# TB. Kelime-i Mûseviyye & Hâlidiyye

**Yazar:** Terzibaba - Necdet Ardıç

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/tb-kelime-i-museviyye-halidiyye
**Sayfa:** 253

---

GÖNÜLDEN ESİNTİLER

MUHYİDDÎN İBNÜ’L ARABÎ

FUSÛSU’L-HİKEM 

25-Musa – 26-Halid - FASSI

Ahmed Avni Konuk, Tercüme ve Şerhi. 

(192-25-26) Hazırlayanlar Prof.Dr. Mustafa Tahralı-Dr. Selçuk Eraydın Şerhinin Şerhi.

Tekirdağlı Terzi Baba Necdet Ardıç.

İRFAN SOFRASI 

NECDET ARDIÇ 

TASAVVUF SERİSİ (192-25-26) Necdet Ardıç

İz-Terzi Baba Adres Büro: Ertuğrul Mahallesi Hüseyin Pehlivan Caddesi No: 29/5 

Servet Apt. 59 100

Tekirdağ 

Ev: 100 yıl Mahallesi Uğur Mumcu Caddesi Ata Kent Sitesi A Blok Kat 3, D. 13.

 Süleyman paşa Tekirdağ Tel: (0282) 408 93 84 

 (0533) 7743937

www.terzibaba13.com

İÇİNDEKİLER

Önsöz (7)

Bu Fass Kelime-i Museviyye’de Mündemiç “Hikmet-i Ulviyye”nin Beyanında Olan Fastır. (11)

1.Paragraf: Musa (a.s.) için kesilen çocukların hepsi O’nun hayatına cem oldu. (16)

2.paragraf: Musa (a.s.) doğduğu zaman kendisi için kesilen çocukların batındaki kuvvetleri ile birlikte doğdu. (32)

3.Paragraf: Sandık yani tabut onun nasutudur. (36)

4.Paragraf: Allah Teâlâ Âdem'i kendi sureti üzere halk etti.(47)

5.Paragraf: Nüfûs, ilim ile mevti cehilden dirildiği gibi diri oldu. (58)

6.Paragraf: Hak ahadiyyet-i ma'kûliyyet ile beraber, âlem suretlerinin meclâsı oldu. (65) Beyt (67)

7.Paragraf: Firavunun zevcesi “Muhakkak ki o senin ve benim için göz nurudur” dedi. (69)

8.Paragraf: “Biz sizden her biriniz için şir'a, ya'nî bir tarîk ve bir minhâc ittihâz eyledik" (Mâide, 5/48) (82)

9.Paragraf: Musa (a.s.) Cenab-ı Hakkın verdiği ilim ile tabiat zulmetini yırtmış oldu. (88)

10.Paragraf: Nebî, bununla ihbar oluncaya kadar, şuuru olmadığı haysiyyetle, bâtın ile ma'sûmdur. (93)

11.Paragraf: Musa’nın konduğu sandığın zahiri helak, batını iç yüzü ise kurtuluştu. (97)

12.Paragraf: "Ben bir hazîne idim, bilinmedim. Binâenaleyh bilinmeğe muhabbet ettim" kavli (100)

13.Paragraf: Kevnde hubba mensûb olmayan bir hareket yoktur. (113) 

14.Paragraf: Resul ve enbiya ve onların varisleri olan evliya emr-i tebliğde lisan-ı zahiri kafi gördüler. (120)

15.Paragraf: "Yâ Rabbi hayırdan bana inzal eylediğin şeye muhakkak ben fakirim" (Kasas, 28/24) (122)

16.Paragraf: Musa ahkam-ı risalet ile ve Hızır ahkam-ı velayetle zahir olduğundan sohbetleri devam etmedi. (126)

17.Paragraf:Hızır muhakkak bildi ki, Mûsâ (a.s.) resuldür.(134)

18.Paragraf: "Sen zevkan ihata etmediğin şeye nasıl sabr edersin?" kavli (136)

19.Paragraf: Her bir resul halîfe değildir. (139)

20.Paragraf: Ve Fir'avn ilimde rütbe-i mürselîni bilir idi. (144)

21.Paragraf: Fir'avn'ın mâhiyyet-i ilâhiyyeden suâl etmesi sahihdir. (148)

22.Paragraf: "Hakîkat-i ilâhiyyeyi ta'rîf eyle!" diyen Fir'avn'a, Hakk'ın "fiil"i olan rubûbiyyetle cevap verdi. (150)

23.Paragraf: Fir'avn ilm-i ilâhîde onun mertebesini bilmek için Mûsâ beyânda ziyâde etti. (152)

24.Paragraf:"Eğer siz ehl-i keşf ve vûcûd iseniz muhakkak

ben âfâk ve enfüste, yakıyn ettiğiniz şeyi bildiririm.” (154)

25.Paragraf: "Sen benden gayri ilâh ittihâz edersen elbette ben seni mescûnînden kılarım" kavli. (157) Mesnevi (162) Beyt (163) Mesnevi (166)

26.Paragraf: (Şuarâ, 26/30) "Eğer ben sana bir şey'-i mübîn getirecek olursam?” (167)

27.Paragraf: Fir'avn, "O şey'-i zahiri getir bakalım!" deyince, Mûsâ (a.s.) elinden asasını bıraktı. (170)

28.Paragraf: Sihirbazlar, asanın ipleri ve değnekleri yuttuğunu görünce iman ettiler. (175)

29.Paragraf: İmdi sûret-i bâtılda ayn-i Hak'la elleri ve ayakları kesti ve astı. (179)

30.Paragraf: Fir'avn, ondan îmânın vücûdu ile beraber ahz olundu. (183)

31.Paragraf: Fir'avn elîm azabı görmeden îmân eden mü'min sınıfına dâhil oldu. (186)

32.Paragraf: Ba'dehü biz deriz ki, onun hakkında emr Allah Teâlâ'ya râci'dir. (189)

33.Paragraf: Ve onun âline gelince, onun için başka hükm vardır. (190)

34.Paragraf: Ve ateş suretinde tecellînin ve kelâmın hikmetine gelince: Zîrâ o Musa'nın haceti idi. (195) Mesnevi (198)

35.Paragraf: Şiir: Musa'nın ateşi gibi ki, onu kendi hacetinin aynı gördü. (198) Güşen-i Raz (202) Bu Fass Kelime-i Halidiyye’de Mündemic “Hikmet-i Samediyye”nin Beyanındadır. (208)

1.Paragraf: Hâlid bin Sinan (a.s.) mevtten sonra Berzah'ta olan şey ile ihbarı iddia etti. (211) Mesnevi (219)

2.Paragraf: Kavmi onu zayi' ettiler ama Allah Teâlâ onu niyyetinin ecrine eriştirdi mi? (227)

3.Paragraf Zîrâ muhakkak şer'de bir çok mevzi'lerde tesâvîyi te'yîd eden şey vardır (234)

4.Paragraf: Ve Nebî (a.s.v.) her ikisine ve her ikisinden birisine nass etmedi. (236) Terzi Baba Kitapları (239) Önsöz Muhterem okuyucularımız. Her ne vesile ile elinize ulaşan bu kitaplar, bünyelerinde gerçekten çok değerli ilim hazinelerini barındırmaktadırlar. Başta Aleyhissalâtu Vesselâm Efendimiz olmak üzere, Ondan bu ilmi naklen alan Şeyh-i Ekber (r.a.) Muhyiddîn İbn’ül Arabî Pirimiz ve sonra onu çeviren ve şerheden A. Avni Konuk büyüğümüz ve bu kitapları günümüz şartlarına uyarlayıp hazırlamış olan Prof. Dr. Mustafa Tahralı ve Dr. Selçuk Eraydın kardeşlerimizden Cenâb-ı Hakk ve Peygamber Efendimiz (s.a.v.) gerçekten çok razı olsun, kendilerine bütün kalbimizle şükranlarımızı sunarız. Bu arada okuyanlar tarafından anlaşılmasının biraz daha kolaylaştırılması için yapmaya çalıştığımız bu çalışmalarımızı da Cenâb-ı Hakk kabul buyursun.

Fusûsu’l-Hikem’deki Hikmetleri anlayabilmek için evvelâ bu hususun alt yapısının hazırlanması lâzım gelmektedir. Çünkü kurgusu, bâtın-i “tevhîd/teklik” üzeredir. Ancak genel anlayış zâhir-i “tenzîh” anlayışı üzere olduğundan içindeki mevzuların anlaşılması biraz zor olmaktadır. İşte bu yüzden bir ön idrak, alt yapısı oluşturmak gerekmektedir. 

Epey seneler, bu alt yapı anlayışını hazırladıktan sonra nihayet bu sohbetlere başlanılmış oldu. Muhtelif yerlerde de devam edildi. Mukaddime ile sohbet başlangıcı (11/09/1996)dır. Muhammed Fassı ile bitişi (19/06/2013) olmuştur. Aslında bu mevzuların bitmesi söz konusu değildir ancak dünyadaki süremiz de kısıtlı olduğundan daha başka kitap ve mevzularla da ilgilenmemiz gerektiğinden bu kadarla yetinmek zorunda kaldık. 

Bu ve benzeri kitaplar, Mevlânâ, Mesnevi-i şerif, Abdülkerim Cili, İnsân-ı Kâmil gibi sayabileceğimiz bu sahada olan ancak içeriği çok geniş az sayıda kitap, İslâm’ın ve Dünya tefekkür ve kültür sahasının zirve kitaplarıdırlar. Bunları idrakli ve gerçek ma’nâ da okuyup inceleyememiş olan kimseler gerçekten büyük kayıp içinde kalmış olurlar. 

Hayatın gerçek ma’nâda anlaşılabilinmesi için ilk şart, kişinin hakikati itibari ile kendisini bilmesidir. Kendisini bilmeyen kişinin ilmi ne kadar çok olursa olsun hayal ve vehmine dayanmaktadır, bu hal de kişide nefsi bir benlik oluşturduğundan, bu sebeple kişi kendi hakikatine girmeye yol bulamaz ve bu âlemden isterse birkaç üniversite bitirmiş olsun, kendinin yabancısı/cahili olarak gider. 

Bu ve benzeri kitaplar, kişiyi kişiye tanıtmakta ve oradan da kişi Rabb’ine yol bulabilmektedir. Aksi halde kişi gaflet ve atalet içinde bu çok değerli vakitlerini verip, hayal ve vehmi satın almış olur. Yapılacak iş; kişinin mutlaka kendine dönüş yolunu bulması ve kendinden geçen Hakk’a giden yolu bulması lâzım gelmektedir. Kişi evvelâ kendine ulaşamaz ise Rabb’ine hiç ulaşamaz. Çünkü “nefsine ârif olan Rabb’ine ârif olur” hükmü gerçektir. 

Bütün bu hususların ses alma cihazlarından çıkarılıp, kayda geçirilmesi için gerçekten çok büyük bir gayret gösterip bıkmadan, yorulmadan uzun bir çalışma yapan ve böylece bu kayıtları meydana getiren Hulusi Korucu Bey ve diğer hizmeti geçen kardeşlerimize de her istifade edebilen kimseler namına teşekkür ederiz. Cenâb-ı Hakk dünya, ahiret işlerinde kolaylıklar nasip etsin İnşeallah. 

Bende kayda alınan bu sohbetleri, okuyucularımıza yaraşır bir şekilde sunabilmek için gereken yazı ve sayfa düzenlemelerini uzun bir süredir yapmaya çalışarak nihayete erdirmeye çalıştım.

Her bir fassı daha kolay okunur ümidi ile ayrı müstakil birer kitap olarak düzenlemeyi düşündüm ve öyle hazırladım. Eğer birkaç ciltte toplasa idim, ciltler oldukça kalın olur ve okunmalarında da zorluk olabilirdi, bu yüzden her bir fassı müstakil bir kitap olarak daha kısa bölümlerini de birleştirerek hazırladım. Bununla birlikte başta bulunan Mukaddimenin de bazı bölümlerini ayrı bir kitap olarak hazırladım. Ayrıca ehemmiyeti yönünden, Ayniyyet Gayriyyet bölümlerini de bazı başka ilavelerle bir kitap olarak hazırladım. Cenâb-ı Hakk ilgilenen herkesi bunlardan faydalandırsın inşeallah. 

Bilindiği gibi konuşma edebiyatı ile yazı edebiyatı arasında fark vardır. Buradaki konuşma sûretiyle olan sohbetleri fazla müdahale etmeden olabildiği kadar yazı şekline dönüştürerek ve gerektiğinde bazı ilaveler yaparak öylece kayda almış olduk. 

Bu vesileyle; İlâh-i Ya Rabb-i bu dosyalardan meydana gelecek ma’nevi hasılayı evvelâ Efendimiz Muhammed Mustafa’nın (s.a.v.), Validelerimizin ve Ehlibeyti’nin ruhlarına hediye eyledim. Daha sonra Şeyh-i Ekber (r.a.) Muhyiddîn İbn’ül Arabî Pirimiz ve sonra onu çeviren ve şerheden A.Avni Konuk büyüğümüz ve bu kitapları günümüz şartlarına uyarlayıp hazırlamış olan, Prof. Dr. Mustafa Tahralı ve Dr. Selçuk Eraydın kardeşlerimizin ve bu kayıtları meydana getiren “Hulusi Korucu” Bey kardeşimizin, emeği ve hizmeti geçen diğer kardeşlerimizin geçmişlerinin, Nusret Babamın ve Rahmiye Annemin ve kendi Anne ve Babamın da ruhlarına hediye eyledim kabul eyle haberdar eyle Ya Rabbi. 

 ------------------- 

NOT= Bu arada şunu belirtelim ki, bir yanlışlık olmasın diye metnin geçtiği yerleri “kalın” yazı ile A. Avni Konuk Beyin şerhinin geçtiği yerleri “italik-eğik” yazı ile diğer Terzi Baba şerh ve izahları ise normal yazı ile belirtilecektir ki metin ve şerh izahlardan ayrılmış olsun, aksi halde metin şerh ve izahlar birbirine karışacağından yanlışlıklar olabilir. Bu yüzden metinde geçen kelime ve cümleler koyu kalın; şerh kısımları italik/eğik ve izahlar düz yazı ile yazılacaktır. Cenâb-ı Hakk hepimizin idraklerini açsın İnşeallah. 

Son düzenlemeleri yapan oğlumuza da teşekkür ederiz, Cenâb-ı Hakk kendilerine ailece sağlık, sıhhat, güzellikler nasib eylesin. 

Herhalde, kasıtsız olarak, eksiklerimiz olacağından, bütün bunlardan şimdiden özür dileriz. Gelecek sayfalarda metin, şerh ve izahlar birbiri içine çok geçmiş olduğundan bunların hepsini ayırmak pek mümkün olamayacağından bazen metin ve şerh ile izahlar birbirine tabii olarak karışabileceğinden onları kendimiz namına sahiplenmekten Hakk’a sığınırız, bu hususun göz önünde bulundurulmasını okuyucularımızdan bilhassa rica ederim, kelimesi kelimesine bunları birbirinden ayırabilmek için gerçekten çok uzun bir çalışmaya ihtiyaç vardır, bu zamanı da bulmak mümkün değildir. Bu ve benzeri eserler üzerinde çalışmak ve faaliyet göstermek oldukça mes’uliyyetli bir iştir, Rabbim mahcup etmesin. (Euzü bike minke) (senden sana/beşeriyetimizden ulûhiyyetine sığınırız.) (Huz biyediy/elimden tut ya Rasûlüllah.) Bu bölümde Museviyyet, Halidiyyet hakikatlerinden bahsedilecektir ki, aslında kendi Museviyyet, Halidiyyet hakikatimizden bahsedilecektir, kendinden haberi olmayan bir birimin gerçek manadaki Hakk’tan haberi olması mümkün değildir. 

Ey Hakk yolcusu salik kardeşim, bu mevzular sadece geçmiş, mazide kalmış kimselerin hayat hikayeleri değildir. Bugün için senin zatının ve nefsinin hayat hikayesidir, ona göre oku ve kendinde bunları bulmaya çalış ki senin de Âdemiyet/İnsanlık devren başlamış olsun. Oradan da yola çıkarak Muhammediyyet devrene ulaşmaya yol bulabilesin. İşte bu seyir senin sırat-ı müstakimin ve Hakk’a vuslatındır.

----------- 

Muhterem okuyucularım; yine bu kitabı da okumaya başlarken, nefs’in hevasından, zan ve hayalden, gafletten soyunmaya çalışarak, saf bir gönül ve Besmele ile okumaya başlamanızı tavsiye edeceğim. Çünkü kafamız ve gönlümüz, vehim ve hayalin tesiri altında iken gerçek ma’nâda bu ve benzeri kitaplardan yararlanmamız mümkün olamayacaktır.

Gayret bizden muvaffakiyyet Hakk’tandır.

Tekirdağlı Terzi Baba Necdet Ardıç.

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

KELlME-İ MÛSEVİYYE'DE MÜNDEMİC "HİKMETİ ULVİYYE" BEYÂNINDA OLAN FASTIR

Mertebe-i Âdemiyet, Mertebe-i İbrahimiyet, Mertebe-i Musaviyet, Mertebe-i İseviyet ve diğer peygamberan hazaratı bilinmeden Mertebe-i Muhammediyet’in bilinmesi mümkün olmayacaktır. Nasıl ki bir binanın önce temeli sonra birinci katı sonra ikinci katı şeklinde devam ediyorsa işte biz de Cenab-ı Hakkın miracına ulaşabilmemiz için bu mertebeleri de idrak etmemiz gerekmektedir. 

Musa (a.s) firavunun karşısına çıkarken okuduğu dua ayeti, 20/25-26-27-28 

قَالَ رَبِّ اشْرَحْ لِى صَدْرِى (25) وَيَسِّرْ لِى اَمْرِى (26) وَاحْلُلْ عُقْدَةً مِنْ لِسَانِى (27) يَفْقَهُوا قَوْلِى (28)

“Ya rabbi benim sadrımı genişlet, işimi de kolaylaştır, lisanımı da aç, (yani firavun karşısında güzel bir şekilde ikna edici bir şekilde konuşayım) ve o beni bu şekilde anlasın” diye. Ulül azim resul olan Musa (a.s.) Cenab-ı Hakk’tan gönlünün açılmasını genişletilmesini taleb etmekte, rasul olarak talap etmektedir, halbuki Cenab-ı Hakk Ümmet-i Muhammed’e vermiş olduğu yücelik ve lütuf “Elem neşrahleke sadrek” Biz senin gönlünü açmadık mı? 94/1

اَلَمْ نَشْرَحْ لَكَ صَدْرَكَ (1) Koskoca Ulül azm Rasulü “Yarabbi gönlümü aç genişlik ver” diyerek istekte bulunurken, Efendimizin yüzü suyu hürmetine O’na ve O’nun ümmetine verilen genişliği verilen kolaylığı buradan anlamak ve kıymetimizi anlamak gerekmektedir. Biz nasıl bir Rasul’ün ümmetiyiz, nasıl bir Allah’ın Zat’i tecellisi ile zuhura getirdiği kullarız.

 Hikmet-i Ulviyye’nin yani ulvi yüce hikmetin Kelime-i Museviyye izafesine sebep yani ona verilmesine sebep budur ki, Musa (a.s.) rasul-ü kiramın birçokları üzerine çok yönlü olarak O’nlardan üstündür. Birçok vecihler üzerinde O’nun mertebesi diğerlerinden yüksektir. Yalnız İsa (a.s.) ve Muhammed (s.a.v.) dışındakiler mertebe itibariyle.

Kendinden evvel gelen peygamberlerin birçoklarından üstündür. Mertebesi O’nların mertebesinden âlidir. Şimdi burada beş yön olarak belirtmiş ana hatlarıyla, Muhyiddin-i Arabi ve şerh eden Ahmed Avni Konuk bu eserleri bize bırakmaları verese-i Muhammedi olarak yani ilahi nimetler olarak, başka hiçbir peygamber kavimleri bu tür ilimlere varis olamadılar. Yani o tür ilimleri bulamadılar. 

Ancak kendi mertebelerindekini buldular, onlar da bir kemalattır, tabi ki o ayrı bir konudur. Birinci yönü 7/144 ayetinde buyurur.

قَالَ يَا مُوسَى اِنِّى اصْطَفَيْتُكَ عَلَى النَّاسِ بِرِسَالَاتِى وَبِكَلَامِى فَخُذْ مَااَتَيْتُكَ وَكُنْ مِنَ الشَّاكِرِينَ 

“Ya Musa”, bi zatihi burada kendinden sesleniyor, aracısız sesleniyor, burada “Musa” nedir onu da kısaca anlamamız gerekiyor, “Musa”nın başındaki “mim” Hakikat-i Muhammediye’dir, “sin”de insandır, yani “Musa” Museviyet mertebesindeki insani tecellidir. Yani Museviyet mertebesindeki insanı kamil mertebesindeki tecellisi. 

“Musa” söyleminde; “Mu” su manasına “sa” da ağaç manasınadır, “Ya Musa muhakkak ki ben seni seçtim, insanların üzerine seni seçtim, benim risaletim ile seçtim, kelamımla seçtim, (ondan evvel hiçbir peygamber “Kelimullah” ismini almadı.) bunları tut bunları sana verdim kuvvetle tut, yani bunların sahibi ol, bunlar sende tecellide ve zuhurda olsun. 

Ayet-i Kerimede buyurulduğu üzere Musa (a.s.) vasıtasız yukarıda belirtilen hususları Allah’tan ahz etti, Allah’tan aldı. Cebrail vasıtasıyla değil, Cenab-ı Hakk’ın Zat’ından bizatihi kendisi almıştır bunları. 

İkinci yönü hadis-i şerifte buyurulduğu gibi “Allahüteala Tevrat-ı Şerif’i esma-i ilahiyesinden birini vasıta buyurmaksızın kendi nefsiyle hitap etti.“ 

Allah’ın batın alemde Ümm-ül Kitaptan Levh-i Mahfuza, Levh-i Mahfuzdan Kitab-ül Mübine, Kitab-ül Mübinden İmam-ı Mübine indirdiği sürelerde işte bu da onun bir icraatı. Yani Kur’an-ı Kerim’i Cenab-ı Hakk Zat mertebesinden evvela Allahça’ya sonra Hakça’ya çevirdi, tercüme etti bunları Cenab-ı Hakk kendi yaptı, sonra Rabça’ya çevirdi, Rabça’dan da Arabça’ya çevirdi. 

Arapça beşer lisanı ama Arapça beşer lisanının arkasında Rabça, Hakça ve Allahça manalarını yükledi oraya ayrıca aradaki fark budur. İşte burada bu ayetlerle de sabittir, “innallahe ketebe Tevrate” Muhakkak ki Allah Tevrat’ı yazdı. Bakın Allah tevrat’ı eliyle yazdı diyor. Yani eliyle İbraniceye çevirdi, yoksa Allah Tevrat’ı yeni yazmadı orada. 

Kur’an zaten vardı, Kur’an’ın içinde Tevrat zaten vardı, yani Ümm-ül Kitapta, Levh-i Mahfuzda zaten vardı. İşte Tevrat bölümünü kendisi Ümm-ül Kitaptan Tevrat üzere İbrani lisaniyle yazdı ve onlara gönderdi. Tevrat-ı Şerifi esma-i ilahiyesinden vasıta buyurmaksızın kendi nefsi ile yazdı. Bu Musa’nın (a.s.) ikinci özelliğidir.

Üçüncü yönü; Musa (as)ın cemiyet esmaiyeye nispeti yani esma topluluğuna nispeti (s.a.v.) Efendimizin cemiyetine yakındır. Zira kendisinin zevki ism-i Zahir üzerine olduğundan yani Musa’nın (a.s.) ağırlıklı yaşantısı “Zahir“ üzerine olduğundan yüce meşrebinde tenzih galip idi. Musa’da (a.s.) tenzih galip, İsa’da (a.s.) teşbih galipti. Muhammed’de (s.a.v.) hepsi dengeli hem tenzih var hem teşbih var ve ikisini birleştiren tevhid vardır. Ama Efendimizin zahirdeki görüntüsü de ağırlıklı olarak tenzih üzereydi. İşte bu yüzden Musa’nın (a.s.), Resul’e (sav) benzerliği vardır. 

Efendimiz (s.a.v.) dışarıda tenzih ağırlıklı yaşadı yani mutlak abdiyet şeklinde yaşadı. Hiçbir şekilde kendinden İsa’dan (a.s.) çıktığı gibi teşbih ile ilgili sözler çıkmadı ancak “Bana bakan hakk’ı görür” dedi ama çok net değil özel olarak söyledi bunlar kimsede fazla bir şey sarsıntı ortaya getirmedi, hem çok sırlı idi hem de çok açık idi söyledikleri. Ama bu çok açık olması da bir perde oldu, sırlı olması da bir başka perde oluyor. Mevlana hazretleri buyurur: “eğer küçük bir şeyi gözünün önünden çekemezsen bütün alemi görmene mani olur, perde olur sana ” buyurur. İşte Efendimizin lisanından öyle sözler çıktı ki biz onları çok basit şeyler gibi algıladık ve bu yüzden onun hakikatine ulaşamadık. 

Tenzih galip idi Batın isminden de faydalanarak Muhammedi üzere tenzih ile teşbih arasını cem etmek için kendisine “Ben hasta oldum hatırımı sormadın, acıktım doyurmadın, gibi hitabat varid oldu. Diğer peygamberlerde böyle Zati hükmü yoktur. (Efendimiz s.a.v. hariç) Hani Musa’ya (a.s.) yaşlı bir ihtiyar misafir geliyor, daha evvel de Cenab-ı Hakk’a niyazda bulunmuş, “Ya Rabbi bana misafir olur musun sana yemek getireyim” diye, Cenab-ı Hakk da “Gelirim ya Musa“ diyor. Mesela öğlen yemeğine gelirim diyor. Musa (a.s.) hazırlık yapıyor yemek hazırlıyor, nihayet öğle vakti ihtiyar, eli ayağı sallanan biri geliyor.

Ya Musa karnım çok aç bana biraz yemek verir misin diyor, Musa (a.s.) şimdi bu nereden çıktı, ben büyük bir misafir bekliyordum diyor ama onu kırmak da istemiyor, gel bakalım bir kenarda otur al bunları, çorbayı iç etrafı kirletmeden git diyor. Oyaşlı yedikten sonra ayrılıyor ama saat ilerlemesine rağmen beklenen gelmiyor. Niyaz ediyor “Ya Rabbi bekledim gelmedin “ diye, Allah hitap ediyor “ Ya Musa geldim ya “ diyor. Hani başka misafirin gelecekmiş de beni kenarda doyurdun ya diyor. O zaman Musa (a.s.) aman yarabbi diyor çok üzülüyor. İşte “Hasta oldum hatırımı sormadın”, “Acıktım doyurmadın” diyor ya. 

Orada öyle bir tecelli var ki Cenabı hakkın bütün bu alemlerde gerektiği yerde Zati tecellisini hemen ortaya koyması hakikatini gösteriyor. Gerçi tüm alemde Hakkın Zati tecellisi var, ama bu tabiat seyri içerisinde devam ettiğinden biz onun farkında olmuyoruz. Hani ne diyordu, tecellisinin şiddeti onun perdesi oldu. Ama bunun arasında işte özel olarak şu veya bu şekilde ifade edilerek bir şeyler belirtildiğinde o zaman anlaşılıyor ki Allah’ın orada Zat’i tecellisi vardır. Zuhura çıkan Zat’i tecellisi vardır ve İsm-i Batına taalluk eden ulum-i ledünniyet zevkiyle de zevkiyap olması için Hızır (a.s.)ın sohbetine teşrik buyuruldu. Efendimize benzemesi bu yöndendir. Yani “Zahir” ismi ağırlıklıydı ama “Batın” isminin de özelliği kendisine gösterildi. 

Dördüncü yönü; ümmetinin çokluğu sebebiyle fazilet ve üstünlüğü sabittir. Diğer ümmetler onun ümmeti kadar olamadı Efendimizden sonra. Zira Resul (s.a.v.) Efendimiz kendilerine ümmetler arz olunduğu zaman mana aleminde veya miraçta bütün ümmetler kendine gösterildiği vakit diğer peygamberlerin ümmetlerini Musa (a.s.) ın ümmetinde daha çok görmediklerini hadis-i şeriflerinde beyan buyurmuştur. Yani ümmetinin de çok olması onun üstünlüklerinden bir vecihtir. 

Beşinci yönü; 79/24 ayetinde 

فَقَالَ اَنَا رَبُّكُمُ الْاَعْلَى 

"Ben, sizin en âlâ Rabbinizim!" dedi.

Firavuna diyerek dava-ı ulviyyet etmişti. Yakınları ve yardımcıları olan firavuna Musa (as)ın tek başına olarak galebe istilası zahiren olmayacak bir şey olduğu halde yani tek başına kendi kendine o Firavun ordusuyla birlikte karşılaşması mümkün olmadığı halde Hak Teala hazretleri 20/68 قُلْنَا لا تَخَفْ اِنَّكَ اَنْتَ الاَعْلَى “ korkma muhakkak ki sen yücelerdensin.” Firavunun “Rabbukümül'a'la;” sözüne karşılık “sen daha alasın” buyurur. Bu da beşinci özelliğidir. Firavuna mukabele ederek onu baş aşağı eyledik diyor. Yani tek başına idi, ama Firavun o kadar ordusuyla arkadaşları dostları ile birlikte olduğu halde kendisi “ene Rabbukümül'a'la;” sözünde de bulunduğu halde ama “sen ondan daha yücesin” sözü onları baş aşağı ediverdi. 

Mesnevi: Firavun ejderha idi Asa-i Musa dahi ejderha oldu. Musa’nın asası dahi ejderha oldu. 53/42 ayetinde; 

وَاَنَّ اِلَى رَبِّكَ الْمُنْتَهَى 

53/42-Muhakkak ki gidişin sonu Rabbinedir!

Yani üstündeki bu üstünlük Hakka kadar gider diyor. Yani her elin üstünde bir el vardır. Musa’nın eli kuvve-i haktır, bütün deryalar onun önünde bir sel gibidir, hileler ve tedbirler eğer ejderha olursa vücud-u hakiki olan Allah’ın önünde hepsi “La” dır. Yani yok hükmündedir, hayaldir. Vaktaki sözlerim buraya vasıl oldu, diyor Mevlana hazretleri secdeye baş koydu, harfler ve sesler ortadan kalktı artık suret kalmadı işte burada namaz da kalmadı ama ben ben deyip bu nefs ile yaşıyorsan, beşeriyet ve uluhiyet yönüyle abduhu ve rasuluhu hükmünü yerine getirmemiz gerekir. Doğru yolu bilen ancak Allah zül Celal hazretleridir. Harfler manalar ve sesler yok oldu, suret kalmadı, işte burada namaz da kalmaz. 

-------------------

1.Paragraf:

Mûsâ eclinden ebnânın hikmet-i katli, onun eclinden katl olunan her birinin hayâtı, ona imdâd ile avdet etmesi içindir. Zîrâ herbiri Mûsâ olmak üzere katl olundu. Halbuki cehil vâki' değildir. İmdi her birinin hayâtı, ya'nî onun eclinden maktul olanın hayâtı, Musa'ya âit olmak lâ-büddür. O da fıtrat üzere hayât-ı tâbiredir ki, a'râz-ı nefsiyye ile mütedennis / değildir. Belki o fıtrat üzeredir. Böyle olunca Mûsâ, o olmak üzere katl olunanlar hayâtının mecmû'u oldu. Binâenaleyh isti'dâd-ı ruhunun mahsûs olduğu şeyden, bu maktul için tehiyye olunan herbir şey Musa'da mevcûd idi. Ve bu Musa'ya ihtisâs-ı ilâhîdir. Ondan evvel bir kimseye vâki’ olmadı. Zîrâ muhakkak hikem-i Mûsâ çoktur. Ve ben inşâallâhu Teâlâ hatırımda onunla emr-i ilâhî vâki' mikdâr üzere bu bâbda onları serd ederim. İmdi bu, bu bâbdan onunla müşâfehe olunduğum şeyin evvelidir (1).

-----------------

Musa (a.s.) yüzünden birçok çocuklar kesildi ya bu çocukların katl edilmesinin hikmeti onun yüzünden katl olunan her birisi yani Musa (a.s.) yüzünden katledilen her bir çocuğun hayatı ona Musa’ya (a.s.) imdat ile yardım ile dönmesi içindir. Yani o çocuklar Musa’ya (a.s.) yardım için katledildi. Şu kitapları (Fusus-ül Hikem, İnsan-ı Kamil, Mesnevi-i Şerif) okumayan İslam’dan gerçekten haberim var demesin. Mutlaka İslam’dan haberi var ama sadece zahirinden ve şeklinden haberi vardır. Gerçek mü’min, yakiyn ehli olmak isteyen kişi buradaki hakikatleri kendisini zorlayarak da olsa biraz parça oradan alması gerekiyor, şartlanmalarına ters de düşse. 

Bizim en büyük ayak bağımız şartlanmalarımız, ön yargılarımız veya grup anlayışı değerlendirmelerimizdir. Her grubun mutlaka kendi bulunduğu düzeyde gerçek hali vardır, ama hiçbir grup zannetmesin ki bütün İslam’ı her yönüyle kavradık tatbik ediyoruz. Zira bu çocukların her biri Musa olmak üzere katl olundu. Halbuki cebir vaki değildir, yani bu mevzuda cebir yoktur, imdi katl olunan çocukların her birinin hayatı yani O’nun yüzünden katledilenin hayatı yani Musa (a.s.) yüzünden katledilenin hayatı Musa’ya ait olmak elbette lazımdır. 

Çünkü o çocuklar onun ismi üzere katl edildi. O da fıtrat üzere hayat-ı tahiredir. Yani fıtrat üzere temiz bir hayattır. Nefsani arazlarla kirlenmiş değildir. Çocuk pak ve temiz olarak kesilmiştir. Çocuklar büyümüş olsa buluğa erdikten sonra Hakktan tamamen uzaklaşmış olmakta beşeriyet kirleri ile kirlenmiş olmaktadır. Çocuklar yeni doğdukları için böyle bir kirliliği yoktur. İşte çocuklar bunun için çok seviliyor ya neden? Hakk’tan yeni geldiği için. 

Musa (a.s.) için kesilenlerin hepsi O’nun hayatına cem oldu. O öldürülen çocuklar O’nun hayatında toplandı. O kadar çocuğun kesilmesi Musa’ya (a.s.) tahsis edilmiş ilahi bir varidattır. Museviyetin hükmü hakikatleri çoktur, yani Museviyet hakikati çoktur, ama inşallah ilahi emir bana ne kadarını bildirmişse ben o kadarını açmak durumdayım diyor M. Arabi hazretleri.

Bu çocuklarla ilgili olan kısım ilahi varidattan Hakkın bana verdiği özelliktir diyor. Daha sonra da izahına geçiyor. A. Avni Konuk bu metne başlamadan evvel mukaddimeye gerek var diyor, şöyle ki Mutlak Vücud’un mertebe mertebe inmesi Âdem Fassının evvelinde ve sırası geldikçe diğer Faslarda izah edilmiş olduğundan burada tekrarına gerek yoktur.

Yani şunu demek istiyor Âdem’in (a.s.) fassının başında bu alemlerin nasıl var edildiğini mertebe mertebe tenezzülünü belirtmiştik. Burada tekrarına gerek yoktur diyor. Bu izahattan meydana çıkmıştır ki, vücud-u mutlak namütenahi nisbetler ve izafetler sahibi olup bunlar onun mertebe-i Ahadiyetinde helak olmuştur, bütün bu nisbetler isimler, sıfatlar ef’al alemi ahadiyet mertebesinde mahf olmuştur. 

Allah’ın dilemesi zuhur ve meydana gelmesi gerektikçe o vücud-u mutlak esma ve sıfat suretiyle mertebeye tenezzül eder. Allah’ın tenezzül mertebelerinin bilmesi hangi ayet nereden geliyor, hangi mevzu nere ile ilgili yerine oturtamazsak bize zahir alemde sadece ilimler manzumesi kalır. Mutlak vücut, vücut dediğimiz zaman ilk aklımıza gelen şey varlık oluyor. Bu alemdeki varlık değil vücud-ı mutlak o değildir. Bu vücutsuz bir vücuttur. Yani maddi manada mevcut olmayan ilahi bir vücuttur. İşte o ilahi vücudun bu alemde mevcut olan varlık vücut ilahi vücudun gölge vücudu diye ifade edilir. 

O İlahi vücut kadim, buradaki vücut da hadis olan yani sonradan var edilmiş olandır. İşte vücud-u mutlak dediğimizin ne rengi var, ne şekli var, ne kokusu var, ne nuru, ne ruhu, hiçbir şeyi yok, yok derken dışarıda yok hepsi kendisindedir. Aklın bu mutlak vücudun ne olduğunu idrak etmesi mümkün değildir. Çünkü akıl tecelli, zuhur mertebesinde meydana geldiğinden tecellinin evvelini idrak etmesi mümkün değildir. Vücud-u mutlak bu esma ve sıfat suretiyle yani isimlenmek ve sıfatlanmak suretiyle mertebe-i ilime tenezzül etti yani mutlak vücut ilim olarak kendi varlığını ortaya getirdi. 

Mutlak vücudun mertebe-i ilme tenezzülü öyle bir tecellidir ki onun Zat’ından Zat’ına vaki olur, kendinden kendine olur, çünkü başka bir varlık daha yok yani ikilik hükmünde bir varlık yoktur. Hakiki vücut sonsuz olduğundan O’nun vücudunun hududu yoktur ki edeceği tecellisi kendi vücudunun haricine vaki olabilsin. Yani öyle bir geniş vücuttur ki tecelli edeceği kendi vücudunun haricine vaki olabilsin. İşte “Fevz-i Akdes” tabir olunan bu tecelli ile Zat’ında içinde mevcut olan bir cümle esma ve sıfat suretleri O’nun mertebe-i ilminde sabit oldu. Daha evvel bunlar sabit değilken gizli iken ilim manasında sabit oldular.

Her bir sıfat ve isim kendilerine mahsus olan ahval ile diğerlerinden bu mertebede ayrıldılar. İlmi varlık olarak ayrıldılar. Her bir isimde iki delalet vardır, birisi Zat’a diğeri mevzu olduğu manaya aittir. Mesela “Semi” ismi mevzu olduğu mana itibariyle “Basir”, “Kadir” ve diğerlerin gibi isimlerin hizmetini göremez. Yani “Semi” duyma özelliği mana itibariyle yani duyma manası itibariyle “Basir” yani görüş, “Kadir” kudret, “Mürid” irade isimlerinin hizmetini göremez. Yani bunlar ilm-i ilahide ayrıldılar, evvelce bir iken ilahi ilimde ayrıldılar. Ondan beklenen işitme keyfiyetidir, bununla beraber Zat’ın bir sıfatı olduğundan “Semi” ismi Zat’ına delalet eder. 

İsimlerin iki yönünden birisi Zat’a diğeri de manaya ait olan özelliğidir. Fakat “Allah” ve “Rahman” ve “Hak” gibi birtakım isimler vardır ki onlar bütün esmaya muhit olduklarından ancak Zat’a delalet ederler. “Rahman”, “Allah”, “Hak” bunlar Zat’a delalet ederler. Şu halde esma külliyat ve cüzziyat itibariyle yek diğerinden farklıdırlar. Yani cüzi olarak ve kül olarak böylece her bir ism-i küllinin tahtı altında birçok esma-i cüziye vardır. Yani külli isimlerin altında birçok cüzi isimler vardır ki ism-i külli o esma-i cüzziyenin imamı ve hakimidir. Yani kül olan isim yani kapsamında başka isimler olan isim bunların imamı ve hakimidir. 

Esma-ı cüziye de tabi olduğu esma-ı külliyenin ümmetleri ve hadimleridir. Yani görevlileri durumundadır. Bu esma-ı külliye Kur’an-ı Kerim’de 99 adet olarak zabt edilmiştir, mevcuttur, yazılmıştır. Esma-i cüziye namütenahiyye bunların tahtı altındadır, koruması altındadır. Mesela bu 99 isimden birisi olan “Musavvir” ismini alalım, musavvir suretlendirme, şekillendirmedir, ne kadar suret ve şekil varsa atomdan tut da uzaya kadar, hepsi bu ism-i küllinin mazharıdır. Yani “Musavvir” isminin zuhur yerleridir. Alemde görülen ne varsa bu “Musavvir” alanı içindedir. 

Bu külli isim “murabbi”, “müdevvir, “muaddid” “musellit” yani dörtte bir, uzun, sınırlayan, kararlı, bağlamak, sınırlandırmak, bunun gibi sınırsız esmanın reisi ve hakimidir. Reis olan ism-i Musavvir yani başkan olan Musavvir ismi bir suret meydana getireceği vakit kendi hadimleri durumunda bulunan yani yardımcıları durumunda bulunan isimlerden birine veya birkaçına emreder diğer esmalar da buna kıyas olunsun. Yani varlıklar ortaya gelirken bu sistem çalışır. 

Her bir nebi bir ism-i küllinin mazharıdır. Mesela İsmail (a.s.)ın mazhar olduğu ism-i külli “Alim” yani yüce isimdir. Salih (a.s.)ın ism-i küllisi dahi “Fettah” ism-i şerifidir. Hani taşın arasından deve çıktı ya onun özelliği de odur. Her ne kadar enbiya insan-ı kamil olmak itibariyle cami esma olan Allah ism-i küllisinin mazharı iseler de bunlarda ism-i külli galip, kendi Rabb-ı hasları olan ism-i şeriftir. 

Bunlardaki ism-i külli galip, kendi Rabb-ı hasları olan ism-i şeriftir. Yani külli olarak galip olan isim kendilerindeki Rabb-ı has olan isimdir, Allah ismi değildir. Yani diğer peygamberan hazretlerinde galip olan isim kendi Rabb-ı hassının ismi onlarda galip olan isimdir. Her ne kadar “Allah” ismi küllisine mazhar da olsalar kendilerine has isim onlarda galiptir. 

Yani bu “Fettah” ismi gibi. Böylece onlardan zahir olan ahkamda bu esmanın galebesi görülür. Yani kendindeki ism-i hassının galebesi yani orada onun daha belirgin olarak ortaya çıkması görülür. Allah ismi caminin tahtı hitasında bulunan yani altında bulunan bütün esma ahkamının itidal üzere zuhuru ancak Hatem-i Enbiya (s.a.v.) Efendimiz de vaki olmuştur. 

Her bir Peygamberde kendine has olan ismin zuhuru tecelli etmekle birlikte ama son Nebi (s.a.v.) Efendimizde bütün bunların hepsi mutedil olarak çıkmıştır, çünkü kendisi Allah isminin tahtı altında olduğundan Allah ismi de bütün esma-i ilahiyeye cami olduğundan, Cami ismi ile de zuhurda olduğundan bütün isimler kendisinde müsavi olarak zuhura gelmiştir. Müsavi derken hepsi kemaliyle zuhur etmiştir. Yani bütün esma-i ilahiye kemaliyle zuhur etmiştir. Onun için işte Efendimizin özelliklerinden ne tenzihte ne teşbihte ne tevhitte birbirinin üstünde bir ağırlık görmüyoruz, hepsinde ağırlık var hepsinde denge vardır. 

Şu halde her bir nebi mertebe-i ilimde yani yukarıda bahsedilmişti, mutlak vücutta mertebe-i ilime tenezzül ettiğinde mertebe-i ilimde kendi Rabb-ı hassı olan ism-i küllinin zimmindeki esma-ı şerifenin imam ve hakimi olduğu gibi mertebe-i şehadette dahi kendi taayyünuyla yani kendi oluşumuyla bu esma tayunatına imam ve hakim ve bu mezahiri müteayyine yani zuhura gelmiş taayyunata dahi o nebinin ümmeti olur.

Musa (a.s.)ın cemiyet-i esmaiyeye nisbeti (s.a.v.) Efendimizin Cem’iyetine yakındır. Onun için bu izahat yapıldı. Hani demişti ya Hz. Resulullah’ın haline bir yönden yakındır, cemiyeti esmaiye nisbeti (s.a.v.) Efendimizin cemiyetine karibtir. Yani Hz. Resulullah’a (s.a.v.) benzemektedir. O’nun kemalatı kadar değilse de ama diğer ümmetlerden daha fazladır O’ndaki esma-i ilahiyenin zuhuru. 

Bu hüküm embiya-ı zişan da böyle olduğu gibi suri padişahlar hakkında da böyledir. Zira padişah “Müdebbir” ismi küllisinin mazharı olup yani “tetbir edici” isminin mazharı olup o ismin tahtı hitasında yani tahtı altında koruması altında olan esmanın mazharı olmak ve ona tabi olan efrad-ı kesirede yani çok fertlerde o ismin taht-ı hitasında bulunan esma-ı cüzziyenin mezahiri itibariyle Musa (a.s.)a mukabelede bulundu. 

Firavun a’van ve ensarı olan mezahir-i celaliye ve kahriye alem-i araz olan alem-i şahadette zahir olduğu halde Musa (a.s.)ın tabileri bulunan mezahir-i cemaliye ve lütfiyye alem-i şehadette kavmi daha henüz olmadığından dünya üzerinde maddi kuvvette firavun tarafı galipti bu görüşmede. 

Her ne kadar padişahlar da bir esma-i ilahiyenin gücünü ortaya koymakta iseler de Peygamberler de bir esma-i ilahiyenin gücünü ortaya koymaktalardır. Ama zahirdeki hükme göre Celal ve Kahhar esma-i ilahiyesi Firavunun varlığında mevcuttur. Ama Musa’nın (a.s.) Cemaliye ve Lutfiye askerleri daha ortada yoktur. 

Alem-i Şahadette henüz belirli bir çoğunluğa erişmediğinden müteayyin olmadığından, ortaya çıkmadığından dünya üstündeki kuvvetinde Firavun tarafı galip idi. Zira Lut Fassında görüldüğü gibi Hakkın Ef’al-i mezahir hasebiyle vaki olur. Hakkın ef’ali mezahir suretiyle zahir olur. Yani Hakk maddeden ortaya çıkartır gücünü, dolayısıyla maddi askerler onun da çoktur. 

 Hakkın kuvveti mezahir ile meydana gelir, o da şiddetli olur, böyle olunca Firavuna karşı Musa (a.s.)ın batınen ve zahiren kuvvetli olması lazımdı onun batınen kuvvet kazanması, gücü şu idi ki ruh’u musevinin tahtı hitasında bulunun yani O’nun kontrolünde bulunup ruh-u musevi aleminden ayrılarak meratib-i ervahın sonuncusu olan ruh-u insani mertebesine vasıl ve suret-i ilahiye üzerine bulunan insan suretinde zahir olan ve mertebe-i insana gelinceye kadar cemat, nebat ve hayvan meratibini kat ederek meratib-i vücutta kemalat-ı zaide iktisab eden ef’al-i Beni İsrail ervahının kendilerinde bil kuvve mevcut olan fıtrat-ı asliye ve taharet-ı ezeliye ile insan suretinde zahir olduktan sonra araz-ı nefsiyye ile kirlenmeksizin Firavun kıtali sebebiyle kendi asılları olan ruh-u Musevi alemine rücularıdır. 

Eğer bu ervah-ı eftal kati meratib ile alem-i şehadete tenezzül edip daha sonra rücu etmemiş olsalar idi ruh-u musevinin tahtı altında olmakla beraber ruh-u musaya imdat-ı Batınileri kabıl olmaz idi zira Musa (a.s.)ın batınen kuvvet kazanmasının sebebi buydu ki ruh-u musevinin, şimdi bütün peygamberlerin manalarının birer ruhu yani birer hakikati vardır. Hakikat-ı museviyenin yani ruh-u museviyenin taht-ı hitasında bulunup museviyet mertebesinin kontrolü içerisinde bulunup, ruh-u musevi aleminden ayrılarak yani museviyet mertebesinden ayrılarak mana aleminde ayrılarak, meratib-i ervahın sonuncusu olan yani mertebe-i ervahın, ruhlar mertebesinin sonuncusu olan ruh-i insani mertebesine yani ervah mertebesinden mertebe-i museviyenin tahtı altında bulunan ruhlar ruh-u museviyenin o alemden ayrılarak meratib-i ervahın sonuncusu yani ruh mertebelerinin sonuncusu olan insan mertebesine vasıl olunca yani çocuk olacak olan yani insan mertebesine vasıl olunca suret-i ilahiye üzere bunlar insan suretinde zahir olan bu mertebe-i insana gelinceye kadar yani insan mertebesine gelinceye kadar maden, bitki ve hayvan mertebelerini kat ederek vücut mertebesinde büyük kemalat kazanan beni İsrail çocuklarının ervahının kendilerine de bil kuvve mevcut olan fıtrat-ı asliye ve taharet-ı ezeliye ile insan suretinde zahir olduktan sonra yani kendilerinde kuvvede mevcut fiile daha henüz çıkmış değil ama ruh-u museviye onların kuvvelerinde mevcuttur.

Yani iç benliklerinde mevcuttur. Aslı fıtratı ve ezeli temizliği ile, ezeldeki temizliği ile dünyaya gelip de beşeriyet kirlerine bulaşmadan evvelki temizliği ile insan suretinde zahir olduktan sonra yani ruh-u museviye o çocuklarda insan suretinde meydana geldikten sonra araz-ı nefsiye ile kirlenmeksizin firavunun kıtali sebebiyle yani firavunun onları öldürmeleri sebebiyle kendi asılları olan ruh-u musevi alemine rücularıdır. 

Firavunun kıtali sebebiyle kendi asılları olan ruh-u musevi alemine rücularıdır. Eğer bu küçük ruhlar mertebelerin katli ile alem-i şehadete tenezzül edip daha sonra rücu etmemiş olsalar idi yani alem-i şehadete gelip de katl ile rücu etmemiş olsalar idi ruh-u museviyenin taht-ı hitasında olmakla beraber ruh-u Musa’ya batını yardımları olmazdı. Yani dünyaya gelip de kesilmeden evvel olsaydı Musa’ya onların batınlarında olan ruh-u museviye Musa’ya (a.s.) faydalı olmazdı. Kesilmeleri ile onların ruhu, ruh-u Musa’ya iltihak etti. Neden? Musa niyetiyle kesildikleri için. Ayrı ayrı kesildiler ama her kesilen erkek çocuk Musadır niyetiyle kesildi. 

Bu nedenle kestikleri her çocuğun ruhu Musa’ya iltihak etti. Bütün çocukların ruh-u museviyeleri Musa’nın (a.s.) ruhuna iltihak etti. Yani batında Musa’nın (a.s.) ordusu oldular. Musa’nın (a.s.) hükmü altına girdiler batında. Tenezzülden sonra hasıl olan kemalat-ı zaide, tenezzülden evvel kendilerinde mevcut değildi. Yani tenezzül ettikten sonra ruh-u musevi onlarda meydana geldi. Musa’nın (a.s.) zahiren güçlü olması dahi katledilmiş olan çocukların ruhlarının kendisi imdadı dolayısıyla bu gücü buldu kendisinde.

Asa, yed’i beyza (beyaz el) gibi birçok mücize güçleri zuhuru onun ruhunun taht-ı hitasında bulunan alem-i şehadette dahi ona tabi bulunan mezahirin kesreti suretiyle vaki oldu. İki özellik çıkıyor ortaya, birisi Musa’ya (a.s.) batınen ve musevinin yükselmesi, diğeri de Musevi isminin yani Musa’daki kelime-i Ulviye’nin tahtı altında olan mezahirdeki kesreti suretiyle vaki oldu. 

Yani hem şehadette kendisine o ismin zuhuru hem de batında yani ruhlar aleminde hem içten hem de dıştan verilmiş oluyor. İşte şunu demek istiyor, asası bir ağaç olması hasebiyle bir şey ifade etmiyor ama kendindeki tecellisi ağaçta zuhura geldiğinden mertebe-i fiiliyatta da o isim zuhurları ortaya çıkmaktadır. Kendisine bağlı olan isimlerin zuhuruyla ortaya çıkmaktadır. 

Bu da onların zahiri askerleri olmaktadır. Hem batını askerleri ruhu yönünden çocukların varlığıyla kendi isminin tahtı altında hükmü altında olan esma-i ilahiyenin de onun ümmeti olması dolayısıyla işte bu da yed’i beyza gibi yani madde aleminde parlak el deniyor. Musa’ya (a.s.) “elini koynundan çek” dendiği zaman elini çıkardığında eli parıldıyor. Bu elin hangi el olduğu ile burada bir ihtilaf vardır. Kur’an-ı Kerim’de hangi el olduğu bildirilmiyor, daha sonra bunun üzerinde durulacak.

Her çocuk İslam fıtratı üzere doğar ebeveyni onları ya putperest, Musevi yapar, Hırıstiyan yapar, ateşperest yapar diye hadis-i şerifte buyurulur. Bu hadisin hükmü ne zaman dan başlıyor? Hz. Resul (s.a.v.) Efendimiz geldiğinden beri Muhammedi fıtrat üzere doğar, O’ndan evvelkiler hangi peygamberin fıtratı ise o fıtrat üzere doğarlar. Bizlerin çocukları İslam fıtratı üzere doğarlar. İseviyyet devrinde doğanlar İseviyyet fıtratı üzere doğarlar, başka türlü de doğamaz zaten. Musa (a.s.) döneminde doğan çocuklar Museviyyet fıtratı üzere idiler. Yani Museviyyet şeriatı üzere idiler, işte Musa’ya (a.s.) batınen ruhen yardım etmeleri kendi fıtratları üzere olduğundan dolayıdır. 

Bilindiği üzere müneccimler ile kahinler Firavuna falan zamanda Beni İsrail’den bir çocuk doğacak senin saltanatının zevali onun eliyle olacaktır diye haber vermişlerdir. Tefsir-i Şeriflerde bu tafsilatla anlatılmıştır. Peygamberler tarihinde bunlar uzun uzun anlatılmıştır. Firavun bu haberden etkilenerek o yılda doğan erkek çocuklarının öldürülmesini emretmiş idi. Katledilen beni İsrail çocuklarının sayısının 70 bin olduğu rivayet olunur. Gördüğü bir rüya üzerine müneccimlere baş vurmuştur. Rüya şöyle; Kenan tarafından büyük bir ateş çıkıyor ve Firavunun sarayına geliyor bu ateş onların saraylarını evlerinin hepsini yakıyor ama aradaki beni İsrail evlerini yakmıyor ateş.

Bunun üzerine Firavun müneccimlerini toplamış, müneccimler bu neticeye varmışlar, Beni İsrail’den bir erkek çocuk doğacak senin saltanatını sona erdirecek demişlerdir. Firavunun bunun üzerine doğan erkek çocuklarının katledilmesini emrediyor bu katledilen erkek çocuk sayısının 70 bin olduğu rivayet ediliyor. Vaka bu kadar çocuğun hepsi Musa olamaz idi elbette içlerinden birisi Musa idi fakat her katledilen çocuk Musa’dır diye katledildi mutlak değil ama ihtimal Musa’dır diye katledildi. Her ne kadar bu 70 bin çocuğun hangisinin Musa olduğu Firavunca meçhul ise de hakikatte yani hazret-i ilahiyede cehil yoktur. 

Yani Allah bilmiyor mu onların Musa olmadığını? Çünkü yukarıda izah edildiği üzere katledilen çocuklar Musa (as)ın suretinin tafsilatıdır. Demek ki bir peygamber sadece gördüğümüz o fiziki manada bir varlığa sahip değil o katledilen 70 bin kişiyi bir varlık olarak düşünün. 

Demek ki her peygamberin istilası kendi gücü kadardır, yani büyüklüğü kendisine verilen ilahi varlığı kadardır. İşte buradan da şu anlaşılıyor, Hz. Resulullah (s.a.v.) Efendimizin varlığı bütün alemleri kuşatan bir varlıktır. Hakikat-i Muhammedi olarak düşündüğümüzde, Resul (s.a.v.) Efendimizin “Ben de sizin gibi beşerim” dediği bu beşer vücudu değildir sadece. 

Bütün alemler Hakikat-i Muhammedi üzere O’nun varlığıdır, diğer peygamberlerde ne kadar esma-i ilahiyeyi kendi üzerinde bulunduruyorlarsa alemdeki yerleri o kadardır. Her bir çocuğun katlinde bu Musa’dır diye firavun ve adamlarınca hükmedilmesi zahirde eğri ve hakikatte doğru idi. Çünkü o kesilen çocuklar O’nun manasına kesildiler. İşte Musa (a.s.) yüzünden katledilen çocukların hikmeti kıtali onlardan her birinin hayatı Cenab-ı Musa’ya yardım için ruh-u musevi alemine rücu etmesi içindir. 

Yani museviyet ruhuna dönmesi içindir. Ruh-u Musevi alemine rücu eden hayat araz-ı nefsaniye ile kirlenmemiş sıfat-ı beşeriye ile vasıflanmamış olup fıtrat-ı asliye ile zahir olan hayattır. Nitekim hadis-i şerifte bu hakikate işaret buyurulur, “Fıtrat-ı islami üzere doğmayan hiçbir çocuk yoktur, bu fıtrat-ı islamdan sonra ebeveyni onu Yahudi, nasara ve Mecusi yaparlar.” Musa (a.s.) Musa olmak üzere katl olunan çocuklar safi hayatının tamamı oldular. Böylece katledilen her bir çocuğun istidad-ı ruhuna tahsis olunan kemalattan verilmiş hediye edilmiş olan her bir şey Cenab-ı Musa’da mevcut idi. Yani o çocuklara kemalattan neler verildiyse 70 bin çocuğa Musa (a.s.)ın varlığında onların hepsi mevcut oldu.

Zira katledilen her bir çocuğun mazhar olduğu zuhura getirdiği ism-i ilahiyenin sureti ilm-i ilahide sabit idi. Yani onun suretleri yukarıda bahsedilen ilahi ilimde var idi. Onların hakayiki, hakikatleri olan bu esmanın kemalatı alem-i kevnde zuhur edecek idi. Velakin her biri çocuk iken katl olunmakla yani o çocuklar büyüselerdi, yetişselerdi kendilerinde ilm-i ilahide bulunan özellikler, esma-ı ilahiler zuhura çıkmış olacaktı. Zaman içerisinde zuhura çıkacaktı ama bunlar küçük yaşta bunları ortaya getirmezden evvel katl edildiklerinden ve onlarda kuvvede bulunan bu ilm-i ilahideki hakikatler Ruh-u museviye uruc ettiğinden bütün bu güçlerin hepsi Musa’da (a.s.) fiile çıktı demek istiyor.

Yani Musa (a.s.) gücünü oradan aldı diyor. Bunların hepsi birlikte cenab-ı Musa da zahir oldu, 70 bin çocuğun gelecekte nasıl bir ordu kuracağını düşünün. İşte Musa’nın (a.s.) ordu gibi kuvvetlenmiş olmasıdır. İşte bu anlayış ile Firavunun karşısına çıktı Musa (a.s.). Yalnız bir kişi görünüyordu ama 70 bin kişilik ordu maneviyatındaydı. 

SUAL: Hak Teala Hz.lerinin kudretinde acziyet tasavvur edilemez. Bu kadar çocuğun katline hacet kalmaksızın Nemrut ve sair gibilerine karşı diğer enbiyalara verdiği mukabele kudreti gibi Musa (a.s.) da Firavuna karşı kudret-i mukavemet ihsan edebilir idi, O’nu bu tarz acayip bir şekilde takviye eylemesindeki hikmet nedir?

CEVAP: Bu mesele istidat-ı ezeliye taalluk eder. Yani ezeli istidada, ayan-ı sabiteye taalluk eder. Zira Hak Teala Hz.leri ilm-i ilahisinde sabit olan ayan-ı sabite istidadı ile talep ettikleri ahvali ita eder. Yani ayan-ı sabiteler kendilerindeki programı ortaya koymak için ilm-i ilahiden hangi ismin zuhurunu faaliyete geçirecekler ise hangi isimle görevlendirilmişlerse o görevi yapabilmek için kabiliyetlerine göre istihkak talebinde bulunurlar. Esmanın istihkakını isterler.

Ayan-ı sabiteler ilm-i ilahiden bunu isterler. Eğer ayan-ı sabite ilm-i ilahiden istihkakını alamazsa zuhura gelemez. Lisan-ı istidadı ile taleb ettikleri ahvali ita eder. Taleb ettikleri ahvalleri yani ortaya koyacakları fiillerin oluşumu için malzeme taleb ederler. Cenab-ı Hakk bir ismin diyelim ki “Alim” ismi bir yerde tecelli edecekse ona “Cehil” isminde tecelli etmesi yakışmaz, yani bunu vermez zaten diyor. Hak Teala ise Hakimdir yani hikmetle işler işlerini böylece zuhurun hali şeklinde tecelli eder. 

Bu bahiste yani çocukların kesilmesi bahsinde mühim bir mesele vardır ki bugünkü konulara da ışık tutuyor hani bazıları kurban adı altında bu kadar hayvan kesilir mi diyenler var. Bu bahiste Kurban sırrı meydana çıkar bu çocukların katli meselesinde. Kurbanın sırrı da bu mevzu içinde anlaşılmış olur, zira ruh-u hayvani yani kesilen hayvanın ruhu kurban sahibinin ruhi alemini takviye ettiğinden, bakın para verseniz mal verseniz bu iş olmaz. Hani diyorlar hayvanı kesmeyelim karşılığında para değerini verelim hayvanlar yazıktır kesilmesin diyenler var. 

Bu durumda paranın ruhu yok nasıl olacak bu iş. Madde olarak cemadı ruh var ama “Hay” esmasının mazharı olarak onun canı ve ruhu yoktur. O kesilen kurban ruhu alemi takviye ettiğinden ruh alemini takviye ediyor. Kurban vecibesi ruh-u insani alemine rücu ile yani oradaki kurbanın ruhu, ruh-u insan alemine dönmekle terakki eden kurban için ve hem de kavi ruh olan tahir-i kurban için çok faydalı bir emir olur. İşte burada da kurbanın hakikati ortaya çıkıyor. Kurbanın ruhu “Hay” olarak insan ruhuna takviye ediyor. “Hay” esmasıyla, oradaki hayvan da insan mertebesine yükselmiş oluyor. Ondaki ruh hayvani ruh, insani ruha müşterek olduğu zaman insani ruh onu kapsamına alır. 

Maddeden yani cemattan olmuyor, bitkiden de olmuyor, hayvan insana yakın olduğundan oluyor. Onların hepsi muhterem varlıklardır, Allah’ın “Hay” esmasının zuhur ettiği varlıklardır. Ölen insanlar için kesilen kurbanlar bu manada olmaz, böyle olabilmesi için yaşayan kişinin ruhuna ilhak etmesi lazımdır. Beni İsrail çocuklarının ayan-ı sabiteleri (sabit olan programları) mutlak feyiz veren istidat lisanı ile katl olunarak ruh-u musevi alemine rücuu ve ona o suretle imdadı talep ettikleri gibi Musa (as) ın istidat-ı alisi dahi bu hali iktiza eylemiş idi. 

Musevi çocuklarının katl edilerek ruh-u musevi alemine rücu ve o surette imdadı talep ettikleri gibi yani Musa’ya (a.s.) yardım etmeyi batınlarında taleb ettikleri gibi Musa’nın (a.s.) istidat-ı âlisi dahi bu hali gerektirmiş idi. Firavun ile yardımcılarının istidat-ı gayri mec’ulleri de üzerlerine bu tecelliyi celp etti. O çocuklar nasıl Musa (a.s.) için öldürülmeyi de kabul ettiler, Musa’nın üstünde de bu hüküm vardır. Yani o çocukların yükü aynen Musa’nın üstünde de vardı. İşte bu Beni İsrail çocuklarının Musa (a.s.) yüzünden katli ve onların hayatların tamamı ruh-u musevi alemine rücu suretiyle imdat etmeleri Musa (a.s.) a bir ihtisas-ı ilahidir. 

Neden Cenab-ı Hakk aciz miydi başka bir şekilde de Firavuna karşı getirebilirdi, ama bu tahsis edilen mütehassıs bir ilim yani ihtisas-ı ilahidir, zira ondan evvel bu hal hiçbir nebi için vaki olmamıştır. Yüce Hikmet sahibi olan Musa (a.s.)ın hikmeti çoktur. Beni İsrail çocuklarının Musa (a.s.) yüzünden katl edilmiş olmaları hikmeti rüyayı salihada suret-i Muhammediyeden şifaen ahz-ı telakki edip bu Fassı beyan edeceği hikmetlerin evvelkisidir.

Yani Beni İsrail’in (gece yürüyenin çocukları) zaten kesilen, katledilen de çocuklardır. İşte Hikmet-i ulviyyenin hakikatleridir bunlar. Beni İsrail bize ne mana veriyor ne mana ifade ediyor, bu hakikatleri okumak diyelim ki bir çok peygamberin hayat hikayesini okumamız oluyor, “Ya beni İsrail” diye anlatırken bize ne veriyor? Museviyet mertebesinde olan bir kişinin halinde neyi anlatıyor, bunların hepsi Ümmet-i Muhammed’in meratib-i ilahiye olarak vermiş olduğu yolculuk halindeki mertebelerimiz, uğrayacağımız konaklardır, museviyet mertebesine geldiğimiz zaman bu ayet bize neyi veriyor? 

Bilindiği gibi Yakub’un (a.s.) torunlarıdır bunlar, Yakub’un (a.s.) iki kardeşi varmış, yani onlar iki kardeşmişler, aralarında bir ihtilaf çıkıyor, kardeşi Yakub’un (a.s.) canına kıymaya kadar işi götürüyor. Yakub (a.s.) da bir başka şehirde olan akrabasının yanına gitmek için hicret etmek için geceleri yol gidiyor, gündüzleri hem sıcaktan hem de emniyet için gizleniyor. Gündüzleri mağaralarda taş kovuklarında gölgede bir yerlerde saklanıyor hem de dinleniyor. Böylece gece yürüdüğü için “İsr” ismini alıyor. Hani nasıl “İsra” Suresi’nde “Sübhanellezi esrabi abdihi..” diyor ya سُبْحَانَ الَّذِۤىاَسْرَى بِعَبْدِهِ لَيْلا مِنَ الْمَسْجِ الْحَرَامِ اِلَى الْمَسْجِدِ الاَقْصَاالَّذِى بَارَكْنَا حَوْلَهُ لِنُرِيَهُ مِنْ اَيَاتِنَا اِنَّهُ هُوَالسَّمِيعُ الْبَصِيرُ 17/1 “Kulunu gecenin bir vakti yürüttü…” bu İbranice olmasına rağmen Kur’an-ı Kerim’de de “isr” olarak geçiyor. Yani yürütme olarak geçiyor. 

İşte Beni İsrail demek “Ya beni İsrail” Ey gece yürüyenin çocukları manasınadır. Yani Yakub oğulları manasınadır. 12 tane oğlu var idi, Yakub’un (a.s.) . Burada bize ne veriyor, yani bizim bunu nasıl anlamamız gerekiyor, Ayette 2/122

يَا بَنِى اِسْرَائِلَ اذْكُرُوا نِعْمَتِىَ الَّتِى اَنْعَمْتُ عَلَيْكُمْ وَاَنِّى فَضَّلْتُكُمْ عَلَى الْعَالَمِينَ 

2/122-) Ey İsrailoğulları! Sizlere ihsan ettiğim nimetimi ve sizi vaktiyle âlemdeki ümmetlere üstün tuttuğumu hatırlayın!

Bu üstünlük Ümmet-i Muhammedinin üzerindeki bir üstünlük değildir. O güne kadar gelmiş olan yani o günkü ortamda Âdem’den (a.s.) Musa’ya (a.s.) kadar gelmiş olan ümmetlerin üstüne çıkardık hem mertebe hem de ilim olarak diyor. Yoksa Museviyet, Muhammediyet mertebeleri itibariyle değildir. Ama bu bir taltiftir, işte onlar da bu ayetten kendilerini üstün ırk olarak Tevrat’ta da benzer ayet olduğundan kendilerini üstün ırk olarak görüyorlar. Ve de vaad edilmiş topraklar diye o gün vaad edilmiş, bugün de gene aynı zannediyorlar. O üstünlük Musa (a.s.) devrindeki hükümdür, yoksa bugünkü hüküm değildir. 

Gece yürümek ne demektir evvela onu bizim bilmemiz lazımdır. Gece yürümek ne demektir? Gece mana aleminde yürümek demektir. Yoksa bu ayak ile olacak bir iş değildir mana aleminde. Gece (a.s.v.) Efendimiz yürümedi mi, 17/1

سُبْحَانَ الَّذِى اَسْرَى بِعَبْدِهِ لَيْلًا “Gecenin bir vaktinde kulunu yürüttü…” yürüttü derken ayağı ile mi gitti, bir mertebeden bir mertebeye, mertebe, mertebe ilerletti. İşte kim hangi mertebede ise gece kalkıp da ibadetlerini yapmaya başladığı zaman Beni İsrail hükmü altına girmiş olmaktadır. Yani museviyet mertebesini yaşıyor olmaktadır. 

Tabi ki o mertebe gelmişse bu ancak olur. Eğer o mertebeye gelip de o mertebeyi geçmiş ise aynı ayette miracı yaşamaktadır o zaman. Biz İseviyet mertebesine gelmişsek, Muhammediyet mertebesine gelmişsek bu ayeti daha Museviyet mertebesinden yaşarsak, o yaşandı zaten bunlar bir ömür boyu gidecek değil zaten her mertebe bir ömür boyu yaşanacak değildir. Her mertebenin belirli bir süresi vardır, o süre içerisinde onun aşılması gerekiyor. Yoksa ömür yetmez, işte kişi Museviyet mertebesine ulaştığı zaman ayetten alacağı hisse “Ya beni İsrail “ ey gece yürüyenin çocukları; gece yürüyen beni İsrail, gece yürüyenin çocukları.

Tarikat mertebesinde yürüyen tarikatın şeyhi ise etrafındaki dervişler de onun çocuklarıdır. Ama bunu aşmışsak, kendi kimliğimizi idrak etmişsek gece yürüyenin çocukları, gece yürüyen bizim zatımız çocuklarımız da bize bağlı olan esma-i ilahiyedir. Ef’al-i ilahiyedir. Esma-i ilahiyeyi ne kadar genel anlamda zuhura çıkarabilirsek faaliyete çıkarabilirsek Musa (a.s.) da belirtildiği gibi gücümüz hem kevni olarak hem de batını olarak o kadar çok olur. 

İşte alemlerden üstün tutması Muhammediyet mertebesi itibariyle yaşar isek “alemlerin üstüne çıkardım” hükmü içinde olur. Musa (a.s.) yüzünden katl edilen İsrail oğullarının çocukları hikmet-i rüya-ı salihada yani katl olmalarının hikmeti Salih rüyada suret-i Muhammedi’yeden yani Hz Rasulullah’ın suretinden şifaen ahz-i telakki edip, telakki ederek aldığım bu fasta beyan edeceğim hikmetlerin evvelkisidir.

Yani Hz. Rasullullah (s.a.v.) Efendimiz bana bunları sadık rüyada şifaen söyledi, ben oradan aldım bu hikmetleri hakikatleri demektir. Yani okuduğumuz bu şerhler Muhyiddini Arabi Hz.lerinin gönlüne indirilmektedir. Bu hakikatler M. Arabi Hz.lerinde zuhura çıkması daha sonra şerh edilerek ancak bize geliyor. Bunların asıllarını bizim anlamamız çok zordur. Ancak bu izahlardan sonra anlayabiliyoruz. İşte Kur’an-ı kerim de böyle eğer Ümmül Kitap’taki haliyle bize gelseydi bu kitaptaki haliyle bize gelseydi hiçbir şey anlamamız mümkün değildi. 

---------------------

2. Paragraf:

İmdi Mûsâ (a.s.) kuvâ-yı fa'âleyi cem' etmekle, ancak ervâh-ı kesîrenin mecmû'u olduğu halde doğdu. Zîrâ sağîr kebîrde müessirdir. Sen çocuğu görmez misin? Hâssıyyetle büyükte tasarruf eder. Binaenaleyh kebîr kendi riyasetinden ona nazil olup onunla mülaabe eder; ve ona çocukça söyler; ve ona onun aklıyla zahir olur. Böyle olunca o, onun taht-ı teshîrindedir. Halbuki o, vâkıf değildir. Ondan sonra onu kendi terbiyesine ve himayesine ve mesâlihinin tefakkudüne ve te'mînine meşgul kılar, tâ ki sadrı dıyk olmaya. İşte bunun hepsi sağîrin kebîrde olan fiilindendir; ve bu makamın kuvvetinden nâşîdir. Zîrâ çocuk Rabb'ine hadîs-i ahddir, çünkü yeni olmuştur. Halbuki kebîr eb'addir. İmdi Allah Teâlâ'ya akreb olan kimse Allah Teâlâ'dan eb'ad olan kimseyi teshir eder. Nitekim mukarrabîn olan pâdişâhın havâssı, ona mukarrabiyyetlerinden dolayı eb'ad olanları teshir ederler. Resûlullah (s.a.v.) nüzulü vaktinde kendisini yağmura ibraz ederdi; ve onun isabet etmesi için başını açardı; ve "Onun Rabb'ine olan ahdi yenidir" buyurur idi. İmdi bu Nebinin bu ma'rifet-i billahına bak ki, onu ne şey ecell ü a'lâ ve evzah eyledi! Şu halde yağmur, Rabb'ine onun kurbu olduğu için, efdal-i beşeri teshir eyledi. Binâenaleyh vahy ile nazil olan resul gibi idi. Böyle olunca onu hâl ile bizatihi davet etti. Rabb'inden ona getirdiği şey ona isabet etmek için, kendini ona ibraz eder idi. İmdi ondan ona isabet eden şey sebebiyle onun için fâide-i ilâhiyye hâsıl olmasa idi, kendi nefsini ona ibraz etmez idi. Bu risâlet, suyun risâletidir ki, Allah Tealâ diri olan her şeyi ondan halk eyledi. İyi anla! (2).

----------------

Musa (a.s.) fail kuvvetleri toplamakla ancak ervah-ı kesirenin mecmuu olduğu halde doğdu, zira sagir (küçük) kebirde müessirdir. Sen çocuğu görmez misin büyükte tasarruf eder. Böylece sagir kendi riyasetinden ona nazil olup onunla mülabe eder, ona çocukça söyler, ona onun aklıyla zahir olur. Böyle olunca o onun taht-ı tescirindedir. Yani tesiri altındadır. Halbuki o vakıf değildir, yani çocuk buna vakıf değildir. Ondan sonra onu kendi terbiyesine ve himayesine çocuğu meşgul eder ta ki çocuk sıkıntıya girmeye, bunlar küçüğün büyükte olan fiillerindendir. Bu makamın küvvesinden naşidir, zira çocuk rabbına hadis-i ahidir. 

Çünkü yeni olmuştur. Halbuki büyük Allah’tan uzaktır, çocuk yakındır. Allahüteala’ya yakın olan kimse uzak olanı tesir altına alır. Yani Allah’a yakın olan kimse Allah’tan uzak olan kimseyi tesir altına alır. Nitekim Mukarrebin olan padişahın havası yani padişaha yakın olan havası onun yakınlığından dolayı padişahtan uzak olanları tesir ederler. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz nüzulu vaktinde kendisini yağmura açardı yani yağmur yağarken yağmur altında dolaşırdı ve onun isabet etmesi için başını açardı. Ve “onun rabbine olan ahdi yenidir.” buyurur idi. Yani Hakk’tan yeni gelmiştir, buyurur idi. Şimdi bu Nebi’nin bu marifet-i Billah’ına bak ki yani Allah’ı bilme marifetine bak ki onu ne şekliyle ala ve üstün getirdi.

Şu halde yağmur Rabbine olan yakınlığı yüzünden Rabbından yeni tecelli ettiğinden insanları tesir eyledi. Böylece vahy ile nazil olan Rasul gibi idi. Yani yağmuru Rasul’e benzetiyor. Hakktan yeni geldi taze geldi diyor. Böyle olunca onu hal ile bizatihi davet etti. Rabbından ona getirdiği şey ona isabet etmek için. Yani yağmur hal lisanı ile peygamberi kendine davet etti. Yani yeni gelen vahiy olarak kabul ettiği için. Bu yüzden de kendini ona ibraz eder idi, başını açar idi, ondan ona isabet eden şey sebebiyle onun için faide-i ilahiye hasıl olmasa idi kendi nefsini ona ibraz etmezdi. 

Yani başını açıp da yağmurun altına gitmezdi. Bu risalet suyun risaletidir ki Allahüteala diri olan her şeyi ondan halk eylediğini iyi anla. Yani Rasullük sudaki Rasullük suyun risaletidir. Neden, halk edişi yönünden, hayat verişi yönünden yani Efendimiz onun için başını açarmış risalet olarak gördüğü için ona. O da suyun risaleti olarak. 

Yani Musa (as) kendisine kuvvayı faaliye mesabesinde olan faal kuvvetler durumunda bulunan kesilen çocukların ervahını cem etmekle bu ervah-ı kesirenin heyet-i mecmuası olduğu halde doğdu. Yani Musa (a.s.) doğduğu zaman kendisi hakkında kesilen çocukların batındaki kuvvetleri ile birlikte doğdu. 

Hani bir rivayet vardır, derler ya her peygamber de genel olarak 40 insan gücü vardır. Ama Resul’de (s.a.v.) de 40 peygamber gücü vardır, dedikleri bu manaya geliyor. Batın aleminden almış olduğu kuvvetlerle kendisi göründüğü halde böyle büyük kuvvetlerle ortaya çıkıyor. Zira çocuk büyükte tasarruf etmek suretiyle müessirdir. Şunu demek istiyor çocuk nasıl babaya tesir ediyorsa işte o çocuklar da o, (Musa onların babası hükmüne girdi) kuvvetler onda tesir etti. Büyük çocuğun mertebesine tenezzül edip onunla oynaşır, yani çocukla şakalaşır oynaşır.

Onun “su” diyeceği yerde “bu” taam diyeceği yerde “mama” ve sıcak diyeceği yerde “cıs” der. İyiye “cici” kötüye de “kaka” der. Ona çocuğun aklı derecesinde görünür. İşte “insanları akılları derecesinde konuşunuz” işte bunu bütün eğitimcilerin bilmesi gereken bir durumdur. Öğrencisinin aklı hangi derecede ise o dereceden hitap etmesi lazımdır, çocuk ise çocuk olması lazımdır ki onunla irtibat kurabilsin. Başka türlü de irtibat kuramaz. Çocukla büyük yan yana olsalar, büyük kendi halinde olsa aralarında birlik olmaz. Çocuğun büyük haline ulaşması mümkün olmadığına göre o zaman büyük küçüğün haline ulaşması gerekir. İşte bu da çocuğun ondaki tesiridir. 

Böyle olunca büyük küçüğün taht-ı tesirindedir. Hakikat böyle iken büyük küçüğün tesiri altında olduğuna vakıf değildir. Tabi ki irfan ehli ise o başkadır. Çocuk büyüğü kendi mertebesine tenzil ettikten sonra o büyüğü kendi mertebesine himayesine kendisine munis görünmek suretiyle tesir eder. İşte bu hallerin cümlesi küçüğün büyükte olan tesirinden ve bu tasarruf çocukluk makamının kuvvetinden meydana gelmektedir. Yani çocukta ne kadar büyük kuvvet var ki farkında olmadan biz ona oyuncak diyoruz ama çocuktaki kuvvet büyük kuvvetinden daha fazla ki onu kendisine tabi tutuyor. 

Büyüğün küçüğe uymasının sebebi küçük Rabbından yeni geldiği için Rabbındaki muhabbeti ona olan tesiridir, yoksa çocuğun kendi tesiri değildir. Ve o yeni vücut bulmuştur, o Rabbından en yakın zamanda ayrılmıştır, büyük ise çok seneler geçtiğinden Rabbından o derece uzaklaşmıştır. Ama çocuk Rabbına yakındır. Böyle olunca Allahütealaya en yakın olan en uzak olana tesir eder. Zahirdeki sultanların kendisine yakın olanları, padişaha yakın olan kulları padişahın uzak olan kullarına tesir ederler. Sebebi padişaha yakınlıkları dolayısıyladır. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz yağmur yağarken vücud-u şeriflerini yağmura tutarlar yağmurun isabet etmesi için mübarek başlarını açarlar, kendisine bunun sebebi sorulduğunda “Rabbine olan ahdi yenidir “ buyururlar idi.

Yani rabbinden yeni gelmiştir, zuhura çıkma sözleşmesi yenidir, buyurur idi. Hatem-ül Enbiya olan Efendimizin yüce marifetine bak ki o marifet ne yücedir ne açıktır yağmur rabbına o zamanda yakın bir bağlantısı olduğu için Resul’i (s.a.v.) teshir eyledi. Böylece yağmur Resul (s.a.v.) e vahy ile nazil olan Rasul yani Cebrail (a.s.) gibi idi.

Hakktan yeni ayrıldığı için haberci olmuş oluyor. Cebrail (a.s.) da Hakktan haber getiriyor ya ama su mevzuunu da bu mevzuyla bir tuttu diyor. Melek lisanla davetini yapıyor, yağmur da Resul’e (s.a.v.) lisan-ı hal ile, hal lisanı ile bizatihi davet eyledi. Yani zatıyla davet eyledi. Kelamıyla değil.

Zira mükemmel havas-ı zahir ile idrak ettikleri şeyin hepsinde kendilerine hazret-i ilahiyeden, yani hakikat ehli mana aleminden kendilerine ne gelmişse bunların içinde vahyi ilahi manaları bulurlar, idrak ederler. Yağmur hazret-i ilahiden nazil olan ilmin suretidir. Başını açması bu yöndendir ayrıca su hayat verir. Yağmura nefsini açması ruh-u kamilin kendine ifaza olunan feyzin telakkisine yani idrak edilmesine başın keşfe açılması zuhur-u hakayik içindir. Nasıl ki husl mahali kalptir, rabbından Resul’e (s.a.v.) getirdiği hayat ve ilim bu yağmurun kendisine isabet etmesi için vücud-u şeriflerini yağmura ibraz ederdi. 

Böylece yağmurdan (s.a.v.) Efendimiz de isabet eden şey ilahi sebebiyle o yağmurdan kendileri için faide-i ilahiye hasıl olmasıydı. Yani kendisini yağmura açması ilmin hakikati, hayatın hakikatinden fayda sağlamak içindi. Yani fayda hasıl olmasaydı vücud-u şeriflerini yağmura ibraz etmez idi. 

Yağmurun bu risaleti suyun risaletidir ki Allahüteala (cc) Kur’an-ı Kerim’de 21/30 de buyurur.

اَوَ لَمْ يَرَ الَّذِينَ كَفَرُوا اَنَّ السَّمَوَاتِ وَالْاَرْضَ كَانَتَا رَتْقًا فَفَتَقْنَاهُمَا وَجَعَلْنَا مِنَ الْمَاءِ كُلَّ شَىْءٍ حَىٍّ اَفَلَا يُؤْمِنُونَ

 21/30-O kâfir olanlar, görmediler mi ki, göklerle yer bitişik bir halde iken biz onları ayırdık. Hayatı olan her şeyi sudan yarattık. Hâlâ inanmıyorlar mı?

“Biz her şeyin hayatını sudan başlattık“ beyanı üzere hayat sahibi bulunan her şeyi sudan halk eyledi bu hikmeti iyi anla. Yani neye başını açtı hikmetinin de bir özelliği de budur. 

-------------------

3. Paragraf:

Ve onun tâbut içine ilkasının ve deryaya remyinin hikmetine gelince: "Tâbut" onun nâsûtudur. / Ve "derya" bu cisim vesâtatiyle kuvve-i nazariyye-i fikriyye ve kuvâ-yı hissiyye ve hayâliyyenin verdiği şeyden ki - onlardan ve onların emsalinden bir şey, bu nefs-i insâniyye için, ancak bu cism-i unsun sebebiyle hâsıl olur- onun için ilimden hâsıl olan şeydir, imdi vaktaki nefs bu cisimde hâsıl oldu ve onda tasarruf ile ve onu tedbîr ile me'mûr oldu; Allah Teâlâ bu kuvâyı onun için alât kıldı. Kendisinde sekînet olan bu tâbutun tedbîrinde, ondan Allah Teâlâ'nın murâd eylediği şeye onunla vâsıl olur. Binâenaleyh bu kuvâ ile fünûn-ı ilm üzerine istilâ için onunla deryaya atıldı. Böyle olunca ona bununla i'lâm etti ki, her ne kadar melik olan rûh, onun için müdebbir ise de, onu ancak onunla tedbîr eder. Bâb-ı işaret ve hikem.de, "tâbut" ta'bîr olunan bu "nâsûf'ta kâin olan bu kuvâyı ona musâhib kıldı. Hak Teâlâ'nın âlemi tedbîri de böyledir. Onu ancak onunla, yahut onun sureti ile tedbîr eyledi, İmdi veledin vâlidin icadına ve müsebbebâtın kendi esbabına ve meşrûtâtın kendi şurûtuna ve ma'lûlâtın kendi illetlerine, medlûlâtın kendi delillerine ve muhakkakâtın kendi hakâyıkına tevakkufları gibi, onu ancak onunla tedbîr eyledi. Ve bunun kâffesi âlemdendir. O da Hakk'ın onda tedbîridir. Binâenaleyh onu, ancak onunla tedbîr eyledi (3).

------------------

Musa (a.s.)ın bir sandık içinde deryaya bırakılmasının hikmetine gelince sandık yani tabut onun nasutudur. Yani O’nun bedenidir yahut dünyasıdır, derya bu cisim vasıtasıyla kuvveyi hayalinin verdiği şeyden yani insanda bulunan derya nazar kuvveti, düşünce kuvveti, his kuvveti ve hayaliyenin verdiği şeyde, nazardan, fikirden, histen, hayalden, verdiği şeyden ki bunlara benzer diğer kuvvalardan bir şeydir.

 Bu insan nefsi için ancak vücut ve unsuri sebebiyle hasıl olur. Yani yukarıda sayılan şeyler bu cesed ile unsur beden ile meydana gelir. Onun için ilimden hasıl olan şeydir. Şimdi vaktaki nefs bu cisimde hasıl oldu yani suret-i unsuriyede hasıl oldu ve onda tasarruf ile ve onu tedbir ile memur oldu. Yani nefs burada hasıl oldu ve bunu tasarruf ve korumayla da memur oldu, Allahüteala bu kuvvayı onun için alet kıldı, bu kuvvetleri alet kıldı, kendisinde sekinet (sakin olma, sükünet) olunan bu tabutun onda Allahüteala’nın murad eylediği şeye onunla vasıl olur.

Böylece bu kuvva ile ilim üzerine istila için onlar deryaya atıldı. Böyle olunca ona bununla i’lam etti ki her ne kadar melik olan ruh onun için müdebbir ise de yani tedbir edici düzenleyici ise de onu ancak onunla tedbir eder. Yani maddeyi madde ile tedbir eder. Hikmet ve işaret babında tabut tabir olunan bu nasutta kaim olan bu kuvva ona müsahit kıldı. 

Yani insanın nasutunda bulunan kuvveler ona sahip kılındı. Hakteala’nın alemi tedbiri de böyledir. Onu ancak onun suretiyle tedbir eyledi. İmdi veledin validin icadına yani annenin çocuğun icadına ve sebeplerin kendi esbabına, sebebine ve şartların kendi şartına ve maludatın immetlerine, hakikatlerin kendi hakikatine dayandıkları gibi. Onu ancak onunla tedbir eyledi, bütün bunlar nasut alemindendir. O da Hakkın onda tedbiridir. Böylece onu ancak onunla tedbir eyledi. Hz. Musa’nın validesi tarafından bir sandık içine konup deryaya atılmasındaki hikmete gelince; sandık Musa (a.s.)ın cisminden ibaret olan nasuttur.

Yani bu alemlerdir, nasut alemi, insanlık alemidir. Derya dahi cisim vasıtası ile Musa (a.s.) vasıtasıyla varid olan ilmin suretidir. Yani sandık ile atılmasının aslında onun nasutunun ilim deryasına atılmasıdır. Zira ilim dediğimiz şey nazar-ı fikri kuvvetinin ve havas-ı zahire yani nazar, bakışın battığı şeyden fikir alarak bu kuvvetin ve beş zahiri duyguların ve beş batını duygunun verdiği bir şeydir. 

Bu kuvvetlerde dahi ancak bu cism-i unsurinin vücudu sebebiyle hasıl olur. Yani bu görme dokunma tatma gibi duygular bu cisimle meydana gelir. Bir kimsenin cismi kesif olmasa yani koyulaşmış, katılaşmış halde olmasa görme kuvvesi, dokunma kuvvesi, koklama kuvvesi, tatma kuvvesi, işitme kuvvesi zahir olmazdı. Yani biz latif varlıklar olsaydık bu kuvveleri bilemeyecektik. Bunları bilemediğimiz için de tesbit edemeyecektik. İşte bir şeyin acı veya tatlı olduğunu bilmemiz için bu kuvvetlerden tatma duyumuzu kullanırız. Bu tatma kuvvesi sayesinde bizde bir ilim hasıl olur, diğer kuvvetler de bunun gibidir. 

Fass-ı Yusufide dahi izah olunduğu üzere (s.a.v.) Efendimiz “Nas uykudadırlar öldükleri zaman uyanırlar.” “Dünya uyuyan kimsenin rüyası gibidir.” Bizler şu anda bile bir uyku içindeyiz. Bakın bu iki hadis-i şerif gerçekten çok mühim, şu anda bile bir uyku içindeyiz, ilahi hakikatleri ne kadar idrak ediyorsak bu uykudan ancak o kadar uyanabiliyoruz, hakikat-i ilahiyeyi, kendimizi, nefsimizi ne kadar tanıyorsak bu uykudan o kadar uyanabiliyoruz. 

Hadis-i şeriflerinde dünyayı alem-i hayale ilhak buyururlar. Şehadet alemi diye bildirilen bu alemin aslında alem-i hayal olduğunu ve misal alemine ilhak edildiğini, her ne kadar maddi olarak bunu tutuyor isek de ama buradaki madde varlığın maddesine değil manasına bakılması gerektiğini, yani mananın ne ifade ettiğini bilmemiz gerektiğinden işte bu mana alemimizde hayal alemine yani misal alemine ilhak ettikleri bu hakikatle belirtilmiş oluyor.

Ancak oraya bağlandığımız zaman yani orayla irtibat kurup oranın hakikatini anladığımız zaman rüyanın hakikatini ancak anlamamız mümkün oluyor. Yoksa bu alemin çok daha değişik başka şekilde uykuda olan bir kimsenin uykusunda gördüğü varlıklar olarak görmekteyiz. Eğer bir kişi bu alemi madde alemi olarak idrak etmişse varlığın hakikatini idrak edememişse kendi hayaliyle kurduğu bir dünyası ile Rabbı olacaktır. İşte Rab mana aleminde mana olarak zuhur ettiğinde bunu anlayamayanlar inkar edecektir. 

Alem-i hayalden ibaret olan rüyada görülen suretler nasıl münasip bir manaya döndürülmek gerekiyorsa işte buradaki gördüğümüz her şey de hayaldeki gibi asıllarına intikal ettirmemiz gerekiyor. Yani asıllarına intikal ederek bunun varlığını tesbit etmemiz gerekiyor. Nasıl rüya aleminde gördüğümüz varlıklara tevil gerekiyorsa işte bu alem de rüya alemi içerisinde olduğundan, rüya alemi olduğundan burada yaşayan insanlar da rüyada olduğundan, peki o zaman rüya nedir? İşte rüya içinde rüya olmaktadır. Yaşadığımız alem bir rüya alemidir, ama gece yattığımızda bir rüya daha görüyoruz, şimdi rüya içinde rüya oldu. İşte biz burada kendi hayalimizden bir dünya oluşturduğumuzdan oda bir rüyadır, bireysel kendi rüyamız, rüya içinde rüya, rüyanın içinde bir daha rüyada yaşıyoruz.

İşte bunun tabirini gerçek izahını yapan ancak şu kitaplar ve Resul (s.a.v.) Efendimizden gelen kaynaklardır. Onun için Muhammed İkbal; “Muhammed alem rüyasının tabiridir” demiş yani bu alem rüyasının tabircisidir. O’nun tabirinin dışında bir ilimle kişi bilmesi bu hayali ilimde rüyadaki ilimden başka bir şeye benzemez, kıyamette kalktığımız zaman rüyalar hepsi silinir, hiçbir işe yaramaz. 

Ama Hakikat-i Muhammediye, Hakikat-i İlahiye ilmi varsa kim bu alemde kendi rüyasını kendi tabir edebilmişse onlar rüyanın tahakkuk ettiğini orada göreceklerdir. İşte 2/277 ayetinde وَلا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلا هُمْ يَحْزَنُونَ “Onlara korku yoktur, mahsun da olmazlar” ayeti buna işarettir. Verilen suretler nasıl mana ilmine, aslına intikal suretiyle tabire muhtaç bulunurlarsa yani rüyada gördüğümüz suretlerin hiçbirisi asli değildir. Daha önceki bölümlerde geçen “Keşf-i mücerret, keşf-i muhayyel” rüyalar ki rüyayı ikiye ayırmışlar. “Keşf-i mücerret” yani mutlak rüyalar, bunlara rüyayı sadıka da diyorlar. “Keşf-i muhayyel” bunlar ilahi rüyalar, rahmani rüyalar, rüya içinde rüya hayal içinde hayal, onlara zaten itibar yoktur, “Keşf-i muhayyel” in tabire ihtiyacı vardır.

İçinde yaşadığımız alem de bir uzunca rüyadır, gece yattığımızda gördüğümüz daha kısadır, bu dünyadaki uzunca rüyadır. “İnsanlar uykudadır ölünce uyanacaklar” tabi burada da izah gereklidir, nasıl öldükleri zaman? Fiziki ölümle mi, tabuta konulunca mı? Elbette değildir. Fiziki ölümle ölen insan bu dünyada dirilmemişse ahretteki hayal alemine dalacaktır. Yine rüya aleminin devamı olacaktır. Ama “Ölmeden evvel ölünüz” hükmüyle yani ihtiyari ölümle ölmüşse kişi o da ancak burada olması mümkün o zaman rüya aleminden uyanmış, kendi hakikatini idrak etmiş olacaktır.

Hani yalnız başıma kaldım işte uçuyorum, korkuyorum diyorsun ya işte bunlar hep rüyadan uyanma hareketlenmeleridir. Kendi yüzünü idrak ettiğin zaman göreceksin ki bu alem tamamen başka bir alem olacaktır. Alem aynı alem anlayışına göre alem, burada alemi değiştirmediğin sürece öteki taraftaki hayalinin kopyası olacaktır. Ehl-i Hakikat indinde dahi keza alem-i hayalden ibaret bulunan bu dünyada görülen suretler dahi mana-yı münasibine bil intikal böyle bir tabire muhtaç görülür. Ehl-i hakikatin yanında burada gördüğün bütün varlıklara münasib bir mana vermek suretiyle ancak hakikatlerini anlamak mümkündür. 

Münasib bir manaya intikal ile böylece tabire muhtaç görülür. Musa (a.s.)ın sandık içine konması ve deryaya atılması dahi bu alemin suretlerinden bir suret idi. Yani bu alemin rüya suretlerinden yani hayal suretlerinden bir suret idi. Bunun hakikati ne idi? Cenab-ı Şey-ül Ekber Efendimiz burada bu suretleri tabir ve hikmetlerini beyan buyururlar.

İşte bunları anlamadıktan sonra dünyanın hakikatini anlamamız mümkün değildir. Şimdi insanın nefsi yani insanın mevcudiyet-i zatiyesi, nefs deyince ne geliyor aklımıza nefsi iki yönlü anlamamız lazımdır. Birisi hırçınlığı, haşarılığı dolayısıyla tabiata çekmesi dolayısıyla buna nefs-i emmare deniyor. 

Nefsin emmareden itibaren mertebeleri vardır, safiyeye doğru gittiği zaman teskiye edilmiş oluyor, temizlenmiş oluyor. وَلاۤ اُقْسِمُ بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ 75/2 temizlenmiş olan nefse yemin olsun, Bir de varlığın bizatihi kendi varlığının kimliği yani kendisi onun nefsidir. Nefs için onun hakikatidir diye de izah ediliyor. Yani nefs iki anlamda; biri nefs mertebeleri anlamında, bir de o varlığın hakikati anlamındadır. 

Her bir varlık her bir eşya hepimiz böyleyiz. Bu varlık onun nefsinin hakikatinin ta kendisidir. İşte burada bahsedilen insanın mevcudiyet-i zatiyesi nefs-i insaniye yani insanlık nefsi insandaki olan nefs, onun için Kur’an-ı Kerim’de 373 yerde insandan bahsederken insanın vasfını nefis olarak vasıflandırıyor. İnsan olarak otuz küsur yerde “nas”, insanlar olarak otuz otuz beş yerde Âdem olarak, dört beş yerde beşer olarak yani küçük sayılarda işte çok büyük bir oranda nefsten bahsediyor. Cenab-ı Hakk’ın sıfatlarından kadim sıfatlarından sıfat-ı Zat’iye “Kıyam-ı Binefsihi” ifadesi ile Allah dahi nefsi ile kaimdir. 

Nefs dediğimiz şey öyle çok kolay basit bir şey değildir, küçümsenecek bir şey değildir. Nefs-i insaniye yani bizim insanlık varlığımız, nefsimiz yani kişiliğimiz yani insanın mevcudiyet-i zatiyesi, zati varlığı bu cism-i kesiri unsuride hasıl ve bu cisimde tasarrufu ve tedbire memur olunca. Yani senin Zat’ın bu bedeninde tedbir ve tasarrufa memur olunca, buluğ çağına geldiğin zaman tedbire memur olunca. Allahüteala bu kuvva-ı zahire ve batıne ve nefs-i insaniye için alet olmak üzere halk buyurdu. İşte yukarıda bahsettiği gibi beş zahiri kuvvetlerimizi bunun batınlarını da alet olmak üzere bu bedeni kullanmak ve yaşamamızı temin etmek için bunları alet olarak verdi.

Beş zahir ve beş batın duyuyu nefs-i insaniye için insanın nefsi için zatı için alet olmak üzere halk buyurdu, nefs-i insaniye Allahüteala’nın murad ettiği şeylere kuvvetler vasıtasıyla vasıl olur. Yani bizim beş duyumuz, vasıtasıyla Allah’ın istediği şeye vasıl oluruz. Allahüteala’nın muradı şudur ki vücud-u Hakkı ve halkı yani Hakkın vücudunu ve halkın vücudunu Hakkın vücudu derken daha başta söylemeye çalıştığımız bütün bu alemleri içine alan, renksiz, kokusuz, varlıksız ilmin hatta daha ilme bile tenezzül etmemişken İlahi vücut, mutlak vücut, varlık Hakk’ın vücudu ve de zuhura gelmiş olan gölge varlık halkın vücudu arasını arasındaki irtibatını bilmek. 

İşte bize verdikleri beş duyularla nefsimize konan bu aletlerle, mutlak Hakk ile halkın arasını bulmak bilmek ve bu irtibatı bilmek ve eşyayı hakikati vecih görmek. Hakikati vecihle görmek ve idrak eylemektir. İşte burada yine (a.s.v.) Efendimizin mübarek lisanlarından dökülen niyazına “Yarabbi bana eşyanın hakikatını göster” sözünün sırrı buradadır.

Eşyayı hakikatiyle bilmek görmek 2/115 ayetinde buyurur. فَاَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَمَّ وَجْهُ اللَّهِ ;Nereye dönerseniz Allah’ın yüzü işte oradadır.

Eşyanın hakikati budur. Eşyanın hakikatinden, alem ve a’demden maksut marifettir. Alem yani varlık ve ademden maksut veya yokluktan maksat marifettir yani bunları bilmek marifettir. Nitekim Hadis-i Kudsi’de “Ben gizli bir hazine idim, bilinmekliğimi sevdim ve bu alemleri halk ettim.” Bakın burada “halk” sözü var “yaratma” sözü yoktur. 

Yani ben bir kenz-i mahfi idim bilinmeme muhabbet ettim, halkı bilinmem için var ettim buyurulur. Bu marifet Âdem için aynı kemaldir. Yani bu marifeti bilmek insanoğlu için kemalin aynıdır. Bu kemal nefs-i insanide ancak bu kuvve-i zahire ve batıne sayesinde olur. Yani ilimdeki kemalat vechin kendi kemali ancak nefs-i insanide yani insanın nefsinde mevcut olan bu kuvvalarla ortaya çıkar.

Zahir ve batın kuvvetleri ile ortaya çıkar. Allah’ın muradı olan bu marifet bilgisine ancak bu kuvvetleri ile vasıl olur, bu sandık, cismi nefsin sükünetini sağlar yani içine konduğu zaman sükünetini sağlar. Savaş olan yerde ilerleme olmaz. Sükünet olan yerde ilerleme olur. Sekinet hem sükün, hem de meskenden kaynaklanan olmak caizdir. Zira hakikat-ı eşyadan maksat Zat-ı Mutlaka içine alan eşya olup kuvvada bulunan Esma ve Sıfatı namütenahinin, sonsuz sıfatlarının fiilen zuhur ve ızharından ibarettir. Yani bütün bu varlık mesken ve bütün bu alemler Allah’ın sonsuz sıfat ve fiillerinin zuhur ve ızharından başka bir şey değildir.

Bu zuhur ve ızharda kemal husule gelmedikçe zuhur-u külliye olan irade ve meşiyet sükun hasıl olmaz. Yani meşiyet-i irade de sükun hasıl olmaz. Yani kemal meydana gelmedikçe zuhur-u külliye olan irade de sükünet olmaz. Yani kişi ilminde mutmain olmaz. Ne kadar geniş manada bu hakikatleri idrak ederse ancak o zaman kendinde sükünet hasıl olur. 

Hani sekine diyorlar ya miskin, bir fakir var, bir de miskin vardır. Fakir kendinde biraz parası var ama zekat verecek gibi değildir. Miskinin ne parası var ne de bir şeyi var, hiçbir şeyi yok olandır. Biz miskini itibar edilmeyen bir kişi olarak bakarız, halbuki o zahir anlamda öyle olmasına karşılık mana aleminde mutlak Hakk’a teslim olan manasınadır.

Kendi varlığında hiçbir şey kalmamış Hakk’ın indinde şunu yapacağım, bunu edeceğim gibi bir hareketi yoktur. Sırf sakin olmuş, Hakk tecellileri ile sakin olmuştur manasınadır. Böylece insan-ı kamil olan enbiya ve onların varisleri cisimlerinin nefisleri tarafından tedbirini onların Rabları olan Allah ism-i cami için sükun hasıl oldu. 13/28

 اَلَّذِينَ اَمَنُوا وَتَطْمَئِنُّ قُلُوبُهُمْ بِذِكْرِ اللَّهِ اَلا بِذِكْرِ اللَّهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ

“İyi bilin ki kalpler ancak Allah’ın zikriyle mutmain olurlar” diyor bakın sakin olurlar diyor. Allah ismiyle sakin olurlar ancak diyor. Biz onu işte Allah, Allah, Allah, diyelim de sakin olalım zannediyoruz. O da ayrı bir gerçek ama Allah isminin lafzi tekrarı değil, manevi anlayışı yani mana ile anlayışından meydana gelen ilm-i ilahideki huzur sükünet, sekinet, sakinliktir. 

Neden? Onların Rabları olan Allah ism-i cami için sükun hasıl olur, çünkü vücud-u Mutlak’ın Kemaliyle zuhura çıkıp parlaması onların vücuduyla husule gelir. Yani sükunet ehlinin vücuduyla meydana gelir ve meskenden anlaşılan çıkan mana oldukta insan-ı kamil’in cisminde olan kalbe işaret buyurulur. Nitekim hadis-i kudside buyurulur; “Ben yerlere ve göklere sığmam mü’min kulumun kalbine sığarım” dediği hakikati, işte Musa (a.s.) bu kuvva-ı zahire ve batınesiyle yani kendinde olan zahir ve batın kuvvetleriyle envaı ilim üzerine istila için sandık durumunda olan cismiyle ilim mertebesinde durumunda olan deryaya ilka olundu.

Musa (as)ın sandığa konup da denize atılması yani deryaya atılması zahir ve batın kuvvetleriyle birçok ilimi idrak etmesi için sandık mertebesinde olan cismi yani manayı museviyenin hakikati museviyenin sandığı olan bedeni, cismidir yoksa tahtadan olan sandık değildir. Suya atılmasıyla cismiyle, ilim mertebesinde olan deryaya ilka olundu. Yani Musa’nın (a.s.) hakikati, hakikat-i maneviyesi, ruhaniyesi sandık durumunda olan bedenine intikal ettirildi, ilim mertebesinde ilim olan o bedeni ile birlikte suya atıldı. Yani ilime gark olundu. İlim mesabesinde, karşılığında olan deryaya ilka olundu. 

Yani Cenab-ı Musa’nın sandık ile deryaya ilka olunmasının sureti yani surette Musa (a.s.) sandığa konup suya atıldı, fiil olarak biz bunu biliyoruz ama bunun rüya içindeki hali budur, bunun tabiri gereklidir. 

İşte Musa (a.s.) bu kuvva-ı zahire ve batınesi ile yani zahir ve batın duyularıyla, kuvvetleriyle birçok ilim türlerinin istilası için sandık mesabesinde yani düzeyinde olan cismi ile ilim mesabesinde, düzeyinde olan deryaya ilka olundu. Yani Cenab-ı Musa’nın sandık ile deryaya bırakılması yani ilka olunmasının sureti ruhunun cismine vaz olunup sandık mesabesinde olan cisminin dahi deryayı uluma atılmasının suretidir. 

Musa’nın (a.s.) çocukluğunda o sandığa konmasının anlamı bu sandık onun mana yönüyle vücududur. Yani mana-ı Musa’nın vücut sandığına konmasıdır, diğer bir teviliyle açıklaması budur. Bu cisminin dahi deryaya bırakılması yani suya Nil Nehrine bırakılması, ilmin içine bırakılmasının suretidir. Çünkü ilim su ile tefsir edilir. Gerçi süt de ilim ile tefsir edilir ama onun verdiği hayat daha başka, suyun verdiği hayat daha başkadır. Zahir olarak Musa’nın (a.s.) bir tahta sandık içerisine konup deryaya bırakılmasının batınen ifadesi mertebe-i museviyetin veya museviyet hakikatinin ilk defa Musa isminde yani Musa’nın (a.s.) vücuduna indirilmesidir. 

Varlığına indirilmesi ve bu hakikatin de vücudunun suya bırakılmasıyla kendisinde bu ilmin zuhura çıkmasıdır. Bu manayı ifade etmektedir. Böyle olunca Allahüteala sandık içerisinde deryaya atılması ile Cenab-ı Musa’ya şunu ilham etti ki, şunu bildirdi ki, her ne kadar vücut mülkünün maliki olan ruh, cismin müdebbiri ise de yani cisimde tedbir eden ise de cismi düzenleyen ise de cismi yine cisim ile tedbir eder.

Burası çok mühim bir meseledir. Yani ruhun bir cisimde tedbiri var, ama o tedbirini yine cisim ile yapmaktadır. Yani sendeki hakikatleri bir cisim suretinde ortaya çıkarmaktadır. Zira kuvva-ı zahire ve batine (zahir ve batın duyular) cisimdendir, yani zahir ve batın kuvvetler cisim olarak meydana çıkınca biz onu ancak görebiliyoruz. Cisim olmazsa yani madde dediğimiz bu cisim varlıklar olmazsa bu kuvvanın zuhura çıkma ihtimali yoktur. Yani batında olan kuvvetlerin cisim olmaksızın zahire çıkması görüntüye çıkması faaliyet sahasında varlıklarını göstermesi mümkün değildir. Halbuki cisim oluşmasını sağlayan o tedbiri yapan melik mahiyetinde olan ruhtur. 

Yani cismi tedbir eden düzenleyen ruhtur, görünen cisim yönüdür. Yani cisim olmazsa oradaki ne ilim ne ruh ne nur ortaya çıkamaz. Hepsi batında kalırlar. Melik mahiyetinde olan ruhtur, tedbir eden ruhtur velakin, ancak şu kadar ki asar-ı tedbir zahir olmaz. Yani onun eserlerinin tedbiri zahir olmaz. Yani ruh olarak gözükmez, madde olarak ortaya çıkar. Böylece müessir olan ruh yani tesir eden ruh tesir ettiği cismi ancak cisim vasıtasıyla tedbir edebilir. Böylece Allahüteala hazretleri işaret kapısında ve hikmet kapısında o deryaya atılan sandık tabut tabir olunan bu nasutta yani cisimde yani bedenimizde kaim olan bu kuvvayı zahire ve batıneyi bu cisime müsait kıldı.

Yani bu cisimde zahir ve batın olan kuvvetleri bu cisme sahip kıldı. İşte Hakteala’nın alemi tedbir buyurması da bunun gibidir. Yani nasıl ruh bizim bedenimizin müdebbiri, tedbir edicisi ise düzenleyicisi ise ve bu madde ile meydana geliyor ise işte bütün alemde Cenab-ı Hak’ın işte yaptığı budur. Yani ruh vasıtasıyla da bu alemi tedbir ederek ortaya getirir, ama madde olarak. Yani ruh nasıl cisim-i insanın kayyumu olup yani ona bakan olup ona hayat veren olup onu kuvvayı zahire ve batıne ile tedbir ederse, yönlendirirse kayyum-u alem olan Hakteala dahi cism-i alemi alemden olan şeylerle ve suretlerle tedbir eyler. 

Mesela yağmur yağdırır, kar yağdırır, dolu yağdırır bunun gibi. Bunların hepsi alemin suretlerindendir. Alemin suretleri ile bu alemi tedbir eder. Nitekim evladın vücudu pederin icadına neden olarak meydana gelmektedir ve sebeblerin meydana gelmesi kendi sebeplerine ve şartların vücut bulması dahi kendi şartlarına ve kendi hakikatlerine bağlıdır. 

Bu deliller, şartlar işte hakikatler hepsi bu alemdendir. Alemin işleri bu kaide dairesinde tedbir olunmaktadır, yani bu şartlarla devamını sürdürmektedir. Böylece Hakteala alemi ancak alemden olan şeylerle tedbir buyurur. İşte bu tedbir alemde Hakkın tedbiridir, alemi ancak yine alem vasıtasıyla tedbir eyler. Bu hakikatten gafil olan perdeliler alemin yine alem ile tedbir olunduğuna bakıp alemin mucidi olan alemin icadından sonra alemin işlerini vaaz edip, vaaz ettiği kanun dairesini terk ederek tasarruf etmediğini zannederler. Yani alemi meydana getirdikten sonra ilgisini kestiğini zannederler. 

Yani alemler meydana geldi orada mutasarrıf olan tasarruf sahibi ilgisini kesti dolayısıyla bu alemler ayrı bir varlık oldu kendisi ayrı bir alemde kaldı zannederler diyor. Yani gücü doğada görenler bunlar. Cenab-ı Hakk bir defa halk etti alemleri sonra da ilgisini kesti zannederler. Halbuki Cenab-ı Hak alemi yine alem ile tedbir eder. 

Mesela sel veriyor yine su ile veriyor, güneşi terbiye ettiriyor, bahar gelince yeni bir hayatı başlattırıyor, işte güneş de alemden bir parça, toprak da alemden bir parçadır, yani bir alemi bir başka alem ile tedbir ettiriyor, terbiye ettiriyor. O alemden çıkan hububatlar yiyecekler de yine bu alemin varlığından onları da bizler yiyoruz, diğer canlılar yiyor bizi de öyle terbiye ediyor, yani gelişmemizi sağlıyor. Alemi yine alemle terbiye etmektedir. 

---------------

4. Paragraf: 

Ve bizim “ev bisûretihi” kavlimize gelince, sûret-i âlemi murâd ederim onunla da esmâ-i hüsnâ ve sıfat-ı ulyâyı murâd ederim ki, Hak onlar ile müsemmâ ve onlar ile muttasıftır. İmdi Hak Teâlâ'nın müsemmâ olduğu bir isim bize vâsıl olmadı, illâ ki muhakkak biz, o ismin ma'nâsını ve ruhunu âlemde gördük. Binaenaleyh âlemi, ancak yukarıdaki gibi, süret-i âlemle tedbîr eder. İşte bunun için zât ve sıfat ve efâl olan hazret-î ilâhiyye nuûtunu cami' enmûzec bulunan halk-ı Âdem hakkında “innallâhe halaka âdeme a‟lâ sûretihi” ya'nî "Allah Teâlâ Âdem'i kendi sureti üzere halk etti" buyurdu. Halbuki onun sureti hazret-i ilâhiyyeden gayri değildir. Binâenaleyh insân-ı kâmilden ibaret olan bu muhtasar-ı şerifte, cemı'-i esmâ-i ilahiyyeyi ve âlem-i kebîr-i munfasılda kendisinden hâriç olan hakâyıkı îcâd eyledi; ve onu âlemin ruhu yaptı. Binâenaleyh kemâl-i suretinden nâşî ona ulüvv ve süflü teshir eyledi. Nitekim âlemden Allah Teâlâ'yı hamd ile tesbîh etmeyen bir şey yoktur. Kezâlik âlemden insana müsahhar olmayan bir şey yoktur. Çünkü suretinin hakikati onu i'tâ eder. Böyle olunca (Câsiye, 45/13) ya'nî "Göklerde ve yerde olan şeylerin kâffesini size müsahhar kıldı" buyurdu. Binâenaleyh âlemde olan şeylerin kâffesi insanın îaht-ı teshîrîndedir. Onu bilen kimse âlim oldu; o da insân-ı kâmildir. Ve onu bilmeyen kimse câhil oldu; o da insân-ı hayvandır / (4).

------------------

Bizim kavlimize gelince bizim kavlimiz de böyledir diyor M. Arabi Hz.leri, gelince alemi murad ederim onunla da esma-ül hüsna ve yüce sıfatları murad ederim, Hak onlar ile müsemma ve onlarla muttasıftır. Yani Cenab-ı Hakk dediğimiz Cenab-ı Hakkın isimleri ve sıfatlarıyla vasıflanmıştır. Yani bizlere ulaşan Cenab-ı Hakkın hiçbir ismi yoktur ki mutlaka biz onun manasını ve ruhunu bu alemde gördük diyor. Yani hangi esma-i ilahiye varsa onun bir ruhu var o ruh itibariyle bu alemde bir zuhuru vardır, onun dışında biz bir şey görmedik hepsini böyle gördük diyor.

Cismin manasını ve ruhunu alemde gördük yani alemi ancak yukarıdaki gibi suret-i alemle tedbir eder. İşte bunun için zat, sıfat ve ef’al olan hazret-i ilahiye anlatılan şeylere cami olan numune bulunan halk-ı Adem hakkında yani insanlar hakkında “Allahteala Âdem’i kendi sureti üzere halk etti” buyurdu. İşte bunun hakikati burada çok açık olarak meydana çıkmıştır. 

Yani Cenab-ı Hakk alemi alem ile tedbir eder, Âdem’in bedeni de alemden bir parça olduğundan da manalar yine madde olarak Âdem’de zuhura getirilmektedir, alem aynı zamanda Âdem’i tedbir etmektedir. Yani Âdem alemden zuhura gelmektedir. Dolayısı ile alem ile alemi terbiye etmektedir. Âdem’i kendi sureti üzere halk etti yani Zat’ı, sıfat’ı, esma’sı ve ef’al’i hepsi Âdem’de zuhura çıkmaktadır. Madde olarak zuhura çıkmakta, tabi biz buna salt madde dersek yanılmış oluruz tabi o maddenin içinde aşağıdan yukarıya doğru atomdan başlayarak atomları ve Nur’u ve Ruh’u ve İlm’i ve Zat’ı vardır Cenab-ı Hakkın. 

Âdem dediğimiz o toprak diye gördüğümüz topraktan halk edildi demekle, topraktan halk edildiği belirtilen tabi ki beden yönüdür, alemdeki yönüdür, ama onda bir tek alem yoktur, bir çok alemler vardır. Âdem varlığında, işte o topraktan halk edilebilmesi için yukarıdaki alemlerden gelmiş olması yani ruhun tedbiri, nurun tedbiri ve madde aleminin tedbirinden meydana gelebiliyor ancak.

“Allah Âdem’i kendi sureti üzere halk etti” ifadesi budur. Yani bütün mertebe-i ilahiye Âdem denilen o varlıkta mevcuttur, yani bizlerde mevcuttur. Âdem derken kendimizden bahsediyoruz, her birerlerimizden bahsediyoruz. Ama ne yazık ki biz hakikatlerimizi bizde olan bu hakikatleri idrak edemediğimizden kendimizi sadece beşer yönüyle, mahluk yönüyle görmekte ve çok aciz varlıklar olarak bir tevazumuz varsa tevazumuz yoksa da çok yüksek bir benlik içerisinde kendimizi görüyoruz.

Haksız bir şekilde Hakk’ın mülküne sahip çıkmış oluyoruz. Yani Allahüteala “Âdemi kendi sureti üzere halk etti “ buyurur, halbuki onun sureti Hazreti ilahiyeden gayri değildir. Yani ilahi hazretten ayrı bir suret değildir. Böylece insan-ı kamilden ibaret olan bu şerefli varlıkta cemi esma-i ilahiye ve alem-i kebiri bir fasılda kendisinden haris olan hakayıki icaz eyledi.

Ve onu alemin ruhu yaptı böylece kemal-i suretinden dolayı ona ulüv ve süfliyeti belirtti. Nitekim alemden Allahütealayı hamd ile tesbih etmeyen bir şey yoktur. يُسَبِّحُ لِلَّهِ مَا فِى السَّمَوَاتِ وَمَا فِى الاَرْضِ الْمَلِكِ الْقُدُّوسِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ 62/1 Keza alemde insana musahhar olmayan bir şey de yoktur. Yani alemde insanın emrine verilmeyen hiçbir şey yoktur. Hepsi insanın tesirine verildi.

Bütün alemde ne varsa hepsine tesir etme selahiyeti vardır insanın. İşte bu gücünü bilmeyen insan falan kişi cinlerin tesirine girdi, falan kişilerin tesirine girdi diye söylenen sözlerin hepsi o varlığın kendisinde o acziyetini göstermektedir. İnsan hiçbir şeyin tesirine girmez, ta ki Hakkın tesiri altında girer sadece. Çünkü suretinin hakikati ona bu sayılan şeyleri verir. Yani tasarruf etme imkanını kendisine verir. Böyle olunca 45/13

وَسَخَّرَ لَكُمْ مَا فِىالسَّمَوَاتِ وَمَا فِى الْاَرْضِ جَمِيعًا مِنْهُ اِنَّ فِى ذَلِكَ لَاَيَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ 

45/13-Hem Göklerde ne var Yerde ne varsa hepsini kendinden olarak sizin için musahhar kıldı, şübhesiz ki bunda düşünecek bir kavm için âyetler var.

Böylece alemde olanların tümü insanın taht-ı tesirindedir. Yani tesiri altındadır, onu bilen kimse alim oldu. İşte alimlik feza ilimlerini bilmek veya toprak altında ne olduğunu bilmek değildir, onlar da bir ilim ama gerçek alim kim ki bu hakikatleri bildi ise Âdemliğini tanıdı ise nefsini tanıdı ise işte o gerçek alimdir. O da insan-ı kamildir, bunu bilmeyen kimse cahil oldu o da insan-ı hayvandır. Hayvan dediğimiz zaman biz süfli bir şey zannediyoruz, burada o mana değildir, yani birisi cahil yaşayan bir varlık, “Hay” hayat sahibi demektir, halbuki en kötü dediğimiz hayvan dahi hayat sahibi mübarek bir varlıktır. 

Çünkü o mertebeye gelince hayat kemalatı hayvan o mertebede başlıyor. Ondan evvelki mertebe nebat mertebesidir, orada da bir hayat vardır ama kemale ermiş bir hayat olmadığından oradaki kemalat kendi kemalatıdır, gerçek “Hay” kemalatı orada çıkmadığından nebat (bitki) sözcüğünü almaktadır. Onun öncesi hayat maden hayatıdır, orada da bir hayat vardır ama o yerde sabit duruyor, hareket etme kabiliyeti yoktur, tam teslim tevazu halindedir, toprak taş dediğimiz şeyler. Onun meydana getirdiği nebatlar başını göğe doğru yükseltiyor ama ayakları yerdedir, sabit durumdadır. 

Bunlar o kadar sabırlı varlıklardır ki ömürleri boyunca ayakta duruyorlar ve bunlar hep kıyamdadırlar, Hakkın huzurundadırlar, namazın “kıyam” bölümünü oluşturuyorlar. Bütün varlık bir tek rekat namaz kılıyor. İşte kimisi maden gibi secde bölümünü yapıyor kimisi nebat gibi ayakta duruyor, kıyam bölümünü yapıyor, kimisi hayvan dediğimiz o varlıklar gibi rüku halini yapıyor, işte kimisi de insan mertebesi olarak tahiyyatta oturuyor. Yani bu varlık tek namaz kılıyor. Hani derler ya gökyüzünde melekler var namaz kılarlar, bin sene kıyamda dururlar, bin sene rükuda dururlar, bin sene secdede dururlar, işte bu alemde gördüğümüz her şey şu anda geçmişte ve gelecekte de ibadet hükmündedir. Hep bakın varlıkları bu mertebeleri göstermektedir, biz bilsek de bilmesek de.

Camilerde minareler de namazın kıyam bölümünü, kubbeleri secde bölümünü oluşturuyorlar. Düzenlemesi itibariyle. İşte bu “Hayvan” dediğimiz hakir görülecek değildir, burada bahsedilen, insanın hayat tarafıdır. Yani ilmi olmayan hayat tarafıdır. İnsan-ı hayvan dediği budur. Diğerine insan-ı kamil, insan-ı natık deniyor diğerine yani hayvan diye belirtilene de hayvan-ı natık yani konuşan hayat sahibi deniyor. Buradaki hayvan bizim nitelendirdiğimiz köpek öküz, sığır türü değil, hayat sahibi demektir. Cenab-ı Hakkın “Hay” Esmasının zuhurundan bahsediyor. İşte ondan evvelki hayat sahipleri yani madenler ve bitkiler “Hay” Esmasının zuhurunu tam çıkartamıyorlar, kemalini çıkartamıyorlar, birisi tamamen yer ile bir olmuş, diğeri şakuli olarak, dik olarak yükselmiş bir kemalat var ama yerinde sabit hareket kabiliyeti yoktur.

İşte hayvanların diğer mahlukatın üzerindeki halleri müstakil hareket edebilmeleridir. Yani koşmaları, zıplamaları kendi kendilerine yer değiştirebilmeleri gezmeleridir. İşte bu özellik “Hay”dır. Yani müstakil yaşayan varlık hükmündedir. Müstakil dediğimizde mutlak manada değildir, bu alem bir bütün alemdir. Bu alemin içinde kendisine tanınan sınırlar içerisinde hayatlarını sürdürmektedir. İşte bir insan-ı kamil veya onun diğer karşılığı insan-ı natık, ona Kur’an-ı natık da diyorlar, diğeri de hayvan-ı natıktır. İşte bizde bu mertebelerin hepsi vardır, cematlık mertebesini aşmamız lazım, nebatlık mertebesini aşmamız lazım, hayvanlık mertebesini aşmamız lazımdır, cinlik mertebesini, meleklik mertebesini aşmamız lazımdır bunların hepsinin üstünde olan insanlık mertebesinde Natık-ı Kuran olan mertebeye ulaşmamız lazımdır.

Asli geldiğimiz yer orasıdır ama indirile, indirile tabi ki indirme mi yoksa çıkarma mı oda ayrı bir konudur. İnsan en ulvi şekilde halk edilmiş, ama kendisinde en süfliyat da mevcuttur. Öyle olmazsa zaten alemlerdeki teksiri olmaz. Süfli alemde de tasarruf edecek, ulvi alemde de tasarruf edecektir. O zaman ancak halife olabilir. Bundan evvelki metinde, “kezalike tebeyyeruh” ibaresinde vaki evbasartehu kavlimize gelince suretten muradım alemin hem alemin sureti hem âdemin sureti, şu halde bu ibarenin manası yani bu cümlenin manası işte böylece Hakkın alemi tedbir buyurması ancak alem ile yahut alemin sureti iledir. 

Nitekim evvelce izah olundu, böylece alemin sureti ile benim muradım Hakkın isimlendiği vasıflandığı esma-ı hüsna ve sıfat-ı Ulyadır. Yani bu alemin bütün özellikleri esma-ül hüsna ve yüce sıfatlardır. Adem Fassında ve diğer fastlarda izah edildiği gibi alem ve suver-i alem yani alemle bu alemin suretleri Zat-ı Mutlak’ın yani mutlak Zat’ın esma ve sıfatının mezahirinden ve bu mezahirin vücudat-ı kaffesi yani bu zuhurda olan bütün mevcutların tamamı Zat-ı Hakkın yani Hakkın Latif Zat’ının mertebe, mertebe tenezzül ve tekasüfünden yani yoğunlaşmasından koyulaşmasından başka bir şey değildir.

Şu halde alem ve suver-i alem yani bu alem ve bu alemin suretleri ilm-i ilahide sabit yani Allah’ın ilminde sabit ve muhakkak olan esma-ül hüsna ve sıfatlarından ibaret olur. Yani bu alemde gördüğümüz bu alem ve bu alemin bölümleri olan suretler ilm-i ilahide mevcut olan suretlerden başka bir şey değildir. İlm-i ilahide sabit olan suret-i esmaiye ve suver-i alem arasında letafet ve kesafet nisbetlerinden başka bağlantıda yoktur. 

Yani Hakka izafe edildiğinden latif, suretlere izafe edildiğinden kesif hükmü oluşuyor. Ama kesifin oluşması için latif gerekiyor, yani. Latifin görünmesi için kesife ihtiyacı var kesifin de olması için latife ihtiyacı vardır. Bu iki oluşum baş tarafta ve son tecellide olmazsa bu alemler meydana gelmez, alemler meydana gelmeyince de bizler de meydana gelemeyiz. Meydana gelmediğimizden de bu hakikat-i ilahiye ortaya çıkması da hiçbir şekilde mümkün değildir. 

Bu mezahir ve suver-i Esmaiyenin yani bu zuhurda olanların ve esma suretlerinin bu görünen esma-ı ilahiyenin gölgeleridir. Böyle olunca Hakkın esmasından herhangi bir isim bize vasıl olmuş ise yani herhangi bir isimle bir suret ile vasıl olmuş ise biz o ismin manasını ve ruhunu mutlaka bu alemde buluruz. Yani bu alemde Cenab-ı Hakkın bütün esma-i ilahiyesi mutlak olarak mevcuttur. Mesela Kur’an-ı Kerim’de ve hadis-i şerifde külliyatı itibariyle bize 99 esma-ı ilahiye vasıl oldu, külli olarak vasıl oldu ama bunların her birerlerinin kendine ait kendilerine bağlı olduğu esma-i ilahiye var bir de sonsuz esma-i ilahiye var.

Yani Cenab-ı Hakkın isimleri sadece 99 ile kısıtlanmış değildir. Her bir ismin kendi şubeleri vardır. Bunlar da sonsuz dur. Bunlardan “Mürid” ismini alalım, bu ismin manası ile ruhu kendisinin menşeyi olan “İRADE” sıfatıdır. Yani Cenab-ı Hakk’ın “Mürid” ismi “İrade” sıfatından kaynaklanmıştır. Bizde de aynı şekilde bizim de bir irademiz vardır, bizde de “Mürid” ismi zuhur eder. “Ne var alemde o var Âdem’de” olduğu gibi “Allah Âdem’i kendi suretinde halk etti” gibi dolayısıyla O’nda mevcut olan bizde de vardır. Ama o Cenab-ı Hakkta sonsuz olarak bulunur, bizde de normali olarak vardır. 

Mevlana Hz.leri diyor ya; Bir manavın önüne gidersiniz diyor, tezgahta bir miktar portakal, bir miktar muz, bir miktar elma var, bu demek değildir ki bu saydıklarımızın hepsi bu kadardır. Bunlar numunedir benim depomda bunlardan vardır. Sana istediğin kadar veririm diyor. İşte insanı da buna benzetiyor, insan böyle bir Cenab-ı Hakk’ın numunesidir. Batınına girdiğin zaman orada Hakkın o isimdeki sonsuzluğuna ulaşabilirsin demek istiyor. “İrade” bir sıfattır ki “Hayat”, “İlim”, “Kudret” gibi diğer sıfatlara benzemez. Onlardan ayrı bir sıfattır. Tabi ki hepsi ayrı bir sıfattır, o da ayrı bir sıfattır.

Evvela hayat olmayınca hiçbir şey olmaz. Yani mevcut olan varlık olmayınca hiçbir şey olmaz. “İlim” de hayatımız olmuş ilmimiz olmamışsa yine bir işe yaramaz. Bilgisi olmayan bir insan ne yapabilir. Zahir ve batın ilim sahibi olması gerekiyor. Bunların arkasından “irade“ gerekiyor. Hayatı var ilmi var ama iradesi yoksa onu ortaya koyup da faaliyete geçiremez. Yalnız burada hayattan evvel bir ilim var, o ilm-i ilahi buradaki zuhura çıkmış hayattan sonraki ilim yani “İlim maluma tabidir” ilmi burada bahsediyor, yoksa “malum ilme tabidir” o daha yukarıdadır. 

“İrade” diğerlerinden ayrıdır menşeyi de temeyyüz olunca yani kaynakta ayrı olunca elbette onlardan meydana gelen isimler arasında da ayrılmalar meydana gelir, özellikleri itibariyle. İşte alemde “Mürid” isminin manası ve ruhu olan “İrade” sıfatının hükümran olduğu biz zevkan ve şuhuden buluruz. Yani bu irade sıfatı bütün alemde mevcuttur. Biz bunu hem zevkan hem de şuhuden görürüz. Mesela güneş hayatı ilk baharda oluşturmaya başladığı zaman güneşte İrade sıfatı zuhura çıkar, mesela yağmur, yani hangi varlık ağırlığını koymuşsa bu alemin üzerine Cenab-ı Hakk İrade sıfatını oradan kullanmaktadır. 

En küçük bir ot dahi İrade sıfatı ile meydana gelmektedir. Tabi ki orada varlığı nisbetinde irade vardır. Bir ağaçta kullanılan irade başka, otta kullanılan irade tabi ki daha başkadır. Ama bütün alem de irade küveti vardır. Biz insanlar görürüz ki süver-i alemde birer suretiz, yani biz de bu alem suretlerinden biz de birer suretiz, her birerlerimizin sureti suver-i esmaiyenin mezahirinden başka bir şey değildir. Yani her birerlerimizin sureti bir esmanın suretinden başka bir şey değildir. İşte bizi tedbir eden de o esmadır ve ona da Rabb-ı Has deniyor.

Bizde vasıl olan Hakkın “Mürid” isminin manası ve ruhu olan sıfat iradesi mevcuttur. Böylece kendi nefsimizde zevken ve vicdanen Hakkın “Mürid” isminin manası ve ruhu olan “İrade” sıfatını buluruz, diğer taraftan bizde mevcut olan “İrade”, “Kudret”, “İlim” gibi sıfatlarla toplar tüfekler uçaklar yapar ve yüce binalar inşa ederiz. Bu irade güçleri ile. Ve alemde birçok şeyler vücuda getiririz, bu ise Hakkın alemi alemin sureti ile tedbir buyurmasından başka bir şey değildir. Bina yaptık, ne ile yaptık binayı gene bu alemdeki mevcut suretlerle yaptık. İşte Hak alemi yine alem ile tedbir buyurduğu için (s.a.v.) Efendimiz Âdem hakkında “Allah Âdem’i kendi sureti üzere halk eyledi” buyurur. Yani bu alemin suretlerinden, suretlerinden inşa etti.

Zira Hz. İlahiye, Zat, Sıfat ve Ef’al in tümüne cami olan bir hazrettir. Yani İlahi hazret bütün bu mertebeleri kendi bünyesinde toplayan bir hazrettir ve Âdem ise hazret-i ilahiye de neler var ise kendi bünyesinde toplayan camidir, numunedir. Âdem (a.s.) hakkında bazı nushalarda böyledir, Âdem (a.s.) bir bakıma Allah’ın kitabı gibidir. Kitabın ünvanı yani ilahi kitabın cami olduğu bir cümle fikirler ve manaların özetidir. Alem suret-i ilahiye üzere mahluktur. Âdem ise alemin cami olduğu bir cümle manaya cami bir zübde olduğundan yani alemdeki bütün manaları kendinde toplayan bir öz olduğundan Kitab-ı alemin bernamesidir. Yani alemin özüdür.

Numune olan bu Âdem kelime-i farisiden çıkarılmıştır, numune mensub olduğu küllün özelliğindedir. İşte Âdem Hazret-i İlahiyenin bir numunesi olduğundan yani Âdem-i hakiki Allah’ın bir numunesi olduğundan, ilahi hazretin bir numunesi olduğundan onun sureti hazret-i ilahiye suretinin gayri değildir. Zira vücud-u Âdem Zat, sıfat ve ef’alin tümüne camidir. Yani Cenab-ı Hakkın Zat’ı, sıfat’ı, esması ve ef’alinin tümünü kendi varlığında toplamıştır. Ama numune olarak özet olarak. 

Demek ki Hakteala insan-ı kamil’den ibaret olan bu muhtasar-ı şerifte yani “İnsan” dediğimiz o şerefli olan o varlıkta cemi esma-ı ilahiyeyi ve semavat ve arzı heyet-i mecmuasından ibaret bulunan alem-i kebiri yani açık olan bu alem-i kebirde vaki olup bu muhtasar-ı şerifin vücudundan haris olan suretlerin hakayıkını icat eyledi. Yani bütün bu alemde ne varsa insanda bunları meydana getirdi ve o insan-ı kamili alemin ruhu ve zübdesi kıldı. Alemin ruhu ve özü olarak verdi. İnsan-ı kamil alemin ruhu olduğu ve O’nun suretindeki zikrolunan kemalat bulunduğu için Hakteala O’na semavat ve ervah-ı ulviye gibi avalim-i ulviyeyi ve arzı ve ervah-ı süfliyeyi yani alemlerin ulvisini ve arzda ervah-ı süfliye gibi yani süfli ruhlar gibi avalim-i süfliyeyi teshir eyledi.

Yani bütün ulvi alemde ne varsa, süfli alemde ne varsa hepsini O’nun emrine verdi, kontrolüne verdi. Nasıl ki alemin cüzlerinden, Hakkı hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yok ise bütün alemde Hakkı tesbih etmeyen hiçbir varlık yoksa kezalik alemde insan-ı kamilin taht-ı tesirinde bulunmayan yani insan-ı kamilin tesiri altında bulunmayan hiçbir şey yoktur. Zira İnsan-ı Kamil’in hakikati olan Allah ism-i şerifinin muktezası yani icabı gereği bu ismin taht-ı tasarrufunda bulunan bil cümle alem cüzlerinin O’nun taht-ı tesirinde bulunması icab eder. Zaten O’nun tahtı tesirinde bulunması gerekirdi. Her bir şeyin Hakkı hamd ile tesbih etmesi hakkındaki izahat Fassı Muhammedide gelecektir. İşte bu hakikate binaen Hakteala hazretleri Kur’an-ı Kerim’de 45/13 buyurdu

وَسَخَّرَ لَكُمْ مَا فِىالسَّمَوَاتِ وَمَا فِى الْاَرْضِ جَمِيعًا مِنْهُ

45/13-Hem Göklerde ne var Yerde ne varsa hepsini kendinden olarak sizin için musahhar kıldı, şübhesiz ki bunda düşünecek bir kavm için âyetler var

Şu halde ulvi olsun, süfli olsun alemde olan bir çok şeylerin hepsinin tamamı insanın tesiri altındadır, bunun böyle olduğunu ancak İnsan-ı Kamil bilir. İşte aradaki fark budur. İnsan-ı hayvan ise ne kendinden ne de muhitinden haberdar değildir. Neden? Çünkü onda sadece tefekkür kabiliyeti olmadığından yaşam hakikati vardır sadece yaşar. İlmi olmadığından hayvan-ı insan, ilmi olduğunda insan-ı kamil denmektedir. İnsan-ı hayvan ise ne kendinden ne de muhitinden haberdar değildir. Görüş nazarının icat yolu olan felsefe insanı hayvaniyetten kurtaramaz. Yani felsefe ile yola çıkan hayvanlıktan ileriye gidemez. İnsan-ı hayvan ne kendinden ne de muhitinden haberdar değildir. 

Bakın bu çok mühim bir meseledir, gerçi konumuz ilimdir, kimseleri herhangi bir şekilde incitmek maksadı yoktur, iyi niyetlerimizle bazı şeyleri öğrenmemiz gerekiyor. Gerçekler hoşumuza gitmese de gerçeğin bilinmesi gerekiyor. İnsan-ı hayvan ise ne kendinden ne de muhitinden haberdar değildir. Böyle bir kimse dünyaların alimi de olsa yeryüzünün bütün inceliklerini bilse coğrafyasını bilse denizin derinliklerinde neler var hepsini bilse ve kendini bilmese işte bu sınıftandır. Kendini bilmek gibi bir irfan bu alemde tasavvur edilemez, evvela kişinin kendisini bilmesinin yolunu bulması lazımdır. Kendimizi bilmedikten sonra hangi makamda olursak olalım dünyada hiçbir değeri yoktur. 

İnsan-ı hayvan ise ne kendinden ve de ne muhitinden haberdar değildir. Felsefe insanı hayvaniyetten kurtaramaz. Bunların fikir ve fiilleri Fassı Âdemi ve Fassı İdrisi de izah edildi. Yukarıda da izah edildiği gibi “hayvan” demek aşağılanacak bir varlık değil, Hakkın “Hay” Esmasının müşahede edileceği yerlerdir. Biz de bedenimiz yönüyle bu sınıftanız, yani hayvan sınıfındanız, nedeni; müstakil hareket sahibi olabilen ve gerektiğinde dik durabilen (bitkiler gibi) gerektiğinde yatay durabiliyor (hayvanlar gibi) denizde yüzebiliyor, havada uçabiliyor, bu kadar kemalatı olan bir varlıktır.

İşte hayatını böyle sürdürürse, gaflet içerisinde sürdürürse insan-ı hayvan hükmündedir, ama bu hakikatlerini idrak ederse zahiren hayvan, hükmünde olmakla birlikte batınen yani ruhen İnsan-ı Kamil hükmüne girmektedir. 

---------------------

5. Paragraf:

İmdi Musa'nın tâbut içinde deryaya ilkâsının sureti, sûret-i helak idi. Zahirde ve bâtında onun için katlden necat oldu. Binâenaleyh nüfûs, ilim ile mevti cehilden dirildiği gibi diri oldu. Nitekim Hak Teâlâ buyurdu: اَوَمَنْ كَانَ مَيْتًا [En'âm, 6/122) "O kimse ölü idi", yanî فَاَحْيَيْنَاهُ "Biz onu dirilttik", yanî (ilim ile); وَجَعَلْنَا لَهُ نُورًا يَمْشٖى بِهٖ فِى النَّاسِ "Ve biz ona bir nur yarattık ki nâs içinde onunla yürür" (o da hidâyettir); "Acaba karanlıklarda olan kimseye benzer mi?" (o da dalâlettir). لَيْسَ بِخَارِجٍ مِنْهَا "Ondan hâriç değildir", ya'ni (ebeden doğru yolu bulamaz). Zîrâ emrin kendi nefsinde gayesi yoktur ki onun indinde tevakkuf olunsun. Böyle olunca hüdâ insanın hayrete mühtedî olmasıdır. Şu halde ma'lüm olur ki, muhakkak emr, "hayret'tir. Ve hayret, kalak ve harekettir; ve hareket dahi hayattır. Binâenaleyh sükûn yoktur; şu halde mevt yoktur; ve vücûddur, binâenaleyh adem yoktur. Ve suda dahi böyledir ki, hayât-ı arz onun sebebiyledir. Ve onun hareketi Hakk'ın اهْتَزَّتْ ya'nî "İhtizaz eyledi" (Hac,22/5) kavlidir. Ve onun hamli Hakk'in وَرَبَتْ (Hac, 22/5) ya'nî "Ziyâdeleşti" kavlidir. Ve onun vilâdeti Hakk'ın وَاَنْبَتَتْ مِنْ كُلِّ زَوْجٍ بَهِيجٍ (Hac, 22/5) ya'nî "Her bir zevci behîcden inbât eyledi" kavlidir. O ancak kendisine benzeyeni, ya'nî kendi gibi tabîi olan şeyi doğurdu, demektir. Binâenaleyh arzdan doğan ve ondan zahir olan şey ile arz için şefiyyetten ibaret olan zevciyyet hâsıl oldu. Ve keza vücûd-ı Hak için dahi, neş'esiyle esmâ-i ilâhiyyenin hakayıkını taleb eden âlem cinsinden ondan zahir olan şey sebebiyle kesret; ve muhakkak o şöyledir ve böyledir, diye tadadı esma sabit oldu (5).

-------------------

Musa’nın tabut içinde deryaya ilkasının sureti suret-i helak idi. Yani dış görünüşüne bakıldığında helaktı yani boğulma, ölme suretiydi. Ama bu durum Firavunun elinden ölmekten daha iyiydi. Onun tabutun, sandığın içine konması katl edilmekten kurtuluşu oldu. Böylece ölü olan nefislerimiz ilim ile cehil ölümünden dirildiği gibi. O da suya atıldığı zaman dirildi, yani hayatiyeti devam etti, suya bırakılmasaydı Firavun tarafından katl edilecekti. Hakteala 6/122 ayetinde buyurur,اَوَمَنْ كَانَ مَيْتًا فَاَحْيَيْنَاهُ وَجَعَلْنَا لَهُ نُورًا يَمْشِى بِهِ فِى النَّاسِ كَمَنْ مَثَلُهُ فِى الظُّلُمَاتِ لَيْسَ بِخَارِجٍ مِنْهَا كَذَلِكَ زُيِّنَ لِلْكَافِرِينَ مَاكَانُوا يَعْمَلُونَ

6/122- Ölü iken hidayetle dirilttiğimiz, kendisine insanlar arasında yürüyecek bir nûr verdiğimiz kimse, karanlıklar içinde kalıp, ondan çıkamayan kimse gibi olur mu? Fakat kâfirlere, yaptıkları, böyle süslü gösterilir.

Ölü idi biz onu dirilttik, yani cehil ile ölü idi biz onu dirilttik. Yani ilim ile dirilttik. Ve biz ona bir nur yarattık verdik ki nas içinde onunla yürür. O nur onda mevcut ama daha evvel bilinmediğinden ortaya çıkmamıştı, yok hükmündeydi, çünkü o herkeste mevcuttur, onu belirli çalışmalarla zuhura çıkaran bakın وَجَعَلْنَا ve cealna “bu işi biz yaptık” buyuruyor. Cebrail yaptı, Azrail yaptı, falan yaptı, dolaylı yaptı değildir. “Ben yaptım” da demiyor, bi zatihi “Biz yaptık” diyor. Bizatihi kendi diliyle konuşuyor. Cenab-ı Hakk bazı yerlerde “Ben” de der, “Biz” dediği zaman kendi sıfatlarına şahsiyet vermesindendir. Sıfatlar da Zat’ından ayrı bir şey olmadığından ben böyleyim de böyleyim, böyleyim de diye ayırmadan “Biz” ifadesini kullanıyor. Bakanlar kurulunda başbakan ben yaptım demiyor, biz bakanlar kurulu olarak bu kararı aldık diyor. Cenab-ı Hakk esm-ül hüsnasıyla birlikte “Biz” diyor. Ama bazen hiçbir isim ve sıfatına ihtiyaç göstermeksizin Zat’i olduğundan yani sadece Zat fiili olduğundan “Ben yaptım” buyuruyor. “Biz” demesi tecellinin daha geniş olduğunu gösteriyor. Mesela وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِى 15/29 “Venafahtü fihi min ruhi” Ben ona ruhumdan üfledim buyuruyor, çünkü orada daha sıfatlar, esmalar henüz yok zaten. Doğrudan doğruya Hakkın Zat’ının Zati tecellisidir. Yukarıda dediği tabiat alimi kendini tanımıyorsa o nefes alan veren bir varlık dahi olsa fiziken “Hay” hükmünde de olsa ama manen ilmen ölü hükmündedir. Onun için Cenab-ı Hakk evvela ölümü sonra hayatı halk etti. Tebareke-i Şerifte öyle buyuruyor. 67/2

خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيَوة 67/2- Ortaya koyacaklarınız itibarıyla hanginizin daha mükemmel olduğunu yaşatmak için ölümü ve hayatı yaratan "HÛ"dur! O, Azîz'dir, Gafûr'dur.

Allah evvela ölümü halk etti sonra hayatı halk etti. İşte “ölü olanı biz dirilttik” nurumuzla, “o nur ile insanlar arasında yürür” buyurur. Bunun başka bir ifadesi “Rahmanın kulları halk içerisinde yürür, o halk onun halini tanıyamaz ona takılırlar” işte bu biraz kendinden geçmişi kendi halinde olanı işte abdal, deli gibi onlar da karşılık olarak derler ki “size selam olsun” derler. 25/63

وَعِبَادُ الرَّحْمَنِ الَّذِينَ يَمْشُونَ عَلَى الْاَرْضِ هَوْنًا وَاِذَا خَاطَبَهُمُ الْجَاهِلُونَ قَالُوا سَلَامًا

 25/63-O çok merhametli Allah'ın (has) kulları onlardır ki, yeryüzünde tevazu ile yürürler ve cahil kimseler kendilerine laf attığı zaman (incitmeksizin) "selam" derler (geçerler).

İşte içindeki nur hakikatiyle yürüdüğü için böyle derler. İnsanlar içinde yürür demesi suret olarak dolaşan mesela orman içinde yürür gibi, kendini bilmeyen gaflet halinde olan insanların sistemi onların yaşam sistemlerine değişik düşmektedir. Ama çoğunluğa göre hareket edildiğinden ki çoğunluğun yanılgıda olduğu bilinmediğinden, çoğunluk yanılgıdadır sebebi nefsi hareket ettiklerindendir. 

Çok az bir kısmı mutlak olarak isabetli olur yaptıkları işte. Zaten her şeyde böyledir. Her ilim dalında da böyledir. Çok isabetli olanlar azınlıktadır. Hangi gurupta çok kalabalık varsa orasının durumu kemalata uzaktır. Yanı çokluk mutlak kemalatta olduğunu göstermez. 6/122

 اَوَمَنْ كَانَ مَيْتًا فَاَحْيَيْنَاهُ وَجَعَلْنَا لَهُ نُورًا يَمْشِى بِهِ فِى النَّاسِ كَمَنْ مَثَلُهُ فِى الظُّلُمَاتِ لَيْسَ بِخَارِجٍ مِنْهَا كَذَلِكَ زُيِّنَ لِلْكَافِرِينَ مَاكَانُوا يَعْمَلُونَ

“Kendisine nur verdiğimiz kişi karanlıkta olanlara benzer mi” 6/122

Ölüm yok olmak değildir, ölüm nefsin tattığı şeydir. Yokluk yoktur, ölüm vücuttur. Çünkü ölüm yaratılmış bir şeydir, 67/2 ayetinde buna işaret vardır. Su da dahi öyledir ki arzın hayatı onun sebebiyledir. 22/5 de buyurur. وَتَرَى الْاَرْضَ هَامِدَةً فَاِذَا اَنْزَلْنَا عَلَيْهَا الْمَاءَ اهْتَزَّتْ وَرَبَتْ وَاَنْبَتَتْ مِنْ كُلِّ زَوْجٍ بَهِيجٍ Her bir zevci behicden meydana getirdi Musa’nın (a.s.) sandık içerisinde olduğu halde validesi tarafından suya bırakılması sureti yani bu yaşam hali helak yaşamıydı. Helak suretiydi, zira küçük bir çocuğu bir sandık içine koyup deryaya bırakmak onun helakine çalışmak olur. İşte bu suya, deryaya denize bırakma sureti suret-i helak olmakla beraber zahir ve batında Cenab-ı Musa’nın öldürülmesinden kurtuluşu oldu.

İnsan nefisleri nasıl ki ilim ile cehil ölümden dirilir ve halas olursa Musa (a.s.) dahi öylece diri oldu. Yani ilm-i ilahiyeye bırakılmak suretiyle ilmi olarak dirildi, zira ilim tahsil ederken nefsini biraz zorlama gerekir. İşte Musa’nın (a.s.) deniz içine bırakılması zorlanmasıydı. Deniz içinde dalgalarla çalkalanarak gitmesi nefis mücadelesine benzetilmektedir. Beşerin nefsi zahirde ve batında cehilden diri olur. Yani nasıl denize suya atılmakla ölümden kurtuldu, beşer nefsi de ilim denizine girmekle yani ilim tahsili ile kendi bölümünden cehil mevtinden kurtulmasıdır. Kişinin nefsinin ilim ile hayat bulması 6/122 ayetinde buyurulmuştur, اَوَمَنْ كَانَ مَيْتًا 6/122-) siz ölü idiniz, bakın burada “siz” buyuruyor. Siz ölüler değimliydiniz diyor. Siz varsınız ama ölü durumundasınız diyor. Dikkat edin buna diyor. Ben size bir hayat verdim ama siz bu hayatı ilim ile süsleyin diyor. 

Siz dünyada iken ilim ile dirilin diyor yoksa nefs ölümü tatmak ile dirilmek mümkün değildir diyor. İlim ile aydınlanmak hakikat-i ilahiyeyi aydınlatıyor, gündüzün aydınlığı ise eşyayı aydınlatıyor. Hakikat-i ilahiye zaten aydınlık onun aydınlığına ulaşıyor kendindeki aydınlık ile. Biz onu ilim ile dirilttik ve ona bir nur verdik ki nas içinde o nur ile gezer. O nur da hidayettir. Zahiren sünnet-i seniyeye uymak, farzları takip etmek, batınen de onların özlerini idrak ederek yaşamaktır. Hakikatlerini idrak ederek yaşamaktır. O kimse acaba karanlıklarda olan kimseye benzer mi, o kimse ebediyen doğru yolu bulamaz. 

Deniz vasıtasıyla baka bulan hayat-ı hissiye-i museviye yani hissi hayatta baki olan deniz vasıtasıyla buraya ulaşan museviye ilim ile hasıl olan hayat-ı akliyeyi teşbih olunmuştur. Akli hayata benzetilmiştir, suyun ilim sureti olduğuna tembih olunur, zira kendisinden her şey hayat bulan su ile bedenler nasıl hayat bulursa yani suya bırakılmasının sebebi bedenler nasıl suyla hayat bulurlarsa ilim ile dahi nufus-u beşeriye böylece manevi hayat bulur.

Yani insanın nefsi manevi hayatını bulur. Dalaletten ibaret olan zulmetten kurtulur, zulmette kalanlar ise ebediyen doğru yolu bulamazlar. Karanlık dediğimiz gecenin karanlığı manasınada değil, ilimi bilgisizlik veya belirsizliktir, hakikate cehil olmaktır. Malum olsun ki ilim ikidir, birisi ilm-i hakikat, diğeri de ilm-i hayaldir. İlm-i hakikat enbiyanın ve onların varisi olan evliyaların tevdi buyurdukların ilimdir ki hakikat ile hayal arasına camidir. Yani Evliyaullah’ın getirdiği ilim öyle bir ilimdir ki hem hakikat ilmi hem de hayal ilmini birleştirir, arasında berzahtır.

Bu ilmi tahsil edenler hakikat-ı vücut ile hayal arasındaki bağlantıya arif oldukları için hayrete düşerler. Bu hayret hayret-i mahmudedir, yani övülen bir hayrettir. Zira ilm-i hakiki neticesidir yani ilmin sonunda hayrete düşer. Yani sonsuz hakikat-i ilahiyeyi idrak ettikçe hayretten hayrete geçer, Efendimizin dediği gibi; “Rabbim Zat’ında olan hayretimi artır” diyor. 

Fiilinde esmasında değil, işte övülen hayret bu hayrettir. Zira ilm-i hakiki neticesidir. Hakiki ilmin neticesinde hayretler oluşur insanda, hem kendi hakikatini hem de ilahi hakikatleri anlamaya vesile olur. Onun için (s.a.v.) Efendimiz “Ya rabbi sende olan benim hayretimi ziyadeleştir” dedi. 

İlm-i hayal felsefe ehlinin ilmidir. Fen adamlarının meşgul olduğu tabiat ilimleridir. Bu taife enbiya ve evliyanın tebligatına kulak asmayıp maddeyi tetkik ile hakikat-ı vücudu idrake çalışırlar. Yani maddeyi tetkikle hakikatleri anlamaya çalışırlar. Halbuki madde ve maddeden müteşekkil muhtelif suretler hep hayalattan ibarettir. Bu hayalet ise vücud-u hakikinin esma gölgesinden başka bir şey değildir. Bu alemlerin hepsi hayal, hayal de esma-i ilahiyenin gölgesinden başka bir şey değildir. Hayallere gark olmuş kimselerin bir hayali bırakıp diğerine yapışmak suretiyle ömürlerini heba edecekler gerçeği bulamayacaklardır.

Onların bu hayreti zem edilmiş hayrettir. Çünkü hayalin verdiği ilmin neticesidir. Bu ilim aynı cehildir. Neden? Bir yere ulaştıramadığı içindir. Cenab-ı Hakkın tecellilerinin sonu yoktur ki burada bir nihayete ulaşabilsin hayali ilim ile. Şu halde bu da insanın hayret-i mahmudeye mühtedi olmasıdır. Yani istenilen şey insanın övülen hayrete yönelmesidir, Zati hakikatleri anlamaya çalışmasıdır. 

Bu görünen esma-i ilahiye O’nun tecelliyatından ibarettir, bu tecellinin nihayeti yoktur, ki işte burası müşahedenin nihayetidir deyip orada durabilsin. Bu sebeple hayrete düşer böylece bilir ki muhakkak emr-i vücut hayrettir. İmdi madem ki hayret vakıf olamama suretiyle olur, şu halde onların hayreti sıkıntı ve çırpınır durur, hareket olan yerde dahi hayat vardır, hareket olan yerde de sükün olmak mevzu değildir, hareket hayatı gerektirdiğinden hareket içinde ölüm yoktur. Nitekim hadis-i şerifte buyurulur; “İlim ile diri olan kimse ebeden ölmez” buyurur. Buradaki ilim hayal ilmi değil, hakikat ilmidir. Hayat vücuttur yani varlıktır, şu halde a’dem yoktur, yani yokluk yoktur, ilimde hayat mevcut olduğu gibi kendisi ile arzın hayatı hasıl olan suda dahi hayat vardır, arzın hareketi 22/5 ayetinde Hakteala buyurur, وَتَرَى الْاَرْضَ هَامِدَةً فَاِذَا اَنْزَلْنَا عَلَيْهَا الْمَاءَ اهْتَزَّتْ وَرَبَتْ وَاَنْبَتَتْ مِنْ كُلِّ زَوْجٍ بَهِيجٍ 

Semadan yağmur nazil oldukda arz yağmur sebebiyle kımıldar. Dışarıdaki arz insan bedeninin karşılığıdır, insanın bedenine ilim nuzülünde sıkıntı ve hareket vaki olduğu gibi arza da su nazil olunca hareketlenmeye başlar. Böylece ilmin haliyle suyun hali birbirine benzemektedir. Arzın hamiline delil dahi Hakteala’nın ziyadeleşti şişti kavlidir. Arzın doğurmasının delili Hakteala’nın “arz Behçet sahibi olan her bir zevcden ırak eyledi” meydana geldi kavlidir, ki arz ancak kendisine benzeyen yani kendi gibi tabii olan şeyi doğurdu demektir, böylece arz fert ve tek bir vücut olduğu halde kendine benzeyen şeyi doğurmakla zevciyet demek şey olan ikilik çiftlik hasıl oldu.

Yani arz tek bir vücut iken kendisinden zahir olan şeyle çift vücut peyda oldu. İşte vücud-u Hakk dahi böyledir, zira vücud-u Hakk fert ve tek olduğu halde neş’esiyle hakayık-ı esma-i ilahiye taleb eden alem fert olan vücud-u Hakk’tan zahir olmakla kesret, çokluk zuhura geldi.

Ve Haktan zahir olan alem ile sabit oldu ki esma-i ilahiye çok ve adetlendirilmiştir. Böylece biz Haktan zahir olan alem ile Hak şöyledir, böyledir deriz yani suver-i aleme bakıp gördüğümüz ahkam eserlere nazaran Rezzaktır, Musavvirdir, Mutidir, Manidir, Dardır, Nafidir, böyle olunca fert olan vücud-u Hak yani tek olan vücuda kendisinden zahir olan alemin vücudu ile ikiz oldu. Yani tek olan vücuda kendisinden zahir olan alemin vücudu ile iki oldu. Vücut bir iken iki hasıl oldu veya çokluk hasıl oldu. 

---------------------

6. Paragraf:

İmdi onunla mesnâ oldu; ve ahadiyyet-i kesret ona muhalif oldu. Halbuki Hak Teâlâ zâtı haysiyyetiyle ahadiyyü'l-ayn idi. Nitekim kendisinde zahir olan suver ile kesîr olan cevher-i heyûlânî ahadiyyü'l-ayndir. Öyle ki o, onları bizatihi hâmildir. Hak dahi suver-i tecellîden kendisinde zahir olan şeyle böyledir. Binâenaleyh Hak ahadiyyet-i ma'kûliyyet ile beraber, âlem suretlerinin meclâsı oldu. İmdi Allah Teâlâ'nın ibadından dilediğini ıttıla' ile muhtass kıldığı bu ta'lîm-i ilâhî ne güzeldir! (6).

--------------------

Şerh ediciler hazaratı yukarıdaki metinde ihtilaf etmişlerdir. Şöyle demişlerdir; Kaşani, Yakub Han, Cenab-ı Abdullah bosnevi Abdullah Davud-u kayseri Hz.lerinin tarz-ı ahzine birkaç vecih ile hata isnad eylemiştir. Yani yukarıdaki bölüm hakkında birçok şerh edici değişik fikirler vermişler, ben de Keşaninin ibaresini daha uygun bularak onu vermeye çalıştım. Şeyh Ekber Hz.lerinin maksad-ı alilerinin daha muvafık gördüğümden bu ibareyi ahz ile iktifa eyledim zira yukarıda “arz için şefiyetten ibaret olan zevciyyet hasıl oldu” yani ikilikten ibaret olan zevç ki o da ikilik buyurulmuştur, vücud-u Hakk için dahi alemin kendisinden zuhuru sebebiyle kesret sabit olduğu zikir edilmiş idi.

Binâenaleyh bu beyânı ta'kîb eden ibare “fesnedet bihi” olur. Ve buna. "İmdi ferd olan vücûd-i Hak kendisinden zahir olan âlem ile mesna oldu, ya'nî şef olup ikileşti" ma'nâsı verilirse zevk-âver olur. Ve bu ma'nâyı müstemi' olan kimse tarafından: "Pekâlâ, ferd olan vücûd-i Hak kendisinden zahir olan âlem ile şef olunca, bu âlemin vücûdu Hakk'a muvafık mı, yoksa muhalif mi olur?" suâli îrâd olunabileceğinden yani alemin varlığı Hakkın varlığında Zat’ının varlığında bu alemler meydana geldi demesi suretiyle ferd olan vücud-u Hakk kendisinden zahir olan alem ile cenâb-ı Şeyh (r.a.) buna cevaben: ya'nî "Suver-i âlem kesretinin ahadiyyeti hey'et-i mecmuası, ferd olan vücûd-i Hak'a muhalif oldu" buyurur.

Zîrâ "âlem suretleri kesretinin ahadiyyeti" akıl mertebesinde sabit olan kesret-i esmâiyye ahadiyyetinin gölgesidir. Ve gölge bir i'tibâr ile, gölge sahibinin aynı ise de, bir i'tibâr ile gayridir. Binâenaleyh " âlem suretleri kesretinin ahadiyyeti" gayriyyet itibârına göre ferd olan vücûd-i Hakk'a muhalif olur. Halbuki Hak Teâlâ zâtı haysiyyetinden ahadiyyü'i-ayn idi. O ahadiyyet-i zâtiyyesi itibariyle, kesret-i vücûdiyye ve kesret-i nisebiyye ahadiyyetinden münezzehtir. Tarîkat-i Nakşibendiyye-i Hâlidiyye'nin piri Mevlânâ Hâlid (k.a.s.) hazretlerinin Mevlânâ Câmî (k.a.s.) taraf-ı âlîlerinden tahmis buyurulan atîdeki gazeli bu ma'nâyı müş'irdir. 

Beyt: Tercüme: 

“Gerçi sen zerrât-ı cihan suretinde cilve-gersin. 

Gâh kendini gösterirsin ve gâh beşer nikâbına bürünürsün. 

Fakat mademki senin zâtın pastan kirden hudûsden beridir; 

Ey dost, sana ne beşer, ne huri ve ne de perisin diyebilirim! 

Ey zât-ı pak, bütün bunların hepsi sana perdedir, Sen başka bir şeysin! “

Hak Teâlâ cevher-i heyûlânî gibidir. Zîrâ cevher-i heyûlânî zâtı cihetinden ahadiyyü'l-ayn ve kendisinde zahir olan suretlerin kesreti hasebiyle, kesirdir. Zat’ul cihetinden tekdir ama suretleri yönünden çoktur. Onun vücûdu âlem-i histe sabit olmayıp mertebe-i akıl mertebesinde mevcûddur. Ve cevher-i heyûlânî vücûd-ı aynî ile mevcûd olmamakla beraber, zâtı ile cemî'-i suveri hâmildir. İşte Hak dahi, suver-i tecellîden kendisinden zahir olan şeyle cevher-i heyûlânîye benzer. Binâenaleyh Hak ahadiyyet-i ma'küliyyet üzere sabit olmakla beraber, âlem suretlerinin meclâsı oldu yani cilası parlaması zuhur yeri oldu. Şu halde Hak, zât-ı ahadiyyetinde bi'l-kuvve mevcûd olan esması suretiyle tecellîsi hasebiyle kesirdir. Ve Hak bi'l-kuvve zâtında mündemiç olan âlem suretlerine âynadır. Zîrâ feyz-ı akdesle, bilcümle esma suretleri vücûd-i Hak'ta zahir olur. Ve Hakk'ın ahadiyyet-i zâtiyyesi akıl mertebesinde kalır, ya'nî bu ahadiyyeti akıl idrâk eder. Yani ahadiyetin dışarıda his aleminde görüntüsü olmaz bu ancak akıl ile idrak edilir.

Misal: Bir kiraz çekirdeği içinde sonsuz ağaçlar, dallar, yapraklar bil kuvve varlığında toplu haldedir. Kuvvede toplu haldedir. Halbuki çekirdek tek bir varlıktır, nazar-ı hissi ile bakıldığında bu kesret görünmez, yani gözle bakıldığı zaman duygu ile bakıldığı zaman görünmez.

Ne zaman çekirdek toprağa dikilip terbiye olunup içindeki ağaç yavaş, yavaş zuhur etmeye başlar birkaç sene sonra dalları, budakları, yaprakları ve meyveleri çoğalır. Çekirdek batın olup nazar-ı hissi ile görünmez. Ancak akıl ile orada çekirdeğin varlığı anlaşılır, fakat akıl bilir ki bu çokluğun kaynağı tek çekirdektir. Böylece çekirdeğin Ahadiyet-i Zatiyesi ahadiyet-i makuliyettir. Yani onun ahadiyet-i Zatiyesini idrak etmek ahadiyet-i makuliyedir. Ahadiyet aklıyla ancak bu akıl ile anlaşılır, çekirdek bu ahadiyet-i makuliyesi ile beraber o kesir olan dalların yaprakların meyvaların meclası olur. Yani aynası zuhur yeri parlaması, çıkış yeri olur akılda.

Hakkın ahadiyeti ile kesret-i alem arasındaki irtibat Âdem bölümünde anlatıldığından burada tekrarına gerek yoktur. Şimdi Musa (as)ın sandık içine konarak denize atılması hakkındaki Kur’an’ın haber verdiği ile Allahüteala bizlere ne güzel eğitim verdi. Nitekim yukarıda izah olundu, eğer zahir putperest biri çıkıpta Musa (as) ın suya atılışını nasıl bundan çıkardın bu manayı diye sorarlarsa o kişinin indinde olan bir şeydir geneli ilgilendirmez denecek olursa cevap verilir ki Allahüteala Hz.lerinin bu talim-i ilahisine ıttıla herkesin mazhar olabileceği bir saadet değildir. Yani herkesin anlayıp da bundan fayda sağlayacağı bir şey değildir. Sadece onun suretini okur hikayesini okur. Hususi ile kendi akıllarının taht-ı tasarrufunda bulunan zahir ehli, yani akıllarının birey akıllarının tesiri altında olan zahir ehli bu manadan asla nasibdar olamazlar.

İşte görüyoruz bir sürü profesör isimler “Kur’an-ı Kerim’in batını olmaz, Kur’an-ı Kerim zahirdir başka bir şey olmaz” diye işte bu cümlenin hükmü altına girerler. Bu manadan asla nasip alamazlar onun için sürekli çatışma içinde kalırlar. Bir türlü sükunete eremezler hep o dalga içerisinde dalgalanma içerisinde yaşarlar. Kendi akıllarının tasarrufu altında bulunan zahir ehli bu manadan asla nasibdar olamazlar. Bu mania Resul-u Enbiya olan Enbiyanın saf kalplerine Allah’ın indinden nazil olmaktadır. İşte bunun nüzul etmesi için de o kalbin açılması gerekiyor. Yani o nüzulu alacak hale gelmesi gerekiyor. 

Kişi bu bağlantıyı kuramazsa bütün ömrü nakil ilmiyle geçer falan şunu dedi bunu dedi diye. Bir türlü kendi varlığını bulamaz. Benim kafam buna yatıyor bu başka türlü değildir diyen muhakkak kendini sınırlamıştır. 

-------------------

7. Paragraf:

Vaktaki Âl-i Fir'avn onu denizde ağaç indinde buldu, Fir'avn onu "Mûsâ" tesmiye etti. Kıbtîce "mü"' su ve "sâ" dahi ağaçtır. Binâenaleyh onu / indinde bulunduğu şeyle tesmiye etti. Zîrâ sandık denizde ağaç indinde durdu. İmdi onun katlini murâd eyledi. Böyle olunca onun zevcesi Mûsâ hakkında söyledi. Ve Fir'avn'a söylediği sözde nutk-i ilâhî ile nâtık oldu. Zîrâ Allah Teâlâ onu kemâl için halk etti. Nitekim, Aleyhi's-salâtü ve's-selâm onun için ve Meryem binti İmrân için, erkeklere mahsûs olan kemâl ile şehâdet ettiği haysiyyetle ondan haber verdi. İmdi Mûsâ hakkında Fir'avn'a: قُرَّتُ عَيْنٍ لِى وَلَكَ (Kasas, 28/9) ya'nî "Muhakkak o, benim ve senin için göz nurudur" dedi. Böyle olunca onun için hâsıl olan kemâl ile, onun "ayn"ı onunla nurlu oldu. Nitekim biz dedik. Ve gark indinde Allah Teâlâ'nın ona i'tâ eylediği îmân ile, Fir'avn için de kurret-i ayn oldu. Binâenaleyh onu tahir ve mutahhar olarak kabz eyledi; habesden onda bir şey kalmadı. Zîrâ Allah Teâlâ onu günahlardan bir şey iktisâb etmezden evvel îmânı indinde kabz etti. Ve halbuki islâm mâ-kablini iskât eder. Ve onu dilediği kimseye Hak Sübhanehû kendi inayetine bir âyet kıldı. Tâ ki hiçbir kimse rahmet-i ilâhiyyeden me'yûs almaya! Zîrâ kavm-i kâfirunun gayri hiç bir kimse revhullahdan me'yûs olmaz, imdi eğer Fir'avn me'yûs olanlardan ola idi, îmâna mübâderet etmez idi. İmdi Müsâ (a.s.) Fir'avn'm zevcesinin onun hakkmda: قُرَّتُ عَيْنٍ لِى وَلَكَ لَاتَقْتُلُوهُ عَسَى اَنْ يَنْفَعَنَا (Kasas. 28/9) yı'nî "O benim ve senin için kurret-i ayn olsun. Onu katl etmeyin, an-karîb bize nef hâsıl olur" dediği gibi oldu; ve böyle vâki' oldu. Zîrâ her ne kadar onun, mülk-i Fir'avn'ın helaki ve âlinin helaki, onun iki yedi üzere olan nebî olduğuna her ikisinin de şuuru yok ise de, Allah Teâlâ Mûsâ (a.s.) ile onları nefi'lendirdi (7).

-----------------------

Vaktaki Firavun onu denizde ağaç indinde buldu, Firavun ve onun çevresinde olanlar O’nu ağacın yanında buldu, Firavun O’na Mûsa ismini verdi. Kipti dilinde “Mu” su demek, “Sa” da ağaç demektir. Böylece Musa (a.s.) ı indinde bulduğu şeyle isimlendirdi, zira sandık denizde ağaç indinde durdu, ağacın yanında durdu.

Şimdi O’nun katlini murad eyledi, böyle olunca Firavunun zevcesi (Asiye Hanım) Musa hakkında şöyle söyledi, “Muhakkak ki o senin ve benim için göz nurudur” dedi. Böyle olunca O’nun için hasıl olan Kemal ile onun gözü O’nun ile nurlu oldu. Nitekim öleceği zaman Firavun için de yani Asiye Hanımın o söylediği söz Firavun denizde boğuluyor iken onun gözünün nuru oldu. Böylece O’nu temiz ve pak olarak ruhunu aldı. Alahüteala O’nun ruhunu imanı ile birlikte kabz etti, halbuki İslam iman ettikten sonra daha evvelki işlenmiş günahları ortadan kaldırır. Diyor. Ve bunu dilediği kimseye kendi inayetine bir ayet kıldı. Yani Firavunun bu halini. Ta ki hiçbir kimse rahmet-i ilahiyeden ümit kesmeye. 

Küfür ehlinden başkası Allah’ın rahmetinden ümit kesmez. Eğer Firavun ümitsiz olanlardan olsaydı imana yönelmezdi. Şimdi Musa (a.s.) Firavunun zevcesinin onun hakkında 28/9

وَقَالَتِ امْرَاَتُ فِرْعَوْنَ قُرَّتُ عَيْنٍ لِى وَلَكَ لَاتَقْتُلُوهُ عَسَى اَنْ يَنْفَعَنَا اَوْ نَتَّخِذَهُ وَلَدًا وَهُمْ لَايَشْعُرُونَ 

28/9- Firavun'un karısı dedi ki: "Benim için de senin için de göz aydınlığıdır (bu çocuk). Onu öldürmeyin! Umulur ki bize faydalı olur yahut Onu evlat ediniriz". Onlar (işin) farkında değillerdi.

Gelecekte Musa’nın (a.s.) peygamber olacağı bilinci onların üzerinde yok ise de Allahüteala Musa (a.s.) ile onları faydalandırdı. Yani Firavunun havası ve yakınları Musa(as) ı deniz kenarında bir ağaç altında bulup ta Firavuna haber verdikleri vakit Firavun O’na “Musa” ismini verdi. 

Diğer bir ifade ile “Muşa” adını verdiler, hani İsrail’in bir dış işleri bakanı vardı gözünün biri kör olan adı Moşe dayan idi, işte onun ismi de “Moşe”; Muşa’dan geliyor. “Musa” olmasının daha çok başka ifadeleri de vardır, “Musa” isminin Mısır Kıptilerinin lisanında su manasına olan “Mu” ile ağaç manasına olan “Sa” kelimelerinden mürekkeptir. 

“Şa” İbranicede ağaçlık yer demektir. Bu kıpticede “Sa” dır. Musa (a.s.)a hamil olan sandık yani Musa (as) ı taşıyan sandık, deniz kenarında bir ağaç altında durduğu için Firavun O’nu yanında bulduğu su (Mu) ve ağaç (sa) kelimeleri ile tesmiye etti yani isimlendirdi. Firavun mülkünün kendinden gideceği korkusuyla Beni İsrail çocuklarını katl etmekte olduğundan bunun dahi Beni İsrail çocuğu olması ihtimaline dayanarak katlini murad etti. Ancak Firavunun zevcesi Asiye (r.a.) Hak nutku kabilinden “O’nu öldürmeyin” dedi. Yani o anda sözü söyleyen Asiye Hanım idi ama ondan o sözü söyleyen Hakk idi.

“onu öldürmeyin, zira benim ve senin için gözümüzün nurudur” dedi. Yakın bir zamanda bize faydası dokunur dedi. 28/9

وَقَالَتِ امْرَاَتُ فِرْعَوْنَ قُرَّتُ عَيْنٍ لِى وَلَكَ لَاتَقْتُلُوهُ عَسَى اَنْ يَنْفَعَنَا اَوْ نَتَّخِذَهُ وَلَدًا وَهُمْ لَايَشْعُرُونَ 

Firavun'un karısı dedi ki: "Benim için de senin için de göz aydınlığıdır (bu çocuk). Onu öldürmeyin! Umulur ki bize faydalı olur yahut Onu evlat ediniriz"... Onlar (işin) farkında değillerdi.

Zira Allahüteala insan kemaliyle halk etmişti nitekim (s.a.v.) Efendimiz şu hadis-i Şerif’i belirtmişler; “Erkeklerden birçokları kamil oldu ve kadınlardan ancak İmran kızı Meryem, Firavunun zevcesi Asiye Muhammed (s.a.v.)in kerimeleri Fatıma Hüveylidin kerimeleri Hadicedir. Yani efendimiz kadınlardan kemal ehli olarak bunları zikretmiştir.

İşte erkeklere mahsus olan kemal için halk olunduğu cihetle Cenab-ı Asiye Musa (a.s.) hakkında Firavuna O benim ve senin için göz nurudur dedi. Musa (a.s.) Cenab-ı Asiye’nin hakikaten gözünün nuru oldu, çünkü varlığında mevcut olan kemalat o hazretin nübüvveti yönünden inkişaf etti. Yani Asiye’nin varlığında bulunan kemalat Musa (a.s.) yüzünden meydana çıktı. 10/90 buyurur.

وَجَاوَزْنَا بِبَنِى اِسْرَائِلَ الْبَحْرَ فَأَتْبَعَهُمْ فِرْعَوْنُ وَجُنُودُهُ بَغْيًا وَعَدْوًا حَتَّى اِذَا اَدْرَكَهُ الْغَرَقُ قَالَ اَمَنْتُ اَنَّهُ لَا اِلَهَ اِلَّا الَّذِى اَمَنَتْ بِهِ بَنُوا اِسْرَائِلَ وَاَنَا مِنَ الْمُسْلِمِينَ 

İsrailoğullarını denizden geçirdik... Firavun ve ordusu haddi aştı ve düşman olarak onları izledi... Tâ ki boğulma hâli Ona erişince: "İman ettim ki tanrı yoktur, ancak İsrailoğullarının kendisine iman ettiği vardır. Ben müslimlerdenim" dedi.

İşte bu iman sebebiyle Musa (a.s.) Firavunun kudreti aynı oldu. Böyle olunca Cenab-ı Hak Firavunu temiz ve temizlenmiş olarak ruhunu aldı. Onda zahir ve batın kirlerden habislikten bir şey kalmadı. Habasetı zahire ve batıneden bir şey kalmadı çünkü kalben iman etmiş idi. Yeni bir günah işlemesine vakit kalmadan boğularak vefat etti. Bir kafir imana gelince o dakikaya kadar evvelce kendisinden sadır olan küfür ve masiyet kirlerinden temizlenir. Onda habaseti zahiriyeden bir şey kalmadı, çünkü bir kafir imana gelince üzerine gusl etmek vacib olur. Halbuki Firavun su içinde helak oldu. Yani o anda gusl etmiş oldu. 

Su içinde iman ederek ölmesi onun için aynı zamanda gusl olur, böylece Hakteala onu mutahhar olarak kabz eyledi. İmdi Allahüteala davayı rububiyet gibi bir kötülüğe cüret eden Firavunun imanını dilediği kimseler hakkında değiştirebileceğine inayetine alamet kıldı. Ta ki o kimse rahmet-i ilahiyeden ümitsiz olmaya. Zira 12/87 ayetinde buyurur;

 يَا بَنِىَّ اذْهَبُوا فَتَحَسَّسُوا مِنْ يُوسُفَ وَاَخِيهِ وَلا تاَيْئَسُوا مِنْ رَوْحِ اللَّهِ اِنَّهُ لا يَايْئَسُ مِنْ رَوْحِ اللَّهِ اِلا الْقَوْمُ الْكَافِرُونَ 

"Ey oğullarım, gidin, Yusuf'u ve kardeşini araştırın. Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin; zira kâfir kavimden başkası Allah'ın rahmetinden ümit kesmez." Rahmetinden ümit kesenler ancak Allah’ı inkar edenlerdir. Çünkü bir kimse Allah’ı inkarda ısrarlı oldukça ona Allah’ın rahmeti vasıl olmaz. Bu ise pek tabi bir haldir, bir kapıdan bir şey alma ümidi olmayınca o kapı çalınmaz, ümit varsa o kapı çalınır. Firavun Allahı inkarda ısrarlı olan taifeden olaydı iman etmeye yönelmezdi, demek ki Firavun o dakikada kalben küfüründen rücu etmiş idi, bir kimse kalben küfüründen rücu etse lisanen kelime-i şehadet getirse rahmet-i ilahiye nail imanı makbul olur. Böyle olunca Cenab-ı Hak nutk-u ilahi ile natık olduğu 28/9 ayetinde buyurdu

وَقَالَتِ امْرَاَتُ فِرْعَوْنَ قُرَّتُ عَيْنٍ لِى وَلَكَ لَاتَقْتُلُوهُ عَسَى اَنْ يَنْفَعَنَا اَوْ نَتَّخِذَهُ وَلَدًا وَهُمْ لَايَشْعُرُونَ 

28/9-Firavun'un karısı dedi ki: "Benim için de senin için de göz aydınlığıdır (bu çocuk). Onu öldürmeyin! Umulur ki bize faydalı olur yahut Onu evlat ediniriz"... Onlar (işin) farkında değillerdi.

Allahüteala Musa (as) ile her ikisini de menfaatlendirdi. 

Malum olsun ki, Abdülrezzak Keşani, Davud-u Kayseri, Yakub-u Han, Abdullah Bosnevi hazaratı gibi zevat kendi şerhlerinde Firavunun imanının sağlığı hakkında Cenab-ı Şey Ekber tarafından gerek Fususta gerek Futuhat-ı Mekkiye’de tahrir buyurulan, yazılanın manasına kail olmuşlardır. Yani böyle olduğuna kanaat getirmişlerdir. Bali Efendi Hz.leri ise kendi şerhinde bu ibaratı Firavunun Kur’an-ı Kerim’de imanlıdır veya imansızdır diye bir açıklık olmadığından Hz Şeyh’in Firavun hakkında görüşlerine katılmamıştır.

Bâlî Efendi hazretleri ise kendi şerhinde bu ibârâtı cevaza hami edip Fir'avn'ın âhirette saadet ve şekâveti hakkında Kur'ân-ı Kerîm'de ve ahâdîs-i şerîfede bir nass vârid olmamış olduğundan, Hz. Şeyh'in Fir'avn hakkında tevakkufuna zâhib olarak dediğini ve Fütûhât'i Mekkiyye'de "Fir'avn ve Nemrûd nârda müebbeddir" buyurup, kendilerinin mezhebi ancak bu olduğunu ve Fusûs'un ibârâtında Fir'avn'ın sıhhat-i îmânına delâlet-i kat'iyye olmayıp, belki ibârâtın kâffesi zâhir-i Kur'ân'ın cevâz-ı sıhhatine delâlet ettiğini; ve bu mes'elede Hz. Şeyh hakkında nâsın dedikleri şeyin iftira olduğunu; ve bu galat-ı âmmenin dahi Hz. Şeyh'in rûhâniyyetine/ ittisali olmayan sarihlerin kelâmından neş'et eylediğini;

 ve onun Fir'avn hakkındaki bu kavlini o hazretin muradı hilâfında olarak beyân ettiklerini ve nitekim bu kelâmın şerhinde Dâvüd-ı Kayserî'nin “îmân-ı Fir'avn, deryada Benî İsrail'in geçtiği bir tarîk-ı vazıhı görmesi haysiyyetiyle tegargurdan, boğulmaktan evvel ve inde'l-gargara yani boğulduğu anda nâsın müşahede ettiği ahvâlden kendisi için ahkâm-i âhiretin zuhurundan mukaddem vâki' olduğu cihetle, onun îmânı sahîh ve mu'teddün-bihdir; zira îmân-bi'l-gaybdir" yani gayba iman dediğini; halbuki bunun sahîh olmadığını beyân edip, ibârât-ı Fusûs'un cevaza mahmul olduğuna dâir bir takım mütâlaât serd etmiştir.

Fakîr gibi ezillânın (Ahmet Avni Konuk kendisi için diyor) ekâbirin mütâlaât ve mûnâkaşâtına karışması gülünç bir hâl ise de, olduğundan istinbâtât-ı hakirin dahi buraya dercinden vaz geçilemedi. Yani kendi düşüncelerini de koymadan geçilemedi. Şöyle ki: 

Evvelen: Fusûsu'l-Hikem akıl ile yazılmış eserlerden değildir ki, onun ibârâtı istidlâlât-ı akliyyeye müstenid mütâlaâta mahmul olunabilsin. Nitekim Hz. Şeyh (r.a.) bu kitabın önsözünde ya'nî "Ben ancak bana ilkâ olunan şeyi ilkâ ederim. Ve ben bu mastûr içinde ancak benim üzerime nazil olan şeyi inzal ederim" buyururlar.

 Binâenaleyh atîde gelecek olan kavline nazaran, Fir'avn'ın imanı sıhhati hakkındaki bu muhâkemât Kur'ân-ı Kerîm'in zahirinden muktebestir. Ve bu tarz tefsir Hz. Şeyh'e ilkâ buyrulmuş olan maânî zümresindendir. Şu halde katidir. Ve eğer Fir'avn'ın îmânı sahîh olmasa idi, Hz. Şeyh'e bu tarz tefsir ilkâ olunmaz ve belki bu ma'nânın aksi inzal olunur idi. 

Saniyen: Farz edelim ki Fir'avn'ın sıhhat-i îmânı hakkındaki ibârât-ı Fusûs kat'î olmayıp cevaz ve ihtimâle müstenid olsun; ve bunun için Hz. Şeyh Fir'avn'ın sıhhat-i îmânı hakkında tevakkuf edip atîde gelecek olan kavli îrâd eylemiştir. Şu halde Futûhât-ı Mekkiyye'nin altmış ikinci babında Firavn'ın müebbed-fi'n-nâr olduğunu beyân etmek bu tevakkuf ve zehaba mugayir düşmez mi? Zîrâ bir kimse bir mes'ele hakkındaki kanâat-i kafisini beyân ettikten sonra, yine o mes'ele hakkında tereddüd ve ihtimâl dâiresinde beyân-ı mütalaa etse, bu iki hükümden birisi zâid olur. 

Hz. Şeyh'in âsâr-ı aliyyesiyle asla alâkası olmamakla berbâber, ehl-i zahire hitaben şu nükteyi ihtar edeyim ki: Fütûhât-i Mekkiyye 590 ve Fusûsul-Hikem ise 628 sene-i hicriyyelerinde izhâr buyurulmuştur. Böyle olmakla beraber her iki eser-i âlî dahi kalb-i Şeyhi Ekber'e hâtem-i velayet mişkâtinden münzel olduğu için ikinci babında münderic olan şu; Ma'nâ-yı şerifi: "Dört taife nârdadır, ondan çıkmazlar. Ve onlar Allah Teâlâ üzerine mütekebblr olanlardır; Fir'avn ve emsali gibi ki, rubûbiyyeti Allah Teâlâ'dan nefy edip kendi nefsi için iddia eden kimsedir. 

Fir'avn: (Kasas, 28/38) dedi ki: "Semâda benim gayrim olan bir ilâh yoktur" demeği murâd eder. Ve gurur ve onun gayri dahi bunun gibidir. Ve ikinci taife müşriklerdir. Ve onlar Allah Teâlâ ile beraber ilâh-i ahar ittihâz edenlerdir Ilh..." ibaresi alınmakla iktifa olunursa, efkâr Bâlî Efendi hazretlerinin mütâlâasına meyl eder. Velâkin Hz. Şeyh Fütühât-ı Mekkiyye'nin otuz kadar mahallinde îmân-ı Flr'avn'ın sıhhati hakkında beyanâtta bulunurlar. Ezcümle Fütûhât'ın 198. babında on ikinci tevhîdde şu ibareler mündericdir:

Ya'nî "Muhakkak Allah Teâlâ Fir'avn'ın îmânını tasdik buyurdu” (Yûnus. 10/91) âyet-i kerîmesi onun îmânının ihlâsına delildir. Eğer Fir'avn îmânında muhlis olmaya idi. Hak Teâlâ onun hakkında a'râb hakkında buyurduğu gibi: 

(Hucurât. 49/14) der idi 

قَالَتِ الاَعْرَابُ اَمَنّاَ قُلْ لَمْ تُوءْمِنُوا وَلَكِنْ قُولُوۤا اَسْلَمْنَا وَلَمَّا يَدْخُلِ الاِيمَانُ فِى قُلُوبِكُمْ 

Binâenaleyh Allah Teâlâ muhakkak Fir'avn'ın îmânına şehâdet eyledi. Halbuki cevaz olmadıkça Allah Teâlâ hiçbir kimsenin tevhidinde sıdkına şehâdet buyurmaz. Ve Fir'avn îmânından sonra isyan etmedi. Şu halde Allah Teâlâ onu tâhir olduğu halde kabz eyledi. Ve bir kâfir mûslüman olduğu vakit onun üzerine gusl vâcib olup, Fir'avn'ın garkı ise kendisi için gusldür. Ve Allah Teâlâ'nın onu bu halde ahz etmesi haysiyyetiyle âhiret ve dünyâ nekâlinden tathîrdir. Ve bunu haşyet sahibi olan kimseler için ibret kıldı. Ve onun îmânı gargara hâlinde bulunan bir kimsenin îmânına benzemedi, Zîrâ gargara hâlinde bulunan kimse müfârık olduğuna sûret-i kat'iyyede mükındir. Halbuki bu gark, burada böyle değildir. Zîrâ Fir'avn deryayı mü'minler hakkında kuru bir halde gördü; bildi ki, bu hâl îmanları sebebiyle onlar için vâki' oldu. Böyle olunca Fir'avn mevti mûkın olmadı. Belki onun zannı üzerine hayât gâlib geldi. Binâenaleyh onun mertebesi [Nisa, 4/18) diyen muhtezırın mertebesi değildir. Ve Fir'avn küffârdan olduğu halde ölen kimselerden değildir. İmdi onun emri Allah Teâlâ'ya râci'dir."İşte Hz, Şeyh (r.a.)in îmân-ı Fir'avn'ın sıhhati hakkındaki mütalaaları budur. Fütûhât'ın altmış ikinci babı müstakıllen nârdan adem-i huruca sebeb olan ahvâlin beyânına dâirdir.

Burada Fir'avn ve Nemrûd'un misâl olarak zikri, mahzâ zikr-i mahal irâde-i hâl kabilinden olur. Zîrâ Fir'avn birçok seneler da'vâ-yi rubûbiyyet etti. Ve onun bu hâli şübhe yok ki nârdan adem-i huruca sebeb olacak ahvâlden idi. Velâkin Kur'ân'ın şehâdeti vech ile kable'l-mevt îmân etmekle ve onun bu îmânının sıhhatine zâhir-i Kur'ân'dan muktebes olan delâil burhan olmakla da'vâsında musırran fevt olan Nemrûd'-dan ayrıldı. Fir'avn'in sıhhat-i îmânı hakkındaki tefsîrâttan fârig olduktan sonra Hz. Şeyh'ün buyurması işbu tefsîrâtın adem-i kat'iyyetine delâlet etmez. Belki Hz. Şeyh âdet-i seniyyeleri vech ile emri, edeben Hazret-i Hakk'a havale buyururlar. Nitekim Fass-ı Âdemî'de buyurmuşlardır. Hakikatte Hakk'a râci' olmayan hiçbir emr yoktur. Binâenaleyh tevakkufa değil, edeb-maallâha mahmul olur.

Sâlisen: Mademki Kur'ân ve Hadîs'de Fir'avn'ın nârda muhalled olacağı hakkında bir sarahat yoktur; ve Kur'ân'ın zahirinden anlaşılan dahi onun sıhhat-i îmânının cevazıdır; ve zâhir-i Kur'ân bu tefsirin hilâfına müsâid değildir; şu halde Fir'avn'ın adem-i sıhhat îmânına hüküm için istinâd edilecek hiçbir delil yoktur. Binâenaleyh bu husus mahall-i tevakkuf olamaz. Zîrâ tevakkuf ancak delâilin taâruzu hâlinde olur. Mevlânâ Câmî, Abdürrezzâk Kâşânî, Dâvûd-i Kayseri ve Abdullah Bosnevî ve Abdülganî Nâblusî ve emsali ekâbir (k.A.e.) hazarâtı kendi şerhlerini bu esâsât dâiresinde yazmış olmalarıyla Hz. Şeyh'e iftira etmiş olamazlar.

Zîrâ Bâlî Efendi hazretlerinin buyurdukları gibi kümmelîn-i muhakkikinden olan bu zevat-âliyenin Hz. Şeyh'in rûhâniyyetine ittisalleri olmadığı kabul edilemez. Ve Bâlî Efendi hazretlerinin "Sahih değildir" dediği Davüd -i Kayserî hazretlerinin bâlâda mezkûr kavli Fütûhât-ı Mekkiyye'nin yüz doksan sekizinci babında münderic olan kavl-i Şeyh-i Ekber'in hülâsasıdır. Binâenaleyh Dâvûd-ı Kayseri hazretlerinin bu mütâlâası sahih olmayınca Hz. Şeyh'in mütalaası dahi sahîh olmamak lâzım gelir. Bu ise asla vârid değildir. Bâlî Efendi hazretleri ibâre-i Fusûs'ta her birisi imânı Fir'avn'ın makbûliyyetine ve sıhhatine delîl-i kat'î olmadığını kendi şerhinde beş madde ile beyân ettiğinden bu beş veche burada cevâb i'tâsı da münâsib görüldü;

Evvelen: Hz. Şeyh'in kavli Hak Teâlâ'nın İbrâhîm (a.s.)dan hikâyeten قَالَ بَلْ فَعَلَهُ كَبِيرُهُمْ هَذَا فَسْئَلُوهُمْ اِنْ كَانُوا يَنْطِقُونَ Enbiyâ,21/63) kavli kabilinden olmak muhtemeldir. Bu surette Asiye'den sâdır olan bu kavl Mûsâ (a.s.) için yed-i Fir'avn'dan katilden necat oldu.

Mûsâ (a.s.) Fir'avn için îmân sebebiyle ister kurret-i ayn olsun ister olmasın müsâvîdir. Zîrâ Musa'nın hayâtına sebeb oldu. İmânı sahîh olmadığı takdirde an-hikmetin bu kelâmın sudûrundan dolayı kizb lâzım gelmez. Çünkü o, katilden necattır, Nitekim dediği gibi de vâki' oldu. Maahâzâ Âsiye bu kavli teşevvuk-ı veledden katilde olan şeyden dolayı ancak murâd-ı Fir'avn üzere söyledi. Zîrâ sıbyân ebeveynin kurret-i aynidir. Şu halde Mûsâ (a.s.) zamân-ı sahavetinde Fir'avn'ın kurret-i ayni oldu. Böyle olunca Âsiye عَسۤى اَنْ يَنْفَعَنَاۤ (Kasas, 28/9) kavlinde sıhhat-ı îmâna ihtiyâç olmaksızı sâdık oldu.

Cevap: Bu beyânın rûh-ı ma'nâsı şudur ki: Cenâb-ı Âsiye Musa'yı sevimli bir çocuk olarak gördü. Fir'avn'ın katl edeceğinden korktu. Fir'avn'ın kalbinde çocuk muhabbeti olduğunu bildiği için Fir'avn'ın arzusuna muvafık olarak: Bu çocuk benim ve senin için göz nurudur, onu öldürmeyiniz; belki bize menfaati olur, dedi. Ve Fir'avn çocuk sevdiği için Musa (a.s.) zamân-ı sahavetinde Fir'avn'ın göz nuru oldu; ve Âsiye'nin bu sözü ile katilden kurtuldu. Şu halde Âsiye bu sözü zevci olan Fir'avn'ın Musa'yı sevmek suretiyle intlfâ'ını kasd eylediği için onu katilden kurtarmak mülahazasıyla söyledi. Ve bu sözünde kazib olmadı.

Demek ki bu söz Âsiye'nin ilminden ve dirayet ve fetânetinden mütevellid bir sözdür. Ve bunu kalbinde merhameti olan herbir dirayetli kadın zevc-i zâlime karşı söyleyebilir. Bu ise ilâhî söz ile konuşan olmak değildir. Belki mizâc-gîrâne bir sözdür. Diğer taraftan sıbyân ebeveynin göz nuru olabilir ise de; gerek Âsiye ve gerek Fir'avn cenâb-ı Mûsâ'nın ebeveyni olmadığından bu i'tibâr ile onların göz nuru olamaz. Binâenaleyh Musa'nın zamân-ı sahavetinde Fir'avn'ın göz nuru olması vârid değildir. Zîrâ Fir'avn gibi bir cebbar, sevmek suretiyle intifa' etmek için Musa'dan başka kendisine istediğinden a'lâ binlerce çocuk tedârik edebilir idi.

 Fir'avn'ın Musa'yı sevmesi ve okşaması asla kendisi için nef değildir. Böyle olunca cenâb-ı Mûsâ Hz. Şeyh-i Ekber'in metn-i şerifte buyurduğu gibi Fir'avn'ın ancak îman sebebiyle göz nuru olur. Demek ki Allah Teâlâ garkı indinde Fir'avn'a bir îman i'tâ eyledi ki, bu îmân sebebiyle Mûsâ (a.s.) Fir'avn'ın göz nuru oldu. Halbuki Fir'avn îmân etmekle gark olmaktan halâs olamadı. Şu halde îmânının semeresini âlem-i şehâdette göremedi. Bu i'tibârla Mûsâ (a.s.) Fir'avn'ın göz nuru olamaz. Binâenaleyh bu îmânın semeresini görmek âhirete kaldı. Ve ahirette [semeresi] görülecek îmân ise, makbul ve sahih olan îmândır.

 Ve işte Allah Teâlâ'nın inde'l-gark Fir'avn'a i'tâ eylediği bu îmân-ı makbul ve sahih ile Mûsâ (a.s.) Fir'avn'ın göz nuru olur. Ve bu surette de cenâb-ı Âsiye ilâhî söz ile konuşan olmuş olur. Çünkü Fir'avn'ın akıbeti böyle olacağını bilmediği halde, onun için cenâb-ı Musa'nın göz nuru olacağını söyledi. Eğer Fir'avn bu imânının semeresini dünyâda iktitâf edemediği gibi, âhirette dahi göremeyecek idiyse, Müsâ (a.s.) Fir'avn'ın hiç de göz nuru olamaz; bilakis onun sebeb-i belâsı olur. Çünkü mülk-i sûrîsi onun eliyle muzmahil oldu; ve hayât-ı sürîsinln zevâliyle de azâb-ı ebedîye iriftar olacaktır. Ve bu surette de cenâb-ı Âsiye'nin manasız kelâmı lâzım gelir. Ve manasız sözu ise nutk-ı ilâhî olamaz. Ve keza cenâb-ı Âsiye'nin nef i mazhar-i kemâl ve Fir'avn'ın nef i dahi ancak nâiliyyet-i îmân olmuş olur. Binâenaleyh İbâre-i Fusûs sûret-i kat'iyyede îmân-ı Fir'avn'ın sıhhatine delâlet eder.

Saniyen: Hz. Şeyh-i Ekber'in kavli îmânın vücûdu hakkında nasstır. Bu kelâm onun sıhhat-i îmânına, ya'nî sübût-i îmânın cevazından dolayı onun nefine ve vaktinde vâki' olmamasından dolayı adem-i nefine delâlet etmez. Zîrâ îmân min-indillâh gelen şeyi tasdîktir. Ve makbûliyyet dahi vakit hasebiyle kendisi için lâzım olan tasdik mâhiyyetinden hâriçtir. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: يَوْمَ يَاْتٖى بَعْضُ اٰيَاتِ رَبِّكَ لَا يَنْفَعُ نَفْسًا اٖيمَانُهَا (En'âm, 6/158).

Cevap: Cenâb-ı Şeyh'in kavl-i, kavl-i katisine nazaran Fir'avn'ın sıhhat-i îmânına delâlet eder. Çünkü Fir'avn'ın îmânı sahîh olmadığı takdirde bâlâdaki cevâpta izah olunduğu üzere Mûsâ (a.s.)ın ona asla nefi olmamış olur. Ve Fir'avn öyle bir günde îmân etti ki, o gün يَوْمَ يَاْتٖى بَعْضُ اٰيَاتِ رَبِّكَ لَا يَنْفَعُ نَفْسًا اٖيمَانُهَا [En'âm, 6/158) âyet-i kerîmesine mâ-sadak değildir. Nitekim cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) atîde gelecek olan ibârât-ı kat'iyye ile bu dakikayı îzâh buyurdukları gibi Fütûhât-ı Mekkiyye'nin bâlâda zikr olunan yüz doksan sekizinci babında tasrîh buyururlar.

Sâlisen: Cenâb-ı Şeyh'in kavli, ihbârât-ı ilâhiyyede Hak Sübhânehü'nun inayetine birçok deliller bulunduğu için, Fir'avn'ın sıhhat-i îmânına delil değildir. Binâenaleyh sıhhat-i îmânının, dilediği kimseye Hakk'ın inayetine delîl olmasına ihtiyâç yoktur.

Cevap: Bu ibarenin mâkabli ve mâ-ba'di mütâlâa ve muhakeme olunursa hey'et-i mecmuasından Hz. Şeyh'in Fir'avn'ın sıhhat-i îmânını sûret-i kat'iyyede murâd ettikleri anlaşılır. Gerçi Hak Teâlâ'nın inayetine deliller pek çok ise de, da'vâ-yı ulûhiyyet gibi bir şenaate mücâseret eden Fir'avn gibi bir cebbara âhir vaktinde Hakk'ın îmân-ı sahîh ve makbul nasîb etmesi, Hakk'ın inayetine bir âyet-i azîmedir. Zîrâ Hakk'ın bu gibi mezâhiri nadiren zahirdir. 

Râbian: Hz. Şeyh'in diğer kavline gelince ihtimâldir ki. Fir'avn Allah'ın rahmetinden me'yûs olmadığı, velâkin rahmet-i ilâhiyyeyi recâ eylediği halde imâna mübâderet etmiştir. Halbuki recâ, rahmet vaktinde vâki' olmadığı için kâflr olarak kalmıştır. Nitekim güneş mağribden tulü' ettiği vakitte nâsın kâffesi îmân ederler. Bu îmân ise ancak recâdan neş'et eder. Zîrâ onlar meyus değillerdir; ve îmâna mübâderet ederler. Lâkin recâları ve îmânları vaktinde vâki' olmadığı için hepsi kâfirdirler. 

İmdi ihbârât-ı ilâhiyyede va'd ve vaîd gelen şeylerin inkişâfından dolayı îmân-ı Fir'avn ihtiyardan hâriç ve zarurî olarak vâki' oldu. Bu hususta şerh edenlerin bazıları aynen M. Arabi Hz.lerinin düşündüğü tarzda kabullenmişler ve o tarzda izahat vermişlerdir, bazıları da başka türlü kendi düşüncelerine göre yorum yapmışlar onlar da böyle, böyle diye yazmışlardır. Biz o teferruata girmeden yolumuza devam edelim. 

Firavunun imanının ihlas ve sıhhati hakkındaki deliller sabit olmakla beraber, kendisinin ahrette azaba uğraması lazım gelir. Zira üzerinde bu kadar kul hukuku vardır. Her ne kadar Firavun imanlı gitse de geçmişte yaptıklarının şahsiyle ilgili oldukları belki imanı nedeniyle affedilir, ama üzerinde kul hakkı olması dolayısıyla bu husus affedilmez. 

Kur’an-ı Kerim’de 11/98 ayetinde buyurur. 

 يَقْدُمُ قَوْمَهُ يَوْمَ الْقِيَمَةِ فَاَوْرَدَهُمُ النَّارَ وَبِئْسَ الْوِرْدُ الْمَوْرُودُ

11/98-) (Firavun) kıyamet sürecinde halkının önüne geçip önderlik eder... (İşte) onları ateşe ulaştırır! O varılan yer ne kötü bir yerdir.

Bakın Cenab-ı Hakk Kur’an-ı Kerim’de iki şekilde vaade bulunuyor, “Vaad”, “Vaid”. “Vaad” lütfu hakkında, “Vaid” i de azabı hakkındadır. Yani vaad ediyor ki gelecekte işte cennet ile nimetlendireceğim diyor, günahkar kullarına da vaidde bulunuyor. Günahkar mü’min için de bu vaid sabittir, eğer Firavun çocuk katlini imanından önce yapmış idi, iman ettikten sonra bundan mesul olmaması lazım gelir.

Buna cevap verilir ki firavun o kadar insanları idare ettiğine göre aklı yerinde ve zeki olması gerekir, akıl gibi bir nimeti kullanmayıp aklını zulümde kullandığından dolayı gene de mesuldür. Musa (a.s.) kendisini dine davet ettiği halde boğulma hadisesine kadar davete icabet etmeyip boğulacağı zaman iman etti, muhakkak ki yaptığı zulümden sorumludur.

------------------

8. Paragraf:

Vaktaki Allah Teâlâ Musa'yı Fir'avn'dan ismet etti, cenâb-ı Musa'nın validesinin fuâdı, kendisine isabet etmiş olduğu hemmden fariğ olduğu halde sabahladı. Ba'dehû Allah Teâlâ ona süt-nineleri haram etti, tâ ki anasının memesine ikbâl eyleye. Binâenaleyh onun sürürünü bununla tekmil için onu validesi irzâ' eyledi. İşte ilm-i şerâyi dahi böyledir Nitekim Hak Teâlâ buyurur: "Biz sizden her biriniz için şir'a, ya'nî bir tarîk ve bir minhâc ittihâz eyledik" (Mâide, 5/48); ya'nî "o tarîktan geldi" demek olur. Böyle olunca bu kavi, kendisinden gelen asla işaret oldu. Binâenaleyh o, onun gıdasıdır. Nitekim bir ağacın fer'i ancak kendi aslından müteğaddî olur. Şu halde bir şerîatte haram olan şey diğer şerîatte helâl oldu; ya'nî surette helâl olur, sözümü murâd ettim. Halbuki o şey nefs-i emrde geçen şeyin ayni değildir. Zırâ o halk-ı cedîddir; ve tekrar yoktur. İşte bunun için biz sana tenbîh ettik (8).

------------------

Her ne zaman Allahüteala Musa’yı Firavundan kurtardı, Cenab-ı Musa’nın validesinin kalbi rahat olduğu halde sabahladı. Daha sonra Allahüteala O’na süt anneleri haram etti, ta ki anasının sütünü emene kadar. Böylece onun annesi emzirdi. İşte ilm-i Şeraiye dahi böyledir.

Nitekim Hakteala buyurur, 5/48;

وَاَنْزَلْنَا اِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ مِنَ الْكِتَابِ وَمُهَيْمِنًا عَلَيْهِ فَاحْكُمْ بَيْنَهُمْ بِمَا اَنْزَلَ اللَّهُ وَلَا تَتَّبِعْ اَهْوَاءَ هُمْ عَمَّا جَاءَكَ مِنَ الْحَقِّ لِكُلٍّ جَعَلْنَا مِنْكُمْ شِرْعَةً وَمِنْهَاجًا وَلَوْ شَاءَاللَّهُ لَجَعَلَكُمْ اُمَّةً وَاحِدَةً وَلَكِنْ لِيَبْلُوَكُمْ فِى مَااَتَيكُمْ فَاسْتَبِقُوا الْخَيْرَاتِ اِلَى اللَّهِ مَرْجِعُكُمْ جَمِيعًا فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ فِيهِ تَخْتَلِفُونَ 

5/48-Sana da (ey Muhammed) geçmiş kitapları tasdik eden ve onları kollayıp koruyan Kitab (Kur'ân)ı hak ile indirdik. Onların aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet. Onların arzu ve heveslerine uyarak, sana gelen haktan sapma. Biz, herbiriniz için bir şeriat ve yol belirledik. Eğer Allah dileseydi sizi tek bir ümmet yapardı, fakat size verdiklerinde sizi denemek istedi. Öyleyse iyiliklere koşun. Hepinizin dönüşü Allah'adır. O, ihtilafa düştüğünüz şeyleri size haber verir.

Yani o tarikten geldi demek olur, böyle olunca kendisinden gelen asla işaret oldu böylece o onun gıdasıdır nitekim bir ağacın gıdası kendi aslından olur şu halde bir şeriatta haram olan şey diğer şeriatta helal oldu. 

Allahüteala Musa (a.s.)ı Firavunun katlinden koruduğu vakit katledeceği düşüncesiyle validesinin üzüntülü kalbi oğlunun katlinden kurtulduğu duyunca üzüntüden kurtuldu. Sonra Allahüteala O’nun sevincini tamamlamak için Musayı kendisine emzirtti. Zira firavun ona süt anneler verdiği halde hiç birisini emmedi. Allahüteala O’na kendi anasını emmesi için başka kadınların sütünü ona karam kıldı. Annesi onu emzirince annesi ikinci defa mutlu oldu. İşte peygamberlerin getirdikleri şeriatların ilmi de Musa (a.s.)ın süt ninelerinin memelerinin haram kılınmış olmasına benzer. Yani enbiyanın getirdikleri şeriatların ilmi de şeriat ilmi her peygamberin getirdiği şeriat ilmi Musa’a (a.s.) süt ninelerinin memelerini haram kılınmış olmasına benzer.

Yani bir peygamber kendisi nasıl bir şeriat getirmişse ümmeti o ilimden gıdalanması lazım gelir. Zira her bir peygambere ilm-i risaletten verilen şey ancak ümmetinin istidadına göredir. (a.s.v.) Efendimizin ümmeti bütün ümmetlerin üstünde bir kabiliyete sahip olduğu için onlara Hz. Resulullah Efendimiz gönderildi. Böylece her bir nebiye bir has şeriat verilmiştir Musa (a.s.) ancak kendi validesinin memesini aldığı ve o memeden emdiği süt ile gıdalandığı gibi her nebinin ümmeti dahi kendisinin valide-i ruhu mesabesindedir. Memeden gelen süt ilmine şeriatıda alır. Yani bu şeriatı alır ve bu şeriat memesinden aldığı ilim sayesinde ruhunu gıdalandırır. 

Ona sair enbiyanın sedayı şeriatı haram olur. Nitekim Hakteala Enbiyaya hitap ederken Kur’an’da 5/48 لِكُلٍّ جَعَلْنَا مِنْكُمْ شِرْعَةً وَمِنْهَاجًا Biz sizden her biriniz için bir geniş yol vaz eyledik. Buyurur. Her bir nebinin bir rabbı hası olan bir ism-i ilahi vardır, o esma-ı ilahiye o isimden gıdalanır onun ümmeti de o esma-ı ilahiyeden gıdalanır. (a.s.v.) Efendimizin Esma-ı İlahiyesi de “Allah” ismi olduğundan Ümmet-i Muhammed Allah isminden gıdalanmaktadır.

“Allah” isminde bütün esma-i ilahiye mevcut olduğundan dolayısıyla bütün peygamberlerin şeriatından faydalanma Ümmet-i Muhammed’e verilmiştir. İşte onun için Ümmet-i Muhammed’in hali diğer ümmetlere göre çok yüksek ama biraz da zor tabi ki. Her bir ümmet sadece kendi şeriatı hukukunda hayatını sürdürüyorken Ümmet-i Muhammed Adem Esmasının zuhuruyla başlayan ve diğer peygamberlerin de özel esmalarıyla yukarıya miraca doğru çıkan bir eğitim sistemi içerisinde bütün bunları bünyesinde toplaması gerekmektedir.

İşte “Cami” ismiyle de bunları toplaması mümkün oluyor. Bu yüzden işte İslami hakikatleri anlamak gerçekten Hakk ehli, İslam olarak yaşamak bu yüzden oldukça zordur. Ama bundan daha kemalli bir yaşam da yeryüzünde mümkün değildir. İseviyyul meşreb olsun, Museviyyul meşreb olsun onlar hep kendi düzeylerindedir sadece yaşantıları. Ama Ümmet-i Muhammed Âdem’den (a.s.) başlayarak hakikat-i ilahiye Eşref-i Muhammediye’ye kadar bütün seyr-u suluku bünyesinde toplaması lazımdır. İşte o zaman da bütün kavgalar sona eriyor. Bir mü’min kulda içinde veya dışında kimse ile kavga olmaz. Çünkü hepsini kendi bünyesinde toplamıştır. 

Bir insan kendi bünyesinde kendi kendine kavga ediyorsa daha içindeki bütünlüğü ortaya getirememiştir demektir, fark ehlidir yani sıfat ehli demektir. 

O nebinin gıdası o ismin gıdasıdır, zira hakikat-i vahide olan Zat-ı Hakk’dan meydana gelen pınar suyu ilim sütü ancak kendi rabbı hassı olan ism-i ilahiden alır. Nitekim bir ağacın dalları ancak kendisinin aslı olan kökünden gıdalanır. Bir ağacın dalı bir başka ağaçtan gıdalanmaz. Her bir Nebinin ümmeti şeriat sütünü kendi aslı olan tabi olduğu nebiden aldığı cihetle bir nebinin şeriatında haram olan şey diğerinin şeriatında helal olur, neden? Çünkü farklılık var, bu haram olmak meselesi o şeyin ancak suretine taalluk eder. 

Yani bir nebide bir şey haram diğerinde helal olması o onun ancak suretinde olan şeydir yoksa bir zamanda haram diğer zamanda helal olan şey nefs-i emirde hakikatte yekdiğerinin aynı değildir. Zira bu gördüğümüz bütün alem izafi bir vücut ve her an yenilenen bir hüküm üzerinedir, yani şu anda gördüğümüz alem bu alem değildir. Biraz sonra göreceğimiz alem bu alem değil, daha evvel gördüğümüz de şu andaki alem değildir. Çok süratli bir değişim olmaktadır, işte buna halk-ı cedid deniyor. Yani her an “küllü yevmin hüve fi şen” ayetinde de belirtildiği gibi her an yeni bir oluşumdadır. 55/29 كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِى شَاْنٍ Geçen şey de tekrar geri gelmez. Mesela şarap bizim şeriatımızda haram ve şeriat-ı Musavide mubahtır. Ama orada da içilmezse daha da iyidir diye hüküm vardır. Musa (a.s.) zamanındaki şaraplar ile zamanımızdaki şaraplar surette ve sekir vermekte yek diğerinin aynı gibi görünürler velakin hakikatte yek diğerinin ayni değildir. İşte mesele buradan kaynaklanıyor. Musa’nın (a.s.) şeriatında şarap haram değil, ama içilmemesi daha iyi olur hükmü var, yalnız bizim şeriatımızda haramdır. Biz şarap dediğimizde her iki zamandaki şarabı aynı şarap zannediyoruz. Şu anda Musa’nın (a.s.) ümmetine de şarap haramdır. 

Neden? Çünkü şarabın yapısı değişti, özelliği değişti, yani Musa (a.s.) zamanındaki yapılan şaraplar haram değildi, belki o şarapların yapısında insanı bozacak kimyasallar yoktu, o günün güneşinin, suyunun, toprağının yapısından, tabiatının değişikliğe olması dolayısıyla belki o zamanlarda insanlara fazla zarar vermiyordu, bugünün şarapları artık o günün şarabı değildir. Ayrıca o günün insanları daha da bugünün insanına göre diyelim sert yapılı toprakla uğraşan insanlar olduğundan belki o zamanki şarap onları etkilemiyordu bugün etkilediği gibi. İşte o yüzden birinde haram diğerinde helal gibi ifadelerin de izahını yapıyor mantıklı bir şekilde. 

İşte Musa (a.s.) zamanındaki üzümler Muhammed (s.a.v.) zamanında yetişen üzümler gibi olmadığından ikisi aynı şarab değildir. Surette benzeme vardır sadece. Belki bugün insanlar daha hassas yapılarda eskisi kadar dışarılarda açık havalarda çalışmıyorlar, şarabın verdiği tahribata dayanamıyor onun için haram kılınmıştır. Şarap gibi hamr olan maddeler maddi bedene, beyine zarar verdiği gibi kişiyi nefsaniyetine düşürdüğünden uluhiyete giden yolu ona kapatmaktadır. Duygusallığın ağır basması, fiziki zevk alması dolayısıyla hakikate giden yolu yani miraç yolunu kapatılması, mani olunması, tabiatına bağlı bıraktığı için ilmen bunlar yasak edilmiştir.

Bu gördüğünüz eşyanın suretleri her an taksim edilemeyecek sıklıkta, tecellide tecelli-i ilahide yenilenmektedir, çünkü alemin vücudu müstakil bir varlığı olmayıp kendi nefsiyle madum yani alem kendi nefsiyle gizli ve Hakkın vücuduyla mevcut olur. Yani alem dediğimiz bu varlık a’dem, yokluktur aslında. Orada mevcut olan Hakkın vücududur. Hak daima ve ebeden tecelli edegelir. Birinci tecelli geldiği yere dönünce alem ihtiva eylediği bütün suveri ile beraber madum olur, yani ölür. İkinci tecellinin suretle mütakiben zuhurunda bu sefer mevcut olur. Nitekim Hakteala buyurur 50/15;

اَفَعَيِينَا بِالْخَلْقِ الْاَوَّلِ بَلْ هُمْ فِى لَبْسٍ مِنْ خَلْقٍ جَدِيدٍ 

50/15-İlk yaratmada yetersiz mi kaldık? Hayır, onlar halk-ı cedîd'den (yeni yaratılış'tan) kuşku içindeler.

 Bu halkın yenilenmesinde şüphede olanlar eşyayı alemden herhangi birine itimat edilen bir nazar ile baksalar o şeyi sabit görürler. Yani benim görüşüm doğrudur dediği şeyi sabit görürler. Ona göre öyledir o. Zira birinci tecelli, ikinci tecelli o kadar hızlı takip eder ki ikisinin arasını ayırmak mümkün olmaz.

Birinin hayali yok olmadan diğerinin benzeri gelir, böylece giden tecelli gelen tecellinin aynı değildir. Hani İsa (a.s.) bir nehirde iki defa yıkanılmaz diyor ya, aynı nehirde birden fazla yıkansan da yıkandığın su aynı değil sürekli akıp geçmektedir. Tecellide asla tekrar yoktur ve bu halk-ı cedid meselesinde fen aletleriyle tetkik edilmesi mümkün değildir. Zira iki anın birbirinden ayrılması fen erbabı için bunların anlaşılması mümkün değildir. Bedendeki dokuların ölüp yenilenmesi bunun takibi bir dereceye kadar mümkündür. Ehl-i hakikatın lisanında buna misallerle yenilenme denir. İşte bir şeriatta haram olan şeyin diğer şeriatta suret itibariyle helal olduğunu izahen Cenab-ı Şeyh (r.a.) buyuruyor ki bu meselenin surette vaki olduğunu bunu sana kavlimizce tenbih eyledik demek olur.

İnsanda da bu hadise aynı olmaktadır, çok kısa süreli saniyeler, saliseler ile hesap edilemeyecek şekilde ölüp diriliyoruz. Bu her an olmaktadır. Bunu nefesimizle de söylersek, nefesimizi aldığımız zaman “Hay” olduk, verdiğimiz zaman öldük ama bu akıl, şuur, hisle tesbit edilen bir bölüm idi. Bunun öncesinde an an içerisinde çok kısa süre içerisinde ölme dirilme var. Diri olduğumuz zamanı uyanık olduğumuzdan azalarımız onu tesbit edebiliyor, öldüğümüz zamanda bütün azalarımız faaliyet dışı kaldığından öldüğümüz anları tesbit edemiyoruz. Bu yüzden de yok zannediyoruz.

“Hay” halinde idrak ettiğimizden biz kendimizi devamlı yaşar zannediyoruz. Halbuki bu hayatımızın yarısı ölüm yarısı da yaşamla geçmektedir. Birçok senelerimiz de uyku ile geçmektedir. Birçok yıllarımız da çocukluk devresi geçirmekteyiz, birçok yıllarımız da ihtiyarlıkla geçmekte, çalışma yapabileceğimiz çok az bir süre kalmaktadır. Musa hakkında süt ninelerin haram edilmesi ile bunları bunlar için haram ettiğini belirtti, böylece Musa’yı (a.s.) hakikatte annesi onu emzirendir. Onu doğuran değildir. Gerçi Musa’nın (a.s.) annesi onu hem doğuran hem de onu emdirendir. Annesi onu emanet cihetiyle yüklendi, böyle olunca bir müddet onda kaldı bunda onun iradesi olmaksızın onun hayızının kanıyla gıdalandı. Yani bir kadının çocuğu rahiminde olduğu sürece kadının iradesi olmadan hayız kanı ile beslenir.

--------------------

9. Paragraf: 

İmdi Mûsâ hakkında tahrîm-i merâzı' ile bundan kinaye etti. Binâenaleyh onun ümmü hakikatte irzâ' edendir; onu doğuran değildir. Zîrâ ümm-i vilâdet, onu emânet ciheti üzere hâmil oldu. / Böyle olunca onda mütevekkin oldu- Ve bunda onun irâdesi olmaksızın onun hayzının kanı ile teğaddî eyledi; tâ ki onun için onun üzerine imtinân vâki' olmaya. Zira şol şeyle müteğaddî oldu ki, eğer onunla müteğaddî olmasa idi ve bu kan ondan çıkmasa idi, onu helak ederdi; ve onu marîz kılardı. Binâenaleyh bu kan ile müteğaddî olmakla cenîn için validesi üzerine minnet sabittir. Böyle olunca onu kendi nefsi ile öyle bir zarardan vikaye etti ki, eğer bu kanı indinde imsak ede idi ve çıkmaya idi ve onun cenini teğadddî etmeye idi, onu kendinde bulur idi. Halbuki murzıa böyle değildir. Zîrâ o onun rızâati ile onun hayâtını ve ibkâsını kasd etti. Binâenaleyh bunu Allah Teâlâ Mûsâ için, onun ümm-i vilâdeti hakkında kıldı. İmdi onun ümm-i vilâdetinin gayri bir kadın için, onun üzerine fezl vâki' olmadı; tâ ki onun gözü yine onun terbiyesiyle aydın ola ve hacrinde onun intişasını müşahede ede ve mahzun olmaya. Ve Allah Teâlâ onu gam tâbutundan halâs etti. Ve her ne kadar ondan çıkmadıysa da, Allah Teâla'nın ilmi ilâhîden ona i'tâ eylediği şeyle zulmet-i tabiati hark eyledi (9).

-------------------

Musa hakkında başka süt nineleri haram kıldı. Onun annesi hakikatte onu emzirendir. Çocuğun annesi onu doğran değildir, onu emzirendir. Zira doğuran kadın çocuğunu emanet üzere yüklendi. Böyle olunca onda mekan tutmuş oldu, bunda onun iradesi olmaksızın onun hayızının kanıyla gıdalandı. Yani kadının iradesi olmaksızın çocuk ondaki hayız kanıyla gıdalandı. Ta ki onun için mutmainlik vaki oldu. O çocuk şöyle bir özellikle gıdalandı ki o çocuk annenin hayız kanı ile gıdalanmamış olsaydı ve bu kan anneden çıkmasa idi anneyi helak ederdi, hastalandırırdı. 

Böylece çocuk bu kan ile gıdalanmakla onun için validesi üzerine minnet sabittir. Yani çocuk validesine değil validesi çocuğa minnettar olması lazımdır. Böyle olunca kendi nefsiyle onu öyle bir zarardan korumuş oldu ki bu kanı kendi varlığında tutmuş olsaydı ve çıkmasaydı, kan o şekilde çıkmasaydı çocuk o kanla gıdalanmasaydı onu kendinde bulur idi. Halbuki emzirme böyle değildir. Yani süt annelik böyle değildir. Zira o onun rızasıyla onun hayatını ve ikbasını kasbetti. Yani süt anne kendi rızasıyla ona hayat verdi. Hayatının bekasını temin etti. Yani bir kadın doğurduğu çocuğun esas annesi değildir. Kim onu emzirdi ise işte esas annesi odur.

Böylece bu özelliği bu hakikati Allahüteala annesi için meydana getirdi. Cenab-ı Hak Musa (a.s.) ı annesinden başka birisinin gıdasıyla gıdalandırmadı. Neden? Kendindeki hakikat-i ilahiyeyi de ona hem fiziken hem de manen vermiş oldu. Musa’nın (a.s.) annesi de öyle sıradan bir kadın değildi. Sıradan birisi olsaydı zaten Musa gibi bir varlığı meydana getiremezdi. Öyle bir özelliği varmış ki Cenab-ı Hakk “Biz ona vahy ettik “buyuruyor. Tabi ki buradaki vahy bir şeriat getiren vahy değildir. İlmi yönden bir vahydir. Bir de onun bünyesinde bulunan “kadir” esması itibariyle o esma-i ilahiye de Musa’ya (a.s.) süt anne de olmak suretiyle orada ilim olarak ona geçmiş oluyor.

Allahüteala onu gam içerisine girmekten çocuğunu annesine vermekle korumuş oldu. Her ne kadar ondan çıkmadı ise de Allah Teala’nın ilm-i ilahide ona ita eylediği şeyle tabiat zulmetini yarmış oldu. Yani Allahüteala’nın Musa’yı (a.s.) diğer süt ninelerden menetmesi kendi, aslından gıdalanmasından dolayıdır. Allahüteala Musa hakkında başka süt anneleri ona haram etti. Böylece Musa’nın (a.s.) anası onu hakikatte emziren kadındır. Musa’nın (a.s.) annesi O’nu emziren kadındır. Doğuran da O olduğundan iki yönden de annesi Odur. Aslında doğuran kadın ana değildir, O anasının karnında anasının halis kanı ile gıdalandı. Ana rahminde iken onun gıdalanmasında kadının bir iradesi yoktur.

Annenin çocuğun cinsiyeti, şekli teni rengi hususunda tercihi yoktur. Ceninin anneye bu yönden minnet borcu yoktur. Yani cenin anasının minnetine girmez. Hani analar diyorlar ya seni dokuz ay karnımda taşıdım, büyüttüm diyorlar ya bunu emzirmeden dolayı diyor yoksa karnında dokuz ay taşımasından değildir. Zira cenin öyle bir kanla gıdalandı ki eğer bu kan ile gıdalanmasa idi o kan anasından çıkmamış olsaydı o hayız kanı anasını helak ederdi, veyahut hasta ederdi. Demek ki cenin için validesi üzerine minnet sabittir. Yani validesi cenine minnettar kalması lazımdır. 

Anne bir taraftan mahluk iken bir taraftan haliktir. Bu bir Allah’tır manasına değildir ama uluhiyet hakikatleri üzerinde vardır. Bu alemin tamamı akl-ı kül ile nefs-i külün izdivacından meydana gelmişse baba olan akl-ı kül, anne olan nefs-i külün izdivacından da bir çocuk meydana gelmekte, çocuğun da neticesi insan olduğundan anne insan gibi bir varlığı meydana getirdiğinden “Halk” edicidir. Yani halıktır, dünyaya getirdiğinden halıktır. Fiziki yönünden mahluktur, ama insan gibi bir varlığı, Hz. Rasulullah gibi bir varlığı akl-ı küllü doğurduğundan halıktır. İşte İslam dini ilmin ne kadarda derinlerde olduğu ve geniş olduğu yani bünyesinde nelere kadir olduğunu anlatmak için anlatılıyor bunlar. 

Bir süt anne diyelim ki altı ay besledi, o uzun süreli onun annesi demek değildir, sadece o bölümün annesidir. Bir kişi onu yemek ile de beslese onun annesidir. Demek ki cenin anası cenine minnet sahibidir. Cenin anasını öyle bir zarardan korudu ki eğer anası bu hayız kanını bedeninde tutsaydı ve çıkmasa idi cenin bu kan ile gıdalanmasaydı anası o zararı kendi vücudunda bulurdu. Ayrıca süt ana ile çocuğun rabıtası, bağlantısı böyle değildir. 

Yani süt anne çocuğa süt vermezse süt anne ölmez. Süt anne onu emzirmezse çocuk ölür. Kur’an-ı Kerim sadece ibadet kitabı değildir. Yani içinde bütün ilimler mevcuttur, 1400 sene evvel bunlar bildirilmiş şeylerdir. Allahüteala Musa’ya (a.s.) onu doğuranı sütanne tahsis etmekle Musa (a.s.) başka bir anneye minnet edici olmadı. Kendini doğuran kadına minnet etti, ama aynı zamanda annesi de ona minnettardır. Bu hususta ancak kendini doğuran ananın minnetinde kaldı. Allahüteala Musa (as) ı kendi kucağında büyümesine müsaade ederek anasının mahzun olmaması için böyle yaptı.

Allahüteala Musa (a.s.)ı bedeninden ibaret olan gam halinden kurtarmış oldu. Her ne kadar tabiat dairesinden dışarıya çıkmadı ise de Musa (a.s.) Allahüteala’nın indi ilahiden kendisine ita edildiği şeyle tabiat zulmetini yırttı. Cenab-ı Hakkın kendisine verdiği ilim ile tabiat zulmetini yırtmış oldu. Zira insan herhangi alemde zuhur ederse etsin mutlaka tabiat aleminde iken zuhur eder şu kadar ki suver-i tabiye ikidir. Yani tabiat suretleri ikidir, birisi zulmani, diğeri de nuranidir. Hazret-i Şehadet her ikisine de camidir. Yani bu şehadet alemi nurani ve zulmani vücutlara camidir ikisini de burada bulmak mümkündür.

Velakin zulmaniyet alemidir, aslı karanlık alemi zulum alemidir. Ahiret aleminde ise birisi Cennet ve Cehennem olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Böylece ahiret aleminde bu alemdeki cemiyet yoktur, yani ahiret alemindeki genişlik bu alemde yoktur. İnsan bu alemde mücehadat ve riyazat ve marifet ile nefsini temizlemekle kudsi alemde tabiatın saf ve nurlu olan suretlerinde zuhur eder işte Musa (a.s.) dahi dahili tabiattan harice çıkmamakla beraber böyle oldu.

Yani bedeni ile yaşadığı halde saf ve temiz oldu. Burada Musa (a.s.) hakkında Ta Ha suresinde وَاَلْقَيْتُ عَلَيْكَ مَحَبَّةً مِنِّى وَلِتُصْنَعَ عَلَى عَيْنِى 20/39 “Ben kendimden ona bir şeyler koydum” bunlar neydi? “Muhabbeten” bir muhabbet oraya ulaştırdım. Yani “kendimden bir muhabbet verdim.” Buyurur. Gözünün önünde olsun diye. Tefsirlerin bazılarında bu muhabbeti Asiye’ye verdi diye geçer, Musa’yı (a.s.) sevsin diye derler, bazıları da bu muhabbeti Firavuna verdi derler, işte bu muhabbetle çocuğu kesmekten vaz geçmiştir. 20/39

Bazıları Musa’nın kendisinde bu güzelliği verdi, dolayısıyla Musa’da görülen bu güzellikle sevildi, sevdirildi yani bu şekilde de katledilmekten kurtuldu derler. Aslında özü itibarıyla bu Musa’nın varlığına verildi. İşte böyle olduğundan dolayı bu muhabbet oradaki sertleşmeyi aciz bırakmıştır. Firavun için 70 bin çocuğu kestirdi diyorlar, bu kadar gaddar olan bir insan yalnız Musa’nın (a.s.) önünde diz çöktü. Bu elbette fiziki manada değil, neden işte Musa’da (a.s.) Cenab-ı Hakkın bizatihi kendi Zat’ıyla veya kendi Zat’ından oraya ilka eylediği muhabbeti vardır. İşte herhangi bir seyri süluk sahibi mertebe-i Museviyete ulaştığında kendisine bu muhabbet verilmektedir. Bu sadece Musa’ya (a.s.) ait bir tahsis değildir. Tahsis ama sadece bu mertebe ye gelenlere tahsistir.

---------------------

10. Paragraf:

Ve onu Allah Teâlâ'nın mübtelâ kıldığı şey üzerine, kendi nefsinde onun sabrı mütehakkık olmak için, fitneler ile meftun eyledi; ya'ni onu mevâtin-ı kesîrede imtihan etti. İmdi Allah Teâlâ'nın onu mübtelâ kıldığı evvelki şey, Allah Tealâ'nın ona ilhamı ve onun sırrında ona tevfîkı sebebiyle, onun kıbtıyi katlidir. Gerçi bunu bilmez idi. Velâkin bununla Rabb'inin emri gelinceye kadar, tevakkuf etmemekle beraber, onun katli sebebiyle nefsinde mübâlât bulmadı. Zîrâ nebî, inbâ', ya'nî bununla ihbar oluncaya kadar, şuuru olmadığı haysiyyetle, bâtın ile ma'sûmdur. Ve işte bunun için Hızır ona katl-i gulâmı gösterdi. Onun katlini onun üzerine inkâr etti; ve kendisi kıbtıyi öldürdüğünü tezekkür etmedi. Böyle olunca Hızır ona: وَمَا فَعَلْتُهُ عَنْ اَمْرِى (Kehf, 18/82) ya'nî "Ben bunu kendi emrim ile yapmadım" dedi. Bu kavi de onun mertebesine tenbîh eder ki, o da onu emr-i ilâhî ile katl etti. Zîrâ her ne kadar buna şuuru yok ise [de] nebî nefsü'l-emrde ma'sümü'l-harekedir (10).

-----------------------

Musa (a.s.)ın başına bazı hadiseler ile O’nu imtihan eyledi, yanı Onu hayatının süresince imtihan etti. Allahütealanın O’nu müptela kıldığı ilk zorladığı şey Allahütealanın ilhamı ve O’nun sırrında onun tevfiki sebebiyle O’nun kıptiyi katlidir. Burada çocuk devresi bitti gençlik devresine yani 40 yaşlarındaki devreye getirdi. Kıptinin öldürülüşü bilindiği gibi Kıpti bir yüksek yerde iken Musa’nın (a.s.) vurmasıyla düşüyor ve beyin kanamasından ölüyor. Musa (a.s.) bu fiili işledi ama bu fiilin içindeki özü hakikati kendisi o anda daha bilmez idi. Velakin, ancak şu kadar var ki yaptığı işin şuurunda olmadığından, İiahi emirle yapmış olduğu bir işin ilahi emir ile yaptım şuurunda olmadığından yaptığı işten sorumlu değildir.

Yani dışarıdan bakıldığı zaman onu öldürdü, katl etti ama bunu kendisi ilahi emir ile yaptığından fakat o anda farkında olmadığından yani amir değil memur olarak yaptığından memur da mazurdur hükmüyle ondan sorumlu olmuyor. İşte bunun için Hızır O’na gulamı, yani çocuğun katlini gösterdi. Kendi yaptığı bu işi düşünmeden sen çocuğu öldürdün kötü iş yaptın dedi. Musa (a.s.) o zaman kendi öldürdüğü kıptiyi düşünmedi. Böyle olunca Hızır ona 18/82 ayetinde belertilen gibi dedi. وَمَا فَعَلْتُهُ عَنْ اَمْرِى Hızır (a.s.) da “Ben bunu kendi emrim ile yapmadım dedi.” Hızır da ilahi emir ile o çocuğu katletti, zira her ne kadar buna şuuru yok ise de. Allahüteala Musa (a.s.)ı bir takım belalara müptela kıldı, Hakteala bu belaları Musa (a.s.)ın kendi nefsinde sabrı mütehakkık olmak için ona musallat eyledi.

İlm-i ilahide sabredicilik suretinde sabit olmak için onu bu fitnelerle meftun eyledi. Yani fitneler ile imtihan eyledi, onu çok zuhur yerlerinde imtihan etti. Zira Hak için iki çeşit ilim sabittir, biri ilm-i Zati, diğeri de ilm-i esmaidir. İlm-i esmai; imtihan neticesinde tahakkuk eder. İlm-i Zati böyle değildir. Zira Zat-ı Hakkın kendisine olan ilmidir. Yani ilm-i Zati Hakkın kendine olan ilmidir, İlm-i esmai de imtihanla zuhur eden ilimdir. Bu iki ilim hakkındaki izahat Şit Fassı ile Lokman Fassında vardır. 

Allahüteala’nın Musa (a.s.)a musallat kıldığı belaların evvelkisi Musa (a.s.)ın kıptiyi Mısırda katl etmesidir. O’nun kıptiyi öldürmesi Allahüteala’nın ilhamı ve O’nu sırrında Hakkın O’na tevfikiyle sebebiyle vaki oldu. Gerçi Musa (a.s.) bu katlin ilham ve tevfiki ilahi ile olduğunu bilmez idi. Yani kıptiyi öldürmesinin ilham ve ilahi takdirle olduğunun o anda farkında değildi. Çünkü henüz seçilmiş değildi yani Rasul olarak daha kendisini bilmiş değildi. Rasullüğünden evvel o kıptiyi öldürdü, bunu emr-i ilahi ile yaptı fakat bunun farkında değildi, bunun böyle olduğunu bilmiyordu. Onun içinde korkuyordu kendimden yaptım diyordu ve zaten onun için Mısır’dan kaçtı. 

Mısırdan kaçtıktan sonra Şuayb’ın (a.s.) mülküne vardı orada kızlarına hayvanların sulanmasında yardım etti. Mısır topraklarında iken tehlikedeydi çünkü orada kısas hükmü vardı. Öldürme olayını nefsinden zannederek ve de bu olayı Kıptilere anlatması mümkün değil, Kıptiler muhahakkak kısas isteyeceği için medyen kabilesine kaçtı. Şuayb (a.s.), Musa’nın (a.s.) hem kayınpederi hem de mürşididir. Şuayb (a.s.) da İbrahim’in (a.s.) dört oğlundan birisi olan (İbrahim’in (a.s.) oğlanları İsmail, İshak, Medan, Medyendır) Şuayb (as) İbrahim’in (a.s.) Medyen isimli oğlunun torunlarından bir tanesidir. Yani Şuayb (a.s.) da İbrahim’in (a.s.) bir torunudur. O torun Musa’ya (a.s.) mürşit oluyor ve aynı zamanda kayınpederi oluyor. 

Musa (a.s.) kıptiyi kendi nefsinden dolayı öldürdüğünü zannetmesine rağmen bir korku duymadı bunun sebebi nebi batınıyla masum olmasından dolayıdır. Şimdi birisini öldürdü ama bundan dolayı üzülmedi ama neden kaçtı, kendi üzüntüsünden dolayı değil kendini onların kısas uygulayarak öldüreceklerinden kaçtı. Yani vicdani muhasebesinden dolayı değil, kıptinin katli olmasaydı Mısırda kalacaktı, işte kıptinin öldürülmesi bir tarihin başlangıcı olmuş oluyor. Yani Museviyet mertebesinin başlangıcı oluyor. Batın tarihi annesinin karnına düşmesiyle başlıyor, ama fiiliyat tarihi kıptiyi öldürmesiyle başlıyor.

Bu da ne demek oluyor içinizdeki kıptiyi öldürmeden o mertebeye ulaşmamız mümkün değildir. Nebi Hakkın emri ile yaptığından masumdur, batınıyla masum olunca zahirinden meydana gelen fiilinin ilhamla olduğunu bilmese dahi fiilinden dolayı korku ve endişe bulmaz. İşte kıptinin katli İlahi emir ile olduğuna Musa (a.s.)ın şuursuzluğundan evvel vukufundan dolayı Hızır (a.s.) Cenab-ı Musa’ya katli gulamı gösterdi. Yani çocuğun katlini gösterdi. Hızır (a.s.) O’na bu işin hakikatini anlattı Musa (a.s.) buluştukları zaman bu işin hakikatini anlamış oldu. 

Yani kendi eliyle sebep olduğu kıptinin ölümünün kendi nefsinden değil, nefs-i emirden yani Hakkın varlığından emrinden meydana geldiğini o zaman anladı. Zaten kendisinde daha evvelce de bir pişmanlık bir korku olmadığından da kendisinden emin oldu. Hani Musa (a.s.) Hızır’a (a.s.) diyor ya bu çocuğu haksız yere öldürdün neden bunu yaptın diyor. Hızır (a.s.) da “Ben onu ilham ile yaptım Hakkın emriyle yaptım, sen de bir zamanlar kıptiyi öldürmüştün” diyor. İşte Musa (a.s.) öldürme işini Hakkın ilhamıyla yaptığını o zaman öğreniyor.

Yani Hızır (a.s.), Musa’ya (a.s.) yapmış olduğu kendisinin de başından geçenlerin hakikatlerini göstermiş oluyor. Hem de tatbikatıyla beraber. 

18/74 ayeti gereğince Musa (a.s.) çocuğun öldürülmesine karşı çıktı.

قَالَ لا تُوءَاخِذْنِى بِمَا نَسِيتُ وَلا تُرْهِقْنِى مِنْ اَمْرِى عُسْرًا 

Kendisinin dahi Mısır’da kıptiyi katl etmiş olduğunu hatırına getirmedi. Aynı şeyi kendisinin daha evvel işlediğini unuttu. Unutmasının sebebi her iki katli birbiri arasında kıyas etmemesi idi. Zira kendisinin kıptiyi katl etmesi ilham ile değil şeytani ve nefsani ile olduğunu zannetmişti. 28/15 ayetinde buyurur هَذَا مِنْ شِيعَتِهِ “Ben şeytanın amelini işledim ey rabbim ben şeytanın amelini işledim ben nefsime zulum etmiş oldum bu yüzden beni mağfiret eyle” diyor. Burada tabi ki çok ince bir iş var, bir insan Allah’ın emriyle bile bir iş yapmış olsa bireysel varlığı yönüyle nezaketi göstermiş olması lazımdır. Bunu ben yaptım diye. Yani nefsi şeylerde kendine yüklemesi gerekiyor.

Hızır (a.s.) ın çocuğu öldürmesine Musa (as) itiraz eyledi, neden böyle olunca Onun inkar ve itirazına Hızır (a.s.) cevaben “Ben bunu kendiliğimden yapmadım” وَاَمَّا الْجِدَارُ فَكَانَ لِغُلامَيْنِ يَتِيمَيْنِ فِى الْمَدِينَةِ وَكَانَ تَحْتَهُ كَنْزٌ لَهُمَا وَكَانَ اَبُوهُمَا صَالِحًا فَاَرَادَ رَبُّكَ اَنْ يَبْلُغَاۤ اَشُدَّهُمَا وَيَسْتَخْرِجَا كَنْزَهُمَا رَحْمَةً مِنْ رَبِّكَ وَمَا فَعَلْتُهُ عَنْ اَمْرِى ذَلِكَ تَاْوِيلُ مَالَمْ تَسْطِعْ عَلَيْهِ صَبْرًا 18/82 ayetinde belirtiliyor. Bu söz ile O’nun katildeki mertebesine yani O’nun dahi kıptiyi emr-i ilahi ile katletmiş olduğunu tembih eyledi. Her ne kadar Musa (a.s.) kıptiyi katli emr-i ilahi ile olduğuna şuuru yok idiyse de kendisinin Nebi olması hasebiyle haddizatında kendinden meydana gelen hareketinde masumdur. Hızır (a.s.)ın Cenab-ı Musa’ya vaki olan bu tenbihi Katli Kıpti yüzünden O’nda hasıl olan nedamet ve üzüntüyü ondan çıkarmak içindir. Çünkü kıptinin öldürülmesi ile vaki olan zorlanma artık sona gelmiş idi. Yani hakikatinin meydana çıkma zamanı gelmişti. 

----------------------

11. Paragraf:

Ve ona kezâlik hark-ı sefineyi gösterdi ki, onun zahiri helak ve bâtını yed-i gâsıbdan necattır. Bunu deryada onun üzerine mutbak olan tâbut mukabelesinde onun için yaptı ki, onun zahiri helak ve bâtını necattır. / Ve onun anası bunu, ancak kendisi ona nazır olduğu halde, onu bağlayarak zebh eder diye, gâsıb olan Fir'avn'ın yedinden havfen, şuuru olmadığı haysiyyetle, Allah Teâlâ'nın ona ilham eylediği vahy ile yaptı. İmdi kendi nefsinde onu irzâ' eder buldu. Böyle olunca, vaktaki onun üzerine havf etti, onu denize ilkâ eyledi. Zîrâ meselde "göz görmezse gönül muztarib olmaz" vâkı'dir. Şu halde onun üzerine müşâhede-i ayn-i havf ile havf etmedi; ve rü’yet-î basar hüznü ile mahzun olmadı. Ve Rabb'ına hüsn-i zannı sebebiyle muhakkak Allah Teâlâ'nın onu kendisine reddedeceği onun zannı üzerine gâlib oldu. Binâenaleyh kendi nefsinde bu zan ile yaşadı. Ve recâ, havf ve ye'se mukabildir. Ve ilham olundukda bunun için dedi ki: "Belki bu, Fir'avn ve kıbtî onun yedi üzere helak olan resuldür". Binâenaleyh kendi tarafına nazar ile yaşadı; ve bu tevehhüm ve zan ile mesrur oldu. Halbuki o nefs-i emrde bir ilimdir (11).

----------------------

O’na geminin yarılmasını parçalanmasını gösterdi onun zahiri helak batını gasb edenlerin elinden kurtarmaktır. Musa’yı (a.s.) nasıl bir sandığa koyup da denize bıraktılar ölmeden bir zarar gelmeden gideceği yere gitti, işte Musa (a.s.) da Hızır’a (a.s.) gemide giderken Hızır (a.s.) geminin birkaç yerini balta ile yaraladı su almasını sağladı. Musa (a.s.) buna karşı çıkınca Hızır (a.s.), seni de böyle bir delikleri olan bir sandığa koymuşlardı, nehre deryaya bırakmışlardı sana bir şey oldu mu? Dedi. Hızır (a.s.) Musa’ya (a.s.) daha önce kendi başından geçen hadiseyi gösterdi. Geminin dışından delinmesi helak batını yönden de onun kurtuluşudur.

Oranın bir hükümdarı vardı ne kadar kusursuz gemi varsa halkın elinden alıyormuş, yaralı olanları almıyorlarmış. Bu olay zahirde kötü, şer gibi bir fiil gibi gözükürken bazıları için de kurtuluş oluyor. Musa’nın (a.s.) annesine O’nu denize bırak diye ilham edildi, zira meselde “göz görmezse gönül katlanır” derler ya gözü görmediği için kendisinde korku hasıl olmadı. Denize bıraktı ve Allah’a havale etti. Ama gözünün önünde katledilseydi ona çok büyük ızdırap verecekti. Kız kardeşini de onun takibi için görevlendirdi böylece de gönlü rahat oldu.

Böylece annesi müşahedeli bir korku ile korkmadı, gözünün görmesi, fiilin yaşanması gibi mahzun olmadı. Rabbına iyi düşünmesi sebebiyle muhakkak Hakteala O’nu kendisine iade edeceği zannı galip oldu. Yani Haktan ümitli olarak inşeallah bir gün tekrar bana döner ümidi ile hüsn-i zan galip oldu. Kendi nefsinde bu zan ile yaşadı. Hızır (a.s.) Musa’ya (a.s.) ikinci bir tenbih ve işaret olmak üzere bindikleri gemiyi deldiğini gösterdi ki bu gemiyi delip, ayıplı ve noksan kılma keyfiyetinin dışarıdan görünüşü tahrip etmek ve helak etmektir. Batını ise sağlam gemileri gasp eden zalim melikin elinden bu gemiyi kurtarmaktır. 

Hızır (a.s.) bu hadiseyi Musa (a.s.)ı sandığa koyup denize attıkları hadise ile karşılaştırdı. O sandık deryada Musa (a.s.)ı muhafaza eden oldu. Böylece Cenab-ı Musa’nın mevzuu olduğu sandığın zahiri helak, batını iç yüzü ise kurtuluştu. Sandık içine koyup deniz içine atıp, kendi haline terk etmek suret-i helaktır. Tabi ki orada her şey olabilir, devrilir yan yatar alabora olur.

Cenab-ı Musanın validesi bu deryaya ilka keyfiyetini gözünün önünde Cenab-ı Musa’yı bağlayarak firavunun zulmundan korkarak yaptı, bu fiili Allahüteala kendisine ilham eylediği vahy ile icra etti. İşte annesi bunu vahy ile yaptı kendiliğinden yapmadı. Halbuki bu işi ilham-ı ilahi ile yaptığını da bilmezdi.

Zira kalbindeki hatıranın Rahmani mi meleki mi yoksa şeytani mi nefsani mi olduğunu idrak müşkildir. Mahaza Musa (as) ın validesi bu nur-u ilham ile kendi nefsinde oğlunu emzirir buldu. Yani akıbet oğlunun deryadan şu veya bu şekilde kurtularak emzireceği hakkında kendisinde zannı galip hasıl oldu.

Fakat bir taraftan Firavun onu gözünün önünde katletmesi galebe ettiği için korkusu galip geldiği için cenab-ı Musa’yı deryaya ilka eyledi. Yani deryaya bırakmasaydı gözünün önünde öldüreceklerdi. Korku daha galip geldiğinden deryaya bıraktı. Ama deryaya bırakmasındaki iki düşüncesinden de kurtulacağı inancı galip geldi. Zira göz görmezse gönül katlanır darb-ı meseli meşhurdur. O’nu deryaya ilka edince onun gözünün önünde katl olunması düşüncesi ve üzüntüsü ondan gitti. Zira oğlunun helakini artık gözü görmeyecekti. Velakin bir taraftan da rabbına hüsnü zannı sebebiyle muhakkak Allahütealanın oğlunu kendisine döndüreceği zannı onda galip idi ve Musa’nın validesi kendi nefsinde yaşadı bu reca tarafı idi, yani ümitli tarafı idi.

Oğlunun helakını düşünmesi de korku ve üzüntü yönüydü. Ümit üzüntü ile zorluğun karşısıdır. Sandıkta deryaya ilkasıyla ilham olunduğu vakit bu korku ve ümitten dolayı dedi ki belki bu benim oğlum o Rasuldür ki Firavun ile kıptinin helaki onun eliyle hasıl olacaktır. Hani Firavun bir rüya görmüştü, Beni İsrail tarafından, Kenan tarafından bir dalga geliyordu, kan deryası geliyordu ve Kıptilerin evlerine giriyordu, Yahudilerin, Beni İsraillerin evlerine girmiyordu. İşte o zaman onun kainleri, rüya tabircileri dediler ki “Beni İsrailden bir çocuk doğacak senin saltanatının sonunu getirecek” dediler.

Firavun kainlerin bu rüyayı tabir etmeleri üzerine Beni İsrail çocuklarını kesmaye başladı. Musa (a.s.)ın annesi de bunu haber alınca umulur ki o Rasul benim oğlum olur diye deryaya bıraktı çocuğunu. Annesinde bir zanla meydana geldi bu düşünceler ama Hakkın varlığında da bu bir ilimdir. 

---------------------

12. Paragraf:

Ba'dehû onun üzerine taleb vâki' oldukda, zahirde havfen firar ettiği halde çıktı. Halbuki ma'nâda necata hubb idi. Zîrâ hareket ebeden ancak hubbiyyedir. Ve nazır onda esbâb-ı ahar ile mahcûb olur. Halbuki o değildir. Bunun beyânı: Zîrâ asıl, kendisinde sakin olduğu ademden âlemin vücûda hareketidir. Ve bunun için, emr sükûndan harekettir, denilir. Böyle olunca âlemin vücûdu olan hareket, hareket-i hubb olur. Ve Resûlullah (s.a.v) "Ben bir hazîne idim, bilinmedim. Binâenaleyh bilinmeğe muhabbet ettim" kavli ile muhakkak buna tenbîh eyledi. İmdi bu muhabbet olmasa idi, âlem kendi aynında zâhîr olmaz idî. Böyle olunca onun ademden vücûda hareketi, hubb-i mucidin onun için hareketidir. Ve zîrâ âlem, kezâlik vücûden kendi nefsinin şuhûdunu sever. Nitekim sübûten müşahede eyledi. Binâenaleyh onun her vech ile adem-i sübûtîden vücûda hareketi, cânib-i Hak'tan ve kendi canibinden hareket-i hubb oldu. Zîrâ kemâl li-zâtihî mahbübdur. Ve Allah Teâlâ'nın kendi nefsine ilmi, O âlemlerden ganî olduğu haysiyyetle, kendisine mahsûstur. Ve ancak a'yân-ı âlem olan bu a'yândan mütekevvin, ilm-i hadis ile onun için mertebe-i ilimde tamâm olması kaldı. A'yan-ı âlem mevcûd oldukda, sûret-i kemâl, ilm-i muhdes ve kadîm ile zahir oldu. Binâenaleyh mertebe-i ilim, vecheyn ile kâmil olur. Ve kezâlik merâtib-i vücûd dahi kâmil olur. Zîrâ vücûdun ba'zısı ezelî ve ba'zısı gayr-i ezelîdir, o da hadistir. Ezelî, kendi nefsiyle olan vücûd-ı Hak'tır; ve gayr-i ezelî, suver-i âlemle sabit olan / vücûd-i Hak'tır, hudûs ile tesmiye olunur. Zîrâ alemin ba'zısı ba'zısına zahir olur. Böyle olunca, suver-i âlemle kendi nefsine zahir olur. Şu halde vücûd kâmil oldu. Demek ki âlemin hareketi kemâl için hubbiyye oldu. İyi anla! (12).

--------------------

Muhabbet batında olan şeyin zuhura çıkmasının yolculuğudur. Emir sakin olandan harekettir. Yani emir sakin olan şeyi harekete geçirir. Böyle olunca alemin vücudu olan hareket yani bu alemin vücudunun dayandığı nokta yani kalışı harekettir. Hareket de muhabbetle meydana gelmektedir. Yani hareketin aslı da muhabbettir. Rasulullah “Ben bir hazine idim bilinmedim, bilinmeye muhabbet ettim “ kavliyle buna tembih eyledi. Şimdi bu muhabbet olmasaydı alem kendi aynında zahir olmaz idi. Yani kendi varlığında kendi hakikatinde zahir olmazdı. Yani muhabbet olmayınca hareket olmazdı. Hareket olmayınca da bu alem meydana gelmezdi.

İcat eden mucidin muhabbeti için hareket eder. Böylece alem kendi nefsinin müşahedesini sever. Böylece onun her vecih ile yokluk varlığından vücut varlığına hareketi, Cenab-ı Hakktan yani batınından zahire çıkması muhabbet hareketi oldu. Zira zatın kemali muhabbettir. Allahüteala’nın kendi nefsine ilmi o alemlerden gani olduğu haysiyetiyle kendisine mahsustur.

Kendi nefsine olan ilmi bu alemlerden ganidir. Yani bu alemlere çıkmış bir ilim değildir. Batında ulaşılacak olan bir ilimdir. Çünkü o ilim vücuttan yani mevcuttan ganidir. Peki bu alemlerde olan ilim nedir? Sonradan hasıl olan hadis ilmidir. Hani ilim maluma tabidir deniyor ya işte bu ilim işte bu alemlerin ilmi bu ilimdir. Ama daha evvel daha yukarıya bakıldığı zaman ilahi ilimden bahsedersek malum ilme tabidir. Yani bir malum ki onun aslında bir ilim olmazsa malum olmaz, ortaya çıkmaz. Ama malum olmadan da o da bilinmez. Şu dünyanın hali şu radyonun durumu bir ilimdir, ama bu ilim malum ile bilinmiş oluyor. 

Şu zarfa zarf, kağıt dememiz için bunun vücudu olması lazımdır, işte bu vücutla ilim meydana gelmiş oluyor, o zaman ilim maluma tabi olmuş oluyor. İşte bu da esma ilmi, ef’al ilmidir, yani bu alemdeki hadis ilim budur. Ama bu malum da kendi kendisine meydana gelmesi mümkün değildir. O zaman bu İlm-i ilahiye tabidir, o zaman ne oluyor, malum ilme tabi oluyor evvela ama sonra zuhurdaki ilim de maluma tabi oluyor. Alemin hakikatleri vücut oldukda suret-i kemal hem hadis ilmiyle hem de kadim ilmiyle zahir oldu. Eğer biz ilim maluma tabidir hükmüyle bunu anlarsak eksik anlamış oluruz, bir de kadim ilmini de anlamamız lazımdır. Yani bu malumda ilimden meydana geldi. Yani asıl olan ilimden meydana geldi. 

Musa (a.s.) Mısır’dan çıktı O’nun bu firarı katilden korktuğu içindi velakin manada nefsinin kurtuluşuna muhabbetti. Neden kaçıyor, nefsini kurtarsın, ona muhabbet etsin diye oradan kaçmış oluyor. Suç işleyenler neden kaçıyorlar işte kurtulmayı sevdikleri için kurtulurum ümidiyle kaçmaya çalışıyorlar. İnsanın her bir hareketi bir şeye muhabbet ettiği içindir. Aç ise karnını doyurmaya muhabbet eder, elbise almaya gidiyorsa giyinmeye muhabbetindendir, mesela bir hizmetkarın efendisinin isteğini yerine getirmesi zahirde tard olunma korkusuyladır eğer onu yapmazsa atılacak korkusuyladır, manada ise ondan ücret alayım diyedir.

İbadet ehlinin ibadet etmesi için yaptığı her türlü hareket zahirde Cehennem korkusu ve Cennet isteği sebebiyledir. Manada kendi nefsine olan muhabbetindendir. Neden çünkü bunların hepsi nefsi isteklerdir. Kim ne seviyorsa sevsin kendi nefsini seviyordur. Kişi ben falan kıza aşığım derken kendi nefsine aşıktır, neden? Kendindeki bir oluşumu onda müşahade ettiğin için ona aşıksın. O başka şekle dönüşsün bakalım ona aşık olabilecek misin. Yani sevdiği şey kendinde olan bir şeydir. Onu nerede görürsen onu sevdim zannediyorsun halbuki o senden ayrı bir şey değildir.

Sevdiğin sendedir ama sen iki gördüğünde o karşıda bir yerde zannediyorsun. İşte kendi nefsindeki nefs-i emarenin o suretidir yani kendi nefs-i emarenin suretidir o görünen. Yani ne seviyorsak o bizim nefsimizde vardır biz onu seviyoruz. Zaten başka türlüsünün olması da mümkün değildir zaten. Bu sevgide ezelden gelen yani varlığımızda mevcut olan bir sevgidir. Ama biz bunu ehlileştirerek hakikatine ulaşarak ona Hakka yani özümüzdeki hakka döndürmemiz gerekiyor. İşte sulûk çalışmaları, tarikat, hakikat çalışmaları budur.

Her birerlerimizde mevcut olan sevgi yönünü gerçeğine yöneltebilmektir. Oradan da ancak Hakka ulaşmak mümkündür. Sevgi bizim en büyük aracımızdır. İlahi arzu zuhura taalluk ettikde yani meydana gelmesini istediğinde Hakkın Zat’ında mündemiç olan yokluk aleminde sakin olan esma-ı ilahiye dış bir vücut ile izafi vücut tarafına hareket etti. Bu kesafetten hareketten vücud-u izafi ve mümkin husule geldi bu alem mümkinat husule geldi. 

Bunun için vücudun emri sakinlikten harekete geçmekte denilir. Vücud-u alem ki izafi yoklukta zaten mutlak yokluk diye bir şey yoktur, izafi sakin olan esma hasebiyle mertebe-i kesafete taayyününden ibarettir. Yani yoğunluk kazanmış, katılaşmış bu mertebede meydana gelmesinden ibarettir ve bu taayyün mertebe-i letafetten mertebe-i kesafete harekettir. Yani bu meydana geliş sükun mertebesinden hareket mertebesine kesafet mertebesine giriştir. Bu hareket dahi Zat’ın zuhuru olan muhabbetiyle vakidir. Yani Zat’ın kendinde görünme istemesinden meydana gelmektedir. Bu da muhabbetiyledir. Böylece alemin vücudundan ibaret olan hareket muhabbeti İlahiye-i Zat’iye’den münbais bir hareket olur. 

Zat’ın İlahi muhabbetinden meydana gelen bir hareket olur. Hakteala’nın bu muhabbet-i Zatiyesi olmasa idi alem vücud-u haricinden ibaret olan kendi aynında zahir olmazdı. Yani bu alemler dış vücudundan ibaret olan bu alemler meydana gelmezdi o muhabbet olmasaydı. Alemin a’demden vücut tarafına olan hareketi yani yokluktan varlığa mevcudiyete olan hareketi alemin vücudu olan zat-ı Hakkın muhabbeti alemi icat etmek için bir hareketidir. Zira Zat; Zatiyeti cihetinden ebeden tecelli etmez. İşte tenzih ettiğimiz yer de burasıdır. 

Yoksa bunun sonrasını tenzih etmek o ettiğimiz tenzihi de tenzih etmek gerekmekte çünkü yaptığımız iş çok yanlış olur Allah’a paha, elbise biçmiş oluruz, Allah bunu yapar da bunu yapmaz tenzih ederim ben bu Allah’ı işte şunu yapar, bunu yapmaz peki nereden biliyorsun ki. Ama o bulunduğu mertebede yeterlidir o da ayrı bir konudur. Cenab-ı Hakk “Ben kulumun zannına göreyim” buyurur. Gerçek insanlık mertebesine yaraşan tenzih-i hakiki tenzih-i mutlakdır. İşte “Vallahü ganiyyul anil alemin” اللَّهَ لَغَنِىٌّ عَنِ الْعَالَمِينَ 29/6 dediğimiz zaman orada tenzih var çünkü oranın zuhuru yoktur.

Cenab-ı Hakkın Zatını iki şekilde anlamamız mümkündür biri Zat-ı Mutlak biri de Zat-ı Mukayyettir. Zat-ı Mutlağı idrak etmek mümkün olmadığından orada tenzih vardır, yani orada mutlak bir tenzih vardır, ama tecellileri suretiyle bu alemde mevcut olmuş Hakk buna Zat-ı Mukayyed deniyor. Bunu tenzih edemeyiz. Bakın ne buyuruyor, tenzih edersen sınırlamış olursun, teşbih edersen O’nu kayıtlamış olursun” Tenzih edersen O’nu sınırlarsın, “şunu yapar da bunu yapmaz” diyor bu durumda sınırladın. Teşbih edersen de kayıtlamış olursun yani gene sınırlamış olursun, o zaman tenzihi teşbihi birleştirip tevhid etmen gerekiyor ki gerçekten tanıyabilesin O’nu.

Ama bir başka yönüyle meseleye baktığımız zaman Zat-ı Mukayyed diye bildiğimiz şey Zat-ı Mutlaktan gayrı mı? yalnız şu tahsis meselesi var. İşte “Zat-ı Mutlak budur “ dediğimiz zaman orada tahsis etmiş oluruz ki bu mümkün değildir. O zaman bu alemlere baktığımızda daha ölçülü bir düşünce ile batını olarak Hakk, zahiri olarak halk dersek daha kolay anlamış oluruz. Hem tenzihi hem teşbihi hem de tevhidi hepsini bir arada kullanmış oluruz. Her mertebenin hakkını vererek. 

Eğer Hakteala’nın bu muhabbeti Zatiyesi olmasaydı alem vücud-u haricinden ibaret olan kendi aynında zahir olmazdı. Yani bütün bu alemler Allah’ın vücud-u harici olan kendi ayni oradan zahir olmazdı. Şimdi alemin a’demden vücut tarafına olan hareketi alemin mucidi olan Zat-ı Hakkın muhabbetinin icad-ı alemin hareketidir, alemi icat etmek için Hakkın Zatının hareketidir.

Zira Zat zatiyeti cihetinden ebeden tecelli etmez. Neden tecelli etmez? Mutlak tecelliyetini anlayacak bir tecelli sahası olmadığı için. Tecelli eden Zat’ın kendi değil şuunatıdır. Yani tecelli eden sıfatiyeti, esmaiyeti, efaliyetidir. Muhabbet ise bu şuunattan yani arzularından isteklerinden bir arzu ve bir istektir. Hakteala bu şuunatını yine kendi Zat’ında fiilen ve tafsilen müşahede etmek ve gayr itibar olunan vücud-u harici görme itibariyle esma yönüyle cihetiyle zuhuruna muhabbet etti. Zat-ı Latifin alem dediğimiz mertebe-i kesifi a’dem-i izafiden vücud-u izafi tarafına ancak bu muhabbetle hareket eyledi. 

Bizim her birerlerimizden bu fiil ortaya çıkıyor. Ama bu ortaya çıkan bizim zatımız değil şuunatımızdır, Zatımızın ortaya çıkması mümkün değildir. Çünkü zatımızın ortaya çıkacağı bir mahal yoktur. O çok başka bir alemdir. Aklımızı ortaya çıkarabilir miyiz? Bunlar da mahluk olduğu halde yani bizim zatımız dahi mahluk olduğu halde mahluk olan bir zatı dahi ortaya çıkarmak mümkün olmadığından Mutlak Zat’ı ortaya çıkarmak nasıl mümkün olsun. Resim resmin sahibi değildir. Resmin sahibini resmetmek mümkün değildir. Suretini resmetmek mümkündür, yani zuhurunu şuunatını resmetmek mümkün ama aklını, ruhunu, özünü resmetmek mümkün değildir. Çünkü öyle bir saha yoktur. Ama vücudunu resmetmek için tuval veya beyaz bir kağıt vardır, siyah kalem vardır. Ama bu vücudunu resmi şuunatının resmidir. Zat’ının resmi yoktur. Alemin ilim mertebesinden izafi kesif vücuda hareketi gerek Hakk tarafına ve gerek kendi kendine nazaran hareketi muhabbet hareketinden başka bir şey değildir. Zira kuvvede mevcut olan bir şeyin fiilen zuhuru kemaldir. Yani kişinin iç bünyesinde kuvvetinde mevcut olan bir şey mesela ressamın ressamlığı işte bunun zuhuru onun kemalidir.

Bir ressam ne kadar büyük ressam olursa olsun o resim sanatını zuhura getirmedikçe kemalde değildir. İşte bu Cenab-ı Hakkın bunlar kuvvesinde yani a’demde mevcut iken zuhura çıkmasına muhabbet etti ve kemalini göstermiş oldu. Hem kendine hem de mahlukatına. İşte bunun kemalatı yani Hakkın kemalatı böylece zuhura çıktı. Eğer bu alemler olmasaydı idraklı varlıklar olmasaydı bunları kim anlayacaktı. Adem yeryüzüne inmeseydi bilen olmayacaktı, onu şuur eden olmayacaktı. Kemal ise kendi Zat’ı için muhabbettir. Gerçi Hakteala Hz.lerinin Zat’ı Ahadiyet mertebesinde kendi nefsine ve Zat’ına olan ilmi o mertebede alemlerden gani olması cihetinde yine kendisine mahsustur.

Yani bu alemler yok iken kendi Zat mertebesinde iken orada gani idi bu alemler yoktu, neye muhabbeti vardı o zaman bu alemler yokken muhabbeti neydi, bu ilmindeydi o mertebede alemlerden gani olması cihetinden yine kendisine mahsustur ilmi. Yine bu mertebede zuhur mertebesinde ilm-i Zatiden vücud-u haricide gayr tabir ettiğimiz O’nun şuunat-ı Zatiyesinden hiçbir şeyin asla nasibi ve iştiraki yoktur.

Yani Zati şuunatından bunların nasibleri yoktur. Velakin bu ilm-i Zatiden başka bir ilim daha vardır ki o ilim ilm-i esma-i ve Sıfatidir. İsim ve Sıfatlar ilmidir. Bu ilim ancak hadisin vücuduyla hasıl olur. İşte önce de dediğimiz gibi ilim maluma tabidir. Hadis ise ayan-ı alemdir. Yani alemin hakikatleridir. Bu ayan yani hakikatler mütevekkin olunca hadis hakkında ilm-i zevkiyle husule gelir. Şu halde Hakteala Hzlerinin meratib-i ilminin ancak ilm-i hadis ile tamam olması kalmış idi. 

Ayan-ı alem mevcut olunca, alemin ayanları var olunca ilm-i muhdes ve kadim iştima ederek yani sonradan meydana gelen ilim ile ezeli ilim birleşmek suretiyle kemal zahir oldu. Böylece mertebe-i ilim kadim olan zatın ve hadis olan vücud-u mümkinin ilmi ile kamil olur. Hem malumu meydana getiren ilim var hem de malumla meydana gelen ilim var yani birisi hadis ilim birisi kadim ilimdir. İkisi birleşince kemal olur. Allah Zat’ı yönünden her şeyden ganidir. Mertebe-i ilm-i Hak iki yönle kemale erdirdiği meratib-i vücut dahi ayan-ı alem ile kamil olur. 

Zira mertebe-i şehadet mertebe-i tafsildir, mertebe-i Zat ise mertebe-i icmaldir. İcmal tafsil ile kamil olur. Bu aleme tafsil alemi de derler. Zat mertebesi icmal, cem, toplama mertebesidir, icmal ile tafsil yani toplama ve dağılma ile kamil olur. Yani bu vücut hem toplama ile hem de dağılma ile yani hem tafsilatıyla her varlığı kendi özü itibariyle tafsil olmasıyla bütün bu varlığın kendi özlerinden bir öz yani bütün olmasıyla cami ilim olmuş oluyor. Vücudun bazısı ezeli bazısı da gayri ezelidir vücud-u gayri ezeli hadistir, yani ezeli olmayanlar hadistir, imdi vücud-u ezeli Hakkın kendi nefsinde kaim olan vücuttur, vücud-u mutlaktır. Kadim olan vücut vücud-u mutlaktır. Hadis olan vücud da vücud-u mukayyeddir. Yani kayıtlanmış vücuddur. 

Alemin suretleri ile zahir olan Hakkın vücudu hadis ile tesmiye olunur yani muhtelif suretler ile zahir olan alemde biz onu hadis tesmiye ederiz. Fakat bu hadis vücud-u mutlak-ı Hakkın bir mertebesinden başkası değildir. Ve buna vücud-u Hakkın gayrı denilmiş olması hakkın ve alemin vücutları mahdut olmakla Hakteala alemi kendi vücudunun hududu haricinde olarak icat etmek lazım gelirdi yani o vücud-u hadis-i mutlak bir vücut hükmü vermiş olsaydık.

Böyle diyenler Hakteala Hz.lerinin 41/54 ayet-i kerimesi gereği bunlar zayıf akıl erbabıdır. “O her şeyi ihata etmiştir”

 اَلَا اِنَّهُ بِكُلِّ شَىْءٍ مُحِيطٌ Yani bu alemlere ayrı bir varlık veren kimseler. Yani bir başka ifade ile Allah ayrı, kul ayrı yukarıda Allah, aşağıda kul ona ibadet eder hükmüyle bakıldığında bu aleme ayrı bir vücut vermiş oluyoruz. Alem ile birlikte kendimize de ayrı bir vücut vermiş oluyoruz. Eğer kendimizin veya bu alemin ayrı bir vücudu mutlak bir vücudu olmuş olsaydı, biz kendi kendimizi var etmiş olmamız lazım gelirdi. Ve de bu alemin dışında başka bir alemde halk etmemiz lazım gelirdi. İşte başkasının vücuduyla var olmak bu alemde mümkün değildir. 

İşte bunu böyle düşünenler kısa akıllı insanlardır. Yani şartlanmışlardır. “O her şeyi ihata etmiştir” O’nun dışında bir varlık ispatlamaya çalışmak şirkin en büyüğüdür. Aynı zamanda kendisini ilah ilan etmek demek olur bu. Zayıf akıllılar bunları idrak edemezler. Böylece mertebe-i Zat, mertebe-i ilim, mertebe-i ervah, mertebe-i misal, mertebe-i şehadet ve mertebe-i İnsan-ı Kamil hep vücud-u mutlakın birer mertebesinden ibarettir. Yani mertebe-i Zat diğerlerine tenezzül ederek mertebe-i ilim, mertebe-i ervah, mertebe-i misal, mertebe-i şehadet ve mertebe-i İnsan-ı Kamile vücud-u mutlakın birer mertebesinden ibarettir. 

O mertebelerin kendi kendilerine birer varlıkları yoktur. Bütün o mertebelerin varlığı yoksa o mertebelerin varlıklarının vücudu nasıl kendine ait olur. Hakk bu mertebelerde Zat’ıyla saridir, nüfuz etmiştir. Bütün mertebelere Zat-ı Şerifi ile ihata etmiştir muhittir, her bir mertebenin altı, aşağısı kendisine nisbeten tafsildir. 

اَلَا اِنَّهُ بِكُلِّ شَىْءٍ مُحِيطٌ 41/54 ayetinde Cenab-ı Hakk buyurur ki “ Muhakkak ki O her şeye muhittir.” Kavl-i şerifini idrak edemeyen yani Allah’ın Zatının bütün her şeyi ihata ettiğini idrak edemeyen zayıf akıllılar işte bu tür akıllar bu ayetin manasını gerektiği gibi düşünemeyenlerdir. Mertebe-i Zat, mertebe-i İlim, mertebe-i ervah, mertebe-i misal, mertebe-i şehadet ve mertebe-i insan-ı kamil hep mutlak vücudun birer mertebesidir.

Hak bu mertebelerde zat’iyle saridir. Yani bütün bu mertebelere sirayet etmiştir. Zati tesir kişinin mevcut muhdes vücuduna zati tesirin bütün hücrelerine sirayet etmesidir. Ancak o hücrelerde daha evvelce bunu alacak mahal olmasa idi bunu almazdı. Hücrelerde bu tesiri alıcı alt yapı olduğundan esma-i ilahiye olduğundan yani nefs-i kül olduğundan akl-ı kül oraya nüfuz edebilmektedir. Yoksa bir yerde nefs-i kül olmasa orada aklı kül orada bir şey yapamaz. Her bir mertebenin alt kısmı kendisine nispeten tafsildir yani Zat’ın tafsilatı sıfat mertebesidir. 

Sıfat mertebesinin tafsilatı esma, esma mertebesinin tafsilatı da efaldir. Ama bu tafsil ortaya geldikçe perdeler de çoğalmaktadır. Ef’al alemi esma aleminin perdesidir, yani ef’al aleminde gördüğümüz bu mevzular mevcudatı meydana getiren esma-i ilahiyenin görünmesine perde olmaktadır. Bu kimler için? Zayıf akıllılar içindir. Zayıf akıllı olmayanlar için ef’al alemi esma aleminin mutlak şehadetçisi olmaktadır. Yani tesbit edicisi, ifade edicisi, delili olmaktadır. İşte küçük bir düşünce ile Hakka rücu ile neden dönüş ile bakıştaki dönüş ile yani idrakteki anlayışı döndürmek ile daha evvel bu alemin kendine ait bir varlık olduğunu düşünüyor iken ve bu şekilde de esma-i ilahiye perde teşkil ediyor iken bu düşünce tevhide yavaş yavaş intikal ederek ufkumuz açıldığında bakıyoruz ki bu alem esma aleminin zuhurudur. 

Dolayısıyla esma alemini bu alemi ispatlamış oluyor. Çünkü hiçbir şey kendi halinde var olmayacağından bu alemleri de meydana getiren bir varlık olması mutlak olduğundan o zaman esma alemine bizi götürmüş olduğundan bize delil olmuş olur. İşte esma alemine ulaştığımızda da esma alemi bir bakıma sıfat aleminin perdesi iken bir bakıma onun açıklayıcısıdır. Yine sıfat alemi Zat aleminin perdesi iken ama idrak ettiğimizde sıfatın Zat’ın gayrı olması mümkün olmadığını düşünerek, sıfatında Zat’a götürmesi üzerinden ufkumuzu açmasıdır. Yani bir yerde bu alemler zayıf akıllılara perde olmakla birlikte ama akl-ı selim olanlara da birer itibar kazandırmaktadır. O zaman geriye ne kalıyor bakış açımızı değiştirmemiz kalıyor. 

Alemin bazısı bazısına zahir olur ve alemin bazısının bazısına zahir olması alem suretlerinde Hakkın kendi nefsine zahir olmasıdır. Yani alem suretlerinde Hakkın kendi nefsine zahir olmasıdır. Eğer Zat bu suretle mertebelerde zahir olmasaydı yani bu şekilde mertebelerle zuhura gelmemiş olsaydı hali icmal hal üzere devam olur idi. Yani hali toplu olarak devam ederdi. Gizli olarak devam ederdi. Velhasıl tafsil, tafsilat, çoğalmak mevcut olmasaydı kemal zahir olmazdı yani bu alemler mertebeler meydana gelmemiş olsaydı Allah kendi aleminde idi ama zuhur kemalatı meydana gelmediğinden kemali olmamış olurdu. 

Böylece vücut tafsil mertebesi olan alem ile kamil oldu. Yani en sonunda ef’al alemi olmak suretiyle kemale erdi ve bu alemin ismi hazreti şehadet yani burası hazret alemidir. Zahir ehlinin dediği gibi burası esfeli safilin değildir. Burasını esfeli safilin yapan biziz. Neden; kendimize mal etmek suretiyle, aleme bir vücut vermek suretiyle safilin yapmaktayız. Burası esfeli safilin değil bizim anlayışımız onu esfeli safilin yapmaktadır. Aslında o da mümkün değil biz zannımızda onu yapıyoruz. Burası ala-ı illiyyinden başka bir yer değildir. Allah’ın Zat’ı ile zuhuru neyse kendi aleminde diyelim burada da bir misalle kendi zuhurundan başka bir şey değildir. Yeter ki biz idrak edelim. اَحْسَنِ تَقْوِيمٍ لَقَدْ خَلَقْنَا الاِنْسَانَ فِۤى 95/4 Tin suresinde “en güzel suretin içinde halk ettim” buyuruyor. Oradaki Zat manasına kaplayıcı manasına yani Allah kendi varlığı içinde insanı en güzel suret kendisidir. Allah güzeldir, güzeli sever. En güzel suret kendinin suretidir. İşte bu alem de suretlerin en kesifi olduğundan yani ef’al alemi, şehadet alemi, hazreti şehadet alemi fiziki bedeni bu güzellik içinde halk etti, ruh bedenimizi ruhi güzelliği içerisinde halk etti, nur bedenimizi nur güzelliği içerisinde halk etti. Akıl varlığımızı akl-ı kül güzelliği içinde halk etti. Sadece bu hepimizde var olan güzel bir surette halk etti sadece dış beden cihetinden değildir. O şekilde de öyle halk etti ama فِۤى اَحْسَنِ تَقْوِيمٍ “fi ahseni takvim” takvim içinde halk etti. O kötü dediğimiz şeyler dahi Hakkın tecellisinden başka bir şey olmadığından onlar dahi ahseni takvimdir. Bu alemde her şey kendi kemalindedir. Kemalinde olmayan hiçbir şey yoktur bu alemde. Dışarıdan zevalin en zevali olarak gördüğümüz şey oranın kendi kemalidir. Bu alemde zeval yoktur. Zeval olması için bu zevali Hakka isnad etmemiz lazımdır. Hakkın varlığında zeval diye bir şey söz konusu olmaz. Ama göreceli olarak birbirine göre şu zeval bu kemal denebilir. Ama bu mutlak zeval mutlak kemal değildir göreceli bir kemaldir. Muhyiddin-i Arabi Hz.leri “yayın eğriliği doğruluğundandır” buyurur. Bundan güzel bir izah olur mu?

Kendine göre doğrudur. Devenin boynu zürafaya göre eğridir ama kendi yapısı dizaynı itibariyle onun doğrusu odur. Öyle eğri boyunlu olacak ki devenin kemalatı ortaya çıksın. Yoksa deve olmaz zürafa olurdu. Bu alemde kemalat kamil oldu. Kemalatın olduğu yerde zeval olması mümkün müdür. Ama gül kokusu ile dışkı kokusu arasında fark var mı? Zahir ehline göre vardır, bize göre de vardır. Dışkı kokusu geldiğinde oradan kaçıyor veya burnumuzu kapatıyoruz veya rahatsız olduğumuzu belli ediyoruz, neden tabiatımıza uygun değildir. 

Bizlere göre uygun değil ama bir tezek böceği onun içinde yaşayabiliyor demek ki ona göre o kemalde bize göre gül kokusu gibi. Mesela semender denen bir hayvancık var o sıcak olan kraterlerde yaşıyor ona göre orası kemaldir. Bir başka mahluka göre zeval iken semendere göre orası kemaldir. Bizim kötü dediğimiz o gübre kavun, karpuz veya meyvelerin dibine konulduğunda o meyve ve sebzeleri çok lezzetli buluyoruz demek ki o kötü olarak gördüğümüz şeyler mutlak kötü değildir. Şunu anlamamız gerekiyor ki bu alemdeki varlıklar mutlak varlıklar değildir, göreceli varlıklardır.

Bir bahis anlaşılmaz ise Fusus kitabının lisanına kelamına zevkine varılamaz. Yanlış anlayanlar ise delalete düşüp şeriatı tatil edip belasına düşerler. İşte tasavvufun ayak kaydığı yerler buralarıdır. Tasavvuf hakikatini idrak edemeyen nice yol ehli bu bahiste şeriat ehlinin dahi altına düşmüşlerdir. Şeriat ehlinin yine bir ibadeti vardır, işte buraya gelen kimseler yahut bazıları “efendim biz o devreleri geçtik yani ilk okula mı gideceğiz, abdest oruç bunlar zahitler için biz artık irfan ehliyiz, Hakk ile Hakk olduk kime ibadet edeceğiz, ibadet edersem şirk yaparım” güya nefsine uyarak söylüyor. Halbuki ibadetin her mertebede kendisine has yeri vardır. 

Yanlış anlayanlar delalete düşüp şeriatı tatil etmek belasına düşerler. Yani şeriatı terk etme belasına düşmüş olurlar. İşte meşreb-i melamiyeden birkaç kişi geldiler bunlar değişik itikadlara bağlıydılar, aynı meşreb içindeler ama onların bir grubu diyor ki “bizden namaz kalktı” bir grubu diyor ki “bizden kalkmadı” ikiside ayrı ayrı söylüyor, peki hangisi doğru bunların üzerinde durmak lazımdır. Emir iki türlüdür, yani insanlara gelen ilahi emir iki türlüdür. Biri emr-i iradi, biri de emr-i teklifidir. Emr-i iradi; ayan-ı sabite ile gelen iç bünyedeki emirdir. İçeriden gelen yani kişinin varlığında bizatihi olan emir, hukuktur. Uyulması gereken bir hadisedir ama ilm-i teklifi de nebilerin getirdiği şeriatlardır. 

Bazen kişinin içindeki emr-i iradi ile emr-i teklifiler ters düşebilir. Ama biz zahir alemde yaşadığımızdan ilm-i teklifiyi göz ardı edemeyiz. Çünkü o zahirimize gelmiştir. Batınımıza gelen ilm-i iradi batınımıza gelmiştir ama bunu ilm-i teklifi ile desteklememiz gerekmektedir. Bunun dışına çıkamayız. İlm-i teklifi ile namaz kılacaksın oruç tutacaksın şunu yapacaksın bunu yapacaksın diyor. Ancak zaman zaman hani Şeyh Şibli bir gün sabah namaza kalkmış abdest almış ama bir türlü “Allahü ekber” deyip namaza duramıyor, namaz kılsam şirk ehli olacağım, kılmasam münkir olacağım yani namazı inkar etmiş olacağım namazı inkar bütün İslamı inkar olacak şaşırmış kalmış.

Bir müddet böyle geçmiş ondan sonra tekrar kendine gelmiş hani Efendimize diyorlar miraçta “dur rabbin namazda” neden o mertebede senin namazını rabbın kılıyor. Bakın orada emir var “sen dur. Rabbin namazda” diyor. Rabbın namazda iken sen nezaketen onun ardında ayakta durman lazımdır. Cüneyd-i Bağdadinin bir arkadaşı varmış, Mehmet el Mudi isminde çok muhteşem bir tevhid ehliymiş, bir gün gelmişler “Ya Cüneyd senin bir arkadaşın var, bir haftadır durmadan sema yapıyor demişler. Cüneyd-i Bağdadi Hz.leri düşünüyor peki diyor namaz vakitlerinde ne yapıyor diyor, onlar da namaz vakitlerinde duruyor namazını kılıyor tekrar semaya devam ediyor diyorlar. Cüneyd-i Bağdadi “Elhamdülillah” diyor. Biz de bunu beklerdik diyor. 

Bütün bu alemde sevgiye mensub olmayan bir hareket yoktur. Yani sevgisiz bir hareket yoktur. Şimdi bunu bilen kimse seçilmiş ulemadır. 

-------------------

13. Paragraf:

Sen onu görmez misin ki, müsemmâ-yı âlemin "ayn"ında asarının ademi zuhurundan nâşî, esmanın bulduğu şeyi esma-i ilâhiyyeden nasıl tenfîs eyledi? İmdi rahat onun için mahbûb oldu. Halbuki ona ancak a'lâ ve esfel olan vücûd-ı sûrî sebebiyle vâsıl oldu Böyle olunca hareketin hubb için olduğu sabit oldu. Binâenaleyh kevnde hubba mensûb olmayan bir hareket yoktur. İmdi bunu bilen kimse ulemâdan ba'zdır. Ve nefis üzerine hükm ettiğinden ve nefis üzerine istîlâ eylediğinden dolayı, kendisini sebeb-i akreb mahcûb eden kimse dahi ulemâdan ba'zdır. Şu halde kıbtînin katlinden vâki' olan şey ile Müsâ (a.s.) için havf meşhûdün-leh oldu. Ve havf dahi katilden necat hissini mutazammın oldu. İradi havf ettiği şeyden firar etti. Ve ma'nâda Fir'avn'dan ve onun ona amelinden necata muhabbet ettiği şey için firar eyledi. Binâenaleyh vaktinde, meşhûdün-leh olan sebeb-i akrebi zikr etti ki, o sebeb beşer için suret -i cisim gibidir. Ve hubb-i necat, cesedi müdîr olan ruhun cesedi tazammun ettiği gibi, onda mutazammındır. Ve enbiyâ için lisanı zahir vardır ki. hitabın umûmî olmasından ve âlim-i sâmi'in fehmine i'timâdlarından naşî, onunla tekellüm ederler. İmdi rasül ehl-i fehmin mertebesini bildikleri için, âmmenin gayrine i'tibâr etmezler. Nitekim Resul (a.s.) atâyâ hakkında bu mertebeye tenbîh eyledi de buyurdu ki: "Muhakkak ben, başkası bana daha sevgili olduğu halde, Allah Teâlâ'nın onu nâra düşüreceği havfinden dolayı bir racüle i'tâ eylerim." Binâenaleyh üzerine tama' ve tab' gâlib olan akh ve nazarı zaîf kimseye i'tibâr etti (13).

----------------------

Musa (a.s.) kiptiyi öldürünce Mısır’dan Medyen’e kaçtı manada firavundan ve ona amelinden necata muhabbet ettiği şey için firar etti. Böylece vaktinde yakın sebebi zikretti ki o sebeb beşer için suret-i cisim gibidir. Necatı sevmek irade eden ruhun cesede içine aldığı gibi onda mutazammındır. Yani o mevzuyu içine almıştır. Alem diye isimlendirdiğimiz şeyin aynı Zat-ı ahadiyette ve gizli iken madum oldu. Esma-ı ilahiyenin asarı olan muhtelif suretler alem mertebesinde kesafetle zahir oldu. Halbuki esma-i ilahiye ve a’dem-i zuhurdan naşi sebebiyle kendi nefsinde sıkıntı ve ızdırap bulur. İşte sen Allahüteala Hz.lerini görmez misin ki esma-ı ilahiyeden bu ızdırabı nasıl tensis etti. 

Zat-ı Hakka nisbetle esma Zat-ı insana nisbetle nefes hükmündedir. Yani bütün bu esma-i ilahiyenin mahiyetleri yani manaları Allah’ın varlığında gizli ve sıkıntıda idi, bu ne sıkıntısı dışarıya çıkma arzusunun bir sıkıntısıdır. Hani nasıl gençlerde “babamız izin verse de şuraya gitsek, buraya gitsek diye içinde olan bir fiili dışarıya çıkarmaya çalışması ama bazı maniler olduğunda da bunun sıkıntısını hissetmesi gibi. Bu sıkıntı fiiliyle zuhura çıkaramamaktandır. İşte nasıl ki bu esma-i ilahiye Hakkın Zat’ının varlığında bu ızdırabı nasıl tenfis etti, nefes-i Rahmani ile Hakkın Zat’ının varlığında mevcut olan esma-i ilahiye ile kendi varlıklarını dışarıya çıkarmak için çektiği ızdırap nefes-i Rahmani ile aleme salındı. Yani hürriyetlerine kavuştu dışarıya çıkartıldı. 

Esma-i ilahiyenin bu zorlanmasını iç bünyede kalmış olmasından dolayı zuhura çıkmasından dolayı zorlanması nefes-i Rahmani ile zuhura gelmiş ise Hakka nisbetle esma zat-ı insana nisbetle nefes hükmündedir. Yani Hakkın Zat’ının nisbeti olan esma-i ilahiye ona nisbetle de insanda nefesi hükmündedir. İnsanın Zat’ında mevcut olan nefesi tutup dışarı vermediğimizde nasıl bir sıkıntı meydana geliyorsa onu dışarıya vermekle rahat ediyorsak içeride sıkışmış olan da istiklalini kazanmış oluyorsa işte esma-i ilahiye de böyle nefes-i Rahmani ile zuhura çıkıp Hakkın rahatlaması da böylece meydana geliyor, işte bu da muhabbetinden dolayıdır. 

Zat-ı Hakkın varlığında mevcut olan esmayı tenfis edince müsterih olur. Neden? Zuhurlarını gördükçe huzur bulmuş olur. Kendi kendini seyretmiş olur. Böyle yapınca kendisi de rahatladığından rahatlık bir sevgili oldu, muhabbet hali oldu. Bu hal Zati gerekliliktir. Zatının iktizasından tenzih olunamaz. 

Yani Zat’ının gereği olan şeylerde O tenzih edilmez. Şimdi bir çiçek dalını ele alalım, bir gül dalını ele alalım, bunun bir tarafında gonca var en çok itibar edilen tarafıdır, bir tarafında yaprağı var, bir tarafında da dikeni vardır. Bir tarafında da kök ve gövdesi vardır. Dikeni gülden tenzih etmemiz mümkün mü? Gülü dikenden tenzih etmemiz mümkün değildir. Neden? Bu zatının gereğidir onlar yani gülün gül olmasının gerekleridir. Varlığında dikenin de bulunması onun asli hallerindendir. Gülü dikenden tenzih ederiz dediğimiz zaman böyle bir şey olmaz. 

O diken de gülün sıfatlarından bir sıfat olduğundan onu tenzih etmek mümkün olmaz. Ancak zikir olunan teşbih benzetme buna tam mutabık değildir. Zira insan evvela vücudunun haricinden oksijen denilen havayı teneffüs edip sonra vücudunda oluşan CO2’yi dışarıya vermek mecburiyetindedir. Bunu misal olarak verdik diyor ama insan nefes verdiği zaman CO2 verir yani zararlı bir şey verir nefesi alırken oksijeni alır. Yani bu verdiğimiz misal ters gibi görünürse de uygun bir misal olmasa da anlamak için veriliyor. Ama yine de CO2’ yi veremezse içeride kalırsa sıkıntı yapıyor.

Allah dışarıdan bir şey alıp da onu dışarıya vermesi değil, insan dışarıdan nefes alıyor dışarıya veriyor bu demek değil ama bir benzetmedir. Allah kendi varlığında mevcut devamlı “Hu” diye bütün alemde ne varsa onu dışarıya yayıyor. Zira vücud-u Mutlak namütenahidir, onun vücudunun harici tasavvur edilemez. Hakka nisbetle rahat dediğimiz şey sair esma-ı ilahiyeden bir şe’n dir. Ve de Zat-ı Hakkın aynıdır, ve bu rahata ancak ayan-ı sabite ervah-ı misal ve şehadet gibi vücud-u suri ile vasıl oldu.

Yani suret vücudu yoluyla ulaşıldı, yani Zat-ı Mutlak mertebe-i letafetten yavaş, yavaş bu mertebelere tenezzül edip her bir mertebenin icabına göre esma suretleriyle meydana gelmek suretiyle bu rahat husule geldi. Tenezzülat ise hareketten başka bir şey değildir. Mertebe mertebe tenezzülü de hareketten başka bir şey değildir. Bu hareket O’na rahatlık vermektedir. Gerçi Allah rahat olur mu? Rahatsız olur mu o ayrı bir konudur. Oradaki rahattan murat muhabbetteki rahatlıktır. Huzuru manasınadır. Yoksa dinlendik rahat ettik manasına değildir. Ayet-el Kürside “Onu uyku ve gaflet falan tutmaz” buyurur, bizim anladığımız manada rahatlık O’nu ilgilendirmez. Zaten ihtiyacı da yoktur.

Tenezzülat ise hareketten başka bir şey değildir. Şu halde hareket muhabbet için olduğu sabit oldu. Alem-i vücutta sevgi muhabbete mensup olmayan hiçbir hareket yoktur. Yani her bir hareket muhabbet sebebiyle vaki olur bu öyle bir kaidedir ki asla istisnası da yoktur. Biz insanları şu şöyledir bu böyledir diye ayırırız ama O hepsini aynı muhabbetle zuhura getirmiştir. Lisan-ı şeriatta kafirler, mü’minler işte şunlar bunlar diye ayrılırlar, kafirler cehennem ehli kahrolsunlar, cennet ehli mübarek olsunlar falan gibilerde ama bunların hepsinin sahibi Hakk olduğundan Hakk da muhabbet etmediği bir şeyi ortaya getirmez.

Aslında hakir gördüğümüz, esmer vatandaş dediğimiz yakası paçası bir tarafa gitmiş pejmurde gördüğümüz ve de içkinin en çoğunu içen her türlü hali yapan kimseye dahi hürmet etmek zorundayız. Ne yönünden Zat’ı yönünden. Fiili yönünden tenkit edebiliriz o ayrıdır. Yani alemde gördüğümüz ne tür varlık varsa mahiyeti özü hakikati bakımından hürmet etmek zorundayız. Çünkü hepsi Hakkın Zat’ının birer zuhurudur. Allah muhabbet ederek yarattığından biz de ona muhabbet etmek zorundayız. İsterse Afrika’nın en vahşi beldesinde ormanında yaşayanlar olsun. Bir yerde halk varsa orada muhabbet vardır mutlaka. 

Burada insanlara hürmetimiz olduğu gibi hayvanlara da hürmetimiz olması gerekir. Sıfat-ı subutiyesinin başında Hayat esmasını, hayat zuhurunu ortaya getiriyor, madenlere, nebatlara neden hayvan demiyorlar onlarda “Hay” onlarda da ruh var ama hayvanlardaki ruh onlardan daha kemal üzeredir. Tekamül etmiş diyebiliriz, tekamül etmesine gerek yok o mertebenin ruhudur çünkü o mertebe-i ilahide Ruh-u Azam da bütün bu mertebeler mevcuttur. 

Vücud-u Mutlak namütenahidir, O’nun vücudunun haricinde bir şey tasavvur etmek hiç mümkün değildir. Hakka nisbetle rahat dediğimiz şey sair esma gibi şuunat-ı ilahiyeden bir şe’endir. Zat-ı Hakkın aynıdır, bu rahata ancak ayan-ı sabite, Ervah ve Misal ve Şehadet gibi vücud-u suri ile vasıl olundu. Buradaki rahattan kasıt nedir, hani nefes-i Rahmani olmazdan evvel esma-i ilahiyye Cenab-ı Hakkın Zat’ında varlığında sıkıntılarda iken nasıl nefesimizi tuttuğumuz zaman çıkartamadığımız zaman biraz sıkıntı duyuyorsak tabi ki bunları anlamak için teşbih yapıyoruz, bunlar beşeriyet ile ilgili şeyler değildir.

Başka da misallerimiz olmadığından bunları Cenab-ı Hakk Rahmaniyet mertebesinden nefes-i Rahmani ile bütün alemlere tenfis ettiği zaman nefes verdiği zaman Hakka nisbetle rahat dediğimiz şey işte bu rahatlama dediğimiz şey sair esma gibi yani diğer Esma-i ilahiye gibi Şuunat-ı İlahiyeden bir şe’endir. Zat-ı Hakkın aynıdır, bu rahata ancak ayan-ı sabite, Ervah, misal, Şehadet gibi ala ve esfel olan vücud-u suri sebebiyle yani bunların vücuda çıkmasıyla rahat meydana geldi. Yani Zat-ı Mutlak mertebe-i Letafetten belirli zaman içerisinde yavaş yavaş bu mertebelere tenezzül edip her bir mertebenin icabına göre esma suretleriyle müteayyin olmak sebebiyle meydana gelmek yoluyla bu rahat husule geldi.

Hak için mahdum olan bu rahat tenezzülat-ı Zat’ıyla hasıl oldu. Yani Hakkın varlığında birlikte olan bilhassa zıt esma-i ilahiye ilahi tenezzülat ile meydana gelmesiyle rahatlama hasıl oldu. Tenezzülat ise hareketten başka bir şey değildir. Şu halde hareketin muhabbet için olduğu için olduğu sabit oldu. Muhabbet olmasaydı hareket olmayacaktı, hareket olmasaydı muhabbet ortaya çıkmayacaktı. Böylece kevnde ve Alem-i Vücudda yani mevcut olan bütün bu alemde muhabbete mensup olmayan bir hareket yoktur. Yani her bir hareket muhabbet sebebiyle vaki olur. Bu böyle bir kaidedir ki asla istisnası yoktur.

Bu kanun-u esasiyeyi ulemadan bazıları bilir. Alem-i Vücudda vaki olan hareketin sebebi zahiresine bakmayıp hakikatine nazar ettiklerinden onlar için sebeb-i zahiri hicab olmaz. Yani ulemaların bir kısmı hareketlerin sebeplerine bakar perdelenmiş olur ama bazıları özüne baktığı zaman bu hareketler ona perde olmaz. Ulemanın bazıları hicaba düşmek şanında bulunan nefs üzerine hüküm ettiklerinden yani perdelenmesi mümkün olan nefislerinin idrakleriyle hüküm verdiklerinden ve nefsin müktezatı üzere yani nefsinin gerekleri üzere istila eyledikten sonra hakikat harekete nazar edemeyip o hareketin zahiri sebebi ile perdelenirler. 

Hareketin özüne değil de zahiri sebebine bakarak perdelenmiş olurlar. Böylece hakikate nazır olan ulema kıptinin katlinden vaki olan talep sebebiyle zahiren Musa (a.s.) için haf meşhud olduğunu ve haf dahi katilden necata muhabbeti tazammun eylediğini yani muhabbeti gerektirdiğini böylece Musa (a.s.)ın zahirde haf eylediği yani korktuğu katlden ve manada ise Firavndan ve Firavnun Musa (a.s.)a yapacağı siyasetten necata muhabbetten firar ettiğini bilir.

Fakat alem-i kevn ism-i Zahir’in mazharı olduğu ve yalnız lisan-ı hakikatla tekellüm ahkam-ı Zahireyi ihmal etmek gerek olacağı ve halbuki ism-i Zahir’in gereği olan şeriyat ile gelen enbiya (a.s.)ın lisan-ı Zahir ile tekellümü lazım geldiği için yani şeriatla görevlendirilmiş bir peygamberin lisanı şeriatla söylemesi lazım geldiği için Musa (a.s.) kıptiyi öldürdükten sonraki kaçışında zahirdeki sebebi zikredip 26/21 ayetinde 

فَفَرَرْتُ مِنْكُمْ لَمَّا خِفْتُكُمْ فَوَهَبَ لِى رَبِّى حُكْمًا وَجَعَلنَىِ مِنَ الْمُرْسَلِينَ

"Bu yüzden de sizden korkumdan firar ettim... Rabbim de bana bir hüküm hibe etti ve beni Rasûllerden kıldı." Ben sizden korktuğumdan dolayı kaçtım buyurdu. Korku sebebi yakın oldu, uzak sebeb olan kurtuluş sebebi muhabbeti ise gizli maksadında cesedi idare eden ruh gibi o sebeb-i yakının zımnında yani gizli maksadında vaki olup bu sebeb-i akrebi (yakın) tekbir eder. Musa (a.s.) lisan-ı zahir ile tekellüm buyurdu zira enbiya (a.s.) umuma hitap ettikleri ve bu hitaplarını ulemanın fehimlerine itimad ettikleri için yalnız lisan-ı zahir ile tekellüm ederler. Yani Musa (a.s.) dedi ya “sizden korktuğumdan dolayı kaçtım” ama bunun özündeki manayı batın uleması anlar ki nebi de zahir-i şeriat üzere konuşması gerektiğinden zahire göre böyle konuştu.

Enbiya (a.s.) umuma hitap ettikleri ve bu hitaplarını ulemanın fehimlerine itimat ettikleri için yani ulemanın anlayışlarına itimat ettikleri için lisan-ı zahir ile kelam ederler, böylece Rasul-u kiram, hazarat-ı ehli fehmin mertebesini ve onların kelamı zahirinden batınına intikal edeceklerini bildikleri için fehimleri kısır olan avamın gayrısına itibar etmezler. Zira getirdikleri ulum ve şeraiyi umuma tebliğe memurdurlar. Yani peygamberan Hz.leri öyle kelam söylerler ki kendileri zahir olarak geldiklerinden lisanlarını şeriat icabı yani herkesin anlayacağı bir şekilde söylerler ancak ulema-ı batın bunların sözlerinden batın manasını çıkarırlar.

Nitekim (s.a.v.) Efendimiz ataya hakkında bu mertebeye tenbih edip buyururlar ki “Ben atayı öyle bir adama yaparım ki (yani vermeyi öyle bir adama yaparım ki) o adamın üzerine tama galebe ettiği için Allahüteala onu nara düşüreceğinden korkarım. O adamanın üzerine tama ve nefs galebe ettiği için yani dünya tamahı ve nefsinin tabiatı galip geldiğinden Allahüteala onu nara düşüreceğinden korkarım. Halbuki bol bol verme ettiğim bu adamdan daha ziyade sevdiğim adamlar vardır. Yani kavminin arasında birçok insanlar vardır bazılarını daha çok severim bazılarına daha çok vermeyi isterim, o adamdan da daha ziyade sevdiğim adamlar vardır.

Velakin onlarda nefsani sıfatlar galip olmadığı ve atadan mahrumiyetlerinden dolayı benden uzaklaşmakla nar-ı bu’da düşmeleri haffı bulunmadığı için emr-i hatada onları tehir edip bu adamların altında bulunan ashab-ı nefsi tercih ve takdim ederim. İşte görülüyor ki (s.a.v.) Efendimiz üzerlerine tama ve tabiat-ı nefsleri galip olan akılları ve nazarları zayıf olan kimseleri emr-i atada tercih buyurdu. Mertebesi yüksek olanları bırakıp mertebesi aşağıda olanları zahirde takdis eyledi. Eğitimin gereği olarak aklı fazla olmayanların eğitimini öne aldı efendimiz. 

Halbuki kendisine daha yakın kimseler vardı muhabbet ehli vardı, onları biraz geriye bıraktı neden çünkü onlar anlarlar onun zahir kelamından. Hani Abese suresinde “Abese ve tevella” ayeti işte bu hususta geldi. 80/1

عَبَسَ وَتَوَلَّى 

1-) Abese ve tevella;Asıldı yüzü ve çevirdi yüzünü!

-------------------

14. Paragraf:

İmdi böylece onların ulûmdan getirdikleri şeyi, kendisi için gavs olmayan kimse, hil'at indinde vâkıf olmak için, üzerinde ednâ-yı fuhüm libâsı olduğu halde getirdiler. İmdi "Bu hil'at ne güzelidir!" der; ve onu derecenin gayesi görür. Ve hikem incilerine dalan fikri dakîk sahibi "Bu, melikten ne şey sebebiyle bu hil'ate müstevcib oldu?" der. Binâenaleyh hil'atin kadrine ve siyâbdan onun sınıfına nazar eder. Böyle olunca hil'atin kadrinden, üzerine hil'at giydirilen kimsenin kadrini bilir, imdi bunun misli ilmi olmayan, kendisinin gayri için hâsıl olmayan bir ilme muttali' olur. Ve vaktaki enbiyâ ve rusül ve verese-i muhakkik âlemde ve kendilerinin ümmetlerinde bu mesabede olan kimse mevcûd olduğunu bildiler; ibarede kendisine hâss ve âmmin iştiraki vâki' olan lisân-ı zahire kasd ettiler. Binâenaleyh hâss / âmmın, ondan anladığı şeyi ve ziyâdeyi anlar ki, o ziyâdeden dolayı kendisi için "hâss" ismi sahih oldu. Böyle olunca o şey ile âmmdan mütemeyyli olur. Şu halde ulûmu mübelliğ olanlar bununla iktifa ettiler. İşte Mûsâ (a.s.)ın فَفَرَرْتُ مِنْكُمْ لَمَّا خِفْتُكُمْ (Şuarâ,26/21) kavlinin hikmeti budur. Ve "Ben sizden selâmet ve afiyet hubbünden dolayı kaçtım" demedi (14).

--------------------

Böylece onların ulumden getirdikleri şey kendisi için anlayışı geniş (gavs) olmayan kimse zülad indinde vakıf olmak için üzerinde edna-ı fukum libası olduğu halde getirdiler. Rasul-u Kiram hazaratı lisan-ı Zahir ile konuştukları gibi ulum ve marifet-i ilahiden getirdikleri şeyi dahi üzerlerinde edna-u fuhuh zahir libası olduğu halde getirdiler. Yani zahir elbiseyle getirdiler. Zahir anlaşılır şekilde getirdiler. İşte Efendimiz (sav) in hadisi şerifleri vardır, “İnsanlara akılları kadar konuşunuz” veya mertebeleri kadar konuşunuz.

Ta ki zahirden batına dalmak istidadı olmayan kimse bu zahir ibare indinde yanında dursun vakıf olsun. Ve nasibini şeriat mertebesinden zahir kelamdan alsın. Böylece kelamın zahirine saplanıp kalan ilim ehli şeriat, zahir ilim ehli bu ibare-i zahire ne güzeldir der. Yani lisanın dışına bakıp ne güzel bir cümle der. Libas-ı mana olan kelam zahiri derecenin nihayeti görür o sözleri ilmin sonu görür. Hikmetlerin incilerine dalan ince hassas düşünen fehim sahipleri diyelim ki iki kişiye padişah incilerle dokulu elbise verdi ehl-i cehilden olan insanlar bu elbise ne güzeldir der, üzerindeki incilerine takılırlar. 

Ama akil olanlar ise batın uleması ise bu elbisenin ne sebeble verildiğine bakarlar. Yani nasıl değerli bir iş yapılmış ki buna hak kazanmış derler. Padişahın vezirlere ihsan edeceği libas onların hal ve şanlarına ve hammalarla ihsan edeceği libas dahi onların sınıfına göre olur. Vezirler hangi mertebeden verildiğine bakar. Kelamın zahirinden batınına intikal edebilen recal olduğunu bildiler. Kelamın ibaresinde lisan-ı zahire kast ettiler çünkü lisan-ı zahir üzere söylenen kelamı anlamak hususunda havas ve avamın iştirakı vardır. Yani havas da avam da zahir kelamdan aynı şeyi anlarlar. Ama batın uleması zahirden batına intikal eder zahir uleması sadece dışında kalır.

Kelam zahir lisanı üzere söylenince avam kendi vehmi derecesinde zahiri manayı anlayacağı gibi havas dahi öyle anlar velakin havas avamın bu kelamdan anladığını anlamakla beraber daha ziyadesini de anlar. İşte bu ziyadeyi anlaması sebebiyle avamdan ayrıldı. Şu halde ulumu tebliğ eden resul ve enbiya ve onların varisleri olan evliya emr-i tebliğde lisan-ı zahiri kafi gördüler. Eğer onlar kelamlarını fehmi havas üzere söylemiş olsa idiler avam inkar eder ve onlara ulaşamamaları sebebiyle ebediyen hüsranda kalırlardı. 

Nitekim Mevlana Hz.leri buyurur: Benim söylediğim şey senin fehmin miktarıncadır ben onu söyleyememe hasretinden öldüm. İşte Musa (a.s.)ın 26/21 ayetinde 

فَفَرَرْتُ مِنْكُمْ لَمَّا خِفْتُكُمْ 

"Bu yüzden de sizden korkumdan firar ettim... Rabbim de bana bir hüküm hibe etti ve beni Rasûllerden kıldı."

“Ben sizden korktuğum şeyden dolayı kaçtım” buyurmasının hikmeti budur. Ve onu zahir lisanı üzere söylemiştir, eğer batın lisanı ile söylemiş olsa idi yani ben sizden selametle afiyet muhabbetinden dolayı kaçtım buyurur idi. Velakin ilm-i havas üzere söylemeyip zahir lisana zahire meyil etti. Yani şeriat hükmüne göre söyledi. Kur’an-ı Kerim’in söylediği yönüyle söyledi, batın lisanı ile söylemedi. Yani nebi, Rasuller herkesin anlayacağı şekilde konuşurlar ama batın ehli bunları zahiren söylenenlerden batın manalarını ortaya çıkarırlar. 

--------------------

15. Paragraf:

İmdi Medyen'e geldi. İki cariyeyi buldu. Min-gayri-ecr onlar için saky etti. Ba'dehû zıll-ı ilâhîye iltica eyledi. "Yâ Rabbi hayırdan bana inzal eylediğin şeye muhakkak ben fakirim" (Kasas, 28/24) dedi. İmdi kendisinin saky amelinin aynını, Allah Teâlâ'nın kendisine inzal eylediği hayrın aynı kıldı; ve nefsini, indinde olan hayırda, Allah'a fakr ile vasf eyledi (15).

---------------------

Medyen’e geldi yani Musa (a.s.) o kıptiyi öldürdükten sonra yalnız orada öldürme olayı taammüden değildi, ayırma sebebiyle idi, kıptinin göğsüne vuruyor Kıpti de arka üstü düşüyor ve beyin kanamasından ölüyor. İşte burada korktuğumdan uzaklaştım diyor. Bir hayli yol aldıktan sonra bir akşam vakti Medyen kentinin yanında olan bir kuyuya ulaşıyor ve orada dinleniyor.

Orası Mısır hududları dışında olduğundan Firavunun O’na bir zarar vermesi söz konusu değildir. Şimdi Medyen’e geldi ve iki kızı buldu onlar için hiç ücretsiz su çıkardı, daha sonra ağacın gölgesinde oturdu. Ve de dua etti “Ya Rabbi bana hayırdan inzal eylediğin şeye muhakkak ben fakirim.” Yani hayırdan bana ne vereceksen o bende yoktur dedi 28/24

فَسَقَى لَهُمَا ثُمَّ تَوَلَّى اِلَى الظِّلِّ فَقَالَ رَبِّ اِنِّى لِمَا اَنْزَلْتَ اِلَىَّ مِنْ خَيْرٍ فَقِيرٌ 

24-) Bunun üzerine (Musa), onlar namına suladı... Sonra gölgeye geri dönüp niyaz etti: "Rabbim, şüphesiz ki, bana nasip ettiğin hayırdan (kaçıp kurtulduktan) sonra, çok yoksul kaldım!" Nefsini fakr ile isimlendirdi, yani Musa (a.s.) selamet ve afiyete muhabbetten dolayı Mısır’dan firar ettikten sonra selamet ve afiyet neden orada oluyor, eğer Mısır’da kalsaydı onu zorlayacaklardı belki kısas yapacaklardı. İşte Mısır’dan uzaklaşması onun selameti ve afiyeti oldu. Ama zahir ibarede korktuğumdan kaçtım dedi. Ama batınında ferahlık ve afiyet talebi vardı yani o kısastan kurtulması içindi. Şuayb (as) ın diyarı olan Medyen yönüne geldi orada da hayvanlarını sulamak üzere olan Şuayb (as) ın iki kızını bir kuyu başında buldu. Ücretsiz onlara yardımcı olup hayvanlarını suladı. Daha sonra ağacın gölgesine çekildi.

Oraya geldiğinde kuyu başında başka erkek çobanlar da vardı onlar da koyunlarını sulayıp ağıllarına götürecekler oradaki erkek çobanlar o iki kız çobana fırsat vermiyorlarmış. O su kovası da çok ağır, ağaçtan bir yapısı olduğundan kızlar suyu çekmekte zorlanıyorlarmış. Diğer çobanlar ayrıldıktan sonra kızlar kalmışlar ama suyu çıkarmakta zorlanıyorlarmış. 

Musa (a.s.) da ağaç altında dinlenirken bu durumu seyrediyormuş, daha sonra gidip kızlara yardım ediyor. Onlardan da hiçbir ücret de taleb etmiyor. Sulama işi bittikten sonra tekrar ağacın altına gidip dinleniyor.

İşte zilli İlahiyeye teveccühten maksat meratib-i İlahiye ve hazarat-ı Rabbaniye ile kıyamı ruhaniyet ve cismaniyenin suretine mütecelli olan rabbının şuhudunda kendi nefsinin müşahede etmekten uzaklaşmasıdır. Yani kendi nefsini görememesidir. Hakkın ilahi gölgesi üzerine vurduğunda nefsini müşahede edemediği bu düşüncedeydi. Zira insan-ı kamil suret-i ilahiye üzere mahluktur ve suret-i ruhiye ve cismaniyesinin heyet-i mecmuası Allah ism-i caminin gölgesidir. Yani insan özü itibariyle ayan-ı sabite itibarıyla mahluk değildir mahlukat olması ayan-ı sabiteden sonra başlıyor. Yani Zat mertebesinde mahluk başlıyor, böylece de kamil suret-i ilahiye üzere mahluktur.

Mahluktur ama herhangi bir mahluk gibi mahluk değildir, ilahi suret üzere halk edilen bir mahluktur. “Halakal Âdeme ala suretihi” ifadesinde belirtildiği gibi. Yani özümüz itibariyle “Halık” suretimiz itibariyle mahlukuz. Bunu çok iyi bilmemiz lazımdır. İşte bunların da hepsi Allah ism-i Caminin gölgesidir. O zaman kendi nefsimize ait bir şey yani bireysel beşeri bir nefsimize ait bir şey bulamayız. Ama yine de nefsimizde bulduğumuz bir şey vardır, o da “kaim bi nefsihi“ olan nefsimize ulaştığımız zaman “kaim bi nefsihi” olan bizdeki o nefse ulaştığımız zaman gerçek kimliğimiz ortaya çıkmış olmaktadır.

Yoksa bireysel beşeri nefs ismini verdiğimiz tabiatına bağlı nefsani arzularına bağlı olarak yaşanan beşeri kuvvetlere bağlı olarak yaşanan nefs değildir. Nefs-i safiyeninde ötesindeki bir nefs mertebesi, kaim bi nefsihi, kişi işte o zaman o nefs ile kaim olmuş olur, kıyam etmiş oluyor. O da Allah ism-i camisinin hem Zat’ı hem de gölgesi olmuş oluyor. Bu museviyet mertebesinde “belirttiği ben seni nefsim için seçtim” dediği aynen budur. Oradaki nefis dahi Museviyet mertebesinin hakikati olan nefstir. Yoksa mutlak ilahi nefs kaimi bi nefsihi değildir. “Kaimi bi nefsihi” Musa (a.s.) orada yine tenzih görüşü itibariyle kaimdir.

Musa (a.s.) ın kuyudan su çekme uğraşmasının aynısını Allahüteala kendisine inzal eylediği hayrın aynı kıldı ve ona inzal olunmuş olan hayır nübüvvet ve nübüvvetin gereği olan ulumdur yani ilimdir. Su da ilimdir, Musa’nın (a.s.) annesi onu firavun askerlerinden kurtarmak için suya bırakılmıştı yani ilim deryasına bırakılmıştı. Manayı Musaviye gelişebilmesi için veya kendi hakikatini zaman içerisinde alabilmesi için ilim deryasına gark olundu. Musa (a.s.) kuyudan su çekmekle aslında oradan ilim çıkarmaktaydı. Yoksa orada anlatılan su koyunların sulanması değildir sadece. O koyunlar da diğer tabirle ondan daha sonra gelecek onun neslidir, müritleridir, kurbanlarıdır.

İşte zahir müntesibleri, zahir ehilleri bunun hikayesini anlatmaktadır, ama batın ehli M. Arabi Hz.lerinin de belirttiği gibi resul ilmin suretidir diye belirttiği gibi hadiseyi ne kadar bambaşka yerlere götürmektedir. Onun için İbn-i Abbas (r.a.) 21/30 ayetinde وَجَعَلْنَا مِنَ الْمَاءِ Ayet-i Kerimesini ilim ile tefsir etti. Böylece Musa (a.s.) o iki kız ilmi feyizlendirdi ki yani o iki kızı ilim ile feyizlendirdi. Bu ilim her ne kadar surette gayri ise de hakikatte Allahüteala’dan istifade eylediği şeyin aynıdır. Zira bununla ilim ile tevfik ve kudret ancak Allahütealadandır, yani ilim ile muvaffak olmak, yardım almak Allahütealadandır, şu halde Haktan istifade eylediği şey ile o iki kızı feyizlendirdi, yardımcı oldu onlara. Ve nefsini kendi indinde zahir olan hayırda Allahüteala’ya fakr ve ihtiyaç olduğunu vasf eyledi. Kendi nefsinin yokluğunu fakrını ve ihtiyaç sahibi olduğunu ihtiyaç sahipliği ile vasf etti zira feyz ancak istidat hasebiyle hasıl olur. Feyzin meydana gelmesi için taşan manaya zıt olan şeylerin tümünden o mahallin boşalmış olması şarttır.

Yani bir feyiz gelecektir, feyzin geleceği yerin o mahallin daha evvel boşaltılmış olması lazımdır. İşte kendini fakr ile vasf eylemesi o yerin boşaltmış olduğunun ifadesi olmaktadır. Mutlak fakr yani tam olan fakr beşer nevinden olan kamil-i mutlak olan kimsedir. Yani fakr-ı tam kamil insana denir. 

--------------------

16. Paragraf:

İmdi Hızır, ona min-gayri-ecr ikame-i cidarı gösterdi. O buna itâb etti. Böyle olunca ona, onun min-gayri-ecr sikayesîni zikr eyledi. Zikr etmediği şeyden bunun gayrisinin irâesine mütesaddî oldu. Hattâ (S.a.v.) ikisinin emrinden, Allah Tealâ onun üzerine hikâye buyurması için, Mûsâ (a.s.)ın sükût etmesini ve i'tirâz etmemesini temenni eyledi. İmdi cenâb-ı Musa'nın muvaffak olduğu şeyin kendisinden ilim olmaksızın olduğu bununla bilindi. Zîrâ ilimden olsa idi, Allah Teâlâ'nın Mûsâ indinde kendisi için şehâdet ettiği ve tezkiye ve ta'dîl ettiği üzere Hızır üzerine bunun mislini inkâr etmezdi. Ve maahâzâ Mûsâ (a.s.) Allah Teâlâ'nın kendisine tezkiyesinden ve ittiba'ında onun üzerine şart ettiği şeyden, emrullâhı unuttuğumuz vakit, bize rahmetten nâşî gaflet etti. Ve eğer Mûsâ (a.s.), buna âlim olaydı, cenâb-ı Hızır, ona مَالَمْ تُحِطْ بِهِ خُبْرًا (Kehf, 18/68) ya'nî "Zevkan ihata etmediğin şeye" demezdi. Ya'nî ben bir ilim üzerindeyim ki sana zevk ile hâsıl olmadı. Nitekim sen bir ilim üzeresin ki ben onu bilmem, demektir. Binâenaleyh insaf etti (16).

-----------------

Hızır Musa (as) a ücretsiz olarak duvarı düzeltmeyi gösterdi o buna itiraz etti. Hızır’ın (a.s.) yaptığı şeylere eğer iç manasını bilseydi karşı gelmezdi. Musa (as) buna alim olsaydı cenab-ı Hızır ona 18/68 ayetinde;

وَكَيْفَ تَصْبِرُ عَلَى مَالَمْ تُحِطْ بِهِ خُبْرًا 

“Zevkan ihata edemediğin şeye” demezdi. Yani ben bir ilim üzerinde idim sana zevk ile hasıl olmadı. Nitekim sen bir ilim üzeresin ki ben onu bilmem demektir. Hızır (a.s.) Musa’ya (a.s.) bir ücret almaksızın duvarı doğrulttuğunu gösterdi. Musa (a.s.) onun öyle ücretsiz duvarı düzeltmesi hususunda neden bunu böyle yaptın diyerek şikayet vari bir tavır takındı. Yani “biz bu duvarı düzelttik onlar bize yiyecek vermiyorlar, biz de açız, sen bunlardan bir ücret ya da karşılığında bir yiyecek neden istemedin ki karnımızı doyururduk.“ demek istemiştir. Yani şeriat hükümlerine göre bu durumda karşılığını istemek gerekiyordu bunu neden böyle yaptın dedi Hızır’a (a.s.).

Kur’an-ı Kerim’de hikaye buyurulduğu üzere 18/77 ayetinde 

 لَوْ شِئْتَ لَتَّخَذْتَ عَلَيْهِ اَجْرًا “Eğer sen isteseydin bu ameline karşılık bir ücret alırdın” dedi Musa (a.s.). O’nun bu itirazı üzerine Hızır (a.s.) evelce sen de ücretsiz Şuayb (a.s.)ın hayvanlarını ücretsiz sulamıştın dedi. Musa (a.s.) başından geçen üç hadise vardır. Hızır (a.s.) ile mülaki olduğunda bu üç hadise aynen ama biraz sahneler değişik olarak O’na hatırlatılıyor, yaşatılıyor bu yaşandığı zaman Musa (a.s.) bunlara karşı çıkıyor. Şimdi “bana niçin itiraz ediyorsun” tarzında cevap verdi ve bu meseleyi Musa (a.s.)ın hatırına getirdi.

Cenab-ı Hızır Musa (a.s.)ı sergüzeştlerinden bunlardan başka daha birçok ahval var idi ki onları zikretmedi bu ahvalin dahi iraisine mütasaddi oldu. Velakin Musa (a.s.) makam-ı nübüvveti hasebiyle yani nebilik makamı dolayısıyla Cenab-ı Hızır ile sohbete tahammül edemedi. Cenab-ı Hızır tarafından ancak çocuğun katli, geminin delinmesi, duvarın düzeltilmesi hallerinden ibaret olmak üzere üç şey mevzu edildi. Hatta (s.a.v.) Efendimiz “Ne olaydı kardeşim Musa sabır ede idi ta ki Allahüteala bize onların haberlerinden hikaye buyura idi” diye de temennisi var idi.

Hadis-i şerifinde buyurduğu üzere Musa (a.s.)ın sükut edip itiraz etmemesini temenni eyledi. Cenab-ı Şeyh (r.a.) Ebul Abbas (Hızır (as)ın lakabı) ile mülaki olduğunda Musa bin İmran (a.s.) için doğduğu günden zaman zaman ictima’ımıza kadar üzerinden geçen ahvalden bin mesele hazırlamış idim. O onlardan üçüne sabredemedi buyurur. İlk görüşmelerinde “Ya Musa sen buna dayanamazsın dediğinde inşallah beni sabredenler den bulacaksın demişti. Ama üçten fazla işime karışırsan orada ayrılık olur demişti. İşte bunların ilki geminin delinmesi, çocuğun öldürülmesi, bir de duvarın düzeltilmesidir. 

Onlardan üçüne sabredemedi buyurmuştur. Malum olsun ki Musa (a.s.) gibi ulul azm bir nebinin sabırsızlığı ve Hızırın ilmine ıttıla edememesi yani nüfuz edememesi yüce şanına noksanlık vermez. Zira Nebi ahkam-ı zahire ve şeriatı zahirenin gereğine tabidir. Yani şeriat ahkamının gereğine tabidir. Ona gayrı olan ahvale sabır ve tahammül edemez. Tebliğe memur olan bu Zat-ı Şerif tebliğ emrinde kendilerine fütur gelmemesi için sırrı kaderden perdelidirler. Cenab-ı Hakk nebi resullere görevinin başlangıcında kader sırrını açmaz, ta ömrünün sonlarına doğru kader sırrını açar eğer kader sırrını nebi resullere açmış olsa onlar nebi rasullük görevini yerine getiremezler.

Eğer bir nebi kendi yaşadığı dış dünyasında iç dünyası tabi ki ayrıdır, yaşadığı dış dünyasında getirdiği şeriat kaidelerine ters düşen davranışta bulunsa nebi resullüğü hakkında şüphe oluşur ve kavimi inanmazdı. İşte zahirde bir hadise ne gerektiriyorsa mutlak onun takipçisi ve tatbikçisi olurlar, işte Musa (a.s.) bu gerçek üzere zahirdeki bir hukuka bakarak Hızır’ı (a.s.) yanlış yaptın diye söylemiştin ve aralarındaki görüşme de orada bitmiştir. Ama Hızır (a.s.) dahi yaptığı şeylerin izahını ortaya koyduğunda onun da haklı olduğu açık olarak ortaya çıkmıştır. 

Peki bu ne olmuştur, bizlere de Rahmet olmuştur. Her iki sistemin de yani Zahir, Batın sistemin de korunmasının mutlak gerektiği meydana çıkmıştır. Birinin tesiriyle diğer bir hükmün yerinden kaldırılamayacağı ortaya çıkmıştır.

Nebi şeriatın gereğine tabidir, onun dışında olan hallere sabır ve tahammül edemez. Tebliğe memur olan bu Zat-ı Şerife tebliğ emrinde kendilerine fütur gelmemek için kader sırrından perdelidirler. Eğer kader sırrına muttali olurlar ise yani bilirler ise nübüvvetleri cihetinden değil, nübüvvetlerinin batını olan velayetleri cihetindendir ve onların kader sırrına itilaları ya neşeti dünyavide vücud-u Hakka yoruldukları vakit, ihtiyarladıkları vakit ömürlerinin sonuna geldikleri vakit davetten uzaklaşmış oldukları vakit veyahut neşet-i uhraviyeye intikal ettikleri vakit yani ahrete intikallerinde vaki olur kader sırrı.

Böylece Musa (as) ahkam-ı risalet ile ve Hızır (as) ise ahkam-ı Velayet ile zahir olduğu için sohbetlerinin devamı mümkün olmadı. Ama Musa (a.s.) yerinde Efendimiz (s.a.v.) olsaydı ahkamları devam ederdi. Neden devam ederdi? Çünkü Efendimizin hem velayeti hem risaleti birlikte kullanıyordu. O zaman Hızır (a.s.) ile ayrı düşmez idi. Biliyordu ki Hızır (a.s.) O’nun Kudret zuhurudur. Birçok evliyanın, birçok peygamberin onun bir ismiyle zuhurda olduğunu zaten biliyoruz. Hani Mevlana Hz.lerinin muhabbetiyle zuhurda olması gibi. Kendisi yaşadığı devirde tabi çok sistemli bir hayat sürmesi gerekiyordu hiçbir yönde boşluk bırakmaması için bütün mertebeleri düzeyli yaşaması gerekiyordu. Yani aynı miktarda yaşaması gerekiyordu. 

İlk Cebrail (a.s.) geldiği zaman “İkra” oku dedi, “Ben okuma bilmiyorum” diye cevap verdi, bu ilk gelişinde çok enterasan bir hadisedir. Efendimizin (a.s.v.) veliliğinde mevcut idi bunların hepsi ama risaletine çıkmış değildi. Yani zahirine çıkmış değildi. Kur’an-ı Kerim’in tamamı kendisinde mevcut idi. Daha “Muhammedin Emin” olduğu devrelerde. Zuhura çıkmamıştı onun için “okuyamam“ dedi. Ama Cebrail (a.s.) da ilimsiz, bilgisiz bir varlık mıydı ki okuma yazma bilmeyene “Oku” diyecek kadar olmayacak bir şey söylesin. Okuma yazma bilmeyene “Oku” emri gelir mi? Elbette gelmez. Veya hiçbir şey verilmemiş olan birine al şunu oku denir mi? 

İki şey çıkıyor ortaya biri yani Cebrail (a.s.) madem okuma yazma bilmeyene neden “Oku” dedi? Madem eline bir şey vermedi neden “Oku” diyor. Cebrail’in (a.s.) böyle bir cehaleti düşünülemeyeceğine göre bunlar (a.s.v.) Efendimizde var zaten var olduğundan “Oku” diyor.

Ama daha önce farkında olmadığı şeyleri “Oku” diye anahtar veriyor. اِقْرَاْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِى خَلَقَ 96/1 “Rabbının ismiyle oku” diyor. Yani okuma işlemi “Rububiyet” mertebesi itibariyle olacak. Okunması gereken şeyler zaten Efendimizde mevcut ama ilham gelir gibi, vahy gelir gibi belirli bir sistem oluşturulmuş o sistem içerisinde bunlar zuhura çıkıyor.

Sonradan bunlar Kur’an-ı Kerim geldikçe, aşina oldukça, kendisinde yer açıldıkça tekamül ettikçe tabi ki O’nun da peygamberlik tekamülü var, nasıl insanlar çocukluktan büyüyor, gelişiyor, zikirden başlıyor yavaş yavaş gelişmeye başlıyor tekamül ediyor. Özünde var olanlar Kadir Gecesi tekamül etti “Oku “dediği zaten odur, özünde bunlar zaten vardı. Nüzul denilen bir makamdan bir makama gelmiş de değildir, var olanın açığa çıkmasıdır. Bizim ilk oluşturmaya çalıştığımız şey Ademiyet mertebesinin zuhura çıkmasıdır. Ümmet-i Muhammedi o suret itibarıyla, ümmet sadece Muhammed (s.a.v.) Efendimizdedir diğer nebi ve Rasullerinkiler ümmet değil kavimdir. Onlar tek bir meşrebtir. 

Âdem’in (a.s.) Cennet’ten yeryüzüne indirilmesi hadisesi; bir derviş olacak kimse ki ona ayrıca o lütfedilmiştir, eğer bu yola çekiliyor ise zati ihsan demektir. Cennetten yeryüzüne indiriliş hakikatini idrak etmemişse sabahlara kadar ibadet etse irfan ehli olmaz abid olur şakir olur, ayrı konu ama irfan ehli olamaz. Çünkü nefsini bilen Rabbını bilir, kendini tanımayan insan, kendini hayali beşeri bir anlamla kabul eden birinin Hakka ulaşması, ona mülaki olması mümkün değildir. Kendi nefsinden ayrıldı, uzaklaştı böylece tefekkür etmeye başlamıştı Musa (a.s.) hakkında. Her bir peygamber bir mertebeyi göstermekte, bunların tamamı da Allah’a ulaşma mertebesini meydana getirmektedir.

İşte bu hakikatleri bilir isek yani hakikatleri derken bütün peygamberan hakikatin başında anlayamayabilir ama birer mertebe olduğunu tafsil olarak bilmesek de birer mertebe olduğunu bildiğimizde, o zaman o mertebeleri idrak etmeye doğru bizde bir arzu başlıyor, araştırmacılık başlar. Ondan sonra geldiğimiz mertebe daha museviyet mertebesi, iseviyet mertebesi, işte bu nuhiyet mertebesiymiş diye bizdeki başlangıcı nereye kadar devam eder işte bunları tespit ettiğimiz de hem yolumuzu hem de bulunduğumuz yeri biliriz. 

İsm-i Zahir ile ism-i Batın yekdiğerinden ayrıdır ve hükümleri ile birbirine muhaliftir. İşte Musa (a.s.)ın Hızır (a.s.)a inkarı sebebiyle bilindi ki onun indinde muvafık olduğu şey kendisinin ilmi ile hukuku yoktur. Yani Musa’nın (a.s.) Hızır’ın (a.s.) ilmine vukufu yoktur. Hz Musa kıptiyi Allahüteala’nın emri ile katl ettiğini bilmiyor idi. Hızır (a.s.) katl-i gulam sebebiyle onu ikaz eyledi. Zira Musa (a.s.)ın hilmi ilim ve vukuf üzerine olsa idi yani vakıfiyet üzerine olsa idi Allahüteala’nın 18/65 kavliyle 

فَوَجَدَا عَبْدًا مِنْ عِبَادِنَا اٰتَيْنَاهُ رَحْمَةً مِنْ عِنْدِنَا وَعَلَّمْنَاهُ مِنْ لَدُنَّا عِلْمًا

Derken kullarımızdan bir kul buldular ki, biz ona katımızdan bir rahmet vermiş, kendisine tarafımızdan bir ilim öğretmiştik.

Hızır (as) ın bu gibi ef’ale itiraz ve inkar etmezdi. Yani kader sırrına vakıf olsa idi veya velayet hakikatini idrak etmiş olsa idi itiraz etmezdi. Hakteala Hızır (as) ı talim etmiş ve onun hakkında şehadet buyurmuş iken Musa (as) bu şehadetinden gaflet etti. 

Orada buldu kullarımızdan bir kul buldu o taşın yanında biz ona indimizden yani kendimizden Allah’ın ilminden ledün ilmi yani yanımızdaki ilimden ilim ve rahmet verdiğimiz bir kişi vardı orada onunla mülaki oldu. Demek ki kişi Hızır’ı (a.s.) bulsa da Ondan ancak bu kadar üç şey alabiliyor. Ona da itiraz ediyor. Musa (a.s.) sonunda itiraz edemedi Hızır (a.s.) haklı olduğunu ona gösterdi. İşte Hızır’ın (a.s.) karşısına gittiği zaman bir kimse sadece onun hayatını anlatmakta başka bir şey anlatmamaktadır. Hayatının seyr-i sülukunu anlatmaktadır. Başından geçenleri eğer kabul ederse ondan sonra gelecekleri talim etmeye mülaki olmuş oluyor. Eğer kabul ederse ondan sonra talimi devam ediyor. 

İşte bu şekilde ifade ettiği Hızır’ın (a.s.) yani bu ayetin hakikatini idrak etmiş olsaydı veya bu ayeti Tevrat’ta bulmuş olsaydı itiraz etmezdi. Hakteala Hızır (a.s.) a teskin ve talim etmiş ve onun hakkında hüsn-ü şehadet buyurmuş iken Musa (a.s.)ın bundan gaflet etti ve Musa (a.s.) Hızıra mülaki olduğu vakit Cenab-ı Hızır ona 18/70

 قَالَ فَاِنِ اتَّبَعْتَنِى فَلا تَسْئَلْنِى عَنْ شَىْءٍ حَتَّىۤ اُحْدِثَ لَكَ مِنْهُ ذِكْرًا 18/70-(Hızır) dedi: "Eğer bana tâbi olacaksan, bana hiçbir şeyden (niye bunu yaptın diye) soru sormayacaksın; tâ ki ben sana o işin hakikatine dair söz açıncaya kadar!" Eğer sen bana tabi olur isen ben sana haber verinceye kadar bana ondan bir şey sorma demiş idi. Yani sen benimle arkadaşlık yapmak istiyorsan benim yaptığım şeye ben sana onu izah edinceye kadar andan bir şey sorma diye belirtmişti. Musa (as) bu şartı da unuttu. Musa (as) ın bundan gaflet etmesi rahmet-i ilahiyeden vaki oldu. Bu buluşmanın sebebi neydi? Bir gün Musa (a.s.) kavmine o kadar güzel bir vaaz etmiş ki kavmi Musa’ya (a.s.) sormuşlar “Ya Musa bu zamanda senden daha üstün bir ilim sahibi var mı?” diye. Bunun üzerine Musa (a.s.) düşünceye dalmış, gerçekten var mı acaba diye. 

Bunun üzerine Rabbına niyaz ediyor, “Ya Rabbi benden daha üstün biri var mı bu alemde” dediği zaman işte bu ayet-i Kerime geliyor. Git falan yerde kendisine rahmet ve ilim verdiğimiz bir kulum var, git onu bul onunla mülaki ol buyurmuş. Hadise bilindiği gibi yanına Yuşa’yı (a.s.) da yanına alarak ayette genç diye bahsediliyor, işte onunla birlikte yola çıkıyorlar. İnsanın beşeriyetinde unutma vardır, Musa (a.s.) beşeriyetin galebesi nedeniyle kendisinde vaki olan bu unutma ve gaflet sebebiyle neye niçin yaptın diye sual olunmadığı gibi emr-i ilahiyi unutmamızdan dolayı bizlere de sual olunmaz.

Hani Bakara 286 ayetinde de geçiyor ya لا يُكَلِّفُ اللَّهُ نَفْسًا اِلا وُسْعَهَا “Ya rabbi unuttuklarımızdan dolayı bizleri sorguya çekme” gibi. 

Hızır (a.s.) ona; (Kehf, 18/68)

وَكَيْفَ تَصْبِرُ عَلَى مَالَمْ تُحِطْ بِهِ خُبْرًا 

“Sen ilminle ihata etmediğin şeye nasıl sabır edersin” demez idi. Hızır (as) ın bu kavli “Bende bir ilim vardır ki o ilim zevkle sana hasıl olmaz.” Yani sen onu anlayamazsın demektir. Senin bildiğini de ben bilmem yani şeriat ilmini nasıl ki ben bilmem ben de olan ilmi de sen bilmezsin demiştir. 

Buna 18/66 ayeti şahittir.

قَالَ لَهُ مُوسَى هَلْ اَتَّبِعُكَ عَلَى اَنْ تُعَلِّمَنِ مِمَّا عُلِّمْتَ رُشْدًا 

18/66-Musa Ona dedi: "Sende açığa çıkarılan ilimden bana öğretmen için, sana tâbi olmak isterim (bilinen ilk mürid-mürşid ilişkisi)!" Musa (a.s.)ın bu ilmi bilmemesi kendisinde bir noksanlık getirmez. Musa (a.s.)ın bilmesi gereken ilim şeriat ilmidir. 

--------------------

17. Paragraf:

Ve onun hikmet-i firakına gelince: Zîrâ Allah Teâlâ Resul hakkında: وَمَاۤ اَتَيكُمُ الرَّسُولُ فَخُذُوهُ وَمَا نَهَيكُمْ عَنْهُ فَانْتَهُوا (Haşr,59/7) ya'nî "Resûl'ün getirdiği şeyi alınız ve onun nehy ettiği şeyden müntehi olunuz!" buyurur. Binâenaleyh risâleti ve Resûl'ün kadrini bilen ulemâ-i bîllâh bu kavl indinde vâkıf oldular. Ve Hızır muhakkak bildi ki, Mûsâ (a.s.) resuldür. Binâenaleyh resule karşı hakk-ı edebi ifa için ondan sâdır olan şeye murâkıb olmasına şurû' etti. İmdi ona: اِنْ سَاَلْتُكَ عَنْ شَىْءٍ بَعْدَهَا فَلا تُصَاحِبْنِى (Kehf, 18/76) ya'nî "Eğer bundan sonra sana bir şeyden suâl edersem bana musâhib olma!" dedi. Binâenaleyh onu kendi sohbetinden nehy etti. Vaktaki ondan üçüncü vâki' oldu, Hızır ona : هَذَا فِرَاقُ بَيْنِى وَبَيْنِكَ (Kehf, 18/78) ya'nî "İşte bu, senin ve benim beynimde firaktır" dedi. Ve Mûsâ ona "Yapma!" demedi; ve sohbeti taleb etmedi. Zîrâ o, ona musâhib olmaktan nehy ile intak eden, onda olan rütbenin kadrini âlim idi. Böyle olunca Mûsâ sükût etti ve firak vâki' oldu (17).

----------------

Ya'nî Hızır (a.s.)ın Mûsâ(a.s.) dan ayrılmasının hikmetine gelince, sebebi budur ki: Allah Teâlâ hazretleri Resul hakkında وَمَاۤ اَتَيكُمُ الرَّسُولُ فَخُذُوهُ وَمَا نَهَيكُمْ عَنْهُ فَانْتَهُوا (Haşr, 59/7) buyurduğu için resulün mertebesini ve risâletin kadrini bilen ulemâ-i billah Hak Teâlâ'nın bu kavli indinde tevakkuf ettiler. Ve cenâb-ı Hızır Mûsâ (a.s.)ın resul olduğunu muhakkak bildi.

Suâl: Hak Teâlâ hazretlerinin yukarıda zikr olunan kavl-i şerifi, hâtem-i enbiyâya nâzll olan Kur'ân-ı Kerîm'in bir âyet-i münîfesidir, Halbuki Mûsâ ve Hızır (aleyhime's-selâm) zamanında Kur'ân-ı mecîd münzel değil idi. Binâenaleyh ulemâ-i billahdan olan Hz. Hızır'ın Hak Teâlâ'nın bu kavli indinde tevakkufu ne vech ile vârid olur?

Cevap: Bu hüküm resul ve risâletin icâbından olup cemî'-i rusül hakkında umumidir; ve herbir resule nâzil olan kitâbda bu ma'nâ mündemicdir. Binâenaleyh herbir nebinin ümmetine tebliğ eylediği, kavl-i Hak'tır. Ve lisân-ı arab üzere hâtem-i enbiyâ (s.a.v.) Efendimiz'e nazil olan Kur'ân-ı Kerim'de dahi bu ma'nâ, yukarıdaki arabça sözler ile teblîg buyurulmuştur.

Şu halde Kur'ân-ı Kerîm'e hâs değildir. Nitekim Kur'ân-ı Kerim'de bu hakikat قُلْ مَاكُنْتُ بِدْعًا مِنَ الرُّسُلِ (Ahkâf, 46/9) âyet-i kelimesiyle beyân buyrulmuştur, işte Mûsâ (a.s.)a teblîg buyrulan Tevrât-ı şerifte de aynı hüküm mevcûd olduğu için, Hızır (a.s.) bu kavl-i şerif indinde tevakkuf etti. Binâenaleyh Hz. Hızır resule karşı hakk-ı edebi îfâ etmek için Müsâ (a.s.)dan sâdır olan emre murâkıb olmağa şurû' etti. Ve Mûsâ (a.s.) ona "Eğer bundan sonra sana bir şey suâl edersem bana musâhib olma!" yani arkadaş olma اِنْ سَاَلْتُكَ عَنْ شَىْءٍ بَعْدَهَا فَلا تُصَاحِبْنِى (Kehf, 18/76) buyurmuş idi. Bu kavl ile Müsâ (a.s.) cenâb-ı Hızır'ı kendi sohbetinden yasak etti. Vaktaki Mûsâ (a.s.) dan üçüncü suâl vâki' oldu, cenâb-ı Hızır, Mûsâ (a.s.) gibi bir resûl-i zîşânın yasağına tabi olarak "işte bu üçüncü suâl, seninle benim aramda ayrılığa sebebdir" هَذَا فِرَاقُ بَيْنِى وَبَيْنِكَ (Kehf, 18/78) dedi. Ve Mûsâ (a.s.) dahi cenâb-ı Hızır'a "Bu işi yapma!" demedi; ve devâm-ı sohbetini taleb etmedi, Zîrâ Müsâ (a.s.) kendisinin zahir olduğu yüksek risalet rütbesinin kadrini bilir idi. Ve o öyle bir rütbe idi ki, kendisini Hızır'ın beraber sohbet etmesinden yasak ile intak eyledi. Binâenaleyh Mûsâ (a.s.) Hz. Hızır'ın bu kelâmına karşı kadr-i risâleli arif olduğu için sükût etti ve aralarında ayrılık vâki' oldu.

------------------

18. Paragraf:

İmdi sen bu iki racülün ilimde kemâline ve edeb-i ilâhînin hakkını ifâsına nazar et! Ve ona "Ben bir ilim üzereyim ki Allah Teâlâ onu bana ta'lim etti ki, sen onu bilmezsin; ve sen bir ilim üzerinesin ki, Allah Teâlâ onu sana ta'lîm eyledi ki, ben onu bilmem" demesi haysiyyetiyle Mûsâ indinde i'tirâf eylediği şey hakkında sen Hızır'ın insafına bak, Binâenaleyh bu ilam, onun ülüvv-i mertebesini bildiği ve bu mertebe Hızır için hâsıl olmadığı halde وَكَيْفَ تَصْبِرُ عَلَى مَالَمْ تُحِطْ بِهِ خُبْرًا (Kehf, 18/68) kavlinde onunla onu mecruh eylediği şey, Hızır'dan Musa'ya deva oldu. Ve bu, ibâr-ı nahl hadîsinde ümmet-i muhammediyyeden zahir oldu. Resul (a.s.) ashabına “eğer terkederseniz size zarar vermezdi” buyurdu. Ve şekk yoktur ki, muhakkak bir şeye ilim, onun cehlinden hayırlıdır. Ve işte bunun için Allah Teâlâ kendi nefsini بِكُلِّ شَىْءٍ عَلِيمٌ (Bakara, 2/29) kavliyle medh etti. İmdi muhakkak (S.a.v.) onların mesâlih-i dünyâda kendisinden daha alim olduğunu ashabına i'tirâf eyledi. Zîrâ kendisi için bunda hibret yoktur. Çünkü o ilm-i zevk ve tecrübedir. Ve Resul (a.s.) bunun ilmine iştigâl etmedi. Belki onun şuğlü ehemm içinde ehemm idi. İmdi ben seni edeb-i azîme vâkıf kıldım. Eğer nefsini onunla isti'mâl edersen müntefi' olursun (18).

---------------------

Ya'nî gerek Mûsâ (a.s.)ın ve gerek Hz. Hızır'ın ilimdeki kemâllerine ve edeb-i ilâhînin hakkını yerine getirmelerine nazar et! Mûsâ (a,s.)ın cenâb-ı Hızır ile olan münâsebetinde zahir olan ilimdeki kemâli budur ki: Mûsâ (a.s.) kendisinin zahir olduğu risâletin yüksek rütbesinin kadrini ve bu rütbe Zâhir' isminin hükümlerini iktizâ edip, ism-i Bâtın'ın mazharı olan cenâb-ı Hızır ile devâm-ı musâhabetine mâni' olduğunu bilir idi. Binâenaleyh Zahir ismi hükümlerinin ism-i Bâtın ismi hükümlerine ayrılıklarından nâşî, edeb-i ilâhînin hakkına riâyeten sohbet-i Hızır'ı terk etti. 

Yani bu terk ediş nefsinden değil ilahi edebe riayetti. Ve Hz. Hızır'ın ilimdeki kemâli de budur ki: Cenâb-ı Hızır, resul olan Mûsâ (a.s.)ın rütbesini ve risâletin kadrini ve resulün getirdiği şeyi alıp nehy ettiği şeyden ictinâb lâzım geldiğini bilir idi.

Binâenaleyh Mûsâ (a.s.) ona "Eğer bundan sonra sana bir şeyden sorarsam bana musâhib olma!" اِنْ سَاَلْتُكَ عَنْ شَىْءٍ بَعْدَهَا فَلا تُصَاحِبْنِى (Kehf. 18/76) dediği için, cenâb-ı Hızır mahzâ bir resûl-i zîşânın emrine tebean, üçüncü suâlden sonra هَذَا فِرَاقُ بَيْنِى وَبَيْنِكَ (Kehf,18/78) deyip ondan ayrıldı. Ve edeb-i risâletin hakkına riâyet etti. Ve cenâb-ı Hızır'ın insafına nazar et ki, kendisinde Mûsâ (a.s.)ın bilmediği ve Mûsâ (a.s.)da da kendisinin bilmediği ilim mevcüd olduğunu i'tirâf eyledi. Her ikisi de ilmin sadece kendi bildikleri olmadığını idrak ettiler. 

İmdi cenâb-ı Hızır'ın Mûsâ (a.s.)a karşı vâki' olan bu i'tirafi hîn-i mülakatta yani mülakat zamanında "Sen zevkan ihata etmediğin şeye nasıl sabr edersin?" وَكَيْفَ تَصْبِرُ عَلَى مَالَمْ تُحِطْ بِهِ خُبْرًا (Kehf, 18/68) demesine karşı bir tarziye oldu yani bir rızalanma oldu.

Zira cenâb-ı Hızır bu sözüyle Mûsâ (a.s.)ı yaralamış idi. Bu i'tirâfı onun yarasına ilaç oldu. Ve bu tefâzul nisbeti hurma ağacının aşılanması hakkındaki hadîs-i şerifte ümmet-i muhammediyyede zahir oldu. Şöyle ki, (S.a.v, ) Efendimiz bir sene ashâb-ı kiramın hurma ağaçlarını aşılamakla meşgul olduklarını müşahede buyurdukda: Ya'nî "Eğer terk ederseniz size zarar vermezdi" buyurdu. Yani aşılamayı terk etseydiniz yine hurmalar olurdu buyurmuş Efendimiz.

 Bunun üzerine ashâb-ı kiram telkihi terk ettiler. Yani bu aşılama işini terk ettiler. O sene hurma az oldu. (S.a.v.) Efendimiz ashâb-ı kirâmına "Dünyânızın işlerini siz daha iyi bilirsiniz" buyurdu. İşte bu tefâzul nisbeti idi. Yani Efendimizden dünya işlerini sahabesinin daha iyi bilmesi idi. Ve (S.a.v.) Efendimiz ashâb-ı kirâmına karşı bu tefâzulu ve onların mesâlih-i dünyâya daha âlim olduklarını i'tirâf eyledi. Halbuki bir şeyin ilmi onun cehlinden hayırlı olduğuna şüphe yoktur. Bunun için Allah Teâlâ hazretleri kendi nefsini بِكُلِّ شَىْءٍ عَلِيمٌ (Bakara, 2/29) ya'nî "Her şeyi bilicidir" kavliyle medh etti. Ve ashâb-ı kiramın mesâlih-i dünyâda risâlet-penâh Efendimiz'den daha âlim olmaları, (S.a.v) Efendimiz için dünyâ işlerinde tecrübe ile bilmemesindendir hibret, Ve dünyâ işlerinin iİlmi zevk ve tecrübe ile hâsıl olacağı aşikardır. 

Halbuki (S.a.v.) Efendimiz, cüz'yye emirleri olan dünyeviye emirlerine kalb-i şerîfiyle meşgul olmadı. Belki onun iştigâli çok mühim içinde çok mühim olan umûr-i külllyyeye, ya'nî ilm-i nübüvvet ve risâlete idi. İşte ben sana bu tefâzul-l nisbîye müstenid olan insaf kaidesini îzâl etmekle seni edeb-i azîme vâkıf kıldım. Eğer muhitinle olan münâsebetinde nefsini bu edeb ile kullanacak olursan onunla müntefi' olursun.

--------------------

19. Paragraf:

Ve onun فَوَهَبَ لِى رَبِّى حُكْمًا (Şuarâ. 26/21) kavli hilâfeti murâd eder: ve وَجَعَلنَىِ مِنَ الْمُرْسَلِينَ (Şuarâ, 26/21) risâleti murâd eder. İmdi herbir resul halîfe değildir. Binâenaleyh halîfe seyf ve azl ve vilâyet sahibidir. Halbuki resul böyle değildir. Ancak onun üzerine irsal olunduğu şeyin iblâğı lâzımdır. Eğer onun üzerine mukâtele eder ve onu seyf ile himaye ederse o, halîfe ve resuldür. Nitekim herbir nebî resul değildir. Kezâlik her resul halife değildir. Ya'nî ona mülk ve onda tahakküm verilmedi (19).

---------------------

Mûsâ (a.s.) "Rabbim bana hüküm bahş eyledi" فَوَهَبَ لِى رَبِّى حُكْمًا (Şuarâ, 26/21) kavliyle Cenâb-ı Hak'tan kendisine hilâfet ihsanını murâd eder; Rabbım bana hüküm bahşetti yani “Hakim” isminin zuhurunu bende teccelli ettirdi demek istiyor. ve "Beni mürselînden kıldı." وَجَعَلنَىِ مِنَ الْمُرْسَلِينَ (Şuarâ, 26/21) kavliyle de kendisine risâlet verildiğini murâd eder. İmdi her "halîfe" resul ise de, her "resul" halîfe değildir. Zîrâ "halîfe" kılıç sahibidir; ve azl ve vilâyet sahibidir. Halbuki resul olan zât ancak kendisine münzel olan ahkâm-ı ilâhiyyeyi ibadullaha teblîg ile kâimdir, görevlidir.

 Eğer resul olan zât, ahkâm-ı ilâhiyyeyi mukâtele ile kabul ettirir ve kendisine tâbi' olan mü'minleri kılıç ile himaye eylerse, hem halîfe hem de resuldür. Bu surette hilâfet, risâlet üzerine zâid bir rütbe olmuş olur. Yani fazladan ilave rütbe olmuş olur. Nitekim her nebî resul değildir. Zîrâ nebî kendisinden evvel gelen resulün getirdiği hükümleri te'yîd ve teblîğa me'mûr olduğu halde resul, ahkâm-ı müstakille ile gelen zâttır. İşte bunun gibi her resul dahi halîfe değildir. Ya'nî resul olan zâta mülk ve mülkte tahakküm i'tâ olunmadı.

 Binâenaleyh Mûsâ (a.s.) (Şuarâ, 26/21) kavliyle risâlet ve "hilâfet" cami' olduğunu tasrîh buyurmuştur. Halbuki bu rütbeler cenâb-ı Hızır'a i’tâ olunmadı. Hızır’a verilmedi. Şu anlaşılıyor ki günümüzde velayet var, velayetin dışa dönük risalet hükmü gelmiş değildir daha, yani İslam’ın oluşumu batını yönde yürümektedir, hiç halifesi yoktur, hilafet sadece batında vardır, işte ne zaman mehdi (a.s.) gelecek o zaman hilafet kılıçla yani hem rasul hem de halife hem de veli aynı zamanda. İşte o zaman İslamiyet kılıç ile kendini koruma ve eskilerden kurtulma haline gelecektir. Şu anda velilik hilafeti devam ediyor, ama şu anda risalet hilafeti yok işte halife Mehdi (a.s.) ile zuhura çıkacak. 

Peygamberimize velayetinden risaletine geçmesi ile yani kendisine nübüvvet risalet verilmesiyle bütün peygamberler zahirde savaştılar gerçi bu kısım kısım bir savaştı ama umumi manada böyle bir hilafet ortada olduğundan mahalli bu hilafetler kalıyor mahalli kılıç kalıyor, işte bu da Cenab-ı Hakkın “Hadi” esmasının ikinci defa ortaya çıkmasıyla mümkün olacaktır. İlk gelen “Hadi (a.s.v.) Efendimiz de kemaliyle zuhuru ve o devrede onun devresinde sadece birey olarak değil çevreden de o “Hadi” isminin zuhur etmesi gereklidir. 

İşte bir bakıma risalet budur, habercilik budur, yani kendisinde zuhura gelmiş olan risaletin çevreden de tasdik edilebilmesi için çevredeki varlıkların da içinde risaletin yani “Hadi” esmasının zuhura çıkması gereklidir. Sadece üç beş kişide “Hadi” isminin zuhura çıkmasıyla bu iş mutlak değil, o mahalli olmuş oluyor, Efendimiz geldiği zaman çevrede “Hadi esması zuhura geldi, çevredeki mutlak hadinin tasdikiyle ortaya geldi, işte ahir zamanda dediğimiz Mehdi’nin (a.s.) ortaya çıkması da bu sistem içerisindedir. Hz. Rasulullahın neslinden gelecektir onda geniş manada külli manada ve çevrede de o devrede onu kabul edecek gönüllerin “Hadi” ismiyle zuhura çıkması gerekiyor. 

Aynı esma olduğu için birbirleri ile kucaklaşacaklar veya intibak halinde olacaklardır. İşte bu risalet, rasullük yani savaşma olacak yani o mübarekte hem velayeti var zaten velayet olmasa olmuyor, hem de risaleti vardır ayrıca hidayeti de vardır. İşte İsa (a.s.) ile de birleşecek deniliyor ya bir tarafı bunun batıdan isevi meşrep yani mertebe-i iseviye tasdikçileri yani diğer gönüllerde de İseviyet yani Ruh-ul Kudsün faaliyete geçmesi genel anlamda gerçek anlamda, diğer taraftan da ruh-u Muhammediyenin yahut Ruh-u Azam’ın “Hadi” ismiyle zuhura çıkması o “Hadi” esmasının yeryüzünde diğer esmalardan fazla tahakkuku olması demektir. 

Ama bu tabi kolay kabul edilecek şey değildir, diğer esma-i ilahiye de zuhur etmekte, bakın şöyle bir hadise vardır, zaman dediğimiz kaza ve kader hükmünde bir süreç vardır, bu süreç içerisinde insanlık nasıl kemale doğru yaşantılarında kemale doğru gitmesi, esma-i ilahiyenin dahi kemale gitmesi demek oluyor. Nemrutların veya Firavunların zamanındaki nefs-i emarenin gücü ne kadardı, bugün nefs-i emarenin yaşantısı aldığı zevk ne kadar, bugünkü nefs-i emmare yanında firavununki hiç kalır. Bugünkü daha büyük saltanattadır. İşte esma-i ilahiye de kemalat arz etmekte her devirde. 

Mesela “Hadi” isminin kemalatı, Âdem babamızdaki kemalatı bir başka türlüdür, Şit’de (a.s.) bir başka türlü, İbrahim (a.s.) bir başka türlü, işte nihayet Rasul (s.a.v.) Efendimizde tam mutlak bir hidayet sahibi olmasıdır kemalatın zuhurda olması ama ondan sonra tekrar bu hidayet hakikatini yavaş yavaş zahirde gerilmesi ama batında devamlı sürdürmesi, velayeti yönünde sürdürmesi, risaleti yönüyle gerilemesi neden islamiyeti gerçek manasıyla anlamadığımız için burayı çalışmadığımız için nefsimize uydurmaya çalıştığımız için biraz gerilemesi… İseviler ne yaptılar, dinlerini tamamen nefsani bir sistem içinde oluşturdular. İbadet yok bir şey yok din dedikleri şey kendi ürettikleri nefislerine göre oldu. 

Ama İslam’ın içerisinde İseviyetin hakikati olduğundan biz İseviyeti hakikati üzerinden gitmeye çalışıyoruz. Ama kendileri nefslerinden, hayallerinden ürettikleri üzeredirler. Ayrıca her mezhepleri de ayrı kanaattedirler. İşte İsa (a.s.) geldiği zaman kendi hakikatiyle gelecek, Muhammedi meşreb üzere kendisini de aşmış olarak gelecek, bunlar genel bilgi olarak bilmemiz gerekiyor bu genel bilgilerin bizi ilgilendiren yönü nedir, biz buradan fayda edinelim.

Musa (a.s.) Rabbım bana hüküm bahşeyledi diyor, yani hakkı, batılı ayırıcı ve meselelere hikmetle bakma yolu bildirdi, 26/21 ayetti kavliyle فَوَهَبَ لِى رَبِّى حُكْمًا Cenab-ı Hakk hilafet ihsanını murad eder, ve beni mürselinden kıldı der. وَجَعَلنَىِ مِنَ الْمُرْسَلِينَ yani hem kendisi halifedir, yani yeryüzünün halifesi insan da yeryüzünün halifesi ama halifenin birisi kılıç ile yani hüküm ile halife batında veli ile halife. Kendisine risalet verildiği murad eder imdi, her halife rasul ise de yani halife olmak için risalet gereklidir, yani peygamberlik gereklidir, her rasul halife değildir. Yani her rasul ismi ile belirtilen peygamberlerin hepsi halife değildir, çünkü sadece ilim verilmiştir savaşa girmemişlerdir. Mesela Süleyman (a.s.) hem halifedir, halife yeryüzünde hükümdar manasınadır hem hükümdar hem de peygamber, rasuldür hem de velidir batıni yönden. Davud (a.s.) da öyledir, ama birçok peygamberler savaş etmemişlerdir. 

İşte halife kılıç sahibidir, hükmünü kılıç olmadan geçirmek mümkün değildir. Siz istediğiniz kadar anayasa deyin, insan hakları deyin, kılıç olmadı mı geçerli olmaz. Ama bütün insanlar hak adalet sahibi olsalar da muti olsalar, o zaman hüküm sadece hüküm geçerlidir, haklı ile haksızı ayırmak için kılıç gerekmektedir. Yalnız kılıcı hikmetle kullanmak gerekiyor, haklının yanında kullanmak gerekiyor. Rasul olan zat ancak kendisine indirilen ahkam-ı ilahiyeyi ibadullaha tebliğ ile kaimdir. Yani Allah’ın kullarına belirtmekle kaimdir. Eğer rasul ahkam-ı ilahiyeyi kavga ile kabul ettirir, kendisine tabi olan mü’minleri kılıç ile himaye etmişse hem halife hem de rasuldür. 

Bu surette hilafet risalet üzerine fazla bir rütbe olmuş olur. Hilafet daha üstündür ama risalet olmayınca da gene olmuyor illa risalet olacak onun üzerine bir mertebe olarak da hilafet olacaktır. Nitekim her nebi rasul değildir. Her peygamber de rasul değildir. Neden, çünkü kitabı yoktur. Nebi kendisinden evvel gelen rasulün getirdiği ahkamı teyid ve tebliğe memur olduğu halde rasul ahkam-ı müstakile ile gelen zattır. İşte vahy de budur zaten, bunun dışında gelenlerin hepsi ilhamdır. 

Nebe bilindiği gibi haber demektir, rasul ulaştırmak demektir, irsal demektir, haberci demektir, onun özelliği adrese işi götürmektir, bakın risaletin hükmü buradadır, nebi genele olarak, bir gazete düşünelim genele yayın ediliyor, ama aynı gazetenin bir de aboneleri vardır, götürülüyor, adresine teslim ediliyor, işte tam adresine gönderiyorlar, işte risalet ve tarikat budur. Yani rasul adrese teslimdir. Hani “irsaliye” diye taşınan bir malın kağıdı geliyor ya işte o irsaliye bir zarfın içinde o taşınan malın içinde ne varsa yazılıdır o irsaliye olmadan o malı adres belirtmeden alamıyorsunuz veya adresinize geliyor özel oluyor işte risalet budur, nebi genele yayılmış oluyor, rasul de özel adrese gönderiliyor. Rasul ahkam-ı müstakile ile gelen zattır.

İşte bunun gibi her rasul dahi halife değildir. Yani kendisine kitap verilmiş olabilir ama halife yani kılıç kullanması istenmemiştir, sadece risaletini tebliğ eder. Yani rasul olan zata mülk ve mülkte tahakküm ita olunmadı. Yani mülk verilmedi ve mülkün de mutlaka şöyle böyle yapacaksın diye böyle bir görev verilmedi. Yani Musa (as) فَوَهَبَ لِى رَبِّى حُكْمًا وَجَعَلنَىِ مِنَ الْمُرْسَلِينَ 26/21 kavliyle risalet ve hilafeti cami olduğu tasrih buyurmuştur. Yani Musa’da (a.s.) hem risalet hem de hilafet olduğu belirtilmiştir. Halbuki bu rütbeler Hızır’a (a.s.) i’ta olunmadı. O’nun sadece velayeti vardı, risalet ve hilafeti yoktu. Risalet ve hilafet daha geniş kapsamlı olmaktadır.

--------------------

20. Paragraf:

Ve Fir'avn'ın mâhiyyet-i ilâhiyyeden suâlinin hikmetine gelince: An-cehlin vâki' olmadı; belki imtihandan dolayı oldu. Tâ ki Rabb'inden da'vâ-yı risâletiyle beraber onun cevâbını göre. Ve Fir'avn ilimde rütbe-i mürselîni bilir idi, tâ ki onun cevabiyle da'vâsının sıdkına istidlal eyleye. Ve hâzırın celinden / suâl-i iham ile suâl eyledi. Tâ ki o kendi nefsinde muttali olduğu şeye, onların şuuru olmadığı haysiyyetle, suâlinde onlara ta'rîf eyleye. İmdi hakikat-i emri bilen ulemânın cevâbıyla cevap vermediğini izhâr etti. İmdi onların kusûr-ı fehimlerinden dolayı hâzırın indinde Fir'avn'ın Mûsâ' dan a'lem olduğu zahir oldu. Ve işte bunun için vaktaki ona cevapta lâyık olan şeyi söyledi, halbuki o zahirde kendisinden suâl olunan şeye cevap değildir; ve mu­hakkak Fir'avn, o bunun gayrisi ile cevap vermez ol­duğunu bildi. Binâenaleyh ashabına dedi: "Size gön­derilen resulünüz elbette mecnûndur." قَالَ اِنَّ رَسُولَكُمُ الَّذِۤى اُرْسِلَ اِلَيْكُمْ لَمَجْنُونٌ (Şuarâ, 26/27), Ya'nî benim kendisinden suâl ettiğim şeyin ilmi ondan mesturdur. Zîrâ o şeyin ma'lûm olması asla tasavvur olunmaz (20).

---------------------

Musa (a.s.) firavunun bulunduğu yere geldiği zaman yani birleştikleri zaman firavun ona bir sual soruyor, o da Zat’ından sual soruyor, sıfatlarıyla cevap veriyor. Onu anlatmak istiyor, burası biraz karışık mevzu ama inşeallah idrak ederiz. Onun farkında ama etrafındakiler bunun farkında olmadığından Musa’yı (as) küçük düşürmeye çalışıyor bu sorduğu sual ile. Musa (a.s.) O’nun kucağında büyüdü, 

Ma'lûm olsun ki, Fir'avn hikmet-i hükümete vâkıf zekî ve fatîn anlayışlı bir hükümdar İdi. Onun dirayet ve zekâsı koca bir kavim üzerinde da'vâ-yı rubübiyyetle beraber senelerce müstebiddâne bir surette icrâ-yı hükümete muvaffak olmasıyla sabittir. Binâenaleyh onun Müsâ (a.s.)a mâhiyyet-i ilâhiyyeden suâl etmesi cehlinden değil, belki Mûsâ (a.s.)ı imtihan etmek maksadıyla vâki' idi. Zîrâ Fir'avn, Rabb'i canibinden risâletle gönderildiğini da'vâ eden Mûsâ (a.s.)ın nasıl cevap vereceğini görmek ve âlemde mürselîn rütbesini bildiği cihetle, yani risalet yönünü bildiği cihetle vereceği cevap ile Mûsâ (a.s.)ın da'vâsının sıdkına istidlal eylemek için, yani delil vermek için mâhiyyet-i ilâhiyyeden suâl etti, İlahi yönden sual etti. Ve bu suâlini vüzerâ filozoflarından bir takım kimselerin huzurunda îrâd eyledi. Ve Kur'ân-ı Kerîm'de zikrolunduğu üzere onun suâli وَمَا رَبُّ الْعَالَمِينَ (Şuarâ, 26/23) tarzında idi.

 Ya'nî "Rabbü'l-âleminin mâhiyyeti ve hakikati nedir?" dedi. Musa (a.s.) onu rabbına davet etti ya o da senin rabbın nedir dedi O’na. Mahiyetini sordu. Halbuki Fir'avn'ın ma'lûmu idi ki, rusül (aleyhimü's-selâm)a mâhiyyet-i ilâhiyyeden suâl olunduğu vakit, onlar mâhiyyet-i Hak'tan ve hakîkat-i ahadiyyeden cevap vermezler; belki Hakk'ın izâfâtıyla, izafiyet yönüyle ya'nî sıfat ve esmâsıyla cevap verirler. Ve filozoflar ilim ehli hakimler ise mantıkla iştigâl ettikleri, beşeriyet mantığıyla iştigal ettikleri ve mantık kâidesince bir şeyin hakikatini ta'rîf, "cins" ve "fasıl" ile olacağı cihetle, bir şeyin mâhiyyetinden suâl olunduğu vakit, mutlaka "cins" ve "fasıl"dan mürekkeb olan bir mâhiyyetten bahs olunmak lâzım idi. Suretlendirmekle anlatmak lazım idi.

Zîrâ kâide-i mantıkıyyece her mâhiyyet iki cüz'den terekküb eder, iki oluşumdan meydana gelir. Buna "cüz'-i müşterek" ve "tamâm-ı müşterek" derler. Ve biri dahi o mâhiyyete nisbeten müsâvî ve cüz'-i evvele nisbeten çok gizli olup, o mâhiyyeti sâirlerinden tefrik ve müstakıllen bir mâhiyyet kılar. "Eamm-i müşterek" olan yani umumi müşterek olan cüz'-i evvele "cins" ve cinsten ehass ve mâhiyyete müsâvî olan cüz'-i saniye "fasl" ve bu iki cüz'den bi't-terettüb yani bunlarla birlikte husule gelen mâhiyyete "nevi"' ismi verilir. 

Ve ancak fasılların cinslere inzımâmiyle müstakil mâhiyyât-ı nev'iyye hâsıl olur. Meselâ İnsan, bir mâhiyyet-i nev'iyye olup "hayvan" ile "konuşan" cüz'lerinden mürekkebdir. "Hayvan" insana nisbeten daha umumi cüz' olup insan ve sâir hayvanlara şâmil ve "tamâm-ı müşterek" olan "cins"dir. "Konuşan" dahi insana nisbetle cüz'-i müsâvî olup, nev'-i insânı sâir envâ'ından fasl ve temyiz eden "fasl"ıdır. Kezâlik "At kişneyen hayvandır" ve "Eşek anıran hayvandır" denildikde, "at" ve "eşek" birer mâhiyyet-i nev'iyye olup fasıllarının, cüz'-i müşterek olan hayvan cinsine inzımâmiyle tahassul etmişlerdir, yani birlikte meydana gelmişlerdir.

Ve hakeza ilimler ve fûnünda zikr olunan mesâil ve aksamının mevzuatı birer nevi' olup fasıllarıyla tefrik olunmuşlardır. Yani kitap diyelim bunlar öz itibariyle kitaptır ama ne kitabı şu kitabı bu kitabı, kendi özellikleri ile ayrılmışlardır. İşte yukarıda hımar dediği kişneme dediği at da hayvan, eşek de hayvan ama özellikleri itibariyle kabiliyetleri değişiktir. Yani akıl bunlara müstenid olarak karar verir. İmdi Fir'avn, Hak için mâhiyyet ve hakikat olmakla beraber, o mâhiyyetin "cins" ile "fasıl"dan mürekkeb olmadığına vâkıf idi. Allah’ın herhangi bir cins bir fasıl yani herhangi bir bölüm parçalanma gibi bir şey olmadığını bilirdi, buna vakıf idi. 

Ve huzzâra yani orada hazır olanlara bu hakikati ta'rif için suâlinde buna vehim eyledi. Yani onları buna hazırladı. Mahiyetini bu düşünceye hazırladı. Velâkin hâzır olan hükemâ ve ukalâ, (aklına güvenen) yani hakimler ve akıl sahipleri Fir'avn'ın muttali' olduğu bu hakikate vâkıf değil idiler. Yani Firavunun etrafındakiler bu hakikati bilmiyorlardı. Onlar mâhiyyet-i Hakk'ın ancak "cins" ile "fasıl"dan terekküb edeceğine kani' olduklarından, Fir'avn'ın suâline, Mûsâ (a,s.) tarafından bu yolda cevap verileceğine muntazır oldular, yani böyle beklediler Musa’nın (a.s.) cevabını. Yani Cenab-ı Hakk hakkında verdiği cevap cins ve fasıl itibariyle idi. 

Mûsâ (a.s.) ise onların bu zannını zuhur veçhile cevap vermeyip, hakîkat-i emri bilen ulemânın cevabiyle, ya'ni رَبُّ السَّمَوَاتِ وَالاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا (Şuarâ.26/24) kavliyle, Hakk'ın izâfâtıyla cevap verdiğini gördüklerinde, Fir'avn onların bu cehillerinden bi'l-istifâde, mahzâ kendi mansıb-ı riyasetinin bakâsı için yani riyasetinin devamı için: "Bakınız, ben ne sordum, Mûsâ bana ne cevap verdi?" قَالَ لِمَنْ حَوْلَهُۤ اَلا تَسْتَمِعُونَ (Bkz. Şuarâ. 26/25) dedi. Ve bu takdirce hükemâ-i haziranın yani hazır olan ilim ehlinin kusûr-i fehimlerinden nâşî, yani fehimlerinin kısırlığından naşi meydana gelen onların indinde Fir'avn'ın Mûsâ (a.s.)dan daha âlim olduğu zahir oldu.

Bu hal filozofların noksan olan fehimlerine nisbeten böyle idi. Yoksa hakikatte böyle değil idi. Ve Fir'avn indinde, bu cevap ile Mûsâ (a.s.)ı sıdk-ı da'vâsı bi'd-delâle sabit oldu. Musa (as) ın davası delil ile sabit oldu. Velâkin hubb-i riyaset sâikasıyla riyaset muhabbeti dolayısıyla onu izhâr edemedi, ortaya koyamadı. Belki huzzârın hamâkatlerinden, hamlıklarından bi'l-istifâde istifade ederek tarîk-ı tezvire, yalancılık yoluna saptı. Mûsâ (a.s.) zahirde kendisinden suâl olunan şeye cevap vermemekle beraber, Fir'avn'ın suâline karşı lâyık olan kelâmı söyledi.

Ya'nî rubûbiyyet-i mutlakayı Hakk'a izafe eyledi. Ve Fir'avn Mûsâ (a.s.)ın bu kelâmın gayrisi ile cevap vermez olduğunu bildiği halde, ashabına hitaben: "Size gönderilen resulünüz elbette mecnûndur" قَالَ اِنَّ رَسُولَكُمُ الَّذِۤى اُرْسِلَ اِلَيْكُمْ لَمَجْنُونٌ (Şuarâ, 26/27), ya'nî benim kendisinden suâl ettiğim şeyin ilmi ondan "gizlenmiş" dir. Yani bu ilim onda tasavvur edilemez, bilemez dedi. Zîrâ o şeyin ma'lûm olması asla mutasavver değildir, dedi. Zîrâ mâhiyyet-i ilâhiyyeyi ve hakîkat-i Hakk'ı, Hak'tan gayri kimse bilmez.

İmdi Fir'avn'ın kelâmında iki vecih vardır: Birisi, Fir'avn huzzâra kendisini Mûsâ (a.s.)dan daha âlim göstermek için: "Ey huzzâr, bakınız ben ona mâhiyyet-i Hak'tan suâl ettim; o kavâid-i mantıkıyyeye vâkıf olmadığı için, mâhiyyetin "cins" ile "fasıl"dan terekküb ettiğini yani meydana geldiğini bilmedi. Mâhiyyetin izâfâtiyle cevap verdi. Benim suâlimi anlayamadı" demek idi. İkincisi, huzzâra karşı sûret-i zahirede Mûsâ (a.s.)ın nübüvvetini inkâren ve sûret-i bâtınede Mûsâ (a.s.)ın cevâbı, resule lâyık bir cevap olduğunu tasdîkan ve onun risâletlne şehâdeten: "Benim suâl ettiğim şeyin ilmi ondan mesturdur, perdelidir.

Zîrâ hakîkat-ı Hak, Hak'tan gayri kimsenin ma'lûmu değildir. Binâenaleyh resul risâleti hininde, zamanında hakâyık-ı eşyadan ve esrâr-ı kaza ve kaderden muhtecibdir, perdelidir. Onun vazifesi zât-ı mutlakaya da'vet değil, sıfât-ı ilâhiyyeye da'vettir. Ve zâttan suâl olunduğu vakit izafet ile cevap verir" demek idi. Yani iki türlü cevabını yorumunu yapmış birisi yanlış yolda birisi gerçeği olarak.

---------------------

21. Paragraf:

İmdi bu suâl sahihdir. Zîrâ muhakkak mâhiyyetten suâl, matlûbun hakikatinden suâldir. Ve Hakk'ın kendi nefsinde bir hakikat üzere olması lâ-büddür. Ve amma şunlar ki hadlerini, cins ve fasıldan mürekkeb kıldılar, bu kendisinde iştirak vâki' olan her bir şeyde vardır; ve kendisi için cins olmayan kimsenin kendi nefsinde onun gayri için olmayan bir hakikat üzere olmaması lâzım gelmez. Böyle olunca suâl, ehl-i Hak ve ilm-i sahih ve akl-ı selim mezhebi üzere sahîhdir. Ve ondan cevap, ancak Mûsâ (a.s.)ın cevap verdiği şeyle olur (21).

---------------------

Ya'nî Fir'avn'ın mâhiyyet-i ilâhiyyeden suâl etmesi sahihdir. Zîrâ sâil bir şeyin hakikatinden ve mâhiyyetinden suâl ederse, kendi isteğinin hakikatinden suâl etmiş olur. Ve bir kişinin kendi isteği olan şeyin hakikatinden suâl etmesi ise sahihdir. Hz. Şeyh-i Ekber (r.a)in burada mâhiyyet-i Hak'tan suâlin sahîh olduğunu beyân buyurması, filozofların zihnen girdiği yolu ibtâl içindir. Zira ehl-i mantık indinde "mâhiyyet" yukarıda îzâh olunduğu üzere "cins" ile "fasıl"dan mürekkebdir. Onlar derler ki: "Mâhiyyet-i Hak cins ile fasıldan mürekkeb olmadığı cihetle Fir'avn'ın وَمَا رَبُّ الْعَالَمِينَ (Şuarâ, 26/23) kavlinde "mâ" ile mâhiyyet-i Hak'tan suâli bâtıldır, sahih değildir". Halbuki Hak Teâlâ hazretleri kendi nefsinde ve zâtında bir hakikat üzeredir. Eğer böyle olmasa onun için bir hakikat olmamak lâzım gelir; bu ise bâtıldır. Ve mademki kendi nefsinde Hakk'ın bir hakikat mevcuttur ve sâilin matlûbu da Hakk'ı anlamaktır; binâenaleyh onun suâli, matlûbu olan Hakk'ın hakikatinden suâldir. Bu ise sahihdir. Fakat hakîkat-i Hak'tan cevap vermek doğru değildir. Yani bir kişi Hakkın hakikatinden sorabilir, talebi bu olabilir, hakikat-i Haktan cevap vermek doğru değildir. Zîrâ onun kendi nefsinde olan hakikati, kendisinden gayrisinin idrâki mümkün değildir. 

 Ve amma şunlar ki hudûd-i eşyayı "cins" ile fasıldan mürekkeb kıldılar, kendisinde cinsiyetten iştirak vâki' olan her şeyde hududun vasfı vardır; binâenaleyh eğer böyle bir hadd ile mahdud olan şeyin mâhiyyetinden suâl olunursa, bu kimselerin mezheb ve kaidelerine göre, o şeyin mâhiyyeti olan "hadd" ile cevap vermek münâsib olur. Ve kendisi için cins olmayan zât-ı Hakk'ın kendi nefsinde, kendisinin gayri için mevcûd olmayan bir hakikat üzere olmaması lâzım gelmez. 

Belki onun da kendi zâtında bir hakikati vardır. Böyle olunca ehl-i Hak mezhebi ve ilm-i sahîh ve akl-i selîm muktezâsı üzere bu zâtın hakikatinden suâl sahîh olur. Ve belki böyle bir suâle karşı kendisi için "cins" olmayan o zâtın hakikatinden cevap verilmeyip, ancak Mûsâ (a.s.)ın verdiği cevap ile o hakikatin niseb ve izâfâtından bahs ile cevap verilir.

-------------------

22. Paragraf:

Ve bunda bir sırr-ı kebîr vardır. Zîrâ o, "hadd-i zatî" den suâl eden kimseye "fiil" ile cevap verdi. Binâen­aleyh hadd-i zatîyi, suver-i âlemden onunla zahir olduğu şeye veyahut suver-i âlemden kendisinde zahir olan şeye izafetinin aynı kıldı. İmdi keennehu onun وَمَا رَبُّ الْعَالَمِينَ Şuarâ, 26/23) kavlinin cevâbında ona "Eğer siz ehl-i îkân iseniz, semâdan ibaret olan ulüvvden ve arzdan ibaret olan süflden alemlerin suretleri kendisinde zahir olandır, yahut onlarla zahir olandır' dedi (22)

------------------

Ya'nî Fir'avn'ın mâhiyyet-i ilâhiyyeden vâki' olan suâline karşı, Mûsâ (a.s.)ın hakîkat-i ilâhiyyeye bağlı olan rubûbiyyet-i mutlaka ile cevap vermesinde büyük bir sır vardır. Zîrâ Mûsâ (a.s.) "hadd-i zâtiden suâl eden, ya'nî "Hakîkat-i ilâhiyyeyi ta'rîf eyle!" diyen Fir'avn'a, Hakk'ın "fiil"i olan rubûbiyyetle cevap verdi. Ve zât-ı Hakk'ın ta'rîfini, Rabb'in suver-i âlemden zahir olduğu şeye izafetinin aynı kıldı. Veyahut Rabb'in vücûdunda suver-i âlemden zahir olan şeye onun izafetinin aynı kıldı. Ve cemî'-i rububiyyât-ı cüz'iyyeyi cami' olan rubûbiyyet-i mutlakayı Hakk'a izafet suretiyle ta'rîf etti. Binâenaleyh onun âlemdeki suretlerde zahir olduğu rubûbiyyet-i mutlaka ile tavsifi, hakîkat-ı Hakk'ı ta'rîfin aynı oldu. Zîrâ suver-i ulviyye ve süfliyyede esmâ bakımından zahir olan vücûd-i Hak'tır. Ve bu suverin tümü vücûd-ı vâhid-i hakîkî-i Hak'tan ikamet mekanı kılınmıştır.

 Şu halde Fir'avn'ın "Rabbü'l-âlemin ne şeydir?" وَمَا رَبُّ الْعَالَمِينَ (Şuarâ. 26/23) kavlinin cevâbında, Mûsâ (a.s.) "cins" ile "fasıl"dan mûrekkeb olan mâhiyyetten bahs etmeyip, sanki Fir'avn'a dedi ki: "Eğer siz Hakk'ı âlemdeki suretlerde ve kendi nefsinizde müşahede edip, O'ndan gayri vücûd-ı hakîkî sahibi olmadığına bilinen olmuş taifeden iseniz, Rabbü'l-âlemîn, âlemlerin ulviye suretleri ve süfliyyesi kendisine zahir olan veyahut kendisi bu suretler ile zahir olan Zât-ı vâhiddir." Yani hem ulvi suretler hem de süfli suretler hem kendisine zahir olan veyahut kendisi bu suretlerle zahir olandır Rabb-ul alemin ve Zat-ı Vahiddir. 

Fir'avn imtihânen sorduğu suâlin cevâbını kendi vukuf ve şuuruna mutabık olarak aldı. Fakat hâzır-bi'l-meclis olan filozoflar "cins" ve "fasıl dan mûrekkeb bir mâhiyyetin ta'rîfine muntazır olduklarından yani Musa’dan (a.s.) madde yönlü bir tarif beklediklerinden buna nazar ettiklerinden ve onlar, Fir'avn'ın vâkıf olduğu şeyden câhil bulunduklarından, Mûsâ (a.s.)ın bu cevâbı onlara kâfi gelmedi. Yani etrafındaki zevat Musa’nın (a.s.) vermiş olduğu bu cevaptan tatmin olmadılar. Velâkin Fir'avn Mûsâ (a.s.) tarafından verilen cevâbın isabetini takdîr ve da'vâ-yı risâlette sıdkını arif olmakla beraber, yani risalet davasında doğruluğunu bilmekle beraber hubb-i riyaset sâikasıyla, düşüncesiyle yahut o yoluyla hazır olanların şüphelenmelerinden bi'l-istifâde tezvir tarikına zâhib olup, yani o yöne yönelip yani inkar etme yönüne yöneldi, zâhiren Mûsâ (a.s.)ı tasdik ile mü'mîn olmadı. 

Yani Musa’nın (a.s.) verdiği cevabı anladı fakat tasdik etmedi. Etrafındakiler verilen cevabı anlamadı, onlar da bu yüzden tasdik etmediler, inkar ettiler ama orada Firavunun niyeti başka idi. Musa’yı (a.s.) çevresindekilere küçük düşürmek istiyordu, Velhâsıl Mûsâ (a.s.) bu cevâb ile zât-ı Hakk'ı âlemin "ayn"ı kılmış oldu. Ve Hakk'ı reviş-i risâletine muvafık bir ta'rîf ile beyân eyledi. Yani Hakk’ı gerektiği gibi ifade etti. 

------------------

23. Paragraf:

İmdi vaktaki Fir'avn ashabına "O elbette mecnûndur" قَالَ اِنَّ رَسُولَكُمُ الَّذِۤى اُرْسِلَ اِلَيْكُمْ لَمَجْنُونٌ (Şuarâ, 26/27) dedi. Nitekim biz onun mecnûn olması /ma'nâsında dedik. Fir'avn ilm-i ilâhîde onun mertebesini bilmek için, Mûsâ beyânda ziyâde etti. Zîrâ Fir'avn'ın bunu bildiğini bilir idi. Binâenaleyh رَبُّ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ (Şuarâ, 26/28) dedi. Böyle olunca zahir ve müstetir olan şeyi getirdi; ve o zahir ve bâtındır, وَمَا بَيْنَهُمَا (Şuarâ, 26/28); dahi O'nun وَهُوَ بِكُلِّ شَىْءٍ عَلِيمٌ (Hadîd, 57/3) kavlidir. اِنْ كُنْتُمْ تَعْقِلُونَ (Şuarâ. 26/28) Eğer siz ashâb-ı takyîd iseniz, demektir. Zîrâ akıl takyîddir (23).

------------------

Ya'nî Fir'avn sorduğu suâl üzerine Mûsâ (a.s.)dan Hakk'ın izâfatıyla cevap aldıktan sonra, o mecliste hazır olan ashabına: "Size gönderilen resulünüz elbette mecnûndur" قَالَ اِنَّ رَسُولَكُمُ الَّذِۤى اُرْسِلَ اِلَيْكُمْ لَمَجْنُونٌ (Şuarâ, 26/27). Ya'nî benim kendisinden suâl ettiğim şeyin ilmi ondan mesturdur, perdelidir suali bilmez deyince, Fir'avn ilm-i ilâhîde kendisinin mertebesini bilmek için Mûsâ (a.s.) cevâbını ziyâdeleştirdi. Zîrâ Mûsâ (a.s.) muhakkak Fir'avn'ın kendi kelâmını anladığını bilir idi. Yani Musa (a.s.) tarif ettiği bu izahını anladığını biliyordu. Ama çevresindeki vezirleri bu cevabı anlayamadılar. Binâenaleyh cenâb-ı Mûsâ رَبُّ السَّمَوَاتِ وَالاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا اِنْ كُنْتُمْ مُوقِنِينَ (Şuarâ, 26/24) dedikten sonra رَبُّ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ وَمَا بَيْنَهُمَا اِنْ كُنْتُمْ تَعْقِلُونَ (Şuarâ, 26/28) dedi. Bakın birincisinde ikan sahibi iseniz, diğerinde akıl ediyorsanız, buyuruyor. Şu halde zahir ve batın perdelenmiş olan şeyi beyân etmiş oldu.

Zîrâ maşrık, doğu şemsin mahall-i zuhurudur; ve mağrib, batı ise şemsin mahall-i istitârıdır. Ve "maşrık" ism-i Zâhir'in mazharı ve "magrib" ism-i Bâtın'ın mazharıdır. Binâenaleyh cenâb-ı Mûsâ, "Rabbü'l-maşrıkı ve'l-magrib" demekle hem zahir ve hem de müstetir, örtülü olan şeyi getirmiş oldu. Ve Hak Teâlâ bilcümle mezâhir ile zâhîr ve müteayyindir; ve herbir mazharın bâtınıdır. Ve وَمَا بَيْنَهُمَا kavli dahi, وَهُوَ بِكُلِّ شَىْءٍ عَلِيمٌ Hak Teâlâ'nın (Hadîd. 57/3) ya'nî: Hak Teâlâ maşrık ile mağrib ve zahir ile bâtın arasını; ve her bir mazhar ile zahir ve müteayyin olmakla o mezâhiri, ve her bir mazharın bâtını olmakla onların hepsinin batınlarını âlimdir, demek olur. 

اِنْ كُنْتُمْ تَعْقِلُونَ (Şuarâ, 26/28) ya'nî: Eğer siz ashâb-ı akıl ve takyîd iseniz, yani kayıtlı bir akıl sahibi iseniz demektir. Zira akıl takyidi kaydı iktizâ eder. Ve aklen "teşbih", Hakk'ı takyîd etmek demektir, Hakkı kayıtlamak demektir.

Ve "tenzih" ise tahdîddir. Binâenaleyh ashâb-ı akıl buradaki akıl akl-ı kül sahipleri değildir, “illa ulul elbab” dedikleri bu akıl sahipleri değildir. Buradaki beşeriyet akıl sahipleridir, bireysel akıl sahipleridir ve de bireysel ilim sahipleridir. Ashab-ı akıl Hakk'ı teşbih ettikleri vakit ecsâma yani cisimlere teşbih ile takyîd ederler. Yani cisimlere benzetmekle şunun gibidir, bunun gibidir, şurda vardır, burda vardır, demekle O’nu kayıda almış olurlar. 

Ve tenzih ettikleri vakit dahi, yani Allah bu alemlerden ötededir dedikleri vakit Allah şunu yapmaz, bunu yapmaz diye tenzih yani ötelere atıldığı vakit dahi O'nu suver-i âlem­den ve ecsâmdan cesetlerden tenzih ile tahdîd etmiş olurlar. Yani Allah şurda yoktur, burada yoktur, şuna benzemez buna benzemez dedikleri zaman bütün alemlerde zahir ve batın doğu ve batının sahibi olduğuna göre bütün bu alemlerdeki varlığını inkar etmiş olmaktadırlar tenzih ettikleri zaman. Kimler bunlar; beşeri akıl sahipleri. Tenzih nerede geçerlidir, tenzih Zat-ı Mutlak üzere geçerlidir. Yani Allah’ın mutlak olan Zat’ı tenzih mertebesi orasıdır. Yani 29/6 ayetindeki اللَّهَ لَغَنِىٌّ عَنِ الْعَالَمِينَ Allah alemlerden ganidir, ne yönüyle Zat-ı mutlak yönüyle ganidir. Zat-ı mukayyed yönüyle gani değildir. Tenzih var da ama nerede var işte bunu bilerek tenzih yapmak lazımdır. Akıl sahiplerinin (beşeri akıl) yaptıkları teşbih ve tenzih ikisi de cenab-ı Hakk’ı sınırlamaktır, tenzih ettiği zaman bütün bu mevcut varlıkların dışına atmış oluyor, ki orada sınırlamış oluyor, teşbih ettiği zaman da teşbihatıyla sınırlamış oluyor ki ikisi de eksik kalmaktadır, işte İslam’ın gerçek hakikati olan tevhid hakikati bu ikisini tenzih ve teşbihi birleştirip tevhid ediyor. Cenab-ı Hakk Zat’ı itibariyle tenzihtedir ama sıfatları, isimleri, fiilleri itibariyle de teşbihtedir. Yani ikisi de gerçektir ama ikisini birlikte yaşamak ve idrak etmek suretiyle tevhid etmek gerekiyor. İşte İslam dini bunu getiriyor, işte tevhid dini dediğimiz budur, yoksa sadece lafzi kelime-i tevhid söylemek ile değildir. Yaşantısı ile birlikte tevhid etmek gerekir. 

------------------

 24. Paragraf:

İmdi cevâb-ı evvel mükınînin cevâbıdır; ve onlar ehl-i keşf ve vücûddur. Binâenaleyh onlara: "Eğer siz mûkınîn iseniz" رَبُّ السَّمَوَاتِ وَالاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا (Şuarâ, 26/24) dedi. Ya'nî eğer siz ehl-i keşf ve vücûd iseniz, muhakkak ben size şuhûdunuzda ve vücûdunuzda teyakkun ettiğiniz şeyi bildirdim. İmdi eğer siz bu sınıftan değil iseniz, ehl-i akıl ve takyîd iseniz ve edille-i ukûlünüzün i'tâ eylediği şeyde Hakk'ı hasr ederseniz, muhakkak ben size cevâb-ı sânîde cevap verdim, demek olur. Böyle olunca Fir'avn onun fazlını va sıdkını bilmek için Musa vecheyn ile zahir ol­du. Ve Mûsâ bildi ki, muhakkak Fir'avn bunu anladı veyahut anlar. Zîrâ Fir'avn mâhiyyetten suâl etti. Binâenaleyh bildi ki, "mâ" ile suâlde onun suâli ıstılâh-ı kudemâ üzere değildir. İşte bunun için cevap verdi. İmdi ondan bunun gayrini fehm ede idi, suâlde onu tahtıe ederdi. Vaktaki Mûsâ, mes'ûlün-anhi ayn-ı âlem kıldı, Fir'avn ona bu lisân ile hitâb eyledi. Halbuki kavmin şuurları yok idi (24).

----------------------

Musa (a.s.) ile firavun meselelerin hakikati yönünden hem konuştular, anlaştılar ama kavmi Musa’nın (a.s.) verdiği cevabı anlayamadı. Anlayamadığı için firavun Musa’yı (a.s.) onların gözünde küçük düşürmeye çalıştı. Onların anlayışına göre bak sizin peygamberinizin verdiği cevap doğru değildir siz de böyle anladınız diye onların anlayışına göre meseleyi indirdi ama kendisi doğru olduğunu anlamıştı. 

Ya'nî Fir'avn'ın وَمَا رَبُّ الْعَالَمِينَ (Şuarâ, 26/23) diye mâhiyyet-i ilâhiyyeden vâki' olan suâline Mûsâ (a.s.)ın evvelen رَبُّ السَّمَوَاتِ وَالاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا اِنْ كُنْتُمْ مُوقِنِينَ (Şuarâ. 26/24) diyerek cevap vermesi ikan sahibi, yakin sahibi olan kimselere mahsûs olan cevaptır. Ve "yakiyn ehli" zümresi, ehl-i keşf ve vücûd olan zümredir.

Zîrâ ehl-i keşf ve vücûd eşyanın vücûd-i hakîkî-i Hakk'a muzâf olan vücüdât olup, onların Kayyûm'u yani ayakta tutucusu Hak olduğunu ve cümlesi Rabb-i mutlakın merbûbu bulunduğunu mutlak rabba bağlı olduğunu ve kendi vücûdları dahi eşyâ-yı âlemden bir şey olup, Rabb-i mutlakın kendilerinde dahi rubûbiyyetle zahir olduğunu yakînen müşahede ederler. Binâenaleyh Mûsâ (a.s) bu ilk cevabında: "Eğer siz ehl-i keşf ve vûcûd iseniz muhakkak ben size şuhüdunuzda ve vücûdunuzda, ya'nî âfâk ve enfüste, yakıyn ettiğiniz şeyi bildiririm" demiş oldu. Yani idrak ettiğiniz şeyi açıklarım demiş oldu. Ve ondan sonra ikinci cevâba başlayıp رَبُّ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ وَمَا بَيْنَهُمَا اِنْ كُنْتُمْ تَعْقِلُونَ (Şuarâ, 26/28) dedi. Ve bu cevap dahi ehl-i akıl ve takyide mahsûs olan cevaptır. Yani Musa (a.s.) onlara iki türlü cevap verdi. 

 Zîrâ kayıtlı akıl ehli Hakk'ı cisimlere teşbih ederek kayıtlar veya cisimlerden tenzîh ederek sınırlarlar. Binâenaleyh Mûsâ (a.s.) bu ikinci cevâbında: "Eğer siz ehl-i keşf ve vücûd sınıfından olmayıp ehl-i akıl ve takyîd iseniz ve akıllarınızın îcâd eylediği deliller ile Hakk'ı cihât ve cisimlerde hasr edersiniz, yani cihetlerde ve cisimlerde teşbih ve tenzihi içine alan olan Hakk'ın zuhur ve istitârını size bildiririm" demiş oldu. Yani perdeli hallerini size bildirmiş oldu. 

Şu halde Müsâ (a.s.) Fir'avn kendisinin fazlını ve sıdkını bilmek için zikr olunan iki vech ile zahir oldu. Ve Fir'avn mâhiyyet-i ilâhiyyeden suâl etmiş olduğu için, Mûsâ (a.s.), bu iki vech ile verdiği cevâbı Fir'avn'ın anladığını veyahut anlamak isti'dâdı olduğunu; ve binâenaleyh "mâ" ile mâhiyyet-i Hak'tan Fir'avn'ın suâl etmesi, ıstılâh-ı kudemâ üzere, kadim ıstılah üzere mâhiyyet-i Hak'ta "cins" ile "fasıldan mürekkeb bir cevap verileceğine intizâren vâki' olmadığını bildi.

Eğer Mûsâ (a.s.) Fir'avn'ın suâline bunun gayrini, ya'nî Fir'avn'ın "cins" ile "fasıl"dan mürekkeb bir cevâba intizâr ettiğini fehm ede idi, ona vecheyn ile cevaptan sarf-ı nazar buyurup, "mâhiyyet" -i Hakk'ın, "cins" ve "fasıl"dan mürekkeb olmadığını beyân ile suâlde onu tahtıe ederdi. İşte Mûsâ (a.s.) Fir'avn'ın maksadını arif olduğu için ona vecheyn ile cevap verdi. Yani ona iki yönden cevap verdi. İmdi vaktaki Mûsâ (a.s.) kendisi hakkında sual sorulan Hakk'ı âlemin aynı kıldı; Fir'avn o hazrete bu lisan ile ya'nî lisân-ı tevhîd ile hitâb eyledi.

Halbuki o meclisde hâzır olan Fir'avn'ın vezirleri ve akıllıları bu suâl ve cevapların zevkine varamadılar. Zîrâ onların aklı kavâid-ı mantıkıyye dâiresinde mahsur kalmış idi. Mantık kaideleri içerisinde sınırlı kalmış onların akılları idi. Ve bu sebeble kendileri anlayışı kıt idiler. Ve Fir'avn'ın tevhîd lisanı ile hitabı aşağıda olduğu gibidir:

--------------------

25. Paragraf:

İmdi ona: لَئِنِ اتَّخَذْتَ اِلَهًا غَيْرِى لاَجْعَلَنَّكَ مِنَالْمَسْجُونِينَ (Şuarâ. 26/29) ya'nî "Sen benden gayri ilâh ittihâz edersen elbette ben seni mescûnînden kılarım" dedi. "Sicn"de olan "sîn" hurüf-ı zevâiddendir. Ya'nî "Ben elbette seni setr derim. Zîra muhakkak sen verdiğin cevâb ile benim sana bunun gibi kavl söylememi te'yid ettin. Eğer sen lisân-ı işaretle: "Ey Fir'avn sen vaîdin sebebiyle muhakkak câhil oldun. Halbuki "ayn" vâhiddir. Binâenaleyh sen nasıl teftik ettin?" der isen, Fir'avn dahi sana der ki: "Ancak merâtib-i aynı tefrik eyledi; yoksa "ayn" müteferrik olmadı; o kendi zâtında münkasim olmadı. Ve benim şimdiki mertebem, yâ Mûsâ, bi'l-fiil sende tahakküm etmektir. Ve "ayn" ile ben senim; ve rütbe ile senin gayrinim" demek olur. Vaktaki Mûsâ ondan bunu fehm etti, ona: "Sen buna kadir değilsin" der olmakta ona onun hakkını verdi. Halbuki rütbe onun için, onun üzerine kudret ile ve eserini onda izhâr etmekle şâhiddir. Zîra Hak sûret-i zahireden Fir'avn'ın rütbesindedir. Onun için bu mecliste, kendisinde Mûsâ'nın zuhur ettiği rütbe üzerine tahakküm vardır (25).

------------------

Firavunun rütbesi zahir Hakk sureti üzere olduğundan Musa’nın üzerindedir hali demek istiyor. Ya'ni Mûsâ (a.s.) Fir'avn'ın sorduğu suâle cevaben zât-ı Hakk'ı âlemin "ayn"ı kılınca, yani Hakk’ın Zat’ını alemin aynı kılınca Fir'avn suver-i âlemden bir suret olduğu ve Hak onun dahi "ayn"ı bulunduğu için, Fir'avn bu cevâba cevâb olarak Mûsâ (a.s.)a: "Eğer sen benden gayri ilâh ittihâz edecek yönelecek olursan ben seni mescûnînden, hapishaneye atılanlardan kılarım" لَئِنِ اتَّخَذْتَ اِلَهًا غَيْرِى لاَجْعَلَنَّكَ مِنَ الْمَسْجُونِينَ (Şuarâ, 26/29) dedi. Bu kelâm sûret-i zahirede "Ben seni mahbûsîn zümresine ilhak ederim" demek ise de, Yukarıda îzâh olunduğu üzere Fir'avn ibkâ-i mansıbından, mertebesinden ve hâzır-bi'l-meclis olan vezirler ve filozoflara karşı, Mûsâ (a.s.) üzerine istilâ fikrini ta'kîb ettiğinden dolayı, hem Müsâ (a.s.)ın ve hem de vezirlerinin fehimlerini yani anlayışlarını nazar-ı i'tibâra alarak idâre-i kelâm eyledi. Musa (a.s.) dedi ya “semavat ve arz ve arasında ne varsa hepsi rabb-ul aleminindir, ahır, zahir, batın hepsi rabb-ul aleminindir, onun üzerine onun da bu alem varlıklarından bir varlık olduğundan kendisinin de aynı varlık içerisinde mevcut olduğunu anladı tevhid anlayışı içerisinde. Firavun Musa’nın (a.s.) verdiği cevapta kendinin Hakk’ın bir zuhuru olduğunu anladı. Ve dedi ki mademki ben bir Hakk’ın bir zuhuruyum, sen de Hakk’ın zuhurusun ama benim elimde güç kuvvet var, yani zahiri hükümranlık bende dedi. Ama vezirleri bunu anlayamadı, firavunun anlamış olduğu bu hakikati vezirleri anlayamadı. Musa (a.s.) da o sorduğu soruyu iki kere cevap verdi. Bir akıl sahipleri yönünden, ki anlayamadılar, bir de ikan ehli hakikati bilen kimseler tarafından öyleyseniz cevabı böyle, şöyleyseniz cevabı da şöyledir diye. 

Ama ikinci olanlar onu anlayamadıklarından böylece ellerindeki delillerle baktıkları için akıl sahipleri delile dayanarak hüküm verdikleri için Musa’nın (a.s.) sözünü anlayamadılar, firavunun sözünün üstün geldiğini yani kelamda firavun üstün geldiğini zannettiler. Firavun laf cambazlığı ile güya vezirlerin yanında küçük düşürmek istedi. "Mescûn" "sicn" kelimesinden mutesarraftır; ve "sicn" kelimesindeki "sîn" hurûf-i zevâiddendir. Yani fazladandır Ve "sîn" hazf olundukda kaldırıldıkta "cenn" kelimesi kalır. 

Ve "cenn" kelimesinin ma'nâsı ise "setr" yani örtüdür. Cennetin manası da örtüdür, Cennet esas mana olarak ağaçlık bir yerin ağaçların tamamen toprağı kapatmış olması yani bol ağaçlı gölgelik bir yer demektir, yani ağaçlarla örtülmüş (cenne) bir yer demektir. Belki de “cenin” kelimesi oradan geliyor olabilir, annenin meydana gelen canlıyı örtmesi örtülü olmasından “cenn” den geliyor olabilir. Firavun “sicn” demekle ben seni hapishaneye atarım seni örterim dedi. Nitekim Hak Teâlâ فَلَمَّا جَنَّ عَلَيْهِ الَّيْلُ (En'âm, 6/76) buyurur. Yani gecenin üzerine örttü, ya gece ile gündüzü örttü veya gündüz ile geceyi örttü. Şu halde Fir'avn Mûsâ (a.s.)a cevaben: sen bunları bunları söylüyorsun ama bütün varlık da zahir güçte bende o halde ben seni "Ben seni setr ederim; yani örterim zîrâ sen Hakk'ı âlemin "ayn"ı kılmak suretiyle öyle bir cevap verdin ki, bu cevap ile اَنَا رَبُّكُمُ الاَعْلَى (Naziât, 79/24) kavlimi te'yîd ettin imdi verdiğin cevâba göre, Madem ki Hak âlemin "ayn"ıdır; ben de bugün alemde hükümran olan Hakk’ın varlığıyım diyor. Onun için ben hepinizden ala rabbım diyor ve her ikimiz de suver-i âlemden bir suretiz; ve Hakk'ın gayri değiliz; ve mademki ben makâm-ı tahakkümdeyim, şu halde ben galebe-i fir'avniyyetim ile senin müseviyyetini setr ederim" dedi.

Musa (a.s.) bu sözüyle sen kabul ettin benim bu sözümü kabul etmiş oldun verdiğin cevapla da diyor. İmdi verdiği cevaba göre mademki Hakk alemin aynıdır ve her ikimiz de alem suretlerinden bir suretiz yani Musa (a.s.) da firavun da alem de Hakk suretlerinden birer suretiz hepimiz, ikimiz de diye onlar münakaşa ediyorlar. Ve de Hakk’ın gayri değiliz mademki makam-ı tahakkümdeyiz yani cebbariyet makamındayız, kahhariyet makamındayız, şu halde ben galebe-i firavniyetimle senin mürseliyetini setrederim dedi. 

Suâl: Bu izahattan Fir'avn'ın tevhide vukufu olduğu ve اَنَا رَبُّكُمُ الاَعْلَى (Nâziât. 79/24) kavlinin bu vukufa müstenid bulunduğu anlaşılıyor. Halbuki Hz. Mansûr (k.A.s.) dahi "Ene'l-Hak" demiş idi. İkisinin arasındaki fark nedir?

Cevap: Kable'l imân yani imandan evvel Fir'avn'ın tevhidi tevhîd-i ilmî idi. İlim ile biliyordu iman ile değil. Yani yukinun, yakin ehli olarak değildir. İlim ehli olarak biliyordu, tevhidi ilmi idi. Akıl ve zekâ sahibi bu tevhidi idrâk edebilirler. Yani okulda eğitimi verile verile nitekim birçok hıristiyan amerikada okullarda tevhid ilmini lisanen biliyor. Ama iman sahibi değil. Yani yukinun, yakıynlık yoktur. Firavunun kendi bildiği tevhit ilmi tevhit idi, kelam olarak biliyor, kitaptan öğrenmiş, akıl ve zeka sahibi olan bunu anlayabilir, bu böyledir diyebilir. Fakat firavunun bu tevhîd-i ilmî, veya onun durumunda olanlar insânı enâniyyetten ve vehm-i isneyniyyetten kurtarmaz.

Ve vehim ve enâniyyet mevcûd iken bir kimse "Ene'l- Hak" dese bu davâsından dolayı kâfirdir. Zîrâ vehm-i enâniyyet iktizâsı bulunan sıfât-i beşeriyye bu da'vâsını hâlen ve fiilen tekzîb eder. Ya'nî bu müddeinin, davacının fiili kavline uymaz. Yani işlediği fiil Enel Hakk fiiline uymaz. Enel Hakk sözünün hakikatine uymaz o da şirktir. Meselâ demirin kendisine mahsûs olan sıfatı vardır. Ve bu sıfat bakî bulundukça ona lâyık olan "Ben demirim" demektir.

Fakat ateşte kıpkırmızı bir hâle geldiği vakit demirlik sıfatından taarrî etmiş temizlenmiş olacağından "Ben ateşim" davâsında bulunsa, bu da'vâsında sâdık olur. Çünkü o vakitte ondan ateşin sıfâtı zahirdir. Ve kavli fiiline mutabık olur. İşte zahir ulemanın tevhidi anlatması bu meseledendir. Onun için okuyoruz, okuyoruz ne tat veriyor ne de tuz veriyor çünkü yaşamadığı için üstelik nakil ile anlatmakta nakil de kendi malı olmadığından başkasının malını satmakta. Kendisi yaşamadığı için yaşayanın anlattıklarını da almış olsa, oradaki hayatı sükuta döndürmüş oluyor. Yani ölüye döndürmüş oluyor. 

Kendisi de ölü olduğu için ölü varlığına intikal ettiriyor ölü olarak sonra kendinden düzenleme yaparak çıkartıyor, daha örtmüş oluyor. Aldığı şeyi de kendi kayıtlı anlayışına göre yorumlayarak çeviriyor, o iş zaten bitiyor. İşte Kur’an-ı Kerim’de tercümenin aslı budur, yani tercümede o kadar büyük kaybın aslı buraya giriyor. Kayıtlı akıllılar tercüme ettiklerinden kayıtlı akıllarına göre ve beşer varlığının vehim ve hayal düşüncesi içerisinde o anlayış içerisinde yorum ve cevaplamaya çalıştıklarından Kur’an-ı Kerim’in aslı gerçek tevhidi hali gerçek vahdet hali ortadan kalkmış oluyor. 

Musa’nın (a.s.) karşısına çıkması firavnı bir bakıma sevindirdi, çünkü böyle zeki ve döneminde medeniyette ileri gitmiş bir Mısır toplumunu yöneten bu kişi bir bakıma Musa (a.s.) ile kendini ölçmüş oldu. Musa (a.s.) sorduğu soru وَمَا رَبُّ الْعَالَمِينَ 26/23 yani senin alemlerin rabbi dediğin nedir diye sordu, yani bakın “Rab”dan soruyor, yani kendisinde rablık bilgisi var. Şu veya bu şekilde var ama Musa’nın (a.s.) verdiği cevap bu rablığın belirli bir yerde olmadığını, hem zahiri olduğunu hem de batını olduğunu alemlerin evveli olduğunu, ahiri olduğunu maşrık ve mağribin O’na ait olduğunu bunu anladığı zaman kendi hakikatini daha iyi idrak etti. Bütün alemdeki yani doğuda ve batıda zahir ve batın Allah’ın varlığı olduğunu idrak ettiğinde kritik bir anda “ben de aynı şeyim” dedi. Mademki alemlerde Hakk’tan başka bir şey yok o ince zekasıyla o zaman “ben bu alemlerin rabbıyım” dedi. 

Firavn ile Musa’nın (a.s.) hikayesi bize tarikat-ı hakikiyi anlatıyor. Yani tarikat mertebesinin hakikati Musa’nın (a.s.) hayat hikayesi. Bu hikayede baş rolde olanlardan birisi de firavundur. Bütün bu okuduğumuz meseleler tarikat hakikatidir, bunları anlayacağız, ondan sonra İseviyet mertebesinde Hakikat mertebesinin hakikatini sonra Muhammedi meşrebi. Cenab-ı Hakk bütün bunları bildirdiğine göre bize de belirli bir süre verdiğine göre demek ki bu süre bunları anlamamız için yeterli bir süredir eğer yetersiz bir süre olsa o zaman Cenab-ı Hakk yanlış iş yapmış olur haşa öyle bir şey de düşünülemez, verdiği süre demek ki bize yeterlidir, o zaman geriye kalan bizim çalışmamıza bağlıdır. 

Firavunun zaten kendisinin tabiat üzerine fizik, kimya, astronomi, bilgisi vardı, Musa’nın (a.s.) sorduğu sualler de onda inkişaf meydana getirdi, açılım meydana getirdi, kendini de o yörenin o günün en üst amiri gördüğüne göre öyle bildiğine göre “benden daha büyük rab, terbiyeci yok” diye zahiren de olsa bunu söyledi, zahiren söylediği doğrudur, batınen doğru değildir, bireysel varlığından bunu söylediği için imanından evvel söylediği için benlik yapmış oldu, şirk işlemiş oldu.

Mesnevi: Tercüme: "Demir ateşin renk ve tab'ından, tabiatından muhteşem oldu. Artık o, ben ateşim, ben ateşim, der." İşte Fir'avn kendisinin enâniyyeti bakî ve sıfât-ı beşeriyyesinin hükümleri câri iken yani ortada faaliyette iken tevhîdî-i ilmî sâikasıyla, ilmi yoluyla bu da'vâda bulunduğu için kâzib, yalancı ve kâfir oldu. Nitekim zamanımızın fen filozofları dahi bu tevhîd-i ilmiden dem vururlar, söz açarlar ve vahdet-i vücûddan bahsederler.

Velâkin Nebiyy-i zî-şâna tâbi' olarak yani şan sahibi olan Hz. Rasulullaha tabi olarak vücüd-ı vehmîden, ve vehm-i vûcûdîden halâs olmadıkları için bu tevhîd-i ilmîleri müfîd olmaz, yani onlara fayda vermez. Vücud-ı vehminden demek; kendi vücudundan yani vehim halinde olan bu vücudunun hakikatine eremediği için bu vücuda şüphe ile bakmakta yani ben neyim sorusu sorulduğunda cevabını verememektedir. Vehm-i vücudi; alemin vücudunu vehim olarak görmekte ayrıca. Alemi de vehim olarak hayalde gördüklerinden bundan kurtulamadıkları için asli tevhidi anlayamazlar. 

İbrahim (a.s.) tevhidi efalin babası ama Rasul (s.a.v.) bütün tevhidlerin babasıdır. İşte bu tevhid-i hakikiye anlayamadıkları için onlara faydası olmaz. Velâkin Hz. Mansûr ve emsali (k.A.e.), Nebiyy-i zî-şâna tâbi' olup yani Hz. Rasulullah’a tabi olup envâ'-ı mücâhedât-ı şeriat ile türlü türlü mücahedeler ve şeriatına tabi olmak ile sıfât-ı beşeriyyelerinden taarrî etmiş, arınmış vehm-i enâniyyet pîrâhenini, gömleğini vücûd-i izafilerinden çıkarmış yani hayal ve vehim gömleğini üstünden çıkarmış ve artık onlarda zahir olan sıfât-ı Hak bulunmuş olduğundan, bu zevattan sâdır olan "Ene'l-Hak" kelâmında asla nefislerinin dahil yoktur. Ve onlar bu davâlarında sâdıktırlar.

Beyit; 

Mansür "Ene'l-Hak" söyledi Haktır sözü Hak söyledi 

Ve cenâb-ı Mevlânâ (r.a.) efendimiz Mesnevî-i Şerifin cild-i hâmisinde bu ma'nâyı tavzîhan böyle buyururlar: Eğer kafamızda bir Mansura bir vücut vererek Mansur söyledi dersek yani kafamızda bir Mansur zuhura getirir de kurgu yapar da Mansur söyledi dersek bizler de küfürden olmuş oluruz. 

 Tercüme: "Bir Fir'avn ben Allâhım dedi, alçak oldu. Bir Mansûr "Ben Hakk'ım" dedi kurtuldu. O Fir'avnın "ene'sinin akîbinde Allah'ın la'neti vardır.

Mansur bir gün bağdatta kürsiye çıkmış, kürside vaaz ederken cuş-u huruşa geliyor muhabbet haline geliyor, ne olurdu Hz Rasulullah tahsif etmeseydi “ve ala ibadillahissalihin” demeseydi de “ve ala ibadillahi ecmain” deseydi yani Allah’ın rahmeti salih kullar üzerine olsun demeseydi de bütün kulları üzerine olsaydı, rahmetellil alemin değil miydi gibi bir sohbet yapmış, o anda Efendimizin (s.a.v.) süliyeti orada hemen beliriveriyor, “ya mansur sen bilmiyor musun ki ben kendimden konuşmam vahiy ile konuşurum” tamam ya Rasulullah tamam hata ettim diyor. Bunu hatamı ne ile ödeyeceğim diyor, Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz için fikir yürütmek, hele hele ehl-i kemal için af edilecek bir şey değildir. Sen kimsin ki Efendimiz üzerinde konuşacaksın. Cenab-ı Hakk orada öyle dilemiş, nasıl ödeyeceksin bunu deyince, kellemi veririm ya Rasulullah diyor. İşte ondan sonra enel Hakk demeye başlıyor da kelle ondan sonra gidiyor. Hatasının bedeli budur. O söylediği hatalı söz üzerine “enel Hakk” demeye başlıyor. 

Hem “enel Hakk” diyorsun hem de tahsisten bahsediyorsun diyor. Orada ince bir hadise vardır. Tevhid ilmi ile bakıldığı zaman “ve ala ibadillahis salihin” demek aynı zamanda “ve ala ibadillahi ecmain” demektir zaten. Orada tahsis yoktur. Bir bakıma bunu kasdediyor, bir bakıma da daha genişi فَاَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَم وَجْهُ اللَّهِ اِنَّ اللَّهَ وَاسِعٌ عَلِيمٌ 2/115 nereye dönersen Hakk’ın vechi oradadır, burada da dediği gibi bütün varlıkta Hakk’ın varlığından zuhurundan başka hiçbir şey yoktur zaten. Bu mutlak da böyle ise ve her varlıkta kendi kemali üzere ise o zaman bunların hepsi salih demektir. Alemde ne varsa hepsi salihtir, “ve ala ibadillahis salihin” dediği budur. Tahiyyatta okunan “Salihlerin üzerine olsun” dediği aynı zamanda “ecmain” demektir. Ama (a.s.v.) Efendimiz cevamiul kelim olduğundan bütün mertebelere karşı bir söz söylediğinde bütün mertebeler o söz üzerinden payını almaları lazım geldiğinden, şeriat ağırlıklı bunu söylemiştir. Şeriatta sadece Salihler diye ayrım vardır. Gerçi gayri Salihler de var bunu inkar değil konuşmamız ama batıni yönden, tevhidi yönden, hakikat yönünden bakıldığı zaman her şey kendi bünyesinde salahtır ama kendi şartları içinde, başkasına göre değildir. Her şey kendi bünyesinde salahtır. 

O zaman ne oluyor, bireyler arasında karşılaştırma olduğu zaman biri salah biri de inkarcı oluyor. Ama Hakkani, cami bir bakışla bakıldığı zaman salah olmayan hiçbir şey olamaz bu alemde eğer salah değildir dersek o zaman ikinci bir ilah edinmiş oluruz. Fırka ayrılık ehli olmak kimlikleri kişilikleri ayırmamızdan ortaya çıkmaktadır. Tabi ki herkes bölüm bölüm ama bu bölümlerin hepsi bir bütün bölümdür. Bir askerde onbaşı, bölük, takım var, tabur, alay, tugay, tümen bunlar bölük bölük hepsinin de başında ayrı idareciler var, ayrı subayları var, ama hepsine “ordu” diyoruz. Neticede hepsinin bir görevi vardır. 

Bu Mansûr'un "ene"si için, ey muhibb, rahmetullah vardır. Çünkü o Fir'avn kara taş idi; bu Mansûr ise akik idi. Ve o, nurun düşmanı idi; bu ise âşık-ı nûr idi. O "ene" sırda "nüve" idi. Ey fudûl, anlayışsız kişi dikkat et bu aradaki farkı nurun ittihadından, birleşmesinden nâşî idi, tarik-i hululden değil. Taşlığın azalıncaya kadar cehd et, tâ ki taşın la'liyyet ile enver ola! İşlendiği zaman parlayan, nurlanan cihâd ve 'anaya sabr eyle!, zorluklara sabreyle.

Dembedem bakâyı fenada gör! Zira mücâhede ile vasf-ı haceriyyet her zaman azalır; yani her mücadele taş halini biraz yumuşatır. Sende vasf-ı la'liyyet muhkem olur. Madenler de taşların içinden çıkıyor ya ama çıktığı zaman toprakla taşla karışıktır, sonra onları ayrıştırıp temizliyorlar işte parlatıyorlar, traşlıyorlar, taş ile arasında o kadar büyük fark oluyor ki o pırlanta ile koca dağları satın alabiliyorsun bu kadar büyük fark oluyor yani eğitim görmüş oldu. Ama her taş da tabi böyle değerli taş olmuyor işte madenciler hangi taştan ne çıkacak, nereden çıkacak yahut o madenler hangi civardan çıkacak o zaman bunları araştırıyorlar.

Senin sûret-i kesîfenden vücûd-i izafi vasfı gider; ve senin sır ve bâtınında aşk ve mestlik sıfatı tezâyüd eder. "İşte Fir'avn'ın Hz. Musa'ya cevâbı bu mertebeden idi. İmdi Fir'avn cevâbına devam edip der ki: Yâ Mûsâ, eğer sen lisân-ı işaretle bana: "Ey Fir'avn, sen vaîdin sebebiyle muhakkak câhil oldun. Ya'nî لاَجْعَلَنَّكَ مِنَ الْمَسْجُونِينَ (Şuarâ, 26/29) tarzındaki va'dde, bu vaidi kendi nefsine izafe ettin: ve "Seni ben mescûnînden kılarım" hapse atarım dedin, Ve kendi nefsini ortaya koymakla câhil oldun. Halbuki vücûd-ı hakîkî ayn-ı vahidedir.

Sen kendini ve beni ortaya koymakla o ayn-ı vâhideyi nasıl terîk ettin?" yani ben seni zindana atarım demekle mademki alem Hakk’ın zuhurundan başka bir şey değil ben de Hakk’ın zuhuruyum, sen de Hakk’ın zuhurusun,ama ben seni zindana atarım demekle sen tefrik ettin, işi çoğalttın, şirk koştun diyor. Fir'avn dahi senin bu suâline cevaben der ki: O vücûd-i hakîkînin ayn-ı vâhidesi müteferrik olmadığı gibi, kendi zâtında da inkısama uğramadı. Belki onun mertebeleri "ayn"ını tefrik eyledi. Ve benim şimdiki mertebem, yâ Mûsâ, bl'l-fiil tahakküm etmektir. Ve vücûd-i hakîkînin ayn-ı vahide olmasına nazaran, ben senim; ve rütbe ile senin gayrinim. Yani aynlarımız itibariyle aynıyız, ama rütbe itibariyle gayriyiz diyor. Zîrâ rütbe-i flr'avniyyet ile rütbe-i mûseviyyet yekdiğerinin aynı değildir. 

Mesnevî: Vaktaki Mûsâ (a.s.) Flr'avn'dan bu ma'nâyı fehm etti, bu manayı anladı, ona: Sen buna kadir değilsin demek suretiyle ona hakkını verdi. Zîrâ Flr'avn'ın tevhîdde kudreti olmadığı bâlâdaki îzâhât ile tezahür etti. Ve tevhîdde kudret ya'nî "Benim halkıma benim sıfatımla çık seni gören beni görür; ve seni kasd eden beni kasd eder; ve seni seven beni sever" hadîs-i kudsîsine muhâtab olan insân-ı kâmile mahsûstur. Fir'avn'da bu kudret nerede! Firavun tevhid ilmini bilmiyor ama ilmi olarak bunu söylediğinden hakikati ile söylemediğinden sözü geçerli olmuyor. 

İlim olarak söyledikleri doğru fakat kendisi bunu yaşamadığı için onun kudretini de gösteremiyor. Şöyle diyelim bir doktorun kitaplardan ameliyat yapmasını öğrenmesi gibi. Bilgi olarak okumuş ama amel olarak hadi bu ameliyatı yap dediğin zaman ona kudreti olmadığı gibi. Veya bir arabaya şöför olacak şoföre nazari olarak şöförlüğü öğrettikleri gibi. Fir'avn'da bu kudret-i batine olmamakla beraber rütbe-i hükümdarı mevcûd idi. Ve Fir'avn'ın bu rütbesi, Fir'avn'ın Mûsâ (a.s.) üzerine kudret ile ve bu kudret eserini Mûsâ (a.s.) üzerinde izhâr etmekle Fir'avn için şâhiddir. 

Zîrâ Hakk-ı mutlak Fir'avn'ın rütbesinde müteayyin olarak sûret-i zahireden bu rütbede hükm eder. Ve rütbe-i fir'avniyyenin bu mecliste rütbe-i mûseviyye üzerine tahakkümü vardır. Çünkü zahirde Fir'avn hükümdar ve sahib-i seyfdir. Mûsâ (a.s.) ise nebiyy-i zî-şân olmakla beraber o mecliste kudret-i zahire ile muhkem değildir. Yani zahir kudreti ile güçlü değildir. Binâenaleyh Mûsâ (a.s.) Fir'avn'ın sûret-i zahiresinden müteessirdir. Velâkin sûret-i bâtınede rütbe-i Mûsâ (a.s.). rütbe-i Fir'avn'dan elbette a'lâdır. Çünkü ondaki cem'iyyet-i esmâiyye Fir'avn'da yoktur. 

Ve işte bu tefevvuk-i bâtını neticesidir ki, Mûsâ (a.s.) akıbet Fir'avn'ın kudret-i zahiresini hükümsüz bıraktı; ve saltanatını zîr ü zeber eyledi, yer ile bir eyledi. Ve bu ulviyyete mebnî Hak Teâlâ hazretleri لا تَخَفْ اِنَّكَ اَنْتَ الاَعْلَى (Tâhâ, 20/68) ya'nî "Korkma, muhakkak sen a'lâsın!" buyurdu.

------------------

 26. Paragraf:

İmdi kendi üzerine Fir'avn'ın taaddîsinden mâni olan şeyi Fir'avn'a izhâr ederek ona اَوَلَوْ جِئْتُكَ بِشَىْءٍ مُبِينٍ (Şuarâ, 26/30) ya'nî "Eğer ben sana bir şey'-i mübîn getirecek olursam...?" dedi. Böyle olunca Fir'avn'ın ona: فَاْتِ بِهِۤ اِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِقِينَ (Şuarâ, 26/31) ya'nî "Eğer sâdıklardan isen onu getir!”den gayri demeğe takati olmadı. Tâ ki Fir'avn kendi kavminden zuafâ-i re'y olanlar indinde adem-i insaf ile zahir olmaya. Binâenaleyh onlar onun hakkında irtiyâb ederler. Ve onlar Fir'avn'ın kendilerine ihanet ettiği taifedir. İmdi onlar ona itaat ettiler. Muhakkak onlar kavm-i fâsıkîn idiler. Ya'nî akılda lisân-ı zahir ile Fir'avn'ın iddia ettiği şeyin inkârından ukül-i salîhanın i'tâ eylediği şeyden haricîn idiler. Zîrâ akıl için hadd vardır. Ehl-i keşf ve yakın, onu tecâvüz ettiği vakit, onun indinde vâkıf olur. işte bunun için Mûsâ "mûkın"in ve hassaten "akıl"in kabul ettiği cevâbı getirdi (26).

--------------------------

Ya'nî Mûsâ (a.s.) Fir'avn'ın kudret-i zahiresi hasebiyle kendi üzerine saldırmasını ve tecâvüzüne mâni' olan şeyi Fir'avn'a izhâr ederek ona: "Eğer ben sana bir açık şey getirecek olursam" اَوَلَوْ جِئْتُكَ بِشَىْءٍ مُبِينٍ (Şuarâ, 26/30) ya'nî "Ben sana mu'cize gösterecek olursam bana zulum eder misin?" dedi. Zîrâ Mûsâ (a.s.) burhân-ı kavli getirmiş idi ki, yukarıda tafsîl olundu. Ve Fir'avn bu burhân-ı kavlîye karşı zulum etti ve görüşü zayıf olan vezirler ve Filozoflar indinde Mûsâ (a.s.)ı cahillikle suçladı, Mûsâ (a.s.) ise bunun üzerine burhân-ı fiilîden bahis buyurdu, Zîrâ burhân-ı fiilî zayıf akıllılar indinde tesirlidir. Yani zayıf akıllılar yanında fiili deliller tesir eder. 

Fir'avn bunun üzerine şaşırmış olup: "Eğer da'vânda sâdıklardan isen o şeyi getir bakalım!" فَاْتِ بِهِۤ اِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِقِينَ (Şuarâ, 26/31) dedi. Zîrâ bundan başka bir şey söyleyemez idi. Eğer söylese zayıf akıllılar olan kavmi indinde adem-i insaf ile zahir olmuş olurdu. Yani insafsızlık etmiş olurdu. Musa’nın (a.s.) söylediğinin tersine bir şey yapmış olsaydı yahut hemen hapse attırsaydı, başka bir şey yapsaydı, çevresinde adeletsizlik ile suçlanmış olacaktı. Bu da Fir'avn'ın asla işine gelmezdi. Yani kavmi içinde küçük düşmesi işine gelmezdi. Çünkü onlar Fir'avn hakkında şüpheye düşerler idi.

 Halbuki Fir'avn kusûr-i fehimlerinden nâşî yani kusurlu anlayışlarından dolayı o kavme ihanet etti; ve onlar da Fir'avn'a itaat etti. Ve onlar günahkar kavim idiler. Ya'nî akılda lisân-ı zahir ile fir'avn'ın "Ben sizin rabb-i a'lânızım" اَنَا رَبُّكُمُ الاَعْلَى Nâziât, 79/24) diye ettiği da'vâyı inkâr için gerçekten aklın verdiği şeyden yoksun idiler. Zîrâ Fir'avn'ın da'vâ-yı rubûbiyyeti akıl mertebesinde lisân-ı zahir ile vâki' oldu. Halbuki kusursuz akıllı bir insanın rubûbiyyetle zuhurunu inkâr eder. Çünkü akıl için hadd-i muayyen vardır. Yani belli bir hudud vardır. Ehl-i keşif ve yakîn o hadd-i muayyeni tecâvüz ettiği vakit akıl bu hadd-i muayyende tevakkuf eder, ileriye geçemez.

Ehl-i keşfin hadd-i muayyeni tecâvüz etmesi budur ki, herhangi bir surette mütecellî olan Hakk'ın, o tecellîsini kabul ve ikrar ederler. Akl-ı sahîh o tecelliyi ister muhal görsün ister tecvîz etsin. Zîrâ onlar akıl ile mukayyed değillerdir. Nitekim bu ma'nâya işâreten Hz. Mevlânâ (r.a.) buyururlar: 

Beyt: Tercüme ve îzâh: Hak ağaçtan Mûsâ (a.s.)a اِنِّىۤ اَنَا اللَّهُ (Kasas, 28/30) dedi. Bunu akıl ile mukayyed olan ehl-i zahirin tümü kabul etti. Yani akılla kayıtlanmış olan zahir ehlinin hepsi kabul etti. Eğer ahsen-i takvim üzere mahlûk olması hasebiyle ağaçtan daha efdal olan beşerden söylerse; ve meselâ Hz. Mansûr'dan "Ene'l-Hak" ve Hz. Cüneyd'den "Leyse fi cübbeti sivallâh" yani cübbemin içinde Allah’tan başkası yoktur ve Hz. Bâyezîd'den "Sübhânî mâ a'zame şânî" Ya rabbi benim şanımı ne kadar yükselttin sözleriyle ve sâir kümmelînden yani kemal ehlinden emsali kelâm ile mütecellî olursa, onu çeşm-i basiretin körlüğü sebebiyle inkâr etme!

İşte ehl-i keşf ile ehl-i akıl arasında böyle fark olduğu için, bâlâda îzâh olunduğu üzere Mûsâ (a,s.) (Şuarâ, 26/24) kavliyle mûkmînin, ya'nî ehl-i keşf ve vücûdun; ve (Şuarâ, 26/28) kavliyle de hassaten ehl-i aklın kabul ettiği cevâbı verdi.

Şeyh Mahmud Şebişteri Gülşen-i Raz da şöyle diyor bu mesele hakkında; “Bir ağaçtan enallah sözünün geldiğine inanıyorsun da insan gibi bir kemalattan enel Hakk sözünün geldiğine neden inanmıyorsun” diyor. Ağaç bunu söylerse insan bunu söyleyemez mi? İşte keşf ehli ile akıl ehli arasında böyle fark olduğu için geçmişte izah olunduğu üzere Musa (as) رَبُّ السَّمَوَاتِ وَالاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا اِنْ كُنْتُمْ مُوقِنِينَ 26/24 kavliyle مُوقِنِينَ ehl-i keşf ve vücudun, ve رَبُّ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ وَمَا بَيْنَهُمَا اِنْ كُنْتُمْ تَعْقِلُونَ 26/28 kavliyle de ehl-i aklın kabul ettiği cevabı verdi. 

--------------------

27. Paragraf:

Böyle olunca asasını ilkâ etti. Halbuki o, Musa'nın icâbet-i da'vetinden onun imtina'ında Fir'avn'ın Musa'ya onunla âsî olduğu şeyin suretidir. İmdi o, nâgâh sü'bân-ı mübîn, ya'nî hayye-i zahire oldu. Şu halde seyyie olan ma'sıyet tâate, ya'nî haseneye münkalib oldu. Nitekim Allah Teâlâ يُبَدِّلُ اللَّهُ سَيِّئَاتِهِمْ حَسَنَاتٍ (Furkân, 25/70) ya'nî "Allah Teâlâ onların seyyiâtını hasenata tebdil eder" buyurdu, Ya'nî hükümde. Böyle olunca, burada hüküm cevher-i vâhidde mütemeyyiz olan "ayn" ile zahir oldu. Binâenaleyh o asadır ve o hayyedir ve sü'ban-ı zahirdir. İmdi "hayye" olması i'tibâriyle hayyeleri; ve "asâ" olması i'tibâriyle de asaları yuttu. Şu halde Musa'nın hücceti, "ısıyy" ve "hayyât" ve "hıbâl" suretinde olan Fir'avn'ın hüccetleri üzerine zahir oldu. Böyle olunca sehare için hıbâl var idi. Halbuki Mûsâ için bir habl yok idi. Ve habl tell-i sağîrdir. Ya'nî Musa'nın kudretine nisbetle onların makâdîri cibâl-i şâmihadan hıbâl menzilesindedir (27).

------------------------

Cenab-ı Hakk; “Ya Musa o asanı ne yapıyorsun” dediğinde Musa (a.s.) “ona dayanıyorum“ diyor ve başka dallara vuruyorum koyunlarıma yaprak indiriyor, yiyeceklerini sağlıyorum onunla diyor. İşte daha birçok menfaatlerim var diyor. O asa ile suya vurduğu zaman su 12 parçaya bölünüyor, o asa ile taşa vurduğu zaman 12 tane kaynak oluşuyor, ayette “onlar kendi yerlerinden içtiler” 7/161

وَقَطَّعْنَاهُمُ اثْنَتَىْ عَشْرَةَ اَسْبَاطًا اُمَمًا وَاَوْحَيْنَاۤ اِلَى مُوسۤى اِذِ اسْتَسْقَيهُ قَوْمُهُۤ اَنِ اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْحَجَرَ فَانْبَجَسَتْ مِنْهُ اثْنَتَا عَشْرَةَ عَيْنًا قَدْ عَلِمَ كُلُّ اُنَاسٍ مَشْرَبَهُمْ وَظَلَّلْنَا عَلَيْهِمُ الْغَمَامَ وَاَنْزَلْنَا عَلَيْهِمُ الْمَنَّ وَالسَّلْوَى كُلُوا مِنْ طَيِّبَاتِ مَا رَزَقْنَاكُمْ وَمَا ظَلَمُونَا وَلَكِنْ كَانُوۤا اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُون 

7/160-Biz onları oniki kabileye, o kadar ümmete ayırdık. Ve kavmi kendisinden su istediği zaman Musa'ya, elindeki asâ ile taşa vur, diye vahyettik, vurunca hemen o taştan oniki pınar akmaya başladı. Halkın her biri su alacağı yeri iyice öğrendi. Bulutu da üzerlerine gönderdik, gölgeledik. Onlara kudret helvası ve bıldırcın indirdik. Size rızık olarak ihsan ettiğimiz nimetlerin temizinden yiyiniz, dedik. Onlar zulmü bize yapmadılar, lakin kendi kendilerine zulmediyorlardı.

Her kavim kendine ayrılan kaynaktan sularını içtiler. 12 kardeşten gelen 12 kavim 12 sülale idi, her sülaleye hangi kaynak ayrıldıysa sularını oradan içtiler. Karışık olarak içmediler. Bunların tabiki kendi düzeylerinden ifade ettiği manaları vardır. İşte biz hangi mertebeye gelirsek Hakk yolunda Musa’nın (a.s.) kavminin içtiği o kaynaktan içiyor. Çünkü başkasını içemeyiz. Daha küçük kaynaklardan içsek bizi beslemez, daha büyüklerini de biz hazmedemeyiz bize zarar verir. 

Ya'nî Flr'avn, Mûsâ (a.s.)a: "O şey'-i zahiri getir bakalım!" deyince, Mûsâ (a.s.) elinden asasını bıraktı. Cenab-ı Hakk ona emretti, daha oraya gitmeden evvel onun provasını yaptırdı. 20/17-18-19-20-21

﴿١٧﴾ وَمَا تِلْكَ بِيَمِينِكَ يَا مُوسَى ﴿١٨﴾ قَالَ هِىَ عَصَاىَ اَتَوَكَّوءُا عَلَيْهَا وَاَهُشُّ بِهَا عَلَى غَنَمِى وَلِىَ فِيهَا مَاَرِبُ اُخْرَى ﴿١٩﴾ قَالَ اَلْقِهَا يَا مُوسَى ﴿٢٠﴾ فَاَلْقَيهَا فَاِذَا هِىَ حَيَّةٌ تَسْعَى ﴿٢١﴾ قَالَ خُذْهَا وَلا تَخَفْ سَنُعِيدُهَا سِيرَتَهَا الاُولَى

17-)Ve ma tilke Bi yemiynike ya Musa;
"O sağ elindeki nedir yâ Musa?"

18-) Kale hiye asaye, etevekkeü aleyha ve ehüşşü Biha alâ ğanemiy ve liye fiyha mearibü uhra;
(Musa): "O, benim asamdır... Ona dayanırım, onunla koyunlarıma yaprak silkelerim ve başka ihtiyaçlarımı da karşılar."

19-) Kale elkıha ya Musa"Onu bırak, yâ Musa!" dedi.

20-)Feelkaha feiza hiye hayyetün tes'a;
(Musa da) onu attı. Bir de ne görsün, o kayan bir yılan!

21-) Kale hûzha ve la tehaf* senuıydüha siyretehel ula;
"Onu al ve korkma! Onu sana ilk görünümünde iade edeceğiz!" dedi.

Cenab-ı Hakk Musa’ya (a.s.) “Ya Musa elindeki nedir? deyince asadır dedi, bırak onu yere ya Musa dedi, Musa (a.s.) bırakınca açık bir yılan oldu, Musa (a.s.) ondan korktu, Cenab-ı Hakk ya Musa korkma onu tut dedi, tekrar tutunca eski haline dönüştü. Burada aslında ne büyük kudret olduğunu gösteriyor. Firavunun kudreti üstünde bir kudreti olduğunu gösteriyor. Firavunun kudreti kendi avanesi yönünde ama Musa’nın (a.s.) kudreti tabiat yönündendir. 

Musa (as) elinden asasını bıraktı halbuki o asâ, Mûsâ (a.s.)ın da'vetini kabulden yüz çevirmede Fir'avn, cenâb-ı Musa'ya ne şey ile âsi olmuş idiyse, o şeyin suretidir. Yani yere bıraktığı şey asi olduğu şeyin suretidir, yani firavun Hz. Musa’ya nefs-i emmaresi sebebiyle asi olmuş idi, asa firavunun nefs-i emmaresinin sureti idi. 

Birdenbire o asâ, "sü'bân-ı mübîn", ya'nî herkes tarafından görülebilen bir ejderhâ oldu. İşte bu da Firavunun kendi içindeki ejderhanın suretiydi. Buda zaten ejderha nefs-i emaredir. Kur’an-ı Kerim’de fil vakasında da geçer yani en büyük hayvanla nefs-i emarenin en güçlü halini ifade ederler, mana aleminde gördüğümüz bu vahşi yani eti yenmez hayvan gördüğümüz ne kadar görmüşsek nefs-i emmaremiz o kadar büyüktür, ne kadar küçüğünü gördükse nefs-i emmaremiz o kadar küçük demektir. 

Ve "asâ"nın hayvana dönüşmesi, itatsizliğin iyilik ibadetine dönüşmesine işarettir. Zîrâ "asâ" itatsizlikten çıkarılmıştır. Ve itatsizlik değiştiği vakit zıddı olan ibadet olur. Yani sopanın hayvana dönüşmesi veya nebatın hayvana dönüşmesi çünkü o asanın aslı bitkidir, nebattır, hayvana dönüşmesi masiyetin taata, haseneyi inkılaba işarettir. Yani kötülüğün iyiliğe dönüşmesidir zira asa masiyetten meydana gelmiştir, masiyet inkılap ettiği vakit zıttı olan taat olur. Yani bir şey zıddıyla anlaşılıyor. Kötülüğün ortadan kalktığı zaman onun yerine iyilik gelmiş olur. 

Nitekim Hak Teâlâ buyurur: يُبَدِّلُ اللَّهُ سَيِّئَاتِهِمْ حَسَنَاتٍ (Furkân, 25/ 70). Ve seyyie haseneye tebdil olundukda onun "ayn"ı hasene olmaz; belki onun üzerine hasenenin hükmü terettüb eder. Onun için Hz. Şeyh (r.a.) "ya'nî hükümde" kaydıyla takyîd buyurarak, seyyienin "ayn"ı tebeddül etmeyip, ona hasenenin hükmü terettüb edeceğine işaret eyledi. 

Böyle olunca "asâ"nın yılan olduğu mahalde, hüküm cevher-i vâhidde seçkin olan "ayn" ile zahir oldu. Ya'nî ayn-ı ejderhâ sureti üzere tâate dönüşen asanın hükmü zahir oldu, yani ejderha ona iman ettiğinden taat üzere oldu. Sopa iken de itaat ediyordu ama o kendi eli ile sallayarak itaat ediyordu. Ama asayı yere bırakınca ejderha olduktan sonra ejderha kendi kendine iş yaptı. Yani Musa’ya itaat etmiş oldu, yani taat ehli olmuş oldu diye bunu anlatmak istiyor. Böylece asanın hükmü zahir oldu. Bakın ejderha sureti üzere yani sureti üzere, aslı üzere değildir. 

Ve o suret diğer suretten seçkindir. Yani asalık sureti ayrıdır. Ve her iki suret cevheri vâhidde zahir oldu ki, yani her iki suret tek varlıkta meydana gelmesi onda adetlenme olmadı, hakikatte onda sınırlama yoktur. Yere bıraktı ejderha oldu, eliyle tuttu sopa oldu. Yani iki tane olmadı ama iki surette göründü. Binâenaleyh o, bir i'tibâra göre asadır; ve bir itibâra göre de yılandır; ve aşikâre görünen ejderhâdır. Binâenaleyh asâ değişme ile yılan olması i'tibâriyle Fir'avn'ın sihirbazları yılan suretinde ızhâr eyledikleri maddelerdi, sihirbazların ortaya koydukları maddelerdi; ve asâ olması i'tibâriyle de, asâ suretinde ızhâr eyledikleri şeyleri yuttu. 

Orada beliren iki vasfı yuttu. Sihirbazlar ipler koydular işte içine civa ve benzeri madde koydular, sıcaktan o civa genişleyince hareket ettiği zannediliyordu. Sihirbazların fizik kimya ilimlerini de biliyorlardı ve böyle maharet gösteriyordu. Sonra onlar sopa da koydular işte asa olması cihetiyle asaları yuttu, yılan olması sebebiyle de onların yılan görünümündeki iplerini yılanlarını yuttu. Yani kendisinde iki suret olduğundan orada meydana getirilin iki suretleri yuttu. Şu halde Musa (a.s.)ın hücceti yani bilinci asa ve yılandır. İpler suretinde olan firavun hüccetleri üzerine galip oldu. Yani deliller çarpışınca Musa (a.s.) galip geldi. 

Ama kendileri hakkında ilk sözünde Firavun galipmiş gibi gözüktü. Mülkün sahibi amir olduğundan, ben seni siccine atarım, örterim demişti. O zaman da Musa (a.s.) ben sana bir delil getireyim dedi peki getir demesi onunla kaldı ve getirdiği de asasıydı. Cenab-ı Hakk peygamberin galip gelmesini ve onun davasının doğruluğunun meydana çıkmasını murad eyledi bu sebeble aynı vahide olan asadan yani tek vahid olan asadan zahiren birbirinden ayrı olan iki suret meydana geldi. Musa (a.s.)ın delili sihirbazların bir takım değneklerle yılanlar ve ipler suretinde ızhar eylediği firavunun delilleri üzerine galip oldu Fir'avnın sihirbazları ip kullandılar. Mûsâ (a.s.) ise ip kullanmadı. Ya'nî Mûsâ (a.s.)ın ızhâr ettiği mu'cize-i asaya nisbeten Fir'avn'ın sihirbazlarına ızhâr ettiği suretler kıymet yönünden küçük ve ehemmiyetsiz idi. Zîrâ "ip" ma'nâsında müsta'mel olan "habl " asl-ı lügatte "tell-i sagir", ya'nî "küçük tepe" ma'nâsına gelir. Ya'nî Mûsâ (a.s.)ın indinde habl olmayıp Fir'avn'ın sihirbazları indinde habl bulunması, Mûsâ (a.s.)ın kudretine nisbetle Fir'avn'ın sihirbazlarının değeri yüksek dağların yanında bir tepecik menzilesinde olduğuna işarettir. Yani Musa’nın (a.s.) elindeki asa büyük bir tepeyi ifade ediyorsa da onların ellerindeki ipler de küçük küçük tepeleri ifade ettiğinden habl bu demekmiş küçük tepe demekmiş bir bakıma. 

-------------------

28. Paragraf: 

İmdi vaktaki sâhirler bunu gördüler, ilimde Musa'nın rütbesini, her ne kadar makdûr-i beşerden vâki' oldu ise de, ancak kendisi için, ilm-i muhakkakta tahayyül ve ihamdan temeyyüz olan kimse için vâki' olacağına binâen, gördükleri şeyin makdûr-ı beşer olmadığını bildiler. Böyle olunca Mûsâ ve Harun'un Rabb'i olan Rabbü'l-âlemîne, ya'nî Mûsâ ve Harun'un da'vet ettiği Rabb'e îmân ettiler. Zîrâ onlar kavm-i Fir'avn'ın, onun, ya'nî Musa'nın, Fir'avn'a da'vet etmediğini bildiklerini bilirler idi. Vaktaki Fir'avn, her ne kadar örf-i nâmûsîde cebr etti ise de, mansıb-ı tahakkümde sâhib-i vakt idi; ve seyf ile halîfe idi. Bunun için اَنَا رَبُّكُمُ الاَعْلَى (Nâziât. 79/24) ya'nî küll, nisebden bir nisbetle erbâb ise de, "Ben sizin aranızda zahirde tahakkümden bana verilen şey sebebiyle onlardan a'lâyım," dedi. Ve vaktaki sâhirler onun dediği şeyde onun sıdkını bildiler, ona inkâr etmediler; ve ona bununla ikrar ettiler. İmdi ona, sen ancak bu hayât-ı dünyâda hükm edersin. Binâenaleyh ne hüküm verirsen ver; devlet sana mahsûstur, dediler. Şu halde اَنَا رَبُّكُمُ الاَعْلَى (Nâziât,79/24) kavli sahih oldu. Her ne kadar Hakkın "ayn"ı ise de, suret Fir'avn içindir (28).

---------------------

Ya'ni sihirbazlar kendilerinin ihzar etmiş olduğu değneklerin ve iplerin Mûsâ (a.s.)ın asası tarafından yutulduğunu ve onlarda zahirde eser kalmadığını gördükleri vakit, ilm-i billahda, Allah’ın ilminde Mûsâ (a.s.)ın mertebesinin yüksekliğini bildiler. Zîrâ sihirbazlar Mûsâ (a.s.)ın sihirbaz olduğunu zannetmiş idiler. Bu hadiseyi biliyorsunuz böyle konuştukları zaman Firavun bütün Mısır mülküne haberciler gönderdi, ne kadar sihirbaz varsa hepsi toplansın diyor. Hangi gün bunu yapalım diye Musa’ya (a.s.) soruyor, Musa (a.s.) da halkın huzurunda olsun diyor, o zaman onların bahar bayramları veya kendilerine ait bir bayramları var, o kalabalık günde toplansın halk biz de yapalım diyor, öyle ifade ediliyor ki 40 bin civarında sihirbaz toplandı, hepsi baştan anlaştılar, birbirleriyle nasıl yapacakları hakkında sözleştiler, o tespit edilen günde sihirbazlar iplerini ortaya koydular, ve de şöyle dediler, “Ya Musa evvela sen mi bırakacaksın yoksa biz mi bırakalım” dediler Musa (a.s.) dedi ki evvela siz bırakın dedi. 

Onlar iplerini bıraktılar, o cıvalı ipler hareket etmeye başladılar sıcaktan Musa (a.s.) da asasını yere bıraktı ortada ne varsa hepsini toplayıp yuttu. Sihirbazlar bunun sihir işi olmadığını anladılar. İşte o zaman Musa’ya (a.s) iman ettiler. Ama o günün hükümdarının (Firavun) kılıcı elinde olduğundan sihirbazlar biz Musa ve Harun’un rabbına iman ettik sen bize ne yaparsan yap senin hükmün ancak bu dünyada geçerlidir, ahirete intikal etmez dediler. Yani kesersen kesersin ama biz iman ettik dediler. 

Ve sihir ilmi kaidelerince, yekdiğerine mukabele eden iki sihirbazdan birisi üstün gelince mağlûbun sihir aletleri yok olmaması lâzım gelir idi. Yani sihirbazlık aletlerinin ortadan kalkmaması gerekir, yani çarpışsalar da biri yaralanacak, veya onun üstünden geçecek onu geride bırakacak, sihir aletlerinin ortada olması lazımdır, Halbuki eczâ-yı kimyeviyye vasıtasıyla bir sürü yılan suretinde zahir olan âsâr-ı sihriyye, yani sihir eserleri Mûsâ (a.s.)ın asası tarafından yutulunca meydanda eserleri kalmadı. İşte sihirbazlar buna şaştılar. 

Bu hal sihirbaz kurallarına aykırı idi; ve beşeriye kudreti hâricinde bir keyfiyyet idi. Vâkıâ Mûsâ (a.s.) dahi taayyün bakımından beşer olduğu cihetle, bu hal kudret-i beşerden vâki' oldu. Fakat bu keyfiyyet her beşerden zahir olmaz. Belki ilm-i muhakkakta, ya'nî ilm-i ilâhîde. emr-i baîdin hakikatini keşf eden ve bu ilimde kendisi için tahayyül ve ihamdan benzerlerinden farklı hâsıl olan kimseden zahir olur. Tahayyülden ve vehimden uzaklaşmış olan kimseden zahir olur. Bunun böyle olduğuna vâkıf olan sihirbazlar, gördükleri şeyin beşer kudreti olmadığını bildiler. Sihirbazlar bu bilişlerinin neticesi olarak Mûsâ ve Harun'un Rabb'i olan Rabbü'l- âlemine, ya'nî Mûsâ ve Hârûn (aleyhime's-selâm)ın da'vet ettiği Rabb-i mutlaka îmân ettiler. 

Çünkü sihirbazlar Mûsâ (a.s.)ın Fir'avn'a da'vet etmediğini, kavm-i Fir'avn'ın bildiklerini bilir idiler. Vaktaki Fir'avn, her ne kadar şeraitteki adet de Benî İsrail'e cebr etti ise de, idare etmede zorla hükmede vaktin sahibi idi; ve kılıç ile halife idi. Ya'ni Fir'avn tâc ve taht sahibi bir ihtişamlı pâdişâh olup teb'asına hükmü sözü geçen ve âlem kılıcından titreyen idi. Gerçi Benî İsrail' oğullarına karşı, ezici kuvvetini sû'-i isti'mâl ile. zulm ettiği için kendisine örf-i şer'îde "cebbar" denir ise de, bu cevr ve zulmü, seyf ile halîfe-i süri olmasını münâfî değildir.

İşte mülkünde hükmüne muhalefet edebilecek bir kimse bulunmadığı için zîr-i idaresinde bulunanlara: "Ben sizin rabb-i a'lânızım" dedi. Ya'nî Âdem' oğullarından herbirisi kendi taht-ı idaresinde bulunan emlâk, mülk hakkında nisebden bir nisbetle erbâb ise de, "Ben sizin aranızda zahirde tahakkümden bana verilen şey sebebiyle, ya'nî benim emir ve nehyim sizin cümlenizin hakkında nâfîz, geçerli bulunması sebebiyle, ben o erbabın kaffeşinden a'lâyim" demek idi. Vaktaki sihirbazlar, Fir'avn'ın dediği şeyde, ya'nî اَنَا رَبُّكُمُ الاَعْلَى (Nâziât. 79/24) kavlinde onun doğru söylediğini bildiler; onun bu kavlini inkâr etmeyip ikrar ettiler de dediler ki: "Saltanat-ı sûriyye sahibi, zahir saltanat sahibi olduğun için sen, ancak bu hayât-ı dünyâda hükm edersin. 

Binâenaleyh ne vech ile hükm edersen et, saltanat ve mansıb-ı tahakküm sana mahsûstur." Şu halde Fir'avn'ın اَنَا رَبُّكُمُ الاَعْلَى (Nâziât. 79/24) sözü sahîh oldu. Zîrâ teb'ası üzerinde rubûbiyyet-i zahiresi sabit oldu. Fakat Fir'avn'ın sabit olan bu rubübiyyeti rubûbiyyet-i mutlaka değildir. Yani mutlak rububiyet değildir. Çünkü Fir'avn, her ne kadar hakikat i'tibâriyle Hakk'ın "ayn"ı ise de, suret ve taayyün i'tibâriyle Hakk'ın gayridir. Zira müteayyin olan şey taayyünün asla aynı değildir. 

Meselâ buzda müteayyin olan sudur; ve taayyün buzun suretidir. Hakikat i'tibâriyle buz sudan ibaret ve suyun aynı ise de taayyün ve suret i'tibâriyle buz başka, su da başkadır, işte müteayyin olan Hak ile sûret-i Fir'avn arasında dahi bu vech ile gayriyyet mevcûddur. Binâenaleyh Fir'avn'ın suretine muzâf olan rubûbiyyet, rubûbiyyet-i arazıyye-i cüz'iyyedir. Yani arizi cüzzi bir rububiyettir, genel bir rububiyet Hakk'a nisbet olunan rubûbiyyet-i mutlaka değildir.

------------------

29. Paragraf:

İmdi sûret-i bâtılda ayn-i Hak'la elleri ve ayakları kesti ve astı. Ancak bu fiil sebebiyle nail olunan merâtîbe vusul için, zîrâ muhakkak esbabın ta'tîline yol yoktur, çünkü a'yân-ı sabite onları iktizâ eyledi. Böyle olunca ancak sübûtta üzerinde bulundukları suretle vücûdda zahir olurlar, Zîrâ Allah'ın kelimeleri için tebdil yoktur. Allah'ın kelimeleri ise, a'yân-ı mevcudatın gayri değildir. Binâenaleyh onların sübûtu haysiyyetiyle onlara kıdem nisbet olunur. Ve onların vücûdu ve zuhuru haysiyyetiyle de onlara hudüs nisbet olunur. Nitekim sen "Bugün bizim nezdimizde bir insan veya bir misafir hadis oldu" dersin. Halbuki onun hudûsünden, bu hudûsden evvel onun için vücûd olmaması lâzım gelmez. Bunun için Allah Teâlâ Kelâm-ı azizinde, ya'nî onun ityânı hakkında, kıdem-i kelâmıyla beraber. "Onlara Rab'lerinden bir zikr-i muhdes gelmez, illâ ki onu dinleyip la'b ederler" مَا يَاْتِيهِمْ مِنْ ذِكْرٍ مِنْ رَبِّهِمْ مُحْدَثٍ اِلا اسْتَمَعُوهُ وَهُمْ يَلْعَبُونَ (Enbiyâ, 21/2); ve "Onlara Rahmân'dan bir zikr-i muhdes gelmedi, illâ ki ondan i'râz eder oldular" وَمَا يَاْتِيهِمْ مِنْ ذِكْرٍ مِنَ الرَّحْمَنِ مُحْدَثٍ اِلا كَانُوا عَنْهُ مُعْرِضِينَ (Şuarâ, 26/5) buyurdu. Ve rahmet ancak rahmetle gelir. Ve rahmetten i'râz eden kimse, adem-i rahmetten ibaret olan azaba istikbâl eder (29).

---------------------

Ya'nî sihirbazlar Fir'avn'a hitaben: "Ne vech ile hükm edersen et!" deyince, hakikati i'tlbâriyle Hakk'ın "ayn"ına mülâbis olan, karışan Fir'avn, sûret-i fâniyye-i bâtılesiyle Rabb-i Mûsâ ve Harun'a ve Rabbû'l-âlemine îmân eden sihirbazların ellerini ve ayaklarını kesip onları astı, Zîrâ Hakk'ın hüviyyeti, esmasının ihtilâfı ve tekabülü sebebiyle, şehâdet aleminde hak ve bâtıl suretlerinde zahir olur. Binâenaleyh arifler, suver-i bâtıleyi de inkâr etmezler, yanı batıl suretlerle inkar etmezler. Çünkü bâtılın vücûdu ve zuhuru olmasa, Hak zahir olmaz idi. Nitekim şey zıttı ile bilinir denilmiştir. Bunun için Hz. Şeyh-i Ekber'in şeyh-i âlileri Ebû Medyen Mağribî (r.a.) buyurlar:

Tercüme: "Bâtılı kendi tavrında inkâr etme! Zîrâ o da Hakk'ın zuhuratından bazı kısımlardır." Fir'avn tarafından sihirbazların asmak suretiyle katilleri, onların şehîd olarak merâtib- uhreviyyeye vusulleri için vaki oldu. Yani o sihirbazların asılarak, ellerinin kollarının ayaklarının çaprazlama kesilerek, (sağ elini kestiyse sol ayağını kesmiş, iş yapamasınlar diye) azab olsunlar diye sonrada asmış. Bana sormadan nasıl saf değiştirirsiniz diye, kendisini ala rab görüyordu ya. Zîrâ merâtib-i şühedâya vusul ancak yani şehitlik mertebesine ulaşmak ancak bu sûret-i bâtılede vâki' olan asma ve katl fiili sebebiyle olur.

İşte bundan anlaşılır ki, küffârın vücûdu bu âlemde mü'minler için rahmettir. Zîrâ fi-sebillah cihâd kasdiyle küffâra bi't-tecâvüz küffara tecavüz ederek katledilmiş olan müminin, şehîd olurlar. Eğer küffâr olmasa onlar mertebe-i şehâdeti ihrâz edemez idiler. Ve mertebe-i şehâdet ise merâtib-iâliye-i uhreviyyedendir. Yani uhrevi alemin güzelliklerindendir. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: وَلا تَقُولُوا لِمَنْ يُقْتَلُ فِى سَبِيلِ اللَّهِ اَمْوَاتٌ بَلْ اَحْيَاۤءٌ وَلَكِنْ لاتَشْعُرُونَ (Bakara, 2/154) ya'nî "Allah yolunda katl olunan kimseler için ölüdür demeyin, belki onlar diridirler; fakat sizin onların keyfiyyet-i hayâtlarına vukufunuz yoktur." Ve keza yine buyuruyor: ﴿١٦٩﴾ وَلاتَحْسَبَنَّ الَّذِينَ قُتِلُوا فِى سَبِيلِ اللَّهِ اَمْوَاتًا بَلْ اَحْيَاۤءٌ عِنْدَ رَبِّهِمْ يُرْزَقُونَ ﴿١٧٠﴾ فَرِحِينَ بِمَاۤ اَتَيهُمُ اللَّهُ مِنْ فَضْلِهِ وَيَسْتَبْشِرُونَ بِالَّذِينَ لَمْ يَلْحَقُوا بِهِمْ مِنْ خَلْفِهِمْ اَلا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاهُمْ يَحْزَنُونَ (Âl-i İmrân. 3/169-170) ya'nî "Allah Teâlâ yolunda katl olunanları ölülerden zannetmeyiniz; belki onlar Rablerinin indinde diridirler; ve Allah Teâlâ'nın fazl ve kereminden onlara verdiği şeyden ferahlanarak rızıklanırlar ilh..." Zulmen katl olunanlarında hâli böyledir. Binâenaleyh âlemde bâtılın vücûdu dahi muktezâ-yı hikmettir. Yani batıl olanın vücudu dahi hikmet. Zîrâ sebebler ta'tîl kabul etmez, sebepler ara vermez.

Çünkü "sebebler" dediğimiz şey a'yân-ı sabitenin iktizââtıdır, gereğidir; ve a'yân-ı sabitenin halleri ve hükümleri ve âsân a'yân-ı hâriciyyede, ya'nî bu âlemin suretlerinde, sebebler ile zahirdir.

Zülkarneynin hayatından bahsederken üç dört yerde 18/85 فَاَتْبَعَ سَبَبًا Sebeplere dayandı sebeplerle hareket etti. Bu alemde zuhur eden hadis sebebe mebnidir. Yani bir sebebe bağlıdır yani meydana gelen her bir şey de bir sebeple meydana gelmektedir. 

Demek ki a'yân-ı sabite ilm-i ilâhîde ne suretle sabit olmuşlar ise, vücûd-i haricîde dahi ancak o suretle zahir olurlar. Yani programları ilm-i ilahide nasıl bir programsa zahir alemde vücud-u zahiri de öyle meydana gelir. Çünkü kelimât-ı ilâhiyye için tebdil yoktur. Allah’ın kelimeleri için değişiklik yoktur.

 Ve a'yân-ı sabite kelimât-ı ilâhiyye olup, Allah’ın ilahi kelimeleri olup mezâhirden ibaret olan yani zuhurdan ibaret olan a'yân-ı hâriciyye onların gölgeleri olduğundan kelimât-ı İlâhiyye a'yâh-ı mevcudatın gayri değildir. Yani ilahi kelimeler ayan-ı mevcudatın gayri değildir. Çünkü gölge, gölge sahibinin sureti üzeredir. Ayan-ı sabiteler gerçek varlıklar o gerçek varlıkların suretleri de onların gölgeleridir. Böyle olunca kelimât-ı gaybiyyeden ibaret olan a'yân-ı sabitenin ilm-i ilâhîde sübûtu cihetinden, sabitliği yönünden onlara "kıdem" nisbet olunur. Ve a'yân-ı hâriciyyede, ya'nî bu kesîf olan âlem-i anâsırda, dört unsurda hava, su, toprak, ateş bunların vücûdu ve zuhuru cihetinden onlara "hudûs" yani hadiseler nisbet olunur. 

 Eğer bir şeye hem kıdem ve hem de hudûs nasıl nisbet olunur diyecek olursan, sana cevaben bu misâl kâfidir; Nitekim sen: "Bugün bizim nezdimizde bir insan veya bir misafir hadis oldu" dersin. Yani bizim yanımıza bir misafir geldi denir, o gelmesi hadistir, yani oraya yeni gelmiş olur. Onun oraya yeni gelmesi daha önce bir varlığının olmaması manasına değildir. Vardı başka yerde vardı, oraya sonradan geldi. Bizim ayan-ı sabitelerimiz Hakkın varlığında var, aslıyla ezeli olarak vardı, ama oraya geldiğinde hadis oldu. Halbuki bu insan veya misafir hem kıdem ve hem de hudûs ile vasıflanmış oldu. Binâenaleyh hadis olan bir şeyin mutlaka evvelden dahi vücûdu olmak lâzım gelir. 

Zîrâ mevcûd olmasa idi, hadis olmaz idi. Kur’an-ı Kerim kelam-ı kadim olmakla beraber ezeli kelam olmakla beraber, dünyada zuhura gelmesi hadistir, ne yönüyle hadistir, sahifeleri, üzerindeki mürekkebi, kağıdı yönüyle hadistir ama kelamı yönüyle kıdemdir yani ezel Zat’ının aynı Kelam Zat’ından kişinin ayrı mıdır, işte Kur’an-ı Kerim okuyorken bütün bu şeylerin eğer özüne inebiliyorsak, kıdemine nüfuz ediyoruz demektir, o zaman ancak Kur’an okuyoruz aksi halde biz hadisini okuyoruz. Hadis-i nebevi değil sonradan olanı okuyoruz. İnsanların aklından çıkan manaları okuyoruz. kadim-i ezelisini okumuyoruz, okuyamıyoruz. İşte o büyük muhterem zatlar o’nun kadimini okumuşlar, kıdemini okumuşlar ve bizim küçük akıllarımıza anlatmaya çalışıyorlar. 

Kur’an-ı Kerim’in gerçek tercümesine “tevil” diyorlar, tevil ne demek bakın kur’an-ı Kerim’in tercümesi var, tefsiri var, meali var, tevili var, tevil demek evvel demektir, işte tevil esastır, evveline gitmek demektir, yani kadimine ulaşmak demektir. Peki o zaman nasıl ulaşacağız, kadimine nasıl ki bütün alemde ne varsa insanda vardır. İnsanda da bu kadim vardır. Biz de kadimden geldik hadisler halinde zuhur ettik. Ne zaman kendi kadimimize yani kendi aslımıza ulaştığımız zaman kelam-ı kadime ulaşmış oluyoruz. Yani o sahaya dahil olmuş oluyoruz, o sahadan okuyorsak kuran bu sahadan okuyorsak Kur’an değil, Kur’an’ın çok sonraki beşer süzgecinden geçerken manaların takılarak sadece tortusunun bize ulaştığı kelamlarını görmekteyiz. Allah cümlemizi gerçek tevilini nasib etsin. 

İşte bunun için Hak Teâlâ hazretlerinin "kelâm"ı kadîm olmakla beraber, o kadîm olan kelâmın vücûd-i haricîye inzal ve ityânı yani nazil olması oraya inmesi tayin olarak Hakk'ın Kelâm-i azizinde, sûre-i Enbiyâ'da ذِكْرٍ مِنْ رَبِّهِمْ مُحْدَثٍ اِلا اسْتَمَعُوهُ وَهُمْ يَلْعَبُونَ (Enbiyâ, 21/2): ve keza sûre-i Şuarâ'da وَمَا يَاْتِيهِمْ مِنْ ذِكْرٍ مِنَ الرَّحْمَنِ مُحْدَثٍ اِلا كَانُوا عَنْهُ مُعْرِضِينَ (Şuarâ. 26/5) buyurur. Bundan anlaşılır ki Hakk'ın kelâmı kadîm ve zât-ı ahadiyyette kendisinin aynı iken, elfâz ve hurûfta zuhuru halinde, onu hudûs sıfatıyla tavsif buyurdu, hadis olarak vasıf buyurdu. Yani kelam-ı kadim iken kendi aleminde veya ümm-ül kitapta veya Levh-i Mahfuzda kadim iken harfler ve kelimeler halinde hudüs sıfatıyla vasıflandırdı Ve Rahmân'dan muhdes olan zuhura gelen Kur'ân rahmettir Ve Rahmân'dan nazil olan rahmet, ya'nî Kur'ân ancak rahmetle gelir. 

Nitekim Hak Teâlâ Kur'ân hakkında وَنُنَزِّلُ مِنَ الْقُرْاَنِ مَا هُوَ شِفَاۤءٌ وَرَحْمَةٌ (îsrâ, 17/82) buyurur, bakın burada Zat’ıyle biz nazil ederiz indiririz buyuruyor. Ve rahmetten yüz çeviren kimse adem-i rahmetten ibaret olan azaba teveccüh eder. Zîrâ insan bir şeyin dairesinden çıkınca, diğer bir şeyin dâiresine duhûl eder.

-------------------

30. Paragraf:

Ve Hak Teâlâ'nın فَلَمْ يَكُ يَنْفَعُهُمْ اِيمَانُهُمْ لَمَّا رَاَوْا بَاْسَنَا سُنَّتَ اللَّهِ الَّتِى قَدْ (Mü'min, 40/85 ve اِلا قَوْمَ يُونُسَ Yûnus. 10/98) kavline gelince, bu [Yûnus, 10/98) istisnasında olan Hakk'ın kavli ile âhirette onlara nef vermeyeceğine delâlet etmez. Binâenaleyh bunu murad etti ki, onlardan dünyâda ahzi ref etmez. Bunun için Fir'avn, ondan îmânın vücûdu ile beraber ahz olundu. Bu, onun emri, o saatte intikâle müteyyakkin olan kimsenin emri olduğuna göredir. Ve karîne-i hâl muhakkak onun intikâlden yakın üzere olmadığını i'tâ eder. Zîrâ o, Mûsâ (a.s.)ın asâsıyla denize vurması sebebiyle, zahir olan kuru yolda mü'minlerin yürüdüklerini müşahede etti. İmdi Fir'avn îmân ettiği vakitte muhtezırın hilâfına olarak, helake müteyakkın olmadı. Bunun için ona mülhak olmaz (30).

--------------------

Cenâb-ı Şeyh (r.a.) Fir'avn'ın îmânı hakkında yukarıda geçen beyanâtı yani daha evvel firavunun imanı hakkındaki açıklamaları tetmîmen tamamlayıcı olarak buyururlar ki: Fir'avn'ın sıhhat-ı îmânını kabul etmeyen taife, Fir'avn'ın îmânı korku îmânı olduğunu ölüm öncesi korku imanı olduğunu ve korku îmânı ise فَلَمْ يَكُ يَنْفَعُهُمْ اِيمَانُهُمْ لَمَّا رَاَوْا بَاْسَنَا سُنَّتَ اللَّهِ الَّتِى قَدْ (Mümin, 40/85) ya'nî "Bizim azabımızı gördükleri vakitte onların imânı kendilerine fâide vermez." burada da iki türlü iman olduğunu söylüyor, birisi ölüm anında korkudan veya herhangi bir şeyden çaresiz halde kaldığı zaman ettiği imandır. 

Firavunun imanı bu iman değildir diyor. Yani son anda ruh kabzedileceği zaman iman kabul edilmez deniyor ya, bazıları Firavunun imanı ölüm anında yaptığı bir imandır diye karar vermişlerdir. Bir de iman-ı muhtezir, can çekişirken verdiği iman. Can çekişirken verdiği iman aslında ölümü ölümün kendine geldiğini hissettiği zamanda verdiği imandır diyorlar. Ama Firavunun hali böyle değildir. O anda ölüm anında olduğunu bilmiyordu diyor. Hayatta olarak iman etti diyor.

 40/85 ayetinde "Bizim azabımızı gördükleri vakitte onların imânı kendilerine fâide vermez." (Mümin, 40/85); "Kavm-i Yûnus müstesna olmak üzere" yunus kavmi bu sistemin dışında اِلا قَوْمَ يُونُسَ (Yûnus, 10/98) "İbâdı hakkında carî olan Allah'ın âdetidir" (Mümin, 40/85) âyet-i kerîmeleri mucibince fâide vermeyeceğini iddiâ ederlerse de, bu [Yûnus süresindeki] âyet-i kerîmede اِلا قَوْمَ يُونُسَ istisnası korku îmânı âhirette fâide vermeyeceğine delâlet etmez. Bu âyet-i kerîme ile Hak Teâlâ hazretlerinin murâd-ı aliyyesi, korku imânın sâhiblerine, dünyâda müteveccih olan azabın merfû' olmayacağını kaldırılmayacağını beyândır. Fi'l-hakîka da Yûnus' kavminden gayrisinden azâb-ı dünyâ ref edilmedi. 

Yunus (a.s.) aralarından çıktıktan sonra azab vermeleri gerekiyorken onlar müstesna olmak üzere dünyada Yunus kavimine dünyada azab edilmedi. Eğer Fir'avn'ın hâlini ve deryada gark hininde yani ölüm zamanında dünyadan ayrılmaya yakın olan kimsenin hâline kıyâs edecek olur isen, kendisinden zahir olan îmânın vücuduyla beraber, azâb-ı dünyevîye ma'rûz kaldığına hükm ederiz.

Fakat bu konuda ipucu Fir'avn'ın dünyâdan intikâl edeceğine yakîni olmadığını gösterir. Bir kişi ölüm anında iman etmekte, ölüm anında azabı gördüğünde iman etmekte, fakat Firavnun hali bu hal değil diyor burada Firavunu müdafaa etmek için yazılmış değil, ölüm halinin yani Kur’an-ı Kerim’de ve şeriat-ı Muhammediyede belirtilen ölüm halinin hakikatini burada belirtiyor misalleriyle, Firavun’un dünyadan intikal edeceğine yakıyni olmadığını yani dünyadan ayrılacağına yakıyn bir bilgisi olmadığını gösteriyor. Çünkü Fir'avn, Mûsâ (a.s.)ın asasını denize vurması sebebiyle, zahir olan denizin derinliğindeki kuru yoldan mü'minlerin yürüyüp geçtiklerini kendi gözüyle görerek müşahede etti. 

Ancak kudret-i ilâhiyye ile zahir olabilecek olan bu hâriku'lâde hâli görünce Fir'avn vahdâniyyet-i ilâhiyyeyi kalben tasdîk etti; ve kelime-i tevhidi izhâr eyledi. Binâenaleyh Fir'avn kalben tasdîk ve lisânen dahi ikrar etmek suretiyle îmân ettiği vakit Benî İsrail'in geçtiği gibi, kendisinin dahi deryada gark olmayacağını zannettiği cihetle, helake kati olarak bilen olmadı. O orada öleceğini hiç düşünmedi. İsrail oğulları oradan nasıl geçti ise o açılan kuru yoldan aynen kendisi de geçeceğini düşündü. Orada ölüm diye bir düşünce, korku yoktu. Orada iman etti kalbi ile de tasdik etti bu olağan dışı olayı görünce. Boğulma hadisesi daha sonra oldu. Bu ise, muhtezır olan kimsenin hâli hilâfına olarak, bir îmân idi. Bu olay son anda ölümü gerçeğini görüp iman eden ile kıyas edilmez. Bunun için Fir'avn muhtezıra mülhak olmaz; yani Firavun can çekişirken iman edenlerin gurubuna girmedi. Yani son anda zorlama ile iman edenlerden değildi, zirâ [muhtezır] yani can çekişme dünyadan alâkasını kat' etmek üzere olduğuna kâni'dir. Fir'avn'da ise bu kanâat yok idi ki, onun îmânı muhtezırın îmânına eklenmiş olsun.

------------------

31. Paragraf:

Binaenaleyh Fir'avn, helake teyakkun üzere değil, necâta teyakkun üzere, Benî İsrail'in îmân ettiği şeye îmân etti. İmdi teyakkun ettiği vâki' oldu; lâkin irâde ettiği suretin gayri üzere. Binâenaleyh Allah Teâlâ ona kendi nefsi hakkında azâb-ı âhiretten necat verdi; ve bedenini halâs etti. Nitekim Hak Teâlâ "Senin halfinde olan kavme bir âyet olman için bugün biz sana bedenin ile necat veririz" فَالْيَوْمَ نُنَجِّيكَ بِبَدَنِكَ لِتَكُونَ لِمَنْ خَلْفَكَ اَيَةً (Yûnus, 10/92) buyurdu. Zîrâ, eğer suretiyle gâib olsa idi, kavminin çoğu, ihticâb etti, derler. Böyle olunca, o olduğu bilinmek için, sûret-i ma'hûdesiyle meyyiten zahir oldu. Şu halde necât hissen ve ma'nen âmm oldu. Ve üzerine azâb-ı uhrevî gelmesi vâcib olan kimse, ona bütün âyet gelse azâb-ı elîmi görmedikçe, ya'nî azâb-ı uhrevîyi tatmadıkça / îmân etmez. Böyle olunca Fir'avn bu sınıftan çıktı. İşte bu, öyle bir zahirdir ki, Kur'ân onunla vârid oldu (31).

--------------------

Ya'nî Fir'avn helake bekleyerek değil, kurtuluşu bekleyerek îmân etti; ve bu beklediği kurtuluş dahi vâki' oldu. Oldu amma, onun murâd ettiği suretin gayri üzere. Zîrâ o. gark olmaktan kurtulacağını zannetmiş idi. Halbuki bundan halâs olamadı; uhrevî azabdan kurtuluş buldu. Ve ölüsü sahile çıkmakla kaybolmadan kurtuldu. Nitekim Hak Teâlâ: فَالْيَوْمَ نُنَجِّيكَ بِبَدَنِكَ لِتَكُونَ لِمَنْ خَلْفَكَ اَيَةً (Yûnus, 10/92) buyurur ki: "Biz bugün sahile ilkâ etmek suretiyle sahile çıkarmak suretiyle sana bedenin ile kurtuluş veririz; ve ruhunu bedeninden kurtarırız; ve yarın onu âhiret azabından halâs ederiz.

Tâ ki senden sonra gelecek olan kavme senin bu hâlin kudretime bir âyet ve nişân-ı azîm olsun" demektir. Bu âyet-i kerîmenin şu tarz tefsirine i'tirâz edenler bulunabilir mütalaasıyla فَالْيَوْمَ نُنَجِّيكَ 10/92 hitâb-ı ilâhîsi hakkında îzâhât i'tâsı münâsib görüldü. Bu ayet hakkında biraz izahat vermemiz münasib görüldü. Şöyle ki: Fir'avn küfründe ısrarlı olaydı, kelime-i tevhidi telaffuz etmezdi. Mademki tevhîd etti. mutlaka fenalıktan sakındığı yöneldiği bir şey var idi. Peygamberine îmân eden bir kimsenin muradı hiç şüphe yok ki, evvelâ azâb-ı uhrevîden, sonra dünyâda, kendisine müteveccih olacak olan kahr-ı ilâhîden kurtulmaktır. Dünyâda gark suretiyle vâki' olan kahr-ı ilâhîden kurtuluş bulamayan Fir'avn, eğer azâb-ı uhrevîden dahi kurtuluş bulamayacak ise, kurtuluş vadinin mahmulü kalmaz. 

Eğer نُنَجِّيكَ kaydına nazaran bu necat, ancak Fir'avn'ın ruhsuz cesedinin sahile çıkmasıdır, denecek olursa cevaben deriz ki: Gark suretiyle ölen bir kimsenin ruhsuz cesedi ister sahile ilkâ olunsun, ister ka'r-ı deryada nâbûd olsun, yok olsun müsavidir. Sahile ilkasında meyyit için bir fâide olmadığından böyle bir kimseye: "Biz sana kurtuluş veririz" va'di mânâsız olmak lâzım gelir. Halbuki va'd-i ilâhî Hak'tır, mânâsız olamaz. Binâenaleyh Fir'avn hakkında mev'ûd olan, vaad olunan kurtuluş, ruhunun zulmet-i bedenden çıkması ve âhirette de azâb-ı uhrevîden halâsıdır. Şu halde bu necat hissen ve ma'nen umûmî olur. Beden-i Fir'avn'ın sahile ilkasına gelince: Bu da onun rubûbiyyetine i'tikâd eden kavminin, bu i'tikâdı kuvvet bulmamak için, arkaya kalanlara bir âyet idi.

Zîrâ eğer cesedi gâib olaydı, kavminin pek çoğu. Fir'avn Rab olduğu cihetle semâya urûc etmek suretiyle veya başka bir suretle insanlardan gizlenme etti, derler idi. Binâenaleyh diğer insanlar gibi, Fir'avn'ın dahi denizde boğulduğu bilinmek için, ölüsü sahile ilkâ olundu; ve belli olan cesedi halk nazarında zahir oldu. İmdi üzerine azâb-ı uhrevî gelmesi vâcib olan kimseye zamanının peygamberi tarafından ne kadar âyât ve mu'cizât gösterilse hepsini birer suretle te'vîl edip azâb-ı elimi görmedikçe, ya'ni azâb-ı uhrevîyi tatmadıkça îmân etmez. Zira bu kimsenin ilm-i ilâhîde sûbût bulan ayn-ı sabitesi, mazhar olduğu ism-i ilâhî muktezâsınca şekavet üzerinedir.

Vücûd-i kevnîde zuhur eden ve o ismin âyînesinden ibaret olan bu kimsenin suretinde, elbette şekavet eseri zahir olur. Binâenaleyh gayri mec'ûl olan onun isti'dâd-ı ezelîsi dünyâda ne kadar âyât-ı mûziha ve mu'cizât-i bahire görse îmân etmemesini iktizâ eder. Nitekim Ebû Cehil Bedir gazasında katledilerek öldürülmek üzere bulunduğu sırada kendi katiline hitaben: "Şu hâl-i kati içinde muhalefetten pişman olmadığımı sahibin olan Muhammed'e (a.s.) söyle!" dedi. Yani bu öldürülüş halimle bir köle tarafından öldürülüyor iken bu şartlar içinde Muhammed’e muhalefetten pişman olmadığımı bildir demiştir. İşte ayan-ı sabitesi şekavet üzere olduğundan ölüm anında dahi pişman olmaz. 

Binâenaleyh böyle olan kimseler, elim azabı görmedikçe, ya'nî ba'de'l-mevt azâb-ı uhrevîyi tatmadıkça Allah'a ve pey­gambere îmân etmezler. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de Hak Teâlâ buyurur. ﴿٩٦﴾ اِنَّ الَّذِينَ حَقَّتْ عَلَيْهِمْ كَلِمَتُ رَبِّكَ لايُوءْمِنُونَ ﴿٩٧﴾ وَلَوْ جَاۤءَتْهُمْ كُلُّ اَيَةٍ حَتَّى يَرَوُا الْعَذَابَ الاَلِيمَ 

(Yûnus, 10/96-97). Böyle olunca Fir'avn dünyâda kable'l-mevt îmân etmekle, azâb-ı uhrevîyi görmedikçe îmân etmeyen sınıftan çıktı. Elîm azabı görmeden îmân eden mü'min sınıfına dâhil oldu.

Fir'avn hakkındaki bu kelime o kadar açık bir şeydir ki, Kur'ân bu zahir olan şeyle vârid oldu. Yani zuhura çıktı bu kadar açık bir zuhura çıktı. Şu halde Fir'avn'ın şekâvet-i ebediyyesine, ebedi şekavetine hükm edenlerin bu hükümde ısrarları ve bu bâbda te'vîlâta kıyam etmeleri tevilat göstermeleri duyulmuş değildir. İşte Fir'avn hakkında Hz. Şeyh (r.a.) efendimizin hükm-i âlîleri bu kadar açıktır; ve ibâre-i Fusûs'ta tevakkufa delâlet edecek bir şey yoktur.

----------------

32. Bölüm:

Ba'dehü biz deriz ki, bundan sonra onun hakkında emr Allah Teâlâ'ya râci'dir. Çünkü âmme-i halkın nüfûsunda onun şekâsı müstekarr oldu. Halbuki bunun hakkında onlarda nass yoktur ki ona istinâd ederler (32).

--------------

Ya'nî Kur'ân-ı Kerîm'in zahirinden Fir'avn'ın sıhhat-i îmânı istidlal olunduğu ve onun şekâveti hakkında kesinlik olmadığı gibi, delâlet dahi bulunmadığı halde, hayâtı müddetinde çeşitli zulm ve taaddî icra ve peygamberine muhalefetle mukabeleye kalkıştığına bakarak âmme-i halkın nüfûsunda onun şekâveti kesinleşmiş olduğu için, biz Fir'avn'ın sıhhat-i îmânına delâlet eden nusûs-i kur'âniyyeyi zikr ettikten sonra, ta'lîmen-li'l-edeb, Fir'avn hakkındaki emr Allah Teâlâ'ya râci'dir, deriz.

Hz. Şeyh-i Ekber (r.a.) efendimizin "Emr Allah Teâlâ'ya râci'dir" O’na dönücüdür buyurmaları, onun emrinde tereddüdlerinden nâşî değildir. Fir'avn hakkındaki re'y-i âlîlerini yüce kanaatlerini bu fassta nusûs-i kur'âniyye Kur’an naslarıyle, yani ölçüleriyle her türlü şübhe ve tereddüdden ârî olarak, kemâl-i vuzuh yani açık bir kemalat ile beyân buyurmuşlardır. Nitekim yukarıdaki ibarede “İla emrihi illallah” buyurduktan sonra, bu beyânın illetini “halkın nezdinde onun kötülükleri sâbit oldu” ibaresiyle tefsir etmişlerdir. Bu ise müddet-i ömrü kötü haller ile geçen Fir'avn'ın rahmet-i ilâhiyyeye mazhariyyetini bir türlü havsalalarına sığdıramayan zevata, ta'lim-i edebden ibarettir.

Zîrâ rahmet-i ilâhiyyenin vüs'atini, genişliğini teemmül ederek onun hakkındaki emri Allah Teâlâ'ya havale etseler ve Fir'avn'ın kur'ân açıklığıyla sabit olan îmânı, Allah Teâlâ indinde makbul oldu mu, yoksa olmadı mı? Binâenaleyh kendisi Allah indinde şakî midir, saîd midir? Bunu ancak Allah Teâla bilir, deseler; edebe muvafık olur idi. Çünkü saâdet ve şekâvet-i ezeliyye a'yân-ı sabitenin isti'dâdına mevkuftur. Bu ise ilm-i ilâhîdir. Ve Allah Teâlâ hazretleri bildirmedikçe, bir kimsenin zevâhir-i hâline bakıp, yani zahir yaşantısına bakıp şekavet veya saadetine hükm etmek, ilm-i ilâhîye iştirak ma'nâsını içine alan olduğu için edebsizliktir. 

Amma Hz. Şeyh (r.a.)in sıhhat-i îmân-ı Fir'avn hakkındaki beyânât-ı aliyyeleri, zâhir-i Kur'ân'dan muktebes delâile müstenid olduğu için, asla edeb bozukluğu değildir. Yani Kur’an’ın ayetlerinden zahirinden istinad ettiği için asla edepsizlik değildir. Edeb bozukluğu hiçbir nass ve delîle yani kuvvetli bir bilgiye veya delile müstenid olmaksızın, zevâhir-i hâle bakıp, sırr-ı kadere taalluk eden saadet veya şekavet hakkında hükm-i indî i'tâsıdır.

-----------------

33. Paragraf:

Ve onun âline gelince, onun için başka hükm vardır. Bu onun mevzi'i değildir. Ondan sonra malûm olsun ki, Allah Teâlâ muhtezirinden bir kimseyi kabz etmez, illâ ki o kimse mü'min olduğu halde, ya'nî ihbârât-ı ilâhiyye onunla gelen şeye musaddık olduğu halde, kabz eder. Ve bunun için mevt-i füc'e ve katl-i gaflet mekruh kılınır. Mevt-i füc'eye gelince, onun haddi nefes-i dâhil hurûc ede ve nefes-i hâriç duhûl etmeye. İşte bu mevt-i füc'edir. Ve bu muhtezırın gayridir. Ve katl-i gaflet dahi böyledir. Onun şuuru olmadığı halde arkasından onun boynu vurulur. Binâenaleyh îmandan veya küfürden ne hâl üzere olursa onun üzerine kabz olunur. Ve bunun için (S.a.v.) Efendimiz "Ne hâl üzere ölürse onun üzerine haşr olunur" buyurdu. Nitekim olduğu hâl üzere kabz olunur. Muhtezır ise, ancak şuhüd sahibidir. Böyle olunca o, vaki' olan şeye sâhib-i imandır. Şu halde ancak olduğu hâl üzere kabz olunur. Zîrâ “Kane” harf-i vücûdîdir. Ona ancak karâin-i ahvâl sebebiyle zaman müncer olur. Binâenaleyh mevtte, kâfir-i muhtezır beyni ile gafleten maktul olan ve hadd-i füc'ede zikr ettiğimiz gibi füc'eten ölen kâfir, beyni fark olunur (33).

-----------------

Ya'nl Flr'avn'ın sıhhat-i îmânı Kur'ân-ı Kerîm'in zahirinden istinbât olunan yani zahirinden mana çıkararak delâile göre, sabit ise de onun âli ve havâssı hakkında başka hükm vardır. Yani çevresi kumandanları, büyükleri hakkında başka hüküm vardır. Zîrâ Kur'ân-ı Kerîm Fir'avn'ın âli hakkında ailesi ve yakınları hakkında mü'min olduklarına şehâdet buyurmaz. Ve onlar hakkında : ﴿٤٥﴾ فَوَقَيهُ اللَّهُ سَيِّئَاتِ مَا مَكَرُوا وَحَاقَ بِاَلِ فِرْعَوْنَ سُۤوءُ الْعَذَابِ ﴿٤٦﴾ اَلنَّارُ يُعْرَضُونَ عَلَيْهَا غُدُوًّا وَعَشِيًّا وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ اَدْخِلُوۤا اَلَ فِرْعَوْنَ اَشَدَّ الْعَذَابِ 

(Mü'min. 40/45-46) ya'nî "Âl-i Fir'avn'ı Allah Teâlâ sû'-i azâb ile ihata etti. Onlar sabah ve akşam nâra arz olunurlar. Kıyamet kâim olduğu gün dahi, ey âl-i Fir'avn, azabın en şiddetlisine girin!" denir; âyet-i kerîmesi vârid olmuştur. Fir'avn bu hükümde dâhil değildir. 

Çünkü âhir vaktinde îmân etti. Fakat onun âli ve avenesi, Fir'avn gibi, îmâna mübaşeret edip "Biz Benî israil'in îmân ettiği şeye ve Mûsâ ve Harun'un Rabb'ine îmân ettik" (A'râf, 7/121-122; Şuarâ, 26/47, 48) demediler. Firavun bunu dedi “Ben Musanın Rabbına iman ettim” dedi. Ama avanesi, çevresi bunu demediler. Belki Fir'avn'ın mazharında rubûbiyyet-i cüz'iyye-i arazıyye ile zahir olan Rabb-i mukayyede îmân ettikleri halde öldüler, Binâenaleyh Hakk-ı mutlakın hüviyyetini Fir'avn'ın mazharına hasr ve tahsis ettikleri için küfr içinde gittiler. Yani Firavunu rab olarak bilerek gittiklerinden küfür içinde gittiler. 

Cenâb-ı Şeyh (r.a.) âl-i Fir'avn hakkındaki mütâlaâtın bahse taalluku olmadığını beyân buyurarak bu hususta îrâdı lâzım gelen hükmün izahından sarf-ı nazar ettiler de, ahvâl-i meyyitin tavzihine şurû' buyurdular yani Firavunun alinin halini anlatmaya gerek kalmadığından bu kadar bildirdiler şimdi ölüm hakkında malumata geçtiler ve dediler ki: Muhakkak ma'lûmun olsun ki, Allah Teâlâ hâl-i ihtizâra gelmiş olan her bir kimseyi yani can çekişme haline gelmiş bir kimseyi behemehal mümin olduğu halde, ya'nî enbiyâ lisanı ile vârid olan meydana gelen ihbârât-ı ilâhiyye nelerden ibaret ise, yani ilahi ihbar nelerden ibaret ise o şeyleri tasdik edici olduğu halde kabz eder. 

Zîrâ herbir muhtezır yani can çekişen emrazdan bir marazın te'sîri tahtında yani hastalıklardan bir hastalığın tesiri altında zebûn olarak mecbur olarak vûcüd-i kesifinin sıfât-ı kesîresinden o dakikada kurtulur, yani bedenin ağırlığından kurtulur.

Âlem-i rûhâniyyetin perdesi olan bu sıfât-ı nefsâniyye yükselince, can çekişen basireti ile kalbi ile hissedip anlama ile âhiret halleri müşahede etmeğe başlar can çekiştiği sırada. لَقَدْ كُنْتَ فِى غَفْلَةٍ مِنْ هَذَا فَكَشَفْنَا عَنْكَ غِطَاۤءَكَ فَبَصَرُكَ الْيَوْمَ حَدِيدٌ 50/22 Fakat kendisinde henüz dünyevi hayatında mevcûd olduğundan dünyeviye halleri dahi görme hissisinde meşhûd olur. Yani hem dünya hayatı kendinde mevcuttur hem de ahiret ruhani hayat kendisine açılmaya başlamıştır, iki hayatı birlikte müşahede eder. Ve bu müşahede sebebiyle ahval-i ahiret ihticab eder. 

Nefsi külliyyen son bulana kadar son dakikaları bu hâl ile geçer. Yanında bulunanlar sayıkladığına zannederler. İşte can çekişmekte olan ölüme hazır olan kişi son dakikalarında âhiret halleri müşahede ettiği ve müşahede ise îmân-ı bi'l-gayb ile îmân etmediği şeyin vâki' ve hak olduğuna tasdiki iktizâ eylediği cihetle, tasdikini gerektirdiği cihetle her bir muhtezir yani can çekişen mü'min olduğu halde kabz olunur. Ve can çekişen kimselerin tümü mü'min olduğu halde kabz olunduğu için ani ölüm ve katl-i gaflet kötü görülecek bir şeydir. Yani aniden ölüm istenmeyecek bir şeydir. Yani gaflet halinde iken ölüm ve aniden ölüm kerih görülecek bir şeydir. 

Ani ölümün ta'rîfi budur ki, şahıs içindeki nefesi dışarıya çıkarır ve hâriçten nefesi içerisine alamaz. Ta'bir-i fennî ile ciğerlerindeki hâmız-ı karbonu (CO2) ihraç eder ve havâ-yı hâricideki öksijeni (O2) ciğerlerine cezb edemez. İşte bu hal ani ölümdür. Ve şüphe yok ki aniden ölüm olan kimsenin hâli can çekişen kimsenin halinden başkadır. Zîrâ herhangi bir marazın te'sîri tahtında onun sıfât-ı nefsâniyyesi iptal olmadığı için ahvâl-i âhireti müşahededen perdelidir. Ve görmediği şeyin hakikatine elbette vakıf değildir. Ve asla haberi olmadığı halde arkasından boynu vurulmak suretiyle gaflet içinde katledilen kimsenin hâli dahi ani ölen olan kimsenin hâli gibidir.

Binâenaleyh aniden ve gafleten katledilen kimseler, gerek îmândan ve gerek küfürden, ne hâl üzere bulunurlarsa o hâl üzerine kabz olunurlar, ruhları alınır. Zîrâ her ikisi için de âhiret halleri müşahede ederek îmân etmek mümkün olamadı. İşte bunun için (S.a.v.) Efendimiz ya'nî "İnsan ne hâlde olursa, o hal üzere kabz olunduğu gibi, ne hâl üzere ölürse o hâl üzere haşr olunur" buyurdu. Halbuki bu hadîs-i şerife nazaran can çekişen ancak şuhûd sâhibidir. O vukü'unu basireti ile müşahede etmiş olduğu şeye îmân ettiği cihetle îmân sahibi olmuş olur, Binâenaleyh can çekişenin hâli kabzda bulunduğu hal îmân halidir, müşahede halidir. Şu halde o ancak îmân hali üzere kabz olunur. Zîrâ hadîs-i şerifle buyurulur. “bi kabidi ala ma kane aleyhim” buyurdular, Ve “kane” "harf-i vücûdî" dir. Daha evvel “kane” geçmişti ya Onun zamana delâlet etmesi ancak karine-i hal sebebiyle olur. Şu halde “kane” bir sıfatın mevcûdiyyetine delâlet eder. Ve zamana delâlet etmediği vakit harf-i basît gibidir. Harf-i basît diğer bir harf-i basît ile terekküb edip kelime olmadıkça ma'nâya delâlet etmediği gibi “kane” kelimesi dahi hallerin ipuçları olmadıkça "zaman" ma'nâsını ifâde etmez.

Nitekim وَكَانَ اللَّهُ عَلِيمًا حَكِيمًا (Nisa. 4/17) denir. "Allah Teâlâ alimdir ve hakimdir" demek olur ki, bu cümle: "Allah Teâlâ hazretlerinde ilim ve hikmet sıfatları vardır" ma'nâsına haberdir. “kane” idi manasına, şu zamanda idi bu zamanda idi mazi fiilini ifade etmekte ise de bazen önüne bir başka fiil geldiği zaman da başka bir isim geldiği zaman da isim cümlesine mülhak olur. Ve keza “kan zeydin alimen” dediğimiz vakit. Zeyd'in filan zamanda âlim olduğu ma'nâsını murâd etmeyip, alim idi sözünü burada beyan etmektedir. Zeyd'de sıfat-ı ilmin vücûdunu ihbar etmiş oluruz. 

Velâkin evvelden ganî olan Zeyd'in sonradan fakîr olduğunu müşahede ettiğimiz vakit: “kane Zeydun ganiyyen” der isek, Zeyd'in gınâ-yı sabıkı karînesiyle bu cümlede “kane” kelimesi zamana delâlet etmiş olacağından bu cümlenin tercümesi "Zeyd ganî idi" suretinde olur. Ve “kane” kelimesi hakkındaki tedkikât fassı Lokmânî'de اِنَّ اللَّهَ لَطِيفٌ خَبِيرٌ cümlesinin izahında geçmiş idi. Binâenaleyh muhtezır olan kimse, yani ölümü bekleyen can çekişen kimse hîn-i ıhtizârında yani ölümü beklediği zamanında müşahede ile hakikatine muttali' olduğu hallere yakin olduğu halde kabz olunduğu için “yakabed ala ma kena aleyhi” demek muvafık olur. 

Ve bu cümlede "kâne" kelimesinin isti'mâli yani kullanılması münâsib bulunur. Çünkü muhtezır hîn-i intikâlinde, intikal anında o hal üzere mevcüd oldu. İmdi “kane” harflerinden mürekkeb bir kelime-i vücûdiyye olduğu halde, yani terkıb edilmiş bir varlık olduğu halde Hz. Şeyh-i Ekber (r.a.)in ona "harf-i vücûdî" ta'bîr buyurması mecaz tarîkıyledir. Zîrâ “kane” zamana delâlet etmediği vakit harf gibidir. Ve karinenin vücûdu ile zamana delâlet ettiği vakit kelimedir. Nitekim bâlâda îzâh olundu.

Velhâsıl saded-i mevtte yani mevtin yanında muhtezır olan kâfir ile gafleten maktul olan veya mevt-i füc'enin ta'rîfinde îzâh olunduğu vech ile fûc'eten, aniden ölenden kâfir arasında fark vardır. Zîrâ muhtezır olan kâfir ahvâl-i ahireti bi'l-müşâhede musaddık olduğu halde kabz olunur. Gafleten katledilen yani aniden öldürülen veya aniden ölen kâfir ise böyle bir müşahede ve tasdik içinde bulunmaksızın munkabızdır, kabz olunmuştur. Ve kâfirin îmânındaki vücûh-i muhtelife, muhtelif yönler bu fassın yukarısında îzâh olunduğundan burada tekrarından sarf-ı nazar olundu.

------------------

34. Paragraf:

Ve ateş suretinde tecellînin ve kelâmın hikmetine gelince: Zîrâ o Musa'nın haceti idi. Binâenaleyh ona matlûbunda tecellî etti. Tâ ki ona teveccüh ede ve ondan i'râz etmeye! Zîrâ eğer ona matlûbunun gayri olan surette tecellî ede idi, ondan i'râz eder idi. Çünkü onun himmeti matlûb-i has üzerine müctemi'dir. Ve eğer ondan i'râz ede idi, ameli üzerine avdet eder idi. Böyle olunca Hak, ondan i'râz / eder idi. Halbuki mustafâ ve mukarrebdir. İmdi onun vukufu olmadığı halde, ona onun matlûbunda tecellî etmesi onun kurbundadır (34),

---------------------

Yani bu hadiseye vuku bulunmadığı halde taleb ettiği şey şeklinde tecelli etmesi onun yakınlığındandır. Kütüb-i tefâsirde tafsil olunduğu yani tefsir kitaplarında açıklandığı üzere Mûsâ (a.s.) Medyen tarafına gittiği vakit, Şuayb (a.s.)ın kerîmesi ile evlenmişti. Hz. Şuayb'den validesini ve karındaşını görmek için, izin alıp harem-i âlîsiyle beraber yola çıktı. On sene kadar Şuayb’in (a.s.) yanında kaldı, ondan sonra Şuayb (a.s.) onu yetiştirdi. Şuayb (a.s.) O’nun hem kayın pederi hem de mürşidi idi. Şuayb (a.s.) Medyen şehrinde yaşıyordu, İbrahim’in (a.s.) dört oğlu varmış, biz ikisini biliyoruz, İsmail, İshak olarak, iki tanesi de Medan, Medain işte bir tanesi bu Medyen şehrini kurandır. Şuayb (a.s.) da onun torunlarındandır. Musa’yı (a.s.) eğiten. 

Yolculuğu sırasında yolu kaybetti " Eymen vadisi " denilen tarafa düştüler. Gülşen-i Raz’da “hadi Eymen vadisinde buluşalım” diye geçer, Musa olmak için mutlaka Eymen vadisine uğramak lazımdır. Eymen vadisinin sağ tarafından nida olundu ki bu ne demek; Musa’ya (a.s.) sağ taraftan nida edildi. وَنَادَيْنَاهُ مِنْ جَانِبِ الطُّورِ الاَيْمَنِ وَقَرَّبْنَاهُ نَجِيًّا 19/52 Tur dağının sağ tarafından. Yani Akl-ı Kül tarafından O’na seslenildi ki “Ben Allah’ım” diye. Bu davet aslında mertebe-i museviyeti, mertebe-i Muhammediye’ye davettir. Tabi ki evvela kendisini mertebe-i museviyete neden daha evvel hangi mertebede, evvela kendini museviyet mertebesine daha sonra iseviyet mertebesine, iseviyetten de Muhammediyet mertebesine davet vardır orada okuyanlar için. Gece karanlık olmakla beraber hava da pek soğuk idi.

 O esnada eşi doğum yaptı. Biraz ateş yakmak îcâb etti. Cenâb-ı Mûsâ her ne kadar çakmak ile ateş yakmak teşebbüsünde bulundu ise de bir türlü ateş tutturamadı. Bu sırada uzaktan bir ateş gördü. O ateşten tarafa gittiği vakit, beyaz ateşle muhit yeşil bir ağaç gördü ki, o ateşin yeşil ağaca asla zararı yoktu. Ve o havalide, o muhitte bir tek kişi de yoktu, Mûsâ (a.s.) bu hâl-i tahayyürde iken ağaçtan اِنّٖى اَنَا اللّٰهُ (Kasas, 28/30) hitabı geldi. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) efendimiz Allah Teâlâ hazretlerinin Hz. Musa'ya böyle ateş suretinde tecellî buyurarak konuşmasının hikmetini beyânen buyururlar ki: 

Ateş cenâb-ı Musa'nın muhtâc olduğu bir şey bulunduğu için Allah Teâlâ hazretleri ona istediği ile tecellî etti; ve bu tecellîyi de ona teveccüh etmesi ve ondan yüz çevirmemesi için yaptı. Yani kendisine yönelmesi için, kendisinden uzaklaşmaması için yaptı. Zîrâ cenâb-ı Musa'ya, o sırada istediği olan ateş suretinden gayri bir surette tecelli ede idi. Mûsâ (a.s.) himmetini ateş aramak gibi bir hâs isteği üzerine cem' ettiği için, istediğinin gayri olan sûretdekl tecellîye iltifât etmez idi. Ve der idi ki: "Bana şimdi ateşin şiddet-i lüzumu vardır. Hele ben ihtiyâcım olan ateşi tedârik edeyim de, sonra vâki' olan şu hâl-i acîbin tahkîkına mübaşeret edeyim." Binâenaleyh o tecellîden yüz çevirip ateş talebinden ibaret olan kendi işine döner idi. İmdi o Hak'tan yüz çevirmiş olur idi; ve o Hak'tan yüz çevirince Hak dahi ondan yüz çevirir idi. Nitekim (S.a.v.) Efendimiz hadîs-i şeriflerinde buyururlar: ya'nî "Kim ki külliyyetle Allah Teâlâ'ya teveccüh ederse, Allah Teâlâ dahi ona külliyyetle teveccüh eder. Ve kim ki külliyyetle Allah Teâlâ'dan yüz çevirirse Allah Teâlâ dahi külliyyetle ondan yüz çevirir." Halbuki Mûsâ (a.s.) Hakk'ın bir güzidesi ve mukarrebidir. Şu halde Mûsâ (a.s.) vukufu olmadığı halde, Allahü Zü'l-Celâl hazretlerinin ona en çok istediği olan ateş süretinde tecellî buyurması, cenâb-ı Musa'nın Hak Teâlâ'ya kurbundan nâşîdir. Yani gönlünde Hakk muhabbetinden dolayıdır.

İmdi Hakîm-i Zü'l-Celâl hazretlerinin bu yolda vâki' olan tecellîsi ayn-i hikmettir. Ve bu tecellîden muâmelât-ı dünyeviyye erbabının yani dünya muamelesi yapan o erbabın ibret alması lâzımdır. Tecellî-i mezkûrun dünyeviye emirlerine tatbikinin misâli budur ki: Bir sabinin haceti oyundur. Çocuk ilm tahsiline ve terbiyeye da'vet olunacağı vakit, o ilim ve terbiyenin, çocuğun haceti olan oyun yoluyla ızhârı lâzımdır. Yani oyuncaklarla o çocuğu yola getirmek lazımdır. Tâ ki sabî haceti olan oyuncaklara teveccüh edince, orada ilim ve terbiyeye buluşup faydalanmış olsun. Aksi halde ta'lîm ve terbiyeden yüz çevirir. 

Zîrâ çocuğun haceti değildir. Yani ilim okumak çocuğun mutlak haceti değildir. Mutlak haceti oyun ve oyuncaktır. Ve keza bu hikmete dayanarak Hz. Mevlâna (r.a.) Mesnevî-i Şeriflerinde beyân buyurdukları hakikatler ve maârifi hikâyât-ı latife yani latif hikayelerle anlatılan ve acîbe zımnına idhâl eylemişler yani oraya dahil eylemişler ve çocuklara benzeyen ehl-i gafleti, hezliyyât ile cânib-i ciddiyyâta celb etmişlerdir. 

Nitekim buyururlar Tercüme: "Benim beytim beyit değildir, iklimdir. Hezlim hezl değildir, ta'lîmdir." Yani benim evim senin bildiğin ev değildir, benim evim sınırlı değildir, sonsuzdur, eğlence ve oyunum eğlence gibi görülse onlar oyun ve oyuncak değildir, bu yolla yakınlaşmak içindir. 

Zîrâ ehl-i gafletin haceti tefrîh-ı nefis için hikâyât-ı müdrika istimâ'ıdır. Yani hikayeler dinlemektir, Bu gibi kimselere hakâyık-ı ciddiyyeyi yani ciddi hakikatleri istimâ'dan celâl ve melal gelir. Yani bıkkınlık ve usanma gelir. 

-------------------

35. Paragraf:

Şiir: Musa'nın ateşi gibi ki, onu kendi hacetinin aynı gördü. Halbuki o hân idi. velakîn onu bilmedi (35).

-------------------

Yani bir bakıma oyun gibi geldi, neden çünkü ihtiyacı vardı ateşe halbuki o ateş değil, ilahtı oradaki diyor ama o ateş gibi gözüktü. Yani çocuklara da oyuncak gibi gözükmesi gibi. Bu beyt-i şerif ibaresinin mâba'di olarak îrâd buyurulmuştur. Bu ibare ile beraber beytin ma'nâsı böyle olur: "Hz. Musa'nın ilmi lâhık değil iken yani yetişkin değilken Hak Teâlâ'nın ona matlûbunda tecellî etmesi, onun Hakk'a kurbundandır. Yani daha evvel ilmini yetmedi ama içindeki muhabbetindendir. Cenâb-ı Musa'nın ateşi gibi ki, Mûsâ (a.s.) o ateşi hacetinin aynı gördü. Halbuki nâr suretinde yani ateş suretinde mütecellî olan ilâh idi. Velâkin cenâb-ı Mûsâ o ateşten اِنِّىۤ اَنَا اللَّهُ (Kasas, 28/30) hitabı gelmezden evvel, onun ilah olduğunu bilmez idi." Ve beyt-i şerifin bâlâya rabtı yani önceki izahlara bağlantısı itibâr olunmadığı takdirde, ki Abdülganî Nâblusî ve Dâvûd-ı Kayseri (k.A.sırrahümâ) bu surette ahz buyurmuşlardır; o halde ma'nâ bu vech ile olur: Hak Teâlâ hazretleri sâlik-i râh-ı yani Hakk yolunun yolcusu Huda'ya kendi tarîkinde azim ve himmetini cem' zamanında sarf ettiği surette tecellî buyurur. Mûsâ (a.s.)ın ateşi gibi ki, Mûsâ (a.s.) o ateşi, hacetinin ayni gördü. Halbuki nâr suretinde mütecellî olan ilâh idi. Diğer Salihlere de ihtiyacı suretinde tecelli eder diyor. 

Abdürrezzâk Kâşânî (k.A.s.) bu beyt-i şerifin şerhinde buyururlar ki: Mûsâ (a.s.) mustafâ ve mahbûb idi. Yani seçilmiş ve sevilen idi muhabbet ehliydi, Allah Teâlâ onu Şuayb (a,s.)ın sohbetine sevk etmek suretiyle kendisine cezb etti, tâ ki ona Hakk'ı ta'rîf edip sevdire. Binâenaleyh Mûsâ (a.s.) üzerine müşahede talebi gâlib oldu. Ve âlem-i taayyünde Hakk'ı müşahede ise, sûretsiz mümkün olmaz. Bu alemde Hakkı suretsiz müşahede etmek mümkün değildir. Bu alem suretler alemidir. 

Zîrâ Fass-i Muhammedi'de görüleceği vech ile, Hakk'ı maddeden mûcerred olarak müşahede etmek ebeden mümkün değildir. Ve âlem-i şehâdetteki suretlerin eşrefi ise ateştir. Çünkü ateşte evvelen "nûr" vardır ki, onun nuruyla muhîtindeki eşya meşhûd olur, görünür.

 Saniyen yani ikinci olarak "kahr" vardır ki, müstevli olduğu eşyanın suverini mahv ve ifna eder. Sâlisen yani üçüncü olarak "muhabbet" vardır. Zîrâ onun nuru zatından dolayı muhabbet edilendir. Binâenaleyh onun bu sıfatları ile Hakk'ın sıfât-ı nüriyye ve kahriyye ve hubbiyyesi arasında münâsebet mevcûddur. Çünkü âlemin suretleri Hakk'ın nûriyle münkeşif oldu. Nitekim hadîs-i şerifle buyrulur: Ve Hak Teâlâ hazretleri bir şeye zâtiyle tecellî buyurdukda,o şeyin suretini mahv ve ifna buyurur. Muhakkak ki Allah halkı halk etti bir karanlık içerisinde sonra üzerlerine serpti nurundan serpti, zulmette halk etti dediği amaiyet halidir, zulmet dediği latif vücud, bilinmezlik, görünmezlik, yani gece karanlığındaki zulmet görünmezlik manasına değildir. 

Orada halk etti eğer bu halk edilişte kalmış olsaydı, bütün alem tabi ki bizler de dahil hiçbir zaman zuhura çıkmamız mümkün olmayacaktı. İşte onları bu mertebeden aldı, Esma mertebesine yani nur-u ilahi nur mertebesine ithal etti, nur mertebesinde bunların varlıkları kimlik kazandı. “Nur” u yanlış anlamayalım, “nur” öyle lamba gibi değildir. Yani eşyayı dışarıdan aydınlatan ışık değil, ışık ile “nur” arasında, “nur” bizatihi varlığın kendi içinde olan kendi içindeki kendi sınırlarını çizip de ortaya çıkan çıkaran zuhur اَللَّهُ نُورُ السَّمَوَاتِ وَالاَرْضِ 24/35 eğer Allah’ın nuru semavat ve arz olmasa bu varlığın görülmesi mümkün değildir. 

İlm-i ilahide karanlıkta zulmette programlar yapıldı, bunlar sıfat mertebesine ithal edildi, Ceberut alemine işte ateşin cebbariyeti burada, sıfat mertebesine intikal edildi ama burası halen karanlık bir yerdir, aydınlık değildir. Bunlar daha henüz karanlıkta zulmettedir. İşte sıfat mertebesinden esma mertebesine tenezzülü ile bunlar ruhani varlıklar olarak bir bakıma sınırları belirtildi. Daha evvel ilim olarak var iken ilm-i ilahide orada sınırları belirtildi, ruh ile nurun izdivacından birleşmesinden de “atom” dediğimiz bu kesif alem meydana geldi. İşte bu kesif alemin de içinde nur mevcuttur. 

Yani nur-u ilahi ile her bir nurun varlık kimliğini ortaya koymaktadır. Yani nur dışarıdan bir aydınlatma değil içeriden görünmeyi sağlamaktır. Işık gece yandığı zaman ef’al aleminde görünmeyi meydana getirmekte, ağaçta ateş suretinde görünen ateş değil “Nur” idi, çünkü ağacı yakmıyordu. Cismin ateş alması sıfat mertebesinden gelmesinden dolayıdır, kaynağını sıfat mertebesinden olmasından dolayıdır. Çünkü ceberut alemi sıfat mertebesi cebbariyet ateşin de cebbariyeti var, isim olarak o ama fiil zuhura geliş olarak “nur” hükmüyle zuhura gelmektedir, yakıcılığı yok, ağacı yakmadı ağaçta ateş vardı ama o görünen “nur” olduğu için ağacı yakmadı. 

Hakk Teala Zat’ıyla zuhur ettiği zaman evvela onu yakar, yakar demek ateşin yaktığı gibi gibi değil misal tevil yollu, kişinin idrakinde Ve nüriyyet-i ilâhiyye eser-i muhabbettir. Çünkü nûr zatından dolayı sevilir. Şu halde tecellî buyuracağı vakit kendi sıfâtıyle münâsebet-dar olan ateş ihtiyâcının cenâb-ı Musa'da tevildi, Hak Teâlâ hazretlerinin Musa (a.s.)a kemâl-i inayetidir, yani kemaliyle yönelmesidir. Zîrâ bu ihtiyâç bir yular gibi Hz. Musa'yı cânib-i tecellîye çekti. Ve o da himmetini toplayıp külliyyen muhtaç olduğu nâra teveccüh etti. Ve kendisi, hacetinin libâsına bürünmüş olan Hakk'ın hitabına ehil olmakla, اِنِّىۤ اَنَا اللَّهُ(Kasas,28/30) nidasını işitti. Ve kendisi hacetinin elbisesine bürünmüş olan Hakk’ın Kitab’ına ehil oldu. İhtiyacının elbisesine bürünmüş olarak Hakk ona çıktı karşısına.

İmdi Hak Teâlâ hazretleri her ferde böylece bir ihtiyâç tevlid edip yani zuhura getirip onu haceti tarafına cezb eder. Günlük işlerimizde bu hep başımızdan geçer, ama burayla bağlantısı bir türlü kuramayız. Ne istiyorsan ben sana oradan yaklaşıyorum diyor ama biz sadece Musa’nın (a.s.) hali zannediyoruz, neden çünkü orada bir olağan üstü bir hadise vardı, yani ağaçtan ses geliyordu, halbuki ağaçtan her zaman ses geliyor da bizim kulaklarımız duymadığı için ağaçtan ses gelmiyor deriz, illa olağan üstü bir şey olacak karşımızda, halbuki Cenab-ı Hakk her zaman karşımızda ama vermeyince mabud ne yapsın Mahmut. 

Ehl-i gaflet ednâs-ı tabîiyye ile mütedennis oldukları için "innî en'Allâh" hitabının muhatabı olmağa ehil değildirler. Yani tabiatın en yoğun mertebesinde olduklarından yani en alt düzeyinde olduklarından bu hitabı anlayamazlar diyor. Neden anlaşılması zor devamlılık üzere olduğu için. Her nefsimizin istediği bir şey var gidip onu alıyoruz, ihtiyacımızı görüyoruz. Hadiselere sıradan bir hadise olarak bakıyoruz, işte bu tür düşünenler kitabının muhatabı olmaya ehil değildirler. Yani tabiat şartları altında kalmış olanlar. 

Maahâzâ Hakk'ın gayri hiçbir mevcûd olmadığı ve eşyanın tümü Hakk'ın mazharları olup, Hak onların suretinde zahir olduğu cihetle, eşyanın tümü zebân-ı hâl ile "En'allâh" deyip durmaktadır. Bu tevhîd. tevhîd-i ilmî olduğu halde, gaflet ehli bu tevhîd-i ilmîden dahi habersizdir. Velâkin Hak yolunda olan kimse, mürşidinin emrine tabi olarak çalışıp, kalbini gubâr-ı mâsivâdan yani masiva çukurlarından ve tabîi pisliklerden pâk edince bir makama vâsıl olur ki, orada bu mecazî olan varlığı fânî olur. Ateşin yaktığı gibi Hakk ateşi Hakk’ın muhabbeti onu yakar bir şey bırakmaz ortada narın nuru kalır, varlığı fani olur, Cemâl-i ilâhînin perdesi olup müşahedeye mâni' olan bu taayyün-i vehmî ve hayâl-i enâniyyet ortadan kalkınca, hem kendisini ve hem de cemî'-i zerrâtı Hakk'ın lisânıyle "Ene'l Hak-gûyâ" görür. “Enel Hakk” dediğini görür.

 Nitekim Gülşen-i Râz'da Mahmûd Şebüsterî hazretleri buyurur:

Tercüme: "Vehm ve enâniyyet pamuğunu kulaktan çıkar ve Vâhidü'l-Kahhâr'ın nidasını, işit! Hak'tan sana dâima nidâ gelir. Niçin sen kıyamete muntazır olup durursun? Kıyamette Hakk’ın sözü “bugün söz kimindir” لِمَنِ الْمُلْكُ الْيَوْمَ لِلَّهِ الْوَاحِدِ الْقَهَّارِ 40/16 Vâdî-i Eymen'e gel ki, hiç beklemediğin halde sana bir ağaç "Innî en'Allâh (ben Allah’ım)" desin. Ama vadi Eymen’e gelmek lazımdır. Eymen vadisinden sonra mukaddes Tuva’ya gelmek lazımdır. اِنَّكَ بِالْوَادِ الْمُقَدَّسِ طُوًى 20/12 Bir ağaçtan "En'Allâh" hitabının sudûru, çıkışı caiz olursa, bir bahtı iyiden, yani iyi bir insandan niçin caiz olmasın?" diyor.

Ma'lûm olsun ki. tecellî-i Hak ya sıfâtî veya zatî olur. "Tecellî-i sıfâtî"de mütecellâ-lehin vücûdu vardır ki, fânî olmadığından burada ikilik bakîdir.

Binâenaleyh kelâm ve idrâk bu mertebede mevcûd olduğundan kendisine tecelli olunan kimseye hitâb-i ilâhî vârid olur. İşte Hz. Mûsâ (a.s.)a nâr suretinde vâki' olan tecellî bu kısımdandır. Buna "tecellî-i sûrî" dahi denir. İşte Mûsâ (a.s.)da رَبِّ اَرِنِۤى اَنْظُرْ اِلَيْكَ (A'râf, 7/143) recâsı bu mertebede sâdır oldu. Yani “Ey benim Rabbım bana kendini göster, ben sana nazar edeyim” yani bana kendini göster de seni göreyim diyor. Neden bu talepte bulundu çünkü o anda Musa (a.s.) öyle bir hal yaşadı ki اِنِّىۤ اَنَا اللَّهُ hükmü kendisine ulaştığında bütün zerreleri ile duydu bu hitabı. İlahi hitap ile mahluk hitabı arasındaki fark şudur ki; mahluktan gelen hitap bir taraftan gelir, sağdan gelir, soldan gelir, önden gelir, arkadan gelir, alttan gelir, üstten gelir. Yani bir cihetten gelir. Ama ilahi hitabın ciheti olmaz. Her yönden, altı cihetten gelir, bütün varlığı ile idrak eder, sadece aklıyla değil yani bütün varlığıyla idrak eder. İşte bunu bu şekilde hisseden Musa (a.s.) “Yarabbi bana bu kadar yakınsın mademki seni duyuyorum o zaman bana kendini göster diye ayet-i kerime de ricada bulundu. رَبِّ اَرِنِۤى اَنْظُرْ اِلَيْكَ قَالَ لَنْ تَرَينِى 7/143 Ve Mûsâ (a.s.) bu münâcâtıyle Hakk'ı hicâbât-ı taayyünden ârî olarak yani taayyün perdelerinden arınmış olarak görmek arzusunda bulundu. Halbuki rü'yet, gören ile görünür olan arasında vâki' olan bir nisbetten ibarettir. Binâenaleyh ikilik mertebesinde vâki' olur. Mûsâ (a.s.)ın bu kavli, hâşâ cehlinden nâşî değil idi. 

Belki tecellî-i sûrînln fevkinde olan "tecellî-i zâtî"yi ve terakkiyi taleb etmekti. Nitekim Hak Teâlâ hazretleri ikilik mertebesinde görmek mümkin olmadığını beyânen لَنْ تَرَينِى (A'râf. 7/143) buyurdu, yani “sen beni kesinlikle göremezsin” imdi Hak Teâlâ "Ben görülmem" demeyip "Sen beni göremezsin" dedi. Bu ayet-i kerime’den de ilim ehli iki mana çıkarmışlardır, birisi لَنْ demesi dolayısıyla Allah’ın kesinlikle görülemeyeceğini ama bir kısmı da “sen göremezsin” hükmünden bir başkasının görebileceğinin hükmüne varmışlardır. Yani bazıları bu alemde Allah müşahede edilmez, bazıları da edilir hükmündedir. 

Ve adem-i rü'yeti cenâb-ı Musa'ya tahsîs etti. Yani görmemeyi Musa’ya tahsis etti, Zîrâ bu hitâb esnasında cenâb-ı Mûsâ tekellüm halinde idi, kendinde idi, şuurunda idi. Ve kelâm ise bakıyye-i vücûd mevcüd oldukça, yani vücudun varlığı mevcut oldukça, ya'nî isneyniyyet, ikilik bulundukça olur. Binâenaleyh "Len terânî" buyurulması "Sende bakıyye-i vücüd oldukça beni göremezsin" ma'nâsını mülîd olur. Yani o anlaşılmış olur. Ondan sonra Hak Teâlâ hazretleri; وَلَكِنِ انْظُرْ اِلَى الْجَبَلِ فَاِنِ اسْتَقَرَّ مَكَانَهُ فَسَوْفَ تَرَينِى (A'râf, 7/143) ya'nî "Sen beni göremezsin.

 Velâkin dağa bak, eğer hîn-i tecellide yani tecelli zamanında yerinde sabit ve müstekar, istikrarlı olur ise karîben beni görürsün" yani yakinen beni görürsün buyurdu ki, tecellî anında de dağın varlığı müstekarr olur ve bu tecellî ile mahv ve müstehlek olmazsa, yani ben tecelli ettiğimde dağ yine ayakta durursa senin dahi taayyünün mevcûd iken, yani varlığın mevcut iken bu bakıyye-i vücûd ile beni görürsün, ma'nâsındadır. Ondan sonra Hak Teâlâ hazretleri dağa tecellî buyurdukda dağı pare pare etti. Mûsâ (a.s.) dahi bi-hûş olarak düştü, hoş bir şekilde düştü, işte bu "tecellî-i zâti" idi. 

Zîrâ tecellî-i zâtide, katrenin deryaya karışması gibi, mütecellâ-leh olan kimsenin katre-i taayyünü deryâ-yı zâtta mahv ve müstehlek olup gören ve görünen ve rü'yet nisbetleri şey-i vâhid olur. Yani gören görülen tek şey olur. Şu halde Cenâb-ı vâhibü'l-atâyâ hazretleri Hz. Musa'nın talebini is'âfen "tecellî-i zâtı" ile tecellî buyurdu. Yani ona bir lütufta bulunmak üzere Zat’i tecelli ile buyurdu. Ve Mûsâ (a.s.) bu tecellîden dahi nasibini aldı. Yani O’na şuhudu, görünmeyi sıfati mertebeden taleb ettiği halde O’na Zat’i tecellisini yaptı diyor. Mûsâ (a.s.) mahvden sahva gelip kendinden geçtikten sonra tekrar ayıldığında ve fenadan rücü' ile ifâkat buldukda yani bakaya geçtikde yani tekrar ayıldığında, "Bakıyye-i vücüd ile görünmekten münezzeh ve müberrâ olduğuna imân edenlerin evveliyim. Ve hâl-i isneyniyyet bakî iken rü'yet talebinden rücû' ettim. Zât-i bahtını tenzih ve takdis ederim" (Bkz. A'râf, 7/143) dedi.

 Musa (a.s.) bayıldıktan sonra ayıldığında farklı idi yani orada şuurlandı onun için iman edenlerin evveliyim dedi. Burada öyle bir hakikat var ki İbrahim (a.s.) aynı duayı yapıyor, Musa (a.s.) aynı, İsa (a.s.) aynı, “ben mü’minlerin evveliyim” diyor. Onlardan evvel mü’min yok muydu? Vardı ama o mertebenin mü’minileri yoktu. Yani yeni bu okulun ilk müdürü beni yap diye ricada bulunuyor, yeni bir okul açılmış oldu, her gelen bir peygamber yani rasul ve nebi bir okul açıyor, işte biz yanlışlıkla bu okulları peygamberlerin kendi okulu diye İbrahim’in okulu, Musa’nın okulu, yani dini, İsa’nın dini, Muhammed’in (s.a.v.) dini diye semavi dinler diye bir de şapka oturtuyoruz üzerlerine, ayrı dinler diye gösteriyoruz bu o kadar bir tesbittir ki, affedilmesi mümkün olmayan bir yanlışlıktır. Ve de bunu profesör dediğimiz kişiler yapıyorlar. Dinin ayrılığı olmaz bir tane Allah’ımız var O’nun da bir dini var O’nun müntesiplerine mü’min denir hangi ırktan olursa olsun. 

İşte İslam’ın zorlandığı nokta burasıdır. Diğer kavimler, ümmet sadece Muhammed (s.a.v) de olmuştur, “üm” analık, doğurganlık, diğerleri kavimdir, ümmet değildir ama kitaplarda Musa’nın ümmeti, diye geçer o ayrı bir konudur. İşte bizim onlardan üstünlüğümüz, tabi aynı zamanda zorluğumuz Âdem’den (a.s.) Rasul’e (s.a.v.) kadar gelen bütün meratibi mü’minlerin bilmesi lazımdır. Çünkü Kur’an-ı Kerim bize onu bildiriyor. Ama diğer milletlerin böyle bir zorunluluğu yoktur, onlar sadece kendi mertebelerini bilip öğrenip tatbik etmek durumundalar, ama ümmet-i Muhammed’in şanı şerefi onlar gibi değil çok yüksektir. 

Bu aynı zamanda ilmi rahmeti, yaşam rahmetidir, Oyüce Rasul (s.a.v.) bize öyle büyük şeyler getirmiştir ki ama biz onları işte parmağın arası kuru kalmasın, tırnağını gece kesme, onu yapma, bunu yapma muamelat işleriyle din işlerini karıştırmışız. Bir de adetler, töreler işe karışmış, muamelat işi bunlar din işi değildir. Din işi demek batın işi ruh işi demektir. Ama biz işin ruhaniyetini bir tarafa bırakmışız ruhaniyeti ile uğraşanları da dışlamışız, kimin daha çok sakalı uzun kimin daha çok poturu bol, başındakinin sargısı daha çok, bunları görünce işte bu din adamı diyoruz. 

İşte Musa (a.s) bu hakikatleri idrak ettiğinde “Ya rabbi seni tenzih ederim yani ikilikten seni tenzih ederim diyerek burada gerçek tenzihe ulaşmış oluyor. Mutlak tenzihe ulaşmış oluyor. Öyle tenzih ediyoruz ki yaptığımız tenzihe de tenzih gerekiyor. Güya Cenab-ı Hakk’ı yüceltiyoruz, noksan sıfatlardan tenzih ediyoruz, sanki noksan sıfat varmış gibi, öyle bir tenzih ediyoruz ki açmaya çalıştığımız yerde, perde üstüne perde hani imam efendinin var ya battıkça batıyoruz. Örtü üstüne örtü çekiyoruz gelen ışıklara mani oluyoruz. 

Hani anlatırlar ya hoca efendi çıkmış işte sizin rabbınız bizim rabbımız şunu yapmaz bunu yapmaz, ondan tenzih ederiz öyle etmez şundan da tenzih ederiz, bundan da öyle değildir böyle değildir, oradaki bir garip dayanamayıp hoca efendi neredeyse Allah yok diyeceksin ama dilin varmıyor demiş. 

Başka bir yerde, bir ilan vermişler şehrin birisinde efendim bir alim geldi size konferans verecek, vaaz edecek cenab-ı Hakk’ı 99 şekliyle ispatlayacak demişler, millet akın akın gitmeye başlamış, garibin bir tanesi de o kalabalığın gittiği yerin ters yönünde gidiyormuş, onu tanıyanlar dur nereye gidiyorsun, biz şuraya gidiyoruz orada ne yapacaksınız demiş, işte bir alim gelmiş Cenab-ı Hakk’ı 99 şekilde ispatlayacakmış diyorlar, o da demek ki 99 şüphesi varmış ki ispatlamaya çalışıyor, benim rabbımdan şüphem yok demiş.

Cenâb-i Musa'nın taleb- rû'yeti cevâz-ı rü'yete burhandır. Yani rüyet istemeye delildir. Yani bunu siz de taleb edin diyor. Zîrâ rû'yet muhal olsaydı yani Cenab-ı Hakk’ı rüyet, görme olmayacak bir şey olsaydı, Mûsâ (a.s.) taleb etmezdi. Yani peygamberin lisanından talep olmazdı. Çünkü O’nlar olmayacak şeylerle meşgul olmazlar. Çünkü ma'rifetullahda cehil lâzım geldiği için yani nefsinden cehil lazım geldiği için enbiyânın muhâli taleb etmesi caiz değildir. Şu kadar var ki, "tecellî-i zâti"de vâki' olan rû'yet bizim basar-ı hissi ile eşyayı müşahedemiz gibi değildir. 

Zîrâ bu tecellî vaktinde ne mütecellâ-lehin yani tecelli edilenin sûret-i müteayyinesi kendi varlığı ve ne de muhitinde ki eşyanın suretleri kalır. Rû'yet ancak zâtın zâtını rû'yetinden ibaret olur. Bu da basar ve basiretle olacak bir iş değildir. Bu bir haldir ki, bilinmesi zevke mütevakkıftır. Elfâz ve ibârât ile yani lafızlar ve ibareler ile telhîm bu kadar mümkin olur.

S O N

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

BU FASS KELİME-i HÂLİDİYYE'DE MÜNDEMİÇ "HİKMET-i SAMEDİYYE" BEYÂMNDADIR

Genelde Hz. Rasulullah ve İsa (a.s.) arasında hiçbir peygamber yok olarak bilinir, gerçi 124 bin peygamberden Kur’an-ı Kerim’de sadece 28 peygamberden bahsedilmektedir. Ama orijinal Tevratta daha birçok Beni İsrail peygamberlerinden bahsetmektedir. Yani bugün ellerinde bulunan Tevratta da birçok değişik peygamberler vardır. Tabi onlarla fazla ilgimiz olmadığı için Cenab-ı Hakk 28 peygamberi seyr-i suluk sistemi içerisinde bizlere bildirmiştir. Burada bahsedilen hakikat ise peygamberliğin değişik bireylerini ifade etmekte onu da gelecek satırlar içerisinde anlamaya çalışacağız. Bu bölüm kelime-i Halid’iyede yani “Halid” kelimesi içinde mevcut olan hikmet-i Samediyye beyanındadır. Yani “Samediye” hikmetinin ne olduğu beyanındadır diye ifade ediliyor. 

Ma'lûm olsun ki, "Samed"in iki ma'nâsı vardır. Birisi "cevfi yani içi olmayan şey"e derler. Aslında “cevf” içi demektir, burada içi olmayan yani içi boş olmayan şeye derler, diye ifade edilir. Nitekim "Bu masmûd değildir" yani bu “Samed” değildir çünkü “Samed” in içi dolu olması lazım, “samed” olmaz, derler ki, "içi boş değildir" demektir. Yani bazıları içi boş değildir demektir, yani “cevf” kelimesi için bazıları içi boş, bazıları da içi boş değildir demişlerdir. Ama gerçek olan bir şey var, her iki yönden de içi manasındadır. Ama bazıları “cefi” dedikleri zaman içi boş, bazıları da içi dolu manasını vermişlerdir. 

Diğeri "maksad" ve "melce'"dir. Yani hasd edilen ve sığınılacak yerdir. Nitekim sûre-i İhlâs'da اَللَّهُ الصَّمَدُ (îhlâs, 112/2) buyrulmuştur. Yani O “Samed”dir ve hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. Hani bizim derslerimizde de Vahid, Ahad, Samed, Allah diye geçer. Yalnız bunu ayıralım, alemlerin oluşumundaki amaiyetten sonraki Samediyet değil bizim derslerimizde yaptığımız “Samed” o kitabımızda belirtiliyor bu ifade. Çünkü bu tereddüt hasıl edebilir. Neden o zaman seyirde zuhur ve tecellide “Samed” başta amaiyetten sonra başta da zikirlerde daha aşağılarda, Allah’tan sonra, halbuki tecellide Allah’tan evvel gelmekte, Uluhiyet mertebesinden evvel gelmekte diye düşünce hasıl olabilir, derslerde yaptığımız samediyet mertebesi esma ve eıfat mertebesi itibariyle Esma-i Hüsnadaki sıralamaya göredir. 

Burada ﴿١﴾ قُلْ هُوَ اللَّهُ اَحَدٌ ﴿٢﴾ اَللَّهُ الصَّمَدُ dediği zaman “Vahid” ”Ahad”, “Samed” orada kalıyor. İhlas’daki manası itibariyle bütün varlıkların O’na ihtiyacı vardır ama “Samed” olarak Hakk’ın hiçbir varlığa ihtiyacı yoktur, muhtaç değildir manasınadır. Hâlid bin Sinan (a.s.), İsâ (a.s.)dan sonra, (S.a.v.) Efendimiz'in bi'set-i şeriflerine karîb olarak Aden cihetinde zahir oldu. Yani kendisinin dünyaya gelmesi zamanına yakın bir zamanda veya peygamberliğinin gelmesine yakın bir zamanda Aden cihetinde, Yemende meydana çıktı.

Kavmi umûr-ı mühimmelerinde ona ilticâ ve teveccüh ederler yani kendi çevresinde olan mühim işlerinde ona yönelirler, teveccüh ederler ve Hak Teâlâ onun duası berekâtıyla üzerlerinden beliyyâtı def eyler idi. Belaları kaldırır idi. Zorlandıkları zaman bu Zat’a yönelirler, o Zat’ın duasıyla da onların zor halleri iyiliğe çevirilirdi. 

Fakat onun emrine muhalefet ettikleri için kavmi arasında nübüvveti zahir olmadı. Şimdi ihtiyaçları hasıl olunca giderler, dua isterler, duaları kabul olur, rahata ererler ama emirlerini dinlemezlerdi. Emirlerine kavmi muhalefet ettiği için kavmi arasında nübüvveti zahir olmadı. Yani kabul görmedi. Böyle olunca açığa çıkamadı. İşte bu sebeble (S.a.v.) Efendimiz Hâlid (a.s.)ın nübüvvetine itibâr etmeyip yani peygamberliğine itibar etmeyip “inni evvelen nasi baisi eyne Meryeme feinnehü leyse beyni ve beynehü nebiyyen” buyurdu. Yani “Meryem oğlu İsa ile benim aramda başka bir peygamber gelmedi” diyor. Yani zahir olarak gelmedi. Genelde bilinen de o dur. Yani bu yönüyle O’nun emrine itibar etmedikleri için meşru olmadı.

Cenab-ı Halid’in mühim olan hali vefat edip ahvâl-i Berzah'ı müşahede ettikten sonra, yani ölümden sonraki berzah halini müşahede ettikten sonra emr-i ilâhî ile tekrar dirilerek nübüvvet-i berzahıyye ile zahir olacağını iddia etti. Yani risaleti bu yönde idi. Yani diyor ki beni gömün öldükten sonra ben dirileceğim ve berzah halini müşahede ederek. Ya o güne kadar ya bugüne kadar berzah halini gerçek manada müşahede edipte geriye dönüp oranın halinden bize haber veren bir kimse yoktur. Ancak (a.s.v.) Efendimiz O’nun hallerinden haber veriyor. O’nun dışında hiçbir haberci yoktur. Eğer şöyledir ya da böyledir deniyorsa mutlak manada o söylenen söz gerçek değildir, belki yakın bir kabir ahvalinden berzah halinden haber vermektedir ama mutlak manada veremez. 

İşte O tekrar dirilerek nübüvvet-i berzahiye ile yani berzah nebiliği ile gelecekti, o zaman halk tarafından peygamberliği kabul edilecekti. Meşhur olmamasının sebebi budur. Berzahiye ile zahir olacağını iddia etti. 

Ve vefatından kırk gün sonra kabrine kasd ve iltica ederek yani kabre gelip kazmalarını kavmine ve evlâdına vasıyyet etti. Çünkü dirileceğine inanıyordu, yani öldü berzahı müşahede edecek Allah’ın izniyle tekrar 40 gün sonra dirilip berzahın halini yaşamakta olanlara bildirecekti. Eğer böyle olabilseydi o zaman peygamberliği de tasdik görmüş olacaktı, işte bilinmemesinin sebebi peygamber formuyla geldi, fakat peygamberliğini tatbik edemedi. Tatbik edemediği için de şayi olmadı. Evladına vasiyeti kabirinden 40 gün sonra çıkarmaları idi.

Evlâd-ı ekâbiri, yani büyük çocukları, söz sahibi olanlar, beyne'l-arab, arabın arasında meyyitin kabri kazılmak mûcib-i ta'yîr, ayıplama kötüleme bir hâl olduğunu ve eğer kabri kazılsa halk tarafından kendilerine "evlâd-ı nebbâş" yani mezar kazıcıları lakabı verilip, bundan da nefislerine âr lâhık olacağını beyân ile, kabrin hafrına yani kazılmasına muhalefet ederek onun vasıyyetini zayi' eylediler. Binâenaleyh kavmi bilcümle mühim olan umurda ona müracaat ve iltica ettikleri ve cenâb-ı Hâlid ba'de'l-vefât kavmine ve evlâdına kabrine kasd ve iltica etmelerini vasıyyet eylediği için, ism-i Samed'e mazhariyyeti hasebiyle, "hikmet-i samediyye" Kelime-i Hâli-diyyeye muhtass kılındı. 

Yani O’na has kılındı. Böylece O’nun peygamberliği zahire çıkamamış oldu, neden çünkü kendisi zahire çıkıp da kabri kazılıp ta kendisi çıksa idi berzah halinden haber verecekti o zaman müşahedeli bir iş yaptığından yani ahiretten bir haber getirdiğinden nebi olacaktı. Haberci manasına “nebe” nebi olacaktı. O haberi getiremediği için peygamberliği olmadı. Rasul de olamadı çünkü kitabı yoktu, yeni bir kitap getiremediği için Rasul denmedi, bir haber getiremediği için de “nebi” denmedi. Ama büyük insan olarak biliniyor, işte O’nun programında nebilik var ama zuhura çıkaramadığından da batında kalmış olmakla peygamberler listesine girememiş oluyor. 

-----------------

1.Paragraf: 

Ve Hâlid bin Sinan (a.s.)ın hikmetine gelince: Muhakkak o da'vâsı ile nübüvvet-i berzahiyyeyi ızhâr eyledi. Zîrâ muhakkak o, ancak mevtten sonra Berzah'ta olan şey ile ihbarı iddia etti. Böyle olunca üzerine nebş olunmasını ve suâl edilmesini emr eyledi; tâ ki Berzah'taki hüküm, hayât-ı dünyâ sureti üzere olduğunu haber vere. Bununla hayatı dünyâlarında ihbar ettikleri şeyde resullerin kâffesinin sıdkı biline. İmdi Halid'in garazı, cümleye/rahmet olmak için, resullerin getirdiği şeye cemî'-i âlemin îmânı idi. Zîrâ muhakkak o, nübüvveti, Muhammed (s.a.v.)in nübüvvetine karîb olmakla müteşerrif oldu. Ve faildi ki, Allah Teâlâ (S.a.v.) Efendimiz'i "Rahmeten li'l-alemin" وَمَاۤ اَرْسَلْنَاكَ اِلا رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ (Enbiyâ, 21/107) olarak irsal eyledi (1).

Berzah iki türlü; birisi müşahede aleminden evvelki misal alemindeki berzah, birisi de öldükten sonra kabir halindeki berzahtır. İşte mühim olan noktası budur. Biz berzahı böyle iki yönlü bildiğimiz zaman bize çok şey kazandıracaktır. Hem kendimizi hem de alemi daha iyi tanımamız olacaktır. Mezarını öldükten 40 gün sonra kazmalarını istemesi, berzah alemini yaşamış olarak müşahedeli olarak bildirecekti de onun için. Berzahtaki hayat dünya hayatı üzere kurulmuş oluyor. Yani dünyadaki yaşam üzere kurulmuş oluyor. Aslı dünyadaki yapılan fiillerdir. Berzahtaki durum kendi kendine olan bir şey değil, dünyadaki hayatın sonucu olarak oluşan bir hayattır. 

Yani bizlerin fiillerinden meydana gelen oluşumlarla berzahı yaşamak mümkündür. Yani o diyecekti ki; “berzahtan ben geldim, berzahın hayatı insanların dünyadaki yaşadıkları şeyin neticesidir, bunu böyle bilin de dünyada ona göre yaşayın” diye haber verecekti. Bütün peygamberler ahirette bu dünya hayatının hesabının verileceğinin ittifakı halindedir. İşte bunun için bütün rasullerin bildirdiği ilahi bilgilerin gerçekten hakikat olduğunu O müşahede ederek insanlara bildirsin. 

21/107 ayetinde ki manaya çok iyi anlamak lazımdır, وَمَاۤ اَرْسَلْنَاكَ Burada “biz seni göndermedik” diyor, nehy ediyor, hayır diyor, göndermedik diyor ama meallere baktığımız zaman “seni alemlere rahmet olarak gönderdik” diyorlar. Ayetin baş tarafı yutuluyor. Ama ayetin can alan yeri de burasıdır. اِلا nerede geçerse tahdit ve şartlı olarak, “ancak” manasınadır, gönderdik ama رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ alemlere rahmet olarak gönderdik. O halde nasıl düşünmemiz gerekiyor, bir zaman vardı ki amaiyetten ahadiyete geçildiği zaman burada bütün alemlerin programı ve Hakikat-i Muhammediye programı yapıldı ama alemler olmadığı için daha gönderilmedi, program var, alem daha yok, işte ayet bunu anlatıyor.

 Yani amaiyet, ahadiyet mertebesinde biz seni daha göndermedik diyor. Gönderdik ama alemleri yaydıktan sonra ne rahmet yapılır ne zahmet yapılır. Bakın rahmet ile zahmet başındaki “R” ile “Z” kalktığı zaman arkada “Ahmed” kalıyor. Yani “z”ye zorluk, zillet diyelim, bunu kaldırdığımızda rahmetinde başındaki rahmaniyet mertebesi zaten rahmet ama rahmet de zahmet de Ahmed’i perdelemiş oluyor. 

O zaman 21/107 bu ayet numarasını da kendi arasında toplarsak 11 eder, bu da zaten Hz. Muhammeddir zaten. Yani, sayısal değeri ile 11, biz 11’i göndermedik, gönderdik ama işte bu sebeple gönderdik. Yani burada hiç Hazreti peygamberden bahsedilmese de sayısal değeri kimin gönderildiğini ispatlamaktadır. 

Malûm olsun ki. neş'et-i dünyeviyyeden yani dünya hayatından ayrıldıktan sonra yani öldükten sonra ruhların bulunacağı Berzah, yani ara geçit mücerred ruhlar ile cisimler arasındaki "berzah"ın gayridir. Burada iki berzahı anlatmakta ki gerçekten bilgi hazinesidir. Berzah bezirgan manasına da gelir, bezirgan kervanların durduğu yer, ara geçit anlamındadır. Bu ara geçit berzah iki tane biri ölümden evvelki yani insanın dünyaya gelmesinden evvelki ara geçit, bir de insanın ölümünden sonra bekleyeceği ara geçittir. Yani hesap kitap başlayıncaya kadar bekletildiği bir yer var, berzah ara geçittir. 

Öldükten sonra ervahın bulunacağı berzah ervah-ı mücerrede ile yani sırf tecrid edilmiş saf olan yani ervah ile eczam arasındaki berzahın gayridir. Yani ruhların genel haline girmeden evvelki mücerret ruhlar arasındaki soyut ruhlar yani daha cesedlenmemiş ruhların ifade ettiği mücerred berzah eczam ile yani cesetlerden sonraki ahiret berzahına geçmiş olan berzah aynı değildir. 

Zîrâ vücudun yani bütün bu alemlerin tenezzülâtı mertebeleri ve basamakları vardır, yani zuhur, açılım mertebeleri vardır. Miracı devretmek suretiyle olur. Ve neş'et-i dünyeviyyeden yani dünya yaşantısından evvelki mertebe, hani biz dünyaya gelmeden evvel bir alem-i ervah var, ruhlar alemi deniyor, diğer ismiyle esma alemidir, bunun iki merebesi var, üstteki mertebesi alem-i ervah, alttaki mertebesi de alem-i misaldir. Burası berzahtır. Alem-i misalde bazı oluşumlar olursa ehlullah alem-i misale uruc ediyor, alem-i misalden bilgiler alıyor ve o yaşantı içerisinde görüşme imkanı oluyor, diğer ruhlarla birlikte, neşet-i dünyeviyyeden evvelki mertebe meratib-i tenezzülattandır, yani amaiyetten ahadiyete, ahadiyetten vahidiyete, vahidiyetten uluhiyete, uluhiyetten rahmaniyete, rahmaniyetten esma alemine, esma alemi buranın berzahıdır. 

Esma alemi de ef’al alemine tenezzül vardır, yani zuhur ve tecelli vardır. Buna tenezzül deniyor. Yani iniş diye tabir edelim buna tenezzül, nazil olma inme manasınadır. Açılma yayılma, manasınadır. Bu yukarıdan aşağıya doğru olan Âdem (a.s.)ın yeryüzüne gelmesi gibi. Dünya yaşantısına gelmezden evvel ki mertebe meratib-i tenazülattandır. Yani tenzil mertebelerindendir ve evveliyetle muttasıftır. Yani öncelikle isimlenmiştir. Yani birinci berzahtır. 

Ve sonraki Berzah ise yükselme mertebesinden olup yani yükselme mertebelerinden olup âhiriyyetle vasıflanmıştır. Yani ahır olarak isimlenmiştir, dünyadan sonra yani bir sonraki aşama ahiret ismini alıyor. Biz ona ahiret diyoruz. O zaman ikinci berzahiye, ahirete ait bir berzahtır. Birincisi tecelliye ve zuhura ait, ikincisi de ahirete ait berzahtır. Böylece iki berzah vardır. Ve Berzah-ı ahirde yani ikinci berzahta öldükten sonra kabire giren ruhların nefslerin durduğu yerde ahirde ruhlara sonradan katılmış olan suretler, yani ruhlaşan suretler yani latif süliyetler kazanan yani kimlik kazanan suretler evvelki "berzah"ın suretleri dışında olarak, bu neş'et-i dünyeviyyede yaşayarak geçmiş olan a'mâlin sureti ve efâlin neticesidir. 

Yani ahirette bizim karşımıza ne çıkacaksa ne tür suret, ne varsa burada yaptığımız fiillerin ve amellerin şekil almış halleri olacaktır. Yani kabirde yılan, akrep, çıyan göreceğiz, melek göreceğiz bunlar burada yaptığımız fiilin neticesi o elbiseyi giymiş olarak mana olarak karşımıza çıkacaktır. İşte kişinin cenneti, cehennemi denilen kendisinin oluşturduğu şeylerdir. Diyelim ki Cenab-ı Hakk bir rekat namaz karşılığı 10 tane ağaç olarak verdi, en azından bire on, baktığımız zaman ne kadar cennete gidenlerin ağaçları olacak. 

Meyveli ağaçlar var meyvesiz ağaçlar vardır. Aşkla muhabbetle yaptığı ibadetlerin ağaçlarının meyveleri de vardır. Düşündüğün anda o meyveler senin ağzına gelecek neden çünkü o zaten senin varlığındır, sana bağlıdır. Başka bir yerden gelen bir şey yoktur. Cenab-ı Hakk’ın Halid ismi insanda tecelli ediyor. Tabi aksi de birine kötülük yapmışsan, hak etmediği halde onu incitecek haller yapmışsan o ne şekilde incindiyse onun incindiği şekilde surete bürünüp o sana dönecektir, hangi hayvanın ahlakı üzere o fiil yapılmışsa o fiille gelecektir. 

Mesela birisine küfür ettin, sana birisi taşlar atarak gelecek, yani onları sana atacak, yani ahirette karşımıza çıkacak olan bu dünyada ne yapmış isek suretlenip bizim karşımıza onlar çıkacaktır. Yani Cenab-ı Hakk’ın bize gönderdiği şeyler olmayacaktır. Çünkü uzun bir dünya hayatı yaşamaktayız, aslında çok uzun olmamakla birlikte ama çok da uzun denecek kadar bir vaktimiz vardır. Eğer Cenab-ı Hakk bizi 200 sene yaşatsaydı dünyada bizim için çok büyük ızdırap olurdu, yani çok zor olurdu, dünyada insan sayısı iki katına çıkardı, bunun iki misli kalabalık olurdu dünya yetmezdi zor olurdu. Cenab-ı Hakk ne yapmışsa her şeyi en güzelini yapmıştır, bize yetecek kadar da bize zaman bırakmıştır. Dünyayı belki kısa gibi görürler ama dünya güzel çalışılırsa arkasından bir isim bırakacak kadar da uzundur derler. Bunlar daha berzah aleminde karşımıza çıkmaktalardır. Burada yaptığımız amellerimizin ve fiillerimizin karşılığı bize kabir hayatında karşımıza çıkmaktadır. 

Burada ruhtan bahsederken kabre girecek olan şey ruh mu, nefis mi, bunun da bir açılması lazımdır, kabre girecek olan tabi ki ruh değildir, nefistir. Çünkü ruhu kabrin ihata etmesi mümkün değildir. Çünkü o ruh dediğimiz bütün alemi sarmış, ihata etmiştir. İki metre toprak içerisine mi girecek, saf ruhlarımız hiçbir şeye karışmamış suçsuz ruhlarımız gidecek, çünkü o ruh mertebesinde sadece salt ilim bilgi vardır. Onda duygu bile yoktur. Duygu nefiste başlıyor. Yani tad alma gibi şeyler yoktur. Sadece salt akıl ve enerjidir. Yani salt tertemiz bir güçtür. 

Ona huni şeklinde diyorlar, aşağısı dar yukarısı genişleyen içerisinde odalar olan yerlerde beklemeye alınacak ruhlarımız. Ancak kabre girecek ruhlar bizim nefslerimizdir. Yani akıl ile bedenin izdivacından meydana gelen yarı latif yarı kesif halde olan nefislerimiz kabre girecektir. Eğer biz bu nefsimizi akıl yönünde yani akl-ı kül yönünde eğitmiş isek akla ulaştırmış oluyoruz, eğer bedene uygun olarak yaşatmışsak toprağa, tabiatına uygun şekilde yaşatmışsak o toprak ehli olmaktadır. 

“Bu dünyadan gidenler iki özelliğin dışında kalmadı, ya tenini can eyledi gitti, ya canını ten eyledi gitti” yani toprak oldu gittiler, ya da ruh oldu gittiler. Yani görüntüde ceset ama ruhlaşmış bir cesettir idrak ve yaşam yönüyle. 

İşte kabre girenin kabirde dört hali vardır, birisi gayri Müslümlerin hali onlarla ilgimiz yok, mü’min olanların da üç hali vardır, biri günahkar Müslümanlar, Efendimizin buyurduğu gibi, “Kabir ya cennet bahçelerinden bir bahçe olur veya cehennem çukurlarından bir çukur olur” diye, canını ten eyleyenlerin kabirdeki halleri cehennem çukuru olduğundan orada bir pencere açarlar gideceğin yer burasıdır diye gösterirler, işte amellerinin karşılığı odur. 

Hep çevreye bağırmış çağırmışsa yani ateş yaymışsa çevreye o yaydığı ateşler gidecek kendisini cehennem gibi daha kabirde başlayacak yani burada yapılan fiiller daha kabirde bir süliyet alarak ama daha küçük haliyle kabirde cehennemin bütün genişliği yoktur ama benzeri vardır ve de istikbalini göstermektedir. İşte onların nefisleri bir ömür boyu o beden ile birlikte çalıştıklarından beden ile birlikte yaşadıklarından ve o nefis bu bedene aşık olduğundan, bakın farkında değiliz bizim nefslerimiz bu bedene aşıktır. Neden, çünkü bütün ilintisini alem ile olan ilintisini beden vasıtasıyla alıyor. Beden aracılığı ile buradan alıyor. 

Bu bedeni kendisi zannediyor, et ve kemiği kendi varlığı zannediyor. Yaparım, ederim, kırarım diye nefs-i emmarenin nasıl bir benliği var, başka kimseyi düşünmez, kendisini alemin biriciği zanneder ve olmazsa olmaz zanneder kendisini. Nefs-i emmare öyle bir hava yapar, hayal ve vehim üretmek suretiyle. Şimdi bunların ruhları kendi alemlerine gider, nefis de toprağa göre latif olduğundan bedenin bir karış üstüne çıkar. Ama bir ömür boyu beden ile birlikte yaşadığından hep kendini o beden ile birlikte zanneder kabre girdiği zaman ayrılamaz, çünkü o ilmi alamamıştır, kendini tanıyamamıştır, işte bedenin üstünde böylece durur, zanneder ki hep bedenin içindedir, onu hareket ettirmeye çalışır ama buna muvaffak olamaz, o beden kabir içerisinde böcekler tarafından yenmeye başladığı zaman veya dağılmaya başladığı zaman aynı ızdırabı yukarıda da olsa çeker. 

Yani dünyada nasıl bir yerine bir şey battığı zaman acıyordu kendisi beden üstünde olduğu halde kabirde, bedene yapılan herhangi bir şey beden duymaz ama kendisinde o şartlanma olduğundan yani o dünyadaki o ızdırabı yaşadığından aynı ızdırabı kabirde de yaşar. Ta ki o beden bitinceye kadar, maddi varlıklar ona eziyet ederler, beden bitince eziyet bitmez, o zaman kendi ürettiği varlıklar manasına eziyet ederler, çünkü onlar da latif varlıklardır, kendisi de latif varlıktır o zaman latif varlıklar ona eziyet ederler. Ama topraktaki kesif varlıklar nefse bir şey yapamazlar. Çünkü nefis maddeye göre latiftir. O kesif varlıklar, böcekler, bakteriler, şunlar bunlar bedeni gıdasını almak için parçalarken nefse bir şey yapamıyorlar ancak nefsin şartlanması olduğundan bedene bir şey olduğunda dünyada acı duyduğundan o acıyı gene duymaktadır orada neden çünkü kendisini bedenden ayıramadığı için. Birinci yönde olanlar bunlardır.

İkinci yönde olanlar salih amel işleyip gene onlar da nefisleri ile gidenler, nefisleri bir karış yukarıda olmakla birlikte ama cennet bahçelerinden bir bahçe olduğundan onun bedenine herhangi bir hal gelse de cenneti müşahede etmelerinden o bedenle ilgilerini kesmektedirler. Salih amelleri karşısına çıkıp da o aynaya baktıklarından ağrı kesici kullanmış gibi acı duymuyor. Öteki cehennem ehli ise ağrı kesici verilmeden çatır, çatır diş çektirmesi gibidir.

Şimdi bir berzah var, tecelli ve zuhur manasında olan ilk ervah, esma alemi, esma aleminin misal alemi ağırlıklı bundan sonra dünyaya geliyor, işte esfel-i safilin denilen yer burasıdır, vücut alma yeridir, esfel-i safilinden kastım en alt deniyor ama aslında bu zahir olarak bir şey gibi ise de hakaret gibi ise de bu aslında bir taltif yeridir. Çünkü tecellinin en kemali, en sonu artık bundan sonra ruh ile birlikte uruç başlıyor, miraç başlıyor. Yani ahiret sahası başlıyor. Buraya gelmedikten sonra miraç zaten yoktur. 

İşte biz burada yani insanlar burada eğitim alarak ölmeden evvel ölme hakikatine ererlerse öldükten sonra artık onlara gelecek herhangi bir zeval yoktur. Yani dünyaya gelmeden hiçbir şey açığa çıkmıyor. Dünyaya gelmenin en mühim hadiselerin başında olan Kur’an-ı Kerim’de de bahsedilen hayal ve vehim cennetinden beden arzına Âdem-i manayı indirmeden dünyaya da gelmiş olamıyor insan. Her ne kadar ayakları dünyada gezse de bassa da yüz sene de dünyada yaşasa hakiki manada daha dünyaya inememiş oluyor. Peki bunlar ne olacak, onlar da cennet cehenneme gidecekler ama buradaki yaşantıları ne ise hayali cennete hayali cehenneme gideceklerdir. Tabi ki oranın ızdırabı olacaktır ama kendilerini bilemeyecekler gene. 

İşte kabirin üçüncü hali ise dünyada iken ölmeden evvel ölme hakikatini idrak etmişler, yaşamışlar, güzel güzel, kabrin artık onların nefslerini de tutması diye bir şey söz konusu değildir. İşte onlar diledikleri zaman kabre girerler, neden çünkü dünyada göründükleri son noktadır. Çünkü onların bedenleri de beytullah olmuştur, Hakk’ın ruhunu muhafaza ettiklerinden, Hakk’ın tecellisini muhafaza ettiklerinden aynen “ruh” gibi olmuştur onların cesetleri de. İşte bu yönden ziyaret edilir türbeleri zaten. Onlar o kabirlerine girerler çıkarlar, kabir artık onlara muhit olamaz. Cesedini tutar ama ruhunu, nefsini tutamaz. 

İşte öldükten sonraki berzah diğer berzahın suretleri hilafına olarak neşet-i dünyevide geçmiş olan amel ve sureti amelinin sureti ve ef’alinin neticesidir. Bir ayet-i Kerime’de “el yevme tüblesserair” o gün sırlar açıldığı zaman her şey meydana çıkacaktır. Sırlardan kasıt burada yaptığımız ibadetin siluetinin ne olduğu bize gösterilmiyor, yani, bir sır halindedir. Mesela oruç tutuyoruz, bu oruçtan meydana gelen bir siluet var yani bir varlık oluşturuyoruz, hani ruhlaşıyoruz falan deniyor ya, ruhani bir siluet halk etmiş oluyoruz, meydana getirmiş oluyoruz. İşte bunların hepsi ahirette karşımıza çıkacaktır. 

Ya sen kimsin, nesin ne kadar güzel bir şeysin veya sen ne kadar çirkin bir şeysin, diyeceğiz o da diyecek ki ben senin amelinim öyle gelecek karşımıza. Amellerimiz bize suretler olarak karşımıza çıkacaktır. İşte Mevlana hazretleri de Mesnevi-i Şerifte bir beyitinde şöyle diyor, Nitekim Hz. Mevlânâ (r.a.) buyururlar: 

Mesnevi: Tercüme: "Her bir hayâl ki gönülde yer tutar, hayal bile maddi manada bir varlığı yoktur, bir cismi yoktur, yani on tane kitap düşünelim, bu kitapların hiçbir cismi yoktur sadece düşüncededir, ama bu kafamızda bir yer tutmaktadır. Mana hanemizde mana eczamı olarak, cisimsiz mana bilgisi varlığı olarak kafamızda bir yer tutmaktadır.

On tane kitap düşünelim, on tane kitabı üst üste nasıl hayal ettiysek bizim gönlümüzde o şekilde yer tutuyor. Fiziki manada bir yeri yok, hayalinde, gönlünde yer tutuyor. Gönül alemi de geniş olduğundan bu hayallerin hepsine yer vardır. Gönülde yer tutan o varlıklar hayaller mahşer günü bir suret alacaktır Senin vücûduna gâlib bulunan bir sîrete mahsûs yani haline özüne hakikatine batınına mahsus ama sana galip olan suret ile haşrin vâcibdir. Bakın varlığına galip sen onun hükmü altındasın o sana amir bir surete mahsus olan yani böyle bir hale mahsus olan suret ile haşrin vaciptir. Yani dünya hayatında bir kişinin ana haklarıyla hayata bakışı alemlere bakışı yapmış olduğu insanlarla münasebetler, fiiliyatına bakışındaki ağırlığı neyse o suret üzere haşr olacak insanlar ahirette. Rüz-i mahşerde yani mahşer gününde her bir arazın her bir alametin (arazın) bir sureti vardır: araz sonradan meydana gelen demek arıza demektir. Aslında bir bakıma her birimiz bir arızayız ve her bir araz suretinin nöbet sırası vardır; vaktaki senin elinden bir mazluma zulüm erişir; o zulüm bir ağaç olur, ondan zakkum yetişir.

 Bu senin yılan ve akrep gibi olan sözlerin, yılan ve akreb olup senin nefsini tutarlar. İşte bağırma çağırma yapıldığında onlar zakkum olur, ama dua ve tesbih ettiğinde o da şecereten meluneten bu bağırmadan çağırmadan olur, şecereten mübareketen dua ve tesbihlerle mübarek ağaç olur. Ve yediği meyveler kişinin amelinin meyve şeklinde zuhurudur. Bunlar kendisinden kaynaklandığından, kendisi halk edici olduğundan onun emrine amadedir. Düşündüğü anda o meyveler ağzına hazır gelir. Ne istersen hepsi pişmiş tabaklar içinde gelecektir, neden çünkü amir olan sensin, yani halk edici sensin, halk edilen de halk ediciye tabidir.

 Bir hadis-i şerifte Ve "Benim ümmetim on sınıf üzerine haşr olur. Ba'zıları maymun ve ba'zıları domuz sureti üzere Ilh... " hadîs-i şerîf bu ma'nâyı beyân buyurur. Nebe suresi 40. Ayette يَالَيْتَنِى كُنْتُ تُرَابًا işte bundan bahsediyor. Şimdi ahirete insanlar iki türlü girecekler bir kısmı hayvan olarak haşr olacak, bir kısmı da insan olarak haşr olacaktır. Bir de ayrıca bütün hayvanlarda gelecek, dünyada insan olarak yaşamış olanların da bir kısmı insan, bir kısmı da hayvan olarak geleceklerdir. Amelleri dolayısıyla bazıları maymun olarak gelecek diyor, bazıları domuz olarak gelecektir diyor. İşte bir kimse dünyada maymunluk yapıyorsa yani ona buna sataşıyor, dalkavukluk yapıyor, taklitçilik yapıyor, bazı insanlar onu hakir görmek için taklidini yaparlar, işte onlar ahirette maymun suretinde çıkacaklar, ayet-i kerime de bunun dünyada da yaşanmış tatbikatı vardır. 

وَلَقَدْ عَلِمْتُمُ الَّذِينَ اعْتَدَوْا مِنْكُمْ فِى السَّبْت فَقُلْنَا لَهُمْ كُونُوا قِرَدَةً خَاسِئِينَ 2/65 ayetinde sebt günü, Cumartesi günü çalışılmayacak dendiği halde deniz sahilinde yaşayan bir Yahudi köyü varmış, onlar denizin yan tarafına bir çukur kazmışlar, deniz seviyesi altında, bir de denizden bu açılan çukura kanal açmışlar, bir de tahtadan kapak yapmışlar suyu istenildiğinde açılan çukura akıtmak için, Cuma akşamından o kapağı açıp içeriye balıklarla beraber deniz suyu girermiş böylece havuz balık ile dolarmış. Pazar sabahı da yasak kalktığı için o balıkları toplarlarmış. Balıklar sürü halinde Cumartesi geliyor, Cumartesi de balık tutmak dinen yasak olduğundan böyle bir hileli oyun kurmuşlar. Bunun üzerine Cenab-ı Hakk onlara قِرَدَةً خَاسِئِينَ dedi. Yani “aşağılık maymunlar olasınız“ dedi. O köy halkı bu “ol” emri üzerine hepsi maymun olmuşlardır. Neden, işte içlerindeki niyetleri daha dünyada iken Cenab-ı Hakk bunların misallerini veriyor.

 İşte domuz olacaklar, onun ahlakı malum, nasıl bir ahlak olduğu o ahlakta olanlar da domuz suretiyle geleceklerdir. İşte dünyada iki tür ahirette de iki tür hayvan olacak bunlardan birisi dünyada hayvan olarak yaşamış hayvan olarak ahirete geçmişler, diğerleri de insan olarak yaşamış ama hayvan olarak çıkmışlar, mahşere gelmişlerdir. İşte dünyada insan ahirette hayvan olarak çıkanlar bu ayet-i kerimeyi söyleyeceklerdir. يَالَيْتَنِى كُنْتُ تُرَابًا78/40 Cenab-ı Hakk onlara dünyada hayvan olarak yaşamış ahirete de hayvan olarak intikal etmiş olanların hesap kitabı alındıktan sonra كُنْتُ تُرَابًا denecek onlar toprak olacaklar ve onların ahireti yoktur, onları gören diğer insan dönüşümlü hayvanlar يَالَيْتَنِى keşke biz de bunlar gibi كُنْتُ تُرَابًا toprak olsaydık da ahiretimiz olmasaydı diyeceklerdir. Ne vahim bir neticedir Cenab-ı Hakk bizleri insan olarak halk etmiş öyle bir yüce şahsiyet vermiş, imkanlar vermiş onlar hayvanlığa razı olup ölmeye razı olmuşlardır. Neden işte o ellerine geçmiş olan hakikati hakkıyla kullanamama neticesinde olmuştur. 

Binâenaleyh her iki Berzah'daki suretler yekdiğerinin ayni değildir. Neden, birinci berzahtaki suretler ilahi program üzere bozulmamış suretlerdir ama dünyaya gelip dünyada yaşadıktan sonra berzahta meydana gelen suretler, bakın iki berzahta bir üstün sonrası yani bir evvelki mertebe berzaha tesir ediyor. Dünyadan sonraki ahır ikinci berzaha da dünyada yaşanan fiiller tesir ediyor. Onların amelleri ile birlikte siluetleri onların varlığını meydana getirmiş oluyor. Velâkin âlemin suretlerinin misâlini mevcut olarak, gayr-i maddî ve rûhânî ve cevher-i nûrânî bir âlem olmak hususunda her iki Berzah müşterektir. Yani birinci berzahta da latifdir, nur halindedi, ruh halindedir varlıklar, ikinci berzahta da nur, latif ve ruh halindedir. Bu şekliyle müşterektirler. Ama oluşumları tamamen başkadır. 

 Ve Hz. Şeyh (r.a.) Fütûhât-ı Mekkiyye'nin üç yüz yirmi birinci babında tasrîhan, açık olarak beyân buyururlar ki: "Bu Berzah evvelki "berzah"ın gayridir. İki berzah birbirinin aynı değildir. Hususiyetleri ve oluşumları başkadır, kaynakları da başkadır. Evvelki "berzah"da olan şeyin şehâdet aleminde zuhuru imkânından nâşî ona "gayb-i imkânı" yani birinci berzah ruhlar aleminden zuhur ve tecellideki olan berzah yani evvelki berzah orada olan şeyin alem-i şehadette zuhuru imkan dahilindedir. Oradaki ruh alemi, berzahtaki varlıklar mümkün olmakta bundan dolayı buna gayb-ı imkani deniyor. 

Yani imkan dahilinde olan gayb yani maddeye dönüşme imkanı olan gayb ve ikinci Berzahta olan şeyin şehâdet aleminde rücû'u mümteni' bulunmasından dolayı ona da "gayb-i muhâlî" ismi verilir. Yani ikinci berzahta olan şeyin alem-i şehadete rücu mümkün bulunmamasından, yani geriye dönüşünün olmamasından dolayı ona gayb-ı muhali, muhal gayb yani geriye dönüşü olmayan mümkün olmayan muhal hiç olmayacak yani olması hiç mümkün değildir. Hani bu iş muhaldir derler ya, yani yapılmaz, olmaz bu iş manasınadır. 

Gaybi imkani gaybi muhali, yani ruhlar aleminden tecellide olan imkan dahilinde yani o ruhlar suretlenecek, ama ahır olan berzahtaki suretlerin artık geriye dönüpte dünyadaki şeklide suretlenmeleri mümkün değil bir başka suret almaları da mümkün değildir, ahirette de olsa başka bir suret almaları mümkün değildir. Buradaki ağırlıklı manaları ne ise ahirette de o manaları üzere çıkacaklar. Hatta buradaki insanların bazı siluetleri hani içinin karası dışına vurmuş derler, içinin nuru dışına vurmuş derler ya, mesela Hz. Ali efendimizi şehid eden kişi ibn-i mülzem isimli kişinin sureti köpek suretine benzermiş.

Böyle uzun burunlu, aynen bakıldığında ilk akla gelen köpek suretidir. Hz. Ali (r.a.) Efendimiz demiş on sene sonra benim ölümüm senin elinden olacak demiş. 

Ve evvelki "berzah"ın hilâfına yani ilk berzahın dışında aksine olarak ikinci Berzah'ı müşahede etmek daha zordur, bunu müşaheden edenler azdır. Burada peygamberin hakikatine burada atıf yapıyor. Bunun için bizden çok kimseler, evvelki "berzah"ı müşahede ederler ve dünya aleminde vâki' olacak hâdisâtı bu "berzah"ı mükâşif olmakla bilirler. Neden, o berzahta olan şeyler gelmekte, ötekinde ise gitmektedir, onun için o berzahı müşahede etmek daha zordur. Bir insan yola çıkar mesela Keşan’dan Malkara’ya doğru geliyor, buraya gelmesi için bir saat var ama kendisi giderse onu karşılamaya daha evvel onu görmüş olur. Bunun gibi, yani o geliyor sana doğru sen de o tarafa gidersen yolu kısaltmış olursun, kavuşma süresi kısalmış olur. Ahır berzahtaki gidiyor ona ulaşamıyorsun. 

Bu işte şöyle bir hadise var, seyrin başlarında veya ortalarında bir hayli yol aldıktan sonra kişilerde bu merak olur, gaybı bileyim, işte bana haber gelsin, şu olsun bu olsun kabir başına gideyim, halini idrak edeyim anlayayım diye böyle şeyler gelir. İşte bu gibi şeyler o mertebelerde perdenin en büyüğüdür. Ama bir seyirdir, belirli bir sürelerde gelir, dikkat edilirse bizim sohbetlerimizde de işte şuraya gittik buraya gittik şunlarla bunlarla konuştuk gibi hususiyetler vardır ama belirli bir yere geldikten sonra bunların da tamamen kesilmesi gerekir. Çünkü onlarla meşgul olduğu sürece kişi perdelenir, gerçek manada Hakk’a ulaşamaz. 

Onlarla perdelenmiş olur, avama göre çok yüksek şeydir, ama ariflere göre perdedir. Onun için terk edilmesi gerekir. Onun için bu hale fazla itibar edilmez. Yani irfan ehli o gaybdan haber vermeye ve keramet gibi şeylere bu yüzden itibar etmez. Çünkü perde olur. Orada kalır. Gittin falanca velinin kabrini gördün konuştun, konuştun da orada kaldın, peki sen ne yaptın, rabbına ne kadar yaklaştın. İşte tevhid ehlinin ilgisi bu mevzulardır, yani marifetullah bilgileri ile meşgul olmaktır, işte onun için tarikat ehli bu tür şeylere itibar ettiğinden benim şeyhimin bu kadar kerameti var, onunkinin şu kadar var diye bunlarla öğünürler. Halbuki yine derler ki kerametin ifadesini yaparlar işte şöyle şöyledir, ayıp görülür diye hem de gene ona talip olurlar. 

Bizden çok kimseler (M Arabi) evvelki berzahı müşahede ederler ve alem-i dünyeviyede vaki olacak hadisatı bu berzahı mükaşif olmakla bilirler. On dakika evvel, beş dakika evvel yahut on gün evvel bunu bilsen ne olacak bilmesen ne olacaktır. Ayrıca burada da bir ilahi nezaket vardır, Cenab-ı Hakk diyelim ki bir kimseye on gün sonra olacak bir hadiseyi bildirdi, işte bu bildirilen hadise bir emanettir, o kişiye Allah’ın verdiği bir emanettir. Ama der ki ey kulum işte şurada zelzele olacak şunlara söyle oradan ayrılsınlar yani bir saat evvel beş saat evvel neyse, bu dahi olsa dolaylı olarak söylenir. Hadi gelin bakalım buradan çıkmamız gerekiyor, gidelim falan gibi, dolaylı olarak söylenir. 

Şimdi vaktinden evvel bir şeyin açık olarak söylenmiş olsa ilahi nezakete aykırı olur. Çünkü Cenab-ı Hakk’ın kendi programını açığa çıkarmış olur, ifşa etmiş olur, ya Cenab-ı Hakk o fiili yapmakla bazı kişileri cezalandıracaksa o fiil dolayısıyla sende haber verdin, onlar da gittiler, oradan ceza uygulanamadı, Hakk’ın fiiline mani oldun demek olur. Bilsen de ifşa etmemen gerekir, ilahi nezaket üzere, Cenab-ı Hakk isterse onu herkese bildirir, Allah onu sana emanet ediyor, bir sır emanet ediyor, emanete ihanet olur bir şeyin vaktinden evvel ifşa edilmesi. 

Ama tabi her fiilin kendine has bir hususiyeti vardır, Cenab-ı Hakk ona amir hüküm olarak bildir diye vermiştir, o zaman bildirir ama emanet olarak kendi şahsına bildirmiş ise o zaman onu bildirmesi nezakete aykırı olur. Evvelki berzahı müşahede ederler, alem-i dünyeviyede vaki olacak hadisatı bu berzaha mükaşif olmakla bilirler. Halbuki ahvâl-i mevtayı mükâşefeye kadir olmazlar. Yani ölüm halini müşahedeye kadir olamazlar. Allahü'l-alîmü'l-habîr," (Şerh-ı Dâvûd-ı Kayseri kuddise sırruhû). 

Şimdi "gayb-i muhâlî" bilinmeyen bir gayb olarak isimlendirilen Berzah'ın mükâşifleri az olduğu için, yani gerçek manada berzahı müşahede ve mükaşefe edenler az olduğundan nâs bu hususta vâki' olan ihbârât-ı enbiyâyı kabul etmeyip yani peygamberlerin haberlerini kabul etmeyip kendi vehmi ile karışık olan ukül-i cüz'iyyelerinin yani cüzzi akıllarının hükmüne tâbi' olarak onu gerçek sanarak ahiret hallerini, kimi tamamen inkâr ve kimi te'vîl yani kendine göre şöyledir, böyledir der ve kimi tenasühü isbât eder, yani tekrar tekrar dünyaya gelip dirilmeyi, en az yedi defa gelirlermiş, evvela toprak olarak, nebat olarak, sonra hayvan olarak gelirmiş sonra ehli hayvan olarak gelirmiş, aynı ruh dönecek de o zaman bütün bu insanlar yedi milyar yani yüz milyar insan tahmin ediliyor, Âdem’den (a.s.) son insana kadar o zaman yedi defa gelmiş olsa yedi yüz milyar insanın buraya gelip gitmesi lazımdır. 

Yedi yüz milyar insanın en azından % 50’ sinden fazlasının bu hali müşahede eder olması lazımdır. Bir hadise gerçekten yaşanıyorsa. Bazısı ben beş yüz sene önce kraldım, Mısır’da firavundum diyor işte o kadar hayal ve vehim ile aldatıyorlar ki gerçekmiş gibi zan ediyor bunu kendisinde ve de bunu da aleme de çevresindekilere de doğrudur diye afiş yapıyorlar, reklam yapıyorlar, şu anda ben bir esnafım ama daha evvel padişahtım diyor. İşte bu da tenasüh, reenkarnasyondur. Bunu Tibet yaylalarında Lamalar, Dalaylamalar falan onların kaynaklarıdır bunlar. 

Dört bin sene evvel daha henüz peygamber haberleri gelmediği için yani Musa (a.s.), İsa (a.s.) ve Muhammed (s.a.v.) gelmedikleri için ahiret bilgileri daha bilinmediği için kendileri belki iyi niyetleri ile böyle de sistem oluşturmuşlar, var sayım tahmini olarak yani yine iyi niyete dayanıyor, neticede insan yapıyorlar, yani kemale ermiş insan mertebesine çıkarıyorlar. Ama öyle hayvanlıktan sonra insan oluyor, vurucu katil insan oluyor, sonra bir daha geliyor, sakin insan oluyor, sonra da ise nihayet iyi insan hayırsever bir insan olarak ahiret alemine gidiyor, diye bu inançta olanlar düşünüyorlar. 

İşte rahmetenli'l âlemin olan (S.a.v.) Efendimiz'in bi'setine doğuşuna peygamberliğine yakın bir zamanda zahir olan Hâlid (a.s.), bilcümle nâsın bu husustaki ihbârât-ı enbiyâyı tasdik etmeleri için ölüp, bu Berzahta olan ahvâli re'ye'i-ayn yani kendi gözüyle müşahede ettikten sonra, emr-i ilâhî ile tekrar dirilerek, oradaki hükmün hayât-ı dünyâ sureti üzere olduğunu haber vermek murâd etti. Yani baştan beri bildirilen bilgilerin yani dünyadaki yaşam neyse ahirette onun devamı olduğu dünyadaki fiillere ve amellere bağlı olduğu, böyle bir hayatın yaşanacağını kendi gözüyle kendi re’yi ile görüp müşahede edip Allah’ın izniyle 40 gün sonra dirilip bunları insanlara haber vermesi ve peygamber hazaratının söylediği sözlerinin doğruluğunun tasdik etmesi idi.

 Ve kendisinin nübüvvet-i berzahiyye ile zahir olacağını da'vâ ile, yani kendisi berzah peygamberi olarak gelecek diyor. Yani nübüvveti, haberciliği, peygamberliği berzahın hakikatlerine haber vermek suretiyle gelecekti diyor. Öldükten sonra kabrinin kazılıp, kendisinden ahvâl-ı Berzah'ın suâl edilmesini vasıyyet etti. Fakat kavmi onun vasıyyetini tutmadılar, zayi' ettiler. Eğer halkın enzâr-ı hissiyyesi muvacehesinde böyle bir hal vâki' ola idi, yani halkın hissi nazarları düzeyinde böyle bir hal vaki olsaydı, yani O mezardan kalksaydı da bunu anlatsaydı, bi't-tabi' bu hâdiseyi inkâra mecalleri kalmaz ve zarurî îmân ederler ve Hâlid (a,s.)ın garazı olan âmme-i nâsın îmanı mes'elesi de husül-pezîr olur idi. 

Yani kabul edilmiş olur idi diyor. Yani Halid ibn-i Sinan hazretleri vasiyet ettiği gibi 40 gün sonra kabrinden çıkarılsaydı, oradaki alemi müşahedeli olarak anlatmış olsaydı bütün insanlar O’na güvenerek iman ederler peygamberlerin getirmiş olduğu ahiret ahvalini kabul ederlerdi dolayısıyla bütün insanların iman meselesi de halledilmiş olurdu diyor. Amentü şerhinde de “amentü billahi melaiketihi ve kütübihi, ve rasuluhi, ve bil ahireti” yani ahirete imanı da şart koşmaktadır 2/62 ayetinde de iman esasları içinde ahirete imanı şart koşmaktadır. Diğer açık olanlara iman çok zor değil zorlayan ahirete imandır. Bu da Halid (a.s.) ile kabul edilmiş olurdu diyor. 

----------------

2.Paragraf:

Ve Hâlid resul değil idi. İmdi risâlet-i muhammediyyede bu rahmetten hazz-ı vâfîr üzere hâsıl olmak diledi. Halbuki tebliğ ile me'mûr olmadı. Binâenaleyh halk hakkında ilimde akvâ olmak için, bundan haz bulmağı murâd etti. Böyle olunca kavmi onu zayi' ettiler. Ve Nebî (a.s.) onun kavmini "Onlar zayi' oldular" diye vasf etmedi; belki onları "Onlar nebilerini muradına tebliğ etmedikleri haysiyyetle izâ'a ettiler" diye vasf eyledi. İmdi acaba Allah Teâlâ onu niyyetinin ecrine eriştirdi mi? Şek yoktur ve hilaf yoktur ki, muhakkak onun için niyyetinin ecri vardır. Belki şek ve hilaf, matlûbun ecrindedir ki, onun temennî-i vukü'u, vücûdda onun adem-i vukü'u ile müsâvî olur mu, yoksa olmaz mı? (2).

---------------

Ya'nî Hâlid (a.s.) ayn-ı sabitesi itibariyle resul ise de, vücûd-ı kevnîde henüz risâletle meb'ûs olmadığından, yani meydana çıkmış olmadığından teblîğa me'mür olmadığı halde, hakkında وَمَاۤ اَرْسَلْنَاكَ اِلا رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ (Enbiyâ, 21/107)ve وَمَاۤ اَرْسَلْنَاكَ اِلا كَاۤفَّةً لِلنَّاسِ (Sebe, 34/28) âyet-i kerîmeleri şeref-vârid olan risâlet-i Muhammediyye’de, bu rahmet-i âmmeden hazz-ı vâfir hâsıl olmasını murâd etti. Yani Hz. Peygamber hakkında gelen bu hususiyetleri kendisinde olsun istedi. Alemlere rahmet olsun, neden herkes iman ehli olsun diye alemlere derken insan alemlerine bütün diğer alemlere değildir, وَمَاۤ اَرْسَلْنَاكَ اِلا كَاۤفَّةً لِلنَّاسِ yani biz seni bütün insanlara rahmet olsun diye gönderdik Sebe Suresinde Hz. Peygamber için bu ikinci ayet O’nun haliyle yani insanlara rahmet olsun, imana kavuştursun diye kabir ve berzah halini görüp de tekrar dünyaya geldiğinde kabirde berzah aleminin hakikatini anlasın ve dolayısı ile o insanlara rahmet olsun diye. Bu ayetten hisseyab olmak istedi diyor. Halid (a.s.) Peygamber efendimize peygamberlik gelmesinden kısa bir müddet evvel yaşamıştır, Aden de yaşamış, bugünkü yemende yaşamıştır. Bu Halid’in (a.s.) bir hususiyeti vardır, berzahın hakikatlerini anlayıp öldükten sonra 40 gün kabirde kalıp, berzah hakikatlerini gördükten sonra 40 gün sonra, ölmeden önce çocuklarına vasiyette bulunup, 40 gün sonra beni kabirden çıkarın demesidir. Yani kabrinden diri olarak çıkacak, öldüğü halde berzah hakikatlerini müşahede olacak, o berzah hakikatlerini kabirden kalktığı zaman insanlara iletecekti. 

Şimdi Halid’in (a.s.) ayan-ı sabitesi, ayan-ı sabite ne idi; o kişinin kendi kazasıdır. Yani programıdır, ilahi programıdır. Dünyada yaşayacağı, geçireceği evrelerin programı, ayan-ı sabitesi. İşte bu ayan-ı sabitesi itibariyle Rasul yani peygamber. Ancak vücud-u kevnide yani mükevvenatta bu alemde ayan-ı sabitesi dünyaya gelip de vücut bulduğu yani program oluşmaya başladığı, hayata yaşamaya başladığında henüz risaletle mebus olmadı. Yani dünyaya geldi ama risaletle seçilmedi. Ayan-ı sabitede rasul olarak belirtiliyor. Ama bu risaleti şu şekilde kazayı mübrem ve mutlak veya muallak. Bir şey mutlak manada kazayı mübrem olmuş olsa onun olmaması diye bir şey söz konusu değildir. 

Ama kazayı muallak insanlara bırakıldığından değişmesi mümkündür. İşte Hz. Halid’in ayan-ı sabitesi bu durumda bir ayan-ı sabitedir, muallakta olan tarafıdır. Eğer mutlak olsaydı çocukları onu kabirden çıkartırlar, faaliyete geçerdi. Allah’ın muradı oydu da çocukları neden çıkarmadılar, sorusunun cevabı karşılığı budur. Zahiren ne dediler, “nebbaş” dediler. Nebbaş ne demekti, “mezar kazıcıları” “mezar hırsızları” demektir. İşte çocukları kendilerine böyle demesinler diye babalarını orada mahkum bıraktılar. Eğer kazayı mübrem olsaydı o faaliyeti yapar oradan çıkarırlar Hz. Halid de gördükleri berzah hakikatlerini bizlere bildirirdi. 

Hz. Halid (a.s.) ayan-ı sabitesi itibariyle Rasul ise de vücud-u kevnide yani bu varlık mertebesinde kevn bilindiği gibi mükevvenat, yani bu alemler bizim ayan-ı sabitemiz latif bu zuhura çıktığı yer de kesif yani kevin yani bedenlerimizdir. Vücud-u kevni dediği budur. Madde bedenimiz, işte bu alemde henüz risaletle mebus olmadığından yani risaletle çıkartılmamış olduğundan çünkü onun risaleti öldükten sonra dirildiğinde mevcut olacaktı eğer olsaydı. Diğer peygamberlerin hepsinin risaleti mebusluğu bu alemde, yani bu alemde yaşadığında ama Halid’in (a.s.) risaleti öldükten sonra zuhur edecekti, faaliyete geçecekti.

Ama çocukları çıkarmadılar, çıkarmadıkları için bu tebliğ olamadı. Mebus olmadığından dünyada yaşadığı sürece tebliğ yapmadı. Çünkü onun tebliği mevzuu berzah haliydi, berzah halini geldiği zaman onu anlattığında peygamber olacaktı, berzahı gördü fakat mezarından çıkarılmadığı için bunları anlatamadı, dolayısıyla ayan-ı sabitesi itibariyle Rasul fakat bunu tebliğ edemediği için de bu risaleti hükme geçmemiş olmakta. Bu bilgi bakın Muhyiddin Arabi Hz.lerinin büyük irfaniyetinden kaynaklanıyor, bunu daha önceleri bu eseri okumadan bilmiyorduk, Hz. Peygamber (s.a.v.) ile İsa (a.s.) arasında peygamberin yok olduğunu biliyorduk, işte bu zahiren mebus olmadığından yani risaletini söyleme yetkisi olmadığından ayan-ı sabitesi itibariyle Rasul ama kevniyeti itibariyle Rasullüğü tahakkuk etmemiştir.

Edecekmiş ama çocukları kabrinden çıkarmıyor, “kırk gün sonra beni kabrimden çıkarın” diye vasiyet ettiği halde çocukları kendilerine kötü bir lakap “mezar kazıcıları” diye lakap takacaklarından “kabir soyucu” lakabı, kötü bir lakap bundan çekinerek babalarının vasiyetini yerine getirememişlerdir. 

Şimdi tebliğe memur olmadığı halde buradan Hz.Peygamber’e (s.a.v.) geçiyor, Hz. Peygamber (s.a.v.) hakkında وَمَاۤ اَرْسَلْنَاكَ اِلا رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ 21/107 ve وَمَاۤ اَرْسَلْنَاكَ اِلا كَاۤفَّةً لِلنَّاسِ 34/28 yani 21/ 107 ayetinde “biz seni göndermedik, gönderdik ama illa alemlere rahmet olarak gönderdik”, diğer ayet-i Kerimede, “ biz seni göndermedik ancak insanların cümlesine gönderdik” yer yüzünde başka böyle bütün insanlara gönderilen peygamber yoktur. Böyle bir şerefle şerefe erişen risalet-i Muhammediyede bu umumi rahmetten hazzı vasir hasıl olmasını murad etti. Yani Hazreti Halid (as) da hazreti Peygamber(sav) in bu وَمَاۤ اَرْسَلْنَاكَ اِلا رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ yani alemlere rahmet olması hususiyetinden kendisine de hasıl olmasını murad etti diyor. Kendisi de alemlere rahmet olsun diye, ama hangi yönden, kabir azabını berzah halini anlatmak için bütün insanlara bunu bildirsin diye Hz. Rasulullah’ın bu hazzını bu hususiyetini kendisi de kazansın alsın istedi diye. Bu iki ayeti onun için veriyor. Bunun hasıl olmasını murad etti, Böyle olunca şimidiye kadar, hiçbir kimsenin yapmadığı vech ile ahvâl-ı Berzah'ı müşahede ederek bu hallerden haber vermek suretiyle, halk hakkında ilimde en kuvvetli olmak için. Berzah'ta, o rahmet-i âmmeden kendisine haz verilmesini istedi. Şimdi (a.s.v.) Efendimizin bütün alemlere rahmet olması yönüyle kendisi de bu rahmetten haz almak istemiş, yani nasib almak istemiş böyle olunca şimdiye kadar hiçbir kimsenin yapmadığı yön ile ahval-ı berzahı müşahede ederek, yani ölümden sonraki cennet ve cehenneme kişilerin gideceği vakte kadar bu süre içerisinde insanların bekleyeceği bir yer var buraya da berzah deniyor. “berzah” ara geçit manasınadır. Yani muhkem uzun mutlak kalınacak bir yer değil geçici bir yer manasınadır. Hani eski tabirle “bezirgan” diyorlar ya kervanların eğlendiği, dinlendiği hanlara yani orada bir gecesini geçirecek kısa süreli bekleyeceği yer.

Bu berzah iki türlüdür, birisi berzah-ı tecelli, berzah-ı tenzili yani inişteki olan berzah, kabir berzahı ise çıkıştaki olan yani Allah’a doğru çıkıştaki olan berzahtır. Bu dünyada alemin en son zuhur mahallidir. İşte böyle olunca tecelli berzahında yani tenzil, inişteki berzah, berzah hayatından sonra yaşandığı için tenzili berzahtan haber almak daha kolaydır. Ama uruci berzah yani dünya yaşantısından sonra zuhur eden berzahtan haber almak çok zordur. Çünkü birisi gelici haber birisi de gitmiş haberdir. Gitmiş haberin geri dönmesi çok zordur. 

Ama gelici haberi vaktinden evvel almak mümkündür. Mesela bir gazete basılıyor, o gazete yarının gazetesi ama matbaaya en yakın olan yere veriyorlar dağıtmaya başlıyorlar. Ama bir de matbaaya en uzak yer vardır, diyelim ki on saat sonra diğer uzak yer haber alıyor, ilk haber alan yer gazeteyi hemen okumuş oluyor. İşte gelen haberi böyle almak daha kolay ama bitmiş, gitmiş haberi artık tedavülden kalkmış olan haberi almak daha zordur. Onun için Evliyaullah’ın mana aleminden aldığı haberler bu nüzüldeki berzahtandır. Aradaki fark budur.

Bunu kafamıza bir yerine not alırsak berzahların nasıl bir hayat olduğunu anlamak bize daha kolay gelir. İlimde daha kuvvetli olmak için berzahta o rahmeti ammeden kendisine haz verilmesini istedi. Yani bu berzahı idrak etme hususiyetiyle kendisine buradan bir haz yani bir nasib verilmesini istedi. Yani ne kadar çok kişiyi rahmete kavuşturduysa o kadar çok haz duyar, huzur duyar. Onu istedi, diyor. Kendisine haz verilmesini istedi. Halbuki bu hal, o hazretin nasibi değil idi. Binâenaleyh kavmi onu izâ'a ettiler. Yani kavimi O’nu kayıp etti. Neden kayıp etti, hükmünü yerine getirmediği için, yani kabrinden çıkarmamakla vasiyetini yerine getirmemekle onu kayıp ettiler. Neyi kayıp ettiler, berzahtan haber alma imkanını kayıp ettiler. 

Nitekim (S.a.v.) Efendimiz, gönderilmesinden sonra, Hâlid (a.s.)ın kerîmesine karşılaştı, ona hitaben ya'nî "Merhaba, ey kavmi kendisini zayi' eden nebinin kızı!" buyurdular. (S.a.v.) Efendimiz, Hâlid (a.s.)ın kavmini "Onlar zayi' oldular" diye vasf" etmedi; belki "Onlar, onu muradına îsâl etmemekle yani muradına ulaştırmamakla ve onun vasıyyetini tutmamakla nebilerini izâ'a ettiler yani nebilerini kaybettiler" diye vasf eyledi. Ey peygamberini kaybeden kavim, yani peygamberlerini kayıp ettiler diyor, tabi o da ağır bir suçlamadır. 

İmdi acaba Allah Teâlâ Hâlid (a.s.)ı, umum insanlığın hidâyetini murâd etmekten yani bütün insanlığın hidayetini bakın burada bahsettiği yukarıda Hazreti Peygamber’in (s.a.v.) nasıl bütün insanlığın hidayeti için geldi, bütün insanlığa rahmet olarak geldi, Halid’in (a.s.) de böyle bir niyeti varmış, hidayetini murad etti, neyin, ammenin yani umum insanlığın hidayetini murad etti ve kasdı bundan ibaretti. Yani bu işe kasd etti yani yapmak için azm etti. Yani bu işi kendine vazife edindi. Murad etmekten ibaret olan kasd ve niyyetinin ecrine vâsıl etti mi, yoksa etmedi mi? 

Şimdi bir insan bir şeye niyet eder, bunu yapar veya yapamaz, ama (a.s.v.) Efendimiz “ameller niyetlere göredir” yani niyet asıldır, herhangi bir kimse bir şey yapmaya mutlak manada niyet etse de yapamasa Cenab-ı Hakk gene ona niyetinin sevabını vermektedir. Yani yapmış gibi niyetinin sevabını vermektedir. Ancak burada bir ihtilaf olduğu da söylenmektedir. Şöyle ki niyetinin ecrine vasıl etti mi yoksa etmedi mi? Yani Halid’in (a.s.) niyeti ümmetinin tamamını hidayete götürmekti, diyor bunu kastetmişti onu istemişti, Allah onun karşılığını verdimi yoksa etmedi mi, 

Ve şekk ve ihtilâf yoktur ki, Hâlid (a.s.) için bu kasd ve niyyetin ecri vardır; şekk ve ihtilâf ancak şüpheli olan şey istenen olan âmmenin hidâyetinin ecrindedir ki, yani kavminin hidayetinin ecri var mıdır, yok mudur diye ihtilaf buradadır diyor. Yani Halid (a.s.) dedi ki, “ya rabbi ben ahirete gideceğim orasını müşahede edeceğim, göreceğim güvendiği bir şey vardı ki çocuklarına da bu vasiyeti yaptı, belki Cenab-ı Hakk’ın bu hususta ona verilmiş bir işareti vardı, ya da ayan-ı sabitesini müşahede etti, başka türlü bunu nereden bilecektir. 

Böyle bir husus kendisinde meydana geldi, ahirete gideyim ahiretteki hali ahvali göreyim, bunları insanlara bildireyim, insanlar tedbirli olsunlar yani o kabir halinin şiddetini özelliğini hakikatlerini zor taraflarını, güzel taraflarını göreyim bu berzah halini anlatayım diye niyet etti. Bunu anlatmak suretiyle de dünyada yaşayanlara hem bir rahmet olmuş olacak hem de bir gayret olmuş olacak hem de uyandırmış olacak. Şimdi gerçek manada bunları bize (a.s.v.) Efendimiz bizlere bildirdi ve biz şeksiz şüphesiz inanıyoruz ve kabul ediyoruz, tatbik ediyoruz hatta nasıl örmüş şeklinde o kadar geniş manada bunlar anlatılmıştır. 

Ama insanların içerisinden gidip de bu halleri müşahede edip yaşayıp geri dönen hiç kimse yoktur. Tabi bunun da kendine göre bir sırrı vardır. İşte Halid (a.s.) bunu müşahede edip geriye dönüp insanlara bildirmek için böyle bir niyeti vardı bunun sevabını aldı mı almadı mı diye soruluyor, şek ve ihtilaf yoktur ki Halid (a.s.) için bu niyetin ecri vardır. Yani herhangi bir insanın da kalkıp namaz kılmaya niyet etse ama bir şey ona mani olsa da kılamasa, o niyeti itibariyle o sevap ona verilir. 

Ancak şek ve ihtilaf ancak matlub olan ammenin hidayetinin ecrindedir ki acaba o istenenin vücûdda adem-i vukü'u ile beraber mücerred vukü'unu arzu etmek müsavi olur mu, olmaz mı? Ya'nî niyyetin ecri amelin ecri derecesinde midir, değil midir? Şek ve ihtilâf bundadır. Şimdi niyetin devam ettiği bir sürede bir fiil yapılmasa da hangi fiile niyet edilmişse o fiil yapılmış gibi ecri verilir, bunda ihtilaf yok, ancak ihtilaf matlub olan ammenin hidayetinin ecrindedir ki acaba matlubun vücutta adem-i vuküu ile beraber mücerred vukü'unu arzu etmek müsavi olur mu, olmaz mı? Şimdi birey olarak bir kişi ona niyet ettiği zaman Cenab-ı Hakk onun ecrini vermektedir. 

Ama Halid’in (a.s.) hali de böyle midir, şüpheli olan taraf şudur, şimdi bu fiil ortaya çıkmış olsaydı, ondan ne kadar insanlar istifade etmiş olsaydı, diyelim ki bir milyon kişi onun gördüklerinden tesir aldı, faydalandı kendisini ona göre ayarladı, halini ayarladı şimdi ne oldu, burada bir milyon sevap ortaya çıktı diyelim, işte bunu da acaba kazanabildi mi vukua ermediği halde yani vakı olmadığı halde. Bir kişi bir olay sonucunda kısas veya başka bir zulme uğrama sonunda birini öldürmek istiyor, nefsi bunu ona uygun gösteriyor, daha sonra nefsiyle mücadele ederek bu konudaki ayetleri de düşünerek öldürmekten vazgeçiyor. Allah o niyetinden dolayı nefsiyle yaptığı mücadelen sonunda ona bütün insanları yaşatmış gibi sevap veriyor. 

Kendi fiilinden sevabını alıyor insan onda şüphe yok ama kendinin iyi niyeti tahakkuk etmiş olsa idi bu tahakkuk ettiğinden dolayı da diğerleri faydalanmış olsaydı o diğerlerinin faydalanmasından dolayı ortaya çıkacak ecirden o bunu alabilir mi, alamaz mı diye ihtilaf bundadır diyor. Vücutta adem-i vuku ile beraber yani vaki olmadığı halde mücerred vukuunu arzu etmek müsavi olur mu olmaz mı, yani ortaya çıkmadığı halde çıkmış gibi düşünmek müsavi olur mu olmaz mı ihtilaf bundadır diyor. Yani niyetinin ecri amelinin ecri derecesinde midir değil midir, şek ve ihtilaf bundadır.

Şimdi bir niyet olarak yapılıyor, ama bu niyetin karşı taraftan bir ameli vardır, yani ameli ecri derecesinde midir değil midir. Yani niyeti derecesinde midir, diğerlerinden gelecek amelleri derecesinde midir. Bunda ihtilaf vardır. 

----------------

3.Paragraf:

Zîrâ muhakkak şer'de bir çok mevzi'lerde tesâvîyi te'yîd eden şey vardır. Namaz için cemâate gelen gibi ki, cemâat onu fevt eder. imdi onun için cemâate hâzır olan kimsenin ecri vardır; ve fakrı ile beraber fiil-i hayrattan, ashâb-ı servet ve malın, onda üzerine oldukları şeyi temenni eden gibi. İmdi onun için, onların ücûru misli vardır. Velâkin onların niyyâtında veya amellerinde, onların ücûru mislidir. Zira muhakkak onlar amel ve niyyet beynini cem' ettiler (3).

-----------------

Şer'de yani şeriatta tesâvîyi, yani müsavi ya'nî niyyet ile amel beynindeki ecrin müsâvî olduğunu gösteren ahâdîs-i şerîfeden birisi budur ki, (S.a.v.) Efendimiz buyurur: yani niyet ve amel birlikte olursa yani bir şeye niyet ediyor, onun fiilini de yapıyor. Arasındaki ecrin müsavi olduğunu gösteren hadis-i Şeriflerden birisi budur, 

Ya'nî "Bir kimse güzelce abdest alıp mescide gittikten sonra, nâsı namazı eda etmiş bulsa, Yani namaz kılmak için camiye gitti baktı ki insanlar, cemaat namazı kılmışlar böyle bulsa Allah Teâlâ o kimseye, hazır olup namaz kılan kimsenin ecrini verir." Demek ki cemâatle edâ-yı sâlâta niyyet edip de muvaffak olamayan kimsenin kazanacağı ecir, cemâatle edâ-yı salât hususunda ameli sebk eden kimsenin kazandığı ecre müsavidir. Yani niyeti cemaatle kılmaktı ama yetişemedi kendi başına kıldı bunun sevabı cemaatle kılmış gibidir. Ve keza (S.a.v.) Efendimiz buyururlar: Ya'nî "Allah Teâlâ bir adama ilim ve mal verir: o kimse de ilmi ile amel ve malı ile de tasadduk eder. Bir adam da der ki: Eğer Allah Teâlâ bana da ona verdiği şeyin mislini verse, onun yaptığını yapardım, imdi onların ikisi de ecirde müsavidir," Halbuki birisi hem niyyet ve hem de amel etti. Diğeri ise yalnız temenni eyledi. Binâenaleyh bunların arasında zahiren müsavat olmamak îcâb eder. Zîrâ niyyetle amelin cem'i yalnız niyyet gibi değildir.

Çünkü bir amel-i hayra niyyet eden kimse esbâb-ı mâni'a haylûletiyle, o ameli ityâna muvaffak olmayabilir. Onun için hadîs-i şerifte buyrulmuştur. Ve hattâ ba'zı hallerde bir kimsenin niyyeti amel-i hayra olduğu halde, o niyyeti kuvveden fiile getirmeğe teşebbüs ettiği sırada, arzusu ve niyyeti hilâfına olarak amel-i şer suretinde de zahir olabilir. Binâenaleyh amel-i hayra niyyet ile beraber, ona muvaffakıyyet başkadır.

---------------

4.Paragraf:

Ve Nebî (a.s.v.) her ikisine ve her ikisinden birisine nass etmedi. Ve zahir olan budur ki, her ikisinin arasında tesâvî yoktur. Ve bunun için, Hâlid bin Sinan iblâğı taleb etti; tâ ki kendisi için iki emr arasında makam-ı cem' sahih ola; binâenaleyh ecreyn üzerine hâsıl ola (4).

----------------

Ya'nî (S.a.v.) Efendimiz yukarıda zikr olunan hadis-i şeriflerde cemâate yetişemeyen musalli yani namaz kılıcı ve fakîr-i mütemennî için yani fakir olupta temenni eden yani şunu böyle yaparım bunu böyle yaparım diyen için hem niyyet ve hem de amel ecri hâsıl olacağını ve niyyet ile amel ecirlerinden birisinin verileceğini nas etmedi. Yani ikisi hakkında mutlak şöyle olur böyle olur demedi, diyor. Belki cemaata hazır olup namaz kılanın ecri verileceğini mutlak üzere beyan buyurdu. Yani cemaatle eday-ı salat eden kimsenin niyetine mukabil verilen ecir mi, yoksa hem niyetin hem de amelin ecri mi verileceğini tasrif buyurmadı. Diyor Efendim. 

Ve keza iyilik yapmayı temenni eden fakir ile zengin tasadduk edenin alal ıtlak ecirde müsavi olduğunu beyan buyurdu. Bu müsavat yani bu müsavilik niyete mi, yoksa hem niyyetin ve hem de amelin ecri mi verileceğini bunu belirtmedi Ve keza fakîr-ı mütemennî ile sadaka veren zenginin serbest bırakma (ale'l-ıtlâk) ecirde müsâvî olduğunu beyan buyurdu. Bu müsavat niyyette mi, yoksa hem niyyet ve hem de amelde mi; bunu kesinleştirmedi. Ve zahir olan niyyetin ecri ile amelin ecri arasında müsavat bulunmamasıdır, 

Ve işte bu adem-i müsavat yani müsavatsızlık için Hâlid bin Sinan (a.s.), niyyet ile amel arasında kendisine cem" makamı hâsıl olmak üzere iblâğ-ı nübüvveti yani nübüvveti tamamlaması ve nübüvvet-i berzahıyye ile zahir olup yani berzah peygamberliği ile zahir olup bu husustaki ihbârâtı taleb etti. Yani ben berzah rasulü olayım diye bunu taleb etti. Böyle olunca kendisine hem niyyet ve hem de amel ecri hâsıl olur. Eğer niyyetle amel ecirleri arasında tesâvî olsa idi; o hazret yalnız niyyetle iktifa edip, nübüvvet-i berzahıyye ile zuhur için ihtiyâr-i külfet buyurmaz idi. 

S O N

----------------- 

Gerçekten de bu kitaplar hakkında aleyhte söylenecek hiçbir şey yoktur, kim ki böyle bir davranışta bulunur, kendini cahilin cahili olarak ilan etmiş ve aklının ne kadar kısır ve fikrinin ne kadar ön yargılı ve ufkunun ne kadar da dar olduğunu, bu vasıfları ile kendi halini ispat etmiş olur. 

Gerçek bir düşünür, İslam’a yakışır bir ilim sahibi, Peygamberimize yakışır bir ümmet, Rabbımıza yakışır, idrakli ve ne yaptığını bilen bir kul ve insanlık alemine yardımcı olan bireyler olmamızı Cenâb-ı Hakk’tan niyaz ederim. 

Bütün bu hakikat-i ilahiye ilimlerinin bizlere kadar ulaştırılmasında emeği geçen bütün hizmet ehli kadirşinas kimselere teşekkür ederiz. 

Bizlerde, bizlerden sonra gelecek yeni nesillerimize bu ilahi emanetleri aktarmaya acizane çalışmalar yapmaya gayret ediyoruz. Cenâb-ı Hakk evvela bu hakikatleri hepimize idrak ettirsin sonra da tahakkuklarını nasib etsin İnşeallah. 

Allah Hak söyler Hakk-ı söyler.

Gayret bizden muvaffakıyet Hakk’tandır. T.B. 

----------------- 

Terzi Baba Kitapları. 

Terzi Baba Baskısı olan Kitaplar. 

1. Necdet Divanı:

 2. Hacc Divanı:

3. İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri:

4. Lübb’ül Lübb Özün Özü, (Osmanlıca’dan çeviri):

5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri):

9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet:

10. Kelime-i Tevhid, değişik yönleriyle:

11. Vâhy ve Cebrâil:

12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi:

13. (13) On üç ve Hakikat-i İlâhiyye: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri ve şerhi 

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

16. Divân (3)

19. Sûre-i Feth ve fethin hakikat-i.

21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

22. Sûre-i Yûsuf ve dervişlik:

24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.) 

35. Fâtiha Sûresi: 

39. Terzi Baba: (2)

41. İnci tezgâhı:

49. 36-Yâ’sîn, Sûresi: 

59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

67. 067-Mülk Sûresi: 

68. 1-namaz sureleri

69. 2-namaz sureleri

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

91-Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

95- Terzi Baba-(8) (19/53)

96- 41-Fussilet Sûresi. 

103-Terzi Baba yüksek Lisans Tezi. 

118- 52-Tûr suresi. Ve M. Nusret tura. 

129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

-------------------

(H) Yayınları Tarafından Basılan Kitaplarımız: 

-------------------

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve hakikatleri: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri.

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem-safiyeti. Safiyyullah. (a.s.) 

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

------------------------------ 

 Terzi Baba kitapları sıra listesi

 KAYNAKÇA

 1. KÛR’ÂN VE HADîS :

 2. VEHB : Hakk’ın hibe yoluyla verdiği ilim.

 3. KESB : Çalışılarak kazanılan ilim.

 4. NAKİL : Muhtelif eserlerden, Mesnevi’i şerif, İnsân-ı Kâmil, Fusûsu’l Hikem ve sohbetlemizden müşahede ile toplanan ilim.

(Gönülden Esintiler) 

1. Necdet Divanı:

2. Hacc Divanı:

3. İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri:

4. Lübb’ül Lübb Özün Özü, (Osmanlıca’dan çeviri):

5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri):

9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet:

10. Kelime-i Tevhid, değişik yönleriyle:

11. Vâhy ve Cebrâil:

12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi:

13. (13) On üç ve Hakikat-i İlâhiyye: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri ve şerhi 

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

16. Divân (3)

17. Kevkeb. Kayan yıldızlar.

18. Peygamberimizi rû’ya-da görmek. 

19. Sûre-i Feth ve fethin hakikat-i.

20. Terzi Baba Umre (2009)

21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

22. Sûre-i Yûsuf ve dervişlik:

23. Değmez dosyası:

24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.) 

25. -1-Köle ve incir dosyası: 

26. Bir zuhûrât’ın düşündürdükleri: 

27. -2-Genç ve elmas dosyası: 

28. Kûr’ân’da Tesbîh ve Zikr: 

29. Karınca, Neml Sûresi: 

30. Meryem Sûresi: 

31. Kehf Sûresi: 

32. 3-Terzi Baba İstişare dosyası: 

33. Terzi Baba Umre dosyası: (2010)

34. -3-Bakara dosyası: 

35. Fâtiha Sûresi: 

36. Bakara Sûresi: 

37. Necm Sûresi: 

38. İsrâ Sûresi: 

39. Terzi Baba: (2) 

40. Âl-i İmrân Sûresi: 

41. İnci tezgâhı: 

42. 4-Nisâ Sûresi: 

43. 5-Mâide Sûresi: 

44. 7-A’raf Sûresi: 

45. 14-İbrâhîm Sûresi: 

46. İngilizce, Salât-Namaz: 

47. İspanyolca, Salât-Namaz: 

48. Fransızca İrfan mektebi:

49. 36-Yâ’sîn, Sûresi: 

50. 76-İnsân, Sûresi: 

51. 81-Tekvir, Sûresi: 

52. 89-Fecr, Sûresi: 

53. Hazmi Tura: 

54. 95-Beled-Tîn, Sûresi: 

55. 28- Kasas, Sûresi: 

56. İrfan-Mek-Şer-Fransızca-Baba: 

57. 20-TÂ HÂ Sûresi: 

58. Mirat-ül-İrfan-ve-şerhi: 

59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

62. -4-Bir ressam hikâyesi:

63. İnci mercan tezgâhı

64. Ölüm hakkında:

65. Reşehatt’an bölümler: 

66. Risâle-i Gavsiyye: 

67. 067-Mülk Sûresi: 

68. 1-Namaz Sûrereleri: 

69. 2-Namaz Sûrereleri: 

70. Yahova Şahitleri: 

71. Mü-Geceler-Fran-les-nuits: 

72. Îman bahsi: 

73. Celâl cemâl Celâl: 

74. 2012 Umre dosyası: 

75. Gülşen-i Râz şerhi: 

76. -5-Doğdular, yaşadılar hikâyesi: 

77. Aşk ve muhabbet yolu: 

78. A’yân-ı sâbite. Kazâ ve kader:

79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.

81- Hayal vâdîsi’nin çıkmaz sokakları: 

82- Mektuplarda yolculuk-M.Nusret-Tura.

83- 2013 Umre dosyası. 

84- Nusret Tura-Vecizeler ve ata sözleri.

85- Nusret Tura-Tasavvufta aşk ve gönül.

86- Terzi Baba-(6) İstişare dosyası.

87- Terzi Baba-İlâhiler derleme.

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

89- 6-Her şey merkezinde hikâyesi. 

90- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-1) şerhi. 

91- Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

92- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (2) şerhi. 

93- 7. İngilizce. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

94- Mescid-i Dırarr-Kubbet-ul Kara. 

95- Terzi Baba-(8) (19/53)

96- 41-Fussilet Sûresi.

97- 2015 Umre dosyası. 

98- Solan bahçenin kuruyan gülleri. 

99- Terzi Baba-(9) İstişare dosyası. 

100-14-İrfan mektebi ve şerhi-İspanyolca.

101- Bosna Hersek dosyası. 

102-The SCHOOL OF WISDOM (irfan mektebi)

103-Terzi Baba yüksek lisans tezi. 

104-Hacc Umre ve hakikatleri.

105-Cemo ve Farko.

106-(2016) Umre dosyası.

107-Vahy ve Cebrâîl- (Fransızca)

108-Ru’ya-Mana-alemi- Tezi Baba ile ilgili zuhuratlar. 

109-terzi Baba tasavvufi izahlar. 

110-19-53-Şeker risalesi.

111-Lübb-ül lübb-Özün özü ve şerhi.

112-Bir kardeşin soruları ve cevapları

113- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-2) şerhi.

114- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-3) şerhi.

115- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-4) şerhi.

116- 2017-Kudüs seyahati dosyası. 

117- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-5) şerhi.

118- 52-Tûr suresi. Ve M. Nusret tura.

119-Fu-Hi-01-Adem Fassı.

120-Fu-Hi-02-Şit Fassı.

121-Fu-Hi-03-Nuh-fassı.

122-Fu-Hi-04-İdris-05-İbrahim-fassı

123-Gülşen-i Raz-2-Terzi Baba şerhinin tamamı. 

124-İbretlik bir değmez dosyası daha Satih ince.

125-2018 Umre dosyası 

126-14-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

127-15-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

128-İbretlik bir hikâye daha. Kaf dağı ve Zümrüd-ü Anka.

129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

130-İbretlik bir hikâye daha. Kilise çanları. 

131-Kur’ân-ı-Kerîmde yolculuk-53-Ayetleri ve Terzi Baba- 

132-Kaner Yiğido-İbretlik bir hikâye daha- 

133-1-İzmir İrfan sohbetleri. 

134-2-Sohbet arası sohbetler. 

135-3-Sohbet arası sohbetler.

136-4-Sohbet arası sohbetler.

137-5-Sohbet arası sohbetler.

138-6-Sohbet arası sohbetler.

139-7-Sohbet arası sohbetler.

140-8-Sohbet arası sohbetler.

141-9-Sohbet arası sohbetler.

142-10-Sohbet arası sohbetler. 

143-11-Sohbet arası sohbetler. 

144-12-Sohbet arası sohbetler. 

145-13-Sohbet arası sohbetler. 

146-14-Sohbet arası sohbetler. 

147-15-Sohbet arası sohbetler. 

148-16-Sohbet arası sohbetler. 

149-17-Sohbet arası sohbetler. 

150-18-Sohbet arası sohbetler.

151-19-Sohbet arası sohbetler.

152-20-Sohbet arası sohbetler.

153-21-Sohbet arası sohbetler.

154-22-Sohbet arası sohbetler.

155-23-Sohbet arası sohbetler.

156-24-Sohbet arası sohbetler.

157-25-Sohbet arası sohbetler.

158-26-Sohbet arası sohbetler.

159-27-Sohbet arası sohbetler.

160-28-Sohbet arası sohbetler.

161-29-Sohbet arası sohbetler.

162-30-Sohbet arası sohbetler.

163-1-7-Esmâ’ül Hüsnâ-M.Nusret Tura. 

164-2-8-Esmâ’ül Hüsnâ-M.Nusret Tura. 

165-9- Ku-Ker-Yol-Kıyamet Sûresi.

166- İnsan-ı Kamil-A-K-C-Cilt-1-Kitap-6-şerhi- 

167- İnsan-ı Kamil-A-K-C-Cilt-1-Kitap-7-şerhi- 

168- 31- Sohbet arası sohbetlerden seçmeler. 

169- İbretlik bir hikâye daha-Usta dan çırağına tavsiyeler- 

170-4- Ru’ya-Mana-Alemi-Terzi Babanın görüldüğü zuhuratlar.

171-5- Ru’ya-Mana-Alemi-Yoruma açık eğitim zuhuratları.

172-6- Ru’ya-Mana-Alemi-Tuzak-mekr-Hileli zuhuratlar.

173- 2020 Umre dosyası.

174- 83-Kur’an-ı kerimde yolculuk Mutaffifin suresi.

175- Mübarek geceler ve bayramlar. İspanyolca çevirisi. 

176- Korona virüs’ün düşündürdükleri.

177- Terzi Baba, “14-İrfan mektebi” tezi. 

178-84-12-Ku-Ker-Yol-İnşikak suresi-

179-13-Terzi-Elif-Terazi-Teradi-İrfan mektebi.. 

180- A- Füsus’ül-Hikem- Mukaddime. 

181- B- Füsus’ül-Hikem- Ayniyet ve Gayriyyet. 

182-Fü-Hi-06-İSHAK FASSI-

183- Fü-Hi-07-İsmail-08-Yakup- fassı- 

184-Fü-Hi-09-Yusuf Fassı-

185-Fü-Hi-10-Hud Fassı-

186-Fü-Hi-11-Salih-12-Şuayb Fassı-

187-Fü-Hi-13-Lut-14-Üzeyir Fassı-

188-Fü-Hi-15-İsa Fassı- 

189-Fü-Hi-16-Süleyman-17-Davut-18-Yunus-19-Eyyüb-Fassı-

190-Fü-Hi-20-Yahya-21-Zekeriyya-Fassı- 

191-Fü-Hi-22-İlyas-23-lokman-24-Harun-Fassı- 

192-Fü-Hi-25-Musa-26-Halid-Fassı- 

193-Fü-Hi-27-Muhammed-Fassı-

194-Silsile-i Uşşakiyye.

195-Terzi Baba-özel, kütüphane ve müze arşivi. 

------------------------- 

Altı peygamber serisi: 

1-15. 6 Pey-(1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

2-21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

3-24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.)

4-59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

5-60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

6-61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

-------------------------

Terzi Baba kitapları serisi: 

1-12- Terzi Baba-(1) 

2-39- Terzi Baba-(2)

3-32- Terzi Baba-(3) İstişare dosyası.

4-79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

5-80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.

6-86- Terzi Baba-(6) İstişare dosyası.

7-91- Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

8-95-Terzi Baba-(8) (19/53) 

9-99- Terzi Baba-(9) İstişare dosyası.

10-103-Terzi baba yüksek lisans tezi.

11-108-Tezi Baba ile ilgili zuhuratlar. 

12-109-terzi Baba tasavvufi izahlar. 

13-110-19-53-Şeker risalesi. 

14-126-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

15-127-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

16-87- Terzi Baba-İlâhiler derleme.

17-126-14-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

18-127-15-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

19-129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

20-131-Kur’ân-ı-Kerîmde yolculuk-53-Ayetleri ve Terzi Baba- 

21-165-9- Ku-Ker-Yol-Kıyamet Sûresi.

------------------------- 

Bir hikâye birçok yorum serisi. 

1-25 -Köle ve incir dosyası: 

2-27 -Genç ve elmas dosyası: 

3-34 -Bakara dosyası:

4-61-Bir ressam hikâyesi:

5-76-Doğdular, yaşadılar hikâyesi: 

6-89-Her şey merkezinde hikâyesi. 

------------------------- 

Dîvanlar serisi: 

1-1-Necdet Divanı: 

2-2-Hacc Divanı: 

3-16-Divân (3)

4-87-Terzi Baba-İlâhiler derleme.

5-88-Nusret Tura-Divanı. 

6-129-Terzi Baba divanı, tüm şiirlerim. 

------------------------- 

İbretlik dosyalar serisi. 

1-17-kevkeb-kayan yıldızlar.

2-23-İbretlik değmez dosyası. 

3-73-Celâl Cemâl Celâl “hayalî Kamer’in hayal vâdîsi”

4-81-Hayal vadisinin çıkmaz sokakları. 

5-93-Mescid-i dırar/Kubbet-ul kara. 

6-98-Solan bahçenin/kuruyan gülleri.

7-105-Cemo ve Farko. 

8-112-Bir kardeşin soruları ve cevapları.

9-124-İbretlik bir değmez dosyası daha. Satih ince. 

10-128- İbretlik bir hikâye daha. Kaf dağı ve Zümrüd-ü Anka.

11-130-İbretlik bir hikâye daha. Kilise çanları. 

12-132-Kaner Yiğido-İbretlik bir hikâye daha-

13-169-İbretlik bir hikâye daha-Usta dan çırağına tavsiyeler-

------------------------ 

Umre dosyaları serisi 

1-2. Hacc Divanı:

2-20. Terzi Baba Umre (2009)

3-33. Terzi Baba Umre dosyası: (2010)

4-74. 2012 Umre dosyası: 

5-83- 2013 Umre dosyası.

6-97- 2015 Umre dosyası. 

7-106-(2016) Umre dosyası.

8-104-Hacc Umre ve hakikatleri. 

9-125-2018 Umre dosyası. 

10-173-2020-Umre dosyası.

------------------------ 

Diğer dillere çevrilen Terzi Baba kitapları serisi

1-5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

2- 6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

3-46. İngilizce, Salât-Namaz: 

4-47. İspanyolca, Salât-Namaz: 

5-48. Fransızca İrfan mektebi:

6-71. Mü-Geceler-Fran-les-nuits: 

7-93- 7. İngilizce. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8-100-14-İrfan mektebi ve şerhi-İspanyolca.

9-107-Vahy ve Cebrâîl- (Fransızca)

10-175- Mübarek geceler ve bayramlar. İspanyolca çevirisi. 

------------------------

Mektuplar ve zuhuratlar serisi:

Terzi Baba İnternet dosyaları:

------------------------ 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

1-2- 3- 4- 5- 6- 7- 8- 9- 10-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

11-12-13-14-15-16-17-18-19-20-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar . 

21-22-23-24-25-26-27-28-29-30-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

31-32-33-34-35-36-37-38-39-40-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

41-42-43-44-45-46-47-48-49-50-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

51-52-53-54-55-56-57-58-59-60-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

61-62-63-64-65-66-67-68-69-70-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

71-72-73-74-75-76-77-78-79-80-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

81-82-83-84-85-86-87-88-89-90- 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

91-92-93-94-95-96-97-98-99-100-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

101-102-103-104-105-106-107-108-109-110-

------------------------ 

Kitaplar devam ediyor şu an Yekün= (195+110=305)
