# Dur Rabbın Namazda (Cilt 1)

**Yazar:** Terzibaba - Necdet Ardıç

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/dur-rabbin-namazda-cilt-1
**Sayfa:** 354

---

GÖNÜLDEN ESİNTİLER 

DUR RABB’IN NAMAZ KILIYOR 

Hadîs-i kudsî

## PEYGAMBER EFENDİMİZİ

## RÛ’YA-DA GÖRMEK

(197-CİLT-1-) İZ TERZİ BABA 

NECDET ARDIÇ 

İRFAN SOFRASI

 NECDET ARDIÇ 

TASAVVUF SERİSİ (197-CİLT-1-) NECDET ARDIÇ 

İZ-TERZİ BABA

Adres Büro: Ertuğrul Mahallesi Hüseyin Pehlivan Caddesi No: 29/5 

Servet Apt. 59 100

Tekirdağ 

Ev: 100 yıl Mahallesi Uğur Mumcu Caddesi Ata Kent Sitesi A Blok Kat 3, D. 13.

Tekirdağ Tel: (0282) 2614318

 (0533) 7743937

www.terzibaba13.com terzibaba13@gmail.com

 Sıra no.

İçindekiler………………………………………………………….……………… (3)

Ön söz……………………………………………………………………..……….. (5)

Birinci bölüm: 

Peygamberimizi rû’ya-da görmek………………………………….. (11) 

## Tarikat ve marifetullah bahçesi ve çiçeği ……………………… (16)

Hazreti Peygamberimizi rû’ya-da görmek-Rû’ya ve rû’ya görmek: Düş görmek:)………………………………………………. (19) Abdül Keriym Cîlî (İnsân-ı Kâmil) Çeviren Abdül kadir Akçiçek: Sayfa 503 - 54 bölüm-vehim:………………………. (22)

Şimdi yine bu hususta, özetle sadeleştirerek. F.H. İshak fass-ı c. 2. s. 109 a bakalım…………………………………………. (28) 

Selamün aleyküm Terzi Baba efendim....................... (38)

Şimdi yine bu hususta, özetle sadeleştirerek. F.H. İshak fass-ı c. 2. s. 109 a bakalım…………………………………………… (44) 

İkinci bölüm:

İhsan güzel kardeşin, zuhurat yorumları……………….……. (56)

Süfyân es-Sevrî…………………………………………………………….. (65)

## Tarikat ve marifetullah bahçesi ve çiçeği, “yorumu”……. (82)

Üçüncü bölüm:

Dur Rabb-ın namaz kılıyor kuds-i hadisin-deki sır……….. (90)

(68-1-99-Zilzal suresi sayfa 210) den mevzu ile ilgili küçük bir aktarım daha yapalım………………………………………………. (94)

Yedullahi fevka eydihim. (48-10)……………………………….. (114)

(Dualarımın içindesiniz. Bilmenizi isterim.)…………………. (126)

T.B. 11 Aralık Cuma 2020-mail cevabı……………………. (133)

(İslam felsefesi Tasavvuf anabilim dalı)……………………… (136)

Dördüncü bölüm.

Yaratma varmıdır, yokmudur,? Konusu…………………….. (146) Elinize yüzünüze bulaştırdınız. (İ.D.)………………..………. (171) ilk okulu zor bitirmiş bir Terzi…………………………………….. (183) İslam felsefesi Tasavvuf anabilim dalı…………………………. (186) Beşinci bölüm felsefe.

Geçmişten Günümüze Felsefeye Bakış……………………….. (201) Kelime-i idrisiye’de mündemic olan “hikmet-i kuddüsiye”nin beyanıdır………………………………………………………………………. (205) Hikmet ile ilgili bir kaç Ayeti kerime……………………………. (211) Terzi, dal’dan değil şecer-ağaçtan bahsediyor………. (218) Altıncı bölüm yaratma-zuhur……………………………………. (226)

# Allah Yaratıcıdır ile ilgili ayetler (İ.D.)…………………….…. (233)

“yani kabuk “perdesi açıldığında”, T.B……………………. (256)

“Hakk olan Allah semavat ve arzı “halk” etti…………….. (260)

A’lâ Suresi……………………………………………………………………. (264) Nedir Bu, Şiir. (27/10/1981)……………………………………... (269) Yedinci bölüm Dur rabb-ın namaz kılıyor. Konusunun düşündürdükleri……………………………………………………………. (273) 

1) Tefekkür. “Dur, Rab'bin Namaz kılıyor.”…………………. (281)

10) Tefekkür………………………………………………………………… (305)

20) Tefekkür……………………………………………………………….. (339)

30) Tefekkür…………………………………………………………………. (355)

40) Tefekkür…………………………………………………………………. (376)

50) Tefekkür…………………………………………………………………. (394)

60) Tefekkür………………………………………………………………… (416) Terzi Baba kitapları, sıra listesi……………………………………. (418) Bismillahirrahmanirrahim: 

ÖN SÖZ

Muhterem okuyucularımız, her hangi bir vesile ile elinize geçmiş olan bu kitabımızın oluşması, (5-aralık cumartesi-2020) tarihinde rumuz ismi “İhsan Deniz” güzel bir kardeşimizden Terzi’ye (Terzi Baba) gelen bir mail ile başlamıştır. 

Kendisi defalarca Peygamber Efendimizi rû’ya-sı’nda gördüğünü ve bunların neye delâlet ettiğini sormakta idi. 

Bunlara cevap olarak Terzi’de, o’na daha henüz kendisini tanımadığını ve gönderdiği “rû’ya” zuhuratlara yorum yapmanın doğru olamayacağını bildirmiş, bu hususta ön bilgileri olması için, Terzi’nin (6) zuhurat kitaplarından birincisi olan, (Peygamberimizi rû’ya-da görmek) kitabını kendisine göndermişti. 

Düşünce, bu arada bu konu hakkında biraz bilgisi olsun ve Terzi’de kendisini biraz daha tanıması için kendisi hakkın da az da olsa bilgi edinilmesi için idi. Rû’ya-zuhurat yorumlanması çok hassas ve mes’uliyetli bir iştir, çünkü saha madde ötesi olduğundan, fiziken bir ispatlanması ve maddi manada bir yorum, ölçüsü yoktur. 

Yetmiş seneye yaklaşan tasavvuf hayatında Terzi bu sahanın ne kadar tehlikeli ve aldatmacalarla dolu bir saha olduğunu, maalesef kendi tecrübe ve yaşantıları ile açık olarak görmüş ve tespit etmiştir. 

Bu yüzden sahanın tehlikelerini ve zuhuratların mana yorumlarının kıyasen yapılabilmesi için, kendisine gelen binlerce zuhuratlardan meydana gelen dosya ve kitaplarından hepsi taranarak uzun bir çalışmadan sonra sırası ile.

(1-18-Hz. Pey, Rû’ya-da görmek) 

(2-26-Bir zuhuratın düşündürdükleri) 

(3-108-Rû’ya mana alemi, Terzi Baba ile ilgili zuhuratlar) 

(4-170-Rû’ya mana alemi, Terzi Baba’nın görüldüğü zuhuratlar) 

(5-171- Rû’ya mana alemi, yoruma açık eğitim zuhuratları)

(6-172- Rû’ya mana alemi, tuzak-mekr, hileli zuhuratlar) Olmak üzere kayda geçirilip kitap haline dönüştürülmüş-tür. Bunların dışında arşivimizde belki binlerce daha zuhurat vardır. Daha fazla okuyanları yormasın diye, yeterli bilgi verilmiştir ümidi ile bu kadarla yetinmiş olundu. 

Böyle bir çalışma, olmadığı bilinen bir husustur, bu sahanın boşluğunu belki bir nebze olsun bu çalışmalar zaman içinde dolduracaktır. Cenâb-ı Hakk okuyanları faydalandırsın. Zuhurat yorumu başlı başına büyük bir eğitim ve tecrübe isteyen bir sahadır. Hayal ve nefs işi olan fal bakmaya benzemez. 

İşte bu yüzden “İhsan-güzel” kardeşimizin “rû’ya-zuhurat”larını hemen yorumlayamadım, amacım kendisini iç bünyesi-ruhsal hali ile, biraz daha tanıyıp ona göre kendisi hakkında daha çok faydalı olmayı düşünmüştüm. 

Gelecek sayfalarda zuhuratları verilecektir. Peygamber efendimizi Rû’ya-zuhuratta görmek kişilere göre değişmekte ve oldukça da tehlikelidir, çünkü bu yolla kişiler iyi niyetleri ile hemen aldanabilmektedirler ve neticesi oldukça sakıncalı ve vahim olmaktadır. Bu yüzden bütün zuhuratlara tedbir ile yaklaşmak gereklidir. Onun için zuhurat yorumlayacak kişinin zuhuratı gören kişiyi zahir ve batın itibari ile tanıması gerekmektedir. 

Doktorun devamlı hastasını tanıması gibidir. Aynı zuhuratı on kişi görse onunda da manası gören kişiye göre değişmektedir. Nasıl ki bir ilaç, hastasına şifa iken, diğer bir hasta için başka bir hastalığına sebep olmaktadır. 

Zuhurat yorumlamaları ilaç reçetesi yazmak gibidir, nasıl ki, gerçek mana da doktor olmayan bir kişi reçete yazamıyorsa, ehli olmayan ve bu sahada ehli yanın da eğitim almayan bir kimsenin, yapacağı zuhurat yorumu çok tehlikeli olur, belki içinden çıkılmaz psikolojik sorunlara bile yol açabilir. Veya kişiyi hayale götürebilir, benlik’te yaptırabilir, ümitlerini de kırabilir, kendisine hiçbir faydası olmadığı gibi zararları da olabilir. Hakk muhafaza eylesin. 

İleriki sayfalarda “İhsan-güzel” kardeşimizin çok merak ettiği zuhuratlarının yorumlarını özetle yapmaya çalışacağım. Çünkü gelecek sayfalarda da okumaya devam ederseniz kardeşimizin kendi yazı ve anlatımları ile durumu hakkın da, bazı bilgilerin oluştuğunu göreceksiniz. 

Bu yazışmalar devam ederken, “İhsan-güzel” kardeşimiz konu olarak birde. “Dur! Rabb-ın namaz kılıyor” Hadîs-i kudsisinin hakikatini sormuştu. 

Bende kendisine konunun hemen anlaşılamayacağını, bunun alt yapısının olması lazım geldiğini bildirip, kendisine konu ile ilgili, ön bilgisinin olması için, (69-2-namaz sureleri) kitabımızdan, (Kevser suresinin fesalli lirabb-ike) bölümünü okuması için göndermiş idim, (gelecek sayfalarda göreceğiz) Daha sonra kendisi buna karşılık “dur rabb-ın namaz kılıyor” hakkındaki kendi düzenlediği yazısını gönderdi ve bazı kendi yorumu ile anladığı bazı konuları da, belirterek Terzi’nin bazı yanlışlıklarını, “kendine göre” buldu. Daha sonra Terzi’de bunların izahlarını yaparak kendisine gönderdi. 

Bunun üzerine “İhsan-güzel” kardeşimiz işi biraz daha ileriye götürüp, hakaret manasında kelimeler ve cümleler kurup cevaben Terzi’ye gönderdi. Terzi’de baktı gördü ki konu, mail sayfalarına sığmayacak, o zaman yeni ve müstakil bir kitap yazmanın gereği ortaya çıkınca, son gelen maili cevaplamayıp, onun cevap ve izahlarını kitabın içine koymaya karar verdi. Böylece kitabın oluşmasına başlanmış oldu. Bu yazışmalar sırası ile gelecek sayfalarda cevapları ve senetleri ile verilecektir. 

Terzi, bu kardeşimize teşekkür eder, çünkü Terzi’de bu konu üzerine “dur rabb-ın namaz kılyor” bir kitap yazmayı epey zamandan beri düşünüyor idi ve bu sahada geçmişte birçok sohbetleri de olmuştu, ancak diğer kitap yazılımları ve meşguliyetlerinden, vakit bulamadığından bir türlü bu konuya sıra gelmemişti. Bu durum, bu düşüncesini zahire çıkarıp konuyu sıraya aldı ve Hakk-ın ilham ve yardımları ile nihayet bu vesile ile yazılmasına başlanmış oldu, ömrü olursa inşeallah tamamlanmasını da görmüş olacağız. 

Diğer bazı genel tefekkür kitaplarımızda da yapıldığı gibi, Terzi bu tür çalışmalara yazı ve tefekkür kabiliyetlerinin daha çok gelişmesi için, kardeş ve evlatlarından konu hakkın daki düşüncelerini de sorup, imkanı olanlardan yazıp göndermelerini ister, onlarda yazabildikleri kadar yazarlar konusu neyse o kitaba ilave edilir. Bu Terzi’nin eğitim sistemidir, kişileri hür düşünceye yönlendirip ilahi mana da kimliklerinin oluşumunu sağlamaktır. 

Bu kitapta böyle hazırlanmıştır, yerleri geldiği zaman, konu hakkın da yazı gönderen kardeş ve evlatlarımızın değerli yazıları sırası ile kitabın içine konmuştur, oradan takib edilebilir.

Böylece Terzi’nin bu kitabı, Terzi’hane atölyesinde, Terzi kızları ve Terzi oğulları, evlatları ile dokunup elbise haline getirilmiştir. Ve herkese uyacak bedenleri vardır ve karşılığında bir ücrette taleb edilmez. Konuya Halil-dost olmak isteyenler alabilirler. Çünkü bu işler. “vela ücürahim-ücretsiz”dir. Yani, “ücret-SİZ-’dir” Yani okuyanın konuyu anlayabilmesi için yapacağı çalışması-ayırdığı zamanı, onun ücretidir. Bu ücretin karşılığını da ancak Rabb-ul alemin verebilir. 

 “Kastım’onu’n” “İhsan-güzel” kardeşimin beden şehrine müdahele etmek değil, konunun ne kadar geniş olduğunu, sadece kendi anlayışının geçerli olmadığını, aklı çalışan her gönlün-beynin, bu sahada değişik müşahede ve görüşleri olabileceğini, ancak bunların indi görüşler olabileceğini, konunun aslına en yakın olanının bulunması lâzım geldiğini, bunun da ancak büyük tecrübe ve kıyaslarla mümkün olabileceğini anlamamız gerekmektedir. 

Terzi’de bu sahadan olabildiğince bilgi derleyip ayrıca kendi düşüncelerini de ilave ederek, konu ile ilgili bu kitabı oluşturmaya çalışmıştır. Cenab-ı Hakk konu hakkın da ilgi gösterip okuyan herkesin idrak ve anlayışını feyiz ve bereketini arttırsın. 

Kitabın içinde “yaratma” ve “felsefe” konusu hakkın da da kıyaslar ve bilgiler vardır, ilgili olanlar ve üzerinde duranlar için oldukça ilginç konulardır.

Şurası bir gerçektir ki! Konuyu hakitati itibari ile anlamak hadiseyi gören yaşayan ve bizlere, manayı kelama dökerek anlatmaya çalışan Muhteşem Peygaberimizin anladığı gördüğü hakikati üzere görmemiz ve anlamamız mümkün değildir. Onun ümmeti olmaya acizane çalışan bizlerin anlayışı, ancak kendi hayal ve vehmimiz kadar olacağından bu hususta hiçbir benlik yapmadan, sadece konu hakkın da benim aciz anlayışım budur deyip geçmemiz lâzımdır. 

Konuya mümkün olduğu kadar, gerçek yakîn haliyle yaklaşabilmek için, oldukça uzun seneler, bir arif kişinin yanında, bu konuların eğitimini aldıktan ve kendinde bulunan üç benliğin, “Nefsi benlik-izafi benlik ve ilâhi benlik” sahalarının tanınmalarından sonra ancak mümkün olan en yakın idrake ulaşılmış olunabilinecektir. 

Yoksa kişi daha henüz kendi bireysel varlığından haberi bile yok iken, böyle ilâhi kimlikleri ilgilendiren bu sahaya girmesi mümkün olamayacaktır. Ancak yürüteceği fikir sadece beşeri ve nefsi hayali bir fikir ve anlatımdan öteye geçemeyecektir. Hakk’tan hayırlısı “Rabb-i zidni ilma-Yarabb-i ilmimi arttır.” 

------------------- 

“Artık demir almak günü gelmişse zamandan,
Hakk’a giden bir gemi kalkar bu limandan.” Diyen kişi ne kadar güzel söylemiş.

------------------- 

Kara deniz, “Nefsi Emare” limanından, “Demiral” emri ile “Demir-al’arak “Nefsi levvame” limanına doğru, yola çıkacak olan beden gemisi Kelime-i tevhid yakıtı ile gönül seferine çıkmış olmaktadır. Böylece “Nefs-i Mülhime” limanın da bir müddet demir atıp, o sahalarıda idrak ettikten sonra tekrar “demir-al’ arak” “İslâmbol” boğaz-berzahı’ndan geçerek “Marmara” denizine, zahiren, Muhammediyyet ve rahmaniyyet denizine girerek “Nefs-i Mutmeinne” Tekirdağ limanına uğradıktan sonra, oradan da yola çıkarak, Çanakkale “Nefs-i Radiye” boğaz’ından “Çanak’tan” işkembe çorbası’da içerek, razı olarak, geçtikten sonra nihayet “Ak” denize ulaşılmış olunacaktır. 

O’radan Ak denizde, “Nefs-i Merdıyye” limanına uğradıktan sonra yola devam ederek, “Nefs-i Safiye limanın da bir müddet durarak istihkak takviyesi yaptıktan sonra.

Hazarat-ı Hamse-Beş hazret kıtalarını da seyretmek için, Cebel-i Tarık, çetin Tarık-tarikat boğazından geçerek engin “Hakikat” vahdet deryalarına açılmak için yola çıkılmış olunacaktır. (Ya Fetteh, Ya Vahid, Ya Ahad, Ya Samed, ve “ALLah” isimlerinin nur yakıtları ile okyanusu dolaşmaya yola çıkılacak, “Ma’rifet-mertebesi” anlayışı ile, oradan da “Burak-berk” ile yücelere çıkılıp, Mi’rac gecesinde. “Dur Rabb-ın namaz kılıyor” sırrına aşina olunacak ve daha sonra dünya uykusundan uyanıp gerçek ebedi hayata ulaşanlardan olunacaktır.

Cenâb-ı Hakk kendine yönelmiş ve yola çıkmış bütün kullarının yollarını açık, işlerini asan eylesin. 

------------------- 

Konu hakkın da zaman ayırıp, hepsi güzel olan, yazılar gönderen bütün kardeş ve evlatlarımıza teşekkür eder daha nice tefekkürlere ulaşmalarını Hakk’tan niyaz ederim. böylece çalışmalarımızın boşa gitmediğini görüp, memnun olmaktayız. Rabb-ımıza şükrederiz. Bu ön sözden sonra konular hakkın da mana alemi yolculuğuna çıkabiliriz. T.B.

----------- 

 Yarabbi; bu kitaptan meydana gelecek manevi hasılayı, evvelâ acizane, Efendimiz Muhammed Mustafa, (s.a.v.) in ve Ehl-i Beyt Hazaratı’nın rûhlarına, Nusret babamın ve Rahmiye annemin de ruhlarına, Nüket annenin Annesinin ve babasının ruhlarına, Babamın ve Aneminde ruhaniyetlerine, içinde yazısı ve emeği olan herkesin, geçmişlerinin de ruhlarına hediye eyledim kabul eyle, haberdar eyle, ya Rabbi. 

----------

 Not= Kitabın içinde “İhsan Deniz-güzel” kardeşimizden bahseden yerlerde konular hakkın da karışıklık olmasın diye onu belirtirken, (İ.D.) rumuzu kullanılacaktır. Terzi’den bahsedilirken ise sadece, (T.B.) diye ifade edilecektir. 

Bismillahirrahmanirrahim: 

BİRİNCİ BÖLÜM:

 Peygamberimizi rû’ya-da görme hakkındadır. 

---------- 

 Bu kitabımızın oluşması (5 aralık cumartesi 2020) de gelen bir mail ile başlamıştır. 

------------------- 

## Peygamber efendimizi rüyada görmem 

(İ.D.)5 aralık cumartesi 2020 

## ------------------- 

Saygıdeğer Terzi Baba Efendim. Öncelikle selamun aleyküm. Sizlere selamların en güzeli ile selam ederim.

Sizlere ka….. merkezden bu maili yazıyorum. Öncelikle kendimi tanıtayım.

Adım İh…. De…. 44 yaşındayım. 28 eylül 1976 da doğmuşum. bir lisede öğretmenim. Kitaplarınızın, Geniş ve uçsuz bucaksız bir ilim deryasının, birbirinden değerli paha biçilmez, inci-yakut-elmas vb tarif edilemeyecek değerde olduğunu ve  hayranlıkla, “tam da aradığım manevi bilgileri” bulup okumaya çalıştığımı belirtmek isterim.

Kısaca rüyamı-zuhuratımı anlatmadan bir iki noktaya değinerek rüyalarımı size göndererek zat- alinizden istirham ederek ne anlama geldiğini, neler yapmam gerektiğini öğrenmek için kıymetli zatınıza müracaat etmek istedim.

Öncelikle 29 yıldan beri tasavvuf ve havas ilmi ile ilgili bilgiler edinmek için çalışıyorum. Tasavvuf konusunda değişik kaynaklardan çok çeşitli kitaplardan da bilgiler edinmeğe çalıştım ve hala devam ediyorum. Meşgalem tasavvuf ve manevi ilimleri öğrenmeye çalışmaktır. Acizane ve kendimce kendime göre, istisnasız yapmaya devam ettiğim belli bir  zikirlerim var. Nakşibendiye me… yoluna dahil olmakla birlikte, bu tarikatın verdiği dersleri yapmıyorum. Bu yola değilde mürşidine gönlümde bir bağlılık hissi oluşmadı. Gönlüm beni derinden mana iklimlerine götürecek  mana ehlini aramaktadır.  böyle diyeyim.

Ve mümkün mertebe ibadetlerimi aksatmadan yapmaya ve allah c.c ye kul olmaya çalışan bir acizim. Allah’a ve Peygamberimiz Muhammed s.a.v. Onların zatlarına yaraşır olmasa da derinden bir sevgim de; Kabule şayan olursa var inşaallah.. Gün geçtikçe de bu sevgim daha da artıyor. Büyüyor.

Saygıdeğer efendim.2-3 yıldır Peygamber Efendimizi ve ehli beytini belli aralıklarla rüyamda görüyorum. Bazen haftada iki defa, bazen ayda bir muhakkak demeyeyim de görüyorum. Tabi bunların söylenmesi doğru değil biliyorum ama ehlince manevi yönünün yorumlanması da kendimce huzur bulacağım bir durum...

Beni derinden etkileyen 3-4 rüyamı size manevi tabiri için gönderiyorum. İnşaallah yorumlarsınız. Size  de ayrıca bir zahmet verdiysem de haklarınızı helal etmenizi diler hürmetle ellerinizden öper, dualarınızı beklerim. (İ.D.) Peygamberimizle ilgili birinci rüyam:

Bir mescid gibi büyük bir yerde insan kalabalığı mescidi doldurmuş. Benim başımda beyaz bir sarık ve üzerimde dizlerime kadar uzunlukta beyaz bir gömleğim var. Kolumun altında da büyük kitap veya kitaplar var. Ve bu mescidin olduğu katta ilim sahibi ders veren hocalara ayrılmış odalar var. Benim de orada bana ayrılmış bir odam var. Rüyamda güya tuvalet ihtiyacım için odama gidecem ama odamın içinde gerçek hayatta görev yaptığım yerdeki tanıdığım bir hafız hoca manevi sıkıntısı olan birine yardım için odamda imiş ve o kişi benim odamdan çıktıktan sonra ben içeriye odama girdim ve bir de baktım ki odamın heryeri duvarlar-eşyalar-masa-ışıklar vb heryeri altın gibi sarı altın renginde.

Sanki altın. Ben de hacet gidermek  için tuvalete  girecem. Ve hacetim için gittiğimde ben de hacet vb ihtiyaç hissi kalmadığı gibi hacet yerinde hacet giderecek taş vb olmadığı gibi, oranın her yeri nur ile beyaz nur buharı gibi bembeyaz ve her yeri bir nur kaplamış ki o nur her yerimi sardı içinde neredeyse kayboluyor insan.. Oradan sonra bir bahçeye çıkıyorum ve bahçede peygamber efendimiz var, birer yanında suretleri şekilleri, adları belli olmayan iki sahabe var. Benim yanımda da sahabi süfyan-sevri var. Peygamberimizin mübarek bedeni ve yüzünü gördüm aynı İslam büyüklerinin ve kitaplarda anlatıldığı gibi buğday tenli şişman değil ve sakalı sık.. Biraz boyluca. üzerinde sütlü kahve renginde bir cübbesi ve başında beyaz bir sarığı var. Sakalının sol tarafında çenesine yakın yerdeki bir bölümü beyaz. Sonra güya peygamberimiz acıkmış ona birileri ekmek arası yeşillikli ve domates vb gibi bir yiyecek getiriyorlar ama peygamberimiz daha değişik bir şeyler istiyor gibi idi. Ama aç olduğu için bunları eline aldı ve yanımda bulunan süfyan-sevri ye dediki: Ey Süfyan allah isa ve musayı (peygamber İsa ve musa a.s ler) rızıklandırdıkları ile mi bizi rızıklandırıp yediriyor dedi.

(bitti) Ve ben uyandım. Sabah namazı vakti idi. Namazı eda ettim vs.

Bu rüyamın manevi uyarı veya ikaz -işaretlerini sizden istirham ediyorum. selam ile kalın. 

Diğer rüyalarımıda gönderiyorum. (İ.D.)

------------------- 

## Peygamber efendimizi rüyada görme.

## Peygamberimizle ilgili gördüğüm rüyam:

(İ.D.)5 aralık cumartesi 2020 

-------------------

Peygamberimizle ilgili geçen hafta gördüğüm -1- rüyam:

Rüyamda peygamberimiz beden ve ses şekil veya suret olarak gözükmüyor sadece ses olarak diyor ki:

"Beni görmek isteyen çok salavat getirsin" diye sesleniyor. 

(Bu arada; sürekli peygamberimizi (s.a.v) görme isteğim var. Bunun için değişik tertiplerde onu görmek için namaz dua vb uygulamalar yaparak bu yönde dua ediyorum ) bolca salavat-ı şerife de getirmeye çalışıyorum hergün. En az 300-500 defa ...

Özel salavatlar da okuyorum şeyhim.

Selam ve marifetle kalın inşallah. (İ.D.)

-------------------

## Peygamberimizi rüyamda gördüğüm ikinci rüya 

(İ.D.)5 aralık cumartesi 2020 

------------------- 

Peygamberimizi rüyamda gördüğüm ikinci rüya;

Güya ka’be ve kabe nin bir duvarının önü gibi ve üzeri siyah örtülü yerdeyim. Orada kendisini görmediğim birisi arkamdan doğru, bu duvarın arkasında şeytan var diyor.-ka’be’nin içinde veya ka’be duvarında şeytan var demiyor--hemen bu sözü o arkamdaki kişi söyler söylemez, Peygamberimizin silüeti belden üstü, yanımda benim hizamda beliriyor. Peygamberimiz de ben de bu sözden hoşlanmıyoruz. Ve peygamberimiz bana şöyle söyle, veya böyle söyle, vb demeden  peygamberimiz ile birlikte ben aynı anda  eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne muhammeden rasul allah diyoruz. Kelime-i şehadet getirdik beraber bitti. Bu da bu kadar

Bu rüyamın manevi uyarı veya ikaz -işaretlerini sizden istirham ediyorum. Selam ile kalın

------------------- 

Peygamberimizle ilgili üçüncü rüyam:

(İ.D.)5 aralık cumartesi 2020 

------------------- 

Bu rüyada birbirinin peşi sıra ard arda gördüğüm için ikisini de beraberce,  ama ayırarak  anlatacağım inşaallah.

İki rüyamda da  Hz Hüseyin vardı ve birinde sadece hz hüseyin ile ilgili ve diğerinde hz   Peygamberimizle ve  Hz Hüseyini beraber gördüğüm için birlikte anlatıyorum. 

(İ.D.) Saygı değer efendim:

---------- 

Bu rüyamda şöyle:

Sokakta bir  evin   duvarının  yanında duruyorum. O evin duvarının yanında büyükçe yaklaşık 2 metre çapında ve büyüklüğünde, olan bir kaya gibi taş var. Hz Hüseyin efendimiz o kayanın içine bir kağıda yazı veya not yazmış ve koymuş. Ben de elimi o kayanın içine soktum. Ama kağıdı aldığım kayanın deliği veya el sokulabilecek bir yeri yoktu.

Ve o kağıdı elimi kayanın içine rahatça sokup oradan aldım ve ve Hz Hüseyin efendimizin yazmış olduğu o kağıdı okuyorum ve anlıyorum. Kağıt türkçe yazılı değil. Okurken ağlıyorum ve güya yanımda eşim var. Eşime dönüp diyorum ki " Hz hüseyin Efendimiz ne kadar da doğru söylemiş deyip bayağı ağlıyorum. eşim bir şey demiyor. Sadece ben anlatıyorum eşime..

 Bitti. Bu kadar. (İ.D.)

----------

İkincisinde yukarıdaki rüyanın hemen ardından gördüğüm rüya:

Hz Hüseyin ve Peygamber efendimizi birlikte konuşurlarken görüyorum. Yine peygamberimizin mübarek yüzünü görüyorum. Ay gibi beyaz yüzlü yine kahverengi cübbeli olarak görüyorum. Peygamber efendimiz Hz hüseyin ile bir yerde ayakta duruyorlar. Peygamber Pfendimiz Hz Hüseyin doğru dönerek diyor ki;

"Hüseyin, Oğlum: şöyle olursa daha da güzel olur veya güzel şeyler olacak" diyor. Ben de onların hemen karşılarındayım ve onları dinliyorum. Bana her ikisi de birşey söylemediler ama... Ben onları dinliyorum. ve onlara bakıyorum. Onların çok yakınlarındayım... bitti.

Bu da bu kadar.

Bu rüyamın manevi  yönünün izahını sizden istirham ederim efendim.

Saygı ve hürmetlerimle. (İ.D.)

------------------- 

## Tarikat ve marifetullah bahçesi ve çiçeği 

 Selamün aleyküm Terzi Baba efendim.....

(İ.D.) 6 aralık pazar 2020 

------------------- 

Tarikat ve Marifet mertebesi ile gördüğüm rüya..

Size peygamber efendimiz ile gördüğüm rüyaları yazdığım dün gecenin sabahında yani bugün pazar, sabah namazını kıldıktan tesbihlerimi yapıp uyuduktan sonra gördüm. Rüyam çok manidar geldi bana..

Rüyam şöyle:::rüyada düz ve yeşillikli ve ağaçlıklı bir orman yolunda arabamla giderken bir erkek çocuğu yoluma çıktı. Arabanın yanına geldi bana gülümsüyor ben de ona gülümsedim. Arabanın içi de eşya,, malzeme vb ile dolu. Ve benim çocuklarım ve eşim de arabanın içinde  var. Arabanın ön koltuğu boş ama… Çocuk sonra yolun diğer yakasındaki evine gitmek için yanımdan ayrılırken biraz arabayla ilerlerken durdum.. Zannımca o çocuk erkek.. O çocuğa onu evine getirivermek için korna çaldım.. Arabayı ben sürüyorum. Sevinerek geldi ve boş olan ön koltuğa geldi. oraya oturdu, bindi. O yoldan onu yolun üst tarafı ormanlık olan yerde onu evine bırakmaya giderken yolda ilerlerken sağ tarafa dönen güzel bir yolun olduğunu anladım. Sadece kendim arabadan inip biraz beş on adım yürüdükten sonra çok güzel bir yere girdim. 

Oraya girerken her yerde mavi ve beyaz güller var. Bu güllere dokunup elleyip kokluyorum. Birazcık beş on adım daha ilerledikten sonra bir de bakıyorum ki çok güzel bir yaşam yeri ve büyük ve çok güzel genişlikli bahçe… Bu güzel yerde görev yaptığım yerde hafızlık yapan tanıdığım bir çocuğu ve tanımadığım başka çocukları da görüyorum… Otanıdığım genç biraz büyümüş ve bana diyor ki: Burası “tarikat bahçesi.” Ben de evet biliyorum burası tarikat bahçesi diyorum. Çok güzel bitkilerle ve çiçeklerle dolu olan bir yermiş. Orada benim olan ve önümde 1 tane beyaz marifetullah bilgisi çiçeği çıkmış ve bu 1 beyaz çiçekten sonra bunlar 3 beyaz çiçek oldu. 

Çoğaldılar. Tabi biraz daha küçükler bir karış boyunda ...ama çoğalmaya ve büyümeye devam edecekler diye rüyada hisler geliyor. Sonra bana orada beyaz bir manevi toprak verilmiş ve bu toprak değişik manevi hallere geçiyor ve değişik hallere ve işlere yarıyor. O bahçede yere üç tane birer karış uzunluğunda birbiriyle bağlantılı kanal açılıp, toprağı bu kanalın ilkine atınca, diğer kanala geçince değişik hallere giriyor ve değişik manevi işlere yardımlara yarıyor. Bana bu toprağın su ile nasıl karışım yapılarak kullanılabileceğini ve işe manevi hale yarar hale getirileceği anlatılıyor. Ama anlatanların kimler olduğu. Belli değil.

 Buradan sonra bitti…sevgili efendim. Bu rüyanın manevi halini merak ediyorum. Yorumlarsanız sevinirim. Bu rüyada beni derinden etkiledi.

------------------- 

 Terzi Baba 6 aralık pazar 2020

------------------- 

Aleyküm selâm İhsan-güzel kardeşim iyi niyetlerin için sağ olasın cenâb-ı hakk ne muradın varsa versin. hakkın da hayırlısı olsun inşeallah. 

Gönderdiğin bütün maillerini okudum kendi hakkın da verdiğin bilgileri de okudum. Ancak bu kadarlık bir bilgi ve çok kısa sayılacak bir zaman da, kişinin genel halinin bilinmesi mümkün olmadığından, zuhuratlarına bir yorum yapılması pek isabetli olmaz. Bu şuna benzer,  bir doktorun hiç tanımadığı bir hastaya, telefondan ilaç tarifi gibi bir şey olur. Ancak o hasta, doktorun devamlı kontrol ettiği hastası ise onu daha evvelden tanımış ve hastalığının sürecinide takib etmiş olduğundan hastada ortaya çıkan yeni durumları yorumlaması ve ona göre bir reçete düzenlemesi mümkün olabilir, aksi halde bir doktorun bedenen ve ruhen hiç tanımadığı bir kişiye reçete düzenlemesi diye bir durum söz konusu olması mümkün değildir, iyi niyetle reçete düzenlense bile o reçetedeki ilaçların zarar verme ihtimalide yüksektir.  Bu yüzden zuhuratlarına genel bir bakışla, iyi niyetin ile gördüğün zuhuratlardır diyebilirim. ancak bu sahada bir bilgin olması bakımından (6) zuhurat kitabımızdan biri olan (peygamberimizi rüyada görmek) isimli kitabımı göndereyim belki orada yazanlardan bir şeyler alabilirsin hakkın da hayırlısı olsun. 

Yazında (29) yıl bu sahada çalıştığını belirtmişsin Me… ile geçici ilgin olduğunu bildirmişsin, o halde bağlı olduğun bir yer olmadığı anlaşılıyor. Bu yollar çok tehlikelidir saha da bir çok görünür görünmez varlıklar vardır, kendilerini sureta hakk'tan gösterip, batıla batırmaktadırlar. Bahsettiğin "havas" ilmide bunlardan biridir. Hele "tasavvuf" denilen saha dışarıdan görüldüğü gibi hiç değildir.  Bir kaç hikaye ve hayalin içinde, olan kitapların isimleri "tasavvuf" kitabı diye geçmektedir.  

Tasavvuf gerçek mana da kişinin evvela kendini tanıması kendini tesbit etmesi, "ene/ben" kimim sorusunun cevabını bulmasıdır. Bu hususta, ancak Ademiyyet mertebesinden başlaması lazımdır. Bu husus ise "hayal ve vehim cennetinden beden arzına Ademi mana"nın indirilmesi ile başlamaktadır. Ehlullahtan birine "nefsi emmareden nasıl geçilir" diye sormuşlar o da cevaben, "nefsi emmareye nasıl gelinir" evvelâ onu öğreninde ondan sonra oradan geçmeye çalışın, diyerek şahane bir cevap vermiştir. Daha henüz kendini bilmekten perdeli olan bir kimsenin gerçek mana da peygamberini ve daha sonra Allah-ını bilmesi mümkün değildir. Bildiğini zannettiği bunların sadece zahiren lafzi  halde kelamıdır. Bütün bunlar mutlak bir irfani eğitim ile çok çalışma ve oldukça uzun bir süre sabır ile olur, aksi halde kişi sadece hayal ve vehim içinde yaşayıp gider. Tabi kişinin kendi tercihidir. 

Sana birde "adem safiyyullah" kitabını göndereyim vakit buldukça okursun cenab-ı hakk feyizler versin selâmlar hoşça kal.  T.B.

2 ek

------------------- 

 Mailde bahsi geçen, İhsan-güzel kardeşe gönderdiğim, (18-Peygamberimizi ru’ya-da görmek) kitabının ilgili bölümünü bilgi edinilmesi yönünden buraya da kaydediyorum, bahsi geçen zuhuratların yorumunda içinde büyük ölçüler vardır. Bahsi geçen zuhuratların yeri gelince yorumları yapılacaktır. Bunların alt yapısı hazırlanmaz ise, bu zuhuratlar sadece bir anlatım olarak kalır ve bir müddet sonra da zaten güncelliğini kaybeder, unutulur gider. T.B. 

------------------- 

(18-Hazreti Peygamberimizi rû’ya-da görmek.)

------------------- 

Bismillâhirrahmânirrahîm: 

Rû’ya ve rû’ya görmek: Düş görmek: 

Bu hususta özet bir malûmat vermek yerinde olacaktır diye düşünüyorum. 

Rû’ya, kelime anlam ve manâsının ifadesini, (zâhiri-dış, beş duygunun geçici olarak, uyku ismi verilen sürede durması, ve uyku hali bölümünün bir kısmında, aynı beş duygunun bâtın-iç, yönüyle yaşanan lâtif ve gerçek bir yaşam süresidir,) diye belirtebiliriz. 

Bilindiği gibi rû’ya-larımız hayatımızda inkâr edilemez birer gerçektirler ve yaklaşık her birerlerimizi uzun süre etkisi altında tutan rû’ya-larımız da olmuştur. 

Aslında dünya yaşantımız dahi, bize göre uzun gibi görünen, gerçek hale göre ise, çok kısa olan, bir rû’ya-dan ibarettir. Geceleri görülen rû’ya-lar ise rû’ya içinde görülen rû’ya-lar gibidir. 

Kûr’ân-ı Kerîm’de, İbrâhîm, İsmâil, İshâk, Yakub, Yûsuf, (a.s.) ların, Nemrud ve Fir’âvn’ın da rû’ya-larından bahsedilmektedir. 

Ayrıca Efendimiz hakkında, Peygamberliğinin (46) cüz’ünden bir cüz’ü olduğu, Kûr’ ân-ı Kerîm ve hadisleri ile de sabit, bir çok rû’ya-ları olduğu da açık olarak bilinen bir gerçektir. 

Diğer taraftan eski adetlerden kaldırılmış olanların yerine de, dinimiz (istişare ve istihare) yi koymuştur. İstihare ise, lügat manâsı itibariyle, (hayırlı olmayı istemek, bir şeyin hayırlı olup olmayacağını anlamak için dua ve namazlardan sonra uykuya yatma) “rû’ya görebilmek için”. Diye ifade edilmektedir. 

Hâl böyle olunca gördüğümüz rû’ya-larımızın hayatımız içerisinde oldukça tesirli bir yeri olduğu da aşikârdır. Her ne kadar bazı guruplar, (rû’ya ile amel edilmez) derseler de, bu söz mutlak geçerli bir söz değildir. Ancak! (Her rû’ya ile amel edilmez) hükmü doğrudur. 

Rû’ya-larımızın bir kısmı nefsânî, bir kısmı ise, Rahmânî’dir. Nefsânî olanların hiç bir yönüyle manâlandırıl-maları söz konusu değildir, hayal ve vehimdir. Rahmân-î olanların ise, büyük çoğunluğu tabir gerektirir. Aslında bu da oldukça zor bir iştir ve irfaniyyet gerektirir. Bu hususta daha sonra özet bilgi verilecektir. 

Şimdi gelelim yukarıda bahsettiğimiz gibi, mevzu ile ilgili muteber kitaplardan özetle bazı kısa alıntılara. 

Muhyiddin-i Arabî (Fusûsu’l Hikem) A.Avni Konuk, cilt 2 İshak fass-ı sahife (93) (Sadeleştirerek) 

* * *

Ma’lûm olsun ki, küllî ilmin manâları “ümmü’l kitap”-(ana kitap) tan âlemin kalbi düzeyinde olan “Levh-i mahfuz” âlemine nâzil olur; ve ondan “âlem-i misâl”e gelir. Daha sonra his âleminde ceset ile sûretlenerek his gözü ile görülür. “Âlem-i misâl”, âlem-i ulvîden âlem-i süfliye; ve bâtından zâhire; ve ilimden kevne nâzil olan vücûdun dördüncü mertebesidir. Buna “âlem-i hayal-i mutlak-mutlak hayal âlemi” ve insân-ın vücûdunda olan “hayal”e de “âlem-i hayâl-i mukayyed-kayıtlı-sınırlı hayal âlemi” derler. Ve İnsân hayalinin bir tarafı âlemi misâle, bir tarafı da kendi nefsine ve cesedine “muttasıl-bitişen-birlikte olandır.

İster mizâc bozukluğu sebebiyle ve ister uyku sebebiyle olsun eğer insânın “hayâl” i ne süflî yönden, yani bu içinde bulunduğumuz “âlem-i kevn-madde âlemi”nden, bir sûret (müntakış-nakşedilmiş-gösterilmiş) olursa, hakikati yoktur, (adğâs ve ahlâm-karışık,değersiz) rû’ya-lar’dır. Çünkü o kimsenin bu âlemin nakış ve sûretlerine olan alâkası sebebiyle hayalinde meydana gelen bir nevi (mel’abe-oyun ve oyuncak)tır. 

Fakat insân-ın hayalinin aynasında görünmüş olan sûretler, ulvî yönden, yani âlem-i misâl’den, inmiş-nüzül etmiş ise, gerek yakaza da ve gerek uykuda olsun hak ve sabittir. Çünkü! “âlem-i misâl” Hakk-ın ilminin hazinesidir; onda hata mümkin değildir. Ve âlem-i misâl den nâzil olan sûretler, eğer ta’bîre muhtac olmayıp bu his âleminde aynıyla zuhur ederse buna, “keşf-i mücerred-yalın soyut-karışık olmayan” derler. Ve eğer görülen hayali sûretlerin, kendisine münasebeti olan, hissi sûretler ile tabire muhtac olursa, buna da “keşf-i muhayyel” derler. 

Ve insân-ın hayaline süfli yönden aks etmiş olan sûretlere de “hayal-i mücerred” (sırf hayal olan) rû’yalar denir. 

Not= işte bu rû’yalar tabir edilmesine gerek olmayanlardır çünkü hepsi nefsin hayalindendir. 

Şu halde “keşf-i mücerred” ile “keşf-i muhayyel” hak ve sabittir. 

Not= netice olarak, “hayal-i mücerred” ise bâtıl ve boştur. 

------------------- 

..........(Çünkü tecellî,/tecellî olunan kimsenin isti’dadının sûret-i üzerinedir.)......... 

-------------------- 

..........(Binâenaleyh âhirette olan rû’yet dünyada meydana gelen isti’dâ da göre oluşmaktadır.)........ 

-------------------- 

* * *

Abdül Keriym Cîlî (İnsân-ı Kâmil) Sayfa 503 - 54 bölüm-vehim:

İşte bu Azrâil melek, ruhunu alacağı kimseye, onun haline uyar biçimde gelir.

Meselâ: zalim bir kimseye, devlet adamlarının intikam almaya memur biri sûretinde gelir. Yada, sultân’ın bir elçisi gibi. Ama nefret uyandıran korkunç bir şekilde. 

Ama, yararlı hal, takva sahibi kimselere, insânların ona en sevimli geleni gibi. En hoşlandığı gibi. 

Azrâil’e Rasûlüllah (s.a.v.) Efendimizin sûretine girmek (mubah’tır) “olmaz değildir” Sonra: Onun benzeri mukarrep melekler de Rasûlüllah (s.a.v.) Efendimizin sûretine girebilirler. 

Çünkü: Onların hepsi Rasûlüllah (s.a.v.) rûhânî kuvvetinden varedilmiştir. 

Meselâ: kalbinden varedilen, aklından varedilen, hayalinden ve diğer ruhânî kuvvetinden varedilenler gibi. 

Anla: Bu sûrete girme durumu onlar için mümkündür.

Çünkü: Ondan varedilmişlerdir. Böyle olunca da münasip yerlerde onun sûretine girerler. 

Onların, Rasûlüllah (s.a.v.) sûretine girmesi, bir kimsenin ruhu, cesedinin sûretine girmesi gibidir. 

Bu manâya göre Rasûlüllah (s.a.v.) sûretine giren de, ancak kendi rûhu’dur. 

İblis ve tebaası Rasûlüllah’ın sûretine giremez. 

Zira onlar: Rasûlüllah (s.a.v.) Efendimizin beşeriyetinden varedilmişlerdir. 

Ancak: Rasûlüllah (s.a.v.) efendimiz Peygamber olduktan sonra onda beşeriyete nasip kalmamıştır. 

Bu bap ta gelen bir hadîs-i şerif vardır. 

(Ona bir melek geldi; kalbini yardı. Ondaki kanı çıkardı. Kalbini temizledi.) 

O kan, beşeri nefis idi. Şeytanın mahalli idi. 

Bundan sonra, şeytanın onunla münasebeti kesildi. Bu münasebet olmayınca Rasûlüllah’ ın (s.a.v.) sûretine girmeye onlardan hiç birinin gücü yetmez. 

* * *

Bu ön bilgileri verdikten sonra şimdi yavaş yavaş yolumuza devam etmeye çalışalım. 

Mevzuumuzun daha iyi anlaşılabilmesi için insânları ve yaşantımızı tanıma yönünde bazı tespitler yapmamız gerekecektir. 

Bilindiği gibi insânlar türlü mertebelerde ve türlü, türlü anlayış ve hayata bakış inancı içerisindedirler. Her ne kadar bir birlerine yakın anlayışlar var ise de, aslında hiç bir kimsenin hayata bakış ve inancı da kimseye benzemez, bu yüzden değer yargıları da çok farklıdır. İnsânların zâhirlerinde olanlar pek tabii ki bâtınlarında da, bilseler de, bilmeseler de mevcuttur, vücudunda ve yaşamında âmir bir hükümdür. Kişiler farkında olmadan bu hüküm ile hayatlarında hükmetmektedirler ve bu anlayışları istikame-tin de tefekkürle veya tefekkürsüzlük, veya sadece nefs-i duygularıyla yaşamlarını sürdürmektedirler. 

Hal böyle olunca bâtınlarından kendilerine rû’ya yoluyla gösterilen sahnelerin ifadeleri de kendilerine göre özel olacağından hepsi için ayrı, ayrı değerlendirmeler yapılması zarurî olmaktadır. 

(1) Bu çokluk halkı, müşahede eden kimseler sadece “halk”ı görürler. 

(2) Bu çokluk halk’ta, tecelli etmiş olan, Ahadiyyet’in varlığını müşahede eden kimseler sadece “Hakk”ı görürler. 

(3) Bu iki anlayış ile, iki yönü de müşahede eden kimseler, hem halk-ı, hem de Hakk-ı görürler. 

Tabi-i ki bu anlayış, görüş ve müşahede ile yaşayanların hayata bakışları da değişik, değişik olacağından zarurî olarak iç dünyalarındaki tefekkür anlayışları da bu hallerine uygun olacaktır. Ve yine tabi-i dir ki; bâtın âleminden kendilerine gösterilen sahneler de değişik, değişik olacaktır. 

Şimdi tekrar yeni bir tasnif daha yapmağa çalışalım. 

Az yukarıda belirttiğimiz, (1) inci sırada olan İnsânlar, kendi aralarında bir çok sınıflara ayrılırlar. En belirginleri (7) nefis mertebelerini aşağıya doğru, (Esfel-i sâfilin) yaşayanlardır. Sadece nefsaniyetleri ile kendilerinden habersiz olarak yaşayanlar, sadece hayal-i halkı bilenlerdir. 

(2) kinci sırada olanlar da kendi aralarında bir çok sınıfa ayrılırlar, onların da en belirginleri, (7) nefs mertebelerini yukarıya (Mi’râc) a doğru yaşayanlardır. Kendilerinden haberli ve ne olduklarını bilenlerdir. Hayatları Hakk-ı müşahede ile geçenlerdir. 

(3) üncü sıra da olanlar da kendi aralarında birçok sınıfa ayrılsalar da genelde tevhid ve irfan ehlidirler. Halk-ı ve Hakk-ı gerçek haliyle idrak edip, öyle değerlendirip hayatlarını bu anlayış üzere devam ettirenlerdir. 

İşte bunların da tabii olarak her birerlerinin gördükleri rû’ya-ları da ayrı, ayrı mertebelerden olduğundan hepsinin tabirleri ve yorumları da ayrı, ayrı olmak zorunda dır, aksi halde bir birine karışan yorumlardan gerçek manâ da fayda sağlanamaz, ayrıca yanlış yapılan bir yorum neticesinde oluşacak yanlış bir davranış o kişiye zarar verilecektir. 

Şimdi tekrar genel bir anlayışa daha geçelim. 

Bilindiği gibi, rû’ya-lar genel olarak ikiye ayrılırlar, (1) Rahmân-î olanlar, (2) nefsânî olanlardır. 

(1) Eğer bir kişi, sadece inkâr ve dünya ehli ise, bu kişinin rû’ya-ları yukarıda bahsedildiği şekilde tamamen nefs-î ve şeytan-î dir. Yani süflî âlemden gelen nefs-î ve hayal-i dir. Hiç tabir edilmez ve bunlarla amel de edilmez. Yol gösterici değil aksine şüpheye ve vesveseye düşürücüdür.

(2) Eğer bir kişi îmân ehli, fakat îmân-ı nın gerektirdiği fiilleri gafletinden ve tembelliğinden terk ediyorsa genelde, bu kişinin de rû’ya-ları, nefsân-î dir. Yaşadığı halin oluşturduğu bazı özel günlerin gecesinde az da olsa, Rahmân-î bir rû’ya görebilir, ancak ayırt edilmesi pek güçtür. Genelde bu rû’ya-larla da amel edilmez. Bunlara yukarıda bahsedilen (adğasu ahlem) karışık rû’ya-lar denir. Bu rû’ya-lara da ayrıca, (hayal-i mücerred) de denir, yani sırf nefsinden kaynaklanmaktadır, tabir edilmez.

(3) Eğer bir kişi îmân ehli ulupta îmânının gereği olan fiilleri samimi olarak yerine getiriyorsa genelde bu kişinin rû’ya-ları’nın bir kısmı Rahmân-î bir kısmı da hayal-î dir, çünkü daha henüz kendini tanımamaktadır. Rû’ya-ları’nın bir kısmı tabir edilir. Ancak o kişinin rû’ya-sını gördüğü günlerdeki psikolojik halinin, yani iç bünyesindeki rûh halinin bilinmesi gerekmektedir. 

(4) Eğer bir kimse (tarikat-yol) ehli ise ancak yolculuğunun farkında değil ise onun da durumunun hükmü (3) bölümdeki gibidir. 

(5) Eğer bir kimse, gerçek manâda (tarikat-yol) ehli ise, bu kişinin de rû’ya-ları genelde, Rahmân-î bazende, hayal-i olmaktadır. Çünkü bunlar kendilerini yavaş, yavaş bu süflî âlemden kurtarma ve ulvi âleme doğru yükselmeye başlama çabası içindedirler, bu yüzden kendilerinde bir lâtifleşme hasıl olduğundan, rû’ya-ların da da bu hal hissedilmeye başlamaktadır. Bu kimselerin rû’ya-ları tabir edilir, bazen yeni bir bilgi halinde, bazen de yaşadığı hayatını düzenleme babında ikazlar olabilir. Bu guruba girenlerin de kendi içinde değişik mertebeleri vardır. Görülen rû’ya-lar kişinin özel hali göz önünde bulundurularak tabir edilmesi gerekmektedir. Bu rû’ya-lara (keşf-i muhayyel) denir. Bunlar âlemi misâl’den ve ilâhi hayal âlemindendir. 

(6) Eğer bir kimse gerçekten, tevhid, muhabbet, ve irfan ehli ise, bu gibi kişilerin Rû’ya-ları tamamen Rahmân-î dir. Bu gibi kişiler zâten kendi rû’ya-ları’nı kendileri tabir ve yorumlarlar. Bu zuhuratlar, bazen (rû’ya-yı sadıka-keşf-i mücerret) “aynı ile vâkî-görüldüğü gibi” dir. Zâten tabir gerektirmezler. Diğerleri ise (keşf-i muhayyel) tabir ve yorum gerektirenlerdir. Tabii ki bu gurubun da kendi içinde pek çok mertebeleri vardır ve her bir kişi zuhurat’ını kendi mertebesi itibariyle yorumlar. 

Şunu da ifade etmekte yarar olacaktır. Yaşantımızda gerçek manâ da hayatımızı zâhir ve bâtın etkileyecek zuhuratlar fazla değildir, eğer her gördüğümüz zuhurat hakkımızda hüküm getirmiş olsa bunları düşünmekten rahatımız kaçmış olur ve bizi çok meşgul etmiş olurlar. 

Peki o zaman bu zuhuratlar neden oluşuyor? 

El cevap, birincisi, yukarılarda da bahsedildiği gibi kısmen de olsa hayatımızı bir düzen içerisinde geçirmek, diğeri ise, hangi tür zuhurat olursa olsun görene, bu âlemin dışında bambaşka bir âlem daha olduğunu ve o âlemin de bu âleme benzer fakat lâtif oluşumları olduğunu ve geleceğimizin hiçlikte değil, böyle bir âlemde süreceğini ve (bundan benim haberim yoktu) mazeretinin baştan kalkması ve tefekkür ehli insân’a sık, sık bu ikazların yapılması için gösterilmektedir. İşte bu, geleceği ikaz, hâli değerlendirme yönüyle hangi tür zuhurat olursa olsun, sırf (Rahmet-i İlâhiyye)dir.

Bu ara izahtan sonra tekrar (6) bölümün diğer bir özelliğine gelelim. 

Ancak! burada da az da olsa mühim bir tehlike vardır. Çünkü eğer bir kimse ulaşmağa çalıştığı, İlâhi benliğini, farkında olmadan (nefs-î benliği) ne kaptırırsa, işte o andan sonra, İlâhi zannettiği her şeyi, kendisi bile hiç farkında olmadan nefs-î benliğine dönüşüverir. Gerçekten çok tehlikeli ve dönüşü de oldukça zor olan bir dönemeçtir. 

Başlarda safiyetle seyreden Hakk yolculuğunda kişi yavaş, yavaş kendi öz benliğini bulmaya başladığında, kendinde bir güven ve mutmainnî-lik hali başlar. İşte bu sırada içinde özünde bulunan nefs-i emmâre’sinin, “emr etme” sevdası yeniden canlanmaya başlar ve o kimse kendini, hiç farkında bile olmadan bu halin içinde bulur ve ayırt etmesi adeta imkânsız hale gelir. 

Bu halde olan kişi yaptıklarının (İlâh-î benlik) çerçevesinde oluştuğunu zanneder, kendisine ve çevresine de o gözle bakmağa başlayarak, nefs-i emmâresinden gelen ve (tevhid-i hakiki) olduğunu zannettiği, o hayal ve vehimleri çevresine aktarmaya başlar. Çevresi de farkında olmadan onun dış haline bakarak, bu davranış ve sözlerin Rahmân-î olduğunu zannederler. 

Bunlarında ayrılması çok güçtür, ayırmak için gerçek bir irfaniyyet bilgisi gerekmektedir, işin acayibi, bu tür kişilerin kendileri de, bu hallerinin, gerçekten Rahmân-î olduklarına gönülden inanmalarıdır. Onların hallerine inanmayanları ise şiddetle dışlamaktadırlar.

Bunların içlerinde her türlü makam sahibi olduklarını ifade edenler ve o kadar ileriye gidenler vardır ki; ifadelerini ve cür’etlerini yazmağa şimdilik kalem müsaade etmiyor.

Her ne hal ise Cenâb-ı Hakk cümlemize vesveseden arınmış temiz bir akıl ve gönül nasip etsin. Biz gene yolumuza devam edelim. 

Az yukarıda dikkatinizi çekmişse son satırlarda (rû’ya) dan (zuhurat) diye bahsetmiştim bundan sonra da gelecek (rû’ya) kelimelerinin yerine (zuhurat) kelimesini yazacağım, çünkü tevhid ilmi içerisinde (rû’ya-lar-zuhuratlar) olarak ifade edilir. 

Şimdi bu hususta çok mühim bir şeye daha dikkat çekmek istiyorum, o da şudur. 

Bilindiği gibi Allah’ın isimlerine, (Esmâül Hüsnâ) Allah’ın güzel isimleri denir. Bu isimler âlemde iki mahal üzere faaliyyet gösterirler. 

(1) incisi, “kevn” olan genel âlemde faaliyyette’dir. Bu hâle yukarıda belirtildiği gibi (âlem-i hayal-i mutlak) denir. 

(2) ikincisi ise, cismi itibariyle, (âlem-i sagir-küçük âlem) olan insân üzerinde faaliyyette’dir. Beşer insân üzerinde faaliyyet gösterenler, kişinin nefsine ve hayaline bağlanarak nefs-i istikametinde kullanılır, sorumlusu da o kişidir. Tamamen hayalidir, bu halde yaşayanların zuhuratları da hayalidir. Yukarıda da belirtildiği gibi bu hâle (âlem-i hayali mukayyet) denir. 

İşte kim ki kendi hayâl-i üzere kullandığı, kendine ait esmâlarını Hakk’a ait olanlarla değiştirirse, o kişinin zuhuratları da, o nispette Rahmâniyyete dönüşür. Bu husus’ta çok mühimdir, üzerinde eğitim yapılması gereken bir sahadır. 

Bu hususu da böylece belirttikten sonra, zuhurat görenlerin hangi mertebelerden bu zuhuratları gördükleri hakkın da bir miktar bilgimiz oluşmuştur herhalde. 

Biz yine yolumuza devam edelim.

Abdullah İbn-i Mes’ud’un (r.a.) rivayetine göre, Peygamberimiz şöyle buyurmuştur.

“Kim beni rû’ya-sın da görürse, o kimse uyanık beni görür gibidir. Rû’ya-sı doğrudur. Çünkü şeytan bana benzer bir sûrete giremez.” Bu hadîs-i Şerife göre şeytan efendimizin sûretine girememektedir.

* * *

Şimdi yine bu hususta, özetle sadeleştirerek. F.H. İshak fass-ı c. 2. s. 109 a bakalım. 

Nebi (s.a.v.) mın göz ve his ile müşahede edilen unsûr-î beden-î beşeriyyet-i, Medine-i Münevvere de medfun olduğundan, bu zaman ehlinden onu kimsenin görmesi mümkün değildir. Ve Onun Rûhunun sûretini ve lâtife-i insâniyyesini, ne hayat-ı şeriflerinde cesed-i mübareklerin-den ve ne de vefatlarından sonra bir kimse müşahede etmedi ve de edemez. 

Ve zuhurdan ayrılması dolayısıyla bir kimse Onu bir kimsenin zuhurundan ve kendi zuhurundan göremez. Ya’nî Rasûl-i Ekrem hazretlerinin unsûr-î madde cesetleri var idi. (Âl-i imrân 3/ 185) “ Her nefis ölümü tadıcıdır.” Âyet-i kerîmesi hükmünce vefat-ı Âlîleri vaki’ olup bu cesed-i unsûr-î, Medîne-i Münevver’de medfun oldu. Binaen aleyh o cesed-i unsûr-î nin artık bu âlem-i kesâfette yaşayan bir kimse tarafından aynen görülmesi mümkün değildir. 

Ve o hazretin mübarek rûhu’nun sûretini Lâtife-i insâniyye’sini, hayat-ı şeriflerinde mübarek cesetlerinden hiç bir kimse göremediği gibi vefatlarından, yani madde cesetlerinden ayrıldıktan, sonra da böylece kimse göremez. 

Ve yine o mübarek rûhu ve lâtîfe-i insâniyye yi ne başkasının varlığından ve ne de bir kimse kendi varlığından göremez. Zîrâ her bir varlığın rûhu ve lâtîfe-i insâniyye si ancak kendi varlığına aittir. 

Buna binâen rûhların hepsi bu düzeyde’dir. Gerek uyku âleminde, gerek “yakaza” uyku ile uyanıklık halinde görülen sûret o hazretin sûret-i bedeninin aynı değildir. Belki o sûrete benzer olan berzah-î bir sûrettir. 

* * *

Görüldüğü gibi çok açık olan bu ifade tarzından anlaşıldığı üzere, Peygamber efendimizi mutlak olarak kendi sûret-i ve rûhaniyyet-i ile görmek mümkün değildir. 

Yukarıda geçen Hadîs-i Şerif-i de yakından incelersek, (görür – gibidir) ve az daha aşağıda, (çünkü şeytan, bana benzer bir sûret-e giremez.) Yani buradan anlaşılanlar, ifade edildiği gibi, (benzer ve gibi) kelimeleriyle, benzer bir halden bahsedilmekte mutlak olarak kendinin görülemeye-ceği zaten belirtilmektedir. 

Bizler bu âlemde dahi böyleyiz. Beş sene evvel gördüğümüzle, bu gün gördüğümüz kimseler de görünürde aynı kimseler değildir. Önce gördüğümüz hayaller geçip gitti şimdi gördüklerimiz de aynı kimseler değildir, ancak bu kolayca farkedilememekte’dir. 

Kendimize dahi bir sabah bir akşam baksak, akşam gördüğümüz (biz-ben) sabah gördüğümüz (biz-ben) değildir. Çünkü her an değişen bir âlemde hiç bir şey aynı ân-ı iki def-a yaşayamamakta, her an her şey büyük bir sür’at ile değişmektedir. Her an değişen bir şeyi devamlı olarak aynı görmek mümkün değildir. 

Ancak o kimsede oluşan (beşeri kimlik-benlik) olgusu kendisini hiç değişmeyen, hep aynı olan bir varlık olarak göstermektedir ki, bu bizi yanıltıp gaflete düşürmekte ve kendimizi hep aynı imiş gibi göstermeğe sebep olmaktadır. Oldukça uzun sürelerden sonra ancak bunu gerçekten farkedebiliyoruz. 

20 yaşında, 50 yaşında ve 70 yaşında nasıl farklı olduğumuzu açık olarak görebiliyoruz. 20-50-70 yaşlarında gördüğümüz aynen bizmiyiz? Hayır hiç bir şekilde hepsi mutlak manâ da fiziken aynıyla biz değiliz, bizim benzer değişik sûretlerimizdir. Nasıl ki; çok uzun seneler sonra görüp zar, zor tanıdığımız bir kişi hakkında içimizden, (ne kadar değişmiş) diye, düşünce geçirdiğimiz bir gerçektir. Bu da önce gördüğümüz ile son gördüğümüz sûretin aynı olmadığını açık olarak göstermektedir. 

Ancak değişmeyen bir şey vardır ki, o da bir insân’ın (âyan-ı sâbite) si olan öz hakikatidir, ancak bu da görülemez. O halde gerek şehâdet âleminde, gerek manâ âleminde görülenlerin hepsi o öz hakikatin, lâtif veya kesif, benzer görüntüleridir. İşte bu yüzden aynı kişiyi gören bir çok kimseler o kimseyi zuhuratlarında değişik, değişik görürler. Bir bakıma bu değişik görmenin kaynağını onu gören kişilerin kendi istidat kaabiliyyet ve anlayışları oluşturur. 

Kişi zuhuratında gördüğü karşısındaki kişiyi, hayalinde hangi anlayış içerisinde yer vermişse o anlayışa yakın bir ifade de bulur. Kişi bazen de hiç şehadet âleminde görmediği bir kimseyi görür, o görüntü muhtemelen onun ahlâklarından birinin sûretlenmiş bir şeklidir veya kendisine daha sonra şehadet âleminde bir vesile ile gösterilecek bir kimsedir.

Nazar edilen-yani görülen kimse değiştiği gibi nazar eden-yani gören kimse de değişir ve daha sonraki değer yargıları da değişeceğinden, daha evvelce başka bir vasıfta gördüğü kimseyi, daha sonra, daha başka bir vasıfta da görebilir. 

Yine Fusûsu’l Hikem’ İshak fass-ı C.2 S. 110’ dan küçük bir bölüm daha alalım. (24) Üncü pragraf ve izâhından özet: 

İmdi Nebi (s.a.v.) min Rûhu, vefât ettiği cesed-i sûretinde olarak, kişinin menam-uyku, zuhuratında gören için cesetlenmiş-sûretlenmiş olur. Menâm- uyku-zuhurat, o cesetten bir şey noksanlaştırmaz. Şimdi o Muhammed (s.a.v.) dir ki, defnedilmiş olan sûrete “benzer” bir cesed sûretinde, rûhu haysiyyetiyle görülmektedir. Allah (c.c.) tarafından zuhuratta Onu gören hakkında, görenin korunmuş olmasından dolayı, şeytanın Onun cesed-i sûretinde görünmüş olması mümkün değildir............

<.........Eğer zuhurat-ı gören kimsenin Allah tarafından korunması olmasa bile, bilfarz şeytanın cesed-i Peygamber sûretinde görülmesi halinde bile, gören yine korunmuş olurdu. Zîrâ (s.a.v.) efendimizin sûret-i cesediyyesi, sırf rahmet-in sûretidir. Eğer şeytanın o ceset sûretine girmesi mümkün olsa, göreni dalâletten, şeytan-ı dahi dalâlete düşmekten muhafaza etmiş olur idi. Çünkü o mübarek sûret onu zarar vermesinden men eder. Meselâ yılanı tesiri ile koynuna koyan kimseler vardır. Yılan o kimselerin tesirli ellerinde bulundukça kimseye bir zarar veremez..........>

(Küçük bir ilâve yapalım, yukarıda açık olarak belirtildiği gibi eğer şeytan bilfarz efendimizin sûretine girmeyi denese bile yine kendi bundan vaz geçer çünkü şahsiyyet-i kaybolmuş olur. İnsânların onun (s.a.v.) efendimizin hidayetine girip (fenâ firrasûl) “rasûlde fânî olmak” durumları vardır, ancak iblise bu yol kapalıdır, o halde iblis kendi yönünden dahi onun sûretine girmek istemez girse bile iblisliği kalmaz, o zaman da kendi ortada kalmayacağına göre bunu göze alamaz.) Bu izahlardan sonra, anlaşıldı ki; Hz. Peygamber efendimizi zuhuratta görmek üç kaynaktan oluşmaktadır. 

(1) Kendi asıl zât-ı rahmân-î kaynağından, velilerine, irfan sahiplerine ve tevhid ehillerine, zuhuratta veya yakaza da gözükmesi. (yakaza) uyku ile uyanıklık arası gibi bir hâl. 

(2) Esmâ-i ilâhiyye kaynağından melek-î mertebeden gerçek samimî ehli imân-a zuhuratlarında değişik sûretler de gözükmesi.

3) Kendilerindeki hayali esmâları cihetinden gaflet ehline kendi esmâları itibariyle hayal yollu, görenin anlayışı istikametinde gözükmesi diye ifade edebiliriz.

Şimdi! Dikkat edilmesi lâzım gelen bir hususu da belirtmeye çalışalım. 

Mudil ismi Hz. Peygamber Efendimizin varlığında bâtının da vardır, olmazsa bir eksiklik olur. Ancak, Hâdî ismi, Mudil ismindeki gücü kendi varlığına aktararak, Mudil-i Hâdî ye döndürmek sûreti ile, Mudil-in “muadili” olarak o ismi aynı güçte hidayet üzere kullanmak için kendi bünyesine alarak ve hem o nu perdeleyerek Mudil ismine dahi rahmet olmuş, bu yüzden de Hâdî isminin gücü ve kapsamı son derece genişlemiş ve hep rahmet olmuştur. Bu özellik Hz. Peygamberimize ait bir özellik olması dolayısıyla da bu yönüyle, (rahmeten lil insân) “bütün insânlara” baştan sona kadar rahmet olmuştur. “Rahmeten lil âlemiyn” olduğu gibi.

Kendinden zâhir ve bâtın hiç bir şekilde, ne söz ve ne de davranış olarak Mudil esmâsı istikametinde bir şeyler oluşmamıştır. Hep rahmettir, işte bu (ahlâk-ı Rasûlüllah’tır.) Mutlak Mudil isminin zuhur mahalli olan ibliste ise Hâdî ismi özünde olmakla birlikte zâhirinde yoktur. Ancak onda da Mudil ismi Hâdî ismindeki gücü kendi varlığına aktararak, Hâdî yi Mudil-e döndürmek sûret-i ile Hâdî nin “muadili” olarak o ismi, güçte dalâlet üzere kullanmak için kendi bünyesine alarak hem de Hâdî yi perdeleyerek hem de kendi mudil gücünü iki kata çıkararak hiç bir varlıkta olmayan, (Hakk yolundan alıkoyma) çabası onda meydana çıkmış olarak faaliyyet-i ni göstermeğe başlamıştır. İşte bu yüzden sırf, Hâdî hidayet üzere olan Hz. Peygamber efendimizin sûretine-varlığına bürünerek, sırf Mudil, dalâlet üzere olan iblis’in girmesi yukarıda da bahsedildiği gibi, uyanık iken de, yakaza da iken de gece uykuda iken de girmesi mümkün değildir. 

Ancak zuhurat-ı gören kişinin bünyesinde Mudil isminin tesiri olduğundan, bu kanaldan Hz. Peygamber diye başka bir sûret in görülme ihtimâli oldukça yüksektir. Yâni kendinde hayalinde bulunan, farkında bile olmadığı Mudil ismi kanalından, zuhuratında görmüş olduğu o sûret-i peygamber sûret-i zannı ile almış olabilir. 

Ancak şuna da dikkat etmek lâzımdır. Her hangi bir kişi zuhuratında kendi Mudil isminden kaynaklanan Hz. Peygamberi görmesi dolayısıyla dahi kendisine şer-i bir hükmün dışında yanlış işaret ve davranışlar telkin edilemez. Çünkü Hz. Peygambere atfen yapılacak yanlış telkinler de onda bulunan Hâdî ismi mani olur. Çünkü gerek şahsından ve gerekse kendisine atfen yapılacak Mudil isminin fiilleri onda yer bulamayacağından hükümsüz kalacaktır. Bu yüzden, hayal, vehim, ve iblis sadece Onun sûretine değil, kendine ait atıflara da vehim karıştıramaz. 

İnsânların pek azı gerçek manâ da Hakikat-i muhammediyye den yansıyan bir sûret-i Muhammediyye yi görürler ki asıl olan budur. (Keşfi mücerret) tir. Kaynağı zât-î dir. 

İmânları yönünden insânların büyük çoğunluğu, kendi Muhammedlerini, kendi anlayış ve değerlendirmeleri itibariyle ilâh-î Esmâ mertebesinden görürler. Buda (keşfi muhayyel) dir. Kaynağı ilâh-î hayaldir. 

İnsanların diğer bir kısmı da kendi beşeri, hayal-i esmâları yönünden görürler ki, buda (hayal-i mücerred) katışıksız karışıksız sırf kaynağı beşeri hayaldir. Ancak bu görüşlerin hepsinde muhabbet müşterektir. 

Dereceleri farklıdır bu yüzden hangi mertebeden görülürse görülsün, görende Onun hubbiyyet-muhabbet yansıması mutlaka olur ve uzun süre o zuhurat-ı unutamaz. Bu duygusallık dahi gören kişiye bir ikramdır. 

Söz buraya gelmişken bir hususu daha belirginleş-tirmeye çalışalım. 

Cenâb-ı Hakk Âdem-e (2/31) Âyetinde “Allah Âdem-e bütün isimleri öğretti” hükmü ile Âdem (a.s.) bütün (Esmâül Hüsnâ) “güzel isimlerin” Allah tarafından öğretildiği açık olarak belirtilmektedir. Demek ki, her birerlerimizin bâtının da bu Esmâ-i İlâhiyyeler fıtraten mevcuttur, ancak gerçek manâ da zâhire çıkamamaktadırlar, bunların yerine onların hayal-î ve vehim tarafları, yaşadığımız âlemdeki şartlanmış-lıklar ve madde anlayışlı dünya hayatında varlıklarımızda hayal-î olarak faaliyyet göstermektedirler ve bu tür isimlere (esmâ-i nefsiyye) tabir edilir, yani nefsimize ve akl-ı cüz’ümüze ait isimlerdir, kendileri hayal ve vehmimizden kaynaklandığından o isimler istikametinde yaptığımız bütün fiiller ve düşündüğümüz bütün düşünceler hayal-î ve vehmi olmakta bu yüzden de bu yolla hakk’a ulaşılamamaktadır. 

(İnsân isimleri dahi eğitir) sözü işte bura da geçerlidir. (Ramuz) da olduğu hatırımda kalan bir (hadîs) vardır, şöyle ki; (İnsân “99” ölümle ölmedikçe gerçekten ölmüş olmaz.) İfadesindedir. 

Belirtilen bu (99) “esmâ” kişinin hayalinde bulunan ve kendinde oluşan ve onlarla yaşadığı zannî olan nefs-î mertebede hayalen faaliyyette olan (esmâ-i nefsiyye dir. İşte bu yüzden kişi akl-ı cüz ile ve nefs-î isimleriyle faaliyyet gösterdiğinden bütün fiilleri kendi nefsine bağlandığından mes’ûlü de kendisidir. 

Eğer bir kimse Âdemiyyet mertebesinden başlayarak gerçek insâniyyet ve irfaniyyet ilmini almayı murat etmiş ise kendisinde ilk oluşması lâzım gelecek bu bilinçtir. Yani gerçek manâ da kimliğini Âdemliğini bilme ve anlamanın yollarını araması olacaktır. 

Bundan sonra her aşama da yapılacak olan o aşama da hangi beşeri esmâları faaliyyette ise o beşeri esmâlarını, (Esmâül hüsnâ) olan İlâhi isimlerle değiştirmesi olacaktır. Yani kendi beşeri hayalini İlâhi hayalle, yine kendinde hayal-î olan (hayat) ismini hakiki-İlâhi hayat-a yine kendinde bulunan hayal-î ilmini İlâh-î ilme, ve yine Sıfat-ı subûtiyyenin diğer bütün isimlerini kendi hayalinden, İlâh-î hakikatine döndürmesi olacaktır.

Böylece sonunda (nefs-î - beşer-î) varlığında hayalen var zannettiği, aslında hiç olmayan bu isimleri terk edip bâtının da, gerçekten var olan ve Allah-ın kendisi tarafından talim ettirilmiş olan, gerçek İlâhi isimlerin, (Esmâül hüsnâ) faaliyyete geçmesi ile de işte bu isimlerinde kişi kendi bünyesinde halifesi olmaktadır ki, gerçek irfaniyyet’te bu yolla elde edilir. 

Üzerimizde hayal-î ve vehm-î nefsimize bağlı isimler tasarruf ettiği müddetçe ne kendimizi tanımamız mümkün ve ne de gördüğümüz zuhuratların bir aslı ve ifadesi olmayacaktır. 

Özetle bakarsak iki tür isimler olduğunu görüyoruz. Biri gerçek manâda (Esmâül hüsnâ) İlâh-î isimler. Diğeri ise kulun hayal ve vehminden kaynaklanan, (esmâ-i nefsiyye) beşeri isimlerdir. İşte bu nefs-î beşer-î isimler birer, birer yer değiştirdikçe (99) nefs-î ve beşer-î isimler ölmüş, yerine İlâh-î leri (hay) olmuş olacaktır.

İşte o zaman kişi ölmeden evvel nefs-î ve beşer-î benliğinden ölmüş olacaktır ki; gayenin kendisidir. 

İşte bu yaşayış içerisinde görülen zuhuratlar, (keşf-i mücerret) ve (keşf-i muhayyeldir.) Zuhurat ve kaynakları hakkında bu özet bilgileri verdikten sonra, şimdi gelelim, tarihte epey yankıları olan bazı zuhuratlara. 

Kûr’ân-ı Kerîm’in ifadesi ile ilk mühim zuhuratları İbrâhîm (a.s.) ailesinde görüyoruz. 

Cenâb-ı Hakk o na oğlunu kurb’an etmesini bildirdi o da bu rû’ya-nın (keşf-i mücerret) yani aynı ile tatbikatının istendiğini düşünerek ve “azîmet”e yönelerek gördüğü gibi tatbik etmeye başladı, ancak bu esnada gökten Cenâb-ı Hakk ona bir koç gönderdi, bu aynı zamanda zuhuratın yorumu idi. 

Yani zuhurat aslında (keşf-i muhayyel) imiş, tabir gerektiriyormuş ve yorumu da, koç gibi olan oğlunun yerine bu benzerlikten dolayı koçun kesilmesi gerekiyormuş. Ancak İbrâhîm (a.s.) eğer bu rû’ya-sı nı koç olarak yorumlasa idi, ruhsat-a tabi olmuş olacağından nefsine pay çıkarmamak için, belki nefsinin isteği üzerine oğlunu kurtarma bahanesi ile böyle değerlendirme yapma şüphesinden kurtulmak için zuhuratını gördüğü gibi, tevil etmeden tahakkuk safhasına koymuş oldu. 

Daha sonra Yûsuf (a.s.) mın kardeşleri hakkında görmüş olduğu zuhurat-ı vardır. Bunlar bilinen zuhuratlar olduğu için daha fazla zamanınızı almamak ve benimde fazla vaktim olmadığından, fazla uzatmadan sadece neticelerini belirtmek ile yetinmek istiyorum. 

Bu zuhurat gelecekten haber veren ve (keşf-i muhayyel) olan bir zuhurat idi, çocukluğunda gördüğü (11 yıldız güneş ve ayın kendisine secde etmesi) nin gerçeğini fiil âleminde (20) küsûr sene sonra kardeşlerinin anne babasının kendisine tazim secdesinde bulunduklarını görmüş oldu. Daha geniş bilgi için (Yûsuf Sûresi/12/100/) bakılabilir. 

Fir’âvn ehli şirk olarak yaşadığı halde gördüğü rû’ya-ları keşf-i muhayyel idi. (12/43) yedi semiz inek ve yedi yeşil başaklı... Kendi mahiyyetine (ey ileri gelenler, eğer rû’ya ta’bir edebiliyorsanız benim rû’ya-mı hallediniz.) (12/44) Dedi: Onlar; “Bu gördüklerin karma karışık (adğasu ahlem) rû’ya-lar dır. Biz böyle karışık rû‘ya-lar’ın “te’vil” tabirini bilmeyiz dediler.” Bunun üzerine zindandaki Yûsuf hatırlandı. O da Fir’âvn’nın rû’ya-lar’ını bilindiği üzere ta’bir eyledi. (12/47-48) Bu hususta babası Yakub’un verdiği bir ön bilgi vardır. “(12/6) Rabb’in seni seçecek ve sana rû’ya ta’bir’ini öğretecektir...........” demişti: Daha sonra (12/22) kendisine, hikmet ve ilim verdik denmişti. Yeri olmadığı için hadiseyi sadece özetledim. Bu hususta daha geniş bilgi almak isteyenler(Sûre-i Yûsuf)’u okuyabilirler, çokta faydalı olur. 

Ayrıca bizimde programımız da basıma hazırlamağa çalıştığımız, (22-Sûre-i Yûsuf) diye bir de kitabımız vardır inşeallah vakti gelince o da meraklılarına sunulacaktır. Sunulmuştur.

Daha sonra Musâ (a.s.) zamanında ki, Fir’âvn’nın gördüğü rû’ya vardır, bu rû’ya yüzünden kırk bin Beni İsrâil çocuğunun, (Musâ) (a.s.) ölsün hükmüyle ve “Musâ) (a.s.) niyetiyle katledilmiş olduğu rivayet edilmektedir. 

Peygamber efendimizin şahsından da iki zuhurat aktarmaya çalışalım. 

(1) İncisi (keşf-i muhayyel) olan süt içme zuhuratıdır ki, “süt-ilim” ile tabir edilmiştir. 

(2) kincisi Sûre-i Fetih’te bildirilen, ( keşf-i mücerret) olan (48/27) Mekke’nin fethi hakkında, (andolsun ki; Allah gerçekten peygamberine o rû’ya-yı Hakk olarak doğru gösterdi)........> ifade edilen zuhuratı’dır. Bunları da bir mîsâl olması bakımından belirtmiş oldum……………………….

Necdet Ardıç Terzi Baba

------------------- 

 Selamün aleyküm Terzi Baba efendim.....

(İ.D.) 6 aralık pazar 2020 

------------------- 

 Saygıdeğer terzi baba efendim. öncelikle selamların en güzeli ve kemaliyle başkaca bir selama ihtiyaç olmayan bir selamla zatınıza selam eder, hürmetle canı gönülden ellerinizden öperim. cevabınız için öncelikle memnun olduğumu belirtmek isterim. tabi beni tanımadığınız için bu cevabınıza --yanlış anlamayın--hak verdim. bana göndermiş olduğunuz kitaplarınız için de sevindiğimi ifade etmek isterim. Bu kitaplarınızı da okudum. Hatta birçok kitabınızı okudum. 

 Peygamberi rüyada görme kitabınızı daha yeni bir kaç gün önce okuduğumu belirtmeliyim.

 Diğer kitaplarınızı ve zuhuratlarla ilgili kitaplarınızı da yeri geldikçe okuyorum....      saygı değer efendim. Ben bu rüyalardan manevi iklimlerde nelere işaret ediyor diye kendime göre sizlerin ve diğer islam büyüklerinin eserleriňden bir manalar acizane çıkarıp anladım veya anlıyorum diyeyim. Burada beni yanlış anlamanızı istemem ...bilmişlik taslamak gibi asla değil bu yazdığım... Ben sizin gibi bir ehlullah ve marifetullah ehlinin bu rüyalardan genel anlamda da olsa size göre bir beyanını sormayı murad etmiştim. Önce rabbimiz ve sonra onun siz gibi ehlullahı daha iyisini bilir. Selamların en kemal'i ve güzeli ile zat ı alinize selam eder hürmetle ellerinizden öperim. Selam ile kalınız. (İ.D.)

------------------- 

Aleyküm selâm  İhsan-güzel kardeşim, Terziye gösterdiğin yakınlığına teşekkür ederim. 

 6 aralık pazar 2021 de, gönderdiğin mailine küçük bir cevap yazdıktan sonra Peygamberimizle ilgili görülen zuhuratlarının özetle yorumunu yapmaya çalışacağım ancak ilk tesbit edilmesi lazım gelen husus bu zuhuratların görüldüğü veya gösterildiği mertebenin tesbit edilmesi lazım gelecektir, gelecek sayfalarda bu tesbitler olur inşeallah. T.B.

---------- 

 Peygamberi rüyada görme kitabınızı daha yeni bir kaç gün önce okuduğumu belirtmeliyim. (İ.D.)

---------- 

 Sayın kardeşim kitabı okumuş olabilirsin ama, sadece dışını okumuşsun içinden hiç haberin olmadığı anlaşılıyor. Kitap okumak sadece, harfleri, kelimeleri, cümleleri, yüzeyinden tekrar etmek değil, içine özünü hakikatine girerek ve içindekileri gerçekten yaşayarak okumaktır, neticesinde kişinin hayretinin artmasıdır. 

 Eğer öyle olsa idi konuyu bu kadarla kapatmaz bazı fikirler üretir zuhuratlarına daha başka yönlerden de bakmaya çalışırdın.

 Yoksa diğer şekilde, bir Arifin dediği gibi! 

 “Satırlar üzerinde gezinen böcek,

 Ne bulur kitapta idrak edecek.” Sınıfına girilmişlerden başka bir netice vermemesidir.

 Suriye seyahatlerimizden birinde, Şam da Muhyiddini Arabi Hz. Kabri şeriflerinde ki ziyaretimde, kendisinin ruhaniyetine yöneldiğimde. 

 “Beni kabrimde aramayın, beni kitaplarımdaki yazılarımın satırları içindeki manalarda arayın,” diye tenbihliyordu, Terzi de zaten hayatı boyunca bunu yapmaktadır. 

---------- 

 Bazı tarifler yaparak “Ru’ya-zuhurat” lar sahasından genel bilgiler vermeye çalışalım. 

------------------- 

 Rahmani, “Ru’ya-zuhurat” lar, bilinmeyenin, bilinmeye dönük rumuzlu anlatımlarıdır. 

 Rahmani, “Ru’ya-zuhurat” lar, manaların görsel olarak şifreler vasıtasıyla açıklanmasıdır. 

 Rahmani, “Ru’ya-zuhurat” lar, yaşadığımız hayatın dışında da başka yaşamlar olduğunun delilleridir. 

 Rahmani, “Ru’ya-zuhurat” lar, alemi latifin alemi kesifte zuhura çıkmasıdır. 

 Rahmani, “Ru’ya-zuhurat” lar, bizleri bizden daha iyi bilen manevi ekipler tarafından düzenlenen sahnelerdir. 

 Rahmani, “Ru’ya-zuhurat” lar, alemi latifin alemi kesife hediyeleridir. 

 Rahmani, “Ru’ya-zuhurat” lar dosttan gelen ilahi haberler ve Rabban-i tasdiklerdir. 

 Rahmani, “Ru’ya-zuhurat” lar, irfaniyet yolunda saliklere manevi destek ve hediyelerdir. 

 Rahmani, “Ru’ya-zuhurat” lar, hakikat aleminin kapılarıdır. 

 Rahmani, “Ru’ya-zuhurat” lar, ufuk açan görüntü-lerdir. 

 Rahmani, “Ru’ya-zuhurat” lar, Zat-ın insan denen saha da, ef’aline tecelli etmesidir. 

 Rahmani, “Ru’ya-zuhurat” lar, daha bu alemde iken batın aleminin provalarının yapıldığı/yaşandığı sahalardır. 

------------------- 

Vacibü-l Vücut bu neticeleri hepimizi nasib etsin inşeallah. 

Zulmani, “Ru’ya-zuhurat” lar, bilinmeyenin, daha bilinmez hale getirilmesidir. 

 Zulmani, “Ru’ya-zuhurat” lar, manaların görsel olarak karıştırılıp okunmaz hale getirilmesidir. 

 Zulmani, “Ru’ya-zuhurat” lar, yaşadığımız hayatın dışında da başka süfli yaşamlar olduğunun delilleridir. 

 Zulmani, “Ru’ya-zuhurat” lar, alemi latifin alemi kesifte zuhura çıkarmayıp zulmette kalmasıdır. 

 Zulmani, “Ru’ya-zuhurat” lar, bizleri aldatmak için zulmani ekipler tarafından düzenlenen sahnelerdir. 

 Zulmani, “Ru’ya-zuhurat” lar, alemi süflinin alemi kesife aldatıcı yalancı tuzak hediyeleridir. 

 Zulmani, “Ru’ya-zuhurat” lar süfli dosttan gelen yalan hayali haberler ve üç harflilerin tasdikleridir. 

 Zulmani, “Ru’ya-zuhurat” lar, süfliyyat yolunda kendi saliklerine süfli destek ve kahreden hediyelerdir. 

 Zulmani, “Ru’ya-zuhurat” lar, zulmet aleminin kapılarıdır. 

Zulmani, “Ru’ya-zuhurat” lar, içinden çıkılmaz kabz sahasını açan görüntülerdir. 

 Zulmani, “Ru’ya-zuhurat” lar, iblis ve taifesinin insan denen saha da, ef’aline zulmani ve süfli tesir etmeye çalışmasıdır. 

 Zulmani, “Ru’ya-zuhurat” lar, daha bu alemde iken iblis ve taifesinin kontrolunda nar/cehennem aleminin provalarının yapıldığı/yaşandığı sahne ve sahalardır. 

------------------- 

 Vacibü-l Vücut bu neticelerden hepimizi korusun inşeallah. T.B.

------------------- 

 Diğer kitaplarınızı ve zuhuratlarla ilgili kitaplarınızı da yeri geldikçe okuyorum....   H.D.K. 

---------- 

 İnşeallah gereken ilmi fayda sağlanmış olur da emeklerin boşuna gitmiş olmaz. T.B.

---------- 

 Saygı değer efendim. Ben bu rüyalardan manevi iklimlerde nelere işaret ediyor diye kendime göre sizlerin ve diğer islam büyüklerinin eserlerinden bir manalar acizane çıkarıp anladım veya anlıyorum diyeyim. H.D.K. 

---------- 

 Keşke maillere, zuhuratların hakkın da anladıklarını da istişare mahiyetinde, yazıp gönderse idin, çok güzel olurdu, hem ulaştığın yeri hem de düşüncelerini terzi daha yakından görmüş olurdu. T.B.

---------- 

 Burada beni yanlış anlamanızı istemem ...bilmişlik taslamak gibi asla değil bu yazdığım... H.D.K. 

---------- 

 Bütün bunlar güzel ancak biraz sabırsız davranmışsın işin daha derinliklerini araştırıp zuhuratlarının gerçek halini anlaman mümkün olabilirdi. T.B.

---------- 

 Ben sizin gibi bir ehlullah ve marifetullah ehlinin bu rüyalardan genel anlamda da olsa size göre bir beyanını sormayı murad etmiştim. H.D.K. 

---------- 

  Evvelâ Terzi’nin bu vasıflar “ehlullah ve marifetullah” lık ile bir bağlantısı yoktur. Ancak Terzi’nin hakkın da kim ne düşünürse onun kendi görüşü ve inancıdır, layık görenlere iyi niyetlerinden dolayı Terzi teşekkür eder. Terzi’nin kendi hiçbir vasfı olmayan vasıfsız bir kimsedir. Ancak halk arasında ve devlet dairelerinde dünya ismi çaresiz kullanılması gerektiğinden, ailesi ona “Necdet” ismini takmış bu ailenin soy ismide “Ardıç” olduğundan zahiren “men-kim” lik “nüfus-nefis” kağıdında “Necdet Ardıç” olarak geçmektedir. Aslında bu Terzi’nin kaporta ismidir. Daha ilerisi başka bir alem ve haldir. T.B.

---------- 

 Önce Rabb’imiz ve sonra onun siz gibi ehlullah daha iyisini bilir. (İ.D.) 

---------- 

 Gene burada Terzi, güzel kardeşine teşekkür eder. İyi niyeti ile gene bahsi geçen kelime ile iltifatta bulunmuş, sağ olsun ancak Terzi bunlarla kayıtlı değildir, hakkın da kim ne düşünürse Terzi o na göre öyledir. Senin zannına göredir. T.B.

----------  

 Selamların en kemal'i ve güzeli ile zat ı alinize selam eder hürmetle ellerinizden öperim. Selam ile kalınız. (İ.D.)

---------- 

 Sağ olasın güzel kardeşim, gene iyi niyetin için Terzi teşekkür eder. Bilmukabele sende, selâm ve selâmet ile kalırsın. 

 Selâm hakkın da daha geniş bilgi istersen. Bir zamanlar düzenlenmiş olan. (91-Terzi Baba-7-Biismi has-Selâm-13) T.B. 

------------------- 

 Bu özet izahlardan sonra İhsan-güzel kardeşim, şimdi geçmiş sayfalarda belirtilen, zuhurat mertebe tariflerinden bir bölümü, buraya tekrar hatırlama babın da aktarayım. 

 Bu kısımda senin zuhuratlarının hangi bölüme girdiğini sende açık olarak göreceksin, ancak bölümü çok dikkatli okuman lazım gelecektir. T.B. 

---------- 

Şimdi yine bu hususta, özetle sadeleştirerek. F.H. İshak fass-ı c. 2. s. 109 a bakalım. 

Nebi (s.a.v.) mın göz ve his ile müşahede edilen unsûr-î beden-î beşeriyyet-i, Medine-i Münevvere de medfun olduğundan, bu zaman ehlinden onu kimsenin görmesi mümkün değildir. Ve Onun Rûhunun sûretini ve lâtife-i insâniyyesini, ne hayat-ı şeriflerinde cesed-i mübareklerin-den ve ne de vefatlarından sonra bir kimse müşahede etmedi ve de edemez. 

Ve zuhurdan ayrılması dolayısıyla bir kimse Onu bir kimsenin zuhurundan ve kendi zuhurundan göremez. Ya’nî Rasûl-i Ekrem hazretlerinin unsûr-î madde cesetleri var idi. (Âl-i imrân 3/ 185) “ Her nefis ölümü tadıcıdır.” Âyet-i kerîmesi hükmünce vefat-ı Âlîleri vaki’ olup bu cesed-i unsûr-î, Medîne-i Münevver’de medfun oldu. Binaen aleyh o cesed-i unsûr-î nin artık bu âlem-i kesâfette yaşayan bir kimse tarafından aynen görülmesi mümkün değildir. 

Ve o hazretin mübarek rûhu’nun sûretini Lâtife-i insâniyye’sini, hayat-ı şeriflerinde mübarek cesetlerinden hiç bir kimse göremediği gibi vefatlarından, yani madde cesetlerinden ayrıldıktan, sonra da böylece kimse göremez. 

Ve yine o mübarek rûhu ve lâtîfe-i insâniyye yi ne başkasının varlığından ve ne de bir kimse kendi varlığından göremez. Zîrâ her bir varlığın rûhu ve lâtîfe-i insâniyye si ancak kendi varlığına aittir. 

Buna binâen rûhların hepsi bu düzeyde’dir. Gerek uyku âleminde, gerek “yakaza” uyku ile uyanıklık halinde görülen sûret o hazretin sûret-i bedeninin aynı değildir. Belki o sûrete benzer olan berzah-î bir sûrettir. F.H. 

* * *

Görüldüğü gibi çok açık olan bu ifade tarzından anlaşıldığı üzere, Peygamber efendimizi mutlak olarak kendi sûret-i ve rûhaniyyet-i ile görmek mümkün değildir. 

Yukarıda geçen Hadîs-i Şerif-i de yakından incelersek, (görür – gibidir) ve az daha aşağıda, (çünkü şeytan, bana benzer bir sûret-e giremez.) Yani buradan anlaşılanlar, ifade edildiği gibi, (benzer ve gibi) kelimeleriyle, benzer bir halden bahsedilmekte mutlak olarak kendinin görülemeye-ceği zaten belirtilmektedir. 

Bizler bu âlemde dahi böyleyiz. Beş sene evvel gördüğümüzle, bu gün gördüğümüz kimseler de görünürde aynı kimseler değildir. Önce gördüğümüz hayaller geçip gitti şimdi gördüklerimiz de aynı kimseler değildir, ancak bu kolayca farkedilememekte’dir. 

Kendimize dahi bir sabah bir akşam baksak, akşam gördüğümüz (biz-ben) sabah gördüğümüz (biz-ben) değildir. Çünkü her an değişen bir âlemde hiç bir şey aynı ân-ı iki def-a yaşayamamakta, her an her şey büyük bir sür’at ile değişmektedir. Her an değişen bir şeyi devamlı olarak aynı görmek mümkün değildir. 

Ancak o kimsede oluşan (beşeri kimlik-benlik) olgusu kendisini hiç değişmeyen, hep aynı olan bir varlık olarak göstermektedir ki, bu bizi yanıltıp gaflete düşürmekte ve kendimizi hep aynı imiş gibi göstermeğe sebep olmaktadır. Oldukça uzun sürelerden sonra ancak bunu gerçekten farkedebiliyoruz. 

20 yaşında, 50 yaşında ve 70 yaşında nasıl farklı olduğumuzu açık olarak görebiliyoruz. 20-50-70 yaşlarında gördüğümüz aynen bizmiyiz? Hayır hiç bir şekilde hepsi mutlak manâ da fiziken aynıyla biz değiliz, bizim benzer değişik sûretlerimizdir. Nasıl ki; çok uzun seneler sonra görüp zar, zor tanıdığımız bir kişi hakkında içimizden, (ne kadar değişmiş) diye, düşünce geçirdiğimiz bir gerçektir. Bu da önce gördüğümüz ile son gördüğümüz sûretin aynı olmadığını açık olarak göstermektedir. 

Ancak değişmeyen bir şey vardır ki, o da bir insân’ın (âyan-ı sâbite) si olan öz hakikatidir, ancak bu da görülemez. O halde gerek şehâdet âleminde, gerek manâ âleminde görülenlerin hepsi o öz hakikatin, lâtif veya kesif, benzer görüntüleridir. İşte bu yüzden aynı kişiyi gören bir çok kimseler o kimseyi zuhuratlarında değişik, değişik görürler. Bir bakıma bu değişik görmenin kaynağını onu gören kişilerin kendi istidat kaabiliyyet ve anlayışları oluşturur. 

Kişi zuhuratında gördüğü karşısındaki kişiyi, hayalinde hangi anlayış içerisinde yer vermişse o anlayışa yakın bir ifade de bulur. Kişi bazen de hiç şehadet âleminde görmediği bir kimseyi görür, o görüntü muhtemelen onun ahlâklarından birinin sûretlenmiş bir şeklidir veya kendisine daha sonra şehadet âleminde bir vesile ile gösterilecek bir kimsedir.

Nazar edilen-yani görülen kimse değiştiği gibi nazar eden-yani gören kimse de değişir ve daha sonraki değer yargıları da değişeceğinden, daha evvelce başka bir vasıfta gördüğü kimseyi, daha sonra, daha başka bir vasıfta da görebilir. T.B. 

* * *

Yine Fusûsu’l Hikem’ İshak fass-ı C.2 S. 110’ dan küçük bir bölüm daha alalım. (24) Üncü pragraf ve izâhından özet: 

İmdi Nebi (s.a.v.) min Rûhu, vefât ettiği cesed-i sûretinde olarak, kişinin menam-uyku, zuhuratında gören için cesetlenmiş-sûretlenmiş olur. Menâm- uyku-zuhurat, o cesetten bir şey noksanlaştırmaz. Şimdi o Muhammed (s.a.v.) dir ki, defnedilmiş olan sûrete “benzer” bir cesed sûretinde, rûhu haysiyyetiyle görülmektedir. Allah (c.c.) tarafından zuhuratta Onu gören hakkında, görenin korunmuş olmasından dolayı, şeytanın Onun cesed-i sûretinde görünmüş olması mümkün değildir............

<.........Eğer zuhurat-ı gören kimsenin Allah tarafından korunması olmasa bile, bilfarz şeytanın cesed-i Peygamber sûretinde görülmesi halinde bile, gören yine korunmuş olurdu. Zîrâ (s.a.v.) efendimizin sûret-i cesediyyesi, sırf rahmet-in sûretidir. Eğer şeytanın o ceset sûretine girmesi mümkün olsa, göreni dalâletten, şeytan-ı dahi dalâlete düşmekten muhafaza etmiş olur idi. Çünkü o mübarek sûret onu zarar vermesinden men eder. Meselâ yılanı tesiri ile koynuna koyan kimseler vardır. Yılan o kimselerin tesirli ellerinde bulundukça kimseye bir zarar veremez........> F.H.

* * *

(Küçük bir ilâve yapalım, yukarıda açık olarak belirtildiği gibi eğer şeytan bilfarz efendimizin sûretine girmeyi denese bile yine kendi bundan vaz geçer çünkü şahsiyyet-i kaybolmuş olur. İnsânların onun (s.a.v.) efendimizin hidayetine girip (fenâ firrasûl) “rasûlde fânî olmak” durumları vardır, ancak iblise bu yol kapalıdır, o halde iblis kendi yönünden dahi onun sûretine girmek istemez girse bile iblisliği kalmaz, o zaman da kendi ortada kalmayacağına göre bunu göze alamaz.) Bu izahlardan sonra, anlaşıldı ki; Hz. Peygamber efendimizi zuhuratta görmek üç kaynaktan oluşmaktadır. 

(1) Kendi asıl zât-ı rahmân-î kaynağından, velilerine, irfan sahiplerine ve tevhid ehillerine, zuhuratta veya yakaza da gözükmesi. (yakaza) uyku ile uyanıklık arası gibi bir hâl. 

(2) Esmâ-i ilâhiyye kaynağından melek-î mertebeden gerçek samimî ehli imân-a zuhuratlarında değişik sûretler de gözükmesi.

3) Kendilerindeki hayali esmâları cihetinden gaflet ehline kendi esmâları itibariyle hayal yollu, görenin anlayışı istikametinde gözükmesi diye ifade edebiliriz.

Şimdi! Dikkat edilmesi lâzım gelen bir hususu da belirtmeye çalışalım. 

Mudil ismi Hz. Peygamber Efendimizin varlığında bâtının da vardır, olmazsa bir eksiklik olur. Ancak, Hâdî ismi, Mudil ismindeki gücü kendi varlığına aktararak, Mudil-i Hâdî ye döndürmek sûreti ile, Mudil-in “muadili” olarak o ismi aynı güçte hidayet üzere kullanmak için kendi bünyesine alarak ve hem o nu perdeleyerek Mudil ismine dahi rahmet olmuş, bu yüzden de Hâdî isminin gücü ve kapsamı son derece genişlemiş ve hep rahmet olmuştur. Bu özellik Hz. Peygamberimize ait bir özellik olması dolayısıyla da bu yönüyle, (rahmeten lil insân) “bütün insânlara” baştan sona kadar rahmet olmuştur. “Rahmeten lil âlemiyn” olduğu gibi.

Kendinden zâhir ve bâtın hiç bir şekilde, ne söz ve ne de davranış olarak Mudil esmâsı istikametinde bir şeyler oluşmamıştır. Hep rahmettir, işte bu (ahlâk-ı Rasûlüllah’tır.) Mutlak Mudil isminin zuhur mahalli olan ibliste ise Hâdî ismi özünde olmakla birlikte zâhirinde yoktur. Ancak onda da Mudil ismi Hâdî ismindeki gücü kendi varlığına aktararak, Hâdî yi Mudil-e döndürmek sûret-i ile Hâdî nin “muadili” olarak o ismi, güçte dalâlet üzere kullanmak için kendi bünyesine alarak hem de Hâdî yi perdeleyerek hem de kendi mudil gücünü iki kata çıkararak hiç bir varlıkta olmayan, (Hakk yolundan alıkoyma) çabası onda meydana çıkmış olarak faaliyyet-i ni göstermeğe başlamıştır. İşte bu yüzden sırf, Hâdî hidayet üzere olan Hz. Peygamber efendimizin sûretine-varlığına bürünerek, sırf Mudil, dalâlet üzere olan iblis’in girmesi yukarıda da bahsedildiği gibi, uyanık iken de, yakaza da iken de gece uykuda iken de girmesi mümkün değildir. 

Ancak zuhurat-ı gören kişinin bünyesinde Mudil isminin tesiri olduğundan, bu kanaldan Hz. Peygamber diye başka bir sûret in görülme ihtimâli oldukça yüksektir. Yâni kendinde hayalinde bulunan, farkında bile olmadığı Mudil ismi kanalından, zuhuratında görmüş olduğu o sûret-i peygamber sûret-i zannı ile almış olabilir. 

Ancak şuna da dikkat etmek lâzımdır. Her hangi bir kişi zuhuratında kendi Mudil isminden kaynaklanan Hz. Peygamberi görmesi dolayısıyla dahi kendisine şer-i bir hükmün dışında yanlış işaret ve davranışlar telkin edilemez. Çünkü Hz. Peygambere atfen yapılacak yanlış telkinler de onda bulunan Hâdî ismi mani olur. Çünkü gerek şahsından ve gerekse kendisine atfen yapılacak Mudil isminin fiilleri onda yer bulamayacağından hükümsüz kalacaktır. Bu yüzden, hayal, vehim, ve iblis sadece Onun sûretine değil, kendine ait atıflara da vehim karıştıramaz. 

İnsânların pek azı gerçek manâ da Hakikat-i muhammediyye den yansıyan bir sûret-i Muhammediyye yi görürler ki asıl olan budur. (Keşfi mücerret) tir. Kaynağı zât-î dir. 

İmânları yönünden insânların büyük çoğunluğu, kendi Muhammedlerini, kendi anlayış ve değerlendirmeleri itibariyle ilâh-î Esmâ mertebesinden görürler. Buda (keşfi muhayyel) dir. Kaynağı ilâh-î hayaldir. 

İnsanların diğer bir kısmı da kendi beşeri, hayal-i esmâları yönünden görürler ki, buda (hayal-i mücerred) katışıksız karışıksız sırf kaynağı beşeri hayaldir. Ancak bu görüşlerin hepsinde muhabbet müşterektir. 

Dereceleri farklıdır bu yüzden hangi mertebeden görülürse görülsün, görende Onun hubbiyyet-muhabbet yansıması mutlaka olur ve uzun süre o zuhurat-ı unutamaz. Bu duygusallık dahi gören kişiye bir ikramdır. T.B.

Söz buraya gelmişken bir hususu daha belirginleş-tirmeye çalışalım. 

Cenâb-ı Hakk Âdem-e (2/31) Âyetinde “Allah Âdem-e bütün isimleri öğretti” hükmü ile Âdem (a.s.) bütün (Esmâül Hüsnâ) “güzel isimlerin” Allah tarafından öğretildiği açık olarak belirtilmektedir. Demek ki, her birerlerimizin bâtının da bu Esmâ-i İlâhiyye ler fıtraten mevcuttur, ancak gerçek manâ da zâhire çıkamamaktadırlar, bunların yerine onların hayal-î ve vehim tarafları, yaşadığımız âlemdeki şartlanmışlıklar ve madde anlayışlı dünya hayatında varlıklarımızda hayal-î olarak faaliyyet göstermektedirler ve bu tür isimlere (esmâ-i nefsiyye) tabir edilir, yani nefsimize ve akl-ı cüz’ümüze ait isimlerdir, kendileri hayal ve vehmimizden kaynaklandığından o isimler istikametinde yaptığımız bütün fiiller ve düşündüğümüz bütün düşünceler hayal-î ve vehmi olmakta bu yüzden de bu yolla hakk’a ulaşılamamaktadır. 

(İnsân nefsileştirilmiş olan isimleri dahi eğitir) sözü işte bura da geçerlidir. (Ramuz) da olduğu hatırımda kalan bir (hadîs) vardır, şöyle ki; (İnsân “99” ölümle ölmedikçe gerçekten ölmüş olmaz.) İfadesindedir. 

Belirtilen bu (99) “esmâ” kişinin hayalinde bulunan ve kendinde oluşan ve onlarla yaşadığı zannî olan nefs-î mertebede hayalen faaliyyette olan (esmâ-i nefsiyye) dir. İşte bu yüzden kişi akl-ı cüz ile ve nefs-î isimleriyle faaliyyet gösterdiğinden bütün fiilleri kendi nefsine bağlandığından mes’ûlü de kendisidir. 

Eğer bir kimse Âdemiyyet mertebesinden başlayarak gerçek insâniyyet ve irfaniyyet ilmini almayı murat etmiş ise kendisinde ilk oluşması lâzım gelecek bu bilinçtir. Yani gerçek manâ da kimliğini Âdemliğini bilme ve anlamanın yollarını araması olacaktır. 

Bundan sonra her aşama da yapılacak olan o aşama da hangi beşeri esmâları faaliyyette ise o beşeri esmâlarını, (Esmâül hüsnâ) olan İlâhi isimlerle değiştirmesi olacaktır. Yani kendi beşeri hayalini İlâhi hayalle, yine kendinde hayal-î olan (hayat) ismini hakiki-İlâhi hayat-a yine kendinde bulunan hayal-î ilmini İlâh-î ilme, ve yine Sıfat-ı subûtiyyenin diğer bütün isimlerini kendi hayalinden, İlâh-î hakikatine döndürmesi olacaktır.

Böylece sonunda (nefs-î - beşer-î) varlığında hayalen var zannettiği, aslında hiç olmayan bu isimleri terk edip bâtının da gerçekten var olan ve Allah-ın kendisi tarafından talim ettirilmiş olan gerçek İlâhi isimlerin, (Esmâül hüsnâ) faaliyyete geçmesi ile de işte bu isimlerinde kişi kendi bünyesinde halifesi olmaktadır ki, gerçek irfaniyyet’te bu yolla elde edilir. 

Üzerimizde hayal-î ve vehm-î nefsimize bağlı isimler tasarruf ettiği müddetçe ne kendimizi tanımamız mümkün ve ne de gördüğümüz zuhuratların bir aslı ve ifadesi olmayacaktır. 

Özetle bakarsak iki tür isimler olduğunu görüyoruz. Biri gerçek manâda (Esmâül hüsnâ) İlâh-î isimler. Diğeri ise kulun hayal ve vehminden kaynaklanan, (esmâ-i nefsiyye) beşeri isimlerdir. İşte bu nefs-î beşer-î isimler birer, birer yer değiştirdikçe (99) nefs-î ve beşer-î isimler ölmüş, yerine İlâh-î leri (hay) olmuş olacaktır.

İşte o zaman kişi ölmeden evvel nefs-î ve beşer-î benliğinden ölmüş olacaktır ki; gayenin kendisidir. 

İşte bu yaşayış içerisinde görülen zuhuratlar, (keşf-i mücerret) ve (keşf-i muhayyeldir.) Zuhurat ve kaynakları hakkında bu özet bilgileri verdikten sonra, yolumuza devam edelim….. T.B. 

------------------- 

Nebi (s.a.v.) mın göz ve his ile müşahede edilen unsûr-î beden-î beşeriyyet-i, Medine-i Münevvere de medfun olduğundan, bu zaman ehlinden onu kimsenin görmesi mümkün değildir. Ve Onun Rûhunun sûretini ve lâtife-i insâniyyesini, ne hayat-ı şeriflerinde cesed-i mübareklerin-den ve ne de vefatlarından sonra bir kimse müşahede etmedi ve de edemez. 

Ve zuhurdan ayrılması dolayısıyla bir kimse Onu bir kimsenin zuhurundan ve kendi zuhurundan göremez. Ya’nî Rasûl-i Ekrem hazretlerinin unsûr-î madde cesetleri var idi. (Âl-i imrân 3/ 185) “ Her nefis ölümü tadıcıdır.” Âyet-i kerîmesi hükmünce vefat-ı Âlîleri vaki’ olup bu cesed-i unsûr-î, Medîne-i Münevver’de medfun oldu. Binaen aleyh o cesed-i unsûr-î nin artık bu âlem-i kesâfette yaşayan bir kimse tarafından aynen görülmesi mümkün değildir. 

Ve o hazretin mübarek rûhu’nun sûretini Lâtife-i insâniyye’sini, hayat-ı şeriflerinde mübarek cesetlerinden hiç bir kimse göremediği gibi vefatlarından, yani madde cesetlerinden ayrıldıktan, sonra da böylece kimse göremez. 

Ve yine o mübarek rûhu ve lâtîfe-i insâniyye yi ne başkasının varlığından ve ne de bir kimse kendi varlığından göremez. Zîrâ her bir varlığın rûhu ve lâtîfe-i insâniyye si ancak kendi varlığına aittir. 

Buna binâen rûhların hepsi bu düzeyde’dir. Gerek uyku âleminde, gerek “yakaza” uyku ile uyanıklık halinde görülen sûret o hazretin sûret-i bedeninin aynı değildir. Belki o sûrete benzer olan berzah-î bir sûrettir. F.H. 

---------- 

 Şimdi bu hususta değişik bir konuya daha dikkat çekmek isterim. Bilindiği gibi Peygamber Efendimize peygamberlik geldiğinden, son nefesine kadar geçen sürenin ismi “asr-ı saadet”tir. Asr-ı saadet olması ona iman eden Müslüman-ların ve bilhassa sahabilerinin onu suret-i Muhammediyye olarak kendi beşeri gözleri ile görmeleridir. İşte bu yüzden sahibilerden sonra, kıyamete kadar gelecek insanların, hangi hal ve mertebede olularsa olsunlar onların makamlarına ulaşmaları mümkün değildir. 

 Çünkü onlar bire bir Cemali Muhammedi ile her zaman Cemal Cemale olmuşlardır. Ancak onlar dahi “Ruh-u Muhammed-i” yi müşahede etmiş değiller idi. T.B.

---------- 

 Hz.Pey.Rû’ya-da görmek

Bu yorumları da yeterli görerek böylece bildirdikten sonra neticeye doğru gitmeye çalışalım. Efendimizi dünyada iken görenlerin, Sahabîler’in görmeleri hakkında ve kendisinin kendi hakkında verdiği bilgilere gelelim. Bunlarda üç kısım üzeredir.

(1) Malûm olduğu üzere (s.a.v.) Efendimizin mübarek devirlerine ulaşıp ta onu tanıyıp kendisine biat eden-Peygamberliğini-Nübüvvet ve Risâleti’ni kabul edenlere, (sahâbî-sahib çıkanlar-görenler,) denmektedir sadece onlar bire bir, O hazret-i gerçek kendi sûret-i ile görmüş oldular. Ancak onlar dahi bâtın-rûhaniyyet-ini göremediler, sûret-i cesediyyesi’ni görenler dahi kendi bulundukları mertebeleri itibariyle gördüler bu yüzden ondan alış ve faydalanışları da o nispette farklı, farklı oldu. Bu genel bir görüştür. 

(2) Değişik iki görüşü ifade eden ayna olma hali kendi lisânından (ben bir aynayım) anlayışıdır. 

İnternetten aldığımız bilgiye göre ayna hadisesi şöyledir.

Mümin, mümin’in aynasıdır. 

Anadolu evliyasından “Atâ Efendi”ye, bir gün mahalleden birkaç kişi gelip,
- Efendim, “Mümin, müminin aynasıdır” deniyor. Bu ne demek? diye sordular.
- “Anlatayım”, buyurdu.
Ve şöyle anlattı:
Bir gün, Peygamber Efendimiz, Eshâb-ın büyükleriyle bir yerde otururken yanlarına edepsiz biri gelip hakaret etti.
- Efendimize mi hakaret etti?
- Evet. “Senin kadar kötü, senin kadar çirkin birini görmedim”dedi Efendimize. 
- Eshâb-ı kiram ne yaptılar peki?

- Efendimize baktılar. Bir işaret etse, parçalayacaklardı adamı.
“Doğru söylüyorsun!”
Sordular yine:
- Efendimiz bir şey buyurdular mı?
- Evet, “Doğru söylüyorsun” buyurdular.
Ve devam etti anlatmaya:
O edepsiz adam gitti. Az sonra hazret-i Ebu Bekir geldi oraya. Efendimizi görünce,
- “Yâ Resûlüllah! Ömrümde senin kadar güzel, senin kadar sevimli bir kimse görmedim” dedi.
- Efendimiz ne buyurdular peki?
- Yine “Doğru söylüyorsun”, buyurdular. 
- Çok şaşırdık efendim, ikisine de “Doğru söylüyorsun” buyurmuşlar. 
- Evet. Eshâb-ı kiram da şaşırdılar ve “Yâ Resulallah! O adama da doğru söylüyorsun dediniz, Ebu Bekir’e de. Hikmeti nedir?” diye sordular. 
- Efendimiz ne buyurdu peki?
- “Ben aynayım”, buyurdular. “Bana bakan, kendini görür. İkisi de kendilerini görüp, gördüklerini söylediler”
 
  (3) Hz. Alî Efendimizin görüşü: 

Tam kaynağını hatırlayamamakla birlikte tasavvuf kitaplarında yaklaşık şöyle bir hadise naklediler. 

Bir gün Medîne-i Münevvere’ye yabancı biri gelir ve sahâbe-i Kirâm-a, (siz gerçekten Hz. Muhammed-i gördünüz mü?) Diye bir sual sorar. Bu sual karşısında sahâbe-i Kirâm şaşırırlar, çünkü her zaman, Hz. Pey-gamberleri ile beraberdirler. 

Sahâbe-i kirâm bu şaşkınlık içerisinde iken orada hâzır bulunan Hz. Alî Kerremallahu veche, efendimiz misâfirin ne demek istediğini hemen anlar ve (evet gördüm) der. Bunun üzerine yabancı nasıl gördün yâ Alî diye sorar ve Âlî (r.a.) anlatmaya başlar.

“Mekke-i Mükerreme-yi fetih günüydü Mekke fetih edilmiş, Kâ’be-i Muazzama-yı içeride putlardan temizliyor idik bütün putlar kırıldı, yerle bir edildi, fakat en büyük puta erişemiyorduk, o anda ben peygamberimize, (yâ Rasûlüllah, omuzlarıma çıkıpta o putu kırın) dedim. Bunun üzerine Peygamberimiz, (yâ Alî sen benim gücüme dayanamaz beni çekemezsin, sen benim omuzuma çıkarak o putu kır) dedi, her ne kadar bu davranış edebe aykırı ise de, ama, emir olduğundan ve emre itaatsizlik te isyan olacağından, bu duruma düşmemek için (mübarek omuzlarına ayak basarak, yükselmek sûreti ile o putu kırdım. Zarar vermemeğe çalışarak yavaş, yavaş aşağı doğru inerken, öyle bir an geldi ki; Peygamber efendimizle göz göze geldim, işte o anda gözlerinin içinden cennet-i ve bütün âlemleri kısa sürede seyretmiş oldum.) diye ifade etmiştir.” Bu da böyle bir görüştür. T.B.

---------- 

 Bu izahlardan sonra sıra, İhsan-güzel kardeşim evvelâ zuhuratlarının kaynağını delilleri ile birlikte tesbit etmeye geldi. T.B. 

---------- 

Görüldüğü gibi çok açık olan bu ifade tarzından anlaşıldığı üzere, Peygamber efendimizi mutlak olarak kendi sûret-i ve rûhaniyyet-i ile görmek mümkün değildir. T.B.

---------- 

Bu izahlardan sonra, anlaşıldı ki; Hz. Peygamber efendimizi zuhuratta görmek üç kaynaktan oluşmaktadır. 

(1) Kendi asıl zât-ı rahmân-î kaynağından, velilerine, irfan sahiplerine ve tevhid ehillerine, zuhuratta veya yakaza da değişik şekilde gözükmesi. (yakaza) uyku ile uyanıklık arası gibi bir hâl. 

(2) Esmâ-i ilâhiyye kaynağından melek-î mertebeden gerçek samimî ehli imân-a zuhuratlarında değişik sûretler de gözükmesi.

3) Kendilerindeki hayali esmâları cihetinden gaflet ehline kendi esmâları itibariyle hayal yollu, görenin anlayışı istikametinde değişik şekilde gözükmesi diye ifade edebiliriz.

---------- 

 Senin zuhuratların yukarıda ikinci bölümde bahsedilen yerden kaynaklanmaktadır. Peygamber Efendimizin Bedenen ve ruhen kendi asli görüntüleri değildir. 

İmânları yönünden insânların büyük çoğunluğu, kendi Muhammedlerini, kendi anlayış ve değerlendirmeleri itibariyle Esmâ mertebesinden hepsi değişik şekillerde görürler. Buda (keşfi muhayyel) dir. Kaynağı ilâh-î hayaldir. T.B. 

---------- 

İKİNCİ BÖLÜM:

 İhsan güzel kardeşin, zuhurat yorumları. 

---------- 

 Şimdi zuhuratlarını tekrar buraya aktarıp olabildiği kadar yorumlarını, bu gerçekler ışığın da düzenleme-ye çalışayım. T.B. 

------------------- 

## Peygamber efendimizi rüyada görmem 

(İ.D.) 5 aralık cumartesi 2020 

## ------------------- 

Saygıdeğer Terzi Baba Efendim. Öncelikle selamun aleyküm. Sizlere selamların en güzeli ile selam ederim.

Sizlere ka….. merkezden bu maili yazıyorum. Öncelikle kendimi tanıtayım.

Adım Ha…. De…. 44 yaşındayım. 28 eylül 1976 da doğmuşum. bir lisede öğretmenim. Kitaplarınızın, Geniş ve uçsuz bucaksız bir ilim deryasının, birbirinden değerli paha biçilmez, inci-yakut-elmas vb tarif edilemeyecek değerde olduğunu ve  hayranlıkla, “tam da aradığım manevi bilgileri” bulup okumaya çalıştığımı belirtmek isterim. (İ.D.)

---------- 

 İhsan-güzel kardeşim, yaşın mübarek bereketli ve ömrün uzun olsun, Terzi’nin hakkın da bahsettiğin iyi niyetin için sağ olasın. İnşeallah bahsettiğin konulardan olabildiğince faydalanırsın. Sağ olsunlar terzininde biri (1965) diğeri (1972) doğumlu, gerçek sahibi bağışlarsa, iki erkek evlâdı vardır. Demekki Terzi’nin senden (11) yaş daha büyük oğlu varmış. Hakk’tan hayırlısı. T.B. 

---------- 

Kısaca rüyamı-zuhuratımı anlatmadan bir iki noktaya değinerek rüyalarımı size göndererek zat- alinizden istirham ederek ne anlama geldiğini, neler yapmam gerektiğini öğrenmek için kıymetli zatınıza müracaat etmek istedim. (İ.D.)

---------- 

 İhsan-güzel kardeşim, zuhuratlarının sağlıklı bir şekilde yorumlanması için, evvelâ zuhurat yorumunun alt yapısının oluşturulması ve zuhuratlarının kaynağının tesbit edilmesi lazım geldiğinden, Terzi de bu ilmî alt yapıyı hazırladıktan sonra, geçmiş sayfalarda belirtilen şartlar içinde zuhuratlarını özetle yorumlamaya çalışacaktır, hakkın da hayırlı olsun. Ancak bu yorumların bazıları olumlu bazıları olumsuz olabilir, sonra gücenme olmasın zuhurat yorumunda taraf tutulmaz, kişinin gönlüne göre de, yorum yapılmaz, zuhurattan okunan ne ise o ifade edilir. T.B. 

---------- 

Öncelikle 29 yıldan beri tasavvuf ve havas ilmi ile ilgili bilgiler edinmek için çalışıyorum. (İ.D.)

---------- 

 İhsan oğlum bahsettiğin “havas” konusu çok tehlikeli bir sahadır sakın içine girmeyesin girdi isen hemen çıkmalısın. Bazı büyüklerimiz bu sahaya girmiş olabilirler, ancak bu zevatı kiram, diğer konularıda çok iyi bildikleri için, “havas” sahasından gelebilecek tehlikerin durumlarını bildikleri için korunma silahlarını bildiklerinden kendileri bunların hükmü altına girmekten kendilerini koruyabilmiş-lerdir. Senin durumun daha henüz bu sahadan gelecek tehlikeleri karşılayacak güce ve ilme sahip olmadığından, hiç bu yöne bulaşmaman daha hayırlı olacaktır. Tabii bu senin kararındır kendin bilirsin. 

 Bu sahanın konularından olan, tılsımcılık, vefk hesaplamaları, büyü düzenlemeleri, müneccimlik, havas-gizli ilimler, medyumluk-gizli sırlar gibi konular, gerçek mana da “tasavvuf” ehli olmaya çalışan kimselerin mudil ismi aracılığı ile, aldatılmaktan başka işe yaramaz. Genelde bu sahada faaliyet gösteren üç harfliler neslidir. Yanına bile yaklaşmamak lazımdır. Saha çok tehlikelidir. Hakk’tan hayırlısı. T.B. 

---------- 

Tasavvuf konusunda değişik kaynaklardan çok çeşitli kitaplardan da bilgiler edinmeğe çalıştım ve hala devam ediyorum. Meşgalem tasavvuf ve manevi ilimleri öğrenmeye çalışmaktır. (İ.D.)

---------- 

 Tasvvuf konusu sadeci zahiren ilmi olarak okunarak, elde edilecek bir ilim değildir. O yollardan daha evvelce geçmiş bir gerçek arifin kontrolu neticesinde, oldukça uzun bir süre, riyazat çalışmaları ile birlikte, kişinin kendi nefsiyle büyük bir şavaşa girişmesi çalışmasıdır. Peygamberimizin, “küçük savaştan büyük savaşa gidiyoruz” dediği savaştır. 

 Bu gerçek sahaya girilmesi için kişinin evvâla zahir şeriat-fiziki İslam, mertebesini çok güzel olarak takib etmesi, ondan sonra bir miktar bir dergahta zikir ve ilahi çalışmalarına-sufizim-duygusal İslam, sahasında çalışması ondan sonra gerçek tasavvufun sahası olan, irfani İslam yaşantısına geçmek lazımdır. Bunun ilk şartı da Ademiyet hakikatlerinin ilmel yakîn olarak bilinmesi lazımdır ve gerçek birey olunması için. “Adem-i mana’nın beden arzı toprağına hikmet olarak indirilmesi lâzım gelecektir. Böylece kişi gerçek mana da ilahi kimliğini oluşturup, o kimlik üzerine irfan tevhid binasını kurması lazımdır. Bunlar sadece kitap okumakla olacak işler değildir.

 Mutlak şuda vardırki, bu saha kitap okumadan da hiç olmaz, ancak kitaplardaki gerçek manaların anlaşılması için kişi evvela kendi varlık kitabını okuyup, kimlik bilincine ulaşması lazım gelecektir. T.B. 

---------- 

Acizane ve kendimce kendime göre, istisnasız yapmaya devam ettiğim belli bir  zikirlerim var. (İ.D.)

---------- 

 Bir kişinin kendince kendisine göre, zikir düzenlemesi belirli bir yere kadar olabilir, ancak kendisine bir irfaniyet kazandırmaz, sevap kazandırır, bu da çok güzeldir, Daha fazla zikir yapmak isterse belki bu ona zarar bile verebilir. Çünkü madde ötesi saha çok tehlikelidir. Yalnız pek gidilmez. Allah kabul eylesin. T.B. 

---------- 

Nakşibendiye me… yoluna dahil olmakla birlikte, bu yolun verdiği dersleri yapmıyorum. Bu yola değilde mürşidine gönlümde bir bağlılık hissi oluşmadı. Gönlüm beni derinden mana iklimlerine götürecek  mana ehlini aramaktadır.  böyle diyeyim. (İ.D.)

---------- 

 Bahsettiğin yolun daha ziyade, zahir anlayışları üzere ağırlığı vardır. Derslerini yapmaman iyi olmuş, Cenâb-ı Hakk aradığını gönlüne göre versin. Bir gün bulursun inşeallah. T.B. 

----------

Ve mümkün mertebe ibadetlerimi aksatmadan yapmaya ve allah c.c ye kul olmaya çalışan bir acizim. Allah’a ve Peygamberimiz Muhammed s.a.v. Onların zatlarına yaraşır olmasa da derinden bir sevgim de; Kabule şayan olursa var inşaallah.. Gün geçtikçe de bu sevgim daha da artıyor. Büyüyor. (İ.D.)

---------- 

 Hakkın da hayırlısı olsun Cenâb-ı Hakk umduğuna nail korktuğundan emin olasın. T.B. 

---------- 

Saygıdeğer efendim.2-3 yıldır Peygamber Efendimizi ve ehli beytini belli aralıklarla rüyamda görüyorum. Bazen haftada iki defa, bazen ayda bir, muhakkak demeyeyim de görüyorum. Tabi bunların söylenmesi doğru değil biliyorum, ama ehlince manevi yönünün yorumlanması da kendimce huzur bulacağım bir durum... (İ.D.)

---------- 

 İhsan oğlum, iyi niyetin ile gördüğün zuhuratlarını Terzi’ye güvenerek, göndermen Terzi’ye verdiğin önemi göstermektedir. Sağ olasın. Terzi’de bu zuhuratların gerçeği ile yorumlanması için geçmiş sayfalarda bildirilen hususların bilinmesi lazım geldiği, ön bilgi olarak bunlar sana özetle anlatılmıştır. Bu kıyaslar gerçeğinde zuhuratlarının yorumlanması daha gerçekçi olacaktır. Bu kadar ön hazırlık üzerine çalışma yapmak iyi niyetin üzerine Terzi’nin daha doyurucu bir zuhurat yorumlaması olması içindir. 

 Yoksa her zuhurat gönderene bu bilgileri ne göndermeye zaman yeter ne de gerek vardır. Terziye gösterdiğin gıyab-i muhabbet Terzi’nin de sana küçük bir hediyesi olması makamındadır. Yoksa zuhuratları bir maşallah-barekallah ile geçiştirmek mümkün idi. Ancak Terzi Hakk yolunda kendisinden her hangi bir talepte bulunan kimselere hiçbir karşılık beklemeden, imkanı dahilinde elinden gelen her türlü yardımı severek yapar, zaten asli görevide budur.T.B.

---------- 

Beni derinden etkileyen 3-4 rüyamı size manevi tabiri için gönderiyorum. İnşaallah yorumlarsınız. Size  de ayrıca bir zahmet verdiysem de haklarınızı helal etmenizi diler hürmetle ellerinizden öper, dualarınızı beklerim. (İ.D.)

---------- 

 Zuhuratını sağlıklı olarak yorumlayabilmek için, geçmiş sayfalarda verilen bilgileri, ön anlayışlara ulaşmak için zaten vermiştim. İnşeallah sıkılmadan okumuşsundur ve daha geniş bir anlayışla sende, zuhuratlarının gerçek hallerini görüp ona göre kendi halini tahlil etmiş olursun. Bu anlayışlar içinde zuhuratlarının özet yorumlarına geçebiliriz. T.B. 

---------- 

Peygamberimizle ilgili birinci rüyam:

Bir mescid gibi büyük bir yerde insan kalabalığı mescidi doldurmuş. (İ.D.)

---------- 

 Burada görülen mescid, “secde yeri”dir. Secde ise hakikatte, seyrü sülûk halinde “iseviyyet-kutsiyyet- mertebesi”dir. Sade bir Müslüman için ise sadece zahiren tevazu halidir. Güzeldir, ancak bu halde olan bir kimsenin nefsine biraz dokunulsa tevazu üzerinden hemen gider saldırganlığa dönüşür. Gelecek sayfalarda bu hal açık olarak görülecektir. T.B. 

---------- 

Benim başımda beyaz bir sarık ve üzerimde dizlerime kadar uzunlukta beyaz bir gömleğim var. (İ.D.)

---------- 

 Bahsettiğin bu kıyafet ve figür, az da olsa ilgilendiğin Me…. Gurubunun ve suret sufiliğinin, duygusal olarak gece manana aksetmesidir. Beyaz olması zahiri temizliktir. T.B. 

---------- 

Kolumun altında da büyük kitap veya kitaplar var. Ve bu mescidin olduğu katta ilim sahibi ders veren hocalara ayrılmış odalar var. (İ.D.)

---------- 

 Kolunun altındaki kitaplar, gündüz yaşadığın hallerinin gene, gece zuhuratına yansımasıdır. Eğer bu kitapların içinden bir konu, veya bir mevzu hatırlamış olsaydın, o saha hakkın da, ilmi bir fikir yürütmek mümkün olurdu, ancak kitapların kolunun altında ve sadece kapalı olarak olması hakikatlerine nüfuz edilmediği, sadece koltuk altı edilip zahirlerinin taşındığıdır. 

 Mescid hakkın da az yukarıda bilgi verilmişti. Mescid katı yani mertebesi, o anlayışta olan kimselerin, zahiri hocaların bulunduğu yerdir. Mescit ile caminin arasıdaki farkı ve manalarını, cemaate gitmenin neden (27) derece sevap olduğu hakkın da bilgi vermek isterdim, ama yeri olmadığı için şimdilik bu kadarla yetinelim. T.B.

----------

Benim de orada bana ayrılmış bir odam var. Rüyamda güya tuvalet ihtiyacım için odama gidecem ama odamın içinde gerçek hayatta görev yaptığım yerdeki tanıdığım bir hafız hoca manevi sıkıntısı olan birine yardım için odamda imiş. (İ.D.)

----------

 Bahsettiğin yerde odan olması içindeki beden binasında bu konuları düşündüğün bir bölümün olmasıdır. 

 Beden odandaki tanıdığın hoca efendi, “ismini de bildirseydin iyi olurdu” sende bulunan o ismin manasının suret almış halidir. Geçmiş sayfalarda belirttiğin “havas” ilmi ile bahsettiğin ilgili halindir, senin beden binandaki odanda aslında kendin kendine sıkıntıda olduğun bir konuyu izaha çalışmandır. T.B. 

---------- 

Ve o kişi benim odamdan çıktıktan sonra ben içeriye odama girdim ve bir de baktım ki odamın heryeri duvarlar-eşyalar-masa-ışıklar vb heryeri altın gibi sarı altın renginde. Sanki altın. (İ.D.)

---------- 

 O düşünce senin içindeki merkez bölümünden çıktıktan sonra yerine zatın-kendin girmişin iyi olmuş, her tarafın sarı renkte olması sarı rengin orasını istila etmesidir.

 Bir bakıma levvame mertebesidir. “Sanki altın”. Olması zanda olan şüpheli bir haldir. Bakara suresinde (2/67-73) ayetlerinde bahsedilen konudur. 

 Bu hususta geniş bilgi (34-3-Bakara-Bak-ara-dosyası) nda mevcuttur. Dileyen, (terzibaba13.com) adresinden indirebilir. İhsan-güzel kardeşim okumanı bilhassa sana da tavsiye ederim. aynı zaman da zuhuratının bu bölümünün yorumudur. T.B. 

---------- 

Ben de hacet gidermek  için tuvalete girecem. Ve hacetim için gittiğimde ben de hacet vb ihtiyaç hissi kalmadığı gibi hacet yerinde hacet giderecek taş vb olmadığı gibi, oranın her yeri nur ile beyaz nur buharı gibi bembeyaz ve her yeri bir nur kaplamış ki o nur her yerimi sardı içinde neredeyse kayboluyor insan.. (İ.D.)

---------- 

 Zuhuratta hacet giderilmesi, kişinin düşündüğü konunun hazmedilmiş-anlaşılmış olduğunu gösterir, bu da o konu hakkında mutmain huzurlu olması demektir. 

 Hacet giderme ihtiyacı daha henüz başlamamış ise, yenen ilmi gıdalar henüz hazm olmamış-anlaşılmamış demektir. Hazmolması için biraz daha zaman geçmesi gerekecektir. 

 Nurun her tarafı sarması Allah-ın nur perdesidir ki, kendin ve bulunduğun mekan bu perde ile perdelenmiş bu perde içinde adeta kaybolmuşsun kimliğinin kalmamış olduğu anlaşılıyor. 

Peygamber Efendimiz bir hadisinde, “Allah-ın, nurdan ve zulmetten yetmiş bin perdesi vardır” buyurur, hepsi yüzkırkbin-dir. Hadi, zulmet perdelerini anladık diyelim ki, bu da çok zordur, iblisin bu konuda çok hilesi vardır. Ancak nur perdelerinin farkında olmak daha zordur. Gördüğün sahne nur perdelerinden biridir. Zahiren taltif gibi görülür fakat aslında tefekkürü durdurup duygusal bir hayal alemine kişiyi sokmasıdır.

Bu konuda “Nusret Babam” bir nutkunun bir bölümün de, “yüzkırk bin perde var derler birin görmem ey erler” diye bu hakikate dikkat çekmiştir. 

Tabi zuhurat senindir, sen nasıl yorumlarsan yorumla senin düşüncendir. Ancak bu alemde kişinin kendi kendini aldatmasından daha vahim bir şey düşünülemez. Allah muhafaza. T.B. 

---------- 

Oradan sonra bir bahçeye çıkıyorum ve bahçede peygamber efendimiz var, birer yanında suretleri şekilleri, adları belli olmayan iki sahabe var. Sanki altın. (İ.D.)

---------- 

 Geçmiş sayfalarda senetleri ile birlikte geniş olarak belirtildiği gibi. Her kim olursa olsun, Peygamber Efendimizi ne zahir kimliği yönü ile nede, batın kimliği ruhani yönü ile görmesi mümkün değildir. 

 Bu görüş kişilerin kendi Peygamber anlayışları üzere, kendi hayellerinde icad ettikleri Peygamberleridir. Ancak bu görüntüler dahi hakikat-i Muhammedi suretlerinden bir surettir. Ancak zati sureti değildir. Tabiî ki, kişi ebucehil suretini görmektense Efendimize benzer bir sureti görmesi evladır. Mubarek olsun. 

 Suretleri şekilleri adları belli olmayan sahabiler ise, sahabi devrine özlem çekmektir. T.b. 

----------

 Benim yanımda da sahabi süfyan-sevri var. (İ.D.)

---------- 

 Süyfân es-Sevrî- Sahabi değil, tebeu’t-tâbiîn’dendir, devrinin en büyük tefsir, hadis ve fıkıh âlimlerindendir. T.B.

----------

Bu bölümün daha iyi ve daha sıhhatli anlaşılması için, “Süfyân es-Sevrî” hakkında küçük bir araştırma yapmamız lazım geldi. Onu da buraya ilave ettim. T.B.

---------- 

## Süfyan es-Sevrî (8 Şubat 2021) 

## Bu husus Terzihane elemanlarından Terzi oğlu, Tu…Şi… oğlumuza havele edilmişti, o da konuyu muhtelif kaynaklardan araştırıp güzel bir çalışma yaparak, Terziye göndermiş idi, Terzi de bu çalışmaya zuhuratın yorumuna ışık tutması bakımından, ilgili yere aktardı şimdi hep birlikte bu çalışmayı okumaya başlayalım böylece konuyu daha iyi anlamış olacağız. T.B.

## ---------- 

Muhterem Terzi Babacım, ekte “Süfyan es-Sevrî” hakkında hazırladığım malumat bulunmaktadır. 

 Hürmetle ellerinizden öpüyorum.  Evladınız T.Ş.

---------- 

Hayırlı akşamlar Tu…. oğlum. Gönderdiğin dosyanı indirdim sağ olasın, zahmetler oldu,  güzel olmuş ellerine gönlüne sağlık ilgili yerine aktardım. 

Dünya ahiret işlerin kolay gelsin selâmlar. hoşça kal. " İz--T-B- "  

---------- 

Süfyân es-Sevrî Kelime Manaları İtibariyle Süfyan veya Sufyan kelimesi literatürde, âhir zamanda geleceği ve ümmetin karanlık günler yaşamasına vesile olacağı sahih hadislerle bildirilen dehşetli dinsiz ve münâfık bir şahıs (Deccal) olarak yer almaktadır. Nitekim bir hadis-i şerifte “Âhir zamanda bir adam çıkacak ve ona Süfyan denilecek” buyurulmaktadır[1]. 

Kısaca Süfyan (diğer adıyla İslam Deccali), hadislerde ahir zamanda çıkıp İslam dinine büyük zarar vereceği söylenen varlıktır. 

Kaynaklarda, Hz. Ali ve Muaviye taraftarlarının mücadelesinde Hz. Ali taraftarları kendilerinin içinden çıkacağını ileri sürdükleri, ileride gelecek olan Mehdi konusunu öne sürüp konuyla ilgili uydurma hadisler yaymaya başladıklarında Emevi taraftarları da kendilerinin içlerinden çıkacak kurtarıcı Süfyan isminde birisinden bahsederek hadisler uydurmaya başlamaları üzerine Hz. Ali taraftarları bu uydurma süfyan karakterinin aleyhine hadisler uydurarak yaydıkları ifade edilmektedir.

Sahih hadislerde bildirildiğine göre âhir zamanda gelecek ve İslam ümmetine karanlık günler yaşatacak, şeâir-i İslamiyeyi (İslama sembol olmuş iş ve ibâdetler) tahribe çalışacak dehşetli ve münafık bir varlıktır[2]." Bazı rivayetlerde onun harikalıklarından ve komutanlığından da bahsedilmektedir[3].

Sevr kelimesi ise lügatte “erkek sığır, öküz, boğa, iğdiş edilmiş, boğa burcu” anlamlarına gelmektedir[4].

Belirli bir şahsın künyesi olması yönüyle “Süfyân as-Sevrî ibn Saîd”’in Hayatı ve Eserleri Süfyân as-Sevrî ibn Saîd (Arapça: سفيان بن سعيد الثوري) (d. 716-ö. 778) tebeut tabiin’den olan bir İslâm âlimi, hafız, fakih ve Sevrî mezhebi'nin kurucusudur[5]. Aynı zamanda büyük muhaddislerdendir.

Süfyan es-Sevrî ilk dönem zâhid ve sûfilerindendir. Daha hayatta iken şöhreti geniş bir çevreye yayılmıştır. Kelabazi onu, ashaptan sonra sufilere ait bilgileri anlatan ve sûfilerin vecd hallerinden bahseden önemli kimseler arasında saymaktadır. 

Zamanının bütün ilim merkezlerini dolaşıp önde gelen âlimlerin birçoğuna öğrencilik yaparak oldukça zengin bir ilmî birikim elde eden Süyfân es-Sevrî tebeu’t-tâbiîn devrinin en büyük tefsir, hadis ve fıkıh âlimlerindendir.

97 (715) yılında dünyaya geldi. Bazı rivayetlerde doğum tarihi 95, 96 ve 98 (716) olarak da kaydedilir. Kazvin’de (Ebû Ubeyd el-Âcurrî, s. 160; Abdülkerîm b. Muhammed er-Râfiî, III, 47, 49), Horasan’da (Yahyâ b. Maîn, IV, 363) ve Cürcân’a bağlı Sevrîler köyünde (Sehmî, s. 216) doğduğu yolunda rivayetler vardır. Küçük yaşta iken ailesinin Kûfe’ye yerleştiği düşünülen Süfyân’ın Temîm kabilesinin Sevr koluna mensup olduğu için Sevrî nisbesiyle anıldığı konusunda kaynaklar müttefiktir. Soyu on altıncı dedesi İlyâs b. Mudar’da Hz. Peygamber’in soyu ile birleşir. Dedesi Mesrûk, Cemel Vak‘ası’nda Hz. Ali’nin saflarında savaşmış ve şehid olmuştur. Genç tâbiîn kuşağından olan babası Saîd, Kütüb-i Sitte’de rivayetleri bulunan güvenilir bir muhaddistir. Annesi de hadis rivayet eden, ilim ve takvâ sahibi bir hanım olup ilim öğrenmeye teşvik için Süfyân’a verdiği öğütle meşhurdur. Amcası Hamza, kardeşleri Ömer ve Mübârek ile yeğenleri Ammâr b. Muhammed ve Seyf b. Muhammed yine Kütüb-i Sitte müellifleri tarafından güvenilir kabul edilen muhaddislerdir [6].

doğduğu yere nispetle el-Kûfî, dedelerinden Sevr’e nispetle es-Sevrî diye anılır.1

İmam Ca'fer es-Sadık'ın yanı sıra Ebu Haşim el-Kûfi, İbrahim b. Edhem, Rabia ei-Adeviyye, Ebü İshak el-Fezari, Fudayl b. İyaz, Süfyan b. Uyeyne, Şeyhan er-Ral, Yusuf b. Esbat, Abdullah b. Mübarek, Hatim el-Esam, Abdullah el-Mehdi ve Amr b. Kays el-Mülai gibi süfilerin sohbetlerinde bulunmuştur. Ca'fer es-Sadık'­ tan dünya ve nimetleriyle ilgili önemli nasihatler dinleyen Süfyan es-Sevri riyanın inceliklerini Ebû Haşim el-Küfi'den öğrendiğini belirtmiştir[7]. 

Feridüddin-i Attar “tezkiret-ul evliya” isimli eserinde Hazreti Şeyh Süfyani Sevri (Kaddesallahü sırrahul aziz) hakkında “ Birgün mescide evvela sol ayağını basıp girdi. Bir avaz işitti:"Ya Sevr ( Ey Öküz)! Niçin sağ ayağını basıp girmezsin!" Süfyanı Sevrî ol avazı işitince düştü, bayıldı. Aklı başına gelince eliyle sakalına yapışıp, yüzüne birkaç şamar vurdu. Bir sünneti terk edip edepsizlik etmekle adını sığır koydular. Daha ziyade edepsizlik edersen kıyas eyle ki ne derler. (Sevr erkek sığır, öküz demektir)” kıssasını nakletmektedir[8].

Süfyan es-Sevri'nin tasavvuf anlayışında, insanın Allah ile ilişkisinde ihlas ve samimiyet ile kulluk etmek, insanın dünya ile ilişkisinde zühd, insanın toplum ile ilişkisinde ise iyi niyetli davranış ve muamele olmak üzere 3 esas üzerinde durulmaktadır. Süfyan es-Sevrî, şeriat hükümlerine uymanın önemine dikkat çekerek sözün amelle, amelin niyetle, niyetin sünnete uymakla doğru olacağını vurgulamıştır. Ona göre kişi için en faziletli şey kendini bilmesi (marifetü'n-nefs), dinin sınırlarını koruması, bulunduğu makamdaki halini sağlamlaştırması, yasaklardan kaçınıp farzları yerine getirmesi ve bütün bunları ilim çerçevesinde yapmasıdır[9].

Süfyân es-Sevrî, Kûfe (Irak) doğumlu olup gençliğinde Ali ibn Ebi Talib'in ailesini yıkılmak üzere olan Emevî Halifeliği'ne karşı desteklemiştir. Ailesi aslında İran asıllıdır. Ebeveyni de hadis rivayet etmiş kişilerdi. İlk eğitimini babasından hadis öğrenerek başladı. Daha sonta Kufe'de tabiin neslinden Amr bin Mürre'den ders aldı. Yine burada pek çok Kufe ekolü hocalarından ders aldı. Daha sonra memleketi Merv'e ve Hicaz'a giderek Amr bin Dînâr'dan ders aldı.

748 senesinde Basra'ya hareket edip "orada [Abdullah] ibn 'Awn ve Eyyûb [el-Sakhtiyânî] ile bir araya geldi. O zaman Şiî görüşünü terk etti.”[10] Emevîlerlerin ona teklif ettikleri yüksek mevkîleri de sürekli reddetmiştir [11]. Nitekim Abbâsî Halifesi Mansûr’un kadılık teklifini kabul etmeyen Süfyân’ın bir daha dönmemek üzere Kûfe’den ayrıldığı ve hayatının sonuna kadar sürekli yer değiştirip gizlenerek yaşadığı belirtilmektedir.

İbn Kayyim el-Cevziyye, Madaric el-Sâlikîn′inde, İbn el-Cevzî de Sıfat el-Safâ′sındaki "Ebû Hişâm el-Zâhid" başlıklı bölümde eski hadis üstadı Ebu Nu'aym′ın Hilyât el-Evliyâ′sından alarak Süfyan es-Sevrî′nin şöyle dediğini nakleder:

Eğer Ebu Hâşim el-Sûfî (ö.115) olmasaydı içimde olan en aşağı derecedeki ikiyüzlülüğün var olduğunu asla fark etmezdim ... Fıkhı bilen sûfî, insanların en iyilerinden biridir[12].

Süfyân es-Sevrî’nin rivayet ettiği hadisler gibi fıkhî görüşleri de kısa zamanda bütün İslâm dünyasına yayılmış ve onun adıyla anılan mezhep (Sevrî mezhebi) yaklaşık beş asır boyunca meşhur fıkıh mezheplerinden biri halinde varlığını sürdürmüştür. 

Hayatının son yılını kendisiyle Abbâsî halifesi El-Mehdi arasındaki bir anlaşmazlıktan dolayı saklanarak geçirdiği rivayet edilmektedir. Ölümü üzerine Sevrî mezhebi, Yahya el-Kattân da dâhil öğrencileri tarafından devam ettirilmiştir. Mezhebi, varlığını sürdüremediyse de hukukî düşüncesi ve özellikle de hadis nakilleri İslâm'da çokça kabul gördü ve bütün büyük mezhepleri etkiledi. Ayrıca Sevrî, daha sonra Hanefî mezhebini kuran İmam Ebu Hanife'nin de hocalarındandır.

Kitaplarından belki de en iyi bilineni, türünün ilklerinden olan Kur'an Tefsiri'dir. 

En meşhur kitapları

- et-Tefsîr

- el-Câmiu’l-Kebîr

- el-Câmiu’ś-Sağir

- Kitâbü’l-Ferâ'iz

- Kitâbü’l-İ'tikad

---------- 

 Görüldüğü üzere iki zıt halde olan iki “Süfyân as-Sevrî” bulunmaktadır, bunların iki halide varlıklarımızda mevcuttur. Senin yanındaki süfayan-ı sevr’in, inşeallah olumlu olanıdır. Ancak nefsimiz ikinciye taliptir, ona yol vermememiz gerekmektedir, çünkü tetikte beklemetedir. Zayıf bir zamanımızda farkında bile olmadan bizi vurabilir. T.B. 

---------- 

Peygamberimizin mübarek bedeni ve yüzünü gördüm aynı İslam büyüklerinin ve kitaplarda anlatıldığı gibi buğday tenli şişman değil ve sakalı sık.. Biraz boyluca. üzerinde sütlü kahve renginde bir cübbesi ve başında beyaz bir sarığı var. Sakalının sol tarafında çenesine yakın yerdeki bir bölümü beyaz. (İ.D.)

---------- 

 Geçmiş sayfalarda bu hususta yeterli bilgi verilmişti, Peygamber olarak görülen, kişinin hayalinde düşündüğü ve muhabbet ettiği “Muhammed-ül hassı”dır. Yani kendine has Muhammedi’dir. Ancak bu görüntüde Muhammed (s.a.v.) in suretlerinden bir surettir. Ve ona muhabbetli ne kadar insan var ise, o kadar suret-i has Muhammed-i vardır, bu yüzden her gören onu başka bir surette vasfetmekte, bazende sadece onu kısmen gördüğünü beyan etmekte, bazende sadece hayalen zuhuratında varlığını zannettiği ifadesini bildirmektedirler. Hakk’tan hayırlısı. Mübarek olsun. T.B. 

---------- 

Sonra güya peygamberimiz acıkmış ona birileri ekmek arası yeşillikli ve domates vb gibi bir yiyecek getiriyorlar ama peygamberimiz daha değişik bir şeyler istiyor gibi idi. (İ.D.)

---------- 

Bu bölümde tasfir edilen Muhammet, (s.a.v.) beşer üretimi güncellenmiş bir tasfirdir, Efendimizin gerçek yaşadığı zaman da, böyle ekmek arası, gibi tabir edilen gıda bilinci yoktu, bu tabirler günümüzde yemek kültürü olarak ticaret ehilleri tarafından, üretilmiş tabir ve tanımlardır. Asr-ı saadet tabirlerinden değildir. T.B. 

---------- 

 Ama aç olduğu için. (İ.D.)

---------- 

 Bu tabirde, ancak bir tahmindir, peygamberimizin sözü değildir, çünkü kendisi hiçbir zaman “açlığından” bahsetmemiştir. “Ben Rabb-ımın huzurunda sabahlarım o beni doyurur” diye buyurmaktadır. 

 Ayrıca, Hendek savaşı başlamadan, hendek kazılıyor iken, yanına gelen bir sahabiye, halini sorduğunda sahabi, kuşağının içinden midesine, açlığını bastırması için koyduğu bir taş çıkarır, bunun üzerine Peygamber Efendimiz de kuşağının içinden iki taş çıkarır, sahabiden bu yönü ilede daha zor durumda olduğunu ifade etmiş, ancak bende açım, dememiştir. T.B. 

---------- 

 bunları eline aldı ve yanımda bulunan süfyan-sevri ye dediki: Ey Süfyan allah isa ve musayı (peygamber İsa ve musa a.s ler) rızıklandırdıkları ile mi bizi rızıklandırıp yediriyor dedi. (İ.D.)

---------- 

 Bu bölümün de beşeri bir duygusal anlatımı olduğu anlaşılıyor. Çünkü üç ayrı zaman diliminde yaşamış üç suret bir araya gelmiş dünya gözü ile bunlar birbirlerini görmüş değillerdir o halde nasıl, bahsi geçen kimseleri bilirler. Görüldüğü gibi bu bölümün de hayal aleminde düzenlenmiş iyi niyet karşılığı olarak duygusal bir şekilde gösterilmiş görüntülerdir. 

 Peygamberimizin bu soruyu “Süfyan es-sevri” ye sorması normal değildir. Çünkü zaten kendisi ne olduğunu bilir. Bu soruya gerek yoktur. Zuhuratın bu yönüde, görülen sahnelerin esma alemi düzenlemelerinden olduğu anlaşılmaktadır. T.B. 

---------- 

(bitti) Ve ben uyandım. Sabah namazı vakti idi. Namazı eda ettim vs. (İ.D.)

---------- 

 Allah (c.c.) kabul eylesin. T.B. 

---------- 

Bu rüyamın manevi uyarı veya ikaz -işaretlerini sizden istirham ediyorum. selam ile kalın. (İ.D.)

---------- 

 Yukarıdan beri ilmi izahına çalışılan, zuhuratın genel değerlendirilmesine bakıldığı zaman, zuhuratı gören kişinin iyi niyeti ve duygusal Peygamber muhabbeti ile, gördüğü kendinin Peygamberi hass-ı dır. İlmi bir konumu yoktur, sevap kazandırır. Ancak “Hakikat-i Muhammed-i” bilgisine yolu yoktur. Bir müddet geçtikten sonra da güncelliği kalmaz sadece bir hatırası kalır. Cenâb-ı Hakk hayırlra vesile eylesin. T.B.

---------- 

İhsan-güzel kardeşim. Gönderdiğin zuhuratını Terzi böyle okudu, ister kabul eder, biraz üstünde düşünür daha çok araştırmalarına devam edersin. Ve ya bunlar nasıl zuhurat yorumudur, der siler geçersin nefsinin bileceği iştir yorum istedin Terzide hiç görevi olmadığı halde, iyi niyetinle isteğin üzerine bu kadar araştırma yaptıktan sonra, senetleri ile birlikte zuhuratı kendine göre yorumlamaya çalıştı, ister teşekkür edersin, ister “adam sende böyle zuhurat yorumumu olur der, eline yüzüne bulaştırmış diyerek istihza ile bakar geçersin. Bunların hiç biri Terzi’yi ilgilendirmez, çünkü söz konusu olan sensin Terzi değildir. 

Zuhurat yorumu, isteğin olmasaydı, Terzi zuhuratlarını nereden bilecekti, böylece zuhurat yorumu diye de bir şey söz konusu olmayacaktı. Yorum istedin bunlar oluştu, ister nefsine uy kız, ister aklını kullanarak biraz tedbirli hareket et sen bilirsin. T.B. 

---------- 

Diğer rüyalarımıda gönderiyorum. 

------------------- 

## Peygamber efendimizi rüyada görme.

## Peygamberimizle ilgili gördüğüm rüyam:

(İ.D.) 5 aralık cumartesi 2020 

-------------------

Peygamberimizle ilgili geçen hafta gördüğüm -1- rüyam: (İ.D.)

---------- 

 Hayırlı günler, İhsan-güzel kardeşim, şimdi sırada olan zuhuratının yorumuna gelelim, hakkın da hayırlısı olsun. T.B. 

---------- 

Rüyamda peygamberimiz beden ve ses şekil veya suret olarak gözükmüyor sadece ses olarak diyor ki: (İ.D.)

---------- 

 Geçmiş sayfalarda izah edildiği gibi burada da aynı hükümler geçerlidir. Açık olarak bir görüntü olmadığı sadece bir zannın olduğu ifade edilmektedir. Bu zan da zuhuratı gören kimsenin, hayalinde var ettiği, hayali Muhammed-ül hass-ı dır. T.B.

---------- 

"Beni görmek isteyen çok salavat getirsin" diye sesleniyor. (İ.D.)

---------- 

 Bu sesin nasıl olduğu-geldiği’nin izahı gerekmektedir. Eğer bir ses, açık olarak bir yönden-tek yönlü geliyorsa o ses mahluk sözüdür, buda risalet makamının sesine sözüne uygun gelmez. Eğer duyulan ses, “bilafzu savt-sessiz ve sözsüs” ve yön tayini olmadan, bütün yönlerden geliyorsa! Risali ve ilahi kaynaklıdır. Genede ehline danışıp Kur’ana ve sünnete uyuyorsa, öylece amel edilmelidir. 

 Bu sesin kaynağı, iyi niyetli, gene bireysel hayal yönünden gelmekte, ancak sünnete uymaktadır. Çok fazla olmamak şartı ile tatbik edilmesi tabiî ki güzeldir. Bilindiği gibi her şeyin çoğu zarar, azı karardır. T.B.

---------- 

(Bu arada; sürekli peygamberimizi (s.a.v) görme isteğim var. Bunun için değişik tertiplerde onu görmek için namaz dua vb uygulamalar yaparak bu yönde dua ediyorum ) bolca salavat-ı şerife de getirmeye çalışıyorum hergün. En az 300-500 defa ... (İ.D.)

---------- 

 Hakk’tan hayırlısı, salavatlarına devam edersin Allah (c.c.) kabul eylesin, Peygamberimizde hoşnutluğunu versin, inşeallah. T.B. 

---------- 

Özel salavatlar da okuyorum şeyhim. (İ.D.)

---------- 

 Özel salavatlarının ne olduğunu bilmiyorum. Bir şey diyemeyeceğim Allah kabul eylesin. T.B. 

---------- 

Selam ve marifetle kalın inşallah. (İ.D.)

---------- 

 Sağ olasın bilmukabele. T.B.

-------------------

## Peygamberimizi rüyamda gördüğüm ikinci rüya 

(İ.D.) 5 aralık cumartesi 2020 

------------------- 

Peygamberimizi rüyamda gördüğüm ikinci rüya;

Güya ka’be ve kabe nin bir duvarının önü gibi ve üzeri siyah örtülü yerdeyim. (İ.D.)

---------- 

 İhsan-güzel kardeşim. Güya-gibi- ve bazı terimler bilindiği gibi, kesin olmayan ama en az % 50 nin üstünde olan ihtimalleri belirtmektedir. Yani kesin olmayan tariflerdir. Siyah örtü her yerde olabilir. 

 Tasavvuf terimlerinde, siyah “A’mâ’iyyeti temsil eder, diğer ifade ile, “sevad-A’zam, zatu-l baht, sonsuz karanlık” gibi bazı terimlerle de ifade edilir. Abdül Kerim cili, İnsan-ı Kamil kitabında oldukça geniş bilgi vermiştir. Ve “Zat-ı Mutlak, kendi kendinde gizli, ancak kendine gizli değildir” şekli ile ifade edilmiştir. Ancak bu konu sadece beşer akıl yolu ile ezberlenip anlaşılacak bir konu değildir. T.B. 

---------- 

Orada kendisini görmediğim birisi arkamdan doğru, bu duvarın arkasında şeytan var diyor. (İ.D.)

---------- 

 İhsan-güzel kardeşim, kendisini görmediğin duvarın arkasında-beden duvarının arkasında olan senin, sende gizli olan aklındır, nefsinin halini bildirmektedir, dikkatli ol.T.B. 

---------- 

-ka’be’nin içinde veya ka’be duvarında şeytan var demiyor—(İ.D.)

---------- 

 İhsan-güzel kardeşim, çünkü bu şeytan-iblis farkında olmadağın başka bir surete bürünmüş, içinde gizlidir. T.B. 

---------- 

hemen bu sözü o arkamdaki kişi söyler söylemez, Peygamberimizin silüeti belden üstü, yanımda benim hizamda beliriyor. (İ.D.)

---------- 

 Arkandaki aklın olan kişi, iman mantığını kullanarak, peygamberimizin belden üstü meleküt mertebesinden senin hayalinde oluşmuş ve manevi gücü oluşturmaya çalışmıştır, güzeldir. T.B. 

---------- 

Peygamberimiz de ben de bu sözden hoşlanmıyoruz. Ve peygamberimiz bana şöyle söyle, veya böyle söyle, vb demeden  peygamberimiz ile birlikte ben aynı anda  eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne muhammeden rasul allah diyoruz. Kelime-i şehadet getirdik beraber bitti. (İ.D.)

---------- 

 Aklın ve peygamberimizin hayali birleşip, alışkın olduğun kelime-i şehadet getirmen güzel olmuş. Ancak kelime-i şehadeti peygamberimiz çekmez, getirmez. Peygamberimize çekilir. 

 Çünkü Peygamberimiz “man reani fekat reel hakk”tır. 

 Bu bölümde de görüldüğü gibi, peygamberimizi ilmi değil duygusal muhabbetinin olmasıdır. Zaman içinde duygular azalır bu yoğunlukta kalmaz, çünkü geçicidir geriye hayalinden başka bir şey kalmaz. Sadece sevabı kalır tabii buda çok güzeldir, ancak Hakikat-i Muhammedi sahasını idrak ettirmez. Bu konu, İrfan-î Muhammed-i ayrı bir sahadır.T.B.

---------- 

Bu da bu kadar (İ.D.) Bu rüyamın manevi uyarı veya ikaz -işaretlerini sizden istirham ediyorum. Selam ile kalın (İ.D.)

---------- 

 İhsan-güzel kardeşim, isteğin üzerine bu zuhuratından da okuyabildiklerimi yazdın, Mantığına uygun gelirse kabul edersin gelmese hiç kale bile almazsın kendin bilirsin. T.B. 

------------------- 

Peygamberimizle ilgili üçüncü rüyam:

(İ.D.) 5 aralık cumartesi 2020 

------------------- 

Bu rüyada birbirinin peşi sıra ard arda gördüğüm için ikisini de beraberce,  ama ayırarak  anlatacağım inşaallah.

İki rüyamda da  Hz Hüseyin vardı ve birinde sadece hz hüseyin ile ilgili ve diğerinde hz   Peygamberimizle ve  Hz Hüseyini beraber gördüğüm için birlikte anlatıyorum.

Saygı değer efendim:

---------- 

Bu rüyamda şöyle:

Sokakta bir  evin   duvarının  yanında duruyorum. O evin duvarının yanında büyükçe yaklaşık 2 metre çapında ve büyüklüğünde, olan bir kaya gibi taş var. (İ.D.)

---------- 

 Sokak gönlün dışıdır, duvarı da kişinin dayandığı halidir. Kaya gibi iki metrelik taş kişinin beden toprağı-kayasıdır. T.B. 

---------- 

Hz Hüseyin efendimiz o kayanın içine bir kağıda yazı veya not yazmış ve koymuş. Ben de elimi o kayanın içine soktum. Ama kağıdı aldığım kayanın deliği veya el sokulabilecek bir yeri yoktu. (İ.D.)

---------- 

 Çünkü o kaya, yukarıda bahsedildiği gibi, kişinin beden toprağı-kayasıdır. Deliği veya el sokulabilecek bir yeri olmaz. Çünkü kişinin bedensel nefsi kimliğidir. T.B. 

---------- 

Ve o kağıdı elimi kayanın içine rahatça sokup oradan aldım ve Hz. Hüseyin efendimizin yazmış olduğu o kağıdı okuyorum ve anlıyorum. (İ.D.)

---------- 

 Kişinin kendi eli beden kayasının içine girer zaten içindedir. “O kağıdı okuyorum ve anlıyorum.” Keşke konu olarak, ne anladığını da, aklında kaldı ise belirtse idin. O zaman o kâğıtta ne olduğunu anlar ona göre yorum yapılabilirdi, zuhurattan hiçbir konu ve düşünce geriye kalmadığına göre, durum sadece duygusallıktan ibaret kalmış olmaktadır. T.B.

---------- 

Kağıt türkçe yazılı değil. Okurken ağlıyorum ve güya yanımda eşim var. (İ.D.)

---------- 

 Kâğıt Tükçe yazılı değil ise, o halde hangi lisan ile yazılı imiş bunu bilmek lâzımdır, Okuyorken ağlamak tamamen bir duygusallık halidir, ilim hali değildir. Yanında eşinin olması Nefsinin de olmasıdır. T.B.

---------- 

Eşime dönüp diyorum ki " Hz hüseyin Efendimiz ne kadar da doğru söylemiş deyip bayağı ağlıyorum. eşim bir şey demiyor. Sadece ben anlatıyorum eşime.. (İ.D.)

---------- 

 Hz hüseyin Efendimiz ne kadar da doğru söylemiş deyip bayağı ağlıyorum. İyi güzelde, Hz hüseyin Efendimiz, neyi güzel söylemiş. Söylemiş olduğu sözdeki konu bilinmiyor ise üzerinde fikir yürütmek mümkün olamaz, geriye sadece bir duygusallık kalırki. Oda zaten, “bayağı ağlıyorum.” İle ifade edilmektedir.

 Eşin bir şey demiyor, zaten eşin olarak görünen suret, senin nefsin olduğundan bir şey demez. Çünkü zaten senin her halin ile beraberdir. T.B.

---------- 

 Bitti. Bu kadar (İ.D.)

---------- 

 Hakk’tan hayırlısı. T.B. 

------------------- 

İkincisinde yukarıdaki rüyanın hemen ardından gördüğüm rüya:

------------------- 

Hz Hüseyin ve Peygamber efendimizi birlikte konuşurlar-ken görüyorum. (İ.D.)

---------- 

 Burada gördüklerinde, gene iyi niyetin ile sana ait olan senden kaynaklanan görüntülerdir. Zuhuratının sonunda “hüseyn’nin ne manaya geldiğini ifade etmeye çalışacağım. T.B. 

---------- 

Yine peygamberimizin mübarek yüzünü görüyorum. Ay gibi beyaz yüzlü yine kahverengi cübbeli olarak görüyorum. Peygamber efendimiz Hz hüseyin ile bir yerde ayakta duruyorlar. Peygamber Pfendimiz Hz Hüseyin doğru dönerek diyor ki; (İ.D.)

---------- 

 Geçmiş sayfalarda açık olarak belirtildiği gibi, gene burada da görülen, senin sana ait, cübbeli Muhammedü-l has’ındır. Gerçek Hz. Muhammedin, ne zahiren, ne batınen-ruhen, görülmesinin mümkün olmadığı, geçmiş sayfalarda senetleri ile birlikte ifade edilmişti. Hz. Hüseyin olarak belirttiğin surette aynı hükümdedir. 

 İkisinin birlikte bir yerde ayakta durmaları. Daha henüz bu hakikatin sende mutmain bir hal alıp bir makam oluşturmadığı, yani, Hakikat-i Muhammed-i ilmi konu olarak oturmadığı için ayaktadırlar. T.B. 

---------- 

"Hüseyin, Oğlum: şöyle olursa daha da güzel olur veya güzel şeyler olacak" diyor. Ben de onların hemen karşılarındayım ve onları dinliyorum. (İ.D.)

---------- 

 Aralarında ne konuşulduğu meçhul olduğundan konu hakkın da bir şey söylemek mümkün olamıyor. Konuştukları konunun ne olduğu hakkın da bir bilgi olsa idi ona göre bir yorum olabilirdi. Ancak ortada sadece duygusal bir sahne vardır. Diyecek bir şey yoktur. T.B.

---------- 

 Bana her ikisi de birşey söylemediler ama... Ben onları dinliyorum. ve onlara bakıyorum. Onların çok yakınlarındayım... bitti. (İ.D.)

---------- 

 Keşke dinlediklerin hatırında olsaydı da, bizde senden naklen dinlese idik. Ne iyi olurdu. Ancak ne konuşmalardan ne dinlenenlerden hiçbir konu yok. Böyle olunca da, diyecek bir şey olamıyor, ortada sadece dugusal bir “İhsan-güzel” sahne vardır. Zamanla buda unutulur gider. Hakk’tan hayırlısı. T.B. 

---------- 

Bu da bu kadar. (İ.D.)

----------

Bu rüyamın manevi  yönünün izahını sizden istirham ederim efendim. (İ.D.)

---------- 

 Geçtiğimiz sayfalarda bu zuhuratının da özetle maddi manevi, yorumlarını yapmaya çalıştım, kabul etmek veya etmemek senin şahsi değerlendirmene kalmıştır hakkın da hayırlısı olsun. T.B. 

---------- 

 Şimdi zuhuratlarında, içinde geçen Hz. “Hüseyn” isminin ne manaya geldiğini özetle incelemeye çalışalım. T.B. 

---------- 

 Evvelâ Terzi’den, küçük bir soru? İhsan-güzel kardeşim, zuhuratlarında, ismin “İhsan” olduğu halde acaba neden hep “Hüseyn” suretini gördün hiç düşündünmü.? 

 Zannetmiyorum ama belki düşünmüşündür. O halde ne manaya geldiğinide bulmuşundur zannediyorum. Eğer bulamadı isen Terzi sana özetle anlatmaya çalışsın. 

 İyice bildiğin gibi “hüseynün” “ismi tesgir” “sagir-küçük” demektir. O halde, “İhsan-güzel” “Hüseyn-güzelcik” demektir, bu durumda bâtının da iç bünyende gördüğün haller daha henüz “sagir-küçük” durumdadır, o halde bu küçüğün büyütülüp gerçek Batıni İhsan-in oluşturulması gerekmektedir sadece zahiren “İhsan-güzel” olmak yeterli değildir, içindeki “veled-i kalb”in olan “hüseyn-güzelciği” büyütüp “İhsan-e, oradan da, ahsene” ulaştırman gerekecektir. Bu da ancak gerçek bir irfan ehlinin nezaretinde onun eğitimi içerisinde olacaktır. Tabi hayat senindir sen bilirsin Terzi’den söylemesi. Şimdi sen bu anlayışlar içinde kendi zuhuratının yorumunu her halde kolayca yapacaksındır Terzi’nin bir şey demesine gerek bile kalmayacaktır. Terzi buraya kadar gelen yolda bahsettiği zuhuratlar konusunda sana kapalı kapıları açmaya çalıştı bu kapılardan ister girer daha ilerilere gidersin, ister korkar bulunduğun yerde kalırsın hayat senindir. T.B. 

---------- 

Bu rüyamın manevi  yönünün izahını sizden istirham ederim efendim. (İ.D.)

---------- 

 İstirhamın üzerine buraya kadar olanlar, beşer lisanı ile imkân dahilinde, gerekenler ifade edilmeye çalışıldı, kabul veya reddetmek senin hür iradene kalmış konudur. Hakkın da hayırlısı olsun. T.B. 

---------- 

Saygı ve hürmetlerimle. (İ.D.)

------------------- 

## Tarikat ve marifetullah bahçesi ve çiçeği “yorumu”

 Selamün aleyküm Terzi Baba Efendim.....

(İ.D.) 6 aralık pazar 2020 

------------------- 

Tarikat ve Marifet mertebesi ile gördüğüm rüya..

------------------- 

Size peygamber Efendimiz ile gördüğüm rüyaları yazdığım dün gecenin sabahında yani bugün pazar, sabah namazını kıldıktan tesbihlerimi yapıp uyuduktan sonra gördüm. Rüyam çok manidar geldi bana.. (İ.D.)

---------- 

Rüyam şöyle:::rüyada düz ve yeşillikli ve ağaçlıklı bir orman yolunda arabamla giderken bir erkek çocuğu yoluma çıktı. Arabanın yanına geldi bana gülümsüyor ben de ona gülümsedim. (İ.D.)

---------- 

 İhsan-güzel kardeşim, yeşillikli yol senin tefekkür hayat yolundur, karşına çıkan çocuk, “veled-i kalp-kalbin oğlu” diye bahsedilen çocuktur. Ancak sen daha onu tanımıyorsun T.B. 

---------- 

Arabanın içi de eşya,, malzeme vb ile dolu. Ve benim çocuklarım ve eşim de arabanın içinde  var. Arabanın ön koltuğu boş ama… Çocuk sonra yolun diğer yakasındaki evine gitmek için yanımdan ayrılırken biraz arabayla ilerlerken durdum.. (İ.D.)

---------- 

 Araba senin beden arabandır, dediğin gibi eşya ile doludur. Bu arabanın içinde ailenin olması da normaldir. Bunlar beden arabasında taşınır. Arabanın ön koltuğunun boş olması daha henüz oraya konacak kimliğin ve anlayışın bulunmamasıdır. T.B. 

---------- 

Zannımca o çocuk erkek.. O çocuğa onu evine getirivermek için korna çaldım.. Arabayı ben sürüyorum. Sevinerek geldi ve boş olan ön koltuğa geldi. oraya oturdu, bindi. (İ.D.)

---------- 

 O çocuk erkektir. Çocuğun evi gönül sahasıdır, sahip çıkan olmazsa, o gene kendi evine gidecektir. Boş olan yere oturması geçici değilde devamlı olması lâzımdır. Ve o çocuğun büyütülmesi lazımdır işte kişinin gerçek manevi kimliği o çocuktur. Bu çocuğun zıt isim karşılığı, “veled-inefs-nefsin oğlu”dur. İşte Hızır (a.s.) ın öldürdüğü bu çocuktur. İbrahim (a.s.) ın “İsmaili” onun veled-i kalbidir gönül kabesi bu çocuğun yardımı ile yapılabilir, (2/127) başka yolu yoktur. T.B. 

---------- 

O yoldan onu yolun üst tarafı ormanlık olan yerde onu evine bırakmaya giderken yolda ilerlerken sağ tarafa dönen güzel bir yolun olduğunu anladım. Sadece kendim arabadan inip biraz beş on adım yürüdükten sonra çok güzel bir yere girdim. (İ.D.)

---------- 

 Onu “veled-i kalbi” asli evine gönül alemine bırakmaya niyet etmişsin, inşeallah, başka bir şekilde bu saha gerçek hayatta da açılır. Vasıtasız yüreyerek gittiğin o yol zahiri “sırat-ı müstakim” dir. Bu da fiili çalışmalarla elde edilir. Zuhuratı gördüğün günlerde her halde, zahiren bir ameli Salih işlemiş olabilirsin, girdiğin o yer amellerinin neticesi olabilir. Ancak kişiyi oyalama ihtimali vardır dikkatli olmak lazım gelmektedir. T.B. 

---------- 

Oraya girerken her yerde mavi ve beyaz güller var. Bu güllere dokunup elleyip kokluyorum. Birazcık beş on adım daha ilerledikten sonra bir de bakıyorum ki çok güzel bir yaşam yeri ve büyük ve çok güzel genişlikli bahçe… (İ.D.)

---------- 

 Anlatılan sahne güzel, ancak oyalayıcıdır, kişi bu mahalde eğlenip kalırsa, yolundan olur. Çünkü bu alem durulacak yer değil yürünecek yerdir. Bu ve benzeri yerlerde ancak ihyaç nisbetinde kalmak yeterli olur. T.B. 

---------- 

Bu güzel yerde, görev yaptığım yerde, hafızlık yapan tanıdığım bir çocuğu ve tanımadığım başka çocukları da görüyorum… Otanıdığım genç biraz büyümüş ve bana diyor ki: Burası “tarikat bahçesi.” (İ.D.)

---------- 

 Burası “tarikat bahçesi.” Bu bahçe gerçekten eğlenceli ve güzeldir, ancak hayallerle insanı eğlendirir ve vakit kaybı olur bu yüzden, Yunus, “şeriat tarikat yoldur varana, hakikat marifet ondan içeru” demek sureti ile bu hale ışık tutmuştur. T.B. 

---------- 

Ben de evet biliyorum burası tarikat bahçesi diyorum. Çok güzel bitkilerle ve çiçeklerle dolu olan bir yermiş. Orada benim olan ve önümde 1 tane beyaz marifetullah bilgisi çiçeği çıkmış ve bu 1 beyaz çiçekten sonra bunlar 3 beyaz çiçek oldu. (İ.D.)

---------- 

 Bu bahçe duygusal hayal bahçesidir. Senin olan 1 tane “beyaz marifetullah bilgisi çiçeği çıkmış.” Bunlar aslında aklında olan düşüncelerinin zuhura çıkmasıdır. Ancak çiçeklerin ifade ettikleri konularıda tesbit etmiş olsa idin, o zaman duygusal değil, gerçek merifetullah ilminin şübelerin-den birinin konusu açılmış olurdu. Marifetullah bilgisi sadece okumakla olmaz, bir gönüle girip o gönülde seyran ederek ancak öğrenilir. Aksi halde bir kimse ne kadar çok ilim sahibi olursa olsun, ancak kelam ehli olur “hal” ehli olamaz. Bu hususta “ya gönül ol, veya bir gönüle gir, ikisinden hali olma.” Denmiştir. T.B. 

---------- 

Çoğaldılar. Tabi biraz daha küçükler bir karış boyunda ...ama çoğalmaya ve büyümeye devam edecekler diye rüyada hisler geliyor. Sonra bana orada beyaz bir manevi toprak verilmiş ve bu toprak değişik manevi hallere geçiyor ve değişik hallere ve işlere yarıyor. (İ.D.)

---------- 

 Çiçeklerini inşeallah duygusal olarak değilde, ilimsel olarak büyütürsün, hissi gelir. Sana verilen toprak beden toprağıdır, bu “toprak-hikmet” kullanımdaki gayeye bakılarak dünya-nefs, içinde kullanılır, ruhani mana da Hak içinde kullanılır kişinin tercihine kalmıştır. T.B. 

---------- 

O bahçede yere üç tane birer karış uzunluğunda birbiriyle bağlantılı kanal açılıp, toprağı bu kanalın ilkine atınca, diğer kanala geçince değişik hallere giriyor ve değişik manevi işlere yardımlara yarıyor. (İ.D.)

---------- 

 Beden bahçesinin merkezinde, idareci reis baş vardır, bu başta da üç kanal vardır, bunlarda “kulak, burun, göz,” kanallarıdır. “kulak” giriş kapısı “burun”konunun kokusunu alma kanalı, “göz” ise bunları müşahede etme kanalıdır. Bu kanallar beden şehrine giriş kanallarıdır. Bunların üzerine bir kanal daha vardırki, oda hem giriş hem çıkış kanalı olan ağız-boğaz, kanalıdır. 

 Diğer kanallar zahir batın ikili olduğu halde, ağız boğaz kanalı tektir. Ancak oda iki işe yaramaktadır. Birisi kelam marifeti olması, diğeri ise hayati yaşam ihtiyaçlarının giriş kanalıdır. Bunların hepsinin reis-başa-akla, ihtiyaçları vardır. Akıl eğer eğitilmiş bir akıl ise kendine bağlı olan kanalları Hakk, istikatinde kullanır. Eğer akıl, nefs tarafına yönelmiş ise akıbeti hüsran olur. T.B.

---------- 

Bana bu toprağın su ile nasıl karışım yapılarak kullanılabileceğini ve işe manevi hale yarar hale getirileceği anlatılıyor. Ama anlatanların kimler olduğu. Belli değil. (İ.D.)

---------- 

 Bu, beden toprağının-hikmet, su-olan hayat ve ilim, ile birleşince, vede bu toprağı işleyecek bahçivan da bulunursa, işte ancak o zaman, bu bahçenin ilmi, gerçek çiçekleri yeşerip büyüyeceklerdir. Yoksa diğer şekilde hayali bir duygusallıkla kişi kendini oyalar gider. T.B. 

---------- 

 Buradan sonra bitti…sevgili efendim. Bu rüyanın manevi halini merak ediyorum. Yorumlarsanız sevinirim. Bu rüyada beni derinden etkiledi. (İ.D.)

---------- 

 İhsan-güzel kardeşim zuhuratlarını anladığım kadar yorumlamaya çalıştım, kabul edersin etmezsin sen bilirsin. Sen sordun bende, biraz gecikse de zaman ayırıp cevaplamaya çalıştım. Hakkın da hayırlısı olsun. T.B. 

---------- 

 Şimde zuhuratlarının konusu ile ilgili birkaç kelime daha ilave edeyim. T.B. 

---------- 

 (36-Yâ-sin-55) “Doğrusu bugün Cennetlikler-eğlence-meyvelerle meşgullerdir.” 

---------- 

 Görüldüğü gibi ayeti kerimede, naim-nimetler cennet ehlinin “eğlence ve meyveler” ile meşguliyetlerinden bahsedilmektedir. İrfan ehli ise Zat cennetinde Allahın özel daveti ile Hakla meşguldürler, (89-Fecr-30). Arada büyük fark vardır. T.B. 

---------- 

 (36-Yâ-sin-58) “Rahim olan Rab’larından onlara selam vardır.” 

---------- 

 Yukarda da görüldüğü gibi, naim- nimetler cennetinde, cennet halkına sadece Rububiyyet mertebesinden, dolaylı olarak Rabb-ı haslarından selam vardır. Yani hakla ilahi lika buluşma yoktur. T.B.

---------- 

 Görülen zuhuratlar nefsin duygusal hayalleri yönünden-dir. T.B. 

---------- 

 İhsan-güzel kardeşim, Peygamberini gördüğünü zannettiğin zuhuratlarına, bir misal daha vererek konuya, başka bir yöndende bakmanı sağlamaya çalışayım. O da şudur. 

 Tabii olarak bütün Müslümanların isteği, Peygamberi-mize komşu olmak arzusudur. Bu da çok tabiidir. O zaman bu hal nasıl olacaktır? 

 Cennetin sekiz kat olduğu bildirilmiştir. Her katta o katın ehli bulunacaktır, bunlar da ayrı mertebeler olduğundan hepsi aynı yerde olmayacaklardır. Eğer Peygamberimiz kendi asli üzere, tek ise diğer cennet katlarında nasıl olacaktır. Haksızlık olmaması bakımından ve Peygamberimizin rahmeti ahrette de devam edeceğinden, o halde Peygamberimizin en az sekiz değişik “replika-vechi” olması lazım gelecektirki, zaten işin aslıda budur. 

 Geçmiş sayfalarda açık olarak belirtildiği gibi, Peygamberimizin ne fiziken ne manen kendine has gerçek halinin görülemeyeceğini, onun suretlerinden bir suretler veya kişinin kendi hayalinde var ettiği sureti ile, göreceği hususu açık olarak belirtilmiş idi. 

 İşte bu hakikate binaen, her cennet mertebesi katında o mertebenin-makamın, temsilcisi olan suret-i Muhammediy-yeye komşu olacaklardır. 

 Eğer salik büyük ve uzun çalışmalar neticesinde, gerçek bir tevhid ve irfan ehli olmuş ise. 

 (9-Tevbe-128) “andolsunki size nefsinizden bir Peygamber geldi…..) Muhteşem ifadesini, kendi nefsinde bulur. O zaman Peygamberini dışarıda aramaz, çünkü zaten nefsinde-kendindedir. Allah bu sırrı, kelâmı ilâhisinde açık olarak ilân etmiştir.

 Peygamber Efendimiz dahi, Mi’rac gecesi sabahı, kendi lisanından hakkani bir anlatışla, “Bana bakan Hakkı- görür” kelâmı risaletiyle Hakk-ı müşahede hakkında bilgi vermiştir. Bu bilgilerin muhatabıda evvelâ beşer kuldur. Beşer kul, eğitimi ve çalışmaları neticesinde, “kul-abd” halinden, “kûl-deki” makamına ulaşmış olmaktadır. Bu haller içinde de üç makamı da, “abdiyyet, risalet ve ulûhiyyet makamlarını idraken bünyesinde birleştirmiş olur. 

 İşte ancak bu makamda, bahsi geçen üç makamında yaşanması mümkün olmaktadır. Bu kişinin ibadeti “ubudet”tir ubudet ise Hakk-ın fiilidir. Yukarıdan beri anlatılan hakikatleri, ancak bu zevat-ı Aliler idrak ederek yaşayabilirler. Onlardan başkaları bunları okuyup ezberleseler dahi, sadece hayal ve vehim ile, bildiklerini öğrendiklerini zannederler. 

 “Eğer insan sureti zahir batın olarak suretlerin en güzeli olmasaydı, Risalet makamı insan sureti üzere gelmezdi.” Fusûsu-l-Hikemde, “İnsan zahiri ve batını ile Hakikat-i ilâhiye üzere mahlûktur” denmiştir. T.B. 

---------- 

 Peygamberimiz hakkında bir hususa daha dikkat çekmek isterim, o da hepimizin bildiği gibi “sakalı şerif” konusudur. İşte peygamberimizin zahiri olarak görünürde kalan sadece bu mübarek sakallarıdır. Peygamberimizin kendinden sonraya görünür halde fiziki olarak sadece mübarek sakalları kalmıştır. Muhafaza edenlerden Allah (c.c) razı olsun. T.B. 

 Cenâb-ı Rabb-ül alemin gerçek kullarına bu ilahi hakitleri anlama kaabiliyetlerini nasib eylesin. T.B. 

---------- 

 NOT=Genel bir fikir vermesi dolayısı ile (108-3-mana alemi Terzi Baba ile ilgili zuhuratlar.) Kitabını da göndereceğim inşealah.

 Ayrıca isteyenlere zuhuratlar konusu hakkın da ki, (170-4) (172-6-tuzak zuhuratlar) isimli kitaplarımı da gönderirim. İnşeallah. Çünkü konu gerçekten çok hassas ve çok tehlikelidir. T.B.

-------------------- 

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM:

 Dur Rabb-ın namaz kılıyor kuds-i hadisindeki sır.

(İ.D.) 8 aralık salı 2020 

Selamun aleyküm Terzi Baba Efendim. İnşaallah afiyettesinizdir. (duacınızım, bilmenizi isterim.) Aşağıdaki yazdığım konuyu çok merak ettiğim için size yazıyorum. Müsaitseniz meselenin beyanını bu acize yapabilir misiniz?

Salat-namaz kitabınızda peygamber efendimiz miraçta Allah u teala ile görüşecek iken son bir perde kalıp o perdenin açılmasını istediğinde "“dur, Rabb’in namaz kılıyor...” dendi. Adülkerim ceyli “insan-ı kamil” kitabında sayfa (67) bunu anlatmış ve bunu peygamber efendimiz bizzat anlatmıştır "diye açıklamışsınız.

Çok büyük bir sırra-duruma işaret etmişsiniz.

Rabbimizin oradaki  namaz kılması nasıldır  ve bu durum (namaz kılması) devamlı mıdır? ve bundaki sır nedir? bu sırrın izahını yapabilir misiniz?

Selamların en güzeli peygamberimiz s.a.v ve onun salih kullarına ,ehlullaha vb  ve size olsun. (İ.D.) 

------------------- 

 Terzi. 9 aralık Çarşamba 2020

Aleyküm selâm  İhsan-güzel kardeşim, fakire gösterdiğin yakınlığına teşekkür ederim. sorduğun soruna gelince gerçekten oldukça hassas bir konudur. her konu da olduğu gibi bu konunun da en az dört mertebeden anlayışı vardır.   peygamber efendimizin sözleri bilindiği gibi "cevamiül kelim/az sözle çok mana ifade etmek"  her mertebede olan insanların, kendi anlayışlarına göre anlaşılabilmesi için, aslında bu hale gerek vardır. Kim hangi mertebe itibariyle yaşıyorsa hissesine düşen bilgiyi o mertebesi itibari ile alır. Böylece bütün yönleri ile konu ehli indinde anlaşılmış olur. bu konu hakkın da, peygamber efendimiz, kur'an-ı kerim hakkında da da, "kur'an-ın dört mertebesi vardır, hatta yedi mertebesi vardır, hatta sonsuz mertebeleri vardır, diye bizleri mertebeler gerçeğine dikkat etmemizi bildirmiştir. En azında baştaki dört mertebenin ne olduğunu bilmemiz lâzım gelmektedir. 

Bunlar ise, "bir-zahir-iki batın-üç haddi-dört matlağı"dır. yani kısaca, dışı içi haddi- ayetin hududu sınırları ve matla-ı yani doğuş yeridir. Bunlarında her birerlerinin kendi içinde dört mertebeleri vardır, yani herhangi bir ayet veya hadis ifade ettiği bu zuhur yerleri hangi makamlardır. Yani şeriat mertebesinden mi? tarikat mertebesinden mi? hakikat mertebesinden mi? veya ma'rifet mertebesindenmi'dir.

Ayete veya hadise, veya kudsi hadise, bu yönden bakmamız, evvela hengi mertebeden olduğunu idrak edip o mertebe itibari ile yorumlamak, aslına ancak oldukça yakın bir anlayışa ulaşmak mümkün olur. bunların dışındaki bakış ve yorumlar sadece zahir-meal-kalıp anlayışı ile olurki, oda ifade edildiği gibi  "kalıp"tır  ancak "ma'na kalıba sığmaz"  bahse konu olan  “dur, Rabb’in namaz kılıyor”  hadisi kudsisi  "Rububiyyet- esma ve sıfat mertebesi" itibariyledir. konuya oradan bakmak lazımdır.  

Bu konunun daha iyi anlaşılması için evvelâ bu konunun şeriat tarikat itibari ile olan anlayışlarının oluşması lâzımdır. Bu yüzden ön bilgi olması bakımından içinde konu ile ilgili (69-2-kur'an-ı kerîmde yolculuk) isimli kitabı gönderiyo-rum, onun içinde "108-kevser suresi içinde (60-91) sayfalarındaki yazıların okunmasında fayda olacağı ümid edilir. Bilhassa orada geçen "fesalli lirabbike" ayetinin açıklanmalarının çok iyi anlaşılması gerekecektir  çünkü bu ayet-i kerime bahsi geçen “dur, Rabb’in namaz kılıyor” Cibrili ifadenin zeminini ve kaynağını oluşturmaktadır. 

Konu belki bir kaç cümle ile zahiren anlatılabilir, ancak bu doyurucu ve tatmin edici ve ilâh-i bir bilgi olmaz, sadece konuyu geçiştirmek olur. Bu yüzden konu hakkın da belki biraz fazla abartılıyor gibi gelebilir, ancak bu kadar candan sorulan bir sorunun-konunun hemen geçiştirilmesi mümkün değildir. Üzerinde çok çalışma yapılması lâzımdır bu çalışma ve anlayışlar tabiki kişilere göre de değişir.  Bazıları bir konuya daha kısa sürede aşina olur, bazıları içinde biraz daha anlaşılması uzun sürer, sağlık olsun cenâb-ı hakk gerçekten kendine gelen yolda samimi olanların yolunu inşeallah "fettah" ismiyle açar, ancak sabır gayret samimi çalışma gerekir. 

Şimdi İhsan-güzel kardeşim belki daha evvel bahsettiğim bölümü, okumuş geçmiş olabilirsin ama olsun tekrar tekrar, birkaç defa daha okumanda her halde zarar olmayacaktır. Bildiğin gibi her konunun  üç ilmi"yakîn"i  vardır. Bunların dışındakiler  "sadece zahiren bilim" dir aralarında çok büyük fark vardır,  bilim sadece lisan ile bilmektir. İlim ise canla ruhla bilmek ve yaşamaktır. 

Bahsettiğim kitap içinde belirtilen sayfaları okuduktan sonra, özetle o konulardan neler anladığını da yazabilirsen, konu hakkın da ulaşmaya çalıştığın yer de az çok tesbit edilmiş olur, hadisin izahını da ona göre daha açılımlı olarak yazabilirim.  Sakın bu yazılarımdan seni sıkıntıya veya başka bir düşünce içerisinde anlamaya çalıştığımı zannetmeyesin. Bunlar fakirin çevresinde olan kardeş ve evlâtlarını irfani sahada daha güzel yetişmelerini sağlayan  sistemlerindendir. 

Bu yazdıklarımın hiç birinide yapmayabilir kendi haline bırakabilirsin, fakirde canın sağ olsun der bırakırız. 

Veya arkasını arar çalışmaya devam edersin. 

Bu vesile ile dünya ahiret işlerin kolay gelsin selâmlar hoşça kal.  T.B. 

Not=Namaz surelerinin  (68-1) i nide gönderiyorum vakit buldukça onada bakabilirsin. T.B.

-------------------  

 NOT= İhsan-güzel kardeşe gönderdiğim bölümü, ilgisi bakımından faydalı olur düşüncesi ile buraya da alıyorum. T.B.

------------------- 

------------------- 

~~108.2~
فَصَلِّ لِرَبِّكَ وَانْحَرْ
(108-2) Fe salli li Rabb’ike venhar.

“O halde Rabb’in için namaz kıl ve kurban kes.” 

------------------- 

Bir evvelki surede görüldüğü gibi, “Veyl” (107-4) yani “yazıklar olsun” hitabına maruz kalınan namazda hedef nefs iken, burada namazın aslı belirtilerek namaz kılarken hedefin Rabb’in olsun denilmektedir. 

Dünyâ ve ahiretten bir beklenti ile kılınan namazlar “veyl” yani “yazıklar olsun” hitabının içerisindedir, çünkü ibadette menfaat olmaz, ancak hiçbir şey beklenilmeden mutlak olarak Hakk rızâsı için, Rabb için kılınan namaz makbûl olan namazdır.

Şeyh Mahmut Şebüsteri, Gülşen-i Raz isimli eserinde şöyle belirtmektedir: 

Âdetler ile ibadetler bir arada olmaz!

Eğer ibadet ediyorsan, âdetten yüz çevir! 

Eğer adet yapıyorsan ibadet ettim deme.

------------------- 

 (68-1-99-Zilzal suresi sayfa 208) den mevzu ile ilgili küçük bir aktarım yapalım. 

------------------- 

 ………………………….Cemâlden kastım, huzur uyumlu olması, şimdi dünya ya gelen bir çocuğun hiçbir ilmi eğitim almadığını düşünelim, sadece fıtri olarak, aileden gördüğü şekli ile, hele aile dünyaya dönük değerlerle yaşıyorlar ise, şu ev, şu araba güzel, çarşıda şunlar var gibi, çocuğa aşılanıyorsa tabii bu bilerek yapılan bir şey değildir, ailenin kendi fıtri yaşamı çocuğa kopyalanıyor, böylece dünyevi ağırlıklı bir yaşam içerisinde buluğ çağına ermiş olan bir kimsenin, “esma-i ilâhiyyesi,” “esmâ-i nefsiyye” üzere oluşmuş oluyor, böylece ilâhi olan isimler, beşerileşmiş nefsileşmiş oluyor en mühim yer burasıdır…………………….. 

------------------- 

 (68-1-99-Zilzal suresi sayfa 210) dan mevzu ile ilgili küçük bir aktarım daha yapalım. 

------------------- 

 ………………………Esma-i ilâhiyyeyi nefsi ma’nâ da kullanmaya başlayan kimse bundan çok mes’uldür, çünkü esma-i ilâhiyye yi bize hayatımızı sürdürmek için Cenâb-ı Hakkı bulmak için bir köprü olarak verdi. Esma-i ilâhiyye bizde olmasaydı Cenâb-ı Hakkı bulmak mümkün değildir.

 Nereden nasıl bulunacaktı? işte buradaki mesele, bu dünyada nefsileşmiş-beşerileşmiş, olan esma-i ilâhiyenin halini, asli hali olan esma-i ilâhiyye ye döndürmektir, işte o zaman kişi Abdullah olmakta, Allah ın gerçek kulu olmaktadır, neden? çünkü esmaül Hüsna onun üstünde-varlığında zuhura çıktığı için, diğer şekliyle esma-i ilâhiyye yi Hakk’tan ayırdığı, kopardığı, nefsanileştirdiği için “abd-i nefs” “nefsinin kulu” olmakta ve ondan doğan çocuklara da “veledi nefs” denmektedir. 

 Esmaül hüsnanın hakikatiyle yaşayanların çocuklarına da “veledi kalb” denmekte iseviyet mertebesininde bir bakıma hakikati budur, gerçi bu hakikat daha Âdemiyette başlıyor ve İseviyet mertebesinde fiilen yaşanmış, o mertebeden gösterilmiş oluyor. Fiziki babası olmadan bir varlığın ortaya çıkması ne müthiş bir hadisedir. 

 Bu hakikat-i iyi değerlendiremeyen batılılar, Ona Allah’ın oğlu, Baba oğul aynı birdir deyip ilâhlık-rabb’lık atfettiler. Aslında O zât-i tecellinin zuhuru olduğundan dünya tarihinde ilk defa zât-i ve kuds-i tecelli onun üstün de olduğundan diğer insanlara göre değişik bir konumda idi, Batılılar bu zât-i tecelliyi sadece bir yere tahsis etmiş olduklarından “maddeci putperest panteizimci” oldular. 

 Muhammediyyet bu hâle, evet Îsâ (a.s.) da Allah’ın kuds-i tecellisi vardır ama! Aslında bütün âlemde de vardır, İrfaniyyet gözü ile “nereye baksan hakkın vechi oradadır” (2/115) o zaman “panteizm” olmuyor “ilâhiyeizm” oluyor. Esmanın hususiyyeti icabı bütün âlemde o yerin gereği olarak zuhur ve tecelli etmektedir. 

 Esma ihtiyacını insana hissettirir, insan farkına varamaz ve gereği gibi esma’nın hakikatini zuhura çıkaramazsa sorumlu olur, ve ona haksızlık etmiş olur ve insan olma özelliğini de böylece yerine getirememiş olur. (ay…. abla) İnsan olma özelliği esmaül Hüsna yı hakikatiyle ortaya çıkarmaktır. İşte halife bu kimsedir, kendindeki esmaül hüsnayı faaliyete geçirmek demek, dolayısıyle esmaül Hüsna ya dahi rahmet olması demektir. İşte insan budur. “fesalli li rabbike” “Rabb’ın için namaz kıl” (108/2) yapılan her bilinçli hareket o esmaya ait ve esma için olmaktadır, esmanın zuhura çıkmasına biz vesile olduğumuzdan, dolayısıyla ona hayat vermiş olmaktayız, bu durumda o bizden razı oluyor, böylece biz de merzi-razı olunmuşlardan, oluyoruz aksi halde onu onun istemediği yönde kullandığımızda o bizden razı olmuyor, ve ahrette hakkını talep edecek, kul hakkı dediği bir bakıma işte budur ayrıca hayatımız onlarla devam ediyor ama biz farkında olmuyoruz. 

 İçimizdeki ihtiyacı meydana getiren saha olmasa biz nereden duyacağız, yani bizde bir esmaya bağlı olarak üşüme hali olmasa, en sonunda donar kalırız, yani üşüme hissini hissetmeyiz. Ama vücut üşür sistemi bozulur donar kan dolaşımı durur, işte hissetme kimliktir, hissetme de orda, o esma devreye girer ve bizi uyarır yani örtün, diye dolayısıyla beni koru demek istiyordur.

 Soru:bunlar sevki tabii mi arının vahyedilmesi gibi mi?

 Cevap: Evet sevki tabii ama, bu sevki tabiileri sevki idraki olarak yaşarsak, o zaman halife makamı olur. Sevki tabii farkında’lık değildir fıtridir, idrakî olursa farkındalık olur, bu şekilde karşısından da gelen bir esmayı idrak ettiğinde davranışı ona göre olur, sadece kendi bünyemizde değil, başka kimliklerle de münasebetlerimiz var, çünkü onlarda da esmalar var, ama o onu biliyor yada bilmiyor, nefsi ma’nâ da kullanıyor, ama biz idrakimizle o esma-i ilâhiyye yi ilâhi ma’nâ da kullanırsak onun aynı esmayı meselâ, kahhar esması bizde de var, o nefsi ma’nâ da kullanıyorsa kullansın, bizim onu ilâhi ma’nâ da kullandığımız zaman onu mutlaka durdurur.

 Hem de bağrış çağrış olmadan, o ondan üstündür. O esmayı idrak sahibi olan zât-i yönünden kullanır, ise diğeri nefsi yönünden kullanır, nefsi yönünden kullanan, zât-i yönünden kullanana mutlaka boyun eğer baştan o bağırsa çağırsa da, o havadır zâten irfan ehli onu bilir, üstünde durmaz bir müddet sonra onun fırtınası geçer yanlış yaptığını anlar durur, onun kahharı şerir, irfan ehlinin kahharı rahman doludur her bir esma bizde hakikati itibarı ile ortaya çıkmaya başladığında rabbı güçlendirmiş olur dolasıyla rabbımıza yardım etmiş oluruz “fesalli lirabbike” (rabbın için namaz kıl) (108/2) yani onu yücelt idrak et ma’nâsındadır. 

 _idraki Cemâl, nefsani Celâli durdurdu, hâkim oldu.(ay…)

 _ Eğer biz esmaya Güçlendirirsek ona güç katıyoruz. (Ni..) Biz halife olma bakımından üstünüz, çünkü bizde Allah ın zâtı, sıfatları, isimleri, ef’ali vardır, esma üçüncü sırada esmaya, sıfatlarla daha sonra da zatıyla yardımcı oluyoruz işte biz esma-i ilâhiyeyi ne kadar güzel faaliyete geçirirsek onlara o kadar yardımcı ve onları güçlendirmiş oluyoruz, esma-i ilâhiyeyi ne kadar nefsi ma’nâda kullanırsak, esma-i ilâhiyyeyi kötü ma’nâ da kullanmış oluruz, ona haksızlık etmiş oluruz, istismar etmiş oluruz. Süt kabının içinde olan sütü o kabın içmesine gerek var mı? zâten kendi süt olmuş, ama o kabın içinde süt yoksa dışarıdan onu çekmeye çalışır, o çektiği boru da inceyse uğraşsın dursun çekeceğimde süt alacağım-olacağım diye, bilindiği gibi süt de ilimdir. 

 “fesallî lirabbike” (Rabb’ın için namaz kıl) (108/2) ne kadar açık, rabbin için, yani kıldığın namaz senin için olmasın, peki benim için olursa ne olur? nefsi olur benim için kıl diyor, ve orada benim için kıl demesi, bir bakıma ibadet ettiği zaman, kul ibadetiyle abd hükmünü taşıyor, yani aslında benim için kulluk makamında ol deniyor, biz “elhamdülillâhi rabbil âlemin” dediğimizde rabbımız için namaz kıldığımızda o kişi kul hükmünden abd hükmüne girmiş oluyor, benim için diyorya, kulda-abd o abdiyetin benim için olsun diyor, yani beni abd hükmüne çıkar abdiyyet hilâfet ma’nâ sınadır velâyet ma’nâsınadır. 

 _ondan sonra abduhu isra hadisesi (Ni…)

 O işte bizimle birlikte esma-i ilâhiyye de çıkıyor, âlemlere rahmet diyor ya, İnsân-ı kâmilin zâhiri ve bâtını âlemlere rahmettir.

 _Esma benim için namaz kıl ki abd olayım diyor (Ni…) Yani beni şereflendir ma’nâ sında orada, ama ehli zâhir oradaki Rabb-ı Allah ma’nâsında olarak görür, halbuki burda esma mertebesinde kişi bunu bu şekilde idrak ederek rabbını yücelttiği zaman kendisi yücelir, kendisindeki yücelikle rabbını yücelttiği zaman buradaki yüceltme, biz acziyetimizle aman yarabbi dediğimiz zaman, o bizden yukarıda gibi yüceltilmiş oluyor, o ma’nâ da değil, biz ona yücelik vermiş oluyoruz, yani esma-i ilâhiyeyi biz değerlendirmiş yüceltmiş oluyoruz, yücenin karşısında duruşta onu yüceltmiş kendimizi acizlik değil, bizdeki kemalatla o yücelmiş oluyor, işte bunun için “Rabb’ına namaz kıl demiyor,” Rabb’ın için namaz kıl diyor. 

 Kur’an-ı kerîm’in birçok yerinde de böyle kula ait namaz kılınız hükmü bulunmaktadır. 

(Hâfizû ales salevâti ves salâtil vustâ ve kûmû lillâhi kanitîn.) 

(2/238) – “Namazlara ve orta namaza devam edin. Allah'a gönülden boyun eğerek namaza durun.” Diye böyle kula namaz teklif ediliyor burada da “fesalli li Rabb’ike venhar” (ve kurb’an kes) kurb’an kesmekten kasıt beşeri bağlantılarını kes nefsi duygularını olumsuz şeylerini veya dünya bağlantılarını kes gibi, şimdi buradaki hitap, kula ait kula edilen bir hitaptır, kul bu makamda ilerledikçe ve kendinde bulunan nefsi, esma-i ilâhiyeye de rahmet oldukça Ahzap suresinde. 

(Huvellezî yusallî aleykum ve melâiketuhû liyuhricekum minez zulumâti ilen nûr, ve kâne bil mué'minîne rahîmâ.

(33/43) – “O, sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için size merhamet eden; melekleri de sizin için bağışlanma dileyendir. Allah, mü'minlere çok merhamet edendir.” Tefsirlerde hüveden kasıt Allah olduğu söyleniyor aslında huveden kasıt kişinin ilâhi idrakidir oradaki kesin Allah olarak olsa huveallah diye huve (o)ellezi demez huveallah o ki o kimseki yusalli aleyküm sizin üzerinize sallî eder-namaz kılar, o kimselerin üzerine salli eder- namaz kılar ne müthiş bir hadise, diğerinde “fesallî li Rabb’ike” “Rabb’ın için namaz kıl” derken insanı faaliyete geçiriyor ama “huvellezi yusallî aleyküm” dendiği zaman “sizin üzerinize başka birisi sallî eder-yüceltir, namaz kılar” hale geliyor ne kadar müthiş, yani makamı insaniyeye salat getiriliyor.

 Cuma günleri okunan “innallahe ve melâiketehu” (33/56) ve burada ise hedef belirtiliyor ama bâtında, tahtında gizli, evvelâ huvede zâti ifadesi vardır, ama Allaha çok olarak söylenmediğine göre orda başka sahalarda vardır, kişinin idraki ne ise orada o, ama en sağlamı olan Allah dır. “huvellezi” o öyle bir Allah ki “yusallî aleyküm” Allah sizin üzerinize salâtu selâm getirir namaz kılar manasında birinde rabbın için namaz kıl bireye yol açıyor, rububiyet yolu gibi, ondan sonra o yükseldiğinde kul namaz kıldığında “fesallî li Rabb’ike venhar inne şanieke hüvel ebter” (108/2-3) bunların hepsi birbirleriyle bağlantılıdır. 

 İşte o senin nefsin yokmu! ebter olacak o dur sen kevsere dahilsin, ebter olacak beter olacak hüvel ebter o senin nefsindir, yani esma-i ilâhiyyeyi esma-i nefsiyye olarak kullanan ebterdir. yoksa esma-i ilâhiyyeyi ilâhi yönde kullanan ise kevserdir. ‘huvellezi yusalli aleyküm’ sizin üzerinize Allah burada ve melaiketehu meleklerde var Allah ve melekler sizin üzerinize salatu selam getirirler ama işte “fesallî li Rabb’ike venhar” hükmü tatbik edildikten sonra evvela namaz hükmünü kul alıyor, bunu yapabildiği kadar hakikati itibariyle yaptıktan sonra namaz kılınan o oluyor, yani daha evvelce seven iken sevilen oluyor, daha evvelce zâkir iken, zikrederken mezkur zikredilmiş, oluyor burada sayısal bir zikir yoktur, ama hatırlanma olduğu için zikrediliyor insan “huvellezi yusalli aleyküm” sizin üzerinize o zaman kul önde rab arkada olmuş oluyor kul evvel rab ahır oluyor. yine aynı sure içerisinde “inneallahe vel melaiketehu” buradaki özellik risalet makamı olarak belirtiliyor diğerinde insanlık makamı olarak genel insanlık makamı olarak burada da risalet makamı olarak ve bu makamdan da beşere tavsiyede bulunuyor, sizde böyle yapın diye, ey îmân edenler sizde böyle yapın sizin üzerinize bir zaman gelecek o şekilde.

 Soru: A’yânı sâbite, sabit bir varlığım var, esmaül Hüsna hamdedilmiş yüklenilmiş dünyaya geldik rabbime kavuştum onu aldım miraca çıktım beka billah oldum esmaül Hüsna yine orada sabit varlığım yani şeyliğim hakikatim neye dönüşüyor, yani ben neyim? yani ben esmaül hüsnayla geldim, mi’raca çıktım bak bunları sen yapıyorsun dünyada ben sana aracıyım dedim esmaül hüsnanın bütün isteklerini bende yaptım gerçekleştirdim hayatı yaşadık birlikte ilâhisiyle gittim.

 (Nereye gittin? T.B) Öbür dünyaya gittiğimde yani benim adım ne, esma esma kulluğumu da biliyorum, ama vahdet bölgesinde esmaül hüsnanın gölgesiyim (Ni…) Cevap: Kulluk mertebesinde beşer âleminde hepimizin gaybi ismimiz Muhammed, ma’nâ âleminde ismimiz Allah, gayb âleminde ismimiz Huu’dur. 

 Bunu idrak etmek ise bir irfaniyyet işidir.

 Hani derler ya komşu huu, evde misin oturmaya geleceğim, Rahmiye annem Nusret babama öyle derdi, huu, geldinmi? oda Rahmiye anneme derdi hu kahve hazır mı?

 _Babacım hani uçaklar savaşırken en son bombalarını atar ve infilâk eder ya işte orası, (Ni…) Ne yapayım bunlar akıl bombardımanlarıdır. Savaştan mı soruyorsunuz barıştan mı?

 Hz Ali nin (r.a.) dediği gibi “sen kendini küçük bir cisim sanırsın halbuki âlemi ekbersin sen” burada sınırlı bir görüntümüz var ama, bunlar içinde tefekkürî idrak olarak, ahrette sonsuz, bunlar geniş olarak yaşanacak, herkesin levm etmesi daha çok olacak, çünkü birlikte olduğu insanları görecek ki, dünyadayken aynı evde aynı apartmanda yaşıyordu bir fark yoktu, ama oraya gidildiğinde o fark görüldüğünde o zaman işte şok olacak bunlar kimlermiş diye, nasıl kaçırdık biz bu işi yanımızda dibimizde selâmlaştığımız kimselermiş, herkes hepimiz için geçerli esma-i ilâhiyyeyi nefsi yönden, ama şeriat mertebesi içerisinde rahmani diye Müslüman alır ama beşeriyet içerisinde çıkaranlar cennet ehli olacak nimet cennetinin ehli olacak.

 Esma-i ilâhiyyeyi gerçek ma’nâ da idrak edip esma-i ilâhiyyeye döndürüp o şekilde yaşayanların cenneti zat cenneti olacak ki, o nimet cennetinde olan diyecek ki kendinden üstün 10 tane daha fazla köşkü olana bakacak kendine bakacak 3 tane var ama aşağıya bakacak 1 tane var aşağıya bakacak şükredecek, yukarıya bakacak levm edecek ama, yine birey beşer aklı Allah dan ayrı çünkü onlar “selâmün kavlem mir Rabb’irrahim” (36-58) Allahları vardır demiyor orda Rablarından selâm gelir ne demektir, onların Rabb-ı zâten gökteydi, tenzihte ayrıydı, gene ayrı, hazırda olana selâm gelir mi? Gelmesine gerek yoktur, çünkü kendisi burda’dır, selâm ayrılık ifadesi ayrılık muhabbeti nin ifadesidir, muhabbeti olmayana selâm verilmez miraç olması, yusallî olması, zâtına ulaşmak demektir, kul bu âlemde yaşıyorsa, cenâb-ı Hakk “inneallahe ve melâikete-hu” (33/56) “Allah ve melekleri onun üzerine nüzul etmiş iniş yapmış” oluyor nazil oluyorlar. 

------------------- 

 NOT= Salât’ın değişik mertebelerden izahları tefsir kitaplarında belirtilmiştir. 

 Zat mertebesinde ise. 

“Salât, Allah’ın zâtı ile zuhur ettiği mahallinin adıdır.” (T.B.) 

------------------- 

 (2015) umre dosyası sayfa (216) dan mevzu ile ilgili küçük bir aktarım daha yapalım. T.B. 

------------------- 

 ……………………….Az sonrada sabah namazının kameti okundu ve farza başlandı. İki rek’at sabah namazı kılındıktan ve selâm da verildikten sonra, kaldığımız yerden sa’y imize devam etmeye başladık. Sa’y yeri çok kalabalık değil idi, çok fazla sıkıntı yok idi, her gidiş gelişte sesli olarak gereken duaları okuyor idik, çok güzel ve feyizli oluyor idi. Bizim sa’y imiz bitmiş ancak bize sonradan katılanların bazılarının son gidişleri kalmış idi. 

 Biz Merve tepesinde Âd----le birlikte saçlarımızıda yeteri kadar kesip sa’y imizide selâmetle bitirmiş olduk, Rabb’ımıza şükrederiz. 

 Tavaf ve sa’y imizi yaparken bu umreyi kime bağışlayayım diye düşünürken, aklıma “fesalli li Rabb’ike venhar” (108/2) geldi o halde bu Umremde “rabbim için olsun” diyerek, Rabb’ıma hediye eyledim. 

 Ravzadan çıkıp otele doğru dönerken Nüket Anne, kendi Umresini kendi Anne Babasına hediye ettiğini söyleyerek, benim kime hediye ettiğimi sordu, bende, “fesalli li Rabb’ike venhar” (108/2) de belirtildiği gibi, “Umreti lirabbike” “Rabbim için umre yaptım” dedim. Ve otele doğru yola devam ettik.

 Bu umremizde de Rabb’ımın hediyesi bu husus oldu, yani “Rububiyyet Umresi” hediyye edilmiş oldu. T.B. 

------------------- 

 NOT= Bu husus oldukça derin olan bir konudur, normalde kabul görmeyip inkâr edilebilecek bir konudur, merak edenler için özetle kısa bir açıklama yapmaya çalışalım. T.B.

--------- 

 Cenâb-ı Hakk Âdem-i (a.s.) Cennete lâtif varlığı ile halkedince ona, “ve alleme Âdemel esmâ’e küllehe” “ve ona isimlerin hepsini talim etti/öğretti” (2/31) bu âyet-i kerimesi hükmünce, Âdem (a.s.) ile başlayan bu Batıni esmâ eğitimi her birerlerimizin iç bünyesine konmuş ve yaşadığımız hayatın her bir safhasını orada olan faaliyet hangi esmânın sınırları dahilinde ise, bizde fıtri olarak o esma o sırada faaliyete geçip yapmak istediğimiz şeyler ve konu ne ise o ismin sahasında yaparız, ancak biz bunun farkında olmadığımızdan, “ben” yaptım diyerek hadiseyi farkında olmadan kendi nefsi gücümüze veririz, bu şekilde ilâh-i esmâ atıl, onun yerini alan nefsi esmâmız zahire çıkmış ve biz nefsimizle hareket ettiğimizden, yapılan fiilin neticeside nefsi olur, ve genellikle hüsranla sona erer. 

 İşte bir kimsenin ilk yapması gereken şeylerin en başındaki husus, kendini tanımaya çalışmasıdır. O zaman görecektirki kendinde, kendine ait hiçbir şeyin olmadığıdır, kendinde ve kendinin zannettiği her şeyi, Allah’ın isimlerinin birer tecellisinden başka bir şey olmadığıdır. İşte bu husus bir irfaniyyet ve eğitim meselesidir. 

 Dünyaya gelen bir çocuk, gerek ailesi gerek çevresi ve okul hayatında aldığı bazı hayat anlayış ve ölçüleri oluşmaktadır. İşte bu husus kişinin kendi hayat anlayışını ve farkında bile olmadan kendinde nefsi bir benliğin oluşmasını sağlamakta ve Hakk’tan o derece uzaklaşıp üzerinde Hakkın emaneti olan her şeyini kendine ve “hayali bir nefsi benlik” ile nefsi benliğine bağlamaktadır. İşte bu halde iken Hakk’ın vermiş olduğu, “hayat. İlim, irade, kudret, kelâm, semi, basar” “sıfatı subutiyye” Allah’ın kendine ait olan “sabit sıfatları”ndan kuluna aktardığı bu hayati sıfatları ve diğer bütün esmâ-i İlâyyelerilerini nefsine kaptırdığından bunları nefsi istikametinde kullandığından, bu değerler Hakk yolunda faaliyetlerini gösterememekte, böylece de âtıl kalmakta ve çok mahzun olmaktalardır. 

 Bilindiği gibi her bir esmâ-i İlâhiyye kendi sahasında bir Rabb, yani mürebbiye/terbiye edendir. İşte bu yüzden esmâ-i ilâyye sayısı kadar Rab vardır ve âlemde “müdebbir” tedbir edicilerdir. (Rabbların Rabb-ı/Rabbül erbab) olan Rabb’ul âlemîn ise tektir. Her biri kendi sahasında faaliyet gösteren esmâ-i ilâhiye olan rububiyyet mertebesinin görevlilerini kişi farkına varmadan gafletinden dolayı nefsinin emrine veriği zaman, bu esmâlar asli görevlerinden uzaklaştırılmış ve nefsin hizmetine verilmiş olur. 

 İşte bu durumda, çok sıkıntıda olan, ve insanın aklına emanet edilen, ancak nefsi beşerisi’nin, hükmü altına alındığından, ve istilâ edilmiş durumda olduklarından, ilâhi isimler çok sıkıntı içine girmiş olmaktadırlar ve görevlerini yapamamaktadırlar. İşte bu halde olan ve aslında bize ait olan ancak nefsimiz tarafından kullanılan esmâlar, kendi hürriyetlerini isterler. İşte bu durumda akıl sahibi bir kişiye bu esmâları Hakk yolunda kullanılması için bunları nefsin musallatlığından kurtarmak için, onlara yardımcı olmak lâzım gelir ki, o isim ve sıfatlar kişinin lehine Hakk yolunda kendisine yartdımcı olsun. Nefs tarafından bunlar engellendiği için kişiye Hakk yolunda fayda sağlayama-maktadırlar. 

 İşte Cenâb-ı Hakk bu durumda olan kişinin içinde hapis olmuş halde bekleyen ve ayrıca nefis tarafından kullanılan bu isimler için, “fesalli li Rabb’ike venhar” (108/2) (Rabb’ın için namaz kıl) yani onun ibadet yolunu aç. “ve kurban kes” yani nefsine yeter artık de, onu kurban et ki diğer esmalarda kurtulmuş olsun. İşte zâhirde de, derse yeni başlayanlar tarafından ilk başlarda, bu yüzden zuhuratlar da, kurbanlar kesilir ve ondan sonra yavaş yavaş esmâ-i ilâhiyyeler ilâhi asli görevlerini yapmaya başlarlar ve ancak ondan sonra Hakk ve gönül yolunda yol almaya başlanır. 

 İşte bu yüzden bunları düşünürken o halde bu Umremde “Rabbim için olsun” diyerek, Rabbıma hediye eyledim. Bunların çok daha başka izahlarıda vardır burada bu şekliyle yapıldı, İnşeallah namaz sureleri kitabımızda ilgili surenin bu âyetinde daha geniş bilgi gelecektir. Cenâb-ı Hakk esmalarımızı nefsinin elinden kurtaranlardan eylesin. Âmiin.T.B.

------------------- 

اِنَّ شَانِئَكَ هُوَ الْاَبْتَرُ

(108-3) İnne şânieke huvel ebter.

“Muhakkak ki sana (nesli kesik diye) buğzeden, o kendisi ebterdir” (soyu kesiktir).

------------------------------------------

Burada Mübârek Geceler isimli kitâbımızın ilgili bölümlerini aktaralım:

Şimdi: 

Belirli gecelerdeki belirli idrâk yaşantılarından sonra, 

- yani kişinin evvela Regâibini idrâk etmesi, 

- sonra Mevluduyla mânevi doğumunu yapması. 

- Ondan sonra eline berat’ını alması. 

- Ondan sonra Mi’raca yükselmesi, 

- sonra Kadrini, kıymetini bilmesi. 

- Ondan sonra da Ramazan bayramını yapması onun için büyük başarıdır.

Ramazan hayramına “şeker” bayramı denmektedir, aslında o yukarıda kısaca belirtilen özelliklerin yaşanmasına sebeb olduğundan “şükür” bayramıdır.

Cenâb-ı Hak gerçekten “Hakîkat-i Muhammedi” üzere olan Muhammedilere neler bahşettiğinin şükranesini yapmış oluyoruz ve bunun neşesini yaşamış oluyoruz.

Ramazan bayramının birinci gününün sabahında bayram namazı vardır, bu namaz iki rek’at’tır ve her rekâtında dokuz tekbir vardır. İki rekât olması bu hakîkatlerin zâhir ve bâtın yaşanması. Tekbirlerin dokuz-dokuz, (9+9) on sekiz (18) olması on sekiz bin alemin seyrinin ifâdesi içindir. Kişi Ramazan bayramı ile birlikle bu alemleri seyretmiş olduğunu belirtmiş olmaktadır. Eğer bayram namazı farz olmuş olsaydı, bütün müslümanlardan bu “seyri sülük” (hakk’a yolculuk) istenmiş olacaktı. Vacip olması farz-ı kifaye gibidir. Bazı insânlar bu yolculuğu tamamladiklarında diğerlerinin yolculukları da onların şahsında izâfi olarak yapılmış kabul edilmekledir.

Nasıl ki bayramı bütün insânlar yaptığı halde, aslında gerçek bayramı yapan kimselerin ne kadar az olduğunu görmekteyiz. Diğer insânlar, gerçek bayramı yapan kimselere sûret ve şekil olarak benzediklerinden, bu benzeyiş yolundan bayramlarını da “bayrama benzer bayram” gibi yapmaktadırlar. İnsân-ı Kâmilin yaptığı bayram ile diğerlerinin yaptığı bayram arasında kıyas edilemeyecek farklar vardır, yaşayan bilir, bu halleri çok iyi düşünmemiz lâzım gelmektedir.

 Aşıklardan birisi: 

 “Bayram ol gündür bana kim Göz göre didarını (yüzünü) Görmesem bir gün seni 

 0l kara gündür bana.” demiştir.

İşte Ramazan bayramına ulaşan kişi, seyrini tamamlamış, Cemâl-i İlâhîyi müşâhede etmiş ve Cemâl tecellisi içerisinde hayatını sürdürür hale gelmiş olmaktadır.

 Ramazan bayramı ile Kurb’an bayramı arasında ki fark, Ramazan bayramının, Cemâl tecellisi, Cemâli tecelli. Kurban hayramınin ise Celâl tecellisi, Celâli tecelli olmasıdır. Biri yumuşak; biri sert zuhurludur, kanlı bıçaklıdır. 

Bir ömrün yaşantısı bir senedir, yani ilk bahar, yaz, sonbahar, kıştır, daha başka mevsim yoktur. Diğer seneler birbirinin aynıdır. Bu sebepten her sene bir “seyri sülûk” (Hakk’a yolculuk) hükmü gerçekleştirilmektedir. Senenin yedi ayı “ettur-u seb’a” “yedi mertebe nefis turu” Üç aylar “ef’al, esmâ, sıfat” mertebeleri. İki bayram arası ise Zât ve İnsân-ı Kâmil mertebelerinin karşılığı olan yaşam sürelerinin ifâdeleridir.

Her sene bunların tekrar ettirilmesi gaflete düşmemek içindir. Fakat ne yazıkki bu hakîkatlerden gafil olduğumuz halde ne yaptığımızı bilmeden taklidi bayramları tekrarlayıp durmaktayız.

Gerçekte ise: Hakîkati îtibariyle Ramazan bayramını idrâk ederek “Bakâ billah”a “Hakk’ta bâki olmak” eren bu kimsenin bu yaşantısını çevresinde bulunan tâliplerine de ulaştırması gerekmektedir.

“Bakâ billah”tan tekrar dünyâya mânen görevli olarak gönderilen kimse kabiliyetli olanları elinden tutup Hakk’a doğru yolculuğa çıkarır ve onların da kemâle ermelerine vesile olur.

Ramazan bayramında Cemâl tecellisi zuhur ediyorken, Kurban bayramında ise Celâl tecellisi zuhur etmektedir. Bu kapıdan geçmek için kişi nefsini kurb’an etmesi gerekmektedir. Bu oluşumu kişinin kendi kendine uygulaması mümkün değildir, daha evvelce bu yollardan geçmiş birinin rehberliğine ihtiyaç vardır ve Celâl tecellisi gerekmektedir. 

Eğer İbrâhim (as)in oğlunu kesme hâdisesi olmasa idi hiç bir mürşit dervişinin “nefsi emmâresi”ni kötülükleri çok emreden, içindeki gücü ortadan kaldıramazdı.

İşte Cemâl tecellisi ile zuhura gelen “Cemâl-i İlâhî”nin ikrâmı için Celâl’e ihtiyaç vardır, çünkü “zül Celâli vel ikrâm” dır. Zât-i ikrâmı, Celâlinden zuhur etmektedir.

Nefsi emmârenin, levvâmenin, yumuşaklıkla ortadan kaldırılamıyacağı bilinen bir gerçektir. Dolayısıyla nefsine karşı biraz şiddetin ve Celâlin gereği ortadadır. Bu lüzumun ifâdesi olarak Kurb’an bayramında sûret ve madde olarak bu kurb’an’lar kestirilmektedir.

İşte biz o hayvânın başını kesmekle kurb’an ettik zannediyoruz. Hayvan gitti ortadan; canını veren o, biz ne verdik? “para!” para verdik, para tekrar bulunur fakat can bulunmaz. Acaba o kadar kolay mı bu işler? İşte bu sûretle kesilen kurb’an’lar, mânâdan kesilen kurb’an’lar hükmüne girmektedir.

Bir fiilin zâhirde tahakkuku olacak ki oradan bâtınına intikal etsin. Nefsi emmârenin, levvâmenin kurb’an edilmesi; zâhirde olan bu işlerin bâtını ifâdesidir.

Nasıl ki İbrâhim (as)’a nefsinden, yani kendinden meydana gelen çocuğunun kesilmesi ifâdeli olarak bildiriliyorsa, bir dervişin de kendi varlığından meydana gelen duygularını, yani çocuklarının kesilmesi gerekiyor. İşte bu duygular bıçakla kesilemiyecegi için, İbrâhim (as) İsmail (as)’a bıçağı vurduğunda kesemeyişi ayrıca bu gerçeğe de binaendir. Aynı bıçak taşı ve gelen koç’u bir vuruşta kesmiştir.

Kişi nefis terbiyesi ile seyrini sürdürmeye devâm ettiğinde “emmâre”den, “levvâme”den, “mülhime”nin bir kısımı olumsuzluklarından kurtulursa, bundan böyle nefsini ilâh edinmesi mümkün değildir. Eğer kişi içindeki bu eksi güçlerden kurtulamazsa o zaman nefsi onun ilâhı olur, farkında bile olmaz. 

Bu durumdan kurtulmanın yolu nefsi duyguları kurb’an etmekten geçmektedir. Bu oluştuğu zaman onun Rabb’ı “Rabb’ul erbab” (Rabların Rabb’ı) olur. İşte kim Hak yolunda kendi nefsini kurb’an etmezse, o nefis ona ilâh olmaktadır. 

Buluğ çağına doğru, kişinin birimselliği oluşmaya başladığı zaman, dünyâya meyil başlar. Benlik, mal toplama sevgisi, karşı cinse ilgi duyma, üstün olma isteği, ihtiraslar, bencillikler, artmaya başlar. İşte bunlar kişinin kendinden meydana geldikleri için düşüncede ve fiilde çocukları hükmündedir. Bunları oluşturan ana güce “nefsi emmâre” denmektedir. İşte dervişlik süresinin başlarında bu güçlerin kurb’an edilmesi gerekmekledir. Ancak insânda daha başka güçler de vardır. Onların faaliyete geçmesi de “veled-i kalb” “kalbin oğlu” ifâdesiyle yerini bulmaktadır.

Ramazan bayramının üç gün olması! 

Birinci gün, ilmel yakıyn, ikinci gün, aynel yakıyn, Üçüncü gün ise Hakk’al yakıyn, olarak müşâhede edilmesinin ifâdesidir.

Kurb’an bayramının dört gün olması;

“Şeriat, Târikat, Hakîkat ve Mârifet” mertebelerinin gerçek yönleriyle müşâhede edilmesinin ifâdesidir.

- Regâib gecesi ifâdesiyle, seyr’ine başlayan derviş yani “mânevi yolcu”, 

- Mevlüd gecesi ifâdesiyle gönül evladını faaliyete geçirir, 

- daha sonra berâtını alır, 

- daha sonra Mi’racını yapar, 

- daha sonra kadri’ni yaşar, 

- daha sonra da “şükür” Ramazan bayramını yapar. 

Bu haller Cemâl tecellisidir.

Cemâl-i İlâhî tecellisi içerisinde gark olmuş kemâle ermiş kişinin yavaş, yavaş öğrenip yaşadıklarının başka gönüllere da aktarması gerekecektir, çünkü bu bir mânevi görev devir teslimidir. Bu devri yapabilmesi için kendisinin “Celâl” tecellisine ihtiyacı vardır.

Karşı birime fayda sağlamak için bir ifâde gerekmektedir. Derviş ilk başlarda yalnız başına “nefs-i emmâre”sini yenemez. İşte daha evvelce bu sistem içinde eğitimini tamamlamış olan bir ehli kemâle ihtiyacı vardır ve bu eğitim karşı tarafa bir irâde ile aktarılır, bu da Celâl tecellisidir. Ancak bu yolda o kişi kendinde ki nefsi duyguları kese, kese, kurb’an ede ede, “Kurbiyyet”e yani Hakk’a yaklaşmağa başlar. 

Kurb’an bayramı; bâtıni olarak bizlere bunları anlatır. Zahiri olarak ise fakir kimselerin et yemesine sebeb olur.

Kurb’an bayramı, her günü, bu oluşumları dört (4) mertebede kemâl üzere yaşanması için dört gündür yani “şeriat”in hakîkatini, “târikat”ın hakîkatini, “hakîkat”in hakîkatini ve “mârifet”in hakîkatini gerçek anlamda yaşamak içindir.

Hacı namzedi olan kişi, ihramda olduğu zaman süresi içersin de avlanamıyacağı daha evvelce Âyet-i kerîme ile belirtilmişti. Bunun sebebi, ihrama girme; hakîkatte, beşeriyetinden soyunma ve İlâhî varlığına bürünmedir.

İhram iki parçadır ve üzerinde dikiş yoktur, dikiş demek bir şeylerin birbirleriyle îrtibatlandırılmasıdır. Eğer beşeriyet ve nefsâniyet îrtibatı bir ömür boyu devâm ederse o kimse ne yazık ki gerçek kimliğini bulamaz.

İhram giymek için elbiselerinden soyunmak, kişinin beşeriyetinden soyunrnası, Hakkani varlığı ile kalmasıdır, dolayısıyla her şeye Rahman ismiyle, rahmet etmiş olması gerekmektedir. Bu sebebten herhangi bir şeyi öldürmesi de mümkün değildir. 

İhramdan çıkma zamanı geldiğinde bu yasaklar kalkıyor, çünkü tekrar beşeriyetine dönmüş, hem beşeri, hemde İlâhî kimliği ile yaşamını sürdürmeyi devâm ettirmeğe başlamış oluyor.

Böylece irfâniyet yollarından geçerek Kurb’an bayramına ulaşan kimse “bakâ billah” “Allah da bâki olma” yaşamını sürdürmeye devâm edecektir.

Kurb’an bayramının birinci, ikinci, üçüncü gününde kurb’an kesilebiliyor, fakat dördüncü günü kesilemiyor. 

Çünkü daha evvelce de belirtildiği gibi 

- birinci gün şeriat, 

- ikinci gün târikat, 

- üçüncü gün hakîkat, 

- dördüncü günde mârifet mertebelerinin ifâdelenilir. 

Ayrı bir yönden bakıldığında, 

- birinci gün Ef’âl mertebesi, 

- ikinci gün Esmâ mertebesi, 

- üçüncü gün Sıfat mertebesi, 

- dördüncü gün ise Zât mertebesi, irâdesindedir.

Zât-ı mutlak mertebesinde her şey tam bir bütünlük içinde olup, farklılık ve zuhur olmadığından fiil de yoktur, bu sebebten dördüncü gün kurb’an kesilemez.

“Bakâ billah” “Allah’da bâki olma”, “seyr’i fillah” “Allah’da seyr”, “Mea Allah” “Allah ile birlikte seyir,” İşte bu seyrin sonu yoktur, bundan sonra da bayram yoktur. Kurb’an bayramı insân yaşamının ulaştığı en üst düzey, irfân mertebesidir. Bu olgu her sene tekrarlanmakladır. O sene içersinde kaç kişi bu irfân ve idrâke ulaşmışsa, gerçek bayramları ancak o kimseler kutlamaktadırlar diğer insânların fizik olarak onlara benzemeleri, benzer bayram yapmalarına vesile olmaktadır ve bu yaşam ömürler boyu sürüp gitmektedir. Böylece mühim olan kişinin bu seyr’i idrâk edip, yaşantısını bu seyr üzere sürdürmesidir. 

Kevser sûresinin zâhir ve bâtın mânâsını idrâk eden kimseler bu hakîkate ulaşmış kimselerdir.

Bilindiği gibi Hz. Rasullullah’ın mübârek evlatları küçük yaşlarda vefat etmişlerdi. Bunun üzerine bazı kimseler, “Muhammed (s.a.v) ebter oldu, soyu tükendi” demişlerdi. Bu hâdise üzerine “Kevser” sûresinin indirildiği tefsir kitâplarında açık olarak bildirilmiştir daha çok malûmat isteyenler ilgili bölümleri inceleyebilirler.

İbrâhim (as)in oğlunun kurb’an edilmemesi, Peygamberlik süresinin sona ermemiş olmasından, bu seyr’in zâhir ve bâtın devâm etmesi lâzım geldiğindendir.

Hz. Rasullah’ın oğullarının küçük yaşlarında ukba alemine alınması ise, Peygamberlik zincirinin sona ermiş, fakat bâtını velâyetin Hz. Peygamberin mânevi gönül evlatları tarafından kıyâmete kadar devâm ettirilmesi lâzım geldiğindendır. 

Bu sırrı anlayacak durumda olmayan bazı kimseler Hz. Rasullulah’a “ebter” yani “çok beter oldu nesli tükendi, getirdiği din de sona erer” dediler.

İşte bu hâdise üzerine nâzil olmuş olan “Kevser” süresi bizlere çok şeyler anlatmaktadır. 

İlk bakışta, nüzûl sebebinin nesil ile ilgili olduğu halde neden acaba “inna a’taynakel kevsere” (1)

“Biz sana Kevser-i verdik” diye başlıyor? olmasını ve devâmını çok iyi bir araştırma yaparak idrâk edip yaşamımıza intikal ettirmemiz gerekmektedir. 

Bakın buradaki hitabın zât ve sıfat mertebesinden olduğunu görmekteyiz, zât-ı mutlak, sıfatları îtibariyle lütûfta bulunmaktadır, bu insân oğluna yapılan lülufların en üst merlebelerindendir; “Zât-i tecelli”dir.

 Acaba gerçek anlamda nesil hâdisesiyle ilgili olarak verilen “Kevser” nedir? 

Bunu daha iyi anlamamız için önce harfleri îtibariyle incelememiz gerekmektedir.

 “Kevser” ( ) kelimesi “kef”(), “Kelamı İlâhî” veya “kün/ol” hükmündedir.

“vav” () ,“vâridat-ı İlâhî” İlâhî lütûf ve ihsan, “se” (), senâ/övgü veya “sevb” elbise/giyilecek şey “se” nin üç noktası; “ilmel yakıyn, aynel yakıyn, hakkel yakıyn” mertebeleridir.

“rı” (), “rahmeti ilâhî” İlâhî rahmettir.

Bu oluşmuşlar Kevser lafzının içinde mevcûttur ve kime ki Kevser verilmiştir, bu hakîkatleri idrâk eden o olmuştur.

Kelamı ilâhînin lütfedilişi, Varidat-ı İlâhînin ihsanı ile övülmesi, muhabbet elbisesinin giydirilmesi, Rahmet-i İlâhîhin tecellisi ile gark olup, “Kevser”in hakîkatine ulaşan kimselere ne mutlu.

Dini kitâplanmızın ilgili bölümlerinde Kevser’den iki türlü bahsetmişlerdir: 

Birinde kevser bir havuzdur, mahşerde müslümanlar oradan birer bardak içecekler ve susuzluk çekmeyeceklerdir. 

İkincide ise Kevser Cennette bir nehirdir demişlerdir, ki ikisi de doğrudur, yani hem mahşerde hemde cennette zuhur yeri vardır. Bu zâhir yönü îtibariyledir.

Birde bâtıni yönü vardır ki: Biz bunu da incelemeye çalışalım. 

Batîni yönden baktığımızda da “Kevser”in gerçekten kişide meydana gelen hem bir “Havuz” ve hemde bir “nehir” olduğunu görmekteyiz.

Kişi belirli çalışmalarıyla zaman içersinde kendinde vahdet bilgilerinden meydana gelen bir ilim havuzu oluşturmaktadır. Onun bir bardağından içenin ebediyen beşeriyet susuzluğuna düşmeyeceği tabiidir. Çünkü vahdet ilmini idrâk etmiş olarak o Kevserden içmiş olan kimsenin başka bir şeye, beşeriyet bilgilerine ihtiyacı kalmayacağı açıktır. Bu yönüyle baktığımızda Kevser’in bir havuz olduğunu görmekteyiz.

Kevser’e nehir yönü hükmüyle baktığımızda ise, işte burasının bâtın-ı îtibariyle, nesille ilgili olduğunu görmekteyiz. 

(Fetih Sûresi 48/10 âyette)

“innelleziyne yübayi’uneke innema yübayiun-allahe yedullahi fevka eydihim”

 “Ey Muhammed sana el vererek mânevi alış veriş yapanlar ancak Allah ile alış veriş yapmışlardır. Allahın eli onların ellerinin üstündedir.” Şekliyle belirtilen Âyeti kerîmedeki ifâde bu mânâyı çok güzel açıklamaktadır.

Talip ile matlubun Hakk yolunda birlikte yürümeleri için el ele vererek ahidleşmeleri esnasında! Onlar ki bir birleri ile gönülden alış veriş yaparlar, zannederler ki onlar kendileriyle alış veriş yapıyorlar. Halbuki onlar Allah ile alış veriş yapmakladırlar. “Onların elleri üzerinde Allah’ın eli vardır,” hakîkatini çok iyi değerlendirmemiz gerekmektedir. 

Yukarıda belirtilen âyetin tefsirlerde iniş sebebi geniş olarak izâh edilmiştir, dileyenler araştırabilirler, yeri olmadığı için onları buraya alamıyoruz. Bizi batîni yönde ilgilendiren ifâdesini anlamaya ve anlatmaya çalışıyoruz.

Bu âyette “biat” yani (el ele tutuşup ahidleşmek) Rasullullah’a Hudeybiye’de vaki olan biattir ki “Bey’atür Rıdvan” nâmıyla belirtilen biattir, ashabdan 1400 kişi biat etmiştir.

Ey.... Hakk muhabbetlisi can! 

Şu mevzuu daha iyi anlayabilmek için gönlünün derinliklerine dalarak orayı genişletmeye bak, bak ki yeni mânâları anlamaya mahâl hazırlamış olasın. Böylece idrâkin genişlemiş ihata gücün artımış olur. İyi bil ki ne varsa, sen de vardır. Sende, bulamadığın, bilemediğin şeyi dışarıda da bulamazsın, artık hayâlden kurtul. 

O gün ve daha sonraki günlerde Risaletpenah Hz Rasulüllah aleyhisselatu vesselam Efendimizin elini tutan kimseler değişik mânevi mertebelerde olduklarından, o alış verişten her birerleri ayrı ayrı feyiz aldılar. Hz. Rasulullah’ın elini tutan kimselere akan “muhabbetullah”, “mârifetullah”, “muhabbet-i Rasullullah”, değişik oranlarda ve değişik şiddetlerde olmuştur. Bazılarında sadece kendi bünyelerinde kalmıştır, bazılarında bir nesil, yani sadece kendinden sonrasına aklarabilmişlerdir, bazıları iki nesil bazıları üç dört nesil, daha az bir kısmı ise daha fazla nesle bu alış verişi, muhabbet akışını, iletebilmişlerdir.

Sahabenin de büyüklerinden olan “dört halife” “Hulefa-i Raşidin” den gelen akış en çok nesillere ulaşan akıştır. Bunlardan bilhassa bizi ilgilendiren “Hz. Ali (radiyallahu anh ve kerremallahu veche) Efendimizden gelen akışın bu günlere ulaştığını ve inşeallahu Teala kıyâmete kadar devâm edeceğini de biliyoruz.

“Hulefa-i Raşidin”in diğerleri için söz söylememiz yersiz olur çünkü ayrı konudur. Allah c.c hepsinden razı olsun ve hepsinin feyzinden bizleri de faydalandırsın.

İşte yukarıda belirtilmeye çalışılan oluşum üzerine Efendimizi görenlere ona tâbi olanlara “ashab” “sahabe” “sahabeler” dendi. Onları görenlere “tâbiin” “Tâbiin”i görenlere “tebei tâbiin” dendi, çünkü onlar güçleri nisbetlerinde aldıklarını kendilerinden sonra gelenlere aklardılar.

El ele, diz dize, göz göze, îfa edilen bu zincirleme oluşum, bâtın olarak bakıldığında “zâhiri Kevser” ırmağıdır. Efendimizde başlayıp Kıyâmete kadar elden ele sürecektir. 

Hz Resulüllah Efendimizin kendisi “Kevser gölü” kaynağıdır. O kaynaktan akıtılalarak yola çıkarılanda “kevser ırmağı”dır.

Batını ise Efendimizin gönlünden çıkıp diğer gönüllere akarak, seyr etmesi ırmak oluşturmasıdır. Bu ırmak geçtiği yerlere ve içenlere ebedi hayat bahşetmekledir.

İlk başlarda kaynağından geniş bir nehir şeklinde akmaya başlayan Kevser ırmağı daha sonraları incelenerek yoluna devâm eder hale gelmiştir.

“Kevser ırmağı”nın getirdiği özellikler ile kendi beşeri varlıklarından yıkanıp temizlenen gönüllerde ve ellerde Hak’tan başka bir şey kalmadığından onların elleri üzerinde Allah’ın c.c eli vardır onun için.

(Feth Sûresi 48/10)

“yedullahi fevka eydihim“

“Allahın eli onların ellerinin üstündedir,” buyruldu Kur’an ve hadislerin muhtelif yerlerinde Allah’ın c.c insânlarla birlikte olduğu belirtilirken, nasıl bir anlayış ise, zaman ve mekândan “tenzih” edilerek o, kendisi var ettiği halde bu alemlerin dışına atılmaktadır. İnsânlığın bu anlayış içersinde Rablarına ulaşmaları mümkün değildir. İnsânoğlu artık hayâlinde var ettiği “Rabb-ı has”ına değil, Kur’an ve Hadislerde bahs edilen gerçek anlamda “Rabb’ül erbab”a yönelmelerinin vakti çoktan gelmiş ve geçmektedir.

Bugün ve gelecekte el tutan, yani el alan kimseler geriye doğru baktığında, bu el tutuşun bir zincirleme halinde Hz. Resullullah’a, oradan da Hz. Allah’a c.c kadar ulaştığını görmekteyiz. 

İşte gerçek anlamda kaynağından el alan kimse ile de o zincir bir halka daha ilave edilmiş ve Kevser ırmağı yatağında daha ilerilere doğru yoluna devâm etmeye koyulmuştur, hem zâhiren ve hem de bâtınen gerçek yol ve yolculukta budur, gönülden gönüle akan mâneviyat da budur. Bu hali yaşayanlar Hz. Rasululah’ın gönül evlatla-rıdır. Kıyâmete kadar da nesilleri devâm edecektir. 

İlk bakışla “Kevser” kelimesinin nesille ne ilgisi olabileceğini düşünüp bir bağlantı kuramaz isek de, az geride olan izâhları inceledikten sonra bu hakîkati en bariz bir şekilde anlatan kelimenin “Kevser” sözcüğü olduğunu görmekleyiz.

Eğer Hz. Rasulüllah’ın zâhiren bir erkek evladı yaşamış olsaydı onun en az kendi değerinde, hatta ondan daha üstün olması gerekecekti. Böyle bir şey de söz konusu olamayacağından onun için erkek evlatları kendinden sonraya kalmamış ve Peygamberlik zinciri de sona ermiştir.

Hz. Ali Efendimiz ve Hz. Fatıma validemiz tarafından gelen Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin soyundan “seyid”lerimiz ve “şerif”lerimiz zâhiren, gönül evlatları da bâtınen Hz. Rasulüllah’ın kıyâmete kadar sürecek mübârek nesilleridir. Bunların dışındakiler gerçek anlamlarıyla mübârek ümmetleridirler. 

O’na “ebter” oldu, yani nesli tükendi diyenlerin çok kısa bir süre sonra nesillerinin tükendiğini görmekleyiz. Gerçek budur ki, Hz. Rasulüllah’ın nesilleri bâtında ve zâhirde velilik merlebelerini de bünyelerinde yaşatarak yollarına devâm etmektedirler. Allah c.c feyizlerinden cümlelerimizi yararlandırsın. 

O halde ey, Kevser Sûresini okumaya başlayan muhabbetli insân! Bu halleri idrâk ettiysen “fe salli” “kalk hemen namaz kıl”, kimin için? 

“li Rabb’ike” “Rabb’in için.” Eğer biraz dikkat edersek kılınacak namazın Rabb için olduğu, nefs için olmadığını hemen anlarız.

Ey insân kendini aldatmadan biraz düşünüver, gerçekten yapmış olduğun ibadetler sırf Rabb’ın için mi? 

Yoksa ileride nefs’ine menfaat sağlamak için midir?....

İşte burada kılınacak namaz, “Mi’rac namazı”dır, sıradan beşeriyetinden meydana gelen namaz değildir.. 

(Kevser Sûresi 108/2 âyetinde) 

“fesalli lirabbike“

“öyleyse Rabbin için namaz kıl“

eğer bu hâdiseyi idrâk etti isen namazın, “Mir’ac namazı” olmuştur.

“Salat” “Namaz” isimli kitâbımızda kısaca bahsetmiştik. Hz. Rasullullah Mir’ac’ta bir perde gördü, onu açmak istediğinde; Cebrail “dur! Rabb’ın namazda” dedi; Bu hakîkati idrâk ettiğin zaman anlarsın ki sen Rububiyet namazını kılmaktasın; Beşeriyet değil. Rabb’ının namazını kılmaktasın, dolayısıyla “Rabb’ın sen de namazda olur.” Böylece “Rabb’ın için namaz kıl” ifâdesi gerçek anlamda yerini bulmuş olur.

 “Venhar” “ve Kurb’an kes” Ey insân! bu hakîkatleri gerçekten idrâk etti isen, bir de “Rabb’ın için kurb’an kes.” Zahiren, koç kurb’an-ı kes, bâtınen ise Kevser ırmağını akıtacağın gönüllerde ki nefsâni duyguların tümünü kes, onları kurb’an et denmektedir. Bu oldukça zor bir iştir fakat, “zülcelali vel İkram” yani, “Celâl ve ikrâm sahibi” demektir. İkramı, “Celâl”inden geçmekte-dir. Gönül aleminde olan yaşantılar oldukça zor ve sabır isteyen oluşumlardır. Bu seyr-i gerçekten tamamlamış kimseler diğer insânlara sadece dış görünüş ile benzerler; iç bünyeleri tamamen farklıdırlar. 

“Kâmil insân” içinde ve dışında yani “afaki ve enfüsi” daimi Rabb-ı ile olandır, “noksan insân” ise daima nefsiyle olandır. İki insân sadece dış görüntüleriyle birbirlerine benzerler, iç dünyâları ise çok... çok farklıdır. Gerçek bayramı hakiki anlamıyla ancak kâmil insânlar yaşarlar, diğer insânlar da sadece onlara benzediklerinden, benzer bayramlar yaparlar. 

Biz ne yaptık ki bayramı hak ettik?....

(Kevser Sûresi 108/3 âyetinde) 

“inne şanieke hüvel ebterü” 

“Doğrusu adı sanı ortadan kalkacak olan, sana kin tutan kimsedir.” İşte, haşa, ona “ebter” diyenlerin kendileri ebter oldu, adları sanları kesildi gitti. Zahiren böyle olduğu gibi, bizler bâtınen içimizdeki nefs-i emmârelik özelliklerimizi ortadan kaldırdığımızda, onun bizleri olumsuz yönlere çekecek düşünce ve duygu nesilleri kalmaz kesilir. Yapmamız gereken de budur. 

Cenâb-ı Hak cümlemizi böyle Kurb’an bayramlarını idrâk eyleyen kimselerden eylesin. (Amin) 

------------------- 

فَصَلِّ لِرَبِّكَ وَانْحَرْ

(108-2) Fe salli li rabbike venhar.

(108-2) “Rabb’in için namaz kıl ve kurb’an kes.” 

------------------- 

قُلْ اِنَّ صَلَات۪ي وَنُسُك۪ي وَمَحْيَايَ وَمَمَات۪ي لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَۙ

(6/162) Kul inne salâtî ve nusukî ve mahyaye ve memâtî Lillâhi rabbil âlemin.

Ey Muhammed! De ki: “Şüphesiz benim namazım da, diğer ibadetlerim de, yaşamam da, ölümüm de âlemlerin Rabbi Allah içindir.” 

------------------- 

 Yukarıda bahsi geçen iki ayet-i kerîmeyi ele alıp incelersek önümüze çok büyük bir irfaniyyet yolu açılacaktır. Çünkü bu ayet-i kerîmelerin birbirleriyle mertebe bağlantıları vardır. 

 (108-2) “Rabb’in için namaz kıl ve kurb’an kes.” Hükmü, Allahtan kuluna, “Rabb-ın için namaz kıl ve kurb’an kes.” Yani bu çalışmaları senin için değil, varlığında bulunan, “Rububiyyet-Esma” hakikatlerinin ortaya çıkması için tatbik eyle emri ile ifade edilmektedir.

 O halde bu husus, amir bir hüküm olduğundan, bundan gaflete düşmek mümkün değildir. Yukarıda da belirtildiği gibi bünyemize konmuş olan (2-31) Esma-i İlâhiye yi nefsi ma’nâ da ve onun hükmünde kullandığımızda ve onları nefsileştirdiğimizde çok büyük bir mes’uliyet ve hükümlülük altına girmiş ve onlara haksızlık etmiş oluruz. Bunun vebalini kaldırmak-taşımak, mümkün değildir. 

 İşte bu mes’uliyetten, Allah’ın yardımı ile kurtulmanın yolu, (108-2) “Rabb’in için namaz kıl ve kurb’an kes.” İfadesi ile bizlere gösterilmektedir. Beşerileştirmiş olduğu-muz rububiyyet hükümlerini kendi asıl-asaletlerine döndürmek için, onlar için, irfaniyyet ile namaz kıl, yani tevazuda bulunarak secde et. Ve nefsini kurb’an et, ki onlar böylece nefsinin elinden kurtulmuş hürriyetlerine bu sayede kavuşmuş olsunlar. Yani bu devrelerde namazların, ve nefis kurbanın, onlar için olsun. Çünkü sen de ancak bu sayede nefsinde Tahir-temizlenmiş ve merzi olmuş olursun. Ve kendinde Esma-i ilâhiyyenin varlığını anladığından sende onlar ile birlikte var olmuş olduğunu anlar sende sana ait hiçbir şeyin olmadığını anlarsın. Bu hal ise gerçek bir “fenâfillâh”tır. 

 Diğer ayet-i kerîmeye gelince oradaki ifade ise.

 (6/162) Ey Muhammed! De ki: “Şüphesiz benim namazım da, diğer ibadetlerim de, yaşamam da, ölümüm de âlemlerin Rabbi Allah içindir.” Görüldüğü gibi buradaki faaliyetin de Allah için olduğu bildirilmektedir. Ve risalet mertebesinden Uluhiyet mertebesine, Uluhiyet mertebesinin “De ki: amir hükmü ile bildirilmektedir. Yani burada da yapılan “salâtî ve nusukî” Salât kurb’an ve diğer bütün ibadetlerimde ayrıca “yaşamam da, ölümüm” de gene benim için değil İlâhi hakikatlerin meydana çıkması yönünden “âlemlerin Rabbi Allah içindir.” Yani benim için değildir, çünkü bu mertebe de ben diye bir şey de kalmamıştır. Konuşan risalet mertebesi, Uluhiyet mertebesine kendi fakrını ilân edip, kendinin hakta baki “bakabillâh” halinin zuhuru olarak hayatına devam etmiş olmaktadır. 

 Diye anlaşılması gerekmektedir. İşte her iki halde de “fenâfillâh” ve “bakabillâh” hallerinde kulun kendisinde beşeri nefsi ma’nasında bir varlığı kalmadığı, ancak Hakkani varlığı ile var olmuş olduğundan, bütün bunların kendidisi için değil Rabb-ı, daha sonraki mertebede “âlemlerin Rabbi Allah için” Yani bütün bu hakikatlerin, Hakk’ın hakikatinin ortaya çıkması için, yapıyorum demektir. T.B.

------------------- 

İhsan-güzel kardeşim, sana gönderdiğim bu bölümü yazdıklarından, galiba pek dikkatli okumadığın anlaşılıyor. Ancak, “Dur Rabb-ın namaz kılıyor” kelâm-ı Cibril-i, anlamanın yolları bu alt yapının sağlam hazırlanmasından geçmektedir, bir konunun alt yapısı sağlam olmayınca üst yapısıda sağlam olmaz. Bahsi geçen konu sadece akıl yolu ile anlaşılacak bir konu değildir. Gönül yoluna ve idrakine ihtiyaç vardır. Biraz sabretseydin sorduğun sorunun cevabını yavaş yavaş alcaktın. 

Yeri geldikçe bunların açıklanması yapılacaktır. T.B. 

------------------- 

(İ.D.) 8 aralık Salı 2020

Selamun aleyküm Terzi Baba Efendim. İnşaallah afiyettesinizdir. (duacınızım. Bilmenizi isterim.) Aşağıdaki yazdığım konuyu çok merak ettiğim için size yazıyorum. Müsaitseniz meselenin beyanını bu acize yapabilir misiniz?

Salat-namaz kitabınızda peygamber efendimiz miraçta allah u teala ile görüşecek iken son bir perde kalıp o perdenin açılmasını istediğinde" “dur, Rabb’in namaz kılıyor...” dendi Adülkerim ceyli “insan-ı kamil” kitabında bunu anlatmış ve bunu peygamber efendimiz bizzat anlatmıştır "diye açıklamışsınız. Çok büyük bir sırra-duruma işaret etmişsiniz.

bu adreste "

https://islamvetasavvuf13.wordpress.com/2018/08/25/dur-rabbin-namaz-kiliyor/" açıklama yapmışsınız ama.. bu durum miraç olayındaki "Rabb ın namaz kılması nın ifadesinin açıklaması değil kanaatindeyim.? 

Neden derseniz:?

Çünkü burada-miraçta- bir davet var ve davetçi, davet edilenin getirildiğini ve -ilahi bilgiye zaman yok ama-ne zaman geleceğini biliyor ve  bekliyor diyelim. Son aşamada peygamberimiz zat-ı  mutlak allah ile görüşecek. Zaten o perdeler açılması aşamalarında son an perdesi de açılmasa o son perde makamına efendimiz s.a.v çıkıp gelemez zaten.. Buradaki namaz kılma ve oradaki duruş-durduruluş bu linkte anlattığınızdan daha çok farklı bir durum zat-ı allah ile ilgili başka bir durum diye kanaat içerisindeyim. Rabb’imizin oradaki  zat- allah 'ın namaz kılması mahiyeti nasıldır  ve bu durum (namaz kılması  mahiyeti devamlı mıdır ve devamının mahiyeti nedir? ve bundaki sır nedir? bu sırrın izahını yapabilir misiniz?  

Selamların en güzeli peygamberimiz s.a.v ve onun salih kullarına, ehlullaha vb  ve size olsun. (İ.D.) 

------------------- 

 İhsan-güzel kardeşim verdiğin linkte konuşan Terzi değildir, Terzihane müntesiplerindendir. Ve linklerin düzenleyicisidir. Başka bir konu hakkın da dolaylı olarak bahsedilmiştir. Şimdi onun da cevabi yazısını buraya ilâve ediyorum. T.B. 

---------- 

(06-Şubat-2021) Mu… Ca…. 

(08-25-2018) de yapılan sohbettir. 

---------- 

 Şöyle rivâyet edilmiştir:

 “Rasûlullah (s.a.v.) efendimiz, mi’raca çıktığında, kendisine bütün perdeler açıldı; ancak bir perde kaldı……. O perdenin açılmasını dilediği zaman: “Dur; Rabb’ın namaz kılıyor… dendi.” Adülkerim Ceyli İnsan-ı Kamil Sayfa 67.

 Bunu bizzât Rasûlullah (s.a.v.) efendimiz anlatmıştır. Bu olay büyük bir sırdır, ancak yaşamak suretiyle anlaşılır. “İZ-TB” -Mirac Namazı- 

 Bu Hâdis-i şerifi biraz daha yakından incelemeyi düşünürsek içerisinde beş önemli nokta görürüz. 

 1-Dur, 2-Perde, 3-Rabb, 4-Namaz, 5-Namaz kılınan’dır. 

 Bunun kısa ve öz-irfani anlatımı İz-Efendi Babamın kitaplarında mevcuttur. Bu kitabın oluşumuna sebep olan kişinin ilgilendiğim sitenin bu link-i sayfasından https://islamvetasavvuf13.wordpress.com/2018/08/25/dur-rabbin-namaz-kiliyor/ bizlere ulaştığını fark ettikten sonra ancak yaşamak suretiyle anlaşıldığını da anladım… 

 Bunun anlaşılabilmesi için “Namazın zorunluk değil bir asalet işidir” olduğunun anlaşılması lazımdır.

 Asalet’in iki yönü vardır.

 “Asa” “le-için” “Te-Sen” “Asa için sen” Senin Asa-Mûsâ-Museviyyet mertebesi içinde olman ve,

---------- 

 وَمِنَ اللَّيْلِ فَتَهَجَّدْ بِهِ نَافِلَةً لَّكَ عَسَى أَن يَبْعَثَكَ رَبُّكَ مَقَامًا مَّحْمُودًا {الإسراء/79} 

 Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

 17.79 - Ve minel leyli fetehecced bihî nâfiletel lek, asâ ey yeb'aseke Rabb’uke mekâmem mahmûdâ.

 Diyanet Meali:

 17.79 - Gecenin bir kısmında da uyanarak sana mahsus fazla bir ibadet olmak üzere teheccüd namazı kıl ki, "UMULUR ki" Rabb’in seni Makam-ı Mahmud'a ulaştırsın.

---------- 

 Başta türkçe “Asa” olarak Museviyet mertebesinden baktığımız kelimeye “Let birleşimi ile şiddetli çarpmak (tecelli-i berk) hali oluşmaktadır. Berk; Katı. Sert. * Serin. * Metin, sağlam. Şimşek çakması. Parlama.* Yıldırım. * Zinetlenme, süslenme. * Tas: Tecelli-i İlâhiye ile kurbiyyete mazhariyyet,  sözlük anlamlarını içerir. Burada olan tecelli belirli bir zaman aralığını ifade eden bir zaman aralığında parlama, çakma ile meydana gelen geçici bir tecellidir.

 "UMULUR ki" Umulur ki, beklenir ki, görünüşe bakılarak anlamlarındaki sözün karşılığı “Muhtemelen” diye ifade edilmektedir. Muhtemel; Gerçekleşmesi de gerçekleşmemesi de ihtimal dâhilinde olan, beklenen, beklenir, umulur, olası, olasılı, mümkün anlamları yüklenmiştir. 

 Âyet-i kerimede "UMULUR ki" bağlaç olarak kullanılmıştır. Bir şart ve bu şart yerine getirilirse (Teheccüd namazı) sonucunda gerçekleşmesi muhtemel olan beklenenin Rabbin seni Makam-ı Mahmud'a ulaştırsın, ifadesidir.

----------

 Bu kısım daha ileri ki bir hadisedir… “Dur Rabbin Namaz kılıyor ” ifadesinde bu perde örtülüdür. 

---------- 

(05-Şubat-2021) Mu… Ca…)

(08-25-2018) 

---------- 

 İhsan-güzel kardeşim, dediğiniz kişi, bizim ile irtibata geçmedi, siz bu mailleri ve yazışmaları, bakmam için göndermiştiniz... İçinden sorguladığı şeylerden ilgilendiğim siteden İz-Efendi Babamıza ulaştığını anlamıştım ve bildirmiştim... Ve “Ramazan ve Oruç” kitabı içine yazdığım "Sen çık aradan kalsın yaradan" ve Ni… Ma… hanımın da bir yazısını göndermiştiniz. Bunları da "Dur Rabb’in Namaz kılıyor" da dosya-kitabına alacağınızı söylemiştiniz...

 Bahsettiğiniz sayfa Facebook uzun bir müddettir, pek orası ile ilgilenmeye vaktim olmuyor. Onun için böyle bir isteğin farkında olmamışım...

 Eve taşınma işlerimiz hızlandı... Olur ki bu konu hakkında yazı yazamazsam diye, kabul görürse Bendeki Terzi Babam-2 sayfa 61-62 kitabında bir şiir vardı, şimdilik onu göndereyim...

Göz Nûru Namazda Kılındı Ezan hakk’tan da’vet durmadan, Kaçın nefsin arzularından, Sözler gafile kurtuluştan, Göz nûru namaz da kılındı.  

Çeşmenin başında beklenir, Kevser havuzundan gönderir, Gönlümüz yıkanır süslenir, Göz nûru namaz da kılındı.  

Tadili erkâna uymalıdır, Âlem rû’ya uyanmalıdır, Hayâl gerçek ayrılmalıdır, Göz nûru namaz da kılındı.  

Zâhir bâtın iki rek’attır, Hakîkat bilin üç rek’attır, Marifet ise dört rek’attır, Göz nûru namaz da kılındı.  

Bak bir inci gönül namazı, Bulunmaz başka şeyde hazzı, Gönül kâ’besine gir kıl farzı, Göz nûru namaz da kılındı.  

Allahu Ekber eller bağlanır, Mâsivâ arkaya sallanır, Muhabbet orada aşılanır, Göz nûru namaz da kılındı.  

Edeb ile döndüm namazda, Fâtiha huzûrum kıyamda, Hazmı mi’rac olur rûhumda, Göz nûru namaz da kılındı.

Allah kulun hamd’ini işitir, Abd övgüsü çeşit çeşittir, Ağırlık çöker nasıl iştir, Göz nûru namaz da kılındı.  

Saf bağlandı Beyt’ul Ma’mûrda, On sekiz bin âlem rükûda, İşittim “Dur Rabb-in namaz kılıyor” Göz nûru namaz da kılındı.  

Gelince Mekke’ne hacılar, Kâbe kaldırılsa şaşırırlar, Birbirine secde etmedeler, Göz nûru namaz da kılındı.  

Ağlarım seccâdem izlenir,
Arkasında elif gizlenir,
Rasûlden kokan Hu özlenir,
Göz nûru namaz da kılındı.

Şanlı Kûr’ân olunca rahmet, Hakk ile edilir muhabbet, Sıdk ile oturur Muhammed, (s.a.v.) Göz nûru namaz da kılındı.  

Allah kulu kuldan münevver,
Tek olan tek Ahmed dilâver, 
Allah birdir, birleri sever,
Göz nûru namaz da kılındı.  

Zât, irâde, söz üçlü ferdiyet,
Miski amberi kokar hayret,
Muhammedi Hakîkati zevket,
Göz nûru namaz da kılındı.  

Mu…. Ca…. 

------------------- 

 Mu… Ca…. Bir müşahede. 8 Şub 2021

Hayırlı Günler İz-Efendi Babacığım, Rabb’im çalışmalarınızda kolaylıklar versin...

Salon perdeleri kalmıştı... Üsküdar da adaşım perde satıcısı Mu… tan onları da beğenip hallettik... Se… perde ve tülün kodlarının resimlerini almış... Perde Miracle marka olduğunu ve ingilizce bu kelimenin karşılığının Mucize, Keramet, harika şey ve alamet olduğunu söyledi. Tül'e de merak edip baktım... Kodu "13" müş... Bizlere görüldüğü gibi İz-Efendi Babamızın dediği ilmi keramet-mucize lazım...   

Buyurduğunuz gibi Cenâb-ı Hak bizleri zatından perdelemesin... Bunlar dünya hayatını gelip geçici süsleri ama, bizlere de ilmi lazım... "Mi'rac içinde Uluhiyyetini örtmüş" ama Efendimizin  mi'rac dönüşü buyurduğu "bana bakan hakkı görür" ile "13" şifresinde Cenâb-ı kibriyasınının zât perdesini açmış...  

Hörmet ve Muhabbetle Nüket Anne ve İz-Efendi Babamızın ellerinden öperiz. "Mu… Ca… De…." 

-------------------- 

9 Şubat Salı 2021

Hayırlı akşamlar  Mu…. oğlum Allahımızın her mertebe-sinde, her mertebesinin işaretleri aşikar olmakta, ancak bunların tesbiti için biraz ilâh-i uyanıklık gerekiyor. Bazıları dünya için uyanıklık yaparlar, bizde işte böyle irfani yolda, uyanıklık yapmaya çalışarak ve de uyanık kalarak, kendilerimizi gaflet uykusundan korumaya çalışmakla, her mertebedeki hayretimizi geliştirmeye devam ediyoruz.

Rabb-ımıza şükrederiz. Konu ile ilgili bir yazı olursa oraya ilave edilebilir.  Ellerine gönlüne sağlık. İnşeallah "perdesiz"  perdelerinizi, sağlıkla güle güle huzurla ailece kullanırsınız. 

Dünya ahiret işleriniz kolay gelsin selamlar hoşça kalın. " İz--T-B- "  

------------------- 

## ”DUR!! RABBİN NAMAZ KILIYOR.”

## (İ.D.) 10 Aralık Perşembe 2020

 Saygıdeğer Terzi Baba (Necdet ARDIÇ) Efendim, (Terzi Babama ulaştırılmak üzere yazıyorum. Vesile olacaklardan da Allah razı olsun.) Selamların en kemali ve güzeli öncelikle Efendimiz Muhammed Mustafa S.A.V’e, ehl-i beytine, âl ve ashabına, ehlullaha, veliyyullaha, size ve tüm mü’minlerin üzerine olsun. Afiyettesinizdir İnşaallah.

(Dualarımın içindesiniz. Bilmenizi isterim.) Görülüyor ki; Marifetullah ve Tasavvuf düşüncesindeki rehberlerimizden en önemlisi ve İslam ilimleri, tasavvuf ve marifetullah vb konularda hepimizin olmakla birlikte sizin de ana mihver fikir kaynaklarınızın  en önemlisi  ve rehberi M. Muhyiddin Arabi Hz (K.S) olduğu aşikar görülmektedir.

Öncelikle M. Muhyiddin Arabi Hz lerinin eserlerini tamamen okuyup (çoğunu okumama ve öğrenmeme rağmen)  bitiremedim. Marifetullahtaki  derinliğini, manayı anlatışındaki incelik, derinlik ve uslüp bakımından  islam beldelerinde, Hak Erenleri nezdinde derinliğine bir kılavuz olması acizane tarafımdan bilinmekte ve sizin de bu Allah Dostu Ehlullah M. Arabinin (K.S)  İslam Düşüncesi,Tasavvuf ve Marifetullah  vb konularındaki eserlerindeki manayı şerh ederken ki; sergileyiş ve anlatış biçiminizi beğendiğimi ve anlatılmak istenen  mananın tamamının veya tamamına yakınının ( –yanlış anlaşılmasını istemem-her manaya gönlümde vakıfım diye anlaşılmasını  asla istemem -)  veya hepsinin yerleşmesine vesilelerden bir vesile dahi sizin eserlerinizin de olduğunuzu, Marifetullah a olan iştiyak ve çalışmalarımın daha da derinlere giderek dalmasına bir vesile de Zat-ı alinizin; Ehlullah ve Marifetullah ehli  olduğunuzu ifade etmek  ve benim gibiler veya en azından benim için irfani bir mutluluk vesilesi, kaynaklarından bir diğer kaynağı olduğunuzu belirtmek isterim.

Sözü fazla da uzatmadan İslam felsefesi Tasavvuf anabilim dalı üzerinde yıllarca araştırmalarımı okuyup yapmama rağmen-bu arada akademisyen vb değilim. Ankara Gazi Üniv. Felsefe Anabilim Dalı Bşk. Felsefe Bölümünü; acizane övgü için söylemiyorum- bu alana ana bilim dalına (islam felsefesi, tasavvuf) ait ilim öğrenilmesine dair merakımın büyüklüğün anlaşılması için söylüyorum-Fakültede üçüncü derece ile bitirdiğimi-bu iştiyakımın  bu yaşa gelmiş olmakla birlikte daha da derinlemesine gitmesine, ruhumun ihtiyacını ve eksikliğini, acizliğini, her bir öğrenişte; ilahi ilimde, efallerde, esmalarda, sıfatlarda vahdaniyette, ferdaniyyette-içerilerinde- ; bu hüznü derinden hissetmekteyim.

Ama Şuna da sevinmekteyim: İlahi EHADİYYET ve FERDANİYYETİN benliğimizde ve HER YERDE, HER VARLIKTA –tüm kevnlerde ve İNSAN da tezahürü, asıl varlığa-ZAT- ALLAH’ IN, KAİNATTA ve  insanda NASIL ayn ettiğinin farkına varmam (eksik de olsa ) benim için esas lütufların büyüğü budur anlayışındayım…

ŞU DA BİR GERÇEKTİR Kİ;” HİÇ BİR VARLIK; MUTLAK ,ZAT ALLAH ın HİÇBİR ZAMAN ZATINI,ÖZÜNÜ HİÇBİR ZAMAN TAM-EKSİKSİZ OLARAK TANIMAYACAK VE TANIYAMAYACAKTIR.ÇÜNKÜ ZAT-I ALLAH HER AN  ZATININ MAHİYETİ GEREĞİ “YARATMA”  HALLİNDE-DİR. 

TÜM PEYGAMBERLER, EHLULLAH VE MARİFETUL-LAH VE BİZLER GİBİ ACİZ KULLAR, Zat Allah’ın ANCAK BİZE ÖĞRETTİĞİ, GÖSTERDİĞİ VE BİLDİRDİĞİNİN KADARININ  BİLGİSİNE-SINIRLI DA OLSA SAHİBİZ DİYEYİM. tam mahiyetini asla öğremenemeyeceğiz. Çünkü bu yaratma ve oluşumların her an yeni manaya işaret ettiğini, edeceğini orada ZAT  ALLAH’ I GÖRÜNCE bize, Zat Allah tarafından kavrattırılacak ve bu durumu daha da iyi anlayacağız bence… BUNLARIN VE “İLAHİ BEN”LİĞİN BİLGİSİ ve “NE” liği ancak bize öğrettiği, gösterdiği, tattırdığı, haber vermesi ve kavrattığı kadar olacaktır. (Bu PEYGAMBERİMİZ ve PEYGAMBERLER içinde geçerlidir hüsnü zannı kanaatindeyim.) HİÇBİR VARLIK bu dünyada olduğu gibi ahiret hayatında da; ALLAHLA, ALLAHLA BERABER, VEYA ALLAH MAKAMINDA ( Varlık olarak ta –İlim olarak ta) DEVAMLI OLAMAZ. BU ANCAK SÜRELİ BİR DURUMA –MİRAÇ GİBİ-HASTIR. ÇÜNKÜ ORANIN SAHİBİ VE “bizim gibi acizlerin” anlayacağımız dilde söylersek-MAKAMIN SAHİBİ ve “YETKİN” i  - HER ZAMAN ALLAH’ tır. Orada kalırsak acizliğimizi ve her şeyimiz ile O’na ve VARLIĞINA, RAHMANİYYETİNE ne kadar muhtaç olduğumuzun Hakkal Yakinine, ÇARESİZLİĞİMİZ içinde daha da varırız.

Umarım ne demek istediğimi anlatabilmişimdir.

Gerçi bu ilim bir okyanustur. İlerledikçe derinleşir, içtikçe doyulmaz, içtikçe içme isteği gelir. Ama ben acizane, alabildiğimiz kadar, gönül kabımızı doldurabildiğimiz kadar doldurma ve fiiliyatıma  ve zihnime; mümkün mertebe geçirme ve  yerleştirme gayretindeyim. Allah cümlemizin muradını versin.

Size sormuş olduğum SORUNUN: ”peygamber Efendimizin Miraçta son perdenin açılmasını istediğinde: ”DUR RABBİN NAMAZ KILIYOR” ifadesindeki sırın ve mahiyetinin ve bu mahiyetin devamlı olup olmadığının eğer devamlı ise mahiyetinin ne olduğuna  dair size sormuş olduğum soruya;

Bana fikir vermek ve açıklamak için kevser suresinin 60-90 arasındaki “ fesallili  Rabb’ike  venhar “ kısmını okumamı özellikle beyan etmiştiniz. (Bu cevabı talebelerinizden biri de  cevap olarak yazmış olabilir. Ben de bu kanıdayım yine de Allahu alem.) Ben de acizane tavsiyeye uyarak tekrar tekrar okumakla birlikte oradaki NAMAZ VE DURDURULUŞUN sizin manalı açıklamalarınıza kabul görürse  ilave mahiyetinde mi olur yoksa söylediklerimizin  aynısı mı dersiniz bilmem ama; benim anladığım mana itibariyle de; durumun mahiyetine binaen: -kabul görürse şayet-; acizane gördüğüm  birkaç yönünü size bildirmek için yazıyorum. İnşaallah sizi yormam  

”DUR!! RABBİN NAMAZ KILIYOR.”

1.Rabbimizin son elçisi Hz Muhammed S.A.V. e ”DUR!! RABBİN NAMAZ KILIYOR.” Hitabının mahiyetini peygamberimiz bildirmediği için hiçbir kimse(bunun içerisine herkes dahildir) bu manayı bilemez. Konuyu açıklıyorum, ne anlama geldiğini veya gelebileceğini  söylüyorum diyemez, dememelidir ve dahi ehl-i irfan demez.. Ancak manalarına delalet edecek açıklamaları  (EHLİ) kendi ilmi ve irfanı – marifetullah derecesine göre mana veya manalar verebilir. (Eğer Efendimiz S.A.V bu durum ile ilgili bir şey bildirmiş ve açıklamışsa bana bunu bildirmenizi istirham ederim.) Sizin burada mana ehli olarak, anladığınız ve Vehbi ilim ve görüşle, seziş ile, sezdiğiniz bir bilgi ile bunu açıkladığınızı ve bizlere olabilecek mana yönü veya yönlerine değinerek Zat Allah hakkında gördüğünüz manalar ile izah ettiğinizi (yanlış anlaşılmasın) yanlış demiyorum. Aksine bu açıklamalarınızı –HEPSİ BİZZAT SİZİN ZATINIZA MI AİT BİLMİYORUM AMA-ve izahları ( Vehbi ve Marifetullah ) manaları --kendim için söylüyorum---beğendiğim ve çok güzel  bulduğum açıklamalardır. “Sizi istirham ederek” belirtmeliyim ki; Tabi herkes kendi idraki derecesine göre mana verir.

2- İkinci olarak; Efendimiz S.A.V (bana tavsiye ettiğiniz kitabın-69-2 namaz sureleri-sayfa 66) sayfasında belirttiğiniz gibi daimi olarak, ilahi varlık –ZAT ALLAH- tarafından destekli kemalî abdiyet makamında her yönüyle ( İLAHİ VE BEŞERİ) örnek bir KUL-ABD olarak fiillerini –söz ve eylem-yeri geldiğinde ve şayet gerekli ise ancak RİSALET yönü ile fiil ve sözlerini beyan ettiğini belirtmemiz gerekir.

Bunun miraçtaki  ”DUR!! RABB’İN NAMAZ KILIYOR.” ile ilgisi ne denilirse?:

Miraçta ”DUR!! RABB’İN NAMAZ KILIYOR.” Son perdede durduruluşunun manalarından biri; bu kitapta anlatılanlar gibi; Efendimiz S.A.V in miraca çıkan ve son aşamaya kadar gelmiş; bir kemalli bir  kul-abd olarak o son karşılaşma anında  ”DUR!! RABB’İN NAMAZ KILIYOR.” Hitabı ;esma-i rububiyette RABB-İ HAS a yönelik fikri veya düşüncelerinin olması veya olabileceğinden değildir bu hitap. Veya Allah’ın en son olarak ZATI nın nasıl olduğuna dair kendine has fikrini, kendisinden atıp ZAT-I ALLAH a dön diye de ALLAH c.c tarafından  yapılmış bir hitap da değildir bu…

Zaten  bu son perde açılması aşamasında bu makamda iken görüşmek için davet edilip, getirilmiş bir peygamberin bu düşünceler içerisinde-yani kendi mefkuresine göre; Allah’ın edinilen ilahi bilgiler ve vahiy ışığında; acaba şöyle mi acaba böyle mi vb düşünceler içerisinde  olması, o makamda iken beklenemez. (Zaten böyle değil de… ) Çünkü buraya getirilen ve ZAT ALLAH ile görüşmek için son mahalline-aşamaya-perdeye gelmiş sevgilisi EFENDİMİZ, tüm esma i ilahiyelerin, kendisinde  tam ve kemali bir şekilde, zaten ZAT-I ALLAH tarafından oluşturulmuş ve kemale erdirilmiş ve terbiye edilmiş olarak bu yolculuğa çıkarılmıştır.

Ve Efendimiz, görüşmeye çağrılıp, en son mahal olan görüş yerine - ZATI ALLAH IN TAM OLARAK ZUHUR EDECEĞİ  YERİNE -çıkarılmış olmasından dolayı, Rabb-ül Erbaba –ZAT ALLAH a tam manasıyla varmak için; Allah tarafından dünyada iken (maddi ve manevi olarak)  zaten bu merhalelerden dünyada geçirildiği  ve terbiye edildiği, o görüş mahalline, tüm yetkinliğe ve kemale ulaştırılmış olduğu için -ZATI ALLAH IN TAM OLARAK ZUHUR EDECEĞİ YERİNE- yetkinliği olduğu için çıkabilmiştir.

Burada “Allah” ın ”DUR!! RABB’İN NAMAZ KILIYOR. ”Hitabı:

 Zat Allah ın kendi ilahi sisteminde zatının ve ilahi bilmenin gereği olarak; belirlediği ve insan-ı kamil olarak gerçekleşen ve ZAT ALLAH ın tam manasıyla şuhud aleminde-kainatta-- ve insanda—insan-ı kamil de--  yani EFENDİMİZ MUHAMMED MUSTAFA S.A.V da kemali olarak tam olarak kendini ve kendi zatını aynıyla gösteren, tam kemali olan; meleklerin dahi bu varlığın –insanın-yaratılmasına kendi ilahi kattaki bilgilerine göre önceden serzeniş ettikleri ve ŞEYTANIN cennetten çıkarılma sebebi olan insanın---; bu düşünülenler gibi olacak ,ilahi bir varlık olarak yaratılmadığı, KAMİL İNSAN olarak, tüm ZAT-I ALLAH IN ASLINI-mahiyetini, yeryüzünde  ve tüm gökyüzü ve kendi ilahi mahallerinde gösterecek bir VARLIK olduğunu göstermek için; ALLAH ın yarattığını, ilahi katındakilere anlattığını biliyoruz.

İşte tam bu noktada ki; Allah ın bu İLAHİ BİLGİ ve İSTEME (-insanı yaratma isteği-) durumunda yarattığı ve önce cennette, sonra dünyaya bu ilahi bilgiyi, bilişin ve bunun ne kadar haklı ve doğru bir YARATMA ve BİLME ve bu yaratmaya ve diğer yaratılanlardan en üstün değere sahip olacak, verilen değere LAYIK bir varlık olduğunu gösteren, tam kemale ulaşabilen, tüm insanlarda da bunu yapabilecek MELEKELERİN olduğunu, bu İNSAN-I KAMİL veya her devirde bu özellikte bir insan olmasa bile, Allah’ın istediği, insanlık abd lığına ve kemaline ermiş, ulaşmış, bunu açığa çıkarabilen ABD-KUL larının olduğunu tam manasıyla ALLAH ın kendi katındakilere göstermek, bu varlığı İNSAN I övmek, özünde ne kadar MÜKEMMEL VE ÖVÜLMEYE DEĞER BİR VARLIK, ve ne kadar övülmeğe-HAMD EDİLMEĞE değer BİR YARATICI olduğunu  göstermek ŞAHİTLİĞİNİ BİZZAT ALLAHIN YAPTIĞI VE İSPAT ETTİĞİ BİR VARLIĞI;-HZ MUHAMMED S.A.V i tüm katlarda ÖNCE ÖVEREK VE MEMNUN OLARAK ve KATINDAKİLERE MEMNUN, MUTLU, SEVİNÇLİ VE NE KADAR ZATINCA HAKLI --OLDUĞUNUN, NE KADAR ZATININ VE İLMİNİN HERŞEYİ TASTAMAM İHATA ETTİĞİNİN İSPATINI YAPTIĞINI GÖSTERİP ÖVÜP-KENDİNE –TAM BİR ZAT-I EHADİYYETİ-FERDANİYYETİ ALLAH OLDUĞUNA, GÖRÜLEN EN MÜKEMMEL ESERİ HZ MUHAMMED ORADA MEVCUT OLARAK, KENDİSİNİ VE KATINDAKİLERİ DE ŞAHİT TUTARAK ÖNCE KENDİ ÜZERİNE  SALAT (-EN MÜKEMMEL ÖVGÜ VE HAMD İLE---(çünkü böyle bir varlığı yaratan övgülere tam olarak layıktır.--) – HAMD EDEREK-ve SONRA DA İNSAN-ı KAMİL E (ve haliyle bu  istediği halde olsun veya olmasın, bu potansiyeli olan tüm mükemmel insan varlığına ve insanlığa da-çünkü onlarda ALLAH IN beğendiği ve istediği, istenilen bir varlık, insan olabilir-) SALAT EDEREK; BÜYÜK BİR SEVİNÇ, SEVGİ, ARZU VE KAVUŞMA ARZUSUYLA , HUZURUNA ALMAK ZATININ GEREĞİ OLDUĞU VE BÖYLE OLMASI EN KEMALİ ve GÜZELİ OLDUĞU İÇİN ; ALLAH BU İFADE ETTİKLERİMİ KENDİ KATINDA TAM MANASIYLA O PERDEDE YAPIYOR OLDUĞU BİR AN-( veya HÂL de diyebiliriz--Rabbim diledi ise) OLDUĞU için“ ( Miraçta; bu anlatılanlar----benim yukarıdaki izahlarım--- ilahi katlarda Allah u teala nın görülmesi aşamasındaki son perde aşamasında BU NAMAZ-SALAT veya SALATLAR vaki olduğu için ) “

”DUR!! RABB’İN NAMAZ KILIYOR.” Denilmiştir. (İ.D.) 

------------------- 

Saygıdeğer efendim!  Acizane benim  ”DUR!! RABBİN NAMAZ KILIYOR.” mana olarak anladığım bazı yönlerde böyledir. Daha bir çok yönden açıklama yapabilirim. Ancak bu esas öz itibariyle yeterlidir anlayışında olduğum için bu kadarla yetindim. (İ.D.) Saygıdeğer Efendim!

Zahmet verip yorduysam, eğer ifadelerimde siz EHLULLAHI  ve talebelerinizi incitecek, kıracak bir kelime kullandıysam aff etmenizi dilerim.

Eğer bu beyanım Zat-ı Alinizin yanında kabul gördü ise BEN den değil YÜCE ALLAH tan olduğunu, eğer hatalarım, kusurlarım ve nefsani yanlışlarım ve küfre girecek izahlarım varsa benden olduğunu, kaynaklandığını; ZAT-I ALLAH ın tüm herşeyden ve yakıştırmalardan vb uzak olduğuna şahitlik ederek YÜCE RABB imden bağışlanmamı dilerim.

Hatalarımın yanlışlarımın tarafıma izah edilmesinden memnunluk duyacağımı belirterek ;

EFENDİ TERZİ NECDET ARDIÇ BABAMIZIN ZAT-I ALİSİNE ve kıymetli talebelerine can-ı gönülden SELAMLARIN EN KEMALİ VE GÜZELİ İLE SELAM EDERİM.

 (İ.D.) 

-------------------  

 T.B. 11 Aralık Cuma 2020

 Sevgili İhsan-güzel kardeşim mailinin cevapları için bir dosya hazırladım onun içindedir dosyayı gönderiyorum. 

Hayırlı geceler hoşça kal. T.B.

------------------- 

Sevgili ve muhabbetli İhsan-güzel kardeşim. 

Fakirin şahsına ve haline gösterdiğin iyi niyetinden dolayı teşekkür ederim sağ olasınız. Cenâb-ı Vacibü’l Vücud Hz. İdrak ve anlayışlarını daha da geliştirsin İnşeallah. 

Senin yazıp gönderdiklerin ve fakirin ilâveleri ile Mail sayfası çok artacağı için, metin ve cevaplarını ayrı bir dosya içinde toplayıp yazmanın daha uygun olacağını düşündüğümden, bu dosyayı hazırlamaya çalıştım. Hakk’tan hayırlısı inşeallah, tam istediğinizi izah edemesem de belki konuya daha başka yönlerinden de, bakılabileceğinin mümküm olabileceğini belirtmiş olurum. 

Uzun seneler yaklaşık (55) sene terzilik yapmış olan bu fakire yakınları mesleği yönünden “Terzi Baba” demişlerdir sağ olsunlar. (1945-1950) seneleri içinde ancak ilk okulu o günün şartlarında zor bitirmiş bir kimseyim, bu yüzden yazılarımda ve ifadelerimdeki eksiklik ve yanlışlıklar görülürse lütfen sebebinin bu olduğunu bildirmek isterim. 

Görüldüğü gibi senin yazılarını aynı olduğu gibi kopyaladım, fakirinkileri de kolay ayrılabilsinler diye (Yan italik-Verdana) yazı olarak düzenledim, Cenâb-ı Hakk hepimizin idrak ve anlayışlarını açsın inşeallah. T.B.

-------------- 

## ”DUR!! RABBİN NAMAZ KILIYOR.”

## (İ.D.) 10 Aralık 2020 

## ---------- 

## Şimdi mailin içindekileri izah ve cevaplamaya başlayalım. T.B.

## ----------

Saygıdeğer Terzi Baba (Necdet ARDIÇ) Efendim, (Terzi Babama ulaştırılmak üzere yazıyorum. Vesile olacaklardan da Allah razı olsun.) (İ.D.) 

------------------- 

 Bu mail adresinden giden ve gelen bütün mailler fakire aittir. T.B.

-------------------

 Selamların en kemali ve güzeli öncelikle Efendimiz Muhammed Mustafa S.A.V’e ,ehl-i beytine ,âl ve ashabına, ehlullaha, veliyyullaha, size ve tüm mü’minlerin üzerine olsun. Afiyettesinizdir İnşaallah. (İ.D.) 

------------------- 

 Bil mukabele hamdolsun şimdilik iyi sayılırız İnşeallah sizlerde afiyettesinizdir. T.B.

------------------- 

 (Dualarımın içindesiniz . Bilmenizi isterim.) (İ.D.) 

------------------- 

 Allah (c.c.) razı olsun, sağ olasınız bizlerde, bizlere dua edenlerin hepsine de her zaman duada bulunuruz. T.B.

------------------- 

Görülüyor ki; Marifetullah ve Tasavvuf düşüncesindeki rehberlerimizden en önemlisi ve İslam ilimleri, tasavvuf ve marifetullah vb konularda hepimizin olmakla birlikte sizin de ana mihver fikir kaynaklarınızın  en önemlisi  ve rehberi M.Muhyiddin Arabi Hz (K.S) olduğu aşikar görülmektedir. (İ.D.) 

------------------- 

 Allahımız gerçek tevhid ehli olan onlardan razı olsun.T.B. 

------------------- 

Öncelikle M. Muhyiddin Arabi Hz lerinin eserlerini tamamen okuyup (çoğunu okumama ve öğrenmeme rağmen)  bitiremedim. Marifetullahtaki  derinliğini, manayı anlatışındaki incelik, derinlik ve uslüp bakımından  islam beldelerinde, Hak Erenleri nezdinde derinliğine bir kılavuz olması acizane tarafımdan bilinmekte ve sizin de bu Allah Dostu Ehlullah M. Arabinin (K.S)  İslam Düşüncesi,Tasavvuf ve Marifetullah  vb konularındaki eserlerindeki manayı şerh ederken ki; sergileyiş ve anlatış biçiminizi beğendiğimi ve anlatılmak istenen  mananın tamamının veya tamamına yakınının (–yanlış anlaşılmasını istemem-her manaya gönlümde vakıfım diye anlaşılmasını  asla istemem -)  veya hepsinin yerleşmesine vesilelerden bir vesile dahi sizin eserlerinizin de olduğunuzu, Marifetullaha olan iştiyak ve çalışmalarımın daha da derinlere giderek dalmasına bir vesile de Zat-ı alinizin; Ehlullah ve Marifetullah ehli  olduğunuzu ifade etmek  ve benim gibiler veya en azından benim için irfani bir mutluluk vesilesi, kaynaklarından bir diğer kaynağı olduğunuzu belirtmek isterim. (İ.D.) 

-------------------- 

 Yukarıda iyi niyetin ile bahsettiğin hususlar için sağ olasın, ancak daha yukarıda da bahsedildiği gibi fakir sade bir vatandaş olarak, sadece esnaftan bir Terzi’dir. Belki biraz araştırmacılığı vardır olan budur. T.B.

------------------- 

Sözü fazla da uzatmadan İslam felsefesi Tasavvuf anabilim dalı üzerinde yıllarca araştırmalarımı okuyup yapmama rağmen-bu arada akademisyen vb değilim. Ankara Gazi Üniv. Felsefe Anabilim Dalı Bşk. Felsefe Bölümünü ; acizane övgü için söylemiyorum- bu alana ana bilim dalına (islam felsefesi, tasavvuf) ait ilim öğrenilmesine dair merakımın büyüklüğünün anlaşılması için söylüyorum-Fakültede üçüncü derece ile bitirdiğimi-bu iştiyakımın  bu yaşa gelmiş olmakla birlikte daha da derinlemesine gitmesine, ruhumun ihtiyacını ve eksikliğini, acizliğini, her bir öğrenişte; ilahi ilimde, ef’allerde, esmalar’da, sıfatlar’da vahdaniyette, ferdaniyyette-içerilerinde- ; bu hüznü derinden hissetmekteyim. (İ.D.) 

------------------- 

 (İslam felsefesi Tasavvuf anabilim dalı) Hakkında hayırlısı olsun tebrik ederim inşeallah isteğine ulaşırsın. Fakir kimseyi araştırıp eleştirmem kendi haline bırakırım, çünkü zaten bunlarla uğraşacak vaktimde yoktur. Ancak yukarıda belirtilen isim cümlesinin yeniden düzenlenmesi lâzımdır, çünkü tutarlı değildir, gerçi bu fakirinde işi değildir. Ancak senin bu isimle belirtilen fakülteden iyi bir şekilde mezun olmandan dolayı, sadece bilgi düzeyinde bir hususu belirtmek istedim. Aslında fakiri hiç ilgilendirmez ama, senin gibi iyi bir tasavvuf araştırmacısı yolunda olan kimselerin, bu halin farkında olmaları lazımdır. 

 Konu şudur, “İslâm felsefesi” diye bir terkibin olması mümkün değildir. “İslâmın sadece Tasavvufu vardır” neden diye sorulursa, “Felsefe” beşer kaynaklı, “tasavvuf” ise İlâh-i ve risali kaynaklıdır. Bunlara sahip olanların “felsefeye” ihtiyaçları yoktur. “felsefe” kulun üretimidir, bu günlere kadar gelmiş hali ile dahi, daha emekleme de ve nefsin üretimlerinden oluşmaktadır, hiçbir dayanağı ve ulaştığı zirve yoktur. Gerçi fakir felsefe okumadı ama tasavvuf sahasında biraz gezinen kimse bu farkı hemen anlayacaktır. “Gerçi tarif resmi bir isimlendirme tarifidir,” halkın bu tariflere diyecek veya müdahele edecek durum ve hali yoktur ancak tarifin, gerçek tarifini yapmakta kendi bünyesinde kalmak şartı ile herkesin hür düşünce hakkıdır. 

 Zaman, zaman bazı üniversitelerden fakire sohbet için talepler olurdu, oda giderdi bunlardan biride zannediyorum Fa… İl…. Fa….’de idi oraya davet gelmişti, şimdi ismini unuttum sağ olsun doçentti galiba, kardeşlerden biri alıp oraya götürdü konferans salonuna geldik sohbet vakti geldi, oraya davet eden hocamıza hangi konu hakkın da sohbet olsun istersiniz deyince zannediyorum kendi sahası, “islâm psikolojisi felsefesi” gibi bir bölüm idi yani konunun felsefe üzerine olmasını istediler. Fakirde, sabırla dinlenen bir buçuk saat kadar konuşmanın neticesinde, konuşma bittikten sonra, bahsi geçen kardeşimiz fakirin yanına gelip. “Ben abandone oldum” dedi kendince ne demekse, daha sonra hep birlikte oradan ayrıldık. Bir daha da zaten çağırmadılar canları sağ olsun. T.B.

------------------- 

Ama Şuna da sevinmekteyim: İlahi EHADİYYET ve FERDANİYYETİN benliğimizde ve HER YERDE, HER VARLIKTA –tüm kevnlerde ve İNSAN da tezahürü, asıl varlığa-ZAT- ALLAH’ IN ,KAİNATTA ve  insanda NASIL ayn ettiğinin farkına varmam (eksik de olsa ) benim için esas lütufların büyüğü budur anlayışındayım… (İ.D.) 

------------------- 

 Bu tesbitlerin sana özel olmak üzere güzeldir tabiî ki çok daha değişik yaşam ve anlayışları da vardır. T.B. 

------------------- 

ŞU DA BİR GERÇEKTİR Kİ; ” HİÇ BİR VARLIK; MUTLAK, ZAT ALLAH ın HİÇBİR ZAMAN ZATINI, ÖZÜNÜ HİÇBİR ZAMAN TAM-EKSİKSİZ OLARAK TANIMAYACAK VE TANIYAMAYACAKTIR. ÇÜNKÜ ZAT-I ALLAH HER AN  ZATININ MAHİYETİ GEREĞİ YARATMA  HALLİNDEDİR. TÜM PEYGAMBERLER, EHLULLAH VE MARİFETULLAH VE BİZLER GİBİ ACİZ KULLAR, Zat Allah’ın ANCAK BİZE ÖĞRETTİĞİ, GÖSTERDİĞİ VE BİLDİRDİĞİNİN KADARININ BİLGİSİNE-SINIRLI DA OLSA SAHİBİZ DİYEYİM. tam mahiyetini asla öğremenemeyeceğiz. çünkü bu YARATMA ve oluşumların her an yeni manaya işaret ettiğini, edeceğini orada ZAT  ALLAH’ I GÖRÜNCE bize, Zat Allah tarafından kavrattırılacak ve bu durumu daha da iyi anlayacağız bence … BUNLARIN VE “İLAHİ BEN”LİĞİN BİLGİSİ ve “NE” liği ancak bize öğrettiği, gösterdiği, tattırdığı, haber vermesi ve kavrattığı kadar olacaktır. (Bu PEYGAMBERİMİZ ve PEYGAMBERLER içinde geçerlidir hüsnü zannı kanaatindeyim.) HİÇBİR VARLIK bu dünyada olduğu gibi ahiret hayatında da; ALLAHLA, ALLAHLA BERABER, VEYA ALLAH MAKAMINDA ( Varlık olarak ta –İlim olarak ta)DEVAMLI OLAMAZ. BU ANCAK SÜRELİ BİR DURUMA –MİRAÇ GİBİ-HASTIR. ÇÜNKÜ ORANIN SAHİBİ VE bizim gibi acizlerin anlayacağımız dilde söylersek-MAKAMIN SAHİBİ ve “YETKİN” i  - HER ZAMAN ALLAH’ tır. Orada kalırsak ACİZLİĞİMİZİ ve her şeyimiz ile O’na ve VARLIĞINA, RAHMANİYYETİNE ne kadar muhtaç olduğumuzun Hakkal Yakinine, ÇARESİZLİĞİMİZ içinde daha da varırız.

 Umarım ne demek istediğimi anlatabilmişimdir.

 (İ.D.) 

------------------- 

 Zat hususunda düşünce ve duyguların sana has bir anlayış ve anlatışla, anlatmışsın güzeldir, ellerine gönlüne sağlık.

 “Allah-ın zatını tefekkür etmeyiniz” diye bir tenbih te vardır. Bu yol zaten kapalıdır hatta, “Evliyaullah Ahadiyyet mertebesinden bile söz etmeyi yasaklamıştır. Bu arada Ahadiyyet mertebesinden, okuduğum ve araştırdığım kitaplar içinde sadece, “Abdül Kerim cili Hz. İnsan-ı kâmil isimli kitabında” “A’mâ’iyyet ile ahadiyyet asındaki farkın, İnniyyet ve hüvviyyet”inin olduğunu bildirmiştir. 

 Fakirde derki “İnniyyetinden ikiz kardeş olan insan ve Kur’an” Hüvviyyetinden de Bütün bu alemlerin zuhura getirildiği anlaşılmaktadır. Allah-u a’lem” Allah-ın zatı yönüyle bilinmesi tabiî ki mümkün değildir. Onu ancak isimleri ve sıfatları yönü ile bilmek mümkündür. Bilindiği gibi “nefsine arif olan Rabb-ına arif olur” hükmü kesindir. Rabb-ını ve oradan “Rabb-ül erbab olan hakk-ı bilmek mümkündür. 

 Allah-u zülcelâli “Zat-ı mutlak” yönü ile bilmek mümkün değildir, ancak “zat-ı mukayyet” yönü ile tarif babında sıfatları isimleri ve fiilleri yönüyle bilmek mümkündür. Bunun da ilk şartı kişinin nefsini bilmesidir. Kendine en yakın ve kendi olan, kendi nefsini, henüz daha tesbit etmemiş, hayalde yaşayan bir kişinin, Rabb’tan Hakk’tan Allah’tan bahsetmesi, tamamen kendi hayalinden ve ezberindendir, söylediklerinde hiçbir müşahede yoktur. Aslında müşahedesi olmayanın gerçek konuşması yoktur, ezber ve aktarmadır. 

 Risale-i Gavsiyyede, Abdülkadir geylâni hazretleri, “mücahedesi olmayanın müşahedesi olmaz.” Demiştir. Bu konular evvelâ gerçek bir Arifin kontrolunda uzun zamanlar “cehd-mücahede” ile nefis teskiyesi, sonun da oluşacak hallerdir. Kişinin kendi kendine resmi bir okuma ile, sadece akıl yoluyla, olacak ve anlaşılacak bir konu ve saha değildir. Yanlış anlaşılmasın bu eğitim alt yapı olarak çok lüzumludur, ancak daha sonrası için özel gönül kliniklerine ihtiyaç vardır.

 Burada en mühim mesele belki senin için değildir ama fakir için öncelik (MiM) ve (NuN) ilâh-i makamlarından meydana gelen (MEN/KİM) olan o makamın yedi nefs mertebesi itibari ile bilinip tanınmasından sonra ancak, “Rab, Rabb-ı has,-rabb-ı ilâhi ve Rabbu-l erbab,” sahalarını ayrı ayrı tanımak mümkün olacaktır, zannediyo-rum, bu sürecin irfaniyetle müşahede ve yaşanmasından evvel kullanılan bu terimlerin, ilmi bir tariften öte gidemeyeceği açıktır. Tabiî ki buda çok güzel bir şeydir ancak hal değil tariftir. 

 Hal olabilmesi için, (M) (N) (MeN) (kim) meçhul failinde bulunan Mim-i Muhammedi ve Nur-u ilâhiyeyi idrak ederek, (55-26-27) ayetlerinde belirtilen. 

 “Küllü men aleyhe fe’nin, ve yebka vechü Rabb’ike zülcelelali vel ikram”. 

 Mealen. Varlık aleminde bulunan her kim’lik fanidir, ancak yüce ikram ve celâl sahibi olan Rabb-ının vechi bakidir.” Hakikatini “meal” olarak değil, irfani olarak müşahede etmiş ve yaşamış olması lâzımdır.

 Bunların konu ile ne ilgisi vardır denebilir. Ancak “Rabb” sahasıyla ilgili olan bu konular bahsi geçen “hadisi kudsi”ye giden yolun döşeme taşlarıdır. İmkânım olsa idi bunları sana yazı kayıtları, zahir suretleri içinde değil, gerçek yönü olan, yaşanan kelamları-karşılıklı, sohbetler ile anlatmak isterdim. Ama ne yapalım bunlarla yetinmek zorundayız. 

 Bu arada yeri gelmişken, sohbetin özelliklerinden de bir nebze bahsetmekte yarar olacaktır. 

 Kemalli bir gönül sohbetinin dört kanalı vardır. Birincisi leb-i derya olan ağız kanalından çıkan hakikat olan ma’nasının muhatabı olan alıcı “sem olan kulak kanalına ses olarak ulaştırılmasıdır.” İkincisi kurulmuş olan bu ses kanalının üzerine konunun ma’nasının da yüklenmesidir. 

 Üçüncüsü bu hatt’a o konunun “Ruhu-hayatı”nın da yüklenmsidirki, o sesle mana gittiği yerde hayat bulsun, aksi halde ses gideceği yere ölü olarak gider, ölü olan da zaten ölü olduğundan, gittiği kulağı ve gönlü diriltemez. 

 “İnnâ nahnü nuhyil mevta….”(Yasin 36-12) “şübhesiz ölüleri dirilten biziz” hükmünün faaliyete geçirilmesi gereklidir ki mevtalıktan kurtulup Hak’a Hak ile Hay” olalım. 

 Burada küçük bir hususa da dikkat çekmek isterim. Ayet-i kerîmenin başında geçen “İNNÂ” “muhakkalki biz” ifadesi neyi ve nasıl bir hali ifade etmektedir diye düşünceye dalarsak, nasıl bir yol izlemeliyizki buradaki “NÂ” biz kelâm-ı ilahisini nasıl anlayalım, Cenâb-ı Hakk bir çok yerde “venefahtü” ve benzeri Ayetlerde “ben yaptım” derken burada diğer gene benzeri yerlerde de neden “NÂ” “BİZ” kelami ma’nasını kullanmıştır.

 Dördücüsü ise gene aynı kurulan ses hattını üzerine konunun “nurunun” da yüklenmesidir. Bu da iki yönlüdür. Birisi o konunun daha güzel müşaheli anlaşılması için nurunun da yüklenmesi, diğeri bütün bunları gönderenin nazarının da, o muhatap mahalle gönderilmesi-yönlendiril-mesidir. Diğer ifadesi ile kaşılıklı rabıtadır. Bilindiği gibi zaten rabıta da gönülden birleştirmedir. İşte bereketli ve müşahedeli olan ve ismine sohbet denilen kaynağını “ Risaletten eshaptan sahabiden ve eshab-ı suffa dan “alan bu sohbetlerle, gönül muhabbetleri ve irfaniyet aktarımları olur, bunlar ulaştıkları gönüllere hayat-ı iâhi aktartırlar. Gerçi bunları zaten biliyorsundur, diğer ismi ile “siryani zati-zati tesir”dir, bende tekrar edeyim dedim. Bu sahada “felsefe” geçerli değildir. T.B.

------------------- 

 Gerçi bu ilim bir okyanustur. İlerledikçe derinleşir, içtikçe doyulmaz, içtikçe içme isteği gelir. Ama ben acizane, alabildiğimiz kadar, gönül kabımızı doldurabildiğimiz kadar doldurma ve fiiliyatıma  ve zihnime; mümkün mertebe geçirme ve  yerleştirme gayretindeyim. Allah cümlemizin muradını versin. (İ.D.) 

------------------- 

 Evet bu sınırlı dünya günlerimizde bu deryadan ne kadar çok ilmi ma’na da yararlanırsak kazancımız o olacaktır. T.B.

------------------- 

 Size sormuş olduğum SORUNUN: ”peygamber Efendimizin Miraçta son perdenin açılmasını istediğinde: ”DUR RABB’İN NAMAZ KILIYOR” ifadesindeki sırrın ve mahiyetinin ve bu mahiyetin devamlı olup olmadığının eğer devamlı ise mahiyetinin ne olduğuna  dair size sormuş olduğum soruya;

 Bana fikir vermek ve açıklamak için kevser suresinin 60-90 arasındaki “ fesalli li Rabbike  venhar “ kısmını okumamı özellikle beyan etmiştiniz. (Bu cevabı talebelerinizden biri de cevap olarak yazmış olabilir. Ben de bu kanıdayım yine de Allahu alem.) (İ.D.) 

------------------- 

 Bahsettiğim sayfalardaki yazılar Terzi’nin düşünce ve yazılarıdır o günlerde yapılan konu ile ilgili bir sohbetten kayda alınmıştır. Sohbet sırasında sorulan bazı sorular ve özet cevapları vardır. 

 Ayrıca bahse konu olan “hadis-i kudsi” hakkın da da, muhtelif yerlerde, muhtelif zamanlarda, yapılan yüzlerin binlerin üzerinde sohbet vardır, ama şimdi nerde oldukları hatırımda değildir, onları arayıp bulmak için çok zaman lazımdır, o yüzden yeniden ön hazılıklarıyle konuyu daha iyi anlatabilmek için bu şekilde cevaplamaya çalışıyorum Hakk’tan hayırlısı. 

 Okunması için gönderilip tavsiye edilen o bölüm anlaşılmadan bahsi geçen konuya geçmek mümkün değildir, gönderdiğim yazılar konuyu anlamaya hazırlık içindi. Daha henüz bu konun ne olduğunun anlaşılmadığı görülüyor. Yoksa Terzi sana bu kadar sayfa yazıyı iyi niyetin üzere gönderdi, aksi halde nediye göndersin, bu kadar zamanını niye boşa harcasın. Vardır bir hikmeti deyip üzerinde fikir yürütmek varken, sıradan bir konu gibi bahsetmek o yazılardan bir şey anlaşılmadığını göstermektedir. T.B.

------------------- 

 Ben de acizane tavsiyeye uyarak tekrar tekrar okumakla birlikte oradaki NAMAZ VE DURDURULUŞUN sizin manalı açıklamalarınıza kabul görürse  ilave mahiyetinde mi olur yoksa söylediklerimizin  aynısı mı dersiniz bilmem ama; benim anladığım mana itibariyle de; durumun mahiyetine binaen: -kabul görürse şayet-; acizane gördüğüm  birkaç yönünü size bildirmek için yazıyorum. İnşaallah sizi yormam (İ.D.) 

 ------------------ 

 Terzinin ifade etmeye çalıştıkları daha “Hadis-i Kudsinin” izahı yönünde değildir, oraya giden yola revan olup, başlangıç seyrinden yola çıkıp, müşahede ederek yola koyulup, bu ilah-i yolculuğa başlarken yolda gerekli olan ihtiyaçlarımızı da hazırlayarak, güvenli olarak yolumuza başlayalım, düşüncesi idi, yani daha henüz terzinin anlatmaya çalıştıkları, yola çıkma hazırlıklarıdır. Konunun derinliği ve genişliği olduğundan hemen birkaç günde, veya birkaç satır yazı ile, anlaşılıp idrak edilecek ve yaşanacak bir konu değildir. 

 Terzi belki onu da yapardı, birkaç cümle ile de olabildiği kadar yazardı, seni oyalayıp başından savardı, ancak ne kadar faydası olurdu, orası meçhuldur. İfade etmiş olduğun yakından tanımadığın halde, bu kadar samimi ve tevazulu bir hitapta bulunduğun için, aslında buna zaman ayırma imkanım olmadığı halde, sana özel olarak biraz teferruata girilmesi, hiçbir karşılık beklemeden, ahde vefa ve İrfani bir lütuf gereği olduğu ortadadır. T.B.

------------------- 

 ”DUR!! RABBİN NAMAZ KILIYOR.”

 1. Rabbimizin son elçisi Hz Muhammed S.A.V. e ”DUR!! RABBİN NAMAZ KILIYOR.” Hitabının mahiyetini peygamberimiz bildirmediği için hiçbir kimse (bunun içerisine herkes dahildir) bu manayı bilemez. Konuyu açıklıyorum, ne anlama geldiğini veya gelebileceğini  söylüyorum diyemez, dememelidir ve dahi ehl-i irfan demez.. Ancak manalarına delalet edecek açıklamaları (EHLİ) kendi ilmi ve irfanı – marifetullah derecesine göre mana veya manalar verebilir. (Eğer Efendimiz S.A.V bu durum ile ilgili bir şey bildirmiş ve açıklamışsa bana bunu bildirmenizi istirham ederim.) Sizin burada mana ehli olarak, anladığınız ve Vehbi ilim ve görüşle, seziş ile, sezdiğiniz bir bilgi ile bunu açıkladığınızı ve bizlere olabilecek mana yönü veya yönlerine değinerek Zat Allah hakkında gördüğünüz manalar ile izah ettiğinizi (yanlış anlaşılmasın) yanlış demiyorum. Aksine bu açıklamalarınızı –HEPSİ BİZZAT SİZİN ZATINIZA MI AİT BİLMİYORUM AMA-ve izahları ( Vehbi ve Marifetullah )  manaları --kendim için söylüyorum---beğendiğim ve çok güzel  bulduğum açıklamalardır. “Sizi istirham ederek” belirtmeliyim ki ;Tabi herkes kendi idraki derecesine göre mana verir. (İ.D.) 

------------------- 

 1- İhsan-güzel kardeşim geçmiş sayfalarda da belirtmeye çalıştığım gibi daha henüz Hadis-i Kudsinin izahına geçilmiş değildir, bunun daha iyi anlaşılabilmesi için yürünecek yoldaki alt yapıların oluşturma çalışmalarıdır. Daha evvelki yazılar, bunlar ve yazılacak olanların hepsi, fakir Terziye aittir dışarıdan alınan bir cümle yoktur olsa da cümle veya bölüm sahibinin ismi cismi bildirilir, aksi halde o bilginin sahibine karşı vebal yüklenilmiş olur buda olacak bir şey değildir. T.B. 

------------------- 

 2-  İkinci olarak; Efendimiz S.A.V (bana tavsiye ettiğiniz kitabın-69-2 namaz sureleri-sayfa 66) sayfasında belirttiğiniz gibi daimi olarak, ilahi varlık –ZAT ALLAH- tarafından destekli kemalî abdiyet makamında her yönüyle ( İLAHİ VE BEŞERİ) örnek bir KUL-ABD olarak fiillerini –söz ve eylem-yeri geldiğinde ve şayet gerekli ise ancak RİSALET yönü ile fiil ve sözlerini beyan ettiğini belirtmemiz gerekir.

Bunun miraçtaki  ”DUR!! RABBİN NAMAZ KILIYOR.” ile ilgisi ne denilirse?:

Miraçta ”DUR!! RABBİN NAMAZ KILIYOR.” Son perdede durduruluşunun manalarından biri; bu kitapta anlatılanlar gibi; Efendimiz S.A.V in miraca çıkan ve son aşamaya kadar gelmiş ;bir kemalli bir  kul-abd olarak o son karşılaşma anında  ”DUR!! RABBİN NAMAZ KILIYOR.” Hitabı ;esma-i rububiyette RABB-İ HAS a yönelik fikri veya düşüncelerinin olması veya olabileceğinden değildir bu hitap. Veya Allah’ın en son olarak ZATI nın nasıl olduğuna dair kendine has fikrini, kendisinden alıp ZAT-I ALLAH a dön diye de ALLAH c.c tarafından  yapılmış bir hitap da değildir bu…

 Zaten  bu son perde açılması aşamasında bu makamda iken görüşmek için davet edilip, getirilmiş bir peygamberin bu düşünceler içerisinde-yani kendi mefkuresine göre; Allah’ın edinilen ilahi bilgiler ve vahiy ışığında; acaba şöyle mi acaba böyle mi vb düşünceler içerisinde  olması, o makamda iken beklenemez. (Zaten böyle değil de…) Çünkü buraya getirilen ve “ZAT ALLAH ile görüşmek için” son mahalline-aşamaya-perdeye gelmiş sevgilisi  EFENDİMİZ, tüm esma i ilahiyelerin, kendisinde  tam ve kemali bir şekilde, zaten ZAT-I ALLAH tarafından oluşturulmuş ve kemale erdirilmiş ve terbiye edilmiş olarak bu yolculuğa çıkarılmıştır.

Ve Efendimiz, görüşmeye çağrılıp, en son mahal olan görüş yerine - ZATI ALLAH IN TAM OLARAK ZUHUR EDECEĞİ  YERİNE -çıkarılmış olmasından dolayı, Rabb-ül Erbaba –ZAT ALLAH a tam manasıyla varmak için; Allah tarafından dünyada iken (maddi ve manevi olarak)  zaten bu merhalelerden dünyada geçirildiği  ve terbiye edildiği, o görüş mahalline, tüm yetkinliğe ve kemale ulaştırılmış olduğu için -ZATI ALLAH IN TAM OLARAK ZUHUR EDECEĞİ YERİNE- yetkinliği olduğu için çıkabilmiştir. (İ.D.) 

------------------- 

 2- Kardeşim yukarıda kurduğun cümleler Terzi’ye biraz muğlak geldi belki Terzi’nin hafsalasının darlığındadır olabilir. (69-2 namaz sureleri-sayfa 66) sayfasında belirtilen ifadeler “Rab” esma mertebesi halinin evvelâ idrak edilmesi lazım geldiğidir, hadisin yorumu değildir. T.B.

---------- 

ŞU DA BİR GERÇEKTİR Kİ; ” HİÇ BİR VARLIK; MUTLAK, ZAT ALLAH ın HİÇBİR ZAMAN ZATINI, ÖZÜNÜ HİÇBİR ZAMAN TAM-EKSİKSİZ OLARAK TANIMAYACAK VE TANIYAMAYACAKTIR. (İ.D.) (sayfa-137)

----------

-ZATI ALLAH IN TAM OLARAK ZUHUR EDECEĞİ YERİNE- 

----------

“ZAT ALLAH ile görüşmek için” (İ.D.) 

---------- 

 İhsan güzel kardeşim, Aynı bölüm içinde belirttiğin ifadelerin, sanki biribirine zıt iki düşünce gibi gözüküyor, adeta sanki iki değişik kişinin “ZAT ALLAH” hakkındaki fikirleri gibi geliyor. İstersen vaktin olursa bir daha üstünde düşün. T.B. 

------------------- 

Burada “Allah” ın ”DUR!! RABBİN NAMAZ KILIYOR.” Hitabı : (İ.D.) 

------------------- 

 Yukarıdaki cümlenin kuruluşu yanlıştır. Bu hitap Allahtan değil, Peygamberimizin yanın da olan “Cerailden”dir. Yani zat mertebesinde değil “Ruh” sıfat mertebesindedir. Konuya bu açıdan bakıp değerlendirmek lâzımdır . Eğer bu hitap zat-ı Hakk’tan olsa idi o zaman hitap şöyle olması lâzım gelecekti.”Dur, Rabb olan Allah ben namaz kılıyorum”o zaman orada üçüncü şahıs olmayacaktı. Ancak bu hitap üçüncü şahıs olan, tamlama olarak Cebrâil (a.s.) tarafından ifade edilmiştir. Sahneyi göz önüne getirelim, yücelere çıkmış yanlız bir kişi meçhul bir sahadan geçerken, önüne bir mania perde çıkıyor onu açmak istediği zaman gaipten bir ses, .”Dur Rabb olan Allah ben namaz kılıyorum” mu, olacaktı. Ancak orada bir ikaz ve ikazı yapan o sahaları bilen bir kimlik vardır. Bu halin dışında bu hadiseyi düşünmek mümkünmü? Bilemiyorum. Ayrıca “Zat-ı mutlak”ın bilinmezliği içinde bu bilinebilirlik nasıl izah edilecek? T.B. 

------------------- 

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM.

 YARATMA VARMIDIR, YOKMUDUR,? KONUSU.

Zat Allah ın kendi ilahi sisteminde zatının ve ilahi bilmenin gereği olarak; belirlediği ve insan-ı kamil olarak gerçekleşen ve ZAT ALLAH ın tam manasıyla şuhud aleminde-kainatta-- ve insanda—insan-ı kamil de--  yani EFENDİMİZ MUHAMMED MUSTAFA S.A.V da kemali olarak tam olarak kendini ve kendi zatını aynıyla gösteren ,tam kemali olan; meleklerin dahi bu varlığın –insanın-yaratılmasına kendi ilahi kattaki bilgilerine göre önceden serzeniş ettikleri ve ŞEYTANIN cennetten çıkarılma sebebi olan insanın---; bu düşünülenler gibi olacak ,ilahi bir varlık olarak yaratılmadığı, KAMİL İNSAN olarak ,tüm ZAT-I ALLAH IN ASLINI-mahiyetini , yeryüzünde  ve tüm gökyüzü ve kendi ilahi mahallerinde gösterecek bir VARLIK olduğunu göstermek için; ALLAH ın yarattığını, ilahi katındakilere anlattığını biliyoruz. İşte tam bu noktada ki; Allah ın bu İLAHİ BİLGİ ve İSTEME (-insanı yaratma isteği-) durumunda yarattığı ve önce cennette, sonra dünyaya bu ilahi bilgiyi, bilişin ve bunun ne kadar haklı ve doğru bir YARATMA ve BİLME ve bu yaratmaya ve diğer yaratılanlardan en üstün değere sahip olacak, verilen değere LAYIK bir varlık olduğunu gösteren, tam kemale ulaşabilen , tüm insanlarda da bunu yapabilecek MELEKELERİN olduğunu, bu İNSAN-I KAMİL veya her devirde bu özellikte bir insan olmasa bile, Allah’ın istediği, insanlık abd lığına ve kemaline ermiş, ulaşmış, bunu açığa çıkarabilen ABD-KUL larının olduğunu tam manasıyla ALLAH ın kendi katındakilere göstermek, bu varlığı İNSAN I övmek, özünde ne kadar MÜKEMMEL VE ÖVÜLMEYE DEĞER BİR VARLIK ,ve ne kadar övülmeğe-HAMD EDİLMEĞE değer BİR YARATICI olduğunu  göstermek ŞAHİTLİĞİNİ BİZZAT ALLAHIN YAPTIĞI VE İSPAT ETTİĞİ BİR VARLIĞI;-HZ MUHAMMED S.A.V i tüm katlarda ÖNCE ÖVEREK VE MEMNUN OLARAK ve KATINDAKİLERE MEMNUN,MUTLU,SEVİNÇLİ VE NE KADAR ZATINCA HAKLI --OLDUĞUNUN ,NE KADAR ZATININ VE  İLMİNİN HERŞEYİ TASTAMAM İHATA ETTİĞİNİN İSPATINI YAPTIĞINI GÖSTERİP ÖVÜP-KENDİNE –TAM BİR ZAT-I EHADİYYETİ-FERDANİYYETİ ALLAH OLDUĞUNA ,GÖRÜLEN EN MÜKEMMEL ESERİ HZ MUHAMMED ORADA MEVCUT OLARAK,KENDİSİNİ VE KATINDAKİLERİ DE ŞAHİT TUTARAK ÖNCE KENDİ ÜZERİNE  SALAT (-EN MÜKEMMEL ÖVGÜ VE HAMD İLE---(çünkü böyle bir varlığı yaratan övgülere tam olarak layıktır.--) – HAMD EDEREK-ve SONRA DA İNSAN-ı KAMİL E (ve haliyle bu  istediği halde olsun veya olmasın ,bu potansiyeli olan tüm mükemmel insan varlığına ve insanlığa da-çünkü onlarda ALLAH IN beğendiği ve istediği,istenilen bir varlık, insan olabilir-) SALAT EDEREK;BÜYÜK BİR SEVİNÇ,SEVGİ,ARZU VE KAVUŞMA ARZUSUYLA , HUZURUNA ALMAK ZATININ GEREĞİ OLDUĞU VE BÖYLE OLMASI EN KEMALİ ve GÜZELİ OLDUĞU İÇİN ; ALLAH BU İFADE ETTİKLERİMİ KENDİ KATINDA TAM MANASIYLA O PERDEDE YAPIYOR OLDUĞU BİR AN-( veya HÂL de diyebiliriz--Rabbim diledi ise) OLDUĞU için “(Miraçta; bu anlatılanlar----benim yukarıdaki izahlarım--- ilahi katlarda Allah u teala nın görülmesi aşamasındaki son perde aşamasında BU NAMAZ-SALAT veya SALATLAR vaki olduğu için ) ”DUR!! RABBİN NAMAZ KILIYOR.” Denilmiştir. (İ.D.) 

------------------- 

 Sevgili İhsan-güzel kardeşim açık yüreğinle fakir Terzi’ye bir değer verdiğin içinde sorularını cevaplamaya gayret ediyorum, diyeceklerim için kusura bakıp gönül koymayasın, ancak yukarda ki anlatışlarından konuya hakimiyetinin olduğunu zannediyorsun, o halde konuyu neden Terzi’ye sorduğunu pek anlayamadım. Acaba anlattıklarına destek mi arıyorsun yoksa, veya Terzi’yi bu sahada ne olacağını yokluyormusun bunu anlayamadım. 

 Yukarıdaki iki sayfayı koşturarak adeta nefes nefese okumak icab etti, insan yaşlıları yormamak için satırlarının arasına birkaç nokta koyar, birkaç paragraf yapar okuyan bir fikir dinlenmesi yaparak, konuyu daha iyi anlamaya çalışır, satırlar arasına ben birkaç yere nokta koyayım dedim, fakat öyle bir yazı-anlatış türü olmuşki ne durmaya yer var nede düşünceye, nede noktaya, en sonunda yorgun bir göz ve gönüllede ne dendiğinin anlaşılması da mümkün olmuyor, bu sözlerimden kusura bakmayasın. T.B.

----------

“(Miraçta; bu anlatılanlar----benim yukarıdaki izahlarım--- ilahi katlarda Allah u teala nın görülmesi aşamasındaki son perde aşamasında BU NAMAZ-SALAT veya SALATLAR vaki olduğu için ) ”DUR!! RABBİN NAMAZ KILIYOR.” Denilmiştir.

(İ.D.) 

---------- 

 İhsan güzel kardeşim, geçmiş sayfalarda, mutlak ma’na da Hz. Peygamber efendimizin görülmesinin mümkün olmadığı senetleri ile birlikte ifade edilmiş idi. 

 O halde, ZAT-I ALLAH IN ASLINI-mahiyetini yeryüzünde  ve tüm gökyüzü ve kendi ilahi mahallerinde, (Allah u teala nın görülmesi) Görülmesi nasıl mümkün olacaktır.? T.B.

---------- 

 (58-Mu…Arabi-Mir’at-ül-irfan-ve- şerhi.) Kitabımızdan konu ile ilgili bir bölümü de aktaralım. (sayfa 42)

T.B.

*********

Dış göz nedir ki ? O da bir iş göremez, kezâ, bâtın gözü de. (Mu-Ar-Mi-İr-)

*********

Eğer bâtın gözümüzü biz gerçekten bâtın gözü edememiş isek, zâten o bâtın gözü denilen şey iptal olmuştur ve çalışmıyordur. Bir kameranın objektifinin önünde onu kapatan çok küçük bir nesne, kamera ne kadar donanımlı olursa olsun ona işlevini yaptırmaz. Ancak o küçük nesne objektifin önünden çekildikten sonra her istediğiniz şekilde kamerayı kullanabilirsiniz. T.B.

*********

İdraki de bırak, onu bir kâlem geç! (Mu-Ar-Mi-İr-)

*********

Çünkü bu idrâk beşeri akıldan doğan bir idrâktir ve beşeri aklın idrâki ne kadar geniş olursa olsun neticede sınırlıdır çünkü şartlanmalar istikâmetinde olan ilmiyle işe bakacaktır. T.B. 

*********

Şunu unutma ki O’nu, ancak O görebilir, O’nu, ancak O idrâk edebilir O’nu, ancak O bilebilir yâni yüce Allah, kendisini kendi gözü ile görür, kendisini kendi özü ile anlayabilir.

Burada özet olarak anlatılmak istenen mânâ şudur; O’nu, O’ndan gayrısı göremez, O’nu, O’ndan gayrısı idrâk edemez. Öyle ki tek kişi, tek kişi dahi bu mânânın dışında bir şeye sâhip olamaz. (Mu-Ar-Mi-İr-)

********* 

Allah Teâla (c.c) bu âlemleri hayâl ve vehim ile meydana getirdi, bu âlemler aslında yok hükmünde olan âlemlerdir. Varlıklar aslında yokturlar ancak biz hayâl ve vehmimizle onlara var hükmünü veriyoruz ve bu şekilde yaşayan bütün varlıklar da kendilerini var olarak kabûl etmektedirler. Bu nedenledir ki bizlerin ortaya çıkışının ana kaynağı Cenâb-ı Hakk’ın Kudret sıfatıyla birlikte vehmidir. Vehim hayâle dönüşür, hayâlde varlıkları ortaya getirir. Vehim Kahhar isminin zuhurudur ve Kahhar ismi bir yerde zuhur ettiğinde o yerde kendisinden başka bir şey bırakmaz, dolayısıyla her varlık vehim hükmü ile “ben” der ve bu şekilde de kendisini ayrı bir varlık olarak zanneder. 

Bir buğday tanesi buğdaylığını sürdürebilmek için “ben” buğdayım der ve buğdaylığını yapar ancak başka bir varlığa bu fikri aşılamaya kalkmaz oysa insânoğlu böyle değildir karşısındaki varlığa bu “ben”i aşılar. Kişi hayâl ve vehim içerisinde yaşadığı sürece kendisini ayrı bir varlık olarak kabûl eder ve bu varlığın Hakk’ı görmesi diye bir şey kat’iyyet ile mümkün olmaz. 

Tâ ki kendisindeki bu hayâl ve vehim hükümlerini giderecek ve ortadan kaldıracak, bunlar gittikten sonra zât kendi kendisi ile kalacak işte ondan sonra ancak kendisini gören O’dur, kendisini idrâk eden O’dur.

Hayâl ve vehim hükmü bizlerde sürdüğü sürece O’na ulaşmamız mümkün olmaz çünkü ortada ulaşılacak bir yer yoktur. Bu hükmün dışında hiçbir varlık kalamaz. T.B.

********* 

Yanlış anlaşılmasın O’nun zâtında bir hicâbı vardır, yâni perdesi ne var ki bu perde, onun vahdâniyetidir yâni birliği, tekliği başka değil kendi hicâbından başka bir şey O’nu perdeleyemez, (Mu-Ar-Mi-İr-)

*********

Burada bahsedilen perde herhangi bir iki bölümü mekânsal olarak bir birinden ayıran perde değildir, bizim hayâl ve zannımızda olan ve kendimizin kurup kendimizin değerlendirdiği ayrı olma hükmüdür. 

O’nu başka bir varlığın perdeleyebilmesi için daha güçlü bir varlık olması lâzımdır ki perdeleyebilsin böyle bir şey de söz konusu olmadığından neticede, O dilediği mahalde kendine perde çeker ve kendisini perdeli olarak seyreder, dilediği mahalde yine kendisi açar. İşte bu perdenin açılması âlemde olağanüstü bir mesele olarak belirtilir, çünkü Cenab-ı Hakk normalde perdesini açmaz.

perdesini açmamak O’nun kanunlarından bir başkasıdır, bütün âlemi hayâl ve vehimden meydana getirdiğinden ve hayâl ve vehim orada gerçek hâllerini yaşadıklarından o perdeyi açmaz. Hayâl ve vehim perdesi varlıklardan kalktığı anda o varlıklar kendi hükümlerini icrâ edemezler bu nedenle bu âlemin nizamı perdeli olmaktır. 

Perdeler bu neden ile kalır ancak bizler akıl mertebesinde bu anlatılanları idrâk edebilirsek ve de yaşarsak bu durumda bizde ki perde kalkmış olur ki gerçekte olan olağanüstü iş budur. Âlem mertebesinde bir varlığın perdesinin kalkması gerçekten çok şaşılacak bir iş ve âlemde idrâki en güç işlerden birisidir. Bu perdelerin kalkmasının yolu da daha önce perdesi kalkmış olan bir mahal ile dostluk kurmaktan geçer. Bir mahallin gerçekten perdesi kalkmamış ise hayâl ve vehim hükmü ile yaşıyor ise zâhiri ilmi ne kadar üstün olursa olsun, bedeni çalışmaları ne kadar fazla olursa olsun, isterse geceleri sabaha kadar başını secdeden kaldırmasın, gündüzleri de hiç durmadan namaz kılsın bu perdeler kalkmadığı sürece o hayâl ve vehim içerisinde hayâtını sürdürmektedir ve de ölüm ötesi yaşantısı da aynen bu şekilde devam edecektir. 

Gerçi insânlar bu mahalle vehim yoluyla veli ve evlîya derler ancak bu halkın indinde olan bir yorumdur. Ancak şunu da unutmamak lâzımdır ki bu mahal vehim içerisinde yaşıyor bu nedenle Hakk’ın gayrıdır şeklinde bir hüküm de veremeyiz, eğer bizler irfân ehli isek Hakk’ın orada kendisini vehim gücü ile ortaya getirdiğini biliriz ve o varlık vehim içindedir veya dışındadır şeklinde bir konuyu söz konusu edemeyiz. İrfân ehli değil isek hayâl içindedir veya değildir gibi bir değerlendirmede bulunuruz ki bu da bizim cehâletimizi gösterir. T.B.

********* 

Şöyle ki O’nun varlığı vahdâniyeti ile gizlenir ama şekilsiz keyfiyetsiz (Mu-Ar-Mi-İr-)

*********

O’nun varlığından kasıt O’nun zâtıdır, yâni zâtına sıfatları perdedir, sıfatlarına isimleri perdedir, isimlerinin perdesi ise fiilleridir, hangi mertebeye gelinmiş ise bir evvelki mertebe onun perdesidir. Bu nedenle bizler ilk önce fiil perdelerini sonra isim perdelerini sonra sıfat perdelerini kaldırarak ancak kendimizi buluruz, aslında orada da kendimizi bulamayız O bizi bulur. T.B.

*********

O’nu hiç kimse göremez ama hiç kimse ne, yeni bir şeriatle gelen mürsel peygamber ne, bir veli Allah dostu ne de, ona yakınlığı olan bir melek bu da, ona karşı, kendiliğinden bir mârifete sâhib olamaz. (Mu-Ar-Mi-İr-)

********* 

Ne kadar yakın olursa olsun hatta bitişik dahi olsun bu durumda dahi ikilik vardır. Yakın’ın kalkması yakîn’in gelmesine bağlıdır, yakîn ise aslında tek olan iki varlığın yine tek olarak idrâk edilmesidir. “El yakîn-i huvel Hakk” yâni “yakîn Hakk’tır” denilmiştir. “İşte onlar cehennemin karşısına getirildikleri zaman cehennemi yakîn olarak göreceklerdir” (102-7)demesi, cehennemin ne olduğunu gerçekten idrâk edeceklerinin ifâdesidir. 

Bizler şu anda cennet ve cehennem sözcüklerinden bir mânâ çıkartarak yorumlar yapabiliyoruz, ancak bunları gerçek mertebeleri ve yaşantısıyla idrâk edemiyoruz yâni yakın olarak biliyoruz yakîn olarak idrâk edemiyoruz. T.B.

********* 

O’nun peygamberi O’dur yâni kendisi, O’nun risaleti O’dur yâni elçisi O’dur yâni kendisi, kezâ kelâmı da O’dur yâni kendisi de. (Mu-Ar-Mi-İr-)

*********

İslâmiyetin başlangıcından 500-600 sene sonra müslümanlar kendi aralarında fikir ayrılıklarına düştüler bu dönemde Kûrân-ı Kerîm hakkında da, mahlûk mu yoksa halîk mi olduğu yönünde tartışmalar oldu, o dönemlerde bu konuda kesin bir karara varılamadı oysa mânâ Mertebesin den bakıldığında Kûrân-ı Kerîm hâliktir, mahlûk değildir, ancak madde düzeyinden yâni kağıt, kâlem, düzeyinden baktığımız zaman mahlûktur, ancak bu mahlûk oluş dahi avâma göredir gerçekte zâten mahlûk diye bir şey söz konusu değildir. Aslında bütün varlık Hâlik’in ta kendisidir, Âyet-i Kerîme’lerde geçen “halâka” yâni halketme kelimesini biz “yaratma” olarak tefsir ediyoruz oysa halketme yaratma değil hulk, ahlâk, kendinde olanı değişik mertebe ve vasıflarda ortaya çıkarmaktır, yoksa ayrı başka bir varlık ortaya getirmek değildir. 

Dolayısıyla bir başka varlığın O’nu idrâk etmesi mümkün olamaz, çünkü başka varlık yoktur, ancak O kendini idrâk eder ve bilir. Peygamber dediğimiz O’nun bir isminin zuhurudur, resûl dediğimiz bir başka isminin zuhurudur, bütün bunlar O’nun varlığı içerisinde oluşan hâllerdir ve kendi zuhurlarıdır ve hepsi kendisinden kendisinedir. Vehim hükmüyle meydana gelen bu varlıklar vehim nedeniyle kendisini ayrı bağımsız bir varlık zanneder, kendisini bu şekilde zannettiğinden dolayı karşısındakini de öyle zanneder bu şekildede değişik birim ve yaşantılar ortaya çıkar. Bütün bu değişik yaşantıların kaynağı ise tektir ve o da kendisinden başkası değildir. 

Bu hakîkatlere tam bir fiiller mertebesi düzeyinden baktığımızda bunları anlamamız, vahdeti anlamamız, tevhidi anlamamız ve müslüman olmamız da mümkün değildir. Esmâ ve sıfat mertebelerine aşama yapıyor ve oradan bakabiliyor isek ancak bu meseleler çözüm yoluna girer. 

Bizlerin olduğumuzu zannettiğimiz müslümanlık hayâlimizdeki vehmimizdeki müslümanlıktır, âhirette bize en başta sorulacak olan “O sizinle beraberdi siz neredeydiniz?” (57/4) sorusunun cevâbını eğer bu dünyâ yaşantısında bulabilir isek, orada o cevâp verilmiş olacaktır ve daha sonraki sorular da kolayca geçilecektir. T.B.

********* 

O bir elçi gönderdi kendisinden kendisiyle kendisine, (Mu-Ar-Mi-İr-)

*********

Mâdem ki kendisinden kendisiyle kendisine geldi ise bu kadar şeye ne gerek vardı? gibi bir soru aklımıza gelebilir. İşte Cenâb-ı Hakk kendisinde mevcût olan değişik mertebeleri ortaya çıkarmak için bu şekilde zuhur etti. Önce zâtından sıfat âlemine sonra oradan esmâ âlemine oradan da ef’âl âlemine tenezzül etti. Bu süreç içerisinde yâni zât âleminden ef’âl âlemine inen süreç içerisinde bir önceki mertebesini unuttu yâni kendi kendini perdeledi ve sonuçta hayâli ve vehmi yönünden kendisini madde beden olarak kabûllendi ve yine kendisinden kendisiyle kendisine haber gönderdi ki, yâni direk zât âlemine ef’âl âlemine haber gönderdirdi ki, “Benim yerim orası değildir, Ben ile bana gel” dedi. O birim kendisini ayrı bir “ben” zannediyor idi oysa o “ben” “ben” değildir. Bu senaryonun tamamlanması için peygamber gönderdi ve bu şekilde fiiller âlemindeki yaşantısını zât âlemine döndürebilmek için kendisini kendisiyle kendinden haberdar etti. T.B.

---------- 

 Konu ile ilgili (129-Terzi-Baba-divanı-tüm şiirlerim) kitabından (Nedir bu) isimli şiirden küçük bir bölüm, 27/10/1981 

---------- 

Marîfet ben diyebilmek, muamma’yı ben’dir, bu, Eğer benlik ile dersen, dediğin (ben) değildir, bu,

Bu zamir’i ancak (O) der, sûretten gelen değildir, bu, Sen de (O) olursan eğer, söyleyen (sen) değildir, bu, 

*********

Ancak ne sebep, ne vasıta bunlar yok, çıkar bunları aklından yâni gayriyi sakın ha koyma ortaya, elçiyi gönderen, elçinin getirdikleri, elçinin kendisi ve elçinin geldiği kimse bunların hepsi aynı varlıktır, tek şeydir, aralarında hiç bir fark, değişiklik ve ayrılık yoktur. 

Bir bekâ vücûdunun harflerini düşünün, bu onun varlığıdır, vücûdudur, başka yok. O’nun gayrı için bir vücûd düşünülemez, hatta yokluğu da yâni fenâsı da hatta ne ismi, ne de müsemmâsı düşünülebilir sakın ha çok çok sakın, bu mânâları inkara kalkmayasın, sonra yanarsın çünkü delilimiz kesindir, sağlamdır çünkü Resûlullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurdu "bir kimse ki, nefsini bildi gerçekten Rabbını bilen o oldu " (Mu-Ar-Mi-İr-)

********* 

“Men arefe nefsehû fekat arefe rabbehû” yâni kim ki nefsine ârif oldu “Hû” nun nefsine ârif oldu ve Rabbini bilen o oldu. Burada bahsedilen bilme bizim anladığımız şekilde herhangi bir ilim ile bilme değil kendi varlığını bilmedir. 

Kişinin kendi varlığını bilmesi de üç yol ile olur:

 1. Madde beden mertebesinde teferruatlı ilim ile bilmesi,

 2. Esmâ mertebesinin teferruatı ile bilinmesidir

 3. Sıfat mertebesinde nefsini bilmesidir ki, kendisi gerçek olarak bilmesi ancak bu mertebede olabilmektedir.

Madde ve esmâ âleminde nefsini bilemeyen kişi sıfat âleminde nefsini hiç bilemez. 

Kişi ilk önce varlığının şuuruna ermelidir çünkü insân gerçek varlığını hiç düşünmeden hayâli varlığı içerisinde hayâtını sürdürür, burada şeriatın gerektirdiği bütün fiilleri de işleyebilir fakat kendisinin farkında olmadan hepsini şartlanmalar dahilinde yapar ve bu durum tamamen uyku halinde yaşanan bir hayâttır, şuurlanma yoktur. Kişi en alt mertebede evvelâ kendine dönerek “ben neyim” diye sormalıdır ve bedeninin, aklının, şuurunun aslının ne olduğunu düşünmeye doğru yönelmelidir ki böylece nefsini bilmeye ilk adımını atabilsin. Bu adımın sonrasında farkederki bir izâfi rûhu vardır ve kendisinde mevcût olan bu izafi rûh âlemde de mevcûttur ve sonrasında kendisinin varlığı ile âlemin varlığının tek şey olduğunu farkeder.

Madde mertebesindeki bu idrâkten sonra esmâ mertebesinde bütün bu varlığın Allah’ın hükmünde yok olmasıdır. 

Sıfat mertebesinde evvelâ “Hû” hükmüyle daha sonra “hûve” mertebesinde kendini bulmasıyla nefsini bilmenin aşamalarını gerçekleştirir. 

Bundan sonra nefs dediği özünün Rabbından geldiğini ve Rabbından ayrı bir şey olmadığını idrâk eder. 

Zâti nefs üzere biliş ise bütün bu anlatılanların üzerinde olan biliştir ve ona dönüşteki olan biliş diyerek, öylece bırakalım.

İşte kişi nefsinin hükümlerinin rububiyyet hükümlerinden geldiğini idrâk ettiğinde kendisinin “hûve”den başka bir şey olmadığını, acabalar ve şüpheler olmadan kesinlik üzere bilir. T.B.

*********

Çünkü Resûlullah (sav) efendimiz şöyle buyurdu "Rabbımı, Rabbım'la bildim" ona, Allahû Teâlâ salât ve selâm eylesin… (Mu-Ar-Mi-İr-)

********* 

“Dur! Rabbin namaz da!” denilmesi yâni “dur! düşünceni öyle bir yerde durdur yâni topla ve başka bir şeyler karışmasın ki sen Rabbinin bütün rububiyyet hükümleriyle meydandasın” demektir. Namaz mü’minin mi’racıdır ve Hz.Peygamberin (s.a.v) orada rububiyyet hükümlerini en geniş mertebede idrâk etmesinin hükmüdür “Dur! Rabbin namaz da” ifâdesi. Efendimiz (s.a.v) rabbani hakîkatleri bizim neslimiz içerisinde hiçbir mevcûdun ihata edemediği ölçüde ihata etmiştir ve bu söz onun göstergesidir. T.B.

-------------- 

“Dur! Rabbin namaz da!” Bu hususta (Vahy ve Cebrâîl) isimli kitabımızda s. 67. de belirtilmiş olduğumuz küçük bir izahıda faydalı olur düşüncesiyle ilâve etmeyi uygun buldum, Cenâb-ı Hakk faydalandırsın İnşeallah.

-------------- 

“Dur; Rabb’ın namaz kılıyor....” Şöyle rivâyet edilmiştir: 

“Rasûlullah (s.a.v.) efendimiz, mi’raca çıktığında, kendisine bütün perdeler açıldı; ancak bir perde kaldı....... O perdenin açılmasını dilediği zaman: “Dur; Rabb’ın namaz kılıyor... dendi.” Bunu bizzât Rasûlullah (s.a.v.) efendimiz anlatmıştır.

Bu Hâdis-i şerifi biraz daha yakından incelemeyi dü-şünürsek içerisinde beş önemli nokta görürüz.

 1. Dur:

 2. Perde:

 3. Rabb:

 4. Namaz:

 5. Namaz kılınan’dır:

 1. Dur : Bir ikazdır, hareket halinde olan bir şeyi dur-durmak, ya onu dinlendirmek veya yanlışını düzeltmek, veya belirli bir sınıra geldiğini belirtmek içindir.

 2. Perde: Bilindiği gibi asli mânâda, mahremiyyet’tir; diğer anlamda gaflettir. 

Burada belirtilen gaflet perdesi değil, mahremiyyet perdesidir. Açtırılmamakla birlikte arkasında olandan haber verilmiştir. 

Orada bir oluşumun varlığı bildirilmiştir. Bu oluşumun idrakî kişilerin ilmi kabiliyetlerine ve hayâllerine bıra-kılmıştır. Zâten anlatılan hal, “mutlak hayâl” âleminde oluşmakta, “ef-al madde âlemi” şartları gibi elle tutulur bir hâdise değil “esma âlemi”nin lâtif bir oluşumudur. 

Buradaki perde sıfat mertebesini örten isimler perdesi’dir.

3. Rabb: Kelimesi ve mânâsının iki zuhur yönlü ifadesi vardır. 

Biri, “esma mertebesi” itibariyle Rabb-ı hass; 

diğeri, “zât mertebesi” itibariyle “Allah mertebesi” konumunda Rabb-ül erbab (Rabbların Rabb-ı) olan “Allah” tır.

Buradaki namaz hükmünü uygulayan Peygamberimizin “Rabb-ı hass”ı dır. Fakat bu oluşumun daha başka çok mânâları da vardır.

4. Namaz: Bilindiği gibi bütün ibadetleri bünyesinde toplayan, diğer ismi “zikr” olan, Allah’ın “zât mertebesi” itibariyle tatbik edilmesi lâzım gelen bir faaliyettir.

5. Namaz kılınan: Herşeye lâyık olan bütün âlemi kendisiyle kendinde var eden “malik-i mutlak” olan Allah (c.c)’dür.

Namaz fiilinin iki yönü vardır, bir şahsi; diğeri, umumidir.

Şahsi olanı : Varlık âleminde bulunan her bir ferdin, yani varlığın, bireysel olarak kendi başına yaptığı özel ibadeti’dir.

Umumi olanı ise : Bütün varlıkların her mertebeden toplu olarak, hep birlikte yaptıkları ibadetleridir.

Burada belirtilen ifade, her ne kadar “Rabb’ın namaz kılıyor” bireysel namazı ifade ediyor ise de, genel anlamda bütün “Rabb-ı hass”ları ilgilendiren bir mesele olduğundan, bütün “rûbubiyyet mertebesi”nin toplu ibadetini de ifade etmektedir.

“Dur Rabb’ın namaz kılıyor” sözünün muhatabı evvelâ efendimiz (s.a.v.) olduğundan onun da Rabbı, “Rabb-ül erbab” olan Allah (c.c) ü olduğundan, orada namaz fiilini işleyenin Allah’ın Rububiyyet mertebesi itibariyle, kendi olduğu açık olarak anlaşılmaktadır.

Buradaki namaz, şekli olarak değil, mânâsı itibariyledir.

Yeri gelmişken burada küçük bir sırrı da fısıldayalım: 

Salik yolculuğunda “fena fillâh”a (Hak’da fani olma) (yokluk, hiçlik, tükenmişlik sahasına) ulaşınca, abdiyyetinin alışkanlığı gereğince ibadetini yapmağa gayret eder ve biraz da kendini zorlar, işte o zamanda muhatab olduğu emir, “DUR.....” olur. Çünkü ondan geriye bir bâkiye kalmadığı için, bu fiili yapacak durumda olmadığından, onun yerine, “RABB’IN NAMAZDA...” hitab-ı ilâhisi zâhir olur. 

 Bu oluşum mutlak bir hâl ve hüküm değil geçici bir şe’endir. 

Biz yine yukarıda kaldığımız yerden devam edelim.

Yani oluşan fiil veya fiiller “zâtından zâtına” yani bütün âlemlerde zuhurda olan “zât-ı mukayyedi” âlemlerden gani olan “zât-ı mutlak”ına yönelmesidir. 

Çünkü “zât-ı mutlak”, “zât-ı mukayyed”in ana kaynağı, devamlılık ve varlık sebebidir. 

Tecellisini çektiği anda, âlemde yaşayan, görünen, hiçbir şey kalmayıp ismi bâtın olan asıl âlemine dönüşmüş olurlar.

Zuhura çıkmış olan her mertebedeki varlıklar yaşam, neş’e ve sarhoşluklarının ellerinden alınmamaları için özle-rinden fiillere dönüştürerek yaptıkları niyaz ve talebleri onların namazları hükmündedir ve belirli zamanlarına kadar var oluşlarının devamını sağlamaktadırlar.

“Rabb’ın namaz kılıyor,” ifadesini “Rabb-ı hass” mertebesinden ele alırsak; zuhurda olan her varlığın kendini kontrolu altında tuttuğu programına göre düzenlediği bir “esma-i ilâhiyye” (ilâhi bir isim) ve onun mânâsı vardır. 

İnsânlarda da böyledir, her bir insânı kontrolu altında tutan bir isim ve o ismin bir mânâsı vardır. Onu en çok etkileyen odur. 

Gerçi varlıkta her bir “esma-i ilâhiyye”den bir miktar terkip vardır, fakat hâkim olan, onun “ismi hassı”dır. İşte o da, onun Rabb-ı ve ilâhıdır. Kişi farkında olmadan “aman yarabbi” dediğinde evvelâ en yakınında onu kontrol eden “Rabb-ı hass”ına yönelmiş olmaktadır.

Bu yöneliş sırasında kendisine, “Dur Rabb’ın namaz kılıyor,” denmekle onun da “abd” olduğu belirtilmiş, ya-pılması gereken gerçek ibadetin “Rabb’ül hass”a değil “Rabb-ül erbab”a olması gerektiği açık olarak ifade edilmiş olmaktadır. 

 Bu mânâyı bizlere gerçek olarak “lisan-ı Yusuf”iy-yeden Kûr’ân-ı Keriym Yusuf Sûresi 12/39 âyetinden açan Cenâb-ı Hakk’tır.

 “ya sahıbeyissicni e erbabün müteferriku­ne hayrün emillâhül vahıdül kahharü” Meâlen :

“Ey zindan arkadaşlarım; çeşit, çeşit Rabb’lar mı hayırlıdır, yoksa vahid ve kahhar olan Allah mı?” Burada belirtilen Rabb’lar, zâhiren sahte putlar ise de, bâtınen Rûbubiyyet mertebesinde zuhur eden “esmâ-i ilâhiy-ye”lerdir. Bu “esmâ-i ilâhiyye”ler zâta ulaşmağa birer perde olduğundan aşılıp geçilmeleri gerekmektedir.

Ancak “DUR” ifadesinden sonra gelen, “Rabb’ın na-maz kılıyor,” kelâmıyla perdenin arkasında olan hâdise haber verildiğinden, asıl da açılacak perdenin dışarıda değil, kendi aklımızda, içimizde olan şartlanmalar perdesi olduğunu anlamamız gerekmektedir.

Bu perdelerin ancak “kahhar” ve “vahid” isimleriyle açılacağı ve ondan sonra ortada sadece bir Allah (c.c.) ismi ve onun bütün âlemlere olan mutlak sirâyet - tesir ve hakimiyyeti gönülde, fiilde ortaya çıkmış olacağıdır.

İşte sevgili kardeşim, yukarıda belirtilen, bizlere kadar ulaşmış olan bu kelâmı Peygamberinin evvelâ esmâ âleminin hakikatini, daha sonra Ulûhiyyet mertebesinin hakikatini, daha sonra birey insân mertebesinin hakikatini ifade etmektedir.

Ayrıca sen dahi kendine göre bulunduğun hal içerisinde birçok yönden zevkiyab olursun.

Yazmakla tükenmeyecek olan “lisan-ı Muhammedi”nin bu bölümünü şimdilik bu kadar izahla noktalamış olalım. Allah (c.c.) cümlemize idrak ve anlayış kabiliyetleri ihsan etsin. Amin T.B.

*********

İhsan kardeşim yazının cevabına kaldığımız yerden devam eldim. T.B.

---------- 

 Bütün bunların ve yazdıklarından sonra, son bölümdeki ifadelerinden iki hususa dikkat çekmeye çalışacağım . 

 Geçmiş bölümün içindeki bazı satırlarda geçen “yaratma” kelimelerini dikkat çeksin diye koyulaştırdım. İrfan ehli “kamusu aşktan/büyük aşk kitabı” yaratma sözcüğünü ve anlayışını kaldırmış, yerine “zuhur ve tecell”iyi, koymuştur. Ancak bu tabir, şeriat ve tarikat mertebesinde olanlar için kullanılabilir. Çünkü onlar kelimeleri ve ifadelerini ikilik anlayışı üzere kullandıkları için onlarda, tefekkür de, olmadığı için sorun yoktur, mazurdurlar. Ancak gerçek bir tevhid ehlinin bu kelimeyi kullanması mümkün değildir. Eğer kullanıyor ise belki durumu idare etmek içindir, ancak bilinçli olarak kullanamaz çünkü gizli şirki ifade etmektedir. 

 Yoktan yaratma demek haşa Allah-a acziyyet izafe etmektir yani Allahta yok olan bir şeyi farzı muhal başka bir Allahtan alıp onunla birlikte yeni varlık icad etmek gibi bir şey olmaktadır buda şirktir. Yokluk iki türlüdür biri “mutlak yokluk” diğeride “izafi yokluk”tur. 

 “mutlak yokluk” diye bir şey yoktur. Sadece tarif babında kelâmda vardır. İzafi yokluk ise geçici yokluktur yani aslında vardır ancak gizlidir. Bir tohumun içindeki ürünü gibi şimdilik yoktur, ancak içinde neyi varsa vardır vakti geldiğinde zuhur ve tecelli edecektir. 

 İşte şeen de bir bakıma budur. Yani yaratma yoktur zaten her şey vardır yok yoktur, programları dahilinde izafi –geçici yoklukta olanlar vakti geldiklerinde zuhur ve tecelli edeceklerdir ve ediyorlar da. 

---------- 

 (58-Mu…Arabi-Mir’at-ül-irfan-ve- şerhi.) Kitabımızdan konu ile ilgili bir bölümü de aktaralım. (sayfa 61)

T.B.

*********

-----------

Allah ismi, camî isimdir ve âlemdeki bütün isimleri kapsamına almıştır, bizler baktığımız eşyâlar üzerinde terkip hükmü ile zuhura gelmiş varlıklar görürüz. Bu varlıklar hakikatleri îtibarıyla Hakk’ın varlığından başka bir şey değildir ancak zuhuru ve terkibi yönünden Allah’a muhtaçtır. 

---------- 

Yeri gelmişken (Yaratma) kelimesinden ne anlamamız lâzım geldiğini biraz düşünelim. 

 (Yaratmak) Lügat mânâsı ile. Olmayan bir şeyi var etmek. Olarak ifade edilmektedir. Bu anlayış zâhiri bir ifadeyle şeriat ve tarikat mertebesinde ki anlatılımlarda kullanılabilir, çünkü zâten bu mertebeler de ikili bir anlayış vardır, kullananları fazla ilgilendirmez gafletleri yüzünden kullanmakta mazurdurlar. Ancak gerçekten irfan ehli olmayı murad eden kişinin ilk yapacağı işlerden birinin bu kelimenin gerçek halini anlamaya çalışmak olmalıdır aksi halde bu anlayışla hiçbir zaman ikili anlayıştan kurtulup gerçek mânâ da tevhid ehli olamaz. 

 Ârifler “Kâmusu aşk-büyük aşk lügatı” tan Yaratma kelimesini kaldırmışlar yerine “zuhur ve tecelli” yi koymuşlardır. Bu âlemde mutlak yokluk diye bir şey yoktur, göreceli yokluk vardır, daha henüz meydana gelmemiş haldedirler (a’dem) de yani izafi yokluktadırlar vakti geldiklerinde o izafi yokluktan varlık sahasına çıkmaktadır-lar. Aslında hiçbir şey yoktan yaratılmamaktadır, kendileri var oldukları zuhura çıkış sürelerini beklemektedirler. Mutlak yok olan zaten yoktur, ve böyle bir terim dahi yoktur, çünkü bu âlemde yokluk yoktur. Ancak zuhura çıkma sırası gelmediği için bizim kıyasi gözümüzde o an yoktur, daha sonra kendi asli haliyle zuhur ve tecelli ile görüntüye yani varlığa gelecektir, bu ise yaratma değil zuhurdur. 

 Mutlak mânâ da (yaratma) farzı muhal yukarıda metinde de bahsedildiği gibi, bizim âlemimizin dışanda başka bir Allah’a ait bir âlem olacak ve o allahta ve âleminde bizim Allahımızda ve âlemimizde olmayan bir malzemeyi alacağız ve o malzeme ile de daha evvel hiç bilmediğimiz bir şeye vücud verip varedeceğiz. İşte yoktan var etme (yaratma) ancak böyle olursa yaratma olur ki, böyle bir şey muhal ve söz konusu bile değildir. 

 Buğday tanesinin içinde kökleri, gövdesi, dalları, yaprakları ve yine aynı kendi tanesi mevcuttur ancak izâfi yokluktadır, mutlak yoklukta değildir. İşte buğdayın içinden çıkan gövdesi ve başakları yaratma değil zuhur’dur mutlak yokluktan meydana getirilen, diye düşünülen yaratma değil kendi varlığında ki, zâten var olanın zuhur ve tecellisidir. 

 İşte ne yazıkki (yaratma) kelimesini ve anlayışını kullanan bir kişi farkında olmadan (iki) Allah-ın varlığnı kabullenmiş durumdadır. Ancak iyi niyet ile kullanıldığından ve (ben kulumun zannı üzereyim) hükmünden dolayı suçlu olmaz ancak ebedi zan ikilik üzere bir ömür sürmüş olur ve kendini ve rabb-ı nı gerçek mânâda ebedi olarak bulamaz, buldum zannettiğide kendi zannı üzere hayalen kurgulağı kendi rabb-ı dır. Ancak o anlayış dahi gene Rabb-ının varlığında olan bir anlayıştır, çünkü ister düşünce olsun ister fiil bu âlemde oluştuğundan, bu âlemde de Hakk’ın varlığından başka bir varlık olmadığından gene hakk’ın varlığında olan, bir düşünce veyahud fiildir. Ancak irfaniyyetsiz bir düşünce ve fiildir. Bu âleme gerçek Rabb-ı mızı ve kendimizi idrak etmek için geldik İnşeallah burada iken bize bizden daha yakın olanı bulur, bulduğumuzda da zaten o olduğumuzu anlamış olarak, bu âlemden öyle ayrılır gideriz, aslında hiçbir yere gitmeyiz. Biz gene biziz. Zâten tek olan âlemde başka nereye gidilir. T.B.

********* 

---------- 

 NOT=İhsan kardeşim islamın genel kabul görmüş bu konularının sakın karşısında olduğumu düşünmeyesin, böyle bir şey zaten söz konusu değildir. Geçmiş sayfalarda da belirtildiği gibi. Şeriat ve tarikat mertebeleri itbari ile hiçbir sorun ve sıkıntı yoktur. Ancak tefekkür sahasının yükseldiği hakikat ve marifet mertebeleri itibari ile, konunun daha iyi açıklığa kavuşması için araştırmacıların bu sahayı kullanmaları gereklidir. 

 Kendisini irfaniyyet yolunda olduğunu söyleyen kimse, gerçek mana da tevhid ve irfan ehli ise hakikat ve marifet mertebesi itibari ile “yaratma” kelimesini kullanamaz, kullanıyor ise, bu onun o mertebede olmadığının açık ispatıdır. Ancak o mertebe sahibinin karşısına şeriat ve tarikat mertebsinden birisi gelirse, onun anlayışı itibari ile bu kelimeyi konuşmasında bir sakıncası yoktur, karşısındakini herhangi bir idraki hale sokmaması için, bu kelimeyi geçici olarak kullanır, daha sonra gene kanaatı aynıdır. Yani yaratma yoktur zuhur ve tecelli vardır. Bunun açık delili sıradaki Ayeti kerimededir. T.B. 

---------- 

6.95 - İnnallâhe fâlikul habbi ven nevâ, yuhricul hayye minel meyyiti ve muhricul meyyiti minel hayy, zâlikumullâhu feennâ tu'fekûn. 

---------- 

► Şüphesiz ki çekirdeği ve taneyi (içlerinden bitki ve ağaç çıkarmak için) yarıp çatlatan, Allah’tır. Ölüden diriyi, diriden ölüyü çıkarır. İşte Allah, budur. Nasıl olur da (O’na ibadeti bırakıp, bunların hiçbirini yapamayan putlara doğru) çevriliyorsunuz? (6/En'âm 95) 

---------- 

 İhsan kardeşim (6/En'âm 95) ayet-i kerimedeki ifadeleri vaktin varsa defalarca oku bakalım içinde bulunduğun yaratma hakkındaki ön yargı ve şartlanmaların gene aynı yerinde durabilecekmi? T.B.

---------- 

 “Şüphesiz ki çekirdeği ve taneyi (içlerinden bitki ve ağaç çıkarmak için) yarıp çatlatan,” açık olarak görüldüğü gibi, çekirdeğin ve tanenin içinden çıkanlardan bahsediyor işte bu hadise yaratma değil zaten çekirdeğin ve tanenin içinde özünde var olanın, vakti geldiğinde yarılıp çatlayınca, yani “perdesi açıldığında”, ortaya çıkmasıdır. Geçmiş sayfalarda karşı çıktığın kelimeleri, ayeti kerimenin nasıl tasdik ettiği açık olarak gözüyor. 

 Açık olarak görüldüğü gibi, zaten batında var olanın zuhura çıkmasıdır. Yoktan vararedilen yaratma değildir. İzafi-geçici yoklukta programı olan varlığın, latif alemden “zahera” ismi ile zuhur edip meydana gelmeleridir bu oluşum, “zuhur ve tecelli” ismini almaktadır. T.B. 

---------- 

 İkinci bahsettiğim diğer hususa gelince, fakir ne hâkimdir nede savcı kimseyide eleştirecek hali yoktur, aslında Terziyi kimselerin düşünceleri hiçte ilgilendirmez, ancak iyi niyetin ile yazdığın yazılarının kokusunu almaya çalışıyorum, yazılarından anlaşıldığı kadarı ile bireysel akıl kokusu geliyor, inşeallah gönül muhabbet kokularıda gelir. T.B. 

------------------- 

Saygıdeğer efendim!  Acizane benim  ”DUR!! RABBİN NAMAZ KILIYOR.” mana olarak anladığım bazı yönlerde böyledir. Daha bir çok yönden açıklama yapabilirim. Ancak bu esas öz itibariyle yeterlidir anlayışında olduğum için bu kadarla yetindim. (İ.D.) 

------------------- 

 Sevgili kardeşim konu hakkında madem bu kadar bilginiz vardı bütün bunları ilk okulu zor bitirmiş bir Terziye koskaca üniversite bitirmiş bir kişinin sorması acaba, acayip bir durum değilmidir. 

 Daha bir çok yönden açıklama yapabilirim. (İ.D.) Diyorsun. O halde bu konuyu Terziye sormanızın sebebini de doğrusu anlayamadım.

 Vakit bulmuşken onları da açıklasaydın da lütfetmiş olurdun, bu sebebten konuya girip, konu hakkın da Terzinin bir yorum yapması, mantıksız ve abesle iştigal olacağından, konu hakkında yoruma gerek kalmamış olduğu anlaşıldığından, daha fazla vakit kaybetmeye gerek kalmadığı için, konuyu burada kesmek yerinde olacaktır. 

 Biraz acele etmeyip sorduğun konu hakkında verilecek cevapları dinlemeye çalışsaydın, belki konunun daha başka bir pencerelerden açılan, sahalarını da görmüş olabilecektin. Fakir daha henüz konuya girmemiş, konunun ön hazırlıklarını sana aktarmaya çalışmış idi, ancak sen bu yolu kapattın sağlık olsun. bireysel akıl kokusu geliyor, diye bahsetmeye çalıştığım da buydu. Tabirim için kusura bakmayasın. Rahmetli Babam oğlum “ilim almak istersen cehil kapısına gitmen lazımdır” derdi. T.B.

------------------- 

 Saygıdeğer Efendim!

Zahmet verip yorduysam, eğer ifadelerimde siz EHLULLAHI ve talebelerinizi incitecek, kıracak bir kelime kullandıysam aff etmenizi dilerim. (İ.D.) 

------------------- 

 Sağolasın sevgili kardeşim, bahsedildiği gibi fakir Terzi sade bir vatandaş olup, başkaca vasıfları yoktur. İncinecek bir şey de görülmedi af edilecek bir şeyde yoktur. Canın sağ olsun. T.B. 

------------------- 

 Eğer bu beyanım Zat-ı Alinizin yanında kabul gördü ise BEN den değil YÜCE ALLAH tan olduğunu, eğer hatalarım,kusurlarım ve nefsani yanlışlarım ve küfre girecek izahlarım varsa benden olduğunu,kaynaklandığını; ZAT-I ALLAH ın tüm herşeyden ve yakıştırmalardan vb uzak olduğuna şahitlik ederek YÜCE RABB imden bağışlanmamı dilerim.

 Hatalarımın yanlışlarımın tarafıma izah edilmesinden memnunluk duyacağımı belirterek ;

 EFENDİ TERZİ NECDET ARDIÇ BABAMIZIN ZAT-I ALİSİNE ve kıymetli talebelerine can-ı gönülden SELAMLARIN EN KEMALİ VE GÜZELİ İLE SELAM EDERİM.

(İ.D.)

------------------- 

 Sağ olasın kardeşim bilmukabele Terzi de senin için bunları temenni etmektedir. Selâmlar hoşça kal. T.B.

------------------- 

DUR RABBİN NAMAZ KILIYOR

## (İ.D.) 13 aralık 2020 

 SAYGIDEĞER EFENDİM,BANA YAZMIŞ OLDUĞUNUZ CEVAPLAR İÇİN BİR METİN DOSYASI HAZIRLAYIP SİZE GÖNDERİYORUM.

HAYIRLI GECELER.HOŞÇA KALIN

 (İ.D.) Ek alanı

## ------------------- 

## Necdet Ardıç 13 Ara 2020 

## ---------- 

Hayırlı günler İhsan kardeşim gönderdiğin dosyanı okudum inceledim iç halini tamamen yansıtmaktadır. Yazdıklarının hepsinin cevabı vardır fakat cevaplamaya gerek yoktur. Kusura bakmayın. Fakir alaylıdır, sizler gibi mektepli olamadı. Kader bu, İhsan-ı mektepli, Terziyi alaylı, yapan da onların kaderidir. Bu yüzden ifadeleri sana göre yanlış ve düşük olabilir kusura bakma incittim ise affını rica ederim hakkını helâl et. 

Şahsıma gösterdiğin bu muhabbet ve yakınlığın karşılığı olarak  sana azda olsa yardımcı olmaya çalışmak istemiştim. Bunu düşünmekle de bakıyorum ki, gereksiz bir iyi niyete girmişim. 

Gayem "Hakikat-i İhsan'e oradan da Ahsen'e"  doğru yola çıkarabilmek için di "gerçi haddim de değil di ama oldu bir sefer"  Terzi, İhsan'e, "İhsan’in isteği üzerine" Esma Rubiyyet kumaşından hediye bir elbise dikmek için provalara başlamak istemiş idi. 

Ama görüldüğü gibi,  İhsan'ın Ahsen olması için, daha ilk provalara başlandığın da, provoda farkında olunmadan birkaç toplu iğnenin ucu,  İhsan’ın nefsine batmış olmalı ki,, buna dahi  sabrı olmayan İhsan, provadan elbiseyi üstünden çıkarıp, bir daha giymemek üzere oradan uzaklaştı.  

Ne yapalım canı sağ olsun. Terzinin de zaten Prova yapıp yeni bir elbise dikmeye vakti yoktu, Terzi de bu zaman kaybından kurtulmuş oldu. Oyüzden, İhsan kardeşine  teşekkür etmektedir. T.B.

---------- 

 (İ.D.)13 Ara 2020 

---------- 

Canınız sağolsun. Biz her türlü eleştiriye açığız. Biz sizden prova istemedik. Sizin dilinizle ifade edersek: Beden numaramızı söyledik bu bedene böyle uyan bir elbise var mı diye sorduk. Siz yok diyemediniz. 

Yaparız dediniz.Yapamadınız.Suçu bize, bedenimize yüklemeye kalktınız.Elinize yüzünüze bulaştırdınız.Biz de üstümüzden çıkardık.Ancak, yine sizin de eleştiriye; başkalarının SİZ de gördüklerini nefsinizde değerlendirmeniz lazım.CANINIZ SAĞOLSUN..BİZ EVLİYAULLAHIN HEPSİNİ SEVERİZ.CAN-I GÖNÜLDEN TEKRAR SELAM EDERİM. (İ.D.)

------------------- 

 Yukarıda. (Yazdıklarının hepsinin cevabı vardır fakat cevaplamaya gerek yoktur.) Denmişti, ancak bu kadar suçlama üzerine, cevap verme hakk-ı doğduğundan İhsan-güzel kardeşin suçlamalarını Terzi sırası ile cevaplamaya çalışacaktır. T.B. 

---------- 

Canınız sağolsun. Biz her türlü eleştiriye açığız. (İ.D.)

---------- 

 Madem elştiriye açıksın sözlerinin cevaplarını sıkılmadan dinle bakalım o zaman bu açıklığın kalacakmı? T.B. 

---------- 

 İhsan güzel kardeşim, istediğin elbise konfeksiyon sıradan bir elbise değildi ki, özel kumaştan provalı özel bir dikim istiyordu, Terzi’de sana bunun ilk usülünü göstermeye çalışıyordu. Anlaşılan sen ömründe özel provalı ilim elbisesi hiç giymemeşsin, giydiklerin herkese uyan konfeksiyon elbiseleri imiş. T.B. 

---------- 

 Biz sizden prova istemedik. (İ.D.)

---------- 

 İhsan-güzel kardeşim, Terzi’ye gelen kişi, ısmarlama kıyafet için gelir. Konfeksiyon isteseyen gider konfeksiyon mağazalarından alır. Özel “Dur Rabb’ın namaz kılıyor” elbisesini giymek istersen sende, provada Terzi’nin önünde kıyamda “DUR”mak zorunda idin. Bu hale sabır gösteremedin yeni oluşturmaya çalışılan elbiseyi üstünden çıkardın. Keyfin bilir. T.B. 

---------- 

Sizin dilinizle ifade edersek: Beden numaramızı söyledik bu bedene böyle uyan bir elbise var mı diye sorduk. (İ.D.)

---------- 

 İhsan kardeşim, sen ısmarlama elbise dikilen yerden konfeksiyon istedin bu da olacak bir şey değildir. İsmarlama elbise istedin ise, bu süreci yaşaman gerekiyordu. Bedenine göre yeni özel bir elbise dikilecekti, ama sen ne istediğini galiba bilememişin. Madem bedenin kaç olduğunu biliyordun bir konfeksiyon mağazasına gidip, oradan hemen hazır bir, “Dur Rabb-ın namaz kılıyor” elbisesi alıverseydin, elinde olan “Dur Rabb-ın namaz kılıyor” elbiseside seni tatmin etmediğinden Terzi’den istedin Terzi’de bu ısmalama olur deyip ön çalışmaya başladı, birinci provayı yaptı ancak, İhsan kardeş Terzi’nin önünde prova sürence hiç kıpırdamadan kıyamda durması gerektiğinden ve arada sırada kazara kendisine batan küçük iğnelerin acısına dayanamayıp, provadan adeta uzaklaştı kendi bilir. Terzi’nin elinde dikilecek daha çok elbiseler vardır zaten onlarla meşguldür. T.B. 

---------- 

Siz yok diyemediniz. (İ.D.)

---------- 

İhsan kardeşim, ısmarlamacı’da hazır elbise olmaz ki, evvelâ senin bunu sorman yanlış, orada ne olduğu veya olmadığı zaten tarafından bilindiği aşikardır. Yok veya var demeye gerek yokturki, zaten hazır hiçbir elbise yoktur. Terzi atölyesine gelenlerin ısmarlama elbiseler istemesinden daha tabii ne olabilir. Nasıl bir mantıksız suçlamadır. Hayret doğrusu. T.B. 

---------- 

Yaparız dediniz.Yapamadınız. (İ.D.)

---------- 

 Kardeşim sen biraz sabredip, Terzinin önünde, ısmarlama elbisenin ilk provasında kıpırdamadan, kıyamda durmaya ve toplu iğnelerin azıcık batmasına dayanayayıp Terzi atölyesini terk ettin, ancak Terzi başladığı işi yarım bırakmaz. Merak etme senin yerine provada kıyam da muhabbetle duracak çok kardeşleri vardır. Onların üzerinden elbise dikimi devam etmektedir. Bittiği zaman bir fotoğrafını sana da gönderir beğenirsen resim albümüne koyarsın, beyenmez isen yırtıp atarsın sen bilirsin. T.B. 

---------- 

Suçu bize, bedenimize yüklemeye kalktınız. (İ.D.)

---------- 

 İhsan-güzel kardeşim, sen ısmarlamacı Terzi’den konfeksiyon hazır elbise istedin, bura da hazır elbise bulunmaz. O zaman geriye özel ısmalama dikmek kalıyor, Terzi’nin işi çok olduğu halde sana özel elbise dikilmek üzere zaman ayrıldı ve elbise kesilip ilk provası olurken, Ayakta-kıyamda durmak biraz sıkıcı zor geldiğinden ve prova esnasında nefsine batan küçücük iğne uçlarına sabır edemeyen, elbise taliplisi İhsan, hemen elbiseyi sırtından çıkarıp oradan uzaklaştı, suç acaba Terzi’de mi yoksa İhsan de mi kararı sizler verin. T.B. 

---------- 

Elinize yüzünüze bulaştırdınız. (İ.D.)

---------- 

 Sevgili İhsan-kardeşim, yukarıdaki cümlen için sağ olasın, yazdıklarının içinde belkide en güzel, Terzi’yi taltif ve tasdik edici cümlen olmuş. Belki seninde her gün yaptığın işlerdendir. Bunu şöylede kendin için düzenleyebiliriz. 

 “Bende her gün, defalarca elimi yüzüme bulaştırıyorum diyebilirsin,” çok ta haklı olabilirsin. 

Sabah kalktığında ilk iş olarak, lavaboya gidip elini yüzüne bulaştırıyorsun, En az günde beş defa abdest alıp elini yüzüne bulaştırıyorsun, sonra kurulamak için havluyu eline yüzüne bulaştırıyorsun, Herhangi bir zaman da, sıkıldığın da, elini yüzünü yıkayıp elini yüzüne bulaştırıyorsun, bunlar tabii yaşam halleridir. İslamın taharet temizlik şiarlarıdır. Böyle düşündüğün için sağ olasın. Ayrıca her dua ettikten ve fatihayı da okuduktan sonra da yaptığın iş elini yüzüne bulaştırman-sürmendir.

Bu konu hakkın da, çok seneler evvel Avrupada bir kimyager tarafından, yapılmış ve bir dergide yayınlanmış olan araştırmayı okumuştum. Hatırımda kaldığına göre makale İslamiyet ve gözler ile ilgili idi. Özetle makaleyi hatırlamaya çalışayım. 

Avrupalı araştırmacının islâmiyet hakkında kendi içinde ilgisini çeken ve konuyu çok düşünüp, ancak içinden çıkamayıp, araştırmaya karar verir. Konu şudur. 

İnsanın en hassas uzvu gözleridir. Müsümanların namaz kılma diye bir tatbikatları vardır, bu tatbikatın da en önemli hareketlerinden biri secdeleri’dir, secde ise yere yüz ve gözleri sürmektir. Göz vücudun en hassas bölgesi, yer ise mikrop bakımından en çok olanı ve çok tehlikeli olduğu yerdir. 

Hal böyle olunca Müslümanların büyük çoğunluğunda göz hastalıkları olması lâımdır. Ancak görülen gerçek şudur ki, Müslümanlarda göz hastalıklarıda diğer ülkelerde olduğu gibi tamamen normal seyirde olduğu açıktır. 

Bunun mutlaka bir sebebi vardır diyerek, araştırmaya başlıyor ve bu araştırmaları neticesinde Müslümanların çokça yaptıkları hareketlerden birinin ellerini yüzlerine sürmeleri olduğunu fark ediyor. Araştırmasını bu yöne sevkediyor. Bu sahayı incelemeye koyuluyor, uzun incelemelerden sonra Müslümanların parmaklarının uçlarından gözle görülmeyen kimyasal çıkışlar olduğunu tesbit ediyor. 

Ulaştığı netice, Bu sebeb ile Müslümanların gözlerinde hastalık olmuyor, çünkü parmak uçlarından çıkan o lâtif kimyasallar yüze ve gözlere bulaşan veya bulaşacak olan mikropları öldürüyor. Bu araştırıcının kimyasal olarak değerlendirdiği, aslında Müslümanın ibadetlerinden oluşturduğu nurları’dır. Müslümanlar hep böyle ellerini yüzlerine sıvayarak bulaştıyorlar, ne güzel değilmi. 

İslâmın bu güzelliğini batılı ilim adamı dahi tasdik etmiştir. T.B. 

---------- 

 Sevgili İhsan-güzel kardeşim. Madem ata sözü ile konuyu ifade etmek istedin. Ancak avami olarak aslında sen verdiğin cevaplar ile konuyu eline, yüzüne, gözüne bulaştırmışsın da farkında bile olmaşsın. T.B. 

 Senin sisteminden gidelim, eskiden okullar az ve eğitim de oldukça zor olduğundan, biraz okuyan kimseler için, “tabirim maruz görülsün” taltif babın da, “biraz mürekkep yalamış” denirdi. Benimde aklıma ister istemez bu darbımesel geldi. 

 Sevgili kardeşim kusura bakma galiba sende biraz mürekkep yalamışsın, “bu tabirimi hoş gör” ama etrafına da sıçratmışsın, yüzüne de bulaştırmışsın, bir aynaya baksanda yüzünü bir güzelce özür suyu ile yıkayı versen, herhalde en güzel işi yapmış olusun, Terzi’den küçük bir tavsiye. T.B. 

---------- 

 Kusura bakma ama, alay ettiğin Terzi’nin çevresinde, senin aldığın eğitimlerin çok, çok üstünde eğitimi ve bir çok makamları olan, kardeşleri ve evlâtları vardır. 

 Çevrene şöyle bir bak bakalım senin çevrende gönülden gelen kaç kimsen-kardeşin vardır.? İbretle biraz düşünsen senin yönünden iyi olur. Zaten konuyu da çözmüş olursun. 

 Sen mektepli, Terzi Ümm-i alaylı’dır, bazı mektepliler, alaylıları alaya alırlar, ama olsun sorun değildir, onların arkalarında “esma alayları” vardır, “ümmeten kaniten-tek ümmet”tirler. (16/120) T.B. 

---------- 

Biz de üstümüzden çıkardık. (İ.D.)

---------- 

 Canın sağ olsun kardeşim, beden senin, sen çıkarmasan da, Terzi zaten elbiseyi dikmeye devam etmek için çıkaracaktı. Yarım elbise giyilmez ki. Çıkardık sözü boşta kalır. T.B.

---------- 

Ancak, yine sizin de eleştiriye; başkalarının SİZ de gördüklerini nefsinizde değerlendirmeniz lazım. (İ.D.)

---------- 

 İhsan-güzel kardeşim, Terzi ömür boyu, nefis terbiyesi sistemi içindedir. Bu sahada kişinin evvelâ kendi kendini eleştirmesi anlayışı vardır. Başkalarının eleştirilerine yol açılmaz, çünkü sistem kendi kendisinin öz eleştitirisini yapar. 

 Dışarıdan gelen eleştirileride mutlaka dikkate alır, eğer gerçekten haklı olan bir eleştiri varsa, eleştiri sahibine de teşekkür eder. Bundan çekinmez. 

 O halde eğer varsa, sende Terzi’nin veya başka birilerinin elştirilerini dikkate alırsan, belki faydalanırsın kim bilir, senin hayata bakış anlayışındır. Bazı kimseler kendi fikrinden başka bir fikre hiçbir zaman itibar etmezler, bu yüzden de küçücük ön yargılı ve şartlanmış hayat anlayışı içinde kısır döngüde yaşar giderler, sonrada ben acaba neden mutmain olarak bir yerlere eremedim! diye hayıflanır durur, kişinin kendisi bilir kimseye zor ile bir fikir kabul ettirilmez, taki kişi kendi gerçekçi araştırması ile mutmein bilgiye ulaşsın, bu bilgiye ulaşa bilmesi için, doğru bir ölçüye ihtiyaç vardır. İşte mühim olan bu doğru gönül tartısını bulmak lâzımdır. T.B. 

---------- 

Canınız sağolsun.. (İ.D.)

---------- 

Sende sağ olasın, eksik olmayasın, iyi niyetli kardeşim. T.B. 

---------- 

Biz evliyaullahın hepsini severiz.can-ı gönülden tekrar selam ederim. (İ.D.)

## ---------- 

## Canın sağ olsun, kardeşim, seversin sevmezsin kendin bilirsin, Terzi fakir, sıradan bir kimsedir, bahsettiğin makamlılardan değildir. Bu husus senin özel halindir. Gene de selâmını gıyaben alayım. Aleyküm selâm. T.B. 

## ---------- 

## (İ.D.)13 Aralık 2020 

Selamun Aleyküm Saygıdeğer Efendim, Göndermiş olduğunuz mail dosyanızı aldım ve çok memnun oldum. 

Tarafıma göndermiş olduğunuz dosyadaki izah ve ifadelerinize binaen de ayrıca eseflerimi de bildirerek ve göstererek, meseleyi de haddinden fazla uzatmadan izah etmeye çalışıp ifadelerimin anlaşılmasını sağlamak.

(İzahlarımda ; sizin ifadelerinizi aynen kopyalayıp italik verdana yazı sitilinde yazdığınız gibi aynen ekliyorum) Öncelikle Sorduğum konunun işaret ettiği sır veya sırların değişik manalarının izahı ve benim gördüğüm mana-manaların değerlendirilmesini sizden istememin, bu derece yanlış anlaşılıp münakaşa aşamasına ve din kardeşleri arasında soğuk rüzgarların esmesini esefle karşılıyorum. Bu meselenin buraya sürüklenmesine, sebeb olmasına gönlüm razı değil aslında…

Kusura bakmayın biraz ifadelerim kaba gibi gelebilir. Gönül koymanızı da istemem.. Niyetim kabalık değil meselenin asıl irfanına varmaktır. (İ.D.) ŞİMDİ ANLATMAYA BAŞLIYORUM (İ.D.) 

------------------- 

 İhsan-güzel kardeşim. Terzi’ye yazdığın cevapları, sırası ile bir gözden geçirelim, belki zahmet edip okursun. Okumazsan da canın sağ olsun. Terzi izahlarını yapsın da belki okuyanlar çıkıp tarafsız olarak konuya bakarlar. T.B.

---------- 

Selamun Aleyküm Saygıdeğer Efendim, (İ.D.)

---------- 

 Aleyküm selâm İhsan-güzel kardeşim. Sağ olasın.T.B. 

----------

Göndermiş olduğunuz mail dosyanızı aldım ve çok memnun oldum. (İ.D.)

---------- 

 İnşeallah gerçekten öyledir. Ancak gelecek satırlarda yazdıkların bu ifadeni yalanlıyor. T.B.

---------- 

Tarafıma göndermiş olduğunuz dosyadaki izah ve ifadelerinize binaen de ayrıca eseflerimi de bildirerek (İ.D.)

---------- 

 Belirtmeye çalıştığım izahlar, bahsi geçen konunun daha iyi anlaşılması için yapılmaya çalışılan izahlardır, sadece fikir izah ve açıklamalarıdır, hakaret tarzı bir şeyler değildirki, esef edesin. Aslında bu esefine Terzi’nin esef etmesi lazımdır. Ancak Terzi bunu yapmaz. İhsan-düzel kardeşim. T.B.

---------- 

ve göstererek, meseleyi de haddinden fazla uzatmadan izah etmeye çalışıp ifadelerimin anlaşıl-masını sağlamak. (İ.D.)

---------- 

 ifadelerimin anlaşılmasını sağlamak. (İ.D.)

----------

 Yani şuur altı ifadelerinin tasdikini istemek. Bir konu gerçek manada aydınlığa çıkması için üzerinde çalışmalar yapılabilir ve bu yüzden uzayabilir. Bunda bir sakınca yoktur. Sabırla ve muhabbetle sürecin yürütülmesi lazımdır. T.B. 

---------- 

(İzahlarımda ; sizin ifadelerinizi aynen kopyalayıp italik verdana yazı sitilinde yazdığınız gibi aynen ekliyorum) (İ.D.)

----------

 Güzel uygun olmuş eline sağlık.T.B. 

---------- 

 Öncelikle Sorduğum konunun işaret ettiği sır veya sırların değişik manalarının izahı ve benim gördüğüm mana-manaların değerlendirilmesini sizden istememin. (İ.D.)

---------- 

 İhsan-güzel kardeşim, konu zaten senin isteğin üzerine meydana geldi. Terzi’nin bunda ne dahli var, nede sana bir garazı, zaten Terzi seni de tanımazdıki. Sen belki iyi niyetinle bir şeyler sordun, Terzi de iyi niyetin üzerine konuyu biraz daha derinleştirip, senin idrak sahanı açmak için, ilk bilgileri ulaştırmaya çalıştı. T.B. 

 Biraz sabredip konuyu diğer yönleri ile de anlamayı adeta söz ve davranışlarınla reddettin. Baştan istedin, belki gönderilen öncü yazılar düşüncene hafif geldi, veya ne istendiğini anlayamadığından, sendeki bu kanaatler hasıl olmuş, Terzi ne yapsın, eğer ortada bir sıkıntı varsa, o sıkıntı Terzi’den değildir. Sıkıntı kimde ise demekki sahibi odur. T.B. 

---------- 

 bu derece yanlış anlaşılıp münakaşa aşamasına ve din kardeşleri arasında soğuk rüzgarların esmesini esefle karşılıyorum. (İ.D.)

---------- 

 İhsan-güzel kardeşim, bunlar tamamen senin hayali düşüncelerin olmuş, esenler varsa eğer ilim rüzgarlarıdır. Belki senin nefsin seni bu sahadan ayırması için. Bir esinti varsa onu sana “soğuk rüzgarlar” olarak göstermiş olabilir. Dikkat etsen iyi olur, nefs ve iblis işbirliğinin oyun ve tuzakları çok incedir. Tabi hayat senindir istediğin gibi düşünebilirsin, söylemeye gerek yok ama, “su-izan” pek güzel bir şey değildir. T.B. 

---------- 

Bu meselenin buraya sürüklenmesine, sebeb olmasına gönlüm razı değil aslında… (İ.D.)

---------- 

 İhsan kardeşim bir yerlere sürüklenen, galiba sen kendi kendine olmuşsun, Terz’inin böyle ne bir derdi vardır, nede sürüklenme diye bir sorunu. Dikkat et nefsin seni hayali bir yerlere sürüklemesin. T.B.

---------- 

Kusura bakmayın biraz ifadelerim kaba gibi gelebilir. (İ.D.)

---------- 

 Sen nasıl düşünürsen öyledir. Eğer varsa, “kem söz sahibinindir” demişlerdir. Terzi’ye ulaşmaz. T.B.

---------- 

 Gönül koymanızı da istemem ..Niyetim kabalık değil meselenin asıl irfanına varmaktır. (İ.D.)

---------- 

 Aslında ortada Terzi yokki, gönül koyması olsun. Terzi’nin de niyeti, İhsani, sorduğu konunun irfanına varmaya doğru yola çıkarmaktı. Ancak İhsan galiba bu işi anlayamadı da, bu yüzden herhalde, konu hakkın da galiba “yaya” kaldı gibi geliyor, canı sağ olsun. Henüz daha yaşı uygun, bir gün dileğine ulaşır inşeallah. Zaten yok olan Terzi ne desin. T.B. 

---------- 

Şimdi anlatmaya başlıyorum (İ.D.)

---------- 

 İhsan-güzel kareşim, hadi anlat bakalım Terzi’de dinlesin, ancak verilen cevaplar için, biraz mantıklı ve sabırlı olman lâzım gelecektir, belki hiç beklemediğin ve istemediğin cevaplar alacaksın, nefsinin dizginlerini boş bırakma, aklının önüne geçer, beden atının üstünden yere atar anlamassın bile, Terzi’den hatırlatması. Gerçi ihtiyacın olmayabilir, Terzi Terzi’liğini yapsın, bu işlerle uğraşmasın demekle, belki sende haklısındır canın sağ olsun. T.B. 

---------- 

EUZU BİLLAHİ MİNEŞŞEYTANİR RACİM

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM.

“RABBİ ZİDNİ İLMEN VE FEHMEN” İster inanın ister inanmayın; benim de bu gibi durumlara ve aslında bir başkasının veya şahsınızın meseleye bakış açınızı öğrenmek için ayıracak lüzumsuz vaktim yok. (İ.D.)

---------- 

 Canın sağ olsun İhsan-güzel kardeşim. Eğer biraz sabırlı olup tevazu gösterip, konuyu takib etseydin, sadece Terzi’nin bakış açısını değil konunun üzerinde yapılan geniş araştırmalarıda görecektin, bu yüzden pek çok şeye ulaşmış olacaktın. Aşağıdaki cümlen ile bu yolu kendine kapatmış oldun kişinin irfanı, gelecek dahil, sözlerinin nerelere kadar tesir edeceğini düşünmesidir. T.B.

---------- 

 “meseleye bakış açınızı öğrenmek için ayıracak lüzumsuz vaktim yok.” (İ.D.)

---------- 

 Darbı mesel meşhurdur. Bazı kişilere “ağzından çıkanı kulağın duyuyormu” derler. Oldukça mühimdir. Ayrıca “kişi sözünün mahkûmudur” sözler ağızdan çıktıktan sonra hür dürler değişik yerlere giderler, vebalini sözün sahibi çeker. Söz var insanı ipe gönderir, söz var insanı ipten indirir, demişlerdir. 

 Şimdi sana tek bir soru soracağım, bunun cevabını senden istiyorum, ayıracak lüzumsuz vaktin yoktur ama, beş saniye daha herhalde ayırabilirsin. Soru şu. İhsan-güzel kardeşim. Mi’rac gecesi oluşan, “Dur Rabb-ın namaz kılıyor” ifadesinde acaba gerçekten fiili namaz mı kastedilmişti, yoksa salat kelimesinin diğer ifadesi olan, “dur rabb-ın dua ediyor”mu, idi. 

 Bunun gerçek cevabını bulabilirsen belki kısmen biraz konuya yaklaşmış, ona göre bakış açını düzenlemiş, Terzi’nin bakış açısına gerçekten ihtiyacın kalmamış olur, böylece boşuna zaman da harcamamış olursun. 

 Şimdi tekrar düşün bakalım. Bu hadisenin olduğu zamanlarda daha henüz İslâmiyet genişlememiş “namaz” kelimesinin kaynağı olan İran-Farisiler Müslüman değillerdi, ve bu yüzden namaz kelimesi daha icad edilmemişti. Bu halde düşün bakalım geçekten acaba orada belirtilen salat kelimesi namazı mı yoksa dua’yımı ifade ediyor.? İhsan-güzel kardeşim daha bu konunun farkında değilsin o zaman konu üzerindeki bütün düşüncelerin ve yazdıklarının hepsinde büyük soru işaretleri vardır. Bu konuyu sen düşün. Gerçekten araştırıcı isen. Gönlünü ona göre mutmein edebilecekmisin. Yoksa konu hakkın da hayali bir anlayışla devam edip gidecekmisin?. T.B. 

---------- 

((meselelere nerelerden nasıl bir usul ile izah getireceğinizi biliyorum (7+5=12)+1= 13 -----11,12,15,4,3,1 ((diğer kitaplarınızda olduğu gibi; kelime-i tevhid kitabınızın başlarında da var bu sayılar ve manaları.)) mertebeleri işte bunlar. (İ.D.) 

---------- 

 Bahsettiğin gerçek manada sayı değerlerinin hakikati itibari ile değerlendirilmesi, en az kendi sayı değeri kadar olan senede, irfani bir çalışma ile anlaşılır, bu sayılar ilk okul çocuklarının, sayıları ezberlemesi gibi ezbere sayılan sayılar değildir. Bir sayısının, gerçek mana değerinin anlaşılması için talip olan kişinin iyi bir çalışma ile ancak nefsi emmaresinin irfaniyetine varmakla (1) en az bir senelik çalışma neticesinde onun için gerçek “bir” olur, aksi halde bir kalem, bir silgi, bir kuş’tan ileri geçmez. 

 Yedi sayısının gerçek manada bilinmesi için de, en az güzel bir çalışma ile, yedi dünya senesine ihtiyaç vardır, hatta yetmez bile. Yedi sayısının kendine ait özel sahibi “Nefsi safiye” haline idrakine ve ahlakına ulaşan kimsedir. Haftanın günleri yedi’dir, gibi ezbere bir yedi değildir. 

 Bahsettiğin ve sıradan bir durum gibi bildirdiğin /13) muhteşem sayı simgesi Efendimizin, “Hakikat-i ehadiyyetü-l Ahmediyye” mertebesini ifade eder. Sıradan onüç kilo, onüç Kavun karpuz değildir. “Muhammed” isminde muhteşem üç “MİM” vardır. Bunların birincisi, “Muhammd-ül emin, ikincisi, Hazreti Muhammed, üçüncüsü ise, Hakikat-i Muhammedidir. Belki şimdi sorarsın Hakikat-i Muhammedi nedir diye. onuda biraz araştırma yapar, sen bulursun. Bulamazsan sorarsın anlatırım zaman kaybı olmaz, yeterki biraz olsun gözün gönlün açılsın. 

 Diğer taraftan hergün, belki hergece kıldığın beş vakit namaz, otuzüç tesbih, yeni girdiğimiz üç aylar, doksandokuz Esma-ül Hüsna, yüzondört sure, altıbin ikiyüzonyedi ayetin sayı değerleride sıradan sayılarmı, herkes gibi, Terzi de bunların hepsi ile ilgili, sana göre yanlış bir şeylermi olmuş anlayamadım. T.B. 

---------- 

bu sayıları bütün kitaplarınızda kullanıp bu minvalde izah yapan sizsiniz.)) Zaten benim istediğim bana lazım olan türlü kaynaklar ben de mevcut. (İ.D.)

---------- 

 Bu sayıların kullanılması bir adres gibidir, adres olmadan kişi bilmediği bir mahalde nereye gidecektir. Ayrıca bu sayılar hakikatleri itibari ile bulunduğu makamın şifreleridir, bunların gerçek hallerini, ancak bu sahaya sahip olanlar bilir. Kimin seyri ne kadar ise, kendi özel sayısıda yaşı da odur, yol aldıkça sayı değerleri artar. Kişi (13) demekle onüçün hakikatine ermiş değildir. 

 Kaynaklar sende mevcut ise zaten sorun yoktur, mübarek olsun, ancak kişi kendindeki gerçek gönül kaynağını bulamamış ise, çok yazık olmuştur. T.B. 

---------- 

İstediğim an cevaplarımı alıyorum ve mânâ değerlendirmelerimi yapıyorum zaten…(İ.D.)

---------- 

 Mübarek olsun ne güzel. İstediğin an aldığın cevapların, nereden geldiğinin, gerçek adresinin neresi olduğunu biliyormusun? Peygamberimize bile, böyle istediği an bir şey gelmiyordu, bir şeyin gelmesi için, istediği halde, günler sonrası hakk’tan bir bilgi geliyor idi, bunun bilincinde olman lazımdır. 

 O halde istediğin an cevaplarını aldığın yere, evvelki sayfada bahsedilen, “salat kelimesi, namazı mı, yoksa dua’yımı, ifade ediyor.? Sor bakalım hemen ne cevap alacaksın bana da bildirirsen, Terzi minnettar olacaktır. Bu sözlerin büyük bir iddia gibi olmaktadır. O saha o kadar tehlikeli bir sahadırki, insanı ayak üstü uyuturlar da, o kimse kendini uyanık zanneder. Allah korusun. Bu konuda bu kadar ikaz şimdilik yeterlidir. Kendini fazla güvende zannetme. T.B. 

---------- 

 Sevgili İhsan güzel kardeşim, hele bir “hayal ve vehim cennetinden beden arzına, “İhbitu” in hakikatin itibariyle kendini bil, bul, tesbit et. Daha sonra da Rahmanın Rahminden doğ, böylece “bismillahirrahmânirrahîm” ol ondan sonra hayata nasıl baktığına sen karar verirsin. Bir bakıma bu hal (13) ün sahasıdır, yaklaşık (15-20) seneye ihtiyaç vardır. Bahsettiğin ve hafife aldığın sayıların gerçek değerleri bunlardır. 

---------- 

 Madem böyle de, neden o zaman neden izah bekledin ve sordun? da diyeceksiniz haklı olarak. İzah etmeye çalışacağım inşallah. (İ.D.)

---------- 

 İnşeallah mantıklı makûl birer izah olur. T.B.

---------- 

 (Şuan bunları yazmam bile gereksiz ama işte….iştesi var…). Zamanımı boşuna harcıyorum harcatılıyorum. (İ.D.)

---------- 

 Gereksiz ise yazmasaydın İhsan-güzel kardeşim, madem yazdın biraz daha sabredeceksin, ve biraz daha zaman ayıracaksın, işte böyle, hatta sonuna kadar sabredip, biraz daha zaman harcayıp, hem de okuyasın ki, bitaraf olarak neticeyi iyice anlamış olasın, tabii ayıracak vaktin olur ve sabrında olursa, netice de kazanan sen olursun. T.B. 

---------- 

 Bana ifade metninizin sonuna doğru aşağıdaki ifadeyi kullanmışsınız. Ben size durumu ilk sayfada yukarıda ifade ettim. (İ.D.)

---------- 

 Terzi de bunların cevaplarını geçmiş sayfalarda vermiş idi. T.B.

---------- 

 Şimdi de aşağıda gelecek sayfalarda 13 aralık 2020 de (İ.D.)den gelen mailin cevabları verilecektir. T.B. 

---------- 

 Sevgili kardeşim konu hakkında madem bu kadar bilginiz vardı bütün bunları “ilk okulu zor bitirmiş bir Terzi”ye koskaca üniversite bitirmiş bir kişinin sorması acaba acayip bir durum değilmidir. T.B.

----------

 Daha bir çok yönden açıklama yapabilirim. (İ.D.)

---------- 

 Diyorsun. O halde bu konuyu Terzi’ye sormanın sebebini de doğrusu anlayamadım.

 Vakit bulmuşken onları da açıklasaydın da lütfetmiş olurdun, bu sebebten konuya girip konu hakkın da Terzi’nin bir yorum yapması mantıksız ve abesle iştigal olacağından, konu hakkında yoruma gerek kalmamış olduğu anlaşıldığından, daha fazla vakit kaybetmeye gerek kalmadığı için konuyu burada kesmek yerinde olacaktır. T.B.

---------- 

 Buradaki kalınlaştırdığım ifadenizden; bazen Terzi bazen de şahsıma, izah yaparken; sizin ; yazınızın diğer yerlerinde de birkaç kitap karıştıran FAKİR ;tevazu ifadesini kullanarak manasını ve mertebelerini anlatıyorum, demeye çalışıyorsunuz. (İ.D.)

---------- 

 İhsan-güzel kardeşim, kusura bakma ama gene burada her halde farkında olmadan “su-i zanda” bulunmuşsun. Terzi kelimesi, sıradan bir esnaf zümresini ifade eder, fakir kelimesi ise bildiğin gibi, kendine bir kimlik vermeyenler tarafından kullanılır. Fakir Terzi de, yeri geldikçe ikisini birlikte, veya ayrı yerlerde ayrı, ayrı kullanır sence sakıncasımı vardır. Konu ile ne ilgisi vardır ki. T.B. 

---------- 

Yani şu :::“Terzi” bilmiyor ama “FAKİR” irfan sahibi açıklıyor bak demeye çalışıp bu söze bu manaları ithaf ettiğinizden de-alenen böyle anlaşılıyor çünkü-- ;bu açıklamayı yapmak durumunda kaldım. (İ.D.)

---------- 

 İhsan-kardeşim farkında olmadan bu cümlenin içinde de su-i zan yapmışsın, galiba karşılığı ağırlaşıyor. Senin tarafından bu “alenen” anlaşılması da, gene su-i zannın olmak tadır. Terzi’nin bu ifadelerinde hiçbir art niyeti yoktur. Ancak fikir sahibinin’dir, belki burada farkında olmadan sen kendi halini belirtiyorsun olabilir. T.B.

---------- 

 İhsan-güzel kardeşim, her hangi bir kimse için, değerlendirme yaparken, biraz ihtiyatlı olman senin lehine olacağı açıktır. Konu hakkın da madem böyle düşünüyorsun. O zaman kitapta, geriye dönerek sayfa numaraları ile belirterek, konu hakkında “sen kendin için” neler söylemişsin, her halde unutmuşsun, hatırlatma babın da onlarıda bir görelim bakalım, ondan sonra gene bu düşünce de sabit olabilecekmisin. T.B. 

---------- 

58= Acizane ve kendimce kendime göre,……………….. 

90= meselenin beyanını bu acize yapabilir misiniz?....

128=“bizim gibi acizlerin” anlayacağımız dilde……….. söylersek-

128= acizane gördüğüm  birkaç yönünü…………………….. 

132= Saygıdeğer efendim!  Acizane benim……………. 

135= acizane övgü için söylemiyorum………………………. 

138= bizim gibi acizlerin anlayacağımız……………………. 

141= Ama ben acizane, alabildiğimiz kadar,……………….

142= acizane gördüğüm  birkaç yönünü …(İ.D.)

---------- 

 Aynı kitabın muhtelif sayfalarında geçen, bu “acizane” ifadeler herhalde sana yabancı gelmeyecektir. Sözler senin kıyaslama da senin olsun. Terzi bir şey demesin. T.B. 

---------- 

Yanlış anlamayın ama: “Fazla alçak gönüllülük de gizli “KİBİR” dendir” .derler BÜYÜKLER…(İ.D.)

---------- 

 Bu bölümde Terzi sana bir ayna olmuş. İhsan-güzel kardeşim, sen “aynı ile vaki,” aynen Terzi’nin aynasında sadece kendi kibrini görmüş, onu tarif etmişsin, güzel bir müşahede olmuş. Ne diyeyim, inşeallah daha sonra tekrar başını ellerinin arasına koyarak, bitaraf olarak fakir Terzi hakkında ki değerlendirmeni, yeniden tefekkür edersin.T.B.

 Diğer taraftan, “fazla tevazu etme halin sanırlar”da, denmiştir. T.B.

---------- 

 İhsan-güzel kardeşim acaba! Sana göre, “elfahri fakri” diyerek, fakirlikle iftihar eden, Efendimizde mi! “Fazla alçak gönüllülükle gizli “KİBİR” içinde de mi, idi”!!. Su-i zan ile, nasıl böyle bir yakıştırma yaparsın anlamak mümkün değil. T.B. 

---------- 

Tabii ki herkes Allah ın kendisine bahşettiği kadar irfana sahiptir. Allah herkese gerçek irfan nasib etsin inşallah. (İ.D.)

---------- 

 Bu düşüncelerin sana kalsın, bilinmedik sözler değildir. T.B.

---------- 

 Maildeki İfadeniz: (İ.D.)

------------------- 

 (İslam felsefesi Tasavvuf anabilim dalı) Hakkınızda hayırlısı olsun tebrik ederim inşeallah isteğine ulaşırsın. Fakir kimseyi araştırıp eleştirmez kendi haline bırakır, çünkü zaten bunlarla uğraşacak vaktide yoktur. Ancak yukarıda belirtilen isim cümlesinin yeniden düzenlenmesi lazımdır, çünkü tutarlı değildir, gerçi bu fakirinde işi değildir. Ancak senin bu isimle belirtilen fakülteden iyi bir şekilde mezun olmandan dolayı, sadece bilgi düzeyinde bir hususu belirtmek istedim. Aslında fakiri hiç ilgilendirmez ama, senin gibi iyi bir tasavvuf araştırmacısı yolunda olan kimselerin, bu halin farkında olmaları lazımdır. 

 Konu şudur, “İslâm felsefesi” diye bir terkibin olması mümkün değildir. “İslâmın sadece Tasavvufu vardır” neden diye sorulursa, “Felsefe” beşer kaynaklı, “tasavvuf” ise İlâh-i ve risali kaynaklıdır. Bunlara sahip olanların “felsefeye” ihtiyaçları yoktur. “felsefe” kulun üretimi, bu günlere kadar gelmiş hali ile dahi, daha emekleme de ve nefsin üretimlerinden oluşmaktadır, hiçbir dayanağı ve ulaştığı zirve yoktur. Gerçi fakir felsefe okumadı ama tasavvuf sahasında biraz gezinen kimse bu farkı hemen anlayacaktır. “Gerçi tarif resmi bir isimlendirme tarifidir,” halkın bu tariflere diyecek veya müdahele edecek durum ve hali yoktur ancak tarifin, gerçek tarifini yapmakta kendi bünyesinde kalmak şartı ile herkesin hür düşünce hakkıdır. 

 Zaman, zaman bazı üniversitelerden fakire sohbet için talepler olurdu oda giderdi, bunlardan biride zannediyorum Fa….. İl…. Fa….’de idi, oraya davet gelmişti, şimdi ismini unuttum, sağ olsun o zamanlar doçentti galiba, kardeşlerden biri alıp oraya götürdü, konferans salonuna geldik sohbet vakti geldi, oraya davet eden hocamıza, hangi konu hakkın da sohbet olsun istersiniz deyince, zannediyorum kendi sahası “islâm psikolojisi felsefesi” gibi bir bölüm idi, yani konunun felsefe üzerine olmasını istediler. Fakir’de, sabırla dinlenen bir buçuk saat kadar konuşmanın neticesinde konuşma bittikten sonra, bahsi geçen kardeşimiz fakirin yanına gelip. “Ben abandone oldum” dedi kendince ne demekse, daha sonra hep birlikte oradan ayrıldık. Bir daha da zaten çağırmadılar canları sağ olsun. T.B.

------------------- 

Öncelikle Saygıdeğer Efendim; (İ.D.)

13 Aralık 2020 

Nasıl ki bir kelimenin bir çok anlamda kullanılabildiğini: terim, kavram, kelime, teknik, edebi, literatür anlamları vb gibi herhalde Sizin, Zatınızın arapça kelimelerin değişik açıklamalarını her kitabınızda yapan biri olarak, “FELSEFE”de ve Osmanlıcada vb da kullanıldığı gibi “FEYLOSOFYA-FELSEFE” kelimesinin de işaret ettiği ve ifade edilmek istenen anlamının birinin de “ FEYLOSOFYA-FELSEFE ” kelimesinin de işaret ettiği, “HİKMET-BİLGİ-SEVGİ-HİKMETLİ DÜŞÜNCE BU beyanı veçhile; İSLAM DÜŞÜNCESİ, İSLAMIN HİKMETLİ BEYANLARI, İSLAM BİLGİSİ ” anlamlarında da kullanıldığını bilmemeniz veya bu yönüne bildiğiniz mertebelerden de bakamamanız ;Kendi ifadenizle siz “marifetullah” açısından da mana verebilen FAKİR için esef vericidir. 

Tabii ki de İslam’ın Felsefesi, İslamın Hikmetli Bilgisi olur. Bunu anlayamamak ve yaşamın her alanında kullandığımız bu FELSEFi, AKLİ DÜŞÜNCE ve METODLARINA nefsani yaklaşmak ne kadar da İBRET verici ve HAYRET edilecek bir anlayıştır.. bu ifadeniz …

Biz beşer olarak, beşeriyetimiz ile Allah tarafından bize verilen ,sahip oldurulduğumuz, olduğumuz ilimleri, düşünce sitemlerini, Allah’ In KUR-AN-I KERİM de bir çok yerde ilahi bilgi ve düzeni anlamamız için bize kullanmamızı emir ve tavsiye ettiği AKIL ve MANTIĞIMIZI;FELSEFEYİ, İLAHİ bilgiyi ve düzeni, vahiy bilgisini anlama, izah ve açıklamalarımızda kullanmazsak nerede kullanacağız???!!! Siz yukarıda saydığım bu melekelerimizin dışında, bunlardan olmayan veya daha değişik neyi kullanarak izah yapıyorsunuz size sormak isterim…

Ki siz de ileride sizin ifadenizde göstereceğim “FELSEFEYİ ve aynı zamanda araştırıcı analiz ve sentez edici felsefi düşünceden de açıkça faydalanıp ve kullanıp –yine ne ibret verici BİR HAL VE AKIL VE MANTIK dır ki- bu küçümsediğiniz sistemin metod ve tekniklerini kullanarak islami düşüncenin doğruluğunu göstermeye çalışıyorsunuz …Bu ifadelerinizi anlaşılması güç bir durum…..

İfadeniz: (İ.D.)

---------- 

Öncelikle Saygıdeğer Efendim; (İ.D.)13 Aralık 2020 

Nasıl ki bir kelimenin bir çok anlamda kullanılabildiğini: terim, kavram, kelime,teknik,edebi, literatür anlamları vb gibi herhalde Sizin, Zatınızın arapça kelimelerin değişik açıklamalarını her kitabınızda yapan biri olarak, (İ.D.)

---------- 

 İhsan-güzel kardeşim bahsettiğin konuların özetle cevaplarını yazayım. T.B. 

 (Biri olarak,) Terzi hayatının hiçbir alanın da “felsefe” diye bir sahayı kullanmadı kullanmaz. Neden? Çünkü İslam hakikatinin, “felsefe” hayaline ihtiyacı yoktur. T.B. 

---------- 

 “FELSEFE”de ve Osmanlıcada vb da kullanıldığı gibi “ FEYLOSOFYA-FELSEFE ” kelimesinin de işaret ettiği ve ifade edilmek istenen anlamının birinin de (İ.D.)

---------- 

 “ FEYLOSOFYA-FELSEFE ” kelimesinin de işaret ettiği, (İ.D.)

---------- 

 “işaret ettiği” Sadece beşeri akl-ı cüz’ün ürettiği hayal ve vehimdir. T.B.

---------- 

“HİKMET-BİLGİ-SEVGİ-HİKMETLİ DÜŞÜNCE BU beyanı veçhile; İSLAM DÜŞÜNCESİ, İSLAMIN HİKMETLİ BEYANLARI, İSLAM BİLGİSİ ” (İ.D.)

---------- 

 İhsan kardeşim, buraya kadar dediklerin doğru, bunlar gerçekten islamın-bizim, ilahi değerlerimizdir. Bu saha ilâh-i Hikmet sahasıdır. Buraya batının hayali nefsani beşeri “felsefesini” karıştırma, kullanan kullanır kendi bilir. Madem gerçek bir araştırmacısın bu sahanın, ve bu konunun farkını anlayacak akıl ve gönül berraklığına sahip olman gerekir. T.B. 

---------- 

anlamlarında da kullanıldığını bilmemeniz veya bu yönüne bildiğiniz mertebelerden de bakamamanız ;Kendi ifadenizle siz “marifetullah” açısından da mana verebilen FAKİR için esef vericidir. (İ.D.)

---------- 

 İhsan kardeşim, nedir bu kadar “batının” hiçbir asli ve ilahi değeri olmayan, “Felsefe” denen bu sahayı bu kadar savunman anlaşılır bir hal değildir. Saygı değer Efendim; dediğin bir kimseye, daha sonra, FAKİR için esef vericidir. Sözünü ikisini birlikte kullanmak senin yönünden, oldukça tezattır, “marifetullah” açısından da mana, vermek felsefe ile olacak iş değil, eğer verilebiliyorsa bu sadece İslâmın berrak “Hikmet”leri ile olmaktadır. Bu sahaya “felsefe” ayak atamaz. T.B. 

---------- 

 Tabii ki de İslam’ın Felsefesi, (İ.D.)

---------- 

 İhsan kardeşim bu cümlen ile, gerçekten Terzi’yi hayrette bıraktın. Kesin olan şudur ki. İslam’ın Felsefesi kesinlikle olmaz. Çünkü buna zaten hiç ihtiyacı yoktur. İslâmın hikmeti ve tasavvufu, vardır, bunları ayıramayacak durumda isen diyecek bir şey yoktur. T.B. 

---------- 

(Batının beşeri ve hayali) Felsefesi, İslamın Hikmetli Bilgisi olur. (İ.D.)

----------

 (Batının beşeri ve hayali) Felsefesi, İslamın Hikmetli Bilgisi kesinlikle olamaz. İslamın, batının hayali felsefesi’ne ihtiyacı yoktur. İslâmın kendine has Hüküm ve hikmeti vardır bunun da ifadesi, “Tasavvuf”tur. Gerçek tasavvufun yanında, batının “Felsefe”si daha henüz emekleyen çocuğa benzer, var sen kıyas eyle. T.B. 

 İhsan kardeşim bu nasıl cümle kuruluşudur. Kur’an ve hadislerin hikmetlerini nasıl beşeri aciz felsefe yolundan İslamın bilgisi diyerek kesin gibi bir hali savunuyorsun. Hayret bir şey doğrusu. Beşer aklı cüz’ün ürettiği bir konudur, Ulûhiyet ve risalet kaynağından gelen bir manayı, batının hayali felsefesine muhtaç hale getiriyorsun ve bu sahada adeta ayet ve hadisleri felsefeye muhtaç hale getiriyorsun gerçekten hayret doğrusu! nasıl ilahi bir mes’uliyeti yüklendiğinin farkındamısın çok tehlikeli ve ilahi edep dışı bir düşüncedir. 

 Bu düşünceni Allahımızdan ve Peygamberimizden özür dileyerek acilen değiştirmen lazımdır, tabiî ki bütün İlahi ve Risali hükümler üzerinde değerlendirme yapılacaktır, bu husus batının felsefesi yönü ile değil, gene ayet ve hadislerin içinde olan islâmi hikmet tasavvuf anlayışı ile izah edilecektir. 

 “Leallaeküm te’kılün –lealleküm yetefekkerun-lealleküm yezzekerûn” ayetleri kendi İslami ilahi hakikatler ile izah edilmesini ister. Batı felsefesi bu sahada yaya kalır, batı felsefesinden izah babında yararlanmaya çalışmak, Bir metre yukarıya kadar eşya kaldırma kapasitesine sahib olan bir vinçten 13 üncü kata kadar çıkacak eşyaları, o vince yüklemeye benzer, eşyalar yüklenir vinç çalışır, bir metre yukarıda durur, felsefecide eşyaların yüklenmesi ile o eşyaların kendi gerçek yerlerine katlarına ulaştığını zannederek işimi yaptım zanneder. bu konuyu tekrar tekrar düşünsen iyi olur. Tabii sen bilirsin fikir ve kanaat senindir Terzi’den ifade etmesi.T.B. 

---------- 

 “Re’sül hikmeti, mehafetullah-hikmetin başı Allah korkusudur” Diyen Efendimiz Hikmetin nasıl dikkat edilmesi lazım gelen bir saha olduğunu çok dikkatli olunması lâzım geldiğini açık olarak bildirmiştir. Ancak bu korku cehennem ve azap korkusu gibi nefsi bir korku değil, nezaket ve letafet asalet korkusudur. Bunun ne olduğunu ehli bilir. Çünkü Hikmet kişiye Hakk’ın ilmi emanetidir. 

 Batı felsefecisinin böyle bir konusu bile yoktur, çünkü Onun felsefe dediği nefsin beşeri hikmetidir, aslında buna hikmet demekte doğru değildir çünkü hayalidir. T.B. 

---------- 

Bunu anlayamamak ve yaşamın her alanında kullandığımız bu FELSEFi, AKLİ DÜŞÜNCE ve METODLARINA nefsani yaklaşmak (İ.D.)

---------- 

 İhsan-güzel kardeşim, Terzi hakkında yazdığın ve suçladığın aynı şeyleri, aslında kendinde görmüşsünde farkın da bile olamamışsın, bu senin nefsani anlayaşından başka bir şeymi’dir. Yukarıda kurduğun cümleyi gerçekten ciddiye alıp tekrar gözden geçirsen, iç bünyen için çok isabetli İslami bir düşünce hikmeti olur. Tabii sen bilirsin varsa eğer hür düşünce sende, varsa eğer kendin bilirsin. T.B. 

---------- 

 ne kadar da İBRET verici ve HAYRET edilecek bir anlayıştır.. bu ifadeniz … (İ.D.)

---------- 

 Aynı hususu, İhsan-güzel kardeşim Terzi sana sormak istedi. Senin bu, batının daha kendini bulup gerçek bir sistem oluşturmaya akıl erdirememiş, bir bütünlük içinde ortaya bir şey koyamamış, beşeri nefsi aklın girdaplarında kalmış bir sahaya, bu kadar aşık olur derecede savunman senin gibi kendi ifadenle (29) sene emek vermen gerçektende üzerinde çalıştığını söylediğin “havas” ilminin ne kadar büyük bir nefsi “heves” felsefesi’ne dönüştüğü açık olarak gözüküyor. Gerçekten de senin yönünden anlayışın kendi cümlen ile. T.B.

----------

 Ne kadar da İBRET verici ve HAYRET edilecek bir anlayıştır.. 

---------- 

 Gerçekten Terziyi suçlamak için ibretlik, düşünülmeden kurulan bir cümledir. T.B.

---------- 

Biz beşer olarak, beşeriyetimiz ile Allah tarafından bize verilen ,sahip oldurulduğumuz, olduğumuz ilimleri, düşünce sitemlerini, Allah’ In KUR-AN-I KERİM de bir çok yerde ilahi bilgi ve düzeni anlamamız için bize kullanmamızı emir ve tavsiye ettiği AKIL ve MANTIĞIMIZI; (İ.D.)

---------- 

 İhsan-güzel kardeşim, senin gerçek düşünce hatların “felsefe” sahada biraz karışık gözüküyor, yukarıda kurduğun cümle bunu açık olarak gösteriyor. Bahsettiğin bu hususların anlaşılması için, “AKIL ve MANTIĞIMIZI” islamın gerçek düşünceleri içinde kendi İlahi ve Risali köklelerimizden yola çıkarak açıklamalar yapmamız bizim için istenen bir haldir ve bu ilimlerin açıklanması içi batının, islam gelince batmış, felsefe karmakarışık akımlarına ihtiyacımız yoktur. 

 Kur’ani ve Risali bir konuyu batının aciz “felsefe” denen ölçüleri ile çözmeye çalışırsak, böyle çözümle mümkün değil olamaz. Çünkü İlahi ve Risali konular gene kendi İlahi ve Risali konular içinde islamın hikmeti ve tasavvufu ile izah edilebilir. “Felsefe” karışık beşeri nefsi düşünceler bu sahaya ulaşamaz. Eğer İlahi ve Risali konuları felsefe ile izah etmeye kalkarsak, İlahi ve Risali hakitatleri Felsefe labirendine sokmuş oradan çıkarılamaz hale getirmiş oluruz. Halbuki İlahi ve Risali konuların hepsi Mi’racı mübarek, yolunda birer gök iskeleleridir. Labirente sokulan bir vasıta ordan çıkıpta ehli mi’rac olması mümkün değildir. 

 İşte İhsan-güzel kardeşim labirentler içinde dolaşıp duran ve oradan oraya koşturarak daha henüz hür düşünme alemine, dışarı çıkma kapısını bulamayn “felsefe” ile “Dur Rabbın namaz kılıyor” hakikatini “şahdamarından daha yakınım” ve bz konuların anlaşılması mümkün değildir. T.B.

 Bu sahada batı felsefeci’leri için bir çıkış yolu vardır. O’da evvelâ Müslüman olmaları felsefe ile şartlandıkları ilim ve hikmet dedikleri karma karışık konuları bir tarafa bırakıp, salt mi’raca yönelik İslama ait hikmet ve düşünceleri ön hedefe çıkarıp o bilgi ve İslami hikmetler ile meşgul olmaları neticesinde, ancak sıhhatli bir düşünce ve hikmet sahasına geçmeleri mümkün olacaktır. 

 Müslüman olupta mesleği gereği resmi “felsefe” sahasını çaresiz olarak kullanmak zorunda olanlarında, bu konuyu yeniden çok iyi değerlendirmeleri kaneatlarının, konunun neresinde olduğunu değerlendirmeleri lazım gelecektir. 

 Tabii herkesin kendi bileceği durumdur. T.B. 

---------- 

FELSEFEYİ, İLAHİ bilgiyi ve düzeni, vahiy bilgisini anlama, izah ve açıklamalarımızda kullanmazsak nerede kullanacağız???!!! (İ.D.)

---------- 

 İhsan –güzel kardeşim kurduğun cümleler ile çok tehlikeli hayali akıntılı sularda gezdiğin anlaşılıyor. 

 Belki farkında değilsin ama bu sözlerin ile dikkat et “felsefe” yi, zarf “İslami İlah-i ve Risali” bilgileri mazruf, yani o zarfın içine sokuyorsun. Yani batının beşeri ve hayali düşünce kalıpları içine sokuyor ve adeta “felsefe” konusu içinde hapsetmiş oluyorsun, bu muazzam hatanın farkındamısın ve sonun da oluşacak fikri mes’uliyetin farkında mısın ?. İhsan-güzel kardeşim vakit geçirmeden evvela kendi ilah-i kimliğini bulup ondan sonra bu konuları yeniden gözden geçirdiğinde nasıl bir hüsrana düşeceğinden galiba haberin bile yok. 

 Peygamber Efendimizin “Risali” bilgiler içinde belirttiği, “bütün insanlar uykudadır öldükleri zaman uyanacaklardır” diye buyurduğu sınıfın içinde halen daha uykuda, bahsettiğin konuların “rû’ya-sınımı” görüyorsun, anlamak mümkün değil.? 

 Dikkat et bu konu da, batının bir fikir tuzağıdır. Bu yoldan gerçek İslâmi İlah-i ve Risali hakikatleri kendi düşünce sınırları içine alıp, İslamın gerçek hakikatlerinin önüne geçmeye çalışıyorlar. Onların tuzakları sadece fiziki değil, aynı zaman da “felsefe” yutturmacılığı ile, İslamın gerçek düşünce hikmet ve muhteşem hakikatlerini, kendi beşeri düşünce kalıpları içine alıp, hür düşünce İlâhi ve Risali sonsuzluğunun önüne perde yapmak istiyorlar. 

 İşte bu hal içerisinde bile, ey tevhid ehli. Bu hayali felsefe yutturmacasını kullanmaktan “DUR, ÇÜNKÜ RABB-IN NAMAZ KILIYOR” Yani yüksek fiil ve düşüncelerde senin hedefin Mi’rac-tır. Yolundan kalma senin sıla-i rahmin Rabb-ının yanıdır o sahalarda gezin. “felsefe” labirentleri içinde dolaşarak vakit kaybetme sen hür düşünceli İlah-i ve Risali mirasın sahibisin, bu mirası türlü kelime oyunları ve siyasetleri ile elinden kaçırma, gerçek sahabi ve Rasulün ümmeti ve Allah-ın geçek kulu ol, batının hayali ve beşeri düşünceleri arasında mahpus kalıp, düşünce hürriyetinden olma, sen İlah-i hürlük ve, ve nefahtü ile hayata getirilmiş muhteşem bir varlıksın, kendini zeminde yerlerde süründürme. T.B. 

---------- 

Siz yukarıda saydığım bu melekelerimizin dışında, bunlardan olmayan veya daha değişik neyi kullanarak izah yapıyorsunuz size sormak isterim…(İ.D.)

---------- 

 İhsan-güzel kardeşim, geçmiş sayfalarda da bahsedil-diği gibi fakir Terzi okul okumadı, bu yüzden “felsefe” de okumadı. Tabiî ki oda kendinde var olan melekelerini kullanarak ne yapıyor ise ve ne yazıyor ise onlar ile yazıyor ve konuşuyor, o halde bilmediği için “felsefe” konusunu kullanması zaten mümkün değildir, kullandığı sistem ise İslamın İlah-i ve Risali hakikatleri içinde gönül aleminde, zaten orada var olanları, satırlara dönüştürerek bunları kullanarak, anlatmaya çalışmaktadır. Sen galiba hayal görüyorsun. 

 Terzi’nin bir çok kitabını okuduğunu söylüyorsun. Bu kadar yazı içinde bir kelime dahi felsefe’ye ait bir düşünce görebildinmi! Göremedin, çünkü zaten yokki. O halde Terziyi nasıl mesnetsiz sözlerle itham edebilirsin. T.B.

 İhsan-güzel kardeşim bahsettiğin “felsefe” öncelikli ve ağırlıklı geğerlendirmeler ile, bu İlah-i ve Risali hakikatleleri anlamak zaten münkün değildir. T.B.

---------- 

Ki siz de ileride sizin ifadenizde göstereceğim “FELSEFEYİ ve aynı zamanda araştırıcı analiz ve sentez edici felsefi düşünceden de açıkça faydalanıp ve kullanıp (İ.D.)

---------- 

 İhsan-güzel kardeşim, yaptığın değerlendirmelerinin adeta hepsi mesnetsiz yanlışlıklar içinde olduğu gözüküyor. 

 Terzi hiçbir zaman batının modası, miladi kullanma tarihleri geçmiş, felsefi düşüncelerini kullanmamıştır, çünkü buna ihtiyaç yoktur, onlar batı’nın, batık pazarında modası geçmiş emtialarıdır, üzerlerini boyayarak göz boyacılık yaparak bunları mal diye pazarlamaya çalışmaktadırlar. Terzi İslâmın İlâh-i ve Risali gönül alemi pazarından alış veriş yapmaktadır. İnşeallah Terzi’nin ne dediğini anlamaya çalışırsın. T.B.

---------- 

–yine ne ibret verici BİR HAL VE AKIL VE MANTIK dır ki- bu küçümsediğiniz sistemin metod ve tekniklerini kullanarak (İ.D.)

---------- 

 Yukarıda gene kurduğun cümleye hayret doğrusu, doğrusu gene sana bu düzenlediğin cümlerinden dolayı gerçekten hayret, bir insanın basireti bu kadar tutulmuş olabilirmi! 

 Bahsettiğin “felsefe”nin metotlarını herhalde sen kullanıyorsun ki, fikri düşüncelerin iflas etmemesi için nasıl cümle kuracağını şaşırıp duruyorsun, hiç kurulmaması lazım gelen, ayrıca kendi aleyhine cümleler kuruyor, kendi kendine ters düşüp, kendi fikri kalene gol atıyorsun. Geçmiş sayfalarda defalarca belirtildiği gibi, Terzi “felsefe”nin fe sini bile kullanmaz, çünkü buna ihtiyacı yoktur. Bir müslümanın da aslında felsefe’ye ihtiyacı yoktur çünkü İslamın “şecerarten mübareketen” ağacının dalları “sidre-i Münteha” ya kadar uzanmıştır meyvelerini oradan verir. Felsefe ise daha henüz maki-bodur ağaççık bile değildir. Hakikat budur. Terzi Hiçbir şeyi hakir görmez, çünkü her zuhurda hakkın bir isminin hakikati ve zuhuru vardır, ancak yüce ağaç göklere ulaşan ağaçtır, maki ise sadece küçük bir yeşilliktir, ne gölgesi vardır ne meyvesi. Bu hali küçük görmek değil, makiyi İlahi ve Risali ağaç zannedenlere bir kıyas ve hatırlatmadır. Konu felsefe sahasını küçümsemek değil, aslından çok büyütenlere, zaten küçüklüğünü ifade etmektir, küçümseme ile, küçüklüğünü ifada etmek başka şeylerdir galiba bu halin bile farkında olmamışsın. T.B. 

---------- 

islami düşüncenin doğruluğunu göstermeye çalışıyorsunuz …Bu ifadelerinizi anlaşılması güç bir durum…..

İfadeniz: (İ.D.)

---------- 

 İhsan-güzel kardeşim, İslami düşünceleri korumaya gerek yoktur, çünkü onlar zaten Rabb-ı tarafından korumaktadır. Terzi bunları, İlah-i ve Risali yönden olabildiği kadar gönül alemi içinde izah ve açıklamaya çalışıyor, bunda bir terslik varsa, o zaman tekraren konuları oku tefekkür et bakalım gene aynı kanıda olacakmısın. T.B.

 Bütün bu yazdıklarından, yaptığın “felsefe” güzelleme-leri ve yüceltmelerin ile, hayata ve ilmi konulara baktığını ifade ediyorsun, o halde sen de bir felsefe’ci olarak bütün konuların özelliklerini felsefe “AKIL VE MANTI”ğı ile çözemediğini açık olarak itiraf etmiş oluyorsun, buna ne demeli, madem üzerine ağıtlar yaktığın felsefe sahibi ve üniversitesini okumuş bir kimse olarak, neden bütün düşüncelerinde mutmein değil, binbir şüphe içinde idin bunu izah edebilirmisin. T.B.

 Madem felsefe bu yerlerin bir ilim sahası idi, neden seni daracık bir düşünce içerisinde şüpheler içinde bıraktıda, hayatında hiç felsefe ile ilgisi olmayan sıradan, avamdan hiç okul görmemiş, garip bir Terziye sorularını, Zuhurat yorumlarını, Mi’rac’taki sırrın ne olduğunu, yöneltmiş oluyorsun, sence felsefe aşıkı olan bir kimsenin, madem felsefe en üst akıl ve mantık yolu idi, o halde bunların cevaplarını niye sana felsefe veremedi. Yani eğer varsa felsefe konuları içinde bunları bulamadın veya bilemedin. Çünkü yoktur. 

 Eğer felsefe bunları çözebilse idi böyle zor bir durumda olman mümkün olurmu idi. T.B.

 İşte sayın, İhsan-güzel kardeşim, düşürmeye çalıştığın düşüncelerin karşısında, kendi fikirlerinin savunduğun felsefe sisteminin nasıl yerlerde sürüklendiğini eğer aklı selimin yerinde ise İnşeallah umarım bunları tekrar gözden geçirirsin. T.B. 

---------- 

 İhsan-güzel kardeşim ne yazıkki, geçmiş sayfalarda beyan ettiğin ve gelecek sayfalarda da belirttiğin düşüncelerinin, hiçbir asli tutarlılığı yoktur. T.B.

----------

 Öncelikle 29 yıldan beri tasavvuf ve havas ilmi ile ilgili bilgiler edinmek için çalışıyorum, (İ.D.)

---------- 

 Bu kadar sene çalışmandan sonra, tasavvuf ile felsefe, arasındaki muazzam farktan bile haberin olmadığı, yukarıdaki bahsettiğin ifadelerinden, açıkça anlaşılmaktadır. Ayrıca geçmiş sayfalarda da, belirtilmeye çalışıldığı gibi “havas” ilmi sahasının çok tehlikeli bir saha olduğu sana bildirilmiş idi. Galiba bu sahanın hayali ve vehmi tesirleri üstünde olabilir, dikkatli olasın o saha tekinsiz bir sahadır.T.B.

 Terzi batının hayali felsefe’sinin, sistem ve metotlarını kullanmaz, zaten buna ihtiyaç’ta yoktur, İslâmın kendine has “hikmet”lerini kullanarak İslâmi düşünceyi olabildiği kadar izah etmeye çalışır.T.B.

---------- 

 İhsan-güzel kardeşim. Herkesin açık olarak bildiği gibi batı’, Müslümanları, fikri, maddi, düşünce, siyasi ve tekneloji, yönünden hep tuzaklar kurarak alt etmeye çalışmıştır. 

 FELSEFE, kelimesi de İslami Hikmet ve tefekkürün istila altına alınması yönünden büyük bir tuzaktır. Ne yazıkki bu tuzağa çok kolay tutulmuşuz ve daha vahimi bu tuzağın tam karşısında olmamız lazım gelirken, sıkıca savunucularından olmuşuz. İşte tefekkür sahasındaki halü peruşanımız. Kahrolmamak mümkün değildir. Muhteşem İlahi ve Risali mirasımızı, batı-batık-beşeri ve nefsi üretim olan FELSEFE zarfı içine koyanlarla adeta birlikte olup, çok mükemmel bir iş yapmış gibi, ayrıca bunun meddahlığına soyunmuşuk. T.B.

 Alahi ve Risali muhteşem mirasımızı soktuğumuz FELSEFE zarfından bakalım ne zaman, farkına varıp çıkaracağız. FELSEFE zarfına hapsetmişiz o zarfın kapağıda zarfın sahipleri tarfından korunmakta olduğundan, onların açtığı kadar içini görebiliyoruruz, umarım bir gün aklımız başımıza gelirde o FELSEFE zarfını yırtar, içinde hapsedilmiş İlahi ve Risali hakitleri, kendi asaleti ile gerçek İslam zarfının içinde, muhafaza ederiz ve kimseye sormadan ihtiyaç halinde içindeki gerçek Hikmet ve İrfanından gönül huzuru ile faydalanırız. 

 İslam felsefesi.

 Mevlana felsefesi. 

 Tasvvuf felsefesi, Muhyiddin-i Arabi felsefesi vb ifadelerinin yerine kendi kaynak ve köklerimize ait.

 İslam Hikmeti ve irfaniyeti.

 Mevlana Hikmeti ve irfaniyeti.

 Tasavvuf Hikmeti ve irfaniyeti.

 Muhyiddin-i Arabi Hikmeti ve irfaniyeti. 

Vb Kendimize ait zarflar içinde olanları kendi asalet ve kendi hikmetlerimiz ile kullanarak, bu sahadaki kelime ve kültür esaretinden bir an evvel kutulmaya çalışırız.

 Bir kimse bunları okuduğu zaman “kardeşim bahsettiğin hikmetin karşılığı zaten “felsefe” değilmidir, ortada değişen ne olacak derse! Geçmiş sayfalarda da açık olarak belirtildiği gibi, “Felsefe-hikmeti” denilen düşünce oluşumları karma karışık, bir birinden tamamen farklı ve bir birine tam zıt beşeri düşüncelerden ve hiçbir neticeye ulaşamayan, sadece o dedi bu dedi, gibi dedikodulardan meydana gelen bir sahanın, güya kendine göre beşeri düşünce tarzıdır.T.B. 

 Ancak İslamın hikmet, tefekkür ve düşüncesi İlahi ve Risalidir, gök-vahiy kaynaklıdır. Felsefe sahası ise akl-ı cüz’ün ve nefsi emmarenin kurgulamaya çalıştığı, daha henüz bir sistem oluşturamadığı, yer-beden kaynaklı düşünce sahasıdır. İkisinin aynı kelime ile ifade edilmesi mümkün değildir. İslami ve Risali hikmet ve irfaniyetlerini “FELSEFE” zarfı içine almak, onları haksız olarak hapse atmak demektir. Vakti geldiğinde ahirete gidildiğinde İnşeallah, Allahımız, bize gönderdiği gerçek hikmet İrfaniyetini yaptığımız bu hapislikten sorunlu tutmaz, yoksa hesabını vermemiz gerçekten imkansız hale gelecektir. Allahımız bir an evvel bu zor durumdan hepimizi muhafaza eylesin. T.B. 

 Resmi kurumlarımızda da bu tabirler kullanılmaktadır, belki bu sahanında uluslararası eğitim sistemi içinde düşünülmesi de gerekiyor olabilir, devletimizin eğitim alanın da da bir programları vardır, o ayrı bir konudur. Mesele böyle bir sahanın da varlığını ifade etmektir, en azından bireyler olarak, bunların farkındalığın da olmamız lazım gelmektedir. 

 Tabi olarak Terzi kendi işine baksın deyenler olabilir doğrudur. Gerçekler sadece Terzinin değil bütün vatandaşların da işidir, bu vatanda yaşadığımıza göre her türlü mücadele içinde hep birlikte olmamız lazım geldiğinden, böylece fikir düzeyinde oynanan ilmi istilâlara olabilindiği kadar karşı çıkmak, vatandaşlık borcumuz olduğundan, bu konulara değinmek hakkı, Terzi içinde, marangoz içinde, her türlü esnaf, her seviden vatandaş için vicdani ruhani bir görev olmaktadır. Bu görevi yerine getirmekte Hür bir ülkede yaşayan hür her vatandaşın görevidir. Eleştirilir ayrı konudur. T.B.

 İhsan-güzel kardeşim, eğer biraz vakit ayırabilirsen şimdi, “felsefe” ile ilgili konuya, senetleri ile birlikte girelim. Bu sahada, genel ve söz sahibi kimselerden ve evlatlarımızın kalemlerinden, “felsefe” konusunu, tarafsız olarak hep birlikte okuyalım ve dinleyelim ondan sonra, sen gene aynı fikirlerini, savunmaya çalışırsın, veya çalışmassın sen bilirsin. T.B.

---------- 

BEŞİNCİ BÖLÜM FELSEFE

 Prof…. Dok… Ab…. Te…. 30 ocaK 2021 

------------------- 

 Geçmişten Günümüze Felsefeye Bakış Felsefe varlık, bilgi ve ahlakla ilgili değerleri akılcı bir yöntemle inceleyen ve temellendirmeye çalışan fikrî bir faaliyet türüdür. Felsefenin Batı Anadolu’daki eski bir İyonya şehri olan Milet’te doğduğu, daha sonra Yunanistan’a geçerek orada geliştiği anlaşılmaktadır. Bu nedenle Grek menşeli kabul edilir. Fakat bazı İslam düşünürleri felsefenin ilâhî kaynaktan geldiğini ve nebevî hikmetin bir yansıması olduğunu da savunmuşlardır.

----------

Batı felsefesi ise felsefenin ana konusu olan Tanrı, âlem ve insana bakışı bütünüyle salt akıldan hareketle ele almıştır. 

 İlahî ve nebevî bir bilgiyle desteklenmeyen ve tamamen aklî çıkarımlardan hareket eden böyle bir bakışın kişiyi mutlak bilgiye ulaştıramayacağı kabul edilmiştir. 

 Özellikle İmam Gazzâlî gibi İslam âlimlerine göre gayba taalluk eden meselelerin aklî olarak bilinebilmesi imkân dâhilinde olmadığı için yapılması gereken, aklı vahyin ışığına tabi kılmaktır.

Geçmişte olduğu gibi günümüzde de başta hadis ve kelâm âlimlerinin felsefeye yönelik eleştirileri şu başlıklar altında toplanabilir: 

----------

 1. İslâm dünyasında tıp, astronomi, matematik ve tabiat ilimleri alanında araştırma yapan ve tabîiyyûn (natüralistler) diye adlandırılan filozoflardan bir kısmının deist veya ateist dünya görüşüne sahip bulunması. 

 2. Âlemin zaman bakımından ezelîliğini, âhiret hayatının ruhanîliğini ve küllîlerin Allah’ın bilgisi kapsamında olduğu halde cüzîlerin O’nun bilgisine konu olmadığını savunan bazı filozofların bu görüşlerinin açıkça dinî naslarla çelişir olması. 

 3. Genellikle tıp, astronomi, matematik vb. ilim dallarından hareketle ortaya konan felsefî teorilerin mutlak birer hakikat gibi kabul edilmesi. 

 4. Genellikle filozofların özel hayatlarında dinî emir ve yasaklara karşı yeterince duyarlı davranmamaları.

 Bununla birlikte filozofların pratik felsefe denilen amelî hikmet, yani ahlâk ve siyaset alanlarında ortaya koyduğu görüşler genellikle bütün çevreler tarafından kabul görmüştür. Meselâ Eflâtun’un ahlâk felsefesinde faziletin temeli sayılan hikmet, şecaat, iffet ve adalet kavramlarına yüklenilen anlamlar İslam filozofları tarafında da kullanılmıştır. 

 Yine Aristo’nun ahlâk felsefesinde önemli bir ilke olan “altın orta”, yani bir davranışın ahlâkî olabilmesi için onun “ifrat ve tefrit” denen iki aşırı ucun tam ortasında yer almasının gerekli olduğu şeklindeki görüşü, İslâm’ın bu konuda ortaya koyduğu ahlâk anlayışıyla tam bir uygunluk gösterdiği için benimsenmiştir.

 Öte yandan günümüzde Batı felsefesine karşı bakışları üç ana sınıfta değerlendirmek mümkündür: 

 İlk gruptakiler; Batı’nın İslâm düşünce ve medeniyetini küçümseyen, görmezlikten gelen ve hatta bazen karalayan olumsuz tavrı karşısında İslâm felsefesini yeniden canlandırmak, orijinalitesini göstermek ve onun İslâm kültürünün ayrılmaz bir parçası olduğu gerçeğini ortaya koymak isteyenlerdir. 

 İkinci gruptakiler; Batı’da ortaya çıkan pozitivizm, materyalizm, liberalizm, sosyalizm, Marksizm gibi her çeşit düşünce hareketine açık olan, onları benimseyen, kendi toplumuna taşıyan ve sözcülüğünü yapan bir kısım entelektüellerden oluşmaktadır. 

 Kendi milletlerinin tarihî misyonunu, mânevî, ahlâkî ve sosyal yapısını yeterince dikkate almadan, toplumsal ve kültürel bir krize yol açacağı endişesini taşımadan, âdeta, “Bir fikir Batı kaynaklıysa iyidir” ön yargısıyla hareket eden kesimdir. 

 Üçüncü gruptakiler ise kendi düşünce ve kültür değerleriyle felsefî veya modernist düşünce akımları arasında tespit ettikleri benzerlik ya da paralellikten yola çıkarak yeni bir sistem kurmayı yahut yeni bir yorum getirmeyi amaçlayanlardır. (Mahmut Kaya, “Felsefe”, DİA, XII, 311-315) Üniversitelerde Okutulan Felsefe Dersleri ve Amaç Üniversitelerde Fen-Edebiyat Fakülteleri ile İlahiyat Fakültelerinde Felsefe bölümleri bulunmaktadır. Bu bölümlerin temel amacı ise öğrenciye, felsefe tarihi donanımı içinde, geçmişten günümüze felsefenin temel problem alanlarını tanıtarak, problem bilinci kazandırmak, böylelikle öğrencinin doğru değerlendirme ve tutarlı akıl yürütme becerisiyle çağımızın temel problemlerine felsefi bir bakışla yönelebilmesini sağlamaktır. 

------------------- 

 Görüldüğü gibi bahsedilen bölümde felsefenin ana hatlarının ne olduğu, veya ne olmadığı açık olarak görülmektedir. 

 Bu ön tanıtımdan sonra, şimdide be bu hususta Terzinin evlâtlarından bazılarının, Avrupa ülkelerinde de yayınlanmış Felsefe hakkındaki makalelerinden özetle birkaç sayfalarını aktaralım. T.B. 

------------------- 

---------- 

 (2016) Ramazanındaki bir aylık sahur sohbetleri, bilindiği gibi, “Hikmetin izinde” konulu idi. Felsefenin izinde değil idi. Gaye kişinin evvelâ kendini tanıması, oradan da çevresini ve rabb-ını tanıması yönünde idi, bu yüzden ağırlıklı konu “Ademiyet” hakikat-i üzerine idi. Cenâb-ı Hakk dinleyenleri faydalandırmış olsun. T.B. 

---------- 

Arşiv=Dosya 83-sayfa-45- 

## Felsefe konusunda bir kardeşimizin yazılmış bir makalesi vardır ancak resmi olduğu için buraya alamıyorum. T.B.

## ---------- 

Konuya başka bir makale ile devam ediyoruz. 

## Arşiv= Mektuplar ve zuhuratlar, Dosyası (101= sayfa 110) 

## ---------- 

## Bu makaleyide aynı konudan olduğu için ilâve edemiyo-rum. Bu makaleler uluslar arası kabul görmüşlerdir. T.B.

------------------- 

 Felsefe konusunda yolumuza, 122-Fü-Hi-04-İdris-05-İbrahim Fass-ı Terzi Baba şerhi-sayfa-8-12- devam edelim.

------------------- 

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ 

KELİME-İ İDRİSİYE’DE MÜNDEMİC OLAN “HİKMET-İ KUDDÜSİYE”NİN BEYANIDIR 

 İdris; tedrisattan geliyor, Allah İdris’in (a.s.) tedrisattaki gayretini her birerlerimize vermesini niyaz ederim. İdris’in (a.s.) o günlere göre çok üstün meziyetli birisi olduğu söyleniyor, kendisi 15 kadar sanatın da mucididir. Terzilerin piri de İdris’dir (a.s.). Bu kelime-i İdrisiyenin içinde mevcut olan hikmet-i kudsiyenin beyanındadır. Yani İdris’e (a.s.) hikmet-i kuddusiyye – Kudsi Hikmet – verilmiştir. Bu bölüm onun açıklamasıdır. 

 Hikmet-i kuddusiyenin kelime-i idrisiyeye tahsisindeki hikmet budur ki, yani bu kudsi hikmeti niçin İdris’e (a.s.) tahsis etmişler, sebebi budur ki, İdris (a.s.) Riyazat-ı Şakka yani azametli bir riyazat, çok şiddetli bir riyazat ile nefsini hayvani sıfatlardan ve tabiat kudretinden ve arız olan noksanlıklardan temizlemiş ve akıbet ruhaniyeti hayvaniyeti üzere galebe etmekle kendi halinden çok soyunmuş, beşeriyetinden tecrit olmuş ve miraç sahibi olmuştur.

 İlk miracı yapan İdris’dir (a.s.). Melaike ile konuşmuş, nitekim 16 sene yiyip içmediği ve uyumadığı ve kuddisiyenin İdris’e (a.s.) tahsisindeki hikmet budur ki İdris (a.s.) zahmetli riyazata ve nefsini hayvani sıfatlardan ve tabiat kudretlerinden ve noksanlıklardan arazlardan temizlemiştir. Sonunda ruhaniyeti hayvaniyeti üzerine galebe etmekle çok çok soyunarak miraç sahibi olmuştur. Yani beşeriyetinden soyunarak miraç sahibi olmuştur.

 Melaike ve mücerret ruhlar ile konuşmuş idi. Nitekim 16 sene yiyip içmediği ve uyumadığı ve beşeriyetinden geçerek mücerret bir akıl haline gelmiş, sadece bir şuur olarak kalmıştır. O kadar büyük bir riyazatta bulunmuştur. 

 Ne yapmış? Nefsindeki hayvaniyeti tamamen üzerinden atmış, tabiatın hükümlerinden kurtulmuş, noksanlıklardan kendini temizlemiş, ruhaniyeti hayvaniyeti üzerine galebe etmiş ve miraç sahibi olmuştur. Demek ki miraç etmenin şartlarından birisi; riyazat gerekiyor. Bu riyazatı zamanımızda ne kadar uygulayabilir o ayrı bir konudur. Çünkü bu asrın şiddetli çalışması içerisinde çok fazla bir riyazat yapmak mümkün olmuyor. Onlar tabii bir yaşam içerisinde, tabiat şartları içerisinde yaşadıklarından bu riyazatları yapmak mümkün olmuştur. Birincisi riyazat, ikincisi bu riyazatın sonunda zaten hayvani sıfatlardan kurtulmak -işte tarikatın en büyük özelliklerinden birisi de budur- kendimizin hakikatini tanıyıp, hayvani yönlerimizi terk edip, insani vasıflarımızla kalmaktır. Gerçi bahsedilen hayvanlık aslında çok yüksek bir mertebedir ama biz bu mertebeyi yerinde kullanmadığımızdan düşük olarak kullandığımız-dan hayvan sözcüğü bir misal olarak kullanılır hale geldi.

 Yoksa hayvan sözcüğü hakikatte çok yüksek bir sözdür. Yaşayan varlık manasınadır. Yaşayan “an” manasınadır. Yani mahlukatın insandan sonra en kemalli oluşumudur. Ama genelde kullandığımız hayvan bir aşağılık sözcüğü şekline bürünmüş hakaret anlamındadır. Burada kullanılması nefsimizi kötüleme yönünden kullanılan bir şekilde hayvani vasıflardan yani hayvanın vurucu kırıcı parçalayıcı vasıflarından kurtulmak için, yoksa hayvanda melaike gibi de bir oluşum vardır. “Kuzu gibi, koyun gibi,” diyoruz uysallık bakımından. Onların da birçok iftihar edilecek tarafları vardır. 

İşte burada hayvanlıktan maksat, düşük ahlaklardır. Bunlardan nefsimizi arıtmamız gerekmektedir. Ayrıca arız olmuş noksanlıklardan, aslında bizde o noksanlıklar yoktur ama sonradan arız olmuştur, bunlar neden olmuştur; çevre şartlarından, çevrenin değer yargılarından çevre neye değer vermişse ona değer vermekten arız oluyor. Gençliğimize doğru üzerimizde birçok gereksiz şeyler bunlar sonradan oluyor. 

 Bunlar arızlardır. Bunlardan temizlenme akıbet ruhaniyetin, hayvaniyeti üzerine galip gelmesidir. Yani dünyevi arzuları nefsani arzuları nefs-i emmarenin üzerindeki tasallutu hakimiyetinin giderilip ruhaniyetinin hakim olmasıdır, aklının hakim olmasıdır. Bunların hepsinden soyunulmasıdır. 

 Diğer ümmetin, Muhammed ümmetinin hasleti gibi miraç gibi miraçları yoktur. Miracı olan da Hakikat-i Muhammedi ümmeti gibi kemalli bir miraç değildir. İşte bu duruma gelmiş kişi melaike ve mücerret ruhlar ile konuşur. Bugün de o riyazatları yapan ruhlarla konuşur, melaike ile konuşur. Nitekim 16 sene yiyip içmedi ve uyumadı, mücerret akıl haline geldiği anlatılır. 

 Yukarıda anlatılan oluşumlar, cesetleri bedenleri benlik yaşantıları içerisinde akl-ı cüz yaşantıları içerisinde hayatlarını sürdüren filozoflar için anlaşılır bir şey değildir. Filozoflar ne yapıyorlar, akl-ı cüz, akl-ı beşer yoluyla hareket eden kimseler bazı olağan üstü hadiseleri inceleyip ne olduğunu anlayamıyorlar, neden, çünkü akılları kendi idrakleri çerçevesindeki bir şeyi anlayacak durumdadır. Onun dışındakileri anlayacak durumda değildir. Halbuki Hakikat-i Muhammedi yolunda olan kimseler akl-ı kül itibarıyla düşündüklerinden ve hayatlarını o şekilde sürdürdüklerinden tabi ki filozofların akl-ı cüz ile bakması gibi olaya bakması mümkün değildir. 

Yani yukarıda bahsedilen oluşumları bulmaları ve değerlendirmeleri mümkün değildir. İşte aklı vücuduna hakim olan filozoflar indinde kabul olunan bir şey değildir. Ama filozoflar ne yapsınlar ki onların akılları cisimle cismaniyet dairesinde mahsur ve mahpus kalmışlardır. Onların akılları cisimde ve cismaniyet dairesinde yani o çerçevede mahpus kalmışlardır.

 İşte bize en çok lazım olan şey aklımızı ve gönlümüzü hürriyete kavuşturmak. İnsanın en büyük özelliği hürlüktür, İslamiyet hürlük üzerine kurulmuştur, Cuma namazı bile o beldede hürlük yoksa kılınamıyor, işte bu hürriyeti evvela kendimizde bulmamız sonra da dış hürriyette bulunmamız lazımdır. O hudud haricine çıkamazlar ve insan yiyip içmese uyumasa ölür derler. Hani yukarıda 16 sene yemeden içmeden uyumadan yaşamış ama filozoflar yukarıdaki işin hakikatini bilmeyen filozoflar bu kadar uzun süre yiyip içmezse ölür giderler diyor. Bu dedikleri şey vücutlarına kesret ahkamı vaki olan insanlar için uygundur. Şimdi her birerlerimiz 16 sene değil 16 gün yememiş içmemiş olsak hepimiz ölürüz, ama burada bahsedilen şey, tabiî ki başka bir hadisedir. Velakin nefislerini tabiat kudretinden ve cismi ağırlıklardan kurtaran zevat hakkında asla doğru değildir. Tarihte birçok evliyaullahın bu şekilde yaşadığını yazılardan okuyoruz. Bu zevatın hayat hikayeleri yaşantıları, geçişleri akl-ı cüziye erbabı için bunların anlaşılması mümkün değildir. Zira onların akılları filozoflar sınırlı bir daire içerisinde tabiyeye ve mantığa bağlı kalmıştır. O kayıtlar içinde kalmıştır, onun için o kimselerin halini anlayamazlar. 

“Kuddüs” mukaddes manasına “Takdis” kelimesinden çıkmaktadır. Lügat manası; tathirdir. Istılahta Hakkı imkan ve ihtiyaçtan ve bu alemin noksanlıklarından ve kendinin gayrı bulunan mevcudada nispeten kemal ad olunan kemalattan cenabına layık olmayan şeyden temizlemektir. Zira Hakk Sübhanehu Teala ve O’nun kemalat-ı Zatiyesi akıl ve vehim ve hayal ile idrak olunan kemalattan ala ve ecelidir. Nitekim kemal ehlinden bir zat Cenab-ı Kibriyaya hitaben buyurur; 

“Ey noksandan pak ve ey a’demden müberra (gayriden ayrılmış olan) yüce zat, senin vasfında akıl ileriye bir adım atabilir mi? (Yani seni vasfetmek için cüzi akıl bir yere gidemez. Yani seni anlatamaz. Burada akl-ı külden bahsetmiyor, söz konusu olan akl-ı cüzdür.) A’mâ olan kimse kulağı ile renkleri ve suretleri nasıl görür veyahut sağır ve göz ile ezgi nağmeyi nasıl işitir.” Zira gayra mensup olan kemalat asıl makamdan mütenezzildir. Hakiki ıtlaktan hariç ve mütekayyiddir, ilahi kemalat üzerine müteferridir. “Kuddüs” keyfiyet ve kemalat üzerine “Subbuh”dan daha hastır. Zira onda pek şiddet ve kesretle zatı tenzih manası vardır. “Hakk tenzih ve teşbihten münezzehtir” denildiği vakit tenzih ve teşbihten tenzih edilmiş olur. Tenzih edersen sınırlandırırsın, teşbih edersen bağlarsın, dolayısıyla da bunlardan da tenzih etmek lazımdır. Tenzihin bu nevinde çok mübalağa vardır, tesbih yalnız makam-ı cem ve takdis ise makam-ı cem ve tafsil hasebiyledir, denir. İşte bunun için Nuh’un (a.s.) tenzihi akli ve İdris’in (a.s.) tenzihi dahi hem akli hem de nefsidir demişlerdir. 

Hikmet-i Subbuhiye ile hikmet-i kuddusiye arasında manen ve mertebeden münasebet olduğu için yekdiğerine mukarin kılınmıştır. Yani Nuh (a.s.) ile İdris (a.s.) yakınlaştırılmıştır, yan yana alınmıştır. Nuh (a.s.) her ne kadar, zaman bakımından İdris (a.s.) dan sonra gelmiş ise de daha çok olanın tehiri evla olduğundan onun hikmeti hikmet-i subbuhiyeden sonra irad olundu. 

------------------- 

 İhsan-güzel kardeşim, Bu bölümüde okudu isen Füsusu-l Hikemin bu bölümündeki “Felsefeye” bakışını açık olarak görmüşsündür. Değerlendirme sana düşüyor. T.B.

---------- 

 Bu ifadelerden sonra şimdi.

 Hikmet hakkın da bazı düşünceler. İle yolumuza devam edelim

---------- 

 Yukarıda bahsedilen “hikmet” felsefenin hikmeti değil “tasavvufun” hikmeti’dir. T.B.

--------------- 

 Felsefe gerçek olan İlâh-i hikmet değil, beşerin akl-ı cüz’ü ile oluşturmaya çalıştığı, “Nikmet”tir. Nikmet ise Nimet’in karşılığı- zıddı olan her türlü sıkıntıdır, daha zoru fikir sıkıntısıdır, kişiyi sadece hayale ve zanna götürür.T.B. 

------------- 

 Füsusu-l-Hikem. Gerçek ilâh-i Hikmet’tir. “felsefe” değildir. T.B.

---------- 

 İlahî ve nebevî bir bilgiyle desteklenmeyen ve tamamen aklî çıkarımlardan hareket eden böyle bir bakışın kişiyi mutlak bilgiye ulaştıramayacağı kabul edilmiştir. G.G.F.B.

---------------

 4. Genellikle filozofların özel hayatlarında dinî emir ve yasaklara karşı yeterince duyarlı davranmamaları. G.G.F.B.

---------- 

 “Bir fikir Batı kaynaklıysa iyidir” ön yargısıyla hareket eden kesimdir. G.G.F.B.

---------- 

 Geçmiş sayfalardan aktarılan bu satırlar konuyu ne kadar açık olarak belirtiyor. T.B. 

---------- 

 Felsefe nefsin işi, tasavvuf Hakk’ın işidir. T.B.

---------- 

 Evvelki nesiller, akl-ı selim insanlara bilge diyorlardı.T.B.

---------- 

 İslâmın tasavvufla ilgilenen kimseleri, “veli, evliya, arif, Hakk aşığı, hikmet ehli, gibi, isimlerle ifadelendirmişlerdir. 

 Bunların hiç birine “feylesof” denmemiştir, bunlar hikmet ehlidir. Bizim feylesoflarımızda vardır ancak konu başkadır. T.B. 

---------- 

 Felsefe, islâmın getirdiği, gerçek hikmet değildir. Madde kaynaklı beşeri anlayış içinde kıyas yapmaya yöneltir. Tasavvuf ve İslâm Hikmeti ise, İlâh-i akıl Ruh sahasında kıyasa yöneltir, lâtif kaynaklıdır. T.B. 

---------- 

İlâhi Hikmet ile ilgili, bir kaç Ayeti kerime. 

---------- 

Bakara Suresi, 269. ayet: Kime dilerse hikmeti ona verir; şüphesiz kendisine hikmet verilene büyük bir hayır da verilmiştir. Temiz akıl sahiplerinden başkası öğüt alıp-düşünmez. 

---------- 

Hicr Suresi, 25. ayet: Ve şüphesiz senin Rabbin, O, onları haşredecektir. Gerçekten O, hüküm ve hikmet sahibidir, bilendir. 

---------- 

Haşr Suresi, 1. ayet: Göklerde ve yerde olanların tümü Allah'ı tesbih etmiştir. O, üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sahibidir. 

---------- 

Yunus Suresi, 1. ayet: Elif, Lam, Ra. Bunlar, hikmetli Kitab'ın ayetleridir. 

---------- 

Neml Suresi, 6. ayet: Hiç şüphesiz, bu Kur'an, sana, hüküm ve hikmet sahibi olan, (ve herşeyi gerçeğiyle) bilen (Allah'ın) Katından ilka edilmektedir. “Telâkki-idrak ettirilmekte” 

---------- 

Ankebut Suresi, 26. ayet: Bunun üzerine Lut ona iman etti ve dedi ki: "Gerçekten ben, Rabbime hicret edeceğim. Çünkü şüphesiz O, güçlü ve üstün olandır, hüküm ve hikmet sahibidir." 

---------- 

Yasin Suresi, 2. ayet: Andolsun hikmetli Kur'an'a,

---------- 

Şura Suresi, 51. ayet: Kendisiyle Allah'ın konuşması, bir beşer için olacak (şey) değildir; ancak bir vahy ile ya da perde arkasından veya bir elçi gönderip Kendi izniyle dilediğine vahyetmesi (durumu) başka. Gerçekten O, Yüce olandır, hüküm ve hikmet sahibidir. 

---------- 

 Kaf Suresi, 8. ayet: (Bunlar,) 'İçten Allah'a yönelen' her kul için 'hikmetle bakan bir iç göz' ve bir zikir’dir.

---------- 

 Herne gözle baksa göz ayine de kendin görür, Vechini pak eyle ki, mir’ata buhtan olmasın. N.T. 

---------- 

 İşte İslâm’ın muhteşem Tasavvuf ve Hikmeti gücünü ve düzeyini ve asletini bu kaynaktan, 'hikmetle bakan bir iç göz' ve bir zikir’ den almaktadır. 

 'hikmetle bakan bir iç göz' Hakk-ın İnsandaki mahalli olan gönül’dür. 

---------- 

 Kâlp, beden yönünden, gönül Ruh yönündendir, Kâlp, bedenin-nefsin canı, gönül ise Ruh-un canıdır.

---------- 

 ve bir zikir’dir. Zikir, “varlığında mevcud olan Hakk-ı hatırlayıp beşeriyetinden soyunmaktır.” Yani, “Ve nefahtü fihi min ruhi” (15-29) “O’na ruhumdan üfledim” İnsan için muhtşem bir lütuf ve asalet olan, bu ve benzeri ayeti kerimeleri, ezberden okumak değil ne denildiğinin yaşantısı ile müşahede edilmesidir.

---------- 

Yaklaşık doksan küsur ayet-i kerimede hikmet’ten bahsedilmektedir . Hepsini buraya aktarmak sayfa sayısını daha çok arttıracağından, misal olması bakımından bu kadarla yetinelim. Ve bu hikmet’leri Cenâb-ı Hakk kendine izafe etmektedir. Yani tasavvuftaki hikmet, hüküm ile birlikte anılmıştır, ilâh-i’dir. T.B. 

---------- 

 Batının, beşeri Felsefesi hikmeti, bu sahanın zeminine bile ayak basamaz. Çünkü beşeri ve nefsi’dir. T.B.

---------- 

Felsefe hikmeti ile sadece isim benzerliği vardır, felsefe hikmeti beşeridir ve hükümsüzdür. İşte bu yüzden Felsefe nefsin işi, tasavvuf Hakk’ın işidir. 

Tasavvuf hikmeti ile felsefe hikmeti’nin karşılaştırıl-ması mümkün değildir. 

Hikmetin tarifi, zahiren eşyayı yerli yerine koymak, yerli yerinde kullanmaktır. 

Bâtınen tarifi ise ehline gönülden vasıtasız gelen ilimdir. 

Felsefe ise nefisten gelen hayal kurgudur. T.B.

---------- 

Tasavvuf Hikmeti’nin kaynağı Hakk ve Allah. “Akl-ı küll” dür. Diğer ifadesi, “Aklı maad-aklı aşer” o’nun cu akıldır. (55-33) İlla bi sultan hükmü ile, nefs ve benlik kuturlarını aşmış olanlardır. T.B.

---------- 

 Felsefe Hikmeti’nin kaynağı ise, “Nefsi emmare ve beşeri akıl-ı cüz’dür.” Diğer tarifi, “akl-ı maaş-dünyayı düşünen maişet aklı’dır.” Dünyanın dışına çıkamaz. Nefs ve benlik kutrunu aşamaz. T.B.

------------------- 

 (105-Cem’o-ve-Fark’o) kitabından sayfa (173) den konu ile ilgili ibretlik küçük bir aktarım yapalım. Merak edenler, (terzibaba13.com) sitesinden tamamı-nı indirebilirler. 

 Bu kişi hakkında aynı sitede bulunan, (73-Celâl Cemal Celal) ve (81-Hayal vadisinin çıkmaz sokakları) isimli kitaplarımızıda indirebilirler. Sahanın tehlikesi hakkın da fikir alabilirler. T.B.

---------- 

 (Konuşmanın devamı.) (k.6.m/Fark’o) nun konuşmasıdır. 

 --------- 

 Rüyamız neydi, demin bahsettiğimiz. T…., Ö…. ve ben. Yeni gelen kardeşlere söylüyorum, yani nerden alıyoruz biz ceryanımızı, biz sohbete devam edicez, bu sohbet manevi sohbettir efendim, (k.6.m/Fark’o) 

------------------- 

 (Yukarıdaki bölümün özetle cevabı) Cereyan maddeden üretilen bir akımdır madde kaynaklıdır ve bu tür “cereyan” ancak “cin’gen”lerden gelir. Bunlardan aldığın hayal ve vehim vadilerinde üretilen içi boş lâfları, “manevi sohbettir” zannedersin. Buna devam edip gidersin ama neticesine de katlanırsın.(Cem’o) 

------------------- 

 (Konuşmanın devamı.) felsefe kulübü değildir burası, eğer felsefe kulübü ise rabbime niyaz ediyorum bir vesile etsin, anında kapansın burası, böyle bir hadsiz böyle hesapsız bir şey yapmayalım. (k.6.m/Fark’o)

------------------- 

 (Yukarıdaki bölümün özetle cevabı) Hiç merak etmesin o kişi, zâten orası kapandı, bunun bile farkında değil. “Felsefe“cin’gen” kulübü” olarak açık olsa ne yazar, kapalı olsa ne yazar, zaten bizi de o kulüp ilgilendirmez ki! (Cem’o) 

------------------- 

 (Konuşmanın devamı.) Biz Allaha mülk çekme halinde değiliz, ama rüya ortada, 

 * Aldığım ilhamlar ortada, rüyalar ortada, işaretler ortada. (k.6.m/Fark’o)

------------------- 

 (Yukarıdaki bölümün özetle cevabı) Ne kadar da güzel, her şey ortada imiş, gören varsa ortada olan ne varsa bize de o işaretleri söyleseler, gidip görsek, o nun yönünden ortada olanları insan gerçekten merak ediyor. Ancak aklı başındakiler o kişinin izahına gerek kalmadan, ortada olan şeyin/işaretlerin, ne olduğunu gerçekten görüyorlar. (Cem’o)

-------------------

 (Konuşmanın devamı.) Ben yürümek durumundayım. (k.6.m/Fark’o)

------------------- 

 (Yukarıdaki bölümün özetle cevabı) Yürü kardeşim yürü, daha evvelce söylenmişti. “Yürümekle yollar eskimez”. İstersen “yürü yavrum yürü”, şarkısını da söyleyerek yürü daha neşeli olur. Yukarıda bahsettiğin (iblis) pirinin arkasından yürü onu daha çok memnun etmiş olursun, tercih kişinindir. (Cem’o)

------------------- 

 (diğer dosyadan, Konuşmanın devamı.) 

 * Mana alemindekini geri alamazsın. Kapadın neyi kapadın. Senin şahsından geleni kapadın. Bak orda çok yanılmalar var. O yanılmaları kapadın. (k.6.m/Fark’o)

------------------- 

 (Yukarıdaki bölümün özetle cevabı) Evet benden giden ne varsa bahsi geçen tarihte hepsi kapanmıştır. Merak etmesin, daha henüz belki işin vehametinin farkında olmaya bilir, “hayal vadisindeki uykusundan” bakalım ne zaman uyanır. Uyandığında çevresinde neler olduğunu kendi gözleri ile görecektir. (Cem’o) 

------------------- 

Küçük yaşanmış bir hikaye ile konuya devam edelim herhalde yeteri kadar bilgi verilmiştir. 

---------- 

Bir gün sana-ide servisi olan Ha…Ca…. İsmindeki kardeşimizin, arabanın bakımı için iş yerine gitmiştim, arabanın bakımı yapılıyor iken, oldukça uzun saçlı yuvarlak yüzlü bir kişi de aynı yere geldi. Ha..Ca.. ile tanıştıkları belli oluyor idi. Ayrıca benimde uzaktan tanıdığım ancak yüz yüze konuşmamız olmayan emekli bir orta okul hocası idi. 

Ha… Us… ‘nın çay ikramından sonra havadan sudan konuşmalar oluyordu, bir ara bu kişinin “felsefe” öğretmeni olduğunu anladım. Kendisine müsaadeniz olursa bir soru sorabilirmiyim? diye izin istedim. O kişi de buyurun sorun dedi, bende, kusura bakmayın özel bir soru olacak ama, kaç senedir felsefe öğretmenliği yaptınız! Dedim, yaklaşık (25) sene kadar olduğunu söyledi. Ben gene buna karşılık. Peki yaklaşık eğitimi ile birlikte (35) sene kadar zaman meşgul olduğunuz, felesefe konusu hakkın da, ne anladınız elde ne kaldı, manasına sorduğum soru karşısında, aldığım cevap sadece bir “HİİİÇ” oldu. Zaten kendiside kendinden haberi olmayan bir hiç idi. T.B.

---------- 

 İhsan-güzel kardeşim. Bütün bu ifadelerle birlikte, milli eğitim yüksek okullarında olan felsefe bölümleri, dersleri dünya eğitim sistemi içerisinde sahanın bilinmesi için elbette olacaktır, bu ayrı bir konudur. Terzinin bahsettiği hususlar, sadece kendini veya birazda meraklılarını ilgilendirir, konunun daha başka yönlerininde olduğunu hatırlatmak, elimizdeki değerleri biraz daha ortaya çıkarmak için araştırma yapmaktır. 

Felsefe konusunu bu kadar izahla yeterli görerek, varlık yokluk konusuna kaldığımızdan yerden devam edelim. T.B. 

------------------- 

 (İ.D.)13 Aralık 2020  geçmiş sayfalardaki, kalınan yerden devamı.

---------- 

 (( Yokluk iki türlüdür biri “mutlak yokluk” diğeride “izafi yokluk”tur. 

“mutlak yokluk” diye bir şey yoktur. Sadece tarif babında kelâmda vardır. İzafi yokluk ise geçici yokluktur yani aslında o varlık vardır ancak gizlidir. Bir tohumun içindeki ürünü gibi şimdilik yoktur, ancak içinde neyi varsa vardır vakti geldiğinde zuhur ve tecelli edecektir. T.B.

 İşte şeen de bir bakıma budur. Yani yaratma yoktur zaten her şey vardır yok yoktur, programları dahilinde izafi –geçici yoklukta olanlar vakti geldiklerinde zuhur ve tecelli edeceklerdir ve ediyorlar da. )) T.B.

--------

 Bu ifadeler “kelâmda vardır” ifadesi kelam islam düşüncesini-ilahi bilgiyi, vahiy ve akli bir temelde izah eden islam bilginlerinin –İSLAM FELSEFECİ-FİLOZOFLARI NIN KULLANDIĞI -bir ilahiyat BİLGİ DALI dır. …(İ.D.)- 

---------- 

 “kelâmda vardır” ifadesini ne yazıkki kardeşim çok yanlış anlamışsın burada bahsedilen genel kelâm ilmi değil. Sadece mutlak yokluk hakkın da idi. Tekrar ifade edeyim. 

 Mutlak yokluk diye bir yokluk yoktur, bu konunun bilinmesi ancak kelam söz ile anlatılabileceğinden. “Kelâmda-sözde, vardır,” asılda yokluk diye bir şey yoktur. Allah-ın varlığında yokluk diye bir saha farzı muhal olduğu düşünülürse, Allah-ın o mahalle müdahele edemediği gibi bir konu ortaya çıkmış olur. Bu da mümkün değildir. Terzi tarafından bütün bunlar, geçmiş sayfalarda açık olarak belirtildiği gibi beşeri felsefe yolundan değil, şu an senin anlayamayacağın, Pirlerimizi izleyerek İlahi hikmet ve tasavvuf bilimi yolunu kullanmaya çalışıyor.T.B. 

---------- 

 Siz burada hangi izah ve bilim dalını kullanıyorsu-nuz acaba…(İ.D.)

---------- 

 İhsan-güzel kardeşim, Terzi dal’dan değil şecer-ağaçtan bahsediyor. O şecer Adem, (a.s.) ile başlayan bir şecerdir. Nuh’un (a.s.) Elinde gemi, Musa’nın elinde asa Tur dağından geçerken ışık ve ses, olan ağaçtır. 

 Bu konu hakkın da Gülşeni Raz’da Mahmut şebüsteri.

 Vera baş et enel hak ez dirahi, Çira nevbet reza eznik bahti, Bir ağaçtan enel Hak nidasının geldiğine inanıyorsunda, Kutlu bir insandan geldiğine neden inamıyorsun? Demiştir.

 Hudeybiye biatın da gölge yapan ağaç, Peygamberimizin yürü emri ile yürüyen ağaç. Münteha da SİDR ağacıdır. Silsile-i şecere-ağaç serisinde 52 nolu ağaç gölgesinde.

 Erler demine destur alalım, Pervaneye bak ibret alalım, Aşkın ateşine gel bir yanalım. 

 Dost,, dost,, dost. Diyerek arşa varalım. 

 Devrana uyup seyran edelim, Eyvah demeden Allah diyelim. Devran edilerek okunan, Tura-Tuğra, ağacıdır. 

 Devamı, 53 nolu yükseklerde olan, “Ardıç” ağacı’dır. Ardıç ağacı ile, Ardıç gönül-kuşunun arasında çok özel bir bağ vardır. Dünyada iki ağaç vardır ki çok özeldir. Bahsi geçen bu iki ağaç, hurma ve Ardıç, ağaçlarıdır. Hurma ağacının fidanı sadece ağacın gövdesinde, kendi bünyesin de oluşmaktadır. Ardıç ağacının fidesi ise. Ardıç-gönül kuşunun, Ardıç ağacının meyvesini yeyip, içinde sindirim sisteminde yumuşatarak, daha sonra dışarıya çıkardığı yumuşak ardıç meyvelerinin, yüksek yerlerde toprakla buluşup, daha sonra açılıp küçük bir fide olarak kıyama kalktıktan sonra yavaş, yavaş gelişmesini sağlayıp, daha sonralarıda altında huzurla oturulacak, gölgesinde dinlenecek hale gelir. Bu yüzden Ardıç ağaçları hep yükseklerde ve ulu ağaçlar olurlar. 

 Birde bilindiği gibi T.B. Tü-Ba, ağacı vardır ki cennet kıyafetlerinin onun tomurcuklarından olacağı bildirilmiştir. T.B. 

---------- 

 Bütün bu ağaçları izleyen. “ İz—T-B- “ o’da dalla değil ağaçla-gövdeyle meşgul olmaktadır. 

 Gelecek sayfalarda Ardıç ağacının her bir dalında T.B. atölyesinde oluşturulan “dur Rabb-ın namaz kılıyor,” levhaları-meyveleri asılacaktır. Buralardan Felsefe çıkmaz, Hakk’ani Hüküm ve Hikmet çıkar. T.B. 

---------- 

 İhsan-güzel kardeşim, (2-35-) Allah (c.c.) Ademe “şu ağaca yaklaşmayın dedi. Sana da nefsin, Şu Ardıç ağacına yaklaşma diyecektir. Değerlendirme senindir ister yaklaş, ister uzaklaş, kimseyi ilgilendirmez. Sadece senin değerlendirmene kalmış bir husustur. T.B. 

---------- 

 NOT=Bu hususta geniş bilgi. (39-2-Terzi Baba-sayfa-113) T.B.

---------- 

 Bu izahlardan sonra tekrar beşeri Felsefe konusuna devam edelim. T.B. 

---------- 

 Yeri gelmişken Ay…Em… kızımızın (13-02-2018) tarihinde felsefe hakkın da İlâhiyat fakültesinde okuyan bir kızımızın görüldüğü ibretlik bir zuhuratı da ilave edeyim. T.B.

---------- 

 Fü…. abla ve Nu… lara gidiyorum.  Fü…. abla çok sıkıcı ama islam felsefesi çalışmak zorundayım, diyor bana. Ben de ona diyorum ki ayağımı göstererek, bizim böyle sağlam bastığımız yerlerimiz, adımlarımız kadem, izlerimiz var. felsefeciler ne karışıklar. Onların yok diyorum.  O anda sağ kulağımda bir ağrı ve tıkanıklık oluyor.  Kafamı eğdiğimde sağ kulağımdan bir avuç şu boşalıyor.  Banyoya gidip temizleyip daha da boşalmasını sağlıyorum. 

---------- 

 Zuhuratın özet yorumu.

Felsefecilerin halleri bellidir. Ancak resmi eğitim onların da bilinmesini ister, çünkü onları bir değer zannederler, kendileri bilir uğraşıp dururlar, netice elde var sıfır, olduğu gibi ömürlerini de heba etmişlerdir. Kendileri bilir.  Kulağından fazlalıkların çıkması güzeldir demekki, o anda bu konudan bahsedilmiş, onlar boşalmış, duyu kabiliyetin daha gelişmiş olur.  T.B.

---------- 

Eğer Terzi iseniz Terzilik bunu izah edemez bu alana ait bilginiz olamaz. …(İ.D.)

---------- 

 Sevgili İhsan-güzel kardeşim, bu kadar kesin konuşma, iyi bilirsin, “ummadığın taş baş yarar” demişlerdir. Korkarım attığın taşlar başına düşebilir, tedbiri elden bırakmayasın, hiçbir zaman karşındakini hakir görmeyesin.

 Biraz okumuşluğun olduğuna göre, nice büyük ilim ehlinin, bir ayakkabıcı’nın, bir denizci’nin, bir arabacı’nın, bir Terzi’nin, bir sıradan esnafın bir fırıncı ekmekçi’nin bir itriyatçının, vb önünde edeple diz çöküp biat ettiklerini bilmen lazım gelmektedir. Mektebinde okuyanların izah edemediklerini, onlar izah etmişlerdir. Nice ehli zahir okuyanların, bu gün genelde hiç birinin ismi hatırlanmaz iken, o sana göre cahil “alaylı” olan kimselerin, menkıbeleri ve yaşantıları nesillerden beri yaşamakta, yadedilmekte hatıraları tabtaze olarak günümüze kadar gelmekte ve daha kıyamete kadarda ulaşmaları adeta kesindir. Daha fazla bir şey demiyeyim kalanını sen kıyas eyle ve daha fazla mahçup olma, Terzi’den sana küçük bir hatırlatma. T.B.

 Terzi’nin ömrü, senin yaşından çok fazla seneler, iğne ile iplik, kağıt ile kalem arasında geçti. Kaç deveyi iğne deliğinden geçirdi (A’raf-7-40) ve onları Hacc yolcusu yaptı. Hesabı belli değil. İstersen gel Terzi sana da bir baksın, kabiliyet görürse, seninde nefsini iğne deliğinden geçirsin, böylece gönül Kâ’besinin yolcusu olursun. Biraz zor ama, çünkü küçük bir prova tatbikatında, Terzi’nin iğnesinin nefsine biraz batması ile, bu feveranları etmeye başladın. Ama genede hiçbir şeyden ümit kesilmez. T.B.

---------- 

eğer FAKİR iseniz ilmini ehlinden şayet alamadıysa-nız? (İ.D.)

---------- 

 İhsan güzel kardeşim Terzi gerçekten fakir bir kimsedir, senin gibi herhangi bir devlet resmiyetinden diploma belgesi yoktur, (1945-1950) seneleri arasında sıkıntı ile alınmış sadece bir ilk okul diploması vardır o kadar, senin gibi yüksek okulların diplomaları yoktur, bu yönden zaten diploma fakiri’dir, bir bakıma da ümmi sayılır. Ancak bu meslek Peygamberimizinde, gariplerinde mesleğidir. 

 Ancak şu da bildiğin bir şeydirki. Tarihte nice diplomalılar, diplomasız ayakkabıcı, çiftçi, attar, denizci, tamirci, terzi, vb halktan diplomasız, nice kimseler vardırki onların önünde edeple diz çöküp oturmuşlar, böylecede büyük makamlara erişmişlerdir. 

 Bir çok tasavvuf kitaplarını okuduğunu söylüyorsun, onların içlerinde bulunan. Nefesleri de bilirsin onlardan biride.

 Harabat ehline hor bakma şakir, viranelerde hazineler var. Denmiştir. 

 Başka birisi de. 

 Âlimim deyu kimseyi tan etme sen, kamusu aşka sığmaz söz gelir divaneden. 

 Sahibi belli diğer bir sözde.

 Terzi bu sözü doğru söyle Senide sıgaya çeken bir molla kasım gelir. 

 Dendiğini ezberde olsa bilirsin. Konuşma ve infazlarını biraz daha tedbirli yapsan senin için daha nazikçe olurdu. T.B. 

---------- 

 VEHBİ açıklarsanız. (İ.D.) 

---------- 

 İhsan-güzel kardeşim, acaba gerçek “VEHB” in ne olduğunu, deruni bir seziş ve anlayışla gerçek manada müşahede edebildinmi? Ve “VEHB” nedir tarif edebilirmisin. Evvelâ bunu sen kendi iç bünyene sor bakalım, eğer sahayı biliyorsan, kendine ait birkaç İlâh-i “VEHB” inden lütfedip bahsedersen Terzi de öğrenmiş olur. “KESB” olmayınca “VEHB” olmayacağını da elbet bilirsin. T.B.

---------- 

Bunun da vahiy ve hadisle uygunluğuna bakılır. (İ.D.)

---------- 

 İhsan-güzel kardeşim, Terzi’nin bu kadar kitabını okuduğunu söylüyorsun, o kitaplarda bir tek, Ayete ve “Sünnet-i seniyye uygun olmayan kelime görebildinmi, gördü isen bildirde, Terzi de Rabb-ın dan ve Peygambe-rinden özür dilesin. T.B. 

---------- 

 Aslında kuran ve hadis varken Vehbi ilime itibar edilmez biliyorsunuz.. (İ.D.)

---------- 

 İhsan kardeşim bu sözlerin ile, bu sahalardan pek haberin olmadığını açık olarak belirtmiş oluyorsun. Biraz ihtiyatlı konuşta bari sahadan habersizliğin anlaşılmasın. 

 İş’ari tefsir diye bir konu olduğunu her halde duymuşsundur. Tehlikeli bir konudur istismara açıktır ancak ehli tarafından kullanılır. Bu saha “Vehb” siz olmaz, ismi üstünde Allah’ın hibe ettiği zati idraktir. Bunların ayet ve hadislerin yorumlanmasında çok büyük rolü vardır. Ayrı bir sahadır. Madem bu sahadan bahsettin. Söyle bakalım hangi ayete “VEHB-i” yönden bakarak idrakini ve gönlünü biraz daha genişlettin hele bitaraf olarak bir düşün. T.B. 

---------- 

 NOT= Yeri gelmişken “ayet” hakkında küçük bir tarif aktarayım. 

 Ayet, Zat-ı mutlak’ın, Zat-ı mukayyet ve teşbih mertebesi itibariyle, o mana da Kur’an-ı tafsili olan bu alemde görünmesinin ismidir.

 (103-Terzi Baba tez kitabı) 

---------- 

 Vehbi ilime itibar edilmez biliyorsunuz.. (İ.D.)

---------- 

 Terzi bu kanıda değildir. “VEHB-i” ilim Kur’anın ve ayetleri’nin daha deruni manalarının anlaşılması yolunda Hakkı-n ehline bir lütfudur. Buna itibar edilir. Çünkü Hakk’tandır. Ancak saha tehlikelidir. Her akla gelenle, kişi bu sahada fikir yürütemez. T.B.

---------- 

 (Aynı kitap sayfa-143-) bu izahları ( Vehbi ve Marife-tullah )  manaları --kendim için söylüyorum---beğendiğim ve çok güzel  bulduğum açıklamalardır. (İ.D.) 

---------- 

 İhsan-güzel kardeşim üstteki satırlar kimin acaba bir bakarmısın? Senin mi, yoksa bir başkasının mı? anlamak mümkün olmuyor. Eğer seninse, nasıl bir ilmi çelişki içinde olduğun ne kadar açık ve tutarsız olduğun hemen görülüyor, bence konuyu tekraren baştan yeniden incelemen-ince elemen gerekiyor, eleğinin telleri çok seyrekmiş, içine ne koydu isen, hepsi yere dökülmüş, elinde bir şey kalmamış, kelimeleri kullanırken biraz daha dikkatli ve tedbirli olsan, kendin için daha iyi olacaktır. Bilgi aktarıyorum derken hayalini aktarmayasın. Aynı konu hakkında iki zıt fikrin nasıl oluyor? T.B.

---------- 

 Terzinin kitaplarının sonunda kaynakça diye bir bölüm vardır orada şöyle yazılıdır. 

---------- Terzi Baba kitapları sıra listesi

 KAYNAKÇA

 1. KÛR’ÂN VE HADîS :

 2. VEHB : Hakk’ın hibe yoluyla verdiği ilim.

 3. KESB : Çalışılarak kazanılan ilim.

 4. NAKİL : Muhtelif eserlerden, Mesnevi’i şerif, İnsân-ı Kâmil, Fusûsu’l Hikem ve sohbetlemizden müşahede ile toplanan ilim.

(Gönülden Esintiler) Gördüğün gibi kaynakların içinde FELSEFE diye bir kaynak gözükmüyor. Terzinin kitapları, (Gönülden Esintiler) başlığı ile çıkmaktadır, gönlü olmayanın ilâh-i muhabbet esintileri olurmu? T.B. 

---------- 

Eğer eğitimini ,ilmini aldıysanız da delilleriyle beraber ortaya koyarsınız. (İ.D.)

---------- 

 Terzi delilsiz müşahedesiz, ne yazı yazar ne konuşur. Eğer delilsiz bir sözünü veya bir satırını bulabilirsen, getir beraber bakalım, Terzi’de görsünde özür dileyip, hemen o bölümü düzeltsin. Eğer böyle bir yer bulurda gösterirsen gerçekten, Terzi’de çok memnun olur. Gerçek gaye yaşanmış müşahedeli gerçek bilgi verme yönündedir. T.B.

---------- 

Ama yaptığınız izah sadece mantıksal bir açıklamadan –FELSEFİ METODU KULLANARAK YAPILMIŞ BİR İZAH tan--öteye bir şey değil. 

---------- 

 İhsan-güzel kardeşim ne kadar da ön yargılı olmuşsun, tasavvuf sahasında bu kadar sene araştırma yaptığını söylüyorsun. Terzi’nin kitaplarını da çok okuduğunu söylüyorsun Terzi’nin kitaplarında ve konuşmalarında Felsefe ile ilgili küçücük bir konu bulabildinmi? buldu isen hangisi ise bildir izahı yapılsın. T.B.

---------- 

 FELSEFİ METODU KULLANARAK YAPILMIŞ BİR İZAH tan--öteye bir şey değil. (İ.D.)

---------- 

 Senin, Bu hayali suçlaman o kadar tutarsızki, bu sahaları hiç tanımadığın ve nefsi felsefe ile ilâh-i hikmeti bir birinden ayıramadığın, şartlanmışlığın ve ön yargın neticesinde, Yanlış değerlendirmeler yaptığın, hemen açık olarak görülüyor. Daha ne diyeyim. Konu hakkın da geçmiş sayfalarda delilleri ile birlikte geniş bilgi verilmişti umarım onları okuduktan sonra, “eğer okursan tabi” gene aynı kanıda olacakmısın bilmiyorum kendin bilirsin. T.B.

---------- 

O da ehlince kabul edilir veya edilmez… (İ.D.)

---------- 

 Yukarıdaki cümlen fakir Terzi’yi hiç ilgilendirmiyor Terzi’nin böyle bir derdi yokki, eden eder etmeyen etmez. Kimsenin hatırı içinde bir şey yapacak Halide yoktur. T.B. 

---------- 

ALTINCI BÖLÜM YARATMA-ZUHUR

YUKARIDAKİ İZAHINIZN DİĞER BİR DURUMU ise;

“yani aslında vardır ancak gizlidir.” İfadesi ne kadar da çelişik-birbirine ters bir ifade tarzıdır. (İ.D.)

---------- 

 Sevgili İhsan-güzel kadeşim, Terzi’nin sana bazı konuları izah etme yönünde yazdıklarını, o kadar dar ve yanlış bir çerçevede anlamışsınki, hayret etmemek mümkün değil. Çelişki Terzi’de ve yazısında değil. Çelişki Senin aklında fikrinde olduğu anlaşılıyor. Kusura bakma. 

 Yapılan izahları anlamak içinde öyle çok büyük bir akla ve zekaya da ihtiyaç yokki. Hatırlarsan konu şu idi Daha evvel belirtildiği gibi. Bu alemde iki tür yokluk vardır biri mutlak yokluk, diğeride izafi yokluktur. Mutlak yokluk diye bir saha ve konu yoktur, sadece kelamda yani kelime ile ifade de vardır. İzafi yokluk ise geçici, veya şimdilik yoktur, ancak batında gizlide vardır, daha sonra bir vesile ile ortaya çıkmakta var olmaktadır. 

 Bir tohumun içinde, hangi tohum ise, “A’yan-ı sabite” programın da, onun kökü gövdesi dalı yaprağı çiçeği meyvesi, nesi varsa hepsi vardır. Ancak bunlar izafi geçici yokluktadır, vakti gelince izafi yokluktan zahire çıkarak, var olmaktadırlar, diğer her şeyide buna kıyas eyle. Bulutlarda yağmur varmıdır? Vardır, ama görünürde yağmur yoktur. İşte yağmur bulutta izafi geçici yokluktadır, şartlar oluştuğu zaman yağmura dönüşür ve zuhur etmiş meydana gelmiş olur, bu hal yaratma değil ““yani aslında vardır ancak gizlidir.” Vakti gelince zuhur eder. Kardeşim çelişki bunun neresindedir, az evvel Terzi’nin dediği gibi çelişkiyi sen evvelâ kendinde arasan, daha iyi olacak gibi gözüküyor, sonra böyle yanlış yorumlar yapıpta mahçup olmayasın. T.B. 

---------- 

Çünkü ALLAH’ın “Yaratma” konusunda HİÇ BİR ŞEYİ “YOK”tan var etmemesini açıklarken; Bir şey hem aslında var olup gizli olması ve bu gizliliği Allah’ın YARATMA sı konusunda Sanki; (Hâşâ) Allah ile yaratması anında veya sonradan YARATACAĞI gizli varlıkları yaratacak iken; Allah (HÂŞA) size mi soruyor veya bildiriyor da siz şahit ve beraber miydiniz de “YARATMA“ kelimesinin mahiyetini güya ; ALLAH fiilde ve varlıkta insana bunu demek istemiştir gibi İNSANİ bir manaya getirerek ŞERH etmeye ve aklını kullanan düşünen insan gibi; ilim taliplilerini , ilim adamlarını ve ilim meraklıların ı ŞİRKe girer diye insanları ŞİRKE GİRMEKLE nitelendirmeye kalkıyorsunuz!! Bu islam ilimi adamları ve araştırmacıları bu kadar da ŞİRK in ne olduğunu bilmiyorlar mı da YARATMA kelimesini kullanıyorlar. Güya siz ve izahlarınız minvalinden gören ve bakanlar, anlayanlar Arif, Maarifeti kazanmış (7+5=12)+1=13 kitaplarınızda yazdığınız gibi-örneğin kelime i tevhid kitabınızda-bu ifade ettiğiniz sayıların anlamlarını ve güya size göre gelebileceği manalarını çok iyi biliyorum bu arada-- : diğerleri ise bu mana veya manalara vakıf olamayalar mı oluyor?? (İ.D.) ÇÜNKÜ YARATICININ yaratma ile ilgili olarak aşağıdaki ifadenizde: (İ.D.)

((Geçmiş bölümün içindeki bazı satırlarda geçen “yaratma” kelimelerini dikkat çeksin diye koyulaştırdım. İrfan ehli “kamusu aşktan/büyük aşk kitabı” yaratma sözcüğünü ve anlayışını kaldırmış, yerine “zuhur ve tecell”iyi, koymuştur. Ancak bu tabir şeriat ve tarikat mertebesinde olanlar için kullanılabilir. Çünkü onlar kelimeleri ve ifadelerini ikilik anlayışı üzere kullandıkları için onlarda, tefekkür de, olmadığı için sorun yoktur, mazurdurlar. Ancak gerçek bir tevhid ehlinin bu kelimeyi kullanması mümkün değildir. Eğer kullanıyor ise belki durumu idare etmek içindir, ancak bilinçli olarak kullanamaz çünkü, “yaratan ve yaratılan” ikiliği, ikilik ise, kaç olursa olsun gizli şirki, ifade etmektedir. Gerçek . olan ise, “İllâ Allah” “ancak Allah”tırT.B. 

---------- 

Yoktan yaratma demek haşa Allah-a acziyyet izafe etmektir yani Allahta yok olan bir şeyi farzı muhal başka bir Allahtan alıp onunla birlikte yeni varlık icad etmek gibi bir şey olmaktadır buda gizli şirktir. )) 

-------------

 İfadesini kulanmışsınız.

 Allah u Telanın Kur an-ı Kerim’in aşağıda göstereceğim bir çok ayetinde ifade ettiği “YARATAN-YARATICI-YARATTIM” dediği ayetlerde Allah bilmiyor muydu “zuhur ve tecell”i kelimelerini kulları anlasınlar diye kullanmayı da ;AYETE ŞERHİ ,SİZİ :---TERZİ BABA YI--- MI YAPSIN dedi ??! : izahını yapabilir misiniz… Dini-Akli Mantıki bir izahını yapamazsınız.::Ehli İrfan için Tabiki cevabı :HAYIRR (İ.D.)

------------------- 

# Allah Yaratıcıdır ile ilgili ayetlerin izahına geçmeden evvel özel bir duruma senetleri ile birlikte dikkat çekmek istiyorum değerlendirme okuyanlara ait olsun.T.B. 

------------------- 

İhsan-güzel kardeşin, kitap içinde geçen kendi lisanın dan Terzi’ye bu tür övgü ve tasdik sözleridir. T.B. 

----------

S-14= Özel salavatlar da okuyorum şeyhim. (İ.D.)

---------- 

S-38= Saygıdeğer terzi baba efendim. (İ.D.)

---------- 

S-38=Ben sizin gibi bir ehlullah ve marifetullah ehlinin (İ.D.)

---------- 

S-42= Saygı değer efendim. (İ.D.)

---------- 

S-42= Ben sizin gibi bir ehlullah ve marifetullah ehlinin(İ.D.) 

---------- 

S-43= Selamların en kemal'i ve güzeli ile zat ı alinize selam eder hürmetle ellerinizden öperim. Selam ile kalınız. (İ.D.)

---------- 

S-82= Selamün aleyküm Terzi Baba Efendim..... (İ.D.)

---------- 

S-90= Selamların en güzeli peygamberimiz s.a.v ve onun salih kullarına ,ehlullaha vb  ve size olsun. (İ.D.)

---------- 

 S-132= Saygı değer Efendim! (İ.D.) 

---------- 

Zahmet verip yorduysam, eğer ifadelerimde siz EHLULLAHI  ve talebelerinizi incitecek, kıracak bir kelime kullandıysam aff etmenizi dilerim. (İ.D.) 

---------- 

S-133= EFENDİ TERZİ NECDET ARDIÇ BABAMIZIN ZAT-I ALİSİNE ve kıymetli talebelerine can-ı gönülden SELAMLARIN EN KEMALİ VE GÜZELİ İLE SELAM EDERİM.

 (İ.D.)

---------- 

S-134= Saygıdeğer Terzi Baba (Necdet ARDIÇ) Efendim, (İ.D.)

---------- 

S-135=Zat-ı alinizin; Ehlullah ve Marifetullah ehli  olduğunuzu ifade etmek  ve benim gibiler veya en azından benim için irfani bir mutluluk vesilesi, kaynaklarından bir diğer kaynağı olduğunuzu belirtmek isterim. (İ.D.) 

---------- 

S-143= izahları ( Vehbi ve Marifetullah )  manaları --kendim için söylüyorum---beğendiğim ve çok güzel  bulduğum açıklamalardır. (İ.D.)

---------- 

S-167= SAYGIDEĞER EFENDİM,BANA YAZMIŞ OLDUĞUNUZ CEVAPLAR İÇİN BİR METİN DOSYASI HAZIRLAYIP SİZE GÖNDERİYORUM. (İ.D.)

---------- 

S-169=CANINIZ SAĞOLSUN..BİZ EVLİYAULLAHIN HEPSİNİ SEVERİZ.CAN-I GÖNÜLDEN TEKRAR SELAM EDERİM. (İ.D.)

S-176=Selamun Aleyküm Saygıdeğer Efendim, (İ.D.) 

------------------- 

------------------- 

İhsan-güzel kardeşin, yukarıdaki kaleminden çıkmış, kitap içinde geçen kendi lisanın dan Terzi’ye bu tür tasdik ve övgü sözlerindir. T.B. 

----------

 Daha sonra ne olduki bu kanaatlerin. İhsan-güzel kardeşim, kitap içinde geçen kendi lisanın dan Terzi’ye bu tür inkâr ve hakaret sözlerin oluştu Terzi aynı Terzi. Dikkat et daha sonra, gene mahçup olmayasın.T.B. 

---------- 

Bunlarda İhsan kardeşin suçlamalarıdır. 

S-149= Terzi, İhsan'e, "İhsan’in isteği üzerine" Esma Rubiyyet kumaşından hediye bir elbise dikmek için provalara başlamak istemiş idi. T.B.

---------- 

Ama görüldüğü gibi,  İhsan'ın Ahsen olması için, daha ilk provalara başlandığın da, provoda farkında olunmadan birkaç toplu iğnenin ucu,  İhsanın nefsine batmış olmalı ki, buna dahi  sabrı olmayan İhsan, provadan elbiseyi üstünden çıkarıp, bir daha giymemek üzere oradan uzaklaştı. Ve bu sefer aşağıda ki cümleleri kendi nefsi yönüyle kurmaya çalıştı güya Terzi’yi kendi bilgisi karşısında küçük düşürecek, aslında kendi kendini bu tam zıt ifadeleri ile ne kadar küçük düşürdüğünün farkında bile değil. T.B. 

---------- 

S-150= Yaparız dediniz.Yapamadınız.Suçu bize, bedenimize yüklemeye kalktınız.Elinize yüzünüze bulaştırdınız. (İ.D.)

---------- 

S-153=Tarafıma göndermiş olduğunuz dosyadaki izah ve ifadelerinize binaen de ayrıca eseflerimi de bildirerek (İ.D.)

---------- 

S-153= soğuk rüzgarların esmesini esefle karşılıyorum. (İ.D.)

---------- 

S-156= Kusura bakmayın biraz ifadelerim kaba gibi gelebilir. (İ.D.)

----------

S-160=(Şuan bunları yazmam bile gereksiz ama işte….iştesi var…). Zamanımı boşuna harcıyorum harcatılıyorum. (İ.D.)

---------- 

S-183= Yanlış anlamayın ama: “Fazla alçak gönüllülük de gizli “KİBİR” dendir” .derler BÜYÜKLER…(İ.D.)

---------- 

S-238=“yani aslında vardır ancak gizlidir.” İfadesi ne kadar da çelişik-birbirine ters bir ifade tarzıdır. (İ.D.)

---------- 

S-279= Allah u Telanın Kur an-ı Kerim’in aşağıda göstereceğim bir çok ayetinde ifade ettiği “YARATAN-YARATCI-YARATTIM” dediği ayetlerde Allah bilmiyor muydu “zuhur ve tecell”i kelimelerini kulları anlasınlar diye kullanmayı da ;AYETE ŞERHİ ,SİZİ :---TERZİ BABA YI--- MI YAPSIN dedi ??! : izahını yapabilir misiniz… Dini-Akli Mantıki bir izahını yapamazsınız.::Ehli İrfan için Tabiki cevabı :HAYIRR(İ.D.)

---------- 

S-280= Bu ayetlere karşı verdiğiniz ifadelerinizden de; ne kadar İBRET verici ve HAYRET edici, anlaşılması güç bir mana verme çıkmazına girdiğiniz anlaşılıyor….(İ.D.)

------------------- 

 Yoktan yaratma demek haşa Allah-a acziyyet izafe etmektir yani Allahta yok olan bir şeyi farzı muhal başka bir Allahtan alıp onunla birlikte yeni varlık icad etmek gibi bir şey olmaktadır buda gizli şirktir. ) T.B. 

-------------

 İfadesini kulanmışsınız.

 Allah u Telanın Kur an-ı Kerim’in aşağıda göstereceğim bir çok ayetinde ifade ettiği “YARATAN-YARATCI-YARATTIM” dediği ayetlerde Allah bilmiyor muydu “zuhur ve tecell”i kelimelerini kulları anlasınlar diye kullanmayı da ;AYETE ŞERHİ ,SİZİ :---TERZİ BABA YI--- MI YAPSIN dedi ??! : izahını yapabilir misiniz… Dini-Akli Mantıki bir izahını yapamazsınız.::Ehli İrfan için Tabiki cevabı :HAYIRR (İ.D.)

------------------- 

 Şimdi sıra “yaratma” konusunu iyice idrak etmeye geldi, gerçekten yaratma varmıdır yokmudur? Yoksa hakkın da izah gerektiren bir konumu dur. T.B. 

---------- 

İhsan-güzel kardeşim. Yukarıda yazdıklarının cevapları diye, verdiğin ayet-i kerimelerin “Yaratma” diye verilen kelimelerinin karşılığını gene ayet-i kerimelerin kendi öz kelimeleri ile karşılaştırmalarını yapacağım, o zaman “yaratma” kelimesinin karşılığı gerçek olarak hangi kelimedir, veya varmıdır o nu hep birlikte görelim. T.B.

---------- 

------------------- 

# Allah Yaratıcıdır ile ilgili ayetler (İ.D.)

----------

► Siz ölüler iken sizi dirilten (yoktan var eden), sonra öldürüp tekrar diriltecek olan, sonra tekrar ona döndürüleceğiniz bir Allah’a karşı nasıl kâfir olursunuz? (2/Bakara 28) 

----------

► O (Allah) ki; yeryüzünde olanların tamamını sizin için yarattı. Sonra gökyüzüne yöneldi ve orayı yedi (kat) gök olarak düzenledi. Ve O, her şeyi bilendir. (2/Bakara 29)

----------

► Demişti ki: “Rabbim! Bana insan eli değmemişken nasıl çocuğum olabilir ki?” Dedi ki: “Böyle işte! Allah dilediğini yaratır. Bir işe (olması için) hükmettiğinde ona: ‘Ol!’ der, o da oluverir.” (3/Âl-i İmran 47)

----------

► Andolsun ki: “Allah, Meryem oğlu Mesih’tir.” diyenler kâfir oldular. De ki: “Allah, Meryem oğlu Mesih’i, annesini ve yeryüzünde yaşayanların tamamını helak etmek istese, Allah’a karşı kim onları koruyabilir?” Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin tamamının hâkimiyeti/egemenliği Allah’a aittir. Dilediğini yaratır, Allah her şeye kadîrdir. (5/Mâide 17) 

---------- 

► O, gökleri ve yeri hak olarak yaratandır. O’nun “Ol!” dediği gün (her istediği) oluverir. O’nun sözü haktır. Sûr'a üfleneceği gün hâkimiyet/egemenlik yalnızca O’nundur. Gaybı (görünmeyeni) ve şehadeti (görüneni) bilendir. O, (hüküm ve hikmet sahibi olan) Hakîm (her şeyden haberdar olan) Habîr’dir. (6/En'âm 73)

----------

► Şüphesiz ki çekirdeği ve taneyi (içlerinden bitki ve ağaç çıkarmak için) yarıp çatlatan, Allah’tır. Ölüden diriyi, diriden ölüyü çıkarır. İşte Allah, budur. Nasıl olur da (O’na ibadeti bırakıp, bunların hiçbirini yapamayan putlara doğru) çevriliyorsunuz? (6/En'âm 95) 

---------- 

► Gökleri ve yeri benzersiz şekilde yaratandır. Nasıl çocuğu olsun? O’nun bir hanımı olmadı ki! Her şeyi yarattı ve O, her şeyi bilendir. (6/En'âm 101) 

---------- 

► İşte bu, Rabbiniz olan Allah’tır. O’ndan başka (ibadeti hak eden) hiçbir ilah yoktur. Her şeyin yaratıcısıdır. (Öyleyse) yalnızca O’na kulluk edin. O, her şeyin üzerinde (gözetleyen, denetleyen ve işlerini yürüten) Vekil’dir. (6/En'âm 102) 

---------- 

► Şüphesiz ki sizin Rabbiniz, altı günde gökleri ve yeri yaratan, sonra arşa istiva eden1 Allah’tır. Gündüzü, ısrarla kovalayan geceyle örter. Güneş, Ay ve yıldızları emrine amade kılıp, boyun eğdirendir. Dikkat edin! Yaratmak da emretmek de Allah’a aittir.2 Âlemlerin Rabbi olan Allah, ne yücedir. (7/A'râf 54)

1. Allah’ın (cc) isim ve sıfatları hakkında bk. 3/Âl-i İmran, 181; 7/A’râf, 180; 57/Hadîd, 4

2. Allah (cc) yaratma sıfatıyla emretme/hükmetme/yasama sıfatını aynı cümlede zikretmiştir. O, yaratmasında ortak kabul etmediği gibi hüküm ve yasamada da ortak kabul etmez. (Bk. 18/Kehf, 26) 

---------- 

Yaratmak, kayıtsız şartsız Allah’a (cc) ait olduğu gibi egemenlik de kayıtsız şartsız Allah’a (cc) aittir. Bu yetkiyi Allah (cc) adına millete, krala, parlamentoya verenler Allah’a (cc) ortak koşmuş ve O’nun dışında rabler edinmişlerdir. (Bk. 9/Tevbe, 31; 12/Yûsuf, 40) 

----------

► De ki: “Göklerin ve yerin Rabbi kimdir?” De ki: “Allah’tır.” De ki: “(Göklerin ve yerin Rabbi O iken yine de) Allah’ı bırakıp kendilerine faydaları olmayan veya kendinden zararı defedemeyen varlıkları mı veliler edindiniz?” De ki: “Hiç kör ile gören bir olur mu? Yahut karanlıklarla aydınlık bir olur mu? Yoksa, Allah’a tayin ettikleri ortaklar (Allah gibi) yarattı da, (Allah’ın yaratmasıyla ortakların) yaratması birbirine mi benzedi (kimin ilah olduğuna dair kafaları mı karıştı)?” De ki: “Allah her şeyin yaratıcısıdır. Ve O, (zatında, fiillerinde ve sıfatlarında tek olan) El-Vâhid, (her şeye boyun eğdirip hükmüne ram eyleyen) El-Kahhâr’dır.” (13/Ra'd 16) 

---------- 

Allah’a (cc) şirk koşmanın hiçbir delili, gerekçesi ve tevili olamaz. Şirk koşulan ortaklar, yaratmadığı müddetçe -ki bu mümkün değildir- tevhid konusunda kafa karışıklığı iddiası kabul edilemez. Tevhid ve şirk konusunda batıl inançları bulunan, amellerine zulüm bulaştıran; zan, hurafe ve menkıbeyi delil zannedenler, kendi elleriyle şüpheye düşmüş, dinlerini karmakarışık hâle getirmişlerdir.

----------

► Şüphesiz ki Rabbin, (çokça yaratan) El-Hallâk, (her şeyi bilen) El-Alîm’dir. (15/Hicr 86)

---------- 

► Gökleri ve yeri yaratan Allah’ın, onlar gibisini yaratmaya kâdir olduğunu görmüyorlar mı? Onlar için kendisinde şüphe olmayan eceller kıldı. Zalimler ise (düşünmek ve anlamak yerine) kâfirlikte direttiler. (17/İsrâ 99) 

---------- 

► Allah, her canlıyı sudan yarattı. Onlardan kimi karnı üzerinde yürür/sürünür, kimi iki ayağı üzerinde yürür, kimi de dört (ayağı) üzerinde yürür. Allah dilediğini yaratır. Şüphesiz ki Allah, her şeye kadîrdir. (24/Nûr 45) 

---------- 

► Rabbin dilediğini yaratır ve seçip (üstün kılar). Seçim onlara ait değildir. Allah, onların şirk koştuklarından münezzeh ve yücedir. (28/Kasas 68) 

---------- 

► İlk defa yaratan, sonra da (dirilterek) onu tekrar edecek olan O’dur. O (yeniden diriltmek, ilk defa yaratmaktan) daha kolaydır. Göklerde ve yerde en yüce sıfat O’na aittir. O, (izzet sahibi, her şeyi mağlup eden) El-Azîz, (hüküm ve hikmet sahibi olan) El-Hakîm’dir. (30/Rûm 27) 

----------

► Allah sizi yarattı, sonra rızık verdi; sonra sizi öldürür, sonra da diriltir. Ortaklarınız arasında bunlardan herhangi birini yapabilecek olan var mıdır? O (Allah), onların şirk koştuklarından münezzeh ve yücedir. (30/Rûm 40) 

----------

► Sizi zayıflıktan yaratan, zayıflıktan sonra size kuvvet veren, sonra kuvvetin ardından size zayıflık ve yaşlılık veren Allah’tır. Dilediğini yaratır. O, (her şeyi bilen) El-Alîm, (her şeye güç yetiren, mutlak kudret sahibi olan) El-Kadîr’dir. (30/Rûm 54) 

---------- 

► O (Allah) ki; yarattığı her şeyi en güzel ve en sağlam yapan, insanı yaratmaya çamurdan başlayandır. (32/Secde 7) 

---------- 

► Hamd, gökleri ve yeri yaratan, melekleri ikişer, üçer, dörder kanatlı elçiler kılan Allah’adır. O, yaratmada dilediğini arttırır. Şüphesiz ki Allah, her şeye kadîrdir. (35/Fâtır 1)

---------- 

► Gökleri ve yeri yaratan kimse, onların benzerini yaratmaya kâdir olmaz mı? Elbette (kâdirdir). O, (çokça yaratan) El-Hallâk, (her şeyi bilen) El-Alîm’dir. (36/Yâsîn 81) 

---------- 

► Allah, her şeyin yaratıcısıdır. Ve O, her şeye vekildir. (39/Zümer 62) 

---------- 

► İşte bu sizin Rabbiniz olan, her şeyin yaratıcısı Allah’tır. O’ndan başka (ibadeti hak eden) hiçbir ilah yoktur. (Buna rağmen) nasıl oluyor da (tevhidden şirke) çevriliyorsunuz? (40/Mü’min(Ğafir) 62) 

---------- 

► Göklerin ve yerin hâkimiyeti/egemenliği Allah’ındır. Dilediğini yaratır. Dilediğine kız, dilediğine erkek (çocuk) bağışlar. (42/Şûrâ 49)

---------- 

► Hiç şüphesiz biz, her şeyi bir kaderle yarattık. (54/Kamer 49) 

---------- 

► Sizi biz yarattık. (Dirilteceğimizi) tasdik etmeniz gerekmez mi? (56/Vâkıa 57)

---------- 

► Dökmekte olduğunuz meniyi gördünüz mü? (56/Vâkıa 58)

---------- 

► Onu siz mi yaratıyorsunuz, yoksa yaratan biz miyiz? (56/Vâkıa 59) 

---------- 

► Andolsun ki ilk yaratmayı bildiniz/kabul ettiniz. (Allah’ın kudretini anlayıp sizleri dirilteceği konusunda) düşünüp öğüt almanız gerekmez mi? (56/Vâkıa 62) 

---------- 

► O Allah ki; (Her şeyi yoktan var edip yaratan) El-Hâlık’tır. (Kusursuz ve uyum içinde yaratan) El-Bâri’dir. (Yarattıklarına dilediği şekli veren) El-Musavvir’dir. En güzel isimler O’nundur. Göklerde ve yerde olan her şey O’nu tesbih eder. O, (izzet sahibi, her şeyi mağlup eden) El-Azîz, (hüküm ve hikmet sahibi olan) El-Hakîm’dir. (59/Haşr 24)

► Sizi yaratan O’dur. İçinizden kimi kâfir kimi de mümindir. Allah yaptıklarınızı görendir. (64/Teğabûn 2)

---------

Bu ayetlere karşı verdiğiniz ifadelerinizden de; ne kadar İBRET verici ve HAYRET edici, anlaşılması güç bir mana verme çıkmazına girdiğiniz anlaşılıyor….

---------------------------------------------- 

 Sevgili İhsan-Güzel kardeşim, yukarıda bahsettiğin ve (yaratma) tercümesi yapılan ayetlerin asli kelime karşılıklarını tesbit edip sırası ile bakalım, o zaman az yukarıda belirttiğin düşüncelerinde, hakikat-i itibari ile gene sabit olabilecekmisin. Korkarım bu sözlerinde de mahçup olup, daha henüz irfaniyet çarşısında alış veriş yapan kimse olmadığını, açık olarak göreceksin ve kimin çıkmazda olduğunu, senin için kabullenmesi zorda olsa, tesbit etmiş olacak, ondan sonra bu değerlendirmen için belki, Terzi’den özür dileyeceksin. Ancak mahçup olma, Terzi kimseden özür beklemez herkes kendi vicdanına, eğer varsa özrünü bildirsin.T.B. 

---------- 

 Sen kendinin bir araştırmacı olduğunu söylüyorsun Terzi’de bu konuları sana araştırıcı olduğun için, hakikatleri itibari ile, belki akıl ve gönlünde, yeni ufuklar açılır ümidi ile, ifade etmeye çalışmıştı. İster ufkunu genişletir, gerçekten ilahi tefekkür sahasına girer, daha ilerilere gidersin. İstersen bu klasik genel anlayışta kalırsın Terzi’nin derdi değildir. T.B. 

---------- 

 Şimdi sana küçük bir soru, ön yargı ve şartlanmışlıktan uzak bitaraf olarak, konu ile dikkatle ilgilenmen lazımdır. Yukarıda meallerini aktardığın Ayet-i kerimelerin, bütün ilah-i manaları sadece bu kadarmıdır.? Yani bu meallari okuyan kimse Allah-ımızın zat mertebesinden, Cibril-i emin vasıtası ile, Risalet mertebesine nüzül-indirdiği, İlâh-i kelâmullahın sonsuz manaları, sadece meal olarak verilenler ile bitmişmi zannediyorsun.? Bütün manaları sadece bu cümlelerin içinemi sığdırılmış. Bu konuya veceğin cevab-ı gerçekten merak ediyorum. Belki zahirin ön yargılı olarak, evet böyledir diyebilir, ancak derunun, eğer varsa tabii, hayır “Kelamullah-ı” bu kadar birkaç cümle ile sınırlamak mümkün değildir, vicdani cevabın içinden hemen gelecektir.T.B. 

---------- 

 Sevgili İhsan-güzel kardeşim. Evvelâ şu hususu açıklığa kavuşturalım. Eğer gerçekten mertebelerin varlığından haberin varsa, araştırmacı olduğunu, söylediğin yönün ile, bu konuya bakman gerekiyor. Bu mertebelerin herhalde en azından sıralamasını biliyorsundur. Bilmeyenler ve merak edenler yönünden yeniden sıralayayım.T.B. 

 1) Şeriat-Ef’al-fiiller mertebesi. İsmi üstünde olduğu gibi, bir müslümanın zahiren ve fiziken uyacağı kuralları, emir ve nehiyleri bildirir ve takibinin yapılmasını bildirir. Bir müslümanın bu saha daki emir ve nehiylere mutlaka uyması ve en güzel şekilde tatbik etmesi lazımdır. Bu mertebe temeldir, diğer mertebelere geçmek ancak bu sahadaki sağlam kurulmuş bir zeminin üzerine diğer mertebe katlar inşa edilebilir. T.B. 

 2) Tarikat-Esma-İsimler mertebesi. Şeriat mertebesin-den farkı muhabbetin biraz daha ileriye doğru gitmesidir, daha çok duygusal hale gelmesidir. Genelde bilinen bir sahadır, her yolun kendine göre çalışma sistemleri vardır. Biraz tehlikeli sahadır, dikkatli olunması lazımdır, istismara açıktır. Gerçekten bu Yolun sahih olanları vardır, onları tenzih ederek, konunun üzüntü vesilesi olduğunu da bildirmek yerinde olacaktır. 

 Genelde buradaki yaşam ve düşünce, şeriat mertebesi anlayışı üzeredir. Yani daha henüz tefekkür sahasına yol yoktur. 

 İşte buraya kadar gelen yaşam tarzında ve anlayışında geçmiş sayfalarda belirtilen “Yaratma” ve “felsefe” olarak kullanılan sözcük-kelimelerin hiçbir sakıncası yoktur, her meal, meallerde olduğu gibi kabul, vede bu mertebelerde mutlak geçerlidir. Terzi’nin buralara dediği bir şey yoktur, çünkü bu sahada arayıcılık yoktur, arayıcılık yoksa eğer sorunda yoktur. Her şey aynen zahiren olduğu gibidir. T.B.

 3) hakikat-Sıfat mertebesi. Terzi’nin belirtmeye çalıştığı saha, “3-hakikat” mertebesi dolayısı ile olan anlayış ve değerlendirmelerdir, Kim en azından bir arştırmacı olarak yola devam etmek istiyorsa sözlerimiz o kimselerdir. 

 İhsan-güzel kardeşim Terzi’ye yazdığın yazılarında (29) senelik bir araştırmacı olduğunu yazıyordun Terzi’de, bu araştırmalarının neticesinde İrfani tefekkür sahasında bir yerlere geldiğini düşünerek sana yazdığı yazıları ve verdiği cevapları “Hakikat” mertebesinin başlangıcından vermeye çalışmış idi. Ancak Terzi’nin aldığı cevap ve suçlamalara bakıldığında görülüyorki, İhsan kardeş daha henüz “tarikat” mertebesi anlayışına bile gelememiş olduğu açık olarak görülmektedir. Aslında bu hal, “Terzi’yi” de senin namına biraz sükûtu hayele uğratmıştır. Bu kadar uzun senelerini bu sahada araştırmaya verip, neticede gönül alemi ve irfaniyet sahasında, hiçbir yere gelememek oldukça düşündürücü bir sahne olmaktadır. 

 Sen gene istersen batı’nın “felsefe” sine ağıtlar yak, meallerdeki “yaratma” sözcüğü ile şeriat mertebesi itibari ile olan anlayışına devam et Terzi’yi hiç ilgilendirmez. Ancak bu konuda araştıcı olan veya araştımaya başlayacak olan kimselere, belki yardımcı olunur diye senin zahiri suçlamalarını, senetleri ile Terzi cevaplamaya çalışıyor. 

 4) Ma’rifet-Zat mertebesidir. Bu mertebe ve sahasının ancak belirtilen diğer mertebeleri, idrak ve müşahede ettikten sonra anlaşılması mümkün olacağından, şimdilik bu saha için daha fazla bilgi vermeye gerek yoktur. 

 Ayrıca bunlarında kendi içinde (12) mertebeleri vardır, ancak bunlar en az (15-20) seneler içinde yaşandıkça ulaşılacak idrak ve yaşantılardır. İki saniyede söylenecek sayısal (12) değildir.

---------- 

 İhsan-güzel kardeşim şimdi. “yaratma” diye meal çevirisi verilmiş, kelimelerin Kur’an-ı kerimin kendi asli halinden alarak, sırası ile incelemeye çalışalım. Umarım can sıkıcı bulup okumamazlık yapmazsın, sıkılsan bile tavsiye ederim, okursan iyi olur. Belki acı olan bir ilaç gibi kabul edebilirsin.T.B. 

---------- 

 Ancak! Misal verdiğin ayet-i kerimeler incelendiği vakit, görüldüki, Yaratma diye belirtilen kelimelerin, sadece “haleka yahlüku” kelimeleri geçen Ayet-i kerimeleri misal olarak vermişsin. Halbuki Kur’an-ı kerimin meallerinde. Ceale, zahera, fetera, enşee, bedea, Ve bz kelimeler daha vardır ve genel olarak bunlarada “yaratma-yarattı” diye meal verilir. Ancak mana ve ifadeleri başka başkadır. Ve meallerde bu konuda mutlak bir kelime birliği yoktur. Bu husus geçmiş sayfalarda belirtildiği gibi şeriat ve tarikat mertebelerinde geçerlidir, bu sahada sorun yoktur. Hiç bir sakınca da yoktur. Ve hepsi yerli yerincedir. T.B. 

 Ancak burada bir tehlike vardır. Müslüman düşmanlarından bir tanesi, bu bahsi geçen “yaratma” ile ilgili bütün ayetleri toplasa ve bunların bütün meallarde ve tefsirlerde olan meallerini bir araya toplayıp, hele kötü niyetli ise! Burada büyük bir anlam kargaşalığı vardır diye, Müslüman olmaya niyet etmiş bile olsa, belki bu niyetinden vazgeçme ihtimali büyüktür. 

 İşte bu sahanın onlara lâyıkı ile anlatılması için gerçekten konunun ”yaratma” sözcüğünün sadece klâsik anlayışıyla izah edilemeyeceğini, bunun dışında konunun çok daha başka yönlerinin de olduğunu, izahının ancak bu yönden yapılmasının mümkün olabileceğini, onlara anlatmakla mümkün olabileceği açıktır. 

 Ancak bir kimse irfan ehli olma yolunda mesafeler kat ettikçe, yolu ilerilere doğru gittikçe veya yükseldikçe, bu tefekkür gerektirmeyen, nakil olan kavramlar, yerlerini gerçek ifadelerine bırakması lazımdırki, kişinin ikiz kardeşi olan Kur’an’ın manalarını, hakikat-i itibari ile anlamaya ve onların, gerçek hallerini-özlerini görmeye başlasın. İşte Terzi’nin bahsettiği saha buradan başlamaktadır. 

 İhsan-güzel kardeşim, eğer araştırma yolculuğuna devam etmek istiyorsan, daha evvel buralardan geçen tevhid kervanlarının İZ’lerini takib ederek yoluna, sahralarda vahalarda kaybolup gitmeden güvenle devam edersin. T.B. 

 Senin belirttiğin Ayeti kerimelere geçmeden Terzi de sana başka kelimeler ile aynı konuyu belirten birkaç ayeti göstersin, bakalım bunlara ne diyeceksin. T.B. 

------------------- 

Allah Yaratıcıdır ile ilgili ayetler. …(İ.D.)

# ---------- 

 İhsan-güzel kardeşim şimdi bahse konu olan no’larını verdiğin Ayet-i kerimelerin ilgili kelimelerini asli yerinden hep birlikte takib etmeden evvel Terzi’nin de bu konuda sana bildireceği aynı konu hakkın da olan başka birkaç Ayete işaret edecektir. T.B. 

---------- 

2.30 - Ve iz kâle rabbuke lilmelâiketi innî câılun fil ardı halîfeh, kâlû etec'alu fîhâ mey yufsidu fîhâ ve yesfikud dimâé', ve nahnu nusebbihu bihamdike ve nugaddisu lek, gâle innî ağlemu mâ lâ tağlemûn. 

---------- 

Diyanet Meali:
2.30 - Hani, Rabbin meleklere, "Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım" demişti. Onlar, "Orada bozgunculuk yapacak, kan dökecek birini mi yaratacaksın? Oysa biz sana hamdederek daima seni tesbih ve takdis ediyoruz." demişler. Allah da, "Ben sizin bilmediğinizi bilirim" demişti.
----------------- 

Diğer meallerde aynı kelime hakkında. 

"Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım" demişti 

---------- 

«Ben Yerde muhakkak bir halife yapacağım» dediği vakıt 

---------- 

«Ben yeryüzünde muhakkak bir halife kılacağım» diye buyurmuştu 

---------- 

"Muhakkak ben, yeryüzünde bir halife var edeceğim" 

---------- 

«Ben yeryüzünde herhalde (emirlerimi yerine getirecek, Benim adıma konuşacak) bir halîfe var kılacağım» demişti. 

----------

"Bakın, Ben yeryüzünde ona sahip çıkacak birini yaratacağım!" demişti.

---------- 

"Ben yeryüzünde bir halife yapacağım," demişti. 

---------- 

"Ben, yeryüzünde bir halife atayacağım." 

---------- 

«Muhakkak Ben, yeryüzünde bir halife tayin edeceğim.» 

---------- 

«Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım» demişti.

------- 

 Gördüğün gibi İhsan-güzel kardeşim yukarıda ki ayet-i kerimede “haleka yahlüku” kelimeleri yoktur, (Ceal) kelimesi vardır, manaları çok başkadır. Meallerde değişik yorumlarda dır. Var sen bir düşün bakalım nasıl bir çözüm bulacaksın, bir ayet hakkın da, kaç türlü yorum yapılmıştır, düşünceni merak ederim. T.B.

---------- 

53.32 - Ellezîne yectenibûne kebâiral ismi vel fevâhışe illel lemem, inne rabbeke vâsiul mağfirah, huve ağlemu bikum iz enşeekum minel ardı ve iz entum ecinnetun fî butûni ummehâtikum, felâ tuzekkû enfusekum, huve ağlemu bimenittekâ.

---------- 
Diyanet Meali:
53.32 - Onlar, ufak tefek kusurları dışında, büyük günahlardan ve çirkin işlerden uzak duran kimselerdir. Şüphesiz Rabbin, bağışlaması çok geniş olandır. Sizi, topraktan yarattığında da ve analarınızın karnında ceninler iken de, en iyi bilendir. Bunun için kendinizi temize çıkarmayın. Çünkü O, Allah'a karşı gelmekten sakınanları en iyi bilendir.

---------- 

67.23 - Kul huvellezî enşeekum ve ceale lekumus sem'a vel ebsâra vel ef'ideh, galîlem mâ teşkurûn. 
---------- 
Diyanet Meali:
67.23 - De ki: "O, sizi yaratan ve size kulaklar, gözler ve kalpler verendir. Ne kadar da az şükrediyorsunuz!"
---------- 
Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
67.23 - De ki, odur ancak sizi inşa eyleyen ve size dinleyecek kulak, görecek gözler, duyacak gönüller veren, fakat sizler pek az şükür ediyorsunuz. 

---------- 

Bura da da gördüğün gibi İhsan-güzel kardeşim yukarıda ki ayet-i kerimede “haleka yahlüku” kelimeleri yoktur, enşeekum ve ceale kelimeleri vardır bunların da başka manaları vardır, Meallerde değişik yorumlarda dır. Var sen gene bir düşün bakalım nasıl bir çözüm bulacaksın merak ederim.T.B.
---------- 

2.28 - Keyfe tekfurûne billâhi ve kuntum emvâten feahyâkum, summe yumîtukum summe yuhyîkum summe ileyhi turceûn. 
---------- 
Diyanet Meali:
2.28 - Siz cansız (henüz yok) iken sizi dirilten (dünyaya getiren) Allah'ı nasıl inkâr ediyorsunuz? Sonra sizleri öldürecek, sonra yine diriltecektir. En sonunda O'na döndürüleceksiniz.
---------- 

► Siz ölüler iken sizi dirilten (yoktan var eden), sonra öldürüp tekrar diriltecek olan, sonra tekrar ona döndürüleceğiniz bir Allah’a karşı nasıl kâfir olursunuz? (2/Bakara 28) 

---------- 

2.29 - Huvellezî haleka lekum mâ fil ardı cemîan summestevâ iles semâi fesevvâhunne seb'a semâvât, ve huve bikulli şey'in alîm.

---------- 

► O (Allah) ki; yeryüzünde olanların tamamını sizin için yarattı. Sonra gökyüzüne yöneldi ve orayı yedi (kat) gök olarak düzenledi. Ve O, her şeyi bilendir. (2/Bakara 29)

---------- 

3.47 - Kâlet rabbi ennâ yekûnu lî veleduv ve lem yemsesnî beşer, kâle kezâlikillâhu yahluku mâ yeşâé', izâ gadâ emran feinnemâ yekûlu lehû kun feyekûn. 

---------- 

► Demişti ki: “Rabbim! Bana insan eli değmemişken nasıl çocuğum olabilir ki?” Dedi ki: “Böyle işte! Allah dilediğini yaratır. Bir işe (olması için) hükmettiğinde ona: ‘Ol!’ der, o da oluverir.” (3/Âl-i İmran 47)

---------- 

5.17 - Lekad keferallezîne kâlû innallâhe huvel mesîhubnu meryem, kul femey yemliku minallâhi şey'en in erâde ey yuhlikel mesîhabne meryeme ve ummehû ve men fil ardı cemîâ, ve lillâhi mulkus semâvâti vel ardı ve mâ beynehumâ, yahluku mâ yeşâé', vallâhu alâ kulli şey'in kadîr. 

----------

► Andolsun ki: “Allah, Meryem oğlu Mesih’tir.” diyenler kâfir oldular. De ki: “Allah, Meryem oğlu Mesih’i, annesini ve yeryüzünde yaşayanların tamamını helak etmek istese, Allah’a karşı kim onları koruyabilir?” Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin tamamının hâkimiyeti/egemenliği Allah’a aittir. Dilediğini yaratır, Allah her şeye kadîrdir. (5/Mâide 17)

---------- 

6.73 - Ve huvellezî halekas semâvâti vel arda bil hakk, ve yevme yekûlu kun feyekûn, kavluhul hakk, ve lehul mulku yevme yunfehu fis sûr, âlimul ğaybi veş şehâdeh, ve huvel hakîmul habîr. 

----------

► O, gökleri ve yeri Hak olarak yaratandır. O’nun “Ol!” dediği gün (her istediği) oluverir. O’nun sözü haktır. Sûr'a üfleneceği gün hâkimiyet/egemenlik yalnızca O’nundur. Gaybı (görünmeyeni) ve şehadeti (görüneni) bilendir. O, (hüküm ve hikmet sahibi olan) Hakîm (her şeyden haberdar olan) Habîr’dir. (6/En'âm 73) 

---------- 

6.95 - İnnallâhe fâlikul habbi ven nevâ, yuhricul hayye minel meyyiti ve muhricul meyyiti minel hayy, zâlikumullâhu feennâ tu'fekûn. 

---------- 

► Şüphesiz ki çekirdeği ve taneyi (içlerinden bitki ve ağaç çıkarmak için) yarıp çatlatan, Allah’tır. Ölüden diriyi, diriden ölüyü çıkarır. İşte Allah, budur. Nasıl olur da (O’na ibadeti bırakıp, bunların hiçbirini yapamayan putlara doğru) çevriliyorsunuz? (6/En'âm 95) 

---------- 

6.101 - Bedîus semâvâti vel ard, ennâ yekûnu lehû veleduv ve lem tekul lehû sahıbeh, ve haleka kulle şeyé', ve huve bikulli şey'in alîm.

---------- 

► Gökleri ve yeri benzersiz şekilde yaratandır. Nasıl çocuğu olsun? O’nun bir hanımı olmadı ki! Her şeyi yarattı ve O, her şeyi bilendir. (6/En'âm 101) 

---------- 

6.102 - Zâlikumullâhu rabbukum, lâ ilâhe illâ hû, hâliku kulli şey'in fağbudûh, ve huve alâ kulli şey'in vekîl.

---------- 

► İşte bu, Rabbiniz olan Allah’tır. O’ndan başka (ibadeti hak eden) hiçbir ilah yoktur. Her şeyin yaratıcısıdır. (Öyleyse) yalnızca O’na kulluk edin. O, her şeyin üzerinde (gözetleyen, denetleyen ve işlerini yürüten) Vekil’dir. (6/En'âm 102)

---------- 

7.54 - İnne rabbekumullâhullezî halekas semâvâti vel arda fî sitteti eyyâmin summestevâ alel arşi yuğşil leylen nehâra yatlubuhû hasîsev veş şemse vel kamera ven nucûme musehharâtim biemrih, elâ lehul halku vel emr, tebârakallâhu rabbul âlemîn.

----------

► Şüphesiz ki sizin Rabbiniz, altı günde gökleri ve yeri yaratan, sonra arşa istiva eden1 Allah’tır. Gündüzü, ısrarla kovalayan geceyle örter. Güneş, Ay ve yıldızları emrine amade kılıp, boyun eğdirendir. Dikkat edin! Yaratmak da emretmek de Allah’a aittir.2 Âlemlerin Rabbi olan Allah, ne yücedir. (7/A'râf 54) 

---------- 

1. Allah’ın (cc) isim ve sıfatları hakkında bk. 3/Âl-i İmran, 181; 7/A’râf, 180; 57/Hadîd, 4

---------- 

18.26 - Kulillâhu ağlemu bimâ lebisû, lehû ğaybus semâvâti vel ard, ebsır bihî ve esmiğ, mâ lehum min dûnihî miv veliyyiv ve lâ yuşriku fî hukmihî ehadâ. 
 ---------- 

2. Allah (cc) yaratma sıfatıyla emretme/hükmetme/yasama sıfatını aynı cümlede zikretmiştir. O, yaratmasında ortak kabul etmediği gibi hüküm ve yasamada da ortak kabul etmez. (Bk. 18/Kehf, 26) 

---------- 

9.31 - İttehazû ahbârahum ve ruhbânehum erbâbem min dûnillâhi vel mesîhabne meryem, ve mâ umirû illâ liyağbudû ilâhev vâhıdâ, lâ ilâhe illâ hû, subhânehû ammâ yuşrikûn. 

---------- 

9.31 - (Yahudiler) Allah'ı bırakıp, hahamlarını; (hıristiyanlar ise) rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih'i rab edindiler. Oysa, bunlar da ancak, bir olan Allah'a ibadet etmekle emrolunmuşlardır. O'ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O, onların ortak koştukları her şeyden uzaktır.

---------- 

13.16 - Kul mer rabbus semâvâti vel ard, kulillâh, kul efettehaztum min dûnihi evliyâe lâ yemlikûne lienfusihim nef'av ve lâ darrâ, kul hel yestevil ağmâ vel basîru em hel testeviz zulumatu ven nûr, em cealû lillâhi şurakâe halekû kehalkıhî feteşâbehel halku aleyhim, kulillâhu hâliku kulli şey'in ve huvel vâhıdul kahhâr. 
---------- 

► De ki: “Göklerin ve yerin Rabbi kimdir?” De ki: “Allah’tır.” De ki: “(Göklerin ve yerin Rabbi O iken yine de) Allah’ı bırakıp kendilerine faydaları olmayan veya kendinden zararı defedemeyen varlıkları mı veliler edindiniz?” De ki: “Hiç kör ile gören bir olur mu? Yahut karanlıklarla aydınlık bir olur mu? Yoksa, Allah’a tayin ettikleri ortaklar (Allah gibi) yarattı da, (Allah’ın yaratmasıyla ortakların) yaratması birbirine mi benzedi (kimin ilah olduğuna dair kafaları mı karıştı)?” De ki: “Allah her şeyin yaratıcısıdır. Ve O, (zatında, fiillerinde ve sıfatlarında tek olan) El-Vâhid, (her şeye boyun eğdirip hükmüne ram eyleyen) El-Kahhâr’dır.” (13/Ra'd 16) 

---------- 

 Allah’a (cc) şirk koşmanın hiçbir delili, gerekçesi ve tevili olamaz. Şirk koşulan ortaklar, yaratmadığı müddetçe -ki bu mümkün değildir- tevhid konusunda kafa karışıklığı iddiası kabul edilemez. Tevhid ve şirk konusunda batıl inançları bulunan, amellerine zulüm bulaştıran; zan, hurafe ve menkıbeyi delil zannedenler, kendi elleriyle şüpheye düşmüş, dinlerini karmakarışık hâle getirmişlerdir.

---------- 

15.86 - İnne rabbeke huvel hallâkul alîm.

---------- 

► Şüphesiz ki Rabbin, (çokça yaratan) El-Hallâk, (her şeyi bilen) El-Alîm’dir. (15/Hicr 86) 

---------- 

17.99 - E ve lem yerav ennallâhellezî halekas semâvâti vel arda kâdirun alâ ey yahluka mislehum ve ceale lehum ecelel lâ raybe fîh, feebez zâlimûne illâ kufûrâ.

---------- 

► Gökleri ve yeri yaratan Allah’ın, onlar gibisini yaratmaya kâdir olduğunu görmüyorlar mı? Onlar için kendisinde şüphe olmayan eceller kıldı. Zalimler ise (düşünmek ve anlamak yerine) kâfirlikte direttiler. (17/İsrâ 99) 

---------- 

24.45 - Vallâhu haleka kulle dâbbetin mim mâé', feminhum mey yemşî alâ batnih, ve minhum mey yemşî alâ ricleyn, ve minhum mey yemşî alâ erbağ, yahlukullâhu mâ yeşâé', innallâhe alâ kulli şey'in kadîr. 

---------- 

► Allah, her canlıyı sudan yarattı. Onlardan kimi karnı üzerinde yürür/sürünür, kimi iki ayağı üzerinde yürür, kimi de dört (ayağı) üzerinde yürür. Allah dilediğini yaratır. Şüphesiz ki Allah, her şeye kadîrdir. (24/Nûr 45) 

---------- 

28.68 - Ve rabbuke yahluku mâ yeşâu ve yahtâr, mâ kâne lehumul hıyerah, subhânallâhi ve teâlâ ammâ yuşrikûn. 

---------- 

► Rabbin dilediğini yaratır ve seçip (üstün kılar). Seçim onlara ait değildir. Allah, onların şirk koştuklarından münezzeh ve yücedir. (28/Kasas 68) 

---------- 

30.27 - Ve huvellezî yebdeul halka summe yuîduhû ve huve ehvenu aleyh, ve lehul meselul ağlâ fis semâvâti vel ard, ve huvel azîzul hakîm. 

---------- 

► İlk defa yaratan, sonra da (dirilterek) onu tekrar edecek olan O’dur. O (yeniden diriltmek, ilk defa yaratmaktan) daha kolaydır. Göklerde ve yerde en yüce sıfat O’na aittir. O, (izzet sahibi, her şeyi mağlup eden) El-Azîz, (hüküm ve hikmet sahibi olan) El-Hakîm’dir. (30/Rûm 27) 

---------- 

30.40 - Allâhullezî halekakum summe razekakum summe yumîtukum summe yuhyîkum, hel min şurakâikum men yef'alu min zâlikum min şeyé', subhânehû ve teâlâ ammâ yuşrikûn. 

---------- 

► Allah sizi yarattı, sonra rızık verdi; sonra sizi öldürür, sonra da diriltir. Ortaklarınız arasında bunlardan herhangi birini yapabilecek olan var mıdır? O (Allah), onların şirk koştuklarından münezzeh ve yücedir. (30/Rûm 40)

---------- 

30.54 - Allâhullezî halekakum min dağfin summe ceale mim bağdi dağfin kuvveten summe ceale mim bağdi kuvvetin dağfev ve şeybeh, yahluku ma yeşâé', ve huvel alîmul kadîr. 

---------- 

► Sizi zayıflıktan yaratan, zayıflıktan sonra size kuvvet veren, sonra kuvvetin ardından size zayıflık ve yaşlılık veren Allah’tır. Dilediğini yaratır. O, (her şeyi bilen) El-Alîm, (her şeye güç yetiren, mutlak kudret sahibi olan) El-Kadîr’dir. (30/Rûm 54)

---------- 

32.7 - Ellezî ahsene kulle şey'in halekahû ve bedee halkal insâni min tîn. 

---------- 

► O (Allah) ki; yarattığı her şeyi en güzel ve en sağlam yapan, insanı yaratmaya çamurdan başlayandır. (32/Secde 7) 

---------- 

35.1 - Elhamdu lillâhi fâtırıs semâvâti vel ardı câılil melâiketi rusulen ulî ecnihatim mesnâ ve sulâse ve rubağ, yezîdu fil halkı mâ yeşâé', innallâhe alâ kulli şey'in kadîr.

---------- 

► Hamd, gökleri ve yeri yaratan, melekleri ikişer, üçer, dörder kanatlı elçiler kılan Allah’adır. O, yaratmada dilediğini arttırır. Şüphesiz ki Allah, her şeye kadîrdir. (35/Fâtır 1) 

---------- 

36.81 - Eveleysellezî halekas semâvâti vel arda bikâdirin alâ ey yahluka mislehum, belâ ve huvel hallâkul alîm. 

---------- 

► Gökleri ve yeri yaratan kimse, onların benzerini yaratmaya kâdir olmaz mı? Elbette (kâdirdir). O, (çokça yaratan) El-Hallâk, (her şeyi bilen) El-Alîm’dir. (36/Yâsîn 81) 

---------- 

39.62 - Allâhu hâliku kulli şey'in ve huve alâ kulli şey'in vekîl. 
---------- 

► Allah, her şeyin yaratıcısıdır. Ve O, her şeye vekildir. (39/Zümer 62) 

---------- 

40.62 - Zâlikumullâhu rabbukum hâliku kulli şeyé', lâ ilâhe illâ huve feennâ tué'fekûn. 

----------

► İşte bu sizin Rabbiniz olan, her şeyin yaratıcısı Allah’tır. O’ndan başka (ibadeti hak eden) hiçbir ilah yoktur. (Buna rağmen) nasıl oluyor da (tevhidden şirke) çevriliyorsunuz? (40/Mü’min(Ğafir) 62) 

---------- 

42.49 - Lillâhi mulkus semâvâti vel ard, yahluku mâ yeşâé', yehebu limey yeşâu inâsev ve yehebu limey yeşâuz zukûr.

---------- 

► Göklerin ve yerin hâkimiyeti/egemenliği Allah’ındır. Dilediğini yaratır. Dilediğine kız, dilediğine erkek (çocuk) bağışlar. (42/Şûrâ 49) 

---------- 

54.49 - İnnâ kulle şey'in halaknâhu bikader

---------- 

► Hiç şüphesiz biz, her şeyi bir kaderle yarattık. (54/Kamer 49) 

---------- 

56.57 - Nahnu halaknâkum felevlâ tusaddigûn. 
---------- 

► Sizi biz yarattık. (Dirilteceğimizi) tasdik etmeniz gerekmez mi? (56/Vâkıa 57) 

---------- 

56.62 - Ve lekad alimtumun neş'etel ûlâ felevlâ tezekkerûn.

---------- 

► Andolsun ki ilk yaratmayı bildiniz/kabul ettiniz. (Allah’ın kudretini anlayıp sizleri dirilteceği konusunda) düşünüp öğüt almanız gerekmez mi? (56/Vâkıa 62) 

---------- 

59.24 - Huvallâhul hâlikul bâriul musavviru lehul esmâul husnâ, yusebbihu lehû mâ fis semâvâti vel ard, ve huvel azîzul hakîm. 

---------- 

► O Allah ki; (Her şeyi yoktan var edip yaratan) El-Hâlık’tır. (Kusursuz ve uyum içinde yaratan) El-Bâri’dir. (Yarattıklarına dilediği şekli veren) El-Musavvir’dir. En güzel isimler O’nundur. Göklerde ve yerde olan her şey O’nu tesbih eder. O, (izzet sahibi, her şeyi mağlup eden) El-Azîz, (hüküm ve hikmet sahibi olan) El-Hakîm’dir. (59/Haşr 24) 

---------- 

64.2 - Huvellezî halekakum feminkum kâfiruv ve minkum mué'min, vallâhu bimâ tağmelûne basîr.

----------

► Sizi yaratan O’dur. İçinizden kimi kâfir kimi de mümindir. Allah yaptıklarınızı görendir. (64/Teğabûn 2) 

---------- 

 İhsan-güzel kardeşim geçmiş sayfalarda da belirtildiği gibi hatırlatma babında buraya da aktardım. Gördüğün gibi, yaratma diye bahsedilen husus, daha bir çok kelime ile de ifadelendirilmekte. Gerçek “yaratma” tabiî ki hakikat-i itbari ile ise tam karşılığı hangi kelimedir. T.B.

---------- 

 NOT=İhsan kardeşim islamın genel kabul görmüş bu konularının sakın karşısında olduğumu düşünmeyesin, böyle bir şey zaten söz konusu değildir. Geçmiş sayfalarda da belirtildiği gibi. Şeriat ve tarikat mertebeleri itbari ile hiçbir sorun ve sıkıntı yoktur. Ancak tefekkür sahasının yükseldiği hakikat ve marifet mertebeleri itibari ile, konunun daha iyi açıklığa kavuşması için araştırmacıların bu sahayı kullanmaları gereklidir. 

 Kendisini irfaniyyet yolunda olduğunu söyleyen kimse, gerçek mana da tevhid ve irfan ehli ise hakikat ve marifet mertebesi itibari ile “yaratma” kelimesini kullanamaz kullanıyor ise bu onun o mertebede olmadığının açık ispatıdır. Ancak o mertebe sahibibinin karşısına şeriat ve tarikat mertebsinden birisi gelirse, onun anlayışı itibari ile bu kelimeyi konuşmasında bir sakıncası yoktur, karşındakini herhangi bir idraki hale sokmaması için bu kelimeyi geçici olarak kullanır, daha sonra gene kanaatı aynıdır. Yani yaratma yoktur zuhur ve tecelli vardır. T.B. 

---------- 

---------- 

6.95 - İnnallâhe fâlikul habbi ven nevâ, yuhricul hayye minel meyyiti ve muhricul meyyiti minel hayy, zâlikumullâhu feennâ tu'fekûn. 

---------- 

 ► Şüphesiz ki çekirdeği ve taneyi (içlerinden bitki ve ağaç çıkarmak için) yarıp çatlatan, Allah’tır. Ölüden diriyi, diriden ölüyü çıkarır. İşte Allah, budur. Nasıl olur da (O’na ibadeti bırakıp, bunların hiçbirini yapamayan putlara doğru) çevriliyorsunuz? (6/En'âm 95) 

---------- 

 İhsan kardeşim (6/En'âm 95) ayet-i kerimedeki ifadeleri vaktin varsa defalarca oku bakalım içinde bulunduğun yaratma hakkındaki ön yargı ve şartlanmaların gene aynı yeride durabilecekmi? 

“yani kabuk “perdesi açıldığında”, T.B.

---------- 

 “Şüphesiz ki çekirdeği ve taneyi (içlerinden bitki ve ağaç çıkarmak için) yarıp çatlatan,” açık olarak görüldüğü gibi, çekirdeğin ve tanenin içinden çıkanlardan bahsediyor işte bu hadise yaratma değil zaten çekirdeğın ve tanenin içinde özünde var olanın, vakti geldiğinde yarılıp çatlayınca, yani kabuk, “perdesi açıldığında”, ortaya çıkmasıdır. Geçmiş sayfalarda karşı çıktığın kelimeleri, ayeti kerimenin nasıl tasdik ettiği açık olarak gözüyor. 

 Açık olarak görüldüğü gibi zaten batında var olanın zuhura çıkmasıdır. Yoktan vararedilen yaratma değildir. İzafi-geçici yoklukta programı olan varlığın, latif alemden “zahera” ismi ile zuhur edip meydana gelmeleridir bu oluşum, “zuhur ve tecelli” ismini almaktadır. T.B. 

---------- 

 Geçmiş sayfalarda, Ancak! Misal verdiğin ayet-i kerimeler incelendiği vakit, görüldüki, Yaratma diye belirtilen kelimelerin, sadece “haleka yahlüku” kelimeleri geçen Ayet-i kerimeleri misal olarak vermişsin. Kastın varmıdır yokmudur bir şey demeyeyim sen kendin düşün. 

 Halbuki Kur’an-ı kerimin meallerinde. Ceale, zahera, fetera, enşee, bedea, Ve bz kelimeler daha vardır ve genel olarak bunlarada “yaratma-yarattı” diye meal verilir. Ancak mana ve ifadeleri başka başkadır. Ve meallerde bu konuda mutlak bir kelime birliği yoktur. Bu husus geçmiş sayfalarda belirtildiği gibi şeriat ve tarikat mertebelerinde geçerlidir, bu sahada sorun yoktur. Hiç bir sakınca da yoktur. Ve hepsi yerli yerincedir. T.B. 

---------- 

2.30 - Ve iz kâle rabbuke lilmelâiketi innî câılun fil ardı halîfeh, kâlû etec'alu fîhâ mey yufsidu fîhâ ve yesfikud dimâé', ve nahnu nusebbihu bihamdike ve nugaddisu lek, gâle innî ağlemu mâ lâ tağlemûn. 

Diyanet Meali:
2.30 - Hani, Rabbin meleklere, "Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım" demişti. Onlar, "Orada bozgunculuk yapacak, kan dökecek birini mi yaratacaksın? Oysa biz sana hamdederek daima seni tesbih ve takdis ediyoruz." demişler. Allah da, "Ben sizin bilmediğinizi bilirim" demişti.
----------------- 

 Diğer meallerde aynı kelime hakkında. 

"Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım" demişti 

«Ben Yerde muhakkak bir halife yapacağım» dediği vakıt 

«Ben yeryüzünde muhakkak bir halife kılacağım» diye buyurmuştu "Muhakkak ben, yeryüzünde bir halife var edeceğim" 

«Ben yeryüzünde herhalde (emirlerimi yerine getirecek, Benim adıma konuşacak) bir halîfe var kılacağım» demişti. 

"Bakın, Ben yeryüzünde ona sahip çıkacak birini yaratacağım!" demişti. 

"Ben yeryüzünde bir halife yapacağım," demişti. (

"Ben, yeryüzünde bir halife atayacağım." 

«Muhakkak Ben, yeryüzünde bir halife tayin edeceğim.» 

«Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım» demişti.

------- 

 Gördüğün gibi İhsan-güzel kardeşim yukarıda ki ayet-i kerimede “haleka yahlüku” kelimeleri yoktur, (Ceal) kelimesi vardır, manaları çok başkadır. Meallerde değişik yorumlarda dır. Bir, (Ceal) kelimesine muteber tefsirlerden alınan kaç türlü mana verilmiştir, görüldüğü gibi tam bir fikir birliği yoktur. Var sen bir düşün bakalım nasıl bir çözüm bulacaksın, aynı ayete kaç türlü yorum yapılmıştır, düşünceni merak ederim. T.B.

---------- 

67.23 - Kul huvellezî enşeekum ve ceale lekumus sem'a vel ebsâra vel ef'ideh, galîlem mâ teşkurûn. 

Diyanet Meali:
67.23 - De ki: "O, sizi yaratan ve size kulaklar, gözler ve kalpler verendir. Ne kadar da az şükrediyorsunuz!"

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
67.23 - De ki, odur ancak sizi inşa eyleyen ve size dinleyecek kulak, görecek gözler, duyacak gönüller veren, fakat sizler pek az şükür ediyorsunuz. 

---------- 

Bura da da gördüğün gibi İhsan-güzel kardeşim yukarıda ki ayet-i kerimede “haleka yahlüku” kelimeleri yoktur, enşeekum ve ceale kelimeleri vardır bunların da başka manaları vardır, Meallerde değişik yorumlarda dır. Var sen gene bir düşün bakalım nasıl bir çözüm bulacaksın merak ederim. T.B.

---------- 

6.101 - Bedîus semâvâti vel ard, ennâ yekûnu lehû veleduv ve lem tekul lehû sahıbeh, ve haleka kulle şeyé', ve huve bikulli şey'in alîm.

---------- 

► Gökleri ve yeri benzersiz şekilde yaratandır. Nasıl çocuğu olsun? O’nun bir hanımı olmadı ki! Her şeyi yarattı ve O, her şeyi bilendir. (6/En'âm 101) 

---------- 

30.27 - Ve huvellezî yebdeul halka summe yuîduhû ve huve ehvenu aleyh, ve lehul meselul ağlâ fis semâvâti vel ard, ve huvel azîzul hakîm. 

---------- 

► İlk defa yaratan, sonra da (dirilterek) onu tekrar edecek olan O’dur. O (yeniden diriltmek, ilk defa yaratmaktan) daha kolaydır. Göklerde ve yerde en yüce sıfat O’na aittir. O, (izzet sahibi, her şeyi mağlup eden) El-Azîz, (hüküm ve hikmet sahibi olan) El-Hakîm’dir. (30/Rûm 27) 

---------- 

35.1 - Elhamdu lillâhi fâtırıs semâvâti vel ardı câılil melâiketi rusulen ulî ecnihatim mesnâ ve sulâse ve rubağ, yezîdu fil halkı mâ yeşâé', innallâhe alâ kulli şey'in kadîr.

---------- 

► Hamd, gökleri ve yeri yaratan, melekleri ikişer, üçer, dörder kanatlı elçiler kılan Allah’adır. O, yaratmada dilediğini arttırır. Şüphesiz ki Allah, her şeye kadîrdir. (35/Fâtır 1) 

---------- 

56.62 - Ve lekad alimtumun neş'etel ûlâ felevlâ tezekkerûn.

---------- 

► Andolsun ki ilk yaratmayı bildiniz/kabul ettiniz. (Allah’ın kudretini anlayıp sizleri dirilteceği konusunda) düşünüp öğüt almanız gerekmez mi? (56/Vâkıa 62) 

--------- 
6.73 - Ve huvellezî halekas semâvâti vel arda bil hakk, ve yevme yekûlu kun feyekûn, kavluhul hakk, ve lehul mulku yevme yunfehu fis sûr, âlimul ğaybi veş şehâdeh, ve huvel hakîmul habîr. 

---------- 

 İhsan-güzel kardeşim açık olarak gördüğün gibi, “Halaka yahluku” ile birlikte daha birçok kelimenin karşılığı “Yarattı-yaratmak” olarak kullanılmış, Bunları yere göğe sığdıramadığın “felsefe” ilemi izah edebileceksin.? Merak ediyorum. Şimdi (6/En'âm 73) Ayet-i Kerimesinin yorumu ile bu konuya bir açıklık getirelim, inşeallah sanada biraz faydalı olur. Veya saçmalıktır der geçersin, vicdani ve ilmi bitaraf aklın ile değerlendirmeni tavsiye ederim, nefsinin değil. T.B. 

---------- 

6.73 - Ve huvellezî halekas semâvâti vel arda bil hakk, ve yevme yekûlu kun feyekûn, kavluhul hakk, ve lehul mulku yevme yunfehu fis sûr, âlimul ğaybi veş şehâdeh, ve huvel hakîmul habîr. 

----------

► O, gökleri ve yeri Hak olarak yaratandır. O’nun “Ol!” dediği gün (her istediği) oluverir. O’nun sözü Haktır. Sûr'a üfleneceği gün hâkimiyet/egemenlik yalnızca O’nundur. Gaybı (görünmeyeni) ve şehadeti (görüneni) bilendir. O, (hüküm ve hikmet sahibi olan) Hakîm (her şeyden haberdar olan) Habîr’dir. (6/En'âm 73) 

---------- 

► O, gökleri ve yeri Hak olarak yaratandır. O’nun “Ol!”

---------- 

► O, gökleri ve yeri Hak olarak halkedendir. O’nun “Ol!”

--------- 

 Yukarıdaki ayet-i kerimenin yaratan’dır kelimesi yerine, hakikat ve mağrifet mertebesi itibari ile gerçekte halkeden’dir. 

---------- 

 Ve huvellezî “halekas semâvâti vel arda bil hakk,” (6/En'âm 73) Ayet-i kerimenin bu bölümünü, çok iyi anlamamız lazım gelmektedir. Hakikati itibari ile, haleka kelimesi “yaratma-yaratır” değildir. “Halk” etti’dir. 

 “Hakk olan Allah semavat ve arzı “halk” etti. 

وَهُوَ الَّذٖى خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ بِالْحَقِّ

 Şimdi, sevgili kardeşim “YARATMA” varmı yokmu? konusunu eğer sabrın ve merakın varsa, dinle-oku da gönlün biraz açılsın. T.B.

---------- 

~~41.53~
سَنُرٖيهِمْ اٰيَاتِنَا فِى الْاٰفَاقِ وَفٖى اَنْفُسِهِمْ حَتّٰى يَتَبَيَّنَ لَهُمْ اَنَّهُ الْحَقُّ اَوَلَمْ يَكْفِ بِرَبِّكَ اَنَّهُ عَلٰى كُلِّ شَیْءٍ شَهٖيدٌ 

~ ~ ~

41.53 - Senurîhim âyâtinâ fil âfâkı ve fî enfusihim hattâ yetebeyyene lehum ennehul Hakk, e ve lem yekfi birabbike ennehû alâ kulli şey'in şehîd. 

 Ömer Nasuhi Bilmen Meali:
41.53 - Yakında onlara ufuklarda ve kendi nefislerinde olan âyetlerimizi göstereceğiz, tâ ki, onlar için onun Hak olduğu tezahür etsin. Kifâyet etmiyor mu ki, Rabbin, şüphe yok ki O, her şey üzerine şâhittir.
---------- 

Ayet-i kerîme de açık olarak görüldüğü gibi, bu hakikat-i anlayamayanlara yakında varlığın Hakk olduğunu göstereceğiz, denmektedir! Yaratma bunun neresindedir? 

Geçmiş sayfalarda konu defalarca izah edildi, sıkılmaz isen birdaha ifade eydim. Şeriat ve tarikat mertebesinde bu kelimenin kullanılmasında bir sakınca yoktur, zaten kullanılmakta ve Allahımızın zahir isminin faaliyete geçmesi ile meydana delen varlıklar, “yaratıldı” kelimesi ile ifade edilmektedir, normaldir burada sorun yoktur. Bu sahada söylenecek bir şeyde yoktur, kahramanlığa gerek te yoktur. 

 Ancak kişi gerçek manada tevhid ve irfan ehli olmak isterse, o sahalara doğru sefere çıkması, aklen ve ruhen irtifa kazanması lazımdır, bu hale ulaşmak için yola çıkarken yanına ileride ihyacı olacağı bazı ekipmanlarını da alması lazımdır, bu ekipmanlar ise “kelimat-ı İlâhiyeler ve kelimatı Muhammediler”dir. Bu anlayış ve düşünce ile konuya bakmaya çalışalım.

 İhsan-güzel kardeşim, belki senin aklın bu kadarı yeterlidir diyebilir. Ancak kendinin bir araştırıcı olduğunu ve uzun senelerini bu yolda harcadığını söylüyorsun, ancak daha henüz tarikat mertebesinden bile haberin olmadığı anlaşılıyor. 

 Terzi’ye gönderdiğin bütün, Haleka-yahluku, yaratma diye belirttiğin ayeti kerimeleri belliki özel olarak seçerek hazırlamışsın, ama bahsettiğin konu hakkında, diğer ayet ve kelimelerinde olduğu geçmiş sayfalarda açık olarak gösterildi. Bunlara ne diyeceksin bilemem ama sen şimdi mesleğinden bildiğin konuyu hatırlatayım biraz düşün. 

 Terzi pek bilmez, sahası da değildir ama, kenarından köşesinden, haddim olmadan biraz hatırlatmaya çalışayım. 

 “Halaka” dan yola çıkarsak, “halaka-yahluku, halken halikun daha sonra “mahlukun.” Gelmekte olduğunu çok iyi bilirsin. 

 Mahluk ise yaratılmış değil halkedilmiş’tir. Bu alemde ne varsa hepsi canlı veya cansız denilen aslında canı olmayan hiçbir mahluk, taş toprak dahil, hepsi kendi düzeylerinde canlıdır ve bu alemde cansız hiçbir şey yoktur. 

 “Hakk olan Allah semavat ve arzı “halk” etti. (6/En'âm 73) Geçmiş sayfada belirtildiği gibi “HAK” kelimesi, Arapça mahreç harfi okunuşunda, okuyan kişinin tam boğazının başladığı alt kısmından, boğazın sıkılarak keskince çıkartılan, ciğerlerden gelen bir hava ile meydana gelen sadadır ki, kişinin nafesi Rahman-ı olarak gerçek mana da Hak esmasının mana olarak zuhura çıkmasıdır. 

 “HALK” kelimesinde “Ha” nın üstünde bir nokta farkı vardır. O nokta ise aynı “HA” harfini ağzın dilinin dibinden damağın üzerine doğru nefesi şiddetle ciğerlerden o mahalle göndererek “HI” hırıltılı bir ses çıkmasını sağlamaktır ve bu hali, HA’nın üstündeki bireysellik-benlik “NOKTA”sı meydana getirmektedir, yani “Ha” nın birinin batına ait birinin zahire ait manası olmaktadır. “Hak” kelimesi ile “Halk” kelimesinin arasındaki diğer bir farkı ise “Ha” ve “KAF” harfleri arasına bir “LÂM” harfinin ilavesidir. Bu “LÂM” ın iki manası vardır. Birisi “LÂ” yokluk manasına diğeri, halkıyyet, alem, “LÂ”mı dır. Böylece “HAK” ve “HALK” kelimeri birbirlerini takib ederek zahir aleme “Hak” olan batın aleminden “HALK” olunmuş “ZAHERA” zahir ismi ile zuhur ve tecelli etmiş olmaktadırlar ve neticede bunlara “MAHLUK” denilmektedir. İşte kardeşim, gödüğün her şey aslı hakikati ve batını itibari ile “HAK” zahiri itibari ile “HALK”tır. İşte bu yüzden alemde yaratma, “yoktan var etme” diye bir konunun olması, hakikat ve marifet mertebeleri itibari ile mümkün değildir. 

 “HALK” ın “L” mı zaten aslında yoktur “LÂ” dır. “İLLÂ” “HAK”tır. İşin aslı budur. 

 Ancak dileyen ister yaratma desin ister karartma desin ne derse desin kendi bileceği iştir. Bu durumu kimsenin mutlak kabullenmesi diye bir durumda yoktur, dileyen ne anlamsız bir konu der geçer, kimiside bu işler Terzi’ye mi, kaldı der, kendince alay eder geçer, herkesin kendi bileceği iştir gayemiz ehli zahirle ters düşüp münakaşa etmek değil ancak böyle bir sahanın da olduğunu delilleri ile birlikte ifade etmektir. 

 İşte bu yüzden, Terzi ilgili yerlerde “Hak” esmasını yazıyorken, “Hakk” olarak iki “kk” ke kullanarak yazar bunun sebebi “Hak” olan “Hakk’ın” “zahera” zahir olup halk’a çıkması için, birinci “k” nin makamının “L” makamına bırakılarak ve “H” nın üzerinede bir bireysellik noktasını ilave ederek “halkıyyet”e dönüşmesini sağlamak içindir. 

 Ayette de belirtildiği gibi (6-73) bu alemlerin hakikati, batınen Hak, zahiren ise Halk’tır, ve bu şekilde yaratma veya yoktan var etme, diye bir husus söz konusu değildir. 

 “Lâilâhe illâllah” kelime-i tevhidinin daha içerilerinde, izah ve yaşam aşamaları olan. “Lâ faile illâ Allah” “lâ mevcude illâ Allah” “Lâ mevsufe illâ Allah” Lâ Ma’bude illâ Allah” ancak bu idraklerden sonra gerçek ma’na da. 

 “Lâ ilâhe illâllah-Muhammedürrasulüllah” mana-i İlahi ve ma’nayı Risali hakikat-i itibari ile gönülden lisanen kelâm edilmiş olur. Bu hakikati ancak, “size nefsinizden bir peygamber geldi” (9-Tevbe-128-129) kelâmı ilahisini idrak edip Risali kaynaktan İrfani muhabbet badesi içerek yaşayanlar teleffuz ve idrak edebilirler. T.B.

---------- 

 NOT= Konu hakkın da geniş bilgi, (14-İrfan mektebi Hakk yolunun seyr defteri) isimli kitabımızda mevcuttur. Dileyen (terzibaba13.com) adresinden indirebilirler. T.B. 

------------------- 

 (171-5-Kitabı-sayfa-273-Küçük bir aktarım) TERZİ BABA mektuplar ve zuhuratlar dosyaları : 

45. DOSYA yoruma açık eğitim zuhuratları : 

171. Zuhurat 1 : Tefekkür : 

Se… So… /20 01 2013 İstanbul :

------------------- 

A’lâ Suresi Bismillahirrahmanirrahim. 

Muhterem Efendi Babacığım ve Nüket anneciğim cuma günümüzü tebrik eder nurlu ellerinizden öperim.  

Kızınız Se…. So…, Babacığım Kuran-ı Kerimimizdeki El A’lâ suresi ile ilgili bir sohbetinizi veya yazınızı aradım bulamadım.  Müsadenizle, sure ile ilgili bir kaç sorum olacaktı.  Ayırdığınız vakit için şimdiden sonsuz teşekkürlerimi sunarım. Sizden gelecek açıklamalara ihtiyacım var. 

1- A’lâ olan Rabbinin ismini tesbih et.  Ne anlamalıyım.? Esmaül Hüsnayı  tefekkür etmemizimi istiyor.? A’lâ olan Rabbin ne demektir.? 

-----------  

(1)  Zât-ı Zülcelâlin bütün isimleri "a'lâ" dır, ancak kişilerin kendilerine has olan isimleri o kişiler için "a'lâ" dır, genelde ise, Zât-ı Mutlağın kendi kendine verdiği "Allah" (c.c.) ismi en "a'lâ" olan ismidir.  Bunu böyle tesbih et mânâsına'dır. 

-----------  
 
 2- O ki yaratmış-halketmiş ve düzene koymuştur.? 

-----------  

(2) Mealde geçen  yaratmış  kelimesi tamamen yanlış bir meal-çeviridir. Aslı ise خَلَقَ “halâka” kelimesidir karşılığı ise yaratma değil halk ediş-zuhura getiriliştir. Ancak Ehli zâhir olan ehli gaflet bunun farkında olmadığından üzerinde durulmadan okunup geçilir ve bu yüzden mazurdurlar. Çünkü "meal-çeviri" yi yapan dahi farkında olmayınca okuyan ne yapsın. yaratmış  kelimesi bir meçhulü ifade eder. Allah (c.c.) ise meçhul iş yapmaz. Yaratmış , kelimesi "mış" lı şüphelerle doludur. Ayrıca bu mânâ ile, farkında olmadan Hakk'a acziyyet isnadı vardır. Yaratma Gerçek mânâda yoktan var etme demektir. Bunun olması için hâşâ en az iki Allah olması lâzımdır. Bir Allah diğer bir Allahtan kendinde olmayan bir malzemeyi alacak ve kendi malzemeleri ile yeni bir varlık ortaya koyacak. İşte yaratmanın yani yoktan var etmenin gerçek ifadesi budur ki, ne kadar yanlış olduğu meydandadır. İrfan ehli ve âşıklar, "kamusu aşktan" "büyük aşk lügatı" yaratma kelimesini kaldırıp yerine (zuhur ve tecelli) kelimelerini anlamları ile birlikte koymuşlardır. Zâten Allah-u Zülcelâlin yaratmaya ihtiyacı yoktur, ilmi ezelisinde bütün kendi iç bünyesinde var olan her şey, kendinde mevcuttur. Bunların zaman içinde a'dem'-yokluktan varlığa çıkması, yaratma değil zuhur ve tecelli-cilâlanma, görülme, görüntüye gelmedir. Yoksa mutlak yok'luktan meydana çıkarılarak bir şey yoktur. 

Aslında mutlak yokluk diye de bir şey yoktur. Yokluk izafi bir terimdir yani geçici yokluk vardır. Mutlak yokluk yoktur. Nasılki bir tohum-dane'ye baktığımız zaman, sadece o  tohum-dane'yi görürüz, içinde olan ağacı, bağı bostanı göremeyiz, çünkü o anda izafi yokluktadır, ne zamanki onu toprağa ekeriz, içinde hakikatini, sanatını, ortaya koyup türlü güzelliklerde, meyvelerini verdiği zaman, ağacını  yapraklarını çiçeklerini ve meyvelerini görürüz. Çünkü gayb'de izafi yoklukta olan o zuhurat ortaya çıkmıştır. Ehli zahir, ehli gaflet, işte bu hadiseye yoktan varetme mânâsında "yaratma" derler. İşlerin aslını bilen ehli tevhid ise aynı hadiseye "zuhur ve tecelli" diye bakar. arada bu kadar büyük fark vardır.  

Zuhura çıkan bütün varlıkları istidad'ı zâtilerinin gerektirdiği şekilde istiğkak taleb edip bu talepleri yönünde düzenleyerek varlık sahasına salıvermiştir ki, bu da o nun ceal-kılmas-ı-dilemsi-icad etmesi ile olmuştur.

---------  

3-  O ki, takdir etmiş ve hidayet yolunu göstermiştir.? Rabbimizin takdir etmesi ne demektir. 

----------- 

(3) Takdir etmesi, A'yân-ı sabiteleri istikametinde kaza-hüküm ettiği şeyi, Takdir-miktar, miktar zaman süresi içinde zuhura çıkarması ki,  bu da onların kaderleri olmuştur. Hangi şey hangi şekilde ne için halkeldilecekse o halkediliş onların kendilerine has hidayetleridir ve iş onlara kolaylaştırılır. "rabb'ın onları nasiyelerinden tutmuş götürmektedir, senin rabb'ın doğru yol üzeredir" Âyet-i Kerîmesinde bu hal açık olarak belirtilir. 

-----------
 
6- Sana okutacağız unutmayacaksın? Ne anlamalıyım ? 

----------  

(6) Genellikle İnsânlar unutmaktan şikâyetçidirler bir bakıma doğrudur bir bakıma yanlıştır. Eğer bu dünya da hiç unutmamak gibi bir şey olsaydı insan oğlunun yaşaması çok, çok zor olurdu hepimizin hayatında bazı çok acı olaylar olmuştur işte bu tür şeyler zaman ile tamamen unutulmasa bile en azından hatıra şiddeti azalmaktadır, eğer öyle olmasaydı aynı hadise hep ilk günkü gibi olan acısı ile taptaze yaşansaydı, gerçekten bu hayat çok zor çekilirdi, bunu bilen Rabb'ımız hadisenin geçişinden belirli bir süre sonra o sıkıntılı halleri bize unutturmak suretiyele yeniden hayata bağlanmayı imkân dahiline getirmiştir. 

Ayrıca bizleri kasıtsız olarak unuttuğumuz bazı şeylerden de sorumlu tutmamaktadır, Sana okutacağız unutmayacak-sın?  Hükmü Peygamber efendimize vahyler indirilirken herhangi bir unutma tereddü olmasın ve kendine güven gelsin diye belirtilen bir husustur. Bizlerdeki karşılığı ise, "sana da bu İlâh-î hakikatleri okutacağız yani talim edeceğiz. Ve sen bunları ahirette de unutmayacaksın ve yaşayacaksın, diğerleri ise bildikleri dünyaya ait neleri varsa unutacaklar aslında unutmasalar bile geçerli olmayacak hiç bir işlerine yaramayacaktır. Bunları anlayabiliriz.

----------  
 
8- Seni en kolay yola müyesser kılacağız? 

---------  

(8) İnsanın kendi fıtratına uygun olan işler veya davranışlar kendisine en kolay gelendir. Bazı insana çok kolay olan bir şey bazısına çok zordur, neden? çünkü kendi hilkatine uygun değildir. İşte Cenâb-ı Hakk Herkezi kendi asli fıtratı üzere halkettiği işleri onlara kolay gelir fıtratına uygun olmayan işleri yapmak zorunda kalırsa zor gelir ve başarılı olamaz. Ancak bu işlerinde istisnaları vardır. Meselâ bir insana namaz kıl dense, evvelâ o iş ona zor gelir, onun sebebi araya nefsin girmesinden’dir, yoksa ibadet kişiye hakikatini bilse zor gelmez. Bu yönde söz çoktur özetle bu kadar yeterli olur. 

------------- 

15- Rabbinin ismini zikir edip, namaz kılanda. Rabbimizin ismini zikretmek hangi ismini ( Derslerimizde olan isimlerininimi tefekkür edeceğiz, yoksa tüm esmaül hüsnasınımı? 

------------- 

(15) Ders eğitim sistemimizde ki esmâlar, zaten ana esmâlardır onları zikrediyoruz. "kalpler Allah ismiyle mutmein olur ve Allah zikri en büyük zikirdir" diye bahseden Âyet-i kerimenin hükmü zaten açıktır ve biz bu zikri dersimizin hemen başında "harfi nida-ya Allah" diye çekiyoruz sonun da ise sadece" Allah" diye çekiyoruz. Bunlar asıl olan isimlerdir diğerleri ve bütün esmâ-i İlâhiye de asıldır, ancak behsedilen isimlerin hayat sahasında kapsam alanları daha geniştir. İsimlerin hepsi çekilir ancak her şeyde olduğu gibi, herhangi bir isimde, çok fazla yoğunlaşmamak gereklidir, kişiye farkında olmadan fayda yerine zarar verebilir. Kişi daha çabuk güçlensin diye hep et yerse kendisinde diğer gıdaların eksikliğinden meydana gelen hastalıklar baş göstermeye başlar. Cenâb-ı Hakk her birerlerimizi gereken en iyi kullarından eylesin Amin.  

İşlerin kolay gelsin anlatılmaya çalışılanlar inşeallah faydalı olur tekrar hoşça kal Efendi Baban.

------------------- 

 İhsan-güzel kardeşim (2-115-fesemme vechullâh,)ı çok iyi bilirsin bütün alemde zahire çıkmış olan “Hakk’ın” veçhinden bahsetmektedir. Sence bütün alemde var olan hakkın veçhi sonradan mı “yaratılmıştır,” bunu Terzi’ye açıklayabilirmisin. Aynı ayet-i kerimenin başında, “doğuda batıda Allah-ındır,” yaratma bunun neresindedir. T.B. 

---------- 

57.3 - Huvel evvelu vel âhıru vez zâhiru vel bâtın, ve huve bikulli şey'in alîm.

Diyanet Meali:
57.3 - O, ilk ve sondur. Zâhir ve Bâtın'dır. O, her şeyi hakkıyla bilendir.
---------- 

 İhsan-güzel kardeşim, her şeyin “evveli, ahırı, zahiri, batını” o ise! O halde bu alemde yaratma, diye bir saha veya bir konu olabilirmi? Var sen kendi kendine, cevapla bakalım içinden nasıl çıkacaksın. Bu alemde sadece, Batından “zahera” ismi ile zahire, görüntüye çıkmak vardır, bunun diğer ifadesi “zuhur ve tecelli”dir. Yoktan var etme “yaratma” değildir. İster kabul edersin ister etmezsin, Terzi’nin derdi de değildir. T.B. 

---------- 

## 

## 

## NEDİR BU (27/10/1981)

Duyar gönül derûn içre, muammayı cihandır, bu, Uyan kardeş hemen sende, gaflethane değildir, bu, Âdem-i kendinde ara, kendine merhamettir bu, Her gördüğün Âdem değil, sûret’e aldanmaktır, bu, Âdem’in gönlüdür aslı, muammayı beşer’dir bu, Sen Âdem olmağa çalış, bildiğin Âdem değildir, bu, Hakk’a seyran eyle yürü, Çün; kendine seferdir, bu, Günler geçer, üçer beşer, durmak yeri değildir, bu, Terk’i sûret sanma kolay, muammayı illâ’dır, bu, Yıkıp’ta sarayı vehmin, lâ’dan dahi geçmektir, bu, Bütün gördüklerin yok bil, hakikat’i illâ’dır, bu, Âlem var, sen dahi varsan, dediğin lâ değildir, bu, İnsân-ı sanma’ki beşer, muamma’yı zuhurdur, bu, Sûret-i küçüktür amma, bil! Âlem-i ekberdir, bu, Kendin kendine kur saray, miras almak değildir, bu, Eğer gönlün titremezse, pişmek olmak değildir, bu, Mustafam cihan ışığı, muamma’yı Rasûl’dur, bu, Bütün âleme rahmettir, sandığın Rasûl değildir, bu, Kûr’ân’da övdü hep mevlâm, Rasûl’ü kibriyadır, bu, Sen’de git yolundan hemen, ziyan etmek değildir, bu, Can ve cânân nedir diyen, muammâ’yı Cemâl’dir, bu, Her sûrette gördüğün can, sîret-i cânân değildir, bu, Cemâl Cemâle aynadır, Canân ile olmaktır, bu, Bahr’ı zâtına dalmayan, Canân olmak değildir, bu, Zaman içre zaman vardır, muamma’yı zaman’dır, bu, Zaman denilen bir an’dır, gelir geçer değildir, bu, Zaman bâkîdir sen’de hep,(Vel asr’i)de yemin’dir, bu, Aslına vardınsa eğer, geçmek göçmek değildir, bu, Marîfet ben diyebilmek, muamma’yı ben’dir, bu, Eğer benlik ile dersen, dediğin (ben) değildir, bu,

Bu zamir’i ancak (O) der, sûretten gelen değildir, bu, Sen de (O) olursan eğer, söyleyen (sen) değildir, bu, 

#### (129-Terzi baba divanı)

---------- 

 İhsan-güzel kardeşim “yaratma” konusu hakkın da, buraya kadar ifade edilen, özet bilgileri eğer okuma zahmetine katlanmış isen, düşün bakalım geçmiş sayfalarda tedbirsizce ve ön yargılı olarak, bahsettiğin aşağıda kopyaladığım, fikirlerinde halen sabit kadem olabilecekmisin yoksa en azından, kullandığın suçlayıcı beşeri kelimelerinden az da olsa mahçup olacakmısın, yeniden tefekkür etmen ile kendini yeniden bir öz eleştiriye tabi tutabilcekmisin, veya aynı kesinlikle gene Terzi’ye hakaretlerine devam edebilecekmisin, vicdanınla baş başa kalıp düşüneceğin çok zamanın olacaktır. T.B. 

---------- 

Allah u Telanın Kur an-ı Kerim’in aşağıda göstereceğim bir çok ayetinde ifade ettiği “YARATAN-YARATCI-YARATTIM” dediği ayetlerde (İ.D.)

---------- 

 İhsan kardeşim bahsettiğin konu hakkın da Terzi’yi suçladığın bütün ayet-i kerimeler, bir bir geçmiş sayfalarda, delilleri birlikte izah edildi, Allah (c.c.) Yarattım demiyor, “halkettim” diyor, halketme yaratma değil zuhura çıkmadır, sende bunu anlayamadınmı. T.B. 

---------- 

Allah bilmiyor muydu “zuhur ve tecell”i kelimelerini kulları anlasınlar diye kullanmayı da ;AYETE ŞERHİ, SİZİ:---TERZİ BABA YI--- MI YAPSIN dedi ??! :

---------- 

 İhsan kardeşim şu kurduğun cümle karşısında gerçekten diyecek bir şey bulunamıyor ne diyeyim!

 Bu hususta Terzi yeni bir şey söylemiyorki zaten Hakkın söylediğini söylüyor sözleri ve tarifleri kendine ait değilki Allahımızın kendi kendinin tarifleridir. Alemlerin Rabb-i haleka halk etti zahera zahir oldu, zahir olduğu yerde de tecelli ile parladı, yani göze göründü. Hayret bir şeyki sen bunu ısrarla anlamayıp Allah-n alemlerde olan zuhur ve tecellisini kendin den ayrı yaratılmış varlıklar olarak halen daha düşünüyorsan, gerçek bir araştırıcı için böyle bir şey düşünülemez. Demekki senin araştırma dediğin aynı sahada dönüp durmakmış, yani zaman kaybı olmuş, Füsusu-l-Hikem-i okuduğunu söylüyorsun ancak sadece üzerinde göz gezdirdiğin anlaşılıyor, kusura bakma. T.B.

---------- 

 izahını yapabilir misiniz… Dini-Akli Mantıki bir izahını yapamazsınız.:: (İ.D.)

---------- 

İhsan kardeşim halinde, nasıl bu kadar düşünce zaafı oluyor hayret doğrusu, eğer seninde biraz olsun sağ duyu ve bitaraf aklın varsa, geçmiş yazılarda sayfalarca yapılmış izahlarından sonrada, bu kanaatte olabilecekmisin bende merak ediyorum. T.B. 

---------- 

Ehli İrfan için Tabiki cevabı :HAYIRR (İ.D.)

---------- 

 Gerçekten hayret bir şey, İhsan-güzel kardeşim. Daha henüz ehli irfan ile, ehli zahir’in arasındaki farkın bile şuurunda değilmişsin. Ehli irfan hakkındaki bu kesin kanaatını, sakın ehli irfan duymasın, onların hakkın da, nasıl bir su-i zanda olduğunu ve onlar hakkın da, onların namına, nasıl bir karar verdiğini duysalar, kendilerinden özür dileyinceye kadar seninle hiçbir şekilde konuşmazlar. Aslında yapmak istediğin.

 “Ehli İrfan için Tabiki cevabı evet” olur diyeceğine, herhalde bir dil sürçmesi veya nefsin oyunu, olarak cümleyi kurduğun şekilde ifade etmişsin, cümleni bir daha düşünsen çok iyi olur. Söz senindir, dinleyen-okuyan, kararını versin, nasıl bir acayip duruma düştüğünü irfan ehli anlayıp gerçekten kendileri hakkın da yaptığın bu yanlış ters ifadeni gönül koymadan nasıl kabülleneceklerdir bilemem. T.B.

---------- 

 Bu ayetlere karşı verdiğiniz ifadelerinizden de; ne kadar İBRET verici ve HAYRET edici, anlaşılması güç bir mana verme çıkmazına girdiğiniz anlaşılıyor… (İ.D.). 

---------- 

 Geçmiş sayfalarda ki verilen izahları, okuduktan sonra gene bu anlayışta olmaya devam edebilirsen, sen bilirsin. Terzi de aynı kelimeleri, sahibine aktararak, bu kadar ön yargılı ve şartlanmış bir akıl anlayışı içinde, aklı cüz sınırlarında, yaşayan bir kimsenin nasıl bir çıkmazda olduğunu, kendisine aktarmaktan başka yapacak bir şey kalmamaktadır. 

 Umulurki İhsan-güzel kardeşin mantıksız suçlamalarının, mantıklı ve senetli cevaplarını okuduğunda da, aynı düşünceler içinde olur ise canı sağ olsun, bu kadar zaman harcayıp kendisine İrfani yönde açık deliller ile izah edilen hallerden, kendi hakkın da bahsettiği “araştırıcılık” hali ile bile nasib almazsa kendi bilir. Bütün bu suçlamalarından kendisinin nasıl bir düşünce çıkmazı içinde olduğunu, okuyucular kolayca görecekler, aynı cümleleri kendisine gıyaben iade edeceklerdir.T.B.

---------------------------------------------- 

 Muhterem kardeşlerimiz. Yaratma konusu hakkın da, bu kadar izah ve açıklamanın yeterli olduğunu düşünerek, şimdi namaz konusu ile ilgili yolumuza devam edelim. Kardeşlerimizin inşeallah canlarını sıkmış olmayız, onlara, hayata, dünyaya ve kendimize bakmakta daha geniş ufuklar açmaya hep birlikte çalışalım. T.B. 

-------------------------------------------- 

YEDİNCİ BÖLÜM DUR RABB-IN NAMAZ KILIYOR.

 Konusunun düşündürdükleri.

İhsan kardeşimizin, (10-Aralık Perşembe 2020) de gönderdiği, ”DUR!! RABBİN NAMAZ KILIYOR.” Başlıklı yazısında konu hakkındaki düşünceleridir. Değerlendirmesini okuyucularımız sizler bitaraf olarak yaparsınız. T.B. 

---------- 

”DUR!! RABBİN NAMAZ KILIYOR.”

1.Rabbimizin son elçisi Hz Muhammed S.A.V. e ”DUR!! RABBİN NAMAZ KILIYOR.” Hitabının mahiyetini peygamberimiz bildirmediği için hiçbir kimse(bunun içerisine herkes dahildir) bu manayı bilemez. Konuyu açıklıyorum, ne anlama geldiğini veya gelebileceğini  söylüyorum diyemez, dememelidir ve dahi ehl-i irfan demez.. Ancak manalarına delalet edecek açıklamaları  (EHLİ) kendi ilmi ve irfanı – marifetullah derecesine göre mana veya manalar verebilir. (Eğer Efendimiz S.A.V bu durum ile ilgili bir şey bildirmiş ve açıklamışsa bana bunu bildirmenizi istirham ederim.) Sizin burada mana ehli olarak, anladığınız ve Vehbi ilim ve görüşle, seziş ile, sezdiğiniz bir bilgi ile bunu açıkladığınızı ve bizlere olabilecek mana yönü veya yönlerine değinerek Zat Allah hakkında gördüğünüz manalar ile izah ettiğinizi (yanlış anlaşılmasın) yanlış demiyorum. Aksine bu açıklamalarınızı –HEPSİ BİZZAT SİZİN ZATINIZA MI AİT BİLMİYORUM AMA-ve izahları ( Vehbi ve Marifetullah ) manaları --kendim için söylüyorum---beğendiğim ve çok güzel  bulduğum açıklamalardır. “Sizi istirham ederek” belirtmeliyim ki; Tabi herkes kendi idraki derecesine göre mana verir.

2- İkinci olarak; Efendimiz S.A.V (bana tavsiye ettiğiniz kitabın-69-2 namaz sureleri-sayfa 66) sayfasında belirttiğiniz gibi daimi olarak, ilahi varlık –ZAT ALLAH- tarafından destekli kemalî abdiyet makamında her yönüyle ( İLAHİ VE BEŞERİ) örnek bir KUL-ABD olarak fiillerini –söz ve eylem-yeri geldiğinde ve şayet gerekli ise ancak RİSALET yönü ile fiil ve sözlerini beyan ettiğini belirtmemiz gerekir.

Bunun miraçtaki  ”DUR!! RABBİN NAMAZ KILIYOR.” ile ilgisi ne denilirse?:

Miraçta ”DUR!! RABBİN NAMAZ KILIYOR.” Son perdede durduruluşunun manalarından biri; bu kitapta anlatılanlar gibi; Efendimiz S.A.V in miraca çıkan ve son aşamaya kadar gelmiş; bir kemalli bir  kul-abd olarak o son karşılaşma anında  ”DUR!! RABBİN NAMAZ KILIYOR.” Hitabı ;esma-i rububiyette RABB-İ HAS a yönelik fikri veya düşüncelerinin olması veya olabileceğinden değildir bu hitap. Veya Allah’ın en son olarak ZATI nın nasıl olduğuna dair kendine has fikrini, kendisinden atıp ZAT-I ALLAH a dön diye de ALLAH c.c tarafından  yapılmış bir hitap da değildir bu…

Zaten  bu son perde açılması aşamasında bu makamda iken görüşmek için davet edilip, getirilmiş bir peygamberin bu düşünceler içerisinde-yani kendi mefkuresine göre; Allah’ın edinilen ilahi bilgiler ve vahiy ışığında; acaba şöyle mi acaba böyle mi vb düşünceler içerisinde  olması, o makamda iken beklenemez. (Zaten böyle değil de… ) Çünkü buraya getirilen ve ZAT ALLAH ile görüşmek için son mahalline-aşamaya-perdeye gelmiş sevgilisi EFENDİMİZ, tüm esma i ilahiyelerin, kendisinde  tam ve kemali bir şekilde, zaten ZAT-I ALLAH tarafından oluşturulmuş ve kemale erdirilmiş ve terbiye edilmiş olarak bu yolculuğa çıkarılmıştır.

Ve Efendimiz, görüşmeye çağrılıp, en son mahal olan görüş yerine - ZATI ALLAH IN TAM OLARAK ZUHUR EDECEĞİ  YERİNE -çıkarılmış olmasından dolayı, Rabb-ül Erbaba –ZAT ALLAH a tam manasıyla varmak için; Allah tarafından dünyada iken (maddi ve manevi olarak)  zaten bu merhalelerden dünyada geçirildiği  ve terbiye edildiği, o görüş mahalline, tüm yetkinliğe ve kemale ulaştırılmış olduğu için -ZATI ALLAH IN TAM OLARAK ZUHUR EDECEĞİ YERİNE- yetkinliği olduğu için çıkabilmiştir.

Burada “Allah” ın ”DUR!! RABBİN NAMAZ KILIYOR. ”Hitabı:

 Zat “Allah” ın kendi ilahi sisteminde zatının ve ilahi bilmenin gereği olarak; belirlediği ve insan-ı kamil olarak gerçekleşen ve ZAT ALLAH ın tam manasıyla şuhud aleminde-kainatta-- ve insanda—insan-ı kamil de--  yani EFENDİMİZ MUHAMMED MUSTAFA S.A.V da kemali olarak tam olarak kendini ve kendi zatını aynıyla gösteren, tam kemali olan; meleklerin dahi bu varlığın –insanın-yaratılmasına kendi ilahi kattaki bilgilerine göre önceden serzeniş ettikleri ve ŞEYTANIN cennetten çıkarılma sebebi olan insanın---; bu düşünülenler gibi olacak ,ilahi bir varlık olarak yaratılmadığı, KAMİL İNSAN olarak, tüm ZAT-I ALLAH IN ASLINI-mahiyetini, yeryüzünde  ve tüm gökyüzü ve kendi ilahi mahallerinde gösterecek bir VARLIK olduğunu göstermek için; ALLAH ın yarattığını, ilahi katındakilere anlattığını biliyoruz.

İşte tam bu noktada ki; Allah ın bu İLAHİ BİLGİ ve İSTEME (-insanı yaratma isteği-) durumunda yarattığı ve önce cennette, sonra dünyaya bu ilahi bilgiyi, bilişin ve bunun ne kadar haklı ve doğru bir YARATMA ve BİLME ve bu yaratmaya ve diğer yaratılanlardan en üstün değere sahip olacak, verilen değere LAYIK bir varlık olduğunu gösteren, tam kemale ulaşabilen, tüm insanlarda da bunu yapabilecek MELEKELERİN olduğunu, bu İNSAN-I KAMİL veya her devirde bu özellikte bir insan olmasa bile, Allah’ın istediği, insanlık abd lığına ve kemaline ermiş, ulaşmış, bunu açığa çıkarabilen ABD-KUL larının olduğunu tam manasıyla ALLAH ın kendi katındakilere göstermek, bu varlığı İNSAN I övmek, özünde ne kadar MÜKEMMEL VE ÖVÜLMEYE DEĞER BİR VARLIK, ve ne kadar övülmeğe-HAMD EDİLMEĞE değer BİR YARATICI olduğunu  göstermek ŞAHİTLİĞİNİ BİZZAT ALLAHIN YAPTIĞI VE İSPAT ETTİĞİ BİR VARLIĞI;-HZ MUHAMMED S.A.V i tüm katlarda ÖNCE ÖVEREK VE MEMNUN OLARAK ve KATINDAKİLERE MEMNUN, MUTLU, SEVİNÇLİ VE NE KADAR ZATINCA HAKLI --OLDUĞUNUN, NE KADAR ZATININ VE İLMİNİN HERŞEYİ TASTAMAM İHATA ETTİĞİNİN İSPATINI YAPTIĞINI GÖSTERİP ÖVÜP-KENDİNE –TAM BİR ZAT-I EHADİYYETİ-FERDANİYYETİ ALLAH OLDUĞUNA, GÖRÜLEN EN MÜKEMMEL ESERİ HZ MUHAMMED ORADA MEVCUT OLARAK, KENDİSİNİ VE KATINDAKİLERİ DE ŞAHİT TUTARAK ÖNCE KENDİ ÜZERİNE  SALAT (-EN MÜKEMMEL ÖVGÜ VE HAMD İLE---(çünkü böyle bir varlığı yaratan övgülere tam olarak layıktır.--) – HAMD EDEREK-ve SONRA DA İNSAN-ı KAMİL E (ve haliyle bu  istediği halde olsun veya olmasın, bu potansiyeli olan tüm mükemmel insan varlığına ve insanlığa da-çünkü onlarda ALLAH IN beğendiği ve istediği, istenilen bir varlık, insan olabilir-) SALAT EDEREK; BÜYÜK BİR SEVİNÇ, SEVGİ, ARZU VE KAVUŞMA ARZUSUYLA , HUZURUNA ALMAK ZATININ GEREĞİ OLDUĞU VE BÖYLE OLMASI EN KEMALİ ve GÜZELİ OLDUĞU İÇİN ; ALLAH BU İFADE ETTİKLERİMİ KENDİ KATINDA TAM MANASIYLA O PERDEDE YAPIYOR OLDUĞU BİR AN-( veya HÂL de diyebiliriz--Rabbim diledi ise) OLDUĞU için“ ( Miraçta; bu anlatılanlar----benim yukarıdaki izahlarım--- ilahi katlarda Allah u teala nın görülmesi aşamasındaki son perde aşamasında BU NAMAZ-SALAT veya SALATLAR vaki olduğu için ) “

”DUR!! RABBİN NAMAZ KILIYOR.” Denilmiştir. (İ.D.) 

------------------- 

Saygıdeğer efendim!  Acizane benim  ”DUR!! RABBİN NAMAZ KILIYOR.” mana olarak anladığım bazı yönlerde böyledir. Daha bir çok yönden açıklama yapabilirim. Ancak bu esas öz itibariyle yeterlidir anlayışında olduğum için bu kadarla yetindim. (İ.D.) Saygıdeğer Efendim!

Zahmet verip yorduysam, eğer ifadelerimde siz EHLULLAHI  ve talebelerinizi incitecek, kıracak bir kelime kullandıysam aff etmenizi dilerim.

Eğer bu beyanım Zat-ı Alinizin yanında kabul gördü ise BEN den değil YÜCE ALLAH tan olduğunu, eğer hatalarım, kusurlarım ve nefsani yanlışlarım ve küfre girecek izahlarım varsa benden olduğunu, kaynaklandığını; ZAT-I ALLAH ın tüm herşeyden ve yakıştırmalardan vb uzak olduğuna şahitlik ederek YÜCE RABB imden bağışlanmamı dilerim.

Hatalarımın yanlışlarımın tarafıma izah edilmesinden memnunluk duyacağımı belirterek ;

EFENDİ TERZİ NECDET ARDIÇ BABAMIZIN ZAT-I ALİSİNE ve kıymetli talebelerine can-ı gönülden SELAMLARIN EN KEMALİ VE GÜZELİ İLE SELAM EDERİM.

 (İ.D.) 

-------------------  

 Konu hakkın da, geçmiş sayfalardan küçük bir aktarma yapalım. T.b.

---------- 

Bana gönderdiğiniz diğer bir açıklama; (İ.D.).

------------------- 

Burada Allah ın ”DUR!! RABBİN NAMAZ KILIYOR.” Hitabı : (İ.D.).

------------------- 

 Yukarıdaki cümlenin kuruluşu yanlıştır. Bu hitap Allahtan değil, Peygamberimizin yanın da olan “Cerailden”dir. Yani zat mertebesinde değil “Ruh” sıfat mertebesindedir. Konuya bu açıdan bakıp değerlendirmek lazımdır . T.B. )) Cenâb-ı Hakk’tan olsa idi o zaman hitap şöyle olması lâzım gelecekti.”Dur, Rabb olan Allah ben namaz kılıyorum”o zaman orada üçüncü şahıs olmayacaktı. Ancak bu hitap üçüncü şahıs olan, tamlama olarak Cebrâil (a.s.) tarfından ifade edilmiştir. Sahneyi göz önüne getirelim, yücelere çıkmış yanlız bir kişi meçhul bir sahadan geçerken, önüne bir mania perde çıkıyor onu açmak istediği zaman gaipten bir ses, .”Dur Rabb olan Allah ben namaz kılıyorum” mu, olacaktı. Ancak orada bir ikaz ve ikazı yapan o sahaları bilen bir kimlik vardır. Bu halin dışında bu hadiseyi düşünmek mümkünmü? Bilemiyorum. Ayrıca “Zat-ı mutlak”ın bilinmezliği içinde bu bilinebilirlik nasıl izah edilecektir? T.B. 

---------- 

Buradaki bu izahım Cebrail A.Snın hitabının veya Allah u Teala nın hitabının veya kimden geldiğinin bir izahı değil ;

“””DUR!! RABBİN NAMAZ KILIYOR.” Hitabının ZAT- ALLAH’ın bana göre ACİZANE NE MANAYA GELDİĞİNİ ,BENİM ANLADIĞIM MANANIN açıklamasıdır.

Ayrıca:

Zaten şayet bu makamda peygamberin yanında olmayan ve SİDRETÜL MÜNTEHADAN ÖTEYE GEÇEMEYEN “GEÇERSEM YANARIM” diyen Cebrail A.Snın O ZUHUR MAHALLİNDEKİ hitabının ayrı ayrı yönlerden izah edilmesi mutlaka gereklidir..

Burada Allah ın ”DUR!! RABBİN NAMAZ KILIYOR.” Hitabından acizane benim anladığım mana bu diye size bildirmiştim. Kendi ifademi aynen kopyalıyorum” 

 ((( Acizane benim ”DUR!! RABBİN NAMAZ KILIYOR.” mana olarak anladığım bazı yönlerde böyledir.”))) (İ.D.).

-----------

Bu konu” ”DUR!! RABBİN NAMAZ KILIYOR.” ile ilgili olarak Sizin ifadeleriniz aşağıda; (İ.D.). 

---------- 

 “Sevgili İhsan kardeşim açık yüreğinle fakir Terzi’ye bir değer verdiğin içinde sorularını cevaplamaya gayret ediyorum, diyeceklerim için kusura bakıp gönül koymayasın, ancak yukarıki anlatışlarından konuya hakimiyetinin olduğunu zannediyorsun o halde konuyu neden bana sorduğunu pek anlayamadım. Acaba anlattıklarına destek mi arıyorsun yoksa, veya Terzi’yi bu sahada ne olacağını yokluyormusun bunu anlayamadım. 

 Sevgili kardeşim konu hakkında madem bu kadar bilgin vardı bütün bunları ilk okulu zor bitirmiş bir Terzi’ye koskaca üniversite bitirmiş bir kişinin sorması acaba acayip bir durum değilmidir. 

---------- 

Daha bir çok yönden açıklama yapabilirim. (İ.D.).

---------- 

 Diyorsun. O halde bu konuyu Terzi’ye sormanın sebebini de doğrusu anlayamadım.

 Vakit bulmuşken onları da açıklasaydın da lütfetmiş olurdun, bu sebebten konuya girip konu hakkın da Terzi’nin bir yorum yapması mantıksız ve abesle iştigal olacağından, konu hakkında yoruma gerek kalmamış olduğu anlaşıldığından, daha fazla vakit kaybetmeye gerek kalmadığı için konuyu burada kesmek yerinde olacaktır. 

 Biraz acele etmeyip sorduğun konular hakkında verilecek cevapları dinlemeye çalışsaydın belki konunun daha başka bir çok pencerelerden açılan sahalarını da görmüş olabilecektin. Fakir daha henüz konuya girmemiş, konunun ön hazırlıklarını sana aktarmaya çalışmış idi, ancak sen bu yolu kapattın sağlık olsun. bireysel akıl kokusu geliyor, diye bahsetmeye çalıştığım da buydu. Tabirim için kusura bakmayasın. Rahmetli Babam oğlum “ilim almak istersen cehil kapısına gitmen lazımdır” derdi. T.B. 

 Sevgili İhsan-güzel kardeşim bu kadar izah ve ifadelerden sonra, ancak “Dur rabb-ın namaz kılıyor” konusunu ele almaya sıra geldi. 

 Geçmiş sayfalarda senin konu hakkın daki, üniversite bitirmiş, Felsefe ve havas ilmi ağırlıklı yazını. Felsefe dalına astım, görenler oradan okurlar.

 Genelde çoğunun sıradan vatandaş olan, Terzi ayölyesinin evlatlarının, ürettiği, geliş sırası ile “dur Rabb-ın namaz kılıyor, konusu hakkın da ki tefekkür yazılarını, Ardıç ağacının dallarına astım, vakit bulursan sende bakar, aradaki tefekkür üretim farkını görürsün. Birer nüshalarınıda kitapta bulabilirsin. Şimdi bahse konu olan tefekkür yazılarını geçici yerlerinden alıp asli yerlerine aktarmaya başlayalım. T.B.

-------------- 

 Bismillâhirrahmânirrahîm. 

 Bu bölüm. Terzi’nin Terzi’hanesinde Terzi oğulları ve kızlarının elleri ve gönülleri ile “Dur rabbın namaz kılıyor” manası üzerine hullet kumaşından her bedene uyacak şekilde kesilip “iğne deliğinden develer geçirilerek” irfan iplikleri ile dikilen elbise modelleridir. Dileyen dilediğini dilediği kadar alabilir sınır yoktur. Elbiselere talip olan herkese helâl olsun. T.B.

------------------------------------------------- 

 1) Tefekkür. 

“Dur, Rab'bin Namaz kılıyor.” Kü… Ce… 24 Ocak 2021

Hayırlı Günler Efendim, Dur Rabbin Namaz kılıyor Hakkında Kişi gercek manada namazda iken, orada zati zuhur vardır. Bu yüzden namazda iken, miraç hakikati binaenaleyh zati zuhur vardır. Salatın sahibi Allah'tır, kul ve Allah ikiliği ortadan kalkar geriye  ise sadece zati zuhur kalır. Genel anlamda söyleyecek olursak "Salat sahibinin zatıyla zuhur ettiği mahallin adıdır." Hakikatinin faaliyete çıktığı saha diyebiliriz ve ayni zamanda “risale-i gavsiye”de de bahsedilen "kendinden başkası kalmıyor o namazda da" hitabının burada faaliyete çıktığını düşünmekteyim. "Kulluk kemalatı namazdır." Bu cümle ile birlikte hakiki manada namaz olmalıdır ve bütün bu durum bu cümlenin açıklamasıdır.

Hürmetler Eder, Ellerinizden Öperim.

Kü… Ce…

--------------

Hayırlı günler Kü… kardeşim ilgine teşekkür ederim sağ olasın. Ancak seni tanıyamadım mahsuru yoksa kendini özetle tanıtır mısın?  Yazını ilgili asli dosyayasına düzenleyip aktardım.

Dünya ahiret işleriniz kolay gelsin selâmlar hoşça kalın. " İz--T-B- "  

-------------- 

Kü… Ce… 24 Ocak 2021

Hayırlı Günler Efendim, Ben Kü… Ce… 25 yaşındayım. Ka….'de ikamet ediyorum. Burdur'da Mehmet Akif Ersoy üniversitesinde Yönetim Bilişim Sistemleri bölümünde son sınıf öğrencisiyim. Daha önce 2019 yılının Mart ayında Di…, Şe… ve Me… kardeşlerle Cevizlibağ'da sohbetinizde bulunmuştuk Efendim. 

Hürmet eder, Ellerinizden Öperim.

-------------- 

Hayırlı günler  kü… oğlum hatırladım sağ olasın.  başarılar dilerim. Dünya ahiret işlerin kolay, gelsin  elinden geldiği kadar sünneti seniyyeyi, aksatmamaya bakarsan dünya ahiret kendi yararına olur.  Hoşça kal. " İz--T-B- " 

------------------------------------------------- 

 2) Tefekkür.

"Dur, Rabbin namaz kılıyor." lafzı Tefekkürü 

Er… At… 25 Ocak 2021

Hayırlı akşamlar Efendi Babacığım nasılsınız? "Dur, Rabbin namaz kılıyor." lafzı hangi mertebeden söylendiği ve bu söz ile ilgili düşüncelerinizi ve fikirlerinizi 1 sayfayı geçmemek üzere 25.02.2020 tarihine kadar Terzi Babamıza mail atmanızı rica ederiz." adlı yazıyı görmem üzere bu hususta düşüncelerimi yazmak istedim. 

-------------- 

Efendimiz (s.a.v.)’e mi’raç’ta tüm perdelerin açılması lakin kalan tek bir perdenin de açılmasını murad ettiklerinde “Dur, Rabbin namaz kılıyor!” denmesi üzerine..
Rab-Rubûbiyet-Esma mertebesinde bu hitabın geldiğini anlıyoruz. Bu hususta Gülşenî Raz şerhinizde sayfa 20’de
 “‘Rabbimin kokusunu Yemen’den alıyorum.’ Yemen sağ taraf, Eymen en sağ taraf manasındadır. Yani biraz sağı solu değil, sağ tarafın tam özüdür. İşte Rabbimin kokusunu, yani Rububiyet hükümlerini idrak etme durumuna gelen Eymen vadisine ayak basmıştır. İlk adımları daha. Dünyadan yani maddeden kopup miraca çıkış yolunda ilk merdivenler.” buyuruyorsunuz.

Aynı konuya İnsan-ı Kâmil eserinde s431’de de şöyle değinilmiş:
Hz. Mûsa münâcâtında: -“Yâ Rabbi, sana nasıl vâsıl olabilirim? dediği zaman, Cenâb-ı Hakkın, nefsini bırak o şekilde gel”, cevabını vermesi de bu mânâya işarettir.
İmdi bu îzahlara göre sen, Tûr’un; nefsinin bâtınından ibaret olduğunu bilmiş oldun. İşte, insanda ilâhî hakikat denen, budur. Çünkü; insana halk denilmesi, mecâzîdir. Görmüyor musun, Hazret-i Peygamber:

-“Ben, Rahmânın nefesini Yemen cihetinden buluyorum.” buyurmuştur.

Yukarıda, “Tûr-ı Eymen”in nefisten ibaret olduğu îzah edilmişti. Zîra Eymen olmayan, Tûr değildir.

Peygamber(s.a.v.) bu hadîsde, yalnız Yemen’i zikretmekle yetinerek Rahmânın nefsini, kendi nefsinden bulduğuna tenbihte bulunmuştur.

Râhmanın nefesi ise; Rahmânın, isim ve sıfatlarına zuhûrudur.” (İnsan-ı Kâmil s431) Tefekkürde bulunursak Hz Mûsa’ya Hak’kın buyurduğu nefsini bırak o şekilde gel hitabı Efendimiz’de zuhur ediyor ve böylece Mi’rac’ında da nefsini bırakınca namaz kılan Rabbi oluyor. 

Efendimiz (s.a.v.) dileseydiler Yemen cihetinden Rahmânı görüyorum diyebilirlerdi lakin kokusunu alıyorum diyorlar.. Rabbin namaz kıldığı Eymen Vadi’sinde – Eymen tarafından Rahmânın kokusu gelmiş oluyor. Bir nevi Rububiyyet hükümlerinin yaşandığı mertebeden Rahmân ismi ile işaret edilen Rahmâniyyet-Sıfat Mertebesi’nin kokusunu alıyorum, derlerken bu mertebeye de yol açılmış oluyor. Daha da ilerisinde Ulûhiyyet mertebesine yol açılıyor ki bu hususla da alakalı Tedbîrât-ı İlâhiyye eserinden bir alıntı yapmak istedim:

 Cenâb-ı Şeyh-i Ekber ve kibrit-i ahmer (ra) efendimiz Kitâbü Tuhfeti’s-Sefere ilâ Hazreti’l-Berere’sinde buyururlar ki: 

“Tecellî-i rabbânî iki nevi’dir: Biri zâtî, diğeri sıfâtîdir. Tecellî-i zâtî ulûhiyyet ve rubûbiyyet olup tecelli-i ulûhiyyet cenâbı-ı fahr-i risâlet Efendimiz’e olmuştur ki,
 اِنَّ الَّذ۪ينَ يُبَايِعُونَكَ اِنَّمَا يُبَايِعُونَ اللّٰهَۜ (Sana bîat edenler ancak Allah’a bîat etmiş olurlar.) (Feth48/10) âyet-i kerimesiyle işâret olunmuştur. Ve tecelli-i rubûbiyyet Hz. Mûsâ efendimize olmuştur ki,

فَلَمَّا تَجَلّٰى رَبُّهُ لِلْجَبَلِ جَعَلَهُ دَكاًّ وَخَرَّ مُوسٰى صَعِقاًۚ  ( Rabbi o dağa tecelli edince onu paramparça etti
 Mûsâ da bayılıp düştü. , Araf7/143) kavl-i şerifiyle bu makama işaret olunmuştur.

(Tedbîrât-ı İlâhiyye Ahmed Avni konuk Şerhi, sayfa 392) Sâhih-i Buhârî 1609- Abdullah ibnu Ömer’den, -Allah ondan ve babasından razı olsun- O şöyle demiştir:
“Ben, Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellemi dört rukundan sadece Ruknul-Yemânî ve Hacerul-Esved’i istilam ederken gördüm.” İstilam etmek bilindiği gibi eğer mümkünse iki eli sürmek, mümkün değilse de uzaktan elleri havaya kaldırıp tekbir getirerek uzaktan selamlamaktır. Efendimiz (s.a.v.) , Şeyh-i Ekber (r.a.) dediği gibi Feth/10 ayeti kerimesinin işaretiyle tecelli-i ulûhiyyetinin de mazharı olduktan sonra bu ayetin devamında geçen “yed’ullahu fevka eydiyhim” mazharı ile mübarek ellerini bu sefer Ruknul-Yemânî’ye uzatırlar. Evvela Rahmanın kokusunu bu yönden aldıklarını söyleyen Efendimiz sav bu sefer Kabe’ye göre bakıldığında Yemen tarafındadır. Ruknul Yemânîye istihza ederlerken Yemen tarafında olan biz-Zat kendileridir. Feth/10 kerimesinin işaretiyle de bir nevi Tecelli-i Uluhiyet Rahmaniyeti istihza etmektedir adeta Tecellî-i Ulûhiyyet’in Rahmâniyyeti zuhura getirdiği gibi..

“Ahad, ahmed’in mim’inde görüldü.” Mahmûd Şerbüsterî Hz.’lerinin bir beyiti idi. Bu tefekkürümü yazdığım akşamın sabahında ilk uyandığımda bu tefekkür ile alakalı bu beyite devam niteliğinde gibi bir beyit gönlüme doğdu:

Ahad, Ahmed’in mim’inde görüldü Râhman, Ahmed’in yed’inde dürüldü Tefekkürde bulunup yazdıklarıma nefis, hayal ve vehmimi karıştırmış isem affınıza sığınırım Efendim.
Hürmet ve muhabbetle Siz’lerin ellerinizden öpüyor sağlık, sıhhat, afiyetler diliyorum.

-------------- 

Hayırlı günler Er… oğlum hamdolsun şimdilik iyi sayılırız inşeallah sende iyisindir. Yazdıklarını okudum eline gönlüne sağlık ilgili asli dosyasına düzenleyip aktardım. Dünya ahiret işlerin kolay gelsin selâmlar hoşça kal. " İz--T-B- " 

------------------------------------------------- 

 3) Tefekkür. 

Iş… - cevap

Iş… Ze… 26 Ocak 2021

Selam Terzi Babacığım,

Bu zorlu pandemi döneminde sağlığınızın iyi olmasına sevindim. Bizler de hamdolsun iyiyiz. 

Dün gönderdiğim açıklamayı word döküman olarak ekte gönderiyorum. Açıklamanın son cümlesinde ufak bir değişiklik yaptım. bir de ufak not ekledim.

Sizin ve Nüket Annemin ellerinden öperim. 

Hürmet, Selam ve Dua ile...

Iş… Ze…. 

-------------- 

Aleyküm selâm Iş… hanım kızımız Hamdolsun şimdilik iyi sayılırız sizlerinde iyi olduğunuza sevindik Cenâb-ı Hakk iyilikten ayırmasın bildiğiniz gibi genelde evdeyiz. Rabb-ımız bugünlerimizi aratmasın. 

Zahmetler oldu yazınızı ilgili asli dosyasına düzenleyip tarih sırası itibari ile aktardım, Yüce Süphan olan Rabbımız tefekkürlerimizi  ziyedeleştirsin  ellerinize gönlünü-ze sağlık. 

Dünya ahiret işleriniz kolay gelsin, size Ce… oğlumuza Al… oğlumuza selamlar hoşça kalın. 

" İz--T-B "

-------------- 

 “DUR, RABBİN NAMAZ KILIYOR.” Bu lafzın sıfat mertebesinden söylendiği düşünülebilir. Zira kişi sıfat mertebesine ulaştığında, Fenafillah’da iken Hak’ta Hak ile Hak olur ve kendi kimliği diye bir şey kalmaz. Bu halde iken de namaz kılamaz (eda edemez). Onun yerine Rabbi namaz kılarak, onun yükümlülüğünü yerine getirmiş olur ve böylece Allah’ın lütfuyla “Daimi Namaz” hükmü o kişi adına kesintisiz bir şekilde yerine getirilmiş olur. 

Bir başka deyişle, seyr-ü sülük yolundaki kişi (salik); 

- Allah’ın lütfetmesiyle, kendi çabalarıyla, Fenafillah Mertebesine gelinceye kadar ve Fenafillah sonrasında Bakabillah mertebesinde de namazını (zahirdeki 5 vakit namazla birlikte batındaki Orta Namazını ve Daimi Namazını) muhafaza eder,

- Ancak, Fenafillah mertebesinde, kısa bir süreliğine Hak’ta Hak ile Hak olduğu için namaz hükmünü yerine getiremez.

Bu durumda, onun yerine Rabbi namaz kılar (yani, ondaki esma isimlerini zuhura çıkarır ve Allah’ı anar). Böylece, Allah’ın lütfuyla o kişi adına, tüm mertebelerde Allah’ı anma işlevi (yani “Daimi Namaz”) kesintisiz yerine gelmiş olur. Iş… Ze…. 

------------------------------------------------- 

 4) Tefekkür. 

Dur Rabbin Namaz Kılıyor

Ha… Ne… Tü… 26 Oca 2021

Efendi Babam, Hayırlı akşamlar. İnşeallah Nüket annem ve siz iyisinizdir. Bizlerde iyi olmaya çalışıyoruz. 

Efendi babacım, "Dur Rabbin Namaz Kılıyor" cümlesi fenafillah mertebesinden söylenmiştir. Bu cümle hakkındaki düşüncelerim ise şöyledir. Rab kişinin şeriat mertebesinden başlayarak ancak daha ziyade tarikat mertebesinde göstermiş olduğu gayretler, fiiller vb sonucunda meydana gelen zihni, ilmi gibi bütüncül oluşumdur. Bu bütüncül oluşum kişinin acziyeti esnasında fenafillah devrinde görevi devam ettirmektedir. 

Burada ki Rab kişideki zenginliği ifade etmektedir. Bu zenginlik kişilerden kişiye değişmekle beraber, ne kadar tevhid eğitimi alıp, zıt isimleri birleştirebilmişse o kimse de ki Rab kavramı da o kadar gelişkin olmakta. Ayrıca, kişiler bir nevi burada kendi emeklerinin karşılığını da görmektedir.  Buraya kadar ki yapmış olduğu gayretler aslında bundan sonra burada kişiyi taşıyabilmekte diye düşünüyorum.

Yorumlarım bu kadar babacım.

Hayırlı günler dilerim. 

Ellerinizden öperim. 

-------------- 

Hayırlı günler Ha… oğlum hamdolsun şimdilik iyi sayılırız, sizlerinde iyi olduğunuza sevindik. Konu hakkın daki yazını okudum güzel olmuş eline diline sağlık, ilgili asli dosyasına düzenleyip aktardım. 

Dünya ahiret işlerin kolay gelsin hekese selâmlar hoşça kal. " İz--T-B- "

------------------------------------------------- 

5) Tefekkür. 

 Dur Rabbin Namaz kılıyor

Mu…. Ca… 06 Şubat 2021

Hayırlı günler İz-Efendi Babacığım, Bizlerde iyi olmanıza sevindik...

İstediğiniz yazıyı kısa tutmaya çalışarak 2 sayfaya sığdırabildim... Fikir-Müşahade-Yaşantı içerikli olmak üzere ektedir...    

Diğer konuyu da dediğiniz gibi işlerimiz yoluna koyulduktan sonra bakarız.. Böylelikle bazı şeylerde yerine oturur.

Hörmet ve Muhabbetle Nüket Anne ve İz-Efendi Babamızın ellerinden öperiz. 

-------------- 

 Hayırlı günler Mu… oğlum sağ olasın yazı dosyanı  indirdim okudum ellerine gönlüne sağlık güzel olmuş ilgili dosyasına düzenleyip aktardım, hakkın da hayırlısı olsun. 

İşlerin kolay gelsin perdelerinizde inşeallah istediğiniz gibi olmuş olur. Cenâb-ı Hakk bizleri zatından perdelemesin. Dünya ahiret işleriniz kolay gelsin selâmlar hoşça kalın. 

" İz--T-B- "

-------------- 

Şöyle rivâyet edilmiştir:

“Rasûlullah (s.a.v.) efendimiz, mi’raca çıktığında, kendisine bütün perdeler açıldı; ancak bir perde kaldı……. O perdenin açılmasını dilediği zaman: “Dur; Rabb’ın namaz kılıyor… dendi.” Adülkerim Ceyli İnsan-ı Kamil Sayfa 67.

Bunu bizzât Rasûlullah (s.a.v.) efendimiz anlatmıştır. Bu olay büyük bir sırdır, ancak yaşamak suretiyle anlaşılır. “İZ-TB” -Mirac Namazı- 

Bu Hâdis-i şerifi biraz daha yakından incelemeyi düşünürsek içerisinde beş önemli nokta görürüz. 

1-Dur, 2-Perde, 3-Rabb, 4-Namaz, 5-Namaz kılınan’dır. 

 Bunun kısa ve öz-irfani anlatımı İz-Efendi Babamın kitaplarında mevcuttur. Bu kitabın oluşumuna sebeb olan kişinin ilgilendiğim sitenin bu link-i sayfasından https://islamvetasavvuf13.wordpress.com/2018/08/25/dur-rabbin-namaz-kiliyor/ bizlere ulaştığını fark ettikten sonra ancak yaşamak suretiyle anlaşıldığını da anladım… 

Bunun anlaşılabilmesi için “Namazın zorunluk değil bir asalet işidir” olduğunun anlaşılması lazımdır.

Asalet’in iki yönü vardır.

“Asa” “le-için” “Te-Sen” “Asa için sen” Senin Asa-Mûsâ-Museviyyet mertebesi içinde olman ve,

--------------------

 وَمِنَ اللَّيْلِ فَتَهَجَّدْ بِهِ نَافِلَةً لَّكَ عَسَى أَن يَبْعَثَكَ رَبُّكَ مَقَامًا مَّحْمُودًا {الإسراء/79}

 Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

 17.79 - Ve minel leyli fetehecced bihî nâfiletel lek, asâ ey yeb'aseke rabbuke mekâmem mahmûdâ.

 Diyanet Meali:

 17.79 - Gecenin bir kısmında da uyanarak sana mahsus fazla bir ibadet olmak üzere teheccüd namazı kıl ki, "UMULUR ki" Rabbin seni Makam-ı Mahmud'a ulaştırsın.

-------------- 

 Başta türkçe “Asa” olarak Museviyet mertebesinden baktığımız kelimeye “Let birleşimi ile şiddetli çarpmak (tecelli-i berk) hali oluşmaktadır. Berk; Katı. Sert. * Serin. * Metin, sağlam. Şimşek çakması. Parlama.* Yıldırım. * Zinetlenme, süslenme. * Tas: Tecelli-i İlâhiye ile kurbiyyete mazhariyyet,  sözlük anlamlarını içerir. Burada olan tecelli belirli bir zaman aralığını ifade eden bir zaman aralığında parlama, çakma ile meydana gelen geçici bir tecellidir.

 "UMULUR ki" Umulur ki, beklenir ki, görünüşe bakılarak anlamlarındaki sözün karşılığı “Muhtemelen” diye ifade edilmektedir. Muhtemel; Gerçekleşmesi de gerçekleşmemesi de ihtimal dâhilinde olan, beklenen, beklenir, umulur, olası, olasılı, mümkün anlamları yüklenmiştir. 

Âyet-i kerimede "UMULUR ki" bağlaç olarak kullanılmıştır. Bir şart ve bu şart yerine getirilirse (Teheccüd namazı) sonucunda gerçekleşmesi muhtemel olan beklenenin Rabbin seni Makam-ı Mahmud'a ulaştırsın, ifadesidir.

--------------------

Bu kısım daha ileri ki bir hadisedir… “Dur Rabbin Namazda” ifadesinde bu perde örtülüdür. 

Selâm-i Ali Efendi Caddesinde yakın bir zamanda yeni bir mülk almak nasib oldu. Selâm bilindiği gibi İz-Efendi Babamızın Rabb-i hassı olması dolayısıyla, dolaylı olarak bizlerinde Rabb-i Hası Rab esmâsı konumundadır. Yaklaşık üç aydır da bir takım imkansızlıklardan eve yerleşemedik. Ve geçen perşembe evin perdelerini yaptırmak için Emin-önü Mahmutpaşa ya şehir hatları vapuru ile geçtik. Taç-linens mağazasına girip siparişleri verdik. Oradaki satıcı duvar rengi ile aynı rengin uyumsuz olduğunu söyleyince yatak-mahrem odasının perdesi rengi seçildi. Tekrar Selamsız dolmuşu ile yeni eve dönünce yatak-mahrem odasının perdesinin yatak başlığına uymayacağını düşündük ve mağazaya telefon ettik kapandığı için ulaşamadık.

Cuma günü 09 (Rububiyet) 18-51 şifre sayılı (18,000 âlem – Hazmi Tura ks. Şifre sayılı) şehir hatları vapuru ile Taç-linens mağazasına gittim. Saat 09-30 idi. Dur içeri giremezsin dediler. Saat 10 da açılıyormuş… “Dur Rabbin Namazda” vakit bu vakit… (10) Fenafilllah vaktinde açılıyormuş. Açılan ne? Taç-Line-ns Ns-Nusret ismini kısaltması Nusret ks. Taç, Line-Hattı veya Li-İçin Nun-Nûr, Nûr-u Muhammedi Nusret babamız ra. Sırrı Nûr-Nûru Muhammedi içinde açılıyor… Nerede? Mahmut-paşa Gönül paşası nın makam- Mahmudun da açılıyor.

Mağaza açıldı 2. Katta ( İki rekâtlı Zâhir- Bâtın namazı) bulunan perde bölümüne girdim. İsteğimizi dile getirdim. Dünkü görevlide yoktu… (Bir günlüğüne oradaymış) Dikim yapılan fabrika arandı Ay-sel hanıma ulaşılamadı… (Nuru Muhammedinin necatına ulaşamadı) mail attı. Bir görevli daha geldi. Baktı perde anında kesime giriyor dedi. Ke-sime “Ke-sen” “Sime-Gümüşe” Sen gümüşe (sükuta) girmişsin. Dur perde- sen konuşamaz… Tamam dedim, boynumu büktüm ve çıktım… 

Eminönü ne indim. Tramvay durağındayım. Kırmızı ışık yanıyor ve Nûr esmâsı, “Dur rabbin namaz kılıyor” diyordu. Işık-Nûr sisteminde dokunmatik geçiş talebinde bulundum. Lütfen yeşil ışığın yanmasını bekleyiniz anonsu tekrarlanıyordu. (Bu arada telefon çaldı. Mağaza Perde görevlisi Yusuf bey (Dervişlik hakikati) arıyordu… Perdeniz kesildiği halde mağaza müdürümüz araya girdi ve perde istediğiniz renk olacak dedi… Teşekkür ettim ve yeşil ışık-nûr yandı şimdi karşıya geçebilirsiniz anonsu duyuldu. “Allah hu” “Ya-Selâm” “Ya-Nûr” dedim ve geçtim…

Rabbim namaz hâlinde, benim halledemediğim işi halletmişti. Ama Rabbimin işine müdahale etseydim, ne bu sır açılır. Ne işim hal olurdu.

Mü’min işi reng olmaz Âkıl huyu ceng olmaz Ârif dili teng olmaz Mevlâ görelim neyler Neylerse güzel eyler… 

Nâçâr kalıcak yerde Nâgâh açar ol perde Dermân eder ol derde Mevlâ görelim neyler Neylerse güzel eyler…[13] 

------------------------------------------------- 

6) Tefekkür. 

Se… Bo…

Mu… Ca… 18 Şubat 2021

Dur Rabbin Namaz kılıyor Hayırlı günler İz-Efendi Babacığım, Regaib kandilinizi tebrik ederiz... 

Nasılsınız iyi misiniz? Hamd olsun bizler şimdilik iyi sayılırız...

Se… kızınız Bu… dan Nefsi Levvame dersinde 2. senesini tamamladı Bu süre zarfı içinde ders geçme zuhuratı bulunuyor... Annesi de İz-Terzi Baba kitaplarında etkilenip ders talebinde bulundu, Analı kızlı yolumuza devam ediyorlar.

"Dur Rabbin Namaz kılıyor" ile ilgili bir müşahedemizi daha son mailde yazmıştık, "Konu ile ilgili bir yazı olursa oraya ilave edilebilir."  Buyurmuştunuz... İlgili yazıda ektedir... 

Hörmet ve muhabbetle Nüket Anne ve İz-Efendi Babamızın ellerinden öperiz "Murat Derûni"

-------------- 

 Hayırlı günler Mu… De… oğlum  sizlerinde geçmiş kandiliniz mübarek olsun. Se… kızımızın dersini ver de sevinsin Regaip kandili hediyesi olsun. Böylece Hakk'a rağbeti daha da artmış olur. Hakk'tan hayırlısı.  

Namaz konusu ile ilgili yazın güzel olmuş diğer yazının devamına ilave ettim, birlikte kitaptaki asli yerine ilave ettim. Ellerine diline gönlüne sağlık. 

Dünya ahiret işlerin kolay gelsin herkese selâmlar hoşça kalın. " İz--T-B- "

----------------

Mi’rac Perdesi (Salon Perdesi) Mu…Ca…. 18 Şubat 2021

Yeni evimizin ihtiyacı olan perdelerimizi Mahmutpaşa-Sultan Hamam mevkiinde sonu “NS” ile biten mağazaya sipariş vermiştik. Salon perdelerine karar veremeyip evimize döndük… 

“NS” Nusret babamız r.a. isminin kısaltması olduğu gibi, “Kuzey-Güney” eksenlerin ve mıknatısın zıt kutuplarını ifade etmektedir. Esmâ-i İlâhiyye zıt esmâlardan oluşmakta, sıfatlarda karşılıklı bulunmaktadır bunların toplamının birliği de “Allah” cc. dur. 

Nusret Babamızın şu dizleri manidardır.

140.000 perde var derler, birini görmem ey erler.

Aslında hiç birini görmem derken, birini görmem ey erler diyerek perdeleri bire indirin oda Hakk’ın perdesi olsun Cenâb-i Kibriya tekaddes hazretleri de zaten bunu birleyene bu bir perdeyi açmakta da tereddüt etmez demektedir.

Salon perdelerini bir başka gün Üsküdar da adaşım perde satıcısı Mu… tan beğenip hallettik... Eşim perde ve tülün kodlarının resimlerini almış... Perde Miracle marka olduğunu ve ingilizce bu kelimenin karşılığının Mucize, Keramet, harika şey ve alamet olduğunu söyledi. Tül'e de merak edip baktım... Kodu "13" müş... Bizlere görüldüğü gibi İz-Efendi Babamızın dediği ilmi keramet-mucize lazım...   

Cenâb-ı Hak bizleri zatından perdelemesin... Bunlar dünya hayatını gelip geçici süsleri ama bizlere de ilmi lazım... "Mi'rac içinde Uluhiyyetini örtmüş" ama Efendimizin  mi'rac dönüşü buyurduğu "bana bakan hakkı görür" ile "13" şifresinde Cenâb-ı kibriyasınının zât perdesini açmış.

“Sal-on” kelimesine bakarsak; “Sal” yani beden teknesi bu Hakikat-i Muhammedi teknesidir… “Sal-at” da namaz ifadesidir. Evin salonu ise oturma mekanıdır… Oturma hali ise insan mertebesi ve tahiyyat ifadesi ile namazın Muhammediyyet bölümüdür.

“On” sayı ifadesi olarak “10” dur. “1” Ahadiyyet mertebesi 0 ise bir yönü kadim bir yönü hadis olan hiçlik aynasıdır…

Hakikat-i Muhammedi teknemiz sol ve sağ olmak üzere iki bölümden oluşur. Nasreddin Hoca gemidekiler bir yöne toplandığı zaman o gemi batar der. Onun için bu iki bölüm arasında bir denge lazımdır. Φ yunanca “Fi” dir ve Türkçe “Fe” olarak seslenir. “Fi” arapça karşılığı içine, içinde demektir. Yani bizlerin içimiz-bâtınımız iki bölümdür. 

Bir zamanlar görmüş olduğum bir zuhuratta kısaca İz-Efendi Babam askerlik yapmış olduğum geminin iskele (sol) tarafında erat gemi kamarasında tezkereci bölümünde cam (lumboz) yanında oturuyor ve elinde “Fi Ma” yazan bir kitap bulunuyordu… 

Hakikat-i Muhammediyye gemisi denizde yatay gider sol taraf yani nefs, küll tarafından cam (lumboz) yani bakış Esmâ-i İlahiyye bakışıdır. Φ “Fi” nin sol tarafıdır. 

Sağa geçip bakınca bu aslında bu Hakikat-i Muhammediyye gemisinin havalandığı su deryasından kalkıp daha latif olan hava-oksijen deryasında seyr ettiğini gösterir… Ve Akl-ı küll olan bu bakış ile Sıfâtı İlâhiyye seyr edilmektedir…. Φ “Fi” nin sağ tarafıdır.

Hakikat-i Muhammediyye gemisi biraz daha havalandığı zaman dünya kutrundan çıkılıyor demektir. 

Yâ ma'şerel cinni vel insi inisteta'tum en tenfuzû min aktâris semâvâti vel ardı fenfuz(fenfuzû), lâ tenfuzûne illâ bi sultân(sultânin).

Ey cin ve insan toplulukları! Göklerin ve yerin çevresini aşıp geçmeye gücünüz yetiyorsa geçin! Ama Allah’ın verdiği bir güç olmaksızın geçemezsiniz ki! (Rahmân Sûresi 33) Yeni evin büyük balkonunu kapatmamız gerekiyordu. Bu işi de Süleyman usta ya yani Sultan güce havale edilmesi de ne kadar ilginçtir. Tesadüf değil Cenâb-ı Hakkın bir tevafukudur…

İşte dünya yani beden kutrundan çıkıldı mı? Hakikat-i Muhammedi gemisi uzay gemisi olur. Hani bazıları diyor ya astral seyahat hani öyle bir şey, geminin önünden dünyayı mı seyredersin? Âlemleri mi? Kendini mi? Kendin bilirsin… İster sağını, ister solunu, ister önünü seyret perde merde kalmaz…

Kâh çıkarım gökyüzüne, seyrederim âlemi. 

Kâh inerim yeryüzüne, seyreder âlem beni. (Kul Nesimi) Nasıl ki Efendimizin (s.a.v.) önünde bir perde kaldı bu Esmâ-i İlâhiyye perdesi idi… Eşyanın hakikatı yani aslı olan “Nûr” açıldı mı? Kendi ifadesi ile Rabbim bir “Nûr” onu nasıl göreyim diye ifade ettiği gibi…

Efendimiz (s.a.v), Cebrail (a.s) a sen getirdiğin vahyi nereden alıyorsun? Diye sorduğunda Cebrail (a.s.) bir perdenin arkasından alıyorum Ya Resülullah diye cevap vermişti. Bir daha ki sefere o perdenin arkasında bak diye ifade etmişi. Cebrail yine vahiy almak üzere bu perdenin arkasına geldiğinde perdeyi aralar ve orada Resülullah Efendimizden bu vahyi aldığını görür…

Mi’rac âyetleri İsrâ sûresinde 1 ve Necm sûresinde 18 âyettir. Toplamı 19 dur. 1+9=10 sayısını verir. 1 Ahadiyyet ve 0 ise hiçlik noktası olan 1 in aynası ve aynısıdır…

Fusûs’ül Hikem Muhammediyyet Fassında, Efendimiz (s.a.v.) in “Bana dünyanızdan üç şey sevdirildi, kadın, koku ve gözümün nuru namaz” diye ifade ettiği namaz açıklanmıştır. Namaz bölümünde kısaca kulun üstünde musalli namaz kılıcı olan “Allah” tır diye ifade edilmektedir.

Kulun dünya-beden kutru ortadan kalktığı zaman üssü sayılarda ifade edilen, 11= 1 kalan yine birdir… Nusret Babamızın isminin orta harfleri “sır” dır… Sır ortadan kalkınca kalan bir “Net” vardır. İşte görüş netleşir… Varı yok, yoku var görüyordun. Aslında ortada sen yoksun, namazı kılan Rabbinden başka bir şey değildir. Surette nokta zuhurda 0 gözükende kuludur… Efendimizde Mi’rac dönüşü de “Bana bakan hakkı görür” demiştir. Daha ne desin… Perde kalktı Φ “Fi” 0 nokta veya arapça da “He” ﻫ nin perdesi kalktı, ﻩ (هو) “Hu” oldu… Zâhirde ismi Muhammed (s.a.v.) , bâtında ise Hu ismi şerifidir…

-------------------- 

Allahımızın her mertebesinde, her mertebesinin işaretleri aşikar olmakta ancak bunların tesbiti için biraz ilâh-i uyanıklık gerekiyor. Bazıları dünya için uyanıklık yaparlar bizde işte böyle irfani yolda uyanıklık yapmaya çalışarak ve de uyanık kalarak, kendilerimizi gaflet uykusundan korumaya çalışmakla, her mertebedeki hayretimizi geliştirmeye devam ediyoruz. Rabb-ımıza şükrederiz. İnşeallah "perdesiz" perdelerinizi sağlıkla güle güle huzurla ailece kullanırsınız. İz-T.B.

------------------------------------------------- 

 7) Tefekkür. 

Ze…. De… "Dur! Rabbin namaz kılıyor." çalışması

Ze… De… 9 Şubat 2021

Selamun aleyküm Babacığım, "Dur! Rabbin namaz kılıyor." çalışması ektedir. Gayret bizden, tevfîk Allah'tan.

Saygı ve hürmetlerimle

Ze… De…

-------------- 

Aleyküm selâm Ze…. kızım. Gönderdiğin dosyanı indirdim okudum güzel olmuş ellerine gönlüne sağlık düzenleyerek tarih sırası ile kitaptaki ilgili yerine ilave ettim. Başarılar dilerim. 

Dünya ahiret işlerin kolay gelsin. İnşeallah bu günlerde geçecek gene sohbetlerimize devam ederiz. 

Selâmlar Nüket Annenin de selâmları vardır hoşça kal. " İz--T-B- "

-------------- 

Bismillâhirrahmânirrahîm Efendi Babam ve Nüket Annem saygı ve hürmetle ellerinizden öpüyorum. Neredeyse bir senedir beden gözüyle görüşemedik, çok özledik… En kısa zamanda sohbetlerin başlamasını ve görüşmeyi Cenâb-ı Allah’tan temenni ediyorum.

“Dur! Rabbin namaz kılıyor.” Allah’ın zâtından on sekiz bin âlemi geçerek efâl âlemine gelen insan, islâmiyetin zâhirinde kalmayıp bâtınını da idrak edip tevhid etmek isterse, belli ve düzenli çalışmalar yapması gerekir.

Muhyiddîn İbnü'l-Arabî Fusûsu'l-Hikem adlı eserinde şöyle bir îzâha yer verir; Hakikat-i ilâhiyye, rûhu ilâhiyyeyi hâlk ettiği zaman onda üç irfan ortaya getirdi. Birincisi, Nefsine ârif olmak yani kendi varlığını bilmektir (Marifet-i Nefs). İkicisi, Marifet-i Mübdi, yani kaynağını tanımaktır. Kendini meydana getireni tanımasıdır. Üçüncüsü, Kendini meydana getirene ihtiyaç ve zillette olduğunu, muhtaç olduğunu bilmesidir. İşte Rabb mertebesi kendisini meydana getiren Ulûhiyet mertebesine muhtaçtır ve ihtiyacı olduğunda da O’na yönelmesi, ihtiyacını taleb etmesi onun namazıdır, ibadetidir. Bu hakikati, Peygamber Efendimiz (sav) bize, “Dur! Rabbin namaz kılıyor.” gibi benzetmeli bir fiil içerisinde sahne etmektedir.

“Dur! Rabbin namaz kılıyor.” hükmünü anlayabilmek için Kevser Sûresini de te’kîd etmek gerekmektedir. Kevser Sûresinin ikinci ayet-i kerîmesinde “Rabbin için namaz kıl.” deniyor. Burada bahsedilen Rab, Rabb-ül Erbab olan Allah mı? yoksa birey olan kişinin kendi Rabb-i Hassı mı? Burada bir faaliyet, çalışma olduğundan kula ait bir saha olduğunu anlamaktayız. Zirâ Rabb-ül Erbabın bunlara ihtiyacı yoktur. O halde burada düşüneceğimiz Rab, Rabb-i Has olan veya bütün Esmâü’l Hüsnanın sahası olan bir sahadan bahsedildiğidir. “Rabbin için namaz kıl.” dendiği zaman bizden bir yardım isteniyor. Yani sende bulunan Esma-i İlâhiyyeyi hakikatine döndür, ilahi manada bunları kullan ki, zıtlar mıntıkası olan bu kesret âleminde vahdeti bulasın. Kulluk sırrının Rab olmaktaki zuhûr yeri olduğunu idrak edesin. Sen kendini kul zannediyorken bu hakikatini idrak ettiğin zaman, rubûbiyetini idrak etmiş oluyorsun. “Nefsini bilen Rabbini bilir.” hükmü ile kulluğundaki nefsini bildiğin zaman buradaki Rabbini de, Rablığını da bilmiş olursun.

Âlemler namaz hükmündedir. “Dur Rabbin namaz kılıyor.” hükmü Peygamber Efendimiz (sav) muhatap alınarak söyleniyorsa da O’nun şahsında bütün bu hakikatler bizlere aktarılıyor. O’nun (sav) ayrı kalması, bilmemesi diye bir şey söz konusu olmaz. Çünkü bütün alemlerin genel olarak ilmi, Hakikat-i Muhammediye üzerine yüklendi, kendiside Hakikat-i Muhammediyenin nokta zuhûr mahalli olduğundan O’nun üzerinde bireysel varlık olarak vakti geldikçe peyderpey çıkmış ve çıkmaktadır.

Rasûlüllah (sav) miraca çıktığında efâl ve esmâ âleminin bütün perdeleri açıldı ancak açılmayan bir perde kaldı. Açılmasını dilediği zaman “Dur! Rabbin namaz kılıyor.” dendi. Rubûbiyet mertebesi itibarıyla miracında kendine ait mertabeleri vardır. Bu hadise rubûbiyet düzeyini aşmaya başladığı andaki hadisedir. Bu yüce bir sırdır ki ancak kemâl sahibi zâtlar bunu idrak edebilirler. 

Efendimiz (sav) orada bâtıni olarak namazı kendi kılıyor, zâhiri ile o perdeyi açmaya çalışıyordu. 

Ulûhiyet makamından “Dur! Rabbin namaz kılıyor.” denmesinin genel manası; Efendimizin (sav) kendi Hakîkat-i Muhammediyye bünyesinde, rubûbiyet mertebesinin bütün âlemler üzerindeki tesirini idrak etmesidir. Bütün esmâ-i ilahiyye Rab’dır, bir bakıma mürebbiyedir. Bütün esmâ-i ilahiyye, kendi kontrolüne verilmiş olan her bir şeyi terbiye etmekte, oluşumunu tanzim etmektedir. İşte bu yüzden bütün esmâ-i ilahiyyenin faaliyetini açık olarak seyretmiş olması, ‘Rabbin namazda olması’ demektir belirli bir ferdin namazda durması değil. Namaz demek ibadet demek; ibadetin, o varlıkta ne murad edilmişse onu zuhûra çıkarması, onun ibadeti, abdiyyeti yani kulluğudur, varlık sebebidir. Namaz fiilde bir kulluk kemâlatıdır ki, ağacın yaprağını açması, meyvesini vermesi ibadettir, tesbihidir. Bütün kainatta, bütün oluşumlarda bu hakikati idrak eden Efendimiz’e (sav), o gece bu perde açılmış oluyor. “Bütün bu kainatı idare eden nedir.” sorusunun cevabını almış oluyor. “Dur! Rabbin namaz kılıyor.” cümlesinin bireysel manası ise; kişinin kendi hakikatini idrak etmesidir. Kişi rubûbiyet hakikatini idrak ettiği zaman onda namaz kılan rabbidir. O’na “Sen dur! Beşeriyetinle kılma, Rabbin namazda” denir. 

Bunu ancak kemâl sahibi zâtlar idrak edebilir.

Kızınız Ze… De…

------------------------------------------------- 

8) Tefekkür. 

Sayfanızda belirttiğiniz soru hakkında...

Ha… Tu… 11 Şubat 2021 

Yüce Rabbimizin selamı üzerinize olsun inşaAllah.

İsmim Ha…. , 38 yaşındayım.

Herhangi bir yere bağlılığım yok.

Kitaplarınızı ve sohbetlerinizi yeni yeni keşfediyorum.

Mertebeler ile ilgili fazla bilgim olmasa dahi gönlüme doğan Hz. Muhammedin miraca çıktığı vakit "dur Rabbin namaz kılıyor "hitabı İsa mertebesinden söylendiğidir.

Çünkü ; İsa mertebesinde Rabbini tanısa da henüz Rabbi ile bütünleşmediği, eğer bütünleşse idi o son perde de kalmaz gerçek tevhid hali oluşurdu.

İslam kemalatını ve hakiki manada birliği Hz. Muhammed (a.s.) ile yaşadı.

Dur Rabbin namaz kılıyor denmesi de hala ikilik olduğunu gösteriyor.

O son kalkacak perde hakikati muhammedi diye gönlüme geldi.

O kalkacak perde tüm ayrılıkları bitirecek bütünleştirecek ki namaz kılanın da yani zikir halinde olanında zikredenin de O olduğu bilinir.

O zaman Allah ın necm suresinde bildirdiği gibi  "Allah Muhammede yaklaştı, sonra daha da yaklaştı, öyle ki iki yay arası kadar hatta daha da yaklaştı. Allah kuluna vahyini bildirdi, gözleriyle gördüğünü kalbi yalanlamadı" hitabına mazhar olur.

Doğrusunu Allah bilir.

Yanlış yorumladıysam beni de affetsin.

Hissiyatımı ilmi anlamda pek dile getiremesem de kısa tutmaya çabalayarak bunları yazabildim.

Sizlere sağlıklı ve sıhhat dolu uzun ömürler diliyor , Allah a emanet ediyorum.

Sevgiyle...

--------------

Hayırlı günler Ha…. kızım soru ile ilgilendiğin için sağ olasın yazını kitaptaki yerine aktardım.  Cenâb-ı Hak  Tefekkürlerini arttırsın.  Selâmlar hoşça kal. T.B. 

------------------------------------------------- 

9) Tefekkür. 

Ynt: “Dur! Rabbin Namaz kılıyor” Hadisi Şerifi

Mu… Ca… 11 Şubat 2021

Hayırlı Akşamlar İz-Efendi Babacığım, Nasılsınız iyi misiniz? Hamd olsun şimdilik iyi sayılırız...

Bildiğiniz üzere ev işleri ile uğraşıyoruz. Pandemiden dolayı üretim ve stoklarda biraz aksamalar olduğu için, istediğimiz ürünlere ulaşmak zor ve duraksamalı oluyor... Cenâb-ı Hakkın bir bildiği vardır...

Maili ve eklenti mailleri şunun için size iletiyorum. Aslında bu mailin varlığından da yeni haberdar oldum. Fi… kardeşin mailleri bazen gereksiz-spam-istenmeyen kutusuna düşüyor. Kullandığı mail uzantısı ile alakalı olabilir. 

Belki bu mail de böyle olmuş olabilir.

İz-Efendi Babam dan cevap alamadım diye wattsapp mesajından yazmış. İz-Efendi Babam normalde mesajlara cevap verir... Kendisine de bu konuya gönderilen cevaplar hakkında bire bir cevap veriliyor mu? Yoksa kitapta mı cevap verilecek bilgim olmadığını bildirdim...

Hörmet ve Muhabbetle Nüket Anne ve İz-Efendi Babamızın ellerinden öperiz.

-------------- 

 Gönderen: Mu… Ca…  

Hayırlı akşamlar, Hayırlı Cum'alar Fi…, Hamd olsun şimdilik iyi sayılırız... Sende iyisindir. İnşeallah...

Konu ile alakalı mailin yine gereksiz kutusuna düşmüş. Yazın güzel olmuş eline gönlüne sağlık... Cenâb-ı Hakk nicelerinini nasip etsin...

İstenilen yazıyı ilgili yeri takip edemediğim için, İz-Efendi Babamın mail ile bildirmesi ile haberdar oldum...

Yanlız İz-Efendi Babamın maile niye cevap vermediğini bilemiyor. Onun da gereksiz-spam kutusuna düşmüştür. Yoksa, oluşturduğu dosya içinde mi verecektir. Bilgim dışındadır...

Selâmlar, hoşça kalın... 

-------------- 

 Fi…. Ar….

Selamun Aleyküm Mu… hocam, Nasılsınız, inşaAllah sağlığınız sıhhatiniz tüm işleriniz yolundadır, Cenab-ı Hak tüm işlerinizde kolaylık versin.

Terzi babamızın "Dur Rabbin Namaz kılıyor" hadisi şerifine istediği yorumu facebook da görüp gönlüme doğanları kendisine gönderdim, size de aşağıda iletiyorum, direk size iletmeden Terzi babamıza göndermem doğru oldumu bilemedim, bir hata ettimse affola Mu… hocam, hakkınızı helal edin, Allah'a emmnet olun, hayırlı günler dilerim. 

-------------- 

Fi…. Ar….28 Ocak 2021 

Konu: “Dur! Rabbin Namaz kılıyor” Hadisi Şerifi.

Selamun Aleyküm Terzi babacığım, saygı ve hürmetle mübarek ellerinizden öperim, Cenab-ı Hak bu mübarek yolda sizin İZinizden, yolunuzdan ayrılmadan şu fani ömrümüzü irfaniyete ve rızasına ererek tamamlayabilmeyi O’nu bilmeyi O’nda fani olmayı inşallah bizlere nasip etsin.

Efendim ben fakir, Mu… Ca… hocamızın gurubundayım, facebook da sorunuzu görünce size idraklerimi mail ile iletmek istedim.

Efendim sorduğunuz soru ile ilgili sizden edindiğimiz bilgi ve gönlümüze doğanları kısa da olsa size iletmeyi diledim, inşeAllah idrakim yettiği elimden geldiği kadar ifade etmeye çalışayım.

Öncelikle Hadisi Şerif’te geçen perdeler kelimesi anlamı üzerinde durmak gerekirse, perde bir şeyi örten veya görülmesine mani olan şey anlamına geliyor, bunu hayatımıza uygularsak aslında gördüğümüz şeyler bizim gördüğümüz şeyler değil, yani aslında gördüklerimiz görmemiz gereken hakikatlerin perdesi olmakta, olarak anlıyorum. Aslında perde sözü de bir anlamda bize perde oluyor, düşünürsek bir gördüğümüz şey var, bir perde var aslında bu gördüğümüz şeyin ta kendisi, birde görmemiz gereken hakikat var, yani bir yere bir şeye baktığımız zaman 3 varlık birden görmüş gibi oluyoruz zannımızda veya zihnimizde. 

Ama işin gerçeği orda olan sadece tek bir Hakikat var! Ama biz bu beşeriyet varlığımız ile bu dünyaya gönderildiğimiz için bebekliğimizden itibaren zihnimize işlenen bilgiler nedeni ile bu varlıktaki herşey bize perde olmaya başlıyor, çünkü sizin sohbetlerinizde de belirttiğiniz gibi işin aslını Hakikatini bize öğreten bir eğitim sistemimiz yok, eğitim sistemi tamamen zennettiğimiz maddi varlığa yönelik tanıma yönünde kurulmuş ve aslında bize tamamen perdeler duvarlar oluşturan bir sistem. 

Yine sohbetlerinizden öğrendiğime göre bizim ile Hakikat arasında 70.000 perde var, yani aslında yine sizin tabirinizle yetmişbin sayısı çokluktan kinaye söylenmiş, yani aslında perdelerin sayısı sonsuz, yani ne kadar varlık var ise ve biz onların Hakikatini bilmez isek, tüm varlık bizim için perde olmakta. Halkiyeti düşündüğümüz zaman ise, Hak CC. kendi hazinesini görmek istedi ve Halkı halk etti, yani HAK ile HALK arsında sadece “L” harfi var ve tüm varlık aslında bu “L” perdesi olarak bizim gözlerimizin önünde duruyor ve bizi HAK tan perdeliyor. Onun içinde kelime Tehvid “LA” ile başlıyor yani bütün “L” olan perdeleri LA ilahe diyerek biz yok etmeliyiz ki, o perdenin arkasında duran HAK’kı görebilelim.

Efendim Rasulullah SAV efendimiz miraca çıktığında tüm perdeler ona açıldı denmekte. Miraç’a çıkmanın anlamını düşündüğümüzde zaten tüm perdelerin açılmış olması lazım ki miraca çıkmış olalım. Yani miraç ile perde zaten aynı yerde düşünülemez, yani perde varsa miraç yoktur, miraç varsa perde yoktur diye düşünmemiz gerekiyor. Alemlerin efendisi miraca çıktı ise orada zaten perde olmaması lazım ve işin aslında O zaten her anında miraç ta olmalı, çünkü O İnsan-ı Kamil ve O’dan Ötesi Hak.  

Efendimizin miracında kendisine hitaben söylenen “Dur Rabbin Namaz kılıyor” sözü ise ZAT mertebesinden söylenmiş olması gerekiyor, çünkü artık perde yoksa tüm perdeler kalkmış ise orada kalan ZAT olmalı ve burada kişiye tek hitap edecek de ZAT'tır. Peki bir perde olduğu söyleniyor ve efendimizin bu perdenin de açılmasını istediği ve onun üzerine bu sözün söylendiği bize bildiriliyor. Bu ne anlama geliyor, bir ZAT var efendimize hitap ediyor ve ortada birde RAB var (tabii bu idrakimce miraca çıkan herkese söylenecek bir hitap olacaktır, Cenab-ı Hak bizlere de nasip etsin inşallah) yine üçlü bir yapı ile karşı karşıyayız. Bunun sebebi ise Cenab-ı Hak’kı ZAT makamında ancak kendi ZAT’ı idrak edebilir, onun ZAT’ından başka bir zuhur onu idrak edemez, yani orası sırf ZAT’tır ve başka hiçbir şey yoktur, yani Sevad-ı Azam, sonsuz karanlık olduğu için O’nu O’ndan başkası bilemez.

Peki RAB nedir ve neden namazdadır. Efendim benim düşünceme ve sizden öğrendiklerimize göre HALK edilen her varlık ile zaten bir RAB da var edilmektedir, bu Rab o zuhurun varlığı gereğidir, Rab olmasa yani kişinin esma terkibi olmasa o zuhur zaten olmaz ve kendini bilemez, yani varlık olarak zuhur edemez. Dolayısı ile eğer Efendimizin o son perdesi de açılmış olsa idi RAB’bı ortadan kalkacak ve sırf ZAT olacağı için zaten Cenab-ı Hak’kı idrak etmesi mümkün olmayacaktı. Yani ZAT’ı idrak edebilmek, irfan edebilmek için 2’lik şarttır ve O son perde bu 2’lik için vardır ve RAB perdesidir, onun üstü de zaten ZAT’tır. Yani biz HALK isek HAK’kı ancak bu idrakimiz ile 2’liğimiz ile bilebiliriz, 2’lik kalkarsa bizde yani ZAN ettiğimiz biz de ortada olamayacağımıza göre O’nu bilmemiz mümkün olmayacaktır.

 Efendim bu’ da sizden bir dörlük:

 Ortada durmuş naz eder sevgili,
 Bu iş yeni değil ezelidir, ezeli,
 Kendi varlığımızı bildik bileli,
 Siyah örtü neyi örter bilir misin? T.B.

 Efendim sözü fazla uzattığım için affedin, bunlar sizden öğrendiklerim ve gönlüme doğanlar bir kusur ettim ise lütfen affediniz, Cenab-ı Hak bana sizin yolunuzdan ayrılmadan kendisini idrak edebilmeyi Miraca erebilmeyi İnşaAllah nasip etsin, dualarınızı himmetlerinizi istirham ederim, mübarek ellerinizden öperim efendim, hoşça kalınız.

 Evladınız Fi… Ar…

 28 Ocak 2021 Perşembe

-------------- 

Hayırlı günler hayırlı Cum'alar Mu… oğ…. İnşeallah biraz gecikse de eşya cinsinden istediklerinizi bulursunuz. Hakk'tan hayırlısı. 

Hamdolsun şimdilik iyi sayılırız sizlerinde iyi olduğunuza sevindik. 

Fi… oğlumuzun maili bana gelmedi gönderdiğin iyi olmuş. Belki eski "hotmail" e göndermiş olabilir o maili epey zaman dan beri bildiğin gibi kullanmıyorum  "gmail"i kullanıyorum  sağlık olsun. 

konu hakkın da onun da yorumu oldukça güzel olmuş ellerine sağlık, maillerin sırası ile asli kitabındaki yerine ilave ettim. başarılar dilerim. 

Dünya ahiret işlerin kolay gelsin. Herkese bizlerden selâmlar hoşça kalın. " İz--T-B- "  

------------------------------------------------- 

10) Tefekkür. 

“Dur! Rabbin namaz kılıyor” Za… Ak… 12 Şubat 2021

Babacım bu yazı Almanyadan yeni katılan Ay… Ak… a ait

DAİMİ NAMAZ->HAKKEL YAKÎN MÜŞAHEDESİ (”RABBİN SALÂTI “Rubûbiyet” mertebesinin namazı-"Rabb-ül Âlemiyn"in rubûbiyet hükümlerinin ef'âl âleminde yürürlükte olması-Rabbın hükümlerinin, Rabbanî kudretiyle tahakkuku ("terbiye")-Rabbin Hakk'anî vasıflar ile zuhuru-tahakkuku ("Şuur" kendisini "ceberût" boyutunda tanıdığı zaman, kendi vehmî benliği, birimsel benliği kalkmış olur; ve kendisinde Hakk'anî vasıflar ile Rabb zuhur eder)-Rabb-ül âlemînin tüm mevcûdat üzerinde esmâ yollu mutlak tasarrufunu müşahede-"Namaz mü'minin mi'râcıdır" şeklindeki Hazreti Rasûlullah Aleyhisselâmın işaret ettiği namaz-Salât (Hakikatine yöneliş-Namaz) ile yaşanan “Mi’râc”- Ârifi billah'ın namazı-Daimi Namaz}

• “Dur! Rabbin salât ediyor..."

 • Namaz, iman etmişin (müminin) "Mi'râc"ıdır (İman ettiğini hissedip yaşama hâlidir)

• Namaz "daimi"ye dönmeden (Edâ edilmeden-ikâme edilmeden) hedefe ulaşılmış sayılmaz!" (Namaz, "Din"in direğidir!") Burada belirtilen ifade, her ne kadar “Rabb’ın namaz kılıyor” bireysel namazı ifade ediyor ise de, genel anlamda bütün “Rabb-ı hass”ları ilgilendiren bir mesele olduğundan, bütün “rûbubiyyet mertebesi”nin toplu ibadetini de ifade etmektedir.

“Dur! Rabb’ın namaz kılıyor” sözünün muhatabı evvelâ Efendimiz (s.a.v.) olduğundan onun da Rabbı,“Rabb-ül erbab” olan Allah (c.c) ü olduğundan, orada namaz fiilini iş-leyenin Allah’ın kendi olduğu açık olarak anlaşılmaktadır.

Buradaki namaz, şekli olarak değil, mânâsı itibariyle’dir.

Salik yolculuğunda “fena fillâh”a (Hak’da fani olma) (yokluk, hiçlik, tükenmişlik sahasına) ulaşınca, abdiyyetinin alışkanlığı gereğince ibadetini yapmağa gayret eder ve biraz da kendini zorlar, işte o zamanda muhatab olduğu emir, “DUR…..” olur. Çünkü ondan geriye bir bakiye kalmadığı için, bu fiili yapacak durumda olmadığından, onun yerine, “Dur!RABB’IN NAMAZ KILIYOR…” hitab-ı ilâhisi zâhir olur.

Bu oluşum mutlak bir hal ve hüküm değil geçici bir şe’erdir.

Ancak “DUR” ifadesinden sonra gelen, “Rabb’ın na-maz kılıyor,” kelâmıyla perdenin arkasında olan hâdise haber verildiğinden, asıl da açılacak perdenin dışarıda değil, kendi aklımızda, içimizde olan şartlanmalar perdesi olduğunu anlamamız gerekmektedir.

Bu perdelerin ancak “kahhar” ve “vahid” isimleriyle açılacağı ve ondan sonra ortada sadece bir Allah (c.c.) ismi ve onun bütün âlemlere olan mutlak sirâyet – tesir ve haki-miyyeti gönülde, fiilde ortaya çıkmış olacağıdır. 

-------------- 

Hayırlı Cum'alar hayırlı günler  Za…  kızım. Hamdolsun şimdilik iyi sayılırız inşeallah sizlerde iyisinizdir. 

Ay… kızımızında yazısı kendine göre güzel olmuş, ellerine gönlüne sağlık, kitaptaki asli yerine ilave ettim, Maşeallah evlâtlarımızdan böyle güzel fikirler zuhur ediyor, bizde emeklerimizin boşa gitmediğine seviniyoruz hepiniz sağolasınız. 

Dünya ahiret işlerin kolay gelsin selâmlar Nüket Annenin de selâmları vardır. Hoşça kal. " İz--T-B- " 

-------------------------------------------------  

11) Tefekkür. 

“Dur! Rabbin Namaz kılıyor…”

## Bü…. Çı…12 Şubat 2021

Hayırlı akşamlar babacığım, sizin ve annemin ellerinden öpüyoruz

-------------- 

Hayırlı günler  Bu… kızım sağ olasın Hamdolsun şimdilik iyi sayılırız inşeallah ailece hepiniz iyisinizdir. 

Gönderdiğin dosyanı indirdim  geçici dosyasına aktardım daha sonra kitaptaki yerine ilave edeceğim inşeallah. Konu hakkın da yazılar gelmeye devam ediyor. Seninki de değişik bir yönden konuya bakış olmuş. Ellerine gönlüne sağlık Cenâb-ı Hakk daha nice başarılar nasib eylesin  inşeallak. korona aşısının ilkini oldum ikincisi içinde gününü bekliyorum, Hakk'tan hayırlısı. 

Mehmet oğlumuza sana torunlarımıza selâmlar Nüket Annenin de selâmları vardır. Hoşça kalın hoşlukla kalın.  " İz--T-B- "

-------------- 

Yukarıdaki her bardağın insana verilen bir özellik (esma) olduğunu hayal edin. Herbiri farklı olduğundan renkleri de farklı. İnsandan insana bu özelliklerin miktarları da farklı. 

Yukarıdaki her bardağın insana verilen bir özellik (esma) olduğunu hayal edin. Herbiri farklı olduğundan renkleri de farklı. İnsandan insana bu özelliklerin miktarları da farklı. 

Allah (c.c.) kendi sonsuz özelliklerinden insanlara farklı miktarlarda nasip etmiştir ve nefesiyle bu özellikleri ona üflemiştir. Bu özellikler her insanda farklıdır. İnsanın kendini bilmesi için hangi özelliğin ne kadar miktarda kendine verildiğini anlaması gerekir. Ama bunu anlamak için bu renklerin dünya hayatına damlaması ve renginin anlaşılması sonrasında da rengin davranışlara yansımasına göre miktarının anlaşılması gerekir. Buna Ayan-ı Sabite diyoruz ve dünya üzerindeki amacımız öncelikle her rengin amacını, bize etkisini tanımlamak ve ardından bu rengin en güzel şekilde kullanılmasını sağlamaktır. Nefs rengi dağıtmak, dünya lehine, geçici arzular için kullanmak ister. Oysa nefs terbiyesiyle biz rengi en güzel tonuyla kullanmayı ya da kullanamadığımızda ders çıkarmayı öğreniriz. Ancak nefs terbiyesi bir ömür sürer ve Ayan-ı Sabitemizi tam olarak çözümlemek mümkün gözükmemektedir. Elbette baskın rengi bulmak bile bahşedilmiş bir güzellik olur.

Hz. Muhammed Miraca yükseldiğinde kendi Ayan-ı Sabitesi yani Rabb-ı Hass ile arasında kalan perdeyi açamazdı. Bu nedenle durduruldu. Çünkü kendi Ayan-ı Sabitesini görmesi yani kendini görmesi dünya yaşamıyla bağdaşmazdı. Durdurulurken söylenen “dur! Rabbın namaz kılıyor” oluşu Rabb- Hass’ının orada tanımlı olması olabilir.

Namaz yani zikr yani düşünme ve idrak etmeye çalışma olarak değerlendirilirse orada Hz. Muhammed’i oluşturan Ayan-ı Sabite kendini idrak etmiş olarak bulunmakta ve direk Allah’a (c.c.) bağlıydı. Hz. Muhammed insanlığın en üst noktası olması sebebiyle gelebileceği son noktaya kadar getirildi. Ancak son perde bize hiçbir insanın (ki uğruna alemler bile halkadilmiş olsa) Allah (c.c.) olamayacağını, Tanrılık oyunu oynamamasını, durması gereken noktayı bilmesi, gerektiğini anlatıyor. Zaten o son perde açılsa ortada bir insan kalmaz, çünkü orada direk Allaha’a (c.c.) bağlı isimler vardır ve insan bunu kaldıramaz.

Me….

Not: Tüm bunlar sadece yorumdur.

------------------------------------------------- 

12) Tefekkür. 

“Dur! Rabbin namaz kılıyor”..

Ni… Ma… 13 Şubat 2021

Çok Kıymetli Efendi BAbacığım, nasılsınız? İnşallah annem ve siz iyisinizdir. Perdelerimizi açtıran, düşündüren, gönül dünyamızı ilimle meşgul ettiren konumuzu bitirdim. Ama içimdeki ses ''bu daha başlangıç, bitmez'' dedi. Hamdolsun Allah'a  bu yolda ufuklarımızı açan, elimizi tutan Efendi Babamızı lutfettiği için. Haddimi, sayfaları aştım. Aslında ilim bir noktaydı ama ben cahil olduğum için çoğalttığımın farkındayım.

Allah razı olsun sizden babacığım. Zuhurat kitabınızı kardeşlerime gönderdim. yaklaşık 40 kişiye ulaştı biiznillah.

Sizin ve Nüket annemin ellerinden hürmetle öpüyorum.

sevgi, saygı ve muhabbetlerimle

Nu… Ni… kızınız

-------------- 

Hayırlı günler Ni… kızımız. Hamdolsun şimdilik iyi sayılırız inşeallah sizlerde ailece iyisinizdir. 

Gönderdiğin dosyanı indirdim, geliş sırasına göre kitaptaki yerine ilave ettim. Konu hakkın da yazılar gelmeye devam ediyor. Seninki de oldukça güzel olmuş ellerine gönlüne sağlık. Bu vesile ile elimizde konu ile ilgili bizlerden sonrakilere de müşterek bir çalışma, örnek olarak kalmış olacaktır. Gördüğün gibi bu konu hakkın da belkide bu kadar geniş  bir çalışma araştırma ve tefekkür hali dünya da ilk defa uygulanan ibretlik bir çalışma olmaktadır. 

Cenâb-ı Hakk üzerinde çalışanları ve okuyacak olanları faydalandırsın inşeallah. Bu çalışmada  Terzi atölyesinin değerli evlâtlarının emeği çoktur. Konu hakkın da değişik bedenlerde ve değişik modellerde talip olan herkese uyacak şekilde kıyafetler üretilmekte, dileyen "velâ ücürahüm-ücretsiz" alabilmektedir. Alana da giyenede kullanana da helâl olsun. Hakk'tan hayırlısı. 

Dünya ahiret işlerin kolay gelsin, Ab… kardeşe sana ve herkese selâmlar Nüket Annenin de selâmları vardır hoşça kalın. " İz--T-B- "

------------- 

# “DUR! RABBİN NAMAZ KILIYOR”

Bİ İSMİHİ...

Konuya başlamadan önce İZ-Terzi Baba’mdan dinlediğim ve not aldığım kısımları aktarmalıyım. Çünkü çıkış yerim, kaynağım burasıdır. Feyz aldığım da...Tekrar Bismillah... 

‘‘Miracda geçen bu hadise Esma aleminin sırlarından olup latif bir oluşumdur. Mutlak hayal alemindedir. Buraya gelebilmek için salikin beşeri hayalinden geçmesi gereklidir. O da Adem manasını bedeninde yaşamalı ki ayağını buraya basıp mirac edebilsin. Çünkü kendinden batına gidilen bir yolculuktur. Kulluk sırrının Rab olmaktaki zuhur yeridir. ‘‘Kul Rabtir, Rab kuldur‘‘ Kişi kendini kul zannediyorken bu hakikatini (kulluk hayalde var edilendir. Hakikatte SEN diye bir şey yoktur zaten..Eğer olursa ki bu, şirkin en büyüğü olurdu. Yine de avama karşı ‘‘ben‘‘ hükmünü kullanacağız ama hakikatini bilerek olacak. Hakkın varlığına sahip çıkmadan) idrak ettiğinde Rububiyetini idrak eder. Rablığının zuhur yeridir. Bireyin mertebelerinden olan Rububiyet mertebesidir. Nefsini bildiğinde Rablık sırrı da bulunur! Rabbını bilirsin hem de Rablığını bilirsin! Terbiye mertebesidir. Terbiye olunduktan sonra HAK esmasına ulaşılır. Sonra da Allah ismine.

Bir de bu yüce bir sırdır ki ancak KEMAL sahibi zatlar anlayabilir. C.Hakk’ın KAMİL isminin zuhur yeridir. Peygamberimiz miraca çıktığında efal mertebesinin bütün perdeleri açıldı. Rububiyet mertebesinde bir perde kaldı. (Henüz sıfat ve zat perdeleri açılmamıştır.) O perdenin açılmasını dilediği zaman DUR! Dendi. Rububiyetin düzeyi aşılmak üzere iken. Batını itibariyle peygamber efendimiz o namazı kendi kılıyordu. Zahiriyle o perdeyi açmaya çalışıyor. Merak ediyor. Mirac hadisesini 1) bireyselliği yönünden, 2)Genel manada açıklamak gerekir. 

Efendimizin bütün esma-i ilahiye üzerindeki tesirini idrak etmesidir. Hakikat-i Muhammed-i bünyesindeki bütün esmalar Rabtır, mürebbiyedir. Kendilerinin bakımına verilmiş olan varlıkları terbiye ederler. Oluşumlarını tanzim ederler. Efendimizin Rabbının namazda olması varlıkta ne murad edilmişse onun zuhura çıkarılması faaliyetidir, ibadetidir. Abdiyyeti, kulluğudur. Namaz fiili kulluğun kemalatıdır. Perde arkasındaki ne olduğu sorusunun cevabı: Rabbinin namaz kıldığı hakikatidir. Ki şifreli açıklanmıştır. Beşeriyetinin düşmesi idrak ettirilmiştir. DUR! Ikazı ‘‘beşeriyetinle kılma!‘‘ demektir. SENİN RABBIN, SENDE NAMAZDA! Demektir bir bakıma... 

 İsimler perdesinin açılması ancak Rahman’ın nefesi ile bir de Vahid ve Kahhar isimleri ile olur. Hadis-i Şerifteki önemli hususlar şunlardır: 

1)DUR! Ikazdır. Sınıra gelindiği belirtilir. Bu sözün muhatabı Peygamberimizdir. O’nun Rabbi Allah’tır. O halde namaz kılan da Allah’tır. Eğer Rabbi Hastan olsaydı, namaz sadece esma mertebesinden kılınacaktı. Hz. Peygamberin Rabbi; Rabbül Erbab ve burada bahsedilen namaz şekli ile değil manası itibariyledir. Salik yolculuğunda fena fillah olduğunda yokluk-hiçlik-kayıtsızlık sahasına ulaşınca abdiyyetinin alışkanlığı gereğince ibadetini fiziken yapmaya zorlanır. DUR! Denir. Ondan geriye bir bakiye kalmamıştır. Fani olup, varlığı kalmamıştır. Yerine bu ibadeti Rabbi yapar. Çünkü bu zamana kadar Rabbi namına, Rabbinin zuhuru için ve de Rabbinin istikametinde çok ibadet yapmıştır. Şimdi de Rabbi ona vekil olmuştur. Mutlak bir hal değil geçici bir şe’ndir. 

2)PERDE: Mahremiyet veya gaflettir yani şartlanmalarımızdır. Buradaki perde mahremiyeti ifade eder. Açtırılmıyor ama oluşumdan haber veriliyor. Ayrıca kişiler ne olduğunu hayal etmelidir. 

3)RAB: a)Esma mertebesi itibariyle Rabbi Has. b)Zat mertebesi itibariyle Allah yani Rabbul Erbab. 

4)NAMAZ:Bütün ibadetleri bünyesinde toplayan, diğer ismi zikir olan, Allah’ın Zat mertebesi itibariyle tatbik edilmesi lazım gelen bir faaliyettir. Fiil mertebesinde başlar. Esma, sıfat ve zat ertebelerinde kemalini bulur. Bir de namaz a) İnsanların kıldıkları b) Bütün varlıkların kendi mertebelerinden yaptıkları ibadet olarak ikiye ayrılır. Miracda kılınan namaz Rabbi hasları ilgilendiren bir namaz olduğundan Rububiyet mertebesinin toplu ifadesini de anlatır. 

Diğer yönüyle Zat-ı Mukayyedin Zat-ı Mutlaka olan namazıdır. Kendinden kendine, zuhurlarından zatına olan namazdır. Zat-ı Mukayyedin kaynağı Mutlak Zattır. Devamlılık ve varlık sebebidir. Tecellisini çektiği an herşey a’deme gider. 

Her mertebeden varlıklar yaşam, neş’e ve hoşluklarının ellerinden alınmaması için özlerinden fiillere dönüştürerek yaptıkları niyaz ve talepleri NAMAZ hükmündedir. Kişi ‘‘Aman Ya Rabbi ‘‘dediğinde en yakınında olan ve onu kontrol eden Rabbine yönelir. ‘‘Rabbin namaz kılıyor’‘‘ ifadesi Rabbin de abd, kul olduğu belirtilmiştir. Ve yapılması gereken ibadetin Rabbül Erbaba olması gerektiği açıklanmıştır...Rabbül Erbab ve Rabbi has kelimeleri Yusuf suresinde geçer. Zahiren put sayılanlar batınen kişilerin yöneldiği Rableridir. 

Sonuç olarak: Kemal sahibi zatlar idrak edebilir. C.Hakk’ın Kamil ismine bir zuhur yeri olması sonucudur. Bu halin idrakinin tahkiki bir yönü yoktur. Sadece ıttıladan ibarettir. Kemal sıfatın cemal veya celal yönünden bu idrak gerçekleşir. Mutlak celal ve cemal yönünden değil!!!

-------------- 

DÜŞÜNDÜRÜLENLER!!!

İz-Efendi Babamın anlatımlarından sonra ben de bu hallerin İz düşümü olmalıdır. Yoksa Terzi Baba’mın söylediği gibi biz bunları kendi bünyemizde gerçekleştire-mezsek sadece peygamberimizin yaşadığı tarihi bir hadise olarak hafızalarımızda kalacaktır. 

Sözlükte “yukarı çıkmak, yükselmek” anlamındaki urûc kökünden türemiş bir ism-i âlet olan mi'râc kelimesi “yukarı çıkma vasıtası, merdiven” demektir. (TDV ansiklopedisi) Öncelikle Mirac çok kısa bir zaman diliminde gerçekleşmiştir. Çünkü peygamberimiz miracdan döndüğü zaman yatağı henüz soğumamıştı. O halde zaman ve mekanın olmadığı, düşünce-hayal (mutlak hayal) mertebesinde tecelli ettiğini bilmeliyiz. 

Salikin bünyesinde meydana gelen Mirac ise; Öznenin nesne haline gelmesi yolculuğudur. Daha önce yapan-eden- düşünen iken sonrasında yaptırılan ve düşündürülene geçme yolculuğudur. Haliyle büyük bir dönüşüm, inkılabtır. 

Harf-i cerlerle ifade etmem gerekirse İLA ile başlayan seyrin Fİ ile tecerrüd ederek Hakk dairesine kabulü ve Bİ ile yani ALLAH İLE zatındaki hayret seyrine devam edilmesidir. İla’da beden+ruh+nefs vardır. Fi’ de beden düşer. Nefs, hakikati ile karşılaşır. Bi’de ise bırakılanlar tekrar verilir. Tek farkla; dönüşmüş olarak…. 

Yolculuğumdaki yazım İz’leri takip etme şeklinde olacaktır.

***DUR! İkazdır. Sehl b.Tüsteri’ye göre; beşeri bilginin bittiği yerdir.

Tasavvuf hakikat arayışıdır, şeylerin hakikatini bulma yolculuğudur. Öncelikle şey olan kendimin...

***DUR! Hakikate giderken kimliğin düştüğü mekansız mekandır. Bir şey giderse ya benzeri verilir ya da daha yükseği, alası. Ali, yücelik C.Hakk’a mahsus bir sıfattır. Muhammedi salikler mekan ve mekanet yüksekliğini, yüceliğini biliyorlardı. Bu yüzden seyirlerine hem ibadet hem de ilimle devam ederler. Ibadetle yükselene Abid, ilimle yükselene Alim denir. Ikisini birleştirene Arif denir. Fakat o mertebelerden inenlerden o yücelik zail olur. Yani mekan ve mekanet alınırsa, yücelik de gider. Çünkü onlar kişiye değil mertebeye verilmiştir. Asıl yükseklik, yücelik C.Hakk’ın yüce sıfatlarının giydirilmesi ile olur. O zaman Adı da Arif-i Billah olur. Bu yükselmelerin kırılma noktası, maddeden manaya geçiş işareti DUR! seslenişidir. 

***DUR! Denilene kadar Salikin bir ismi vardı. Zatıyla aynı kabul edilen ve kimliği olan ismi. Eğer salik kimliğinin erimesine razı olursa yeniden kimlik kazanır. Ve de Kur’an’da geçen Hızır ve Musa as. Kıssasına binaen ‘‘İki yetimin de (yani Uluhiyyet ve rububiyyet) hakkı verilmiş olur, hazineler zaman gelince bulunur’‘‘ ifadesi bu mertebeden sahih olur.

***DUR! İkazı gelene kadar İslam idik! Bize öğretilen şekilde ibadet ediyorduk. Müslümanlık korkuların, şüphelerin ve zanların olduğu sahadır. Kur’an’da acele edenlere ‘‘Henüz iman gönüllerinize yerleşmedi, sadece boyun eğdiniz.‘‘ şeklinde hitap edilir. (Hucurat/14.) İman, İslamdan sonra gelir. Emin olunur ve huzur bulunur. (‘‘Huzur; Haazır olanla birlikteliktir. / İz-Terzibaba ‘‘) Zira ahlak korkuyla çelişir. Korkusu olanın, emin olmayanın ahlakı olmaz. İmanda da bir ömür kalınmaz. ‘‘Yakin gelinceye kadar Rabbine ibadet et!‘‘ (Hicr/ 99.) Yakinlik geldiğinde ‘‘DUR! Rabbın senin adına namaz kılıyor.‘‘ şeklinde haber verilir. Yalnız bu mutlak değil, geçici bir haldir. 

*** Yeni bir doğuma, yeni bir yaşantıya hazırlanmaktır. Durmak, yenilenme için nefes almaktır. Arafatta provası yaptırılır. İhram saflık, bir bakıma tecerrrüd (soyunma) elbisesidir. Sonrasında nefis mertebelerini geçmek için yedi kere tavaf edersin, saflaşırsın. Arafata geldiğinde ise DUR!durulursun. 

***Salik, Rabbinin kendini İNSAN manasına geçirmek için terbiye ettiğini öğrenir. Nefis mertebelerinde başkaları kendine hem ayna hem de imtihan olmuştu. Tevhidin ilk basamağına geçtiğinde; davranışlarının düşüncelerinin yansıması olduğunu görür. Dolayısıyla ortaya çıkan zıt kutuplu fiillerin failini Hakk’ta tevhid eder.

Bir üst mertebede ise Kur’an’ı Kerim’de anlatılan kıssalar zamane isimleriyle değiştirilerek ve çağın gerektirdiği malzemelerle oynandığını bilince, Esma’ul Hüsna’ların gölge oyununu idrak eder. Tevhid-i esmadır. ‘‘ Hiç bir zaman sen, sen olmadın ki! Hayal olarak sen denildin‘‘ diye fısıldandığında Rabbi ile tanışma ve DUR!ma vakti veya başka bir deyişle ölme vakti gelmiştir. 

Tırtılın kelebeğe dönüşme hayaline benzetebiliriz. Ama her tırtıl kelebek olamaz. Öncelikle kelebek olma kabiliyyetinin olduğunu mürşidinden duyması gereklidir. Tırtıl yerdedir. Yer ehlidir. Kelebek olunca kanatlanır ve yerden kurtulur. Gök ehli olur. Bu yüzden nefis mertebelerinde kabuğu dar geldikçe bir üst mertebede kabuğunu nasıl genişleteceğine işaret edilir. Tırtıllığının sınırına geldiğinde Dur! denilir. Çünkü tırtıl Kelebeğe dönüştüğünde eski görünüşünden eser kalmayacaktır. Ölerek yeniden var olma hali. Ha, bir de kelebeğin ömrünün bir gün olduğu söylenir. Ama uçarak hadiseleri üstten ve bütün olarak görmenin hayreti, tırtıl olarak sağa-sola-öne-arkaya gidebildiği mekanlardan kat kat değerlidir. 

***Şeriatın sahası bedendir. Salik namazla ve diğer ibadetlerle bedenin bir içi olan duygularını tanımak ve dengelemek isteyince zikir de ilave edilir. Zikrin katılmasıyla hallerini tadarak yaşar. Kul ibadeti kendinin yaptığını zannederek sevaplarına sevinir. Oysa DUR! Ikazı geldiğinde sadece ismi değil ibadeti de değişecektir. Ubudet olacaktır.

DUR! Mevkiisi SİDRE-İ MÜNTEHA’DIR: A.Ciyli (r.a)‘ e göre ‘‘mahluk Allah’a vuslat yolculuğunda seyrini Sidre-i Münteha’da keser. Ondan sonrası tek başına Hakk’a tahsis edilmiştir. Çünkü Salik geçici varlığından soyunup, sırf yokluğa katılmıştır.‘‘

*M.Arabi’ye göre ‘‘şehadet mertebesi hayalin en karanlık olduğu yerdir. Oysa beşere göre en aydınlık olan yerdir. Salik seyrini sürdürdükçe zulmetten nura ulaştığını anlar.‘‘ Kendi gayreti ile gelebileceği son noktanın SİDRE olduğu bildirilip durdurulur….

‘‘Sidre‘‘ kelimesinin kökünde seder-sedera yani hayret anlamı olduğu için, en büyük hayret denmiştir. Peygamberimiz ise ne hayrete düşmüş ne de kendini kaybetmiştir. (TDV, islam ansk.) 

***Sadreddin Konevi’ye göre; Mükaşefe ve müşahede ehli; isim ve sıfatı aynı manaya gelen iki ayrı lafız olarak değerlendirmişlerdir. Bu makamların bilinmesi çok büyük bir iştir. Sıfat; bir cihetten ayn-ı zat, bir cihetten gayr-ı zattır. Ve yine esma bir cihetten ayn-ı zattır. O makamda zatın gayrı yoktur. Ve o cihetten gayr-ı zattır ki birçok manaları vardır.

Aynul Kudat el-Hemedani’ye göre sidre; rububiyet ağacıdır. Meyvesi ubudiyyettir. 

PERDE

Sınırdır. Durmanın değil aşmanın zamanının geldiği sınırdır! 

İnsan ilk doğduğunda hazır bir kültüre doğar. Bu kültür kişinin beden ve duygu dünyasını kurar. Ve BEN bilincini köklü bir biçimde yerleştirir. Yaptığı ameller, ibadetler sevap hanesine yazılır. Bir gün (A’yan-ı sabitesinden dolayı) biiznillah kendini tanıma yoluna girdiğinde, Salik geçtiği her nefis mertebesinde daha önce aldığı kültürün, geleneklerin zorlamasıyla karşılaşır. Alışmış oldukları zorlar. Bunlar engel, perdedir. Zikir ve ibadetlerle kolay kılmaya çalışır. Bir yandan ilim alınmalıdır. Duygular üretici, ibadetler dengeleyici ve ilim yükselticidir. Bu yüzden nefsin sınırları iki yönden yıkılmalıdır. Hem içten hem dıştan. Sınır tek bir duvar gibi görünse de bize ve dışa dönük yanı vardır. Bizi hapseden, dışarıyı kabul ettirmeyen. Zikir içten, ilim dıştan zorlar. Dünya ve cennet sevgisi perdeleri aşıldığında, geride kalan “vücuduke zenbike“’nin bitmesinin son sınırıdır.. Terk-i dünya, terk-i ukba, terk-i hesti’ye gelinmiştir. Bir sonraki durak terk-i terk olacaktır…

‘‘Aslında kendi (ene-ben) varlıklarımız Hakkın perdesidir. Hak, varlığımız içinde idrak edildiğinde bizim perdemiz olur.‘‘(Terzi Baba, 2013 muhtelif sohbetlerinden) Dünyadaki teknolojik ilerlemeler perdelerin açılması, keşifle olmuştur. Her keşif çağ atlatmıştır. Yani insanlığın bakış açısını da değiştirmiştir. Salik ilim ve ibadetle mücahede edecek, Hakk’tan gelen keşifle açılacak ve müşahede edilecektir. Böylece kendimize ve tüm varlığa bakışımız değişir, his gözümüze toprak saçılır. 

Başka bir açıdan değerlendirirsek perdenin açılmasına kadar ‘‘ilim ma’luma tabiydi.‘‘ Yani başımıza gelenleri beş duyuyla algılayıp, yorumluyor ya da bir bilene soruyorduk. Tam bir bilinmezlik hakimdi. Perdeden sonra ilim, mana havuzu açılınca ‘‘malumun ilme tabi‘‘ olduğunu görürüz. Bu defa salik ne öğrendi, bildi ise kafasında onu döndürerek çevresinde o ilmin işaretlerini yakalamaya başladığında hayat kendinden kendine akan tatbikat olur. (Aslında malum ilme, a’yan’ı sabite olarak tabi idi, ama Hakkın sahasına ilk adım atacağında yavaş yavaş idrak ettirilir.) Tıpkı Rahman’ın öğrenip, öğrendikleri doğrultusunda halk etmesi, öğretmesi gibi. Yaşayıp bilmekten, bilip-öğrenip onları yaşamaya geçmenin, şuurlu yaşantının doğumudur...

RAB

Her esma’ul hüsna bir Rabb’tır. Zuhur ettiği mahalli terbiye eder. Arapcada ‘‘Rabb’ul beyt‘‘ ev hanımı demektir. Evi, çocukları çekip çeviren terbiye edendir. Bu yüzden varacağımız ilk büyük istasyon bizi içten yöneten Rabb mertebesidir. 

Nefis terbiyesinde ismini sıkca zikrettiğimiz Rabbimizi tanımak hissi olarak mümkün olmaz. Olaylara bakış açımız ve verilen tepkilerin değişmesi ile ölçülür ancak. Burada önemli olan nefs ile Rabbin aynı çizgide buluştuğunu idrak etmektir. Çünkü nefs Rububiyet nurundan halkedilmiştir. Terbiye etmek, yönetmek nefsin yani Rabb’liğin şanındandır. Salik öncelikle başkalarını düzeltmekten vazgeçmelidir ki kendine dönebilsin. Her açığını bilen, en yakın olan nefsin terbiyesi hele hele yönetenin, yönetilen olmayı kabul etmesi çok zordur. Bu yüzden Rabb’imiz Mürşid-i Kamildir. "Ey zindan arkadaşlarım! Ayrı ayrı ilahlar mı daha iyidir, yoksa mutlak hakimiyet sahibi olan tek Allah mı?" (Yusuf/39) sorusunu sorar…. 

Salik de Rabb’lerinden vaz geçerek, kendini olumsuzlayarak ‘‘la ilahe‘‘ zikrini, İLLALAH ile tamamlayıp, yüzünü Allah’a döner. Her mertebenin iki yüzü olduğu olduğu için halka bakan yönün Hakk’a bakan tarafa çevrilmesiyle mertebeler aşılır. Daha önce kişi hep aynı yöne bakarak kendini haklı görüyordu. 

Bu yüzden nefs terbiyesinde seyri yapan bir de seyrini izleyen Rabbi bulunur. Terbiye olunan beşeri, nefs-i benliğidir. Seyri süluka girdiğinde isminin bile emaneten ve izafeten verildiğini anlar. Çünkü nefis mertebelerini her geçtiğinde aldığı isim (emmare-levvame- mülhime….) sürekli değiştiğinden, nefsin izafi-geçici olduğunu idrak eder. 

Rububiyette son perdenin açılması geçici isimden de fani eder. Öncesinde beşeri nefsinden fani olmuşdu. Tam Rabbine kavuşacağı anda ‘‘namazda‘‘ denilir. Meğer o da kendi gibi bir kulmuş. Rabbın kul, kulun da Rab olduğu idrak ettirilir. Bu defa Rabbin de ‘‘fena‘‘ bulması gereklidir. Çünkü sıfat mertebesine girildiğinde (beden)kul ve (isim)Rab ikilisi kalmamalıdır ki İlahi benliği olsun. İlahi benliği ise C.Hakk’ın kuluna SEN dediğidir. Bu ENTE hitabının batını ENE’dir. Öyleyse Hakk’ın sahasında ikilik olmayacağı için Birlik vardır. O da Hakk’tır. Rabb’ul erbab olan Allah’tır. 

NAMAZ

Namaz konusu İz-Terzi Baba’m’ın Salat kitabında her mertebeden incelenmiştir. Çok ihatalı muhteşemdir. Kısaca namaz ‘‘varlık hakkında bilgi sahibi olmak‘‘tır. Kişinin kulluk programıdır. 

Namaz kelimesi farsça kökenlidir. Arapcası Salat demektir.‘‘ Varlık programı‘‘ demek olan birinci anlamının dışında ikinci anlamı ‘‘yarışta birinciden sonra gelen ikinci demektir. Musalli; ikincidir. Rabb için (fesalli li Rabbike) kılınan namaz, bunu vekaleten, ikinci kıldığımızın ispatıdır. Bünyemizde şimdiye kadar nefsimize göre kullandığımız esmaların Hakka döndürülmesi için Rabb’imize yardımdır. Son perdeye gelindiğinde Rabbimizin kıldığı namaz, bize yardımıdır. Rabb’imiz Rabb’ul Erbab olan Allah’a kılar. 

‘‘Ayrıca perde açıldığında Vitriyyetimizi, hakikatimizi idrak ettiğimiz vitr namazı, İseviyet mertebesi ve secde makamıdır. Yirmiyedi peygamberin esmalarının kişinin bünyesinde idrak ettiği kadarı ile kılınan namaz 27 derecedir.‘‘ ‘‘(Salat kitabı/TerziBaba) Vitr; tek, karşıtı ise Şef’iyyettir. 

Özetle; 

Yukarıdan beri yazılanlar kendimizi bilme-bulma-olma yolculuğundan bir kesittir. En önemli durağın anlatılması murad edilmiştir.

Ama başı ve sonu ile alaka kurulmazsa mesele ortada kalacaktır. Salik kendini, Rabbini ve Allah’ı bilmek ister. Kısaca Marifetullah elde etmeye niyet eder. Öncelikle hem disiplin hem de ilim alır. Gezeceği nefsin sahasını genel hatlarıyla bildiğinde görmesi için hazırlık yapılır ve durdurulur.

Miraç hadisesi olarak anlatmak istediğimiz bu konu Kur’an’da iki bölüme ayrılır. İsra ve mirac. ‘‘İsra‘‘ bölümü peygamberimizin gece yolculuğudur. Kapkaranlık gündüzden, apaydınlık gece yolculuğuna geçiştir. 9. dersin aynel yakinliğinde idrak edilir. (Diğer peygamberlerinkine isr yani gece yürüyüşü denir.) Miraç: Yükselmektir. Merdivendir. Dünya sınırlarının bittiği ufukta başlar.

Terzi Babam herkesin seyr-i suluk yaptığını söyler. O halde herkes miracını da yapar. Ama yolculuğunun gayesi ne ise miracı da o olur! Niyet hayır, akıbet hayırdır! O halde tek bir miraç da yoktur... 

DUR! Denilerek yeni bir hayat müjdelenmektedir. Beşerden insan manasına geçecektir. Rabbiyle tanışan;ten gömleğini çıkarır yakar da Rabbinden beratını alır..

Sende can olmak ister isen, eğreti candan geç Canlar içinde dönüp duran kimya-i canı seç

Bu pazarda can alıp satılır sakın kalma geç, Suret-i insanda kalma, siret-i insanı seç...

(İz-Terzi Baba/ Necdet Divanı 1, Beratını al! şiiri) Rabbiyle tanışan, Rububiyyet sırrına erişenin isimler perdesi tamamen açılmıştır. Sıfat mertebesi, fena fillah’a dahil olunur. Insan manası Rahmaniyyette, hakikatte ortaya çıkar. Zuhuratların ve dünya alemindeki olayların hakikatleri, manaları bu mertebeden iner. 

Sıfatı, manayı dünya gözüyle göremeyiz. Illa bir isme bitişmelidir. Mesela Kudret sıfatı kişide zuhur ettiğinde o sıfatı abdül kadir olarak idrak ederiz. Sıfatlar mevsufuna aittir. Mevsuf C.Hakk’tır. Kişi daha önce sahip olduğu tüm sıfatların, özelliklerin sahibini idrak etmesiyle kayıtsızlığa düşer. Demirin ateşe girmesiyle ateş olduğu gibi, Hakk’ın sıfatlarıyla sıfatlanır. O zaman elinde tutanı, gözünde göreni C.Hakk olur..

Buradaki tahalluk ahlaklanma değildir! Bir şeyi hakikati üzere kavramayı engelleyecek engellerin ortadan kalkmasıdır. 

En büyük engel, perde bahsedildiği üzere kişinin kendini var! zannetmesidir. Bu yüzden yokluk-kayıtsızlık-hiçlik tattırılır. Var’dan, yok’a geçer. Varlığını yok’da eriterek. Allah ile alem arasında nefes-i Rahman’ın üflendiği, geçiş alanıdır. Sürekli halk ediliş vardır ve alem her an yenilenir. Rahman’ın sonsuz feyzinin sürati nedeniyle değişim, oluşum fark edilmez. Hep aynı imiş görünür. Çünkü alemdeki suretler iki anda aynı kalmaz. Buradaki hayret, açılım salikin Rabb-i has’ı doğrultusundadır. Alemler değil kendi aleminin genişliğindedir. 

Hakikate eren salik ilminin daha doğrusu düşüncelerinin oluştuğu mana sahasını görmeye başlar. Hadiselerin manasını idrak etmeye başlar. Mana alemi bütünlüktür. Her şey bir şeyle, bir şey her şeyle bağlantılıdır. Kimliksiz bakılan hadiselerde algıda seçicilik olmaz. Özgürlük olur. Özgürlük ise Hakk’la sınırlanmaktır. Hakk’ın sınırı olmayacağından ömür boyu süren açılımdır.

Bir diğer husus ise Hakikat sahasına adım atıldığında zuhurat yorumları sağlıklı yapılır. Görülen şeyleri yorumlamak için dıştaki görüntü ve isim perdesinin aşılması gerekir. Sonrada iç perde olan kişinin psikolojik ve nefsinin mertebesi bilinmelidir. Ki mana ortaya çıkabilsin…(BU yüzden İz-Terzi Baba’m isim zikretmeden hakikat yolcularına zuhuratlar kitabında, mana perdesini açmaktadır.) Son olarak diyebilirim ki perde açıldığında; 

Şimdiye kadar yazdığımızın, söylediğimizin;yazdırıldığını ve söyletildiğini idrak etmektir. 

Şimdiye kadar tenzih ettiklerimizin teşbih yönünü idrak etmektir.

Heme ost ve heme ez ost diyebilmeyi idrak etmekmiş.

Şimdiye kadar başkalarıyla ünsiyet ettiğimi zan ederken, Hakk’la ünsiyet ettiğimi idrak etmekmiş.

Her şeyin değiştiği ve bir ırmakta iki defa yıkanılmayacağı dünyaya dönüşmesiymiş. 

Sözün özünü İz-Terzi Baba’m’a bırakarak sonlandırma-lıyım….

Miraca çıktığında bir gece Sırrından duyarsın bir hece Rabbınla hem dem olursun gizlice Sabah olunca (Men Reani) de gör beni 

İz-Terzi Baba Sevgi, saygı ve hürmetlerimle Nu... Ni... kızınız.

------------------------------------------------- 

13) Tefekkür. 

“Dur! Rabbin Namaz kılıyor” Lafzı

Ce… Uz… 13 Şub 2021 

Değerli Efendi Babacığım, Nasılsınız, iyiliğinizi umar, sağlık ve afiyet dilerim.

Bu dosyaları bize açmanızla, verdiğiniz tefekkür konusunu dünya işleriyle uğraşmakta iken gecemizin günümüzün içine katarak “tutan tutulur” gereğince “fekane kâ’be kavseyni ev edna (53/9)” ile Allâh’ın ipine tutundurmanıza ne denli şükretsek azdır. Hayatımıza gerçek anlamda değer katan varlığınızdır. Sizinle buluşturan Cenâb-ı Hakka hamd ü senalar olsun. Sizin ve Değerli Nüket annemin ellerinizden hürmetle öperim.

Ce… kızınız 

-------------- 

Hayırlı günler Ce… kızım yazını okudum oldukça güzel olmuş ellerine gönlüne sağlık, geliş sırası ile diğerleri gibi asli kitabına ilave ettim. Bu tür çalışmalar belki biraz zaman alıcı ve yorucu oluyor ama, gayemiz çevremizle birde idrak seviyelerimizi azami derecede yükseltmeye çalışmaktır. Cenâb-ı Hakk Gönüllerimizi tevhid ilmi sahasında oldukça geniş olarak açmış olsun. Dünya ahiret işlerin kolay gelsin Al… sana herkese selâmlar Nüket Annenin de selâmları vardır hoşça kalın. " İz--T-B- "

---------------  

Mirâç, açılan perdeleri, genişleyen sahayı, idrakle kemâlatı ifade eder. “Ölmeden evvel ölünüz” gerçekleşince sıfat mertebesi idrakindeki Efendimiz (sav) kendinden kendine (Abdiyyetinden Uluhiyyetine) seyr-i fillâh etti. Fenâfillah halinde şeriati sürekli bulunmayan Efendimizin namazını Hakk zâhir, kendisi bâtın olarak Rabbi Allah CC eda etti. Bizlerin Rabbi hassı namazdayken (Rububiyet mertebesi Ulûhiyet mertebesine yöneliyorken) Efendimizin Rabbı, Rabbülâlemin olan Allah esması O’nda namazdadır. Bunu idrak ile biz Rububiyet namazı kılmış oluyoruz. 

Bunun için önce fiilleri ve isimleri “ben yaptım, o öyle yaptı”dan tenzih etmiş ve hakkı hak sahibine vermiş yani Rabbımız için namaz (fe salli li Rabbike) kılmış olmalıyız. Çünkü aslında namaz ‘sâlih amel’ ibadet olup, ibadet de abdiyyet-kulluk demektir. O varlıkta ne murâd ediliyorsa onu çıkarması onun kulluğudur. Namaz fiili, kulluğun kemâlatı olduğundan, esmâ-i nefsiyye yaptığımız isimleri esmâ-i ilahiyye olarak idrak etmemizle başlayacaktır.

Rubûbiyyet hakikatini idrak ettiğimiz zaman bizde namaz kılan Rabbimizdir. Ve “Allah namaz kılanların kıblesindedir” hadisince biz Rezzak’ın kulu da olsak, Rezzak ismi Allah İsm-i Zâtına yöneldiği için Allah kıblemizdedir. Namaza  “Allahûekber” ile girmekle Allah esmasının kapsayıcılığı, kıble olduğu gösterilmektedir. Namaz sonunda da “Esselâmu aleyküm ve Rahmetûllah” derken adeta Allah ismi ile başlayıp Allah ismi ile bitirilmiş olur. Rabbın için namaz kıl, esmâyı zâta yönelt demektir. Aslında herşey O’na yönelmiştir ve bu da namazlarıdır ama “o mertebe itibariyle bunu idrak et” demektir. 

Vücûd-u mutlak Rahmaniyyet mertebesine tenezzül ettiğinde 3 marifet hasıl olur: marifet-i nefs, marifet-i mübdi ve marifet-i fakr (Nefsini bilmek, kaynağını tanımak ve muhtaçlığını bilmek). Miraç hadisesinde “nefsini bilen Rabbini bilir”in idraki ve dolayısıyla Rubûbiyetin kaynağı olan Ulûhiyyete yönelmiş olması ile oluşan salât ve sonrasındaki sıratullah kemâli Vücûd-u Mutlak’ın tekliğini idrak ettirir. Tekliği idrak eden Efendimiz de o müşahede ile “Men reani fekad reel Hak” der. Efendimiz, Hakkın O’nda bütün esma ve sıfatlarıyla açığa çıktığını idrak etmiştir. Zül Celâli vel İkram olan Rabbin vechinin bekâsını müşahede etmiştir. “Zül celâli vel ikram” olması yani ikramının Celâli yönden gelmesi, zuhurdaki Celâli varlık perdesinin açılmasıyla Cemâline ulaşılmasıdır. 

Müşahedede kuldan gören de görülen de Hakk’tır. Birimsel benlikle ve tenzih bakışıyla bakan gözler onu göremez (Len terani) ancak O, o gözlerden bakarsa görür. Müşahede, gizli hazinenin bilinmekliği muradının gerçekleşmesidir. Yüce Hakkın Basar vasfı aslında; tecelli ve zuhurlarına geçici birer kimlik verip onları malum/bilinen hale getirip görülmelerini sağlamasıdır. Basiret, kalp gözüyle görmektir. Kur’an’da (53-11) “gözünün gördüğünü, kalbi yalanlamadı” ile bundan bahsedilmiştir. Efendimizin “Bana eşyânın hakikatini göster” diye talep ettiği mertebe burasıdır. 

“Dur rabbin namazda”, tüm esmâ-i ilâhiyyenin faaliyetini açık olarak seyretmesidir. Perde ardından verilen haberdeki “perde” sıfat mertebesini örten isimler perdesidir. “Dur, Rabbin namazda” lafzı Ahadiyet mertebesinden gelmektedir. Çünkü her bir esmâ-i ilâhiyye Cenâb-ı Hakk'ın Ahadiyyet mertebesinde kendi bünyesindedir, Vahidiyyet mertebesinden sonra zuhura çıkmaya başladığında adeta birer mahluk gibi tesbihatta olurlar. İlâhi âlemde ayân-ı sabiteler itibariyle gayr-i mec’ul iken, şehadet aleminde Hâlik, Bâri, Musavvir, Zâhir gibi isimlerle ayrı birer varlıkmış algısı oluştururlar. 

“Ey zindan arkadaşlarım; çeşit, çeşit Rabb’lar mı hayırlıdır, yoksa Vâhid ve Kahhar olan Allah mı?” âyetindeki Rabb’lar (esmâ-i ilâhiyyeler) Zâta ulaşmağa bir perdedir. Kahhar ile nefs, heva yıldızımızın sönmesi gereklidir, Vahid ile de Museviyet kemalatına ulaşmamız Vahidiyyet sahasının idrâki gerekir. “Biz onu Rûhül Kûdüs ile destekledik.” ile Hakikat mertebesi (Vâhiddiyyet ve Rahmâniyet sahası) sıfatları idrak yerine varılır. Daha sonraki mertebede yani Bakâbillah’ta Rahmaniyetin ibadeti olur. Salât-el vusta (orta namaz) esmâ âleminin namazı (Rubûbiyyet) “dur rabbin namazda” dediği yerindir. Salât-en daimeten (daimi namaz) ise sıfât mertebesinin namazıdır. Salât-ı vusta, ef'âl âlemiyle sıfât mertebesi arasındaki iken bu Rubûbiyyet ibadetinden sonra Bakabillah’ta Ubûdet yani Uluhiyyet namazı vardır. Miraç beraberinde mü’mine “halakal mevte vel hayâte” (fenafillâh sonra bakâbillâh) uluhiyyet elbisesi ile ilâhi bir hayat bahşedilmiş olur.

“Dur rabbin namaz kılıyor” anında ef’al ve esma perdeleri açılmış, sadece 1 esma perdesi kalmıştır. Perdenin ardındakini haber veren Cebrail a.s. aslında cevabı da vermektedir. Rabbin namaz kılmasını duyuş ile başlayan idrak, sonralarında “gören gözü tutan eli oluruz”a varır. Önce fiili, sonra esmayı, sonra sıfatı sahibine verişle ikilik kalkıp vahdeti şuhud olur.

Miraca İsra Suresinin başındaki sübhan (tenzih) ile başlarız: Yani esmaları nefsimizden tenzih edince ulûhiyetimiz itibariyle münezzeh oluruz. Miracın ilk kısmı İsr, yatay yol alma Âdemiyet-Museviyet (ve nefahtü) seyri, ikinci kısmı Esra, dikey yol alma Ruhül kuds ve devamında Sırâtullah ve kemâlidir. 

Mi’rac gecesinde görülen büyük âyet, “Hakikat-i Muhammedi” idrakidir. Sidre-i Müntehâ’daki (kevniyetin-bu âlemlerin-sıfat mertebesinin sınırı) sidre ağacı da nokta zuhur mahalli olan Hz. Muhammed’dir. Sidre ağacını geçmek, Fenâ âleminden Bekâ âlemine geçiştir. Efendimiz halkıyyet hakikatinin kemâline erince artık Hû'ya kuldur, Abduhû’dur, yani “Ahadiyet mertebesi itibariyle Allah” düşünür, zuhura gelmiş haliyle değil (Rububiyyet Rahmâniyyet değil). 

Biz beşeriyetimizi aştığımız zaman uluhiyetiyle kaldığımızı anlarız (Halkıyet idraki fenâ bulduğu zaman Zâtın kalması). Efendimiz miraçta Tevhid-i zat mertebesine erişmiştir. (53/9) “fekane kâ’be kavseyni ev edna”da buyurulan gibi kavs’ın “ulûhiyyet” ve “abdiyyet” mertebelerinin cem olduğunu idrak etmiştir. İnsan-ı Kâmil adlı eserde “sevgilim, yaklaş yaklaş” diye bahsedilen “kâ’be kavseyni ev edna” “Kulum bana nafilelerle yaklaşır” İbrahimiyet ile başlayan esma ve sıfat tahallülü - fenafillah sonrasında “onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum” velayet mertebesi ve hakikat mertebesine yükseliş yeridir. 

---------- 

Kaynaklar. 

Efendibabamın kitapları, sohbetleri ve Mehmet İzzet Aslın Abimin kitaplarındaki bilgilerden derleme. 

------------------------------------------------- 

14) Tefekkür. 

Mi’raç 

Su… Ya… 14 Şubat 2021

Selamun aleyküm Efendi babacığım.

Sağlığınız umarım iyidir.

Sizin bize vermiş olduğunuz Mi’raç gecesiyle ilgili dersimi Allahın izniyle tamamlamış bulunuyorum.

Hz peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz miraca çıktığı gece perdelerin hepsi açılmış son perde kalmıştı onunda açılmasını dilediği zaman kendisine “dur! Rabbin Namaz kılıyor” dendi.

Hz.Peygamberimizin hira dağında başlayan seyrü suluku
Miraç gecesinde Kemalini buldu insanı Kamil mertebesi tahakkuk ettiğini düşünüyorum.

Rabbin Namaz kılıyor denmesi en büyük Ayeti işaret ediyor.

Hz. Peygamberimizin kendi varlığının hakikatının Hakkın hakikatı olduğu noktasında artık yolunun tamamlandığı ve makamının insanı Kamil olduğunu düşünüyorum,
(Allah’ı görmek Zatı mutlak itibariyle imkansız) ancak Rububiyet mertebesi ile mümkün HAKTA baki olmak Peygamber Efendimiz s.a.v. Hakta baki olmakla insanı Kamil mertebesine ulaşmış olduğunu düşünüyorum.

Efendi Babacığım yanlışlarım olabilir Rabbim inşallah sizin feyzinizle tefekkürümüzü artır. 

saygı hürmet ve muhabbetlerimle ellerinizden öpüyorum, 
Hayırlı günler dileğiyle. Kızınız Su… Ya….

-------------- 

Aleyküm selâm Su… hanım kızımız hamdolsun şimdilik iyi sayılırız inşeallah sizlerde iyisinizdir. Cenâb-ı Hakk cümlemize iyilikler nasib eylesin. 

Yazınız güzel olmuş ellerinize gönlünüze sağlık, geliş tarih sırası ile kitaptaki yerine aktardım, İnşeallah bu kısıtlı günlerimiz de bir an evvel geçerde eski yaşantılarımıza döneriz. Hakk'tan hayırlısı.  Dünya ahiret işleriniz kolay gelsin selâmlar Nüket Annenin de selâmları vardır  hoşça kalın. 

" İz--T-B- " 

------------------------------------------------- 

15) Tefekkür. 

“Dur! Rabbin namaz kılıyor” Nu… Gö… 14 Şubat 2021

"Dur rabbin namaz kılıyor". Dur denilerek bir ikaz vardır. 

Dur, her şeyi bırak ve yaptığın faaliyeti durdur. la faile illallah, bütün fiiller Allah'a aittir Efal mertebesinden Esma mertebesine geç. Burada, bir perde kaldığından ve Cebrail Aleyhisselam olduğundan burası rububiyet yani Esma mertebesidir ve namaz kılan Rab, Rabbi hastır. Burada henüz bir perde olduğundan sıfat ve zarf mertebeleri de sır olarak verilmiştir. Toplulukta kılınan namazlarda namazı İmam kıldırır ve imam "Allah kendine hamd edenin hamdini işitir "dediğinde, cemaatin" Rabbimiz hamd sanadır "cevabı da imamın Rabb'i temsil ettiğini gösterir. 

Sonunda imamın dönüp halka yüzünü göstermesiyle tenzih den Teşbihe geçişi anlatılır. Namazı kuldan kılan Allah'tır kulun kıldığı namaz nafiledir ve o da Allah'ın verdiği kuvvet ve kudret ile kılınabilmektedir. Şeriatte, hayatta olan bir insan için namaz kılınmaz, ölen bir insan için cenaze namazı kılınır hayatta olan için kılınmaz çünkü o kendine varlık vermektedir. Hakkın varlığını gasp ediyor olmaktadır. Kişi ne zaman varlığını hakka verirse, o zaman onun da namazı kılınır. Enaniyetten kurtulana kainat namaz kılar .Ölen ister zorunlu, ister bilinçli ölmüş olsun onun namazını Hak kılar. namazı kılanın Allah olduğu mertebede artık kul kalmamıştır. Allah'ın insanı halk etme sebebi onun iyi yetişip kendisine iftihar vesilesi olmasıdır. Böyle olduğunda o, o kulunu Makam-ı Mahmud'a çıkarır ve kendisi kuluna namaz kılmaya başlar.         

Efendi babam, Nüket annem ellerinizden öperim. Saygılarımla Nu… Gö… (tevhid-i sıfat)

-------------- 

Hayırlı günler Nu… hanım kızımız Hamdolsun şimdilik iyi sayılırız inşeallah sizlerde iyisinizdir. 

Yazınızı okudum geliş sırasına göre kitaptaki yerine aktardım. Ellerinize gönlünüze sağlık güzel bir bakış açısı olmuş, başka yazılarda gelmeye devam ediyor bende konuyu değişik yönleriyle ve senetleri ile yazmaya devam ediyorum bitince inşeallah yazı gönderen herkese kitabı bitmiş hali ile göndereceğim.  Cenâb-ı Hakk cümlemize kolaylıklar nasib eylesin inşeallah.  Dünya ahiret işleriniz kolay gelsin selâmlar Nüket Annenin de selâmları vardır hoşça kalın. " İz--T-B- "

------------------------------------------------- 

16) Tefekkür. 

 “Dur! Rabbin Namaz kılıyor” As… Bu…. 14 Şubat 2021

Selamün Aleyküm babacığım sizin ve Nüket annemin ellerinden hürmetle öpüyorum. Sayenizde yaptığımız çalışmalarla gün geçtikçe bakış açımızın değiştiğine şahit oluyoruz. Sizleri Allah başımızdan eksik etmesin .Çok teşekkür ediyorum.  Usta Kızı

-------------- 

Aleyküm selâm  As… hanım kızımız Sağ olasınız.  dosyanızı indirdim kitaptaki asli yerine aktardım , Usta kızlarımızdan çocuklarımızdan Terzi’nin terzihanesin de dikilen her bedene uyacak çok güzel  hullet-kıyafetler oluşturuluyor, hepsi bittiği  vakit vitrine konacaklar ve Ardıç ağacının dallarına asılacaklar, meraklı canlar varsa hangisini isterlerse  "vela ücurahüm-ücretsiz" kopyasını veya aslını alabileceklerdir. Kendileri bilirler. Ellerinize gönlünüze sağlık, güzel olmuş daha nice nice güzel tefekkürlerinizin açılmasını dilerim. İnşeallah bu sınırlı sürecler geçerde gene karşılıklı görüşeceğimiz günler gelir Hakk'tan hayırlısı. Sa… bey oğlumuza size ve herkese selâmlar Nüket anneninde selâmları vardır. Hoşça kalın hoşlukla kalın. " İz--T-B- " 

-------------- 

“Dur Rabbin Namaz Kılıyor”

(Bismillahirrahmanirrahim) Peygamber efendimizin miraç gecesi yaşadığı bu halin nasıl olduğu hakkındaki düşünceler Terzi Babamın mesajı ile daha aktif hale gelerek araştırmaya başladım. Can babamın sohbetleri yazıları Hızır gibi yetişti… 

 “Cenab-ı Hakk’ın zatından zati tecellisini zuhura getirmesi en büyük lütfudur. Burası O’nun “ sen” dediği kulluk yönüdür. Miraç gecesi namazın farz olması kulluğun hakikatidir. Yani kendi abdiyetine abdiyet şerefi vermesi anlamına gelmektedir. Bu gece “Sen” lik en kemalli şekilde ortaya çıkmaktadır. Daha önce kılınan namazlar efal, esma, sıfat mertebesi düzeyindeydi. Miraç gecesi insanlık alemine zati namaz farz oldu. Zati namaz, Hakk’ın kendi zatından kendi zatına olan yönelmesidir. (T.B.) Vakti geldiğinde “A’yan-ı Sabite” denilen özlerimiz, Rabb-i Has denilen Yüce Allah’ın ilahi ismi, isim terkibi ile yeryüzünde zuhura gelmektedir. Hayata gözümüzü açtığımızdan itibaren içinde bulunduğumuz aile, çevre, kültürel yapı vb. kendi alışkanlıklarıyla bizi terbiye etmeye başlar. Henüz kendimizi bilmediğimizden bu yaşantımız hayalidir. Rüya gibi… 

Âlemdeki diğer varlıklardan pek de farkımız yoktur. Farkındalığımız düşünmeye başladığımız an başlar. Ben kimim, neyim? vb sorulara cevap aramaya “ DUR” ikazıyla yöneliriz. Durmak, eylemsizlik halidir. O zamana kadar yaptıklarını bırakma, hareket etmemektir. İşte tam burada bize hakiki kimliğimizi idrak ettirip gerçek kulluğumuzun ortaya çıkmasını sağlayacak oluşumun gerçekleşebilmesi için İnsan-ı Kamil’in elini tutarak âdemî mananın hayal cennetinden beden arzına indirilmesi gerekmektedir. Kulluk, bizden ne murat edildiyse onu yapmamızdır. Bu aynı zamanda ibadettir. İbadetin en kemalli hali ise namazdır. Namaz bütün ibadetleri, mertebeleri bünyesinde toplar. İnsan olma yolculuğudur namaz, müminin miracıdır aynı zamanda da. Ayakta bitki, rükûda hayvan, secdede maden, oturuşta insanlığı ifade eder.

Tecellilerin fiiller âlemindeki görüntülerini düşünce boyutuna taşıyıp değerlendirmesini yapmaya başlamak yükselmeye başlamanın ilk ayak sesleri olmaktadır. Salat hakikati bizde geliştikçe yavaş, yavaş efal esma perdeleri idrak edilip açılmaya başlar. Her gelen tecellinin duygularımızla renklenip nasıl göründüğüne şahit oluruz fiiller âleminde. Doğru görüntünün olabilmesi için ibadetlerimizle dengelemeye çalışırız. Sıra ilim ile idraki artırıp, “Nefsini bilen rabbini bilir” hükmünü yerine getirebilmektir. Nefsimizi tanıdıkça öyle bir yere geliriz ki, şimdiye kadar “ben” kimliği ile oluşturduğumuz her şey hayalmiş. Beşeri yönümüzün olmadığını idrak ettiğimizde hayalimizde ürettiğimiz kulluk bitmiştir artık. Burası secde, fenafillah, İseviyet mertebesidir. 

C.Hakk’ın “Ente” “Sen” dediği hakikatimiz olan, bizi yöneten, terbiye eden (sınırları öğreten) Rabb-i Has denilen esmamıza yönelme zamanı gelince “Dur Rabbin namaz kılıyor” denilmiştir. Son perdeye dikkat çekilmiştir. Burası, sıfat mertebesini örten isimler perdesidir. Rububiyet (Esma) mertebesinin sonu, Rahmaniyet mertebesinin de başıdır.

Rabb-i Hasımızın namaz kılıyor olması gerçek kulluğun orada gerçekleşmesidir. Bütün esma-i ilahiyeler kuldur.

Hz. Peygamberimizin rabbi, “Rabbu’l-Erbab-Rabbların Rabb-ı” olan Allahtır. (Mana yönüyle) Namaz kılınamayacak duruma gelince, Rabbimin benim için namaz eda etmesi, onun kulluğunun gereği olması asıl ibadetin Rabbül Erbab’a yapılması gerektiğini ifade etmektedir.

Usta Kızı (14/02/2021)

------------------------------------------------- 

16) Tefekkür. 

“Dur, Rabbin namaz kılıyor!” Öm… Kı…. 16 Şub 2021

Esselâmü aleyküm verahmetüllahi ve berakâtühü Efendi Babacığım, Nasılsınız, inşallah haliniz keyfiniz sağlığınız yerindedir. 

"Resulullah S.a.v. efendimiz, miraca çıktığında, kendisine bütün perdeler açıldı; ancak bir perde kaldı. O bir perdenin açılmasını dilediği zaman kendisine: 

“-Dur, Rabbin namaz kılıyor! dendi." Yukarıda yazılan hadisi şerif de geçen "Dur, Rabbin namaz kılıyor." lafzı hangi mertebeden söylendiği ve bu söz ile ilgili düşüncelerinizi ve fikirlerinizi 1 sayfayı geçmemek üzere 25.02.2020 tarihine kadar Terzi Babamıza mail atmanızı rica ederiz.” Mesaj üzerine haddimiz olmadan birkaç ifadede bulunmak istedik, şimdiden sürç-i lisan edersek affola babacım… 

Henüz kendini bilme seyr-i sülükunda nefsi ile mücadele etmeye çalışan bu evladınız, yukarıda ifade edilen Efendimizin A.S seyri sülüku olan miraç hadisesinde muhatap kaldığı; “Dur! Rabbin namaz kılıyor” hitabı üzerine tefekkür etmeye çalıştı. Miraç hadisesi başlı başlına üzerinde yoğun tefekkür gerektirecek bir hadise… Namaz müminin miracı hadisi şerifi ile de Efendimizin ümmeti içinde miraçtan nasibi olduğunu sizde sohbetlerde ifade etmiştiniz. İlkokula giden talebenin üniversiteyi bilememesi gibi, daha nefsini bilme gayretinde olan bizler için bu mertebeler yaşandığında çok daha iyi anlaşılacaktır inşallah… miraç hadisesini; Efendimizin tüm peygamberlere kıldırdığı namaz ile başlayıp, Dur! Rabbin namazda ifadesi ile gelinen son perde öncesi sanki 2 namaz arasında vuku bulmuştur diye düşünmüştüm ilk olarak... Aslında namazın burada ifade edilmesi ayrı bir sır... İlk uyarı Dur… yani bekle, bir sınıra geldin yeni bir mertebe burası uyarısı verilmiş, Efendimizin gaybındaki zikrinin kesildiği an; Dur!... 

Bir yerde dinlemiştim teşbihte hata olmasın babacım, bir kuş benzetmesi ile tasvir edilmişti bu durum… kuşlar yerçekiminden dolayı uçmak için kanat çırparlar... yer çekiminin bittiği yerde çırpılan kanatlar sadece varlığı ile var olmaya çalışma hali, kanat çırpması sadece şuurunda takılı kalmasından ötürüdür… zihni yanıltıyor, kanat çırparak uçtuğunu sanıyor ancak fark ettiği anda kanat çırpmasını keser... 

Dur ihtarı geldiği anda Efendimiz kendisindeki zikri, onun daimî salat-ı Efendimizin Rububiyet boyutu, ve bu noktada Zatullaha perde olan, ikilik oluşturan halin ortadan kaybolması gerekiyordu, işte o anda ki hitap ile Efendimize “Rububiyet namazındasın, beşeriyet değil, aslında Rabbının namazını kılıyorsun, Rabbın sende namazda…” denmiştir. Necm suresi (53, 1-18) ayetleri de bu sırrı; Efendimiz A.S’ın kendi varlığının hakikatinin Hakkın hakikati olduğunu anladığı şekliyle anlamamıza yardımcı oluyor. Efendimiz bu mertebede (Rububiyet) bütün alemler üzerinde hakikatini de hissetmiş oldu… 

Babacım sohbetleriniz eserleriniz biz fakirler için kıymetli ve yol göstericilerdir… okumadan dinlemeden üzerimizdeki himmetiniz olmadan sırlara vakıf olmak çok da mümkün değil… çok daha derin idraklere vesile olan bu konu ile ilgili haddimizi aşmamışızdır inşallah, aksi halde affola babacım… 

Nüket anneme de çokça selam ederek hürmetle ellerinizden öperim, Himmetinize muhtacız… 

Oğlunuz Öm… (An….) NOT: Babacım dersim, 2020 Mayıs ayında yeni ders vermiştiniz, Nefs-i Mutmainne, zikrim Ya HAK…  

--------------   

Aleyküm selâm hayırlı günler sağ olasın Öm… oğlum hamdolsun şimdilik iyi sayılırız inşeallah sizlerde ailece iyisinizdir. 

Yazıların güzel olmuş ellerine gönlüne sağlık. Geçici dosyasına aktardım daha sonra geliş sırası ile kitaptaki asli yerine aktaracağım. İnşeallah. 

Dünya ahiret işlerin kolay gelsin Ke… sana selâmlar hoşça kal. " İz--T-B- " 

------------------------------------------------- 

17) Tefekkür. 

Mi’raç hadisesi 

Em… ka… 17 Şubat 2021

Hayırlı günler Gö… oğlum,  gönderdiğin yazıyı aldım, düzenleyip kitaptaki yerine aktardım, ellerine sağlık zahmet olmuş.    Em… kızımızın yazısı da  güzel olmuş, onun da ellerine sağlık.  Selâmlar hoşça kalın. 

" İz--T-B- "  

-------------- 

Em… ka….

Muhterem Anneciğim, Babacığım; saygılarımla, sevgilerimle ellerinizden hürmetle öpüyorum. Babacığım bize yolladığın Mi’raç hadisesi ve Cebrail a.s dır. “Dur! Rabbin namaz kılıyor” sorusu:

Peygamber Efendimize Hira (Nur) dağında ikra” oku hitabıyla seyri başladı. Bizlerinde Tekirdağ, dağında Necim 53 Necat Kurtuluş Mi’raç Seyri başladı. Bizler beşeriyetimizle bu hakikatları bilemez, hakikat-i Muhammediyye olup zatına ulaşmamız olamaz, “beni gören Hakkı görür,” hitabına eremez. Muşahadeli görüşümüzü yapamaz, kendimize yazık etmiş olur, kendi kadrimizi bilemezdik. Ne kadar şükür etsek azdır. Babam bir sayfayı geçmesin dediğin için özetliyorum Babam seni gören hakkı görür.

Bismillahirrahmanirrahim; Cenabı Hak miraç hadisesini: “Subhanellezi esra bi abdihi leylem minel mescidil harami ilel mescidil aksallezi barekna havlehu li nüriyehu min ayetina innehu hüvessemiul basir.” (isra 1)

“Bir gece, kendisine ayetlerimizden bir kısmını gösterelim diye (Muhammed) kuluna Mescid-i Haram’dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya götüren Allah noksan sıfatlarından münezzehtir. O, gerçekten işitendir, görendir.

Ve hüve ufukil a’la Necm 53/7 mealen; “O en yüce en yüksek ufukta idi” yani mertebeyi Cibrilden en yüce ufukta zuhurda idi ufuk gözün görebildiği en geniş saha mana aleminin sonsuzluğu Rasulullah’ın ihata ufkunun genişliğidir.

Sümme dena Fetedella Necm 53/8 mealen sonra Cebrail Peygambere yaklaştı ve sarktı Tenezul etti zati yaşantı ilmini zuhura çıkardı işte o zaman uluhiyyet ile abdiyyet mertebesi birbirine o kadar yaklaştı ki Fe kane kaabı kauseyni ev edna necm 53/9 mealen onunla arasında iki yay kadar yahut daha az kaldı, yani kavs’ın bir tarafı abdiyet mertebesi, bir tarafı uluhiyyet mertebesidir. Yani iki mertebeyi tutma yerinden tutup kendi varlığında Cem eden, yüce insan Hz. Rasulullahtır. 

Bu iki mertebe birbirine o kadar yakın oldu ki, nerde ise birleşecekti. Fakat özellikleri itibariyla iki mertebeninde hakkının korunması lazım gelmektedir. İfade edildiği gibi bu alemin dışı zahiri halk içi ise Hakktır ve birbirlerine o kadar yakındır. Hz. Rasulullahın zuhurundan gaye Rabbini görüp, idrak etmek ve ehli olanlara da idrak ettirmek içindir. İnsan oğlunun bu dünyada ulaşabileceği en üst derece en son menzil Mi’raçtır. 

Oda böylece yapmış olduğu o gece görülen büyük ayet, yani ayet el kubra, Hz Rasulullahın kendisinde mevcut olan Hakikat Muhammediyeyi, en geniş şekliyle o akşam idrak etmiş olmasıdır ve iki cihan serveri Allah’ın habibi son Peygamberi bir gece “subhanellezi esra” ile başlayan muhteşem olguyu habibine hediye etti. Allah’ın ezeldeki gayesi kendisinin bilinmesi idi, o gece bu biliş abdiyyet mertebesinden kemalini buldu bütün mertebeler toplandığından, Tevhid vahdet meydana geldi ve bu oluşumları ümmetine hediye etti ve ümmetin belirli gayeleri sonunda Allah’ı müşahade edebileceklerini ifade etti. İslam insanlığın kemali Mi’raç’da insanın kemalidir. 

Bununda kemali, kadrini kıymetini bilmektir.

Peygamberimiz s.a.v göklere ve sıdretul munteha’ya ve cennete geçtiği zaman Cebrail a.s dediki; Ya rasulullah ben bu mevkiden yukarı çıkamam eğer yukarı çıkarsam Arşın nurundan yanarım, çünkü bundan ileri geçmeye senden gayrisine yol yoktur. Çünkü var oluş mertebesi orası olduğundan daha yukarı çıkmaya yol yok, eğer çıkmış olsaydı kendi ifadesiyle yanarım diyordu, yanacaktı, yok olacaktı, kimliği kaybolacaktı, ama Hz Resulullah (sav) yanarsam ben yanayım dedi. 

Neden geçebildi oraya. Çünkü o zat kaynaklı olduğundan onun mertebesi zata kadar dayanıyordu, işte nefs yıldızından beşeriyetinden geçti ve hakikatine ulaşmış oldu. Rasulullah (sav) Efendimizi miraca çıktığında kendisine bütün perdeler açıldı, ancak bir perde kaldı o bir açılmasını dilediği zaman, kendisine “dur Rabbin namaz kılıyor” dendi. Açıldığında kendi hakikatini gördü, işte hakkı görüş ve müşahadenin hali Cibril hadisindeki ihsan 13 ifadesiyle başladı. 

Miraç hadisesiyle kemale erdi. İslam dininin son din Muhammedin son Peygamber çok hamd edici ve makamı mahmud’un sahibi olması bu sebeptendir. Ümmetine veli ariflerinde bu sırrın zuhur yerleridir. “Ben gizli bir hazine idim bilmekliğimi sevdim ve bu halkı halk ettim” hadisi kudsisinde belirlenen gizli hazine zuhura çıktı ve bilindi muşahade edildi gaye tamamlandı ve mi’raçtan döndükten sonra “men reane fe kad reel Hak” şahaser izahını yaptı “beni gören Hakkı görür” buyurdu.

Saygıyla ve hürmetle ellerinizden öpüyorum. 

Kızınız Em… Ka… 

------------------------------------------------- 

18) Tefekkür. 

“Dur! rabb ın namaz kılıyor.” Sa…. Em…. 18 Şub 2021

“Dur! Rabb’ın namaz kılıyor,” Rubûbiyyet ( Esma) mertebesinden söylenmiştir. Melikiyyet mertebesinin Tenezzülü ile Rububiyyet mertebesi ortaya çıkmıştır. Kul ile Allah arasındaki bağlantı yeridir. Kendimizdeki hakikati anladığımız anda rabb ın namazda hakikati ortaya çıkıyor  Esmaül hüsna Rubûbiyyet-i  oluşturur ve bu isimlerin müşahade edildiği yerdir.

Rubûbiyyet mertebesi bütün alemin kendi zatı itibariyle ibadetini yerine getirmesinin ( Namaz) zuhur mahallidir.

Acizane miraç hadisesinde beş hazret mertebesi açık olarak yaşanmıştır.” Dur rabb ın namaz kılıyor “ uyarısına gelinceye kadar Ef’al ve Esma mertebeleri, perde( sıfat) açıldıktan sonra Fenafillah mertebesi yaşanmıştır. Rabb ı hasların, Rabb ül erbab olan Allah ın zat-ına yönelişi.

Ettahiyyatü okuma esnasında Cebrail a.s. da iştirak etmesi ile bakabillah zuhur olmuştur. Abdu hu ve Resulu hu (Abd). Seher vakti Miraç tamama ermiş oluyor.

Efendi babacığım Nükhet annemin ve sizin mübarek ellerinizden hürmet ile öperiz. Yanlış bir anlayışımız olmuş ise affınıza sığınıyoruz.

Sa…. kızınız. 

-------------- 

Hayırlı günler sadiye kızım sizlerinde geçmiş kandiliniz mübarek olsun. 

Yazınız güzel olmuş ellerinize gönlünüze sağlık düzenleyip kitaptaki yerine aktardım Hakk'tan hayırlısı. 

Dünya ahiret işleriniz kolay gelsin Gö…. oğlumuza sana torunlarımıza ve herkese selâmlar " İz--T-B- " 

------------------------------------------------- 

19) Tefekkür. 

“DUR! RABBİN NAMAZ KILIYOR” Kı…. Gü… 18 Şub 2021

Muhterem Efendi Babacığım. Nasılsınız. İsteğiniz  üzere tefekkür yazımı oluşturdum. Regaip Kandiliniz mübarek olsun. Hürmetle ellerinizden öperim. Saygılarımla (Kı… Gü…)

-------------- 

“Dur! Rabbin namaz kılıyor” Hadisi Şerifin’in gizli manasıdır.

Kesrette Vahdeti bulmaktır.

Abdin mertebelerinden Rububiyet mertebesinden bahsediyor.

Bu hakikat.

- Kulluk sırrının Rab olmaktaki zuhur yeridir.

“Nefsini bilen Rabbini bilir” hükmüyle kulluğundaki nefsini bilirsen Rablığını bilirsin.

Hakikat nazarı ile bakıldığında “Kul Rabdır, Rab Kuldur.” Sen kendini Kul zannederken bu hakikati idrak ettiğinde Rububiyetini yani Rablığını idrak edersin, Rablığını bilirsin. Sende Rabden başka varlık yok ki!

Kulluk hayalde var, hakikatte yok. Ben varım dediğinde insan Allahlık iddia etmiş olur. Bu, şirkin en büyüğüdür. Varlıkta bulunmuş olunur. Normalde söyleriz ama hakkın varlığından başka bir şey olmadığını bilerek söyleriz. 

İki şekilde inceleyecek olursak Genel manada Efendimiz (S.A.V) miraca çıktığında kendisinde bütün perdeler açılıyor. Ancak bir perde kalıyor bu perdenin açılmasını dilediğinde “Dur Rabbin namaz kılıyor” deniyor. Bu durum Rububiyet mertebesini aştığında oluşan hadisedir. 

Ef’al alemindeki bütün perdeler açılmış, esma alemindeki bütün perdeler açılmış, bir perde kalmış. “Dur Rabbin Namaz kılıyor” denmesi Efendimizin üzerinde bütün esma-i ilahiyenin faaliyetini idrak etmesidir. 

Bireysel anlamdaki hali Kişi kendindeki hakikati idrak ettiğinde kendi namaz kılsa; “Dur ! Rabbin namaz kılıyor” sen artık beşeriyetinle namaz kılma. Rububiyet hakikatini idrakınla sende namaz kılan artık Rabbin olmuş olur. 

Bu idrak Cenab-ı Hakkın Kâmil ismindeki zuhur yeridir. Bunu da ancak kemal sahibi zatlar idrak edebilir. 

-------------- 

Hayırlı günler Kı… hanım kızımız hamdolsun şimdilik iyi sayılırız inşeallah sizlerde iyisinizdir. 

Sizlerinde geçmiş kandiliniz mübarek olsun. 

Yazın güzel olmuş ellerine gönlüne sağlık yerine aktaracağım. Cenâb-ı Hakk daha nicelerini nasib eder inşeallah. 

Dünya ahiret işlerin kolay gelsin herkese selâmlar hoşça kalın. 

 " İz--T-B- "

------------------------------------------------- 

 20) Tefekkür. 

Yazı “Dur! Rabbin namaz kılıyor”. 

Ay… Em… 19 Şub 2021

Selamun aleyküm Efendi Babam, kandiliniz mübarek olsun. Sevgi ve muhabbetle ellerinizden öperim. inşallah sağlığınız yerindedir. Allah sizleri başımızdan eksik etmesin. vermiş olduğunuz “Dur! Rabbin namaz kılıyor” yazısını ancak bitirebildim ek olarak gönderiyorum. Sizlere çok teşekkür ederim Efendi Babam, bizlere çok güzel ufuklar açmış çok güzel ilimler bahşetmişsiniz, Allah idrak etmeyi hal etmeyi bizlere nasip etsin.

--------------

Aleyküm selâm  Ay… kızım yazdığın dosyanı indirdim okudum güzel olmuş eline diline gönlüne sağlık. Düzenleyip kitaptaki asli yerine ilâve ettim. 

Dünya ahiret işlerin kolay gelsin Em… sana selâmlar. Hoşça kalın.  " İz--t-b- " 

-------------- 

 “Dur! Rabbin namaz kılıyor”. 

 Ay… Em… “Ve hüve meaküm” İbni Arabi hazretleri futuhatta şöyle bir alıntı yapar; Ademoğlu eşyayı senin için, seni kendim için halkettim. Senin için halkettiğim eşya da kendim için halkettiğim gayeyi telef etme.

 Bir Kudsi hadiste “ ben namazı (salat) kulum ile aramda ikiye böldüm” buyurulmaktadır. Bazı meşhur hadisler de Fatiha suresinin de bu şekilde bir taksimi olduğu bize bildirilmiştir. Bu hadisler bizlere hem çok büyük ufuk açar hem de büyük bir sırrı bizlere ifşa ederler. Çünkü namaz (salat) sistemin adıdır. Ve bu sistem Hakk tarafından ikiye bölünmüştür. “Yarısı kul yarısı Rab olan…” Tasavvuf eğitiminde mertebe bilgisi bu yüzden çok önemlidir. Efendi Babamın kuran okurken “hangi mertebeden” sözleri bizlere hep bu sistemin önemini öğretmiştir. 

Bir mertebede kula “fesalli lirabbike” Kevser suresi hitabı yapılır. Ve salik şimdiye kadar kendinin zannettiği ve kullanarak sahiplendiği esmai ilahiyyeleri sahibine verme çabasına girmesi ve bunları da Rabbi için yapması emredilmiştir. Kul bu çalışma ve gayretlerle var olan beşeriyet mertebesinden Rabbine yardım eder. Ta ki sevilen olur ve Hakk onun hüviyeti olur. Yine bilinen meşhur bir hadis olan dervişlik seyrimizde İbrahimiyyet mertebesine denk gelen hadiste, “kulum bana nafilelerle yaklaşır ta ki ben onun elinde tutan ayağında yürüyen gözünde gören olurum” diye buyurulmaktadır. Burada ki nafile, nefs ve beşeriyetinden kurtulma Hakk’la yakınlaşma mertebeleridir. Hakk burada kulun eli değil elinde tutan olduğunu bize bildirmiştir. Bu hadiste kulun iradesi varsayılmıştır. Burada seven sevdiğinin iradesine giren iken Hakkın kendisini sevdiği mertebedir. Nafilenin de hükmü biraz bununla ilgilidir. Kul nafile ibadetlerde ihtiyar seçim sahibidir. Fakat farz ibadetlerde kulun ihtiyarı söz konusu değildir. Bu yüzden bu hadiste dikkat çeken kulun halkiyyeti beşeriyeti tanınmış. Kul bu seçimin sonucunda da Hakk tarafından hüviyeti olurum sözüyle şereflenmiştir. 

Sünnetin tarifi yapılırken de “halkiyyetten uzaklaşmak farzın tanımında ise Hakk’la olmak” tanımı yapılır. Yine bu hadis ve tariflerden de fark edildiği üzere kul ibadetlerini de Rab ile Rab için yapmaktadır. İbni Arabi hz.leri Süleyman Fassında şöyle der; rabbi hass bizim batınımız olduğu için biz örtülü ve dolaylı olarak O’nunla beraberiz. Ve biz onun zahiri olduğumuz için O açıkça bizimle beraberdir. Bunun böyle olduğunun delili ise Hakk Teala hazretlerinin “ O sizinle beraberdir, siz nerdesiniz?” “ve hüve meaküm eyne ma küntüm” ayetidir. 

Hakk bu çalışmaları yaparken de bizimle beraberdi. Bu sadece mertebede ki bir idrak ve şuur idi. Fakat bir mertebe de bu idrak de değişir. Ve Dur! Denilir bu hadiste ki çarpıcı olan yerlerden birisi de burasıdır. Dur! Kul şimdiye kadar var zannettiği algının da durdurulması ile şu ayeti anlamaya başlar. “O size karanlıktan nura çıkarmak için salat eder”. Ahzap suresi 43. Ayet. Dur kelimesinde hitap vardır. Hitap da işitme vardır. İşitmeden kasıt semi tecellisi ile kulun sıfat mertebesine geçişi sağlanır. Fena mertebesine geçiştir. 

Allah en doğrusunu bilir ve ona ulaştırır.

Not: Efendi babamın bizlere kimse müşahede etmediği şeyi söylemesin tavsiyesi vardır. Bu yazıda da bu sözün ne kadar önemli olduğu ortaya benim için çıkmıştır. Büyüklerimizin himmeti zevki doğrultusunda onların sohbet ve çalışmalarından faydalanarak tefekkür gayretiyle yazmaya çalışılmıştır. Oyüzden yazımda karışıklık ve kusur vardır aff edilir inşallah. 

Kullandığım kaynaklar: Efendi Babamın Kevser suresi sohbeti, insanı kamil sohbetleri, Süleyman Fassı sohbeti Futuhatı mekkiyye ve ve risale i gavsiyeden faydalanılmıştır. 

Ay… Em… 

------------------------------------------------- 

21) Tefekkür. 

“Dur Rabbin Namaz kılıyor” At… Ba… 19 Şubat 2021

Hayırlı günler efendi babacığım , Hayırlı günler Efendi babam, istediginiz yazıyı hazırladım dosya olarak gönderiyorum. ellerinizden öpüyorum.

Birde kendi yazdığım dörtlüğü size yazmak istedim.

Ne mutlu bana böyle bir ilim, deryasına talib edilmişim 

Ne mutlu bana bu ilim deryasına, kabul edilmişim.

Kı… Fi…  Hamburg

-------------- 

 Hayırlı günler Fi… kızımız. Hamdolsun şimdilik iyi sayılırız inşeallah sende iyisindir. 

Gönderdiğin dosyanı indirdim, düzenleyip geliş sırasına göre, kitaptaki yerine ilave ettim, eline gönlüne sağlık güzel olmuş şiirin de güzel olmuş sağ olasın. 

Dünya ahiret işlerin kolay gelsin selamlar hoşça kal. " İz--T-B- " 

-------------- 

Kı… Fi…  Hamburg Hayırlı günler Efendi Babacığım, insallah iyisiniz saygı ve muhabbet ile ellerinizden öpüyorum.

Mirac namazı ile aldığım notları elimden geldiği kadar yazmaya çalışacağım Efendi Babam.

“Namaz müminin Miracı dır“ ( Hadis )

“Dur, Rabbin namaz kılıyor” ( Hadis ) Efendi Babacığım burada ki mertebe fiil i olarak „Rububuyet“ mertebesidir, buradaki namaz hükmünü uygulayan Peygamber efendimizin „Rabb-ül erbab“ ı olan Allahtır.

Buradaki namaz şekli olarak değil mana olarak „Rububiyet“ mertebesinin Peygamber efendimizde „Esma aleminin“ toplu ibadetlerini ifade etmektedir. 

„ Dur…. denilen hitab acaba „Uluhiyet“ mertebesinin „Rububiyet“ mertebesinden görülmesimi dir burada bayağı zorlandim anlamak için ve bundan emin degilim Efendim.

Mirac Peygamber Efendimizin seyri sülük’ü dur aynı zamanda onun ümmeti olduğumuz icin, biz salik lerin de seyri sülük’u dur. Bizler de Rububiyet hakikatini idrak ettiğimizde, beşeriyetimizden sıyrıldığımız da bizde de Namaz killan „Rububiyet“ mertebesinden Rabbimiz olacaktır.

Isra 17 /1 ayetinin tefsirinde ( Elmali hamdi yazir ) Alai Tefsirinden Alusinin naklettigine göre, Resullahın isra gecesi miraca yükselirken biniti beş tane imis. Burada cok güzel açıklamalar var.

Kurani kerimde ( Elmali Hamdi yazir ) 17 surede mirac hadisesinden bahsetmekte en fazla „Necm“ suresinde 24 tane var.

Bizim seyri sülükumuzda miraca doğru aklen Akli Kül e dogru uruc etmemiz gerekiyor, buda ancak Mürsid egitimi ile olur. Onuda bulduk Hamdolsun. Ayrıca yediklerimizi de miraca erdirmemiz gerekiyor, buda ancak INSAN vasitasi ile mümkün. 

Mirac Namazı vucudu tekdir ( Ariflerin namazı ) Miracta Allah Resulullaha hiçbir aracı olmadan verilen ilmi bizzat kendi iletti, gösterdi.

Efendi Babam konu hakkın da bi hayli not almışım kısa tutmaya çalıştım. İnşellah anlayabilmiş ve anlatabilmişimdir. Saygı ve muhabbet ile ellerinizden öpüyorum.

Kı… Fi…  Hamburg

------------------------------------------------- 

22) Tefekkür. 

Hadisi Şerif Hakkında Yazı

Du… Ec… 19 Şub 2021

Selamün aleyküm Efendi Babacığım, inşallah iyisinizdir. Yazımı dün göndermek istemiştim fakat biraz uzun olduğu ve kısaltmam gerektiği için bugün göndermek  nasip oldu, geçmiş Regaip Kandiliniz mübarek olsun, Nüket annemin ve sizin ellerinizden hürmetle öperim. Bursa'dan kızınız Duygu...

-------------- 

Aleyküm selâm du… kızım hamdolsun şimdilik iyi sayılırız inşeallah sizlerde iyisinizdir. 

 Yazın güzel olmuş ellerine gönlüne sağlık düzenledikten sonra kitaptaki asli yerine ilâve ettim.  eşine sana herkese selâmlar  hoşça kalın. " İz--T-B- " 

-------------- 

19 Şubat 2021

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

Kıymetli Efendi Babacığım, yazıma başlamadan önce belirtmek isterim ki bu yazdıklarım sizin Abdül Kerim Cili sohbetlerinden dinlediğim ses kayıtları ile Vahy ve Cebrail kitabınız, Gece ve Kandil kitabınızdan okuduklarım ile aciz aklım ile anladıklarımdır. Bir kusurum, hatam olursa şimdiden af dilerim.

“Rasullah (s.a.v) Efendimiz mi’raca çıktığında kendisine bütün perdeler açıldı; ancak bir perde kaldı… O perdenin açılmasını dilediği zaman “Dur Rabb’ın namaz kılıyor…” dendi.[14] Rasullullah (s.a.v) Efendimiz ’in bizzat anlattığı hal ”mutlak hayal” âleminde oluşmakta, “ef-al madde alemi” şartları gibi elle tutulur bir hadise değil “esma alemi”nin latif bir oluşumudur. Buradaki perde sıfat mertebesini örten isimler perdesidir. Bu yaşanan hadise de beş önemli nokta ve üç önemli oluşum vardır. Rab – Rasul ve Hitap eden Cebrail (a.s) dır. Aciz aklımın anladığı kadarı ile Hz. Peygamberimiz ’in (s.a.v) önce Cebrail (a.s) ‘ın varlığında Hakk’ın varlığından başka bir şeyin olmadığını idrak etmesi perdenin kalkması ile de kendi varlığının hakikatinin de Hakk’ın hakikati olduğunu yani Hakk’ın zuhuru olduğunu en geniş manada anlaması diye bilirim. 

“Gözünün gördüğünü kalbi yalanlamadı” (Necm Suresi53/11) Ayeti kerimeyi de işareti olarak gösterebiliriz. Bir diğer husus ise, Peygamber Efendimiz (s.a.v) kendisinde Rabbın zati zuhuru idrak ediyordu, fakat beşeriyet taşıdığı için bir perde olmuş olabilir. Bu perde yaşanan hadise ile kalkmış oldu. Müşahedeli olarak gördü ve “Gözünün gördüğünü kalbi yalanlamadı” ( Necm Suresi 53/11) ayeti ile anlıyoruz. Miraç ‘dan döndükten sonrada “Bana bakan Hakkı görür” demesi de Peygamber Efendimiz ‘in (s.a.v) kendisinde olan esma-i ilahiye’yi görerek müşade etmesi de tam bir mutmainlik de olmuş olabilir. Çünkü beşeriyet olarak yaşadığımız bu kesif alemde beş duyu organımız ile nasıl müşahede edip nasıl mutmain oluyor isek İlahi hakikatlerin de müşahedeli olarak idraki mutmain bir kalp sağlamış olabilir. Bu yazıyı yazarken kesif alem nasıl beş duyumuz varsa “Dur Rabbın namaz kılıyor..” hitabın da da ayrıca beş önemli nokta olduğu dikkatimi çekti; ilk olarak “Dur” hitabı ikinci olarak “perde” üçüncü olarak “Rabb” dördüncü olarak “Namaz” ve beşinci olarak “Namaz kılınandır” İlahi hakikatleri de müşahedeli olarak idrak etmek tam olarak mutmain olmayı sağlayabilir. Bu hadise Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) bizlere bıraktığı bir lütuftur. Sizin kitaplarınız ve sohbetleriniz de bizlere bu hadiseyi aciz aklımız anlamasına bir rehber ve nur olmuştur. Bu hadise için sayfalarca yazılar yazılır fakat bir sayfa istediğiniz için bu kadar ile bıraktım. Bir hatam kusurum olduysa af ola bizim idrakimzin acizliğini mazur görmenizi rica ederim Efendi Babacığım. Saygı ve Hürmetle

Du… Ec… 

------------------------------------------------- 

23) Tefekkür. 

“Dur rabbin namaz kılıyor” hitabi

Su… Ku… 19 Şub 2021

Selam ve saygı ile efendim siz daha iyi bilirsiniz ama sizinle muhabbet fırsatını buldum şu fakir aklım la bende birşey yazım dedim...... Rabbini bilirsin rablığını bilirsin demiştiniz efendimiz de bütün Rabbini biliyor onun Rabbide Rabulalemin olduğundan ve bütün esmalar rab olduğundan ve hepsi sende zikirde faliyette zikirde salatta olduğundan  esmalar rab Rabların Rabbı  Rabbul alemin ise dolayısıyla namazda denmiştir, dur Rabbin namazda denmiştir bunuda duşününce Efendimiz orada perdenin arkasında kimsenin olmadığını anlamıştır, fikri geliyor,  kendinden kendine görüşmüş gibi, bu benim düşüncem yeniyim af ola yanlışım varsa  .......bir diyeride cebrailin giremediği yere ve dahi efendimiz girememişken perdenin ardından dur rabbin namazda diyen kimdi Ali imiş efendimiz ben varken alide vardı dediği bilinir Ali de ilimi simgeliyor  derler  bütün peygamberler ile vardı Ali durdiyen  Ali efendimizden önce orda idi fikri çıkıyor  

-------------- 

Hayırlı günler Su…. kızım son satırlarından alevi meşrepli olduğun anlaşılıyor, bunlar çok abartılı sözlerdir, böyle bir konu yoktur, yazı gönderdiğin için senin yazını da ilgili dosyasına aktardım, ellerine sağlık  selâmlar hoşça kal. 

" İz--T-B- " 

------------------------------------------------- 

24) Tefekkür. 

İstenen yazı hakkında.

Öm… Ha… Ya… 20 Şub 2021

Selamüm Aleyküm Efendi Babacım, nasılsınız görüşmeyeli?

 Mü… bey'den mesaj gelmişti Miraç sırasında  "dur Rabb'in namaz kılıyor" hitabı konusunda bizlerden düşüncelerimizi yazmamız için...

Malum konulardan dolayı gönlüm biraz teşviş içinde Kusurabakmayın lütfen, kabz haline girdim yazı konusunda, ancak birkaç kelam geliyor gönlüme arz edeyim onu:

Bu hitabın Muhammediyyet makamında söylendiğini düşünüyorum, çünkü abdiyet makamı da denilebilecek bu makamda, kulluğunun en zirvesi oluşacağından, Sav efendimiz sidretul muntehaya, vardığında bu ilahi kelam ile karşılanmıştır vesselam...

Hasret ve muhabbetle ellerinizden öper mübarek 3 aylarınızı tebrik ederim Efendi Babacım...

Öm… Ha… Ya… 

-------------- 

Aleyküm selam  Hayırlı günler Öm…. bey kardeşim hamdolsun şimdilik iyi sayılırız inşeallah sizlerde iyisinizdir. Yazınızı aldım ilgili yerine aktardım ellerinize sağlık. Zamanla herşey yoluna girer, sağlık olsun sizinde üç aylarınız mübarek olsun.  Dünya ahiret işleriniz kolay gelsin selâmlar hoşça kalın. 

" İz--T-B- "

------------------------------------------------- 

25) Tefekkür. 

“Dur Rabbın Namaz kılıyor” Ce… Ze… 20 Şub 2021

Selamlar ve hayırlı günler olsun Efendi Babacığım.
İyi olmanızı temenni ediyoruz. Mevla güzellikler lütfetsin.
"Dur rabbın namazda" dosyasını ekte gönderiyorum.
Hanım ve oğlanın da selamları var. Nüket Anneme de selam ediyor ve ellerinizden öpüyoruz.

Selamlar, sevgiler, hürmetler

--------------

Aleyküm selâm Ce… oğlum sizlere de hayırlı günler olsun hamdolsun şimdilik iyi sayılırız inşeallah sizlerde hep birlikte iyisinizdir. 

Yazın güzel olmuş ellerine gönlüne sağlık Cenâb-ı Hakk daha nice tefekkürler nasib eylesin. Düzenleyip kitabın ilgili bölümüne aktardım. Hepimizden hepinize selâmlar hoşça kalın. " İz--T-B- "

--------------- 

“DUR, RABBIN NAMAZ kılıyor”: Ce… Ze…

Namaz önceki peygamberlerde de vardı. Ancak onların mertebelerine paralel bir tecelli ve idrak ifade ediyordu. Lakin Muhammedi salat, en kemalli, tüm izafi varlığı temsil eden, her mertebeyi tevhid eden zati tecellidir. Bu hususu teyit eder şekilde 33 Azhab Suresi; 43 ve 56. ayetlerde de şanı yüce sevgili Mevlamız Zat mertebesinden, bizlerin ve Efendimizin(s.a.v.) üzerine musalli olduğunu söylemiştir. Zatı mutlak musalli olduğunda ahir ismiyle musalli olacağından, tüm izafi mertebeleri temsil eden namazda mertebelerin tümü ahir, zatı mutlak ise mertebelere riayet etmek kaydıyla esasta her mertebenin evveli ve batını olacaktır.

Efendimizin (s.a.v.) miracında rububiyet mertebesinin ikmalinde zat-ı şeriflerine “Dur. Rabbın namazda” vahyi zat mertebesinden olup, bi-suret olan zatı mutlakın, rububiyet mertebesinde ancak esma sureti ile tecelli ettiği (suyun renginin kabının rengi olmasının doğal sonucu zatı mutlak, esma mertebesinde esma-i ilahi olarak renklenmekte, esma olarak ortaya çıkmaktadır) ifade edilmekle birlikte, Efendimizin (s.a.v.) rabbı olan cemi esma-i ilahiye olan rabbul erbabın “Dur” hitabı ile perde arkasında basar ile görülecek bir suret olmayıp ancak basiret ile müşahade edileceğinin kısa ifadesidir. Bunun da ancak “durarak” yani bu mertebedeki tahhiyat kemalatı ile makam sahibi olunarak, esma mertebesine has mutmainlikle müşahade edileceği manasını da kapsayabileceği kanaatindeyim. Rabbın namazında Hakk, rububiyet mertebesine ahir olarak tecelli ettiğinden, bu mertebeden de evvelin yani başka mertebelerinde olduğu zımnen ifade edilmiş olmaktadır denebilir.

Diğer bir yaklaşımda; Efendimizin rabbı hassı, rabbul erbab olduğundan, bu rabbı da sadece esma-i ilahiyenin cemi olan rabbül erbab anlamından öte Fatiha suresindeki “Rabbul alemin” olarak daha geniş kapsamlı düşündüğümüzde ve bu hususu Efendimizin (s.a.v.) “Namaz kılan şeksiz imamdır” hadisi ile birlikte değerlendirdiğimizde “Rabbın namazda” ifadesi, tüm mertebelerin terbiye edicisi olan rabbul aleminin namazda olması, cemaat olarak arkasında sıfatı, esması ve tüm mertebeleri ile birlikte mutlak zatın tecellisinde olduklarını da ifade ederek miracın özet anlamını ihtiva ettiği belirtilebilir. 

Subhane rabbike rabbil izzeti amma yesifun; veselamun alel murselin; vel hamdülil lahi rabbil alemin.

------------------------------------------------- 

26) Tefekkür. 

“Dur, Rabbin namaz kılıyor” Hadisi şerifinin düşündürdükleri 

Ze… Ül… 20 Şubat 2021

H﻿ayırlı günler Efendi Babacığım bu sohbetinizi
internet üzerinden dinlemiştim inşallah bizlerde bu idraki yaşantıya ulaşabiliriz.

Mirac yükseliş demek. Hakk yolcularının iki rekat kıldıkları, mirac namazının birinci rekatı kulluğu, ikinci rekatı ilahi rabblığımızı ifade etmekte, o zaman yolculuğun gerçekleşmesi  İsr yolculuğunun tamamlanması ile gelinen sahada başlıyor. Zuhur yeri Rububiyet mertebesi, kulluk sırrının Rabb olmaktaki zuhur yeri.     Dur, bekle bir sınırdasın bundan sonrasını kendinin hakikatini, alemin hakikatini ancak müşahade ile idrak edip yaşanabilir düşüncesini oluşturuyor. Allah Teala şekil verilip bir kalıp içerisine sokulamaz. Rabb, bu alemde ve bütün alemlerde canlı cansız bütün varlıkların efal ve Esma aleminin gelişimini faaliyet sahasının olgunlaşması, kemaliyete ulaşmasındaki hakimiyeti, ibadet itaat hakikatini, ilim, irade kudret, semi, basar, kelam, hayat sıfatları ile Rububiyet, mertebesinden terbiye etmektedir. 

Rabb’in namazda, sendeki Rabb sende namazda, sen o zaman sen neredesin. Namaz yani irfaniyet ile yapılan namaz ibadeti sayısal olarak  fiziksel olarak rükû, kıyam, secde tahhiyatı ile efal Esma, sıfat, zat mertebeleri ile Rabb’il alayı müşahade eder, her şey o, ondan idrakına ulaştırabilir. Kesret, çokluk halinden Vahdet teklik halini farketmeye başladığında tevhid yaşantısıda kişide açılmaya başlar. Allah Teala’dan ayrı görülen varlıklar bizlerin put ve ilahlarıdır. Varız ama Allah ile varız yaşantısı Rububiyet mertebesinden Ulûhiyet mertebesine doğru miraç ettirir. Ruhsal ve fiziksel birliktelikle yapılan irfani ibadetler manada Hakk yolcusunu mirac’a yani yükselişe ulaştırır. Annemin sizin ellerinizden öpüyorum hürmetler.

-------------- 

Hayırlı günler Ze… kızım hamdolsun şimdilik iyi sayılırız inşeallah sizlerde iyisinizdir, yazını okudum güzel olmuş ellerine gönlüne sağlık düzenleyip kitaptaki yerine aktardım. Herkese selâmlar dünya ahiret işlerin kolay gelsin.

" İz--T-B- "

------------------------------------------------- 

27) Tefekkür. 

“Dur, Rabbin namaz kılıyor” lafzı ile ilgili;

As… Gü… 20 Şubat 2021

Selamunaleyküm Efendi Babam, “Dur! Rabbin namaz kılıyor” lafzı,  tevhidi zat mertebesinde söylenmiştir.

Efendimizin şahsında fiili boyutta olmayan mana boyutunda Allah'ın namaz kılması, bireysel boyuta bağlı bulunan Esma-i ilahiyye'nin yani kişinin Rabb-ı hası'nın namaz kılmasıdır.

Allah razı olsun Efendi Babam, hürmetle ellerinizden öperim.

20.02.2021

As… Gü….

-------------- 

Aleyküm selâm As… hanım kızımız yazınızı aldım düzenleyip kitaptaki yerine aktardım ellerinize gönlünüze sağlık. 

Dünya ahiret işleriniz kolay gelsin herkese selâmlar hoşça kalın. " İz--T-B- " 

------------------------------------------------- 

28) Tefekkür.

Selâmün aleyküm

Es…. Sa…

Selâmün aleyküm hayırlı akşamlar Efendi Babacığım;

Nasılsınız? İnşeallah Nüket annemle beraber afiyettesinizdir Babacığım.

Aşı olduğunuzu öğrendik çok şükür. Sağlığınıza duacıyız.

Bizleri soracak olursanız ailece çok şükür her şey yolunda. 

Riyazat süresi bitti ancak yarısını tutabildim bu sene. 

Son 3 günü birleştirip sadece iftar ve sahurda az su içerek tuttum. 

Sanırım nefsi bıktırdım.

Tefekkür çalışmasını aşağıya ekledim. Altında da zuhuratlarımı yazdım. 

Hayırlı olur inşeallah. 

---------------------

Tefekkür çalışmasını sizden aldığım feyizle elimden geldiğince yazmaya çalıştım. Kusurumuzu affedin.

“Dur Rabbin Namaz kılıyor.”  Düşünceme göre Peygamber Efendimiz'in (sav.) ve onun şahsında tüm ehlullahın miracını remz ediyor.

Seyri Süluk Zat Mertebesi Tevhidi Zat mertebesinden olduğunu düşünüyorum Alemde tek bir zat var. O da Cenab-ı Hakkın zatıdır. Sıfatlar sonsuz, zat ise tektir. Her varlık Hakkın zatından sıfat-esma-efal alarak varlık aleminde bir bedende mukayyet zat olarak zuhur eder. Kendinden kendine bir zuhurdur. Bu zuhurların en mütekamil olanı insandır. Seyri süluk insan içindir ve esasen sonradan arız olan vehmi özelliklerinden arınarak tertemiz saf bir şekilde varlığını Hakka vermektir. İlmel yakiyn olarak varlıkta ikilik olmadığını, varlığının Hakkın varlığı olduğunu bilmek. Aynel yakiyn olarak bunu hale getirmek ve vehmi varlığından kurtularak, Hakk ile var olmak ve Hakkal yakiyn olarak ancak Mürşid-i Kamil ile birlikte yolculuk ederek Fenafişşeyh, Fenafirrasul ve Fenafillah mertebelerinden geçerek Hakka vasıl olmaktır. 

Dur Rabbin Namaz kılıyor. Burada bir tarif yapıldığını düşünüyorum. Yani bir mertebe başka bir mertebenin, bulunulan mertebedeki durumunu tarif ediyor gibi. Zat mertebesinden söylenmiş olabilir. Burada ikiliğin olmadığını. Rab'ların olmadığını Rabbül alemin olan Allah'ın ise tüm sıfat-esma-efal özellikleriyle alemde, zatı ile de insanda zuhurda olduğunu, şifreli olarak tarif ediyor olabilir. Allah bu mertebeyi bizlere de yaşatsın İnşeallah. 

Yine burada namazın hakikati ve öneminden bahsediliyor. 

"LA İLAHE İLLALLAH MUHAMMEDEN RESULULLAH"

“Namaz mü'minin miracıdır” Mabud abidde zuhurdadır. Ubudiyet.

Arş müminin kalbidir.

--------- 

Zâtıma mir'at edindim zâtını Bîle yazdım âdım ile âdını Hem dedi kim: "Yâ Muhammed ben seni Bilûrem görmeğe doymazsın beni Avdet edûp davet et kullarımı

Tâ gelûben göreler dîdârımı Sen ki mi'râc eyleyûb etdin niyâz Ümmetin mîrâcını kıldım namâz (Mevlit miraç bölümü)

-------------- 

Aleyküm selâm Es…. oğlum hamdolsun şimdilik iyi sayılırız inşeallah sizlerde hep birlikte iyisinizdir.  Yazın güzel olmuş düzenleyip kitaptaki yerine aktardım,  ellerine gönlüne sağlık. Cenâb-ı Hakk daha nice tefekürler nasib eylesin. Dünya ahiret işlerin kolay gelsin herkese selâmlar hoşça kalın. " İz--T-B- "  

------------------------------------------------- 

29) Tefekkür.

Selam

Ay… İl… 20 Şub 2021

Efendi babacığım. Selamlarım ve saygılarımla sizin ve nüket annemizin 2021 üç aylarınız mübarek olsun ellerinizden Hürmetle öperim. Selamlarım sevgilerimle sıhhatler sağlıklar dilerim. Çocuklarımında selamları vardır ellerinizden öperler 

------------------- 

Hayırlı günler Ay… kızımız hamdolsun şimdilik iyi sayılırız inşeallah sende iyisindir yazı dosyanı indirdim düzenleyip ilgili kitabına aktardım güzel olmuş ellerine gönlüne sağlık, Cenâb-ı Hakk daha nice tefekkürler nasib eylesin. Dünya ahiret işlerin kolay gelsin selâmlar hoşça kal. " İz--T-B- "

-----------------

Resullah efendimizin anlattığı “dur rabbin namaz kılıyor” hitabının izahı ahadiyet mertebesinden yapılmıştır. Burada namaz kılan allah olduğu için, uluhiyetin bütün mertebelerini kapsayarak namaz kıldığı bir üst mertebeden anlatılmıştır. Zatından zatına kendinden kendine durumdur. bireysel açıdan zatı mutlaktan zatı mukayyededir.

Burada, “Rabbine ibadet et yakıyn gelene kadar” (hicr 99) ve “nefsine arif olan rabbine arif olur” ,bana eşyanın hakikati öğretildi ve ölmeden önce ölün hakikatinin idraki neticeside bireysel beşeri benlik bitip fenafillah mertebesin de durdurulan ve bundan sonraki mertebeleri C.Allahla hızla geçip bekabillah ile daimi namaza, ibadet bitmiş ubudet haline geçilmiş salatü daimun halinde, tecelli zat,t. sıfat,t. esma, t.efal halinde marifet mertebesine geçilen bir yaşam durumu anlatılıyor. Ve ahzab suresi 56 ayet. şüphesiz Allah ve melekleri peygambere çokça salat ederler,.ey müminler sizde ona salat edin ve tam bir teslimiyetle selam verin ayeti tecelli etmiş. (sonsuz salatü selam olsun efendimize). Ayetten anladığım selam isminin manası da bekabillah yönüyle açığa çıkması anlatılıyor .

Efendimizin Rabbi hası, rabbül alemin olan “allah”olarak namaz kılıp hakikatı muhammediye aynasında yansıtılma halini anladım. Dur(cam) perde (sır) ikisi bir ayna ediyor. Burada efendimize sen Hakikati Muhammediye aynası oldun. Hakikati Muhammediyeden yansıyan tüm mertebeleriyle ALLAHtır demek. Bir projeksiyonun perdede yansıması gibi hakikati muhammediyeye Allahın alemlerin yansıtılmasıdır..”Dur” durudan da gelir pırıl pırıl olmuş aynadır. Bu aynaya namaz bütün varlıkların toplu ibadetleri mertebe mertebe yansıtılmıştır. Çünkü namaz bütün mertebeleri kapsayan ibadettir.

Burada bireysel açıdan “Dur”, hayali vehmi benliğin bitip tertemiz olma halidir. Esma-ı nefsiyenin esma-ı ilahiyeye çevrildiği durum ve rabbi hasın Allah isminin genişliğine katılması idraki ve. Namaz kılan kötülüklerden alıkonulmuş Allahın ve Hakikati Muhammediyenin ahlakıyla ahlaklanmış olduğu rububiyet mertebesi hakikatiyle anlatlıyor. Dur emirdir. Emir iş, hakikat demek. Emir alemi rahmaniyete yakın alemi ervah alemidir kendi ”ben sizin rabbiniz değil miyim. araf 7/172” rabbani kimliğini bulma yeri. Hacer validemiz kabe çevresinde çıkan suya Zemzem manasıda “dur dur” demiş. 

İlahi ilmin çoşması. Bireysel olarak içimizde olan şartlanmalardan kurtulmaktır. Fizik kanunlarında bir şey aniden durdurulduğunda merkeze fırlatılıyormuş. Bir tekerlek düşünün orta merkezi duruş halinde, dönen tekerleğin çeperi. Arka planda sabit değişmeyen fon gibi “dur”. Tüm hareketlerin yansıtıldığı mekan. Sesin sessizlikten çıktığı gibi. Bir anlamıyla Dur deniliyor, diğer anlamıyla tüm kainatın hareketlerinin toplamı olan namaz hareketinden bahs ediliyor. Zıtlar birleştirilmiş. (uluhuyet mertebesi). Sen yoksun Rabbın olan Allah var, Hakkın varlığıyla varsın, demek.

İlginçtir ki geçen sene 2020 aklıma ve dilime dolanan kelime “dur, Rabbin namaz kılıyor“ olmuştu. Çünkü dünya sisteminde bazı şeyler durmuştu.

Terzi Baba ifran sofrası kitablarından anladıklarım bana tefekkür ettirilenler bunlar oldu Terzi babacığım. C.Hakktan doğru tefekkür kabiliyeti dilerim. Nüket anneme ve size çok teşekkür ederim. Selamlar sevgiler. Allah razı olsun.Allaha emanet olun. 

------------------------------------------------- 

30) Tefekkür.

“Dur! Rabb-ın namaz KILIYOR!” Za… Ak… 22 Şub 2021

Salat ve selam üzerinize olsun Babacım Annecim hürmetle ellerinizden öperim. Bizi miraca çıkarmak için istediğiniz çalışmayı elimden ve gönlümden geldiği kadarıyla yapmaya çalıştım, size layık olamasa da. Gerçek manada yaşamamızın yolunu açtığınız için, Allah sizden ebeden razı olsun. Bizlere de azim idrak irfaniyet versin

BİSMİLLEHİRRAHMENİRRAHIYM

“DUR! RABBİN NAMAZ KILIYOR!”

"Namaz Mü'minin miracıdır" bu söz müşahedir ve Nur vasfını anlatır. Miraç olunca "Gözün Nuru namaz" olur. Bu hale ulaşmak için seyr-i sülükden başka yol yoktur. 

" Namaz mü'minin miracıdır" sözü ile namaza bir üstünlük verilir. Namaz soyut bir kavram, kendi bedensiz ama bedenliyle olan bir ibadet. Efendimiz (sav) miraca hem bedenli hem bedensiz uruç etti.

Bedenini o ilimleri olgunlaştırmak için kullandı ve sonra bedeninde  uruç etti zihne ulaştı.

Can Babam şöyle buyurur: Efendimiz miraca hem bedenli hem bedensiz yükseldi. Burdan şunu anlıyorum; alem İnsan-ı Kamil'in vücudu olduğuna göre, miracın bedensiz olduğu düşünülemez miraç Efendimizin kendi bedeninde  akli ve idraki yükşelişidir.

Perde: Zata ulaşmaya engel olan ikiliğin perdesi idi. Perdenin kalkması için kanat çırpmayı bırakması gerekti.

 Ve Dur! İhtarını aldı .

Dur! Sözünü ayrı ayrı ele aldığımızda  Dur ! Hareket halinde olanı durdurmak için söylenir Dur! Aşırıya gitme Dur! Bu senin işin değil Dur! Sakin ol Dur! Beşeriyetini durdur İlahiyatına geç Dur! Artık kanat çırpma yer çekimi olan alandan yükseldin “Dur! RABBİN NAMAZ KILIYOR!” Bütün Esmalar Rabbdir hakikatte sen diye birşey yok. Efendimiz bütün esmalarını hakkıyla ortaya çıkarmıştır işte namazdadırlar. 

Namaz bir ibadettir özümüzü ortaya çıkarma çalışmasıdır bize yüklenen görevi yerine getirmektir. Varlıkta ne murad edilmişse onun ortaya çıkmasıdır. "Sana yakıyn gelinceye kadar rabbine ibadet et" artık yakıyn geldi Hakk ile ubudet yolu açıldı artık uluhiyyet hakikatlerini ortaya çıkarmak vakti de bildirilmiş oldu. 

“DUR! RABBİN NAMAZ KILIYOR!” Kendinden kendine Esma Rububiyyet mertebesinde kemaliyle idraki bir üste çıkışın sembol sözü

Ve artık Efendimiz ubudet üzere Hakk ile namazdadır.

Selam ile ....

-------------- 

Aleyküm selâm Za… kızım sağ olasın hamdolsun şimdilik iyi sayılırız İnşeallah hepiniz iyisinizdir. 

Yazını okudum güzel olmuş ellerine gönlüne sağlık, Düzenleyip kitabındaki yerine aktardım Cenâb-ı Hakk daha nice tefekkürler nasib eder inşeallah. Herkese selâmlar hoşça kal. " İz--T-B- " 

------------------------------------------------- 

31) Tefekkür.

Resulallah Efendi'mize "Dur, Rabbin namaz kılıyor." denmesi izahatı.

Oz… Ol… 22 Şub 2021

Eüzübillahimineşşeytanirracim, Bismillahirrahmanirrahim, Babacığım, inşeallah iyisinizdir. Sağlığınıza duacıyız.

Lutfedip sual etmiş olduğunuz, Resullallah Efendi'mize, ('Son Perde' olarak zikrettiği, "Dur, Rab'bin namaz kılıyor." denmesinin izahatını, dilim döndüğünce şu şekilde hazırlamaya gayret ettim:

Bu beden mülküne iki Rab fazladır, sadece Allah vardır. Hakikati itibari ile “Kul, Rab’tır; rab, kuldur.” Kişi, beşeri varlığını, asıl zan ederken, bu hakikati idrak ettiğinde rububiyetini idrak etmiş olur. “Nefsini bilen, rabbini bilir.” Kullukdaki nefis bilindiğinde, rububiyet mertebesi de açılmış olur ve kişi rab’lığını da bilmiş olur. Bunu idrak etmeden Hak esmasına ulaşmak da mümkün değildir. Rububiyet sonrasında Uluhiyet mertebesi vardır. Bizzat Resullalah Efendi’mizin anlattığı durum, ancak Kemal sahibi zatların idrak edebileceği, yüce bir sırdır. Bu idrak, Cenab-ı Hak’kın ‘Kâmil’ esmasına, ismine bir zuhur yeri olmasıdır. Hz. Resullalah’ın, Rububiyet Mertebesi’ni aşmaya başladığı yerde ortaya çıkan bir hadisedir.

Bireysellik yönüyle bakacak olursak; Rububiyet Mertebesi’nde, Esma-ı İlahi’nin bütün alemler üzerindeki tesirini idrak etmesidir. Bütün esma-ı İlahiye, Rab’dır çünkü bütün esma-ı İlahiye, kendisinin kontrolüne verilmiş olan herşeyi terbiye etmekte, oluş hallerini tanzim etmektedir; bu yüzden de o akşam bütün esma-ı ilahiye’nin faaliyetini açık seçik seyretmiş olması, Rab’bın namazda olmasıdır. Yani haricen bir ferdin namazda durması değildir.

Namaz, ibadettir; ibadet de varlıkda murad edilenin zuhura çıkmasıdır. O zuhura çıkma hali, varlığın ibadetidir, kulluğudur. Bir kalem’in, insanın elinde yazması, kalemin kulluğudur, varlık sebebidir, kemalatını ortaya koymasıdır. Namaz kılmak da kulluk kemalatı olduğundan dolayı, rüzgarın esmesi, rüzgarın ibadetidir, zikridir, namazıdır. Yani kulluğudur, hizmetidir. Çünkü rüzgarın varlığıyla murad edilen, esmesidir. Bütün kainatlardaki bu düzeni idrak eden Efendimize bu rububiyet sırrı açılmış oldu. “Perde” ile kast edilen, öncesinde oluşmuş olan soru işaretidir. “Bütün perdeler açıldı, sadece o perde kalmıştı.” denildiğinde ise kast edilen, açılmış olan “bütün perdeler”, ef’al aleminin perdeleridir. Esma aleminin perdeleri açılmamış idi. Daha yüksek makamda bulunan sıfat ve zat perdeleri de değil. Esma aleminin de biri hariç bütün perdeleri açılmış idi, kalan tek perde de “bütün bu kainatları idare eden şey nedir?” sorusu idi. Sadece o soru kalmıştı, yani ef’al açılmıştı ve esma’dan da sadece o, tek perde kalmıştı. O sırada o perde de kendisine açıldı ve rububiyet sırrına vakıf oldu, fakat o durumun bilgisini aktarmak sırası geldiğinde, bu şekilde izahat yapsa çok az kişi anlayabilecek ve çoğunluk, anlamlandıramadığı bilgi içerisinde kaybolacaktı.

Bireysel anlamda, kendindeki hakikati idrak ettiği zaman, kendi orada namaz kılıyor olsa dahi, “Dur, rabbin namaz kılıyor.” derler. Orada kendisine “dur” denilen mercii, beşeri nefsaniyetidir. O rububiyet idrakinde bir namaza duracağı zaman, beşeriyetinden soyunup, geride kalan kısım ile, yani kulluğu ile, yani Rab’lığı ile o namaza durmak durumundadır. Dışarıda kalan kısım ise beşeriyeti olmuş olacaktır, yani kendisine “Dur, rabbin namaz kılıyor” denen yönü. Yani “Rab’bın, sende namazdadır.” Zaten bu durumu idrak etmiş olması da beşeriyetinin düşmüş olmasını gerektirmektedir. Beşeriyet düştüğünde, geriye Rab’bı kalmaktadır. 

Benzer şekilde, “çıkar ben’i aradan, görünsün sana yaradan” sözündeki mana oyununda görebileceğimiz durum gibidir… Orada aradan çıkartılması salık verilen “ben”, kişinin beşeriyetidir. Beşeriyet çıktığında geride Rububiyet kalacaktır. O hal üzre kılınan namaz da, Rab’bının namazda olması olacaktır. Bu işleyiş gereği; Rububiyyet Hakikati idrak olunduğunda kişide namaz kılan Rab’bı olmaktadır. Bu durumu sadece Kemal sahibi Zat’lar idrak edebilir. Bu idrak, Cenab-ı Rab’bın Kamil ismine bir zuhur yeri olması sonucudur. Bu halin idrakı, Kemal sıfatının Cemal derecesindendir, mutlak Cemal’den değildir. Cemal sıfatının Kemal derecesinden de değildir. Bazı irfan sahipleri bu hali Celal tecellisinde de bulabilir, bu durum da Kemal sıfatının Celal yönünden olacaktır, mutlak Celal’den değil, Celal sıfatının Kemal derecesinden de değil.

Arz ederim.

Ek… Oz… Ol….

-------------- 

Hayırlı günler Oz… oğlum Hamdolsun şimdilik iyi sayılırız inşeallah sizlerde iyinizdir. Cenâb-ı Hakk iyilikten ayırmasın. 

Yazını okudum güzel olmuş ellerine gönlüne sağlık  sırası ile diğerleri gibi düzenleyip kitaptaki yerine aktardım. 

Dünya ahiret işlerin kolay gelsin başarılar dilerim selamlar hoşça kal. 

" İz--T-B- "

------------------------------------------------- 

32) Tefekkür.

“Dur! Rabbin namaz kılıyor.” Iş… Ac… 22 Şub 2021

Hayırlı günler Efendi babam, umarım iyisinizdir Gönderdiğiniz konuya kitaplarınızı okuyarak ve sohbetlerinizi dinleyerek cevap hazırlamaya gayret ettim. 

-------------- 

Efendimiz Miraç’ta “Dur!Rabbin namaz kılıyor.” hitabını duyduğunda 

1-Kendi hakikatini 

2-Kendinde dürülü olan alemlerin hakikatinin, Hakk’tan ayrı olmadığın müşahede etmiş.

Efendimiz Rubûbiyet mertebesinin bütün alemler üzerindeki tesirini idrak etmiş. Bütün Esma-i İlahiyenin faaliyetini Miraç gecesi açık olarak seyretmiş olması, Rabbın namazda olmasıdır. Namaz demek ibadet demek. İbadetin aslı; o varlıkta ne murad edilmişse bunun ortaya çıkması onun ibadetidir.

Aynı yoldan, Efendimiz (sav) kendindeki hakikati de idrak ettiği zaman; ”Dur! (Beşeriyetinde namaz kılma, sen dur) Senin rabbin sen de namazda.” Sen Rubûbiyet hakikatini idrak ettiğinde sen de namaz kılan Rabbindir.

Bu yöneliş sırasında kendisine, ”Dur Rabb’ın namaz kılıyor.” denmekle onun da “abd” olduğu belirtilmiş, yapılması gereken gerçek ibadetin “Rabb’ül hass”a değil “Rabb-ül erbab”a olması gerektiği açıktır.   

Selamlar sevgiler 

Iş… Ac….

-------------- 

Hayırlı günler ışık kızımız sağ olasın hamdolsun şimdilik iyi sayılırız inşeallah sizlerde ailece iyisinizdir. Yazınızı okudum güzel olmuş ellerinize dilinize sağlık, gelen diğer yazılar gibi sırası ile düzenleyip kitaptaki yerine aktardım. Cenâb-ı Hakk daha nicelerini nasib eder inşeallah.  herkese selâmlar Hoşça kalın " İz--T-B- " 

------------------------------------------------- 

33) Tefekkür.

Hadis-i Şerif

As… Ar… 22 Şub 2021

Hayırlı günler Terzi babam. Eşinizin ve sizin ellerinizden öper hürmet ederim. Bu güzel Receb ayı cümlemize hayırlar getirsin inşaallah.

İsmim As…. Terzi babam ders alalı henüz onbeş ay oldu. Bizim derslerimizi Allah c.c razı olsun Mu… De….hocam takip ediyor. Henüz daha levvame dersindeyim. Bizlerden hadis-i şerif ile ilgili yazı istemişsiniz. Bulunduğum mertebede anladığım kadarıyla yazmaya çalışıcam. Şimdiden bir kusur olursa affınızı isterim.

Hadis-i şerifte belirtilen " Dur, Rabbin namaz kılıyor!" lafzı Rububiyet mertebesinden söylenmiştir, yani Esma mertebesinden. Bu mertebe aynı zamanda  Museviyet mertebesidir.

 Bizim herbirerlerimize ait olan Rabb-ı Hassımız vardır. Bu Rabb-ı Haslar bizi terbiye edicidir ve herkesinki ayrı ayrıdır. Bir salik Museviyet mertebesine ulaşıncaya kadar bu Rabb-ı Hassın eğitimindedir ve daha hala Rabbül Erbab olan Allah-u Teala hazretlerine tam anlamıyla ulaşamamıştır. Herbirerlerimizin hayalinde olan bir Rab anlayışı ve hayali vardır. Bu sebeple bu hayal ve vehmin ortadan kalkması gerekir.

 Bizler ne zamanki Museviyet mertebesine geliriz yaptığımız ameller ibadet hükmünden çıkar ve Ubudet hükmüne girer. Bu halde iken artık bizdeki "Rab" yani esmamız tamam şimdi “dur” bakalım şimdiye kadar beşeriyetinle namaz kıldın bundan sonra sendeki Uluhiyetinle namaz kıl demektedir. Ve bu mertebede Esmamız bizim yerimize namaz kılmaktadır. Yalnız burda cismani birşeyler düşünülmemelidir. Mana haliyle böyledir.

Bu hal geçicidir henüz yol bitmemiştir.

Rububiyet mertebesinden sonra iki mertebe daha vardır. Rahmaniyet ve Uluhiyyet. Bu mertebeler İseviyet ve Hakikat-i Muhammediye mertebeleridir yani sıfat ve zat. Miraçta son perdenin bu perde olduğu söylenmiştir. Burda hala duyuşun geçerli olduğu görülüyor. Görme fiili gerçekleşmemiştir. Zat mertebesine ulaşılamadığı için tam olarak kendindeki hakikat ortaya çıkmamıştır.

Bizim yolumuz hala çok uzun. Allah-u Teala dan niyazımız siz büyüklerimizin de himmetiyle Hakikat-i Muhammediye ye ulaşmaktır. Bu yolda bu kapıda muvaffak olacağımıza inancımız tamdır. İnşaallah bir gün sizinde müsadenizle sohbetinize katılmak ve görüşmekte nasip olur.

Saygı  ve selamlarımı sunarım. Hayırlı günler İz Terzi Babam...

-------------- 

Hayırlı günler As…. kızım sağolasın hamdolsun şimdilik iyi sayılırız inşeallah sende iyisindir. 

Yazını okudum ellerine sağlık güzel olmuş düzenleyip kitabındaki yerine aktardım.  Dünya ahiret işlerin kolay gelsin selâmlar. " İz--T.B. "

------------------------------------------------- 

34) Tefekkür.

Le… Ci…

Za… Ak… 22 Şub 2021

Selamün Aleyküm Terzi Babam nasılsınız inşeallah iyisinizdir Almanya da ilk görev yerinden 2009 yılında bize katılan Le… Çı… kızınızın yazılarını gönderiyorum  (umrede sizi ziyaret eden) ellerinizden öperim  İz--T-B-

-------------- 

 “Dur! Rabb-in namaz kılıyor” hükmü de böyle bir benzetmeyle yapılmıştır. Yoksa Rabb-in gelecekte orda namaz kılacak hâli yoktur. Orada bir mertebeden bahsediyor ve bizim dikkatimizi çekiyor. 'Birçok perdeler açıldı, bir perde kaldı ki Cebrail kardeşime sordum', diyor. 'Ya Cebrail bunun arkasında ne var? Açayım, dedim, dur Rabbin namaz kılıyor dedi' diyor. Allah namazda demiyor, kul namazda demiyor, Rabb-in namazda diyor. Rabb nasıl namaz kılar? Namaz kılması için bir silüetinin evvela olması lazımdır.

Hazreti Rasulûllah'ın kanalıyla rubûbiyyet mertebesi dahi bir mâhluk olduğu, ama bizim anladığımız mâ’nada değil, bireysel bir mâhluk değil. Esmâ âleminin tamamının bir mâhluk olduğu, isimler âleminin mâhluk olduğudur. O da neye bağlı? Allah esmâsına bağlı oluyor. Rubûbiyyet mertebesinin Allah esmâsına bağlı olduğu, dolayısıyla kaynağı Allah esmâsı olduğundan Allah'a yönelmesi onun ibadeti namazı oluyor.

---------

NECDET ARDIÇ İz-TERZİ BABA 168-31-sayfa 40 41.

-------------- 

Aleyküm selâm Za… kızım  sağ olasın hamdolsun şimdilik iyi sayılırız inşeallah sizlerde iyisinizdir. 

Le… kızımızın yazısı güzel olmuş sağ olsun ilgilenmiş ellerine gönlüne sağlık. Düzenleyip kitaptaki yerine aktardım, kendisine selâm söylersin. Dünya ahiret işlerin kolay gelsin herkese selâmlar hoşça kal. " İz--T-B- "

-------------------------------------------------

35) Tefekkür.

Yazı “Dur Rabbın namaz kılıyor” Fü... Al... 22 Şub 2021

Selamun aleykum Efendi Babam;

 Nasılsınız? İnşeallah iyisinizdir, şu hastalığın seyri biraz hafifler, aşılar da etki eder de, sizlerle tekrardan buluşur, tekrardan beraber, sohbetlerimize ve eğitimlerimize devam ederiz. Sizleri çok özledik Efendi Babam bu ilim ve eğitimler için ne kadar teşekkür etsek az. Elimden geldiğince vermiş olduğunuz yazıyı yazmaya gayret ettim kusurum vardır affedin.

Sizin ve Nüket annemin ellerinden muhabbet ve hasretle öperim.

“Dur! Rabbin Namaz kılıyor.” Resulullah s.a.v. Efendimiz miraca çıktığında kendisine bütün perdeler açıldı. Ancak bir perde kaldı o perdenin açılmasını dilediği zaman Cebrail a.s.  kendisine "Dur Rabbin namaz kılıyor" dedi. Peygamberimiz s.a.v.  bir benzetme yaparak bizim dikkatimizi çekiyor ve bir yönüyle bir mertebeden bahsediyor.

Bu mertebe Rububiyet, Rabblık mertebesidir. Yani Esma mertebesinde oluşan bir hadisedir.

Zuhurda olan her varlığın kendini kontrol altında tuttuğu programına göre düzenlediği bir Esma-i ilahiyye ve manası vardır. Her varlık Rabbı hassının kontrolü altındadır, yaptığı ibadet ona dönüktür.

Fe Salli- hemen namaz kıl li Rabbike- Rabbın için Nefsin için değil, Rabbın için namaz kıl. Bu ayeti kerimeyle hedef gösterilmiştir. Bu hedefe varmak için ilk yapılması gereken şey kendini tanımaktır.  Bu çabanın sonunda anlar ki kendine ait zannettiği şeyin aslının Allah'ın isimlerinin birer tecellisidir. 

(Va’bud rabbeke hatta ye’ti yekel yakîn) Rabbine ibadet et

Ne zamana kadar? yakiyn gelinceye kadar.

Yakinylik hali ile kişinin beşerî bütün isim ve sıfatları yok olur. Aczini bilip söyleyecek sözü kalmaz. Nefsine dönük ibadetleri bundan sonra yapamayacağı için " Ben seni sena edemem" der ve Rabbine devreder.

Rabbi nereye yönelir, her şeye layık olan bütün alemi kendisiyle kendinde var eden Malik-i mutlak olan Allah'a (c.c.). Rabbının bu yönelmesi aynı zamanda onun ibadeti olmaktadır.

Namaz her varlığın, varlığı gereğini yerine getiren yönelmesi, tesbihi, zikri bütün ibadetleri bünyesinde toplayan bir ibadettir.

Her bir Esma-i ilahiyye Allah ismine bağlı ise her an namazdadır. Sen o idrake gelir onu idrak edebilirsin. Ama bu mutlak bir hal değil anlık şe'endir.

Efendimizin Rabbı hassı bütün Esma-i ilahiyyeyi kapsayan Rabbül erbab olan Allah (c.c.)'dür. Yani bütün Esma-i ilahiyyenin kendini meydana getiren uluhiyyet mertebesine yönelmesi, ihtiyaçlarını talep etmesi onun namazı, ibadetidir. Yani kendinden kendinedir diyebiliriz.

Selam ve dua ile.

-------------- 

Aleyküm selâm Fü... kızım  hamdolsun şimdilik iyi sayılırız inşeallah sizlerde iyisinizdir Elbet bu günlerde geçer gene sohbetlerimize başlarız. Bu yazışmalarda aynen sohbet ve eğitim gibidir. Cenâb-ı Hakk tefekkür kabiliyetlerimizi genişletsin inşeallah. Yazın güzel olmuş ellerine gönlüne sağlık. Cenâb-ı Hakk daha nicelerini nasib eylesin. Yazını düzenleyip kitaptaki yerine aktardım. Dünya ahiret işlerin kolay gelsin Mu... oğlumuza sana ve herkese selâmlar Nüket Annenin de selâmları vardır hoşça kal. " İz--T-B-"  

------------------------------------------------- 

36) Tefekkür.

Almanyadan gelen

Za… Ak… 22 Şubat 2021

Can Babam bu da yeni kardeşlerden Se… To… 

Ders Analizi: „Dur Rabbın namaz kılıyor“

Yazan: Se... To...-Sc.., Burgbrohl, Almanya

22.02.2021

Peygamber Efendimizin miracı Receb ayında gerçekleşmiştir. Bu üç aylar Receb, Şaban, Ramazan, Allahın „Rahmet“ tecellisidir. Receb ayı Allahın ayıdır, yani Zatıyla bağlıdır.  Receb kelimenin anlamı „azametli“ ve „yüce“dir. Bu azametli ayda iki tane mühim gün/gece vardır. Birincisi Regaib Kandili, yani Receb ayın ilk Cuma gecesi. Ikincisi Mirac kandili, 27. gün.

Regaib kandili niye önce gelir? Regaibin anlami „rağbet etme“ yani bir şeyi çok isteme ve „bol ihsan“ yani iyilik/güzellik etmek demektir. Insanlar rağbet edebilmek için, ilk Allahu Teala rağbet etmesi gerekiyor. Allahu Teala Ahad´dır (Ahediyyet Mekanı) ve insanları rağbet etti ve batında bizleri halk etti. Bu rağbet devam etti, insanları yani Muhammedi Nuru (Hakkikati Muhammediye) zuhura getirdi ve beka etti. Rağbet devam etti ve insanları yani Ademi Şahadet aleminde (Efal aleminde, Dünyada) zahire çıkardı. Ademe (mertebe) esmalarını yükledi sonra İbrahime (mertebe) bu esmaları giydirdi.

Bu Rağbet tek yönlü sokak değil. Allah insanları „Allah tabanlı bir yaşamı kendisi için programlanması murad etmiştir“. „billahi“ sırrını çözme için, insan kendi hakikatını rağbet edip, irfan yoluna çıkma kararını almasıdır. Ve Allaha rağbet edip maksad ve hedefini „allah ile“ programlamalıdır.  Regaib gecesinde manevi bir doğuş yaşıyor insan ve irfan yolunda seyri sülükü ve mağrifatullah arzusu başlıyor.

İlk olarak insan Kelime-i şahadeti, bu Şahadet aleminde gerçekleştirir. Yani ilk başta Şeriat mertebesinde üzere yolculuğa çıkar. Aynı anda tabii ki Kelime-i tevhidi ilahi anlamda yaşamaya başlar. Tevhid (Vahidiyyet Mekanı) esmaların yardımıyla gerçekleşmeye başlar. Batındaki Esmaları zahire çıkartılarak. Ve Esma-mertebesinde seyri devam eder. Bu seyir Recebin 27. Gecesinde, mirac olarak zirvesine varır. Mirac olayıda ikiye bölünür. Seyirin birinci bölümü (Israa) Kabe den Mescidil-Aksa ya varmaktır.

Beşeri Muhammed (Sav) orada imamlık yaparak (peygamberliğin zirvesi) namaz kıldırır. Bu zahiri Namaz Abdiyet makamında Şahadet aleminde gerçekleşir. Kul olan beşeri Muhammed (Sav), diğer peygamberlerle cemaat (Cem ederek, tevhid ederek) halinde dir. Diğer Peygamberler Misal aleminden derler, yani berzah- latif – ruhlar aleminden. Burada Rububiyet mekanında bulunan iki alem buluşurlar/birleşirler. Bu birleşme mirac’a (yükselmeye) geciş dir. Rububiyet mekanında nefsin iki yüzü vardır. Biri Efal alemine diğeride Rahmana bakıyor. Seyri sülükün Efal aleminde gelişdi ve sonra yükselmeye (miracı) başlıyor, Rahmana bakarak.

„Dur Rabbin namaz kılıyor“ bu hadisde mühim olan Rab kelimesi. Rab kelimesi Rububiyet mekanına işarettir. Rab-esmasi, tüm Esmaların başını çeker. Ve bütün esmalar insanda toplu olarak vardır, ve bunlar zahire cıkmak isterler. İnsan Efal aleminde tevhidi yaşamasında zorlanır. „la ilahe“ ile uğraşır. Kendi hayalinde bir Rab yaratır veya kendisini Rab eder (benlik). Uzakdaki bir Rabbe kulluk etmeye çabası icinde bulunur (Namaz). Ne kadar esmalar ortaya çıkarsa okadar „Rabbül-alemine“ yaklaşır. 

Cünki İnsan Rabbül-aleminden uzak yaşıyor, halbuki „Rab şah damarımızdan bize yakındır“. Miracın zirvesinde bu bize yakın olan ama batında kalan Rab, zahire cıkıyor. Aynı anda Beşeri Muhammed (sav) beşerilikden kurtuluyor ve bu Misal alemde Latif boyutuna geçiyor. Zıt bir haldir bu. Bu mekanda latif Muhammed (sav) var ve namazda olan zahir (latif?) Rab var. Namazın arabca kelimesi: Salat. Salat dua demek. Dua Allahla/Rabla konuşma anı. Eğer bi Insan seyri sülükünü ileriye sürmüşse, o insan her an namazdadır. Yani hep Rabbile beraberdir. Ve burada şu meşhur söz (hadis?) açığa çıkıyor:

“Nefsini bilen - Rabbini bilir“. 

„Rabbini bilen - Rabliğini bilir“. 

Orada namaz kılan, İnsanın rabliğidir. Yani kulluk sırrının Rab olmanın zuhur yeridir. Kelime-i tevhid in Rububiyet mekanında zirvesi, nefsin kemalatı.  Seyri sülük İnsan-ı-Kamil olmuştur. Madde ve Mana bilinci içerisinde. „lâ İlâhe“ kavramı bitiyor. Sadece „illa Allah“ kalıyor. Burada İnsan artık diğer mertebelere geçmeye hazır. Hakikati – Muhammediye burada gerçekleşmeye başlıyor, saf şuura gidiş. Uluhiyet Mekanın kapısı açılıyor.

Kaynaklar:

https://youtube.be „Dur Rabbin Namazda“ Terzibaba Necdet Ardiç

https://youtube.com „Kısaca AHADİYET, VAHİDİYET, RUBUBİYET, ULÛHİYET, İZZET, KAYYUMİYET“ Terzibaba Necdet Ardiç

https://youtube.com „RUBUBİYET (İnsan-ı Kamil) 30.08.2000 - BL18-A“ Terzibaba Necdet Ardiç

https://youtube.com „İSİMLER TECELLİSİ (İnsan-ı Kamil) 21.11.2001 - BL21“ Terzibaba Necdet Ardıç http://www.mehmetizzetaslim.com „Regaip Kandili ve Nefs-i Natika“

Za... Hocanın Rububiyet Notlari

--------------  

 Hayırlı günler Za… kızım  Hamdolsun şimdilik iyi sayılırız İnşallah Sizlerde iyisinizdir. Se.. kızımızında yazısı güzel olmuş ellerine gönlüne sağlık,  düzenleyerek kitaptaki yerine ilave ettim. Başarılar dilerim. Selâm söylersin. Dünya ahiret işlerin kolay gelsin herkese selâmlar hoşça kal. " İz--T-B- " 

------------------------------------------------- 

37) Tefekkür.

“Dur! Rabbin namaz kılıyor” Me… Ka… 22 Şub 2021

Bismillahirrahmanirrahim.

Selamün aleyküm .

Muhterem Efendi Babam;

Covit -19 salgını sürecinde biz evlâtlarınızın, manen güçlü ve huzurlu olarak bu sıkıntılı günleri atlatmamıza olan desteklerinizden Allah razı olsun diyerek, Sizin ve Nüket annemizin sağlık içinde olmanıza şükür ile, verdiğiniz konudaki, tefekkürlerimi arz etmeye çalışacağım Efendim. 

------------------ 

Hayırlı günler Me… hanım kızımız hamdolsun şimdilik iyi sayılırız inşeallah sizlerde iyisinizdir. 

Bu sıkıntılı günlerde böyle konular ile biraz da olsa aklımızı faaliyete geçirebilmek için bu tür düşündürücü konular üzerine fikir alış verişi yapmaya çalışıyoruz. Umarım faydalı oluyordur. Cenâb-ı Hakk idraklerimizi en geniş şekli ile açsın inşeallah. Ellerinize gönlünüze sağlık güzel olmuş, düzenleyip kitaptaki yerine ilave ettim. Herkese selâmlar hoşça kalın. " İz--T-B- "

-------------- 

LÂMELİF TOPLADI CAN-I İNSANDA OLDU MİRACI                Terzi Baba - İrfan Sofrası (13) Hz.Muhammed(s.a.v) efendimizin hüzün günlerinin ardından....

Hakikat-i Muhammedi’ nin nokta zuhur yeri olan, Hz.Muhammed (s.a.v)...,

Ve miraç hadisesi ile ilgili ayet_i kerime;

‘’ And olsun ki, o Rab’binin ayetlerinden, en büyüğünü gördü.” “Necm Suresi 53/18’’ 

 Kendisinde mevcut olan, ‘’Hakikat-i Muhammedi’yi, o gece, en geniş şekli ile idrak etti.

Terzi baba- Gece ve Kandil Allah bir İnsanla, ancak, vahiy yoluyla veya perde arkasından konuşur.

Yahut, bir elçi gönderip, izniyle, ona dilediğini vahyeder.

Şüphesiz ki, O , yücedir. 

Hüküm ve hikmet sahibidir. (Şura 42/51)

 .............‘’Kendisine, bütün perdeler açıldı. Ancak, bir perde kaldı.O bir perdenin açılmasını dilediği zaman; ‘’DUR RABBİN NAMAZ KILIYOR ! ’’ dendi.

Perde; Merak etmeyene örtüdür.. Hevestir.. Nefs oyunlarıdır..Kulu Allah’tan, O’nu bilmekten uzaklaştıran herşeydir.

Merak edene; Çağrıdır. Davettir. Ezandır. Eğer ona uyarsak, Rağbet edersek (Regaip),abdest alır, niyetini edersek, O, Namaz ile, bizde açılır. Namaz kendini bizde kılar. bizimle buluşur, hemhal ile, müminin miracı olur.

‘’İçinde Allah’tan başkasının kalmadığı, kılanın, onda kaybolduğu namaz, miraçtır.’’ “Risale-i Gavsiyye” 

‘’Mesnevi’ den’’ 

Hz.Muhammed(s.a.v) perdenin açılmasını diliyor. Ve dilemesi ile...

DUR; Bekle! Sabret! Sahit ol! Düşün ve sor! 

RABBİN NAMAZ KILIYOR deniliyor.; 

RAB; Kulluk sırrının, Rab olmaktaki zuhur yeridir.( Terzi Baba- İrfan sohbetleri) Rabbin, sende açıyor...Yaprak yaprak, çiçek çiçek, ayet ayet açıyor. Bekle! O sende kendinden kendine ibadetini yapıyor. Sende namaz kılıyor. Sende miracı yapıyor. Şahitliğin ile, sende zuhur ediyor! Senin rabbın, sende ibadeti ile, sende abdiyetini zuhura çıkarıyor.. Kulluğunu yaşıyor...

Kamil esması zuhura geliyor.Gerçek insan,Kuran-ı natık Hz.Muhammed (s.a.v) Tüm alemlerdeki Esma yı İlahiyeyi anlıyor. Rububiyet mertebesini tümüyle idrak ediyor.. Kulluk mertebesinin en üst derecesi olan Hakikat-i MuhammedÎ aklına ulaşıyor....

Abdiyet ve Uluhiyetin bu denli yaklaşarak, buluşma anını, elinde tutan, Ahadiyetin, Kulluk mertebesine tecellisi ile,Hz.Muhammed (s.a.v) Efendimizin, o cümlenin içinde yaşadığı andır...’’Dur Rabbin namaz kılıyor! Anı’’... 

Derin saygı ve hürmetlerimle......

Me…. 

------------------------------------------------- 

38) Tefekkür.

## “Dur! rabbin namaz kılıyor” yazısı

## Nu… Al… 23 Şubat 2021

Selamün Aleyküm Efendi Babacığım, Nasılsınız? inşallah en tez zamanda görüşmek, sizlerin terbiyesinde eğitiminde olabilmek, Cenab-ı Hakk bizlere tekrardan nasip etsin. Her ne kadar şu an görüşemiyor gibi olsak da babacığım, kitaplarınız sohbetleriniz, sayesinde ne büyük hazineler içinde olduğumuzu, bu yazı ödeviyle bir kez daha hatırlamış olduk, şükründen aciziz. Yazımı ancak bitirebildim sizlere gönderiyorum. Size çok ama çok teşekkür ederim hem bu ödev için hem de bu ödevi oluşturabildiğimiz eğitimimiz için sizin ve ve Nüket annemin ellerinden muhabbet ve hasretle öperim.

------------------- 

Aleyküm selâm Nu… kızım hamdolsun şimdilik iyi sayılırız İnşeallah sizlerde iyisinizdir.  

Yazın güzel olmuş ellerine gönlüne sağlık geliş sırasına göre düzenleyip kitaptaki yerine aktardım Dünya ahiret işlerin kolay gelsin Er… oğlumuza sana ve herkese selâmlar Nüket Annenin de selâmları vardır.  Hoşça kalın " İz--T-B- "

------------------- 

“Dur Rabbin Namaz kılıyor”

“Bana Bakan Hakkı Görür” Bu aleme gelmekten murad ve maksat şudur ki, “Küntü kenzen mahfiyyen fe ahbebtü en u’rafe fe halaktü’l-halka li ya’rifünî  Meali: “Ben gizli bir hazine idim. Bilinmeye muhabbet ettim (sevdim) ve bilinmek için halkettim.

insanın yeryüzünde var oluşunun amacı halifeliğinin hakkını vererek yaşamasıdır. yarın zorunlu olarak terk edeceğin her şeyi şuur boyutunda ihtiyarınla terk etmedikçe onlardan bağımsızlığını elde etmedikçe gerçek kimliğine ulaşamazsın.

kelime-i şehadetten sonra islam'ın ikinci şartı mü'minlerin miracı olan namazdır.

kelime-i şehadet ile Allah'ın varlığına tekliğine ahadiyetine o'nun dışında bir varlık olmadığına şehadet ettin tasdik ettin, bu tasdikin neticesi olarak da miraç yapıp Allah'a ulaşmak olmalıdır. o miraç da namaz olmalıdır. hadis bize bunu söyler çünkü. "namaz mü'minin miracıdır." Böyle olduğuna göre gaye ve hedef “şuurda miraç., bedensel namaz ise araçtır.” Mi’raç 

م (mim) Hakikati Muhammedi

ع (ayn) göz (müşahede eden)

ر  (ra) Rahmaniyet

ﺍ  (elif) Ahadiyet

ج (CİM) Cemali ilahi Miraç hadisesi Hz. Adem ile esfel-i safilin ile sona eren iniş kavsinden aslına dönüş.

"Bana bakan ancak Hakkı görür" hükmü ile zatına ulaşıp kemale ermiş oldu. işte bu yüzden mi'raç hadisesi bizler için çok önemli bir oluşum, hakikat ve bilgi kaynağıdır. Namaz demek ibadetin aslı, o varlıkta ne murad edilmişse zuhura çıkarması onun ibadetidir, kulluğudur. kişinin kulluğunu idrak etmesi ibadetidir.

Mi’raç esmanın sonunda başlar. Zuhurda olan her varlığın kendini kontrolü altında tuttuğu programına göre düzenlediği bir esma-i İlahiyye ve onun manası vardır. Fakat hakim olan onun ismi hassıdır. işte o da onun Rabbi hassıdır.

Allah'ın  Rab ismi altında toplanan bütün isimler, halkı ile kendi arasında ortaklaşa kullandığı isimlerdir. Mi’raç, hal değişikliğidir. Esma mertebesinde ilmel yakiyn olan kişi (gerçek manada) tenzihtedir. Sıfat Mertebesine doğru aynel yakiynlik görme mertebesidir. Ruhullah, ruhul kudüs ile desteklenen ruh, nuru ilahi ile kendinde ki hakikatleri görmeye başlar. teşbihtedir. kendi varlığından fenadadır. Mi’raç gecesi Dur!  Rabbin namazda oluşumu Hakikati Muhammedi görmesi (Aynel yakiynlik) ilmek olarak öğretilen her şeyin mi’raçta Efendimiz (s.a.v.) Aynel olarak yaşanması hadisesidir.

Efendimiz (s.a.v.)'ın mi’racı bir gecede meydana gelen bir oluşum değildir. Hira mağarasındaki tefekkürlerinin ve ibadetlerinin ilk günlerinden itibaren başlayarak o geceye kadar sürenin neticesi mi’raçtır.

Bu yöneliş sırasında kendisine “Dur Rabbin namaz kılıyor” denmekle O'nunda Abd olduğu belirtilmiş yapılması gereken gerçek ibadetin Rabbül hassa'a değil Rabbül erbaba olması bildirilmiştir. o namaz da, ibadet değil ubudettir.

Dur, ifadesinden sonra gelen Rabbin namazda kelamıyla perdenin arkasında olan hadise haber verildiğinde, asıl açılacak perdenin dışarıda değil, kendi aklımızda içimizde olan şartlanmalar, perdesi olduğunu anlamamız gerekmek-tedir.

O gece Rasulüllah’ın aklı şerifleri abd (kulluk) mertebesinin en üst derecesi olan Hakikati Muhammedi aklına ulaştı.

Cenab-ı Hakk kuluna emir verdiği zaman, Dur, aslında kendine seslenişidir. Benim tecellimle zuhura çıkan Abd- Abdıyla zuhura çıkan Hakk, mi’raç gecesi namazı farz kılıyor. Kendi zati fiili olarak Farziyeti lütfederek abdiyet şerefi veriyor. Farzın hakiki manası “Allah'la olmaktır”. kendinden kendine zati fiili olarak kulluk şerefi "ente-sen" demesiyle ona en büyük lütfu yapmış ve böylece en kemalli kulluk yeri namaz, en kemalli fiil ise, kulluk fiili olmuştur. Abduhu ve Rasuluhu diyor kuluna. Efendimizin kendi varlığının hakikatinin, Hakkın hakikati olduğunu o akşam en geniş manada anlamasıdır. Artık aynanın arkasında ki sır ortaya çıkmaktadır. Mü'min olan insan-ı kamil mü'min olan Hakkın aynasıdır (sırrıdır.) artık söylenecek hiçbir söz kalmamıştır.

Not: yukarıda ki ayna ve kendinden kendine bahsi ile ilgili olarak şu hadisi de buraya hatırlatıcı olarak koymayı uygun gördüm.

"Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) Cebrâîl aleyhisselâma sordu:

- Yâ Cebrâîl! Sen bu vahyi nereden alıyorsun? Cebrâîl aleyhisselâm;

- Sidretü'l-Münteha'da bir yeşil perde arkasından bana söyleniyor, dedi. Rasûlullah Efendimiz (s.a.v.):

- Bundan sonra gittiğinde o perdeyi kaldır, sana söyleyene bak, dedi.

Cebrâîl aleyhisselâm Sidretü'l-Münteha’ya vardığında o yeşil perdeyi kaldırdı. Rasûlullah Efendimiz’i (s.a.v.) gördü. Kendisine söyleyen o idi. Bir rivayette 360 kanadını, bir rivayette de 600 kanadını [Gümüşhanevî, Râmûzu'l-Ehâdîs, Hadis no: 3857] çırpıp var hızı ile dünyaya geldi. Cebrâîl aleyhisselâm, ‘Muhammed'den evvel dünyaya gideyim’, dedi. Dünyaya geldi baktı ki, Fahr-i Âlem Efendimiz’i (s.a.v.) yerinde gördü.  Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) Cebrâîl aleyhisselâm'a sordu, Hz. Cibrîl cevab verdi:

- Yâ Muhammed! Ben de hayret ettim; vahyi Allah Teala'dan alıp bana söyleyen de sensin. Burada benden alıp halka anlatan da sensin, dedi.

selam ve dua ile

------------------------------------------------- 

39) Tefekkür.

Konu hakkın da düşüncelerim

Ah… Al…

Efendi Babam ve Nüket annem sağlığınızı diler ellerinizden öperim. Aşılarınızın şifa olmasını  Allah (cc)'dan dilerim.  

Bizim tefekkür etmemiz için verdiğiniz konu üzerinde de acizane gönlüme düşenler; sıfat mertebesinde gerçekleşen bu olayın Zat mertebesinden nida ile Dur! emri yani dışarıya bakma, içine gönül alemine bak, dön, idrak et. Çünkü salat; sahibinin zatı ile zuhur ettiği makamdır.. Efendimizin Rabbı hası Rabbul erbab olan Allah(cc)'dır. Efendimiz kendi varlığında bütün isimleri ve sıfatlarıyla birlikte Allah (cc)'ın zuhur ettiğini idrak etmesidir. Bize de bu yolu açmıştır. Kendimde Hakkın varlığından başka bir varlık olmadığını idrak etmeye çalışıyorum. Acizane düşüncem bunlardır.

 Saygı ve hürmetle ellerinizden öper selam ederim. İs… ile Ba… da selam eder ellerinizden öperler. 

 Kızınız Ah.... Al...

------------------- 

Hayırlı günler Ah… kızım sağ olasın hamdolsun şimdilik iyi sayılırız inşeallah sizlerde iyisinizdir. 

Yazın güzel olmuş ellerine gönlüne sağlık. Düzenleyip kitaptaki yerine ilâve ettim. Cenâb-ı Hakk daha nicelerini nasib eder inşeallah selâmlar, Nüket Annenin de selâmları vardır. Ba… sana İs… selâmlar hoşça kal. " İz--T-B- "

------------------------------------------------- 

40) Tefekkür.

“Dur!Rabbın namaz kılıyor” hakkın da düşünceler.

Me… He… 

Çok değerli muhterem Efendim, İz-Terzi Babam, Hayırlı günler Efendi babam, hayırlı haftalar. Her ikinizin iyi olmanıza, aşının bir yan etkisi olmadığına çok sevindim. Allah sizi korusun. 

İzmir'den gelenler olmuş ve İstanbul'da biraz kalacaklar-mış maşallah ne güzel, hepinize biraz hasret gidermiş-tir. İnşeallah yakında görüşürüz.

Bizden istediğiniz bir sayfalık yazı yolluyorum.

İnşeallah geç kalmamışız ve faydası olur. Gelen cevapları sırasıyla ekledim.

Size ve sevgili Nüket anneme sonsuz teşekkürlerimi, saygı ve sevgilerimi sunuyorum. Her ikinize hayırlı hafta diliyorum.

Ellerinizden öpüyorum.

Me... hanım

------------------- 

Hayırlı günler Me... kızımız hamdolsun şimdilik iyi sayılırız inşeallah sende iyisindir. Misafirler geldiler gittiler bizim içinde iyi oldu Hakk'tan hayırlısı. 

Gönderdiğin dosyayı indirdim okudum hepsi güzel olmuş hepinizin ellerine gönlüne sağlık ancak(G.T. ve Z.T.) ve diğer isimleri anlayamadım daha sonra mail yazdığında onları tam isim olarak belirtirsen iyi olur kitaba aktarırken gene gizlenmiş olacaklardır. 

Dünya ahiret işlerin kolay gelsin selâmlar Nüket Anneninde selâmları vardır hoşça kal. "İz--T-B- "

------------------- 

Me… He… 

Şöyle rivayet edilmiştir: “Rasulullah (s.a.v.) efendimiz, mi’raca çıktığında, kendisine bütün perdeler açıldı; ancak bir perde kaldı. O bir perdenin açılmasını dilediği zaman kendisine : “Dur; Rabb’ın namaz kılıyor! dendi.” Bunu bizzat Rasulullah (s.a.v.) efendimiz anlatmıştır. 

Yukarıda yazılan Hadis-i şerifi de geçen “Dur; Rabb’ın namaz kılıyor....” Lafzi hangi mertebeden söylendiği ve bu söz ile ilgili düşüncelerinizi ve fikirlerinizi 1 sayfa geçmemek üzere 25.02.2020 tarihine kadar Terzi Babamıza mail atmanızı rica ederiz.

------------------------------------------------- 

 40) Tefekkür.

(Gü… Tu… ve Ze… Tu…) Peygamber Efendimiz miraca çıktığında kendisine bütün perdeler açıldı ancak bir perde kaldı. O perdenin açılmasını istediğinde kendisine, "Dur Rabbin namaz kılıyor" dendi. Bu lafz hangi mertebeden söylendi? Ve bu mertebeyle ilgili düşünceleriniz...

İlahi alemlerde en üstte Ahadiyet alemi bulunmaktadır. Bu alemde Allah, ilahi mertebelerden Hüve (Hu) mertebesindedir ve zatından başka birşey yoktur. Henüz Efendimizin nuru yaratılmamıştır. Bu mertebede Allah'ın kendini, kendinden başka bilen yoktur. 

Bu alemin bir altında ise Uluhiyet alemi bulunmaktadır. Bu alemdeki ilahi mertebe ise "Allah" mertebesidir. Allah'ın bir ayna olarak kendi nurundan Peygamber Efendimizin nurunu Halkettiği mertebe de bu mertebedir. Bu mertebedeki durumu  "Bana bakan Hakkı görür" mealindeki hadisten ve "Kim peygambere itaat ederse, Allah'a itaat etmiş olur" - (Nisa 4-80) mealindeki ayetten anlıyoruz.

Peygamber Efendimiz Mirac sırasında Cebrail Aleyhisselamın dahi yükselemediği, Allah'ın zatına en yakın mertebeye vardığında kendisine "Dur, Rabbin namaz kılıyor" denmesi, bu mertebenin, ilahi mertebelerden Allah mertebesi, ilahi alemlerdeki karşılığının ise Uluhiyet alemi olduğunu gösterir. Çünkü Efendimizin nuru bu mertebede yaratılmıştır. Ve bir ayna olarak yaratılmıştır. Bu mertebe aynı zamanda aşk mertebesidir yani muhabbet (hub kökünden gelir) Allah'ın kendinden kendine bir aynadır. 

Ve Allah bu aynayı bilinmekliğini sevdiğinden, bilinmekliğe muhabbetinden halketmiştir.

 Mirac, bir anlamda mü’münin namazıdır, namazı temsil eder. Peygamber Efendimiz de miraç esnasında aslında namazda gibidir, ve o mertebede kendini görmüştür, yani namaz kıldığını.. Bu yüzden "Rabbin namaz kılıyor" denmiştir kendisine.

En doğrusunu Allah bilir.

Terzi babamızın ve Nüket annemizin ellerinden öper saygılarımızı sunarız.

Naçizane affınıza sığınarak  bu cevabı hazırladık.

(Gü… Tu… ve Ze… Tu…)

41) Tefekkür.

Di… A… (15 günlük evladınız) Efendi Babam. Efendimizin (s.a.v.) hadisine dair fikirlerimizi istemişsiniz. Ben yeniyim biliyorsunuz, İnsan-ı Kamil şerhinizin daha 50. sayfasını çalışıyorum. Dolayısıyla yazacaklarım daha çok kendi idrakime aittir. Hatalarımdan Allah’a sığınırım. Sizden ricam idrakimdeki hataları bana iletebilir misiniz?

Bismillahirrahmanirrahim, “Rabbin namazda” hitabını anlamak için önce kesretten çıkmak lazım. Size ulaşmamda etkili olan bir incir rüyam vardı anlayamadığım ve sizin bana inciri ve zeytini you tube sohbetinde anlattığınız(10 ay önce). İlmen anladığım ama bir türlü içselleştiremediğim kesret neydi? 3 gün önce yaşayarak öğrendim. Yıllardır geceleri uyuyamıyorum, O’nunla konuşup tefekkür ettiğim için. O gece dedim ki “Allah’ım beni uyuturmusun, daha ne kadar dayanacak bu vücut? Uykuyla uyanıklık arası sanki bedenimin dışındaydı bilincim ve dedim ki “Bizim o vücuda ihtiyacımız var, bu bedene iyi bakmalıyız, O’na kavuşana kadar”…

Biz dedim ve şaşırdım O’nunla kendimi nasıl aynı cümlenin içinde kullanabilmiştim? Ve vücudum dışında kendimi nasıl algılayabiliyordum?

Peki kimdi bu biz? İşte Efendi Babam bahsettiğiniz hadisin cevabıdır BİZ!....

Ben kimim, neyim? Önce beden, akıl, hissiyat sanıyorsun kendini. Şeriat ve tarikat idrakiyle, çalışmalarıyla iyice şekillenince ben değişiyor, yok oluyor daha doğrusu biz oluyor. Kimlik tanımın değişiyor. Ben gidiyor kainatın bir parçası olan sen biz oluyorsun. Böylece kesret bitiyor yerine vahdet geliyor.

 Rabbin kim peki? Rabbim, O’nun daha ben zuhura gelmeden, benim programıma yerleştirdiği esmalarım. Bu esmalar hayatım boyunca sahip olduğum Allah’ın bana kendi ruhundan verdiği özellikler, hakikatim. Bu esmaları yaşayarak, ilimle, idrakle O’nu bulmak ve ulaşmak için kullanmam isteniyor. Hatta daha ileride nasipse ve gayretinle , O’nun Allah adıyla birleşen tüm esmalarını öğrenmen ve hayatında aktif hale getirmen isteniyor. Her insana bu kapasiteyi vermiş sadece esmaların adı ve oranı farklı insanlar arasında. En büyük engelse perdeler yani dünyanın binbir türlü cazibesi.

Rasulullah’ın (s.a.v.) hadisinde namaz kılan Rabbi kendi hakikatiydi, esmalarıydı. Ne gördü orada Rasulullah (s.a.v.)? Kendi hakikatini gördü. Benliğinin ve asıl kimliğinin bu esmalar olduğunu idrak etti. Bedeninin sadece araç olduğunu anladı, kendini eğiten esmaları tanıdı. Neden namaz kılıyordu Rabbi? O’na ulaşmak için ibadet ediyorlardı. Çünkü her bir esma Allah’a ve oradan da O’na ulaşmak, kendi kemalatını gerçekleştirmek istiyor. Çünkü bir mıknatıs gibi kendinden olanı kendine çekiyor. Kendinden nuzul eden her varlık olgunlaşıp O’na gitmek istiyor. 

Ben kalkıyor aradan biz geliyor. Biz yani tek olana bir olanın varması, bir olana birden olanların varması, bedende olanların biri bulması süreci aslında hepsi. Gerçek olan yalnız O’dur. O’ndan nüzül eden tüm mertebeler O’nunla bağlantılı ve birleşik aslında. Ve dolayısıyla hiçbiri gerçekte yoklar. Ya da O’nunla varlar demek mi daha doğru? İkisi de doğru… İşte bu sürece dair perdeler kalktı, Habibullah’ın idrakinden miraçta, cevaplarını buldu. Esmaların tüm insanların gerçek kimliği, benliği olduğunu ve esmalarında kendi aralarında ilişki içinde olduklarını anladı. İnsanoğlunun hakikatini gördü, bedenlerin gerçek olmadığını gördü.

İkinci olarak kulluk ibadeti ile Rabbin ibadetinin hem ayrı ayrı hem de ortak hedefe doğru bir olduğunu gördü. Yukarıda bahsettiğim idrake varmadan kılınan namaz kesretteki namazdır. Yukarıdaki Allah’a ibadet ediyor, karşılıklı yapılan bir eylem namaz. Yani henüz BİZ diyemiyor, BİZİ anlamamış. Anladıktan sonra ne oluyor, beraber namaz kılıyorlar. Beden ve Rabbi, ikisi de kendi kemalini gerçekleştirmek için kendi makamlarında ibadet ediyorlar. Ve ahadiyetteki asıl hakikate kavuşana kadar, o olgunluğa gelene kadar her bir mertebe kendi ibadetine devam ediyor. Aslında kaynak tek olduğu ve birbirleriyle bağlantılı oldukları için farklı ibadetler yok. Hepsi kendinden kendine yapılan ibadetler. Dairesel bir şekilde O’ndan O’na varıyor namazlar. Var olan yalnız O, diğer tüm makamlar, sıfatlar, esmalar bedenler sanal , gerçek değil. Ama varlar. Nasıl anlatmalı. Bilgisayar programı gibi …yazılımı bir mertebe, ara yüzü bir mertebe, içindeki işlevler bir mertebe ve varlıklar da ekranda görünen karakterler. 

Yani bedenen var gibiyiz ama gerçekte hiçbir şey yok O’ndan başka. Tek bir programcı ve program var.(Allah affetsin yalnızca benzetme yapıyorum, akıl somut anlatabiliyor.) Dolayısıyla namaz kılan da , tefekkür ve ibadet eden de, hayır işleyen de yalnız O. Kendinde kendi hakikatini gözlemliyor, seyrediyor. İbadet için gereken muhabbet, ilim ve enerji de kendinden geliyor ve yapıldıktan sonra yine kendine dönüyor. Secdede zaten daire oluyoruz, kendinden kendine hamd ediyoruz. Beden, Rabbi, Uluhiyeti, ahadiyeti hepsi makamınca huzura varıyor. O’nda başlıyor ve O’na varıyor.

Allah razı olsun Efendi Babam sormasanız bu kadar net idrak edemezdim herhalde…(Bu dua da kendinden kendine, muazzam değil mi? Dua da ,dua eden de, dua ettiren de O…Hürmetle ellerinizden öperim…

42) Tefekkür.

Fe… Ak…

Efendi Babam öncelikle saygı ve hürmetle Zat-ı Alinizin ve Nüket annemin ellerinden öpüyorum.

Resulullah S.a.v. efendimiz, miraca çıktığında, kendisine bütün perdeler açıldı; ancak bir perde kaldı. O bir perdenin açılmasını dilediği zaman kendisine:

“-Dur, Rabbin namaz kılıyor! dendi." Rab; Esmâ’nın mânâları üzere mahlûkatı var edip yönlendirendir. Bu tasarrufa, “terbiye” adı verilir.

Rabbin namazı”, Rabb-ül âlemîn’in Rubûbiyet hükümlerinin Efâl âleminde yürürlükte olmasıdır.

Salat( Namaz): Dua, yöneliş, istek Salat, zahir âlemde yönelişi ifade eder. Yani zati boyutun (Hu), sıfatlanarak Allah ismiyle âlemlerde işler hale gelmesidir.

Salat, bu âlemde Allah ile işlenen fiillerdir. Batında ise (şuur boyutunda), zikir ve hatırlamadır.

“Beni zikredin, ben de sizi zikredeyim” (Bakara/152) Bu yönüyle Resulullah miraca çıktığında kendi gaybi boyutunda (Rububiyet) hala zikre devam ediyordu. Zira ancak kendi Rububiyet boyutuyla Zat’a yol alabilirdi. Resulullah da Rabbinin daimi zikriyle miraç sınırına kadar gelmiştir. “Dur” denilerek kendisindeki Zati boyutun açığa çıkışı ifade edilmektedir. Zatullah’ın perdesiz görülebilmesi için Efendimizin ikilikten ayrılması gerekiyordu. Çünkü Rububiyet boyutunun zikri ikilik yaratmaktaydı. Kendi gaybındaki zikrin artık kesilmesi gerekiyordu çünkü zanda iki olarak bilinen hakikatte bir idi. Ve bu zikir Zatullah’a perde idi. O nedenle de “Dur !” nidası gelmiştir. 

Ayrıca bu perde Rûbubiyyet mertebesinde zuhur eden “esma-i ilâhiy-ye”lerdir. Bu “esma-i ilâhiyye”ler zâta ulaşmağa birer perde olduğundan aşılıp geçilmeleri gerekmektedir.

Ey iman edenler, sarhoşken ne söylediğinizi bilinceye kadar namaza yaklaşmayın. (Nisa 43) Namazın hakikati, vahdette olma halidir. Secde, yokluk; Tahiyyat ise yoklukta varlıktır.

Bu boyutta kendi vehmî benliği, kalkmış olur ve kendisinde Hakkanî vasıflar ile Rab zuhur eder. İşte bu namaz, bir mânâda “Rabbin namazı” denilerek, Rabb’e izafe edilir ki gerçekte Rabbin tasarrufu dışında kalan hiçbir şey yoktur.

Hak ile Hak olma hali, beşeriyetin yokluğu Hakkın varlığıdır. Hakkın vücutta tecelli etme halidir. Bu nedenle “Rabbin namazda”; sıfatın, Zatı tasdiki, bir nevi cemaatin imamı tasdikidir. “Beni gören, O’nu görmüştür.” Fe….. Ak….

43) Tefekkür.

Euzu billahi mineşşeytanirracim bismillahirrahmanirrahim Kıymetli Efendi Babam, “Dur! Rabbin namaz kılıyor!” Zatıalinizin videolarındaki sözlerinden, kitaplarınızdan öğrenmeye çalıştığım kadarıyla, Hadisi şerifi’nin hangi mertebeden ve söylendiği ve bu söz ile ilgili fikirlerim şöyledir;

Resullah (sav) miracını yaşarken Rububiyet mertebesini aştığında, yani Rabbını idrak ettiğinde, Hak esmasına Allah’a ulaşınca, Rububiyet mertebesini tüm alemler mertebesinde idrak ediyor. Rablığının zuhur yeri, Rablığını buluyor. “Nefsini bilen Rabbini bilir”. Bütün Esma-ı ilahiyenin faliyetini açık olarak seyrediyor, tüm alemi ilahiyeyi fark ediyor.

Rububiyet mertebesinde zuhur eden esma-ı ilahiyeler zata ulaşmada içimizde bir perde ise , Rabb-ül erbaba ulaşmak için geçilmeleri gerekmektedir.

Rububiyet hakikatini idrak edince, Beşeriyetiyle namaz kılmak değil, kendindeki hakikati idrak etmiş olarak, Rabbin sende namazda olmaktadır. Yani namaz fiilini işleyenin Allah’ın kendisidir.

Sı… Ha... Ol...

Efendi Babam sizin ve Nükhet Annemin ellerinden hürmetle  öper, aşku niyaz ederim.

44) Tefekkür.

Efendi babamın sorusu için bazı yorumlar hazırladım. Bu olayı ne kadar idark edebildim bilmiyorum. 

İnşallah yanlış yorumlamalarım varsa af olunur. 

Terzi Babamın ve Nüket Annemin ellerinden öperim, selam ve hürmetlerim ile Allaha emanet olun

Çi… Tu…

“Resulullah (s.a.v) efendimiz, miraca çıktığında, kendisine bütün perdeler açıldı; ancak bir perde kaldı. O bir perdenin açılmasını dilediği zaman kendisine:

-Dur, Rabbin namaz kılıyor! Dendi” Efendi Babam’ın izni ile bu soru ile ilgili yorumumu şöyle yazmaya çalıştım. En doğrusunu Allah’ımız bilir.

Efendi Babam’ın “Gece ve Kandil” kitabında Miraç Kandili bölümünden okuduğum ve anlayabildiğim kadarıyla, Hz. Resulullah’ın (s.a.v) Mi’racı’nın bir gecede meydana gelen bir oluşum olmadığı, zira Hira mağarasındaki “İkra” emri ile başlayıp, yaklaşık on beş yıllık tefekkürlerinin ve ibadetlerinin o geceye kadar süren bir neticesi olduğudur. Buradaki Mirac zat aleminde kişinin kendini bulmasıdır. Burası “Ahadiyet” mertebesini yani “İnsan-ı Kamil” mertebesini temsil etmektedir. 

Yani Peygamber efendimizin önünde duran perde “1-TEK” olan Ahadiyet mertebesi ile “1’ler aleminin” yani  “Vahidiyet” mertebesinin arasındaki ayna idi. Burada işaret edilen, Peygamber efendimiz’in (s.a.v) perdenin arkasında kendi varlığının hakikatini yani Cenab-ı Hakk’ın varlığını müşahede edişidir. Çekirdeğin içindeki çekirdeğin bunu müşahede etmesi olarak düşüyorum. Bunu da; Hz. Resulullah’ın (s.a.v) “Beni gören Hakkı görmüştür” hadisi şerif-i ile açıklayabiliriz diye yorumladı.

Bu yorumları yaparken heva yıldızımı söndürmeye ve yok etmeye gayret gösteriyorum. Gayret bizden muvaffakiyet Cenab-ı Hak’tan. 

------------------------------------------------- 

45) Tefekkür.

(Me…. Sa…)

“Dur; Rabb’ın namaz kılıyor....” Cümleyi kuran ögeler: 

Dur- Rabb –iyelik eki (2. şahıs)- Namaz kılmak (3. şahıs) (Arapçada “yusalli”), namaz ve kılmak ayrı değildir, bu yüzden tek öge olarak aldım) a-Dur bir emir kipi (2. şahıs, yani muhattab), “durmak” fiilin emir kipi olduğundan anlamı “oraya girme, kıpırdama, merak ettiklerini durdur” gibi bir anlam verilebilir.

b-Rabb eğiticidir, rabb kelimesi kullanıldığına göre Rububiyyet mertebesi olma ihtimali yüksek.

c- iyelik eki (2. şahıs): Rabb’ın “eğiticin” yani içindeki Rabb’tan bahsediliyor, içinde bulunan eğitici. Aynı zamanda buralarda bir soru işareti beliriyor: dışardan biri başka birine kendi içindekilerden haber veriyor. Nasıl olur? 

d-namaz kılmak (3. şahıs); -bunlar Miraç gecesinde yer alıyor-, namaz bilindiği gibi müminin miracıdır deniliyor. Demek ki hem lafızda hem de bahsedilen zaman (Miraç) ile ilgisi var. Bir fiildir ve ilk konuşanın mütekellimi değil, bir başka “şahıs”tan bahsediliyor. Yani toplam 3 “şahıs” var: Hz Muhammed, Cebrail a.s. ve Hz. Muhammed’in rabbi.

Efendim muhterem İz Terzi Babam, bu soruyu okunur okunmaz Rububiyyet Esma mertebesi ve Sıfat mertebesi arasında bir alanda olduğunu düşündüm sonra hemen kafamda bir resim belirdi: bir el, 99 Esma el Hüsna birden toplatıyor. Yukarıda yazdığım açıklamalar aslında buna yöneliktir. Çünkü orada Cebrail a.s., Hz Muhammed’e içindekileri anlatıyor ve Hz Muhammed’e kıpırdamaması için bir emir kipi kullanıyor. Kıpırdamamak bilindiği gibi Fenafillah’ta olur. Yani hem fiil yapacak hem de yapamıyor. Bu yüzden bu iki mertebe arası olduğunu düşünüyorum. Bahsedilen “zamanı” biraz önce alırsak Esmaların hayat mekânı olduğu yer görürüz, “mevcut” Hz Muhammed var ve fakat biraz sonra alırsak o anlatılanlar, hem bir fiil gerçekleştirilemiyor, hem bekleniş var, hem de rabbin namazı var, bu sefer tamamen içe dönük, batında olan bir mevzuu. Hz Muhammed orada değil, Rabb ön planda. Veya hem orada hem orada değil. 

Bu kısmı Vahy ve Cebrail kitabında geçen bu hadisin Fransızcasını bulamamıştım. Bu yüzden Fransa’daki Arapça iyi bilen bir meslektaşımdan bilgi istedim. Tam tamına aynı hadis bulamadı ama benzerini aktardı. Abdallah b. Ahmad Ibn Hanbal Kitâb al-Sunna’da (I 272-3) bunları aktarır: "Peygamber yedinci göğe yükseldiğinde Cebrail a.s. ona: 'Yavaş! Rabbin namaz kılıyor (yusallî)' Namaz kılıyor mu? - evet! - peki ne diyor? “Subbûh quddûs, Meleklerin ve Ruhun Efendisi, Merhametim gazabımı geçer". Shihâb al-Dîn Ahmad al-Qastallânî (1448-1517)in al-Mawâhib al-laduniyya bi-l-minah al-muhammadiyya, Kaire 1326/1908, II 29-30, kitabında, olay Sidrat al-muntahâ’da gerçekleşiyor. Cebrail a.s. gidemediği için Hz. Muhammed yalnız hisseder ve Abu Bekir’in sesini duyar “Dur! Rabbin namaz kılıyor”. Hz Muhammed sonra bu mevzuu hakkında soru sorar ve bu cevabı alır: “Kimseye namaz kılmam sadece Kendimi övüyorum! Şüphesiz rahmetim, gazabımı geçmiştir, namazım sana ve ümmetine rahmettir”. “Odur ki o sizleri karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için üzerinize feyz-u bereket indiriyor, ve mü'minlere rahîm bulunuyor” (Kur’an 33, 43).

O mevzuu ancak geçtikten sonra Hz. Muhammed Allah cc. ile konuşuyor ve bu cevabı alır: “Kendimi övüyorum”. Fenafillah anlatıyor. O mertebede kişi Allah’ta yok olur, ne bir fiili olabilir ne bir kelamı. Bu yüzden ancak olay geçtikten sonra veya geçmeden önce bir faaliyet olabilir. Bu mertebe ile ilgili (fenafillah haberi) yaşanması çok istenilen bir mertebe gibi duruyor ilk bakışta (Allah’ta fani olmak) ama sizin sayenizde biliyoruz ki oralarda kalmak sakıncalı olabilir zaten bu dünyada olduğumuz sürece orada çok uzun kalınmaz. İz bırakan, Allah yolunda geçilmesi gereken bir berzaha benzeyen bir makamdır diyebilirim. 

Fakat aynı zamanda bir başka açıdan bu olayda sanki iki olay aynı anda oluşuyor (veya farklı bir bakış açısı, mertebe olabilir) : Hz Muhammed soruyor ve Cebrail a.s. haber veriyor “Rabbin namaz kılıyor” diye. Başka türlü şöyle anlayabiliriz: Cebrail a.s. bir durumdan haberdar ediyor: sen soru sorduğunda (yani faaliyette iken) içinde namaz kılan bir rabb var, (sonra Allah olduğunu öğreniriz). Hz. Muhammed’in durumu böyledir: batınında hep namaz kılmıştır, Abd olduğu için. Demek ki olaya öyle bakacak olursak başka bir mertebeden bahsediliyor (“Attığın zaman sen atmadın, ancak Allah attı”). Aynı mertebe değil çünkü burada fail bulunuyor.

------------------------------------------------- 

46) Tefekkür.

 “Dur! Rabbin namaz kılıyor” hk

Mu… Pa… 

Efendim öncelikle sağlık ve afiyet diliyor, ellerinizden öpüyorum. 

Ödevi tamamen sizin kitap ve sohbetlerinizi referans alarak anlamaya ve yapmaya çalıştım. Dosya olarak ek'te gönderiyorum. 

Ayrıca ek'teki ödevi bu mektubun sonuna da aynıyla koyuyorum...

Kalbi hürmetlerimle Efendim,

------------------- 

Mu… Pa….

‘Dur Rabbın Namaz kılıyor’ Ödevi Meselenin en dikkat çekici boyutu lafızdaki ‘dur’ ihtarının bir merak unsuru şeklinde zihne düşmesidir. Niçin durulacaktır? Neye karşı durulacaktır? Durmak hangi anlamları ihtiva etmektedir? Dikkat çekici diğer husus perdedir. Perde aslında bir şeyleri örttüğü gibi aşikar da kılar. Buradaki perde neyi örtmektedir, neyi aşikar kılmaktadır? Lafızdaki ‘Rab’ kelimesi bir diğer mühim konudur. Rab, terbiye edici manasında yorumlanırsa, hangi Rab’dan bahsedilmektedir? Rabbı Has mı Rabbül Erbab mı? 

Bütün bu sorular göz önünde bulundurulursa ‘Dur Rabbın namaz kılıyor!’ cümlesinin hakikat mertebesinden dile getirildiği düşünülebilir. Çünkü cümlede rububiyet mertebesinden rahmaniyet mertebesine doğru açılan perdeye atıf yapılmaktadır. Bir başka ifadeyle perde esma alemini temsil etmekte, sıfat alemine açılmaktadır. 

Burada en büyük perde gibi düşünülebilecek kendi varlığımızın ortadan kalkmasıyla, yokluğa ermesiyle, varlığını bir başka varlıkta eritmesiyle erişilen fenafillah mertebesine de bir atıf söz konusudur. Fenafillah mertebesine gelen kişilerin belli bir müddet üzerlerinden düşen namaz mükellefiyetinin ‘kılınmış sureti’ bu lafızda saklıdır. Varlığını göremeyen, bulamayan salik, kendinde değildir; geçici de olsa namaz mükellefiyetini yerine getirememektedir. Kılamadığı namazlar ‘Dur Rabbın namaz kılıyor’ hükmü içinde icra edilmektedir.

Özetle dur ibaresiyle açılan tefekkür kapısı, veled-i kalbinin doğumuna yol veren, kendi varlığının yokluğunu idrak eden salik için hakikat mertebesine açılmaktadır. Salik, Rabbı Hasının irfaniyetine vakıf bir şekilde Rabbül Erbab’a giden yola düşmekte, oraya doğru esma mertebesinden namaz kılmaktadır.  İsimlerin birlendiği bu perdede sıfatların birliğinin ufku açığa çıkmaktadır. 

Kaynaklar: Terzi Baba Kitapları ve Terzi Baba Sohbetleri...

------------------- 

Hayırlı günler Mu… oğlum sağ olasın hamdolsun şimdilik iyi sayılırız inşeallah sizlerde hepiniz iyisinizdir. Yazın güzel olmuş ellerine diline sağlık, düzenleyip kitaptaki ilgili yerine aktardım. Hepinize selâmlar hoşça kal. " İz--T-B- "

------------------------------------------------- 

47) Tefekkür.

“Dur! Rabbın namaz kılıyor” Mu… Oğ… 23 Şub 2021 

Hayırlı akşamlar İz- Efendi babam,

İz-Terzi Babam ellerinizden hörmetle öper, en kalbi muhabbetlerimizi ailecek sunarız.

DUR!

Rabb'ın Namazda Efendimiz (a.s) miraçda herbir peygamberin mertebelerinden geçerek ilerliyor.

 SİDRETÜL MÜNTEHA

 Dur!uyor Cebrail(a.s)" bir adım daha atarsam yanarım" diyor.

 Efendimiz (a.s) "neden"diyor.

 Cebrail (a.s)"bundan sonrasına muhabbetle gidilir." Bir kutsi hadiste "Ben gizli bir hazineydim muhabbetimle insanı halkettim." muhabbet insanın özü işte sende olupta melekte olmayan asli cevher.

 Alemlerin göz bebeği Nebiyi muhterem perdeleri tek tek geçiyor. Tüm alemler önünde seriliyor. Rububiyet nurları, fiiller, isimler tüm terkipleriyle aydınlanıyor. O(a.s) yürüdükçe zerreden kürreye herşey  nurlanıyor ve o an DUR! hitabı geliyor.

 Niçin DUR!

 Dışardan birisimi bu hitapta bulunuyor? Bu yolculuk kendinden kendine, şuurdan, bilince...Son bir perde, bu perde bir sınır, bir aşama, kritik mertebe.

 Feridüddin-i ATTAR “mantıku't tayr” eserinde kuşları uçurmuş mertebe mertebe, kuşlar yükselmek, yerçekimin den kurtulmak için gayretle kanat çırpıyor. Başka bir deyişle dünya sevgisinden, çekiciliğinden, gafletinden kurtulmak için şiddetle kanat çırpıyor. Öyle bir an geliyor herşeyden azade bir an son perde ve orada yerçekimide bitiyor. Kanat çırpmayada gerek kalmıyor. Ama halâ kanat çırpıyoruz.

 İşte o an Dur! hitabı kanat çırpmayı dur! dur! Rabbinlesin...

 Her varlıkta esmayı ilahiye terkibi var. Bu isimler özgül ağırlıkları farklı oranlarda olup baskın olan isim hass-ı, kişinin Rabbim dediği Rabb-ı hass-ı dır.

 Rabbim diye yöneliş Rabb-ı hass'ına olmaktadır.

 Rabb: Esma mertebesi itibariyle Rabb-ı hass Rabb: Zat mertebesi itibariyle Rabb-ül erbab olan Allah tır.

 Namaz: Tüm ibadetleri kendinde cem eden, ibadetlerde kemal noktası.

 Rabbın namazı: Rububiyet hükümlerinin efal aleminde yürürlükte olması.

"Dur Rabb'ın namaz kılıyor." hitabı ise kişiye yönelilmesi gerekenin Rabb-ı hass'a değil Rabb-ul erbab olan Allah'a olması gerektiği işaret edilmiş oluyor.

23.04.2021

Oğ… At… 

------------------- 

 Hayırlı günler  Oğ… oğlum hamdolsun şimdilik iyi sayılırız inşeallah sizlerde iyisinizdir. 

Yazın güzel olmuş düzenleyip kitaptaki yerine ilave ettim Cenâb-ı Hakk daha nicelerini nasib eylesin inşeallah. 

Dünya ahiret işlerin kolay gelsin selâmlar hoşça kal. " İz--T-B- " 

------------------------------------------------- 

48) Tefekkür.

Peygamber Efendimizin miraca çıkışı hakkında ödev

Az… Su… 24 Şub 2021

Selâmun aleyküm Efendi Babam, Hayırlı günler diler, Nüket Annemle sağlık,huzur,sıhhatinizin daim olmasını temenni ederim.

Verdiğiniz lütfettiğiniz ödevde; Resulullah s.a.v. Efendimiz miraca çıktığında kendisine açılmayan son perdede  - Dur Rabbin namaz kılıyor''  lafzının hakikat mertebesinden söylendiğini düşünüyorum.

'' Namaz müminin miracıdır '' sözünden dolayı manâ'da hakkıyla- hakikatiyle yapılırsa her birimizin de miracına vesile olacağını düşünebiliriz sanırım.

''Rabbin namaz kılması '' ve Peygamber Efendimizin bekletilmesi , burada Rab (Rabb-i has) kuldan önce eğiten olarak huzurda bulunuyor ve sonrasında yol gösteriyor diye düşündüm.

Allah razı olsun Efendi Babam, himmetinizle hakikatine erelim inşeallah. Hürmetle sizin ve Nüket Annemin ellerinizden öper, dualarınızı beklerim.

Evladınız- Az… 

------------------- 

Aleyküm selâm Az… kızımız. hamdolsun şimdilik iyi sayılırız inşeallah sende iyisindir. Cenâb-ı Hakk iyilikte devam ettirsin. Yazın güzel olmuş düzenleyip kitaptaki yerine ilave ettim, ellerine gönlüne sağlık. Dünya ahiret işlerin kolay gelsin. Selâmlar hoşça kal. 

" İz--T-B- " 

------------------------------------------------- 

49) Tefekkür.

Miraç bahsi

Şe… Sa… 24 Şub 2021

------------------- 

Necdet Ardıç Hayırlı günler  Şe… oğlum Aleyküm selam. Hamdolsun şimdilik iyi sayılırız inşeallah sende iyisindir. 

Yazın güzel olmuş ellerine gönlüne sağlık düzenleyip kitaptaki yerine ilave ettm. Cenâb-ı Hakk daha nicelerini nasib eder inşeallah. Dünya ahiret işlerin kolay gelsin herkese selâmlar hoşça kal. " İz--T-B- "

-------------------- 

Selamun Aleyküm Efendim, Şe… Sa… 

Nasılsınız Efendim? Sağlık ve sıhhatiniz yerindedir inşaallah..

Tefekkür sahamıza katmış olduğunuz mevzu ile ilgili düşüncelerimi sunmak isterim..

“Resulullah (s.a.v) Efendimiz, miraca çıktığında, kendisine bütün perdeler açıldı; ancak bir perde kaldı. O bir perdenin açılmasını dilediği zaman kendisine;

“Dur, Rabbin namaz kılıyor! dendi.” Bu hadise; Resulullah (s.a.v) Efendimiz, Rububiyet mertebesini aştığı sırada gerçekleşmiştir ve rububiyet mertebesinin bütün alemlerdeki tesirini idrak etmiştir.

Bu hadis-i şerifte bahsi geçen mevzunun mertebeler yönündeki izahı şu şekildedir:

Öncelikle bu hadisede “Dur, Rabbin namaz kılıyor” hitabını yapan; sıfat mertebesidir.

“Rabb’in namaz kılıyor” hükmündeki Rabb ; Resulullah (a.s)’a dönük kısmında onun Rabbü’l Hass’ı yani Rabbül Erbab olan Allahtır. Diğer bir yönden Rabb’in namazda olması genel anlamıyla ise bütün esma-i İlahiyye’yi seyretmesidir. Resullulah (s.a.v) efendimiz’e gelen bu hitap ile birlikte ef’al ve esma perdeleri açılmış oldu. Bu yüzden bu hitap sıfat mertebesinden yapılan hitaptır.

Hadisenin kişiye dönük kısmında ise tevhid-i esma mertebesine gelen salik; bu mertebeye gelene kadar ki mertebelerde, bahsi geçen hükmün cüzlerini idrak etmiştir. Bu mertebe ile birlikte ise Rabbi Hass’ları Rububiyet hakikati içerisinde kemale ulaşmış olur ve “Dur, Rabb’in namaz kılıyot” hükmü salikte kemali ile faaliyete çıkar.

Resullullah (sav) Efendimiz’in mertebesi; Ef’al ve esma alemlerinin perdeleri açılmış olup sıfat mertebesine geçişin yaşandığı yerdir. Tevhid-i esmadan, tevhid-i sıfata geçiş mertebesidir.

“Ancak bir perde kaldı” konusuna kısaca değinirsek; burada anlaşılması gereken Resulullah (s.a.v) Efendimiz’in “Bütün bu alemleri idare eden nedir?” sorusunun teşbihle anlatımıdır. Bu perde isimler-esmalar perdesidir.

Kısaca üzerinde durduğumuz bu hadis-i şerifin ardından Mi’rac hakikatine salik yönünden değinirsek:

Kişinin mi’rac kemalatı evvela ef’al mertebesinde fiilleri cem ederek başlar. Daha sonra esma mertebesi ile isimleri, sıfat mertebesi ile sıfatları, zat mertebesi ile de zati hakikatleri cem eder. Ardından insan-ı kamil mertebesi ile birlikte tüm mertebeleri kendi bünyesinde cem eder ve cem-ül cem olur. Burada asıl kemalatına ulaşmış olur.

Mi’rac hadisesinin diğer bir yönü ise: Mi’rac hadisesinin Resulullah (s.a.v) bünyesinde gerçekleşmesinde onunla miraca çıkan Cebrail (a.s)’dır. Kişinin miracında ise onu Hakikat-i Muhammediye ulaştıracak olan Cebrail’i onun mürşid-i kamilidir. Burada Cebrail’den maksat akl-ı küll’dür. 

Hayırlı, bereketli günler dilerim Babacığım..

Oğlunuz Şe… Sa….. 

------------------------------------------------- 

50) Tefekkür.

“Dur! Rabbin namaz kılıyor” ile ilgili 

Ay… Ya… 24 Şub 2021

Sevgili efendi babacığım, çalışma için teşekkür ediyorum. Konu hakkında bilgi toplayıp en kısa şekilde anlatmaya çalıştım. Hürmetle ellerinizden öpüyorum.

Rasulullah S.a.v. Efendimiz miraca çıktığında, kendisine bütün perdeler açıldı, ancak bir perde kaldı. O perdenin açılmasını dilediği zaman kendisine; '' Dur, Rabbin namaz kılıyor! '' dendi Efendimiz Zat mertebesine olan yolculuğunda Rububiyet mertebesinde tüm perdeler açılmıştı ki, son perdeyi açmak istediğinde ''Dur Rabbin namaz kılıyor!'' diye bildirildi. Bu Rububiyet mertebesinin son mertebesi ve Fenafil- lah mertebesine işaret etmektedir.

Burada Zat mertebesinden, Esma mertebesi işaret edilerek ''Rabbin namaz kılıyor'' diye bildirilmiştir.

Bedenle, yapmak istediğin ne varsa dur! Rabbin kulluğunu yapmakta! Zaten Rab hakikatini, Rububiyyet mertebesinde idrak eden ancak.

''Rabbül erbab olan Allah'' hakikatini Uluhiyyet mertebesinde idrak edebilmesi mümkün olabilir.

-------------------   

Hayırlı günler Ay… kızım hamdolsun şimdilik iyi sayılırız İnşeallah ailece hepiniz iyisinizdir. 

Yazını okudum güzel olmuş ellerine gönlüne sağlık Cenâb-ı Hakk daha nicelerini nasib eder inşeallah. 

Yazını düzenleyip kitaptaki yerine geliş sırasına göre ilave ettim. Dünya ahiret işlerin kolay gelsin herkese selâmlar hoşça kal. " İz--T-B- "

------------------------------------------------- 

51) Tefekkür.

Mi'rac bahsi hakkında..

Di… Sa… 24 Şub 2021

Hayırlı günler  Di… kızım. Hamdolsun şimdilik iyi sayılırız inşeallah sende iyisindir. Yazın güzel olmuş düzenleyerek kitabındaki yerine ilave ettim, ellerine gönlüne sağlık Cenâb-ı Hakk daha nicelerini nasib eder İnşeallah. Dünya ahiret işlerin kolay gelsin selâmlar hoşça kal. " İz--T-B- "

------------------- 

Selamun aleyküm Efendi Babacığım, Di… Sa….

Efendi babacığım, nasılsınız,? Sağlığınız, sıhhatiniz yerindedir inşaallah.. 

Bizlerin tefekkür sahamızı genişletmek ve hakikatimizden haberdar olabilmemiz için gönderilen bu çalışma ile ilgili düşüncelerimi sizlere sunuyorum Efendim..

“Resulullah (s.a.v) Efendimiz, miraca çıktığında, kendisine bütün perdeler açıldı; ancak bir perde kaldı. O bir perdenin açılmasını dilediği zaman kendisine;

“Dur, Rabbin namaz kılıyor! dendi.” Yaşanan hadiseyi ele alırken evvela mertebeler yönünden, daha sonra ise zuhur sahası bakımından umumi ve hususi yönden inceleyeceğiz inşaallah..

 Hadis-i şerifte geçen olayda üç ana mertebe dikkat çekmektedir. Bunlar:

“Dur, Rabbin namaz kılıyor!” hitabının yapıldığı mertebe; hadis-i şerifte bu hitabı yapan mertebe Rahmaniyyet yani sıfat mertebesidir. Sıfat mertebesinden esma mertebesine yapılan bir hitab vardır. Rububiyyet mertebesi Rahmaniyyetin ihatası altındadır bu nedenle bu hitab bir üst mertebe olan Rahmaniyyet mertebesinden olmaktadır.

Hadisenin yaşandığı ‘Rabb’ mertebesi: evvela hadiseyi ele alırken Resulullah (s.a.v) efendimiz bünyesinde gerçekleşen yönüyle bakacağız. “Rabb’in namaz kılıyor” hitabındaki Rabb, Resullullah(a.s) Efendimiz’in Rabb-i Hass-ı yani Rabbü’l Erbab olan Allah’tır. Yani burada namaz kılan Allah’tır. Ancak bu idraki bir oluşumdur. Bu seyrin bireysel yönüdür. Umumi yönden ise alemde mevcut olan cümle varlığın kabiliyet sahasına göre, mürebbiyesi hükmünde olan Rabların namazda olması yani kemal ile müşahade edilmesidir. Resulullah(a.s) Efendimiz bu sahada umumi ve hususi olarak Rabblık hakikatini idrak etmiştir. Kendisinde bulunan Rabb’ül Erbab isimlerin kemalidir. Ancak umumi yönden rablık hükmünün bir sınırı olmadığı için bu sahanın müşahedesi idraki şekildedir. Orası Rabb’ül Erbab’ın alemde zuhurda olan isimler tecellisidir. İhataya sığmaz. Bu yüzden idrak edilir ve geçilir.

Hadisenin salik üzerinde zuhuru ise; rububiyet mertebesine gelen salikin burada kendisinde zuhurda olan Rabb-i Hass-ı namaz kılıyor şeklindedir. Bu Rablar her salikin kabiliyetine ve idrakine göre değişmektedir. Ancak dikkat edilmesi gereken husus burada başka bir ibadetin değil de ‘namaz’ ibadetinin ön plana çıkmasıdır. Namaz, kulun kemal haline ulaşması, mir’acıdır, bu nedenle burada namazda olan Rabb-i Has, Rabb’ül Erbab olan Allah’ın ihatasına girer ve orada fena bulur. Bu fena hali rububiyet mertebesinin kemalidir. Bu mertebeye gelen salikin ibadeti ubudete dönüşmeye başlar. Salikin bünyesinde Hakk’ın ibadet etmesidir. Ardından kişiye sıfat mertebesine geçişin yolu açılır. 

Resullulah (s.a.v.) Efendimiz’in mertebesi: burada Efendimiz’in (a.s) mertebesi tevhid-i esmadan, tevhid-i sıfata geçiştir. Bütün perdelerin açılması ef’al ve esma perdeleridir. Resullullah (a.s) efendimiz bu perdeleri aşarak, sıfatı örten esmalar-isimler perdesine gelmiştir. Perdenin açılmasını dilemesi onun ilerlemeyi murad ettiğine işarettir. Burada perdenin ardında olanı merak hali vardır. Hadisenin Resulullah (a.s) Efendimiz bünyesinde gerçekleştiğini düşünürsek bu perde rububiyet mertebesi ile ilgili bir sorudur. Kendisinden ayrı bir varlık değildir.

Hayırlı akşamlar diliyorum Efendim.. Hürmet ve muhabbetle ellerinizden öperim.. Kızınız,

 Di… Sa...

------------------------------------------------- 

52) Tefekkür.

“Dur! rabbın namaz kılıyor” Em… Se… 24 Şub 2021

------------------- 

Necdet Ardıç Hayırlı günler Ha… kızım hamdolsun şimdilik iyi sayılırız, inşeallah sizde iyisinizdir.  Cenâb-ı Hakk iyilikten ayırmasın. Dosyanı indirdim, düzenleyip kitaptaki yerine ilâve ettim. Yazın güzel olmuş ellerine gönlüne sağlık  Cenâb-ı Hakk daha nicelerini nasip eder inşeallah. Dünya ahiret işlerin kolay gelsin  Er… oğlumuza sana ve herkese selâmlar. Hoşça kalın, " İz--T-B- "

-------------- 

Bismillahirrahmanirrahiym, Selamun Aleyküm Efendi Babam, Em… Se… 

Peygamber Efendimiz mi’raca çıktığında bütün perdeler açıldı. Bir perde kaldı. Açılmasını dilediğinde ‘dur rabbin namaz kılıyor’ dendi. Bütün perdelerin açılması esma aleminin oluşmasıdır. Bütün esma ilahiyelerin hakikatının idrakine varılmasıdır. Rububiyet mertebesidir. Tüm esmaların hakikatının kemalatının yeri rububiyet mertebesidir. Bütün esma aleminin hakikatının kemalatı, yani namazı, yani ibadeti, yani kulluğu, yani abdiyetidir. Kamil insanın zuhur yeridir. 

Bunu yaşayan peygamber efendimiz olduğu için, ve kendisi anlatmış olduğundan, bir perdenin açılmaması peygamber efendimizin aklında bir sorunun olmasından dolayı bir perde kalmış. Bütün esmalar kemal bulmuş. Bir tane kalmış. O sırada ‘dur rabbin namaz kılıyor’ denmiş. Sen bunu beşeriyetinle kılamazsın senin yerine rabbın namazda deniliyor. Burada kendi hakikatının idrakı, rabbının kemal bulması. Burada Rab Allah tır. 

Perdenin arkasında ne olduğuda haber verilmiş. Cevap vereninde peygamber efendimizin muhatabı olan Allah dır. Zat mertebesidir. bunuda söyleyen Allah tır. Allah namazdadır. Kamil insanın zuhur yeridir. 

Sizin ve Nüket Annemin hürmetle ellerinizden öper, muhabbet ve saygılarımla hayırlı günler dilerim.

Ha… kı…. 

------------------------------------------------- 

53) Tefekkür.

 “Dur! Rabbin Namaz kılıyor” Ödevi

Bu… Ya… 24 Şub 2021

Sevgili efendi Babam, verdiginiz ödevi okuduklarımdan anlayabildiğimce yazıya dökmeye gayret ettim. Hürmetle Sizin ve Nüket Annemin ellerinden öpüyorum.

Kızınız Bu... Ya... 

------------------- 

Hayırlı günler günler Bu… kızım Hamdolsun şimdilik iyi sayılırız inşeallah sende iyisindir. Yazını okudum güzel olmuş ellerine gönlüne sağlık. Düzenleyip kitaptaki yerine geliş sırasına göre ilave ettim.  Dünya ahiret işlerin kolay gelsin selâmlar Nüket Anneninde selâmları vardır herkese selâmlar hoşça kal. " İz--T-B- " 

------------------- 

Üç MERTEBEYE İŞARETLER BULUNMAKTA: 1. Rububiyyet 2. Uluhiyyet 3. Vahidiyyet 

1. RUBUBIYYET - Esma aleminin hakikatini Hadisi Şerifte evvela „Dur“ ile ikaz şeklinde bir sınır ciziliyor. Bir yanlışı düzelmeye isaret var ama tamamen de yanlış değil. Öyle olmuş olsaydı, „Dur“ değil „Yanlış“ veya „kendinizi düzeltin“ gibi bir ikaz olabilirdi. Demek ki oraya kadar doğru olan bir düsünceye sınır getiriliyor. O noktadan sonra birşeyin değişmesi gerekiliyor ki o da „Rabb“ isminde gizli. Insan Rabbına namaz kılar, peki Rabb kime namaz kılar? Rabb namaz kılan‘sa, Namaz kılınan kim? Düsüncede Rabbi-hass, yani esma-i ilahiyyelerin birleşiminden → Rabb-ül Erbaba (Rabblerin Rabb-ı na) geçiş geremektedir. 

2. ULUHIYYET Zat Mertebesinin hakikatini Uluhiyyet mertebesinin bir özelliği, karşılıklı zıddı özünde toplar. Rabb-i hassların toplumundan meydana gelen Rab-ül Erbab (Rabblerin Rabb-i) olan „Allah“ gibi. Yunus Suresinde, belirtiliyor: „Ey zindan arkadaşlarım; ceşit ceşit Rabblar mı hayırlıdır, yoksa vahid ve kahhar olan Allah mi?“ yani çeşit çeşit „Rabb-i hass“lardan, „Rabb-ül erbab“ olan Allaha geçmek; ve yine toplamak. Sonuç gerçek ibadetin „Rabb-ül hass“ a değil „Rabbül erbab“a olması gerektiği.; Karşılıklı zıdd için bir örnek ise „Perde“, bir taraftan aşılması gereken şartlanma diğer taraftan ise örtülen mahremiyettir.

Uluhiyyet mertebesinin bir diğer özelligi ise: Hükmen vardir, bilinir ama resmen görülmez. Hadisi Şerifte ise çok açık bir şekilde „Rabbin Namaz kiliyor!“ denilerek hüküm bildiriliyor ama resmen gösterilmiyor çünkü „Dur“ ikazı ve arada olan bir Perde var. 

3. VAHIDIYYET - Birey insan mertebesinin hakikatini

Bu sıfatta isimlerin ve sıfatların tesir sahasına göre zuhurları vardır. Ancak bu zuhur, zâtın hükmü ile olur; zâttan ayrı bir hükmü düşünülemez, böyle olunca, herşey birbirinin aynı olur (Vahiy ve Cabrail). Namazi kılan da, Namaz kılınan da aynı. Bunu görebilmek icin Aynayı temizlemek, yani perdeyi kaldırmak gerek. Perde ise kendi aklımızda, içimizde olan şartlanmalar perdesi. Bunun için anahtar esmaların ise kahhar ve vahid oldugu işaret edilmiştir.   

------------------------------------------------- 

54) Tefekkür.

“Dur Rabbin Namaz kılıyor” ile ilgili

Mu…. Al… 24 Şub 2021

İz-Efendi Babacığım Hayırlı akşamlar, Efendim nasılsınız? Sağlık sihhatiniz iyidir inşeAllah. Aşılarınızı yaptırdığınızın haberini Fazıl'dan aldık, Elhamdülillah.

Ekte Peygamberimiz (SAV) "Dur Rabbin namaz kılıyor" hadisesiyle ilgili düşüncelerimi yolluyorum Babacığım.

Sizin ve Annemin ellerinizden öpüyorum. Saygı ve Hürmetlerimle.

Oğ…. Mü….

------------------- 

Hayırlı günler Mü…. oğlum hamdolsun şimdilik iyi sayılırız İnşeallah sende iyisindir.  birinci aşılarımızı olduk ikincilerin sırasını bekliyoruz.  Dosyanı indirdim okudum güzel olmuş ellerine gönlüne sağlık geliş sırasına göre dosyasına aktardım. Ellerine gönlüne sağlık, Cenâb-ı Hakk daha nicelerini nasib eylesin. Dünya ahiret işlerin kolay gelsin selâmlar Nüket Annenin de selâmları vardır 

------------------- 

“Dur Rabbin namaz kılıyor!” Mü… Al…

Söyleyen makam, dinleyen makam, aradaki perde, perde arkasındaki dinleyen makamın Rabbi ve perdenin arkasındaki, Rabbin namazı olmak üzere 5 önemli nokta bulunmaktadır. Burdaki namaz kelimesi ‘sâlât’ kelimesinin yerine kullanılmıştır.

Öncelikle Peygamberimiz (SAV) miracında idraki olarak Sıfat Âlemi ile Esmâ Âleminin arasındaki geçişin bilgisi verilmektedir. Esma mertebesindeki Rabb’lerin yani Rabb-I Hass’ın Rabb-ül Erbab ile olan bağlantısının namaz ile olduğu ve önce Sıfat Âlemi’ne oradan da Zât Âlemine giden anlayışın ve yolun bilgisi verilmektedir. Buradaki “Dur!” ikazı, perde arkasındaki oluşumun mahremiyet içinde yapılmasının gerektiğini de vurgulamaktadır. Çünkü Hz Âdem (AS)’a yapılan “Ağaca yaklaşma” ve Hz Musa (AS)’a yapılan “Sen beni göremezsin.” ikazları daha kapalı iken burada “Dur” denmesine rağmen perde arkasında ne olduğu ile ilgili ayrıntılı bilgi verilmektedir. Yani perdenin arkasına geçmek ve görmek/anlamak için namazın Rabb-i Hass’a bırakılması gerektiği, ondan sonra idraki olarak da Sıfat ve Zat Mertebelerinin ilimlerinin açılacağı ve bu yolda çalışmalara devam edilmesinin gerektiği anlaşılmaktadır. Ayrı bir nokta olarak, kişide oluşacak fenâ halinde (izafi benliğini idrak edip onu bıraktığında) kişi görevlerini yapmakta aciz kaldığında geçici olarak da Rabb-i Hassı o görevleri yerine getirecektir. 

Perdenin arkasında duracak olan öncelikle kişinin beşeri idraki ve de Rabb-i Hass’ın sınırı olup, perdenin sonrası Uluhiyyetin başlangıç idraki olarak anlaşılabilir. Yani Esma-i İlahiyye’nin bütün olarak Allah (c.c.) ismine bağlı olduğu ve bu isimlerin Zât ilmine giden yolda perde olduğu ifade edilmektedir. Ayrıca, Rububiyyet ile Uluhiyyet’in birbirleri arasındaki bağlantısının, Allah’ın kendinden kendine olan namazı olduğu da ifade edilmektedir.

Ayrıca bu namaz fiziksel olmadığı için iki yönlü olarak da düşünülebilir, Zâtın Rabb-ül Erbab’a, Rabb-ül Erbab’ın Rabb-ül Hass’a ve Esma-i İlahiyye’nin bütün âleme fiileri itibariyle yönelişi nüzul tarafı ve aşağıdan yukarıya idraki olarak da miraç tarafı olarak anlaşılabilir. 

Mü… Al…, 24/02/2021

------------------------------------------------- 

55) Tefekkür.

“Dur Rabbın Namaz kılıyor” dosyası

Ke… Üs… 25 Şub 2021

Sevgili Efendi Babacığım;

"Dur Rabbın Namaz kılıyor" dosyası ile ilgili tefekkür çalışmamı aşağıda gönderiyorum.

Sizin ve Anemin elerinden hürmetle öperim.

Oğlunuz Ke… Üs…. 

------------------- 

Hayırlı günler Ke… oğlum hamdolsun şimdilik iyi sayılırız, inşeallah ailece sizlerde iyisinizdir. Konu ile ilgili yazını okudum güzel olmuş ellerine gönlüne sağlık, düzenleyip kitaptaki yerine ilave ettim. Cenâb-ı Hakk daha nicelerini nasib eder inşeallah. Dünya ahiret işlerin kolay gelsin Öm… sana evdekilere herkese selâmlar hoşça kal. 

" İz--T-B- " 

------------------------ 

“Dur Rabbın Namaz kılıyor.” Nüket annemin mesajı ile Efendi Babamın “Dur rabbın namaz kılıyor” hadisi için tefekkür çalışmamızın başladığını öğrendim. Hadisi şerifi tefekkür ederken, peygamber efendimize hitab olduğunu, bu durumda kimliklerin mevcut olduğunu düşündüm. Bu durumda esma mertebesinde olayın zuhur etmesi gerektiğini düşündüm. Fakat daha ileriye gidemedim.  

Efendi babamın anlattığı bir derviş hikayesini hatırladım. Hatırımda kaldığı kadarı ile birkaç derviş askerler tarafından kıyafetlerinin eskimiş olması sebebiyle eşkıya olmaları şüphesi ile yakalanıyor. Dervişler eşkıya olmadıklarını derviş olduklarını söylüyorlar. Kadı efendi de gerçekten derviş olup olmadıklarının anlaşılması için imtihan edilmelerini istiyor. O zamanın müftüleri, alimleri dervişlere çeşitli müşkül sorular soruyorlar. Dervişler de sorular sorulduktan sonra bir miktar tefekküre dalıp hepsine güzel cevaplar veriyorlar. Bu duruma hayrette kalan müftüler alimler, sizin ilminizin kaynağı nedir? Diye soruyorlar. Dervişlerde gönüllerine danıştıklarını, cevaplarında gönüllerinden geldiğini söylediklerinde sadece ismen derviş olmadıkları, hakiki derviş oldukları ortaya çıkıyordu. 

İşte nakil ehli ile hal ehlinin farkı, bu şekilde ortaya çıkıyor. Rabbim dileyen tüm kardeşlerimizi ilmini gönlünden alanlardan olmayı nasip etsin inşallah. Ben de bu noktaya gelince gönlümden ilim alamadığım için araştırıp öğrenmeye yöneldim. İnternette araştırma yapınca Google amca bana https://islamvetasavvuf13.wordpress.com/2018/08/25/dur-rabbin-namaz-kiliyor/ 

Adresli siteyi gösterdi, sitedeki bilgileri okumaya başladığım zaman sanki Efendi Babamın sohbetini dinliyor gibi hissettim. Hemen acaba bu yazıyı kim yazmış diye araştırınca Mu… Ca…. abinin yazdığını gördüm. Kendisi ile şahsen tanışmamıştık, fakat Efendi babamın dervişlerinden olduğunu biliyordum. Kendisine şükranlarımızı sunarız. Bunu görünce dedim ki işte ilmini gönlünden alanların farkı böyle ortaya çıkıyor. 

Daha sonra Efendi babamın youtube da konu ile ilgili sohbetini de dinleyince ufkum biraz daha açıldı. 

Allah ilminin sonu yoktur. Bu bize açtıklarının yanında benim idrak edemediğim nice sırlar daha mevcuttur, fakat benim araştırmamdan sonra öğrendiğim şöyle oldu. 

Miraç hadisesi esnasında peygamber efendimize bütün perdeler açılmıştı. Sadece bir perde kalmıştı. O perdenin de açılmasını dilediğinde kendisine “Dur rabbın namaz kılıyor” diye hitap olundu. 

Burada kimlikler mevcut olduğuna göre hadise esma aleminde cereyan ediyor. Perde mahremiyet perdesi, sıfat alemini örten isimler perdesi. Perde açılmamakla beraber arkasındakinden haber veriliyor. İdrakimiz kadar perde açılmış oluyor. Rabbın namazda denildiğinde, burada belirtilen Rabb-ı Hass. Peygamber efendimizin Rabb-ı Hass-ının Rabbül Erbab olan Allah esması olduğunu düşünürsek o zaman Zat mertebesini ilgilendiren daha farklı derin manalar ortaya çıkar fakat benim idrakim henüz ona yetmediği için o konuya giremiyorum.  

Rabb-ı  Hass olarak düşündüğümüzde ise, Rabbın namaz kılıyor olması, ne manaya geliyor? Namazın burada geçen hali şekli olarak değil, mana itibarı iledir. Müşahede alemin de gördüğümüz ne varsa bir esma-ı ilahiyenin tecellisidir ve Rabb-ı Has sına ibadet etmektedir. Yani oluşan fiil veya fiiller “zâtından zâtına” yani bütün âlemlerde zuhurda olan “zât-ı mukayyedi” âlemlerden gani olan “zât-ı mutlak”ına yönelmesidir. Bu sır da bu hadisi şerif ile bildirilmiş oluyor. 

Bu Hadis-i şerifin manasının sadece anlatılanlar ile sınırlı olamayacağını idrak ettim. Rabbim dileyen tüm kardeşlerim ile daha fazlasını anlamayı nasip eder inşallah. 

Bizlere bu kapıları açan Efendi Babama ve pirlerimize sonsuz şükranlarımı sunarım. Rabbim ilminden istifademizi arttırsın inşallah. 

------------------------------------------------- 

56) Tefekkür.

Dur, Rabb'ın namaz kılıyor" Me…Yi… Ya… 25 Şubat 2021

Kıymetli Efendi Babacığım;

En derin saygı ve hürmetlerimle ellerinizden öper, Rabbimden sağlık, sıhhat ve afiyette olmaklığınızı niyaz ederim. Dilim döndüğünce yazmaya çalıştığım yazımı size gönderiyorum. En büyük endişem, kıymetli vaktinizi israf etmektir. Hatalarım nefsimden, lütuflar sizin himmetinizle Rabbimdedir.Nüket anneme selam eder ikinizin de ellerinden saygı ile öperim. Allah'a emanet olunuz. 

Ek alanı 

------------------- 

Hayırlı günler Me… kızım hamdolsun şimdilik iyi sayılırız inşeallah sizlerde ailece iyisinizdir Cenâb-ı Hakk iyilikten ayırmasın.  Dosyanı indirdim okudum güzel olmuş ellerine gönlüne sağlık düzenleyip geliş sırasına göre kitaptaki yerine iâve ettim. Cenâb-ı Hakk daha nice tefekkürler nasib eylesin. Dünya ahiret işlerin kolay gelsin Mesut oğlumuza sana selâmlar Annenin de selâmları vardır hoşça kalın. " İz--T-B- "

---------------- 

 “DUR, RABBIN NAMAZ KILIYOR!” Me… Yi… ke...

Bismillahirrahmanirrahim… O’nun adıyla…

Peygamberimiz Efendimiz (SAV) miraca çıktığında, perdeler bir bir aralanırken son perde kaldığında ve Sevgili Efendimiz onun açılmasını dilediğinde “Dur, Rabbın namaz kılıyor” hadisesi yaşandı.

A’maiyyet’te Zat’ın bilinmekliğini arzu etmesi ile başlayan düzen (seyir), Hz Adem’in halkedilmesi ile Ef’al aleminde tecellisini buldu. Bizim insanlık serüvenimiz de Hz Adem ile başlamış oldu. “Venefahtü fihi min ruhi” ile Cenab-ı Hakk bize ruhundan üfleyerek, insanı (insan-ı kamili) tüm aleme sultan yaptı. İşte bizim bazı olayları anlayabilmemiz için önce bilinmekliğini arzu eden “Zat”ı bilmekliği arzu etmemiz gerekir ki sırlara erelim. Önce Regaip, rağbet eden olup, kendimizi tanımaya çalışmalıyız ki Hakk’ı tanıyalım. Hakk’a rağbet eden kişi olarak veled-i kalbimizin doğumu gerçekleştikten sonra, berat-ımızı alarak ancak miracımızı gerçekleştirebiliyoruz. O halde miracını tam olarak gerçekleştirememiş bir salikin de “Dur, Rabb’ın namaz kılıyor” hitabını tam olarak idrak edebilmesi düşünülemez.

Peki o vakit bu mertebeye ulaşamayan kişi ne yapacak? Bizler bu hitaptan mahrum mu kaldık diye düşünüyorum? Bazen bazı tatlar, bazı cisimler, onu tadan, gören tarafından bilmeyene aktarılır ya hani; bilmeyen kişi de sanki tatmış, sanki görmüş gibi hayalinde canlandırır. Sevgili Peygamberimizin de bu hadiseyi yaşayıp bizlere aktarmasının hikmetlerinden biri de budur diye düşünüyorum. Çünkü ilmin başı meraktır denir ya hani, Efendimizin yaşadığı bu hadiseyi bizlere aktarmasıyla bizde başlayan merak, bizi bu mertebelere ulaşmak için çabalamaya yönlendirecektir İnşeAllah. Rabbim gayretimizi artırsın.

Peygamber Efendimizin “yanarsam ben yanayım” dediği bu yolculukta Rabbimize ulaşan son perdenin açılmayışı ve fakat ardındaki sırrın bildirilişi bana “kul” oluşumu hatırlattı. Burada da ikilik olmuş, tevhid bozulmuş gibi ifade ettim ancak mertebe itibariyle henüz kul olduğum bilincinde olmam gerektiğini hissettim. Kul olarak aciz olduğum halde yine de sırlar bildirildi, şükründen acizim. “Dur, Rabb’ın namaz kılıyor”. Bu hakikati idrak edebilmek için; önce nerede durmam gerektiğinin bildirilmesi, bu vesileyle mürşidim olmadan asla seyrimi sağlıklı sürdüremeyeceğim gerçeğini anlamış oldum. Ayrıca “Rabb” terbiye edici, idrak edilmeden, “Namaz”, “Salat” anlayışı tam olarak oturmadan bu sistemi anlamam mümkün değil diye düşündüm. Rabb’ım idrakimizi genişletsin, anlayış lütfetsin ve Zat’ına giden yolda seyrimizi daim kılsın inşeAllah.

Ayrıca kendi seyrimde her bir perde aralanacağında bu hitaba mazhar olduğumu düşündüm. “Hazır mısın?” “Bu sırrı öğrendikten sonra alacağın sorumluluğu yüklenebilecek misin? “Öğrendiğin sırrı taşıyabilecek, hakkını verebilecek misin? “Peki bunun şükrünü yapabilecek misin?” diye sordum kendime.

Miraçta gerçekleşen bu hadiseye bir ayna koyup tersinden baktım. Miraçta yaşanan son hadise bu ise; ilk hadisenin de bu olduğunu düşünüp, daha ilk perde aralanırken bu hitaba mazhar olduğumu düşünerek, en baştan uyarıldığımı tahayyül ettim. “Dur, Rabb’ın (Rabb-ı Has’ın) namazda, salatta, selamette, zikirde, duada iken sen nerdesin? Başka bir yerde olamazsın, olmamalısın…” Ona göre bir hayat yaşayacaksın ve gönlünü artık manası “salat” olmayan şeylerden çekmelisin. Hatta hayatın, yaşantın, tüm yaptıkların bir Salat’a dönüşmeli. Hayatında başka bir şeye yer kalmamalı. Perde ardında böyle bir yaşantı var ve sen o perde açılsın istiyorsan, tüm bunları göze alarak perdenin önünü de salat ile doldurmalısın.

En derin hürmetlerimle…

kızınız Me… Ke…. 

------------------------------------------------- 

57) Tefekkür.

'Dur rabbın namaz kılıyor' Nu… Çe… 25 Şub 2021 

Hayırlı Günler Efendi Babacığım, inşallah siz ve Nüket annem iyisinizdir. Bizler hamd olsun iyiyiz. Öncelikle sizden bu mailimi son gün yolladığım için özür dilemek istiyorum, ancak sağlık sorunlarım ve hastaneden bir kaç gün önce cıkmam, kendimi ancak yeni toparlamama sebep oldu.

Müsadenizle bize sormuş olduğunuz 'Dur rabbın namaz kılıyor' lafzı hangi mertebeden söylendiği sorunuza cevap verip düşüncelerimi size illetmek istiyorum. 

------------------- 

Hayırlı günler Nu… kızım sağ olasın hamdolsun şimdilik iyi sayılırız, sana da geçmiş olsun sağlık ve hastalık hepsi bizler içindir, hepsi geçer. Bütün hallerde Rabb-ı mıza sığınmalıyız. 

Yazdıklarını okudum güzel olmuş ellerine gönlüne sağlık  düzenleyerek geliş sırasına göre kitabına ilave ettim. 

Dünya ahiret işlerin kolay gelsin Nu… kızımıza sana ve  herkese selâmlar, Nüket Annenin de selâmları vardır hoşça kal. " İz--T-B- "

-------------------  

Bismillahirrahmanirahim Peygamber Efendimizin (SAV) miracı mertebe mertebe olmuştur, yani Efendimizin miracında bütün perderler teker teker açılmışdır, birtane hariç bu perdenin arkasını merak eden Efendimize 'Dur rabbın namaz kılıyor' cevabı gelmiş-trir.

Perdeleri burada bize önceden anlatmış olduğunuz gibi soru işaretlerıi olarak düşünmeliyiz. Bu soru işaretleri teker teker cevap/idrak bulup kalkınca, Efendimiz bulunmuş oldu-ğu, Esma mertebesinin idrakına vardığıdır ki, buda Rububiyet mertebesinide gerçekleşmişdir.

Peygamber Efendimiz miracında Rububiyet mertebesine vardığında, bulunmuş olduğu, Esma mertebesinin, kendinde zuhur etmesinin bilincine varmışdır. Yani bütün Esma ilahiyesinin kendisindeki faaliyetini seyretmişdir. 

Kişinin RARBI böylece, bir insanda kişiliğini oluşturan ilahi isimlerin belli bir şekilde düzenlenmesidir. Böylece kulun esmaları kulun RABBI olarak anlarsak ve tüm Esma ilahiyesini ALLAHI'N manaları olduğunu kabul edersek kulun Rabbı ALLAH'TIR.

Rububiyet mertebesinde geçen 'Rabbın namaz kılyor'  lafzı, kişide meydana gelen muraddır, yani yaratılışının varlık sebebidir. Başka bir anlatımla ALLAHIN insanda  Esmaları programlama/zuhura çıkarma faaliyeti/ibadetidir. 

Önceden sohbetinizde dinlemiş olduğum gibi bireysel mana olarak da şu demektir:

Dur rabbın namaz kılıyor lafzını, 'Sen dur senin rabbın sende namazda' anlamlıyız, yani Rububiyet hakikatine ermiş olan Efendimize beşeri halini geride bırakıp rabbının kendinde seyretmeye davetidir. 

Efendi Baba siz bizden bu sorunuzla ilgili düşüncelerimizi yazmamızı istediniz, yazarken farkettim ki benim düşüncem diye bir şey yok, çünkü 'ben' diye bir şey yok, bundan dolayısı yazdıklarım sizden öğrendiklerimdir, hiç bir cümlesi bana ait değildir.

İnşallah emeklerinizi boşa çıkarmamışımdır.

Efendi Baba sizi ve Nüket annemi çok özledim, inşallah yakın zamanda görüşmek üzere sizin ve Nüket annemin ellerinden öperim. 

Sonsuz sevgim ve saygılarımla.

Nu….

-------------------------------------------------   

58) Tefekkür.

“Dur! rabbin namaz kılıyor” tefekkür çalışması

Se… İy…. 25 Şub 2021

------------------- 

Hayırlı günler Se…. kızım dosyanı indirdim okudum yazını düzenleyip kitabına ilave ettim. Güzel olmuş Ellerine gönlüne sağlık Cenâb-ı Hakk daha nicelerini nasib etsin inşeallah. Dünya ahiret işlerin kolay gelsin selâmlar hoşça kal. " İz--T-B- "

------------------- 

Se… İy...

Efendimizin, mirac hadisesini ümmetine açıklarken, miracda işittigini ifade ettiği hitap "Dur Rabbin namaz kılıyor" tefekkür konumuz. Efendimiz Hz.Muhammed, Hakikati Muhammedi yönüyle varoluşun kaynağı, bütün mertebelerin sahibi, muhakkiki ve müşahidi. Tüm esmai ilahiyenin kendisine verildigi Rablık vasfının merkezi. Bu yönüyle de terbiye edicimiz. Muhammedi sırrın taşıyıcısı, bu nurun yansıdığı mahal olan Mürşidi kamiller de Rab, terbiye edici kamil makamlar. Kendini bilme egitiminde müride rehberlik ederken, Mürşidi Kamil yüzünden görünen aynada mürid kendi hakikatini seyrederken, Mürşidi Kamilin hakikati, müride, kendi hakikatinin seyrettirildigi mahal olmakta.

“Dur Rabbin namaz kılıyor” hitabi Efendimiz tarafından ümmetine iletildigine göre, demekki bu hitap, ümmetini de ilgilendiriyor. Muhammedi olmaya talip olanların her yönüyle örnek aldığı, benzemeye çalıştığı Hz. Muhammedin, yaşadığı mirac tecrübesini de bir hedef olarak ümmetine işaret edişi, hem istidat itibarıyla yaşanabilirliğine, hem de miracın hediyesi olarak, gelen namaz yaşantısının, miraç yolculuğu ile parelelliligine, dikkat çekiş yönüyle olduğunu düşünebiliriz. 

Peygamberimiz bir hadisinde ''Benim miracımı diğer peygamberlerin miracından efdal tutmayın'" buyurmuş olsada tamamlanmışlık yönünden, diğer bütün peygamber-lerin miracı, Efendimizin miracına göre eksiktir. Efendimizin miracı tamamlanmış bir mirac olması yönüyle üstündür. Nitekim C.Hak ayetiylede bazı peygamberlerini bazılarına üstün kıldığını ifade eder.

Mirac yolcuğu sırasında, Efendimiz, idrakine ulaştığı bir makamda bu sözü işitiyor. "dur rabbin namaz(salat) kılıyor”. 

Bu sözde Rabb kelimesi geçtiğine gore Rububiyet mertebesinin hali bir başka makamdan ifade edilmiş. Bir makamın halini ifade edebilmek için onun üzerinde ona hakim ve tecrübe etmis bir üst mertebeden söylenerek ifade edilmesi gerekir.

Miraç yolculuğunda Efendimize eşlik eden Cebrail'in ben artık gidemem, dediği bir yer var. Sidretül münteha. Oraya gelene kadar Efendimizin peygamberlerle görüşmeleri, cennet cehennemi ve hallerini seyretmeleri Cebrail'in Efendimize gördüklerine ilişkin açıklamaları var. Efendimiz Sidretül müntehaya ulaştığında, selam vermek istemiş ve tahiyyatı okumuş ve tahiyyatın sonundaki şahadeti melekler getirmis. Yani peygamberimizin sidretül münteha da okuduğu tahiyyatta, Allahın cevap vererek dahil olması var, ve bu konuşmaya melekler şahadet getirerek, tahiyyatın son kısmında okudugumuz şahadeti olusturuyorlar. Buradaki karşılıklı oluşan ifadelerde hangi mertebe itibarıyla muhataplık olduğunu düşünebiliriz. 

Sidretül münteha kavramı için tanımlamalar da, bütün varlıkların ilminin tükendiği yer, varlığa ilişkin ilmin dayandığı sınır hudut, olarak ifade ediliyor. sidretül müntehanın ilerisi gayb alemi, hiçbir varlığın akılla bilemeyecegi bir alem, olarak ifade ediliyor. Cebrail as ilerisine gecmeyerek, Efendimizi sidretül Münteha makamında bekliyor, zira mirac yolculuğunu tamamlayan efendimiz Cebrail as. mı tekrar burada görüyor. 

Abdülkerim cili hz lerinin insanı kamil eserinde, mirac da "dur rabbin namaz kılıyor" hitabının işitildigi idrak makamı şöyle ifade edilmiş. 

"Bu yüce bir sırdır ki ancak kemal sahibi zatlar Onu idrak edebilir. Haliyle bu idrak C.Hakkın Kamil ismine bir zuhur yeri olması sonucudur.” Cebrail as aklı temsil ediyor, bir yönüyle akılla elde edilebilen idrakin ötesi olan boyutta Efendimizin yolculuğuna yalnız devam ettigi sırada, "dur Rabbin namaz kılıyor" hitabına muhatap olduğunu düşünürsek, akılla gidilerek ulaşılacak yerin ötesinde, meleklerin ulaşamayacağı bir yerde, demekki bu sözün işitildigi idrak makamı. 

 Hadisi şerif de dikkat çeken ifadeler Rab, namaz ve Rabbin namazda oluşu. Namaz zahir alemde yönelişi ifade ediyor iken. Batını itibarıyla ise namazı, Allah'ın sıfatlanarak alemlerde isim ve fiilleriyle işler hale gelmesi şeklinde tefekkür ediyoruz. Namaz, ibadet, kulluk kavramları hizmet kavramıyla da alakalı. C.Hak ayetinde “Bana ibadet etsinler diye halkettim” buyuruyor, her kulunda ne açığa çıkarmayı murad etti ise, o muradın yerine gelmesi, o birimin hakikati yönüyle kulluğunu ifa etmesi, Rabbine, kendisini terbiye eden ilahi Esmaya hizmeti olmuş oluyor. 

“Namaz müminin miracıdır.” Mirac ve namaz kelimelerinin birlikte kullanıldığı bir hadisi şerif. “Sen dur Rabbin namaz kılıyor” hadisiyle Rububiyet idrakinin açılımı gerçekleşiyorken,"Namaz Müminin miracıdır" ifadesiylede idrakimizi mirac boyutuna taşımaya işaret var."Ben sizin Rabbiniz değilmiyim" hitabına verdiğimiz "Evet Rabbimizsin" anının halini şimdide yaşamamız isteniyor namazda. 

Efendimiz mirac yolculuğunda öyle bir mertebeye gelmiş ki, dur denilerek Rabbın Ona yönelişine dikkat çekilmiş. Rububiyet varlığının idraki oluştu diyerek, yapılan ikaz bir sınıra geldiğinin bildirimi, kendisindeki üst bir mertebeden duyuruluyor. O noktada, Allahın Rububiyet mertebesinin idraki ile tenezzülüne işaret edilmiş. Zaten her daim Rabbin yönelişi söz konusu iken bunun idrakinin açılmasının gerçekleştiğini anlayabiliriz. Akilla yapılan idrakin teslimiyete tebdili diye de düşünebiliriz, burdaki teslimiyeti var zannettiginden soyununca asli var olanin doldurması-görünmesi şeklinde ifade etmeye çalışalım. 

İkan-yakin halinin oluşumuyla ibadetin biçim değiştirmesi. “Yakin hasıl oluncaya kadar Rabbe ibadet edin.” Rabbine vasıl olmak, Onun emri altında yaşamayı bulmak gibi ifadeleri bu kapsamda düşünebiliriz. Bu halin idrakine geçerken işitilen dur, ikazıyla ilgili olarak verilen bir örneği hatırlarsak, yer çekimine karşı koyan kuşlar kanat çırparak yükselir yükselir ve yercekiminin olmadığı bir yüksekliğe ulaşır. Buraya ulaştığında da kanat çırpmaya devam ettiginde, dur hitabının duyurulması gibi tefekkür edebiliriz, burdaki hitap kanat çırpmayı durdur anlamından ziyade, kanat çırpmanın biçim degistirmesine işaretdir. İnsani kamil eserinde, ilgili bölüm sohbetinde şöyle açıklanmış, sözün işitildigi makam. “Kulluk sırrının Rab olmakdaki zuhur yeridir.” Kulluk sırrının RUBUBİYET mertebesindeki zuhur yeridir. Bu yüce bir sırdır ki ancak kemal sahibi zatlar Onu idrak edebilir. Haliyle bu idrak C.Hakkın Kamil ismine bir zuhur yeri olması sonucudur.” Rububiyetin idraki, hadisi şerif de beyan edilen “Dur Rabbin namaz kılıyor” tılsımıyla açılırken C.Hakkın Kamil esması Rububiyet idrakinin oluşmasında Rablık vasfı ile terbiye edicisi. Bütün ilahi esmaların özelliği, kendisine verilmiş olanı terbiye etmek ve oluşumunu tanzim etmek.

İnsanı kamil sohbetin de bu konuya iliskin olarak efal ve esma mertebeleri açılmış , sıfat ve zat mertebelerine doğru gidişin devamına dikkat çekiliyor. miracın Hak ve Allah esmalarından önceki Rabbin ve Rabliğinin idrakinde gerçekleşmiş bu hitap. Bu bir yönüyle anlatım, bireysel manada ümmetine Efendimizin bildirmesi bakımından. 

Genel yonuyle ise , bütün esmaların kendisine verildiği Efendimize Rububiyet mertebesi yönüyle bütün alemler üzerinde esmai ilahiyenin işleyişinin açıldığını tefekkür ederiz. Hakikati Muhammediye vasfında Rububiyet yaşantısının tüm alemler kapsamıyla açılmasını Rububiyetin genel boyutuyla idrakinin gerçekleşmesi olarak düşünebi-liriz. Bütün esmalar Efendimiz de mevcut. Allah esması bütün esmaları kapsayan esma. Mirac içsel bir yolculuk olduğuna göre tüm alemlerin kendinde işleyişinin Rububiyet yönüyle açılmasıyla, Efendimiz de seyrinin gerçekleşmesi olarak ifade edebiliriz. 

Hakikati Muhammediye yönüyle, bütün esmalar kendisine verilen ve Ferdiyet ve fakr hikmetine işaret edilen Efendimiz için, Rabbi Has ve Rabbül Erbab ifadelerini tefekkür edebiliriz Kuranı kerim de namaz ile ilgili olarak, dur manası sarhoşluk hali içindeyken ifade edilen, “sarhoşken namaza yaklaşmayınız” ayetinde geçiyor. Bu ayet ile "dur Rabbin Namazda" hitabının yaşantısı arasında bağ kurmak isteyerek tefekkür ettigimizde, sarhoş kendini bilmez bir halde olur ve namaza yaklaşması, yönelişi durdurulur. Rububiyet boyutu itibarıyla idrakin gerçekleşmesinde de o mahallin, Rabbinin tasarrufu ve Rabbinin emri altında yaşamayı bulmak idrak hali içinde, vehmi nefsi benliğini bilmeme halini yaşadığını düşündürebilir bize. 

C.Hakkın Kamil ismine bir zuhur yeri olması sonucu, bu makamda açığa çıkan kemalatı, oluşan idraki, Rububiyetin ilerisinde Uluhiyet mertebelerine, sıfati ve zati idrakin açılımına taşımanın öncüsü olarak düşünebiliriz.

İrfan yolculuğunda enfüsi eğitim olarak adlandırılan sıratı mustakim de bugün mülk kimindir, ayetinin yaşantısını ve afaki eğitim olarak belirtilen, sıratullah da hz Mûsâ nin aklı temsili ile Hz. Hızır as ile yolculuğunda yaşadıklarını da bu hadis ile birlikte tefekkür edebiliriz. Ayrıca irfan yolculuğunda ruhu sultan, ruhul Kudüs ve ruhu azam ile desteklenmek kavramları için, işaret edilen mertebeler de bu hadisi şerif bünyesinde tefekkür edilebilir. imanın ikana dönüşmesi kavramıda konuyla ilgili tefekkür edilebilir.

Efendim, kemalet ehline malum olan konunun hakikatine ne kadar isabet edilebilmiştir bilemesek de, eksik idrakleri-mizin tamamlanması, hatalarımızın düzeltilmesi niyazıyla idrakimizce tefekkür etmeye çalıştık. 

Hürmet ve muhabbetlerimizi sunar ellerinizden öperiz. 

Se…. İy… 

------------------------------------------------- 

59) Tefekkür.

“Dur! Rabbin namaz kılıyor ” Ay… Pa… 25 Şub 2021 

Merhaba Efendi Babam, Afiyettesinizdir inşallah. "Dur! Rabbin namaz kılıyor" ifadesi hususunda bir e-posta iletmemizi buyurmuşsu-nuz. Biraz dağınık olmakla birlikte bazı düşüncelerimi iletmeye gayret ettim. Hasretle ellerinizden öper, sağlık ve afiyet dileriz.

------------------- 

“Dur! Rabbin namaz kılıyor” Perde: Mahremiyet, gaflet, vuslat… Fillerle, isimlerle perdelenen hakikat, sıfat… Rububiyyet’in ardında saklı Rahmaniyyet, zât-ı mukayyed”den “zât-ı mutlak”a…

Dur: İkaz, emir, sınır, düşünmek, fiilin son buluşu…

Rabb: “Esma mertebesi” zuhuruyla “Rabb-ı Hass”, “zât mertebesi” zuhuruyla “Rabb-ül Erbab” Salat/Namaz: Efal âlemi ameli olarak “Salat”, esma âlemi ameli olarak “Salat-ı Vusta”, sıfat âlemi ameli olarak “Salat-ı Daimun”. 

Mekân: Mirac Hadisesinin zuhur mahalli olarak 7. kat gök Mütekellim: Cebrail (a.s.) Muhatap: Hz. Muhammed (s.a.v.) Berzah: Esma Alemi ile Sıfat Alemi arasında bir berzah…

İlkin ifadedeki emir-hitap mütekellim ve muhatab üzerinden ikilik durumunun altını çizer. “Dur” ihtarı bir sahanın bitişi, başka bir sahanın başlangıcı şeklinde bir sınır fikrini hatırlatır. Rabbin lafzı Rabb ifadesiyle rububiyet sahasına, sonundaki bitişik zamirle muhatabın varlığına, dolayısıyla muhatabın sahasına işaret eder. Daha önce söz konusu edilmiş lafızlarla perdeye, dolayısıyla perdenin ardındakine dair bir bilgi sunulmaktadır. 

Hz. Adem’le başlayan ve peygamberanla birlikte türlü türlü zuhurlara kavuşan esmâ âlemi Hz. Muhammed ismiyle birlikte kemâl bulur ve zirveye varır. Mirac sırasındaki bu ifade nihayete varan bir sahanın (esma âleminin) sınırlarına varıldığının da habercisidir. Nihayet rububiyetten rahmaniyete, “esmâ mertebesi”nden/“nur-u ilâhiyye”den “sıfat mertebesi”ne/“Hakikat-i Muhammediyye”ye bir yol açılacağı bilgisi de burada saklıdır. 

“Salatta” ifadesi ‘Hu’nun/”O”nun salatta yani “zatının zatına ayna olması” durumuna işaret eder. Burada efal âleminde eda edilen “salat” ve esmâ âlemindeki zikir ve dua yönlü yapılan fiil yahut düşünce şeklinde ifade edilen “Salat-ı Vusta”, yani orta namazı, sıfat âlemine geçmek için basamak namazı, ara namazı icra edilmiş, kemal bulmuş ve artık sıfat mertebesindeki ismiyle “Salat”ın gerçek yerine, hakiki manasına, “Salat-ı Daimun”a işaret edilmiştir. “Onlar ki namazları üzere (dâimdirler) devamlıdırlar.” (70/23) Mirac’a çıkan kul sidretül münteha denilen bölgeye vardığında, daimî salata geçiş yerinde, bir tür berzahtadır. Sad harfiyle sıfat alemini, lam harfiyle lahud âlemini, te harfiyle tevhidleri ifade eden Salat lafzının hakikatine Mirac hadisesinin söz konusu kısmında bir yol açılmıştır.  Bir diğer ifadeyle esma mertebesi zuhuruyla Rabbi Has’tan zat mertebesi zuhuruyla Rabbül Erbab’a varan yola işaret edilmiştir.

Bütün isimleri terk eden ve Hakk’ta fani olan sâlik, efal ve esmâ âlemindeki salatını kulluğu gereği sürdürmeye çabalarken “Dur” nidasının muhatabı olur. Bu geçici bir şe’endir. 

“Gerçi varlıkta her bir ‘esma-i ilâhiyye’den bir miktar terkip vardır, fakat hakim olan, onun ‘ismi hassı’dır. İşte o da, onun Rabb-ı ve ilâhıdır. Kişi farkında olmadan ‘aman yarabbi’ dediğinde evvelâ en yakınında onu kontrol eden ‘Rabb-ı hass’ına yönelmiş olmaktadır. Bu yöneliş sırasında kendisine, ‘Dur Rabb’ın namaz kılıyor’ denmekle onun da ‘abd’ olduğu belirtilmiş, yapılması gereken gerçek ibadetin ‘Rabb’ül hass’a değil ‘Rabb-ül erbab’a olması gerektiği açık olarak ifade edilmiş olmaktadır.” Ay… Pa… 

------------------- 

Hayırlı günler Ay… kızım hamdolsun şimdilik iyi sayılırız inşeallah ailece hepiniz iyisinizdir . Yazını okudum güzel olmuş ellerine gönlüne sağlık geliş sırasına göre düzenleyip kitaptaki yerine ilâve ettim. Cenâb-ı Hakk daha nicelerini nasip eder inşeallah. Mu… sana evlatlara selâmlar hoşça kalın. " İz--T-B- " 

------------------------------------------------- 

60) Tefekkür.

'miractaki dur rabbin namaz kılıyor' yazısı ile ilgili düşüncelerim.

Lo… Al… 25 Şubat 2021

Efendi Baba hürmetle ellerinizden öperim. 

Miraç daki dur rabbin namaz kılıyor sözü mertebesi itibariyle rab dendiği için rububiyet mertebesi olarak düşündüm. İbadet eden ve edilen olmak üzere son varlık perdesininde kalkması için Rasulullah Efendimizin Abdiyyetine, rububiyet mertebesinden secde söz konusudur. Çünki abdiyyet mertebesi rububiyyet mertebesinden üstündür. Böylelikle Abdiyyet mertebesinden kendisine ziyarete gelene, rububiyetinden secde ederek karşılamıştır. 

...diye düşündüm Efendim. Tekrar hürmetle ellerinizden öperim.

------------------- 

Hayırlı günler Lo…. oğlum sağ olasın. Yazını okudum geliş sırasına göre düzenleyip kitaptaki yerine ilave ettim. Güzel olmuş ellerine gönlüne sağlık. Cenâb-ı Hakk daha nicelerini nasip eder inşeallah. işlerin kolay gelsin selâmlar hoşça kal " İz--T-B- "  

-------------------------------------------------

60) Tefekkür. Yazısı ile bu bölümü bitirmiş olalım. Devamını ikinci cilde bırakalım. Bu kitaba başlarken hacminin muhtevasının ve sayfa adedinin bu kadar artacağını düşünmemiştim ancak etraflıca bir araştırma düzenleme ve tefekkürler ile kitabın hacmi bir hayli genişlediğinden iki cilt haline dönüştürme gereği hasıl olduğundan, birinci cildi burada bırakıp devamı (190-Cilt-2-Dur-Rabb-ın namaz kılıyor) kitabı ile tamamlanıp neticeye ulaştırılmıştır. 

Nihayet birinci cildin sonuna gelmiş olduk, Rabb-ımıza şükrederiz (5-aralık cumartesi-2020) tarihinde başlanıp, yaklaşık altı ay kadar süren oldukça sıkı bir çalışma neticesinde, birinci cilt (15-05-2021) bayramın sonu olan gene bir cumartesi günü ikindiden sonra tamalanmış oldu. 

Aslında ikinci cilt’te tamalanmıştır ancak son kontrolları yapılacaktır sıra ona gelmiştir inşeallah kısa bir sürede o da tamamlanacaktır. 

Kitapta fark ettiğiniz gibi bazı yerlerde tekrarlar vardır bu, konunun daha iyi anlaşılması için kitabın içinde tekrardan araştırma yapılmasına gerek kalmaması için, ilgili konunun yeni yönlerinin açılması için hatırlatma babında olmuştur. Umarım fayda sağlamıştır. Cenâb-ı Rabb-ül alemin idraklerimizi sonuna kadar açsın inşeallah. 

Gayret bizden muvaffakiyet Hakk’tan dır. 

“Heze min fazlı Rabb-i” 

“ İz—T-B- “

----------------------------- 

Terzi Baba kitapları. 

Terzi Baba Baskısı olan kitaplar. 

1. Necdet Divanı:

2. Hacc Divanı:

3. İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri:

4. Lübb’ül Lübb Özün Özü, (Osmanlıca’dan çeviri):

5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri):

9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet:

10. Kelime-i Tevhid, değişik yönleriyle:

11. Vâhy ve Cebrâil:

12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi:

13. (13) On üç ve Hakikat-i İlâhiyye: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri ve şerhi 

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

16. Divân (3)

19. Sûre-i Feth ve fethin hakikat-i.

21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

22. Sûre-i Yûsuf ve dervişlik:

24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.) 

35. Fâtiha Sûresi: 

39. Terzi Baba: (2)

41. İnci tezgâhı:

49. 36-Yâ’sîn, Sûresi: 

59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

67. 067-Mülk Sûresi: 

68. 1-namaz sureleri

69. 2-namaz sureleri

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

91-Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

95- Terzi Baba-(8) (19/53)

96- 41-Fussilet Sûresi. 

103-terzi Baba yüksek lisans tezi. 

118- 52-Tûr suresi. Ve M. Nusret tura. 

129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

-------------------

(H) Yayınları tarafından basılan kitaplarımız: 

-------------------

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve hakikatleri: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri.

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem-safiyeti. Safiyyullah. (a.s.) 

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

------------------------------ 

 Terzi Baba kitapları sıra listesi

 KAYNAKÇA

 1. KÛR’ÂN VE HADîS :

 2. VEHB : Hakk’ın hibe yoluyla verdiği ilim.

 3. KESB : Çalışılarak kazanılan ilim.

 4. NAKİL : Muhtelif eserlerden, Mesnevi’i şerif, İnsân-ı Kâmil, Fusûsu’l Hikem ve sohbetlemizden müşahede ile toplanan ilim.

(Gönülden Esintiler) 

1. Necdet Divanı:

2. Hacc Divanı:

3. İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri:

4. Lübb’ül Lübb Özün Özü, (Osmanlıca’dan çeviri):

5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri):

9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet:

10. Kelime-i Tevhid, değişik yönleriyle:

11. Vâhy ve Cebrâil:

12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi:

13. (13) On üç ve Hakikat-i İlâhiyye: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri ve şerhi 

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

16. Divân (3)

17. Kevkeb. Kayan yıldızlar.

18. Peygamberimizi rû’ya-da görmek. 

19. Sûre-i Feth ve fethin hakikat-i.

20. Terzi Baba Umre (2009)

21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

22. Sûre-i Yûsuf ve dervişlik:

23. Değmez dosyası:

24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.) 

25. -1-Köle ve incir dosyası: 

26. Bir zuhûrât’ın düşündürdükleri: 

27. -2-Genç ve elmas dosyası: 

28. Kûr’ân’da Tesbîh ve Zikr: 

29. Karınca, Neml Sûresi: 

30. Meryem Sûresi: 

31. Kehf Sûresi: 

32. 3-Terzi Baba İstişare dosyası: 

33. Terzi Baba Umre dosyası: (2010)

34. -3-Bakara dosyası: 

35. Fâtiha Sûresi: 

36. Bakara Sûresi: 

37. Necm Sûresi: 

38. İsrâ Sûresi: 

39. Terzi Baba: (2) 

40. Âl-i İmrân Sûresi: 

41. İnci tezgâhı: 

42. 4-Nisâ Sûresi: 

43. 5-Mâide Sûresi: 

44. 7-A’raf Sûresi: 

45. 14-İbrâhîm Sûresi: 

46. İngilizce, Salât-Namaz: 

47. İspanyolca, Salât-Namaz: 

48. Fransızca İrfan mektebi:

49. 36-Yâ’sîn, Sûresi: 

50. 76-İnsân, Sûresi: 

51. 81-Tekvir, Sûresi: 

52. 89-Fecr, Sûresi: 

53. Hazmi Tura: 

54. 95-Beled-Tîn, Sûresi: 

55. 28- Kasas, Sûresi: 

56. İrfan-Mek-Şer-Fransızca-Baba: 

57. 20-TÂ HÂ Sûresi: 

58. Mirat-ül-İrfan-ve-şerhi: 

59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

62. -4-Bir ressam hikâyesi:

63. İnci mercan tezgâhı

64. Ölüm hakkında:

65. Reşehatt’an bölümler: 

66. Risâle-i Gavsiyye: 

67. 067-Mülk Sûresi: 

68. 1-Namaz Sûrereleri: 

69. 2-Namaz Sûrereleri: 

70. Yahova Şahitleri: 

71. Mü-Geceler-Fran-les-nuits: 

72. Îman bahsi: 

73. Celâl cemâl Celâl: 

74. 2012 Umre dosyası: 

75. Gülşen-i Râz şerhi: 

76. -5-Doğdular, yaşadılar hikâyesi: 

77. Aşk ve muhabbet yolu: 

78. A’yân-ı sâbite. Kazâ ve kader:

79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.

81- Hayal vâdîsi’nin çıkmaz sokakları: 

82- Mektuplarda yolculuk-M.Nusret-Tura.

83- 2013 Umre dosyası. 

84- Nusret Tura-Vecizeler ve ata sözleri.

85- Nusret Tura-Tasavvufta aşk ve gönül.

86- Terzi Baba-(6) İstişare dosyası.

87- Terzi Baba-İlâhiler derleme.

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

89- 6-Her şey merkezinde hikâyesi. 

90- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-1) şerhi. 

91- Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

92- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (2) şerhi. 

93- 7. İngilizce. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

94- Mescid-i Dırarr-Kubbet-ul Kara. 

95- Terzi Baba-(8) (19/53)

96- 41-Fussilet Sûresi.

97- 2015 Umre dosyası. 

98- Solan bahçenin kuruyan gülleri. 

99- Terzi Baba-(9) İstişare dosyası. 

100-14-İrfan mektebi ve şerhi-İspanyolca.

101- Bosna Hersek dosyası. 

102-The SCHOOL OF WISDOM (irfan mektebi)

103-Terzi Baba yüksek lisans tezi. 

104-Hacc Umre ve hakikatleri.

105-Cemo ve Farko.

106-(2016) Umre dosyası.

107-Vahy ve Cebrâîl- (Fransızca)

108-Ru’ya-Mana-alemi- Tezi Baba ile ilgili zuhuratlar. 

109-terzi Baba tasavvufi izahlar. 

110-19-53-Şeker risalesi.

111-Lübb-ül lübb-Özün özü ve şerhi.

112-Bir kardeşin soruları ve cevapları

113- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-2) şerhi.

114- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-3) şerhi.

115- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-4) şerhi.

116- 2017-Kudüs seyahati dosyası. 

117- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-5) şerhi.

118- 52-Tûr suresi. Ve M. Nusret tura.

119-Fu-Hi-01-Adem Fassı.

120-Fu-Hi-02-Şit Fassı.

121-Fu-Hi-03-Nuh-fassı.

122-Fu-Hi-04-İdris-05-İbrahim-fassı

123-Gülşen-i Raz-2-Terzi Baba şerhinin tamamı. 

124-İbretlik bir değmez dosyası daha Satih ince.

125-2018 Umre dosyası 

126-14-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

127-15-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

128-İbretlik bir hikâye daha. Kaf dağı ve Zümrüd-ü Anka.

129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

130-İbretlik bir hikâye daha. Kilise çanları. 

131-Kur’ân-ı-Kerîmde yolculuk-53-Ayetleri ve Terzi Baba- 

132-Kaner Yiğido-İbretlik bir hikâye daha- 

133-1-İzmir İrfan sohbetleri. 

134-2-Sohbet arası sohbetler. 

135-3-Sohbet arası sohbetler.

136-4-Sohbet arası sohbetler.

137-5-Sohbet arası sohbetler.

138-6-Sohbet arası sohbetler.

139-7-Sohbet arası sohbetler.

140-8-Sohbet arası sohbetler.

141-9-Sohbet arası sohbetler.

142-10-Sohbet arası sohbetler. 

143-11-Sohbet arası sohbetler. 

144-12-Sohbet arası sohbetler. 

145-13-Sohbet arası sohbetler. 

146-14-Sohbet arası sohbetler. 

147-15-Sohbet arası sohbetler. 

148-16-Sohbet arası sohbetler. 

149-17-Sohbet arası sohbetler. 

150-18-Sohbet arası sohbetler.

151-19-Sohbet arası sohbetler.

152-20-Sohbet arası sohbetler.

153-21-Sohbet arası sohbetler.

154-22-Sohbet arası sohbetler.

155-23-Sohbet arası sohbetler.

156-24-Sohbet arası sohbetler.

157-25-Sohbet arası sohbetler.

158-26-Sohbet arası sohbetler.

159-27-Sohbet arası sohbetler.

160-28-Sohbet arası sohbetler.

161-29-Sohbet arası sohbetler.

162-30-Sohbet arası sohbetler.

163-1-7-Esmâ’ül Hüsnâ-M.Nusret Tura. 

164-2-8-Esmâ’ül Hüsnâ-M.Nusret Tura. 

165-9- Ku-Ker-Yol-Kıyamet Sûresi.

166- İnsan-ı Kamil-A-K-C-Cilt-1-Kitap-6-şerhi- 

167- İnsan-ı Kamil-A-K-C-Cilt-1-Kitap-7-şerhi- 

168- 31- Sohbet arası sohbetlerden seçmeler. 

169- İbretlik bir hikâye daha-Usta dan çırağına tavsiyeler- 

170-4- Ru’ya-Mana-Alemi-Terzi Babanın görüldüğü zuhuratlar.

171-5- Ru’ya-Mana-Alemi-Yoruma açık eğitim zuhuratları.

172-6- Ru’ya-Mana-Alemi-Tuzak-mekr-Hileli zuhuratlar.

173- 2020 Umre dosyası.

174- 83-Kur’an-ı kerimde yolculuk Mutaffifin suresi.

175- Mübarek geceler ve bayramlar. İspanyolca çevirisi. 

176- Korona virüs’ün düşündürdükleri.

177- Terzi Baba, “14-İrfan mektebi” tezi. 

178-84-12-Ku-Ker-Yol-İnşikak suresi-

179-13-Terzi-Elif-Terazi-Teradi-İrfan mektebi.. 

180- A- Füsus’ül-Hikem- Mukaddime. 

181- B- Füsus’ül-Hikem- Ayniyet ve Gayriyyet. 

182-Fü-Hi-06-İSHAK FASSI-

183- Fü-Hi-07-İsmail-08-Yakup- fassı- 

184-Fü-Hi-09-Yusuf Fassı-

185-Fü-Hi-10-Hud Fassı-

186-Fü-Hi-11-Salih-12-Şuayb Fassı-

187-Fü-Hi-13-Lut-14-Üzeyir Fassı-

188-Fü-Hi-15-İsa Fassı- 

189-Fü-Hi-16-Süleyman-17-Davut-18-Yunus-19-Eyyüb-Fassı-

190-Fü-Hi-20-Yahya-21-Zekeriyya-Fassı- 

191-Fü-Hi-22-İlyas-23-lokman-24-Harun-Fassı- 

192-Fü-Hi-25-Musa-26-Halid-Fassı- 

193-Fü-Hi-27-Muhammed-Fassı-

194-Silsile-i Uşşakiyye.

195-Terzi Baba-özel, kütüphane ve müze arşivi.

196- Üç silahşörler. İbretlik bir değmez dosyası daha-

197- Cilt-1- Dur Rabb-ın namaz kılıyor- 

198-14- Ramazan ve oruç- 

199- 14-İrfan mektebi-ders tarif sıralaması. 

200- Cilt-2- Dur Rabb-ın namaz kılıyor-

------------------------- 

Altı peygamber serisi: 

1-15. 6 Pey-(1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

2-21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

3-24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.)

4-59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

5-60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

6-61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

-------------------------

Terzi Baba kitapları serisi: 

1-12- Terzi Baba-(1) 

2-39- Terzi Baba-(2)

3-32- Terzi Baba-(3) İstişare dosyası.

4-79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

5-80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.

6-86- Terzi Baba-(6) İstişare dosyası.

7-91- Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

8-95-Terzi Baba-(8) (19/53) 

9-99- Terzi Baba-(9) İstişare dosyası.

10-103-Terzi baba yüksek lisans tezi.

11-108-Tezi Baba ile ilgili zuhuratlar. 

12-109-terzi Baba tasavvufi izahlar. 

13-110-19-53-Şeker risalesi. 

14-126-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

15-127-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

16-87- Terzi Baba-İlâhiler derleme.

17-126-14-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

18-127-15-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

19-129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

20-131-Kur’ân-ı-Kerîmde yolculuk-53-Ayetleri ve Terzi Baba- 

21-165-9- Ku-Ker-Yol-Kıyamet Sûresi.

------------------------- 

Bir hikâye birçok yorum serisi. 

1-25 -Köle ve incir dosyası: 

2-27 -Genç ve elmas dosyası: 

3-34 -Bakara dosyası:

4-61-Bir ressam hikâyesi:

5-76-Doğdular, yaşadılar hikâyesi: 

6-89-Her şey merkezinde hikâyesi. 

------------------------- 

Dîvanlar serisi: 

1-1-Necdet Divanı: 

2-2-Hacc Divanı: 

3-16-Divân (3)

4-87-Terzi Baba-İlâhiler derleme.

5-88-Nusret Tura-Divanı. 

6-129-Terzi Baba divanı, tüm şiirlerim. 

------------------------- 

İbretlik dosyalar serisi. 

1-17-kevkeb-kayan yıldızlar.

2-23-İbretlik değmez dosyası. 

3-73-Celâl Cemâl Celâl “hayalî Kamer’in hayal vâdîsi”

4-81-Hayal vadisinin çıkmaz sokakları. 

5-93-Mescid-i dırar/Kubbet-ul kara. 

6-98-Solan bahçenin/kuruyan gülleri.

7-105-Cemo ve Farko. 

8-112-Bir kardeşin soruları ve cevapları.

9-124-İbretlik bir değmez dosyası daha. Satih ince. 

10-128- İbretlik bir hikâye daha. Kaf dağı ve Zümrüd-ü Anka.

11-130-İbretlik bir hikâye daha. Kilise çanları. 

12-132-Kaner Yiğido-İbretlik bir hikâye daha-

13-169-İbretlik bir hikâye daha-Usta dan çırağına tavsiyeler- 

14-196- Üç silahşörler. İbretlik bir değmez dosyası daha-

------------------------ 

Umre dosyaları serisi 

1-2. Hacc Divanı:

2-20. Terzi Baba Umre (2009)

3-33. Terzi Baba Umre dosyası: (2010)

4-74. 2012 Umre dosyası: 

5-83- 2013 Umre dosyası.

6-97- 2015 Umre dosyası. 

7-106-(2016) Umre dosyası.

8-104-Hacc Umre ve hakikatleri. 

9-125-2018 Umre dosyası. 

10-173-2020-Umre dosyası.

------------------------ 

Diğer dillere çevrilen Terzi Baba kitapları serisi

1-5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

2- 6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

3-46. İngilizce, Salât-Namaz: 

4-47. İspanyolca, Salât-Namaz: 

5-48. Fransızca İrfan mektebi:

6-71. Mü-Geceler-Fran-les-nuits: 

7-93- 7. İngilizce. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8-100-14-İrfan mektebi ve şerhi-İspanyolca.

9-107-Vahy ve Cebrâîl- (Fransızca)

10-175- Mübarek geceler ve bayramlar. İspanyolca çevirisi. 

------------------------

Mektuplar ve zuhuratlar serisi:

Terzi Baba İnternet dosyaları:

------------------------ 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

1-2- 3- 4- 5- 6- 7- 8- 9- 10-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

11-12-13-14-15-16-17-18-19-20-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar . 

21-22-23-24-25-26-27-28-29-30-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

31-32-33-34-35-36-37-38-39-40-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

41-42-43-44-45-46-47-48-49-50-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

51-52-53-54-55-56-57-58-59-60-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

61-62-63-64-65-66-67-68-69-70-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

71-72-73-74-75-76-77-78-79-80-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

81-82-83-84-85-86-87-88-89-90- 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

91-92-93-94-95-96-97-98-99-100-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

101-102-103-104-105-106-107-108-109-110-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

111-112-113-

------------------------ 

Kitaplar devam ediyor şu an Yekün= (200+113=313)

- Hakim en-Nisaburî, Ebû Abdullah Muhammed, Müstedrek, I-IV (Beyrut: Dâru’l-Marife, ts.), 4:520; Kenzü’l-Ummal, 14:272. ↑

- Alâeddin el-Müttekì bin Hüsameddin bin İsmail el-Hindî, Kenzü'l-Ummal (Beyrut: 1989), 11:125; Bursalı İsmail Hakkı, Ruhu'l-Beyan fî Tefsîri’l-Kur’ân, I-X (İstanbul: 1330), 8:197. ↑

- Müslim, Fiten: 125. ↑

- Arapça Türkçe Sözlük, Dağarcık Yayınları, Sevr, s. 102. ↑

- Steven C. Judd, “Competitive hagiography in biographies of al-Awzaʿi and Sufyan al-Thawri”, Journal of the American Oriental Society 122:1 (Jan–March, 2002). ↑

- DİA, Recep Özdirek ve Ali Hakan Çavuloğlu, Süfyan es-Sevri Maddesi, Cilt 38, s.26-27. ↑

- DİA, Abdurrezzak Tek, Süfyan es-Sevri Maddesi, Cilt 38, s.28. ↑

- Feridüddin Attar, Tezkiretül Evliya, Çev. Mehmet Zahit Kotku. Nuruosmaniye Matbaası, 1964, s.34-35 ↑

- DİA, Abdurrezzak Tek, Süfyan es-Sevri Maddesi, Cilt 38, s.28. ↑

- Abu Jafar ibn Jarir al-Tabari, "Biographies of the Prophet's Companions and Their Successors". ↑

- Fihrist, 225; Abu Nu`aym, V1. 356-93, VH. 3-144; EI, 1v. 500-2 ↑

- Ibn Kayyim, Madaric el-Sâlikîn; İbn el-Cevzî, Sifat el-Safva (Beyrut: Dâr el-Kutub el-`ilmiyya, 1403/1989) ↑

- İbrrahim Hakkı Erzurimi- Tefvizname şiirinin 13. ve 16. Kıtaları… ↑

- Vahy ve Cebrail s,68 ↑
