suretlerin tümü için “heyûlâ”, ya’nî asıl ve madde ol! Ve Hakk’ı bir i’tikâd suretine hasr etmeyip onu cemî-i suver-i mu’tekadâtta yani bütün itikadlarda müşahede eyle! Zîrâ Alah Teâlâ hazretleri o kadar evsa’ ve a’zamdır ki, onun hakkındaki bir i’tikâdın sureti diğer i’tikâd suretini hasr edemez. Yani ortadan kaldırmaz. Ya’nî bir i’tikâd suretine şamildir ve diğer i’tikâd suretine şâmil değildir, diyemezsin. One kadar i’tikâd suretleri varsa tümünde meydana gelmiştir. Ve bununla beraber onun tecellisi bu suretlerin tümünde sınırlanmış değildir. Çünkü bu suretler mukayyeddir, Hak ise mutlaktır. Bunun için Hak Teâlâ: “Yüzünüzü nereye dönerseniz vechullâh orada zahirdir” 

(Bakara, 2/115) buyurdu. …… فَاَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَم وَجْهُ اللَّهِ اِنَّ اللَّهَ 

Yoksa “vechullâh” falan cihette görünür, deyip bir ciheti tahsis etmedi; umûmen her yerde olduğunu beyân eyledi. Ve bu kelâm, hayât-ı dünyâda avarız, arifleri, her cihette vech-i Hakk’ın hazır olduğundan meşgul etmemek için, onlara tenbihdir. Ya’nî hayât-ı dünyâda, hastalık ve tedâvî ve açlık ve taam ve rahat ve belâ gibi birçok arızalar vardır ki, bunlar insanı işgal eder; ve bu meşguliyet sebebiyle Hakk’a teveccüh edemez. Halbuki Hak “Her ne tarafa dönerseniz vech-i Hak orada zahirdir” buyurduğundan, bu tenbîh üzerine arif, illetine müteveccih olduğu vakit yine Hakk’ı görür. Zira hastalıkta de “vechullâh” zahirdir; ve şifâ ve açlık ve taam ve rahat ve belâda dahi keza zahir olan Hakk’ın “vechidir. Zîrâ arif bu tenbîh ile ikaz edilmemiş olsa, Hak’la hâzır olamaz idi. Halbuki abdin hangi nefeste ruhunun kabz olunacağı kendince ma’lûm değildir.

İhtimâl ki nâ-marzî ile meşgul iken kabz olunuverir; ve vakt-i gaflette gider. Yani hasta olmadığı bir zaman da kabz olunur, gaflet vaktinde de Gayra meşgul iken kabz olunan kimse ile Hakk’a meşgul olduğu halde kabz olunan kimse arasında fark vardır. Zîrâ hadîs-i şerifde: “Yaşadığınız gibi ölür ve öldüğünüz gibi haşr olunursunuz” buyurulmuştur. Binâenaleyh gayra meşgul iken kabz olunanlar, gayr ile haşr olunurlar. Velâkin arif bu tenbîh üzerine her yerde ve her anda Hakk’ı müşahede ettiğinden her nefeste Hak ile huzur üzeredir. Ve hangi nefeste kabz olunursa olunsun Hak’la hâzır iken kabz olunur. (Cenâb-ı Hak bu ni’meti ve bu devleti, bu fakiri gafile ve taleb eden bilcümle ihvân-ı dîne yani din kardeşlerimize nasîb eylesin! Amin bi-hürmeti Seyyidi’l-mürselîn!). Bir arif gerçekten arif olduğu zaman hiçbir kayıt ile kayıtlanmaz. Dediği işte bu manalardandır. Ama arif kayıtsız değildir. İtikatsız da değildir, neden, bütün itikatları kendi bünyesinde topladığı için bütün kayıtları da kendi bünyesinde toplamış olduğundan tek kayıtla tek itikatla itikatlanmaz bu yüzden.

Ne hal ile yaşarsa o hal ile ölür, ne hal ölmüşse o hal ile kalkar, dirilir mahşere gelir diyor. İşte dünyada iken müşahede ehli olan kimseler ve meratib-i ilahiyi idrak etmiş olan kimselerin tecellileri ahirette kesilmeyecek bu anlayışa göre. Yani nasıl burada Cenab-ı Hakk’ı mümkün olduğu kadar geniş şekilde anlayıp idrak etmeye çalışıyoruz her sohbette her yaşadığımız günde her bir oluşumda onun yeni yeni değişik değişik hallerini idrak etmeye çalışıyoruz, ayrıca kendimizi de idrak etmeye çalışıyoruz, işte irfan cennetlerinde bu tecelliler hep devam edecektir, yani yenilenecektir.

Ama nefis cennetlerinde, amel cennetlerinde yani nefsi manada ittika cennetlerinde onlar 36/55 … فِى شُغُلٍ فَاكِهُونَ ……“fi şuğlin fakihun” meyvelerle meşgul olacaklardır, diyor. Meşguliyet meyvelerle olacak. Bakın orada bir ihbar var. Bu ayet-i Kerime (36/55) taltif gibi geliyorsa da tabi avama karşı cehennem ehline karşı belki bir taltif ama irfan ehline göre taltif değil, ikaz durumundadır. İşte Kur’an-ı Kerim’in hakikatini anlamak için bu tevhid ilminden haberdar olmak gerekiyor ki anlaşılabilsin. Biraz önce bahsedilen ayet-i kerimede 2/115 Nereye dönerseniz Hakk’ın vechi oradadır … فَاَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَم وَجْهُ اللَّهِ …. Ayeti ilmi ile ihata etmiştir diyor. Ayetin sonunda. 2/115

 وَلِلَّهِ الْمَشْرِقُ وَالْمَغْرِبُ فَاَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَم وَجْهُ اللَّهِ اِنَّ اللَّهَ وَاسِعٌ عَلِيمٌ

Zatten ilmi olmasa bu alemler olmaz. İlminin hayata geçirilişi, biraz önce okuduğumuz gibi küfür ehli kendi düşündüğünün benzeri yok olarak kendi var ettiği kendi tasavvurunda var ettiği ismine de ilah dediği şeye yönelmekte, onun benzeri olmadığını iddia etmektedir. İhlas-ı Şerif’i okuduğu zaman, onun tenzihini yapmakta onun benzeri olmadığını ki bu bir bakıma da doğrudur, çünkü herkes kendi ilahını meydana getirdiğinden herkesin ilahı bir başka türlü olduğundan benzeri yoktur. Onun küfrünü yapmış oluyor, yoksa “Ahad” ve “Vahid” olan yani mutlak ilah olanın küfrünü yapmış değildir. İşte irfan ehli ancak bu genel idrakleri yaşadığı zaman ilahi yani hakiki vahidin “Ahad”ın küfrünü yapmış oluyor. Yani benzersiz olduğunu şuurunda ve şuhudunda meydana getirmiş oluyor.

İşte bu tür anlayışla ahirete giden kimseler bu tecelli-i ilahi ile karşılaşacaklar, idrak edecekler ve her an yeni bir şanda olacaklar orada. Kendileri için kesinleşmiş bir yaşam olmayacaktır. Bakın birinci kat Cennetteki 2. kat Cennete çıkamıyor neden, çünkü tecellisi orada kesik de ondan, 2. katta olan da yukarıya çıkamıyor, tecellisi o kadar da ondan, ama irfan ehli olanlardan yukarıdakiler aşağıya inebiliyorlar. Yani üst idrak sahibinde olanlar idraken yukarıya ulaşamayanların ziyaretine gidecekler, bu bir lütuf olarak tabi gideceklerdir. Ama 7. Cennetten sonra olan Rahman Suresinde belirtilen onun üstesinde iki Cennet daha vardır, onun üstünde iki Cennet daha vardır 55/46-62 diye dört Cennetten bahsediyor, işte bu dört Cennet İrfan Cennetleridir.

﴿٤٦﴾ وَلِمَنْ خَافَ مَقَامَ رَبِّهِ جَنَّتَانِ

﴿٦٢﴾ وَمِنْ دُونِهِمَا جَنَّتَانِ

İrfan cennetinde olanlar da arifler kendi idrakleri nisbeti ne kadarsa o cennette müşterek olacaklardır. Burada bakın bu ne müthiş bir hadisedir, şu basit dediğimiz dünyevi yaşamda ve dünya sınırları içerisinde idrak etmeye çalıştığımız Hakk’ın varlığını, ahiretin daha sonsuz sınırları içerisinde nasıl bir idrake ulaşılacağı buradan nisbetlendirilebilir. Yani o Cennet ehillerinin nasıl bir ilahi bir huzur içerisinde Allah’ın varlığında nasıl bir sonsuz hayat yaşayacakları çok kolay anlaşılabilir. Bunu terk etmenin ne kadar büyük bir şeyi terk etmek olduğunu da o zaman anladıklarında çok korkunç bir pişmanlığa düşmeleri Cennet ehli olsalar da ibadetleri dolayısıyla ef’al Cennetine gitseler dahi irfan Cennetini kaçırmalarından ne büyük bir ızdırapta olacakları yani Cennete gitseler dahi ızdırapta olacakları anlaşılır.

Cennet ehlinin de ızdırabı vardır. Sadece yemek içmekle insan huzur bulmuş olmuyor. Neden en alttaki Cennet ehli bir üstteki Cennete bakacak ızdırap duyacak halinden, neden orasını almamışım diye. Cehennem ehli Cennet ehline bakıp ızdırap duyacak, tabi kendi yaşantıları içerisinde. Hani diyordu ya, Cennette huriler vardır, çadırların altında o çadırlar o kadar geniştir ki bir yerde oturan diğer yerini görmez, orada yeni yeni zuhurlar vardır, dediği bu, zahir ehli bunu “kadın” diye anlıyor. Orada iki türlü kadın hükmünde varlıklar vardır, biri dünyadan gelen dünya hanımları biri de Cennette var edilen “huri” dedikleri. Ne olduğunu tam olarak bilemediğimiz bu hurileri dünyadaki eşler gibi tasavvur etmekteler, zahir ehlinin zaten başka tasavvur edeceği bir şey yok ki. Onlar kendi eşlerine nazar etmektedirler, kendi eşlerine bakmaktadırlar, gözlerini oraya dikmişlerdir ve hiçbir kimsenin eli değmemiştir. 55/56

 فِيهِنَّ قَاصِرَاتُ الطَّرْفِ لَمْ يَطْمِثْهُنَّ اِنْسٌ قَبْلَهُمْ وَلا جَاۤنٌّ

 Nasıl değsin ki işte onlar irfan ehlinin kendisinden meydana gelen İlahi idraki fiilleri yani kendisi akl-ı kül hükmünde olduğundan kendisinden var olan nefs-i küllileri onlar, şahsa mahsus nefs-i küllilerdir. Yani Âdem’den meydana gelmiş Havva hükmünde gibidir. Ve işte Havva, Âdem’den başkasına nazar edemez. Velev ki başka Âdem’ler de olsa. Herkesin Havva’sı kendisine ancak nazar eder. İşte o nazar öyle bir nazar ki aslına nazar, yani aslından geldiği için başkalarının eli değmemiştir. İşte bunlar öyle Cennette huriler şekliyle ifade ediliyor. Tabi nefis cennetlerinde olanlar yedi Cennette olanlar nefisani yönden, çünkü zaten onlar beşeriyet yönünden haz aldıklarından gene de beşeri haz alacaklar, ama irfan cennetinde olanların aldıkları haz beşeri değil ilahi haz olarak yani gerçek hüviyetleri olan Hakk olarak yaşayacaklardır Cennette. Hakkani varlıkları ile Hakk olarak yaşayacaklardır. Neden, çünkü halkiyetleri dünyada kalmış olacaktır. 

---------------

68. Paragraf:

Ondan sonra, abd-i kâmil bunu bilmekle beraber, suret-i zahirede ve hâlet-i mukayyedede, namazda Mescid-i Haram tarafına teveccühü lâzım addeder; ve namaz hâlinde, Allah Teâlâ’nın / onun kıblesinde olduğunu ve Mescid-i Haram tarafına teveccühü lazım addeder; ve namaz hâlinde, Allah Teâlâ’nın/onun kıblesinde olduğunu ve Mescid-i Haram tarafı … فَاَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَم وَجْهُ اللَّهِ …(Bakara, 2/115) dan vech-i Hakk’ın ba’zı merâtibi bulunduğunu itikad eyler. İmdi Mescid-i Haram tarafı o merâtibdendir; (o mertebelerdendir) ve onda vech-i Hak vardır (68).

---------------

Yani abd-i kâmil, zikr olunan âyet-i kerîme gereğince, “vechullâh”ın heryerde zahir olduğunu bilmekle beraber, namaz ile kayıtlandığı vakit, namaz kıldığı vakit suret-i zahire ve cismiyyesi ile, Ka’be-i Muazzama tarafına dönmeyi lâzım addeder; yani bunu gerekli görür ve bu teveccühle beraber onun i’tikadı bu merkezdedir ki, Allah Teâlâ Hazretleri, abd namaz haliyle mukayyed olduğu esnada, onun kıblesinde hazırdır;ve Ka’be-i Muazzama tarafı, (Bakara, 2/115) فَاَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَم وَجْهُ اللَّهِ âyet-ı kerimesinde beyân buyrulan “vecih”ler mucibince, vech-i Hakk’ın mertebelerinden bir mertebedir. Yani Kabe-i Muazzama da Hakk’ın vechlerinden bir vechdir, bir mertebedir.

İşte namaz kılarken ârif-i kâmil bu suretle fikir sahibidir. Şüphe yoktur ki, âyet-i kerimenin ma’nâyı münîfine göre Ka’be-i Muazzama canibi vücûh-ı ilâhıyyeden bir vecihdir; yani Allah’ın vecihlerinden, yönlerinden bir yöndür. Ve vech-i Hak orada da mevcûd ve hazırdır. Ve namaz hakkındaki tafsilât Fass-ı Muhammedi’de gelecektir. 

Beyit: Tercüme:

Hacının talebi Ka’be ve benimki Hakk’ın vechini görmek yani hacca gidenin talibi o taş yapı olan Kabedir, benim ki ise didar yani o Kabe’de mevcut olan tecelli-i İlahidir benim taleb ettiğim, O evin talibi olmuş, eve yönelmiş, ben ise sahibinin talibiyim, sahibine yönelmekteyim diyor. 

-------------

69. Paragraf: 

Velâkin “O, yalnız buradadır” deme; belki idrâk ettiğin şey indinde dur! Ve Mescid-i Haram canibine istikbâlde edebi lâzım kıl; ve eyniyyet-i hâssada (döndüğün hususi cihette) vechin adem-i hasrı hususunda edeb üzere ol! Belki o cihet, müteveccihin teveccüh ettiği eyniyyât cümlesindendir. (yön cümlesindendir) İmdi muhakkak, Hakk’ın her cihetin eyniyyetinde olduğu, sana Allah’dan zahir oldu (69)

---------------

Ya’nî Hakk’ın “vech”i Ka’be tarafındadır, deyip O’nu bir cihete hasr etme; işte bizim zahirde yaptığımız büyük tefekkür eksikliğinin sebeplerinden birisi de budur. Yukarıda bahsetmişti ya … فَاَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَم وَجْهُ اللَّهِ.. Hakkın vechi her yöndedir, yine öyle bil ama edebi muhafaza ederek de namaz kılarken Kabe’ye dön veçhini o yöne yönelt, neden birlik olsun diye. O’nu bir yönle sınırlama, ve idrâk ettiğin şey indinde, ya’nî namazla meşgul olduğun halde Ka’be tarafına dönerek edebi muhafaza et! Çünkü bu yöneliş emr-i ilâhîdir; bu Allah’ın emridir. Ve Resûlullah (s.a.v.)e tebaiyettir. Yani O’na tabi olmaktır. Binâenaleyh sâir vücûh-i ilâhiyyeden yani diğer yüzlerden yüz çevirip bir veche nazır olmak, yani bir yöne bakmak emre imtisal uymak olduğu için edebdir. Yani bu irfaniyetsizlik değil, edebin gereğidir. İşte bu edeb üzere devam et! Fakat vech-i Hakk’ı, bir ciheti mahsûsaya hasr etmemek dahi, yine emri ilâhî olduğu için, bu da edebdir. Yani her yaşanan şeyi kendi mertebesi üzere tatbik etmek edebin ta kendisidir. 

Bu edebi de muhafaza edip, bil ki, Hakk’ın tahsis buyurduğu o cihet, her bir müteveccihin teveccüh ettiği cihât-i nâmütenâhîyyeden bir cihettir. Yani bütün cihetlerden sonsuz bir cihettir. 

Velhâsıl (Bakara, 2/115) âyeti kerimesiyle. …… فَاَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَم وَجْهُ اللَّهِ..

vech-i Hakk’ın eyniyyâtın, ya’nî cihetlerin kâffesinde mevcûd olduğu Allah’dan sana zahir oldu. Yani Allah sana her yerde kendi varlığı olduğunu açıkça bildirdi. Yalnız burada şunu şöyle düşünmemiz lazımdır, Hakk’ın bir vechi var ki, bütün ilahi mertebelerde birlikte, külliyettedir. Hakkın namaz emrinde tek veche yöneleceksin diye emr-i külli ef’al aleminde, esma aleminde, sıfat aleminde, zat aleminde hangi mertebede insanlar yaşıyorlarsa hepsiyle içtima halindedir. Bakın Hakk’ın vechini orada müşahede etmek, bütün mertebelerde içtima, emr-i külli, her mertebede olan kişinin dönmesi gereken yerdir. İçtima etmiş orada toplamış, neden, tevhid-i ilahiye bu vechiyle de ortaya çıksın diye yani bütün insanlar aynı yöne yönelsinler diye. 

Burada insanın hakikatini de ayrıca ortaya çıkarmaktadır, oradaki bir araya toplanma sadece suri bir oluşum da değildir, hani ortadan Kabe-i Muazzamayı taş yapıyı bir vinç ile yukarı kaldırdığımızda görünen sahne insanların birbirine ibadet etmesi, secde etmesidir. Neden, çünkü en büyük secdeye müstehak olan yani secde edilmeye layık olan insan-ı kamil Hakikat-ı Muhammediyedir. İşte her bir insanda mevcut olan bu hakikat-ı ilahiye aynı zamanda her bir insanda mevcut olan yine abd-i ilahiye var, abdiyet mertebesi vardır, işte abdiyeti ile hakikat-ı Muhammediyesine veya uluhiyetine secde etmektedir, ama karşı tarafta aynı misille karşısında bulunan kişinin uluhiyetine hakikat-ı Muhammediyesine kendi abdiyetiyle yönelmekte ki işte tam edep ve tam denge bu olmuş oluyor. Edeb-i ilahi, edeb-i insani budur işte. 

Yalnız … فَاَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَم وَجْهُ اللَّهِ.. ayeti ile (2/115) buraya da saplanıp kalmayın demek istiyor. Nasıl oraya yöneldiğinde huşuun ortaya geliyorsa herhangi bir şeye yöneldiğinde de aynı huşuyu duyabilesin. Çünkü Hakk’ın Zat’ı her yerde vardır, ama namazın sıhhati için sağlığı için tevhidi için müntesiplerin birliği için Kabe-i Muaazzama’ya yönelme ortaya konmuştur.

---------------

70. Paragraf:

Ve i’tikâdâtın gayri bir şey yoktur. İmdi hepsi musîbdir; (isabetlidir) ve her musîb me’cûrdur; (ecirlendirilmiştir) ve her me’cûr saîddir; ve her saîd marziyyün-anhdır. (ondan razı olunmuştur) Her ne kadar ba’zısı dâr-ı âhirette bir zaman şaki olursa da. İmdi süadâ ve ehl-i Hak olduklarına bizim ilmimiz bulunmakla beraber, ehl-i inayet, hayât-ı dünyâda mariz (hasta) ve müteellim (elem sahibi) oldu. Böyle olunca, Allah’ın kullarından ba’zılan vardır ki, hayât-ı uhrâda, cehennem denilen darda (yerde) bu âlâmı idrâk ederler. Bununla beraber, emri hakikati üzere keşf eden ehl-i ilimden bir kimse, onlar için dâr-ı cehennemde onlara mahsûs bir naîm olmadığını kes­tirmez (70).

Ma’lûm olsun ki, eynıyyât, yani yönler ki cihetten ibarettir, ba’zısı hîssî ve bazısı aklîdir; ve aklî olan kısmı i’tikâtlardan ibarettir. Ve her bir akidede vech-i Hak bir suret-i ma’neviyye ile zahirdir. Yani herkesin akidesinde kanaatinde bir düşüncesi vardır. İşte o düşüncelerinde vech-i Hakk her bir anlayışta Hakk’ın vechi bir manevi suret ile meydandadır. Ve i’tikatlar ise netîce-i tefekkür olup insana mahsustur. Hayvanların itikatları yoktur, meleklerin itikatları yoktur sadece programları vardır. Nitekim Mevlânâ (r.a.) efendimiz buyururlar: 

Mesnevi: Tercüme: “Ey birader sen, ancak düşüncesin, fikirden ibaretsin; bakî kalan kısmın kemik ve elyaftır. Eğer endişen gül ise sen gülşensin, eğer diken ise sen külhanlık odunusun.” Yani ateşe atılacak odunsun.” Binâenaleyh kulûb-ı mu’tekidînin teveccüh ettiği cihât-ı ma’neviyyede, yani itikad edenin kalbinde teveccüh ettiği cihet maneviyede itikaddan gayrisi yoktur. Yani kim nereye teveccüh ediyorsa kendi itikadında başka bir şey yoktur, yani itikadı dolayısıyla oraya yönelmiştir. Şu halde mu’tekıd olanların yani itikad sahibi olanların hepsi i’tikâdlarında isabet etmiştir. Çünkü onların her birisi vücûh-ı Hakk’dan bir vech-i hâssa i’tikad eder; yani Allah’ın vechlerinden yönlerinden kendilerine ait olan hususi bir yöne itikad ederler, ve i’tikadında musîb olunca o, me’cûrdur. Yani itikadında isabetli olunca o ücret bekler yani ücreti hak eder. Zîrâ bu i’tikâd-ı hâssı hasebiyle, onun vech-i mutlaktan bir nasibi vardır.

Ve her me’cûr ise saîddir; her ücret alan ise saiddir, ve rızâ ile saadet Fass-ı İsmâîlî’de tafsil olunmuştur. Ve her saîd dahi Rabb-i hâssının indinde marzıyyün-anhdır. Yani Allah ondan razıdır. Zîrâ o Rabb-i hâssı, taht-ı terbiyesinde bulunan mazharının nâsiyesini tutup, sırât-ı müstakimi üzerinde yürütür. Binâenaleyh onun meslekinden ve sülûkundan razıdır. Bununla beraber ehl-i i’tikâdın bâzıları, bu suretle bir yönüyle saîd olmakla beraber (Nebe’, 78/23) 

 لابِثِينَ فِيهَاۤ اَحْقَابًا

 Âyet-i kerimesi mucibince dâr-ı âhiret-te, uzun bir zaman için şakî olurlar; ya’nî azâb-ı hâlisi tadarlar. Rabb-ı Haslarına uymaları dolayısıyle saidtirler batınen yani özlerinde Rabb-ı haslarına uymaları dolayısıyle saidtirler. Ama mazmum olan fiili ortaya getirdiklerinden yani zemmedilmiş bir fiil ortaya getirdiklerinden ahirette uzun bir zaman için şaki olurlar. Yani zahirlerinde şaki hükmünde görünürler. Yani azab-ı halisi tadarlar. Yani zahirinden kendisinin Rabb-ı hassının kendisini götürdüğünü bilmesi veya bu şekilde said olması ahiret azabına mani değildir. Çünkü Rabb-i hâslarının müntehâ-yı sıratı budur; yani yolunun sonu budur. Yani ahirete intikalindeki sonu azabdır ve isti’dâdları mucibince kemâlleri, bu sıratın müntehasına vusulden ibarettir. Bakın kemalleri yolun sonuna ulaşmak oraya vasıl olmaktan ibarettir.

Diyelim ki “Mudil” esmasının kemalatı vusulü ulaşması Cehennemdir. Cehennem olmasa o aslına ulaşmamış olur. Bizim süadâ olduklarını bildiğimiz, inayet ehli olan ehl-i Hak, hayât-ı dünyâda / mariz olup elem çekerler. Yani Hakk yolunda olanlar hasta olurlar elem çekerler, hakir görülürler, yani diğer gaflet ehlinden daha çok sıkıntıda olurlar. Fakat onların bu ibtilâları saadet-i ebediyyelerine zarar vermez. Demek istiyor ki Hakk ehli dünyada eziyet, azab çeker, halk ehli de ahirette azab çeker. Ama Hakk ehlinin dünya hayatında azab çekmesi ebedi saadetlerine tesir etmez. Hatta onu kazanmaya vesile olur. Ama diğerlerinin dünyada rahat etmeleri ahiretteki azaplarını kazanmaya vesile olur. Onun için çektiğimiz sıkıntılar hakkında üzülmeyelim çünkü karşılığı ahiret oluyor. 

Yani bu dünyada çekmiş olduğu sıkıntılar gelecekte de ebedi sıkıntı çekecekler demek değildir. Bunun gibi ehl-i i’tikâddan bir kısmının dahi dâr-ı âhirette müteezzî olmaları ve ehl-i inayetin âlâmına giriftar bulunmaları i’tikadlarında musîb olmalarına kadh vermez. Yani isabetli olmalarına zarar vermez. Ve ehl-i keşiften hiçbir kimse bu akîde sahiplerinin dâr-ı cehennemde, kendilerine mahsus bir nimete nail olmayacaklarını kesip atmaz, ya­ni bu hususta hükm-i kat’î vermezler. Yani şu kötülüğü yaptı da cehenneme girecek diye kesip atmazlar. Kat’i bir hüküm de vermezler. 

---------------

71. Paragraf: 

Ya buldukları bir elemin gâib olmasıyladır. İmdi azâb onlardan mürtefi’ olur.(uzaklaşır) Böyle olunca o elemi bulmaktan onların rahatları, onların naîmi olur. Veyahut ehl-i cinânın cinânda naîmi gibi, bir naîm-i müstakil zâid olur (71).

--------------

Ya’nî ehl-i keşfin kat’iyyetle hükm etmediği, ehl-i cehennemin naîmi iki suretle olur: yani cehennem ehlinin nimeti iki şekilde olur, Ya buldukları ve taddıkları elem gâib olur ve elemin bulunmamazlık ile de azâb kalkar; ve bu surette, bu elemi bulmaktan kendilerine sükûn gelmesi, yani elem gelecek, gelecek diye elem bizi bulur düşüncesiyle bu elemin gelmeyeceğini anlamaları yani elemin kalkması dolayısıyla kendilerine sükun gelmesi onların naîmi, nimeti olur. 

Mesela biz bir saat sonra bir yere gideceğiz orada bize azab edecekler, oradan bize bir azab gelecek, yani başımıza bir iş gelecek bir çarpışma gelecek bizi bir zorluk bekliyor, bunun kalkması bir lezzettir. Ya’nî elemden müsterih olduklarında, ayn-ı ni’mete vâsıl olurlar. Veyahut ehl-i cennetin, cennette nail oldukları ni’met gibi, ehl-i cehennem için dahi, cehennemin içinde, fazladan olarak bir nimet hâsıl olur. Ve ehl-i cennetin nimeti kendi mizaçlarına muvafık olduğu gibi, ehl-i cehennemin naîmi de onların tabiatlarına münâsib surette olur. Malûm olsun ki, Hak Teâlâ hazretlerinin (A’râf, 7/156) ve kavilleri her şey hakkında umumidir. وَرَحْمَتِى وَسِعَتْ كُلَّ شَىْءٍ 

Ve küffâr hakkındaki âyât-ı Kur'âniyye ve ahâdîs-i şerife dahi. onların ebediyyen azâb-ı mahz içinde kalacaklarına delâlet etmez. Bu babda kat'î olan cihet onların Cennet nimeti olan halis rahmetten yani tevhid bilgisinde ebediyyen mahrûmiyyetlerinden ve cehennemde kalıp ebedî cennete girmeyeceklerinden ibarettir. Yani küffar hakkında ebedi Cehennemdedirler diyor ya “ebedi cehennemdedirler” demesi ebedi azab içerisindedirler demek değildir. Nitekim âyet-i kerîmede (Nebe', 78/23) buyrulmuştur. لابِثِينَ فِيهَاۤ اَحْقَابًاBundan ehi-i cehennemin, uzun zamana kadar, nârda kalacakları anlaşılır. Zira "hukub" "seksen yıl" ma'nâsına gelir. "Ahkâb" ise onun cem'i olup mütenâhî, uzun ama sonu olan zamanı gösterir. Ve hadîs-i şerifte dahi ya'nî "Cehennem üzerine bir zaman gelir ki, ka'rında cîrcîr biter" buyrulur. "Cîrcîr" sulak mahalde biten bir nevi' nebattır. Kereviz otu biter diyor. Bundan da anlaşılır ki, ehl-i cehennem cehennemden çıkmayacak, fakat uzun bir müddet sonra cehennemin nârı zail olacaktır. Ehl-i cehennemin nâr içinde olan nimetine gelince, esasen cehennem dâr-ı naîm olmadığından, oradaki naîm dahi ehl-i cennetin mizacına nisbeten azâbdan başka bir şey değil ise de, ehl-i cehennemin mizacına ve isti'dâdâtına mülayimdir. 

Naîm-i cehennem hakkında iki vecih vardır: Ya azâbda uzun müddet kalmakla ülfet peyda olup elem hiss olunmaz olur. Yani birisi uzun müddet orada kaldıktan sonra artık o azab sana azab olmaktan çıkar. Yani o ortama alışır. Bunun ayet-i Kerimede “derileri eskidikçe onlara yeni deriler verilecektir” buyurur 4/56 ayetinde buyurulur.

 اِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا بِاَيَاتِنَا سَوْفَ نُصْلِيهِمْ نَارًا كُلَّمَا نَضِجَتْ جُلُودُهُمْ بَدَّلْنَاهُمْ جُلُودًا غَيْرَهَا لِيَذُوقُوا الْعَذَابَ اِنَّ اللَّهَ كَانَ عَزِيزًا حَكِيمًا

Yani cilt koruma olduğundan yeni yeni korumalar verilecektir onlara. O korumalar görevini bitirdiği zaman tekrar yenisi verilecektir. Yani tekrar örtülecek demektir. Ne örtülecek, azab örtülecektir. Bu surette elemin gitmesiyle husûl-i rahat, naimdir. Nitekim bu âlemde de emsali çoktur. Meselâ bir kimsenin bir sebeple elini keserler. İlk günlerde, elsizlik onun için şiddetli bir azâb olur. Fakat geçen zaman içerisinde elsizliğe alışır. Artık evvelki elemi duymaz olur. 

Bu hâl onun hakkında nimetdir. Velâkin eli olanlara nisbe­ten onun hâli azâbdır. Mühim olan kendisinin rahatıdır. Hani takma diş yaparlar, o dişe alışıncaya kadar takma diş takır takır sanki ağzında koskoca taşlar demirler varmış gibi ama belirli bir süre geçtikten sonra artık onun takma olduğunun farkında bile olmaz. Dolayısı ile o takma diş onun için nimet olur. Veyahut nâr içinde bir naîm-i müstakıll-i zâid hâsıl olur. Yani müstakil bir nimet hasıl olur, Nitekim hadîs-i şerifte ya'nî "Tahkîkan ehl-i nârın ba'zıları ateş ile oynarlar” buyrulur. Halbuki oyun oynamak nimet içinde vâki' olur bir hâldir. 

Binâenaleyh cehennemde ziyâde olarak bir de müstakil bir nimet hâsıl olur. Bunun nazâiri, bu âlemde dahi mevcûddur. Meselâ uyuzluk marazdır. Ve marîz olan muazzeb olur. Fakat uyuz, vücûdunu kaşıdığı vakit, bu kaşınmaktan bir lezzet duyar. Lezzet ise naîmdir. Şu halde azabın içinde ziyade olan bir de nimet hâsıl olmuş olur. İkincisi de bu türdendir. 

MESNEVİ:

Hz. Şeyh (r.a.) bu fass-ı latifte "Alem Hakkın suretidir; ve O âlemin ruhu olup onu tedbir eder, meydana getirir; binâenaleyh âlem, insân-ı kebîrdir" buyurmuş idi. Mesnevî-i Şerifin dördüncü cildinde de Ya'nî "Hukemâ-yı felsefî "Âdem âlem-i sağîrdir" derler. Yani felsefe alimleri Âdem, küçük alemdir derler. Hukemâ-yı ilâhî ise yani hikmet ehli alimler ise "İnsan âlem-i kebîrdir" derler. Zîrâ o zahir alimlerinin ilmi, Âdemin suretine kısır kalmıştır. Yani insanı suret olarak görür. Fakat bu hukemânın ilmi, insanın hakîkatine vâsıl olmuştur" buyrulur. Yani ilahi hükemanın, hakimlerin, hikmet sahipleri, insanın hakikatine ulaşmışlardır. İmdi mademki âlem, insandır; onun aksi olarak insan dahi bir âlemdir. “Ne var alemde o var Âdem’de” Ve insan olan âlemin sıfatı "kebîr" olunca, Âdem olan âlemin sıfatı da, onun mukabili olarak "sağır" olur. Ve bundan "Âdem âlem-i sağîrdir" neticesi çıkar. Ve bu netice dahi hukemâ-yı felsefînin kavline tevâfuk eder. Yani ona uygun gelir. Fi'l-hakîka da cenâb-ı Şeyh (r.a.)in bu hükmü, âlemin sureti hakkında olduğu gibi, felsefe alimlerinin kavli de, insanın sureti hakkında olduğundan, bu iki hükmün tevâfuku suret i'tibâriyle olur. 

Şu kadar ki hukemâ-i felsefinin ilmi Âdem'in suretine kaldığından Âdem hakkında bundan başka bir hüküm / veremezler. Âdem’in hakikatini tanımadıkları için sadece suretine bakıp etinin kemiğinin yani sadece fiziki yönünün üstünlüğüne bakarak değerlendirirler. Fakat ilâhî hüküm sahipleri Âdem’in hakikatine muttali' olduklarından, onlar suret i'tibâriyle Âdem'e "âlem-i sağır" demekle beraber, ma'na i'tibâriyle de "âlem-i kebîr" derler. Yani iki hükema da Âdem’e alem-i sağir (küçük alem) diyorlar. Ama diğeri özüne bakarak aynı zamanda alem-i kebirdir de diyorlar. Diğerleri kebirliğini idrak edemediğinden sadece ete kemiğine bakıyorlar ki işte bu da iblisliktir. İblis de öyle demedi mi, “o çamurdan halk edildi ben ise ateşten halk edildim” dedi. Âdemin sadece çamurluğunu yani sağirliğini gördü. Demek ki bu itibarla itikad sahibi olanalar iblisi yoldaki itikadlardır. 

Mesnevi:Tercüme: "Surette görünüşte küçük âlem sensin; ma'nâda büyük âlem de sensin". 

Şerh: Ya'nî insanın her iki vasf ile tavsifi sahîhdir. Suretine nazaran "âlem-i suğrâ" ve ma'nâsına nazaran dahi "âlemi kübrâ" demek insan için muvafık olur. Nitekim İmâm-ı Alî (k.a.v.) efendimiz buyurlar: 

Beyt: Tercüme: "Sen, seni cirmi sağırsın zu'm edersin. Halbuki âlemi ekber sende meydana gelmiştir.” Mesnevi: Tercüme: "O dal zahiren meyvenin aslıdır. Fakat dal, bâtınen yemiş için mevcûd oldu. Eğer meyva meyli ve ümîdi olmasaydı, bağcıvan ağacın kökünü diker mi idi? Gerçi surette meyvenin doğması ağaçtan oldu ise de, ma'nâda o ağaç meyveden doğdu." Şerh; Bu beyitler, insanın surette "âlem-i sağır" ve fakat bâtında "âlem-i kebîr" olduğuna misâldir. Hz. Mevlânâ (r.a.) buyururlar ki: Bu hâli, meyva ile ağaçta görebilirsin. Zîrâ ağaç zahirde meyvanın aslı ve mebdeidir. Meyveyi gördüğün zaman meyve sağirdir dersen yanlış dersin. Ama görünüşte sağirdir dersen doğrudur. Ama aynı zamanda kebirdir. Çünkü çekirdeği de içinde ağacı ağaç yapan o çekirdeği de kendinde mevcuttur. O zaman ağacın özü meyvedir. Ve ağacın sebeb-i vücudu da meyvedir. O zaman insan bu ağacın meyvesi olduğundan insanın sebeb-i vücudu bu alemdir. Veya alem insanın sebeb-i vücududur. Velâkin bâtında ve ma'nâda, bunun tersidir. Çünkü taleb edilen ve kasd edilen bi'zzât meyvadır, ağaç değildir. 

Bağçıvan, bu sebeple ağacın kökünü diker. Binâenaleyh ağacın vücudunun meydana gelmesi meyvedir. Alem-i sağîr ile kebîr de aynen bu misâle benzer. Zahirde âlem-i kebîr olan kâinat “evveli ma halakallahü nuri” hadîs-i şerifinde beyân buyrulduğu üzere, yine zahirde âlem-i sağır olan cism-i Resûlullah (s.a.v.) dışarıdan bakıldığında cismi küçük görünen Rasulullah in hakikatinden ve ruhundan zuhura gelmiştir. Ve "hakîkat-i muhammediyye" (s.a.v.) taayyün âleminin özüdür. Binâenaleyh bâtında ve ma'nâda insân-ı kâmil, "âlem-i kebîr"dir. “Evveli ma halakallahi nuri” dediği esma mertebesindeki önceliğini anlatıyor, “Nur” mertebesini anlatıyor. O mertebenin dahi öncüsüdür, “Nur” esma mertebesi, rububiyet mertebesi, burada varlıklar artık kimliklerini bulmuşlardır, buna alem-i melekut da deniliyor. Yani kuvvetler alemi deniliyor, zuhura gelmeye hazır alemdir, buraya alem-i misal de diniyor, alem-i ervah da deniliyor. 

Ama aslı Nur’i, benim nurum dediği hakikat-ı Muhammediyenin nurudur. Nur deyince biz boşta bir aydınlık zannediyoruz, öyle değildir, varlıkların kimlik alışlarının meydana getirilmesine sebep olan görüntülerini klişeleştiren meydana getiren ki bu kendi içinden gelen bir oluşumdur. Eğer bu mertebe olmasaydı, esma mertebesi olmasaydı hayatı olan varlıkların zuhura gelmesi mümkün değildi. “Hay” esmasının zulmette kalmasıdır, bilinmezlik halinde olmasıdır. İşte Nur bu bilinmezlik alemini bilinir hale getiriyor. Orada bireyler haklarını aldılar. Bireyler batın alemindeki haklarını aldılar, madde aleminde de faaliyete geçtiler. Bir bakıma tekrardan zulmete düştüler. Ama hangi zulmete tabiat zulmetine düştüler. Orada ilahi zulmette idiler neticede sıfat mertebesinde “Ruh” yani nefes-i Rahmani ile hayatlarını buldular, Nur aleminde de görüntüye geldiler, kimlik yapıları kendilerine has siluetleri belirtildi ve bunların da gezer, yürür hale gelmesi, görüntüye gelmesi için de tekrar zulmet yani tabiat zulmetine girdiler. 

İşte yapmamız lazım gelen şey burada bahsettiği gibi bu tabiat zulmeti içinden baktığımız zaman biz “alem-i sağiriz, felsefi alimleri insana bu yönüyle baktığı için küçük alem olarak görüyor. Küçük alem gördüğünde dahi şaşkın yani insanın güzelliği hakkında şaşkın, ne olduğunu değerlendiremiyor. Vücuttaki sanatın sonuna ulaşamadığı için aha burada hayrette kalıyor. Yani vücud-u sağirde daha hayrette kalıyor. Suretinde daha hayrette kaldığı için suretini aşamıyor. Bir sistemlerine bakıyor, bir akıl yapısına bakıyor, kendisinde bulunan cüzlerine bakıyor, bir türlü sonuna ulaşamıyor ne benzerini yapabiliyor, ne onun bir parçasını üretebiliyor. Ürettikleri sadece mekanik olanlarıdır. İşte bu mertebede zulmete girmiş olan düşünceler bu zulmeti aşar da gerçek zulmete ulaşabilirlerse o zaman asıllarına ulaşmış oluyorlar, alem-i kebire ulaşmış oluyorlar.

Mesnevi: Tercüme: "Mustafâ (a.s.) bu sebepten, Âdem ve enbiyâ, liva-ı hamd sancağı altında benim arkamda olurlar, buyurdu. O zû-fünûn "Biz sâbikîn olan ahîrîndeniz" işaretini bunun için buyurmuştur.

 Yani fen sahibi ilim sahibi olan Hazret-i Peygamber “biz sabıkın olan ahirindeniz” yani son gelen başlardanız işaretini bunun için buyurmuştur. Gerçi surette ben Âdem'den doğmuşumdur; fakat ma'nâda ceddin ceddi vâki' olmuşumdur. Zîrâ meleğin secdesi ona benim için oldu. Ve o yedinci feleğe benim için gitti. Binâenaleyh ma'nâda peder benden doğdu. Nitekim ma'nâda ağaç meyvadan doğdu." Şerh: Ya'nî (s.a.v.) Efendimiz, hadîs-i şeriflerinde "Âdem ve onun arkasında olan kimseler rûz-i kıyamette benim sancağım altındadır. Ve bu kelâm fahr ve mübâhât cihetinden değildir" buyururlar. Yani insanların üzerine yükseklik kurma babından değildir buyururlar. Ve hakîkat-i muhammediyye, taayyün-i alemin mebdei olduğu için ya'nî "Biz sâbikîn olan âhiriniz" yani son gelen ilkleriz” kavl-i şerifi ile sûreten âhir yani cesed ve suret olarak son ve ma'nen önde olduklarına işaret buyurmuşlardır. Ve "Ma'nâda ceddin ceddi vâki' olmuşumdur" kavliyle yani “ben nebi idim halbuki Âdem, su ile toprak arasında idi” hadîsi şerifine işaret olunur. 

Mesnevi:Tercüme: "Evvel-i fikr, amelde âhir geldi. Husûsiyle bir fikir ki o vasf-ı ezel ola." Şerh: Ya'nî fikirden ibaret olan evvel, fiil ve amel cihetiyle âhir olarak zahir oldu. Meselâ, bir mi'mâr, birisi için bir köşk yapmak murâd etse, evvelen o köşkün suretini zihninde tasarlar. Bu suret mimârın fikridir. Ve bu fikir, köşkün vücûd-i hâricisinden evveldir. Vaktaki mi'mâr köşkü bina eder, o evvel olan fikir, fiil cihetiyle âhir olarak zahir olur. İmdi bu binâ-yı kâinat ki, evvelen sureti ilm-i ilâhîde peyda olmuş idi; yani ilm-i ilahinin suretinde meydana gelmiş idi. fikir, ya'nî irâde-i iîâhî neticesidir. / Ve ilim ve irâde-i ilâhî ise Hakk'ın sıfât-ı ezeliyyesidir. Binâenaleyh bu ilim ve irâde-i ilâhî dahi, amelde âhir olarak zahir oldu. Yani fiilde sonradan meydana geldi. Zîrâ bu Fass-Hûdî'de beyân olunduğu üzere, vücûd-i mutlakın, kerbden sıkıntıdan, dışarıya çıkmasını istemesinden dolayı vâki' olan "nefes-i rahmânî"si ile, evvelen müteayyin olan şey "hakikati muhammediyye" idi; ve cemî'i kâinat bu hakikatte mündemiç idi. Çünkü cemî'i eşyayada ilk madde ve "heyûlâ" (atomun kaynağı olan) olan bu hakikattir. Bi­nâenaleyh zuhûr-i Fahri âlem (s.a.v.) bi'l-cümle ekvânın illet-i gâiyyesidir. Ve lim-i ilâhî mertebesinde önce iken, fiil-i ilâhî mertebesinde son oldu. 

S O N

-------------- 

Gerçekten de bu kitaplar hakkında aleyhte söylenecek hiçbir şey yoktur, kim ki böyle bir davranışta bulunur, kendini cahilin cahili olarak ilan etmiş ve aklının ne kadar kısır ve fikrinin ne kadar ön yargılı ve ufkunun ne kadar da dar olduğunu, bu vasıfları ile kendi halini ispat etmiş olur. 

Gerçek bir düşünür, İslam’a yakışır bir ilim sahibi, Peygamberimize yakışır bir ümmet, Rabbımıza yakışır idrakli ve ne yaptığını bilen bir kul ve insanlık alemine yardımcı olan bireyler olmamızı Cenâb-ı Hakk’tan niyaz ederim. 

Bütün bu hakikat-i ilahiye ilimlerinin bizlere kadar ulaştırılmasında emeği geçen bütün hizmet ehli kadirşinas kimselere teşekkür ederiz. 

Bizlerde, bizlerden sonra gelecek yeni nesillerimize bu ilahi emanetleri aktarmaya acizane çalışmalar yapmaya gayret ediyoruz. Cenâb-ı Hakk evvela bu hakikatleri hepimize idrak ettirsin sonra da tahakkuklarını nasib etsin İnşeallah. 

Allah Hak söyler Hakk-ı söyler.

 Gayret bizden muvaffakıyet Hakk’tandır. T.B. 

----------------- 

 Terzi Baba kitapları. 

Terzi Baba Baskısı olan kitaplar. 

1. Necdet Divanı:

2. Hacc Divanı:

3. İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri:

4. Lübb’ül Lübb Özün Özü, (Osmanlıca’dan çeviri):

5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri):

9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet:

10. Kelime-i Tevhid, değişik yönleriyle:

11. Vâhy ve Cebrâil:

12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi:

13. (13) On üç ve Hakikat-i İlâhiyye: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri ve şerhi 

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

16. Divân (3)

19. Sûre-i Feth ve fethin hakikat-i.

21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

22. Sûre-i Yûsuf ve dervişlik:

24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.) 

35. Fâtiha Sûresi: 

39. Terzi Baba: (2)

41. İnci tezgâhı:

49. 36-Yâ’sîn, Sûresi: 

59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

67. 067-Mülk Sûresi: 

68. 1-namaz sureleri

69. 2-namaz sureleri

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

91-Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

95- Terzi Baba-(8) (19/53)

96- 41-Fussilet Sûresi. 

103-terzi Baba yüksek lisans tezi. 

118- 52-Tûr suresi. Ve M. Nusret tura. 

129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

-------------------

(H) Yayınları tarafından basılan kitaplarımız: 

-------------------

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve hakikatleri: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri.

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem-safiyeti. Safiyyullah. (a.s.) 

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

------------------------------ 

 Terzi Baba kitapları sıra listesi

 KAYNAKÇA

 1. KÛR’ÂN VE HADîS :

 2. VEHB : Hakk’ın hibe yoluyla verdiği ilim.

 3. KESB : Çalışılarak kazanılan ilim.

 4. NAKİL : Muhtelif eserlerden, Mesnevi’i şerif, İnsân-ı Kâmil, Fusûsu’l Hikem ve sohbetlemizden müşahede ile toplanan ilim.

(Gönülden Esintiler) 

1. Necdet Divanı:

2. Hacc Divanı:

3. İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri:

4. Lübb’ül Lübb Özün Özü, (Osmanlıca’dan çeviri):

5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri):

9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet:

10. Kelime-i Tevhid, değişik yönleriyle:

11. Vâhy ve Cebrâil:

12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi:

13. (13) On üç ve Hakikat-i İlâhiyye: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri ve şerhi 

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

16. Divân (3)

17. Kevkeb. Kayan yıldızlar.

18. Peygamberimizi rû’ya-da görmek. 

19. Sûre-i Feth ve fethin hakikat-i.

20. Terzi Baba Umre (2009)

21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

22. Sûre-i Yûsuf ve dervişlik:

23. Değmez dosyası:

24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.) 

25. -1-Köle ve incir dosyası: 

26. Bir zuhûrât’ın düşündürdükleri: 

27. -2-Genç ve elmas dosyası: 

28. Kûr’ân’da Tesbîh ve Zikr: 

29. Karınca, Neml Sûresi: 

30. Meryem Sûresi: 

31. Kehf Sûresi: 

32. 3-Terzi Baba İstişare dosyası: 

33. Terzi Baba Umre dosyası: (2010)

34. -3-Bakara dosyası: 

35. Fâtiha Sûresi: 

36. Bakara Sûresi: 

37. Necm Sûresi: 

38. İsrâ Sûresi: 

39. Terzi Baba: (2) 

40. Âl-i İmrân Sûresi: 

41. İnci tezgâhı: 

42. 4-Nisâ Sûresi: 

43. 5-Mâide Sûresi: 

44. 7-A’raf Sûresi: 

45. 14-İbrâhîm Sûresi: 

46. İngilizce, Salât-Namaz: 

47. İspanyolca, Salât-Namaz: 

48. Fransızca İrfan mektebi:

49. 36-Yâ’sîn, Sûresi: 

50. 76-İnsân, Sûresi: 

51. 81-Tekvir, Sûresi: 

52. 89-Fecr, Sûresi: 

53. Hazmi Tura: 

54. 95-Beled-Tîn, Sûresi: 

55. 28- Kasas, Sûresi: 

56. İrfan-Mek-Şer-Fransızca-Baba: 

57. 20-TÂ HÂ Sûresi: 

58. Mirat-ül-İrfan-ve-şerhi: 

59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

62. -4-Bir ressam hikâyesi:

63. İnci mercan tezgâhı

64. Ölüm hakkında:

65. Reşehatt’an bölümler: 

66. Risâle-i Gavsiyye: 

67. 067-Mülk Sûresi: 

68. 1-Namaz Sûrereleri: 

69. 2-Namaz Sûrereleri: 

70. Yahova Şahitleri: 

71. Mü-Geceler-Fran-les-nuits: 

72. Îman bahsi: 

73. Celâl cemâl Celâl: 

74. 2012 Umre dosyası: 

75. Gülşen-i Râz şerhi: 

76. -5-Doğdular, yaşadılar hikâyesi: 

77. Aşk ve muhabbet yolu: 

78. A’yân-ı sâbite. Kazâ ve kader:

79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.

81- Hayal vâdîsi’nin çıkmaz sokakları: 

82- Mektuplarda yolculuk-M.Nusret-Tura.

83- 2013 Umre dosyası. 

84- Nusret Tura-Vecizeler ve ata sözleri.

85- Nusret Tura-Tasavvufta aşk ve gönül.

86- Terzi Baba-(6) İstişare dosyası.

87- Terzi Baba-İlâhiler derleme.

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

89- 6-Her şey merkezinde hikâyesi. 

90- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-1) şerhi. 

91- Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

92- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (2) şerhi. 

93- 7. İngilizce. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

94- Mescid-i Dırarr-Kubbet-ul Kara. 

95- Terzi Baba-(8) (19/53)

96- 41-Fussilet Sûresi.

97- 2015 Umre dosyası. 

98- Solan bahçenin kuruyan gülleri. 

99- Terzi Baba-(9) İstişare dosyası. 

100-14-İrfan mektebi ve şerhi-İspanyolca.

101- Bosna Hersek dosyası. 

102-The SCHOOL OF WISDOM (irfan mektebi)

103-Terzi Baba yüksek lisans tezi. 

104-Hacc Umre ve hakikatleri.

105-Cemo ve Farko.

106-(2016) Umre dosyası.

107-Vahy ve Cebrâîl- (Fransızca)

108-Ru’ya-Mana-alemi- Tezi Baba ile ilgili zuhuratlar. 

109-terzi Baba tasavvufi izahlar. 

110-19-53-Şeker risalesi.

111-Lübb-ül lübb-Özün özü ve şerhi.

112-Bir kardeşin soruları ve cevapları

113- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-2) şerhi.

114- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-3) şerhi.

115- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-4) şerhi.

116- 2017-Kudüs seyahati dosyası. 

117- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-5) şerhi.

118- 52-Tûr suresi. Ve M. Nusret tura.

119-Fu-Hi-01-Adem Fassı.

120-Fu-Hi-02-Şit Fassı.

121-Fu-Hi-03-Nuh-fassı.

122-Fu-Hi-04-İdris-05-İbrahim-fassı

123-Gülşen-i Raz-2-Terzi Baba şerhinin tamamı. 

124-İbretlik bir değmez dosyası daha Satih ince.

125-2018 Umre dosyası 

126-14-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

127-15-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

128-İbretlik bir hikâye daha. Kaf dağı ve Zümrüd-ü Anka.

129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

130-İbretlik bir hikâye daha. Kilise çanları. 

131-Kur’ân-ı-Kerîmde yolculuk-53-Ayetleri ve Terzi Baba- 

132-Kaner Yiğido-İbretlik bir hikâye daha- 

133-1-İzmir İrfan sohbetleri. 

134-2-Sohbet arası sohbetler. 

135-3-Sohbet arası sohbetler.

136-4-Sohbet arası sohbetler.

137-5-Sohbet arası sohbetler.

138-6-Sohbet arası sohbetler.

139-7-Sohbet arası sohbetler.

140-8-Sohbet arası sohbetler.

141-9-Sohbet arası sohbetler.

142-10-Sohbet arası sohbetler. 

143-11-Sohbet arası sohbetler. 

144-12-Sohbet arası sohbetler. 

145-13-Sohbet arası sohbetler. 

146-14-Sohbet arası sohbetler. 

147-15-Sohbet arası sohbetler. 

148-16-Sohbet arası sohbetler. 

149-17-Sohbet arası sohbetler. 

150-18-Sohbet arası sohbetler.

151-19-Sohbet arası sohbetler.

152-20-Sohbet arası sohbetler.

153-21-Sohbet arası sohbetler.

154-22-Sohbet arası sohbetler.

155-23-Sohbet arası sohbetler.

156-24-Sohbet arası sohbetler.

157-25-Sohbet arası sohbetler.

158-26-Sohbet arası sohbetler.

159-27-Sohbet arası sohbetler.

160-28-Sohbet arası sohbetler.

161-29-Sohbet arası sohbetler.

162-30-Sohbet arası sohbetler.

163-1-7-Esmâ’ül Hüsnâ-M.Nusret Tura. 

164-2-8-Esmâ’ül Hüsnâ-M.Nusret Tura. 

165-9- Ku-Ker-Yol-Kıyamet Sûresi.

166- İnsan-ı Kamil-A-K-C-Cilt-1-Kitap-6-şerhi- 

167- İnsan-ı Kamil-A-K-C-Cilt-1-Kitap-7-şerhi- 

168- 31- Sohbet arası sohbetlerden seçmeler. 

169- İbretlik bir hikâye daha-Usta dan çırağına tavsiyeler- 

170-4- Ru’ya-Mana-Alemi-Terzi Babanın görüldüğü zuhuratlar.

171-5- Ru’ya-Mana-Alemi-Yoruma açık eğitim zuhuratları.

172-6- Ru’ya-Mana-Alemi-Tuzak-mekr-Hileli zuhuratlar.

173- 2020 Umre dosyası.

174- 83-Kur’an-ı kerimde yolculuk Mutaffifin suresi.

175- Mübarek geceler ve bayramlar. İspanyolca çevirisi. 

176- Korona virüs’ün düşündürdükleri.

177- Terzi Baba, “14-İrfan mektebi” tezi. 

178-84-12-Ku-Ker-Yol-İnşikak suresi-

179-13-Terzi-Elif-Terazi-Teradi-İrfan mektebi.. 

180- A- Füsus’ül-Hikem- Mukaddime. 

181- B- Füsus’ül-Hikem- Ayniyet ve Gayriyyet. 

182-Fü-Hi-06-İSHAK FASSI-

183- Fü-Hi-07-İsmail-08-Yakup- fassı- 

184-Fü-Hi-09-Yusuf Fassı-

185-Fü-Hi-10-Hud Fassı-

186-Fü-Hi-11-Salih-12-Şuayb Fassı-

187-Fü-Hi-13-Lut-14-Üzeyir Fassı-

188-Fü-Hi-15-İsa Fassı-

------------------------- 

Altı peygamber serisi: 

1-15. 6 Pey-(1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

2-21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

3-24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.)

4-59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

5-60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

6-61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

-------------------------

Terzi Baba kitapları serisi: 

1-12- Terzi Baba-(1) 

2-39- Terzi Baba-(2)

3-32- Terzi Baba-(3) İstişare dosyası.

4-79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

5-80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.

6-86- Terzi Baba-(6) İstişare dosyası.

7-91- Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

8-95-Terzi Baba-(8) (19/53) 

9-99- Terzi Baba-(9) İstişare dosyası.

10-103-Terzi baba yüksek lisans tezi.

11-108-Tezi Baba ile ilgili zuhuratlar. 

12-109-terzi Baba tasavvufi izahlar. 

13-110-19-53-Şeker risalesi. 

14-126-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

15-127-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

16-87- Terzi Baba-İlâhiler derleme.

17-126-14-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

18-127-15-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

19-129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

20-131-Kur’ân-ı-Kerîmde yolculuk-53-Ayetleri ve Terzi Baba- 

21-165-9- Ku-Ker-Yol-Kıyamet Sûresi.

------------------------- 

Bir hikâye birçok yorum serisi. 

1-25 -Köle ve incir dosyası: 

2-27 -Genç ve elmas dosyası: 

3-34 -Bakara dosyası:

4-61-Bir ressam hikâyesi:

5-76-Doğdular, yaşadılar hikâyesi: 

6-89-Her şey merkezinde hikâyesi. 

------------------------- 

Dîvanlar serisi: 

1-1-Necdet Divanı: 

2-2-Hacc Divanı: 

3-16-Divân (3)

4-87-Terzi Baba-İlâhiler derleme.

5-88-Nusret Tura-Divanı. 

6-129-Terzi Baba divanı, tüm şiirlerim. 

------------------------- 

İbretlik dosyalar serisi. 

1-17-kevkeb-kayan yıldızlar.

2-23-İbretlik değmez dosyası. 

3-73-Celâl Cemâl Celâl “hayalî Kamer’in hayal vâdîsi”

4-81-Hayal vadisinin çıkmaz sokakları. 

5-93-Mescid-i dırar/Kubbet-ul kara. 

6-98-Solan bahçenin/kuruyan gülleri.

7-105-Cemo ve Farko. 

8-112-Bir kardeşin soruları ve cevapları.

9-124-İbretlik bir değmez dosyası daha. Satih ince. 

10-128- İbretlik bir hikâye daha. Kaf dağı ve Zümrüd-ü Anka.

11-130-İbretlik bir hikâye daha. Kilise çanları. 

12-132-Kaner Yiğido-İbretlik bir hikâye daha-

13-169-İbretlik bir hikâye daha-Usta dan çırağına tavsiyeler-

------------------------ 

Umre dosyaları serisi 

1-2. Hacc Divanı:

2-20. Terzi Baba Umre (2009)

3-33. Terzi Baba Umre dosyası: (2010)

4-74. 2012 Umre dosyası: 

5-83- 2013 Umre dosyası.

6-97- 2015 Umre dosyası. 

7-106-(2016) Umre dosyası.

8-104-Hacc Umre ve hakikatleri. 

9-125-2018 Umre dosyası. 

10-173-2020-Umre dosyası.

------------------------ 

Diğer dillere çevrilen Terzi Baba kitapları serisi

1-5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

2- 6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

3-46. İngilizce, Salât-Namaz: 

4-47. İspanyolca, Salât-Namaz: 

5-48. Fransızca İrfan mektebi:

6-71. Mü-Geceler-Fran-les-nuits: 

7-93- 7. İngilizce. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8-100-14-İrfan mektebi ve şerhi-İspanyolca.

9-107-Vahy ve Cebrâîl- (Fransızca)

10-175- Mübarek geceler ve bayramlar. İspanyolca çevirisi. 

------------------------

Mektuplar ve zuhuratlar serisi:

Terzi Baba İnternet dosyaları:

------------------------ 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

1-2- 3- 4- 5- 6- 7- 8- 9- 10-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

11-12-13-14-15-16-17-18-19-20-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar . 

21-22-23-24-25-26-27-28-29-30-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

31-32-33-34-35-36-37-38-39-40-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

41-42-43-44-45-46-47-48-49-50-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

51-52-53-54-55-56-57-58-59-60-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

61-62-63-64-65-66-67-68-69-70-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

71-72-73-74-75-76-77-78-79-80-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

81-82-83-84-85-86-87-88-89-90- 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

91-92-93-94-95-96-97-98-99-100-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

101-102-103-104-105-106-107-108-109-110-

------------------------ 

Kitaplar devam ediyor şu an Yekün= (188+110=298)
