# TB. İlyâs-Lokmân-Hârûn Fasılları

**Yazar:** Terzibaba - Necdet Ardıç

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/tb-ilyas-lokman-harun-fasillari
**Sayfa:** 378

---

GÖNÜLDEN ESİNTİLER

MUHYİDDÎN İBNÜ’L ARABÎ

FUSÛSU’L-HİKEM 

22-İlyas – 23-Lokman

24-Harun-FASSI

Ahmed Avni Konuk, Tercüme ve Şerhi. 

(191-22-23-24) Hazırlayanlar Prof.Dr. Mustafa Tahralı-Dr. Selçuk Eraydın Şerhinin Şerhi.

Tekirdağlı Terzi Baba Necdet Ardıç.

İRFAN SOFRASI 

NECDET ARDIÇ 

TASAVVUF SERİSİ (191-22-23-24) Necdet Ardıç

İz-Terzi Baba Adres Büro: Ertuğrul Mahallesi Hüseyin Pehlivan Caddesi No: 29/5 

Servet Apt. 59 100

Tekirdağ 

Ev: 100 yıl Mahallesi Uğur Mumcu Caddesi Ata Kent Sitesi A Blok Kat 3, D. 13.

 Süleyman paşa Tekirdağ Tel: (0282) 408 93 84 

 (0533) 7743937

www.terzibaba13.com

terzibaba13@gmail.com

 İÇİNDEKİLER

Önsöz (6)

Bu Fass Kelime-i İlyasiyye’de Mündemiç “Hikmet-i İnasiyye”nin Beyanındadır. (10)

Mesnevi (29)

Mesnevi (31)

1.Paragraf: İlyâs İdrîs (a.s.) dır. Allah Teâla onu mekân-ı aliyye ref etti. (32)

2.paragraf: Cebel-i Lübnan yarılıp İlyâs (a.s.)a ateşten bir at sureti gösterildi. (40)

3.Paragraf: İmdi Hak, İlyas'da münezzeh oldu. (46)

4.Paragraf: Allah Teâlâ ona ma'rifeti tecellî ile verdiği vakit onun ma'rifet-i ilâhiyyesi kâmil olur (54)

5.Paragraf: Evham, bu neş'et-i insâniyyede, galebede ukûlden daha kavî oldu. (64)

6.Paragraf: (Şura. 42/11) âyeti tenzih hakkında nâzli olan âyetin a'zamıdır. (70)

7.Paragraf: Şeriatların tümü, vehimlerin hükmettiği şeyle vârid oldu. (74)

8.Paragraf: Biz ayn-ı müntekıd ve mu'tekid üzre süturu irhâ've hucubu isdâl ederiz. (83)

9.Paragraf: Hakk'ın kendisinde tecellî eylediği o suretin levazımı ve hakâyıkı Hakk'a tâbi' olur. (85)

10.Paragraf: Vücûd itibar bakımından iki kısma münkasimdir. Birisi müessir ve diğeri müesserün-fihdir. (90)

11.Paragraf: Akl-ı selim ya meclâ-yı tabiîde tecellî-i ilâhî sahibidir; veyahut mü'min-i muslimdir. (95)

12.Paragraf: İmdi insan, her ne kadar "ayn" ile vâhid ise de, o, suver ve eşhas ile kesirdir. (97)

13.Paragraf: Hak Teala, mütecellî olandır; herbir surette

 O'nun gayri yoktur. (99) 

14.Paragraf: Hak âlemlerden ganîdir; ve esmâ-i ilâhiyye haysiyyetinden, âyîneler gibi olur. (101) Mesnevi (103)

15.Paragraf: (Enfâl,8/17) "Ya Habîbim, attığın vakitte sen atmadın; velâkin Allah Teâlâ attı". (107)

16.Paragraf: "Tahkîkan illet, kendinin illeti olan malûlün illeti olur" (125)

17.Paragraf: Ve aklın onunla hükmettiği şey, fikirde tecrîd ile sahihtir. (131)

18.Paragraf: Eğer abd-i Rab olursa aklı O'na reddeder; 

eğer abd-i nazar olursa, Hakk'ı onun hükmüne reddeder. (133)

19.Paragraf:İmdi tecellî-i ilâhî haysiyyetinden, ârif-i billâhdan bir arif yoktur. (137) Mevtın-ı Dünyada Haşr ve Neşr (139) Mesnevi (140)

20.Paragraf: Allah Teâlâ İlyas (a.s.) için biri nübüvvet ve diğeri risâlet olmak üzere iki menzilet beynini cem' etti. (140) Mesnevi (142)

21.Paragraf: Vaktaki Allah Teâlâ beni bu makamda ikâme Eyledi. (143)

22.Paragraf: Zikrettiğimiz şeyle tahakkuk ettiği vakit, akl-ı mücerred olmaklığa intikâl eder. (143)

23.Paragraf: Tabiat nefes-i rahmaninin aynı olduğu üzerine keşf olunursa, muhakkak hayr-ı kesîr i'tâ olundu. (145)

24.Paragraf: (Enfâl, 8/17) "îmân ehli küffârı katletmediler;

 velâkin onları Allah Teâlâ katl eyledi. (147) Bu Fass Kelime-i Lokmaniyye’de Vaki “Hikmet-i İhsaniyye”nin Beyanındadır. (150)

1.Paragraf: İlah, rızk irâdesine meyl ettiği vakit, kevnin ecma'ı onun gıdasıdır. (159)

2.Paragraf: Meşiyyet-i ilâhiyye bizim için irâde-i rızka taalluk ederse, o meşiyyeti iktizâ ettiği gibi gıdadır. (167)

3.Paragraf: O'nun meşiyyeti, iradesidir. (171)

4.Paragraf: O'nun meşiyyetinden gayri meşîyyet yoktur. (178)

5.Paragraf: Ve bir vecihden ikisinin "ayn"ı birdir. (179)

6.Paragraf: Lokman Allah Teâlâ'yı, o habbe ile muhzır kıldı.(180) 

7.Paragraf: "O göklerde, yerde Allah'dır" (En'âm, 6/3). (186)

8.Paragraf: Zîrâ ma'lûm, şeyden eammdır. (189)

9.Paragraf: O, onunla müsemmâ ve onunla mahdûd olan şeyde, bu şeyin "ayn"ıdır. (199)

10.Paragraf: "Muhakkak cevher Hakk'ın gayrı değildir." (201)

11.Paragraf: Hak Teâlâ, ilm-i zevk ile ilm-i mutlak arasını tefrik etti. (203)

12.Paragraf: İmdi müsemmâ-yı abdin "ayn"ı Hak'tır. (219)

13.Paragraf: Hz. Lokmân'ın hikmetinin tamâmı, Allah Teâlâ'yı"Latif' ve "Habîr" ile isimlendirmek idi. (231)

14.Paragraf: Allah Teala Lokman’ın oğluna beyân ettiği ma'nâ üzerine bir şey ziyâde etmedi. (236)

15.Paragraf: Zîrâ muhakkak Allah Teala zerreyi mübalağa üzere getirdi. (244) Mesnevi (246)

16.Paragraf: "Muhakkak şirk, zulm-i azimdir" (31/13) (247)

17.Paragraf: Vücüdda hakikat üzere şerîk yoktur. (251) Bu Fass Kelime-i Haruniyye’de Münderiç “Hikmet-i İmamiyye”nin Beyanındadır. (256)

1.Paragraf: Harun’un (a.s.) nübüvveti hazret-i rahamûttan oldu. (256)

2.Paragraf: Eğer Musa (a.s.) levhalara nazar-ı tesebbüt ile nazar edeydi, onlarda hüdâ ve rahmeti bulur idi. (262)

3.Paragraf: Buzağıya tapmak onların arasını tefrik eyledi. (302)

4.Paragraf: Arif, Hakk'i her şeyde müşahede eden, belki onu her şeyin "ayn"ı gören kimsedir. (304)

5.Paragraf: Kalbi malının bulunduğu tarafa meyyaldir. (309)

6.Paragraf: Ve suverin bakası yoktur. (311)

7.Paragraf: İnsanın hayvâniyyeti için, hayvanın hayvâniyyetinde tasarruf vardır. (313) Mesnevi (316)

8.Paragraf: (Zuhruf, 43/32) "Biz onların ba'zısını ba'zısının derecâtı fevkinde ref ettik.” (319)

9.Paragraf: Ve teshir iki kısım üzerinedir. (323)

10.Paragraf: Allah Teâlâ derecât-ı kesîre-i muhtelifede ancak kendisine ibâdet olunmasını kaza etti. (330) Mesnevi (332)

11.Paragraf: Eğer kalbde hevâ olmasa idi, hevâya ibâdet olunmaz idi. (337)

12.Paragraf: (Câsiye. 45/23)"Allah Teâlâ onu ilim üzere ıdlâl etti" buyurdu. (340)

13.Paragraf: Ârif-i mükemmel, kendisine ibâdet olunan her bir ma'büdu, Hak için meclâ gören kimsedir. (344)

14.Paragraf: Ârif-i mükemmil putlara ibâdet eden perdelilerin o suretlerden uzak olmalarını emretti. (347)

15.Paragraf: Latifin müşahedesi onun tecellîsi vâsıtası ile olur. (349) Mesnevi (351) Terzi Baba Kitapları (353) Önsöz Muhterem okuyucularımız. Her ne vesile ile elinize ulaşan bu kitaplar, bünyelerinde gerçekten çok değerli ilim hazinelerini barındırmaktadırlar. Başta Aleyhissalâtu Vesselâm Efendimiz olmak üzere, Ondan bu ilmi naklen alan Şeyh-i Ekber (r.a.) Muhyiddîn İbn’ül Arabî Pirimiz ve sonra onu çeviren ve şerheden A. Avni Konuk büyüğümüz ve bu kitapları günümüz şartlarına uyarlayıp hazırlamış olan Prof. Dr. Mustafa Tahralı ve Dr. Selçuk Eraydın kardeşlerimizden Cenâb-ı Hakk ve Peygamber Efendimiz (s.a.v.) gerçekten çok razı olsun, kendilerine bütün kalbimizle şükranlarımızı sunarız. Bu arada okuyanlar tarafından anlaşılmasının biraz daha kolaylaştırılması için yapmaya çalıştığımız bu çalışmalarımızı da Cenâb-ı Hakk kabul buyursun.

Fusûsu’l-Hikem’deki Hikmetleri anlayabilmek için evvelâ bu hususun alt yapısının hazırlanması lâzım gelmektedir. Çünkü kurgusu, bâtın-i “tevhîd/teklik” üzeredir. Ancak genel anlayış zâhir-i “tenzîh” anlayışı üzere olduğundan içindeki mevzuların anlaşılması biraz zor olmaktadır. İşte bu yüzden bir ön idrak, alt yapısı oluşturmak gerekmektedir. 

Epey seneler, bu alt yapı anlayışını hazırladıktan sonra nihayet bu sohbetlere başlanılmış oldu. Muhtelif yerlerde de devam edildi. Mukaddime ile sohbet başlangıcı (11/09/1996)dır. Muhammed Fassı ile bitişi (19/06/2013) olmuştur. Aslında bu mevzuların bitmesi söz konusu değildir ancak dünyadaki süremiz de kısıtlı olduğundan daha başka kitap ve mevzularla da ilgilenmemiz gerektiğinden bu kadarla yetinmek zorunda kaldık. 

Bu ve benzeri kitaplar, Mevlânâ, Mesnevi-i Şerif, Abdülkerim Cili, İnsân-ı Kâmil gibi sayabileceğimiz bu sahada olan ancak içeriği çok geniş az sayıda kitap, İslâm’ın ve Dünya tefekkür ve kültür sahasının zirve kitaplarıdırlar. Bunları idrakli ve gerçek ma’nâ da okuyup inceleyememiş olan kimseler gerçekten büyük kayıp içinde kalmış olurlar. 

Hayatın gerçek ma’nâda anlaşılabilinmesi için ilk şart, kişinin hakikati itibari ile kendisini bilmesidir. Kendisini bilmeyen kişinin ilmi ne kadar çok olursa olsun hayal ve vehmine dayanmaktadır, bu hal de kişide nefsi bir benlik oluşturduğundan, bu sebeple kişi kendi hakikatine girmeye yol bulamaz ve bu âlemden isterse birkaç üniversite bitirmiş olsun, kendinin yabancısı/cahili olarak gider. 

Bu ve benzeri kitaplar, kişiyi kişiye tanıtmakta ve oradan da kişi Rabb’ine yol bulabilmektedir. Aksi halde kişi gaflet ve atalet içinde bu çok değerli vakitlerini verip, hayal ve vehmi satın almış olur. Yapılacak iş; kişinin mutlaka kendine dönüş yolunu bulması ve kendinden geçen Hakk’a giden yolu bulması lâzım gelmektedir. Kişi evvelâ kendine ulaşamaz ise Rabb’ine hiç ulaşamaz. Çünkü “nefsine ârif olan Rabb’ine ârif olur” hükmü gerçektir. 

Bütün bu hususların ses alma cihazlarından çıkarılıp, kayda geçirilmesi için gerçekten çok büyük bir gayret gösterip bıkmadan yorulmadan uzun bir çalışma yapan ve böylece bu kayıtları meydana getiren Hulusi Korucu Bey ve diğer hizmeti geçen kardeşlerimize de her istifade edebilen kimseler namına teşekkür ederiz. Cenâb-ı Hakk dünya, ahiret işlerinde kolaylıklar nasip etsin İnşeallah. 

Bende kayda alınan bu sohbetleri, okuyucularımıza yaraşır bir şekilde sunabilmek için gereken yazı ve sayfa düzenlemelerini uzun bir süredir yapmaya çalışarak nihayete erdirmeye çalıştım.

Her bir fassı daha kolay okunur ümidi ile ayrı müstakil birer kitap olarak düzenlemeyi düşündüm ve öyle hazırladım. Eğer birkaç ciltte toplasa idim, ciltler oldukça kalın olur ve okunmalarında da zorluk olabilirdi, bu yüzden her bir fassı müstakil bir kitap olarak daha kısa bölümlerini de birleştirerek hazırladım. Bununla birlikte başta bulunan Mukaddimenin de bazı bölümlerini ayrı bir kitap olarak hazırladım. Ayrıca ehemmiyeti yönünden, Ayniyyet Gayriyyet bölümlerini de bazı başka ilavelerle bir kitap olarak hazırladım. Cenâb-ı Hakk ilgilenen herkesi bunlardan faydalandırsın inşeallah. 

Bilindiği gibi konuşma edebiyatı ile yazı edebiyatı arasında fark vardır. Buradaki konuşma sûretiyle olan sohbetleri fazla müdahale etmeden olabildiği kadar yazı şekline dönüştürerek ve gerektiğinde bazı ilaveler yaparak öylece kayda almış olduk. 

Bu vesileyle; İlâh-i Ya Rabb-i bu dosyalardan meydana gelecek ma’nevi hasılayı evvelâ Efendimiz Muhammed Mustafa’nın (s.a.v.), Validelerimizin ve Ehlibeyti’nin ruhlarına hediye eyledim. Daha sonra Şeyh-i Ekber (r.a.) Muhyiddîn İbn’ül Arabî Pirimiz ve sonra onu çeviren ve şerheden A.Avni Konuk büyüğümüz ve bu kitapları günümüz şartlarına uyarlayıp hazırlamış olan, Prof. Dr. Mustafa Tahralı ve Dr. Selçuk Eraydın kardeşlerimizin ve bu kayıtları meydana getiren “Hulusi Korucu” Bey kardeşimizin, emeği ve hizmeti geçen diğer kardeşlerimizin geçmişlerinin, Nusret Babamın ve Rahmiye Annemin ve kendi Anne ve Babamın da ruhlarına hediye eyledim kabul eyle haberdar eyle Ya Rabbi. 

------------------- 

NOT= Bu arada şunu belirtelim ki, bir yanlışlık olmasın diye metnin geçtiği yerleri “kalın” yazı ile A. Avni Konuk Beyin şerhinin geçtiği yerleri “italik-eğik” yazı ile diğer Terzi Baba şerh ve izahları ise normal yazı ile belirtilecektir ki metin ve şerh izahlardan ayrılmış olsun, aksi halde metin şerh ve izahlar birbirine karışacağından yanlışlıklar olabilir. Bu yüzden metinde geçen kelime ve cümleler koyu kalın; şerh kısımları italik/eğik ve izahlar düz yazı ile yazılacaktır. Cenâb-ı Hakk hepimizin idraklerini açsın İnşeallah. 

Son düzenlemeleri yapan oğlumuza da teşekkür ederiz, Cenâb-ı Hakk kendilerine ailece sağlık, sıhhat, güzellikler nasib eylesin. 

Her halde, kasıtsız olarak, eksiklerimiz olacağından, bütün bunlardan şimdiden özür dileriz. Gelecek sayfalarda metin, şerh ve izahlar birbiri içine çok geçmiş olduğundan bunların hepsini ayırmak pek mümkün olamayacağından bazen metin ve şerh ile izahlar birine tabii olarak karışabileceğinden onları kendimiz namına sahiplenmekten Hakk’a sığınırız, bu hususun göz önünde bulundurulmasını okuyucularımızdan bilhassa rica ederim, kelimesi kelimesine bunları birbirinden ayırabilmek için gerçekten çok uzun bir çalışmaya ihtiyaç vardır, bu zamanı da bulmak mümkün değildir. Bu ve benzeri eserler üzerinde çalışmak ve faaliyet göstermek oldukça mes’uliyyetli bir iştir, Rabbim mahcup etmesin. (Euzü bike minke) (senden sana/beşeriyetimizden ulûhiyyetine sığınırız.) (Huz biyediy/elimden tut ya Rasûlüllah.) Bu bölümde İlyasiyyet, Lokmaniyyet, Haruniyyet, hakikatlerden bahsedilecektir ki, aslında kendi İlyasiyyet, Lokmaniyyet, Haruniyyet, hakikatimizden bahsedilecektir, kendinden haberi olmayan bir birimin gerçek manadaki Hakk’tan haberi olması mümkün değildir. 

Ey Hakk yolcusu salik kardeşim, bu mevzular sadece geçmiş, mazide kalmış kimselerin hayat hikayeleri değildir. Bugün için senin zatının ve nefsinin hayat hikayesidir, ona göre oku ve kendinde bunları bulmaya çalış ki senin de Âdemiyet/İnsanlık devren başlamış olsun. Oradan da yola çıkarak Muhammediyyet devrene ulaşmaya yol bulabilesin. İşte bu seyir senin sırat-ı müstakimin ve Hakk’a vuslatındır.

----------- 

Muhterem okuyucularım; yine bu kitabı da okumaya başlarken, nefs’in hevasından, zan ve hayalden, gafletten soyunmaya çalışarak, saf bir gönül ve Besmele ile okumaya başlamanızı tavsiye edeceğim. Çünkü kafamız ve gönlümüz, vehim ve hayalin tesiri altında iken gerçek ma’nâda bu ve benzeri kitaplardan yararlanmamız mümkün olamayacaktır.

Gayret bizden muvaffakiyyet Hakk’tandır.

Tekirdağlı Terzi Baba Necdet Ardıç.

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

BU FASS-I ŞERİF KELİME-İ İLYÂSİYYE'DE MÜNDEMİÇ OLAN "HİKMET-İ İNASİYYE”NİN BEYANINDADIR

Burada her ne kadar bir peygamberin hayat hikayesi anlatılıyorsa da ama onların hepsinde bize ait nefsimize ait safhalar vardır, hususiyetler vardır ve oradan alacağımız hisseler vardır. Peygamber efendimiz için Kur’an-ı Kerim’de nasıl bahsediliyor, “O size bir örnektir” diye ve diğer peygamberler hakkında da “Her peygamberden alacak hisseleriniz vardır” diye işte kısasen enbiya Kur’an-ı Kerim de de belirtilen peygamberlerin hayat hikayeleri sadece onlara aitmiş gibi onlara ait bir bilgiyi aktarıyormuşuz gibi değil, onlardaki bizi görerek veya onlardaki mertebenin hakikatini görerek o mertebelerden bizde de olduğunu idrak ederek ve o yoldan onların hakikatine nüfuz etmek suretiyle o mertebedeki kendi hakikatimizi nüfuz etmiş olmamız gerekiyor. 

Yolunu böyle kurmuşlar, yoksa doğrudan doğruya sen şusun, sen busun gibi diyecek ve kesin bir hüküm verecek hal yoktur. Her bir idrakte, her bir şuurda yeni bir anlayışta o zaman kişi bakacak ki evet bu peygamber hazaratının yaşadığı devre buymuş ve yaşadığı mertebe buymuş. Bunu kendinde bulacak kişi, işte o zaman Kur’an’i seyr-i sülukunu yapmış olacaktır, Hakikat-i Muhammediye’ye ulaşıncaya kadar. 

Kur’an-ı Kerim bilindiği gibi sadece kabir başına gidip ölülere okunacak yahut Cuma akşamları bir Yasin okunacak kadar dar çerçevede sıkıştırılacak bir kitap değildir. Bütün alemler içinde mevcut onun bilindiği gibi dört isminden bir tanesi de Kur’an-ı Fiili, Kur’an-ı Tafsili olan bütün bu alemdir. Öz olarak içerisine yazılmış, ama içerisindeki manaların hepsi açıldığı zaman bütün alemi meydana getiriyor, baştaki “Elif, Lam, Mim” da açık olarak bunu belirtiyor. ﴿١﴾ الۤمۤ ﴿٢﴾ ذَلِكَ الْكِتَابُ لارَيْبَ فِيهِ هُدًى لِلْمُتَّقِينَ 2/1-2 Elif, Lam, Mim kitabında hiç şüphe yoktur. İşte Fass-ı İlyasi’de de böyle insanı ilgilendiren insani mertebeleri ilgilendiren mertebelerden bir mertebe anlatılıyor. Ne ile “İlyas” ismi ile. Bunun isim olarak incelemesi yapıldığında içinde birçok hususiyetler çıkacaktır, ama ona vaktimiz olmadı, buradaki kayda uyarak yani matbu kayda uyarak M. Arabi hazretlerinin metin olarak yazdığı ve elimizdeki şerhin de Ahmed Avni Konuk tarafından yapılan şerhinin metnine uygun olarak oradan aktararak sohbetimizi yapmaya başlayacağız inşeallah. 

Yukarıda da dediğimiz gibi Cenab-ı Hakk idraklerimizi artırsın yoksa beşeri idraklerimizle bunları anlamamız mümkün değildir. Ve de şu anda hatta kapıdan girerken, bütün dünyaya ait neyimiz varsa, ne varsa kapının dışına emaneten bırakalım, gönlümüz bomboş tertemiz olsun, hatta kimliğimizden, nefsaniyetimizden varlıklarımızdan her şeyimizden soyunup saf beyaz bir sayfa olarak gönlümüzü açalım bıraktığımız emanetleri çıkarken alırız. Yine yüklerimizi sırtımıza vururuz. 

Ma'lûm olsun ki, yani şöyle bilelim ki yahut şöyle bilinsin ki, biz şöyle bilelim ki, diyelim, cenâb-ı İlyâs mizâc-ı ruhanîsi hasebiyle mizacındaki yani öz varlığındaki ruhani hakikati dolayısıyla, şimdi İlyas’ın (a.s.) iki tarafı olduğu anlaşılıyor, birisi ruhani hali, bir de beşeri, dünyevi, cismani halinin olduğundan bahsediliyor. Gerçi bu her birerlerimize her insan ferdinde böyledir. Her birerlerimizin bir ruhani tarafı var, bir cismani tarafımız var ancak buradaki İlyas’ın (a.s.) özelliği, İlyasiyet mertebesinin özelliği, ruhanisinin de ağır basmasıdır. Yani cesedi sureti kadar ruhanisinin de faaliyette olduğudur. 

Şimdi bizlerde bu devrede yani genel insanlarda bu devrede cismanimiz ağır basar dengemiz yoktur, ruhaniyetimizin farkındayızdır ama üstümüzde ağırlığı yoktur. İşte gerçek manada ilyasiyet mertebesinde ruhani tarafının da çok belirgin olması lazım geldiğini belirtiyor. Cenab-ı İlyas mizaç-ı ruhaniyesi hasebiyle yani ruhani mizacı hasebiyle terkibiyle hakikati ile dolayısıyle suver-i melekiyye yani meleklik sureti vardı kendisinde. Mizaç-ı ruhaniyesi melekiyete uygundu ve mizâc-ı cismânîsi hasebiyle de yani varlığındaki cismani hakikati cismani sureti ile de suver-i beşeriyye mizacına mensûb idi. 

Yani ruhaniyesi yönüyle meleki, cesedi yönüyle de cismanisi yönüyle de beşeri idi. Suver-i beşeriye mizacına mensup olduğundan yani beşeriyet anlayışına yaşantısına duygusuna mensup olduğundan suret-i ruhaniyeti cihetinden ruhani sureti yönünden suver-i ruhaniye ile meleke ile ünsiyet etmekte idi. Bizde bu var mı yok… demek ki onun üstünlüğü bu yöndendi, bizden ileridedir. 

Ama bu hususiyet her bir insanda mevcuttur, meleki varlığımız da vardır, melek tarafımız da vardır bizim. Ama cismani tarafımız da var, ancak bizde daha henüz cismani tarafımız ağır bastığından melaikeye mensup olamıyoruz. Peki olduğumuz devre ne zamandır, işte rüyada gördüğümüz haller meleki olmaktadır. Yani rüyada gördüğümüz haller cesed-i unsurimiz yatakta yattığından yani orada faaliyette olmadığından yani rüya içinde faaliyette olmadığından, zaten olamaz çünkü onun yeri değildir, misal aleminde o rüyalar görülmektedir, orada bizim mizaç-ı ruhaniyemiz faaliyete geçmektedir. Nerede rüya aleminde. 

Ancak bu da her kişiye göre aynı değildir. Bazı insanlar bu mizac-ı nefsiyeye ve hayaliyeye göre rüya aleminde yaşamaktadır. İrfan ehli, iman ehli ancak bu mizaca sahiptir. Yani rüyasında meleki hali kendisinde zuhura çıkarak, meleki mülki, melekiyet mülkünden o görüntüleri almakta o sahneleri almaktadır, kayda geçirmektedir, o latif mülkiyetten almaktadır. Diğerleri ise tamamen nefsinden almakta, kendi uydurduğu, kendi hayalinden vehminden meydana gelen görüntülerdir. 

Bunlar kendinden kendine olan görüntülerdir. Yani melikiyet aleminden gelen görüntüler değildir. İşte irfan ehli veya iman ehli rüyasında bu hale dönüşüyor, gündüz yaşadığı hali ise cismani ağırlıkta olmakta, meleki yönü de meleki işler yapmak suretiyle ortaya çıkmaktadır. Yani iyilik yapmak gibi ibadet yapmak gibi, zikir yapmak gibi ortaya çıkmaktadır. Sûret-i rühâniyyesi cihetinden suver-i rühâniyye olan melâike ile ünsiyyet edip aralarında vâki' olan hükm-i iştirak sebebiyle onların merâtib-i rühâniyyesinde onlar ile musahabe etti. 

Yani onlarla arkadaşlık etti, birlikte oldular, işte İlyas’ın (a.s.) üzerinde ağırlıklı olan mizaç-ı ruhaniyesi melekler ile ünsiyetine sebep oldu. Meratib-i ruhaniyesinde onlar ile musahaba etti yani onlarla birlikte sahiplik etti, arkadaşlık etti, hani “sahabi” deniyor ya Peygamber Efendimizin arkadaşlarına işte bu ruhani tarafı.

Ve sûret-i cismâniyyesi cihetinden dahi, suver-i cismâniyye olan insanlar ile ünsiyyet edip, sûret-i tabîiyye-i unsuriyyede onlar ile olan iştirak hasebiyle onlar ile karışma eyledi. Ancak bu ünsiyet, kişinin kendi idraki istikametinden veya mertebesinden olacağından, herkesin beşeri olarak yaptığı ünsiyette bu manada olmayabilir, maddi manada yaşayan bir insanın ünsiyeti maddiyat arkadaşlarla olacaktır ki bu mevzularla hiç ilgisi olmaz ama bu mevzulara ünsiyeti olan muhabbeti olan kişilerin yaptıkları cismani dostluklar, arkadaşlıklar da yine böyle cismani de olsa, ruhani hükmündedir. 

Yani meleki olarak vücudumuzda değil ama meleki olan idrak ve aklımızla bu işleri yapmış olmaktayız. Yani cismani olduğumuz halde meleki olarak bunları düşünmekteyiz. Ancak İlyas (a.s.) gibi günün ortasında veya herhangi bir yaşadığımız sürede bir melaike-i kiram ile konuşup özel olarak konuşacak hususide halimiz yoktur. 

Her peygamberin kendine ait bir mertebesi vardır, bizim buradan çıkaracağımız hisse ve husus böyle bir şeyin varlığını idrak etmektir, yani kişinin meleki ve cismani tarafının faaliyette olduğunu idrak etmektir, işte bu İlyasiyyet mertebesidir bir bakıma. İnsanlar ile ünsiyet edip suret-i tabiiye-i unsuriyede onlar ile iştirak hasebiyle onlar ile muhalata eyledi. Yani suret-i beşeriye suret-i unsuriye ile diğer insanlarla müşterek olduğundan onlarla birlikte yaşayabildi, birbirleri aralarına karıştılar. Eğer uygun olmasaydı aralarına karışamayacak dışarıda kalacaktı. 

 Binâenaleyh Hz. İlyâs iki sureti cami' ve iki âlem arasında berzahıyyetle zahir oldu. İlyas (a.s.) da hem ruhaniyet hem cismaniyet olduğundan bunların ikisini de birbirinin üstüne geçirtmeden hakkıyla kullandığından yani hem cismani tarafıyla cismani olan beşer insanlarla rahatça konuşması, ruhani tarafıyla da ruhaniler yani meleki alemle de konuşması ve bunların ikisinin arasını bulması yani ikisiyle de iştirak halinde olduğundan arasında berzahiyetle zahir oldu. Yani zahir ve batın, nur ve zulmet gibi, madde ve ruh gibi cismani ve ruhani arasında berzahiyetle zahir oldu.

Hani daha evvelki faslarda geçmişti, berzah peygamberi diye peygamberimizden evvel Yemen’de yaşamış bir peygamberden bahsediyordu M. Arabi hazretleri, neydi o Halid Bin Sinan. O da berzahiyeden haber veriyordu ama O’nun verdiği berzah ölümden sonraki berzahtır. Daha doğrusu haber verme arzusuydu, veremedi ama oydu arzusu, burada ise ölümden evvelki berzahtan bahsedilmektedir. Demek ki berzah peygamberi iki tane yani oradan haber veren iki peygamber varmış. Tabi mutlak manada berzahın mutlak habercisi Efendimizdir (s.a.v.). Bu ayrı konudur, bunlar, onun evvelki hazırlık konuları, konuya girişleri gibi diyelim. 

Şimdi İlyasiyyet mertebesinin iki özelliğinden bahsedilmekte birisi cismani tarafı, bizlerde de olduğu gibi, biri de ruhani tarafı, bu iki özellik onda ikisinin de tam kemalde zuhura gelmesidir. Gerektiğinde ruhani mizacıyla melaike-i kiramla görüşebilmesi, gerektiğinde beşeri mizacıyla da herkes gibi insanlarla görüşmesidir. Bunların ikisini de birlikte yaşadığından ikisi de kendi varlığında olduğundan ikisinin arasında da berzahiyetle zahir oldu diye bir fevkalade izah yapılmıştır.

İmdi "ruh" ile "nefs" ta'bîr ettiğimiz cesed, her birerlerimizde böyle bir cesed vardır, işte yukarıda bahsedilen ruhani mizaçta bu cesedin içerisindedir, cismani mizaç da nefs denilen cismani mizaç da bunun içerisinde mevcuttur. Yani her birerlerimizde bu zaten fıtraten mevcuttur. Ancak bunun kullanımı bizim çalışma sahamızı genişletmemize bağlıdır, yani ruhani mizacımız bizde batında kalmış, cismani mizacımız ağır basmış yani nefs ve arzularımız ağır basmış, ağır bastığından ruhani mizacımız baskı altında tutulmuştur. İşte her yaptığımız zikirlerle tefekkürlerle, sohbetlerle çalışmalarla, gece namazlarıyla, gündüz oruçlarıyla gibi faaliyetlerle cismani mizacımızı yavaş yavaş dozunu azaltmak, o azaldığı sürece de onun yerine ruhani mizacımızı geliştirmek olmalı, zaten hep yaptığımız işler de ana iki asıldandır.

Daha evvel insan farkında olmadan ilk geliştirdiği hali yani çocukluğumuzdan başlayan ve bizlerin çocukları, torunlarımızda da aynen devam eden ilk uygulaması yapılan faaliyete geçirilen şey; cismani mizacımızın ortaya çıkmasıdır. Yani nefsi maddi ve zulmani olan varlığımız ortaya çıkmaktadır. Nefsani tarafı çünkü burası, tabiat alemi olduğundan tabiilik öndedir, yani tabiat halimiz öndedir. 

Dolayısıyla insan da bunun dışında değildir, bu hüküm altındadır. İşte ne zaman ki çalışmalarımızla nefsani mizacımızı, cismani mizacımızı ruhani mizacımıza yavaş yavaş değiştirmek, aktarmak suretiyle daha evvel bizde oluşan esma-ı nefsiyeyi esma-ı ilahiyeye aktarmış olacağız. İşte o zaman bu tamamlandığında Efendimizin hadis-i Kudside verdiği haberde “Kulum nafilelerle bana yaklaşır, öyle bir hale gelir ki ben kulumun ayağında yürüyen, elinde tutan, gözünde gören varlığında var olan ben olurum” dediği bu hakikattir. 

Eğer bir kimse daha evvel çocukluğundan buluğ çağına gelinceye kadar ben yaparım, ben ederim, benimdir, odur budur, falan gibi Cenab-ı Hakkın üzerinde bulunan subuti sıfatları Hayat, İlim, İrade, Kudret, Kelam, Semi, Basar bunların hepsini kendine mal ederken, bunlar benim nefsimin, bana ait bunlar derlerken işte cismani suretiyle en şiddetli bir şekilde yaşamaktaydı. Ne zaman ki ruhani tarafının varlığını anladı veya anlattılar gerek şeriat mertebesi itibariyle gerek tarikattan sonra hakikat mertebelerinden baktı ki “benim” dediği isimler bize ait değilmiş.

İşte her bir idrakte bir esmayı yani nefsine ait olan esma-ı nefsiyeyi Hakka ithal ettiğinde yani “bu benim nefsime ait değil” kavramını anladığında o esma Hakk’ın olmuş olmaktadır. İşte ne kadar kişi kendindeki nefsani isimleri, rahmaniyete döndürürse ki aslına döndürmesi demektir bu, işte o kişinin varlığında dikkat edin, o Hadis-i Kudsi tahakkuk etmektedir. Yani “Kudret” esması onda Hakkın esması faaliyete geçmiş olmaktadır. “elinde tutanım..” dediği odur.

Daha evvel bizim elimizden tutmuyor muydu, yine tutuyordu ama batındaydı, çünkü biz onun ismini kendimize mal ettik “ben tutuyorum” dedim. Halbuki şimdi diyorum ki “benden tutan Hakk’tır” bakın daha evvel bu tutmaya “Ben” sahiplendim, ama bir nüzul, inme geldi, hadi tut bakalım, demek ki felç olduğunda tutamadığına göre demek ki daha önce de tutan o değildi. Ben ettim, ben yaptım, ben şöyle ederim böyle ederim diyerek esma-i ilahiyeyi hem de Celal yönünden nefsimizin yönünden kullanmaktayız.

İşte bu paragraf bize o kadar büyük ufuk açıyor ki yeter ki biz bu ufku bilip de o ufuk genişliğinde gezinmeye çalışalım. Kendimize küçücük bir bahçe edinmişiz, hep o bahçenin içinde birkaç tane de ağacımız var, meyve vakti geliyor o üç beş tane meyveyi yiyoruz bitiriyoruz, bize yetti diyoruz. Halbuki senin öyle kocaman bir sahan var ki alemler kadar geniş sahan, işte böylece yavaş yavaş esma-i nefsiyeyi esma-i ilahiye aktardığımız zaman bizde faaliyette olan Hakkın içindesindir. İşte o zaman ayağımızda yürüyen O’dur, yani O’nun ismiyle yürümekteyiz ki isim O’nun olunca da her şey O’nun olmuş oluyor.

O’nunla görüyoruz, O’nunla tutuyoruz, O’nunla idrak ediyoruz. İşte sohbetin başında belirtmek istediğim de bir bakıma o idi, eğer bu idrak, müdrik, ruh, irfaniyet hallerini nefsimizle anlamaya çalışırsak bir şey anlayamayız. Çünkü nefsimiz bizi o sahaya sokmak istemez. Nefsimiz o sahaya, o ilmin o sahaya girmesi nefsimizin yok olması demektir yani devreden çıkması demektir. İşte böylece o hadis-i kudsinin de yaşanma yeri tahakkuk etmiş oluyor, yani anlayışımız kolaylaşmış oluyor bu şekilde baktığımızda.

Yoksa lafzı olarak ben kulumun elinde tutanı, ayağında yürüyen, gözünde gören, kulağında işiten olurum bunu ezbere söylediğimiz zaman hiçbir şey anlamıyoruz demektir, ama mevzu içerisinde yeri geldiği zaman tam yerine konduğunda o bizde lafızdan yaşama hale dönüşmüş oluyor. Daha evvel lafzını söylediğimiz ibare yani hakikat bu sefer bizim malımız olmuş oluyor. Daha evvel dilimizin ucundayken sonra mevcudiyetimize sari olmuş oluyor. Bize o yaşam lazımdır ezberlenen sadece değildir. Ezber olmazsa da geçiş mümkün değildir, o ezber de onun anahtarı, kapısı gibidir.

Şimdi ruh ile nefs tabir ettiğimiz cesed hakikatte şey'-i vâhidden ibarettir. Yani ruhumuz da nefsimiz de aslında tek şeydir. Yani Cenab-ı Hakk’ın varlığında olan varlıktır. 

Aralarındaki fark letafet ve kesafetten başka bir şey değildir. Ancak burada nefsen kasıt suret-i kesifiye yani suret-i beşeriye, eğer ruh ile nefis tarif ettiğimiz cesed hakikatte şey-i vahiddir, aralarındaki fark letafet ve kesafetten başka bir şey değildir, dediğimiz zaman ruh ile nefs dendiği zaman bunların ikisi de latiftir. Yani nefs olarak baktığımızda latiftir, ancak ruh latifin latifi, nefs de ruha göre kesif ama bedene göre maddeye göre latiftir. Yani ruhla tam latif ile tam kesifin arasında bir berzahtır nefs.

Çünkü yarı halini cesedden alır, yani topraktan alır tabiatını ama latif halini de ruhtan alır yani ikisi arasıdır. Cesede göre nefis latiftir ama ruha göre nefis ise kesiftir. Aralarındaki fark letafet ve kesafetten başka bir şey de değildir. Mertebe-i kesafette ruha "nefs" ve kuvâsına da kuvâ-yı tabîiyye ta'bîr olunur. Kesafet üzerinde esma-i ilahiyenin zuhur edeceği hal meydana geldiğinden yoğunlaşmış olur, aksi halde esma-ı ilahiye faaliyete geçmez o yoğunlaşma olmazsa. 

Fesâd ve fena keyfiyyeti ancak bu kesif unsuriyle cesedi taalluk eder. Bozulmak ve yok olmak yani noksanlaşmak, fani olmak keyfiyeti ancak bu cesed-i kesifiye unsuriyesi taalluk eder. Yani kesif olan unsurdan meydana gelen bu cesedi ilgilendirir bozulmak ve fesada uğramak. Nitekim buhar ile buz hakikatte tek bir şeydir. Aralarındaki fark letafet ve kesafetten ibarettir. Buz donduğu için kesif olur yoğunlaşır, havadan yere düşer, fakat aynı su olan buhar, bulut latifleşmiş olur, yoğunluğu azalır ve hava tarafından yukarı kaldırılır. 

Bulut, su ve buz buhardan başka bir şey olmadığı halde, her mertebede isimleri değişir. Aslı itibariyle aynı olmasına rağmen her mertebedeki isimleri farklı oldu. Ve latîf olan buharın, buzun cismine taalluku malumdur. Bu taalluk hulul ve ittihâd suretiyle değildir; bazı tasavvuf kitaplarında sohbetlerinde Cenab-ı Hakk bir yere girdi, duhul etti, ittihat etti, birleşti gibi tabirler kullanırlar yani kul Allah’a ulaştı yahut Allah kula dahil oldu, birleşti, ulaştı gibi ibareler kullanılır tekliği belirtmek için ama böyle bir şey mümkün değildir. Buzun içerisine suyun girmesi diye bir şey söz konusu olabilir mi, aynı zamanda su buhara dönüşürken su buhara girdi gibi bir şey söz konusu olabilir mi. 

Yani onların vücutlarına dışarıdan girmiş veya iki ayrı şeyin ittihat etmesi, hulul etmesi, birbirinin içerisine girmesi gibi değildir. Kendi bizatihi varlığının başka bir tesir almadan kendi içindeki değişimlerin aldığı isimleridir. Mesela demlenmiş çay geldi, içine de şekeri attık, şeker karıştığı zaman orada ittihat yani birleşme oldu, işte bu izafi birleşme mutlak birleşme değildir. Çünkü iki ayrı şey orada birleşti, şeker ayrı idi su ayrı idi hatta çay da ayrıydı, çay ona renk verdi, iki üç şey bir araya girdiği için ona çay dendi. 

Bu işte hulul ve ittihattır. Ama gerçek manada tevhitte ve kulun Hakka ulaşmasında böyle bir hadise söz konusu değildir. İki ayrı şey yok ki birbirine duhul etsin. Ama ne yazık ki hakkıyla bu işin anlaşılmadığı yerlerde “Allah kul ile birleşti kulun içine girdi ittihat etti, duhul etti” gibi ifadeler edilmektedir. Allah ile birlikteliğin manası bu şekilde anlatılmaya çalışılmaktadır. İşte buz su olduğu zaman dışarıdan kendisine hiçbir başka bir varlık karışmadı, aynı şekilde su buhar olduğu zaman gene dışarıdan bir şey karışmadı.

Buhar suya döndüğü zaman başka bir şey içerisine girmedi, aynı zamanda su buz olduğunda bir başka şey girmedi. Aynı varlığın aynı malzemenin değişik mahallerde değişik isimler almasından ibaret oldu. Şimdi şöyle diyelim, buhar latif ruh diyelim, su nefis, buzu da beden olarak kabul edelim. İşte su bunların ikisinde berzahtır. Yani tek hareketle tek mertebe ile aynı su buhar da olabiliyor, tek hareketle buz da olabiliyor. Ama buhar ile buz tek hareketle bu işi yapamıyor, çünkü ortada berzahiyet gerekiyor. 

Buzun buhar olması için evvela suya dönüşmesi gerekiyor, sonra buhara dönüşüyor iki aşama gerekiyor. Ama su bir aşama ile hem buharlaşıyor hem buz haline gelebiliyor. İşte halimiz budur. Onun için nefsimizi çok iyi tanımamız lazım geliyor, onu buzlaştırmak yerine buharlaştırmak gerekiyor ve de o kolay bir iş oluyor. Ama biz tamamen madde bazında kendimizi buzlaştırmış isek yani taşlaştırmış soğutmuş isek evvela nefs olmamız gerekiyor. Yani su olmamız gerekiyor ki her iki kalıbın içine girsin.

Ondan sonra da bu mertebede, İlyasiyet mertebesinde belirtildiği gibi latif tarafımız ağır basarak, buharlaşarak aslımıza dönmemiz gerekiyor. Demek ki Cenab-ı Hakk her şeyi o kadar güzel, sıhhatli, yerli yerince yapmış ki yeter ki biz bu sistemin kullanmasını bilelim. İşte “su gibi aziz ol” derler ya su her işe de yarıyor, yaz da kullanıyoruz, kış da kullanıyoruz. Hayatımız ona bağlıdır, buz su olduğu halde hayatımız onunla kaim değildir. Buz olmadan da yaşayabiliyoruz. Buzu tek yerde kullanıyoruz, o da soğutma işlerindedir. İşte ne kadar buz soğutmada kullanırsak Haktan o kadar çok soğumuş oluyoruz. Uzağa düşmüş oluyoruz, taşlaşmış, uzağa düşmüş oluyoruz. Ama o suyu ısıttığımız zaman o zaman Hakk ile kendimizdeki Hakk’a ulaşmış oluyoruz. Yani buharlaştırıp kendimizdeki latif halimize ulaşmış oluyoruz. 

Bizim hem ruhaniyet nuraniyet tarafımız var hem nefsaniyet tarafımız var hem de cismaniyet tarafımız var. Bunların üçü de bir tek şeydir aslında ama mertebeler tecelli ve zuhur için bunlar mertebeler gerekiyor. Eğer biz sadece ruhlar aleminde ayan-ı sabitemizle kalmış olsaydık bugün ne burada birlikte olabilirdik ne bu mevzular konuşulabilirdi ne de herhangi bir insanın yaptığı faaliyetler zuhura çıkabilirdi. Bir insan ister kendini bilsin ister bilmesin yukarıdan baktığımız zaman o Hakk’ın bir zuhurudur. O kendini isterse eşkıya zannetsin isterse evliya zannetsin ne zannederse zannetsin onun kendi zannıdır o. Göreceli olarak hayata bakışıdır, o kimseyi ilgilendirmez. 

İşte mertebe mertebe tecelli-i ilahiye olmasaydı ruh mertebesi, nefis mertebesi, ceset mertebesi, madde mertebesi olmasaydı esma-i ilahiye de ortaya çıkmazdı, Cenab-ı Hakk’ın varlığı da bilinmezdi. Ademoğlu yeryüzüne gelmezden evvel Allah var imiş ya ki yok imiş, varlığı ne umurunda, insan yok iken Allah varlığı bilinmiyordu, vardı ama bilinmiyordu, var olsun da bilinmemiş olsun, bir şeyin varlığı ile yokluğu arasında fark olmaz ki, işte Cenab-ı Hakk bilinmekliğini sevdi istedi, “ben gizli bir hazine idim bilinmekliğimi sevdim” diyor. 

İşte bu hubbun en geniş manadaki zuhuru da habiblik habibullah mertebesidir. Yani Hakikat-i Muhammediye mertebesidir. İlk halk edilen de orasıdır zaten. Alemlere rahmet olması da oradandır (a.s.v.) Efendimizin. Yoksa Mekke, Medine de yaşamış olan bir kimse sadece orada yaşamış cesedine hitap edilmiş olsaydı O’na başka türlü hitab edilecekti “Ey habibim ben seni Mekke, Medineye rahmet için gönderdim” derdi. Hadi daha da genişletelim “dünyaya rahmet olarak gönderdim” derdi. Alemlere rahmet nereden çıktı ki, bu anlayışla baktığımız zaman.

Lisan-ı ilahiden çıkmış bu, herhangi birinin ağzından çıkmamış, alemlere rahmet olarak göndermedim diyor baştan, وَمَاۤ اَرْسَلْنَاكَ اِلا رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ 21/107 meale baktığımız zaman “ben seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdim” diyor. Ama Allah öyle demiyor; “göndermedim” diyor. “vema ersalnake” göndermedim ben seni diyor. Gönderdim ama bir zaman geldi bakın orada mutlak bir duruş var bir ayırış var, mertebe farkı var, göndermedim dediyse göndermemiştir, kelamın sahibi ben göndermedim diyor, yorumlayan “gönderdim” diye yorumluyor. 

Orasını görmüyoruz, gönderdi tarafını ayet-i Kerimenin tamamı olarak görüyoruz. Göndermedi çünkü daha henüz bu alemleri halk etmemişti. Göndermesi için bu alemlerin halk edilmesi lazımdır. Göndermedi ama “sen” diye hitap ettiği bir varlık vardır. Nerededir bu işte, ilm-i ilahiyede Hakikat-i Muhammediyye’nin programı, bu daha program oldu henüz programda, daha biz onu faaliyete geçirmedik diyor bakın orada. وَمَاۤ اَرْسَلْنَاكَ Seni göndermedik diyor, hani bir mühendisin kafasında bir proje vardır, bu proje oldu ama daha henüz bina haline geçirmedik, geçirdik ama o bina sahibine ve arsaya rahmet olarak biz onu projeyi binayı yaptık, binayı kurduk denilmek isteniyor. 

İşte böylece (a.s.v.) Efendimiz bize bütün Kur’an-ı Kerim vasıtasıyla gerek kendi mübarek lisanından çıkmış kudsi hadislerle, hadis-i şeriflerle bütün bunların kemalatını ve toplu olarak bize bildirmiş onun için bizler içinde bulunduğumuz şeref duyduğumuz ümmet-i Muhammediye her birerlerimiz için çok büyük mirasçılarıyız. Bu ilmi miraslar var, bütün konular O’ndan bize en geniş manada gelmiş vaziyettedir. 

İşte buzun suya, suyun da buhara dönüşmesi itibariyle belirtildiği gibi bu alemlerde işte Hakikat-i Muhammediye vahadiyet mertebesine, vahidiyet mertebesinden o mertebenin içerisinde olan uluhiyet ve rahmaniyet mertebesinden sonra rububiyet yani esma mertebesine melekiyet mertebesine oradan da madde mertebesine yani cisimler mertebesinde zuhura gelmesi işte bu mertebeler olmasaydı buzun mertebeleri ile buhara ulaştığı gibi biz bu alemlerde olmazdık, bu mevzuları konuşamazdık. Ruhlar aleminde olduğumuz halde. İşte ayan-ı sabitemiz itibariyle aynı hükümde biz de varız, “ey kulum وَمَاۤ اَرْسَلْنَاكَ Bu söz hepimiz için geçerlidir. Efendimiz için genel manada geçerli O ve genelin içinde de özeller olarak bizler için de geçerlidir. Her birerlerimizin programı bizim ezeli alemde yapıldı, وَمَاۤ اَرْسَلْنَاكَ “daha biz O’nu göndermedik” diyor, gönderdik ama şu tarihte şu dakikada şu anadan bu babadan gönderdik diyor. Bu hepimiz için geçerlidir. Tabi en geniş manada Efendimizin şahsındadır. Öyle değil midir, biz anne rahmine düştüğümüz zaman bizim programımız hemen orada olmadı ki programımız yapıldı ama daha bizi göndermedi Cenab-ı Hakk bizi yeryüzüne, ne zaman gönderdi, işte cismani tarafımızın surete çıkma vakti geldiği zaman, onun kazasında belirttiği sürede biz dünyaya geldik.

Bakın ayet-i Kerime bizim üzerimizde de geçerlidir. Program o zaman yapıldı, bu zamana kadar bekledi Cenab-ı Hakk hatta daha da bekliyor, bizden sonra gelecek nesiller vardır. Programları yapıldı ama daha dünyaya gönderilmediler. Onun için ayet-i kerimeleri mümkün olduğu kadar daha geniş şekilde ele almamız gerekiyor, bu genişliğin ne kadar artırabilirsek irfaniyetimiz ve gönül alemimizin genişliği de o kadar artmış oluyor. 

İşte biz ne yapıyoruz, küçücük dar bir çerçevede İslam anlayışı ile sadece emir ve nehy, şunu yap bunu yapma gibi tamam bitti iki kelime emir ve nehy yani yap, yapma diğeri de cennet, cehennem, bu dört kelimenin içerisine koskoca bir İslam ilim imparatorluğu girdi. Ya Rabbi ben senden razıyım, hadi kulum sen de gir cennete orada oyalan biraz, tamam iş bitti. Allah nerede, peygamber nerede haşa Rabbımız nerede yok. Çünkü onlar meyvelerle meşguldür orada اِنَّ اَصْحَابَ الْجَنَّةِ الْيَوْمَ فِى شُغُلٍ فَاكِهُونَ 36/55 İşte bizim elimizde tutan, ayağımızda yürüyen Hakk ise onun genişliğinde bir sahamız var, ancak nedir farklı olan Cenab-ı Hakk bu kullanım sahasını sınırlı olan bu alem-i eczamda sınırlı olan cisimler aleminde bize sınırlı olarak vermektedir. Eğer burada sonsuz vermiş olsa bu dünyanın tamamen sistemi bozulur. İşte bu sonsuzluk ahirette çıkacak karşımıza ve biz bu esma-i ilahiyeyi gerçek manada burada idrak etmişsek, orada ilahi hakikatlerle yaşayacağız, beşeriyet nefsimizle değil. İşte cennet ehli iki türlüdür, birisi nefsiyle yaşayanlar, birisi de ilahi tarafıyla yaşayanlardır. Onlar da irfan cennetleri olacaktır. 

Şu kadar ki buzun buhara dönüşmesi, suretinin bozulmasından sonra mümkün olur. Yani latiflik kazanması yani suyun veya buzun latiflik kazanması suretinin bozulmasından sonra mümkün olur. Yani suretinin bozulmasından sonra kendisinde değişiklik meydana gelir. Buz ayrı bir varlıktır, su ayrı bir varlıktır, buhar ayrı bir varlıktır. Buharın suya dönüşmesi, buharlığının bozulması, yok olması demektir. Suyun buza dönüşmesi suyun ortadan kalkmasıdır, tersini söylediğimiz zaman buzun suya dönüşmesi için buzluk özelliğinin bitmesi lazım gelir. Velâkin kesîf olan cesed-i insanînin kesb-i letafet etmesi, yani letafet bir hal kazanması mutlaka suver-i cesedânîsinin bozulmasını îcâb etmez; yukarıda değişiklik hakkında bir misal veriyor, ancak cemadat mertebesinden verilen bu misal yani madde mertebesinden maden mertebesinden verilen bu misalde madeniyet mertebesinin değişik hallere geçerek bozulmasının neticesinde oluşuyor. Ama insanda bu böyle değildir. Cesedin ruha dönüşmesi için bu cesedin bozulması gerekmiyor. İnsan sureti ceset olarak, madde olarak bakî iken latiflik olma hali meydana gelir, buradaki durum buz’a benzemez.

O cesed artık rûh-ı musavverdir. Yani tasvir edilmiş cisimlendirilmiş, suretlendirilmiş bir ruhtur. Yani cesede benzeyen bir ruhtur. İşte bu cesed kesb-i letafet ile yani letafet kazanarak rüh mertebesine yükseldiğinde onun için mevt yoktur. Yani bedenin ölmesi diye bir şey söz konusu değildir. Yani ruhlaşacak diye illa bu bedenin bozulup ortadan kalkmasına gerek yoktur. Yani bu beden var iken de o hayat onda yaşanır. Ve ruhun bedene taalluku ta'bîri bu izahattan anlaşılır; ruhun bedenle ilgili hükmü bu izahattan anlaşılır. 

Bedenin içerisinde o ruh zaten mevcuttur ve latif yukarıda belirtilen İlyas (a.s.) hakkında ruhanisi de cismanisi de güçlü idi her iki yönü de vardı ve berzahtaydı dediği budur. Ruhun bedene taalluku bu izahattan anlaşılır, yani o ruhun bedenle ilgilenmesi demek ruh mertebesinin ortaya çıkması faaliyete geçirilmesi demektir. Yoksa bedenimizin buz olduğunu düşünelim buz eriyince su oldu, o zaman beden ortada kalmayacaktı, işte insan için böyle bir şey gerekmez. 

İnsan da madde ama suyun içerisinde buz, buzun içerisinde buhar, hepsi aynı anda birlikte olamıyorlar. Ama insanda hepsi aynı anda birlikte oluyor. Ruh da beden de nefs de aynı anda mevcut, hangisini ortaya çıkarırsan o zuhura çıkmış oluyor. Ama buz, su ve buharda bu böyle değildir. Bunlar üç ayrı aşamada tek tek gözükebiliyor. Neden, çünkü kesret alemindedir. Ama insan tevhid, vahdet aleminde olduğundan; ne var alemde o var Âdem’de olduğundan bütün varlıklar zaten kendinde mevcuttur. 

Yani ruhu da aynı anda mevcut, nefsi de aynı anda mevcut, kesafeti de letafeti de aynı anda mevcuttur. O zaman değişen ne oluyor, nasıl latif oluyor, kendindeki latif varlık tarafını ortaya çıkardığında letafet üstte, kesafet altta kalmış, hükümsüz kalmış oluyor. Yani bir misal veriliyor, ama diyor ki, bu misali şöyle anlaman şu şekilde anlaman gerekli, yoksa misalden yanlış yola saparsın diyor.

Ve böyle cesedden bu hazret-i şehâdette rûhiye eserleri zahir olur. Eğer bir cesette nefsaniyet hükümleri ağır basmış ise ondan nefsani eserler meydana gelir yani eser-i nefsaniyet meydana gelir, nefsi eserler daha çok Celali yapılar yaşantılar ortaya gelir. İşte böyle bir cesedden yani ruhaniyeti geliştirilmiş olan yahut ortaya çıkartılmış olan cesedden de böyle ruhi eserler meydana gelir. Nitekim kibâr-i evliyâullâhın menâkıbında bir zamanda muhtelif mahallerde huzur ve muhtelif suretlerde zuhur gibi pek çok hallerin vukû'u nakl olunmuştur ki, bunların cümlesi ruhun şanındandır. Latif tarafının cesedine üstün gelmesindendir. Yani ruhaniyetinin cesedine hakim olup onu kullanması gibi. Bunların cümlesi ruhun şanındandır. 

Ve böyle bir kimsenin kuvâ-yı tabîiyyesi, kuvâ-yi rûhâniyyesinde harab ve müstehlek olur. Kuvvayı tabiyyesi demek, nefsi esma-i ilahiyesinin ruhi esma-ı ilahiyesi altında ölmüş olması müstehlik olması, ruhaniyesinde mahf ve müstehlek olmasıdır. Maahâzâ halk arasında sûret-i cesedâniyyesi görülen olduğundan, yani ruhen latif ama halk onu cesed olarak gördüğünden ki İsa’nın (a.s.) görünüşü öyle idi, İlyas (a.s.) da öyle idi, belki İsa’nın (a.s.) göğsüne yumruk ile dokunsan arka tarafından çıkacaktı, çünkü latif tarafı kudsi ruh, ruh tarafını şöyle tarif edebiliriz yüz üzerinden belki sekseni latif ruh, on ya da yirmisi anne tarafından geçen bir kesafeti vardı sadece. Onda emmare, levvame, mülhime nefs falan bir şey yoktu. Neden, çünkü onu meydana getirecek doğum hali zaten yoktu. Onun doğumu da yani kaynağı da latif idi. Ruhani olduğuna işaret ayet-i kerimede de O’nu astıklarını zannettiler, asamadılar” diyor. Zaten ruhtu ruhu nasıl asacaklar ki, çarmıha gerdiler deniyor, nasıl gerecekler ki ruhun neyini gereceklerdir. Latif olanı kesif ceset gibi görüyorlar, neden, kendilerine kıyasen, kendileri gibi insan zannettiklerinden kendileri de asıldığı zaman öldüğünden bu kanaatta olduklarından öyle zannediyorlar. 

Bu cihetten kesafet ehli ile alışır üns ve anlaşırlar. İşte alem-i ecsamda yaşayan cesetler arasına da girer, kendisi latiftir ama görüntüsü ceset suretinde olduğundan cesed aleminde olan kimselerle arkadaşlık eder, ünsiyet eder, yani kendisinin letafeti ağır bastığı halde ama görüntüde de bir ceset hükmü olduğundan benzer olduğundan onların arasında gider, konuşur diyor.

Ve letafet ve rûhâniyyeti cihetiyle yani ruhaniyetinin letafeti yönüyle de letafet ehli olan melâike-i kiram ile ünsiyyet ve arkadaşlık eyler. Hani Âdem (a.s.) yeryüzüne indiği zaman O çok uzun boylu idi semaya kadar boyu uzardı oradan meleklerle konuşurdu, diye bir hadis-i şerifte sanırım geçerdi, işte Âdem’in daha o gün tam mutlak kesafete dönüşmediği daha yeni latif olduğu yeryüzüne yeni indiği devrelerdeki halidir. 

Nitekim Hızır ve İsâ (aleyhime's-selâm)ın halleri budur. Hızır (a.s.) da aynen bu şekilde, Hızır İlyas da deniyor ya zaten Hızır ile İlyas aynıdır, İsa’nın (a.s.) da halleri budur. Şu kadar vardır ki. Hızır (a.s.)ın sûret-i beşeriyyesi üzerine sûret-i melekiyyesi gâlib olduğundan nâsın gözlerinden saklı kaldı. Yani meleklik sureti beşeriyetini kapladı, örttü, bundan dolayı insanların gözlerinden gizli kaldı. Melekiyetinin beşeriyetini kaplaması dolayısıyla.

Suret bakî iken letafete dönüşmesi keyfiyyetini akıl ile idrâk mümkin olmaz. Şimdi ortada kesif bir beden var ama o bedenin içinde ise ruhaniyet ağırlıklıdır, işte o ruhaniyet onun kesif olan cesedine perde olmaktadır ama latif şey kesife nasıl perde olur, o da ayrı bir konudur, işte onu ancak yaşayan idrak eder. Bunu, suret verilmiş ruh cesedleri olan zevât-ı kiram zevkan bilirler. Fizikan olmasa bile zevk ile bilirler. 

Hızır’ın (a.s.) nebi mi veli mi olduğu hakkında ihtilaf vardır. Yani veli olduğu hakkında ihtilaf yoktur, o velidir, veliliğinden sonra nebiliği de var mı, bu konuda ihtilaf vardır. Aslında ihtilaf yok, yalnız zamanlama meselesi vardır, asıl olarak hayatı müddetince velidir, hayatının bir bölümü var ki, orada nebidir. Musa (a.s.) ile yaptığı arkadaşlık süresi nübüvvet süresidir. Nebiliği sadece o kadardır. 

Peki neden nebidir? Nebi: haber getiren demektir, işte oradaki üç hikayede, üç hakikatte, o üç hakikatın izahatındaki haberi veren, biz o üç hikayenin Kur’an’i manada aslını onun kaynağından alıyoruz, o hikayelerin bizlere bildirilme süresinde yaşadığı zaman o hali kaç günde yaşadılarsa o süre içerisinde nebidir. O sürenin nebisidir Hızır (a.s.). Bu yaşanan hikayelerin hakikatini vasıtasız Hakk’tan aldığı için yani Hakk’tan haber verdiği için nebidir. Yani o üç hadisede nebidir. 

Hızır (a.s.) o hali bir defa sadece kendi bünyesinde yaşıyor ama derviş İsa’lığı da kendi bünyesinde yaşıyor, Muhammediliği de yaşıyor, Âdemiyetten bütün gelen meratib-i ilahiyi tek bünyede yaşıyor. Bu büyük bir zenginliktir, irfan, ariflik bütün on bin senelik seyri insanlık seyrinin ulaştığı mertebeleri on- yirmi sene içinde irfan derviş eğitimini alıyorsa eğer, bunu yaşıyor. Bu çok büyük bir hadisedir daha üstün bir hali yoktur zaten bu alemde. 

Herkesin kendindeki Allah’ı bulma imkanı vardır, Allah olmak bulmak demektir, “sen ona korkma de Kur’an-ı natık, gönül kabesine gir ol mutabık, devreyle ol Kabe’nin etrafına devrederler bir gün gelir şems-i zatını” demişler. 

Hızır hadisindeki üç hadiseyi biliyorsunuz özet olarak geçelim, Musa (a.s.) ile onun şartı var ya hani Musa’ya (a.s.) diyor ki, seninle üç sefer arkadaşlık yaparım yani üç defa bana ters çıkarsan orada arkadaşlığımız biter diyor. Musa (a.s.) da diyor ki “İnşeallah beni sabırlı, sözüne sadık olanlardan göreceksin” dediği halde peygamber olduğu halde sözünde duramıyor. Onların yaptıkları yanlış bir şey yoktur, yani bizlere örnek olması için. Hadisenin bir tanesi geminin biraz yaralanması, kırılması, ikincisi çocuğu öldürmesi, üçüncüsü de duvarın tamir edilmesi, ücret istenmemesidir. Musa (a.s.) bu üç hadisede de itirazda bulundu. Şer’i bir kısas olmadan çocuğu öldürdün, katil oldun, bunu haksız yere yaptın diyor Musa (a.s.). Gemi hadisesinde; sağlam bir gemiyi kırdın yaraladın diyor, üçüncüsü de duvarı tamir ettin ama para istemedin bu senin hakkındı diyor. 

O zaman Hızır (a.s.) diyor ki “bak diyor sen gençliğinde bir kıptiye yumruk vurmuştun o da sırt üstü düştü öldü, sen de bir çocuk öldürmedin mi? diyor vaktiyle. Musa (a.s.) da eyvah biz de öyle bir suç yapmıştık diyor. Geminin delinmesi; annen seni tahta bir delikli kutuya koymamış mıydı diyor, deryaya bırakmamış mıydı diyor. Sen orada batıp öldün mü diyor. 

Yine Musa (a.s.) bu da doğru diyor içinden. Üçüncüye gelince sen o çocuğu öldürdükten sonra Mısır’dan kaçmıştın Şuayb’e (a.s.) sığınacaktın, bir akşam üstü kuyu başında çobanlar vardı, kuyudan su çekip suluyorlardı, iki de kadın çoban vardı, onları hep erkek çobanlar engel oluyorlardı, gün de gecikiyordu, eve geç kalacaktın kuyunun kovaları da çok ağır, o zamanlar ağaçtan kova yapıyorlar, o ağaç kovalar ıslanınca da çok daha ağır bir hal alıyorlar, bakıyor ki Musa (a.s.) kadınlar bu işte çok zorlanıyor, sıra da gelmiyor, sıra gelse de erkek çobanlar onların önüne geçiyor, Musa (a.s.) orada ağacın altında yatmış dinleniyormuş, tabi Mısır’dan Medyen’e kadar yürüdüğü için yorgun düşmüş.

Yani orası Firavunun hududları dışı olduğu için Musa (a.s.) orada tutuklayamıyorlar. İşte o zaman diyor Hızır (a.s.) sen de ücretsiz olarak o kadın çobanların koyunlarını sulamadın mı diyor. Musa (a.s.) işi anladı ama iş de bitmişti, Hızır (as) arkadaşlığımız buraya kadar diyor, ondan sonra da her ikisi de yerlerine dönüyorlar. “meracal Bahreyn” iki denizin birleştiği yer وَاِذْ قَالَ مُوسَى لِفَتَيهُ لاۤ اَبْرَحُ حَتَّىۤ اَبْلُغَ مَجْمَعَ الْبَحْرَيْنِ اَوْ اَمْضِىَ حُقُبًا 18/60 iki denizin birleştiği yerde buluşuyorlar.

 18/60-Hani bir vakit Musa, hizmetindeki gence demişti ki: "Tâ iki denizin cem olduğu yere varıncaya kadar yoluma devam edeceğim; uzun yıllarıma mal olsa bile." İşte bu haber, bu hal bize geldiğinde Hızır’ın (a.s.) nübüvveti yönüyle bunu alıyoruz. Yoksa o haber verici hali olmasaydı hiç bunlardan izah yapılmadan olmadı bu iş diye ayrılır giderlerdi, daha başka türlü izahını yapıyor. Tabi şu an mevzumuz olmadığı için oraya girmeyelim. 

 Mesnevi: Tercüme: "îmdi kıyamet ol, kıyameti gör! Her şeyi görmek için bu şarttır." Kıyamet demek bir bakıma ayağa kalkmak demektir, namazın kıyamdaki hali gibi. Nasıl kıyamette bütün ervah tekrar cesetlenerek kabirlerinden kıyam ederek kalkacaklar, o günü daha bugünden yaşatıyor, “kıyam et” yani ayağa kalk, kıyamet ol diyor ayrıca kıyameti gör, her şeyi görmek için bu şarttır, hani hacılar da Arafat dağına çıktıklarında aynen mahşer hali kıyamet, hali gibi orada yaşanır, bunu bu günden yaşamak gerekiyor. 

 Beyt: 

Yok ol! Bilmek dilersen bilmek oldur 

O ol, bulmak dilersen bulmak oldur. 

Yani bilmek yok olmaktır, evvela yok ol, işte daha evvel de bahsedildiği gibi esma-i nefsiye sende olduğu zaman sen varsın, benlik olarak beşeriyet olarak varsın esma-ı nefsiye esma-ı ilahiyeye dönüştüğü zaman yok ol hükmü ortaya çıkmaktadır. Zaten o zaman senin nefsi varlığını nefsan-i ilahiyen oluşturuyor, nefsi tarafın oluşturuyor. Bu dönüştürüldüğü zaman esma-i ilahiye dönüştürüldüğü zaman yok oluyor zaten. İşte evvela bunu diyor, “yok ol bilmek dilersen bilmek budur” yani Allah’ı bilmek istiyorsan bilmek budur, senin yok olman bilmektir. Var olduğun sürece “ben varım” dediğin sürece sen kendini bilirsin sadece nefsini bilirsin Allah’ı bilemezsin. 

Çünkü iki varlık bir arada olmaz zaten. Ya sen olacaksın ya Hakk olacak ikisinden birisi, çünkü bunun ikisi de asalet sahibidir. Birisi nefsi manada nefsinin asaletidir ki bu rezaletin ta kendisidir, kendine göre asalet zanneder onu hani makam sahibi vardır ben asilim der, işte halkı küçük görürler, halbuki onun asaleti değildir aslında rezaletidir. Asıl asil olan kendi hakikatini idrak etmiş olandır. 

“Yok ol bilmek istersen bilmek odur, O ol bulmak dilersen bulmak odur” yani bulmak O olmaktır. Ama bu dışarıdan çarşıdan pazardan bulacaksın da alacaksın değildir, kişi kendinde var olanı bulacaktır. Kendimizde var olduğundan haberimiz olmadığından biz başka yerlerde arıyoruz. Bulmak için Rab arıyoruz. Halbuki kişiye kendinden daha yakın bir Rab yolu Allah yolu yok, en yakın yol kendinden geçiyor. Geçmiyor bile zaten var yola gerek yoktur. 

 Bu evin içindeyken bize yol lazım mıdır ki, bunu anlayacak idrak yoluna girmek lazımdır, ulaşacağımız şey gene burasıdır, ama biz burasını yabancı bir yer zannetmişiz, bize ait değil zannetmişiz, işte yol orasıdır, bunun bize ait olduğunu anlama süreci bunun yoludur. 

Meselâ ateşte kıpkırmızı olan demir parçası, sûret-i kesîfesi mevcûd iken ateşin vasfıyle vasıflanmış olur. Kendisine temas edeni yakar. O bu halde iken hem demirdir hem de ateştir. Kesif sureti ortada yani demir ateş oldu da buzun suya dönüştüğü gibi bir vasfı yok olmadı. O bölümü ateşe dönüştü, demirin demirlik hali mevcut iken ateşin vasfıyla vasıflanmış oldu. Yani ateş ile vasıflanmış oldu. Ama ateş olmasa ve o çekiçleri kızgın demir yememiş olsa mamul madde olmazdı. Ham demir olarak kaldığı sürece bir işe yaramaz yani eğitimi olmaz. Belki eğitimi olsa da çok cüzi olarak olur. Sanatkarane bir eğitim olmaz onun üstünde. 

Bir gün bir padişahın mutfağında ahçıbaşları olan görevliler var, ortaya büyük bir kazan koymuşlar, nohut yemeği yapıyorlar, saraylılara, sarayda görevlilere, kazandaki nohutlar bir süre sonra kaynama aşamasına geldiği zaman o görevli ahçıbaşı arada kapağı kaldırır, içerisini karıştırır, pişme süresine tuzuna bakar, orada artık iyice kaynama halindedir, nohutlar şişer, kendilerini yemeğin dışına atarlar kaynama sırasında, ahçı da kepçenin tersiyle “oturun bakayım yerlerinizde “ diyerek kafalarına vuruyor. Hemen kapağını kapatıyor, eğer bunun içinde pişmezseniz padişahın huzuruna çıkamazsınız diyor. Oradan isyan edip dışarıya fırlayan kedilere yem oluyor, işte onun için biraz kaynamak lazımdır. 

Onun için işte demir gibi kıpkırmızı olacak ateşin içerisinde nasıl madenciler hammadde olarak çıkardıkları cevherleri pota içerisine koyuyorlar, kaynatıyorlar, üzerlerine cürufları çıkıyor, esas madde altta kalıyor, saf metal altta kalıyor, ama bir kaynama süresinden sonra geçiyor, yoksa onu altın madeni diye veyahut gümüş kalay madeni diye toprak içerisinden kürekle alınmıyor. Evet orada bir cevher var ama bu karışım ve bileşim halindedir bunun ayrılması gerekmektedir. İşte bizim de varlığımızda o kadar büyük cevherler var ki bunu kazarak, zaman zaman derinliğine inerek, Yusuf’un kuyusu gibi kuyuya girerek, diğer peygamberlerin geçirdiği zorlukları yaşayarak tabi kendi bünyemizde hepsini o kadar yaşamak mümkün değildir.

Yavaş yavaş gönül potasında eritip cürufu zikirlerle dışarıya atmak, kalan öz yapıda insan malzemesini ortada bırakmaktır. İşte o da esma-i ilahiye dediğimiz ilahi isimlerin bizde kalması cüruf olanlar nefsimize bağladıklarımız kullandıklarımızdır. Demir parçasının kesif olan sureti mevcut iken ateşin vasfıyla vasıflanmış olur, demire ateş denir. Kendisine temas edeni de yakar. O bu halde iken hem demirdir hem de ateştir. Nasıl insan varlığında hem ruh hem de nefs vardır, bunun hangisi üstün gelirse onun hükmü geçmektedir bu bedende.

İşte o ateşin ateşliği demirin ateşliği devam ettiği sürece nerede ateşte kalması lazımdır. Yani muhabbet-i ilahide kalması lazımdır. Yani ateşlik vasfı topraklık vasfına üstün gelsin, yani latif tarafı üstün gelsin ama biz onu o ateşin içinden çektiğimiz zaman o gene maden olacaktır, gene demir olarak kalacaktır. Yani nefsine dönecektir. 

Mesnevi: Tercüme: "Demir ateşin renk ve tab'ından muhteşem oldukda o. ben ateşim ben ateşim, der." Şimdi şöyle diyelim uzun demir parçasını ateşe soktuk bir tarafı kızardı bir tarafı soğuk demir kaldı, kızaran taraf diyor ki “ben ateşim” burada hiç şahide gerek yoktur, eğer şahit istiyorsan elini dokundur, gör şahit kendin ol. Öbür ucu da “ben demirim” diyor. burada ikisi de haklıdır, işte nefs mertebesinde kaldığımız zaman biz demiriz, bunu söylediğimiz zaman haklıyız, ama ateş olduğumuz yer, muhabbet ehli olduğumuz zaman biz ateşiz, muhabbet ehliyiz o da doğrudur. 

İşte İlyâs (a.s.) dahi neş'et-i melekiyye ile neş'et-i insâniyye arasında böylece berzah gibi olup, her iki tarafın ahkâmını cami' oldu. Yani İlyas (a.s.) melekiyet zevkiyle meydana gelmesi ve insani vasfıyla meydana gelmesi ikisinin arasında yani insanlık ve melekiyet özellikleri arasında böylece berzah idi. Yani ikisi de kendinde mevcut berzah olan gene kendisidir. Neden, gerektiğinde suri tarafa da dönebiliyor, demirin diğer ucu gibi, gerektiğinde latif tarafına da dönebiliyor. İkisine de sahiptir. Her iki tarafın da ahkamına cemi oluyor, her iki tarafın hükümlerini kendinde birleştirmiş oluyor. Şimdiye kadar anlatılanlar bir ön giriş idi. 

--------------------

1.Paragraf: 

İlyâs İdrîs (a.s.) dır ki, Nûh'dan evvel nebi idi. Allah Teâla onu mekân-ı aliyye ref etti. İmdi o eflâkın kalbinde sakin idi. O da şemsdir. Ba'dehü Baalbek karyesine ba's olundu. Ve "Baal" bir putun adıdır. Ve "Bek" o karyenin sultânıdır. Ve "Baal" denilen bu put melike mahsûs idi (1).

-----------------

Fass-ı Hûdî'de beyân olunduğu üzere, Hz. Şeyh M. Arabi (r.a.) ervâh-ı enbiyâ yani enbiyanın ruhları (eleyhimü's-selâm)ı müşahede etmiş idi. Yani orada bu hakikati bildirmiş idi. Hakikati cihetiyle vâki' olan bu şuhuda binâen yani enbiya hazaratının ruhlarını müşahede etmesi hakikatine yani bu şuhuda, şehadete binaen bu fass-ı münîfde, bu yüksek fasda veya yüksek kitapta İlyâs (a.s.)ın ayn-ı İdrîs (a.s.) olduğunu beyân buyurur. Yani enbiya hazaratı İdris’in (a.s.) İlyas (a.s.) olduğunu beyan buyururlar. 

Yani İdris (a.s.) ayrı İlyas (as) ayrı iki peygamber değil, ama iki halin aynı peygamberin iki halinin iki şekilde anlatılmasıdır şeklinde beyan etmektedir. Bu sırlardan bir sırdır, ortaya çıktığı için sır tarafı kalmamıştır ancak yaşamayanlara göre tarafı yaşayanlara göre tarafı aşikardır. Bu hususta İdris’e (a.s.) sorduğu sorulardan bir tanesi de Âdem fassında geçmişti, “kıyametin alemetlerinden haber verir misin” dediği zaman İdris (a.s.) diyor ki “kıyametin alemeti Âdem’in yeryüzüne ayak basmasıdır.” diyor. Eğer Âdem (a.s.) yani insan nesli yeryüzüne ayak basmamış olsaydı, kıyamet ebedi kopmaz idi dünya üzerinde, çünkü kıyamet insan nesli üzere kopacak bir hadisedir. 

İnsan gelmeyince o zaman niçin kopacaktır. Bu hadise de öyle mana aleminde ervah-ı enbiyanın ruhlarıyla müşahede ettiğinde ve sorduğunda. İşte baştan beri ifade edilmeye çalışılan hali M. Arabi hazretleri kendi hayatından yaşayarak bildiriyor. Ruh-u enbiya ile görüşmesi kendindeki ruhani letafetin artması dolayısıyla ancak alem-i ervahta yahut alem-i misalde İdris’in (a.s.) ruhuyla görüşebiliyor. Yukarıda izah edilen yönün bir tanesi ile. Kendindeki kesafet bedeniyle de insanlar arasında dolaşmasını gösteriyor.

Fass-ı İdrîsî'de îzâh olunduğu üzere cenâb-ı İdris çok yaptığı riyâzâttan dolayı sıfât-ı beşeriyye-i tabîiyyeden sıyrılıp çıkıp, cesed-i unsuriyyeden ve onun hükümlerinden soyundu; yani çok riyazat yapmasından dolayı 16 sene devamlı oruç tuttuğu bilinir, bundan dolayı tabiatından ve tabii beşeriyetinden bozulma olmuş, unsur olan anasır olan dört malzemeden meydana gelen toprak, su, ateş, havadan meydana gelen unsur bedeninden, onun hükümlerinden soyundu. 

Bizler şimdi beşer-i unsuriyemizin hükümleri altındayız. Toprak tabiatının hükmü altındayız, gerçi toprak üreticidir ama kesiftir, ağırdır, kendine çeker, aşağıya çeker, su onun biraz daha latifidir, ateş biraz daha latifidir, hava daha latifidir ve uçucudur, işte nefsimizde bütün bu ahlaklar mevcuttur, bu anasır-ı erbanın ahlakları mevcuttur. Nefsimizde her aşama bir necattır, nefs mertebelerinden bir üst mertebeye çıkmamız necattır. Necat bir defa oldu da Nuh’un (a.s.) kavmi işte suda boğuldu, Nuh (a.s.) kurtuldu gibi veya Nuh (a.s.) mertebesi Nuh neciullahtır sadece o mertebede necat vardır, o mertebede necatiyet geçildikten sonra diğer mertebelerde artık necata gerek kalmaz çünkü kurtuluşa erişilmiştir gibi zannetmeyelim. 

Nuh’da (a.s.) başlayan bu hakikat, bu anlayış Peygamber Efendimize kadar devam ede gelen bir sistemin bir bölümü, bir parçası oluyor. İşte topraktan necat, sudan necat, ateşten necat ve havadan necat. Evvela bu unsurlarımızdan soyunmamız lazımdır. İşte cesed-i unsuriyeden ve onun ahkamından soyundu, hükümlerinden soyundu, yani necat buldu. 

Ve bu şekilde latifleşerek, yani ağır olan bu kesif cisimlerden hafifleşerek sıfât-ı rûhâniyye ve hey'et-i nûrâniyye ile yani bütün varlığının tüm özelliklerini bütün kapsamında olan neleri varsa nuraniye ile bakî kaldı. Zaten kesafetten kurtulmak için ruh ve nur hakikatlerine yönelmek yücelmek lazımdır, yani melekleşmek lazımdır. Binâenaleyh onun nefs-i kesifinin yani nefsinde olan kesif halinin yaşanmasının hey'eti rûh-ı münevverinin hey'etine yani ruhi hakikatinin heyetine yani bütün varlığının ruhaniyete dönüşmesine tebeddül etti, döndü. Nefsi kesafeti, ruhi letafete dönüştü, neden çok ağır riyazat yapmasından ve o dört unsurdan necat bulmasından dolayıdır.

Ve sureti dahi hey'et-i rûhâniyyeye münâsib olan sûret-i misâliyye-i nûrâniyyeye münkalib oldu. Yani İdris’in (a.s.) sureti dahi yani dışındaki sureti dahi heyet-i ruhaniyeye, ruhaniyet haline münasip olan oraya uygun olan bir suret-i misaliye, misali ve nurani bir surete intikal etti. Yani onun kesif olan sureti nurani bir surete dönüştü. Dışarıdan bakanlar onu gene kesif olarak görüyorlardı, ama aslında o nurani bir surete dönüşmüş idi ve de misali bir suret idi.

İşte bu hâli ile ervâh-i semâviyyenin eşrefi olan yani en şereflisi olan Güneş feleğinin rûhâniyyeti mertebesine urûc eyledi. Yani şemsin ruhaniyeti mertebesine yükselmiş oldu. İşte ayet-i kerimede “mekanen aliyen” denilen hadise de budur. 19/57;

وَرَفَعْنَاهُ مَكَانًا عَلِيًّا Zîrâ Cenâb-ı İdrîs (a.s.) onaltı sene yiyip içmedi ve uyumadı. Elbette kesif bedeni, latîf olup kendisine rûhâniyyet galebe etti.

Güneş feleği kendi manzumesini teşkil eden seyyârâta nazaran yani güneş sistemindeki gezegenlere nazaran mahalli kutb ve küre-i arza nazaran dördüncü felektir. Yani güneş sisteminin kutbu güneştir, âli mekan olması da güneş sistemine itibaren alemlere itibaren âli mekan değildir. Çünkü ondan çok daha büyük güneşler olduğunu ilim söylüyor. Güneş kendi manzumesini teşkil eden gezegene nazaran yani gezegene göre mahalli kutup ve küreyi arza nazaran dördüncü felektir. Yani dünyaya göre dördüncü gezegendir. 

Şöyle ki: Birincisi dünya ve yörüngesi, ikincisi Zühre ve yörüngesi üçüncüsü Utarid ve yörüngesi ve dördüncüsü onların kutbu olan Şems'dir. Yani bize ne yakın olan yani dünyayı başlangıç olarak alındığında Zühre ikinci, üçüncüsü Utarit, dördüncüsü de onların kutbu olan güneştir. Ve cismâniyyetle Güneş feleğine çıkmak maddeten mümkin değildir. Ve yükselme mümkin olduğu farz olunsa, cismi ihrâk ve kesâfet-i vücûdu izâle eder. Güneşe yaklaşıldığı zaman farz-ı muhal ona yaklaştığı zaman o cesed yanar erir gider. 

Zîrâ Güneş küresi, Arz küresi gibi bir katı cisim değil, mâyi'-i nârî veya ateş buharı halindedir. O makama ancak ruhen yükselmek mümkündür. Çünkü ruha madde, güneş bir zarar veremez. İbrahim (a.s.) bir teknolojiye de ışık tutmaktadır, İbrahim’in (a.s.) ateşte yanmaması, İdris’in (a.s.) güneşte yanmaması, bugün zaten buna ulaşıldı, ateşte yanmayan malzemeler yapıldı, itfaiye elbiseleri ateşte yanmıyor, o günkü hadiselerle bugünün teknolojisine de işaret vardır. Zirâ latîf ruh, kesif cisim gibi ateşte yanıp çözülüp ayrılmaz. Bunun açık delili latifleşmiş olan evliyâullâhın ateşte yanmamasıdır. İşte İbrahim (a.s.) bunun açık delilidir. 

İşte İdrîs (a.s.) kemâl-i letafetinden mahall-i kutbdan ibaret olan mekân-ı aliyye ref olundu. Bir bakıma insanlığın ilk miracı budur. İkinci miraç Musa’nın (a.s.) Tur Dağındaki miracıdır. Üçüncü miraç İsa’nın (a.s.) göğe çıkarılmasıdır, dördüncü ve kemal miraç ise Efendimizin miracıdır. 

Âdem’in (a.s.) geri dönme şekliyle, iştiyakıyla başlayan bir süreç oluyor. 7/23 ayetinde;

 قَالا رَبَّنَا ظَلَمْنَاۤ اَنْفُسَنَا وَاِنْ لَمْ تَغْفِرْ لَنَا وَتَرْحَمْنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرِينَ derken iki varlık tek olan iki varlık görünümünde olan ruh ve nefis “biz nefsimize zulm ettik sen bize merhamet etmezsen biz zaten zorda kalmışlardan oluruz hüsranda kalanlardan oluruz” dediği “nefsimize zulum ettik” ifadesi bu işte daha evvelki bölümlerde de izah edilmeye çalışıldığı gibi esma-i ilahiye esma-i nefsiyeye çevirmeleri bu şekilde kullanmaları nefslerine zulüm oldu. Bizde de aynı hadise olduğu için aynı duayı seyrimizin başında bizim de yapmamız gerekiyor. Zaten kitaptaki ifade de bunu belirtiyor. 

İşte “nefsimize zulum ettik” demesi esma-ı ilahiyeyi nefsani manada kullandık ama beşeri nefsani manada da kullandık, nefs-i ilahi tarafımıza zulüm ettik manası vardır. Nefsimize zulüm ettik derken nefs-i emareye zulüm ettik manasına değildir. Hakiki nefsimize zulüm ettik demektir. Yani onu nefsimize kaptırmak suretiyle nefsimize zulüm ettik. İşte İdris (a.s.), kemal-i letafetinden, kutup mahallinden, yerinden ibaret olan mekan-ı âliyeye red olundu. 

Ba'dehü "Emîrin putu" ma'nâsına gelen "Baalbek" karyesine resul olarak nazil oldu, indirildi. Nitekim âhir zamanda İsâ (a.s.) dahi böylece nüzul edecektir. İşte İsa (a.s.) da latif bir halde kesif bir vücudu yoktu zaten kesifi latife dönüştürmek için fazla uğraşmadı ama onu anlamayanlarla uğraştı, zaten 2,5-3 sene kadar bir risaleti sürdü, 33 senelik dünyada hayatı var o 33 sayısının da ifadesi, mescid-i nebevi ilk yapıldığı zaman 33 direkli olmasıdır. 

Onun hakikatlerini 33 yaşında iken daha oradan müjde verdi. Son ahır zaman peygamberinin geleceğinin müjdesini verdi zaten de görevi o idi. Ve bir görevi de ruh mertebesi, fani fenafillah mertebesini ortaya getirmekti. İşte bu yüzden İsa’nın (a.s.) şeriatı yoktur. Neden, çünkü fani fenafillah mertebesinde olduğundan fenada olan bir kimsenin de yapacak bir şeyi olmadığından şeriata ihtiyacı yoktur. 

Peki onun kavminden daha bu hale gelmemiş olan kimseler ne yapacak, o zaman bir evvelki peygamberin şeriatına yani şeriat-ı Museviyeye uyacaktır. İsa’nın (a.s.) “İncil” diye bir kitabı vardı da, ne hüviyette idi, nasıldı, bu da meçhuldür. Bundan dört bin sene kadar evvel gelen bir kitaptan, Tevrattan bakiyeler var, iki bin sene evvel gelen kitaptan ortada hiçbir şey yoktur. Dört bin sene evvelki kağıt kalem teknoloji ne kadar geride ise iki bin sene sonra gelişmiş olması lazımdır, dört bin sene evvelinden bakiye de olsa kalanlar var, tam hakkıyla da olmasa da parça da olsa kalıntı vardır, ama iki bin sene evvelinden böyle bir kayıt yoktur.

Ama “İncil” diye Kur’an-ı Kerim’in de açık olarak belirttiği kitap denilen bir husus var, peki bu husus nerededir. İşte diyorlar ki Matta’nın incili var, Yuhanna’ya göre İncil var desinler, onlar öyle eylensinler. İşte Kur’an-ı Kerim’in ifadesiyle İsa (a.s.) “Kelimullah” yani kelimetullah, Allah’ın bir kelimesi idi. Kelime de kitaptır, manadır, işte orada bir kelime diye ifade edilen Kelimetullah Allah’ın bir kelimesi o bir kelimesinin içerisinde de bütün esma-ı ilahiye mevcuttur.

Yani her isimde zaten bütün isimler mevcuttur. Ancak Allah isminde cami olduğundan hepsini eşit derecede bünyesine almakta, hakkını vermektedir. İşte İsa’nın (a.s.) kendisi İncil idi. Kelami incil, İncil ama kelamı İncil, kaydi incil yok yeryüzünde. Zaten öyle bir kitap gelmedi yeryüzüne. Kur’an-ı Kerim’in “İncil” diye bahsettiği İsa’nın (a.s.) “Kelimetullah” ifadesiyle kendisidir. Zaten kendisi Ruh-ul Kuds olduğundan diğer bir ifade ile latif bir varlık olduğundan kitap olarak O’na bir kitap verselerdi, latif bir kitap olması gerekecekti. Yani Nur’dan bir kitap olması gerekecekti. Nasıl Musa (a.s.) verilen dokuz levhanın ikisi nurdandı, yedisi taştandı, taşlar elde idi ama nurdan olanlar gözükmüyordu, yoktu, sadece lisanda idi, onu da zaten kendisi açıklayamadı, kavminin kesif olmasından dolayı.

Latif olanı kesif olana aktaramadı. “sen beni göremezsin” hitabı aynı zamanda kavmine de aitti. Ama İsa’nın (a.s.) kendisi latif olduğundan o iki latif kaydı yahut bölümleri o anlattı kavmine işte bunları anlattığı için latif şeyleri anlattığı için kesif olan O’nun cemaati de onu kabullenemedi. O halde İsa’ya (a.s.) İncil diye bir kitap gelmiş olsaydı latif olacaktı, onu da bizim görmemiz zaten mümkün olmayacaktı, o yüzden İncil ismi ile kayıtlı bir kitap yoktur. Zaten gelseydi İbranice gelecekti, gelmiş olsaydı ama elde kayıt var o da Yunancadır. Onlar da sonradan izafeten verilmiş olanlar, işte Matta’ya göre, Yuhanna’ya göre İncil diyorlar. 

Bunlar okunacak olursa beşer elinden çıktığı zaten anlaşılacaktır. Biraz idraki şuuru yerinde olan kişi, hangisi ilahiyata yakın, hangisi beşeriyet temelli kolayca anlayabilir oradaki ifadelerden. Yalnız bunların içerisinde isabet yönü çok da az olsa bir Yuhanna İncil’inin başında “Allah kelam idi ezelde kelam vardı, bütün her şey kelamdan oldu.” diye bir başlangıç vardır. O işte ancak sıfat yönüyle yaklaşıyor biraz. “Kelam” sıfatı yönüyle Hakk’a yaklaşıyor, nerede Zat’ı kaldı nerede Allah isminin genel manadaki yorumu kaldı.

Zaten “Yahova” diyorlar ya “yahova şahitleri” diye, işte burada geçtiği üzere İdris (a.s.) kemal-i letafetinden, mahalli kutbundan ibaret olan mekan-ı âliye ref olundu, daha sonra emirin putu manasına gelen “Baalbek” şehrine kasabasına rasul olarak nazil oldu. Nitekim ahır zamanda İsa (as) dahi böylece nüzul edecektir. 

Fakat bu nüzulden, gelişinden tenasüh vehmine düşülmesin. Yani bir ruh bir başka bedene girdi de yedi defa gelmesi gerekiyormuş, onlara göre reenkarnasyonculara göre bir ruh işte yedi defa dünyaya gelmesi gerekiyormuş, ancak yedincide kemale eriyormuş onların ifadelerine göre, birincide maden olarak, ikincide nebat olarak, üçüncüde hayvan olarak, sonra insan ama eşkıya insan olarak geliyormuş, daha sonra uslu çocuk oluyormuş biraz, ondan sonra da işte daha ehli insan olarak dünyadan gidiyormuş.

Yani bu İsa’nın (a.s.) ve İdris’in (a.s.) İlyas olarak gelmesi, İsa’nın (a.s.) tekrar dünyaya gelmesi bu manada reenkarnasyon hükmüne girmez, yani ona dönüşmesin diyor. Reenkarnasyoncular diyorlar ki Kur’an-ı Kerim’de reenkarnasyonu tasdik etmekte, Mevlana hazretleri de reenkarnasyoncu idi hatta beyitlerinde de şöyle geçiyor, “ben bir zamanlar maden idim, öldüm nebat olarak dirildim, daha sonra nebat olarak öldüm, hayvan olarak dirildim, hayvan olarak öldüm insan olarak dirildim, insan olarak öldüm melek olarak dirildim, bir daha da ölmedim” diyor. 

İşte buna reenkarnasyon diyorlar. Halbuki bunların bahsettiği reenkarnasyon değildir, o mertebeler arası bir ruhun aynı şeyi geçmesi gibi değil yani bir ruh madene girdi, toprağa girdi, bitkiye girdi, hayvana girdi, insana girdi nihayet melek oldu gitti. O öyle değildir, bu bir mertebedir, tek ruhun Ruh-u kuds'ün o isimler altında faaliyet göstermesidir. İnsanda da bunların hepsi vardır, bu da insanın mertebeleridir. Yani bir ruhun başka zamanlarda başka başka yerlere girmesi değildir. 

Buna karşılık Kur’an-ı Kerimden ayet delil olarak gösterirler, 2/28

 كَيْفَ تَكْفُرُونَ بِاللَّهِ وَكُنْتُمْ اَمْوَاتًا فَاَحْيَاكُمْ ثُمَّ يُمِيتُكُمْ ثُمَّ يُحْيِيكُمْ ثُمَّ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ

2/28-Nasıl da varlığınızın hakikatinin Allah Esmâ'sı olduğunu inkâr ediyorsunuz? Ölüydünüz O sizi diriltti sizi yine öldürecek yine diriltecek Nihayet sonunda hakikatinizi göreceksiniz!

 Bu ayeti reenkarnasyona delil gösteriyorlar. Halbuki orada aynı şeyin değişik zamanlardaki değişik hallerini belirtiyor. Bakın orada diyor ki كَيْفَ تَكْفُرُونَ بِاللَّهِ وَكُنْتُمْ اَمْوَاتًا Neden Allah’ı inkar ediyorsunuz, evvela başlangıcı Allah’ı kabulden geçiyor. Sen Allah’ı kabul ediyor musun evvela oradan meseleye başlayalım, kabul ediyorsan devam edelim kabul etmiyorsan devam etmeye gerek yoktur. “ siz ölüler idiniz” siz varsınız ama ölüsünüz, diyor, hem varlığımızı kabul ediyor hem de bizi ölü olarak kabul ediyor. Varsınız ama ölü hükmündesiniz diyor. Allah’ı inkar etmek kişinin evvela kendini inkar etmesi demektir. Zaten Allah olmasa kendisi de olmayacaktır. Mabud varsa abid de vardır. Abid mabudun en açık ispatıdır. Mahluk, halikin var olduğunun ayrıca en büyük ispatıdır. 

Halik olmasa mahluk nereden olacaktır. Zîrâ tenasüh, ruhun, bir bedenden müfârekatından sonra araya zaman girmeksizin, diğer bir bedene taallukundan ibarettir. Ve bu i'tikâda göre ruhun beden-i cismânîye taalluku daimîdir. Halbuki İdrîs (a.s.)ın îlyâs ismiyle nüzulü böyle değildir. Belki İlyâs (a.s.) mekân-ı aliyyden rûh-ı musavver hâlinde olarak nazil olan İdrîs (a.s.)dır. 

---------------------

2.Paragraf

Ve İdrîs olan İlyâs, "hacet" ma'nâsına gelen "lübânet" ten "Lübnan" tesmiye kılınan dağın infilâkı, ateşten bir at olarak temsil olundu; ve onun cemî'-i âyeti ateşten idi. İmdi vaktaki atı gördü, üzerine bindi; ondan şehvet sakıt oldu. Böyle olunca şehvetsiz akıl oldu. Binâenaleyh ağrâz-ı nefsâniyyenin kendisine müteallik olduğu şeye onun için taalluk bakî kalmadı (2).

---------------------

Ya'nî Cebel-i Lübnan yarılıp İlyâs (a.s.)a ateşten bir at sureti gösterildi. Bu kendisine manada gösterilen mana aleminde gösterilen rüya türü bir görünüştür. "Lübnan" "lübânet'ten müştaktır; yani kaynağı lübanettir ve "lübânet", hacet, ihtiyaç ma'nâsına gelir. Ve Lübnan dağı, Beyrut civarında kâindir. Ve dağın yarılıp içinden ateşten at suretinin hurucu misâl aleminde vâki' oldu. Yani Lübnan dağı patladı oradan ateş çıktı, volkan gibi, içinden ateşten at sureti çıktı ve bu misal aleminde vaki oldu. Belki İlyas’a (a.s.) yakaza halinde, uyku ile uyanıklık arasında belki de rüya aleminde vaki oldu. Her ikisi de zaten misal aleminde vaki olur.

Bizlerinde görmüş olduğumuz yakaza ve rüyalarımız misal aleminde oluşmaktadır. Misal alemi ne demektir, bizim bir üstümüz, bütün varlıkların latif olarak suretlerinin belirlendiği, belirtildiği ve o suretlerin de bu aleme gelerek kesif bedenler aldığı yerin program halidir. Orası alem-i misaldir. Bunun diğer ismi alem-i ervah, iki bölümü olduğu bildiriliyor, bir bölümü alem-i ervah, ruhlar alemi ve dünyaya yakın olanı da alem-i misaldir. Tenezzülde olan tarafı alem-i misaldir. İşte ismi de üstünde olduğu gibi bize gelen oradaki haberler, bilgiler görüntüler misal olarak gelmektedir. 

Asli olarak değildir. Asli olarak da gelmiş olsa onların yorumlarını daha zor anlarız, bir başka ifade ile bizi çok yorar. Yani başımıza gelecek olan herhangi bir şeyi ayni ile bize göstermiş olsalar mesela bir ay sonra başımıza bir ölüm gelecek, bir ay sonra bize on milyon lira para gelecek, her ikisi için de o vakit geçmez. Bizim için ızdırap olur. Birisine çok çabuk gelsin diye bakarız, birisine de uzasın da gelmesin diye bakarız. Bizim için ikisi de ızdırap olur. İşte Cenab-ı Hakk geleceği haber vermez, bizim yararımıza olduğu için vermez. 

Ayrıca geleceğin bazı bölümleri de bizim elimizde olduğundan yani ayan-ı sabitemizin kader-i muallak kısmında olduğundan geleceğimizi eğer Cenab-ı Hakk bunu daha evvel bildirmiş olsaydı kader-i muallak diye bir şey kalmazdı. Değişme ihtimali olan şeylerin baştan mutlak olarak gösterilmesi yanlış bir hadise olurdu. İşte değiştirilmesi imkan dahilinde olan yani kulun iradesinde olan yönleri daha evvel gösterilmiş olsa ama kul onu daha sonra başka şekilde değiştirmiş olsa o zaman Hakk’a olan itimat kalmaz. Onun için Cenab-ı Hakk bize rahmetinden dolayı geleceğimizi göstermez.

Bazen ikazlı olarak misal olarak gösterir, o da seyr-i sülukumuzda yani gidişimizdeki istikametin doğru olup olmadığını veya nerelere geldiğimizi veya nereye kaydığımızı göstermesi bakımından bu şekilde de biz kendimizi tanzim etmemiz hayatımızı düzenlememiz yönüyle bunların bildirilmesi bu şekilde olmaktadır. Bakın burası tamamen misallerle verilmiş misallerdir, dağın yarılıp ateşin içinden ateşin at suretinin hurucu alem-i misalde vaki oldu. 

Binâ­enaleyh his alemine münâsib olan yani dünyaya münasip olan, burası his alemidir, alemi misalde his ve duyu yoktur, sadece bir program vardır. Oradaki programın his ve duygulara göre ifade ettiği manalar şeklinde o sahneler gösterilmektedir. İşte rüya yorumu bu yönden çok mühimdir, alem-i misalde misal olarak gösterilen şeylerin alem-i histeki karşılığının bilinmesi lazım ki yorum ona göre yapılsın. Misallerle geliyor, hüve hüvesine ayni ile vaki olarak gelmiyor.

Ayni ile vaki gelen bazı zuhuratlar var, onlar işte peygamberlere gelen ender şekilde az olan zuhuratlardır, diğerlerinin tamamına yakın kısmı misalllerle gelmektedir. Yusuf’un (a.s.) çocukluğunda gördüğü rüyası; “on bir yıldız ve ay ve güneşin bana secde ettiklerini görüyorum” diyor. İşte bunlar misaldir. Ama bunların yorumları yıldız nedir, ay nedir, güneş nedir bunlar bilinirse yorumu zaten yapılmış olur. Yakub (a.s.) bunları bildiği için “bu rüyanı kardeşlerine söyleme” diye ikaz etti. 

Alem-i misalde vaki olan böylece alem-i hisse münasib olan ma'nâ ile ta'bîr iktizâ eder. Yani öyle gerektirir. Yani o görüntünün bu alemde ne mana ifade ettiği şekliyle yorumlamak gerekir. Bakın rüyaların en mühim hali budur. Ve onun ta'bîri budur ki: yani Lübnan dağından çıkan ateşin içinden atın çıkması ve İlyas’ın (a.s.) ata binmesi budur ki "Cebel" Hz. îlyâs'ın tayin edilmiş meydana getirilmiş, suretlendirilmiş bedenine işarettir. İşte bu beden içinde mana-ı İlyasiye vardır. O görünen suret İlyas’ın kendisi değildir, her birerlerimiz de aynı şeyiz. 

Biz baktığımız zaman bu kesif beden maddi cismani hali görüyor ve Mehmet, Ali, Ahmet, İbrahim zannediyoruz. Halbuki o mananın görünmesine sebep olan kaptır o, mahaldir, zuhur, çiçeğin saksısı gibidir. İşte cebel Hz. İlyas’ın taayyün-u cismanisine işarettir, cismine işarettir dağın, nefsimiz öyledir dağ gibidir zaten her birerlerimizde bir nefis dağı var ki aşabilirseniz aşın. İşte onun için peygamber hazaratının birçoğunun dağlarla ilgisi vardır. Musa’nın (a.s.) Tur Dağı vardır, Peygamberimizin Hira Dağı vardır, Sevr mağarası dağı vardır, bunlar hep onların kendi beden dağlarıdır aslında, Hira dağında aldı “İkra” ilk hadisesini.

İşte o beden dağıdır bir bakıma. Bir bakıma da suretteki Mekke’deki dağdır. Ve "cebelin infilâk"ı, yani o dağın patlaması kesret-i riyâzatla o taayyün-u kesifin inşikâkına işarettir. Yani çatlamasına yarılmasına işarettir. Yani bir bakıma hükmünün düşmesine işarettir. Çünkü orada mühim olan onun içindeki varlıktır. Yarılan mahalden ateşten at çıkması", cenâb-ı İlyâs'ın mazhar olduğu ism-i hâs muktezâsınca kendi taayyününden sâdır olan a'mâl suretidir. Cenab-ı İlyas’ın kendisinde zuhura geldiği ism-i Hass, yani Rabb-ı Hass’ı gereğince kendi taayyününden yani kendi varlığından meydana gelen amellerinin suretidir. 

"Çıkan ata rükûbu", çıkan ata binmesi, menzil-i maksûda vüsûl için yani maksadı olan menziline varması için yani hedefine varması için o sâlih amele rükûbunun suretidir. Yani salih amellerine binmesinin suretidir ata binmesi. Hani kesilen kurbanlar için sırat köprüsünde o kurbana binip geçeceksin derler ya işte amelinin rukubi yani ameline binerek geçeceksin. Orada “kurban” dediği kesilen kurban değildir, o kurban ifadesiyle orada oluşan bir amel var bir mana var, işte o mana suret kazanacak ama kurban şekliyle ama bir başka şekilde işte burada da onun ameli at şekli ile ateşin içinden çıkan bir at şekliyle zuhur ediyor.

Bazı zahirde şer’i manada verilen misaller var, bunları biz hemen beşeri aklımızla ve sınırlanmış bir anlayışımızla o verilen misallerin kendisine hakikat yerine bina ediyoruz, hakikat yerine kaim ediyoruz. Misalleri hakikat yerine koyuyoruz. Halbuki bunlar bazı manaların teşbih yönüyle anlatılmaya çalışılması yani misal yönüyle, benzetme yönüyle anlatılmaya çalışılması bir bakıma kullandığımız ilimlerin birçoğu bu şekilde yani misallerle anlatılmaktadır.

Ama biz bütün misalleri gerçeğin yerine ikame etmişiz, yani gerçek olarak kabullenmişiz, halbuki bunların hepsi misaldir. Misalden onun hakikatine geçmek için birer yol onlar, kapı, vasıta, ama biz misali gerçek zannettiğimizden kapı önünde kalmışız. Birçok hükümler böyledir. Çıkan ata rukubu yani rakibi, biz rakib dendiği zaman düşman gibi anlarız, halbiki rukub, rakib; üstüne binici manasınadır. “Merkeb” dediği de budur, “merkeb” binilmiş demektir. “rakib” de binici demektir, “rukub” binen demektir. 

Menzil-i maksuda vusul için yani ulaşmak istediği yere vasıl olmak için o amal-i salihaya rukubunun suretidir. Amal-i salihaya biz neden ve niçin biniyoruz? Çünkü bizim ürettiğimiz varlıklarımız olduğu için biz onların sahibiyiz. Binmek için zaten onlar üretilmiş oluyor. Zîrâ enbiyâ (aleyhi-mü's-selâm) dan herbirisinin bir mezheb-i mahsusu yani kendine ait bir mezhebi kendisine tahsis edilmiş özel bir yolu vardır yani bütün enbiya-ı aleyh-i müs-selamın hususiyetleri ayrı, ayrıdır ve her birinin kendine has bir mezhebi bir yolu bir sistemi vardır, ve tarîk-ı hâssı olup, bu tarîka göre de bir "merkeb"i vardır. 

Yani o hususta yaptığı fiilleri amelleri ve bilgileridir, o bilgiler ile hareket etmektedir. Bizlerin de hangi hususta, ne bilgimiz varsa, ilmimiz, sanatımız varsa işte o bizim merkubumuzdur. Onunla gidiyoruz sağa sola yaptığımız işleri onunla görüyoruz, kazancımızı onunla elde ediyoruz. O merkuba, merkebe binerek gidiyoruz. O bizim elimizde olmamış olsa bizi o işe davet edenlere gitmek için o merkebe biniyoruz çünkü o ihtiyaçlarını görmek için davet edenler bizim şahsımızı davet etmiyor, o bilgimizi davet ediyor, işte biz de o bilgi ile gittiğimiz için o bilgi bizim merkebimiz, merkubumuz oluyor yani bizi götüren vasıtamız oluyor. Üzeyir’in (a.s.) da bir merkebi vardı ya zahirde, hatta onun gibi ölmüştü de kemikleri toplanıp diriltilmişti. 

İşte burada hakikat-i ilahiyeyi idrak etmiş olan bir kimsenin merkubu zati ilimler olacak, Zat’i ilim de Zat’ından kaynaklandığına göre bu merkub bizi Allah’ın Zat’ına götürür, fiillerine, isimlerine, sıfatlarına değil. Bakın tefekkür ettiğimiz zaman ortaya nasıl bir hadise çıkıyor. Eğer biz şer’i manada bir siluet üretmişsek, bir varlık üretmişsek bizi şeriat mertebesine götürecektir. Şeriat mertebesindeki karşılığı ne ise cennet ehlinin oraya götürecektir. Zat’ına götüremez. Çünkü orada o sistem yoktur, o anlayış, o idrak, o kapı yok, o açılım orada yoktur. 

 Ve bu husûsiyyet dahi onun isti'dâd-ı zatîsi mücibincedir. Yani onlara verilen bu hususi tarik yol istidat-ı zatisinin gereğidir. Nitekim cenâb-ı Şeyh (r.a.) Fass-ı Sâlihî'de buyururlar, Bu bahsin tafsili orada mürur etmiştir. Yani şu konuşulan bahsin tafsili Salih Fassında geçmiştir.

"Atın ateşten olması" Hz. İlyâs üzerine harâret-i şevkin galebesi ve nûr-i kudsün istilâsı suretidir, yani neden ateşten gözüktü de bir başka şeyden gözükmedi yani ateş suretinde bir at gözüktü de neden bir başka unsurdan gözükmedi? Topraktan taştan da gözükebilirdi veya kanatlı bir kuş şeklinde etten, kemikten de gözükebilirdi. İşte onun sebebi şudur; atın ateşten olması Hz. İlyas üzerine hararet-i şevkin galebesi yani muhabbet hararetinin şevkinin galip gelmesidir. Yani aşkının galip gelmesidir. Ve kudsi nurun onun üzerindeki istilasının suretidir. Yani zahir olarak muhabbetinin şiddeti ateşin şiddeti ve diğer şekliyle de kudsi nurun onun üzerindeki istilası suretidir. 

Ve "âyetin ateşten olması", yani işaretin ateşten olması ya'nî cebelin ateşten ve atın dahi ateşten musavver oluşu, yani görülen zuhurattaki her şeyin ateşten olması, Hz. İlyâs'ın taayyününün ve a'mâlinin kemâl-i letafe­tine işarettir; yani Hz. İlyas’ın programının hakikatinin ve amellerinin kemal-i letafetine işarettir. Yani letafette kemal bulmasının işaretidir, dört unsur (toprak, su, ateş, hava) içinde latif olanı hararettir. 

İmdi cenâb-ı İlyâs o merkübu gördüğü vakit, üzerine bindi rüyasında; bakın ateşten olduğu halde kendisine hiçbir şey yapmadı neden çünkü kendi ameli idi. İbrahim’i (a.s.) ateş yakmadı, çünkü o ateş nemrudun ateşi idi. Onun için İbrahim nurdan olduğundan onu yakamadı. İlyas ateşten olan o merkubun üzerine bindi ve ondan şehvet sakıt oldu. O atın üstüne bindiği zaman şiddetli arzuların hepsi düştü sakıt oldu, bir şey kalmadı. Zîrâ şehvet, bu taayyün-i kesifin îcâbâundandır. Yani bu kesif bedenlerin gereğidir. Meleklerde böyle bir arzu var mı, yok bizde neden var, beşerde neden var, çünkü ihtiyacı o yahut sistemi öyledir. Bunlar taayyünü kesifin gereğindendir. 

 Halbuki o telattuf etmiş idi. Yani latifleşmiş idi, kendisinde bu duygular kalmamış idi. Yapmış olduğu ibadetlerden riyazatlardan dolayı. Binâenaleyh cenâb-ı ilyâs şehvetsiz akl-ı mücerred oldu. Yani temizlenmiş bir akıl oldu. Bu sebepten dolayı şehvet-i nikâh ve gazab ve kibir ve hased gibi arâz-i nefsâniyyenin müteallik olduğu şeye, o hazretin taalluku kalmadı. Yani nefsaniyeti ilgilendiren bu hallere onun bağlantısı kalmadı. Yani tamamen ruhlaşmış melekleşmiş bir hale dönüşmüştür.

 Zîrâ bunların mahalli taayyün-i kesîfdir; yani yukarıda bahsedilen hallerin zuhur yeri, faaliyet yeri kesif bir beden, kesif bir varlıktır ve mahal kalmayınca bittabi' hal dahi kalmaz. Yani o mahal kalmayınca onun halleri de kalmaz. 

-------------------

3. Paragraf:

İmdi Hak, İlyas'da münezzeh oldu. Böyle olunca ma'rifet-i ilahiyyeden nısf üzerine oldu. Zîrâ akıl kendi nefsiyle mücerred oldukda, ulûmu nazarından aldığı haysiyyetten, onun Allah Teâlâ'ya ma'rifeti, teşbih üzre değil, tenzih üzre olur (3).

-------------------

Bunlar burada bahsedilen şeyler ümmet-i Muhammed hakkında mutlak olan şeyler değildir. O zamanın ilmi, fenni bilgisi o zamanda zuhura çıkan ilahi ilmin tezahürleri bu mertebelerden sonra birçok mertebeler geldi ve Hakikat-i Muhammediye’de hepsi tam dengeli olarak kemalini buldu. Daha evvelki mertebelerde o zuhurun taayyünü yani ayan-ı sabitesi hangi program üzere yapılmışsa sadece o mertebe üzerinden hayatını sürdürdü ve orada ağırlık kazandı. Ama Hakikat-i Muhammediyede bütün esma-i ilahiye aynı ayardadır. Yani esma-i ilahiyenin hepsi dengelidir.

Ama daha evvelki geçen zuhurlarda insanlarda bunların bazıları ortaya çıkmakta daha şiddetli ortaya çıkmakta, bazıları batınlarında kalmaktadır. İşte bu mertebe bakın İlyas diye belirtilen Hz. İdris, sonra İlyas olarak zuhur eden o mübarek mahalde, yerde bakın gördüğümüzde tek yönlü bir hadiseye şahit oluyoruz, ama ümmet-i Muhammed’de ise evlilik vardır. Burada bunlardan tenzih vardır. Bunlardan uzaklaşma vardır. Neden, burada belirttiği üzere burası tenzih makamı, tenzih ise ilm-i ilahiyenin yarısıdır. Yani şunu belirtmekten kastım ümmet-i Muhammed’e mensup olanın değerini bilelim diye, bakın koskoca bir peygamber ve bizlere örnek oluyor, ayrıca bütün insanlık alemine örnek oluyor ama mertebesi sadece tenzih mertebesidir. Teşbihattan ve daha sonra gelecek mutlak tevhitten bu mertebede haber yoktur. 

Yanlış anlaşılmasın, onların mertebelerini küçük düşürmek gibi böyle falan bir şeyimiz söz konusu değildir. Olamaz da zaten, zaten o mertebe kendi yaşadığı devrin en kemalidir. Oyaşadığı devir de daha sonra gelecek olan kemallerden mertebelerden mesul değildir. Çünkü onun görevi değil, O’nun görevi kendi bulunduğu mahallin hakikatini yaşamaktır. Ancak bizim işimiz biraz zordur, son geldiğimiz için zor, eğer gerçek manada biz seyir ehli isek bütün bu hazretlerin mertebelerini geçmemiz, yaşamamız gerekmektedir. 

İşte farkında olmadan İslam ismi içerisinde olan bizler bakıyoruz ki daha henüz ümmet-i Muhammed ümmeti isek de zahiren suret olarak, kayıt olarak, şeran ve zahiran ümmet-i Muhammed isek de ama batınen Âdemi meşreb olabildik mi, daha hakikati itibariyle. Yani Âdem olabildik mi, evvela. Gerçek manada Âdem olabilmek için hakikat-i Âdemiyyeyi en azından şuurla idrak etmemiz gerekiyor. Mutlak halde yaşayamasak da ama böyle bir mertebenin varlığını ve bu mertebe de insanlığın ilk kapısı olduğunu ve bu kapıdan ancak seyr-i sülukun başladığını ve Hakikat-i Muhammediye’ye doğru, miraç edildiğini bilmemiz gerekiyor.

İşte bu arada kim hangi mertebeye kadar ulaşmışsa İbrahimiyet, İsmailiyet, Museviyet, İseviyet biz nerelere kadar ulaşmışsak oranın mü’mini olabiliyoruz. İbrahim (a.s.) “beni mü’minlerin ilki yaz” dedi, işte biz Hakikat-i İbrahimiyeyi idrak etmiş isek daha yukarıya çıkamamış isek biz mü’min-i ibrahimiye mensubuyuz. Suret olarak Hz. Muhammed’e mensubuz, siret olarak ise İseviyeye, yahut Museviyeye, yahut İbrahimiyeye mensubuz. 

Ondan sonra Musa (a.s.); Ya Rabbi noksan bilgilerden sana sığınırım, böyle talebden de seni tenzih ederim, hani “Ya Rabbi bana kendini göster” dedi ya Cenab-ı Hakk da “Len terani” sen beni göremezsin dedi, o ayetin arkasından “bu talebimden istiğfar ediyorum, seni tenzih ediyorum, bu görüşten seni tenzih ediyorum” diyor orada. Musa (a.s.) kendi gözü ile görmek istedi, Musa olarak görmek istedi, Musa olarak göremeyeceğini anladı ve inandı, onun için “ben inananların ilkiyim” dedi, yani beşer gözü ile görülmeyeceğine inanların ilkiyim dedi.

O zaman “seni beşeriyet gözü ile görmekten seni tenzih ederim sen beşeriyet gözü ile görülemezsin” dedi. Ve bunu idrak ettiği zaman, işte beni mü’minlerin evveli yaz dedi yani o mertebedeki mü’minlerin evveli yaz dedi. Yoksa ondan evvel bir sürü mü’min insanlar var, Âdem’den (a.s.) beri gelen mü’minlik vardı yeryüzünde. Ama mertebe farklıdır. 

Ya'nî Hak, makâm-i aklî olan cenâb-ı İlyas'da münezzeh oldu. Çünki Hz. İlyâs, şehevâttan mücerred olup, rûh-ı mücerred olarak kaldı. Yani varlıktan, beşeriyetten temizlenmiş bir ruh olarak kaldı. Peki bu ruh hangi ruh mertebesidir? Ruh-u Azam mı, Ruh-ul Kuds mü, Ruh-ul Sultani mi? İlyas (a.s.), Musa’dan (a.s.) sonra gelmektedir, o zaman onun mertebesi Ruh-ul Sultani mertebesidir. Yani burada bahsedilen İlyas’da (a.s.) münezzeh oldu çünkü İlyas şiddetli arzu ve şehvetten mücerret olup, ruh-u mücerret olarak kaldı. 

Bu ruh hangi ruhtur? Yani hangi mertebenin ruhu, Âdem (a.s.) ile başlayan Musa’da (a.s.) ve İsa’ya (a.s.) kadar hükmünü sürdüren yani programı itibariyle faaliyeti itibariyle hükmünü sürdüren Ruh-ul Sultanidir. Yani وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِى 15/29 aetinde ifade edilen, oradaki hakikati mücerred yani tecrid edilmiş her şeyden ayrıştırılmış olan ruh ile kaldı. Yani çok ibadetler yapmış olarak, oruçlar tutmak suretiyle on altı sene devamlı oruç tutmuş, tamamen bedensiz kalmış, bedeni var ama bedenin tamamen tabiat hükümleri üzerinden kalkmış işte buna ruh-u mücerret deniliyor. Zaten güneşte yaşayabilmesi bu şekilde oluyor,وَرَفَعْنَاهُ مَكَانًا عَلِيًّا 19/57 güneşte ancak böyle yaşayabiliyor, fiziki manada bir varlıkla güneşte yaşamak mümkün değildir. Mücerret olarak kaldı yani tam bir ruh olarak kaldı. Ama bu ruh, Ruh-u Sultani hükmünde olan ruhtur. Daha kudsiyet yoktur orada. İsa’ya (a.s.) gelen Ruh-ul Kudstür, Efendimize (s.a.v.) gelen ruh Ruh-ul Azamdır. Ayette biz sana ruh’u gönderdik diye geçiyor. Şimdi ruh-u mücerret olarak kaldı ve şehevattan mücerret olan yani melaike-i kiramın böyle bir özelliği olmayan yani bunları bilmeyen, evlilik nedir, işte şiddetli arzular nedir, benlik nedir, sahiplenmek nedir, işte beşeri duygular nedir, bunlardan mücerret olan melaike ve ervah, bakın ruhlar ve melaike bunlardan mücerret yani tecrit edilmiş ve ervah ve ukulün marifeti tenzih üzerine olduğundan yani aklın marifeti tenzih üzerine olduğundan onda dahi tenzih zahir oldu. Yani Cenab-ı Hakk’ı ötelerde madde ile ilgisi olmayan sadece ruh bir varlık olarak idrak etmek neticesi tenzih manasınadır. Bu da bir bakıma tenzih-i beşeridir, İslam’da olan mutlak tenzih o da اِنَّ اللَّهَ لَغَنِىٌّ عَنِ الْعَالَمِينَ 29/6 ayetinde “Allah alemlerden ganidir” hükmü ile Zat’ı mutlağın ifade edilmesi ve Zat-ı mutlak zuhurdan da tecelliden de münezzeh olduğundan orası mutlak tenzihtir. Yani tenzih-i kadim denmektedir. Daha aşağılarda olan tenzih Cenab-ı Hakkı beşeriyetten tenzih etmek gibi, duygulardan işte bazı insanların bu kötüdür, işte yapılmaması lazım gelir falan gibilerden bunlardan tenzih etmek gibi bu aynı zamanda teşbihtir. Teşbihin tenzihidir.

Aslı tenzihten tenzihtir, İnsan-ı Kamil’de Abdül Kerim Cili öyle der, gerçek tenzih Hakk’ı tenzihten tenzih etmektir. Diğer taraftan tenzih Allah’ı kalpte olan bütün suretlerden arındırmaktır. Gerçek tenzih budur. Onda melaike-i kiramda ve ervahta ve akılda marifeti bunların tenzih üzerine olduğunda şimdi melaike-i kiramın beşeriyeti olmadığından onlar hep Allah’ı tenzih etmektedirler. Yani yukarıda bir şekilde aramaktadırlar. İşte Adem (a.s.) hakkında da buyurdular ya böylece onlarda tenzih zahir oldu. Yani onlarda tenzih zahir oldu yani tek yönlü bir hayat meydana geldi. Melaike-i kiramda olduğu gibi İlyas’da (a.s.) da öyleydi, tenzih üzereydi, teşbih yok idi. Nitekim melâike'. وَنَحْنُ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ وَنُقَدِّسُ لَكَ (Bakara, 2/30) dediler. “biz seni tesbih ve kudsiyetle tenzih ediyoruz” dediler. Yani yüceltiyoruz, yukardaki haline bakıyoruz dediler. Ve tenzih ma'rifet-i ilâhiyyenin yarısıdır. Yani tenzih Allah’ı bilmenin yarısıdır, Zîrâ akıl, mücerred olarak kendi nefsiyle olduğu vakit, ulûmu, bilgisini nazar-ı aklîsinden alır. Yani akıl kendi kendine kaldığı zaman tefekküre daldığı zaman bilgisini tefekkürünü, kıyasını aklı nazarından alır. Yani aklının nazar ettiği, düşündüğü şekilden bilgisini alır. Mesela insan bir şey üzerinde tereddütlüdür, bu mudur, o mudur, değil midir diye, düşünür, düşünür sonunda ha buymuş diye karar verir. Bakın işte bilgisini nereden kesinleştirdi, aklı yönünden kesinleştirdi. Bu sebeple de onun Allahüteala’ya marifeti teşbih üzerine değil tenzih üzerine olur. 

Yani Allahüteala hazretlerini noksan sıfatlardan tenzih eder, o zaman teşbih üzerine değil tenzih üzerine olur. Akıl da bunu böyle düşünür diyor. Ama bu şartlanmış bir akıldır. Akl-ı nazarilerine tabi olan zahir uleması dahi teşbihten ürküp tenzih ederler. Gerçekten çok müthiş bir tesbittir. Ve de onların yani ulema-ı zahirin teşbihten zevkleri yoktur. Herhangi bir alime gittiğin zaman Cenab-ı Hakk’ı bu varlık sıfatlarının biriyle vasf ettiğin zaman haşa, kella olmaz böyle şey O yukarılardadır, her şeyden münezzehtir her şeyden diye O’nu yukarıya çıkartırlar. 

Aslında bu çıkartmak atmaktır. Hatta mülkünün dışına atmaktır, ki bu alemi de sahipsiz bırakmaktır. Adeta bu alem kendi kendine yürüyen Allah yukarıda olduğuna göre bu alemle irtibatı kalmamış olmakta o anlayışa göre. İşte buna tenzih-i beşeri deniyor, tenzih-i ilahi değildir. Yani beşerin aklının kendi anlayışına göre yaptığı tenzihtir. Yoksa gerçek tenzih değildir, gerçek tenzih tenzih-i kadim, Cenab-ı Hakk onu kendisi yapıyor, biz onu idrak ettiğimiz zaman biz de ona benzeyerek yani O’nun tenzihi ile tenzih etmemiz lazım geliyor. 

Kayıtlı kitaplara bakarsanız, hadis-i kutsileri bulamazsınız onlar kayıtlı hadislere bakıyorlar ravi, rivayet hadislerine bakıyorlar daha çok yani kayıt arıyorlar, yani şekil arıyorlar, ama o hadis-i kutsiler içerisinde kayıtlı gelenleri de var, bazıları lisanen müşahede ile gelenleri var, işte müşahede ise rivayetten daha üstündür, daha kuvvetlidir, çünkü müşahede yaşanarak söylenen bilinen şeylerdir, rivayet ise dilden aktarılan şeylerdir. O halde müşahede daha kuvvetlidir. Tabi bu ayrı bir konudur, Cenab-ı Hakk herkese bulunduğu yerin en Kemallisini nasib etsin.

Tenzih mertebesinin iki hali vardır, bir; laf olarak kelam olarak tenzihte bulunmak, “cenab-ı Hakk alemlerden üstündür” Cenab-ı Hakk şuna benzemez, buna benzemez, gibi kelami tenzihlerdir. Ama buradaki tenzih mutlak yaşanan bir tenzihtir. Yani kişi tarafından yaşanan bir tenzihtir. Ancak yine de tenzih-i kadim değildir. Yani Cenab-ı Hakkın ümmet-i Muhammed’e bildirdiği kadim tenzih değildir. Nitekim aklı nazarilerine tabi olan yani nazari akıllarına tabi olan yani gördükleri şeye göre karar veren ulema-ı zahir dahi teşbihten ürküp tenzih ederler. 

Bütün dini kitapları toplayalım şeriat hatta tarikat itibariyle mertebesi içinde yazılan bütün kitapları toplayalım, hepsi bu tenzih üzerinedir. Teşbihten korkarlar. Neden, teşbih için Allah’ı yere indirmek lazımdır. Yani alemin faaliyeti içerisinde olduğunu bilmemiz gerekiyor. İşte tenzihte bunu idrak edemiyor, buna yanaşamıyor, korkuyor, ürküyor, böyle yücelerde olan Allah nasıl herhangi bir varlıkta zuhura çıkar diye. O zaman bunu havsalası almayınca o zaman o varlığa bir vücut isnat etmiş oluyor ki bu ondan çok daha tehlikelidir. O zaman farkında olmadan şirke giriyor.

Tenzih ediyorum diye farkında olmadan şirke giriyor. Bakın şirkin en büyüğü nedir biliyor musunuz, şunu etti, bunu etti, şunu işledi, şöyle dedi, böyle dedi, değil, şirkin en büyüğü esma-i ilahiyeyi parçalamaktır, bölmektir. Mesela Allah katil olur mu? Katil midir yani katleder mi? Haşa, kella, ehli şeriat “olur mu böyle şey” diye, Allah’ı tenzih ederiz her türlü katletmekten diye. Halbuki Kur’an-ı Kerim’in o kadar çok yerinde “onları Allah katletti kimse katletmedi, öldüren de hayat veren de benim” diyor işte öldüren katil değil mi? 15/23 ayetinde;

 وَاِنَّا لَنَحْنُ نُحْيِ وَنُمِيتُ وَنَحْنُ الْوَارِثُونَ

 15/23-Muhakkak ki biz, evet biziz hayat veren de öldüren de! Biz vârisleriz (Siz Fânisiniz biz Bâkî'yiz)! وَقَالَتِ الْيَهُودُ عُزَيْرٌ ابْنُ اللَّهِ وَقَالَتِ النَّصَارَى الْمَسِيحُ ابْنُ اللَّهِ ذَلِكَ قَوْلُهُمْ بِاَفْوَاهِهِمْ يُضَاهِوءُنَ قَوْلَ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ قَبْلُ قَاتَلَهُمُ اللَّهُ اَنَّى يُوءْفَكُونَ

9/30-Yahudiler: "Üzeyr, Allah'ın oğludur" dediler... Nasara da: "Mesih, Allah'ın oğludur" dediler... Bunu ağızlarıyla söylüyorlar! Daha önce hakikat bilgisini inkâr edenlerin sözlerini taklit ediyorlar... Allah onları öldürsün! Nasıl da (Hak'tan) sapıyorlar!

Ayette Allah diyor ki “Ben öldürdüm” biz diyoruz ki “hayır seni tenzih ederiz sen öldürmezsin” sevdiklerimizin birçok eksi halleri vardır, şimdi o halleri onlardan kaldıralım mı yani. Tuvalete gitmesinler mi, hadi tuvaletten bir sevdiğini tenzih et bakalım. Veya yemek yemekten şundan bundan gibi. Hadis-i kutside “Hasta oldum ziyaretime gelmedin, aç kaldım beni doyurmadın“ diyor, bakın teşbih işte. Ama o tenzih ile şartlandığı için onu havsalası almıyor, söylediği kelime o kadar güzel teşbihten ürküp yani iyi niyetle tabi ki bunlar yapılıyor, çekiniyor, ihtiyata alıyor, acaba öyle bir şey olabilir mi diye.

 Neden çünkü irfaniyeti yoktur, ilmi var ama irfaniyeti yoktur, ilim başka irfaniyet başkadır. Arif ile alim veya bir bilgin aynı cümleyi okusunlar o cümlenin zuhuru tezahürü ve tatbikatı tamamen başka olur her ikisinde de. Alim o cümleyi tenzih üzere söyler, yapar, diğeri teşbih üzere yapar dışarıdan bakan, ikisi de aynı yükün üzerinde zıt nasıl olur bu diye düşünürler. Halbuki ikisi de haklıdır. Ve onun teşbihten zevkleri yoktur, yani o zaman Cenab-ı Hakk ile ünsiyetleri mümkün değildir. 

 O zaman “venafahtü”yü nerede bulacak diğer insanlara verilen hususiyetleri nereden bulacak. وَهُوَ مَعَكُمْ اَيْنَ مَاكُنْتُمْ 57/4 “O sizinle beraberdi, siz neredeydiniz?” işte bu teşbih, o kadar çok teşbihler var ki Kuran-ı Kerim’de ama Al-i İmran suresinin 7. Ayetinde geçen muhkem ve müteşabih ayetlerden bahseder. Müteşabih ayetlere kalbinde eğrilik olanlar, müteşabih ayetlere yönelirler, onları değiştirerek bozmaya çalışırlar diye geçiyor, müteşabih deyince bu ayeti de baz ölçü alınca tamamen mütaşabihlerden uzaklaşıyorlar. Teşbihattan uzaklaşıyorlar. Teşbihattan uzaklaşan da ilmin yarısını bile elde edememiş oluyor. Çünkü yaptığı tenzih zaten zahiri tenzihtir, beşeri tenzihtir.

Onun için bu şekilde şartlanmış olan ilim insanları tabi iyi niyetleri ile çok iyi çalışıyorlar onları kötülemek babından herhangi bir şey diyecek halimiz yoktur, oda teşbihin tenzihin içindedir, o da bu alemin içindedir, Hakk’ın zuhurlarından bir zuhurdur, herhangi bir kimseyi tenkit etmiş olan kimse zaten Hakk’ın o vechini tenkit etmiş olur. Bu da irfaniyete yakışmaz. Ancak tesbit etmek için ki ibret alınsın diye bunların da açıklanması gerekiyor. İşte bu şekilde onların teşbihten zevkleri yoktur. 

-----------------------

4. Paragraf: 

Ve Allah Teâlâ ona ma'rifeti tecellî ile verdiği vakit, onun ma'rifet-i ilâhiyyesi kâmil olur. Binâenaleyh mevzi'-i tenzihte, tenzih-i hakîkî ile tenzih eder, tenzîh-i resmî ile değil. Ve teşbih mevziinde dahi, teşbîh-i şuhûdî ve keşfi ile teşbîh eder; ve suver-i tabîiyye ve unsuriyyede Hakk'ın vücûdu ile sereyânını görür. Ve onun için bir suret bakî kalmaz; illâ kî onun "ayn"ını Hakk'ın "ayn"ı görür. Ve bu, Allah tarafından münzel olan şerâyi'in getirdiği ma'rifet-i tâmme-i kâmiledir; ve evhamın küllisi bu ma'rifetle hükmetti (4).

----------------------

Ya'nî Allah Teâlâ, akla ma'rifeti tecellî ile verdiği vakit, işte genelde sohbetlerin başında ettiğimiz dua budur. O’nun anlayışı ile bize anlayış versin, işte bu tecelli marifeti yani Allah’ın marifetle tecelli etmesinin talebi gönüllerinde, bu olmadığı sürece diğer şekliyle anlamamız zaten mümkün değildir. Bildiğimiz ne kadar bilgi varsa bunların hepsi zahirde, hayali tenzih üzere ve aslından çok uzaklarda olan bir anlayıştır, çok sathi olan anlayışlardır. 

Bakın akla marifeti tecelli ile verdiği vakit, bilgi ile aldığı vakit değildir, kelami bilgi ile aldığı vakit değildir, akla marifeti tecelli ile verdiği vakit artık o kendi nazarından kurtulup yani kendi birey bakışından anlayışından kurtulup ma'rifetin nısfı olan tenzih üzerine olmaz marifetin yarısı olan tenzih üzere olmaz, ve teşbîh üzerine de olmaz; yani sadece teşbih üzerine de olmaz, tenzih marifetin yarısı ise teşbihte diğer bir yarısıdır, o zaman ikisi de eksiktir, yani ne tenzih ile kalır ne de teşbih ile kalır, belki ıtlak üzerine olur. Yani belki mutlakıyet üzere olur. Yani o şeyin hakikati üzere olur.

Çünkü tecelli ile olan ma'rifet, irfaniyet bilgisi, Allah bilgisi Hakk'ı takyîd (kayıtlama) ve tahdîd etmez. Yani Hakk’ı kayıtlamaz ve de sınırlamaz. Binâenaleyh onun ma'rifeti, bilgisi kemâlde olur. Şu halde bu akıl, Hakk'ı tenzih mevzi'inde, tenzîh-i resmî ile değil, belki tenzîh-i hakîkî ile tenzih eder. Bu ilimleri bize getirenlere şükranlarımızı ifade edecek kelimeler yoktur. Allah onlardan razı olsun.

Ve teşbîh mevzi'inde yolunda dahi, kendisinin müşahedesi ve keşfi üzerine teşbîh eyler; bakın teşbih-i resmi değil, yani resmi teşbih ile değil, aslında resmi teşbih diye çok konulan bir mevzu değildir. Tenzih-i resmi var da teşbih-i resmi yoktur. Çünkü ulema teşbihe yanaşmadıkları için böyle bir husus da yoktur onların ilim düzeylerinde. Kendisinin müşahedesi ve keşfi üzere teşbih eylerler. Yani kendi müşahede ettiği şeyle teşbih eder. Nefsinin, hayalinin teşbihiyle değildir. Zîrâ Hakk' ın vücûdunun hâricinde bir vücüd ve suret müşahede etmez ki, Hakk'ı ondan tenzih etsin. 

Allahu Teala akla marifeti tecelli ile verdiği vakit o kişinin hali budur. Akla marifeti tecelli ile verdiği vakit, yani kendi Zat’ından verdiği vakit idrak ve şuurunu açtığı vakit, şimdi “Hakkı noksan sıfatlardan tenzih ediyorum” genel resmi ilmin tenzihi budur. Noksan sıfatlardan tenzih etmek evvela noksan sıfat görmektir. Var mı Allah’ta böyle bir şey, Allah’ın bir noksanı var mı bu alemde. 

Kelime zaten daha baştan yanlıştır, “Allah’ı noksan sıfatlardan tenzih ederim” demiyor muyuz, ezberi tenzihte “Ya rabbi seni noksan sıfatlardan tenzih ediyorum” noksan sıfat diye gördüğün noksanı o zaman Hakk’ın vücudunun dışına çıkarmış oluyor. Ve onu dışarıya ayırmak suretiyle ona bir vücut vermiş oluyor, ona bir mevcudiyet vermiş oluyoruz, bu anlayışla şirki biz halk ediyoruz kendi kendimize. Ama diyoruz ki Allah birdir, ben müşriklerden değilim, hadi bakalım söz ile anlayış birbirini destekliyor mu? 

Yani tenzih ediyorum çok iyi yapıyorum Allah’ı yüceliyorum derken, tamamen onu şirk etmiş oluyor. Aleminin dışına çıkarmış oluyor, yüceltmek niyetiyle yapılıyor bu iş ayrıca. 

İlk yapmamız gereken şey kendimizi Hakk’ı yanlış anlamaktan tenzih etmek, kendimizi temizlememiz gerekiyor evvela. Bizim yaptığımız resmi tenzih oluyor. Gerçek tenzihe ulaşamıyoruz bu akılla. Bizler şablon tenzih yapmış oluyoruz. Musa (a.s.) müşahede ile tenzihi yaptı, düştü, bayıldı, öyle büyük iç haller geçirdi ki Tur-u Sina’da kitabı alıyorken “Ya Rabbi sesini bu kadar yakından duyuyorum” dedi. Musa (a.s.), Museviyet mertebesi ilk olarak hangi mertebede ayrıca, birçok mertebelerin ilkidir, peygamberlerin hepsi bir ilklerdir.

Musa (a.s.) da Hakk ile olan konuşmada Allah’ın sesini duyan ilktir. Allah olarak Zat’ının sesini duyan ilk duyma mertebesidir orası daha. Bu kadar yakın olduğu için yani “Ya Rabbi sesini bu kadar yakından duyuyorum bana kendini göster “ bakın duyma arkadan görmeyi getiriyor. Zaten tabii olarak o gelir, kapının arkasından birisi bize sesleniyorsa kapıyı açarız onu ilk aklımıza gelen görmektir. Yani sesin sahibini görmektir fıtri olarak bile. Yani bu bir makam mertebedir, Kur’an-ı Kerim’de ondan bahseder, evvela duyma, sonra görme, sonra kalp mutmain olma لَهُمْ سَمْعًا وَاَبْصَارًا وَاَفْئِدَةً 46/26 ilim sırası budur. Museviyet mertebesi bakın duyma mertebesidir. İseviyet mertebesi görme mertebesi, Muhammediyet mertebesi de gönüle indirme mertebesidir, muhabbet ve denge mertebesidir. Hani miraçta bahsederken مَا كَذَبَ الْفُوءَادُ مَا رَاَى 53/11 “onun gözü ne kaydı ne de şaştı” gözünün gördüğünü kalbi yalanlamadı, tasdik etti diyor, şu hakikate bakın. Neden tasdik etti, çünkü müşahede ehli oldu. Musa’nın (a.s.) orada görme talebinde bulunması, kendindeki duygunun şiddetli olmasıdır. O zamana kadar insanoğlu o kulaktan böyle bir ses duymadı. 

İbrahim (a.s.) ise sesini Allah’a duyuran ilk insandır. Duasının sonunda “semiul aliym” diyor, “sen duyucusun” diyor ve sesini duyduğu ve dualarının kabul edildiği Hakk’ın duyarak kabul ettiği yani bizatihi kendi varlığı kendi Zat’ından duyarak kabul ettiği, mesela herkes dua yapıyor, ama Cenab-ı Hakk onları da duyuyor ama ef’al mertebesinden duyuyor, esma mertebesinden duyuyor, isimler mertebesinden duyuyor. Ama orada Zat’i duyum vardır. Bir insanın Allah’a sesini duyurma mertebesi İbrahimiyet mertebesidir. 

Allah’ın sesinin duyma mertebesi Museviyet mertebesidir, Allah’ı görme mertebesi İseviyet mertebesidir, bütün bunların hepsini kendi bünyesinde toplayan Muhammediyet mertebesidir. Museviyette tenzih var, “göremezsin sen beni” diyor, neden, çünkü o beşer aklıyla teşbihi yönden görmek istiyor, misallerle, göremezsin diyor, böyle görme olmaz diyor. İsa (a.s.) teşbihen, teşbihat olarak kendinde görüyor. Bakın teşbih mertebesinden görüyor, zaten Cenab-ı Hakk’ı mutlak tenzih mertebesinden görmek mümkün değildir. Böyle bir şey yoktur. 

Cenab-ı Hakk’ı rububiyet mertebesi itibariyle ancak teşbihi manada görmek mümkündür. Yani benzetmelerle veya mahalli olarak görmek mümkündür. Yoksa Allah’ı Allah olarak geniş manada kim görebilir ki, bu mümkün olmayan bir şeydir. Görüş denilen şey nedir, herhangi bir varlıkta Hakk’ın zuhurunun olduğunu ve o zuhur tarikiyle veya zuhur miktarınca görmüş olabiliyoruz. فَاَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَم وَجْهُ اللَّهِ 2/115 “nereye dönerseniz Hakk’ın vechi oradadır” işte bu teşbihtir, burada ayırmıyor, “camiye bakarsan, Allah’ın vechini görürsün” demiyor, kiliseye bakarsan görmezsin demiyor. Böyle bir ayrım yapmıyor. Bu ayet-i kerime içerisinde cami ne ise kilise de aynı şeydir. Havra da aynı şey, hatta düşük olarak gördüğümüz, yılan da domuz da aynı şeydir. Çünkü nereye dönerseniz diyor ve Hakk’ın vechi orada ise işte bu tamamen teşbihtir. O zaman hangi bir varlığı tenzih ederek ayıracaksın ki Allah burada değildir diye. O zaman orada Allah’ın hükmünün geçmediğini ispatlamaya çalışmak olur.

İşte kendisinin müşahede ve keşfi üzere teşbih eyler zira Hakkın vücudunun haricinde bir vücut ve suret müşahede etmez ki Hakk’ı ondan tenzih etsin. Ve Hakk'ın vücûdundan başka bir vücûd isbât etmez ki, vehmiyle Hakk'ı ona teşbîh eylesin. Şimdi bütün varlıkta Hakk’ın zuhurunu gördükten sonra teşbihe de gerek yoktur, teşbih etmek için de gene iki şey lazımdır, biri birine göre misal olarak benzesin diye, bütün varlıkta Hakk’ın vücudunu فَاَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَم وَجْهُ اللَّهِ 2/115 da olduğu gibi bütün varlık da Hakk’ın varlığı ise o zaman neyini teşbih edeceksin. O zaman teşbih de düşmektedir. Ama izah babında şurada da Hakk’ın vechi var burada da Hakk’ın vechi var, diye varlığın hiçbir parçasını hiçbir mahallini ayırmamak şartıyla o zaman külli olarak yapıldığında teşbihe de gerek kalmamaktadır. Bütün hepsi kabul edildiği zaman teşbih neye göre yapılmış olacaktır. Ancak teşbih mahalli olarak baktığımızda; haa.. burada da Hakk’ın Zat’ı var, burada var ama orada da var her yerde var Hakk’ın Zat’ı diye işte böyle teşbihten teşbihin vahdetine yani birliğine geçilmiş olur. 

Hak kendi nefsini nerede tenzih ve teşbîh etmiş ise, o da O'nu oralarda tenzih ve teşbîh eder. Bu da teşbih ve tenzihin nezaketidir. Kur’an-ı Kerim’de Hakk kendini nerede tenzih etmişse, nerede teşbih etmişse irfan ehli de o teşbihleri orada yapar, tenzihleri orada yapar. Onun tenzihi nazar-ı aklînin verdiği tenzîh-i resmî değil, yani aklının nazarının ve genelde kayıtlanan yani dini kitaplarda belirtilen resmi tenzih değil, tecellînin i'tâ ettiği yani tecelli olarak kendisine verilen gerçek müşahedeli tenzîh-i hakikidir onun tenzihi.

 Ve teşbihi dahi şuhûdî ve keşfidir, şimdi herhangi bir şeyiyet eşya hakkında ezberlenmiş bir kelime olarak ilmel yakıyn olarak bu da Allah’ın zuhurundan başka bir şey değildir demek de bir bilgidir. Ama hakikati itibariyle o eşyaya bakıldığı zaman şuhut olarak, müşahede olarak bakıldığı zaman esas teşbih o zaman olmaktadır. Diğeri ise ilim, yani ilmel yakıyn, ama bunun içerisinde aynel yakıyn var, hakkal yakıyni vardır. 

Ya'nî müşahedeye dayanmaktadır, yani oradaki teşbih yaşama geçmiştir. Diğeri ise sadece ilmindedir, yaşamaz bilir. Bilgi başkadır, aynı şeyi yaşamak başkadır. Bir süt tatlısının sütten yapıldığını biliriz, ama onu yemezse onun tadını bilemez, yediğin zaman ancak onun nasıl bir lezzeti olduğunu anlarsın işte bu sütten yapıldı diye müteşabihtir süte benzemektedir, içerisinde süt de vardır. Bilgi olarak bilinir, göz ile de görürsün, ama yemedikten sonra onun tadını anlamak mümkün değildir. Yani ne kadar bilgi ile yaklaşmış olursa olsun, müşahede ile yani tatma ile yaklaşmak gibi olmaz. 

Ve o kimse Hakk’ın vücudunun, varlığının tabîi suretlerde ve unsurlarda yani hayatın içinde dört anasır-ı erbada, bütün unsurlarda ne vechile yani hangi yüzüyle hangi yönden sereyân ettiğini görür; ve onun nazarında yani o irfan ehlinin nazarında yani kalbine tecelli marifeti verilen kimsenin nazarında hiçbir suret kalmaz ki, o suretin "ayn"ını Hakk'ın "ayn"ı görmesin; yani o suretin aynını derken o suretin hakikatini o suretinin a’yanını yani o suretin benzerini değil, o suretin kendi aynını yani kendi özünü kendi hakikatini Hakk’ın aynı görmez. Yani her gördüğümüz bu alemde ne varsa Hakk’ın bir isminin zuhurunun yani aynının ta kendisidir. 

Bütün varlıkta Hakk’ın varlığı vardır, ancak mertebelere riayet şarttır, denmektedir. Yani bunların yukarıda da dendiği gibi nerede tenzih yapılacak, nerede teşbih yapılacak Kur’an’i hükümlere Peygamber Efendimizin bildirdiklerine göre yapılması lazımdır, aksi halde kişi farkında olmadan putperest olur, şirke düşer. Bu bilgiyi bilgi olarak alır ama tatbikatını beşer aklına göre yaparsa uygulamada yanlışlık olur. Mesela derse ki nitekim bazı yol ehilleri her şey Allah’tır diyor, bu da Allah’tır deyip ortaya çıkıyor. Ben de Allah’ım diyor, tamam ama hangi mertebede bu hüküm geçerlidir.

İşte bunları ayırt etmek lazım ki kişi şirkten daha kötü olan zındık olmasın. Yani din dışına düşmemiş olsun. Bütün varlık Hakk’ın varlığından başka bir şey değildir, ancak meratib-i ilahiyeye uymak gerekir. Eğer uymazsan zındıktansın. Madde olarak bakıldığında bu da Allah’tır, o da Allah’tır, her şey Allah’tır dediğinde tenzihsiz teşbih yapmış oluyorsun. Burada ne dedi, aynı olarak dedi onun Hakk’ın varlığından başka bir şey değildir, zuhuru olarak demedi. İşte onu yakarsan o yanar, peki Allah yanar mı? Yanmaz, o zaman ona nasıl Allah diyeceksin, bakın kelime aynı yönünden, hakikati özü yönünden Hakk’ın varlığından başka bir şey değildir. 

Ama zuhur ve tecelli yönünden de mahluktur. Ona Halik diyemezsin, Allah diyemezsin. İşte bir yönden aynı şey İslam’ın kemali burada, İslam’daki kemalat burada iki yönüyle ona bakıyor, hani dedi ya tenzih edersen yarım alim olursun, ilm-i ilahiyenin yarısını teşbih edersen, yine yarısında kalırsın ayrı ayrı, çünkü tenzih ile teşbih bir arada olmaz. Yani kendileri ayrı mertebeler olduğu için bir arada olmaz, yani tenzih bir aradayken, teşbih bir aradayken bunların ikisi bir arada olmaz. Peki nasıl olur, bunları birleştirecek bir makamda bir olur kendilerine ait yerlerde müstakildirler, birleşmezler, bunları birleştirecek ayrı bir makam lazım ki orada onlar birleşir ancak kendi mevcudiyetlerinde birleşmezler. 

Tenzih ise tenzih, teşbih ise teşbihtir ama bir makam gelecek, onların ikisini de alacak, burası da tevhit mertebesidir diyecek orada birleştirecek ancak. Bu da Hakikat-i Muhammediye Peygamber Efendimizin getirdiği tevhid-i Hakiki budur işte. Daha evvel gelen tevhitler; “Allah birdir” lafzı ya teşbihten söyler ya da tenzihten söyler farkında değildir. “Allah birdir” der ama aklında tenzih vardır. “Allah birdir” der ama aklında teşbih vardır, hıristiyanların anlayışları vardır. 

Ve onun nazarında hiçbir suret kalmaz ki ve o suretin aynı Hakk’ın aynı görmesin. Ya'nî her bir suretin "ayn"ını, Hakk'ın "ayn"ı görür, o zaman suret ortadan kalktığından ne şirk olur ne teşbih olur ne de herhangi bir şey olur. Hakk olarak görmekte, masa görmemekte, artık onu isimden çıkartmış isim olmaktan çıkartmış sadece onun aslına, özüne bakıyor, çünkü onun ismi sonradan var edildi, biz ona masa dedik, onun evveli ne idi, bir malzeme idi, ağaçtı, ağaç ismi de ona sonradan verildi, ağaç nerden çıktı o da anasır-ı erba, Hakk’ın bu alemi kurmuş olduğu ana unsur, dört unsur, toprak, su, ateş, hava gördüklerimizin hepsi bunlardan meydana geldi. Onun için bunlar sonradan halk edildi, isimler sonradan halk edildi aslı itibariyle Hakk’tan başka bir şey değildir. 

 İşte Hakk'ın kendi nefsini tenzih ve teşbîh ettiği mevzi'lerde yani yerlerde, Cenab-ı Hakk Kur’an-ı Kerimde kendi nefsini tenzih ediyor bazı şeylerden, bazı şeylerde de teşbih ediyor. Bu makamları zaten belirten Cenab-ı Hakk’ın kendisidir çünkü kendi makamları ve bunları da en güzel anlatacak, iletecek de yine kendisidir. İşte biz de beşeri anlayışımızla değil Cenab-ı Hakk’ın bildirdiği te’vili, yani evveli işin hakikatine göre anlamamız gerekiyor ki işte gerçek irfan sahibi, marifet sahibi olalım.

Cenab-ı Hakkın kendi nefsini tenzih ve teşbih ettiği mevzilerde işte biz Allah’ı ne teşbih edebiliriz ne tenzih edebiliriz bireysel aklımızla. Onun için Cenab-ı Hakk’ı tenzih etmek için veya teşbih etmek için evvela kendimizi tenzih etmemiz gerekiyor. Neden, Cenab-ı Hakk’ın noksanlıklardan tenzih değil de kendimizi Hakk’ı noksan anlamaktan tenzih etmemiz yani evvela o ilmi almamız gerekiyor. Ondan sonra tenzih edebilirsek edelim, teşbih edebilirsek edelim. 

Ancak tenzih ettiğimiz yerde kalmamak için hemen teşbih, burada teşbih de vardır diye ve her ikisini yaptıktan sonra da parçalamamak için vücud-u mutlakı tevhid olan Hakk’ın vücudunu parçalamamak için hemen bunları da tevhid etmemiz gerekiyor. Tenzihte de olan O’dur, teşbihte de olan O’dur diye. İşte gerçek manada tevhid budur, yoksa “Allah birdir, ondan başka ilah yoktur, ben ona taparım” gibi resmi kelamlar bunu gerçeği ile yaşatamıyor. Sadece lafzını söyletiyor. 

Kendi nefsini tenzih ve teşbih ettiği mevzilerde bu kimsenin Hakk'ı tenzîh ve teşbîh etmesi öyle bir kemali tam olan bir ma'rifettir ki, cânib-i Hak'tan indirilmiş olan şeriatlar bu ma'rifeti getirmiştir. Yani gerçek marifeti indirilen kitaplar getirmiştir. Kamil ve tam bir marifettir bu diyor. Cenab-ı Hakktan nazil olmuş olan şeriat bu marifeti getirmiştir. Ve evhamın hepsi yani vehmin hepsi dahi bu ma'rifetle hükm eylemiştir. Ya'nî nazar-ı aklîye tâbi' olan ehl-i zahir, ki kuvve-i vehmiyye sahipleridir, onların cümlesi bu ma'rifetle hükm ederler; zîrâ vehm, mutlak hakkında kayıtlı ve kayıtlı hakkında dahi kayıtsız ile hükm eder. 

Şimdi Hakk’tan münzal olan şeriat bu marifeti getirmiştir ve evhamın hepsi dahi bu marifetle hüküm eylemiştir. Yani vehim ehlinin hepsi. Şimdi vehim iki türlüdür, ancak biz meşhur olanı hayal ve vehim yani, aslı olmayan şey olarak anlıyoruz. Vehim iki türlüdür, birisi Allah’ın indindeki gerçek vehim, yani tahayyül etmek, gerçek manada idrak etmek genişlemek. Zaten farkında olmadan biz bunların hepsini kullanıyoruz ama nerede neyi kullandığımızın farkında olmuyoruz. Aslında her birerlerimizde vehimle hareket ediyoruz. Yani tasavvurla, düşünceyle hareket ediyoruz. Çünkü kafamızda bir şey programlamamız gerekiyor. İşte bu programlanmanın mahalli vehimdir, hayal ve vehimdir. Hayal, hayali bir kurgu bir siluet çiziyoruz, vehim bir işaret veriyor, hayal ile bunu suretlendiriyoruz, bu suretlendirdiğimiz şeyi hakikate geçirmeye çalışıyoruz. 

Düşüncemizi hakikate geçirmeye çalışıyoruz. Şimdi bulunduğumuz yerden kalkarken bir hayalimiz vardı, yani bu o zaman mutlak değildi, o hayal şimdi mutlağa dönüştü. Ama bu işte hep vehmin ve hayalin içinde oluşan hallerdir. Bu alem Allah’ın hayalinden başka bir şey değildir. Hayalin faaliyete geçmesi için de vehim diye bir saha gerektiriyor, şimdi burada bahsedilen ve evhamın hepsi dahi marifetle hüküm eylemiştir. Yani ilahi vehim marifetle hükmetmiştir. 

Yani bir bizim beşeriyetimizden kaynaklanan hayal ve vehmimiz var, işte bizi yöneten bu beşeriyetimizdeki hayal ve vehimdir. Korkularımız,düşüncelerimiz, muhabbetlerimiz, sevgilerimiz, acabalarımız, hep bu hayal ve vehmin içinde oluşan şeylerdir, kaynağı orasıdır. Sonra aklımıza intikal ediyor, sonra fikrimize sonra zekamıza intikal ediyor, zeka onu tezkiye ediyor, ayırıyor, hayal ve vehmin içerisinde eksiklikler, yanlışlıklar, fazlalıklar, hatalar var mı diye. Ondan sonra fiile dönüşüyor, ama bu bizim beden mülkümüzde bizim ürettiğimiz bize ait hayal ve vehim sahasıdır. 

Ama bir de sonsuz olan Allah’ın hayal ve vehmi var ki bu alemler o hayal ve vehim içinde halk edildi. İşte burada evhamın hepsi yani bu vehmin hepsi bunların hepsi birer vehim marifetle hüküm eylemiştir. Yani bu marifetle hüküm olunmuştur, gerçek vehim ve hayal. Yani nazar-ı akliye tabi olan ehl-i zahir ki aklının hayal ve vehmine tabi olan ehl-i zahir ki kuvve-i vehmiye sahipleridir. Bunlar da vehim kuvveti sahipleridir, onların cümlesi bu marifetle hüküm ederler. 

Yani vehim, aslı itibariyle ilahi vehim kaynaklı marifetle hükmederler ancak aradaki fark kendi vehimleriyle bunları anlamak suretiyle hükmederler. Bakın fark oradadır, işte orada değişiklik değişikliğe uğruyor, aslında hayal ve vehmin iblisin de zaten o düzeyde olduğu şey varı yok, yoku var göstermesidir. En büyük silahı budur. Özet olarak bilinmesi budur. Şimdi nazar-ı akliye tabi olan ehl- zahir ki kuvve-i vehmiye sahiplerdir, onların cümlesi bu marifetle hüküm ederler, zira vehim mutlak hakkında kayıt ve mukayyet hakkında dahi ıtlak ile hükmeder. 

Yani mutlak var olan Allah’ın varlığını kayıtlamak suretiyle kayıtlı olan zuhuru da mutlak suretiyle gösterir. Yani tersini gösterir. Ve keza mevcudun ademine ve yokun dahi vücûduna hükm eyler. Yani mevcudun yokluğuna ve yokun da varlığına hükmeder. Varı yok, yoku da var gösterir. Yani aslının tam dışını gösterir. Hani bazı çocuklar koridorda gece korkarlar arkamdan bir şey gelecek diye aslında yok bir şey ama işte ondaki vehim çocuk onun farkında değil daha o kendinden korkuyorum zannediyor. Halbuki o korku sahası vehmin sahasıdır. O vehim çocuktan alınmış olsa korku diye bir şey kalmayacaktır. Yani yok olan bir şeyi var gibi gösteriyor, iblisin de en çok oynadığı saha burasıdır. Hayal ve vehim üzerinde oynuyor.

Gerçi şeriat tenzîh ve teşbîh üzerine Hak’tan kula gelen olmuştur; fakat bunlarda ifrat ve tefrit caiz değildir; yani her önüne geldiği yerde bu haktır bu değildir bu şudur budur gibilerde bunu pek dile düşürmemek lazımdır, belki tenzîh içinde teşbih ve teşbîh içinde dahi tenzîh etmek lâzımdır. En güzeli de budur, kemalli olsun diye bu da işte tevhid etmektir. Bu bahsin tafsili Fass-ı Nûhi'de mürur etmiştir.

---------------------

5. Paragraf: 

Ve bunun için evham, bu neş'et-i insâniyyede, galebede ukûlden daha kavî oldu. Zîrâ âkil, her ne kadar onun aklı, baliğ olduğu şeye baliğ olduysa da, onun üzerine vehmin hükmünden ve akl ettiği şeyde tasavvurdan hâli değildir. İmdi vehm, bu sûret-i kamile-i insâniyyede sultân-ı a'zamdır. Ve şerâyi'-i münzele dahi onunla geldi. Böyle olunca teşbih etti ve tenzih etti; tenzihte vehm ile teşbih etti ve teşbihte de akl ile tenzih etti. Binâenaleyh kül külle murtabıt oldu. İmdi tenzihin teşbihten ve teşbihin tenzihten hâlî olması mümkün değildir. Binâenaleyh Allah Teâlâ لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَىْءٌ (Şûra, 42/11) dedi.Tenzih ve teşbih etti. وَهُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ (Şûra, 42/11) dedi; teşbîh eyledi (5).

--------------------

Gerçekten de Kur’an Azimmüşan’ın ne kadar da müthiş ifadeler ettiğini ancak ve de çok azı yönüyle irfaniyet haliyle anlamak mümkündür ancak. Yani akl-ı cüz ile akl-ı beşer ile bunların derinliklerini anlamak mümkün değil ve de özel bir eğitim ile olur ayrıca. Yoksa sıradan şartlanılmış kelami bir anlayışla bunların hakikatlerinin anlaşılması mümkün değildir. O zaman ne anlaşılıyor, sadece suri yani şeriat mertebesinden yani uzaklık mertebesinden Allah’a uzaklık mertebesinden, Allah ötelerde olduğu inancıyla tenzih mertebesinden sadece kelam olarak böyle bir şey düşünülmektedir.

 لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَىْءٌ dendiği zaman “O’nun benzeri bir şey yoktur” ezbere söylenen bir cümle şeklindedir. Ama bu ne demektir diye dil ucundan akla ve gönüle intikal edememektedir. İşte mühim olan dilde söylenen şeyin akla ve gönüle intikal etmesi oradan göze müşahedeye geçmesi gerekmektedir. 

Ya'nî vehm, aklın idrakları üzerine tenzih ve teşbîh ile hükmettiği için bu neş'et-i unsuriyye-i insâniyyede evham, akıldan daha tesirli oldu; yani vehim aklın idrak yönü üzerine tenzih ve teşbih ile hükmettiği için yani hem tenzih hem teşbih ile hükmettiği için bu neşet-i unsuri insaniyede yani insanın unsur bedeninde meydana gelen evham akıldan daha tesirli oldu. Kendimizde bunları bir düşünelim, akıl dediğimiz zaman bizde o akıl nereyi hangi ufku açıyor, hayal ve vehim dediğimiz zaman kafamızda ne meydana geliyor, işte biz bunları kendi varlığımızda mücmel olarak toplu olarak kullandığımızdan aslında farkında olmadan kullandığımızdan ki kullanamadığımızdan yerine getirememiş oluyoruz. Kullandığımızı zannediyoruz ama hayali ve beşeri vehim olarak farkında olmadan hayal ve vehmimizi kullanıyoruz.

Şimdi bunları, akıl nedir, akıl ettiğimiz şey o aklın neyin üzerine yayıyor. İşte bunu idrak etmemiz gerekiyor. İşte o akıl vehim ve hayal üzerine yayıyor düşüncesini. Kendi bünyemizde bir düşünelim bakalım. “Ben bir şeyi düşünüyorum” diyoruz, mesela bir şey düşünürken bunun bu hali de olması lazım, şusu da varmış, busu da varmış işte onlar hayal ve vehimdirler. O halde hayal ve vehim aklın ihatasından daha da geniştir. Diğer ifade ile akla mahal olmaktadır.

Ancak bunun diğer bir tarafı var, akıl ilahi olduğu zaman hayal ve vehimden daha üstün olmaktadır. Çünkü akıl hüküm verebiliyor. Vehim hüküm veremiyor. Ancak akıl hayal ve vehmin hükmü altında olduğu zaman verdiği kararlar da yanlış oluyor, beşeri hayal ve vehmin altında olduğu zaman. İşte onun için ilk yapılması lazım gelen şeylerden bir tanesi akl-ı cüzümüzü akl-ı küle yükseltmek ve akl-ı küllün hükmü içerisinde bir hayal ve vehim geliştirmek yoksa akl-ı cüz’ümüzün içinde beşeriyetimizin hayal vehmi içindeki akl-ı cüz’ümüzü geliştirmek değildir.

Beşeriyetimizden kaynaklanan o anlayışta yani Allah’tan ayrı varlıklar olarak zannetmiş, kendimizi anlamış o bilgide, o akılda ve bu akılla birlikte olan hayal ve vehim içerisinde yapılan değerlendirmeler varı yok, yoku var olarak göstermektedir. Bu bir paket olarak diyelim. Bir paket de var ki akl-ı külle uzanmış bir akıl ve o aklın mahalli olan hayal ve vehim. İlahi akıl, ilahi hayal vehim, diğeri ise beşeri akıl, beşeri hayal vehim. İşte beşeriyetimizde kaldığımız sürece yani ben ayrı bir varlığım anlayışı bizim üzerimizde hakim olduğu sürece ne akl-ı küle ne hakiki hayale ve vehime ulaşmamız mümkün değildir. 

M. Arabi hazretlerinin ifadesiyle; F. Hikem Adem bahsinde, “Kur’an Zat’tır, Furkan Sıfattır, şu taayyünat ki ilahi Zat’ın varlığında hayalat ve rü’yadan ibarettir” diyor. Bütün bu alem hayal ve rü’yadan ibarettir. O halde hayalin ve vehmin sahası çok geniş bir sahadır. Akıl o sahanın içindedir, ayırt etmelere, varlıklar ortaya getirmeye yani kendi hayalinde varlık bulmaya çalışıyor. Tabi bu akıl akl-ı küle intikal ettiği zaman o zaman da akıl hayal ve vehmin çıkış kaynağıdır. Hayalin ürettiği saha çok geniş olduğu için sonra o hayal aklı içine alıyor yani baskın çıkıyor. 

Zîrâ âkilin aklı, ne kadar kemâle vâsıl olursa olsun yine vehimle sonuçlanır yine de vehimde kalır. Şimdi bir insan bir şey öğrendi, ama o ilmen öğrendiği şeyin arka safhaları daha var, mertebeleri daha vardır, oralarını idrak edememişse gene vehme düşer, gene hayale düşer, yani o hükmün sonunda gene hayal gene vehim vardır. Ne kadar kemale vasıl olursa olsun yine vehme düşer. Ve âkil vehmin hükümlerinden kurtulmaz ve onun aklın idrakleri vehmiyye suretlerinden ayrıştırılamaz. Vehim kuvvetleri mutlaka o aklın içinde vardır. 

Binâenaleyh vehm, bu süret-i kâmile-i insâniyyede sultân-ı a'zamdir; o sultan da işini nefis ile kullanmaktadır. ve Âdem’den (a.s.) beri gelen inzal olan şeriatlar mademki insan için geldi ve vehm dahi insan üzerinde sultân-ı a'zamdır, şu halde şeriat dahi vehmin hükmüyle nazil oldu. Yani İlahi vehmin hükmüyle nazil oldu. Böyle olunca hem teşbîh ve hem de tenzîh etti. Ya'nî şeriat tenzih makamında vehm lisanı ile teşbîh eyledi. 

Zîrâ vehm ancak hissiyye suretlerinde cüz'i manaların idrâkini itâ eder. Yani cüzi varlıkların idrakini ita eder, onları verir. O vehm, müşahhas ve kendinin gayrinden ayrılmış ve cism ve cismânî veyahut zamânî veya mekânî olmaktan münezzeh olarak hâriçte bir vücûd tasavvur eder; bu ise ayn-ı teşbihtir. O tenzih ederim diye bir şey bir vücut tasavvur ediyor, tasavvur etmesi ise kıyaslandırması ise teşbihtir ancak. Ve keza şeriat makamındaki teşbih makamında akıl lisanı ile tenzîh eder; zîrâ akıl, vehmin isbât eylediği hissiye örtülerinden külliye manaları tecrid edilmiş kılar. Binâenaleyh teşbihin küllisi tenzihin küllisine ve tenzîhin küllisi teşbihin küllisine irtibatlı oldu. 

Ve binnetîce tenzihin teşbihten ve teşbihin tenzihten hâlî olması mümkin değildir. Yani bir kimse bir şeyi tenzih ediyorsa orada mutlaka teşbih vardır, bir şeyi teşbih ediyorsa da orada tenzih vardır. Yani bunlar iki ayrı makam olarak gözükmekte ancak kişi daha tevhid ehli değilse bunları birleştirememektedir. Çünkü bu iki varlığın başka bir varlıkta birleşmesi gerekmektedir. İşte tenzih olarak bakıldığında ayrı ama hayal ve vehimde acabalar bitmediğinden o da orda tam bir mutmain gönül ve bilgi ile bakmadığından lisanen baktığından, lisanen teşbih ettiğinden diliyle teşbih ama içerisinde tenzih olmaktadır. Acabalar olduğu için, vehim ve hayal yönünden. 

Burada bahsettiği şeyler her ne kadar İlyas peygamberden bahsediyorsa da biraz burada Muhammediyetin genellemesine genişlemesine geçti, onu bildiriyor. Yani buradaki hususlar sadece İlyasiyyet mertebesinden değil, oradan bir kaynak alıyor o kaynağı daha sonra arkalara doğru yükseltiyor. Eğer sadece İlyasiyyetten bahsetmiş olsa لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَىْءٌ dedi, tenzih ve teşbih etti, “O herhangi bir şey değildir” diye sadece bunu tenzihi manada kullanırdı, yani diğer ayetlere geçmezdi. Diğer ayetler yukarıya doğru gelen insanları ilgilendiriyor. Zîrâ senin O'nu tenzih ettiğin noksanlıkların tümü. Yani noksanlardan tenzih ettiğin her türlü şey O'nun kevniyye mertebesinde zuhuru indinde O'nun için sabittir. Yani o noksan olan şeylerden ben Allah’ı tenzih ediyorum dediğin o noksanlar da Hakk’ın zuhuru içerisinde sabittir. Bir şey var ki ondan tenzih ediyorsun evvela o şeyin varlığını kabul ediyorsun, ondan sonra ondan tenzih ediyorsun, işte onun varlığı bu vücudu mevcut vücudun içerisindedir. Sabittir varlığı sabittir. Olmayan bir şeyden nasıl tenzih edeceksin zaten. Halbuki bu aynı zamanda bir teşbihtir.

Şimdi Cenab-ı Hakkı şu noksan sıfattan tenzih ediyorum diyorsun; “şu” dediğin şeyle Cenab-ı Hakkı benzetme yaptığından işte bu teşbihtir aynı zamanda. Ama o bunun farkında değildir. İşte bu farkındalığı Muhammedi mertebesinde biz anlıyoruz ancak bunun teşbih aynı zamanda tenzihle teşbihinde birlikte olduğunu ve senin O'nu teşbih edip O'nun için isbât eylediğin kemâlâtın tamamı mertebe-i ahadiyye mertebesinde O'ndan yok olunur, yani bunların hepsi ahadiyet mertebesinden zuhura gelir bunların hepsi, yani sen ondan tenzih ediyorsun ama tenzih ahadiyet mertebesinden gelir. bu da tenzihtir. Böyle olunca Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerlm'de لَيْسَ değildir, demes كَمِثْلِهِ شَىْء “şeyun” demesi teşbih لَيْسَ demesi tenzihtir (Şürâ, 42/11) buyurdu. Ama bu Muhammediyetler içindir. Bu ayetle hem tenzih hem de teşbih etti. Ve bu âyette hem tenzih ve hem de teşbih etti. Şöyle ki: كَمِثْلِهِ deki "kâf zâid i'tibâr olunursa, yani fazla itibar "O'nun misli bir şey yoktur" demek olur. Bu ma'nâya göre mümâselet nefy olunduğu için bu tenzihtir. Yani aradaki bağlantı nefy olunduğu için tenzihtir. Ve eğer "kâr zâid i'tibâr olunmayıp "misl" ma'nâsına alınırsa, ma'nâ "O'nun mislinin misli bir şey yoktur" demek olur. Bu ise ayn-ı teşbihtir; zîrâ evvelâ Hakk'ın misli isbât ve sonra bir şeyin onun misline benzemesi nefy olunur. Yani evvela bir şeyin varlığını ispat ediyor, sonra yokluğunu ispat etmeye çalışıyor onu kaldırmaya çalışıyor.

İmdi isbât-ı misl, teşbih ve bir şeyin benzemesinin o mislden nefyi tenzihtir. Yani bir şeyi ispat-ı misl teşbih, yani bir şeyi ispat etmek teşbihtir ve bir şeyin benzemesinin o misilden nefhi tenzihtir. Yani şu misli gibi değildir dendiğinde bu ispat edilmiş oluyor, yani teşbih edilmiş, değildir denildiği zaman tenzih edilmiş oluyor. Bu ise tenzihte teşbih, teşbihte tenzih olur. Ondan sonra Hak Teâlâ hazretleri وَهُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ (Şûra. 42/11) buyurdu. Bununla da teşbih etti; zîrâ bu kelâm işitildigi vakit, işiticilikte ve görücülükte Hakk'ın halka benzediği ma'nâsı anlaşılır. İşte bu teşbihtir. “O duyucu ve görücüdür” dendiği zaman halkta da vardır bu vasıflar işte oraya teşbih edilmektedir. Fakat fehm-i havâssa göre bu âyet dahi hem teşbihi ve hem tenzihi câmi'dir. Yani idraki yüksek olanlara göre bu da hem teşbih hem de tenzihtir diyor. Teşbihi cami' olduğu zikr olundu. Yani bu cami bir teşbih olduğu zikir olundu. 

Tenzihi cami' olması dahi budur ki: “hüve” Zamirinin evvelen zikri ve “semi” ve “basir” kelimelerinin harf-i ta'rîf ile gelmesi "hasr" ifâde eder; ve bu surette ma'nâ "Semi' ve basîr olan ancak Hak'tır; başka semi' ve basîr yoktur" demek olur. Bu da tenzihtir. Yani iki yönüyle de cevap vermiş oluyor. 

------------------

6. Paragraf:

Ve bu, tenzih hakkında nazil olan âyetin a'zamıdır; ve bununla beraber "kâf' sebebiyle teşbihten hâlî olmadı. İmdi O kendi nefsine a'lem-i ulemâdır. Halbuki ancak bizim zikrettiğimiz şeyle kendi nefsinden ta'bîr etti. Ba'dehû "Senin Rabb'in olan rabb-i izzet vasf ettikleri şeyden münezzehtir" (Sâffât, 37/180) dedi. Halbuki onu ancak akıllarının i'tâ ettiği şeyle vasfederler. İmdi kendi nefsini onların tenzihinden tenzih etti; zîrâ onlar bu tenzih ile Hakk'ı tahdîd ettiler. Bu da, bunun mislini idrâkten, ukülün kusurundan nâşîdir (6).

------------------------

Ya'nî bu لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَىْءٌ (Şura. 42/11) âyeti tenzih hakkında nâzli olan âyetin a'zamıdır. Maahâzâ edât-ı teşbih olan, yani böylece teşbih edatı olan "kâf" yani “Kemisli” deki “kâf” sebiyle teşbîhden hâlî değildir; yani teşbihin dışında değildir, nitekim bâlâda îzâh olundu. İmdi Allah Teâlâ, Hakk'ın nefsini bilen ulemânın a'lemidir. Yani Allah’ı bilen kişilerin de alimidir. Şimdi bir kimse seni dışarıdan biliyorsa ne kadar çok biliyorsa bilsin ama sen onun bilgisinden daha büyük bir bilgiye sahipsin. Yani insanlar Allah’ı ne kadar çok bilirlerse bilsinler Allah onların bildiğinden azamıdır, daha alasıdır, daha çoğunu bilir. Ya'nî kendi nefsini kullarının ulemâsından elbette daha ziyâde bilir. 

Halbuki Hak Teâlâ hazretlerinin kendi nefsinden beyân buyurduğu şey, ancak akıl ve vehim hükmüyle vâki' olan tenzih ve teşbihten bizim zikrettiğimiz şeydir, Ondan sonra Hak Teâlâ;

 سُبْحَانَ رَبِّكَ رَبِّ الْعِزَّةِ عَمَّا يَصِفُونَ (Sâffât, 37/180) ya'nî "Senin Rabb'in olan Rabb-i izzet mahlukun vasf ettikleri şeyden münezzehtir" buyurdu. Bu işte tenzih-i kadimdir yani mutlak tenzihtir. “Ey rabbım senin yüceliklerini varlıkların vasf ettikleri her türlü şekilden tenzih ediyoruz” şimdi her birerlerimizin aklında şu veya bu şekilde bir Allah tasavvuru vardır, vasıflandırılması vardır. Bunların hepsinden seni tenzih ediyoruz diye 37/180 ayeti bunu bildiriyor. Senin Rabbın olan Rabb-ı izzet helaikin yani halkın vasf ettikleri şeyden münezzehtir, tenzihtedir veya öyle değildir buyurdu.

 Halbuki mahluk O'nu ancak akıllarının i'tâ ettiği vasıf ile tavsif ederler. Halk edilmişler ise yani akılları ne kadar alıyorsa onunla vasf ederler. İşte bundan seni tenzih ederim, demek ayet-i Kerimenin belirttiği gibi tenzih-i kadimdir bir bakıma. Birde 29/6 اِنَّ اللَّهَ لَغَنِىٌّ عَنِ الْعَالَمِينَ “Allah alemlerden ganidir” bakın burada teşbih yok gerçi alemlerden derken gene de bir teşbih var orada bakın alemler kıyas ediliyor ama artık daha alem üstü bir hal olduğundan alem üstünde de varlık olmadığından orada teşbih hükmü kalmıyor, mutlak tenzih oluyor. Binâenaleyh Hak Teâlâ kendi nefsini mahlukun akılları ile icrâ eylediği tenzîhden tenzih buyurdu. Yani sizin tenzihinizden ben kendimi tenzih ederim buyurdu. Evvela biz kendimizi Allah’ı noksan anlamaktan tenzih etmemiz gerekiyor, onun için Abdülkerim Cili de diyor ki “tenzihi de tenzih etmek gerekir” Çünkü akıl ile tenzih edenler Hakk'ı tahdîd ettiler.

 Zîrâ akıllarıyla tenzih edenler, "Hak cisim, cevher ve araz ve saire değildir" dediler. Halbuki âlemde bunlar vardır. Var olanlardan nasıl tenzih edersin. Çünkü Allah’ın zuhuru onlarla birliktedir. 

Meselâ: Hak bir had ile mahdûd, sınırlanmış olan cisimden münezzehtir, denildiği vakit: Hak bundan hâriçtir, cismin hududu biter Hakk'ın hududu başlar, demek olur; zîrâ yekdiğerine aykırı olan iki şeyin başka türlü ayrımı mümkün değildir.

Halbuki Hak hakkında sınırlama imkansızdır. Belki cisim latifi mutlak vücudun sıfât bakımından kesafet mertebesine tenezzülünden husule gelen bir izafî vücuttur. Yani bu görülen cisimlerin hepsi latif mutlak vücudun sıfatı sebebiyle madde alemine tenezzülünden yani orada zuhura gelmesinden husule gelen bir vucud-u izafidir yani izafi bir vücuttur, Binâenaleyh o latîf ile bu kesîf arasında bir hadd ta'yîni mümkin değildir, işte bunun için Hak kendi nefsini mahlukatın aklî tenzihinden tenzih etti; ve Hakk'ın kendi nefsini böyle tenzih etmesi, Hakk'ın kendi nefsini idrâk ettiği gibi, aklın idrâk edememesinden nâşîdir. 

Yani Allah kendi nefsini idrak etti ama aklın idrak edememesinden dolayıdır yaptıkları bu tenzihler. Yani Hakk’ı idrak edememesindendir bu tahditli tenzihler. Zîrâ beşeriye aklı fikrî nazarı ile kayıtlıdır, yani gördüğü şey ile kayıtlıdır. Hakk'ın nefsini ancak tecellî ve keşf-i şuhûdî-i nûrî ile nurlanmış olanlar bilirler, yani irfan ehli ancak bilirler. Zîrâ bu gibi zevat indinde ma'lümdur ki, teşbih ve tenzih ancak zahir ve bâtın dediğimiz iki şe'n-i ilâhînin yani ilahi zuhurun yahut görüntünün birbirine nisbeti itibariyle söylenen sözlerdir. 

 Yoksa teşbih ile tenzîh. Hakk'ın hakikati için zatîdir; yani zahir ve batın itibariyle tenzih, teşbih vardır diyen kimselere karşı o da diyor ki yoksa teşbih ile tenzih Hakk’ın hakikati için Zat’idir, yani tenzih ve teşbih Hakk’ın Zat’ına ait bir husustur, Zat’ında mevcuttur bunlar demek istiyor. Çünkü Zahir ve Bâtın isimleri Hakk'ın şuûnât-ı zâtiyyesidir; ve şuûnâtı ise O'nun zâtının aynıdır; كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِى شَاْنٍ 55/29 “o her an bir şe’n de oluşumdadır” o her an oluşumu da bir varlıkla yani bir duygu ve hisle anlaşılacak şekilde zuhura gelmektedir. İşte yağmurun yağması günlerin güneşin doğması, akşamın olması işte bunların hepsi şuunat-ı ilahiyedir, kendi varlıklarımızda كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِى شَاْنٍ her an olan değişiklikler itibariyle bakıyoruz çarşıya herkes yürüyüp gidiyor, hayat bir an aynı yerde duruyor mu, her an bir şe’nde işte bunlar tenzih ve teşbih ile hayata geçmiş oluyor. Zahir ve batın isimleri hakkında şuunat-ı zatiyesidir ve şuunat-ı ise onun Zat’ının aynısıdır, yani zuhura çıkanların hepsi Zat’ının aynıdır, binâenaleyh vücüd-i Hak hem tenzihi ve hem de teşbihi câmi'dir. Bu hakikati ise ancak mütehakkıkîn yani tahkik ehli hakikat ehli zevkan ve şuhûden bilirler. Nazar-ı fikrî ile kayıtlı olan akıl suâl üzerine sualler ve bahs üzerine bahisler îcâd edip mes'eleyi içinden çıkılmaz bir hâle sokarlar.

Genelde zahiri olarak tenzih mertebesi, Museviyet hakikati itibariyle Museviyet mertebesidir, orada ağırlıklı olan tenzih vardır, İseviyet mertebesinde ise ağırlıklı olan teşbih vardır. İşte tenzihi ve teşbihi birleştirip tevhid eden Muhammediyet mertebesi ise bütün bunların kemalatı üzeredir. Yukarıda bahsedilen burada Hakk’ın nazarıyla nazar-ı şuhudiyle bakanlardan murat tevhid ehli olan Hakikat-i Muhammediye arifleridir. 

Mevlana’nın felsefesinden bahsederler, bu yanlıştır, İslam’da ve onun müntesiplerinde felsefe olmaz. Felsefe insanı hiçbir yere götürmez. Mevlana da tasavvuf olur, o da düşünce değil midir, dersek hayır o düşünce değildir, yani İslam tasavvufu düşünce de ötekiler düşünce değildir. Onlar hayal ve vehim üretirler. Aradaki fark felsefenin beşer kaynaklı olmasıdır, felsefe kurallarına kuralsızlık demek daha doğru olur, çünkü bir düşünürün koyduğu bir kuralı diğer bir felsefeci o kuralı reddediyor bir başka kural koyuyor. O halde kurallar değil kuralsızlıklar manzumesi akl-ı cüzden meydana gelen bir hükümler yani bir sistemsizlik sistemi diyelim. Yani insanı bir yere götürmüyor. 

Tabi içerisinde bazı doğrular vardır ama genel yanlışın içerisinde o doğrular bir şey ifade etmiyor. Eğer o doğruları alır da İslami tasavvur içinde kullanılırsa o zaman olur, ona da gerek yok zaten İslam’ın içinde onların hepsi vardır. Tasavvufun kaynağı ise akl-ı küldür diğerinin kaynağı akl-ı cüz beşeri, Tasavvuf akl-ı kül ve ilahi hükümler manzumesidir. Ve hiçbiri birini ortadan kaldıracak hükümsüz bırakacak gibi değildir, hepsi asli bina edilmiş muhkem direkler üstünde duran muhteşem bir insanlık kültürüdür. 

İlahi manada gelmiş, nazil olmuş, ilahi muhteşem bir insanlık kültürüdür. Bunun başlangıcı da “İkra” ile başlayan gerçi Âdem (a.s.) ile başlayan bir kültür bu, ama kemale ermesi “İkra” ile başlayan 23 senelik bir sürenin neticesinde ulaşılan kemalattır. Gerçekten de muhteşem, bundan daha geniş manada Allah’ı bilen bildiren ne bir beşeri bir sistem var ne de bir başka sistem yoktur zaten. Batılıların ellerinde bulunanlar aynen bu işte kendi akl-ı cüzlerinden uydurdukları yahut uydurmaya çalıştıkları şeylerdir. 

---------------

7. Paragraf:

Ba'dehû şerâyi'in hepsi, evhamın hükmettiği şeyle geldi. Binâenaleyh onda zâhir olduğu bir sıfattan Hakk'ı hâlî kılmadı. Böyle dedi ve böyle getirdi. İmdi ümem bunun üzerine bildi. Böyle olunca Hak onlara tecellîyi i'tâ eyledi. Şu halde verâseten resullere lâhık oldu. Binâenaleyh Allah'ın resullerinin nâtık olduğu şeyle nâtık oldu. اَللَّهُ اَعْلَمُ حَيْثُ يَجْعَلُ رِسَالَتَهُ (En'âm, 6/124) Ya'nî "Allah risâletîni nerede kılacağını pek a'lâ bilir." İmdi اَللَّهُ اَعْلَمُ müveccehtir. Onun için “Rasulullahi” a haberiyyetle bir vecih vardır. Ve اَعْلَمُ حَيْثُ يَجْعَلُ رِسَالَتَهُ ya ibtidâ ile bir vecih vardır; ve iki vechin ikisi de bunda hakikattir. Bunun için biz tenzîhde teşbîh ile ve teşbihte de tenzîh ile kail olduk (7).

--------------------

Vahdet-i vücut; dışarıdan gördüğü bir vücudun birliğidir, mevcut vücudun birliğidir. Dışarıdan senin gördüğün bir varlığın toplu halidir. Şuhut ise bu varlığı senin müşahede etmendir, içinde olmandır, yaşamandır. Vahdet-i vücudun ne olduğunu bilmendir, şuhut budur. Vahdet-i vücuda tek baktığın zaman, dışarıdan baktığın bütün varlığın gezegenleriyle bütün işte alemde ne varsa bütün keseratıyla çokluğuyla birlikte bütün zuhurlarıyla birlikte bir vücudun olduğu yani dağlar ayrı, dünya ayrı, ay ayrı, gezegenler ayrı, her ne kadar görünüşte ayrı gibi görünüyorlarsa da mesela kavunun içinde bir sürü çekirdekler vardır, onların hepsi ayrı ayrı birer varlık ama biz onlara bir kavun diyoruz bütün olarak. 

Nar diyoruz, incir diyoruz, bir bütün olarak ama içinde birçok varlıklar vardır. İşte bütün olarak gördüğümüz vahdet-i vücuttur, dışarıdan baktığımız zaman. Ama bunun içine girip, içine girip derken bu bilginin içine girip, sen şimdi vahdet-i vücut dediğin zaman dışarıda bir vücut meydana getirdin, kendini o vücudun dışında bırakmış oldun. Vahdet-i vücut diye gördüğün bir şey varsa o senin dışında olan bir şeydir. Orada farkında olmadan bir de şirk vardır. 

Kendini de bunun içine aldığın zaman ve bunun içindeki bireyleri müşahede ettiğin zaman onların da Hakkın varlığından ayrı bir şey olmadığını, senin de Hakk’ın varlığından ayrı bir şey olmadığını o halde Hakk sende olduğuna göre onların da hepsinin aynı zamanda sende var olduğunu idrak ettiğin zaman işte bu vahdet-i şuhut yani müşahedeli vahdet-i vücudu müşahedeli idrak etmek demektir. Biri bilgi kabilinden biliyor ki buna alim denir, diğeri de yaşayan olduğundan Arif olmuş olur. 

Vahdet-i vücut diyen onu tenzih ediyor, kendi dışında bırakıyor, vahdet-i şuhut diyen teşbih ediyor ama orada o zaman bir tevhid daha gerekiyor, her ikisini toplayan da tevhid etmiş oluyor. Yani onlar daha fark mertebelerinde yani bu işler ne kadar ileri olduğu halde diğer alimlerin bilgilerine göre bu hükümler ne kadar ileri olduğu halde yine de fırka, fark ehli iki tarafa da ayrı ayrı bakıldığı zaman. İşte ne zaman gerçek manada irfan ehli bunların ikisi ayrı şeyler değil, birbirinin değişik yüzleri ve tamamlayıcısıdır diye tevhit etmesi lazımdır. 

İşte ayrı olarak görenler fırka ehli istedikleri kadar şu kadar abit, bu kadar zahit olsunlar. İsterse ömür boyu oruç tutsun, gece gündüz namaz kılsın, bu idrakte ise yine fark ehlidir, fırka ehlidir. Tevhid ehli değildir. Ya tenzihte kalmıştır ya teşbihte kalmıştır, her ikisi ile de kayıtlanmış demektir. 

Şirk esma-i ilahiyeyi bölmektir. İşte tenzih ve teşbih ile esma-i ilahiye bütünleştirilmiş oluyor. Tenzih ettiğimiz zaman Cenab-ı Hakkı bazı şeylerden eksikliklerden tenzih etmiş oluyoruz, o tenzih ettiğimiz şey bir esma tarafından zuhura getiriliyor, onu oradan tenzih ettiğimiz zaman esma-i ilahiyeyi çıkartmış oluyoruz, Hakkın o ismini listeden çıkartmış oluyoruz. 

Ya'nî şeriatların tümü, vehimlerin hükmettiği şeyle vârid oldu; ve vehimlerin hükmettiği şey, tenzîh ve teşbihtir. Binâenaleyh şeriat Hakk'ın zâhir olduğu bir sıfattan, Hakk'ı hâlî kılmadı. Zîrâ bir sıfattan Hakk'ın zuhuru kaçınılmazdır; ve O'nun için bu sıfatın sübûtu, ayn-ı teşbihtir.

Cenab-ı Hakk şeriatını vehim üzere getirmiştir. Yani vehim sahası üzere açmıştır, çünkü vehim denilen şey tefekkür babında en geniş bir zemindir. Cenab-ı Hakkın ilmi de başka bir yere sığmaz. İşte bu vehim sahasında dolaşan akıl o vehimden eğitim nisbetinde veya şartlanmaları nisbetinde gelen bilgilerden alır, kendine ait bir bilinç ortaya çıkartır ve Rab silueti çizer. Rab sınırlandırma sonu çizer. Burada bahsedilen vehim ise İlahi vehimdir. 

Hayal ve vehim dedikleri, hani Fusus-ul Hikem de yazar, “Kur’an Zat’tır, Furkan Sıfattır, şu taayyunat ki hayalat ve rü’yadan ibarettir” bakın bu alem hayal vehim ve rü’yadan ibaret, işte bu hayal ve vehim ve rü’ya içindekilerini idrak eden kendisine lazım olanı yahut bir aklımız var, işte bu aklımız eğer İlahi akla bağlı değilse akl-ı cüz hükmünde kaldığından kendi hayal ve vehmini kendi meydana getirmektedir. İşte bu hayal ve vehim beşeri bireysel olduğundan çok uzağına gitmektedir. Ama genel manada hayal ve vehim Hakk’ın meydana getirdiği bir ilim sahasıdır ve alemler sahasıdır. Şimdi burada bunu anlatmaya çalışıyor. 

Nitekim Kur'ân-ı Kerim'de Hak Teâlâ buyurur: اَللَّهُ الَّذِى خَلَقَ السَّمَوَاتِ وَالاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا فِى سِتَّةِ اَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ (Secde, 32/4) ve keza يَدُ اللَّهِ فَوْقَ اَيْدِيهِمْ (Feth, 48/10), اَللَّهُ يَسْتَهْزِىءُ بِهِمْ (Bakara, 2/15). Buradaki üç ayette teşbih olarak üç kelime vardır birisi “istiv” kelimesi, ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ “arşa istiva etti” zahir olarak içten ve dıştan sardı manasınadır. Ve “yed” yani “el” يَدُ اللَّهِ فَوْقَ اَيْدِيهِمْ ve “istihza”, alay gibi يَسْتَهْزِىءُ بِهِمْ “istihza etti” Allah alay eder diyor, yani onlar Allah ile alay ederler Allah da onlara karşılığını verir onlara, işte bu âyet-i kelimelerdeki "istiva" ve "yed" ve "istihza" sıfât-ı teşbîhiyyedir. Hani diyor ya bir sivrisinek kanadıyla bunu bu şekilde misal vermekten haya etmez diye. Bakın işte bu ayet-i Kerimelerdeki “istiva” ve “yed” ve “istihza” sıfat-ı teşbihiyedir. Bakın Cenab-ı Hakk kendini bu şekilde teşbih ederek göstermektedir. 

Görülüyor ki şeriat, Vehimlerin hükmettiği teşbihle vârid oldu yani böyle gelen oldu. Ve şeriatın tenzihi dahi, akıl sahiplerinin nefsü'l-emri İdrâk hususundaki kusurundan nâşîdir. Yani Cenab-ı Hakk’ı bunlardan tenzih etmesi akıl sahiplerinin akl-ı cüz sahiplerinin nefsil emri idrak hususundaki kusurundan naşidir. Nefsil emr demek o işin hakikati özü, kaynağı manasınadır. O işin hakikatinden perdelenmiş olmalarından dolayıdır, bunun için Hakk kendi nefsini kulun tenzihinden tenzih buyurdu. 37/180;

سُبْحَانَ رَبِّكَ رَبِّ الْعِزَّةِ عَمَّا يَصِفُونَ Bunun için Hak kendi nefsini aklın tenzihinden tenzîh buyurdu. Îşte şeriatı tenzîh ve teşbihte böyle dedi; ve vehimlerin hükmettiği şeyle geldi. Böyle olunca ümmetlerin tamamı vehimlerin hükmettiği şeyle gelen şeriatın üzerine bildi, ya'nî muktezâ-yı vehm ile bildi; yani vehmin gereğiyle bildi ve netice olarak dahi Hak, o ümmetlerin kâmillerine tecellîyi i'tâ etti. Yani tecelli verdi ve Hak ma'rifeti, bilgiyi tecellî ile verdiği vakit, o kâmil olan kimsenin ma'rifeti dahi kâmil olur. Yani bir bilginin evvela bilgi olarak alınması sonra aynı bilginin ilahi tecelli ile tasdik edilmesi gerekmektedir ki o ilim gerçek doğru bir ilim olduğu bilinmiş olsun. Yoksa diğerleri hepsi beşeri bireysel vehim bilgisinden ileriye geçememektedir. Ve o kâmil veraset tariki ile resullere ulaşan olur.

 Binâenaleyh resuller ne söyledi ise, onlar da onu söylerler; yani insan-ı kamiller, ukul, gerçek akıl sahipleri rasuller nasıl hüküm vermişlerse, nasıl idrak etmişlerse onlarda aynı şekilde onu söylerler ve resullerin söylediği şey ise, vehimlerin hükmettiği şeydir. Zîrâ şeriat vehimlerin hükm eylediği şeyle gelmiştir. Buradaki vehim, hayali, nefsi, beşeri vehim değil, ilahi vehmin hükmüdür. Ve şeriatın vehimlerin hükmettiği şeyle geldiği اَعْلَمُ حَيْثُ يَجْعَلُ رِسَالَتَهُ (En'âm, 6/124) âyet-i kerîmesinde dahi açıktır; zîrâ bu âyette vâki' “Allah bilir” kavlinde iki vecih vardır:

 Birisi "haberiyyet" diğeri de "ibtidâiyyet'tir. Yani haber, başlangıçtır. Şöyle ki, bu âyet-i kerîmenin ibtidâsı budur: وَاِذَا جَاۤءَتْهُمْ اَيَةٌ قَالُوا لَنْ نُوءْمِنَ حَتَّى نُوءْتَى مِثْلَ مَاۤ اُوتِىَ رُسُلُ اللَّهِ اَللَّهُ اَعْلَمُ حَيْثُ يَجْعَلُ رِسَالَتَهُ (En'âm. 6/124) Ma'nâsı: "Onlara bir âyet geldikde rusülullâha gelenin misli gelmedikçe îmân etmeyiz; derler. Allah risâletini nerede kılacağını bilir." Yani rasullüğünü, haberciliğini nerede yapacağını bilir. Bu ma'nâya göre Allah kavli "mübtedâ" yani başlangıç olur ve اَعْلَمُ kavli "haber"dir. İşte vechin birisi budur. Yani ayet-i kerimedeki iki yönden birisi budur. "Haberîyyet'e gelince وَاِذَا جَاۤءَتْهُمْ cümlesi bir cümle-i tamdır, devam olarak Onu tetmîm İçin başka kelâm ilâvesine lüzum yoktur. Onu tamamlamak için başka kelama lüzum yoktur. Ve ma'nâ böyle olur: "Onlara bir âyet geldikde, gelen şeyin misli bize gelmedikçe îmân etmeyiz dediler." Böylece Rasulullah bu cümlenin haricinde kalır. O ikinci yönde bakıldığında halbuki bu rasulullahi bir cümle-i nakısadır, yani eksik bir cümledir, ilaveleri lazımdır, rasulillahi dendiği zaman neyin rasulü kimin rasuli gibilerden ilaveler lazımdır. Tamam olmak için bir haber ister. İşte bunun haberi dahi “allahüalem” kavlindeki “Allah” dır. 

Şu halde ibare böyle olur: Ya'nî "Allah'ın resulleri, Allah'dır. O risâletini nerede kılacağını daha ziyâde bilir." imdi bu cümlede “rasulillahi” , "mübtedâ" ve “Allah” onun haberi olmuş olur. Ve اَعْلَمُ kavli dahi mübtedâ-yı mahzûf olan “hüve” nin haberi bulunur. "Allah'ın resulleri, Allah'dır" demek, Allah, resullerin hüviyyeti ve resuller, Allah'ın sûreti olmak i'tibâriyle, rusülullah, Allah'dır demek olur. 

Nitekim Sallallahü Aleyhi ve Sellem Efendimiz hazretleri “men reani fakat reel hak” ya'nî "Beni gören Hakk'ı görür" buyurdu. Zîrâ resullerin herbiri insân-ı kâmildir. 

Cenab-ı Hakkın Peygamber Efendimiz vasıtasıyla ümmet-i Muhammed’e dolayısıyla lütfettiği bilgileri, ilahi bilgileri ve tevhid bilgilerini öğrenmeye çalışıyoruz, anlamaya çalışıyoruz, onun için burada bir iddia yoktur, ilmin gereğinin ortaya çıkması meselesi vardır. “Allah’ın rasulleri Allah’tır” demek, Allah; rasullerin hüviyeti yani hakikatleri özü itibariyle ve rasuller Allah’ın sureti olmak itibariyle “Rasulullah Allah’tır” demek olur. Yani kabaca rasul Allah’tır demek değildir. Eğer bu hakikati bilmeden rasul Allah’tır dersen o zaman putperestlikten ileriye gidememiş oluruz. 

Rasullerin hüviyeti itibariyle bakın Allah’tır, Rasullerin hüviyeti Allah’tan gayri bir şey değildir ve Rasuller Allah’ın sureti olmak itibariyle yani o şekilde hüviyeti batını Allah’tır, batını Allah olunca Rasulün sureti de Allah’ın zuhur mahalli olmaktadır. Bu şekilde Allah’ın suretidir. Olması itibariyle Rasulullah Allah’tır demek olur. İlmi hakikati olarak nereye dayandığını ve bunun izahının ne olduğunu bilmemiz gerekmektedir ki putperestlik durumuna düşmeyelim. 

Nitekim (s.a.v.) Efendimiz bakın o kadar muhteşem bir ifade kullanıyor, “ben Allah’ım” demiyor, deseydi de hiçbir şey olmazdı, ama bizlere zorluk olurdu, bu hakikatleri anlamakta bizlere zorluk olurdu, hiç tefekkürü olmayan sadece fanatik bir Müslüman olmak suretiyle tek yönlü “rasulullah Allah’tır” der çıkardı, İsevilerden farkımız da olmazdı. İsa Allah’tır dedikleri gibi ama İsa Allah’tan gayrı mıdır, haşa o da değildir, İsa Allah mıdır, haşa, o da değildir. İşte bir yönden tenzih ederiz, İsa Allah değildir, bir yönden teşbih ederiz, İsa Allah’tan gayrı değildir diye. İşte bunun ikisini birleştirdiğimiz zaman tevhid ehli olmuş oluruz, işte gerçek İslamlık da bunu gerektirmektedir. 

İşte Peygamber Efendimizin o muhteşem sözü bakın hiçbir abartı yok hiçbir benlik yok, hiçbir yanlış anlaşılacak bir şey yok, çok derin ama üzerinde durulmazsa çok sıradan bir söz gibidir adeta. “men reani fakat reel Hakk” beni gören Hakk’ı görür, ancak beni gören Hakk’ı görür diyor. Bana bakan demiyor, bana bakan Hakk’a bakar demiyor. “Beni gören” demek ki Hakikat-i Muhammedi’ye yani Hz. Rasulullah’a baktığımız zaman O’nun hüviyetinde olan Hakk’ı ancak orada görebiliriz, O’nun ilminde O’nun verdiği bilgiler içerisinde görebiliriz.

Beni görebilen Hakk’ı görebilir manasınadır, “Enel Hakk” deseydi ki ne olurdu? Hiçbir şey olmazdı gene aynı şey olurdu. Ama bu kelimedeki nezaket başka “Enel Hakk” taki hakikat daha başkadır. “beni gören Hakk’ı görür” o halde Peygamber Efendimiz Hakk’tan başka bir şey olmadığını kendisi açık olarak söylemektedir. “Ben” dediği O’nun zahir ismi, “Hakk’ı görür” dediği batın ismidir. Yani zahirde Rasulullah, batında Allah, işte yukarıdaki ifade edilen kelime de aynı şeydir. 

Zira Rasullerin her biri İnsan-ı Kamildir, Ve insân-ı kâmil "Allah" ism-i câmi'inin mazharıdır. Ve "Allah" ismi, bütün esmâ-i ilâhiyyeyi cami' olunca insân-ı kâmil dahi cemî'-i esmâ-i ilâhiyyenin mazharı olur. 

Yeri gelmişken şöyle İnsan-ı Kamil’in tarifini yaparken, insan-ı kamil; suret-i ilahiye üzere mahluktur. Suret-i ruhiyesi ve cismaniyesinin cümlesi Allah ismi caminin gölgesidir diye muhteşem bir izah yapmışlardır. “İnnallahe halaka Âdeme ala suretihi” hadis-i şerifinde beyan buyurulan Âdem’den murat İnsan-ı Kamil’dir. Yani Allah Âdem’i kendi sureti üzere halk etti. Yani Âdem’in sureti Allah’ın sureti olarak halk edilmiş oldu. 

O halde suret-i Âdem Hakk’ın suretinden başka bir şey değildir. Ancak şeriat kitaplarında bu hadis anlatılırken akl-ı cüzün hayali teşbihi yönünden o “halaka Âdeme ala suretihi” Allah Âdem’i, Âdem sureti üzere halk etti diye yorum yaparlar. Yoksa Allah’ın sureti üzere onu konduramazlar neden, akl-ı cüzün tenzihi görüşü Allah’ı bu alemin ötesine atar. Onun içinde Âdem de Allah’ın zuhurunu idrak etmesi mümkün olmadığından o hayalde tenzih eder ve o manaya bölüverir. Yani Âdem’in kendi sureti yani Âdemin beşeriyet sureti üzere halk etti derler Uluhiyet sureti üzere halk ettiği kabul edilmez. 

İşte hadîs-i şerifinde beyân buyurulan "Âdem"den murâd, insân-ı kâmildir. Zîrâ cem'iyyet-i esmaya mazhariyyetinden dolayı Hakk'ın suretidir; yani bütün esma-ı ilahiye cami olmasından dolayı Hakkın suretidir, ve Hak onun hüviyetidir yani hakikati özüdür. İmdi Hak resullerin hüviyyeti ve resuller Hakk'ın sureti olması haysiyyetiyle اَعْلَمُ حَيْثُ يَجْعَلُ رِسَالَتَهُ (En'âm. 6/124) ya'nî "O risâletini nerede kılacağını a'lemdir" kelâmı, tenzîhde vehm ile aynı teşbîh oldu.

Çünkü Allah Teâlâ resullerin hüviyyetini kendi hüviyyetinin yerine vaz' etti. Zikrolunan iki vecihten İbtidâiyyet vechi yani başlangıç vechi ulemâ arasında meşhur olan ve okuma esnasında ansızın zihinlere birden bire akla gelen vecihtir. Vech-i haberiyyet ise, ulemâ-i zâhir tarafından kolaylıkla kabul olunacak bir vecih değildir yani ikinci vecih yani Allah rasullerin suretidir, zatıdır, gibi, Allah rasullerin hüviyeti ve rasuller Allah’ın sureti olmak gibi bunu kolay kolay kabul edemezler. Fakat nefs-i emrde kelâm-ı Hak'tır. 

Ve Hak resullerin hüviyyeti ve resuller Hakk'ın sureti olduğuna dair (enfal 8/17) ayeti وَمَا رَمَيْتَ اِذْ رَمَيْتَ وَلَكِنَّ اللَّهَ رَمَى (Enfâl, 8/17) yani “attığın zaman sen atmadın ancak Allah attı” hükmüyle de belirtilen Hak rasullerin hüviyeti oldu, yani attığın zaman sen atmadın, ancak Allah attı dediği zaman rasuller de Hakkın sureti olduğuna ve emsali âyât-ı kur'âniyye şâhiddir. Yani yukarıda belirtilen hükümlere bu ayet ve emsalleri de sahittir, Ve bu kelâmda her iki vecih dahi hakikattir. Yani bir vecih mecaz, ve bir vechi de hakikat. Ehl-i zahir Allah’ın atmasını mecaz ittihaz ederler. Yani “Attığın zaman sen atmadın ancak Allah attı” mecaz olarak kabul ederler, ehl-i hakikat indinde ise atan Hakk’tır, Cenab-ı Şeyh Ekber (ra) buyururlar ki işte bu iki vechin hakikat olmasından dolayı tenzihte teşbih ve teşbihte tenzih ile kail olduk yani böylece biz bunu söyledik kabul ettik yani Hakkın hüviyeti rasullerin hüviyetinin ayni olunca rasullerde olan teşbih, Hakk'ın hüviyyetinde olan tenzih için; ve Hakk'ın hüviyyetlnde olan tenzih dahi, resullerde olan teşbih için sabit olur.

-----------------

8. Paragraf:

Ve bunu takrirden sonra biz ayn-ı müntekıd ve mu'tekid üzre süturu irhâ' ve hucubu isdâl ederiz./Her ne kadar Hakk'ın tecellî eylediği suretlerin ba'zısından vâki' oldular ise de. Velâkin suretlerin tefâzul-i isti'dâdı ve tahkîk bir surette mütecelli, o suretin isti'dâdı hükmüyle olduğu zahir olmak için, biz setr ile emr olunduk. Binâenaleyh o suretin hakikatinin ve levazımının i'tâ ettiği şey tecellîye nisbet olunur. Ondan lâbüddür; uykuda Hakk'ı gören kimse gibi ki, bu inkâr olunamaz; ve şek yoktur ki muhakkak Hak, onun "ayn"ıdır (8).

---------------------

Ya'nî tenzihte teşbih ve teşbihte tenzih ne demek olduğunu belirttikten sonra, biz tenkit edenin, ya'nî nazar-i akli ve burhanı ile yani akli ve burhani delil ile delil getiren kimsenin ve itikad edenin, ya'nî mukallit olan mü'minin gözü üzerine mani-i hissi olan perdeleri salıveririz ve mani-i akli olan perdeleri indiririz. Yani akla mani olan perdeleri indiririz. Burada iki sınıftan bahsediyor, birisi tenkid eden müntekid olan kimse diğeri de mutekid yani itikat eden, yalnız bu itikad eden kendisine bildirildiği şekilde mukalliden itikad eden kimse, takliden itikad eden kimsedir. 

Gerçi tenkid eden itikad edenin herbirisi, Hakk'ın kendilerinde tecellî eylediği suretlerden birer surettir ve Hak onlarda mütecellî ve zahir ve şehîd ve hâzırdır. Fakat biz şeriatlar gereğince setr ile emrolunduk, yani bunları örtmekle emrolunduk, tâ ki suretlerin isti'dâdları arasında fark olduğu ve bir surette mütecellî olan Hakk'ın, o suretin isti'dâdı hükmünce zuhuru zahir olsun. 

Çünkü suretler esmâ-ı ilâhiyyenin mazharlarıdır; bütün bu alemde gördüğümüz her ne var ise bir ilahi ismin suretlenmiş halidir. Esmâ-i ilâhiyye işte bu ism-i cami ile irfan ehli İnsan-ı Kamiller zuhur etmekteler, onun için kapsamları en geniş olmaktadır, Esma-ı ilahiye dahi yek dîğerinden farklıdır. Yani isimler dahi birbirlerinden farklıdır. Binâenaleyh onların îcâbâtı olan isti'dâdât dahi farklıdır; yani onların icabı olan istidatlar dahi farklıdır. Ve Hakk'ın esma mazharları olan suretlerde zuhuru, o esmanın îcâbâtı olan isti'dâdât gereğincedir. Yani hangi surette hangi esma zuhura çıkmışsa o esmanın icabı olan istidat orda onun gereğincedir, o zuhurda meydana çıkan oluşumlar. 

Böyle olunca o suretin hakikatinin ve levazımının yani gerekliliğinin i'tâ ettiği şey, vermiş olduğu şey mütecellî olan Hakk'a nisbet olunur. Yani orada tecelli etmiş olan Hakka nisbet olunur. Yani orada zuhura gelen mana Hakk’a nisbet olunur. Bu mes'eleyi ancak Hak kendisine isti'dâdının suretinde tecellî eden kimse zevkan bilir. Yani bu meseleyi ancak Hakk kendisine istidatının suretinde tecelli eden kimse zevkan bilir. Yani bu hakikati ancak Hakk kimde tecelli ettiyse onun hakikatine göre zevkan bilir.

Binâenaleyh nefsine nisbet ettiği şeyi ona mensûb kılar; ve bu tecellî ile suretler arasındaki fazilet ve farklılığı müşahede edip Hakk'ı hem teşbih ve hem de tenzih eyler. O sureti evvela Hakk’tan tenzih eder, yani o surette Hakk’ın suret olarak Hakk olmadığından tenzih eder ama batını hüviyeti ve hakikati olarak da Hakk olduğunu teşbih eder. Ve tecellîde suretlerin isti'dâdlarının zuhuru lâzımdır. Ve rü'yâda ilâhiye suretlerden bir suretin rü'yeti bu mes'ele gibidir. Arif rü'yâda vâki' olan bu rü'yetten yakazada olan şeyi de bilir.

Zîrâ yakaza hakikatte rü'yâ hâlidir. Nitekim (S.a.v.) Efendimiz “İnsanlar uykudadırlar öldükleri zaman uyanacaklardır” buyururlar ki, bunun tafsili Fass-i Yûsufide geçti. Ve keza Hz. Şeyh-i Ekber efendimiz buyururlar. Bunun tafsîli de Fass-ı Süleymânî'de mürur eyledi. İmdi rü'yâda bir kimse Hakk'ı görse, o kimse Hakk'ı görmüştür; bu inkâr olunmaz. Nitekim (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) Efendimiz ya'nî "Rabb'imi gayet güzel genç suretinde gördüm" buyurur; ve Hak şübhesiz bu görülen suretin "ayn"ıdır.

------------------

9. Paragraf:

İmdi Hakk'ın kendisinde tecellî eylediği o suretin levazımı ve hakâyıkı Hakk'a tâbi' olur; bundan sonra, ondan emr-i âhara ubûr, ya'nî tecâvüz olunur ki, aklen onu tenzîh iktizâ eder. İmdi onu ta'bîr eden kimse, keşf veya îmân sahibi olursa, ondan yalnız tenzihe tecâvüz etmez; belki onun, tenzihden ve o surette zahir olan şeyden, ki teşbihdir, hakkını ona verir. İmdi "Allah" lafzı, işareti fehm eden kimse için ale't-tahkîk, mertebe-i külliyyeden ibarettir ki, o da cem'iyyet-i esmâiyye-i ilâhiyye-i fa'âliyye ve cem'iyyet-i mazhariyye-i imkâniyye-i infiâliyyeyi cami' olan mertebe-i ulûhiyyettir (9).

---------------------------

Ya'nî bir kimse Hakk'ı bir surette rü'yâsında görse. Hakk'ın mütecellî olduğu o suretin levazımı ve hakâyıkı Hakk'a nisbet olunur; yani onun levazımı özellikleri hakikatleri Hakk’a nisbet olunur. Ve o suretin levazımı, şekil ve vaz' ve vücûd gibi şeylerdir ki, bunların cümlesi Hakk'a tâbi'dir. Bu ise ayn-ı teşbîhdir. Yani şu şekilde gördüğümüz rüyadaki şekiller haller kimlikler kimseler Hakk’ı gördüm diye söylendiği zaman yani bir insan bir sürü rüya görür rüyasında peygamberi gördüm diye ayrılabilir, falan kimseyi gördüm diye ayrılabilir ama bazen Allah’ı gördüm diye söylerler işte bu gördüğü de Hakk’tan başka bir şey de değildir zaten. 

Ancak Hakk’ın bir levazımı yani Hakk’ın bir zuhurudur. Ancak burada bütün bu şekilde görenlerin hepsini aynı düzeye getiremeyiz, tevhid ehlinin gördüğü Hakk silueti başkadır, zahir, şeriat ve kesret ehlinin Hakk diye gördüğü şey başkadır. Bunların hepsinin yorumları kendi bünyesi içinde yapılmalıdır. Burada bu bahsedilen irfan ehlinin gördüğü Hakk’tan bahsedilmektedir. Ba'dehû bu rü'yâyı ta'bîr eden kimse, akıl ve nazar sahibinden ise, o suretten geçip der ki: "Hak suretten münezzehtir. Yani “o gördüğü suretten münezzehtir sen Hakk’ı böyle göremezsin” derler. Bu suretten murâd, maânî-i münâsibeden şu ve şudur." Binâenaleyh suretten tenzîh-i mücerred için, farkına varmaksızın tahdidi ve belki maânî-i mücerrede ve akıl gibi suretleri olmayan şeyler sebebiyle teşbihi lazım gelir. Ve eğer rüya tabir eden keşif ve ayan veyahut taklîd ve îmân sahihi ise, yani rüyayı zuhuratı yorumlayan kimse Hak'tan sureti nefy ile tenzih etmez. Belki o suretin tenzîhden olan hakkını verir. 

Ya'nî o sureti, Hak Teâlâ hazretlerinin tecellî eylediği suretlerden bir suret i'tibâr eder. Fakat Hakk'ı, o suretle takyîd etmez. Şimdi bir kimse Allah’ı şu şekilde gördüm dediği zaman onu tabir eden kimse Allah o suretlerde olmaz, der tenzih eder, ama teşbih yönüyle de olur der, fakat orada kayda almaz yani mutlaka budur Allah budur, senin gördüğün kadarıdır demez. Yönlerinden bir yöndür, zuhurlarından bir zuhurunu görmüşsün der. O kimse Hakk'ı ne o surete hasr eder ve ne de bütün suretlerden tecrîd eder; yani ne katiyen bu Hakktır demez, katiyen bu Hakk değildir de demez. 

Yani hem tenzih eder hem de teşbih eder. Bütün suretlerden tecrid eder ve o kimse der ki: "Hak zâtı hasebiyle akliye suretlerden ve misâliyye ve hissiyyeden münezzehtir. Yani akıldan, misalden, histen münezzehtir. Zîrâ akıl ve vehimler O'nun zâtını idrâktan âcizdir. Velâkin esması ve sıfatı ve merâtib-i avalimde zuhuru hasebiyle, yani alemlerde zuhuru sebebiyle o suretten münezzeh değildir." Yani o suretin içinde mevcuttur der. Binâenaleyh tenzih ve teşbih ile kail olup yani bu şekilde anlayıp tabirinde her iki makamın hakkını i'tâ eyler. Yani her iki makamın hakkını verir yani hem tenzihten bakar hem teşbihten bakar, Böyle olunca "Allah" lafzı işareti o hakikatı anlayan kimseye göre tahkik üzere mertebe-i külliyyeden ibarettir. İşte Allah lafzı külli bir mertebedir. 

Ve o mertebe-i külliyye dahi fa'âl olan esmâ-i ilâhiyyeyi ve mertebe-i imkânda esmadan münfail olan mezâhiri câmi'dir; yani Allah kelimesi fail bu alemde, bu görünen suretler, kevn de mef’uldür. Yani failin üzerinde müessir olduğu münfail, failin zuhura çıktığı yerdir. Allah hem fail hem de mefuldür, bu da ulûhiyyet mertebesidir. Zîrâ zât-ı mutlakanın "Allah" ile isimlenmesi ve O'nun bu isimle takyidi caiz değildir; çünkü o mertebede meluh yoktur. Evvela biz Allah’ı noksan ve yanlış anlamaktan kendimizi tenzih etmemiz gerekiyor. Tenzih evvela bize lazımdır. 

Yani Allah’ı yanlış anlamaktan kendimizi temizlememiz gerekiyor, ancak bundan sonra Allah’ı hakikati itibariyle hangi mertebede tenzih etmek lazımsa o mertebede tenzih etmemiz irfaniyet ehli olmamızı sağlayacaktır. Zat-ı Mutlak olarak bilinen Allah, bu Zat-ı Mutlağın cem olan ifadesini meydana getirmektedir. Allah Zat-ı Mutlak değil, Zat-ı Mutlağı hiçbir şekilde isimlendirmek vasf etmek herhangi bir şey ile O’nu anlatmak mümkün değildir. Beşeriyetin bilgisinde idrakinde böyle bir idrak bilgi yoktur. Ancak amaiyette Zat-ı Mutlak amaiyet diye belirtilmiş ama ne olduğu beşer tarafından meçhuldür. 

Kendi kendinde gizli ama kendine gizli değildir. Oranın bir tecellisine verdiği isim “Ahad”, ahadiyettir. Ahad da tek manasınadır, “bir” değil “tek” manasınadır. İşte o “tek”in yani O Zat-ı Mutlağın bir tecellisi ile “Vahidiyet” yani “bir” olarak zuhura çıktı. Bakın birisinde ama bunların hepsinin aslı ismi Zat-ı Mutlak, mutlak Zatdır. Bu mutlak, mukayyed bunlar dahi beşeri kelimelerdir. Yani Zat-ı Mutlağı anlatacak beşeri kelime yoktur, hiçbir lisanda yoktur. 

En geniş dil Arapça onda da bu tabirlerle ancak bunların hepsi tabir, işte Zat-ı Mutlak vahidiyet sahasında yani “bir”lik sahasında faaliyete geçeceğinden kendine “Allah” ismini vermiştir, “İlah” ismini vermiştir. İşte İlahlık, Allah’lık Uluhiyet ismi, Zat-ı Mutlağı belirtme babında, Vahid yani “bir”lik mertebesinde verilmiş veya almış oluyor o bu mertebeyi kendisi. İşte bu ism-i camidir, yani bütün alemlerin zuhuru bütün esma-i ilahiyenin, sıfat-ı ilahiyenin kaynağı hep bu Allah esmasıdır. 

Şimdi Zat-ı Mutlakanın Allah ile isimlendirilmesi ve O’nun bu isimle takyidi dahi caiz değildir. Yani Allah ismiyle dahi kayıtlandırılması caiz değildir. Neden, çünkü Zat-ı Mutlak, hiçbir şekilde kayıtlandırılamıyor, yani vasıflandırılamadığı için de kayıtlandırılamıyor. Ancak “Allah” ismiyle en geniş manada “Allah” kelimesi ifade ettiğinden en geniş manayı ifade ettiğinden bu şekilde kullanılmaktadır. M. Arabi hazretleri “Allah” ismini izah ederken nasıl demiş, “ism-i Zat, cemiul sıfat, esma-ı mütakabile ve sıfat-ı mützzatte ceminin ehadiyetine “Allah” denir” demiştir. 

Yani bütün isimleri, sıfatları hepsini kendi bünyesinde toplayan mertebenin aldığı isme “Allah”tır denmiştir. Ama Allah ile dahi Allah lafzıyla dahi Zat-ı Mutlağı kayıtlamak mümkün değildir. Tabi bu tür bilgilerin veya anlayışların genel manada ehl-i taklit için bilinmesi mutlaka lazım olan şeyler değildir, onlar “Allah” denildiği zaman her birerlerimiz için de zaten hepimiz aynı sınıftayız, “Allah” ismi Zat-ı Mutlağı en geniş manada ifade eden kelimedir. Daha geniş bir kelime ifadesi yoktur. Yani Zat-ı Mutlağı ifade edecek O’nu vasıflandıracak başka bir kelime yoktur. Batılılar “God” diyorlar, “Nirvana” diyorlar, bir sürü şeyler söylüyorlar, Museviler “Yahve” diyorlar, Fransızlar “Dio” diyorlar, bunların içerisinde en geniş ifadesi “Allah” ismidir. 

Yani Zat-ı Mutlağı en geniş manada ifade eden “Allah” esmasıdır. Onunla dahi kayıtlanmaması gereklidir. Zat-ı Mutlaka’nın Allah ile isimlendirilmesi ve O’nun bu isimle takyidi yani sadece bu isimle kayıtlandırılması caiz değildir. Ama bu irfan ehline göredir. Şeriat ehli için böyle bir sorun yoktur. Çünkü o mertebede “meluh” yoktur, yani ilaha tabi olacak varlık yoktur daha henüz. İlah olacak ki meluh olsun. Yani Rab olacak ki merbub, bağlanan olsun. Allah olacaktır ki abd olsun. Bunlar hep tecelli mertebelerinde meydana gelmektedir.

Metinde vâki' ibaresi Ya’kub Han ve Bosnevî nüshalarına göre alınmıştır. Dâvûd-i Kayseri, Kâşâni ve Bâlî ve Te’vilü'l- Muhkem nüshalarına göre suretinde vâkı'dir. Şu halde ma'nâ "İmdi "Allah" ale't-tahkîk işareti anlayan kimse için ibaredir". Yani tahkikat üzere işareti anlayan kimse için ibaredir, yani “Allah” lafzı hakikatte işareti anlayan kimse için her şeyi kabil olan ibâre-i umûmidir, demek olur. Her şeye kabiliyetli olan umumi bir ibaredir demek olur. 

 Ve bu iki metinden evvelkisi mufassal, yani tafsilatlı, ikincisi mücmeldir yani topludur. Aralarındaki fark budur. Ve "Allah" lafzı hakkındaki îzâh, yukarıda zikrolunan “rasulullahi e’lemu haysu yecalu risaletehu” kelâmına mütealliktir. Yani orayla ilgilidir, orada da geçmiştir. Zira “Allahü e’lem” kavlinin, birisi "haberiyyet", haber, diğeri "ibtidâiyyet'ten, başlangıçtan ibaret olan iki vechi vardır; yani bir cümlenin başında olan kelimeye haber denmekte, bazılarına göre de başta olan kelimeye ibtida, başlangıç kelimesi denmektedir ve bu iki vechin hakikat ve tenzihle teşbih arasında vâki' olduğu yukarıda geçti. 

Cenâb-ı Şeyh (r.a.) şimdi de bu zikrolunan ma'nânın neticesini beyânen: “Allahu e’lemu” deki “Allah” lafzı, hakikatte, işaretten anlayan kimse için bir ibaredir ki, onun zımnında, onun içinde gizli olan resullerin suretinde zahir olan Hakk'ın hakikati mündemiçtir, buyurur. Hakkın hakikati rasullerin zahirinde mevcuttur, yani içinde vardır. İşte Allah ibaresinin işareti budur. Ve bu işaret evelki metne göre yukarıda tafsîl olundu.

-----------------------

10. Paragraf:

Ve bu hikmetin ruhu ve zübdesi: Muhakkak emir, müessir ve müesserün-fîhe münkasimdir; ve onlar iki ibaredir. Ve müessir her vechile ancak Allah'dır; ve müesserün-fîh her vechile ve her halde ve her hazrette ancak âlemdir. İmdi bir vârid vârid oldukda, her şeyi ona münâsib olan aslına ilhak et! Zîrâ vârid, ebeden bir asıldan fer' olmak lâbüddür. Muhabbeti ilâhiyye abdden nevâfîlden oldu. İmdi bu, müesserün-fîh arasında bir eserdir. Hak, bu muhabbet-i ilâhiyyeden, abdin sem'i ve basarı ve kuvâsı oldu. Binâenaleyh bu, bîr eser-i mukarrerdir ki, şer'an sübütundan dolayı, eğer mü'min isen sen onu inkâr edemezsin (10).

-----------------------

Ya'nî bu "hikmet-i înâsiyye"nin yani görme hikmetinin ruhu ve hülâsası budur ki: Vûcûd birdir; o da Hakk'ın vücûdudur. Ve bu vücûd itibar bakımından iki kısma münkasimdir. Birisi müessir ve diğeri müesserün-fihdir. Yani birisi tesir eden fail, diğeri tesiri alandır, yani mefuldür. Başka bir ifade ile biri etken diğeri de edilgendir. Binaenaleyh "Allah" dediğimiz vakit, bu ibâre-i umûmîden yekdiğerine mütekâbil iki ibare olduğunu fehm ederiz. Bakın yukarıda Allah lafzının hakikatini iki şekilde belirtmişti, birisi rasullerde zuhura çıkan Allah, rasulün hüviyeti ve rasulde Hakkın zahiri olduğunu beyan etmişti yani Allah lafzının iki şekilde orada olduğunu, burada da değişik şekilde Allah lafzının ve faaliyetinin iki şekilde olduğunu belirtiyor.

Birisi müessir, diğeri de müessirin fih idi. Yani birisi tesir eden diğeri de tesiri alandır. Böylece “Allah” dediğimiz vakit bu ibare-i umumiden yekdiğerine mukabil iki ibare olduğunu fehm ederiz. Yani Allah dediğimiz zaman bu kelimede yahut bu manada iki özelliğin olduğunu hemen fehm ederiz. Yani Allah dendiği zaman fail ve meful hükümleriyle iki özelliğini anlarız. Birisi mertebe-i fiiliyyeden ibaret olan müessir; ve diğeri, mertebe-i infiâliyyeden ibaret bulunan kendisine tesir olunandır. Ya'nî bir mertebede kendisinden fiil sâdır olur; ve diğer mertebede o sâdır olan fiili kabul eder. Yani bir yerde o işi fail yapar, yapma gücü ondadır, o fiil nerede yapılıyorsa o fiili yapılan yerde onu kabul eder, yani meful olur. 

Misâl: Bir şahıs sağ elinde bulunan bir akçeyi sol eline koyduğunda, sağ el koyanın fiil faili ve sol el dahi bu koyanın fiil kabili olur, Halbuki bu almak vermek vücûd-i vâhidde vuku' bulur. Kişinin varlığında meydana gelir. Binâenaleyh vücûd-ı vâhidde iki i'tibâr olur ki, birisi müessir olan i'tâ, diğeri tesiri kendinde gösteren olan elde etmedir. Şu halde tesiri kendinde gösteren dahi ayn-ı vücûd olmuş olur. Yani alıcı da aynı vücut olmuş olur. 

Başka bir misal: İnsanın zahiri ve bâtını vardır. Zîrâ insanı tarif etmek istediğimiz vakit "konuşan hayvan" deriz. "Hayvan" onun zahiri ve "konuşma" bâtınıdır. İmdi insanın nefs-i natıkası ki, bâtını olduğu için görünmez; işte bu nefs-i natıka insanın zahirinde tesirlidir. Çünkü insanın zahiri olan a'zâ ve cevârihı, nefs-i natıkanın hükmüyle hareket edendir. Meselâ insanın bâtını, "Haydi kalk, falan mahalle git; orada sana şu menfaat vardır" der. O kimse de kalkıp oraya gider. Elbette oraya cismiyle azimet eder, yani cismiyle gider. İşte onun zahiri olan cisim tesiri üzerine kabul eden olur. Demek ki insanın vücûdu vâhidü'l-ayn iken yani tek bir varlık iken onda biri müessir ve diğeri tesiri üzerine kabul eden olmak üzere iki itibâr vardır.

İşte bunun gibi, vücûd-i âlem Hakk'ın zahiri; ve Hak, vücûd-i âlemin bâtını ve hüviyyetidir. هُوَ الاَوَّلُ وَالاَخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ وَهُوَ بِكُلِّ شَىْءٍ عَلِيمٌ 57/3 ayetinin hakikatinde olduğu gibi. Vücud-u alem Hakk’ın zahiri ve O’nun batını da hakikati hüviyetidir. Ve her ikisi vâhidü'l-ayn olan mertebe-i ulûhiyet mertebesinin iki i'tibârıdır. Binâenaleyh her vechile müessir ancak Allah'dır. Tesir eden de tesiri alan da Allah’tır. Ve her vechile ve her halde ve cemî'-i hazrette yani bütün zuhur mertebelerinde tesiri üzerine kabul eden olan dahi, ancak âlem dediğimiz Hakk'ın zahiridir.

İşte emr-i vücûdun tesir eden ile tesiri üzerinde kabul edene şeklinde kısımlara ayrılması bu "hikmet-i înâsiyye"nin yani görme ve bilme hikmetinin, hakikatinin ruhu ve özü oldu. Zîrâ ancak bu iki kısım, Hak'la âlem arasındaki münâsebeti anlatır. Yani gördüğümüz bu alem Cenab-ı Hakkın “Zahir” isminin zuhur mahallidir, bunların özü hakikati ise O’nun “Batın” isminin hakikatidir. 

Suâl: Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) Fütûhât-ı Mekkiyye'den naklen Fass-ı Zekeriyyâvî'de "Muhakkak eser, mevcûd için değil, ancak madum için vâki' olur; yani meydana çıkan eser, ademde olan ilm-i ilahiyenin zuhuru için meydana gelir. Yoksa zuhur kendisi için zuhur etmez. Yani her bir eser, Hakkın bir ilminin bir sanatının zuhuru için meydana gelir, kendisi için meydana gelmez. Ve her ne kadar mevcûd için olursa da madumun hükmü hasebiyledir" yani mevcut her ne kadar görünmesi için mevcut için ise de ama madumun hükmü gereğiyledir, yani ademin hükmü üzere görüntüye gelir, buyurmuş idi. Halbuki burada eserin vücûd-i izafî ile mevcûd olan âlem hakkında vâki' olduğunu beyan buyurur. Bu iki kelâm yekdiğerine muhalif olmaz mı?

Cevap: Fass-ı Zekeriyyâvî'de misâl ile îzâh olunduğu üzere, eserin madum için olması ahadiyyet mertebesine göredir. Yani bu da bir mertebedir, adem için olması ahadiyet mertebesine göredir. Zîrâ ahadiyyet mertebesinde zât-ı ahadiyyenin bütün nisebi kendi zâtında mahv ve yok olmuş ve madum, mevcut olmayandır. Bütün kendinin hakikatleri özellikleri hususiyetleri kendisinde müstehlek, helak olmuş yani kendi varlığında ve madumdadır, ademindedir, yokluğundadır, batınındadır.

Binâenaleyh burada te'sîr, işbu niseb-i ademiyyenin, yani yokluk nisbetinin vücûda isti'dâdları hasebiyle, yani varlığa çıkmaları isdidatları dolayısıyle sahibi olan Hak'tan vücüd taleb ettikleri vakit, Hak tarafından "Kün!" kavlinin meydana çıkması îcâb etmekten ibarettir. Ve "Kün!" kavlinin meydana çıkmasından ibaret olan eser, her ne kadar vücûd-i Hak için sabit olur ise de, bu sübût, madum olan adı geçen nisbetlerin hükmü hasebiyledir. Yani buradaki meydana çıkış, ademde olan zikredilen nisbetlerin hükmünün gereğidir. Buradaki te'sîr ise, vâhidiyyet mertebesine göredir. Ve Hak, vâhidü'l-esmâ ve's-sıfâttır; ve bu mertebede ismi "Allah"dır. 

Ve bu ulûhiyet mertebesi, fa'âl olan cemî'-i esmâ-i ilâhiyyeyi ve mertebe-i imkânda esmadan tesir ile harekete geçen bilcümle mazharları câmi'dir. Yani isimlerden meydana gelen faaliyet bütün mazharlarda camidir. Binâenaleyh burada te'sîr, esmâ-i fa'âleden, tesirle harekete geçen mazharlardır. Böyle olunca iki kelâm yekdiğerine muhalif olmaz. Evvelki kelâm başka bir hakikati ve ikinci kelâm ise diğer bir ma'rifeti müş'ir olmuş olur, ortaya çıkarmış olur. İmdi sana bir vârid, ya'nî te'sîr-i Hak vârid olduğu vakit, geldiği vakit sen her şeyi kendi aslına ilhak et! Meselâ vücûd ve ilim ve kudret gibi kemâlât-ı ilâhiyye vârid olursa, yani sana böyle bir şeyler zuhur ederse, gelirse bunlar hazret-i ilâhiyyeden gelenler olmuş olacağından, sen o kemâlâtı kendi aslı olan hazret-i ilâhiyyeye ilhak eyle! 

Ve fakr ve acz ve açlık ve susuzluk gibi nakâis-ı kevniyye vârid yani kevni noksanlıklar olursa, bunlar âlem-i imkândan vârid olmuş olacağından sen, o nakâyısı kendi aslı olan âleme nisbet eyle! Zîrâ gelen ebeden bir asıldan fer', nur olmak kaçınılmazdır. Ya'nî vârid, tesir eden veya tesiri üzerinde kabul eden olan aslî-i külliden bir fer', nur olur; ve her ikisinin aslı dahi yukarıda zikrolunduğu üzere Hak'tır. Ve eğer "Hakk'ın tesiri üzerinde kabul eden olması nasıl olur?" diyecek olursan, hadîs-i kurb-i nevâflli iyice etraflıca düşün! Zîrâ kul tarafından vâki' olan nevâfil, Hak'ta te'sîr edip Hakk'ın mûcib-i muhabbeti olur. İşte Cenâb-ı Şeyh (r.a.) misâl olarak îrâd edip buyururlar ki:

Yani abdın yapmış olduğu nafilelerden meydana gelmiş oldu, Böyle olunca muhabbet-i ilâhiyye varidi, nevâfilden ibaret olan tesir eden ile, Hak'tan ibaret bulunan tesiri üzerinde kabul eden arasında hâsıl olan bir eserdir. Ve Hak bu muhabbet-i İlâhiyyeden nâşî, kulun sem'i ve basarı ve kuvâsı oldu. Bu eser lisân-ı şer'in konuşan olduğu bir kararlaşmış eserdir ki, sen şer'a imân etmiş isen bunu asla inkâr edemezsin; ve eğer inkâr edersen sana mü'min denmez, zîrâ şerîati inkâr etmiş olursun. Bilindiği gibi iki hüküm var birisi kurb-u feraiz, diğeri kurb-u nevafil. Kurb-u feraiz; daha evvelki sayfalarda geçtiği gibi وَمَا رَمَيْتَ اِذْ رَمَيْتَ وَلَكِنَّ اللَّهَ رَمَى “attığın zaman sen atmadın ancak Allah attı” 8/17 bu kurb-u feraizin hükmünü belirtiyor bu ayet-i kerime. Kurb-u nevafil ise burada da kısaca belirttiği gibi kul, abd nafilelerle Allah’a yaklaşır, o zaman Allah onu sever ona muhabbet eder, elinde tutan, gözünde gören, dilinde konuşan işte ayağında yürüyen, kulağında duyan olur diye bundan bahsediyor. İşte burada orayı tekrar edelim; Muhabbet-i ilâhiyye kul canibinden vâki' olan nevâfilden münbais oldu. İlahi muhabbet yani Allah’ın kulu sevmesi kulun yapmış olduğu nafileler yönünden meydana gelmiş oldu. 

Çünkü “Kulum bunları yaptığında ben onu severim, sevdiğim zaman da onun aleti olurum” diyor. Böyle olunca muhabbet-i ilahiye varidi yani muhabbet-i ilahiyenin gelmesi nafileden ibaret olan müessir ile oldu, o muhabbetin gelmesi nafileden ibaret olan tesir ile oldu. Haktan ibaret bulunan müessirin fih (tesiri alan) arasında bir eserdir. Orada bakın Hakk’ın yaptığı fiil müessir, bunu kabul eden de müessirin fihdir. Yani abd müessir, kabul eden Hakk müessiri alandır. 

Ve Hakk bu muhabbet-i ilahiyeden dolayı abdın semi yani duyusu, basarı ve bütün kuvvetleri oldu. Şerin natık olduğu bir eseri mukarrerdir ki yani şeriat bunu böyle bildirmiştir bize diyor. Şeriatın bildirdiği bu hakikat bir eseri mukarrerdir, yani bir güzellik eseridir, tekrar edilen bir eserdir, sen şer’a iman etmiş isen yani şeriata iman etmiş isen bunu asla inkar edemezsin yani Hakk kulun elinde ayağında tutucusu yürüyücüsü, görücüsü nasıl olur diye inkar edemezsin diyor. Çünkü şeriat bunu getirmiştir, inkar edemezsin eğer inkar edersen sana mü’min denmez diyor. Zira şeriatı inkar etmiş olursun diyor. 

--------------------

11. Paragraf:

Ve akl-ı selime gelince, imdi o, ya meclâ-yı tabiîde tecellî-i ilâhî sahibidir, şu halde bizim dediğimiz şeyi ariftir; veyahut mü'min-i muslimdir ki, ona îmân eder. Nitekim hadîs-i sahîhde vârid oldu. İmdi sultân-ı vehmin, bu surette geldiği şeyde bahis olan âkil üzerine hükmetmesi lâbüddür; zîrâ ona mü'mindir. Ve gayr-ı mü'mine gelince, vehm üzerine vehm ile hükmeder. Böyle olunca nazar-ı fikrî tahayyül eder. Tahkîkan o rü'yâda bu tecellînin i'tâ eylediği şeyi Allah üzerine muhal gördü. Halbuki bunda vehm, kendi nefsinden gafil olduğu için, şuuru olmadığı haysiyyetten ona müfârık değildir (11).

-----------------------

Ya'nî akl-ı selîm ki, akâyid-i fâsideden yani bozuk kaidelerden, bozulmuş kaidelerden safî ve fıtrat-i asliyye ve letâfet-i ezeliyye, ezeli latiflik üzerine olan kalbdir. Yani nefs-i emmare ile karışmamış olan bir kalbdir. Böyle bir kalb sahibi olan kimse ya Zat’ın zuhur mahalli bulunan sûret-i insâniyyede tecellî-i ilâhî sahibidir. Ya'nî bu neş'et-i unsuriyye-i insâniyyede ve sûret-i tabîiyyede keşf ve ayan sahibidir. Şu halde o kimse, bizim dediğimizi bilir; ve biz nevmde ve nevmin gayrisinde Hakk'ın suretlerde zuhurunu beyan etmiş ve emr-i vücûd tesir eden tesiri üzerinde kabul edene kısımlara ayrılır ilh... demiş idik; keşf ve şuhûd ile bu dediklerimizin hakikatini bilir gerçek insan keşif ve şuhud ile bu iki kelime çok mühimdir, keşif ve şuhud, keşiften kasıt; işte onun keşifi açılmış, bunun keşfi açılmış diye tarikat sohbetlerinde söylerler, bu değildir. 

Bu hayali bir anlayıştır, keşfi açıldı gitti karşısındakinin kalbini okudu, işte nur gördü bilmem şunları gördü, melekleri gördü, bunları gördü, buna keşif açılması derler, herhalükarda bu gibi şeyler de oluyorsa da bunlar geçici şeylerdir ve de insana perde olur, sonra kişi hep onları görmek ister, daha bir başkasını, daha bir başkasını onların tutkunu, tutuklusu olur, o suretlerin hükmü altına girer, orada kalır. Onun için “seyrancısın seyran eyle” derler. 

Ne görürsen gör, hali üzere bırak yoluna devam et derler. İşte keşif denilen şey bu değildir, keşif eşyanın hakikatini idrak etmektir. Peygamber Efendimizin buyurduğu “Ya Rabbi eşyanın hakikatini bana göster” keşfin en güzel manada ve tabii olarak her yerde yaşanması eşyanın hakikatini idrak etmekte ayrıca kevnin hakikatini idrak etmekte, zaten eşyanın hakikatini idrak eden kevnin yani mükevvenatın hakikatini idrak etmiş olur. Yani sistemi bilmiş olur. 

Keşif ve şuhud: şuhud; şimdi ikisinin arasında ne fark vardır, keşif; bir şeyi idrak etmek, Veyahut o akl-ı selîm sahibi, tecellî sahibi olmayıp resullere ve ehl-i keşfe teslim ve onların evâmirine münkâd olur; ve bu vasıfta olan kimse mü'min-i müslimdir. Binâenaleyh bizim elediğimizin hakikatine keşfen ve şuhüden muttali' olmasa bile îmân eder. Nitekim Ebû Saîd el-Hudrî (r.a.)den rivayet olunan uzun bir hadîs-i sahîhde Hakk'ın suretlerde tahavvül ettiği beyân buyrulmuştur: Ve Hak bu muhabbet-i ilâhiyyeden nâşî, kulun sem'i ve basarı ve kuvâsı oldu. Bu eser lisân-ı şer'in konuşan olduğu bir kararlaşmış eserdir ki, sen şer'a imân etmiş isen bunu asla inkâr edemezsin ve eğer inkâr edersen sana mü'min denmez, zîrâ şerîati inkâr etmiş olursun. Binâenaleyh Hak gerek uyku âleminde ve gerek uyanık âleminde suverde tecelli edendir. 

İmdi Hakk'ın suretlerde tahavvül ettiğini haber veren Resûl'e îman eden âkil ki, Hakk'ın rü'yâda gördüğü surette tecellî ettiğinden bâhisdir; bu surette onun üzerine elbette sultân-ı vehm hükmeder; ve Hakk'ın suverde tecellîsine mü'min olduğundan vehm lisanı ile teşbih eder ve akl lisanı ile de tenzih eyler. 

Ve resuller ile şeriatâ îman etmiş kimselere gelince, bunlar sırf vehm ile karışık akıl sahipleri olduğundan vehm üzerine vehm ile hükmeder. O kimse nazar-ı fikrî ile tahayyül eder ki, rü'yâda kendisine tecellînin i'tâ ettiği sureti Allah Teâlâ üzerine muhal gördü. Ya'nî nazar-ı fikrî ile tahayyül edip der ki: "Bana rü'yâda zahir olan bu surette Hakk'ın tecellîsi muhaldir." Filvaki' aklının îcâbı olan bu tenzihte isabet eder, Velâkin nefsü'l-emrde Hak bütün suretlerde tecelli eden olduğu ve resuller ile şeriatın getirdiği şey vehm ile teşbîh etmekten ibaret bulunduğu cihetle, vehmen teşbih etmesi lâzım gelirken, vehmin bu hükmünü, vehm-i fâsidiyle ibtâl eder.

Binâenaleyh vehm üzerine vehm ile hükmetmiş olur; zîrâ şeriata îman etmediğinden bu vartaya düştü. Halbuki kendi nefsinden gafil olduğu için, o farkına varmaz; amma vehm ondan müfârık değildir. Ya'nî rü'yâsında gördüğü şeyi Hakk'ın şanına gayr-ı münâsib tahayyül etti. Binâenaleyh o suretten tenzih ile hükmeyledi; ve o gördüğü şeyi vehme hamletti ve ondan teberrî eyledi. Maahâzâ vehm kendisinden ayrılmadı. Belki bu hüküm kendisinde hâkim olan vehmindendir. Fakat nefsinden gafil olduğu için böyle olduğuna vâkıf değildir. Eğer nefsini bile idi, böyle hükmetmezdi; belki hükmettiğine muhalif ve rüyâda gördüğü surete muvafık olarak hükmederdi. Zîrâ gerek kendi nefsi ve gerek başkasının nefsi, hüviyyet-i Hakk'ın gayrı değildir. Cemî'-i mevâtında Hakk'ın hüviyyetinden hâriç hiçbir şey yoktur.

---------------------

12. Paragraf ve Hak Teâlâ'nın ادْعُونِۤى اَسْتَجِبْ لَكُمْ (Mü'min. 40/60) kavli bundandır. Hak Teâlâ, وَاِذَا سَاَلَكَ عِبَادِى عَنِّى فَاِنِّى قَرِيبٌ اُجِيبُ دَعْوَةَ الدَّاعِ اِذَا دَعَانِ 2/186 buyurdu. Zira mücib ancak kendisinden suâl eden olduğu vakitte olur; her ne kadar dâînin aynı, mucibin aynı ise de, imdi suretlerin ihtilâfında hilaf yoktur. Onlar bilâ-şek iki surettir; ve bu suretlerin hepsi, Zeyd'in a'zâsı gibidir. İmdi malûmdur ki, muhakkak Zeyd, şahsen bir hakikattir; ve muhakkak onun eli, ayağının ve başının ve gözünün ve kaşının sureti değildir. Böyle olunca Hak, kesîr olan vâhiddir. Suretler ile kesirdir, "ayn" ile vâhiddir; ve bilâ-şek "ayn" ile vâhid olan insan gibidir. Ve biz şekk etmeyiz ki muhakkak Amr, Zeyd değildir; Hâlid dahi değildir; Ca'fer de değildir; ve muhakkak bu ayn-ı vâhidenin şahısları vücûden mütenâhı değildir. İmdi insan, her ne kadar "ayn" ile vâhid ise de, o, suver ve eşhas ile kesirdir (12).

---------------------

Ya'nî Hak Teâlâ hazretlerinin "Bana dua ediniz; size icabet edeyim" (Mü'min, 40/60) buyurması bu kabildendir. Ya'nî emr-i vücûdun tesir eden ve tesiri üzerinde kabul edene ayrılmış olduğunu gösterir. Ve keza Hak Teâlâ "Benim kullarım sana benden suâl ederler. İmdi ben karîbim, Bana duâ ettiği vakit, dainin duasına icabet ederim" (Bakara, 2/186) buyurdu. Burada bittabi' bir duâ eden bir de duaya icabet eden mevcûd olmak lâzımdır. Kul duâ ettiği hînde, onun duası Hakk'a te'sir eder. Bu halde Hak tesiri üzerinde kabul eden olur. Ve Hak kulun talebini is'âf buyurduğu hînde Hak tesir eden ve kul tesiri üzerinde kabul eden olur. 

Binâenaleyh emr-i vücûdda bu iki i'tibâr olmadıkça fâiliyyet ve kâbiliyyet zahir olmaz, Şu halde mücîb, ki faildir, ancak kendisi tarafından vârid olacak bir ihsânı kabûl eyleyecek bir dâî olmadıkça mücîb olmaz. Her ne kadar duâ eden kulun hüviyyeti, icabet eden Hakk'ın hüviyyeti olduğu cihetle, duâ eden kulun "ayn"ı hakikatte, mücîb olan Hakk'ın "ayn"ı ise de, bu itibârda isneyniyyet mevcûddur. Ve suretlerin ihtilâfı aşikârdır; bunda asla kıyl ü küle mahal yoktur. Ve dâî zahir, mücib dahi bâtın olmak itibâriyle, şübhesiz vücûd-i vâhiddin ayrı ayrı iki suretidir.

Ve bu suretlerin cümlesi, misâlen Zeyd'in a'zâsına benzer; zîrâ bu suretlerin tümü vücûd-i vâhid-i Hak'ta zahir ve onun üzerine târîdir; binâenaleyh Hakk'ın a'zâsı gibidir.

Beyt-i Ömer Hayyâm: 

Meselâ Zeyd şahsen hakîkat-i vahidedir. Elinin sureti ayağının suretine ve kaş ve gözünün suretleri dahi diğer a'zâlarının suretine benzemez. Fakat Zeyd'in vücûdu, bu a'zânın hey'et-i mecmuasından ibaret olduğu cihetle, Zeyd a'zâsının aynıdır. Velâkin bir uzvu diğer uzvunun aynı değildir. Demek ki Zeyd suver-i a'zâsına nazaran kesîr ve şahsının "ayn"ına nazaran vâhiddir. Şu halde Zeyd kesîr olan vâhiddir.

İşte Hak dahi "ayn" ile vâhid ve a'zâlarının suretleri ile kesîr olan insan gibidir. Ve keza insan mefhûmu "ayn" ile vâhid ve fertler ile kesirdir. Zîrâ insan denildiği vakit zihne tebâdür eden şey, onun Zeyd, Amr, Hâlid ilh... gibi efradının suretleri değil, belki ma'nâ-yı vâhidden ibarettir. Binâenaleyh insan "ayn" ile vâhiddir; ve onun efradının suretleri ise vücüden sonu gelen değildir; ve onun bu sonsuz olan efradı yekdiğerinin aynı değildir.

-------------------

13. Paragraf:

Ve eğer sen mü'min isen muhakkak kat'a bildin ki, tahkîkan Hak Teâlâ yevm-i kıyamette bir surette tecellî edip bilinir. Ba'dehû ondan bir surete tahavvül edip bilinir. Halbuki O, mütecellî olandır; herbir surette O'nun gayri yoktur; ve malûmdur ki bu suret, o diğer suret değildir. İmdi sanki ayn-ı vahide âyine makamında kâim oldu. Binâenaleyh nazır, onda Hak hakkındaki mu'tekadinin suretine nazar ettikde, onu bilir ve ona ikrar eder; ve onda kendi mu'tekadinin gayrını görmek tesadüfü vâki' oldukda, onu inkâr eder. Nitekim âyîne içinde kendi suretini ve başkasının suretini görür. İmdi âyîne, ayn-ı vahidedir; ve râînin gözünde suretler çoktur. Halbuki âyîne için suretlerde bir vechile eser mevcûd ve bir vechile eser gayr-i mevcûd olmakla beraber, âyînede cümle-i vahide olarak ondan bir suret yoktur. İmdi onun için olan eser, sigar ve kiberden ve tül ve arzdan mütegayyiru'ş-şekl olduğu halde, sureti reddetmektir. Binâenaleyh eser, mekâdîrdedir; ve bu eser ona râci'dir. Ve ondan olan bu tagayyürât, ancak âyînelerin ihtilâf-ı mekadîrinden nâşî vâki' oldu (13).

-------------------------

Ya'nî Hakk'ın suretlerde tahavvül ettiğine dâir olan hadîs-i sahîh-i nebeviye îmân ettin ise, sûret-i kat'iyyede bildin ki, Hak Teâlâ yevm-i kıyamette bir surette tecellî eder ve o surette bilinir. Ba'dehû bu suretten başka bir surete tahavvül eder; bu kerre de o surette bilinir. Halbuki her iki surette de mütecellî olan ancak Hak'tır; ve herbir surette O'ndan başka mütecellî olan yoktur. Ve bu ma'lûmdur ki, Hakk'ın birinci defada tecellî ettiği suret, ikinci defada tecellî ettiği suret değildir; ya'nî bu iki suretler başka başkadır. Böyle olunca Hakk'ın aynı olan ayn-ı vahide, bir âyna gibi olmuş olur. Şu halde Hak hakkında bir i'tikâd-ı mahsûs sahibi olan nazır, ayna gibi olan bu ayn-ı vâhidede Hak hakkındaki itikadının suretine baktığı vakit, "Bu suret tam benim itikadıma muvafıktır" deyip Hakk'ı bu surette bilir ve ona ikrar eder; ve o ayn-ı vahide âyînesinde, tesadüfen kendi itikadının gayrını görse, itikâd-ı mahsûsuna muvafık olmadığı için, onu inkâr eder.

Halbuki ayn-ı Hak olan ayn-ı vahide bir ayna gibidir ki, bu âyînede bilcümle i'tikâdâtın suretleri görüntüsü belirendir. Bu ona benzer ki, bir kimse âynaya nazar eder. O âyna içinde kendi suretini gördüğü gibi başkalarının suretlerini dahi görür.

Âyna ayn-ı vahidedir; fakat bakanın gözünde bir çok suretler vardır. Maahazâ âynanın içinde görülen o suretlerin hiçbirisi, hakîkî bir suret değildir; zîrâ bu suretler âynanın içinde değildir. Bununla beraber o suretlerde âynanın bir vechile te'sîri vardır ve bir vechile de yoktur. Âynanın suretlerde te'sîri budur ki: Bir kimse âynaya baktığı vakit, eğer o âyna küçük veya büyük veya uzun veya enli ise, görünen suretler dahi âyînenin îcâbâtına tâbi' olur.

Meselâ çukur veya tümsek bir âynaya bakılsa, insanın suretini şişman ve kısa boylu ve yassı başlı veya ince uzun bir halde gösterir. Halbuki bakanın şekli böyle değildir, işte bu âyînenin surette te'sîridir. Ve âynanın sûretlerde te'sîri olmadığı budur ki, onda görünen suretlerde kendisinin asla dahil olacağı yeri bulunmamasıdır. Zîrâ bakan ona muhâzî gelmedikçe onda kendiliğinden bir suret zahir olmaz. Şu halde âyîne bîr vechile tesir eden ve bir vechile de tesir altında kalandır. 

Ve keza bakan dahi aynaya karşı hem tesir eden ve hem de tesir altında kalandır, imdi mademki ayna akseden suretleri değişen olduğu halde reddediyor; bu te'sîr âynanın kudretlerinden husule gelen bir te'sîrdir; ve bu te'sîr aynaya râci' olup, âynaların özelliklerinin ihtilafından husule gelir.

-------------------

14. Paragraf:

İmdi misâlde, bu âyînelerden bir âyîneye nazar et; cemâate nazar etme! Ve o, Hakk'ın zât olması haysiyyetinden senin nazarındır, O âlemlerden ganîdir; ve esmâ-i ilâhiyye haysiyyetinden, bu vakitte, âyîneler gibi olur. Binâenaleyh senin nefsin hangi ism-i ilâhîye nazar ederse veyahut her kim nazar eylerse, nazıra, ancak o ismin hakikati zahir olur. İmdi eğer anladın ise, o emir böyledir. Böyle olunca ceza' ve havf etme; zîrâ Allah Tealâ, hayyeyi öldürmek üzerine bile olsa, şecaati sever, halbuki hayye, senin nefsinin gayri değildir; ve hayye, sureti ve hakikati ile kendi nefsi için hayyedir. Ve bir şey kendi nefsinden katlolunmaz; her ne kadar histe suret ifsâd olundu ise de. Zîrâ hadd, onu zabteder ve hayal onu izâle etmez (14).

-------------------------

 Ya'nî yukarıda zikrolunan âynalar misâlinde, şekilleri değişik kılan âynalara nazardan vaz geç de, her bir sureti aslîsi halinden reddeden bir âynaya bak ! Ve senin o nazarın Hakk'ın zâtiyyeti cihetinden olan nazarındır. Zîrâ değişik suretler olarak gösteren âynalar, esmâ-i ilâhiyye âynalarıdır; ve herbir sureti aslî halinde gösteren bir âyna dahi, ahadiyyet-i zâtiyye âynasıdır ki, her bir ismin ezelde sûret-i isti'dâdı ne ise asla değiştirmeksizin onu reddeder. 

Eğer esmaya nazar edersen, her birisi bir âyna mesa­besinde bulunan o esmanın mazharlarında vech-i vâhid-i Hakk'ı türlü türlü görürsün; ve bu nazar, senin hatırına ayrılık verir. Fakat derûnunda cemî'-i suver manzûr olan ahadiyyet-i zâtiyye âynasına nazar eder isen, vücûd-i vâhid-i Hakk'ın suretini vahdet üzere müşahede edersin. Hakk'ın zâtiyyeti cihetiyle olan nazarın neticesinde, Zât'ın âlemlerden ganî olup hiçbir suret ve şekil tahtına duhûle muhtaç olmadığını ve ahadiyyet-i zâtiyye âynasında görünen âlemin suretlerinin ancak Zât'ın şe’nleri olan esması i'tibâriyle zahir olduğunu anlarsın. 

Eğer esmâ-i ilâhiyye haysiyyetinden vücûd-i Hakk'a nazar edersen, herbir isim bir âyna mesabesinde olduğundan, Hak âynalar gibi olur. İmdi senin nefsin veya gayrin nefsi, herhangi ism-i ilâhîye nazar etse nazarında o isme mahsûs olan hakikat zahir olur. Meselâ Rezzâk ismine nazar olundukda, onun muktezâ-yı hakikatinin ma'nâ-yı irzâk olduğu ve Şâfi ve Râfi' ve Cebbar vesâir esmâ-i ilâhiyyenin hakâyıkından başka bir hakikati bulunduğu zahir olur. Binâenaleyh eğer zikrolunan hakikatleri anladın ise, Hak hakkındaki emrin böyle olduğuna asla şekk ve şübhen kalmadı. 

Şu halde ceza' etme ve korkma; fenâ-fillâh ile nefsini öldürmeğe çalış! Ve “ölmeden önce ölün” emr-i âlîsine imtisal et! Bu zikrettiğimiz ma'rifet-i Hakk'a vusul yolunda, belâlara sabreyle! Zîrâ senin vücûdun ve nefsin ayn-ı sabitenin suretidir. Ve ayn-ı sabiten ahadiyyet-i zâtiyye âynasında zahir olan bir ismin gölgesidir; ve ism-i hâssın dahi zâtiyye şe’nlerden den bir şe'ndir; ve şe’nler ise zâtın aynıdır. Binâenaleyh zât, senin hakikatindir. İmdi senin hakikatin mertebe-i zâttan tenezzül ede ede mertebe-i şehâdete kadar gelmiştir; ve herbir mertebenin; tenezzülünde o mevtinin icâbına göre bir zahir kisvesine bürünmüştür.

Eğer bu şehâdet mertebesinde yetmiş altı anâsır-ı basîtada dokunmuş bir kisveye bürünen hakikatin, bu kisveden soyunup bı sûret-i cismâniyyeden müfârakat ederse, yok olacağım diye korkma! Hakikatin, bu kesif elbiseyi çıkardığı anda, ona intikâl edeceğ mertebenin icâbına göre bir beliren latif elbise giydirirler. Nitekim Mevlâna (r.a.) buyururlar. 

Mesnevi: Tercüme: "Cemâdlık mertebesinden öldüm ve nebat oldum. Nebat mertebesinden de öldüm, hayvan ile beraber oldum. Hayvanlıktan öldüm ve âdem oldum. Şu halde ölmekten ne korkayım? Ne vakit ölmekten noksan oldum?” Hamle-i diğerde beşer mertebesinden ölürüm, melâike arasından kanad ve baş çıkarmak için. Bir kere de melek mertebesinden kurban olurum; o şey ki vehme gelmez, o olurum. Şu halde ben adem olurum; adem ise erganun gibi bana söyler ki: "Biz Allah'a râcileriz". 

Ya'nî adem-i taayyünden ibaret olan kendi aslıma vâsıl olurum. Kendi hakikatim, bî-taayyün olan bahr-i Zât'a dalıp müstehlek olduktan sonra, bî-taayyün olarak, erganun gibi bana "Biz Allah'a râci'leriz" اَلَّذِينَ اِذَاۤ اَصَابَتْهُمْ مُصِيبَةٌ قَالُوۤا اِنَّا لِلَّهِ وَاِنّاَۤ اِلَيْهِ رَاجِعُونَ (Bakara, 2/156) der. işte mademki hakikatin, her mertebede bir belirme elbisesi ile zahir oluyor, şu halde nefsinin suretini şedâid-i mücâhede ile hal' etmek hususunda şecî' ol; zirâ (Sallallâhü aleyhi ve Sellem) Efendimiz “Yılanın katli üzerine bile olsa Allah Teâlâ şecaati sever" buyurdu. Yılan ise, senin nefsinden gayrisi değildir. Zîrâ yılan senin vücûd-i zahirini nasıl sokup zehirle ifsâd ederse, nefs dahi, sıfât-ı zemîmesi ile senin ma'nânı öylece tesmîm ederek, hayât-ı ma'neviyye-i edebiyyeye vusulden men' eder.

"Katl-i nefs"den murâd, (daha önceki bölümlerde nefsimizin öldürülmesinden bahsediliyor idi, şimdi onun izahına geçiyor) bittabi' intihar etmek değildir, yani nefsimizi öldürelim derken yani her derviş kendi nefsini öldürmesi gerekmektedir, aslında öldürme diye bir şey söz konusu değildir, ancak bir manayı ifade etmek için hükmünü geçersiz hale getirmek manasınadır. Yani dervişlikte nefsi katletmek intihar etmek değildir. Belki bu katil hükmü ehlullâhın "mevt-i ahmer" kırmızı ölüm dedikleri mevttir ki, bu da nefsin arzularına muhalefetle sıfatını izâle etmekten ibarettir. Yani nefsani sıfatları ortadan kaldırmaktır. Diğer bir ifade ile nefsimiz için yaptığımız şeyleri ortadan kaldırıp bunu ilahi rahmete dönüştürmemiz gerekmektedir. 

Nefis sıfatından temizlenince, sıfât-ı Hak'la vasıflanmış olur, zaten dervişten kasıt ilk yapılması lazım gelen şey budur. Çocukluğumuzdan beri aldığımız çevre bilgileri, çevre şartlanmaları ile bizde bir benlik meydana gelmekte kimlik meydana gelmekte, bu kimlik genelde, nefsi manada oluşmaktadır. Bu alemde ilk olan hüküm “zahara” ismiyle zahir hüküm olduğundan yani bu alem Zahir ismi tesirinde olduğundan ve her varlık Zahir ismi üzere gelmektedir. 

İnsan da bunun dışında kalmamaktadır, her bir insan geldiği zaman kendisinde ilk açılan esma-i ilahiye Zahir ismidir. Yani her birerlerimiz Zahir ismi üzere geliyoruz, kendimizi düzeltemezsek Zahir ismi ile gidiyoruz, batınımızdan haberimiz olmamış oluyor. İşte bu tür tasavvufi çalışmalarla kendimizde bulunan Zahir ismini ve Zahir ismi itibariyle kullandığımız bütün esma-i ilahiye Hayat, İlim, İrade, Kudret, Kelam, Semi, Basar, dediğimiz sıfat-ı subutiye bizi de varlık olarak meydana getiren ana isimlerdir bunlar, işte biz bu isimlerin hepsini Zahir olarak kullanmaktayız. Her ne kadar isimlerde batın halleri de varsa da hakikati itibariyle ama biz bunu kendimize mal ederek zahir olarak kullanıyoruz.

İşte bu esma-i ilahiyeyi burada bahsettiği nefsin sıfatlarına muhalefetle bu esma-ı ilahiyeyi batın ismi yönünden kullanmaya başladığımız zaman zahirimiz zaten ölmüş hükmüne girmiş oluyor. Onun nefis sıfatlarından tari edince bu çalışmalar ile Zahir ismini Batın ismine döndürünce, bizde bulunan bütün esma-i ilahiye ilk başta sıfat-ı subutiye olan esma-ı ilahiyeyi batın ismiyle kullanmaya başladığımız zaman biz o zaman Hakk ile vasıflanmış oluruz. O isimleri Zahir ismi ile kullandığımız zaman nefis ile isimlendirilmiş, vasıflandırılmış olmaktayız.

İşte şu küçük bir paragraf ama gerçekten bütün sistem içinde vardır, bilhassa başlangıç olarak. Ve kesafeti letafete tahavvül eder. Biz de Zahir ismiyle kullandığımız bütün kesif o yoğun madde olan düşünceleri, hayat görüşlerini, idrak anlayışları, latif olan batın ismine döndürmek suretiyle hayatımızı yaşadığımızda biz o zaman nefsani bir hayat değil ilahi bir hayat yaşamış oluruz. Nitekim bu fassın başındaki mukaddimede izâh edilmiştir. Bakın burada bir yılan misali verilmekte ve nefsi sıfatların ne şekilde kaldırılmış olması veya kaldırılamamış olmasının izahına geliyor. Binâenaleyh hayye-i nefsini yani yılan nefsini bu suretle katle çalış! 

Ve hayye, yılan kendi nefsi için sûreti ve hakikati itibariyle hayyedir, yılandır. Bunun gibi her bir şey kendi nefsi ve hakikati için o isimde ne varsa o kendisinde geçerlidir. Eğer katlolunsa meydanda kalan sûret-i cismânîsine yine hayye, yılan derler: yani bir yılan öldürülse öldürüldüğü zaman onun ölü cesedine de yine hayye, yani yılan derler. Ve hakikati rüh-i hayvanı olduğu için, hakikati i'tibâriyle hayyedir. Yani o yılanın hakikati ruh-u hayvani olduğu için hakikati itibariyle de yılandır. Binâenaleyh yılan, sureti cihetinden katl olunsa, hakikati cihetinden bakî olup katledimiş olmaz. Hakikati ruh-u hayvani olduğu için hakikati itibariyle hayyedir, yılandır. 

Aslında hem sureti itibariyle hayyedir, hem hakikati itibariyle hayyedir. Böylece yılan sureti cihetinden katl olunsa, öldürülse yani onun cesedi yerde yatsa hakikati cihetinden baki olup maktul olmaz. Öldürülmüş olmaz. Yani sureti öldürüldüğü zaman ruhani tarafı öldürülmüş olmaz gene bakidir. Hani biz şunu bunu öldürdük, oldu bitti diyoruz ya yok oldu zannediyorruz ya öyle değildir. Sureti olarak makine öldürülebiliyor ama hakikati itibariyle öldürülmesi mümkün değildir. Neden, onu da açıklayacak. Bunun gibi senin nefsin dahi, kötü sıfatlarından katledilmiş olsa ve mevt-i ihtiyarî ile ölse, hayât-ı hakîkıyye-i ilâhiyye ile diridir. Onun için nefsimizi mutlak manada öldürmek diye bir şey söz konusu değildir. Ondaki kötü ahlakı iyi ahlak ile değiştirmek ancak mümkündür. 

Binâenaleyh bir kimsenin her ne kadar histe mevcûd olan sûret-i zahiresi bozulsa bile, ölmüş olsa bile kendi zâtından ve hakikatinden öldürülemez. Çünkü o yönü Hakk’a bağlıdır. Zîrâ hadd, yani hudud, ya'nî ilm-i ilâhî, onu zabteder; ilahi ilmin kapsamında olduğundan onun hududlarında olduğu için onu zapt eder ve hayâl, ya'nî âlem-i misâl, onu izâle etmez. Velhâsıl senin hakikatin üzerine görünen bu suretinden mevt-i sûrî sebebiyle ayrılsan, ölsen ancak senin zahirin yok olur; ve sen Hakk'ın bakâsıyla ebeden bakî olursun. İşte ölüm denen şey bir tadış nefsin tatması yok oluş değildir. كُلُّ نَفْسٍ ذَاۤئِقَةُ الْمَوْتِ 3/185 suret olarak göz önünden kayıp olsak da her birerlerimiz için geçerlidir, ama batın olarak ölüm diye herhangi bir şey yoktur. Sen Hakkın bakasıyla ebeden baki olursun. Çünkü kaynağımız, ayan-ı sabite olduğu için ayan-ı sabite de mutlak Hakk’ın Zat’ına bağlı olduğu için onun yok olması diye bir şey söz konusu değildir. 

Eğer yok olmasını düşünürsek o zaman Hakk’ın yok olmasını kabullenmemiz gerekmektedir. Hak ile var olduğumuzdan o zaman her birerlerimizin yok olma diye bir mesele söz konusu değildir. Ve sen Hakk’ın bakasıyla ebeden baki olursun. Zîrâ sen vücûd-i vâhid-i Hak aynasında müntabi' olan orada tab olmuş olan, meydana çıkmış olan ayn-ı sabitenin süretisin. Yani sabit ayanlarımız kaza da dediğimiz o hükmün suretisin, ayan-ı sabitenin suretisin. Yani mana aleminde latif suretisin, batın esması üzere, zahire geldiğimizde çocuk ismiyle ve daha büyüyerek meydana geldiğimizde o zaman da zahir ismiyle fizik olarak görünmekteyiz. 

Zahirin fânî olunca hakikatin vücüd-i Hak'la bakîdir. İşte onun için ayet-i Kerime’de belirtildiği gibi ölüm yok olunacak bir şey değil, ancak tadılacak bir şeydir, öldü diye ifade ettiğimiz cesedi toprağa gömdüğümüz zaman biz onu aslına tevdi etmiş oluyoruz. Yani toprak kendi anasına gidiyor, su kendi aslına gidiyor, hava kendi aslına gidiyor, içimizdeki ateş de kendi aslına dönmüş oluyor. O zaman ödünç olarak verilen bu dört unsur, böylece yerine iade edilmiş borç ödenmiş oluyor. Biz bu bedeni borç olarak anasır-ı erba olarak aldık, bunlar bize borç verildi, bu borcu nasıl ödememiz gerekiyor, ibadet etmek suretiyle ancak bu borcu ödeyebiliyoruz. 

Yoksa başka türlü ödenmiyor, en sonunda da biz onu ibadetsiz olarak geçirdiğimiz bu mekan içerisindeki süreleri ödeyemediğimiz için o zaman hiç olmazsa ana malzemeyi alayım diyor toprak toprağını alıyor, su kendine ait olan suyu alıyor, hava kendine ait olanı alıyor ateş (enerji) de kendine ait olan ısıyı alıyor. Senin hakikatin Hakk’ın vücudu ile bakidir. Bu da senin için fena değil ayn-ı bakâdır. Yani Hakk’ın vücudu ile var olunduğu için bu fani olmak yok olmak değildir, aynı bakadır. Yani cehennem ehli veya Cennet ehli olsak da bakiyiz. Yok olmak diye bir şey söz konusu değildir. Böyle olunca bu sûret-i cesedâniyyeden soyunduğumda yok olacağım diye ceza' etme ve korkma! Hani ölüm gelecek ve yok olacağım diye korkulur ya o açıdan. 

------------------

15. Paragraf:

Ve emr bunun üzerine oldukda, bu, zevat üzerine emân ve izzet ve hırâsettir. Zîrâ sen, hududun ifsadına kadir değilsin. Ve bu izzetten daha büyük ne izzet vardır? Binâenaleyh sen, vehm ile katlettiğini tahayyül edersin. Halbuki hadde mevcûd olan suret akıl ve vehm ile zail olmadı. Ve buna delil وَمَا رَمَيْتَ اِذْ رَمَيْتَ وَلَكِنَّ اللَّهَ رَمَى (Enfâl, ;8/17) dır. Göz ise, ancak histe kendisi için remy sabit olan sûret-i muhammediyyeyi idrâk etti. Halbuki o, bir surettir ki, Allah Teâlâ evvelen remyi ondan nefy etti; sonra onun için vasatta isbât eyledi. Ondan sonra istidrâk ile muhakkak sûret-i muhammediyyede ancak râmî olan Allah'a rücü' etti; ve buna îmân lâbüddür (15).

----------------------

Gerçekten tasavvuf ehlinin lisanında ve kitaplarında çok konuşulan bu ayet-i kerimenin çok değişik bir şekilde iş’ari yorumu da aynı zamanda burada yapılmaktadır. Ya'nî emr, bir kimsenin her ne kadar histe mevcûd olan sûret-i zahiresi ifsâd olunsa bile, kendi zâtından ve hakikatinden öldürülemeyip ilm-i ilâhînin onu zaptetmesi ve âlem-i misâlin onu izâle etmemesi merkezinde olunca, katl-i nefs zevat ve hakikatler üzerine, adem-i mahz olmaktan yani mutlak yok olmaktan emân ve izzet ve men'at ya'nî hırâset olmuş olur: yani kurtulmuş olmuş olur. Ölümden kurtulmuş olmuş olur. 

Bu bölümler oldukça ağır bölümler belki hepimiz anlayamaya biliriz, ama sıra böyle geldiği için bu dördüncü cildi de inşeallah tamamlamaya çalışıyoruz, ne kadar anlayabilirsek o kadarı bize faydalı olur, bir cümlenin hakikatini idrak etmiş olsak buraya kadar geldiğimiz yorgunluğumuza değer, bir tek cümlenin hakikatini idrak etmiş olsak. Tabi ki her birerlerimiz için hepimiz dahil mutlak manada bunları yazanları meydana getirenler gibi idrak etmemiz mümkün değildir, onların bize aksettirmeye çalıştıkları ve biz de idrakimizin yeterlilik derecesine göre bunları anlamaya çalışıyoruz. 

Ama önceden de dediğimiz gibi bunlar birer ufuk açmakta, yol açmakta ve kıyas önderleri olmaktadır bize bu mevzularla başka şeyleri de düşünerek kıyas etmek suretiyle bizim diğer bilmediğimiz mevzuların da açılması mümkündür. Bunu belirtmek istedim gerçekten de ağır bir mevzudur, Fusus-ul Hikem’in bazı bölümleri çok daha ağırdır, yani mevzuları ve manaları itibariyle ve mertebeleri itibariyle İlyas’ın (a.s.) da bilindiği gibi İdris (a.s.) olduğu, İdris (a.s.) çok latif bir hayat yaşadığından, ruhani manada bir hayata dönüştüğü ve O’nun mertebesinin de en yüksek mertebe olduğu, bizim güneş sistemi içinde en yüksek mertebenin güneş olduğu ifadesiyle hayatının güneşte olduğu gibi rivayetler vardır dolayısıyla kendisinin daha sonra Babil taraflarında Baal Bek taraflarında bir fiziki beden alarak İlyas isminde görünmesidir, diye söylenir bu bölüm de zaten O’na dayanmaktadır.

Yani bir kimsenin zahiri varlığı ile batıni varlığının yaşantılarını burada açmaktadır. Gerçekten de mevzulara bakıldığında insan hayret etmektedir, yani böyle derin mevzular nasıl meydana gelmiş, ki Cenab-ı Hakk’ın çok özel hususi lütufları olmuş bu kimselere, bizler de onlardan istifade etmek suretiyle aynı lütuflar bizlere de olmaktadır. Okuyanlara da olmaktadır. Ancak bunların anlaşılması izah gerektiriyor, onun için biraz daha dikkatimizi vererek dinlemeye çalışırsak daha iyi olacak zaten gereken dikkat veriliyor o ayrı konu. 

Çünki sen onun sûret-i zahiresini ifsâd eylemekle ilm-i ilâhîdeki suretini bozamazsın. Hani birisi birisini öldürdü, ona suçundan dolayı 20 yıl hüküm verdiler, hapse attılar ama o öldürülen kimse maktul hakikati itibariyle öldürülmedi ki, öldürülmesi de mümkün değildir, peki o zaman bu ceza niyedir, ceza surettini ifsat etmesindendir. Çünkü o mana-i insani yani o öldürülen kişinin batındaki manası o suretiyle zahire çıkmaktaydı. O sureti bozulunca onun manası batına intikal etti. Belki o yaşadığı süre içerisinde daha ehil işler yapacaktı, amel-i salih ile belki Cennetini daha yüksek mevkilere çıkmasına sebep olacaktı, işte buna mani olunduğu için o cezayı ona vermektedirler, yoksa kişinin aslının katl olunması için ceza verilmiyor. Aslı da zaten katl olunamıyor. 

Ve bu izzetten daha büyük hangi izzet vardır? Yani insanın ve diğer varlıkların aslının bozulamaması azizliğinden, yüceliğinden, hangi izzet vardır daha büyük. Eğer düşünürsek kendi varlığımız her ne surette herhangi bir darba, herhangi bir zorluğa, ateşe atılsa bozulmaması ne kadar büyük bir izzettir. Ancak bozulan zaten sonradan yapıldığı için bozulur. Ama aslımız ezelden olduğu için zaten bozulması mümkün değildir. İşte bu en güzel izzettir, bundan büyük hangi izzet vardır. İmdi sen nefsini zât-i Hak'ta katl ve yok eylediğini ve yahut başka birisini herhangi bir suretle katl ve i'dâm eylediğini tahayyül edersin. 

Yani bir derviş ben şöyle yaptım şunu yaptım, bunu yaptım, 70 bin zikir çektim, tevhid ettim, nefsimi öldürdüm diye zannedersin veya eline kılıcı alırsın, silahı alırsın, günün şartlarına göre birini öldürdüm zannedersin. İşte bu mümkün değildir, sen öyle bir şey yapamazsın, böyle olduğunu hayal edersin, bu ancak senin vehminden doğan bir hükümdür. Yani bunu sen böyle zannedersin sadece. Ama aslı böyle değildir. Sen onun hakikatini ifna ve izaleye asla muktedir değilsin. Yani sen onun hakikatini ifna etmeye, bozmaya, fenaya döndürmeye, yok etmeye ve izale etmeye, ortadan kaldırmaya asla muktedir değilsin. 

İlm-i ilahide mevcut olan suret, akıl ve vehim ile zail olur mu? Yani hiç hudud, hüküm yani Allah’ın hükmü, zahir alemde, sınırları batın alemde, sonsuzluğu ilm-i ilahide mevcut olan suret, yani latif manada mevcut olan suret akıl ve vehim ile zail olur mu? Senin aklın, vehmin ben bunu öldürdüm zannettim demekle bu ne ölür ne de yok olur. 

Misâl: Bir ressam gayet mâhirâne bir suret tasavvur edip onu resmetse ve bir kimse o levhayı ateşe atıp yaksa, o kimsenin mahvettiği şey ancak histe mevcûd olan levhadan ibarettir. Yani herhangi bir kimse bir resim yaptı ve canı sıkıldı herhangi bir sebepten dolayı onu ateşe attı yaktı, işte bu yandığını zannettiği şey o kimsenin ifna ettiği şey ancak histe mevcut olan levhadan ibarettir. Yani onun yaktığı şey levhayı yakmıştır, levhanın üstünde boya ile yapılan resmi yakmıştır. Ressamın ilminde mevcut olan o levhanın sureti bakidir. Ressamın aklında ve fikrinde nazarında olan o levha yine orada mevcuttur. 

Zaten orada mevcut olduğundan levhaya çıktı, yansıma yaptı, Batın ismi ile kendi tasavvurunda iken Zahir ismiyle his aleminde görüntüye geldi. O yandığı zaman ressamın kendi batın ismindeki resim yok edilmiş değildir. İşte buna bir misal bakın vicdan azabıdır, biri birisine eziyet etmiştir, seneler sonra rüyasında onda bir korku olarak uyanır hep o öldürdüğü kimse gözünün önündedir, o sahne gözünün önündedir. Yani suretini kaldırınca o iş yok oldu bitti değildir. Rüyadan uyanınca “rüyamış gerçek değilmiş diyor rahatlıyor” halbuki aslını görüyor, öldürdüğünü zannettiği rüya idi. İşte o kime kötülük yaptıysa o anlar hayat süresinden geçtiği halde mevcudiyeti devam ediyor, neden, kişinin özünde aslı var da ondan.

Ressamın ilminde mevcûd olan o levhanın sureti bakîdir. Ressam dilerse o levhanın bin mislini daha tasvir eyler. Halbuki o kimse vehmiyle resmi ifna ve izâle ettiğini tahayyül eder. Dışarıdan birisi o resim gitti artık olmaz der ama o resmi yapanın hayalinde o resim mevcuttur, hayalindeki resmi yakamaz, oradan çıkaramaz. Onun akıl ve vehmi ile ressamın ilmindeki suret elbette yok olmaz.

Ve bunun böyle olduğunun delili وَمَا رَمَيْتَ اِذْ رَمَيْتَ وَلَكِنَّ اللَّهَ رَمَى (Enfâl,8/17) ya'nî "Ya Habîbim, attığın vakitte sen atmadın; velâkin Allah Teâlâ attı" âyet-i kerîmesidir. Halbuki silah atan muhammedîye nazar eden göz, ancak kendisi için silah atma fiili sabit olan muhammediyye sureti idrâk eder. Yani birisi eline bir şey aldı attı, karşıdan gören birisi de onun suretine yönlendirdiğinden onu zanneder ki atan attı yani elinde olan kimse attı. 

Cesed-i muhammedî ise, bir surettir ki, Allah Teâlâ âyet-i kerîmede وَمَا رَمَيْتَ kavliyie atmayı evvelen ondan nefyetti, ya'nî "Sen atmadın" buyurdu; ikinci olarak âyet-i kerîmenin vasatında atmak fiilini اِذْ رَمَيْتَ kavliyle muhammediyye sureti için isbât etti, ya'nî "attığın vakitte" buyurdu; ve kelâmın nihâyetinde dahi edât-ı istidrâk olan yani idrak edatı olan لَكِنَّ kelimesiyle süret-i muhammediyyede atan Allah'a rücü' eyledi. Mü'min olan kimsenin elbette bu âyet-i kerîmeye îmân etmesi iktizâ eder. Çünkü kelâm-ı Hak'tır. Orada yaşanan fiziki hadise eğer bugün böyle bir savaş yoksa yaşanmıyorsa o zaman o ayetin hükmü yoktur. Yani bugünlere sadece hikaye türü sadece bir vaaz neticesinde olmuş olur. Yani Peygamber Efendimizin hayatından bir sahne bize anlatılmış olur. Bu da geçmişte kaldığı için bugüne tesir etmez yani faaliyet sahası bugüne ulaşılamamış olur, ancak Kur’an-ı Kerim kıyamete kadar baki olduğundan, gelecek olan nesillere de baki olduğundan o zaman her bir ayetin her bir nesil üzerinde hükmü vardır, bu bir gerçektir. O halde yapılacak olan şey bizlerin bu ayetleri bizleri ilgilendiren yönleri nelerdir, onları anlamaya çalışmamız gerekiyor. 

Şimdi bu düşünce içerisinde tabi ki insanoğlu Cenab-ı Hakk’ın gerçekten çok müthiş bir sistemle ki beşeri kelimeler insanın değerini anlatmakta aciz kalıyor, yani Cenab-ı Hakk nasıl bir insan tasavvur etmiş, nasıl bir insan ortaya getirmiş, insan kendinin hakikatlerini anlatmaktan aciz onun için Hamd Allah’a mahsustur. Yani insanı Allah anlatıyor ancak övüyor, kendi “iki elimle halk ettiğim” diye bu şerefi vererek, ondan bahsediyor. İşte Allah’ın kuluna hamd etmesi gayet tabi ama kulun Allah’a hamd etmesi çok zor bir iştir. “Hamd” övmek manasınadır, Allah’ı nasıl bileceğiz ki O’nu nasıl öveceğiz.

Ama Allah kulunu bildiği için kendi halkiyeti olduğu için tabi üzerine ne koymuşsa Kur’an-ı Kerim’de bunların hepsini açmıştır zaten ve bize hamd etmiştir. Hani bize hamd etmiş derken beşeri manada hamddan bahsetmiyoruz, en büyük hamd Muhammed (a.s.) ve Cenab-ı Hakk hamdların içerisinde en geniş şekilde O’nu övmekte O’nu hamd etmekte, 33/56 ayetinde buyurur;

 اِنَّ الَّذِينَ يُوءْذُونَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ لَعَنَهُمُ اللَّهُ فِى الدُّنْيَا وَالاَخِرَةِ وَاَعَدَّ لَهُمْ عَذَابًا مُهِينًا

Ve benzeri ayetler bunun çok açık delilidir. Burada gelelim 8/17 ayetine وَمَا رَمَيْتَ اِذْ رَمَيْتَ وَلَكِنَّ اللَّهَ رَمَى şimdi bu ayet hangi mertebeden zuhur etmektedir? “Ey peygamber sen atmadın Allah attı” diyor, eğer kelam Allah’ın lisanından çıkmış olsa “Ey Muhammed sen atmadın Allah olan ben attım” der ayet-i kerime. Peygamber Efendimizin lisanından çıkmış olsa yani Hakikat-i Muhammediye, suret-i Muhammediye zahirde zuhura gelince, وَمَا رَمَيْتَ attığın zaman sen diyor o zaman attığım zaman ben atmadım, Allah attı olsaydı o zaman lisan-ı Muhammedi bunu anlatmış olurdu. Diğer şekliyle “attığın zaman sen atmadın ancak Allah olan ben attım” deseydi, Allah’ın lisanından olurdu. Ama Hazret-i Muhammed diyelim Hazret-i Allah tarif ediliyor burada. Bakın bir başka makam vardır, bu hadiseyi anlatan ve bu hadiseye hakim olan bir başka makam var bunu anlatıyor. İşte Kur’an-ı Kerim’de birçok yerlerde bu tabirler vardır, gerçek manada Kur’an-ı Kerimi tanımaya ve O’ndaki manaları idrak etmeyi murad ediyorsak evvela Kur’an-ı Kerim’in okunmasını, mertebeler itibariyle okunmasının eğitimini almamız lazımdır. Yani hangi ayet hangi mertebeyi ifade ediyor, hangi ayet hangi mertebeden tevzi olunuyor, hangi mertebeden ifade ediliyor, onu anlamamız ve sonra bütün bunları da ayrıca yedi mertebe üzerinden diğer şekliyle hazarat-ı hamse de beş mertebe üzerinden anlamamız gerekiyor.

İşte bu şekilde anlarsak veya bu şekilde idrak edersek belki biraz Kur’an okuyoruz diyebiliriz. Aksi halde gene Kur’an okuyoruz ama hayalimiz ve vehmimiz ile ve kur’an okuduğumuzu zannederek, tabi bu da güzeldir, okuduğumuz dan eğer sesimiz güzelse biraz etkileniyoruz göz yaşı döküyoruz veya okuyan kişiyi dinlediğimizde ne güzel okudu bak nasıl bir name yaptı, yaktı ortalığı mendiller ıslandı, diyoruz tamam güzel çok güzel duygular da sonradan ne kaldı aklımızda. 

Peki bu kötü mü değil, oda gayet güzel ama aklen ve fikren bize bir şey vermeyen ve o girdiğimiz cemiyete gerek mevlit olsun gerek işte diğer toplantılar olsun sohbetler olsun girdiğimiz gibi çıkıyorsak orada geçen zaman zayi olmuştur, girdiğimiz gibi çıkmıyorsak bir adım da önde çıkıyorsak bir santimetre de önde çıkıyorsak fayda olmuştur diye düşünebiliriz.

Şimdi gelelim ayet-i kerimeye وَمَا رَمَيْتَ “sen atmadın” bakın evvela kesinlikle Peygamberimize ait olmadığını belirtiyor, ama görünen atan suret-i Muhammedi’ idi ancak burada da tasdik ediyor, اِذْ رَمَيْتَ ”attığın vakit” bakın başta sen atmadın diyor fiili ondan nefh ediyor, ikincide attığın vakit diye tasdik ediyor, ama atanın da وَلَكِنَّ “ancak, şu kadar var ki” اللَّهَ رَمَى ”atan Allah’tı “ diyor. Bakın üç fiil çıktı ortaya bir de bunu anlatan makam vardır, şimdi üç fiil, iki fail, bir de bunları anlatan var. Meseleye biraz derinliğine daldığımız zaman ne kadar müthiş bir hadise olduğu görülüyor, ayrıca bunun bir başka daha araştırma konusu daha vardır, harfleri itibariyle bunlara bir de bakmak vardır. Şimdi orada bir “vav” var ki bu bağlantı manasınadır, yani Ahmed ile Mehmed gibi “vav-ı atıf” bağlantı manasınadır, orada bir “mim” var, makam-ı Muhammedi zaten, “ma..” var bir de “elif” var onu çeken, uzatan şuurlandıran, o da uluhiyet makamıdır. Ve o elif faal hükmünü ortaya getirmek tedir. Nasara, yansuru derken “na..” bakın elif faaliyeti ifade ediyor, yani “elif” faal hükmünü ortaya getiriyor. Elif olmayınca faaliyet olmuyor. 

Yani Allah’ın Zat’ı olmayınca orada hiçbir fiil olmuyor ve nasirun, mensurun, dendiği zaman da bakın etkilenmiş olan meful olan da Hakikat-i Muhammedi başına “mim” geliyor. O halde bütün fiiller amir ve memur hükmüyle veya fail ve meful hükmüyle İlahiyat ve Muhammediyet arasında olmuş oluyor, bütün fiiller. İster küfür ehli olsun, ister iman ehli olsun, ister putperest, ateşperest ne olursa olsun ism-i zaman, ism-i mekan, ism-i alet de bunlara ilave edildiği zaman bunların hepsine de “mim” geldiğinde dört “mim” bir elif, bakın fiili ortaya getirmektedir. Bunun dışına kimse çıkamamaktadır. İşte küfür ehli dese ki ben şunu yaptım, bunu yaptım, hayır وَمَا رَمَيْتَ sen atmadın görünen o ama altında Allah var Muhammed var. Bütün batının inkar ettiğini veya ispat ehlinin yaptıkları her iş bu Uluhiyet ve Hakikat-i Muhammedi meratibinin hakikatinin mertebesinin içindedir. 

Efendimiz “ya Rabbi zidni fike tahayyuren” diye dua ederdi, yani “ya Rabbi hayretimi artır” diye. Burada hayretten kasıt, sadece duygusal manada bir bilinmezlik içerisinde olan hayret değil de bilirlilik içerisinde olan bir hayretin olması gerekiyor. Bir insan bilmediği bir şey hakkında hayrete ve şüpheye, tereddüte düşebilir ama bilirlilik olarak bilgi olarak ve o bilginin müşahedesiyle birlikte onu yaşadığında oluşan hayreti işte gerçek hayret o demektir. Yani diğer ifade ile kafası çalışan insan hayret üzere olur. 

Durağan insanda hayret olmaz. İşte muhteşem ifadelerden bir tanesi de bu ki, bilindiği gibi Kur’an-ı Kerim’in ef’al aleminden, ifadeleri vardır ona muhkem ayetler demekte, esma aleminden onların izahları biraz daha muhabbetli yönleri vardır, sıfat aleminden daha derin daha şiddetli ifadeleri vardır, bunlar gibi ve benzerleri gibi zati mertebeden ifade edilen ayetler çok müthiş ayetlerdir, işte bu da onların başlıcalarındandır.

İçerisinde havsalımızın alamayacağı kadar ama alabildiği kadar da bizlerin bilmesi lazım gelen hususlardandır bu da. وَمَا رَمَيْتَ nin çok değişik yönlerinden bakılmak suretiyle her bir mertebesi itibariyle başka başka anlamları vardır. Yalnız bu anlamları derken birbirine zıt olan anlamları değildir, aynı anlamın bir üst mertebede, bir üst mertebede, diğer şekliyle daha genişi, daha, genişi daha ihatalı olan mertebelerden anlaşılması vardır, hayret içi hayret dendiği sahalar buralarıdır. Bakın bu hayret sahasına kişi ancak kendi gönlünde girebiliyor. Dış alemde bu hayrete girmek mümkün değildir. Zahir alemde zaten görülen şeyler bunlardır.

Ancak zahirde dahi hayrete giriliyor ama fiili manada mesela gök yüzüne bakıyorsun hayret ediyorsun, ucu bucağı yoktur bu da bir hayrettir. Ama batini olan hayret ise kendini tanıma yönünde kendi derinliklerini 70-80 kg et yığını içerisindeki sonsuz bir alemi idrak ettiğin zaman, bütün varlığın orada mevcut olduğunu anladığın zaman işte bu batıni olan hayret ve kalıcı olan da budur. Yoksa dışarılarda gökyüzünde ettiğimiz hayret bu vücut gittikten sonra burada kalacak ama iç alemini ilgilendiren hayret ise ebedi olarak bizimle olacak ve ahiretteki yaşam saha genişliğimiz o hayret nisbetinde olacaktır.

İşte açık olarak وَمَا رَمَيْتَ uluhiyetten değil ahadiyetten gelmektedir bu ifade. Yani makam-ı ahadiyetten burada da zaten iki makam vardır, yani hitaba muhatap olan iki makam vardır. Birisi makam-ı Muhammediye, biri de makam-ı İlahiyedir. Yani birisi Muhammediyet, birisi de Uluhiyettir. İşte Cenab-ı Hakk âmaiyetinden ahadiyetine intikal ettiği zaman yahut tecelli ettiği zaman orada iki hususiyet meydana geldi, birisi “inniyet”i yani “ENE”iyeti, birisi de “hüviyet”i, âmaiyet ile ahadiyet arasındaki fark budur. İşte buradaki iki muhterem mertebenin yani Hakikat-i Muhammediye ve Hakikat-i İlahiye mertebelerinin kaynağı ahadiyet’tir. Ahadiyet’in “inniyet”idir. 

Allah اِنِّىۤ اَنَا رَبُّكَ 20/12 ayetinde “inni” Allahu Rabbil alemin evvela “ENE”, ben diyor sonra inni muhakkak ki ben ifade ediyor. Musa (a.s.) ve diğer peygamberlere olan hitaplarında işte orada zaten iki mertebe barizleşmiş oluyor. Birisi Hakikat-i Muhammediye mertebesi, birisi de hakikat-i İlahiye mertebesidir. İnniyeti ve hüvviyeti itibariyle, oradan vahidiyete tecelli ettiği zaman “Ahad” ile “Vahid” arasındaki kıyas yahut ayırmayı düşündüğümüz zaman “Ahad” tek manasınadır, yani sayısal olarak “Ahad” da bir “Vahid” de bir deniyorsa da “Ahad” bir değil, “tek”tir. “Vahid” bir’dir. “Vahid” in tekrarı olmakta, yani “bir”in birleri olmakta, ama “tek”in “tek”i olamamaktadır. “Tek” sadece kendisinde oluşandır, yani “ahadiyet” mertebesi itibariyle tek, vahidiyet mertebesi itibariyle kesrete çoğula dönüşüyor. 

Mesela on tane “bir” yan yana gelip toplanırsa bunun ismi “on” oluyor. Ama aslı “bir”dir. Sayı kolaylaşsın diye hesap ederken “on”u normalde hesap ederken ondan “bir” çizmemiz lazımdır, on defa hareket etmemiz lazımdır. “Yüz” sayısını bildirmek için yüz tane “bir” yan yana getirmemiz lazımdır. İşte bunu kısaltmak için on tane “bir” e “on” demişler, yüz tane “bir” yan yana geldiğinde “yüz” kelimesi ile ifade etmişlerdir yüz tane çubuk yazmana gerek kalmıyor. İşte “vahidiyet” böyle bir çokluklar toplamıdır. 

Vahidiyet mertebesinde bu iki mertebe faaliyete başlıyor. Aslında “Vahid” diye bir şey yok, “Vahid” bir mertebedir, bir zemindir, bir sahadır. Vahidiyet bir zemindir, dünya olmasa üzerindeki varlıklar nerede olacaklardır. “Vahidiyet” diye bir zemin olmasa bunun üzerinde ne Muhammediyet, ne Uluhiyyet faaliyetleri meydana gelemezdi. İşte ahadiyetin meydana getirdiği vahidiyet zemininde ortaya çıkan “Uluhiyet”, ilahlık mertebesi, sıfat mertebesi, Hakikat-i Muhammediye mertebesi, “Uluhiyet” İlahlık mertebesidir. 

Bunların da bütün alemlere yaygın hali de “rahmaniyet” mertebesidir. Şimdi “ahadiyet” mertebesinden bu bilgi verildiği için “rahmaniyet” mertebesi isimlendirilmiyor ama saha rahmaniyet mertebesi içinde oluyor. Çünkü vahid-i nefha olarak, nefes-i Rahmani olarak tek nefha tek vahid olarak bu yayılıyor bütün alemlere ve bu alemlerde bu hadisenin görüntüsü olduğu için Rahmaniyet mertebesinde zuhur etmekte ahadiyet mertebesinin programı içerisinde Hakikat-i Muhammediye’ye ve Hakikat-i İlahiye’ye hitap edilmektedir. 

Yan buradaki ayetin zuhur mahalli “Ahad” tek olanın kendisinde zuhurda olan inniyetinin kemal zuhurunu belirtiyor. Bunu da ef’al alemi şartları içerisinde bize bildiriyor, yoksa bu hadiseyi ahadiyet mertebesinde olan bir hadise olarak anlatabilir ama bakın bütün bu mertebelerin yaşanan hayat içerisinde ne kadar faal ve harekette olduğunu bize anlatıyor. Bu olan hadise dünya üzerinde olan bir hadisedir ve fiziki ve fiili olan bir hadisedir. Yani esfel-i safilin denen yerde oluyor bu hadise. 

Peki Ahadiyet mertebesi ile esfel-i safilinin ne işi vardır, işi vardır, demek ki oradaki olan program ayan-ı sabiteler burada tahakkuk etmektedir. Her birerlerimizin de asılları budur, daha önce de bahsedildiği gibi ayan-ı sabitelerimiz itibariyle bizler varız bütün varlıklar vardır, suret olarak katledilseler bile öldürülsek bile ama batınen hakikati itibariyle hiçbir şeyin öldürülmesi mümkün değildir. Bunlar da fiil aleminde meydana geliyor, eğer bu alem ef’al alemi dediğimiz basit madde kaba alem dediğimiz bu alem olmamış olsaydı, bunların hiç birisi zuhura çıkmazdı, bizlerde burada olmazdık, bizler de müşahede ehli, Allah’ı bilmeyen o sınıflardan birinden olmazdık, dünyaya gelmezdik. 

Yani esma aleminde ayan-ı sabite programlarımız olmuş olsa idi bile nerede kalırdık, elestü birabbiküm de kalırdık. Yani o alemde kalırdık buraya gelmezdik, buraya gelmediğimiz için de o elestübirabbiküm hükmü olmazdı. Dolayısıyla bu alem âmaiyetiyle ahadiyetiyle, vahidiyetiyle uluhiyetiyle, Makam-ı Muhammedisiyle, sıfat mertebesiyle, esma mertebesiyle ve ef’al mertebesiyle bu alemde bunların hepsi mevcut, burayı sadece kaba madde alemi diye bakarsak çok yanılmış oluruz ve bu alem Mescid-il Aksa’dır, bütün bu alem yani secde yeridir, bu alemin merkezi olan da Kabe-i Muazzama; Beytullah da Allah’ın evidir, burasını böyle bilelim yani Allah buradan uzaklarda değil, Allah gayblarda da değildir.

Gerçi Cenab-ı Hakk’ın “Gayb” ismiyle de özelliği var, “Zahir” ismiyle de özelliği vardır, “Evvel” ve “Ahır” ismiyle de özelliği vardır, yani Cenab-ı Hakk sadece burada var da başka alemlerde yoktur dersek o da yanlıştır, başka alemlerde vardır, burada yoktur dersek o zaman burasına başka bir sahip bulmamız gerekecektir, zaten sahip bulmuşuz bu ev senin şu çiftlik onun gibi ama hani bunun ilk sahibi! Sahiplenmişiz geçici de olsa neyse onların hepsi izafidir. Hani derler ya mal da yalan mülk de yalan var biraz da sen oyalan. 

Şimdi, وَمَا رَمَيْتَ ahadiyet mertebesi diyor ki Hakikat-i Muhammediye mertebesine, Hakikat-i Muhammediye mertebesinin bir ismi Ceberut mertebesidir, işte burada Ceberut vardır. Çünkü öldürme atma bakın bu cebriyedir. Yani karşı tarafı yok etmeye çalışmaktır. Gerçi yok etmeye çalışıyor derken daha evvelki düşüncelere ters düşme şekliyle yok etme değildir. O andaki hükmünü kaldırmadır. Tamamen yok etme diye bir şey söz konusu değildir. Hani diyelim ki onu bedir kuyuları savaşında bu fiil oldu ve bu ayet-i kerime orası için geldi, ama bedir kuyularına o ölen müşriklerin cesetlerini ne yapalım dedikleri zaman kör kuyulara atın deniyor ya ve sahabe-i kiram toplandıktan sonra Peygamber Efendimiz o kuyuların başına gidiyor, isimleriyle hitap ederek; biz Rabbımızın bize vasiyet ettiğini bulduk yani bize vaad ettiğini bulduk siz de vaad ettiğinizi buldunuz mu diye onlarla konuşuyor, sahabe-i Kiram da diyorlar ki “ya Rasulullah onlar öldüler konuşurlar mı?” diyorlar Efendimiz “hayır siz öyle zannetmeyin onlar öldüler ama benim söylediklerimi duyuyorlar” buyuruyor. 

İşte daha önceki sohbette olduğu gibi burası o sohbetin aynı zamanda tasdikidir. Yani onlar katledilseler bile öldürülmüş hükmünde değillerdir. Suretlerin ortadan çekilmesine sebep olunmuştur. Ve bir daha böyle bir davranışta bulunamamaktadırlar, yani faaliyetleri sınırlandırılmıştır. İşte burada وَمَا رَمَيْتَ sen atmadın dediği Hakikat-i Muhammediye programı olarak bütün alemdeki fiiller bunun içindedir. Yani kime bakarsan bak, hangi fiile bakarsan bak, atan “rem” eden sen değilsin. Çünkü bütün bu alemler Hakikat-i Muhammedi üzerinde durduğuna inanıyorsak eğer Hakikat-i Muhammediye de Peygamber Efendimizin şahsında, hem birey olarak, hem geniş alem olarak bu ifade amir olarak Ahad’ın belirttiği söz olarak geliyorsa eğer, bunun dışında hiçbir fiili çıkartamayız. Suret olarak kim olursa olsun hangi isimde olursa olsun, hangi cinsiyette olursa olsun, hangi mertebede ve makamda olursa olsun, bakın وَمَا رَمَيْتَ sen atmadın, ancak devam ediyor, اِذْ رَمَيْتَ attığın vakit, şimdi birisinde kimliği kaldırıyor, ikaz babından “bakın burada çok düşünün” diyor, öyle bir müthiş ifade var ki tabi ki bu ilahi kelam orada olmayacak da nerede olacaktır, وَمَا رَمَيْتَ bütün Hakikat-i Muhammedi alemi kaplamış olarak düşünelim hep birlikte bu ayet-i Kerimeyi “attığın zaman sen atmadın” her birerlerimize bu hüküm yaptığın zaman sen yapmadın, konuştuğun zaman sen konuşmadın, kötü söylediğin zaman sen söylemedin, iyi söylediğin zaman sen söylemedin. Bakın şimdi nefh ediyor, kaldırıyor, bak “sen yapmadın” diyor. Bunun içerisine hepsi giriyor. Yani bütün fiiller giriyor. Ancak arkadan geliyor اِذْ رَمَيْتَ attığın vakit, söylediğin vakit, o zaman mükellef oluyor kişi. Yani sözünden sorumlu oluyor. وَمَا رَمَيْتَ sen demedin, اِذْ رَمَيْتَ dediğin zaman, yani hem tahkik var tasdik var, hem de nehy vardır, kaldırmak vardır, peki hangisi. Ben mi attım, ben mi atmadım. Sonra devam ediyor, atanın hakikatinin ne olduğunu وَلَكِنَّ ancak şu kadar var ki, bunu sizin düşünmeniz lazım ki sizde atan veya atmayan hakim olan güç hangisidir iyi düşünün diye. İşte sizde hakim olan güç uluhiyet mertebesidir diyor. Uluhiyet mertebesinin de zuhur mahalli Muhammediyet mertebesidir. Yani Hakikat-i Muhammedi olduğuna göre o zaman bir hükümde biz atmamış oluyoruz. Peki bu ne zaman, kişi fani oldu, fenafillah mertebesine girdiği zaman bu ayetin baştaki bölümünün hükmü içindedir. “Attığın zaman sen atmadın”. Çünkü sen yoksun, ancak senin yokluğun mutlak yokluk olmadığından aynı zamanda batıni yönünden de var olduğundan burada وَمَا رَمَيْتَ sen atmadın dediği burada öldürülen kişinin sureti gibi suret olarak sen yapmadın ama اِذْ رَمَيْتَ batınen yaptığın vakit, yani ayan-ı sabitenin hakikatiyle yaptığın vakit o zaman وَلَكِنَّ اللَّهَ رَمَى ne oldu O senin batının yönünden yaptığın şey batının Allah’ın hakikati olduğundan, batının yönünden senin namına Allah yaptı bu işi diyor. Yani uluhiyet mertebesi yaptı bu işi diyor, yani luhiyet mertebesi yaptı bu işi diyor. 

Şimdi burada dört mertebe çıktı, birisi anlatan ahadiyet mertebesi, birisi Hakikat-i Muhammediye mertebesinin zahir itibariyle nehy edilmesi, kaldırılması وَمَا رَمَيْتَ ile çünkü bakın burada bir ayrı konu daha var, ya Muhammed وَمَا رَمَيْتَ ya Muhammed demiyor, bakın isim yoktur, o halde faal hükmün içinde gizlidir. Yani fail hükmün içinde gizlidir. O zaman herkes bu hükmün içine girmiş olabiliyor ve o şansa sahiptir. O güzelliğe sahiptir. Yani bu sadece Peygamber Efendimize geldi de sadece O’nu anlatıyor yahut onları anlatıyor değildir. Eğer bu ayet-i Kerime’i şu anda biz okuyorsak muhatabı biziz. Kim ne derse desin, şeriat ehli desin ki olmaz öyle şey peygamberin şahsına aittir, tamam kardeşim sen öyle bil, biz de böyle diyoruz. Nasrettin hocaya demişler ya “Hoca sizin ev tarafına bir tepsi baklava gidiyor deyince hoca bana ne demiş, ama sizin eve gidiyor demişler bu sefer de sana ne demiş.

Buradaki bilgilere göre biz de böyle çalışıyoruz yaşamaya çalışıyoruz, kime ne onlara ne diyenlere nedir. Hani zaman zaman soruyoruz “var mısın bu işte başlayacak derviş olacak gelecek olana bir müddet sonra var mısın deyince varım derse gel sen de derviş ol deriz. İşte o yokluk kapısında var mısın, zaten bu iş yoklukta vardır.

وَمَا رَمَيْتَ Hakikat-i Muhammediye ait olan bu husus suret-i Muhammediye’ye iki yönlü hitap etmektedir. Birisi suret-i Muhammediye dediğimiz nokta zuhur mahalli diğer ismiyle hazret-i Muhammed ismini alan nokta zuhur mahalline, öncelikle oraya diğer şekliyle de en geniş manada olan da Hakikat-i Muhammediye tafsilde olan Hakikat-i Muhammediyye’nin şuurlu varlıklarına yani “Hay” esmasına haiz olan varlıklarına bu hitap gelmektedir. Şuursuz varlığa zaten böyle bir şey söylenmez. Madene, taşa, toprağa attığın zaman sen attın, yaptığın zaman sen yaptın diye bir şey söylenmez. Ama eğitilmiş hayvanlara bile söyleniyor, al şunu tut şunu, getir şunu diye komutla yapabiliyor. 

Bir eğitilmiş hayvana tut şunu diyor o koşturup tutuyor veya bir koku ile eğitilerek getir onu deniyor, gidip arayıp bulup getiriyor. Tabi ki buradaki kasıt esas insan kastıdır. 

Zahiri olarak suret-i Muhammedi veya Hakikat-i Muhammedinin zuhur mahalli Hazret-i Muhammed ve genelde tafsili manada suret-i Muhammediye’ye olan hitap karşısında bir olumsuzluk yani siz hiçbir şekilde yapmadınız, “iz” yaptığınız vakit, bakın bir taraftan yapmadınız diyor bir taraftan da yaptığınız vakit demek suretiyle oraya bir kimlik vermiş oluyor, yani yapabilme gücüne sahip olduğunu göstermiş oluyor. اِذْ رَمَيْتَ Attığın vakit işte her ne kadar bu atma ve atmama senin üzerinde görünüyorsa da وَلَكِنَّ اللَّهَ رَمَى bu atış kesin olarak Allah’a aittir. Ancak şu kadar ki وَلَكِنَّ bu kelime Türkçe’de de geçer, iki cümleyi birbirine bağlar. وَلَكِنَّ اللَّهَ رَمَى burada açık olarak Allah’ın atmasından bahsediliyor. Bakın burada Muhammed isminin atmasından bahsedilmiyor, çünkü atanlar cem’iyet olarak geniş bir sahayı ifade etmiş oluyor. Ama bütün bu atanlar da Vahit ve Kahhar olan لِمَنِ الْمُلْكُ الْيَوْمَ لِلَّهِ الْوَاحِدِ الْقَهَّارِ 40/16 Allah’ın varlığı özlerinde olduğundan her ne kadar fiil olarak çok ise de fakat bütün o çokluğun kesret gibi görünen şeyin aslında “Vahid” olan Allah’ın varlığı, birliği olduğundan bütün varlıklarda atan hakikati itibariyle Allah Teala’nın olduğunu bize ahadiyet mertebesi bildirmiş oluyor. İşte şu kadarcık yedi kelimelik kısa bir cümle bütün alemin hakikatini gözler önüne sermiş oluyor. Yani alem çalışma sisteminin hakikatini gözlerimizin önüne sermiş oluyor. 

Ve bunun böyle olduğunun delili yani enfal /17. ayetinde yani “habibim attığın vakit sen atmadın velakin Allah Teala attı” ayet-i Kerimesidir, halbuki remi Muhammediye nazar eden göz yani taşı atan Muhammed’e (a.s.) bakan göz ancak kendisi için fiili remi sabit olan suret-i Muhammediye’yi idrak eder. Yani Hazret-i Peygambere bakan insan batınını bilmediği zaman atanın Muhammed olduğunu görür. Neden, suretine baktığı zaman görünen Muhammed’dir (a.s.). Cesed-i Muhammedi ise bir surettir, yani Hazret-i Peygamberi görür, çünkü gördüğü cesedidir, cesedi ise bir surettir, Allah Teala ayet-i kerimede وَمَا رَمَيْتَ kavliyle atmayı evvelen O’ndan nefhy etti, yani hazret-i Peygamberin suretinden nefhy etti. Yani sen atmadın buyurdu, ikinci olarak ayet-i Kerimenin vasatında yani ortasında atma fiilini اِذْ رَمَيْتَ kavliyle tekrar suret-i Muhammedi için ispat etti. Yani birincide sen atmadın ama attığın vakit suret-i Muhammediye’ye bu ifade ediliyor muhatap alınıyor, اِذْ رَمَيْتَ kavliyle suret-i Muhammedi içinde ispat etti. Yani birinde sen atmadın, birinde de sen attın o attığın vakit, yani attığın vakitte buyurdu. Ve kelamın nihayetinde yani sözün sonunda dahi “velakinne” edadı ile suret-i Muhammediyette atan Allah’a rücu eyledi. Yani Hazret-i Peygamberin suretinde batini olan Allah’ın varlığı olduğunu belirtti ve oraya rücu eyledi, mü’min olan kimsenin elbette bu ayet-i Kerimeye iman etmesi iktiza eder. Yani böyle olduğuna iman etmesi gerekir. 

Şimdi zahir ehlinden birisini alsak ve bunu böylece kendisine anlatsak veyahut buralarını alsa okusa bu ayet-i Kerimeye iman eder mi etmez mi? Sorusu akla gelir. İman etmezse bir ayete iman etmezse bütün Kur’an’a iman etmemiş olur. O halde o kadar mühim hadiseler vardır ki zahir ehli için Kur’an-ı Kerim’in farkında olmadan bir bölümüne iman eder bir bölümüne de iman etmez. Beşeri aklının verdiği kıyas ile ve tenzihi bir Allah bilgisi içinde Allah ötelerdedir burada olmaz haşa işte bu ayet-i Kerime de bakın Allah fiilen, ruhen manen ve zahiren faaliyettedir.

Yani Allahü Teala bu alemlerin içindedir. Zaten dışı diye bir şey söz konusu olmaz, bu alemin dışında dersek bu aleme başka bir padişah bulmamız gerekir. Peki bu alemi kim idare ediyor Allah idare etmiyorsa, efendim melekleri ile gökyüzünden idare ediyor, sen öyle bil, ulaş bakalım o gök yüzünde olan arşta olan Rabbına ulaşabilecek misin. Alemlerin ötesinde tenzihte olan bir Allah ne zaman ulaşacaksın. hangi saatte hangi bin km ile giden bir vasıta ile Rabbına ulaşacaksın. 

Ama diyor ki Allah’a “bu alemde mülaki olacağına inanmayanlar” diye bir ayet-i Kerimede ikaz geliyor. Herkes kendi aleminde kendi anlayışında kendi hayatını sürdürmekte kimsenin kimseye diyecek bir şeyi yoktur. İster وَمَا رَمَيْتَ ol yani o makamdan, mertebeden ol, ister اِذْ رَمَيْتَ mertebesin ol, ister وَلَكِنَّ اللَّهَ mertebesinden ol hangisinden olursan ol da bunların dışında bir mertebeden olma. Çünkü bunlara itap var, bunların gayrisinden yok. Yani Uluhiyet ile ilgili mevzu.

Mü’min olan kimsenin elbette bu ayet-i kerimeye iman etmesi iktiza eder, çünkü şüphe yoktur, yeri de bellidir, 8/17 ayetidir, geldiği yer de belli gelen ve getirilen yer de bellidir. Buna artık iman etmemek diye bir şey söz konusu olmaz. İman etmesi gerekir çünkü kelam-ı Hakk’tır. 

-----------------

16. Paragraf İmdi bu müessire nazar et, hattâ Hakk'ı sûret-i muhammediyyeye inzal eyledi. Ve Hak kendi nefsini ibâdına bununla ihbar eyledi. Binâenaleyh bizden hiçbir kimse ondan bunu demedi; belki O kendi söyledi. Halbuki O'nun haberi doğrudur. Dediği şeyin ilmini ister idrâk et, ister etme, müsavidir; ona îmân vâcibdir. Şu halde sen ya âlimsin veyahut müslim-i mü'minsin. Tahkîkan "İllet kendinin illeti olan ma'lülün illeti olmaz" diye aklın illet üzerine hükmeder oluşu, nazar-ı aklînin fikri haysiyyetinden sana onun za'fına delâlet eden şeydendir. Halbuki ilm-i tecellîde ancak bu vardır; ve o da "Tahkîkan illet, kendinin illeti olan malûlün illeti olur"dur (16).

---------------------

Ya'nî silah atan tesir edene nazar et ki, fiilini mazharlarda izhâr için Hakk'ı nasıl muhammediyye suretine inzal etti. Yani “sen atmadın Allah attı” dediği zaman zahirde ızhar için Cenab-ı Hakk’ı nasıl suret-i Muhammediye inzal etti. Yani suret-i Muhammediyeden atma fiilini ortaya koydu. Yani Hakk suret-i Muhammediyeye inzal oldu. Yani oraya inmiş, faaliyetini oradan sürdürmüş oldu. Zîrâ yukarıda îzâh olunduğu üzere, emr-i vücûd yani vücudun hakikati tesir eden ve tesiri üzerinde kabul eden iki kısım idi. Çünkü vücûd-i âlem Hakk'ın zahiri ve Hak, vücûd-i âlemin bâtını ve hüviyyetidir. Bu durumda hadi ayır bakalım Allah’ı at öteler. 

Ve her ikisi dahi vâhidü'l-ayn olan mertebe-i ulûhiyyetin birer itibârıdır. Yani vücud-u alem Hakk’ın zahiri vücud-ı alemin batını da Hakk’ın hüviyetidir. İşte bunların her ikisi de vahidil ayndır. Ayn olan tek olanın kendi hakikatidir. Uluhiyet mertebesinin birer itibarıdır, yani zahir ve batın itibaridir. Aslında tek olanın zahiri batını diye bir şeyi de düşünmek olmaz ancak izafi ve anlatım bakımından zahir batın kullanılmıştır. Şu halde tesir eden ve tesiri üzerinde kabul eden bir vücüddan ibaret olmuş olur. Yani tesir eden ve tesiri alan bir vücuttan ibaret olmuş olur.

Ve bu kısım kısım olma Hak'la âlem arasındaki münâsebeti ta'yîn eyler, yani Allah ile Hakk arasındaki irtibatı münasebeti meydana getirir. Yani müessir ve müessirin-fih. imdi Hak ism-i Bâtın'i ile tesir eden ve ism-i Zâhir'i ile tesiri üzerinde kabul edendir. Mesela ressam tesir eden, resim de tesiri alandır. Ama bu bir vücuttur bir varlığın iki itibari halidir, bu alemde böyle faaliyettedir. 

İşte taayyün yani meydana gelme, var etme ve suret-i Muhammedi mazharı ism-i Zahir olup, yani Muhammedi ismiyle zahir olur, zahir olma üzere "atmak" fiili bu suretten zahir oldukda, yani Hakikat-i Muhammedi ismi ile zahirde gözüktü, zahir müessir idi yani atıcı idi bu ayet-i kerime ile bil ki, bu tesir eden Hakk'ın muhammediye suretine tenezzülüdür. Yani her ne kadar fiil Hakikat-i Muhammediye’den gözüktü ise de ama O’nun varlığında mevcut olan atma fiili hakikat-i ilahiyedendir, yani atma fiili batınında olan Hakk’a aittir. Dolayısıyla zahirine tesir etmiştir. Yani onu attırtmıştır, elini kaldırtmıştır, yönlendirtmiştir, demek suretiyle Allah’ın burada müessir, Hakikat-i Muhammedinin de müessirin-fih yani tesiri alan ve o şekilde elini sallayan hükmündedir. 

Ve Hak وَمَا رَمَيْتَ اِذْ رَمَيْتَ وَلَكِنَّ اللَّهَ رَمَى (Enfâl. 8/17) âyet-i kerîmesinde kendi nefsini, kullarına bu tenezzül ile ihbar buyurdu; yani kendi nefsinin hakikatini kullarına böylece haber verdi. Yani “ya Rasulüm sen atmadın sende Allah attı” diye kullarına bunu bildirdi. Yani her birerlerimizin üstünde bu hükmün geçerli olduğunu da bildirdi. İşte iman buna gerekiyor. Ötekine bilim gerekiyor, sadece yeterli oluyor, genel olarak “attığın zaman sen atmadın atan Allah’tı” diye oraya hasredildiği zaman bu bir bilim olarak yeterli oluyor ve zahiri genel toplam bir iman da bunda yeterli oluyor.

Ama esas işari manada, genel manada ayet-i kerimenin yorumuna gelindiği zaman gerçek iman gerekiyor. Müşahede imanı gerekiyor, oradaki iman taklidi iman oluyor. Yani genel yorum içinde bakılan iman taklidi ama bu manalar içerisinde ve kendi varlığımızda bunu tahakkuk ettirmeye çalıştığımızda buraya iman-ı tahkiki gerekiyor. Bu tahkiki imanın neticesinde de bu tür halleri idrak ede ede hayretini artıra artıra neticede “İKAN” hakikatine gelmiş oluyor. İşte lazım olan şey imani oluşumlardan imani hakikatlere, imani hakikatlerden de ikan hakikatine geçmemiz gerekiyor.

İman ile ikan arasında ne fark vardır, iman ikilik, ikan ise teklik gerektiriyor. “İkan” yakiynlik manasınadır. İmanın ikilik gerektirdiği şu yöndendir, Allah ve kul ikiliği yani yukarıda Allah var aşağıda kul var. Aşağıdaki kul esfel-i safiline gönderilmiş olan kul, alay-ı illiyn yukarıdaki Allah’ın varlığına birliğine tekliğine iman edecek bu kadardır sadece. Kelime manasıyla iman etmiş olacaktır. Şeriat kitapları imanı nasıl tarif ediyor, “dil ile ikrar kalp ile tasdik” diyor, dil ile ikrar taklidi imandır, kalp ile tasdik imanın şuhudi gerektiriyor. Şahit olmayan kimse herhangi bir şeyi tasdik edemez. 

Tasdik etmesi için işte o zaman “eşhedü” faaliyete geçiyor. Ancak o zaman kişi “eşhedü”yü gerçek manada söylemiş oluyor. Ondan evvel söyledikleri taklidendir, yoksa bu hâli biz kullar zümresinden hiçbir kimse söylemedi; bu ayet-i Kerime’nin bu türlü manasını kimse bize söylemedi, o kendi söyledi, halbuki onun haberi de doğrudur, yani ayet-i kerimeyi bu manalar ile Allah bize ayetinde bildirdi. Doğru olarak bildirdi ki o da doğruyu söyler, yani bunu bize kullar haber vermedi, bunun böyle olduğunu Allah bize kendisi haber verdi.

Bunu bize haber veren Hak'tır ve O'nun haberi elbette doğrudur, Kendi nefsini suret-i muhammediyye rami (silah atmak) kıldığını haber veren olan Hakk'ın kelamının sırrını aklın ister ihata etsin, ister etmesin, müsavidir. Yani okuyanların aklı yani Hakikat-i Muhammediye üzerinde uluhiyet makamının tesirini okuyanlar ister anlasınlar, ister anlamasınlar, ister ihata etsin yani kabullensin, ister etmesin müsavidir. Ona mutlak manada îmân vâcibdir, bu hakikate uluhiyetin Hakikat-i Muhammedi üzerindeki faaliyetine iman vaciptir. İster etsin ister etmesin diyor. Eğer bu kavlin ma'nâsını hakikati ile idrâk edersen, sen âlimsin; ve eğer idrâk etmez isen müslim-i mü'minsin, ya'nî îmân-ı taklîdî sahibisin. 

Ve eğer işittiğin kavlin sırrını aklın ihata etmezse, ma'lûm olsun ki akıl, nazar-ı fikrîsi cihetinden vehm ile karışıktır; yani fikir itibariyle o yönden vehim ile karışıktır akıl. ve eşyayı hakikati üzre idrâk hususunda zayıftır; ve aklın za'fına delâlet eden şeyden birisi de budur ki: Akıl, illet üzerine hükmedip der ki; "illet kendi ma'lûlü için ma'lûl olmaz". Yani akıl illet üzerine illet sebep manasınadır, İşte aklın hükmü budur; onun bu hükmü açıktır, asla hafâ gizli yoktur. Halbuki ilm-i tecellînin verdiği budur ki: "Muhakkak illet kendinin illeti olan malûlün illeti olur". Çünki illet, Zât-ı ahadiyyedir. Ma'lûl, ademde sabit olan şeydir.

Ya'ni bil-kuvve sabit olan şeydir; zîrâ ademde sabit olan şeyin icadını mûcib olan Hakk'ın vücûdudur; yani yoklukta batın alemde sabit olan şeyin icadını mucib olan yani varlığını meydana getirmeye sebep olan Hakk’ın vücududur, bu ademde sabit olan şey ancak vücud-u Hakk’la mevcut olur. Yani yoklukta olan yok dediğimiz izafi yoklukta olan ilm-i ilahinin mazharları ancak vücud-u Hakk ile mevcut olur. Yani Zahir ismiyle meydana gelir. Şu halde ademde sâbit olan şeyin icadında illet, yani sebep vücûd-ı Hak'tır; ve sâbit olan şey ise ma'lûldür. Ve illetin kendi ma'lûlü için ma'lûl olmasına gelince, o da bu vechile olur:

Yok olan ademde olan a'yân-ı sabite ki illet olan yani sebep olan zâtı ahadiyyenin ma'lûlüdür yani neticesidir. isti'dâd ve kâbiliyyetleri ile ilm-i ilâhîde sübûtları hâlinde, sabit olmaları halinde sebep olan zât-ı ahadiyyeden kendilerinin icadını taleb ederler. Yani batında olan sebepler varlıklarının meydana gelmelerine taleb ederler, Zîrâ ma'lûl olan a'yân-ı sabitenin talebleri olmasa idi, onların sebepleri olan Zât-ı ahadiyye onları îcâd etmezdi; ve Zât-ı ahadiyye olmasa idi, onun ma'lûlü olan, sebebi olan a'yân-ı sabite dahi mevcûd olmaz idi. 

Binâenaleyh Hakk-ı mûcid, mevcudun icadında illet olduğu gibi, hani sebep olduğu gibi Hakk'ın îcâd etmesine illet dahi, a'yân-ı sabitenin kendi isti'dâdları ile Hak üzerine hükmedip îcâdı O'ndan taleb etmesidir. Zîrâ Fass-ı Üzeyrî'de îzâh olunduğu üzere, her hâkim, hükmeylediği şeyle hükmeylediği şeyde hakkında hüküm verilendir. Şu halde illet, illet olmakla beraber, kendi ma'lûlünün dahi ma'lûlü olur. 

Ve kezâlik ma'lûl dahi, netice dahi ma'lûl olmakla beraber, netice olmakla beraber kendi illetinin illeti olur, yani kendi sebebinin sebebi olur. Başka bir tabirle Zât-ı ahadiyye hem illet ve hem de ma'lûl olduğu gibi, yani hem sebep hem de netice olduğu gibi a'yân-ı sabite dahi hem ma'lûl ve hem de illet olur. Yani hem netice hem de sebep olur.

İşte ilmi tecellînin i'tâ ettiği "Tahkîkan illet, yani hakiki olan sebep kendinin illeti olan ma'lûlün illeti olur" kavlinin îzâhı budur. Şöyle diyelim, şimdi bir insan bir insanı öldürdü, rama etti, vurdu. Diğer ifadesini bırakalım zahiri yöndeki ifadesine bakalım, bu ayet-i kerime hakkındaki atış değil, şer’i manada görünen zahiri manada bir bakış oluyor yahut bir anlatım yani şu illet malul hadisesini daha iyi açmak için.

Şimdi bir insan bir insanı vurdu, şimdi onu vurması suretiyle orada bir suç işlenmiş oldu, vurulanın tarafı gittiler bunu mahkemeye verdiler yahut kanunlar tuttu, amme tuttu, çıkardılar hakimin karşısına. Hakim dedi ki inceleme yargılama sonunda 15 yıl 6 ay hapis cezası verdi, şimdi bu cezayı veren kimdir? Hakim mi, mahkum mu? Bu cezayı mahkum verdi. Hakim süresini tayin etti sadece ve yakalanması için kanunu faaliyete geçirdi. Hakim bunu yaptı, hakim ona ceza vermedi, cezayı kim verdi, mahkum kendi kendine o cezayı verdi. Yani bir yönüyle illet, sebep, katil illet oldu, yani sebep oldu, kendi hükmüne kendi mahkumiyetine kendi hakim oldu. 

Yani bir taraftan kendi illet, bir taraftan kendi ma’lul oldu. Yani başlangıcı da sebebi de kendinden oldu, yani ceza alması sebebi de kendinden oldu, cezayı çeken de netice olarak kendi oldu. Yani hakim ona ceza vermedi, kendi hükmüyle mahkum oldu ve kendini mahkum etti. O fiili işlemek suretiyle o fiil illetti yani sebepti ama ondan sonra meydana gelen ma’lul yani neticesi yine kendine oldu. Yani kendisi illet kendisi ma’luldür. Yani kendisi sebep kendisi neticedir. İşte bu halleri belirtiyor, yukarıdan beri gelen hususlar. 

Misâl: Mahir bir ressam tarafından resim olunan bir levhanın illeti, o ressamın vücûdudur; yani resmin sebebi o ressamın vücudu, varlığıdır, zîrâ ressamın vücûdu olmasa, o levha vücûd bulmazdı. Yani katil o kişiyi öldürmemiş olsa katillik olmasaydı mahkum kim olacaktı, mahkeme kimi mahkeme edecekti. Şu halde ressamın vücûdu illet, yani sebep ve levhanın vücûdu dahi o illetin ma'lûlüdür, yani neticesidir. Fakat mevcûd olan ressamın nisebinden bir nisbet sıfatlarından bir sıfat olan ressâmiyyet sıfatı olmayıp da, bu sıfat ondan bir levha resmedip edip izhâr etmesini lisân-ı isti'dâd ile taleb etmese, o ressamın beyninde o resim var ama o resmin ortaya çıkmasını da ressamın zatı istemektedir resmin kendisi batındaki istemektedir. İstidat lisanı ile talep etmese o şahs-ı mevcûddan bu levha zuhura gelmez idi. Yani o ressamdan bu levha meydana gelmez idi. 

Binâenaleyh levhanın îcâdına sebep olan şey kendi mucidinden vücûdunun izharını taleb etmesidir. Bu surette levha malûl yani netice iken, emr-i izhârın illeti olur. Yani o işi meydana getirmenin de sebebi olur. Yani bir yönden bakıldığı zaman o resim ma’lul yani netice olduğu halde ama o ressam o resmi meydana getirme arzusu kendisinde olduğundan aynı zamanda onun sebebi olur resim yapılmasının sebebi olur. Yani bir yönden bakıldığı zaman o resim illet yani sebep bir yönden bakıldığı zaman da ma’lul yani netice olur. Ve bu vechile illet olan yani sebep olan ressamın vücûdu, emr-i izhârda kendinin illeti olan levha-i ma'lûlün illeti olmuş olur. Yani ressam da levhanın illeti, sebebi ma’lulu neticesi olmuş olur. Çünkü levhayı yapan ressamdır. O zaman ressam netice olmuş oluyor. 

-------------------

17. Paragraf:

Ve aklın onunla hükmettiği şey, fikirde tecrîd ile sahihtir; ve delîl-i nazarînın ona i'tâ ettiği şeyin hilafı üzre emri gördüğü vakit, onun bunda gayesi "Tahkikan aynın bu kesirde vâhid olduğu sabit olduktan sonra, o bu suretlerden bir surette bir ma'lûl için illet olduğu haysiyyetten, kendi ma'lülüne illet olması halinde ma'lûl olmaz; belki hüküm, suverde onun intikâli ile müntakil olur; binâenaleyh kendi ma'lûlü için ma'lûl olur ve ma'lûlü dahi onun için illet olur" demesidir. Emri ala-mâ hüve-aleyh takdir edip, kendisi nazar-ı fikrîsi ile vâkıf olmadığı vakit, onun gayesi budur. Ve emi, illiyyet hakkında bu mesabede olduğu vakit, bu madıykın gayrisinde, nazar-ı aklînin ittisâ'ına senin zannın nedir? (17).

-----------------------

Ya'nî akıl nazar-ı fikrîsinde, illet ile ma'lûl arasındaki nisbetten tecrid ile hükmederse, bu hüküm ettiği şey sahihtir. Eğer nazar-ı fikrî ma'nâyı tezâyüften, ya'nî illet ile ma'lûl arasındaki nisbetten, tecrîd olunmazsa aklın hükmü "îllet, kendi ma'lûlü için ma'lûl olmaz" düstûrundan ibaret olur. Zîrâ akıl, nazarı fikrîde der ki: evvelki bir şeyin vücûdu ikinci bir şeyin vücûduna mütevakkıf değildir; yani onunla beraber, ona bağlı değildir, binâenaleyh ikinci şey, nasıl şey'-i evvelin vücûduna illet olur; ve şey'-i evvel dahi şey'-i sânînin nasıl ma'lûlü olabilir? Aksi kabul edilse devir lazım gelir; ve meselâ “Tavuk yumurtadan ve yumurta tavuktan hâsıl olur" devrine benzer.

İşte nazar-ı fikrîye müstenid olan mantık kaidelerine göre aklın hükmü budur. Zîrâ nazar-ı fikrî temizlenmiş olmadığı takdirde akıl, vücûd-i illet ile vücûd-i ma'lûlü müstakillen isbât eder. Şu halde bittabi' birinin vücûdu evvel ve diğerinin vücûdu ondan sonra olmak iktizâ eder. Ve bu surette de ikincinin vücûdu birincinin vücûduna mütevakkıf olur. Fakat nazar-ı fikrîden mücerred olarak akıl ile hükmeden kimse, illetin zâtı ile ma'lûlün zâtını iki muhtelif mertebede zahir olmuş olan şey'-i vâhidden ibaret bulur; ve illet ile ma'lûliyyeti o şey'-i vahidin nisbetlerinden ibaret bilir. 

Ve aklını nazar-ı fikrîden tecrîd eden âkil, emri, delîl-i nazarînin verdiği netice hilâfında olarak tecellî ile gördükde onun bu hükümde gayesi şu söz olur ki: "Haydi, zât-ı mucide olan "ayn"ın bu suver-i kesîrede vâhid olduğunu isbât ve teslîm edelim, O ayn-ı vahide mademki bu suretlerden bir surette herhangi bir malûl için illet oluyor. Böyle kendi ma'lûlüne illet olup dururken, artık o ma'lûl olmaz; yani netice olmaz, belki o ayn-ı vahide bir surette bir ma'lûl için illet olup, onun üzerine illiyyetle ve onun ma'lûlüne dahi ma'lûliyyetle hükmolunup dururken, ma'lülünün suretine intikâl etmekle kendindeki illiyyet hükmü kalkıp yerine ma'lüliyyet hükmü kâim olur. Ve onun ma'lûlündeki ma'lüliyyet hükmü dahi hükm-i illiyyete intikâl eyler. İşte illet ancak bu surette kendi ma'lûlü için ma'lûl ve onun ma'lûlü dahi keza bu halde kendinin illeti olur." İşte o âkil, emri hakikati üzre takdir edip nazar-ı fikrîsiyle vâkıf ve ona tâbi' olmasa, bu zikrolunan hüküm, onun vâsıl olduğu müntehâ olur. Yani bu hüküm onun ulaştığı netice olur.

Eğer takdir mertebesinden geçip, tecellî-i ilâhîye nâiliyyetle şuhûd mertebesine vâsıl olaydı, bu hüküm onun nihayeti olmazdı. Nazar-ı fikrîden mücerred olan akl-i sahihin hükmü illiyyet hakkında bu mesabede olunca, bu dar olan mahallin gayri yerde nazar-ı aklînin genişliğine senin zannın ne derece vardır? Var kıyâs eyle!

-------------------

18. paragraf:

İmdi rusül (sallavâtullahi aleyhim)den daha âkil yoktur; ve muhakkak onlar cenab-ı ilâhîden haberde getirdiklerini getirdiler. Böyle olunca aklın isbât ettiği şeyi isbât ettiler; ve aklın, idrâkine müstakil olmadığı ve re'sen muhal görüp tecellîde ikrar ettiği şeyi ziyâde ettiler. Binaenaleyh akıl, tecellîden sonra kendi nefsiyle hâlî kaldıkda, gördüğü şeyde hâir olur. İmdi eğer abd-i Rab olursa aklı O'na reddeder; ve eğer abd-i nazar olursa, Hakk'ı onun hükmüne reddeder (18).

---------------------

Ya'nî resûlân (aleyhimü's-selâm) meb'ûs oldukları ümmetin yani peygamberler gönderildikleri ümmetlerden her bir ferdinden daha akıllıdır. Halbuki onların cenâb-ı ilâhîden getirdikleri ahbârda üç şey vardır: Birisi aklın isbât ve kabul edebildiği, diğeri de aklın idrâkinde müstakil olmadığı şeydir. Ve aklın idrâkinde müstakil olmadığı şeyler teşbihi mutazannın, içine alan yani teşbih gerektiren olan âyât-ı kur'âniyye ve ahâdîs-i şerifedir ki, bunlar da :

اَللَّهُ يَسْتَهْزِىءُ بِهِمْ (Bakara, 2/15) ve اِنَّ اللَّهَ اشْتَرَى مِنَ الْمُوءْمِنِينَ اَنْفُسَهُمْ (Tevbe, 9/111) يَدُ اللَّهِ فَوْقَ اَيْدِيهِمْ (Feth. 48/10) gibi âyât-ı kur'âniyye ve emsali ahâdîs-i şerifedir. Gerçi teşbihi içine alan olan yani teşbih gerektiren sıfatı işittiği vakit akl-ı sahîh olan kimse onları muhal görmez, yan, böyle şey olmaz diye bir şey söylemez; fakat idrâkinde müstakil değildir. İnkar etmez ama kabullenmesi de zor olur. Neden, daha henüz o idrake ulaşmamıştır, idrakinde müstakil değildir. Yani ilahi şuur yapısıyla kendini tam bulmuş değildir. Müstakil değildir. 

Şimdi bir düşünelim; her birerlerimiz idrak ve şuur bakımından Allah’ı anlama ve peygamberi bilme bakımından müstakil miyiz. Yani bazılarının düşüncesine göre mi onları anlamaya çalışıyoruz yoksa kendi hususi ve tarafsız anlayışımızla, bilgimizle, idrakimizle mi bunlara bakıyoruz. İşte taraflı olarak bakıyorsak yani şu grup böyle demiştir, ben de öyle diyorum, diye bağlı olarak taraflı olarak mı yoksa kendinin toparladığı, inşa ettiği o yaşa gelinceye kadar bilgilerden meydana getirdiği hür bir akıl ile mi, bunu düşünüyor ve tasdik ediyor evvela onu bizler de idrak etmemiz gerekiyor. Gerçi teşbih-i mutazammın olan sıfatı işittiği vakit yani teşbih gerektiren bir mevzu işittiği vakit aklı sahih olanlar bunu muhal görmez, yani sahih akıllar, hür akıllar bunu olmaz demezler. Fakat bunlar idrakinde müstakil değildirler. Şimdi ayet-i Kerimede ne dedi; اَللَّهُ يَسْتَهْزِىءُ بِهِمْ Allah onlarla ihtiza eder. Yani onlar Allah ile alay ederler, Allah da onlarla ihtiza eder, alay eder. Bakın uluhiyete adeta tenzih makamından baktığımızda yakışmayacak gibi bir hüküm çıkmış olur burada. İşte nakli olan nakli bir akılla bakanlar bu ayet-i Kerimeyi pek hoş görmezler. Zaten üstünde de düşünmezler, gelir geçerler. Ama teşbih gerektiren şeylerde sahih olanları bunu muhal görmez. Aklı sahih olanlar bu olmaz demezler. Fakat idrakinde müstakil değillerdir. 

Üçüncüsü dahi delîl-i nazarîsine muhalif olduğu için aklın muhal gördüğü şeydir ki, akıl ancak tecellîde ona ikrar eder. Ya'nî his aleminden gâib olup, o şeyin hakikati tecellî-l ilâhî ile ona münkeşif olur; yani açılmış olur, ve bu vakitte gördüğü şeye ikrar eder. Yani tecelli ile gördüğü şeyi söylemiş olur. Nakille bir başkasının düşüncesiyle değildir. Zîrâ akıl o makamın hükmü tahtına girer. Yani akıl o zuhur yerinin hükmü altına girer. Yani oraya intikal eder, oraya nazar eder. Meselâ bir kimse rü'yasında deniz üstünde yürür ve havada uçar. Halbuki his aleminde bunların vukü'u akla muhaliftir. 

Fakat his aleminden gayba gidip ayrılan kimse uykuya dönen kimse kendi nefsinde bu hallerin vukü'unu görmekle rü'yâ mertebesi ve hayâlde aklı bu tecellîye ikrar eder; yani rüya aleminde kişi havada uçmaz, denizde yüzmez demez. Denizde de yürür, havada da uçar, itirazı olmaz. Ama dünyaya döndüğü zaman kıyasen his alemine kıyasen böyle bir şey olmaz der, kişi gene aynı kişidir, rüyada denizde yürüdüm, havada uçtum der ve de bunu yaşar, orada ikrar da eder tamamdır der ama rüyadan his alemine döndüğü zaman böyle bir şey olmaz fizik aleminde der, zîrâ vâkı'dir, asla inkâra mecal yoktur. 

Ve vaktaki bu tecellînin hükmü zail olup akıl his mertebesine rücû' eder ve kendi nefsiyle yalnız kalır, bu tecellîde gördüğü şeyde hayrete düşer. Sebeb-i hayreti bir mertebenin hükmü diğer mertebenin örtmesinden ibarettir. Yani bir zuhur, mahallinin, tecelli mahallinin bir başka zuhur ve tecelli mahallini örtmesindendir. Çünkü mana aleminde rüyayı görüyor iken o mana alemi madde alemini örtmüştü, yani zahir his alemi orada yoktu ama uyandıktan sonra zahir his alemine döndüğü zaman mana alemi örtülmüş oldu zahir aleme. İşte hayretin sebebi de mevtın, zuhur, kaynak yeri hükmü diğer mevtını örtmesinden ibarettir. 

İmdi kendisine tecellî vâki' olan kul Rabın kulu ise, ya'nî o kulun vücûdunda hâkim olan Rab ise, yani rububiyet mertebesi o kulun varlığında mevcut ise aklını Rabb'ine tevdî' eder; ve bu surette de akıl Rabb'in tecellîsine tâbi' olur. Yani ne görmüşse olduğu gibi kabullenir. Ve eğer nazar-ı fikrîsinin ve aklının bendesi ise, yani o kul aklının ve fikri nazarının kulu ise onun vücûdunda nazar ve aklı hâkim olacağından, Hakk'ı nazar-ı fikrîsinin hükmüne reddeder. Meselâ 

 اَلْيَوْمَ نَخْتِمُ عَلۤى اَفْوَاهِهِمْ وَتُكَلِّمُنَاۤ اَيْدِيهِمْ وَتَشْهَدُ اَرْجُلُهُمْ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ

(Yasin, 36/65) ya'nî "Biz o günde ağızlarını mühürleriz; iktlsâb eyledikleri şeyi bize elleri söyler ve ayakları şehâdet eder" âyet-i kerîmesini, nazar-ı fikrî sahibi olan feylesoflar işittikleri vakit, eğer âhireti inkar eden değil iseler: "El nasıl söz söyler, ayak nasıl şehâdet eder? Belki el ve ayak üzerinde bir alâmet peyda olup söz makamına kâim olur diye yorum yaparlar. 

Nitekim bu âlemde bir kimsenin ağzı ve bıyıkları yağlı olsa ve taam eseri bulunsa, o kimse tekellüm etmeksizin, onun ağzı yemek yediğine şehâdet eder" derler. Ve bu haberi te'vîl ederler. Zîrâ elin ve ayağın tekellümü tavr-ı akıldan hâriç bir şeydir. Onlar ise aklın bendesidirler, yani aklın tutkunlarıdırlar. Binâenaleyh bu ihbarı akıllarının hükmüne tâbi' kılarlar. Yani akıllarının hükmüyle karar verirler. Mücerret akılla değildir. Şartlanmış akıl ile karar verirler. 

Eğer Rabb'in bendesi olsa idiler, yani rububiyet hakikatlerini idrak eden rabbın kulu olsalar idi bu ihbarı tevilsiz kabul ederlerdi. Yani hiç yorum yapmadan ayak da konuşur, el de konuşur diye yorumlarlardı. Zîrâ bu şehâdet alemi onları, âhiret alemi hükmünden perdeli kılmıştır. Çünkü şehâdet aleminde el ve ayak söz söylemez. Nasıl ki burada suç içildiği zaman fiziki bir gıda olmakta ama batında süt görüldüğü zaman ilim olarak yorumlanmaktadır, neden, çünkü oranın hususiyeti başka buranın hususiyeti başkadır. 

Onun için buraya his ve duyu şehadet alemi deniyor, oraya şimdilik gayb alemi batın alemi deniyor. İkisinin de benzer fiil görüntüleri olduğu halde ama fiillerin hükümleri bambaşkadır. İşte şu anda bu alemde yaşayan bizler ve bizlerle birlikte bütün yaşayan her şeye göre bu alem zahir alem diğer alem batın alemdir. Ama bu beden bizlerden alındıktan sonra bu alem bizlere batın olacak, o alem zahir olacaktır. O zaman buradaki hükümleri orada hepsinin yorumlanmış hali bize gösterilecek değişik şekillerde. Eğer bu ilmi burada biliyorsak karşımıza çıkacak şeylerin de ne olduğunu daha bugünden biliyoruz demektir. 

------------------

19. Paragraf:

Ve bu, ancak dünyâda neş'et-i uhreviyyeden mahcûben bu neş'et-i dünyeviyyede oldukça vâki' olur. Zîrâ arifler, onların üzerinde dünyâ ahkâmından carî olan şeyden dolayı, onlar dünyâda gûyâ sûret-i dünyeviyyede zahir olurlar. Halbuki Allah Teâlâ onları, kendi bâtınlarında neş'et-i uhreviyyeye tahvil etti. Bu lâbüddür. Binâenaleyh onlar suret ile meçhuldürler; ancak Allah Teâlâ'nın, örtüleri basiretinden keşfettiği kimse için mechûl değildirler. Şu halde onlar idrâk etti. İmdi tecellî-i ilâhî haysiyyetinden, ârif-i billâhdan bir arif yoktur, illâ ki o, neş'et-i âhiret üzre olduğu halde dünyâsında mahşûr ve kabrinden menşur oldu. Böyle olunca o, bunda ba'zı ibâdına Allah'dan bir inayet olarak, görülmeyen şeyi gördü ve müşahede olunmayan şeyi müşahede etti (19).

------------------------

Ya'nî bu tahayyür, hayret etme veya Hakk'ı aklın hükmüne reddetmek, bu mevtın-ı dünyâ mertebesinde olduğu müddetçe vâki' olur. Zîrâ bu mertebenin hükmüyle neş'et-i uhreviyyeden perde hicâb altında girmiştir. Yani bu dünyanın şartlarıyla ahiret hayatı örtülmüştür, bu dünya şartları öndedir. Dünyâ, müşâhedât-ı uhreviyyeye perde olur. Yani dünya ahiret hakikatlerini idrak etmeye perde olur. Eğer dünyâda olduğu halde, ondan perde kalkıp, neş'et-i âhirette olan şeye ıttilâ'-ı şuhüdî ile muttali' olursa, tecellîden nâşî idrâk eylediği şeyde, artık aklın nizâ'ı kalmaz. 

Ve bu surette de ne Hakk'ı aklın hükmüne reddeder ve ne de hayrete düşer; zîrâ arifler dünyâda sûret-i dünyevîyyede sıfât-ı dünyeviyye ile zahir olurlar. Onları gören perde ehli kendileri gibi dünya ehlinden zanneder, çünkü yemek içmek ve uyumak ve helallık etmek bu neşet-i dünyeviyenin ahkamı onların üzerinde caridir. Yani bütün insanların üzerinde olduğu gibi ariflerin üzerinde de bu hususlar geçerlidir. Onun için Kur’an-ı Kerim’de وَتَرَيهُمْ يَنْظُرُونَ اِلَيْكَ وَهُمْ لا يُبْصِرُونَ 7/198 yani “Ya habibim sen onları sana nazar eder görürsün halbuki onlar görmezler” buyrulur. Zira hicap ehli olan küffar-ı Kureyş Efendimiz (s.a.v.) in tayin edilmiş mevcut suretlerine nazar edip beşeriyet hususunda kendilerine müşabih görürler ve batın-ı Muhammediden bi-haber bulunurlar idi. 

Mesnevî: Tercüme: "Enbiyâ ile müsavat da'vâsında bulundular; evliyayı kendileri gibi zannettiler. Dediler ki: İşte biz de beşer, onlar da beşerdir. Biz ve onlar uyku ve taama bağlanmışız. Onlar körlükten bunu bilmediler ki arada nihayetsiz bir fark vardır. Bu, yer, bütün buhül ve hased olur; o ise yer, hep nûr-ı Ahad olur. Pâk olanların işini kendine makıys tutma. Zîrâ "şîr" ve "şîr" tahrirde birbirine benzer." Fakat ma'nâlarında azîm fark vardır. Birisi gıdayı latîf olan "süt" ve diğeri "yırtıcı arslan"dır. Binâenaleyh onların zahirleri sıfât-ı dünyeviyye ile vasıflanmış olmakla beraber Allah Teâlâ onları bâtınlarında neş'et-i uhreviyyeye tahvil buyurdu. Ve onlar için bu dünyâ mertebesinde neş'et-i uhreviyye üzerine zuhur gereklidir. Aksi halde arif olmazlardı, imdi mademki onların zahirleri sıfât-ı dünyeviyye ile vasıflanmıştır, bu halde onlar suret i'tibâriyle umumi nazarda meçhuldürler.

Halk onları bilemezler. Onları bilenler, basar-ı basiretlerinden, Hak Teâlâ hazretlerinin örtüleri keşfettiği kimselerdir. Bunları ancak onlar idrâk edebilirler. Binâenaleyh tecellî-i ilâhî naysiyyetiyle, dünyâ mertebesinde iken, neş'et-i âhiret üzre mahşûr ve kabrinden menşur olmayan bir ârif-i billâh yoktur. Bu ârif-i billâh, avamın görmediği şeyi görür ve müşahede etmediği şeyi müşahede eder. Bu âlem-i dünyâda iken arifin neş'et-i âhiret üzre peşin olarak toplanmış ve dağıtılmış olması, Allah Teâlâ'dan ba'zı kullarına inayettir.

Mevtın-ı Dünyâda Haşr ve Neşr ;

Malûm olsun ki arifin kalbine tecellî-i llâhî-i zatî vârid oldukda, onun vücûdu, bu tecellî-i ilâhîde muzmahill olur. Ve fenâ-fillâh dedikleri hal budur; ve bu hal mucibince ölmeden evvel ölmektir. Bu hâli müteâkıb arifin vücûd-ı abdânîsinin hükmü zail ve mütelâşî olup vücûd-ı hakkânîde zahir olur ki, bu da fenadan sonra bakâdır. Nitekim Kur'ân-ı Kerim'de Hak Teâlâ hazretleri اِنَّ اللَّهَ لا يَغْفِرُ اَنْ يُشْرَكَ بِهِ وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذَلِكَ لِمَنْ يَشَاۤءُ وَمَنْ يُشْرِكْ بِاللَّهِ فَقَدِ افْتَرۤى اِثْمًا عَظِيمًا (Nisa, 4/48 ) buyurur. Lisân-i işaretle ma'nâ-yı münîfi budur ki: Tahkîkan Allah Teâlâ, vücûd-ı izafîsini müstakili bir vücûd zannedip, Hakk'ın vücûd-i müstakıl muvacehesinde bi'l-isbât kendi vücûdunu Hakk'ın vücûduna teşrik eden kimsenin vücûd-ı abdânîsini vücûd-i hakkânîsi ile örtmez. 

Ve bunun madunu olup bu vücûd-ı izafinin şanından olan nakâis ve ayıplanması, kulun isti'dâd-ı ezelîsi örtü ve perde iktizâ ettiği takdirde, bu vechile ma'lûm-i ilâhî olan kulun ayn-ı sabitesi muktezâsınca, örtü ve perde irâde-i ilâhiyye taalluk eyler." İmdi ârif-i billâh ya'nî "Senin vücûdun bir günahtır ki, diğer bir günah ona kıyâs olunmaz" delilince, kendi vücûdunu Hakk'ın vücûduna teşrik etmez; ve Hak Teâlâ dahi kemâl-i keremiyle ona tecellî buyurmakla, vücûd-ı abdânisi vücûd-ı hakkânîde muzmahill olur.

 Nitekim Mevlânâ (r. a.) efendimiz bu makama işâreten buyururlar.

 Beyt: Tercüme: "Kıyamet davulunu çaldılar; sûr-i haşn üflediler, Ey ölüler, vakit geldi; yeni haşr erişti. Kabirlerdekiler ba's olunup zahir oldu; sudûrda olan şeyler temyîz olunup meydâna çıktı. Sûrun âvâzı geldi; rûh maksada vâsıl oldu." Ve Şemsî-i Sîvâsî (k. s.) buyurur. 

Beyt:

"Mûtû kable en temûtû" sırrına mazhar olan Haşr u neşri bunda gördü nema-i sûr olmadan Sıfât-ı ilâhiyyenin tecellîsi ile kulun sıfâtı mahvolması, misâlen bir demirin ateşte kıpkırmızı olmasına benzer. Bu suretle ateşte kızan demir, yine demirdir; fakat onun demirlik sıfatını ateşin sıfatı örtmüştür. O dakikada o demir "Ben ateşim" dese doğru söyler. Bu bahsin tafsili Fass-ı İbrâhîmî'nin evâilinde mürur etti. Kulun vücûdu vücûd-ı hakkânîde muhtefî ve mestur olduğu vakit, bu neş'et-i dünyeviyyede, neş'et-i âhiret üzre mahşûr olur. 

Zîrâ vücüd-ı abdânîsinin helak olduğu bir gün olmakla bu vakit, onun kıyâmet-i kübrâsıdır ve Hak'la cem' olduğu gündür. Binâenaleyh onun yevmi haşridir. Ve mahbûs olduğu beden kabrinden menşur olup tecellî-i ilâhînin bahşettiği ma'rifet sayesinde Hak hakkındaki akîde-i husûsî kaydından kurtulur ve sâha-i vesîa-i ıtlâka perrân olur.

--------------------

20. Paragraf:

İmdi kim ki bu hikmet-i İlyâsiyye-i İdrîsiyye'ye ıttılâ'ı murâd iderse ki Allah Teâlâ onu iki neş'ette inşâ etti; Nuh (a.s.)dan evvel nebî idî; ba'dehû ref olundu ve bundan sonra resul olarak nazil oldu; Allah Teâlâ onunçün iki menzilet beynini cem' etti- aklının hükmünden şehvetine nüzul etsin ve hayvân-ı mutlak olsun; tâ ki ins ve cinnin gayri her bir dâbbenin keş­fettiği şeyi keşfede. İşte bu vakitte o hayvâniyyeti ile mütehakkık olduğunu bilir; ve onun alâmeti, iki alâmettir: Birisi bu keşiftir; böyle olunca kabrinde kimin muazzeb ve kimin mün'am olduğunu görür; ve ölüyü diri ve susanı söyleyici ve oturanı yürüyücü görür. Ve ikinci alâmet dilsizliktir; şu vechile ki, eğer o kimse gördüğünü söylemek istese kadir olmaz. İşte bu zamanda hayvâniyyeti ile mütehakkık olur. Bizim bir şakirdimiz var idi ki, bu keşf, onun üzerine dilsizlik hıfz olunmaksızın, ona hâsıl olmuş idi; binâenaleyh hayvâniyyeti ile mütehakkık olmadı (20).

-------------------------

Ya'nî Nûh (a.s.)dan evvel nebî olup semâya ref olunan İdrîs (a.s.). daha sonra İlyâs nâmıyle resul olarak Baalbek karyesine nazil oldu. Allah Teâlâ onun için biri nübüvvet ve diğeri risâlet olmak üzere iki menzilet beynini cem' etti. İmdi kim ki İlyâs (a.s.)ın hikmetine muttali' olmak isterse, aklının hükmünden, ya'ni semâdan mahall-i nefis ve şehvetine, ya'nî arza tenezzül etsin ve hayvân-i mutlak olsun. Ya'nî eşyada tasarruf hususunda aklı zıt olmayıp vâridât-ı rahmâniyyeye münkâd olan hayvan gibi olsun. Tâ ki akılları emr-i tasarrufta müzâhim bulunan sekaleynin, ya'nî ins ve cinnin gayri olan herbir dâbbenin keşfettiği şey, ona da keşfedilmiş olsun.

Ve bu bir makamdır ki, İlyas (a.s.)ın rûhâniyyeti onda müşahede olunur; ve bu inkişâf indinde makâm-ı hayvâniyyetle tahakkukun nasıl olduğu bilinir; ve şehevât-ı cismâniyye ve lezzât-ı tabiiyyeden inkıta ile tekrar makâm-ı aklî-i mücerrede intikâle şâyân olur. Ve bu makâm-ı hayvâniyyetle tahakkukun alâmeti ikidir: Alâmetin birisi, kabristan ziyaretine gittiği vakit, kabrinde kimin eziyet çeken ve kimin nimetler içinde olduğunu müşahede eder; ve meyyiti berzahiyye hayatı diri olarak görür.

Ve konuşmayanı dahi kelimât-ı rûhaniye-i melekûtiyye ile mütekellim görür. Ve oturanı, ma'neviyye harekatı ve misâliyye ile yürür görür. Bu keşfin ikinci alâmeti dahi. (fethateyn ile) "hares"dir. Ya'nî dilsizliktir. O vechile ki gördüğü şeyi söylemek istese, söyleyemez. İşte bunlar hayvâniyyetle tahakkukun alâmetleridir. Cenâb-ı Şeyh (r.a.) buyururlar ki: "Bizim bir talebemiz vardı, ona bu keşf hâsıl oldu; velâkin dilsizlik alâmeti vâki' olmadığından keşfen vâki' olan müşâhedâtını hiss lisanı ile anlatırdı; bu sebebden makâm-ı hayvâniyyetle mütehakkık olamadı." Mesnevî-i Şerifin üçüncü cildinde beyân buyurulur ki: Bir kimse Mûsâ (a.s.)dan behâim ve tuyûrun lisanlarına vâkıf kılınmasını istid'â eyledi. Mûsâ (a.s.) dahi o şahsa: "Bu senin için zararlı bir şeydir, bundan vaz geç!" buyurdu ise de o kimse ısrarında devam etti. Nihayet emr-i ilâhî ile tavuk ve horoz ve kelb gibi hayvanâtın lisânını anlamak isti'dâdını bahşeyledi. Sabahleyin hizmetçi sofrayı silkti; o kimse de berâ-yı tecrübe hayvanların yanına gitti. Horoz bir ekmek parçasını kaptı; köpek horoza hitaben: "Sen bana zulmediyorsun; sen hububatı yiyebilirsin ben yiyemem, benim nasibim ekmektir, haydi git!" dedi.

Horoz: Gam yeme, yarın efendinin atı ölecek; doyuncaya kadar atın etinden yersin, bütün köpeklere de bayram olur. Efendi bunu işitip anlar, hayvanı satar. Ertesi gün yine ekmek silkerler, horoz yine kapar. Köpek: Ey horoz, bu ne kadar yalan, hani efendinin atı ölecekti? Sen hem zâlim ve hem de kâzibsin.

Horoz: At öldü, ama başka yerde öldü; zîrâ efendi atı sattı. O ziyanı başkasına yükledi. Fakat yarın katırı ölecek, işte o vakit köpeklere ziyafet olur. Efendi bunu işitince katırı da satar. Velhâsıl horoz, ba'dehû kölenin öleceğini haber verdi. Efendi onu da satar. Nihayet efendinin öleceğini ihbar eder. Efendi bu haberden müşevveş olup feryâd ve zâr ile Mûsâ (a. s.)a müracaat eder. Bu kıssada Hz. Mevlânâ (r. a.) efendimiz birçok nasâyıh ve hakâyık beyân buyururlar. Burada maksûd olan hayvanâtın keşfini beyândır. Hayvanın keşfini haber vermesine gelince Mesnevî-i Şerifin beyânı Fusûs'a mugayir değildir.

Zîrâ Hz. Şeyh-i Ekber (r.a.) efendimizin "Hayvan gördüğünü söylemez" buyurması hiss lisanına göredir; yoksa hayvan kendi âlem-i misâlinde ruhu ve ma'nâsı ile konuşandır (mütekellimdir). Zîrâ hayvan dahi bir ismin mazharıdır. Ve esmâ-i ilâhiyyeden herhangi bir ismi alsan onda cemî'-i esma mündemicdir. Böyle olunca Mütekellim ismi dahi esmâ-ı ilâhiyyeden olduğundan, hayvanın mazharı olduğu isimde, bu isim dahi dâhildir. Bu ma'rifeti iyi teemmül et! 

-------------------

21.Paragraf:

Vaktaki Allah Teâlâ beni bu makamda ikâme eyledi; ben tahakkuk-ı külli ile hayvâniyyetimle mütehakkık oldum. İmdi ben görür idim ve müşahede ettiğim şeyle nutku murâd eder idim; kadir olmazdım. Binâenaleyh ben kendim ile tekellüm etmeyen dilsizler arasını fark etmez idim (21).

-------------------------

Tahakkuk-ı külliden murâd hem keşf ve hem de dilsizliktir. Eğer keşf vâki olup da lisan konuşmayan olmayıp anlatırsa, makâm-ı hayvâniyyetle tahakkuk-ı küllî vâki' olmaz.

----------------------

22.Paragraf İmdi bizim zikrettiğimiz şeyle tahakkuk ettiği vakit, bilâ-madde-i tabîiyye akl-ı mücerred olmaklığa intikâl eder. Binâenaleyh birtakım umuru müşahede eder ki, onlar suver-i tabîiyyede zahir olan şeyin usûlüdürler. Böyle olunca bu hükmün sûret-i tabîiyyede nereden zahir olduğunu ilm-i zevkî ile bilir (22).

------------------------

Ya'nî sâlik zikrolunan makam-ı hayvaniyyetle mütehakkık oldukda kesîf olan mâdde-i tabîiyye ve unsuriyyenin dahli olmaksızın akl-ı mücerred olmak mertebe-i latifesine intikâl eder. Ya'ni kendisini kuyûd-i tabîiyyeden muarrâ olan akl-ı mücerred mertebesinde bulur; ve o vakit anlar ki idrâk denilen şeyin vücûdu, bu cesed-i unsurî dimağının teşekkülâtından münbais bir emr değil imiş. Belki tabîiye suretlerinde zahir olan muhtelif hükümlere, suver-i tabîiye suretlere tenezzül eden a'yân-ı sabitenin ma'nâları imiş.

İşte sâlik bu mertebeye intikâlinde suver-i tabîiyyede zahir olan bir takım umurun bu vechile asıllarını müşahede eder ve ilm-i zevki ile bilir ki, hakîkat-i vahide olan vücûd-ı mutlak, zât-ı ahadiyyet mertebesinde zâtın aynıdır; ve a'yân-ı sabite mertebesinde ma'kûl olan ma'nâ-yı sırfdır; ve ukül mertebesinde dahi akl-ı mücerreddir; ve nefs mertebesinde dahi nefstir; ve mertebe-i hayvâniyyette hayvandır; ve nebat ve cemâd mertebelerinde de nebat ve cemâddır. Velhâsıl o sâlik vücûd-i mutlak-ı Hakk'ın mertebe-i letafeti olan makâm-ı ahadiyyetten kesîf mertebeye sûret-i tenezzülâtını ve ulvî ve süflî âlemlerde ve şerif ve hasis ve azîm ve hakîr olan eşyada keyfiyyet-i zuhurunu ve binâenaleyh Hakk'ı, vücûdun mertebelerinin tamamında müşahede edip ilm-i zevki ile bilir.

Beyt-i hakîr:

Güllerde çimenlerde bütün işvelenirsîn Her gamzede her bir müjede şîvelenirsin Âlem seni puthânede mescidde ararken Her zerrede bir şân ile sen cilvelenirsin İmdi cenâb-ı Şeyh (r.a.) hikmet-i İlyâsiyye'ye ıttılâ'i, sâlikin kendi hayvâniyyetiyle mütehakkık olmasına mütevakkıf kıldı. Zîrâ İdrîs (a.s.) ibtidâ riyâzat-ı vefîre ile akl-ı mücerred makamına, ya'nî beşeri kesif mertebeden latif melakiye mertebesine irtikâ etti ve mele-i a'lâda Hakk'ın şuhûdu menzilesine vâsıl oldu. 

Ondan sonra Baalbek karyesine mürsel olan cenâb-ı İlyâs suretinde akl-ı mücerred mertebesinden mertebe-i şehvet olan kesâfet-i cismâniyye mertebesine nazil ve âlem-i esfelde dahi Hakk'ın şuhûdu ve onunla tahakkuku derecesine nail oldu. Binâenaleyh sâlik kendi aklının hükmünden makâm-ı şehvetine nüzul edip hayvân-ı mutlak olmadıkça hikmet-i İlyâsiyye'yi zevkan bilemez.

Sual: Kesret-i riyâzâtla akl-ı mücerred makamına irtikâ eden İdrîs (a.s.)ın sûret-i müteayyinesi. Baalbek karyesine nazil olan İlyâs (a. s.)ın aynı mıdır, yoksa gayrı mıdır?

Cevap: İdrîs ve İlyâs (aleyhime's-selâm) ayn ve hakikat cihetinden birdir ve yekdiğerinin aynıdır. Ve taayyün-i sûrî ve zuhûr-i şahsi cihetinden iki kimsedir ve yekdiğerinin gayridir; zîrâ ayn-ı vahide olan Hak esmâ bakımından suver-i kesîrede zahir olur. Ve mademki suver-i kesîrede zahir olan ayn-ı vahidedir; binâenaleyh onun zahir olduğu suretlerden herbir suretin "ayn"ı, diğer bir suretin veya suretlerin "ayn"ının aynıdır; ve ayn-ı vâhidenin zahir olduğu o suretler beyninde muğâyeret bulunmak hasebiyle de herbir suretin "ayn"ı. diğer bir suretin veya suretlerin "ayn"ının gayrıdır.

-------------------

23.Paragraf:

İmdi muhakkak tabiat nefes-i rahmaninin aynı olduğu üzerine keşf olunursa, muhakkak hayr-ı kesîr i'tâ olundu. Ve onunla beraber eğer bizim zikr ettiğimiz şey üzerine iktisâr ederse, / o halde aklı üzerine hâkim olan ma'rifetten bu kadarı ona kifayet eder; binâenaleyh ariflere lâhık olur (23).

------------------------

Ya'ni makâm-ı hayvâniyyetle mütehakkık olup kesîf olan mâdde-i tabîiyye ve unsuriyyenin dahli olmaksızın akl-ı mücerred olmak latif mertebesine intikâl eden ve kendisini tabîiye kayıtlarından uzak olan akl-ı mücerred mertebesinde bulan bir yolda giden, tabiat nefes-i rahmaninin aynı olduğu keşf olunsa, bu bir yol tutup giden hayr-ı kesir i'tâ edilmiş olur. Zîrâ bu mertebede, bu keşf ba'zı mizaclara hâsıl olur ve ba'zı mizaçlara de hâsıl olmaz. Mizaclara muhtelif olduğu için ba'zı zevat cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) efendimizin keşf-i âlîlerine muhalif sözlerde bulunmuşlardır.

Ezcümle îmâm-ı Rabbani Mektûbât'ının otuz birinci mektubunda yazar ki: "Ehl-i Hak meyânında mukarrer olduğu üzre ihata ve kurb-i Hak Teâla ilmîdir; ve Hak Sübhânehû hiçbir şey ile müttehid değildir. Ya'ni Vâcibü'l-vücûd mûmkinü'l-vûcûd ile itlihâd eylemez; Hak Sübhânehû ve Teâlâ bi-çûn ve bî-çigûnedir; ve âlem serâser dâğ-ı çünî ve çigûnegî ile muttasıftır. Bî-çûne ayn-ı çûn demek, Vâcib Teâlâ'ya mümkinin gayri değildir, demektir. Kadîm asla hadisin aynı olmaz.

Zîrâ inkılâb-ı hakâyık aklen ve şer'an muhal ve birini diğeri üzere hamlin sıhhati aslen ve re'sen mümteni'dir. Acîbdir ki Şeyh Muhyiddîn (r.a.) ve onun tâbi'leri Zât-ı vâcib Teâlâ'ya "mechûl-i mutlak" derler; ve hiçbir hükümle mahkûm bilmezler. Maahâzâ ihâta-i zatî ve kurb-i maiyyet-i zâtiyye isbât ederler. Bu ise ancak Zât-i Teâlâ ve Tekaddes üzerine hüküm ve cesarettir. Binâenaleyh savâb olan, sünnet ehli alimler ve cemâatin buyurdukları kurb-i ilmî ve ihâta-ı ilmiyyedir." İşte bu kelâm Şeyh-i Ekber ve miski ezfer efendimizin meşreb-i irfanlarına muhaliftir, fakat ihtilâf meşrebdedir. Ve şübhe yok ki İmâm-ı Rabbânî'nin meşrebi hazret-i Şeyh-i Ekber'in meşreb-i âlisinden dûndur. İmdi nefes-i rahmaninin suver-i tabîiyyede ve suver-i tabiiyyenin dahi nefes-i rahmanide zuhuru cihetiyle nefes-i rahmanı tabîiyye suretlerin aynı olduğu sâlike munkeşif olursa ona hikmet-i külliyye-i ilâhiyye i'tâ olunur; ve bu hikmet dahi, sonsuz olan a'yân-ı halkıyye suretlerini vücüd-i vâhid-i Hakk'ın taklîb etmesidir; ve hayr-ı kesîr ise vücûd-i vâhid-i Hak'tır. Ve nefes-i rahmani, Fass-ı Şuayb'nin evâilinde ve Fass-ı İsevî'de mürur etti; tasfîli oradan anlaşılır.

Ve eğer sâlik bizim zikrettiğimiz şey üzere akl-ı mücerred makâmıyla iktisâr eder ve suver-i tabîiyyede zahir olan muhtelif hükümler suver-i tabîiyyeye tenezzül eden a'yân-ı sabitenin ma'nâları olduğu ona münkeşif olmaz ise, akl-ı nazarîsi üzerine hâkim olan ma'rifetten bu kadar ma'rifet ona kifayet eder; ve bu kadar ma'rifetle dahi arifin zümresine iltihâk eyler.

------------------------

24.Paragraf

Ve bunun indinde فَلَمْ تَقْتُلُوهُمْ وَلَكِنَّ اللَّهَ قَتَلَهُمْ [Enfâl, 8/17) kelâm-ı ilâhîsini zevkan arif olur. Ve onları ancak demir ve darib ve bu suretleri halk eden katletti. Binâenaleyh mecmu' ile kati ve remy vâki' oldu. İmdi umuru usulüyle ve sûretleriyle müşahede eder. Şu halde tam olur. Eğer nefsi müşahede ederse tamâm ile kâmil olur. Binâenaleyh gördüğü şeyin aynını Allah'tan gayrı / görmez. İmdi râîyi merinin "ayn"i görür; ve bu kadar kâfidir. Ve Allah Teâlâ muvaffık ve Hâdî'dir (24).

--------------------------

Ya'ni sâlik akl-ı nazarîsi üzerine hâkim olan yukarıda bahsi geçen kişi ma'rifeti tahsîl ettiği vakit, tabiatın ancak Rahman olduğunu zevkan arif olur. Ve binâenaleyh فَلَمْ تَقْتُلُوهُمْ وَلَكِنَّ اللَّهَ قَتَلَهُمْ وَمَا رَمَيْتَ اِذْ رَمَيْتَ وَلَكِنَّ اللَّهَ رَمَى وَلِيُبْلِىَ الْمُوءْمِنِينَ مِنْهُ بَلاۤءً حَسَنًا اِنَّ اللَّهَ سَمِيعٌ عَلِيمٌ 

(Enfâl, 8/17) ya'nî "îmân ehli küffârı katletmediler; velâkin onları Allah Teâlâ katl eyledi" âyet-i kerîmesi ki, tabiatın ancak Rahman olduğuna delildir, bunun ma'nâsını zevkan anlar. Halbuki vücûdlarında nazar-ı fikrîlerine müstenid olan akılları hükmeden felsefe ehli buna ihtimal vermezler; ve zahir alimleri bu hükmü vermekten korkarlar.

Zîrâ Hakk'ı vücûd-ı mümkinden kemâl-i şiddetle tenzîh-i resmî ile tenzîh etmek vehimlerine muvafık gelir. Tenzîh-i sırf ise, Hakk' tahdîd etmektir. Zîrâ, bir şey bir şeyden münezzeh olunca ikisinin hududu ayrılmış olur. Binâenaleyh vücûdlarında aklı hâkim olan kimseler yarım ma'rifet sahibidirler. Fakat aklın bendeliğinden kurtulan ve Allah Teâlâ tarafından aklına tecellî ile ma'rifet ihsan olunan kimse Hakk'ı tenzih mahallinde, tenzîh-i resmî ile değil tenzîh-i hakîkî ile tenzîh eder; ve tecellînin verdiği ma'rifet iktizâsınca Hakk'ın vücûdunun hâricinde bir vücûd ve sûre müşahede etmeyip, belki tabîat Rahmân'ın "ayn"i olduğunu zevkan bildiğinden, teşbîh mahallinde dahi, kendinin müşahedesi ve keşfi üzerine Hakk'ı teşbîh eyler. 

İşte buna binâen zikrolunan âyet-i kerîmenin ma'nâsını zevkan anlar. Zîrâ ehl-i küfrü harb esnasında ancak demir silahlar ve top ve tüfenk gibi çeşitli aletler ve bir de darb eden ve ok atan mü'minlerin suretleri ve mü'minlerin suretlerini halk eden Hak öldürdü. Binâenaleyh "öldürmek" ve "atmak" bunların hey'et-i mecmûasıyle vâki' oldu. İşte akl-ı mücerred mertebesine terakki edip bu mertebeye mahsûs olan tecellînin verdiği ma'rifetle iktisâr eden bir yola giden kişi (sâlik) bu dünyâda ve his aleminde gördüğü umuru böylece esaslarıyla ve sûretleriyle müşahede eder; ve bu kadar ma'rifetle arifin zümresine lâhık olur; ve ma'rifette tamâm olur, ya'nî ma'rife noksan olmaz. 

Fakat sâlik akl-ı mücerred makamına terakki ettikten sonra makâm-ı hayvâniyyeti olan makâm-ı şehvetine nüzul eder; ve nefes-i rahmânî tabîiye suretlerinin "ayn"ı olduğunu müşahede ederse, evvelki makam da tahsil ettiği ma'rifet-i tâmme ile beraber kâmil olur, ya'nî ma'rifette kemâl sahibi olur ve aksâ-yı ma'rifete ulaşır. 

Bu ma'rifet-i tâmme-i kâmile sayesinde, gördüğü şeyin "ayn"ını görmez; ancak Allah'ı görür. Ya'nî zahir olan suretleri görmez, belki her surette zahir ve müteayyin olan Hakk'in vahid vücudunu görür. Abdullah Balyanı hazretleri ne güzel buyurur!

 Rubaî: Tercüme: "Her dem Hakk'ı başın iki gözü ile görmedikçe, dâima O'nu müşahede talebinden vaz geçmem. Hak, baş gözü ile görülemez derler. Söyleyen onlardır, ben her dem böyleyim." Beyt: Tercüme: "Aynda olan bu ayn, sen misin yoksa ben miyim? İkilik isbâtından seni ve beni tenzih ederim." Ve Mahmûd Şebüsterî (k.s.) Gülşen-i Râzlarında bu ma'rifeti şu beyitlerde böyle buyururlar.

 Beyt: Tercüme: "Adem âyna, âlem aks ve insan dahi aksin gözü gibidir; onda şahıs gizlidir. Sen aksin gözüsün ve Hak dahi nûr-i dîde (göz) dir. Şu halde göz ile görülen şeyi kimin gözü görmüş olur?" Meselâ şahıs âynaya bakar, o şahsın görüntüsü âynada görünür. Âynaya yansıyan suret, şahs-ı nazırın sureti olduğundan, bakanda ne var ise görünür olan akiste dahi o mevcûddur. Ve asıl olan göz bakanın gözü olduğundan yansıyan suretin elbet gözü dahi görünür olur. Ve bakanın gözünde yansıyan görüntünün sureti nasıl müntabi ise, yansıyan görüntünün gözünde dahi, bakanın sureti tamâmiyle müntabi'dir.

İmdi asliye suretinin gözü, nasıl ki kendi aksinin suretine nazır ise, aksin gözü dahi öylece dîde (göz)-i asl ile yine o asla nazırdır. Binâenaleyh bakan kendi kendine nazar eder. İşte bu misâlde olduğu vechile bu müşahede sahibi, ki âynaya yansıyan olan bakanın sureti mesabesindedir, onun müşahedesi bakan olan Hakk'ın müşâhedesidir. Binâen­aleyh Hak kendi kendine nazar eder; ve binnetîce dahi bakan görüntünün aynıdır.

İşte "hikmet-i înâsiyye"nin müstenid olduğu bu kadar ma'rifet, sâlikin ma'rifet-i tâmme-i kâmile sahibi olması için kâfidir. Zevkan bu mertebeye vâsıl olmayan sâlikin himmeti âlî olursa, Allah Teâlâ hazretleri onu bu mertebeye vusule muvaffak eder ve ona bu ma'rifette doğru yolu gösterir. 

S O N

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

BU FASS KELIME-İ LOKMÂNİYYE'DE VÂKİ’ "HİKMETİ İHSÂNİYYE" BEYÂNINDADIR

"Hikmet-i ihsâniyye"nin Kelime-i Lokmâniyye'ye tahsisinin vechi budur ki: وَلَقَدْ اَتَيْنَا لُقْمَنَ الْحِكْمَةَ (Lokman, 31/12) وَمَنْ يُوءْتَ الْحِكْمَةَ فَقَدْ اُوتِىَ خَيْرًا كَثِيرًا (Bakara. 2/269) Ya'nî "Biz Lokmân'a hikmet verdik"; Cenab-ı Hakk her peygamberan hazaratına bir hususiyeti ile bir özelliği ile zuhura getirdiğinden Lokman’ın (a.s.) özelliği de “Hikmet” bahsindeki olan açılımları meydana getirme sebebidir. İşte bu yüzden “Lokman’a hikmet verdik” gerçi “Biz Musa’ya kitap ve hikmet verdik, diye diğer peygamberler hakkında da geçmektedir ama burada doğrudan doğruya sadece “Hikmet”ten bahsedilmekte, “Lokman’a hikmeti verdik” diye özellikle bahsedilmektedir. Hikmet verilen kimseye hayr-ı kesir verildi. Yani kime hikmet verilmişse ona çok çok hayır verildi. 

Cenab-ı Hakk Zat’ından bu ifadeyi belirtmektedir. Bakın “biz verdik” diyor, dolaylı değildir. Bu bilindiği gibi Zat’i ayetlerdir. Cenab-ı Hakk Zat’ı ile “biz Zat’ımızdan verdik, sıfat, esma, efal yönleriyle değil, Zat’ımızdan verdik, biz Lokman’a hikmet verdik, burada “biz” demesi kendi Zat’ını ifade ediyor. Bakara suresinde hikmet verilen kimseye çok hayır verdik diyor. Demek ki kime hikmet verilmişse ona çok büyük hayır verilmiştir. Demek ki “Hikmet” bir bakıma da hayır demektir. 

"Ve hikmet verilen kimseye, hayr-ı kesîr verildi" âyet-i kerîmesinin şehâdeti vechile Hz. Lokman hikmet sahibidir; Hikmet verilen kimseye hayr-ı kesir verildiği için yani çok hayır verilmiş olduğu için o sahib-i hayırdır aynı zamanda ve hayır ise, ihsandır; ve ihsanın üç mertebesi vardır:

Birincisi: Ma'nâ-yı lügavîsidir ki, lâzım olan şey için lâzım olan fiili, lâzımı vech ile işlemektir. Yani lazım olan bir şeyi lazım olan yerde kullanmak “ihsan”dır. Lazım olan şeyi lazım olan yerde kullanmamak ona zulümdür. Nitekim hadis-i şerîfde buyrulur: Ya'nî "Allah Teâlâ her şey üzerine ihsanı yazdı; binâenaleyh boğazladığınız vakit, boğazlama işini güzel yapınız. Hayvanı zorlamayınız manasınadır. 

Bakın Allah Teala her şeyin üzerine ihsanı yazdı, peki neden sadece öldürülecek olanların misalini veriyor da başka diğerlerinin misalini vermiyor, diğerlerine zaten hürmet ve ihsanla muamele etmek görevimizdir ve de yaparız da. İyi olan şeyleri zaten iyilikle yaparız. Ama ihsan hükmünün kayabileceği yerleri belirtiyor Efendimiz. 

Bunlara da dikkat çekin yani sadece size iyilik yapmış olana ihsanda bulunmak değil, o kolaydır, ihsanda bulunmak sana kötülük yapana da ihsanda bulunmaktır gerçek ihsan. İşte o öldürülecek, zebih edilecek hayvanlar kimseye kötülük yapmış değildir ama onlar insanlığın fedaileridir, bizler için kendi hayatlarını feda ediyorlar. Kurban Bayramı’nda Kurban kesiyoruz, onların canı gidiyor, bizim sadece cebimizden az miktar para çıkıyor. Bizim için o para kurban, kurban ettiğimiz o paradır, yoksa hayvan değildir, hayvanın kendisi gidiyor, canı gidiyor. 

İşte sizin için hayatını feda ediyor, hiç olmazsa güzel muamele edin diyor. Diğer taraftan düşmanlarınıza da güzel muamele edin diyor, kısas bile yapılsa güzel bir kısas yapın diyor. Hani Hazreti Ali Efendimiz buyurmuş ya “düşmanlarınız ile öyle iyi geçinin ki öldüğünüz zaman onlar da sizin arkanızdan ağlasınlar” Yani eziyet etmeden, işkence etmeden öldürünüz, işte bu ihsandır. Lügat manası itibariyle bu bir ihsandır, lütuftur. Çünkü öldürülecek kimse zaten sizin emriniz altındadır, istediğinizi yapabilirsiniz, esirdir, hayvandır, kurbandır, tutulmuştur, size mahkum olmuştur istediğiniz şeyi yapabilirsiniz ama bunu yapmayın diyor, iyi muamele edin diyor. 

İkincisi: Tam huzur ile gûyâ kulun Rabb'ini müşahede eder gibi ibâdet etmektir. Nitekim hadîs-i şerîfde: Ya'nî "İhsan, senin Rabb'ini görür gibi ibâdet etmendir" buyrulur. Namaza durduğumuzda acaba kişi o namaz içerisinde hangi hal içerisinde o namazını kılmaktadır. Huzur-u kalp ile mi, nefs-i emarenin hükmü içinde mi, zorla mı o namazı kılmaktadır, nefsi emmare hadi şu namazı çabuk bitir, gibilerden ama vaktin olmaz bir yere yetişeceksindir, o ayrı konudur. 

Kişinin vicdanı içeriden de bak dikkatli ol Hakk’ın huzurundasın gaflete düşme, surelerini güzel oku gibi içeriden de o söyler. İşte bütün bunları aşmış olan olarak huzur-u tam ile ve Rabbın huzurunda durarak daha henüz şeriat ve tarikat mertebesi olduğu için orası, rabbine arif olamadığından irfaniyeti ile Rabbını kendinde ve çevrede bulamadığından, tenzih ağırlıklı, ötelerde olan bir Allah’a yani varlığının dışında bir Allah tasavvur ettiğinde o mertebede kişi Allah’ın sen görüyormuş gibi olduğuna dikkat çekerek dikkatli olarak kılması. Şimdi birisi pencereden namaz kılan birisini seyrediyorsa orada hiçbir kimsenin olmadığı yalnız başına olduğu gibi mi kılar namazı yoksa o hatalarımı görecek diye daha dikkatli kılar namazını. 

Yanında birisi var onu görüyorsa tabi ki daha dikkatli kılacaktır ama kimse yoksa Rabbının varlığını da düşünmüyorsa çar çabuk acele ile tadil-i erkanına bakmadan gaflet içerisinde kılar. Abid Rabbını müşahade eder gibi diğer bir ifade ile Rabbı abdını müşahede eder gibi çünkü sen görmesen de O’nun seni gördüğünü bilmendir diyor “ihsan”. Ve bu Cibril hadisi ile de bizlere müşahedenin yolu açılmış oluyor. Onun için bu kapı çok büyük bir kapıdır. Cibril hadisi çok büyük bir kapıdır. İslam’ı, imanı, ihsanı ve kıyameti o hakikatleri bize bildirmektedir. İhsan, iman, ikan kitabında bunlardan biraz bahsediyor. 

İhsan; senin Rabbını görür gibi ibadet etmendir buyurur. Arkasından geliyor, her ne kadar sen onu göremiyorsan da O’nun seni gördüğünü düşünmendir, bilmendir ihsan. Orada altında gizli bir kelime vardır, şimdilik her ne kadar göremiyorsan çünkü bir kimse bir kimseyi görüyor ise yani görüş mesafesi uyuyor ise arada perde yok ise gören aynada olduğu gibi rai ve mer’i birbirlerini görürler. Şimdi birisi baktığı zaman raidir, görendir, onun karşısındaki de mer’idir, görülendir. Ama aynı şekilde görülen karşı tarafa baktığı zaman gören rai görülen mer’idir. 

O halde Cenab-ı Hakk bizi görüyor ise yani O gören biz görülen isek sistemi değiştirdiğimizde biz gören O görülen olur. Çünkü arada mani yoktur, duvar yok bir şey yoktur. Rab bizi görüyor ise biz O’nu görüyoruz demektir, en azında göreceğiz demektir. İşte o hadisin altında o kelime her ne kadar şimdilik sen göremiyorsan da Rabbının seni gördüğünü bilmen “ihsan”dır diyor. Bakın orada ne para almak var, ne yardım, ne yemek, ne içirmek, ne elbise giydirmek maddi manada bir ihsan yoktur. 

Demek ki ihsanın hakikati müşahede etmektir. Allah’ı müşahede etmek, işte onun için bu ihsanda çok hayır vardır. Hikmette ve ihsanda çok hayır vardır. Bundan daha büyük hayır mı olur, Allah’a görmeye yol açan girilen kapıdan daha büyük ihsan, hayır mı olur. Ayrıca burada ihsanın üç halini belirtiyor, ayrıca ihsanın kendi içinde yani ihsanın oluşumu için kendi içinde dört mertebesi vardır. Bu üç mertebe tanıtım mertebesidir, ihsanın içindeki de ihsan irfaniyetinin dört mertebesidir. Birinci mertebeleri işte bununla başlıyor. 

Üçüncüsü: Rabb'i herşeyle beraber ve her şeyde müşahede etmektir. Bütün alemdeki varlığın tabiatın hakikatinin Rahman olduğu ilahi Hakk olduğunun diğer yönüyle burada bir başka ifadesini belirtiyor. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: وَمَنْ يُسْلِمْ وَجْهَهُۤ اِلَى اللَّهِ وَهُوَ مُحْسِنٌ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقَى (Lokman, 31/22) burada ihsanın birinci ve ikinci mertebesine geçiş vardır. Ya'nî' Vechini Allah'a teslim eden kimse, muhsindir. Burada وَمَنْ يُسْلِمْ وَجْهَهُۤ اِلَى اللَّهِ وَهُوَ مُحْسِنٌ dediği ihsanın birinci ve ikinci mertebesine geçiş hadisesidir. Ama bunun şartı Cenab-ı Hakk İbrahim’e (a.s.) eslim, yani teslim ol, Müslüman ol deyince O da اِذْ قَالَ لَهُ رَبُّهُۤ اَسْلِمْ قَالَ اَسْلَمْتُ لِرَبِّ الْعَالَمِينَ 2/131 Alemlerin Rabbına teslim oldum. Onun arkasından bu ayet-i kerime geliyor. وَمَنْ يُسْلِمْ وَجْهَهُۤ اِلَى اللَّهِ وَهُوَ مُحْسِنٌ 31/22 yani kim ki vechini Hakka teslim etmişse ona ihsan olunur, o Muhsin olur, yani ihsan bir veriştir, Muhsin o verişi alandır, yani ihsanın hedefi olan yere ulaşmasıdır Muhsin. İşte bu ihsan ve muhsinlik hakikati de Cenab-ı Hakk’ın Zat’ına giden yoldaki irfaniyettir. İnsan bu mertebeleri idrak edip yaşamadıkça ne İbrahimiyet mertebesine ulaşabilmiş olur ne ihsan mertebesine ne de mutmain huzur-u kalp mertebesine ulaşmış olur. Sadece suri olarak bunları okumuş, geçmiş peygamberlere ait hadiselermiş tarihte kalmış bir bilgi olarak kendisinde kalır, kendisi de hayaller içerisinde dolaşır gider, ahirette Rabbımı görürüm inşeallah diye bekler durur. Burada Rabbını görmeyenin orada görmesi mümkün değildir, çünkü görüş buradadır, çalışma burada idrak irfaniyet buradadır, orada hiçbir şey yoktur. 

Mü’minler dünyada alışık oldukları için orada namaz kılalım diyecekler, hayır burası ibadet yeri değildir denilecektir. İbadetin yeri dünyadır denilecektir. Ancak bir grup insan olacaktır ki onlar Zat cennetine dahil olacaklardır, onların buradaki sohbetleri ve eğitimleri devam edecektir. Çünkü onların beyinlerinde bu hakikatler ve bu hedefe doğru açılımları vardır, yani o uluhiyet sahasını biliyorlar, uluhiyet sahası orada da açıktır. Ama burada uluhiyet sahasını idrak edememiş olanlar, kendi beşer dünyalarında kalmış sınırlanmış nefis kutrunda kalmış olan kimseler, hangi haller ile ölmüşlerse hangi halle yaşamışlar ise o hal ile ölecekler, hangi halle ölmüşlerse o halle dirileceklerdir. 

Yani irfan ehli olan yine irfan ehli olarak dirilecek, gaflet ehli ve nefs ehli, ehl-i küffar, ehl-i iman hangi mertebe üzere ise o mertebesi ile dirilecek ve ahiretteki hayatı aynen öyle devam edecektir. Cenab-ı Hakk her birerlerimizi en geniş manada irfan sahibi yapsın inşeallah, bu ihsan hakkında daha geniş bilgi İman, İhsan, İkan adlı kitaba bakabilirler. İhsanın kemali ise Rahman suresinde belirtilen هَلْ جَزَاۤءُ الاِحْسَانِ اِلا الاِحْسَانُ 55/60 “ihsanın cezası, ihsan değil midir” “ceza” karşılık demektir, eğer bir kişi suç işlemişse onun değeri kadar suç karşılığı, eğer iyilik işlemişse, hasene işlemişse, o hasene kadar da karşılık (ceza) onun cezasıdır. Hani genelde bir iş yaptırılır da bunun cezası nedir denir ya, işte karşılık manasınadır. İşte cehennem de bir karşılık olduğundan cehennemle cezalanacaklardır, cennet de bir karşılık olduğundan ayet-i kerimede geçer, onlar cennet ile cezalandırılacaktır. 

Eğer biz cezanın karşılık olduğunu bilmezsek cehennem ile cezalandı tamam ceza denildiği zaman hep yanma, yıkma gibi şeylerle şartlanmış isek o zaman cennet ile cezalanmayı anlayamayız. İşte “ihsanın karşılığı ihsan değil midir” yani sen ne kadar ihsan edersen et senin ihsanın azalmaz, daha çoğu ile onun karşılığı gelir manasınadır. 

Vechini Allah’a teslim eden kimse “Muhsin”dir. Yani ona ihsan edilmiştir. Peki vechini Allah’a teslim etti de kişide ne oldu? Beşeriyeti kalktı, kendindeki ilahi vechi, Zat’ın vechine ayna oldu, ilahi Zat’ın vechine sendeki ilahi vecih nefsinin perdelemiş olduğu senin batınında olan vechin ortaya çıktığında vechini Allah’a teslim ettiğinde “Muhsin” olur, yani ona ihsan edilmiştir, peki ne ihsan edilmiştir, cennetler mi ihsan edilmiştir yoksa dünyalar mı ihsan edilmiştir, Zat’ının vechi ona ihsan edilmiştir. Yani Hakk’ın vechi ihsan edilmiştir. 

فَاَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَم وَجْهُ اللَّهِ 2/115 ona ihsan edilmiştir. Yani nereye baksa Hakk’ın vechini görme idraki ihsan edilmiştir. Bundan büyük ihsan mı olur. Bu şekilde bütün alemler ihsan edilmiş oluyor, bütün alemden O’ndan başkası yoktur. İşte buna da “urvetil vuska” yani sağlam sapa yapışma deniyor. Orada saptan kasıt irfaniyettir, bu sapa yapışmakla Hakk’a gidebilmiş olursun, Hakk’ı idrak etmiş oluyorsun. 

 Binâenaleyh muhakkak urve-i vüskâya temessük etti." Yani O’na tutunma hasıl oldu, Ya'nî zâtını ve kalbini teslîm ettiği zamanda Allah Teâlâ'yı müşahede eyledi. İmdi "hikmet" ile "ihsan" arasındaki rabıta zahirdir. Yani hikmet ile ihsan arasındaki bağlantı açıktır. Zîrâ "hikmet" lügaten "Bir şeyi yerine koymak" demektir; diğer bir ifade ile “hikmet” kalbe gelen vasıtasız ilimdir, varidattır, ancak bunun için çalışmak lazımdır, durup dururken faaliyete geçmez Hakk’tan hibe talep edeceğiz ki O da vehhabiyet musluğunu açsın, musluğu açmadıktan sonra şebekede tonlarca su olsa bile musluğu açmadıktan sonra nasıl faydalanacaksın ki işte bize nefis musluğunu kapatmak kalıyor, Hakk musluğunu açmak ama biz Hakk musluğunu kapatmışız, tersini yapmışız, çünkü nefis musluğu biraz süslü gözüküyor, bize ne var burada diye gidip açıyoruz nefs-i emmare doluyor.

ve bir şeyi yerine koymak ise, lâzım olan bir iştir. Cenab-ı Hakk İbrahim’e (a.s.) “eslim” yani teslim ol yani Müslüman ol deyince 2/131;

 اِذْ قَالَ لَهُ رَبُّهُۤ اَسْلِمْ قَالَ اَسْلَمْتُ لِرَبِّ الْعَالَمِينَ

O da “eslemtü li rabbil alemin” alemlerin Rabbına teslim oldum dedi. Ve "ihsan" ise lâzım olan bir işi lâzımı vech ile işlemektir. Hz. Lokman hikmet sahibi olduğundan oğluna ihsan ile vasiyyet etti. Tafsili fassın metninde gelecektir, Hz. Lokman nebî midir, yoksa Salih bir adamıdır, bunda ihtilâf vardır. Saîd îbnü'l-Müseyyeb nübüvvetine kanaatindedir. 

Ekserûn ise, velîdir, dediler. Hz, Şeyh-i Ekber (r.a.) nübüvvetine kanat getiren bu fass-ı münîfde onların hikmetini beyân buyurdular. Hızır (a.s.) ile Lokman’ın (a.s.) böyle bir ihtilafı vardır. Hızır’dan (a.s.) biz üç tane haber aldık, Musa (a.s.) ile olan birlikteliğinden üç tane hikaye aldık, bunlar bize bir haberdir, Hızır (a.s.) ağırlıklı Hızır’ın üstünde o hikayeler döndü, Hızır öğretmen Musa (a.s.) talebe oldu. “Ben senden ilim öğrenmek istiyorum” dedi. Hızır (a.s.) Musa’nın (a.s.) mürşidi oldu. Cenab-ı Hakk 18/65’de;

 فَوَجَدَا عَبْدًا مِنْ عِبَادِنَاۤ اَتَيْنَاهُ رَحْمَةً مِنْ عِنْدِنَا وَعَلَّمْنَاهُ مِنْ لَدُنَّا عِلْمًا

 18/65-Derken kullarımızdan bir kul buldular ki biz ona nezdimizden bir rahmet vermiş ve ledünnimizden bir ilim öğretmiştik İki denizin birleştiği yerde وَاِذْ قَالَ مُوسَى لِفَتَيهُ لاۤ اَبْرَحُ حَتَّىۤ اَبْلُغَ مَجْمَعَ الْبَحْرَيْنِ اَوْ اَمْضِىَ حُقُبًا 18/60

 18/60-Hani bir vakit Musa, hizmetindeki gence demişti ki: "Tâ iki denizin cem olduğu yere varıncaya kadar yoluma devam edeceğim; uzun yıllarıma mal olsa bile." İndimizden, hususiden ilim verdiğimiz bir kulumuz ile orada buluştu diyor. İşte o saha içerisinde Hızır (a.s.) Musa’nın (a.s) mürşidi, Musa’da (a.s.) sadık bir dervişi idi. Ama orası içindir, neden orada, oraya Yuşa (as) da gitti, ama buluştuktan sonra o ayrıldı gitti. Yani cemiyetsiz kaldılar. Cemiyetsiz derken Musa’nın (a.s.) kavmi orada yoktu. Musa (a.s.) kavmine peygamber olarak geldi. Ama orada peygamberliği geçmedi. Hızır’ın (a.s.) yanında talebe oldu. Ama kendi kavminin yanında kavminin rasulüdür. Ama Hızır (a.s.) ile buluştuğunda Hızır (a.s.) da Zat’i tecelli olduğundan Hızır O’nun mürşidi oldu. 

Onlar bu çerçeve içerisinde seyahate çıktılar, bilinen olaylar yaşandı, oradan bize üç tane hadise geldi yani haber geldi. Üç hikaye haberi geldi. İşte Hızır’ın (a.s.) bize bu üç haberi verdiği süre O’nun nübüvvetidir. Nebi habercidir, rasul değildir, bu haberleri de hem de tasdikli olarak museviyet mertebesinden ve Muhammediyet hakikatiyle Kur’an-ı Kerim’de bize bildirildiğinden sahih bir haber olduğundan, haber de nübüvvet olduğundan işte bu üç hikaye yani Musa (a.s.) ile olan o süresi nübüvvet süresidir Hızır’ın (a.s.). Dikkat edelim peygamberlik süresidir ama ne zaman Musa (a.s.) ile ayrıldılar nübüvveti bitti, velayeti başladı. Velayetine döndü. 

Ondan sonra da ne olduğunu bilmiyoruz zaten, “benim kubbelerimin altındadır” buyurduğu gibi ondan sonrasını bilmiyoruz. Hızır var ama ne olduğunu bilmiyoruz, çünkü Hakk’ın koruması altındadır. Ama orada zuhura çıktı ama zuhura çıkması bir rasul ile olabildi ancak, kavimine rasul ve orada da talebe oldu Hızır’a (a.s.) ve üç hadiseye dayanabildi, yoksa Efendimiz ne diyordu; “Keşke kardeşim Musa, Hızır ile biraz daha uzun kalsaydı da daha çok rivayetler olsaydı bilgiler alsaydık” gibi de bir hadis-i şerif vardır. İşte aynı kıyas ile Lokman Hekim’in de oğluna verdiği bilgiler süresi O’nun nübüvvetidir. 

Çünkü oradan da bize oradan haber geliyor, nebilik de haber olduğuna göre biz de o haberi aldığımıza göre haberi getiren de Nebi olduğuna göre ama hakiki haber, ilahi haber, bu Hakk’ın kelimesiyle Hakk’ın kitabı Peygamber Efendimizin lafzıyla sahih olarak gelmiş haberlerdir bunlar. Yani şüphe, tereddüt olmayan haberlerdir, Beni İsrail’den gelen haberler değildir. Zat’ın tasdikiyle gelen ve Zat’tan gelen haberlerdir. Zaten Zat’tan gelen haberleri getirenler de peygamberlerdir. İşte Lokman Hekim’in kendi hayatı anlatılıyor iken velayeti yönüyle anlatılıyor, kendi oğluna nasihatlarda bulunduğu yerler nübüvvet süreleridir. 

Ekseri ulama velidir dediler, neden, ihtiyat olarak belki hata ederiz diye nebi olmayan birisine nebilik vasfı veririz, haddimizi aşmış oluruz gibilerden ihtiyaten böyle dediler ama irfaniyetle meseleye bakıldığında zaten hadise ortadadır, bunda hata da olmaz. 

-----------------

1.Paragraf:

İlah, rızk irâdesine meyl ettiği vakit, kevnin ecma'ı onun gıdasıdır (1).

-----------------

Yani Cenab-ı Allah bütün alemi rızıklandırmaya meyl ettiği vakit kevnin ecmai yani mükevvenat bu alemlerin cümlesi O’nun gıdasıdır. Şeriat ve tarikat kitaplarında böyle bir cümle göremezsiniz. Zaten hem havsaları yetmez, yani o mertebelerin düzeylerine göre yetmez, hem de sahaları değildir. Fass-ı Dâvûdî nihayetlerinde dahi îzâh olunduğu üzere meşiyyet, isteme, dileme Zât'a aittir yani kişi veya Canab-ı Hakk’ın meşiyyeti doğrudan doğruya Zat’ına bağlıdır. Sıfatlara, isimlere değil Zat’ına bağlıdır. 

Meşiyyet, dileme Zat’a ait ve irâde Mürid ismine taalluk ettiği için, aralarında fark vardır. Bakın meşiyyet ve irade kelimelerinin ifade ettiği manaları belirtmek için böyle çok güzel bir izaha girişmiştir. Yani meşiyyet Zat’a bağlı olan bir hadisedir, irade ise “Mürid” ismine taalluk ettiği için yani Mürid, murad etme alakalandırdığı için aralarında fark vardır. Yani Mürid, irade meşiyyetten sonra meydana gelmektedir. Yani meşiyyet iradenin bir üstündedir. Yani irade dendiği zaman belki farkında olmadan meşiyyetten daha üstündür gibi düşünebiliriz. Allah böyle irade etmiştir, böyle olacaktır diye ama o meşiyyeti olmasa yani o dileği düşüncesi olmasa o zaman irade meydana çıkmamış olmakta iradeye gerek kalmamış olmaktadır. 

İşte “İrade” Mürid isminin Murad, Mürid ismine taalluk ettiği için aralarında fark vardır. Şimdi klasik manada tarikat eğitimi ile Hakikat eğitiminin arasındaki fark hemen şurada da gözükmektedir ki herhangi bir intisab edildiği zaman herhangi bir sisteme yola tarikata intisab edildiği zaman o kişilerin ismine “Mürid” denir. “Mürid” dendiği zaman da başını eğen tabi olan hiçbir kimliği olmayan kimse hükmünde anlaşılır. Halbuki aslı itibariyle tam tersidir. Mürid ismi, irade eden manasınadır. İrade eden de boyun eğmez. İradesi olan da boyun eğmez çünkü kendi iradesi vardır. 

Ama denilirse ki kişi bunun farkında olmadan nefsi manada bir iradesi varsa o iradeyi teslim etmek için Mürid isminin zahiri anlayışının tatbikatı verilir, tabi o ayrı konudur. Bilinerek yapılırsa gayet güzeldir. Ama farkında olunmadan “Mürid” dendiği zaman hiçbir iradesi olmayan iradesi elinden alınmış olan kendisine ne dendiyse tefekkür etmeden, düşünmeden hiç analiz etmeden, araştırmadan hemen yapacak olan kişi manasınadır. Tabi yolların bu halide vardır o ayrı konudur ama genel manada “Mürid” irade eden yani o bir derviş, intisab ettiği bir yerde “Mürid” olması lazımdır. Oraya mürid değil, kendinin müridi olması lazımdır. 

İşte o yer ona müritlik vermesi lazımdır. Mürid olarak kendini oraya vermesi değil, o yerin ona müridlik vermesi lazımdır, yani kimlik vermesi, irade gücünü oluşturması lazımdır. İşte gerçek manada tarikat diye bahsedilen sistemlerin aslı budur. Yani kişiye kimlik vermesi, irade sahibi yapmasıdır. Ama bu irade tabi nefsi manada ben şunu yaparım, ederim gibi öyle atmasyon, tutmasyon irade değil, irade-i ilahiye, irade-i hakiki, irade-i insani, irade-i gerçek, irade-i ilmi olmalıdır. İşte bu kelime manaları olarak da dileme ile “Mürid” irade arasında fark vardır. Meşiyyet yani dileme Zat’ın zuhura meyil ve arzusudur. Yani Zat’ın zuhura meyil etmesi, faaliyete geçmesi ve bunu istemesidir. 

Binâenaleyh dilemek, istemek (meşiyyet) ayn-ı zâttır; ve îcâd ile i’damı kuşatandır. Yani bir şeyin meydana gelmesiyle, bir şeyin meydandan gitmesi halinin her ikisini de kapsamına almıştır. Yani bir şeyi meşiyyeti ile dilediği zaman onu zuhura getirir, zaten öyle dedi; Zat’ın zuhura meyli yani meşiyyetiyle isteğiyle onu zuhura getirir ama yine meşiyyetiyle, dilediğiyle onu i’dam eder. Yani a’deme gönderir, yokluğa gönderir. Hani eskiden idam sehpası derler, insanı asarlar, o sehpaya ona idam derler, işte o kişiyi a’deme göndermektir, yani yokluğa göndermektir, idamın manası o kişiyi yokluğa göndermektir, onun boğazından asıp sallandırılan onun bedeni, ama yokluğa gönderilen onun ruhudur. Yan, görünmezliğe giden onun ruhudur. 

O ruhun başka bedeni olur, kıyası olarak, benzeri olarak olur ki ahirette olacak bedenlerimiz de onlardır. Meşiyyet var olmayı ve yok olmayı ikisini de meydana getirir. "İrâde" ise îcâda taalluk eder. Yani irade ise sadece yeni bir şeyin zuhura çıkmasıyla ilgilidir. Şu halde meşiyet, irâdeden daha geniştir. Gıda insan vücudunda gizlenir; ve vücûd, gizlenmiş gıdaların hükümlerinden vücut, hayat bulup kesafet peyda eyler; ve gıda vücûdun rızkıdır. Yenmiş olan gıdalar vücutta gizlenir, o gizlenmiş olan gıdalar neticesinde kişi hayatını sürdürür, böylece de vücuda rızık olmuş olur. 

Bu mukaddime ma'lûm olduktan sonra, yani rızık hakkındaki bu giriş bilindikten sonra beyt-i şerifin şerhan ma'nâsı bu olur ki: yani yukarıdaki bir satırlık beytin yani İlah rızık iradesine meyil ettiği vakit kevnin ecmaı O’nun gıdasıdır. Sözünün şerhine mukaddime yaptıktan sonra biraz daha genişletirsek Allah Teâlâ'nın meşiyyeti, dilemesi, yani kesin hüküm vermesi, “maşallah” dediğimiz zaman “Allah ne güzel dilemiş” manasınadır. 

Dilemede isteyerek veya istemeyerek olan fiiller içine girer. Hani bir güzel şeye baktığımız zaman “Maşallah” diyoruz ya güzel bir çiçek gördüğümüz zaman “maşallah” deriz. Allah ne güzel dilemiş bu Allah’ın dilemesi ile oldu manasına söylüyoruz. “Maşallah” Allah böyle dilemiş, böyle devam etsin niyeti vardır “maşallah” içerisinde. Yani güzelliklerle dilemiş, güzelliklerle devam etsin isteği gizlidir onun altında. 

Allahü Teala’nın meşiyyeti yani dilemesi yani Allah’ın Zat’ının dilemesi yani Allah’ın Zahir ismi ile zuhura getirdiği hallerden bahsediyor, Cenab-ı Hakk zuhurda Zat-ı Mukayyed yönüyle zahir olmaktadır, Zahir ismi ile zuhura çıkmaktadır. Ama bizler Zahir esmasıyla bu alemde yaşadığımız için yani bu alem de Zahir esmasının zuhuru olduğu için, bu meseleleri Zahir esmasının surette, Batın esmasının içinde aramamız gerekmektedir. Yani zahirden batına geçmemiz gerekmektedir. Eğer zahirimiz olmazsa batına mekan olmaz, batına mahal olmaz, batına mahal olmayınca zaten hiç zuhura çıkmamış olur, Allah’ın kendi varlığında vahdetinde kalmış olur. 

Burada alemlerden bahsediliyor ise kevnden bahsediliyor ise Cenab-ı Hakk’ın Zat’ında dilediği zuhura getirmek istediği şeylerin surete dönük hali ki onun diğer ismi alem-i şehadettir, işte biz orada dolaşıyoruz. Elimizde başka saha da yoktur. Allah Teala’nın meşiyyeti mutlak manada dilemesi kendi vücudu için irade-i rızka taalluk ettiği için yani taalluk ettiği vakit. Kendi vücudu için rızık iradesine taalluk etti yani alakalandırdığı için kendi vücudu için irade-i rızka taalluk ettiği vakit kevnin ecmai onun gıdasıdır. 

Yani o manayı ilgilendirdiği için alakadar ettiği için, şimdi Cenab-ı Hakk yer mi, yemez mi, diye konuşulur ya hani Musa (a.s.) zamanında Musa (a.s.); ya Rabbi gel seni misafir edeyim, sana yemek yedireyim gibilerde talebi var ya hadis-i kutside geçiyor. Cenab-ı Hakk da peki gelirim senin ziyaretine, sana misafir olurum, ne zaman gelirsin işte falan gün saat on iki de gel, tam saat on ikiye birkaç dakika kalmış, bir fakir elinde bir baston işte hırpani bir vaziyette sallanarak yavaş yavaş “ya Musa benim karnım aç biraz bana yemek verir misin” gibilerden Musa’’da (a.s.) hay Allah ya benim şimdi şerefli bir misafirim gelecek nereden çıktı bu da diyor ve hadi gel sen kimseye görünmeden şu yan tarafta yemeğini ye de sonra gidersin, fazla dolaşma ayak altında diyor, neyse o garibi doyuruyor, bekliyor büyük saltanatlı biri gelecek diye akşam oluyor gelen yok, sonra sual ediyor, “ya Rabbi hani gelecektin ya Musa geldim ya diyor, hani beni kenara çektin benim misafirim gelecek diye bir çorba verdin ben de onu yedim gittim, aman ya Rabbi o sen miydin” diyor. Yani burada Allah’ın yemesi içmesi diye bir mevzu geçiyor ya tenzih mertebesinde böyle bir şey olmaz, çünkü اِنَّ اللَّهَ لَغَنِىٌّ عَنِ الْعَالَمِينَ 29/6 Allah alemlerden ganidir. Yani o mertebede olmaz. O mertebede olmaz da bu kevn mertebesinde olur. Zaten oluyor da. Risale-i Gavsiyede geçer ya bu mevzu; işte aç oldum beni doyurmadın, işte açıkta kaldım, giydirmedin gibilerde geçer, hasta oldum ziyaretime gelmedin. En güzel yemek rızkullahtır, Allah niyeti ile yenen yemektir. Yani Cenab-ı Hakk bu alemden gıdalanır mı, gıdalanmaz mı diye düşündüğümüz zaman hayır olmaz bu Cenab-ı Hakk bunlardan münezzehtir, dediğimizde Cenab-ı Hakk’a yarım arif olmuş oluruz. Yani gıdalanmaz dediğimiz zaman tenzih mertebesinden sadece tenzih-i sırftan o da kayıtlı tenzihten, resmi tenzih mertebesinden söylemiş oluyoruz, Cenab-ı Hakk’ı biz yarım tanımış oluyoruz. Yarım, eksik akıllı oluyoruz. Allah Teala meşiyyeti, dilemesi kendi vücudu için irada-i rızka taalluk ettiği vakit yani rızık iradesini ilgilendirdiği vakit. 

Kevnin ecmai O'nun gıdasıdır, yani bu kevnin tamamı onun gıdasıdır. Şimdi bu kevnde yemeyen bir şey var mı? Bunu bulmak mümkün mü? Bu kevnde bir zerre gösterelim ki bu gıdalanmıyor diye, olmaz çünkü her varlık gıda ile hayatını sürdürüyor, Cenab-ı Hakk’ın isimlerinden birisi de “Rezzak” ismidir, bütün alemi rızıklandırıyor. O halde bütün varlık da Hakk’ın zuhuru olduğundan dolayısıyla varlık her mertebede kendi kendini rızıklandırmış oluyor. Biz inkar da etsek, tasdik de etsek bu böyledir. İşte meşiyyeti, dilemesi budur. Bunu dilediği vakit kendi vücudu için irade-i rızka taalluk ettiği vakit kevnin ecmai onun gıdasıdır. Yani kevnin tamamı O’nun gıdasıdır. 

Nasıl bizim vücudumuzun her zerresi yediğimiz yemeklerden gıdalanıyor ise bizim de kevnimiz budur, her zerresi de gıdalanıyor, gıdalanmayan zerreler, hücreler ölüp dökülüyorlar. Zîrâ Hak, esma ve sıfatı cihetinden, şehâdet aleminde ancak varlıkları hakikatleri ile ayan-ı sabiteleri ile zahir olur. Ayan-ı sabitelerin zuhurda alem-i şehadette olması beşeriyet olarak gözükmesi ancak esma ve sıfatlarımız dolayısıyla oluyoruz. Ve zuhur ve batında olmak ve esma ve sıfattan kat'-ı nazar olundukda, zâtı cihetinden âlemlerden ganîdir. Eğer esma ve sıfatlar kaldırılmış olsa Zat cihetinden bakıldığı zaman O alemlerden ganidir. اِنَّ اللَّهَ لَغَنِىٌّ عَنِ الْعَالَمِينَ 29/6 işte burası tenzih-i mutlak tenzih mertebesidir. Burada bahsedilenler bir bakıma teşbih mertebesi olarak bahsedilmekte ama sadece teşbih mertebesi olarak bahsedilmiş olsa Cenab-ı Hakk’a olan irfanımız yarım olur yani tenzihi bilmez de sadece teşbihatla bu aleme bakarsak irfanımız yarım olur. Teşbihi bilmez de sadece tenzih ile bakarsak bu alemlere yani Allah her şeyden ganidir, zahir resmi dinimiz İslam dininin zahiri de bu anlayış üzeredir. Yani resmi tenzih üzeredir. Bir türlü teşbihata gelip de Cenab-ı Hakk’ı bu alemlere indiremezler, korkarlar o da bir başka anlayıştır.

İşte bu husus yarım irfaniyettir sadece tenzihi manada Cenab-ı Hakk’ı anlamak öyle kabul etmek yarım bir bilgidir, Allah bilgisidir. Sadece teşbihi manasında nitekim böyle gruplar da görüyoruz, her şey Hakktır, o da haktır, diye sadece teşbihi manada Hakkı bilmiş olmaya çalışırsak o da yarımdır. İşte İslam dininin gayesi vermek istediği eğitim de tenzih ve teşbihi birleştirip her iki hakikati de kabul edip idrak edip müdrik olup yaşayarak ikisini cem edip hayatımıza intikal ettirebilirsek işte bu kamil bir irfan anlayışı, Allah anlayışı olur.

Zuhur ve butun, yani zahir ve batın esma ve sıfattan kati olarak bunlar düşünülmediği zaman Zat’ı cihetinden bu alemlerden ganidir. Yukarıda bahsedilen “bütün bu alemler Hakk’ın gıdasıdır” denildiği hadiseyi anlatmak istiyor. Zat’ı cihetinden alemlerden ganidir. Zat’ı cihetinden bu gıdalık hükmü düşünülemez. Zaten gerek de yoktur, alemlerde zuhur etmediği için gıdaya da ihtiyacı yoktur. Biz mana aleminde iken mana aleminde olduğumuz zaman, ayan-ı sabitelerimizde olduğumuz zaman gıdadan biz de gani idik, yani tenzihte idik. Varlığımız olmadığımız için gıda yemiyorduk. 

Ama teşbih alemine geldik ki iyi ki gelmişiz. Her birerlerimizle burada görüşüyoruz, burada buluşuyoruz, biz hepimiz alem-i ervahta vardık, orada da görüştük ama farkında değiliz. Farkındalık burada oluyor, bu da beşer dediğimiz elbiselerle olmaktadır. İşte Cenab-ı Hakk bütün bu yukarıda anlatılanlardan aslında gene Zat’ı cihetinden ganidir yani ihtiyacı yoktur. 

Şimdi mertebe-i uluhiyette ve vahidiyette vücud-u Hakk’ta sübut bulan ayan-ı sabite onda ihtifa eylediği yani gizlendiği ve vücud-u Hakk ayan-ı sabite ile kesif ve müteayyin olduğu cihetle ayan-ı mezkure Hakk’ın gıdası ve Hakk bunlar ile rızıklanmış olur. Hemen aklımıza gelir haşa Allah’ın yiyeceğe gıdaya ihtiyacı var mı diye. Tenzih mertebesi itibariyle yok, neden, zuhur yok ki böyle bir şey olsun. Ama Cenab-ı Hakk’ın burada ihtiyacı meselesi değildir. Zuhura gelme meselesi sistem meselesidir. Mesela yağmurun yağmaya ihtiyacı var mıdır, yani yağmurun böyle bir kendine göre bir şeysi var mı, kar’ın kar olmaya ihtiyacı var mı, yani kendisi diyor mu ki ben kar olayım diye. Ama oluyor neden, seyrin tabiliğinden onlar oluyor. İşte Cenab-ı Hakk’ın da kendi varlığında bütün alemler yönünde varlığının faaliyetleri böylece devam etmiş oluyor. 

Mertebe-i uluhiyette yani Allah, alemlerden ganidir. اِنَّ اللَّهَ لَغَنِىٌّ عَنِ الْعَالَمِينَ (29/6) orada bunların hiç birine ihtiyaç yoktur. Çünkü sebep yok, mertebe-i uluhiyette bakın işte bu zuhura dönük mertebe değildir, yani bu alemlere dönük mertebe değil, Vahidiyete dönük bir mertebedir. Yani daha henüz zuhurda olmayan sadece isim olarak belirtilen uluhiyette ve vahidiyette, uluhuyetin üstünde vahidiyet veya onlar kapsamında birbirlerinin içerisindedir. Vücud-u Hakk’ta sübut bulan yani vücud-u Hakk’ta sabit olan ilmi ile Hakk’ın vücudunda vahidiyet ve uluhiyet mertebelerinde Hakk’ın varlığında sabit olan ayan-ı sabite yani sabit a’yanlar, a’yan bir bakıma ayni demektir, bir bakıma onun özü, hakikati manasınadır, bu kelimeyi araştıranlar kırktan fazla manasını bulmuşlardır. 

Genel olarak “aynı” manasına hakikati, özü varlıkların ilk ana programları, kaynakları, gibi genelde ifadeleri bunlardır. Ayan-ı sabite onda ihtifa eylediği yani gizli olduğu ve vücud-u Hakk ayan-ı sabite ile kesif ve müteayyin olduğu cihetle ayan-ı mezkure yani zikredilen ayan-ı sabite Hakk’ın gıdası ve Hakk bunlar ile merzuk olur. Vasat bir din kitabında bu mevzuları arasanız ömür boyu bulamazsınız. Şuradaki bir paragraf bir ton diğer kitaplar üst üste gelse de içinde aransa, hepsinin özü çıkarılsa buradaki bir paragraf çıkmaz içinden. Bu işler de biraz mürid işidir, irade işidir, okumak da, tatbik etmekte, yazmak zaten başlı başına bir iradedir. 

Mertebe-i uluhiyette ve vahidiyette vücud-u Hakk’ta sabit olan, sübut bulan ayan-ı sabite onda gizli olduğu için yani gizlendiği için ihtifa eylediği için gizli olduğu için ayan-ı sabite Hakk’ın varlığında gizli, neden gizli kendine gizli değil tabi ki zuhur olmadığı için gizlidir. Zuhur olduğunda ayan oluyor. Ayan-ı sabite zuhurda ayan-ı kesife oluyor. Gizli olduğu, vücud-u Hakk, ayan-ı sabite ile kesif ve müteayyin olduğu cihetle işte Cenab-ı Hakk’ın ayan-ı sabiteler ile olan programlarıyla birlikte müteayyin olduğu cihetle yani bu programlarıyla ortaya çıktığı cihetle, ayan-ı mezkure yani zikredilmiş olan bu ayan-ı sabite Hakk’ın gıdası olmuş olur. Yani gizli olduğu için O’nun gıdası olmuş olur. 

Nasıl biz yediğimiz gıdalardan besleniyoruz, onlar bizde gizlenmiş oluyor, işte ayan-ı sabite de O’nda gizli olduğu için varlığında gizli olduğu için O’nun gıdası hükmündedir. Ve Hakk bunlar ile merzuk olur, yani bunlar ile rızıklanmış olur. İşte Allah öyle bir Allah ki bütün varlığı yani iç bünyesi ilm-i ilahiye ile doludur. Onlar da ayan-ı sabiteler olarak kendi cinslerine bölünmüşlerdir. Mesela her esmanın kendine ait bir ayan-ı sabitesi vardır. Her insanın kendine ait bir ayan-ı sabitesi vardır. Her galaksinin kendine ait bir ayan-ı sabitesi vardır. İşte bunların ilmi varlıkları ile dolu, o da onun rızkı olmuş, içinde gizli olduğu için O’nun rızkıdır. Ayan-ı ekvanın ecmaı yani bütün ayan olan bu kevniyetin yani zahir alemin ecmai Hakk’ın gıdası olur, bu babdaki izahat fass-ı İbrahim’de geçmiştir. 

----------------

2.Paragraf

Ve eğer meşiyyet-i ilâhiyye bizim için irâde-i rızka taalluk ederse, o meşiyyeti iktizâ ettiği gibi gıdadır (2).

------------------

Ya'nî zât-ı Hak, zuhura meyl edip, yani a’yanlardan sonra, ilm-i ilahiden sonra kendisindeki tenzihten sonra yani kendi kendinde olan kendi varlığını zuhura çıkarmayı dilediği, murad ettiği zaman yani meşiyyet ettiği zaman, zuhura meyl edip, bakın kendi batın aleminden kendi hakikatinden zuhura yönelip yani görüntüye gelmeye yönelip bizi merzuk etmek isterse, yani bizleri rızıklandırmak isterse eğer O’nun zahir ismi olmasa bu kevn ortaya gelmese biz ne ile rızıklanacağız. Merzuk etmek isterse meşiyetin iktiza ettiği gibi yani dilemesinin kendi arzusunun gerektirdiği gibi Hakk bizim için gıdadır. 

Sebzeleri meyveleri aldık yedik, tahılları baklagilleri yedik su içtik, demek ki yediğimiz içtiğimiz Hakk’ın zuhur esmasından meydana gelen kendi ürettiği varlıklardır. Hakk bizim için gıdadır, ancak Hakk bizim için sadece gıda değildir, Hakk bizim için her şeydir, ancak mevzumuz rızık olduğu için bu yöndeki hali bizim için gıdadır. Cenab-ı Hakk bizim için her şeydir. Cenab-ı Hakk bizim için beyttir, Cenab-ı Hakk bizim için her türlü ihtiyacımızı gördüğümüz maddelerdir, ana malzemelerdir, Hakk bizim için gıdadır, Zîrâ meşiyeti Zat’ı iktizâsınca, yani Zat’i dilemesinin gereğince Hak kendi zâtına, kendi zâtı ile tecellî ettiğinde o zaman kul ortadan kalkmaktadır, biz Hakk bizim merzukumuzdur dediğimiz cümle değişmekte Hakk Hakk’ın kendi kendinin merzuku olmaktadır. Onun için biz Hakk’ı yiyoruz, Hakk’tan rızıklanıyoruz, diye baktığımız zaman bu ilmi yarım olarak görüyoruz. Bütün bu alemde Hakk’ın varlığından başka bir varlık olmadığını kesin olarak müşahede ederek eğer düşünürse irfaniyetimizde bizim varlığımızda da bize ait bir şeyin olmadığını zaten çok kolay anlayabiliriz. 

O halde bizden gıdalanan Hakk, bizi gıdalandıran da gene Hakk’tır. Dolayısıyla da kendi kendini gıdalandırmış, kendi üretmiş kendi tüketmiş olur. Hani derler ya kendi yaptı, kendi sattı, kendi eyledi pazar. Ama bu cümlelerin de hepsinin izahı var, sadece tek yönlü de bu mevzulara bakarsak gene de ayağımız kayar. Bazı şeyleri daha dikkatli anlamamız için bazı mevzular bazı yerlerde daha çok göz önüne alınır, onun hususiyeti ortaya getirilir. Ama sadece mutlaka bu bu kadardır, budur değildir. 

Bir başka zamanda, bir başka mevzuda yerinde bunun diğer şekilleri de anlatılır. Bir mevzu bütün yönleriyle bir yerde anlatılmış olsa hem çok geniş bir saha tutar, hem de idraklerimize alınması daha zorlaşır. Şimdi burada rızık konusu Lokman Hekim olduğundan ve tabiblik konusu mevzu olduğu için rızık konusu öne alınmıştır Lokman Fassında. 

Hakk kendi zatına kendi zatıyla tecelli ettiğinde Zat’ında bil kuvve mündemiç olan niseb suretleri, bakın bilfiil demiyor, bil kuvve, yani sadece iç kuvvede, fiilde değil, fiile çıkmış değildir. Hakk kendi Zat’ında, kendi Zat’ıyla, Zat mertebesinde, kendi Zat’ında kendi Zat’ıyla efal mertebesinde de tecelli eder. Oradaki tecelli başka ve oradaki tecelli başkadır. Ama Zat’ıyla Zat’ınadır. Ama Zat’ının ef’al mertebesiyle tecellisi vardır, bir de Zat’ının Zat mertebesiyle Zatına tecellisi vardır ki burada onu diyor. Hakk kendi Zat’na kendi Zat’ıyla tecelli ettiğinde Zat’ında bil kuvve mündemiç olan niseb suretleri yani nisbetlerin suretleri kuvvede içinde var olan bu suretleri ilminde peyda olur.

Evvela kendi varlığında ne ilimde ne de herhangi bir şeyde yok ama kendi Zat’ında vardır. Bunları evvela ilminde peyda ediyor yani ilminde sistemleştiriyor. Zaten yeni bulunan icatlar evvela ilminde kısım kısım bazı şeyleri ilminde oluşturuyor, tabi bu kısım kısım Allah’a uygun bir tabir değildir, beşer olarak bir kimse yeni bir icat yapacağı zaman o bir anda belki onun bir anahtarı geliyor, tutamak gibi bir mevzu başı geliyor, ondan sonra o yavaş yavaş alakalandığı sürece, onunla ilgilendiği sürece, çekmeye başladığı sürece, onun etrafındaki ilimler de yavaş yavaş gelmeye başlar sonra kendi tecrübeleri ile de fiili manada çalışmalarıyla da aralarında boşluklar varsa onları doldurur tamamlanmış olur. Allah’ta böyle olduğu gibi insanda da böyledir. Yani evvela ilmi olarak bunlar ortaya getirilmiş olur.

Zat’ında bil kuvve mevcut mündemiç olan niseb suretleri yani nisbetler bu alemde ne zuhura çıkacaksa ilminde peyda olur. Evvela ilminde meydana gelir. Bir mühendis de bir bina projeleri yapan mühendis, mimar evvela ilminde bir tasarı yapıyor, evvela onu şekillendiriyor, sonra kağıt üstüne döküyor. O kağıt ayan-ı sabitelerden sonraki esma mertebesi gibi kağıt üzerine dökmektir, sonra onu taşı, tuğlası, demiri ile ef’al mertebesine dökmek zuhura getirmek kalıyor kendi boyutlarıyla. Kağıt üstünde belirli bir ölçektedir boyutları, ama evvela ilminde peyda oluyor. 

Ve bu vâhidiyyete burası vahidiyet mertebesi zât-ı Hak bu suver-i ilmiyyede, ya'nî a'yan-ı sabitede, gizlenir; bakın bir resim düşünelim, bir ressam o resmi yaptı, resim meydana çıktı, o resim ayan-ı sabitesi itibariyle ressam onun içinde gizlidir. Çünkü bakan fiziken göremese bile ama oraya bir fırçanın değdiğini bir elin değdiğini bakıcının manzaraya nazar edicinin aklında bunu yapan birisi vardır diye gelir. İşte o da onun içindeki rızkıdır, yiyeceğidir manasına yani besleyicisidir. Mertebe-i ilmiyede zât-ı Hak bu surette a'yân-ı sabitenin gıdası olup onları kendi vücûdu ile rızıklanmış kılar. Cenab-ı Hakk onları kendi vücudu ile rızıklandırır, başka bir yerlerden değildir. 

Ve bu mertebeden sonra gelen ruhlar yani ayan-ı sabiteler mertebesinde oluşan ilmi manada bu mertebeden sonra gelen ervah yani ruhlar alemi ve misâl alemi ve şehâdet alemi mertebelerinde dahi Hakk Hakk-ı latif, yani latif olan Hakk zuhurda olan kendi vücûdunu, bu a'yân-ı sabite hasebiyle kesifleştirmiştir. Ayan-ı sabitelerin programı içerisinde kesif hale yoğun hale elle tutulacak hale getirilmiştir. 

Binâenaleyh Hak bizi, kendi iradesi, meşiyeti, dilemesi gerektirdiği gibi, kendi vücûdu ile îcâd etmiştir. İşte bu hakikati idrak etmiş olan kimse, sabahtan akşama kadar “Enel Hakk” diye tesbih çekse hepsi de tas tamam yerindedir. Öyle demişler sen Hakk davasında bulunuyorsun yanlış iş yapıyorsun, yani bir davadasın demişler Hallacı Mansur’a böyle yanlış bir dava ettikleri için onu haksız yere asmışlardır. Diğer taraftan başka bir arif diyor ki: “Enel Hakk” demek bir dava değildir, böyle bir dava yoktur, işin tabiatı zaten budur, ene batılım demek bir davadır diyor. Ben batılım, ben ayrıyım demek bir davadır diyor. 

İşte Cenab-ı Hakk bizi her birerlerimizi, bizi derken aslında bütün alemi, ne varsa eksi, artı ayırmadan kendi meşiyyeti iktiza ettiği gibi yani kendi dilemesinin gerektirdiği gibi kendi vücudu ile icat etmiştir. Yani kendi vücudu ile ve kendi vücudunun içinde ayrıca çünkü bu alemde onun vücudundan başka bir vücut yoktur. Her bir vücut da onun icat ettiği kendi vücududur. 

Ve gıda, gıdalananda nasıl gizlenmiş ise Hak’ın hüviyeti dahi bizim vücûdumuzda öylece gizlenmiştir. Hakk her birerlerimizin vücudunda hem de tenzih olarak hakikati itibariyle vücudumuzda gizlenmiştir. Bundan daha güzel bir şey nasıl söylenebilir ve bundan daha büyük bir müjde nasıl olabilir her birerlerimiz için. Ama biz o onu yaptı, bu bunu yaptı, o öyle dedi, bu böyle dedi, yaz geldi, kış geldi soğuktu, sıcaktı tabiatı ortaya getirdik, tabiatı rab yaptık, işte tabiat güneşi çıkardı, tabiat da ne ise ana mıdır, baba mıdır, yukarıda mı yaşar, aşağıda mı yaşar, aslı var mıdır, yok mudur? 

İşte ne kadar cehl içerisinde olduğumuzun hali ne kadar açık ancak bir şey daha söyleyelim cehil dediğimiz dahi O’nun diğer bir isminden kaynaklanmaktadır, eğer gerçek manada tevhide bakacaksak hiçbir eksiklik görmemiz zaten söz konusu olmayacaktır. Rabbımıza şükrederiz ki bizi cehil kapısından değil ilim kapısından davet etmekte, yalnız ilim almak istiyorsan cehil kapısına gel, yani ben cahilim de de cehil kapısına gel oradan sana ilim versinler. İlim kapısına gidersen, orada alimler var, sen de alimsin derler alimler sırasına koyarlar ama bizde hiçbir şey olmadıktan sonra alimler yanına otursak ne olacak bize alimler sordukları zaman hiçbir şey bilmediğimizden mahcup oluruz. 

Misal: Bulutun hüviyyeti buhardır. Zîrâ bulut buharın şekl-i mütekâsifidir. Ondan sonra bir derece daha tekasüf edince su olur; ve yine tekasüf ettiği vakit, buz olur. Bulutun, suyun ve buzun vücûdlarında gizlenen buhardır. Binâenaleyh buhar cümlesinin gıdası olur; ve onların cümlesini kendi vücuduyla rızık kılmış bulunur. Buhar; bulut, su ve buzun rızkı olmuş olur. Bulutun hüviyeti aslı buhardır, buhar biraz yoğunlaşırsa bulut olur, hava içinde buharı göremeyiz ama buhar bulut haline dönüşürse artık gözle seçilebilir. Bulut biraz daha kesifleşince o zaman su olur, tekrar kesifleşirse buz olur. Şimdi bulutun, suyun ve buzun vücutlarında gizlenmiş olan buhardır. Böylece buhar cümlesinin gıdası olmuş olur. Buhar olmasaydı bunlar olmayacaktı. Diğerlerinin hepsinden latif olan buhar hepsine rızık olmuş olur. Ve o rızkı dolayısıyla da yoğunlaşmış hale geliyor. 

İşte Cenab-ı Hakk da kendisi latif olduğu halde bütün aleme her mertebesi itibariyle gıdalandırmış oluyor, gıda vermiş oluyor, dolayısıyla bütün alem Hakk’ın ayan-ı sabitelerinden almış olduğu gıdalarla var oluyorlar, mevcut oluyorlar. İşte bu Lokman Hekim diye belirtilen o mertebenin hususiyetlerinden bir ilimdir. 

------------------

 3. Paragraf:

O'nun meşiyyeti, iradesidir. Binâenaleyh deyiniz ki, O meşiyyetle irâdeyi diledi. Böyle olunca irâde, meşiyyetin muradıdır (3).

---------------------

Yani dilemeyi istediği için irade ortaya gelmiştir. İrade dilemesinin muradıdır, dilemesinden ortaya gelmiştir, öyle olunca ne oluyor, meşiyyet daha evvel, irade daha sonra gelmiş oluyor. Yani meşiyyet iradeyi oluşturuyor. İrade meşiyyeti oluşturmuyor. Yani istek iradeyi oluşturuyor. İrade isteği oluşturmuyor. Onun için meşiyyet yani dileme daha üsttedir. 

Ya'nî "irade "meşiyet Zât'ın aynıdır. Her birerlerimiz için düşünelim, canım şunu istedi, diyoruz canımız neyi istedi ise veya neye ihtiyaç varsa veya ne yapılması lazım gelmiş ise bu bir meşiyyettir yani dilemektir. Ondan sonra biz ayağa kalkıp iradeyi ortaya koyuyoruz. Yoksa ortaya iradeyi koyduk, kalktık ne istediğimiz belli değil, ne yapacağız, vur öteki duvara vur beriki duvara durmadan koştur, evvela iradeyi ortaya çıkar ama ne istediğini bilmedikten sonra irade bir işe yaramıyor. Ayrıca bunlar sıfat-ı subutiyede de çok açık olarak belirtilmiştir iradenin ve meşiyyetin ortaya çıkması için evvela bir hayat lazımdır. 

Bakın Hayat, İlim, İrade, irade üçüncü burada, Kudret, Kelam, Semi, Basar. Bunların hepsi bizde mevcuttur. Hakk ile müşterek kullanıyoruz. Onun için Cenab-ı Hakk kendi benzerini benzeri olarak insanı halk etti. Benzeri olarak sözü de bir tarif olsun diyedir, kendisinin aynısı ayrıca da aynasıdır, yani insan denilen varlık o kadar müthiş bir varlık ki bizler de gerçekten insan olmamızla şeref duyalım, çünkü Cenab-ı Hakk kendisi onu övmektedir, Peygamber Efendimiz vasıtasıyla alemlere Rahmet olarak gönderilmiş sadece o değildir, her birerlerimiz kendi alemimize rahmet olarak gönderildik, biz sadece azami iki m boy, 50 cm genişliği olan eli kolu ile tarif edilen varlık değiliz, her birerlerimizin esma-ı ilahiye, sıfat-ı ilahiye diye alemlerimiz vardır. İşte biz olmasaydık bu alemler olmazdı. Bu alemlere rahmet bizim ayan-ı sabitemiz bizim hakikatimizdir. 

“Eğer sen olmasaydın bu alemleri halk etmezdim” dediği her birerlerimizde bulunan ayan-ı sabitelerimiz, ayan-ı sabitelerimize diyor “sen olmasaydın bu vücutları halk etmezdim” Peygamber Efendimize yapılan bütün hitab-ı ilahiye evvela O’nun şahsında O’nun şahsına ait, O’na kimse ulaşamaz, yani bütün bu bilinçlerin idraklerin ondaki olanla kimseninki ulaşamaz. Ama bunun benzerleri hepimizde mevcuttur yani Peygamber Efendimize ne hitap edilmişse ayrıca o hitapların hep bizedir de. Çünkü ben Allahtanım mü’minler de benim nurumun nurundandır denildiğine göre her birerlerimiz O’ndan gayri değiliz. 

Ama biz (s.a.v.) Efendimize sadece Mekke ve Medine de yaşamış, bizler gibi beşer hükmüyle bakarsak, o zaman bize vah yazık. O’nu hiç tanımamışız demektir, sadece bir teşbihi yönüyle anmışız demektir. İşte Hazret-i Peygamber (s.a.v.) dediğimiz zaman Makam-ı Mahmud, Makam-ı Muhammedi, Hakikat-i Muhammedi bütün alemlerde ilk yapılan ilahi programın ismi Hakikat-i Muhammedi, hamd hakikati, bunun zuhur noktası da bugün Medine’de meftun olan ama hiçbir zaman ölmez, ölmeyecek olan hay ve diri olan Hazret-i Muhammed (s.a.v.) Efendimiz bunu böyle iki yönüyle bilmemiz gerekiyor. 

Yani bir beşer sureti içinde yaşayan uluhiyet hakikati ile bir de bütün alemlerde, işte halife dediği o zaten halife bir birey, bir beşer olarak da ifade ediliyorsa da ama halife-i külli hakikat-i külli mertebesidir. Orası da insan-ı kamil mertebesidir. Diğer insanlar ise kamil insandır. İşte o yedi sıfat-ı subutiye evvela “Hay” hayat olacak, yani her birerlerimizde bu vardır, her birerlerimizde ilim de vardır, ne kadar dersek neyi biliyorsak o kadardır. Dağ başındaki çobanın da bir ilmi vardır, o ilim ile işlerini yapar. Koyunları nasıl otlatacağını bilir koyun ve kuzulara nasıl bakılacağını, sağılacağını bilir.

İşte bunun da ortaya çıkması için de hayat, ilim, irade gerekmektedir. İrade kendi başına yalnız bir şey ifade etmemektedir. İradeyi ederiz ama kolumuzda kuvvet yoksa kaldıramayız, irademiz boşta kalır. O zaman “Kudret” gerekmektedir. Onun için esma-i ilahiye böyle sıralanmıştır. Kudretimizle faaliyete geçtiğimiz zaman “Kudret”, “Kelam” ile bunu da aktarmaya çalışmaktadır. Ne yapacağımızı ne yaptığımızı “Semi” ile de bunu karşı tarafa duyurmamız gerekiyor, sonra müştereken bu hadiseyi “Basir” ederek bütün varlığımızla bütün alemleri müşahede etmemiz gerekiyor. 

Bizden bakınca böyle, Hakk’tan bakınca da aynen O’nun da bakışı kendi alemleri bu şekildedir yani bu sıfatları ile birliktedir. İşte bütün esma-i ilahiye Âdem’den (a.s.) başlayarak, bünyemize yüklenmiş vaziyette İbrahim’de (a.s.) daha canlı faaliyete geçmiş daha kullanılır hale geçmiş, Peygamber Efendimizde de Cevam-ul Kelim olarak bunlara sahip olmuş, oradan da her birerlerimize bütün bunlar miras olmuştur. Ama biz bu geniş ihatalı iç dünyamızı, dış dünyamızın beden kutruna sıkıştırmak suretiyle kendi kendimizi bir et kemik yığını olarak görmüşüzdür. 

Her birerlerimizde istisnasız bütün alemleri içine alacak bir kalp genişliği var, vasi olan bir gönül genişliği vardır ama biz daha önce de bahsedildiği gibi dünya çekimine tabi olduğumuz için dünya kutrundan çıkmamız mümkün olmuyor, hani Rahman suresinde belirtiliyor ya,

 يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ وَالاِنْسِ اِنِ اسْتَطَعْتُمْ اَنْ تَنْفُذُوا مِنْ اَقْطَارِ السَّمَوَاتِ وَالاَرْضِ فَانْفُذُوا لاتَنْفُذُونَ اِلابِسُلْطَانٍ

 55/33-Ey cin ve insan toplulukları! Göklerin ve yerin çevresinden geçmeye gücünüz yeterse geçin gidin. Allah'ın verdiği bir güç olmadan geçemezsiniz.

Çıkarsınız ama illa bir sultan gereklidir. Yani çıkmanın bir şartı vardır. O da kuvvettir. “Sultan” dedikleri şey kuvvettir. Kuvvet güç meleklere aittir, sultanlık ise insana aittir. İşte bu sultan güç denilen şey evvela “venefahtü” ile yüklenmektedir insana. Başka hiçbir varlıkta olmayan güç budur. “Venefahtü” gücü, ona “Ruh-u Sultani” de deniyor ya bununla yola çıkıp sonra “Ruh-ul Kuds” ile devam edip ondan sonra “Ruh-ul Azam”la yola devam ediyor. İşte bunların hepsi bizim varlığımızda mevcut ancak biz beşeriyetimizle şartlandığımız için bundan haberimiz olmadığı için zengin olan fakir rolünü oynuyoruz. Yoksul rolünü oynuyoruz.

Allah ile zenginiz, beşeriyetimizle, nefsaniyetimiz ile de fakiriz. Oraya kaldığımız zaman iflas etmiş oluyoruz. İşte bir çocuk düşünelim, küçük yaşta almışlar, götürmüşler bir yerlere, babası da o yörenin zengini çiftlik sahibidir ama babası ile irtibatı kesilmiş, bilemiyor bir türlü ve o halkın arasında fakir bir hırpani olarak yaşıyor, acınacak durumda yaşıyor. Sonra birileri geliyor daha eskiden tanıyanlar, yahu kalk senin babanın malları var git malına sahip ol, malının mülkünün başına geç, başkaları talan ediyorlar o da diyor yok ya böyle şey olur mu ben fakir bir adamım, onlarda git nüfus kütüğüne bak araştır o mallar sana babandan kaldı diyorlar.

Sonra ya acaba böyle mi diyor içine bir sahiplik kurt düşüyor, sonra araştırmaya başlıyor, bakıyor ki gerçekten babası o malların sahibi, sonra gidiyor savaş ediyor ama firavun malik olmuş güçlerine yani memleketine yavaş yavaş işte onu oradan çıkartmaya çalışıyor. Neticede Cenab-ı Hakk da onu deryada boğuyor, su deryasında, ilim deryasında boğuyor. Bizim halimiz budur. 

Yani meşiyet Zat’ın aynıdır, şimdi herhangi birimiz bir şey dilediğimiz zaman o bizim Zat’ımızdan Zatımızla zatımızda meydana geldiği için zatımızın aynıdır. Yani dileyen biziz zatımızız, elimiz ayağımız dilemiyor, zatımızın aynı Zîrâ Zât'ın zuhura olan meylidir. Ve "irâde" Mürîd isminin menşe'i olan sıfattır. Ve sıfat ise zâtiye şe’nlerden ibaret olduğu cihetle zâtın aynıdır; ve keza meşiyet, irade îcâd ve i’dama (var etme ve yok etmeye) taalluk eder îrâde ise, yalnız îcâda taalluk eder. Yani irade de meşiyyet de Zat’a delalet eder dedi ama meşiyyet daha öndedir. O zaman irade yalnızca icada taalluk eder. Yani irade ile icat meydana gelir. Binâenaleyh madum olan, batında olan, a’demde olan bir şeyin îcâdında "meşiyyet" ile "irâde" beraberce ve birleşmiş olurlar, yani irade dilemek olacak ve irade de olacak ki a’demde olan yani yoklukta olan bir şey meydana gelmiş olsun. 

Bazı tasavvuf kitaplarında birbirine karışan iki kelime vardır, birbirinin aynı gibi gözüken ama tam zıddı olan bir kelime var bu kelimeler a’dem ile Âdem kelimeleridir. Eğer dizgiyi yapan bunu fark edebiliyorsa a’dem, yokluğu ifade eden arap harfleri ile yazıldığında “ayn” ile yazıldığından ayırması kolay olur, Âdem kelimesi “elif” ile, a’dem kelimesi ise “ayn” ile yazılır. Arap alfabesinde bunun ayrımı kolaydır. Ama latin harfleri ile yazıldığında ikisinde de yazım aynıdır. Belki özel işaretler koymak suretiyle bunu ehli anlayabilir. A’dem yazılırken “a” küçük harfle ve “a”nın üstüne bir kesme koymak gerekir. Âdem yazılırken de “a”nın üstüne bir şapka ve “a” büyük yazılır. 

Eğer böyle yapılmazsa varlık ile yokluk karışır mevzu tam tersine döner, çünkü a’dem yokluk, Âdem varlık demektir. Kişi şüpheye düşer varı ve yoğu karıştırır. Mürid isminin menşeyi olan sıfattır ve sıfat ise şuunat-ı Zatiyeden ibaret olduğu cihetle Zat’ın aynıdır. Ve keza meşiyyet icat ve i’dama taalluk eder. Yani yokluğa gönderir. Şimdi yokluk diye bir şey var mı? Bu alemde bir de ona bakalım. Yokluktan, varlıktan bahsediliyor, yokluk diye bir şey var mı, bu alemde. O zaman şöyle diyeceğiz, iki türlü yokluk vardır, ifade tarzında iki türlü yokluk vardır, birisi mutlak yokluk biri de mukayyet yokluktur. 

Mutlak yokluk diye bir şey yoktur. Belirtmek için sade bu kullanılıyor. Mutlak yokluk diye bir şey yoktur. Mutlak yokluk diye bir şey olsa diyelim ki şu odada bir şey yoktur, o yok olan sınırı düşünmemiz ve Hakk’ın dışına atmamız lazım geliyor, ona bir ilahlık vermemiz gerekiyor, yani “yok” diye bir ilah çıkartmamız gerekiyor ortaya, öyle bir şey de olmayacağına göre o zaman mutlak manada yokluk yok bir şeyin anlatılması için izafi manada yokluk var, o da şu anda görünmeyen manasınadır. Ama mutlak olarak yokluk değildir. 

Mesela bir buğday tanesi önümüzde bir buğday tanesi tefekkür edelim ektik, toprağa yok oldu, mutlak yok mu oldu? Ama toprağın içerisinde göremiyoruz, şu anda yok sonra filiz vermeye başladı, yavaş yavaş kök vermeye başladı, minicik şey kaskatı toprağı yarıp çıkıyorsa işte bunlar Allah’ın hikmetidir. Müdebbir melekler yani kuvvetler onların dibinde hep bekliyorlar, hep onların görevleri vardır, geniş bir sahaya yayılan kökün, her biri her bir kılcal kökü buğdayı meydana getirecek ham maddeyi atom ve moleküllerini topraktan nasıl çekip alıyor ve de yer çekimine zıt yönde hareket ettiriyor, ayrıca yapraklarında özümleme yapan kimya fabrikası var, kökten aldığı ham maddeyi yaprağındaki klorofil hücreleri ile havadan aldığı karbondioksit maddesini güneşin ışın enerjisi ile nişasta yaparak buğday tanesi içinde depo ediyor. Bu olay bir ilim ile meydana gelmektedir, günümüzde nişasta yapabilen bitkilerin dışında bir fabrika yapılamamıştır, yani insanlığın ilmi bitkilerdeki bu olaya henüz yetişememiştir.

Buna hayran kalmamak mümkün müdür, senin değersiz saydığı bir otta da bu teknoloji vardır, insan bunu öğrendikten sonra bir ağacı, bir dalı hatta bir yaprağı koparmaya cesaret edemez. İşte Allah’ın gani olması, ilminin gani olması her şeyinin gani olması ne müthiş bir hadisedir. İşte o tohumda o kökler gizli idi, gövdesi gizli idi, yaprakları gizli idi, içinde var idi, tohum kendini toprak içinde kendini feda ediyor ama kendisini feda etmese toprak içinde çürüyüp gidecek, bakın göğsünü yarıyor, kendini feda ediyor, feda ediyor ama Cenab-ı Hakk ona kaç tane hayat bahşediyor.

Sen ver bir canını yüzlerce can al, işte o tohum gelişince neleri varsa yaprakları o tanenin içinde iken a’demde idi, izafi yoklukta idi, mutlak yok değil, var idi var olduğu için o çıktı yok olsaydı zaten çıkmazdı, işte izafi yokluk böyledir, yani şu anda yok ama daha sonra olacaktır. Şu anda burada gece yok ama mutlak yokluk değildir, geçici izafi yokluktur. Vakti geldiği zaman olacak onun yerine güneş gidince gece gelecek, gündüz yokluğa gidecektir. Aslında yokluğa gittiği yok da bize göre öyle olmaktadır. Dünyanın yarısı gecede yarısı dönüşümlü olarak gündüzdedir yok olma diye bir şey yoktur. Dünyada yaşananların hepsi izafidir. 

İrade ise icada taalluk eder böylece ma’dum olan bir şeyin icadında meşiyet ile irade müttehit ve müttefik olur. Yani birlikte ittihat etmiş olurlar, iki olarak da bir olurlar. Yani ikisi de birlikte iş görürler. İşte bu i'tibârât üzere Hakk'ın meşiyeti istemesi, onun irâdesi olmuş olur.

İmdi zât-ı Hak, zuhura meyl ve istek gösterdiği zaman bu meşiyyeti, istemesi ile bi'l-cümle sıfâtın sübûtunu diledi. Ve irâde ise bu sıfatlardan bir sıfattır. Her birerlerimiz bir işi ortaya çıkarmak için ona meyl ediyoruz yani muhabbet ediyoruz, mesela bugün buraya gelmemiz bizim batınımızda idi, yoktu, gizli idi, biz ne yaptık, evvela buraya gelmeyi diledik, dilediğimiz zaman ayağa kalktık, yani irademizi ortaya koyduk, o zaman meşiyyet ile irade birlikte çalıştı. Biz kalktık diledik ama irademiz yok ise olamadı ise hasta olduk veya bir misafir geldi veya arabamız arıza yaptı veya yağmur yağdı, işte meşiyyet ettik, diledik ama irade yerine gelmeyince gene olmadı.

İrade meşiyyetinin sıfatlarından bir sıfattır. Meşiyyet olmasaydı irade hükmü ortaya gelmeyecekti. Binâenaleyh Hak bu durumda meşiyyeti, istemesi ile irâdeyi de diledi: yani bir şeyi dilemesi ile de iradeyi de ortaya getirmiş oluyor ama irade meşiyyete bağlıdır, yani dileğine bağlıdır. Dilemese o irade ortaya gelmeyecektir. Ve meşiyyet irâdeyi dileyince irâde meşiyyetin muradı olmuş olur. İrade meşiyyetin isteği ile ortaya gelmiş oluyor. Binâenaleyh meşiyyet ve irâde hakkında, siz bu zikr olunan hükmü veriniz yani dileme ve iradenin faaliyet sahasındaki hali budur diye biliniz. 

-----------------

4. Paragraf:

Ziyâdeyi irâde eder ve naksı irâde eder. Halbuki O'nun meşiyyetinden gayri meşîyyet yoktur (4).

-----------------------

Ya'nî meşiyet ba'zan ziyâdeyi, ya'nî yok olan şeyin îcâdını irâde eder; yani ademde olan, yoklukta olan şeyin meydana çıkmasını murad eder mesela yeni bir iş yapmak gibi veya namaz kılmak gibi, o anda ortada namaz kılma yok, a’demde yani ma’dum, şu anda neredeyse ikindi ezanı okunacak henüz okunmadığına göre a’demdedir, yani yokluktadır. Ama okunmaya başladığı zaman icad olmuş olacaktır. Yani zuhura çıkmış, meydana gelmiş olacaktır. İşte bazen ziyadeyi ezan okunduğu zaman biz meşiyyetimizle gerçi bu Hakk’ın iradesine bağlı bir meşiyyettir, Hakk’ın meşiyyeti, dilemesi bizim ibadet etmemizdir. Bunu iradesel bize ilan ediyor, yani bu ilandan sonra iradeyi biz alıyoruz, iradeden sonra bizim meşiyyetimiz ortaya geliyor, yani Hakk’ın iradesinden sonra bizim meşiyyetimiz ve bizim meşiyyetimizden sonra bizim irademiz meydana geliyor. 

Namaz kılmaya kalkmak, düşünmek bizim meşiyyetimiz ama iradeden sonra gelen bizdeki meşiyyet ama namazı bizatihi kılmaya davranmamız bizim irademizdir. Ba'zen dahi naksı, ya'nî mevcûd olan şeyin i'dâmını irâde eyler. Yani meşiyyet bazen de bir şeyi ortadan kaldırmayı murad eder. Mesela yazın kışa hazırlık yapmak için ağaçlardaki kurumuş dalları kesmeye başlıyoruz, o dal büyük iken onu parçalara ayırarak odun parçası diyerek ismini de değiştiriyoruz. Bu durumda dal i’dam edilmiş oluyor, yani yokluğa gönderilmiş oluyor. 

Halbuki gerek îcâd ve gerek i'dâmda meşiyet-i mutlakadan gayri Hakk'ın meşiyeti yoktur. Yani gerek biz namaz kılmaya kalktığımız, arzu ettiğimiz, istediğimiz meşiyyetimiz yani davranmamız veya herhangi bir şeyi kırıp dökmeye yeniden yapmaya olan isteğimiz gene meşiyyet önde irade ondan sonra geliyor. Yani hem yapmada hem bozmada önde meşiyyet onun ardından da irade gelir.

-----------------

5. Paragraf: 

Şimdi bu, ikisinin arasındaki farktır. Binâenaleyh tahkik et! Ve bir vecihden ikisinin "ayn"ı birdir (5).

---------------------

Ya'nî bâlâda îzâh olunduğu üzere meşiyyet ile irâde arasında bir vecihden fark ve ayrılık vardır. Bu farkı tahkik et! Ve bir vecihden dahi Hakk'ın meşiyyeti, O'nun irâdesi olduğundan ikisinin "ayn"ı müsâvî ve birleşmiştir. Yani bir bakımdan da ikisi de aynıdır.

------------------

6. Paragraf: 

Allah Teâlâ وَلَقَدْ اَتَيْنَا لُقْمَنَ الْحِكْمَةَ (Lokman, 31/12); وَمَنْ يُوءْتَ الْحِكْمَةَ فَقَدْ اُوتِىَ خَيْرًا كَثِيرًا (Bakara, 2/269) ya'nî "Muhakkak biz Lokmana hikmeti i'tâ ettik"; "Ve hikmet verilen kimseye muhakkak hayr-ı kesîr i'tâ olundu" buyurdu. Binâenaleyh Lokman nass ile ve Allah Teâlâ onun için buna şehâdet etmekle, hayr-ı kesîr sahibidir. Ve hikmet ba'zan mütelaffazun-bihâ ve ba'zan meskûtün-anhâ olur. Lokman'ın oğluna olan يَا بُنَىَّ اِنَّهَاۤ اِنْ تَكُ مِثْقَالَ حَبَّةٍ مِنْ خَرْدَلٍ فَتَكُنْ فِى صَخْرَةٍ اَوْ فِى السَّمَوَاتِ اَوْ فِى الاَرْضِ يَاْتِ بِهَا اللَّهُ اِنَّ اللَّهَ (Lokman, 31/16) ya'nî "Ey oğulcuğum! Muhakkak insanın erzak ve a'mâli, eğer hardaldan bir habbe miskâli olsa, o amel ve rızık habbesi bir kaya içinde, yahut göklerde veya arzda bulunsa, Allah Teâlâ onu ihzar eder" kavli gibi ki, işte bu hikmet, hikmet-i mantûkun-bihâdır. O da budur ki: Lokman Allah Teâlâ'yı, o habbe ile muhzır kıldı; ve Allah Teâlâ bunu kitabında takrîr etti; ve bu kavli kailine reddetmedi (6).

------------------

Şimdi birileri gelse de bize sorsalar deseler ki “hikmet, hikmet” diye söyleniyor bazı hanımlar ağırlıklı olmak üzere beylere de söyleniyor da isim olarak da konuyor, bu hikmetin tarifi nedir, nasıl bir şeydir, deseler “hikmet” in güzel bir şey olduğunu genelde biliyoruz da tarifi ve hali yaşantısı nedir diye bir şey sorsalar acaba ne deriz? Buraya baktığımız zaman; 

Hikmet, eşyanın hakikatine o eşyanın haliyle ma'rifettir, bilmektir. Yani eşyayı kendi hakikati ile bilmektir diye ifade edilmiştir. İşte Peygamber Efendimiz “ya Rabbi bana eşyanın hakikatini göster” dediği sır hikmetin yolunu ve kapısını bize açmakta ve şunu da ifade edebiliriz ki bu alemde en büyük keramet hani insanlardan keramet beklerler ya en büyük keramet; kişinin eşyanın hakikatini idrak etmesidir. Bundan daha büyük keramet olmaz. Diğerlerinin hepsi nefsin oyununa girer. Onu hoplattı, onu zıplattı, ondan nurlar çıktı, gözüktü, hopladı, çıktı da ne oldu, ama eşyanın hakikatini bilmekteki hikmeti idrak ettiği zaman kişi eşyayı tanıdığı zaman kendini tanımış olur, kendini tanımış olduğu zaman Rabbını tanımış olur. Rabbını tanıdığı zaman da Hakk’ı tanımış olur. 

Daha bundan büyük olağan üstü bir hadise olur mu? Onun için bunlara hiç kapılmayalım bilhassa tarikat sohbetlerinde bunlara çok özendirilir, şunu gösterdi bu mucizeyi gösterdi, gerçi mucize peygamberlere aittir de o da karıştırılıyor biraz, şu kerameti gösterdi, sonra da sorarlar bunun ne kerameti var diye. Caminin kubbesine havada yürüyerek çıkmış, tamam çıktı da ne oldu, bunun faydası ne oldu, kimin ilmi arttı, Allah’ı mı tanıttı peygamberi mi tanıttı.

Hikmet; eşyanın hakikatini kendi haliyle idrak etmektir. Diğer bir tanımda; “Hikmet”; her şeyi yerli yerinde kullanmaktır diye ifade ediliyor. Her şeyi kendi yerinde kullanmaktır. Olmayacak bir şeyi olmayacak bir yerde kullandığınız zaman yahut herhangi bir makama gelmemiş bir kimseyi siyasi olarak onun akrabası diye verdiğiniz zaman işte orada işler yürümez. Ama oraya ehlini verirseniz o hikmettendir, zaten hikmetin de neticesi yine hikmet olur. 

Diğer şekliyle hikmetten bahsedildiği zaman bir başka ifadesiyle kişilere gelen vasıtasız ilhamdır, vasıtasız bilgidir. Yani kitap okumadan, şunu bunu yapmadan, peki getiren bir vasıta yok mu? Var ama o manada değildir, maddi manada vasıta olmayandır. İşte ilmin ve yaşamın en güzeli hikmet-i ilahiye içerisinde ve hususunda olan yaşamdır. Yani ilmin de en güzeli yaşamın da en güzeli hikmetle olan yaşamdır. 

Zîrâ ancak eşyanın hakikatlerine lâyıkıyla arif olan kimse, hükmünü mahalline vaz' eder. Yani arif olan kimse, o eşyayı nerede kullanacaksa oraya koyar, ilim ise oraya belirtir, o şekilde belirtir, ama ne diyor, arif olan yani alemin hakikatini idrak eden kimse mahalline koyar. Hikmetten nasipsiz olanların eşya hakkında verdikleri hüküm, yerinde olmaz. Yani hikmetin hakikatini bilmeyen kimselerin eşya hakkında şu şudur, bu budur böyledir diye hüküm vermeleri yerinde olmaz.

Onların hükümleri hatâdan sâlim değildir. Yani verdikleri hüküm mutlaka hatalı olur, verilen bir hüküm sahih olmaz. Allah Teâlâ hazretleri bâlâda zikr olunan âyet-i kerîmede ve yüksek hususta şehâdet buyurduğu üzere, bakın Allah şehadet ediyor, bu kelimede Lokman’ın söylediği sözün doğru olduğu hakkında irfaniyet üzere bir söz olduğu hakkında Allah Teala Lokman Hekime şehadet ediyor bu ayette. Hz. Lokmân'a hikmet verdi; ve hikmet ise, hayr-ı kesirdir. Diğer ifade ile “Hikmet” çok büyük hayırdır. 

Ve hikmet ba'zan söylenir ve ba'zan sükut edilmiş bırakılır. Ve telaffuz olunan ve söylenen hikmet, Hz. Lokman'ın oğluna hitaben beyân ettiği kelâmdır ki, Hak Teâlâ onu bâlâda zikr olunan âyet-i kerîmede bildirdi. İşte bu hikmet, mantûkun-bihâ olan, ya'nî söylenilen hikmettir. Yani dışarıya açılan hikmettir. Zîrâ Hz. Lokman Allah Teâlâ'yı habbe (tane) ile hazır kıldı; ve Hak Teâlâ bu kelâmın söyleyicisi olan Hz. Lokmân'a reddetmeyip kendi kitabında zikr etti. 

Yani Ayet-i Kerime içerisinde gelen Lokman’ın oğluna söylediği o tavsiyeleri reddetmedi, yani bırakmadı. Tasdik etti ve kitabına koydu. Yani Lokman Hekim’in oğluna söylediği bu sözleri yani Lokman Hekim’in kendi oğluna söylediği bu sözleri Cenab-ı Hakk ayet yaparak kitabına koydu. Yani Lokman'ın sözünü kitabına koydu. Yani Lokman’ın ağzından Allah söylemiyor, ilk olarak Lokman’ın ağzından çıkıyor ve Kur’an’a öyle giriyor, hususiyeti budur. 

Birçok insandan birçok söz çıkıyor ama Kur’an-ı Kerim’e alınmıyor onların sözleri. Yani Cenab-ı Hakk o sözü ilan etmeden evvel Lokman lisanından ilan ediyor. Lokman lisanından ilan edileni reddetmeyip O’nun sözünü alıp kitabına koyuyor. Demek ki gerçekten Lokman Hekim’in hikmeti “Hekim” aynı zamanda da “Hakim” Allah tarafından da tasdik ediliyor. İşte bu yönüyle bakıldığı zaman her ne kadar ihtilaflı gibi gözükse de bunun peygamberliği sahihtir. Bu belirtilen zati yönleriyle bu kadar bu yönüyle sahihtir. 

Cenab-ı Hakk bir lisanı bir kişinin söylediği sözü alıp da hakikat-i ilahiyeye aykırı olmadığını ve onun izah ettiğinden alıp da koymuşsa bunu tasdik etmiş demektir. Tasdik etmesi de O’nun nübüvvetidir, yalnız rasul değildir, nebidir, nübüvvetin de haber getirmesi dolayısıyla Kur’an’da da bir kıssa olması Lokman Hekim’in oğluna olan hikayesi yani söylediği sözleri de bir hikaye olarak, bir kıssa olarak bize bildirildiğinden ve kelamlaşma olduğundan bu kelamlaşma da haber olduğundan, haber de nebi olduğundan bu sözler içerisindedir nübüvveti.

Ama bunun dışındakiler ise velayetidir. Hızır’da (a.s.) aynen bu şekildedir, Hızır’dan (a.s.) bize gelen o üç hikaye O’nun nübüvvetidir, onun dışındaki hadiseler ise velayetidir. 

Ve bu hikmet, Allah Teâlâ hazretlerinin eşyanın tümünü zâtıyla ve ilmi ile muhît olduğunu bildikten sonra söylenebilir. Yani bu hikmeti bir kimsenin bilebilmesi için, bu hikmeti söyleyebilmesi için, Allah Teala’nın bütün şeyiyeti eşyayı Zatıyla ve ilmi ile muhit olduğunu bilmesi gerekir. Yani habbede de Allah’ın Zat’ı vardır, orada rızık vardır habbenin içerisinde, dağ başındaki tohumun içerisinde de Allah’ın varlığı vardır diye böyle bir nasihatta bulunuyor Lokman Hekim oğluna. Cenab-ı Hakk Lokman Hekim’in kelamını tasdik ederek bu söz Lokman’ındır diye iade etmiyor. 

İlm-i ilahisinden alındığından, kendi Kelam-ı Kadim’ine hatta Tevrat’a, İncil’e değil Kur’an’a koyuyor. Bizlere de böylece bildirmiş oluyor. Yani Lokmani ayetlerden ve Lokmani kanaldan geldiğini Cenab-ı Hakk da tasdik etmiş oluyor. Allahü Teala Hazretlerinin kaffe-i eşyayı Zat’ı ile ve ilmi ile muhit olduğunu bildikten sonra söylenebilir bunlar. 

 İşte bu kelâm eşyânın hakikatlerinin mahiyeti gibi ma'rifetine taalluk ettiği için Hak, onu kailine reddetmedi yani bu sözü söyleyenin sözünü red etmedi, de, kitâb-ı kerîminde bu hakikati ümmet-i Muhammed'e ihbar buyurdu. O gün olan bir hadiseyi daha evvelki kitaplarda beyan etmediğinden o günkü hadiseyi ve o gün yaşanan hadisenin hakikatini Cenab-ı Hakk bize ümmet-i Muhammed’e bildiriyor. Bize ait bir bilgi olduğu için Ümmet-i Muhammed’e bildiriyor.

İşte Ümmet-i Muhammed; bütün meratib-i ilahiyenin tamamına muhatab olduğundan, biz de içinde bulunmakla şeref duyduğumuz Muhammedi meşreb, Muhammedi ümmeti, olduğumuzdan bütün ilm-i ilahiye tamamen ve kemaliyle bizlere indirilmiş durumdadır. İşte bizlerin de mümkün olduğu kadar bu hakikatlerden ve bu hakikatlerdeki hikmetlerden faydalanmamız lehimize olur, yani bu hikmetlerden bu dünya aleminden ne kadar çok giyinebilirsek, sahiplenebilirsek, ahiretteki yerimiz, değerimiz de o derece yüksek olacaktır. 

Diğer bir ifade ile Hakk’a yakınlığımız o nisbette olacaktır. Ne kadar ilm-i ilahiye, irfan-ı ilahiye, hikmet-i ilahiye bilebiliyor isek yani Hakk’ı ne kadar yakından ilmi manada samimi olarak ve mutlak tasdik edici olarak bunları böyle idrak ediyor isek Rabbımıza daha bugünden o yakınlıkta ahirette de bu açılmış olarak yani açık bir yakiynlik olarak zuhura çıkacaktır inşeallah. Bu hakikati ümmet-i Muhammed’e ihbar buyurdu, haber verdi. Bakın başka ümmetlere haber vermedi. Çünkü başka ümmetler bu hakikati idrak edecek durumda değildir. 

Çünkü bazıları tenzih ile bazıları teşbih ile müptela olduklarından ama ümmet-i Muhammed ise tevhid ile alakadar olduğundan yani tenzihi ve teşbihi birleştirerek tevhid ehli olduklarından kendileri hakkında tereddütlü hiçbir mesele kalmaz. Sadece tenzih ile şartlanmış olan bir kimse teşbihi anlayamaz, sadece teşbihat ile şartlanmış olan kimse tenzihi anlayamaz, bunları ayrı ayrı anlayan kimse diğerini inkar eder. Ama tevhid ehli sen de haklısın, sen de haklısın der çünkü iki düşüncenin de iki mertebenin de kendi bulundukları yerde haklılıkları vardır. Diğer taraftan tabi ki haklılıkları yoktur. Ama tevhid ehli bunların hakkını verir.

Gece ile gündüz bir olduğu zaman biri geldiği zaman biri gidiyor, yaz ile kış gibi, kış geldiği zaman sancağını çekiyor “benim” diyor, yaz geldiği zaman sancağını çekiyor “benim yakarım” diyor. Ama arif onu yukarıdan seyrediyor siz ikiniz de aynı şeysiniz, ne kavga ediyorsunuz diyor. 

 Zîrâ Hak Teâlâ وَاللَّهُ مِنْ وَرَاۤئِهِمْ مُحِيطٌ (Bûrûc, 85/20) “cenab-ı Hakk bütün ulvi veya süfli denilen mertebeleri Zat’ıyla muhittir” ve وَهُوَ مَعَكُمْ اَيْنَ مَاكُنْتُمْ (Hadîd, 57/4) “siz nerede idiniz O sizinle beraberdi” âyet-i kerîmeleri mucibince, bil-cümle ulvî ve süflî mertebeleri zâtıyla kuşatandır. Başka ayet-i kerimeler olmasa sadece bu ayet-i Kerime insanın Cenab-ı Hakk’a ne kadar yakın, diğer bir ifade ile ne kadar birlikte olduğunu açık olarak göstermesi için yeter de artar bile. 

Hani وَسِعَ كُرْسِيُّهُ السَّمَوَاتِ وَالاَرْضَ 2/255 okuyoruz ya her gün, orada da yazıyor “O’nun kürsisi her şeyi ihata etmiştir, içten ve dıştan sarmıştır”. Şu halde her ihzar kıldığı, yani hazır ettiği, zuhura getirdiği, var ettiği gerek rûhânî ve gerek yani gerek batıni manada görülmeyen olan gıdalar diğeri de sûrî olarak zahiri olarak görülen gıdalar erzak ve gıdanın, bütün bu gıdaların Hak Teâlâ hazretleri, hakikat cihetinden "ayn"ı olur. Yani bu gıdaların hepsi hakikat cihetinden Hak Teala’nın aynı olur. Yani yediğimiz ne gıdalar varsa “Allah mevcudatın gıdasıdır” demişti baş taraflarda yani enerji diyelim zahir ve batın, yediğimiz her şey O’nun zahir isminden yani zahiri gıdalar “Zahir” isminden “Rezzak” isminin zuhurundan, batındaki ruhani gıdalar da ilmi mahiyette olan ruhani gıdalar da “Batın ve Latif” isminin vermiş olduğu rızıklardandır. 

------------------

7. Paragraf:

Ve hikmet-i meskütün-anhâya gelince, halbuki o, karîne-i hâl ile bilindi, habbe ile mü'tâ-ileyh olandan onun sâkit olmasıdır. İmdi onu zikr etmedi; ve oğluna "Allah onu sana veya senin gayrına ihzar eder" demedi. Binâenaleyh ityânı âmmen irsal etti; ve nazırın, Allah Teâlâ'nın وَهُوَ اللَّهُ فِى السَّمَوَاتِ وَفِى الاَرْضِ (En'âm, 6/3) kavline nazar etmesi için tenbîh olarak mü'tâ-bihi semâvâtta veyahut arzda kıldı (7).

---------------------

Ya'nî Hz. Lokman'ın oğluna hitaben söyleyip Kur'ân'da ihbar buyrulan kelâmda gizlediği sakıt bıraktığı hikmet, habbenin kime verilmiş olunduğunu beyân etmemesidir. Hani yukarıda dedi ya hikmetin bir kısmını açtı bir kısmını da sükut etti açmadı, işte açtıkları belli zaten ayet-i kerimede açmış olanlar, dağın taşın arasında olan habbeler Allah’ın rızkından başka bir şey değildir diye belirtilen kelimeler, Hz. Lokman yalnız, habbe ister semâvâtta, ister yerde ve ister kaya içinde olsun, Allah Teâlâ onu ihzar eder, yani zuhura getirir dedi. 

Bu habbe yani bu tohum kendisine ihzar olunan şahsı zikr etmedi; yani bu tohum kime verilir, kimin için yapılır, neden yapılır, ne yapılır bundan diye onu bildirmedi diyor. Bakın ayet-i kerimelerde görmemiz gereken nasıl detaylar var, oradaki hikmetin bir kısmını meydana getirdi, yani Allah Teala bütün alemde vasidir, neler varsa bunların hepsi Allah’ın insanlara verdiği gıdasıdır, diye açık olarak bildirdi. Cem olarak bildirdi, ancak habbe ister semavatta, ister yerde ve ister kaya içerisinde olsun Allah Teala onu ihzar eder, yani meydana getirir dedi. Bu habbe kendisine ihzar olunan şahsı zikretmedi. Yani padişahlara mıdır, sultanlara mıdır, kullara mıdır, hayvanlara mıdır, insanlara mıdır diye bunu zikretmedi. 

Ve Allah, tahsîsan o habbeyi sana ve senden başkalarına getirir demedi yani Lokman Hekim’de bunu böyle bıraktı. Yani Lokman Hekim’in sözünde de “bu habbeyi oğlum sana da tahsis etti” demedi. Sadece genel olarak bildirdi, isterse o kendi oğlu olsun, isterse çevresindeki kimselerden olsun aynıdır. Ama muhatab olarak oğlunu almış vaziyette sözü söyledi. Belki habbenin ihzarını süret-i umûmiyyede zikr etti. 

Ve Hz Lokman nazırın وَهُوَ اللَّهُ فِى السَّمَوَاتِ وَفِى الاَرْضِ "O göklerde, yerde Allah'dır" (En'âm, 6/3) âyet-i kerîmesine nazar etmesi için, tenbîh olmak üzere ihzar olunan habbeyi semâvâtta veya arzda kıldı. Yani Cenab-ı Hakk semavatta ve arzda rızıklar kıldı. Ve Hz Lokmân'ın tahsis etmeyip, umumileştirme etmesindeki hikmet budur ki: Allah Teâlâ semâvi taayyünat ve arziye olan taayyün ile mütaayyindir. Yani semavat ve arz da tayin olarak zuhura gelmiştir.

Ve Hak o taayyünat ile müteayyin olunca yani taayyunat ile ortaya çıkınca ve kendini o şekilde vasıflandırınca elbette onların cümlesinde hâzırdır, yani Cenab-ı Hakk bütün bu alemde taayyünatın kendisi olduğunu bildirince tabi ki bütün bu taayyünde ne varsa süfli, ulvi ne varsa hepsinde kendisi hazırdır. Tabi olarak onların cümlesinde hazırdır. Gerek sürî ve gerek ma'nevî erzak dahi o müteayyinat cümlesindendir; bakın Cenab-ı Hakk’ı ne kadar güzel bütün alemde yaygın ve hakim olmasının ne şekilde olduğunu açık olarak göstermektedir. ve bunun gibi rızıklanmış olan şahıslar dahi umumi olarak bu zahir oluşa dâhildir. Bütün bu alemde görülen zahiri ve batıni taayyünat Hakk’ın varlığının taayyünatı ve varlığının rızkıdır, ama şahıslar ve bütün varlıklar dahi zaten bu taayyünatın içindedirler. Ondan ayrı değildir demek istiyor. 

Binâenaleyh Allah Teâlâ rızk ile rızıklananın "ayn"ı olup, rızkı bu haysiyyetle umumi, olarak getirir. Zîrâ Allah'ın yerde ve göklerde Allah olması, bi'l-cümle taayyünât-ı semâviyye ve arzıyye ile zahir olma olup, onlarda hâzır olmasına bağlıdır. Şimdi Cenab-ı Hakk diyelim arzda var yani burada var, insanlık aleminde ayda, güneşte yok, göklerde yok dersek oralara başka bir hükümdar vermemiz gerekecektir. Yani başka bir sahip bulmamız gerekecektir, böyle düşündüğümüzde de bu da şirkin ta kendisi olacağından tevhide aykırıdır, küfürdür olmaz. 

O zaman dünyada var da ayda, güneşte, gökte yok diyemeyiz, eğer güneş varsa o güneşin varlığı zaten Cenab-ı Hakk’ın varlığının ispatıdır. O olmazsa güneş olmaz, Ve eğer taayünatın ve rızk ile rızıklananın gayrı olsa, vücüd-ı Hakk'ın sınırlanması ve onun hudûd-ı vücûdu, bunların hududundan ayrı bulunması lâzım gelip, bu surette umuma rızık vermek müşkil olurdu. Onları ayrı ayrı dışarıdan beslemek gerekirdi, o zaman da müşkül olurdu, zor olurdu, olmazdı ama rızkın ve merzukun ve alemlerin bütün varlığı içerisinde varlığında diğer ifade ile onlar Allah’ın varlığında ve tümüyle birlikte olduğundan rızık ve merzuk kolay olur. Yani mahallinden dağılmaktadır. 

Binâenaleyh Allah Teâlâ latif vücûdunu teksif edip, bizim a'yân-ı a’demiyyemizin gıdası ve rızkı olduğu gibi, vücûd-ı kevnî ve hisside dahi gıda suretinde bizim rızkımız oldu. Latif olan vücudunu kesif edip, yoğunlaştırıp bizim yokluktaki ayan-ı sabitemizin yani yokluktaki varlığımızın gıdası ve rızkı olduğu gibi bütün bu alemlerde zuhura gelmiş olan varlığı ile ve hisside dahi, burası his, müşahede alemidir, kevn alemidir, bu alemde hissettiğimiz alemde dahi gıda suretinde Cenab-ı Hakk bizim rızkımız oldu. Yani yediğimiz bütün gıdalar Cenab-ı Hakk’ın kendi varlığında bize lütfettiği gıdalardır. Gerçek manada isimlendirmek gerekirse bu hadiseyi “Maide Sofrası” denen budur. 

Ey hakikate talip olmuş kimseler, bu sözlerden ürkme! Vücud birdir, o da Hakk'ın vücûd-ı hakîkîsidir. Biz bu aleme mahluk yaratılmış olarak bakıyoruz, işte bu alemlerin hakikatini anladığımız zaman bu da hikmetlerden bir hikmettir. O vücûd-ı hakîkî her bir mertebede birer suretle tecelli eden olur. Kendini değişik şekillerde gösterir. 

 Suver-i kesîre, yani kesir olan bu suretler çok olan bu suretler esmasının kesretinden çıkandır. Her bir esma, bir isim, gördüğümüz bütün alemde ne varsa o isimlerin zuhuru yani görüntüsüdür, yani şekil olarak gördüğümüz her şey bir ismin batınındaki olan ismin görüntüye gelmesidir. Vahdet-i vücûdu tasdikten ürken ancak evhâmdır. Ürkmek bir tarafa ayrıca inkar da vardır, inkar olduğu zaman bu da çok ağır bir suçlama olur. Yani vahdet-i vücudu inkar eden çok ağır bir suçlama yapmış olur, o zaman vahdet-i vücudu inkar etmek demek başka ilahlar edinmek demektir, kişi farkında olmadan, eğer vahdet-i vücut olarak tek olarak görmez de Allah yukarıda aşağıdakiler mahluktur yaratılmıştır, halktır halkiyettir der de bu vücudu başka ayrı bir vücut olarak görürse zaten şirk ehli olmuş olur, isterse başı secde de olsun. 

Ancak bu açık şirk değil, içte olan bir şirktir, batını olan bir şirktir, dışarıda mücazata sebep olmaz ancak irfaniyetine mani olur. Yani Allah’ı bilmesine mani olur. Zîrâ nazar-ı vehmi Hakk'ın vücuduyla varlıkların vücudu ayrı görür. Burada bu hakikatleri idrak edemezsek, ahirette fark ehli fırka ehli olarak kalırız. Ama cennet ehli olunur, o konu ayrı konudur, cennet ehli olmak başka Arif olmak başka bir şeydir. 

----------------

8. Paragraf: 

İmdi Lokman tekellüm ettiği şeyle ve kendisinden sükût eylediği şeyle, muhakkak Hak, her malumun 'ayn"ı olduğunu haber verdi. Zîrâ ma'lûm, şeyden eammdır. Binâenaleyh ma'lûm, nekerâtın enkeridir (8).

-----------------

Hani sohbete başlarken söylemişti ya, hikmetin bir açık tarafı var, söylenmeyen açılmayan tarafı var, şimdi oraya geliyor, Ya'nî Hz. Lokman oğluna hitaben tekellüm eylediği kelâm ile, Hak her ma'lûmun "ayn"ı olduğunu haber verdi ki, bâlâda biraz îzâh edilmiş idi. Yani Allah her malumun aynı oldu, yani her bilinenin aynı olduğunu haber verdi oğluna o tavsiyelerinde. Ve keza sükut edip yani o söylediği söz içerisinde bir cümle içerisinde bazılarını açık etti, hikmeti bir kısmını etmedi dediği bölüme geliyor şimdi. Ve keza, ayrıca şöyle ki sükut edip bu kelamda karine-i hal ile bize ihbar eylediği şey dahi yine bu manadadır. Karine-i hal, yani gizli kelamın içinde gizli olarak haber verdiği şey, yani bizim idrakimize bizim anlayışımıza tevdi eylediği, yönelttiği bizi dolayısıyla tefekküre yönelttiği şey de bu kelamın içinde mevcuttu. 

Yani Lokman Hekimin oğluna daha evvelki ayet-i kerimede belirtildiği yerde, o haberde açık olanı da söyledi, bir de onun içerisinde gizli olanı da vardı, kelamda karine-i hal ile, gizli hal ile bize ihbar eylediği şey dahi haber verdiği şey dahi yine bu manadır. 

Zîrâ taayyünattan her biri ve taayyünat cümlesinden bulunan her bir rızık şey'-i ma'lûmdan ibarettir; her ne kadar onu orada gizlemediyse de yani birinci bölümde açık olarak haber verdiği şeyler ile ikinci bölümde haber vermediği şeyler dahi, biraz düşünülünce haber verilmiş şeylerden gibidir diyor, açık olarak söylemedi, bilinenin içinde bilinmeyeni de bildirdi. Ve Hak bu ma'lûm olan taayyünatın ne suretle "ayn"ı olduğu yukarıda îzâh olundu. Yani Hakk malum olan taayyünatın yani bilinen bu taayyünatın ne suretle aynı olduğu yukarıda izah olundu. Yani bilinen bu taayyünatın aynı olduğu, ne suretle aynı olduğu yukarıda izah edildi. 

İşte Hz. Lokmân'ın söylediği kelâmla haber verdiği ma'nâ budur. Ve kesîf şehadet aleminde meydana çıkmış olan eşyâyı ma'lûmeden her biri, bilinen eşyadan her biri kendi a'yân-ı sabitelerinin gölgeleri olduğu ve a'yân-ı sabite ise ilm-i ilâhîde sabit olan esmânın malum suretleri bulunduğu cihetle, bunların dahi Hakk "ayn"ı olur. Yani alemde ne kadar varlık varsa evvela bunlar ayan-ı sabite olarak meydana geliyor, bu ayan-ı sabiteler de esma-i ilahiyenin çokluğu, çeşitliliği kadar çeşitlidir ve bu ayan-ı sabiteler bu suret aleminde görünenlerin gölgeleridir. İşte bu suretle dahi Hakk bunların dahi aynı olur. 

Başka bir tabir ile Hakk, zahir olan a'yân-ı hâriciyyenin "ayn"ı olunca, yani zahire gelen ayanın, görünenlerin aynı olunca onların bâtını olan a'yân-ı sabitenin dahi "ayn"ı olur. Binâenaleyh Hak, bir şeyin zahirinin "ayn"ıdır; diye tekellüm edilmekle iktifa olunup, Hak o şeyin batınının "ayn"ıdır; denilmekten sükût edilse, karine-i hâl ile bu ma'nâ haber verilmiş olur. 

Hz. Şeyh (r.a.) burada: "Hak her şeyin, eşyanın "ayn"ıdır" demedi de. "Hak her ma'lûmun aynıdır" dedi. Yani her bilinenin aynıdır dedi. Bunun sebebi nedir? diye suâl olunursa, cevâbı budur ki: Zîrâ "ma'lûm", şeyden daha umumidir. Ortada varlıkları ifade eden iki kelime var, yani tarif babında iki kelime var, birisi “malum” yani bunlar bilinen şeyler, eşyalar, bir de bunların ismi teker teker şey, fakat cem olarak dediğimizde “eşya” yani çoğulu eşyadır. Biz eşyalar dediğimiz zaman şeylerler diyoruz yanlış kullanıyoruz. 

Yani çevrede gördüğümüz varlıkların ifadesi iki türlü biri “malum” bilinen, şu sehpaya işaret ettiğimiz zaman aklımıza gelen şey diye söylemeden o bizim aklımızda şey’i bize getiriyor yani onun isminin ne olduğunu getiriyor, ismi “malum” işte bilinendir. Yani biz onu gördüğümüz zaman kelam ama kafamızda o kelamı duyuyoruz, sehpadır diye ki bu “malum” oluyor. İşte “malum” bir bilinen diğer ifadesiyle de “şey”dir, “malum” “şey”den daha kapsamlıdır. Varlığı tarif eden bildiren iki kelimeden “malum” kelimesi şeyiyyet kelimesinden daha kapsamlıdır demek istiyor. Biz ikisinin de aynı olduğunu zanneder, “malum” bilinen “şey”den daha kapsamlıdır. Binâenaleyh ma'lûm bilinmeyenin en bilinmeyenidir, Bunun îzâhı budur ki, "ma'lüm"un üç ve "şey"in iki mertebesi vardır. Oyüzden “malum” daha kapsamlıdır. Ma'lûmun mertebeleri şunlardır:

1-Taayyün-i evvel. Ya'nî vahdet mertebesinde Hakk'ın bi'l-cümle şuûnât-ı zâtiyyesinin tafsilâtı helak olmuştur; mertebelerin evveli taayyün-u evvel, taayyün-u sani, diye ifade edilir, onun üstündeki mertebenin ismine la taayyün yani taayyünsüzlük mertebesidir. Hiçbir varlık tabiri olmayan orası da amaiyet, ahadiyet mertebeleridir. Ahadiyetten vahadiyete geçerken taayyünat-ı evvel, yani birinci taayyünat mertebesidir, işte bu taayyün-u evvel yani vahdet mertebesinde, birlik mertebesinde Hakk’ın bil cümle şuunat-ı Zat’iyesinin yani bütün batınındaki şuunat, şe’n-i Zatiyesinin tafsilatı müstehlektir yani helaktır, yani kendi bünyesindedir, dışarıya zuhurları yoktur, sıfatların, isimlerin, fiillerin ne varsa hepsi orda müstehlek, helak yani kendi varlığındadır, zuhura çıkmamıştır, hiç birisi diğerinden seçilmiş değildir; o mertebede hiçbir isim diğerinden üstün değildir. 

Yani Zahir ile Batın, Kahhar ile Cebbar, Rahman ile Müntakıym diğer isimler de böyledir, Mudil ve Hadi, isimleri birbirinden üstün değildir. Çünkü orada hiçbir faaliyet yoktur. (Değişik tohumların bir arada bulunması gibi) sadece ilm-i ilahide işte ilk taayyün-u evvel dedikleri budur. La taayyün mertebesinde bunlar da belirlenmiş değildir. Taayyün-u evvel de bunlar belirtilmiş. Bu tecelliye ne diyorlar, “tecelli-i akdes” deniyor. Yani çok mukaddes tecelli anlamındadır. Neden, kendinde kendi ile kendisinin, kendisine tecellisi ve kendisine de olan bir tecellidir. Tecelli-i mukaddes ise taayyün-u sanide olan yani kudsi tecelli zuhura doğru başlayan bir tecellidir. 

Ve Hak bu mertebede (taayyünat-ı evvel) kendi zâtında bi'l-kuvve mündemic olan nisbetler ve şe’nlerin icmâlen bilir; kendinde kendi bilir. Yani Hakk bu mertebede kendi Zat’ında bil kuvve yani kuvve ile yani varlığında mevcut olan nisbetler ve şuunatı cem olarak bilir. Yani hepsini bilir ne varsa. 

Ve bu ilim, Hakk'ın kendi zâtına olan ilmidir ve kadîmdir; yani ezeli olan ilimdir ve "ilim", "âlim" ve "ma'lûm" bu mertebede şey'-i vâhid olduğu cihetle, yani tek şey olduğu cihetle Hakk'ın bu ilmi, ma'lûma tâbi' değildir. İlim iki türlüdür, biri maluma tabi olan ilim, birisi de malumun tabi olduğu ilimdir. İlim maluma tabidir denen ilim zuhurda meydana gelmiş olan şeyiyete bakarak onun bir üstünü düşünmek olmaktadır. Bunlar taayyün-ü efalde gözüküyor. 

Şimdi ortaya konan bir şey icat edildi, o ilim o icada bağlıdır. Yani o icat edilen şey görülmemiş olsa ilim bilinmeyecekti. Burada ilim maluma tabi oldu. Bizim içerimizde yapacağımız bir şeyler var diyelim o dışarıya çıkmadığı için bilinmiyor, ne zaman biz onu dışarıya çıkardık yaptık, gezdik, tozduk, yedik, içtik, kendi işimizi yaptık bizden bir şey zuhura çıktı, o maluma tabi oldu, içimizde ama niyetimiz vardı. İşte bizim içimizdeki ilim yaptığımız fiille dışarıya çıktı o zaman ilim maluma tabi oldu. 

Ama yukarıda bahsedilen malum ilme tabi oldu, eğer o malumun içerisinde o ilim olmasaydı malum meydana çıkmayacaktı. Yani bir mucidin aklında o bilgi olmasaydı icat ettiği şey ortaya çıkmazdı. O zaman malum ilme tabi oldu. Ama zuhurda uçtan baktığımız zaman ilim maluma tabi oldu yani o şekilde bilindi. Alim ve malum bu mertebede şey-i vahid olduğu cihetle yani tek şey olduğu cihetle Hakk’ın bu ilmi maluma tabi değildir. Yani Hakk’ın ilmi maluma tabi değildir bu mertebede kendi varlığında olduğu için. 

Ve bütün nisbetler ve Zat’i oluşumlar burada yekdiğerinin aynı olduğundan, bunlara "eşya" ta'bir olunamaz. İşte malum ile eşyanın arasındaki fark bu mertebededir. Genel olarak bunların hepsi malum, yani malum olanlar ilme tabi, ama bunların hepsine birlikte malum dendiği için işte bundan sonra meydana gelenler eşya tabir edildiğinden malumun kapsamı daha geniştir, daha üst mertebeye dayanmaktadır. Ve هَلْ اَتَى عَلَى الاِنْسَانِ حِينٌ مِنَ الدَّهْرِ لَمْ يَكُنْ شَيْئًا مَذْكُورًا (insân. 76/1) bu ayette Kur’an-ı Kerim’de “insan” olarak bahsediliyor, diğer ayetlerde “nas”, “ins” gibi kullanılıyor. شَيْئًا bakın şeyiyet daha o mertebede ortaya çıkmıştı ama malum vardı insandan bilinen olarak malum olarak bahsediliyor. Bu ayet-i kerime ve benzerleri tasavvuf sohbetleri ile ancak anlaşılabilmektedir. İnsanın varlığının çok ezelde olduğunu belirten ancak proje halinde olduğu için daha henüz projesinin bile malumda olduğu, ilahi malumda olduğu yani Allah’ın kendi varlığında mevcut olduğu henüz ortaya isim olarak dahi çıkmadığı mertebeden bahsediyor. 

 عَلَى الاِنْسَانِ حِينٌ مِنَ الدَّهْرِ insanın üzerinden bir zaman geçmedi mi ki, başta da اَتَى dikkat ediniz, iyi biliniz, bu noktayı ihmal etmeyiniz, de düşününüz diye de bir ikaz ihtar vardır. عَلَى الاِنْسَانِ حِينٌ مِنَ الدَّهْرِ bir müddet, devir geçmedi mi ki anılan bir şey değildi. Bakın hem insandan bahsediyor hem de anılan bir şey değildi diyor sanki birbirine ters gibi görünüyor. Allah’ın ezeli varlığında varlığı ile birlikte programımız var, hatta o bahsedilen yerde henüz uluhiyet Allah’lık ismi de yoktu. İnsan daha orada mevcuttu. Bakın bizim ne müthiş bir ezelimiz vardır. İşte “İnsan” diye bir varlık var, bakın Cenab-ı Hakk’ın “İnsan” ismini insana yani Âdem’e bizlerin de içinde bulunduğumuz bu şerefle kendi hakikatimizi idrak etmeliyiz. 

Yoksa biz şu tarihte doğduk, bu tarihte doğduk değildir. O tarihte meydana gelen terkip bedenle, biz Âdem (a.s.) ile başlıyor dünyadaki hayatımız. Allah’ın varlığında ise ezeli ve ebedi varız. Nefsimizi azıcık bir değere satalım da bize aslı olan kalsın onu satmayalım kimseye. “İnsan üzerinden biz zaman geçmedi mi ki o anılan bir şey değildi” hem insanın varlığını ispatlıyor hem de daha henüz faaliyete çıkmadığını bize bildiriyor. لَمْ يَكُنْ شَيْئًا مَذْكُورًا o zikredilen bir şey değildi, şimdi biz burada hakikatimiz itibariyle malumuz, daha önce iki kelime söylemişti birisi malum, birisi şeyiyet diye, malum olarak da varız, şey olarak da varız. İnsanın üstünde iki kapsamı da vardır. Bunun birinci aşaması bu yani insanlığın Cenab-ı Hakk’ın insandan haber vermesi bakın meleklerden çok evvel, melekler dünyevi faaliyetle ortaya çıktılar. Yani fiil aleminin faaliyeti ile ortaya çıktılar. Onun için Cebrail (a.s.) diyor “Ben yanarım” neden çünkü yukarıda Zat mertebesinde malumu yoktur da ondan. Sıfat mertebesinde programı vardır. Diğerleri de öyle cinler de öyledir. Bakın Kur’an-ı Kerim’de diğer mahlukatlar ile ilgili böyle bir haber yoktur. 

Bu ayet-i Kerime insandan ilk haber veren ayet-i Kerimedir. Yani ezeli halinden ilk haber veren ayet-i Kerimedir. Rahmaniyete dönük yani taayyün-u evvel taayyün-u saniye dönük, la taayyünden burası taayyün-u evvele dönük, taayyün-u saniye dönük olan da “er Rahman allemel Kur’an”dan bahsedilen ikinci sırası bu, yani insanın insanlara haber verilişi budur. Diğer bir ifade ile alemlere haber verilişidir. Rahman sıfat mertebesinde 2/30 ayeti ise esma mertebesinde وَاِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلۤئِكَةِ اِنِّى جَاعِلٌ فِى الاَرْضِ خَلِيفَةً insandan verilen haber اهْبِطُوا بَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّ 2/36 da efal mertebesinde insandan verilen haberdir. Yani “yeryüzüne ininiz bir birinize düşman olarak” ifadesiyle insanın oluşumu bildirilişi dört aşamada oldu. İşte bu birinci aşaması burada malum ve şeyin insan üstünde var olduğunu belirten bir ayet-i Kerimedir. 

Âyet-i kerîmesinde bu ma'nâya işaret buyurulur. Şu halde bu mertebede şe’nlerden hiç birisi şey'-i mezkûr değil iken, yani şeyiyet olarak zikredilen bir şey değil iken Hakk indinde ma'lûm olan ancak yine Hak'tır. Yani bunların hepsinin bilinmesi Hakk’ın yanında Hakk’ın indinde ancak yine Hakk’tır. Neden, zuhur olmadığı için Hakk’ın Hakk olarak Zat olarak kendi Zat’ındadır. Şimdi malumun birincisi budur. 

2.Zâtının aynı olan meşiyyet-i Hak'la, ya'nî Hakk'ın zâtının zuhura olan meyil ile, yani Hakk’ın dilemesi Zat’ının dilemesidir,Hakk'ın zâtında bi'l-kuvve mündemic olan şe’nler ilm-i ilâhîde zahir olup taayyün-ilmî kisvesini giyerler; ve ilm-i ilâhîde ne suretle zahir oldularsa, o suretle Hakk'ın ma'lûmu olurlar; yani ayan-ı sabiteleri ile ilm-i ilahide nasıl bir program çizilmişse o program ile kisve giyerler latif varlıklar olarak, ilmi varlıklar olarak hatta orada letafet de yok da ilim var, ve bu şe’nlerin her birerleri bu mertebede yek dîğerinden ayrılırlar. İlmi birer kisve giydikleri zaman kimlikleri belirginleşmiş olur. Daha yukarıda hepsi bir bütün idi. Maşeallah dediğimiz zaman “Allah ne güzel dilemiş” manasınadır. Yani “maşeallah dediğimizde sahipliği Hakk’a vermiş oluyoruz. 

İşte bu ilmi suretlere "eşyâ-yı gaybiyye" diye isim verilir; eşyanın gayblarıdır; ve bu mertebenin adı mertebe-i vâhidîyyettir ki, Hakk'ın latif zatı, vahdet mertebesinden bu mertebeye tenezzülünden ibarettir. Vücûd-ı hissî ve şehâdîye gelen her blr vücûd, ilâhiye iradeye ile, bu mertebeden nazil olarak mevcûd olur.

3. yani “malum kelimesinin üçüncüsü Hazret-i şehâdet mertebesinde müteayyin olan, yani meydana gelmiş olan eşyâ-yı kesifedir ki ism-i Zâhir isminin taht-ı hîtasında mevcûd olduğu için, onların vücüdları, bu mertebeden evvelki mevcudatın cümlesinden en zahir ve en toplu olur; yani bundan evvelki esma mertebesinden daha zahir olur. Yani daha çok zuhurda, daha çok görünürde olur ve ecma daha çok cem olur ve bunların her birisine hem "şey" ve hem de "ma'lûm" ıtlak olunur bu mertebede. İşte baştaki “şey” ve “malum” dediği budur. Zîrâ yek dîğerinden hudûd-ı hissî hudud ile sınırlı olmuşlardır. 

Yani hissi bir anlayışla yani elle tutuyoruz, müşahedeli hissi bir anlayışla birbirinden hududlanmışlardır. İki bardak birbirinin görüntüsü aynı olduğu halde birleştiremiyorsun, ne kadar aynı olsa da mutlak ayrılıkları vardır. Ama bunlar esma aleminde latif ayrılıkta idiler, ilm-i ilahide de ilmi manada ayrılıkta idiler ama bir bütünlük içerisinde ayrılıkta idiler. Zat’ta ise zaten isimleri de her birisi birbirinin aynı idi. Ama efal alemine gelip zuhur bulunduğunda her birisi ayrı bir kisve ayrı bir elbise giydiler ve buradaki ayrılıkları da kendilerine göre mutlak bir ayrılık oldu. Mutlak bir ayrılık derken Allah’ın varlığından mutlak bir da ayrılık değil, Allah her yerde tek olarak zuhur ettiğinden, kendisi tek olduğu gibi her varlıkta tek ve ikinci bir defa aynı şeyi de tecellide bulunmadığından her varlık mutlak bir teklik üzere kendi şahısları bakımından bakıldığında şeyiyet olarak bakıldığında. 

"Şey"in mertebelerine gelince, bunun dahi iki mertebesi vardır denilmiş idi: burada üç mertebede neyi bahsetti; “malum”u bahsetti. Hani ilk cümlede de demişti ya “Malum” “şey” den daha eamdır, daha kapsamlıdır, dediği bunu bahsetti şimdi “şey” in iki halini bildiriyor, 

1."Şey"in ilk mertebesi, "ma'lûm"un ikinci mertebesinden itibaren bed' eder, yani meydana gelir. Yani “Malum”un ikinci mertebesi “şey” in birinci mertebesidir, oradan başlıyor. “Malum”un ikinci mertebesinden itibaren bed eder Nitekim tafsil olundu; ve bu mertebe ilmi ma’lumat mertebesidir. Bu mertebe esma alemindeki varlıkların artık kimlik almış “şey” hükmüne girdikleri mahaldir. Ondan evvelki “malum”du yani bilinen, ilm-i ilahi de malumlar idi. Şeyiyet esma mertebesinde başladı, 

2.Şu içinde bulunduğumuz kesîf şehâdet alemi mertebesidir şeylik mertebesi. Bunu îzâhı da ma'lûmun üçüncü mertebesinde geçti. Binâenaleyh Fass-i Sâlihî'de tekvîn bahsinde îzâh olunan şey'iyyet, ilm-i ilâhi mertebesinde sabit olur. İşte "ma'lûm"un "şey"den daha umumi olması budur. Ve "ma'lûm", evvelki mertebesine nazaran pek meçhul olduğundan, hani “insan üzerinden bir zaman geçmedi mi ki o anılan bir şey değildi” bilinmeyen bir şey idi, çok meçhul, ne olduğu belli değil, insan bir ismi var ama ne olduğu belli değil orada, bildirilmiş değildir, belirsizlerin en belirsizi oldu.

Zîrâ zâtta bi'l-kuvve mündemiç olan şuûnâta yani Allah’ın Zat’ında kuvvesinde içinde mevcut olan bütün şuunat-ı zatiye ne varsa zâtın gayrısının ıttılâ'ı mümkün değildir; yani herhangi bir mahluk yani halk edilmişin, halk edilenin batınında olanı bilmesi mümkün değildir, orası meçhulün meçhulüdür. Yani derinliğin derinliğidir. Ve belki bu şuünâtı zâtın bilmesi, ism-i Zâhir'in taht-ı hîtasında zuhurundan sonra görmesi ve bilmesi gibi değildir. Şimdi bir şey zuhura geldikten sonra görünmesi, bilinmesi Allah’ın kendi Zat’ındaki şeyiyeti bilmesi öyle değildir. Yani bizler için herhangi bir şeyi ilim olarak bilelim ama onun suret ve şekil olarak görmedikçe ilimde ne kadar tasavvur ve tahayyül etsek de onun hakikatini anlayamayız. 

Çünkü kendi kurduğumuz hayale göre onu düşünmüş oluruz. Kendi kurgumuza kendi yapımıza göre o şeyi düşünürüz. Yani yanlışını düşünürüz, karşımıza çıktığı zaman başkaymış deriz. Yukarıda bahsedildi, bir “malum” ilme tabidir, bir de ilim maluma tabidir, burada maluma tabi olan ilmin gözükmesiyle bilinir ilim yani maluma bakarak o ilim bilinir. Allah’ın bilgisi böyle değildir diyor, biz bir şeyi gördükten sonra onun ilmini anlamaya çalışırız. Yani evvela gözümüzle evvela şeyi göreceğiz, ha bunun yapısı da böyleymiş, malzemesi de böyleymiş diye.

Mesela bize tahtadan bir araba yapsalar da bir de demirden araba yapsalar ve deseler ki araba yaptık ama biz onun tahtadan mı demirden mi olduğunu bilemeyiz. Çıktıktan sonra ancak anlayabiliriz onun tahta mı yoksa demir mi olduğunu. Ama Cenab-ı Hakk’ın bu şeyiyeti bilmesi ilimden sonra maluma tabi olan ilim yönüyle bilir diyor. Diğer şekliyle ilme tabi olan malum ile bilir. Yahut maluma tabi olan ilimle yani malum bilinen ilimden sonra gelir demek istiyor. 

Şuunat-ı Zat’ın bilmesi ise zahirin taht-ı hitasında zuhurundan sonra görmesi ve bilmesi gibi değildir diyor. Ve ilm-i zatî ve sıfâtî ve esmâî hakkında tafsilât ve aralarındaki fark emsile-i vazıha îrâdı ile yani açık misallerle Fass-ı Şîsî'de mürur etti. Ve Fass-ı İsevî de denilmesine gelince, şeyin belirsizlerin en belirsizi olması, (enker-i nekarat) olması şehâdet mertebesine nazarandır. Yani eşyanın aslının gizlinin gizlisi olması mertebe-i şehadete nazarandır. 

Biz şehadet mertebesinde en uç noktadaki fiili halini görüyoruz, yani şahıslaşmış, müşahhas halini görüyoruz, işte bu maddeye göre, onun içinde esma alemi var, sıfat alemi var, Zat alemi vardır. İşte onlar gizlinin gizlisi oradaki Zat alemidir. Yani kendine göre gizlinin gizlisi değil şuraya göre baktığımızda öyledir. Zîrâ "şey" llm-i ilâhîde sabit olduktan sonra ruhlar ve misâl ve şehâdet mertebelerini kat etme' ile en zahir olur. Ondan evvel batınların en batını ve meçhuldür, zuhur seyrine geçmezden evvel. Ve mertebe-i vahdette ise ma'lûm ile birliktedir; ve vahdet mertebesinde zâtın kendi nefsine ma'lûm olan yine zât-ı Hak'tır; o mertebede şey'iyyet yoktur. 

------------------

9. Paragraf: 

Ba'dehû onda neş'eti kâmil olmak için hikmeti tetmîm etti; ve onu istîfâ eyledi. Böyle olunca اِنَّ اللَّهَ لَطِيفٌ (Lokman, 31/16) dedi. İmdi O'nun letafetinden ve lutfundandır ki, muhakkak O, onunla müsemmâ ve onunla mahdûd olan şeyde, bu şeyin "ayn"ıdır. Hattâ o şey hakkında ancak onun isminin tevâfuk ve ıstılah ile ona delâlet ettiği şey denilir. Binâenaleyh "Bu göktür ve yerdir ve kayadır ve ağaçtır ve hayvandır ve melektir ve rızıktır ve taamdır" denilir. Halbuki her şeyden ve her şeyde zahir ayn-i vahidedir. Nitekim Eşaîre der ki: "Muhakkak âlemin küllisi cevher ile mütemâsildir. Binâenaleyh o cevher-i vâhiddir. Şu halde o bizim "ayn-ı vahide" kavlimizin aynıdır. Ba'dehû "A'râz ile muhtelif olur" dedi. O dahi bizim "Suver ve niseb ile mütekessir ve muhtelif olur, tâ ki mütemeyyiz ola" kavlimizdir. İmdi sureti ya a'râzı yahut mizacı haysiyyetiyle "Bu, bu değildir" deniliyor. Binâenaleyh nasıl istersen de! Ve cevheri haysiyyetiyle bu, bunun 'ayn"ıdır (9).

-----------------

Ya'nî Hz. Lokmân'ın neş'eti, yani zuhura gelmesi, yahut onun hikmetinin zuhuru hikmet ve ma'rtfette kâmil olmak için kendisine işaret buyurulan müşarun-ileyh hazretleri o hikmeti tetmîm etti ve kemâliyle aldı. Binâenaleyh "Muhakkak Allah latîfdir" اِنَّ اللَّهَ لَطِيفٌ (Lokman, 31/16) dedi. Bakın Cenab-ı Hakk O’nun sözlerini hem Kitabına almakta hem de sureye isim vermektedir. İşte bu hikmete binaendir. Yani Lokman’ın (a.s.) söylemiş olduğu Hakk hakkındaki kanaatini Cenab-ı Hakk da tasdik ederek bu senin sözündür diyerek ona iade etmeden Kelamına alması ve bir de isim yapması yani şahsiyet vermesi kimlik vermesidir. 

Dağda gezen Lokman Hekim aslında bir köle imiş yani bir zenginin yahut bir padişahın kölesi imiş, yani öyle bir hal, öyle bir köle. Ve bir isim ile müsemmâ olan ve kendi hududuyla mahdûd bulunan her bir şeyde, Allah Teâlâ'nın o şeyin "ayn"ı olması, O'nun son derece letafetinden ve lutfu ile bi'l-cümle eşyada sereyânındandır. 

Ve Hak kendi vücûd-ı latifini teksif ederek şuûnât-ı ilâhiyyesi hasebiyle eşya suretlerinde zahir olmuş ve bu kesîf mertebede ayrı ayrı birer isimle isimlendirilmiştir. Bu böyle iken eşyadan bir şey ve meselâ bir kaya parçası ele alınıp "Bu Hak'tır" denmez. Belki bu kesafet aleminde, o şeye delâlet etmek üzere, onun şanına muvafık bir ıstılah vaz' edilmiştir ki, o da "kaya" lafzıdır.

 İşte o şey bu isim ile isimlendirilir. Binâenaleyh "Bu göktür, bu yerdir, bu kayadır, bu ağaçtır, bu hayvandır, bu melektir, bu rızıktır, bu taamdır" denilir; ve bunların cüz'iyyâtı dahi buna kıyas edilir. Meselâ ağaç mefhûm-i küllisi tahtında, meşe, ıhlamur, kestane, erik, nar, hurma, ayva, elma ilh... ağaçlar vardır. Maahâzâ bu eşyanın her birisinden zahir olan ve her birisinde kesafetle görünen ayn-ı vâhide-i Hak'tır. Nitekim Eşâire, ya'nî mütekellimîn derler ki:

 "Âlemin cümlesi cevher ile mütemâsildir," yani cevher ile birdir. Binâenaleyh âlem cevher-i vâhidden ibarettir, tek cevherden ibarettir. Mütekellimînin bu "Âlemin küllisi cevher-i vâhidden ibâretdir" sözü, bizim "Eşyânın herbirisinden zahir olan ve herbirisinde görünen ayn-ı vahidedir" kavlimize mutabıktır. Mütekelimîn yani kelam sahiplerinin bu düstûru vaz ettikten sonra derler ki: "Cevher-i vâhidden ibaret olan âlem, a'râz ile muhtelif olur". Onların bu sözleri dahi bizim "Ayn-ı vahide suver ve niseb ile muhtelif olur, tâ ki yek dîgerinden ayrılsınlar" kavlimize tevâfuk eder.

 İmdi mütekellimînin kavline göre, "Bu taş sureti ve a'râzı ve mizacı cihetinden, bu ağacın aynı değildir" denildiği gibi, "Cevheri cihetinden, bu ağaç bu taşın aynıdır" denilebilir. Ve keza bizim kavlimize göre de "Suretleri cihetinden bu ağaç bu taşın aynı değildir" denildiği gibi, "Ayn-ı vahide hasebiyle bu ağaç bu taşın aynıdır" denilir. 

-------------------

10. Paragraf:

Ve bunun için her suret ve mizacın haddinde cevherin "ayn"ı ahz olunur. Böyle olunca biz deriz ki: "Muhakkak cevher Hakk'ın gayrı değildir." Halbuki mütekellim, muhakkak müsemmâ-yı cevher her ne kadar Hak ise de, o cevher ehl-i keşf ve tecellînin ıtlak eylediği Hakk'ın "ayn"ı değildir, zanneder. İmdi işte bu, O'nun "Latîf' olmasının hikmetidir (10).

---------------------

Ya'nî Eş'arîler indinde âlemin küllisi cevher-i vâhidden ibaret olduğu ve cevheriyyet cihetinden bir şey diğer şeyin aynı bulunduğu için, her suretin ve her mizacın hadd ve ta'rîfinde cevherin "ayn"ı elde etme olunur. Zîrâ bir şey ta'rîf olunurken a'râzı zikrolunur. Halbuki bu a'râz cevherin aynıdır. Bu bahsin tafsili Fass-ı Şuaybî'de mürur etti. Biz deriz ki: Her bir suret ve mizacın ta'rîfinde "ayn"ı ahz olunan cevher Hakk'ın gayrı değildir. Halbuki Eş'ariler, ya'nî konuşanlar, cevher isminin müsemmâsı her ne kadar Hak ise de, o cevher ehl-i keşr ve tecellînin ıtlak ettiği Hakk'ın aynı değildir zannederler; ve âlemin suretlerinin tümünün cevheri bir olduğunu söyledikleri halde o cevherin "ayn"ı başka, Hakk'ın "ayn"ı başkadır deyip, iki "ayn" isbât etmiş olurlar.

Fakat hakîkat-ı hâl onların dediği gibi değildir. Gerek bu fasta ve gerek sâir faslarda ve husûsiyle Fass-ı Yakubi'de tekrar-ale't-tekrâr îzâh olunduğu vech ile, vücûd-i Hak ile, vücûd-ı halk arasında letafet ve kesafetten başka bir gayriyyet yoktur. Zîrâ vücûd-ı hakîkî birdir; ve vücûdda hakîkat-ı vahide ve ayn-ı vahide olan Hak'tan başkası yoktur; ve halkın vücûdu, Hakk'ın vücûd-ı latifine muzâf olan kesafetten başka bir şey değildir. Allah var idi ve O'nunla beraber bir şey yok idi, elân dahi öyledir; vücûdda O'nunla beraber ebedi bir gayr yoktur; ve O vücûdda şirketten münezzehdir; ve gayriyyet O'nun saltanat-ı vahdetinin kahrı altında müstehlektir. 

Beyt: Tercüme: "Mülk-i bakanın mâliki, Vâhid-i Kahhâr'dan gayrisi değildir. O'nun kahrı odur ki, O'nun vâdî-i vücûdunda devr eden bir gayr yoktur. O'nun nûr-ı zuhurundan görünen bu ve o, O'dur. Senin vehm-i vücûduna kail olduğun âlem, vehm ü gümândan başka bir şey değildir." Ehl-i basiret indinde, âlemde zahir olan O'dur; ve âlem O'nun gayrı değildir. Fakat keserâtı müşahedemizden dolayı, vâhidetü'l-ayn olan Hakk'i müşahede edecek bizlerde göz yoktur. 

Beyt: Tercüme: "Bir Mûsâ yoktur ki, "Ene'l-Hak" sadâsını işitsin. Yoksa bu zemzeme her bir seçerde yok değildir." Hak Teâlâ hazretleri kimin kalb gözünü açtı ise, o kimsenin basiretinde kendisinin gayrini nefy etti ve "ayn"ını isbât eyledi. 

-----------------

11. Paragraf:

Badehu vasf edip خَبِيرٌ (Lokman, 31/16) dedi; ya'nî ihtibârdan âlim olarak. Ve o, O'nun وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ حَتَّى نَعْلَمَ (Muhammed, 47/31) kavlidir. Bu da ilm-i ezvâktır. İmdi Hak Tealâ emr, onun üzerine olan şeyi bilmekle beraber, nefsini bir ilme müstefîd eyledi. Halbuki Hak Teâlânın, kendi nefsi hakkında, onun üzerine nass eylediği şeyin inkârına ikdâr olunmaz. Böyle olunca Hak Teâlâ, ilm-i zevk ile ilm-i mutlak arasını tefrik etti. Binâenaleyh, ilm-i zevk kuvâ ile mukayyeddir (11).

---------------------

 İlmin iki hali üzerine beyan buyururlar birisi ilm-i zevki diğeri de ilm-i mutlaktır. Ya'nî Hz. Lokman Hak Teâlâ hazretlerini اِنَّ اللَّهَ لَطِيفٌ خَبِيرٌ (Lokman. 31/16) diyerek vasf eyledi. Yani “muhakkak ki Allah latiftir ve haberdardır” Letâfet-i Hak hakkındaki tafsilât, bâlâda zikr olundu. Cenâb-ı Lokman "Latîf' vasfından sonra "Habîr" vasfını zikr eyledi ki, Hak Teâlâ ihtibâr, haber verme ile ve imtihan ile hâsıl olan ilm ile âlimdir, demek olur; ve bu ilm-i ihtibârî yani haber vermekle dahi Hak Teâlâ'nın

وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ حَتَّى نَعْلَمَ الْمُجَاهِدِينَ مِنْكُمْ وَالصَّابِرِينَ (Muhammed, 47/31) ya'nî "Biz sizi imtihan ederiz, tâ ki sizden mücâhidin ve sâbirîni biz bilelim" kavlinden müstefaddır, yani istifade edilmiştir, kazanılmıştır. Bu ilm-i ihtibârî dahi, zevkler ilmidir. 

Ma'lûm olsun ki, Fass-ı Şîsî'de bu âyet-i kerîmenin tefsiri sırasında mürur etmiş idi ki, yani orada geçmiş idi ki, ilm-i Hak ikidir: yani Hakk’ın Zat’i ilmi ikidir, bakın buradaki ilim fıkıh ve şeriat ilmi değil, Allah’ın Zat’ına olan ilmidir. Zati ilimdir şeriat ve zahir ilmi değildir. Bu da ikidir, Biri "ilm-i zatî", yani Allah’ın Zat’ına ait, kendine ait olan ilmi, dîğeri "ilm-i esmâî ve sıfâtî"dir. Yani isimlerin ve sıfatları yönüyle olan ilimdir. 

İlm-i zâti Hakk'ın kendi zâtına olan ilmidir, Bu ilim zât ile beraber kadîm olup malûma tâbi' değildir. Allah’ın Zat’ına ait olan ilim Zat’ıyla beraber kadim olup maluma tabi değildir. Maluma tabi değildir ne demek, bu hususta yine iki oluşum vardır, birisi ilmin açıklanması hakkında, birisi ilim maluma tabi değildir. Buradaki kadim olan ilim maluma tabi değildir, esma ve sıfat ilimleri ise maluma tabi olan ilimdir. Yani bir ilim var ki malum ona muhtaçtır. Yani ilim olmamış olsa malum yani bilinen olmamış olacaktır. Yani asılda bir ilim olmamış olsa o ilimden zuhura gelen malum da bilinmemiş, olmamış olacaktır. Bu Allah’ın Zat’ına ait olan ilimdir. 

Ama bir ilim de var ki ilim maluma tabidir. Yani şu kitap veya herhangi bir eşya zuhura geldikten sonra biz bunun içerisindeki ilmi malumdan almaktayız. Yani malum bize o ilmi ispatlamaktadır. İşte bu malum olmamış olsa o ilim ortaya çıkmayacaktır. O zaman ilim maluma tabi olmuş oluyor. Şimdi bir mühendisin aklında kafasında bir proje var, onu ortaya çıkarması o ilminin maluma tabi olmasıdır. Eğer onu dışarıya çıkartmamış olsa onun aklındaki düşüncesi, tefekkür ettiği şey, tasarladığı şey ortaya çıkmamış olacak ve bilinmemiş olacaktı. 

Bu efali manada, zahirdeki ilmin maluma tabi olmasıdır. Bir de Allah’ın ilmi öyle bir ilim ki kendi Zat’ında bu ilim maluma tabi değildir. Bakın ilmin birisi maluma tabi yani bilinene tabi, diğeri ise Allah’ın Zat’ında maluma tabi değildir. Çünkü Hakk’ın kendi varlığı ile birliktedir. İşte Hakkın Zat’ında Hakk’ın varlığında olan ilime malum tabidir, malumun bu ilme ihtiyacı vardır. Eğer o ilim olmazsa malum olmayacaktır. O zaman birinci safhada Zat’ına ait olan bu ilim malum ilme tabidir. Yani o mahalde bilinen ilme tabidir. 

Ama bu zuhura gelindiğinde faaliyete geçtiğinde ilim maluma tabidir. Yani gördüğümüz bu mükevvenatta biz ilmi anlayacağız. Ama bu mükevvenat da daha evvelden ilme tabi idi yani bir ilme muhtaç idi, bu zuhura geldi, biz bu zuhurdakini gördük oradan onun ilmine geçtik. Yani arka plandaki ilmine geçtik. İşte ilm-i Zati; Hakk’ın kendi Zat’ına olan ilmidir, bu ilim Zat ile beraber kadim olup Zat’i ile birlikte ezeli olup maluma tabi değildir. Yani bunun zuhura çıkıp da malum olmasına tabi değildir, buna gerek de yoktur. Allah’ın kendi Zat’ındadır, bu ilim maluma tabi değildir.

Zira mertebe-i zâtta ilim, ma'lûm ve âlim aynı şeydir; zuhur olmadığı için ilim yani aslı ve ilmin zuhura getirdiği bilinen, yani malum ve alim aynı şey olduğundan burada da maluma da ihtiyaç yoktur ve zât bu mertebede isim ve sıfat ve övgüden ganîdir. Yani orada bu hususlar düşünülmez.

Îlm-i esmâî ve sıfâtî ise, Hakk'ın zati nisbetlerinden istifade edilmekle beraber ma'lûma tâbi'dir; yani bilinene tabidir. Yani isim ve sıfat ilimleri maluma tabidir, zuhura gelmişlere tabidir ve ma'lûm bi'l-kuvve zâtta mündemiç olan suver-i esmâiyyenin, yani isim suretlerinin Hakk'ın kendi zâtında, kendi zâtına tecellisi zamanında isti'dâd bakımından, ilm-i ilâhîde sabit olmasıyla hâsıl olur. 

Misâl: Bir sevilen kimse, müddet-i ömründe hiçbir âyna görmemiş ve âynaya bakmamış olduğu halde, kendinin sevilen olduğunu bilir. Şimdi herhangi birimiz aynayı hiç görmemiş olsak, aynaya hiç bakmamış olsak kendi sağlığımızdan kendimizin kemalde olduğumuzu biliriz. Bu onun kendi güzelliğine ilm-i zatisidir. Yani kendi özelliğine zati ilmidir. Kendi kendini zatından bilmesidir. 

Bu onun kendi güzelliğine ilm-i zâtîsidir. Vaktaki bir âyîneye nazar eder, onda cemâlini müşahede edince, kendi cemâli hakkında bir ilm-i zevkî hâsıl olur ki, bu da, ilm-i sıfâtîsidir. Evvelki ilm-i icmali idi; sonraki ilmi ise tafsilidir. Yani kendi kendini cem olarak bilmesi bir bütün olaraktı ama aynaya baktı, elini kolunu saçını başını gördü, bu tafsili ilimdir, bilgidir kendisi için. 

Diğer misâl: Bir kimse kendisinde, gülme, ağlama ve tekellüm sıfatları mevcûd olduğunu bilir; ve bi'l-farz hiç gülmemiş ve ağlamamış ve tekellüm etmemiş bile olsa bu sıfatların kendisinde mevcûd olduğunda ilmi vardır. Zîrâ zâtına olan ilmi, şuûnât-ı zâtiyyesini muhittir. Yani zatının ilmi kendinde ne varsa bütün iç ve dış alemini kaplamıştır. Vaktaki kuvvede olan bu sıfatlar, yani iç bünyede kuvvede olan fiile çıkmamış olan kuvvede olan bu sıfatlar kendisinden fiilen zahir olur. Herhangi bir sebeple fiilen zahir olur. Kendisinden fiilen zahir olur, ya'ni fiilen güler ve ağlar ve tekellüm eder.

 "Hâ! işte benim gülmemin, ağlamamın ve tekellümümün tarzı ve şivesi böyle imiş" der; ve bu tarz ve şiveler, güldükten ve ağladıktan ve tekellüm eyledikten sonra malûm olur; ve onun ilmi, bu suretle malûma tâbi' olur. Şimdi her birerlerimizde gülme, ağlama, konuşma özellikleri vardır, ancak bu özellikler batınımızda yani bizim kuvvemizde olduğu için biz bunların farkında değiliz. Yani kullanmadığımız için farkında değiliz. Ama bunlar bizim zati ilmimizin çevirdiği bizlere ait zuhurlarımızdan bazılarıdır, ancak bunlar faaliyete fiile geçtikten sonra meydana gelmekteler ve biz o zaman ağlamanın, gülmenin, konuşmanın ne olduğunu anlamaktayız. Ağladığımız zaman ağlamamız malum olmaktadır, daha evvel batında olan ağlama fiilimiz, ağlama hususiyetimiz, ağladığımız zaman ortaya çıkmakta, malum olmaktadır. 

İşte böylece ağlama ilmi maluma tabi olarak zuhura çıkmaktadır. Eğer ağlama diye bir şey söz konusu olmamış olsaydı bizim ağlama fiilini ağlama hususiyetini bilmemiz mümkün olmayacaktı. İşte bu ilmin maluma tabi olmasıdır. Gülmede öyle, konuşma da öyledir. Yani biz güldükten, ağladıktan, konuştuktan sonra bu sıfatlarımızı bilmiş oluruz. Yani bu ilmi olan sıfatlarımız malum olunca ancak ortaya çıkar bu mertebede ilim maluma tabidir. 

Şimdi her birerlerimiz buraya gelmeden evvel ilmimizde idi, herhangi bir kimse bizim ne yapacağımızı biliyor muydu, bilmiyordu işte böyle buraya geldiğimizde bu kafamızdaki, düşüncemizdeki olan ilim zuhura çıktı, buraya gelmekle birlikte malum oldu. Şimdi buraya gelişimiz ilmin maluma tabi oluşu neticesinde oluştu. 

Evvelki ilim, ilm-i icmâlî idi; yani daha evvel düşüncemizde olan cem olan bir ilim idi, zuhura geldikten sonraki ilim ise, ilm-i tafsili olur ki, ba'del-lhtibâr vel-imtihân hâsıl olan bir ilm-i zevkidir. Tafsilden sonra haber ve imtihan hasıl olan bir ilmi zevktir. Bakın bu bir haber ve bir imtihan, bütün her gün yaptıklarımız aynen şu anlatılan şeyler içerisindedir. Bunları o kadar seri ve farkında olmadan yaşıyoruz ki adeta bu bize, rüyada ve uykuda yaşanan bir hayat gibi oluyor, neden, çünkü malumdan haberimiz olmuyor, yani yaptığımız fiilin hangi ilme bağlı olarak yaptığımızın farkında olmuyoruz. 

Buna tabi olarak yaşantımız birbirinin devam edip gittiği için ne tefekkürümüz oluyor, ne de yaptığımızı kontrol etmiş oluyoruz. Bakın burada imtihan ve ihtibar, yani haber ve imtihan oluyoruz. Her an yaptığımız malum olan fiillerimiz bize bir haber ve imtihan vesilesi olmaktadır. İşte bu bir ilm-i zevkidir, yani bu zevki bir ilimdir. Şu ilmi şu anlayışı tefekkür ettiğimiz zaman bu ilmin zevki tarafıdır, idrak tarafıdır. 

Maahâzâ, işte böylece ma'lûma tâbi' olan bu ilim, yani yapılan fiillere tabi olan bu ilim o kimsenin vücûdu hâricinden değil, dışarıdan bir oluşum bir ilim değil belki yine kendi zâtından istifade ederek olmaktadır. Çünkü kendi zatında bu kuvveler olmasa bu hususlar kuvvede olmasa zaten fiile çıkmazlardı. Eğer bir kimsenin özünde konuşma hassası yoksa bütün dünya bir araya gelse onu konuşturamaz. O halde bütün bu yaptıklarımız bize dışarıdan değil gene kendi kabiliyetlerimizden kendi özümüzden kendi hakikatlerimizden gelmektedir. Ve bu istifâde de, kendisinin niseb-i zâtiyyesi olan sıfatından vâki' olur. Yani burada iki türlü istifade vardır, birisi imtihan birisi de itibar yani haberdar, yani yaptığımız fiillerin neticesinde bize bir bilgi ve bir imtihan husulü söz konusudur. İşte bu istifade de bize yine zati nisbetlerimiz olan sıfatlarımızdan vaki olmakta yani yine kendimizden vaki olmaktadır. 

İmdi Hak Teâlâ hazretleri, emri yani işi hakikati üzere bilmekle beraber yani bütün işleri zuhura gelmeden evvel yani maluma tabi olmadan Allah bütün işleri bilmekle beraber, kendi nefsini, bir ilmi istifâde etmekle vasf eyledi. Yani malumdan sonra bilmekle vasf eyledi. Yani bir malumdan istifade etmekle vasf eyledi. Bakın نَعْلَمَ “bilelim” diyor. Bakın Cenab-ı Hakk diyor ki; نَعْلَمَ sizin yaptıklarınızı bilelim, oradaki bilelim kendisi için değil bize rahmet içindir, yani sizler de bilesiniz, yaptığınız işleri görün benim bildiğim gibi sizler de fiili ortaya koyduktan sonra bileceksiniz ki ben bunu yaptım diye, ben bu namazı kıldım veya kılmadım, veya şuraya gittim, o zaman biz de biliyoruz, yani fiili ortaya koyduktan sonra biz biliyoruz ne yaptığımızı. Biz istediğimiz kadar tasavvurumuzda namaz kılacağız, şunu şunu yapacağız diyelim ama bunu ortaya koymadıkça bu batında kalır bilinmez, bilinmedikçe de müşahede edilmemiş oluyor, müşahede edilmediği için de şehadete geçmemiş oluyor. Yani şahitleri olmamış oluyor.

İşte bir mahkemede de şahit istiyorlar, yapılmış bir fiilin şahidi yoksa bu yapılmamış hükmündedir, yapılmış gibi kabul edilmiyor. Gerçi zahir olarak olmasa da batın olarak görenler vardır, melaike-i kiram ve hayat filmimizin hepsi kayıtlanıyor, bize seyrettirecekler biz de ha bunları biz yapmışız diye malumdan ilme geçeceğiz, evet yanlış yapmışız gibilerden, işte Cenab-ı Hakk kendini böyle de vasf ediyor. Yani siz bu fiili yaptınız mı yapmadınız mı veya yaptıktan sonra da biz bilelim bunu diyor.

 Halbuki Hak Teâlâ'nın ; حَتَّى نَعْلَمَ (Muhammed. 47/31) “hatta bilelim” şöyle ki mutlak bilelim bu işi kavli ile kendi nefsi hak­kında nass eylediği şeyin inkârına mecal yoktur. Yani bu ayet-i kerimede Cenab-ı Hakk, ilmi bunu bilmiyor muydu, nasıl kul fiili yaptıktan sonra bilelim der diye böyle bir acziyet sakın düşünmeyin diyor. Böyle yanlış bir yoruma düşebilirsin ama böyle düşünme diye yanlış olabilecek bir düşünceyi de ortadan kaldırıyor. Bakın ne kadar sağlam bir tesbit yapıyor. Zahir ehli bu tür ayetleri yorumlamazlar, meal olarak verip geçerler. 

Eğer hakikati kendilerine anlatılsa Cenab-ı Hakk’ı tenzih eden kimseler bunu kabullenemezler. Okuyup geçerler ama kabullenemezler, kabullenmek kolay bir şey değildir, neden tenzihle yani Allah ötelerde olan bir Allah, her şeyin kaynağı olan Allah’ın nasıl olur da kulları fiilini yaptıktan sonra bilelim, görelim hükmünü kabullenmek kolay bir şey değildir zaten. Ancak tevhid ehli bu hususlarda hiç zorlanmaz çünkü zaten ayet ayettir, Allah’ın kelamıdır, Allah kendisini bu vasıfla vasf etmiştir. “Bilelim” vasfını kendi kullanmıştır, Kur’an-ı Kerim’de bunu da inkar etmek mümkün değildir. Ayrıca Muhammed Suresindedir, Muhammed Suresinde gelmesi de büyük bir düzen gereğidir. Neden Muhammed Suresinde geliyor, çünkü bu hususları Peygamber Efendimizin lisanından kendisi ortaya koymaktadır. 

Yani böyle bir şeyi Cenab-ı Hakk kendisine vasf ettiği “Bilelim” yani sonradan bilelim vasf ettiği hükmü ile kendi kendine ters düşmüş olmaz ve yanlış bir şey de yapılmış olmaz. Bakın hakkında hüküm eylediği şeyin inkarına mecal yoktur. Yani bu ayeti inkar etmeye insanın mecali kalmaz. Nasıl inkar edilebilir ki Hakk Teala “Biz sizi imtihan ederiz ta ki sizden mücahidini ve sabirini bilelim” aynı şekilde de inkar edenleri de bilelim içerisinde vardır. Demek ki kendi bilgisini Cenab-ı Hakk fiilden sonra görüşe vermekte işte böylece de ilim maluma tabi olmaktadır. Malum ortaya gelince o yapılan fiilde ne varsa yapılan şeyde bir bilgi olarak ortaya çıkmış olmaktadır. 

İşte burada mücahidin ve sabirin ve inkarcılar hepsi de birlikte içerisine giriyor, eğer bu fiiller ortaya çıkmamış olsa idi kişinin kendi bünyesinde “sabirin” veya “mücahit” olacağı da bilinse idi yani Cenab-ı Hakk batınında onun sabredeceğini ve mücahit olacağını bilse idi ama o fiil ortaya konmadığı için ispatlanmadığından ve şehadette olmadığından müşahedesi de edilmediğinden o ilim kendisinde hiçbir fayda sağlamayacaktır zuhura çıkmadığı için. İşte kişinin iç bünyesinde niyetinde olan fiilleri ortaya koyması malum ve Cenab-ı Hakk’ın da bunu ortaya koyduktan sonra kişiyi cehennem veya cennet ehli olacağını bildirmesi “bilelim”dir. Bu bilmeye göre de insan ahirette imtihan edilecektir. Burada imtihan ediliyor, ahirette de hesap görülecek amellerine göre. حَتَّى نَعْلَمَ (Muhammed. 47/31) buyurmakla, kendi bilişini sarahaten imtihana ta'lîk buyuruyor. İmtihana göre veriyor. 

Mücâhede ve sabredenlerin kimler olduğunu imtihandan sonra bileceğini tefhim ediyor, bildiriyor. Nasıl çocuklarımız bir sürü imtihana giriyor, bilgiler onların içerisinde vardır, ama o bilgiler imtihandan sonra ortaya çıkıyor, aldıkları puana göre geçtiler veya geçmediler imtihana tabi olarak bilinmiş oluyor. Eğer onların hepsinde dersi geçecek bilgileri olsa ama hangi ölçülere göre okullara yerleştirilecek bilinmez. İşte bilinmesi için oradaki onların bilgileri maluma tabi oluyor yani yaptıkları, verdikleri cevaplarla bilinmiş oluyor. 

O cevaplara göre yerlerine yerleştiriliyor. O bilgi onlarda zaten vardır. Var ama zuhura çıkmadığı için bilinmiyor. İşte böylece ilim maluma tabi olmuş oluyor. Binâenaleyh Allah Teâlâ ilm-i zevk ile, ilm-i mutlak arasını tefrik etti. Yani zevki ilim ile mutlak ilim arasını ayırdı, Zîrâ ilm-i mutlak "Alîm" hazretinden ve ilm-i zevk ise "Habîr" hazretindendir. Âlim ile âlîm arasında fark vardır, âlim herhangi bir şeyi bilen, âlîm ise o şeyi ortaya getirendir, o ilme sahip olandır. Yani ilmi kendisi var edendir. Âlim ise mevcut ilmi aktaran, Âlîm ise o özelliği o hususiyeti kendi meydana getirendir. İşte bu kendi kaynağından âlîm hazretinden ve zevki ise habîr hazretindendir. Yukarıda ne dedi ”âlîmin habir” dedi, burada da “latifin habîr” dedi. 

Allah Teala ilm-i zevk ile ilm-i mutlak arasını tefrik etti. Yani iki ilim vardır, birisi ilm-i zevki diğeri ilm-i mutlaktır. İlm-i mutlak Allah’ın kendi Zat’ında olan ilim, ilm-i zevki ise zuhura gelen malumdan tahsil edilen ilimdir. Zira ilm-i mutlak âlîm hazretinden ve ilm-i zevk ise habîr hazretindendir. Yani âlîm hazreti ilmin kaynağıdır, habîr hazreti ise o ilim kaynağından haber verme haber almadır. Maluma dönüştükten sonra haber almadır. 

Bu iki ismin husûsiyyeti. Yani âlîm ve habir, bu ilimlerin meydana gelmesine îcâb etmiştir. Ve ilm-i mutlak zât üzerine fazladan bir ilim değildir. Yani ayrı bir ilim değildir, kendi Zat’ındadır zaten mevcut olan ilimdir. İlim âlim, malum, hepsi bir olduğu için orada fazlalık diye bir şey yoktur, zaten Zat’ında mevcuttu, orada zait mevcut olmadığı gibi eksik de yoktur. İlm-i zevk ise, esmanın zâta verdiği ilm-i zâiddir; fazladan bir ilimdir, tafsilata girdiği, tafsile girdiği için maluma dönüşen varlık bir esmanın zuhuru olduğundan o esmanın zuhuru malum olarak görüldüğünden, o malumdaki hakikati idrak ettiği zaman orada bir zevk var, ilmi bir zevk vardır, işte bu zevk kişinin zatına verdiği ilm-i zaittir. Yani ilmin fazlalığıdır, fazladan bir ilimdir. Yani üretilmiş kazanılmış çoğaltılmış bir ilimdir. Ve esma yoluyla zâta verdiği bu ilim. Yine zâttan hâriç bir şey değildir.

Ey suret-i ilahiye üzere mahluk olan insan! Bakın mahluk ama İlahi suret üzere bir mahluk, burası insanın malum tarafıdır. Eğer suret-i ilahiye üzere malum ve mahluk üzere olan tarafımız olmamış olsa idi biz ilahi varlığımızı suretimizi batınımızda olsa da bilemezdik. İşte biz batınımızda olan bu hakikat-i ilahiyeyi hakikat-i ilahiye ilmini malum olduktan sonra idrak etmek zevkiyle ilm-i zevki işte budur. İşte bu yazılanlar vahyin ilhamından başka bir şey değildir. 

Birçok dini kitaplar vardır beşeri kitaplar yazılar vardır, bunların hepsi hayal ve vehim mahsulüdür. Hepsinde mutlaka hayal ve vehmin sahasında dolaşır, balçık çamur içinde bir türlü elini ayağını temizleyemez, hayal ve vehim tozlarından topraklarından ama bu ilimlerin hepsi ilhamlardır gerçek manada vahiydir gördüğümüz işte ayet-i kerimelerin, kelamullah’ın açılımlarıdır, sadece bu tür ilimler. Cenab-ı Hakk bunları yazanlardan, basanlardan, üzerinde hizmeti olanların hepsinden Cenab-ı Hakk razı olsun, Ey suret-i İlahiye üzere mahluk olan insan! Bâlâdaki misâle göre kendini iyice anladın ise, bu iki ilim arasındaki farkı, kendi nefsinde zevkan bilmiş oldun. Zevk dediğimiz zaman biz yine burada beşeri zevkleri aklımıza geliyor, yani bireysel beşeri zevk kelimesi bizi oraya götürüyor çünkü, onunla şartlanmışız, işte yemeğin tadı, şunun bunun uykunun tadı gafletin tadı gibi bunlarla kayıtlandığımız için zevk kelimesini de bu kayıtlar içinde arıyoruz. 

Halbuki zevk bazen manevi zevk diye her ne kadar tabir ediliyorsa da kişi müşahedesini yapamadığı için bu ilmi zevkin onunla karıştırıyor, zevk kelimesi beşeri bir zevk gibi oluyor, halbuki aradaki zevk mutmain bir zevk ve Kuran-ı Kerim’de belirtilen sekine üzere olan bir zevki ruhanidir, zevk-i rahmani, zevk-i ilahidir çünkü bu bilgiler Allah’ı bildiren ilmi bilgiler olduğundan Allah’ın da nefsi manada zevki değil ruhani ilahi manada zevki olduğunu düşünürsek gerçi O’nda bütün zevkler mevcuttur, ayrı ama biz ilahi ve rahmani manada zevki düşünmemiz gerekiyor. İlmi olarak ayet-i Kerimeleri ne kadar derinliğine nüfuz edebilmiş isek ilm-i zevkimiz o kadar artmış olacaktır. 

Böyle olunca yani ilm-i mutlak ve ilm-i zevki böyle olunca ilm-i zevk kuvâ ile mukayyeddir. Yani ilmin zevki ve bu zevki almak için kuvva kuvvetler lazımdır. Yani kuvvalar yönünden alınır. Her bir kuvvetimiz yani özelliğimiz duygularımız ve içimizde olan bütün esma-i ilahiyenin hususiyetleri kuvvalarımızdır. Yani iç bünyemizdeki kuvvetlerimizdir. Zîrâ ilm-i zevk ancak kuvâ-yı rühâniyye veyahut kuvâ-yı cismâniyye ile meydana gelir. Yani cismani ve ruhani kuvvetlerle hasıl olur. Kuvva-ı ruhaniye ve kuvva-ı cismaniye biz bunları beş kuvvamızla almaktayız, beş duygu kuvvetiyle almaktayız. 

Biz bunları kuvve-i hamse-i zahire ve kuvve-i hamse-i batıne diyelim, beş duyumuz vardır zahirde bunların karşılığı olan da beş batın duyumuz vardır, işte kuvva-ı ruhaniye bu beş batın duygularımızdan ne alırsak oradan alıyoruz. Veyahut kuvva-ı cismaniye beş kuvvetimizdir. Şu halde her bir kuvve-i ruhanî ve her bir uzv-ı cismânî ile kulda, Hak o kulun kuvâ ve a'zâsının "ayn"ı olduğu hakkında, ilm-i zevki hâsıl olmak lâzımdır ki, kulun vûcûd-i kesifi suretinde zahir olan, vücûd-ı latîf-i Hak için ilm-i zevki ve ihtibârî hâsıl olsun. Yani bu ilm-i zevkiden haber hasıl olsun. 

Hani bir hadis-i kudside “Kulum bana nafilelerle yaklaşırsa ben onu severim, kulumu sevdiğim vakit ben onun gözünde gören, kulağında işiten, ayağında yürüyen olurum” Hakk bizim kuvvalarımızın aynısı olduğu hakkında evvela bu inkılabı yapmamız lazımdır. Yani tefekkür ve düşüncede kendi varlığımıza bakıp, beşeri şartlanmalarımız içerisinde ben buyum, ben şuyum, bu isimleyim demek çok büyük bir yanlıştır. Genel olarak klasikte kullanılabilir, diğer insanlarla görüşüldüğü zaman bir yanlışlık olmasın diye ben şuyum diye tabir ve tanıtma bakımından konuşulur, ama hakikatimiz itibariyle kimse kimse değildir. 

Yani şu kimse bu kimse diye tarif ederiz aslında bu alemde ne kimse var ne bireyleri vardır. Kimse dediğimiz o kimse, kimse de değildir. Yani isimle belirtilenleri bir tarafa bırakalım, kimseler hiçbir kimse değildir. Buna hepimiz dahiliz. Zahiri manada ne kadar güzel tatlar tadarsa tatsın, ne kadar güzel görüntüde güzellikler görse de insan bunların hepsine bıkılır ama ilm-i zevkiye bıkılmaz. Neden çünkü her an yeni bir ufuk açmakta yeni bir hayat tarzı yeni bir Cemal-i ilahiye açmakta onun için buna bıkılmaz. 

İşte Hakk o abdın kuvva ve azasının aynı olduğu hakkında ilm-i zevki hasıl olmak lazımdır. İlm-i zevkinin ilk şartı kuvvalarımız ve azalarımızın Hakk’ın aynısı olduğunu bilmemiz gerekmektedir. Peki o zaman “ben” kimdir, zaten “ben”, “sen” diye bir şey yok ki, peki ne var, işte bizler malum olan yani zuhurda olan malum olan bizlerle o ilim ortaya çıkmaktadır. Eğer bizler olmasak o ilimi zaten kimse bilemeyecektir. Bakın biz ne kadar değerli varlıklarız onun için kendimizi beş paraya on paraya satmayalım. Satarsak Allah’a satalım, yani kendisine verelim ona da satamayız sahibi de O’dur zaten “al” demekten başka yapacak bir şeyimiz yoktur.

Aslında onu da diyecek halimiz yoktur, biz yokuz ki nasıl diyelim “al” sen bu malı diye. Hakk o abdin kuvva ve azasının aynı olduğu hakkında ilmi zevki hasıl olması lazımdır ki abdın vücud-u kesifi suretinde yani kulun madde sureti şeklinde müteayyin olan yani meydana gelmiş olan sistem oluşmuş olan vücud-u latif-i Hakk için ilm-i zevki ihtibari hasıl olsun, ilm-i zevki haberleri hasıl olsun. Bunları da ayet-i kerimelerden, hadis-i şeriflerden anlamaktayız. İşte ilm-i zevki bu alemin en büyük tatmin edici mutmain edici ilim ayet-i kerimelerde ve hadis-i şeriflerde hadis-i kudsilerde, bunlardan daha büyük bir ilim, tatmin edici zevk verici, bir başka ne geçmiş kitaplarda ne de gelecek kitaplarda olmadığına göre ve bizler de ümmet-i Muhammed olduğumuz için bu ilimler bize açılmakta daha evvelki ümmetlere bu ilimler açılmadı.

Bu ise ancak insân-ı kâmilin mazharında vâki' olur. Yani şu hakikatleri idrak etmek insan-ı kamilin zuhur mahallinde ki bütün insanlar aslında kamil insan namzetidir, zaten kamil insandır da biz kemaletimizin farkında olmadığımızdan, kendimizi nakıs insanlar düzeyinde görürüz, orada kullanırız. Varlık insan suretinde meydana gelmiş olan bütün varlıklar kamildir. Çünkü bütün esma-i ilahiye hepsinde mevcuttur, eğer mevcut olmasa insan vasfını ve suretini alamaz ama aklı olmak şartıyla, aklı olmayanın zaten hiçbir mesuliyeti de yoktur.

Hakk için ilm-i zevki ve ihtibari hasıl olsun bu ise ancak insan-ı kamilin mazharında vaki olur, Zîrâ insân-ı kâmil "Allah" ism-i câmi'inin mazharı olduğundan, onda bi'l-cümle esmâ-ı ilâhiyyenin hükümleri fiilen zahir olur. Şimdi bütün görülenler hepsi, insan suretinde görülenlerin hepsinde Hakk’ın ağırlıklı olarak bir isminin zuhuru vardır ama kuvvasında yani batınında bütün esma-i ilahiye mevcuttur. Ancak suretinde ve zuhurunda Rabb-ı hasının hususiyetleri ortaya çıkmıştır. İnsan-ı kamilde ise Allah ism-i camisinin mazharı olduğundan, bütün esma-ı ilahiye kendisinde zuhurdadır. Bil cümle esma-i ilahiyenin hükümleri onda fiilen zahirdedir.

Bu insan-ı kamil ile kamil insanın farkını da belirtelim, burada bahsedilen insan-ı Kamil, Zat-ı Mutlak hakikat-i ilahiyesinde insan-ı kamil mertebesine tenezzül ettiği zaman, insan-ı Kamil mertebesinden ruh mertebesine tenezzül ettiği zaman kendisinde üç marifet hasıl oldu, birincisi marifet-i nefs, ikincisi marifet-i mübdi, üçüncüsü de kendisini bilene fakr ve ihtiyacını bilmesidir diye ifade edilmektedir. 

İnsan-ı kamil diye bahsedilen şey aslında Hakikat-i Muhammediyedir. Sıfat mertebesidir, diğer bir ifade ile ceberut mertebesidir, o mertebenin isimlerinden birisi de insan-ı kamil mertebesidir ki Allah’ın aynası muhibi ve sevgilisi diye bahsedilen yer orasıdır. Bu mertebenin yeryüzündeki nokta zuhur mahallinin ismi de Hazreti Muhammed’dir. Yani Hazreti Muhammed dediğimiz zaman biz suret ve şekil olarak bizlere benzer kıyasen olmasıyla Hakikat-i Muhammediye dediğimiz şey sadece o kapsamında değildir. 

Yani biz Hazreti Muhammed dendiği zaman Mekke, Medine’de yaşayan bir kimseyi vasf ediyor isek, O’nu hiç tanımıyoruz demektir. Sadece tarihi bir hikayeyi biliyoruz demektir. Tarihi hikayeyi imani bir olgu ile de güçlendirerek işte falan kimse biz de O’nun peygamberliğine iman ediyoruz diye çok yüzeysel bir bilgi ile onu anlamaya çalışıyoruz veya hiç anlamadan tasdik etmiş oluyoruzdur. 

İşte evvela O bilindiği gibi ismi Muhammed-ül Emin idi gençliğinde kendisine peygamberlik geldiği zaman ne oldu, “İkra” hakikati ile “Hazret” oldu, yani “Hazret-i Muhammed” oldu, daha sonra O’nun batını itibariyle işte biz hazret olan Muhammed (a.s.) ile ilgileniyoruz, şurada doğdu, burada doğdu, annesi buydu, babası buydu diye tarif etmek suretiyle işte şu kavimden gelmiş diye, biz Muhammed-ül Emin ile Hazreti Muhammed tarafını sadece bildirmiş oluyoruz. Ama bunun üzerinde bir de “Hakikat-i Muhammediye” olan hali vardır, işte orası da sıfat mertebesi, Ceberut mertebesi de dedikleri ve öylece bildirilen yerdir. İşte bu sıfat mertebesinin genelinin aldığı isim “insan-ı kamil” mertebesidir. Yoksa bir varlığın bir ferdin ismi değildir. Ancak bu genelin zuhur mahalli olan Hazret-i Muhammed (s.a.v.) Efendimiz olduğundan O’nun ismi de insan-ı kamil ve yer yüzünde tek insan-ı kamil birey olarak Hazret-i Peygamberdir, genel mana alemi olarak Hakk’ın zuhur ve tecelligahı olan en geniş manada ilk zuhuru olan vahidiyet mertebesinde ve uluhiyet mertebesinde, rahmaniyet mertebesinde Hakikat-i Muhammediye olan insan-ı kamil işte orasıdır İnsan-ı Kamil. 

Eğer bütün bu alemlerin, bir gün gelip de sınırlarını çizme imkanı olursa gerçi bu alemin sınırları olmaz ama yani genel olarak dışarıdan bu fezaya bakma imkanı olsa büyük bir ihtimalle insan suretinde olması muhtemeldir. Bakın sonsuz fezanın aynen insan suretinde olması çok muhtemeldir. Yuvarlak dünya gibi veya diğer gezegenler gibi değil, aynen insan suretinde olması الۤمۤ ﴿٢﴾ ذَلِكَ الْكِتَابُ لارَيْبَ فِيهِ 2/1-2 “Elif Lam Mim zalikel kitabe la raybe fih” işte bu kitap üzerinde şüphe yoktur, الۤمۤ de insan-ı kamilin rumuzudur zaten ve bu الۤمۤ aynı zamanda alemlerin koordinatı olduğunu söylemekteler, “Elif” ahadiyet mertebesi, bütün alemleri kapsamış 13 noktalı zaten “Elif”. “Lam” lahut mertebesi bütün bu alemlerde faaliyette olan mertebedir, “Mim” ise Hakikat-i Muhammedi ve bütün alemlerde faaliyette olan zuhur mahallidir. Yani “Malum” mahallidir. Bakın Hakikat-i Muhammediye bir bakıma bu alemlerin "Malum" mahallidir, biz bu alemleri Hakikat-i Muhammedi’nin malumiyeti içerisinde o ilmi anlamaya çalışıyoruz yani malumdan ilme geçmiş oluyoruz işte o ilim bu maluma tabi olmuş oluyor, ki öylece zuhura çıkıyor. 

İşte yeryüzünde insanlar arasında söylenen insan-ı kamil diye vasfedilen kimseler “kamil insanlar”dır, insan-ı kamil değildir, hangisi olursa olsun tek insan-ı kamil mana aleminde sıfat mertebesinde Hakikat-i Muhammediye ve O’nun zuhur mahalli olan (a.s.v.) Efendimiz Hazret-i Muhammed (s.a.v.) İnsan-ı Kamil, diğerleri onun ümmetlerinden olan diğerleri de kamil İnsanlardır. Bunu da böyle bilelim, zira insan-ı kamil Allah ism-i caminin mazharı olduğundan bu da şu demektir, Allah Esmasının bakın bu alemde tek yüklenicisi mutlak manada yüklenicisi Hazret-i Peygamber (a.s.v.) Efendimizdir. 

Yüklenicisi, yani taşıyıcısıdır, O’nun dışında hiçbir kimse Allah Esmasının mazharı asaleten değildir, olması da mümkün değildir çünkü o yükü yüklenemezler, çekemezler. Tek zuhur mahalli insan-ı kamil olan ve Allah ism-i Caminin mazharı olan peygamberimizdir. İşte bu mazhariyetle bizim de kendisine tabi olduğumuz makam çok yüce bir makamdır ve O Allah ismi caminin mazharı olanın ilmi bakın bizde “malum”lar olarak ortaya çıkmaktadır. Bilinenler olarak malumlar olarak, her birerlerimiz malumlardan bilinenlerdeniz. Eğer biz olmasaydık bu ilmi ortaya çıkaramazdık bilemezdik, kendi aleminde kendi batınında kalırdı.

İşte Hakikat-i Muhammediye ilmi maluma tabi oldu, malum ile bilindi, bu da ilm-i zevki idi. Bakın ilmi zevki hep birlikte düşünelim. Bu anlayış bu sınırla, bu sınırsızlıklar içerisinde bundan büyük bir zevk olmaz. Diğer nefsi olan zevklerin hepsi eninde sonunda yorgunluk ve pişmanlık getirir, baygınlık getirir, tiksinti getirir. Ama bu ilm-i zevki arttıkça artar, genişledikçe genişler ve işte burası nedir, diğer ifade ile ilm-i zevkinin hakikati Zat Cennetidir. Dünyada iken daha Zat Cennetidir ve Zat Cennetine girmektir. 

Her birerlerimiz bu ilm-i zevkiden ne kadar istifade etmiş isek Cennetimizin genişliği huzur ve gönlümüzün genişliği o derece artmış olur. İşte Allah ismi Caminin mazharı olduğundan insan-ı kamil Hakikat-i Muhammediye. Peki diğer evliya-ı kiram nasıllar, onlar da Allah ismi Cami kapsamı içerisinde ancak vekaleten, peygamberimiz asaleten onlar da vekaleten ama yine de her bir peygamber ve velinin kendine ait bir has ismi vardır ki işte Muhyiddin-i Arabi Hazretleri Peygamber Efendimizin kendisine bildirmesiyle her bir peygamberin kendine has özel ismini ortaya çıkarmakta ve o peygamberin hususiyetlerini bize anlatmaktadır. 

Bunlar hikaye yoluyla değil ilim-i zevki, ilm-i hakiki, ilm-i ilahi ile anlatmaktadır. Eğer öyle olmasaydı bütün bu ilm-i ilahiye tafsil olarak ortaya gelmezdi. İşte her bir peygamberin kendine has bir esma-i ilahiyesi olduğu gibi her bir velinin de kendine ait bir esması, esma-ı ilahiyesi vardır, zati olarak bir esma-ı ilahiyesi vardır. Allah ismi Camisinin mazharı olduğundan onda bil cümle esma-i ilahiyenin ahkamı fiilen zahir olur. İşte o zaman da malum olur, zahir ve malum olan bu malum olduğu zaman hangi esma-i ilahiyenin tahtında olduğu anlaşılmış olur. Fiilen zahir olunca malum yani bilinmiş olur, bilindiğinde de hangi istikamette ise o ismin orada ağırlığı olduğu anlaşılır. 

Binâenaleyh insân-ı kâmilin ilm-i zevkîsi Hakk'ın kendi sıfat ve esması suretlerini, insân-ı kâmilin âyîne-i vücûdunda müşahede etmesiyle Hak için hâsıl olan ilm-i zevkidir. Aslında her birerlerimiz birer aynayız, Cenab-ı Hakkın bir esması bize yansıdığında vurduğunda ve Cenab-ı Hakk kendini insanda o ismiyle seyretmektedir. Bizleri boşuna halk etmedi Cenab-ı Hakk. Yani kamil insanın vücut aynasında müşahede etmesiyle Hakk için hasıl olan ilm-i zevkidir. Yani Hakk için de bu ilim hasıl olmaktadır, meydana gelmektedir. 

İnsân-ı kâmilin diğer bir deyişle kamil insanın bu ihatasından dolayı, yani geniş idrakinden dolayı Hak Teâlâ hazretlerinin, halâyıkın bâtınlarına yani hâlk ettiklerinin batınına ve niyyetlerine müşahede etmesi, insân-ı kâmilin müşahede etmesinden ibarettir.

Ve insân-ı noksanda ise, bu cem'iyyet-i esmâiyyeye mazhariyyet yani isimlerin cemiyet zuhuru bulunmayıp, ba'zı esmanın hükümleri fiilen zahir olmuş ve ba'zısının hükümleri ise kuvvede kalmış olduğundan, yani iç bünyede kalmış zuhura çıkaramamış olduğundan onun sûret-i ilâhiyye üzere mahlûk bulunması bi'l-kuvvedir, bil fiil değildir. Yani insan-ı nakıs dahi suret-i ilahiye üzere mahluktur, ancak o bunu kuvvede tutmuştur. Bazı fiilleri ortaya çıkar diğerleri ise kuvvede yani iç bünyededir. 

Binâenaleyh ondaki ilm-i zevki de noksandır. İnsan-ı nakıs Cenab-ı Hakk bütün esma-i ilahiyesi ile onda da mevcuttur, ama batınındadır, kuvvededir, fiile az bir esma-ı ilahiye çıkar işte bu yönden de kendisinde ilm-i zevkisi de noksandır hatta hiç yoktur. Şu kadar ki her bir şahs-ı noksanın kendi bâtıniyyesinin hallerini müşahede etmesi, Hakk'ın onun bâtınını müşahede eylemesidir. Bu da insân-ı noksanda fiilen zahir olan esma hükümleri kadar. Hak için ilm-i zevki husulünden ibarettir. 

-----------------

12. Paragraf:

Ve tahkîkan Allah Teâlâ kendi nefsinden ihbar etti ki, muhakkak o abdinin kuvasının "ayn"ıdır: “Küntü semihi” kavlinde, halbuki o sem' abdin kuvâsından ibarettir, bir kuvvettir; “ve basarihi” kavlinde, halbuki o basar abdin kuvâsından bir kuvvettir; “ve lisanehu” kavlinde, halbuki o lisân abdin a'zâsından bir uzuvdur; “ve yedihi ve ricilihi” kavillerinde. Böyle olunca Allah Teâlâ ta'rifde ancak kuvâ üzere iktisar etmedi, a'zâyı da zikr etti; halbuki abd bu a'zâ ve kuvâ için gayrı değildir. İmdi müsemmâ-yı abdin "ayn"ı Hak'tır. Abdin "ayn"ı, seyyid değildir. Zîrâ niseb, zevâtıyla mütemeyyizdir. Halbuki mensûbun-ileyh mütemeyyiz değildir. Çünkü vücûdda cemî-i nisebde Onun"ayn"ının gayrı yoktur. Böyle olunca O, niseb ve izâfat ve sıfat sahibi olan ayn-ı vahidedir (12).

--------------------

Ya'ni ilm-i zevk kuvâ ile mukayyed olduğu için yani kuvvet ve duygu ile kayıtlı olduğu için Hak Teâlâ hazretleri hadîs-i kudsîsinde, kendi nefsinden haber verip, kendisi sevdiği kulunun sem'i ve basarı gibi kuvâsı: ve dili ve ayağı ve eli gibi a'zâsı olduğunu beyân eyledi. Bu ne kadar çok büyük müjde veren bir hadis-i kutsidir. İşte bu Rasul’ün (s.a.v.) daha dünyada iken şefaatı değildir de nedir. Kur’an-ı Kerim şefaat değildir de nedir, hadis-i Kudsiler şefaat değil de nedir, hadisler şefaat değildir de nedir, peki bunları getiren kimdir, Efendimizdir, işte bütün bunların gelmesi şefaat olduğuna göre Efendimiz de zaten şefaatçi değil midir de peygamberden şefaat beklenmez derler. Efendimiz en büyük şefaatçıdır. 

Bakın İslam’ı tenzihi manada anlamak, hayali ve vehmi tenzih yapmak gerçek tenzih değildir, gerçek tenzihi yapmak için biraz insanda ilm-i zevki dediğimiz, kendini bilme ilmi, Hakk’ı bilme ilmi olması lazımdır ki tenzih edebilsin neyi tenzih ettiğini bilebilsin. Aslında yapılacak ilk tenzih kendimizi Allah’ı yanlış anlamaktan tenzih etmemizdir. Tenzihi kendimize yapmak gerekiyor Allah’ın ne tenzihe ihtiyacı var ne teşbihe, ne tevhide, bunların hepsine bizim ihtiyacımız vardır, biz kendimizi noksanlıktan tenzih edelim. Noksanlıktan derken; noksan anlamaktan kendimizi kurtaralım, evvela noksan anlamaktan kendimizi tanıyalım ve kurtaralım da ondan sonra Hakk hakkında işte Hakk tenzihtedir, teşbihtedir tevhiddedir diye hüküm yürütelim.

Yoksa bunların yaptıklarının hepsi hayali ve vehmi tenzih vehmi teşbih, vehmi tevhiddir, hepsi lafzi, lafazanlıktan başka bir şey değildir. Bakın kendisi sevdiği kulunun sem’i ve basarı gibi kuvvası, şimdi semi duyma, basar da görmedir, bunlar bizim iç bünyedeki kuvvetlerimizdir, bakın ben onun gözünde gören, kulağında işiten, dilinde konuşan olurum diyor. Cenab-ı Hakk orada olan benim diyor. Ayağında yürüyen, elinde tutan olduğunu beyan eyledi. 

Ve bu hadîsde Hak Teâlâ kulun yalnız kuvâsı olduğunu beyân ile iktifa etmeyip, a'zâsını da zikr etti. Halbuki kul bu a'zâ ve kuvânın hey'et-i mecmuasından ibarettir; ve bu a'zâ ve kuvâ, kulun gayrı şeyler değildir. Biz bizim zannetmişiz fakat bize ikaz ediliyor, hayır o size ait bir şey değil, bunların hepsi Hakk’a aittir diyor. Bu bilgileri peygamber hazaratının hiçbiri vermiş değil çünkü mertebeleri itibariyle vermezlerdi. Her peygamber kendi mertebesinin kemali ve oranın kamil insanıdır. Her peygamber kendi mertebesinin kemalindedir. Allah’ın indinde peygamberler birdir, hani bakara 285 ayetinde لا نُفَرِّقُ بَيْنَ اَحَدٍ مِنْ رُسُلِهِ geçiyor ya Allah’ın indinde peygamberlik makam olarak yani peygamberlik hususiyeti olarak peygamberlik mertebesi birdir. Ama peygamberlerin aralarında mertebeler vardır. Bu ayrı bir konudur. Mevlid-i Şerif’in yazılması da bu ayetten çıkmıştır, bir gün Mısır’a Arap alimlerinden birisi gelmiş, bu ayetleri okurken işte peygamberlerin arasında hiçbir fark yoktur hepsi aynıdır diye belki diğer ayet-i kerimeye zaman gelmedi, belki de sadece o ayet-i kerime üzerinde idi mevzu Süleyman Çelebi de oradaymış dinlemiş nasıl olur benim peygamberim diğer peygamberlerle bir diye Mevlid-i Şerifi onun üzerine yazdığını söylerler. 

Halbuki bize bu bilgileri veren Efendimizdir, abd bu aza ve kuvvanın heyet-i mecmuasından ibarettir ve bu aza ve kuvva abdin gayri şeyler değildir, abdın dışında abdan başka şeyler değildir, İmdi Hak, kulun kuvâ ve a'zâsı olunca, müsemmâ-yı kulun "ayn"ı olmuş olur. Yani isimlenmiş olan abdın aynı olmuş olur. Binâenaleyh kul, ubûdiyyet nisbetinden mücerred olduğu halde, onun hüviyyeti ve hakikati Hak'tır. Şimdi bizim üzerimizde bir abdiyet beşeriyeti var, kendimizi bundan sıyırdığımız zaman yani bu anlayıştan sıyırdığımız zaman kendimizi hakikati Hakk’tır, onun hüviyeti ve hakikati, ayanı Hakk’tır. 

Fakat kulun "ayn"ı, sıfat-ı ubüdiyyetle vasıflanmış olduğu halde, seyyidin "ayn"ı değildir. Yani efendinin aynı değildir. Çünkü abdiyetle vasıflanmış olduğu için köle efendinin aynı değildir. Çünkü siyâdetle vasıflanmış olan ancak "seyyid"dir, ubüdiyyetle vasıflanmış olan kul değildir. Şimdi abd ubudiyet nisbetinden mücerred olduğu halde yani kölelikten ve abdiyyetten sıyrılmış olduğu zaman Hakktır. Ama kendisinde bu da mevcut olduğundan abdiyet ve kölelik de mevcut olduğundan o zaman seyyidin aynı değildir, efendisinin aynı değildir. İşte bu incelikler arasındaki farkı ayıramayan bazı kendilerini tevhid ehli zanneden gruplar “artık ben Hakk’ım her şeyden ben münezzehim benim kime ibadet edeceğim ben Hakk ile Hakk oldum, ibadet etsem şirk olacak” gibi sözler tamamen o mertebede dahi şeytanın bozgunculuğundan başka bir şey değildir. 

Şeriat mertebesinde olan bir kimsenin ayağı daha sağlam basar o mertebede, gaflette dahi olsa yani yalnız başına sadece şeriat-ı Muhammediyi zahiri manada tatbik ederek yaşamak, böyle yanlış bir gruplara girip de yanlış fikirler altında kendini allame zannetmekten daha hoştur. 

Onun bir cennet ümidi vardır ama diğeri hakikati inkar etmiş yanlış söylemiş olduğundan büyük kayıp içerisindedir, mesuliyet içerisindedir. İşte sıfat-ı ubudiyetle vasıflanmış olduğu halde seyidin aynı değildir. Çünkü siyadetle vasıflanmış olan ancak seyyiddir. Yani efendilikle vasıflanmış olan ancak efendidir. Ubudiyetle vasıflanmış olan abd değildir, yani ubudiyetle kölelikle, abdiyetle vasıflanmış olan abd değildir. Ve siyâdet, yani seyyidlik, efendilik ubüdiyyetin zıddı olduğundan, bir yerde ictimâ'ı mutasavver değildir. Yani bir yerde birleşmesi tasavvur edilemez.

Suâl: Abd, kuvâ ve a'zâsının hey'et-i mecmuasından ibarettir. Hak müsemmâ-yı abdın "ayn"ı olunca, abdın "ayn"ı seyyidin neden "ayn"ı olmuyor?

Cevâb: Nisbetler, zuhurlar kendi zâtları ve hakîkatları i'tibâriyle yek dîğerinden ayrılırlar. Meselâ görme nisbeti işitme nisbetinin gayrıdır; görme hususiyeti işitme hususiyetinden gayrıdır.

Ve bilme nisbeti, dileme nisbetinden başka bir şeydir, imdi abdın vücûdunda zuhurda olan Hakk'a bu nisbetlerin herbirisi hasebiyle ayrı ayrı ilimler hâsıl olur. Yani Cenab-ı Hakkın ne kadar esma-i ilahisi varsa bunlar o abdda zuhurda olduğundan bunların hepsinden ayrı ayrı ilimler meydana gelir. İşte bu nisbetler gibi, ubûdiyyet ve siyâdet nisbetlerinin zâtları ve hakîkatları arasında da fark vardır. Yani kuldan bir bakıma kulluk zuhur eder, bir bakıma batınında da siyadet yani efendilik vardır zatında, zatlarımızda hepimizin. Bu hakikatler arasında da fark vardır. Yani abdiyet ile efendilik arasında fark vardır. 

Kabe-i Muazzama’daki namaz tasfirini düşünelim, şimdi bir kulda kulluk ve efendilik ikisi de mevcuttur, kulluk baştan denildiği gibi cemden evvelki farkdaki kulluk orada da mutlaktır, yani o yaşayan kişiye göre kendisine göre orası mutlaktır. Hakk’a göre mukayyettir. Hakikati itibariyle siyadet, efendilik yani o kişi hakikatini bilen bir kimse için efendilik de gerçektir. Neden daha önce de dediğimiz gibi fenafillah ve bakabillah mertebesinde kendini bulmuş olan bir kimse efendilik rütbesine yükselmiştir. Kamil insan dedikleri yere yükselmiştir. Ama oraya gelinceye kadar daha evvelki mertebelerde kendisinde abdiyyet yani kul makamı da vardır.

İşte böylece efendilik makamına geldikten sonra kişi Cenab-ı Hakk eğer ona yeni bir elbise vererek tekrar kesret alemine insanlar arasına gönderiyor ise gene kendisi abdiyetle vasıflanır, bütün abdiyet kurallarını yerine getirir ve zahiri abdiyetle batını efendilikle olmuş olur. Yani abdiyeti ve siyadeti kulluğu ve efendiliği bir arada toplamış olur. Ama bunların ikisi de ayrı ayrı şeylerdir. İşte cem mertebesinde olan bir kimse kulluk ile efendiliği bünyesinde toplamıştır ki o yüzden kamil insan denir, o yüzden veli denir. 

Velinin bir tarifi de “zuhur halini kadim haline ulaştırmak” zuhur hali abdiyet tarafı, kadim hali siyadet efendilik tarafıdır. İşte cem bunları birleştirmek ve bu birleştiği zaman aslında onun ubudiyeti de efendilik hükmüne girmiş olur artık orası bir bürünme olur onun için sadece. Yani kulluğa bürünme olur. Baştaki kulluk gerçek manada kulluk, fenafillahtan bakabillaha, bakabillahtan tekrar kulluğa dönmek ise bürünmektir. 

Peygamberimizin ibadete ihtiyacı var mıydı, tabi ki yoktu, o ibadeti bizler için yaptı, kanunu koyan kendisi idi o tatbikatı kendisine ait değil bizim içindi. Bize örnek olması içindi. İşte kamil insan da aynen O’nun yolunda yürüyerek ibadeti terk etmek değil kendisi için olmasa bile çevresi için numune olması için bütün şeriat-ı Muhammediye de uymuş olur. 

Şimdi biz bilelim veya bilmeyelim yani bu hakikatleri bilelim veya bilmeyelim irfani ve gafleti halde Hacca veya umreye gidelim, bir insanda bu iki özellik mutlaka vardır. Eğer olmamış olsa insan olmaz. Efendilik olmadığı için hayvanlar hayvan olarak kalır, işte insanlarda efendilik olduğu için Allah’ın Zat’ının zuhur mertebesi zuhur mahalli ve “venefahtü”nün de kabul hanesi olmuştur. İşte “venafahtü” efendilik vermekte beşeriyetimiz de bize kulluğumuzu abdiyetimizi ortaya getirmektedir. Şimdi bir insan kulluğu ile yaptığı ibadetin ismi ubudiyet, Hakk ile birlikte yaptığı fiilin ibadetin ismi de ubudet olmaktadır. 

Yani Cem makamına gelmiş fenafillahtan bakabillaha geçmiş olan bir kimsenin ibadetinin ismi ubudettir, kesrette olanın bu hale gelmeyenin ibadeti ise ubudiyettir. Abdiyet, ubudiyettir. İşte abdiyet, kulluk ubudiyet kulun fiili, ubudet ise Hakk’ın fiilidir. Arada böyle küçücük bir fark vardır. Bunu anlayabilmek için kaç sene lazımdır, ortalama 20 sene lazımdır. Eğer kabiliyetli isek 20 sene lazımdır. Yoksa çok 20 seneler geçer de haberimiz bile olmaz. 

Şimdi Kabe-i Muazzama’da öğlen namazının farzını kıldık, yahut kılıyoruz, veya kılmak üzereyiz, veya yatsı namazı diyelim serinde, gayb aleminden bir vinç geldi uzattı kolunu kabe-i muazzamanın altından bir bütün olarak vakumladı çekti onu yukarıya o yukarıda duruyor, peki aşağıda ne oluyor, secde halinde yuvarlak bir halka halinde insanlar secde etmekteler, birbirlerine secde etmektedirler. Peki o secde nasıl oluyor o secde de putperestlik olmuyor mu? Yoksa putperestlık olur. O kişinin etine, kemiğine tapılmış olur ki bu yasak olan bir şeydir. İşte buradaki hakikat tam bir irfaniyettir. Uluhiyet hakikatinin irfaniyet ile yaşanmasıdır. Kişiler bilseler de bilmeseler de orada Hakk hükmünü yürütür. İşte aradaki fark bilen ayn, bilinen gayr, bilen oradaki yaptığı secdeyi bu hal üzere yapar, bilmeyen ise ben kabeye secde ettim, kıbleye secde ettim der.

Kıble ne demektir? Ön taraf demektir. Mukabele yani karşı taraf demektir. Yönelinen taraf demektir. Mukabele edilen, karşı taraf, kabul edilen taraf demektir. İşte o zaman her bir insan tam karşısındaki insanın kıblesi olmuş olur. İşte şu hakikati bilmez isek ubudiyet ve siyadet hakikatini bilmezsek oradaki hadiseyi anlamamız mümkün değildir ve de bu dengenin kurulması da mümkün değildir. Cenab-ı Hakk her yerde olduğu gibi orada da bir mizan yapmıştır ki hiçbir haksızlık hiçbir fazlalık eksiklik yoktur. Herkes birbirine veriyor ve birbirinden aynı şeyi alıyor. Hiç eksiklik fazlalık yoktur. 

İşte bir kimse ubudiyetiyle kulluğu ile beşeriyeti ile karşısındakinin siyadetine, efendiliğine, hakikatine Hakk’a secde etmiş oluyor. Nasıl oluyor bu işte oluyor, melaike-i Kiram Âdem’e secde etmedi mi, işte Âdem’in çamuruna değil ubudiyetine secde etti, siyadetine, efendiliğine secde etti. İşte iblis bunu anlayamadığı için secde ehli olmadı. Neden olmadı çünkü onda sadece Celal ismi olduğundan iblis de Celal mazharı olduğundan Âdem’de hem Celal hem de Cemal mazharı olduğundan melekler sırf Cemal mazharı olduğundan Âdem’in Cemaline bakarak secde etti, yani Cemal mazharı yönüne bakarak uygun geldi rabıtaları secde ettiler.

İblis dedi ki onda Celal var ama ben Celalin en kemalli haliyim dedi, Celal tecellisinin en kemalli zuhur mahalli benim dedi. Onda da Celal var ama eksiktir dedi. Cemalinden haberi yoktu, halbuki melekler Celaline değil Cemaline, Cemal esmasının zuhuruna secde ettiler. İblis kendisinde Cemal tecellisi olmadığından Cemalden haberi yoktu. Halen de yoktur, Aziz, Cebbar, Mütekebbir isimlerinden meydana gelmiş olan o varlığın Cemal esmasından yani o sahadan haberi yoktur. Celal sahasından haberi var, fakat kendisi de Celal sahasının en geniş manada temsilcisi benim ve ben olduğumdan o daha küçük Celal ben daha büyük Celalim ona secde etmem dedi, bu yüzden secde etmedi.

 Secde etmeyişiyle de aslında ondaki Celali kabul etmesi yönünden bakın onda da Celal var bende de Celal var Celali kabul etmesi yönünden ilmen secde etti ama fiilen secde etmedi. Melaike-i kiram hem ilmen secde ettiler hem de fiilen secde etmiş oldular. İşte insanlar da her bir insanda Cenab-ı Hakkın bütün esması mevcut olduğundan diğer taraftaki esmanın birisiyle diğer bir esmasına secde etmekte. Celal esmasıyla Cemaline secde etmekte o kişi de aynı şekilde esmaya sahip olduğundan karşıdaki Celaliyle karşısındakinin Cemaline secde etmektedir. Yani bir taraftaki kişi abdiyeti ile seyidine secde etmekte, yani “venefahtü”süne karşı tarafta da aynı hal olduğundan onun da abdiyeti olduğundan o da abdiyetiyle karşı taraftakinin uluhiyetine “venefahtü”süne veya Cemaline secde etmektedir. Bakın Kabe-i Muazzama’da olan hadise budur. Ne kadar dengeli ve ne kadar güzeldir. Ama bu hali ehl-i zahire anlatsanız hayır böyle bir şey olmaz der. Secde Allah’a yapılır der.

Tamam ona da diyecek bir şey yoktur, hiçbir münakaşaya yer yoktur o da haklıdır, o zaman irfan ehli olan yani herhangi bir kimse bu bilgilere sahip olan herhangi bir kimse zaten mücadeleye girmez, bilir ki her şey kendi kemalindedir, o da kendi kemalinde oradadır, haklısın kardeşim der geçer gider, kimseyle münakaşa etmez. Zaten ona gerek de olmaz. Zaten ehlullahın kavgası da olmaz bu yüzden kimseyle. O’nunla kavga edenler olur da o kimselerle kavga etmez. Karşıdan onu görenler de kıyasen kendisi gibi ayrı bir varlık olarak görür karşısında o varlıkla kavga ediyorum zanneder. Halbuki Hakk’a harb ilan etmiştir farkında bile olmaz.

Ama O da karşısındakini zora sokmamak için yani karşısındakinin menfaatini sağlamak için müdafaada bulunmaz fazla müdafaa etse de atılganlıkta bulunmaz. Kendisini geriye çeker, savunmaya çeker, işte bu nisbetler gibi ubudiyet ve siyadet yani kulluk ve efendilik nisbetlerinin zatları ve hakikatleri arasında fark vardır. Tabi ki olacaktır, köle başkadır, efendi başkadır. 

Vâkıâ bu nisbetlerin mensûbun-ileyhi olan yani aslının mensubu aslına ait olan Hakk'ın vücûd-ı vahidi mütemeyyiz değildir. Çünkü ahadiyyet-i zâtiyye mertebesinde bütün nisbetler müstehlek, helak olduğundan, onda gayriyyet-i i'tibâriyye yoktur; yani gayriye itibar yoktur orada gayr yoktur, gayr olmadığı zaman ne seyyidlik vardır ne de kulluk vardır. Ahadiyet mertebesinde onlar orada helak olduğundan gayriyeti itibariye yoktur yani gayriyete itibar edilmez ve ubûdiyyet ve siyâdetle zahir ve müteayyin olan ancak vücûd-ı vâhid-i Hak'tır. Hakk’ın Vahid vücudunda ubudiyet ve siyadet zahir ve müteayyin olmaktadır. Yani zuhura çıktığında tayin meydana gelmektedir. 

 Fakat mertebe-i kulda bi't-tenezzül, yani tenezzül ile kulun vücûdunda ubüdiyyetle zahir oldukda, bu vücûd-ı kul mertebe bakımından, siyâdetle vasıflanmış olan vücûdun "ayn"ı değildir. Yani Hakk abdiyetle zuhur ettiği bir vücutta ve siyadetle zuhur ettiği bir vücutta bunların ikisi aynı değildir. Ama cem edildiği toplandığı zaman o mertebe de ayrı mertebedir. Yani bunlar ayrı mertebelerdir. 

Binâenaleyh Hak, ayn-ı vahide olmakla beraber, yani bütün mertebelerde tek vahide olmakla beraber niseb ve izâfât ve sıfat sahibidir. Yani Hakk’ın vücudu tek olmakla beraber nisbetleri izafetleri vardır. Zîrâ Sonsuz sıfatları ve isimleri olduğu gibi, vücûd-ı latifinin tenezzülü hasebiyle, kendi vücûd-ı hakîkîsine muzâf olan kılıf olan muhtelif mertebeleri vardır. Ve isimlerinin herbirisinde bir husûsiyyet mevcûd olup, bu husûsiyyetlerle yek diğerinden ayrıldıklarından birbirinin aynı değildirler. 

Meselâ Mudili ismi Hâdî isminin aynı değildir. Zîrâ birisi hidâyeti, diğeri dalâleti gerektirir. Bunların havâssı ise yani duyguları ise birbirine benzemez. Ve keza hazret-i ruhlar, hazret-i misâle ve hazret-i misâl ise hazret-i şehâdete benzemez; aralarında büyük fark vardır. Bunların hepsi Hakk’ın Zat’ında bir iseler de zuhura geldikleri zaman birbirlerinden çok farklıdırlar. Önceki soruda, mademki abdin her şeyi Hakk’ındır, o zaman abdiyet ile siyadetin, efendinin arasında ne fark olur, fark olmaz gibi suale cevap olarak veriliyor ve izahı da çok güzel olmuş. 

Şurası gizli olmasın ki, bu vahdet-i vücûd meselesinde seri olarak idrak edici olmak lâzımdır. Yani çok süratle idrak etmek lazımdır. Yani süratli idrakten gaye gaflette kalmamak bu iş üzerinde tefekkür etmek, düşünmek manasınadır. Bazı kitaplarda hemen anla, hemen burasını idrak et buyurmaktadır, yani üzerinde dur, diye ikaz babındadır. İşte burada da şurası gizli kalmasın ki bu vahdet-i vücut meselesinde çok süratli olmak lazımdır. Zîrâ kıldan ince ve kılıçtan keskin bir sırattır. Binâenaleyh bu mes'ele ba'zı kimseleri semâ-yı hidâyete yükseklere çıkartır ve ba'zılarını dahi çâh-ı dalâlete çeker, delalet çukuruna çeker. 

Dalâlete düşenler derler ki: "Mademki vücûdun bütün mertebeleri, vücûd-ı vâhid-i hakikî-i Hakk'a muzâf olan vûcûdâttan ibarettir; ve bizim vücûdumuz dahi onun vücûdunun gayrı değildir; şimdi şöyle de bir gerçek vardır, nefs-i emmaremiz dediğimiz içimizdeki bölüm, ölmesi mümkün değildir, evvela bunu böyle bilelim. Ne olabiliyor, o sadece eğitilebiliyor, terbiye edilebiliyor, öldürülmesi mümkün değil çünkü bizim varlığımızla kaimdir. Onun ölmesi demek bizim de ölmemiz demektir. Ne zaman ki biz öleceğiz nefs-i emmare o zaman hükmünü sonlandırmış olacaktır. 

Çünkü ahirette gerek berzahta, gerek ahiretin aşamalarında artık müstakil bir yaşama olmadığından genele tabi olunduğundan nefs-i emarenin orada çalışma sahası zaten yoktur. Sahayı genişletmek için iblis berzah aleminde, kabirde de faaliyette olsun diye kendiside baas gününe kadar Cenab-ı Hakk’tan izin istedi. Yani kıyamet gününe değil kıyametten sonraki doğuş gününe kadar izin istedi. Cenab-ı Hakk; hayır dedi sen kıyamete kadar yaşayacaksın. Kıyamete kadar memursun ondan sonra yok. Demek ki o biz öldüğümüz zaman bizim nefs-i emmaremiz hükümsüz kalmaktadır. 

Çünkü berzaha girdiğimizde berzah genel insanlık hali böyle olduğu gibi bizim de kıyametimiz koptuğunda öldüğümüzde, birlikte berzaha girdiğimizde artık onun işleyecek bir sahası üzerimizde kalmamış oluyor. Ancak biz ne götürmüş isek buradan ne götürmüş isek onun hükmüyle kabirde hükümlenmemiz başlayacaktır. Ama iblis gelip yeni bir şeyler ilave edemeyecektir. Mevcut ne ise buradan ne götürmüşsek o olacaktır. 

İşte biz dünyada iken onunla birlikte bütün nefs mertebeleriyle birlikte ölen kaybolan hiçbir şey yoktur, bütün meratib-i ilahiye mevcut, ancak nefsin terbiye edilmesi var, Efendimizin buyurduğu gibi “ben şeytanımı Müslüman ettim” biz de onu ne kadar eğitebilirsek o kadar ondan biz yararlanırız, baştan o bizden yararlanıyordu, sonra yaptığımız işlerin onun lehine olduğunu ona anlatınca, çünkü biz cehenneme girdiğimiz zaman o da girecek cehenneme o da yanacaktır orada. İşte biz ona bunları telkin ederek onun da lehine olduğu bu çalışmaları ona da anlattığımızda o bize yardımcı olmaya çalışacaktır. Çekmek değil arkamızdan itmeye başlıyor. O zaman işte bizim ilerleme süratimiz daha fazla artmış oluyor. 

“Ruh ile nefsini ediver kardaş” diye geçer onlar zaten kardeşler de birbirinden ayrılmışlardır, Yusuf’un (a.s.) kardeşleri gibi. Bazı kardeşleri Yusuf’u kuyuya atmaya çalışıyorlar, bazıları da kuyudan kurtarmaya çalışıyor. Biz ne öğrenmiş isek o bizimle beraber olduğu için nefs-i emmaremiz bunun hepsini biliyor, eğer biz onu hakkıyla eğitememiş isek ki biz ondan sorumlu durumdayız, belki de bizden o hesap soracaktır, neden bana doğru yolu göstermedin diye eğitememiş isek eğer Hakk’ıyla bazı tevhidi konularda öğrenmiş isek iblis de o konuları bildiğinden aynen buradaki cümleleri düzenleyen o işte yani onun mertebesinden düzenleyen o değil ama o idrakten onların sözcüsü olmakta burada. 

Böylece bu mesele bazı kimseleri semayı hidayete ve bazı kimseleri delalete çeker, delalete düşenler derler ki yani iblisin lisanından şimdi anlatılıyor burasına iyi dikkat edelim, madem ki cem-i meratib-i vücut bütün vücut mertebeleri vücud-u vahid-i hakiki Hakk’a muzaf olan vücuttan ibarettir, yani Hakk’ın varlığının zuhur mahalleri ondan ibarettir ve bizim vücudumuz dahi O’nun vücudunun gayri değildir, ve bizim vücudumuzda müteayyin olan esması hasebiyle Hakk’tır, yani bizim vücudumuz da Hakk’ın bir esmasının zuhuru olarak o da Hakk’tır, her bir isim kendi mazharını sırat-ı müstakıyme çekip götürmektedir, her bir isim kendi mazharından da razıdır, şu halde hakikatte taat ile masiyet tek bir şeydir. Şeriat ise emr-i itibaridir. Yani sadece itibar edilen fiili değil de itibaridir, ilmi bir şeydir.

Binâenaleyh kulda lâzım olan zevk ve rahat içinde zuhurata tâbi' olmaktır." Bizler namaz, oruç, zekat, hac gibi ibadetleri yapacağız ondan sonra zuhurata tabi olacağız. Bunları yaptıktan sonra başımıza herhangi bir şey gelirse de “Ya Rabbi senin takdirin buymuş“ diyeceğiz, o zaman o kazayı mutlak olduğunu anlayacağız. Ama biz tedbirimizi almamış isek Hakk’ın istediği şeyleri yapmamış isek arabanın frenleri arızalı iken yola çıkmışsak, karşımızdaki duvara çarpmışsak, o kazayı mutlak değildir. İşte bu kazayı muallaktan mutlağa çevrilen ama cezası da bize kesilen bir hadise olmaktadır. 

İşte rahat içinde zuhurata tabi olmaktır, bakın bu düşünce ile insanları ne kadar yanıltmış oluyorlar insanları. İşte bu kimseler şeriatı durduran ve nefislerinin hevâsına tâbi' olan birtakım zındıklardır yukarıdan beri okuduğumuz ilk bakışta yani kişi gerçek manada bunların derinliğini bilmemiş olsa avlanması çok kolaydır. O kadar kolaydır ki nefsinin de işine gelmektedir, o halde neden ibadet edelim zaten itibari bir iştir, deyip geçiveriyorlar ki, Hak Teâlâ onlar hakkında buyurur: 45/23 ayetinde;

هَوَيهُ وَاَضَلَّهُ اللَّهُ عَلَى عِلْمٍ وَخَتَمَ عَلَى سَمْعِهِ وَقَلْبِهِ وَجَعَلَ عَلَى بَصَرِهِ غِشَاوَةً

(Câsiye, 45/23) Bu taifeyi bu ilim ıdlâl etmiş yani yukarıda bahsedilen düşünce türleri bozmuş işlerine gelmiş kulakları ve kalpleri mühürlenmiş ve gözlerine nefs-i mevhumlarının perdesi örtülmüştür. Yani nefslerinde meydana gelen hayal ve vehimlerinin perdesi ile örtülmüştür. 

Onlar bu sözlerinin hakikatine muttali' olmuş ve vücûd-ı vehmîlerinden kurtulmuş olsalar idi, yani onlar yukarıda söylenen sözlerin hakikatine muttali yani vakıf olmuş olsalar idi ve vehim üzere vücudlarından yani bu var zannettikleri vücutlarının hakikatine ermiş olsalardı vehmi manada olan anlayıştan kurtulmuş olsalar idi her mertebede zahir olan Hakk'ın emrine kemâl-i edeble imtisal edip, nâil-i hidâyet olurlar idi, Vücud bir, mertebeleri ayrı ayrıdır ancak her mertebede o mertebeye riayet şarttır. Şeriat mertebesi ise şeriat, tarikat mertebesi ise tarikat, hakikat, marifet ise bunların hepsine uymak lazımdır. Hani yukarıda dediler ya zuhura tabi olmaktır, abde lazım olan zevk ve rahat içinde zuhura tabi olmaktır yani ne namaz kıl ne oruç tut başına ne geliyorsa yani yaşadığı süre içerisinde ne yapmak lazım geliyorsa onu yap geç git eğer öyle olsaydı kemal-i edeple imtisal edip nail-i hidayet olurlar idi. 

Binâenaleyh hayal vücudlarını sevk ettikleri zevk ve rahata mukabil, onlar için azîm azab vardır. Yani bu işleri bırakıp geçici zevkler peşinde koştuklarından daha sonraki hayatlarında çok azim azap vardır. "Neûzü billahi min şürûri enfüsinâ" ve "neûzû billahi min Allâhi!" nefslerimizin şerrinden Allah’a sığınırız ki ve Allah’tan Allah’a sığınırız. “euzibike minke” şekliyle, bunu ezberleyip her zaman okunabilir. 

------------------

13. Paragraf:

İmdi Lokmân'ın bu âyette "Latif” ve "Habîr" olarak bu iki ism-i ilâhîden getirdiği şeyi, kendi oğluna ta'lîminde Allah Teâlâ'yı onlar ile tesmiyesi, onun hikmetinin tamamındandır. Eğer bunu, kevnde kılsa idi, ki o vücûddur, “kane” der idi, hikmette etemm ve eblağ olurdu (13).

----------------

Buraya kadar Cenab-ı Hakk’ın iki isimi ile açıklanmaları bu kadar uzun süren birisi “Habir” diğeri de “Latif”olan bu iki ism-i ilahiden getirdiği şeyi kendi oğluna talim ettiriyor. Yani bu ayet-i Kerimeyi Lokman Hekim oğluna anlatıyor, ki Cenab-ı Hakk “Latif” ve “Habir”dir diye ayet-i Kerimenin sonunda belirtiliyor. “Allah Teâlâ'yı onlar ile tesmiyesi, onun hikmetinin tamamındandır.” Bakın bu şekilde ifade etmesi Lokman Hekimin hikmetinin tamamındandır. Eğer bunu kevn kılsa idi yani “kenallahi” deseydi ayetin başında “İnnallahe“ diye başlıyor, “Kenallahe” deseydi eğer bunu kevnde kılsa idi ki o vücuttur yani “Kün” ol manasına kevn mükevvenat manasınadır “Kevn” der idi. Hikmette etem ve eblağ olurdu. Yani kendi hikmetinde çok daha kemalli çok daha beliğ yani çok daha yukarılara ulaştırılmış olurdu. 

Ya'ni Hz. Lokman يَا بُنَىَّ اِنَّهَاۤ اِنْ تَكُ مِثْقَالَ حَبَّةٍ مِنْ خَرْدَلٍ فَتَكُنْ (Lokman,31/16) âyet-i kerîmesinde beyân olunduğu vech ile oğluna hikmet ta'lîm ettiği ve nasihat verdiği sırada, bu âyet-i kerîmenin nihâyetinde اِنَّ اللَّهَ لَطِيفٌ خَبِيرٌ (Lokman. 31/16) dedi; yani Lokman Hekim’in lisanından böylece çıktı bu kelimeler Cenab-ı Hakk da aynen olduğu gibi bizlere bunu bildiriyor.Ve Allah Teâlâ'yı bu iki isim ile isimlendirme ederek, oğluna Allah Teâlâ'yı "Latif' ve "Habîr" olarak bildirdi. Lokman Hekim oğluna nasihatta bulunuyor iken Cenab-ı Hakk’ı “Latif” ve “Habir” isimleri ile bildirdi yani o isimlere dikkat çekti. 

Zîrâ Hz. Lokmân'ın hikmetinin tamâmı, Allah Teâlâ'yı bu iki isim ile isimlendirmek idi. Yani belki de “Latif” ve “Habir” isimleri onun Rabb-ı hassı olduğu anlaşılıyor. Çünkü bu isimlerle vasıflandığı bildiriliyor. O da öyle yaptı; yani hikmeti “Latif” ve “Habir” isimleri ile tavsiyede bulundu ve kendi vücut kelimesinde yani her varlık bu alemde Allah’ın bir kelimesi idi yani bir ayeti, bir işareti idi. İşte her birerlerimizin de böyle bir kelime-i vücudumuzda mündemiç, bize ait hikmetler hakikatler vardır. İşte bizlere düşen; bunları arayıp bulup sadece dilde dolaşan bir Allah anlayışı bilgisi ile hayatımızı sürdürmeyip, bunu irfaniyete dönüştürerek yaşamak. Kelime-i vücudunda mündemiç olan yani içinde mevcut olan hikmeti oğluna telkin etti. Yani kendindeki hikmeti, mirası, ilmi miras olarak oğluna aktardı. Telkin etmesi budur, vermesi yani aktarması.

İşte bu kitapları yazanlar bizden evvel geçmiş büyüklerimizin hepsinin yaptıkları iş odur. Kendilerinde bulunan hikmetlerini bizlere telkin etmişler, Allah hepsinden razı olsun, biz de o telkinlerin neticesinde kendimizi geliştirip bizden sonrakileri daha geliştirmek suretiyle telkin etmeye çalışıyoruz. 

Fakat Hz. Lokman اِنَّ اللَّهَ لَطِيفٌ خَبِيرٌ “Muhakkak ki Allah Latif ve Habirdir” demeyip de “Kenallahu لَطِيفٌ خَبِيرٌ demiş olsaydı ve "Latif' ve "Habîr" İsimlerini "kevn" masdarına yani “kün” ol masdarı kevniyet ifade eder, yani oluşum alemlerin varlığını, vücud oluşturan bir kelimedir, ki kelime-i vücüdiyyedir muzâf kılmış olsa idi, yani onunla söylemiş olsa idi, hikmette etemm ve nasîhatta eblağ olmuş olurdu. Eğer “Kenallahu لَطِيفٌ خَبِيرٌ demiş olsa idi hikmeti daha kemalli ve nasihati daha kemalli yani daha güzel olurdu. Peygamberlerin hayat hikayelerini nakli olarak değil, peygamberlerin ilimlerini nakli ve nakdi olarak almamız gerekiyor. Zîrâ "kevn" masdarından müştakk olan "kâne", Allah Teâlâ'nın ezelde bu iki vasıflar ile vasıflı olduğuna ve bu iki vasıf onun zâtının muktezâsından bulunduğuna delâlet ederdi. Şimdi اِنَّ اللَّهَ لَطِيفٌ خَبِيرٌ ile “Kenallahu لَطِيفٌ خَبِيرٌ arasındaki farkı anlatıyor. Lokman Hekim اِنَّ اللَّهَ dedi, “Kenallahu” deseydi diye o zaman bu söylediği söz daha kemalde daha eblağ olmuş olacaktı dedi. اِنَّ اللَّهَ Dediği zaman “muhakkak ki Allah” sadece, bakın zaman mekan, kevn yoktur. Sadece bir bilgi vardır. “Allah muhakkak Latif ve Habirdir” diye bir bilgi vardır. Ama “Kane” konduğu zaman bütün zamanlara yayılmaktadır. Yani Allah ezelden de “Habir” ve “Latif” idi hükmü ortaya gelmektedir. Vücut daha eskiye dayanıyor, yani kadimden beri ve sonsuzluğa kadar böyle oluyor. 

 Ve bu halde de ma'nâ, yani “Kenallahu” deseydi "Allah Teâlâ ezelde kendi zâtında latif ve habîr olduğu gibi, el-ân dahi latif ve habîrdir" demek olurdu. Nitekim “Kenallahu lem yekün meahu şey’e” kavliyle, "Allah Teâlâ ezelde mevcûd idi ve O'nunla beraber bir şey yok idi; ve el-ân dahi mevcûd olup yine O'nunla beraber bir şey yoktur" ma'nâsı murâd olunur, “Kenallahu” da.

Ve bu kavle ilâve olunan "el-ân kemâ kân" onun tefsiri olmuş olur. Fakat bu etemmiyyet ve eblagiyyet hasâis-ı muhammediyyedendir. Yani Lokman Hekim, “Kenallahu” hakikatini idrak edemedi, edemezdi diyor. Bu O’nun noksanlığı değil mertebesi itibariyle olan hususiyetidir. Yani bu özellik Hazreti Rasulullah’a ait, ümmetlerine ait bir anlayıştır. “Kane” fiili hakkında kullanıldığı zaman ezelde, halde ve gelecekte hepsini kapsamaktadır. Çünkü Allah sadece ezelde vardı diye bir şey söz konusu olmuyor, ne kadar şükretsek azdır ki biz ümmet-i Muhammed’in Hazret-i Rasulullah’ın ümmetlerinden olmuşuz buna şükrederiz. 

 Önceki kavimler bu bilgileri bilmiyorlardı, burası da onu açık olarak söylemektedir, bu etemmiyet yani kemalat ve eblağıyet, baliğ kemale ermek hasais-i Muhammediye’dendir, Muhammedi hususiyetlerdendir. Şu kadar ki Hz. Lokmân'ın hükmü kendi mertebesine ve zamanına nisbetle kemâl üzeredir. O gün Lokman Hekim’in söylediği ilimden daha üstün bir ilim yoktu. Lokman Hekim ne zamanlarda yaşamış aşağı yukarı Musa devrindedir, ondan sonraki ilimler daha henüz yeryüzüne inmediği için bunlar bilinmiyordu, teşbihat ilmi Muhammediyet ilmi tevhid ilmi bilinmiyor idi gerçi o peygamberlerin hepsi tevhid peygamberleridir ama mertebelerine göredir. 

Tevhid-i ef’aldeki tevhid bir başka türlüdür, tevhid-i esmadaki tevhid bir başka türlüdür, tevhid-i sıfattaki tehid bir başka, Zat’taki tevhid ise bütün tevhidleri toplayan cem eden bir tevhiddir. Zîrâ ma'rifette noksan, şân-ı nübüvvete lâyık değildir. Yani lokman Hekim, Hakikat-i Muhammediye hassalarından olan, hususiyetlerinden olan bu ilmi bilmemesi O’nun noksanı değildir, çünkü bu ilim henüz daha gelmemişti o zamana kadar ve her bir peygamber kendi devrinin kamil insanıdır ve en büyük alim, ilim sahibidir kendi devrinin ilim sahibidir. 

İşte eğer Âdem (a.s.) ile başlayan bu ilahi seyir eğer kemalatı da Âdem’de (a.s.) olsaydı o zaman bu kitap kapanmış olurdu. Yani insanlık terbiye sistemi eğitimi bitmiş olurdu. Bitmediği için arkasından Şit (a.s.) geldi, Nuh (a.s.) geldi, diğer peygamberler geldi İbrahim (a.s.) geldi, diğer peygamberan hazaratı geldiler, ana başlık olarak ülü’l azm olarak dünya tefekkür tarihini değiştiren ülü’l azm peygamberleri geldi, her bir peygamber kendi devresinin kemalatındaydı, hem irfani olarak hem de mucizeleri itibariyle.

Bugün bunlar okunduğu zaman Lokman Hekim’in ilmi daha asgarmış, işte daha azmış gibi bir şey düşünülmesi peygamberliğin nübüvvetine layık değildir, neden kendi mertebesinin en üstünüdür.

Bazen pirler, veliler üzerinde de öyle o mu daha üstündü bu mu daha üstündü gibi yakışık almayan şeyler yapılır, herkes kendinin en üstünüdür, kendi devrinin üstünüdür, kıyas edilemez. 

------------------

14. Paragraf:

İmdi Allah Teâlâ kavl-i Lokmân'ı, dediği gibi, ma'nâ üzere hikâye etti; ve onun üzerine bir şey ziyâde etmedi. Ve her ne kadar Lokmân'ın اِنَّ اللَّهَ لَطِيفٌ خَبِيرٌ (Lokman, 31/16) kavli, Allah'ın kavlinden ise de, vaktaki Allah Teâlâ âlim oldu ki, eğer o mütemmim olarak nutk ede idi, elbette bununla tetmîm ederdi (14).

---------------

 Ya'nî Hz. Lokman mensûb olduğu kavmin lisânı üzere oğluna nasihat etmiş idi. Lokman (a.s.) hangi kavme mensub olduğunu şu anda bilmiyoruz, tarihçiler araştırsa bilinebilir. Hangi havimin lisanı üzere ise bu اِنَّ اللَّهَ لَطِيفٌ خَبِيرٌ (31/16) ayet-i Kerimeyi o kavimin lisanına göre söyledi Arapça söylemedi diyor. Cenab-ı Hakk hangi kavme peygamber gönderecek ise kitabını da o kavmin lisanı üzere gönderiyor, başka türlü gönderse zaten kimse bir şey anlamaz. İbrahim’e (a.s.) Keldanice verdiler çünkü o lisanda yaşıyordu. Musa’ya (a.s.) İbranice geldi, İsa’ya (a.s.) İbranice geldi Rasul’e (s.a.v.) Arapça geldi. Ama bakın bunların hepsi kavimlerin süreta lisanları üzeredir. Cenab-ı Hakk şöyle diyor, Tevrat-ı Şerifi Cenab-ı Hakk kendi eli ile yazdı, diyor hadis-i şerifte, şimdi kütüb-ü semaviyelerin asılları Allah Teala’nın çevirisidir. Yani ilahi Keldanice, ilahi İbranice, ilahi Arapçadır. Ancak bu ilahi Arapça ve diğer lisanlar o dillere en yakın olan beşeri lisanına uygun olarak benzer olarak geldi. Ama ikisinin arasında çok büyük fark vardı. 

Mesela Kur’an-ı Kerimi alıyoruz, eğer Kur’an beşeri Arapça olmuş olsaydı yani Arapların kullandığı mutlak manada sadece o olsaydı manası ve lafzı itibariyle de sadece Arapça olmuş olsaydı bugün Arapların hepsi evliya olması lazımdı. Bakın onlar bile anlamıyorlar hakikatlerin ne olduğunu, sadece suret olarak bazı fıkhi meselelerde muhkem ayetler denilen yerleri anlıyorlar, diğerlerini anlamıyorlar, çünkü ilahi Arapça, onların dillerine vird edindikleri Arapça değildir. 

O zaman ne yapılması gerekiyor, bakın kütüb-ü semaviyenin güzel anlaşılabilmesi için onun beşeri lisanından gene kendi içinde olan benzeri ilahi lisanına uruc etmek veya nüfuz etmek gereklidir. Bugün de bize lazım olan Arapça gelmiş olan bu Kur'an-ı Kerim’in hakikatini anlayabilmemiz için mutlaka bunun eğitimini almamız gerekiyor. Yani okullarda okutulan, ailelerde öğretilen Arapça tekrar edilerek Arapçanın tekrarı ile Kur’an-ı Kerim’in hakikati ile birlikte anlamamız mümkün değildir. Bakın bir “Kane” fiilinden irfan ehli neler çıkartıyor. 

Hz Lokman mensub olduğun kavmin lisanından oğluna nasihat etmiş idi, Halbuki Kur'ân-ı Kerîm arabî lisânı üzere nazil olduğundan Allah Teâlâ onun kendi lisanıyla dediği ma'nâyı lisân-ı arabîye nakl ile olduğu gibi hikâye etti; yani kendi konuştuğu lisanında nasıl ise onun teleffuzu onu aynen Arap lisanı ile Kur’an-ı Kerim’e koydu. Ve onun oğluna beyân ettiği ma'nâ üzerine bir şey ziyâde etmedi. Yani Lokman Hekim’in lisanından çıkan sözcükler ne ise aynen olduğu gibi Cenab-ı Hakk Lokman’ın (a.s.) sözünü alarak ilahi söz olarak Kur’anına koydu. Vâkıâ bâlâda zikr olunan âyet-t kerîmede Lokman'a isnâd olunan اِنَّ اللَّهَ لَطِيفٌ خَبِيرٌ (Lokman, 31/16) kavli Allah'ın kavlinden ise de, bu kavil, oğluna hitaben söylediği kelâmda, Hz. Lokmân'ın meskût, sükut bıraktığı hikmettir ki durumun şekli ile bilinir. Yani irfan ehli bunu gizli bir idrak ile içinde gizli bir idrak ile anlar diyor. Çünkü “kenallahe latifun habir” diye böyle bir ayet geçmiyor. Ama اِنَّ اللَّهَ لَطِيفٌ خَبِيرٌ Hz. Lokmana ait O’nun mertebesine ait bir ilim olduğu için mertebe-i Muhammediye’de bu ayet-i Kerime “Kenallahü latifun habir”dir deniliyor. Allah’ın yerde ve gökte Allah olması, şimdi biz tenzih ile “ya Rabbi sen zamandan ve mekandan münezzehsin sen ötelerdesin arşında tahtında oturmaktasın” dediğimiz zaman biz Cenab-ı Hakk’ı bu alemlerin dışına çıkarmış olduk. Peki o zaman bu alemler kimin kontrolünde, işte rastgele olmuş tabiat olmuş, herkes ayrı bir varlık, herkes almış başını gidiyor, yaşantısını devam ettiriyor zannediyoruz, biz şirkin en büyüğünü yapmış, farkında olmadan şirk içine girmiş oluyoruz. Fiilde değil ama şuurda şirk içine girmiş oluyoruz. 

Karine-i hal ile bilinir, Zira yukarıda îzâh olunduğu üzere, Allah'ın yerde ve gökte Allah olması, bi'l-cümle taayyünât-ı semâviyye yani bütün semavat ve arzdaki tayin edilen yani olma, kevn hakikati semaviye ve arzıyye ile müteayyin olup, yani meydana gelmiş olup onlarda hâzır olmasına Cenab-ı Hakkın semavi ve arziye bütün bu kevnde var olup onlarda hazır olmasına ve bi'l-cümle taayyûnât ile müteayin olup yani onlarla meydana gelmiş olup onlarda huzuru dahi latîf bulunmasına yani bütün bu varlıkların özünde hakikatinde O’nun olduğu latif olarak O’nun olduğunu anlamamız Latif isminin hükmündendir. Ve kendisi bu alemde Latif olarak mevcuttur. Ve âlem-i tafsilde yani bu alemde ilm-i zevk husulü dahi "Habir" olmasına mütevakkıfdır. İşte اِنَّ اللَّهَ لَطِيفٌ خَبِيرٌ ve “kenallahü latifun habir, bakın ikisi ifade ettikleri manalar itibariyle Cenab-ı Hakkın bütün bu alemde var olduğu ve her şeyden haberdar olduğu ve kendisinin latif olarak aynı zamanda bu varlığın içinde mevcut olduğunu açık olarak göstermektedir. Alem-i tafsilde ilm-i zevk husulü dahi yani zevki bir ilim yani idrak ve irfaniyette olan bir ilim, dilde olan bir ilim değildir. Bunun meydana gelmesiyle husulüyle dahi “Habir” olmasına mütevakkıfdır. Yani “Habir“ olmasına bağlıdır.

 İşte Hz. Lokmân'ın söylediği hikmette yani oğluna verdiği اِنَّ اللَّهَ لَطِيفٌ خَبِيرٌ diye söylediği hikmette meskût bıraktığı hikmet budur. Yani sükut ettiği, oğluna söylemediği sonraya bıraktığı hikmet budur. Yani “Habir” ve “Latif” Kenallahu اِنَّ اللَّهَ لَطِيفٌ خَبِيرٌ ve “kenallahü latifun habir” arasındaki bu “kane”nin manasını orada sükut etmiştir onu ifade etmemiştir, edememiştir yahut demek istiyor. Binâenaleyh Allah Teâlâ bildi ki, eğer Hz. Lokman, hikmeti mantukun- bihayı tetmî-men, hikmet-i meskutun-anhayı da nutk edeydi, kendi lügati üzere elbette اِنَّ اللَّهَ لَطِيفٌ خَبِيرٌ (Lokman, 31/16) kavliyle tetmîm ederdi, yani tamamlamış olurdu. Yani Lokman Hekim de bu Kur’an-ı Kerim’in Arapça olarak söylediği bildirdiği şeyi o da elbette aynı şekilde söylerdi. İmdi bu kavl-i Arabî her ne kadar zahirde Hak Teâlâ'nın kavli ise de, indimâcen yani içinde bulunmasından ve tercemeten Hz. Lokmân'ın kavlidir. Hani اِنَّ اللَّهَ لَطِيفٌ خَبِيرٌ ayeti, kavl-i Arabi her ne kadar zahirde Hakk Teala’nın kavli ise de yani Kur’an-ı Kerim’deki bütün sözler Allah’ın sözleridir, ama Cenab-ı Hakk bu sözleri alarak oraya koyuyor, kendi sözü gibi, kendi sözü olarak neden, çünkü onu tasdik ediyor aynı sözü o da oraya koyuyor. İndimacen, yani içinde bulunması ve tercümeten tercüme ederek Hz. Lokmanın kavlidir. 

Şu halde Hak Teâlâ kavl-i Lokmân'ı, onun dediği ve murâd eylediği gibi ma'nâ üzerine nakl edip ona bir şey ziyâde etmedi. Yani Cenab-ı Hakk ümmet-i Muhammedin idraki olan “Kane”yi oraya ilave etmedi, Lokman’ın (a.s.) ın idraki, düşüncesi ne ise o hali aynen öyle bize bildirdi. Eğer ziyâde ede idi “Kenallahü latifün habir” der idi. Böyle demedi. Yani Cenab-ı Hakk ziyade etmiş olsaydı öyle derdi ama böyle demedi Çünkü Allah Teâlâ Hz. Lokmân'ın mertebesini ve onun zamanına nisbetle ne şeyin kemâl olduğunu bilir.

 Ve bu hikmet ise zevk-ı muhammedî üzere olan hikmettir. Yani “Kenallahü..” deki hikmet Lokman Hekim’in meskut bıraktığı yani sustuğu söylemediği hikmet; ümmet-i Muhammed’e ait olan bir hikmettir diyor. Halbuki Hz. Lokman ümmet-i Muhammed'den olmadığı için, bu zevke hâiz değildir. Yani şu konuşulan, şu idrak ettiğimiz şeyden koskoca peygamber haberdar değildir. Çünkü bunu bize Rasul (s.a.v.) Efendimiz bildiriyor Cenab-ı Hakk’tan almak üzere. 

Zîrâ enbiyâ (aleyhimü's-selâm) nübüvvetleri mertebelerinin hıfzı için makâm-ı muhammedîye ıttılâ'dan memnu' olmuşlardır. Yani makam-ı Muhammediye’ye nüfuz etmelerinden onu idrak etmelerinden men edilmişlerdir. Yani her bir peygamber kendi mertebelerinin hıfzı için kendi mertebelerini korumak için Hakikat-i Muhammediye onlara bildirilmemiştir. Nereye kadar gelmişlerse o mertebeyi korumak içindi eğer daha evvel Hakikat-i Muhammediyi açıklamış olsalar idi ki o zaman Rasul’ün (s.a.v.) gelmesine gerek kalmaz idi. Böyle bir şey de söz konusu olamayacağına göre de her nebiyyi zişan hangi mertebe ile tahakkuk etmiş ise o mertebesini bildirdi, görevini yaptı kemaline erdi ve dünyasını terk etti. Ondan sonra gelen bir mertebe daha yukarısını getirdi, nihayet Peygamber Efendimizde her şey kemale ermiş oldu. Hani veda hutbesinde “el yevme ekmeltü leküm diyniküm” ayet-i kerime ile de bütün bunlar noktalanmış oldu. 5/3 ayetinde اَلْيَوْمَ اَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْHiçbir peygamberin kitabında ve hayatında lisanında böyle bir cümle görülmemiştir o zamana kadar. Hiçbir peygamber dinin tamamlanması diye bir şey söz konusu getirmedi ancak peygamberimiz getirdi, işte bu hakikatler içerisinde nübüvvetleri meratibinin hıfzı için yani mertebelerini korumak için Makam-ı Muhammediye ıttılaından memnu olmuşlardır. Makam-ı Muhammediye’ye nüfuz etmelerinden onu anlamalarından men olunmuşlardır. 

Fakat bu âlemden intikâl ettikten sonra, hükm-ü nübüvvet bakî kalmayacağından, peygamber hazaratları da bu alemden intikal ettikten sonra nübüvvet hükmü artık üzerlerinden alınmış oluyor yani nübüvvetle görevli değildir, yani hür insanlar olmuş oluyorlar. İntikal ettikten sonra hükm-ü nübüvvet baki kalmayacağından berâzih-ı uhreviyyede yani öldükten sonraki ahır berzah-ı uhreviyede makâm-ı muhammedîye ıttılâ'dan memnu' olmazlar. Yani öldükten sonra onlar da bu bilgiyi bu eğitimi alacaklar berzah-ı uhreviyede uhrevi ruhani berzahta makam-ı Muhammediye ıttılaından yani Makam-ı Muhammediye’ye nüfuz etmekten, onu idrak etmekten men edilmezler. 

Orada bunu öğreneceklerdir. Geçmiş ümmetlerden bir tek kişi fiili ve fiziki olarak Ümmet-i Muhammed olacaktır O da İsa’dır (a.s.). Yeniden geldiği zaman hem Ümmet-i Muhammed olacak hem de kendi asaletiyle yine kendi peygamber olarak gelecektir. Peygamberimize yardımcı olarak gelecektir. Bakın sadece bir onun şansı var Ümmet-i Muhammedi olarak tekraren, O da ölmedi fenafillah mertebesinden bakabillah olarak geldiği zaman Hakikat-i Muhammediyi öğrenmiş olarak Ümmet-i Muhammedden olmuş olacaktır. 

Şimdi burada zaman zaman da mevzu olunduğu gibi bunlar da onu tasdiklemiş oluyor o düşünceleri eğer bir kimse şer’i manada İslamiyet’i kullanıyor ise ve belirli kayıtlar içerisinde kayıtlanmış ise yani ötelerde Allah var, burada kullar var, gibi klasik manada tenzihi itibariyle bir İslam fiili ve fiziki İslam yaşamış ise bakın duygusal ve ilmi İslam değil, kendi haliyle cemaate gitmiş ise bu kişinin beyni ve gönlü burada daha dondurulmuş olduğundan, ahirette bunun açılımı yoktur. Yani tefekkür yönüyle yeni bir şeyler öğrenmesi mümkün değildir. Peki ne olacak, cennet ehli olacak eğer sevapları çok ise hesap, kitap, muhasebe işi ile sevapları çok ise cennet ehli olacak ona kimse bir şey demiyor. 

Ama cennet ehli olmak Hakk ehli olmak demek değildir. Cennete gidildiği zaman cennete gitmek küçük bir şey değildir, cehenneme gitmektense cennette olsun insan o ayrı konudur, ama cennet ehli olup da Hakk ehli olmamak çok acı olur, oraya giden insanlar için ama tefekkürü olmayanlar için cennetteki rahatlık onlara yettiğinden başka da bir dertleri olmadığından onlar halleri ile mesut olacaklardır. Şimdi bunlar nefis mertebeleri içerisinde olanlar durağan cennette olacaklardır, tefekkürü olmadan ve gelişmesi olmadan. “halidine fihe ebeda” dedikleri işte budur. 5/119 خَالِدِينَ فِيهَاۤ اَبَدًا Onlar cennette ebedi kalacaklardır. Peygamberimizin bildirdiği üzere bu dünyada nasıl yaşamış ise öyle ölecek, nasıl ölmüş ise öyle kalkacaktır kişi bu kesindir. Eğer burada tefekkürümüz donuk ise yani sadece fiziki İslam üzere çalışmış isek Cenab-ı Hakk layık görmüşse, lütfetmişse cennet ehli olacak ama orada donuk olarak kalacaktır. Ahirette iki tür cennette yaşam vardır, birisi nefis cennetleri, naim, nimet cennetleri birisi tevhid cennetleridir. Yani irfan cennetleridir. İşte oraya da nasıl diyorlardı; “bu günkü cennet-i irfana dahil olmazsa uşşak, yarınki vaad olunan huri gılmanı neylerler” diyor. Bu günkü irfan cennetine dahil olmazsa uşşak işte cennet bilindiği gibi aslında perde demektir, yani toprağın ağaçların yeşilliklerinden, gümrahlıklarından dolayı yukarıdan bakıldığı zaman toprağın görülememesi “cennet” yani yeşillikler, bahçeler diye din derslerinde tarif edilir ama aslı cennetin lügat manası yukarıdan bakıldığı zaman toprağın görülmemesi, örtülü olması, o halde toprak olan vücudumuzu gerçek halimizi görmeye o yeşillikler mani oluyor. 

İşte öyle bir cennet kursun ki kişi cennat-ı irfan, irfan cenneti olsun ve o toprak denen vücudumuzda sadece ağaçlar, çiçekler değil ilahi ilim bilgileri üretelim ve bizim cennetimiz olsun. Şimdi cennet sarma, kaplama manasına kişi ne zaman ki Hakkta fani oldu, onun ne cenneti var ne de cehennemi var çünkü kendisi yoktur. Ama ne zaman ki bakabillah oldu, Hakk ile baki oldu o zaman Allah onu sardı onun cenneti Allah’ın Zat’ının ta kendisidir. İşte Rahman suresinde de bahsedilen iki cennet vardır, cennetani, onun ilerisinde iki cennet daha vardır, diye dört tane cennetten bahsedilmektedir. 55/46-62 وَلِمَنْ خَافَ مَقَامَ رَبِّهِ جَنَّتَانِRabbinin makamından korkan kimse için iki cennet (fiil ve hissediş-mânâ cennetleri) vardır. وَمِنْ دُونِهِمَا جَنَّتَانِ İki cennet dûnunda iki cennet daha vardır. İşte bu dört cennet, sekizinci cennetin bölümleri katları yani sekiz cennetin yedisi nefis cennetleri durağan olanlar ama Zat cennetleri tevhid-i efal cenneti, tevhid-i esma cenneti, tevhid-i sıfat, tevhid-i Zat, insan-ı kamil cennetlerinde olanlar bu sohbetleri orada yapacaklardır. Çünkü burada tefekkürü açık olan ufku açılmış olan tevhid-i hakikatleri idrak etmiş olanların beyinleri gönülleri zaten açık olduğundan ve ahirette de o şekilde olunduklarından orada tefekkür devam edecektir. Ama diğer nefis cennetlerinde ibadetleri ile cennet ehli olmuş olanların zaten beyinleri çalışmadığı için bu yönde, sadece sayısal işte beş vakit namaz, zekat, şunlar, bunlar diye beyinleri o kadar çalıştığından netice olarak marifetullah hakkında hükmünde bir bilgileri olmadığından onlar 36/55-56 ayeti hükmü ile

﴿٥٥﴾ اِنَّ اَصْحَابَ الْجَنَّةِ الْيَوْمَ فِى شُغُلٍ فَاكِهُونَ ﴿٥٦﴾ هُمْ وَاَزْوَاجُهُمْ فِى ظِلالٍ عَلَى الاَرَاۤئِكِ مُتَّكِوءُنَ

 55-Gerçek ki o süreçte, cennet ehli cennet nimetleriyle meşgul ve bunun keyfini çıkarmaktadırlar.

 56-Onlar ve eşleri gölgeler içinde tahtlar üzerinde yaslanmışlardır.

Onların orada meşguliyetleri meyveler olacaktır. Cenab-ı Hakk her birerlerimizi irfan cennetlerine nasib etsin de meşgalemiz meşguliyetimiz Rabbımız olsun, cennetlerdeki elma, armut olmasın.

-------------------

15. Paragraf:

Ve Lokmân'ın اِنْ تَكُ مِثْقَالَ حَبَّةٍ مِنْ خَرْدَلٍ (Lokman, 31/16) kavline gelince, o habbe kendi için gıda olan kimseye mahsûstur. Halbuki o, Hak Teâlâ'nın ﴿٧﴾ فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ ﴿٨﴾ وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ (Zelzele, 99/7-8) kavlinde mezkûr olan zerrenin gayrı değildir. Binâenaleyh o zerre mütegaddinin asgaridir; ve hardaldan bir habbe dahi gıdanın asgaridir. Ve eğer/ mütegaddî nev'inde zerreden daha küçük bir şey ola idi, Allah Teâlâ elbette onu getirir idi. Nitekim اِنَّ اللَّهَ لايَسْتَحْيِۤ اَنْ يَضْرِبَ مَثَلا مَابَعُوضَةً (Bakara 2/26) kavlini getirdi. Ba'dehû vücûdda sivrisinekten daha küçük bir şey olduğu ilm-i ilâhîde sabit oldukda فَمَا فَوْقَهَا (Bakara, 2/26) dedi, ya'nî küçüklükte. Ve işte bu Allah'ın kavlidir; ve sûre-i Zelzele'de olan dahi keza Allah'ın kavlidir, imdi bunu bil! Böyle olunca muhakkak Allah Teâlâ vücûdda ondan asgar bir şey olduğu halde zerrenin vezni üzere iktisâr etmediğini biz biliriz. Zîrâ muhakkak zerreyi mübalağa üzere getirdi. Halbuki Allah Teâlâ alemdir (15).

------------------------

 Ya'nî Hz. Lokmân'ın "Eğer hardaldan bir tane miskâli olsa" kavlinde zikr olunan tane, kendisi için gıda olan kimseye mahsûstur. Hz. Lokmanın eğer hardaldan bir habbe miskali ağırlığı olsa kavlinde zikir olunan habbe; kendisi için gıda olan kimseye mahsustur. Yani hardal bir habbe miskali gayet küçük bir şeydir, böylece gayet küçük bir şey olan gıda küçük olan gıdalanana mahsustur. Yani küçük varlıklara küçük gıdalar lazımdır. 

Ve bu gayet küçük olan gıdalanan dahi, zerreden başka bir şey olamaz. Nitekim Hak Teâlâ'nın ﴿٧﴾ فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ ﴿٨﴾ وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ (Zelzele, 99/7-8) kavlinde zerrenin gayet küçük bir şey olduğu zikr olunur. Yani kim ki miskal yani tartının en küçüğü yani minicik bir hayır işledi onu görecektir, kim ki bir zerre nisbetinde şer işledi onu da görecektir. Binâenaleyh zerre gıdanın en küçüğüdür: ve hardaldan bir tane dahi o küçük gıdalanın gıdasıdır. Ma'lûm olsun ki zerre, ale'lâde göz ile görülemiyecek derecede küçüktür. Bu zerre lisân-ı frengide "atom" ta'bir ettikleri şey değildir. Zîrâ "atom" henüz âlet vasıtasıyla da görülemez. Burada "zerre" gözle görülebilen şeyler ma'nâsınadır. 

Ve her bir atom müteaddid elektrondan terekküb eder; ve her bir elektronun vezni, bir miligramın milyonda birinin milyarda birinin milyarda biri veznindedir. Sonsuz hayretlikler gösteren bu asgariyyetin, küçüklüğün ne alelâde göz ile ve de âlet vasıtasıyla müşahedesi mümkün olmayıp, eserden istidlal edilmiş bir nazariyye olduğu zahirdir. Yani atomun kendisi görülmediği halde ama eserinden delil olarak varlığı anlaşılmaktadır. Yani yapmış olduğu eserlerden, atomun varlığı delil olarak farz edilmiş bir nazari olduğu bellidir, zahirdir. 

İmdi bu merâtib-i asgariyyette, yani en küçük mertebede keyfiyyet-i gıdalanmak olmayıp, onların büyümeleri beslenmenin gayrı bir suretle vâki' olduğu ve beslenme ancak mikrop derecesindeki zerrelerden başladığı anlaşılır. Nitekim keşfen vâki' olan müşahedeleri üzerine Hz. Mevlânâ Celâleddin Rûmî (r.a.) efendimiz Mesnevî-i Şeriflerinde böyle buyururlar:

Mesnevi Tercüme: "Cümlesinin ağızları açık zerreler gördüm. Eğer onların yiyeceklerini veya küçüklüklerini söylersem uzun olur." Bu zerreler dahi vücûdları ale'lâde göz ile değil, belki mikroskop vasıtasıyla müşahede olunan verem, veba ve tifo ilh .., gibi basillerden başka şeyler değildir. Fennen sabittir ki, bu hayvânât'i sagîre kendilerinden küçük taneler ile beslenirler, Şu halde bu habbecikler o zerrelerden ibaret olan hayvancıkların gıdası olurlar; ve eğer gıdalanma nev'inde zerreden daha küçük bir şey mevcûd olaydı, elbette Allah Teâlâ onu zikr eder idi. Yani gıdalanmada daha küçük, zerreden daha küçük şey olsaydı Cenab-ı Hakk onu da bildirirdi, zerre yerine onu söylerdi diyor. 

Nitekim Allah Teâlâ: اِنَّ اللَّهَ لايَسْتَحْيِۤ اَنْ يَضْرِبَ مَثَلا مَابَعُوضَةً (Bakara, 2/26)âyet-i kerîmesinde sivrisineği misâl getirdi; ondan sonra da “fe mâ fevkahâ” buyurdu. Ya'nî küçüklükte sivrisineğin mâ-fevkı demektir. Şu halde Allah Teâlâ'nın ilminde, vücûdda sivrisinekten daha küçük bir şey bulunduğu sabit olduğu için böyle buyurdu. Ve fi'l-hakîkada küçüklükte sivrisineğin fevkinde, bâlâda îzâh olunduğu üzere, mikroplara kadar zincirleme birçok nevi' hayvânât-i sagîre ve onların gıdası olmağa sâlih bulunan elektronlardan mürekkeb atomlar mevcûddur.

 İşte bu اِنَّ اللَّهَ لايَسْتَحْيِۤ اَنْ يَضْرِبَ مَثَلا مَابَعُوضَةً (Bakara, 2/26) âyet-i kerîmesi ile, sûre-i Zelzele'de vâki’ olan فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ (Zelzele. 99/7) âyet-i kerîmesi Allah Teâlâ'nın kavlidir. Yani bunları misal vererek gıdanın küçüklüğünü göstermekte ve “mavfeka” demekle de daha büyüğünü de bildirmektedir. Halbuki Allah Teâlâ muhtelif mertebelerde tecelliyâtını bildiği cihetle kelâmında hakîkat-ı hâli beyân buyurur. Binâanaleyh sen dahi bunun böyle olduğunu hakikati üzere bil! Ve muhakkaktır ki, Allah Teâlâ vücûdda zerreden daha küçük bir şey mevcûd olduğu halde, zerreyi intihâb etti. Zîrâ onun fevkındeki küçüklüğü basar-ı hissî, âlet ile bile idrâk edemez. Yani hissi görüşlerimiz alet ile dahi onu idrak edemez. Böyle olmakla beraber küçüklüğü, vezn için bu zerre üzerine iktisâr etmedi. Yani ölçü için küçüklüğü burada sınırlamadı. 

Zîrâ biz biliriz ki, vücûdda zerreden daha küçük olarak, göz ile görülebilen bir şey yoktur. Gerek aletsiz ve gerek âlet ile gözün göremediği atomlar ile, bu atomları terkîb eden elektronlar ise, ancak akıl mertebesinde mevcûddur. Allah Teâlâ baş gözü ile görülebilecek, zerreden daha küçük bir şey olmadığını bildiği için, zerreyi küçüklükte mübalağa üzerine beyân buyurdu. Bu alemde zerreden daha küçük şeyler vardır, fakat Cenab-ı Hakk fiziki göz ile bunu görebilecek durumda olduğundan zerreyi bildirdi. 

Keşfiyyât-ı fenniyyeden başkasına kulak asmayan ve ihbârât-ı enbiyâ ve evliyayı istihfaf eden yani onları hafif gören mahdudu'l-akl dinsizlerde zerre kadar insaf varsa, merâtib-i asgariyyetin keşfiyyât-ı yani en küçük şeylerin keşfiyatı fenniyyeden mukaddem, yani bunları fen keşfetmezden evvel enbiyâ ve evliya hazerâtı tarafından ihbar buyurulmuş olduğunu kabul etmeleri lazım gelir. Fakat bu insaf nerede! Hani batılılar diyor ya, işte mikrobu biz keşfettik, hücreyi biz keşfettik, atomu biz keşfettik gibi ama bunları daha evvelden enbiya ve evliya hazaratı belirli sistemlerle anlattıklarından bunları kabul etmeleri lazım yani kendilerinden evvel bunlardan bahsedildiğini kabul etmeleri lazım ama nerede onu anlayacak şey diyor. 

------------------

16. Paragraf:

Lokman'ın oğlunun ismini tasgîr etmesine gelince: "Tasgîr" rahmettir. Ve bunun için, onunla amel ettiği vakit, onda onun saadeti bulunan şeyle vasıyyet etti. Ve onun لاتُشْرِكْ بِاللَّهِ (Lokman. 31/13) ya'nî "Allah'a şirk koşma" kavliyle oğlunu şirkten nehyindeki vasıyyetinin hükmüne gelince: "Muhakkak şirk, zulm-i azimdir" (Lokman. 31/13); ve mazlum, makamdır. / Zîrâ onu inkısam ile vasf eyledi. Ve halbuki o ayn-ı vahidedir. Çünkü ona ancak onun "ayn"ını işrâk eder; ve bu ise cehlin gayesidir. Ve bu işrâkin sebebi: Muhakkak öyle bir şahıs ki, onun için emrin alâ-mâ-hüve-aleyh ma'rifeti hâsıl değildir; ve onun üzerine ayn-ı vâhidede suver muhtelif olduğu vakit, bir şeyin hakîkatına onun ma'rifeti yoktur; halbuki o, bu ihtilâfın ayn-ı vahide içinde olduğunu arif değildir; bu makamda olan bir sureti, diğer surete müşâreke eder. Binâenaleyh herbir suret için bu makamdan bir cüz' ihdas eder (16).

--------------------

Ya'nî Hz. Lokmân'ın, oğluna hitâb ederken sîga-yı tasgîr ile "Yâ büneyye" ya'nî "Ey oğulcuğum" demesine gelince: Onun bu tasgîri, yani küçük, küçültme manasınadır. Bu tasgîri rahmettir. Ve Hz. Lokman oğluna olan merhametinden nâşî ona öyle bir şey tavsiye etti ki, oğlu, o vasiyyetle amel ettiği vakit, nâil-i saadet olur. “Ey oğulcuğum Allah’a şirk koşma dedi, yani “ey oğlum” demedi. “Ey oğulcuğum” dedi. Bakın o bir rahmettir diyor, daha latif bir hitap şeklidir. Ve onun saadeti bu tavsiye olunan şeyle amelde mündericdir. Yani o tavsiyenin içinde mevcuttur. Ve Cenâb-ı Lokmân'ın "Allah'a şirk koşma!" (Lokman, 31/13) kavli ile oğlunu şirkten nehy etmesinin hikmetine gelince: Bu da, "Şirkin büyük zulüm " (Lokman, 31/13) olmasından nâşîdir.

 Ve zulüm olan şirkte, mazlum olan makâm-ı ahaddiyyettir. Şirk bir zulümdür, bu zulüm ahadiyet makamına yapılmaktadır. Zira müşrik, şirk koşan ayn-ı vâhideden yani tek hakikatten ibaret olan o makamı inkısam ile vasf etmekle zulm etti. Şimdi bir kimse herhangi bir şeyle şirk koşmuş olsa ayn-ı vahideden ibaret olan yani bütün alem tek hakikatten ibaret olan o makamı inkısam ile kısımlara ayırma ile vasf etmek yani kısımlara bölmek üzere vasıflandırdığı için zulüm etti. 

Çünkü müşrik vücûdda Allah Teâlâya bir şeyi ortak kılsa, ancak O'nun "ayn"ı olan şeyi ortak kılmış olur. Yani bu vücutta Allah’ın aynı hakikatinden başka bir varlık olmadığına göre ama o bu hakikati bilmeyip de varlıklara başka kimlikler verip, onu ortak kılmış olsa aynı olan şeye ortak kılmış olur, Bu ise cehlin son derecesidir. Yani varlıkta olan bazı zuhurları Allah’a ortak koşmuş olsa cehlin ta kendisidir. Çünkü o varlıkların kendine ait bir varlıkları olmadığını bilmediği içindir cehli. 

Meselâ bir kimse "Hakk'ın vücûdu başka ve âlemin vücûdu başkadır" demiş olsa, âlemin vücûdunu Hakk'ın vücûduna ortak kılmış olur. Bu ise cemî'-i vûcühu cami' olup, ayn-ı vâhideden ibaret bulunan mertebe-i ulûhiyyete karşı zulümdür. Uluhiyet mertebesinde bütün varlıklar tek bir varlık ve o varlığın mertebeleri olduğundan uluhiyete de zulümdür diyor. Zîrâ âlem hakkındaki hükmünü layık olan makama vaz' etmedi yani vermedi; yani layık olduğu şekilde söylemedi ve o ayn-ı vahide inkısam kabul etmez iken, yani tek hakikat olan Allah’ın varlığı kısım kabul etmez iken onu inkısam ile vasf etti yani O’nu kısımlandırarak vasf etti. Yani put olarak adlandırdığı şeyi ayn-ı vahideden ayırmış oldu. 

Ve eltaf-ı latîf olan zât-ı Hak, yani latifin latifi olan Zat-ı Hakk kendi vücûdunu teksif ederek yani kesif, yoğunlaştırarak esmasına vucûdât-ı izâfiyye verdi yani isimlerine birer izafi vücut verdi ve görünmelerini sağladı, ve âlem dediğimiz suver-i muhtelifenin hey'et-i mecmuası bundan ibaret olmakla yani gördüğümüz bütün alemin hakikatleri esmanın aldığı vücutlardan ibaret olmakla Hakk'ın "ayn"ı bulunduğu cihetle mahiyetleri, hakikatleri itibariyle vücûd-ı izâfî-i âlemi, yani izafi vücuttaki izafi alemdeki vücudu Hakk'ın vücûd-ı hakîkîsi yani hakiki vücudu muvacehesinde isbat edip, yani onun düzeyinde O'na şirk eden kimse, ancak Hakk'ın "ayn"ını O'na müşârik kılmış olur. Bu ise son derece cehildir. Eğer o kimse, ayn-ı vahide olan mertebe-t ulûhiyyet ile O'nun merâtib-i tenezzülâtı beynlerindeki münâsebeti bilmiş olsa idi, böyle yapmazdı. 

Zat-ı Hakk kendi vücudunu teksif ederek yani latif olanı kesifleştirerek, yoğunlaştırarak, görüntüye getirerek esmasına vücudatı izafiye verdi. Yani isimlerine izafi vücut verdi mutlak vücut değil, yani bu görünenlerin hepsi izafi vücut, mutlak vücut değildir. Alem dediğimiz suver-i muhtelifenin yani bu alemler dediğimiz muhtelif suretlerin heyet-i mecmuası bundan ibaret olmakla yani vücud-u izafiden ibaret olmakla bütün bu alemlerin vücudu Hakkın aynı bulunduğu cihetle yani bu suretle Hakkın aynı bulunduğu yönünden vücud-u izafi alemi Hakkın vücud-u hakikisi muhacesinde isbat edip bunu teşrik eden kimse.

Şimdi her ne kadar bu görünen de hakkın vücudu ise de ama mutlak manada latif olan Zatı olmadığından bu vücud-u hakikisi muvacehesinde ispat edip ona şirk eden kimse ancak Hakk’ın aynını ona müşarik kılmış olur. Bu ise son derece cehildir. Yani Hakkın aynını bu vücud-u izafiyi eş koşmuş olur. Yani kim herhangi bir yerde bir ismin zuhuru oluyor da onu putlaştırıyorsa şirk koşuyor, ayırıyor ise bu da Hakkın varlığıdır dediği zaman bir bakıma bunu idraksiz bunu eğer söylüyorsa şirk koşmuş olur. Çünkü Hakkın latif olan Zat’ı ayrıdır, izafi alem Hakk’ın olmasıyla birlikte gene bu alem ayrıdır. Eğer o kimse ayn-ı vahide olan Uluhiyet mertebesi ile onun meratibi tenezülatı beyinlerindeki, aralarındaki münasebeti bilmiş olsaydı böyle yapmazdı diyor. 

Misâl: Buz haddi zâtında suyun incimâdından ibarettir, yani donmasından ibarettir. Suyun terkibine bir şey dâhil olmakla buz hâsıl olmadı. Belki incimâd yani donma suyun sıfat-ı arızasıdır. İmdi bir kimse su ile buzun vücûdunu ayrı bilip, her birerlerinin istiklâliyle hükmetse, yani buz ayrıdır, su ayrıdır diye düşünse, o kimse suyun vücûduna yine suyun vücûdunu şerîk kılmış olur. Bu ise bittabi' bir hükm-i cahilanedir. Burada suyun zâtına perde olan şey, ancak suyun sıfatıdır. 

Ve Hakk'ın "ayn'ını, O'na teşrîk etmenin sebebi budur ki: Emrin ne hal üzere olduğunu ve şeyin hakikatini arif olmayan şahıs, ayn-ı vâhidede zahir olan muhtelif suretleri gördüğü vakit, bu ihtilâfın o ayn-ı vahide içinde olduğunu ve ondan hâriç bir suret mevcûd olmadığını bilmez; ve o ayn-ı vahide makamında bir sureti, diğer surete müşârik kılar. Binâenaleyh her bir suret için bu makamdan bir cüz' ihdas eder, ya'nî o ayn-ı vâhideyi suvere göre cüzlere ve aksama taksim eder.

-------------------

17. Paragraf:

Ve şerikte, malûmdur ki, muhakkak kendisinde müşâ-reke vâki' olan şeyden ona mahsûs bulunan emir,/ ona müşârik olan şerîk-i ahar emrinin aynı değildir. Zîrâ o ahar içindir. Böyle olunca vücüdda hakikat üzere şerîk yoktur. Zîrâ hakkında, muhakkak ikisinin beyninde onda müşâreke vardır, denilen makamdan herbir ahad kendi hazzı üzeredir; ve bunun sebebi, şirket-i müşâ'a dır. Ve her ne kadar müşâ'a ise de, muhakkak ikisinin birisinde tasrif işâ'ayı izâle eder. قُلِ ادْعُوا اللَّهَ اَوِ ادْعُوا الرَّحْمَنَ (İsrâ. 17/110) İşte bu mes'elenin ruhudur (17).

--------------------

Ya'nî "Bir şeyde iki kimse şerîkdir" ortaktır denildiği vakit, malûmdur ki, o müşterek olan şeyde her bir şerike mahsûs birer emir vardır ki bu emirler yekdiğerinin aynı değildir. Ya'nî müşterek olan bir şey üzerinde iki şerikten birine âit olan emir başka, diğerine âit olan emir yine başkadır; birbirinin aynı değildir.

Binâenaleyh hakîkat-ı hâle bakılırsa, vücûdda ortak yoktur. Çünkü her mâlik, müşterek olan bir şeyde, kendisine âit olan emre müstakıllen maliktir. Ve bir şey hakkında "İki ortak arasında müşareket vardır" denilince, o müşterek olan şeyden her bir ortak kendi hazzı üzeredir. Birinin hazzından, dîğeri nasîbedâr değildir. Binâenaleyh âlemde zahir olan suretlere göre hakikatte ortak yoktur. Yani şirk bizim anlayışlarımızdadır. Malûm olsun ki, mertebe-i ulûhiyyet cemî'-i esmayı cami' olan ayn-ı vâhiddedir. Mahall-i adîdede îzâh olunduğu üzere, bu suver-i kesîre o ayn-ı vâhidenin suver-i esmâiyyesinden ibarettir.

 Her bir isim, o ayn-ı vâhideye delâlet etmesi itibariyle müşterektir. Fakat herbir ismin o ayn-ı vâhideden bir hazzı vardır ki, diğer isimde o hazz yoktur. Meselâ Hâdî ismindeki hazz Mudili isminde ve Fâtih ismindeki hazz dahi Dâir isminde yoktur. Ve "Şerikin vücûdu vardır" denilmesinin sebebi şirket-i müşâ'adır. Ya'nî kâbil-i taksim olmayan o ayn-ı vâhidede esmanın iştirakidir. Çünkü herhangi bir isim alınsa, kâbil-i taksim olmayan o ayn-ı vâhideye delâlet eder. 

Maahâzâ ayn-ı vahide beyne'l-esmâ müşâ' olmakla yani yayılmakla beraber o ayn-ı vâhidenin, kendi esmasından herhangi birisinde tasarrufu bu müşâ'iyyeti kaldırır. Ve Hak Teâlâ âlemde tasarruf-ı mutlak sahibidir. Binâenaleyh ayn-ı vahide olan mertebe-i ulûhiyyette müşâ'iyyet, ya'nî mezâhir-i esmâiyyeden ibaret bulunan suver-i âlemden her birinin hisse-i şayiası yoktur; ve müşâ'iyyet olmayınca, ne zahirde ve ne de hakikatte o ayn-ı vâhidede ortak yoktur.

 قُلِ ادْعُوا اللَّهَ اَوِ ادْعُوا الرَّحْمَنَ (îsrâ, 17/110) âyet-i kerîmesi, bu şirket meselesinin ve onun hakîkatının ruhudur. Zîrâ bir şey ancak kendisini terbiye eden ruhu ile mütehakkık olur. Ve müşriklerin, ayn-ı vâhideyi suretlere göre cüzlere ve aksama taksim etmek suretiyle isbât ettikleri şirket ise emr-i vehmidir.

 Nefsü'l-emirde onun hakîkatı ve ruhu yoktur, Binâenaleyh da'vâlarındaki kizblerinden nâşî, bu müşrikler mağfiret olunmaz. Ya'nî onların vücûd-ı vehmîleri vücüd-ı hakkânî ile setr olunmaz. Ve "Allah" ismi ile "Rahman" ismi arasındaki şirket ise, onlardan her birisinin zâta delâletinden nâşî emr-i hakîkîdir; ve o ancak bu âyetten müstefâd olur. Buna kail olanlar da'vâ-yı sâdıka ile ortak isbât ettikleri için, müddeâlarının sıdkından dolayı, bu müşrik-i hakîkîlerin vücûd-ı abdânîleri vücûd-ı hakkânî ile setr olunur. Hüvallâhüllezi lâ ilahe illâ Hû!..

Evvela şirk mevzuuna başlarken kişilerin şirkinin nasıl meydana geldiğini yani nelere dikkat etmedikleri için şirk hükmüne girdiklerini, ikinci bölümde de Allah’ın varlığında şirk diye bir şeyin olmadığını bildirdi, ondan sonra tekrar toparlayarak bu hakikatleri bildirdi. Bir paragraf yukarıdan alarak bunu tekrar görelim; 17/110 ayetinde قُلِ ادْعُوا اللَّهَ اَوِ ادْعُوا الرَّحْمَنَ de ki Allah’a dua et, veyahut Rahman’a dua et, hangisini istersen et diye Allah ve Rahman isimlerini ortaya getiriyor, bu şirk demek değildir diyor. Bakın iki isim belirtildiği için bu şirk demek değil ve işin sırrı da buradadır demek istiyor. Ayet-i kerime bu şirket meselesi onun hakikatinin ruhudur diyor. Yani Allah’a da dua etsen, Rahman’a da dua etsen aynıdır, manasındadır. Yani Allah’a dua edersen şirk olur, Rahman ayrı değildir, isimlerin ayrı verilişinde bir şirk yoktur demek istiyor. 

Bir şey ancak kendini terbiye eden ruhu ile mütehakkık olur. Yani herhangi bir şey kendisini terbiye eden ruhu ile tahakkuk sahasına gelir. Yani herhangi bir şeyin oluşması için o şeyin bağlı olduğu esma-i ilahiyenin ruhu da onunla terbiye eder onunla meydana gelir. Müşriklerin ayn-ı vahideyi suretlere göre cüzlere ve aksama taksim etmek suretiyle bakın şirk buradan başlıyor, yani şirk ehlinin ayn-ı vahideyi yani tek olan mutlak hakikati suretlere göre yani esma-ı ilahiye ile zuhura çıkmış izafetlere göre cüzlere ve kısımlara taksim etmek suretiyle ispat ettikleri şirk ise emr-i vehmidir. Yani kendilerine göre ispat ettiğini zannettikleri şirk ise emr-i vehimidir, vehmi olan bir iştir. Yani onların vehimlerinden kaynaklanan bir anlayıştır. 

Nefs-i emr de onun hakikati ve ruhu yoktur. Yani onların şirk diye bildirdikleri ve ısrarla taptıkları şeylerin nefs-i emrde yani hakikatte böyle bir hakikatleri yoktur. Böylece davalarındaki kizblerinden yani benliklerinden, gururlarından dolayı bu müşrikler mağfiret olunmazlar. Yani şiddetle bu işin üzerinde durduklarından ve böyle kabul ettiklerinden bunlar mağfiret olunmazlar. Yani onların vücud-u vehmileri vücud-u Hakkani ile setr olunmaz. Vücud-u vehmin, vücud-u hakkani ile setr olunması ona rahmet edilmesidir. Yani kendi hakikatinin idrak edilmesiyle olunur. 

İşte vücud-u vehimleri, vücud-u hakkani ile setr olunmayanlar yani örtülmeyenler kendi izafi varlıklarıyla yani kendi kendilerini var etmiş izafi varlıkları ile ortada kalırlar, şirk ehli olurlar. Allah ismi ile Rahman ismi arasındaki şirket ise onlardan her birisinin Zat’a delaletinden dolayı emr-i hakikidir. Yani hakiki bir iştir, Allah ile Rahman arasındaki birliktelik. Ve o ancak bu ayetten müstefad olur, yani bu ayetten istifade edilerek anlaşılır.

 Buna kail olanlar yani bu hakikati idrak etmiş olanlar davayı sadıka ile yani sıddıki yani dosdoğru bir dava ile şerik ispat ettikleri için müdalarının sıdkından dolayı bu müşrik-i hakikileri, vücud-u abdanileri, vücud-u Hakkani ile setr olunur. Buradaki şerik putperestlerin şirki ayrı görme, Hakkın dışında gördükleri şirk değildir, buradaki şirk ortaklık birliktelik diye bahsedilen şeydir. قُلِ ادْعُوا اللَّهَ اَوِ ادْعُوا الرَّحْمَنَ Allah ve Rahman isimlerini müşterek ortak yaptılar, buradaki şirkten maksat hakikati itibariyle bir olduklarını idrak etmektir. Diğeri ise vehimleri itibariyle onları birbirinden ayırmaktır. İşte istenmeyen şirk odur. 

Hakiki ortak koşanların vücud-u abdanileri yani vücut bedenleri vücud-u kullukları, vücud-u hakkani ile setr olunur. O zaman onlar Hakkın cennetine girmiş olurlar. İki türlü şirkten bahsetti; birisi şirk-i vehmi ve uydurma şirk diğeri ise müşterek yani esma-ı ilahiyenin zuhurlarını ayrı ayrı gördüğümüz ve böyle kanaat getirdiğimiz zaman onlara ayrı birer vücut verdiğimiz zaman biz müşrik-i vehmi olmaktayız ama bütün esma-ı ilahiyeyi bir bütün olarak gördüğümüz zaman biz de müşrik-i hakiki müşrik-i sıddıki olmuş olmaktayız. İşte ona müşrik-i tevhidi diyelim bütün ayrı varlıkları kendi varlığında toplamış olan da tevhid ehli olmuş oluyor. 

“Hü vallahüllezi la ilahe illa Hu” diye bu ayet-i kerime ile de nokta koymuştur.

S O N

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

BU FASS KELİME-i HÂRÛNİYYEDE MÜNDERiC "HİKMETİ ÎMÂMİYYE" BEYÂNINDADIR

Malûm olsun ki: Fass-i Dâvûdî'de dahi îzâh olunduğu üzere her bir halîfe "imâm"dır; fakat her bir "imâm" halîfe değil, belki ba'zı imâm halîfedir. Binâenaleyh "imamet" ve "hilâfeti cami' olan bir kimseye "halîfe" denildiği vakit, imamet, hilâfetin bir ismi olmuş olur. Nitekim buradaki imamet dahi, böylece hilâfetin bir ismidir. îmâmet cânib-i Hak'tan ya vâsıtasız veyahut bi'l-vâsıta, vasıtalı olarak tevcih olunur. Hârûn (a.s) da bu iki kısım imametin her ikisi de sabit oldu. Çünkü Mûsâ ve Hârûn (a.s.) müştereken seyf (kılıç) ile ba's olundular, yani savaş ile gönderildiler.

Ve seyf ile ba's olunan her bir resul Hak' halifelerinden bir halîfedir ve ülü'l-azmdendir. Yani azim, yüce peygamberlerdendir. Diğer taraftan Hârûn (a.s.)ın imameti, Mûsâ (a.s.) tarafından tevcîh olunan hilâfeti de câmi'dir yani hem hilafeti hem imameti işte Hârûn (a.s.) bilâ-vâsıta ve bi'l-vâsıta olan iki kısım imameti hâiz olduğu için. "hikmet-i imâmiyye" yani imamet hikmeti Kelime-i Hârûniyye'ye mukârin kılındı, yani yakin kılındı, O’na verildi bu isim. 

Şuhûd ve ihsan işte bu iki kelime hakikatin özüdür şuhut ve ihsan bunlar olmadıkça kişinin hakikat mertebesine geçmesi mümkün değildir, diğer şekliyle işin hikayesinde kelamında kalır, şuhut ve ihsan mertebesine vâsıl olunma­yınca mertebe-i imamete nail olunmayacağı cihetle, bu "hikmet-i imâmiyye," "hikmet-i ihsâniyye"yi müteakiben beyân olundu.

---------------------

1.Paragraf:

Malûmun olsun ki, muhakkak Hârûn (a.s.)ın vücûdu, "Biz ona (ya'nî Müsâya) rahmetimizden biraderi Hârûn’u nebî olarak vehb ettik" وَوَهَبْنَالَهُ مِنْ رَحْمَتِنَاۤ اَخَاهُ هَرُونَ نَبِيًّا (Meryem, 19/53) kavliyle, hazret-i rahamûttan idi. Binâenaleyh onun nübüvveti hazret-i rahamûttan oldu. İmdi muhakkak o sinnen Musa'dan ekber ve Mûsâ dahi nübüvveten ondan ekber idi. Vaktaki Harun'un nübüvveti rahmetten oldu, bunun için karındaşı Mûsâ (a.s.)a "Yâ ibn-i ümm" dedi. Binâenaleyh ona ebi ile değil ümmü ile nida etti. Çünkü rahmet, eb için değil, ümm için hükümde evferdir; ve eğer bu rahmet olmaya idi, mübâşeret-i terbiyeye sabr etmez idi. Ba'denû لاتَاْخُذْ بِلِحْيَتِى وَلا بِرَاْسِى (Tahâ, 20/94) ve فَلا تُشْمِتْ بِىَ الاَعْدَاۤءَ (Araf, 7/150) dedi. İmdi bunun hepsi enfâs-ı rahmetten bir nefestir (1).

-------------------

Ya'nî Hârûn (a.s.)ın vücûdu, هَرُونَ نَبِيًّا وَوَهَبْنَالَهُ مِنْ رَحْمَتِنَاۤ اَخَاهُ (Mer­yem, 19/53) ya'nî "Biz rahmetimizden Musa'ya, karındaşı Hârun'ı nebi olarak vehb ettik" âyet-i kerîmesi mucibince, hazret-i rahamûttan idi; yani rahmet aleminden idi, ve "rahamût" rahmetin mübalağasıdır, yani çok rahmet manasınadır. Nitekim melâike alemine "melekût" ve âlem-i mücerredâta da "ceberut" denilir. Ve Hz. Harun'un nübüvveti ancak rahmetten münbais idi. Yani Harun’un (a.s.) nübüvveti Rahmetten meydana gelmiş idi.

Zira Mûsâ (a.s.) huy bakımından haşîn ve dînen ziyâde metanet sahibi idi. Nutukta dahi güzel konuşan değil idi. Onun bir hikayesi var, bir gün, Musa (a.s.) Firavunun sarayında büyüyor ya oralarda büyürken koşuşturduğu zamanda gelmiş Firavunun kucağına oturmuş, iki yaşlarında iken, ve Firavunun sakalından tutup biraz çekiştirmiş, Firavun da gadaba gelmiş, sen benim sakalımdan nasıl tutar da çekersin demiş ve bunu öldürün demiş, işte Asiye sultan da efendim diyor bu çocuk bunu bilmeden yaptı, çocukluğuna sayın bu işi şuursuzca yaptı, bilerek yapmadı diyor. Peki diyor o zaman nasıl anlayacağız bunu şuursuz yaptığını, o da diyor ki iki tane birbirine benzer şey getirin biri elma diğeri de o büyüklükte ateş topu olsun diyor, hangisine elini uzatırsa elmaya uzatırsa şuurla yaptı, ateşe uzatırsa şuursuz yaptığı anlaşılır diyor. 

Böyle bir imtihana sokuyor ki onu ölümden kurtarmak için. Söyleneni yapıyorlar, bir elma ve ateş topu önüne koyuyorlar Musa ateş topunu alıp ağzına atıyor ve hemen ağzından çıkarıyorlar ama dili biraz zarar görüyor, konuşmasının tutuk olmasının sebebi bu olduğu söyleniyor. 

Hz. Hârûn ise, iyi ahlâklı ve düzgün konuşma sahibi olduğundan, huyu ve düzgün konuşması ile da'vet emrinde kendisine yardımcı ve zahir olmak için, Mûsâ (a.s.) karındaşı Hârûn: (a.s.)ın da'vette iştirakini Hak'tan taleb etti. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de cenâb-ı Musa'dan naklen beyân buyuruluyor: 

﴿٢٥﴾ قَالَ رَبِّ اشْرَحْ لِى صَدْرِى ﴿٢٦﴾ وَيَسِّرْ لِۤى اَمْرِى ﴿٢٧﴾ وَاحْلُلْ عُقْدَةً مِنْ لِسَانِى ﴿٢٨﴾ يَفْقَهُوا قَوْلِى ﴿٢٩﴾ وَاجْعَلْ لِى وَزِيرًا مِنْ اَهْلِى ﴿٣٠﴾ هَرُونَ اَخِى ﴿٣١﴾ اُشْدُدْ بِهِۤ اَزْرِى ﴿٣٢﴾ وَاَشْرِكْهُ فِۤى اَمْرِى ﴿٣٣﴾ كَىْ نُسَبِّحَكَ كَثِيرًا ﴿٣٤﴾ وَنَذْكُرَكَ كَثِيرًا ﴿٣٥﴾ اِنَّكَ كُنْتَ بِنَا بَصِيرًا

25-) Kale Rabbişrah liy sadriy;
(Musa) dedi ki: "Rabbim, şuuruma genişlik ver (bunları hazmedebileyim ve gereğini uygulayabileyim)."

26-) Ve yessirliy emriy;
"İşimi bana kolaylaştır."

27-) Vahlül ukdeten min lisaniy;
"Lisanımdaki tutukluğu çöz."

28-) yefkahu kavliy;
"Ki sözümü (derinliğine) anlasınlar."

29-) Vec'al liy veziyren min ehliy;
"Benim için ehlimden bir yardımcı oluştur."

30-) Harune ehıy;
"Kardeşim Harun'u."

31-) Üşdüd Bihi ezriy;
"Onunla gücümü arttır."

32-) Ve eşrikhu fiy emriy;
"Onu işimde ortak yap."

33-) Key nüsebbihake kesiyra;
"Ki seni çokça tespih edelim."

34-) Ve nezküreke kesiyra;
"Seni çok zikredelim (hatırlayalım)!"

35-) İnneke künte Bina Basıyra;
"Muhakkak ki sen bizi (bizle) Basîr'sin!"

(Tâhâ, 20/25-35) Binâenaleyh Hz. Harun'un emr-i da'vette ve nübüvvette iştiraki Hz. Musa'ya Hak'tan rahmet oldu. Aslında tarihte iki kardeşin birlikte peygamber olduğu da başka rastlanmıyor, bu da bir rahmettir. Ve Hz. Hârûn cenâb-ı Musa'dan yaşça büyük idi. Fakat nübüvvet i'tibâriyle Hz. Mûsâ, ondan büyük idi. Zîrâ onun nübüvveti bi'l-asâle ve Hz. Harun'un nübüvveti ise bi'l-iştirâk idi. 

Binaenaleyh Hz. Hârûn küçük karındaşı olan Cenâb-ı Musa'ya rahmet-i uhuvvet kâidesince, nübüvvetle; iştirakinden evvel dahi rahim idi. Yani Musa (a.s.) O’nun küçüğü olması dolayısıyla Peygamberlik gelmezden evvel dahi ona rahmet eder, onu korurdu onu, yani küçük kardeşi olması dolayısıyla. O zaman da rahimdi. Harun (a.s.) büyük, Musa (a.s.) daha sonradan dünyaya geldiğinden O’nu korurdu diyor. Buradan da rahimdir diyor. Fakat adem-i nübüvveti hasebiyle davette yardımcı değil idi.

Onun için Mûsâ (a.s.) وَاَشْرِكْهُ فِۤى اَمْرِى (Tâhâ, 20/32) ya'nî "Onu benim emr-i da'vetimde müşârik kıl!" yani benim davetime iştirak ettir dedi, münâcâtıyle Hak'tan emr-i da'vette dahi onun kendisine muavenetini, yardımcılığını taleb etti. Bakın burada talepler de çok mühim; bir gün Efendimiz ya Rabbi beni Ömer ile yahut ebu cehil ile güçlendir diye dua etmiştir. Ancak bu duasında Hz. Ömer’i önce takdim ettiğinden öne aldığından Ömer bundan çok hissedar oldu, ya ötekini öne alsaydı, ben onun yerine düşecektim diye durumuna Hz. Ömer şükredermiş. Demek ki burada talep de çok önemlidir. Yani haktan kişiler hakkındaki talep de önemlidir. 

Binâenaleyh Hârûn (a.s.)ın vücûdu hem hilkaten hem de daveten Hz. Musa'ya rahmet oldu. Ve cenâb-ı Harun'un nübüvveti, hazret-i rahmetten vâki' oldukda, karındaşı Müsâ (a.s.)a 'Yâ ibn-i ümm" ya'nî "Ey anamın oğlu!" diyerek validesinin tavassutuyla hitâb etti. Ana ve baba bir karındaş oldukları halde Hz. Harun'un pederi vasıtasıyla nida etmeyip de bu suretle hitabı, kendi vücûdunun hazret-i rahmetten vâki' olmasından nâşidir. Zîrâ rahamât-ı tabîiyyenin en mükemmeli, rahmet-i ümûmettir. Yani en Kemallisi analık rahmetidir. Ve çünkü rahmet hükümde baba için değil, ana için daha çoktur. Yani rahmet ana için daha çok kullanılır.

 Ve eğer o rahmet-i tabîiyye, anada mevcûd olmasaydı, çocuğunu terbiye etmek gibi, gayet ağır bir vazifenin mübaşeretine sabr etmezdi. Zîrâ gece uykularını feda etmek ve onun vakitli vakitsiz kirlerini temizlemek ve envâ'-ı ta'zîbâtına tahammül etmek, yani bir sürü eziyetlerine göğüs germek ancak merhametin galebesiyle olur. Bu merhamet-i tabîiyye olmasa, validenin bu azaba tahammülü müstahîldir, mümkün değildir. İşte Hârûn (a.s.) rahmet-i zâtiyye ve tabîiyye ile alışılmış olan validesinin ismiyle Hz. Musa'ya hitâb ettikten sonra: "Sakalımı ve saçımı tutma!" قَالَ يَبْنَوءُمَّ لاتَاْخُذْ بِلِحْيَتِى وَلا بِرَاْسِى اِنِّى خَشِيتُ اَنْ تَقُولَ فَرَّقْتَ بَيْنَ بَنِىۤ اِسْرَاۤئِيلَ وَلَمْ تَرْقُبْ قَوْلِى (Tâhâ, 20/94) ve "Düşmanlarımı güldürme!" وَلَمَّا رَجَعَ مُوسۤى اِلَى قَوْمِهِ غَضْبَانَ اَسِفًا قَالَ بِئْسَمَا خَلَفْتُمُونِى مِنْ بَعْدِى اَعَجِلْتُمْ اَمْرَ رَبِّكُمْ وَاَلْقَى الاَلْوَاحَ وَاَخَذَ بِرَاْسِ اَخِيهِ يَجُرُّهُۤ اِلَيْهِ قَالَ ابْنَ اُمَّ اِنَّ الْقَوْمَ اسْتَضْعَفُونِى وَكَادُوا يَقْتُلُونَنِى فَلا تُشْمِتْ بِىَ الاَعْدَاۤءَ وَلا تَجْعَلْنِى مَعَ الْقَوْمِ الظَّالِمِينَ (A'râf, 7/150) dedi. 

Zîrâ Mûsâ (a.s.) Tür'a gidip gaybubet buyurduğu vakit, yani aralarından ayrıldığı vakit Tâhâ sûre-i şerîfesinde beyân buyurulduğu üzere, Benî İsrâîl, Sâmirî'nin i'mâl-gerdesi olan yani imal ettiği buzağıya tapmağa başlamışlar ve Hârûn (a.s.) Benî İsrail arasına tefrika düşeceği havfiyle, korkusuyla onları men'de mübalağa buyurmamış ve Hz. Musa'nın dönmesini beklemiş idi. Eğer menetse arada daha fazla kavga çıkacak, menetse onları Rablarından uzaklaştıracak, Musa’nın (a.s.) dönüşünü beklemiş, Mûsâ (a.s.) Tûr'dan döndüğü vakit, Benî İsrail'i bu halde görünce gazab edip "Bunları bu halden niçin men' etmedin?" diye kendisin­den yaşça büyük olan cenâb-ı Harun'un saçını ve sakalını tutup çekmiş idi. 

Binâenaleyh cenâb-ı Hârûn, Hz. Musa'nın gazabına karşı, îcâbât-ı rahmetten olan maânî ile hitâb etti. Yani rahmet icabatının gereği ile O’na hitap etti. Şu halde onun bu kelâmı Mûsâ (a.s.) için, rahmet-i rahmâniyye enfâsından bir nefes oldu. Yani rahmetli bir nefes yani bir konuşma oldu, ona bir rüzgar getirdi yumuşattı. 

-------------------

2.Paragraf: 

Ve bunun sebebi, elvâhtan, onun iki elinde olan şeye nazarda adem-i tesebbütüdür ki, ellerinden onları attı. Eğer onlara nazar-ı tesebbüt ile nazar edeydi, onlarda hüdâ ve rahmeti bulur idi./ imdi hüdâ, emirden vâki' olan şeyin beyânı idi ki, Harun'un beri olduğu şeyden Musa'yı iğzâb eyledi. Ve rahmet, karındaşına idi. İmdi büyüklüğü ve ondan daha yaşlı olması ile beraber kavmi mahzarında onun sakalını tutmaz idi. Binâenaleyh bu, Harun'dan Mûsâ (a.s.)a şefkat oldu; zîrâ Harun'un nübüvveti Allah'ın rahmetindendir. Böyle olunca ondan ancak bunun misli sâdır olur (2).

-------------------

Böyle gördüğü zaman Dokuz levha almıştı yedisini yere attı, eğer onlara sebatlı olarak nazar edeydi yani onları elinde tutsaydı Hüda ve Rahmeti bulur idi. Yani o gazaba gelmezdi. Elindeki levhaları atmayıp da levhaya baksaydı “Hüda” hakikatini görecek onu yapmayabilecekti yani abisinin sakalından tutarak azarlamasını yapmayabilecekti. Harun’un (a.s.) bunun karşısında cevap vermemesi Musa’ya (a.s.) rahmet oldu. Sadece benim sakalımdan tutma dedi. Harun (a.s.) rahmetinden dolayı kısas yapmadı. 

Burada gerek sûre-i A'râfda ve gerek sûre-i Tâhâ'da ihbar buyrulan vak'anın icmâlen beyânı lâzım geldi. Toplu olarak bu ayetleri burada açmak lazım geldi diyor. Ma'lûm olsun ki, Mûsâ ; (a.s.) Tûr'a gittiği vakit, ﴿١﴾ وَالتِّينِ وَالزَّيْتُونِ ﴿٢﴾ وَطُورِ سِينِينَ ﴿٣﴾ وَهَذَا الْبَلَدِ الاَمِينِ 95/1-2-3 hadi Musa Tur’a gitti ama Muhammed (s.a.v.) onlardan da bize 95/1-2-3 ayetinde Tur-u Sina’dan bahsediyor, Muhammediyet mertebesinde de sena edilmiş Tur, olduğu gibi burada da “sine turu” yani hazarat-ı hamse turu, cennet; her yerin, toprağın yeşilliklerle örtülmesi, ağaç yapraklarıyla örtülmesi, işte Cenab-ı Hakk bir kişiyi Zat’ıyla örttüğü zaman Zat cenneti orasıdır. Bundan daha büyük cennet tasavvur edilemez, buradaki zuhuru ancak böyle hoşluklar ve ahiretteki zuhuru şu anda anlamamız mümkün değildir. Şuhud etsek zaten şu anda burada duramayız ya nur olur ruh olur uçar gideriz veya toprağın içine gireriz dünya ile bağlantımız kesinlikle kalmaz. Ama bu dünyanın da bir hakikati vardır, yaşanması gereken bir süresi vardır, o da tabi ki yaşanacaktır.

İşte “Tur-u Sine” sine turu, bu bizim gönlümüzdeki meratib-i ilahiye yani tevhid mertebeleridir, onun efrâd-ı ümmetinden olan yani ümmetinin fertlerinden olan Sâmirî, alâtarîkı'ı-keşf, yani keşif yoluyla ata binmiş olduğu halde Cebrâîl (a.s.)ın sûret-i mütemessilesini müşahede etmiş ve onun atının bastığı mahalden bir kabza toprak almış idi. Samiri bir gün çöle çıkmış, Samiri öyle putperest falan değil, bakın ne diyor; “senin kavminin görmediği bir şeyi gördüm” diyor, sonra bir başka bir şey daha var, puta tapanlar yani buzağıya tapanlar, “fuktülü enfuseküm” hükmüyle birbirlerinin kellelerini kestiler. فَاقْتُلُوۤا اَنْفُسَكُمْ 2/54 orada 40 bin kişinin beni İsrail’den, kellesi kesildiği rivayeti vardır. Musa (a.s.) tahammül edemiyor, Cenab-ı Hakk onların üstüne bir bulut indiriyor, buzağıya tapmayanlar, tapanları kılıçtan geçiriyor, peki Samiri’ye ne ceza veriliyor, deniyor ki “sen bu kavmin dışına çık yalnız başına yaşa, ortalığı yaygaraya çeviren kaynatan şehrin dışına çıkarılıyor, kaynayana ceza veriliyor. İşte Samiri küçük bir adam değildi, bu işlerin farkında idi, daha fazla kavmi tevhid akidesiyle bozmasın diye kavmin dışına çık dediler. Tevhidini yalnız yaşa dediler. Samiri hem sanatkar hem ilim adamı hem de mahir bir kuyumcu idi. 

Sâmirî, Sâmire kabilesine mensûb Mûsâ b. Zafer isminde bir şahıstır. Hani “Musa, Musa ile cenk eder” dediği budur. Bir bakıma o zamanın Firavunun ismi de Musa imiş, Ba'dehû bu şahıs Hz. Mûsâ tarafından vekil olarak bırakılan Hârûn (a.s.)a müracaatla "Benî isrâîl Mısır'dan ayrılmalarından önce, kıbtîlerden düğün ve bayram için ödünç aldıkları küpe, gerdanlık ve bilezik v.s. benzeri süsleri aralarında alıp satıyorlar, Mısırdan çıkacakları sabahın önceki akşamı Kıptilerin düğünleri varmış, Yahudiler de o düğüne gitmek istemişler, hangi Yahudi hangi evde görevli ise o evin hanımından bir takı istemiş, kimisi bilezik almış, kimisi gerdanlık almışlar ve gece emir gelip de Mısır’dan çıktıklarında o takılar kendilerinde kalmış, iade edecek zamanları olmamış, yani çölde altın böylece mevcut oluyor, bu altınları aralarında alıp satıyorlardı. 

Bu hal ödünç verip alma olan mallarda tasarruf demek olup, devamı; münâsib değildir. Bunların cümlesini toplayıp ihrâk edelim" dedi, yakalım kıralım yok edelim parçalayalım dedi. Harun (a.s.) bu teklîf-i meşrü'u muvafık buldu. Bu teklifi kim yapıyor, Samiri yapıyor. Bu hilyâtın cümlesini toplayıp Sâmirî eritti; ve kendisinin kuyumculukta mahareti olmakla bu ma'denden bir buzağı sureti i'mâl etti. Ve eritme esnasında aldığı bir kabza toprağı o karışıma karıştırdı. O buzağıdan ses zâhir oldu. Zîrâ Sâmirî Hz. Cibril'in mazhar-ı sıfat-ı hayât olduğuna keşf yolu suretiyle vâkıf olmuş olduğundan, onun atının bastığı yerde dahi bu sırr-ı hayâtın sereyânını idrâk eylemiş idi. 

Benî İsrail'in senelerden beri me'lûf oldukları putperestlik meylinden yani putperestlik hastalığından bi'î-istifâde Benî israil'e "işte bu sizin ve Mûsâ'nın ilâhıdır" diye onları ıdlâl ve iğvâ eyledi, ve onlar da bu buzağıya tapmaya başladılar, Hârûn (a.s.) her ne kadar onlara "Ey nâs, bu buzağı sebebiyle fitneye düştünüz; buna tapmayın, sizin Rabb'iniz Rahmân'dır. Bana tâbi' olun; ve benim emrime itaati edin!" dedi ise de onlar: "Biz Mûsâ geri dönünceye kadar, behemehal buzağıya tapmakta kâim olacağız" diye cevap verdiler. Mûsâ (a.s.) Tûr'da iken Hak Teâlâ hazretleri ona: فَاِنَّا قَدْ فَتَنَّا قَوْمَكَ مِنْ بَعْدِكَ وَاَضَلَّهُمُ السَّامِرِىُّ (Tâhâ, 20/85) ya'nî "Senden sonra biz kavmine fitne ilkâ ettik ve Sâmirî onları ıdlâl eyledi " buyurdu. Bakın bu işi biz yaptık diyor, Samiri’yi de kullandık diyor. Yani Samiri ismi ile kullandık diyor, kendisini perdeliyor. 

Mûsâ (a.s.), gazab ve hüzn ile kavmine rücû' edip, kavmine dönüp vukü'-ı hâli gördükde; "Benden sonra ne fena amel ettiniz" deyip Tûr'dan getirdiği Tevrat'ın levhalarını hiddetle elinden yere attı. Bakın burada çok mühim bir hadise vardır, Kur’an-ı Kerim’i yere bırakmak gibi bir başka hadise Kur’an-ı Kerim’in içinde olan bir bölüm Kur’an-ı Kerim’in tamamını elden çıkarmaya sebep oluyor. Bakın orada olan iş kolay bir iş değildir. Yani Tevrat-ı Şerif’in içindeki bir bölümü onunla ilgilenirken Tevrat-ı Şerif’in tamamı yere atılmış oluyor. 

Burada bir yanlışlık var, biraz önce de dedi ya eğer onları elinde tutsaydı, “Hüda” Rahmetini okusaydı, bunu zaten yapmazdı diyor. Yere attı ve cenâb-ı Harun'un saçından ve sakalından tutup çekti. Hârûn (a.s.) dahi yukarıda zikrolunduğu üzere Mûsâ (a.s.)ın gazabına karşı îcâbât-ı rahmetten olan maânî ile hitâb edip cevâp verdi. Rivayet edilir ki Tevratın levhaları kısım kısım parçalara bölününce yedi parça idi, yedi parça olarak parçalandı, Cenâb-ı Musa'nın hiddetle elinden atmasını müteâkıb altı parçasının cüzleri ref olunup yani yukarıya çakilip bir parçasının eczası elinde kaldı. Yedi levhadan bir tanesi yediye bölünüyor. وَلَمَّا سَكَتَ عَنْ مُوسَى الْغَضَبُ اَخَذَ الاَلْوَاحَ وَفِى نُسْخَتِهَا هُدًى وَرَحْمَةٌ لِلَّذِينَ هُمْ لِرَبِّهِمْ يَرْهَبُونَ (A'râf, 7/154) âyet-i kerîmesinde beyân buyurulduğu vechile, Hz. Musa'nın gazabı sakin oldukda, kızgınlığı geçince yere attığı levhaları yine eline aldı. Ve bu kalan levhada hüdâ ve rahmet muharrer idi, yazılı idi. AbdülKerim Cili Hazretleri de “Hüda”dan diğer levhalardan neler yazdığını ve içinde neler bulunduğunu açık bir şeyle müşahede ile orada bildirmekte, bunları ne bir kitapta bulmak mümkün ne bir insanda bulmak mümkündür ne de sahipleri olduğu Museviyet halinde bulmak mümkün değildir. İmdi Hz. Musa'nın karındaşı cenâb-ı Harun'a karşı olan gazabının zuhuru sebebi, elinde olup yere attığı levhaların içindekilere sabit bir bakış ile bakmaması oldu.

Abdül Kerim Cili Hazretlerinin İnsan-ı Kamil kitabından konu ile ilgili bölümde şöyledir; Allahüteala Tevrat’ı Musa’ya (a.s.) dokuz levha olarak indirdi. Şimdi bu ötekine ters gibi geliyor ama değil, ancak onlardan yedi tanesini tebliğ etmesini kalan iki tanesini de tebliğ etmemesini emretti. Zira o iki levh, levha ihtiva ettiği sırlar icabı kabulü akıllara göre imkansızdır. Yani iki levhanın içinde bulunduğu hukukun kabul edilmesinin o günkü Museviyet kavimine göre onların bilgi seviyelerine göre imkansızdı. 

Eğer Musa (a.s.) onları açıklayacak olsaydı istediğini bulamayıp başa düşerdi. Yani başı kargaşaya düşerdi, çünkü bir söylediği fikir ile diğer söylediği fikir zahir itibariyle bakıldığında uyuşmamış olurdu. Halbuki uyuşmamazlık diye bir şey mümkün değil mertebeler söz konusudur. Kaldı ki o iki levha Musa’ya (a.s.) mahsustu. Yani O’nun kendine mahsustu, o zamane ehlinin hiç birisine değildir. Haliyle kendisi hariçtir. Yani Musa’nın (a.s.) kaviminin üzerinde bir idraki vardı ki o iki levh O’nun şahsına hitab ediyordu. O iki levhi daha sonra İsa (a.s.) izah etti. 

O iki levhin nurdan olduğu söyleniyor, yedi levha demek ki taş, mermerden, olduğu için yedi levha elle görülür gözle tutulur levhalardır, tebliği emredilen levhlerde evvellerin ve ahır bilgileri vardı. Ancak onlarda Muhammed’in (s.a.v.) ilmi, İbrahim’in (a.s.) ilmi, İsa’nın (a.s.) ilmi, Muhammed’in (s.a.v.) varislerine has ilim yoktur. Bakın bir Yahudi alimi gelmiş olsa şunlardan onların haberi yoktur. Yani Museviyet mertebesini ancak Muhammediyet mertebesi anlatabilir hakkıyla. 

Çünkü öyle ilimler var ki o günkü peygamberlere Cenab-ı Hakk o günkü ilmi vermekte, o peygamber de onun o kadarını bir üstü de kendisinde olmak şartıyla çünkü ümmetinin ilminin bir düzey üstünde ilmi olmazsa onu anlatamaz. Yani biraz yukarıdan ilmi olacak ki, o ümmetinin seviyesinde olanları onlara anlatsın ve kabul ettirebilsin. Çünkü Tevrat Muhammed’in (s.a.v.) hususiyetlerini ve O’nun manevi varislerini zımmında taşımaktaydı. Yani bünyesinde taşımaktaydı. Bu da İbrahim’e (a.s.), İsa’ya (a.s.) bir ikram için böyle olmuştur. 

Bu levhalar mermer taşındandı, Musa (a.s.) tebliğ ile memur olduğu yedi levha demek istiyorum. Diğer iki levh böyle değildi bunlar nurdandı. Bu yedi levhin anlatıldığı gibi mermer taşından olmasının sonucudur ki onların kalplerinin katılaşmasına sebep olmuştur. Bakın Ümmet-i Muhammedin varisleri onların bilgilerine ne kadar aşina, bilgilerini ne kadar biliyorlar. Tevrat’ta bu bilgileri bulmak mümkün değildir. Yahudi alimlerinin lisanından bu bilgileri almak mümkün değildir. Ancak bu hadisenin zahirini anlatmaktadırlar. Tevrat-ı Şerif okunduğu zaman da zaten bu açık olarak anlaşılıyor.

Çünkü o levhler taştandı, bu yedi levhin tümünde ihtiva ettiği şeyler yedi çeşitti. İlahi iktiza icabı ilahi gereği bu levhlerin adedine göre durum bundan ibaretti. Şimdi o yedi levhi içinde bulunanlara göre sıralayalım; birinci levh nur, ikinci levh hüda, Allahüteala bu iki manayı şu ayet-i Kerime ile bildirdi. اِنَّاۤ اَنْزَلْنَا التَّوْرَيةَ فِيهَا هُدًى وَنُورٌ 5/44 Tevrat’ı biz inzal eyledik onda nur ve hidayet vardır, peygamberler onunla hüküm verirler. Bakın buradaki ayet Zat’i bir ayettir. Sıfati esmai, ef’ali değildir. Çünkü Cenab-ı Hakk Zat’ından bu işin bizatihi kendi yaptığını bildiriyor. “Biz indirdik” diyor. Hani bir hadis-i şerifte de söylemişti ya; “Cenab-ı Hakk Tevrat-ı Şerif’i kendi eliyle yazdı.” Hangi lisana İbrani lisanına göre kendi eliyle yazdı. Hani Kur’an-ı Kerim’in dört tane tercümesi vardır, Cenab-ı Hakk kendisi yapmıştır bu dört tercümeyi ve asıl olan nüzul budur, bir mahalden bir mahale indirilmesi değil, içindeki manaların hafifleştirilmesi kolaylaştırılmasıdır. Nüzul; indirmek manasına ve ayrıca kişinin, peygamberlerin gönlüne, aklına indirilmesi gibidir diye söylemiştik. O da bunu buradaki hadiseleri tatbik ediyor. 

“Tevrat’ı biz inzal eyledik O’nda nur ve hidayet vardır” demek ki Tevrat’ın iki asli özelliği budur. Nur ve hidayet, ama hangi mertebeden hidayet, hangi mertebeden nur, işte mertebe-i Museviyetin nuru ve onun hidayetidir. Çünkü Tevrat-ı Şerif geldiği anda gerek mertebe-i iseviyet gerek mertebe-i Muhammediyet daha ortada olmadığı için onların nurundan bahsedilemez ancak müjde olarak bahsedilir ama nur ve hidayet, hidayet nereyedir yaşayanlaradır, işte Museviyet mertebesi bizlere asli olarak nur ve hidayet onlara verilmiş. 

Üçüncü levhte hikmet, dördüncü levhte kuvva yani kuvvetler, beşinci levhte hüküm, altıncı levhte ubudiyet, yedinci levhte sadet yolunun şekavet yolunun ayırt edilip aydınlatılması bir de daha uygun olanın beyanı. İşte Musa (a.s.) tebliğ için emir aldığı yedi levh bunlardır. Bakın bu bilgileri hiçbir yerde bulmak mümkün değildir. Onlar sadece bunları yaşanmış bir hadise olarak anlatmaktalar. Ama özüne hakikatine nüfuz edemezler veya kendi idrak seviyelerinde etmektedirler. 

Musa’ya (a.s.) mahsus olan iki levhe gelince onlarda şuydu; birinci levh rububiyet, ikinci levh kudret. Rububiyet hakikatinin kendine açılması ikinci levh de kudrettir. Musa’nın (a.s.) ümmeti içinde kemale eren kimsenin bulunmayışı son anlatılan iki levhin kendilerine tebliğ edilmeyişin sonucudur. Tebliğ edilemezdi çünkü dokuz levhin tümünü tebliğ için emir almamıştır. Bakın dokuz levh tamamlanınca seyr-i suluk da da bizim dokuzuncu ders Museviyet mertebesidir. Sekizinci İbrahimiyet mertebesi, dokuzuncu Museviyet mertebesidir, esma mertebesidir, bakın rububiyet ile ilgili demek itibariyle esmanın hakikatlerinin zuhura çıkması Museviyet mertebesinde ancak olur. 

Kendisinden sonra da kemale eren kimse olmadı, kendisinin manevi varisi de olmadı. Haliyle Rasulullah (s.a.v.) Efendimizin durumu böyle olmamıştır, çünkü O hiçbir şey bırakmamış, bize ulaştırdı tebliğ etti. O’nun nuru ve rahmeti bizim üzerimizde daha büyük. Her ne kadar Tevrat-ı Şerif nur ve hidayet ise de ama Kur’an-ı Kerim O’ndan çok daha büyük nur ve hidayettir. Tabi O museviyet mertebesinin nur ve hidayetidir, diğeri de Muhammediyet mertebesinin. Nitekim şu ayetler bize bu manayı açık olarak anlatır, وَمَا مِنْ دَاۤبَّةٍ فِى الاَرْضِ وَلا طَاۤئِرٍ يَطِيرُ بِجَنَاحَيْهِ اِلاۤ اُمَمٌ اَمْثَالُكُمْ مَا فَرَّطْنَا فِى الْكِتَابِ مِنْ شَىْءٍ ثُمَّ اِلَى رَبِّهِمْ يُحْشَرُونَ 6/38 “Biz kitapta hiçbir şey eksik etmedik” وَجَعَلْنَا الَّيْلَ وَالنَّهَارَ اَيَتَيْنِ فَمَحَوْنَاۤ اَيَةَ الَّيْلِ وَجَعَلْنَاۤ اَيَةَ النَّهَارِ مُبْصِرَةً لِتَبْتَغُوا فَضْلا مِنْ رَبِّكُمْ وَلِتَعْلَمُوا 17/12 “her şeyi onda ayrıntıları ile açıkladık.” Anlatılan manaların bir icabıdır ki Rasulullah (s.a.v.) Efendimizin ümmeti, ümmetlerin hayırlısıdır. Diğer peygamberlerin tabilerine kavim denmektedir, Musa kavmi, İsa kavmi, Nuh kavmi, Lut kavmi ama Rasul’ün (s.a.v.) “ümmet”i denilmektedir. Hz. Muhammed’in kavmi denmiyor. İslamiyetten önce Kureyş kavmi deniyor ama Muhammediyet hakikati ortaya çıktıktan sonra ona ümmet deniliyor. “üm”de bilindiği gibi “ana” manasınadır. İşte Hz. Rasulullah bütün peygamberlerin ümmisi ise bütün ilmin ümmisi ise Hz. Rasulullah’ın ümmeti de diğer peygamberlerin ümmisidir. Yani diğer kavimlerin anasıdır.

Getirdiği din bütün dinleri hükümsüz bırakmıştır, kaldırmıştır, çünkü Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz diğerlerine gelenlerin hepsi ile gelmiştir. Anlatılan manaların bir icabıdır ki Rasulullah (s.a.v.) Efendimizin milleti, milletlerin hayırlısıdır, getirdiği din tüm dinleri hükümsüz bırakmıştır, kaldırmıştır, çünkü Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz diğerlerine gelenlerin hepsiyle gelmiştir, üstelik onlara verilmeyenleri de getirmiştir. Yani Museviyet mertebesinin hakikati icabı, gereği Musa’ya (a.s.) dahi kendisi o mertebenin zuhur mahalli olduğu halde O’na verilmeyen sırlar o mertebenin daha geniş anlatılabilmesi için Hz. Rasulullah’a verilmiştir. İsa (a.s.) için de aynı, diğerleri için de aynı şeylerdir. 

“İkra” ayeti geldiği zaman öyle muazzam hadiseler oldu ki yeryüzü tefekkür inkılabı içerisinde, işte bu hakikatler orada da vardır. “İkra” oku dediği zaman Efendimiz “okuyamam” dedi. Bu üç defa tekrarlandı yine “okuyamam” dedi, Efendimiz bu hadiseyi anlatırken “üç defa beni Cebrail (a.s.) sıktı oku dedi” diyor, üç defa “ben de okuyamam dedim” diyor. Kur’an-ı Kerim’de de üç yerde “ıkra geçmektedir. İlahi kelam olarak اِقْرَاْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِى خَلَقَ 96/1 اِقْرَاْ وَرَبُّكَ الاَكْرَمُ 96/3 اِقْرَاْ كِتَابَكَ 17/14 ahirette herkese kitabı verildiği zaman “kitabınızı okuyun bu kitap yeter bugün diye orada geçiyor. Yani üç tane Hz. Rasulullah’ın hadis-i şerif ile lisanından “oku” çıkıyor, üç tane de Cenab-ı Hakk’ın amir hükmü ayet içerisinde geçiyor. O zaman altı tane ıkra oluyor, اِقْرَاْ بِاسْمِ رَبِّكَ Rabbinin ismi ile oku, “Rahmanın ismi ile oku” dememiş, “Allah’ın ismi ile oku” dememiştir. Neden Rab ismi ile oku diyor, işte buradaki yani esma-i ilahiyenin sırrı vardır diyor ya Tevrat-ı Şerif içerisinde işte “sen değerlerine bu mertebeden başla” diye yol gösteriyor Cebrail (a.s.), yani Muhammediyet mertebesini anlatma, daha henüz anlayamazlar, iseviyet mertebesini anlatma, daha henüz anlayamazlar, rububiyet mertebesinden başla, Rab hakikati ile başla. Bu oluşumlar o zamana kadar asli özelliklerini kaybettikleri için bağlantı kurma gerekmekte, eğer hemen Muhammediyeti anlatmaya başlarsan alt yapı yanlış olduğundan onun üzerine bina edilmez.

O zaman evvela museviyetin hakikatini anlat, “bi Rabbike” demek suretiyle onu orada ifade etmek istiyor. Efendimiz de museviyet hakikatinden daha sonra aslı bu olmakla birlikte Âdemiyet hakikatinden de başlayarak onları da anlatarak Muhammediyet hakikatlerini ortaya getirmiş oluyor. İşte burada dediği odur, getirdiği din daha evvelkileri hükümsüz bırakmıştır, neden, çünkü asli üzere olanları getirmiştir. Dinler bireylerin akılları, nefisleri istikametindeki bir bilgi ile tatbik edilmekte idiler. Hani bizim hep duamız var ya uluhiyet mertebesi gereği anlamamız lazım gelen fikrimizi açsın diye işte bakın Rasul (s.a.v.) Efendimiz hakikati üzere yani uluhiyet mertebesi üzerinden açarak bunları bize intikal ettirdiler. 

Çünkü Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz diğerlerine gelenlerin hepsiyle gelmiştir. Üstelik onlara verilmeyenleri de getirmiştir. Bu da tabi mutlak bir değerdir. Eğer sadece onların bilgileri ile gelmiş olsaydı gelenin tekrarı olacaktı, eskilerin gerçeği, tekrarıyla birlikte kendi hakikatini de yani tüm ne varsa Hakikat-i Muhammedi kitabında ne varsa, yukarıdaki ayette de 17/12 açıklandığı gibi her şey açıklanmıştır. Onların bu noksanları icabı dinleri kaldırılmış kemali icabı Rasulullah’ın (s.a.v.) dini ise meşhur olmuştur. Bu mana ise şu ayet-i kerime ile sabittir. “Bugün dininizi size tamamladım, sizin için din olarak İslamı seçtim” اَلْيَوْمَ اَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ وَاَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَتِى وَرَضِيتُ لَكُمُ الاِسْلامَ دِينًا 5/3 zaten İslam’dan başka din yoktur. Bizim din alimlerimiz de ne hikmetse bu yanılgıya düşürüyor, semavi dinler diye bir sistem getiriyor, semavi dinler yoktur, İbrahimiyet, Âdemiyet, Museviyet, İseviyet, Muhammediyet diye yeryüzünde dinler yoktur, bir tek din var, o da İslam dinidir. Peki onlar ne oluyor o zaman, onlar bu dinin bölümleridir. Yani ayrı bir din değil, yani tek eğitimin bölümleridir, mertebeleridir. Başka bir din olması için o dinin başka bir Allah’ı olması gerekir. 

Allah bir olduğuna göre dini neden parçalasın böyle şu din bu din diye. Allah zaten İseviyet, Museviyet diye bir din göndermedi ki, Musa ismiyle bir peygamber gönderdi sadece, “ben size Musa dini diye bir din gönderiyorum” demedi ki. Hıristiyanlık dini diye de bir dini İsa (a.s.) ile göndermedi ki. Bir de onlara Nasrani diyorlar o isim de Meryem ana küçük iken bir köyde kaldı o köyün ismi de “Nasara” köyü idi, Nasara yardımcılar demektir, Arapçada da aynı manada “Ensar” vardır, ensar diye bir din mi olması lazımdır. 

Ensar O’nun vasıflarından bir vasıftır. Sonra bunların hepsine “Sahabi” dediler, “Muhacirin” ismi Mekke’den Medine’ye hicret edenlere denildi, şimdi onlardaki dine muhacir dini mi dememiz gerekir, İslam dinine? Bu yüzden Musa (a.s.) da İsa (a.s.) da İbrahim (a.s.) da “Ya Rabbi beni mü’minlerin ilki yaz” diye dua ediyorlar, özellikle dua ediyorlar, daha evvel mü’min yok muydu, vardı ama o mertebenin ilki yaz diyor. İbrahimiyet mertebesinin ilki yaz, İbrahim (a.s.) gelmezden evvel İslam dini daha o düzeye gelmemişti, bu onun bir eksikliği değil, insanlık seyrinin gereğidir.

Bir çocuk ilkokula başladığı zaman yaşı 6-7 yaşlarında o çocuk üniversite müfredatını nasıl kaldıracak, tabi ki üniversite görme, okuma kabiliyeti var ama belirli bir fiziki kemalata ulaştıktan sonra o dersleri alma gücü vardır. İşte insanlık da bir bakıma bu seyri yaptı. Her ne kadar geçmiş insanlar 70-100 sene yaşamış olsa da akıl düzeyleri peygamberlerinin getirdiği ilim mertebesi kadardı, bilinçleri de o kadardı. İşte bizler ne kadar şükretsek yerine getiremeyiz, ahir zaman ümmeti olduğumuzdan bütün ilimlerin, ilahi ilimlerin yeryüzüne indiği, indirilmiş olduğu devre süre içinde yaşamaktayız. 

Bu çevrimi idrak etmemiz çok uzun bir hadisedir. Zor değil ama yani çok kıymetli bir hadisedir, yani ahır zamanda yaşamamız bizlere çok büyük lütuf, çok büyük nimettir. (a.s.v.) Efendimizin kemalatından faydalandığımız için, yoksa daha evvel gelmiş olsaydık ya İsevi olacaktık, ya Musevi olacaktık, yani o mertebe düzeyinde kalmış olacaktık.

Bu ayet-i Kerime Efendimiz’den (s.a.v.) başkasına gelmemiştir. Eğer bu ayet-i kerime bir başkasına gelmiş olsaydı peygamberlerin sonuncusu olması lazım gelirdi, çünkü dinimi tamamladım dedikten sonra başka bir şey gerekmiyor tabi. Halbuki bu Hz.Muhammed (s.a.v.) için sağlandı ama son ayet O’na nazil olunca peygamberlerin de sonuncusu oldu bu da sonuncusu olduğunun tasdiki idi. Niçin böyle olmasın zira O açıklanmamış ne bir hikmet bıraktı ne de bir hidayet, ne bir ilim bıraktı, ne de bir sır, bunların hepsine dikkat çekti, insanları uyandırdı, onlara işaret edip anlattı. 

Haliyle bu anlatma tarzı anlatılan şeye göre değişik şekil aldı, ne kadar açıklamak icap ediyorsa şerri yönden o kadar açıkladı. Anlattıklarını bazen açıktan açığa anlattı, bazen edebi bir üslup ile anlattı, bazen işaret kullandı, müteşabih ayetlerde, bazen dolaylı yoldan kinaye şeklinde anlattı. Bazen bir benzerlik dengesi kurup istiare yolunu tercih etti, anlatılanlardan bazılarının manası açıktı, bazılarının manası tefsir gerektiriyordu. Bazen de tevilli yolu tercih etti, bazen manası çeşitli yönlere çekilebilecek şekilde kapalı ifade kullandı, anlattıkları müteşabihattan idi. 

Bunların dışında nice ifade kullandı ki, hemen hepsi de beyanda kemal çeşitlerinden sayılır. Çünkü O’nun en büyük eğitim yönlerinden birisi de insanlara akılları kadar konuşmuş olmasıdır. Akılları kadardan maksat; birinin aklı daha fazla, diğeri daha az geri zekalı anlamında değil, akıldan maksat onun bildiğidir, yani düzeyi kadar konuştu. Nasıl bir öğretmen ilkokula gelen bir çocuk ile çocuklaşıyor, çocukluk haline giriyor, çocuk şakaları yapıyor, neden işte ona ulaşabilmesi içindir. Ama o öğretmen böyle yaptığı için çocuk olmuş değildir. 

O’nun kemalatı ayrı kemalat, çocuklaşabilmesi de kemalatının gereği zaten hem çocukluğunu yaşıyor hem büyüklüğünü yaşıyor, işte (a.s.v.) Efendimiz de en kolay ilimden en yüce ilimlere kadar bünyesinde toplamış, karşısına kim gelirse, hangi mertebedense, bütün mertebelere sahip olduğundan hangi mertebe gerekiyorsa karşısındakine o düzeyden eğitti. Bunu da arkadan gelenlere sistem olarak bıraktı. İşte okullarda en çok başarılı olan öğretmenler talebelere ne kadar inebilirlerse onlarla haşir neşir olabilirlerse hem o talebe öğretmenini seviyor hem de dersini seviyor. 

Daha evvel sevmediği bir ders bile olsa dersi sevdiren bir hoca derse girdiği zaman çocukların başarı oranı daha fazla oluyor. İşte anlatılan durum icabıdır ki başkasına bir katılma hakkı kalmadı, işinde tam bir istiklal sahibi oldu ve peygamberlerin de sonuncusu oldu, zira O ihtiyaç duyulacak her şeyi getirdi. Kendisinden sonra gelen kamiller artık tenbihini yapıp, ayıktırmaları gereken hiçbir şey bulamadılar. Yani Hz. Rasulullah Efendimizin (s.a.v.) gerek Kur’an-ı Kerim, gerek hadis-i kudsi, gerek hadis-i şerifler ile beyan ettiklerinin dışında kim ne ararsa arasın başka bir şey bulamaz. 

Yani ortaya yeni getirilecek bir şey bulamaz, çünkü hepsi geldi, çünkü Efendimiz (s.a.v.) hepsini yapmıştı. Yani ilimlerin hepsini ortaya getirmişti. Böyle olunca o kamile, Rasulullah (s.a.v.) Efendimize uymak kaldı, yani kendisinden sonra gelen kamil insana Hz. Peygambere uymak kaldı. Başka yapacağımız bir şey yoktur. Haliyle bu iş Rasulullah Efendimizin tembih ettiği şekilde olacaktı ve o gelen bir tabi oldu böyle olunca da yeni bir din kuran peygamberlik hükmü de kesildi. 

Böylece Hz. Muhammed (s.a.v.) peygamberlerin sonuncusu oldu, çünkü o kemal vasfıyla geldi, O’ndan başka bu vasıfla gelen de olmadı. Tabi gelenler de bir kemalat sahibi idiler ama kendi mertebesinin kamalatında idiler. Hatta onda bile tam değildiler, çünkü Hz. Rasulullah o peygamberin ifşa etmediği diğer mertebelerin bilgilerini de getirmiş oldu. 

Musa (a.s.) kendisine tahsis edilen o iki levhi tebliğ edip kavimine anlatsa idi nur levhleri kendisinden sonra İsa’nın (a.s.) gelmesine lüzum kalmazdı. Çünkü İsa (as) iki levhin taşıdığı sırrı kavimine tebliğ etti. İşte bu mana icabıdır ki İsa (a.s.) ilk adımda “Kudret” ve “Rububiyet” ile görüldü. Musa (a.s.) da rububiyetle geldi yalnız rububiyetin ilmi ona verildi, İsa (a.s.) ise rububiyetin tatbikatını yaptı ortaya getirdi. Birisi lisanen rububiyet hakikatlerini idrak etti, diğeri de o hakikatler zaten daha evvel gelmiş olduğundan suri şekli İsa (a.s.) tatbikatını yaptı. 

İsa (a.s.) yaptı dersek batınen yanlış gibi hüküm vermiş oluruz İsa’ya (a.s.) bir varlık vermiş oluruz, orada da Cenab-ı Hakk’ın İsa (a.s.) adıyla bir zuhuru vardır. Onun bu görüşü beşikte çocuk iken konuşması, esma-i ilahiyenin, Hayat, ilim, Kudret, Kelam, sıfat-ı ilahiyenin İsa’da (a.s.) faaliyete geçmesi vardır, İsa’da (a.s.) bilinmesi vardır, orada faaliyete geçmesi vardır. Gözü görmeyenin gözünün açması hastalıkları geçirmesi, ölüleri diriltmesi gibi “Hay” esmasının kendisinde zuhurudur. Bu nasıl oluyordu, hani ayet-i kerimede belirtildiği gibi, بِاِذْنِ اللَّهِ 3/49 “Biiznihi” dediği yer işte bu esma-i ilahiyenin Cenab-ı Hakk tarafından İsa (a.s.) görüntüsünde kudretini ortaya koymasıdır. İsa’nın (a.s) diğer varlıkta da olduğu gibi zaman zaman Zat’i tecelliye mazhar olduğu zamanları oluyor idi. İsa (a.s.) genelde ruhani olduğundan yani baba kaynağı Ruh-ul Kuds yani gök ehli olduğundan latif hali ağır basıyordu. Yani beşeriyet halinden latif hali daha ağırdı O’nun yaşantısında. 

Onun için beşeri olarak hiçbir şeye değer vermiyordu. Dünya malı olarak iki tane şeyi varmış elinde birisi tarakmış, diğeri de sabunmuş. Saçları uzayınca parmaklarıyla saçını tarar gibi yapmaya başlamış, tarağı da atmış, gitmiş dere kenarında birisi toprak almış toprak ile elini temizlediğini görmüş, sabuna da ihtiyaç yok demiş sabunu da atmış dünyalıktan tamamen kurtulmuş.

Böylece Musa’nın (a.s.) getirdiği ilmi hükümsüz bıraktı, mutlak manada hükümsüz değil, onun üzerine yeni bir mertebe getirildi, son hüküm olarak hükümsüz kaldı. Çünkü Musa’nın (a.s.) getirmediğini getirmiştir, mutlak hükümsüz değil, mertebesi itibariyle o hüküm yukarıya geçmiş olmaktadır. Ancak anlatılan sırlar çeşidinden hükümleri açıkladığı için kavmi şaşırdı, gittikten sonra da kendisine ibadet eder oldular. Yani İsa’nın (a.s.) getirdikleri, sırlar yani büyük hükümler içermekte idi, kavimi bunları anlayamadı şaşırdılar.

Hani Âdem (a.s.) hakkında işte toprak mıdır, Hakk mıdır, ruh mudur, nedir diye şaşırması neticede toprak hükmüne varması onun şaşırması. Musa’nın (a.s.) kavmi de İsa (a.s.) hakkında şaşırdılar, acaba bu ruh mudur, madde midir, beden midir, nedir diye. Gittikten sonra da kendisine ibadet eder oldular yani İsa (a.s.) göğe çekildikten sonra kendisine hayallerinde ibadet eder oldular. Allah üçün üçüncüsüdür, اِنَّ اللَّهَ ثَالِثُ ثَلَثَةٍ وَمَا مِنْ اِلَهٍ 5/73 ayetinde bu da baba, ana, oğul idi. Burada baba, ana oğul ve ruh-ul Kuds bir başka ifade ile değişik sistemleri var, bazıları işte eba, ebi ve ruh-ul Kuds diyor, bazıları baba, ana, oğul diye belirtiyorlar, onların da kendilerine göre grupları var, bölünmeleri var, mezhebleri var, bunlara da “ekanimi selase” adını verdiler, üç asıl, üç direk, üç ana tema şeklinde ifade etmişlerdir. 

Yukarıda anlatılan mana üzerine İsa’nın (a.s.) kavmi çeşitli fırkalara ayrıldılar, bunlardan bir kısmı İsa Allah’ın oğludur dediler, dediler ki bunlar melekiye adıyla anılırlar, bunlardan bir kısmı da İsa (a.s.) için O Allah’tır, geldi insan oğlunu tuttu, döndü, onlar bu sözleriyle şunu anlatmak istiyorlardı; Âdemoğlu suretine girdi, sonra kendi yüceliğine dönüp gitti. Bunlardan bazıları da Allah şu üç şeyden ibarettir, baba yani ruh-ul Kuds, ana yani Meryem, oğul yani İsa (as) peygamber. 

İsa (a.s.) kavmi saptı çünkü itikad ettikleri şeylerin hiç birisini İsa (a.s.) getirmiş değildi. Yani onların düşündüklerini bu şekilde O getirmedi. Onların anladıkları İsa’nın (a.s.) işindeki dış manadan ibaretti. Bu onları şu anda içinde bulunduğu sapıklığa çekti. Yapmak istediğimiz duada bu hakikatlar vardır. Bakın onları şaşırtan Allah değil, İsa değil kendi anlayışlarıdır. Şartlanmaları içerisinde doğal yargıları onları yanılttı. Onlar sadece işin dış yönünü gördüler, onu da tam anlamıyla anlayamadılar. İşte bizim halimiz de bugün şeriat ehli olarak zahiri olarak Efendimizin dışını inceliyoruz, O’nun özüne Hakikat-i Muhammedi’ye asla ulaşamadığından bizi dışarıda şaşkın olarak bırakıyor.

Biraz tefekküre daldığımız zaman hep şaşırıyoruz, biraz daha ileriye gidenlere kafayı üşüteceksin diyoruz, işte mahalli tabirle, zahiri tabirle aynen bu duruma düşüyoruz. Bu iş onları içinde bulundukları sapıklığa çekti, şeriatın zahirini tatbik etmekle sapıklığa ulaşmaz, yani onlardaki sapıklığa yol açmaz, çünkü (a.s.v.) Efendimiz hem rahmeten hidayettir zahiren de hidayettir, batınen de hidayettir, zahirini de tatbik eden yine cennete ulaşır, fakat ilahi hakikatleri idrak etme yolu açılmaz sadece suret ve şekil iman ehli olur. Nitekim bu mana Allahuteala İsa’ya (a.s.) şu sorusundan anlaşılır. وَاِذْ قَالَ اللَّهُ يَا عِيسَىابْنَ مَرْيَمَ ءَاَنْتَ قُلْتَ لِلنَّاسِ اتَّخِذُونِى وَاُمِّىَ اِلَهَيْنِ مِنْ دُونِ اللَّهِ 5/116 “sen mi insanlara beni ve anamı Allahtan başka iki ilah tutun dedin” bunun üzerine İsa (a.s.) anlatılan teşbih sebebiyle tenzih yollu قَالَ سُبْحَانَكَ مَا يَكُونُ لِۤى اَنْ اَقُولَ مَا لَيْسَ لِى بِحَقٍّ اِنْ كُنْتُ قُلْتُهُ فَقَدْ عَلِمْتَهُ تَعْلَمُ مَا فِى نَفْسِى وَلاۤ اَعْلَمُ مَا فِى نَفْسِكَ اِنَّكَ اَنْتَ عَلامُ الْغُيُوبِ 5/116 sen sübhansın dedi ve devam etti benim için Hakk olmayan bir şeyi söylemem olmaz” yani ben böyle bir şey söylemedim, yani nasıl seninle aramda bir başkalık nisbeti yapabilirim ve nasıl Allah’ı bırakın da bana ibadet edin diyebilirim, sen benim hakikatimsin, Zat’ımsın ben ise senin ile aramda bir gayrılık yoktur. Böylece İsa (a.s.) kavminin dediği şeyden kendisini tenzih etti. Çünkü onlar tenzihsiz olarak mutlak bir teşbih yoluna girmişlerdi, itikadları buydu. Böyle bir şey de Allah’tan reva değildi. 

İsa’nın (a.s.) mertebesi teşbih yani misaller vererek teşbihi yaparak bir şeyi açıklama, çünkü onlar tenzihsiz olarak mutlak bir teşbih yoluna girmişlerdi. Bakın teşbih ile tenzih birlikte olursa güzel, ne sadece tenzih cenab-ı Hakk’ı her şeyden tenzih etmek yeterlidir, ne de teşbih olarak yeterlidir geçerlidir. İşte İsa’nın (a.s.) kavmi Museviyet mertebesi olan tenzihi reddedip sadece teşbih yoluyla meselelere baktığından yanıldıkları nokta bu oldu. İşte Muhammediyetin getirmiş olduğu (a.s.v.) Efendimizin getirmiş olduğu tenzih ve teşbihi tevhid etmektir. Yani cenab-ı Hakkın iki zuhur halini yani iki ana halini birleştirip O’nu tanımak yoludur tevhid, yoksa sadece “la ilahe illallah Muhammedürrasulullah” değildir. Bu lafzı tevhiddir, bunun hakikatini idrak ettiğimiz zaman biz gerçek Muhammedi oluyoruz. Diğer şekliyle lisani Muhammedi oluyoruz, suri Muhammediyiz, şekli muhammediyiz, çünkü onlar tenzihsiz mutlak bir teşbih yoluna girmişlerdi, itikadları buydu. 

İsa (a.s.) devam etti eğer deseydim yani İsa’lık hakikatimin Allah olduğunu söylemiş isem bunu sen bilirdin, yani İsa’lık hakikatinin Allah olduğunu söylemiş isem bunu sen bilirdin. Ben böyle bir şey söylemedim. Teşbih olarak söyledim onlar bu teşbihi tenzihsiz olarak gerçek zannettiler. İsa’nın (a.s.) hakikatinin tenzih ve teşbih içerisinde görmeye çalışırsak nasıl bir düşünce tarzı ortaya çıkar, fiziki manada İsa’nın (a.s.) Allahlık mertebesi ile hiçbir ilgisi yoktur. İşte burası tenzihtir. Ama teşbih mertebesi itibariyle. 

İşte İsa’nın (a.s.) et, kemik zahir halinin zuhur ve tecelli olduğunu bu ilmiyle Hakktan tenzih edildiği yani ilahi vasıftan tenzih edildiğini ama özü hakikati içinde bulunduğu durum Ruh-ul Kuds hukukuyla, hakikatiyle Hakk’ın Zat’i tecellisinden başka bir şey olmadığını da bilmemiz gerekiyor. İşte bunu Muhammediyet ilmiyle öğreniyoruz. İşte onlar beşeriyetini uluhiyet ile anladılar onlar öyle izah etmeye çalıştılar. Yani İsa’nın (a.s.) beşer toprak vücudunu ilahlaştırdılar, İlah yaptılar. İsa (a.s.) “ben kavimime böyle bir şey söylemedim”, “söyleseydim sen zaten bilirdin” diyor. 

İşte ayet-i kerimelerde böyle bakıldığı zaman, incelendiği zaman özellikle olağan üstü hadiselerin zuhurunu belirtirken Cenab-ı Hakk Kur’an-ı Kerim’de öyle buyuruyor “biiznihi” bütün o hadisenin sonunda “biiznihi” o çamurdan bir suret yaptı ona nefh etti “huu” dedi, önce “kün” dedi, ama o nefha verdiği şey Hakk oradan o nefhayı verdi. İsa’nın (a.s.) toprak vücudu değil, “biiznihi” benim iznimle dediği o hadisedir. İsa (a.s.) bunu her saniye her salise üstünde yaşıyor değildi. Bu olağan üstü hadiselerin cereyan ettiği hallerde onda cenab-ı Hakk Zat’i tecellisini yaptı. Devamlı olarak değil, bu ilahi konular, kendisine İncil-i Şerif vahy edildiği zamanlarda hakikati ile yaşıyordu. İlahi haliyle yaşıyordu. Onlar üstünden gittiği zaman gene beşeriyeti ile yaşıyordu. 

İşte O’nun kavmi bunu anlayamadıkları için beşeriyetine de uluhiyet isnadında bulundular. Yanlış yaptıkları yer buydu. Efendimiz de Cenab-ı Hakk’la ömür boyu birlikte idi, yani her halinde birlikte idi, beşeri yaşadığı zaman dahi birlikte idi, ilahi yaşadığı zaman zaten birlikte idi. Zat’i tecellisi devamlı üstünde idi ama Efendimiz bu hali niyetinde çok güzel bir şekilde muhafaza ettiği için kendisinden böyle sivri pek çok laflar çıkmadı, “enel Hakk” demedi, şunu demedi, bunu demedi, yani beşeriyeti, uluhiyeti öyle dengeli bir şekilde yaşadı ki işte bu sıradan gibi gözüken muhteşem hadise yani en alt mertebenin de en üst mertebenin de kendisinde bulunduğu halde hiç bunları birbirinin üstüne fark ettirtmeden, çıkartmadan muhafaza ederek yaşaması çok olağan üstü bir hadisedir. 

Miraca çıktığı zaman مَا كَذَبَ الْفُوءَادُ مَا رَاَى 53/11 gözünün gördüğünü kalbi yalanlamadı ayrıca oraya gittiğinde gözü ne şaştı ne de kaydı مَا زَاغَ الْبَصَرُ وَمَا طَغَى 53/17 Musa’ya (a.s.) tur dağında küçücük bir nur tecellisi ile Musa (a.s.) bayıldı gitti. Bu manada İsa (a.s.) şöyle söylemek istiyordu, “ben bunu hiç demedim ancak tenzih ile teşbih arasının birleştirilmesini söyledim. Ama onlar kendi anlayışlarına göre yanıldılar, onlarca anlaşılan şey ise benim murad ettiğim mana değildi. Devam etti sen içimdekini bilirsin, onların itikadı benim murad ettiğim manamdır, ilahi hakikatler zuhuru babında onlara tebliğ ettikleri arasında böyle bir şey var mıydı, yok muydu, yoksa benim muradım onlarca anlaşılanın tam tersi miydi. Ben sende olanı bilmem, yani sen bende olanı bilirsin ama ben sende olanı bilmem. 

Bununla İsa (as) şöyle demek istiyordu, ben bu tebliği onlara ulaştırdım ama içinde onları saptırmak babında olanı bilemem. Sen bana ne söylemişsen ben onu tebliğ ettim diyor. Eğer bilseydi onların sapmalarına sebep olan şeyi tebliğ etmezdim dedi ve devam etti, sen gaybları bütün incelikleri ile bilirsin ben ise gaybları bilmem, beni mazur gör diyor. Onlara söylediğim ancak bana tebliğ ettiğindir. 5/117 مَا قُلْتُ لَهُمْ اِلا مَاۤ اَمَرْتَنِى بِهِۤ اَنِ اعْبُدُوا اللَّهَ رَبِّى وَرَبَّكُمْ وَكُنْتُ عَلَيْهِمْ شَهِيدًا مَا دُمْتُ فِيهِمْ فَلَمَّا تَوَفَّيْتَنِى كُنْتَ اَنْتَ الرَّقِيبَ عَلَيْهِمْ وَاَنْتَ عَلَى كُلِّ شَىْءٍ شَهِيدٌ 5/117 Seni kendimde bulduğum kadarını söyledim. Yani zaman zaman ben kendi bireysel İsa’lığımı yaşıyordum ama zaman zaman da kiminle yaşıyordum, ama bu demek değil ki Onun o pak vücudunun dışında ayrı bir varlığı olsun, tabi İsa olarak bir zuhur mahalli o mahalde bir varlık vardır. Ama bütün bu hallerde Allah’ın varlığı da mevcuttur, işte bu bütün varlıkta Allah’ın varlığı mevcut olduğunu ilk defa zuhura getiren İsa mahalli, İsa ismini alan o varlıktır. İşte bu İslamiyet’in zati bilginin öncüsüdür. İsa (a.s.) bu babda, ondan önce bunu kimse açıklamadı. Çünkü O’nun üstünde rububiyet ve Kudret hükmü vardı. “Seni kendimde bulduğum kadarını söyledim” İşte gerçekten de bu her birerlerimizde geçerlidir. Bu genel olarak bir sözdür. 

Böylece emri tebliğ etti onlara nasihatta bulundu, ta ki onlar da kendilerinde sana çıkan yolu bulsunlar. Ve de bu kişinin kendinden geçiyor, başka hiçbir yerden geçmiyor. Her varlıktan Hakk’a giden bir yol vardır. Neden çünkü her varlık o yoldan Hakk’a varıyor, başka kişi başka kişinin yolundan gidemez ki zaten de mümkün değildir. Nasıl ki başka bir kişi başka bir kişiyi yaşayamadığı gibi imkanı olmadığı gibi işte herkes kendi yaşadığı yaşamdan Hakk’a ancak gidebiliyor. Bu uğurda ilahi hakikati onlara açıkladı ki içlerinden olan şey kendilerine açılsın. Onlara sözüm sizin de Rabbınız benim de Rabbım olan Allah’a ibadet edin dediniz dedim. Bu yoldan hakikati kendime has kılmadım, onların tümünde bu hakikatin mutlak gösterdim. Seni onlara şöyle anlattım, hakiki manamda nasıl Rabbımsan onların da hakiki manalarının Rabbısın. Bütün bu söylenenler anlatıyor ki İsa’nın (a.s.) getirdiği ilim Tevrat’ınkinden ziyade idi. Bu da rububiyet ve kudrettendi. 

Ve bu sırrı açıkladı bunun için ise kavmi kafir oldu. Sırrı açıkladığı için kavmi kafir oldu. Bu sırrı örttüler, peygamberin getirdiği sırrı kavmi örttü. Ama (a.s.v.) Efendimizin getirdiği sırları kavmi örtmedi, daha çok açılmasına sebep oldu. İki grubun arasındaki farka bakın. Kavim ve ümmet arasındaki farkı da burada gösteriyor. Çünkü rububiyet sırrını açmak küfürdür. İsa (a.s.) bu sırrı kapatsaydı yahut ibare kabukları içinde ve satırlar arasında işaretler halinde kavmine tebliğ etseydi, kavmi kendisinden sonra kafir olmazdı. Tıpkı Rasulullah (s.a.v.) Efendimizin yaptığı gibi. Bundan sonra dinin kemali babında uluhiyet ve Zat ilmine ihtiyaç kalmazdı. 

Kaldı ki bu ikisini de Rasulullah Efendimiz getirmişti. Nitekim zat ve sıfat yönüyle bir hadis-i şerifte yukarıda anlatılmıştı, Allahüteala peygamberine zat ve sıfat işini bir ayette birleştirdi, o ayette “Onun benzeri bir şey yoktur, duyan ve gören O’dur” لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَىْءٌ وَهُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ 42/11, bu ayetin Zatta ve sıfatlara ait tefsiri şöyledir; Onun benzeri bir şey yoktur, yani Zat’a taalluk eden yönünden O’nun benzeri bir şey yoktur, duyan ve gören O’dur, yani sıfatlara taalluk eden yani duyu ve görme sıfat olduğu için Zat ve sıfat bir arada geçen bir ayettir 42/11 ayeti. Eğer İsa (a.s.) kavimine tebliğ ettiğini yani kudret hakikatini rububiyet ilmini Musa (a.s.) tebliğ etseydi kavmi; Firavunla o zaman neden çekişiyorsun diye itham ederdi. Firavunda da Hakkın bir zuhuru varsa “Celal”, “Kahhar”, “Cebbar” isimlerinin zuhuru varsa sende de Rahman isimlerinin zuhuru varsa o zaman neden çekişiyorsun diye kendisini itham ederdi diyor. Çünkü Firavun da demişti ki, “Ben sizin ala Rabbınızım” bu bir iddia idi, rububiyet sırrının ifşası ise ancak Firavunun bu iddiasını verebilirdi. 

Ancak bu iş Firavun için tahkik yollu değildi. Yani hakikat yolu değildi, bunun için de Firavun ile döğüştü, galip geldi. Firavunun söylediği aslında lafzen doğru idi, ama hakikati itibariyle yaşamamış kendine o ilahlığı fizik varlığına izafe ettiğinden yanıldı. Yoksa fizik varlığının dışında özü itibariyle bunu söylemiş olsaydı doğruyu söylemiş olacaktı. Bu rububiyet sırrı bir bakıma da kader sırrını içine aldığından peygamberlere diyor, M. Arabi Hz.leri; “Allah kader sırrını peygamberliğinin sonunda ancak açar, en sonunda açar” eğer bir peygamber kader sırrını bilmiş olsa tebliğ görevini yapamaz. 

Ama Efendimiz buna dahil miydi, değildi, tabi O kader sırrını bildiğinden, tebliğin de bir başka kader sırrı olduğunu da iyice bildiğinden hem tenzih hem de teşbih yönüyle hem tebliğini yaptı hem de bütün hakikatleri ortaya koydu, bazen üzüldüğü oluyordu, işte bu kadar tebliğ diye o zaman Cenab-ı Hakk sen ancak bir uyarıcısın sen ancak tebliğ edicisin sen ona tebliğ et buyuruyordu. Efendimizin diğer üç özelliği اِنَّاۤ اَرْسَلْنَاكَ شَاهِدًا وَمُبَشِّرًا وَنَذِيرًا 33/45 “inna ersalnake şahiden vemubeşşiran veneziran” sen bunları yap başkasına bakma diyordu, yani şu iman etti bu iman etmedi diye senin derdin olmasın diyor, sen sadece tebliğini yap. Cenab-ı Hakk insanlara emr-i iradi, emr-i teklifi ile teklifte bulunuyor. Yani bir özlerinden ayan-ı sabiteleri itibariyle iradi bir emri var, mutlak bir emri var, yani hangi esma terkibi ile düzenlenmişse o esma-ı ilahiye zuhura çıkaracaktır bunu. Bunun dışında bir şey yapamayız. Bir de emr-i teklifi var, peygamberlerin getirdiği kitaplar var, yani dışarıdan teklif ettiği, yap diye veya yapma diye. İşte (a.s.v.) Efendimiz bunu ikisini dengeli olarak getirdi. Bazı kavimler emr-i teklifiye uymak zorundaydılar, bazıları emr-i iradiye uymak zorundaydılar, emr-i iradiye uyanlar teklifiye uymamış olduklarından kafir hükmüne dönüştüler. 

Bazıları emr-i iradiyi terketme zorunluluğuyla surete uydular, onlar da kitaplarından bir şey anlayamadılar, işte bu Efendimizde o kadar dengeli idi ki hem emr-i iradi faaliyette idi, hem de emr-i teklifi faaliyette idi. İşte bu emr-i iradi varsa emr-i teklifiye ne gerek var gibi sorular tabi ki ortaya gelmekte işte bu da bir terkip meselesidir, bir eğitim meselesi niteliğini ortaya çıkarmaktadır. Emr-i iradi olarak bilince konmuş olan bazı esma-i ilahi terkibleri varsa ama bu batınımızda kaldığından biz onu zuhura çıkarmadığımızdan o bizim eksiğimiz olur. İşte emr-i teklifi ile bu özelliği faaliyete geçirtiyor Cenab-ı Hakk. Yani bizim batınımızda kalmış olan diyelim ki Cemal isminin zuhuru var belirli bir oranda fakat saha bulamadığı için destek ilim bulamadığı için ortaya çıkamıyor, kendi başına ortaya çıkamıyor.

İşte emr-i teklifi bunu uyandırıyor. Kendi güzelliğini ortaya koy diye. Kişi onu faaliyete geçirdiği zaman özünde olandan istifade etmiş oluyor. Diğer şekliyle özde olanlardan istifade edememiş oluyor, işte eğitim bu yolda gereklidir veya daha az istifade etmiş oluyor. Eğer Musa (a.s.) Tevrat’ta rububiyet ilminden bir açıklama yapsaydı, kavmi kendini inkar ederdi, Firavun ile çekiştiği için ise onu ayıplarlar idi. “Bütün varlıktaki zuhurların esmanın neticesi, zuhuru olduğunu söylüyorsun da hem de Firavunu kafir ilan ediyorsun bu nasıl bir düşünce tarzıdır” diye kavmi ona inanmazdı ve bunun sonunda kavmi şaşırır kalırdı diyor. 

Ancak bu iş Firavun için tahkik yollu değil, bunun için de Firavun ile dövüştü ve galip geldi. Neden beşeriyetine verdiği için. Yani arkasında ilahi ilginin, gücün olmayışından kaynaklandı onun mağlup olması. Eğer Musa (a.s.) Tevrat’ta rububiyet ilminden bir açıklama yapsaydı kavmi kendini inkar ederdi. Firavun ile çekiştiği için O’nu ayıplarlar idi, Musa o ilmi gizlemekle emr olundu tıpkı Rasul’e (s.a.v.) kendisinden başkasının kabul edemeyeceği bazı şeyleri gizlemekle emr olunduğu gibi. Bunu kendisine istinaden rivayet edilen bir hadis-i şerife dayanarak söylüyoruz, şöyle buyurur: Miraca götürüldüğüm gece bana üç ilim verildi, bir ilim idi ki gizlenmesi için benden söz alındı, bir ilim de tebliği benim isteğime bırakıldı, diğer üçüncü ilimi tebliği ile emr olundum.

Gizlenmesi için kendisinden söz alınan ilim ilahi sırlardır. Bütün bu sırları tümden Allahüteala Kur’an’a yerleştirdi. Hani Kur’an’ın ifadesinde vardı ya مَا فَرَّطْنَا فِى الْكِتَابِ مِنْ شَىْءٍ 6/38“biz gizli hiçbir şey bırakmadık” o zaman bu söz ile o söz ters düşüyor gibi görülebilir zahiren ehli olmayana gizlenmesi için söz aldık anlamındadır. 6/38, مَا فَرَّطْنَا فِى الْكِتَابِ مِنْ شَىْءٍ 17/12 وَكُلَّ شَىْءٍ فَصَّلْنَاهُ تَفْصِيلا “ Her şeyi tafsil olarak açıkladık” gizli olması ehil olmayana gizlemektir. O konular özel eğitimle anlaşılacağı için ulu orta anlatılmaz, avamdan gizlenir. Tebliğ ile emr olunduğu ilim zahir ilimleri idi. Yani şeriat mertebesinin ilmi idi, bu da tenzih mertebesinin ilmi idi. Yani Allah göklerdedir, işte yaratılan mahlukat yerlerdedir, mahluk halıkına ibadet eder, bildiğimiz İslamiyet’in zahiri hukukudur, şeriat hukukudur. Tebliğ ile emr olunduğu ilim bu zahir ilmidir. 

Tebliği arzusuna bırakılan ilim batın ilmi idi. Şu ayet-i kerimeler batın ilmini anlatır. 41/53, 

 سَنُرِيهِمْ اَيَاتِنَا فِى الاَفَاقِ وَفِۤى اَنْفُسِهِمْ حَتَّى يَتَبَيَّنَ لَهُمْ اَنَّهُ الْحَقُّ اَوَلَمْ يَكْفِ بِرَبِّكَ اَنَّهُ عَلَى كُلِّ شَىْءٍ شَهِيدٌ

“Afakta ve enfüslerinde ayetlerimizi onlara göstereceğiz, ta ki O’nu Hak olduğu kendilerine açık olarak belli olsun.” وَهُوَ الَّذِى خَلَقَ السَّمَوَاتِ وَالاَرْضَ 6/73 Gökleri ve yeri Hak olarak halk etmiştir. فَاِذَا سَوَّيْتُهُ وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِى فَقَعُوا لَهُ سَاجِدِينَ 38/72 “Ona ruhumdan üfledim” bu ayetlerle anlatılan mananın iki yüzü vardır, biri hakikat yönüne delalet eden, diğeri de şeriat yönüne delalet eden yüzüdür. Bunlar müteşabih ayetlerdendir. Aslında müteşabih ayetler o mertebeye gelindiğinde muhkem olmaktadır. Yani ayetlerin bazıları bazılarımıza muhkem, bazılarımıza da müteşabihtir. Yani bütün muhkem ayetler herkese muhkem, bütün müteşabih ayetler de herkese müteşabih değildir. Kişi hakikat ilminde yani mertebe-i Âdemiyetten mertebe-i Muhammediyete doğru yürüdüğü yerlerde bir mertebe aşağıdaki kendisine müteşabihat iken bir mertebe yukarı çıktığında ona muhkem ayeti olur. 

Neden çünkü ondaki sırrı idrak etmiş, yaşamıştır, onun için artık muhkem olmuştur. Durum anlatıldığı gibi olunca yerleşmeye bağlı bir hal meydana çıkar, o bulunduğu mertebedeki anlayışına yerleşmesine bağlı olduğu bir hal ortaya çıkar. Bir kimsenin ilahi bir anlayışı var ise bu tebliği alır, makamına ulaşır. Anlatıldığı gibi bir anlayışa sahip olmayana gelince o hakikatler kendisine anlatıldığı zaman derhal inkar yoluna sapar. İşte günümüzde de hep görüyoruz, tarikat nedir, hakikat nedir, batın nedir, böyle şey yoktur, Kur’an-ı Kerim’in batını, zahiri olmaz, zahiri neyse okuduğun anladığın neyse odur başka değildir diyorlar. 

Kendisine bu gibi hakikatlerin anlatılmamasına sebep ise sapmamasını temindir, şekavetini önlemektir. Karşımıza öyle birisi çıktığı zaman tamam kardeşim haklısın deyip onun şekavetini örtmek en doğrusudur. İşte o da ona rahmet oluyor o zaman. Sapmamasını temin etmiş oluyorsun. İzlenmesi gereken ilim, derin manalı olduğundan Kur’an’a konmuştur. 41/53 ;

 سَنُرِيهِمْ اَيَاتِنَا فِى الاَفَاقِ وَفِۤى اَنْفُسِهِمْ حَتَّى يَتَبَيَّنَ لَهُمْ اَنَّهُ الْحَقُّ اَوَلَمْ يَكْفِ بِرَبِّكَ اَنَّهُ عَلَى كُلِّ شَىْءٍ شَهِيدٌ

53- O Kur’an’ın hak olduğunu anlayıncaya kadar ayetlerimizi onlara hem dış dünya da hem de kendi içlerinde göstereceğiz. Rabbinin her şeye şahit olması yetmez mi?

Bu ayetin bir böylece okuyup sadece lisanen geçmesi var, bir de bu ayet İbrahimiyet mertebesinin hakikatini anlatmaktadır. Bu ayet-i kerime 8. dersimizde geçer, İbrahimiyet mertebesinin hakikatini anlatır. İbrahimiyet mertebesinin hakikati tevhid-i ef’ali yani bütün fiillerin birliğini idrak etme zamanı, vakti, yaşantısıdır. Yani bunların gerçek Hakk olduğu açıktan bilinsin. Yani lisanen değil, müşahedeli bir bilme gerekiyor. Bu aslında tarikat ile hakikat arası bir yaşamın olduğu yerdir. Ama gerçek tarikat, yoksa zikri lisani tarikat değildir, eski geçmişlerin hayat hikayelerini anlatma yolunda olan tarikat değildir. Orası şeriat mertebesidir. 

Gizlenmesi için söz alınan ilim, derin manalı olduğundan tevil yolu Kur’an’a konmuştur, bunu ancak ilmin özünü bulanlar bilirler. Baş şartı budur, bir de ilahi keşif yoluyla bilinir, yukarıda dedi ya “Ona ruhumdan üfledim” işte bu ruhuna üflemen, nefha-ı ilahiye yoksa, bir kimsenin bu ayetlerin hakikatlerini idrak etmesi mümkün değildir. Bunun ilk başlangıcı, nasıl insanlığın başlangıcı yani ilahi hakikatlerin zuhura geldiği ilk başlangıç Âdemiyet mertebesidir, Âdemiyet mertebesini de faaliyete geçiren “venefahtü” ise işte bizde de Âdemiyet mekanizmasını faaliyete geçiren yine “venefahtü” dür. 

İşte baş şartı budur, bir de ilahi keşif yolu ama ilahi keşfin olabilmesi için o keşfin, müşahedenin geleceği yerin aydınlık olması lazımdır, aydınlanması lazımdır. Bir lambayı çöplüğe tutarsanız çöpleri gösterir, ama orası temizlenmişse ama gayb ise lamba geldiğinde orayı aydınlatır, orada bir şey varsa ortaya çıkar. İşte وَنَفَخْتُ “venefahtü“ eğer orada varsa ilahi keşif geldiğinde o ilahi keşif oradaki nefha-ı ilahiye ile birleşir ve oradan füyizatlar ortaya çıkar. Bundan sonra o kimse Kur'an’ı dinler onun mahallini bilir. Yani Allah’ın Kur’an’a yerleştirdiği onu gizlemesi için Rasulullah Efendimizden söz aldığı ilmi bilir, Allahüteala وَمَا يَعْلَمُ تَاْوِيلَهُۤ اِلا اللَّهُ “O’nun tevilini ancak Allah bilir” 3/7 ayetiyle bu manaya işaret eder. Onun tevilini ancak Allah bilir. Dediği şeyin hakikatini idrak ettiğinde, O Allah’tır işte, hangi mahalde bu idrak oluşmuşsa onu idrak eden Allah’tır, ki başkası da olamaz zaten bakın ne diyor; “bu manayı iyi anla” diyor. Tekrar okuyalım ve o ki özünde o tevile muttali olur, yani ayetin tevili evveli demektir, yani ayetin ana hükmü neyi amir, onu anladığın zaman işte O Allah’tır yani oradaki anlayışın Allah’tır. Allah ile birlikte Allah’ın anlayışına ulaştın, demektir belki de. İşte O’nun adı Allah’tır. Yani onun tevilini ancak Allah bilir denir ya bu ayetin izahını yapıyor. Tevilini ancak Allah bilir, o anda idrak ettiğin şeydir Allah. 

Tevrat sıfatlara bağlı olarak isimlerin tecellisinden ibarettir. Sıfatlara bağlı olarak isimlerin tecellilerinden ibarettir. Bu ise Hakk’a has zuhur yerlerinde sübhan olan Hakk’ın zuhurudur. Hakk isimlerini sıfatları yerine dilimler halinde nakş etti, sıfatlarını da Zat’ına delil eyledi. Haliyle bu olanlar zuhur yerlerinde halkındaki zuhurunda olmaktadır. Bu arada vasıta isimler ve sıfatlardır. Zat’a götüren başka yol da yoktur. Zat’a gitmek için evvela fiiller gerekiyor, geçmiş mertebelerde burada isimler ve sıfatlardır. Bizi en çok perdeleyenler de bunlardır. 

Zat’ının perdesi sıfatlarıdır, sıfatının perdesi isimleridir, isminin perdesi fiilleridir, fiillerin perdesi de bireylerdir. Ben yaptım, ben ettim, demek suretiyle perdeler. Yukarıdaki mana üzerine biraz açalım. Şöyle ki, Halk bir sadelik üzere zuhura çıkarılmıştır, böyle olunca onun hali ilahi manalardan yana boş olmaktır. Ancak onun durumu beyaz bir kaftan gibidir. Karşısına gelen nakış kendisine işlenir. Bu nakışlar isimlerdir, bu isimler ise Hakk’ın sıfatlarına delalet eder, halk ise Hakk’ı o isim yolunda bildikleri sıfatları tanırlar. Tanıdıktan sonra da Hakk ehli olurlar.

Hakk ehli ise anlatılan yoldan onun zatına doğru yolu bulurlar. Yolu bulduktan sonra onlar isimlere ve sıfatlara birer ayna gibi olurlar, onlar ki böyle oldu, isimler onda zuhura gelir, keza sıfatlar da. İş bu zuhurdan sonra bil ki nefislerini kendilerine işlenen Zat’a bağlı fiillerin ve ilahi sıfatların nakşı ile bilirler. Yani beyaz bir kaftan düşünün diyor, tertemiz onun üzerine bir resim yaptınız o resimden resmi yapanın sıfatıdır, onu idrak ederiz diyor. Onun zatını da idrak eder, orada bir resim varsa o resmi yapan da vardır. 

Bundan sonra Allahüteala zikredildiği zaman zikredilen kendileri olur. Bu da nakşına aldıkları ismin icabı olur. Yani o beyaz kaftanın üzerinde bir resim yapılmış, o resmin bir manası vardır, çiçekse çiçek sadece o orada belki iplikle işlenmiş bir şey yahut boya ile yapılmış bir şey gibi geliyorsa da ama manası çiçektir. İşte o mana itibariyle Hakkı tanır, yani o manası itibariyle Hakk’ı tanır sureti itibariyle değil. Eğer o çiçek ben çiçeğim derse doğru söylemiş olur. Çünkü manası yönünden söylemiş olur. İşte kim isimleri ve sıfatları yönünden Hakk’ı ne kadar tanırsa, Rabbını o kadar bilmiş olur. 

Tevratın manası isimlerden Zat’a gitmek veya O’nu idrak etmeye çalışmak, Tevratın türediği kelime kökü “Tevriyet”tir, “Tevriyet” ise lugatta manayı mefhumların en uzağına bağlamaktır. Yani idrak edilen şeyi daha uzaklara götürmek yani Âdemiyetten, İbrahimiyete kadar gelen mertebenin daha uzağına açmaktır. Görüş açısını genişletmek, yani aklını fikrini daha genişletmek. Diyelim ki Âdemiyet mertebesinde belirli bir saha içerisinde bir ilim oluşuyordu, akıl idrakine göre, bu her gelen peygamber ile ihatası genişledi, yörüngesi değişti. İşte Tevrat-ı Şerif’le de bugüne kadar o ilim çerçevesinin yörüngesi daha genişledi daha uzaklara, aklın da ruhun ihatası daha genişledi. 

O günlere kadar ruh ve akıl idraki, gönül genişliği belirli bir seviyede idi, ama bu açılım Âdem (a.s.) ile başladı, başka türlü de olmaz, O’nun içerisine “venefahtü” üflendi ya insanın ufkunu o günün en genişine ulaştırdı Tevrat-ı Şerifle. Maddeden manaya doğru yani isimlere doğru urucu, miracı gösterdi. İşte Musa’nın (a.s.) Tur Dağı’na çıkıp Tevrat-ı Şerif’i alması yani yükseğe çıkması, Tur Dağı dediği aslında kendi Tur-u Sina’sıdır bir bakıma. Tarikat yoluyla bu ifade ediliyor. 

Bu mana ise avam halka göredir çünkü onlara göre Hakk’ın açıktan anlatılışı itikadi bir hayaldir. Bir fiilde İmam-ı Azam ebu Hanifeye tabiyiz, itikadi olarak Maturidiye tabiyiz. Genel olarak imam-ı Maturi’de imam-ı Azam’ın yolu içerisindedir. Yani İmam-ı Azam’a bağlı olanlar fiiliyatta tatbikatta, şeriatta, hukuklarda ama itikatta düşüncede tasavvurda itikadi bir hayaldir, işte o imamların bizlere bildirdikleri Allah bilgileri hepsi hayalidir. İşte onun için ehlullahtan birine sormuşlar hangi mezheptensin diye “hüda mezhebindenim” demiş. Şu mezhepten bu imamın arkasından demiyor çünkü imam efendilerimizden Allah razı olsun, iyi çalışmalar yapmışlardır amacımız onları inkar etmek değildir, ama din-i İslam’ın içerisinde mertebeler var, her bir alim kendi mertebesinin alimi olmaktadır. 

Bu mübarek zatlar tasavvufu batın alemi bilmezler, çünkü sahaları değildir. Peki onun sahasının bittiği yerde biz ne yapacağız imamsız mı kalacağız. Veya o düzeyde mi kalmak zorundayız. Tabi ki değiliz, onlar çok büyük çalışmalar yapmışlardır, ama İslam dini sadece fıkıh ilmi değildir. Ne dinidir, batın dini, nasıl kendimizde bir cesedimiz bir ruhumuz var, cesedimizin dini başka ruhumuzun dini başkadır. Ruhumuzun dini yatıp kalkmakla olmuyor, tefekkür ile olmaktadır. Cesedimizin dini de fiziki, o manaların fiziğini zuhura çıkarmakla oluyor, yani fiziki hareket ile oluyor, rüku, secde, kıyam vs. yani görüntüyü ortaya fizik beden ile ortaya getiriyoruz ama bu görüntünün de bir manası vardır. 

Neden namaz kılıyoruz, neden oruç tutuyoruz, neden kelime-i tevhid getiriyoruz, bakın bunlar hep görüntüdür. Kelime-i tevhid de bir lisan bir zuhura çıkmadır. Ama geri planda olan manası, gerçek manası nedir. İşte imam maturidi, Allah’ın varlığı hakikatinde Allah’ın varlığını ilmi manada açıklamaya çalışmışlardır. Yani akl-ı cüz içerisinde açıklamaya çalışıyorlar. Halbuki Allah’ın ilmi akl-ı cüz ile açıklanacak bir ilim değildir. Çünkü akl-ı cüze sığmaz mümkün değildir. Bakın Tevrat’ın bile anlaşılması için bir genişliğe ihtiyaç vardır. Tevrat-ı Şerif bu sahayı genişletiyor. İncil-i Şerif bunu daha da genişletiyor, Kur’an-ı Kerim ise onu sonsuz uzaklara kadar hiçbir had çizmeden bu tefekkürü genişletiyor. 

İşte bu tefekkür genişliği belirli bir akaid kitaplarında belirtilen; işte namazın şartları, abdest alırken parmakların arası kuru kalmayacak, abdestli iken tekrar abdest alırsan nurlanırsın, tabi bunlar çok güzel şeylerdir ama bunlar et ve kemik ile ilgili olan bölümüdür. Allah bilgisi ile ilgili olan şeyler değildir. İşte bu hukuku tatbik ettikten sonra ancak Allah bilgisine ulaşmak mümkündür. Eğer şeriat ilmini tatbik etmezsek, onun yerine bir bina yapamayız temelimiz olmazsa. 

Bunu inkar babında söylemiyoruz, niyetimiz onlar en güzel şekilde yapılabilir, olabildiği kadar ama iş sadece o kadar değildir. Bu imamlar bize bu yolu gösterdikten sonra ilahi imamlar gereklidir. İşte İmam-ı Rabbani dedikleri o mübarek rububiyet mertebesinin imamıdır, ama o da yeterli değildir, imam-ı ilahiler gerekiyor. Her ne kadar bazıları imam-ı Rabbani için ikinci yenileyici diyorlarsa da ama gerek Abdül Kerim Cili, gerek Muhiddin-i Arabi hazretleri esas imam-ı ilahidirler.

Yapılması gereken sadece şer’i imamların hukuku ile tatbik edip de orada kalmak değildir, onların hukukunu esas alıp, onları zahirde tatbik edip, batın hukuku ve batın düşüncesi ilmi neyi gerektiriyorsa, onu hangi imam ortaya koymuşsa onun peşinde olmamız ve bunun neticesinde de kendimizi bulmamız lazımdır. Kişi bir ömür boyu şu imamın peşinde, bu imamın peşinde giderse zaten o tabi olur, muhtar olmaz, neticede kişinin bütün çalışmalardan gaye kişinin kendi muhtariyetini bulması ilan etmesi, nefsine hürriyetini bulması yoksa diğer şekliyle kul olarak hayatımızı sürdürürüz, kendimizdeki nefha-ı ilahiyeyi idrak etmemiş oluruz. 

İşte bütün bu çalışmalar kişinin kendini kendine ulaştırabilmesi içindir, başka bir şey için değildir, Allah sadece göklerde değildir, göklerde de var da ama en yakın وَهُوَ مَعَكُمْ اَيْنَ مَاكُنْتُمْ 57/4 “vehüve meakum eynama küntüm” işte bahsedilen sırlardan birisi de budur. Yani Hz. Rasulullah’a açma dediği ama Kur’an-ı Kerim’de Cenab-ı Hakk’ın açtığı sırlardan bir tanesi de budur. وَهُوَ مَعَكُمْ اَيْنَ مَاكُنْتُمْ Aslında sır da değil, çok açık ama o açıklığı alacak yerin hazırlanmış olması lazımdır. İç bölümde bir ruhaniyet, inkar etmeden, teşbihatta kalmadan, tenzihte de kalmadan gerekmektedir. وَهُوَ مَعَكُمْ O sizinle beraberdir, اَيْنَ مَاكُنْتُمْ siz neredesiniz. Efendim biz oradaydık da namaz kıldık, ibadet ettik, Hacca da gittik, peki bu ayet bana neden geliyor, böyle olmamız lazım ki bu ayet bize geliyor. Bu bir yerde ikaz bir yerde lütuftur. Bakın gayet açık وَهُوَ مَعَكُمْ O, sizinle beraberdir, ayrılığı biz icat ediyoruz. Siz neredesiniz hükmünde ayrılığı biz icat ediyoruz. Yani suni olarak bir ayrılık ortaya koymuş oluyoruz. Cenab-ı Hakk cümlemize kolaylıklar ihsan etsin.

Onlara göre Hakk’ın sari olarak açıktan anlatılışı itikadi bir hayaldir. İtikad etmek yani kabullenmektir sadece iyi niyetle kabullenmektir. Müşahede değildir. İşte burada bu bilgileri aldıktan sonra müşahedeye dönüşmek, tahkik ehli olmak, avam halkı için bundan başka ne olabilir ki. Elbette olamaz, yani anlatılan mananın dışında bir şey olamaz, şeriat ehli yani irfan sahipleri katında Hakk kendi zatlarının hakikatidir. Hakk’tan murat da kendileridir. Bu tür konuşmamız Tevrat’a işaret konuşması sayılır.

Şimdi Musa’ya (a.s.) gelen yedi levhde neler vardı, onların açıklamasına geçelim. Yukarıda özet olarak anlatıldı burada tafsil yoluna gidilecektir. Birinci levh Nur, burada şunu bilme gerekir ki bu levhde bulunan ilim çeşitleri yalnız levhin aldığı o isimden ibaret olmamaktadır. Onda olsun diğerinde olsun kalan levhlerdeki ilim çeşitleri de bulunur, yani o Nur levhasında diğer levhalardaki ilimler de vardır. Ancak bir levh için hangi hüküm galip ise onunla hüküm verilmiştir. Yani diğer levhalarda da sadece tek bir ilim yoktur, ama hangi ilim daha fazla belirtilmişse onun ismini alır diyor. 

Tıpkı Kur’an surelerinde olduğu gibi. Bir surede hangi iş ağır basarsa o sureye o isim verilmektedir. Halbuki o surede hem adını aldığı ilim çeşidi vardır hem de başkaları vardır. Nur levhinde yüce Hakkın vahidiyet ve teklik yolunda vasfı vardır ama mutlak bir tenzih yoludur. Ve de Yüce Hakk’ı halktan ayırt eden hüküm vardır. Burada ayrıca Hakk’ın rububiyeti de kudreti de anlatılır, haliyle bu anlatmada O’nun güzel isimleri ve güzel sıfatları vardır. Bütün bunlar üstün ve tenzih yoluyla Hakk’a layık bir şekilde anlatılır. Yani Nur levhi adı verilen levhde anlatılmaktadır. 

İkinci levha Hüda, bunun içinde Hakk’ın özünü anlatan ilahi haberler vardır, bu zevke dayanan bir ilimdir, mü’minlerin kalbine ilham yoluyla gelen bir nur suretindedir. Çünkü Hüda kendi özünde ilhama bağlı bir varlığın sırrıdır. Kulları aniden yakalar. Hüda yani hidayet, hadi ismi kendi özünde ilhama bağlı bir varlığın sırrıdır. Kulları aniden yakalar, bu ise ilahi cezbenin nurundan ibarettir. Böyle bir cezbe nurdur ki irfan sahibi onun için yüce manzaralara terakki eder ama ilahi bir yoldan yani Allah’ın sıratı üzerine. İş bu anlatılan durum insan heykeline inen ilahi nurun, kendi mahalline ve mekanına dönüş şeklinden ibarettir. 

Burada Hüda anlatılan nura sahip olan kişinin ahadiyet yolundan üstün mekana ve en güzel seviyeye ulaşmasından ibarettir. Ama ne belli bir cihet ne de belli bir yön vardır bu levhde, milletlerin hallerine dair keşfin ilmi vardır, onlardan öncekilere ve sonrakilere dair haberler de vardır, ruhlar alemi sayılan melekut ilmi de ondadır, ruhlar alemine hakim olan Ceberut aleminin ilmi de bundadır. 

Bu ise hazret-i kudüstür. Yani bu levhde bulunan ilimler arasında berzah ilmi vardır. Ayrıca kıyamet ve kıyamet günü, mizan, hesap, cennet, cehennem anlatılır, yine bu levhde bulunanlar arasında bütün muhakkiklerin haberleri vardır, eşgal, suret, tılsım, zevki şeylere konan sırlar ilmi de bu levhde bulunanlar arasındadır. İsrail oğulları bu sırları bilmekle nice işler gördü, şaşırtıcı kerametleri bu esrarı bildiklerinden göstermişlerdir. 

Üçüncü levh Hikmet; bunda ilmin sülüklerini, şekillerini bilmek vardır, haliyle bu tecelli ve zevk yolundan olmaktadır, bütün bunlar ilahi ve kutsi makamlarda olmaktadır. Bu olanlar arasında nalınlarını çıkarmak, Tur’a çıkmak, ağaç ile konuşmak, gecenin karanlığında ateş görmek vardır. Bütün bunlar ilahi sırlardan sayılır. Bu levh emre amade kılmak ve bazı yoldan ruhani gelişleri bilmenin aslıdır. Anlatılan çeşitli ilahi hikmetler babında her şeyin ilmi bu levhdedir. Heyet, hesap, gök ilminin aslı da bu levhde bulunanlar arasındadır. Ağaçların ve taşların ve bazı şeylere ait ilmin temeli de bu levhdedir. İsrail oğulları arasında bu levhin ilmini bilen rahib olmaktadır. Onların dilinde rahip Allah’lık olan dünyayı bırakıp Mevlaya dönen kimse demektir. 

Dördüncü levh Kuvva; ilme ve nisbete ait işlerin ilmi ve beşeri güçlerde bulunanların ilmi bu levhdedir. Bu manevi zevklere dayanan ilimdir. İsrail oğullarından bir kimsede bu ilim hasıl olursa o sibir olmaktadır. Sibir olmak ise Musa (a.s.) manevi varisi olmak, mertebesine çıkmak sayılır. Bu levhte remzler işaretler, misaller çoğunluğu teşkil eder. Hikmet-i ilahiyenin beşeri güçlere konması sebebiyle Hak Teala bunları misal yoluyla Tevrat’a yerleştirdi, nitekim aynı manada Yahya (a.s.) buyurduğu şu ömürle dikkati çekti. Ey Yahya kitabı kuvve ile al daha çocukken ona hikmet verdik. 19/12 يَا يَحْيَى خُذِ الْكِتَابَ بِقُوَّةٍ وَاَتَيْنَاهُ الْحُكْمَ صَبِيًّا Görülüyor ki bir şeyi kuvve ile almak ancak hikmeti bilen ve ilahi nura yol bulan için mümkün olmaktadır. Yani Yahya’ya verilen kitabın kaynağı Hakikat-i Muhammediye’ye dayanıyor rakamları itibariyle. Bunu aldıktan sonradır ki ilahi hikmetten yana bildiği kadar duygulara çıkarmaktadır. Bu iş manevi zevke dayanan bir iştir, kimde bu zevk varsa manasını o anlar başkası anlayamaz. Kaldı ki bu havas suresine ait bir iştir, avam için değildir. 

Kimya ilmi de bu levhde bulunanlar arasındadır, üstün büyü şekli de bu levhdedir ki bu bir bakıma kerametlere benzer. Buna üstün büyü dememizin sebebi onu bir ilaca bir işleme tabi tutmadan ve bir şey söylemeden oluşudur. Onun oluşu insanda sırf büyüleme gücüne dayanır, bu durumda işler büyü yapanın arzusuna göre olur. Bu işte o büyü yapan, hayal aleminde bulunan suretleri bu his aleminde gösterir. Elle tutulacak görülecek gibi yapar, bunun oluşu şu şekildedir. 

Ona bakanların gözünü kendi hayal alemine sokar, o hayale istediği sureti verir, sonra bakanlara o sureti gösterir. Onlar da onu gözleri ile görürler. O iş hayalen olmaktadır ama o bakanlar bu his aleminde olduğunu sanırlar. Bu iş tevhid yolunda benim başıma geldi, bu vücutta hangi surette olmak istersem o surete giriyordum, hangi işi yapmak istiyorsam o işi yapıyordum, ancak bu işin tehlikeli bir yol olduğunu bildiğim için bıraktım. 

Onu yapıyordum çünkü Cenab-ı Hakk bana “Kaf” ile “Nur” arasına koyduğu gizli kudret kapısını aralamıştı. Bu arada kendi halinden bahsediyor, tabi bu mevzu çok derin mevzudur, büyücülükle ilgili Musa (a.s.) bunu işte Tevrat-ı Şerif’in bölümü bunu bildirdiğinden O’nun devrinde müneccim yönünden, nefsi yönden, nefsaniyetin ilgisini çeken bunlar çok gelişmişti. Musa (a.s.) büyücülerle uğraştı, asası yılan oldu, o büyücülerin yaptıklarının hepsini yuttu, yani onlarda bu ilim vardı, daha o günlerde daha bu büyü ilmi devam ediyor Hırıstiyanlarda, Müslümanlarda. Yalnız hayal aleminde bulunan suretleri o his aleminde gösterir. El değdirilip tutulacak görünecek gibi yapar. 

Hayalimizde bir varlık oluşturduk, herkes bir hayal edebilir, bütün bu gelişmeler de bu hayal neticesinde meydana gelir. Hayalen üretilen bazı şeyler tatbik sahası bulmuyor ve bunlar kullanılmaya başlıyor, bazıları daha henüz tatbik sahası bulamıyor, zahire çıkamıyor, onlar hayalen düşündükleri bu şeyi his ve duyu alemine intikal ettiriyorlar. 

Yani hayalde olan şeyi elle tutulur gibi suret halinde latif bir suret şeklinde zuhura getiriyor, istediği kişinin hayaline bu iki kişi varsa birinin haberi olmuyor. İşte o hisseden kişinin de biraz latif olması gerekiyor. Hassas varlığı olması gerekiyor. İşte hep öyle değişik şeyler görenler, mahlukat görenler, şunları bunları görenler bu sistem içerisindedir. Yani bu levhadaki ilimden dördüncü levhadaki ilimden kaynaklanan meseleleri yapıyorlar. Cinciler de tabi ki onu yapıyorlar. 

Masonlar da bir Yahudi kuruluşu olduğu için onlar da bu ilim ile ilgileniyorlar, onların bir kitapları var “Kabala” da bu ilimlerin hepsi varmış. 

Bu iş tevhid yolunda benim başıma geldi diyor, doğrudur, buralardan geçerken tabi insan o sahalardan geçiyor mecburen, ister istemez o sahalardan geçiyor, kim o sahalarda eğlenir de o sahanın ilmini sadece geliştirmeye murad ederse bu işlerle uğraşıyor. Ama orada kalıyor yükselemiyor. Bizim de buralarda dolaşıyorken birçok haller oldu, eğer orada kalıp da herhangi bir şeyler yapmak istesek birçok şeyler yapabilirdik ama işte biraz oraya iltifat etmekle kendi işini bitirmiş olursun. Ama oradan geçmeden de olmuyor, yani o yoldan geçeceksin, İstanbul’dan Ankara’ya gidiyorsan yol üzerinde ne varsa oralardan geçeceksin başka türlü de olmaz, uçakla geçebilirsin ama onun da düşmesi kolay olur çünkü bizzat o yolları yürüyerek otobüsle veya arabayla geçip tanımadıktan sonra nerede yokuş, nerede iniş var yukarıdan da geçsen tanımamış olursun, yani geriye gidip gelirken yabancılık çekersin. 

Beşinci levh Hüküm; onda emirler ve yasaklar ilmi vardı, bunlar İsrail oğullarına Allah’ın farz kıldığı şeylerdi, haram olmasını istediği işte haram kıldığı ve Musevi yolun anlatıldığı levhtir. Yani şeriat-ı Museviyedir. Yahud (Yahudi) yolu bu levhaya göre kurulmuştur.

Altıncı levh Ubudiyet; halka lazım olan hükümler bu levhin içindeydi, mesela zillet, ihtikar, korku, gibi şeyler, mesela bu manada Musa (a.s.) kavimine şöyle demişti; içinizden birisi kötülüğe karşılık kötülük ile ceza verirse firavunun tanrılık davasına girmek gibi bir davaya girmiş olur. Çünkü onun iddia edecek hiçbir hakkı yoktur. Şunlar da bu levhada bulunanlar arasındaydı, tevhid sırları, teslim, tevekkül, Hakka ısmarlamak, rıza, korku, Hakk’a dönüp başkasını bırakmak, bunun gibi bazı şeyler. 

Yedinci levh Saadet ve Şekavet; bu levhde Allah’a götüren yol anlatılmaktadır, daha sonra saadet yolu şekavet yolundan ayırt edilip anlatılmaktadır, yine bu levhde bulunan cümleden olmak üzere saadet yolunda diğerine nazaran daha uygun olan anlatılıyor ki bu saadet yolunda caiz olan iştir. İş bu levhdedir ki Musa’nın (a.s.) kavmi dinlerinde isteyerek bazı yenilik yapmıştır, bu çıkardıkları arasında ruhbaniyet vardır. Onu kendi akıllarına göre yaptılar, Musa’nın (a.s.) kavline göre değil. Allah’ın kendilerine bu levhde tanıdığı cevaz yoluna girerek o icraatı yaptılar onun da hakkından gelemediler. Eğer o icatlarına ilahi bir haber, ilahi bir keşif yoluyla yapmış olsalardı Allah o işte kendilerine güç ihsan ederdi. 

Kaldı ki öyle bir şeyi hakkı ile yapmak bu mevsim imkansızdı eğer böyle olmasaydı Allah onlara peygamberinin diliyle emrederdi. Musa (a.s.) ise bu gibi işleri yapmalarını söylemeyişi onlara acımasıdır. Bir de o hakkından gelemeyecekleri işi yapınca ceza görecekleri endişesi idi. Bu sayfalara Tevrat’ta bulunanları böyle aldık iş bu aldıklarımızın Allah’ın bize ihsan ettiği keşif yolundan oldu ama kısa anlattık. Bakın şu kitaptan bu kitaptan nakil demiyor, rivayet demiyor, kastımız özet olarak anlatmaktır, eğer onu başından sonuna kadar anlatsaydık çok uzun olurdu, hayli uzatmamız gerekirdi, bundan da pek fayda çıkmazdı. Yani gerekseydi daha da uzatırdık, Hakk’tan aldığımız ilham ile diyor.

İşte imam-ı ilahi oldukları bunlardan da belli oluyor, bunlar muhtar kimselerdir. İfade ehli kimselerdir, irade sahibi kimselerdir. Netice toplu olarak Tevrat bu anlatılanlardan ibarettir, kalanını da anlamaya çalış! Allah hak söyler bu yolda hidayeti nasip eden Allah’tır. İnsan-ı Kamil’in Abdül Kerim Cili Hazretlerinin lisanından Tevrat bölümü böylece özet olarak bitmiş olmaktadır. Biz tekrar fusus-ul Hikem Harun bahsine geçelim aynı mevzu ile bölüme devam edelim. 

 قَالَ فَاِنَّا قَدْ فَتَنَّا قَوْمَكَ مِنْ بَعْدِكَ وَاَضَلَّهُمُ السَّامِرِىُّ 20/85 “Senden sonra biz kavimine fitneyi ilka ettik ve Samiri onları ıdlal eyledi.” buyurdu. Musa (a.s.) gazab ve hüzün ile kavmine rücu edip, vuku hali görünce وَلَمَّا رَجَعَ مُوسۤى اِلَى قَوْمِهِ غَضْبَانَ اَسِفًا قَالَ بِئْسَمَا خَلَفْتُمُونِى مِنْ بَعْدِى اَعَجِلْتُمْ اَمْرَ رَبِّكُمْ وَاَلْقَى الاَلْوَاحَ وَاَخَذَ بِرَاْسِ اَخِيهِ يَجُرُّهُۤ اِلَيْهِ قَالَ ابْنَ اُمَّ اِنَّ الْقَوْمَ اسْتَضْعَفُونِى وَكَادُوا يَقْتُلُونَنِى فَلا تُشْمِتْ بِىَ الاَعْدَاۤءَ وَلا تَجْعَلْنِى مَعَ الْقَوْمِ الظَّالِمِينَ 7/150 “Benden sonra ne fena amel ettiniz” diye Tur’dan getirdiği Tevrat levhalarını hiddetinden yere attı. Yukarıda okuduğumuz levhalar içerisinde olan bu levhaları yere attı, Harun’un (a.s.) sakalından ve saçından tutarak çekti, Harun (a.s.) da yukarıda zikrolunduğu üzere Musa’nın (a.s.) gazabına karşı icabatı rahmetten olan mani hitap ile cevap verdi. Tevrat levhaları yedi parça idi. 

Samiri biliyorsunuz Musa’nın kavmi Mısır’dan çıktıktan sonra o gece Firavunun beylerinden birinin düğünleri varmış, o düğüne giderken emanet olarak ziynet eşyası altın almışlar yani hangi Musevi kadın hangi kıptinin evinde iş görüyorsa, o evin hanımından altın takı emanet almışlar, sabahın erken vaktinde Mısır’dan çıktıkları için o ziynet eşyalarını iade edememişlerdir. Yani üzerlerinde büyük miktarlarda altın varmış. Samiri de bir bakıma kuyumcu bir bakıma ilim adamı, bu işi de biliyor, işte o ziynet eşyalarının hepsini almış Musa (a.s.) Tur Dağı’na çıktığı zaman, levhaları Tevrat-ı Şerif’i almaya, Samiri o altınları alıp eritiyor buzağı heykeli yapıyor. 

Çölde gördüğü bir atlının atının ayağının bastığı yerden yeşil otlar çıktığını görüyor, siyah bir atlının “o kavmin görmediği şeyi ben gördüm” diyor Samiri. Bakın burada irfaniyet hali görülüyor. O atın bastığı yerden toprak alıp, buzağı heykelin içine karıştırıyor, buzağı heykeli böğürüyor. Bunun üzerine onun canlı olduğunu sanıyorlar. İşte sizin ilahınız budur diye tapmaya başlıyorlar. Bir tapanlar var bir de tapmayanlar var, tapanlar da iki türlü biri ilmi olarak tapıyor, diğer grup da duygusal olarak tapıyor. 

Burada anlatmak istediğim şey şudur, Cenab-ı Hakk’a niyaz ediyor, “Ya Rabbi kavmime ne yapayım” diye Cenab-ı Hakk’tan da Nisa suresinde bir ayet geliyor, اَنِ اقْتُلُوۤا اَنْفُسَكُمْ 4/66 “enıktulu enfuseküm” nefislerinizi öldürünüz. Şimdi burada kim kimi öldürecek, buzağıya tapmayanlar, tapanları öldürecek hükmü geliyor. Ama bu aile içerisinde, baba anaya karşı, çocuk evlat işte tapan tapmayanlar ayrılmışlar, ayet-i kerime böyle geliyor, Musa (a.s.) buna üzülüyor. Cenab-ı Hakk o zaman tefsirlerin beyanına göre onların üzerine bir bulut indiriyor, vuruşuyorlar ama kim kime vuruyor belli değil buluttan görünmüyor. Sadece öldürüyorlar 40 bin kişinin telef olduğu söyleniyor o gün. 

Şimdi burada gene Bakara suresinde bu buzağıya neden taptınız dediği zaman اُشْرِبُوا فِى قُلُوبِهِمُ الْعِجْلَ 2/93 “üşribu fiy hubbul icle” diye geçiyor. Yani “bu içlin yani bu buzağının sevgisi bize içirildi” diyorlar. Bakın ne kadar müthiş bir ifadesi vardır, bize içirildi diyor, ani biz bunu yaptık, ettik değil, sevgisi içirildi diyor. Bu yüzden de ayette küfür ehli oldular diyor. 

Şimdi bir hadise ki o hadiseyi o noktaya getiren kişinin aldığı ceza ile hadiseyi tatbik edenlerin cezası arasında çok büyük fark vardır. قَالَ فَاذْهَبْ فَاِنَّ لَكَ فِى الْحَيَوةِ اَنْ تَقُولَ لا مِسَاسَ وَاِنَّ لَكَ مَوْعِدًا لَنْ تُخْلَفَهُ وَانْظُرْ اِلۤى اِلَهِكَ الَّذِى ظَلْتَ عَلَيْهِ عَاكِفًا لَنُحَرِّقَنَّهُ ثُمَّ لَنَنْسِفَنَّهُ فِى الْيَمِّ نَسْفًا 20/97 Musa (as) Samir’e diyor ki; bu işi yaptıktan sonra “sen bu halkın arasından çık git dışarıya, senin cezan çölde yanlız yaşamaktır” diyor. Sistemi ortaya getiren böyle ceza görüyor, tatbikatını yapanlar ise ölüm ile cezalanıyorlar. Bir şeyi icat eden mi daha büyük ceza almalı yoksa tatbik eden mi büyük ceza almalıdır. Tabi ki icat eden daha büyük ceza almalıdır. Ama tam tersi oluyor. İcat eden sadece toplum dışına çıkarılıyor, tatbik edenler ölüm ile cezalandırılıyor. İşte burada İnsan-ı kamilde okuduğumuz gibi o Samiri denilen Zat bu tevhid akidesini idrak etmiş bir zattır. Yani camianın içerisinde kavmin içerisinde ileri gelen bir kişidir. Hem sanat olarak hem de ilim olarak ileri gelen bir kişidir.

Bir başka yerde Mevlana Hz.leri diyor ki; Firavunun kucağında terbiyesinde büyüyen yani bir küfür ehlinin terbiyesinde büyüyen bir peygamber oldu, Musa oldu, Musa’nın terbiyesinde büyüyen de asi oldu diyor. Gerçekten de öyledir, 40 yaşına kadar Musa (a.s.) Firavunun terbiyesinde idi, peygamber oldu, Musa’nın (a.s.) yanında yetişen Samiri asi oldu dış görünüşe göre. İşte dışarıya çıkarılmasının sebebi bu; toplumun tenzih akidelerini bozmasın, teşbihe döndürmesin diye o toplumdan dışarıya çıkarıldı. 

Teşbih ise İseviyet mertebesinde ortaya çıkacak bir mertebedir, Samiri bunu idrak etmiş, alim bir kişi idi. Museviyet mertebesini hakkıyla ortaya çıkarmış olsa Musa’nın (a.s.) söylediğine kavmi inanmayacak, nitekim inanmadılar da, Musa (a.s.) Tur dağına çıkınca da buzağıya tapmaya başladılar.

Şimdi oradaki buzağıya tapmadaki hakikatler nedir, Musa’nın (a.s.) gazabı neden oldu, Harun’un (a.s.) sözü neden öyle oldu, onların izahına geçelim. Burası da çok başka bir alemdir. 

Musa’nın gazabı sakin olunca yere attığı levhaları geri aldı ve bunlarda Hüda ve Rahmet yazılı idi. Şimdi Musa’nın (a.s.) kardeşi Cenab-ı Harun’a karşı olan gazabının zuhur sebebi elinde olup yere attığı levhalar sakin bir nazar ile nazar etmemesi oldu. Eğer elindeki levhalara güzelce baksa idi onları okusaydı, kardeşine bu gazabı yapmazdı. Çünkü içinde o hakikatler yazıyor idi. Ama yeni aldığımız bir kitabı okumadığımız için içindekilerden faydalanamayız siz o kitabı okuduktan sonra daha başka türlü bakarız hadiselere. 

Zîrâ fikri, ihbâr-ı ilâhî üzerine kavminin hâl-i dalâleti ile meşgul idi. Yani fikri delalete düşmüş kavminin düşüncesinde idi kendi aklı diyor. Yani kafası aklı kavminin delaleti üzerinde idi. Elindeki levhaları düşünemedi. İçindeki manalar ile ilgilenemedi. Ve fikir bir şeyle meşgul olduğu vakit, göz gördüğü şeye tamamıyla mün'atıf olmaz, baktığı şeyi tam anlayamaz. Binâenaleyh Mûsâ (a.s.) eğer levhaya sakin bir bakış ile baksa idi, levhada yazılı olan hüdâ ve rahmeti görür ve Hârûn (a.s.) üzerine sıfat-ı gazabla zahir olmaz idi. İşte biz bunları bilmezsek ne dinimizi biliriz, ne de tarikatın hakikatini biliriz, ne hakikatin hakikatini biliriz, ne de marifetin hakikatini biliriz. Sen bilirsin efendim deriz, şeyh efendi bilir deriz, o garibin de hiçbir şeyden zaten haberi yoktur. 

Harun (a.s.) üzerine sıfat-ı gazab zahir olmaz idi. Çünkü levhada yazılı olan hüdâ Hz. Musa'yı gazab eden emr-i vâkı'ın beyânı idi. Yani sen neden bunu düşürdün buraya diye sorduğunda bu emri vakiden Harun’un (a.s.) kavimini delalete düşürmediğini anlardı diyor. Yani Harun’un (a.s.) elinde olmadan onlar bakmışlardı yani delalete Harun (a.s.) getirmediği anlaşılırdı diyor. Yani Hz. Musa’yı gazablandıran emir orada vaki oldu, gazaplanmamasını sağlayacaktı. Ve emr-i vâki' ise Hz. Harun'un Benî îsrâîl'i ıdlâlden berâeti idi. Beni İsraili delalete düşürmekten kurtuluşu idi.

Zîrâ kavminin Sâmirî tarafından ıdlâl olunduğu, delalete düşürüldüğü Hak tarafından kendisine ihbar buyurulmuş ve şu halde cenâb-ı Harun'un bu hususta asla dahli bulunmamış ve tarîk-ı hûdâ ise, Hak yolu ise lâyık olanların muâhazesini îcâb etmiş iken, yani lahik olanların muhakemesini gerektirmiş iken Mûsâ (a.s.)ın levhaya dikkatle nazar edip hüdâyı görmemesi zuhûr-ı gaza­bına sebeb oldu. Ve keza levhada gizlenmiş olan rahmet dahi biraderine olan rahmet idi. Eğer levhaya nazar edeydi, kavminin huzurunda kendinden daha yaşlı olan cenâb-ı Harun'un büyüklüğü ile beraber sakalından tutmaz idi. 

Binâenaleyh bu "Ey anamın oğlu, benim sakalımı ve saçımı tutma!" (Tâhâ. 20/94) ve "Benim düşmanlarımı güldürme!" (A'râf, 7/150) kavli cenâb-ı Harun'dan Mûsâ (a.s.)a şefkat oldu. Büyüğü olduğu için, yani Musa’ya (a.s.) şiddetle mukabele etti, O da O’na çok yumuşak müdahale etti. Zîrâ Hz. Musa'nın bu vaz'ı sebebiyle onun düşmanlarının cenâb-ı Musa'ya kuru gürültü etmeleri muhtemel idi, Musa’ya karşı gelmeleri muhtemeldi. Yani ikiye bölünmeleri ihtimal dahilinde idi Cenâb-ı Hârûn Mûsâ (a.s.)ın düşmanlarının kendi yüzünden gülmelerini istemedi. Yani sert çıksaydı düşmanları gülüşeceklerdi iki kardeş birbirine düştüklerinde. 

Ve keza levhada yazılmış olan rahmet dahi biraderine olan rahmet idi. Eğer levhaya nazar edeydi, kavminin huzurunda kendinden daha yaşlı olan Cenâb-ı Harun'un büyüklüğü ile beraber sakalından tutmaz idi. Harun (a.s.) Musa’ya (a.s.) rahmet olarak, yardımcı olarak verildi.

------------------

3.Paragraf:

Ba'dehu cenâb-ı Harun, Hz. Musa'ya: اِنِّى خَشِيتُ اَنْ تَقُولَ فَرَّقْتَ بَيْنَ بَنِىۤ اِسْرَاۤئِيلَ (Tâhâ, 20/94) ya'ni "Ben senin Benî İsrail arasına tefrika düşürdün demenden korktum ki, sen beni onların tefrîkında sebep kılarsın" dedi. Zîra buzağıya tapmak onların arasını tefrik eyledi. Sâmirî'ye ittîbâan ve ona taklîden, onlardan buzağıya tapanlar oldu. Ve bunun hakkında ona suâl etsinler diye, Hz. Musa'nın onlara rücû'una kadar, buzağının ibâdetinde tevakkuf edenler bulundu. Binâenaleyh Hârûn (a.s.), onların beynindeki furkân kendisine nisbet olunur diye korktu (3).

---------------------

Ya'ni Hz. Mûsâ, cenâb-ı Harun'a ﴿٩٢﴾ قَالَ يَا هَرُونُ مَا مَنَعَكَ اِذْ رَاَيْتَهُمْ ضَلُّوا ﴿٩٣﴾ اَلا تَتَّبِعَنِ اَفَعَصَيْتَ اَمْرِى (Tâhâ 20/92-93) ya'ni "Ey Hârûn, çünki sen onların şaşırdıklarını gördün; bana mütâbaattan yani tabi olmaktan seni men' eden ne idi?

 Yoksa bana âsî mi oldun?" dedikde, Hârûn (a.s.) يَبْنَوءُمَّ لاتَاْخُذْ بِلِحْيَتِى وَ (Tâhâ, 20/94) ya'nî "Ey anamın oğlu, benim sakalımı ve saçımı tutma!" dedikten sonra اِنِّى خَشِيتُ اَنْ تَقُولَ فَرَّقْتَ بَيْنَ بَنِىۤ اِسْرَاۤئِيلَ (Tâhâ, 20/94) dedi. Sen beni onların nîfakına sebep kılarsın kavli, Kur'ân-ı Kerîm'de cenâb-ı Harun'dan naklolunan kelâm cümlesinden değildir; ibâre-i Fusûs'tur. 

 Hz. Şeyh (r.a.) isrâiloğulları arasında fırkalar oluşturdun kavlini îzâhan îrâd buyurmuştur. Zirâ Sâmirî buzağıyı i'mâl ettiği vakit Benî İsrail'e; هَذَاۤ اِلَهُكُمْ وَاِلَهُ مُوسَى (Tâhâ. 20/88) ya'ni "işte bu sizin ve Musa'nın ilâhidir" demiş ve Beni İsrâîl fikren iki fırkaya ayrılarak, bir fırkası hemân Sâmirî'ye tâbi' olup onu takliden buzağıya tapmağa başlamış ve bir fırkası dahi Hz. Harun'un men'i üzerine لَنْ نَبْرَحَ عَلَيْهِ عَاكِفِينَ حَتَّى يَرْجِعَ اِلَيْنَا مُوسَى (Tâhâ, 20/91) ya'nî "Biz Mûsâ bize rücû' edinceye kadar behemehal ona tapmakta mukîm olacağız" deyip, buzağının hakîkaten kendilerinin ve Mûsâ'nın ilâhı olup olmadığını, Hz, Mûsâ'nın avdetinde kendisinden sormak şartıyla buzağıya ibâdette tevakkuf ve tereddüd etmiş idi.

 Ya'nî bir kısmı şeksiz ve bir kısmı da şekk ile şüphe ile var edilen ilaha taptılar. Yani Samiri’nin demesi üzerine bir kısmı mutlak ilah olarak kabul edip taptılar, bir kısmı da onları takliden biz şimdilik ona ibadet edelim de Musa gelince de sorarız doğru mu değil mi diye ondan sonra da düşünürüz diyorlar. Bu ise, cidali ve halta sefk-i dimâ'yı mûcib olabilecek bir ayrılık idi. Yani kan dökülmesine sebep olacak bir ayrılık idi. Hârûn (a.s.)ın nübüvveti Allah'ın rahmetinden olduğu için اِنَّمَا فُتِنْتُمْ بِهِ وَاِنَّ رَبَّكُمُ الرَّحْمَنُ فَاتَّبِعُونِى وَاَطِيعُوۤا اَمْرِى (Tâhâ, 20/90) ya'nî "Bu buzağı sebebiyle fitneye düştünüz; halbuki sizin muhakkak Rabb'inlz Rahmân'dır. Bana tâbi' olun ve benim emrime itaat edin!" demekle iktifa edip aralarında cidal ve sefk-i dimâ' yani kan hükmü ve bu suretle tefrika-i azîm korkmasından nâşî men'lerinde mübalağa etmedi; ve onlara olan bu hitabı dahi rahmeti mutazammındır, yani Rahmeti gerektirir. Zira “inne rabbeküm” demedi, “rabbekümurrahman” dedi. Çünkü Allah cemî'-i esmayı cami' olduğundan kahr ile dahi mütecellî olur; ve Rahman ise, rahmetle mütecellîdir.

-----------------

4.Paragraf: 

Ve Musa (a.s.) emri, Harun'dan alem idi. Zîrâ muhakkak Allah Teâlâ'nın kendisinden gayri bir şeye ibâdet olunmamasını kaza eylediğine ilminden nâşî, ashâb-ı ıclin ne şeye ibâdet ettiklerini bildi. Ve Allah Teâlâ bir şeye hükm etmedi, illâ o şey vâki' oldu. Böyle olunca Musa'nın, biraderi Harun'a atbi, onun inkârında ve adem-i ittisâ'ında vâki' olan emirden nâşî oldu. Zîrâ arif, Hakk'i her şeyde müşahede eden, belki onu her şeyin "ayn"ı gören kimsedir. İmdi Mûsâ, her ne kadar sinnde ondan asgar idiyse de, Harun'u terbiye-i ilm ile terbiye ederdi (4).

---------------------

Ya'nî Mûsâ (a.s.) يَا هَرُونُ مَا مَنَعَكَ اِذْ رَاَيْتَهُمْ ضَلُّوا (Tâhâ, 20/92) “Ey Harun! Onların sapıttığını görünce seni benim yolumdan gitmekten alıkoyan nedir? hitâbiyla Hârün (a.s.)ın saçını ve sakalını tuttu; ve onun gazabı sûret-i zahirede buzağının ilâh olmasını inkâr yoluyla vâki' oldu. Biz genelde düşünüyoruz ki suri tefsirlerde de buzağıya taptıkları için neden buna mani olmadın diye sakalından tuttuğunu zannediyoruz, halbuki esas sakalından saçından tutması ve ona zahirde gösterdiği gazab; buzağının ilah olmasını inkar tarikiyle vaki oldu. Yani Harun (a.s.) o buzağının ilah olduğunu idrak edemediği için saçını sakalını tuttu. Neden bunun ilah olduğunu inkar ettin diye sakalını saçını tuttu. Ayetin batın ifadesi budur. Yani Harun (a.s.) buzağının ilah olmadığını söyledi onlara. Yani buzağının ilahlığını inkar etti, halbuki o ilahtı diyor. 

Ve nitekim Hârün (a.s.) dahi, Hz. Mûsâ'nın gıyabında buzağının ilâh olmasını inkâr etmiş idi. Ve ilm-i zahire göre onun ilâh olmasını inkâr etmek pek tabiî bir haldir. Velâkin Mûsâ (a.s.), hakîkat-ı emri Hz. Harun'dan daha ziyâde bildiği cihetle, cenâb-ı Harun'un buzağıya ibâdeti inkar ettiğini müşahede eylediği ve bu ise ilm-i hakîkata mugayir olduğu için, gazabının sebeb-i bâtınîsi bu idi.

Çünkü Hz. Mûsâ, Allah Teâlâ'nın kendisinden gayrı bir şeye ibâdet olunmamasına hükm ettiğini bildi. Bir yerde ibadet varsa o mutlaka Allah’a olan bir ibadettir. Zahire göre bu ayrıdır. Hangi varlık ibadet halinde ise ki ibadet bir fıtri bir fiili olmakta. Fiili ibadetler insanların yaptıkları gibi namaz, oruç, gibi fiili ibadetler, ama bir de fıtri batıni ibadetler var ki bütün bu alem en zerresinden en büyüğüne kadar, hepsi ibadet halindedir. Bütün alem yani her varlık ne şekilde zuhur etmişse o zuhura çıkma onun ibadetidir. Fıtri mutlak ibadetidir. Her varlık da Hakkın birer esmasından başka bir şey zuhurda yoktur. İşte bütün varlıkta Allah’ın zuhuru varsa ve her bir ismin orada da tecellisi varsa فَاَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَم وَجْهُ اللَّهِ 2/115 Nereye bakarsanız Hakk’ın vechi oradadır, nereye yönelirseniz yönelin, Hakk’ın bir ismine yönelmiş olunur dolayısıyla Allah’ın mutlak hükmü odur ki ondan başkasına ibadet de mümkün değildir. Ama yukarıda dediği gibi şeriat ehli, şeriat hali itibariyle tabi ki maddeye olan ibadet putperestlik olur. O hüküm ayrı bir hükümdür, ama biz o hükümden kalmadan fıkhi mezhebin dışında ilahi meshep üzere yol tutmamız gerekmektedir. İşte ilahi mezheplerde böyle Hakk’ın mezhebine tabi olmak.

Binâenaleyh buzağıya tapanların ne şeye taptıklarını bildi. Ve Allah Teâlâ neye hüküm etmiş ise o şey muhakkak vâki' olur. Onun hükmünün hilafı zahir olmak ihtimâli yoktur. Halbuki Allah Teâlâ; وَقَضَى رَبُّكَ اَلا تَعْبُدُوۤا اِلاۤ اِيَّاهُ (Isrâ, 17/23) âyet-i kerîmesinde beyân buyurduğu üzere, kendisinden gayri bir şeye ibâdet olunma­masına hükm etti. Zaten başka bir şeye de ibadet mümkün değildir. Böyle bir ihtimal dahi yoktur. Allah’tan başkasına ibadet edilmez. 

Suâl: Denildi ki: "Allah Teâlâ kendisinden gayrisine ibâdet olunmamasına hükm etti; ve onun hükm ettiği şey muhakkak vâki' olur." Halbuki mecûsîler ateşe ve putperestler taştan ve tahtadan imâl ettikleri birtakım suretlere ve akvâm-ı şâire dahi yani diğer kavimler dahi, tahayyül ettikleri suretlere taparlar. Bu hal hükm-i ilâhînin hilâf-ı vukü’u değil midir? Yani bu ayetin hilafına değil midir? diyor. 

Cevap: Fass-ı Nûhî'de îzâh ve tafsil olunduğu üzere, bilcümle eşya mezâhir-i esmâ-i ilâhiyyedir. Ve onların vücûdu, vücûd-ı mutlakın takayyüd ve taayyününden ibarettir. Yani eşyanın varlığı mutlak vücudun kaydından ve suretlenmesinden ibarettir. Binâenaleyh putperestlerin taptıkları putlar dahi vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın takayyüd ve taayyünü olduğundan putperestler, onlara tapmakla Hakk'ın gayrisine tapmış olmazlar. Çünkü vücûdda O'ndan gayri bir şey yoktur. Yani bu gördüğümüz alem vücudunda Hakk’ın varlığından başka bir şey yoktur.

Binâenaleyh bir ibadet eden, ibâdet için hangi bir şeye teveccüh etse, o ibâdet, hakikatte Allah Teâlâ'ya râci' olur. Yani bu alemde kim ne yaparsa yapsın ne tür ibadet ederse etsin, neye göre ibadet ederse etmiş olsun, hakikatte Allahüteala’ya ibadet etmiş olur. Onların küfrü ancak Hakk-ı mutlakı takyîd ve tahdîd etmelerinden münbaisdir, meydana gelmiştir. Yani mutlak Hakk’ı bir kayda sokarak o kayıt içerisinde Hakk’ı tahayyül etmelerinden meydana gelmiştir. İşte Sâmirî tarafından ilâh ittihâz olunan buzağıya ibâdet dahi bu kabildendir. Şu halde ne şeye ibâdet olunursa olunsun. 

Allah Teâlâ'nın kendisinden gayrisine ibâdet olunmaması hakkındaki hükmüne muhalif bir hâl vaki' olamaz. İşte bir abidin hangi inançtan olursa olsun, yaptığı ibadetin Hakk’tan başkasına olması mümkün değildir. Ama ibadetinin geçersiz olduğu gibi düşünceler hangi yönde olmakta Cenab-ı Hakk’ın mutlak Zat’ının oraya tahsis etmesinden yani sadece o mahalde görmesinden putperest olmuşlardır. İmdi Mûsâ (a.s.)ın biraderi Hârûn (a.s.)a karşı itabı onun buzağıya ibâdetine inkârında ve adem-i ittisâ'ında vâki' olan emirden dolayı oldu. Yani Harun’un (a.s.) ibadete men etmesi yani kavmini buzağı ibadetinden men etmesi ve kızması yani sakalından saçından tutmuştu ya, kızması aslında neden buzağıya ibadetten men ettin diyedir. Onların tabi bir اُشْرِبُوا فِى قُلُوبِهِمُ الْعِجْلَ 2/93 “onun sevgisi içirildi” dediler. Bunlar zahir ehline göre anlaşılması zor şeylerdir. “adem-i ittisa’ında” yani Harun’un (a.s.) o husustaki fikrinin genişleyememesine yani buzağı hakikatinin kavrayamamış olmasına kızdı Musa (a.s.). Halbuki kızması zahirde o ibadetten alıkoyamadığı için yani buzağıya tapmaktan ibadetten alıkoyamadığı için uğraşmasıdır, Musa (a.s.) onlar zaten Rablarına ibadet ediyorlardı neden mani oldun diye idi oradaki çıkışı. Tabi bu zahir tefsirlere göre ters düşen bir manadır. Ama bu zahir tefsir değil işari tefsirdir. İşari tefsirler herkesi bağlamaz. 

Çünkü ârif olan kimse Hakk'ı her şeyde görür; yani Musa (a.s.) bu işi fark etti ama Harun (a.s.) bu işi fark edemedi, ve arif belki Hakk'ı her şeyin "ayn"ı olarak müşahede eder. Binâenaleyh Müsâ (a.s.), ondan sinnen, yaşça küçük olmakla beraber, daha arif olduğu İçin, Hârûn (a.s.)ı terbiye-i ilm ile terbiye eder idi. İşte orada sakalından tutması ona ceza değil ilim ile terbiyedendi. 

Suâl: Hârûn (a.s.) emr-i nübüvvette Mûsâ (a.s.)ın şeriki, ortağı olduğu halde. Benî İsrâîl buzağıya ibâdet ettikleri vakit, onun onlara inkârı ve buzağı ibâdetini havsalasına sığdıramaması, hakîkat-i hâle adem-i ıttılâ'ını îcâb eder. Halbuki bundan, bir nebiyy-i zîşâna ma'rifette noksan isnadı lâzım gelir? Yani Harun’un (a.s.) o buzağıda Hakk’ın zuhuru olduğunu anlayamamış olması yani O anlayamadı dendiği zaman bir nebi-i zişan’a marifette noksan isnad etmek lazımdır. O zaman anlayamadıysa noksanlığı vardır demek olur. Bunu nasıl izah edersin diyor. 

Cevap: Fass-ı Üzeyrî'de dahi geçtiği üzere, nübüvvet velayetin zahiri ve velayet, nübüvvetin bâtınıdır. Her nebi mutlaka velidir, ama her veli de mutlaka nebi değildir. Yalnız istisnai olarak nebidir, ama halka açılmamış nebidir. Ve bir nebiye ilm-i risâletten ümmetinin isti'dâdı kadar verilir; ne ziyâde ve ne de noksandır. Bazıları diyorlar ki bütün peygamberler İnsan-ı Kamilde Hakikat-i Rasulullah’ın, Hakikat-i Muhammediyenin bilgisine sahiptir derler ama bir nebiye risalet ilminden ümmetinin istidadı kadar verilir Binâenaleyh ilm-i risâlette enbiyâya asla noksan isnadı caiz değildir. Yani peygamberlik risalette yani bir Rasule bir nebiye noksan istnadı caiz olmaz. Neden caiz olmaz kavmine göre verilen ilim yönünden caiz olmaz. Çünkü ne verilirse kavmine ne gerekiyorsa o verilir. 

Musa (a.s.) dahi kendisine dokuz levha verildiği halde o iki tanesini veremedi. Onlar nurdandı çünkü kavmi onları idrak edecek durumda değildi. Her peygamber kendi mertebesi itibariyle kemaldedir. Bu yüzden peygambere zeval isnad edilemez. Biri birinden tecelli itibariyle değişik özellikleri var ise de ama kendi mertebeleri itibariyle noksanlığı yoktur. Bir ağaç kendine göre kemaldedir, onun bir noksanlığı yoktur, ona bir noksanlık izafe edilemez. Bir karınca kendi varlığında kemaldedir. Onun için burada noksandır diye bir şey söylenemez. Daha büyük bir ağaca göre küçük türden olan bir ağaca noksandır demek olmaz. Bir tavşanın koşması ile bir kaplumbağanın koşması aynı değil ama ikisi de kemaldedir. İşte bu yüzden evliyaya asla noksan isnadı caiz değildir. 

Nitekim Hârûn (a.s.)ın buzağı ibâdetine inkârı nübüvve bakımından kemâldir. Velâkin ilm-i hakikat, ki enbiyâ (aleyhimü's- selâm) buna cihet-i velâyetleriyle muttali olurlar, bu ma'rifete adem-i ıttılâ'ları caiz olur; ve Kur'ân-ı Kerîm'de beyân buyurulan Mûsâ ve Hızır (aleyhime's-selâm) kıssası bu cevazın burhanıdır. Ve enbiyâ (aleyhimü's-selâm) تِلْكَ الرُّسُلُ فَضَّلْنَا بَعْضَهُمْ عَلَى بَعْضٍ (Bakara 2/253) âyet-i kerîmesi muktezâsınca mütefâzıl olduklarından, yani faziletli olduklarından Müsâ (a.s.) sinnen, yaş olarak küçük olmakla beraber, hakikat-i hâli Hârûn (a.s.)dan a'ref idi, yani daha arif idi.

-----------------

5. Paragraf:

Ve bunun için Hârûn, ona dediğini dedikde, Sâmirî'ye rücû’ etti. Ona فَمَا خَطْبُكَ يَا سَامِرِىُّ (Tâhâ, 20/95) ya'nî "Ey Sâmirî, muradın nedir?" dedi ki, ihtisas üzre buzağı suretine udûlden sun' ettiğin şeyde şânın nedir? Ve huliyy-i kavimden bu yapmandan muradın nedir? Tâ ki emvalleri eclinden onların kalblerini ahzettin, demektir. Zîrâ İsâ (a.s.) Benî İsrail'e: "Ey Benî İsrail, her insanın kalbi malının cihetindedir. Binâenaleyh siz emvalinizi semâda farz edin ki, kalbleriniz semâda olsun" dedi. Halbuki ancak kulûb, bizzat âdet ile ona mail olduğundan dolayı mala "mal" tesmiye olundu. Böyle olunca kalbde ona iftikârdan nâşî, o mal kulûbda maksûd-ı a'zamdır (5).

---------------------

Ya'nî Mûsâ (a.s.) Hârûn (a.s.)ı ilim terbiyesi ile terbiye ettiği için, cenâb-i Hârûn Hz. Musa'ya onun gazabına karşı يَبْنَوءُمَّ لاتَاْخُذْ بِلِحْيَتِى وَلا بِرَاْسِى (Tâhâ, 20/94) kavlini söylediği vakit, Müsâ (a.s.) Sâmiri'ye dönüp ona: Ey Sâmirî şanın ve muradın nedir?" yani bu işi yapmada muradın nedir dedi. Ya'nî "îlâh-ı mutlak ibâdetinden husûsiyyet üzere buzağı suretinde ilâh-ı mukayyed ibâdetine tecâvüzün olan sun'unda muradın nedir? Yani suni olarak yapmış olduğun yani hakikat-i ilahiyeden saptırarak zuhurda bunu meydana getirme sebebin nedir, diye sorunca Ve kavmin hilyât ve tezyinatından bu şebahı ya'nî cismi kesifi yapmandan muradın nedir? 

Ta ki onların kalblerini emvallerinden dolayı ahz u zabt ettin" dedi. Zîrâ insanın kalbi malının bulunduğu tarafa meyyaldir. O buzağı neyden yapılmıştı, Beni İsrail’in ziynetlerinden yapılmıştı, o buzağının içerisinde hepsinin bir miktar malı vardı, mal olduğu için oraya meyil ettiler, yöneldiler. Buzağı heykeline muhabbetleri biri malları yönünden, bir de zaten içlerinde ibadet etme özelliği olduğundan o da mabuda yönelmeleri oldu. İnsanın kalbi malının olduğu yere meyillidir. 

Sâmirî dahi buzağıyı Benî İsrail'in elindeki hilyâttan, malzemeden i'mâl ettiği cihetle, onların kalbleri malları olan buzağı cihetine meyl etti. Çünkü İsâ (a.s.) Benî İsrail'e hitaben: "Her bir insanın kalbi, malının bulunduğu cihettedir. Böyle olunca siz emvalinizi semâda, ya'nî ulüvvde farz edin; tâ ki kalbleriniz semâya, ya'nî ulüvve, mâl olsun" buyurdu, "Semâ"dan murâd. semâ-i esmâ-i ilâhiyye ve "mal"dan murâd dahi, esma hazînelerinde meknuz, gizli olan tecelliyât ve atâyâ-yı ilâhiyyedir. Halbuki mala "mal" denilmesi ancak kalblerin bizzat, âdetle ona mâil olmasından nâşîdir. Nitekim "mâl canın yongasıdır" darb-ı meseli meşhurdur.

Binâenaleyh, kalbde mala ihtiyâç ve iftikâr, fakirlik hissi bulunduğu için, o mal kalblerde maksûd-ı a'zamdır. Bosnevî ve Ya"küb Han nüshalarında ve Kaşanî, Bâlî Efendi ve Dâvûd-ı Kayseri ve Te'vil-i Muhkem nüshalarında suretinde-muharrerdir. Bu suretlere göre ma'nâ: "Halbuki mala "mal" tesmiyesi, ancak kalblerin bizzati ibâdetle ona mail olmasından nâşîdir" olur, Zîrâ mala meyl edip onun tasarrufu tahtında bulunanlar malın kuludur. Ve mala kul olarak kabul ile ibâdet-i Hak'tan l'râz edenler pek çoktur. Yani malı kabul ederek Hakk’tan uzaklaşanlar çoktur.

------------------

6. Paragraf:

Ve suverin bakası yoktur. Binâenaleyh eğer Mûsâ, onu yakmakla isti'câl etmese idi, buzağı suretinin zehabı lâ-büddür. İmdi onun üzerine gayret galebe etti; onu yaktı. Ba'dehü o suretin külünü denize savuruş savurdu; ve ona "ilâhına baki" dedi. İmdi onun mecâlî-i ilâhiyyeden ba'z olduğunu bildiğinden nâşî, bi-tarîkı't-tenbîh ta'lîm için, ona "ilâh" tesmiye etti. "Biz onu elbette yakarız" وَانْظُرْ اِلۤى اِلَهِكَ الَّذِى ظَلْتَ عَلَيْهِ عَاكِفًا لَنُحَرِّقَنَّهُ (Tâhâ 20/97) dedi (6).

-------------------

Ya'nî Benî İsrail kesîf suretlerin hiç birisinde baka olmadığını ve binâenaleyh o suretlerden birisi olan buzağının sureti dahi fâni olduğunu bildikleri halde, mahzâ mallarından ma'mûl olduğu için, kalbleri o surete meyl edip taptılar. 

Ve pek tabîîdir ki suretlerini bakâsı yoktur. Eğer Müsâ (a.s.) o buzağı suretini yakıp imha etmek hususunda acele etmese idi bile, âlemin diğer suretlerindeki gibi mutlaka o suret dahi er geç kendi kendine bozulup gidecek idi.

Fakat Mûsâ (a.s.) üzerine gayret galebe ettiği için onun imhası hususunda acele edip, o sureti ateşte yaktı. Ve ba'de'l-ihrâk, yaktıktan sonra onun külçe, külçe olan külünü derya içine savuruş savurdu. Zîrâ Benî İsrail'in isti'dâdı "tenzih" iktizâ ederdi. Binâenaleyh Mûsâ (a.s.)ın getirdiği şeriat dahi tenzih üzerine idi. Ve tenzih ise, ilm-i Kur'ân'ı değil, ilm-i furkânı muktezidir, onu gerektirir. Ve ilm-i Kur'ân tenzîhde teşbihi ve teşbîhde tenzihi iktizâ eder. İşte Mûsâ (a.s.)ın meşrebinde tenzih gâlib olmakla, kendisine gayret, ya'nî buzağı sureti Hakk'ın gayrı olduğu ve Hakk'ın o suretten münezzeh bulunduğu mülâhazası galebe ederek, o suretin imhasında acele etti; ve onu yaktı.

Ve Müsâ (a.s.)a bu tenzîh ve gayret galebe etmekle beraber, buzağı suretinin mecâlî-i ilâhiyyeden bir tecelli yeri olduğuna dahi ilmi var idi. Velâkin bu teşbih ciheti gâlib değil idi. İşte bu hakikati dahi tenbîh tarîkıyla ta'lîm için Sâmirî'ye hitaben: 

وَانْظُرْ اِلۤى اِلَهِكَ الَّذِى ظَلْتَ عَلَيْهِ عَاكِفًا لَنُحَرِّقَنَّهُ (Tâhâ 20/97) ya'nî "Müdâvemetle taptığın İlâhına nazar et ki, biz onu elbette yakarız" dedi. Ve o buzağı suretini "ilâh" ile isimlendirme etti. Ve onun buzağı suretini yakmasının hikmetine gelince: Musa’nın (a.s.) ağırlıklı yaşantısı tenzih ama teşbih ilmini de kısmen de olsa biliyordu. Teşbih bilgisi olarak buzağı, buzağıda Hakk’ın varlığını bildi. Ama kavmi tenzih üzere geldiğinden eğer deseydi ki bu buzağıda da sizin taptığınız Hakk vardır, bir ismi vardır deseydi, onlar bunu anlamayacaklardı, putperest olarak sadece oraya has ederek ilahlığı ibadetlerine devam edeceklerdi. Böylece de mutlak küfür içinde olacaklardı. 

İşte kavmini bu halden kurtarması için kendisi de tenzih ağırlıklı yaşadığı için teşbihi biliyor dahi olsa ağırlıklı olan yaşantıyı ortaya çıkarması için buzağıyı ortadan kaldırması lazımdı. İşte bu senin buzağın diye yaptığın ilah diye ilah tesmiye etti, ilah diye isimlendirdiği doğru, yakması parçalaması yine doğru. Orada İsa (a.s.) olsaydı orada onlar tapardı belki izah yönünden bir şeyler söylerdi, hani İsa (a.s.) kalp mala meyl eder, dediği şekilde, Muhyiddin-i Arabi Hz.leri de “sizin Rabbınız benim ayağımın altındadır” dedi. Teşbih olarak onu söyledi. Böyle dediği için tenzihe yatkın olanlar O’nu öldürdüler. İşte onun için İslam dini içinde her geçmiş olan bütün mertebelerin hepsi vardır. 

İslamiyet’in şeriatının zahiri Museviyet itikadı üzere bina edilmiştir. Yani suret olarak biz bu dinimizi tatbik ettiğimiz süre içerisinde Museviyul meşrep olarak yaşamaktayız. Her ne kadar Ümmet-i Muhammed olarak geçiyor isek de zahir yaşam itibariyle genel hayatımız Museviyet itikadı üzeredir. Mutlak Muhammedi itikad üzere değiliz zahiren. Mutlak İslam olmak istiyorsak o zaman hal olarak bunları yaşamak gerekir. “venefahtü”den işe başlayarak yeni bir hayat ile yeni bir anlayış ile yeniden bir seyr-i süluk yapmak gerekecektir. Demek ki tabi bir seyir halinde yaşanan İslamiyet zahiri itibariyle şeriatı itibariyle mertebe-i Museviyetin yani tenzihin yaşantısıdır ki bu da şartlanmış bir yaşantıdır. 

----------------

7. Paragraf:

Zîrâ Allah Teâlâ onu insana teshir eylediği cihetle, insanın hayvâniyyeti için, hayvanın hayvâniyyetinde tasarruf vardır. Ve bahusus halbuki buzağının aslı hayvandan değildir. Binâenaleyh teshirde hayvandan a'zamdır. Zîrâ hayvanın gayrıdır. Onun için irâde yoktur. Belki emr, bilâ-imtinâ' kendisinde tasarruf eden kimsenin hükmüyledir (7).

------------------

Ya'nî Allah Teâlâ hayvanın hayvâniyyetini insana teşhir ettiği ecilden, insanın hayvâniyyeti için hayvanın hayvâniyyetinde tasarruf vardır. Hayvan dediğimiz o varlıkları Cenab-ı Hakk’ın “Hay” esmasının zuhur yeri olarak bilelim. Onları aşağılamayalım. Halbuki “Hay” hayat sahibi, yaşayan demektir. O “Hay”, hayvanlık mertebesi bizde de vardır, işte biz hayvanlık mertebemiz ile o hayvanlara ancak hükmedebiliyoruz. O mertebeyi kullanarak onlara tasarruf ediyoruz. Ayrıca onlardan üstün bir de insanlık mertebemiz vardır, hilafet yoluyla da onlarda tasarruf ediyoruz. Nitekim Hak Teâlâ hazretleri وَسَخَّرَ لَكُمْ مَا فِىالسَّمَوَاتِ وَمَا فِى الاَرْضِ (Câ-siye. 45/13) ya'nî "Semâvât ve arzda olan mahlûkâtı sizin için hizmetkar kıldı" buyurur. Bakın sadece dünyada değil semada da bütün mahlukatı insan için hizmetkar kıldı. Nev'-i insan mahlûkât-ı arzıyyenin tümünde tasarruf etmekle beraber semâda uçan kuşları dahi hükmüne münkâd kılar, yani boyun büktürür, Ve fî-zamâninâ görüldüğü üzere, yani zamanımızda da görüldüğü üzere terakkiyât-ı fenniyye sebebiyle semâda uçar ve sun'î bulutlar ihdas eder. Ve insân-ı kâmilin ve ehl-i havâsstan olan insân-ı nakısın yerde ve gökte başka türlü tasarrufâtı dahi vardır ki, erbabının malûmudur.

Buzağı üzerindeki tasarrufa gelince: Onun aslı hayvan cinsinden değildir. Cemâddan ibaret olan hilyâttan yapılmış bir surettir; yani madenden ibaret olan bir surettir ve hayvanın gayridir. Yani suret olarak hayvana benziyorsa da hayvandan gayrıdır. Binâenaleyh insanın yedinde, elinde hayvandan daha ziyâde müsahhardır. Yani insan ona hayvandan daha çok tesir eder, dilediğini yapabilir. 

Çünkü onun hayvan gibi irâdesi olmadığı için insan onu ne şekil ve vaziyete koysa, asla kendisinden muhalif bir şeyi zâhir olmaksızın onun tasarrufuna tâbi' olur. Yani madenden bir suret yapacağı zaman o maden ona kesinlikle karşı çıkmaz. Yani mutlak olarak tasarrufu vardır. Yani bir madeni heykeli nasıl vuruyor, kırıyor, o hiçbir tepki vermez. Ama hayvan değildir kaçar, bağırır, karşı koyar. Ama sonunda hayvan da olsa insana teslimdir. 

Binâenaleyh cemâdât inkıyâd ve teslim hususunda hayvandan a'zamdır. Yani insana madenler hayvandan daha fazla itaat ederler. Halbuki insanın hayvâniyyeti hayvanın hayvâniyyetin de dahi tasarruf ederse de, irâdesi olduğu cihetle, hayvanın iradesi olduğu cihetle tasarruf-ı insanîye muhalefet eder. Ve insan, hayvanı bir takım âlât ve hilelerle zabt edip, onu kendi irâdesi dâiresinde hareket etmeğe bırakmaz. İşte insanın hayvâniyyeti, hayvanın hayvâniyyetinde mutasarrıf olunca, yani bizim bir hayvanlık tarafımız var, işte bu hayvanlık, “Hay” esmasının zuhuruyla dışarıda, dışarıdaki “Hay” esmasının zuhuruna tasarrufu vardır, o yüzden tasarrufu vardır, bu yönüyle de anlaşmaktadırlar diğer varlıklarla, evde beslediğimiz kedi, köpek gibi hayvanlar insanda o hayvanın mertebesinin karşılığı olduğu için o hayvanlar ile o insan anlaşabiliyor. İnsandaki hayvanlık mertebesi bir aşağılık mertebesi değildir, kemalattır ayrıca, Muhyiddin-i Arabi Hz.leri; “İnsan, mutlak hayvanlık mertebesine tenezzül etmedikçe insanlık mertebesine yükselemez” buyurur.

İnsanın hayvaniyeti hayvanin hayvaniyetinde tasarruf edince aslı hayvan cinsinden olmayan buzağı üzerinde elbette onun imtinâ'ı olmaksızın keyfe-mâ-yeşâ mutasarrıfdır; yani hayvanda dahi tasarruf ediyorsa madende istediği gibi tasarruf eder ister yak ister kalıba koy yak, yık, bir şey demez diyemez. Çünkü o cemâddır. Binâenaleyh Mûsâ (a.s.), hayvan hakkında reva görmeyeceği bir tarz ile, ya'nî yakmak suretiyle buzağıyı imha etti. Gerçi Mûsâ (a.s.) onu kırıp parçalamak suretiyle de imha edebilirdi.

 Fakat bi'l-ihrâk imhayı münâsib gördü. Yani yakmak suretiyle imhayı münasip gördü. Eğer canlı bir şey olsaydı onu yakmazdı. Çünkü hay olanı hayvanı yakmak münasip olmazdı. Çünkü Mûsâ (a.s.), tecelli-i nûrîyi âteş suretinde müşahede etmiş idi. İşte Musa’nın (a.s.) o buzağı suretinde madeni yakması kendindeki tecelli neticesi yani Allah’ın verdiği tecelli ile ateş ile onu yaktı. Kendinde zuhur eden tecelli yani dedi ki senin aslın ateştir manasınadır. O ateşe ihtiyacı vardı, ona ateş suretinde gözüktü, O’nun benliğine girdi. Neden girdi, ilahi Zat’ın zuhur mahalli olarak Musa’nın (a.s.) varlığında ateş ağırlıklı mevcudiyeti vardı. Cenab-ı Hakk ateş suretinde O’na ilk tecelli ettiğinden ilk tecelli ile tesir hatırdan çıkmaz. Bir kişi diğerini ilk anda nasıl gördü ise o kişinin aklından çıkmaz daha sonraki tecellileri farklı da olsa ilk tecellideki idrak ediş, anlayış ortaya çıkar. İşte tecelli-i nuriye ateş şeklinde müşahede etmiş idi Ve ona ağaç ateşinden اِنِّىۤ اَنَا اللَّهُ (Kasas, 28/30) ağaçta zuhur eden bir ateşten hitabı gelmiş idi. Demek ki büyük kuvvetlerinden bir kuvvet olarak O’nun varlığına sirayet etmiş ateşin özelliği ki işte Beni İsrail’in en büyük mabudu olan, ilahı olan yapılmış en kıymetlisi, belki ondan sonra o kadar kıymetli bir taştan topraktan ilah da yapılmadı. Onu ancak kendisinde olan ilahi tecellinin varlığı ile yakmış oldu,veya ortadan kaldırmış olduğunu beyan ediyor. Nitekim Hz. Mevlânâ (r.a.) buyurur. 

Beyt: Tercüme:

"Sen ol bir nursun Musa'ya derdin Hudâyım ben, Hudâyım ben, Hudâyım" Hani اِنِّىۤ اَنَا اللَّهُ diyor ya, sen öyle bir nursun ki tabi burada “sen” dediği Cenab-ı Hakk’tır, sen öyle bir nursun ki ateş suretinde Musa’ya Hüda’yım, Şebişteri de şöyle der “Bir ağaçtan Enel hakk dersin de yani ağaç ben Allah’ım der de bunu kabul edersin de bir insandan çıktığında neden kabul etmezsin diyor. Ve diğer bir beyt-i şeriflerinde dahi kendilerine vâki' olan bu tecellîye işâreten buyururlar. 

Beyt:Tercüme:

"ağaç âteşin gördüm, dedi: "Ben işte cânânem" Beni çağırdı âteş galiba Mûsâ-yı İmrân'em Düşüp tîhe belâ çektim ve tattım menn ü selvayı Tamam kırk yıl ki Mûsâ misli devâr-ı beyâbânem" Yani ağaçta ateşin gördüm, orada اِنِّىۤ اَنَا اللَّهُ dediği ben cananem diyor, Allah lafzını cananınım diye telaffuz ediyor, beni çağırdı ateş, yani o ateş beni çağırdı, galiba Musayı İmranem, demek ki Musa’lık, İsa’lık bir kişiye yani şahsa has mertebeler varlıklar oluşumlar değildir. Bu mertebedeki Ümmet-i Muhammed işte bu seyri yapıyor iken bütün bu mertebelerin sahibi olmakta aynı zamanda. 

Şuayb (a.s.) kalb temsilcisi olarak söylenir, hani” yere göğe sığmam, mü’min kulumun kalbine sığarım” diyor, sıradan mü’min kulun kalbine sığan Rabbı kendi ürettiği Rabbıdır ama kamil insanın kalbine sığan Allah’ın kendi varlığıdır. Çünkü o kalb de zaten O’nun kalbidir, Muhyiddin-i Arabi Hz.leri de “Kamil insanın kalbine arş ferş ve bir misli daha gelse kalbinin köşesinden bir köşede ancak bir köşesini doldurur, diğer tarafı boş kalır, “der. Neden çünkü o Hakk’ın kendi varlığıdır. Ateş beni çağırdı galiba Musayı İmranem. Yani imran oğlu Musayem. Düşüp tîhe belâ çektim, yani tihe sahrasına düştüm, Musa (a.s.) kırk sene orada dolaştı kavmi ile birlikte ve orada kalıcı bir halleri olmadığı için ekip biçip bir şey üretemediler, Cenab-ı Hakk onlara bıldırcın kuşu ile kudret helvası gönderdi. 

Tihe sahrasına düşmeyen bunları yiyemiyor, orada var sadece başka yerde yoktur. Ve tattım mennü selvayı, yani bıldırcın eti ile kudret helvasını orada tattım diyor. Onların tenzihte mertebeleri olduğu halde onlara teşbihten yani gök yüzünden rızık geldi. Onlar da dediler ya Musa biz bunlardan bıktık, sen bize mercimek, soğan, sarımsak getir, fasulye nohut getir biz bunlardan istiyoruz, Rabbına söyle de bunu getirsin dediler. İşte Musa (a.s.) onlara 2/61 “ihbitu mısran” اِهْبِطُوا مِصْرًا dedi onlara, eğer bunları istiyorsanız eski köleliklerinize dönün dedi. Oradaki hakikat; Musa (a.s.) onları Firavunun mülkünden çıkardı, hür bir yere götürdü. Fakat onlar Firavun mülkünde iken ki hayata alışkın olduklarından 400 yıl kadar Firavun mülkünde yaşamışlar, tekrar eski alışkanlıklarını istediler. Yani nefs gıdası, toprak gıdası istediler. Tabiatlarına bağlı bir hayata dönmek istediler. Musa (a.s.) da onlara tekrar gidin Mısır’a dedi. Orada Cenab-ı Hakk onlara Musa (a.s.) vasıtasıyla gök yemeği indirdi, yani gök rızkı indirdi, tevhid ilmi indirdi ama onlar şeriat ilmi istediler. 

Çöllerde, kırlarda dönmekteyim onun gibi. İşte bu Museviyet mertebesi bilindiği gibi gerçek tarikat mertebesidir. Musa mertebesi yani Musa kıssalarını Kur’an-ı Kerim’de okuduğumuz zaman iyi bilelim ki biz tarikat ahkamını öğrenmekteyiz. İsa kıssalarını okuduğumuz zaman Hakikat ahkamını, Hazret-i Rasulullah (s.a.v.) Efendimizi okuduğumuz zaman Marifetullah ahkamını öğrenmekteyiz. Bazı yerlerde Efendimizden çıkan sözler zahiren şeriat mertebesidir, ama kendisi bütün mertebeleri ihata ettiği için kah şeriat mertebesinden lisanen söyler, kah hakikat mertebesinden, marifet mertebesinden söyler. Onun için Hazret-i Rasulullahtan şeriat mertebesi sözü çıktı diye şeriat mertebesinin sadece insanı değildir. Aslında şeriat mertebesi dediğimiz bütün bu mertebeleri içine alan bir mertebenin toplu ismidir şeriat mertebesi. 

Şeriat, tarikat, hakikat, marifet mertebelerinin toplu ismi Şeriat-ı Muhammedi’dir. Ona Şeriat-ı Ahmediye de derler. İşte Mûsâ (a,s.) bu sebebe binâen ateşi buzağı suretine taslît elti, dönüştürdü, tasallut etti ve yakıp külünü deryaya savurdu. Ve bu fiili ile Hak Teâlâ hazretlerinin böyle bir tecellîsi vukü'unda yani kişiye tasavvur edilmiş ilahların dışında gerçek ilahla tecelli etiğinde yani gerçek uluhiyet ile Cenab-ı Hakk bir kişiye tecelli ettiğinde, keserât-ı sûriyyenin yani bir çok kesret üzere olan suri varlıkların buzlar gibi eriyeceğini yani insanın gözünde bu varlıkların hiç birisinin kalmayacağına ve cemî'-i zerrât-ı unsuriyyenin, bütün bu unsurların hepsinin zerrelerinin kül gibi savrulup muzmahil, yok olacağını gösterdi.

Nitekim ölüm dediğimiz hal, bunun her an gördüğümüz şâhid-i beliğidir, açık şahididir. Zîrâ mevt, tecellî-i zatîdir. Havf-ı mevt ile titreyenler, yani ölüm korkusu ile titreyenler ise ancak bizim gibi vûcüd-ı vehmîsi yani vehm ettiği vücudunu kendisinin malı olduğunu zannedenlerdir. Yani Azrail (a.s.) geldiği zaman titreyenler, bu vücudunun kendi malı olduğunu zannedenlerdir, çünkü elinden alacaklar gidecek korkusuyladır. Ama bu vücudun kendine ait olmadığını, Hakk’ın varlığı olduğunu idrak edenler ise tecelli-i Zat’ın zuhur ettiğini yani o zaman tecelli-i Zat ne ile zuhur ediyor, Zat’ın ismi ile zuhur ettiğinden daha evvel “Zahir” ismi ile zuhurda olan bu bedenimiz “Batın” ismiyle tecelli ettiğinde batın aleme almaktadır. 

Bir varlığın kimseden kimseye gittiği yoktur. Ama bizim gibi kendi hayal ve vehminden olan bunu kendinin zannedenler o ölüm anında titremeye başlıyorlar, bu varlık elimden gidecek hoplayıp zıplayamayacağım diye. Bu vehimden âzâd olup mü'min-i hakîkî bulunan evliyâullah ise bu tecellinin zuhur yeridirler. Nitekim hadis-i şerifte; “ölüm mü’mine hediyedir” buyurulmuştur. Çünkü bu ölüm olmazsa batın aleme geçmek mümkün değildir.

------------------

8. paragraf: 

Ve hayvana gelince, o irâde ve garaz sahibidir. Binâenaleyh ba'zan, ba'zı tasrifte ondan imtina' vaki' olur. İmdi ondan bunun ızhâr-ı kuvveti olursa, insanın ondan murâd ettiği şey için, ondan serkeşlik zahir olur; ve eğer onun bu kuvveti olmazsa, yahut hayvanın garazına muvafık olursa, ondan onu murâd ettiği şey için müzellelen münkad olur. Nasıl ki insan, Allah'ın onunla ref ettiği şeyde, ondan umduğu mal eclinden, kendisinin misline inkıyâd eder. Öyle mal ki ba'zı ahvalde ondan "ücret" ile ta'bîr olunur. Ve onun kavlinde وَرَفَعْنَا بَعْضَهُمْ فَوْقَ بَعْضٍ دَرَجَاتٍ لِيَتَّخِذَ بَعْضُهُمْ بَعْضًا سُخْرِيًّا (Zuhruf. 43/32), ya'nî "Biz onların ba'zısını ba'zısının derecâtı fevkinde ref ettik; tâ ki onların ba'zısı ba'zısını sühriyy, ya'nî metbû' ittihâz edeler" mansûstur. İmdi onun misli olan kimse, ona insâniyyetinden değil, ancak hayvâniyyetinden müsahhar olur. Zîrâ iki misil zıddırlar. Binâenaleyh onu, mal veya cah ile menzilette erfa' olan, insâniyyeti ile teshir eder. Ve bu diğeri ona, insâniyyetinden değil, ya havfen ya tama'an hayvâniyyetinden müsahhar olur. Şu halde kendi misli olan ona müsahhar olmadı. Behâyim arasında adem-i imtizâcdan vaki' olan şeyi görmez misin? Zîrâ onlar emsaldir ve misiller zıdlardır. Ve bunun İçin وَرَفَعَ بَعْضَكُمْ فَوْقَ بَعْضٍ دَرَجَاتٍ (En'âm, 6/165) dedi. Böyle olunca o, onun derecesinde onunla beraber değildir. Binâenaleyh teshir derecât eclinden vaki' oldu (8).

--------------------

Ya'nî cemâdda irâde olmadığı için, bilâ-imtinâ' kendisinde tasarruf eden kimsenin hükmüne tâbi' olur. Hayvana gelince, onda irâde ve garaz olduğundan, kendisinde tasarruf etmek isteyen kimsenin ba'zı tasarrufâtına ba'zı vakit mani olur. Binâenaleyh hayvan, kendisinde mevcûd olan irâde ve garazı izhâr için, kendisinde kuvvet bulacak olursa, insanın irâdesine karşı serkeşlik eder. Meselâ ba'zı at vardır ki, ancak sahibinin rûkûbunu murâd eder, yani sahibinin binmesini ister; onun gayrisinin rükûbu, binmesi irâde ve garazına muvafık değildir.

 Eğer ona yabancı bir kimse binmek ister ve onu zabt edemeyecek kadar da acemi bulunur ise, o at irâde ve garazını izhâr için kendinde kuvvet bulacağından, o yabancıya karşı serkeşlik edip, üstüne bindirmez. Ve eğer hayvanda irâde ve garazını izhâr edecek kuvvet bulunmazsa, ya'nî yabancı râkib, binici üstâd olup o atı zabt edebilirse veyahut insanın garazı, hayvanın garazına müsadif ve muvafık olur ise, ya'ni ancak sahibinin rûkûbuna muvafakat eden o ata sahibi râkib, binici olacak olursa, hayvan zelîl olarak münkâd boyun eğen ve muti' olur.

Nitekim Allah Teâlâ hazretleri bir insanı "mansıb" makam gibi zahiri ve "ilim" gibi bâtını bir derece insanıyla ref eder, yükseltir. Ve derecesi merfû' olan bir insana, onun misli olan diğer bir insan, ondan mal ve ilim umduğu için, münkâd, boyun eğen olur ve onun tasarrufu tahtına girer; ve o umulan mala ba'zı ahvalde "ücret" ta'bîr olunur. Ya'nî bir mansıb sahibine hadim olan bir kimse mal mukabilinde onun emrine münkâd olur ki, bu halde o mala "ücret" tesmiye olunur. Ve umulan mala ba'zı ahvalde ücret tesmiye olunmaz. Meselâ bir kimse kendisiyle münâsebeti bulunan mansıb sahibi veya zengin bulunan bir adama, bana ihsan eder; veya zarurette bulunduğum vakit bana ikraz eyler mülahazasıyla onu gücendirmemek için emrine itaat eder. 

Ve bu merfûiyyet-i derece Hak Teâlâ hazretlerinin وَرَفَعْنَا بَعْضَهُمْ فَوْقَ بَعْضٍ دَرَجَاتٍ لِيَتَّخِذَ بَعْضُهُمْ بَعْضًا سُخْرِيًّا (Zuhruf, 43/32) ya'ni "Biz onların ba'zısını ba'zısının derecâtı fevkinde ref ettik; tâ ki onların ba'zısı ba'zısını metbû' ve muta' ittihâz ederler" kavlinde beyân buyurulmuştur. İmdi sâhib-i mansıb, makam sahibi olan bir insana, kendi gibi bir insan olan kimsenin müsahhariyyeti ve itaati, o tâbi' olan şahsın insâniyyeti cihetinden değil, belki hayvâniyyeti cihetinden meydana gelir. İki insan düşünelim, birisi mal mülk sahibi, diğer kişi de ondan istifade etmek için de tamam efendim baş üstüne efendim der, ona yardımcı olur, ona boyun eğer, ona şunu yap derse yapar, bunu yap derse yapar, hangi yönden onun emri altına girdi, hayvaniyeti yönünden girdi, insanlığı yönünden değildir. Burada insana kulluğu hayvaniyeti ile Allah’a kulluğu da insaniyeti ile olmaktadır. Biz Allah’a kulluğumuzu da hayvaniyetimizle yapmaya çalıştığımızdan bu hallere düşüyoruz. Gerçek abd insaniyeti ile yapılandır. İnsâniyyeti cihetinden tâbiiyyet ve metbûiyyet mümkün değildir. 

Çünkü her iki insan yekdiğerinin misli ise de başka başkadır. Ve yek dîğerinden başka olan iki misi ise zıddırlar. Ve iki zıd ise iki zıt birlikte olmazlar kâidesince müctemi' olmazlar, iştima etmezler. Binâenaleyh kadr ve menzileti mal ve cân ile merfû' olan kimse, mal ve ilim ile üstün olan kimse eşhâs-ı sâireyi insâniyyeti ile teshir eder; ve ona tâbi' ve mûsahhar olanlar ise, insâniyyetleri cihetinden değil, belki havfen ve tama'an hayvâniyyetleri cihetinden mûsahhar ve tâbi olurlar. Dışarıdan bakanlar hayvaniyeti ile tabi olanı insaniyeti ile de tabi olduğunu sanır. Çünkü hayvanlığı, insanlığı, madenliği her şeyi bir tek Vahid olan surette olduğu için insanda insaniyeti yönden tabi olduğunu zannederler. Tabi ki zor zaten zor olmazsa değeri olmaz, yani tabi olan insanlığı yönünden yani insanlığına tabiiyet vardır orada o kişideki hayvanlığına tabiiyet değildir, yalnız o kişinin hayvanlığı, hayvanlık tarafı hayvan mertebesinde olan mahlukata hükmedebiliyor, ama insan mertebesindeki ve hayvanlığı ona tabi oluyor. 

Böyle olunca bir insan kendi gibi olan bir insana tâbi' ve münkâd olmamış olur. Her ne kadar ehli hicâb ve gaflet bir insanın diğer insana tâbi' olduğunu zann ederlerse de, bu tâbiiyyet ve metbûiyyet mes'elesinin iç yüzü zikrolunduğu vechiledir. Yani dışarıdan bakılınca ehl-i gaflet insan tarafından tabi olduğunu görüyorsa da işin aslı böyle değildir. İnsanın insanlığı sadece Allah’a münkad olur. Çobanın ağasına boyun eğmesi, insanlığı tarafından değil hayvanlığı tarafındandır, yani hayvanlık mertebesi tarafından, o hayvanların da çobana itaat etmesi çobandaki suri yani zahiri insanlığın mertebesindedir. Ama çobanın hayvanlarla ünsiyet kurması, kendindeki hayvanlık mertebesinin birleşmesiyle yakınlaşmasıyla yani kendindeki hayvanlık mertebesi kuzucuklar bölümünü ne kadar faaliyete geçirirse muhabbetini o koyunlarla daha çok birlikte oluyor. 

Behâyim arasındaki adem-i imtizacı görmüyor musun? Hiç birisi diğerinin tasarrufu tahtına girmek istemez; ve aralarında her an kavga eksik değildir. Çünkü birisi diğerinde tasarruf etmek ister, diğeri ise ona karşı serkeşlik eder. Zîrâ onlar hayvâniyette yekdiğerinin mislidir; ve misli olanlar ise yekdiğerinin zıddıdırlar. Meğerki iki hayvanın garaz ve irâdeleri yekdiğerine muvafık düşe; o vakit biri diğerine münkâd olur. Ve meselâ dişi hayvan irâde ve garazına muvafık düştüğü vakit, erkek hayvanın vat’ına müsâade eder; aksi halde serkeşlik eder. Ve yekdiğerinin misli olup zıdd olanlar, birbirine münkâd olmadıkları için, Hak Teâlâ hazretleri insana hitaben وَرَفَعَ بَعْضَكُمْ فَوْقَ بَعْضٍ دَرَجَاتٍ (En'âm, 6/165) ya'nî "Allah Teâlâ ba'zınızı ba'zınızın derecâtı fevkinde refetti" buyurdu. Böyle olunca tâbi' metbû'un derecesinde onunla beraber değildir; ve metbû' derecede tâbi'den erfa'dir. Binâenaleyh teshir, dereceden dolayı vâki' olur.

---------------

9. Paragraf:

Ve teshir iki kısım üzerinedir. Biri müsahhır için murâd olan teshirdir ki, şahs-ı müsahharı teshirinde kâhirdir. Her ne kadar insâniyyette onun misli ise de, seyyidin abdini teshîri gibidir. Ve her ne kadar onun için emsal iseler de, sultan reâyâsını teshiri gibidir. İmdi onları derece ile teshir eyledi. Ve kısm-ı diğer, hâl ile teshirdir. Reayanın meliki teshirleri gibidir ki, onlardan zulmü men' etmekte ve onların himayelerinde ve onlara adâvet eden kimsenin kıtalinde ve onların mallarını ve nefislerini onların üzerine, onun hıfzında, onların emriyle kâimdir. Ve bunun cümlesi reâyâ tarafından hâl ile teshirdir ki, meliklerini bunlarda teshir ederler. Ve hakikatte "teshîr-i mertebe" tesmiye olunur. İmdi mertebe onun üzerine bunlar ile hükmetti. Böyle olunca mülûkten ba'zısı kendi nefsi için sa'y etti; ve onlardan ba'zısı emri arif oldu. Binâenaleyh bildi ki, mertebe ile kendi reâyâsının teshîrindedir. İmdi onların kadrlerini ve haklarını bildi. Böyle olunca Allah Teâlâ, bunun üzerine ona, alâ-mâ hüve-aleyh emr ile olan ulemânın ecrini ücret olarak verdi. Ve Allah Teâlâ ibâdının şuûnunda olduğundan dolayı, bunun misli ecr, Allah üzerine olur. İmdi âlemin küllisi onun üzerine ism-i müsahhar ıtlâkı mümkün olmayan zât-ı Hakk'ı müsahhırdır. Ve Hak Teâlâ كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِى شَاْنٍ (Rahman, 55/29) ya'nî "O her anda bir şe'ndedir" buyurdu (9).

-----------------------

Ya'nî "teshir" iki kısım üzerine vâki' olur: Bir kısmı, teshir eden kimseye isnâd olunan teshirdir ki, kendisine müsahhar ve tâbi' olan şahsı teshirinde kahirdir. Ya'nî bu kısım teshir, teshîr-i kahrîdir. Nitekim bir köle insâniyyette efendisinin ve tebea dahi pâdişahlarının misli iseler de, efendi kölesine ve pâdişâh efrâd-ı tebeasından birisine bir şey emr ve teklif ettiği vakit, onlar cebren ve kahren, kendi, keyf ve irâdelerini terk edip, köle efendisinin ve tebea pâdişâhının irâdesine tâbi ve müsahhar olurlar. Binâenaleyh efendi kölesini ve pâdişâh tebeasını derece ile teshir ederler. Ve teshirin diğer kısmı, hâl ile teshirdir. Bu da tebeanın pâdişâhı teshiri gibidir ki, pâdişâh reayasından, tebasından zulüm ve cevri men'etmek ve onları himaye eylemek ve tebeasına adavet, düşmanlık eden milletler ile harp ve kıtal etmek ve onların mallarını ve canlarını muhafaza eylemek husüslarında tebeasının emriyle kâimdir. 

Bu sayılan emirlerin tümü, reaya tarafından hâl ile teshirdir ki, pâdişâhlarını bu emirlerde teshir ederler. Ve pâdişâh bu hususlarda tebeasının müsahtıarı ve tâbi'idir. Bu hususta padişah tebasının teshiri altındadır. Bu teshir zahirde hâl ile teshir ise de, hakikatte teshîr-i mertebedir; yani hal gibi gözüküyorsa da bu bir mertebedir ve bu mertebe dahi mertebe-i saltanattır. İşte bu mertebe-i saltanat pâdişâhın üzerine zikrolunan emirlerin tümüyle hükm etti. Ve pâdişâh dahi kendi mertebe-i saltanatının icâbına tâbi' ve müsahhar oldu. Bakın biz padişahı amir zannediyoruz ya padişah kendindeki görevi onu teshir etti hükmü altına aldı diyor. 

İmdi pâdişâhlardan ba'zısı kendi nefsi için sa'y etti, çalıştı Ya'nî 'Tebeaının mal ve canları mahfuz olsun ve onların emval ve servetinden istifade edeyim; ve tebeam kuvvetli olsun, onlar vasıtasıyla dahilî ve hârici düşmanlarımdan intikam alayım; ve azîmü'ş şân bir pâdişâh olup kimseler bana mukavemete cesaret edemesin" diyen bir pâdişâh kendi nefsi için çalışır. 

Ve pâdişâhlardan ba'zısı emri arif olarak, kendi mertebesi ile reayasının, kendisine bağlı olan halkın bu teshirinde olduğunu ve binâenaleyh onların kadrlerini ve haklarını bildi. Bu takdirde Allah Teâlâ hazretleri onun bu irfânı üzerine o pâdişâha, hakîkat-i emri arif olan ulemânın ecrini ecr olarak verdi. Bakın tebasını koruyan padişaha ulemanın ecrini verdi diyor. 

Ve Allah Teâlâ ibâdının şuûn ve ef’âlinde ve amellerinin suretlerinde mütecellî olduğu için, onlarda Hakk'ı müşahede eden ve ibâdın zahiri hasebiyle, Hak Teâlâ'nın teshirinde bulunduğunu bilen böyle bir sultân-ı arifin ecri Allah üzerinedir. O kulları Allah’ın zuhur mertebeleri olarak bildiği için halka hizmet Hakk’a hizmettir ifadesine göre Hakk’a hizmet etmiş olur. Zîrâ Allah Teâlâ hazretleri, ibâdının şuûnu ve onların hacetlerinin kazası üzerinedir. 

Bir kimse garaz-ı nefsinden nâşî olmayıp, yani nefsinden meydana gelmeyip, ancak Allah için bununla kâim bulunursa, şübhesiz böyle bir kimsenin ecri Allah üzerine olur. İmdi âlemin küllisi zât-i Hakk'ı müsahhırdır, ya'nî teshir edicidir. Fakat âlem zât-ı Hakk-ı teshir etmekle beraber O'na "Müsahhar", ya'nî 'Tâbi İsmini vermek mümkün değildir. Yani Cenab-ı Hakk bütün alemleri teshir ettiğinde ama bütün alemde de Hakk’ın Zat’ının zuhuru olduğundan ama Allah, Allah’a musahhar oldu diyemeyiz. Yani Allah’a teshir edildi, Allah tesir aldı diyemeyiz. Ve Hak Teâlâ كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِى شَاْنٍ (Rahman, 55/29) ya'nî "O her anda bir şe'ndedir" buyurdu. Bu şân ise, ancak ibâdının şuûnudur. 

Malum olsun ki, diğer fasslarda dahi kirâren beyân buyuruldugu üzere vücûd-ı hakîkî, ancak Hakk'ın vücûd-ı vâhid-i latifinden ibarettir. Yani tek latif vücudundan ibarettir. Bu vücüd-ı latîf-i hakîkî sonsuz esmâsı hasebiyle, merâtib-i kesafete tenezzül edip, suver-i muhtelife ile taayyün ve takayyüd etmiştir, yani kayda girmiştir.

Binâenaleyh ibâdın şuûnunda vücûd ve hakîkat cihetinden mütecellî olan ancak Hak'tır: asla ortada gayr yoktur. Tesmiye-i gayriyyet yani gayriyet diye isimlendirilen onun taayyün ve takayyüdü cihetinden vâki' olur. Gayriyet kayıtlanması cihetinden vaki olur. Ayniyet ve gayrıyet diye Hakk’ın iki oluşumu vardır, biri ayni, Cenab-ı Hakk’ın bir yönüyle ayniyiz, bizler ve bütün alem ve alemde ne varsa, Cenab-ı Hakk’ın aynıyız, ama bir yönüyle de mutlak gayriyiz. Özümüz itibariyle varlığımız kimliğimiz itibariyle O’nun ayniyiz, mahiyeti itibariyle aynıyız ama zuhur ve tecellileri itibariyle de gayriyiz. İşte bu bir yönde teşbih bir yönde de tenzihtir. İkisini birleştirdiğimiz zaman Tevhid, işte gerçek İslamiyet de budur. Bunun hangisini yalnız başına söylediğimizde biz o mertebenin mü’mini olmuş oluruz. 

Hangi peygamberin mertebesi üzere faaliyet gösteriyorsak veya anlayış gösteriyorsak biz o mertebenin mü’miniyiz. Muhammedi olmamız için bu hakikatleri iyice anlamamız gerekmektedir. Ayniyet ve gayriyet nerede Hakk ile birlikteyiz, nerede halk ile birlikteyiz. “Hak” esmasının arasına bir “lam” kondu ancak orada bir noktayı da unutmamamız lazım, “ha”nın üzerine de bir “hı” noktası kondu. Yoksa hâlk dediğimiz zaman berbere dönüşmüş oluyor. Çevremizdekilerin hepsi birer suret her ne kadar özü, mahiyeti itibariyle Hakk iseler de ama taayyün olduklarından yani bir forma girdiklerinden, kayda girdiklerinden hakkın gayrisi olmuş oluyorlar. Çünkü birer isim aldılar, mahlukiyet hükmüne büründüler. Mahluk ismiyle zuhura çıktılar. Ama bunların her birinin zuhura çıkması esma-i ilahiyenin sebebiyle varlığı ile olduğundan esma-ı ilahiye de Zat’ının gayri olmadığından mahiyeti itibariyle her birerlerimiz Hakk’ın aynıyız. Ama zuhurlarımız itibariyle hepimizin kendine ait bir ayrı varlığı vardır.

İşte kim ki bunları böyle idrak etti o Cenab-ı Hakk kendini o varlıklarda böylece saltanatını müşahede etti. Ve Fass-ı İlyâsî'de "Vücûd"un müessir ve müesserün-fih, tesir edilen olmak üzere kısımlarına münkasim olduğu beyân edilmiş idi. Ya'nî ayn-ı vâhide-i Hak bir i'tibâr ile "müessir" ve bir i'tibâr ile "müesserün-fîh"dir. Âlem Hakk'ın zahiri olup müesserün-fihdir; ve Hak ise âlemin bâtını olup müessirdir. Binâenaleyh teshir eden ve teshîr olunan ancak Hakk'ın kendi nefsidir; ve gayr yoktur ki Hak, onun musahharı olsun. Ehlullahtan birine sormuşlar; “Hakka suç isnadından nasıl kurtuldun” diye, bizim aklımıza kolayımıza gelir Hakk’ı suçlayıveririz. Cenab-ı Hakk’ı farkında olmadan suçlayıveririz. 

İşte orada can çekişiyor bu neden böyle oluyor diye. İyi niyetle deriz vah zavallı fakir kalmış, dedik işte Hakk’ı suçladık demektir. Veya şu adama bakın, ne kadar zengin olmuş dedik ve Hakk’ı suçlamış olduk demektir. Bize mi düşmüş onun zengin olması, olmuşsa olmuştur, hakkı suçlamış oluyoruz, biz sanki Hakk’tan daha iyi biliyoruz layık olup olmadığını. Bakın farkında olmadan hemen suçlayıveriyoruz. Ehlullaha sormuşlar dedik “Hakk’a suç isnadından nasıl kurtuldun” diye, o da demiş “mülkünde gayriyi komayarak “demiş. Eğer haklıyı ve haksızı hükmü varsa iki vücut gerektirmektedir, biri haklı biri haksız olması iki vücut gerektirmektedir. Biri haklı biri haksız iki vücut gerektirmekte, mutlak vücut hem de izafi bir vücut değildir. Böyle bir şey de düşünemeyeceğimize göre o zaman Hakk sahibi kim, haksızlık sahibi kimdir.

Mutlak manada gayri yok dersek, aslında yok denen şey yoktur, o zaman mertebeyi kaldırmış oluruz, meratibi sıralamayı kaldırmış oluruz. Ef’al mertebesi itibariyle bu söylediğimiz söz mutlak manada var, gayrılık var yani biz bunları konuşuyoruz, konuşuyoruz da hemen değil seneler lazım bunları iyice anlayabilmek lazımdır. Şimdi gayriyet mutlak manada şeriat mertebesinde vardır. Yani şeriat mertebesi itibariyle hayata bakarken, burada hepimiz birbirimizin gayrıyız mutlak manada gayrıyız. Sen babandan mutlak manada ayrısın hiçbir şeyin birbirine uyuyor mu? İnsan olarak uyuyor, her insan insan olarak uyar, aynı özellikler her birerlerimizde mevcuttur. Bunlar el, ayak, kol, göz, olarak mevcut olan şeyler ama her birerlerimizdeki yapı terkip olarak hiç kimse birbirinin aynı değildir. İşte bu gayriyettir. 

Yani birbirimizden gayriyiz. Ama bütün bu ayrılığı eğer irfan edebiliyorsak daha yukarılara çıkıp da gerçek tevhit ile uğraşabiliyorsak orada bunları topluyoruz. “Hu” ahadiyettir, “Hu” diye bazılarıyla alay ederler, “Hu” ile alay etmek ahadiyet ile alay etmektir. Tabi o mertebede söyleyen kendini tanımadığı için gayriyet söylediğini zannediyor, aslında “Hu”, alay ettiği “Hu” kendi hüviyetini de kendi özünü de kapsamına aldığından kendi kendine inkar ve küfr etmiş oluyor. Kendi kendine hakaret etmiş oluyor farkında olmadan. Böylece de nefsine zulüm ediyor ayrıca. İşte şeriat mertebesinde bunların hepsi yerli yerindedir, ben sana bir tokat attığım zaman veya senin bir malını çaldığım zaman mahkeme bana ceza veriyor, hani hepimiz aynı idik, neden ceza veriyor, bu mertebe itibariyle Cenab-ı Hakk bu mertebenin de hakkını koruyor. Yani kargaşa bir hayat yaşamasına mani oluyor, tebasını koruyan padişah gibi. 

Bütün bu kulların haklarını da yani zuhurlarını ve haklarını da koruyor, kul hakkı neden çok önemlidir, Allah hakkı demiyor da kul hakkı diyor, neden kul hakkı, çünkü her bir kulda bir esma-i ilahiyenin zuhuru vardır. Bizim yaptığımız haksızlık o kulun kendisine değil, bireyler birbirine haksızlık yaptığı zaman o kulun etine kemiğine değil, o kulda zuhura gelen esma-i ilahiyeye haksızlık yapmış oluyor. Dolayısıyla yapılan haksızlık Hakk’a olmuş oluyor. Yani Hakk’ın bir esmasına yapılmış oluyor haksızlık. 

İşte o zaman Cenab-ı Hakk bunu affetmiyor. Yani kendisi affetmiyor, affetmesi için o kullardaki iki ismin birbirinin arasında anlaşmasını istiyor. Helallaşmasını istiyor. İşte gayriyet isimlerin zuhuru olduğundan her ismin de ayrı bir tecellisi olduğundan gayr ortaya çıkmaktadır. Ama dediğimizde bu varlığı böylece tanımaya başladığımızda o zaman anlıyoruz ki özde “Hu” hüviyetimiz var, hüviyetimiz olarak aynıyız, zuhurumuz olarak farklıyız. 

Bunu idrak ettiğimiz zaman kişinin zahirde kavgası da olmuyor, neden, çünkü karşıda karşı olarak görülen kimse esma-i ilahiyeden, kendini esma-i ilahiye sıralamasında görmüş oluyorsun yani o tablonın üstünde birinin ismi Rahman, birinin ismi Kahhar, birinin ismi Cebbar, diğeri Aziz, o tablonun üstünde eşit değerlere sahip bir arkadaşın, bir kardeşin olarak görürüz. Ama o bunun farkında olmadan sana düşman oluyor, olsun ne olacak ki, o olduğu kadar olsun, işte irfan ehlinin kimseye düşmanlığı olmaz, çünkü olamaz. Ama irfan ehline çok kişi düşman olabilir. O kendisi aynı gördüğünden kendisine düşmanlık yapanı dahi düşman görmez. Çünkü orada bir isim tecellisini görür. Cisim görmez, Hakk’ın muradını görür. Hallaç-ı Mansur ne dedi, garibi öldürüyorlar kesiyorlar da ya Rabbi sen onların kusuruna bakma onlar senin şeriatını korumak için yapıyorlar, diye onlara dua ediyor, yani kellesini alanlara dua ile karşılık veriyor. 

Zaten kamil insan aslında Hz. Rasulullah Efendimizin rahmaniyeti üzere geldiğinden herkese Rahman olur yani Rahmet ağırlıklı yaşam yapar gazab ağırlıklı yaşam yapmaz. 

Misâl: İnsanın şahsı ayn-ı vahidedir; yani özdür ve insanın bâtını onun endişesidir; ve zahiri onun cismidir. Yani batını özü ve hakikatidir, zahiri de cismidir. Ve bu cism-i zahirî, endişesiyle müteharriktir. Yani içindeki ruhuyla nuruyla dışındaki cismi hareketlenir. Ve bâtını "Kalk yazı yaz!" demedikçe, zahiri eli kalemi alıp yazı yazmaz. İçeriden bir kalk denecek de ondan sonra kalkacaktır. Binâenaleyh bâtını müessir ve cismi müesserün-fih olmuş olur. Yani batını tesir edici zahiri de tesir edilmiş olan yani hükmü altına girmiş olan olur. Aksi halde başkası düşünülemez zaten, kalemin kendine ait bir varlığı olmuş olsa isyan edebilir yazmam der. 

Ama biz kalem yazdı diye bakıyoruz, aslında kalem yazmadı parmaklar yazdı, parmak da yazmadı aslında kol yazdı, kol da yazmadı bağlı olduğu beden yazdı ama daha arif olan birisi bunların hepsi alet bu aletleri kullanarak yazan kafa yazdı diyor, yani akıl yazdı diyor. İşte akıl müessir ve azaları da müessirin fih yani onda tesiri alandır. Zira bâtını zahirinde te'sîr eder. Maahâzâ gerek müessir ve gerek müesserün-fîh o şahsın ayn-ı vâhidesidir, işte bunun gibi insanın zahiri olan cismi, bâtını olan endîşesinin müsahharı ve tâbi'idir; ve bâtını olan endişesi dahi zahiri olan cisminin müsahharı ve metbû'udur. Şu halde teshîr eden ve teshir olunan, ancak şahsın ayn-ı vâhidesinden ibarettir. Burada gayrin vücûdu yoktur.

-----------------

10. Paragraf: 

İmdi Musa'nın buzağı üzerine taslît olunması gibi, buzağı ashabı hakkında, buzağı üzerine taslît ile tenfize fiil ile Harun'un adem-i kuvvet-i men'i, her bir surette ibâdet olunmak için, vücûdda Allah'tan zahir bir hikmet oldu. Ve her ne kadar bu suret, bundan sonra zail olursa da; ancak onun âbidi indinde ulûhiyyetle mütelebbis olduktan sonra zâhib oldu. Ve bunun için ancak ya ibâdet-i teellüh veyahut ibâdet-i teshîr ile ibadet olunduğu halde, envâ'dan bir nevi' bakî kaldı. Böyle olunca taakkul eden kimse için bu ibâdetten lâbüddür. Halbuki âlemden bir şeye, ancak âbidin indinde rif’atle mütelebbis olduktan ve onun kalbinde bir derece ile zuhurdan sonra ibâdet olundu. Ve bundan dolayı Hak, bize "Refîu'd-derecât" ile mütesemmî oldu; ve "Refîu'd-derece" demedi. Binâenaleyh ayn-ı vahidede derecâtı teksir eyledi. Zîrâ muhakkak Allah Teâlâ derecât-ı kesîre-i muhtelifede ancak kendisine ibâdet olunmasını kaza etti. Şöyle ki her bir derece, bir meclâyı ilâhîyi i'tâ edip onda ibâdet olundu. Ve kendisinde ibâdet olunan a'zam-ı meclâ "hevâ"dır. Nitekim Hak Teâlâ اَفَرَاَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ اِلَهَهُ هَوَيهُ (Câsiye, 45/23) buyurdu. İmdi o, ma'bûdun a'zamıdır. Zîrâ bir şeye ancak onun sebebiyle ibâdet olunur. Halbuki ona, ancak zâtı ile ibâdet olunur. Ve onun hakkında ben derim: (10).

-------------------

Ya'ni Müsâ (a.s.) buzağı üzerine fiilen musallat olup, onu bi'l-ihrâk imha etti. Fakat Hârûn (a.s.), Benî İsrail'i buzağıya tapmaktan kavlen men' etti. Bakın aradaki fark budur diyor. Musa (a.s.) buzağıyı yakarak ortadan kaldırdı, Harun (a.s.) ise sadece sözüyle “yapmayın, etmeyin” diyebildi. Ve Mûsâ (a.s.) gibi, onun üzerine fiil ile musallat olup, buzağıya tapanlar hakkında hükmünü tenfîz etmeğe kadir olmadı. Hükmünü tahakkuk ettirmeye gücü yetmedi. Musa (a.s.) ülü’l azim peygamberlerden olduğundan celalli idi. Kavmi ona ses çıkaramadı. Ama Harun (a.s.) lisanıyla sadece onları men etti buzağıya ibadetten diyor. Musa (a.s.) ise aldı ellerinden, hiçbirinin sözüne bakmadan parçaladı attı. 

 Ve cenâb-ı Harun'un bu husustaki adem-i kudreti. Yani kudretsizmiş gibi gözükmesi Allah Teâlâ'ya her bir surette ibâdet olunmuş olmak için, vücûdda bir hikmet olmak üzere zahir oldu. Harun (a.s.) bunu kavlen söyledi, her bir surette ibadet olunmuş olmak için yani buzağı suretinde de Hakk’a ibadet olunmuş olunmak için, Harun (a.s.) o buzağı heykelini parçalamadı diyor. Yani her bir surette Hakk’a ibadet mümkün ama İslami olarak bizlere hedef gösterildi, o da birlik, tevhid olsun diye Kabe-i Muazzama’ya dönme emri çıktı. Ama 2/115 ayetinde de nereye dönersen Allah’ın vechi oradadır, ibadet edebilirsin diyor. İşte burada her bir yerde de bir suret mevcut olduğundan her bir surete ibadet yapılabilir. 

Nitekim (Sallallahü aleyhi ve sellem) Efendimiz Ve'n-Necm sûre-i şerîfesini tilâvet buyurdukları sırada, lisân-ı saadetlerinden “telekel araniki ve en şefeatihine letaricy” kelâmı sâdır olmakla orada hazır olan put-perestân-ı Kureyş: "Muhammed (s.a.v.) bizim putlarımızı da medhetti" deyip, süre-i şerîfenin sonundaki secde âyeti okununca mü'minîn ile beraber secdeye vardılar. Bu ihtilaflı bir konudur şeriat ehli buna “beranik” olayı diyorlar, şeriat ehli bunu kabul etmiyorlar, bazıları da istismar ediyorlar “şeytan geldi vahyin arasına vehim karıştı“ gibi bu hadiseyi de delil göstererek işleri karıştırmaya kalkıyorlar. Fakat Efendimiz’in (s.a.v.) mübarek lisanından çıkan her türlü mana, her türlü kelam mutlaka bir esasa dayanmaktadır. O zaman secdeye vardılar yani ilahlarımızı da medh etti gibi, işte Musa (a.s.), Harun (a.s.) ile ilgisi buzağı üzerinde onun için buraya almışlar. Efendimizin (a.s.v.) lisanından başka yerlerde böyle bir lisan çıkmış değildir. Burada neden çıkıyor, burada o anda (a.s.v.) Efendimiz üzerinde ağırlıklı olan gerçek tevhid anlayışıdır. Yani tenzihi ve teşbihi birleştiren her mertebenin hakkını veren bir tevhid anlayışı ağırlıktadır. Yoksa (a.s.v.) Efendimizin ağırlıklı yaşantısı zahir itibariyle görünüşte şeriat mertebesidir. Bu tür şeyleri Kur’an-ı Kerim’de çok hassas noktalarda söyledi, yani mutlak tevhidi hakikatleri hassas noktalarda söyledi. Ya da işte o ayet-i kerime ile birlikte فَاَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَم وَجْهُ اللَّهِ 2/115 ayetinin bir başka açılımı var burada. Nereye bakarsanız Allah’ın vechi oradadır diyor. İşte burada da ilahlardan bahsediyor. 

Ve Hz, Mevlânâ (r.a.) Mesnevî-i Şerif de bu ma'nâyı beyânen buyururlar. 

Mesnevi Tercüme: "Putu medh etmek avamın tuzağı içindir. Yani avam bu işi anlayamaz diyor. Neden çünkü puttaki hakikati irfan ehli ancak anlayabilir, tevhid ehli olan ancak anlayabilir diyor. Bütün alemde gördüğümüz her şey Hakk’ın zuhurundan başka bir şey değildir, putlar da Hakk’ın zuhurundan başka bir şey değildir, dolayısıyla irfaniyet yönüyle onlara bakmak ibadet değil de irfaniyet yönüyle onlara bakmak, onların hakikatini idrak etmek demek olmaktadır. Ama tabi her abidin, her ibadetin bir kemal yüzlere yönelinmesi gerektiğinden, son emredilen yönelinecek kemal zuhur Kabe-i Muazzama’dır. 

Dolayısıyla İslami birliğin olması için herkes oraya yönelmektedir. Ama özel olarak kişi herhangi bir şekilde olur da kıbleyi bulamadı, nereye dönerse dönsün, ne istikamette olursa olsun kıldığı namaz namazdır. Yalnız o karşısındaki şeye mutlak bir vasıf vermeden sadece oraya hasretmeden yani işte Rab budur diye sadece oraya has etmeden onunla birlikte bütün alemde yaygındır diye genelleştirerek ibadetini yapması kendisine bir zarar vermez. Gerçi o ibâdet olunan suret, zâhib ve zail olur. Fakat o suret ancak ona ibâdet eden kulun indinde ulûhiyyetle mütelebbis olduktan sonra zail olur. Ve nitekim buzağının sureti. İsrail oğullarından ona tapanların indinde, ulûhiyyetle mütelebbis olduktan sonra, Mûsa (a.s.) tarafından ihrâk edilmek suretiyle zail ve zâhib oldu. Yani iki peygamber kardeşin baktıkları yerler gerçekçi ama değişik mertebeler itibariyle, yani Harun (a.s.) sadece lisanıyla “tapmayın” dedi, Musa (a.s.) da hem “tapmayın” dedi hem de ihraç etti. Zaten bir müddet sonra yani Musa (a.s.) onu parçalamasaydı kendiliğinden zaman içinde bozulacaktı. 

İmdi Hakk-ı mutlakın zât-ı vahidi, letafet mertebesinden kesafet mertebesine tenezzül edip, esması hasebiyle ulvî ve süfli suretlerlerin tamamı zahir olduğu cihetle, Allah Teâlâ'ya âlemdeki suretlerden her bir surette ibâdet olunmak lâzım geldiği için, mahlûkatın her çeşidinden ibâdet olunmayan bir mahlûk kalmadı. Binâenaleyh putperestlerin ağaca ve taşa ve güneşe ve aya ve yıldızlara ve hayvanâta ve buzağı gibi suretlere tapmaları gibi, ona ya ilahlamak suretiyle ibâdet olundu; veyahut halkın mallara ve makam ve rütbelere tapmaları gibi, zorla ibâdet ile ibâdet olundu. 

 Şu kadar var ki, ibadet-i teshire ibadet tesmiye etmek halk indinde âdet olmadı. Şimdi bir varlık, bir varlığa muhabbet duyduğu zaman onun duyduğu muhabbet ne suret ve şekilde olursa olsun ona ibadeti hükmündedir. Çünkü ona boyun eğmesi hükmündedir. İşte halk bu türlü ibadete adet olarak ibadet demedi. Yani ibadet olduğunu bilemedi. Ama bu da bir ibadettir. Mevki ve memuriyet gibi bunlara tapmaları ibadet-i teşhir ile ibadet olundu. Yani onu keyfiye altına alarak ona ibadet etmiş oldu. Tesir altına alınan, alana ibadet etmiş oldu. İsterse fiili olarak namazın rükünleri gibi rükün yapmamış olsun, gönlündeki muhabbet onun ibadetidir. Hani اَلَّذِينَ هُمْ عَنْ صَلاتِهِمْ سَاهُونَ 107/5 “onlar namazdadırlar ama namazdan uzaktadırlar” diyor ya, çünkü gerçek ibadet özdeki muhabbettir. O zaman bizim hem suretimizin hem de siretimizin aynı anda orada olması gerekiyor. Yoksa fiziki olarak Hakkın önünde duruyor işte aklımız başka yerlerde o Sure-i Şerifte فَوَيْلٌ لِلْمُصَلِّينَ 107/4 yazıklar olsun ki o namaz kılmaktadır ki aklı başka yerlerdedir. Nerededir, neyi seviyorsa oradadır, işte bakın iki ibadet şekli vardır orada o zaman iki değişik yere o zaman da melaike-i kiram şaşırıyor, bakın suret olarak Hakk’ın indinde duruyor Kabe-i Muazzama’ya dönmüş, gereken fiili rükünleri yapıyoruz, ama diğer taraftan içimizdeki yön muhabbet ettiğimiz şey belki arka tarafta belki yan tarafta belki ön tarafta عَنْ صَلاتِهِمْ سَاهُونَ 107/5 Onlar namazdan uzaklaşmışlardır. Yazıklar olsun o kimselere ki. Kabe’de bile o secdeyi yaparken aklından memleketteki torununu düşünüyor veya acaba çocuklar tarlayı sürdü mü, hasadı yaptı mı diye düşünüyor. İşte bakın vücut orada Mekke-i Mükerrem’e de ama kendisi memleketinde. İşte burada ne oluyor şimdi, hangisine melaike-i kiram hangisine yönelecek suretindekine mi, batınındakine mi yönelecek. 

İşte biz burada ibadet-i teshir yapıyoruz, ibadet-i fiiliye yani fizik olarak durduğumuzda ibadet-i fiiliye ama içimizdeki düşünceler ile başka tarafa yönelmemiz ibadet-i teshir oluyor. Yani bizi o sevdiğimiz şeyler tesir ediyor ve tesiri altına alıyor. Aynı zamanda bize hakim olmuş oluyor. Namazda böyle ise namaz dışında nasıl olur bizi ne kadar tesiri altına alır. Bir günde toplam bir saat Hakk’ın huzurunda duruyorsak suret olarak 24 saat o ibadet bizi tesir altına almış oluyor. Halk arasında işimize gelmediği işin bu ibadet-i teshire ibadet denmedi. 

Yoksa bir kimsenin kalbinde, hangi şeyin muhabbet ve saltanatı zahir olmuş ise, o kimse o şeyin kuludur. Meselâ, kalbi mal muhabbetiyle müsahhar olan "abdü'î-mâl" ve muhabbet-i makam ile müsahhar olan "abdü'l makam " ve kadın muhabbeti ile müsahhar olan "abdü'n-nisâ" ve nefsinin muhabbeti gâlib olan "abdü'n-nefs" ve muhabbet-i küffâr gâlib olan "abdü'l-kefere"dir. Ve her bir kul kendi ma'bûduyla beraberdir. Nitekim hadîs-i şerifte ya'nî "Kişi sevdiği ile beraberdir" buyurulur. İmdi her surette Hakk'ı taakkul, akleden ve fehm eden, idrak eden kimse için, Hakk'ın her bir surette ya ibâdet-i teellüh, ilahlaştırma veya ibâdet-i teshir, sihir ile ma'bûd olması ve ona o suretlerde ibâdet olunması lâzımdır. Teshir; bir şeyin muhabbeti ile sihir altına girmesidir.

Zîrâ teshir ve tesahhür, mevcudatın mertebelerinin tümü arasında vâkı'dir. Yani tesir etme ve tesir altına girme bütün mevcudatın arasında vardır. Ve mevcudat ve belki Hak ile halk arasındaki irtibat, ancak bu teshir ve tesahhür sebebiyledir. Çünkü bağlanmak, bağlantı kurmak için düşünmek lâzımdır. Ve iftikar, yani fikirlenmek ise, teshir ve tesahhürü gerektirir. Yani düşünce herhangi bir şeyi tesir etme ve tesirinde kalmak içindir. Halbuki suver-i âlemden olan bir şeye, ancak o şey, âbidînin, yöneldiği indinde rifat ile mûtelebbis, ve onun kalbinde bir derece ile zuhurdan sonra ibâdet olundu. 

Zira her derecede zahir olan ibadet edilenin bir şeyin kulu vardır. Ve o derecede hakikat üzere ibadet edilen olan ise, ancak Hak'tır. Binâenaleyh o derecede olan kulun indinde Hak yüksek ve büyük vasıflandıktan sonra kul, o şeye ibâdet eder. İşte âlemdeki suretlerde kendisine ibâdet olunan eşyanın her birisi, ona tapan kimsenin kalbinde yükseklik, büyüklükle vasıflanmış olup, bir derece ile zuhurdan sonra, ibâdet' olunduğu için Sûre-i Mü'min'de vâki' olan رَفِيعُ الدَّرَجَاتِ ذُو الْعَرْشِ يُلْقِى الرُّوحَ مِنْ اَمْرِهِ عَلَى مَنْ يَشَاۤءُ مِنْ عِبَادِهِ (Mü'mm. 40/15) Ayet-i kerîmesinde, Hak Teâlâ zât-ı azîmü'şşânını "Refiu'd-derecât (dereceleri yükselten)" olarak bildirdi; ve "Refiu'd-derece (dereceleri atma)" demedi. Bir derecede sadece yüksek demedi, derecatları çoğalttı. 

Binâenaleyh Allah Teâlâ kendi vücûdu olan ayn-ı vâhidede, derecâtı teksir etti, yani çoğalttı; ve büyük derecelere mahsûs kıldı. Eğer "Refîu'd-derece" yüksek derece bir derece buyurmuş olsa idi, rifati bir dereceye tahsis buyurmuş olurdu. Halbuki hakîkat-ı hâl rifatin yani yüksekliğin derecâta mahsûs olmasıdır. Çünkü muhakkak Allah Teâlâ, derecât-i kesîre-i muhtelifede, kendisinden gayri bir şeye ibâdet olunmamasına hükmetti. O vechile ki her bir derece bir meclâyı ilâhîyi iktizâ etti; ve Hakk'a o derecede ibâdet olundu.

 Ve kendisinde Hakk'a ibâdet olunan meclânın yani zuhur yerlerinin en büyüğü ve a'lâsı "hevâ"dır, ya'nî istek ve hâhiştir, arzudur. Nitekim Hak Teâlâ Sûre-i Câsiye'de اَفَرَاَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ اِلَهَهُ هَوَيهُ (Câsiye. 45/23) ya'nî "Hevâsını kendisine ilâh ittihâz eden kimseye nazar eder misin?" buyurdu. Bu ayet ebu cehil ve ebu leheb gibi kimseler içindir, ama genelde bu herkes üzerinde geçerlidir. 

Böyle olunca "hevâ" ibadet edilenin en büyüğüdür. Zîrâ bir şeye ancak hevâ sebebiyle ibâdet olunur, Zîrâ kulun kalbinde meyl ve muhabbet olmadıkça, o kul, ibâdet ettiği şeye teveccüh etmez. İşte oradaki ibadet her ne kadar Rahmani olarak düşünüyorsak da aslında “heva”dır. İşte o heva ile başlayan ibadet eğer gerçek bir eğitim ile devam ederse o zaman işte gerçek ibadete dönüşür. Hevadan çıkıp idrake akla dönüyor. Ama başlangıcın hepsi heva ile olmaktadır. 

Halbuki hevâya, yine kendi zâtı, ya'nî nefs-i hevâ ile ibâdet olunur. Binâenaleyh suver-i âlemdeki suretlerden herhangi bir surete, ister ibâdet-i teellüh ve ister ibâdet-i teshir ile ibâdet olunsun, sebebi "hevâ"dır. Şu halde hevanın yine kendi zâtı ile kendine ibâdet olunur. Hevanın bir sureti olmadığından her şeyi kapsamına alabiliyor. Heva edeni her surette yönlendirebiliyor. Hevanın kendisi ile hevaya ibadet olunur. Şimdi heva diye bir şey bizi bir tarafa yönlendiriyor, bir ağaç, vs. aslında onların da hepsi hevadır, ama diğerleri isimlenmiş hevadır, o genel olan heva isimlendirilmiş, işte heva hevaya ibadet etmiş oluyor. 

 Şu kadar ki hevâ, sureti olmayan ma'nâ olduğu için bâtındır: onun "ayn"ı zahir değildir; yani onun ayanı, özü, hakikati zahir değildir, ancak mabutlarla zahir olur, hangi mabud şeklinde ise onun sureti ile zahir olur. Ve hevâ hakkında ben böyle derim:

------------------

11. Paragraf:

Şiir: Hevâ hakkı için, muhakkak hevâ, sebeb-i hevâdır. İmdi eğer kalbde hevâ olmasa idi, hevâya ibâdet olunmaz idi (11).

-----------------

Ma'lûm olsun ki. Hak Teâlâ hazretleri hadîs-i kudsîde …. ya'nî "Ben bir gizli hazîne idim. Bilinmeme muhabbet ettim" buyurmuştur. Şu halde cemî'-i mertebelerde ve o mertebelerin mazharlarında, zahirinde zuhûr-ı Hakk'a sebep olan ahadî sevgi olmuş olur. Yani her mertebede zuhur eden mazharlarda bir muhabbet hasıl olmuş olur. Bütün varlıklarda toplu olan bu muhabbet zahir olmuş olur. Ve bu muhabbet, küllî-i ilâhîdir sevgidir. Külli olan ilahi muhabbettir. 

Ve onun mazharının her birerlerinde zahir olan muhabbet ise, muhabbet-i cüz'îdir. Ve bu cüz'î sevginin sebebi ise, o külli sevgidir. Bizim kerih gördüğümüz maddeler içinde bile yaşayan bakteriler, böcekler var onlar o maddeye muhabbet etmekte, ibadet etmektedirler. İşte Hubb-u külli ilahi dediği budur. Yani ilahi muhabbet vardır, bizim nefsimize göre kerih gördüğümüz şeyler dahi bir başkasının muhabbeti için zuhura getirilmiştir. Tezek böcekleri vardır, sığırların gübresi içinde yaşarlar, yani bize ters gelen bazı şeyler bu terslikler zuhurlara göredir ama aslında hiçbir şeyin kendi varlığında tersliği yoktur. Kendi varlığında zuhura gelen her bir şey kendi kemalatı üzerindedir. Başkasına göre kemalat anlayışı değişmektedir. 

Mesela bir kaplumbağanın koşması, en hızlı gitmesi onun kemalatıdır, ondan tavşan gibi koşmasını bekleyemeyiz. Kaplumbağanın tavşana göre yarışta geri kalması onun kemalde olmadığından değildir. Kaplumbağayı kaplumbağalar arasında değerlendirmemiz gerekir. Tavşanı da tavşanlar arasında değerlendirmemiz gerekir. Yani her varlık kendi kemalatı üzerinde mutlak kemal üzeredir, hem de her varlık kendi mutlak hubbu üzeredir. Nerede zuhur etmişse orada yüksek derecede muhabbetle zuhur etmiştir. Yani içinde o muhabbet var o muhabbet de dışına vurduğundan dışındaki şekli, rengi, kokusu kendisinden istifade edilen özelliği dolayısıyla da o sevilmektedir, odun alıyoruz, kuru odun neden alıyoruz kuru odunu işte ona olan muhabbetimizden, soğukta işe yaramaz gibi görünen odun parçası işte bizim ona muhabbetimiz o kadar çok oluyor ki çünkü bizi soğuktan o koruyacak, işte bizim ona olan muhabbetimiz aslında onun içinde bulunan muhabbetin zuhura çıkmasından yani yansımasından biz ona muhabbet ediyoruz.

Evvela bütün varlığın içerisinde özünde muhabbet var, işte o muhabbet hayat bulması ile zuhura çıkıyor ve kendi programını ortaya getiriyor. Dolayısıyla içindeki muhabbet dışına vurmuş oluyor. İşte oradan da bize yansımış oluyor. Şimdi bu muhabbetin bir de zıddı vardır, bir de düşmanlık var, her varlıkta Hakk’ın zuhuru vardır ama birilerde düşman oluyor, işte o düşmanlık dahi o muhabbetin karşıtı olan şeyden gelmektedir. Yani bizim düşmanlık dediğimiz, kötü olarak baktığımız şey, muhabbetin esma mütekabilitesi. Yani Cenab-ı Hakk’ın zıt isimleri ile zuhura gelmesinden bu alem meydana geliyor, işte bizde o duygusallık, o zıtlaşmanın neticesinde yine muhabbetten ortaya geliyor. 

Cenab-ı Hakk’ın bütün varlıkları muhabbet üzere halk etmesi, bazı yerde bazılarına muhabbet, nefret gibi gözüküyor ama nefret gibi olan şey de bir başkasının muhabbeti olduğundan karşı tarafa nefret hükmünde geliyor. Tam zıddı da diğer tarafta ona nefret hükmünde geliyor. Yoksa hepsi muhabbetten kaynaklanıyor. Diyelim ki bir kişinin bir kişiye muhabbeti var, diğer kişinin de başka birine muhabbeti var, işte o her iki kişi farkında olmadan değişik yerleri olan muhabbetleri kendilerini karşı tarafa zıtlaşmasıyla ortaya getiriyor. 

Yani şiddetli muhabbet, şiddetli düşmanlığı ortaya getiriyor. Tabi ki bunlar kontrolsüz olanlardır. Kontrollü olan muhabbetler var ki onlar düşmanlık ortaya getirmez. O daha geniş kapsamlı olan ihatalı İnsan-ı Kamil’in işidir düşüncesidir. Bütün zıtları topladığından orada zıtlaşma olmaz. Biz bireylerden bahsediyoruz. Nefret dahi o sevgiden kaynaklanmaktadır. Sevgiyi yanlış yönde kullanmaktan kaynaklanıyor. Bütün bu alemde külli bir muhabbet var, toplu olarak ve bireylerde, cüzlerde, zuhurda, mezahirde zuhura gelen her bir varlıktaki görüntüsü cüzzi yani kısım kısımdır. Ama bu parçalanır bölünür değildir. 

Bu cüzzi olan muhabbetin sebebi külli muhabbettir çünkü külden doğmuştur ve eğer bu hubbul külli ilahi insanın kalbinde ve batınında onunla birlikte olmamış olsaydı mertebe-i nefste zahir olan hevaya ibadet olunmazdı. Ve eğer bu küllî-i ilâhî sevgi, insanın kalbinde ve bâtınında onunla birlikte olmasa idi, nefs mertebesinde zahir olan hevâya ibâdet olunmaz idi. Demek ki hevanın mertebesi nefs imiş. Çünkü nefs mertebesinde zahir olan hevâ, kalb mertebesinde ve bâtında olan hevanın aynıdır, Gayriyyetleri ancak mertebe ihtilafı itibariyledir. Yani ayrı olmaları mertebenin ihtilafı sebebiyledir.

Ma'nânın harflere ve lisana bağlantısı gibi. Onun için Hz. Şeyh-i Ekber (r.a.) hubb-i ilâhîye kasem edip "Hakk'ın bütün sevgisi olan hevâ, hevâ-yı cüz'înin sebebidir. Ve eğer hevâ-yı ilâhî kalbde olmasa idi. Mezharlarda zahir olan hevâya ibâdet olunmaz idi" buyururlar. Eğer insanların da kalbinde o heva ve o muhabbetten bir şey olmasa idi, dışarıdaki görünen şeylere muhabbet etmesi mümkün olmaz idi. Dışarıdaki muhabbet ile içerideki muhabbet batındaki muhabbet birleştiği zaman ancak peşinden koşma ortaya geliyor. Ve yine Hz. Şeyh-i Ekber Fütûhât-ı Mekkiyye'de buyururlar ki: "Ba'zı mükâşefâtta, hevayı, ulûhiyyetle zahir, kendi arşı üzerinde kâid ve onun cemî'-i âbidleri onu ihata edip indinde vâkıf oldukları halde müşahede ettim. 

Ve ben suver-i kevniyyede yani bütün bu suret aleminde o hevâdan a'zam bir ma'bûd müşahede etmedim," yani o hevadan daha büyük bir ibadet edilen varlık yahut oluşum makam görmedim, demiş Fütuhat-ı Mekkiye’de.

------------------

12. Paragraf:

Allah'ın eşyaya olan ilmini görmez misin? Ne ekmeldir Allah Teâlâ, hevasına ibâdet eden ve onu ilâh ittihâz eden kimse hakkında, ilmi nasıl tetmîm eyledi. Binâenaleyh وَاَضَلَّهُ اللَّهُ عَلَى عِلْمٍ (Câsiye. 45/23) ya'nî "Allah Teâlâ onu ilim üzere ıdlâl etti" buyurdu; halbuki dalalet "hayret”tir. Ve tetmîm ve tekmil budur. Beyânı budur ki: Vaktaki Hak gördü ki, âbid, ancak kendi hevâsına ve hevâsının tâatına inkıyadı sebebiyle ibâdet etti; o şeyde ki o ona, hevâya ibâdet eden eşhasın ibâdetinden olduğu halde, onunla emreder. Hattâ onun Allah'a ibâdeti dahi kezâlik hevadan oldu; zîrâ onun için bu cenâb-ı mukaddeste hevâ- ki onun muhabbeti ile olan irâdedir- olmasa idi, Allah'a ibâdet etmez ve O'nu gayr üzere ihtiyar eylemezdi. Ve keza suver-i âlemden bir surete ibâdet edip onu ilah ittihaz eden kimse, onu ancak hevâ ile ilâh ittihâz etti. Böyle olunca âbid kendi hevâsının taht-ı saltanatında zail değildir. Ondan sonra vaktaki Hak Teâlâ gördü ki, ma'bûdât âbidlerde tenevvü' eder; imdi bir emre âbid olan onun gayrisine tapan kimseyi tekfir eder. Ve indinde ednâ ıttıla' hâsıl olan âbid, hevânın ittihadından ve belki hevânın ahadiyyetinden nâşî hayrete düşer. Zîrâ o her bir âbidde ayn-ı vahidedir. Binâenaleyh Allah Teâlâ onu ıdlâl eyledi. Ya'nî her bir âbidin ancak kendi hevâsına ibâdet etmesi ve ister emri meşru'a müsadif olsun ister müsadif olmasın, ubûdiyyette ancak kendi hevâsı, ale's-seviyye onu isti'mâl eylemesi ile, ilm üzere hayrete düşürdü (12).

-----------------------

Fass-ı Lokmânî'de îzâh olunduğu üzere "ma'lûm", "şey"den daha umumidir; ve "şey"in ilk mertebesi "ma'lûm'un ikinci mertebesinden başlar; ve "şey"in ikinci mertebesi, âlem-i kesif-i şehâdettir. Binâenaleyh Hakk'ın eşyaya olan ilmi, ilm-i esmâî ve sıfâtîdir ki, bunun tafsîli dahi emsile îrâdı suretiyle Faas-ı Şîsi'de mürur etti. Yani “şey” esma ve Ssıfat ilminin zuhurudur. Yani kesrettir, malumun ikinci mertebesidir. İmdi Allah'ın eşyaya olan ilm-i tafsîlîsini görmez misin? O ilim, ne ekmel, ne kamil bir ilimdir! Ve Allah Teâlâ, hevâsına ibâdet eden ve hevasını ilâh kabul eden kimse hakkında ilmi nasıl tamamladı? Ve bu tetmîme işâreten وَاَضَلَّهُ اللَّهُ عَلَى عِلْمٍ (Câsiye. 45/23) buyurdu. Halbuki dalâlet, "hayrettir. Ve hevâsına ibâdet eden ve onu ilâh ittihâz eden kimse hakkında ilmin tamamı ve tekmili dalâlet olan "hayret" iledir. Ve ilmin "hayret" ile tamamlanması şu vechiledir ki: Vaktaki Hak Teâlâ vûcûd-i tafsîlîde gördü ki, yani bütün bu alemler vücuda geldikten sonra, insanlar yaşamaya başladıktan sonra, tatbikat başladıktan sonra yani insani yaşam tatbikatı dünyada başladıktan sonra insanlar yok iken mükevvenat kendi varlığında dönmekte idi. 

Tefekkür ile ilgili bir şey yok idi, Allah bilinci hakkında da bir şey yoktu, her varlık Hakk’ı biliyordu ama kendi cüzzi muhiti kadar yani kendi anlayışı kadar biliyordu, kendi varlığı itibariyle Hakk’a zikirlerini, tesbihlerini yapıyorlardı ama bu şuurla yapılan bir teşbih, zikir değildi. Ne zaman Âdem (a.s.) varlığında insanları halk etti, insanlar tafsil aleminde faaliyete geçtiği zaman gördü ki abid, hevaya ibâdet eden eşhasın ibâdeti cinsinden olarak içinden gelen hevâsının emriyle ibâdet ettiği şeyde, ancak kendi hevâsına ve hevâsının tâatına inkıyadı, boyun eğmesi sebebiyle ibâdet etti. Yani hevasının taatına itaatına boyun eğmesiyle ibadet etti.

Hattâ kulun Allah'a ibâdeti bile, kezâlik, böylece hevâdan neş'et etti, meydana geldi. Zîrâ kulun nârdan necata veya ihrâz-ı derecâta veyahut kemâlât-ı nefsiyyeye veya Hakk'ın sıfatına veyahut zâtına muhabbeti gibi bir muhabbet ile irâdeden ibaret olan hevâsı, o cenâb-i mukaddes-i ilâhîde vâki' olmasa idi, Allah Teâlâ'ya ibâdet etmez ve Hakkı "gayr" ta'bîr olunan mazharlar üzerine tercih eylemez idi. Her varlık hevası sayesinde ibadetine başlıyor, mertebelerden geçe geçe kendi hevasını terk etmiş oluyor, Rabbına bu sefer hakikati itibariyle yönelmiş oluyor. Ancak bu da irfaniyet yoluyla mümkün olabiliyor. Bakın şu gerçek çıkıyor ortaya; irfan ehli olmayan mutlaka hevasına ibadet eder. 

İrfan ehlinin dışında kimsenin bu hevadan kurtulması mümkün değildir. Çünkü en büyük ilah hevadır. Abidin Allah’a ibadeti bile hevadan meydana geldi. Yani o ibadet etmeye çalışan abid, zaten bütün varlık abiddir. İşte o ibadet etmeye çalışan abid bile o ibadet etmeye çalışması hevadan kaynaklanmaktadır. Hevası onu harekete geçirmektedir. Ama işte bu heva eğer ilimsiz bırakılırsa kendi haline başı boş hayal ve zannın hükmü altına verilirse o kişinin kurtuluşu çok zordur. Tabi ki o da başka bir kemalattır. 

Abidin dereceleri kazanması yahut kemalat-ı nefsiyeye ve Hakk’ın sıfatına evvela nardan necata kurtulması sonra nefsinin kemalatına sonra Hakk’ın sıfatına Zat’ına muhabbeti gibi muhabbet ile iradeden ibaret olan hevası o cenab-ı mukaddesi ilahide vasi olmasa idi yani bu irade hevadan meydana gelen bu irade bu arzusu olmasa idi Allah Teala’ya ibadet etmez, Hakk gayr tabir olunan mezahir üzerine tercih eylemez idi. Ve keza mâsivâ-yı Hak i'tibâr olunan âlemdeki suretlerde bir surete ibâdet edip, onu ilâh kabul eden kimse dahi, o sureti, ancak hevâ ile ilâh kabul eyledi. Şu halde kul, dâima hevasının saltanatı tahtında mahkûmdur.

Her neye ibâdet ederse etsin mutlaka hevâsı sebebiyle ibâdet eder. Bu görüşten sonra, vaktaki Hak Teâlâ, ma'bûdâtta kulların mütennevi' olduğunu gördü, yani nevilendiğini gördü, çeşitlendiğini çoğaldığını gördü, böyle olunca, emirlerden bir emre ibâdet eden her bir kul, kendisinin ibâdet ettiği emirden gayrı bir emre ibâdet eden kimseyi tekfir ve inkâr eyler. Mesela müslim nasraniyi, Nasrani de müslimi ve güneşe tapan hayvana tapanı vb inkar eder. Herkes kendi hevasının Hakk olduğunu düşünür diğerlerini de inkar eder. Bu hal ibadet-i teellühte böyle olduğu gibi ibadet-i teshirde dahi böyledir. Yani zahirdeki ibadette böyle olduğu gibi batındaki ibadette de böyledir. Mesela “abdül-mâl”, “abdül-câh”ın revişini ve tarz-ı hayatını inkar eder. Yani mal sahibi makam sahibinin halini inkar eder, küçük görür. 

Nitekim ticâret ehli, devlet memurunun hâlini beğenmez, Ve indinde ednâ yani düşük ıttıla' ve tenebbüh hâsıl olan kul ise, hevanın bilcümle kullarda müttenid olmasından ve belki hevanın ahadiyyetinden nâşî, ma'bûdât arasından bir ma'bûdu intihâb edip, onu ibâdete tahsis edemediği cihetle, bu çeşit çeşit ma'bûdât arasında hayrete düşer. Abid hayalen bir Rab peşinde koşmakta, işte diğer putperestler gibi putlara tapanlar da hevasından o tahsis ettiği varlıkta tapma adet olmasına hayrete düşer diyor yani bunlara nasıl ibadet eder halbuki kendisi de aynı şeyi yapmakta, farkında değildir. İşte diğeri teellüm olarak yani zahirde ibadet eden diğeri de batında teshirde ibadet edendir. İkisi de ayrı makama ibadet ettiğinden birbirlerine zıt düşer, hayrete düşer, nasıl bu taşa toprağa hayvana ibadet eder diye. O da diyor hayalinde ver ettiği Rabbına ibadet ediyor diyor. 

Çünkü her bir kul hevasına tapar; ve "hevâ" kulların cümlesinde ayn-ı vahidedir. Tek hevadır. İşte Hak Teâlâ vücûd-ı tafsîlîde bu hallerin böyle olduğunu gördüğü ve ilm-i ihtibârî ile bildiği için, kendinde azıcık ıttıla' hâsıl olan kulu saptırdı. Ya'nî o kulu, ilm üzere hayrete düşürdü. Zîrâ o kul bildi ki her bir kul ancak kendi hevasına ibâdet eder. Ve ubûdiyyete o kulu kullanan ancak kendi hevâsıdır. Onun bu hevâsı ister emr-i meşrü'a müsadif olsun, ister olmasın müsavidir. Meselâ ibâdet-i teshirde bir kimse "abdü'n-nisâ (kadın kulu)" olur; onun bu hevâsı kendisini nikâh ile dört kadın almağa veyahut müteaddid câriye alıp istimtâ'a sevk eder.

 Bu ise emr-i meşrü'dur. Binâenaleyh onun hevâsı emr-i meşrû'a müsadif olur. Ve bir diğeri "abdü'n-nisâ" olur. Fakat gayrın taht-ı nikâhında veya taht-ı temellükünde bulunan hür kadınlar ve cariyelerle faydalanmaya meyl eder ki, bu hal zina olduğu için, o kulun hevâsı emr-i gayr-i meşrû'a rastlayan olur. Fakat her iki surette de o kulları ale's-seviyye kendi hevaları isti'mâl etmiştir, kendi hevaları kullanmış olur.

------------------

13. Paragraf:

Ve ârif-i mükemmel, kendisine ibâdet olunan her bir ma'büdu, Hak için meclâ gören kimsedir. Ve bunun için onların kâffesî taş, ya ağaç, ya hayvan, ya insan, yahut yıldız, ya melik ism-i hâssı ile beraber onu "ilâh" tesmiye ettiler. Bu, onun hakkında ism-i şahsiyyettir. Ve ulûhiyyet bir mertebedir ki, âbid onun için kendi mabudunun mertebesi olduğunu tahayyül eder. Halbuki o, bu meclâ-yı muhtassta bu ma'bûd üzere mu'tekif olan bu âbid-i hâssın basarı için hakikat üzere Hakk'ın meclâsıdır. Ve bunun için, arif olan ba'zı kimse, makâle-i cehalet bulunan مَانَعْبُدُهُمْ اِلالِيُقَرِّبُونَاۤ اِلَى اللَّهِ زُلْفَى (Zü-mer, 39/3) ya'nî "Biz putlara ancak, bizi Hakk'a takrîb etmeleri için ibâdet ediyoruz" dediler. Maahâzâ onlara "âlihe" tesmiye ettiler. Hattâ اَجَعَلَ الاَلِهَةَ اِلَهًا وَاحِدًا اِنَّ هَذَا لَشَىْءٌ عُجَابٌ (Sâd, 38/5) ya'nî "Muhammed (a.s.) bu ilâhları ilâh-ı vâhid mi yaptı? Muhakkak bu acîb şeydir!" dediler. İmdi onlar onu inkâr etmediler. Belki ondan müteaccib oldular. Zîrâ onlar kesret-i suver ile ve ulûhiyyetin o suvere nisbeti ile vâkıf oldular. Binâen­aleyh Resul geldi ve onları onların -bu suretlerin- hicâre olduğuna ilimlerinden nâşî مَانَعْبُدُهُمْ اِلالِيُقَرِّبُونَاۤ اِلَى اللَّهِ زُلْفَى (Zümer, 39/3) kavillerinde i'tikâd ettikleri ve indlerinde isbât eyledikleri ve onların şehâdetleriyle bilinen ve meşhûd olmayan ilâh-ı vahide da'vet etti; ve bundan dolayı قُلْ سَمُّوهُمْ (Ra'd. 13/33) ya'nî "Onları isimleriyle zik­redin!" kavliyle onları ibâdetlerinden men'de, onların üzerine hüccet kâim oldu. Binâenaleyh onlar o suveri, ancak hakîkaten onlara mahsûs olduğunu bildikleri o esma ile tesmiye ederler (13).

----------------------

Ya'nî mükemel olan arif o kimsedir ki, gerek ibâdet-i teellüh ve gerek ibâdet-i teshir ile ibâdet olunan her bir ma'bûdu, Hakk'ın esma ve sıfatının zahir olduğu birer meclâ ve mazhar görür. 

İşte her bir ma'büd bir meclâ ve mazhar-ı Hakk olduğu için, taşa, ağaca, hayvanâta, insana, yıldıza ve melike ve sâir eşyaya tapan kimselerin cümlesi, bu taptıkları şeylerin kendilerine mahsûs olan taş, ağaç gibi isimlerini zikretmekle beraber, bir de "ilâh" tesmiye ettiler. Taştan yapıldıysa onu taş diye çağırın, ağaçtan ise onu ağaç diye çağırın, lat, menat, uzza gibi isimler takmayın. Onlara ayet-i kerimede “ilah” demeyin taştan ise taş deyin buyuruyor.

Meselâ mecûsîlere "Bu taptığın ne şeydir?" denilse, "Ateştir" der. "O halde niçin buna taparsın?" denilse, "Ma'bûddur" diye cevap verir. İşte buna mabud ilah demeyin, ateş ise ateş deyin diyor Cenab-ı Hakk. Bu taş, ağaç ve ateş, onların şahsiyyetlerinin ve taayyünlerinin ismidir. Yani ağaç o ağacın şahsiyetinin ismidir, taayyününün ismidir, işte öyle olduğu halde onu biraz şekil verdiler hayallerinde ürettikleri bir şekil verdiler ona tapmaya başladılar. Ona da ilah dediler. O ilah değil ağaçtır diyor ayet-i Kerimede 

Ve ulûhet, eşyâ-yı muhtelifeye tapan kulların o eşyada tahayyül ettikleri ulûhet mertebelerini cami' olan bir mertebe-i refî'adır. Her bir ma'budun kulu ulûhet mertebesi, kendi ma'bûdunun mertebesi olduğunu ve kendi ma'bûdu, o mertebede zahir bulunduğunu ve mertebe-i ulûhet, kendi ma'bûdunda müteayyin olduğunu tahayyül eder. Halbuki o kulun tahayyül ettiği mertebe-i ulûhet, hakikatte ulûhet-i mutlaka mertebesi değildir. Yani orada yaşadığını zannettiği uluhet mutlak uluhet mertebesi değildir. Belki bu ma'büd-ı mukayyed, o ma'büd üzerine mu'tekif olan, oraya yönelmiş olan bu âbid-i hâssın kesifi cisminin gözü için Hakk'ın bir meclâsıdır, yani abid-i muddesif gözünün görmesi için bir zuhur mahallidir ki, o kul kesif eşya içinden bu meclâ ve mazharı intihâb edip, ona tapar. Yani kendi nefsine uygun geleni diğerlerinden nefsi için seçer, ona tapar. 

İşte zikrolunan hakikatten nâşi, bunun böyle olduğunu idrâk eden ba'zı putperestler "Biz taştan ve ağaçtan yaptığımız putlara bizi Allah'a yaklaştırsın diye ibâdet ediyoruz" dediler ki, bu söz, cehalet sözüdür; ya'nî emri hakikat üzere bilmeyen kimselerin sözüdür, Zîrâ puta tapan akıllılardan ba'zıları, elleriyle yaptıkları putlara "ilâhdır" dedikten sonra düşündüler ki, âlemde "ilâh" dedikleri şeyden başka birçok eşya mevcûddur. Eğer bu taptıkları şey münhasıran ilâh olsa, diğer eşya nedir? Ve bunlarda mutassarrıf olan kimdir? Çünkü kendilerinin ilâhı muhitinde tasarruf edemez, Binâenaleyh karar verdiler ki, bir hakîkî ilah vardır.

 Bu taptıkları ma'bûd onun timsâlidir ki, kendilerini bu ilâh-ı hakikiye takrib eder, yani yaklaştırır. Şu halde cehalet sözünü söylemekle beraber, o putlara "ilâh" isimlendirmesi ettiler; hattâ dediler ki: "Resul müteaddid ilâhları bir ilah mı yaptı? Muhakkak bu acîb şeydir!" اَجَعَلَ الاَلِهَةَ اِلَهًا وَاحِدًا اِنَّ هَذَا لَشَىْءٌ عُجَابٌ (Sâd, 38/5). Binaenaleyh bu sözleriyle onlar Resul (a.s.)ın da'vet ettiği ilâh-ı vahidi inkâr etmediler. Belki bu ilâh-ı vahide da'vetten şaşan oldular. Çünkü put perestler kesret suretleri ile ve ulûhet mertebesinin o suver-i kesîreye nisbeti ile vâkıf oldular. Zîrâ putperestlerden her bir taifenin taptığı put başka başkadır. Kiminin putu insan ve kiminin putu hayvan şeklinde ve kiminin putu ağaçtan ve kiminin taştandır.

Ve her taife diğerinin "ilâh" ittihâz ettiği putu kabul etmeyip onun ulühiyyetini inkâr eder. Binâenaleyh meydanda ilâh ittihâz olunan bu kadar ma'bûdlar mevcûd iken Resul (a.s.)ın ilâh-i vahide davetinden şaşan oldular. Filhakika da müteaddid olan bu ilâhlar bir ilâh olmaz; çünkü ilâh-ı vâhid, müteaddid ilâhlardan müttehaz değildir, davet ilâh-ı mutlaka da'vet idi. İmdi Resul geldi ve onları bu ilâh-ı vahide da'vet etti. Bu öyle bir ilâh-ı vâhid idi ki, putperestlerin taptıkları suretlerin taştan mamul olduğunu bildikleri için "Biz onlara bizi Allah'a yaklaştırsın diye tapıyoruz" مَانَعْبُدُهُمْ اِلالِيُقَرِّبُونَاۤ اِلَى اللَّهِ زُلْفَى (Zümer, 39/3) sözleriyle ona i'tikâd ettiklerini beyân etmişler ve indlerinde onu isbât eylemişlerdi.

Ve bu ilâh-ı vâhid onların bu şehâdetleriyle bilinmiş ve fakat meşhûd olmamış idi. Onlar bir surette müşahede ettiklerinden bütün suretlerde olduğunu anlayamadılar. Ve İşte bu kullar, putlarının taştan ma'mül olduğunu bildikleri için Hak teâla قُلْ سَمُّوهُمْ (Ra'd, 13/33) ya'ni "Ey Resulüm, sen onlara de ki, ilahlarınızı isimleriyle yâd ediniz!" buyurdu. Ve bu kavl ile taştan ma'mûl olan putlara ibâdetten men' etmekte, Hak tarafından onlar üzerine hüccet kâim oldu. Zîrâ onlar ma'bûdlarını isimleriyle yâd etseler, taş, ağaç, ay, yıldız, güneş, âteş ilh... gibi kendilerine mahsûs olan isimleri zikretmeleri iktizâ eder. Bunlar ise bi't-tabi ibâdete layık değildirler. Bu bahis hakkında Fass-ı Nûhî'de de îzâhât mevcüd olduğundan oraya da mürâcaaat buyurulsun. 

------------------

14. Paragraf:

Velâkin emri alâ-mâ-hüve-aleyh arif olanlar, abede-i esnâmın bu suretlerden onların a'yânına ibâdet etmeyip, ancak onlardan arif oldukları sultân-ı tecellînin hükmü ile, onlarda Allah'a ibâdet ettiklerine ilimleriyle beraber, suverden ibâdet olunan şeye inkâr suretiyle zahir olurlar. Zîrâ muhakkak onların ilimde mertebeleri, imân ettikleri resulün hükmünden dolayı vaktin hükmü ile olmalarını onlar üzerine i'tâ eder ki, onlar o sebeble "mü'minîn" tesmiye olundular. İmdi onlar vaktin ibâdıdır. Ve mütecelli olan Hakka kendisi için ilim olmayan münkir, onu câhil oldu; ve nebiden veresûlden ve vârisden arif-i mükemmil olan ise, ondan onu setr etti. Böyle olunca resûl-i vaktin onlardan içtinâbından nâşî, resûl-i vakte ittibâ'an ve Allah'ın قُلْ اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللَّهَ فَاتَّبِعُونِى يُحْبِبْكُمُ اللَّهُ (Âli imrân, 3/31) kavliyle onlara muhabbetinde tama'an, onlara o suverden ictinâb ile emreyledi (14),

---------------------

Ya'nî emrin hakikatini ilm-i ilâhî ve keşf-i rabbani ile anlayan zevât-i kiram, taştan ağaçtan ve ma'denden yaptıkları putlara ibâdet eden eşhasın, bu suretlerin a'yânına, ya'nî vücûd-ı kesîf-i zahirlerine tapmadıklarını ve ancak o suretlerden anladıkları sultân-ı tecellînin hükmü ile, bu suretlerde mütecellî olan Allah'a ibâdet ettiklerini bilirler. 

Bunun böyle olduğunu bilmekle beraber, o arifler ibâdet olunan putlar suretlerini inkâr suretiyle zahir olurlar. Çünkü onların ilimde olan mertebeleri, îmân etmiş oldukları resulün hükmüne tebean, mecâlî-i ilâhiyyeden ilahi zuhurdan bir meclâ yani görünme olan vaktin hükmü muktezâsınca hareket etmelerini mûcib olur. Ve onlar resule tâbi' oldukları için kendilerine "mü'minîn" denilir. Zirâ onların tâbi' oldukları vaktin resulü, getirdiği şerîat mucibince o suretlere tapanları inkâr etti. Ve ümmetini ilâh-ı mukayyedden, ilâh-ı mutlaka da'vet eyledi. 

Çünkü mukayyed her ne kadar min-haysü'l-hakîka mutlakın aynı ise de, min-haysü'z-zâhir kendi mertebesinde mutlakın aynı değildir, Binâenaleyh isneyniyyet üzerine, ikilik üzere müstenid olan şeriat mucibince elbette abede-i esnamın inkârı lazım gelir, yani ebeden putların inkarı lazım olacaktır. Binâenaleyh arifler vaktin ibâdıdır, vaktin abitleridir. Zîrâ Hak her bir vakitte bir tecelli ile mütecellîdir; ve vaktin resulü, hükmü gâlib olan o tecellî üzerine olduğu gibi, ona tâbi' olan arifler dahi, bu hükm-i gâlib dâiresinde hareket ederler. Resul halkı o vakitte tecellî eden Hakk'a da'vet eder.

Binâenaleyh arifler vaktin resulüne tabi' olup onun şeriatı mucibince putlara ibadeti inkâr etmekle beraber, hakîka bakımından her mazharda Hakk'ı arif olurlar. Ve emri hakikat üzre bilmeyen ve zâhir-i şeriata tevessül ile iktifa eden mü'min-i münkir ise putların mazharında Hakk'ın zuhurunu bilmediği için, onlarda mütecellî olan Hakk'ı câhil oldu. Ve nebî ve resul ve onların vârisi cinsinden olan ârif-i mükemmil, takyîdden ıtlâka, yani kayıttan mutlaka teveccüh isti'dâdini hâiz olan kimseleri tekmil için, putların suretlerinde tecelli olan Hakk'ı örttüler. Böyle olunca varis cinsinden olan ârif-i mükemmil putlara ibâdet eden perdelilerin o suretlerden uzak olmalarını emretti.

Çünkü vaktin resulü o suretlerden uzak oldu; ve o suretlerde Hakk'a ibâdet olunmak keyfiyyetini men' eyledi. Ve ârif-i mükemmil dahi, Allah'ın kendilerine muhabbet etmesine tama' ettiklerinden dolayı resule tebean böyle yaptılar. Çünkü Allah Teâlâ

قُلْ اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللَّهَ فَاتَّبِعُونِى يُحْبِبْكُمُ اللَّهُ (Al-i İmrân. 3/31) ya'nî "Ey nebiyy-i zîşânım, de ki! Eğer siz, Allah'a muhabbet ederseniz, bana tâbi' olun; Allah Teâlâ sizi sevsin" âyet-i kerîmesinde muhabbet-i ilâhiyyeyi, ittibâ'-ı Resûl'e ta'lîk buyurdu. Yani rasule uymaya buyurdu. 

------------------

15. Paragraf:

İmdi Resul (a.s.) ilâha da'vet etti ki, ona muhtâc olunur; ve icmal haysiyyetinden bilinir ve müşahede olunmaz. Ve "Basarlar O'nu idrâk etmez" (Enam, 6/103); belki a'yân-ı eşyada lutfundan ve sereyânından nâşî, "O basarları idrâk eder." [Enam. 6/103). İmdi ebsâr, kendilerinin eşbâhını ve suver-î zahiresini müdebbir olan ervahını idrâk etmediği gibi, onu idrâk etmez. Binâenaleyh o latiftir. Bevâtın ve zevahiri habîrdir; ve "hibret" zevktir; ve "zevk" tecellidir; ve tecellî suverdedir. Böyle olunca suver lâ-büddür. Ve Hak lâ-büddür; ve onu gören kimsenin kendi hevâsıyla ona ibâdet etmesi lâ-büddür; eğer anladın ise. Ve sebîlin kasdı Allah'adır [15).

-----------------------

Ya'nî Resul (a.s.) ümmetini ilâh-ı mutlaka da'vet etti. Ve onun da'vet ettiği ilâh öyle bir ilâh-ı mutlaktırki "Samed"dir, ya'nî her şeyin vücûdu ona muhtaçtır. Ve onun zâtı âlem-i tafsil ve takyîd olan âlem-i mâddiyyâtta müşahede olunmayıp, icmal ve ıtlak cihetiyle bilinir. Ve onun kemâl-i letafetinden ve a'yân-ı eşyada bu letâfetiyle sereyânından dolayı, "Gözler O'nu idrâk etmez" لاتُدْرِكُهُ الاَبْصَارُ وَهُوَ يُدْرِكُ الاَبْصَارَ وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ (En'âm, 6/103) Belki her şeyde letafetle sâri olduğu için, "O gözleri idrâk eder." [En'âm, 6/103). Nitekim insanın kendi cesedini ve kesîf olan sûret-i zahiresini müdebbir olan ruhu mevcûd iken, insanın gözü bu rühu idrâk etmez. İşte ebsârın onu idrâk edememesi de böyledir. Binâenaleyh Hak latiftir; ve zahirleri ve bâtınları habîrdir.

 Ve letafet ve hibrete müteallik izahat Fass-i Lokmâni'de mürur etti. Ve "hibret" zevk ile hâsıl olur; ve "zevk" ise tecellîdir; ve tecellî dahi suretlerde hâsıl olur. Şu halde Hakk'ın tecellîsi için suretlerin vücûdu lâzımdır; ve suretlerde mütecellî olmak için Hakk'ın vücûdu elzemdir. Bu takdirde suretlerde mütecellî olan Hakk'ı onlarda müşahede eden kimsenin kendi hevâsı ve meyl-i nefsîsi ile Hakk'a ibâdet etmesi iktizâ eder. Ve'l-hâsıl / Latifin müşahedesi onun tecellîsi vâsıtası ile olur. Ve tecellînin vukü'u için dahi bir mahalli kesif lâzımdır. O mahall-i kesif dahi surettir.

Misâl: Zihne mütebâdir olan bir ma'nâ latif olduğu için gözle ile müşahede olunmaz; o ma'nâ bir kesîf mahalde tecelli olması lâzımdır. O mahall-i kesîf dahi kağıt üzerine mürekkeble nakş olunan harf suretleri ve kelimâttır. Kelimelerin kesif sureti cesedler ve maânî dahi onların ruhları menzilesindedir.

Mesnevi: Tercüme: "Rûm elçisi dedi: Ey Hz. Ömer, ne hikmet ve ne sır idi ki, o safî olan rûh bu münkedir olan mahalde habs oldu. Saf olan su, çamurun içinde gizlenmiş, cân-ı safî bedenlere bağlanmıştır. Hz. Ömer (r.a.) buyurdu: Sen derin bahs açıyorsun. Ma'nâyı harflere rabt ediyorsun. Âzâd olan ma'nâyı harf ve savt ile hasbettin. Rüzgârı sen harfe bağladın". İmdi mademki suret olmayınca latif olan Hakk'ın müşahedesi mümkün değildir, o halde surete bir meyil lâzımdır; ve o meyl ise hevâdır. Binâenaleyh ibâdet-i şuhûdiyye ancak meyl-i nefsî ile olur, Binâenaleyh bir şeye ancak hevâ ile ibâdet olunmuş olur. Eğer bizim bu fass-ı münifte beyân ettiğimiz hakâikı anladın ise, bu böyledir îzâh-ı tarîk ve beyânı tahkik Allah üzerinedir. Ve yolun nihayeti cemî'-i esmâ-i ilâhiyyeyi cami' olan mertebe-i ulûhiyyete çıkar.

SON

------------- 

Gerçekten de bu kitaplar hakkında aleyhte söylenecek hiçbir şey yoktur, kim ki böyle bir davranışta bulunur, kendini cahilin cahili olarak ilan etmiş ve aklının ne kadar kısır ve fikrinin ne kadar ön yargılı ve ufkunun ne kadar da dar olduğunu, bu vasıfları ile kendi halini ispat etmiş olur. 

Gerçek bir düşünür, İslam’a yakışır bir ilim sahibi, Peygamberimize yakışır bir ümmet, Rabbımıza yakışır, idrakli ve ne yaptığını bilen bir kul ve insanlık alemine yardımcı olan bireyler olmamızı Cenâb-ı Hakk’tan niyaz ederim. 

Bütün bu hakikat-i ilahiye ilimlerinin bizlere kadar ulaştırılmasında emeği geçen bütün hizmet ehli kadirşinas kimselere teşekkür ederiz. 

Bizlerde, bizlerden sonra gelecek yeni nesillerimize bu ilahi emanetleri aktarmaya acizane çalışmalar yapmaya gayret ediyoruz. Cenâb-ı Hakk evvela bu hakikatleri hepimize idrak ettirsin sonra da tahakkuklarını nasib etsin İnşeallah. 

Allah Hak söyler Hakk-ı söyler.

Gayret bizden muvaffakıyet Hakk’tandır. T.B. 

---------------- 

Terzi Baba Kitapları. 

Terzi Baba Baskısı olan Kitaplar. 

1. Necdet Divanı:

 2. Hacc Divanı:

3. İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri:

4. Lübb’ül Lübb Özün Özü, (Osmanlıca’dan çeviri):

5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri):

9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet:

10. Kelime-i Tevhid, değişik yönleriyle:

11. Vâhy ve Cebrâil:

12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi:

13. (13) On üç ve Hakikat-i İlâhiyye: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri ve şerhi 

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

16. Divân (3)

19. Sûre-i Feth ve fethin hakikat-i.

21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

22. Sûre-i Yûsuf ve dervişlik:

24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.) 

35. Fâtiha Sûresi: 

39. Terzi Baba: (2)

41. İnci tezgâhı:

49. 36-Yâ’sîn, Sûresi: 

59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

67. 067-Mülk Sûresi: 

68. 1-namaz sureleri

69. 2-namaz sureleri

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

91-Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

95- Terzi Baba-(8) (19/53)

96- 41-Fussilet Sûresi. 

103-Terzi Baba yüksek Lisans Tezi. 

118- 52-Tûr suresi. Ve M. Nusret tura. 

129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

-------------------

(H) Yayınları Tarafından Basılan Kitaplarımız: 

-------------------

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve hakikatleri: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri.

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem-safiyeti. Safiyyullah. (a.s.) 

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

------------------------------ 

 Terzi Baba kitapları sıra listesi

 KAYNAKÇA

 1. KÛR’ÂN VE HADîS :

 2. VEHB : Hakk’ın hibe yoluyla verdiği ilim.

 3. KESB : Çalışılarak kazanılan ilim.

 4. NAKİL : Muhtelif eserlerden, Mesnevi’i şerif, İnsân-ı Kâmil, Fusûsu’l Hikem ve sohbetlemizden müşahede ile toplanan ilim.

(Gönülden Esintiler) 

1. Necdet Divanı:

2. Hacc Divanı:

3. İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri:

4. Lübb’ül Lübb Özün Özü, (Osmanlıca’dan çeviri):

5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri):

9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet:

10. Kelime-i Tevhid, değişik yönleriyle:

11. Vâhy ve Cebrâil:

12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi:

13. (13) On üç ve Hakikat-i İlâhiyye: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri ve şerhi 

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

16. Divân (3)

17. Kevkeb. Kayan yıldızlar.

18. Peygamberimizi rû’ya-da görmek. 

19. Sûre-i Feth ve fethin hakikat-i.

20. Terzi Baba Umre (2009)

21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

22. Sûre-i Yûsuf ve dervişlik:

23. Değmez dosyası:

24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.) 

25. -1-Köle ve incir dosyası: 

26. Bir zuhûrât’ın düşündürdükleri: 

27. -2-Genç ve elmas dosyası: 

28. Kûr’ân’da Tesbîh ve Zikr: 

29. Karınca, Neml Sûresi: 

30. Meryem Sûresi: 

31. Kehf Sûresi: 

32. 3-Terzi Baba İstişare dosyası: 

33. Terzi Baba Umre dosyası: (2010)

34. -3-Bakara dosyası: 

35. Fâtiha Sûresi: 

36. Bakara Sûresi: 

37. Necm Sûresi: 

38. İsrâ Sûresi: 

39. Terzi Baba: (2) 

40. Âl-i İmrân Sûresi: 

41. İnci tezgâhı: 

42. 4-Nisâ Sûresi: 

43. 5-Mâide Sûresi: 

44. 7-A’raf Sûresi: 

45. 14-İbrâhîm Sûresi: 

46. İngilizce, Salât-Namaz: 

47. İspanyolca, Salât-Namaz: 

48. Fransızca İrfan mektebi:

49. 36-Yâ’sîn, Sûresi: 

50. 76-İnsân, Sûresi: 

51. 81-Tekvir, Sûresi: 

52. 89-Fecr, Sûresi: 

53. Hazmi Tura: 

54. 95-Beled-Tîn, Sûresi: 

55. 28- Kasas, Sûresi: 

56. İrfan-Mek-Şer-Fransızca-Baba: 

57. 20-TÂ HÂ Sûresi: 

58. Mirat-ül-İrfan-ve-şerhi: 

59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

62. -4-Bir ressam hikâyesi:

63. İnci mercan tezgâhı

64. Ölüm hakkında:

65. Reşehatt’an bölümler: 

66. Risâle-i Gavsiyye: 

67. 067-Mülk Sûresi: 

68. 1-Namaz Sûrereleri: 

69. 2-Namaz Sûrereleri: 

70. Yahova Şahitleri: 

71. Mü-Geceler-Fran-les-nuits: 

72. Îman bahsi: 

73. Celâl cemâl Celâl: 

74. 2012 Umre dosyası: 

75. Gülşen-i Râz şerhi: 

76. -5-Doğdular, yaşadılar hikâyesi: 

77. Aşk ve muhabbet yolu: 

78. A’yân-ı sâbite. Kazâ ve kader:

79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.

81- Hayal vâdîsi’nin çıkmaz sokakları: 

82- Mektuplarda yolculuk-M.Nusret-Tura.

83- 2013 Umre dosyası. 

84- Nusret Tura-Vecizeler ve ata sözleri.

85- Nusret Tura-Tasavvufta aşk ve gönül.

86- Terzi Baba-(6) İstişare dosyası.

87- Terzi Baba-İlâhiler derleme.

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

89- 6-Her şey merkezinde hikâyesi. 

90- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-1) şerhi. 

91- Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

92- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (2) şerhi. 

93- 7. İngilizce. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

94- Mescid-i Dırarr-Kubbet-ul Kara. 

95- Terzi Baba-(8) (19/53)

96- 41-Fussilet Sûresi.

97- 2015 Umre dosyası. 

98- Solan bahçenin kuruyan gülleri. 

99- Terzi Baba-(9) İstişare dosyası. 

100-14-İrfan mektebi ve şerhi-İspanyolca.

101- Bosna Hersek dosyası. 

102-The SCHOOL OF WISDOM (irfan mektebi)

103-Terzi Baba yüksek lisans tezi. 

104-Hacc Umre ve hakikatleri.

105-Cemo ve Farko.

106-(2016) Umre dosyası.

107-Vahy ve Cebrâîl- (Fransızca)

108-Ru’ya-Mana-alemi- Tezi Baba ile ilgili zuhuratlar. 

109-terzi Baba tasavvufi izahlar. 

110-19-53-Şeker risalesi.

111-Lübb-ül lübb-Özün özü ve şerhi.

112-Bir kardeşin soruları ve cevapları

113- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-2) şerhi.

114- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-3) şerhi.

115- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-4) şerhi.

116- 2017-Kudüs seyahati dosyası. 

117- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-5) şerhi.

118- 52-Tûr suresi. Ve M. Nusret tura.

119-Fu-Hi-01-Adem Fassı.

120-Fu-Hi-02-Şit Fassı.

121-Fu-Hi-03-Nuh-fassı.

122-Fu-Hi-04-İdris-05-İbrahim-fassı

123-Gülşen-i Raz-2-Terzi Baba şerhinin tamamı. 

124-İbretlik bir değmez dosyası daha Satih ince.

125-2018 Umre dosyası 

126-14-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

127-15-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

128-İbretlik bir hikâye daha. Kaf dağı ve Zümrüd-ü Anka.

129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

130-İbretlik bir hikâye daha. Kilise çanları. 

131-Kur’ân-ı-Kerîmde yolculuk-53-Ayetleri ve Terzi Baba- 

132-Kaner Yiğido-İbretlik bir hikâye daha- 

133-1-İzmir İrfan sohbetleri. 

134-2-Sohbet arası sohbetler. 

135-3-Sohbet arası sohbetler.

136-4-Sohbet arası sohbetler.

137-5-Sohbet arası sohbetler.

138-6-Sohbet arası sohbetler.

139-7-Sohbet arası sohbetler.

140-8-Sohbet arası sohbetler.

141-9-Sohbet arası sohbetler.

142-10-Sohbet arası sohbetler. 

143-11-Sohbet arası sohbetler. 

144-12-Sohbet arası sohbetler. 

145-13-Sohbet arası sohbetler. 

146-14-Sohbet arası sohbetler. 

147-15-Sohbet arası sohbetler. 

148-16-Sohbet arası sohbetler. 

149-17-Sohbet arası sohbetler. 

150-18-Sohbet arası sohbetler.

151-19-Sohbet arası sohbetler.

152-20-Sohbet arası sohbetler.

153-21-Sohbet arası sohbetler.

154-22-Sohbet arası sohbetler.

155-23-Sohbet arası sohbetler.

156-24-Sohbet arası sohbetler.

157-25-Sohbet arası sohbetler.

158-26-Sohbet arası sohbetler.

159-27-Sohbet arası sohbetler.

160-28-Sohbet arası sohbetler.

161-29-Sohbet arası sohbetler.

162-30-Sohbet arası sohbetler.

163-1-7-Esmâ’ül Hüsnâ-M.Nusret Tura. 

164-2-8-Esmâ’ül Hüsnâ-M.Nusret Tura. 

165-9- Ku-Ker-Yol-Kıyamet Sûresi.

166- İnsan-ı Kamil-A-K-C-Cilt-1-Kitap-6-şerhi- 

167- İnsan-ı Kamil-A-K-C-Cilt-1-Kitap-7-şerhi- 

168- 31- Sohbet arası sohbetlerden seçmeler. 

169- İbretlik bir hikâye daha-Usta dan çırağına tavsiyeler- 

170-4- Ru’ya-Mana-Alemi-Terzi Babanın görüldüğü zuhuratlar.

171-5- Ru’ya-Mana-Alemi-Yoruma açık eğitim zuhuratları.

172-6- Ru’ya-Mana-Alemi-Tuzak-mekr-Hileli zuhuratlar.

173- 2020 Umre dosyası.

174- 83-Kur’an-ı kerimde yolculuk Mutaffifin suresi.

175- Mübarek geceler ve bayramlar. İspanyolca çevirisi. 

176- Korona virüs’ün düşündürdükleri.

177- Terzi Baba, “14-İrfan mektebi” tezi. 

178-84-12-Ku-Ker-Yol-İnşikak suresi-

179-13-Terzi-Elif-Terazi-Teradi-İrfan mektebi.. 

180- A- Füsus’ül-Hikem- Mukaddime. 

181- B- Füsus’ül-Hikem- Ayniyet ve Gayriyyet. 

182-Fü-Hi-06-İSHAK FASSI-

183- Fü-Hi-07-İsmail-08-Yakup- fassı- 

184-Fü-Hi-09-Yusuf Fassı-

185-Fü-Hi-10-Hud Fassı-

186-Fü-Hi-11-Salih-12-Şuayb Fassı-

187-Fü-Hi-13-Lut-14-Üzeyir Fassı-

188-Fü-Hi-15-İsa Fassı- 

189-Fü-Hi-16-Süleyman-17-Davut-18-Yunus-19-Eyyüb-Fassı-

190-Fü-Hi-20-Yahya-21-Zekeriyya-Fassı- 

191-Fü-Hi-22-İlyas-23-lokman-24-Harun-Fassı- 

192-Fü-Hi-25-Musa-26-Halid-Fassı- 

193-Fü-Hi-27-Muhammed-Fassı-

194-Silsile-i Uşşakiyye.

195-Terzi Baba-özel, kütüphane ve müze arşivi. 

------------------------- 

Altı peygamber serisi: 

1-15. 6 Pey-(1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

2-21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

3-24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.)

4-59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

5-60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

6-61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

-------------------------

Terzi Baba kitapları serisi: 

1-12- Terzi Baba-(1) 

2-39- Terzi Baba-(2)

3-32- Terzi Baba-(3) İstişare dosyası.

4-79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

5-80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.

6-86- Terzi Baba-(6) İstişare dosyası.

7-91- Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

8-95-Terzi Baba-(8) (19/53) 

9-99- Terzi Baba-(9) İstişare dosyası.

10-103-Terzi baba yüksek lisans tezi.

11-108-Tezi Baba ile ilgili zuhuratlar. 

12-109-terzi Baba tasavvufi izahlar. 

13-110-19-53-Şeker risalesi. 

14-126-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

15-127-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

16-87- Terzi Baba-İlâhiler derleme.

17-126-14-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

18-127-15-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

19-129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

20-131-Kur’ân-ı-Kerîmde yolculuk-53-Ayetleri ve Terzi Baba- 

21-165-9- Ku-Ker-Yol-Kıyamet Sûresi.

------------------------- 

Bir hikâye birçok yorum serisi. 

1-25 -Köle ve incir dosyası: 

2-27 -Genç ve elmas dosyası: 

3-34 -Bakara dosyası:

4-61-Bir ressam hikâyesi:

5-76-Doğdular, yaşadılar hikâyesi: 

6-89-Her şey merkezinde hikâyesi. 

------------------------- 

Dîvanlar serisi: 

1-1-Necdet Divanı: 

2-2-Hacc Divanı: 

3-16-Divân (3)

4-87-Terzi Baba-İlâhiler derleme.

5-88-Nusret Tura-Divanı. 

6-129-Terzi Baba divanı, tüm şiirlerim. 

------------------------- 

İbretlik dosyalar serisi. 

1-17-kevkeb-kayan yıldızlar.

2-23-İbretlik değmez dosyası. 

3-73-Celâl Cemâl Celâl “hayalî Kamer’in hayal vâdîsi”

4-81-Hayal vadisinin çıkmaz sokakları. 

5-93-Mescid-i dırar/Kubbet-ul kara. 

6-98-Solan bahçenin/kuruyan gülleri.

7-105-Cemo ve Farko. 

8-112-Bir kardeşin soruları ve cevapları.

9-124-İbretlik bir değmez dosyası daha. Satih ince. 

10-128- İbretlik bir hikâye daha. Kaf dağı ve Zümrüd-ü Anka.

11-130-İbretlik bir hikâye daha. Kilise çanları. 

12-132-Kaner Yiğido-İbretlik bir hikâye daha-

13-169-İbretlik bir hikâye daha-Usta dan çırağına tavsiyeler-

------------------------ 

Umre dosyaları serisi 

1-2. Hacc Divanı:

2-20. Terzi Baba Umre (2009)

3-33. Terzi Baba Umre dosyası: (2010)

4-74. 2012 Umre dosyası: 

5-83- 2013 Umre dosyası.

6-97- 2015 Umre dosyası. 

7-106-(2016) Umre dosyası.

8-104-Hacc Umre ve hakikatleri. 

9-125-2018 Umre dosyası. 

10-173-2020-Umre dosyası.

------------------------ 

Diğer dillere çevrilen Terzi Baba kitapları serisi

1-5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

2- 6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

3-46. İngilizce, Salât-Namaz: 

4-47. İspanyolca, Salât-Namaz: 

5-48. Fransızca İrfan mektebi:

6-71. Mü-Geceler-Fran-les-nuits: 

7-93- 7. İngilizce. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8-100-14-İrfan mektebi ve şerhi-İspanyolca.

9-107-Vahy ve Cebrâîl- (Fransızca)

10-175- Mübarek geceler ve bayramlar. İspanyolca çevirisi. 

------------------------

Mektuplar ve zuhuratlar serisi:

Terzi Baba İnternet dosyaları:

------------------------ 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

1-2- 3- 4- 5- 6- 7- 8- 9- 10-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

11-12-13-14-15-16-17-18-19-20-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar . 

21-22-23-24-25-26-27-28-29-30-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

31-32-33-34-35-36-37-38-39-40-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

41-42-43-44-45-46-47-48-49-50-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

51-52-53-54-55-56-57-58-59-60-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

61-62-63-64-65-66-67-68-69-70-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

71-72-73-74-75-76-77-78-79-80-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

81-82-83-84-85-86-87-88-89-90- 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

91-92-93-94-95-96-97-98-99-100-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

101-102-103-104-105-106-107-108-109-110-

------------------------ 

Kitaplar devam ediyor şu an Yekün= (195+110=305)
