# TB. Kelime-i Muhammediyye

**Yazar:** Terzibaba - Necdet Ardıç

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/tb-kelime-i-muhammediyye
**Sayfa:** 322

---

GÖNÜLDEN ESİNTİLER

MUHYİDDÎN İBNÜ’L ARABÎ

FUSÛSU’L-HİKEM 

27-Muhammed FASSI

Ahmed Avni Konuk, Tercüme ve Şerhi. 

(193-27) Hazırlayanlar Prof.Dr. Mustafa Tahralı-Dr. Selçuk Eraydın Şerhinin Şerhi.

Tekirdağlı Terzi Baba Necdet Ardıç.

İRFAN SOFRASI 

NECDET ARDIÇ 

TASAVVUF SERİSİ (193-27) Necdet Ardıç

İz-Terzi Baba Adres Büro: Ertuğrul Mahallesi Hüseyin Pehlivan Caddesi No: 29/5 

Servet Apt. 59 100

Tekirdağ 

Ev: 100 yıl Mahallesi Uğur Mumcu Caddesi Ata Kent Sitesi A Blok Kat 3, D. 13.

 Süleyman paşa Tekirdağ Tel: (0282) 408 93 84 

 (0533) 7743937

www.terzibaba13.com

İÇİNDEKİLER

Önsöz (6)

Bu Fass Kelime-i Muhammediyye’de Mündemiç “Hikmet-i Ferdiyye”nin Beyanındadır. (10) Beyit Tercüme (14) Beyit Tercüme (20) Rubai Tercüme (20) Mesnevi Tercüme (24)

1.Paragraf: Efendimizin hikmeti, ancak ferdiyye oldu.

Emr onunla bed' olundu ve onunla hatm olundu. (26)

2.paragraf: Efradın evveli üçtür; Resul (a.s.), Rabb'ine delilin evvelidir. (32) Mesnevi Tercüme (78)

3.Paragraf: Resul (a.s.) "Kendi nefsini arif olan kimse Rabb'ini arif olur" buyurdu. (88) Beyit Tercüme (90) Mesnevi Tercüme (109)

4.Paragraf: Resul’e (a.s) nisa sevdirildi. Zîrâ o küllün cüz'üne şevki bâbındandır. (110) Beyit Tercüme (124)

5.Paragraf: Hak Teâlâ "Ben, fail olduğum bir şeyde mevti kerîh gören mü'min kulumun ruhunun kabzında tereddüd ettiğim gibi tereddüd etmedim.” buyurdu. (124)

6.Paragraf: Resul (a.s.) "Sizden biriniz muhakkak Rabb'ini görmez tâ ki öle" buyurdu. (143)

7.Paragraf: Habîb benim rü'yetime müştaktır; halbuki benim ona iştiyakım eşeddîr. (149) Beyit Tercüme (151)

8.Paragraf: Kavuşma icabı olan ölümü, kaza men' eder. (151) Mesnevi Tercüme (153)

9.Paragraf: Ona kendi ruhundan nefh ettiğini beyân eyledi binâenaleyh ancak kendi nefsine müştak oldu. (158)

10.Paragraf: Onun sureti üzere, şahs-ı aharı müştakk kıldı;

"kadın" tesmiye eyledi. (166)

11.Paragraf: Allah Teâlâ kendi sureti üzere olan kimseyi sevdiği gibi, Rabb'i ona nisayı sevdirdi. (168) Mesnevi Tercüme (187)

12.Paragraf: Vaktaki erkek kadına muhabbet etti, vuslatı istedi. (187)

13.Paragraf:Resul (a.s.) Hakk'ın kemâl-i şuhûdundan dolayı nisaya muhabbet etti (190) 

14.Paragraf: Racül için nisa', Hak için tabiat gibidir. (192)

15.Paragraf: Kim ki, nisaya bu hadd üzere muhabbet etse, o hubb-i ilâhîdir. (196) Rubai Tercüme (199)

16.Paragraf: Hubb-i nisa, Muhammed (s.a.v.)e tahbîb-i ilâhîden vâki' oldu. (199)

17.Paragraf: Resul (a.s.) kendisine sevdirildiğini beyân buyurduğu üç şeyden "nisâ"yı mahall-i infial oldukları sebebiyle evvelen zikr etti. (201)

18.Paragraf:(S.a.v.) Efendimiz, bu haberde te'nîsi tezkir üzerine gâlib kıldı. (204)

19.Paragraf: Nisa ile salat müennestir, bu iki müennesin arasında Resul (s.a.v.) müzekker olan tıyb’ı zikretti. (205)

20.Paragraf: "Tıyb"ı Resul (a.s.)ın "nisâ"dan sonra zikretmesi nisada tekvin kokuları olduğundandır. (210)

21.Paragraf: Hak Teâlâ tıybi, bu iltihâm-ı nikâhîde, berâet-i Âîşe hakkında kıldı. . (221)

22.Paragraf: Vaktaki emr, bizim takrir ettiğimiz gibi, habise ve tayyibe münkasim oldu, ona habîs değil, tayyib sevdirildi.(225)

23.Paragraf: İmdi Resûlullah (s.a.v.)e, her şeyden ancak tayyib sevdirildi. Halbuki vücûdda ancak o vâkı'dir. (228)

24.Paragraf: Resul (s.a.v.)"Benim kurret-i aynım namazda

kılındı" buyurdu. Zîrâ o müşahededir. (232)

25.Paragraf: Namaz münâcât oldukda, o zikirdir. Ve Hakk'ı zikr eden kimse, muhakkak câlis-i Hak olur. (241)

26.Paragraf: Namazda Rabb'i ile hâzır olmayan kimse, asla musallî değildir. (246)

27.Paragraf: Hak Teâlâ, namazda oldukça bu ibâdetin gayrisinde tasarruf etmemeyi musallî için şer' etti. (265) Mesnevi Tercüme (269)

28.Paragraf: Salât harekâtın cemîisine âmm oldu. (270)

29.Paragraf: Hakk'ın musallîye olan tecellîsi, musallîye değil ancak O'na râci'dir. (272)

30.Paragraf: Salât bizden ve Hak'tandır. İmdi O musallî olduğu vakit, ancak ism-i Âhir ile musallî olur. (277) Mesnevi Tercüme (279)

31.Paragraf: Mu'tekıd ancak kendi mu'tekadinde olan ilâha sena eder. (281)

32.Paragraf: Allah Teâlâ: "Ben abdimin zannı indindeyim” dedi ki, mu'tekadi suretinde zahir olur demektir. (283)

33.Paragraf: İlâh-ı mu'tekadâtı hudûd ahz eder. Ve o da abdinin kalbi vâsi' olduğu ilâhdır. (285) Terzi Baba Kitapları (289) Önsöz Muhterem okuyucularımız. Her ne vesile ile elinize ulaşan bu kitaplar, bünyelerinde gerçekten çok değerli ilim hazinelerini barındırmaktadırlar. Başta Aleyhissalâtu Vesselâm Efendimiz olmak üzere, Ondan bu ilmi naklen alan Şeyh-i Ekber (r.a.) Muhyiddîn İbn’ül Arabî Pirimiz ve sonra onu çeviren ve şerheden A. Avni Konuk büyüğümüz ve bu kitapları günümüz şartlarına uyarlayıp hazırlamış olan Prof. Dr. Mustafa Tahralı ve Dr. Selçuk Eraydın kardeşlerimizden Cenâb-ı Hakk ve Peygamber Efendimiz (s.a.v.) gerçekten çok razı olsun, kendilerine bütün kalbimizle şükranlarımızı sunarız. Bu arada okuyanlar tarafından anlaşılmasının biraz daha kolaylaştırılması için yapmaya çalıştığımız bu çalışmalarımızı da Cenâb-ı Hakk kabul buyursun.

Fusûsu’l-Hikem’deki Hikmetleri anlayabilmek için evvelâ bu hususun alt yapısının hazırlanması lâzım gelmektedir. Çünkü kurgusu, bâtın-i “tevhîd/teklik” üzeredir. Ancak genel anlayış zâhir-i “tenzîh” anlayışı üzere olduğundan içindeki mevzuların anlaşılması biraz zor olmaktadır. İşte bu yüzden bir ön idrak, alt yapısı oluşturmak gerekmektedir. 

Epey seneler, bu alt yapı anlayışını hazırladıktan sonra nihayet bu sohbetlere başlanılmış oldu. Muhtelif yerlerde de devam edildi. Mukaddime ile sohbet başlangıcı (11/09/1996)dır. Muhammed Fassı ile bitişi (19/06/2013) olmuştur. Aslında bu mevzuların bitmesi söz konusu değildir ancak dünyadaki süremiz de kısıtlı olduğundan daha başka kitap ve mevzularla da ilgilenmemiz gerektiğinden bu kadarla yetinmek zorunda kaldık. 

Bu ve benzeri kitaplar, Mevlânâ, Mesnevi-i şerif, Abdülkerim Cili, İnsân-ı Kâmil gibi sayabileceğimiz bu sahada olan ancak içeriği çok geniş az sayıda kitap, İslâm’ın ve Dünya tefekkür ve kültür sahasının zirve kitaplarıdırlar. Bunları idrakli ve gerçek ma’nâ da okuyup inceleyememiş olan kimseler gerçekten büyük kayıp içinde kalmış olurlar. 

Hayatın gerçek ma’nâda anlaşılabilinmesi için ilk şart, kişinin hakikati itibari ile kendisini bilmesidir. Kendisini bilmeyen kişinin ilmi ne kadar çok olursa olsun hayal ve vehmine dayanmaktadır, bu hal de kişide nefsi bir benlik oluşturduğundan, bu sebeple kişi kendi hakikatine girmeye yol bulamaz ve bu âlemden isterse birkaç üniversite bitirmiş olsun, kendinin yabancısı/cahili olarak gider. 

Bu ve benzeri kitaplar, kişiyi kişiye tanıtmakta ve oradan da kişi Rabb’ine yol bulabilmektedir. Aksi halde kişi gaflet ve atalet içinde bu çok değerli vakitlerini verip, hayal ve vehmi satın almış olur. Yapılacak iş; kişinin mutlaka kendine dönüş yolunu bulması ve kendinden geçen Hakk’a giden yolu bulması lâzım gelmektedir. Kişi evvelâ kendine ulaşamaz ise Rabb’ine hiç ulaşamaz. Çünkü “nefsine ârif olan Rabb’ine ârif olur” hükmü gerçektir. 

Bütün bu hususların ses alma cihazlarından çıkarılıp, kayda geçirilmesi için gerçekten çok büyük bir gayret gösterip bıkmadan yorulmadan uzun bir çalışma yapan ve böylece bu kayıtları meydana getiren Hulusi Korucu Bey ve diğer hizmeti geçen kardeşlerimize de her istifade edebilen kimseler namına teşekkür ederiz. Cenâb-ı Hakk dünya, ahiret işlerinde kolaylıklar nasip etsin İnşeallah. 

Bende kayda alınan bu sohbetleri, okuyucularımıza yaraşır bir şekilde sunabilmek için gereken yazı ve sayfa düzenlemelerini uzun bir süredir yapmaya çalışarak nihayete erdirmeye çalıştım.

Her bir fassı daha kolay okunur ümidi ile ayrı müstakil birer kitap olarak düzenlemeyi düşündüm ve öyle hazırladım. Eğer birkaç ciltte toplasa idim, ciltler oldukça kalın olur ve okunmalarında da zorluk olabilirdi, bu yüzden her bir fassı müstakil bir kitap olarak daha kısa bölümlerini de birleştirerek hazırladım. Bununla birlikte başta bulunan Mukaddimenin de bazı bölümlerini ayrı bir kitap olarak hazırladım. Ayrıca ehemmiyeti yönünden, Ayniyyet Gayriyyet bölümlerini de bazı başka ilavelerle bir kitap olarak hazırladım. Cenâb-ı Hakk ilgilenen herkesi bunlardan faydalandırsın inşeallah. 

Bilindiği gibi konuşma edebiyatı ile yazı edebiyatı arasında fark vardır. Buradaki konuşma sûretiyle olan sohbetleri fazla müdahale etmeden olabildiği kadar yazı şekline dönüştürerek ve gerektiğinde bazı ilaveler yaparak öylece kayda almış olduk. 

Bu vesileyle; İlâh-i Ya Rabb-i bu dosyalardan meydana gelecek ma’nevi hasılayı evvelâ Efendimiz Muhammed Mustafa’nın (s.a.v.), Validelerimizin ve Ehlibeyti’nin ruhlarına hediye eyledim. Daha sonra Şeyh-i Ekber (r.a.) Muhyiddîn İbn’ül Arabî Pirimiz ve sonra onu çeviren ve şerheden A.Avni Konuk büyüğümüz ve bu kitapları günümüz şartlarına uyarlayıp hazırlamış olan, Prof. Dr. Mustafa Tahralı ve Dr. Selçuk Eraydın kardeşlerimizin ve bu kayıtları meydana getiren “Hulusi Korucu” Bey kardeşimizin, emeği ve hizmeti geçen diğer kardeşlerimizin geçmişlerinin, Nusret Babamın ve Rahmiye Annemin ve kendi Anne ve Babamın da ruhlarına hediye eyledim, kabul eyle haberdar eyle Ya Rabbi. 

 ------------------- 

NOT= Bu arada şunu belirtelim ki, bir yanlışlık olmasın diye metnin geçtiği yerleri “kalın” yazı ile A. Avni Konuk Beyin şerhinin geçtiği yerleri “italik-eğik” yazı ile diğer Terzi Baba şerh ve izahları ise normal yazı ile belirtilecektir ki metin ve şerh izahlardan ayrılmış olsun, aksi halde metin şerh ve izahlar birbirine karışacağından yanlışlıklar olabilir. Bu yüzden metinde geçen kelime ve cümleler koyu kalın; şerh kısımları italik/eğik ve izahlar düz yazı ile yazılacaktır. Cenâb-ı Hakk hepimizin idraklerini açsın İnşeallah. 

Son düzenlemeleri yapan oğlumuza da teşekkür ederiz, Cenâb-ı Hakk kendilerine ailece sağlık, sıhhat, güzellikler nasib eylesin. 

Her halde, kasıtsız olarak, eksiklerimiz olacağından, bütün bunlardan şimdiden özür dileriz. Gelecek sayfalarda metin, şerh ve izahlar birbiri içine çok geçmiş olduğundan bunların hepsini ayırmak pek mümkün olamayacağından bazen metin ve şerh ile izahlar birbirine tabii olarak karışabileceğinden onları kendimiz namına sahiplenmekten Hakk’a sığınırız, bu hususun göz önünde bulundurulmasını okuyucularımızdan bilhassa rica ederim, kelimesi kelimesine bunları birbirinden ayırabilmek için gerçekten çok uzun bir çalışmaya ihtiyaç vardır, bu zamanı da bulmak mümkün değildir. Bu ve benzeri eserler üzerinde çalışmak ve faaliyet göstermek oldukça mes’uliyyetli bir iştir, Rabbim mahcup etmesin. (Euzü bike minke) (senden sana/beşeriyetimizden ulûhiyyetine sığınırız.) (Huz biyediy/elimden tut ya Rasûlüllah.) Bu bölümde Muhammediyyet hakikatlerinden bahsedilecektir ki, aslında kendi Muhammediyyet hakikatimizden bahsedilecektir, kendinden haberi olmayan bir birimin gerçek manadaki Hakk’tan haberi olması mümkün değildir. 

Ey Hakk yolcusu salik kardeşim, bu mevzular sadece geçmiş, mazide kalmış kimselerin hayat hikayeleri değildir. Bugün için senin zatının ve nefsinin hayat hikayesidir, ona göre oku ve kendinde bunları bulmaya çalış ki senin de Âdemiyet/İnsanlık devren başlamış olsun. Oradan da yola çıkarak Muhammediyyet devrene ulaşmaya yol bulabilesin. İşte bu seyir senin sırat-ı müstakimin ve Hakk’a vuslatındır.

----------- 

Muhterem okuyucularım; yine bu kitabı da okumaya başlarken, nefs’in hevasından, zan ve hayalden, gafletten soyunmaya çalışarak, saf bir gönül ve Besmele ile okumaya başlamanızı tavsiye edeceğim. Çünkü kafamız ve gönlümüz, vehim ve hayalin tesiri altında iken gerçek ma’nâda bu ve benzeri kitaplardan yararlanmamız mümkün olamayacaktır.

Gayret bizden muvaffakiyyet Hakk’tandır.

Tekirdağlı Terzi Baba Necdet Ardıç.

"بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

BU FASS KELİME-İ MUHAMMEDİYYE'DE MÜNDEMiC "HİKMET-İ FERDİYYE" BEYÂNINDADIR.

Bugüne kadar okuduğumuz fassların tamamı bu bölümde mevcuttur, o yüzden nasıl ki bütün peygamberan silsilesi kendisinde özet olarak toplanmış ve anlaşılması en güç olan peygamber hazaratlarından olan Peygamberimizin mevzu edildiği bu bölüm de diğerlerinden biraz daha ağır ve biraz daha zor olacaktır. Ancak olmayacak bir şey yoktur, bizden evvelkiler nasıl bunları idrak etmişlerse bizler de bugün üstümüze düşen gayreti göstererek bunları idrak etmeye çalışacağız inşeallah. Bu yüzden biraz daha dikkat etmemiz gerekiyor, bazı mevzular ağır gelse de ümitsizliğe düşmeden gayreti elden bırakmadan anlamaya çalışmamız gerekiyor. Cenab-ı Hakk kolaylıklar ihsan etsin ve böylece yolumuza başlayalım. 

Bu fass Hikmet-i Ferdiye beyanındadır, bilindiği gibi “Fert” tek manasındadır, “vahid”, “ahad bunlar da tek manasındadır fakat “Ferdiye” bütün birleri toplamış olan bir tektir. "Hikmet-i ferdiyye"nin yani ferdiyet hikmetinin Kelime-i Muhammediyye'ye yani Muhammed kelimesine, hakikatine tahsisindeki sebep budur ki: Hakikat-i Muhammediyye bi’l-cümle taayyünatın evvelidir.

Biz Peygamberimizi ne yazık ki sadece beşer olarak tanıyoruz, O da zaten “Ben de sizin gibi beşerim” diyor. اَنَا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ 18/110 ama ayetin arkasından başka durumların da olduğu bildiriliyor, ancak biz ayetin devamına değil de başındaki اَنَا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ yani kendimize kıyasen Mekke ve Medine’de belirli senelerde belirli sürede yaşamış olan bir varlık olarak görüyoruz. Yani bizler gibi bir varlık tabi o tarafı da var ama Hz. Rasulullah’ın diğer varlıklardan ayrı bir hususiyeti vardır ki bunun diğer ismi de “Hakikat-i Muhammediye”dir. Yani Muhammedi hakikat işte bu Muhammedi hakikat beşer-i Muhammedi’nin bünyesine giydirilmiş, bünyesinde mevcut olmuş, batınen kendisinde toplanmış ama diğer tarafıyla da Hakikat-i Muhammediye’nin tarifine gelince bil cümle taayyunatın evvelidir. Hakikat-i Muhammediye denilen bu program ayan-ı sabite O’na ait ayan-ı sabite bil cümle taayyünatın evvelidir.

Yani bu âlemlerde görünen görünmeyen ne varsa bütün bu alemler geçmişler bizler dahil gelecekler dahil bütün alemlerde ne varsa taayyünatın evvelidir yani bütün onların kaynağı Hakikat-i Muhammedi’dir. İşte Peygamberimizi bu yönüyle tanıdığımız zaman biz ancak onu tanımaya biraz yaklaşmış oluruz. Aksi halde bizler gibi Mekke ve Medine’de yaşamış tarihi bir varlık olarak aklımızdaki kayda böylece geçmektedir. Ama O’nun bir de batını diğer peygamberlerin de batını var ama bu genişlikte değildir. Hakîkat-i Muhammediyye, bi'l-cümle taayyunatın evvelidir; taayyunat bu alemler demektir, yani tayin edilmiş programlandırılmış zuhura çıkmış bütün varlıkların ismi taayyünattır. 

Bütün bu varlıkların evvelidir ve mevcudatın gelmiş geçmiş yok olmuş ve yeni gelecek olanların da kaynağıdır. Bütün mevcudatın a'yân-ı sabitelerini programlarını yani açık olan programlarını ayanda sabit olan programlarını ve hakikatlerini içine alandır. Yani bütün mevcudatın ayan-ı sabitelerini yani öz kaynaklarını bunun diğer ismi de “kaza”larını ve hakikatlerini bünyesinde bulundurmaktadır. Hakikat-i Muhammedi’ye böyledir. Yani Peygamber Efendimizin batıni hali bu alemde bu anlamdadır. 

Onun fevkinde yani Hakikat-i Muhammedi’nin üstünde hiç bir isim ve sıfat ve vasıfları ile anlatma ile vasıflanan ve işaretlenmiş ve medh edilmiş olmayan "zât-i sırf” vardır ki, cemi taayyünattan olanlardan münezzehdir. Yani bu Hakikat-i Muhammediye’nin üstünde bir mertebe vardır ki övgüden, şundan, bundan vasıflanmaktan münezzehtir, orası da Zat-ı Mutlaktır. Yani Allah’ın mutlak Zat’ıdır. Hiçbir şekilde beşer tarafından mahluk tarafından kevn edilmiş, herhangi bir varlık tarafından bilinmesi, anlaşılması mümkün olmayan mutlak Zat’tır. Zat-ı sırf cem’i taayyunattan münezzehtir. Hakikat-i Muhammediye bir program var, bu programın üstünde Mutlak sırf Zat’tan başka hiçbir şey yoktur. İşte sırf ve mutlak Zat’ın zuhuru ilk tecellisi Hakikat-i Muhammedi olarak bütün alemlerin programı oraya yapılmıştır. Zat-ı Sırf cemi taayyunattan münezzehtir. İşte قُلْ هُوَ اللَّهُ اَحَدٌ 112/1 dediği yer orasıdır.

Zîrâ zât-ı ahadiyye, zâtiyyeti hasebiyle tecellîden müstağnidir. Yani ahadiyet Zat’ı kendi hakikati itibariyle tecelliden müstağnidir. Yani orada tecelli yoktur, tecellisi sonradan meydana gelmektedir, kendi varlığında kendine ait olanın tecellisi yoktur. Zat’ının Zat’i olarak tecellisi yoktur. Ancak Zat’ının sıfati ve esmai tecellileri vardır. Hakikat-i Muhammedi de bu tecellilerin evvelidir. Toplu olarak zuhurda olan evvelidir. Binâenaleyh onun vücûd-i mutlaka zâtiyyeti hasebiyle asla tecellî etmez. Yani Cenab-ı Hakk’ın mutlak vücudu yani Zat-ı Mutlak’ı hakikati itibariyle, Zat’iyeti dolayısıyla asla tecelli etmez. O kendine ait olan halidir. 

Onun tecellîsi ancak onda bi'l-kuvve mevcûd olan sıfat ve esma icâbıdır. Yani Zat-ı Mutlak’ta kuvvede mevcut olan yani iç bünyesinde kuvvede henüz fiile çıkmamış, kendi bünyesinde kuvvede mevcut olan sıfat ve esma icabıdır. Yani sıfatlarının ve isimlerinin tecellisi vardır. Zat’ının tecellisi yoktur. Aslında Zat’ının tecellisi diye bir şey söz konusu değildir. Bi'l-farz zât-ı yani eğer şöyle kabul edilirse Zat-ı ahadiyyette mündemic ve bi'l-kuvve mevcûd sıfat ve esma bulunmasa, zât zâtiyyeti üzere kalır ve ondan ebeden tecellî vâki' olmaz idi. O zaman ne bizler olurduk ne bu kevn, mükevvenat olurdu, hiçbir şey olmazdı, alemler olmadığı için hiçbir şey söz konusu olmazdı.

Fakat onda bi'l-kuvve sonsuz sıfat ve sonsuz esmâ bulunduğundan ve bunlar isti'dâd lisanıyla batıni alemde zuhur taleb ettiklerinden, zât-ı sırf, la taayyün mertebesinden taayyünsüzlük (zahir olmama) mertebesinden ilim mertebesine tenezzül ederek, yani bir açılım yaparak o sıfat ve sonsuz esmânin suretleri, ilmi Hak'ta müteayyin ve her birisinin hakikati yek dîğerinden ayrıldı. Hangi esma ne şekilde isminin gereği faaliyet gösterecekse, hangi sıfat isminin gereği ne kendisine verilmişse onların görevlerini yapması için birbirinden farklılıklar olarak meydana geldi. 

Bu mertebeye, mertebe-i vâhidiyyet ve mertebe-i sıfat ve esma ve "Hakîkat-i Muhammediyye" derler. Bakın vahidiyet mertebesi ilm-i ilahide ahadiyet mertebesinin tecellisi olan isim ve sıfatlarının zuhura çıktığı yerdir. İlmi manada zuhura çıktığı yerdir. İşte Vahidiyet mertebesinin diğer ismi Hakikat-i Muhammediyedir. Ahadiyette Zat-ı sırf orada bir bilinen şeyi inniyeti ve hüviyeti olarak zuhurdadır. Amaiyette hiçbir bilinç yoktur, amaiyetten ahadiyete bir tecelli olduğu zaman Ahad’lığı bilindi. Yani tekliği bilindi. Tekliğinin de kendine ait inniyeti ve hüvviyeti, işte buradaki varlık Zat-ı Mutlak olan sırf Zat olarak bahsedilen yerdir. 

Onun bir tecellisi yani Vahadiyet mertebesinin Ahadiyyet mertebesiyle arasındaki fark, ancak taayyünsüzlük ile taayyünden ibarettir. Yani ahadiyet mertebesi la taayyün mertebesi vahidiyet mertebesi ise taayyün-ü evveldir. Yani ilmi manada programların yapıldığı ve belirginleştiği mertebedir. İlim olarak daha ruh, nur ve vücut olarak değildir. Sadece ilm-i ilahide ilim olaraktır. Yani ilmi latif varlıkları meydana çıkmış oldu. Bu babdaki tafsilât Fass-ı Şîsîde mürur etti. Şu halde Sallallâhü aleyhi vesellem Efendimiz'in hakîkati cemî'-i taayyünâtın başlangıcı olmak i'tibâriyle vücûdda vâhid ve ferddir. Yani bütün bu varlığı bünyesinde topladığından ferd-i vahid diye de konuşulur, vahid, bir ve Ferd’dir, yani tekdir. 

Ve keza bi'l-cümle taayyûnâtı muhît olmak itibariyle de külliyyetle vasıflanmıştır. Yani bütün bu alemlerin varlığına muhit olması dolayısıyla ve külliyetle muttasıftır. Yani kül olarak da isimlendirilir. Hakikat-i Muhammedi külliye diye de isimlendirilir. Nitekim Ferîdüddîn Attâr (k.s) Bî-ser-nâme'lerinde bu makama işâreten buyururlar. 

Beyt: Tercüme: "Ey iş adamı, Hakk'ın sırrını sana açıkça söyleyeyim ki, bu alem-i taayyünde Ahad, Ahmed'dir, mim-i taayyünü kaldır, Ahmed Ahad olur. İşte "Allâhü's-Samed"in ma'nâsını anla!". 

Hikmet-i Ferdiye, kelime-i Muhammediye tahsis edilmişti, fert; bir tek manasınadır, bütün bu alemlerin ne kadar kesret çok olursa olsun bütün bu çokluğun neticede birliğe dayandığı ve bir bütün olduğu ve bu çokluğun isminin de tek ifadesi ile “Fert” olarak belirtilmesi, Ferdiyye olarak belirtilmesi. Şimdi namazların sonunda ne namazı kılıyoruz, salat-ı vitir namazı kılıyoruz, günün son namazı olarak, bu günlük namazların yatsı namazının sonunda kılınıyor 11. 12. 13. rekatlarıdır. İşte bu vitir namazı kişinin kendi vitriyetini idrak etmesidir. Yani kendi beden mülkündeki çoklukların kesretin çünkü bizim varlığımızda birçok kesret vardır, ruhumuz, bedenimiz, latif tarafımız kesif tarafımız, bütün esma-i ilahiye bizde mevcut, esma-i ilahiyenin ahlakları bizde mevcut, içimizde bir alem vardır. 

“Ne var alemde o vardır Âdem’de” denildiğine göre “sen kendini küçük bir varlık sanırsın aslında çok büyük bir varlıksın bütün alem sende gizlidir “ ferd-i vahid olarak yani küçük bir ferd olarak kendimizi tanımamızın neticesi vitriyetimiz olmaktadır. Yani biz kendi birey halimizi idrak ettiğimizde “vitr” olmaktayız. “Allahu vitran bi hubbul vitra” hadis-i şerifinde de bahsedildiği gibi “Allah birdir, birleri sever” bakın burada Allah vahiddir vahidleri sever dememiştir. “Vahid” de bir demektir, “vitr” de bir demektir, buradaki vitriyyet yani sayı birlik, bakın kelime manasında birlik sayısal birlik değildir. Manalardaki birliktir. “Vitir” mana birliğini ifade etmektedir. “Vahid” ise sayı birliğini ifade etmektedir. “Ahad” ise sayı değil “tek” tir sadece. Onun için “tek” in bir ikincisi yoktur.

Ama “Vahid” in bir ikincisi vardır. “vitr” in de bir ikincisi yoktur, o da tektir. İşte biz kendi hakikatimizi hakikat-i ilahiye üzere idrak ettiğimizde biz vitriyetimizi yaşamış oluyoruz. Bu da yatsı namazından sonra günün son namazı olduğundan ve de son rekat olduğundan beş vakit namaz da bir sistem olduğundan hazarat-ı hamseyi ifade ettiğinden, yatsı namazı vitriyet ile bu kapanmış olduğundan hatim edilmiş olduğundan işte vitriyetin bir özelliği de sadece ona ait tek bir tekbiri olmasından. Bir günlük namazda 282 tekbir vardır, ezanlarla birlikte 281 ve 1 diye ayırıyoruz neden; 281ayrı bir bölümde çünkü 281 tane tekbirin karşılıkları vardır. Kıyama kalktığımız zaman var, kaç tane kıyam vardır, secdeye vardığımız zaman “Allahüekber” karşılıkları vardır ama vitir tekbirinin karşılığı yoktur, sadece bir tek ellerimizi bırakıyoruz “allahüekber” deyip bağlıyoruz, tek bir tekbirdir. 

İşte bu da vitriyetin hakikatini ve 13. rekatta oluyor, Hakikat-i Muhammediye orada kemale ermiş oluyor. İşte bu anlayış üzere beş vakit namazını kılan kişi vitriyetin hakikatini yaşamış oluyor, tahiyyatta da Hakikat-i Muhammedi ile hakikat-i ilahiyye karşılaşmış oluyor. Yani birbirlerine ayna olmuş oluyor. Bunu idrak etmiş olan kimse kendi hakikatinde bütün alemlerde seyretmiş oluyor, yani en azından kendi dünyasının hakimi oluyor. Ve tek bir bütün haline gelmiş oluyor. İşte orada vitriyette tevhidi oluşturmuş oluyor. 

Vitriyete gelmeden evvel kesretteyiz, kesrette olmamız da şirk hükmündedir. Esma-i ilahiyeyi böldüğümüz zaman bu bir şirktir. Yani esma-i ilahiyenin bazılarını kabul, bazılarını olmaz bu iş diye reddettiğimiz zaman esma-i ilahiyeyi bölmüş, böldüğümüz zaman da şirk işlemiş oluruz. Yine kendi bünyemizdeki tevhidi gerçek manadaki birliği toplayamaz isek o zaman biz yine şirkteyiz, gizli şirkteyiz. Gerçi bunun şeran bir günahı yok ama kaybeden biz oluruz çünkü hakikatimize ulaşmadan bu alemden gitmiş oluruz. O da bizim için çok büyük kayıp olmuş olur. İşte ilk yapılacak şey kişinin kendi vitriyetini idrak etmektir. Eğer böyle hükümler olmasaydı bu namazların isimleri, sistemler, sayısal değerler böylece söylenmezdi, bir başka sayılar verilirdi. İşte böyle bir vitriyetten sonra gelen Ferdiyet-i Muhammediyye ki bütün alemi kendi varlığında bir bütün toplu olarak idrak etmek işte “Ferdiyet” budur. Peygamber Efendimize ait olan bu makamdan bizler de istifade etmiş oluyoruz. O’nun ümmeti olmamız dolayısıyla, daha evvelki ümmetlerin böyle bir ferdiyeti yoktur. 

Bakın bu bizler için gerçek manada anlatılması anlaşılması tarifi ve değeri anlaşılması mümkün olmadığı bir değerdir. Yani bu aklımızın üzerinde 20 tane daha aklımız olsa 50 tane daha aklımız olsa o genişlikte faaliyet yapmış olsak gene de burada bahsedilen mevzunun hakikatini idrak etmiş olamayız. Ancak vicdani ve zevki olarak ne idrak edebilirsek o kadarcığını anlamış oluyoruz. Hakikaten şu konuşulan mevzu bütün peygamberan listesinde silsilesinde ulaşılan en üst makamdır, en üst idrak insanlığa verilen en üst idrak seviyesidir. 

Bunun hakikati aslında ahirette daha çok karşımıza çıkacak, dünyada bu meseleleri biz konuşuyoruz, aslı ise ne kadar dehşet verici ne kadar müthiş ne kadar güzel şeylermiş diye orada tasdiki olur inşeallah. Cenab-ı Hakk daha oraya gitmeden burada o açılımları bizlere versin. İşte Peygamber Efendimizin şefaatidir bunlar hep bize, ilmi şefaatidir, biz bekliyoruz ki ahirette şefaat edecek. Bugünkü şefaatten faydalanmaz isek ahretteki şefaatten nasıl faydalanırız. Orada da faydalanılacak inşeallah Ümmet-i Muhammed ama burada ilmi manada idrak edip de özelliklerimiz ve kanallarımız ona göre açılırsa hayatımız çok daha verimli geçmiş olacaktır. 

Peygamber Efendimizin iki vasfı var; birisi Hazreti Muhammed, Muhammed’ül Emin, gibi diğeri de kendi ifadesiyle Kur’an-ı Kerim’in ifadesiyle “Ene beşerun mislikun” “illa yuaha” sizin rabbınız tek Allahtır diye bana vahy edilir اَنَا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ يُوحۤى اِلَىَّ اَنَّمَاۤ اِلَهُكُمْ اِلَهٌ وَاحِدٌ 18/110 işte vahy edilir dediği Hakikat-i Muhammediyye mertebesidir. Bu Hakikat-i Muhammediyye de Cenab-ı Hakk’ın ahadiyet mertebesinde olduğunda… aslında amaiyetle bilgilendirildiğimiz o mevzu amaiyet oradan bir tecellisi, amaiyet Zat’ın kendi kendinde kendisi olarak kendini bildiği mertebedir Amaiyet mertebesi. Yani gizli olan bir mertebedir ama kendi kendinde kendine gizli değildir. Gizli ama kendine gizli değildir. Kişi kendisini bir odanın içerisine koysa, dışarıdan kimse görmese dışarıdan görülmediği için gizli deniyor ama kendine gizli değildir. Kendi kendini bildiği için kendine gizli değildir. 

Amaiyet diye tarif edilen mertebe böyle anlatılıyor, oradan bir tecelli ettiğinde Ahad, ahadiyet ortaya çıkıyor. Ahad bilindiği gibi “tek” manasınadır. Vahidiyet bir, bakın imam “Allahüekber” dediğimiz zaman biz imam tekbir getirdi diyoruz. İşte biz onu o mertebeden söylüyoruz ama dilimiz ezberlediği için ne dediğimizi bilmiyoruz. İmam tekbir getirdi diye ses ve fiili orada oluşan fiili yani yerde oluşan fiili ifade etmiş oluyoruz. Halbuki “tekbir” Allahuekber demektir. Tek olan ahadiyet mertebesi bir olan vahidiyet mertebesinden ilan ediliyor. Bakın “tekbir” Allahuekber. 

“Allahuekber” en büyük demektir, o zaman beşeri manada düşündüğümüzde birçok Allahlar olacak ki bizim Allah’ımız onların içinde en büyük, zahir ifadesi budur. Tek Allahuekber. Ama Allahuekber’in diğer Türkçe karşılığı tekbir. Allah esması neden en büyüktür, diğer esma-i ilahiyenin içinde en büyüğü Allah’tır demektir, Allahların içinde Allah büyüktür demek değildir. Esma-i ilahiyenin içerisinde en büyük olan Allah ismidir, ki o isim ism-i Cami olduğundan bütün isimleri bünyesinde toplamıştır. İşte Allah isminin en geniş manada zuhur mahali de Hakikat-i Muhammediyye’nin nokta zuhuru olan Hz. Muhammed’dir ve ism-i azam yer yüzünde madde aleminde ism-i azam Muhammed ismidir. Allah’ın en büyük ismi Muhammed elbisesi ile göründüğünden Muhammed’dir, batın aleminde de “Hu” dur. Yani latif alemde ism-i azam “Hu” dur, hüviyet-i mutlakadır.

İşte amaiyetten ahadiyet mertebesine tenezzül edildiğinde ahadiyet mertebesi Zat-ı Sırf, Zat-ı Mutlak, اِنَّ اللَّهَ لَغَنِىٌّ عَنِ الْعَالَمِينَ 29/6 “Allah alemlerden ganidir” dediği mahal orasıdır. Yani alemlere ihtiyacı yoktur ne tecellide ne de herhangi bir şeyde Zat’ı itibariyle ihtiyacı yoktur. İşte burada bir ışık beliriyor, inniyeti ve hüvviyeti olarak. Nasıl ki bizim nüfus cüzdanlarımız var nefis cüzdanlarımız var, buna bir de “hüviyet” diyorlar. İşte onun içerisinde bizim bütün halimiz vardır. İşte Cenab-ı Hakkın inniyeti ve hüvviyeti ile belirginleşiyor ahadiyet mertebesinde Zat-ı Sırf, Zat-ı Mutlak. 

İşte buradan bir tecelli ettiği zaman vahidiyet mertebesi yani birlik mertebesi ortaya gelmektedir. Birin tekrarı vardır. On tane bir yan yana geldiğinde on deniyor ama onların hepsi birdir, milyon tane bir yan yana gelirse milyon eder ama o aslında gene birdir, birlerin tekrarı milyon olmuştur. Yani orada kesret başlamış oluyor. İşte Cenab-ı Hakk ahadiyetindeki isim ve sıfatlarını vahidiyet mertebesi olan ve diğer ismi de Hakikat-i Muhammediyye olan o mertebeye yüklemiş oluyor. Burasının ismi de vahidiyet mertebesidir. Vahidiyet mertebesi de Peygamberimizin (s.a.v) mertebe-i Muhammediye, Hakikat-i Muhammediye olarak geçmektedir. 

Şimdi peygamberimizin dört tane ismi vardır, birisi peygamberlik gelmezden evvelki ismi Muhammed-ül Emin, Peygamberlik geldiği zaman Hz. Muhammed, ondan sonra geldiği yerde Hakikat-i Muhammediye, ondan sonraki ise Hakikat-i Ahadiyetül Ahmediye, işte bu ilk Ahmediye olan mertebesi 13. mertebedir, artık onun üstünde başka mertebe yoktur. 14. bir mertebe var, o da Nur-u İlahidir, Nur-u Muhammedi bütün alemlerde cari ve faaliyette olan Nur-u Muhammedi, bütün mertebelerin içine tenezzül ettiğinden bütün mertebelerin içinde mevcut olduğundan 13. sütunda değil ama 13’e gelen bütün mertebelerin içinde yer belirtilmesiyle 14 diyoruz. 114 ayet-i kerimenin 14’ü bütün alemlerde bütün mertebelerde geçerlidir. 

İşte Cenab-ı Hakkın Zat-ı Mutlak olarak ahadiyetinde kendine ait Zat-ı Mutlağının hiçbir şekilde Zat’ının zuhur kevn ve tecellisi yoktur. İsimlerinin ve sıfatlarının tecellisi için isimleri ve sıfatları kendisinden hak taleb ettiklerinden, onların zuhura çıkması için de bir saha meydana getirdi Cenab-ı Hakk. O sahaya yani bir havuz meydana getirdi diyelim o sahanın ismini vahadiyet olarak koydu, diğer habibi olmak suretiyle de Hakikat-i Muhammediyye dedi. Diğer ismi ile insan-ı kamil dedi, bu mertebeye diğer ismiyle “Ceberut” mertebesi de dendi. İşte Hakikat-i Muhammediye yani Peygamber Efendimizin iki hususi hali bu mertebelerden oluşmaktadır. 

Bütün bu kendi manasında kendi bünyesinde olan hakikatlerin de nokta zuhur mahalli olarak Mekke ve Medine’de yaşayan Vahid olan yani orada beşer olarak yaşayan ama bize göre ismi beşer, olarak yaşayan Hz. Muhammed’de bütün bu mertebeler zuhur etti. Bakın Peygamberimizin ne kadar yüce bir makamı ve mekanı var, tüm alemler O’nun mekanıdır, işte bizler de böyle bir Peygamberin hem ilminden hem varlığından yararlanmaya çalışıyoruz. Mü’min olmak suretiyle şartıyla tabi ki, bütün bunlara iman etmek suretiyle.

İşte Cenab-ı Hakk bütün bu vahidiyet sahasının bir ismi de uluhiyet mertebesi yani ilahlık mertebesi bir ismi Hakikat-i Muhammediye, diğer ismi de O’nun tecellisini meydana getiren rahmaniyet mertebesidir. İşte burada bütün esma-i ilahiye faaliyet sahasına geçebilmesi için isim ve sıfatlarını sonsuz olan na mütenahi fezaya Huu… diyerek Rahman nefes-i Rahmani olarak bütün bu isim ve sıfatlarını fezaya yaymış vaziyette o zaman. Bu yayılma devam etmektedir, sonsuz olarak devam ediyor, nasıl biz nefes alıp veriyoruz her nefeste yeni bir hayat yaşıyoruz işte nefes-i rahmani de alemlere olan tecellisini böylece devam ettiriyor. 

Vahid ve Ferttir ve keza bil cümle kainat-ı muhit olmak itibariyle yani bu Hakikat-i Muhammediye bütün varlığa muhit hem içten hem dıştan ihata etmiş sarmış olmasıyla külliyetle muttasıftır. Yani bütün tek bir fert külliyetle muttasıftır dediği fert olarak isimlendirilmiştir. İşte bu makama işareten Feridüddin Attar Hz.leri: Ey iş adamı, bize neden iş adamı diyor çünkü bizim gerçek işimiz Hakka gitmektir. Gerçek iş adamı dediği gönül aleminde çalışan gönül işi yapan kişi demektir. Sırrı Hakk’ı sana açıkça söyleyeyim, aslında bu sır değil zaten açık ama perdeli olan bizler olduğundan senin perdeni açmak için açıkça söyleyeyim diyor. Bu alem-i taayyunda Ahad Ahmed’dir. Taayyünü kaldır, Ahmed Ahad olur, yani mim-i taayyünü kaldır “mim” Hakikat-i Muhammediyedir. Ahmed kelimesinin arasındaki “M” i kaldır, Ahmed, Ahad olur. 

Ahad suret olarak varlıkta zuhur etmesi için yani isimlerinin ve sıfatlarının zuhuru için tecelli “mim” i mim-i Muhammedi ki işte bu da secdedeki halimizdir, bütün alemlerde ne varsa hepsi onun hakikatinden meydana gelmektedir. İşte bu mim “Ahmed” derken “m” kalktığında Ahed olmaktadır. Mim-i taayyünü kaldır, yani zuhur mim’ini kaldır, Ahmed Ahad olur. İşte Allahüssamed’in manası budur. 

Ve keza Gülşen-i Râz sahibi Mahmud Şebisteri (k.s.) buyurur.

Beyt: Tercüme: "Ahad, Ahmed'in mîm-i taayyününde zahir oldu. Bu devirde evvel âhirin aynı geldi. Ahmed'den Ahad'e kadar fark bir mimden, ya'nî taayyünden ibarettir. Bütün mevcûdât-ı cihan o mîm-i taayyün içinde müstağraktır." Yani o taayyün miminde Muhammediyye’de gark olmuşlardır. Kaynakları, çıkışları da O’dur, varacağı yer de O’dur, O’nun dışında da zaten bir varlık yoktur. Yani hepsi onun içerisindedirler. 

Ve keza Mirza Bî-Dil (k.s.) buyurur. 

Rubâî: Tercüme: "O zât-ı ahadiyyenin âyîne-i kudreti yani kudret aynası yani tecelli hali yeri ve o sıfat ve esma yanını O’nun sıfatları ve isimleri îcâd ve izhârının cevheri yani icadının ve zuhura çıkarmanın cevheri yani kaynağı hakikati gayb mertebesinde de Ahad'dır; yani bütün bu alemlerin hakikati gayb aleminde Ahad’dır, ve şehâdet mertebesinde ise, Ahmed'dir. Yani bu madde aleminde ise Ahmed’dir. İşte her iki cihan seyrinin rumuzu budur," yani batın aleminin hakikati Ahad’dır, zahir aleminin hakikati Ahmed’dir. 

Velhâsıl zât-ı ahadiyyenin kendi zâtında, kendi zâtına, kendi zâtı ile olan tecellîsinden ibaret "feyz-i akdes" (zat aleminden gelen tecelliyat) ile evvel müteayin olan ancak "hakîkat-i muhammediyye"dir. Yani yukarıda bahsedilen satırlardan sonra ahadiyet Zat’ının kendi Zat’ında kendi Zat’ına kendi Zat’ı ile yani yabancı diye bir şey olmadığından kendi Zat’ı ile olan tecellisinden ibaret “feyz-i akdes” dikkat edin iki feyzden bahsedilir, bu zuhur mertebelerine başlarken birisi feyz-i akdes yani çok mukaddes olan feyzdir. Diğeri de feyz-i mukaddesdir. Yani biri feyz-i akdes diğeri feyz-i mukaddestir. 

Feyz-i akdes; ahadiyet mertebesi itibariyle Zat’ın kendinden kendine olan feyzidir, feyz-i mukaddes ise Zat’ından zuhur eden Hakikat-i Muhammediyye olan feyzidir. Feyz-i mukaddes yani kudsi, kutsal feyzdir. Akdes ise çok kutsal, en kutsal yani hiçbir zuhuru olmayan kendinden kendine feyz-i akdesdir. İşte bu feyz-i akdes ile iptida müteayyin olan yani başlayan feyz-i akdes ile müteayyin olan yani başlamaya tayin olan ancak hakikat-i Muhammediyedir. Feyz-i akdes ile iptida yani başlayan müteayyin olan ancak Hakikat-i Muhammediyedir. Mertebede ona müsavi bir taayyün yoktur.

Yani bu mertebelerde veya diğer mertebelerde ona benzer O’na uygun, müsavi olan bir taayyün yani bir zuhur yoktur. Yani Hakikat-i Muhammediye’ye benzeyen hiçbir mertebede burada da ve diğer mertebelerde O’na benzer bir tecelli yoktur. O hakikat vücud-u Mutlak Hakk’ın öyle bir mertebe-i külliye-i ferdiyesidir ki yani külli bir tek mertebesidir ki cemi taayyünatı yani bütün tayin edilmişleri bütün zuhura çıkmışları hepsini müştemil ve muhit yani içinde bulundurur ve dışarıdan da ihata etmiştir. Yani içten ve dıştan sarmıştır o nur-u Muhammedi, Hakikat-i Muhammedi. 

Ve işte "rûh-ı muhammedî" budur. Yani feyz-i akdesden meydana gelen tecelli feyz-i mukaddes olmakta ve bu öyle geniş bir ruhtur ki bütün mertebeleri muhit olmuştur, içeriden ve dışarıdan ve buna benzer başka bir mertebe de yoktur. Onun için (S.a.v.) Efendimiz “evvelü ma halakallahu ruhi yahut nuri” buyurmuşlardır. “evveli ma halakallahi ruhi yahut nuri” yani Allah evvela benim nurumu veyahut diğer bir ifade ile ruhumu halk etti buyurmuşlardır. 

Ferîdüddîn-i Attâr (k.s.) Mantıku't-Tayr'da buyururlar. Başka hadis-i şeriflerde de Allah evvela benim nefsimi halk etti, Allah evvela benim aklımı halk etti, Allah evvela ruhumu ve nurumu halk etti diye bütün bu halk ediliş evveliyetleri kendine aittir, peki sorulursa hangisi bunun en evvel, kaç tane evvel olan bildirilenler var ama en evveli hangisidir, en evveli diye bir şey söz konusu değildir. En evveli diye alemlerin evveli diye başlarsak buradaki evveliyeti yani tecelli-i ferdiyesidir, taayyünatı müştemil ve muhittir, işte ruh-u muhammedi budur dediği diğer mertebelerin de en evvelinde ruh mertebesinde ilk halk edilen Peygamberimizin ruhudur, nur mertebesinde ilk halk edilen yine Peygamberimizin nurudur, nefis mertebesinde ilk halk edilen gene O’nun nefsi, akıl mertebesinde halk edilen gene O’nun aklıdır. 

Onun için her mertebenin öncüsüdür. Bunların içinde hangisi evvel sorusuna gerek kalmıyor böylece. Her tecellide ilk defa O’nun hakikatine tecelli ediliyor ondan sonra bütün alemlere de yayılıyor. 

Feridun-i Attar (k.s.) Mantık-ut Tayr yani kuşların konuşması diye O’nun bir kitabı vardır, o kitabında şöyle buyurur, gaybın kendisinden başlangıçta zahir olan şüphesiz O’nun nurudur, ondan sonra o Nur mutlak bayrak çekti; arş, kürsi ve levh ve kalem peyda oldu, işte bunların hepsinin öncüsü yine Nur-u Muhammedidir. O’nun nur-u pakinden çekilen bayrağın birisi alemdir. Alemin bir ismi de bayrak demektir. Gayb hazinesinden başlangıçta ilk zahir olan meydana gelen şüphesiz O’nun nurudur, canıdır, can nurudur. Yani bütün alemlere hayat veren can nuru idi. Ondan sonra, can verdikten sonra o nur-u mutlak bayrak çekti yani hayata başladı, faaliyete başladı tekevvün olmaya başladı, yayılmaya başladı, surete gelmeye başladı. Arş ve kürsiyi evvela meydana getirdi sonra levh ve kalem meydana geldi. O’nun nur-u pakinden yani temiz nurundan çekilen bayrağın birisi alemdir yani bu alemlerdir. 

Diğeri dahi Âdem ve O’nun zürriyetidir. Bakın bu alemlerin meydana gelmesine sebep olan Âdem ve zürriyetidir, yani Âdem ve zürriyeti bizlerde içinde olmak dolayısıyla bu alemlerin iki ana konusundan biri biziz ama diğer konu bizim için meydana getirilmiş.

Yani alemler Âdem için var edildi. Eğer Âdem olmasa idi Peygamber Efendimize bahsedilen “sen olmasaydın eğer alemleri halk etmezdim” insan olmasaydı bu alemlere zaten ihtiyaç olmayacaktı. Bütün bu alemler insan için halk edildi ve insanın yaşaması için yaşam sahası için birer mekan olarak halk edildi bu alemler. Mekanın şerefi içinde oturanladır, onun için bu alemler insanın içerisinde bulunmasıyla çok değerli alemlerdir, bilhassa dünya alemi, bizim alemimiz içinde insan olduğu için gezegenlerin içerisinde en değerli bir alemdir bu alem içinde insan yani bizler olduğu için. 

İnşeallah içinde bahsedilen gerçek insan hakikati üzere yaşarız da biz de insanlar sınıfına dahil oluruz, aksi halde suret ve zahir olarak hayvanlar mertebesindeyiz, hayvan-ı natık ilk halimiz, sonra nefs-i natık, sonra insan-ı natık, sonra Kur’an-ı natık. İnşeallah bu hakikatleri idrak eder, en azından insan-ı natık ve Kur’an-ı natık mertebelerine ulaşırız. İşte bu iki mertebe için bütün bu alemler halk edildi yoksa hayvan-ı natık, nefs-i natıka için halk edilmedi. Nefs-i natıka, hayvan-ı natıkalara halk edilmedi. İnsan-ı natık ve kemalatı olan Kur’an-ı natık olanlar için halk edildi, çünkü insanlığın kemalatı onlardır. 

Yani çekilen bayrağın birisi alemler bayrağı birisi de Âdem ve O’nun zürriyetinin bayrağıdır. Aslında bu alemde gerçek manada üç tane bayrak vardır, saltanat sahibi üç bayrak vardır, birisi Kabe-i Muazzama’da “La ilahe illallah” tevhid bayrağı, birisi Medine-i Münevvere’de “Muhammedürrasulullah” risalet bayrağı, birisi de Irak’ta Küfe’de Hz. Ali Efendimizin velayet bayrağıdır. İşte yukarıda bahsedilen bayrağın birisi alemlerdir, dediği Hakikat-i Muhammediye bayrağıdır. Medine-i Münevvere’de diğeri de Âdem bayrağı da bir bakıma veliyi mükerrem olan velayet kemalatında olan Hz. Âli Efendimizin velayet bayrağıdır. 

Orada ezan okunurken “Aliyyul veliyyullah“ diye iç ezanda ilave ediyorlar. Yani hayyalesselah, hayyalel felah, “Aliyyulveliyullah” diye ilave edip namazı öyle kılıyorlar tekbir getirdikten sonra. Diğer bayrak ise zaten bu alemde değil, bir bakıma alemlerin hakikati olan ahadiyet mertebesinde aslında “la ilahe illallah” bayrağı ama temsilen de Kabe-i Muazzama’da Zat bayrağı, Zat’ının bayrağı. Ve şems-i hakikat Mevlânâ-yı muhammedî-sîret (r.a.) Mesnevî-i Şerifin cild-i sâdisinde buyururlar.

Mesnevi: Tercüme: "Vaktaki bu Seyyidü'l-kevneyni yani iki alemin yani dünya ve ahiret aleminin efendisini sen Hak'tan ayrı gördün, kâinat kitabının hem metnini ve hem de dibacesini (başlangıcını) gâib ettin. İki deme, yani Allah yukarıda Muhammed aşağıda deme bunları iki bilme işte biz Mekke ve Medine’de yaşamış (a.s.v.) Efendimizi sadece fiziki manada bilirsek ve iki okuma! Bendeyi kendi efendisinde mahv olmuş bil! Yani köleyi efendisinin yanında yok bil, Kusür-ı fehminden nâşî, yani anlayışının kusurundan dolayı efendiye "gayr" dediğin vakit, ey şaşı, Gayur olan şahdan utan! Yani gayretli olan Hakk’tan utan, yani efendiye ayrı dediğin vakit وَمَا رَمَيْتَ اِذْ رَمَيْتَ (Enfâl, 8/17) âyet-i kelimesindeki "râmî" Ahmed'dir. O’nu görmek Hâlık'ı görmek olmuştur." “Rama” bilindiği gibi atma manasınadır, وَمَا رَمَيْتَ attığın zaman وَمَا رَمَيْتَ sen atmadın اِذْ رَمَيْتَ ancak Allah attı ayet-i kerimesindeki “Rami” atıcı manasınadır, “mermi” atılmış demektir. Biz yanlış kullanıyoruz, fiili isim olarak kullanmışız. “Rami” atıcı, “mermi” atılmış manasınadır. İşte “rami” atıcı olan yani fail olan “Ahmed”dir. O’nu görmek haliki görmek olmuştur. Yani Ahmed’i görmek şuurunda “mim”i çıkardığın zaman Ahad’dır, “mim” i koyduğun zaman “Ahmed”dir. O’nu görmek, Ahmed’i görmek ise Ahad’ı görmektir. Ahad görülmez şuurlanır ama vahadiyet mertebesi itibariyle uluhiyet hakikatinin zuhur mahalli olan Ahmed’i görmek Hakk’ı görmektir. O’nu da kendisi zaten bize bildiriyor, “men reani fakat rean Hakk” O’nu görmek Halik’i görmek olmuştur. O da diyor ki bana bakan Hakk’ı görür, bakın kaç türlü mana vardır. Bakın ben Hakk’ım demiyor. Ama söylediği söz aynıdır, yani bende Hakk var diyor. 

Peki gene ikilik olmuyor mu, “bende Hakk var” dediği zaman gene ikilik oluyor, ama bu ikilik mutlak ikilik değildir. İzah babında iki olarak tek iki olarak anlatılıyor. Eğer böyle demese zaten nasıl diyecek ki Allah Allah’tadır dese o zaman peygamber yok, Muhammed (s.a.v.) yok ortada, O’nun vasf edilmesi yani iki gibi görüneni iki vechinin bahsedilip bir olduğunun anlatılması, o bakana işte nazıra kalıyor. Yani nazar edenin idrakine kalıyor, bu hadise. Aslı o çünkü kendisi kendini vasf ediyor, çok doğru olarak “Bana bakan Hakk’ı görür” diyor, ne demek istiyor, “ben yokum bende Hakk var” diyor. Ne kadar kibar, putlaştırmaya götürmeyecek, tamamen tefekkür yönünde bir ifade kullanıyor, ne kadar sade ve temiz, şüpheye, tereddüde hiçbir yol bırakmıyor. Ahmed’i bilmeyen Hz. Muhammed’i bilemez. 

Ama Hz. Muhammed’i görmeyen de Ahmed’i bilemez, Ahad’ı bilemez. Çünkü ikisini de O bildirdi. Hem kendi suri olarak hakikatini hem de batıni manada kaynağını kendisi bize bildirdi. Ve muhteşem söz “bana bakan Hakk’ı görür” diyor. Hangimiz baktık da Hz. Peygambere Hakk’ı gördük. Görmekten kasıt şuur etmektir, düşünmektir. İşte Ahad “mim” ile Ahmed oldu ve Muhammed olarak suretlendi faaliyete geçti, bunların hepsi Ahmed, Ahad, Muhammed, Mahmud hepsi aynı kişinin aynı varlığın değişik mertebeleridir. 

Onu görmek Halık’ı görmek olmuştur, bakın bunun karşılığı “Bana bakan Hakk’ı görür“ diyor. Yani gerçek manada ruyetullah idraki var ise bizde, o zaman görürüz O’nu. Yoksa biz gene Mekke’de, Medine’de yaşamış kendimiz gibi ayrı bir Muhammed silueti vardır, şekli vardır aklımızda. Yani O’nun hadisinin bize bildirdiği şekilde O’nu görmemek mümkün değildir. Çünkü bakın “Mutlak” diyor, görebilir demiyor, “Bana bakan Hakk’ı görür” kesin olarak diyor ama bizde görecek göz varsa tabi. Demek istiyor ki Hakk bende mutlak vardır veya ben mutlak Hakk’ım bundan hiç şüpheniz olmasın çünkü görür diyor, kesin olarak görür diyor. 

Şimdi şuradan dışarıya baktığımız zaman pencereden bakan dışarıdaki yeşil ağacı görür, bu kesindir, belki görebilir gibi tereddütlü ifadeler yok, “görür” diyor. Göremediysek suç bizdedir. Veya idrak ettik mi Muhammed (s.a.s.) dediğimiz zaman Allah aklımıza gelmiş mi, gelmişse görüyoruz demektir. Yani O’nun varlığında Hakk’ın zuhurunu düşünüyor isek o zaman görüyoruz demektir. İmdi nübüvvet, (S.a.v.) Efendimiz'in vücûd-ı şerîfleriyle hatm olunduğu gibi. Yani Peygamberimizin şerefli varlıklarıyla sona erdirildiği gibi. 

Bu Fusûsul-Hikem dahi "hikmet-i ferdiyye" ile hatm olundu. Ve keza aleyhi's-salâtü ve's-selâm Efendimiz, nasıl cemî'-i hakâyıkı cami' ise "hikmet-i ferdiyye" dahi bilcümle hikemi câmi'dir, yani hikmetlere camidir. İşte “Ferdiye” diye bahsedilen yani fert diye bahsedilen bu mertebedir. Bizdeki birey olarak mertebesinin başlangıcı “Vitriyyet” onun kemali de “Ferdiyet” tir. Genel olarak Efendimize ait olan bu makam bu mertebe ama bize ümmetleri olmak dolayısıyla kendi bünyemizde kendi ferdiyetimizi bulmamız mümkündür. Çünkü herkes kendi başına ayrı bir alemdir, her alemin de vitriyeti de ferdiyetidir. 

--------------------

1.Paragraf:

Onun hikmeti, ancak ferdiyye oldu. Zîrâ o, bu nev'-i insanîde mevcudun ekmelidir. Ve bunun için emr onunla bed' olundu ve onunla hatm olundu, imdi Âdem, mâ’ ile tıyn beyninde olduğu halde, o nebî idi. Ondan sonra neşet-i unsuriyyesi ile hatemü'n-nebiyyîn oldu (1).

---------------------

Cenâb-ı Şeyh (r.a.) Kelime-i Muhammediyye'nin "hikmet-i ferdiyye"ye yakın bulunmasının sebebini îzâhan buyururlar ki: Sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz'in hikmeti ancak ferdiyyedir. Zirâ onun hakikati, mukaddimede dahi beyân olunduğu üzere, fevkinde ancak zât-ı Ahadiyye bulunan cem'iyyet-i ilâhiyye makamı ile yani tek ve yalnız bu makam ile münferiddir. Ve o makam "Allah" isminin mazharıdır. 

Ve Allah ismi ise cemî'-i esmayı cami' olan ism-i a'zamdır. Hani ahadiyet mertebesi vahidiyet mertebesine tenezzül ettiği zaman orada bu Hakikat-i Muhammedi programını yaptı ve ilk tecellisi de orası oldu. İşte bu makamda vahidiyet makamında Zat-ı mutlak, kendisi kendisine Allah ismini verdi. Yani Allah ismi Allah’ın kendisine kendisi tarafından verdiği isimdir. Allah ismi üzerinde istişare münakaşa yahut yazışma yaparlar, Allah ismi asli olarak kendinden midir, yoksa bazı kelimelerin tekellümünden mi meydana gelmiştir diye. Mesela İnsan-ı Kamil’de Abdül Kerim Cili birçok bilgiler verdikden sonra Arapçada “elehiyelehu” sözünden çıkmıştır diye belirtir. “Elehiyelehu” “yelehu” “ilah” ve Allah’a dönüştü diye ifade eder. Bazı alimler de böyle açıklar. Bazı alimler semavi olduğunu yani beşeri bir isim değil ilahi bir isim olduğunu söylerler, ki aslı da odur zaten. 

Şu halde bu makam zât-ı ahadiyyenin en evvel müteayyin olduğu bir makam-ı taayyündür. Ve bütün taayyünatın mertebelerin başlangıcı, kaynağı ve çıkış yeridir ve binâenaleyh bil cümle taayyünatı şâmildir. Yani bütün zuhurları kendi bünyesinde toplamıştır. Vücûdda ona müsâvî ve onun naziri, benzeri olan bir taayyün bulunmadığı için bir ferdiye mertebesidir. Ve (S.a.v.) Efendimiz, bu nev'-i insanîde mevcudun ekmelidir. Bütün bu mertebeler düzenlendikten sonra maddi manada alemler zuhura geldikten sonra ve insanlar da zuhura geldikten sonra Efendimiz bu nevi insanide insan türünde mevcudun ekmelidir yani bütün insanların içerisinde en Kemallisidir. Neden, Hakikat-i Muhammedi’nin zuhur mahalli olduğundan zaten hayatını da okuduğumuz zaman bunu açık olarak görmekteyiz. Zîrâ Hak, zuhûr-ı küllî ile bütün mertebeleri ile onun vücûdunda zuhur etmiştir. Çünkü enbiyâ (a.s.) bu nev'in ekmelidir; yani peygamberler insan nevinin kamilleridir, kemal ehli olanlarıdır ve onlardan her birisi bir ism-i küllinin mazharıdır. Yani her bir peygamber bir ismin zuhur mahallidir. 

Ve külliyyâtın tümü ism-i ilâhî tahtında dâhildir. Yani bütün isimler ilahi ismin altında toplanmıştır. Ve o ism-i ilâhînin mazharı dahi Allah isminin mazharı dahi (S.a.v.) Efendimiz'dir, Böyle olunca o, bu nev'in ferdlerinin yani insanların en kemallisi olur. İşte bu sebeple emr-i vücûd yani bütün bu mükevvenat mevcut olan bu alemler O’nunla başlangıç olunup yani Hakikat-i Muhammedi programı ile başladı, ve O’nun fiziksel bireysel vücudu ile hatm olundu. Çünkü a'yândan en evvel "feyz-i akdes" (zat aleminden gelen tecelliyyat) ile bereketlenmiş olan şey, onun ayn-ı sâbitesidir. 

Yani Hakikat-i Muhammediyye’nin ayan-ı sabitesi ise bütün alemlerin ayan-ı sabitesi hükmündedir. Bu geniş ayan-ı sabitenin içerisinde her birerlerimizin de ayan-ı sabiteleri mevcuttur. Bir çember çizelim, içinde de küçük küçük çemberler çizelim, bunun gibi. Hakikat-i Muhammedi nar dersek içindeki taneler de bireylerin ayan-ı sabiteleridir. İşte biz nar tanesi nur tanesi nerede bunun ilk tanesi, bunlardan kendimizi ayrı görürsek yani narın tane olup da nardan ayrı görürsek yani kendimizi tane olarak görürsek, külle bir türlü ulaşamayız. Ama yanımızdakilere de baktığımızda onların da aynı cinsten olduğunu anladığımızda o zaman biz bir bütün olduğumuzu anlarız. Nar denildiği gibi incirde öyle değildir, narda öyledir, her bir ayrı nar tanesi ayrı bir hücre içindedir, narın içinde ayrı bölmelerdedir. Narın hakikati incir gibi diğer çok çekirdekliler gibi değildir. İşte kesrette vahdetin cennetteki ifadesi nardır. 

Cennete giden insanların hepsinin ayrı bir hücreleri olacağından nar bunun temsilcisidir. Hem de narın tane içinde çekirdeği gözükür, yani ruhlar aleminin letafetidir. Nar aynı zamanda ruhlar aleminin letafetini temsil eder. Buradaki karşılığı ise incir ve zeytin, ahiretteki tevhitlerin karşılığı ise nar ve hurmadır. Dünyadaki tevhitlerin karşılığı incir ve zeytindir. Zeytinden kasıt kesrette vahdettir; zeytin biraz ekşidir, acımsıdır ama cennetteki karşılığı olan hurma tatlıdır. 

Zeytin neden biraz acıdır, üzerinde işlem yapılması gerekiyor, işte nefsimizin eğitilmesi gerekiyor. Nefsimizi temsil ediyor zeytin, orada bir bakıma ekşiliği acılığı, ilk sertliği ama eğitildiğinde kıvama geldiğinde belirli bir süre beklediğinde o zaman yenecek hale geliyor. Diğeri de vahdette kesret de incirdir, bir küçük incirin içerisinde binlerce incir çekirdeği var, incirin dışını bir dünya olarak kabul edelim, biz burada dar sahadayız ama narın içerisi öyle değildir. Narda kimlikler var belirli taneler şeffaf ve nur gibi.

İşte bu sebeple emr-i vücut O’nunla başladı, O’nunla hatm olundu yani hatm olundu derken ondan daha kemalli artık bir insan gelmeyecek yani peygamberlik O’nunla sonlandı. Çünkü ayandan en evvel feyz-i akdes ile bereketlenmiş olan şey O’nun ayan-ı sabitesidir. Feyz-i akdesten feyz-i mukaddes olarak aldığı ilk O’nun alışıdır. Ve en evvel ekvândan hâriçte "feyz-i mukaddes" (sıfat aleminden gelen teceliyyat) ile mevcüd olan şey, onun ruh-i mukaddesidir. Binâenaleyh emr-i vücûd yani vücudun işi onunla başladı ve emr-i risâlet, en sonra onunla hatm olundu. Ve nev'-i Âdem yani insanlık alemi su ve kil arasında bulunmakta iken Sallallâhü aleyhi vesellem Efendimiz nebi idi. Yani insan türü daha dünyaya gelmeden evvel (s.a.v.) Efendimiz Nebi idi. 

Nübüvvet kesildi, derken bunun biraz izahı gerekiyor, zahiren artık yeni bir hüküm gelmeyeceğinden, gelmesine de gerek olmadığından bütün kemalat Peygamberimizin sünnetleri ile şahsi yaşantısı ile zuhura çıktığından ve bunun üstünde daha başka bir makam olmadığından Hakikatı Muhammediyye’nin üstünde başka bir makam olmadığından, bunu anlatacak başka bir sebep de kalmadğından ilahi manada Allah’ın nebisi ve rasulü gelmeyecek zaten kendisi de bunu söyledi. Ancak risalet devam etmektedir. 

Peki bu nasıl oluyor, daha evvelki rasuller, Allah’ın rasulü idi, Efendimiz’den (s.a.v.) sonra devam eden risalet ise Efendimizin rasulleridir. Risalet var ama Efendimiz’in (s.a.v) rasulleridir. İşte bunlar da insan-ı Kamillerdir. Eğer bu nebevi risalet ve velayet kesilmiş olsa zaten dünya sona erer. İnsanların içerisinde olan hani “Allah” diyen kalmayınca kıyamet kopacak dedikleri de Allah’ı bilerek “Allah” diyen evliya kalmadığı zaman kıyamet kopacaktır anlamındadır. Hani Yasin-i Şerif’te rasuller geldi diye yazıyor ya, iki rasul geldi ardından bir üçüncü ile destekledik diyor, orada risaletten bahsediyor. Ama orada bahsedilen nebilik değildir. İsa’nın (a.s.) rasulleridir. Ayet-i kerime ile sabittir. 36/14

 اِذْ اَرْسَلْنَاۤ اِلَيْهِمُ اثْنَيْنِ فَكَذَّبُوهُمَا فَعَزَّزْنَا بِثَالِثٍ فَقَالُوۤا اِنَّاۤ اِلَيْكُمْ مُرْسَلُونَ 

36/14-Hani onlara iki (Rasûl) irsâl ettik de o ikisini de yalanladılar... Bunun üzerine bir üçüncüsü ile güçlendirdik de: "Doğrusu biz size irsâl olunanlarız" dediler.

İsa’nın (a.s.) rasulleri olduktan sonra bakın Makam-ı Muhammedi’den bize bu hakikatler bildiriliyor, insanoğlu bunları nereden bilecekti. İşte Hz. İsa’nın rasulleri varsa Muhammed (s.a.v.) rasulleri haydi haydi olacaktır. Ama bunlar bilinmez bildirilmez ayrı konudur, bilmek başka şeydir varlığı başka şeydir. Âdem su ve toprak arasında bulunmakta iken (s.a.v) Efendimiz nebi idi. Çünkü zât-ı ahadiyyenin yani ahadiyet Zat’ının vâhidiyyet mertebesinde tenezzülünden ibaret bulunan hakîkat-i muhammediyye bütün esmâiyyenin ilim suretlerine cami olduğu gibi vücûd-ı Hakk'ın mücerred ruhlar mertebesine tenezzülünde dahi, rûh-ı muhammedî cemî'-i ruhları câmi' olan rûh-i küllî oldu. 

Ve o mertebede beşeriye ruhların tümü ve melekiyyeye meb'ûs (ba’s edilen) oldu. Yani seçildi meydana çıktı. Ve ruhlar levh-i mahfuz mertebesinde müteayyin olup nûrâniye hakikatleri zuhura gelmelerinden yekdîğerinden ayrıldıktan sonra. Yani her birerlerinin kendi hakikatleri ile meydana çıktı ve bunlar birbirlerinden ayrıldılar. “Kahhar”ın zuhur başka “Cebbar”ın zuhuru başka “Cemal”in zuhuru başka diğer bütün esma-i ilahiyenin zuhurları başka ve zıt zıt olarak ortaya çıktıktan sonra.

Allah Teâlâ hazretleri o ruh olan hakîkat-i muhammediyyeyi, müteayyin olan bu nûrâniye mazharlarının, zât-ı ahadiyyenin esmâ bakımından ve's-sıfât zuhurundan ibaret olduğunu haber vermek için, nebî olarak onlara ba's buyurdu. Yani bütün bu hakikatleri, kendinde bulunan hakikatleri haber vermek için nebi olarak da kendisini gönderdi. Bütün Hakikat-i Muhammediyye’nin mazharı olan zuhur yeri olan ve kendine ait olan bu mertebeleri bildirmek için de yine kendini gönderdi. Nebi olarak Rasul olarak meydana çıkardı. (S.a.v.) Efendimiz sonra neş'et-i unsuriyyesi ile enbiyânın hâtemi oldu. Yani unsur bedeni ile meydana geldi ve nebilerin hatemi sonuncusu oldu. Çünkü hakîkat-i muhammediyye şecere-i kevn’in çekirdeği mesabesindedir. Yani iki alem ağacının çekirdeği düzeyindedir. İki alem ruhlar alemi ve madde alemi iki alemin de hakikati kendindedir, kaynağıdır.

Ve çekirdek ağacın mebdei kaynağı ve onun meyvesi de hâtem-i kemâlâtıdır. Yani çekirdek ağacın kaynağı meyve de onun hatemi, sonu kemalatıdır. Meyvenin zuhurundan sonra fasl-ı harîf gelmekte, yani son bahar gelmekte, ağacın yaprakları dökülüp zevale yüz tutar. Onun için nübüvvet ve dîn ve kemâl-i zuhur emirleri şecere-i kevnin meyvesi olan onların vücûd-ı unsurîleri ile hatm olundu. Biz burada hatm olunduğu gibi yedinci günü yaşamaktayız. İseviyet ve Museviyetin altı günleri var, خَلَقَ السَّمَوَاتِ وَالاَرْضَ فِى سِتَّةِ اَيَّامٍ 7/54 ayetinde buyurur. Altı gün, altı tecelli, altı oluşum denirse denir, öylece bu alemler kevn oldu. Yani Hakikat-i Muhammedi üzere bütün bu alemler altı günde halk edildi. Altı oluşumda halk edildi. O altı günün ne olduğunu bilemiyoruz. Dünya seneleri, günleri ile ölçülecek bir şey değildir. Sadece bir altıyı biliyoruz ne olduğunu. Bu alemde de her şeyin bir başlangıcı ve sonu olduğuna göre ve her an kevn ve fesad birbirini takip eden bu alemde yani olmak ve bozulmak ölmek ve dirilmek ve ölmek gibi bu alemlerin sonu da Hz. Rasul (s.a.v.) ile birlikte hatim bulacaktır. Peygamberimiz “Ikra” gecesinde başlamak üzere kendisine peygamberlik nübüvvet verildiği o gece başlamak üzere kıyamet sürecinin içindeyiz biz. 

Yani yedinci günü yaşıyoruz. Eski kavimlerin yedinci günü yok. Yani Muhammed (s.a.v.) yeryüzüne gelmemiş olsaydı kıyamet olmazdı. Çünkü O’nun nübüvveti var, O’nun nübüvvet süresi var, o süreden sonra kıyamet, ondan sonra dünya da O’nunla hatm olacak, O’nunla başladı dünya da O’nunla bitecek. Yani O’nun süresi içinde bitecek, biz Ümmet-i Muhammet olarak yedinci günü yaşıyoruz. Biz kıyamet sürecinin içindeyiz. Yaşadığımız süre kıyamet süresidir. 

Muhyiddin-i İbnu’l Arabi Hz.leri mana aleminde kıyametin alemetinden bahsediyor, İdris’e (a.s.) sormuş “kıyametin alametlerinden haber verir misin” diye ve daha başka şeyler de sormuş. O da demiş ki kıyamet alameti; Âdem’in yer yüzünde gözükmesidir. Âdem’in (a.s.) yer yüzünde gözükmesi kıyametin en büyük alemeti çünkü kıyamet insan nesli üzere kopacak. Âdem’in görünmesi kıyamet alemeti, Peygamber Efendimizin görünmesi ise kıyamet süresinin başlamasıdır. İşte bunun ne kadar süreceği bilinmiyor, şu anda içinde bulunduğumuz 1435. Sene o senelerdeyiz daha ne kadar gider onu Cenab-ı Hakk bilir. 

---------------------

2.Paragraf:

Ve efradın evveli üçtür; ve efrâddan bu evveliyyet üzerine zaid olan şey muhakkak ondandır. Böyle olunca Resul (a.s.), Rabb'ine delilin evvelidir. Binâenaleyh cevâmi'u'l-kelim verildi ki, o da esmâ-i Âdem müsemmeyâtıdır. Şu halde (S.a.v.) onun teslisinde delile müşabih oldu. Ve delil, kendi nefsi için delildir. Vaktaki onun hakikati, müselles-i neş'et olması sebebiyle, ferdiyyet-i ûlâyı verdi. Bunun için asl-ı vücûd olan muhabbet babında, onda teslisten olan şeyden nâşi, ya'nî "Sizin dünyânızdan bana üç şey sevdirildi" buyurdu. Ba'dehû nisâyi ve tıybi zikr etti. Ve onun kurretül-ayni namazda mec'ûl oldu (2).

---------------------

Fass-ı Sâlihî'de tafsil olunduğu üzere, tekvin ferdiyyet-i selâsiyye üzerine müstenid idi yani tekvin yani bütün bu alemlerin varlığı ferdiyet-i selasiye yani üç esas üzere, üç fert üzere olmuştur. Yani buna dayanmakta idi. O da Hak tarafından bu hakk tarafından yani fail olan tarafından kısmıdır. Birincisi "zât", yani teslisin birincisi Zat, ikincisi Zat’ın iradesi ve Zat’ın kavlidir. Yani Zat, İrade ve kavl Hakk tarafından, kevnin ana üç esasıdır; Zat, irade ve kavil. Yani bir Zat olacak, Zat’ın bir iradesi olacak ve bu iradenin de zuhura çıkması için kavli olacaktır, sözü olacaktır yani “Kün” kavli olacaktır.

O halde Zat tarafından yani amir fail kaynak tarafından bu üç hususun olması gerekir. Eğer ezberlersek Zat, irade, kavldir. Bütün bu tekvin alemlerde gördüğümüz her şeyin oluşması en küçüğünden en büyüğüne kadar bu selaseti ferdiyeye yani üç asla dayanmaktadır. Fizikçiler kimyacılar, tabiatçılar bunları daha iyi anlayabilir. Gerçi hepimiz anlayabiliriz ama meslekleri itibariyle yakıyn olduklarından daha iyi anlaşılabilir. Zat, irade ve kavl ve "şey" tarafından dahi, ilm-i ilâhîde sabit olan onun "şey'iyyet'i, bakın bu fail olan bir de bu failin meful üzerindeki tesiratı olması gerekir. 

Yani üç yönlü de onun da karşılığı olması lazımdır. Lazım ki amir bir şeyi emrettiği zaman memur o şeyin ne olduğunu anlayıp tatbik etmesi gerekmektedir. Amir bir şeyi anlatsa da memur onu anlamasa o zuhura gelmez. O halde kevn olacak şeyin yani meydana getirilecek şeyin tarafından dahi ilm-i ilahide sabit olan O’nun şeyiyeti yani ilahi ilimde sabit olan o şeyin şeyiyeti yani varlığı künyesi kimliği o şey tarafından dahi ilm-i ilahide sabit olan onun şeyiyeti "Kün! kavlini istimâ'ı" duyması ve "emre imtisalidir yani uyması gerekmektedir. Üç olan Zat, irade, kavl hükmünün karşılığı olan “Kün” ü duyması ve ona boyun eğmesi gerekmekte, aksi halde isyan edilmiş olur veya yapılmamış olur. 

İş yerini bulmaz. “Kün” kavlini, sözünü duyması ve uymasıdır. Bir şeyin tekevvünü için yani bir şeyin varlığı meydana gelmesi için Hakk’ın bu ferdiyet-i selasiyesi yani Hakk’ın üç ferdiyesi yani hususiyeti oluşumu şey’in ferdiyet-i selasiyesine mukabil olması lazımdır. Yani meydana getirilecek tekevvün, kevnin bu üç selasiye-i ferdiyenin karşılığını kendisinde bulması olması lazımdır. Bir şeyin tekevvünü için meydana gelmesi için Hakk’ın bu ferdiyet-i selasiyesi şeyin ferdiyet-i selasiyesine mukabil olması lazımdır. Yani Zat, irade, kavl bunlar failin hükmü, failin mefulde zuhura çıkması için bu üç şeyin karşılığının da kevn de olması lazımdır. 

Ferd adedlerin ilk mertebesi üçtür. Onun madununda yani arkasında gerisinde "iki" ile "bir" vardır. İki adedi çifttir, yani ikiliktir "Bir" ise aded değil belki bi'l-cümle adedlerin menşeidir onun için bu alem ferdiyet-i selasiye üzere, ferdiyet-i birlik üzere değildir. Yani üç hükmün altında çıkmaktadır. Dokuzdan sonra gelen bir on sayısı vardır, eskiler bu sayıya “aşare-i kamile” demişler yani on kamil sayısı, bu da nereden geliyor, hem tekleri hem de çiftleri bünyesinde bulundurduğu için teklerin sonu çiftlerin başı olduğu için aşere-i kamile on kemal sayısı demişlerdir. Ayrıca silsilelerde de görüldüğü gibi Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bütün silsile-i meratibe kaynak olduğundan seyr-i sulukta O’nun mübarek isimleri vasıfları bir olarak geçmez. Çünkü kaynaktır. Ondan sonra hangi yol nereden açılmışsa bir olarak O bahsedilir. 

Hz. Muhammed bir olarak geçmez, çünkü kaynaktır eğer bir olarak sıraya girmiş olsa o da başka şeyden çıkmıştır ki bir öncelik almıştır gibi olur. İşte onun içindir ki hangi tarikat-ı Aliye’nin başında ilk faaliyete geçiren Peygamber Efendimizden sonra kim varsa bir olarak ona verilir. Bizde de Hz. Ali (k.a.v.) Efendimiz olduğu için. Hz. Allah, Hz. Cibril, Hz. Rasulullah bunlar sıraya girmezler. 

Üçün fevkinde, beş, yedi, dokuz ve onbir ilh... sonsuz tek adedler vardır, Binâenaleyh la taayyün, taayyünsüzlük halinde olan yani kendisinden hiçbir şey zuhura çıkmamış olan zât-ı ahadî, yani Ahad olan Zat-ı mutlak bakın ahadiyet mertebesinde kendisi kendisinde gizli olarak sadece iki hususiyeti orada zuhura çıktı, inniyeti ve eneiyeti, amaiyet mertebesi ile ahadiyet mertebesinin arasındaki fark odur. Amaiyette hiçbir zuhur yok ama ahadiyette, ahadiyet Zat’ında inniyeti ve Hüviyeti vardır. İnniyeti bakımından Zat’i zuhuru olan ilk insan olan Hz. Rasulullah Muhammed (s.a.v.) kamil olarak ve ondan sonra gelen insan-ı kamil insanlar. Hüviyetinden meydana gelen de bütün bu mükevvenat ve zuhur nokta zuhur mahali olan Kabe-i Muazzama, yani Beytullahtır. 

Böylece la taayyün olan Zat-ı Ahadi yani hiçbir zuhuru olmayan tayini ölçüsü herhangi bir yapısı olmayan Zat-ı Ahadi, zuhura meyl ettikde, yani ahadiyet Zat’ında kendini bilinmeye meyil ettiğinde onda bi'l-kuvve mevcûd olan ama henüz tecellisi olmayan sıfat-ı ilahiye ve esma-i ilahiyenin şe’nlerin suretleri ilminde peyda olur. Yani alemin başlangıcından kıyamete kadar ne olacaksa bunların hepsi ilminde peyda olur. Yani bir form alırlar, ilmi bir form daha henüz bu ruhani ve nurani siluet, suretler olarak değil, ilim suretleridir sadece. Yani gene Cenab-ı Hakk’ın ahadiyetinde bunlar ilmi suretler alırlar. Yani iç bünyede belirginleşmeye başlarlar. Ama bunların henüz dışarı ile ilgisi yoktur. 

Zat-ı Ahadi zuhura meyl ettiğinde onda bil kuvve mevcut olan şuunatın suretleri ilminde peyda olur. Yani kendi ilminde Zat-ı Ahadiye’nin ilminde peyda olur. Hatta daha henüz orada ahadiyet mertebesinde Allahlık ismi dahi ortaya çıkmamıştır. Buradaki Zat’ı ifade eden kelime Zat-ı Mutlak’tır. Yani daha o mertebede zuhurda kullanacağı ismini dahi ortaya çıkarmış değildir, bilinen tek şey “Ahad” olmasıdır. Ahad da genelde bir olarak kullanılır ama bir değil “tek” tir. Hani biz de “tekbir” dediğimiz zaman “Allahüekber” diyoruz ya. İşte burada tek diye ifade ettiğimiz mahal farkında olmadan batınında “tek” ahadiyet mertebesi, “bir” de Vahidiyet mertebesidir. “tek” in bir ikincisi yoktur, ama “bir”in ikincisi, üçüncüsü, dördüncüsü, onuncusu, milyonuncusu vardır. 

Yani “bir”in devamı var çok ama “tek” in bir ikincisi yoktur. İşte onun için ahadiyet ile vahadiyet arasındaki ayrışma ikisi de biri ifade etmekle birlikte “ahad” tek, olan “bir”i, yani hiçbir benzeri olmayan “bir”i ifade etmektedir, Vahidiyet ise benzerleri olan “bir” i ifade etmektedir. İşte bu vahidiyet mertebesinde Zat-ı Mutlak ilah uluhiyet, diye “Allah” ismini almaktadır. 

İşte biz “Allah” dediğimiz zaman aslında vahidiyet mertebesine hitap etmiş oluyoruz. Ahadiyet amaiyet mertebesine değil. Gerçi uluhiyet mertebesi içerisinde ahadiyeti de var, amaiyeti de var ama biz uluhiyet mertebesi itibariyle başladığımızda biz orada durmuş oluyoruz, onun üstündeki Ahad’ı düşünemiyoruz. Ancak ilmini aldıktan sonra evet Ahad da Ahad’mış diyoruz. O tek de tekmiş diyoruz, daha bilinçli olarak. İşte kendindeki hususiyetler bil kuvvede mevcut iken şuunatın suretleri yani bu kuvvede mevcut olan şuunatın yani şe’nlerinin özelliklerinin suretleri ilminde peyda olur. 

İşte bu ilim mertebesinde bi'l-cümle mevcudatın şey'iyyetleri yani bütün kimlikleri sabit olur. Ama yine de ilmi suretler olarak. Ve ilk sabit olan şey, bi'l-cümle şey'iyyâtı cami' olan hakîkat-i Muhammediyye’dir ki, o, şey'-i küldür. Biz Hz. Rasulullah’ı sadece fiziki şeyiyeti ile yani Mekke’de, Medine’de yaşamış beşer hükmüyle görüp o kadar anlıyor isek biz Hakikat-i Muhammedi’den haberimiz yok demektir. Sadece Hz. Muhammed diye bilinen ve öylece hürmet gösterilen bir kimlik olarak bizde bilincimizde böyle kalmış olur. 

Yoksa Cenab-ı Hakk'ın habibi olması alemlere rahmet olması bu Hakikat-i Muhammedi yönüyledir. Eğer sadece Mekke, Medine’de yaşayan bir beşerden bahsediyorsak bunun rahmeti ancak Arap Yarımadasına olur veya dünya üzerinde yaşadığı için dünyaya olur ama yıldızlara gök yüzüne hiçbir rahmeti olmaz. Ama açık olarak nas gelen haberlerde Kur’an-ı Kerim’de Cenab-ı Hakk’ın kelamı olarak, alemlere rahmet olarak gönderilmesi fiziki Muhammedi yönüyle değil, Hakikat-i Muhammedi yönüyledir. 

Peygamberimizin bu hususiyetini çok iyi bilmemiz lazımdır ki diğer peygamberlere olan üstünlüğünü bu şekilde idrak etmiş ve hangi bir peygamberin, nasıl bir değerin ümmeti olduğumuzu da bilerek kendimizi de biraz şanslı ve de güçlü olarak bilelim. Diğer peygamberlerin ümmetleri yoktur, kavimleri vardır sadece neden çünkü onlar mahalli idiler, sadece fiziki manada peygamberdiler, kendilerine ait olan mertebesi itibariyle vaaz ettiler bilgilerini insanlık alemine. Ama Peygamber Efendimiz hem kendi Hakikat-i Muhammedi mertebesini bizlere bildirdi, Kur’an-ı Kerim’de ve Kudsi hadislerde, hadis-i şeriflerde, hem de Âdem’den (a.s.) başlayarak çok güzel ve müthiş ifadelerle ilk insandan en kemalde olan Hakikat-i Muhammedi mertebesine kadar ve bunların bütün bilgilerini en sahih olarak şüpheye tereddüte mahal kalmaksızın bizlere aktardılar. İşte bizler bu mirasın varisleriyiz, bunun kıymetini bilelim. Yoksa hani مُنَادِيًا يُنَادِى لِلاِيمَانِ 3/193 işte biz dünyada yaşadık imana davet eden bir münadı duymuştuk bir Muhammed diye bir nebi duymuştuk bir de onu kabul ettik peşinden takıldık gibi olmasın. Bizim mü’minliğimiz ve ümmetliğimiz bize yakışan hele 20. Asrın insanları olarak bizler ellerimizde bu kadar imkanlar var iken geçmiştekiler belki biraz mazur görülebilir ama bu kadar teknolojiden yardım aldığımız ve büyük evliyaullahın bugüne kadar gelmiş olduğu ariflerin tecrübeleri bizlere aktardıkları tecrübelerinden yararlanamazsak çok yazık olur. 

Ahirete giden her bir kimse kendisine levm edecek hangi mertebede olursa olsun, cehennem mertebesinde olanlar levm edecekler orada keşke cennet ehli amellerini işleseydik diye ama daha ileri derecede amel etmiş olanlar ise keşke daha da çok amel etseydik de bir mertebe daha yukarıdakine ulaşsaydık diye her birerlerimiz kendimizi levm edeceğiz. Ancak bir telafi durumu var, daha aşağıya bakarak da هَذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّى 27/40 “bu rabbimin fazlındandır” ya rabbi bu kadar yapmışız şükür diyeceğiz, ama bu duruma düşmeden evvel elimizden geleni yapalım, arkaya bırakmayalım, ama nefs-i emmare ve iblis bize hep öyle demekte her gün her an, biraz da otur sonra yaparsın hadi şu dizi de bitsin sonra yaparsın yarın yaparsın, işte o biraz sonralar, yarınlar bitmez, zaten hep her anın biraz sonrası vardır. Onun için uyanık olmaya bakalım. Yapılacak en güzel şey irfani yatırımlardır, ahirete gidecek de zaten onlardır, diğerleri sevap olarak gider ona yardım ettik, buna yardım ettik işte ev yaptırdık, cami yaptırdık, hamam yaptırdık kişilerin faydasına dönük ama bunlar her ne kadar öldükten sonra cari olarak arkamızdan sevap olarak çalışacaklar ise de o binanın ömrü 300 sene, 500 sene, ne kadarsa o kadar o bina yıkıldığı zaman o da gidecektir. 

Ama irfaniyet binalarını gönlümüze, ruhumuza yazdığımız zaman bu ebedi olarak bizimle olacak bunlar hiçbir yere gitmeyecekler zaten kovsak da gidemezler, çünkü kendi varlığımızdır. Elimiz yüzümüz bizimle beraberdir, elimiz kesildiğinde fiziki elimiz kesiliyor ama ruhani elimize bir şey olmuyor. Yani Zat’i manada kendi hakikatimize ne yükleyebilirsek bizimle gidecek bunlar, cennetteki bahçeler meyveler köşkler de onlar olacak. İşte bil cümle şeyiyeti cami olan yani bütün Cenab-ı Hakk’ın yukarıda belirlediği şuunatının ilminde peyda olan suretleri hepsinin aks yeri Hakikat-i Muhammediye yani Hakikat-i Muhammediye burada meful hükmündedir. 

Bakın Zat, irade, kavil fail hükmünde Hakikat-i Muhammediye yani onu alacak olan bünyesinde zuhura çıkaracak olan Hakikat-i Muhammediye meful hükmündedir. Yani onları alıcı hükmündedir. Yukarıda bahsetti ya “Kün” duyması ve bunu kabul etmesi işte Hakikat-i Muhammediye budur. “Kün” emrini duyması semi ve kabul etmesi bunun karşılığı olmaktadır. O şeyi küldür, Hakikat-i Muhammediye kül olan bir şeydir. Yani bütün cümle şeyiyetleri bünyesinde toplayan kül olan bir şeydir. İşte bunun ifadesi de ferdiyedir. Yani ferd-i vahid tek fert olan Hakikat-ı Muhammediyedir, Zat irade, kavl hükmünün düştüğü yerdir. Yani yansıdığı yerdir. Yani düşmekten kasıt zuhura çıktığı yerdir, düşmekten kasıt onu içine alıp kabullenmesidir. 

Hakikat-i Muhammediye ki o Hakikat-i Muhammediye şey-i kül, kül olan tek bir şeydir. Şimdi mükevvenatın mertebe-i ilimden mertebe-i ayna gelmesi için mükevvenatın yani Zat, irade kavl hükmü içerisinde meydana gelen ilmi şeylerin ilmi varlıkların mertebe-i ilimden mertebe-i ayna gelmesi için ayn yani ayan-ı sabite programlarına gelmesi için Hakk tarafından zatı iradesi ve kün kavli ve Hakikat-i Muhammedi tarafından dahi onun ilm-i ilâhîde sabit olan "şey'iyyet-i külliyyesi" ve "Kün! kavlini istimâ'ı" ve "emre imtisâl’ı lâzım gelir, yani Cenab-ı Hakk Zat-ı Mutlak, Zat’ı itibariyle kendi ilminde peyda etmiş olduğu bütün şeyiyetin varlıklarını ortaya çıkarmak için Zat, irade, kavl üç hakikatin zuhura çıkması yani faaliyete geçmesi gerekmektedir. 

Ancak bu üç hakikatin faaliyete geçmesi için de aynası olan Hakikat-i Muhammedi’nin bunları kabul etmesi lazımdır ki faaliyet sahası bulsun. İşte bu sebeble Kelime-i Muhammediyye "hikmet-i ferdiyye" ile vasıflandırıldı. İlm-i ilâhîde sabit olan "şey'iyyet-i külliyyesi" yani külli olan eşyanın şeyleri ve “kün” kavlini duyması ve emre uyması lazımdır. Yani Hakikat-i Muhammedi üzerinde Zat, irade, kavl hükmünün faaliyete geçmesi için Hakikat-i Muhammedi’nin şeyiyeti kül olarak ve şeyiyetleri toplu olarak bunları duyması lazımdır ki harekete geçebilsin. İşte bu sebeple kelime-i Muhammediye hikmet-i ferdiye ile tavsif olundu. İşte bu sebeple Muhammed kelimesi ferdi hikmet ile vasıflandırıldı. 

Yani Peygamber Efendimizin ifadesi Hikmet-i Ferdiyyedir. Ferd-i vahit, ferdaniyet de deniliyor. Şimdi peki ferdiyet nasıl olabilecek gerçi Peygamber Efendimizin hakikati itibariyle ferdiyetin kamil, kemal-i ferdiyetin nasıl meydana geldiği yukarıda anlatıldı, şimdi bizler tarafından buraya doğru nasıl bir çıkış olacak, bize de lazım olan odur, burada bahsedilen Hakikat-i Muhammediyye’ye ait olan ferdiyettir. Ama biz de O’nun ümmeti olduğumuzdan O’nun nesi varsa bize yansıması olduğundan, bizde tecellisi olduğundan ancak onda kemaliyle birlikte yani alemler düzeyinde bizde ise Âdem düzeyinde, ama olsun küçükten büyük ancak anlaşılır, küçük olmayınca büyüğü anlayamayız. 

İşte biz de bunun için kendimizdeki kesret ve teferruat olan bütün düşünce ve bilgileri duyguları her şeyi teke indirmemiz gerekmektedir. Yani kendi hakikatimizi bilip teferruat olan üstümüzde ne varsa bunları bizim tecellilerimiz olarak, bizim zuhurlarımız olarak bilmeli ve Zat’ımıza bağlı olduğunu bilmeliyiz. Nasıl ki bütün şeyiyet kül olarak şeyiyet şeyiyet-i Muhammediye’de tek bir şey olarak toplanmış ise bizim şeyiyetlerimiz de kendi Zat’ımız itibariyle zatımızda tek bir şey olarak toplamamız gerekmektedir. Buna da “VİTR” denmektedir. Vitriyyet denmektedir. İşte yatsı namazından sonra kıldığımız 13. rekat, imam-ı Azam mezhebine göre günde 40 rekat üzerinden o günün namaz faslını kapatıyorken kıldığımız en son onun bir özelliği var, vitr tekbirinin başka benzer tekbiri yoktur, yani karşılığı yoktur. 

Rükunun, kıyamın, secdenin, karşılıkları vardır ama vitriyet tekbirinin bir ikincisi yoktur. Yani secdeye varmadan evvel bir daha el kaldırıyoruz ya o bütün namazlar içerisinde tek olan bir tekbirdir. İşte günlük namazlarımızda 281 tane tekbir vardır ama vitr tekbiri tek bir tekbirdir. Onun için 281+1 diyoruz 282 tekbir var diyemiyoruz. Bu tekbirler tabi ezan-ı Muhammedi ve kametlerle birlikte bir günlük namazdakilerdir. İşte ne zaman ki biz kendi vitr hakikatimizi idrak edeceğiz kendimizdeki anlayış itibariyle bunu daha genelleştirmek üzere yine Hakikat-i Muhammediye içerisindeki O’nun dışına çıkılması zaten mümkün değildir, bütün alemlerde yaygın olan kendi hakikatimizi yani ferdiyetimizi idrak etmiş olacağız. Ancak bu sadece bir idraktir, faaliyete kullanmamız söz konusu değildir bu alemde.

Öteki alemde de kısmen onu kullanmak mümkündür. İşte Cenab-ı Hakk’ın sistemi o kadar muhteşem ki hangisine bakılsa birbiriyle hemen irtibata geçmektedir, vitr namazı birey insanın kendindeki tevhidi yani kendindeki tevhidi birlemesi, bütün esmasıyla, sıfatlarıyla, zuhurlarıyla bütün işleriyle birlikte tek bir varlık olduğunu idrak etmesi ve Hakk’ın kendisinde olan zuhurunu idrak etmesi “venefahtü”nün kendi bünyesindeki yaşanması ve bu sayı ile de desteklenmiş ve tasdiklenmiş olmasıdır. Yani 13. Rekat olmasıdır. Hakikat-ül Ahadiyet-ül Ahmediye olan 13 hakikati işte Ahad’ın yani Ahmed’in “mim” inde gizli olarak O’nun evvela Zat’ında, Zat’ından sonrada nurunun nurundan olan mü’min ve vahid olan O’nun ümmetinde zuhur etmektedir. Hadis-i Şerifte “Allahu vitran yuhubbul vitra” diye bahsedilmektedir. Yani “Allah birdir, birleri sever”. Bütün alemdeki varlıklar zaten bir, kimse kimseye benzemiyor, Allah birdir, birleri sever dediği kendisini birleştirmiş olanları sever manasınadır. Birleri sever dediği kendi bünyesinde teke düşmüş olan yani kendinde nefsini işte bütün zuhurların hepsini idrak etmiş toplamış ve bunların hepsi Hakk’ın birer zuhuratıdır, ben de O’nun bir zuhuruyum, Zat’i zuhuruyum diye idrak ettiği zaman işte bu kimse “vitr” olmuştur ve o kimse gerçek manada “vitr” namazını kılar. Bizim yaptıklarımız onun taklididir, tekrarıdır. İşte bunun 13. rekat olması da bunun ayrıca tasdikidir. 

Şimdi Allah birdir birleri sever demiş de neden Allah vitrdir vitr olanları sever dememiştir? “Allahu vitran yuhubbul vitra” buradaki ifadesine göre bir; iki türlüdür, birisi sayısal birdir, yani rakkamlarla ifade edilen birdir, vitr ise isimlerle belirtilen birliktir. Yani bir sayı değerleri ile “bir”, diğeri mana değerleri ile vitr olan birdir. Bakın birisi sayısal, diğeri manası olarak birdir. Bu vitr olan birlik bireyin kendi hakikatinin birliğidir, tekliğidir vitriyetidir. O da işte bir olarak ifade edilmiyor, yani sayısal bir değildir, sayısal birlerin içerisinde benzerleri vardır. 

Ama vitr dendiği zaman çok az sayıda yani bir hususiyeti olduğunu anlatmaktadır vitr birliği. Fert işte bütün bu alemleri toplayan, alemleri bünyesinde toplayan bir, o da sadece Peygamber Efendimize ait, ancak O’ndan ümmetine yansıyan ise bu vitriyet hakikatini idrak ettikten sonra kendisinde “venefahtü”nün hakikatini düşündüğünde “venefahtü” de bütün alemlerde olan Allah’ın ruhu olduğundan o haliyle kendi vitriyetinden ferdiyetine ilmen ve fikren geçmesi mümkündür. Yani kendi iç bünyesinde bunu yaşaması ile olur. 

Zahirde hiçbir hükmü olmaz. Eğer zahirde böyle bir hüküm olmuş olsa haşa Hakikat-i Muhammediye ye ortaklık olur. Yani O’nun selahiyetini biz kullanmaya çalışmış oluruz ki bu kişisine de çok zarar verir, şimdi bir kişi düşünse ki veya faaliyete geçse ki bazı olağan üstü yani Hakikat-i Muhammediyyenin kullandığı mesela elini kaldırıyor parmağını kaldırıyor, bakıyor Ay şak diye yarılıyor, parmaklarını açıyor sular akıyor, yani böyle olağan üstü şeyler kişide görülmeye başlarsa o kişinin nefsi kabarmaya başlar farkında olmadan. Sonra bunu Rahmani olarak değil Celali olarak kullanmaya başlar, kişinin ilk yaptığı şey budur faydalı olmak değil bir bakıma nefsinin itmesiyle, nefsinin onu zorlamasıyla kötü yola doğru sevk etmesiyle ki nefsin ne zaman nerede ne yapacağı hiç belli olmaz yani bir kimse nereye gelirse gelsin mutlaka gene ayağının kayma tehlikesi vardır. 

Onun için bunu nefsani güce çevirir, üstünlük vasfı yapmaya kalkar, olamayacak yerde bu gücünü kullanmaya çalışır ki o zaman kendisine zarar verir. Onun için bu tür şeyler sadece bilinçte olur, ancak Peygamber Efendilerimiz vasıtasıyla mucizeler gösterilmiştir ki o zaman ona ihtiyaç vardır. İhtiyaç olduğu zaman gösterilmiştir, peygamberler ihtiyaç olmadığı zaman bir mucize zaten göstermezler gerek de olmaz. Musa’nın (a.s.) denizi yarması, o gün onların karşıya geçmelerinin mutlak lazım olmasından dolayıdır. O bir defa olur bir defa da olmaz ve bunlar genele kıyas da olmazlar. Ancak batınen kıyas olur, işte biz de o nefis deryasını nefis denizini yani önümüzde mani olan nefis suyunu geçmemiz gerektiğini 12 kanaldan ayrıca. Bunu bize verir. 

Beni İsrail savaşa gidecekleri zaman Talut ile Calut Davut‘un (a.s.) taş atmasıyla Calut’un alnına gelen taşla ölmesi gibi orada beni İsrai’lin imtihanı vardır, bir nehir var karşı tarafa geçecekler savaş sahasına geçmek için. O nehirden kimse su doldurmasın diyor yani kabına su koymasın eğer su içecekse ne kadar içecekse o kadar içsin kabına su doldurmasın diyor, Yahudiler, beni İsrail askerleri kaplarına su doldurmaya çalışıyorlar, karşıya geçtiğimiz zaman bize su lazım olur, mantıklı gibi geliyor ama Cenab-ı Hakk onları o nehir ile imtihan ediyor işte. Oradan geçiş bir başka türlü imtihan geçişi beni İsrail Kızıl Denizi geçerken geçmesi o da bir başka mertebenin imtihan vesilesidir. İşte bunlar eğer kişilere verilmiş olsa bu selahiyet, kişiler kendini koruyamaz kendilerine zarar verirler, çevrelerine zarar verirler, bunları ancak ilimde bilinecek zevken ilmi bir zevk olarak yaşanacak hususlardır. 

Bu mukaddime ma'lûm olduktan sonra anlaşılır ki, ferd adedlerin evveli "üç" tür. Yani birey olarak sayıların, varlıkların hakikati birden değil üçten başlamaktadır. Daha evvelce de belirtildiği gibi bir kaynak olduğundan sıraya gelmez, iki de çift olduğundan teki ifade etmez, o halde tek olan üç bütün bu alemlere kaynak olmaktadır, onun da hakikati itibariyle Zat, irade ve kavl idi. Bu mukaddime bilindikten sonra anlaşıldı ki fert adetlerin evveli üçtür, evvelki mertebe üzerine zaid olan yani fazla olan adetlenmiş olan diğer fert adetleri yani diğer kimliklerin zuhurları o evveliyet mertebesinin yani ferd-i vahidin fert mertebesinin teferruatlarındandır, cüzlerindendir, açılımlarındandır, Binâenaleyh (S.a.v.) Efendimiz Rabb'ine olan delilin evvelidir. 

Yani bütün bu alemlerde Hakikat-i Muhammedi diye ilk tecelli yeri “kün” emrini duyan ve icabet eden makam olduğundan delilin de evvelidir. Yani Cenab-ı Hakk’ın varlık delilinin evveli de Hakikat-i Muhammediyyedir. Çünkü âlemlerin tümü, Hakk'ın bi'l-cümle sıfat ve esmasının mazharı olmak itibariyle gösterici olan Hakk'ın nefsine ve zâtına delildir. Ve onların tekevvünü ise ferdiyyete müsteniddir. Şu halde cemî'-i âlem mazhar-ı ferdiyyettir. Halbuki ibtidâ mazhar-ı ferdiyyet olan Hakîkat-i Muhammediyye’dir ki, âlemde mevcûd olan bütün sıfat ve kemâlât-ı ilâhiyyeyi câmi'dir. Böyle olunca Rabb'ine olan delilin evveli (S.a.v.) Efendimiz'dir. 

Yani bütün varlıkta rabbın varlığına olan ilk delil Hz. Rasulullah’dır (s.a.v.), Allah’ın varlığının ilk delili Odur. İşte genel manada tevhid-i hakikiyi tenzihi ve teşbihi ile birlikte bize getirmesinin getirebilmesinin sebebi ve sahibi olması bu yöndendir. Daha evvelki peygamberler böyle bir tevhidi, böyle birliği getiremediler çünkü neden bünyelerinde bu birlik yoktu ama bir evvelki sohbette de belirtildiği gibi Hakikat-i Muhammediye’nin varlığında ferdiyetinde bütün bu alemler tek bir ve var olarak zuhura çıkmaktadır. Yani onların ayan-ı sabitelerinin kendi mertebesinde ayan olup şuunatlar üzere şeyiyetlerinin meydana gelmesi itibariyle bütün bu özellik kendinde meydana gelmektedir. 

Onun için işte tevhidin babası İbrahim (a.s.) olması itibariyle Peygamber Efendimiz de külli tevhidin babasıdır. İbrahim (a.s.) tevhid-i ef’alin babasıdır. Yani fiiller itibariyle tevhidin babasıdır. İlk defa tevhid ilmini getiren İbrahim’dir(a.s.). 6/76-77-78 ayetlerinde; işte gök yüzüne bakması, yıldızı, ayı, güneşi görmesi ve bu şekilde misal alemine uzanması, misal alemini keşfetmesi ama tevhidi oraya kadar olmaktadır. İşte ondan sonra Peygamber Efendimiz tevhidin tamamını böylece bize getirmekte ve rabbına delilin evveli ve büyüğü olmaktadır. İşte miraç gecesi لَقَدْ رَاَى مِنْ اَيَاتِ رَبِّهِ الْكُبْرَى 53/18 “Rabbının büyük ayetlerini gördü” dediği bu hakikattir. Yoksa herhangi bir yerde bir dağ gördü, herhangi bir yerde başka alemleri gördü gibi Ay’ı Güneş’i gördü gibi değildir. “Ayet-el Kübra” o gece Hakikat-i Muhammedi olan kendi hakikatinin kendine açılmasıdır. O gece O da bunları fark etti. Bu hakikatleri miraç gecesi farketti. 

Bazı ayetlerin ifadesine göre Cenab-ı Hakk açık olarak bildiriyor ki ey habibim sen bunları daha evvel bilmiyordun biz sana bunları okuyoruz, öğretiyoruz, haber veriyoruz “illa yuha” senin için sana haberdar ediyoruz sen bundan evvel bunlarda gaflette idin, bilmiyordun. Peki o zaman nasıl oluyor Hakikat-i Muhammediyye’ye hepsi geliyor, Hakikat-i Muhammediyye’ye geliyor, Hakikat-ı Muhammedi’de sabit, ancak Hakikat-ı Muhammedi’den vakti geldikçe suret-i Muhammediyye’ye nakil olunuyor, yani Hakikat-i Muhammediyye’de hepsi mevcut, “sen bunlardan gafildeydin” dediği suret-i Muhammediyye’nin daha henüz onu bilmediği çünkü suret-i Muhammediye sıralamaya göre sonradan geldi. Hz. Peygamberin mübarek bedenleri çocukluğunda çocuktu, Muhammed diye bir şey yoktu alemde, Hakikat-i Muhammediyye vardı ama işte sen bunları bilmiyordun dediği sonradan kevniyeti yani fizik bedeni itibariyle bilmiyordun işte miraç gecesi kendisi diyelim ki Hakikat-i Muhammediyye’nin çekirdeği, nasıl o çekirdeğin içerisinde o ağacın bütün meyveleri vardır, dalları yaprakları her şeyi vardır, işte Hz Muhammed çekirdeği o gece gönül alemine ekildi, gönül aleminde açıldı, hani Tuba Ağacı için söylerler; kökleri gökyüzünde, meyveleri yer yüzünde işte bu Muhammediye ağacıdır. Yani kökeni olarak hakikat-i ilahiye olarak kökeni gök yüzünde kökleri, zuhurları da yeryüzündedir. Yani meyveleri yeryüzündedir. Buna شَجَرَةٍ مُبَارَكَةٍ 24/35 şecereten mübareketen bir de وَالشَّجَرَةَ الْمَلْعُونَةَ 17/60“şecereten meluneten” dediği onun kökleri yerde, zehirli meyveleri yukarıdadır. Bakın tam tersidir. Bir bakıma “o ağaca yaklaşmayın” dedikleri ağaç da bir bakıma cennette bulunan uluhiyet ağacıdır. Yani bir tarafında rububiyet meyveleri var, bir tarafında hayal ve vehmin meyveleri vardır. İşte ehl-i İslama iblisiyet dalı yasak, ehl-i meluniyeye de rububiyet, rablık, rahmaniyet dalı yasak yani her iki cinse de o ağaç yasak. Ama dalları itibariyle yasak. İşte böyle olunca rabbına olan delilin evveli Efendimiz olmaktadır. 

Hakkın bil cümle sıfat ve esmasının mazharı olmak itibariyle bütün isimlerin ve sıfatların zuhuru olması dolayısıyle muzhir olan Hakkın Nefsine Zat’ına delildir. Yani zuhur mertebesi olan zuhura gelen Cenab-ı hakkın isimlerinin ve sıfatlarının zuhur yeri muzhiri olan hakkın nefsine ve Zat’ına delildir. Aynı zamanda nefsine de delildir ve Zat’ına da delildir. Çünkü Cenab-ı Hakkın Zat’i sıfatlarından birisi de “kıyam-ı binefsihi” yani nefsiyle kaimdir, işte Hakikat-i Muhammediyye de kendi nefsiyle ve Zat’ıyla kaim ve bunun delili de Hakikat-i Muhammediyye’dir. Onların tekevvünü ise ferdiyyete dayanmaktadır. Yani evvela tek bir sorumlu mahal olacak oraya bunlar emanet edilecek ondan sonra oradan dağılacaklar. Zaten iş bunu gerektirmektedir. Şu halde cemi alem yani bütün gördüğümüz alem mazhar-ı ferdiyettir kül olarak, bütün bu alemde ne varsa. 

Hatta gördüklerimiz dışında görmediklerimiz de ama rüyada da gördüklerimiz. Dünya aleminde görmediklerimizi rüya aleminde de görebiliyoruz, onun da ötesinde alem-i ervahta bütün bu alemlerde ne varsa cemi alem mazhar-ı ferdiyettir, kül olarak ferdiyetin mazharı, zuhur mahallidir. Bireyler de onun kesretidir. Halbuki iptida mazhar-ı ferdiyet olan Hakikat-i Muhammediyye’dir ki alemde mevcut olan keaffei sıfat ve kemalat-ı ilahiyeye camidir. 

Yani bütün bu gördüğümüz ve gözümüzle göremediğimiz ne varsa hepsi ferdiyet hükmündedir ama bu ferdiyetin zuhuru da Efendimize aittir. Yani mertebesi, makamı, sahibi olarak Hakikat-i Muhammediyye’ye aittir. Böyle olunca rabbına olan delilin evveli de (s.a.v.) Efendimizdir. Onun için tevhid “lailahe illallah” ancak o zaman denmişti melaike-i kiramın da miraç gecesi tasdikiyle, şehadeti ile “eşhedüenla ilahe illallah” a dönüştüğü biliniyor. 

Şerh-i Kâşânî ve Bâlî'de ibare “Edalli eldelilil ala rabihi” suretinde vâki olup evvelu yerine eddalu isti'mâl olunmuştur. Yani evveli yerine eddalu kelimesi konmuştur, Ma'nâ "Rabb'ine delilin edelli olur" demektir. Birinde delilinin evveli, diğerinde delilinin delili olmuştur, diye ibarede geçmektedir. Rûh-i ma'nâ değişmez. Sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz'in Rabb'ine ilk delil olması, onun delâil-i saire üzerine tefazzulunu îcâb eder. Yani bütün delillerin üzerine kesretteki bütün varlık delillerin üzerine ilk delil olması onun delaili saire üzerine faziletini gerektirir. İlk delil olması diğer delillerin üzerine faziletini gerektirir. Yani üstünlüğünü gerektirir. Şimdi her birerlerimizin varlığı bakın bizim varlığımız bizim tarafımızdan rabbımızın varlığına en büyük delil bizler için. 

Bireyin kendi varlığı kendisi için en büyük delildir. Yani bütün alemin varlığı Hakk’a delil ama bunlar kendi varlığının dışında olan delillerdir. Kendi varlığının içinde olan muhkem delildir. Hiç şüphe getirmeyecek delil kişinin kendi varlığının olmasıdır, öncelikli tanınmakta ama genel aleme bakıldığı zaman ilk delil Hakikat-i Muhammediyye delilidir, çünkü bizler o Hakikat-i Muhammediyye delilinin içinde olan delilleriz. Yani şahitleriz. İşte bir kimse kendi varlığını şuur ederek, uykuda uyuyan ölü olan için böyle bir şeyi düşünmek zaten mümkün değildir, uykudan uyanmış olan insanlar yani ölmeden evvel ölüp ihtiyari olarak ölüp dirilmiş olanların sorunu budur. Yani ilk bilmesi gereken şey budur. Kendi varlığının Hakk’ın zuhuru olduğunu, bu zuhurun da Hakk’ın kendine zaten kendi delili olduğunu bilmesi lazımdır. 

Yani kendinde bir hayat varsa hayat, ilim, irade kudret, kelam, semi, basar varsa bunlar Allah’ın sıfatları olduğundan biz onları müşterek kullandığımızdan o zaman onlar bizim malımız değil Hakk’ın malı ve Hakk bizim üzerimizde galip ve zahir olduğundan eğer şuurumuz varsa bu varlığımızın Hakk’ın delili olduğunu idrak etmemiz gerekmektedir. İşte bunun için (a.s.v.) Efendimiz hem bireysel varlığının Hakk’ın delili olduğu hakkında şüphesiz ve mutlak olarak ifadesi “bana bakan Hakk’ı görür” demesi bunun delilidir. Bireysel Muhammedi delil, Hakikat-i Muhammedi delili ise Kur’an-ı Kerim’de de bahsedilen وَمَاۤ اَرْسَلْنَاكَ اِلا رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ 21/107 “seni alemlere rahmet olarak gönderdik” demesi bütün bu alemlere, kevniyet alemi, ruhaniyet alemi, nuraniyet alemi, ilm-i ilahide bütün alemlerde olan delilidir. Çünkü ayetin iki bölümünden birisi kevn evveli, ilmi manada Hakikat-i Muhammedi’nin varlığını biri de kevniyetten sonra şefiyetten sonra ruhlar aleminden sonra ikiliğin meydana geldiği yerde gönderdik ama alemlere rahmet olsun diye gönderdik ifadesi açık olarak bunu göstermektedir. Yani Peygamber Efendimiz o zaman üç şekilde bize delil olmakta bir وَمَاۤ اَرْسَلْنَاكَ “vema erselnake” deki delili. Yani ilmi manada biz seni göndermedik yani daha bu alemler henüz faaliyete geçmemiş hali ahadiyetin vahidiyete dönüştüğü yol halidir, dönüştüğü hali değildir. Dönüşmeye uzanan ahadiyet mertebesi ile vahadiyet mertebesi arasındaki daha henüz şeyiyetin var olmadığı yerde “biz seni” demek suretiyle O’nun varlığının var olduğu bakın biz seni alemlere rahmet olarak biz seni göndermedik, ayet iki bölüm وَمَاۤ اَرْسَلْنَاكَ biz seni göndermedik daha henüz neden çünkü henüz kendi varlığında yani Hakikat-i Muhammediyye hakikat-i ilahiyyenin içinde ama programlanmış. Cenab- Hakk “ke” diyor sen diyor ama bendeki sen diyor sendeki sen demiyor. Biz sendeki seni kullanıyoruz. O bendeki sen’i kullanıyor. Muhammed çok hamd edilen yani çok övülen, bak övüyor işte bütün alemlerde övülüyor, hem de hiç kesilmeden nasıl bir sistem, beş vakit ezan-ı Muhammedi hiç kesilmeden beşi de birlikte beşi bir yerde okunuyor. 

Aynı zamanda akşam da okunuyor, yatsı da okunuyor, sabah da okunuyor aynı anda. Dünya üzerinde döndüğü için beş vakit ezan hiç kesilmeden beşi birden aynı anda devam ediyor yeryüzünde. İşte bu saltanat-ı Muhammediye, Hakikat-i Muhammediyye ve her şeyin O’ndan çıktığı ve O’na davet edildiği çünkü bu ezan davettir. Kim hangi mertebede ise bir mertebe üstüne davet ediyor. Yani hep namaza, hep namaza değil, evvela ehl-i küfr olan Efendimizin ümmetini davet ediyor. Efendimizin iki ümmeti vardır, biri ehl-i küfür olan yani inanmayanlar ve inananlar diye ikiye ayrılıyor. 

Peygamberimize peygamberlik geldikten sonra dünyaya gelen insanların hepsi ümmet-i Muhammed’dir. Başka türlüsü yok, onun için zaten Hadis-i şerifte buyuruluyor, “her insan İslam fıtratı üzere yani Hakikat-i Muhammedi programı üzere doğar, ailesi onları ateşperest Mecusi, İsevi yapar” bakın ailesi yapar diyor, doğuşu Hakikat-i Muhammedi üzere İslam üzeredir. İslam’ın da peygamberi bütün alemlerin peygamberleri ama son gelen kendi ismi ile geldiği için evvelki peygamberler de O’nun bir zuhuru, isimlerinden birer isim eski peygamberlerin de kendine ait varlıkları yoktur. Hakikat-i Muhammedinin o mertebedeki zuhurudur sadece. Ama biz O’nlara ayrı diyoruz, ayrı dinler diyoruz, ne kadar yanlış yapıyoruz, Allah bizleri affetsin. Ayrı dinler semavi dinler diye beşeri dinler diye kitaplar yazılıyor, aslında semavi dinler yok, semavi kitaplar vardır, bu doğrudur ama dinler yoktur. 

Biz onları ayrı din zannetmişiz. Bir programı Allah’ın dini zannetmişiz. Yahudi dini diye geçmiyor ki Hıristiyan dini diye geçmiyor ki, Yahudiler beni İsrail diye isimleri ile ifade ediliyor, bize o din zannettiriliyor, bizim profesörlerimiz de semavi dinler diye kitap yazıyorlar. Tek din var, bütün peygamberler de Kur’an-ı Kerim’deki ifadesiyle bizi mü’minlerden yaz, biz Müslümanlardanız, hatta Yakub (a.s.) çocuklarına vasiyetinde “sakın ha ölmeyiniz, ancak Müslümanlar olarak ölünüz” “diyor. 

Yahudiler olarak ölünüz demiyor, Musevi diyorlar. Musevi dini diye bir şey yoktur. Musa’ya mensup olduklarından Musevi, nasıl Müslümanlara Muhammedi diyorlar, İsa’nın (a.s.) müntesiblerine İsevi diyorlar, İsevi diye bir din yoktur, getirmez zaten getiremez nasıl getirsin ki, Cenab-ı Hakk vermeyince nasıl getirsin, O İslam dininin mertebesini getiriyor. İlk, orta, lise, üniversite nasıl onlar ayrı ayrı eğitim yeri olarak müstakil mi değiller, bir yere bağlılar hepsi tektir, işte وَمَاۤ اَرْسَلْنَاكَ اِلا رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ 21/107 biz seni göndermedik, ama zahirde tefsirlere baktığımız zaman meallerde “biz seni göndermedik” hükmü makaslanmıştır, orada yoktur. “Biz seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik” diye çeviriyorlar, halbuki ayet-i kerime göndermedik diyor, bizim beşer kardeşimiz alemlere rahmet olarak gönderdik sadece diye ayetin yarısını alıyor. Neden belki yukarıdakinden haberi yok, ne yapsın işte sadece görüneni görüyor, gördüğünü söylüyor. Ayet-i kerimenin batınına bakmıyor, bakın sen varsın ama daha henüz göndermedik yani zuhur ve tecelli sırası gelmedi, ne zaman gönderdik, vakti geldi gönderdik ama alemlere rahmet olarak gönderdik. Durduğun yerden boşu boşuna seni bu aleme göndermedik alemlere rahmet olarak, işte alemlere rahmet olması Cenab-ı Hakk’ın bir başka özelliği ile Allah’ın bu alemdeki bütün varlıklara ilk rahmeti odur ki rahmaniyetinden onlara vücut vermesidir. 

Allah’ın ilk rahmeti rahmaniyetinden bütün varlıklara vücut vermesidir. İşte bunun diğer ifadesi rahmaniyet hakikati, Hakikat-i Muhammediye özellikleri içinde olduğu için işte bütün alemlere olan ilk rahmet rahmet-i Muhammediyedir, bu ayetin ifadesiyle. Alemlere rahmet olarak gönderdik eğer gelmiş ise rahmet olarak gelmiştir, o da rahmetin de babasıdır, yani küldür, hakikatidir. İşte biz de böyle bir Peygamberin varisleriyiz, gerçekten bunun kıymetini bilmezsek yazık olur, işte rabbine ilk delil olması O’nun delaili saire üzerine faziletini icab eder. 

Böyle olunca yukarıda îzâh olunan cem'iyyet i'tibâriyle Resul (a.s.)a birçok manayı kendinde toplayan (cevâmi'u'l-kelim) verilmiş oldu. Bu hep konuşulur “Peygamberimize ilk verilen şey cevamiul kelimdir” der, bakarsınız tefsirlerde bir sürü izahlar vardır ama buradaki izahını hiçbir yerde bulmak mümkün değildir. Cevamiul kelim dendiği zaman tefsirlerde; güzel konuşma manası gibi o şekilde döndürülür yani onun etrafında bina edilir “cevamiul kelim”, kelimelere cami demektir yani diğer ifade ile az söz ile çok mana ifade etmektir diye de izah edilir ki doğrudur. Burada “kelim” yani kelimeden maksat evvela Cenab-ı Hakk’ın “kelam” sıfatının zuhuru olduğunu bilmemiz gerekiyor. “Kelam” sıfatının kemalli zuhuru ki aslı da odur, O’nun söylediği sözlerden O’nun kelamından başka daha ileride başka kelam bu alemde kimsenin lisanından çıkmadı.

Kur’an gibi hadis-i kudsiler gibi ki o da اِنْ هُوَ اِلا وَحْىٌ يُوحَى 53/4 kendi nefsinden konuşmaz, konuşmaları vahiydir, işte Cenab-ı Hakk’ın “Kelam” sıfatının bizlere ulaşması, alemlere ulaşması Hakikat-i Muhammediyye içerisinde ve bu cevamiul kelim hükmünün içerisinde olmakta onu da daha da izah edecek, İnşeallah. Peygamberlerden Davud’un (a.s.) bir lakabı vardır bu hususta ona Kur’an-ı Kerim’de belirtirler ki وَشَدَدْنَا مُلْكَهُ وَاَتَيْنَاهُ الْحِكْمَةَ وَفَصْلَ الْخِطَابِ 38/20 “faslul hitap” yani hitabeti fasılalarla açık ve beliğ olarak, güzel konuşurmuş, hani davudi ses derler ya zaten orası sıfat mertebesinden anlatımı, esma mertebesinden anlatımıdır Allah’ı. İsa’nın (a.s) anlatışı sıfat mertebesinden, Hz.Muhammed’in (s.a.v.) anlatışı bütün mertebeleri itibariyle, bir de kemalinde olan Zat’i sıfatlarından Zat’ının kelamını yapmasıdır, “bana bakan Hakk’ı görür “ dediği gibi. 

Böyle olunca yukarıda izah olunan cemiyeti itibariyle Rasul’e (a.s.) “cevamiul kelim” verilmiş oldu. Bu cevamiul kelimin ilk verilişi وَعَلَّمَ اَدَمَ الاَسْمَاۤءَ كُلَّهَا 2/31 olarak kelimelerden maksat isimler, isimlerden maksat da esma-i ilahiyedir, yani Cenab-ı Hakk’ın isimleridir. Sıfati, esmai ve ef’ali isimleridir. İşte ilk talim edilen Cenab-ı Hakkın aslında bizatihi talim ettiği esma-i ilahiye Âdem’dir (a.s.). O günün mertebesi itibariyle cevamiul kelim Âdem (a.s.) idi. Yani o günün ilmi bilgisi yaşantısı içerisinde onlara yetecek olan kelam orada vardı. 

Yuhanna İncilinin başında da bu kelamdan bahsediliyor, “kelam” vardı, kelam ezeldeydi, kelam Allah’tı yani bu manalarda merak edenler bakabilirler, diğer incillerde ise böyle ifadeler de yoktur, yani bir Yuhanna Cenab-ı Hakk’ın Zat’i sıfatlarından olan “Kelam” sıfatı itibariyle Hakk’ı tanıtmaya çalışıyor bakın bu anlaşılıyor. Aslında Yuhanna incili Matta incili bilmem Markos incili Yuhannaya göre şuna buna göre İncil zaten bu isimler saçma bir kere, Allah’ın kitabı Allah’a ittir, Allah’ın İncili, Allah’ın Tevrat’ı, Allah’ın Kur’an’ı denir, Muhammed’e göre Kur’an deniyor mu? Muhammed’in (s.a.v.) ismi yok, Allah’ın kitabı deniyor. 

Nasıl oluyor Yuhanna’ya göre İncil zaten isim baştan yanlış, Yuhanna’ya göre İncil olur mu, Luka’ya göre İncil olur mu, bu sefer diyeceğiz Cevat’a göre Kur’an, böyle bir şey olur mu kitapsa Allah’ındır, “göre” diye bir şey olur mu ama ellerinde başka malzeme olmadığı için en büyük malzemeler beşerin ürettiği malzemeler olduğundan ona göre, buna göre kitap diye oluşturmaya çalışıyorlar. Aslında bir başka hadise daha vardır, İncil-i Şerif hakkında, Tevrat’ın ve diğer suhufların, diğer kitapların Zebur’un ve Kur’an’ın gelişleri açık olarak nas ile belirtiliyor. Yani delilleri ile belirtiliyor. 

Musa’nın (a.s.) Tur dağında aldığı, İbrahim’e (a.s.), suhufların Âdem’e (a.s.) verildiği, Kur’an-ı Kerim’in Kadir gecesinde dünya semasına Beyt’ül Mamura indirildiği oradan da Kabe-i Muazzama’ya Efendimize (s.a.v.) 23 senede ihtiyaç hasıl oldukça indirildiği ve bu 23 senelik bir eğitim olduğu açık olarak bildirilmekte ama İsa’ya (a.s.) İncil’in nasıl verildiği hakkında hiçbir kayıt yoktur. Gerek beşerin yazdığı kitaplarda gerek ilahi kitaplarda yoktur. Onun metni de yoktur zaten. Oyüzden yoktur. 

Yani yazıldı, kayboldu, bulunamadı diyorlar ya…yok ki neyi kayıp olsun, şimdi insanlık günümüzden 4500 sene evvel Musa’ya (a.s.) verilen kitabı o günün imkanları içerisinde kayda almışsa o günlerden bu günlere kadar yani sahte de olsa döndürülmüş de olsa kayıtlar var geliyor, daha geç zamanlara da gelse ama o günden 2500 sene sonra günümüzden 2000 sene evvel İsa (a.s.) zamanında insanlığın ulaştığı bir teknik var, yani Mısırlıların papirustan kağıt üretme zamanından 2500 sene sonraya gelinceye kadar insanlık ne kadar ilerledi. 

Yazıda olsun, kağıtta olsun, ilimde eğer gelmiş olsaydı bunun kayıtlarının olması gerekirdi. 4500 sene evvelden kayıt var ise 2000 sene evvel en neden kayıt yoktur? Olmamış çünkü İncil diye yazılı bir kayıt yoktur. Peki İncil’den bahsediyor, Kur’an-ı Kerim İncil’in varlığından bahsediyor, işte İncil İsa’nın (a.s.) kendisi idi. Konuşan İncil, nasıl İnsan-ı kamil’e “Konuşan Kur’an” deniliyor, İsa (a.s.) konuşan İncil idi. Yani kendisi de bir kitaptı. İşte o kendisine verilen o mertebenin “Cevamiul kelim” i idi, o güne kadar O’nun kadar güzel hitabet eden konuşan ve tesirli söz söyleyen kimse yoktu, neden, çünkü Hakk’ın sıfat mertebesinden hakikati itibariyle kelam ediyordu. İşte bunu bir tek anlayan Yuhanna olmuş o da çok az bir şekilde ezelde kelam vardı, Allah kelamdı, onun ta kendisiydi kelamından bahsetti diye baş tarafında öyle birkaç satır içerisinde “kelam” sıfatından bahsediyor. 

Diğerleri onu da anlamamışlardır, işte hıristiyan dininin değişik toplumlarda değişik şekillerde anlaşılması birbirine zıt halde anlaşılması havarilerin İsa (a.s.) ile kısa süreli 2,5 sene kadar olan, kısa süreli eğitimi içerisinde fenafillah mertebesini yani martebe-i İseviyeti ne kadar anlayabilmişlerse, o havarilerin hepsi aynı idrakte, aynı anlayışta değil, kimisi İsa (as) ile bir sene kimisi altı ay, kimisi üç ay birlikte bu kadar yaşadılar, o süreleri içerisinde ne kadar anlamışlar ise kendi anlayışlarını taşıdılar, diğer şehirlere kasabalara ve bu da İseviyet diye taşındı. 

İşte bu kargaşa da oradan çıktı. On kişi varsa diyelim havarilerden 12 kişi idiler birisi Yahuda şikayet etti diyorlar, ihbar ettiğini söylüyorlar, son akşam yemeğinde de 13 kişi idiler, bakın orası dahi Hakikat-i Muhammediyye’ye bağlıdır, O’nun kontrolunda, bir tanesi ihbar ettiğinden 12 kişi kaldılar ancak orası bakın mertebe itibariyle 13 kişi değildir, mertebe itibariyle 10 kişidir. Kişi olarak 13, mertebe olarak 10 dur. 10+1, 10+2, 10+3 yani on’un üstündekiler O’na bağlı olanlardır çünkü 13 Hakikat-i Muhammedi’ye ait bir değer, mertebedir.

Museviyet 9. mertebesini ifade etmekte, iseviyette 10. Mertebeyi ifade etmektedir. 11., 12., 13. Muhammediyyete ait olan, işte gelecekteki Muhammediyet mertebelerinin temsilcileri idi onlar orada ama İseviyet yaşantısında idiler. Dokuz kişi Museviyet, 10. Kişi İsa’nın (a.s.) kendisi, 11., 12., 13. O 10’nun kendi içindeki bünyesidir. Yani 10’un üstündeki mertebeler olarak değil 10’un içindeki kendi mertebeleridir. Cevamiul kelim verilmiş oldu ve bu "kelim" ise, ta'lim-i ilâhî İle وَعَلَّمَ اَدَمَ الاَسْمَاۤءَ كُلَّهَا 2/31 yani Allah Âdem’e kelimelerin hepsini talim etti. Talim-i İlahi dediği budur. Âdem(a.s.)ın bildiği esmâ-ı ilâhiyyenin müsemmeyâtıdır. Âdem (a.s.) bunları bildi sadece yani kelime olarak sıraya yazılmış kelimeler olarak bildi, ama Hz.Muhammed’in (s.a.v.) “cevamiul kelim”i ise her bir kelimenin manaları ve faaliyetleri itibariyle açılımını yaptı Hz. Muhammed (s.a.v.). İbrahim’e (a.s.) bunlar giydirildi elbise olarak, hani diyelim ki bir kumaş var fabrika kumaş çıkardı, Allah’ın isimlerini o kumaş üzerine yazdı, bir terzi de geldi kesti biçti, kıyafet haline getirdi, işte Allah’ın isimlerini bu şekilde giydi. Ama böyle de değildir, biraz yaklaştırma babında söylüyorum, giydi dendiği zaman gene de orada ikilik vardır, giyen var bir de dışında bir giyilen elbise var ikilik var. 

İşte İbrahim (a.s.) bu elbiseleri tahallül olarak bünyesine giydirdi. Yani kendi varlığı ile bir etti. Sadece dıştan giyme değil, içeriden de dışarıdan da raptetti. Yani kendi bünyesine aldı. Şimdi diyelim ki şurada çay suyu var, bardak içerisinde bu çay suyu daha evvelce çeşme suyu idi, çay ile karıştırıldı içine çayın hususiyeti girdi, ne oldu rengi tadı değişti. Sonra içine bir miktar şeker attık, biraz da içine limon sıktık şimdi bu karışımı basit olarak ayırmak mümkün mü? İşte tahallül budur. Yoksa kat olarak bu elbisenin üstüne bir şeker giydirildi, bir çay giydirildi limon sıkıldı ayrı ayrı giydirildi değildir. 

O çay ne ile yapılıyor, saf temiz su ile işte “Halil” o demektir. Tahallül etti yani bütün bünyesine esma-i ilahiye ilk defa İbrahim’de (a.s.) zuhura geldi. Yani mertebe-i nuraniyete yükseldi, miraç etti. Yani esma alemini idrak etti, esma alemindeki manaların, kendi bünyesine o isimlerin esma-i ilahiye isimlerinin kendi bünyesine giymesi, yaşaması oldu. İşte bu sebepten yine Fusus-ul Hikem’de İbrahim Fassında Cenab-ı Hakk’ın O’na verdiği isim “heyaman” müheymin, şiddetli aşk manasınadır. Şiddetli aşktan kasıt şiddetle yakınında olmak. Yani iki şeyin yakınlığı değil, kendi varlığındaki idraki yakınlığı olmasıdır. İşte o devirdeki “Cevamiul kelim” İbrahim’de (a.s.) öyleydi, Musa’daki (a.s.) “Cevamiul Kelim” لَنْ تَرَينِى 7/143“len terani” idi وَلَمَّا جَاۤءَ مُوسَى لِمِيقَاتِنَا وَكَلَّمَهُ رَبُّهُ قَالَ رَبِّ اَرِنِۤى اَنْظُرْ اِلَيْكَ قَالَ لَنْ تَرَينِى وَلَكِنِ انْظُرْ اِلَى الْجَبَلِ فَاِنِ اسْتَقَرَّ مَكَانَهُ فَسَوْفَ تَرَينِى فَلَمَّا تَجَلَّى رَبُّهُ لِلْجَبَلِ جَعَلَهُ دَكًّا وَخَرَّ مُوسَى صَعِقًا فَلَمّاَۤ اَفَاقَ قَالَ سُبْحَانَكَ تُبْتُ اِلَيْكَ وَاَنَا اَوَّلُ الْمُوءْمِنِينَ 7/143 sen beni daha göremezsin, yaşarsın ama göremezsin eğer görmek istiyorsan şu dağa bak nasıl dağ param parça oldu, Musa (a.s.) da düştü bayıldı sonra kalktığı zaman ya Rabbi seni tenzih ederim her şeyden, beni mü’minlerin evveli yaz dedi. Talebe bakın, daha evvel mü’min yok mu idi sanki bu alemde mü’minlerin evveli yaz diyor, yoksa Musa (a.s.) bunun cahili mi idi, değil tabi, peki neden evveli yaz diyor, bu mertebenin evveli yaz beni diyor. 

Yani icad edicisi, sen beni göremezsin hükmünün icad edicisi olarak beni yaz diyor. Nasıl İbrahim (a.s.) tevhidin babası olarak yazıldı ilk defa, nasıl İsa (a.s.) ölüleri dirilten olarak yazıldı, işte Allah’ın oğlu dediler bir sürü şeyler söylediler O’nun hakikatini tamamen anlayamadılar. Allah O’dur dediler, eba ebi ruh-ul kuds hükmüyle işin içerisinden çıkamadılar, neden, çünkü Roma tanrılarından, çoklu Roma tanrılarından tek tanrıya düşmek kolay bir şey değildir. İnsanlık seyrinde anlayışında o kadar insanı tek tanrıya çekmek mümkün değildi. Üçe düşürdüler, eba, ebi, ruh-ul kuds olarak, (baba, oğul, kutsal ruh) Muhammediyyet mertebesi gelince de ikiye düşürüldü. Üçten ikiye düşürdü. Neye düşürdü, yukarda Allah var aşağıda kul var diye ikilik oluşabildi. Halk eden ve halk edilen olarak ikiye düştü. İşte İsa’nın (a.s.) cevami-ul kelimi de yalnız bu cevami-ul kelimi kendisi söylemiyor, Cenab-ı Hakk iki yönden onu anlatıyor بِاِذْنِى 5/110demek suretiyle وَاِذْ عَلَّمْتُكَ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَالتَّوْرَيةَ وَالاِنْجِيلَ وَاِذْ تَخْلُقُ مِنَ الطِّينِ كَهَيْئَةِ الطَّيْرِ بِاِذْنِى فَتَنْفُخُ فِيهَا فَتَكُونُ طَيْرًا بِاِذْنِى وَتُبْرِىءُ الاَكْمَهَ وَالاَبْرَصَ بِاِذْنِى وَاِذْ تُخْرِجُ الْمَوْتَى بِاِذْنِى 5/110 yani çamurdan bir şekil yaptı ona tenfehu, nefh etti ve o da tayr oldu uçtu gitti diyor ama İsa (a.s.) bunları ben yaptım demiyor hiçbir zaman. O’nun manasında Cenab-ı Hakk anlatıyor. بِاِذْنِى Benim iznimle oldu. Ölüyü diriltti benim iznimle, abraşı düzeltti benim iznimle, başka bir anlatılışla da yaptı بِاِذْنِ اللَّهِ 3/49 yaptı diye bir başka makamdan anlatılıyor. Cenab-ı Hakk بِاِذْنِى demek suretiyle Zat’ından bahsediyor, بِاِذْنِ اللَّهِ demek suretiyle de Zat’ı başka mertebeden anlatılıyor. 

Onun için Kur’an-ı Kerim’in bu anlatış tarzlarını çok dikkat etmemiz gerekir. Hangi mertebeden anlatılıyor, ef’al mertebesinden mi, esma mertebesinden mi, sıfat mertebesinden mi, Zat mertebesinden mi veya verdiği bilgiler hangi mertebeden işte bunların hepsi cevami-ul kelimin içine giriyor. Cevami-ul kelim demek kelimelere cami demektir, yani manalara cami, genel olarak toplu manasınadır. Genel olarak Cevami-ul kelim Efendimize (s.a.v.) ait bir husus ama şu kitap da kendi mevzuları içerisinde Cevami-ul kelimdir. Ama kendi sahası içerisindedir. Peygamberimizin Cevami-ul kelim oluşu bütün alem içindir. İşte Hakikat-i Muhammediyye’de Peygamber Efendimiz ne söylemişse bu cevami-ul kelim hükmü içerisinde bize söylemiştir, habib olması da bir bakıma başka bir manada bu yöndendir. 

Kelim ise talim-i İlahi ile Âdem’in (a.s.) bildiği esma-ı ilahiyenin müsemmeyatıdır. Âdem (a.s.) kelime olarak bunları bilmesi ama Hz.Muhammed’de (s.a.v.) müsemmaları olarak yani bunların zuhurları olarak şekillenmiş, renklenmiş, cisimlenmiş olarak ortaya çıkmalarıdır. Vâkıâ kelimât-ı ilâhiyye şubeler, kollar i'tibâriyle sonsuzdur. Fakat o şubeler, kollar', üç asıldan teşa'ub eder. Bu üç aslın birincisi: ilm mertebesinde sabit olan hakikatlerdir ki, onların özelliği fâiliyyettir.

İkincisi: Mertebe-i imkânda zahir olan onların yankılarıdır ki, hasâisı tesiri ile harekete geçendir. Bu alemde zuhura çıkmış olmalarıdır. İlim fail, imkanda bu varlıkların meydana çıkması da münfaildir, yani tesir alandır. 

Üçüncüsü: Cemî'-i kemâlâtı cami' olan hakâyık-ı insâniye hakikatleridir ki, mertebe-i imkânda zahir oldu. Yani ilmin üçüncü zuhuru Cevamiul kelimin üçüncü zuhuru cemi kemalata cami olan yani bütün kemallere cami olan hakayık-ı insaniye yani hakikat-i insaniye tüm mertebelere cami olan hakikat-i insaniye mertebesidir ki bu mertebede bu imkanda zahir oldu. Yani bu alemde zahir oldu. Bu mümkin aleminde zahir oldu. İnsan batın alemde ilm-i ilahide zahir olmadı, هَلْ اَتَى عَلَى الاِنْسَانِ حِينٌ مِنَ الدَّهْرِ لَمْ يَكُنْ شَيْئًا مَذْكُورًا 76/1 ayetinde anlatır, 

76/1- Gerçekten insan üzerine dehrden öyle bir zaman geldi ki, o vakit insan anılmaya değer bir şey değildi.

İnsan ilm-i ilahide vardı ama daha sıfat-ı ilahiyeye daha geçmemişti. Yani “küntü kenzen” daha gizli hazinede idi dışarı çıkmamıştı. İşte burada çok uzun süre durdu, kendisi vardı ama anılan bilinen bir şey değildi. İşte anılan bilinen bir şey olması mertebe-i imkanda zahir olduktan sonra oldu. İnsanın aşamaları bilindiği gibi bu ayet-i kerime ile evvela insanın varlığı bildirilmiş oluyor, bu ayet-i kerime ile üzerinden bir zaman geçmedi mi ki anılan bir şey değildi, anılan bir şey değildi diyor ama insanın ismini veriyor, ilmi bir şeydi, yani şeyiyetten bir şey değil de ilmi bir şeydi. Bu insanın ilk formudur, yani insanın ilk bildirilişidir. 

İnsan varlığının ilk Cenab-ı Hakk’ın bize bildirdiği ama kendi alemini anlattığı ilk insandan haber almadır. İkincisi Rahman suresinde bahsedilen ﴿١﴾ اَلرَّحْمَنُ ﴿٢﴾ عَلَّمَ الْقُرْاَنَ ﴿٣﴾ خَلَقَ الاِنْسَانَ ﴿٤﴾ عَلَّمَهُ الْبَيَانَ 55/1-2-3-4 birisi Zat mertebesindeki hali, bu ayet-i kerimede de sıfat mertebesindeki halidir, bize bildirmiş oluyor. Rahman, öyle bir Rahman ki, Kur’an’ı talim etti ve kendinin ne yapacağını Kur’an’dan öğrendi. Yani Rahman sıfatı rahmaniyetinde ne yapması lazımsa Kur’an’dan talim etti çünkü Kur’an Zat’tır, rahmaniyet sıfattır. Sıfat Zat’ından öğrendi ne yapacağım dedi, O’na da denildi ki, “Halakal insan” evvela insanı halk edeceksin, bütün alemde ne varsa Rahman, evvela rahmaniyet mertebesi bildiriliyor, عَلَّمَهُ الْبَيَانَ Rahman Kur’an’ı talim ediyor, yani Zat’ından kendi hakikatini talim ediyor, Kur’an Zat, Furkan sıfat bilindiği gibi. Kendi hakikatini öğreniyor, öğrendiği zaman anlıyor ki benim ilk ortaya çıkaracağım şey insan olacaktır. İşte o mertebede insan-ı hakiki, mertebe-i insaniye ve Hakikat-i Muhammediye mertebesi orada zuhura çıkıyor, birey insan da orada bize bildiriliyor, bu ikinci sıfat mertebesindeki bilgisi bildirilişi, bilgilenmemiz ondan sonra esma mertebesinde de وَاِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلۤئِكَةِ اِنِّى جَاعِلٌ فِى الاَرْضِ خَلِيفَةً 2/30 bu da esma mertebesinde 3. aşamasıdır. Yeryüzüne indirildiği zaman bedenlenerek beşer ismi ile yeryüzüne indirildiğinde 4. halidir, biz şimdi dördüncü halin devamını yaşıyoruz, eğer bunları idrak ederek geriye dönüş yapabiliyorsa o kaynağa kadar gidebiliyoruz. O zaman biz insanlık devrini tamamlıyoruz ve kamil bir insan oluyoruz, zahiri ve batını ile birlikte. Buraya kadar gelen yarım devirdir. 

Yani Zat mertebesinden zuhura geliyor, hani amaiyetten ahadiyete tenezzül ettiği zaman orada iki özelliği ortaya çıkıyor, gene isim yok, resim yok, bir şey yok, yalnız hüviyeti ve inniyeti belirlenmiş oluyor, o bize bildiriyor hüviyetinin olduğu ve inniyetinin olduğu ama ne olduğunu gene bilmiyoruz ve oraya isim konmuyor. 

İşte inniyetinden insan ve devamı ve hüviyetinden de bu alemler ve Kabe-i Muazzama meydana geliyor. Yani inniyetinden insan ve Kur’an meydana geliyor, yani ilm-i ilahi ve onu idrak edecek insan meydana geliyor. İşte böyle cemi kemalata cami olan yani bütün kemalatları kendisinde toplamış olan hakayık-ı insaniye yani insani hakikatler yahut insanın hakikati mertebe-i imkanda zahir oldu. 

İşte eğer bu mertebe bu imkan mertebesi muhdes, hadis sonradan meydana gelmiş diye ifade edilen bu alem olmasaydı şu anda bizler de burada olmazdık ve bu mevzuları konuşamazdık. Bu mevzular da Hakkın kendi varlığında gizli hazinesinde kalırdı. İşte bu imkan mertebesi yani hadis olan muhdes olan sonradan var edilmiş olan diye bahsettiğimiz bu alemin ne kadar değerli bir alem olduğu şu ifadelerle açık olarak belirtilmiş oluyor idrak edebildiğimiz kadar. 

Eğer bu mümkinat olmasaydı Cenab-ı Hakk’ın ne Zat’ını ne de sıfatını ne de ef’alini hiçbir şeyini bilmezdik, ne de biz kendimizi ruhlar aleminde kalsaydık tanımazdık. اَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ 7/172“ Elestü birabbiküm” bakın ben sizin Rabbınız değil miyim? dendiği zaman toplu olarak söylenmişti gene de söylenmekte yalnız orada bir şeye daha dikkat çekmek gerekiyor. Her ne kadar her konuşmada yani her mevzu ile irtibatta bir başka yön ile ifade ediliyor ise de demek ki Cenab-ı Hakk orada soru sorduğuna göre daha evvelden bir şeyler lazım ki bakın tefekkürü o yöne alalım, insan ile olduğu için “ben sizin rabbınızım” diyebilirdi doğrudan doğruya اَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ “ben sizin rabbiniz değil miyim” diye sormakta. Bakın ne kadar nazikane bir hitap. 

Ancak daha evvel belki bir şeyin olması lazım ki yani ruhani manada bazı yapılan faaliyetlerin olması lazım ki bunun neticesinde bazı aksaklıkların olduğu onun üzerine ben size her şeyi verdim ben sizin rabbınız değil miyim neden böyle yaptınız gibi bir şey de var onun içinde, bakın burasını iyi tefekkür edelim. Şimdi bir baba çocuğuna, anne evladına neyse yahut iş veren yanında çalıştırdığı kimselere bazı şeyler yapar, yapar ya oğlum ben senin baban değil miyim neden bu itirazı yapıyorsun neden bu inkarı yapıyorsun diye ancak soru o zaman çıkıyor. 

Bakın değil miyim sorusu bazı eksiklikler olduktan sonra ortaya gelecek bir şey olduğu anlaşılıyor. Eğer evveli olmamış olsaydı bu tür hadiselerin “ben senin rabbınım” der, “ben sizin rabbınızım” der kesin olarak. Neden soruya döndürüyor “değil miyim” yani sizde biraz şüpheler var öyle anlaşılıyor gibilerden, bu şekilde tefekkür edelim, اَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ “ben sizin rabbınız değil miyim” yani ben size bu kadar şunları, şunları yaptım siz daha hala yan çiziyorsunuz, bazı şeyler yapıyorsunuz, gibi daha bana inanmıyor musunuz, yani rab olarak beni kabul etmiyor musunuz, gibi bir mana çıkıyor ortaya. 

Onlar بَلَى شَهِدْنَا “evet sen bizim rabbımızsın” dediler ve de biz şahidiz dediler. Ancak buraya gelindiği zaman yani imkan, mümkinat alemine gelindiği zaman bakılıyor ki emr-i teklifiye göre bir çok isyanlar var, emr-i iradiye göre değil emr-i teklifiye göre bir çok isyanlar var, tabi o işin bir başka tarafıdır, o ayet mevzumuz olmadığı için bu kadarla geçelim. 

Cemi kemalatı cami olan hakayık-ı insaniyedir ki mertebe-i imkanda zahir olur. Yani bütün kemalatın kendisinde cem olarak tüm hakikatlerin toplanmış olduğu yer hakikat-i insaniyedir, yani insanın hakikatidir sureti değil ki o da mertebe-i imkanda zahir oldu. Yani insan olarak imkan mertebesinde yani bu alemde hadis muhdes olan bu alemde zahir oldu ama hakikati itibariyle de o zahirinin içinde kendi hakikati vardır ve o şekilde zahir oldu. Yani bu zahirdeki bedenler o hakikatlerin bir zuhur mahali oldu bir yatağı oldu. Dere yatakları nasıl var, bir yerde insana öyle tabir ederler “insan bir dere yatağıdır hakikat-i ilahiye nehir gibi o dere yatağının içinden akar” diye insan bedeninden bahseder. 

İşte bu sayılanlar, yukarıda bahsedilenler sonsuz olan zâtiye şe’nlerin asıllarıdır. Yani sonsuz olan Allah’ın şenlerinin yani işlerinin zuhurlarının asıllarıdır. Ve hakîkat-ı zâtiyye bu şuünâtın cümlesini muhittir. Allah’ın Zat’ındaki hakikatler bu şuunatın yani gördüğümüz bu şeenlerin cümlesine muhittir. Nitekim buyurulur: 

وَكَانَ اللَّهُ بِكُلِّ شَىْءٍ مُحِيطًا (Nisa, 4/126) Allah her şeyin O’nun “Muhit” ismiyle bütün şeyiyeti eşyayı muhittir, yani kaplamıştır. (S.a.v.) Efendimiz'in hakikati, vûcûd-i mutlak-ı Hakk'ın mertebe-i vücûb ile mertebe-i imkânı arasında, berzahıyyet-i kübrâ ile müteayyin olduğundan, kendilerine bu “cevamiul kelim”, birçok manayı kendinde toplayan verildi, Binâenaleyh Resul (a.s.) kendisinde müctemi' olan tesliste delile benzedi.

(S.a.v.) Efendimizin hakikati vücud-u mutlak-ı Hakk’ın mertebe-i vücub ile mertebe-i imkanı arasında berzaiyet-i kübra ile mütayin olduğundan bakın Peygamberimizin iki halinden yani iki özelliğinden bahsedilmekte, vücud-u mutlak Hakk’ın mutlak vücudunun mertebe-i vücub yani mertebe-i vacib yani hakk’ın kendi Zat’ındaki mertebesi vacib-ül vücud diyoruz ya vacib-ul vücub olan yani kendi hakikati ile mevcut olan o mertebe ile imkan mertebesi arasındadır. Yani bu alem ile hakikat-i ilahiye arasında berzaiyet-i kübra, bakın Hakikat-i Muhammediye büyük berzah, ölümden sonraki berzah değil, ölümden evvelki yani bu kevnden evvelki berzahtır. 

Hakikat-i ilahiye ile imkan mertebesinde arasında berzah-ı kübra ile müteayin olduğundan yani berzah büyük berzah ile tayin edilmiş o şekilde zuhura çıkmış olduğundan kendilerine bu “Cevamiul Kelim” verildi. Bir de diğer yönden anlattı, daha evvel üst mertebeden şimdi de alt mertebeden bahsetti, bütün alemleri içine almak suretiyle. Kendisine verildi böylece Rasul (s.a.v.) Efendimizin kendisinde toplanmış olan tesliste delile benzedi. Yani üçlü hakikatte kendine benzedi, Efendimizin hadis-i şerifi: “sizin dünyanızdan bana üç şey sevdirildi,” Hadis-i Şerifinin izahı ki burada hepsi de içerisinde teslis dediği odur, Rasul (s.a.v.) Efendimizin kendisinde müctemi olan tesliste yani bu üç özellikteki batılıların teslisi değil, bu üç özellikte delile benzedi. Hani yukarıda da kendisi evvel ve eddel denilmişti ya delile benzedi, Bunun îzâhı budur ki: yani o teslis delilinin izahı budur ki şimdi burada bazı terkibler var, biraz anlaşılması zor bunun ama mecburuz bunları okuyacağız, yol üstünde göreceğimiz manzaralar, atlayarak geçemeyiz, uçarak da geçemeyiz. İzahı budur ki îcâd-ı maânî yani mananın ortaya çıkması hususunda yani herhangi bir kıyas herhangi bir şey anlatılacağı zaman bu mananın ortaya çıkması hususunda delil, ya'nî kıyâs-ı mantıkî yani mantıkla bilgi ile düşünce ile olan kıyas ferdiyyet-i selâsiyye üzerine müsteniddir, yani üç fert anlayışı üzere istinad edilmiştir. Kıyas edilmesi üç hakikat üzere kurulmuştur. Bunda mutlaka üçten mürekkeb olan yani meydana gelen "nizâm" ve "şart-ı mahsûs"a riâyet olunmak lâzımdır. Yani bir şeyi kıyas etmek için bu buna uygundur, buna uygun işte ispatlayıcısıdır diye kıyas yapılması için üç ferde yani üç asla ihtiyaç vardır, üçten mürekkep olan nizam ve şart bu şart-ı mahsusa yani ona ait nizamına ve şartına riayet olunmak lazımdır. Yani kıyas yapılacağı zaman üç şarta riayet etmek lazımdır. 

Meselâ bir kıyâs-ı iktiranı tertîb edip, yani bir mevzu anlatmak için yakın bir kıyas tertip edip ondan bir netice çıkarmak için iki "mukaddime" îrâd olunur. Yani iki başlangıç olması gerekir. Ve her bir "mukaddime" iki "müfred"i hâvi bulunur yani iki tek hususiyeti kendi bünyesinde bulundurur ki, bu surette "müfred" dört olur. Bu dört müfredden biri, iki mukaddimeyi başlangıcı yekdiğerine rabt için tekerrür eder. Kıyasın misalin uygun olması için diğerine bağlanması için tekrarı gerekir. İşte delilin "nizâm-ı mahsûs" üzere olması budur. Yani kendine has bir düzgünlük içerisinde olması lazımdır. Ve "nizâm-ı mahsûs"a riâyet olunarak yani kendisine tahsis edilmiş olunan nizama ölçüye riayet olunarak tertîb olunan delilde tekerrür eden "müfred" terk olundukta, üç "müfred" kalır. Yani iki kıyasdan dört müfret vardır, ama iki kıyasa da müfredin birisi ikidir, ikiden biri terk edildiği zaman üç esas kalır. 

Meselâ âlemin hadis olduğu neticesini tekvin için yani meydana çıkarmak için şu vech ile bir kıyâs-ı iktiranı ve delîl tertîb ederiz: yani yakın benzer bir kıyas ve delil tertib ederiz. Ne için, alemin hadis olduğu neticesini meydana çıkarmak için şöyle bir kıyas tertip ederiz. "Âlem müteğayyirdir" yani Hakk’ın gayrıdır, delilin birincisi budur, "Her müteğayyir hadistir" bu da ikincisidir, kıyasen iki cümle kurulur, bir şeyi tesbit etmek için alem mütegayyirdir iki kelime, müteğayyir hadistir, onun karşılığı ispatlaması, o zaman müteğayyır nedir, müteğayyır hadistir. Gayr olması için hadis olması lazımdır, işte böyle olunca iki cümle içerisinde kıyas yapılan cümle içerisinde dört müfret oldu yani dört tek kelime oldu. "öyle ise âlem hadistir." Burada mukaddimenin biri yani takdim edilen gösterilen kıyasın biri misalin biri "Âlem mütegayyirdir" ve diğeri "Her mütegayyir hadistir" cümleleridir. Ve her bir mukaddimede "âlem, mütegayyir. mütegayyir, hadis" müfredleri mevcûddur. Tekerrür eden kelime "mütegayyir" müfredi terk olundukda her ikisinde de her ikisinde de mütegayyir kelimesi var onun biri kaldırıldığında müfred-i terk olundukda "âlem, mütegayyir, hadis" müfredleri kalır ki, "nizâm-ı mahsûs" yani bu aleme ait olan nizam ferdiyyet-i selâsiyyeye müstenid olmuş olur. Yani üç ferdiyete istinad etmiş olur. Her ne kadar iki cümlede dört kelime çıkıyor ise de ama bu dört kelimenin ikisi tekerrür olduğundan tekerrürün de birini çıkardığımız zaman gene de üç kalmakta işte alemin meydana gelmesi gene üç ile mümkün olmaktadır. Ferdiyet-i selasiyeye müstenid olmuş olur. 

Ve bu surette de "Âlem hadistir" neticesi tekevvün eder. Ve delilde bu vech ile "nizâm-ı mahsûs"a riâyet olunmak lâzım geldiği gibi, "şart-ı mahsûs"a da riayet iktizâ der. Ve ilm-i mantıkta "şart-ı mahsûs", hükmün illetten yani sebepten daha umumi veya ona müsâvî olmasından ibarettir. Meselâ şöyle bir delîl, ya'nî kıyâs-ı iktiranı yakın bir kıyas tertîb edelim: "İnsan hayvandır"; "Her hayvan cisimdir"; "Öyle ise her insan cisimdir." Bu delilde yukarıda îzâh olduğu vech ile teslise müstenid yani üç hakikate dayanan "nizâm-ı mahsûs" olduğu gibi yani kendine ait nizamı olduğu gibi "şart-ı mahsûs" yani kendine ait şartı da vardır. Çünkü "hüküm" olan cisim, "illet" olan hayvandan daha umûmîdir. Zîrâ her hayvan cisimdir. Fakat her bir cisim hayvan değildir. Yani cisim daha geniş kapsamlıdır. 

Ve keza diğer bir delîl yapıp diyelim ki; "insan hayvandır" ve "Her hayvan hassâstir"; yani hisli ve duyguludur, "Öyle ise insan hassâstir." Bunda da hüküm olan "hassas" illet olan yani sebep olan "hayvan"a müsavidir. Çünkü her hayvan hassas ve her hassas hayvandır. İşte görülüyor ki, îcâd-ı maânî için, nizâm-ı mahsûs ve şart-ı mahsûs üzerine tertîb olunan deliller, ferdiyyet-i selâsiyye üzerine müsteniddir. Yani üçlü nizam üzerine dayanmaktadır. Ve (S.a.v) Efendimiz'de dahi ferdiyyet-i selâsiyye yani üç ferdiyet toplu müctemi olduğundan bu kıyasları (Peygamber Efendimizin hakikatını anlatmak için bu kıyasları vermekte), onlar dahi delîle benzemiş oldu. Yani Peygamber Efendimizdeki üç hakikat kendi hakikatinin delili oldu.

 Zîrâ vücûd-ı şerifleri, netîce-i âlemin bâdî-i tekvinidir. Yani alemin sebep ve başlangıcıdır. Tabi buradaki vücut beşer olan değil, Hakikat-i Muhammediyedeki alemler sistemi içindeki mevcut olan varlığı vücududur. Fakat delil, ya'ni kıyâs-ı mantıkî bir vech ile medlulün, ya'nî delâlet ettiği ma'nânın gayridir. Halbuki Hakk'a evvel delîl olan Resul (a.s.) kendi nefsine delildir. Zîrâ Resul (a.s.)ın nefsi, zât-ı mutlak-ı Hakk'ın onda taayyününden ibarettir. Yani Hakk’ın mutlak Zat’ının O’nda taayyününden ibarettir. Binâenaleyh nefs-i muhammedî, Hakk'ın gayrı değildir ki, Hakk'a ilk delîl olduğu vakit onun medlulü olan Hakk'ın gayrı olsun.

Şer-i Kaşani ve Bali’de ibare suretinde vaki olup, “evvelu” yerine “eddalu” istimal olunmuştur. Bunun evvele geçmiş kısımlarda görülmüştü, bir bağlantı olsun diye tekrar ediliyor. Mana rabbine delil edelli olur. Yani delilin delili olur. Sadece delil değil delilin delili olur. Yani kuvvetli delil olur demektir. Eddalu ile evvelu kelimesindeki mana değişmez. Yani her ne kadar ikisi ayrı kelime ise de manaları değişmez. Evvelu dendiği zaman Cenab-ı Hakk’ın ilk tecelligahı, evveli olan Hakikat-i Muhammediye eddalu ise Hakikat-i Muhammedi’ye ilk delil manasındadır. Yani bu yönde ikisi de Hakikat-i Muhammedi’yenin evvel ve ilk delil olduğunu bildirir, böylece ruhi mana değişmez. 

(S.a.v.) Efendimizin rabbine ilk delil olması O’nun delalili saire üzerinde tefazzulunu icab eder. Yani Peygamber Efendimizin Hakikat-i Muhammedi’ye olarak bütün alemler genişliğinde birey olarak kendi bireysel varlığı dahilinde ilk delil olması delaili saire yani diğer deliller üzerinde fazileti vardır diye ifade edilmiştir Keşani şerhinde. Böyle olunca yukarıda izah olunan cemiyeti itibariyle yani geçmiş sayfalarda evvelki sayfalarda izah olunan cemiyeti itibariyle yani topluluğu itibariyle Rasul (s.a.v.)a “cevamiul kelim” verilmiş oldu.

Yani Peygamber Efendimiz, hakikat-i ilahiyeye Hakikat-i Muhammedi olarak ve Hz. Muhammed olarak hem birey hem genel olarak ilk delil ve evvelki delil olmuş olduğundan yani bütün kelimat-ı ilahiyenin, mana-ı ilahiyenin ilk delil olan Hakikat-i Muhammedi üzerinden zuhura çıkmasından dolayı “cevamiul kelim” bunun evveli ne idi, Âdem’de (a.s.) وَعَلَّمَ اَدَمَ الاَسْمَاۤءَ كُلَّهَا 2/31 “Allah Âdem’e isimlerin hepsini öğretti.” Sonra İbrahim’de (a.s.) o esma-i ilahiye hullet olarak “Halil” olarak kendi bünyesine dahil oldu, faaliyete çıkmaya başladı. Bakın; Âdem’e (a.s.) öğretildi, İbrahim’e (a.s.) giydirildi, tahallul etti, tahallul giydirilme dendiği zaman gene ikilik ortaya çıkmaktadır o anlatımda, ama tahallul olması bünyesine sindirildi. Şu şekilde, çay evvela bitki halinde iken su ayrı çay ayrıdır ama çayı suyun içerisine attığımız zaman çay ile su karışmaktadır, o zaman o ne oldu, ne çay bitkisi oldu ne de su oldu, ikisinin birinden müteşekkil bir başka sıvı meydana geldi. 

İşte o tahallüldür, bünyesine girmesidir yani çay ile su iki ayrı şey olduğu halde başlangıçta ama kaynatıldığı zaman muhabbetle aşkla kaynatıldığı zaman birbirinin içine girdi, su ve sudaki ateşteki hararet çayın hücrelerine nüfuz etti, hücrelerin içinde olan madde manada olan özellikleri mayi manada suya karıştırıldı ve bu süzgeçten geçirildi, değişik renkli su elde edildi. One saf su ne de saf çaydır, su ve çayın karışımıdır. Arkadan bir de şeker ilave edildi, şeker dışarda ayrı bir madde iken ama suyun özelliği itibariyle çözülünce çay ile de karışınca tatlı çay oldu şekerli çay oldu. İşte tahallül budur. Yani dahil olmak “Halil” olmak, dostluk budur, bu dostluğu ayırmak bir daha mümkün mü? Yani şekeri, suyu, çayı önceki hallerinde ayırmak mümkün mü, mümkün değildir. 

İşte İbrahimiyet mertebesindeki hakikat böyle bir hakikattir. Bu da “Allah İbrahimi, halil, dost edindi” diye ayet-i kerime’de açık olarak belirtilmektedir. اللَّهُ اِبْرَهِيمَ خَلِيلا 4/125 esma-i ilahiyenin evvela akılda bir bilgi olarak Âdem’de (a.s.) mevcut iken İbrahim’in (a.s.) bütün varlığına intikal etmesidir, onu içine sindirmesidir kendi varlık vücudunda ama (a.s.v.) Efendimize gelindiği zaman kendisi Hakikat-i Muhammediye yani Sıfat mertebesinin zuhur mahalli ayrıca Hakikat-i İnsaniye de aynı mertebede ifade edilmekte, Ceberut mertebesi de ifade edilmekte çünkü bütün işlerini yaptırabilmektedir, istese de istemese de alemdeki varlıklar. Efendimiz’in (s.a.v.) şahsında da bütün bunlar bu şekilde bünyesine tamamen intikal etmiş olduğu halde zuhura çıktığından ilmi muhabbet, aşk ve her yönüyle fiziki ve fikri olarak her yönüyle Efendimizde zuhura çıktığından işte bana ilk verilen “cevamiul kelim” yani tefsirlere baktığımız zaman az kelime ile çok şey ifade etmek diye belirtilmektedir. 

Bu bir yönü ama gerçek yönü bütün ilahi kelimatın yani ilm-i ilahiyenin Hakikat-i Muhammediye’ye ilimden ayana çıkması için yani meydana çıkması için ilk tecelli, tecelli-i evvel olmaktadır. İşte bütün ilahi kelimeler cevamiul kelim içerisinde kendine verilmiş olmaktadır. Bunların en başlıcası da zaten Kur’an-ı Kerim olmaktadır. Kelamullah kime geldi, Efendimize geldi. İşte cevamiul kelim olması dolayısıyla O’na verildi. Başka bir varlığın da O’nu alması mümkün değildir. Cevamiul kelim ise talim-i İlahi ile Âdem’in (a.s.) bildiği esma-i ilahiyenin müsemmeyatıdır. Yani Âdem (a.s.) bilgi olarak zuhur etmiş olan bilgi olarak talim ettirilmiş olan O’nda müsemma olarak yani zuhurlarının dışarıya çıkması isim almış olarak faaliyete geçmesidir.

Vaka kelimat-ı ilahiye füru’ itibariyle yani ilahi kelimeler dalları, yönleri itibariyle sonsuzdur. Fakat füru üç şubeden meydana gelir. Yani kelimat-ı ilahiyenin dalları sonsuzdur, fakat ana dal olarak üç füru üç asıl daldan meydana gelir. Bu üç aslın birincisi, bakın şimdi ilahi kelimelerin ve cevamiul kelimin mertebelerini anlatıyor. Üç asıldan birincisi ilim mertebesinde sabit olan hakayıktır. Yani ilm-i ilahide sabit olan hakikatlerdir. Onların hasayisi faaliyettir. Yani hususiyeti faaliyettir. İlim mertebesinde sabit olan hakikatlerdir, onların hassaları da faaliyettir. Yani ana kaynak olmasıdır.

İkincisi mertebe-i imkânda zahir olan aksidir, zuhura gelmesidir. Mertebe-i imkanda ne demek, mümkinat alemi yani bu alemlerdir. Vacip ve mümkin var ya mertebe-i imkanda yani imkan dahilinde diyoruz ya işte bu alemde olanlar sonradan meydana geldiğinden imkan dahilinde ve de hadis de denmektedir. Mertebe-i imkanda zahir olan onların aksidir. Yani ilim mertebesinde peyda olan, meydana gelen ilim dallarının mertebe-i ilimde zahir olan akisleridir. Burada has olan münfailiyettir. Yani bu alemde zuhura çıkmış olmalarıdır. Fail ve meful yani ilim fail, imkanda bu varlıklarda meydana çıkma da münfaildir. Yani tesir alandır. 

Üçüncüsü cemi kemalata cami olan hakayık-ı insaniyedir ki imkan mertebesinde zahir oldu. Yani ilmin üçüncü zuhuru cevamiul kelimin üçüncü zuhuru cemi kemalata cami olan yani bütün kemallere cami olan hakayık-ı insaniye yani hakikat-i insaniye bütün mertebelere cami olan hakikat-i insaniye mertebesidir ki bu mertebede bu imkanda zahir oldu. Yani bu alemde zahir oldu. Bu mümkin aleminde zahir oldu. Batın alemde ilm-i ilahide zahir olmadı insan. Hani ayet-i kerimede geçiyor ya هَلْ اَتَى عَلَى الاِنْسَانِ حِينٌ مِنَ الدَّهْرِ لَمْ يَكُنْ شَيْئًا مَذْكُورًا 76/1 İnsan üzerinden bir zaman geçmedi mi ki o anılacak bir şey değildi. Yani insan ilm-i ilahide vardı ama sıfat-ı ilahiyeye dahi daha geçmemişti. Yani küntü kenzen, gizli hazinede idi, dışarıya çıkmamış idi. İşte burada çok uzun bir süre durdu, kendisi vardı ama anlaşılabilen, bilinen bir şey değildi. İşte anılan bilinen bir şey olması mertebe-i imkanda zahir olduktan sonra oldu. İnsanın aşamaları bilindiği gibi bu ayet-i kerime ile evvela insanın varlığı bildirilmiş oluyor. Yani üzerinden bir zaman geçmedi mi ki anılan bir şey değildi. Anılan bir şey değildi diyor ama insanın ismini veriyor. İlmi bir şeydi, yani şeyiyetten bir şey değil de ilmi bir şeydi. Bu insanın ilk formudur. İnsanın ilk bildirilişidir. İnsan varlığının Cenab-ı Hakk’ın bize bildirdiği ama kendi aleminde anlattığı ilk hali, insandan haber alınan. 

İkincisi Rahman Suresinde bahsedilen ﴿١﴾ اَلرَّحْمَنُ ﴿٢﴾ عَلَّمَ الْقُرْاَنَ ﴿٣﴾ خَلَقَ الاِنْسَانَ ﴿٤﴾ عَلَّمَهُ الْبَيَانَ 55/1-2-3-4 birisi Zat mertebesindeki hali, Rahman suresinde de sıfat mertebesindeki hali bize bildirilmiştir. Rahman öyle bir Rahman ki عَلَّمَ الْقُرْاَنَ Kur’an’ı talim etti. Kendinin ne yapacağını Kur’an’dan öğrendi yani Rahman sıfatı rahmaniyetinde ne yapması lazımsa Kur’an’dan talim etti, çünkü Kur’an Zat’tır, rahmaniyet sıfattır. Sıfat Zat’ından öğrendi; ben ne yapacağım, O’na da denildi ki, خَلَقَ الاِنْسَانَ evvela insanı halk edeceksin. Bakın bütün alemde ne varsa, اَلرَّحْمَنُ evvela rahmaniyet mertebesi bildiriliyor, عَلَّمَ الْقُرْاَنَ Rahman Kur’an’ı talim ediyor yani Zat’ından kendi hakikatini talim ediyor, Kur’an Zat, Furkan sıfattır, kendi hakikatini öğrendiği zaman diyor ki benim ilk ortaya çıkaracağım şey “insan” olacak. İşte o mertebede insan-ı hakiki, mertebe-i insaniye ve Hakikat-i Muhammediye mertebesi orada zuhura çıkıyor, birey insan da orada bize bildiriliyor. Bu ikinci sıfat mertebesindeki bilgilendirilmemizdir. Ondan sonra esma mertebesinde de وَاِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلۤئِكَةِ اِنِّى جَاعِلٌ فِى الاَرْضِ خَلِيفَةً 2/30 bu da esma mertebesinden bildirilişidir, 3. aşamasıdır. Yeryüzüne indirildiği zaman da bedenlenerek beşer ismiyle yeryüzüne indirildiğinde ise onun 4. hali, biz şimdi o dördüncü halin devamını yaşıyoruz. Eğer bunu idrak ederek geriye dönüş yapabiliyor isek o kaynağa kadar gidebiliyoruz. İşte o zaman biz insanlık devrini tamamlamış oluyoruz ve zahiri ve batini olarak kamil bir insan oluyoruz. Buraya kadar gelen geri dönüş yapmayan yarım devir yapmış olur. 

Amaiyetten ahadiyete tenezzül ettiği zaman orada iki özelliği çıkıyor ortaya gene isim yok, resim yok, bir şey yok yalnız hüviyeti ve inniyeti belirlenmiş oluyor. O bize bildiriliyor. Hüviyetinin olduğu ve inniyetinin olduğu ama ne olduğunu gene de bilmiyoruz ve de isim konmuyor. İşte inniyetinden insan ve devamı, hüviyetinden bu alemler ve Kabe-i Muazzama meydana geliyor. Yani inniyetinden insan ve Kur’an meydana geliyor. Yani ilm-i ilahi ve O’nu idrak edecek insan meydana geliyor. 

İşte böylece cemi kemalata cami olan yani bütün kemalatları kendisinde toplamış olan hakayık-ı insaniye yani insani hakikatler yahut insanın hakikati mertebe-i imkanda zahir oldu. Eğer bu mertebe, bu imkan mertebesi muhdes, hadis yani sonradan meydana gelmiş diye ifade edilen bu alem olmasaydı şu anda bizler de burada olmaz ve bu mevzuları konuşamazdık. Bu mevzular da Hakk’ın kendi varlığında gizli hazinesinde kalırdı. İşte bu imkan mertebesi yani hadis olan muhdes olan sonradan var edilmiş olan diye bahsettiğimiz bu alemin ne kadar değerli bir alem olduğu şu ifadelerle açık olarak belirtilmiş oluyor, idrak edebildiğimiz kadar.

Eğer bu mümkinat olmasaydı, Cenab-ı Hakk’ın ne zat’ı ne sıfatı ne ef’alini hiçbir şeyini bilmezdik ne de biz kendimizi ruhlar aleminde kalsaydık tanımazdık اَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ 7/172 bakın “Ben sizin rabbınız değil miyim” dendiği zaman toplu olarak söylenmekte, bu hadise söylenmişti gene de söylenmektedir. Yalnız orada bir şeye daha dikkat çekmek gerekiyor. Her ne kadar her konuşmada yani her mevzu ile irtibatta bir başka yön ile ifade ediliyor ise de demek ki Cenab-ı Hakk orada soru sorduğuna göre daha evvelden bir şeyler olması lazım ki,“Ben sizin rabbınızım” diyebilirdi doğrudan doğruya, اَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ ben sizin rabbınız değil miyim? diye sormaktadır. 

Bakın ne kadar nazikane bir hitaptır. Ancak daha evvel bir şeyin olması lazım ki yani yapılan bazı faaliyetlerin, ruhani manada faaliyetlerin bunun neticesinde bazı aksaklıkların olduğu onun üzerine “ben size her şeyi verdim, ben sizin rabbınız değil miyim?” neden böyle yaptınız gibi bir mana da var onun içinde. Mesela bir baba çocuğuna, anne evladına neyse yahut iş veren yanında çalıştırdığı kimselere bazı şeyler yapar yapar da ya oğlum ben senin baban değil miyim, neden bu itirazı yapıyorsun, neden bu inkarı yapıyorsun diye soru o zaman çıkar ortaya. Değil miyim? sorusu bazı eksiklikler olduktan sonra ortaya gelecek bir şey olduğu anlaşılıyor. 

Eğer evveli olmamış olsa bu tür hadiselerin ben senin rabbınım der, ben sizin rabbınızım der. Kesin olarak neden soru cümlesi kuruluyor, değil miyim diye yani sizde biraz şüpheler var öyle anlaşılıyor gibilerden. Yani ben size bu kadar şunları, şunları yaptım siz daha hala yan çiziyorsunuz, daha bana inanmıyor musunuz, yani rab olarak beni kabul etmiyor musunuz, gibi bir şey çıkıyor onun altından. Onlar da قَالُوا بَلَى شَهِدْنَا dediler, “evet sen bizim rabbımızsın ve biz şahidiz” dediler. Ancak buraya gelindiği zaman yani imkan mümkinat alemine gelindiği zaman bakılıyor ki emr-i teklifiye göre bir çok isyanlar var. Emr-i iradiye göre değil de emr-i teklifiye göre birçok isyanlar vardır, tabi o işin bir başka tarafıdır, şimdi o ayet mevzumuz olmadığı için bu kadar ile geçelim. 

Cemi kemalata cami olan hakayık-ı insaniyedir ki mertebe-i imkanda zahir oldu. Diğer bütün kemalatın kendisinde cem olarak bütün hakikatlerin toplanmış olduğu yer hakikat-i insaniyedir yani insanın hakikatidir sureti değildir ki o da mertebe-i imkanda zahir oldu. Yani insan suret olarak imkan mertebesinde yani bu alemde hadis muhdes olan bu alemde zahir oldu, ama hakikati itibariyle de o zahirinin içinde kendi hakikati var ve o şekilde zahir oldu. Yani bu zahirdeki bedenler o hakikatlerin zuhur mahalli oldu, bir yatağı oldu, dere yatakları nasıl var, bir yerde öyle insanı tarif ederler, insan bir dere yatağıdır, hakikat-i ilahiye nehir gibi o dere yatağının içinden akar diye insan bedeninden bahsedilmektedir.

İşte bu tadat olunanlar yani sayılanlar yukarıda bahsedilenler namütenahi olan şuunat-ı Zat’iye nin asıllarıdır. Yani sonsuz olan Allah’ın şe’nlerinin yani işlerinin zuhurlarının asıllarıdır ve Hakikat-i Zat’iyye bu şuunatın cümlesini de muhittir. Yani Zat’i hakikatler Allah’ın Zat’ındaki hakikatler bu şuunatın yani gördüğümüz bu şe’nlerin, zuhurların, işlerin cümlesine muhittir. Nitekim وَكَانَ اللَّهُ بِكُلِّ شَىْءٍ مُحِيطًا 4/126 ayetinde “Allah eşya cinsinden ne varsa muhittir, kaplamıştır” (s.a.v.) Efendimizin hakikati vücud-u mutlak-ı Hakk’ın mertebe-i vücub ile mertebe-i imkanı arasında berzaati kübra ile müteayin olduğundan kendilerine bu cevamiul kelim verildi, böylece Rasul (s.a.v.) Efendimiz kendisinde müctemi olan tesliste delile benzedi bunun izahı da budur. 

Şimdi (s.a.v.) Efendimizin hakikati vücud-u Mutlak-ı Hakk’ın mertebe-i vücub ile mertebe-i imkanı arasında berzaiyet-i kübra ile müteayin olduğundan bakın peygamberimizin iki halinden yani iki özelliğinden bahsedilmekte, vücud-u Mutlak, Hakk’ın mutlak vücudunun mertebe-i vücub yani mertebe-i vacib, yani Hakk’ın kendi Zat’ındaki mertebesi vacib-ul vücud diyoruz ya vacib-ul vücub olan yani kendi hakikati ile mevcut olan o mertebe ile imkan mertebesi arasında yani bu alem ile hakikat-i ilahiye arasında berzahiyet-i kübra, bakın Hakikat-i Muhammediye büyük berzah ölümden sonraki berzah değil ölümden evvelki yani bu kevnden evvelki berzah hakikat-i ilahiye ile imkan mertebesinde arasında berzah-ı kübra ile müteayin olduğundan yani büyük berzah ile tayin edilmiş ve o şekilde zuhura çıkmış olduğundan kendilerine bu cevamiul kelim verildi. Bir de diğer yönden anlatılışı bu daha evvel bir üst mertebeden şimdi de alt mertebeden bahsetti, bütün alemleri içine almak suretiyle.

Kendisine verildi böylece Rasul (s.a.v.) Efendimizin kendisinde müctemi olan yani toplanmış olan tesliste delile benzedi. Yani üçlü hakikatte kendine benzedi, bunun izahı budur. Bu bölüm Efendimizin bir hadis-i şeriflerine dayanıyor o hadis-i şerifin izahıdır. Bir hadis-i şerifin izahı bir bölümdür. O da hani “sizin dünyanızdan bana üç şey sevdirildi” hadisinin izahı buradaki hepsi de içerisinde teslis dediği odur. Rasul (s.a..v) Efendimizin kendisinde müctemi olan tesliste yani bu üç özellikte ki bu batılıların teslisi değil, bu üç özellikte delile benzedi. Hani yukarıda da kendisi evvel ve eddel denilmişti ya işte delile benzedi. Bunun izahı da budur ki yani o teslis delilinin izahı budur ki şimdi burada bazı terkipler var biraz anlaşılması zor, buranın ama mecburen bunları okuyacağız. Bunlar bizim yol üstünde göreceğimiz manzaralardır atlayarak burayı geçemeyiz, uçarak da geçemeyiz. 

Bunun izahı budur ki icadı-ı maani hususunda delil yani kıyas-ı mantıki ferdiyet-i selasiyye üzerine müsteniddir. Yani mananın ortaya çıkması hususunda yani herhangi bir kıyas herhangi bir şey anlatılacağı zaman bu mananın ortaya çıkması hususunda delil yani kıyas kıyas-ı mantıki yani mantık ile kıyas yani bilgi ile düşünce ile olan kıyas kıyas-ı mantıki ferdiyet-i selasiye üzere müsteniddir. Yani üç fert anlayışı üzere istinad edilmiştir kıyas. Kıyas edilmesi üç hakikat üzere kurulmuştur. Bunda mutlaka üçten mürekkep olan yani üçten meydana gelen nizam ve şart-ı mahsusa riayet olunmak lazımdır. Yani bir şeyi kıyas etmek için bu buna uygundur, bunun ispatlayıcısıdır diye kıyas yapılması için üç ferde yani üç asla ihtiyaç vardır, üçten mürekkep olan nizam ve şart bu şart-ı mahsusa yani ona ait nizamına şartına riayet olunmak lazımdır.

Yani kıyas yapılacağı zaman üç şarta riayet etmek lazımdır diyor, mesela bir mevzuyu anlatmak için yakın bir kıyas tertip edip ondan bir netice çıkarmak için yani herhangi bir mevzu herhangi bir şeyi anlatmak için bir kıyas tertiplenirse, hani benzeterek bir şeyler anlatırız ya kıyas olarak ondan bir netice çıkarmak için iki mukaddime irad olunur. Yani iki başlangıç olması gerekir. Her bir mukaddime yani her bir başlangıç iki müfredi havi bulunur. Yani iki tek hususiyeti kendi bünyesinde bulundurur, bu suretle müfred dört olur. Bu dört müfredden biri iki mukaddimeye, başlangıçtan yekdiğerine rap için tekerrür eder. Yani kıyasın uygun olması için diğerine bağlanması için tekrar eder, tekrarı gerekir, işte delili nizam-ı mahsus üzere olması budur. 

Yani kendine has bir düzgünlük ifade içerisinde olması lazımdır. Nizam-ı mahsusa riayet olunarak yani kendisine tahsis edilmiş olunan nizama ölçüye riayet olunarak tertip olunan delilde tekerrür eden müfred terk olundukça üç müfred kalır. Yani ikişerden iki kıyasdan dört müfred vardır, ama iki kıyasta müfredin biri ikidir, ikiden biri terk edildiği zaman üç esas kalır. Burada misal veriyor şimdi, bunu anlamaya çalışalım; alemin hadis olduğu neticesini tekvin için yani meydana çıkarmak için şu vecih ile bir kıyas-ı iktirani ve delil tertip ederiz. Yani yakın benzer bir kıyas ve delil tertip ederiz. Ne için alemin hadis olduğunu neticesini meydana çıkarmak için şöyle bir kıyas tertip ederiz.

Şimdi bir Alem mütegayyirdir yani Hakk’ın gayrıdır, yani bu alemde insan-ı hakiki bu alemde meydana geldi dediği mümkin aleminde işte mütegayyir, değişken alem imkan dahilinde olan değişkendir zaten yani bu alemden bahsediyor, alem mütegayyirdir, delilin birincisi budur. Her mütegayyir de hadistir, yani kıyas bu ikincisi, ikinci kıyası, şimdi ne oldu alem mütegayyirdir, iki kelime var mütegayyir de hadistir. Yani sonradan meydana gelmiştir, gayr mütegayyır ve gayr da sonradan gelmiştir hadistir deyince de burada da iki kelime vardır. Şimdi iki cümlede dört oldu, dört kelime oldu. Yani demin iki müfred havi bulunur ki bu suretle dört olur dediği budur. 

Yani kıyasen iki cümle kurulur, bir şeyi tesbit etmek için alem mütegayyirdir, iki kelime mütegayyir hadistir, onun karşılığı da ispatlaması var, alem mütegayyirdir, mütegayyir ne o zaman, mütegayyir hadistir, gayr olması için hadis olması sonradan olmuş, değişmesi için sonradan olmuş olması lazımdır. İşte böyle olunca iki cümle içerisinde kıyas yapılan cümle içerisinde dört müfred oldu yani dört tek kelime oldu. Öyleyse alem hadistir, alem mütegayyirdir, mütegayyir ise hadistir, bu hükümden alem hadistir yani bütün alem sonradan meydana gelmiştir neticesine varılmaktadır. 

Burada mukaddimenin biri yani takdim edilen gösterilen kıyasın biri misalin biri Âdem mütegayyirdir ve diğeri her mütegayyir hadistir, cümleleridir, yani iki cümledir, her bir mukaddime de alem mütegayyir, mütegayyır hadis müfredleri mevcuttur her ikisinde de tekerrür eden kelime mütegayyir müfredi terk olunduğunda şimdi her kim misalde de mütegayyir kelimesi var onun biri kaldırıldığında müfredi terk olundukda alem mütegayyir hadis müfredleri kalır ki nizam-ı mahsus yani bu aleme ait olan mahsus olan nizam ferdiyet-i selasiyyeye müstenid etmiş olur. 

Yani üç ferdiyete istinad etmiş olur. Her ne kadar iki cümlede dört müfred dört kelime çıkıyor ise de ama bu dört kelimenin ikisi tekerrür olduğundan tekerrürrün de birini çıkardığımız zaman gene de üç kalmakta işte alemin meydana gelmesi gene üçte mümkün olmaktadır. Ferdiyet-i selasiye müstenid olmuş olur. Ve bu surette de alem hadistir neticesi tekevvün eder. Yani bu surette de alem hadistir, neticesi meydana gelir. Yani delil olarak neticede bu meydana çıkmış olur. Delilde bu iki hile nizam mahsusa riayat olunmak lazım geldiği gibi şart-ı mahsusa da muraad iktiza eder. Yani bu hususun da böylece kullanılması gerekli olur. İlm-i mantıkta şart-ı mahsus yani kendine mahsus olan şartın hükmü illetten yani sebepten daha umumi veya ona müsavi olmasından ibarettir. Mesela şöyle bir delil yani kıyasi iktirani tertip edelim, yakın bir kıyas tertipleyelim.

İnsan hayvandır, her hayvan cisimdir, öyleyse her insan cisimdir. Neticede yine bu çıkmaktadır. Bu delilde yukarıda izah olunduğu vecih ile yani şekliyle, teslise müstenid yani üç hakikate dayanan nizam-ı mahsus olduğu gibi yani kendine ait nizamı olduğu gibi şart-ı mahsus da vardır. Yani kendine ait şartı da vardır içerisinde. Çünkü hüküm olan cisim illet olan hayvandan daha umumidir. Zira her hayvan cisimdir fakat her bir cisim hayvan değildir. Yani cisim daha geniş kapsamlıdır. Ve keza diğer bir delil yapıp diyelim ki insan hayvandır, “hay” her hayvan his ve duygudur, yani her hayvan hassastır. Yani hisli ve duyguludur. Öyleyse insan hassastır. Bunda da hüküm olan hassas illet olan yani sebep olan hayvana müsavidir, çünkü her hayvan hassas, her hassas da hayvandır. 

Görülüyor ki icad-ı maani için nizam-ı mahsus ve şart-ı mahsus tertip olunan deliller ferdiyet-i selasiye üzere müştemiddir. Yani üçlü nizam üzere dayanmaktadır. (S.a.v.) Efendimizde dahi ferdiyet-i selasiye müctemi olduğundan Peygamber Efendimizin hakikatini anlatmak için bu kıyasları vermektedir, kendisinde ferdiyet-i selasiye yani üç ferdiyet ictima ettiğinden, kendisinde toplu bulunduğundan onlar dahi delile benzemiş oldu. Yani Peygamber Efendimizin üç büyük hakikati kendi hakikatinin delili oldu. Yeter ki biz idrak edelim. Zira vücud-u şerifleri netice-i alemin sebep ve başlangıcıdır vücud-u şerifleri. Tabi bu beşer olan vücud-u şerifleri değil, Hakikat-i Muhammediyyedeki alemler sistemi içerisindeki mevcut olan varlığıdır, Hakikat-i Muhammediyyesidir.

Vücud-u şerifleri alemin neticesinin sebebi ve başlangıcıdır, tekvinidir. Fakat delil yani kıyas-ı mantıki, bir vecih ile delalet ettiği mananın gayrıdır, halbuki Hakk’a evvel delil olan Rasul (a.s.) kendi nefsine delildir. Hani yukarıda Peygamberimizin evvel delil olduğunu belirtmişti ya Hakk’a evvel delil olan yani ilk delil olan Rasul (a.s.) aslında kendi nefsine de delildir. Yani kendi varlığına da delildir. Şimdi her birerlerimizin varlığı kendimizin varlığının en büyük delilidir. Kendi varlığımızın delili bizleriz. Zira Rasul’ün (a.s.) nefsi Zat-ı Mutlak-ı Hakk’ın yani Hakk’ın mutlak Zat’ının onda taayyününden ibarettir. Bakın Peygamberimizin nefsinin tarifi ne kadar güzel bir şeydir. Böylece nefs-i Muhammedi Hakk’ın gayrı değildir ki Hakk’a ilk delil olduğu vakit medlülü olan Hakk’ın gayrı olsun. 

Hakikat-i Muhammediye giriş yapmak için evvela Muhammed-ul Emin sürecinden geçmemiz lazımdır, ondan sonra Hz. Muhammed idrakinden, ondan sonra Hakikat-i Muhammedi idrakinden ondan sonra Hakikat-i Ahadiyetül Ahmediye idrakinden bizleri geçirtip o yolların devamlılarından eylesin inşeallah. Bu arada bunları anlayabilmemiz için evvela kendi hakikatimizi anlamamızı gerektiğini de birinci şart olarak da bilmemiz gerekiyor, kendi hakikatini bilmeyen kimse Hakikat-i Muhammediyyeyi anlaması mümkün değildir. 

Kapısı ve yolu kişinin kendinden geçiyor, ondan sonra oluşacak olan hakikat-i ilahiyeyi de anlayabilmesi için kendindeki ilahi hakikatleri evvela beşeri bireysel hakikatleri sonra da ilahi hakikatlerin anlaması gerekiyor. Bu yapılan sohbetlerin ve genelde bizlere vermek istediği ve ulaştırmak istediği hakikatler bunlardır. Oldukça tefekkür isteyen muhabbet isteyen gayret isteyen ve de oldukça ağır olan bu mevzuları Cenab-ı Hakk her birerlerimize kolaylaştırsın inşeallah. 

İşte görülüyor ki icad-ı maani için yani mananın icadı için nizam-ı mahsus ve şart-ı mahsus üzerine tertip olunan deliller ferdiyet-i selasiye üzerine müsteniddir. Yani üç hakikat üzerine istnad edilmiştir bina edilmiştir. (S.a.v.) Efendimizde dahi ferdiyet-i selasiye müctemi olduğundan yani hepsi cami olduğundan onlar dahi delile benzemiş oldu. Yani hakikat-i Muhammediyye’nin ne demek ve nasıl bir faaliyette olduğunu delilleri oldu. Zira vücud-u şerifleri Peygamber Efendimizin vücud-u şerifleri netice-i alemin bu alemlerin başlangıcına sebeptir.

Fakat delil yani kıyas-ı mantıki, mantıki olan kıyas ile bir vecih ile medlulün yani delalet ettiği mananın gayrıdır. Halbuki Hakka evvel delil olan Rasul (a.s.) kendi nefsine de delildir. Yani kendi varlığına da delildir. Zira Rasul’ün (a.s.) nefsi Zat-ı Mutlak’ın Hakk’ın onda taayyününden ibarettir. Bakın ne kadar kısa ne kadar öz ne kadar hakikat olan bir cümle açıklama kurulmuştur. Zira Rasul’ün (a.s.) nefsi, nefsi dediğimiz zaman O’nun emmare, levvame nefsi değil, bütün varlığı, külliyeti ile birlikte her hali, zatı, zahiri ve batını olmak üzere, nefsi tarif ederlerken nasıl demişlerdi; nefs; o şeyin Zat’ıdır, diye tarif etmişlerdir. Nefsi Zat-ı Mutlak Hakk’ın yani Hakk’ın mutlak Zat’ının O’nda taayyününden ibarettir. Yani meydana gelişinden ibarettir. Yani Hakk’ın mutlak Zat’ının Rasul’de (s.a.v.) zuhura meydana gelişinden ibarettir. 

Böylece nefs-i Muhammedi Hakk’ın gayrı değildir ki Hakk’a ilk delil olduğu vakit O’nun medlulü olsun, Hakk’ın gayrı olsun. Bakın evvela delil olarak tespit ettikten sonra yani Peygamber Efendimizin varlığının Hakk’ın delili olduktan sonra onu tespit ettikten sonra muhkem olarak ayrıca bir başka mertebe itibariyle yani bir sonraki bir üst mertebe itibariyle de söylediği böylece nefs-i Muhammedi, hani hadis-i şeriflerin bir çoğunda geçer, “nefsim yedi kudretinde olan Allah’a yemin olsun ki” işte böylece nefs-i Muhammedi Hakk’ın gayrı değildir ki Hakk’a ilk delil olsun. Yani evvela delil olduğunu ispatlamakta hani daha evvelki sohbetlerde görmüştük hani eddalu, evvelu diye iki kelime üzerinden Hakk’ın ilk delili evvel delili ve sadece delili Hz Muhammed (s.a.v) Efendimizdir, sadece suri olan varlığı diye, Hakikat-i Muhammediyye üzere olan da O’nun da ilerisine geçerek bakın orada da yine ikilik var, bir Hakk’ın varlığı var bir de Hz. Rasulullah’ın varlığı Hakk’ın varlığına delil olması vardır. 

Tevhidin birbiri içerisinde derinden derine yahut urucdan uruca ne kadar değişik haleri vardır. Nefs-i Muhammedi Hakk’ın gayri değildir ki Hakk’a ilk delil olduğu vakit O’nun medlulü ve Hakk’ın gayrı olsun. Yani Allah vasf edildiği zaman bu Hz.Muhammed’den gayrı bir varlık değil Hz.Muhammed’e (a.s.) vasf edildiği zaman da Hakk’tan gayri bir varlık değildir. Yani ikisini birbirinden ayırmak olmaz demek istiyor.

Şu halde onun Hakk'a delâleti, Hakk'ın kendi zâtına delâletidir. Evet delaleti de var, delilliği de var, evvelliği de var ama bu delil ve evvellik Hakk’a delaleti Hakk’ın kendi Zat’ına olan delilliğidir. Yani kendi kendinde Muhammed ismiyle zuhura çıkmasının delilidir. Dolayısıyla Hakk’ın kendine kendi delilidir. Kendinden kendine delilidir. Ve nefs-i muhammedî, zât-ı mutlakın bir mertebe tenezzülünden ibaret olmakla, zât ile nefs-i muhammedî arasındaki fark, taayyünsüzlük ile taayyünden ibarettir. 

Zat-ı mutlak mertebesi la taayyün mertebesi olduğundan taayyünsüzlük ama ondan sonraki mertebe taayyünü evvel mertebesi denildiğinde işte bu taayyünü evvel taayyün hususiyeti olduğundan orası Hakikat-i Muhammediye mertebesidir. İlk ilmi varlıkların olduğu yerdir. Netice de o da bir taayyündür. Madde olarak zuhura çıkması da ondan sonradır. İşte aradaki fark budur, yani Zat-ı ilahi ile Zat-ı Muhammedi arasındaki fark taayyün ve taayyünsüzlükden ibarettir. 

Mesnevi: Tercüme: "Güneşin delili, güneş geldi. Yani güneşin delili gene güneş oldu. Eğer sana delil lâzım ise ondan yüz çevirme! Eğer saye, yani gölge ondan bir nişan verirse, güneş her dem bir nûr-i can verir." Yani güneşten gölge haber verir, gölge de güneşin misalidir. Ama güneş her dem bir can nuru verir. İmdi Sallallâhü (a.v.) Efendimiz'in hakikati, Hak tarafından "zât", yani kendi hakikati Hakk tarafından Zat, "irâde" ve "kavl" ve kendi tarafından dahi "şey'iyyet" ve "Kün! kavlini istimâ'" yani duyma zuhurdaki halinde kendi tarafından şeyiyet, yani zuhura gelme ve “kün” kavlini cenab-ı Hakk’ın irade ve kavl dediği şeyin bu kavli yani kün kavlini duyması olan, "emre imtisâl'den yani uymaktan ibaret olan bakın şeyiyet ve kün kavlini duymak ve emre uymaktan ibaret olarak ferdiyet-i ulayı verdi. 

Yani yüce tekliği yüce birliği verdi. Kendisinde olan bu ferdiyet-i selasiyeden dolayı yani kendisinde olan bu üç ferdiyetten dolayı aslı vücut olan vücudun aslı olan muhabbet babında bakın küntü kenzen mahfiyyen” hani “ben gizli bir hazine idim, bilinmekliğimi hub ettim, sevdim“ diyor. Yani bu hadis-i kudside belirtilen alemlerin varlığına sebep muhabbettir. Yani hubbiyettir. Bir de arifliktir, irfaniyettir. Evvela sevmesi, sonra bilmesi için ilmin zuhura çıkması gerekli idi. İşte burada bahsedilen ferdiyet-i ulayı verdiği için kendisinde olan bu ferdiyyet-i selâsiyyeden yani Zat, irade ve kavl bu hükümlerden nâşî, asl-ı vücûd olan muhabbet yani vücudun aslı olan muhabbet babında "Sizin dünyânızdan bana üç şey sevdirildi" buyurdu. 

“Küntü kenzen mahfiyyen feahbibtü enurefe” arif olunmayı sevdim, bakın “Alim” olmayı, bilinmeyi demiyor, arif ile alimlik arasında ne fark vardır? Alim bakın ilmel yakıyn üzere olan çalışmalardır, şu mevzu yeri gelmişken bahsedelim, ilim olarak da tasavvuf kitaplarında üç ilimden bahsedilir, ilmel yakın, aynel yakın, hakkal yakın diye. İlmel yakını biz zannederiz ki bütün ilimleri kapsamına almakta, değildir, ilmel yakın ile başlamakta o terim ondan sonra ilmel yakın, aynel yakın, hakkal yakın diye dört türlü olmaktadır, ilmel yakın bakın beşerden, beşere yani hayalden, hayale nakledilen ilimdir. Bunun içine üniversite ilimleri de dahildir. Yani kendini daha henüz Hakkani halde tanımamış, gönül alemine ayak atmamış kendi hakikatinden kendi varlığından haberi olmamış olan kimselerin bütün ilimleri ne ilim olursa olsun feza, tıp işte hukuk bunların hepsi beşerden beşere nakledilen ilimlerdir ve sadece dildedir. 

Kişi ne kadar beyninde de olduğunu söylese dilden dile nakledilen bilgilerdir. Gönülden gönüle akıldan akıla ruhtan ruha nakledilen ilimler değildir. İşte ayırırsak eğer ilmel yakın bu aslında yakıyn değil yakındır, kurb manasınadır. Yani birbirine nakledilen yakın ilmi kurb ilmidir. Kurbiyet yakıyn ilmi değildir, yakın ile yakıyn arasında çok fark var birisi yakın Türkçe manasında kurbiyet manasınadır, yakıyn ise teklik manasınadır. İşte ilmel yakıyn dediğimiz zaman orada anlayışın tamamen değişmesi gerekmektedir. Nasıl birinci ilmel yakıynde bir bedenden bir bedene uyarlama vardır, yani nasıl organ nakli yapılıyor,işte ilmin ilmen yakın olarak nakledilmesi ölü bedenden ölü bedene uzvun nakli gibidir. O da bir bilgidir, ama can yoktur, her ne kadar fiziki olarak elini ayağını oynatıyorsa da istifade ediyorsa da fiziki manada ama neticesi gene bu dünyada kalacak ahirete intikali olmayacaktır. 

İşte gerçek manada ilmel yakıyn olan nakil, uzuv nakli, ilim uzvu nakli canlı ruhtan öteki ruha veya canlı nefsten öteki nefse diyelim, ruhu tenzih edelim çünkü bu ameliyeler nefs üstünde olmaktadır. İşte birinci manada bu halin başlangıcı ilmel yakıyn; el yakıyn-i hüvel Hakk diye tarif etmişlerdir. Yakıyn kelimesinin manasını “el yakıyn-i hüvel Hakk” yani yakıyn öyle bir haldir ki Zat’ıyla, sıfatıyla, ef’aliyle, esmasıyla Hakk’ın ta kendisidir. O halde bu ilimleri evvela ilim olarak almanın ismi ancak ilmel yakıyn, yakıyn bu yani Hakk’tan halka ve halkın da Hakk ciheti ile aldığı ilimlerdir. Halkın halk cihetiyle olan bilimler, bilmel yakındır. Halkın Hakk cihetiyle aldıkları ise ilmel yakıyndır. İki ilim arasındaki fark budur. Bu ilimlerin hepsi muteberdir, Hakkın ilmidir ama birisi tamamen suret ve şekil madde ilimleridir, diğeri ise kendine giden yoldaki mertebelerin ilimleridir. 

Bunu almak için de ancak canlı bir kadavradan, ruhani canlı olan bir varlıktan yine ruhen canlanmaya çalışan bir varlığa, nefsen yahut kendini tanımaya, canlanmaya çalışan bir varlığa intikalinde bunu oraya ekmek gibi tohum ekmek gibi de tarif ederler ya ancak o ilim kişiyi tevhid yolunda açıklamaya, açılmaya götürmektedir. Diğeri ise din ilmide olsa şer’i manada fıkhi manada yine ölüden ölüye nakledilen bir bilgi aktarması olmaktadır, bu faydasız mıdır, tabi ki faydalıdır, neticede iyi amel sahibi olarak yapılan fiillerin sonunda Cenab-ı Hakk onu cennetine koyar, o ayrı ama kişi bunun tesbitini yapması lazımdır, cennet ehli mi olmak istiyor, Hakk ehli mi olmak istiyor.

Cennet ehli olmak istiyorsa fazla bir şeye gerek yoktur, yaptığı ibadetler onu cennete götürür ama Hakk ehli Hakk’ın Zat’ına gitmek istiyorsa o zaman bir hayli çalışması gerekecektir. “Küntü kenzen mahfiyyen”, “feahbibitü en furefe,” hadîs-i kudsîsi mucibince zât-ı mutlakın eltaf-ı latif olan mertebe-i ahadiyyetten, yani latifin latifi olan ahadiyet mertebesinden daha kesif olan ki buradaki kesif ahadiyet mertebesine göredir, mertebe-i vâhidiyyete vahidiyet mertebesine tecelli etti. “Küntü kenzen mahfiyyen”den ki orasının amaiyet mertebesi olduğunu söylüyorlar, amaiyette bakın Zat’ın dahi ismi yoktur. Yani uluhiyet, vahidiyet, ahadiyet gibi orada amaiyette hiçbir isim yoktur. Çünkü gizli bir hazinedir, orayı tarif ederlerken; kendinde kendi olarak kendine gizli değil ama dışarıya gizlidir, aslında bu da ifade dışarısı olmadığı için dışarıya da gizli sözü kullanılamıyor. Çünkü dışarısı yoktur. 

Tarif babında olarak kendi kendinde gizli ama kendine gizli değildir. Bir kişi kendi evinin içerisinde odasına çekilse dışarıdan onu kimse bilmiyor, dışarıya göre gizli ama kendine gizli değildir. İşte Zat-ı Mutlak amaiyet mertebesinde iken kendini gizli hazineden açmayı murad etti, ilk tecellisi latifin latifi hatta amaiyet mertebesi latifin latifin latif yani en latif olandır. Bir mertebedir ondan sonraki latif el latif ahadiyet mertebesidir. Amaiyet mertebesi ile ahadiyet mertebesinin bir farkı var, iki hususiyetinin belirginleşmesi vardır. O da inniyeti ve hüviyetidir. Nasıl bizim bir hüviyetimiz var, bizi herhangi bir yerde tanınmayan bir yerde ölü olarak bulsalar o hüviyetimizden kim olduğumuzu biliyorlar, çünkü orada gerekli bilgiler bulunmaktadır, Ahadiyet mertebesinde belirgin olan inniyeti ve hüviyetidir. İnniyetinden insan ve Kur’an, yani kendi hakikatinden zat’ından zuhura gelmekte, hüviyetinden de bu alemler meydana gelmiştir. Bu alemlerde de bizim merkezimiz olan ve Rabbımızın da evi olarak bildiğimiz Kabe-i Muazzama olmaktadır. 

İşte bu özelliklerle daha henüz orada uluhiyet ismi verilmiş değildir. Zat-ı Mutlak diye orada bilinmektedir, yani Allah’tan daha bahsedilmemekte çünkü zuhurları daha olmadığı için orada bir tarif de yoktur, kime tarif edilecek vahidiyet mertebesine gelindiği zaman vahidiyeti bir isim olarak görüyoruz ama vahidiyetin bir saha olduğunu düşünelim, yani bir tarla gibi bir çiftlik gibi yani açılmaya müsait bir zemin olarak düşünün, tek bir zemin işte bu zemin üzerinde ilahlık faaliyete geçmekte ve rahmaniyet faaliyete geçmektedir. İşte burada ilah bir başka ilah olmadığından “el İlah” diye ifade edilmektedir, yani mutlak ilah, Arapça’da “el” takısı geldiği zaman tahsis edilmiş oluyor, başkasına verilmiyor mesela herhangi bir şekilde geçmişteki putperestler ilah olarak belirttikleri şey kendilerinin verdiği isimlerden meydana gelen ilahlar, “el ilah” dendiği zaman o Allah’a aittir. 

İşte “el ilah” tan “lam”ı kaldırılıyor, Arapça kaidelerde “Allah” kalıyor. İşte Cenab-ı Hakk’ın Allah ismi vahidiyet mertebesinde zuhura çıkmış oluyor ve bu isimde kıyasi değil semavi yani Cenab-ı Hakk’ın o mertebede Zat-ı Mutlağın o mertebede kendine vermiş olduğu isim. Yani Allah ismi beşer tarafından Allah’a verilmiş bir isim değildir. Kıyasi değildir, hani fiil çekimleri vardır Arapçada fiil çekiminden bir kıyas yapılır, ondan birçok kelimeler çıkar. Bir başka kelimeyi alırsınız aynı sistem içerisinde döndürürsünüz, bilmeseniz de o kelimeyi ama kıyası bildiğimiz için kelimeler çoğaltılabilir. İşte böyle kıyasi değildir. Semavi yani benzetilecek üretilecek yani o Allah kelimesinden üretilecek başka kelime yoktur. Diğer kelimelerden fiil kelimelerinden üretilmektedir. 

İşte vahidiyet mertebesinde nefes-i Rahmani ile bütün alemlere nerede hangi varlık veya alem meydana gelecekse nefes-i Rahmani ile “huu” diye tabir edelim, nefesi verildiğinde bütün alemlere sonsuz fezada yayılarak nerelerde neler meydana gelecekse orada kesif veya yoğunlaşmaya başladı, galaksiler dönüşmeye başladı, kendi hallerinde bu değişim üzere yavaş yavaş kesafetle yani vahidiyetten sonra biraz daha kesafetle ervah ve misal alemleri meydana geldi. Esma alemleri dediğimiz esma aleminin iki bölümü vardır, ervah, ruhlar alemi ve misal alemi, buna melekut alemi de deniyor buna, bizim bir üstümüzdeki alem burasıdır, misal alemidir. Yani melekut aleminin bizim taraftaki bölümüdür. Onun bir üst bölümü de ervah alemidir, ruhlar alemidir. 

İşte mana alemi ile ilgisi olan bir kimsenin yani tevhidi çalışmalar yapan, zikirler yapan bu şekilde hayatını sürdüren bir kimsenin genellikle zuhuratları bu misal aleminden gösterilmektedir. Ama bu işlerle ilgisi olmayan daha önce de dendiği gibi sadece zahiri manada hayatını sürdüren kimselerin zuhuratları kendi nefslerinden gelmektedir. Yani kendi bünyelerinde çünkü dışarıya giriş çıkış olmadığı için dışarıdan bir şey alamadığı için kendi halinde, kendi oluşturduğu, kendi hayalinde neler varsa onlar kendisine dönmektedir. İşte bazı ehlullahın da falan kişi ile görüştüm filan kişi ile görüştüm mana aleminde dediği bu misal aleminde oluşmaktadır. 

Ve ondan sonra da şehadet mertebesine tenezzülü, bu alemlerde işte madde burası en kesif-ül kesif olan bu alem içinde bulunduğumuz bu alem bilinmekliğe olan muhabbetinden meydana gelmiştir. Bütün bu mertebeler Cenab-ı Hakk’ın kendi gizli aleminde "küntü kenzen” gizli olduğu amaiyet aleminden zuhura çıkmayı istemesi bunu sevmesi ve bunu ariflik olarak irfaniyet yönüyle yapması, alimlik yönüyle değildir. Ariflik yönüyle yapmasıdır. İşte eğer alimlik yönüyle yapılmış olsaydı bu işler yani “küntü kenzen mahfiyen ve ahdütü en urefe” yerine “en alime, alime” denseydi kimse bu işlerin hakikatine ulaşması mümkün olmazdı. Bakın çok açık, biraz önce belirttiğimiz gibi bilim sadece maddeden maddeye bir nakildir, ilim ise aynel yakıyn, hakikatten hakikate olandır. İşte burada ariflik diye bahsettiği “urefe” diye bahsettiği zahir ve batın bütün bilgilerin aktarılmasının yolunu bize açmaktadır. Bakın iki tane kelime ne kadar müthiş büyük bilgiler ve hakikatler ortaya çıkarmaktadır. Şehadet mertebelerine tenezzülü bilinmekliğe olan muhabbetinden meydana gelmiştir. Eğer bu muhabbeti zatiye olmasa idi, yani Zat’i muhabbeti yani kendi kendindeki Zat-i muhabbeti olmasa idi bu vücudat-ı izafiye bu vücûdât-ı izâfiyye zahir olmazdı. Dolayısı ile bizler de olmazdık. Binâenaleyh asl-ı vücûd muhabbetten ibaret oldu. 

Yani vücudun aslı Cenab-ı Hakk’ın kendi kendisinde olan irfaniyeti ve muhabbetinden meydana geldi. Bakın işte bu iki isim üzerinde hepimiz tefekkür edelim sonradan irafniyet ve hubbiyyet yani ariflik ve muhabbete ilişkin işte onun için bana sizin dünyanızdan üç şey sevdirildi dedi. Bu sevdirilişi de sadece alimlik yönüyle değil, ariflik yönüyle, sadece beşeri muhabbet değil, hakikat-i ilahiye muhabbeti üzere o halde bizler onun Zat’i zuhuru olduğumuzdan, bütün insanlara biz de bu kıyas üzere ve alemlere de bu muhabbetle bu idrakle bakmalıyız. Eğer bunu beşeriyetimizle bakmış olursak bu hallere o zaman bu nefsi muhabbet olur, nefsi muhabbet de burada tükenir, biter. Ne kadar ileri derecede bir sevgi muhabbet olursa olsun beşeri muhabbet bir yerde biter, tükenir ama ilahi muhabbet bitmez, çoğalır. Eğer bu muhabbet-i Zat’iye olmasaydı yani Cenab-ı Hakk’ın Zat’i muhabbeti olmasa idi, en büyük Zat’i muhabbeti ise insan olma hususiyetle evvela (a.s.v.) Efendimiz ondan sonra O’nun ümmeti, ondan sonra da diğer bütün insanlar gelmektedir. 

“Levlake levlak lema halaktul eflak” Eğer sen olmasaydın bu eflakı bu alemleri halk etmezdim demesi Cenab-ı Hakk’ın Zat’i muhabbetinin evvela Hakikat-i Muhammedi olarak kendi Zat’i zuhuru ve habibi olan Hz. Muhammed “Hamd” isminin hakikatini ortaya çıkarmaktadır. “Muhammed” dediğimiz zaman bir isim zannediliyor halbuki “Muhammed” hamd hakikatidir. Hamd’ın hakikatidir, Muhammed kelimesinde hamd vardır. Çok hamd edici o aslında kendisi hem hamid hem de “Mahmud”dur. Peygamber Efendimizin bir ismi de “Mahmud” dur, yani öğülendir, bu alemde en kemalli olarak hamd eden ve hamd edilen Peygamberimizin kendisidir, ondan daha üstününü de yapacak yoktur.

Kur’an-ı Kerim’de birçok yerdeki, daha meşhur olanı Cuma namazında da imam efendi ile müezzin efendi iki defa okuduğu اِنَّ اللَّهَ وَمَلۤئِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِىِّ يَاۤ اَيُّهَا الَّذِينَ اَمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَسَلِّمُوا تَسْلِيمًا 33/56 bizlere de ikaz edilen evvela müezzin halktan Hakk’a bunu ilan etmektedir, müezzinlik mertebesinde halktan Hakk’a imam efendi de hutbenin sonlarında Hakk’tan halka bunu ilan etmektedir. Bakın iki mertebeden oluşmakta, bizlere bildirmekte işte Cenab-ı Hakk’ın medh ettiği, övdüğü yer habibi olan ve başka hiçbir kimseye peygamberler içerisinde verilmemiş olan bu lakab Allah’ın habibi bir çok peygamberlerin vasıfları var, ulu’l azm peygamberlerden Âdem safiullah, diye geçmektedir, ilk babamız olması dolayısıyla, ondan sonra Nuh Neciullah, diye geçmektedir, İbrahim halilullah, diye geçmekte, Musa Kelimullah, diye geçmekte, İsa Ruhullah diye geçmekte, ama Muhammed (s.a.v.) Habibullah diye geçmektedir. 

Arada ne kadar büyük fark vardır. İşte Âdem babamızdan Âdem’den (a.s.) başlayan bu meratibi biz de kendi bünyemizde birey olarak yani kendi bünyemiz içerisinde bu hakikatleri yaşamamız gerekiyor. Olabildiğince işte seyr-i suluk budur aslında yoksa belirli zamanlarda belirli haftanın günlerinde ve ayın günlerinde bir yere toplanıp zikir yapıp sadece dönüp çay kahve içip gitmek değildir tarikat. Tarikat bilinçli olarak Hakk yolunda yürümek demektir, aksi halde Hakk yolunda yürüdüğünüzü zannetmekten, oturmakta iken yürüdüğünü zannetmekten başka bir şey değildir. Kötü mü, o da güzel onun da bir muhabbeti vardır ama götüreceği bir yer yoktur. Sevap kazandırır cennete gidilir o da gayet güzel bir şeydir ama kendini tanımadan gaflet ehli cennette yaşasan ne olacak başka yerde yaşasan ne olacaktır. Hani bir şarkıcı vardı Metin Milli, “seninle birlikte olunca cehennem ödüldür bana, sensiz olan cennet sürgündür bana” işte lazım olan her birerlerimizde mevcut olan o hakikat-i insaniyeyi ortaya çıkarmak Cenab-ı Hakk’ın övmüş olduğu “eğer sen olmasaydın bu alemleri halk etmezdim” ve ayet-i kerime de de وَمَاۤ اَرْسَلْنَاكَ اِلا رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ 21/107 demek suretiyle de “cem” etmesi ile de bize bildirilen çok büyük bilgiler vardır. 

وَمَاۤ اَرْسَلْنَاكَ Seni göndermedik, bakın orada iki bölüm vardır, اِلا gönderdik ama رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ alemlere rahmet olarak gönderdik. Tefsirleri ve mealleri açtığımız zaman “biz seni alemlere rahmet olarak gönderdik” diye ifadesi geçmektedir. Ama ayetin yarısı orada perdelenmektedir. Yarısı yok olmaktadır. Belki o kadar anlaşılıyor, öyle olmaktadır. Biz seni göndermedik, gönderdik ama alemlere rahmet olsun diye iki bölüm var ikisi de gerçektir. “Göndermedik” daha henüz göndermedik, yani hakikat-i ilahiyede hakikat-i Muhammediyye’nin programı hazır, ilm-i ilahiyede hazır, eğer öyle demese وَمَاۤ اَرْسَلْنَاكَ “seni göndermedik” diye bir varlıktan bahsetmez, bahsedemez yani varlığı olmayan ilmi dahi olsa bir proje olmadan o projeden bahsedilmez. Projesi var ama bu daha henüz Hakk’ın ahadiyet mertebesinde kendi Zat’ında vahidiyet mertebesine geçildiği zaman onun vaktinin gelmiş olduğu anlaşılıyor. İşte sen var idin yani “Allah var idi O’nunla beraber hiçbir şey yok idi” kudsi hadisi var ya o da öyle Hakikat-i Muhammediyye sen var idin ama henüz bu daha kevn meydana gelmediği için oraya rahmet olarak seni göndermedik yani programda var ama daha günü gelmedi vakti gelmedi gönderdik ama dediği yerde vaktinin geldiği ve gönderilmesi sebebinin de bu alemlere rahmet olması o zaman bu ayet-i kerimenin delaleti de Peygamber Efendimizin sadece Mekke, Medine’de yaşayan bir birey varlık değil, bütün alemlerde makamı ve mertebesi olan Cenab-ı Hakk’ın her mertebedeki zuhur mahali olan Hakikat-i Muhammedi diye tanımlamamız gerekiyor, aksi halde O’nu kendimize kıyasen bizim gibi yaşamış, şu savaşları yapmış, oradan oraya Medine’ye göç etmiş, hicret etmiş birey bir varlık olarak tanırız, biliriz bu da O’nu tam manasıyla tanımak olmaz. 

Bu hususlar her ne kadar Efendimiz hakkında bildiriliyor ise de O’nun şahsında biz de O’nun nurundan meydana geldiğimizden bu hususlardan bizim de hepimizin hissemiz vardır, yani Hakikat-i Muhammediyeden hakikat-i ilahiyeden hepimizin hisseleri vardır. Eğer öyle olmasaydı O’nun ümmeti olmazdık. Aslında ümmeti olmayanların dahi hissesi vardır, ancak kim varis olduğu hakikati idrak ederse mirasına sahip çıkıyor, varis olduğunu bilmeyen kimse ona sahip çıkamaz, haberi bile olmaz. İşte bu hissemizden yani hakikat-i ilahiyeye varis olduğumuzdan bu hissemizi taleb etmek zorundayız. Yani kendi hakkımız için talep etmek zorundayız, ayrıca Cenab-ı Hakk’ın Hakkı için de talep etmek zorundayız. 

Cenab-ı Hakk diyor ki ey kulum sana şu kadar benden hibe var, fizik yönüyle, ilim yönüyle, ruh, nur yönüyle O’nun bize vermiş olduğu bu vereseyi biz almazsak Hakk’a ihanet etmiş oluruz. Çünkü o gider başkalarına ait olur. Cenab-ı Hakk’ın muradının dışında hareket etmiş oluruz. Bunlara da riayet etmemiz gerekiyor. Hadis-i Kudside belirtildiği gibi “lev lake levlak“ iki defa söylenen o müthiş hadisede “eğer sen olmasaydın, olmasaydın” hani bunu beşerde de söylenir ya ahid verirken “ya sen bunu yapmamış olsaydın ben sana şöyle, şöyle yapardım ama şu yaptıkların yok mu onun için bunu sana yapmıyorum ceza mükafat vermiyorum” gibi. 

İşte orada “lev” kelimesi “eğer” manasınadır, “la” nehiy, kaldırmak manasınadır, “kef” sen muhatap manasınadır. “eğer sen olmasaydın” şimdi bu Peygamberimiz tarafından kendi hakikati itibariyle kendisine bahsedilen muhatap olarak Peygamberimiz alınmak suretiyle bahsedilen o mertebenin halidir. Ama bizler de O’nun nurundan olduğumuzdan aynen bu hitap bizlere de olmaktadır. “eğer sen olmasaydın sen olmasaydın “ buradaki “sen” den kasıt “ente”, ente’den kasıt وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِى 15/29 “sen olmasaydın” dediği bizim beşeri vücudumuz değildir, Cenab-ı Hakk kendinden vermiş olduğu o ruhunu muhatab alarak sen olmasaydın ben bu vücudu halk etmezdim diyor. 

O halde bizim beşer vücudumuzun kevniyeti halkiyeti “sen olmasaydın” a bağlıdır, yani Cenab-ı Hakk’ın kendi Zat’ından bize vermiş olduğu ruhani halimiz olmasaydı, eğer bizim bugün bu vücutlarımız bu beşeri hallerimiz olmazdı. İşte وَمَاۤ اَرْسَلْنَاكَ اِلا رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ 21/107 bu ayette aynen benzeyiş şekliyle bizim ilm-i ezelide ayan-ı sabitelerimiz programlandığı zaman وَمَاۤ اَرْسَلْنَاكَ onlar daha gönderilmedi. Nice programlar var ki bizden sonra kevn olacaklar onlar daha gönderilmedi, mana aleminde ilm-i ilahiyede bizden sonra kıyamete kadar gelecek bütün insanların ayan-ı sabiteleri mevcut ama daha gönderilmiş değildir. وَمَاۤ اَرْسَلْنَاكَ Siz daha gönderilmediniz, ne zaman vakitleri gelecek, ayetin ikinci bölümü faaliyete geçecek اِلا gönderdik ama alemlere rahmet için peki hangi alemlere, bizim beden alemimize çünkü bu bedenimiz her ne kadar cüzi bir varlık olarak gözüküyorsa da aslında alem-i ekber yani bu varlıklarımız bizim büyük alem dışarıya göre küçük alem gibi gözükse de Hz. Ali Efendimizin buyurdukları işte odur “sen kendini küçük bir cirim zannedersin halbuki sen alem-i ekbersin” büyük alemsin diyor. İşte o yönüyle baktığımızda alemlere rahmet olarak Cenab-ı Hakk bizim ayan-ı sabite programımız ve o programa ilk yüklendiği kendi venefahtüsü olmak suretiyle o venefahtü alemlere rahmet olmaktadır. Venefahtü olmasa idi bizim vücut varlıklarımız bu alemde olmayacak ve bu hakikatleri hiçbir şekilde anlamış ve idrak etmiş müşahede etmiş olmayacaktık, yokluk aleminde yok olacaktık.

Yani Hakk’ın varlığında olacaktık ama şuurda olmayacaktık. İşte Hakkın varlığında olmakla şuurda olmak bir başka şeydir. Ancak buraya şuura gelmek burada şuurlanmak biraz tehlikelidir. Çünkü bu şuurun bu alemin, şuurlanmış olduğumuz bu alemin kendisine göre yaşantıları vardır. Bu alemin yaşantısı kendisine çekmekte onun da tabi hali odur. Kesrete, maddeye çekmektedir, işte bu tehlikeden yine Peygamberimizin bildirdiği Cenab-ı Hakk’ın da ilim olarak bildirdiği ve bizlere verdiği emr-i teklifi yönüyle buradaki hakikatleri idrak etmemiz mümkün olmaktadır. İşte bu yapılan her şey emr-i teklifi yönü itibariyle olmaktadır. Yani teklif edilen emirler yapın veya yapmayın diye. Ceneb-ı Hakk cümlemize bu hakikatleri idrak edenlerden eylesin inşeallah.

----------------------

3. Paragraf:

İmdi nisanın zikri ile ibtidâ etti ve salâtı te'hîr eyledi. Bu da kadının kendi "ayn"ının asl-ı zuhurunda, muhakkak racülden bir cüz' olmasından nâşîdir. Nitekim insan Hakk'ın ba'zı zuhuratıdır; ve Hak onun aslı ve menşeidir. Ve insanın nefsine ma'rifeti, kendi Rabb'inin ma'rifetine mukaddimedir. Zîrâ onun Rabb'ine ma'rifeti, onun kendi nefsine ma'rifetinden neticedir, Bunun için Resul (a.s.) "Kendi nefsini arif olan kimse Rabb'ini arif olur" buyurdu. Binâenaleyh eğer isterser bu haberde men'-i ma'rifetle ve vusulden acz ile kâil olursun. Zîrâ muhakkak o, onun hakkında caizdir; ve eğer istersen ma'rifetin sübûtu ile kail olursun. İmdi evvelkisi, muhakkak sen kendi nefsini arif olmadığını arif olursun. Şu halde Rabb'ini arif olmazsın. Ve ikincisi nefsini arif olursun; binâenaleyh Rabb'ini arif olursun(3).

-------------------------

Ya'ni kadının "ayn"ının asl-ı zuhuru, erkeğin bir cüz'ü olarak vâki olduğu için, muhabbet babında beyân buyurduğu üç şeyden birincisi kadını ve sonra da namazı zikr etti. Zîrâ vûcûdda asl olan fâiliyyettir; ve münfailiyyet neticedir. Ve fâiliyyetin zuhuru erkek ve münfailiyyetin zuhuru kadındır. Binâenaleyh kadın erkeğin neticesidir; ve netice cûz'dür. Şu halde kadın asl-ı zuhurda erkeğin cüz'ü olmuş olur. Nitekim insan Hakk'ın ba'zı zuhuratıdır. Ve Hak insanın aslı ve menşeidir. 

Zîrâ insânın hakikatı olan hakîkat-i muhammediyye, sıfat mertebesi, ceberut mertebesi diye isimlendirilen diğer bir ismi de vahidiyet mertebesi itibariyle hakikat-i insaniye eğer bu alemleri gelecekte tesbit etmek mümkün olsa yani sonsuz fezayı tesbit etmek mümkün olsa zannediyorum ki insan suretinde tesbit edeceklerdir. Gerçi insan suretinde tesbit edildiği zaman sınırlanmış olmakta sınırları ve sınırlar dışı diye bir husus ortaya çıkmaktadır, böyle bir manada değil, sınırlanmamış olarak içinde olarak insan benzeri bir feza çıkacaktır önümüze. Eğer gelecekte imkanları genişlemiş olursa insanların. İşte bu mertebenin ismi insan-ı kamil diğerleri ise kamil insandır. Yani beşer olarak yaşamış gelmiş her ne kadar insan-ı kamil diye söyleniyorsa da kamil insan, bir tek insan-ı kamil var, hem beşer olarak hem Hakikat-i Muhammedi olarak Peygamber (s.a.v.) Efendimizdir. O’na ancak insan-ı kamil diyebiliriz. Çünkü hakikati Odur. Yani asli olan hakikat-i insan-ı kamildir. O’ndan sonra gelen bütün büyüklerimiz, gavs-ul azamlar işte insan-ı kamil diye isimlendirilen fertler, değerli kimselerin hepsi kamil insandır. 

Zira hakikat-i insaniye olan hakikat-i Muhammediye la taayyün olan yani taayyünsüz olan zuhuru olmayan tayin olunmamış, program olarak ortaya çıkmamış olan o mertebe Zat-ı Ahadiyenin, ahadiyet mertebesinin mertebe-i taayyüne tenezzülüdür. Eğer Zat-ı Mutlak libas-ı taayyuna bürünüp Zat-ı Mutlak taayyün elbisesine bürünüp mukayyed olmasa idi yani kayda girmese idi, taayyün ile taayyünsüzlük arasında bir fark da birinin kayıtsız olması yani sınırlarının çizilmemesi, diğerinin ise sınırlerinin çizilmesidir. Taayyün kayda girmek demektir. Ağaç, kuş, gezegenler, galaksiler, bütün sistemler Cenab-ı Hakk’ın o isim ile kayda girmesidir. Bu taayyün mertebesidir, tayin edilen kevn, meydana geçme görüntüye gelme mertebesidir. Daha evvelki la taayyün taayyün olmayan. İşte kevniyet ile kevniyetsizlik arasındaki fark taayyüne bürünüp mukayyed olmasa idi. Yani la taayyün Zat-ı Mutlak taayyüne girip kayıtlanmasa idi O’nun tafsili ve zahiri olan yani zahir isminin zuhuru olan vücud-u insan bu mıntıkada belirip ortaya çıkmazdı. Bu alemler mertebesinde bariz olup ortaya çıkmaz idi. 

Beyt: Tercüme: "Âdem'i icmal mertebemizden yani cem makamından hâriç olan tafsil mertebesine gönderdik, yani çokluk alemine gönderdik; ve onda cemâlimizi ızhâr ettik. Bu gizli sırdan cemâlimizi temâşâ et; yani insan veçhinden cemalimizi temaşa et, işte burada bahsedilen Peygamber Efendimizin açık olarak bizlere bildirmiş olduğu “men reani fakat real Hakk” Bana bakan Hakk’ı görür, diyor. Şimdi biz Peygamberimize baktığımız zaman kast ettiğimiz yönü, yeri neresidir, bana bakan dediği zaman biz onun eline mi, ayağına mı, sırtına mı, neresine bakarız, vechine bakarız. “bana bakan” dediği zaman vechime bakan demektir ki, vechinde zaten bütün varlığı mevcuttur. 

Bir kişinin sadece koluyla ilgilenmesi kolunun sadece bir teferruat olarak ilgilenmesidir, kolum ağrıyor, ayağım ağrıyor dediği zaman teferruat olarak dolaylı olarak orayla ilgilenir olur, orayla ilgileniyorken dahi vechiyle ilgilenmiş olur. Çünkü duyma tatma, görme, koklama bakın hep vechimizdedir bunlar. Ayağımızla görmeyiz, elimizle görmeyiz, gerçi elimizle dokunuruz, dokunmak suretiyle bir şeyin varlığını tesbit edebiliriz ama rengini tesbit edemeyiz. Ne olduğunu görmedikten sonra. İşte “cemalimizi” dediği budur. Bu gizli sırdan cemalimizi temaşa et. فَاَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَم وَجْهُ اللَّهِ 2/115 ayeti bunun daha genişletilmiş halidir. Nereye baksak Hakk’ın bir vechi vardır ancak oralarda kevniyette görülen Hakk’ın isimlerinin suretleridir, vechidir ama insanın zatında Hakk’ın Zat’ının veçhi görülmektedir. İşte bir bakıma rabıtanın hakikati buraya dayanır. Bunun şartı en az fenafillah mertebesinde olması lazımdır kişinin yani kendi beşeriyeti ile değil Hakk’ın varlığında kendi hakikatini bularak var olması ve yaşamasıdır en az. Bakabillah da olması daha iyisidir tabi, eğer kişi o mertebede değil de oraya rabıta yapıyorsa putperestliğin ta kendisidir. Ve bu da 20. asırda acı bir haldir. 

Bu gizli sırdan cemalimizi temaşa et eğer gözün varsa, buradaki gözden kasıt baş gözü değil kalp gözün varsa ancak kalp gözünün kapısı da gene bu gözlerimizdir yani bu gözlerimiz ile bir şey göreceğiz ki onun ne olduğunu tesbit edelim. Ama kalp gözümüz açık değilse sadece baş gözümüz açıksa o sadece kevni görür, halk edilmişleri görür, halk edilmişteki hakikati basiretimiz görür. Eğer gözün varsa, o cemâlimizi meydana koyduk. Ama biz şartlanmışız bu evdir, kuştur, kıştır, yazdır, yoldur, arabadır diye şartlanmışız meydanda olan bu cemale bunlar perde olmaktadırlar. 

Eğer gözün yoksa, yani kalp gözün açılmamışsa öyle bil ki, körün önüne bir gevher vaz' ettik. Yani kör olan bir kimsenin önüne dünyanın en değerli elmasını koysanız neye yarar. Vâkıâ bütün bu esmadan ibaret olan taayyünâtı ızhâr ettik. Yani bütün isimlerden meydana gelen bu varlığı Zahir ismiyle zuhura getirdik. Fakat sen şaşı olma! Yani bir olan bu alemi iki olarak görme yani bir Allah var bir de bu tabiat var diye şaşı olup da bu alemi iki görme. Müsemmâ birden gayri değildir." Yani isim alan her şey Zat’ı mutlakın bir zuhurundan bir isminin, sıfatının zuhurundan başka bir şey değildir. Yani isim almışlar aslında birden gayri değildir, birin teferruatı olan isimleridir. 

Yukarıda bu bölümün başında da Âdem’den bahsetmişti, Cenab-ı Hakk bütün alemleri halk ettikten sonra sıra insanın halk edilişine geldi, neden, Peygamber Efendimiz de öyle buyuruyor ya “Biz son gelen ilkleriz” bir bakıma peygamberliği yönüyle bir bakıma halkiyeti yönüyle biz en son geldik ama biz ilkiz, yani hakikat-i insaniye, hakikat-i Muhammediye programı en önce var edildiğinden ama onun zuhuru olan fiziki insan son gelmiştir. Yani bütün varlık ortaya çıktıktan sonra son gelmesinin sebebi onun yaşayabileceği gibi bir saha oluşturulduktan sonra insan dünyaya gelmiş oluyor. Eğer insan evvela dünyaya gelmiş olsaydı bu alem bir ateş küre olduğu zaman yaşayamazdı. 

Toprak küreye dönüştüğü zaman gelseydi yine yaşayamazdı, madenler meydana geldiği zaman gelseydi yine yaşayamazdı. Sadece bitkiler meydana geldiğinde gelseydi yine yaşayamazdı. Yaşardı ama çok zorlanırdı. O zaman hayvanlar ondan sonra geleceği için hayvanlar daha kıymetli varlıklar olurdu. İşte hayvanlar da geldi, ondan sonra yaşayabilecek her şey hazır bir hale gelmiş olan bir mahalde zuhura geldi. İşte son gelmesi son olması değil ilk olan son olması yani programın başında da o var, sonunda da o vardır. 

İşte Cenab-ı Hakk Âdem’i (a.s.) yani Âdem ismi ile ilk insan neslini türünü Cennette Cenab-ı Hakk’ın Zat’ının zuhuru olarak bütün alemler isimlerinin sıfatlarının zuhuru, Zat’ının zuhuru olarak da Âdem’i halk etti. Yani Cenab-ı Hakk’ın Âdem’e olan hubbiyeti muhabbeti ile bütün bu alemleri halk etti. Âdem, Âdemi mana olarak Âdem’de (a.s.) bütün insanlığın hususiyetleri yani her iki cinsin hususiyetleri vahid olarak yani tek olarak Âdem’de (a.s.) mevcuttu. Yani her iki cinsin sıfatları vasıfları isimleri Âdem’de (a.s.) mevcut idi. Çünkü Cenab-ı Hakk O’nu Vahidiyet nefsinden meydana getirdi. خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ 4/1 ayetinde belirtildiği gibi ama iki hususiyeti ile birlikte halk etti. İşte Âdem’in (a.s.) zuhuru meydana gelmeye başladığı zamanı da meydana gelmeye başladığı, dünya da yaşamaya hazırlandığı zaman Cennette ruhani şekilde Âdem (a.s.) dolaşmaya başladı. 

Ama kendisinde her iki bölümün de hususiyetleri vardı, işte bu her iki hususiyetin birer varlık kazanması gerekiyordu ki tefrik olsun, ayrılabilsin işte ayet-i kerime’de bildirildiği gibi tefsirlerde de yazıldığı gibi Âdem (a.s.) Cennette uyku halinde iken yarı uyanık, yarı uyku halinde iken yakaza gibi halinde iken uyandığı zaman bakıyor ki kendisine benzer varlık yanında durmaktadır, işte Âdem’in (a.s.) tevhidliği, vahdetliği ikiliğe dönüştü, neden kendi içinde mevcut olan o bölümü ayrıldı. 

İşte daha evvelki bahsettiği Âdem Allah’tan bir cüz, nisa da Âdem’den bir cüz dediği budur. Yani Âdem’in (a.s.) varlığında iki yönümüzün de hususiyeti vardır. Cennette bu latif varlıklar olarak ayrıldı, onların ikisi de ayrı vücutlara girmiş oldu Cennette. İşte Âdem’in (a.s.) kendinden meydana gelen Havva ismi verilen validemize muhabbeti vardı bu yüzden. Neden çünkü kendinden meydana geldi. İşte silsile takip ederek yani Cenab-ı Hakk’dan Âdem (a.s.), Âdem’den (a.s.) Havva valide, Havva validemizden de çocuklar yani bizler torunlar geldi. O halde muhabbet aşağıya doğru gitmektedir. 

Yani Cenab-ı Hakk’ın muhabbeti Âdem’e, Âdem’in muhabbeti Havva’ya, Havva’nın muhabbeti de çocuklarına olmaktadır. O halde yapılacak olan şey seyr-i suluk bunu gerektiriyor, bütün bu muhabbetlerden tekrar aynı sırayı takip ederek geri ve aslına dönmek gerekiyor. 

İşte seyr-i suluk bize bunu yaptırıyor. Eğer bu geriye dönüş Âdem’i hakikatleri idrak ederek olamaz ise bakın o kimse isterse ismine dünyanın en büyük velisi desinler, yani dışarıdan “veli” ismi ile hitab etsinler, dünyanın en çok abidi olsun ibadet ehli olsun, yine kendinden uzaktır, yine kendinden uzaktır. Nedeni; çünkü tevhidi bulamamıştır da ondan. Tevhidi bulması için işte Peygamber Efendimizin belirttiği “dünyanızdan üç şey sevdirildi” diye nisayı öne alması kendisinden ilk olarak bakın insanın kendisinden ilk olarak nisanın meydana gelmesinden ilk muhabbeti orasıdır. İşte bu şekilde çocuklardan evlatlara, evlatlardan anneye anne durumunda olan yani o mertebede olan derviş kendinde bulunan Âdemiyet mertebesini idrak ederek nefsiyetten yani nisaiyetten racüllüğe geçmesi gerekiyor yani onu tekrar geriye döndürüp Âdem isminde birleştirmesi gerekiyor.

İşte “nefsiyle ruhunu ediver kardaş” diye şiirde geçer bu mertebeyi anlatmaktadır ve Arafat Ovasında diğer ifade ile Arafat Cebeli Rahme Dağında buluşmak bu hakikati bize gösteriyor. Âdem (a.s.) ile Havva validenin buluşması ve orada tekliği oluşturması yani birleşmeleri bize bu hakikati idrak ettiriyor, işte bu hakikatler idrak edildikten sonra “hacı” olabiliyor insan gerçek manada. Yani “hac” dan murad; aslına ulaşmaktır. Tarifi ne idi haccın; “hakikat-i ilahiyede Cemalullahı seyirdir” hac kelimesinin tarifi, işte orada Âdem (a.s.) ile Havva validenin buluşması birleşmesi Havva’nın Âdem’de tekrar fani olması Âdem’in de Hakk’ta fani olmasıyla bütün bu seyri aslına ulaştırması seyr-i süluğun hakikatini meydana getirmiş oluyor.

İşte “sizin dünyanızdan üç şey sevdirildi”nin aslında bu vardır eğer biz bu hakikatleri bilemezsek idrak etmez isek ayrı ayrı varlıklar olarak bu alemde yaşarsak ve bu alemi asli vatanımız olarak kabul edersek o zaman burası bizim dünyamız olur, Peygamberimizin söylediği söz de bizim hakkımızda gerçek olur, “siz işte bu dünyalısınız” ama biz Peygamber Efendimizin nesli olmaya çalıştığımızdan O’nun ehl-i beyitinden olmaya çalıştığımızdan aslında öyleyiz, bütün bu alem O’nun beyti olduğuna göre biz de bu alemde yaşadığımıza göre fiziki de olsa ehl-i beyitindeyiz. Ama bunu idrak ettiğimiz zaman gerçek ruhani ehl-i beyitinden olmaktayız, ahirette olacak olan liva’ul hamd, hamd sancağının merkezine o kadar yakınlaşmış olacağız. Bu dünyada O’na ne kadar yakın olursak, o hamd sancağının merkezine o kadar yakınlaşmış olacağız o sancağın sekiz, dokuzuncu mertebesi de odur işte hamdın sekiz mertebesi var bu dünyada bir mertebe de oradaki dokuz oluyor.

İşte hacı olmak oralarda dolaşmak bütün bu remz edilen şeylerin hakikatini idrak etmektir. Orada ihram elbisesi giymek, bütün kevni varlığımızdan soyunmak, kudret ve tekliğinin vahdaniyetinin ortaya çıkması, renksiz olmak beyaz olmak, işte Peygamberimizin bu sizin dünyanızdan üç şey dediği evvela nisayı zikretmesi bizim anladığımız beşeri manada sevgi olarak değil, o da içinde olmakla birlikte ama bütün bu seyir hakikatlerini bize böylece göstermiş oluyor. Bunun geriye dönüşünü yaptığımız zaman biz bu seyri tamamlamış oluyoruz. Seyr-i suluku tamamlamış oluyoruz. Yarım kalan mümkin kavsini vacip kavsiyle kab-ı kavseyn dediği hakikat ile birleştirmiş oluyoruz ki bunlar birbirinden ayrı şeyler değildir. Biri batıni hakikat biri de zuhurdaki kevn kavsi yaşamasıdır.

Böyle olunca insanın kendi nefsine ma'rifeti, Rabb'inin ma'rifetine mukaddimedir. Kişi bu eğitimler neticesinde kendi hakikatini idrak etmesi yani ben neyim, kimim sözünün cevabını bulabilmesi kendisinin Hakk’tan geldiğini kendi aslının Hakk olduğunu ve hiçbir şekilde kendisinin ne kendine ait bir varlığının olmadığını ancak kendisinde bir kimlik şuuru olduğunu yani vücut varlık olarak kevn olarak kendi kendine hiç bir şey vermediğini bütün bunların kendine Hakk’ın verdiğini kendine ait fiziki manada ve mal mülk manasında hiçbir şeyinin olmadığını ancak hakikati itibariyle var olduğunu, bakın fizik olarak şu anda bunlar bize ait bir şeyler değildir, eğer bize ait bir şeyler olsaydı o son olarak tahta saltanata (tabuta) bindirdikleri zaman toprağa gidip yok olmazdık. Bu toprağa gitmekle birlikte bizde gene bir hakikat var kalıyor, yaşıyor, bunun ölmesi yok olması demek değildir. Hani diyorlar ya “ölen hayvan imiş aşıklar ölmez” aşıklar ölmez dediği kişinin “venefahtü”’sü dür. 

İşte Cenab-ı Hakk’ın vermiş olduğu “venefahtü” bizim hakikatimizdir. İşte o biziz, nerede biziz, Hakk’ın varlığındaki o biziz. Bu vücut olarak biz değiliz. Ancak daha sonradan nefsine arif olmakla birlikte o zaman bakıyor ki bu da benmişim, nefsi olarak değil, ilahi olarak bu da benmişim benim evimmiş, işte bu idrak üzere يَاۤ اَيُّهَا الَّذِينَ اَمَنُوۤا yani “ey iman ehli” diye Cenab-ı Hakk vermiş olduğu kimliklere hitab ediyor. يَاۤ اَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ “Ey mutmain olmuş nefs” diye bakın kimlik veriyor, işte bu kimlik bizim gerçek kimliğimiz ve mesul olduğumuz kimliğimizdir. Bunlara çok iyi dikkat etmemiz lazımdır, seyr-u sulukta bir zaman geliyor, kişi mutlak fani oluyor, yok oluyor ne fiziği ne ruhu, ne bir şeyiyle yok, ama ondan sonra bakıyor ki gerçek manada ben varmışım diye oraya mührünü basıyor, yumruğunu vuruyor, neden nefsi benlik ile değil, ilahi benlik ile. 

Bakın bir insanda üç benlik vardır, birisi nefsi benlik, diğeri izafi benlik, isimlenmiş, diğeri de ilahi benliktir. İşte kim ki bu nefslerden bu benliklerden geçti de ilahi benliğini müşahede etti, işte o rabbinin marifetine mukaddem olan yani evvela bunu bilmesi lazım geliyor kişinin. Yani kendi nefsini idrak etmesi lazım geliyor. Kendi nefsini idrakten sonra rabbını idrak etsin çünkü kendi nefsi rububiyet nefsinden meydana geldiği için kıyasen kendi nefsindeki irfaniyetinden rabbına arif olur, rabbını bilir. Yani bir yol böyledir diyor, iki yoldan bahsetti ya, böyle olunca insanın kendi nefsine marifeti rabbini marifetine mukaddemdir, yani kişi “men arefe nefsehu” açık olarak belirtti, kim ki nefsine arif oldu “fakat arefe rabbehu” rabbına arif oldu. Bakın rabbına arif olan nefsine arif olur demiyor. Çünkü nefsi idrak etmeden rabbı idrak etmek mümkün değildir. Birey olan nefsini idrak edemezse kişi bütün alemleri kapsamış olan rabbını nasıl idrak edecektir. Evvela küçüğü idrak edecek, küçükten kıyas ile büyüğe geçecektir. 

Elimizde bir avuç buğday varsa bu bir avuç buğdayı tanımak kolaydır ama bütün tarlayı bir anda nasıl tanırız. Bir avuç buğdayı tanıdığımız zaman tarlayı biliriz çünkü o bir avuç buğdayın artısıdır yani çoğuludur bir tarla buğday. Onun için evvela taneyi tanımak gerekiyor. Biz de bu alemde birer tane olduğumuzdan kendi tanemizi bildikten sonra bu alem tarlasını da bilmemiz daha kolay olur. Çünkü insanın Rabb'ine ma'rifeti, onun kendi nefsine ma'rifetinden neticedir. İnsanın rabbına marifetini idrak etmesi kendi nefsine marifetinin neticesidir. Yani küçük şeyi bilmek büyük şeyi bilmenin neticesidir yani başlangıcıdır. 

 Ya'nî insan kendi nefsinin sıfât-ı infîâliyye ve merbübiyye yani kendinde zuhura gelen ve rabbına bağlanmış olduğu ile muttasıf olduğunu arif olmadıkça yani rabbının varlığı ile vasıflanmış olduğunu bilmedikçe buna arif olmadıkça Hakk'ın sıfât-ı fliliyye ve rubübiyyet ile vasıflanmış olduğunu bilmez.

Zîrâ fâiliyyet, münfailiyyet ile zahir olur. Yani herhangi bir kişi bir işin yapılması için bir fail lazım, eğer orada yapılmış bir şey varsa mutlaka onun bir faili vardır. Cihazlar bunlar üzerinde işlenmiş münfail cihazlar, her şey bütün eşya, halı, sehpalar, işte bu sehpaya baktığımız zaman mutlaka onun bir faili olduğu zaten onun içinde ispatlıdır. İşte insanın kendi nefsine muhabbeti Rabb'inin ma'rifetine mukaddime ön bilgi olduğu için (S.a.v.) Efendimiz: “men arefe nefsehu fakat arefe rabbehu” buyurdu.

Zîrâ vücûd-i izâfî-i insanî vücüd-i hakîkî-i Hakk'ın cüz'ü gibi olduğundan ve cüz'ün vasfından küllün vasfına intikâl olunabileceğinden, insan kendi vücûd-i cüz'îsinin vasfını arif olmakla Hakk'ın vücûd-i küllisinin vasfını arif olur. Yani kendi vücuduna arif olduğundan yani diğer ifade ile ben neyim sözünü ben kimim, ben ne yapıyorum diye kendini idrak eden her ne kadar biz bu vücut içerisinde ben ediyorum, yapıyorum, yürüyorum, koşuyorum, aldım sattım gibi benlik ifadeleri kullanıyorsak bu benlik irfaniyet olunma benliği değildir, nefsi benliktir ki bu da gafletin en büyüğüdür. Yani bütün her şeyiyle perdelenmiş benliktir ve yanlış bir tariftir ben oradaki tarifi kendi mertebesine göre o mertebede yaşayan varlıklara göre doğrudur ama hakikate göre yanlış “ben” tarifidir. 

Bunu gerçek manada söyleyebilmesi için yani kişinin ben diyebilmesi için kendine arif olması kendini bilmesi işte ben neyim sözünün kimim sözünün cevabını kendinde bulması ben neyim diye düşündüğü zaman Hakk’ın birer belirli sıfatlarının zuhurunun mahalli olduğunu ve “venefahtü“ hakikatini kendinde bulunduğunu ve bu yönüyle ben olduğunu nefsani olarak ben değil hakiki yönüyle hakiki benliğiyle kendisini bulduğu zaman ben diye kullanması ve bu şekilde kendine arif olması kendinde de Hakk’ın varlığının zuhuru olduğunu bu yoldan bilmesi de rabbını tanımasına sebep olacaktır diye çok güzel şekilde ifade olunmaktadır.

Zira vücud-u izafi insani vücud-u hakiki Hakk’ın cüz’ü gibi olduğundan yani Hakk’ın hakiki vücudunun vücud-u izafi insan Hakk’ın bir cüz’ü gibi olduğundan bu cüz’ün vasfından bu cüz’ün tanıtılmasından, vasıflandırılmasından küllün vasfına intikal olabileceğinden yani külün vasfına geçilme mümkün olabileceğinden insan kendi vücud-u cüzisinin vasfına arif olmakla yani cüzi vücudunun vasıflarına arif olmakla alim olmakla demiyor bakın arif olmakla batini olarak bilmek diyelim, zahiri olarak vücudunu bilmek değil, batini ve hakikati itibariyle vücuduna arif olmak cüz’isinin vasfına arif olmakla Hakk’ın vücudu küllisinin vasfına arif olunur. Bu şekilde diye birinci irfaniyet halini böylece izah edip bırakıyor mevzu devam ediyor. 

İnsanın kendi nefsine muhabbeti rabbinin ma’rifetine mukaddemdir yani daha öncedir. Yani kişi evvela nefsinin marifetini idrak etmesi gerekmektedir. Mümkün olduğu kadar beynimizi gönlümüzü yoğunlaştıralım. Aklımızı gerektiği kadar genişleterek çok kısa süreli tefekkürlerde bulunarak anlamaya çalışalım. Tekrar ediyorum insanın kendi nefsine marifeti bakın bu alemde yapılması gereken ilk şey de budur. Kendi nefsini bilmesidir. Yani ben neyim, ben kimim sorusunun cevabını verilmesidir. Bu tabi ki hemen iki satırla beş satırla yahut yarından bugüne verilecek bir cevap değildir. 

Uzun bir ömür kendini “Ben” olarak kabul etmiş bir kimsenin kendi nefsinin hakikatine dönük çalışması ve idrak etmesi kolay kolay olmayacaktır ancak yolu bilindikten sonra zor da olmayacaktır. İnsanın kendine ulaşması kadar da zaten bu alemde güzel bir şey de düşünülemez. Kendine ulaşmayan kimse rabbına hiçbir şekilde ulaşamaz, mümkün değildir. O halde insanın kendi nefsine marifeti bakın bilgisi denmiyor marifeti deniliyor, çünkü bilgi nakledilir, aktarılır, irfaniyet ise yaşanır. Yani kişi kendi nefsini ezberlesin, ben şuyum, ben buyum diye işte bu hasletlerim var, bu hallerim var diye ama bunlar sadece bilgide kalır, bilgilendikten sonra bunları da yaşaması yani tatbik etmesi gerekir ki ona irfaniyet denmektedir. 

İnsanın rabbine marifeti onun kendi nefsine marifeti neticesidir. Yani insanın rabbını bilmesi tanıması onun kendi nefsine marifetinden neticedir. Yani kendi nefsini tanımasından sonra gelen neticedir. Evvela rabbını tanıyacak sonra nefsini tanıyacak bu kendi nefsini tanımanın neticesi de rabbını tanıyacak. Çünkü küçükten büyüğe doğru gidilir, büyükten küçüğe gelinmez. Yani insan kendi nefsinin sıfat-ı infialiye ile merbubiye ile muttasıf olduğunu arif olmadıkça Hakk’ın sıfat-ı fiiliye ve rububiyet ile muttasıf olduğunu bilmez. Yani insan kendi nefsinin sıfatı infialiye ve merbubiye ile yani kendisinde birtakım tecellilerin olduğunu ve bağlılıklarının olduğunu rab merbub yani bir taraflara bağlı olduğunu, bununla muttasıf olduğunu arif olmadıkça yani kendisinin bazı yerlere bağlı olduğunu bilmedikçe Hakk’ın sıfat-ı fiiliye ve merbubiyet ile muttasıf olduğunu bilemez. 

Başka bir ifadeyle fail olan Hakk’ın sıfatı ve Rab olan Hakk’ın sıfatı ile muttasıf olduğunu bilmez. Zira failiyet münfailiyet ile zahir olur. Yani herhangi bir fail fiilini işlediği zaman mefuliyet münfailiyet yani o failin işlediği fiil nerede ortaya çıkmışsa o münfailiyet yani ortaya çıkış ile bilinir. Yani fiil işlenmedikçe bu failiyet olmaz. Yani failin fiili ortaya çıkmadıkça failin fiili zahir olmaz. İşte insanın kendi nefsine muhabbeti rabbının marifetine mukaddime olduğu için yani ön bir bilgi, ön bilinç olduğu için kendi nefsine muhabbeti (kendi nefsine muhabbeti derken nefsani hazlarına olan muhabbeti değil, irfani yönde kendi hakikatini idrak ettiğinde kendine olan muhabbeti) rabbının marifetine mukaddime olduğu ön bilgi olduğu için (s.a.v.) Efendimiz “men arefe nefsehu fakat arefe rabbehu” buyurdu. 

Zira vücud-u izafi insani şimdi her birerlerimizde bir insan dediğimiz bir vücudumuz vardır, bu vücudumuz ikinci aşaması itibariyle izafi bir vücut, birinci vücut nefsi vücut, nefsi varlık, ikinci vücut izafi vücut izafi varlık, üçüncü vücut ilahi vücut ve ilahi varlıktır. Bunların üçü de bizde mevcuttur. Birbirinin içinde katmanlar olarak, ancak biz nefsani vücut üzere şartlandığımızdan ve o vücut perdemizi kaldırmadığımızdan veya kaldıramadığımızdan izafi vücuda oradan da ilahi vücuda geçme yolunu bulamıyoruz. İşte bu tür ve benzeri kitaplar, sohbetler nefsi vücudun kaldırılmasına, izafi vücuda yol açılmasına, izafi vücuttan da hakiki vücut olan ilahi vücuda yol bulmamıza sebep oluyor. 

Burada belirtilen bu hususlar zaten nefsi vücut içerisinde olacak konular değildir. En azından izafi vücut yani izafiyet hakikatine geçmek suretiyle bunlara yer bulunur, izafi vücut hakikatine geçilmeden nefsi vücut nefsi benlikte kaldığı sürece zaten bu saha o saha değildir. Ayni oraya hiç girilmemiş olur. En azından izafi vücut yani bakacak ki benim bu vücudum bana ait bir vücut değilmiş, ben ne yaptım ki bu vücuda sahip oldum, para mı verdim, derisi dolusu altınla mı aldım hiçbir şey yapmadık ama ne yaptı annemiz babamız, bizi biraz besledi, ayağa kalkar hale geldik ama vesile oldu sadece gıda verildi, anne baba el kol bize takmadı kimse. 

Bu nefsi benlik nefsi vücut, yaşantısı içerisinde kaldığımız sürece zaten bu konulara kapı yoktur, kapı aralanmış bile değildir, kapalıdır, bu konulara geçmek için kişinin en az vücud-u izafinin yani kendi varlığındaki izafiyet hakikatini idrak etmesi gerekir. İşte onun için burada izafi vücuttan bahsediyor. Zira vücud-u izafi insani yani insani olan izafi vücut, vücud-u hakiki Hakkaninin cüz’ü gibi olduğundan yani her birerlerimizde bulunan cüzi izafi vücut haliki Hakk’ın vücudundan bir parça bir bölüm bir cüzdür. Ancak bu kelime dahi insanı bu cümle de yanıltabilir, bu cüz dediğimiz o ilahi külli vücudun dışına çıkmış ayrılmış bir parça değil, bir bütünün içinde bir cüzdür. 

Yani incirin içerisindeki o çekirdekler gibidir, incirin dışına çıkması mümkün değildir, öyle olması için ayrı bir dünya ona ait bir saha olması lazımdır. Yani cüz dediğimiz halde bir bütünün içinde bir cüz, bütünleşmiş olan bir cüzdür. Yani kendi müstakil ayrı bir cüz değildir ve cüzün vasfından külün vasfına intikal olunabileceğinden insan kendi vücud-u cüziyesinin vasfına arif olmakla Hakk’ın vücud-u küllisinin vasfını arif olur. Imdi sen istersen "Hakk'ın ma'rifeti mümkün değildir; ve onun ma'rifetine vusulden herkes âcizdir" diyebilirsin. Bakın burada iki yol gösteriliyor, birisi istersen Hakk’ın marifeti mümkün değildir, yani Hakk’ı bilmek mümkün değildir dersin, onun marifetine vasıl olmaktan herkes acizdir diyebilirsin doğrudur bir bakıma. Çünkü onun hakkında böyle demek caizdir.

Zîrâ mertebe-i ıtlakta Hakk'ı kendi hakikati vechile bilmek mümkün değildir; işte tenzih dediğimiz gerçek yer burasıdır. اِنَّ اللَّهَ لَغَنِىٌّ عَنِ الْعَالَمِينَ 29/6 Allah alemlerden ganidir, diye belirtilen çünkü burada mertebe-i ıtlakta yani mutlak mertebede ki oraya aklın ulaşması mümkün değildir, mertebe-i mutlaktır. İşte bu yönüyle Hakk’ın marifeti mümkün değildir, dersin diyor ve de çok da doğrudur, işte burası tenzih buna tenzih-i kadim, diyorlar, tenzih-i hakiki diyorlar. 

Efendim Allah zamandan ve mekandan münezzehtir, O’nu zaman ve mekandan tenzih ederiz, bu tenzih tenzih-i kıyasidir, tenzih-i teşbihidir, tenzih-i lafzidir, lafta olan bir tenzihtir. Zamandan ve mekandan tenzih edilen dışında tutulan bir Allah’ı nasıl olur ulaşılır ki. Zaman ve mekan kaydının üstüne atılmış olan bir Allah’a nerede ve nasıl ulaşacağız, orası tenzih-i mutlak, orada Hakk’ı bilmek, imkansız, zuhurları tarafından mahlukat tarafından halk edilmiş tarafından orasını bilmek mümkün değildir. 

Ancak biz tenzih-i kadim ile tenzih-i beşeri birbirine karıştırmaktayız. Zira mertebe-i ıtlakta yani mutlakıyet mertebesinde amaiyet hakikatinde, ahadiyet hakikatinde oraların ne olduğu bilinmiyor. Hakk’ı kendi hakikatı vechiyle bilmek mümkün değildir. Kendini ancak yine kendi bilir. Amaiyeti nasıl tarif ediyorlar, “kendi kendinde gizli ama kendine gizli değildir” orada zuhur olmadığı için o hali beşeri olarak anlamak mümkün değildir. İnsan idraki ne kadar yüksek olursa olsun ve istersen "Hakk'ı bilmek mümkündür" deyip, onun ma'rifetini isbât edebilirsin. 

Çünkü vücûd-i insanî ile sâir mevcudat yani insan ve diğer varlıkların tümü Hakk'ın onların suretlerinde taayyün, tayin edilmiş, programlanmış ve takayyüdünden, meydana gelen kayıtlanmasından zuhura gelmiştir. Yani alemde ne görüyorsak beşeri aklımızla eksi ve artı dediğimiz şeylerin hepsi de dahil olmak üzere bütün varlıkta ne varsa hepsinde Allah’ın mutlak manada o suretle orada taayyün etmesi yani ayan olması meydana çıkması ve o suretle kayıtlanmasından meydana gelmiştir bu alemler. 

İşte burası da teşbihtir. Cenab-ı Hakk Zat’ı mutlak olarak yukarıda bahsedilen ıtlak mertebesinde bilinmesi mümkün değil ancak Zat’ı mukayyet olarak bilinmesi de mümkün ve bu da çok açık ve aşikar zaten bütün alemde gizlenmesi ne de hiç gerek yok zaten gizli değildir. Ancak bizim gözlerimiz şeyiyetle perdelendiği için Rabbımızı görmekten geri kalıyoruz, Rabbımızı ancak teşbih yönünden bilmemiz mümkündür, mutlak tenzih yönünden bilmemiz mümkün değildir. Ve vücûd-i latîf-i Hak Hakk’ın latif olan vücudu onların eşkâl ve suretlerinde kesif hale gelmiştir. Yani yoğunlaşarak görünür hale gelmiştir. Aksi halde biz hiçbir şey görmezdik. Cenab-ı Hakk Latif ismiyle tecelli etmiş olsaydı bu alemlerde, kimse kimseyi görmezdi.

Binâenaleyh zât-ı latîf-i Hak letafet mertebesinde görünmez ve bilinmez iken, bu kesafet mertebesinde görünmüş ve bilinmiştir. Bu perdelerin kalkması aslında perde alemde değil bizim idrak ve anlayışımızdadır, gönüllerimizdedir, bu perdelerin kalkması için evvela irfaniyet gerekmektedir, yoksa sadece zikirle sadece namaz kılmakla bu perdelerin kalkması mümkün değildir. Zikir yapmakla, namaz kılmakla tabi ki güzel şeyler yapmış olur, sevap kazanmış olur ancak perdeleri açmış olamaz. Perdelerin açılması mutlaka o bilincin açılması ile mümkündür ve irfaniyet gerekmektedir. خَلَقَ السَّمَوَاتِ وَالاَرْضَ فِى سِتَّةِ اَيَّامٍ 7/54 Cenab-ı Hakk bu alemleri Hakk olarak halk etti خَلَقَ اللَّهُ السَّمَوَاتِ وَالاَرْضَ بِالْحَقِّ 29/44 altı günde halk etti ama bu alemleri Hakk olarak halk etti. O halde bu alemlerin batın ismi “Hakk” latif olan tarafı, zahir ismi de “halk”, halk olması için şairin birisi şöyle der; Cenab-ı Hakk, Hakk isminin ortasına bir lam-ı halk koydu, bu alemler hâlk oldu. Yani üstüne nokta koydu, Hak iken hâlk oldu. Aslında Hak iken hâlk olmadı, ikisi de birlikte oldu, Hak batını hâlk zahiri oldu. Yani biri gitti biri kaldı manasına değildir. Eğer batını olmasa zaten zahiri hiç olmaz. Hani “hı” harfi var ya “Hakk” dendiği zaman “ha” ile yazılmakta hâlk derken “hı” ile yazılmaktadır, işte oradaki “hı”nın üstündeki nokta varlıkların zuhur hallerinin hüviyetleridir. Yani zahiri hallerinin kimlikleri “hı” onun için hırıldatıyor işte. 

İmdi bu iki kavilden "Hak bilinmez" kavline göre, sen hakîkat-i gaybiyyesi i'tibâriyle kendi nefsini bilmediğini bilirsin. Biz kendimizi tanıyor muyuz, işte zahiren şu anadan, bu babadan şu tarihte şu yerde dünyaya geldim ben buyum, hiç ilgisi yoktur, o bu arabanın markasıdır, bizim markamız Âdemiyet, Âdem babamız ile zuhura başlıyor, ayan-ı sabitelerimiz ile hakikat-i ilahiyede ezeli bizim gerçek markamız, gerçek kimliğimiz insan markamız, ezeli ama zaman içerisinde suret olarak zuhura gelmemiz geçici, geçici olduğu için de başlangıcı olan her şeyin sonucu da var ama hakikatimiz itibariyle biz de ezeli ve ebedi varlıklarız. Tabi o hal nasıldır bilmiyoruz da şimdi o zaman yaşarsak göreceğiz. 

"Hak bilinmez" kavline göre, sen hakîkat-i gaybiyyesi i'tibâriyle kendi nefsini bilmediğini bilirsin. Yani sen zahiren kendini ne kadar bilsen de yukarıda bahsedildiği gibi nefsimize arif olsak da bu irfaniyetimiz teşbih mertebesi itibariyledir. Yani zuhurdaki halimiz itibariyledir. Sadece zuhurdaki halden kasıt fiziki bedenimiz değil, duygularımız düşüncelerimiz dahi zuhurdadır. Açık olarak görülmüyor, okunmuyor ise de ama duyuyoruz, hissediyoruz, konuşuyor isek bunlar artık zuhura çıkmıştır. Bunların da ötesinde olan bir gaybımız var ki orası mutlak gaybımız bizlerin orasını Hakk’tan başka kimse bilmiyor çünkü Hakk’ın gaybında ve Hakk’a ait olan bir sahadır. Zuhura ait olan bir saha değildir. İşte bu şekilde kendi nefsini bilemediğini bilirsin. 

Ve bu halde de Rabb'ini arif olmamış bulunursun. Kendini bilemeyen insan batını hakikatleri itibariyle kendini bilemeyen insan, rabbani hakikatleri nasıl bilecektir. Rabbına mutlak yönünden arif olacak, mümkün değildir. Zîrâ senin nefsinin hakikati, mertebe-i ıtlakta Hakk'ın "ayn"ıdır. Çok yüce bir derece insanın hali budur, diğer varlıklarda bu hakikat yoktur. Yani diğer varlıklar esma itibariyle esmalardan itibaren ve fiilden itibaren zuhura gelmekte, insan ise bakın mutlakiyette dahi mevcuttur yani Hakk’ın mutlak varlığında mevcuttur. Nasıl Hakk’ın mutlak varlığını bilmek mümkün değilse insanın da işte mertebe-ı ıtlakta olan o hakikatini bilmek mümkün değildir. 

Yani kişi kendi hakikatini dahi bilmesi mümkün değildir. Burada ancak bu hiçbir zaman bilinmeyecek mi sorusu akla gelebilir, buradaki şartlar içerisinde bakın şu çok mühim bir mevzudur, teşbih ve benzetme yönüyle teşbih yönüyle ve kıyas yönüyle ilim, idrak ve duygular yönüyle bu yaşadığımız şehadet aleminin şartları içerisinde nasıl rabbımızı idrak ediyorsak bir sonraki aşamada geçeceğimiz alem-i misalde diyelim berzahta, berzahtan sonraki şehadet aleminde ama oranın şehadet alemine oranın ilmi hakikati neyse orada da oranın hakikatine göre kendimizi tanıyacağız. Ancak şartı şudur. Burada bu hakikatleri açamamış isek ondan sonra gideceğimiz alem-i berzahta, alem-i ahirette bunların hiç açılması mümkün değildir. 

Burada bunlar açılıyor ise yani gönlümüzde hakikat-i ilahiyeye irfaniyete ve Hakk’a giden vuslat yolunda bu idrakleri arif olma, nefsine arif olma yönündeki idrak edebilmiş isek burada kendimizi tanıyabilmiş isek buradan kıyasla diğer alemlerdeki şartlara göre oranın hakikati itibariyle de rabbımızı tanıyacağız. Aksi halde ne burada ne de orada ne de diğer yaşantılarda rabbımızın hakikatini bilmemiz mümkün olmayacak, kendi hakikatimizi dahi bilmemiz mümkün olmayacak bu dünyada nasıl insanlar uykudadır, öldükleri zaman ancak uyanacaklardır Efendimizin belirttiği müthiş bilgi içerisinde ahirette cennette yaşayacak insanlar ama yine uyku içerisinde olacaklardır.

Yani kendini bilmeden bir yaşantı devam edecektir, suri bir yaşantı. Zat-ı mutlakı gene anlayamayacağız ama gene en azından o mertebenin nasıl ki dünya mertebesinin şehadet mertebesinin şartları içerisinde anlıyor isek o zaman ahiret mertebesinin şartları içerisinde anlayacağız. Oradaki anlayış buradaki anlayıştan çok daha ileri daha latif ve daha başka daha geniş olacaktır. Bu çok büyük bir kazançtır. Onun için cennet ehli iki kısımdır, birisi nimet cennetlerinde hayali yaşantıların devam etmesi şeklinde diğeri ise irfaniyeti ile hani ﴿٢٩﴾ فَادْخُلِى فِى عِبَادِى ﴿٣٠﴾ وَادْخُلِى جَنَّتِى 89/29-30 “benim kullarımın arasına gir benim cennetime dahil ol” diye olan kimseler irfan ehlidir, onların cennetleri de başkadır, bu dünyadaki halleri de başkadır. Ahiretteki mahallerde yaşanacak olan yerlerdeki halleri de başkadır. 

Zira senin nefsinin hakikati mertebe-i ıtlakta Hakk’ın aynıdır, yani ayan-ı sabitelerimiz olarak biz Hakk’tan gayrı ayrı bir şey değiliz. Hakk’ın ta kendisiyiz. Eğer öyle olmazsak zaten bunları idrak etmemiz mümkün değildir. Ama zuhurlarımız yönüyle gayriyiz. Hakikatimiz itibariyle aynıyız, zuhurlarımız itibariyle de gayrıyız. Ama daha önce de mevzu olduğu gibi gayr dediğimiz zaman bu alemin dışında ayrı bir yerde bir gayr değildir. Gene tevhidin, gene bütünün içinde kimlik sahibi olmuş varlıklar olarak kimliğimizi kazandığımız için gayr hükmündeyiz ama hakikatimiz ondan ayrı olmadığı için de ayn hükmündeyiz. Ve o mertebede Hakk'ı bilmek mümkün değildir ki, nefsinin hakikatini bilesin.

Ve ikincisi olan "Hak bilinir" kavline göre dahi, sen nefsini kemâliyye sıfatı ile arif olduğun için, Rabb'ını de arif olursun. Hak bilinir yani bir kavil var yani bir hüküm var ki Hakk’ı bilmek mümkün değildir, bir kavil de var ki Hakk’ı bilmek mümkündür, bunlar birbirine zıt gibi görünse de birbirinin devamıdır, tamamlayıcısıdır. Hakk’ın ilminde zıtlık olmaz. Ancak bizim idrakimizde eksiklik olur. Eksiklik olduğu için onu zıt gibi görürüz. Bir hükme göre Hakk bilinmez, neden, çünkü mutlaktır, o alem-i ıtlakta, mutlak alemde zuhura gelmiş olanlara yol yoktur, mümkün değildir, şöyle onu misal ederler, şu masanın bir üstü var, masanın bir de altı vardır, masanın altında olanlar masanın üstünde ne olduğunu bilemezler, bu kadar açıktır, Hakk bilinir kavline göre dahi sen nefsini sıfat-ı kemaliye ile arif olduğun için rabbına arif olursun. Yani nefsini kamil olarak idrak ettiğin zaman rabbını idrak edersin. 

Neden çünkü “ne var alemde o var ademde” demişler, Cenab-ı Hakk bütün alemde mukayyed olarak zuhura geldiği için arif de anları seyrettiği için bütün alemi idrak ettiği için kendi de bu alemden bir cüz olduğu için kendine arif olur bu yolla da rabbına arif olur. Sen nefsini sıfat-ı kemali ile arif olduğun için yani kamil sıfatlarla nefsine arif olduğun için rabbına da arif olursun. Zira görürsün ki, senin vücûdunda hayât, ilim, sem’, basar, irâde, kudret, kelâm ve tekvîn gibi bir takım sıfatlar sabittir. Halbuki bu vücûdun, Hakk'ın vücûd-ı hakîkîsine muzâf olan bir vücûd-i izafîdir. İşte biz Cenab-ı Hakk’ın olan bu sıfat-ı subutiyesini biz kendimizin zannederek ve buna sahiplenmiş olarak hiç düşünmeden ücret de ödemeden kullanmaktayız. 

Eğer bir gözün diyetini bizden isteselerdi bir kulağın, bir koku alma, bir dokunmanın ücretini bizden isteselerdi bunların bir tanesinin bir günlük kullanımının ücretini bir ömür boyu çalışsak ödeyemezdik. Bir günlük de uzun bir süredir, hatta bir saatlik yani bir saat gözümüzü kullanmak için bütün ömrümüzün hasılasını yemeden içmeden versek karşılık diyet olarak gene de ödeyemeyiz. İşte Cenab-ı hakk bize bunları hibe olarak verdiği için hiçbir şey de taleb etmediğinden ancak dikkatli kullanın diye bir ikazda bulunduğundan ama biz de onu dinlemediğimizden ondan da haberimiz olmamaktadır. 

Yani karşılıksız verilen bu değerlerin kıymetini bilememekteyiz. Bu değerler Hakk’ın değerleridir, Hakk’ın Zat’i sıfatları subuti sıfatlarıdır, “hayat” her birerlerimizde vardır, bu hayat kimin hayatı, benim diyoruz, ben yaşıyorum diyoruz, bu hayat benim diyoruz, bize bunu kim verdi, babamız mı, anamız mı verdi bu hayatı, Osmanlıdan mı kaldı bu hayat bize, yoksa cumhuriyetten mi kaldı bize, bu hayatı kimin verdiğini hiç düşündük mü? Sonra “İlim” her birerlerimizde az da olsa ilmimiz vardır, mesleklerimiz de olsa sanat da olsa o da bir ilimdir. Bir “İrade”miz var sabah kalkıyoruz, şunu yapacağım bunu yapacağım diyoruz, bir “kudret”imiz var, iradeyi yerine getirmek için “kelam” var konuşuyoruz, neden diğer mahlukatta yok bazı mahlukatta var. 

Sadece belirli seslerden ibarettir, bu kadar düzgün ve güzel bir konuşma sistemi yoktur, “semi”, “basar” var işte bunlar Hakk’ın sıfatları, zuhura çıkmış sıfatları ama müşterek kullanıyoruz, bu dünyada yaşadığımıza göre aldığımız hava Allah’ın havasıdır, yediğimiz gıdalar Allah’ın gıdasıdır, içtiğimiz su Allah’ın gıdasıdır, biz de bu durumda Allah’ın ortağı durumundayız, işte hayat, ilim, irade, kudret semi basar, kelam, tekvin gibi bir takım sıfatlar sabittir yani rabbın olarak sabittir, bizim vücudumuzda bunlar sabittir halbuki bu vücudun Hakk’ın vücud-u hakikisine muzaf olan bir vücud-u izafidir. Yani şu vücudumuz Hakk’ın vücud-u hakikisine yani Hakk’ın mutlak vücuduna kılıf olan bir izafi vücuttur senin vücudun sadece. 

Muhiddin-i Arabinin Mirat-ul İrfan kitabında “sen hiç yoksun, ne varlık iddiasında bulunuyorsun, sen zaten olmadın ki bu hayatta sen diye bir şey yok“ diyor. Kendine bir varlık vermişsin benim benim diyorsun diyor. Gerçi o da bir makamdır, yani o da mutlak değildir, yani sen yoksun hükmü de mutlak değildir. O da bir makamda geçerlidir. Oradan geçtikten sonra ben de sen de bal gibi varız. Gerçekten varız. Ama ne ile varız, ilahi vücut, ilahi varlığımızla varız. İzafi ve nefsani vücudumuzla yokuz, değiştirerek söyleyelim o mertebede de ondan varız, yani kişi hangi mertebede yaşıyorsa o idrakine göre o vücutla mevcuttur ama o idrakle de kalmaya mahkumdur. İster orada otursun ister baksın ki benim içten içe kaç tane bahçem varmış, apartmanlarım varmış, diye isterse gezsin dursun hangisi hoşuna gidiyorsa orada yaşasın, hayatının sonuna kadar. 

Hakkın bu sıfatları sabittir, halbuki bu vücudun Hakk’ın vücud-u hakikisine muzaf olan bir vücud-u izafidir. Yahut kılıf olan izafi bir vücuttur bu vücudumuz hakikati itibariyle. Ve o vücûd-i hakîkî yani Allah’ın hakiki vücudu senin izafi vücudunun kayyumudur, bakıcısıdır, devam ettiricisidir. Çünkü vücud-u hakikinin içinde biz mevcut olduğumuz için bize ait herhangi bir fiil veya varlık veya malzeme olmadığından bizim bekamız onun varlığına bağlıdır yani O bizi ayakta tutmaktadır. Biz onun varlığında varız. Kendimize göre bir sahamız yok ki bizim kendi kıyamımız olsun, kendi kayyumumuz olsun. 

Eğer o vücûd-i hakikîde bu sıfatlar sabit olmasa idi, yani bizdeki bu sıfatlar vücud-u hakikide olmamış olsaydı onların âsârı bu suretle sende dahi zahir olmaz idi. Yani o esmaların sıfatların eserleri onda hakikati olmasaydı bunu eserleri bu suretle sende zahir olmaz idi. Yani vücud-u hakikide hayat, ilim, irade, kudret, kelam semi, basar, tekvin ve diğer bütün esma-i ilahiye وَعَلَّمَ اَدَمَ الاَسْمَاۤءَ كُلَّهَا 2/31 de belirtildiği gibi insana bunlar verilmez idi. Yani vücud-u hakikide bunlar olmasa idi bu eserler sende gözükmez idi. İşte bu suretle senin nefs-i mütekâsifinin isti'dâdı yani senin kesafet kazanmış nefsinin istidadı kadar yani nefsinin hakikati istidadı kadar kadar, onda zahir olan kemâlâttan yani nefsinde zahir olan kemalattan.

Hakk'ın kemâlât-ı sonsuz kemalatının sabitliğine delil getirirsin. Yani kendi nefsindeki hayat, ilim, irade, kudret, kelam, semi, basar, tekvin, tefekkür, düşünce ruh, nur, varlık neyin varsa bunların hepsi Hakk’tan gelen Hakk’ın hakiki vücudundan helen birer zuhur yansımadır, bunları ne kadar iyi bilirsen rabbını da o kadar iyi bilirsin o kemalatla bu delillerle idrak edersin. Sultan Veled (r.a.) efendimiz Mesnevî-i Şeriflerinde bu ma'nâyı îzâhan şu vechile buyururlar. Sultan veled efendimiz mesnevi-i Şeriflerinde bu manayı izahen bu şekliyle buyururlar; 

Mesnevi Tercüme: "Vaktaki Hak, halkı zulmette halk etti, onların üzerine rahmet-i rahmâniyyesinden reşş-i nur eyledi. Yani nuru serpti, Onlara ilim ve sehâ gibi sifât-ı kadîmesinden yani kadim sıfatlarından gevherler vaz'etti, yani inciler verdi. Bu halkı hâlk ettikten sonra üzerlerine bunları yaydı, bu şiir olarak yazılmış, ama bu şekilde de tercüme edilmiştir. Tâ ki kendinde onun sıfatlarını göresin yani sen kendi varlığında Hakk’ın sıfatlarını göresin diye üzerinize yaydı bunları ve onun sıfatlarından da zâtını müşahede edesin. Yukarıda da bahsedildi ya O’nun mutlak Zat’ını idrak etmek mümkün değildir, ama burada Zat’ını müşahede edesin dediği Zat’ı mukayyedidir, Nitekim attâr, satıcı, dükkâna ve pazara her yığından getirir. Fakat çok değil, az getirir; birdenbire hepsini getirmez. 

Onun her birisi iki yüz hayvan yükü ile dolu, çok anbarları vardır. Her birinden küçük tablaya vaz' eder, koyar. Her bir tablanın ve dükkânın alabileceği kadar nakl eder. Her ne kadar tablalarda az olur ise de, bir âkıl bundan o anbarların olduğunu şeksiz bilir. İşte Hakk'ın dükkânı dahi, insanın tenidir. Bu sadece eğitilmiş belirli hali olan insanlara ait değildir, afrikanın en balta girmemiş ormandaki çocukta dahi aynı özellikler vardır. Hakkın indinde Amerika başkanı ile Afrika yerlisi aynı değerdedir. 

Aslında bütün insanlar aynı değerdedir. Çünkü bütün insanlarda ef’ali, esmai, sıfati tecellileri var Cenab-ı Hakk’ın. Onun için insan mümtaz, bizler de herhangi bir şekilde insanlara bir buğz edeceğimiz zaman yahut şikayet veya herhangi bir şekilde onlardan bahsedeceğimiz zaman Zat’i yönünden değil fiilleri yönünden ancak eleştirebiliriz. Yaptığı fiili yönünden eleştirebiliriz. Yani fiiline eksi veya artı diyebiliriz. Zat’ına karşı kesinlikle Cenab-ı Hakk’ın zuhur ettiği kişinin Zat’ına karşı herhangi bir şekilde herhangi bir fikir yürütmek en doğru olanıdır. Yürüttüğümüz fikir yanlış bir fikir olur, Hakk’ın Zat’ına bu fikir doğrudan doğruya gitmiş olur. Yani Hakk’ın zat’ını eleştirmiş oluruz. Ama fiilini eleştirirsek o zaman onda mesuliyet olmaz. 

Hakkın dükkanı dahi insanın tenidir. Onun içinde Rahmân'ın sıfatları vardır. Bu ten dediğimiz varlığımız Hakk’ın dükkanıdır, o dükkanda her türlü malzeme var yani Allah’ın ne kadar zuhuru varsa bu beden dükkanlarımızda hepsi mevcuttur hiçbir eksiği olmadan. Madeniyattan, bitkilerden, hayvanlardan, insanlardan, meleklerden, üç harflilerden, beş harflilerden ne varsa insanda hepsi mevcuttur, olmazsa zaten insanın eksiği olur. İnsanın o sahaya dahli olmaz, o sahada eksikliği varsa o sahaya halife olamaz. İşte bütün alemde ne varsa insanda mevcuttur, bu mevcudiyetinden dolayı bütün alemde hilafeti vardır bu alemdeki varlıkların üzerinde. Onun içinde Rahman’ın sıfatları vardır, 

Böyle olunca sen kendinde sıfât-ı Huda'yı gör! Evvela nefsini tanı ondan sonra rabbını tanı. Yani sen kendi varlığında Hüda’nın sıfatlarını gör. Her ne kadar o sıfat-ı münîrin yani nurlu sıfatın nasıl olduğu, sen de onlar ile az zahir olur ise de, sen bu kadardan, kesîr canibine yani çokluk yönüne seyr et Bu sıfat-ı kalilden, asıl tarafına git; sen taneden harmana git, çünkü harman ile tane arasında fark yok farklılık adet çokluğundadır, bir buğdayı tanıyan bütün harmanı tanımış olur, her ikisinin arasında fasl-ı müşterek olup kalma! Mademki ondan sana inayet erişiyor, eğer bir gönlün varsa o dili Hakk'a ver!"

-----------------------

4. Paragraf:

İmdi Muhammedi (s.a.v.) Rabb'ine en ziyâde vazıh olan delildir. Zîrâ âlemden her bir cüz', kendisinin aslı olan Rabb'ine delildir. Binâenaleyh iyi anla! Ve ona ancak nisa' sevdirildi. O da onlara müştak oldu. Zîrâ o küllün cüz'üne şevki bâbındandır. İmdi o, bu haber île Hakk'ın bu neş'et-i unsuriyye hakkında وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِى (Hicr, 15/29) kavlinde cânib-i Hak'tan nefs-i emri ızhâr eyledi. Ba'dehû Hak kendi nefsini, insanın likasına şiddet-i şevk ile vasf etti. Binâenaleyh müştakın için: "Yâ Dâvûd benim de onlara -ya'nî kendisine müştak olanlara- şevkim eşeddir" buyurdu O da lika-i hâstır Zîrâ Resul (a.s.) hadîs-i Deccal'de "Sizden biriniz ölmedikçe Rabb'ini müşahede etmez" dedi. Böyle olunca, kendisinde bu sıfat olan kimse için şevk labüddür (4).

------------------------

Ya'nî âlemin herbir cüz'ü yani gördüğümüz bu alemde ne varsa en küçüğünden en büyüğüne kadar o küçücük böceklerin, yaprakların, fidanların, dağların, deryaların denizlerin her bir cüzü kendi rabb-ı hassı olan bir isme delildir. Şimdi bu alem rububiyet mertebesi rab mertebesi bilindiği gibi esma-i ilahiye mertebesidir aynı zamanda ya rabbi dediğimiz zaman biz Allah’ın Zat’ına değil, Allah’ın isimlerine yönelik dua etmekteyiz. Çünkü her birerlerimizi ve her bir varlığın bir mürebbiyesi özel bir terbiye edicisi vardır bu alemde. Her bir varlığın kendine ait özel bir terbiye edicisi vardır. Mürebbiye buna da Rab deniyor. Rab demek erbab, merbub yani hem bağlanma hem mürebbiye eğitim demektir. 

İşte Cenab-ı Hakk’ın ne kadar esma-i ilahiye varsa bunların hepsi birer rabdır. Bunlara rabb-ı has deniyor. Ama bunlar Allah’ın varlığı dışında müstakil olan put gibi ifade edilen varlıklar değil, kendilerine ait varlıkları olan varlıklar değildir, Cenab-ı Hakk’ın bir isminin o sahada görevli olduğu ismin dahilinde eğittiği zuhurlar olmaktadır. Bütün insanların da kendilerine ait rabb-ı hassı vardır, gerçi insanlarda bütün esma-i ilahiye mevcuttur, ancak bazı insanlarda bazı isimler daha ağırlıklıdır, yani yöneldiği o ismin istikametindedir daha fazla onun için rabb-ı has derler ona. Bütün Rabların rabbına da rabb-ul erbab derler. Rabların rabb-ı olan da Allah’tır. Bunu böyle bilelim, hani Yusuf (a.s.) zindandan çıkarken يَا صَاحِبَىِ السِّجْنِ ءَ اَرْبَابٌ مُتَفَرِّقُونَ خَيْرٌ اَمِ اللَّهُ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ 12/39 hani tefriki olan ayrı ayrı rablar mı daha hayırlıdır, yoksa rabb-ul erbab olan Rabların rabbı olan Allah mı daha hayırlıdır diye zindan arkadaşlarına bir tavsiyesi vardır zindandan çıkarken. İşte her bir varlığın Rabb-i hâssı olan bir isme delildir. Yani nerede bir varlık zuhurda varsa o zuhur rabb-ı hasının varlığına delildir. O rabb-ı hassı olmamış olsa zaten o zuhur orada olmaz idi. Nasıl ki her yapılan resim, her yapılan sanatkarane üretilmiş ne varsa bu halıya baktığımız zaman, bu halıyı halk edenin ispatı bu halıdır. Yani halıyı meydana getirenin ispatı halının kendisidir, başkasına ispat gerekmez. Yani gördüğümüz şu eşyalardan ne varsa bu eşyaları halk edenin varlığı ıspatı bu eşyanın olmasıdır. İşte bizim de kendi varlığımız bir bakıma Hakk’ın varlığının en büyük delilidir. Bizim varlığımız ki O bizi halk etti ve zuhura çıkardı.

Ve her bir isim dahi müsemmâ olan ayn-i vâhide-i ulûhiyyete delildir. Allah’ın her bir ismi de O’nun müsemması olan yani Allah’ın Zat’ının isimleri, isim almış olan ayn-ı vahide yani tek vahid olan uluhiyete delildir. Yani nasıl yapılmış olan zuhurdakiler onu meydana getiren delili ise rablar da isimden ibaret ise isimler ise Allah’ın Zat’ına delildir. Halbuki Muhmmed (s.a.v.) Efendimiz'in hakikati vücûd-i mutlakı, mutlak vücudunun hakikati yani Efendimizin mutlak vücudunun hakikati, beşer vücudu değil, mutlak vücudunun hakikati vücud-u mutlakının hakikati, bakın bu bambaşka tarif, Efendimizin mutlak vücudunun hakikati Hakk'ın la taayyun mertebesinden, bakın Hakkın Zat’ı mutlak mertebesinde idrak edilemeyeceği bildirilmişti, işte onun diğer bir ismi la taayyün mertebesidir, yani tayin olunmayan, bilinmeyen çizilmeyen sınırlandırılamayan la taayyün mertebesi, la taayyün mertebesinden bir sonraki mertebeye taayyün-u evvel denmektedir. 

İlk tayin edilenler ancak orası biliniyor ki orası ilmi ve hayali yönden bilinebiliyor, Efendimizin hakikat-i vücud-u mutlakı, mutlak hakikat vücudu, Hakk’ın la taayyün mertebesinden taayyün mertebesine tenezzülünden ibarettir, yani Hz. Muhammed Efendimizin vücud-u hakiki yönüyle vücud-u hakikat-i mutlak yönüyle mutlak vücudunun hakikati Hakk’ın la taayyün mertebesinden taayyün mertebesine yani Zat’ı mutlak yönünden Zat-ı mukayyed yönüne akışı itibariyle tecellisi açılımı itibariyle mertebesine tenezzülünden ibaret olduğu yani zuhurundan ibaret olduğu cihetle esma-ı muhtelife-i ilahiyyeden ibaret olan muhtelif isimlerden ibaret olan erbab-ı müteferrikanın kaffesine camidir.

Yani bütün esma-i ilahiyenin farklı farklı olan isimlerin hepsine birlikte toplu olarak bütün hepsine cami olduğu yani daha baştan olduğu için hepsine cami olduğu cihetle, sûret-i unsuriyye-i muhammediyye dahi, yani fizik olan Muhammedi unsuri dahi vücüd-i mutlak-ı Hakk'ın, sûret-i insâniyyeye gelinceye kadar yani insan suretine gelinceye kadar tenezzül eylediği yani Zat-ı mutlaktan mukayyet tarafa geçtiği zaman la taayyünden taayyün mertebesine geçtiği zaman, oradan sıfat mertebesine, oradan esma mertebesine ki esma-i muhtelifiye oradan da ef’al mertebesine tenezzül ettiği bi'l-cümle merâtibi muhtevi ve cemî'-i merâtibin neticesi ve zübdesi olduğundan işte Hz. peygamber bu, yani zahiri ve batını ile la taayyün mertebesinden başlayan taayyün-u evvelde hakikat-i Muhammedi ismini alan ve burada muhtelif olan bütün isimlerin hepsinin birlikte kendisinde mevcut olduğu ve bu cemi meratibin neticesinde zübdesi olduğundan yani bütün bu mertebelerin de özü olduğundan ve binâenaleyh onun Rabb'i Rabbü'l-erbâb olan "Allah" bulunduğundan, her bir varlığın rabbı bir esma-i ilahiye ama Peygamberimiz bütün bu esmalara cami olduğundan o yönüyle de onun rabbı-ı hassı rabb-ı erbab olduğundan Rabb'ine en açık delîl oldu Peygamber Efendimiz. Gerek batınesi itibariyle gerekse zahiri itibariyle.

İmdi (S.a.v.) Efendimiz kûll olduğu yani bütün olduğu ve kadın ondan bir cüz' bulunduğu için, küllün cüz'üne meyl ve iştiyakı kâidesince ancak ona kadın sevdirildi. Şimdi burada Muhammed Fassında Peygamber Efendimizin hayatından bahsedilmiyor, O’nun ferdiyetinden bahsediliyor, ferdiyet-i ula yani tek fert, bütün alemin ismi Hakikat-i Muhammediye zuhur sahası sıfat mertebesi, ona ceberut mertebesi diye de ifade ediliyor birçok daha başka isimleri de vardır. Yani Peygamber Efendimiz biz son gelen ilkleriz dediği gibi en sonda da O kemalde zuhurda, en başta da, en önde de ilk tecelli de de Hakikat-i Muhammediye vardır. 

İşte ehl-i zahir bunları bilmediği için akıl erdiremediği için suret-i Muhammediyi anlatmaya çalışıyor, şurada doğdu şu kadar yaşadı şurada hicret etti diye fiil olarak anlatılmaya çalışılıyor. Halbuki Hz. Rasulullah Efendimizin alemlere rahmet olması bu yönüyledir, çünkü bütün alemler “levlake levlak lema halaktul eflak”, “eğer sen olmasaydın, sen olmasaydın bu alemleri halk etmezdim” dediği Hakikat-i Muhammedi yönüyledir. Yoksa suret-i Muhammedi yönüyle zaten olmaz. وَمَاۤ اَرْسَلْنَاكَ اِلا رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ 21/107 “biz seni göndermedik ancak alemlere rahmet olarak gönderdik” peki bu nasıl oldu şimdi bu suret olarak düşünürsek imkansız, neden, Hz. Peygamber Efendimiz hadi Mekke’ye rahmet oldu, Medine’ye rahmet oldu, hadi Arap yarımadasına da rahmet oldu. Hadi oradan din yayıldı dünyaya rahmet oldu diyelim, peki aya güneşe, galaksilere, fezaya bütün alemlere nasıl rahmet oldu. Neden olsun, nasıl olacak, işte Hakikat-i Muhammedi tarafıyla yani kendinin hakikati özü tarafıyla Cenab-ı Hakk’a bütün alemler de ayna ve sahne olmasından dolayı rahmet oldu. 

Eğer öyle bir varlık olmasaydı bu alemler halk edilmezdi. Cenab-ı Hakk’ın öyle bir projesi olmasaydı o proje istikametinde öyle bir varlık ortaya getirmezdi. İşte o varlığından dolayı bizler de dahil olmak üzere o bizim varlık sebebimizdir, sadece bizim değil ehl-i küfrün de ehl-i bidadın da ehl-i ahiretin de ehl-i dünyanın da yani bütün alemlerde ne varsa sebeb-i vücudu Hakikat-i Muhammediye olan Peygamberimizin hakikatidir, kül olan varlığıdır. Bakın bütün bu yazılanlar o hadis-i şeriftir, “bana dünyanızdan üç şey sevdirildi”, bir bunu alıyor, Peygamberimizin yüz binden fazla hadisi olduğu söyleniyor, her bir hadisi alıp bakın bu şekilde izah edilse dünya sadece O’nun hadislerinin yorumları ile dolar, zaten O’nun yorumları ama insanlar o’nu bilmiyorlar. 

Biz yazdık biz ettik zannediyorlar. Halbuki bütün bu alemde yazılanlar Kur’an’ın bir tafsilinden başka bir şey değildir. “Dünyanızdan üç şey sevdirildi” dikkat edin bana bu dünyadan üç şey sevdirildi demiyor. O zaman burada bir farklılık vardır biraz düşünmemiz gerekiyor, “sizin dünyanızdan” diyor, bizi de dünyalı yapıyor, kimi yapıyor, dünyaya bağlı olanlara bunu söylüyor. İşte kendisini cesed olarak kabul edenlere ben buralıyım diyor ya, sen buralı mısın değil misin ama senin bir tarafın var ki buralı değildir. Eğer sen mutlak buralı olsan burada kalırsın. O zaman buralı değilmişsin. Bütün insanların doğumu Âdem (a.s.) ile zaten başlamıştır, yani bizim yaşımız Âdem’in (a.s.) yaşına eşittir. 

Ama suretlerimiz nerede dünyaya gelmişsek o suretimizin yaşıdır. Hatta daha da ileriye gittiğimiz zaman Peygamberimizledir her birerlerimizin yaşı. Yani Mekke’de doğan Oyaşta değil, Hakikat-i Muhammedi olarak Allah’ın mutlak Zat’ından mukayyed Zat’ına dönüşüyorken yahut tecelli ediyor ikendir orada yaşımız işte ayan-ı sabitelerimiz de orada o sahada oluşuyor zaten. İşte “dünyanızdan üç şey sevdirildi birisi kadın, birisi güzel koku, birisi de gözümün nuru namazdır.” diyor. İşte bu üç hüküm üzerine koskocaman ciltler dolusu ki izahlarla bitecek gibi değildir, yani hep bu bir hadis üzerine dönüyor bütün bu ilim bu nasıl hayran kalmasın insan. Şimdi onu da izah ediyor.

Efendimiz kül olduğu yani bütün alem kendisinde mevcut olduğu ve kadın ondan bir cüz bulunduğu için, O asıl olduğuna göre her birerlerimiz ondan bir cüz, kadın da ondan bir cüzdür. Küllün cüze meyil ve iştiyakı kaidesince ancak ona kadın sevdirildi. Yalnız bu fiziki manada bir kadın sevdirilmesi değildir, kadın genel bakıldığında nefs-i külü ifade etmektedir. Âdem de akl-ı külü ifade etmektedir, kadından kasıt yani Havva’dan kasıt nefs-i kül, Âdem’den kasıt akl-ı küldür. Akl-ı kül er olarak fail olduğu için er hükmündedir. Nefs-i kül münfail olduğundan yani alıcı olduğundan meful hükmündedir. İşte burada kadından bahsettiği birey olarak eşlerinin çokluğu diye de batılılar tarafından ifade ediliyor, halbuki O kadınları merhamet için alıyor yani kimisinin kocası yoktu, savaşta rahmetlik oldu, kimisinin zor halleri vardı, öylece onları muhafaza etmek için almıştı, yoksa nefsi manada bahsedilen bir şey değildir buradaki, yanlış anlamayalım. 

O’na kadın sevdirildi O da kadınlara arzu gösteren oldu. Maahâzâ onun arzusu yine kendi nefsinedir. Bakın burası ailevi konular için çok mühimdir. Eşler arasındaki olan ünsiyetin ne kadar mühim olduğu neden eşlerin birbirine yakın olması lazım geldiğidir. Akl-ı küllün bir cüzü olan nefs-i küle akl-ı külün iştiyakı vardır. İşte nefs-i kül de aslına olan iştiyakı vardır, o zaman eşler birbirine her iki yönden de yaklaşması lazımdır. Yalnız emmare yönüyle değildir, idrak ve şuurla kişiler yerlerini bilip bütün suretteki yaşantılarını ona göre yönlendirmeleri kendilerine huzur verecektir. Eğer yağmur taşın üstüne yağsa o yağmur üzülür, taşın üstüne gelen damlalar üzülür, eğer yağmur toprağın üstüne yağarsa yağmur sevinir. Toprakta sevinir. Çünkü ikisinin birleşiminden nebat ortaya gelecektir. Yani yeni bir doğum olacaktır. İşte fail münfail üzerinde ne kadar güzel tesirde ise münfail yani edilgen de o kadar hoşluk duyar, çünkü ikisinden bir birlik ortaya çıkmakta yeni bir üretim olmaktadır. Ama yağmur yani fail taşın üstüne yağmış olsa o yağmur, akar gider hiçbir işe yaramaz, yağmur üzüntü duyar, sel oldum gittim bu çevrimde bir faydam olmadı bir dahaki çevrim acaba ne zaman olacak diye üzülür. 

Çünkü cüz', hakikati i'tibâriyle küllün aynıdır; ve taayyünü i'tibâriyle ise gayrıdır. Yani bir bütün şöyle diyelim, daha bireysel olarak aklımızda kalsın Âdem’in (a.s.) varlığında Cenab-ı Hakk خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ 4/1 “biz sizi tek nefsten halk ettik” وَخَلَقَ مِنْهَا زَوْجَهَا ondan da zevcini ondan sonra da çocuklarını halk ettik diye açık olarak belirtilmekte. İşte burada tek nefis vahidiyet nefsi demek vahidiyet mertebesinde halk ettik demektir ama tek nefisten halk ettik yani içerisinde iki zıddı barındıran tek nefis Âdem’in (a.s.) varlığında Havva validemiz diyelim, Havva validemiz deyince beşerileşiyor iş tabi Havvaiyet hakikati diyelim Âdemiyet hakikati ile bir bütün idi. 

Ne zaman ki cennette bu iki latif makam, mertebe birbirinden ayrıldılar ama bu ayrılık burada bakın çünkü cüz hakikati itibariyle küllün aynıdır ve taayyün itibariyle ise gayridir. Havva validemiz ile Âdem babamız hakikati itibariyle aynı, zuhur itibariyle ayrıdır. Taayyünü itibariyle gayridir. Ondan sonra her şeyin muhabbeti ancak kendi nefsinedir. Yani Âdem’in (a.s.) nefsinden meydana gelen havvaiyet ile ikisi bir şeyin iki yönüdür, tektir yani bir şeydir, küllün cüz aynıdır, taayyünü itibariyle ise gayrıdır. Yani ayrıldıkları için gayrıdır. 

Ve bir şeyin muhabbeti ancak kendi nefsinedir. Yani Âdem’in (a.s.) Havva valideye olan muhabbeti kendi nefsine olan muhabbetidir. Başka bir yere olan muhabbeti değildir. İşte eşler de aynı böyledir. Yani bazen arada kavgalar şunlar bunlar olmaktadır, bunlar o kadar gereksiz o kadar cahilce o kadar yersiz şeyler ki ne yapıyor; kendi nefsine zulüm etmiş oluyor. Eşlerden herhangi birisi diğerine zarar vermeye kalktığı zaman kendi nefsine zarar veriyor farkında değil, Eşlerden herhangi birisi birisine zarar vermeye kalktığı zaman o zararı kendine veriyor, farkında değil, çünkü kendi nefsinden ayrı değildir, erkekte olsa bayan da olsa her iki taraftan kimden gelirse gelsin bir şeyin muhabbeti ancak kendi nefsinedir. Başkasına zaten muhabbeti olmaz. 

Zîrâ zuhur, Hakk'ın kendi zâtına olan sevgisi (hubbü) iledir. Cenab-ı Hakk burada birinden Âdem olarak görünüyor, birinden Havva olarak görünüyor ve Âdem’in Havva’ya olan muhabbeti kendi nefsinden olmasıdır. O halde Havva’nın da Âdem’e olan muhabbeti Âdemden olmasının yani ikisinin bir olmasındandır. Aslımız bir olduğu için kaynaşabiliyoruz, bir olan şeye eziyet nedir ki, neden nedendir, anlaşmazlık nedendir, işte nefs-i emaredendir. Kendini ayrı görmektendir. Bu da daha geriye gidildiği zaman Âdemin de hakikatinde olan Hakktır, Havva’nın da hakikatinde olan Hakkın ta kendisidir. O halde Hakk, Hakk ile ne diye mücadele etsin, güzel geçinmek, güzel yaşamak varken işte onun için bizim yapmaya çalıştığımız ilk şey aile içindeki birliği kurmaktır. 

Aile içindeki birlik olmazsa kişinin ne kadar kafası çalışırsa çalışsın ne kadar çok tefekkür ehli olursa olsun, ne kadar çok ibadet ederse etsin, tevhid yolunda yol alamaz çünkü o içerideki çekişmeler daima ona mani olur, çekişme olduğu sürece iblis de oradadır, iblisin olduğu yerde de Hakk olmaz. Gerçi iblisde de Hakk var da iblislik yönüyle var o ayrıdır. Ve cemî'-i mevcudatta sârî olan muhabbet yani birey varlıklarda olan bu muhabbet bütün mevcudatı sarmış olan sari olan muhabbet hakikatte bu hubbi zâtinin sevgisi tafsilinden ibâretlr, yani genişlemesinden ibarettir. Hani “küntü kenzen mahfiyyen” diyor ya zaten oradan başlıyor, bu alemin asıl konusu muhabbet sevgidir, “ben bilinmekliğimi sevdim ve bu alemleri halk ettim” diyor. İşte fezanın ilk dokusu, bakın alemler fezanın ilk dokusu sevgi muhabbet dokusudur, bütün insanlarda bulunan bu muhabbet bu kaynaktan gelmektedir. 

Hubbiyetten gelmektedir. Düşmanlık dahi sevgiden kaynaklanmaktadır. Çünkü sevgi asıl düşmanlık arazdır, sonradan olmadır, neden bir kişinin sevmediği bir şey varsa veya çok sevdiği şey varsa o diğer karşısındaki o sevgiden dolayı ona düşman olur. İşte Sünnilik, alevilik dediğimiz şeyler de bundan çıkıyor. Çok sevgi karşı tarafa düşmanlık oluşturuyor. Ben fenerbahçeliyim var mı bana yan bakan, öteki de ben de beşiktaşlıyım var mı bana yan bakan… işte her ikisinin de takımlarına olan sevgisi karşı tarafa düşmanlık getirmektedir. Yani düşmanlık dediğimiz şeyin aslında da sevgi yatmaktadır. Yalnız yanlış yönlendirilmiş sevginin neticesinde bize düşmanlık oluşmaktadır. Ama doğru yönlendirilmiş sevginin neticesi de sevgi-i ala olmaktadır. 

Hakk’ın kendi Zat’ına olan hubbu iledir yani sevgisi iledir. Herhangi birinin bir kimseye muhabbeti varsa o sevgi muhakkak Hakk’ın sıfatından, sevgi sıfatından Hubbi sıfatından gelen bir sevgi olduğu için bu yerde de Hakk kendi kendini sevmiş olur. Yani bir zuhurundan, bir başka bir zuhurundan bir başka türlü ama asılları bir olduğundan sevgide muhabbette birleşmiş olur. İşte bu şekilde hayata bakan kimsenin kimse ile düşmanlığı kalmaz. Çünkü muhabbeti sari olur, düşmanını bile sever, Hz. Ali Efendimiz; “çevrenle öyle güzel geçin ki, etrafına sevgi dağıt ki öldükten sonra düşmanların bile arkandan ağlasın” demiş.

Ve fazla arzu dahi ayrılıktan münbaisdir. Eğer küll ile cüz' arasında ayrılık vâki' olmasa idi külliyyet ve cûz'iyyet sıfatları zahir olmaz yani bu aleme gelemezdi ayrılık vasfı olmasaydı ve küllün cüz'üne muhabbeti ve fazla arzusu husule gelmez idi. Yani cüzün küle muhabbeti ortaya gelmezdi. Yani bu alemde ayrılık gayrılık olmasaydı bu alemlerde hiçbirimiz hiçbir kimseye bu muhabbetleri tadamazdık.

İslam bilindiği gibi zahir ve batın olmak üzere iki şekilde hükmünü yürütmektedir, zahir olan bedenimiz ile ilgili fıkhi bilgiler, batın olan ise hakikatimizle ve Cenab-ı Hakk’ın hakikati ile ilgili mevzulardır. Bu mevzuları bilemiyor isek Peygamber Efendimizi sadece sureti itibariyle tanıyor oluruz. Yani Mekke, Medine’de yaşamış bir peygamber olarak iyi bir insan olarak bilmiş oluruz. Ancak Peygamberimizin bir de Hakikat-i Muhammedi diye bizlere bildirilen yönü vardır ki وَمَاۤ اَرْسَلْنَاكَ اِلا رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ 21/107 ve benzeri ifadelerle bizlere bildirilen alemlere rahmet olan Hakikat-i Muhammediye mertebesi vardır, işte bu mevzular Hakikat-i Muhammediye’yi anlatmaktadır. Gerçekten de yazanlar da şerh edenler de bastıranlar da büyük hizmet yapmışlar, Allah onların hepsinden razı olsun, bizlerde hep birlikte onlardan istifade etmeye çalışalım.

İmdi (S.a.v.) bu hadîs-i şerifi ile Hakk'ın bu neş'et-i unsuriyye hakkında "Ben Âdem'e ruhumdan nefh ettim" وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِى (Hicr, 15/29) kavlinde mündemiç olan nefs-i emri ızhâr buyurdu. Yani Cenab-ı Hakk’ın insana olan muhabbetinden kendi varlığında kendi la taayyün mertebesinde iken bunları zuhura getirmek istedi ve bütün alemleri halk etti, kendi muhabbetinden ve en çok muhabbetinin zuhur edeceği yer de insanı Âdem ismi ile hayatiyetini başlatarak bizleri de O’nun neslinden devamımızı sağladı ve devam edecek. İşte burada وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِى “ben âdeme ruhumdan nefh ettim” bu kadar muhabbetli bir hadisedir. Cenab-ı Hakk külden cüze ve zuhura çıkması ve küllün de cüze olan muhabbeti وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِى hakikatini bizlere kazandırmış olmaktadır. “ruhumdan nefh ettim” bir gün imam-ı Gazali’ye bazı gençler gelmişler, demişler ki; efendim bize ruhtan bahseder misiniz, Gazali’nin söylediği söz şudur, “kendilerinde kabiliyet gördüğümden onlara ruhtan bahsettim” diyor ve bu hususta herhalde o sohbette olacak ki onunla وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِى hakkında biraz çekişmeye başlamış, olur mu bu şekilde diye, O da devam ederek diyor ki, “ey niza eden kişi bu Cenab-ı Hakk’ın “ben ona ruhumdan üfledim” sözü kinayedir aslında yani bir tanıtmadır, ruh onun gayrı mıdır ki, yani üfledim sözü bile fazladır.” O zaman ne olacaktır, “ben orada mevcudum” manasınadır yani küllün cüzü olarak. Ancak kül cüzden ayrıldı da parçalandı mı, ayrı bir hale geldi mi, hayır, cüz gene kül ile bütündür ama cüzlük şahsiyetini kazanmış olarak bütün, çünkü cüzün külden ayrılması bu alemde mümkün değildir. Yani hiçbir şeyin bir başka yere gitmesi mümkün değildir, çünkü tek alem vardır, tek alemin içinde her şey var, onun dışında da başka bir şey yoktur, ancak kevn olması yani zuhura gelmesi hasebiyle cüzün külden ayrılması kimlik kazanması olduğundan buna gayrı diyoruz. 

Hakikati itibariyle aynı zuhuru itibariyle gayrıdır. İşte biz de hakikatimiz itibariyle Hakk’ın aynından başka bir şey değiliz. Ama zuhurumuz, gayriyetimiz, cüz’iliğimiz yönüyle ayrıyız. Ancak bu insanda bir başka özellik var, idrak ettiği zaman kendi cüz’iyetinin ve gayriyetinin dahi Hakk’ın varlığında olduğunu idrak ettiği zaman o halde zahiren de batınen de Hakk’tan başka bir şey olmadığını anlamış olur. Ama bu sadece insana has bir haslettir. Böylece de bu seyr-i sulukun devamı olan ve tamamı olan fenafillah ve bakabillah hükümlerini ortaya getirdiğinden yaşantısını ortaya getirdiğinden ikinci seyrin tamamlanması ve sonra Cenab-ı Hakk tekrar onu görevli olarak üçüncü seyrine göndermesi. 

Bu sadece insanlarda olan bir özelliktir. وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِى 15/29 kavlinde içinde mevcut olan nefs-i emri ızhar buyurdu. Yani insanın varlığında Cenab-ı Hakk nefha-i ilahiyesini vermesi suretiyle nefsul emrde yani o işte ortaya koydu ıshar etti. Ve bu kavilde bu sözde mündemiç olan nefs-i emr dahi budur ki, yani nefs-i emr tabiri budur ki: Allah Teâlâ kendi rüh-i küllisinden insana nefh etmekle, rüh-i insanî rûh-i küllî-i ilâhîden cüz' gibi oldu. Her birerlerimizde mevcut olan ruh ruh-u külli ilahide yani ilahi külli cüzden ilahi külli ruhtan bir cüz gibi oldu. Binâenaleyh insânın kesif sureti mütekayyid ve müteayyin olan yani orada kayıtlı ve tayin edilmiş olan Hakk-ı latifin, insana meyli ve iştiyakı, küllün cüz'üne meyli ve iştiyakı, fazla arzusu gibidir.

Hak insana kendi ruhundan nefh ettikten sonra, insânın suretinde zuhuru ve taayyünü hasebiyle kendi nefsini insanın likasına yani insan ile buluşmasına şiddet-i şevk ile vasf eyledi. Şu halde onun insana fazla arzusu kendi nefsine arzusu demek olur. Nasıl ki Âdem’in Havva’ya iştiyakı Peygamberimizin kendi eşlerine olan iştiyakı, kendi nefsine olan iştiyakı demek olur. Çünkü insan denen varlığı kendi nefsinden halk etti. Burada nefisten kasıt tarikatlarda belirtilen emmare, levame nefsi değildir, nefs-i hakikidir. Nefs denilen şeyi tarif ederlerken nefs o şeyin aslıdır, hakikatidir diye tarif etmişlerdir. Böyle olunca Allah Teâlâ kendisine müştak olanlar hakkında buyurdu ki: "Ey Dâvûd, benim dahi onlara iştiyakım pek şedîddir.” Ya'nî Allah Teâlâ'ya arzu gösterilen olanların fazla arzusundan Allah Teâlâ'nın onlara olan arzusu daha şiddetlidir.

Eğer "Hak Teâlâ her şeyde hâzır ve her şeyi müşâhid olduğu halde O'nun müştakına iştiyakı ne ma'nâya gelir?" denilecek olursa, Hakk'ın müştakına olan şevki ve iştiyakı likâ-ı hastır cevâbı verilir. Yani has bir mülakidir, hususi bir mülakidir cevabı verilir. Çünkü Hak, müştakının vücûdunda müteayyindir. Yani sevdiği varlığın varlığında zaten kendisi vardır. Ve bu taayyün, tayin edilmiş, programlanmış, sınırları çizilmiş beden arada mülaki olmaya, birleşmeye perdedir. Yani bu bedenimiz Hakk’a mülaki olmaya perdedir. Ölüm ile ortadan kalkmadıkça eksiksiz kavuşma hâsıl olmaz. Her ne kadar ölmeden evvel ölünüz diye bir hakikat var ise de bu ilmi manada bir ölüm olduğundan tasavvuri ve ilmi manada eğitim manasında bir ölüm olduğundan ama daha henüz vücud-u beşeri ortada olduğundan mutlak lika hükmünde olmaz. Yani ölmeden evvel ölünüz hadisinde belirtilen “mevt” mutlak mevt gibi yani Azrail’in (a.s.) gelip de bedenden ayırdığı gibi olmaz. 

Meselâ su donup buz şeklinde zahir olur. Buzun katı yapısı erimedikçe onda mahbûs olan su, vech-i etemm üzere denize kavuşamaz. Buzu deryaya atsak bile buz belirli bir süre gene buzdur, su olup deryaya karışmaz. Ama ısı alarak erir ve kendi aslına ermiş olur, o zaman su ile su olarak birleşmiş olur. Daha evvel buz şeklinde atıldığında ayrıdır. Her ne kadar batında yani hakikatinde su var ise de ama terkib alması dolayısıyla donmasından ötürü o zaman ayrı, ne zaman buzluğu gider o zaman mülaki olur. İşte bizim de buz olan, bu kaba olan, katı olan, cisim olan varlığımız ortadan kalkmadıkça mutlak lika, lika-ı ilahi, mülaki, buluşma mümkün değildir. Ancak bu hadise de eğitimini alan kimseler içindir. Bunlardan gaflette olan kimse bunlardan hiç haberi olmaz. 

Neden çünkü baştan itibaren Allah ayrı kendi gayrı olduğunu bilir. Tenzih itikadıyla Allah yukarılarda düşünen ve o kanaatte olan kimsenin Allah’ı teşbihe indirmesi teşbih itikadıyla anlaması mümkün olmaz. Ebedi olarak Cenab-ı Hakk’la birleşmesi mümkün olmaz. Burada kim lika mülaki eğitimini alırsa ancak onlar ahirette buluşurlar. Hatta daha bu dünyada meseleyi anlarlar ama ahirete gidince de mutlak lika-ı ilahi ile buluşurlar. Onların yerleri de ayrı olacak zaten. Binâenaleyh bi'l-farz suyun buza iştiyakı, kendi nefsine iştiyakıdır. Yani su ister ki ben buz olayım o zaman kendi nefsinedir bu muhabbeti, iştiyakı. Zira Resul (a.s.) Deccâl'den bahis olan hadîs-i şerifinde "Sizden biriniz ölmedikçe Rabb'ini müşahede etmez" buyurdu. 

Şu halde abd, mevt vaktinde hâsıl olan likâ-i hâssa müştak, arzu gösteren olmak lâzımdır. Yani ölümü şiddetle istemesi lazımdır. Tâ ki Hak onun arzusundan daha şedîd bir arzu ile ona arzu gösterilen olsun. Yani kul ölüm anında rabbına olan iştiyakı olsun ki rabbı da ona daha fazlasıyla müştak olsun. Ve mevt hadd-i zâtında tabîat perdesinin ve beden-i kesîf bedenin hükümlerinin kalkmasından ibaret olan bir hâl olduğu cihetle bu likâ-i hâs, hem "mevt-i iradî" ve hem de mevt-i tabiîye şâmildir, denilmiştir. Lika-i has yani kulun rabbıyla mutlak buluşması hem mevt-i iradi, yani isteyerek ölmesi, “ölmeden evvel ölünüz” hükmüyle irade ettiği ölümdür. Yani kişinin kendi iradesiyle nefsini eğitmesiyle, nefsinin üzerinde hükümsüz kalmasıyla, bütün hükmün aklına ve gönlüne geçmesiyle yani kişinin vücut mülkünde vücut şehrinde arzında bütün kontrol onun aklına ve ilmine iradesine geçtiği zaman o nefsinden ölmüş olur. Hem de mevt-i tabiyye şamildir, tabii ölümü de içine almıştır bu husus. Yani Hakk’a müştak olması Hakk’ın da kendine müştak olmasıdır. 

Fakat mevt-i iradîde yani kişinin iradesi ile ölmeden evvel ölme hususuna bu beden-i kesifin hükmü zâil olsa bile, yani bu beden o kişinin üzerinde hükmünü kayıp etse bile yani bedeni ile yaşamasa beden duygularını hükümsüz bırakarak yaşamış olsa bile taayyün mevcüd olduğu cihetle, yani bedenin varlığı mevcut olduğu cihetle mevt-i tabîî gibi değildir. Yani mevt-i iradi mevt-i tabii değildir. Nitekim Hz. Mevlânâ (r.a.) efendimizin maraz-i mevtlerinde yani ölüm hastalığı kendisine geldiği zaman Şeyh-i kebîr Sadreddîn Konevî (k.s.) hazretleri onların ıyâdetlerini teşrif edip yani ziyaretine gelir, ve “şefakellahu şefaen acilen” Allah sana acil şifalar versin buyurmasıyla, Hz. Pîr-i destigîr: Hz Mevlana bundan sonra cevaben “feşefakellah” şifa sizin olsun demiş. Yani Allah’ın şifası sizin olsun demiş. 

"Bundan sonra sizin olsun. Aşık ile ma'şûk arasında kıldan bir gömlekten ziyâde birşey kalmamıştır. İstemez misiniz ki nûr, Nûr'a vâsıl olsun?" buyurmuşlardır. Yani bana şifa dileme o sizin olsun, buyurmuştur. Demek ki iradeye dair ölüm de bu vücûd-i müteayyin, kıldan bir gömlek derecesinde bir hicâb oluyor, tabii ölümde ise bu gömlek dahi kalmıyor. Yani mevt-i iradide bu gömlek daha var, kıldan bile ince olsa yani bir perde var, daha henüz, neden çünkü bunun acıları ızdırapları var, ağrıları var, insanın kafasını meşgul eder, yani daha benlik üzeredir, ama ne zaman ki bu gömlek çıkıyor, üstten o zaman tamamen lika-ı has mutlak oluyor. 

Beyt: Hulle-i cennet olursa çekeyim çâk edeyim Dem-i vuslatta bana hâil ola pîrehenim. 

Yani bana perde bir gömlek yani dem-i vuslatta bana perde olan şu gömleğimdir, demiş.

--------------------

5. Paragraf:

Binâenaleyh Hakk'ın şevki, onları görür olması ile beraber, bu mukarrabîn için sabittir. Böyle olunca kendisini görmelerine muhabbet eder. Ve makâm-ı dünyâ bunu men' eyler. İmdi onun kavli, âlim olmasıyla beraber "Tâ ki biz bilelim" (Muhammed, 47/31) kavline benzedi. Öyle ise o, ancak mevt indinde kendisi için vücüd olan bu sıfat-i hâssaya müştak olur. Binâenaleyh onların ona olan şevkleri onunla sakin olur. Nitekim Hak Teâlâ hadîs-i tereddüdde buyurdu; ve o bu bâbdandır: "Ben fail olduğum bir şeyde, mevti kerîh gören mü'min kulumun ruhunun kabzında tereddüd ettiğim gibi, tereddüd etmedim. Ve ben onun mesâetini kerîh görürüm. Halbuki ona benim likam lâbüddür." imdi onu lika ile müjdeledi. Ve onun için, ona mevt lâbüddür, demedi. Tâ ki onu zikr-i mevt ile mağmum etmeye (5).

----------------------

Ya'nî Hak Teâlâ mukarrabîn, yakiyn olan kullarını cemî'-i ahvâllerinde müşâhid olmakla beraber Hakk'ın onlara şevki sabittir. Binâenaleyh hicâb olan, perde olan bu kesif bedeninin unsurlarının zahiri ortadan kalmakla, yani bedenin varlığı ortadan kalkmakla Hak Teâlâ bu mukarrabînin kendisini perdesiz müşahede etmelerine muhabbet eder. Yani Cenab-ı Hakk mükarrebin kullarının kendisini perdesiz olarak müşahede etmesini sever. Ve dünyâ makamı mûcib-i kesret olduğundan yani kesret perdeleri ile dolu olduğundan bu rü'yeti men' eder. Yani o varlığımız bedenimiz dünya perdesi, kesret bu rüyeti men eder. Zîrâ bu kesift bedende tabiat perdesi ve beşeriyyet vardır. 

Ve (S.a.v.) Efendimlz'in اَنَا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ (Kehf,18/110) ve ya'nî "Ben de sizin gibi beşerim" ve "Ben beşerin gazab ettiği gibi gazab ederim" buyurmaları, bu dakikaya işarettir, yani bu inceliğe işarettir.

Şu halde Hak Teâlâ'nın Isî "Yâ Dâvûd benim de onlara şevkim daha şiddetlidir" kavl-i kerîmi وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ حَتَّى نَعْلَمَ الْمُجَاهِدِينَ مِنْكُمْ وَالصَّابِرِينَ (Muhammed, 47/31) kavl-i münîfine benzer. حَتَّى نَعْلَمَ kavli bakın burada tefsirlerde pek bunun üzerinde durmazlar, حَتَّى نَعْلَمَ Cenab-ı hakk “bilelim” diyor, yani fiil işlendikten sonra bilelim, peki o zaman Cenab-ı Hakk ezelde bunu bilmiyor muydu ki fiil işlendikten sonra bilelim diyor bakın, حَتَّى نَعْلَمَ o zaman Allah bilmiyor muydu hükmü çıkabiliyor. Eğer bu ayet-i kerime hakikat-ı itibariyle bilinmezse.

Şimdi bu daha evvelki bölümlerde حَتَّى نَعْلَمَ kavli hakkında Fass-ı Şiside ve Lokmanide ilm-i Zati ve ilm-i esma-i bahsinde geçmiştir. Lokmanideki bölüme dönelim, حَتَّى نَعْلَمَ “bilelim ki” Cenab-ı Hakk bilmiyor muydu, hükmü bunun altından çıkabilir, daha ezelden bilmiyor muydu fiil ortaya geldikten sonra حَتَّى نَعْلَمَ “bilelim” onun izahını yapmış burada çok güzel yapmış. Yani Hz. Lokman Hakk Teala Hz.lerinin اِنَّ اللَّهَ لَطِيفٌ خَبِيرٌ 30/16 diyerek vasf eylediği letafet-i Hakk hakkında tafsilat balada zikr olundu. Cenab-ı Lokman latif vasfından sonra “Habir” vasfını zikreyledi, ki Hakk Teala haber ve imtihan ile hasıl olan ile alimdir demek olur. Bu ilm-i ihtibari yani haber ilmi dahi Hakk Teala’nın Muhammed suresinde وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ حَتَّى نَعْلَمَ الْمُجَاهِدِينَ مِنْكُمْ وَالصَّابِرِينَ 47/31 ayetinde “biz sizi imtihan ederiz ta ki sizden mücahidin ve sabirini biz bilelim” kavlinden kazanılmış yani oradan istifade edilmiştir.

Bu ilm-i ihtibari dahi ilm-i zevkidir. Yani bu ayet-i kerime bize bir haber vermekte, bu zevki bir ilimden haber vermektedir. Malum olsun ki Fass-ı Şiside bu ayet-i kerimenin tefsiri sırasında mürur etmişti ki, geçmiş idi ki, ilm-i Hakk ikidir, biri ilm-i Zat’i diğeri ilm-i esma’i ve sıfatidir. Yani Allah’ın iki ilmi vardır, birisi ilm-i Zat’i birisi de sıfati ve esmaidir. Bunların görüntüde olan hali de efali yani bu fiiller alemidir, kevn alemidir. İlm-i Zati Hakk’ın kendi Zat’ine olan ilmidir, bu ilim Zat ile beraber, kadim olup yani ezeli olup maluma tabi değildir. Bu küçük meseleyi anlayabilirsek Allah’ın ilmi ve bu alemlerin hali hakkında güzel bir bilgiye sahip olmuş oluruz. İlm-i Zat’i, Zat ile beraber kadim olup yani ezeli olup maluma tabi değildir. Bu ne demektir, şimdi şu bardağın yapılışı fabrikanın kendi bünyesinde gizli iken bunu ortaya çıkarıp meydana getirmesi maluma tabi oldu. 

Yani bunun ilmi maluma tabi oldu yani bu eşya ile o ilimin varlığı anlaşıldı. Bu eşya olmasaydı O’nun ilmi de ortaya çıkmayacaktı. İlim maluma tabidir dediği budur. Ama bir de malum ilme tabidir, eğer ilim olmasaydı bu ortaya çıkmayacaktı. İşte ilm-i Zat’i maluma tabi değildir. Kendi bünyesinde kendi hakikatinde kendi kendinde vardır, bir şeye ihtiyacı yoktur. Ezeli olan Zat’i ilim kadim olup, maluma tabi değildir. Yani herhangi bir şeyin ortaya çıkmasına tabi değildir Allah’ın ilmi, hangisi Zat’i ilmidir. Zira mertebe-i Zat’ta ilim, malum ve alim şey-i vahdettir vahiddir. Yani ilim, alim ve malum yani ilim bilen ve bilinen tek şeydir. Zuhuru olmadığı için. Zat bu mertebede isim ve sıfat ve nattan ganidir. Yani bu mertebede Zat isimden sıfattan övgüden herhangi bir şeyden ganidir. Burada hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. İlm-i esmai ve sıfati ise şimdi buraya gelelim esma ve sıfat ilmi ise Hakk’ın niseb-i Zat’iyesinden yani nisbetlerinden Zat’i nisbetlerinden müstefad olmaktadır yani kazanılmış istifade edilmiş olmakla beraber, maluma tabidir. Yani ilm-i esmai ve sıfati bunların ortaya çıkması için yani bu ilmin ortaya çıkması için zuhurları lazımdır. Yani malum lazımdır ki o ilimler bilinsin. Malum bil kuvve Zatta mündemiç olan Zat’ın varlığında birlikte olan suver-i esmaiyenin yani esma suretlerinin Hakk’ın kendi Zat’ında kendi Zat’ına tecellisi vaktinde bi hasebil istidat ilm-i ilahide sübutu ile hasıl olur. 

Bir mahbube-i devran müddet-i ömründe hiçbir ayine görmemiş ve ayineye bakmamış olduğu halde kendinin mahbube olduğunu bilir. Bu onun kendi güzelliğine ilm-i Zat’isidir. Yani kişinin kendi kendinin varlığını bilmesi aynaya bakması bile kendi kendinin güzelliğini bilmesi kendi halini bilmesi Zat’i ilmidir. Vaktaki bir ayineye nazar eder, onda cemalin, müşahede edince kendi cemali hakkında bir ilm-i zevki hasıl olur ki bu da ilm-i sıfatisidir. Evvelki ilmi icmail idi, sonraki ilmi tafsilidir. Diğer bir misal bir kimse kendinde gülme ağlama ve tekellüm sıfatları mevcut olduğunu bilir, yani konuşma bil farz hiç gülmemiş, hiç ağlamamış ve konuşmamış bile olsa bu sıfatların kedisinde mevcut olduğundan ilmi vardır. Zira Zat’ına olan ilmi şuunat-ı Zat’iyesine muhittir. 

Yani Zat’ına olan ilmi bütün şuunatlarının Zatiyesinin hepsine muhittir. Vaktaki kuvvede olan bu sıfatlar kendisinden fiilen zahir olur yani fiilen güler ve ağlar ve tekellüm eder, işte benim gülmemin ağlamamın konuşmamın tarzı ve şivesi böyle imiş der. Ve bu tarz ve şiveler güldükten ve ağladıktan ve konuştuktan sonra malum olur ve onun ilmi bu suretle maluma tabi olur. Evvelki ilim ise ilm-i icmali idi, yani toplu bir ilim idi, sonraki ilim ise ilm-i tafsili olur. Badel ihtibar ve imtihan hasıl olan bir ilm-i zevkidir. Yani haberden ve imtihandan sonra ortaya gelen bir zevki ilimdir. Mahaza maluma tabi olan bu ilim o kimsenin vücud-u haricinden değil belki yine kendi zat’ından istifade etmiştir. Bu istifade de kendisinin niseb-i zatiyesi olan sıfatından vaki olur. Yani ilm-i Zat’i ve ilm-i esma-i, sıfati, ilm-i Zat’i Cenab-ı Hakk’ın kendi Zat’ında olan ilmi ancak kendi kendinde olan ilmi olduğundan dışarıya çıkmamış olduğundan dışarıdan bilinmemektedir. 

Bütün varlıklar bu mertebede ilme tabidir, yani Allah’ın Zat’ındaki ilme tabidir bütün varlıklar. Ancak bu ilim esma ve sıfat mertebesine geldiği zaman oradan da ef’al mertebesine intikal edip varlıkların zuhura çıkması için meydana gelen faaliyet neticesinde esma-i ilahiye bilinmiş olmaktadır. Yani burada ise ilim maluma tabi olmaktadır. Şimdi her birerlerimiz bir malumuz, eşya da dahil, ne varsa bu alemde mevcut olan bizler malum olan varlıklarız yani görüntüye gelen bilinen varlıklarız işte bu varlıklara bakarak ilmi anlıyoruz her bir varlığımızın ilmini anlıyoruz, o zaman ilim maluma tabidir. 

Ama Allah’ın Zat’ındaki ilim kendi Zat’ıyla ilgili olduğundan ondan sonraki isim ve sıfatlara aktarıldığından o zaman isim ve sıfatlar ilme tabi olmaktalar. Yani varlıklar bir yerde ilme tabi oluyor, bir yerde ilim varlıklara tabi olmaktadır zuhura çıkması yönüyle. İşte “bilelim” dediği kavil bu sözde ilmin maluma tabi olduğu yerden bahsetmektedir. Ayet-i kerime görüldüğü gibi ne kadar ince bir yorum ve anlayış yapılmış ta ki bilelim ayet-i Kerimesinde. 

Ya'nî Hak Teâlâ Zât’ında mündemiç olan, Zat’ında var olan bi'l-cümle zuhur hallerini ilm-i Zât’i ve ezelîsi ile bilip dururken "Sizden sâbir ve mücâhid olanlar kimlerdir? Bilmek için sizi imtihan ederiz" buyurdu, yani burada tekrar dikkat çekilmesi gereken bir şey var, mücahit ve sabredenler diyor bakın yani faaliyet gösterenler hakkında diyor, diğerleri de vardır, bir sürü başka vasıfta olan insanlar da vardır, onlardan bahsetmiyor, sabredenler ve mücahade edenlerden ki ne yaptıklarınızı bilelim yani siz de bilin biz de bilelim ahirette bunlar sizin karşınıza çıksın ve size şahit olsun bu fiilleriniz size şahit olsun amelleriniz şahit olsun. Nasıl bir hırsız hırsızlık yapmaya giriyor da kameralar onların fotoğraflarını çekiyor, işte o kameralara baktığı zaman bilelim hükmü, bakalım da bilelim hırsız kimmiş onların yaptıkları fiillere onlar kimlerdir bilmek için sizi imtihan ederiz buyurdu.

Ve mukarrabîn ise ilâhi şe’nlerden olduğu ve ilâhi şe’nler ise, zâtının gayrı olmadığı halde "Benim onlara şevkim daha ziyâdedir" buyurdu. Yani Cenab-ı Hakk yolunda gidenler O’nun likasını isteyenler ehl-i zahir likanın ahirette olacağını söylerler, burada lika olmayınca orada mümkün olmaz. Lika burada olacak, peki buradaki lika nedir, ilmi manada ilmi lika, zaten öyle derler burada ilmi olan hakikatler orada ayni olarak karşımıza çıkacak, yani burada ilim olarak yani ilm-i ilahi, ilm-i ilm-i fıkıhi değil, ilm-i ilahi yani Hakk ilmini tahsil edenler, çünkü fıkıh ilmi tevhidi manada bir ilim olmadığı için sadece sosyal yaşam ile ilgili olduğu için sosyal yaşamda bu dünyaya ait olduğu için onun ahirete geçmesi ilmi olarak mümkün değildir, fiil olarak sevap olarak ancak geçmesi mümkündür. Yani tefekkürde bir şey açmaz fıkıh ilimleri. Çünkü burası ile ilgilidir. Ahirete geçen tarafı kazandırdığı sevaplar sayısal değerlerdir. Ama tevhid ilmi Zat’i ilim olduğundan ahirete intikal etmekte, işte o ilim bize lazımdır. Yani burada kalacak olan ilim değil bizle beraber devam edecek olan ilim.

Diğeri ise amel babında tabi ki bu ilmi tahsil eden kimsenin ilk baştan yapacağı iş devamlı olarak bu fiillerini gene yapacak kendi fıkhi bilgileri ile olan ilimlerini gene yapacak, onların üzerine bunlar bina edilecek yoksa fıkhi az da olsa bilimleri yoksa ilimleri yoksa ve herhangi bir faaliyet yapmamışsa bu ilimler sadece kelamda kalır, bunlar da fayda vermez. Yani alt yapısı yoksa namazını, orucunu, abdestini, şeriat mertebesini takip etmiyor da efendim biz artık Hakk olduk bazı grupların dedikleri gibi şimdiden sonra kime ibadet edeceğiz, ilkokula mı, işin başına mı döneceğiz gibi ben Hakk ile Hakk oldum kime ibadet edeceğim, ibadet etsem şirk olur, gibi hayali nağmeler ile kendilerini aldatmak yol değildir. 

Yani hem şeriat-ı Muhammediye olabildiği kadar tatbik edilecek, olabildiği kadar derken yani gücümüzün yettiği kadar mesela beş vaktin tavizi yok, hiçbir şekilde ama ileriki yaşlarda gençliğimizdeki gibi nafileleri yapamaz isek o bir suç olmaz. Cenab-ı Hakk gençliğinde yaptığı gibi gene onları verir. Çünkü biliyor ki artık vücudun takatı kalmamıştır, eskisi kadar fiili ve fiziki ibadetlerini yapamaz ama bunun yanında tefekkürünü geliştiriyor ise eğer zaten o ibadetlerin çok üstünde sahip olmaktadır. Onun için demişlerdir Mevlana Hz.lerinin sözü hadis-i şerifte de var zaten “bir saat tevhid ehliyle sohbet etmek yüz yıllık nafile ibadete bedeldir” diye belirtmişlerdir.

Bir insan kendi kendine gerçekten ibadet etmiş olsa abid olsa yani ismine abid denecek kadar ibadet etmiş olsa bu aynı şeyin tekrarı olduğundan tefekkürde bir yere götürmez. Ne yapar sevap kazandırır, kötü değil, gayet güzel ama bunun yerine kişi kendisini helezon şeklinde yükseltecek olan bir ilme sahipse o fiziki manada yaptığı ibadetlerin çok üstünde kıyaslanamayacak kadar üstündedir, Hakk’a doğru yol almış, olur. Diğerinde Hakk’a yol alınmaz, cennet’e yol alınır veya cennetteki derecesi daha fazla olur ama tevhid ehli Cennet’e itibar etmediğinden Hakk’a itibar eder, dolayısıyla Hakk’a ulaşmaktır amacı ama Cenab-ı Allah onu dilerse Cennetine koyar.

“Bilmek için sizi imtihan ederiz” buyurdu, mukarrebun ise şuunat-ı ilahiyeden olduğu ve şuunat-ı ilahiye ise Zat’ının gayri olmadığı halde “Benim onlara şevkim daha ziyadedir” buyurdu. Yani Davud hadisinde belirtildiği gibi “benim onlara şevkim ziyadedir, insan-ı kamilde Hakk’ın şuunatından başka bir şey olmadığından gene Cenab-ı Hakk kendinden kendine muhabbet etmiş olmaktadır. Ama neden insana, insan-ı kamile kurbiyet ehline bu kadar müştak oluyor, diğer varlıklara da muhabbeti var ama insana insan-ı kamile çok fazladır. Neden, arada bir fark vardır, diğerinde sadece zuhuru var, bakın diğer mahlukatta çıkış var, zuhur çıkışı var ama insanda zuhur dönüşü vardır. Aynalık vardır, ayna olmak vardır. İşte müştak olması bu yüzdendir. Yani Hakk’ın Zat’ına ayna olmakta insan-ı kamil ve mukarrebun. 

Bu yüzden iştiyakı onlara daha fazladır. Benim onlara şevkim daha ziyadedir buyurdu. İşte gerek ilâhî imtihan ve gerek ilâhî iştiyak, Hakk'ın mutlak vücudu mertebe-i imkâna bi't-tenezzül bu mertebede zuhuruna taalluk etmekle, her iki kavil yekdiğerine benzer.

Zira şey'-i latifin kesafet mertebesine tenezzülü hâlinde, onun sıfât-ı arızasından ibaret olan bu kesafet, o şey'-i latifin perdesi olur. Binâenaleyh bu kesafet ortadan kalkmalı ki, bu beden varlığımız ortadan kalkmalı ki o şey'-i kesifte mevcûd olan madde olan o mevcutta aslında özünde latif, aslına rücû' edebilsin. Yani aslına dönebilsin. Bu en büyük perde olduğu için aslına rücu edememektedir. Ancak ilmi olarak aslına rücu etmektedir. İlim olarak dönmektedir. Ayn olarak değildir. Aynı olarak daha henüz değildir. İşte ne zaman ki bu kesif vücut ortadan kalkınca o zaman aynıyla birlikte latif olan aslına ulaşmaktadır. 

Binâenaleyh Allah Teâlâ kendisine arzu ve istek olan mukarrabînde husule gelen rü'yet sıfat-ı hâssasına arzu ve istek olur. Yani görme sıfatına görüş sıfatına müştak olur, çünkü rüyet görüşe bağlıdır, sadece duyuşa bağlı değildir. Duyuş da rüyete götürmekte ama rüyetin kendisi değildir. Görüş rüyetin kendisidir müşahede etme. Ve bu rü'yet sıfat-ı hâssası dahi, ancak ölüm vaktinde, kulun kulluk vasfına hâiz olan kesif vücudunun hükümleri kalktığı hinde husule gelir. İşte bir bakıma “şehit” dedikleri şey budur işte şahit olma şehit olma. 

Ve o mukarrabînin yani kurbiyet ehli Hakk’ı idrak etmiş o yakıynlik ehli dünyâda yaşadıkları müddetçe, Hakk'a olan iştiyakları, ölümleri vaktinde husule gelen yani meydana gelen bu rü'yet sıfatı özelliği ile sükünet olur. Yani aşık maşukuna kavuşmuş olur, o zaman sakinleşir. Nasıl ki nehirler şaldır şaldır akarlar yukarılardan akarlar, çağlayandan çağlayarak, koşturarak akarlar ama ne zaman ki deryaya ulaşırlar artık sesleri sözleri hiçbir şeyleri kalmaz. 

Fakat ölümden sonra meydana gelen bu rü'yet yani ölümden sonra kulun rabbına ulaşması sıfat-ı hâssası, yani hususi sıfatı dünyâ hayatında ancak beden-i unsurîden gayri perdesi kalmamış olanlara göredir. Yani dünyanın diğer perdelerinden kurtulmuş, nefsaniyetinden kurtulmuş bir beden gömleği kalmış içinde sadece bu husus onlara has bir oluşumdur, diye belirtiyor. Dünyada ancak unsur bedeninden başka perdesi kalmamış olanlara göredir bu husus, Allah’a mülaki olma hususu. 

Yoksa bu dünyevi hayatında kalbinde taallukât-ı imkâniyye bulunan, yani imkan alemi ile alakası bulunan yani bütün bu dünyadan şunu isterim bunu isterim oraya koşalım buraya gidelim diye dünyevi şeylere muhabbeti olan ya'ni âlemin suretlerinden birtakım suretlere muhabbet bulunanlara göre, bu rü'yet sıfat-ı hâssası vâki' olmaz. Onların çeşm-i ervahına bu taallukât perde olur. Yani ruhlarının gözlerine bu alakalı olduğu şeyler perde olur. Yani dünyada neye muhabbeti varsa, neyi sevmişse sırasına göre neleri varsa ruh gözüne bakın, çeşm-i ervahına çünkü mülaki olunduğu zaman beden perdesi ortadan kalktığı için bu yağ tabakası basar ortada yoktu zaten ne ile görecektir, basireti ile, çeşm-i ervah yani ruhunun gözü ile bunu görmesi veya ruh gözü ile onu görür.

Nitekim Hak Teâlâ buyurur وَمَنْ كَانَ فِى هَذِهِۤ اَعْمَى فَهُوَ فِى الاَخِرَةِ اَعْمَى (İsra 17/72) Ya'ni "Bu dünyevi hayatta a'mâ olan kimseler âhirette dahi a'mâdırlar". Yani bu dünya hayatında ama olan kimseler ahirette de amadırlar. Peki gözlerimiz görüyor biz ama değiliz, ayet-i kerimenin devamında ya rabbi biz neden şimdi görmüyoruz, dünyada iken bu gözlerimiz görüyordu” diyecekler. O zaman “siz Hakk’ı görmediğinizden ama hükmündesiniz bugün de amasınız“ denecektir. Belki onların o gün halk edildikleri vücut gözleri görecek, sağı solu görecek ama bu sağı solu görmeleri Hakk’ı görmeleri demek değildir. Yani basarın görmesi basiretinin görmesi değildir. Burada bahsedilen görüş bu dünyada Hakk’ı müşahede edebiliyorsa eğer teşbihi manada ahirette de tevhidi manada görmüş olacaktır. Hem tenzihi ikisini birleştirip tevhidi manada görmüş olacaktır. Peki bu nasıl olacaktır Allah’ı görmek, gerçekten Allah görülür mü? Hani ehlullahtan birine sormuşlar “Allah’ı görmek mümkün müdür, diye O da ne demiş, görmemek mümkün müdür” demiş. Ama neyi yönüyle biz Cenab-ı Hakk’ı burada görüyor, teşbihat mertebesinde suretleri itibariyle görüyoruz, isimleri ve sıfatları itibariyle görüyoruz. Zat’ı itibariyle Allah’ı görmek mümkün değildir. Biz kendi Zat’ımızı bile görmekten aciziz, Allah’ın Zat’ını nasıl görelim, çünkü O görüş mesafesinde değildir. 

Görüş alanında değildir. Bunlardan, görmekten, görülmekten münezzeh o zat-ı mutlak halinde biz Zat’ı mukayyedi ancak görebiliyoruz. İşte bütün alemde Zat-ı mukayyed olarak Hakk’ı görmek mümkündür. Ancak burada ölümden sonraki mülaki Zat-ı latifi görmek olacak orada, bu da rububiyet mertebesinden olacaktır. Yani rablık mertebesinden olacaktır. Sıfat mertebesinden de görülmez. Buna bir delil istenirse, Peygamber Efendimiz Cennet ehli cennete, cehennem ehli cehenneme girdikten sonra cenab-ı Hakk cennet ehline -şurası mühim- cemal ve kemalinden azamet ve kibriya perdesini kaldırarak hitab edecek “ben sizin rabbınızım” diye bakın, rububiyet mertebesinden, “ben sizin Hakk’ınızım, Allah’ınızım” demiyor bakın. 

“Ben sizin rabbınızım” diye onlara göründüğünde nida edip göründüğünde çünkü o nidada görüntü olacak, oranın görüşüne göre latif alemine göre onlar başlayacak yaygaraya “hayır böyle rab olmaz, sen bizim rabbımız değilsin” diye, o zaman Cenab-ı Hakk bir başka türlü tecelli edecek teşbih mertebesinden ama gene bağıracaklar “sen bizim rabbımız değilsin” ancak bir taife olacak ki her söyleyişte az bir taife sen bizim rabbımızsın diye secdeye varacaklar, üçüncü bir defa daha böylece hayır diyecekler gene az bir taife evet diyecek kabul edecekler, dördüncüde Canab-ı Hakk, diyecek ki “ sizin Allah ile aranızda bir anlaşmanız var mı” yani Allah’ı nasıl biliyorsunuz, onlar da “var” diyecekler, her kişi kendi Allah anlayışı, itikadı ne ise o Allah anlayışı üzere tecelli edecek, mesela birisi diyor ki Allah tahtında mücevherlerin içerisinde oturuyor. 

Birisi diyor ki tahtında nurlar içerisinde oturuyor, birisi diyor gök yüzünde şöyle uçarak gidiyor gibi yani nasıl tahayyül ediyorsa ne kadar insan varsa bu alemde o kadar da Allah var. Çünkü herkes kendi Allah’ıyla meşguldür, kendi ürettiği rabbıyla meşguldür. İşte kendi rabbımızın dışında bize bir rab tarif ettikleri zaman biz o zaman hayır diyoruz. Kabul etmiyoruz, halbuki o da bir rabdır. İşte o kimselere kendi inançları itibariyle Cenab-ı Hakk rab rububiyet mertebesinden tecelli edince “beli” diyecekler, onlar secdeye varacaklar ama diğer grup gene secdeye varacak evet diye işte bunlar irfan ehlidir, Cenab-ı Hakk’a her mertebede tenzihi olarak her mertebede kabul etmiş olacaklar. İşte bunlar her ne kadar cennette birbirlerini görseler de ehl-i cennet hayali Rablarıyla mülaki olacaklar, gerçek Rablarıyla mülaki olamayacaklardır. 

Gerçek Rabları سَلامٌ قَوْلا مِنْ رَبٍّ رَحِيمٍ 36/58 onlara selam vardır وَامْتَازُوا الْيَوْمَ اَيُّهَا الْمُجْرِمُونَ 36/59 ama vakti saati belli değildir. Bin senede mi, ben onlara selam veririm ayet-i kerimede demiyor. “ben olan onların rabbi onlara selam veririm” demiyor, bir başkası onlara selam vardır diyor. Dolaylı olarak anlatılıyor.

 Onun arkasından da وَامْتَازُوا الْيَوْمَ اَيُّهَا الْمُجْرِمُونَ 36/59 “ey mücrimler siz de bugün ayrılın bakalım” denecek, bu ayet-i kerimeden de anlaşılıyor ki ahirette celali ve cemali isimler birbirinden ayrılacaklar. Cemali isimler Cennet ehline, Celali isimler Cehennem ehline, o halde buradaki cemiyet-i esmaiye orada ayrılmış olacaktır. Cennet ehli eğer bir dünya tecrübesinden geçmemiş olsalardı, doğrudan cennete gitmiş olsalar idi Allah’ı tanımazlar yarım tanırlardı, sadece Cemali sıfatlar ile tanırlardı, cehennem ehli de doğrudan cehenneme gitselerdi, Celali sıfatlar ile tanırlardı. İşte burası cemiyet-i ilahiye, esma-i ilahiyenin cemiyeti, sıfat-ı ilahiyenin cemiyeti ve zıtların da hepsi burada mevcut olduğundan o halde burası Cennetten de Cehennemden de diğer bütün alemlerden de daha değerli bir yerdir ilim ve irfan kazanmamız bakımından. Cennete de buradan gidilmekte, Cehenneme de buradan gidilmekte işte ahirette ayetin hükmüyle Celali isimler ve Cemali isimler ayrılacaktır. 

O halde bu yüzden işte Cennette kavga olmaz artık. Orada bozuk söz söylenmez deniyor ya, neden, çünkü o sözleri söyletecek Celali isimler yoktur kişinin içinde hep Cemal, hep güzellikler vardır. Yani öyle durum onlarda temizlenmiş olacak. Zaten burada şeriat ehli dahi olsa bir nefis mücadelesi veriyor insanlar, şeriatın vaaz ettiği hükümlere uyarak nefs-i emmaresini az da olsa dengelemiş oluyor. İşte bu yüzden onların Celali olan “Kahhar”, “Cebbar”, “Mütekebbir” gibi isimleri artık kaldırılmış olacak çünkü orada sahası yoktur, onları yaşama sahası yoktur. Cehennem de de Cemali isimlerin sahası yoktur, yaşayacak saha yoktur. İşte onlar amadırlar, eğer Cennetin elmalarını, armutlarını, köşklerini sandalyelerini görseler dahi Cenab-ı Hakk’ı göremeyecekleri için yine de ama hükmündedirler. 

Açık göz Zat’ı görmektir, diğerleri kapalı gözdür. Şu eşyanın hakikatini idrak etmeyen kimse yüz bin tane eşya görse de resimlerini de çizse yine de kördür. Neden, çünkü eşyanın hakikatini görmedi. Görmeyen de zaten kördür. Hani demişler ya “görene bunlar, köre ne” وَمَنْ كَانَ فِى هَذِهِۤ اَعْمَى فَهُوَ فِى الاَخِرَةِ اَعْمَى 17/72 “bu hayatı dünyevide ama olan kimseler ahirette dahi amadırlar”.

Binâenaleyh bu âlemde iken kalp gözünden imkâniyye perdesi yani Hakk’ın dışında ne varsa onların perdesi ve beşeriye sıfatı gışâvelerini yani perdelerini atmak kaldırmak suretiyle ve ölüm anı dahi bedenin perdesi irtifâ'iyle yükselmesiyle rü'yet-i Hak sıfat-ı hâssasıyla yani Hakk’ı görme hususi sıfatıyle müşerref olmak gerekir.

Nitekim Hak Teâlâ tereddüde dâir olan hadîs-i kudsîde: Cenab-ı Hakk ölüm hakkında kulumun canını alma hakkında tereddüt ettiğim kadar hiçbir şeyde tereddüt etmedim buyurur. "Ben mevti kötü gören mü'min kulumun ruhunun kabzında tereddüd ettiğim gibi, fail olduğum bir şeyde tereddüd etmedim.” Bu Cenab-ı Hakk’ın dahi bizler gibi irade gösterdiği ne kadar hayatın içinde olduğunu açık olarak gösteriyor. Bakın, “tereddüt ettim“ diyor, yoksa O’nun tereddütüne emir verdiği zaman “kün” ol der olur. Bakın O’nun tereddüt diye bir sorunu olmaz. Ama var ki bir hususta sadece bu hususta var ki bize açık olarak belirtiyor. Peygamberimizin lisanından kudsiyet olarak bildiriyor, bakın şeriat olarak değil. Hadis-i şerif değil. 

Hadis-i şerifler fiil manasındaki bilgileri verir, hadis-i kudsiler de kudsiyet bakın ismi üzerinde kudsi hadis, mukaddesiyetten bahseder, Allah’ın Zat’ı ile ilgili bilgiler verir, ki bu çok mühim bir Hakk’a gitme yolunda Hadis-i Kudsiler çok büyük yol açmaktadır, mesnet olmaktadır. Birisi dua ederken “ya seyidina ve senedena huzbiyedi ya rasullullah” ya seyidina senedena yani senedimiz, Peygamberimiz bizim senedimiz, tapu senedi gibi senedimiz O bir şey söylemiş ise biz de O’ndan almış isek bunun dayandığı yer Peygamberimiz, o senettir, hiç şek şüphesi yoktur Allah’ın indinde ve kendi indinde de.

İşte O’nun lisanından ki اِنْ هُوَ اِلا وَحْىٌ يُوحَى 53/4 “illa vahy ile konuşur”, ister hadis-i şerif diyelim ister Kur’an-ı Kerim diyelim, ister kudsi hadis diyelim bunların hepsi vahiydir. O kendi nefsinden konuşmaz. Peki neden kendi nefsinden konuşmaz, yok ki zaten istese de konuşamaz, kendine ait bir varlığı yok ki, Hakk’ın nefsi onda konuşuyor. Kendisi zaten ism-i Azam değil mi, bu alemdeki ism-i Azam Muhammed ismi, “Hamd” ismidir, batın alemdeki ism-i Azam “Hu” ismidir, hüviyet-i mutlaka olarak bu alemdeki “Muhammed” ismidir İsm-i Azam. Kim salavat-ı şerife getirirse bakın ism-i azamı getirmiş olur, söylemiş olur. 

Nitekim Hakk Teala tereddüte dair hadis-i kudside ben mevti kerih gören kulumun yani ölümü kötü gören kulumun ruhunu kabzına tereddüt ettiğim gibi yani ölümü kötü gören bir kulun ruhunu bedeninden ayırması ölümü kötü görenin onun ruhunu alayım mı almayayım mı diye tereddüt ettiğim gibi hiçbir şeyde tereddüt etmedim diyor. Neden, çünkü kendi likasına mugayir hal oluşmaktadır. Ölümü istememek Hakk’a ulaşmayı istememek olmaktadır. Ama Cenab-ı Hakk onu kendisine ulaşmasını istiyor. 

Biraz daha müddeti olsa da çalışsa da idrak etse de ondan sonra bu işi anlasa da alsam onun ömrünü sona erdirsem diye tereddüt ediyor. Ama daha evvel verdiği bir hüküm olduğundan yani o kulun ömrünün süresi belli olduğundan onu almak da gerekiyor ama istiyor ki kulu biraz daha çalışsın daha evvel çalışmış olsaydı da bu son an gelmeden evvel ehl-i gafil olarak perdeli olarak ama olarak almasaydım onun ruhunu kabz etmeseydim diye bunda tereddüt ettiğim gibi hiçbir şeyde tereddüt etmedim diyor. Ne kadar büyük bir lutf-u ilahidir. Kulumun ruhunu kabzda tereddüt ettiğim gibi fail olduğum bir şeyde tereddüt etmedim. 

Ve ben onun ölümden istikrahını tiksindirici görürüm. Yani ben onun ölümü kerih görmesini de kerih görürüm, kötü görürüm diyor, yani doğru bir şey olarak görmem diyor. Diğer ehlullahtan birisi de diyor ki, eğer likanın ne olduğunu bilseydiniz yani Hakk’a mülaki olmanın ne olduğunu bilseydiniz, bir an size bunun azıcık perdesi açılsaydı her an dua ederdiniz yarabbi beni öldür diye. Yani likanın Hakk’la müşerref olmanın ne kadar büyük bir şey olduğunu bilseydiniz. Ne oluyor kişi o zaman, aslına ulaşıyor, hani sılayı rahim denen aslen işte budur. Gerçek sılayı rahim budur. Rahman’ın rahminde olan sılayı rahim yoksa dünyanın herhangi bir şehrinin köşesinde de olan anneyi babayı değildir. 

Tabi zahiren o da vardır, mesela askere gelmiş bir kardeşimiz bir köyden ah vatan ah vatan diye yanıp tutuşuyor memleketi için bakıyorsunuz memleketinde beş on ev var, biraz ağaç var, işte varsa bir dere var, kuru bir toprak var ama vatanım diyor. Neden bu kadar hasretle vatanım diyor, gözlerinden yaşlar geliyor, vatanıma gideyim diye izin almak için ortalığı koparıyor, neden çünkü vücut hücreleri o topraktan meydana geldi, gözleri o araziyi gördü, onun filimini çekmiş, beyinde orası vardır. Başka bir yer yoktur. Oranın havasıyla hevası meydana gelmiştir. Yani aslını aramakta işte bu kadar basit, toprak eve müştak olan bir insan ruhu, cevherinin aslı olan Allah’a nasıl müştak olmaz. 

Nasıl sıla-ı rahim istemez. İşte bu demek değil ki akşama eve gidip de hepimiz ölümü isteyelim bir an evvel gelsin diye, yok o da doğru değil, gene ona sığınarak O’nun biçtiği ömre ki O bizim hakkımızda en uygun olan, en yararlı olan ömrü bize tayin etmiştir. Ne uzundur ne de kısadır, bizim lehimize bir ömür süresini vermiştir. 

Eğer daha fazla verse belki kaldıramayacağız, daha az verse yeterli olmayacaktır, bize yeterli ömrü vermiştir, işte biz de yeterli ömür içerisinde O’na layık olabilecek bir hakikat yapısına sahip olarak bu alemden gitmek için bu çalışmaları yapalım, yapmaya devam edelim, hiç ümidimizi bir şeyden kesmeyelim, çok fazla da iyimser olmayalım, iki arada çok fazla bir şey de beklemeden ama elimizden geldiğini yaparak hayatımızı sürdürelim. Bir daha bu hayat ele geçmez, mümkün değildir, eğer geçiyor olsaydı, bizden evvelkilerin birkaç sefer geldiğini görürdük, gerçi reenkarnasyoncular getiriyorlar yedi sefer ama biz getiremiyoruz, o kadar gücümüz yok, tek defa hayat burada “lime tekfirune emvat” daha sonra siz öldürüleceksiniz, tekrar diriltileceksiniz diye bu ayeti alıp reenkarnasyoncular senet gösteriyorlar ve diyorlarki bakın İslam’da da var reenkarnasyon diye. 

Halbuki bilmiyorlar ki كَيْفَ تَكْفُرُونَ بِاللَّهِ وَكُنْتُمْ اَمْوَاتًا فَاَحْيَاكُمْ ثُمَّ يُمِيتُكُمْ ثُمَّ يُحْيِيكُمْ ثُمَّ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ 2/28 siz ölüler idiniz diyor açık olarak neden Allah’ı inkar ediyorsunuz Allah size bir hayat verdi sonra sizi tekrar öldürecek ahirette tekrar diriltileceksiniz, ayet-i kerime bunu bahsediyor. İşte dünyaya geldiğimiz zaman insan oğlu Tebareke Suresinde geçiyor ya اَلَّذِى خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيَوةَ لِيَبْلُوَكُمْ اَيُّكُمْ اَحْسَنُ عَمَلا 67/2 hanginiz daha güzel amel yapacaksınız diye sizi dünyaya gönderdim. 

Evvela ölümü halk etti, خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيَوةَ sonra hayatı halk etti, ama tefsirlere baktığımızda Allah evvela hayatı halk etti sonra ölümü halk etti diye fiziki ölüme bakarlar. Evvela ölümü halk etti, Cenab-ı Hakk, kendi Zat’ından bu aleme getirmek suretiyle bizi Zat’ından madde alemine getirdiği için biz burada ölmüş hükmüne geldik yani idrak ve şuur eksikliğinden ölü hükmüne geldik. İşte ne zaman ki kendimizi idrak etmeye başladık gençlik çağlarımızda buluğ çağlarımızda sonra işte yavaş yavaş Allah’ı bilme yolunda yürümeye başladık, evvela şer’i manada yürümeye başladık, sonra tarikat, hakikat, marifet derken seyr-i suluğumuzu götürmeye başladık, bu idraklere erdik işte Cenab-ı Hakk bunları anlayacak kadar bizlere ömür vermiştir, bizler hakkında bu hadis-i şerif inşeallah varid olmaz. Yani meydana gelmez.

Hakk Teala tereddüte dahil olan hadis-i Kudside “ben mevti kerih gören yani ölümü kötü gören mü’min kulumun ruhunu kabzında tereddüt ettiğim gibi fail olduğum, meydana getirdiğim bir şeyde tereddüt etmedim” ve ben onun ölümden istikrahını kerih görürüm. Yani onun ölümü kötü görmesini ben de onun hakkında kötü görürüm. Halbuki ona benim kavuşmam gereklidir" buyurdu. Buluşulmadığı zaman ebedi ayrılıkta kalır. İşte bu alemin en büyük ızdırabı ahirete gidildiği zaman en büyük ızdırabı, rabbımıza ulaşamamış olmamızdır, ondan ebedi olarak ayrı ve gayrı kalmış olmamızdır. İster cennet ehli olalım ister cehennem ehli olalım, Ve bu hadîs-i kudsi ilâhîyeye kavuşma müştak olan mukarrabîn kullarda husule gelen rü'yet sıfat-ı hâssasına Hakk'ın isteğini gösterir. Yani bu hadis-i kudside belirtilen hüküm irfan ehlinin mukarrebin ehlinin Cenab-ı Hakkın ona karşı olan iştiyakını gösterir. 

Zîrâ Hak Teâlâ hazretleri, kendine vusule sebeb olan ölümden bakın ölüm Allah’a ulaşma sebebi, daha evvel de belirtildiği gibi Cenab-ı Hakk bu alemden gayrı mı, değil o halde burada idrak ettiğimiz zaman fiziken idraken ve ilmen zaten biz mülaki olmuş vaziyetteyiz. Yani alemde ne varsa ama latif ve ruhen değildir. Burada fark vardır, ne zaman ki beden elbisesi gömlek üstümüzden alınıyor, bedenen mülaki olan kimse ruhen de nuren de zaten ilmen de o zaman müştak olan sevgilisine ulaşmış oluyor. Sevdiği varlığa ulaşmış oluyor. Yani aslına ulaşmış oluyor, yani deryaya ulaşmış oluyor. Deryaya ulaşalım da kendine ait bir varlığı kalmasın. İstikrah eden abd-i mü'min kulun, likâ-yı Hakk'a fazla istekli olduğu halde ruhunu kabz etmek istediği cihetle, o kulun ölümü çirkin gördüğü esnada ruhunu kabz etmekte tereddüd buyuruyor. 

Gerçi Allah’ın tereddütü olmaz Burada bize bazı bilgiler vermektedir, bu hususun mühim olan halini bize aktarmak için tereddütünden bahseder. Yoksa Allah neye tereddüt etsin. Binâenaleyh hadd-i zâtında her bir nefis ölümü çirkin gördüğü ve ölüm mevzü'-i bahis olduğu vakit tasalı olduğu cihetle Hak Teâlâ hazretleri bu hadîs-i kudsîde ya'nî "Halbuki ölüm lâzımdır" demeyip ya'nî "Benim kavuşmam gereklidir." kavli ile kulu likâ-i hâs ile müjdeledi. Ve bunu dahi ölümü zikr ederek kulu gamlı etmemek için böyle buyurdu:

Sual: Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de كُلُّ نَفْسٍ ذَاۤئِقَةُ الْمَوْتِ (Ankebüt, 29/57) ya'nî "Herbir nefis ölümü tadacaktır" buyurdu; bakın her bir nefis yok olacaktır demiyor, demek ki ölümün hakikati tatmak imiş, tat almak imiş o halde tat almakta yaşamın ispatı olduğuna göre çünkü tat almayan bir kimse yok hükmündedir, tat alan kimse de hayattadır, yani tat almak hayatın ispatı olduğuna göre o zaman ölüm yokluk manasına değil, sıfat değişikliği, şekil değişikliği manasındadır. Her nefis ölümü tadacaktır ve "ölüm"ü zikr etti. Kulları bundan gamlı olmaz mı? Yani Allah’ın kulları bu ayet-i kerimede belirtilen ölümden gamlanmazlar mı? Diye bir sual akla gelebilir, diyor böyle bir sual yok da muhtemel bir sorudur diyor, buna cevaben Cevap: Evvelen bu âyet-i kerîme umûma hitaben nazil oldu. Yani genel olarak bu ayet-i kerime herkesi kapsamına aldı, Binâenaleyh mü'min ve gayr-i mü'min bununla muhâtabdır. Halbuki emmârelik mertebesinde nefis hayvâniyyetle vasıflanmıştır. Burada yaşayan kimsenin tarifi nasıl olmakta hayvan-ı natık denmekte yani konuşan hayvan denmektedir. 

Ve onun serkeşliğini zikr-i mevt ile kederli edip kesr etmek iktizâ eder. Ve nüfûs-i âbiyyeye yani perdeli olan nefse ölümden daha müessir bir va'z ve nasihat yoktur. Nitekim Hz. Ömer (r.a.) risâlet-penâh (s.a.v.) Efendimlz'den nasihat istedikde, bu hakikate işâreten buyurdular ki: ya'nî "Yâ Ömer, sana va'z ve nasihat olarak ölüm kifayet eder." Saniyen Hak Teâlâ hazretleri bu âyet-i kerîmede yalnız ölümün zikriyle iktifa buyurmayıp onun neticesini dahi mâba'dinde yani ayet-i kerimenin sonunda ثُمَّ اِلَيْنَا تُرْجَعُونَ (Ankebût. 29/57) kavliyle beyân buyurdu. Ya'nî "Her bir nefis ölümü tadacaktır. Ba'dehû bizim canibimize rücû' edeceklerdir" dedi. Şu halde mevt sebeb-i rücû'dur; ve rücû' ise kavuşma sebebidir. Yani ölüm dönüş sebebidir, nereye aslına dönüş sebebidir. Rücu ise sebeb-i mülakattır, geriye dönen kimse herhangi bir şekilde döndüğü yer ile görüşme yapmaktadır. Yani mülakat etmektedir. 

Binâenaleyh âyet-i kerîme hem zikr-i mevti ve hem de tebşîr-i likâ-ı hâssı cami' olmuş olur. Yani ayet-i kerime hem mevtin hakikatini, ölümün hakikatini bize bildirmiş ve onun neticesi olan da müjde-i lika yani Allah’a mülaki olmayı bildirmiştir, Hadîs-i kudsîde ise “abdül mü’min” buyrulduğuna nazaran bu hitâb. hitâb-ı hâstır. Yani كُلُّ نَفْسٍ ذَاۤئِقَةُ الْمَوْتِ de mevt hitabı bütün insanlara olmakta hadis-i şerifte belirtilen kısmı ise “abdül mü’min” buyurulduğuna nazaran bu hitab-ı hasdır. Zîrâ nüfûs-i mukarrabînin yani mukarreb ehlinin nefisleri yani kurbiyet ehlinin nefisleri serkeşliği, muvâzabatı yani kayıtlanmaları dünya muhabbetleri şeriatla zail olmuş zail olmuş yani şeriat-ı Muhammediye uydukları için mukarrebinin nefisleri eğitilmiş olmakla birlikte şeriatla zail olmuş, yani kendilerinde bulunan eksiklikler kaldırılmış ve arada ancak vücüd-ı hakîkî ile yani Cenab-ı Hakk’ın mutlak vücudu vücûd-ı izafîden mütevellid, yani doğan, meydana gelen bir zevk-ı isneyniyyet yani ikilik zevki bu kesret ve şirk manasında değil, bir varlığın iki olarak faaliyet sahasında olması ve bunu bir tek olarak zevk etmesi kişinin kendi varlığını kendi bünyesinde kalmış olduğundan, abdü mü'min yalnız likâ-i hâs ile müjdelenmiştir. 

Vücud-u izafi denilen her birerlerimizin birey ve beşer varlıklarımızın genel ismidir. Vücud-u izafidir. Sadece bizler değil bütün gördüğümüz varlıkların hepsi gerek eşya şeyiyet olsun, gerek hayat sahibi hareket edebilen varlıklar olsun onların bütün vücutları mevcut vücutları vücud-u izafidir. Yani izafi ne demek, isimlenmiş sadece isim olarak var olan varlıklar hükmünde ama hakikatleri itibariyle her birerlerimizin vücud-u hakiki mensubuyuz aynı zamanda, ama görünebilmemiz için birey ve beşer ismiyle faaliyet sahasında olabilmemiz için her birerlerimize ait hususi bir bedenimiz olması gerekiyor yani bir kimliğimiz bir suretimiz olması gerekiyor. Buna da vücud-u izafi deniyor. İşte vücud-u hakiki ile vücud-u izafiden doğan yani ikisinin bir olduğunu anlamaktan doğan bir zevk-i isteğniyet yani ikilik zevki neden bu ikilik zevki var, bu birbirinden ayrı olan iki değil, birbirinden ayrı iki olarak düşünüldüğünde o şirk olur. 

Ama birin iki suretinde görünmesinin hakikatini idrak ettiğimizde bunun ismine isteğniyet mutlak isteğniyet ayrı şirk isteğniyet değil, ikili değil tekliğin yani vitrin şefiyet olarak gözükmesidir. Bunların bütününün ve tamamının da sonra mevzu olan ferdiyet olarak idrak edilmesi yaşanması bundan meydana gelen bir zevk-i isteğniyet kalmış olduğundan abd-ı mü’min yalnız likayı has ile müjdelenmiştir. Yani mü’min olan kul ölümü tattığında mevti tattığında ثُمَّ اِلَيْنَا تُرْجَعُونَ كُلُّ نَفْسٍ ذَاۤئِقَةُ الْمَوْتِ hükmüne tabi olduğundan likayı has yani has bir buluşma ile o zaman ne oluyor, izafi olan abd-i izafinin vücudu ortadan kalktıktan sonra vücud-u hakikiye dahil olmuş oluyor, işte bu büyük bir müjde olduğundan hadis-i şerifte likayı has ile müjdelenmiştir, mü’min kul diye bizlere haber veriliyor inşeallah idrak edenlerden ve ayet-i kerimede ve hadis-i şerifte belirtilen işaret edilen kimselerden oluruz. 

----------------------

6. Paragraf:

Resul (a.s.)ın "Sizden biriniz muhakkak Rabb'ini görmez, tâ ki öle" buyurduğu gibi, vaktaki abd Hakk'a ölümden sora mülâkî olur, işte bunun için Allah Teâlâ "Benim likam lâ-büddür" dedi. Binâenaleyh Hakk'ın i-tiyâkı bu nlsbetin vücûdu içindir (6).

-----------------------

Ya'nî (S.a.v.) Efendimiz'in “inne ahedeküm layararabbehu hatta yemutü” buyurduğu vech ile, kul Hakk'a ancak ölümden sonra mülâkî olduğu için Allah Teâlâ yukarıda zikr olunan hadîs-i tereddüdde ölümden istikrah eden mü'min kuluna kendi kavuşmasının gerekli olduğunu beyân eyledi. Burada düşünülmesi gereken bir husus vardır, peki burada yaşanan fenafillah bakabillah hükümleri neyi ifade ediyor, mademki öldükten sonra rabbına mülaki oluyor, peki buradaki bu mertebeler neyi ifade ediyor. Burada bu yaşananlar ilmel, aynel, hakkal yakiyn olarak belirtilmekte mutlak manada beden elbisesi kişinin sırtından ve elinden alınmadıkça hakiki manada tevhid oluşmaz. 

Diğer şekliyle bakabillah hükmünde oluşan tevhid ise ilmi manada bir tevhid ve idraki şuur manada bir oluşumdur, fiili manada bir oluşum olmaz çünkü arada beden perdesi vardır, ancak dünyada iken bu idrak edilmiş ise oradaki lika mümkün olur dünyada iken bu idrak edilmemiş ise yine bütün insanlar Allah’a döneceklerdir ama Allah’a döndüklerinin farkında olmayacaklar neden çünkü Allah’ın varlığını dünyada bilemediklerinden tanıyamadıkları için idhal olacakları yerde oraya cehennem diyeceklerdir veya bir başka isim vereceklerdir, oraya mülaki olduğunu zannedeceklerdir. 

Halbuki orada da Hakk’tan başka birisi yoktur, Hakk’ın mülkünden başka bir yer yoktur ancak bu ilmi dünyada iken almadıklarından kendilerinde ayrılık gayrılık kesin olarak bu hüküm olduğu için Allah’ın huzuruna bile gitseler O’nu inkar edeceklerdir, hayır burası Allah değildir diyeceklerdir ki cennet ehli için dahi bu geçerlidir. Cennet ehli cennete girdiği zaman Cenab-ı Hakk cemal ve kemalinden, azamet ve kibriya perdesini kaldırarak onlara “ben sizin rabbınızım” diye hitap edecek onlar da “hayır sen bizim rabbımız değilsin” diye inkar edeceklerdir. 

Hani üç defa böyle dördüncüde Cenab-ı Hakk “peki sizinle rabbınız arasında bir sözleşme, anlaşma, işaret var mı” diye sorduğu zaman onlar da evet diyecekler o zaman Cenab-ı Hakk onların her birerlerinin kendi anlayışları rab anlayışları üzere kendilerine tecelli ettiğinde o zaman onlar “beli” diyecekler, yani dördüncü hitapta ancak “beli” diyecekler ancak az bir kısım olan irfan ehli bütün hitaplarda secde edecekler sen bizim rabbımızsın diye. Ancak bu husus ayrı bir husustur, yani bunun ile bu mevzu arasında belki biraz çelişki gibi aklınıza gelirse olabilir onun için bunları da ayırmak lazımdır. Buyurduğu vecih ile abd Hakk’a ancak ölümden sonra mülaki olduğu için, peki biz burada rabbımıza mülaki olamayacak mıyız, olacağız tabi ancak fiili manada bir mülakiyet mümkün olamamakta çünkü bu beden perdemiz vardır. 

Bu beden perdemizle bize sınırlanmış olan bir saha vardır, biz o sahanın içinde yaşıyoruz, bu içinde yaşadığımız saha dahi Hakk’ın sahasının içindedir, yani bize ait ayrı bir saha yoktur, rabbımızın sahası içinde ama bize tahsis edilmiş bir sahada yaşıyoruz. İşte perde olan bu beden mevcut varlığımız ortadan kalkınca ki buna da “mevt” diyorlar, mevtin ileri derecesine de “yakıyn” diyorlar, o mevt ile nefis ölümü tattığı zaman işte o tadış bakın “lika” tadışıdır, mü’min olanlar içindir. Yani Allah’a ulaşma ruhen ve nuran Allah’a ulaşma tadışıdır. 

Diğerleri de ölümü tadacaklar, ama bazıları cehennem tadışı olacaktır. Acı tadışı olacaktır. Ama tadış acı da olsa tatlı da olsa tatmadır, tadıştır. İşte bahsedilen mü’min kuldan bahsedilen ve bu mü’min kuldan bahsedilen de aslında arif kullardan bahsedilen mutlak likayı onlar tadacaklardır, ondan sonra iman ehli tadacaktır, Rablarını kendi anlayışları ile ondan sonra inkar ve isyan ehli de ateş şeklinde tadacaklardır. Yani dünyada iken hangi tür anlayış içerisinde ise kişiler ölümlerini o şekilde tadacaklardır. Buradan ölçü olarak yola çıkarsak kati olmamakla birlikte herkes kendi bulunduğu hali düşünerek o halde ama daha gelecek günlerde haller değişebilir, mertebeler değişebilir, yukarıya da gidebilir aşağıya da gidebilir, kişi ölüm anında ve genel seyir içerisinde nasıl bir idrake sahip olmuşsa o idrakin yaşantısı içerisinde lika elbette o kişiye has olacaktır. 

Benim likam elbette lazımdır, dediği Cenab-ı Hakk’ın kul hangi mertebe ve anlayış içerisinde ise ölüm anında tadışı o mertebeden mülaki olacaktır rabbına diye her birerlerimiz kendimizi tartarak bunu bulabiliriz. Ölümden sonra mutlak mülaki daha evvel mülaki var, ancak bu idrak ve eğitimde olan şimdi şu anda düşünelim her birerlerimizin aklında bir Allah anlayışı var, bir inancı vardır, bir yaşam seyiri vardır, bir idrakimiz vardır, en azından kendimizi bilmeye çalışıyoruz, alemi tanımaya çalışıyoruz, rabbımızı bilmeye çalışıyoruz. İşte bu bir bilinç olarak, bilinç zevki olarak yani ilmi bir zevk ve haz olarak idrak edilmekte ve bunun neticesinde de gönlünde bir huzur olmaktadır kişinin işte bu tam manasıyla perdesiz yani açık olarak ortaya çıkacak yani ölüm anında. 

O halde ölüm korkulacak bir şey değil talep edilecek bir şeydir, ancak ölümü de taleb etmeyelim şu yönden ölümü taleb ettiğimiz zaman Cenab-ı Hakk’tan biz vaktimizin kesilmesini istemekteyiz. Ölüm talebiyle vaktimizin kesilmesini istemekteyiz. Ölüm talebi güzel ama neticede dünyadaki vaktimiz son bulacağından çalışma ve onun neticesinde daha başka şeyler kazanma imkanımız elimizden alınmakta, ölümle biz bunu taleb etmekteyiz bu yanlıştır. Ölümden korkmayacağız, ölümü taleb edeceğiz ancak acil gelsin diye istemeyeceğiz, Cenab-ı Hakk hangi zaman ve vakitte bizi dünyaya getirmişse hangi zaman ve vakitte öleceğimizi yani bu dünyanın sonunu göreceğimize O’nun karar vermesi ki O kulunun menfaatine karar verir. 

Aleyhinde karar vermez. Bize en kemalli olan hayat süremiz ne ise onu zaten baştan vermiştir, bunun kısalmasını istemeyelim ama ölümü isteyelim, ne zaman vakti geldiği zaman ölümü isteyelim, başımıza her hangi bir şey geldiği zaman feryat edip, bağırıp çağırmayalım çünkü ölümün neticesinde mülaki mutlak yani lika-i mutlak vardır, bunu daha iyi gerçekleştirebilmek için ne yapmamız gerekiyor, o zaman bu ölüm gelmeden evvel hani vaktinin kıymetini bil derler ya vaktimizin kıymetini bilip rabbımıza en güzel en muhabbetli en irfaniyetli en iyi bir şekilde çıkmamızı nasib edecek bir süreyi değerlendirmemizi Cenab-ı Hakk’ta bize nasib etsin inşeallah. 

Bakın çok muhteşem ifadeler insan hayran kalıyor hem okuyorken hem de dinliyorken “inne ahadeküm layera rabbehu hatta yemütü” muhakkak ki sizin herhangi biriniz içinizden herhangi biriniz göremez, rabbını göremez ancak ölür o zaman görür buyurduğu vech ile abd Hakka ancak ölümden sonra mülaki olduğu için işte yukarıda da bahsetmeye çalışıldığı gibi biz daha burada rabbımıza ilmen mülaki olmamız lazımdır ki o ilmin neticesi olan fiili mülakide orada tahakkuk etmiş olsun. Yani bir kimse ölmeden evvel hangi kapının önüne gelmişse diğer bir ifade ile öldüğü zaman o kapıdan girer. İşte mühim olan o kapıya geliştir, biz Cenab-ı Hakk’ın Zat kapısının önünde civarında dolaşmaktayız. 

Bakın o kadar çok kapı var ki Cenab-ı Hakk’ın her esma-i ilahisi bir kapıdır, onu “Kahhar” esması da bir kapı, “Cabbar” esması da bir kapı, “Rahman” esması da bir kapı, “Rical” esması da bir kapı, illa kamil akıl sahipleri “illa ulul elbab” “bab” kapı, illa kapı sahipler, hangi kapının anahtarı onlarda ise onlar da o kapıda durmaktalar oradan içeriye gelmektedirler. اِلاۤ اُولُوا الاَلْبَابِ başka bir ayet-i kerimede “illa ulul ebsar” yani basiret sahipleri bunları anlar, onlar da o kapıların bekçileridir aynı zamanda, o kapılardan girerler, ilim kapısından girilir, Rahmet kapısından Rahman kapısından girilir, bunların hepsi Allah’ın Zat’ına çıkan kapılardır.

Ölümden sonra mülaki olduğu için Allahuteala yukarıda zikir olunan hadis-i tereddüt, tereddüt hadisi orada ne diyordu, Peygamberimizin lisanından Cenab-ı Hakk “Ben bir mü’min kulumun ruhunu almakta tereddüt ettiğim gibi hiçbir şeyde tereddüt etmedim” diyor, neden çünkü likayı daha henüz idrak etmemiş, eğer onun ruhunu kabz etmiş olsa kendisine dönmeden bu hakikatleri idrak etmeden hayatı son bulacağından bulmaması hakkında tereddüt ettiğim gibi hiçbir şeyde tereddüt etmedim diyor. Gerçi haşa Cenab-ı Hakk tereddütlü mü ne yapacağını bilmez bir halde mi, bu manada değildir buradaki abdına kuluna rahmeten bu şekilde Peygamberimiz bunu tarif ediyor. 

Hadis-i tereddütte ölümden istikrah eden yani ölümü kötü gören abd-i mü’mine kendi likasının labud olduğunu beyan eyledi. Yani ölümden korkan mü’mine bunu söylüyor, yani onun ruhunu almakta tereddüt ettim, neden çünkü likayı idrak edemeden eğer hayatı son bulmuş olursa ebedi olarak artık oradan ayrı kalmış olacaktır. Binâenaleyh Hakk ölümün vücûdu indinde, kulda hâsıl olan nisbet-i rü'yete isteklidir. Ve Hakk'ın iştiyakı, ölüm esnasında vâki' olan bu nisbetin vücûdu içindir. Hakk’tan geldik Hakk’a gidiyoruz sözünü söylemek çok kolay da Hakk’tan geldik onu biliyoruz da Hakk’a gidiyoruz acaba bunun gereğini yerine getirebiliyor muyuz, yani sözü söylemek kolay hani Mevlana hazretlerinin babası Şam şehrine girdiği zaman gece karanlıkta kalmışlar, soruyorlar nereden gelir, nereye gidersiniz diye, Sultan Ulema Bahattin Veled de Hakk’tan gelir Hakk’a gideriz demiştir. 

Onlar bekliyorlar işte Bağdat’tan gelip Şam’a gideriz diye yahut Mekke’ye gideriz, diye ama O Hakk’tan gelir Hakk’a gideriz diyor. Onlar da bunlar acayip bir taife, açın kapıları şama girsinler, bunlardan zarar gelmez demişler. Şam kapılarını onların girmesi için açmışlar. İşte biz de Hakk’tan geldik, buna eğer gerçekten kani isek ama hayal aleminde isek anneden geldik, babadan geldik, deriz, o da doğrudur, Hakk’a gideriz o da doğru, yani yapmaya çalıştığımız işler Hakk’a gitmek üzere, bunların hakikati ile birlikte tahakkuk ettirdiğimiz zaman biz Hakk’a gidiyoruz gerçekten. İşte kula kendi likası labüdd olduğunun, elbette lazım olduğunu, kendinden zuhura geldi kendine dönmesi lazım olduğunu beyan eyledi. Böylece Hakk mevtin vücudu indinde yani ölümün varlığı yani ölüm tahakkuk ettiği zaman da abda hasıl olan nisbet-i rüyete abdda hasıl olan rüyet nisbetine yani rüyet haline müştaktır. 

Eğer bunların eğitimini burada alırsak her birerlerimizin mutlak manada başına gelecek olan bu mevtin vücudu vaktinde yani ölüm anında her birerlerimiz ölüm anında nisbeti rüyete müştaktır Cenab-ı Hakk diyor. Yani her birerlerimiz şu anda Azrail (a.s.) gelmiş başımızda dikildiğini düşünelim, sonumuz olduğunu düşünelim bu ne demek mevtin vücudu indinde yani Azrail (a.s.) gelmiş hepimizin tepesinde öyle düşünelim ki ona hazır olalım, bunlar bir provadır aynı zamanda, ölüm provalarıdır, kolay bir şey mi değil, zor bir şey mi o da değildir, abda hasıl olan bakın şimdi yani kulda hasıl olan nisbet-i rüyet yani kulda hasıl olan rabbına ulaşma isteği arzusu ve fikriyatı faaliyetine müştaktır Cenab-ı Hakk. Binbir türlü suret içine girip her bir suretinden ve kendisi Zat’ı itibariyle razı olmuş olur ve cümbüşünü de kendi yapıyor, biz de zannediyoruz ki biz de bir şeyler yapıyoruz bu alemde. 

Evet biz yapıyoruz zaten başka yapan yok. Abda hasıl olan nisbet-i rüyet, yani kulun o andaki huzurunu düşünmek ama bir ömür boyu Hakk ile birlikte yaşamış ise o anda yani bütün ağırlıklarından kurtulmuş dünya gayesinden kurtulmuş, hastalık, şu, bu, varlık, yokluk neyse işte güzellik, çirkinlik diye ifade edilen her türlü ağırlıktan kurtulmuş, bütün yüklerini atmış o anda öz hakikatiyle kalmış bu öz hakikatinin de Hakk’a ait olduğunu başka hiçbir varlığa ait olmadığını anlamış işte abde hasıl olan nisbet-i rüyet yani müşahede rüyeti yani Hakkı müşahede rüyeti Cenab-ı Hakk’da buna müştaktır diyor, buna aşıktır bunu beklemektir diyor. Yani bir başka ifade ile iki sevgilinin aradaki bir perdenin kalkmasıyla nasıl her ikisi de birbirine müştak ise ve kucaklaşma o zaman oluyor ise işte bu beden perdesi aradan kalktığı zamanki hale Cenab-ı Hakk müştak olduğunu iştiyaklı olduğunu bize bildirmekte, o anda tabi ayni şey kul ismi verdiği diğer zuhurunda da olduğundan her iki iştiyak müştakiyet birleştiği zaman Cenab-ı Hakk’ın belki de irade ve murad ettiği gizli hazineden zuhura çıkarak kendini tanıtmasının tamamlanması hakikati ortaya çıkmış olmakta bu şekliyle bu başka bir mahlukta olacak bir başka surette olacak hadise değildir. 

Ne hayvanlarda ne meleklerde ne feleklerde ne herhangi bir şeyde bu tek ve halife olan insanda ancak rüyet edilecek yaşanacak bir hadisedir. Her birerlerimize bedeni de olsa bu surete ve manaya sahip olduğumuzdan ayrılmaksızın her birerlerimize bu yol açıktır ama yoldan gitmek bizlere kalmıştır, Cenab-ı Hakk inşeallah kendi muhabbet yolundan bizleri ayırmaz, kendisini rüyet etmeyi dildiği kadarıyla biz de dilemiş oluruz, biz O’na o bize müştak olarak nefsimiz mevt hakikatini tatmış olur. Hakk’ın iştiyakı yani muhabbeti kuluna olan muhabbeti mevt esnasında yani ölüm esnasında vaki olan yani ölümü tadış esnasında vaki olan bu nisbetin meydana gelmesi içindir, Hakk’ın iştiyakı. 

---------------------

7. Paragraf:

Şiir: Habîb benim rü'yetime müştaktır; halbuki benim ona iştiyakım eşeddîr (7).

---------------------

Hz. Şeyh (r.a.) bu şiiri Hak tarafından inşâd ile buyururlar ki yani Hakk lisanından İbnu’l Arabi hazretleri söylüyor ama Hakk lisanından söylüyor, kendinden değil, yani Hakk lisanından ama kendi dilinden söylüyor, Hakk tarafından inşâd ile buyururlar ki yani Hakk tarafından binası kurulan o şiir Muhyiddin İbnu’l Arabi lisanından zuhura çıkmaktadır, hani Peygamberimizin kudsi hadisleri var ya manası Hakk’tan lafzı Peygamberimizden, işte bu şiirin de manası Hakk’tan lisanı Muhyiddin Arabiden yani kelime şekillendirmesi inşâd ile buyururlar ki: Benim sevgili kulum, cemâl-i bâ-kemâlimin rüyetine müştaktır. Yani benim abd-ı habibim muhabbet ehli olan kulum Cemal-i bakemalime benim Cemal ve Kemalime bunu görmeye müştaktır. Yani benim varlığımı görmeye aşıktır. Yani kul tarafından kulum beni görmeye aşıktır. 

Halbuki benim ona iştiyakım isteğim onun bana olan iştiyakından isteğinden daha şiddetlidir. Hakk’ın muhabbeti daha evvel kulunu sardığı için ve kulundan da o aşk muhabbet zuhura kulluk mertebesi kadar çıktığından yani o mazharın bulunduğu zuhur ettiği yer kadar çıktığından tabi ki Allah’ın iştiyakı ondan daha şiddetlidir. O halde düşünelim her birerlerimiz rabbımızı ne kadar seviyoruz, iştiyakımız ne kadar, bu ölçüye bakarak rabbımızın o kuluna olan iştiyakının ne kadar sonsuz olduğunu büyük olduğunu bizim bir kadehimiz varsa Cenab-ı Hakk’ın sonsuz deryası olduğunu düşünelim bakın bizim kadeh kadar olan aşkımız muhabbetimiz, sevgimiz neyse varlığımız Allah’ın deryası karşısında ne derece küçükse ama Cenab-ı Hakk onu küçük görmeden büyük görerek değer vermektedir, işte bu şekilde sonsuz bir muhabbetin içine girileceğini düşünelim. 

Yani bizdeki sevgiyi kıyas ederek ne kadar çoksa sevgi ne kadar çok olursa olsun ama Cenab-ı Hakk’da sonsuz bir sevgi olduğundan ve bunu müştak olarak o bizdeki sevgiyi beklediğinden ölüm denen andan tadışın bakın ne kadar sonsuz bir tadış ebedi bir tadış olduğunu kıyas etmek her halde zor olmayacaktır. İşte Cemal-i bakemalimin rüyetine müştak da halbuki benim ona olan iştiyakım O’nun bana olan iştiyakından daha şiddetlidir .

Zîrâ يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُۤ (Mâide, 5/54) “onlar severler Allah’da onları sever” âyet-i kerîmesinde beyân buyrulduğu üzere Hakk'ın muhabbeti, abdin Hakk'a olan muhabbetinden mukaddemdir yani evveldir. Eğer Hakk'ın abde muhabbeti olmasa idi, abd Hakk'a muhabbet etmez idi.

Beyt: Aşk odu evvel düşer ma'şüka ondan âşıka Şem'i gör ki, yanmadan yandırmadı pervaneyi. 

Yani pervaneyi gör ki, hani ışık yandığı zaman pervaneler ışıkta döner yanar ama o lamba yanmamış olsa o pervane ışığa gitmez. Demek ki pervanenin aşkından evvel lambanın aşkı pervaneye geliyor ki o varlığa geliyor, o da o ışığa gidiyor, orada kendini telef ediyor. 

------------------------

8. Paragraf:

Ve nüfûs muztaribdir ve kaza men' eder. Binâenaleyh ben enînden şikâyet ederim; o da enînden şikâyet eder (8).

-------------------------

Bir önceki sohbette bahsedilen lika-ı ilahinin burada gecikmesinden şikayet olunuyor. Şöyle ki Ya'nî nüfûs, bilindiği gibi nefsin çoğuludur, iştiyak-ı lika ile kavuşma isteği ile muztarib olurlar ve döğünürler, yani hakka mülaki olmak için zaman geçtiğinden ızdırap duyarlar. Yani vaktiyle Hakk’a mülaki olmak isterler. Halbuki mucib-i lika olan ölüm yani likayı icab ettiren ölüm, yani ölüm olmayınca lika mülaki olmak olmaz, kaza olunduğu vakitten evvel gelmez. Bu ölüm de Hakk’ın takdir ettiği zamandan evvel de gelmez yani kişi istediği kadar likayı istesin arzu etsin ama lika ölüme bağlı olduğundan ölüm de kazaya bağlı olduğundan Hakk’ın hükmüne bağlı olduğundan kulun istediği zamanda gelmez. İşte buna muzdarib olur ve dövünürler. Yani vaktiyle gelse bu ölüm de bize likaya ulaşsak diye isterler. 

Binâenaleyh mucib-i lika, kavuşma icabı olan ölümü, kaza men' eder, hayır vakti gelmeden bu lika olmaz der. Çünkü o da bir emir almıştır, süren budur yani o sure mutlaka yaşanacaktır yeryüzünde ve Cenab-ı Hakk yeryüzünde bu ömür süresini kaza ettiği zaman yani hükmünü verdiği zaman “dünyada kulum şu kadar yaşayacak” diye ve o kul için de en verimli olan süre o süredir. Eğer biraz daha uzun tutsa belki zorlanacaktır, bunu yaşamakta kısa tutsa belki haksızlık etmiş olacaktır, eğitimi geç kalacaktır, onun için kulunun bütün hakikatini rabbı bildiği için onun terkibine göre dünyada bir yaşam süresi verir. İşte bu da onun kazasıdır, yani hükmüdür Böyle olunca mucib-i lika, kavuşma icabı olan ölümü, kaza men eder. 

Diyelim ki kişi 60 yaşında rahmetlik olacak hükmü böyle 50 yaşında bu likayı murad ederse, isterse işte kaza buna mani olur ve bu yüzden de üzülür durur. Halbuki bunda üzülecek bir şey olmaması gerekir, zaten irfan ehli üzülmez, neden üzülmez zaten mülaki içindedir yani Hakk ile Hakk olmuştur ancak ortada ince de olsa bir perde vardır ama perde arkasından dahi rabbı ile birlikte olduğunu anlar perdenin arkasından konuşanın Hacivat ile Karagöz gibi suretler gösterenin kim olduğunu bilir, yani perde arkasından dahi olsa bilir, ancak birleşme vaki olmaz yani muhabbet lika-ı mutlak vaki olmaz. Lika-ı hayali vardır, irfan ehlinde bu lika-ı hayali dahi ona günlük yaşantısında kafi gelir yeter ve bu likayı daha yükseklere götürmek için yani daha üst mertebelerden likaya ulaşmak için çalışmalarını sürdürür. İşte şu anda şu seyirde yapılmak istenen de odur. 

Her birerlerimizin bu ömür süresi içerisinde kazayı mutlak olan ömrümüzün hangi saatte saniyede sona ereceği zamana kadar bu lika-ı ilahiyeyi mümkün olduğu kadar üst mertebelere çekmektir yapılan çalışmalar, başka hiçbir gayesi yoktur. Mucib-i lika olan ölümü kaza men eder, yani daha önce de dediğimiz gibi 40-45 yaşında diyelim belirli bir idrake geldiysek ya rabbi artık bundan sonra dünyada yaşasam ne olacak yaşamasam ne olacak al benim ömrümü de ben vaktiyle sana ulaşayım derse geçerli olmaz. Neden kaza bunu men eder. Böyle olunca mucib-i lika olan mevti yani lika sebebi olan ölümü kazanın men' etmesinden dolayı ben şikâyet ederim. Yani likayı men etmesinden dolayı ben kazadan şikayet ederim diyor.

Ve vücûd-ı kesîf-i izafîsi, bana vusule mâni' olduğundan nâşî de, benim habîbim dahi bu ayrılıktan şikâyet eder. Yani o kulunun kesif olan bu beden varlığı izafi varlığı bana vusule mani olduğundan dolayı çünkü bu varlığımız bizde hayatta olduğu sürece biz bu beden kalıbı içerisinde yaşadığımız süre içinde Hakk’ın vuslatına bu beden kalıbı mani olmaktadır, ondan dolayı da benim habibim dahi bu firakdan şikayet eder. Yani beni seven rabbım dahi bu firakdan bu ayrılıktan şikayet eder diye bu hususu bize belirtiyor. 

Mesnevi: Tercüme: "Neyden işit, nasıl şikâyet ediyor; ayrılıklardan şikâyet ediyor. Kendi aslından uzak düşen her bir kimse vasıl olma vaktini arar durur. 

Yani Hakk’ın varlığından ayrı düşmüş olan bir kimse tekrar Hakka dönecek zamanı bekler durur, arar durur, bunun mutlak sebebi de ölüm anı, bu ölüm de bilindiği gibi iki türlü olmaktadır, biri mevt-i ihtiyari, biri de mevt-i ızdırari, yani ihtiyari olarak ölmek diğeri ise zaruri olarak ölmek yani Azrail (as) ın gelip ruhunu kabz etmesiyle geriye dönüşü olmayan mutlak manada bir ölümle ölümü tadış olmaktadır. İhtiyari ölüm ise ölmeden evvel ölünüz, Peygamberimizin belirttiği hadis-i şeriflerindeki ölüm işte bizlerin şimdi yapmaya çalıştığımız husus odur. “Ölmeden evvel ölünüz” hükmünü daha burada iken yaşayabilmek ancak bu yukarıda da bahsedildiği gibi mutlak manada bir ölüm değil, ilmi ve iradi manada bir ölüm olduğundan mutlak ölüm kadar idrak sahibi orada olunamamaktadır, neden çünkü ölüm daha henüz tadılmamış olmaktadır. Fiili fiziki ve ruhi manada ölüm tadılmamış olmaktadır. İlmen idrak edilmiş olmakta böyle bir hadisenin varlığı ve bu mutlak ölüm hakkında bir prova bir tecrübe yaşanmış olduğu, bu tecrübenin de gerçek ölüm anında bize ne kadar lüzumlu olduğunu o anda anlamamız bize çok şeyler kazandıracaktır.

İmdi bî-taayyün olan Hakk-ı latîf, mertebe-i imkâna tenezzülünde, kulun isteği kesîf suretinden zahir olduğundan kulun isteği Hakk'a arzusu, Hakk'ın kendi nefsine arzusundan ibaret olur. Yani taayyünsüz olan latif Hakk’ın varlığı yani herhangi bir şekil ve suret ve şekle girmemiş olan şekil almamış olan taayyünsüz olan latif olan Hakk mertebe-i imkana tenezzülünde yani her türlü halin değişikliğin yapılabilir, mümkinat, imkan mertebesine tenezzülünde oraya tenezzül ettiği zaman abd-ı müştakın suret-i kesifesinde müteayyin olduğundan yani seven abdın suret-i kesifesinde yani kesif olan suretinde meydana çıkmış olduğundan abd-ı müştakın Hakk’a iştiyakı Hakk’ın kendi nefsine iştiyakından ibaret olur. 

Yani la taayyün mertebesinde olan Hakk taayyünsüzlük şöyle diyelim, sonsuz bir okyanusun sathını görelim, bakın orada hiçbir şey yok la taayyün, yani taayyunsüzlük, Hakk-ı latif var, deryayı latif var fakat üzerinde bir nakış yok, işte ne zaman ki bu Hakk-ı latif imkan mertebesine mümkinat alemine yani zuhurlar alemine tenezzül ettiğinde, abd-ı müştakın suret-i kesifesinde mütayin olduğundan yani Hakk-ı latif abd-ın suretinde kesifleştiğinde yani kendine abdiyet suretiyle sınırladığında yani abdiyetinden göründüğünde abd-ı müştakın suretinde kesif tayin olduğundan yani latif olan Hakk imkan aleminde müştak olan abdının suretinde göründüğünden yani her birerlerimizde Hakk’ın latif olan varlığının kulu suretinde göründüğünde bakın her birerlerimizin aslı budur. 

Müştakın Hakk’a iştiyakı yani Hakk’ın kul suretinde imkan aleminde zuhura gelmesinden dolayı kulun Hakk’a iştiyakı neden aslından ayrıldığı için gerçi Hakk Hakk’tan ayrıldı, o zaman aslından ayrılmadı ama Hakk kul ismi ile ayrıldığı için aslından ayrı oldu, aslından ayrı olması isim almasından dolayıdır başka bir şeyden değildir. Hakk kulu hükmüyle suret aldığından yani kul hükmüyle suret aldığından ismi itibariyle kulluk makamında zuhur ettiğinden latif olan Hakkani varlığından ayrılmış oldu. İsmi dolayısı ile ayrılmış oldu, aslı itibari olarak ayrılmamış oldu. Ama bu alemde isimler geçerli olduğundan ayrılmış oldu. İşte o kuldaki hakka olan iştiyakı Hakk’ın kendi nefsine iştiyakından ibaret olur. Kulun abda olan iştiyakı aslında Hakk’ın kul ismiyle kendinden kendine olan iştiyakıdır. 

İşte kul bu hale iştiyak duymaz mı, yani rabbına kendi isminin işimden ibaret olduğunu ve kendinin kendine ait bir varlığı olmadığını ancak Hakk’ın kendine verdiği bir kemalat ve asaletle var olduğunu ama bu da Hakk’a ait olduğunu ama kullanımını kendine verdiğini bilmesini ve bunun kendi aslının Hakk olduğunu bilmesi de iştiyakı tabi ki fazla olacaktır eğer bu zuhurlar olmasaydı bu alemde Cenab-ı Hakk kendi aleminde kendi kendine bunları bilecek idrak ve şuur olmadığından kendi aleminde amaiyetinde kalmış olacaktı. Bu da sahne kurulmadığı için kendindeki sanatları ortaya çıkarmamış olacaktı. İçindekini eğer tuvale dökmemiş olsa ressamın ressamlığı ortaya çıkmamış olacak, rab, rabsa eğer Hakk ise eğer mutlak manada bu Hakk’lığını rabbın bir merbubu olacağından, bu merbubun ilahın meluhu olması lazım geldiğinden bunları ortaya çıkarması kendinin de tabii ve fıtri hali olması gerektirmekte idi, ki o da öyle oldu. 

Amaiyetten ahadiyete, ahadiyetten vahadiyete ki vahadiyet bir sahadır oyun sahasıdır, belki kürsi ismi de vahadiyettedir, bütün oturma yeri orasıdır, esma-i ilahiyenin sıfat-ı ilahiyenin oturma yeri orasıdır, Arş ilm-i ilahiye, kürsi de esma-i ilahiyenin, sıfat-ı ilahiyenin zemin hali oturma yeridir, bizdeki karşılığı da “akıl” arş, kürsi de bütün gönlümüz, çünkü duygulandığımız zaman gönlümüzde sıkıntılar veya ferahlamalar olmaktadır. Vahidiyet mertebesinin içinde bulunan uluhiyet ve rahmaniyet onların tecellileri rububiyet, esma alemi, onların tecellileri de melikiyet yani ef’al alemidir, bu alemler, alem-i şehadet, yukarıdaki bütün mertebeler hazret-i şehadetin içinde mevcut. Amaiyet ahadiyette gizlidir, ahadiyet ortaya çıktığı zaman amaiyeti ahadiyet perdelemiş olmaktadır, yani ahadiyetin batınıaAmaiyet, zahiri ahadiyet olmaktadır. 

Gerçi orada zahir batın diye bir şey söz konusu değildir tarif babından, ahadiyet kendindeki amaiyetle birlikte vahidiyete intikal etmekte, vahidiyet orada zahir, ahadiyet ve amaiyet batınında gizlidir. Eğer onlar batınında gizli olmasa vahidiyet ortaya çıkmaz. Vahidiyetin tecellisi olan uluhiyet, yani ilahiyet onunda meydana getirdiği rahmaniyet zuhurda bakın vahidiyet, ahadiyet, amaiyet onların içinde batında gizlidir. Ortada olan vahidiyet ve uluhiyettir. Onun tecellisi olan rububiyetde vahidiyet, ahadiyet, uluhiyet, amaiyet hepsi gizlidir. Rububiyet öndedir. Diğerlerine rububiyet perde olmakta yani gizlemektedir. Bütün bunlarla birlikte rububiyetin dahi tecellisi olan ef’al alemi de bu alem-i şehadette de mülk alemi, malikiyet aleminde de bunların hepsi gizlidir. 

Rububiyet onun arkasında işte vahidiyet, rahmaniyet onun arkasında, uluhiyet, arkasında ahadiyet, arkasında amaiyet. Yani bu alem tam cemiyet-i ilahi alemidir. Ef’al alemi, faaliyet alemi önde olduğu için bunların hepsi batınında ama hepsi burada mevcuttur. Ne zaman ki bizi kevn hükmüyle beşeriyet elbisesi giydirmişler, bu alemde ancak biz bu beşeriyet elbisesini perdeyi gördüğümüzden perde arkasında olan ve varlığımızda mevcut olan o hakikatleri idrak edemiyoruz. Çünkü gözümüz yağ tabakası bunu görmeye ayarlanmış, bu kadarını görebiliyor, bu gördüğü şeyin mutlak ve gerçek olduğunu ve buradan aldığı bazı lezzetlerle nimetlerle buraya sahip olmaya çalışıyor işte onlar en büyük perde olmuş oluyor.

Biz şimdi yedinci günü yaşıyoruz altı gün oluşum günleri 7. gün de kevn-fesad bozulum günleridir, o yedinci gün bize ait olan yani Ümmet-i Muhammed’e ait olan bir süredir ki biz onu yaşıyoruz şimdi. Onun için bize tatil yoktur, يَاۤ اَيُّهَا الَّذِينَ اَمَنُوۤا اِذَا نُودِىَ لِلصَّلَوةِ مِنْ يَوْمِ الْجُمُعَةِ فَاسْعَوْا اِلَى ذِكْرِ اللَّهِ وَذَرُوا الْبَيْعَ ذَلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ 62/9 Cuma günü yeryüzünüze dağılın rızkınızı yerde gökte arayın buyuruyor, gidin istirahat edin demiyor. Yahudilerin cumartesileri var, Hıristiyanların pazarları var, çünkü onların haftaları altı gündür, altı “kün”dür, bizim ise yedi gündür. İşte buraya kadar tenezzülümüzün neticesinde burada varlıklar olarak imkan dahiline girmiş, mümkinat olan her zaman değişebiliyor, imkan dahilinde olan varlıklar olarak burada zuhurdayız. Ama özümüzde Hakk’ın özünden başka bir şey yoktur. Ancak biz o özümüze ulaşamadığımız zaman nefsaniyet o bizim özümüze sahip çıkıyor, biz nefsimizi o şekilde ilah edinmiş oluyoruz. O nefsimiz batınımızda olan bütün bu hakikatlere perde çekmiş oluyor. Rabbımızla aramıza giriyor, bir sürü fikri oyunlar yaparak bizi ötelere atmış oluyor.

İşte bu şekilde meydana gelmiş olan kişideki Hakk arzusu, iştiyakı kişinin daha ezelden zaten içinde bulunan Hakkın ta kendisinin kendi kendisine ulaşma arzusundan başka bir şey değildir. Yani kendi aslına ulaşması arzusundan başka değildir. O zaman bizim iştiyakımızdan evvel O’nun bize olan iştiyakı aslında kendinin kendindeki iştiyakı ama kul abd ismiyle olan iştiyakı kulun iştiyakından daha fazladır. Hani ayet-i kerimede فَاذْكُرُونِۤى اَذْكُرْكُمْ وَاشْكُرُوالِى وَلا تَكْفُرُونِ 2/152 Beni zikrediniz ben de sizi zikredeyim. Evvela “beni zikredin” diye emrediyor, yani zikir O’ndan geliyor, sonra biz O’nu zikretmeye başlıyoruz.

Hani Bayazid-i Bestami öyle demiş; seyr-i sulukumun başında dört şey vardı ki bunları ben kendimden zannederdim, meğerki bunların hepsi Hakk’tanmış diyor. Ben Hakk’ı zikrettiğimi zannederdim halbuki Hakk beni zikrediyormuş, ben Hakk’ı düşündüğümü zannediyordum, halbuki Hakk beni düşünüyormuş diyor. Seyr-i sulukumun sonunda bunları anladım diyor. Yani ben kendim bunları düşündüm, yaptım, ulaştığımı zannederdim, halbuki Hakk benden bunları yapıyormuş diye o idrake ulaşmıştır. 

--------------------

9. Paragraf:

İmdi vaktaki muhakkak ona kendi ruhundan nefh ettiğini beyân eyledi, binâenaleyh ancak kendi nefsine müştak oldu. Sen onu görmez misin? Onu kendi sureti üzere halk etti. Zîrâ o, kendi rûhundandır. Ve vaktaki onun neş'eti, onun cesedinde ahlat ile müsemmâ olan bu erkân-ı erbaadan oldu, cesedinde rutubetten olan şey sebebiyle, nefsinden işti'âl hudûs eyledi. Böyle olunca insanın ruhu, onun neş'eti eclinden nâr oldu. Ve işte bunun için Allah Teâlâ Musa'ya ancak nâr suretinde tekellüm etti; ve onun hacetini onda kıldı. İmdi onun neş'eti tabîiyye olaydı, ruhu nûr olurdu (9).

--------------------

Ya'nî vaktaki Hak Teâlâ hazretleri "İnsana kendi ruhumdan nefh ettim" فَاِذَا سَوَّيْتُهُ وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِى (Hicr 15/29) buyurdu, Adem (a.s.) hakında iki türlü beyan var bu hususta, biri doğrudan doğruya “ben ruhumdan nefh ettim” diğeri ise “onun bedeninin tesviyesini tamamladıktan sonra biz ona ruhumuzdan üfledik” demek suretiyle “biz” yani çoğul bir üflemeden bahsediyor. Burada sadece وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِى yi almış. Bi'n-netîce ancak kendi nefsine müştak olmuş oldu. Bir insan evini süslemek için süs eşyası aldı, gitti seçti değerli bir şey aldı, ona bir para ödedi, açık artırmalarda görüyoruz bir tablo yüz bin dolar, yahu ne değeri var bunun tartıya koysan altın olsa o kadar etmez. Peki neden verdi o parayı ona, tablonun kaşı gözü için değil, nefsinin o tabloya verdiği değeri gösteriyor. O zaman o tabloyu bakın tablo olduğu için değil, nefsi sevdiği için almış oluyor. Yani nefsi sevdiği için o tablo onun sevgilisi oluyor. Başkası görmesin diye üzerini örtüyor, gidiyor açıyor seyrediyor gene geliyor, kişi kendi nefsi için yaptığı fedakarlığı hiçbir şey için yapmıyor. 

Bunun istisnaları var tabi anne baba evlat sevgisi gibi, bunlar ayrıdır, yani kim ne fedakarlık yapıyorsa mutlaka nefsi için bir çıkarı vardır. Başka türlü yapmaz zaten. İşte aciz insanlar böyle olduğu gibi la teşbih, Cenab-ı Hakk da Âdem’e kendi canından vermesi, ruhundan vermesi Cenab-ı Hakk’ın kendi canı, kendi ruhu, kendisi içindir, Âdem için değildir. Yani biz seviniyoruz Allah bize ruhundan üfledi ne değerli varlıklar olduk diye, bizim için değil kendisi için, her ne kadar kendisi için ise de biz de bizim için yaşıyoruz bu alemde onu unutuyoruz. Cenab-ı Hakk kendisinin tecellisi için bizi var ettiğinden bize müştak.

Yani bizim O’na olan iştiyakımız, O’nun bize olan iştiyakından çok seneler sonradır. Yani O’nun bize iştiyakı ezelden beri vardır ve devam ediyor. Bu iştiyak olmasa وَنَفَخْتُ demez zaten neden uğraşsın bu kadar insan ile. “İnsana kendi ruhumdan nefh ettim” buyurdu. İşte o çok para sahibinin parası olmasa nasıl verecek ama parası bol olan Cenab-ı Hakk’ın da sonsuz her şeyi ile gani olan nasıl ki o tabloyu veya heykeli veya bir elması o kadar milyon dolarlar veriyorlar. Eğer o para sahibinin o tabloya muhabbeti olmasa idi, وَنَفَخْتُ demezdi, tabloya وَنَفَخْتُ demesi dolarları vermesi onun وَنَفَخْتُ südür. İşte oraya bir değer veriyor, o değerin de diyetini ödüyor. İşte Cenab-ı Hakk’ın insana وَنَفَخْتُ sü insana ödediği diyetidir. İşte bir kimse bir yere bir diyet ödemişse onunla ilgilenir. Oraya bir değer vermişse ilgilenir yani orada bir değer görmüş ki her ne şekilde nefsani de olsa Rahmani de olsa ve mülaki orası ile alakalı olduğunu gösterir. “Ona ruhumdan üfledim” demesi o varlık ile ne kadar ilgili ne kadar yakından ilgili olduğunu çok açık olarak göstermektedir. 

Bazı ayet-i kerimeler var, hususide olan, bütün ayet-i kerimeler değerli hepsi Allah kelamıdır ama bazıları candan vuran böyle ayet-i kerimelerdir. Hususide olan derken insan muhtevasını anlatan, hususide olan ayet-i kerimelerdir. Bunlardan bir tanesi de budur. Cenab-ı Hakk’ın bizlere ne kadar büyük değer ve şeref verdiğini gösteriyor. Yani kişi diyor ya “ben sana bunu canımdan verdim” yani malımdan vermedim, yok ne yapayım canımdan bu kadar sana muhabbet verdim, şunu verdim, bunu verdim gibilerle karşısındakine değerini ifade etmeye çalışır. İşte Cenab-ı Hakk da bize ruhundan üflediğinden dolayı ve ruhu da kendi hakikatinden başka bir şey olmadığından dolayı bizde var olan O’nun ta kendisidir. Ancak kul ismi ile kendi kendini orada perdelemiştir.

İşte yapılmaya çalışılan şeyler kulun kendine ait bir varlığı olmadığı ama gene de orada kulluk makamı mertebesi olduğunu ve bu kulluk makamının da mertebesinin de hepsinin Hakk’a ait olduğunu ancak “Ene”nin “Ente”si gereği ile kula orada bir vasıf verdiği, Hakk’ın vasıf verdiği kulun kendine nefsi manada verdiği vasıf değil, Hakk’ın kuluna “kulum” diye verdiği vasfından dolayı kulun da ne kadar değerli bir kul olduğunu bizim de anlamamız gerekiyor. Bu arada işte o kulun “U” sunun üzerine bir “^” koyduğumuz zaman “kul” yerine “kûl” okuyoruz, o ne diyor, “söyle” diyor bakın. Evvela abdiyeti iken sonra risaleti makamına geçirmiş oluyor kulunu. “söyle” emirdir, emri alan da durması mümkün değildir. Yani söylememesi mümkün değildir. Çünkü Hakk’ın emri “söyle”dir. Peygamber Efendimiz’e “kûl” dedi, 23 sene bize neler söyledi. 

Bin netice ancak kendi nefsine müştak oldu. Yani وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِى 15/29 “ben ona ruhumdan üfledim” demekle zahirinin zaten kendine ait anasırdan meydana gelmiş olması dolayısı ile zahiri de kendinden ayrı değil, batını da ruhundan ve nurundan kendi nurundan vermiş olması dolayısı ile batınının da kendisinden başka bir şey olmadığına göre o zaman Cenab-ı Hakk kendinden kendine yani Zat’ından zuhuruna müştak olmuş oldu. O halde zuhuru olan abdıyette kendi hakikatini idrak ettiği zaman zaten içinde mevcut olan hubb-u ilahiyye, yani muhabbeti ilahiyye kendi aslını aramaya koyuldu. Muhabbeti olmasaydı aramaya da yola çıkmazdı. O zaman ne oldu, Hakk kulundan kendi kendini aramak için aslına ulaşmak için yola çıktı.

İşte buna ikinci seyir diyorlar. Kendi nefsine müştak oldu Zîrâ kulun kesîf kayıtlı varlığında müteayyin olan Hak'tır, yani meydana gelen Hakk’tır. Yani Hakk’ın kesif olan kayıtlı olan varlığında meydana gelen Hakk’tır, Ve bu kesif vücuda kendi rûh-i küllisinden cüz olarak nefh etmiştir. Külde ne varsa cüz de de hepsi mevcuttur. Yani kül=cüz, mahiyeti bakımından yalnız kesreti bakımından cüz külle eşit olmaz. Ama mahiyeti bakımından aynıdır. Binâenaleyh bu i'tibâr ile kul, Hak'tır; ve ona üfürülmüş olan rûh dahi Hak'tır. 

Ve Hak ile kul arasında perde olan bu kesîf vücud, ortadan ancak ölüm ile kalkar, yani mevt-i izdirari yani zaruri ölüm ile ortadan kalkar. Ve kâmil kulun ölümü indinde Hakk'ın müştak olduğu, arzulu olduğu şey, bu likâ (kavuşma)-i hâstır. Yani abdın istediği şey kulun ölümü ile birlikte has olan buluşma halidir. Bütün kullarda Hakk’a ulaşma vardır ancak her kul Hakk’ın hangi mertebesinde ise o mertebeden likası vardır. Yani hangi esmanın tesirinde ise o esma itibariyle likası vardır. ثُمَّ اِلَيْنَا تُرْجَعُونَ 29/57 “sümme ileyna turceun” ayet-i kerimesinde belirtildiği gibi her şey Hakk’a dönecektir mutlak surette. Bu dönme de iki türlüdür, birisi dünyadan uzaklaşıp Hakk’a döndürülecek yani ahiret alemine döndürülecektir, diğeri ve daha özü ise Hakk’ın kendine döndürülecektir. Hakk olarak Hakk’ın kendine döndürülecektir. Hakk’a ait olan zamana, mekana değil, Hakk’ın kendine döndürülecektir. İşte bir kimse Hakk’ın dünyada hangi esmasıyla vasıflanmış ise o esma cihetinden o kapıdan Hakk’a döndürülecektir. O kadarını bilecektir diğer itibariyle. Ama bir kimse insan-ı kamil ve irfan ehli ise arif-i mutlak olan irfan ehli kimseler, Allah isminin altında Allah isminin zuhurunu ortaya getirdiklerinden Allah ismine mülaki olacaklardır. Arada çok büyük farklar vardır. 

Allah esması cami esma olduğundan dolayısıyla onlar Zat ehli ve bütün esma-i ilahiye ile Hakk’a dönmüş olacaklardır. Diğerleri nisbi olan esmalar ile Hakk’a döneceklerdir. Ne kadarını idrak etmişlerse o kadar Hakk ile Hakk olacaktır ahirette işte bu likayı has ise bir emr-i itibaridir. Yani böyle her ne kadar belirtiliyor ise de kul Hakk olarak yaşadı ve Hakk’a mülaki olacak bu söz bile itibari bir sözdür. Yani bir şeyi anlatmak için kullanılan bir tabirdir aslında bu da yoktur diyor. 

Bu likâ-i hâs ise, bir emr-i i'tibârîdir. Şu halde hakikatte Hakk'ın iştiyakı fazla arzusu yine kendi nefsine olmuş olur. İşte o zengin olan kişinin o tabloyu alması, kendi nefsi içindir, yoksa o tablo için değildir. O tablonun haberi var mı kendisine biçilen değerin diyetin ödendiğinden haberi var mıdır. O tablo baş rolde olduğu halde haberi yok neden dönüldüğü ne oynandığının. İşte onu alan kimse sadece nefsi için onu almıştır. O zaman da o tablo = onun nefsi, kişi = o tablo, aynı olur. Hakk’ın iştiyakı gene kendi nefsine olmuş olur. Sen Hak Teâlâ hazretlerini görmez misin ki “innallahe halaka âdem’e ala suretihi” hadîs-i şerifinde haber verildiği üzere insanı kendi sureti üzerine halk etti. Bundan daha büyük bir iştiyak olur mu, Kendi nefsini bir zuhur olarak görmesi seyir etmesi ve buna müştak olması 

Çünkü insan, onun rûh-ı küllisindendir. Ve insanın sûret-i ilâhiyye üzere mahlûk olması, Hakk'ın hayât, ilim, sem', basar, irâde, kudret, kelâm ve tekvin sıfatlarını câmi' bulunması i'tibâriyledir. Hakk'ın bu sıfât-ı külliyyesi, kulun vücûd-i kesifi vücudunda cüz'iyyetle zahir olmuştur. Vaktaki insanın neş'et-i sûriyyesi onun cesedinde topluca olup kan, safra, sevda ve balgamdan ibaret erkân-ı erbaadan vücûd buldu, cesedinde rutubetle hâsıl olan harâret-i garîziyye sebebiyle, onun zâtından ve nefsinden işti'âl yani şulelenme, değişik değişik hallenme, hadis oldu. Şu halde, insanın surete ait neş’eti bu vech ile olduğu için hayvani ruhu nâr (ateş) oldu.

Ma'lûm olsun ki: Şeyh-i Ekber (r.a.) hazretlerinin, insanın surete ait neş’eti erkân-ı erbaadan vücûd bulduğunu beyân buyurması, tıbb-ı atik kânunu mûcibincedir: ve hakikatı ortaya çıkaranların kabûl olunmuş olan esaslar dahi budur, ilm-i tıbb-ı atîk esâsâtının özetle beyânı budur ki: Hakîm-i mutlak hazretleri kesafet alemi olan dünyâyı ve onda olan eşyayı dört rükünden halk eyledi ki, bunlar da hava, nâr, toprak ve sudur. Ve bunlardan her birinin birer asliye tabiatı vardır ki, havânınki bârid, nârınki hâr, toprağınki yâbis ve suyunki râtıbdır. Bu dört rükünden her birinin insan bedeninde birer meskeni vardır ki, onlar da balgam, safra, sevda ve demdir. Tabibler bunlara "insan vücudunda varlığı var kabul edilen dört unsur (ahlât-ı Erbaa)" tesmiye ederler. Safranın tabîati sıcak ve kuru tabi ateş unsurundan mütevelliddir. 

Meskeni insan vücudu merâre (öd kesesi) dir. Merârenin meskeni baştır. Kanın tabîati, sıcak yaştır, havâyı tabiiden mûtevelliddlr. İnsan vücudunda meskeni karaciğerdir. Balgamın tabîati soğuk yaştır, su unsurundan mütevelliddir. Vücûd-i insanîde meskeni akciğerdir. Sevdanın tabîati kuru soğuktur; ve unsur-i arzdan mütevelliddir. insan vücudunda meskeni dalaktır.

Hararet safradan, sürür demden, gam balgamdan ve havf sevdadan mütehassıldır. İşte tıbbın "insan vücudunda varlığı var kabul edilen dört unsur (ahlât-ı Erbaa)" diye isimlendirdikleri bunlardır. 

Kıvam-ı beden bu ahlât-ı erbaa iledir. Bedenin salâhı bunların i'tidâli ve fesadı dahi birinin galebesiyle olur. Zaman dört kısma münkasimdir: Yaz, sonbahar, kış ve ilkbahardır. Yazın tabîati sıcak kurudur. Bu vakit insan vücudunda safra ziyâdelenir. Sonbaharın tabîati kuru soğuktur: sevda ziyâdeleşir. Kışın tabiatı yaş soğuk. Bu mevsimde balgam ziyâde olur. İlk bahar hârr-ı ratb-ı leyyindir. Bu mevsimde kan dem çoğalır. Safraya herbir soğuk yaş ve kana her bir kuru soğuk ve balgama her bir kuru sıcak ve sevdaya her bir yaş sıcak devâ-yı nâfi'dir. Binâenaleyh her bir illetin devası zıddı iledir. Velâkin bu edviyenin te'sîrâtı tabîî değildir, belki bi-iznillâhdır.

Suâl: Tecârib-i medîdeye ve keşfiyyât-ı fenniyyeye müstenid olan tıbb-ı cedîd, tedâvî-i emraz hakkında bir takım kavâid-i cedîde vaz' etmiş olduğundan tıbb-ı atîkın bu kavânînine iltifat etmiyor. Hakâyıkın bu esâsât-ı metrûkeye istinadı şâyân-ı nazardır.

Cevap: Hangi tıp olursa olsun, esâs, evvelen hastalığın teşhisi ve saniyen o hastalığın tedavisidir. Eski ve yeni tıbba göre, her bir hastalığın bir takım arazı vardır. Tabibler hastalığı, bu a'râzından teşhis eder: ve ona göre tedâvî eyler. Keşfiyyât-ı fenniyye hastalığın usûl-i ta'yînini tebdil etmiş ve ez-cümle insan vücudunda hastalığın meydana gelmesine sebep olan basillerin vücûdunu ızhâr eylemiştir. Elbette hastalığın tedavisi için dahi bir takım usûl-i cedide vaz' etmiştir. Diğer taraftan tıb ile alâkadar olan kimyâ-yı cedîd dahi anâsir-ı basîtayi keşf edip yek dîğerinden vasıfını temyiz eylediği cihetle klor, sodyum, potasyum, iyod ilh.... gibi bir takım anâsır-ı basîtanın ilaçlar olarak kullanılmasına ne başlanmıştır.

Halbuki tıbb-ı atîkta bu anâsır-ı basîta, mürekkebât hâlinde kullanılır. Ve marîz olanların meali helake değil ise, kesb-i afiyet ederler. Tıbb-ı cedîd ise mikrop nazariyyesi dâiresinde tedâvî eder. Bir tarafdan ağdiye vasıtasıyla vücûdu takviye ve diğer taraftan mikropların te'sîrini izâle edebilecek ilâçlar verir. Yeni doktorlar kendi nazariyyeleri dâiresinde müstağrak olduklarından tıbb-ı atîkın kânunları ile meşgüliyyeti abes görürler. Ve her iki tıbbın kavâid-i esâsiyyesini tevfîka lüzum görmezler. Hattâ Fransız doktorlarından biri, Fransa hükümeti tarafından Madagaskar'ın zabtı esnasında yerli tabibin hastalarını usûl-i atîka dâiresinde tedâvî ettiklerini ve müsmir neticeler zuhura geldiğini görerek: "Biz kendi usûl-i tebâbetimizde saplanıp kaldık. Bu yerli etıbbanın usûl-i tedavilerini tedkîk edip istifâde etmek hatırımıza gelmiyor. Onlar hastalığı pekâlâ tedâvî edebiliyorlar" demiş idi.

Hadd-i zâtında tıbb-i cedidin, tıbb-ı atîka iltifat etmemesiyle onun butlanı lâzım gelmez Çünkü, kânûn-i atîk dâiresinde vaki' olan tedâvî neticesinde merzâ iâde-i afiyet etmektedir. Tıbb-ı cedîd, mikropların hâriçten alındığını gösteriyor. Acaba bu mikropların tıbb-ı atîkın gösterdiği ahlât-ı erbaadan birinin galebesiyle vücûdda tekevvün etmediği neden ma'lüm? Eğer bi't-tedkîk böyle olduğu tezahür ederse, galebesi görülen ahlatın hadd-i i'tidâle ircâ'ına hizmet etmek usûlünün, o mikropların vücûdda inkırazına sebeb olacağı pek tabiî bir netice olur. Bugün hâriçten vücûda giren her bir mikrobun her vücûdda tahribat îkâ' edemediği etibbâ-yı cedide tarafından i'tlrâf olunmakta, bunun için de, o vücûdun mikroplara mukavemet ettiği nazariyyesi ileriye sürülmektedir.

Bu cihet dahi bâlâdaki mütâlâayı müeyyeddir. Çünkü ahlât-ı erbaası hadd-i itidalde bulunan bir vücûda, hâriçten sirayet eden mikroplar, vücûddaki bu i'tidâli bozamadıkları için, te'sîr edemeyebilirler. Bu esâsâtin tedkîkı ve atık ve cedîd tıb ahkâmının tevfîkı, münsıf ve hâzık etibbânın himmetine kalmış bir şeydir.

İmdi insanın erkân-ı erbaasından en latifi rükn-i harûrîsidir. Ve bedenin hayâtı harâret-i garîziyyenin devâmiyledir. Ve bu hararet munkatı' olunca, rûh-ı hayvani dahi munkatı' olur. Ve harâret-i garîziyyenin bakâsı rutûbet-i gariziyyenin bakâsiyladır. Rutubet fânî olunca hararet dahi kesilir. Zîrâ rutubet cesed-i insanîde bulunan unsur-i mâ'dan mütevelliddir. Ve Fass-ı Eyyübî'de dahi îzâh olunduğu üzere ateş ile su, hikmet-i tabiiyye ahkâmınca yekdiğerinin zıddı olan seyyâlden ibaret ise de. bi'l-kîmyâ aynı anâsırın muhassalâtıdır. 

Ve hattâ bugün küremizin etrafında temevvüc eden bahr-ı muhit evvelce ateş olan, müvellidü'l-mâ' ve müvellidü'l-humû-za ve sodyumdan mürekkebdir. îşte insanın vücûd-i kesîfi bu âlemden mahlûk olduğu ve bu âlem-i tabiînin menşei ateş bulunduğu için hayvânât-ı sâirenin ruhu gibi insanın rûh-i hayvanisi dahi, cesedinde rutûbet-i garîziyye sebebiyle kendi nefsinden ve zâtından işti'âl eden nâr oldu. Ve âlem-i tabîatın menşei ateş olmasının sırrı, merâtib-i kesîfede zuhur ile bilinmeğe olan muhabbet-i ilâhiyye harâretiyle halk-ı eşyaya irâde-i ilâhiyyenin tevcihidir. 

Mademki âlem-i kesafetin aslı ateştir; ve âlem-i kesafette mütekevvin olan insânın rûh-ı hayvanisi dahi nârdır, bunun için Hak Teâlâ hazretleri, Mûsâ (a.s.)a. ancak nâr suretinde mütecellî olup ona hitâb eti: ve o sırada Mûsâ (a.s.)ın muhtaç olduğu şey dahi nâr idi, Zîrâ ısınmak için ateş aramağa gitmiş idi. Onun haceti nâr olduğu ve vücûdu kesifi, erkân-ı erbaanın ictimâından hâsıl olduğu için. tecellî nâr suretinde vâki' oldu. Ve eğer Mûsâ (a.s.)ın neş'eti ba'zı melâike-i kiramın neş'eti gibi, gayr-i unsurî ve tabîî-i nûrî ola idi, onun ruhu sûret-i nâriyyede değil, sûret-i nüriyyede zahir olur idi.

Nûr ile nâr arasındaki fark budur ki, nâr yakar, nûr ise yakmaz, Binâenaleyh ateşten münbais olan aydınlığa "ziya" denir, nûr denmez. Nitekim âyet-i kerîmede işaret buyrulur: جَعَلَ الشَّمْسَ ضِيَاءً وَالْقَمَرَ نُورًا (Yûnus, 10/5). Ve hikmet-i tabîiyye ulemâsı dahi bunda müttehiddir. Onlara göre de ziyanın menba'ı hararet ve elektriğin menba'ı dahi ziyadır. Bunların üçü dahi şey'-i vâhiddir. Bu şey'-i vâhid, ihtizâzât-ı muhtelifelerinden dolayı suver-i muhtelifede zahir olmuşlardır. Şu halde bir cism-i nârî-i muzîden, bir cism-i gayr-i muzîye vârid olup ondan aks eden aydınlığa "nûr" tesmiyesi caiz olur. Zîrâ kamerin ışığı ona güneşten vâsıl olan ziyadan mütevelliddir. İşte insanın cism-i kesifinde bi-zâtihî keyfiyyet-i ihtirâk, vâki' olduğundan rûh-i hayvanisi nârîdir. Ve melâike-i kiramın ba'zıları ki, onlar Âdem'e secde ile teklif olundular, onların vücudu, îzâh olunan anâsırdan terekkûb etmediği ve binâenaleayh onları vücûdunda bi-zâtihî keyfiy-yet-i ihtirâk vâki' olmadığı için, ruhları nûridir.

---------------------

10. Paragraf:

Ve ondan "nefh" ile kinaye etti. Muhakkak onun nefes-i rahmaniden olduğuna işaret eyler. Zîrâ nefh olan bu nefes ile, onun "ayn"ı zahir oldu. Ve menfûhun-fihin isti'dâdi sebebiyle, işti'âl nâr oldu, nûr olmadı. Binâenaleyh insanın onun sebebiyle insan olduğu şeyde Hakk'ın nefesi bâtın oldu. Ba'dehû onun için, onun sureti üzere, şahs-ı aharı müştakk kıldı; "kadın" tesmiye eyledi. Onun sureti üzere zahir oldu. Böyle olunca ona müştak oldu, şeyin kendi nefsine iştiyakıdır. Ve kadın ona müştak oldu, şeyin kendi vatanına iştiyakıdır, İmdi ona kadın sevdirildi. Zîrâ Allah Teâlâ kendi sureti üzere halk ettiği kimseye muhabbet etti. Ve onların kadrleri ve menziletleri azîm ve neş'et-i tabîiyyeleri âli iken, onun için melâike-i nûriyyîne secde ettirdi (10).

-------------------------

Ya'nî Hak Teâlâ وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِى (Hicr, 15/29) kelâmında rühdan "nefh" ile kinaye etti ki, bu kelâm ile ruhun nefes-i rahmanisinden hâsıl olduğuna işaret eder.

Zîrâ "üflemek" nefes ile olur. Ve üflemekten ibaret olan bu nefes ile hâriçte evvelen insanın ruhu ve sonra kesîf vücudu zahir oldu. Ve bu rahmani nefes bi'l-cümle eşyanın ilk maddesidir. Ve rahmani nefes vücüd-i Hakk'ın aynıdır. Ve menfûhun-fîh, ki neş'et-i unsuriyyedir, onun isti'dâdi sebebiyle nefesinden alevlenme hadis oldu. Bu alev dahi nâr oldu, nûr olmadı. Nitekim yukarıda îzâh olundu. Böyle olunca insan, ki rüh-i hayvânîsiyle insandır, işte onun bu rûh-i hayvanisinde nefes-i rahmanı bâtın oldu. 

Ve rûh-i hayvanisi sebebiyle insan denilen mahlûk dahi o nefes-i rahmaninin zahiri oldu. Ba'dehû Âdem için, o Âdem'in sureti üzere diğer bir şahsı ondan arzu, istek, müştakk kıldı: ve ona "kadın" tesmiye etti. Zîrâ vücûdda erkeklik dişilikten daha evvel olandır; ve dişilik, erkeklikten türemiştir. Binâenaleyh kadın, Âdem dediğimiz insanın sureti üzere zahir oldu. Şu halde Âdem, bir şeyin kendi nefsine fazla arzu ve şevki kabilinden olarak, kadına arzu ve istekli oldu. Ve kadın dahi, bir şeyin kendi vatanına ve aslına arzu ve isteği kabîlinden olarak, Âdem'e istekli oldu. Bu takdirce kadın, insana sevdirildi. Çünkü Allah Teâlâ kendi sureti üzere yaratmış olduğu insana muhabbet etti. Ve melâike-i nûriyyîne Âdem için secde ettirdi. Maahâzâ Âdem'e secde eden melâikenin kadr ve menziletleri azım ve neş'et-i tabîiyyeleri dahi Âdem'in neş'etinden âlî idi. Ya'nî Hak Teâlâ kendi sureti üzere yarattığı insanı sevdiği gibi, insan dahi kendi sureti üzere kendinden iştikak eden kadını sevdi demek olur.

---------------------------

11.Paragraf İmdi münâsebet, buradan vâki' oldu. Halbuki suret, münâsebet cihetinden a'zam ve eceli ve ekmeldir. Zîrâ o zevc kıldı, ya'nî vücûd-i Hakk'ı şef’ etti. Nitekim kadın kendi vücûdu ile racülü şef’ etti. Binâenaleyh onu zevc kıldı. Böyle olunca Hak ve racül ve kadın olarak selâse zahir oldu. İmdi racül, kadının aslına iştiyakı kabîlinden olarak, kendi aslı olan Rabb'ine müştak oldu. Şu halde Allah Teâlâ kendi sureti üzere olan kimseyi sevdiği gibi, Rabb'i ona nisayı sevdirdi. İmdi muhabbet, ancak ondan tekevvün eden kimseye vâki' oldu. Ve muhakkak onun muhabbeti ondan tekevvün eden kimse için oldu ki, o da Hak'tır. İşte bunun için "Bana sevdirildi" dedi. Ve onun hubbünün, sureti üzerine olduğu Rabb'ine taallukundan dolayı, kendi nefsinden "Ben sevdim" demedi; hattâ onun mer'esine olan muhabbetinde. Zîrâ onu, Allah Teâlâ'nın ona hubbü vasıtasıyla, tahalluk-ı ilâhîden nâşî sevdi (11).

------------------------

Allah’ın erkeğin ve nisanın üçünün arasındaki birlikteliği ve bunun hakikatlerini anlatıyor. Çok da mühim bir yerdir, hepsi mühim de burası da aile çerçevesi içerisinde çok mühim bir yerdir. Allah nedir, racül nedir, nisa nedir, mertebeleri nelerdir, hangisi hangisinden meydana gelmiştir ve bu muhabbetin sebebi nelerdir diye bunları belirtiyor. Şu bölümü bakın bütün zahir aklı ile çalışan psikologların tamamı bir araya gelse bütün bilgilerini toplasalar şu bölümü çıkaramazlar ortaya. Yani bütün batılı bilim adamları gelsin, psikologlar gelsin bu iş ile ilgili olan daha başka sahalarda neler varsa bu hakikati ortaya koyamazlar. Ama bizim büyüklerimiz pirlerimiz Allah onlardan razı olsun, akl-ı külden aldıkları bilgiler ile bunları bizlere aktarmaktalar. İzah tarzı muhteşem biz de anlamaya çalışalım, yalnız nefsi manada meseleye bakmayalım, ilahi manada bakalım, nefsi manada baktığımız zaman başka yöne iş kayar ve başka meseleler gelir kişinin aklına o da onun hakikatini kaybetmiş olur. 

Ya'ni erkek ile kadın burada erkek ve kadın dendiği zaman bunlar arasındaki fiziki münasebetler değil, yani erkek nedir, kadın nedir, Hakk nedir, yani bu üç sistemin hakikati ve seyaranı nedir, seyri nedir, yaşantısı nedir, bu alemde nasıldır. Erkek ile kadın ve insan ile Hakk arasındaki münâsebet buradan vâki' oldu. Bakın erkek ile kadına bu dünyada daha yakın bir varlık yoktur, çünkü birbirinin neticesi ikiside. İnsan ile Hakk arasında da daha yakın hiçbir münasebet yoktur. Yani başka varlıklardan insan ile Hakk arasında olan yakınlık gibi hiçbir varlığın yakınlığı yoktur. Yani misali buradan veriyor. Hakk ile insan arasındaki yakınlık ne kadar muhteşem ve güzelse erkek ile kadın arasındaki yakınlıkta böyledir, manasınadır. Ve münasebet buradan vaki oldu, yani Hakk ile insan ile Hakk arasındaki münasebetten erkek ile kadın münasebeti misal olarak böyle oldu. 

Zîrâ sûret-i Âdemiyye, suret-i ilahiyeden meydana geldi, yani Âdem’in sureti yani cümle varlığı Âdem diye belirtilen evvela Âdem’de (a.s.) formunu bulan yani ilk zuhura çıkan ondan sonra bütün Âdemler, suret-i Âdemiyede, Âdem suretinde sûret-i ilâhiyyeden meydana geldi yani, Âdem sureti ilahi suretten meydana geldi. “Allah insanı hakikat-i ilahiye suretinde halk etti” ilahi hakikatler suretinde halk etti. Burada suretinden kasıt sadece cesed olarak anasır tarafı değil, suret dendiği zaman belki o anlaşılıyor ama suret dendiği zaman “Halakal Âdem’e ala suretihi” Allah Âdem’i kendi sureti üzere halk etti. Ancak Âdem’in hakkında öyle olduğu gibi iki sureti var, birisi suret-i zahiriyesi, birisi de suret-i batıniyesi. Yani iç ruhani, nurani tarafı da bir surettir. Ama orası latif olan surettir. 

İlahi de böyle, Cenab-ı Hakk’ın bütün bu alemlerde zahir olan bir sureti var, bir de bu alemleri meydana getiren batınında olan esma-i ve sıfati suretleri vardır. Eğer bu zahir ve batın suretleri ortaya gelmemiş olsa Cenab-ı Hakk o zaman nerede olur, tenzihte olur. Sadece sırf tenzih-i Hakk olarak bilmemiz gerekir, işte Cenab-ı Hakk’ın tenzihten teşbihe gelerek, teşbihe tecelli ederek ortaya çıkması, suret alması buna suret-i ilahiye denmektedir. Zira suret-i Âdemiye suret-i ilahiyeden meydana geldi yani Âdem'de bütün ilahi suretlerin hepsi mevcuttur. Zaten Bakara Suresinin başında da belirtiliyor, وَعَلَّمَ اَدَمَ الاَسْمَاۤءَ كُلَّهَا 2/31 Allah Âdem’e bütün isimleri öğretti. Yani bünyesine koydu, sıfatlarıyla birlikte, yani Allah’ın hakikatinde varlığında ne varsa bunların hepsi birer cüz olarak Âdem’in hakikatine kondu, yazıldı, iç bünyesine yazıldı. Ancak Âdem’de (a.s.) bunların hepsi zuhura çıkmadı, ihtiyacı kadar olanı çıktı, eğer Âdem’de (a.s.) bütün bu hakikatler ortaya çıkmış olsaydı, diğer peygamberlere gerek kalmazdı. Her peygamber kendi düzeyi içerisinde, kendi ilmi, kendi hakikati içerisinde ilahi hakikatleri kendi mertebesinden ortaya çıkardı. 

En son bütün kemalatıyla halk ettiği habibinde ise bütün bunlar en dengeli olarak bütün esma-i ilahiye sıfat-i ilahiye olarak dengeli olarak hepsini ortaya çıkardı. Suret-i Âdemiye suret-i ilahiye üzere bina edildi, ve nisa' dahi Âdem'den müştaktır, arzu ve isteklidir şevklidir (müştaktır), yani nisa dahi suret-i Âdem üzere zuhur etti, nasıl ki suret-i ilahiyeden Âdem onun sureti ortaya geldi, suret-i Âdemiyeden de nisa sureti ortaya geldi. Çünkü aslıdır aynıdır. Binâenaleyh erkeğin kadına iştiyakı isteği, Hakk'ın Âdem'e iştiyakı gibidir, ona işarettir ve bir temsildir. O halden buradan kıyas yaparak Hakk’ın bizlere yani insan oğluna ne kadar büyük bir iştiyakı olduğu yani arzusu olduğu ve insanları zuhura getirip faaliyete getirmeyi ne kadar istediği açık olarak görülmüş oluyor. İşte bunu istemesinden dolayı bütün bu alemleri Âdem için halk etti. Yoksa bu alemleri ne diye halk etsin Cenab-ı Hakk durup dururken. Kendisi de öyle diyor ya “bu alemleri isimlerim ve sıfatlarımın zuhuru için halk ettim, Âdem’i ise kendi hakikatim için kendime ayna olarak halk ettim” demesi bu mevzular içerisindedir. Böylece erkeğin kadına iştiyakı Hakk’ın Âdem’e iştiyakının işaret ve temsilidir. 

Ve münâsebet husulünde sûret, a'zam ve ecell ve ekmeldir, yani üstün ve kemaldedir. Zîrâ sûret, ferd olan vücûd-i Hakk'ı yani tek olan bir olan vücud-u Hakk’ı zevc kıldı; suretler vücud-u Hakk’ı zevc kıldı, oradaki tecelliyi alıp zuhura çıkarma yönüyle eğer bu suretler bu alemler olmasaydı Cenab-ı Hakk kendi Zat’ında, tenzihinde kalacak belki bu alemler olmayacaktı. İşte bu alemler akl-ı küllün nefs-i kül olarak var ettiği yer onun zevci oldu. Yani zuhur mahalli yani tesir yani infial fail olan Hakk’ın infial zuhur yeri oldu. Yani vitr olan vücud-u Hakk’ı şeft etti böylece yani ikiledi böylece aksi halde, Vahid olan vücudu ortaya çıkıp görünmesi mümkün değildir. 

Yani akl-ı kül olan Cenab-ı Hakk’ın Zat’ından zuhur eden bu alemleri nefs-i kül kıldı, aklı küllün nefs-i kül zevci oldu. O zaman bütün bu alemler o huzur zevk ve güzellik içerisinde halk edildi, ya'nî vitr olan vücûd-i Hakk'ı şef etti, yani iki etti. Ve ferd-i latîf kesafet mertebesine tenezzül edip sûret bağlamadıkça görünen olmaz. 

Ve suretle görünen olunca o kesif suret o latif ferdin zevci olur; zevçten kasıt tecelliyi kabul eden alan onu yansıtan demektir ve teklik ile çiftlik zuhura gelir. Yani tek olan ferd-i vahid Cenab-ı Hakk bir tecellide bir zuhurda meydana geldi mi kendisi tek olduğu halde zuhurda çiftlik meydana gelir, ikilik meydana gelir. Ancak bu ikiliği iki ayrı varlık olarak değil, tek varlığın iki görünüşü diye düşünmek gerekir ve yerinde olur. Meselâ buhâr-ı latif kendi mertebesinde ferddir, yani buhar olarak birdir. 

Vaktaki tekasüf edip bulut olur, göze görünür. Zîrâ buhar suretsiz iken suret ile görünür oldu. Binâenaleyh o bulutun sureti vûcûdda buhârın zevci oldu. Buhar er, bulut nisa oldu. Buhar latif iken renksiz, kokusuz, görülmüyor iken yoğunlaştığı zaman o yoğunlaşması onu zuhura getirdiğinden yeni bir şey ortaya getirdiğinden onun zevci oldu. Ve buhar letafet mertebesinde tek iken bulut mertebesine tenezzül ettikde şefiyyet, yani ikilik tezahür eyledi; ve bulut buhardan müştakk oldu. Yani buharın muhabbetiyle bulut oluştu. Eğer buhar buluta muhabbet etmeseydi, kendisi renksiz, kokusuz, bilinmezlik halinde kalacaktı ve yağmur olmayacaktı, işte buharın fayda sağlayabilmesi için bulut olması gerekir. İşte bu fayda sağlaması için de ona muhabbeti oldu. 

Buhara muhabbeti oldu. Buharın buluta muhabbeti oldu. Bulutun da kendi başına dolaşıp öyle işe yaramayacağından onun da bir bazı etkenler ile yağmur olması gerekecekti. O zaman bulut fail yağmur meful olmuş olacaktır. İşte sûret-i insâniyye vücûd-ı Hakk'ı şef ettiği gibi, insan sureti Hakk’ın vücudunu iki hale getirdiği gibi yani bir Hakk bir abd işte suret-i insaniyye vücud-u Hakk’ı şef ettiği gibi ikilediği gibi erkekten müştak olan kadının vücudu dahi erkeği şef etti, racül ferd iken onu çift kıldı. Şu halde biri Hak, diğeri racül, erkek ve bir diğeri kadın olmak üzere üç şey zahir oldu. Ve üç adedi tek adedlerin ilk mertebesidir. Hani biz biri’i bir olarak biliriz ya teklerin ilk sayısını biz “bir” olarak biliriz, genelde öyle zannederiz halbuki yek sayıların ilki “üç”, üç ten başlıyor tek sayılar, çünkü bu üç ile hayat faaliyete geçmiş oluyor. 

Peki o zaman “bir” nedir, “bir” “Ahad” olan kaynaktır. Her şeyin kaynağıdır. Kaynak ise sıraya girmez. Her şey kaynaktan çıkar da sıraya girmez. Kaynaktan çıkan ilk şey bakın şefiyet olmaktadır, yani çift ikilik olmaktadır. Ondan sonra devamı da üç olmakta, buna da daha evvelki fasıllarda da görüldüğü gibi Zat, İrade ve Kavil olarak bahsedilmektedir. Yani bütün alemdeki oluşumların en küçüğünden en büyüğüne kadar üzerinde tesirli olan üç hakikat evvela Zat, olacak sonra onun iradesi olacak, ve kavli yani “kün” ol hükmü olacak ki bir şey meydana gelsin. Onu kabul edecek de ona boyun eğmesi duyması ve tabi olması gerekecektir. Yani “kün” ol hükmünün nereye verilmişse orada o ona inkıyad edecektir. Boyun eğip ve sem edecek, duyacak ve peki deyip zuhura getirecektir. 

Nitekim Fass-ı Sâlîhî'de tafsil olundu. Fecr (89) suresinde bu hususlara dikkat çekilmekte 89/1-2-3 tek ve çifte ve on gecelere yemin edilmektedir. Tek’e ve çift’e and olsun diye Cenab-ı Hakk fecr suresinde bu hususlara dikkat çekmektedir. Daha geniş bilgi de oradan alınabilir. Âdem’den (a.s.) burada da bahsedildiği gibi Havva Anamızın Cennette zuhura gelmesi vardır, işte O’ da bu mevzu ile çok bağlıdır, çok uygundur.

Cenab-ı Hakk yukarıda bahsedildiği gibi kendinin suret olarak görünmesi için zahire çıkıp da suret olarak görünmesi için kendine ait hususi bir suret düzenledi. “Ve sevveytüha venefahna fiyha min ruhiyna” diye bahsedilen ayette onun suretini tesfiye eyledi ve içine ruhundan nefh etti. فَاِذَا سَوَّيْتُهُ وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِى 15/29 işte burada o nefhi esnasında veya daha sonraki aşamalarda Âdem, Hakk’ın zevci oldu. Yani Cenab-ı Hakk akl-ı Kül olarak nefah-ı ilahiyeyi üflediği ilahi nefasını alemlerde hiçbir varlığa üflemedi.

İlahi nefasını Âdem’e üflediği zaman Âdem O’nun zevci oldu. Yalnız bu zevc zahiri manada anladığımız şekilde zevc değildir. Tecelliyi alma manasında zevcdir. Nefsinden verdi, “kaim-i bi nefsihi” Allah’ın nefsi kendine ait olduğundan bütün esma-i ilahiyeden Âdem’e (a.s.) verdiğinden nefs de verildi o anda. Ama insandaki nefs-i emmariyetten en alt katından başlanmakta safiyesine yukarıya kadar çıkmakta bu bir eğitimi gerektirmektedir, yalnız buradaki muhteşem hadise şudur, gerçek manada zevc hakikati, Âdem (a.s.) erkek olduğu halde ilahi tecelliyi kabul ettiği için zevç oldu. Başka hiçbir alemde böyle bir varlık, bu ilahi nefayı kabul edecek başka bir saha yoktur. Diğer sahalarda bu ilahi nefhayı kabul ettiler ama kendi mertebelerinden kabul ettiler, ef’alden, esmadan, kabul ettiler ama Âdem (a.s.) bütün mertebeleri ile birlikte yani ef’al, esma, sıfat, Zat mertebeleri ile birlikte onun için işte cami oldu. Bunun en geniş olanı da Peygamber Efendimizde “cevamiul kelim” işte cevamiul kelim budur. 

Ehl-i zahir bunu nasıl anlatıyor, az sözle çok şey ifade etmek manasıyla ifade ediyor. Halbuki bu ef’al mertebesinde doğru olmakla birlikte eksik yanlış değil eksiktir. İşte en Kemallisi Cenab-ı Hakkın Âdem’e (a.s.) olan o teveccühünde müştak o iştiyakindeki vermiş olduğu nefes-i ilahiye وَنَفَخْتُ nefes-i ilahiyede bütün kendinde olan neler varsa hepsini onun üzerine yükledi. Şimdi Âdem (a.s.) latif halde bu tecelli ile Cennette dolaşıyor iken kendisinde akl-ı kül hükmü olduğundan bakın akl-ı küllün de mutlaka kendisinde bir nefs-i küllün lazım gelmesi olduğundan ki nefs-i küllü olmayan akl-ı kül kendi bünyesinde kalır, zuhura gelemez. Akl-ı küllün kendi bünyesindeki oluşumları hakikatleri ortaya çıkarması için kendisine bir nefs-i kül lazımdır. İşte Âdem’de (a.s.) Cenab-ı Hakk her ne kadar tecelli itibariyle yani Cenab-ı Hakkın Âdem’e (a.s.) tecelli etmesi itibariyle nefs-i kül ise de zevc ise de o mertebede ama Âdem (as) ferd-i vahid olarak kendi halinde kaldığında akl-ı kül olmaktadır. 

Cenab-ı Hakkın ona verdiği akl-ı küllün temsilcisi olmaktadır. Çünkü tecelliyi aldı, tecelliyi kabul etti, bu tecelli içinde artık halife oldu. Yani Cenab-ı Hakk O’nun batınında kaldı. Âdem zahire çıktı, halife oldu. Hakk’ın yerine artık Âdem konuşur oldu. Âdem faaliyette oldu. İşte bu halde Cennette dolaşırken Âdem (a.s.) kendisi temsil ettiği akl-ı kül idi. Suret olarak, surette temsilcisi akl-ı kül idi. Ama bünyesinde nefs-i kül de olduğundan oda nefsi külün şef etmesi gerekiyordu. İşte Cenab-ı Hakk cennete iken Âdem yalnız başına ancak içerisinde kendi bünyesinde akl-ı kül ve nefs-i küllün bulunduğu bir birlik yani batında şefh, zahirde vitr olan Âdem. İşte böylece bakın latif olan uyku halinde manevi bir ameliyat hali diyelim, Âdem’e bütün olarak aktarılan akl-ı kül ile nefs-i kül hani uyandığı zaman sol eğe kemiğinden Havva’yı halk ettik, uyandığı zaman kendine benzer birisini gördü diye belirtiliyor Kur’an-ı Kerim’de. İşte bu şekilde kendisinde bulunan şefiyet, şefiyetin diğer yönü yani vitr olan kendinin iç varlığında bulunan şefiyyet, kendisi akl-ı kül olarak baki kalmak üzere nefs-i kül hususiyetleri ondan ayrıldı.

O zaman Havva’nın annesi yok, babası Âdem oluyor. Yani kendinden halk edilmiş oluyor. Nasıl ki Âdem Hakk’ın Zat’ından halk edildi, Havva’ da Âdemiyet Zat’ından halk edildi. Nasıl ki Allah’ın Âdem’e olan şevki muhabbeti var ise çünkü kendi Zat’ından halk etti, işte o şekilde de Âdem’de kendinden halk olunan zevcesine muhabbet etti. Bakın burada birey düşünceleri bırakalım, sonra oraya döneriz. Daha sonraki aşamada Havva’nın da üretici olması gerekiyor ki insan nesli devam etsin, Havva’da kendi oğlunu halk etti. O zaman Allah Âdem’e müştak Âdem Havva’ya müştak, Havva çocuklarına müştaktır. 

Nasıl olmasın değil mi, yani sistem böyle kuruluyor, şimdi böylece tecelli-i ilahi zuhur edip sahne oluştuktan sonra bir de bunun geriye dönüşü vardır. Bakın aslımıza ulaşabilmemiz için bir geriye dönüşü vardır. Biz kendimizi Allah, Âdem, Havva ve evlat olarak dördüncü bölümde görelim, yani kendimizi birey çocuk olarak görelim, şimdi bunun geriye dönüşü gelişin ayni olacaktır. Evvela çocuk annede yok olacak, anne hükmünde olan nefs-i külde yok olacak, sonra anne çocukla birleşti, tecelli geriye doğru gidiyor, akl-ı külde birleşecek, nefs-i kül akl-ı külde birleşecek yani anne babada birleşecek, baba Hakk’ta birleşecek, bakın eski hale dönüşülecek. İşte kısaca seyr-i suluk budur. 

Cenab-ı Hakk bir taraftan bizleri böyle dünya alemine getiriyor, kendisinin bütün zuhurları ortaya çıksın diye ama beni unutmayın وَاِلَى اللَّهِ تُرْجَعُ الاُمُورُ 2/210 işte bize döndürüleceksiniz gibi her şey Hakk’a dönecek, bize döndürüleceksiniz gibi hükümlerle o hükümler gelmeden evvel biz bu hükümleri idrak edip aslımıza dönmemiz gerekiyor. Nasıl ki Cenab-ı Hakk bizlere muhabbet ederek öz hakikatleri itibariyle bizleri ortaya getirdi, bizim de ilk ve en büyük muhabbetimizin rabbımız olması gerekiyor. Çünkü o bize bu muhabbeti verdi, o bizlere muhabbet ederek bizleri zuhura getirdi, müştak olarak zuhura getirdi, biz de aynı aşk aynı şevk ile diğer varlıkların muhabbetleri ondan sonraya gelmek suretiyle sıralayarak onların muhabbetlerinin de hakkını vererek hayatımızı sürdürelim inşeallah. 

Böylece Âdem ile Havva Cennette dolaşıyorlar iken, altı peygamber kitapları okunursa orada daha geniş bilgi var, çok mühim meseleler var, oradakiler hep insanlığın başlangıcı insanlığın ilk hayat tecrübesi ilkler var Âdem kıssasında.) Cenab-ı Hakk latif kemalatları meydana geldikten sonra onlara bir de dünyada yaşayabilecekleri bir de beden vermesi gerekiyordu daha cennete iken. Ceneb-ı Hakk onlara وَنَفَخْتُ ile birlikte onları o kilden yapılmış, kara balçıktan yapılmış olan o elbisenin içerisine nefhaladı. Hani “Huu” diye o elbisenin içerisine verdi oraya monte etti. İşte o buhardaki ısı, sıcaklık, rutubet ne varsa o kuru olan balçığa hayat verdi. Yaşlandırdı, yumuşattı hayat verdi o nefa-ı ilahiyye, nasıl nefes-i rahmani bütün alemlerdeki varlığı meydana getirdi, o nefha-ı ilahiye de Âdem ile Havva’nın dünyadan getirdikleri bedenini yumuşattı orada kullanılır hale getirdi. Yani kalıbımız madde olduğu halde ama ne kadar elastiki yani sert kalıp halinde değildir. Bir kalıbımız var ama o kalıbımız her kalıba giriyor. Yuvarlanıyor dönüyor, kıvrılıyor, toplanıyor, latif olan bir şekilde çalışıyor. 

Cennette onlar daha evvelce rahat olarak gezerlerken, dolaşırlarken, hiçbir kayıt olmadan düşündükleri anda, düşündükleri yere ulaşırlarken, o elbiseyi giydikleri zaman dünyadan gelen kumaşın toprak kumaştan elbiseyi giydikleri zaman ağırlaştılar. Biraz hantallaştılar, hareketleri eskisi gibi serbest olmadı biraz onları sıktı o elbise. İşte Cenab-ı Hakk da o elbiseyi giydikten sonra şu ağaca yaklaşmayın dedi, bu sefer iblis geldi, o ağaca neden yaklaşmayın dedi biliyor musunuz siz cennette iki melek olarak eğer o ağaçtan yerseniz cennette iki melek olarak kalacaksınız eski halinize döneceksiniz onun için yemeyin diye ima etti onlara aldattı. 

Bakın orada ne kadar şey var hileli söz var, bu sözü kabullenmeye yatkındılar Âdem ile Havva. O ağır elbiseleri kullanmaya başladıkları zaman sıkıntıda idiler. İşte onu vaad etti, yani yine siz eski melek halinize döneceksiniz eğer o ağaçtan yerseniz diye onlara ima etti ama söylediği hileli sözdü gayesi o elbiseyi çıkartmaktı üstlerinden. Onlar da belki ihtimal olabilir diye o ağaçtan tattıktan sonra ondan sonra günahkar oldular tövbe etmeye başladılar. اهْبِطُوا بَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّ 2/36 birbirinize düşman olarak yere ininiz diye ayette geçer. İşte orada yedikleri de belki onlara zevc oldu ki o yedikleri yemediler, tattıkları şey nefsani bir gıda idi o kendilerindeki nefs-i kül duygularını ortaya getirdi. Ondan sonra da örtünmeye çalıştılar, yapraklarla bilindiği gibi ve Âdem, Havva ve İblis, birbirinize düşman olarak yeryüzüne ininiz denildi, bu kesin hüküm karşısında artık burada beraberlik birlik beklemek mümkün değildir. Ancak birlik bunların hakikatini bilen tevhid ehlinde olabilmektedir. Tevhid ehli, burası ne kadar çok kesret olursa olsun, kendi bünyesinde bunu tevhid ettiğinden, birlediğinden “lailahe illallah” gene, yani alem tektir, teferruatta kişiler kendi zanlarında farklılar ama tevhid ehli olan kimseye göre onlar da Hakk’ın birer zuhuru olduğundan, varlık tek ancak irfan ehlinin varlığın tek olduğunu, kendi idrakinde o mertebesi itibariyle düşünüp bildiğinden kesin olarak bildiğinden ancak onlar da suçtan veya günahtan veya sevaptan azade olmuş değillerdir. 

Bakın irfan ehlinin onların Hakk olmasını bilmesi, Cehennem ehlinin cehenneme gitmemesini gerektirmiyor. Çünkü o bir başka bir mertebede geçerli olan husus, irfan ehlinin idraki ise bir başka mertebede geçerli olan bir husustur. Biz diyemeyiz ki cehennem ehli cehennemden azad edilir diye, bakın biz biliyoruz ki orada da Hakkın bir zuhuru vardır, zuhuru var ama o mertebedeki kişi bunun farkında değil bakın incelik buradadır. İrfan ehli bunun farkındadır, ama irfan ehlinin bunun farkında olması oradaki suçu suçsuz hale getirmiyor. Onu korumuyor. Neden, çünkü mertebenin olduğu yerdeki hüküm geçerli. Burası da ef’al alemi olduğuna göre ef’al aleminde de bütün meratib-i ilahiye ortaya çıktığına göre buranın da kendine göre bir hukuku olduğuna göre o hukuk kim ne halde ise fiilini nasıl ortaya çıkarmış ise onun karşılığını görecektir. 

Ama irfan ehli bilecek ki gene o da Hakk’tır ama öbürü biliyor ki Hakk değildir, yani kendisi ayrıdır olduğu zannında öyle zannediyor, işte o zannına göre onun hükmü orada nasıl yaşadıysa ahirette öyle tatbik edilecek. Cenab-ı Hakk cümlemizi bu güzel dünyadan bu muhabbetli yerden her ne kadar zorlukları sıkıntıları varsa da ama onların çok üstünde mutlak olan bir huzuru vardır, bir güzelliği vardır, zuhurda olan sıkıntılar sonradan olmadır, bakın onlar geçicidir, asıl olan muhabbet bakın ezeldeki muhabbet asıl olan muhabbet diğerlerinin hepsi geçicidir, bunun şubeleridir, şube de asıl olmadığından kalacaktır bir yerde mutlaka geçip kalacaktır, Cenab-ı Hakk cümlemize bu hakikatleri idrak eden kullarından eylesin amin inşeallah.

Cenab-ı Hakk, Âdem, Havva ve iblis, orada aslında melekler de var, ininiz dediği zaman o hadisede melekler de var, ayrıca rab da var. Çünkü وَاِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلۤئِكَةِ 2/30 dendiğinde bakın orada rabb-ul has rab var, bir de rabb-ul erbab var onları muhafaza eden, rabb-ul has var, melekler var, Âdem var, Havva var ve İblis var. Sadece bu üçü değil, yani beşine birden اهْبِطُوا بَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ عَدُوّ 2/36 “birbirinize düşman olarak ininiz” diyor. Peki rab düşman olur mu, rab olmaz da zuhurları olur, çünkü türlü türlü esma-i ilahiye olduğundan esma-i ilahiye de zıt isimlerden meydana geldiğinden zıtlıklar zaten kavga sebebidir, savaş sebebidir. Mevlana hazretleri de bu hususu daha açık ortaya getirmek için burası fark alemi burada fırkalık vardır. Burada birlik olmaz diyor açık olarak zaten de olmaz, bahsettiğimiz gibi bu birliği ancak arifler gönüllerinde kurarlar. 

Zahirde birlik olmaz. Bakın düşman olarak ininiz diyor bakın. Bu söz üzerine burada birlik sağlamak mümkün değildir. Ancak mahalli birlikler tabi ki olacak yani hangi rabbın tesiri altında ise o grub orada birlikler olacak milletler arası milletlerin kendilerinin birlikleri olacaktır, sınırlarını muhafaza etmek için ama komşuyla kavgalı, ötekinle kavgalı diğeriyle yani birlik tüm olarak dünyanın birliği olmaz. Ancak cennette birlik olur, cehennemde birlik olur. Cehennemde Mudil isminde birlik, Cennet de Hadi ismi üzere birlik olur. Ahirette celali ve cemali isimler ayrılacağından sahaları da başka başka olacağından ahirette çeşitlilik yoktur, cennette buradaki gibi çok çeşitli esma-i ilahiye tecrübesi yoktur, eğer insanlar doğrudan doğruya insanlar Âdem (a.s.) babalarımız ceddimiz gibi bizimde nesillerimiz olsaydı biz Allah’ı tanımazdık. 

Tamamıyla tanımazdık, neyle tanırdık cemali simleri ile tanırdık sadece güzellikler, yumuşaklıklar, iyilikler olarak tanırdık. Eğer zıddı olmasa yani kötülükler olmasa iyilik bir işe yaramaz, bilinmez, gelişme olmaz. İyiliğin ne olduğu bilinmez, şimdi günümüz hep gündüz olsa gündüzün ne olduğunu bilmeyiz, geceyi gördüğümüz zaman gündüzün ne olduğunu idrak ediyoruz. Gece bize gündüzü anlatmış oluyor. Cehennem işte Cenneti anlatmış oluyor, Cennet de Cehennemi anlatıyor. 

Rububiyet isimleri ile rabb-ı has olan tecelliler zuhurlar peki rabb-ı has nereye indi o zaman sadece bakın Âdem ile Havva da indi, rabb-ı has olarak melaike-i kiramda da indi tabi ki meleki olarak peki rabb-ı hasın düşmanlığı sonraki devirlere ait olan düşmanlıktır. Çünkü bir anda indiler on sene yaşadılar yeryüzünde de sonra tekrar cennete gittiler değildir. Vaktini Cenab-ı Hakk bilir burada ne kadar kalınacaksa o kadar rab icat edilmektedir. Rab indi iki olarak indi ama her doğan çocuk bir rab faaliyete geçti. O çocuğun rabb-ı hassı hangi ismin altındaysa öyle zuhura çıktı. 

Ne kadar insan dünyaya geliyorsa o kadar rabb-ı hass onlarda faaliyete oluyor, özel kontrol edicisi oluyor yoksa Allah bir Allah ismi birdir, ama esma-i ilahiye bir sürüdür, sayıyoruz sonsuzdur, bütün denizler mürekkep olsa ağaçlar kalem olsa melaike-i kiram yazsa bir o kadar daha gelse, Allah’ın isimlerini bitiremez, o halde rablar çoktur, biz rab dediğimiz zaman Allah’ı zannediyoruz söylediğimizi halbuki rab terbiye edici her birisinin de kendine ait olan sahayı terbiye etmektedir ama terbiyeler birbirlerine zıt olabilir o ayrı konu.

İşte rablar her bir zuhur dünyaya geldiğinde onun bir rabbıyla birlikte faaliyete geçmiş oluyor. İşte çoğalma böyle başlıyor. Kavga sebepleri böyle başlıyor. Şimdi biz inenleri düşünelim, Âdem (a.s.), Havva validemiz ve İblis, şimdi Âdem “Hadi” isminin temsilcisi, İblis “Mudil” isminin temsilcisi, Havva hangi ismin temsilcisi, ikisinin de temsilcisidir. Çünkü ikisinden de vardır. Mudillik de var, Hadilik de var içerisinde yani hem Mudile bakan yüzü var hem de Hadiye bakan yüzü vardır. İşte halimiz budur. Dünyadaki halimiz budur. 

Binâenaleyh kevn yani bu alemler, ferdiyyet-i selâsiyye üzerine müstenid olduğu gibi yani bu alemlerin var oluşu üç ferdiyet üzere istinad etmektedir. Zat, İrade ve Kavil. Yani ayette de diyor ya اِنَّمَاۤ اَمْرُهُۤ اِذَاۤ اَرَادَ شَيْئًا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ 36/82 biz bir şeyi irade ettiğimiz zaman ona “kün” ol deriz o hemen oluverir. Muhabbet dahi bu ferdiyyeti selasiye üzerine müstenid olduğu gibi yani ona istinad ettiği, dayandığı gibi muhabbet dahi bu ferdiyet üzerine istinat oldu. وَنَفَخْتُ Demesi orada Âdem’e “ol” manasınaydı. Çünkü ben dedim diyor bakın iradesini gösteriyor, Zat’i irade وَنَفَخْتُ ben yaptım diyor bakın bu كُنْ “ol” ol emridir aynı zamanda yani Âdemiyetin oluşumudur وَنَفَخْتُ kendine tahsis ediyor “ben yaptım” diyor, diğer ayet فَنَفَخْنَا فِيهَا مِنْ رُوحِنَا 21/91 biz üfledik diyor, bu “biz üfledik” in birçok manaları vardır, birisi zuhurda ilk zuhura üflediği, birisi de zuhurdan sonraki insan yaşam süresi içindeki nefha-ı ilahiyeden bahsediyor, zuhurdaki “biz” demesi Rahman sıfatı ve diğer sıfatlarıyla birlikte “biz üfledik” diyor, yani Sıfat-ı Zat’iyelerine, sıfatlarına birer kimlik veriyor şahsiyet veriyor, “biz” demek suretiyle. Nasıl bakanlar kurulunu topluyor, hepsi istişare ediyorlar “biz bir karar aldık” diye söylüyor birlikte. Yoksa o diyebilir ben bir karar aldım der neticede onun kararıdır, başbakan imzalamasa, kabullenmese o karar çıkmaz oradan. İşte bakanlarına birer kimlik şahsiyet vermek suretiyle “biz böyle karar aldık” diyor. Ayrıca orada dünyevi bir şey de vardır, kendini de yük altından kurtarmak için “biz” demesidir orada. Bir kişiyi çekip alabilirler ama koskoca millet meclisini kolay kolay çekip alamazlar. 

Orada “biz” demenin birincisi ilk kevnde, ilk oluşumunda sıfatları ile birlikte yani onlara bir şahsiyet vermek suretiyle “biz” demektedir. Ancak daha sonraki devrelerde içinde bulunduğumuz ve bizden sonraki devrelerde biz demesi “insan-ı kamil ile biz üfledik” demesidir. İşte kim bu nefha-ı ilahiyyeye ayna olursa o bu hükmü yaşar. Başka türlü de bu nefha-ı ilahiyyeyi yaşayacak yaşatacak bir mahal olmaz. 

Muhabbet dahi bu ferdiyet üzerine müstenid oldu, Zîrâ racül, erkek Hak'tan ve kadın racülden, erkekten müştakk olup yekdiğerine muhabbet ettiler. Yani racül Hakk’ın iştiyakından, Hakk’ın dilemesinden, Hakk’ın iradesinden Hakk’ın “ol” demesinden “ben gizli bir hazine idim bilinmekliğimi istedim, bu alemleri halk ettim” birinci iştiyakı budur. Bütün alemlerle birlikte alemlerden gaye insanın yaşayacağı bir mahallin olmasıdır. Diğeri de وَنَفَخْتُ de ki iştiyakıdır. وَاِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلۤئِكَةِ اِنِّى جَاعِلٌ فِى الاَرْضِ خَلِيفَةً 2/30 “Ben yer yüzünde bir halife halk edeceğim” diyor bakın Zati program, Zat’i muhabbet, işte racül Hakk’tan müştak olduğu gibi kadın da racülden müştak oldu. Yek diğerine muhabbet ettiler. Şimdi bu işin geriye dönüşünden bahsediyor, daha evvel ileri gidişinden bahsetmişti, racül Hakk’ta meydana geldiği için Hakk’ta müştak oldu, yani Hakk’ı sever oldu. Kadın ise racülden meydana geldiği için racülu sever oldu. Racül nasıl Hakk’ı sevmişse çünkü Hakk’tan meydana geldiği için aslını sevmiş olmakta, kadın da böyle sevmiş oldu, muhabbet ettiler yani bu yüzden muhabbet ettiler. Bunlar muhabbet-i asli yani sonradan olan şeyler değil asılda olan hakikatlerdir. 

Bunun neticesi olmak üzere racül kadının kendi aslı bulunan erkeğe iştiyakı kabilinden olarak kendi aslı olan rabbına müştak oldu. Çünkü rabbını racülde gördü ama bunun farkında veya farkında değil, fıtri olarak bu sistem çalışıyor. Bakın sevgi nereden geliyor. Aradaki sevgiler sebeb-i vesile oluyor yani gerçek sevgiye vesile oluyor. Racüle de kadına da muhabbet Hakk’a muhabbettir. Çünkü kaynağı oradan geliyor. Kendi aslı olan rabbına müştak oldu. Binâenaleyh Allah Teâlâ kendi sureti üzerine yani uluhiyet hakikatleri ile halk ettiği kimseyi, ya'ni racülü yani ilk ismi Âdem olan o zuhuru sevdiği gibi, o racüle kendisinden müştak olan kadını sevdirdi. Yani Âdem’den müştak olan kadını sevdirdi, 

Şu halde racülün muhabbeti ancak kendisinden mütevekkin olan kadına vâki' oldu; ve racülun muhabbeti dahi kendinin aslı olan Hakk'a vâki' oldu. Yani hepsinin sevgisi dolayısı ile Hakk’adır, Hakk’a olmaktadır. Çünkü o vücûd-ı Hak'tan mütekevvin oldu. Kadın da olsa racül de olsa Hakk’ın vücudundan meydana geldi. Binâenaleyh racülun muhabbetinde asl olan muhabbet-i ilâhiyyedir; ve kadına olan muhabbet ise muhabbet-i ilâhiyyenin fer'i dir, bir şubesidir, tamamı değildir.

İşte racül, muhabbet-i ilâhiyye üzerinde sabit olduğu için her ne kadar başka şeylere muhabbet olsa da bu muhabbet onun şubesidir, şeylere de muhabbeti olacak tabi çünkü şeylerde de Hakk’ın bir zuhuru vardır ama asıl olan muhabbeti ilahiye üzerine sabit olmuştur. İlahi muhabbettir, racülun muhabbeti. İşte böyle olduğu için Sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz hadîs-i şeriflerinde “hubb-u ileyhi” ya'nî "Bana sevdirildi" buyurdu. Ben sevdim demiyor, ben sevdim demiş olsa o sevginin kaynağı bireydir, nefsanidir. Sevdirildi demesi, hani Beni İsrai’le de bu buzağıya neden taptınız dendiğinde, “bihubbul icle” buzağının sevgisi bize sevdirildi içirildi diyor, yalnız Beni İsrail’e içirilen bu sevgi onların nefisleri yüzünden içirildi. 

Kötülükleri yönünden o buzağı onlara sevdirildi. Yani düşüncelerindeki puta tapma düşüncesi yüzünden Cenab-ı Hakk o düşünceniz var mı bir de ben size onu sevdireyim de görün bakalım kurtulabilir misiniz. Sonra da o sevdirilen şey daha doğrusu içirilen şey bakın sevgisi içirildi diyor, insan bir şeyi içtiği zaman ancak onun tadını alabiliyor. Bünyesine geçtiği zaman içirildi diyor sonra o sevgi batıl bir sevgi olduğu için sevilen ateşte yandı. Musa (a.s.) geldi onu ateşe attı, eridi suya karıştı gitti. Çünkü batıl bir sevgi idi. Hakk sevgisi değildi. Hakk sevgisi olan baki kalır. Bana sevdirildi buyurdu, 

Ve “ehabtü” ya'nî "Ben kendi nefsimden sevdim" buyurmadı. Çünkü onun muhabbeti onu kendi sureti üzerine halk eden Rabb-i mutlakadır. O halde her birerlerimizin ilk birinci sevgimiz hangi cinsten olursak olalım rabb-ı mutlakımızdır Rabb-ı hassımıza değil. Rabb-ı mutlakımıza onun önünde bir sevgi varsa biz putperestiz, hiç kimse ben namaz da kılıyorum, oruç da tutuyorum dese de putperesttir. Muhabbet-i ilahiyyenin üzerinde iyi veya kötü bilinçli veya bilinçsiz, hangi sevgiler varsa o ikinci üçüncü derecede olması lazımdır çünkü bütün onları veren muhabbet-i ilahiyyedir. Bir hadis-i şerifte Cenab-ı Hakk’ın ne kadar kıskanç olduğunu belirten bir yazıdır, “Allah sevdiklerini çok kıskanır, velilerini çok kıskanır” diye bir kelam-ı kibar da olabilir, Cenab-ı Hakk’ın ne kadar kıskanç olduğunu belirtiyor, Hakk muhabbetinin üstünde bir muhabbeti olan kimseyi Allah kıskanır. Neden, bütün varlığını ben verdim senin, sen bana değil de benim halk ettiklerime yöneliyorsun, onları kıble tayin etmişsin diye kıskanması budur. 

Bir gün Peygamber Efendimiz Hz. Ali Efendimize “ya Ali Allah’ı seviyor musun, seviyorum Efendim diyor, beni seviyor musun, diyor Ali Efendimiz de seviyorum diyor, peki Kızım Fatıma’yı seviyor musun, seviyorum Efendim diyor, peki torunlarımı seviyor musun diyor seviyorum efendim diyor, peki bu kadar sevgiyi nereye sığdırıyorsun deyince Hz.Ali Efendimiz biraz düşünceye dalıyor, akşam olunca Fatma annemiz Hz.Ali Efendimizi biraz düşünceli görünce soruyor bunun sebebini. O da açıklamak istemiyor sonra ısrar edince bugün Babanız Efendimiz (s.a.v.) bana böyle soru sordu bende cevap veremedim diyor. Fatma Validemiz düşüncen bu muydu diyor, Allah’ı bizleri var ettiği için yokluktan zahire çıkardığı için bize bir hayat verdiği için seviyoruz, babamı Allah’ın rasulü olduğu için bunların habercisi olduğu için seviyorsun, beni nefsinle seviyorsun, çocuklarını rahmetinle merhametinle seviyorsun diyor. Ertesi gün Efendimiz soruyor ya Ali cevabını buldun mu diyor, buldum Efendim diyor, anlat bakalım diyor, Fatma validemizin dediği gibi anlatıyor, Efendimiz gülüyor, bu cevaptan peygamber kokusu geliyor diyor. 

Hadis-i şerifler, ayet-i kerimeler hayat dersi olmakla birlikte ilm-i hayat dersidir, işte bahsettiğimiz mevzu budur, bu mevzuyu sormak suretiyle amaç eğitimdir. Ali Efendimize ki O ariflerin kaynağıdır, baş bayraktarımız oluyor, O’nun vasıtasıyla bizlere bunlar aktarılmış oluyor. Evvela Hakk sevgisi, birinci olarak diğerleri bundan sonra gelenler sevginin şubeleridir. Yani bölümleri kendi içindeki bölümleridir. İşte bu şube sevgilerini, ana sevgi yerine geçirdiğimiz zaman bizim işimiz bitiyor. Yani Cenab-ı Hakk’ın hakkını yemiş oluyoruz. O’na haksızlık etmiş oluyoruz, çünkü O’nun var ettiği şeye muhabbet ediyoruz eğer O’nun kendisine muhabbet edip de evvela sonra var ettiği şeye şubeler olarak muhabbet ettiğimiz de mesele yoktur. 

Ona izin vardır, oraya mani yoktur ama evvela Hakk’a muhabbeti öne çıkarmak suretiyle ondan sonrakilere de ihtiyacımıza göre… tabi ki sevilecek neden, insan da rahmet üzere halk edildi. Rahmette muhabbettir, bütün varlığa düşmanlarına dahi sevgi muhabbet, dışarıdan kavga edersin ama içeriden muhabbetin olur. Dışarıdan fiiline kavga edersin fiilinle kavga edersin, Zat’ınla değil, ama o fiili yapanın Zat’ına muhabbetin olur çünkü Allah’ın Zat’ıdır ondaki zat Allah’ın Zat’ından bir zatdır.

Tarikatlarda mürşit, şeyh diye bilinen kişinin Hakk’ın sevgisinin, peygamber sevgisinin, üstüne çıkmaması lazımdır. Ancak şeyh ile irfaniyet ariflik arasında fark vardır, bunların da tespiti lazımdır. Genel bir şey düşünülürse şeyh efendinin sevgisi Allah sevgisinin üstüne geçmemesi lazımdır. Ama birisi diyecek olsa peki Allah sevgisini nerede öğreneceğiz nerede nasıl bulacağız, tabi ki o saha da ayrı bir sahadır. Eğer şeyh efendinin arifliği varsa öğretecektir ona, yoksa hayalinde bir Allah tasavvur etmişsindir O’na yönelmişsindir, işte ondan sonra şeyhin gelir, yardımcısı gelir, şu gelir, bu gelir, hayal dünyasında bir sıralama koymuş olursun. Burada bahsedilenler asıl üzere olan muhkem olanlardır. 

Çünkü onun muhabbeti onu kendi sureti üzerine halk eden rabb-ı mutlakadır. Bakın rabb-ı has demiyor, rabb-ı mutlak, bu hangisi rabb-ul erbab olan Allah isminin ifade ettiği rabb-ul erbab, Rabların rabbı olan Allah’a olacaktır. İşte Allah’a muhabbetimizin olması 1-taklidi yönden, ben Allah’ı seviyorum deyip temiz safiyeti ile Allah’ı sevmek taklidi yönüyle. 2-Bir de tahkiki yönden yani hakikati itibariyle Allah’ın varlığını idrak edip ona hub, mahbub, hubbiyet ismiyle o kanaldan giderek sevmektir. İşte bu tür sevgiler bakın burada bir istisna var, bu tür sevgileri olan ümmetin içerisinde yani Peygamberimizin ümmeti içerisinde bu tür sevgisi olanlar habibin habibleridir. Çünkü muhib olan yani seven muhabbet ehli Peygamberimiz sevilen Allah sevendir burada.

Sevdi ki halk etti. Halk ettikten sonra halk edilen yani zuhura gelen seven Allah, sevilen oldu. Muhabbet edilen Allah oldu. Ama baştan Allah muhabbet etti peygamberine onun için “habibim” dedi, başka bir varlığa başka bir zuhura “habibim” demedi, ne dedi “zevc” dedi. “habib”lik başka zevc’te muhabbet var ama o “Vedud” isminin muhabbeti var, diğerinde “habib” isminin muhabbeti vardır. İşte “küntü kenzen mahfiyyen” de dediği gibi, “hub” ettim, muhabbet ve bu muhabbet ile Muhammed’i halk ettim. “Hamd” hakikatinin zuhur yerini orada halk ettim demesi. 

İşte Cenab-ı Hakk’ın muhabbeti muhabbet-i ilahiye olarak habibine kim ki bu yoldan gelmişse bakın ümmet içerisinde hubbiyet yolundan gelmişse onlarda habibin mahbuplarıdır, habibleridir. Dolayısıyla habibin habibi, habibini sever, habibinden de Hakk’ı sever. İşte sıralamada öyle gider. Evvela fenafişeyh, sonra fenafilrasul, sonra fenafillah, bakabillah, hükmünde ama o şeyh denen mahalde bu makamlar var ise ancak bu olur. Sadece ismi şeyh ise merasim şeyhi ise merasim yapar, ayrıdır. O da lazım ama o lazım bu lazım bize de bu lazım. 

Onu kendi sureti üzere halk eden rabb-ı mutlakadır. Hani “halakal Âdeme ala suretihi” Allah Âdem’i kendi sureti üzere halk etti. Bunu ehl-i zahir Âdem’in kendi sureti üzere diye yorumlarlar, onu Allah’ın sureti üzere alamazlar, yediremezler iç bünyede kabul ettiremezler tenzihte olan bir Allah’ı nasıl kul hükmüne getirsinler, kul hükmüne getirme değil kulda zuhur hükmüne nasıl getirsinler oraya akılları ermez. Onun için irfan ehli tenzih ehline yarım ulemadır. Tenzih uleması yarım ulemadır. Teşbih uleması da yarım ulemadır, ikisini bir araya getirirsek iki ulemanın ilmini birleştirirsek o zaman biz tevhid ehli, o zaman biz Müslüman oluyoruz, İslam gerçek Müslüman oluyoruz. 

Hattâ racülun kendi kadınına olan muhabbeti dahi, yine Rabb'ine mütealliktir, yani rabbına dönüktür, dayanmaktadır. Çünkü onun var edilmesine rabbı sebep olmuştur. Rabbının kün emri sebep olmuştur. Neye muhabbet edilirse edilsin onu Hakk ortaya getirdiğinden muhabbetin şubesidir oraya edilen muhabbetler yani bir bölümüdür. Zîrâ kadına olan muhabbet, muhabbet-i ilâhiyye iledir. Yani kişinin varlığında ilahi muhabbet olmasa yani muhabbete nasibdar olmasa hiçbir şeye muhabbet yapamaz. Olmayan şeyi nasıl meydana getirsin. Var ise onu var eden de rabbının muhabbetidir. 

Ve muhabbet-i ilâhiyye asıl, muhabbet-i nisa ise fer'idir, yani şubedir. Esas olan muhabbet-i ilahiyedir, Allah’a olan muhabbettir. Ve racülün kadına muhabbeti, tahalluk-ı ilâhî ile mütehallık olmasından nâşîdir. Yani Allah’ın ahlakı ile ahlaklanmasından dolayıdır racülun nisaya muhabbeti. Yoksa nefsinden şundan bundan değildir. Başka menfaatlerden değildir. Bir kimsenin kadına karşı yumuşak sevecen hoş davranması ilahi ahlakla ahlaklanmış olmasındandır. 

Yoksa nefsi manada beşeri manada ahlaklanmış olanlar zaten kadına ne değer verir, ne muhabbetle muamele eder, bağırırlar, çağırırlar, işte bu ilahi ahlak ile ahlaklanmadığındandır. Kadınlar Hakk’ın emanetidir, bayanlara da erkekler emanetidir, Hakk’ın emanetidir. Çünkü tahalluk-i ilâhî kendinden müştakk olan ve kendi sureti üzerine bulunan insana muhabbettir. Ve kadın, racülün sureti üzere, racülden müştakk olduğundan, bu tahalluk-ı ilâhî neticesi olarak racül kadına muhabbet etmiştir. Yani ilahi ahlak dolayısıyla bu muhabbet vardır yoksa kişinin kendisinden değildir. 

Mesnevi: Tercüme; "Kadın pertev-i Hak'tır; yani ziyadır, bir ışıktır, o ma'şûk değildir. Ve mazhar-ı ilâhî olması itibâriyle o gûyâ Hâlık'tır, mahlûk değildir." Şimdi haliktir demesi ne yönden, mahluk olması ne yöndendir? Şimdi baktığımızda her birerlerimiz sadece bayanlara ait değil, her birerlerimiz bir yönden halıkız, halk ediciyiz ama hükmen, güya ama böyle de olsa bu iş oluyor. Halk ediciyiz, bilhassa bayanlar erkeklerden halk edici vasfında daha öndedir. Çünkü kendi benzerini halk ediyor. Kendi aynını halk ediyor. İşte çocuğu halk etmesi yönünde halık ama yemeğe, suya, uykuya ihtiyacı olması yönünden de mahluktur. Ama halk etme cihetinde hanımlar erlerden daha ileridedir. Neden kendi gibi kendi benzerini ortaya getirmiş oluyor bu halk edişten başka bir şey değildir. Bu idrak ile hayatını sürdüren bayanlardan Allah razı olsun yine bu idrak üzere hayatlarını sürdürmeye çalışan beylerden de Allah razı osun. Yani Allah kullarından cem olarak razı olsun, bizlerden de razı olsun, umduklarımıza nail korktuklarımızdan da emin eylesin inşeallah.

----------------------

12. Paragraf: 

Vaktaki erkek kadına muhabbet etti, vuslatı istedi; ya'nî muhabbette vâki' olan vuslatın gayesini taleb etti; imdi neş'et-i unsuriyye suretinde nikâhdan a'zam vuslat olmadı. Ve işte bunun için şehvet, onun bütün eczasına âmm olur. Ve bundan dolayı ondan iğtisâl ile emr olundu. Binâenaleyh husûl-i şehvet indinde onda fenanın âmm olması gibi, taharet âmm oldu. Zîrâ muhakkak Hak Teâlâ abdi üzerine gayûrdur ki, kendisinin gayrisi ile iltizâz eylediğini i'tikâd ede. Böyle olunca kendisinde fâni olduğu kimsede, ona nazar ile Hakk'a rücû' etmesi için, onu gusl ile tathîr eyledi. Çünkü bunun gayri vâki' değildir. İmdi erkek, Hakk'ı kadında müşahede ettikde, onun şuhûdu münfailde oldu. Ve kadının kendisinden zuhuru haysiyyetinden Hakk'ı kendi nefsinde müşahede ettikde, onu failde müşahede eyledi. Ve kendisinden mütevekkin olan şeyin suretini istihzar etmediği haysiyyetle onu nefsinden müşahede ettikde, onun şuhûdu bilâ-vâsıta Hak'tan münfailde vâki' olur. Binâenaleyh racülün Hak için şuhûdu, kadında etemm ve ekmeldir. Zîrâ Hakk'ı fail ve münfail olduğu haysiyyetten müşahede eder. Ve kendi nefsinden şuhûdu, hassaten racülün münfail olması haysîyyetiyledir (12).

--------------------

Vaktaki erkek Allah'ın sevdirmesi ile kadına muhabbet etti. Kadına kavuşmak istedi. Ya'nî îcâb-ı muhabbet olan kavuşmak keyfiyyetinin nihayetini taleb etti. Bu neş'et-i unsuriyye suretinde ve bu kesâfet-i cismâniyyede, nikâhdan, ya'nî cimâ'dan daha büyük bir vuslat vâki' olmadı. İşte erkek kadını ve kadın erkeği sevip her ikisi de yek dîğerinden vuslatın nihayeti olan cimâ'ı taleb ettikleri için, hîn-i inzalde şehvet, vücudlarının bi'i-cümle eczasına sirayet edip, erkek kadının ve kadın erkeğin suretinde ve şehvette fâni oldular, ve şehvet onların eczâ-yı vücûdlarına umûmen sirayet ettiği için cimâ'dan gusl etmekle emr olundular.

Binâenaleyh şehvetin husulü indinde erkeğin kadında ve kadının erkekte fenalarının umûmî olması gibi, her ikisi hakkında dahi taharet umûmî oldu. Zîrâ Hak Teâlâ hazretleri kulları üzerine gayurdur. Bu gayretinden nâşî, istemez ki kulları, kendisinin gayri olan suver ile hoşlanma eyledikleri itikadında bulunsunlar. Binâenaleyh erkeğin fânî olduğu kadından ve kadının şehvetle fânî olduğu erkekten, Hakk'a nazır olmaları ve Hakk'a rücû' eylemeleri için, gayr ile lezzet duyma i'tikâdından mütehassıl olan cenabetten Hak onları gusül ile tathîr eyledi. 

Zira vücûd-i Hakk'ı mükevvenâtın vücûdundan gayri gören kimseler, cimâ' esnasında kadının suretinde fânî olurlar; ve kadının vücûdundan lezzet aldıkları i'tikâdında bulunurlar. Onlar gerek kendinin ve gerek kadının suretinde zahir olanın Hak olduğundan gafildirler, Velâkin müşahede sahibi olan arif, her surette Hakk'ı müşahede eder. Ve erkek Hakk'ın ve kadın dahi erkeğin suretinde zahir olduğu cihetle, erkeğe nisbeten Hakk'ın fâiliyyetini ve kadına nisbeten Hakk'ın münfailiyyetini müşahede eder. Ve bi'n-netîce Hakk'ı, kadının mazharında ekmel-i vech üzere müşahede eyler. Zîrâ vücûdda, nefs-i emr bundan başka bir şey değildir.

İmdi erkek vuslat halinde Hakk'ı kadında müşahede eylediği vakit, onun Hakk'ı müşahedesi münfailde olur. Çünkü kadın mahall-i infialdir. Ve erkek Hakk'ı, mahall-i infial olan kadının suretinde zuhuru i'tibâriyle. müşahede etmiş olur. Ve erkek kadının kendisinden zuhuru i'tibâriyle Hakk'ı, hâlet-i vuslatta, kendi nefsinde müşahede ettiği vakit, Hakk'ı failde müşahede eder. Çünkü kadın, erkeğin suretinde olarak, erkekten zahir olduğu cihetle, kadın bu i'tibârla fâil olur. Binâenaleyh bu müşahede sahibi Hakk'ı kendi nefsinde fâiliyyet sıfatı ile müşahede eylemiş olur. Ve erkek kendinden mûtekevvin olan kadının suretini istihzar etmediği halde, Hakk'ı kendi nefsinde müşahede eyledik de, onun şuhûdu vâsıtasız Hak'tan münfailde vâki' olur. Ve bu şuhûd sahibi, iki evvelki şuhûd beynini cem' etmiş bulunur.

Çünkü onun nefsi vâsıtasız Hak'tan münfaildir. Binâenaleyh Hakk'ı vech-i evvel üzere hem failde ve vech-i sânı üzere hem de münfailde müşahede etmiş olur. Böyle olunca, erkeğin Hak için olan şuhûdu, kadında eksiksiz, tam ve ekmeldir. Çünkü erkek üçüncü vech üzere Hakk'ı kadında hem fail ve hem de münfail olarak müşahede eder. Ve erkeğin kendi nefsinden Hakk'ın şuhûdu, hassaten erkeğin münfail olması haysiyyetiyledir. Çünkü Hak erkeği kendi sureti üzerine halk ettiği için erkek münfaildir. Ve kadına nisbetle Hakk'ı kendi nefsinden müşahede etse, onun Hak hakkındaki şuhûdu bilhassa failde vâki' olmuş olur. Binâenaleyh erkeğin Hak hakkındaki şuhûdu hem fâiliyyet ve hem de münfailiyyetle olduğu için kadında eksiksiz ve ekmeldir.

-------------------------

13.Paragraf İşte bunun için Resul (a.s.), onlarda Hakk'ın kemâl-i şuhûdundan dolayı nisaya muhabbet etti. Zîrâ Hak, mevâddan mücerred olarak ebeden müşahede olunmaz. Çünkü Allah Teâlâ zâtiyle âlemlerden ganîdir. İmdi emr, bu vecihden mümteni ve şuhûd ancak maddede vâki' oldukda, Hakk'ın nisada olan şuhûdu, şuhûdun a'zamı ve ekmelidir. Ve vuslatın a'zamı dahi cimâ'dır. O da Hak Tealâ'nın kendisine halîfe olması için, kendi sureti üzere halk ettiği kimseye teveccüh-i ilâhînin nazîridir. Binâenaleyh onda kendi nefsini görür. İmdi onu tesviye ve ta'dîl etti. Ve onun nefsi olan kendi ruhundan onda nefh eyledi. Böyle olunca onun zahiri halk ve bâtını Hak'tır. İşte bundan dolayı onu bu heykel için tedbîr ile vasf eyledi. Zîrâ Allah Teâlâ emri, semâdan tedbîr eder; ve o, arza ulüvvdür; o da / esfel-i sâfîlîndir. Zîrâ o, erkânın esfelidir (13).

---------------------------

Yukarıda zikr olunan izahattan dolayı kadınlarda Hakk'ın kemâl-i şuhûduna mebnî, (A.s.v.) Efendimiz, Hakk'ın sevdirmesiyle nisaya muhabbet etti. Velâkin kadınlarda Hakk'ı ekmel-i vech üzere müşahede edebilmek, her bir ferdin kârı değildir. Buna mazhar-ı muhammedî ister. Mahzâ huzûzât-ı nefsâniyyelerini istîfâ için kadına perestiş eden cehele bu şuhûddan gafildir. Onlar bu âlemde gördükleri suretleri müstakıllü'l-vücûd zannettiklerinden, suver-i âlemden herhangi birine, mahzâ onun zâtından dolayı alâka ederler. Vaktaki o suret bozulur, şûrîde olurlar. Fakat insân-ı kâmil, bu âlemin kesîf olan suretlerinden her birinde Hakk'ı o suretin muktezâsına göre gâh fâiliyyet ve gâh münfailiyyet ile müşahede ettiği gibi. 

O kesîf suretlerden biri olan kadında, hem fâiliyyet ve hem de münfailiyyet ile müşahede eyler. Binâenaleyh kadın mazharında Hakk'ı suver-i sâireden daha mükemmel bir vech ile temaşa eder. Ve Hakk'ı müşahede için mezâhirin vücûdu lâzımdır. Zîrâ Hakk'ı maddeden mücerred olarak görmek ebeden mümkün değildir. Çünkü Hak eltaf-ı latiftir. Ve bî-nihâye latîf olan vücüd-i mutlak mertebe mertebe tekasüf etmedikçe görme olmaz. Nitekim diğer fasslarda dahi beyân olunduğu üzere, latîf olan buharı o mertebede görmek mümkün değildir. Evvel emirde tekasüf edip bulut olmak lâzımdır. Fakat bulut dahi latîf olduğundan görme duyusundan gayri olan havas ile idrâk olunmaz. Bir mertebe daha tekasüf edip su olmak lâzımdır.

Velâkin su dahi madununa nisbetle latîf olduğundan eşkâl-i muhtelifede zahir olmaz. Bir takım suretler ile zuhur için incimâd edip buz olmak itktizâ eder. İşte latif olan buhar, havâss-ı hamse-i zahirenin mecmuu ile ancak buz mertebesine tenezzül ettiği vakit meşhûd ve mahsûs olur.

Maahâzâ buhara buhar denebilmek için o, bu suretlerin hiç birine muhtaç değildir; onların cümlesinden müstağnidir. İşte bu misalde vâzıhan anlaşılacağı vech ile, latîf olan zât-ı Hakk'ı maddelerden mücerred olarak müşahede etmek ebeden mümkün olmaz. Zîrâ zât-ı latîf-î Hak, o letafet mertebesinden âlemlerden, ya'nî kesîf mertebeye sâiresinden ganîdir. Bu hakikatten gafil olan maddiyyün, zât-ı latifin sıfât-ı arızasından ibaret olan kesafetten mûtehassıl maddeye i'tibâr edip hakîkat-i vücûdu, madde ve kuvvet nâmiyle ikiye tefrik ederek: "Madde ve kuvvet ezelîdir ve ebedîdir" hükmünü vermişlerdir. Bu hüküm, onların vehminden mütevellid bir hükümdür.

İmdi maddeden mücerred olarak Hakk'ın şuhûdu mümteni' ve Hakk'ı müşahede ancak maddede vâki' olunca suver-i maddiyyeden biri olan kadında Hakk'ın şuhûdu suver-i maddiyye-i sâireden daha mükemmel ve daha azîm olur. Ve biraz yukarıda îzâh olunduğu üzere vuslatın a'zamı dahi cimâ'dır. Ve cima' dahi, Hak Teâlâ'nın kendisine halîfe kılmak için, kendi sureti üzere halk ettiği Âdem'e, hubb-i zâtisi ile vâki' olan teveccühünün nazîridir. Zîrâ hadîs-i kudsî mucibince Hak Teâlâ bilinmeğe muhabbet etti. Bu hubb-i zatîsi ile halk-ı âleme teveccüh eyledi; ve şecere-t kevnin semeresi olarak Âdem zahir oldu. Ve Âdem Hakk'ı bil-cümle esması ile bildi. Çünkü Allah Teâlâ Âdem'i kendi sureti üzerine halk etti. Ve Âdem kendini bilmekle Hakk'ı arif oldu. 

Ve Hak dahi kendi sureti üzere halk ettiği Âdem'i halîfe kılıp, onda kendi nefsini müşahede eyledi. Ve Hak Teâlâ Âdem'i tesviye ve ta'dîl ederek, nefes-i rahmanisi olan kendi ruhundan ona nefh eylediği cihetle Âdem'in zahiri halk ve bâtını Hak olmuş olur. İşte cima' dahi bu teveccüh-i ilâhînin nazîridir. Çünkü erkek bu cima' vasıtasıyla kendi suretinin misli olan veledini izhâr etmek ister. Ve veledin aslı pederin nutfesidir. Ve nutfe ise pederin nefsidir. Ve veled zahir oldukda peder onda bâtın olur. İşte insanın zahiri halk ve bâtını Hak olduğundan dolayı, Allah Teâlâ Âdem'i bu heykel-i İnsanî için, müdebbir kıldı; ve onu اِنِّى جَاعِلٌ فِى الاَرْضِ خَلِيفَةً (Bakara, 2/30) kavlinde tedbîr ile vasf eyledi. Çünkü halîfe müdebbirdir. Ve onu tedbîr ile vasfının beyânı budur ki, Hak Teâlâ emr-i vücûdu semâdan tedbîr eder. Ve semâ, arza nisbeten ulüvvdür; ve arz, esfel-i sâfilîndlr. Zîrâ erkânın esfelidir. Ve âlem-i insanîde kadının erkeğe nisbeti arzın semâya nisbeti gibidir. Ve sâfıl olan arz, âlî olan semâdan nazil ve vâsıl olan yağmur ve hararet ile hazîne-i vücûdunda meknuz olan mevâddı nasıl tevlîd ederse, sâfil olan kadın dahi, âlî olan erkekten kendisine vâsıl ve nazil olan şeyle veled tevlîd eyler.

-----------------------

14. Paragraf

Ve onları "nisa" ile tesmiye etti. Ve o, lafzından kendisi için vâhid olmayan cem'dir. Ve bundan dolayı Resul (a.s.) dünyanızdan bana üç şey sevdirildi,nisa… buyurdu, "mer'e" demedi. Binâenaleyh vücûdda nisanın ricalden taahurlarına riâyet etti. Zîrâ muhakkak; نسأة te'hîrdir. Allah Teâlâ اِنَّمَا النَّسِىۤءُ زِيَادَةٌ فِى الْكُفْرِ (Tevbe, 9/37) ya'nî "Te'hîr, küfürde ziyâdedir" buyurdu. Ve nüs'e ile bey', te'hîr ile kaildir. İmdi bunun için nisayı zikr eyledi. Böyle olunca onlara ancak mertebe ile muhabbet etti. Ve muhakkak onlar, mahall-i infialdir. Binâenaleyh racül için nisa', Hak için tabiat gibidir. Öyle tabiat ki, teveccüh-i iradî ve emr-i ilâhî ile âlemin suretlerini onda feth etti; öyle teveccüh-i iradî ve emr-i ilâhî ki, suver-i unsuriyye âleminde nikâh ve ervâh-ı nûriyye âleminde himmet ve intâc için maânîde tertîb-i mukaddimâttır. Ve bunun kâffesi, bu vücühdan her bir vecihde ferdiyyet-i ûlânın nikâhıdır (14).

-----------------------

Ya'nî Resul (a.s.) kadınları "nisa" tesmiye etti. Ve "nisa"' lafzı bir cemi'dir ki, bu lafızdan "bir kadın" ma'nâsı anlaşılmaz, kadınların tümüne şâmildir.

Bu şümulden dolayı (S.a.v.) Efendimiz: "Sizin dünyânızdan bana üç şey sevdirildi: Nisa'..." buyurdu. Nisa' lafzı yerine "mer'e (kadın)" demedi. Binâenaleyh "nisa"' lafzını isti'mâl buyurmakla vücüdda nisanın erkekten sonradan olduklarını işâreten beyâna riâyet etmiş oldu. Çünkü "nisa" lafzı "nüs'et'ten arzu ve isteklidir; ve "nüs'et" "te'hîr" ma'nâsına gelir. Nitekim Allah Teâlâ hazretleri Kur'ân-i Kerîm'de اِنَّمَا النَّسِىۤءُ زِيَادَةٌ فِى الْكُفْرِ (Tevbe, 9/37) buyurmuştur ki. Te'hîr, küfürde ziyâdedir" demek olur. Ve "nüs'e ile bey'" derler ki, semen-i mebî'ın te'hîri ma'nâsını ifâde eder. Türkçe'de "veresiye satış" tabir olunur. İşte (S.a.v.) Efendimiz kadınların tümüne şâmil ve vücûdda kadınların ricalden sonradan oldukları ma'nâsını müfid olduğu için, nisayı "nisa"' ile tesmiye etti, "mer'e" demedi. Çünkü "nisa"' lafzının ifâde ettiği ma'nâyı "mer'e" ifâde etmez. İmdi Resul (a.s.), nisaya ancak mertebe ile muhabbet etti. Ve nisa', mahall-i infialdir.

Zîrâ cins-i nisa', cins-i erkekden, erkeğin sureti üzere mahlûktur. Ve vücûdda fâiliyyet, münfailiyyetten mukaddemdir. Ve kadın, erkeğin fâiliyyetinden münfail olur. Ve bu infial neticesinde kadından nev'-i beşer tevellüd eder. Ve Hak Teâlâ bilinmeğe muhabbet etti, Âdem'i yarattı. Ve ma'rifet-i ilâhiyye nev'-i beşer ile hâsıl oldu. Binâenaleyh Âdem'in vücûdu, muhabbet-î ilâhiyye ile zahir oldu. Şu halde erkekden münfailen kendisinden benî beşer zahir olan nisaya hubb-i ilâhî taalluk etti. Ve (S.a.v.) Efendimiz'in nisaya muhabbeti dahi, onların mahall-i infial olan mertebesinden dolayı, onlara vâki' oldu. İmdi nisa erkek için tabiat gibidir, öyle tabiat ki, teveccüh-i iradî ve emr-i ilâhî ile âlemin suretlerini onda feth etti.

(Tabiat hakkındaki tafsilât Fass-ı İdrîsî'de ve Fass-ı İsevî'de ve irâde ve meşiyyet-i ilâhiyye hakkındaki tafsilât dahi Fass-ı Üzeyrî ve Lokmâni’ de ve tekvin hakkındaki tafsilât dahi Fass-ı Sâlihi’de mürur etti.) öyle teveccüh-i iradî ve emr-i ilâhî ki, suver-i unsuriyye âleminde nikâh ve ervâh-ı nûriyye âleminde himmet ve intâc için maânîde tertîb-i mukaddimâttır. Ve bu zikr olunan şeylerin tümü vecihlerden her bir vecihde ferdiyyet-i ûlâ olan üç adedinin nikâhıdır. Ferdiyyet-i selâsiyye ve îcâd-ı maânî hakkındaki tafsilât keza Fass-ı Sâlihî'de ve himmet hakkındaki îzâhât dahi Fass-ı Lûtî ve îshâkide mürur eyledi. Burada icmalden beyânı budur ki: Tabiat ulûhiyyetin zâhiriyyet olan hakîkat-ı vahidedir. اِنَّمَا قَوْلُنَا لِشَىْءٍ اِذَاۤ اَرَدْنَاهُ اَنْ نَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ (Nahl. 16/40) âyet-i kerîmesinde beyân buyrulduğu üzere, ilm-i ilâhîde şey'iyyetleri sabit olan suver-i ilmiyye-i ilâhiyyenin gölgesi, ki âlem suretleridir, hakîkat-i vahide olan tabiatta zuhuruna teveccüh-i iradî ve "Kün!" emr-i ilâhîsi şeref-sâdır oldukda, o eşya kendi nefslerini îcâd ederler. Ve emr-i tekvîn, gerek Hak ve gerek şey tarafından ferdiyyet-i selâsiyyeye müsteniddir. Hak tarafından ferdiyyet-i selâsiyye "zât" ve "irâde" ve "kavl"dir. Ve şey tarafından dahi "ilm-i ilâhîde sabit olan onun şey'iyyeti", "Kün! kavl-i ilâhîsini istimâ'ı" ve "emre imtisâli"dir. 

Binâenaleyh âlem-i tabiatta âlemin suretlerinin fethi ferdiyyet-i selâsiyyeye müstenid oldu. Ve bu teveccüh-i iradî ve emr-i ilâhî suver-i unsuriyye âleminde nikâhdır. Bu da ferdiyet-i selâsiyyeye müsteniddir. Zîrâ burada "Hak" ve "erkek " ve "kadın (mer'e)" sabittir. Zîrâ Hak teveccüh-i iradi ve emr-i ilâhî ile kendi sureti üzerine erkeği halk etti ve ona muhabbet etti. Ve kadın erkeğin sûreti üzere erkekten zahir olup erkek ona muhabbet etti Ve erkek kendi mislinin izhârı için vuslatın a'zamı olan cimâ'ı taleb etti. Binâenaleyh erkek nisada beşeriye suretlerini cima ile feth eder. Bu da unsuriyye suretleri âleminde teveccüh-i iradi ve emr-i ilâhîdir. Ervâh-ı nûriyye âleminde, bu teveccüh-i iradî ve emr-i ilâhî himmettir. Zîrâ âlemi ervahın suretleri himmetle feth olunur. Bu da ferdiyyet-i selâsiyyeye müsteniddir. 

Çünkü "Hak", "sâhib-i himmet" ve "himmet olunan şey" sabittir. Ve bu ferdiyyet-i selâsiyyenin neticesi ruhlar aleminde tekevvün eden surettir. Ve keza teveccüh-i iradî ve emr-i ilâhî, maânî âleminde îcâd-ı maânîde tertîb-i mukaddimâttır ki, bu da ferdiyyet-i selâsiyyeye müsteniddir. Çünkü bir kıyâs-ı mantıkî tertîb edip "Âlem mütegayyirdir; Her mütegayyir hadistir; Öyleyse âlem hadistir" desek, bunda biri "Âlem mütegayyirdir" ve diğeri "Her mütegayyir hadistir" tarzında iki mukaddime tertîb etmiş oluruz. 

Bu mukaddimelerin her birinde ikişer müfred vardır ki, bunlar: "Âlem, mütegayyir; mütegayyir, hadis" kelimeleridir. Velâkin ikinci mukaddimedeki "mütegayyir' kelimesi tekerrür etmiştir. Bunun hizmeti iki mukaddimeyi erkek ile nisa arasında vâki' olan nikâh gibi yekdiğerine rabt etmektir. Binâenaleyh bu mükerrer müfredden sarf-ı nazar olundukda "âlem, mütegayyir, hadis" müfredleri kalır ki, "öyle ise âlem hadistir" neticesi bu üç "müfred"den tevellüd eder. Bu surette îcâd-ı maânî ferdiyyet-i selâsiyyeye müstenid olmuş olur. 

-----------------------

15. Paragraf İradi kim ki, nisaya bu hadd üzere muhabbet etse, o hubb-i ilâhîdir; ve kim ki onlara hassaten şehvet-i tabîiyye üzere muhabbet etse, bu şehvetin ilmi onda nakıs olur. İmdi onun indinde ruhsuz bir suret oldu; ve gerçi o suret, nefs-î emrde zât-ı rûhdur. Velâkin o, imreesine veya hangisi olursa olsun ünsâya iltizaz-ı mücerredden dolayı mübaşeret eden kimse için gayr-i meşhûddur. Velâkin kime muhabbet ettiğini idrak etmez. Binâenaleyh bilinceye kadar o, onu lisanıyla, tesmiye etmedikçe, gayrın onu ondan câhil olduğu şeyi kendi nefsinden câhil oldu. Nitekim onların ba'zısı-"Muhakkak benim âşık olduğum nâs indinde sahih oldu. Şu kadar var ki, benim aşkımın kime olduğunu bilmediler" dedi. Bunun gibi bu da iltizâza muhabbet etti. Binâenaleyh kendisinde iltizâz vâki' olan mahalle muhabbet eyledi; o da mer'edir. Velâkin mes'elenin rûhu ondan gâib oldu. Eğer bile idi, kiminle iltizâz ettiğini ve iltizâz edenin kim olduğunu bilir ve kâmil olur idi (15).

--------------------------

Ya'nî kim ki nisaya, onlarda Hakkın kemâl-i şuhûdundan dolayı muhabbet etse, onun muhabbeti ilâhî sevgidir: ve o kimse Hakk'a muhabbet edip Hak'la iltizâz eyler. Ve nisaya hassaten şehvet-i tabîiyye üzere muhabbet eden kimsede o şehvet ve muhabbetin ilmi noksandır. O kimse kendisine vârid olan şehvet ve muhabbetin ilâhî sevgi olduğunu ve kiminle lezzet bulduğunu bilmez. Binâenaleyh öyle bir muhabbet, böyle bir muhabbet indinde ruhsuz bir suret olur. Vâkıâ ilâhî sevgi ile nazar eden kimsenin nazarında suret, ruhun zatıdır. Velâkin o suret, kendi zevcesine veyahut meşrû'u'l-istimtâ' olan sâir bir kadına, mücerred iltizâz kasdıyla cima' eden kimse için meşhûd değildir. Çünkü o kimse, kime muhabbet ettiğini ve kiminle iltizâz eylediğini idrâk etmez. İmdi bir kimsenin nâmahrem olan bir kadına kendisinde hâsıl olan muhabbet üzerine şehveti galeyana gelse, zinadan tevakki etmelidir. 

Gerçi o şehvet ve muhabbet dahi, ilâhî sevgidir. Zira Allah Teâlâ hazretleri zina hakkında اِنَّهُ كَانَ فَاحِشَةً وَمَقْتًا وَسَاۤءَ سَبِيلا (Nisa. 4/22) buyurduğu için zinâ yoluyla kadına temas ederse, vücûh-i adîde ile düşmanlık edilen ve makdûh bir şeydir. Nitekim Fahreddîn-i Irâkî (k.A.s.) Kitâb-ı Leme'ât'ının yirminci lem'asında bu hususta îzâhât-ı âtiyeyi i'tâ buyururlar: "Ve eğer seven, her bir surette vech-i ma'şûku görecek gibi meydana çıkaran olursa, kabul etmeyeceği onun vechini görse bile rızâ vermemelidir. Zîrâ onun nâmarzîde olan vechi, ona râzî olmamasıdır. وَلا يَرْضَى لِعِبَادِهِ الْكُفْرَ (Zümer. 39/7). Bir muhibb ki, Hakk'ı Hak ile görür ve âlemi Hak görür; münkerâta Hak ile, Hak üzerine, Hak için inkâr eyler. Ve bu inkârda hüccetini ikâme edip şer'an haram olan herbir şeyde cemâl-i Hakk'ı görmez. Şübhesiz ondan ictinâb eyler; belki ona tab'an rağbeti olmaz. 

Burada bir şübhe müzâhame eyler. Şöyle ki, seven mademki mahkûm-i tecellîdir; ve tecellî, bütün eşyayı şâmildir, tecellîyi nazarından nasıl def edebilir? Buna cevaben deriz ki, tecellî iki nevi'dir: Tecellî-i zât ve tecellî-i esma ve sıfat.

Seven tecellî-i zâtiyi kuvveti ve istilâsı hasebiyle def edemez. Amma tecellî-i esma ve sıfatı defe kadirdir. (Çünkü bu tecellî kuvve-i temyiz ve tasarrufu ref edecek kuvveti hâiz değildir.) Muhibb tecellî-i kahrîyi tecellî-i lutfî ile def edebilir. Ve meşrû olmayan her bir şeyde kahır ve celâl ve marzî olan her bir şeyde, nişân-ı lutf ve cemâl görür. Burada أَعُوذُ بِرِضَاكَ مِنْ سَخَطِكَ der; ve tecellî-i zatîde أَعُوذُ بِكَ مِنْكَ der." İşte arifin kendi nikahlısı veya kendine ait olmayan kadınlara karşı olan mesleği budur. İmdi nisaya hassaten şehvet-i tabîiyye üzere muhabbet eden ve mücerred iltizâz için mübaşeret eyleyen kimse, kendi nefsinden câhil oldu; ve kendi nefsi mezâhir-i ilâhiyyeden bir mazhar olduğunu ve hubb-i ilâhî ile iltizâz eylediğini ve Hakk'ın kadında fâiliyyet ve münfailiyyet ile müşâhid bulunduğunu bilmedi.

 Nitekim kadına mübaşeret eden kimse, kendi lisâniyle "Ben nisaya muhabbet ve mübaşerette ilâhî sevgi ile iltizâz ederim" demedikçe, onun bu hâlini başkaları da bilmez. Böyle bir müşahede sahibinin kadına mübaşeretini, şehvet-i tabîiyye ile iltizâzdan ibaret zannederler; ve arif bu hâlini gayra i'lâm edinceye kadar, onun kadınıyla mücâmaatini, gafilin mücâmaati gibi telakki ederler. Zîrâ sûret-i cimâ'da ittihâd vardır. Arif ile gafilin cimâ'ında şeklen fark yoktur, ancak ma'nâları başkadır. Nitekim bu müşahede sahibi olan ariflerden biri: Ya'nî "Muhakkak benim âşık olduğum, nâs indinde sahih oldu. Şu kadar var ki aşkımın kime olduğunu bilmediler" dedi. Bu beyt-i şerîf sultânü'l-âşıkîn Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî (r.a.) efendimizin bir gazel-i şerifinden müstahrecdir.

Dîvân-ı Kebîr-i âlîlerinde münderic olan gazel-i arabî şudur: Bu gazelin ebyâtında, ba'zı nüshalarda, takdim ve te'hîr vâki' olmuştur. Hattâ mûsıkî-şinâsân-ı mevleviyândan Eyyûbî Zekâî Dede (rahmetullahi aleyh) tarafından "Sûz-i Dil" makamından bestelenmiş olan Âyîn-i Şerif bu gazelin şu ebyât-ı şerîfesiyle başlar. Şu halde cenâb-i Şeyh-i Ekber (r.a.) efendimiz كما قا ل بعضهم kavliyle Hz. Mevlânâ (r.a.) efendimize işaret buyurmuş olurlar. Zîrâ ariflerin bu iki nûr-i dîdesi, yekdiğeriyle Konya'da ve Şâm-ı şerifte mülakat edip sohbet etmiş idiler. Binâenaleyh bu beyt-i şerifte cenâb-ı pîr-i destigîr, lisân-ı mübârekleriyle: "Halk zanneder ki, ben mahlûka âşıkım; velâkin benim aşkım mahlûkun mazharında zahir ve mütecellî olan Hakk'adır. 

Ancak onlar benim aşkımın kime olduğunu bilmediler" buyurmadıkça. câhiller onların aşkından haberdâr olmadılar. Ve keza arif dahi hoş bulmaya muhabbet etti. Binâenaleyh kendisinde hoş bulma vâki' olan mahalle, ya'nî kadına muhabbet eyledi. Fakat onun hoş bulması ilâhî sevgi iledir. Çünkü Hakk'ı maddeden mücerred olarak müşahede mümkün değildir. Kadın ise, maddedir. Hak, onun mazharında zahir olmuştur. Arif kadını severse, ancak ilâhî sevgi ile hoş bulma mahalli olduğu için sever. Fakat mücerred hoş bulma için kadını seven câhil böyle değildir. Mes'elenin ruhu o câhilden gâibdir. Eğer arifin bilmiş olduğu rüh-i mes'eleyi bile idi, kadının mazharında kiminle hoş bulma ettiğini ve kendi mazharında kimin hoş bulma eylediğini bilir ve kâmil olur idi. Velâkin bilmedi, hayvani mertebede kaldı. Nitekim Mevlânâ Câmî (k.s.) buyurur. Rubâî:

Tercüme: "Eğer aşk nesl-i Âdem'in kemâli olmasa idi, cihanda aşkın sıyt ve şöhreti noksan olurdu. Ve eğer nefsin şehveti aşk olaydı, eşekler ve öküzler, uşşâk-ı âlem defterinin en basına kayd olunurlardı. Zîrâ şehvet hususunda eşeklerle öküzler, insana tekaddüm eder."

-----------------------

16. Paragraf Hak Teâlâ'nın وَلِلرِّجَالِ عَلَيْهِنَّ دَرَجَةٌ (Bakara, 2/228) kavliyle mer'e, racül derecesinden nazil olduğu gibi, Hakk'ın sureti üzerine olmakla beraber, suret üzerine mahlûk olan insan dahi onu kendi sureti üzerine inşâ eden Hakkın derecesinden nazil oldu. İmdi bu derece ki, Hak racülden onunla temeyyüz etti, Hak onunla âlemlerden ganî ve fail-i evvel oldu. Zîrâ suret fâil-i sânîdir. Binâenaleyh Hak için olan evveliyyet, onun için yoktur. Böyle olunca a'yân, merâtib ile temeyyüz eyledi. Şu halde her bir arif, her bir Hak sahibine hakkını verdi. İşte bunun için hubb-i nisa, Muhammed (s.a.v.)e tahbîb-i ilâhîden vâki' oldu. Ve muhakkak Allah Teâlâ "Her şeye halkını verdi." (Tâhâ, 20/50). O da, onun ayn-ı hakkıdır. Binâenaleyh onu ancak istihkak ile verdi ki, o şey, ona müsemmâsı ile, ya'nî bu müstehak, zâtıyla müstehlik oldu (16).

--------------------------

Ya'nî Hak Teâlâ hazretlerinin "Rical için kadınlar üzerine bir derece sâbittir" وَلِلرِّجَالِ عَلَيْهِنَّ دَرَجَةٌ (Bakara, 2/228) kavlinde beyân buyrulduğu üzere, kadın erkeğin derecesinden aşağı olduğu gibi, Hakk'ın sureti üzerine mahlûk olan racül dahi, sûret-i Hak üzere olmakla beraber, o racülü kendi sureti üzere inşâ buyuran Hakk'ın derecesinden daha aşağı oldu. Zîrâ vücûdda fâiliyyet mukaddem ve münfailiyyet muahhardır. Binâenaleyh racül sureti üzerine zahir olan kadın, racülün derecesinden aşağı olduğundan rical için kadınlar üzerine bir derece sabit olur. Ve keza sûret-i Hak üzerine mahlûk olan racül dahi, Hakk'ın derecesinden aşağıdır. Böyle olunca Hak, racülden temeyyüz ettiği bu derece ile âlemlerden ganî ve fâil-i evvel oldu.

Çünkü Hakk'ın zâtı mutlak ve bî-taayyündür. Racül ise, taayyüne ve bu taayyün ile müteayyin olabilmek için vücûd-i Hakk'a muhtaçtır. İşte racül bu vasfıyla zât-ı mutlakın derecesinden mütemeyyiz oldu. Ve Hak ıtlâk-ı zatîsi cihetinden bi'l-cümle taayyünâttan münezzeh olduğu cihetle keserât-i müteayyineden ibaret olan âlemlerden ganî oldu. Ve menşe-i taayyûnât zât-ı mutlak olduğundan, Hak fâil-i evvel oldu. Zîrâ suret fâil-i sânîdir. Ve Hakk'ın evveliyyeti, fâil-i sânî olan o surette yoktur. Burada "suret"ten murâd, vücûd-i mutlak-ı Hakk'ın taayyün-i evvel mertebesine tenezzülünden ibarettir ki, bu mertebeye "hakîkat-i külliyye-i insâniyye" ta'bîr olunur; ve "hakîkat-i muhammediyye" de denir. Bu mertebenin birçok ıstılâhâtı vardır. Şu halde Hak, mertebe-i ıtlâkıyla taayyün-i evvel mertebesine nazaran fâil-i evvel olduğu gibi, taayyün-i evvelin suretiyle de fâil-i sânîdir.

Çünkü zât-ı mutlak, bu mertebede mûteayyin olarak esma ve sıfat ile suver-i kevniyyenin failidir. Binâenaleyh vücûdda iki fail olmayıp, fâil-i evvel Hakk'ın mertebe-i ıtlâkı ve fâil-i sânî yine Hakk'ın ilk mertebe-i tenezzülü olan suret-i hakîkat-i insâniyyedir. Böyle olunca a'yân-ı sabite, ilm-i ilâhî mertebesinde, gayr-i mec'ûl olan isti'dâdlarıyla, bir takım nisebî temeyyüzleriyle yek dîğerinden ayrıldı. A'yân-ı sabite ve isti'dâd-ı gayr-i mec'ûl hakkındaki îzâhât Fass-ı Üzeyrî'de misâl îrâdı suretiyle beyân olundu. İmdi erkek ile kadının derecelerinde mûteayyin olan ancak Hakk'ın vücûd-i vahididir. Fakat Hakk'ın onlarda taayyünü, onların a'yân-ı sabiteleri muktezâsıncadır. Racülün mazharında fâiliyyet ve mütekaddemiyyet ile; ve kadının mazharında dahi münfailiyyet ve müteahhariyyet ile zahir olur.

Zîrâ onların a'yân-ı sabitelerinin kabiliyyet ve isti'dâdı bunlardır. Binâenaleyh üzerlerine ale's-seviyye vâki olan tecellîyi kabul ettikleri vakit, a'yân bu isti'dâdları hasebiyle yek dîğerinden mütemeyyiz olurlar. Ve her bir aynın isti'dâd-i gayr-i mec'ûlü ne ise Hak'tan, istihkakı olan o şeyi taleb eder. Bu takdirce hakâyıka vâkıf olan her bir arif, hak sahibi olan her bir "ayn"a hakkını verir. İşte hakâyıka vâkıf olan arif her şeye hakkını verdiği için Muhammed (s.a.v) Efendimiz'in nisaya olan muhabbeti Allah Teâlâ hazretlerinin sevdirmesiyle vâki' oldu. Ve çünkü Allah Teâlâ her bir şeyin ayn-ı sabitesinin iktizâsı ne ise, o şeye onu verdi. Cevâd-ı mutlakın verdiği o şey, o şeyin ayn-ı Hakk'ıdır. Şu halde Hak, atâyâ-yı ilâhiyyesini ancak istihkaka müsteniden verdi ki, o şey, o atâyâya müsemmâsı ile, ya'nî zâtı ve hakikati ile müstehak oldu. 

Atâyâ-yı ilâhiyye hakkındaki tafsilât Fass-ı Şîsî'de mürur etti. Binâenaleyh cemî'-i hakâyıkı muhît olması hasebiyle ârif-i küll olan (S.a.v.) Efendimiz'e, onun hakikatinin ve zâtının hakkı olan muhabbet-i nisa verildi. Ve o da insân-ı kâmilin hakkını vererek, Hakk'ın sevdirmesiyle nisaya muhabbet etti.

---------------------

17. Paragraf

Ve ancak nisayı takdim etti; zîrâ onlar mahall-i infialdir. Nitekim tabiat kendisinden suret ile mevcûd olan şey üzerine takaddüm etti. Halbuki tabiat, hakikatte, ancak nefes-i rahmanidir. Zîrâ nefha, cevher-i heyülânîde, hassaten âlem-i ecrâm hakkında sereyan ettiği için, onda suver-i âlemin a'lası ve esfeli müntefih oldu. Ve onun ervâh-ı nûriyye ve a'râz için sereyânına gelince, bu başka sereyandır (17).

------------------------

Ya'nî nisa mahall-i inflâl oldukları için, Resul (a.s.) hadîs-i şerifinde, kendisine sevdirildiğini beyân buyurduğu üç şeyden "nisâ"yı evvelen zikr etti. Ve evvelen zikr olunmalarına mahall-i infial olduklarının sebeb oluşu budur ki, onlar racül-i failin tekarrübünden müteessir olup, vücûdlarına nazil olan nutfeyi, müddet-i muayyene zarfında terbiye ederek, sûretsiz olduğu halde sûret-i lnsâniyyeye şekil verir ve doğururlar. Şu halde nisa', nev'-i insanînin asl-ı vücûdudur. Ve nisa', mademki kendisinden mütevellid olan evlâd suretlerinden mukaddemdir ve şecere-i kevnin semeresi dahi insandır; binâenaleyh bu tekaddüm-ı vücûdîden dolayı nisanın ibtidâ zikri iktizâ etti.

Ve "güzel koku" ile "namazda kurretü'l-ayn", levâzım-ı insâniyyeden olduğundan bunların da "nisâ" dan sonra zikri lazım geldi. Nitekim tabiat, kendisinden mütekevvin olan bir takım mevcüd suretlere üzerine tekaddüm etti. Zîrâ insan, hayvan, nebat ve cemâd envâ'ının suretleri tabiattan meydana geldi; ve bu suretler tabiatta zahir oldu. Ve tabiat hakkındaki îzâhât Fass-i İdrîsî ve İlyâsi'de mürur etti. İmdi âlemi tabiatta zahir olan kesif suretlere, ondan evvel mertebe-i ilimde sabittir ve latiftir. O suver-i ma'küle ancak tabiat mertebesinde tenezzül edince kesîf olup meşhûd olurlar. Tabiat ise ancak nefes-i rahmaniden ibarettir. Çünkü gerek mertebe-i ilm-i liâhîde peyda olan esmâ-i ilâhiyye suretleri ve gerek mertebe-i imkânda zahir olan kesif suretler nefes-i rahmanı ile tabiatta zahirdir. 

Ve nefes-i rahmani bi'l-cümle eşya için ilk maddedir. Nitekim insan, soğuk havaya nefesini salıverip "hoh" dediği vakit, vücudundaki harâret-i garîziyye ile ısınmış olan hava ağzından duman hâlinde çıkar. İşte bunun gibi hadîs-i kudsîsinde beyân buyrulan hubb-i ilâhî harâretiyle Hak Teâlâ hazretlerinin, halk-ı eşyaya irâdesi teveccüh etmekle, ahadiyyet-i zâtiyyesinde bi'l-kuvve mevcûd ve mahfî olan bilcümle esmasını nefes-i rahmanisi ile tenfîs eyledi. Ve latîf olan nefes-i rahmânî, kesif olan tabiat mertebesinde bâtın ve kesif tabia onun zahiri oldu. Şu halde tabiat nefes-i rahmaninin aynıdır. Ve mahall-i infial olan tabiat bi'l-cümle suverin vücûd aslı olmakla o suretlerin tümünden öne geçti. Ve tabîat hakikatte ancak nefes-i rahmaniden ibaret olduğundan suver-i âlemin a'lâsı ve esfeli o nefes-i rahmanide üfürülmüş oldu. 

Zîrâ hassaten âlem-i ecrâm suretlerini ızhar etmek için nefha-i rahmânî, cevher-i heyûlânî olan tabîat-ı muukayyedede sereyân eder. "Heyûlâ (ilk madde)" "suver ve eşkâli kabul eden ilk madde'ye derler. Ve tabîat, ki nefes-i rahmaninin aynıdır, âlem-i ecrâmın suretleri, nefha-i rahmaninin sereyâniyle, o ilk madde cevherinden zahir olur. Nitekim ilm-i hey'et ulemâsı rasadât ve istidlâlât ile keşf i etmişlerdir ki, ecrâmın aslı birtakım sehâb-ı muzîlerden ibarettir. Küre-i arzın devr-i senevisi i'tibâriyle milyonlarca seneler mürûriyle bu açığa çıkan bulut, gittikçe kesafet peyda edip evvelen "ateş" e ve ikinci olarak "su"ya ve üçüncü olarak "cemâd"a inkılâb ederler. Ondan sonra bu küreler üzerinde nebatat ve hayvanât zahir olur. 

Ve âyet-i kerîmede ثُمَّ اسْتَوۤى اِلَى السَّمَاۤءِ وَهِىَ دُخَانٌ (Fussılet, 41/11) buyrulması dahi bidâyet-i teşekküllerinde ecrâmın duhân hâlinde bulunduklarına işarettir. İşte nefha-i ilâhiyyenin tabîat-ı mukayyedede sereyânı budur. Bu babdaki izâhât Fass-ı İsevî'de geçti. Fakat bu nefha-i ilâhiyyenin, ervâh-i nûriyyenin ve a'râzin vücûdu için sereyânı, başka bir sereyândir. Çünkü o nema, cevher-i rûhânî olan tabîat-ı mutlakada, cismiyyetten mücerred olduğu halde, sereyân etmek suretiyle ervâh-i nûriyyeyi îcâd eder. Ve a'râzın îcâdı dahi, nefes-i rahmaninin zahiri olan tabîat-ı mukayyede vasıtasıyla olur. Ve "cevher" ile "araz" hakkındaki tafsilât Fass-ı Şuaybî'de mürur etti. 

İmdi mahall-i infial olan tabiat, kendisinde vücûd bulan suver üzerine, sûret-i ma'külesi ile öne geçtiği gibi, mahall-i infial olan nisa dahi, kendi sureti ile kendisinden tevellüd eden nev'-i beşerin suretleri üzerine öne geçti. Binâenaleyh Resul (a.s.) hadîs-i şerifinde, evvelâ nisayı zikr etti.

--------------------

18. Paragraf Ondan sonra (S.a.v.) Efendimiz, bu haberde te'nîsi tezkir üzerine gâlib kıldı. Zîrâ o nisaya tehemmümü kasd etti. Binâenaleyh كثلاث dedi; ve aded-i zükrâna mahsûs olan ile ثلاثة demedi. Zîrâ onda tıybin zikri vardır. Halbuki tıyb müzekkerdir. Ve arabın âdeti, tezkîri te'nîs üzerine tağlîb etmektir. Şu halde الفو اطم و زير خرجوا der ve خرخن demez. Her ne kadar tezkîr, te'nîs üzerine vâhid ve nisa cemâat olursa da arab tezkîri tağlîb eyledi. Halbuki Resul (a.s.) arabîdir. İmdi Nebî (s.a.v.), ona tehabbübde, onunla, hubbünü kendi nefsi ile ihtiyar etmediği şey kasd olunan ma'nâya riâyet etti. Böyle olunca Allah Teâlâ ona bilmediği şeyi ta'lîm eyledi; ve Allah Teâlâ'nın fazlı onun üzerine azîm oldu. Binâenaleyh "hâ"sız kavil ile te'nîsi tezkîr üzerine tağlîb eyledi. Şu halde (S.a.v.) hakâyıka ne kadar âlimdir ve hukukun riâyetine ne kadar şedîddir! (18).

-------------------------

Ya'nî Resul (a.s.). nisayı önce zikr ettikten sonra bu hadîs-i şerifte, te'nîsi tezkîr üzerine gâlib kıldı. Zîrâ nisaya ihtimamı kasd eyledi. Binâenaleyh dünyanızdan bana üç şey sevdirildi hadîs-i şerifinde, erkekler adedine mahsûs olan "hâ" ile ثلاثة demeyip كثلاث.buyurdu. Çünkü de müzekker olan "tıyb (güzel koku)" kelimesinin zikri mündemicdir. Halbuki ibarede müzekker ile müennes müctemi' olunca Arab'ın âdeti tezkiri te'nîs üzerine gâlib kılmaktır. Şu halde arab "Fâtıma'lar ve Zeyd çıktılar" diyeceği mahalde. الفو اطم و زير خرجوا. der. Ve cera'-i müzekker olarak isti'mâl eder. Erkek olan Zeyd bir kişidir ve kadın olan Fâtıma'lar müteaddiddir, deyip müennes sîgasiyle demez.

Erkek bir kişi de olsa tezkîri te'nîs üzerine gâlib kılar. Halbuki (S.a.v.) Efendimiz kavm-i arabın en fasihidir. Bakılırsa bu hadîs-i şerîfte kâide-i arab üzerine tezkîri te'nîs üzerine gâlib kılmaları iktizâ eder idi. Maahâzâ böyle yapmadılar. Zîrâ bu hadîs-i sefillerinde öyle bir ma'nâya riâyet buyurdular ki, o ma'nâ ile nisa muhabbetinin kendi kalb-i şeriflerine cânib-i Hak'tan ilkâ olunup, hubb-i nisayı kendi nefisleriyle ihtiyar etmedikleri kasd olundu, işte kâide-i arab hilâfına olarak Resul (a.s.), te'nîsi tezkîr üzerine taglîb buyurmakla bu ma'nâyı kasd eylediler. Binâenaleyh Allah Teâlâ, (S.a.v.) Efendimiz'e bilmediği şeyi ta'lîm buyurdu. Onlara ta'lîm olunan şey dahi, nisa' nev'-i insanînin asl-ı vücûdu olup mahall-i infial oldukları idi. Böyle olunca bu ta'lîm ve tahbîb-i nisa (S.a.v.) Efendimiz üzerine Allah Teâlâ'nın fazl-ı azîmi oldu.

Zîrâ ma'rifet-i hakâyık Allah Teâlâ'nın fazl-ı azîmidir. İşte kadınlarda asliyyet ma'nâsı mevcûd olduğu cihetle. (S.a.v.) Efendimiz, onların hâline itinâ ve ihtimam kasdıyla "hâ" siz olarak "selâs" kavliyle te'nîsi tezkîr üzerine gâlib kıldı. Nazar et ki, (S.a.v.) Efendimiz eşyanın hukukuna ne kadar şiddetle riâyet buyurmuştur ve ilm-i hakâyıkı ne güzel bilirler!

------------------------

19. Paragraf

Ba'dehû te'nîste, hatimeyi nazîre-i ûlâ kıldı; ikisinin arasına müzekkeri derc eyledi. Binâenaleyh "nisa" ile başladı, "salât" ile hatm etti. Ve onların ikisi de te'nîstir. Ve ikisinin arasında "tıyb", onun vücûdunda, o gibidir. Zîrâ racül, kendisinden zahir olduğu zât ve kendisinden zahir olan mer'e beyninde müderrecdir. İmdi racül, iki müennes arasında mütehakkıktır: Te'-nîs-i zât ve te'nîs-i hakîkî. Kezâlik "nisa" dahi te'nîs-i hakîkîdir; ve "salât" te'nîs-i gayr-i hakîkîdir. Ve "tıyb" ikisinin arasında, kendisinden mevcûd olduğu zât ile, kendisinden mevcûd olan Havva arasındaki Adem gibi. müzekkerdir. Ve eğer dilersen "sıfaf'tır dersin; o halde yine müennestir; ve eğer dilersen "kudret'tir dersin; o halde yine müennestir. İmdi sen hangi mezhep üzerine olmak istersen ol. Zîra sen ancak te'nîsi tekaddüm eder bulursun. Hattâ vücüd-i alemde Hakk'i "illet" ittihaz eden ashâb-ı illet indinde bile; "illet" ise müennestir (19).

------------------------

Ya'nî Resul (a.s.) bu hadîs-i şerifle te'nîsi tezkîr üzerine, racül üzerine galip yani öne aldıktan sonra hatime olan "salât'ı, belirtmekte yani sizin dünyanızdan bana kadın sevdirildi, sonra koku sevdirildi sonra salat sevdirildi, diye aradaki kokunun hakikatini anlatmaya devam ediyor. Biz olsak alırız, bir sefer okuruz ve hadis-i şerifi bitirmiş oluruz, böylece de hadis-i şerife haksızlık etmiş oluruz. Neden, çünkü hakikatiyle hem kendimize haksızlık etmiş oluruz, anlamadığımız için ama tabi herkes bu manada anlayacak diye bir şartı yok ancak hadisin asli şartı içindeki manayı idrak etmektir. Yoksa herhangi bir hadisi veya ayetin zahirini okuyarak geçmek değildir, ben bunu okudum diye geçmek değildir. Bakın ne kadar mühim bir hadisedir, gerek hadis-i kudsi gerek hadis-i şerif gerek Kur’an-ı Kerim ayeti onların cümlelerinde manalarında bir şeyi okuyup da anlamadan geçersek sevap kazanırız ama ilmine haksızlık etmiş oluruz. Çünkü onlar sadece bize sevap kazandırmak için gönderilmedi, içindeki özündeki hakikatlerin ne olduğunu anlamamız için gönderildi. 

Kelimelerin cümlelerin sureti suretimizi ilgilendirmekte kelimelerin içinde özünde olan manaları da aklımızı gönlümüzü beynimizi ilgilendirmektedir. Biz beyin, akıl tarafını bırakıyoruz sadece suret tarafını alıyoruz. Namaz kıl dedi ayakta dur dedi, secde dedi sadece bu rükünleri yapmak suretiyle o amir olan hükümleri yerine getirdiğimizi zannediyoruz tabi onları dahi yapmak gerçekten çok büyük bir mesele ama gerçek olan mesele ilimleri ile birlikte yani zahir ve batın özetle yapmak gerekmektedir. 

Sonra hatime olan salatı te'nîste ibtidâ zikr eylediği "nisâ"ya nazire kıldı; yani başta nisayı belirtti, sonra da salatı belirtti ve buna nazire kıldı yani benzer bir şekilde belirtti ve "nisa" ile "salât" arasına, müzekker olan "güzel koku " yu derc eyledi. Yani nisa koku ve salat olarak. Şu halde nisa ile başladı, salât ile bitirdi. Ve "nisa" ile "salât" müennestir. Yani kelime manası Arapça kelimelerde müennes dişi ve erkek diye vardır. Müennes ve müzekker olarak ayrılır bütün kelimeler. İşte bu iki kelimenin müennes olduğunu belirtiyor ve nisa ile salat müennestir, bu iki müennesin arasında müzekker olan tıyb yani koku, müennes olan Zat’-ı Hakk ile keza müennes olan "nisa" arasında vücüdda müzekker olan racül gibidir. Hadis-i şerifin içindeki hakikati açma yönünden ne kadar mühimdir. 

Demek ki bu insanlar buralara nüfuz etmişler, o sahalarda gezinmişler, dolanmışlar, terkib almışlar, çiçeklerini toplamışlar ve bir mamul hale getirerek bize demet buketleri olarak sunmuşlardır. Şunun içerisinde, şu cümlede, şu sayfada bile bütün alemlerin çiçek bahçelerinin çiçekleri, bu çiçeklere erişemez. Yani bütün cennet dahil bütün alemlerin buket olarak çiçekleri yapılsa şu çiçek demetlerinin değeri kadar olmaz. Ama burada biz sadece siyah, beyaz iki renk gördüğümüz için onu huzmesi, içerisine çekip sıfırlayıp veriyoruz. Ve bu iki müennesin arasından müzekker olan tıyb müennes olan Zat-ı Hakkla bakın, Hakk’ın Zat’ını dahi müennes olarak yani neden müennes, üretici olduğu için kendisinde hakikat-i ilahiye ilimleri, ilm-i ilahi olduğundan Hakk’ın Zat’ıyla bunlar zuhura çıktığından müennes hükmündedir. Yani üretici hükmündedir, müennes dediğimiz zaman hemen kısa yoldan aklımıza bir bayan sılueti, sureti gelmektedir, üreticilik olan her şey müennes hükmündedir. Yani üretici olan her şey müennes hükmündedir. 

Müennes olan Zat-ı Hakk ile keza müennes olan nisa arasında bakın Hakk’ın Zat’ıyla müennes olan nisa arasında vücutta müzekker olan racül gibidir. Ve racül, insân-i kâmil olan Resûl'dür. Racülden kasıt insan-ı kamil olan Rasuldür. Peki o zaman kemalat risalet mertebesine verilirse sadece diğerlerine ne olacak, bütün kamil insanlar aslında rasuldür. Yalnız aradaki fark hangi peygamberin yolundan gidiyor ise yani hangi peygamber devrinde bir kamil insan meydana gelmişse o peygamberin rasulüdür. Yani rasulün rasülüdür. Allah’ın rasulü peygamberler, diğer rasuller de rasulün rasulüdür. Bunun en açık delili de Yasin suresinde rasuller geldi der. ﴿١٣﴾ وَاضْرِبْ لَهُمْ مَثَلاً اَصْحَابَ الْقَرْيَةِ اِذْ جَاۤءَهَا الْمُرْسَلُونَ ﴿١٤﴾ اِذْ اَرْسَلْنَاۤ اِلَيْهِمُ اثْنَيْنِ فَكَذَّبُوهُمَا فَعَزَّزْنَا بِثَالِثٍ فَقَالُوۤا اِنَّاۤ اِلَيْكُمْ مُرْسَلُونَ 36/13-14 ayetleridir. Bir şehre rasuller geldi, iki rasul geldi biz onu üçüncüsü ile destekledik diye geçer işte bunlar İsa’nın (a.s.) rasulleridir, yani habercileridir. Ve rasul insan-ı kamil olan rasuldür. 

Zîrâ racül, zât-ı Hakk'ın sureti üzere, zât-ı Hakk'tan zahir oldu. Ve racül insan-ı kamil olan rasuldür, yani racül dendiği zaman er dendiği zaman bizim aklımıza beşer saçı kısa erkekler akla gelmektedir. İşte gerçek manada er, racül, insan-ı kamili ifade eden bir kelimedir. Zîrâ racül, zât-ı Hakk'ın sureti üzere, zât-ı Hakk'tan zahir oldu. “Halakal Âdem ala suretihi” bakın buradaki hadisi belirtiyor, racül Zat-ı Hakk’ın sureti üzere Zat-ı Hakktan zahir oldu. Ve kadın dahi racülün sureti üzere, racülden zuhur etti. Âdem (a.s.) dan halk edilmiş olan Havva validemizin hakikatini burada anlatmaktadır Binâenaleyh racül, zât ile nisa arasında vâki' oldu. 

Bütün nisa görünüşlü olan varlıkların hakikati de racülden başka bir şey değildir. O halde o mertebede olanlar kendi hakikatlerini idrak ettiklerinde suret olarak diğer şekilde olsalar bile sıret olarak Âdem sıfatı üzerinedirler. Er sıfatı racül sıfatı üzerindedirler. Hani tarikatlarda genel bir yargı vardır, yani o düşüncede olanlar derler ki “bayandan şeyh olmaz” biz de deriz ki “bal gibi olur” hem de çok güzel olur. Neden olmasın çünkü bayanın aslı racüldur zaten. Aslında Âdemiyet vardır. Aslına eriştiği zaman şeyh de olur, ahirette nice nisa suretinde olanlar belki Allahüalem er suretinde halk olabilirler, neden, kendi hakikatleri üzere asli hakikatleri üzere er olarak çıkmış olabileceklerdir. 

Kadın dahi racülün sureti üzere racülden zuhur etti, çocuk da annenin sureti üzere anneden zuhur etti. Bu hakikate binaen yoksa bizim çocuklarımız da başka varlıklar olarak çıkabilirlerdi. Neden aslı üzere çıkmakta nasıl ki Âdem Hakk’ın Zat’ı üzere bir suretle çıktı, zuhur etti, nisa da Âdem’in sureti üzere, çocuklar da annenin sureti üzere çıkmaktalardır. Böylece racül Zat ile nisa arasında vaki oldu. Yani Hakktan racül zuhura çıktı, eğer racül olarak bir varlık olmasaydı bütün bu alemlerin halk edilmesine ve ayrıca Hakkın bilinmesine imkan yoktu. Cenab-ı Hakk kendi sureti üzere Halk ettiği Âdem’i tarafından ancak anlaşılabilir, bilinebilir hükme geldi. Neden çünkü Âdem’de Hakk’ın bütün hususiyetleri mevcut olduğundan ancak o yolla Hakkı idrak etmek mümkün oldu yoksa şeyiyetten yani gördüğümüz bu eşyalardan semadaki yıldızlardan güneşten Hakk’a gidilmez. 

Doğrudan doğruya gidilmez. Tabi onlar insana Hakktan bir işaret olabilirler ama zatı olarak güneş Allah’a kimseyi götüremez. İnsanın Hakk’ın indindeki yeri ne kadar yüce ne kadar güzel ne kadar değerli olduğu kolayca anlaşılmaktadır. Şu halde racül iki müennes arasında mütehakkık, tahkik ehli olmuş oldu ki, birisi te'nîs-i zât, diğeri te'nîs-i hakîkîdir. Yani birisi müennes olan Zat, diğeri de hakiki olan nisadır. Ve "zât"ın te'nîsi müennes olması gayr-ı hakikidir yani O bir kavramdır ve "nisâ'nın te'nîsi ise hakîkîdir. Ve kezâlik hadîs-i şerifte mezkûr olan "nisa" te'nîs-i hakîkî yani hakiki müennesdir, yani yoruma gerek kalmadan mutlak müennestir, ve "namaz" ise, te'nîs-i gayr-i hakîkîdir. Yani namazın kendisinde müenneslik diye bir şey suret olarak aranmaz, gayri hakikidir. Ve bu hakîkî ve gayr-ı hakîkî olan iki te'nîs arasında "güzel koku, zât-ı mucide ile Âdem'in vücûdundan zahir olan Havva aralarında Âdem gibi müzekkerdir. 

Cenab-ı Hakk’ın bir Zat’ı var, bir de Havva var, işte bu ikisinin arasında olan Âdem gibidir. Tıyb koku eğer sen istersen mütekellimînin mezhebi vechile kelam ehlinin yolu itibariyle söylenildiği şekilde zâta muğâyir addettiğin Zat’ın dışında kabul ettiğin "sıfat" ve "kudret-i Hakkı", Âdem'in vücûduna sebep tut. Âdem'in vücûduna tekaddüm eden "sıfat" ve "kudret" yine müennestir. Velhâsıl Âdem'in menşeini hangi mezhep üzere alırsan al, müennesi tekaddüm etmiş bulursun. Yani müennesliği öne geçmiş olarak bulursun. 

Hattâ ashâb-ı illet olan illet sebebi olan hükemânın mezhebi üzere hüküm ehlinin mezhebi üzere "zât" hakkında "sıfat" i'tibâr etmeksizin "min-haysü-hiye" vücûd-i âlemin "illet'idir demiş olsan, yine müennes tekaddüm etmiş olur. Yine müenneslik öne geçmiş olur. Zîrâ "illet" müennes-i gayr-i hakîkîdir. Ve illet ile ma'lûle müteallik îzâhât Fass-ı İlyâsî'de geçti.

---------------------

20. paragraf:

Ve "tıyb"in ve onu "nisâ"dan sonra kıldığının hikmetine gelince, nisada revayıh-ı tekvin olduğundan dolayıdır, Zîrâ "Etyab-i tıyb, inâk-ı habîbdir". Mesel-i sairde böyle dediler. Vaktaki Resul, bi'l-asâle abd olarak halk olundu, asla başını siyâdete kaldırmadı. Belki münfail olmasıyla beraber, sâcid ve vâkıf olarak zail olmadı. Hatta Allah Teâlâ ondan tekvin ettiğini tekvin eyledi. İmdi ona rütbe-i failiyyeti ve a'râf-ı tayyibe olan âlem-i enfâsta te'sîri i'tâ eyledi. Binâenaleyh ona "tıyb" sevdirildi. İşte bundan dolayı onu, ya'nî tıybi, zikirde nisadan sonra kıldı. Böyle olunca Hakk'ın رَفِيعُ الدَّرَجَاتِ ذُو الْعَرْشِ (Mü'min, 40/15) kavlinde, Hak için olan derecâta riâyet eyledi. Zîrâ onun üzerine, onun istivası Rahman ismiyledir. Şu halde bir kimse kalmadı ki, onun üzerine Arş'ın ihatası olsun da, o kimseye rahmet-i ilâhiyye isabet etmesin. O da Allah Teâlâ'nın وَرَحْمَتِى وَسِعَتْ كُلَّ شَىْءٍ (A'raf, 7/156) kavlidir. Ve Arş her şeye vâsi'dir; ve müstevî Rahmân'dır. İmdi âlemde, onun hakikati ile rahmetin sereyanı vâki' olur. Nitekim biz onu bu kitâbdan ve Fütûh-i Mekkiden bir mevzi'in gayrinde beyân ettik (20).

---------------------

Ve güzel kokuların Resul (a.s.) a sevdirilmesi ve "güzel koku"yu Resul (a.s.)ın "nisâ"dan sonra zikretmesi, şu hikmete metinidir, dayanmaktadır ki, nisada tekvin kokuları vardır, yani halk ediliş kokuları vardır. Zîrâ nev'-i beşerin yani beşer cinsinin tevellüd ettiği mahal nisadır. Yani kendinde halk edicilik vasfı vardır, Velâkin nisâ, racülün cimâ'ından münfallen tevlîd-i veled eyler. Yani racül ile birleşmesinden sonra çocuğu meydana getirir. Binâenaleyh nisa mahall-i infialdir.

Halbuki fiilin faile izafeti kemaldir yani böyle düşünülmesi lazımdır. Emr-i tekvinin yani bu alemlerin meydana gelişinin faile izafeti kavi ve münfaile izafeti zaif olduğu için. Hz. Şeyh (r.a.) bu izafet-i zaîfeye işâreten, nisada tekvin kokulan vardır, buyurdu bir bakıma nisa kendi annesinden meydana geldiği zaman mahluk kendisi anne olduğu zaman halik hükmündedir. Halk edicilik vasfı olduğu için nisada tekvin kokuları vardır. Biz koku denince gül kokusu gibi anlıyoruz halbuki koku nefes-i rahmaninin kokusudur ki bütün bu alemlerde Hakk’ın kokusu vardır. İşte hadis-i şerifte bahsedilen koku bu kokudur. Bizler cebimize bir şişe esans koyuyoruz önüne gelene sür sünnettir, artık o kokuyu duya duya kendisinin burnu kokuyu alacak halde olmadığından duymadı zannediyor bir daha sürüyor, bir başkası yanına geldiği zaman yaklaşılacak gibi olmuyor. İşte ilimsiz sünnet bu hali meydana getiriyor. 

Peygamberimizin bahsettiği koku nerede varlık kokusu ve irfan ehlinin bahsettiği koku nerede, bir de Taptuk Emre’nin bahsettiği koku var, ne demiş Yunus Emre yanına geldiği zaman “Yunus daha dünya kokuyorsun” diyor. Demek ki dünyanın da bir kokusu var ama tercih edilmeyen o nefsin kokusudur. Bize ilahi ruh nur kokusu gerekmektedir. İşte bu tekvin kokusu, güzel kokularla münâsebetdâr olduğundan. Resul (a.s.)a güzel kokular cânib-i Hak'tan sevdirildi. Zaten ben sevdim demiyor dünyanızdan üç şey sevdirildi demek suretiyle üç hakikati bize belirtmiş oluyor. Ve Resul (a.s.) hadîs-i şerifinde "güzel koku"yu "nisâ"dan sonra zikr eyledi.

Hattâ mesel-i meşhurda, meşhur olan meselede ya'nî "Tıybin etyabı, habîbin ınâkıdır" derler. Yani kokunun kokusu habibin sözüne inanılır manasındadır. Bu hadis-i şeriflerin mühim olduğunu güvenilir olduğunu anlatmaktadır. Peygamberimizin sözü bakın habibin sözüne inanmaktır, yani güzel kokunun kokusu Peygamberin sözüne inanmaktır manasınadır, çünkü Peygamberimizin sözlerinin hepsi mis kokusudur. Onun lisanından kötü koku çıkmaz, kötü koku derken bir kimse konuşuyorken nasıl ki içindeki kokular dışarıya çıkıyorsa içinde ne varsa konuşuyorken o bazen bakarsınız da karşınıza gelen bir kimsede başınızı yana çevirirsiniz, çünkü koku pek istenen kokulardan değildir. 

İşte Peygamber Efendimiz de konuşuyorken aynı zamanda hem kendine has bir kokusu meşhurdur, bilirsiniz geçtiği yerden bir müddet gül kokuları hisseder duyarlarmış, bu bedeni kokusu bir de söylediği sözün mana kokuları fıtriyet kokuları var yani fatır, halk edicilik ortaya gelen söylediği sözler her söylediği söz yeni bir mana ortaya getiriyor, her mana da bir kokuyu ifade ediyor. İşte duyabilenler bunu da duyabiliyorlar. İşte kokunun inakıdır, sözüne inanılır, güvenilir tasdikidir, manasında demişlerdir. Zira kişi sevdiğine mülaki olunca boynuna sarılır ve onu koklar. Ve ma'şûkunun kokusunu hiç bir kokuya tercih etmez. Vaktaki (S.a.v.) Efendimiz, cemî'-i taayyünâtın mebdei bütün alemlerin kaynağı olarak halk olundu ki, Hakk'ın taayyün-i evvel mertebesidir: yani Hakikat-i Muhammediye taayyün-ü evvel mertebesi, taayyün-ü sani, ruhlar alemi esma alemi, taayyün-ü salise de ef’al alemidir. Bu mertebe tasarrufât-i ilâhiyye için mahall-i infialdir, yani zuhur eden yerdir ve bi'l-asâle ubûdiyyet-i mahza mertebesidir. Halis katıksız abdiyetlik mertebesidir. 

İşte (S.a.v.) Efendimiz başlangıç olma ile vasıflanmış iken asla başını siyadete kaldırmadı. Yani Peygamber Efendimiz varlığın ilk delili evveli ve burada da Peygamberimiz Efendimiz mebdeiyyetle muttasıf iken yani başlangıç ile vasıflanmış iken asla başını başlangıç sahibi diye siyadete, seyyitliğe kaldırmadı. Yani benden üstün kimse yoktur ben şuyum ben buyum gibi kendisi hakkında böyle bir şey söylemedi. Ya'nî hilâfet-i kübrâ ile mütehakkık iken tasarrufa meyl etmedi. Yani bütün alemler benim için halk edildi ve ben bu alemlerde dilediğimi yaparım diye herhangi bir tasarrufa yeltenmedi. Buna selahiyeti vardı ama kullanmadı, hatta derler ya Cenab-ı Hakk her peygambere bir dua selahiyeti verir diğer peygamberlerin hepsi bu duasını dünyada yaptı, bu hakkı bitmiş oldu, Peygamberimiz bu duasını ahirete bıraktı diye bahsedilir, neden, ümmetinin affedilmesi için sonraya bıraktı, selahiyet sahibi olduğu halde onu bile kullanmadı bu alemde. 

Belki ilahi tasarruftan uzaklaşmakla beraber edeben hazret-i ulühiyyette sacid secde eden yani kendi varlığını ortaya getirene secde edici ve bâb-ı rubûbiyyette vâkıf olarak, yani rububiyet kapılarına vakıf olarak bütün bu hakikatleri bilerek asla ubûdiyyetten uzaklaşmadı. Şimdi bunları görüp okuyup düşündüğümüzde bakıyoruz ki bu tür sahalarda nice nice iddia sahipleri çıkmaktadır, ben şöyle ederim, ben böyle ederim, efendim benden sonra velayet kesilmiştir, benden sonra kimse ders yapamaz, biz buna sahibiz bir sürü iddialar bulunmaktadır ortalıkta evvela edeb-i Muhammediyyeye ters bunlar. Hem onun yolunda olduğu söylenir hem de O’nun söylemediği yapmadığı tatbik etmediği şeyler tatbik edilir güya O’na atfen yapılır, ne kadar yanlış iştir. Efendim bizim namazımız kılındı, biz namazı neden kılalım, zaten Hakk ile Hakk olduk, alemde başka varlık yok, ben şimdi namaz kılsam şirk edeceğim başka bir Allah mı var ki, yani kendisi de güya Allah olmuş ya haşa kime ibadet edeceğim diye işte tasavvufun tehlikeli yolları bunlar. Ayağının çok kaygan olduğu yerlerdir bunlar, ölçü Peygamberimizdir. O burada belirtildiği üzere bab-ı rububiyete yani rububiyet hakikatinin kapısına vakıf olduğu halde asla ubudiyetinden zail olmadı, yani vaz geçmedi. 

Nihayet Allah Teâlâ hazretleri bu hakîkat-ı muhammediyyeden ve taayyün-i evvelden bütün mahlukatı halk etti ve îcâd eyledi. Hani kendisine Fetih suresi 2-3 ayetlerinde geçmiş ve gelecek günahların dahi affedildi diye belirtilen kişi bir ömür boyu sacit oldu yani secde edici oldu. Nitekim hadîs-i şerifte buyrulur:

 "Tahkîkan Allah Teâlâ aklı halk ettikde ona "Gel" dedi, geldi. Ba'dehû "Git" dedi, gitti. Buyurdu ki: İzz'im ve Celâl'im hakkı için seninle alıp seninle vereyim ve seninle sevap işleyici ve seninle ceza verici olayım." Ve "akıl"dan murâd hadis-i şerifi mucibince “evveluma halakallahu nuri” mucibince rûh-i muhammedî (s.a.v.)dir. Yani akıldan murad (s.a.v.) Efendimizdir. İmdi hakîkat-i muhammediyye bi'l-cümle taayyünâtı muhît ve kûlliyyetle vasıflı olduğu cihetle yani bütün bu alemleri çevrelediği gibi ve külliyetle vasıflandığı yönüyle bu taayyün-i evvel mertebesinin madununda bulunan sonrasında bulunan mertebelerde kendisine mertebelerin tümünde kendisine cânib-i Hak'tan fâiliyyet ve a'râf-ı tayyibe olan âlem-i enfâsta te'sîr i'tâ olundu. 

Yani ruhlar aleminde dahi tesiri olduğu O’na verildi. "Âlem-i enfâs'tan murâd ruhlar alemidir ki, vücûdda enfâslarıyla müessirdir. Vücudda alem-i ervah kokularıyla mevcuttur. Ve "a'râf-ı tayyibe"den murâd dahi, revâyıh-i tayyibe-i vücûdiyyedir. Yani güzel kokunun vücududur. Zîrâ ruhlar, kesîf şehâdiyye mevcudatının başlangıcıdır. Ruhlar dediğimiz zaman sadece ruhani varlıklar değil, ruh madde aleminin bir evvelki latif halidir. Mevcudat suretleri ondan evvel ilm-i ilâhî mertebesinde sabittir, yani bu varlıklar görülmezden evvel suret olarak ilm-i ilahiyede mevcuttur, Ruhlar mertebesi ilm ile şehâdet mertebesinde arasında vâki' olduğu için ruhtan kasıt güç yani hakikikatleri, kendilerinin alt derecesi olan vücûdiyye mertebesinde nefesleriyle tesirli olurlar; yani vücut mertebelerinde bunlar tesirli olduklarından nefesleri ile bunlara tesir ederler. Ve a'yân-i ezeliyye-i ilmiyye için vücûdiyye kokuları oldukları cihetle, "a'râf-ı tayyibe" vasfıyla vasıflanmışlardır. 

Binâenaleyh tekvinin esintileri, enfâs-ı rahmâniyye-i rûhiyyedir; rahmani nefesler ve ruhiyedir ve a'râf, revâyıh-ı tayyibedir. Bu alemin zuhura çıkmasına sebep ruhi olan nefeslerdir. Araf dedikleri tepe; yüksek yer, ara bölüm, Tayyib olan ruhlar manasınadır. İmdi nefsler âlemi, nefesler alemi, ruhlar alemi, şehâdet mertebesine nisa düzeyindedir. Yani onların da burada karşılığı vardır ama üretici olması bakımından nisa düzeyindedir. Nisada tekvin kokuları mevcüd olduğu gibi, yani infial alan meful olan her yer nisa hükmündedir, yani üretici hükmündedir, mesela buğdayı toprağa attığımız zaman toprak orada fail yani racül, toprağın kendisi meful yani nisadır, çünkü üretmektedir, kendi bünyesinde, işte nisada tekvin kokuları mevcut olduğu gibi nefsler âleminde dahi vücüd kokulan vardır. Nefh edilen o nefes hangi mertebeden veya hangi ismin zuhurunu ortaya getirecekse o ismin kokuları vardır. Yani o ismin ahlakına uygun kokuları vardır. 

Zîrâ vücûd-i şehâdîde şehadet mertebesindeki vücutta şu gördüğümüz müşahede ettiğimiz mevcut vücutta hâsıl olan her şey meydana gelen her şey ancak ruhlar yani nefsler âlemi sebebiyledir. Binâenaleyh Resul (a.s.)a "nisa" gibi "güzel kokular" dahi sevdirildi. Yani kendisine üç şey sevdiriliyor yalnız bu üç şeyin düzenlemesini Peygamberimiz kendisi yapıyor. Yani sıralandırılmasını kendisi yapıyor o irfaniyetle. 

Ve güzel kokular araz olup, yani sonradan meydana geldiğinden çünkü onu meydana getirenin aslında durduğu zaman duyulmuyor, faaliyete geçtiği zaman duyuluyor. Nasıl bizde parfüm şişesinin içinde duruyorken bir koku vermiyor, kapağı açıldığı zaman koku geliyor. İşte Yusuf’un (a.s.) gömleğinin kokusu, bakın bu sistem üzerine duyuldu. Sandığın kapağı açıldığı zaman onun kokusu çıktığından ve Yusuf’un (a.s.) kokusunu Yakub (a.s.) tanıdığı için belki o kokuyu birçok kişi duymuş olabilir orada çevredeki insanlardan ama onlar tanımadıkları için kokuyu tesbit edemediler. Yusuf’un (a.s.) kokusunu bildiği için o koku kendisinin müşahedesine geldiği için bu Yusuf’un kokusudur ve hayatta olduğunun emaresidir diye belirtti. Cevherin vücudundan müteahhir olduğu için yani vücudundan sonradan meydana geldiği için Resul (s.a.v.) tıybı nisadan sonra zikr eyledi. 

İmdi hadîs-i şeriflerinde ibtidâ nisayı ve sonra güzel kokuyu zikretmekle, Hak Teâlâ hazretlerinin "Hak refîu'd-derecâtür; Zü'l-Arş'tır (Arş sahibidir)" رَفِيعُ الدَّرَجَاتِ ذُو الْعَرْشِ يُلْقِى الرُّوحَ مِنْ اَمْرِهِ عَلَى مَنْ يَشَاۤءُ مِنْ عِبَادِهِ لِيُنْذِرَ يَوْمَ التَّلاقِ 

(Mü'min 40/15. Dereceleri yükselten, Ars'in sahibi Allah, kavuşma günüyle korkutmak için kullarından diledigine iradesiyle ilgili vahyi indirir. 

Kavlinde Hak için sabit olan derecâta riâyet buyurdu. Kokular aslında latiftir duyu organlarımızla aldığımız zaman hissettiğimiz zaman o kesifleşmiş oluyor. Aslında her şey kemalattadır, biz nefsimize hoş gelene iyi, gelmeyene de kötü diyoruz işte bu kokuda da böyledir. Kötü koku dediğimiz zaman o kokunun kemalinin tasdikidir. Koku üretenler o bizim kötü dediğimiz kokuları diğerleri ile karıştırmak suretiyle bize hoş gelen kokular elde ediyorlar. 

Zîrâ Hak Teâlâ derecât-ı kesire-i muhtelifede zahir oldu. Bunun için Kur'ân-ı Kerîm'de "refîu'd-derece" demeyip "Refîu'd-derecât" dedi. Yani dereceleri çoğul olarak söyledi. Yine Yusuf Suresi’nde insanların akılları derece derecedir diye belirtiliyor. نَرْفَعُ دَرَجَاتٍ مَنْ نَشَاۤءُ وَفَوْقَ كُلِّ ذِى عِلْمٍ عَلِيمٌ 12/76, gazeteleri üst üste yığın hepsi birer akıl olarak düşünün hepsi birbirinin üstündedir. Kimse nereye gelirse gelsin bütün mertebeleri bitirdim ettim diye bir iddiası olması mümkün değildir, bulunduğu dereceye şükreder, kişi bulamadığını da talep eder. Talep etmek de yetmez gayret eder, gerçekten talep eden gayret de eder. Ulaşırsa gazisi olur ulaşamazsa şehidi olur. O da büyük bir derecedir. 

Ve her bir derece bir meclâ-yı ilâhîyi iktizâ etti. Yani her birinden değişik dereceler Cenab-ı Hakk’ın cilası, parlamasını ve orada zuhurunu tecellisini gerektirdi. Ve Hakk'a o derecede ibâdet olundu. Ve kendisinde Hakk'a ibâdet olunan meclânın yani zuhurun cilanın ortaya çıkmasının aydınlanmanın en büyüğü ve a'lâsı "hevâ"dır. Bakın bu da çok mühim bir hususiyet bir bilgi. Bu bahsin tafsili Fass-ı Hârûnî'de mürur etti. Binâenaleyh (S.a.v.) Efendimiz bu hadîs-i şeriflerinde mecâlî-i ilâhiyyeyi iktizâ eden derecâta riâyet buyurdu. Yani ilahi Zat’ın tecellisini gerektirdiği şekilde riayet etti. Yani sıralamayı o şekilde yaptı. Gerçekten de heva denen saha insanın içerisinde en geniş olan bir sahadır. Bunun zahiren çalışmalarına da heves denmektedir. Yani heva denilen kelimenin manasının bir saha olduğunu düşünelim, diğer esmaların üzerinde en geniş bir saha, en büyük oyun bu heva oyununun üstünde oynanmaktadır. اَرَاَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ اِلَهَهُ هَوَيهُ اَفَاَنْتَ تَكُونُ عَلَيْهِ وَكِيلا 25/43 “hevasını ilah edineni görmedin mi” diye ayette geçmektedir, işte o kendi beşeri hevasını ilah edenedir. Hevadan kasıt orada kendi anlayışları, kendi idrakları kendi kanaatleri idi, kendi kanaati onun hevası oldu. İşte her bir varlık kendi hevası içinde rabbıyla meşgul olmaktadır. Yani heva kaynaklı bir sahada rabbıyla birlikte olmakta, neden, hevada da bir başka şeyde değildir, hevada saha geniştir, yani değişiklikler olabilme sahası vardır. Bazı saha dardır, oraya bir şey yapamazsın, ama bu saha ilahi bir sahadır, yani itikad ve amellerin sahası da insanlar olduğu kadar geniş hatta çok fazladır. İşte bu insanların heva yönlü beyinleri ve gönülleri içerisinde hareket etmektedir. Yani Allah bilgisi, Allah anlayışı, kasti veya inkari hep bu hevanın içerisindedir. 

İmdi derecâtın evvelkisi akl-ı evveldir ki. Âdem-i hakîkîdir. Ve ikincisi nefs-i külliyyedir ki, Havva'dır. Müzekker olan akl-ı evvel, müennes olan zât-ı Hak ile nefs-i külliyye arasında vâkı'dir. 

Şu halde (S.a.v.) Efendimiz, akl-ı evvel mertebesinden, merâtib-i vücûdun nihayeti olan insâni cismi mertebesine varıncaya kadar, ne kadar mertebe varsa cümlesine bi'l-işâre riâyet buyurmuş oldu. Ve Hak Teâlâ Zü'l-Arş'tır (Arş sahibidir). Her mertebe bir mertebe sonrasının Âdem’i ama kendinden bir mertebe evvelin müennesi kendinden bir sonraki evvelin müzekkeridir. Hepsi değişmektedir. Yani sadece bir mertebede müzekker racül değildir. Şimdi deracatın evvelkisi Akl-ı evvel, yani ilk derece derecelerin ilki nedir, amaiyetten sonra faaliyete başlandığı zaman bu derecelerin evveli akl-ı evveldir. Neden akıl ruh değil, nur değil, cesed değildir, bu ilm-i ilahiye olduğundan akıl ilim olduğundan ve her şey de ilim ile ancak programlanıp ortaya çıkabildiğinden her şeyin evveli ilimdir. 

İşte “küntü kenzen mahfiyyen” ben gizli bir hazine idim dediği gizli ilimler hazinesi idim, bilinmekliğimi orada ilim olarak değil irfaniyet olarak bahsediliyor, Ariflik olarak bahsediliyor. İşte ilim orada bahsettiği akl-ı evveldir. İlmin zuhurdaki anlatımı Âdem-i Hakikidir, biz Âdem dendiği zaman beşer Âdem aklımıza geliyor, O’nun aslıdır, Âdem’i hakiki. Şimdi şöyle diyelim, ademi hakikatten Âdem’i hakikatler zuhur etmektedir. Yani yokluk hakikatinden varlık hakikatine çıkmaktadır. 

Birincisi budur, akl-ı evvel Âdem, ikincisi nefs-i küldür ki, Havva’dır. Yani üreticilik vasfıdır. Müzekker olan akl-ı evvel yani racül olan müzekker olan akl-ı evvel, müennes olan Zat-ı Hakk ile nefs-i külliye arasında vakidir. Şu halde (s.a.v.) Efendimiz Akl-ı evvel mertebesinden meratib-i vücudun nihayeti olan yani vücut mertebelerinin sonu olan mertebe-i cismaniye-i insaniyeye varıncaya kadar yani cisim olan insan mertebesine varıncaya kadar ayrıca genel olarak da şehadet alemine uzanıncaya kadar, ne kadar mertebe varsa yani akl-ı külden nefs-i külden ve buraya kadar müşahede alemine kadar bu yaşadığımız aleme kadar ne kadar mertebe varsa cümlesine bil işare riayet buyurmuş oldu yani işaretle riayet etmiş oldu. Bu üç kelime ile Nisa, tıyb yani koku ve namaz. Kelimeleri ile bütün bu alemlere işaret etmiş oldu. Bunun hakikatine de riayet etmiş oldu. 

Ve Hakk Teala zül Arştır, yani Arş’ın sahibidir, Çünkü Hak "Rahman" ismi ile Arş üzerine müstevidir, istiva etmiştir. Yani sarmıştır, içten ve dıştan ihata etmiştir. Binâenaleyh üzerine Arş'ın ihatası olup da kendisine rahmet-i ilâhiyye isabet etmemiş bulunan bir kimse kalmadı. Yani her birerlerimiz bu hükmün içerisindeyiz. Diğer bir ifadede belirtildiği gibi bütün varlıklara Allah’ın ilk rahmeti odur ki rahmaniyetinden kendilerine vücut vermesidir. Allah’ın ilk rahmeti her birerlerimize ve bütün alem varlıklarına ilk rahmeti, bakın ilk rahmet; rahmet-i rahmaniyeden gelmektedir her birerlerimize. İşte nereye ki bir rahmani lütuf gelmişse vücut verilmiştir, oraya Rahmet-i ilahiye verilmiştir. O halde her birerlerimiz ilahi rahmet içerisindeyiz. Zaten öyle olduğumuz için hayatımız var imkanlarımız var, olabildiği kadar. 

Ve rahmet-i ilâhiyyenin bu umûmiyyeti Hak Teâlâ'nın وَرَحْمَتِى وَسِعَتْ كُلَّ شَىْءٍ (A'râf, 7/156) kavli ile sabittir. Benim rahmetim demek suretiyle Cenab-ı Hakk rahmaniyet mertebesinden bu ayet-i kerimeyi kendi lisanından bize kendisi açmaktadır. Peygamberimiz vasıtasıyla ama söz kelam kendisinindir.

Ve Arş-ı rahmanı her şeyi muhittir; ve Arş üzerine müstevî olan, ism-i Rahmân'dır. Yani Rahman ismi de Arş üzerine istiva etti. Binâenaleyh Rahman isminin hakikati ile âlemde rahmetin sereyanı, akması devam etmesi vâki' olur. Nitekim bu Fusûsul-Hikem'in müteaddid mahallerinde ve Fütûhât-ı Mekkiyye'de beyân olunmuştur.

Ya'nî Fass-ı Süleymani ve Fass-ı Şuaybî ve Fass-ı Zekeriyyâvî'de ve Fütûhat-ı Mekkiyye'nin 558. babında tafsîl ve îzâh kılınmıştır. Burada hulasaten beyânı budur ki: Rahmet dört asıl üzerine mebnîdir:

1-Rahmet-i âmme-i zâtiyyedir. Yani umumi olan Zat’i Rahmettir. Bu rahmet, Hakk'ın kendi zâtına tecellîsi indinde, zât-ı ahadiyyette mahfi bulunan bi'l-cümle esmaya suver-i ilmiyye bahş eder. Binâenaleyh cemî'-i esmaya umumi olur. Kendi kendine tecelli ettiği zamanda Zat’ı ahadiyette yani ahad mertebesindeki Zat’ında gizli bulunan bil cümle esmaya yani bütün esma-i ilahiyeye ilmi suretler bahşeder. Bu kendinden kendinedir. Kendi ahadiyetindedir. Bu cemi esmaya umumi olur. Yani buradaki atayı ilahiye umumidir. Bu Zati rahmettir. 

2-Rahmet-i hâssa-i zâtiyyedir. Yani hususi rahmettir, Zat’ının hususi rahmetidir. Bu rahmet dahi, Hakk'ın kendi esmâsından ba'zılarına (yani daha zuhura çıkmamış kendi batınında) muhabbeti âsârından olan inâyet-i ezeliyyesidir. Nitekim rahmet-i âmme-i zâtiyye ile yani birinci rahmet ile ilmi ilâhîde peyda olan ba'zı esmanın suretleri nübüvvetle ve îmân ile sübût bulmuştur. Ve onlar enbiyâ aleyhimü's-selâmın ve onlara tâbi' bulunan mü'minînin ale'd-derecât a'yân-ı sabiteleridir. Bunlar daha mahluk olmadıklarından Hakk’ta Hakk olarak vardırlar. 

3-Rahmet-i âmme-i sıfatiyyedir. Yani umumi sıfat rahmetidir. Bu rahmet, rahmet-i âmme-i zâtıyye hükmünün hazret-i şehâdette zuhurunu gerektirir. Yani 1. Umumi Zat’i rahmetin zuhuru burada olur. 

4-Rahmet-i hâssa-i sıfâtiyyedir. Yani hususi olan sıfat rahmetidir. Bu rahmet dahi, rahmet-i hâssa-ı zâtiyye hükmünün keza hazret-i şehâdette ızhârından ibarettir.

İmdi Hakk'ın rahmeti her şeye vâsi'dir denildiği vakit, esmâ-i ilâhiyye dahi "her şey" ta'bîri tahtına dâhil olur. Zîrâ esmâ-i ilâhiyye dahi "eşyâ"dandır; ve esmâ-i ilâhiyye ise Rahman isminin hakikati olan ayn-ı vâhideye râci'dir, dönücüdür. Ve Rahman ismi, ism-i câmi'dir. Binâenaleyh Allah'ın rahmetinin muhît olduğu en evvelki şey, rahmet-i zâtiyye ile rahmet-i sıfâtiyyeyi îcâd eden o aynı vâhidenin şey'iyyetidir. Zîrâ hazret-i ilâhiyye bütün sıfat ve esma ile zâttan ibaret olduğundan esma ve sıfata nazaran "küll-i mecmûî" olan yani bütün varlıkları cem eden aynı vahidedir, yani Vahidiyet mertebesidir. 

Ve bu "küll-i mecmûî" o ayn-ı vâhidenin şey'iyyetidir. Bütün bu cem olan şeyler ayn-ı vahidenin yani Vahidiyet mertebesinin şeyiyetidir, yani oradan zuhura çıkmış varlıklardır. Ve Rahman ismi, cemî'-i esmayı muhît olduğu cihetle, bu ayn-ı vahide, bu Rahman isminin hakikati olur. Ve arş-ı vücûd üzerine mûstevi olan Rahmân'dır. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: 

اَلرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى (Tâhâ. 20/5). Ve bu arş-ı vücûd, Hakk'ın nefes-i rahmanisi ile tenfis ettiği hakîkat-i muhammediyyedir ki, bi'l-cümle hakâyik-ı rûhâniyye ve cismâniyyeyi câmi'dir. Yani bütün ruhani ve cismani hakikatleri bünyesinde toplamıştır.

Şu halde bu arş-ı vücûdun taht-ı hîtasında olup da kendisinde rahmet isabet etmemiş bulunan hiç bir şey yoktur. Hattâ, bu rahmette, iblîs bile dâhildir. Eğer İblis bu Rahmet içerisine alınmaz ise o zaman onun başka bir Rabbı olması gerekecektir. Böyle bir şey de söz konusu olmadığına göre iblis de burada Rahmetini almıştır, peki rahmeti nedir, ona vücut verilmesidir, saha verilmesidir, emrine bir sürü görevli verilmesi ve de bir kimlik verilmesi onun rahmetidir. Çünkü mevcüd olmuştur iblis; ve her mevcûd olan, merhumdur. 

Şu kadar ki bu rahmet, rahmet-i zâtiyye-i âmmedir. Merhum sözünü biz ölenlere kullanırız halbuki yaşayana da “merhum” sözü kullanılır, “merhum” rahmetlenmiş manasınadır, rahmet edilmiş manasınadır. Her varlık merhumdur, rahmet edilmiştir, şu kadar ki bu rahmet rahmet-i zatiye-i ammedir. Yani burada bahsedilen umumi Rahmettir. Yani bütün varlığa olan rahmetin umumi rahmettir. Hususi rahmet değildir. Böylece rahmet-i ilahiyeyi dörde bölmüş, çok da güzel izah edilmiştir. 

--------------------

21. Paragraf:

Muhakkak Hak Teâlâ tıybi, bu iltihâm-ı nikâhîde, berâet-i Âîşe hakkında kıldı. Binâenaleyh "Habîsât habislere ve habisler habîsâta ve tayyibât tayyiblere ve tayyibler tayyibâta mahsûstur. Onlar dedikleri şeyden beridirler" (Nur, 24/26) buyurdu. İmdi onların revâyihıni tayyib kıldı. Zîrâ kavl nefestir; ve o, râyihanın aynıdır. Böyle olunca nutuk suretinde onunla zahir olduğu şey hasebi üzere, tayyib ve habis ile hurûc eder. İmdi hû'-i ilâhî olduğu haysiyyetten hepsi tayyibdir. Ve mahmûd ve mezmûm olduğu haysiyyetten, o tayyib ve habistir. Binâenaleyh sarımsak hakkında: "O, bir nebattır ki, ben onun kokusunu kerîh görürüm" buyurdu; ve "Ben onu kerîh görürüm" demedi. Böyle olunca "ayn" mekruh kılınmaz ve belki ondan zahir olan şey mekruh kılınır. Ve kerahet, bundan dolayı, ya örfendir, ya tab'a mülayim olmasıyladır; yahut garazla, ya şer' ile, ya kemâl-i matlûbdan naks iledir. Ve bizim zikr ettiğimiz şeyin gayri vâki' değildir (21).

-----------------------

Ya'nî Hak Teâlâ hazretleri "güzel koku"yu, erkek ile kadın arasında vâki' olan bu nikâh-ı şehâdide yani şahit olunan nikahta ümmü'l-mü'minin Hz. Âişe (r.anhâ)nın berâeti hakkkında bu ayeti kullandı ist'imâl buyurdu. وَالْخَبِيثُونَ لِلْخَبِيثَاتِ وَالطَّيِّبَاتُ لِلطَّيِّبِينَ وَالطَّيِّبُونَ لِلطَّيِّبَاتِ (Nûr, 24/26) bilindiği gibi Hz Aişe validemize bir suç isnat edilmişti, bir seferde yalnız başına kalmıştı, ihtiyacını görmek için kervanın dışına çıkmıştı, o arada farkında olmadığından Peygamber Efendimiz arkadaşları ile birlikte mola verilen yerden yola çıkmışlardı, Aişe validemiz devenin üstünde kapalı bir yerde yolculuğunu yaptığı için görevli Aişe valideyi o kapalı yerde zannederek yola kervanla birlikte devam ettiler, halbuki içinde değildi, bu yüzde ertesi günü bulunuyor ve sahabe-i kiramdan birisi O’nu devesine alıp getiriyor, bu hususta dedikodular çıkartılıyor, ayet-i Kerime de Nur Suresi 26. ayetinde de bunun açıklığı yapılıyor. Şimdi koku tıyb hakkında burada da misal veriyor, yani bu ayet-i Kerimeyi mesned gösteriyorlar. 

Ya'nî Hak Teâlâ hazretleri "güzel koku"yu, erkek ile kadın arasında vâki' olan bu nikâh-ı şehâdide yani şahit olunan nikahta ümmü'l-mü'minin Hz. Âişe (r.anhâ ) nın berâeti hakkkında bu ayeti kullandı ist'imâl buyurdu, diyor.

(Nûr, 24/26) âyet-i kerîmesini inzal eyledi. Ve cenâb-ı Âişe (r.anhâ) ya sû'-i zan eden, zalemeye karşı yani kötü düşünen zalimlere karşı tayyibe olan yani temiz pak olan Hz. Âişe'nin tayyib olan Resul (s.a.v.)e mahsûs olduğunu beyân etti. Ve bu berâeti اُولۤئِكَ مُبَرَّوءُنَ مِمَّا يَقُولُونَ (Nûr, 24/26) kavliyle bi'l-cûmle ezvac-ı mutahharâta teşmîl eyledi. Yani bu ayet-i kerime sadece kendisi hakkında değil, bütün temiz zevcler hakkında kabul gördü.

Binâenaleyh tayyib olanların revâyihını, ya'nî kavillerini tayyib kıldı. Yani bir insanın kendisi eğer tayyipse temiz bir kimse ise O’nun da kokusu yani konuştuğu zaman kokudan kasıt nefesini vermesi “huu” demesi çıkıyorken bu nefes temiz olaraktır. Zîrâ tayyib olan kimseler, kelime-i tayyibe, ya'nî doğru söz söylerler. Ve habîs olan kimseler ise kelime-i habîse, ya'nî yalan söz söylerler. Ve bu âyet-i kerîme ile sabit olur ki, ümmü'l-mü'minîn Âişe (r.anhâ) aleyhinde her ne suretle olursa olsun ta'n edenler habistir. Yani dedikodu edenler, arkasından şüphe ile bakanlar şüphe ile konuşulanların hepsi habistir. Yani kötü ve çirkindir. 

Zîrâ o tayyibdir; ve tayyib olan Resûl'e mahsûstur. Ayet-i kerimede Tayyibler Tayyibler için habisler habisler için dediği gibi Ve onun hakkında kavl-i habîs söyleyenlerin kendileri habistir. Yani Aişe validemiz hakkında kötü söz söyleyenler kendileri kötüdür, habistir Zîrâ kavli-i habîs, yani kötü söz habîs olan kimselere mahsustur, onlardan çıkar. İmdi Hak Teâlâ tayyib olanların kavillerini, ki onların revâyihıdır, yani onların kokularıdır, renkleridir, hakikatleridir ki tayyib kıldı. Hani Peygamber Efendimiz “bana sizin dünyanızdan üç şey sevdirildi, birisi kadın, birisi koku, birisi de namaz” bu bölümde kokudan nefhadan bahsediyor, Çünkü kavl nefestir; ve nefes ise, râyihanın aynıdır, “huh” dendiği zaman kokunun aynıdır.

Binâenaleyh nefes, nutuk suretinde zahir olduğu vakit, tayyib olan kimseden tayyib ve habîs olan kimseden dahi, habîs olarak huruç eder. İşte her birerlerimizden çıkan özü hakikati itibariyle tayyib ama kullanıldığında onu ayırdığımız zaman habis veya tayyib ismini alıyor. Aslında hepsi tayyibdir. Çünkü Allah’ın Zat’ından çıkan şey tayyib olduğuna göre kendisi de tayyibdir. Fakat nefes, hadd-i zâtında hû"-i ilâhî, ya'nî nefes-i ilâhî olmak itibariyle onun tümü tayyibdir. Ancak müteneffisin hâline nazaran mahmûd ve mezmûm olur. Yani teneffüs edenin o nefesi verenin haline göre haline bakılarak mahmud, övülmüş olur, yani iyi ve kötü olarak çıkmış olur.

Ve mahmûd olduğu vakit, tayyib ve mezmûm olduğu vakit dahi habîs denir. Öğüldüğü zaman çıkan kelime tayyib olur, zemmedildiği vakitde habis olur. Binâenaleyh nefesin medh ve zemmi, mahallin ahvâline taalluk eden bir keyfiyyetten ibarettir. Nitekim (S.a.v.) Efendimiz sarımsak hakkında: "Ben onu tiksindirici görürüm" demeyip "O bir nebattır ki, ben onun kokusunu tiksindirici görürüm" buyurdu. Böyle olunca bir şeyin "ayn"ını hakikatini, özünü ve zâtını kerih kılmak yani kötü görmek caiz değildir. Belki onun "ayn"ından zahir olan şey kötü, mekruh kılınır.

Zîrâ râyiha yani koku o aynın vücuduyla kâim olan bir arazdır. Yani sonradan olan bir şeydir. Ve (S.a.v.) Efendimiz "Sarımsağın kokusunu ben tiksindirici görürüm" buyurarak, istikrahı yani kerihliği nefs-i nefislerine yani varlıkların kendi nefislerine ait olduğunu buyurduğu için, kerahetin emr-i nisbî olduğu anlaşıldı. Yani benzetmeli olduğu anlaşıldı, mutlak olmadığı anlaşıldı. İşte bu sebeple kerahet ya örfen olur; ya'nî bir şey bir kavmin örfünde kerîh olur ve diğer bir kavmin örfünde kerîh olmaz. Meselâ Çinliler yumurtayı kokduktan sonra yerler. Akvâm-ı sâire indinde yani diğer topluluklar indinde ise kokmuş yumurta tiksindiricidir. 

 Veyahut iğrenme tab'a mülayim gelmemesinden dolayı vâki' olur. Yani kişinin tabiatına uygun gelmemesinden dolayı vaki olur. Meselâ ba'zı kimseler süt, kaymak ve peynir gibi şeylerden istikrah edip asla ağızlarına koymazlar. Ve keza tütün, içenlere hoş ve içmeyenlere nahoş gelir. Veyahut iğrenme, bir kimsenin garazına muvafık gelmediği için olur. Meselâ sû'-i ahlâk ile vasıflanmış olan bir kimseye, hüsn-i ahlâka müteallik söz söylense, bu sözler onun garazına muvafık olmadığı için, kerîh görüp yine kendi bildiğini yapar. 

Halbuki bu sözler, hüsn-i ahlâk ile ittisâf kasdında bulunan kimselere muvafık gelir. Yani bazı insanlara namaz kılalım, oruç tutalım dendiği zaman onlara bu söz kerih, kötü gelir. Ama buna uygun olanlara denildiği zaman onlara tayyib gelir hoşlarına gider. Yani görecelidir demek istiyor. Veyahut iğrenme, şer'a muğayir olmaktan nâşî vâki' olur. Halbuki bir şerîatte mekruh olan bir şey, diğer bir şerîatte mekruh değildir. Veyahut bu iğrenme, bir şeyde aranılan kemâl, o şeyde nakıs olmakla vâki' olur. Meselâ güzel kokusu olan bir kâğıt parçasını ceplerinde saklarlar. Kokusu zail olunca, artık cepte taşımayı tiksindirici görüp atarlar. 

Velhâsıl tiksinme, bu beş sebep tahtında vâki' olur. Vücûdda bu zikr olunan sebeplerden gayrı altıncı bir sebep yoktur. Binâenaleyh kâinatta bir vecihden ayıplanmış olan şey diğer vecihden öğülmüştür. Yani kainatta bir yönüyle zemmedilen bir şey diğer yönüyle iyidir.

-------------------------

22. paragraf:

Vaktaki emr, bizim takrir ettiğimiz gibi, habise ve tayyibe münkasim oldu, ona habîs değil, tayyib sevdirildi. Ve bu neş'et-î unsuriyyede ta'fîn olduğu için melâikeyi revâyıh-ı habise ile müteezzî olmalarıyla vasf eyledi. Zîrâ o hame-i mesnün, ya'nî müteğayyiru'r-rîh bulunan salsâldan mahlûktur. Binâenaleyh melâike bizzat onu kerîh görür. Nitekim necaset böceğinin mizacı, gül kokusu ile mutazarrır olur; halbuki o revâyıh-ı tayyibedir. Böyle olunca gül kokusu, necaset böceğinin indinde, güzel koku değildir. Ve ma'nen ve sûreten bu mizacın misli üzerine vâki' olan kimse, hakkı istimâ' ettiği vakit, ona zarar verir; ve bâtıl ile mesrur olur. Ve o dahi, Hak Teâlâ'nın وَالَّذِينَ اَمَنُوا بِالْبَاطِلِ وَكَفَرُوا بِاللَّهِ (Ankebût, 29/52) kavlidir. Ve onları hüsran ile vasf eyledi. Binâenaleyh اُولۤئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ (Ankebût, 29/ 52) buyurdu. Zîrâ tayyibi habisten temyîz etmeyen kimsenin idrâki yoktur (22).

------------------------

Ya'nî yukarıda zikr olunduğu üzere emr-i vücûd habis ve temiz kısımlarına münkasim oldukda, (S.a.v.) Efendimiz'e emr-i vücûdun bu iki kısmından habis pis değil, Tayyib, hoş sevdirildi. Ve bu neş'et-i unsuriyyede fena ve pis kokular mevcûd olduğu için, (S.a.v.) Efendimiz, melekleri fena kokular ile eza duyan olmalarıyla vasf eyledi. Meleklerin fena kokulardan eziyet çektiğini bildirdi. Zîrâ cesed-i Âdem, kokmuş kara topraktan mütehassıl tıyn-ı yâbisten halk olunmuştur. Binâenaleyh melâike bizzat bu neş'et-i unsuriyyede olan fena ve pis kokuları iğrenç görür. 

Zîrâ melâikenin neş'eti, neş'et-i nûriyyedir. Bunun için bir mü'min, melâike-i kiramın mücib-i istikrahı olmamak üzere cesedini ve libâsını tathîr etmek ve dâima abdestli bulunmak ve güzel kokular sürünmek lâzımdır. Eğer bir kimse kendi halini temiz yapmaz ise abdestli olmaz ise aslı itibariyle kokmuş çamurdan meydana gelen bu beden varlıklarımızdan kendi halleri üzere melaike-i kiram uzak durur, sevmez bu durumu. O zaman onlarla bir arada olmak için onların da rızalarını almak için o zaman mümkün olduğu kadar çok abdestli ve temiz ve güzel koku sürerek kişiler, temiz olma yolunda hayatlarını sürdürmelidir diye bir ikaz ediyor. 

Ve melâike nasıl fena kokulardan eza duyan olursa, necaset böceği dahi onların aksi olarak, gül kokusu ile zarara uğrayan olur. Halbuki gül kokusu, güzel kokulardandır. Binâenaleyh necaset böceği, mademki bundan zarar gören oluyor, şu halde gül kokusu, onun indinde güzel koku değildir. Ve ma'nen ve süreten mizacı, necaset böceğinin mizacına benzeyen kimse, hakkı dinlediği vakit, ondan zarar gören ve eza duyan olur; ve bâtıl ile sevinçli olur.

Haktan eza duyan ve bâtıldan sevinçli olan kimseler hakkında Hak Teâlâ: وَالَّذِينَ اَمَنُوا بِالْبَاطِلِ وَكَفَرُوا بِاللَّهِ (Ankebût, 29/52) ya'nî "Şunlar ki bâtıla mü'min oldular, batıla iman ettiler ve Allah Teâlâ'ya kâfir oldular" buyurdu. Ve onları hüsran ile vasf ederek اُولۤئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ ellezine hasirune enfusehum (Ankebût, 29/52) ya'nî "işte onlar, nefislerine hüsran ve ziyan eden, hâsirûndur" dedi. Zîrâ iyiyi fenadan temyîz etmeyen kimsenin idrâki yoktur.

Tercüme: "Mübtelâ-yı bencillik olan kimse yani benliğinin hükmü altında olan kimse, nakdi kalbdan yani gerçek olanla sahte olandan temyiz etmez, ayırmayan bir doğru yoldan sapmıştır. Uyanık ol, her ne kadar o manevî ise de ondan kaç! Yani zahire ibadet ehli gibi görünürse de yine de ondan kaç. Yani kalp ile aslını ayıramayan kimseden kaç. Neşv ü neması olanla olmayan, onun önünde birdir. O her ne kadar yakîn da'vâ ederse de, şekk içindedir. Eğer böyle bir kimse, halk nazarında zekî-i mutlak ise de, mademki onun bu temyizi yoktur, o kimse ahmaktır." Yani halk onu idrakli akıllı da zannetse aslında ahmaktır. İşte bir bakıma insan içerisinde gezen gerçek manada Âdemi olanları ayıramayan kimselerden de geç, yani kalp ile aslını ayıramayanlardan uzak dur diyor. 

-------------------------

23. Paragraf:

İmdi Resûlullah (s.a.v.)e, her şeyden ancak tayyib sevdirildi. Halbuki vücûdda ancak o vâkı'dir. Ve âlemde bir mizâc mevcûd olsun ki, her şeyden ancak tayyibi bulsun ve habisi bilmesin, tasavvur olunur mu, yoksa olunmaz mı? Biz, bu olmaz deriz. Zîrâ biz kendisinden alem zahir olan asılda, onu bulmadık; ve o Hak'tır. İmdi biz O'nu kerîh görür ve muhabbet eder bulduk. Halbuki "habîs", ancak mekruh kılınan ve "tayyib" ancak sevilen şeydir. Ve alem sıfat-ı Hak üzerinedir. İnsan ise, iki suret üzerinedir. Binâenaleyh âlemde, her şeyden ancak emr-i vahidi idrâk eden bir mizâc bulunmaz. Belki zevk ile habîs ve bi-gayr-i zevk tayyib olduğunu bilmekle beraber, habisten tayyibi idrâk eden bir mizâc bulunur. Böyle olunca ondan tayyibin idrâki, onun hubsünü ihsastan onu işgal eder. Bu az vâki' olur. Velâkin âlemden, ya'nî kevnden, hubsün refi muhakkak sahîh değildir. Ve habîs ve tayyibde Allah'ın rahmeti vardır. Ve habîs kendi nefsi indinde tayyibdir; ve tayyib olan şey onun indinde habistir. Binâenaleyh vücûdda, bir vechile emziceden bir mizâc hakkında habîs olmayan bir şey yoktur. Ve aks ile de böyledir (23).

---------------------------

Ya'ni mademki vücüdda "iyi, hoş " ve "kötü" nisbetleri vardır ve bu iki nisbetin ayrı ayrı erbabı mevcûddur, yani bunlar olacaktır, şu halde (S.a.v.) Efendimiz'e ancak her şeyden iyi, hoş, tayyib olanı sevdirildi. Zîrâ (S.a.v.) Efendimiz ruhen ve ceseden iyi hoş, tayyib olduğu cihetle, vûcûdda vâki' olan bu iki nisbetten ancak iyiye, hoşa, tayyibe muhabbet edeceği tabiîdir. Esasen iyi, hoş, tayyib ve kötü nisbetleri a'yân-ı kevniyyeye taalluk ettiği cihetle, zuhura gelen bu alemleri ilgilendirdiği cihetle vûcûd-ı mutlakın bu mertebe-i kesifinden kat'-ı nazar, hakikate rücû' olundukda, bu nisbetler mürtefi' olur, yükselir yani gider. 

Binâenaleyh bu nisbetler kesafet aleminde sabittir. Yani aslında hakikatinde yoktur. Ve bu âlemden kötülük nisbeti kalkamaz. Asılda bunların ikisi de zuhura çıktığı zaman anlaşılır. Bunların ikiside aslında yoktur, zuhura çıktığı zaman habis ve tayyib olarak kullanılır. Eğer suâl olunursa ki, âlemde, her şeyde iyi, hoşdan, tayyibden başka bir şey görmeyen ve kötüyü, habisi bilmeyen bir mizâc mutasavver midir, değil midir? Sorarsanız ben değildir diyorum der. Ancak şu şekilde tayyib ve kerih hükümleri ortadan kalkabilir, geçici bir süre için o da nedir, bir kimse mutlak manada fenafillah hakikatine ermişse artık onun için ne tayyib kalır ne de kerih kalır. Ama bu devamlı değildir, geçici bir süredir, bir hüküm de olmaz. Yani genel bir hükmü bağlamaz çünkü herkese ait bir hadise değildir. 

Biz cevaben deriz ki, böyle bir mizâc tasavvur olunmaz. Yani bu alemde güzelden ve çirkinden hiçbir şey görmeyen bir mizaç var mı diye sorulursa biz deriz ki böyle bir mizaç yoktur. Ya kerih görülecek yani bir fiil bir koku herhangi bir şey ya tayyib görecek ikisini birden görmemek yaşayan kimseler için mümkün mü değil midir diye Zirâ âlem kendisinden zâhir olan asılda, ya'nî Hak'ta, biz onu görmedik. Böyle bir mizacı biz hakikatte görmedik zaten diyor Hakk’ın varlığında böyle bir mizaç yoktur. Binâenaleyh biz Hakk'ı, kerih görür ve muhabbet eder bir halde bulduk. Fakat Hakk'ın kerih görmesi ve muhabbet etmesi makâm-ı cem'a nazaran değil, belki mezâhir hakkındadır. Yani zuhura çıkanlar hakkında kerih veya tayyib görülür. Zîrâ Hak, her birşeyin vücûduna muhabbet edip, onu irâde buyurmuş ve îcâd eylemiştir. Burada îcâd, iyi, hoş, tayyib ve kötüye şâmildir. Ve kerahet ise âleme mensûb sıfattandır. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: وَمَنْ يُشَاقِقِ اللَّهَ وَرَسُولَهُ (Enfâl. 8/13) اَللَّهُ يَسْتَهْزِىءُ بِهِمْ (Bakara, 2/15) ve وَمَكَرُوا وَمَكَرَ اللَّهُ (Âl-i imrân. 3/54). Ve "meşakkat" sıkıntılar ve "istihza" alay etmeler ve "mekr" hileler bu âlem-i kesafette mütezâhir olan şuûnâttandır; kesafet aleminin özellikleridir ve Hak bunları kerîh görür. Ve keza Hak muhabbet eder. Nitekim buyurur: وَاللَّهُ يُحِبُّ الْمُحْسِنِينَ (Âl-i İmrân, 3/134) Allah insanlara muhabbet eder, ve اِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُتَوَكِّلِينَ (Âl-i İmrân. 3/159) ve اِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُتَّقِينَ (Tevbe. 9/4). Allah bu tür olan insanlara muhabbet ediyor. Ve "îhsân" ve "tevekkül" ve "lttikâ" kezâlik bu âlemde mütezâhir olan sıfattandır.

Halbuki habîs olan şey, ancak mekruh kılınan ve iyi, tayyib olan şey dahi, ancak sevilen şeydir. Binâenaleyh âlemde mevcûd olan sıfattan ba'zıları habis ve ba'zıları tayyibdir. Ve habis ba'zı mizaca göre tayyib ve tayyib dahi ba'zı mizaca göre habistir. Ve âlem Hakk'ın sıfatı üzerinedir. Hak bi'l-cümle şuûnâtı cami' olduğu gibi âlem dahi câmi'dir. İnsan ise Hakk'ın ve âlemin sureti üzerine mahlûktur. Hakk'ın sureti üzerine olması hasebiyle bi'l-cümle sıfât-ı ilâhiyyenin meclasıdır, aydınlanması zuhur yeridir. Ve âlemin sureti üzerine olması hasebiyle de habisi ve tayyibi câmi'dir.

Binâenaleyh âlemde her şeyden ancak emr-i vahidi, ya'nî yâ kamilen tayyibi veyahut kamilen habisi idrâk eden bir mizâc bulunmaz. Belki âlemde, habis olan şeyden, tayyibi idrâk eden veyahut bir şeyin habis olduğunu bilmekle beraber o şeyin zevk ile habis ve bi-gayr-i zevk tayyib olduğunu idrak eyleyen bir mizâc bulunur. Şu halde habis olan şeyden tayyibi idrâk eden mizâc, o şeyin habisi ile meşgul olmaz. Tayyibin idrâki, o şeyin güzelliğini, hübsünü idrâk etmekten o mizacı meşgul kılar, habisliğini görmez. Meselâ ekli muzırr ve manzarası latif olan bir nebat, zevk ile habistir ve bi-gayr-i zevk tayyibdir. Onun manzara-i latîfi ile zihin meşgul olduğu vakit, güzelliğini idrâk ile meşgul değildir.

Nitekim meşâyihdan bir zât-ı şerîf mürîdânıyla beraber giderken yolda bir lâşe görürler. Cenâb-i şeyh "Şu hayvanın ne kadar beyaz ve güzel inci gibi dişleri vardır" buyurur. Halbuki lâşe, leş habistir. Cenâb-ı şeyh bu habisten tayyibi idrâk etmiştir. Yani böyle de bir bakış vardır diyor. Velâkin bu mizâc âlemde, az vâki' olur. Yani irfan sahiplerine uygun olur, Zîrâ mizacın kısm-ı küllisi tab'a mülayim gelmeyen şeyi habis ve mülayim gelen şeyi tayyip görür. Ve meselâ yılan habis bir hayvandır, Maahâzâ ba'zılarının cildi o kadar latif bir renge mâliktir ki, onun hubsünden kat'-ı nazar olunursa, kemâl-i zevk ile temâşâ olunur. Yani yılan habis gibi görünüyorsa da bu habisliği bir tarafa bırakılıp üzerindeki derisinin desenleri eğer bakılabilir, seyredilebilir ise ne kadar tayyib olduğu görülür. Yani bu bakış habisliğini örter.

Fakat o hayvandan mutazarrır olmaksızın onun letâfet-i cildini temâşâ edebilecek mizâc nâdirdir. Bu izahattan anlaşılıyor ki, kevnden. ya'nî âlemden, hubsün bi'l-külllyye refi sahîh değildir. Yani kötülüğü bu alemden çıkarmak mümkün değildir. Çünkü emzice muhteliftir. Yani mizaçlar, tat almalar muhteliftir, Birine mülayim gelen şey, diğerine mülayim gelmez. Ve mülayim tayyib ve nâmülayim habîs olunca, elbette âlemden hubsün kaldırılması mümkün olmaz. Ve habis ve tayyib olan şeylerde Allah'ın rahmeti sâridir. Zîrâ her iki nisbet dahi âlem-i kevnde mevcûd olmuştur. Ve her mevcûd olan şey ise, merhumdur.

Ve habis kendi nefsi indinde tayyibdir. Zıddına göre habisdir ama kendinin tayyibidir. Ve tayyib olan şey, o habisin indinde habisdir. Meselâ insanın tükrüğü insana nisbetle tayyibdir; ve yılana nisbetle semm olduğundan onun indinde habistir. Ve keza yılanın zehri, ona nisbetle sebeb-i hayâttır; fakat insana nisbetle kâtl-ı hayâttır, hayatı katledicidir. Şu halde vûcûdda, Allah’ın varlığında emziceden mizaçlardan bir mizâc hakkında, bir vech ile habîs ve bir vech ile tayyib olmayan bir şey yoktur. Yani herhangi bir şey bir yönüyle baktığımızda ya tayyibdir ya habistir bunun dışında bir şey yoktur. Böyle olunca kevnde habîs-i mutlak ile tayyib-i mutlak mutasavver değildir. 

-------------------------

24. Paragraf: 

Ve kendisi ile ferdiyyet kamil olan üçüncüye gelince, "namaz"dır. Binâenaleyh "Benim kurret-i aynım namazda kılındı" buyurdu. Zîrâ o müşahededir. Bu da Allah ile abdi beyninde münâcâttır. Nitekim فَاذْكُرُونِۤى اَذْكُرْكُمْ (Bakara, 2/152) ya'nî "Beni zikr ediniz, tâ ki ben de sizi zikr edeyim" buyurdu. Ve o, Allah ile abdi arasında iki nısf üzere ibâdet-i maksûmedir. Binâenaleyh onun yarısı Allah'a ve yarısı abde mahsûstur. Nitekim hadîs-i sahîhde Allah Teâlâ'dan vârid oldu. Tahkîkan Allah Teâla buyurdu ki: "Ben namazı benim ile abdim arasında iki nısf üzere taksim ettim. İmdi onun yarısı bana ve yarısı abdime mahsûstur. Ve abdim için suâl ettiği şey hâsıldır. Abd "Bismillâhi'r-rahmâni'r-rahîm" der. Allah Teâlâ "Abdim beni zikr etti" der. Abd "El-hamdü lillâhi rabbi'l-âlemîn" der. Allah Teâlâ "Abdim bana hamd etti" der. Abd "Er-rahmâni'r-rahîm" der. Allah Teâlâ "Abdim benim üzerime sena etti" der. Abd "Mâliki yevmi'd-dîn" (Fatiha. 1/1-4) der. Allah Teâlâ "Abdim beni temcîd etti; abdim emrini bana tefviz eyledi" der. İmdi bu nıfsın hepsi, Allah Teâlâ'ya hâlistir. Ba'dehû abd "İyyâke nabudü ve iyâke nestain" der. Allah Teâlâ "Bu benim ile abdim arasındadır; ve abdim için suâl ettiği şey hâsıldır" der. Binâenaleyh bu âyette iştirak îkâ' etti. Abd "İhdina's-sırâta'l-müstakîm, sırâta'llezîne en'amte aleyhim gayri'l-mağdûbi aleyhim ve le'd-dâllin" (Fatiha. 1/5-7) der. Allah Teâlâ buyurur ki: "Bunlar abdime mahsûstur; ve abdim için suâl ettiği şey hâsıldır." İmdi nısfı evveli, Allah Teâlâ kendisi için hâlis kıldığı gibi, bunları da abdi için hâlis kıldı. Böyle olunca "El-hamdü lillâhi rabbi'l-âlemîn" kırâetinin vücûbu, bundan bilindi. Şu halde kim ki onu kıraat etmedi, Allah ile abdi arasında maksûm olan salâtı eda etmedi (24).

----------------------

Hani bazıları diyor ya ben ibadetimi kendi lisanımla yaparım, “Elhamdülillahi rbbil alemin” i çevirdiği zaman aslını veremediği için Arap lisanından başka ki ilahi Arapça bedende, kişinin beyninde, varlığında, gönlünde diğer lisanların kaydı olmadığı için ama Kur’an’ın hakikatinin mü’min olan kimsede kaydı mevcut olduğu için batınında “Elhamdülillahi rabbil alemin” dendiği zaman oradaki mevcudu yerini bulup kendi sırasına dahil olmaktadır hamd okunduğu zaman veya her hangi bir başka ayet okunduğu zaman ama biz bunu başka bir kalıpta İngilizce, Türkçe, Almanca kalıpta okuduğumuz zaman ruhani varlığımızda bunun yeri kalıbı olmadığı için onu reddetmektedir. Bu şekilde insan Türkçe namazını dualarını Türkçeye çevirerek mealden alarak okusa namazı namaz olmaz.

Bu yüzden olmaz, Hakk’a ulaşamaz, dışarıda kalır, bu şekilde olduğunda zaten Fatiha’yı da okumamış olur, Türkçesini söylese de aslını okumamış olur, Fatiha’yı okumayanın da namazı zaten kabul edilmez. Ya'nî hadîs-i şerifinde, (S.a.v.) Efendimiz ferdiyyet-i selâsiyyeyi namaz ile ikmâl buyurdu. Yani üç hakikati bize belirtti, yani dünyanızdan üç şey sevdirildi, bunun bir tanesi kadın, bir tanesi güzel koku, bir tanesi de namazdır. Bakın iki kesif arasında bir latif bulunmaktadır. Yani kadın kesif, namaz da kesif, fiille yapılan ama koku latiftir, madde varlığı yoktur, kesiften latife, latiften tekrar kesife, seyahat yaptırıyor. 

Zîrâ onların hakikati, Hak tarafından "zât", "irâde" ve "kavl" hani daha evvelki bölümlerde görmüştük, Allah’ın emri bu üç hakikat üzere olmaktaydı, bunlar olduktan sonra o işe “Kün” der o da “Feyekün” hemen oluverir. Bunun oluşması için evvela bir Zat lazımdır, yani herhangi bir fiilin oluşması için oluşturacak bir Zat bir kimlik lazımdır. Sonra onun irade edici yani düşündüğü şeyi yapacağı veya yaptıracağı iradesi olması gerekiyor, bu yapılacak şeyin ortaya konması için karşı tarafa aktarılması ve anlaşılması için de bir kavl gerekir, bir söz gerekiyor. İşte o söz de “KÜN” ol emridir. Bunlar Hakk’ın hususiyetleridir, yani bir fiilin oluşmasından evvel evvela bir Zat’ı olacak sonra bir iradesi ve kavli olacak bu Hakk’a ait olan tarafıdır. 

Ve kendi tarafından dahi "şey'iyyet" ve "Kün! kavlini istimâ"' yani yekün olacak yerde yani kün emrini alıp uyacak ve oradan zuhur edecek yani “kün” de ne murad ediliyorsa ne öngörülüyorsa, murad ediliyorsa, isteniyorsa onun zuhur edeceği yerdeki şeyiyet ve kün kavlini istima etmesi yani duyması gerekiyor. Duyacak ki faaliyete geçsin. Herhangi bir kişiye bir iş yaptırılacağı zaman yavaşça fısıldasanız onu duymaz ve de yapmaz istediğiniz kadar irade edin olsun diye. Ama biraz hızlı konuşulursa onun kulağına ulaşır giderse oradan da onu duyduktan sonra emr-i imtisal yani işe uyması yapılacak işi kabullenmesi gerekiyor. Kabullenmesi de yekün olması onun kabullenmesidir. 

O halde ne oldu Hakk tarafından Zat, irade ve kavl ve kendi tarafından yani emredilen şey tarafından da şeyiyet yani ne şey ortada olacaksa ne murad edilmişse o “kün” ol lafzında şeyiyet ve “kün” yani ne olacağı ve “kün” ile olması kavlini duyması lazımdır. Ama bu duyma kavli de olur, manevi de olur. Mesela şimdi bahar geliyor, bunu duyup emre imtisal yani bu emre uyması gerekiyor. Zaten uymama diye bir şey söz konusu değildir. Hani cemre düştü diyoruz ya evvela havaya düşüyor, sonra suya düşüyor, sonra toprağa düşüyor. Evvela havaya yani latif olan yere geliyor, su latiften biraz daha kesif ama toprak sudan daha kesiftir. İşte bu Cenab-ı Hakk’ın aynen şurada bahsedildiği hakikat üzere bahar geliyor. Tabi bunun tersi kış da o hakikat üzere geliyor. 

Şimdi Allah’ın bir Zat’ı vardır, bunları oluşturmak için bir iradesi var, bir de kavli vardır. İşte o bir bakıma cemre düştü denen şey, bakın Cenab-ı Hakk’ın manen kavli, yani varlık lisanlarının kavli, yani portakal ağacına portakal dilinden söylüyor. Elma ağacına elma dilinden söylüyor, yerdeki çekirdeklere toprağa buğday arpa neyse onların dilinden söylüyor, işte o cemre onun kavlidir, “cemre” denen şey “cem” olarak bunların hepsi uyandırılmış olur. Evvela havadaki hayat yani maddeye dönüşecek hayat ısınmaya başlıyor, provaya başlıyor sonra suya geliyor ki sonra toprağa geliyor, sıralaması da çok uygun, başka türlü olmaz zaten, havaya, havadan suya, sudan sudan da toprağa geliyor. Toprağa girdikten sonra bu belirli bir emri alan ruh, genel olarak madeni ruh burada hepsinde “cem” olarak faaliyete geçiyor, “cemre” diyorlar ona, cem olarak üç yerde. 

Ruhani olarak “Hay” ismi bütün varlıkta ama ne manasında madde ve bitki manasında faaliyete geçiyor. İşte buradaki hadise, belirtilen hadise aynen baharda çok açık olarak bunu görüyoruz. Cenab-ı Hakk’ın bir Zat’ı var, irade ediyor ki bunlar bu şekilde çıkacak ve kavli de o cemre o cemre düşmesi de onların emrin hükmünün yerine gelmesidir, kendi tarafından dahi yani o emri alan varlık tarafından dahi şeyiyet ve kün kavlini duymuş oluyorlar. Duyuran cemre, ne yapıyor, bilgisayardaki o maus gibi program içinde programlar var, dışarıdan bir şey gözükmüyor ama tıkladığınız zaman program, onu açıyorsunuz oradan, işte bu uyandırmadır, cemre dediği şey hepsinde birden faaliyete geçme, eğer her bir tohum ayrı ayrı bunu idrak etmiş olsa ayrı ayrı almış olsa kimisi ağustosta açar kimisi kışın açar kimisi bir başka mevsimde açar. Nasıl bunların hepsi ayni bir komuta emir zinciri gibi hepsi birden çıkıyorlar. 

Cemreden aldıkları hüküm ile cem olarak birlikte çıkıyorlar. İşte istima bunu duyuyorlar, ayrıca ve emre de uyuyorlar. Yani yerlerinde uyumuyorlar, emre uyuyorlar. Emre uydukları zaman uyanık oluyorlar, kendilerinde olmadıklarından memur hükmüyle faaliyete geçiyorlar. Uymamaları mümkün değildir. Bundan ibaret olarak ferdiyet-i ûlâ yani bütün varlıkta tek hakikatin en geniş manada yüceliğidir, ferdiyyet-i selâsiyyeyi verdiği için, asl-ı vûcûd olan muhabbet babında "Sizin dünyânızdan bana üç şey sevdirildi" yani bu sevgi de vücudun aslının muhabbet olmasından bana dünyanızdan şu sevdirildi diyor, yani sevginin hakikatinin nereye dayandığını gösteriyor. Vücudun aslı muhabbet çünkü “ben gizli bir hazine idim bilinmekliğimi sevdim” dediği bu söz, bu kıyas, bu kıstas üzere alemler halk edildiğinden bütün alemlerin ilk ana kaynağı yapısı hubbiyet, muhabbet işte vücut aslı vücut olan muhabbet babında sizin dünyanızdan bana üç şey sevdirildi, vücudun aslındaki sevgi yönünden bana sevdirildi diyor efendimiz. 

"Sizin dünyânızdan bana üç şey sevdirildi" buyurup ferdiyyet-i selâsiyyeyi, bu sevdirilen üç şeyin birisi olan namazın zikri ile ikmâl eyledi. Yani kendisine sevdirilen bu üç hususiyetin birisi olan yani üçüncüsü olan namazla bu mevzuyu ikmal eyledi, tamamladı manasına diyor. Peygamberimiz “bana sizin dünyanızdan üç şey sevdirildi” diyor, o halde Muhammed (s.a.v.) ortada yok, birincisi “sizin dünyanızdan” dediği için bu dünyalı değildir. Sevdirildi deyince kendisi yoktur ortada. Nasıl olacak şimdi bu, var mı yok mu, başka bir lisan yakışmaz zaten çünkü cevamiul kelim. Sizin dünyanızdan deyince acaba hangi bizim dünyamızdan bahsediyor. Herhalde bu madde dünyadan bahsetmiyor. 

Çünkü “Rahmetellil alemin” olarak bu dünyaya geldi. Dünya O’ndan kaynaklandı. Rahmetellil alemin olması dolayısı ile bu dünya da O’na aittir. O zaman “benim dünyamdan bana sevdirildi” demiyor, “sizin dünyanızdan sevdirildi” diyor. Demek ki burada sevgi ve muhabbet ön plana geçtiğinden yani kelimede o mana ile aranması gerektiğinden o zaman bizim bu dünyaya ait olan sevgimiz bir başka türlü olduğu için bu dünya bizim dünyamız oluyor. Yani biz bu dünyaya sevgi ile baktığımız için yani nefsimizin sevgisi ile baktığımız için onu alalım, bunu alalım, onu edelim, onu yiyelim, bunu içelim diye, işte bu sizin dünyanızdır diyor yoksa bu dünyadan bahsetmiyor.

Bu dünya O’nun dünyasıdır çünkü. Yani bizim değer verdiğimiz değerler bizim dünyamızı oluşturuyor, O da diyor ki sizin dünyanızdan ancak sizin dünyanızda da o kadar güzel şeyler var ki o güzel tayyip şeyler bana sevdirildi diyor. Yani sizin kerih olarak yani Peygamberimiz “sizin dünyanızdan” dediği zaman benim dünyamdan demediğinden “sizin kerih dünyanızdan bana sevdirildi” diyor bakın. Eğer “Tayyib” dünya deseydi “benim dünyamdan” diyecekti. Ancak sizin kerih dünyanızdan, kerih gibi gördüğünüz dünyanızda da ne kadar latif ve güzel şeyler tayyip şeyler olduğunu belirtiyor bize. 

O tayyibeler bana sevdirildi, sizin kerih dünyanızdan tayyibeler sevdirildi, bana diyor. Ayrıca kendini ifade etmemekle birlikte altında gizli sevdirildi demek suretiyle kendi varlığını da ortaya koymuş oluyor. Sizin dünyanız ayrı, sevdirildi Hakk tarafından Hakk var, yani bizim dünyamızdan bizim nefsaniyetimiz var, sevdirildi, Hakk tarafından var yani Hakk var, sevdiren Hakk olduğundan ve “di” ekiyle de kendini ifade etmiş oluyor. Yani risalet, ve Hakkaniyet ve abdiyet yani üçüde içerisindedir. 

Üç şeyin birisi olan namazın zikri ile ikmal eyledi, Ve gözünün nurunun namazda meydana çıkarılmış (mec'ûl) olduğunu beyân etti. Zîrâ namaz müşahededir. Ve kişi mahbübunu müşahede ile gördüğü zaman O’nun yakıni olur. Nitekim bir kişi sevdiğini gördüğü vakit "Seni görmekle gözüm karar buldu " der. Ve namazın müşahede olmasının îzâhı budur ki, yani namaz kılmanın sadece hareketler manzumesi olmadığı, Hakkın müşahede şehadet makamı müşahede makamı olmasının izahı budur ki: Namaz Allah ile kul arasında münâcâttır. Yani Allah ile kul arasında karşılıklı konuşmaktır. Nitekim Hak Teâlâ "Beni zikr ediniz tâ ki ben de sizi zikr edeyim" فَاذْكُرُونِۤى اَذْكُرْكُمْ (Bakara, 2/152) buyurur. Bakın orada emir var “vezkuru ni” emir olarak, beni zikredin diyor. Biz de zannediyoruz ki O bizi zikretti biz de Onu zikr edeceğiz. Açık olarak فَاذْكُرُونِۤى beni zikredin diyor. Bu zikir amir hükmünü aldıktan sonra zikretmemesi mümkün değildir zaten. Yani ferdiyet-i selase üzere daha önce bahsedildiği üzere bu emri alan uymaması mümkün değildir. فَاذْكُرُونِۤى beni zikredin اَذْكُرْكُمْ ezkürküm bende sizi zikredeyim diyor bakın ne büyük lütuf hem bize emrediyor, yani zikret diye sonra güya biz zikrediyoruz, ne diyor, ben de sizi zikredeyim. Rabbının kulunu zikretmesi ne demektir, hiç düşündük mü acaba hadi biz bizim tarafımızdan rabbımızı zikrediyoruz da O’nun tarafından kulun rabbını zikretmesi işte bu biz bakıma seçilmişlik, rab genelde herkese her şeye zikreder zikir etmese zaten burada varlığı olmaz, zikr edilmişin varlığı olur, ama bir de özel olarak özde rabbının kulunu zikretmesi işte namaz hadisesinde bu çok açık olarak ortaya çıkmaktadır. Yani فَاذْكُرُونِۤى اَذْكُرْكُمْ وَاشْكُرُوالِى وَلا تَكْفُرُونِ bana şükredin küfretmeyin diyor. Bakın ne kadar açık olarak. Namazda mec’ul olduğunu beyan etti. Yani bu hakikatin namazda manası açıldığını, zira namaz müşahededir kişi mahbubunu müşahede ile karirul ayn olur. Nitekim kişi sevdiğini gördüğü vakit seni görmekle karirul ayn oldum der. Namazın müşahede olmasının izahı da budur ki. 

Nitekim Hakk Teala beni zikrediniz ben de sizi zikredeyim buyurur. Burada iki yol vardır, “beni zikrediniz iki manası bir bakıma zahiren kula bırakılmış gibi gözüküyor ise de beni zikrediniz; ister zikrediniz ister zikretmeyin ama zikir edin tavsiye babında vardır ama diğeri ise emir babındadır. Ayet-i kerimenin hakikati emre dayanıyor. فَاذْكُرُونِۤ beni zikredin amir hükümdür. Bunu duyan zikrine devam etmekte ne zamana kadar ta ki kuvvetsiz kudretsiz kalıncaya kadar. Ayrıca “ene celisü men zekerni” bu hadis-i kudsi ise bundan daha yücedir. 

Zîrâ hadîs-i kudsîsi mucibince, Hak kendisini zikr eden kulun celisi, arkadaşı olur. Kim ki Hakk’ı zikir ediyor ise oturduğu yerden onun oturanı Hakk olur. Celisi olur, yani orada kul kalmaz artık kuldan zikrini yapan Hakk’ın kendisidir. Ama kul bunu idrak ettiği zaman veyahut Hakk o halle orada zuhur ettiği zaman. Bu tabi durup dururken hemen pat diye olacak bir mesele değildir. Kişi evvela o havlular gibi paspas gibi ayak altında pas pas olacak biraz, o havlunun sıkılarak kurutulmasında olduğu gibi sıkılması veya şimdiki makinelerin içinde o havlular kendilerini şaşırıyorlar dönmekten, sema etmekten akılları başından gidiyor kurutma anında, ne sabunu kalıyor ne de suyu kalıyor. 

Hakk kendisini zikreden abdin celisi olur yani abdin varlığında onun meclisi olur meclisinde oturanı olur. Ve arkadaş (celîs) olan ise elbette görünendir. Ve namaz Allah ile kul arasında iki kısım üzerine taksim olunmuş ibâdettir. Bu ibâdetin yarısı Allah'a ve yarısı kula mahsûstur. Nitekim hadîs-i kudsîde buyrulur ki, metinde musarrahdır, yani hadisin metininde sarih olarak açıktır. Ve bu hadîs-i salimden anlaşılır ki, besmele-i şerife Fâtiha'nın cüz'üdür, bir bölümüdür. Onun üzerinde bazı ulema-ı kiram ihtilaf etmekteler ya, diyorlar ki besmele-i şerif Fatiha’nın başlangıcı mıdır değil midir, yoksa Fatiha suresine dahil midir? Bunlar arasında biraz ihtilaf vardır, ama aslı Fatiha’nın birinci ayetidir besmele-i şerif. Ancak diğer surelerde bölüm başıdır. Ama Fatiha’da birinci ayetidir. Öyle olmasa “Elhamdülillahi rabbil alemiyn” birinci ayet olarak geçer, ama bazıları onu birinci ayet olarak başlangıçtır diye söylerler. Ama o ikisinin bütünlüğü bozulamaz. Hadis-i kudside buyurulur ki, Fatihanın cüzüdür besmele-i şerif, Binâenaleyh Fâtiha'yı besmelesiz kıraat eden kimse, Fâtiha'yı noksan okumuş olur. “la salate illa bi fatihatil kitab” namaz tamam olmaz ümmül kitap olan Fatiha’nın okunması lazımdır, 

Ve ya'nî "Salât ancak Fâtiha-i Kitâb iledir" hadîs-i şerifi mucibince Fâtiha-i şerife namazın cüz-i a'zamıdır. Yani namazın büyük cüzüdür, büyük bölümüdür. Şimdi yeri gelmişken Peygamberimiz “Fatiha olmazsa namaz olmaz” başka bir hadiste de “fatiha okunmazsa namaz, namaz olmaz” diyor peki o zaman cenaze namazında neden Fatiha okunmuyor, bazıları namazın namaz olması için rükusu sücudu, tahhiyyatı olması lazımdır, cenaze namazı ise sadece kıyamda olduğu için mutlak namaz hükmünde değil dua makamındadır onun için Fatiha okunmaz diye söylüyorlar, o da doğru ama orada Fatiha’nın kendisi yaşanıyor, müşahedeli okunuyor orada yani sahne Fatiha’yı gösteriyor, Fatiha’nın resmedilmiş hali, musallada namaz kılınıyorken eğer bir şeyin resmini görmüşsen onu dile getirmeye gerek yok çünkü müşahede ediyorsun, orada “Elhamdilillahi rabbil alemiyn” in makamında gördüğün hali lisanen ve ruhen ve de mutlak şehadetiyle görüyorsun, şahitliği ile görüyorsun, “elhamdülillahi rabbil alemiyn” ben henüz bu duruma düşmedim diyorsun. Yani bakide az da olsa bir varlığın olduğundan zamanın olduğundan o zamanı kullanarak daha büyük yerlere gelme imkanın olduğundan ya rabbi sana şükrederiz “elhamdülillahi rabbil alemiyn” orada okunuyor resmediliyor. Diğer ayetleri de buna göre düşünün. 

Salat ancak Fatiha-ı kitap iledir, hadis-i şerif mucibince Fatiha-ı şerife namazın cüz-i azamıdır. İmdi Fâtiha'nın Hakk'a mahsûs olan âyetleri besmeleden "Mâliki yevmid-dîn"e kadardır. "iyyâke na'büdü ve İyyâke nesta'în" âyeti tarafeyni cami' olan berzahtır. Bu ayet-i kerime iki tarafa da cami olan hem halkın hissesi hem Hakk’ın hissesi olan çünkü halk Hakk’a yönelmektedir. Ancak senden yardım isteriz diye iki varlık bulunmaktadır. Zîrâ "İyyâke na'büdü" kul tarafından Hakk'a ibâdeti ve Hak tarafından dahi kula ma'bûdiyyeti câmi'dir. Hakk tarafından bakıldığı zaman Hakk’ın varlığı kul tarafından bakıldığı zaman da kulun varlığı mevcuttur ve ikisine camidir. 

"Ve iyyâke nesta'în" kavli dahi kul tarafından Hak'tan istiâneyi ve Hak tarafından da kula lütfu gerektiren haldir. Ve “ihdina”dan “ve le’d dallin” e kadar kula mahsustur. İmdi Fatiha’yı kıraat etmemiş olan kimse Allah ile kulu arasında maksüm yani kısımlandırılmış olan salatı eda etmemiş olur. Çünkü namazın aslı Fatiha’da belirtilen Allah ile kul arasındaki yaşam hakikatleridir. Namazda rükûdan kalkarken “semiallahu limen hamide” Allah hamd edenin sesini duyar, diye biz söylüyoruz ve lisanen söylüyoruz, kulağımızla da duyuyoruz, kişi yalnız başına namaz kılarken yani kendi söylediğini kendi kulağı ile duymuş oluyor. Peki o zaman ne oluyor, lisan abd, kulak da rab olmuş oluyor. “Semi Allahu limen hamide” hamd edenin hamdını duyar, duyan olan kulaktır, kulak Hakk mertebesinde olmaktadır. 

Yani diğer ifadeyle Hakk mertebesinin giriş kapısı olmaktadır. “rabbenalekel hamd” böylece namazın her hali incelendiği zaman gerçekten de “kurretil ayn” yani göz nuru olduğu ve namazın müşahede olduğu açık olarak anlaşılmaktadır, ayrıca Cibril hadisinde de belirtildiği gibi müşahedenin ilk halinin gene ibadetle, namazla olacağı belirtiliyor Cibril hadisinde. Hani diyor ya namaz kılarken o kadar düzgün olunuz ki siz Allah’ sizi görmeseniz bile Allah’ın sizi gördüğünü düşünün, diyor bir hadiste ihsan hakikati içerisinde yani siz her ne kadar şu anda görmüyorsanız da O’nun sizi gördüğünü bilin diyor. İşte Allah’ı görme müşahede hakikatinin kapısı buradan açılıyor. Daha sonra gelen peygamber hazaratının sistemleri içerisinde mertebeleri içerisinde nihayet Peygamberimize kadar gelinceye kadar bunların hepsi açılmış oluyor. 

--------------------

25. Paragraf:

Ve namaz münâcât oldukda, o zikirdir. Ve Hakk'ı zikr eden kimse, muhakkak câlis-i Hak olur; ve Hak onun mücalisi olur. Zîrâ haber-i ilâhîde sahih oldu ki, muhakkak Hak Teâlâ “ene celisi men zekerni” "Ben beni zikr eden kimsenin celîsiyim" dedi. Ve bir kimse zû-basar olduğu halde, zikr ettiği kimseye mücâlis olsa, kendi celisini müşahede eder. İşte müşahede ve rü'yet budur. Binâenaleyh eğer zû-basar olmazsa, müşahede edemez. Böyle olunca namaz kılan kimse bu namazda, bu rü'yet ile Hakk'ı müşahede eder mi, yoksa etmez mi? Kendi mertebesini buradan bilir. Eğer onu müşahede etmezse, onu görür gibi, îmân ile ibâdet etsin. Binâenaleyh münâcatı indinde kıblesinde onu tahayyül etsin. Ve sem'ini, Hakk'ın onun üzerine onunla redd ettiği şeye ilkâ eylesin (25).

---------------------

Ya'nî namaz, Hak ile kul arasında münâcât oldukda, o namaz zikirdir. Ve her kim Hakk'ı zikr ederse, o kimse, Hakk'ın hem-nişîni olur; ve Hak dahi onunla beraber oturur. Hani postta oturanlara post nişin derler ya işte nişin oturan manasınadır. Her ne kadar orada oturan tek kişi ise de onun hakikatinde varlığında Hakk’ın hem nişini olur o namaz kılan kimse. Hak dahi onunla beraber oturur, tahiyyatta olduğumuz zaman, ayakta olduğumuz zaman ayakta olur, rükuda olduğumuz zaman da rükuda olur. 

Zîrâ bize sıhhat ile vârid olan hadîs-i kudsîde, yani sağlam olarak bize gelen hadis-i kudside şek şüpheye meydan verilmeden nakledilen kudsi hadisin hakikati olan ve gerçek olan hadiste Hak Teâlâ hazretleri: "Ben beni zikr eden kimsenin celisiyim, arkadaşıyım" buyurdu. Yani kim ki beni zikrederse ben onun oturanıyım, onunla birlikte olanım demektir. Ve bu gerçekten de böyle olmaktadır. Kulun varlığı Hakk’ın tahtı oldu, varlığın her zerresinde nüfuz etmiş olarak oturdu. Oturdu ifadesinden kasıt mutmainliktir, rahatlamaktır bir bakıma. Ayakta durmak tehlikelidir, birisi gelir iter, vurur, çarpar yere düşürür. Ama oturmak daha kararlılıktır, kolay kolay devrilmez. Ben beni zikredenin celisiyim yani onun meclisindeyim, onun oturanıyım, onunla beraberim buyurdu. Ve basar sahibi olan kimse, yani basiretle birlikte gören kimse zikr eylediği kimse ile beraber hem-nişîn olsa, yani onunla birlikte oturmuş olsa, yan yana oturmuş olsa kendinin celisini müşahede eder, yani kendi ile birlikte oturan bir kimseyi görür, müşahede eder, ama gözü açık ise. 

Zîrâ bir kimsenin arkadaşı olan kimse hâzırdır, gâib değildir. Binâenaleyh Allah Teâlâ zâkirin meşhududur. Allahüteala zikreden kimsenin görüş sahasındadır. Ve zâkirin bu müşahedesi, maddiye suretlerinin müşahedesi gibi hissî değildir, belki zevkidir. Bakın şu kelime bazen sohbetlerde de üzerinde durmaya çalışıyorum, çünkü çok mühim, bir kelime ama bakıyorsunuz o kadar büyük ufuk açıyor ki insana ciltler dolusu kitap okunsa bu kadar çok açıklık kişide mutmainlik, ferahlık vermesin, bundan beşeri manada bu kelimeye baktığımızda hemen madde manada zevkler aklımıza geliyor. 

Yemek içmek tatmak gibi zevkler aklımıza geliyor. Geçenlerde bir yerde bir başka araştırma yaparken bu kelime ile ilgili kısacık bir bölüm dikkatimi çekti ve notlarım arasına aldım, yine Fusus-ul Hikem Harun Fassı 124. Sayfa 4. Cildde gerçekten şu zevk kelimesini anlatan ve izah eden küçük bir bölüm var, yeri gelmişken onu da ilave edelim hatırımızda bulunsun çünkü Mesnevi Şerifte de ilmi manada, irfani manada bir şeyler anlatılıyorken bunu zevk ehli anlar. Bunlar bir zevktir, bir tadıştır diye bu şekilde geçiyor ama bu zevk kelimesi gerçek manada açılmadığı için hemen aklımıza beşeri zevkler geliyor. Elma, armut yemek gibi su içmek gibi bir şeyler tatmak gibi öyle bir zevk anlayışı geliyor. 

Şimdi onu biz hep anlatmaya çalışıyoruz bu zevk bildiğimiz zevklerden değil, maddi manada bir zevk değildir. Gönlün mutmain olması herhangi bir fikir hakkında değişik bir hale ulaşıldığı zamanki kişinin aldığı hazlar manasındadır. İzah etmeye çalışılıyor, burada da yeri gelmişken bakalım, şimdi hibret diye bir kelime var, Farsçada bu bilgi ve tecrübe manasınadır. Şimdi bilgi ve tecrübe zevk ile hasıl olur, zevkin bilgi ve tecrübe olduğunu evvela belirtiyor. Yani bir baklavanın tadına bakarak ne kadar güzel zevkle yedim, zevk ile gezdim, zevk ile dolaştım zevkle seyrettim gibilerde maddi ve beşeri bir zevk değildir kelime sadece benzerliği vardır. Ama gönül alemindeki zevk çok güzel bir şekilde anlatılmış.

Tecrübe ve zevkan hasıl olur ve zevk ise tecellidir. Yani Cenab-ı Hakk’ın kişinin gönlündeki tecellisi veya herhangi bir yere olan tecellisinin kişinin gönlünde idrak etmesi, açılması bu zevk işte, ilahi zevk, latif olan bir zevktir. Zevk ise tecellidir ve tecelli dahi suretlerde hasıl olur. Demek ki bu gördüğümüz suretlerin hakikati özleri ne kadar mühimdir. Şu halde Hakk’ın tecellisi için suretlerin vücudu lazımdır. Suretlerde mütecelli olmak için Hakk’ın vücudu elzemdir. O halde gördüğümüz bu bütün varlıklar Hakk’ın birer zuhurudur, bu zuhurda da tecelli etmekte işte tecelli mücella parlamakta orada yani onun hakikati ortaya çıkmakta bunu idrak etmek bu şekilde veya diğer şekilleri ile herhangi bir mevzuda bu tecellileri idrak etmenin adı “zevk” tir. Buna da ne deniyor, mutmain bir bilgi ile huzura kavuşmak, şek şüphe, acabalık şunlar gibi şeyler olmadan tam hakkani bir bilgi ile ki buna da artık irfaniyet ilmi deniyor, bu şekilde kişinin bilgisinden öğrendiği şeyden yahut yeni gördüğü şeyden mutmain olması onun zevki olmuş oluyor. İlahi zevk olmuş oluyor. Diğer şekliyle Hakk ile kendisi arasındaki bağlantının verdiği huzur şekliyle de ifade edebiliriz. 

Ve suretlerde mütecelli olmak için yani suretlerde parlamak için ortaya çıkmak için Hakk’ın vücudu elzemdir, yani mutlaka lazımdır. O halde gördüğümüz bu varlık madem ki var, o zaman Hakk’ın vücudu mutlaka vardır. Ve Hakk'ın zevkan müşahedesi, ancak insana mahsûs olan bir keyfiyyettir. Diğer varlıklar ile aramızdaki farkın ne kadar muhteşem olduğu şu cümle ile bile yetecek kadar güçlü bir ifadedir. Burada zevk kelimesini huzur ve mutmainlik, güvenilirlik bilgi olarak ele aldığımız zaman, varlığımızın ne kadar kıymetli bir değere sahip olduğu kolayca anlaşılır. Şu halde Hakk'ı zevkan müşahedenin mahalli olan bu neş'et-i insâniyyenin yani insan varlığının kadrini esnâ-yı zikrinde yani zikir esnasında Hakk'ı müşahede eden arif bilir. Bakın ciltler dolusu kitaplar okunsa yazılsa şu cümleleri bir araya getirip de bu hakikatleri anlatacak bir lisan kolay kolay çıkmaz. 

Bu bahsin tafsili Fass-ı Yûnusî'de mürur etti. İşte namazda müşahede yani Hakk’a şahitlik olmak ve rü'yet yani Hakk’ı görmek budur. Binâenaleyh Hakk'ı zâkir olan kimse, basar sahibi değil ise, kendinin arkadaşı, celisi olan Hakk'ı müşahede edemez. Bu kimse tenzih mertebesinde idrak edemez. Yani Cenab-ı Hakk’ı ötelerde farz eden arşında yukarıda tahtında oturuyor nurlar içerisinde, uzakta fark eden kimsenin bunu anlaması mümkün değildir. Bunu anlamanın tek yolu teşbih ilmini de bilmekle mümkündür. Teşbih ilmide bilindiği gibi Hakk’ın bütün alemde zuhurda ve tecellide olmasına dayanan ve o ilmi belirten tevhid ilminin o bölümüdür. Tevhid ilmi; tenzih ilmi, teşbih ilmi ve ikisini birleştiren ilmin adı tevhid ilmidir. Ariflerin ilmi de bu ilimdir. 

Bir varlık basardan basirete aktarılabilirse ancak hakikati itibariyle idrak edilmiş olur. Basar dendiği zaman biz zahiren maddeyi görme diyoruz ama oradaki basar idrak basarından buradaki basar ondan bahsediyor. Ve bu surette de namazda kurretü'l-ayn sahibi olmaz, yani Peygamberimizin dediği “namaz gözümün nurudur” hükmü kendisinde tecelli etmez. Namazını kılar, sevabını alır, cennetine girer işi yolundadır, onun zevki de odur, o da Hakk’tır ama gerçek manada bahsedilen hakikate ulaşılmamış olur. Bir insanın kendini bilmeden cennette olması ona hiçbir şey kazandırmaz. Nefsinin oyalanması, eylenmesi olur. Kendini bilen kimse cehennemde dahi olsa orası ona cennet olur. İmdi namaz kılan kimse, bu kıldığı namazda, ta'rîf olunan rü'yet ile Hakk'ı müşahede ediyor mu, yoksa etmiyor mu?

Kendisinin mertebesini buradan anlar. İşte eve gidince herkesin ilk işi iki rekat namaz kılsın ayrıca nafile hükmüyle bu hususlara dikkat edelim, yani Hakk ile birlikte kurret-il ayn olan bir namazın tatbikatını yapalım bu bize aslında sünnettir. Peygamberimizin yaptıkları sünnettir, Peygamberimiz bize gözümün nuru namaz demiyor mu, işte biz de O’nun sünneti olarak bu namazı kılmamız lazımdır. Hiç olmazsa ömrümüzde bir defa ve bunu kılarken idrak seviyemiz nereye ulaştı bizim ulaştığımız yer orasıdır. 

Rabbımızı gördük mü görmedik mi, görmekten kasıt bir siluet bir maddi varlık değildir, en azından ruhani ve nurani olarak bütün hücre yapımızın içinde mevcut olduğunu, bizimle birlikte oturduğunu hissetmemiz ve O’nunla birlikte başka hiçbir şey düşünmememiz gerekiyor. Eğer musallî yani namaz kılan kimse bu ta'rîf olunan rü'yetle Hakk'ı müşahede etmiyorsa, Hakk'ı görüyormuş gibi tahayyül ederek imân-ı gaybî ile ibâdet etmelidir. Şu halde böyle bir kimse namaz kılarken, kıblesinde Hakk'ı bi'l-farz bî-renk, renksiz bir nûr-i muhît suretinde tahayyül etsin ve desin ki: "İşte ben, kıblemde hazır olan Hakk'ın huzurunda bulunuyorum. Yani karşımda hazır olan Hakk’ın huzurunda bulunuyorum. 

Ve ben besmele-i şerife ile Fâtiha'yı okurken Hakk-i hâzır, yukarıda zikr olunan hadîs-i şerifte beyân olunan cevaplarla mukabele buyuruyor." Yani daha evvelce tarif edilen namazın tarifinde hani “semiallahülimen hamide, rabbenalekel hamd” gibi hadis-i şerifte beyan olunan cevaplarla mukabele buyurur. İşte bu musalli, yani namaz kılan böyle demekle beraber kıblesinde tahayyül ettiği bî-renk nûr suretinden; kendisine hitâb olunan cevaplara ilkâ-yı sem' etsin. Yani hadis-i şerifte belirtilen şekliyle duyarak öyle kabul etsin. Yani duyuyor olduğunu kabul etsin. Gerçi hem kendi söylemekte ve Hakk söylüyor diye kendisi de bunu duysun.

-----------------------

26. Paragraf: 

İmdi kendi âlem-i hâssına ve kendisi ile beraber namaz kılan melâikeye imâm olacak olursa ki, hadîs-i sahîhde vârid olduğu vech ile, muhakkak her namaz kılan bilâ-şekk imamdır. Zîrâ melâike abdin arkasında namaz kılar. Şu halde muhakkak, namazda onun için rütbe-i resul hâsıl olur. O da, Allah Teâla'dan niyabettir. "Semi'allâhü li-men hamideh" dediği vakit, kendi nefsine ve arkasındaki melâikeye, Allah Teâlâ'nın sami' olduğunu, ihbar eder. İmdi melâike ve onunla beraber hâzır olanlar "Rabbena ve leke'l-hamd" derler. Zîrâ muhakkak Allah Teâlâ abdinin lisânı üzere "Semi’ allâhü li-men hamideh" buyurdu. Binâenaleyh namazın ulüvv-i rütbesine ve sahibini nereye îsâl ettiğine nazar et. Böyle olunca namazda derece-i rü'yeti tahsil etmeyen kimse, onun gayesine vâsıl olmadı. Ve onun için, onda kurret-i ayn hâsıl olmadı. Zîrâ kendisine münâcât ettiği kimseyi görmedi, imdi namazda Hakk'ın onun üzerine reddettiği şeyi işitmeyecek olursa, o kimse, ilkâ-yı sem’ eden sınıftan değildir. Ve işitmez ve görmez olmasıyla beraber namazda Rabb'i ile hâzır olmayan kimse, asla musallî değildir. Ve o kimse müşâhid olduğu halde, ilkâ-yı sem' eden sınıftan değildir (26).

-----------------------

Ya'nî münferiden namaz kılan kimse, yani tek başına namaz kılan kimse, hani cemaat tavsiye edilmektedir ya şeriatımız tarafından ki o mertebede çok doğrudur, niye cemaat tavsiye edilir, 27 derece üstünlüğü vardır derler. Yani tek başına namaz kılan kimse ile cemaat ile namaz kılan kimsenin arasında 27 derece fark vardır, derler. Ancak burada tek olarak kılınan namazın aslında hakikati itibariyle kılındığı zaman 28 dereceli namaz olduğunu bildirmektedir. Yalnız buraya ait, irfaniyete ait bir namaz tarifi ile tabiki ve tatbikiyle mümkündür, kişi daha evvel kendi başına nefsiyle birlikte bocalama içinde namaz kılacağına, cemaatle namaz kılsın çünkü en az cemaatin bir cemaat muhabbeti var, cemaatin içerisinde de belki daha ileri safhada olan kimseler vardır, onların yüzü suyu hürmetine hepsinin namazı sahih namaz olarak kabul edilir. 

Bu şekilde tehlikeden korunmuş olur. Yani bir kimse nefsaniyeti itibariyle yaşıyor da idraki zayıfsa, yoksa, cemaatle namaz kılması efdaldir. Ama bir kimse irfan ehli ise yukarıda bahsedildiği gibi ise onun hakikatini de bize bildirmektedir. Şimdi namaz kılan cemaat olan kimse 27 derece olması iseviyet mertebesinde olmasını ve fenafillah makamında olmasını gösteriyor. 28 peygamberden bahsediliyor ya, 27. si İsa’dır (a.s.). Yalnız kitaplara bakıldığı zaman 25 tane sahih peygamberden bahsedilir, üç tanesi de ihtilaflı olduğundan onlar mutlak peygamber sayılmaz ama Kur’an-ı Kerim bunlardan bahsetmiş en sonunda Peygamberimiz gelmiş kemal süresi içinde 28.cisi, 27.si de İsa’dır (a.s.). İsa’nın (a.s.) makamı fenafillah yani Hakk’ta fani olma makamında olduğundan, bir kimse imama tabi olduğu zaman fenafillah makamını yaşamaktadır. 

Neden? Kendi reyi ile kişi namaz kılıyorsa üç tane, beş tane ayet okuyabilir ama imama tabi ise imam ne okuduysa ona tabidir. İmamda fani olmuştur, orada fenafil imamdır, işte cemaatin imamda fani olması yani imama uyması ve iseviyet mertebesi de Hakk’ta fani olma mertebesi olduğundan 27. sayı itibariyle de öyle olduğundan, iseviyet mertebesinde, teşbih mertebesinde namaz kılınmaktadır. Eğer bir kişi kendi başına yalnız olarak namazını kılıyorsa ki çoğunlukla böyle oluyor, herkesin işini bırakarak cemaate gitmesi şartı yoktur, tavsiye vardır, kişi emekli ise kahvede oturma yerine camiye gitsin namazını orada kılsın. Eğer bir kimse kendini tanımıyor ise ve yalnız başına da namaz kılıyor ise hayal, vehim ve şeytani vesveselerden korunabilmesi için en azından tedbir makamında namaza niyet ederken uydum Efendimize niyet ettim ikindi namazının farzına diye O’nu öne alırsa korunması daha güçlenmiş olur. 

Yani hem kendi yönünde Peygamberimizin muhabbeti artar, eğer cemaate girmişse cemaatle namaz kılacaksa yine uydum Efendimize, uydum hazır olan imama diye evvela Peygamberimizi zikretmesinde yarar olur. Neden, şimdi imam efendi beşeriyetimiz vardır, kendisi namazdadır Fatihayı okur ama aklı başka yerde gezer, o zaman bizim de aklımız gitti, onunla birlikte aklı neredeyse hakikati o olduğu için kişinin hakikati özü ne olduğu için o da oraya gider. İşte bundan korunabilmek için ve imamı da korumak için manada Peygamberimize uymak, surette imama uymak yolu açıldığından biz sadece fiziğimiz ile imama uymaktayız ruhaniyetimizle de Peygamberimize uymaktayız. Eğer imamın herhangi bir halde gafleti olsa o zaman bizim namazımız sahih olmaktadır. Çünkü imam-ı mutlakın arkasında durduğumuza niyet ettik. Yani imam-ı Azam’ın Peygamberimizin arkasında durmaya niyet ettik ve o niyetle namaza durduk. Bu da en azından bu namazları irfaniyetle bu şekilde yapamıyor isek de korunma babında Efendimizi niyetimize almamızda yararlı olacaktır. 

Yani münferiden namaz kılan kimse kalb ve rüh ve sır ve hafî ve ahfâ gibi kuvâ-yı ma'neviyyesi ve cisim ve a'zâ ve cevârih gibi kuvâ-yı hissiyyesi efradının hey'et-i mecmuasından ibaret olan kendi âlem-i hâssına ve kendisi ile beraber arkasında namaz kılan melâikeye imâm olacak olursa, o musallî için, muhakkak namazda rütbe-i resul hâsıl olur. Yani bir kimse kendi başına namaz kılıyor iken kendi batıni hakikatleri esma-ül hüsna ki herkesin kendine ait ayan-ı sabitesinde bir esma-i hüsna var Hakk’ın vermiş olduğu, işte onların hepsi bizim birer fertlerimiz, birer cemaatimiz bu esma-ül hüsna cemaati biz yalnız namaz kıldığımız zaman bizim arkamızda cemaatimiz olmaktadır. 

Ayrıca melaike-i kiram da cemaatimiz olmaktadır. Peki o melaike-i kiram nereden nasıl geliyor, esma-ül hüsnaların faaliyete geçirilmesi için kuvvetlere ihtiyaç vardır. Eğer o esma-ül hüsnaların kuvvetleri olmazsa sadece bir tabeladan ibaret olur, bir yazıdan ibaret olur. Faaliyete geçtikleri için kuvvetleri olduğu zaten aşikar olur. Esma-i ilahiyeyi faaliyete geçiren kuvvetlerin ismi de melaike-i kiramdır. Dolayısıyla esma-ül hüsna varsa melaike-i kiram da vardır. O zaman arkamızda bir bakıma sayılamayacak kadar çok ordular, ordular kadar cemaatimiz var demektir. Ancak bunu idrak edebiliyor isek. Aksi halde arkamızda değil önümüzde tapılacak bir sürü şeyler kıblemizde onlara secde etmekteyiz. Gene görüntüde aynı insan ama birinin önünde taptığı şeyler var, birinin arkasında ona uyan onu imam kabul eden kişi var.

Kendine ait has alemine kişinin kendi varlığında ve kendisi ile beraber arkasında namaz kılan melaikeye imam olacak olursa o musalli için yani namaz kılan için muhakkak namazda rütbe-i rasul hasıl olur. İşte o irfan ehli yalnız başına namaz kılıyor iken, risalet makamındadır, rasullük makamındadır. Hakk ile arkasındaki cemaat arasında mabeynci, haberci olmuş olur. Ve rütbe-i resul ise, yani risalet rütbesi ise Allah Teâlâ'dan vekildir. Zîrâ hadîs-i sahîhde vârid olmuştur ki: Münferiden namaz kılan kimse şübhesiz imamdır. Bu İbrahimiyet mertebesinde makamında başlıyor. Hani ayet-i kerimede diyor ya اِنَّ اِبْرَهِيمَ كَانَ اُمَّةً قَانِتًا لِلَّهِ حَنِيفًا 16/120 “Muhakkak ki İbrahim bir ümmet idi... Allah'a itaatkârdı... Hanîf'ti” O başlı başına bir ümmettir” aynen bahsettiği hadise budur işte. Ümmet O’nun kendisine ait arkasındaki tahallul ettiği hullet giydiği esma-ül hüsna ve daha sonra tevhid hakikati içerisinden gelecek olan ervahi gaybiye çünkü biz İbrahim’in (a.s.) kendi zamanında iken gaybi olan ümmetleriydik, kendisi hayatta iken biz onun gaybi ümmetlerindendik. Ve arkasında namaz kılan bizlerdik. O tek olduğu halde imam idi, Rasul idi tevhid-i ef’al mertebesinin ve arkasından gelen takip edenlerin hepsi daha o günden onun cemaati idiler. Nasıl Musa (a.s.) ismine 40 bin civarında diye bahsedilen çocuklar öldürüldü, işte o 40 bin çocuk kestirildikten sonra aşağı yukarı 35- 40 sene sonra Firavunun huzuruna çıktı, peygamberliğini ilan etti ve onu imana davet etti. 

O süre içerisinde o gün kesilen çocuklar 40 yaşında genç delikanlı olacaklardı. Musa (a.s.) kardeşi ile birlikte Firavunun karşısına çıktığı zaman o çocukların hepsi onun arkasında ordusuydu, askeri idi. O günkü o güçlü kişiye iki kişi çıktılar, ama arkasında 40 bin kişilik yetişmiş yani dünyada olsalardı 35-40 yaşlarında olacak cengaver kimseler olacaktı. Bunların hepsi Musa ve Harun’un ruh alemine güç olarak aktarıldılar. O şekilde çıkabildi. İşte İbrahim’in (a.s.) de o şekilde kendinden sonra gelenlerin onun batındaki ümmetleri onların önünde namaz kıldı. İşte münferiden namaz kılan kişi Çünkü onun arkasında melâike o kimseye uyup namaz kılarlar. 

Ve bu melâike o kulda vekil tayın olan melâike-i kiramdır, yani o kula ait olan melaike-i kiramdır. Binâenaleyh kul zahirde münferiden musallî görünür ise de, bâtında kendi kuvâ-yı zahire ve bâtınesinden ibaret olan âlem-i hâssına ve kendisine müvekkel olan melâikeye imamdır.

İmdi gerek münferiden yani fert olarak tek başına namaz kılıp bâtında kendi âlem-i hâssına ve melâikeye imâm olan ve gerek zahirde kendi gibi birtakım insanlara imâm olan kimse için rütbe-i resul hâsıl olur. Biz batınımızı, özümüzü düşündüğümüz zaman o kadar çok varlıklar var ki o kadar çok kimlikler, bilgiler, benlikler, esma-i ilahiyenin zuhuru olan çeşitlilikler o kadar çok şey var, bunların hepsi bizim alemimizdir. Yani bizim uydularımız, bize bağlı olan özümüze bağlı olan ve bizim emrimize verilen hususiyetlerimizdir. Ne yönden, halife olmamız yönünden, bir insanın bir varlığın halife olması için onu halife eden bir sürü ekipman vermesi lazımdır ki hilafetini sürdürebilsin. 

Aksi halde lakap olarak seni halife tayin ettim ama sana hiçbir şey vermedim demek mantıksız olur. İşte Cenab-ı Hakk insanı halife etmiş ise bu alemlere hilafetin gerektirdiği ne varsa mühür dahil hepsini vermiştir. İşte onlar onun bağlılarıdır kullarıdır, esma-i ilahiye bakın Cenab-ı Hakk’ın verdiği Zat’ından verdiği hususiyet olarak bizim kullarımızdır. Ancak bunları esma-i ilahiyeyi nefsimize kaptırırsak, nefsimiz onlara sultan olursa o zaman vah yandık ki vah. Bunun sorumluluğunu Cenab-ı Hakk bize sorar. Ben sana isimlerimi bütün güçleri ile birlikte teslim ettim, sen de gittin onları nefsine mi kaptırdın teslim ettin dediği zaman vereceğimiz cevabımızı bugün hazırlamamız lazımdır. Cevabımız da vermedim ya Rabbi demek olacak ki bugün biz onlara sahip olmamız lazımdır. İşte biz onlara sahip olmadığımız zaman bakın namaz kılmadığımız zaman onlara sahip olmamış oluyoruz. Arkamızda o cemaat oluşmuyor, çok hassas bir konu geldi bakın eğer biz onlara sahip olmak için evvela biz Hakk’ın emrini dinlememiz lazım ki onlar da bizim emrimizi dinlesinler. 

Biz Hakk’ın emrini dinlemezsek onlar bizi dinler mi? Bir kimsenin bir oğlu var, baba masaya koysun sigarayı, koysun içkiyi, oğlum bu sigara içki kötüdür sen içme, biz içiyoruz ama alışmışız demek o çocuğa ne fayda sağlar, ne verebilir ki. Evlat evvela içilmeyecekse sen içme der, gider o da hürmeten yanında içmese bile ilk yapacağı iş meyhaneye gidip içmektir. Çünkü onu görmüştür, işte biz bize ait olan bu ümmetimize esma-i ilahiye ümmetine sahip olursak ama evvela Hakk’a muti olursak o şekilde onlar da bize muti olurlar ve namaz kıldığımız zaman hepsi bizim alemimiz olarak arkamızda dururlar. Çünkü kendimizi şu küçük suretler olarak görmeyelim, yani biz şu varlığımıza baktığımız zaman tartılsak işte 50 Kg, en fazla 100 Kg o kadarlık bir kütle dünyanın yanında nedir ki, ölçü olarak baktığımız zaman 1,8m boyunda bir şeysin ama kendini küçük görme sen alem-i ekbersin diyor Muhiddin-i Arabi hazretleri. 

Suret olarak baktığımızda cisim olarak küçüğüz ama hakikatimiz itibariyle, baktığımız zaman alem-i kebirsin, insan büyük alemdir. Zahiren bakıldığında cisim olarak, sıklet olarak, dış alem, alem-i kebir, insan alem-i sagir, küçük alemdir. Ama hakikatleri, batını itibariyle baktığımız zaman insan, alem-i kebir, bu alem alem-i sagirdir. 

Hani hadis-i kudside diyor ya Cenab-ı Hakk “ben yere göre sığmam mü’min kulumun kalbine sığarım” dediği ifadeye bakın. Alemler ne oldu ki, Muhiddin-i Arabi öyle diyor, bütün alemler bir o kadar da gelse irfan ehlinin gönlünün yanında küçücük bir yer bile işkal etmez diyor. O halde küçük olarak gördüğümüz bizler, her birimiz bir şerefle şereflenmişiz, Cenab-ı Hakk’ın gerçekten özenerek iki eliyle halk ettiği varlıklarız hepimiz, müstesna varlıklarız. Hatta hepimiz derken bu cemaatle birlikte en süfli olarak piyasada çarşıda görülen pazarda görülen insanlar dahi bu hakka sahiptir. Yani bu değerdedir. Üstü başı yırtık, kötü işler yapmış hepsi bu değerdedir. 

Ama ne oluyor kendi kıymetini bilmemiş oluyor. Sorun oradan kaynaklanıyor. Kıymetini bildiği zaman bu kıymet bir değer olmuş oluyor. İşte her birerlerimizin bakın tefekkür etmek kişi kendine dönük hayatı yaşamaya çalışması ve idrak etmeye çalışması neticesinde bunları anlayabiliyor. Ancak kendine döndüğü zaman ve içsel yapısını oluşturmaya başladığı zaman kendindeki hakikatleri varlıkları anlayabiliyor. Yoksa dışardayken kendinden haberi yok ki kendindekini ne bilsin. Yani kendi evinin adresini bilmiyor ki içeride ne olduğunu bilsin. Gidiyor başkalarına misafir gibi hayatını sürdürmüş oluyor, neyi nerede düşünüyorsak bakın bizim dışımızda hep öyle oluyor, biz orada gidip kalıyoruz. Surette evimiz var belki o bedenin evidir, beden gidip orada kalıyor ama biz neyi düşündüysek oradayız, neye muhabbet ettiysek o bizim putumuzdur, onu sevmekteyiz, ilk planda değer o arz ediyor. Yani kendimiz kendimiz olduğu halde evimizin mülkümüzün farkında değiliz. 

Neyi düşünüyorsak o bizde mukim oluyor, biz olmuyoruz böylece de Hakk da olmamış oluyor. Bu hakikatleri idrak etmeye başladığımız zaman ne kadar fazlalık varsa bunların hepsi yavaş yavaş bir koltuk, iki iskemle, bir masa bunları atmaya başlıyoruz dışarıya tabi ki evdeki masaları camdan dışarıya atacak halimiz yoktur, o manada değildir. Hani Cemalettin Uşşaki hazretleri “ittika malı elden çıkarmak değildir, ittika malı gönülden çıkarmaktır” diyor,bunların hepsi olacak ama gönlümüze girmeyecek, beden taş, toprak evde kalacak onlar. Bu evde kalacaklar gönül evine girmeyecekler. Kullanmak için ihtiyacımız olduğu için olacak ve biz onlardan istifade edeceğiz, onlar bizim üstümüze çıkmayacaklar. 

Kendi alem-i hassına, hususi olan alemine ait her birerlerimizin doğduğumuzdan bu yaşımıza gelinceye kadar bir alemimiz var yani oluşturduğumuz bir hayal alemimiz var, işte onun içerisinde faydalı varlıkları daha çok üretir isek faydalı bilgileri, rafları, kitapları doldurabilir isek hangi mevzu ne varsa onların hepsi birer varlık bildiğimiz ne kadar mevzu varsa bölüm bölüm, paragraf paragraf, onlar birer kimlik olduğundan hepsi arkamızda cemaatimizdir onlar. İnsan bildiği bir şeyi ne yapıyor, tefekküründe güncelleştiriyor, aklına getiriyor, karşıya aktarabiliyor. Onun elamanı işte elamanı olmasa aktaramaz, ondan başkalarına da aynı kendi elemanından yardım ettirmiş oluyor. Yani kendisi istifade ettiği gibi karşı tarafa aktarıldığı zaman o bireyde o da istifade ediyor. Bunlar hep canlı birer hususi varlıkları kişilerin. 

Gerek sanatları olsun gerek ilmi konuda bilgileri olsun rahmani manada kullandığında hepsi birer hayat, hepsi birer varlık, hepsi birer kimlik ve birer cemaat, ilmi cemaati olmakta Hakk yolunda kullanıldığı zaman, itaat sahibi olmakta ve arkasında onunla birlikte secdeye varmaktadır. Ayet-i kerimede geçer, “secde edenlerle secde edici olun” وَكُنْ مِنَ السَّاجِدِينَ 15/98 “rüku edenlerle beraber rüku edici ol” وَارْكَعُوا مَعَ الرَّاكِعِينَ 2/43 işte bir bakıma bizim zatımız onlara imam olmakta biz secde ettiğimiz zaman, bizdeki kuvvet ve özel varlıklarımız bizimle birlikte secde etmekte bizimle birlikte rüku etmekte. Batınımızı da böyle ibadet ehli yapmaktayız. O zaman bir kimse cennete girerse kendindeki hususi kuvvetlerini de cennette sokmuş oluyor. Eğer giremezse, kendindeki kuvvetleri de cehenneme sokmuş olur, ne kadar büyük bir vebal olmuş olur. Yani cehenneme giden kişi sadece birey olarak fizik varlığı ile gitmiyor, bünyesinde ne varsa iç aleminde ne varsa onların hepsi birer varlık şu anda görünmüyor ama yaptığımız fiillerin hepsinde birer siluet kazanıyor, şekil alıyorlar, bu şekillerin hepsi bizim manevi askerlerimizi ordularımızı eğer “Kahhar” Esması üzerine ordu üretmişsek “Kahhar” kırıcı olarak çıkıyor. 

Ama onu eğitmişsek bu sefer o depremlerde zor anlarda işte yangınlarda gibi hep gidiyorlar yardımcı oluyorlar başka kimselere de, alem-i hassına ve melaikeye, melaike de o bizim özel olan Cenab-ı Hakkın vermiş olduğu isimlerin bir kuvvet ile zuhura çıkması gerektiğinden, onları zuhura çıkaran kuvvetler isim olarak belirtilen ama manaları itibariyle faaliyetleri yönünden zuhura çıkarılması için de kuvvetlere ihtiyaç vardır, bu kuvvetlere din literatüründe de melaike diyorlar, meleke kazanmak melaikenin diğer ifadesi, kuvvet ve şiddet yani melaike-i kiramın ismi kuvvet ve şiddet yani bazı yerde latif olarak kuvvet kazanıyor, kuvvetini kullanıyor, bazı yerde şiddet yani yıkıcı kırıcı olarak ortaya çıkıyor. Beni İsrail’e nasıl Tur Dağının altına kanadını soktu ve Tur Dağını kaldırdı, üzerlerine devirmek için bekledi. 

Bunun gibi diğer kavimlere Cebrail (a.s.) geldi. Lut Kavmine dağ taş üzerlerine yağdırdı, yani melaike dediğimiz zaman hep biz latif olarak rahmani yönde düşünmeyelim çünkü onların kuvvet şiddetleri de vardır. İşte Cebrail’in (a.s.) bir ismi de “Cibril”, “Cibril-i Emin” diye geçmektedir. “Cebrail” olması cabbar olarak cebren işi yapması, yaptırması, cebir ile Cenab-ı Hakk’ın emrettiklerini yapması, “Cibril” ise ilmi konulardaki yönüdür. Vahy getirdiği zaman “Cibril” (a.s.) olmaktadır. Nasıl deniyordu; Muhammed-il Emin, Cibril-i Emin. Bakın Cebrail-i Emin denmiyor. İşte Cibril-i Emin Muhammed-ül Emin’e, emin olan ilahi kitabı getirdi. Emin ellerden emin ellere geldi. 

İşte alem-i hassına ve melaikeye imam olan ve gerek zahirde batında böyle veya zahirde kendi gibi birtakım insanlara imam olan kimse için rütbe-i rasul olur. Namaz kıldığı anda risalet mertebesini temsil ettiğinden rasul nebi de değil rasul eğer o namazda namazın kelamı olmasaydı sadece hareketleri yapılsaydı o zaman o kişi Nebi olacaktı ama konuşmalar vasıtasıyla dolayısıyla ayet okumaları Fatiha okumaları irsal yani bir şey söz söyleme tebliğ edildiği için de rasul olmaktadır. 

Zîrâ nâsa imamet Resul (a.s.)ın risalet mertebesindendir. Ve rütbe-i resul ise Allah Teâlâ'dan vekildir. Çünkü "imamet" ibadullahın hukukuyla kıyamdır; yani Allah’ın kullarının hukuku ile ayakta durmaktadır, varlık kazanmaktadır ve ibadullahın hukukuyla kıyam ise, yani Allah’ın kullarının hukukunu korumak ile kıyam yani ortada durmak ortada bulunmak ise Hakk'ın şuûnundandır, yani Hakk’ın şuunat-ı ilahiyesindendir, Hakkın cealinden, Hakk’ın arzusundandır. Şu halde imâm halîfetullâh olur. İlk imam bu şekilde kimdi, Âdem (a.s.) idi. وَاِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلۤئِكَةِ اِنِّى جَاعِلٌ فِى الاَرْضِ خَلِيفَةً 2/30 “Ben yeryüzünde bir halife halk edeceğim” diye melaike-i kirama bildirmesi ile Âdem’in (a.s.) ve neslinin aynı zamanda halife olduğu daha halk edilmeden ilan edilmiş, bakın insan halk edilmeden hilafeti ilan edilmiş oluyor. Melaike-i kirama esma aleminde ilan edildi sonra Âdem (a.s.) yeryüzüne ayak bastığında da yeryüzünde O’nun hilafeti ilan edilmiş oluyor. Nasıl Peygamber Efendimizin peygamberliği melaike-i kiramın miraç gecesinde namaz kılarken bütün bu okunanları “ettehiyyatü” den sonra “eşhedü enla ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdu hu ve rasuluhu” diye esma aleminde mana aleminde alem-i ervahta melaike-i kiram Hz. Peygamberin peygamberliğini tasdik ettiler gök ehli olarak. İnsanlar da yer ehli olarak yerde tasdik etmekteyiz inşeallah. Hakkın şuunundandır. Şu halde imam halifetullahtır. Yani Allah’ın halifesidir. Cuma namazlarında müezzin efendi اِنَّ اللَّهَ وَمَلۤئِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِىِّ يَاۤ اَيُّهَا الَّذِينَ اَمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَسَلِّمُوا تَسْلِيمًا 33/56 iç ezan okunmazdan evvel okuyor, sonra imam efendi yani halifetullah Allah’ın halifesi, müezzin de imamın halifesidir. Nasıl Peygamberimiz Allah’ın halifesi dört hulafa-ı raşidin de O’nun halifesi, işte müezzinler o durumdadır. 

Ve o kimse "Semi'allâhü li-men hamideh" dediği vakit, eğer münferid ise kendi nefsine ve kendisiyle beraber namaz kılan melâikeye; ve zahirde cemâat-i beşeriyyeye imâm ise, nâsa, hamd eden kimsenin hamdini Allah'ın sâmi' olduğunu haber verir. Yani hamd eden kimsenin hamdını Allah’ın duymuş olduğunu haber verir. Zahirde cemaat-ı beşeriyeye imam ise yani arkasında beşeri cemaat varsa nasa hamd eden kimsenin yani o insanlara hamd eden kimsenin hamdini Allah’ın sami olduğunu haber verir. Yani imam o namazı kılarken “semiallahu li men hamide” diye arkadaki cemaatine bunu bildirir.

Cuma namazında müezzin 33/56 ayetini okuduğu zaman arkasından ezan-ı Muhammedi yani davet-i ilahiye bütün insanlara davet hakikat-i ilahiyeye girmek için o davet herkesedir, ezandaki davet kim hangi mertebede ise bir üstüne davettir herkese o davet geçerlidir. Biz Müslüman olduk da davete icabet ettik de iş bitti yoktur. Ölünceye kadar o davet devam eder. Yani hangi mertebede isek bir üst mertebesine gel diye orada ikaz vardır. İman etmeyen ümmete de davet vardır, genelde bütün dünya insanlarına davet vardır. Ümmet-i icabet duyar, gider, eğer idrak sahibi ise bir yukarıya bir yukarıdan duyar, eğer idrak sahibi değilse namazı haber veriyor der ona gider. Orada başka bir meratib davetini görmez. İkindi namazının zamanını haber verdiğini düşünür. 

İmam efendi hutbeyi bitirdikten sonra tekrar orta sesle 33/56 ayetini okumaktadır, imam efendi onu uluhiyet mertebesinden bildirmekte, Hakk’tan halka ilan etmektedir. Müezzin efendi ise halktan Hakk’ka onu bildirmektedir. Yani halkın namına halife olarak yani halkın temsilcisi olarak Hakk’a bunu bildirmektedir. Yani kabul mertebesinde bildirmekte sonda ne diyor يَاۤ اَيُّهَا الَّذِينَ اَمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَسَلِّمُوا تَسْلِيمًا sizde böyle yapın manasında irfan ehli hakkında اِنَّ اللَّهَ وَمَلۤئِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِىِّ uluhiyet mertebesi irfan ehlinin idraki bu kul hamd yapamaz, hamdı Allah yapar ancak hakikati itibariyle ama يَاۤ اَيُّهَا الَّذِينَ اَمَنُوا siz de böyle yapın dendiği zaman burada yapılan hamd kuldan Hakk’a olan hamddır. Yukarıda yapılan hamd ise Hakk’tan kula yapılan yani Allah kulunu över, kul Allah’ı övemez. Hakkı ile övemez över iyi niyeti ile “ya rabbi sen ne yücesin” der Allah’ı tanımadığımız Zat’ı itibariyle bilemediğimiz için nasıl öveceğiz ki O’nu. Hamd övgü demektir. Övmek için bilmek lazımdır. Bilmediği bir şeyi de nasıl över insan. Ama Hakk kulunu en güzel şekilde bildiği için ve kendi halk ettiği için kuluna hamd etmekte yani kulunu övmektedir. Hamd övmek manasınadır. Şeriat mertebesinde teşekkür manasındadır. 

İmdi imâm halîfetullâh olduğu cihetle "Semi' allâhü li-men hamiden" diyen Allah'dır. Yani onun lisanından diyen Allah’tır. “hamd edenin hamdını Allah duyar” dediği Hakk lisanından halife olmak suretiyle vekili olmak suretiyle Hakk der. Şu kadar ki, bu kelâmı kulunun lisânı üzere söylenmiş olur. Hakk okur ama abdinin lisanı ile okur. Kur’an-ı Kerim’de böyle birçok ayetler vardır. Allah’ın kelamıdır ama Musa’nın dilinden okur, Allah’ın kelamıdır firavunun dilinden okur. Allah’ın kelamıdır Yusuf’un (a.s.) dilinden söyler. Allah’ın kelamıdır Zat’ından söyler, “biz yaptık, ben yaptım, biz ettik” gibi. “venefahtü fi hi imin ruhi” ben yaptım diyor, bakın arada kimse yoktur. Allah’ın kitabında Allah’ın lisanı hem de Allah’ın makamından söylenmektedir. Bütün Kur’an-ı Kerim Allah’ın kelamı ama birçok yerde bakıyorsunuz bazen kulun lisanından Hakk söylemiş oluyor. Bakıyorsunuz bir başka kuşun lisanından söylemiş oluyor, konuşmuş oluyor. Bir bakıyorsunuz Lokman Hekim Lokman suresinde olduğu gibi lokmanın lisanından “Lokman oğluna şu şu, tavsiyede bulundu” diye Lokman’ın (a.s.) cümlesini aynen Cenab-ı Hakk alıyor tasdik ederek aynen kendi kitabına koyuyor. 

Sadece rahmani ayetler yok, Cenab-ı hakk’ın bütün isimleri O’nun ise tabi onun bütün zuhurları olacaktır, Ebu Cehilden de bahsediyor, Ebu Leheb’den de bahsediyor, bütün hadiselerin içinde ama teşbih ilmini bilmeyen bu güzelliği, bu zevki işte bu zevk ama nazik bir zevk alaylı gibi herhangi bir şekilde değildir. İşte bu alem yaşayan Kur’andır aynı zamanda ve yaşayan Kur’an da zaten Kur’an-ı Kerim’in içindekiler yaşıyor. Yoksa O’nun yazılı mürekkebi, kağıdı değildir. O yazılmış olan semboller, harfler, kelimeler, sayılar neyse Kur’an-ı Kerim onlar değildir, onlar birer semboldür, birer temsilcidir, onların manaları Kur’an-ı kerim’dir. Yani batını, eğer bir göz atsak o ayet-i Kerimelerin fokur fokur kaynadığını görürüz mana olarak. 

Sadece mealini bile okusak tefekkürümüz varsa o hadiseye oraya gideriz, üç bin, beş bin sene evvel yaşanmış bu anda gidersin Beni İsrail ile birlikte O’nun bir eri olarak sırtında çocuğun elinde kovan ne varsa mısırdan çıkış o sahnenin içine girersin. Ki öyle onu yaşatıyor Kur’an-ı Kerim o kadar yakıyn anlatıyor. Ne diyor, birçok yerde bakın; اَلَمْ تَرَ كَيْفَ فَعَلَ رَبُّكَ بِاَصْحَابِ الْفِيلِ 105/1 görmedin mi rabbın fil ashabına neler yaptı? Bakın “görmedin mi” diyor, görmedin mi ne demektir, halbuki Efendimiz (s.a.v) o olay anında doğmamıştı, dünyaya gelmemişti bile, fiziken doğmamıştı, sadece مْ تَرَ olsaydı görmedin olacaktı, اَلَمْ تَرَ bakın burada görmedin mi diye bir halden bahsediyor. Maziden bahsetmiyor, اَلَمْ تَرَ كَيْفَ فَعَلَ رَبُّكَ görmedin mi rabbın neler işledi ama biz ne yapıyoruz; halden bahseden ayeti alıyoruz mazi hükmüyle yorumluyoruz. İşte Peygamberimizin doğmasından bazıları üç sene, beş sene, 40 gün evvel diyorlar neyse Ebraha geldi diye tarih anlatıyoruz. Kur’an-ı Kerim tarih değil ki, tabi orada tarihi bir vakıa var da orada bize lazım olan o filler nedir orada fillerden bahsediyor. İşte o fil bizde nefs-i emarenin en güçlü halidir. Ama ne zaman ölüyor bu Nur-u Muhammedi doğacağı zaman o filler ölüyor. Nur-u Muhammediyi doğurtamıyorsak yani O’nun mevludu olamıyorsak, mevlut gecesini yaşamıyorsak o filler bizi de alır geçer arkamızda ne kadar malımız mülkümüz varsa yukarıda bahsettiği alem-i hassımız varsa çiğneyip geçerler, biz de böyle soğan cücüğü gibi ortada bırakırlar. 

Binâenaleyh o kimseye iktidâ eden cemâat-i melâike yani ona tabi olan arkasında olan cemaat-ı melaike veyahut cemâat-i beşeriyye Hak Teâlâ'nın lisân-ı abdı ile söylediği bu kelâma cevaben "Rabbena ve leke'l-hamd," ya'nî "Ey bizim Rabbimiz, bizim hamdimiz sana mahsûstur" derler, burada kul hamdını yaptı ancak buradaki gerçek manada hamdı yapan kul irfan ehli olan kuldur, ki ondan daha geniş manada Hakk’ı ve rabbı tanıyacak bir varlık bu alemde yoktur. O mertebeden yapılır. 

Böyle olunca namazın mertebesinin yüksekliğine ve namaz kılan kimseyi nereye ulaştırdığını nazar et! Namaz mertebesinin ne kadar yüksek olduğu ve namazı tatbik eden namaz mertebe olarak yüksekte dursun istediği kadar kullanan olmadıktan sonra o mertebeyi tahakkuk ettiren olmadıktan sonra o kitapta yazıda kalır. Fıkıh kitaplarında beş vakit namazla amirdir, görevlidir insanlar dese de fıkıh kitapları ki insanlar faaliyet yapmasa o orada kalır, bu faaliyet ile değerlenmektedir. Ya'nî namaz, sahibini Allah Teâlâ'nın halîfesi ve naibi olmak mertebesine kadar yükseltmiş olur. Orada namaz emri var ama tatbik etmediğimiz zaman onun sahibi değiliz. 

Ne zaman namaz kılıyoruz o fiili işliyoruz o namazın sahibi oluyoruz. Ne yaptık da ona sahip olduk, biz namaz kılmakla tatbikatını yaptık sadece namazın içinde söylenenleri ne yapılacaksa onları biz yapmadık ki biz düzenlemedik, düzenlemediğimiz halde fiilini yaptığımız sadece fiilini yapmakla namazın sahibi oluyoruz. Deseydi ki namaz kılacaksınız sadece suretini bize bildirseydi de içindekilerini siz düzenleyin bakalım deseydi, biz onu düzenleseydik o zaman o namaz bizim olurdu. Ama bize hazırlanmış bir yemek veriyorlar, hadi yiyin bakalım bunu diyorlar, hazır olan yemeği yediğimiz zaman da sahibi oldunuz diyorlar bize. Öyle muhteşem sistemin sadece tatbikatını yapmakla manasıyla birlikte sahibi olduğumuz söyleniyor. Bütün ondan meydana gelen de bizim defterimize yazılıyor. 

Fatiha-ı Şerifi okuduğumuz zaman اَلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ 1/2 her cümlesinden yani manasından bir latif varlık oluşuyor. Onları biz oluşturmuyoruz biz sadece bir abdest alıyoruz, sonra namazın rükünlerini uyguluyoruz, bir kimse ben bu idraklerle namaz kılamıyorum o halde kılmayayım diye bir seçeneği yoktur, olsun ne tür olursa olsun, yeter ki ikame edilsin o namaz. Bir gün öyle olur bir gün böyle olur. Cenab-ı Hakk bakarsın bir gün açar perdelerini gerçek musalli olur kişi bu tatbikatları yapmazsa onu yapamaz. 

Bazen tersi olur, başlarda çok zevkle muhabbetle huşuyla namaz kılar, aradan bir müddet geçer tabiileşmeye başlar o zevkleri bulamaz, ben hata mı ettim, günah mı işledim neden buradan zevk almıyorum gibilerde, kişinin herhangi bir ümitsizliği de olmasın, o sadece namazını kılsın yani olabildiği kadar. Cenab-ı Hakk onun inşeallah öyledir, en kaliteli kıldığı namaz neyse ulaştığı yer orasıdır. Diğer namazlarını da oraya çeker. Çünkü onun ulaştığı yer orasıdır HaKk’ı da orasıdır. Ama zaman zaman düşer, düşsün zararı yok ama ulaştığı yer orasıdır. Yani kimse üzülmesin ki ben gafletle kıldım veya zevk olmadı, yapamadım gibilerde acaba ben geriye mi düştüm, geriye mi gidiyorum, gaflete mi düştüm gibi hadiselere düşmesin çünkü insanın iç alemi dalgalanmalar geçirir yani tecelliler geçirir, hiçbir zaman aynı bir şekilde istikrarlı olmaz eğer aynı şekilde istikrarlı olursa kişi hep aynı yerde duruyor olur. Geçiş olması için bazen yokuş aşağı bazen de yokuş yukarı bazen değişik düşünceler hasıl olur ama tabi mümkün olduğu kadar kıblesinde an azından O’nu düşünmeye bakalım. 

Allahüteala’nın halifesi ve naibi olmak mertebesine kadar ulaştırır. Şu halde namazda rü'yet-i Hak derecesini tahsil etmeyen kimse namazın gayesi olan rütbe-i niyabete yani vekalete vâsıl olmadı. Ve o kimse için namazda kurret-i ayn, göz nuru hâsıl olmadı. Allahüteala bize gerekli zamanı vermiştir, gerekli zamanı vermeden bizden istemez yani bizim taşıyamayacağımız yükü yüklemez, لا يُكَلِّفُ اللَّهُ نَفْسًا اِلا وُسْعَهَا 2/286 eğer gerekli şartları vermemiş olsaydı bunları bizden istemezdi. O adaletsizlik olur, bir zaman verilmez de zamanın çok üzerinde bir şey istenirse Cenab-ı Hakk onu yapmaz. 2/286 ayetinde “biz kimseye çekemeyeceği yükü yüklemeyiz” açık olarak belirtilmektedir, ama zaman zaman biz başımıza gelen hallerle dertleniriz, takatimizin üstünde bana yük verdi ya rabbi başka kimse bulamadın mı, bana mı verdi,n hep bana mı geliyor bunlar gibi şeyler bizim aczimizden olur Cenab-ı Hakk adaletsizlik ve haksızlık yapmaz. Eğer başımıza bir hal gelmişse mutlaka bizde onu çekecek güç vardır, bu güç verilmiştir ama nefsimize zor gelir, feryat etmeye başlarız o da ayrı konudur. Cenab-ı Hakk evvela bizlere fiziki güç vermesini niyaz edelim ve bütün bunları idrak edebilecek bir akıl, zeka ve fikir mesnedi vermesini niyaz edelim ölmeden evvel, bu dünyada ölünüz hükmüyle ölelim, zaruri ölümle ve kendisini müşahede ederek bu dünyadan almasını bizleri niyaz edelim inşeallah. 

Çünkü münâcât ettiği Hakk'ı müşahede etmedi, îmdi gerek Hakk'ı zevkan müşahede edip Hakk'ın yukarıda zikr olunan cevaplarını sem'-i rûh ile işitmeyecek olursa veyahut bu mertebeye vâsıl olmayıp da, Hakk'ı kıblesinde tahayyül ederek, o mazhar-ı mûtehayyelden kendisine hitâb olunan o cevaplara ilkâ-yı sem' etmeyecek olursa, o kimse namazda hitâbât-ı ilâhiyyeyi işiten sınıftan değildir. Gerek Hakk’ı zevkan müşahede edip, nasıl bütün varlıkta, bütün çevremizde yukarıda zikir olunan cevaplarını sem’-i ruh ile işitmeyecek olursa yani ruh kulağı ile işitmeyecek olursa ki bu ne demek; duyduğumuz herhangi bir şeyi acaba biz beden kulağıyla mı işitiyoruz ruh kulağıyla mı işitiyoruz evvela bunun tesbit edilmesi lazımdır. Eğer sadece beden kulağı ile işitiyorsak o dünyevi bir işitmedir, dünyevi bir ses, içerisinde bilgiler varsa o da dünyevi bilgilerdir. 

Ama ruh kulağı ile işitiyorsak ancak burada da bir mesele vardır, ruh kulağına hitab edecek ses geliyorsa o ruha ulaşır ve açar. Ruh kulağına ulaşacak ses gelmiyorsa, o zaman zaten beden kulağında kalır ruh kulağına ulaşmaz. Ruh ile işitmeyecek olursa veyahut bu mertebeye vasıl olmayıp da bakın bunun bir mertebe olduğu ruh kulağı ile işitebilmenin bir mertebe olduğu veyahut bu mertebeye vasıl olmayıp da Hakk’ı kıblesinde tahayyül ederek o mazhar-ı mütehayyelden kendisine hitap olunan o cevaplara lika-ı sem etmeyecek olursa başka ifade ile kulağına mülaki olmuyorsa, kendisine hitap olunan o cevaplara yani namaz içerisinde “rabbenalekel hamd”, “semialllahülimen hamide” diye o cevaplara lika-ı sem etmeyecek olursa, ruh kulağı ile duymayacak olursa o kimse namazda hitabat-ı ilahiyeyi işiten sınıftan değildir, sadece ses ve beden kulağı ile dinler ki onlar da zahiri ve maddi mevzulardır. 

Ve ta'rif olunduğu üzere Hakk'ı müşahede etmez; ve onun cevaplarını işitmez olmakla beraber, namazda huzûr-ı ilâhîde durduğunun farkında olmayan ve aklı fikri ticâretinde ve sâir umûr-i dünyeviyyesinde olan kimse asla musallî değildir, yani namaz kılan değildir. Peki ama orada namaz kılıyor, o ne olacaktır, suri olarak namazını kılmakta, peki bundan hiç istifadesi olmayacak mı, tabi ki olacak, sevap istifadesi olacak yani sevap kazanmış olacak yoksa manevi olarak ne rabbını ne de kendisini tanımış olmayacak. Böyle bir kimse ne Hakk'ı müşâhiddir ve ne de Hakk'ın hitâbâtını işiten taifedendir. Yani bu şekilde sadece baş kulağı ile dinleyen hareket eden fiziki manada hareket eden böyle bir kimse ne Hakk’ı müşahede edendir ne de Hakk’ın hitabını işiten kısımdandır. Onun kıldığı bu namâz-ı zahirî ancak kendisi için dünyâda müslümanların nail olduğu bir takım hukukun ihzarına, hazır olmasına sebep olur. 

Bu hukük-ı dûnyeviyye dahi kendi vücûdu gibi serîu'z-zevâldir, yani seri bir şekilde bozulmaktadır. Nasıl ki bizim yaşadığımız bir saat evveli ile şu an birbirine benzemiyor, bir saat sonrası da birbirine benzemeyecek çünkü her an yeni bir an geliyor, zeval buluyor. Yani her yeni aldığımız nefes veya daha kısa olan “an”lar yeni gelmiş oluyor, gidenler de zeval bulmuş, eskimiş oluyor. İşte bunun gibi Hayât-ı uhreviyyede bu namazın fâidesini göremez. Yani ruhani manada ilahi manada göremez, ancak fiziki manada ahiretin de fizikinde bu namazın ona faydası olur gafletinin düzeyine göre.

Malûm olsun ki, Hakk'ı namazda zevkan müşahede, Hak hakkında bir i'tikâd-ı mahsûs sahibi olmayan kümmelîne mahsûstur. Hakk’ı namaz kılarken zevkan müşahede etmek, Hakk hakkında Hakk’ı tek yönlü tanımak, ona tahsis ettiği ona mahsus olan bir itikatla tanımak. Ama kümmelliyn yani ehl-i kamiller Hakk’ı bir yönden değil bütün yönlerden tanırlar. Kendilerinde tek bir ilah anlayışı olmadığından her yönden Hakk’ı müşahede ederler. 

Bu zevât-ı saâdet-simât namazda durdukları vakit kendilerinden geçerler. Ne kendilerinden ve ne de dünyâ ve mâ-fîhâdan haberleri olmaz. Bu yüce kimseler namazda durdukları vakit kendilerinden geçerler, dünyanın içinde olanlardan haberleri olmaz. Ancak şunu da belirtmek gerekir ki bu kimseler de bütün namazlarını da devamlı bu şekilde kılmazlar. Çünkü her an ayrı bir tecellide olan Cenab-ı Hakk her zaman aynı şekilde tecellide olmaz. Ancak bunu bir defa dahi yapabilmiş olan bir kimse bu ehilden sayılır. Neden; çünkü bir defasını yapan onun tekrarını da yapar. Yani burada bahsedilen şekilde bu kimseler de her namazdan da aynen böyle duracaklar olacaklar diye bir kaideleri de yoktur. Ama olmaz diye de bir kaide de yoktur. Bu zevat-ı saadet-simat namazda durdukları vakit kendilerinden geçerler. Ne kendilerinden ve ne de dünyâ ve mâ-fîhâdan haberleri olmaz. 

Nitekim İmâm-ı Alî (k.A.v.) efendimizin ayaklarına saplanan bir oku namazda çıkardıkları halde haberi olmamıştır. Bu hadise aslında Hz. Ali Efendimizin ihtiyacı olduğu bir hal olduğu için böyle olmuştur. Eğer kendinden geçmemiş olsa, o namaz içerisinde bugünkü gibi teknoloji olmadığı için hemen o acıyı dindirecek imkanları olmadığından o saplanan oku oradan çıkarmak çok zor olacaktı, çok can yakacaktı. İşte Hakk ile birlikte olmanın en kestirme yolu namaz olduğundan yani Hakk’ın huzurunda durmanın Hakk ile Hakk olmanın en güzel en kestirme yeri de namaz olduğundan onu çıkarmak için namazda durmuştur ve bahsedilen hal kendinde zuhura gelmiştir. Kendinde olmadığından oradaki acıyı da duymamıştır. Ama Hz. Ali Efendimizin bütün namazları da acaba böylemi idi, çoğunluğu böyle olmuş olabilir ama herkeste olduğu gibi onun da beşeriyeti vardı, başka başka hallerle de namazlarını kılmıştır. Ama bu hali yaşayabilmek, yaşanmasını idrak etmek, Cenab-ı Hakk bütün namazlarını o şekliymiş gibi de kabul eder. 

Onların lisân-ı zahirlerinden kail olan Hak olduğu gibi yani konuşan Hakk olduğu gibi redd olunan cevapları işiten dahi yine Hak olur. Yani namazda sorulu cevaplı olan, red olunan dediği döndürülen yani reddetme manasına değildir, döndürülen cevapları da işiten dahi yine Hakk olur. “semi allahülimen hamide”, “rabbana lekel hamd” dendiği zaman “semi allahülimen hamide” burada söz, cevap, döndürülme ve sözler vardır. 

Bu mertebede sâmi', işitilen, mesmu duyulan, ve sem' ses; ve gören, görünen ve görmek şey'-i vâhid olur. Yani duyan, duyulan, bir olur. Gören görülen ve görmek bunlar da bir olur. Yani üç makamda bir yerde zuhur eder. Çünkü insanda bu kabiliyetin üçü de vardır. Asla bûy-i isneyniyyet yoktur, yani bu arada isteyniyet kokusu yoktur. Yani ikilik kokusu, nefs kokusu, ikilik anlayışı yoktur. Şu halde onların namazı zahirlerinin bâtınlarına ibadet etmelerinden ibaret olur. Onların namazları zahirlerinin batınlarına tabi olmalarından ibaret olur. Veya zahirlerinin batınlarına yönelmesinden ibaret olur. Hani bazen misal olarak söyleniyor ya Kabe-i Muazzama’ya gidildiğinde Kabe-i Muazzamayı bir vinç ile yukarı kaldırıldığında insanlar birbirlerine secde etmektedirler. 

Peki bu secde nasıl olmaktadır, kişinin kişiliğinin beşeriyetine mi, yoksa ne şekline, işte karşılıklı bu makamları herkeste olduğundan, zahir ve batın makamları herkeste olduğundan, bunu bilsin veya bilmesin, bilen ayn bilinen gayr bilen arif, bilmeyen de bu işin gayrisi kalır, cahili kalır ama kendinden cahil olması kendinde o varlığın olmamasını gerektirmez. Kendinde hazine var ama kendi kullanamamaktadır zararı çeken de kendisidir. Şimdi insan vasfıyla gelmiş olan her varlıkta abdiyet ve uluhiyet ikisi de mevcuttur. İşte orada secde edildiği zaman, bir kimse bir kimseye secde ettiği zaman burada da bahsedildiği gibi kendindeki zahiriyle, kulluğuyla yani abdiyetiyle karşıdakinin uluhuyetine secde etmektedir, batınına secde etmektedir. 

Aynı kişi de bu sefer o kişiye aynı hükümle secde etmekte, böyle olduğunda da adalet meydana gelmektedir. Bu da putperestlik hükmünde olacak bir şey olmamaktadır. Yani putperestlik olmamaktadır. Putperestlik maddeye tapmak olur, ilahi secde ise Hakk’ın varlığına secde olur.

Ve bunlara nazaran Hak ile kul arasında namazın taksimi Hakk'ın zahiri ve bâtını itibariyle olan bir taksimden ibarettir. Fatiha-ı Şerif Hakk ile kul arasında ikiye taksim olur işte Hakk’tan kasıt batını, kuldan kasıt zahiri diye namazın taksimi Hakk’ın zahiri ve batını itibariyle olan taksimden ibarettir. Zahir ve batın taksimden ibarettir. 

Amma bunların dışında olan zevât-ı kiramda henüz bûy-i isneyniyyet bulunduğundan yani yukarıda bulunan tevhid ehli dışında olanlarda ikilik kokusu bulunduğundan, nefis kokusu bulunduğundan, hani Taptuk Emre Yunus Emre’ye bir gün huzuruna çıktığı zaman; “daha dünya kokuyorsun” demiş, işte burada bahsettiği budur. Dünya kokusu üstünde var, ikilik kokusu bulunduğundan onların rü'yeti, görmesi ve simâ'ı duyması ve şuhûdu kuvvet-i îmân ve yakîn ile vâki' olur. 

Yani diğer zevatın iman kuvveti ile olur, Ve Hakk'ın onlara olan tecelliyâtı, tecelliyât-ı sûriyye nev'inden bulunur, yani suri zahir düzeyinde olur. Ve bunlara nazaran kendi ile kulu arasında namazı taksim eden Hak, i'tikâdâtta olan ilâh-ı mu'tekaddir, ilâh-ı mutlak değildir. Maahazâ bâlâda zikr olunan kümmelîn yani ehl-i kamiller kendilerinin madunu olan, altında olan merâtibi dahi câmi'dir. Yani bütün mertebelere camidir. Dolayısıyla her mertebede namazlarını kılarlar. Yani hem kendi zahirlerini batınlarına yönlendirirler, zahir ve batın hem de diğer namaz türleri de kendi varlıklarında bulunur.

---------------------

27. Paragraf:

Ve devam ettikçe, tasarruftan men' eden, namazdan gayri bir ibâdet yoktur. Ve namazda olan zikrullah, namazın müştemil olduğu akvâl ve efâlden olan şeyden ekberdir. Ve muhakkak biz racül-i kâmilin namazdaki sıfatını Fütûhât-ı Mekkiyye'de zikr ettik ki nasıl olur. Zîrâ Allah Teâlâ اِنَّ الصَّلَوةَ تَنْهَى عَنِ الْفَحْشَاۤءِ وَالْمُنْكَر (Ankebût, 29/45) ya'nî "Namaz fahşâ ve münkerden nehy eder" buyurur. Zîrâ Hak Teâlâ, namazda oldukça bu ibâdetin gayrisinde tasarruf etmemeyi musallî için şer' etti. Ve ona "musallî" denir. Ve Allah'ın zikri (ya'nî salâtta) ekberdir. Ya'nî Allah Teâlâ'dan abdi için onun sualin' de, ona icabet ettiği hînde ve onun üzerine senasında vâki' olan zikir, namazda abdın Rabb'ini zikrinden ekberdir. Zîrâ Kibriya Allah'a mahsûstur. Ve bundan dolayı وَاللَّهُ يَعْلَمُ مَاتَصْنَعُونَ (Ankebût, 29/45) dedi. Ve اَوْ اَلْقَى السَّمْعَ وَهُوَ شَهِيدٌ (Kâf, 50/37) buyurdu. Ve abdin vâki' olan hitaba ilkâ-yı sem'i Allah'ın namazda onu zikrindendir (27).

------------------------

Ya'nî namaza benzeyen hiç bir ibâdet yoktur. Çünkü namaz kılan kimse, namazdan başka hiç bir şeyle meşgul olamaz. Namaz onu tasarruftan men'eder. Fakat başka ibâdât böyle değildir. Meselâ oruç tutan kimse bir şey satın alabilir. O vakit ona "müşteri" ismi verilebilir. Ve keza bir şey satabilir. O vakit kendisine "bayi"' nâmı da verilmek mümkündür. Keza hac eden kimse dahi böyledir. Velâkin namaz kılan kimse bunların hiç birisini yapamaz. Onun için o kimseye ancak "musallî" tesmiye olunur. Bayi', müşteri, dârib, mâşî ilh... gibi isimlerle tesmiye olunamaz. Çünkü Hak Teâlâ, namaz içinde, namazın gayri olan akvâl, sözler ve ef’âlde tasarruf etmemeyi musallî için şer' etti. Yani namaz kılan kişiler için şeriat olarak bildirdi, şart olarak bildirdi.

Ve namazda olan zikrullah, namazın müştemil olduğu akvâl ve ef’âlin ekberi, kalb ile lisâna mensûb olan zikrullahdır. Namazda Allah’ın zikri yani Kur’an okumak, tekbir getirmek gibi namazın içinde bulunduğu sözlerin ve fiillerin en büyüğüdür namazda zikrullah. Kalp ile lisana mensub olan zikrullahtır. Yani sadece dilinde olmayıp kalbinde ve lisanında oraya mensub olan zikrullahtır. 

Eğer musallinin kalbi başka şeyle meşgul olup, yalnız lisânı zâkir, zikir eden olursa, yani namazdaki sözler dilinde olursa Hak yalnız lisânının celisi arkadaşı olur, hani beni zikredenin celisi olurum diyordu ya kalbinin celisi, arkadaşı, oturanı olmaz. Ve eğer namazda lisânı başka kelâm söylerse şer'an namazı fâsid olur. Yani namazda okunan Kur’an’ın ve içinde bulunan dualardan başkalarıyla yani izin verilmiş ettehıyyatü, salavatlar gibi onlardan başka bir şey söylerse namazı bozulur. O halde hani bazıları diyor ya benim ırkım dilim Türk, ben Türkçe namaz kılarım, Türkçe ibadet ederim, tamam edersin de namaz kılmış olmazsın, kişi Türkçe dua eder, her millet kendi lisanıyla dua eder ancak bu namazda geçerli değildir. 

Ama gönlüm buna karar veriyor, ben böyle yaparım, yaparsan yaparsın ama şer an namazın fasit olur. Çünkü namazın şartı Kur’an’ın okunması, Allah kelamının kendi lisanıyla okunması, Allah kelamı başka bir lisanla okunmaz o zaman zaten Allah kelamı olmaz, meal olur, mealle de namaz kılınmaz. Hani bazıları var ya söylüyorlar işte ben Fatiha’yı Türkçe okurum, Türkçe namaz kılarım diye yani güya Müslümanları kendisi namaz kıldığı yönünde iyi niyetle görsünler diye düşünüyor. Kendini aldatmaya çalışıyor nefsin oyunlarıdır bunlar, şer an bu namaz fasit olur. Namazda lisanı başka kelam söylerse yani Kur’an-ı Kerim’den başka bir söz söylerse namazı bozulur. 

Çünkü ne lisânen ne de kalben Hakk'ı zâkir olmadı. Zakir olması için Kur’an okuması lazımdır, Kur’an zikir ve kendi lisanından okunması lazımdır. Çevirilerle olmaz. Halbuki namaz zikirdir. Binâenaleyh böyle bir kimsenin hâli, namazdan maksûd olan gayeye muhaliftir. Ve racül-i kâmilin namazdaki sıfatı nasıl olduğu Fütûhât-i Mekkiyye'nin (69)uncu babının unvanlı bahsinde beyân olunduğu gibi salata müteallik sâir ma'lümât dahi (90)ıncı babında zikr edilmiştir. 

İşte namaz münâcât ve zikr olduğu ve Hak zâkirin celisi bulunduğu için Hak celle ve alâ hazretleri اِنَّ الصَّلَوةَ تَنْهَى عَنِ الْفَحْشَاۤءِ وَالْمُنْكَر "Namaz fahşâ ve münkerden nehy eder" (Ankebût, 29/45) buyurdu. Bunu hutbede de okurlar, ama sadece zahirini söylerler, neden olduğunu söylemezler, 

Ve Allah'ın namazda zikri ekberdir. Yani “Allahuekber” diyoruz ya Allah’ın zikri en büyüktür. Ya'nî kul namazda Fâtiha-i şerîfeyi tilâvet ettiği ve Hak'tan suâl eylediği hinde ve Hakk'ın dahi o kula icabet buyurduğu esnada, Allah Teâlâ canibinden kulu için vâki' olan zikir, namazda kulun Rabb'ini zikr etmesinden ekberdir. Zira "kibriyâ" Allah'a mahsûstur. Yani büyüklük Allah’a mahsustur. Yani Allah’ın kulunu zikretmesi, kulun Hakk’ı zikretmesinden daha üstündür. Ya'nî kul namazda maa-besmele, besmele ile birlikte Fatiha’yı okuyarak Rabb'ini zikreder. Ve bâlâdaki hadîs-i şerifte îzâh olunduğu veçhile, Hak dahi kulunu zikr eder. Kibriya, Hakk'a ve zillet kula mahsûs olduğundan, bu iki zikirden elbette Hakk'ın kulunu zikr etmesi ekberdir. Ve namazda Allah'ın zikri ekber olduğu için Hak Teâlâ: وَاللَّهُ يَعْلَمُ مَاتَصْنَعُونَ "Allah Teâlâ sizin işlediğiniz şeyi bilir" (Ankebût, 29/45) buyurdu.

Ya'nî mertebe-i şuhûdda zât-ı bende, zât-ı Hak ve sıfat-ı bende dahi, sıfat-i Hak'tır. Binâenaleyh ashâb-ı kulûbun ilmini Hak Teâlâ kendi ilmi mertebesinde tuttu. Ve onun mertebe-i şuhûdda hitâbât-ı ilâhiyyeyi istimâ eylediğini beyânen اَوْ اَلْقَى السَّمْعَ وَهُوَ شَهِيدٌ (Kaf, 50/37) ya'nî "Müşâhid olduğu halde o kimse ilkâ-yı sem' etti" buyurdu. Yani Allah’ın sözünü gönlüyle duydu, müşahid olduğu halde yani şahit olarak Allah’ın sözünü duydu. Musa’nın (a.s.) Tevrat-ı Şerifi alırken Allah’ın sesini duyduğu gibi. Tabi herkes de aynı şekilde olacak değildir, iç bünyesinden, ruhani halinden bunu duydu. Yani duyarak Hakk’ı müşahede etti. Ve kulun namazda cevâbât-ı ilâhiyyeye yani kulun namazda ilahi cevaba ilkâ-yı sem' etmesi Allah'ın onu namazda zikr etmesindendir. Yani kulun Allah’ın kuluna likası namazda kulunu zikretmesindendir diyor.

Allah kulunu namazda zikretmemiş olsa kul O’nu sem edemez. Lika-ı sem yani lika mülaki olmaktır, kulağı ila O’nu duyamaz. Likayı sem edemez. Nitekim Mesnevi-i şerifte mezkûrdur ki: Bir kimse çok ibâdet ederdi. Şeytan onun nezdine gelip ona dedi ki: Sen bu kadar ibâdet ediyorsun. Hak Teâlâ canibinden sana "Lebbeyk" hitabı geldi mi? O kimse: Hayır, diye cevap verdi. 

Şeytan: O halde niçin sana cevap vermeyen bir ma'bûda ibâdet edip duruyorsun" dedi. Bakın ne kadar mantıklı imiş gibi gösteriyor, zaten “Mudil” isminin manası doğruyu yanlış yanlışı da doğru göstermektir. O kimse de ibâdeti terk etti. Hak Teâlâ Hızır (a.s.)ı ona gönderip onun lisaniyle o kimseye: Niçin bizim ibâdetimizi terk ettin? buyurdu. O kimse de: Bu kadar ibâdet ettiğim halde bir kerre olsun "Lebbeyk" hitabına nail olmadım, dedi. Cenâb-ı Hızır buyurdu ki: Her vakit sana cevap geliyor. Fakat sen anlayamıyorsun, buyurdu. Genelde her zuhurda Hakk’ın varlığı olduğundan, her zuhurda da bir fiil, bir ses, bir söz çıkmış olduğundan hepsi Hakk’tandır. Dikkat edersek her zerreden bize hitaplar vardır. 

Mesnevi: Tercüme: "Senin "Allah, Allah" demen, bizim sana "Lebbeyk" ile icâbetimizdir. Bütün bu senin sûz ü güdâzın bizim peykimizdir."

 Velhâsıl kulun Hakk'ı zikri, Hakk'ın kulu zikrindendir. Eğer bir kul Rabbını zikrediyorsa Rabbı onu zikretmiştir de o da ondan sonra rabbını zikretmiş olur. Hani فَاذْكُرُونِۤى اَذْكُرْكُمْ وَاشْكُرُوالِى وَلا تَكْفُرُونِ 2/152 فَاذْكُرُ orada emir hükmündedir, “zikredin” neyi zikredeyim diye soruyor muhatab فَاذْكُرُونِۤ o zaman “beni zikredin” bu emirdir. Bu emri alan kimsenin zikretmemesi mümkün değildir. فَاذْكُرُونِۤى اَذْكُرْكُمْ “ben de sizi zikredeyim” şimdi başta emir vardı zikret diye emri alan zikretmeye başlıyor, bende sizi zikredeyim demek suretiyle hem başta zakir hem sonda zakir Hakk’ın kendisi oluyor. Yani baştan sona doğru veya sondan başa doğru da abd ortada oluyor. Abd da zannediyor ki ben zikrediyorum فَاذْكُرُونِۤ beni zikrediniz اَذْكُرْكُمْ bende sizi zikredeyim çıkıyor. İşte burada bahsettiği odur. Kulun rabbını zikri rabbın abdı zikretmesidir. 

----------------------

28. Paragraf; 

Ve bundandır ki muhakkak vücûd, hareket-i ma'küleden vâki' oldukda, âlemi ademden vücûda nakl eyledi. Salât harekâtın cemîisine âmm oldu. O da üçtür: Biri hareket-i müstakimedir. O da musallînin hâl-i kıyamıdır. Ve biri hareket-i ufkıyyedir. O da musallînin hâl-i rükü'udur. Ve biri hareket-i menküsedir. O da onun hâl-i sücûdudur. İmdi insanın hareketi müstakimdir; ve hayvanın hareketi ufkîdir; ve nebatın hareketi menkûs tür. Halbuki cemâdın kendi zâtından hareketi yoktur. Binâenaleyh hacer, hareket ettikde gayr ile hareket eder (28).

-----------------------

Yani namazın müştemil olduğu esrardandır ki, yani namazın içindeki esrarlardan bir tanesidir ki o esrar sebebiyle namaz (s.a.v.) Efendimize sevdirilmiştir. Bildiğiniz gibi ben sevdim demiyor, “sizin dünyanızdan bana üç şey sevdirildi “ diyor O esrar dahi budur ki: “küntü kenzen mahfiyyen fe ahbibitü en urefe fehalktul halkali irefe bihi” hadîs-i kudsîsinde beyân buyrulduğu üzere vücûd-ı izâfî-i yani bu izafi olan vücut yani gördüğümüz mevcut olan bu vücut aslında kendine ait bir varlığı olmadığından izafi yani isimlendirilmiş bir vücuttur. âlem hubb-i ilâhîden ibaret olan, ilahi muhabbet aleminden ibaret olan hareket-i ma'kûle-i Hak'tan vâki' olduğu vakit, yani bu alem hareket-i makuleden aklen Hakk’tan vaki olduğu vakit o hareket adem-i izafi olan yani izafi yoklukta olan a'yân-ı ilmiyye, yani ilmi hakikatler mertebesinden vücüd-ı izafî mertebesine nakl eyledi. Yani izafi olan bu alemlerdeki vücuduna nakl eyledi. Yani bu alemlerin meydana gelmesindeki sebep “küntü kenzen mahfiyyen” Ben gizli bir hazine idim bilinmekliğimi, irfan olunmaklığımı sevdim ve bu alemleri halk ettim ve bu alemlerin halkiyetinin de üç asıl üzere olduğunu belirtmekte. 

Ve bu hareket-i ma'kule dahi üç vech ile vaki' oldu: Birisi kevnden ibaret olan âlem-i süflînin îcâdı için vâki' olup yukarıdan aşağıyadır. Bakın birisi kevnden ibaret olan yani varlıktan ibaret olan, var edilmiş olan alem-i süflinin icadı yani bu süfli alemin icadı için vaki olup yukarıdan aşağıyadır. Yani bu alemlerin bir ifadesi var, oluş ifadesi dik tepedir demek istiyor. Yukarıdan aşağıyadır. Ve bu hareket, hareket-i menkûsedir, baş aşağı olan bir harekettir. Zîrâ baş aşağıya vâki' olmuştur. Diğeri esmâ-i ilâhiyye için vâki' olan hareket-i müstakimedir, ki aşağıdan yukarıyadır.

Zîrâ âlem-i süflinin vücûdu olmadıkça esmâ-i ilâhiyye zahir olmaz. Alem-i zahir olmada esma-i ilahiye meydana gelmez. Üçüncüsü hareket-i menküse ile hareket-i müstakime arasında olan hareket-i ufkıyyedir ki. Yani baş aşağı ve baş yukarı olan iki hareketin ortası olan hareket-i ufkiyedir. Yani yere paralel harekettir. Bu da âlem-i insanînin îcâdı için olan harekettir. Zîrâ insanın neş'eti âlem-i süfli ile âlem-i esmâî arasında vâkı'dir. Ve namaz bu üç hareketi câmi'dir. 

Bakın bütün alemde ne varsa namazın içerisinde tatbikatında da hepsi mevcuttur. Şöyle ki musallînin namazda kıyam hâli hareket-i müstakime; yani namaz kılanın namazdaki ayakta durma hali hareket-i müstakime ve rükû' hâli hareket-i ufkıyye; yani paralel hareket ve sücûd hâli de hareket-i menkûsedir, yani baş aşağıdır.

Ve bu harekâttan her birisi âlem-i süflide mevcûd olan bir nevi' mahlûkun hareket-i zâtiyyesidir yani bu hareketlerde bu alemde mevcut olan mahlukların hareketi zatiyesi yani zati hareketleridir ki, bunlardan insanın hareketi müstakîm yani ayakta kıyamda ve hayvanın hareketi ufkî, yani rükü halinde ve nebatın hareketi menkûstür, yani baş aşağıdır. Cemâdın kendi zâtından bir hareketi olmadığı için ona bu harekâttan birinin nisbeti mümkün değildir. Yani cemad olan madenler yürürler dik dururlar, baş aşağı dururlar yatay dururlar böyle bir hareketleri yoktur. Meselâ bir taş hareket ettiği vakit onu mutlaka bir muharrik tahrik eder. Yani bir hareket edici onu harekete geçirir. 

------------------------

29. Paragraf:

Ve onun ya'nî "Benim kurret-i aynim namazda kılındı" kavline gelince, ca'li kendi nefsine nisbet etmedi. Zîrâ Hakk'ın musallîye olan tecellîsi, musallîye değil, ancak O'na râci'dir. Çünkü bu sıfatı kendi nefsinden zikr etmese idi, elbette ondan ona tecellîsiz olarak, ona salât ile emr eder idi. İmdi bu, ondan imtinân tarîkıyla vâki' oldukda, müşahede dahi imtinân tarîkıyla vaki' olur. Böyle olunca “Benim kurret-i aynim namazda kılındı“ dedi. Halbuki namaz, ancak müşahede-i mahbûbdur ki, çeşm-i muhibb, "istikrâr"dan me'hûz olarak, onunla "karâr" eder. Binâenaleyh göz onun rü'yeti indinde "müstakırr" olur. Şu halde onunla beraber, bir şeyde ve bir şeyin gayrisinde onun gayri olan bir şeye nazar etmez. Ve işte bundan dolayı, Hak Teâlâ namazda iltifattan nehy etti. Zîrâ iltifat, abdin namazından şeytanın kaptığı bir şeydir.Binâenaleyh onu mahbûbunun müşahedesinden mahrum eder. Belki eğer Hak, bu mültefitin mahbûbu olaydı, namazında vechi ile kıblesinin gayrisine iltifat etmezdi. Halbuki insan, bu ibâdet-i hâssada bu mesabede midir, yoksa değil midir? Kendi nefsinde hâlini bilir. Zîrâ insan nefsine basiret üzeredir. Ve eğer onun ma'zeretlerini ilkâ ederse bile, o kendi nefsinde sıdkından kizbini bilir. Zîrâ birşey, kendi hâlini câhil değildir. Çünkü onun için kendi hâli zevkidir (29).

------------------------

Ya'nî Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz “Bana dünyanızdan üç şey sevdirildi.”hadîs-i şerifinde “hubbi” (sevdirildi) sığasını mechûl olarak, hazır olmayan îrâd buyurup üç şeyin kendisine cenâb-ı Hak'tan sevdirildiğini beyân eylediği gibi; “cuilte” (kılındı)sığasını dahi keza mechül olarak îrâd edip, namazda vâki' olan kurret-i aynin kendi tarafından değil, Hak tarafından mec'ul olduğunu beyân buyurdu. Yani namaza olan muhabbetinin sevgisinin kendisi tarafından değil Hakk tarafından olduğunu beyan buyurdu. 

Ve ca'li kendine nisbet etmedi. Yani “ben sevdim” demedi Çünkü Hakk'ın musallîye olan tecellîsi, yani namaz kılan kimseye olan tecellisi musallînin sun'uyla değil, belki Hak canibinden vâkı'dır. Yani birisinin namaza durduğunu düşünün veya herhangi birinin ona Hakk’ın tecellisi vardır, özel tecellisi vardır. Neden çünkü o musalli, namaz kılan özel olarak rabbının huzurunda durmaktadır. Bütün günlük işlerini bırakmış, dünya kelamı dünya işi yapmadan sadece kendine bildirilen sözleri söylemek üzere Hakk’a raci olmuş, dönmüş durumda olduğundan işte bunun için de musalliye olan tecellisi musallinin sun’uyla değil, yani musallinin çalışmasıyla sanatıyla işiyle değil, belki Hakk canibinden vakidir. Yani Hakk yönünden de musalliye yönelişi vardır Hakk’ın.

Musallîye râci' olan şey, ancak Hakk'ın tecellîsini kabule isti'dâddan ibarettir. Yani namaz kılana raci olan dönecek olan şey Hakk’ın tecellisini kabule istidattan ibarettir. Yani kul namazını kılıyorken abd kendisine Hakk’ın tecellisini alacak kabul edecek durumda olması lazımdır. Namaza gaflette olmaması lazımdır. Musalliye raci olan şey musalliye dönen şey ancak Hakk’ın tecellisini kabule istidattan ibarettir. Nitekim bir kimse kendi mukabilinde bulunan âyîneye mütecellî olsa, onda meşhüd olan suret âyîne tarafından değildir, belki bakan tarafındandır. 

Bakan oradan uzaklaştığı zaman yani aynaya bakan oradan uzaklaştığı zaman aynada hiçbir görüntü kalmaz. O halde aynada görülen suret bakanın tesiri ile olan surettir. Âyine tarafından olan şey, kabûl-i in'ikâsa isti'dâddan ibarettir. Ayna da boş değil, aynada bakanın suretini görmesi aynanın da bunu kabule olan istidadındandır. Zîrâ bir dîvâr-ı kesife mukabil duran kimsenin sureti bi't-tabi', o duvara mün'akis olmaz; çünkü duvarda bu isti'dâd yoktur. Böyle olunca Hakk'ın şuhûdu ve tecellisi, Hakk'a râci'dir, kulun mec'ûlü değildir. Yani kulun ceal etmesi abdin isteği ile olması değildir. Ve Hakk'ın musallîye olan tecellîsi, Hakk'a râci' olduğunun delili budur ki;

Hak Teâlâ bu sıfatı, ya'nî namazda kendi tarafından tecellî ve şuhûd vukü'unu kendi nefsinden zikr etti yani ben sevdirdim dedi, Zîrâ Resul (a.s.)a canibi Hak'tan: "Ben senin kurret-i aynini namazda kıldım" bu kurreti- ayn gözümün nuru da denmektir, ancak karar kılmış göz manasınadır, bir yerde karar kılmış oraya bağlanmış manasındadır. Hitabı şeref-vârid olmasa idi, (S.a.v.) Efendimiz, ca'li Hakk'a isnâd ederek "Benim kurret-i aynim namazda kılındı" buyurmaz idi. Yani böyle bir şey söylemez idi. Binâenaleyh musallîye olan Hakk'ın tecellîsi Hak canibinden olmasa idi, Hak Teâlâ bu sıfatı kendi nefsinden zikr etmez ve elbette Hak'tan musallîye tecellî vâki' olmaksızın, sâdece namaz ile emr ederdi.

 Ve bu surette de kul, Hakk'ın tecellîsine ve şuhûduna nail olmaksızın edâ-i salât eyler ve namazda kendisini için kurretü'l-ayn hâsıl olmaz idi. Yani istikrarlı, kararlı bir müşahede görüş olmaz idi. İmdi Hakk'ın tecellîsi, Hak canibinden imtinân, memnun ve ihsan tarîkıyla olduğu vakit, namazda olan müşahede dahi, imtinân ve ihsan tarîkıyla olur. Yani kulun namazdaki müşahedesi memnunluğu ve ihsan yoluyla olur. İşte (S.a.v.) Efendimiz gerek tecellînin ve gerek şuhûdun imtinân ve ihsan tarîkıyla vukû'una işâreten: “ve cealite kurreti ayn” buyurdu. Yoksa "Namazda kurret-i aynimi ben kıldım" yani ben kendi kendime gözümü karar kıldım veyahut "Hak Teâlâ vücûb tarîkıyla kıldı" demedi. 

Ve namaz ise ancak mahbubun, sevdiğini müşahede etmekten ibarettir ki, hîn-i müşahede de yani müşahede zamanında muhibbin gözü, sevenin gözü mahbûbunun cemâlinde karâr eder. Yani sevdiğinin cemalinde karar eder. Ve "kurretü'l-ayn" "istikrâr"dan, ya'nî "karâr"dan me'hûzdür, kaynaklanmaktadır. Çünkü bir kimse sevdiğini gördüğü vakit, gözü onun cemâlinde dikilir kalır. İşte gözümün nuru kürret-i ayn dediği budur. Bir kimse sevdiğini gördüğü vakit onun cemalinde gözü dikilir kalır. 

O lezzet-i temaşadan mahrum olmamak için, o temaşa lezzetinden sevdiğini görmesi o mahrum olmamak için gözünü başka bir tarafa imâle etmez. Başka bir tarafa gözünü döndürmez. Bunu için "karîrü'l-ayn" "mesrûr" ma'nâsında müsta'meldir. Yani huzurlu sevinçli güzel diye kullanılmaktadır. Çünkü her mesrur olan kimse, gözünü kendini mesrur eden şeye diker kendini hoşlandıran şeye diker ve kendine sürur veren matlûbundan başkasına meyl etmez. Türkçede "gözü aydın olmak" derler.

 Ve Dâvûd-ı Kayseri (k.A.s.) hazretleri “tekerrebuha” kavlinde iki ma'nâ zikr ediyor: Birincisi kâfin fethiyle "sürür"; ve ikincisi kaf'ın kesriyle "karâr" ma'nâsıdır. "Sürür" ma'nâsına olunca, metnin ma'nâsı "Onunla mesrur olur"; ve "karâr" ma'nâsı, kabul edildikde "Onunla karâr eder" olur. Şerhi Kâşânî ve Bosnevi'de dahi bu izahat varır. 

İmdi göz mahbûbun rü'yeti indinde müştakırr olunca, kararlı olunca muhibb, seven mahbûb, sevilen ile beraber, bir şeyde, ya'nî mecâlî-i sûriyyeden bir şeyde, mahbûbun gayri bir şeye nazar etmez. Nitekim Mûsâ (a.s.)a ateş suretinde mütecellî olmuş idi. Ve keza bir şeyin gayrisinde, ya'nî hâriçte, ma'dûm olan tecelliyât-ı zâtiyye-i zevkıyye ve ma'neviyye gibi mecâlî-i sûriyyeden, suri tecelliden olan bir şeyin gayrisinde, mahbûbun gayrine nazar etmez. Yani başka bir şeyde tecelli olsa da sevdiğinin dışında başka bir yere nazar etmez.

Zîrâ göz ma'şûkun temâşâ-yı cemâlinde sabit ve istikrarlı olduğu vakit, ma'şûka mensûb olan başka bir şey bile olsa, o temaşadan ayrılıp, o şeye nazar edemez. Eğer ederse o temaşadan mahrum kalır. Zîrâ göz iki şeyin temaşası arasını cem' edemez.

İşte namazda muhibbin gözü mahbübun müşahedesinde müstakırr olduğundan dolayı kararlı istikrarlı olduğundan dolayı Hak Teâlâ hazretleri, namazda kıblenin veya secde mahallinin gayri olan yerlere iltifattan nehy etti. Yani secde ve kıbleden başka yere bakmayı nehy etti. Yani kişi iki yere bakabiliyor, ya kıbleye bakıyor veya onu düşünüyor ya da secde yerine bakıyor. Zîrâ bu mahallerin gayrine bakmak, kulun namazından şeytanın kaptığı bir şeydir. Ve musallînin bu iltifatı yani bu iki şeye bakmanın dışında başka şeye olan iltifatı yönelmesi şeytanın tasallutuna fırsat verir. Yani kafasında düşüncesinde boşluklar oluşur. 

Sebebi budur ki; Musallî başka bir yere baktığı vakit nazarına bir takım suretler müsadif olur, bir takım suretler tesadüf eder orada suretler meydana gelir. Şeytan o suretlerin kalbine olan te'sîrâtı vasıtasıyla efkâr-ı faside ilkâ eder, yani bozuk fikirler gönderir. Meselâ namazda iken gözü gelip geçenlere tesadüf eden oldukda, bir hüsnâ kadın görür. Huzûr-ı ilâhîde şeytan o suret vasıtasıyla hiss-i şehevânîsini tahrik eder. Bi't-tabi' o namaz, namaz olmaz. Binâenaleyh musallî kendisini, şeytan ve nefsin iğvâât ve tahrikatından muhafaza etmek için kıblesine veya secde-gâhına nazar etmek zarurîdir. Aksi halde onu mahbübunun müşahedesinden mahrum eder. Belki eğer Hak, bu namazda başka mahallere bakan kimsenin mahbûbu olaydı, namazında vech-i zahiri ve kalbi ile kıblesinin gayrisine iltifat etmezdi.

İnsan bu ibâdet-i hâssada, yani hususi olan bu ibadette ya'nî namazda, bu mesabede midir, değil midir? Yani bu düzeyde midir bu gerçekçilikte midir değil midir Ya'nî Hakk'ı kıblesinde tahayyül edip, bâlâda îzâh olunan hitâbât-ı ilâhiyyeyi işitiyor mu, yoksa işitmiyor mu? Kendi nefsinde hâlini bilir. Zîrâ insan nefsine basiret üzeredir. Ve onun kendi nefsine ilmi, sâir ilminden akvâdır, daha kuvvetlidir, Vâkıâ insan, şöyle oldu, böyle gitti de bunu yapamadım gibi nefsi tarafından bir takım ma'zeretler der-meyân ederse de, bu ma'zeretlerinde sâdık mıdır, yoksa kâzib midir, yalancı mıdır? Kendi kendine muhakeme ederse sıdkına veya kizbine, yalancılığına hükmeder. Zîrâ hiç bir kimse kendi hâlini câhil değildir. Çünkü herkesin kendi hâil zevkidir. Kişi kendi nefsini herkesten daha a'lâ bilir. 

-----------------------

30. Paragraf:

Ba'dehü müsemmâ-yı salât için başka bir taksim vardır. Zîrâ Hak Teâlâ bize kendisine salât etmemizi emr etti. Ve o bizim üzerimize musallî olduğunu haber verdi. Şu halde salât bizden ve Hak'tandır. İmdi O musallî olduğu vakit, ancak ism-i Âhir ile musallî olur. Böyle olunca Hak, vücûd-i abdden müteahhir olur. Ve o abdin kıblesinde nazar-ı fikrîsiyle veya taklidi ile onu tahayyül ettiği Hak'tır. O da ilâhi mu'tekaddir. Ve isti'dâddan o mahall ile kâim olan şey hasebiyle mütenevvi' olur. Nitekim ma'rifet-i billâhdan ve ariften suâl olunduğu hînde, Cüneyd (rahimehullah): “levnün mai levnün inaehü” ya'nî "Suyun rengi kabının rengidir" dedi. Ve o cevâb-ı sedîddîr ki, onun üzerine bulunduğu şeyle haber verdi. İmdi O, bizim üzerimize musallî olan Allâh'dır. Binâenaleyh biz musallî olduğumuzda bizim için ism-i Âhir hâsıl olur. Böyle olunca biz onda mütehakkık oluruz. Nitekim kendisi için bu isim hâsıl olan kimsenin hâli hakkında biz zikr ettik. Şu halde onun indinde halimiz hasebiyle oluruz. İmdi bize ancak bizim getirdiğimiz suret ile nazar eder. Zîrâ musallî, halbede sabıktan müteahhir olandır (30).

---------------------------

Ya'nî yukarıda zikr olunan taksimden sonra "namaz" tesmiye olunan şey için Hak ile kul arasında başka bir taksim dahi vardır. Birinci taksim hani alemlerin halk edilişindeki üç hal, insan da bu halin ortasındaydı, insanda bu hal vardı ve halk edilmişler arasındaki mahlukatta da bu üç hal vardı. Diğeri ayna misalinde olduğu gibi aynaya bakan kendisi o sureti meydana getiren idi ancak suretin meydana gelmesi için de aynanın kabiliyeti lazım idi. Yani temizliği lazım idi. Duvara bakıldığı zaman aynalık vazifesi göremiyordu. Şimdi burada da namazın bir başka halinden bahsediliyor yani yukarıda zikredilen taksimden sonra insan, hayvan, bitkiler, madenler arasında ve alemler arasında olan taksimden sonra namaz tesmiye olunan şey, namaz ile isimlendirilen şey için Hakk ile abd arasında başka bir taksim dahi vardır. 

Yani Hakk ile kul arasında bir başka taksim daha vardır, Tafsili budur ki: Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de bize kendisi için namaz kılmamızı emr ettiği gibi هُوَ الَّذِى يُصَلِّى عَلَيْكُمْ وَمَلۤئِكَتُهُ لِيُخْرِجَكُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ وَكَانَ بِالْمُوءْمِنِينَ رَحِيمًا (Ahzâb, 33/43) âyet-i kerîmesinde, kendisi de bizim üzerimize musallî olduğunu beyân ve ihbar buyurdu. 

Yani هُوَ الَّذِى o öyle bir Allah ki يُصَلِّى عَلَيْكُمْ sizin üzerinize salat etmekte, hani اِنَّ اللَّهَ وَمَلۤئِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِىِّ يَاۤ اَيُّهَا الَّذِينَ اَمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَسَلِّمُوا تَسْلِيمًا 33/56 bu ayet-i kerime öncekinin bir başka cephesi, ki insanoğlunun ne kadar yüce bir varlık olduğunu bu iki ayet-i Kerime ve benzerleri açık olarak belirtmektedir. عَلَيْكُمْ وَمَلۤئِكَتُهُ Ve melekler de sizin üzerinize yusalludur, peki niçin لِيُخْرِجَكُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ benlik ve nefis zulumetinden, اِلَى النُّورِ aydınlık aleme çıkarmak için, وَكَانَ بِالْمُوءْمِنِينَ رَحِيمًا Allah mü’minlere rahimdir, ayet-i kerimesinde bizim üzerimize musalli olduğunu beyan ve ihbar buyurdu. 

Şu halde salâtın bir nev'i bizden Hakk'a ve bir nev'i de Hak'tan bize râci'dir, dönüktür. Hak bize namaz kılan (musallî) olduğu vakit kendisinin "Âhir" ismi ile musallî olur. Yani Hakk bizim üzerimize musalli olmaktadır. Bu şekilde de Âhir ismiyle bu tecelli etmektedir. 

Bu i'tibâr ile Hakk'ın zuhuru kulun vücûdundan sonradır. Ya'nî Hak canibinden vâki' olan bu sâlât, kulun vücûdundan sonra olur. Yani abdin vücudu olacak ki onun üzerine olsun bu da Âhir ismiyle zuhura gelmekte Cenab-ı Hakk. Nitekim Hakk'ın Gafur ismi ile tecellîsi kulun vücûdundan ve ondan günâh sudûrundan sonradır. Gafur ismi kul yoksa faaliyet göstermez, bir işe de yaramaz. Kulun varlığı olacak günahı olacak ki Gafur ismi tecelli etsin ve abdin vücudundan ve ondan günah sudurundan yani günah çıkmasından sonradır. Demek ki Hak. Kulun vücûdundan sonrakidir. Ve kulun vücûdundan sonraki olan Hak, kulun namaz kılarken kıblesinde nazar-ı fikrîsi (hani yukarıda bahsetmişti ya Kabe’yi düşünecek ya secde yerine bakacak işte bu kıblesi) fikrindeki nazar ile veya taklidi ile tahayyül ettiği Hak'tır. Yani kişi fikri nazarıyla veya taklidiyle hayal ettiği Hakk’tır. Ve bu Hakk-ı muhayyel dahi, hayal edilen Hakk dahi, ilâh-ı mu'tekaddir, itikad edilen ilahtır. 

Ya'nî mu'tekıdin, itikad edenin kendince i'tikâd ettiği Hak'tır. Yani kendi zannınca itikad ettiği Hakk’tır. Ve pek tabiîdir ki mu'tekıdin itikadında tekevvün eden süret-i muhayyele, o mu'tekıdin vücûdundan sonra mûtekevvin olur; ve bu ilâh-ı mu'tekad, i'tikad sahibinin isti'dâdı hasebiyle tenevvü' eder. Ve isti'dâd onun çeşitlendiği mahaldir. Zîrâ Hakk-ı mutlakın bir belli sûreti yoktur. Belki zâtı ile mahallin isti'dâdına göre tecelli edendir. Nitekim ma'rifet-i billâhdan ve ariften sual olunduğu vakit. Cüneyd-i Bağdadî (k.A.s.) hazretleri: "Suyun rengi, kabının rengidir" buyurdu. Ve bu öyle bir doğru cevaptır ki, Hz. Cüneyd hakîkat-i hâli haber verdi. Zîrâ su nasıl renksiz ve suretsiz ise, zât-ı mutlaka dahi öylece suretsiz ve renksizdir. 

Ve su nasıl bulunduğu kabın renginde görünür ve o kabın şekline girer ise, zât-ı mutlaka dahi kab mesabesinde, düzeyinde bulunan mezâhir, görünenler hasebiyle zahir olur. Yani görülen her varlık kab hükmünde biz de dahiliz, işte kab nasılsa Cenab-ı hakk’ın şekilsiz ve renksiz olan varlığı öylece o şekle göre zuhur eder. Bu ma'nâya işareten Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî (r.a.) efendimiz buyururlar Mesnevi Tercüme: "Ey hacca gitmiş olan taife, neredesiniz, neredesiniz? Ma'şûk buradadır, geliniz, geliniz. Eğer suretsiz olan ma'şükun suretini görüyor iseniz efendi de sizsiniz, hâne de sizsiniz, Ka'be de sizsiniz!" Velhâsıl zât-ı mutlaka bütün vasıflar ve suretlerden münezzeh olmakla beraber bi'l-cümle suretlerden zahirdir, işte bundan dolayı mu'tekıd, akîde-i cüz'iyye sahibi olunca, onun i'tikâdı hasebiyle ona tecellî eder. Ve ilâh-ı mu'tekad hakkıdaki tafsilât Fass-i Şuaybî'de mürur etti. İmdi mu'tekıdin i'tikâdı hasebiyle kıblesinde mütehayyel olan, hayalinde olan Allah, bizim üzerimize "musallî" olan Allah'dır yani يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِىِّ bahsedilen ayet-i kerime ile, Binâenaleyh biz Kıblemizde tahayyül ettiğimiz ilâh-ı mu'tekada karşı musallî olduğumuz vakit, ism-i Âhir bizim için hâsıl olur. 

Ve biz o isimde tahakkuk etmiş oluruz. Çünkü evvelâ Hakk'ı tahayyül ettik, sonra musallî olduk. Bu surette elbette sonraki oluruz. Yani namaz kılmak için evvela Hakkı tahayyül ettik, yani Hakk için zaten abdest aldık, temizlendik, namaza durmaya çalıştık Hakk için yani Hakk’ı tahayyül ettik evvela. Çünkü evvela Hakk’ı tahayyül ettik sonra musalli olduk. Yani namaz kılıcı olduk. Bu suretle elbette muteahir oluruz, yani son oluruz. 

Nitekim bize namaz kılan olan ilâh-ı mu'tekadin bu ism-i Âhir ile namaz kılan olduğu yukarıda zikr edilmiş idi, (burada iki bölümü anlatıyor birincisi Hakk’ın ahır olduğunu ne sebeplerden olduğu) Şu halde biz Hak indinde hâlimiz hasebiyle oluruz; ve isti'dâdımız hasebiyle onu ne suretle tahayyül etmiş isek, bize ancak girdiğimiz bu suret ile nazar eder; ve bize o suretten tecelli eden olur.

Zîrâ gerek alem-i şehâdette ve gerek âlem-i hayâlde, hiç bir suret yoktur ki Hakk-ı mutlak ondan zahir ve tecelli eden olmasın. Ve namaz kılanın ism-i Âhir makamında tahakkukundan nâşîdir ki, ona "musallî" denilmiştir. Bakın burada musallinin gerçekten ne demek olduğunu çok güzel bir şekilde beyan ediyor. Zîrâ "namaz kılan (musallî)" lügatte "at yarışında halbede, ya'nî mahall-i müsabakada, yani müsabaka mahallinde birinci çıkan attan geri kalan ikinci"ye bu isim verilir, musalli. At yarışlarında ikinci olana musalli denir. 

------------------------

31. Paragraf:

Ve onun كُلٌّ قَدْ عَلِمَ صَلاتَهُ وَتَسْبِيحَهُ (Nûr, 24/41) kavli, herşey Rabb'inin ibâdetinde, taahhurda rütbesini ve tenzîhden onun isti'dâdının i'tâ ettiği tesbihini âlimdir, demektir. İmdi hiçbir şey yoktur illâ ki o, Halîm ve Gafur olan Rabb'ine hamd etmekle müsebbihdir. İşte bunun için biz âlemin teşbihini birer birer tafsil üzere fehm etmeyiz. Ve bir mertebe vardır ki, onda zamir وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ (İsrâ, 17/44) kavlinde, müsebbih olan abde âiddir. Ya'nî bu şey "kendi hamdi ile" demektir. İmdi بِحَمْدِه kavlinde olan zamîr, şeye ait olur. Onun üzerine olduğu sena ile demektir. Nitekim biz mu'tekıd hakkında dedik ki, muhakkak o, ancak kendi mu'tekadinde olan ilâha sena eder. Ve nefsini ona rabt etti. Ve onun amelinden olan şey, ona râci'dir. Şu halde ancak kendi nefsine sena etti. Zîrâ muhakkak san'atı medh eden kimse, bilâ-şek sani'i medh eder. Çünkü onun hüsnü ve adem-i hüsnü, sâni'ine râcî'dir (31),

-------------------------

Ya'nî "musallî" lügatte "müteahhır" ma'nâsına olunca, yani arkadan gelen manasına olunca Hak Teâlâ hazretlerinin كُلٌّ قَدْ عَلِمَ صَلاتَهُ وَتَسْبِيحَهُ (Nûr. 24/41) ya'nî "Her bir şey salâtını ve tesbihini bilir" kavil, her şey Rabb'inin ibâdetinde taahhurda, ahirde rütbesini ve tenzih nev'inden kendi isti'dâdının i'tâ ettiği tesbihini bilir, demek olur. Zîrâ vücüd-ı kesîf-i izafî ile müteayyin olan her bir mazhar, zuhur yeri, kendi vücûdunun, Hakk'ın vücûdundan sonra olduğunu bilir. 

Ve keza kendi isti'dâdı tenzih nev'inden ne gibi bir tenzihi iktizâ ediyorsa onu bilir. Zira bu biliş, o mazharın kendi nefsini bilmesi demektir. Böyle olunca a'yândan, yani ayan-ı sabiteden zuhura gelen bütün alemden Halîm ve Gafur olan Rabb'ine hamd ile Allah’ı tesbih etmeyen birşey yoktur. Ve burada Rabb'in bu iki isim ile zikrinin sebebi budur ki: Her bir "ayn"a isti'dâdında meknuz olan, gizli olan kemâlâtı Rabb-i Halîm'i canibinden devamlı rıfk ile ve yavaşlıkla kader-i ma'lûm üzere nazil olur.

Allah’ın tecellisi eğer şiddetle ve defî olarak nazil olsa idi, o "ayn"ın ona tahammülü olmazdı. Ve keza Rabb-i Gafur her bir aynın nakâis, noksanlıklarını ve zulmet-i imkâniyyesini setr eder, örter. İşte her bir şeyin Rabb-i Halîm ve Gafûr'una, kendine mahsûs hamdiyle tesbihi bulunduğu için, biz bil-cümle eczayı âlemin tesbihini, birer birer, ale't-tafsîl bilemeyiz. Zirâ bir şeyin gayri olan şey, o şeyin kendi nefsini bildiği gibi, o şeyi bilemez. Ve bu âyette bir mertebe vardır ki. o mertebeye nazaran وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ (îsrâ, 17/44) ya'nî "Hiç birşey yoktur, illâ ki o şey kendi hamdi ile tesbîh eder" kavlinde "bi-hamdihî"deki zamîr, tesbîh eden kulda râci' olur, yani tesbih eden kula döner.

Ya'nî bu şey, kendine mahsûs olan hamd ile tesbîh eder, demektir. Böye olunca "bi-hamdihî" kavlindeki zamîr, şeye, eşyaya aittir ki, o şey nev'-i senadan, yani övme nevinden ne gibi bir sena üzerine bulunmakta ise, o sena ile tesbîh eder, demek olur. Nitekim biz i'tlkâd-ı mahsûs sahibi olan kimse hakkında dedik ki: Muhakkak o kimse, ancak kendi itikadında tahayyül ettiği ilâha sena eder ve nefsini ona rabt eder, rabıta yapar. Halbuki bu ilâh-ı mu'tekad yani itikad edilen ilah o kimsenin amelinden husule gelen bir şeydir. Ve bir âmilin ameli ise elbette kendisine râcidir, dönücüdür. 

Şu halde Hakk'ı kendi itikadında tahayyül edip onu îcâd ettikten sonra, o ilâh-ı mu'tekade sena eden kimse, kendi nefsine sena etmiş oldu. Çünkü ilâh-ı mec'ûl, sâhibi-i itikadın san'atıdır. Kendi ilahını ceal eden itikad sahibinin ilmi sanatıdır. Ve san'atı medh eden kimse, şüphesiz sâni'i medh eder. Yani onu bina edeni meth etmiş olur. Zirâ o şey'-i masnû'un güzelliği ve çirkinliği sâni'ine râci'dir.

------------------------

32. Paragraf:

Halbuki ilâh-ı mu'tekad, ona nazır olan kimse için masnû'dur. O, onun san'atıdır. İmdi i'tikâd ettiği şey üzerine onun senası, onun kendi nefsi üzerine senâsıdır. Ve bundan dolayı onun gayrı olan mu'tekadi zemm eder. Ve eğer insaf ede idi, onun için bu vâki' olmaz idi. Şu kadar var ki, muhakkak bu ma'büd-ı hâs sahibi, Allah hakkında i'tikâd ettiği şeyde, kendinin gayrine i'tirâzından dolayı bunda bilâ-şek câhildir. Zîrâ eğer Cüneyd'in dediği “levnün mailevnün inaehu” kavlini arif olaydı, onun i'tikâd eylediği şeyi, her bir i'tikâd sâhibine teslîm ederdi. Ve Allah Teâlâ'yı, her surette ve her mu'tekadde arif olurdu. Binâenaleyh o, ya'nî ma'bûd-ı hâs sahibi, zânndır, âlim değildir. İşte bundan dolayı Allah Teâlâ: "Ben abdimin zannı indindeyim" buyurdu ki, ister ıtlak etsin, ister takyîd etsin, ona ancak kendinin mu'tekadi suretinde zahir olur demektir (32).

---------------------------

Ya'nî sâhib-i itikadın tahayyül ederek nazır olduğu ilâh yani hayalinde tahayyül ederek nazar ettiği baktığı kabullendiği ilah kendi tarafından tasni' olunmuştur, kendi tarafından meydana getirilmiştir. Ve bu hayali olan ilah bu kimsenin san'atından ibarettir. Bu ilâh üzerine sena ettiği vakit, kendi nefsi üzerine sena etmiş olur. Yani ilahını övmüş olduğu zaman kendi nefsini övmüş olur, çünkü ilahı kendi nefsi yapmış oldu, tahayyül etti. İşte bundan dolayı o kimse, kendi itikadında îcâd ettiği ilâhdan başkasını kabul etmez; ve başkasının itikadında mec'ûl olan ilâhı kötüler (zemm) eder. 

Nitekim Kur'ân-i Kerim’de ashâb-ı i'tikâdın hâline işâreten buyurulur: يَكْفُرُ بَعْضُكُمْ بِبَعْضٍ وَيَلْعَنُ بَعْضُكُمْ (Ankebüt, 29/25) ya'nî "Ba'zınız ba'zısını tekfir ve ba'zınız ba'zisını tel'în eyler" yani bazınız bazınızı küfür ile itham eder, bazısını da tel’in eder. Ve eğer bu mu'tekıd, yani itikad eden bu kimse insaf ede idi, i'tikâdâttan hiçbir itikadı kötülemez idi. Şu kadar var ki, bu itikadında tahayyül ettiği ma'bûd-ı hâssın sahibi, Allah hakkında başkalarının i'tikâd ettiği şeyde kendi mutekadinin gayrine itirazından dolayı, bu zemininde şübhesiz câhildir. Çünkü Cüneyd-i Bağdadî hazretlerinin ya'nî "Suyun rengi kabının rengidir" kavlini arif olaydı, her bir i'tikâd sahibinin itikadında tahayyül etmiş olduğu ilâh-ı mutekadi de teslim eder idi. Yani ona karşı çıkmaz sen de haklısın derdi.

Fakat Hakk'ın mezâhirin isti'dâdı hasebiyle zahir olduğunu bilmedi, yani Hakk’ın zuhurda olan görünenin kabiliyetine göre zahir olduğunu bilmedi. Hakk'ın kendine olan tecellîsini tasdik ve kendinin gayri bulunan mezâhirde vâki' olan tecellîsini inkâr etti. İşte bugünkü kavgalar, gelecekte de devam edecek kavgaların hepsi şu anlayıştan çıkmaktadır. Eğer herkes karşısındakinin de Hakk’ın hayal de olsa bir zuhuru olduğunu ve ona itikad ettiğini bilse, kimse kimsenin haline girmez. Kimse kimseye de kendi ilahını zorla kabul ettirmeye kalkışmaz. Ve Allah Teâlâ'yı her surette ve her mu'tekadde arif olmadı. 

Binâenaleyh bu ma'bûd-ı hâs sahibi, yani kendine has olan mabud sahibi sâhib-i zandır, âlim değildir. İşte ashâb-ı i'tikâddan her birisi sâhib-i zann olduğu için Allah Teâlâ "Ben kulumun zannı indindeyim" buyurdu. 

Ya'nî kul Hakk'ı kendi itikadında ister ıtlak, mutlak olarak ve ister takyîd etsin, Hak ona ancak kendi i'tikâd etmiş olduğu surette zahir olur, demektir. Ya'nî kul, cemî'-i mutekadât suretlerinde Hakk'ın mütecellî olduğunu i'tikâd ederse ona ıtlak üzere tecellî eder. Ve eğer i'tikâd-ı hâs ile takyîd ederse, yani kendine has itikadı ile kayıtlarsa Hakk’ı o kimseye onun i'tikâd-ı mukayyedi suretinde tecellî eyler. Yani mukayyet itikadı suretinde tecelli eder.

---------------------

33. Paragraf:

İmdi ilâh-ı mu'tekadâtı hudûd ahz eder. Ve o da, onun abdinin kalbi vâsi' olduğu ilâhdır. Zîrâ ilâh-ı mutlak bir şeye sığmaz. Çünkü o. eşyanın "ayn"ıdır ve nefsinin "ayn"ıdır. Halbuki bir şey hakkında, kendi nefsine sığar ve sığmaz denilmez. İyi anla! Ve Allah hakkı söyler ve sebîle hidâyet eder (33).

----------------------

Ya'nî her bir mutekidin kendi itikadında tahayyül eylediği ilâh hududa tâbi' olur. Çünkü her bir mu'tekıd, kendi mutekadi olan ilâhı kabul edip diğerlerinin mutekadâtını redd etmekle, bu ilâhın hudûdunu diğerlerinin hudûdundan tefrik etmiş olur. Yani kişi kendi tahayyül ettiği ilahına bir suret çizdiğinden diğerleri ile birlikte hududlandırmış olur. Diğeri de kendi hududunu çizmiş olduğundan hududlanmış ve ayrılmış olur. Ve bu hududa tâbi' olan ilâh dahi, kendi kulunun kalbine sığan ilâhdır. Yani bir kimse kendi abdını kendi hayalinde tahayyül etti, işte o kendi abdinin kalbine sığan ilah budur yani kişinin kendi hayal ettiği ilahtır. O istediği kadar yukarılarda olsun, arşın üstünde diye düşünsün ve işte saltanatını sürdürmektedir diye düşünsün ama ne kadar geniş düşünürse düşünsün, akl-ı cüzün düşündüğü genişlik nihayet sınırlı bir düşünüştür. İşte kendi kalbine sığan o ilahtır. Çünkü ilâh-ı mutlak hiç bir şeye sığmaz. O ahadiyyet-i mutlakasıyla herşeyi muhittir. Yani mutlak tekliği ile her şeye muhittir. 

Binâenaleyh ne kadar hissi, hayalî, vehmî, aklî, zannî ve ilmî suretler varsa, hepsini zâtı ile ihata eder. Zîrâ zahir ve bâtın ancak ondan ibâretir. Böyle olunca zât-ı ahadiyyet-i mutlaka bilcümle eşyanın "ayn"ıdır. Ve bu ilâh-ı mutlak kendi nefsinin ve zâtının aynıdır. Halbuki his aleminde örfen birşey hakkında, kendi nefsine sığar veya sığmaz denilmez. Çünkü sığmak ve sığmamak iki muhtelif şeyin arasında mevzû'-i bahs olur. Şeyin nefsi ise ayn-ı vahidedir. Ve o şey, nefsinin aynıdır. Binâenaleyh şeyin nefsine sığması ve sığmaması mahall-i güft ü gû olamaz, yani dedikodu mahali olamaz. Fakat Kur'ân-ı Kerîm'de وَسِعَ رَبِّى كُلَّ شَىْءٍ عِلْمًا (En'âm, 6/80) ve رَبَّنَا وَسِعْتَ كُلَّ شَىْءٍ رَحْمَةً وَعِلْمًا (Mü'min, 40/7) buyrulması, niseb-i ilâhiyyenin her şeye vâsi' olduğu ma'nâsını mütazammındır, manasını ifade etmektedir. Zîrâ ilim ve rahmet niseb-i ilâhiyyedendir. Ve Hakk'ın bu nisbetleriyle, bu vasıflarıyla bi'l-cümle eşyaya sığdığı zahirdir. Ve bu bahsin tafsili "hikmet-i kalbiyye"de mürur eti.

Bu dakâiki, bu incelikleri iyi anla! Hak Teâlâ hazretleri kâmillerin lisâniyle hakkı söyler, yani kamilin lisanından Hakk’ı söyler hani “ben kulumu sevdiğim zaman onun elinde tutan, dilinde söyleyen, konuşan gezen olurum” dediği odur, peki kamilin dışında nakıslar da var nakısların lisanıyla da nakısları söyler, çünkü bütün sözler gene onun sözleridir ama bize faydası olacak olan kamillerin lisanıdır ki bu Hakkçadır, ve kendisine müteveccih olan yönelen taleb edenlere dahi, sırât-ı müstakimi göstermekte rehber olur. 

سُبْحَانَ رَبِّكَ رَبِّ الْعِزَّةِ عَمَّا يَصِفُونَ ﴿١٨١﴾ وَسَلامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَ ﴿١٨٢﴾ وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

Rabbımıza şükrederiz, bu gece Fusûs-ul Hikemin sonu 4. cildi olan epey süredir devam etmiş olduğumuz bu sohbetler, Hikmet-i Ferdiye, Peygamber Efendimize ait olan bu husus böylece anlayabildiğimiz kadar dilimizin döndüğü kadar ifade etmeye çalıştık, gerçekten bu muhteşem ve muazzam bilgiler şimdilik sona ermiş oldu ama daha sonra devam edeceğiz inşeallah.

S O N

----------------------- 

Gerçekten de bu kitaplar hakkında aleyhte söylenecek hiçbir şey yoktur, kim ki böyle bir davranışta bulunur, kendini cahilin cahili olarak ilan etmiş ve aklının ne kadar kısır ve fikrinin ne kadar ön yargılı ve ufkunun ne kadar da dar olduğunu, bu vasıfları ile kendi halini ispat etmiş olur. 

Gerçek bir düşünür, İslam’a yakışır bir ilim sahibi, Peygamberimize yakışır bir ümmet, Rabbımıza yakışır, idrakli ve ne yaptığını bilen bir kul ve insanlık alemine yardımcı olan bireyler olmamızı Cenâb-ı Hakk’tan niyaz ederim. 

Bütün bu hakikat-i ilahiye ilimlerinin bizlere kadar ulaştırılmasında emeği geçen bütün hizmet ehli kadirşinas kimselere teşekkür ederiz. 

Bizlerde, bizlerden sonra gelecek yeni nesillerimize bu ilahi emanetleri aktarmaya acizane çalışmalar yapmaya gayret ediyoruz. Cenâb-ı Hakk evvela bu hakikatleri hepimize idrak ettirsin sonra da tahakkuklarını nasib etsin İnşeallah. 

Allah Hak söyler Hakk-ı söyler.

Gayret bizden muvaffakıyet Hakk’tandır. T.B. 

----------------- 

Terzi Baba Kitapları. 

Terzi Baba Baskısı olan Kitaplar. 

1. Necdet Divanı:

 2. Hacc Divanı:

3. İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri:

4. Lübb’ül Lübb Özün Özü, (Osmanlıca’dan çeviri):

5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri):

9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet:

10. Kelime-i Tevhid, değişik yönleriyle:

11. Vâhy ve Cebrâil:

12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi:

13. (13) On üç ve Hakikat-i İlâhiyye: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri ve şerhi 

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

16. Divân (3)

19. Sûre-i Feth ve fethin hakikat-i.

21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

22. Sûre-i Yûsuf ve dervişlik:

24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.) 

35. Fâtiha Sûresi: 

39. Terzi Baba: (2)

41. İnci tezgâhı:

49. 36-Yâ’sîn, Sûresi: 

59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

67. 067-Mülk Sûresi: 

68. 1-namaz sureleri

69. 2-namaz sureleri

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

91-Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

95- Terzi Baba-(8) (19/53)

96- 41-Fussilet Sûresi. 

103-Terzi Baba yüksek Lisans Tezi. 

118- 52-Tûr suresi. Ve M. Nusret tura. 

129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

-------------------

(H) Yayınları Tarafından Basılan Kitaplarımız: 

-------------------

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve hakikatleri: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri.

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem-safiyeti. Safiyyullah. (a.s.) 

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

------------------------------ 

 Terzi Baba kitapları sıra listesi

 KAYNAKÇA

 1. KÛR’ÂN VE HADîS :

 2. VEHB : Hakk’ın hibe yoluyla verdiği ilim.

 3. KESB : Çalışılarak kazanılan ilim.

 4. NAKİL : Muhtelif eserlerden, Mesnevi’i şerif, İnsân-ı Kâmil, Fusûsu’l Hikem ve sohbetlemizden müşahede ile toplanan ilim.

(Gönülden Esintiler) 

1. Necdet Divanı:

2. Hacc Divanı:

3. İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri:

4. Lübb’ül Lübb Özün Özü, (Osmanlıca’dan çeviri):

5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri):

9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet:

10. Kelime-i Tevhid, değişik yönleriyle:

11. Vâhy ve Cebrâil:

12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi:

13. (13) On üç ve Hakikat-i İlâhiyye: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri ve şerhi 

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

16. Divân (3)

17. Kevkeb. Kayan yıldızlar.

18. Peygamberimizi rû’ya-da görmek. 

19. Sûre-i Feth ve fethin hakikat-i.

20. Terzi Baba Umre (2009)

21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

22. Sûre-i Yûsuf ve dervişlik:

23. Değmez dosyası:

24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.) 

25. -1-Köle ve incir dosyası: 

26. Bir zuhûrât’ın düşündürdükleri: 

27. -2-Genç ve elmas dosyası: 

28. Kûr’ân’da Tesbîh ve Zikr: 

29. Karınca, Neml Sûresi: 

30. Meryem Sûresi: 

31. Kehf Sûresi: 

32. 3-Terzi Baba İstişare dosyası: 

33. Terzi Baba Umre dosyası: (2010)

34. -3-Bakara dosyası: 

35. Fâtiha Sûresi: 

36. Bakara Sûresi: 

37. Necm Sûresi: 

38. İsrâ Sûresi: 

39. Terzi Baba: (2) 

40. Âl-i İmrân Sûresi: 

41. İnci tezgâhı: 

42. 4-Nisâ Sûresi: 

43. 5-Mâide Sûresi: 

44. 7-A’raf Sûresi: 

45. 14-İbrâhîm Sûresi: 

46. İngilizce, Salât-Namaz: 

47. İspanyolca, Salât-Namaz: 

48. Fransızca İrfan mektebi:

49. 36-Yâ’sîn, Sûresi: 

50. 76-İnsân, Sûresi: 

51. 81-Tekvir, Sûresi: 

52. 89-Fecr, Sûresi: 

53. Hazmi Tura: 

54. 95-Beled-Tîn, Sûresi: 

55. 28- Kasas, Sûresi: 

56. İrfan-Mek-Şer-Fransızca-Baba: 

57. 20-TÂ HÂ Sûresi: 

58. Mirat-ül-İrfan-ve-şerhi: 

59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

62. -4-Bir ressam hikâyesi:

63. İnci mercan tezgâhı

64. Ölüm hakkında:

65. Reşehatt’an bölümler: 

66. Risâle-i Gavsiyye: 

67. 067-Mülk Sûresi: 

68. 1-Namaz Sûrereleri: 

69. 2-Namaz Sûrereleri: 

70. Yahova Şahitleri: 

71. Mü-Geceler-Fran-les-nuits: 

72. Îman bahsi: 

73. Celâl cemâl Celâl: 

74. 2012 Umre dosyası: 

75. Gülşen-i Râz şerhi: 

76. -5-Doğdular, yaşadılar hikâyesi: 

77. Aşk ve muhabbet yolu: 

78. A’yân-ı sâbite. Kazâ ve kader:

79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.

81- Hayal vâdîsi’nin çıkmaz sokakları: 

82- Mektuplarda yolculuk-M.Nusret-Tura.

83- 2013 Umre dosyası. 

84- Nusret Tura-Vecizeler ve ata sözleri.

85- Nusret Tura-Tasavvufta aşk ve gönül.

86- Terzi Baba-(6) İstişare dosyası.

87- Terzi Baba-İlâhiler derleme.

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

89- 6-Her şey merkezinde hikâyesi. 

90- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-1) şerhi. 

91- Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

92- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (2) şerhi. 

93- 7. İngilizce. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

94- Mescid-i Dırarr-Kubbet-ul Kara. 

95- Terzi Baba-(8) (19/53)

96- 41-Fussilet Sûresi.

97- 2015 Umre dosyası. 

98- Solan bahçenin kuruyan gülleri. 

99- Terzi Baba-(9) İstişare dosyası. 

100-14-İrfan mektebi ve şerhi-İspanyolca.

101- Bosna Hersek dosyası. 

102-The SCHOOL OF WISDOM (irfan mektebi)

103-Terzi Baba yüksek lisans tezi. 

104-Hacc Umre ve hakikatleri.

105-Cemo ve Farko.

106-(2016) Umre dosyası.

107-Vahy ve Cebrâîl- (Fransızca)

108-Ru’ya-Mana-alemi- Tezi Baba ile ilgili zuhuratlar. 

109-terzi Baba tasavvufi izahlar. 

110-19-53-Şeker risalesi.

111-Lübb-ül lübb-Özün özü ve şerhi.

112-Bir kardeşin soruları ve cevapları

113- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-2) şerhi.

114- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-3) şerhi.

115- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-4) şerhi.

116- 2017-Kudüs seyahati dosyası. 

117- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-5) şerhi.

118- 52-Tûr suresi. Ve M. Nusret tura.

119-Fu-Hi-01-Adem Fassı.

120-Fu-Hi-02-Şit Fassı.

121-Fu-Hi-03-Nuh-fassı.

122-Fu-Hi-04-İdris-05-İbrahim-fassı

123-Gülşen-i Raz-2-Terzi Baba şerhinin tamamı. 

124-İbretlik bir değmez dosyası daha Satih ince.

125-2018 Umre dosyası 

126-14-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

127-15-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

128-İbretlik bir hikâye daha. Kaf dağı ve Zümrüd-ü Anka.

129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

130-İbretlik bir hikâye daha. Kilise çanları. 

131-Kur’ân-ı-Kerîmde yolculuk-53-Ayetleri ve Terzi Baba- 

132-Kaner Yiğido-İbretlik bir hikâye daha- 

133-1-İzmir İrfan sohbetleri. 

134-2-Sohbet arası sohbetler. 

135-3-Sohbet arası sohbetler.

136-4-Sohbet arası sohbetler.

137-5-Sohbet arası sohbetler.

138-6-Sohbet arası sohbetler.

139-7-Sohbet arası sohbetler.

140-8-Sohbet arası sohbetler.

141-9-Sohbet arası sohbetler.

142-10-Sohbet arası sohbetler. 

143-11-Sohbet arası sohbetler. 

144-12-Sohbet arası sohbetler. 

145-13-Sohbet arası sohbetler. 

146-14-Sohbet arası sohbetler. 

147-15-Sohbet arası sohbetler. 

148-16-Sohbet arası sohbetler. 

149-17-Sohbet arası sohbetler. 

150-18-Sohbet arası sohbetler.

151-19-Sohbet arası sohbetler.

152-20-Sohbet arası sohbetler.

153-21-Sohbet arası sohbetler.

154-22-Sohbet arası sohbetler.

155-23-Sohbet arası sohbetler.

156-24-Sohbet arası sohbetler.

157-25-Sohbet arası sohbetler.

158-26-Sohbet arası sohbetler.

159-27-Sohbet arası sohbetler.

160-28-Sohbet arası sohbetler.

161-29-Sohbet arası sohbetler.

162-30-Sohbet arası sohbetler.

163-1-7-Esmâ’ül Hüsnâ-M.Nusret Tura. 

164-2-8-Esmâ’ül Hüsnâ-M.Nusret Tura. 

165-9- Ku-Ker-Yol-Kıyamet Sûresi.

166- İnsan-ı Kamil-A-K-C-Cilt-1-Kitap-6-şerhi- 

167- İnsan-ı Kamil-A-K-C-Cilt-1-Kitap-7-şerhi- 

168- 31- Sohbet arası sohbetlerden seçmeler. 

169- İbretlik bir hikâye daha-Usta dan çırağına tavsiyeler- 

170-4- Ru’ya-Mana-Alemi-Terzi Babanın görüldüğü zuhuratlar.

171-5- Ru’ya-Mana-Alemi-Yoruma açık eğitim zuhuratları.

172-6- Ru’ya-Mana-Alemi-Tuzak-mekr-Hileli zuhuratlar.

173- 2020 Umre dosyası.

174- 83-Kur’an-ı kerimde yolculuk Mutaffifin suresi.

175- Mübarek geceler ve bayramlar. İspanyolca çevirisi. 

176- Korona virüs’ün düşündürdükleri.

177- Terzi Baba, “14-İrfan mektebi” tezi. 

178-84-12-Ku-Ker-Yol-İnşikak suresi-

179-13-Terzi-Elif-Terazi-Teradi-İrfan mektebi.. 

180- A- Füsus’ül-Hikem- Mukaddime. 

181- B- Füsus’ül-Hikem- Ayniyet ve Gayriyyet. 

182-Fü-Hi-06-İSHAK FASSI-

183- Fü-Hi-07-İsmail-08-Yakup- fassı- 

184-Fü-Hi-09-Yusuf Fassı-

185-Fü-Hi-10-Hud Fassı-

186-Fü-Hi-11-Salih-12-Şuayb Fassı-

187-Fü-Hi-13-Lut-14-Üzeyir Fassı-

188-Fü-Hi-15-İsa Fassı- 

189-Fü-Hi-16-Süleyman-17-Davut-18-Yunus-19-Eyyüb-Fassı-

190-Fü-Hi-20-Yahya-21-Zekeriyya-Fassı- 

191-Fü-Hi-22-İlyas-23-lokman-24-Harun-Fassı- 

192-Fü-Hi-25-Musa-26-Halid-Fassı- 

193-Fü-Hi-27-Muhammed-Fassı-

194-Silsile-i Uşşakiyye.

195-Terzi Baba-özel, kütüphane ve müze arşivi. 

------------------------- 

Altı peygamber serisi: 

1-15. 6 Pey-(1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

2-21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

3-24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.)

4-59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

5-60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

6-61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

-------------------------

Terzi Baba kitapları serisi: 

1-12- Terzi Baba-(1) 

2-39- Terzi Baba-(2)

3-32- Terzi Baba-(3) İstişare dosyası.

4-79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

5-80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.

6-86- Terzi Baba-(6) İstişare dosyası.

7-91- Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

8-95-Terzi Baba-(8) (19/53) 

9-99- Terzi Baba-(9) İstişare dosyası.

10-103-Terzi baba yüksek lisans tezi.

11-108-Tezi Baba ile ilgili zuhuratlar. 

12-109-terzi Baba tasavvufi izahlar. 

13-110-19-53-Şeker risalesi. 

14-126-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

15-127-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

16-87- Terzi Baba-İlâhiler derleme.

17-126-14-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

18-127-15-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

19-129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

20-131-Kur’ân-ı-Kerîmde yolculuk-53-Ayetleri ve Terzi Baba- 

21-165-9- Ku-Ker-Yol-Kıyamet Sûresi.

------------------------- 

Bir hikâye birçok yorum serisi. 

1-25 -Köle ve incir dosyası: 

2-27 -Genç ve elmas dosyası: 

3-34 -Bakara dosyası:

4-61-Bir ressam hikâyesi:

5-76-Doğdular, yaşadılar hikâyesi: 

6-89-Her şey merkezinde hikâyesi. 

------------------------- 

Dîvanlar serisi: 

1-1-Necdet Divanı: 

2-2-Hacc Divanı: 

3-16-Divân (3)

4-87-Terzi Baba-İlâhiler derleme.

5-88-Nusret Tura-Divanı. 

6-129-Terzi Baba divanı, tüm şiirlerim. 

------------------------- 

İbretlik dosyalar serisi. 

1-17-kevkeb-kayan yıldızlar.

2-23-İbretlik değmez dosyası. 

3-73-Celâl Cemâl Celâl “hayalî Kamer’in hayal vâdîsi”

4-81-Hayal vadisinin çıkmaz sokakları. 

5-93-Mescid-i dırar/Kubbet-ul kara. 

6-98-Solan bahçenin/kuruyan gülleri.

7-105-Cemo ve Farko. 

8-112-Bir kardeşin soruları ve cevapları.

9-124-İbretlik bir değmez dosyası daha. Satih ince. 

10-128- İbretlik bir hikâye daha. Kaf dağı ve Zümrüd-ü Anka.

11-130-İbretlik bir hikâye daha. Kilise çanları. 

12-132-Kaner Yiğido-İbretlik bir hikâye daha-

13-169-İbretlik bir hikâye daha-Usta dan çırağına tavsiyeler-

------------------------ 

Umre dosyaları serisi 

1-2. Hacc Divanı:

2-20. Terzi Baba Umre (2009)

3-33. Terzi Baba Umre dosyası: (2010)

4-74. 2012 Umre dosyası: 

5-83- 2013 Umre dosyası.

6-97- 2015 Umre dosyası. 

7-106-(2016) Umre dosyası.

8-104-Hacc Umre ve hakikatleri. 

9-125-2018 Umre dosyası. 

10-173-2020-Umre dosyası.

------------------------ 

Diğer dillere çevrilen Terzi Baba kitapları serisi

1-5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

2- 6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

3-46. İngilizce, Salât-Namaz: 

4-47. İspanyolca, Salât-Namaz: 

5-48. Fransızca İrfan mektebi:

6-71. Mü-Geceler-Fran-les-nuits: 

7-93- 7. İngilizce. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8-100-14-İrfan mektebi ve şerhi-İspanyolca.

9-107-Vahy ve Cebrâîl- (Fransızca)

10-175- Mübarek geceler ve bayramlar. İspanyolca çevirisi. 

------------------------

Mektuplar ve zuhuratlar serisi:

Terzi Baba İnternet dosyaları:

------------------------ 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

1-2- 3- 4- 5- 6- 7- 8- 9- 10-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

11-12-13-14-15-16-17-18-19-20-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar . 

21-22-23-24-25-26-27-28-29-30-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

31-32-33-34-35-36-37-38-39-40-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

41-42-43-44-45-46-47-48-49-50-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

51-52-53-54-55-56-57-58-59-60-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

61-62-63-64-65-66-67-68-69-70-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

71-72-73-74-75-76-77-78-79-80-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

81-82-83-84-85-86-87-88-89-90- 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

91-92-93-94-95-96-97-98-99-100-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

101-102-103-104-105-106-107-108-109-110-

------------------------ 

Kitaplar devam ediyor şu an Yekün= (195+110=305)
