# Dur Rabbın Namazda (Cilt 2)

**Yazar:** Terzibaba - Necdet Ardıç

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/dur-rabbin-namazda-cilt-2
**Sayfa:** 329

---

GÖNÜLDEN ESİNTİLER 

DUR RABB’IN NAMAZ KILIYOR 

Hadîs-i kudsî

## PEYGAMBER EFENDİMİZİ

## RÛ’YA-DA GÖRMEK

(200-CİLT-2-) İZ TERZİ BABA 

NECDET ARDIÇ 

İRFAN SOFRASI

 NECDET ARDIÇ 

TASAVVUF SERİSİ (200-CİLT-2-) NECDET ARDIÇ 

İZ-TERZİ BABA

Adres Büro: Ertuğrul Mahallesi Hüseyin Pehlivan Caddesi No: 29/5 

Servet Apt. 59 100

Tekirdağ 

Ev: 100 yıl Mahallesi Uğur Mumcu Caddesi Ata Kent Sitesi A Blok Kat 3, D. 13.

Tekirdağ Tel: (0282) 2614318

 (0533) 7743937

www.terzibaba13.com terzibaba13@gmail.com

İkinci cilt devam Sahife no İçindekiler……………………………………………………………………….. (3)

Ön söz……………………………………………………………………………... (5)

Yedinci bölüm devamı…………………………………………..….. (11)

61-70) Tefekkür……………………………………………………… (11-29)

71-79) Tefekkür…………………………………………………….… (29-65)

Rabbin salat’ta bahsi………………………………………………….... (66)

Sonuç ve Değerlendirme…………………………………………….… (68)

Sekizinci bölüm Dur rabb-ın namaz kılıyor,Konusunun asli kayıtlarının araştırılması………………………………………………………………..….. (76) konuyla ilgili rivayetler…………………………………………..……… (79) İbn Arabî’nin konuyu el-fütühâtü’l-mekkiyye, ele alışı…. (81) Sadreddin Konevî’nin yorumu………………………………………. (85) Abdülkerim Cîlî’nin getirdiği yorum………………………….…… (85) Dokuzuncu bölüm Allah İsmi A’zam-ı………………………………………………………… (98)

“Kelime-i Tevhid”in doğuşu…………………………………….…… (100)

“Kelime-i Tevhid”in asli hali……………………………………….. (102) Özetle Allah isminin tarifi……………………………………….…… (113) Onuncu bölüm Rahman, ismi hakkında’dır…………………………………….…. (114)

“Arusül Kur’an” “Kur’an-ın gelini” ………………………..…… (115)

“etteenni minerrahmani”……………………………………….….. (122)

“Rahman, Kur’anı talim etti.”……………………………….…….. (127)

“manalar harflibasına bürünerek ortaya çıkar”………….. (134) Rahmaniyet-ikincibölüm……………………………………………… (141)

“Ben Rahman’a oruç adadım”……………………………….……. (147) Secde ayetleri…………………………………………………………..…. (161)

“Akıl Süleyman”ından “nefs melikesi”ne……………………. (165) Evvel ve ahır ne ki var Hû imiş…………………………………. (176) Onbirinci bölüm Rabb ismi hakkında’dır………………………………………...….. (184) Kur’anî çerçeveden “rab” ismi …………………………………… (187) febieyyi ala-i rabbiykü ma tükezzibani?.................... (195)

“İki doğu ve iki batı”…………………………………………….….... (198)

“Bu ikisinden de inci ve mercan çıkar.”…………………..…. (204) Bana bakan Hakk’ı görür……………………………………….…... (211) Onikinci Bölüm Hak ismi hakkında’dır……………………………………………….. (221) Onüçüncü bölüm İlâh İsmi hakkında’dır…………………………………………..…. ( 226) Ondördüncü bölüm Zati isimle birlikte ifade edilen diğer isimler…………….… (228) ALLAH isminin özetle tarifi………………………………………….. (229) Rahman İsmi Rahim İsmi…………………………………………… (231) Hakk İsmi…………………………………………………………………..… (233) İlah ismi………………………………………………………………………. (236) Onbeşinci bölüm Geçmiş kavimlerde “namaz-salât” tatbikatı……………….. (245) Eski dinlerde namaz dosyası………………………………………. (250)

## Namazın Tarihçesi……………………………………………………..… (252)

## Yahudiler’de Namaz………………………………………………….…. (256)

## Hristiyanlar’da Namaz……………………………………………….… (260)

Onaltıncı bölüm: 

Dur Rabb-ın (salât’ta-namaz kılıyor) Hadîs-i kudsi makamına idrak ve irfaniyetle yolculuk…………………………………..…… (267) Adem için secde edin…………………………………………………… (278)

108-Kevser Suresi………………………………………………………. (297) İsra Ve Mı’rac bahsi…………………………………………………..… (330) Ehlullah ru’yeti beş şekilde ifade etmişler………………….. (374) Görüş ve Müşhade………………………………………………………. (384) Mi’rac gecesi Şiir……………………………………………………….... (388) Yanarsam ben yanarım………………………………………………. (391) Rabbine selam ver……………………………………………………... (391)

“Mescid-i Aksa”ya gelince…………………………………………… (395) Mescid-i Aksa nerede?........................................... (396) Kıble Beyt’ül Ma’mür’dur…………………………………………..… (411) Üzerime elli va­kit namaz farz kılındı………………………….. (419) VİTR Namazı……………………………………………………………..… (425) Mi’rac namazı……………………………………………………………… (429) Teheccüd namazı……………………………………………………….… (431) Men arefe nefsehu fekad arefe Rabbehu………………….… (439)

## Gör Beni…………………………………………………………………….… (442)

## Dalmış idim………………………………………………………………….. (444)

## Âlem içre…………………………………………………………………..… (445)

Terzi Baba kitapları listesi………………………………………….. (446) Bismillahirrahmanirrahim: 

ÖN SÖZ

Muhterem okuyucularımız, her hangi bir vesile ile elinize geçmiş olan bu kitabımızın oluşması, (5-aralık cumartesi-2020) tarihinde rumuz ismi “İhsan Deniz” güzel bir kardeşimizden Terzi’ye (Terzi Baba) gelen bir mail ile başlamıştır. 

Kendisi defalarca Peygamber Efendimizi rû’ya-sı’nda gördüğünü ve bunların neye delâlet ettiğini sormakta idi. 

Bunlara cevap olarak Terzi’de, o’na daha henüz kendisini tanımadığını ve gönderdiği “rû’ya” zuhuratlara yorum yapmanın doğru olamayacağını bildirmiş, bu hususta ön bilgileri olması için, Terzi’nin (6) zuhurat kitaplarından birincisi olan, (Peygamberimizi rû’ya-da görmek) kitabını kendisine göndermişti. 

Düşünce, bu arada bu konu hakkında biraz bilgisi olsun ve Terzi’de kendisini biraz daha tanıması için kendisi hakkın da az da olsa bilgi edinilmesi için idi. Rû’ya-zuhurat yorumlanması çok hassas ve mes’uliyetli bir iştir, çünkü saha madde ötesi olduğundan, fiziken bir ispatlanması ve maddi manada bir yorum, ölçüsü yoktur. 

Yetmiş seneye yaklaşan tasavvuf hayatında Terzi bu sahanın ne kadar tehlikeli ve aldatmacalarla dolu bir saha olduğunu, maalesef kendi tecrübe ve yaşantıları ile açık olarak görmüş ve tespit etmiştir. 

Bu yüzden sahanın tehlikelerini ve zuhuratların mana yorumlarının kıyasen yapılabilmesi için, kendisine gelen binlerce zuhuratlardan meydana gelen dosya ve kitaplarından hepsi taranarak uzun bir çalışmadan sonra sırası ile.

(1-18-Hz. Pey, Rû’ya-da görmek) 

(2-26-Bir zuhuratın düşündürdükleri) 

(3-108-Rû’ya mana alemi, Terzi Baba ile ilgili zuhuratlar) 

(4-170-Rû’ya mana alemi, Terzi Baba’nın görüldüğü zuhuratlar) 

(5-171- Rû’ya mana alemi, yoruma açık eğitim zuhuratları)

(6-172- Rû’ya mana alemi, tuzak-mekr, hileli zuhuratlar) Olmak üzere kayda geçirilip kitap haline dönüştürülmüş-tür. Bunların dışında arşivimizde belki binlerce daha zuhurat vardır. Daha fazla okuyanları yormasın diye, yeterli bilgi verilmiştir ümidi ile bu kadarla yetinmiş olundu. 

Böyle bir çalışma, olmadığı bilinen bir husustur, bu sahanın boşluğunu belki bir nebze olsun bu çalışmalar zaman içinde dolduracaktır. Cenâb-ı Hakk okuyanları faydalandırsın. Zuhurat yorumu başlı başına büyük bir eğitim ve tecrübe isteyen bir sahadır. Hayal ve nefs işi olan fal bakmaya benzemez. 

İşte bu yüzden “İhsan-güzel” kardeşimizin “rû’ya-zuhurat”larını hemen yorumlayamadım, amacım kendisini iç bünyesi-ruhsal hali ile, biraz daha tanıyıp ona göre kendisi hakkında daha çok faydalı olmayı düşünmüştüm. 

Gelecek sayfalarda zuhuratları verilecektir. Peygamber efendimizi Rû’ya-zuhuratta görmek kişilere göre değişmekte ve oldukça da tehlikelidir, çünkü bu yolla kişiler iyi niyetleri ile hemen aldanabilmektedirler ve neticesi oldukça sakıncalı ve vahim olmaktadır. Bu yüzden bütün zuhuratlara tedbir ile yaklaşmak gereklidir. Onun için zuhurat yorumlayacak kişinin zuhuratı gören kişiyi zahir ve batın itibari ile tanıması gerekmektedir. 

Doktorun devamlı hastasını tanıması gibidir. Aynı zuhuratı on kişi görse onunda da manası gören kişiye göre değişmektedir. Nasıl ki bir ilaç, hastasına şifa iken, diğer bir hasta için başka bir hastalığına sebep olmaktadır. 

Zuhurat yorumlamaları ilaç reçetesi yazmak gibidir, nasıl ki, gerçek mana da doktor olmayan bir kişi reçete yazamıyorsa, ehli olmayan ve bu sahada ehli yanın da eğitim almayan bir kimsenin, yapacağı zuhurat yorumu çok tehlikeli olur, belki içinden çıkılmaz psikolojik sorunlara bile yol açabilir. Veya kişiyi hayale götürebilir, benlik’te yaptırabilir, ümitlerini de kırabilir, kendisine hiçbir faydası olmadığı gibi zararları da olabilir. Hakk muhafaza eylesin. 

İleriki sayfalarda “İhsan-güzel” kardeşimizin çok merak ettiği zuhuratlarının yorumlarını özetle yapmaya çalışacağım. Çünkü gelecek sayfalarda da okumaya devam ederseniz kardeşimizin kendi yazı ve anlatımları ile durumu hakkın da, bazı bilgilerin oluştuğunu göreceksiniz. 

Bu yazışmalar devam ederken, “İhsan-güzel” kardeşimiz konu olarak birde. “Dur! Rabb-ın namaz kılıyor” Hadîs-i kudsisinin hakikatini sormuştu. 

Bende kendisine konunun hemen anlaşılamayacağını, bunun alt yapısının olması lazım geldiğini bildirip, kendisine konu ile ilgili, ön bilgisinin olması için, (69-2-namaz sureleri) kitabımızdan, (Kevser suresinin fesalli lirabb-ike) bölümünü okuması için göndermiş idim, (gelecek sayfalarda göreceğiz) Daha sonra kendisi buna karşılık “dur rabb-ın namaz kılıyor” hakkındaki kendi düzenlediği yazısını gönderdi ve bazı kendi yorumu ile anladığı bazı konuları da, belirterek Terzi’nin bazı yanlışlıklarını, “kendine göre” buldu. Daha sonra Terzi’de bunların izahlarını yaparak kendisine gönderdi. 

Bunun üzerine “İhsan-güzel” kardeşimiz işi biraz daha ileriye götürüp, hakaret manasında kelimeler ve cümleler kurup cevaben Terzi’ye gönderdi. Terzi’de baktı gördü ki konu, mail sayfalarına sığmayacak, o zaman yeni ve müstakil bir kitap yazmanın gereği ortaya çıkınca, son gelen maili cevaplamayıp, onun cevap ve izahlarını kitabın içine koymaya karar verdi. Böylece kitabın oluşmasına başlanmış oldu. Bu yazışmalar sırası ile gelecek sayfalarda cevapları ve senetleri ile verilecektir. 

Terzi, bu kardeşimize teşekkür eder, çünkü Terzi’de bu konu üzerine “dur rabb-ın namaz kılyor” bir kitap yazmayı epey zamandan beri düşünüyor idi ve bu sahada geçmişte birçok sohbetleri de olmuştu, ancak diğer kitap yazılımları ve meşguliyetlerinden, vakit bulamadığından bir türlü bu konuya sıra gelmemişti. Bu durum, bu düşüncesini zahire çıkarıp konuyu sıraya aldı ve Hakk-ın ilham ve yardımları ile nihayet bu vesile ile yazılmasına başlanmış oldu, ömrü olursa inşeallah tamamlanmasını da görmüş olacağız. 

Diğer bazı genel tefekkür kitaplarımızda da yapıldığı gibi, Terzi bu tür çalışmalara yazı ve tefekkür kabiliyetlerinin daha çok gelişmesi için, kardeş ve evlatlarından konu hakkın daki düşüncelerini de sorup, imkanı olanlardan yazıp göndermelerini ister, onlarda yazabildikleri kadar yazarlar konusu neyse o kitaba ilave edilir. Bu Terzi’nin eğitim sistemidir, kişileri hür düşünceye yönlendirip ilahi mana da kimliklerinin oluşumunu sağlamaktır. 

Bu kitapta böyle hazırlanmıştır, yerleri geldiği zaman, konu hakkın da yazı gönderen kardeş ve evlatlarımızın değerli yazıları sırası ile kitabın içine konmuştur, oradan takib edilebilir.

Böylece Terzi’nin bu kitabı, Terzi’hane atölyesinde, Terzi kızları ve Terzi oğulları, evlatları ile dokunup elbise haline getirilmiştir. Ve herkese uyacak bedenleri vardır ve karşılığında bir ücrette taleb edilmez. Konuya Halil-dost olmak isteyenler alabilirler. Çünkü bu işler. “vela ücürahim-ücretsiz”dir. Yani, “ücret-SİZ-’dir” Yani okuyanın konuyu anlayabilmesi için yapacağı çalışması-ayırdığı zamanı, onun ücretidir. Bu ücretin karşılığını da ancak Rabb-ul alemin verebilir. 

“Kastım’onu’n” “İhsan-güzel” kardeşimin beden şehrine müdahele etmek değil, konunun ne kadar geniş olduğunu, sadece kendi anlayışının geçerli olmadığını, aklı çalışan her gönlün-beynin, bu sahada değişik müşahede ve görüşleri olabileceğini, ancak bunların indi görüşler olabileceğini, konunun aslına en yakın olanının bulunması lâzım geldiğini, bunun da ancak büyük terübe ve kıyaslarla mümkün olabileceğini anlamamız gerekmektedir. 

Terzi’de bu sahadan olabildiğince bilgi derleyip ayrıca kendi düşüncelerini de ilave ederek, konu ile ilgili bu kitabı oluşturmaya çalışmıştır. Cenab-ı Hakk konu hakkın da ilgi gösterip okuyan herkesin idrak ve anlayışını feyiz ve bereketini arttırsın. 

Kitabın içinde “yaratma” ve “felsefe” konusu hakkın da da kıyaslar ve bilgiler vardır, ilgili olanlar ve üzerinde duranlar için oldukça ilginç konulardır.

Şurası bir gerçektir ki! Konuyu hakitati itibari ile anlamak hadiseyi gören yaşayan ve bizlere, manayı kelama dökerek anlatmaya çalışan Muhteşem Peygaberimizin anladığı gördüğü hakikati üzere görmemiz ve anlamamız mümkün değildir. Onun ümmeti olmaya acizane çalışan bizlerin anlayışı, ancak kendi hayal ve vehmimiz kadar olacağından bu hususta hiçbir benlik yapmadan, sadece konu hakkın da benim aciz anlayışım budur deyip geçmemiz lâzımdır. 

Konuya mümkün olduğu kadar, gerçek yakîn haliyle yaklaşabilmek için, oldukça uzun seneler, bir arif kişinin yanında, bu konuların eğitimini aldıktan ve kendinde bulunan üç benliğin, “Nefsi benlik-izafi benlik ve ilâhi benlik” sahalarının tanınmalarından sonra ancak mümkün olan en yakın idrake ulaşılmış olunabilinecektir. 

Yoksa kişi daha henüz kendi bireysel varlığından haberi bile yok iken, böyle ilâhi kimlikleri ilgilendiren bu sahaya girmesi mümkün olamayacaktır. Ancak yürüteceği fikir sadece beşeri ve nefsi hayali bir fikir ve anlatımdan öteye geçemeyecektir. Hakk’tan hayırlısı “Rabb-i zidni ilma-Yarabb-i ilmimi arttır.” 

------------------- 

“Artık demir almak günü gelmişse zamandan,
Hakk’a giden bir gemi kalkar bu limandan.” Diyen kişi ne kadar güzel söylemiş.

------------------- 

Kara deniz, “Nefsi Emare” limanından, “Demiral” emri ile “Demir-al’arak “Nefsi levvame” limanına doğru, yola çıkacak olan beden gemisi Kelime-i tevhid yakıtı ile gönül seferine çıkmış olmaktadır. Böylece “Nefs-i Mülhime” limanın da bir müddet demir atıp, o sahalarıda idrak ettikten sonra tekrar “demir-al’arak” “İslâmbol” boğaz-berzah’ ından geçerek “Marmara” denizine, zahiren, Muhammediyyet ve rahmaniyyet denizine girerek “Nefs-i Mutmeinne” Tekirdağ limanına uğradıktan sonra, oradan da yola çıkarak, Çanakkale “Nefs-i Radiye” boğaz’ından “Çanak’tan” işkembe çorbası’da içerek, razı olarak, geçtikten sonra nihayet “Ak” denize ulaşılmış olunacaktır. 

O’radan Ak denizde, “Nefs-i Merdıyye” limanına uğradıktan sonra yola devam ederek, “Nefs-i Safiye limanın da bir müddet durarak istihkak takviyesi yaptıktan sonra.

Hazarat-ı Hamse-Beş hazret kıtalarını da seyretmek için, Cebel-i Tarık, çetin Tarık-tarikat boğazından geçerek engin “Hakikat” vahdet deryalarına açılmak için yola çıkılmış olunacaktır. (Ya Fetteh, Ya Vahid, Ya Ahad, Ya Samed, ve “ALLah” isimlerinin nur yakıtları ile okyanusu dolaşmaya yola çıkılacak, “Ma’rifet-mertebesi” anlayışı ile, oradan da “Burak-berk” ile yücelere çıkılıp, Mi’rac gecesinde. “Dur Rabb-ın namaz kılıyor” sırrına aşina olunacak ve daha sonra dünya uykusundan uyanıp gerçek ebedi hayata ulaşanlardan olunacaktır.

Cenâb-ı Hakk kendine yönelmiş ve yola çıkmış bütün kullarının yollarını açık, işlerini asan eylesin. 

------------------- 

Konu hakkın da zaman ayırıp, hepsi güzel olan, yazılar gönderen bütün kardeş ve evlatlarımıza teşekkür eder daha nice tefekkürlere ulaşmalarını Hakk’tan niyaz ederim. böylece çalışmalarımızın boşa gitmediğini görüp, memnun olmaktayız. Rabb-ımıza şükrederiz. Bu ön sözden sonra konular hakkın da mana alemi yolculuğuna çıkabiliriz. T.B.

----------- 

 Yarabbi; bu kitaptan meydana gelecek manevi hasılayı, evvelâ acizane, efendimiz Muhammed Mustafa, (s.a.v.) in ve Ehl-i Beyt Hazaratı’nın rûhlarına, Nusret babamın ve Rahmiye annemin de ruhlarına, Nüket annenin Annesinin ve babasının ruhlarına, Babamın ve Aneminde ruhaniyetlerine, içinde yazısı ve emeği olan herkesin, geçmişlerinin de ruhlarına hediye eyledim kabul eyle, haberdar eyle, ya Rabbi. 

----------

 Not= Kitabın içinde “İhsan-güzel” kardeşimizden bahseden yerlerde konular hakkın da karışıklık olmasın diye onu belirtirken, (İ.D.) rumuzu kullanılacaktır. Terzi’den bahsedilirken ise sadece, (T.B.) diye ifade edilecektir. 

 Kitabımıza birinci ciltten kaldığımız yerden gelen tefekkür yazıları ile devam edelim. T.B. 

YEDİNCİ BÖLÜM Devamı.

------------------- 

61) Tefekkür.

“Dur, Rabbin namaz kılıyor” ödevim

De… Su… 26 Şub 2021

Selamun Aleyküm, affınıza sığınarak bu vakitte gönderi-yorum, Sizin saatinizle aramızda 10 saat var ve öndesiniz, daha önce yetiştiremedim.

İnşeallah kabul edersiniz.

Çok selam ve içten hürmetlerimi, gönderiyorum İz Efendi Babam, iyiliğinize duacıyım. 

De… kızınız

-------------------  

Aleyküm selâm De… kızım hamdolsun şimdilik iyi sayılırız İnşeallah sizde ailece iyisinizdir. Yazını okudum güzel olmuş, ellerine sağlık. Geliş sırasına göre düzenleyip kitaptaki yerine ilave ettim. Dünya ahiret işlerin kolay gelsin selâmlar hoşça kal. " İz--T-B- "

------------------- 

Euzu billahi mineşşeytanirraciym BismillahirRahmanirRahiym

99 Hasbunallahu ve nimel vekiyl’le başladım, ki benim nefsime kalmasın, Aliym, Aziym ve Hakiym olan Allahu Teala, yine bende nasib buyurduğu anlayışın, size bu sorunuzu cevaplamak vesilesiyle ulaşmasındaki nimetini tamamlasın, inşeallah biiznillah. Resuli Ekremimizin namazı sırasında duyduğu ‘ Dur! Rabbin namaz kılıyor’ ifadesi, kendisine lütuf buyurulan ‘yokluk makamının’ bir müjdesi olsa gerek diye anlıyorum.

Öyleki bizlerden, nefsani seviyemiz ne olursa olsun iş gören, bakan, tutan, yapan, yazan, dua eden, ettiren, o muhteşem Esmaul Hüsnalarıyla lütüf buyurdugu çerçevede, bizlerden iş gören bu deryasını da namazları sırasında, ki bu hem beş vakit salatlarımda ve hayatımın her aşamasında, bu kulunu ya deryalığa ulaştırması için inşa etmekte.

Namazlarımızda adeta enerji boyutumuzu güncelleyip, yapılandırarak, bizlerin tahiyyattaki dönüşümlerinin oluş-ması için devamlı surette ve en etkili olması için de ilk girdiği vakitlerde kılınmasını istiyor ki, etki alanı çok güçlensin de dönüşümlerimize de bizleri şahid kılsın inşallah biiznillah.. ki ben malesef şimdi olduğu gibi, bu anlayışıma rağmen, ağlayarak son vakitlere kalan emmare nefsimin La ilahe illallah yardımıyla düzelmeye başladığını gözlemliyor ama bu durumun tam açığa çıkması için, sabır ve namazla Allahu Teala’ya sığınıyorum.

Yıllardır üzerimdeki ve üzerlerimizdeki esmalara şahidim elhamdulillah, eğer doğru anlıyorsam. Benden doğru ilim açığa çıkardığında ya Alim’i, başarıyla tamamlanan işimde ya Fettah’ı, erdemli davranışlarımdan, içimde devamlı şekilde duyduğum ‘mekanallahu Aziz el Hakiyma’ şahidim ve aşkla sevgiyle tutkuyla bu şehadet aleminde uzun kalıp da bunu deneyimlemeyi dilettiren o, ya Vedud ya Cami Ya Mümin, ya Şehhad değil de kim sevgili İz efendi babam...

Si…Nu… Va… adındaki Kızımdan bana niyetlerimdeki güzellikleri ve eksiklikleri, oğlumdan doğru davranışlarımda Hafız olamadığımı ve malesef ya Hafıd ismi şeriflerinin bende ağır basması mı, yoksa haluhazırdaki programımın bu esmayı şerifini doğru degerlendirecek halde olmayıp, doğru tanımlarla La ilahe Illallah’ın desteğıyle düzelip, Hz.

İbrahim’ie yardım eden oğlu İsmail gibi olabilmesi için oğlum Ah…. St… Al… oğlumun zuhuratlarımın birinde denizin içinde aniden açığa çıkan topraktaki solucana benzeyen bebek yılanı, ağzının içine aldığı, sarılı beyazlı yavru kedinin ağzıyla yutmasıyla, yani davranışlarım güzelleştikce bendeki Ibrahimi hakikatı inşa etmekte olan, bir tanecik Rabbel Alemin bendeki Kabesini ördüğü gibi, yıllar önce riyamda gördüğüm, Kabe’nin önündeki Resuli Ekremimize kalabaklık-ların içinden, demir zincirlerle örülü alana, Hz. İbrahim’in elinden doğru peygamberimizin elini bana tutturtarak geçirten yüce Allahım, kabeye beni kapısı kapalıyken ama yine kapısından geçirirken gösterip, elimin öbür tarafa geçtiğinde yokolduğuna şahid etmesindeki hayrın üzerimde açığa çıkmasını tutkuyla diliyorum yıllardır. 

Biliyorum, yıllarca önce gençlik yıllarımdaki rüyalarımdan doğru ki….de evleneceğimi gördüğümdeki dehşete rağmen, bir başka ruyada sanki bir nilüfermişim de uzakta isem de köklerimden bağlı olduğum için içimde nasip buyurduğu güvene, başka bir rüyada namaz kılarken benimle 90 derece açıdaki eşime kızınca bir süre sonra yönünü benimle aynı yöne yönlendirerek birlikte namaz kılmaya başladığımızı gösterdiğindeki ümidim, başka bir defa taş bir odada sağ taraftaki boylu boyunca camdan gelen ışıklı hapisanede taştan koltuktaki taştan zatın işaret parmağının üzerinde bir yakut olduğu halde benimle sözsüz konuşması ve önümdeki sarımsak döveceği gibi şeyle adeta beni baştan oluşturacağını hissettirmesiyle, başka bir ruyada kızgın çöl sıcağında ayak parmak uçarımla 90 derecelık açıyla La ilahe İllallah diyerek çıkarttığı o dik yamacın üzerinde ashabı kiramın yattığı bembeyaz koyun postunda yatarken, o postu açıp, işaret parmağıyla beni sözsüz uyaran Resuli Ekrem, başka bir rüyamda gayri müslim biriyle kendime nasıl olduğuna inanamadığım bu zulmü yaparak evlenirken devesiyle bir dağın önüne gelip beni bir aslana teslim eden Resulullah’ımızın mesajlarını doğru yormak istiyorum.

Yanlış mı anladım herşeyi yıllarca anlayayım istiyorum, ölmek istemiyorum, Allahım bende namaz kılsın hep ve her an her salise ki O’na şahid olurken cennetleşeyim inşallah. Çünki, benim cennetim O’nun rızayla dolu yakınlığı, şefkati ve sevgisiyken, 12 evimden doğru aldığım mesajlardan emmaremi aşamadığım pekçok sebepten hala daha bu hapishanede olduğumu yaşıyorum adeta ama elhamdulillah ki sizin vesilenizle yeniden ilimle yapılandırıyor Alemlerin Rabbi, ki sizin sohbetlerinizi dinleyip, kitaplarınızı okudukça doğrultmasından çok müteşekkirim.

Allahımızdan gelen uyarıları doğru değerlendirebilmeyi ve sizler vesilesiyle lutuflarını hakkıyla değerlendirebilmeyi yalvararak dilerim, kabul buyursun inşeallah biiznillah. Noolur elimi bırakmayınız İz Efendi Babacığım.

Allah sizden, pirimiz Hasan Hüsameddin Uşşaki Hz’den, ve Mu…. De…’den sonsuz razı olsun ve nefis mertebelerinde sağlam ve hızlı ilerlemekte sizlerden doğru kılavuzluğunu mübarek ve hayırlı kılsın tastamam inşeallah biiznillah. Amin

------------------------------------------------- 

62) Tefekkür.

"Dur, Rabbın namaz kılıyor" hadis-i şerifi ile ilgili

Me… ke… 26 Şub 2021

Hayırlı günler Efendi Babacığım, İnşeAllah afiyet üzeresinizdir. 

 "Dur, Rabbın namaz kılıyor" hadis-i şerif ile ilgili düşündüklerimi ekteki dosyaya yazdım. 

Ellerinizden öpüyorum. Sağlıcakla kalın, Oğlunuz Me…. 

-------------------  

Hayırlı günler  Me… oğlum hamdolsun şimdilik iyi sayılırız inşeallah sizlerde ailece iyisinizdir. 

Yazını indirdim okudum güzel olmuş ellerine gönlüne sağlık Geliş sırasına göre düzenleyip kitaptaki yerine ilave ettim. Cenâb-ı Hakk daha nicelerini nasip eder inşeallah. Me… kızımıza sana ve Herkese selâmlar Nüket Annenin de selâmları vardır hoşça kal. " İz--T-B- "

-------------------

Resulullah (s.a.v.) efendimiz, miraca çıktığında, kendisine bütün perdeler açıldı; ancak bir perde kaldı. O bir perdenin açılmasını dilediği zaman kendisine:

-“Dur, Rabbin namaz kılıyor!” dendi.

Bu hadisi şerifte Peygamberimiz batıni olarak miraca çıkmıştır. Peygamberimizin uruc yaptığını ve tek tek perdelerin aralandığını söyleyebiliriz. Fakat bir mertebeye geldiğinde kendisine bu uyarının yapıldığı anlaşılıyor. “Dur, Rabbin namaz kılıyor!” sözünde bu mertebede beklemesi gerektiği söylenmiş. Bekleme nedeni olarak da Rabbin namaz kılıyor denilmiş. Bu sözün söylenmesi esnasında üç kişiden bahsedilmiş: Peygamberimiz, Rabbi ve ikaz eden. Burada sanki kesret varmış gibi görünüyor. Fakat bu olay Peygamberimizin batınında gerçekleşmiş. Bu söz ile kesretten birliğe geçmek gerektiği ifade edilmiş olabilir. Kişinin Hakk’ta yok olması ve sadece Hakk’ın kalması gerekmektedir. “Rabbin namaz kılıyor” sözünde de “namazın şekli olmadığı, farklı bir manasının olduğunu düşündüm.“ Allah ve melekler peygambere salat ediyorlar; ey iman edenler, siz de ona salat ve selam okuyun.” Ahzab suresi 56.ayette geçen salat ile “Dur, Rabbin namaz (salat) kılıyor!” Hadis- Şerifindeki salat kelimesinin benzer olduğunu fark ettim. İnşeAllah Allah’ın salatı’nın mahiyet ve keyfiyetini idrak etmek nasip olur.

------------------------------------------------- 

63) Tefekkür.

“Dur Rabbin Namaz Kılıyor” Dosyası

Mu…. Av…. 27 Şubat 2021

İz-Efendi Babacığım;

Ellerinizden öper sağlık sıhhat ve afiyet üzere olmanızı Cenabı Haktan niyaz ederim. 

"Resûlullah S.a.v. efendimiz, miraca çıktığında, kendisine bütün perdeler açıldı; ancak bir perde kaldı. O bir perdenin açılmasını dilediği zaman kendisine:

-Dur, Rabbin namaz kılıyor! dendi." Yukarıda yazılan hadisi şerif de geçen "Dur, Rabbin namaz kılıyor" lafzının hangi mertebeden söylendiği ve bu söz ile ilgili düşüncelerinizi ve fikirlerinizi 1 sayfayı geçmemek üzere 25.02.2021" ne kadar yazınız. 

Babacığım istemiş olduğunuz çalışmayı Ad….’da ki kardeşlerimizden bize yollayanların hepsini bir Word dosyası içinde topladım. Arz ederim, Hürmet ve muhabbet ile ellerinizden öperim.

Evladınız Mu….

-------------------  

Hayırlı günler Mu… oğlum sağ olasın hamdolsun şimdilik iyi sayılırız inşeallah ailece ve kardeşlerle hepiniz iyisinizdir. 

Gönderdiğin dosyanı indirdim, okudum geliş sırası ile düzenleyip kitaptaki yerine ilave ettim, yazılar güzel olmuş herkesin ellerine sağlık.  Cenâb-ı Hakk daha nicelerini nasib eylesin. Dünya ahiret işlerin kolay gelsin herkese selâmlar hoşça kalın. " İz--T-B- " 

------------------- 

İz-Efendi Babam istemiş olduğunuz idraki yazıları aşağıya ekliyorum yazının sahibi kimse onun ismini paragraf başında belirtiyor olacağım babam ellerinizden öpüyorum. 

----------

Mu… Av…

"Resûlullah S.a.v. efendimiz, miraca çıktığında, kendisine bütün perdeler açıldı; ancak bir perde kaldı. O bir perdenin açılmasını dilediği zaman kendisine:

-Dur, Rabbin namaz kılıyor! dendi." Yukarıda yazılan hadisi şerif de geçen "Dur, Rabbin namaz kılıyor" lafzının hangi mertebeden söylendiği ve bu söz ile ilgili düşüncelerinizi ve fikirlerinizi 1 sayfayı geçmemek üzere 25.02.2021" ne kadar yazınız.

Dur rabbin namazda burada dur kelimesi bir emir kipi içeriyor. İbadette ikilik vardır ibadet eden ve edilen olaraktan. Rabbin namazda demesi sureti ile Rab yani rububiyet mertebesi senin üzerinde faaliyette, açmak istediğin son perde ile yüklendiğin isim ve Sıfatlarını da yok etmiş olaraktan zati tecelliyi alacaksın ve bu en kemalde ki miraç olacak Hz. Resullullahın şahsında tüm ümmeti Muhammed içinde öyledir diye düşünüyoruz.

Dur rabbin namazda ifadesinin miraç bağlantılı oluşundan dolayı şunu da göz ardı etmek istemiyorum. Miraç hadisesinin 621 senesin de oluşmuştur. Sayı değerlerini topladığımızda 9 rakamını yani Esma Mertebesini bize gösterir, buradan şu sonuca da çıkabiliriz, Miraca Esma mertebesi ile başlamış olup ki Rabbin namazda kelamından da Esma mertebesinin yaşantısı olduğu anlaşılmaktadır, sonrasında ise sıfat mertebesi ve zat mertebeleri idraki de oluşmuş olduğu miraç dönüşünde Hz. Ali efendimizin ashabı kiramdan Peygamber efendimizin Miraç ettiğini duymasının ardından gidip “ Ya Rasûlûllâh bu gece Mekke’den mescidi aksaya ve oradan da yedi kat semaya miraç ettiğiniz söyleniyor doğrumu diye sorduğunda, Peygamber efendimiz evet doğru ya Ali diyor. Bunun üzerine Hz. Ali efendimiz Bende aynısını yapmak isterim dediğinde, Rasûlûllâh a.s “Men Reani fekad reel Hak” demek sureti ile kendi hakikatinin zirvesini yaşamış bilmiş ve görmüştür.

Dur Rabbin namazda ifadesine bir de şu yönden baka biliriz. Rab Terbiye edici manasını içinde barındırmakta dır. Kişi annesinden doğduğunda onun ilk rabbi annesi olmakta. Allah c.c Ademe isimleri talim ettirmesi gibi annede çocuğuna eşyayı tanıtır ve talim ettirir. Bebek çocukluk yaşına eriştiğinde artık annesi onun için rab değil mürebbi hükmüne geçer. Gerçek manada akıl baliğ olduğunda bir mürşidi kamilin elinden inabe aldığında ikinci kez doğar ve bu doğum melekut alemine bir doğumdur bu da ancak bir mürşit ile olabilir, işte bu mürşitte onun nefsini terbiye edici olması ile emir ve tavsiyelerini yapması mürşidi kamilin müridinde tasarruf etmesi ile kişideki beşerî olan kimliğine Dur demek sureti ile kişiye “çık aradan kalsın yaradan” demiş olur. 

Yazdıklarımızda bir hata var ise affınıza sığınırız. Hürmet ve muhabbet ile İz-Efendi Babacığım ellerinizden öperim.

Oğlunuz Mu…. Av…

------------------- 

64) Tefekkür.

Sel… Ço…:

"Resûlullah S.a.v. efendimiz, miraca çıktığında, kendisine bütün perdeler açıldı; ancak bir perde kaldı. O bir perdenin açılmasını dilediği zaman kendisine:

-Dur, Rabbin namaz kılıyor! dendi." Yukarıda yazılan hadisi şerif de geçen "Dur, Rabbin namaz kılıyor" lafzının hangi mertebeden söylendiği ve bu söz ile ilgili düşüncelerinizi ve fikirlerinizi 1 sayfayı geçmemek üzere 25.02.2021" ne kadar yazınız.

"Bismillahirrahmanirrahim"

"Dur rabbin Namazda" Mübarek hadisi şerifte geçen dur rabbin namaz kılıyor. İfadesini ve mertebesini anlayabilmek ve yazıya döke bilmek için yüce kitabımız kuranı kerimde geçen ve içinde Rabbin için namaz kıl ifadesinin olduğu Kevser süresinden yola çıkmayı dileriz. 

Kevser Suresi, 108. "Şüphesiz biz sana Kevser’i' bitip tükenmez nimetleri verdik. Şimdi sen Rabbin için namaz kıl "kulluk et” ve kurban kes! Asıl soyu kesik olan, sana karşı hınç nefret duyandır!

Ayette geçen şüphesiz ve bitip tükenmez nimetler, kuranı kerimi ile uluhiyet nimetlerini ifade etmekte ve bu nimetler miraç nimetleri olup ilâhi yöndeki açılımları kast etmekte ve bu nimetler bitmesi' tükenmesi' eksilmesi' söz konusu olmayan nimetler olup görmüş olduğumuz tüm bu âlemler hakikati Muhammedîye nimetleridir.

Şimdi sen Rabbin için namaz kıl. Namaz kılmak ise zekât oruç ve hacca gitmekle beraber tüm ibadetleri içine alan çok geniş kapsamlı bir oluşumdur. Bu ibadetlerin Her birerleri namaz yani (salat hükmündedir) ve ayeti kerime bu bitmez tükenmez nimetleri biz sana verdik. Şimdi sen' sana verdiğimiz nimetlerle   Rab’ına ibadet et namaz kıl demekte. Bu ibadetler Rububiyet' mertebesi olup kişinin Rabbine rağbet etmesi yani Rabbini âlemi şahadette açığa çıkarmasıdır. 

"Şimdi sen Rabbin için kurban kes"

"Rabbine çok büyük bir muhabbet ile yönelip Rabbini her şeyden önde tutması ile bütün perdeleri açılan Rasûlü Ekrem Efendimize gelen Rabbin için kurban kes ifadesinin tahakkuk etmesi ile bu güne kadar hep Rabbin için çalıştın koşuşturdun' şimdi ‘de  son perdenin açılması için kurban kes' yani tüm çalışmalarını ve âlemde görmüş olduğun her bir varlığı Rabbine teslim et' Ona ver' yani her şeyi Rabbine kurban et' Rasûlûllâh efendimizin Rabbi Allah cc Hz. olduğundan kurban kesilince tek varlığın Rabbi olduğu görüldü bu görüş ve şahit oluş ile tüm ibadetleri kendisinde, yapanın ve tüm âlemde faaliyette olanın Rabbul Erbab' olduğu açılınca, kendisine Dur Rabbin Namaz ‘da denildi" Allâhû alem Allah (c.c) Hz. daha iyi bilir.

 Rasûlûllâh efendimizin zat kaynaklı olması dolayısı ile Rabbin için namaz kıl ibadet et ifadelerinin tümü Allah c.c için namaz kıl ibadet et ifadesidir.  

Ve ayette geçen Şüphesiz soyu kesik olan sana hınç besleyendir.

İlk insan olma şerefi hazreti Âdem babamız ile yer yüzünde görülerek insanlık soyu zuhur etti Hz. Âdem peygambere babalık vasfı verilmesi yani Âdem Baba denmesi insanlık soyunun Babası olmasından dolayıdır.  Bu Babalık bedensel babalık ile olmakla beraber bedenselliğin çok üzerinde olan insanlık babalığıdır. Ve bu oluşum insanlık ruhunun ve nurunun başlangıcı olmasından dolayı insan vasfını almıştır. Çünkü bedensel faaliyetler hayvani oluşumların üzerine çıkamamaktadır.

 Hz. Âdem aleyhisselâm ile başlayan ve diğer peygamber efendilerimiz ile devam eden insanlık soyu Rasûlûllâh efendimiz ile zirveye ulaşmış kemale ermiştir" kim ki Âdem babamızdan başlayan efendimiz ve Evliyalarımız ile devam eden insanlık soyuna kendi iç bünyesinde hınç ve nefret duyarsa onun insanlıktan nasibi yoktur ve böylece insanlık soyu kesiktir. 

İnşallah tövbe edenler müstesna. Himmetiniz daim olsun Babacığım Adana’dan Evladınız Sel… Ço… 

------------------- 

 65) Tefekkür.

Se… Ço…:

"Resûlullah Efendimiz s.a.v. miraca çıktığında, kendisine bütün perdeler açıldı; ancak bir perde kaldı. O bir perdenin açılmasını dilediği zaman kendisine:

-Dur, Rabbin namaz kılıyor! dendi." Bismillahirrahmanirrahim "Dur, Rabbin namaz kılıyor! “

Peygamber efendimiz bütün mertebelere cami olduğundan onun Rabbinin namazı Miraç tır. Bütün perdeler açıldı bir perde kaldı buyuruluyor bu bir perdedeki oluşum namazdır halde namazı incelemeliyiz. Namaz bütün mertebelere cami olan bir ibadettir. Bu ibadet hangi mertebeye gelinirse gelinsin hiçbir zaman terk edilmeyecek bir ibadettir. İnsanlığın seyr-i sülukudur.

Bizler Esma-i ilahiyelerin hakikatini idrak edip o isimlerin manasını zuhura çıkarıyorsak o ismin kullanıcısıyız. Yani Rabbimiz Rahman'dır Kuddüs Ganidir gibi. Her an zuhura çıkardığımız bu isimler bizim Rabbimiz dır. Peygamber efendimiz de bu isimleri cem etmiştir.

Bu isimleri üzerimizde cem edebilirsek Rabbul Erbab a ulaşabiliriz Efendi babamızın bildirdiği üzere rab terbiye edici demektir. Esmâi ilahiyeler de bizi terbiye etmektedir. Esma-i ilahiyelerin faaliyeti onların ibadetidir, yani namazıdır. Bu isimlerin hakkını verdiğimizde aleminde sırrını anlarız. Peygamber efendimiz bütün mertebelere ve isimlere cami olduğundan onun rabbi Rabbul erbaptır. Dur, Rabbin namaz kılıyor ifadesi ise teşbihidir. Fenafillah halidir. Her birerlerimizin üzerinde Esma-i ilahiyeler mevcuttur. Ancak Peygamber Efendimiz bütün isimleri ve mertebeleri cem etmiş olduğundan onun Rabbi Rabbul erbap tır. Dur, rabbin namaz kılıyor. Burada bir ikaz var. Dur, sen yokluktasın yani fenafillah halindesin, sende zuhur eden isimler, sıfatlar hepsi Rabbine aittir. Rabbin ise bütün isimleri cem etmiş olan Rabbul erbabtır. Bu anlayışta ol demektir.

Perdenin arkasındaki sırrın aşikâr edilmesi ise anlayışını, idrakini burada tut demektir. Namaz ibadettir. İbadet ise her şeyin ne için halk edildiğini bilmektir. Üzerimizde hangi Esma-i ilahîyeleri kullanıyor isek bizde onun hükmü hâkim dır. Mutlak bütün isimler Allah'ın dır. Perdenin açılmaması ise bize müşahede aleminin hakikatini bildiriyor. Perde açılmıyor ancak perdenin arkasındaki fiil bildiriliyor halde biz ne düşünmeliyiz. Rabbin yani Esma aleminin her an faaliyette olduğunu idrak etmemiz bildiriliyor. Bütün ibadetler Hakk'a Raci dir. İnsan bilse de bilmese de biz hakkın zuhurlarıyız. O halde bizde yürüyen konuşan gören her şey Hak’tır. Fiiller, isimler sıfatlar Hakk’ın sıfatlarıdır. Biz Allâhû Teala ile müşterek yaşıyoruz. Peygamber efendimiz miraca çıktığında bütün bu ilahi hakikatleri idrak etmiş ümmetine de bu oluşumu bildirmiştir.

İlk insan, ilk halife Adem (as) dan son Peygamber Efendimiz,' e kadar olan seyirde insanlık Kemal'e ermiş peygamber efendimiz de bize bu yaşamı bildirmiştir.

Miraç hakikatini Efendimiz bizlere yaşayarak göstermektedir.

------------------- 

 66) Tefekkür.

Er… Ca…: 

Bu hitap Allâhû alem fenafillah baka billah arasında köprüdür eğer o perde açılmış olsaydı belki de efendimiz baka billah mertebesini getirememiş olacaktı. Ayrıca bu olay efendimiz (s.a.v.)'in kendinden kendine olan hakikati Muhammedînin seyridir. Öyle bir seyir ki kendindeki uluhiyet ile o güne kadar ef’âl, esmayı (melekut) rububiyet, Rahmaniyeti, sıfat mertebesinin hirada başlayan seyirle miraç yapmıştır ama o gece yataktan kalkıp geri yatağa geldiğinde yatağındaki sıcaklık geçmemişti. O an zat mertebesinin miracını yapmıştır. 

Rabbin namazda. Efendimiz s.a.v. benim Rabbim Allah'tır buyuruyor yani o gece kendindeki, %100 kapasite ile vahidiyyet mertebesinde Allah isminin oluşumunun hakikatinin miracını yapmıştır ve bu hal kendinden alınmıştır, çünkü o hal ile peygamberliğe devam edemez aşk halinden hiç çıkamaz idi. Belki de kendindeki o son perdeyi kaldırıp ahadiyyet mertebesini, ama'iyyet mertebesini daha da ötesi nereden gelir nereye gidersin hükmüyle maden, nebat ve hayvaniyet mertebelerinin aslına kadar gidecekti.

Ama'iyyet köprü olduğundan Allah'ta evvel olduğundan bu işin başlangıcı ama'iyyet olmadığından evvellerin evveline gitmek istemiştir. Dünyada da kıyamet koptuktan sonra, Allah ahir olduğundan o vakit dünya köprü olacak ve oradan başka bir alemde zuhur edeceğinden, oradaki ama'iyyet dünya olacağından o alemde kendini ve habibini belki de daha salt, daha açık, şifresiz, perdesiz zuhura getireceğinden o perdeyi aralamak istemiştir.

Bir başka yönüyle de zahir batın ama ikilik ama teklik yönüyle efendimiz Cibril a.s. Vahyi nereden alıyorsan perdeyi aç bak dedi. Yani efendimiz Cibril (a.s.) a perdeyi açtırdı görünen Hz. Muhammed'di ama Allah c.c. efendimiz (s.a.v) o son perdeyi açtırmadı. Çünkü iş belki de başka yerlere giderdi.

Not: günümüzde de fenafillah halinden baka billah halini getirebilen kâmil insanlar kendi istidatları gereği miracını yapmış ve derviş yetiştirmeğe hâlâ devam etmektedir ve bundan sonrada silsile yoluyla devam edecektir. Ama zamanında çok büyük hakikatlere vakıf olup silsilesi devam etmeyen edemeyen Mevlâna Hz. Yunus emre Hz. gibi zatlar vardır belki de bir nedeni de budur.

Şahsi görüşüm dür. Allah en doğrusunu bilendir. Hatalı isem doğrusunu öğrenmek nasip olsun inşeallah.

 Evladını Er… Ca...

------------------- 

 67) Tefekkür.

Ha… Ya…: 

Bismillahirrahmanirrahim "Birr”; Allah'ın razı olduğu işlerin o kuldan zuhura huzura çıkmasıdır. Besmelede de onu müşahede ediyoruz. (Hâze min fadli rabbi.) Çünkü Onsuz yapılan işlerin tamamı neticesiz kalacaktır.

"Dur...! Rabbin Namaz kılıyor” (salât u daim üzere) "hitabı hangi mertebeden hangi mertebesinedir? Miraç hadise sinde, teşbih yollu ne anlatılmak isteniyor bizlere? Son perde nedir; kimdir? Diye gerçek manada sorduğumuzda kendi kendimize cevabı alacağımız samimiyetimiz nispetinde kesinlikle verilecektir..."talebin neysen o sun sen" mucibince.

Birr'e ulaşmak için insanın [kendi hakikatine doğru yolculuk yapması önce sıratı müstakim üzere olması ve akabinde sıratullaha geçmesi için özverili bir çalışması bir arı misali her çiçekten (kesret), tek bir şey e (Bal’a; tevhide) dönüşebilmesi; Rahman ve Rahim Olan Allah’ın (CC) o zuhur mahallinde tecelli etmesi] seyri sulukta Rahman’dan talim etmesi gerekiyor. La teşbih. Bu kişinin mürşididir...

Miraç hadisesinde ilk etapta Efendimiz Rasûlâllah (sav), Cebrail (as)'den talim ediyormuş gibi bir anlatım bir sahne gösteriliyor, şeriat ve tarikat kitaplarında. ve de o sahnenin sahanın velileri tarafından muhabbetli bir anlatım ile... bununla birlikte hakikat ve marifet ehli zevatı kiram tarafında işler başka...Arifi billah ta her şey hikmet ve marifetle Olduğundan o nazar ile bakar o marifetiyle iş görür. Taliplilerine de o tevhid balından ikram eder, yedirir. Şimdi biz de o nazar ve himmetlerden gelen nur (bal) ile deriz ki;" AmenerRasulü..." dersinde Efendi Baba'mızın talim ettirmesi ile." Resûlullah’ın Rabbi Allah'tı!?"evet O'nun Rabbi Allah'tı...O kendisin de Olana iman etti..." derken babamız bunu gülerek, perdeleyerek anlatmakta. 

Zati ayetler ehli olmayanlara açılması haram. Ehli Olana da açılmaması haram, haksızlık ve hikmete ters olduğu düşünülebilir. Perdenin açıldığı durumlarda yaşanıyor ve yaşatılıyor bizatihi taliplilerine. Nasip işi gönül işi...Aynen miraç hadisesinde zati ayetlerini gizlediği gibi. Allah ismiyle; Cebrailiyete (Rahman)perde. Cebrail ismiyle (Rahim) Museviyetine perde, Museviyetiyle ibrahimiyetligine hep perde O olmuş olmakta. Ehli irfanın tabiriyle "küfrü hak" faaliyette.

Son perde, Allah u Alem, kişinin nefsaniyetinden yanıp kendi öz külleri ile (Anka ile remiz olan) ilahi benliği ile doğduğu tecelli ettiği, zatında, zatıyla seyrettiği an' dır. Efendimizin hayatında 3 mim sırrı ismi şerifin de geçer. Bu sırrı iç ve dış bünyesinde cem etmesi, hakikatine ermesi o yaşantının taklidi ile başlar. Umulur ki tahkike bir yol bulsun...

Efendi Baba’mızın (k.s) dediği gibi, Hakka ulaşmak iki adım gibidir. Hem kolay hem de zordur. Her işin zorlukları daha bu dünyada öğretilirken... gönül yolunun zorlukları da elbet olacaktır. Önemli olan bir başlangıç çizgisinde bir rotanın olması O olması, kıblegâhın yol göstermesi.' Hak’tan geldik (zorunlu geliş) hakka dönüş' (gönüllüsü efdali) döneceğiz. İnsanlık her devirde olduğu gibi kıblesini, dönüş yolunu unutmuş gözüküyor. Uyanık olanlar ise (miraç ehli) kendinden- kendine yolculuğunu devam ettirmekte. Kıblegâhın kıble araması muhal bir şey. Secde etse ki ne olur. 

Secdesi kendinden kendinedir yine... kıble ki yeryüzünde Kâbe remzi ile verilmiş zatı simgeler. Batın da ise kalptir; gönüldür." Her şeyden evvel Bir (Olan) gönle gir" lafzı bu kapıları, sırları açacak anahtar olsa gerek...her şey açık aslında (Kitabı Mübin) öylece bakıyor konuşuyor gizli bir şey yok ta..."madde gözüyle bakan manaya kördür" hitabı ile Hz. Ali (kav) Efendimiz bu duruma ışık tutmakta..."dur rabbin Namaz kılıyor!" Hitabı Allâhû Alem zatından yine zatına Olan mertebesi itibariyle. Cebrailiyete (sıfat mertebesi- kimlikler) kimlik bulamazken orada?! zat mertebelerine geçilmiş idraki bir ayet gibi duruyor. Ahadiyetinden Samediyetine (zati ikramların verildiğine dair güzel bir hitap, müjde ve davet diye düşünüyoruz burayı) hazreti insan muhatabı...

“Hâze min fadli rabbi”

------------------- 

 68) Tefekkür.

Sa… Av…:

Bismillahirrahmanirrahim Efendimiz Miraç’a çıktığında bütün perdeler açıldı ancak bir perde kaldı o bir perdenin açılmasını dilediği zaman kendisine “dur rabbin namaz kılıyor” efendimizin (sav) Miraç’ı seyri sülukudur. Aslında Miraç’ı (Alak 96) oku emri ile başladı. Miraç gecesinde Kemal'i buldu. Hadis-i şerifteki dur bir ikaz senin varlığın aklı evvel denilen hakikati Muhammedîye mertebesidir. Alemin varlığı senin aslındır yani beşerî aklına hakikatini perdeden kasıt mahremiyet bölgesi aynı zamanda perde Efendimiz ‘in kendi hakikati ile ilgili sorulardır ve cevap aramasıdır. Rabbi Esma mertebesi itibariyle her varlığın bir ismi has, zat mertebesi itibariyle Rabbul Erbab olan Allah (CC) dür. Namaz bütün mertebeleri bünyesinde taşıması aynı zamanda kulun zikridir. Namaz kılınan bütün alemi kendisiyle kendinde var eden Allah (CC) yönelmedir. Efendimiz hakikati Muhammed'inin nokta zuhuru olması dolayısıyla bütün mertebelerin kendi bünyesinde taşıması kendindeki hakikati alemde alemin hakikatini kendinde seyretmesi hadis-i Kutsi de fakr tamam olduğunda o Allah'tır efendimiz Miraç’ta fakr halinde olduğu için dur ikazı sen de fiili yapan Rabbul erbap olan Allah'tır.

Allah Celle Celalühü, ancak Allah bilir perdeyi kaldırdığında perdeden kasıt Esma mertebesi nin hakikati kendi hakikatinin alemin varlığının sebebi olduğunu müşahede ederek, hayret makamının zirvesini yaşaması kendindeki ismi Has’ın Allah ismi olması münasebetiyle alemin kendinden seyretmesi ve Miraç’tan döndüğünde “beni gören Hakkı görür” hadis-i şerifini söylemesi bizler için çok manidardır. Kendi yaşantısıyla bize seyri suluğumuzun nasıl olması gerektiğini Miraç in hakikatini ümmet i Muhammed’e bildirmiştir salat ve selam efendimiz in üzerine olsun Kızınız Sa… Av…

------------------------------------------------- 

 69) Tefekkür.

“DUR! RABBİN NAMAZ KILIYOR” Ha… Ko… 27 Şubat 2021

Selamün Aleyküm Terzi Babacığım, Nasılsınız? İnşallah afiyettesinizdir. Her şeyden önce sohbetinizden istifade edebileceğimiz günler yakındır inşallah.

 Bizleri soracak olursanız Hamdolsun ailecek iyiyiz, sağlığınıza duacıyız.  Ekte yazımı gönderiyorum.

Ellerinizden hürmetle öperim.

-------------------   

Aleyküm selâm Ha… hanım kızımız hamdolsun şimdilik iyi sayılırız sizlerinde iyi olduğunuza sevindik Cenâb-ı Hakk iyilikten ayırmasın. 

İnşeallah  izinler çıkar yollar açılır gene sohbetlerimize devam ederiz Hakk'tan hayırlısı. 

Yazınız güzel olmuş ellerinize gönlünüze sağlık, diğerleri ile birlikte geliş sırasına göre kitabına ilave ettim. Cenâb-ı Hakk daha nicelerini nasib eder inşeallah. 

Ah….. bey kardeşimize size evlatlarınıza selâmlar Nüket Annenin de selâmları vardır hoşça kalın.        " İz--T-B- " 

------------------- 

“DUR! RABBİN NAMAZDA” Ha… Ko….

Mirac; tenezzülün tersi katedilen bir yükseliş, uruc hadisesi. Efendimiz (a.s.)’ın miracı O’nun seyr-i sulukunun bir özeti olmakla beraber, bizler için de Tenezzül ve Uruc mertebelerini idrak vesilesi.

Peygamber Efendimiz miracda iken bütün ef’al ve esma mertebelerinin açılıp bir perdenin önüne geldiğinde “Dur! Rabbin Namaz kılıyor” hitabının gelmesi; oranın bir dönüm noktası olduğunun bariz ifadesi. Bir üst mertebeden gelmiş olması gereken DUR! emri iki tarafı birbirine perdeleyen makamın sırrının “perdelenmek”te olduğunu ve idrak edilmesi gerekenin zaten bu olduğunu söylüyor sanki. Adem (a.s.)’a “Şu ağaca yaklaşma” hitabında o zamana kadar gizli olan beşeriyet sırrının aşikar edilmesi gibi, burada da Efendimiz(a.s.)’a (aslında bize) Rububiyet sırrı verilmiş oluyor. 

Bütün zıt isimler bir arada tümüne varlık veren Rahmaniyet mertebesi perdesinin ardında onun koruyuculuğunda NAMAZDA, VİTR halinde. “Ben sizin Rabbiniz değil miyim” sorusuna cümlesi “Bela” dediklerinden beri bu perdenin arkasında kendi namazlarını kılmaktalar deniyor sanki. Alemdeki zıtlıkların sırrının aşikar edilmesi Efendimiz (a.s.)’ın “Bana eşyanın hakikatini olduğu hal üzere göster” duasının kabulü gibi. 

Burada RABBİN dendiğine göre Efendimiz (a.s.) Rabbi Hassı olan Rabbül Erbab olan ALLAH isminin namazından da bahsediliyor olması lazım. Terzi Babamızın ifadesiyle “SALAT, ALLAH İSMİNİN ZATIYLA TECELLİ ETTİĞİ MAKAMIN ADI” olduğuna göre miracda gelinen mertebede bütün esmalar zati tecelli ile perdelenmiş, birlenmiş artık orada kesrete yer yok. Bütün izafi kimlikler silinmiş, sadece “Zül Celali Vel İkram” olan Allah’ın vechi kalmıştır.” Dur! Perdeyi açma ki sen de ikiliğe düşme” denmekte adeta.

Kevser Suresinde ”Rabbin için namaz kıl ve kurban kes” denilirken daha sonra Hicr Suresinde “Sana yakin gelinceye kadar Rabbine ibadet et” denilen kuluna bu kez “Dur Rabbin namazda” diyor Hakk Teala. Demek ki YAKİN gelmiştir artık ve iman ikana , ibadet de ubudete dönmüştür. “Beni zikredin ki sizi zikredeyim “ ikiliği bitmiş zikreden ve zikredilen birlenmiştir. Tam bir Fenafillah hali olsa gerektir. 

Muhtemelen burası Cebrail (a.s.) bir adım atarsam yanarım dediği Sidret-ül Münteha noktasıdır. Cebrail (a.s.) Rahmaniyet kaynaklı olmasına rağmen elçiliği Rububiyete dönük olduğundan burada bırakmıştır rehberliğini. “Halk eden Rabbinin adıyla oku” ayetiyle gelmesi bunun isbatı gibi. Sidre ağacının kesreti oluşturan dalları ve yaprakları şehadet alemine ulaşırken burada gövdeye dönüşerek birlenmiş tevhid mertebeleri başlamıştır.

Efendimiz burada aracısız vahyini almış, a’yan-ı sabitesi Hakikat-i Muhammediye olduğu için zaten istidadı gördüklerini idrak edebilme kabiliyetindedir, bu sebeple gözünün gördüğünü kalbi yalanlamamıştır. Afakta ve enfüste bütün ayetlerin Hakk olduğunun müşahedesi O’nda tam olarak tahakkuk etmiştir. Esma tevhidi mertebesi peygamberi olan Musa (a.s.)’a ise bu müşahede nasip olmamıştı. 

Peki, Rabbimiz için namaz kılıp, nefsimizi kurban etmek aşamasında olan bizler için “Dur! Rabbin Namaz kılıyor” hitabının karşılığı nedir? Bu açıdan düşünmezsek bizim idrakimizde ilerleme olmayacaktır. 

Şehadet aleminde yaşarken Afakta ve enfüste her şeyin Hakk olduğunun idraki, müşahedesi bizim amacımız. Hayatın nefsimiz için değil Uluhiyyet için olduğunu anlamadan, bunun müşahedesini yapamayız. Miracda Rabbimizin namazda olmasının iz düşümünün bu alemde faaliyette olduğunu farketmemiz ve bu idrakle seyrimizi yapmamız gerekmekte. Zıt isimlerin hayatını onların namazı Rabbül Erbabın bunu Rububiyyet sıfatıyla perdelemesinin de kendi namazı olduğunu, cümlesinin zati tecellinin mertebeleri olduğunu kabımızca kabullenebilmeliyiz. Kesretteki Vahdeti bulma yolunda ilerlemek ancak bu yolla olacaktır. Nefsimizi kurban etmeden Rabbimizin bizdeki namazına mahal olamayız. 

------------------------------------------------- 

 70) Tefekkür.

Miraç Gecesi Soru -Cevap

Fa… Sa… 27 Şub 2021

Namaz demek ibadet etmek. İbadet etmek o varlığa ne verilmişse onun ortaya çıkarılması onun ibadetidir. ALLAH (C.C) zat zuhuru olan insanda ne var alemde o  var ademde denilerek bütün mertebeler insanda camidir.

Miraçta rububiyet mertebesi itibariyle kendine ait olan mertebeler vardır. Bunlardan rububiyet mertebesinin son perdesininde açılmasını peygamber efendimiz (s.a.v) dilediğinde rabbin namazdadır cevabıyla hem kendindeki Rablığı ve bütün alemler üzerindeki mürebbiyeliği tesiri faaliyeti açık olarak seyredip müşahede etmiş olması. (hakikatini ve müşahedesini en geniş manada peygamber efendimiz (s.a.v) vaki olmuştur. Benim tarifim acizane  Efendi Babamın sohbetlerinde anlaya bildiğim kadardır.) Miraçta öyle  bir yere geldin ki artık beşeriyetinle namaz kılma dur! Rabbin sende namazdadır beşeriyetini kaldır düşür ki zannetiğin kulluğun hayalinde var ettiğin hakikatte sen diye birşey olmadığıdır.

Efendi Babacım ellerinizden öper annemize selametler dilerim.

------------------- 

 Hayırlı günler Fa… oğlum hamdolsun şimdilik iyi sayılırız inşeallah hepiniz iyisinizdir. 

Yazın güzel olmuş ellerine gönlüne sağlık. Cenâb-ı Hakk daha nicelerini nasib eylesin. Geliş sırasına göre düzenleyerek kitaptaki yerine ilave ettim. Dünya ahiret işlerin kolay gelsin herkese selâmlar hoşça kalın. 

" İz--T-B- " 

------------------------------------------------- 

 71) Tefekkür.

Mirac gecesi sorusuna cevap

De… Sü… 27 Şub 2021

Peygamber efendimiz (S.a.v) Mirac bahsinde de geçtiği üzere Cibril (a.s) ile birlikte göğe yükseltilmiştir ve bütün perdeler teker teker gösterilmiştir öyle bir yere gelinmiştir ki  (Peygambr efendimizin anlatımıyla) artık orada mukadderatı yazan kalemlerin sesi bile işitilir olmuştur. Burası Rububiyet mertebesi itibariyle aştığı sıradaki hadisesidir. Varlık sebebidir. Kemalatını ortaya koymasıdır. Açılan perdeler ef'al alemi olurken son kalan açılmayan perde esma aleminin tecelli etmesidir.

Ve o bir perde kalmıştı ki o perdenin de açılmasını istediği zaman Dur! Rabbin namaz kılıyor denmiştir.. Bu sır perde bir soru isareti olmuştur. Ve aslında istenen de bu sorunun düşündürülmesidir yani kendide ki hakikati bildirilmek isteniyor olmasıdır..

Bütün bu kainatı idare eden sorusunun anlamını idrak etmeye çalışılmasıdır. Rububiyet mertebesinde esma alemine ulaşan ve hem Rahmaniyet alemini idrak edip hem de kendinde ki Hakikati idrak etmeye çalışılmasıdır.. O son perdeye kadar gelen kişide beşeriyet ondan düşürülmesine rağmen bu ilmi açığa çıkarmıştır. Rububiyet hakikatini öğrendiğin zaman sen de namaz kılan Rabbindir. Namaz kılsa dahi sen dur, bu beşeriyetinle namaz kılma derler Rabbin sen de namazdadır..

Burada ki hakikat bu hadise ile Efendimiz(S.a.v) bildirilmiş ve kendinde ki hakikat bu şekilde idrak ettirilmiştir.

Babacım hürmetle ellerinizden öperim.. 

------------------- 

Hayırlı günler  De… kızım hamdolsun şimdilik iyi sayılırız inşeallah sende iyisindir.  

Yazın güzel olmuş ellerine gönlüne sağlık. Geliş sırasına göre düzenleyerek kitaptaki yerine ilave ettim. Cenâb-ı Hakk daha nicelerini nasib etsin. 

Dünya ahiret işlerin kolay gelsin selâmlar hoşça kal. " İz--T-B- "

------------------------------------------------- 

 72) Tefekkür.

“Dur Rabbin namaz Kılıyor!:” Za… Ak… 1 Mart 2021 

Nasılsınız Babam inşeallah iyisinizdir Ellerinizden öperim Kızınız Za… 

Almanyadan Fa… Cı… yazısı Efendi Babam

---------- 

Fa… Cı…. 

Peygamber  efendimiz  bütün  esmaları  kendi  bedeninde  topladı  miraca  çıktı  orda  namazı  bize  emretti  orda  dur  rabbin  namaz  kiliyor,  denmesi  peygamber  efendimiz  kılıyordu,  namaz  kılmak  bizlere  emredildi  perdede  bizim  kendi  nefis  perdemiz,  biz  kendi  nefislerimizi  terbiye  ederek  gercek  miraca  yukselmiş  oluruz, dur  demeside  bizim  nefsimizi  bütün  nefsani  duygularımızı  durdurmaktır 

---------- 

Hayırlı günler  Za… kızım Hamdolsun şimdilik iyi sayılırız inşeallah sizlerde iyisinizdir. Gönderdiğin yazını Geliş sırasına göre düzenleyerek kitaptaki yerine ilave ettim Fa… kızımızın yazısı kendine göre güzel olmuş ellerine gönlüne sağlık. 

herkese selâmlar hoşça kal. " İz--T-B- " 

------------------------------------------------- 

 73) Tefekkür.

“Dur Rabbin Namaz kılıyor” İs…. Ad…. 1 Mar 2021

Selâm ün Aleyküm Efendi Babam. Bu konu hakkında bilgiyi manen ilme dayalı olduğunun ilhamını siz ile paylaşmak istiyorum..

Bismillahirrahmanirrahim evvela bir ihtar var, sözün başında ve bu da konumuzun Namaz'ın ne kadar mühim olduğudur. Mirac akla gelir, hadiste (essalatün mirac'ün) denmesinde ki sırrı bize bildiriyor.

Namaz, kıyam da (DUR) Adem-i, elif simgesi olan perdesinin hakikatidir.

Rükûda (Musa a.s) tenzih ve dal harfinin simgesi olan perdesinin hakikatidir..

Secde de (İsa a.s) teşbih ve mim harfinin simgesi olan perdesinin hakikatidir..

Tehiyyat ta (Muhammed s.a.v) Tevhid-i ve Uluhiyet perdesini Mirac ile illa olunacağının hakikatini bizlere bildirilmektedir..

Yani Rab mertebesinden Rab'ülerbab Mertebesine mirac ile yapılmasıdır ve bu kulluğun sırrında saklı olan tılsım yanı Bir nevi Allah'ın varlığının ispatıdır.

Buda her kişinin işi deyil Er kişinin işidir.

Miraç perdesinin sırrı işte bu konudan anlaşılmaktadır ki peygamber efendimiz Allah ile konuşmasında ki hakikatı, Tahiyyatta biz her namazda söyleniyor ama ne söylediğimizi anlamıyorduk şükür sayenizde algılamaya, anlamaya başladık efendim..

Şimdi Arabinin sözü Aklıma geldi, hakikat nazarı ile bakıldığında, (Kul Rab’tır, Rab kul dur) sözünün sırrı anlaşılmaktadır.

Bizim hiç bir varlığımızın olmadığı ve her ne var ise Onun varlığı ile dolu olduğunu (la mevcude illa Allah ) Mevcudiyetinin vücudu ile vucut bulmuş Zat'ından başka birşey olmayan, bir Kul olarak İnsan olmuşuz...

İşte bizde mevcut olan bütün bu halikatler bizi Hakka götüren delillerdir..

Esma mertebesi, Rububiyet yeri dir. Rab terbiye edici Mürebbi olandır. Her Esma bir Rab olduğuna göre bunlar, Kulu bir yere kadar götürecektir ve orda Uluhiyetin sırrı olan hakikat perdesini aralamak için kişi cüz’iyetten Aklı küle gelmiş olması gerekmektedir.

 İşte bu mertebe Dur Namazı sen kılmıyorsun, namaz seni kılıyor, çünkü sen, ben diye bişey yok oluyor. O var dır, O kuvvet sahibi, kudret sahibi dir.

Bu beden arzında âdem olmayı ve Aklımız olan Cebraile yani, Aklı küle rücu ile miracımızı yapmayı bilmemiz gerekmektedir...

“İşte Dur Rabbin namaz kılıyor,” denmesinin sebebi Uluhiyetimizin hakikatini idrak etmemiz gerekmektedir. İşte bakınız ayette şöyle deniyor (la Alimi illa Allah.La Kelimu illa Allah,la failu illa Allah ) Ozaman Sen, (Dur Rabbin Namaz kılıyor) Elhamdülillah..

Efendim Acizane fakirimiz affınıza sığınarak kusuru af ola, iki sayfa daha not almışım ama bu kadarı ile yetinerek, birşeyler izah etmeye çalıştım, sayenizde çok şükür, bir kitap yaza bilecek kadar ilham geliyor sizden.

Hoşça kalın kendinize çok iyi bakın. Selamlar ellerinizden öperim...

Oğlunuz İs ...... 

------------------- 

Aleyküm selâm İs… oğlum hamdolsun şimdilik iyi sayılırız inşeallah sende iyisindir. 

Yazın güzel olmuş ellerine gönlüne sağlık Gönderdiğin yazını Geliş sırasına göre düzenleyerek kitaptaki yerine ilave ettim. Hakkın da hayılısı olsun dünya ahiret işlerin kolay gelsin selamlar hoşça kal. " İz--T-B- " 

------------------------------------------------- 

 74) Tefekkür.

“Dur! Rabbin namaz kılıyor” Şe… Kı… 2 Mar 2021

Hayırlı sağlıklı günler olsun İZ-Efendi Babacığım. Bizler iyi sayılırız İnşeallah sizlerde iyisinizdir.

İlgili yazıyı ek olarak gönderiyorum . Ayrıca Üm… kardeşimizin de yazısı var onu da ayrıca gönderiyorum. Ellerinizden hürmetle öper selamlarımı da nacizane bildiririm el fakir ÇHU

-------------------

Hayırlı günler Şe… oğlum Yazını indirdim okudum. Gönderdiğin yazını Geliş sırasına göre düzenleyerek kitaptaki yerine ilave ettim. ellerine gönlüne sağlık güzel olmuş Cenâb-ı Hakk daha nicelerini nasib eder inşeallah herkese selâmlar hoşça kal. " İz--T-B- "

---------- 

“Dur Rabbin namaz kılıyor” Bismillâhirrahmânirrahıym Peygamber Efendimiz sav.’in mirac’tan ümmetine hediye olarak getirdiği namaz içerisinde bir çok sırrı hikmeti ve hakikati de barındırmaktadır. 

Namaz, farsça bir terim olup sonradan bu isim altında Türkçeye yerleşmiştir. Kurân-ı Kerim de ise namaz “salât” ile ifade edilir. Salât, Kurân-ı Kerimde 99 yerde zikredilmektedir.

Salât, ”zikir ve Kurân ile de aynı manalara gelmektedir. Türevleriyle birlikte Kurânda 99 yerde geçerken ebced sayı değeri olarak da 521 yani 51+2=53 Terzi Baba hakikatiyle de bizleri buluşturup hemhâl ettiğini biliyoruz .

Mirâc, Hakk’ı müşahede ve tevhid idrakidir. Hakk’ı hem uluhiyyet hem de abdiyyet tevhidi ile idrak etmektir. Kişinin nefsi hakikatinin hakk’ın ayn’ı olduğunun bilinmesidir. Bu sebeple mirac’ın kemâlinde müşahede vardır.

Efendimizi sav’in Miraç’ta yaşadığı hitap bu mertebede anlaşılır. O’na yapılan “Dur! Rabbin namaz kılıyor”  hitabıyla Efendimiz, nefsi hüviyetinde Hakk’ı görmüş, aynı zamanda nefsinde alemlerin dürülü olduğunu müşahede ederek hakikati muhammediyeyi en kemalli olarak bilmiştir. 

Peygamber Efendimizin miraçta Hakk ile arasında tek perde kaldığında, o perdeyi aralamaya çalıştığında kendisine “Dur! Rabbin namaz kılıyor” hitabı yapılmak-tadır. Bu hitapla perde açılmış ve Efendimiz Hakkın ve alemlerin aynası ve tecelli mahalli olduğunu idrak etmiştir. Hakk O’nda bütün esma ve sıfatlarıyla açığa çıkmıştır. Bu idrakle “Beni gören Hakkı görmüştür” buyurarak mirac’ın hakikatini insanlığa armağan etmiştir.

Efendimiz, Hakkın kendinde tecellide olduğunu, O’nunla tahakkuk ettiğini idrak ederek, bunu tüm müminlere bildirmiştir. Namaz bu nedenle miraçtır. Hakkı müşahede mertebesidir. Nefsi hüviyetinin, ilahi hüviyetin aynası olduğunu bizlere bildirmiştir.

“Nefsinizden peygamber geldi” (Tevbe/128) ayetiyle Mertebe-i Muhammediyet ve İnsân-ı Kâmil kanalıyla miraç yolu tüm müminlere açık tutulmuş ve namaz miraç hediyesi olarak bizlere ve tüm müminlere getirilmiştir.

“Dur Rabbin namaz kılıyor” Buradaki “Dur” çok farklı anlamları olsa da, bir yöne dikkat çekmek, konunun idrak boyutunu anlatmaya çalışma, irfâni yönünü bildirme içindir.

Aynı hitabın Terzi Baba seyr-i süluk-mirac yolculuğunda bizilere de yapılmakta olduğu âşikardır.

“Rabbın namaz kılıyor” hitabı, Hakk’ın kuldaki namazıdır. Hakk’ın, abd mertebesindeki kulunu, zatıyla, sıfatlarıyla, isimleriyle inşa ve imar etmesi, onu tezyin etmesidir. Kulun hakk’âni vasıf ve özelliklerler ile kendi nefsinde hakk’ı bulmasıdır. Gayrılığın ortadan kalkması ile Hakk, her vasfıyla abd (kul) dan tecelli ve zuhur mahalli olmaktadır.

Daha önceki namaz mertebesinde, “fesalli lirabbike” “Rabbin için namaz kıl” emrinin idrakli yaşantısı geçilerek “Dur rabbin namaz kılıyor” hitabına gelinmiş olunuyor.”Rabbin için namaz kıl” emri uygulamasında, kul rabbının rızasını kazanma gayreti ile kuldan rabbine doğru ilahi isimleri kullanarak bir yöneliş vardır. Bu uygulamada kul zahir, hakk ise bâtın da olmaktadır. Bu idrakte kulluk mertebesi esmâi ilahiyye ve sıfatı ilahiyyeleri hakikatleri üzere kullanmış olmaktadır.

Daha önce isim ve sıfatları kendi nefsi benliği doğrultusunda kullanırken, aldığı irfan eğitimi ile nefsin hakikatini idrak ettiğinden esmai ilahiyyeleri “Hakk” a teslim ederek “Hakk” için “Hakk”ın rizası doğrultusunda kullanmaya başlar.

Bu yaşama diğer yönden de bakacak olursak, kulun bütün sıfatlarını azalarını “Hakk” kullanarak” kul-abd” hakk’ın tecelli ve fiillerine zuhur yeri olmakta, yani kul üzerinden namaz hakikatini Allah ortaya çıkarmaktadır. Böylece hakk zahir, kul bâtın olmaktadır.

Salat, “Sahibinin zatıyla zuhur ettiği makamın adıdır”. Şeklinde tanımlanmış, (T.B) Risale-i gavsiyede ise Ya rabbi hangi namaz sana daha yakındır? O namaz ki içinde benden başkasının kalmadığı kılanın kaybolduğu namazdır.. denilmektedir.

Namazda kaybolan kulun kendisi değil, nefsine ve rabbine olan irfanının artmasıdır. İlahi benliğini hakk ile bâki bulmasıdır. Nefsi artık Hakk’ı temsil ederek, onun için ve ona zuhur yeri olmuştur. Böyle bir idraki anlayışla kılınan namazda sadece “Hakk” vardır. Zâtıyla, sıfatlarıyla isimleriyle kulun nefsi üzerinden görünen “Hakk”tır.

 Böyle bir namazda kul fani, Hakk baki olur. Ve böylece “Ben” den başkasının kalmayıp kılanın içinde olmadığı namaz sırrı yaşanmış olur.

Burada zati tecelli mevcuttur. ”Attığın zaman sen atmadın ancak Allah attı” ayeti celilesinde olduğu gibi, görünürde Hz Muhammed as olmakla birlikte, fail Allah’tır. Kısaca “dur rabbin namaz kılıyor” da Fail “Hakk” kul tecelli mahallidir, Allah’ın muradının açığa çıktığı yer olmaktadır. 

------------------------------------------------- 

 75) Tefekkür.

“Dur rabbın namaz kılıyor “ 

Şe… Kı… 2 Mar 2021 

İZ-Efendi babacığım Üm… arkadaşın gönderdiği yazıyı sizlere gönderiyorum. Tekrar selamlar ve hürmetler olsun ÇHU.

------------------- 

 Üm… Se… 2 Mar 2021

Es-selamu aleyküm Efendi Babam.. göndermiş olduğunuz tefekkür konusuna “Dur Rabbın namaz kılıyor“ ifadesine bir şeyler yazmaya gayret ettim himmetinize ve irşadınıza talibiz.. Cenab-ı Hakk’a ne kadar şükretsek azdır.

----------   

Hayırlı günler Şe… oğlum. Üm… oğlumuzun yazısıda güzel olmuş ellerine gönlüne sağlık Gönderdiğin yazısını Geliş sırasına göre düzenleyerek kitaptaki yerine ilave ettim. selam söylesin.  Dünya ahiret işlerin kolay gelsin herkese selâmlar hoşça kal. " İz--T-B- "

------------------- 

 BİSMİLLÂHİRRAHMANİRRAHİM

Cenab--ı hak insanı hâlk ederken, kendindeki tüm esmaları , kişinin varlığına kopyalamıştır.

İşte bu kopyalanan her bir isim bir rab hükmünü almıştır Bilindiği üzere Rab, terbiye eden, meydana getiren vs gibi anlamlar içermektedir.

Diğer bir ifade ile Cenab-ı Hakkın rubûbiyet mertebesindeki özel ve umumi adıdır..

Kişi kendinde bulunan bu esma-i ilahiyeleri müspet yada menfi olarak, idrakli veya idraksiz olarak zuhura çıkarabilir..

Ama Cenab-ı Hakkın rızasının ve muradının, bu esmaların ayanı sabitelerine uygun,  kendi hakikatlerince kullanılmasında olduğu biraz tefekkür edilince fark edilecek-tir...

Kişi farkında olsun ya da olmasın bu esmaların birinin veya bir kaçının tesiri altında yaşamını sürdürmektedir. İşte o isimler onun rabbı hassı dır... peygamberimizin rabbı ise, Rabbul Erbab olan Allah ismidir... Allah (C.C) ismi, tüm isimlere camidir.

Bu isimlerin hakikatlerine uygun olarak çıkartılması ise Kamil bir mürşit (Terzi Baba) terbiyesinde sûlûk etmek, ve mirac hakikati ile mümkün olmaktadır..!

Bu miraca çıkış ise;  namaz hükmü ile meydana gelmektedir... Buradaki anlatılan, namazın bedensel yönü değil, idrak yönüdür. Zira namazın bir anlamıda, bir şeyin Kemalli bir şekilde tüm hakikatleri ile zuhurudur diye ifade edilmektedir.

İşte O gece efendimizin miracında oluşan bu hadise, bütün esmaların toplu halde zuhurda olması,  yani Allah isminin kapsamındaki (Uluhiyyet) sırlarının hakikatinin efendimize gösterilmesidir... Hakikati Muhammediyye’nin idrak edilmesidir...

İşte bir Salikte;  efendimizin ümmeti olması hasebiyle, tekmil tarik yaptığı miracı esnasında öyle bir mertebeye geldiğinde ona da ;

“DUR“  yani dur, düşün, idrak et, seyret, farkına var, bak rabbinin tüm isimleri, hakikati ile zuhurda yani (namazda) hitabı gelebilir ...

Bu hakikati  idrak et denebilir... (yanlış bir kelam etmekten yinede Allaha sığınırım ) Bu oluşum bir hissiyat, duyuş ve rü’yettir..ve tabiki ehline malumdur.. Cenab-ı Hak, hakikati idrak edenlerden eylesin ..

Ellerinizden hürmetle öperim ..

Üm… Se… 

------------------------------------------------- 

 75) Tefekkür.

“Dur! Rabbin Namaz kılıyor” yazısı ile ilgili tefekkür ve hâl

Pe… Du… 6 Mar 2021

Bismillahirrahmanirrahim selamün  aleyküm çok kıymetli muhterem Efendi Babam İnşallah sıhhat afiyettesinizdir. Bizlerde iyiyiz çok şükürler olsun.

Efendi Babam "Dur Rabbin namaz kılıyor " ilahi sözünü, 3 haftadır acizane tefekkür etmeye çalışıyoruz.

Kitaplarımızdan, internetten acizane öğrenmeye çalıştıklarımızdan, öyle güzel tevafuklar oluyorki....

 Efendi Babam internetten bir yazı okuyorum "ne güzel yalın bir dille yazılmış Efedi Babamın anlattıkları  gibi   kolay anlaşılır diyorum içimden. sonra yazının sonunda bir bakıyorum  Terzi Baba necdet ardıç  yazısı çıkıyor karşıma!!! 

aaa  Efendi Babam yazmış belliydi, sanki kokusu vardı diyorum içime karşıma çıktı diyorum içimden, gülümsüyo-rum  sayfaya tebessümle....

öyle seviniyorumki...

görmelisiniz .....

içim sonsuz şükürle hamdediyor...rabbime

2017 de islam ve tasavvuf sayfasına zat_ı aliniz  yazmışsınız.

sonra diyorum ki :

Ey büyük, yüce Allahım senin ne güzel bir sistemin var beni buradanda efendi babam ile eğitip öğretiyorsun ve bir başıma bırakmıyorsun. Her yerdesıniz, herşeyde, her nefeste şükrüme ancak sizin öğrettiğiniz duayı okuyarak devam ediyorum, hüveallahüllezi  la ilahe illa hüve aleyhi tevekkeltü hüvel rabbül arşıl azim.

Anlatılamayan  yaşanan heran kendinden kendine bir sistem ama zat_ı alinizin vesilesi, vechesi, tecellisi ile de   her yerde tek.

Bu hâl üzre iken anneme,  dikiş iğnesi takmam gerekiyor, yıllardır gözlükle bile zor takarım.

Ama o gün "rabbim takacak olan sensin, senin gözlerin yardım et takalım iğneyi dedim” içimden.

Babacığım o iğneyi gözlüksüz ilk denemede tek seferde iğneye takılmaz mı ?

Ben yine hayran Rabbime yine şükür yine hamd öyle içimde hissettimki....Elhamdülilah rabbül alemin. Bendeki seni, bendeki beni, Allahım nasıl mutlu ve huzurluyum, dünya nasıl hafif ve güzel geliyor insana .

İşte bu hâlleri yaşarken Babm, “dur rabbin namaz kılıyor” gibi. “dur rabbin iğneyi takıyor,” Veya rabbin buradanda seni eğitiyor ve bu Terzi Baba elinden olacak diyor zaten, Zat_ı alinize gönülden inandık  ve bağlandık elhamdülillah, Babacığım ancak heryerden tastik ve herşeyden tecelli edince, hayranlığımız dahada artıyor. Seyri sülukta fena fillah mertebesinde, Hakta fani olan kışi de zaten kendi benliği kalmadığı için, o idrak ve bilinçteki  tecellisinde,  “dur rabbin namaz kılıyor” diyebiliriz. Zaten bizde kendinden kendine değilmidir ki, rububiyet mertebesi itibarıyle,  kişi kendi idrak, bilinç ve teslimiyet hâline göre  tecellisi ile yaşanan hâldir diyebiliriz.

Terzi Babam. Eksik ve kusurumuz var ise, bilmeden haddi aşmış isek,   affınıza sığınırız. Bağışlayınız.

Selam sevgi muhabbetle zat_ı alinizin ve nüket annemin ellerinizden öperim 

------------------- 

Aleyküm selâm Pe… hanım kızımız Hamdolsun şimdilik iyi sayılırız, İnşeallah ailece sizlerde iyisinizdir. Yazınız güzel olmuş, ellerinize gönlünüze sağlık,  Allahımızın her mertebeden zuhuru vardır, ancak bu husus bilindiği gibi bir idrak ve eğitim işidir. Cenâb-ı Hakk cümlemize bu hakikatleri idrak ettirip açsın da, beşeriyet gafletinden "bir" i iki görmekten, muhafaza eylesin. Yazınızı Geliş sırasına göre düzenleyerek kitaptaki yerine ilave ettim. Herkese selamlar hoşça kalın. " İz--T-B- " 

------------------------------------------------- 

 76) Tefekkür.

Sen Çık Aradan Kalsın Yaradan-zuhurda olan.

Necdet Ardıç 16 Aralık 2020 

Hayırlı günler Mu… Ca… De… oğlum. yaşandıkça neler görülüyor. kendi bilir elimdeki dosyayı tamamlayınca, o nun yazılarını cevaplayıp dosyasını kısmet olursa bitireceğim kim yüzüne gözüne neyi bulaştırmış kendi de görmüş olur canı sağ olsun. Aslında cevap vermeye de değmez ama, mühim bir konu olduğundan, belki genelde diğer meraklı olan kardeşlerimize, izahi  bir hediye olur Hakk'tan hayırlısı. 

Dünya ahiret işlerin kolay gelsin selâmlar hoşça kalın. " İz--T-B- "

------------------- 

 Mu…. Ca… 16 Aralık 2020 

Sen Çık Aradan Kalsın Yaradan-zuhurda olan.

Mahya Yanar Ramadan Gönül Kanar Amadan…

Fusüs’ul Hikemden kul-aklığımı takmış, İz-Efendi Babamdan Nûh (Necât) fassını dinliyordum… Son zamanlarda olduğu gibi yine benliğimi bir cümle kapladı. Yine bir cümle ama, yine derinden vurucu bir cümle… “Namaz kılmak zorunluluk değil, Asalet işidir. Sen çık aradan kalsın Yaradan-zuhurda olan.” diyordu… 

Gönlümde aklımda biran beyin fırtınası başladı… Hakikat-i Muhammed-i teknesi olan bedenimde, Nusret Babam (r.a.)’ın evlâtlarından Sabri Efendi büyüğümüzün kaptanı olduğu gemisindeki gibi, bir aşağı bir yukarı hızlı hızlı yürümeye başladım. Ama düşündüklerimde korkuya kapılmama neden oldu… Neyse ki İz-Efendi Babamın hem tenzih, hem teşbih edeceksin ve tevhid edeceksin kelimeleri mânâdan harf kisvesini giyinip kul-aklarımdan gönlümün derinlerine ulaştı…

 Öncelikle “Asâlet” kelimesinde bir çağrışım uyandı… Kelime anlamına bakalım…

 1. Asillik, soyluluk, asil bir soya mensup olma, necâbet: Kont, marki ve dük gibi bir asâlet unvânı idi.

 2. Ruh ve mânâ bakımından üstün ve kibar olma, saygı uyandıracak şekilde davranma.

 3. Aslına sâdık kalma, sâfiyetini koruma.

 Asâleten Bir görevin, bir işin asıl sâhibi olarak. Karşıtı: VEKÂLETEN: “Vekâleten idâre ettiği müdürlüğe asâleten tâyin edildi.” “Bu mukāveleyi kendi adıma asâleten, oğlum adına vekâleten imzâlayacağım.” Asâlet, kelimesini bakıp mânâsını arayacak olursak; As.- Alet karşımıza çıkmaktadır. 

 AS

 1. İskambil kâğıtlarında birli.

 2. i. ve sıf. mec. İşinde başta gelen, usta olan kimse: “Futbol asları.” “As futbolcu.” “As solist.” sıf. (< Eski Türk. ast “alt”) Önüne geldiği kelimenin ifâde ettiği derecenin bir alt kademesini anlatır: As başkan: İkinci başkan. As subay: Bk. ASSUBAY. As teğmen: Bk. ASTEĞMEN. As kat: Bk. ASKAT. As tasım: Bk. ASTASIM. As tropikal: Bk. ASTROPİKAL.

 Yine bunlar zâhiri anlamlarıdır… Kısaltma olarak (a.s.); aleyhis selam: Selâm onun üzerine olsun. Peygamberlere mahsustur.

 (s.a.v.); sallallahu aleyhi ve sellem: Peygamberimize salat ve selam olsun, peygamberimize mahsus bir duadır.

 Alet; bir işte, bir işlemde kullanılmak için yapılmış, gücünden, çalışmasından, işlemesinden yararlanılan nesne.

 ASÂ-LET olarak… 

 Asâ; klasik anlamda dayanak için kullanılan sopa ve bostondur.[1] 

 Let; Dayak, kötek. * Dövme, vurma. * şiddetle çarpma.

 Letafet; Hoşluk, güzellik, incelik:

 Letâif; Latîfeler, şakalar. tasavvuf. İnsanda ilâhî hakîkatleri idrak ve müşâhede eden kalp, ruh, sır, hafî, ahfâ vb. mânevî melekeler.

 Merâtib itibari ilk önce “ASÂ-LET” bakıp arayalım ne göreceğiz… 

 “Sen çık aradan” evet kişinin geçeceği bir ara vardır… Kendi nefsi benliğinde bir delik açıp buradan çıkması gerekir. Nasıl ki deve iğne deliğinden geçer mi? Diye sormuşlar. O da vızır vızır geçer demiştir…

 Bu da kişinin nefsani benliğin karanlığından, daha sonra bu âlemde oksijen deryasının içinde yüzen bedenin karanlığından ve bu âlemin hâyali karanlığının arasından sıyrılması gerekir…

 “Y” harfi yakîn mertebeleridir ve İlme’l Yakîn, Ayn’el Yakîn, Hakk’el Yakîn seyirlerinin yapılıp, Nefsani benlikten çıkılıp İzâfi benliğe burada kalan yara-dan dır. İzâfi benlikten çıkılıp, İlâhi benliğe ulaşılır ki burada çıkan sen değil ben dir, kalan da yaradan diye bir şey olmadığından Hakk’tan başka değildir. 

 Efendimizin “İlim Çin de dahi olsa alınız” buyurduğu gibi fakirde ilmi 2 günde yediği 8 adet “Çinekop” (Sarıkanat) tan aldı. Çinekoplar, Sarı kanat olmuş… Kanat çırpmakta ve Mir’aclarını yapmaktadılar… 

 İz-Efendi Babam son gönderdiği maillerinde birisinde latifemize şöyle bir cevap yazmıştı. 

 "Artık bana ihtiyacın kalmadı" kısmını da zuhuratın görüldüğü zaman "Tuzak zuhurat" olma durumu var dikkat edilmeli kısmını ilave etmemiştiniz, belki hâlimizin takibi içindi. Merak etmeyin dünya ahret başımızın tacısınız ve her zaman size ihtiyacımız var bunun gayet farkındayız. Ne kaçan, ne göçen elinden kurtulamaz dendiği gibi biz den kurtuluş yok. Açıkçası latife bir yana, gönül dergâhının kapısının en ücra bir köşesinde olsa da bu fakiri hizmetten kesmemeniz acizane ricamızdır. “Mu… De…” 

----------- 

Kişinin kendi halini kendi bozmadıkça, biz kimsenin halini yerini bozmayız, zaten  buna gerekte yoktur. Bizleri gönlünde tutanın gönlümüzde ebediyyen yeri vardır. Rabbımızdan bütün dost ve kardeşlerimiz evlâtlarımız ile dünya ahiret birlikte olmayı her zaman niyaz ederiz. 

“İz-T.B.”

---------- 

 Resimde “Komşu” yazmasını sebebi balıkçıda çalışan kişi bizim sokakta oturduğu ve ismimi de bilmediği için “Komşu” diye hitab etmekte biz de ona aynı şekilde hitab etmekteyiz…[2] 

 53 sayıların iki kere olması 45 sayısı ve Komşu da işin içine girince işin rengi benim açımdan değişti. Bir 53 genele hitaben “Ahmed” sayısal değeridir.[3] Özel” e hitaben 53 İz-Efendi Babamın şifre sayısıdır. 45 ise “Elif-Dal-Mim” ile Âdem sayısal değeridir.[4]

 Buradaki Komşu= X olarak kabul edilirse, sayısal değerin bulmak için içler dışlar çarpımı yapılır. 

 X= 53*45/53=45 tir. X yani komşu Âdem dir. Yine biri Genel’e peygamber olan Âdem (a.s.) olan diğeride kişinin kendi Özel Âdemliğidir. İz-Efendi Babamın dediği gibi 

 Bu dünyaya gelmekten gaye Âdem olmakmış meğer.

 Birde sayısal değerlerinin toplamına bakarsak, 53+45+53+45= 196 ki bu sayı bizi Kelime-i Tevhid sayısal değerine ulaştırır[5]. Bu kelime kişiyi Mirac ulaştıran hakikattir. 53 (Ahmed) ten (45) Âdem ile başlayan seyir, (196) Lâ İlâhe İllâ Allah ile “Mir’ac” Fenâfillaha ve 503 Muhammeden Resülûllah[6] ile Bakabillah dönüşü ile bünyesinde “Âdem” olacakları eğitim için ve tekrar bu merâtiblere yükseltmek için halk arasına dönüştür. 

 Kişinin üflenen “Ve nefahtü hakikati” ile Âdemiyet mertebesinden Mûsevîyyet mertebesine ulaşabilir. 

 Namazda bulunan Asâ-let burada bize şiddetle Asâ ile Kızıldenize şiddetle vurması ve 12 ye ayrılıp 12 sıbtın buradan geçmesi ve nefsi Emmare Firavunun boğulmasıdır… Bu hakikat yaşanmadan Rükü dan secdenin hakikatine geçmek mümkün değildir…

 Museviyet mertebesi “9.” Mertebedir. Ramazan (Ramadan) da 9. Aydır.. Bayramı ise 10. Ayda yapılır…

 Bundan sonra “AS-ALET” “SAV-ALET” e bakalım… Alet’in iki nevi vardır…

 Hadis-i Kudsi'de Allah Teâlâ "Kulumu sevince gören gözü, duyan kulağı, tutan eli olurum. Artık o benimle duyar, benimle görür, benimle tutar, benimle yürür." buyurmaktadır.

 Bu kurb-u nevafil denilen nafileler ile oluşan hakiki sünnet yaşamıdır. Hakk kulun âletidir.

------------------- 

 وَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ وَلَكِنَّ اللّهَ رَمَى

vemâ rameyte iż rameyte velâkinnallâhe ramâ Attığın zaman da sen atmadın, lâkin Allah attı. (Enfal/17)

------------------- 

 Burada Ahadiyyet mertebesi, Risâlet mertebesine Uluhiyyet mertebesinin durumunu haber vermektedir. Fenâfillah yaşantısıdır. Âlet kul olmakta ve Hakk’ın âleti olmakta Hakk o mahalden tasarruf etmektedir. Kurb’u Feraiz denilen hakiki farz yaşantısıdır…

 Muhyiddin Arabi- Hazretleri Fusûs’ül Hikem Muhammed (s.a.v.) Fassını “Hikmet-i Ferdiyye” olarak nitelendirmiştir. Bu Ferdiyyet’i de Ferd-i Selâse olarak üçlü Ferdiyet (Zât, İrade, Kavil) olarak açıklamış. Ve bunların karşıklıkları olarak şu hadisi şerifi bildirmiştir. “Bana dünyanızdan üç şey sevdirildi. Kadın, koku ve gözümün nûru olan namaz” buyurmuştur. Bir şeyin nefsi o şeyin Zâtıdır. Burada Nefsi küllün üretkenliğini bildirir. “Bu işin kokusu yakında çıkar” deyimi vardır… İş yani şey’iyette ki iradenin kaynağını bildirir… İrade olmadan o eşya-fiil ortaya çıkmaz… Namaz ise göz nûru olarak bildirilmiştir. Musa (a.s) lam Museviyyet mertebesi doğuşuda (Kurret’ül Ayn) yani göz nurûdur. Muhyiddin Arabi hazretleri Muahmmed (s.a.v.) fassının devamında “Musalli” namaz kılan kelimesini at yarışında ikinci gelen ata benzetir ve kulun üzerinde namaz kılanın bizatihi Hakk olarak ifade eder…

 Şimdi işin nirengi noktası, burada biraz tefekkür edecek olursak, normal şartlarda 27. Derece olan İmam ve arkasında ona uyanlar Fenâfillah hükmü ile 10 sayısal değerini oluşturmaktadırlar… 28. Derece olan Ferdiyyet hükmü ile yalnız kılınan Bekabillah namazı ise burada 11. Mertebe olmaktadır… Bu aynı zamanda “Samed” Samediyet ile kimseye ihtiyacı olmamaktadır. Kişi kendi başına namaz kılmaktadır. Ama burada üstünde olan Nefsi küll ile Nisalık (Hakiki Tenzih) tir… 12 yani Hakikati Muhammedi ile 1 ve 2 ile kişinin üzerinde olan koku yani İrade ki bu da Subut-i sıfâtlar içidedir. Kişinin üzerinde olan hal Hakk (Hakiki Teşbih) tir. Ve üçüncü olan Müşahade nûru olan Namaz ki (13) 1 üzerinde olan 3 Ferdi Selase ile (Tevhid) Ahadiyyetir. 

 Bilindiği gibi matematikte üssü sayı kavramı vardır. 11= 1 dir. 12= 1 dir. 13= 1 dir. Ayrıca 1 üssü 0 da 1 olarak birdirilse de 0 etkisiz elemandır. Fenafillah ta olanın da kendi zaten yoktur… Alltaki sayılar taban ve üstteki sayılar ise kuvveti olarak ifade edilmektedir. 10 kemal sayıdır… 1 (Vahid) den sonsuza kadar giden sayılar, 1 (Vahid) in tekrarıdır… 

 Ama (1) Ahad (tek) kaynak sayı bölünemez ve tekrarı yoktur. İhlas sûresinde “Ahad” 1. Âyette;

------------------- 

قُلْ هُوَ اللَّهُ أَحَدٌ {الإخلاص/1}

(112-1-Kul huvallâhu ehad)

 “De ki: “O Allah, ehad’dır” 

------------------- 

 4. Âyette ise;

------------------- 

لَّهُ كُفُوًا أَحَدٌ {الإخلاص/4}

(112/4-Ve lem yekun lehu kufuven ehad)

 “Ve O'nun bir dengi olmadı”

------------------- 

 İlk âyeti kerîmede geçen “Ehad” ifâdesi son âyeti kerîme olan bu âyeti kerîmede de geçmektedir. Bu son âyeti kerîmeye de bu ifâdenin konulması çok enteresandır. 

 İlk âyeti kerîmede geçmekte olan “Ehad” ifadesi Ahadiyyet makâmını zâti yönden anlatmaktadır, bu âyeti kerîmedeki “Ehad” ifadesi ise birimlerin her birinin kendi bünyesindenki Ahadiyyetini zâti yönden anlatmaktadır.

 Yani baştaki Ehad ile sondaki Ehad aynı şeydir demek istenmektedir.[7] 

 Bilindiği gibi matematikte üssü sayı kavramı vardır. 11= 1 dir. 12= 1 dir. 13= 1 dir. Diye sayısal ifadelerin kullanımı yukarıda yazılmıştı. Hatta 1 in 0. Kuvveti dahi 1 olarak ifade edilmiştir. 1 in karşında olan 0 (0) ortasından hadis ve kadimi ayıran hiçlik noktasıdır. 1 ayna olmuş bu (0) ifadesi Necm sûresi 9. Âyette anlatılmıştır. 

 (Necm Sûresi 53/9)

فَكَانَ قَابَ قَوْسَيْنِ أَوْ أَدْنَى {النجم/9}

fekane ka’be kavseyni ev edna “Onunki arasındaki mesafe iki yay kadar yahud daha az kaldı”. 

------------------- 

 Yani kavs’ın bir tarafı abdiyyet mertebesi bir tarafı ulûhiyyet mertebesidir.

 İşte bu iki “kavs”i yani iki merte­beyi “kab”ın’dan, “tutma yerinden” tutup, kendi varlığında ilk de­fa cem eden yüce insân Hz Rasûlüllah tır. Bu iki mertebe bir birine o kadar yakın oldu ki, nerde ise birleşeceklerdi, fakat özellik­leri itibariyle iki mertebenin de hakkının korunması lâzım gel­mektedir. İşte burada ifade edildiği gibi bu âlemin dışı (zahiri) → halk, içi (bâtını) → Hakk’tır ve bir birine o kadar yakındır. Gerçek hal böyle olunca “yaratma” diye bir şey kat’iyyen yoktur. 

 İkinci bölümün baş tarafında (19) sayısını (1 + 9) toplarsak (10) on eder. On sayısını (10) ( 1 ve 0 ) ayırırsak, el­de bir tane (1) ve bir de (0) kalır demiştik.

 İşte o sıfırın (0) ortasından bir hat çekersek (0), iki kavs yani kavseyni olur. Eskiden cengaverler oklarını iki kavs’lı yayları ile atarak daha fazla güç sarfeder fakat okun hedefe şiddetli ulaşmasını mümkün kılarlardı. Ortadan çekilen hat “ka’be”, tutulan yerdir. 

 “Ka’be kavseyni”, İki kavs (yayı), ortadan çekilen hattan İnsân-ı Kâmil ka’ab eder (tutar), ki o iki kavs’ın (yayın) üstteki, “ulûhiyet”, aşağısı “abdiyet”tir, ki böylece İnsân-ı Kâmil “ulûhiyet” ve “abdiyet” mertebelerini elinde tutar. 

 Biri “kadim”; biri ise, “hadis”tir. 

 Biri kıdem yani hakkın varlığı, diğeri ise gölge, bu âlemlerdir. İşte Mi’rac gecesi Hz. Peygambere kendi zâtında bu hakikatler, yani hakkın varlığı bildirildi. Bunlar zâhir ehline göre birer kelâm; hakikat ve mârifet ehline göre ise, birer yaşamdır. 

 Beşer lisânı bunları anlatmaya yetmiyor. Ta ki yaşama sokarak kişi kendi bünyesinde idrakını oluşturması gerekiyor. Bunlar gerçekten hikâye, masal veya eskilerin “esatirül evveliyn” dedikleri değildir. Buram, buram; kaynaya, kaynaya bizim, her birerlerimizin hayatımızı, şahsi yaşantımızı anlatıyorlar. 

 Bakın “Allah yaklaştı, yaklaştı ve sarktı,” diyor yani Allah kuluna ulaşıyor, diyor. Biz de biraz elimizi açıp o yukardan geleni tutsak olmaz mı?... “Tutarsan tutulursun,”[8]

 İşte “Allah yaklaştı, yaklaştı ve sarktı,” peki bu hadise nasıl oldu. Yukarıda Muhyiddin Arabi hazretlerinin kulun üstünde musalli olan Allah’tır ifadesi hatırlanırsa kulun secde hadisesinde iken hâli yay gibidir. Allah ta bu ayna kul ile üstünde ve bu âleme görüntülerin ters düştüğü gözün bunu çevirdiği düşünülürse (0) tamamen bu hal oluşur…

 Ve bundan sonra tahiyyatta hadisesinde Muhammed isminin şekli ile oturulur. Ve kul ve rabbi mukamele yani karşılıklı konuşma hadisesini gerçekleştirir.

 Bunu da sayı ile ifade edersek 13= 1 tür. Burada 3 (Ferdi selase) Zat-İrade-Kavil (Söz) olarak 1 in yanına iner ve 13 sayısını oluşturur. Tek sayılar 3 ten başlamaktadır. Ve toplamı (1+3=4) sayısını verir. İslâmın şifre sayısı ve namazda Muhammediyyet mertebesinin ifâdesidir. 19 Mi’rac âyeti ve 4 sayısını toplarsak 19+4= 23 tür. Kûr’ân-ı Kerim’in nüzül süresidir. 1 ile 4 yan yana geldiği zaman sıraya girmese de Nûr-u Muhammedi sayısını verir. (0) bir bakıma iki gözün tek göz olmasıdır. Efendimizin Nûruda Nûr-u Muhammedi olduğuna göre gözümün nûru namaz sevdirildi, hub ettirildi demiştir…

 1 (Ehad)ın ve 4. kuvveti bire denk değildir ama 1 sayısını verdiğinden 1 deki Ehad da aynıdır, 4. Âyet veya üssü 4. Kuvvet te (Ehad) tır. Ama üssünde-üstünde olması gerekir. Bu sonsuz sayı ile olsada 1 yani (Ehad) Ahadiyyet ilkesini bozamaz ama, yani arkasına geçtiği anda kesret başlar. Kul öne geçmiş, Hakk’ı perdelemiş olur…

 Yine Füsûsta Muhammed (s.a.v.) fassında Rami (rama) Ahmed olarak bildirilmiştir. Atıcı Ahmeddir... Daha fazlasını Arif olan anlar diyelim… 

 Sen Çık Aradan Kalsın Yaradan-zuhurda olan.

 Mahya Yanar Ramadan Gönül Kanar Amadan…

 Başta ifade edildiği gibi 4 tane dan (zan) Ef’al, Esmâ, Sıfât, Zât hakkında olan Zan yani hayali ve vehimi bilgi aslı ile değiştirildiği zaman, Aradan zan da çıkar kalan yar-a nefis yarasının zannı olmaktan çıkar, (dostun aşk yarası) halık, zuhur, tecelli olur. 

 O zaman Mir’ac dan dönen kul dan, zan kalktığı için Hakk olarak Rama-Rami olarak bakılır ve bilinir. Ve Ramazan ayı içinde 27. (Vitriyyet) gecesi Kadir gecesi düzenlenir, Semadan (Zâttan) inen Samedaniyyet yani kimseye ihtiyacı hâli olmama hâli hal olarak giyinilir… Ve Bu gece bilindiği gibi ta Fecre-Sabaha yani Bekabillah’a kadar Selâm dır… 

 Komşu balıkçıdan (53) gelen 53-Âdem-Ahmed kısmetimizde Âdem ve Ahmed arasında aynı olmayan harf “Ha” harfidir. Sayısal değeri 8 dir. Yolumuzun şifresidir. Â-dem Âh-med, Dem kan ve Med uzatma çekme işaretidir… Âdem lik ile Mir’ac da Rami-Rama olan Ahmed e ulaşılır… Kan ve uzatma dır… Elif harfi uzatılarak okunur. İşte bu gönül yarası ile Ah daki elif uzatlır ve AAh olur… İşte bütün Ah-ların kaynağı budur.

 İz-Efendi Babam Hazreti Mevlânâ ziyaretlerin birinde “Ahmed”in başında ki elif’in uzatılarak yazılmış -aah- şeklinde bir hat yazısı gördüğünü ve başından uzun süre ayrılamadığını anlatmıştır…

 İşte bu Ahh ile ne “dan” kalır ne “zan” kalır ve Muhammed isminin Bâtını olan “Hu” (O) ismi şerifine ulaşılır… 

 Ramazan da gönül mahyası kandili yanar ama önce 9 şifresi ile “Len Terâni”[9] sen beni göremezsin hükmü ile gönül bu hüzün ile kanar. Kadir gesesi oluşan Arif lik ve 28. Gündüzü bâtında oluşan Muhammedilik ile gönülde yanan kandiller farkedilir. Ve A’maiyyeten akan kevser ırmağını suyu yani ilminden gönül kanar. Ve Asaleten kendi kendini halife-i şahsiyyesi mürşidine vekaleten kendini halife-i şahsiyesi olarak eğitimine davam edebilir.[10]

 İz-Efendi Babam ile konuyu istişare ettiğimde kendisinden şöyle bir yanıt aldım…

-----------------

 Hayırlı günler Mu… De… oğlum hamdolsun şimdilik iyi sayılırız sizlerinde iyi olduğunuza sevindik. Cenâb-ı Hakk iyilikten ayırmasın. 

 Gönderdiğin dosyanı indirdim okudum güzel olmuş ellerine gönlüne sağlık.  

 Asâ  bölümüne bu kelimenin arapça manası yönü ile de bir ilave yapabilirsin konu daha zenginleşmiş olur diye düşündüm.  Asâ kelimesinin genel manada ifadesi bilindiği gibi "UMULUR ki"  manasınadır  aşağıda ayetin mealinde bu kelime geneli içine konmuştur,  ayetin mealine ben ilâve ettim aslında yoktur. 

 Aslında bu ayet-i kerime dahi insana başlı başına bir asâ'let vermektedir. 

 Hakk'tan hayırlısı. dünya ahiret işlerin kolay gelsin selâmlar hoşça kalın. " İz--T-B

--------------------

 وَمِنَ اللَّيْلِ فَتَهَجَّدْ بِهِ نَافِلَةً لَّكَ عَسَى أَن يَبْعَثَكَ رَبُّكَ مَقَامًا مَّحْمُودًا {الإسراء/79}

 Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

 17.79 - Ve minel leyli fetehecced bihî nâfiletel lek, asâ ey yeb'aseke rabbuke mekâmem mahmûdâ.

 Diyanet Meali:

 17.79 - Gecenin bir kısmında da uyanarak sana mahsus fazla bir ibadet olmak üzere teheccüd namazı kıl ki, "UMULUR ki" Rabbin seni Makam-ı Mahmud'a ulaştırsın.

--------------------

 Başta türkçe “Asa” olarak Museviyet mertebesinden baktığımız kelimeye “Let birleşimi ile şiddetli çarpmak (tecelli-i berk) hali oluşmaktadır. Berk; Katı. Sert. * Serin. * Metin, sağlam. Şimşek çakması. Parlama.* Yıldırım. * Zinetlenme, süslenme. * Tas: Tecelli-i İlâhiye ile kurbiyyete mazhariyyet,  sözlük anlamlarını içerir. Burada olan tecelli belirli bir zaman aralığını ifade eden bir zaman aralığında parlama, çakma ile meydana gelen geçici bir tecellidir.

 "UMULUR ki" Umulur ki, beklenir ki, görünüşe bakılarak anlamlarındaki sözün karşılığı “Muhtemelen” diye ifade edilmektedir. Muhtemel; Gerçekleşmesi de gerçekleşmemesi de ihtimal dâhilinde olan, beklenen, beklenir, umulur, olası, olasılı, mümkün anlamları yüklenmiştir. 

 Âyet-i kerimede "UMULUR ki" bağlaç olarak kullanılmıştır. Bir şart ve bu şart yerine getirilirse (Teheccüd namazı) sonucunda gerçekleşmesi muhtemel olan beklenenin Rabbin seni Makam-ı Mahmud'a ulaştırsın, ifadesidir.

--------------------

 Yani fenâfillâh mertebesinin bir vaktinde, yani yatsı namazından sabah namazına kadar gecenin herhangi bir vaktinde, biraz daha yaklaştırırsak son üçte birinde, sabah namazından bir saat önce gibi, kalk! Kendin için kalk ve namaz kıl yani kendindeki hakikati bulmak için sende var olan Makam-ı Mahmud hakikatinin ortaya çıkması için bu namazı kıl, nefsin için, ahirette sana vaadedilen cennet için değil. Kişi artık rububiyyet mertebesini buralarda aştığından dolayı, “Umulur ki sendeki Beni sende bulmak için” anlamıyla Ulûhiyyet mertebesinden tavsiyede bulunuluyor.[11]

 Teheccüd nedir, Kûrân-ı Kerimde yolculuk (5-Salât-Namaz) kitabından bakalım. 

T E H E C C Ü D (GECE) N A M A Z I

 (İsra Suresi 17/79) Ayette ve minelleyli fetehecced bihi nafileten leke asa en yeb’aseke rabbüke mekamen mahmuden (Ey Muhammed, gecenin bir vaktinde kalk senin için nafile hükmünde olan teheccüd namazını kıl, umu­lur ki rabbin seni de makam-ı Mahmuda (övülen makam) ulaştırır,) buyurulmuştur.

 Hamd mevzuunda bu Ayet-i kerimeye bir miktar te­mas etmiştik. Burada da aynı konuya kısaca bir göz atalım. 

 Gecenin ilerlemiş vaktine gelinceye kadar iyi bir hal ile namaz ve görevlerini yerine getiren kişi, bu makamın namzedidir, tabi ki: kendi mertebesi itibariyle.

 Dört, sekiz, on iki rek’atli kılınan bu gece namazına devam ettikçe, kişinin iç gelişimi artmağa başlar, böylece rabbinin indinde daha çok değerlenir ve övülmeye başlar.

 Bu namaza devam edenler ulaşabildikleri mertebelerinden aldıkları haz ile yaşamlarına devam ederler.[12] 

 Makam-ı Mahmud nedir? Yine Kûrân-ı Kerimde yolculuk (5-Salât-Namaz) kitabına müracat edelim.

 (5) inci mertebe de ise hamd daha da derinleşip genişlemektedir.

--------------------

 (İsra Suresi 17/79) asa en yeb’aseke rabbüke mekamen mahmuden (Umulur ki Rabbin seni de makam-ı MAHMUDa ulaştırır,) 

--------------------

hükmüyle bu mertebenin en geniş hali be­lirtilmiştir.

 Bütün varlık âlemi tarafından gerek FITRÎ gerek İRADÎ olarak, övülen, hamd edilen MAKAM-ı MAHMUD, HAKİKAT-i MUHAMMED-i dir.[13]

 Bu aktarılanlardan sonra ilave bilgilere geçelim.

 "UMULUR ki" den önce âyette kullanılan “leke” (senin için) kelimesi mevcuttur… Bu kelime son derece önemli durum bildiren bir kelimedir.

--------------------

 
عَنْ عَبْدِ الصَّمَدِ بْنِ عَلِيِّ بْنِ عَبْدِ اللهِ بْنِ عَبَّاسٍ 

عَنْ أَبِيهِ عَنِ بْنِ عَبَّاسٍ عَنِ النَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمِ أَنَّهُ قَالَ:

« لَوْلاَكَ [لَوْلاَكَ] لَمَا خَلَقْتُ الْأَفْلَاكَ. »

 Ubeydullah b. Musa el-Kureşî’den rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: Fudayl b. Ca’fer b. Süleyman, Abdussamed b. Ali b. Abdullah b. Abbas’tan, o da babası Abbas’tan bize tahdis edip dedi ki: Hz. Peygamber şöyle buyurdu:

 “(Ey Muhammed!) Sen olmasaydın, [Sen olmasaydın] ben asla âlemleri halk etmezdim.”

 (Levlâke [levlâke] le-mâ halaktu’l-eflâk) Bunun hakikati sen henüz yok idin, senin için var edilen âlemlerde yok tu, yani isimlenmiş yoklukta programın daha faaliyete geçmemişti…

 İsrâ sûresi 79. Âyette de aynı perspektiften bakmaya çalışırsak bu programın faaliyete geçiş anahtarı “Teheccüd namazı”dır.) Teheccüd namazı ile Makam-ı Mammud’a ulaşılabilme programı faaliyete her bireyde kendi mertebesi ve Rububiyet-Rabb anlayışı ile faaliye geçmektedir. “Ente” bilindiği gibi kelimesi Arapçadır. Ve içinde bulunan “Te” Ente sendir. Gece namaza kalkındığında birimsel varlığında nefsinde Hakk kıyam ettirildiğinde “Elif” (Ahadiyyet) faaliyete geçmektedir. Bundan sonra Rabb-Rububiyet idraki ile birlikte “Le-Ke” deki Lâm-Lahut-Uluhiyyet devreye girer ve program Ayan-i sabite de daha henüz bir elbise giymemiştir. Ke (Sen) ile “Be” Risalet mertebesi faaliyete geçer ve Ente (Sen) “Te” ye el uzatır. “Sende ki Ben bulunur” “Leke” “Lete” ye dönüşür, “Umulur ki sendeki Beni sende bulmak için” anlamıyla Ulûhiyyet mertebesinden tavsiyede böylelikle “Asâ’lete dönüşür. Namaz zaman zaman şimşek gibi geçici zorlama parlama halinden “Ramazan mahyalarının” yandığı gibi iş umulmaktan çıkıp Asâlete dönüşür… Berk ( بَرْقْ) te, “Burak” (بُرَاقْ) olur. 

 Berk sayısal değeri; “Be-2” “Re-200” “Kaf-100” toplarsak (2+200+100=302) dir.

 Burak sayısal değeri; “Be-2” “Re-200” “Elif-1” “Kaf-100” toplarsak (2+200+100+100=303) dür.

 Berk= (32) şeyhliğin 32 şartı vardır. (Tarikat mertebesi) Burak (33) Mescid-i Nebevinin 33 direğidir. (Sıfât mertesi) Berk yazılırken “Be-esre” “Re-cezm” ve “Kaf-cezm” ile okunur.

 (Be) ile birliktelik okutan sembol (Elif) görüntüde var lafızda yoktur. Çünkü tecellisi olmayan âlem olan, “Ahadiyyet” mertebesinin temsilcisidir. Orada tecelli olmadığı için tarif ve şekilde söz konusu değildir. Sadece “elif” ismi verilen ve bütün mertebeleri bünyesinde bulundurur. Kişinin hangi mertebe veya hayal-vehim-zan üçlüsünün hangi mertebeden bağlantısı var ise onu o şekilde bilir veya hayal eder.

(Re) Rububiyet mertebesi okutan (cezm) sembol harfi ise hangi dersin esmâsı yapılıyor ise o esmânın Rabb bağlantısı veya hayal-vehim-zan üçlüsünün hangi mertebeden bağlantısı var üzerinde bulunan “cezm” in cazibesi/çekimi ile O esmânın Rabb lık özelliğinini şiddetinin parlaması (nuru) ile kişi üzerinde eğiticidir.

(Kaf) Kudsiyyet mertebesini okutan (cezm) sembol harfi ise bağlantılı esmânın “cezm” in cazibesi/çekimi ile feyzi mukaddes olarak istihkakını alır.

Burak yazılırken “Be-üstün” “Re-Esre” “Elif” ve “Kaf-Cezm” ile okunur. 

 (Be) Risâlet mertebesi ile birliktelik okutan (Vav) ise vahidiyet mertebesi ile yaygın saha üzerinde Rahmâniyete doğru hareketi ifade eder.

 (Re) Rahmaniyet mertebesi ve üzerinde okutan gizli (elif) ile Ahadiyet mertebesi temsil edilir.

 (Elif) Ahadiyyet mertebesi yine gizli (Elif) okunuşu ile ehline olana mertebesinden mukayyed zât (ef’al-esmâ-sıfât kaydı) ile gözükür, ehli olmayana zaten sırdır.

 (Kaf) Kudsiyyet mertebesini okutan (cezm) sembol harfi ise bağlantılı esmânın “cezm” in cazibesi/çekimi ile feyzi akdes olarak istikakını alır.

 Berk tecellisi, Zâti tecelliye dönüştümü, Teheccüd namazı yatay seyir ile Berk’ten yani Burak’a yani beden bineği akıl melekesi akıl sıçramalarından, tamamen yanan bir kandile dönüşür ve zaten hayali bedenden soyunulur ve gönlün bu aydınlanması ile beden burağa dönüşür… 

 Yine İsrâ sûresi 1. Âyetinde bahsedilen;

--------------------

 سُبْحَانَ الَّذِي أَسْرَى بِعَبْدِهِ لَيْلاً مِّنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ إِلَى الْمَسْجِدِ الأَقْصَى الَّذِي بَارَكْنَا حَوْلَهُ لِنُرِيَهُ مِنْ آيَاتِنَا إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ البَصِيرُ {الإسراء/1}

 (1) (Sübhânellezî esra Bi abdiHİ leylen minel Mescidil Harami ilel Mescidil Aksallezî barekna havlehu linüriyehu min ayatina* inneHU HÜves Semî'ul Basıyr;)

 “Tenzih o Sübhana ki kulunu bir gece Mescid-el Haram’dan o çevresini mübarek kıldığımız Mescid-el Aksâ’ya isrâ buyurdu ona âyetlerimizden gösterelim diye, hakikat bu; O’dur Semi (işiten), Basîr (gören)”

--------------------

 Bu Âyet-i Kerîme, âlemlerde ilk def’a zât mertebesi itibariyle tahakkuk eden Mi’racı Şerif’in ilk bölümü olan Mescid-el Haram’dan Mescid-el Aksâya gidişi göstermektedir.

 Alâi tefsirinden Alûsinin naklettiğine göre genel olarak Mi’râc’ın oluşumundaki seyr 5 şekilde bildirilmiştir.

 1 - Burak 

 2 - “Mİ’râc” “merdiven” 

 3 - Melekler ile

 4 - Cebrâîl ile

 5 - Ref ref, ayrıca birde dönüşü vardır.

 - Mekke’den → Kudüs-e “Burak” ile; 

 - Küdüsten → semaya “Mi’rac” “mer­diven” ile; 

 - yedi kat sema melekler ile; 

 - oradan Sidretül Münteha’ya Cebrâîl’in kanatları ile; 

 - daha yukarıya da Ref ref ile gidilmiştir, diye bildirilmiştir.[14] 

 Tekrar Teheccüd namazına dönersek;

 أَفَلاأَكُونُ عَبْدًاشَكُورًا  Efelâ ekûnü abden şekûrâ (Allah'a çok şükreden bir kul olmayayım mı?) (Buhari, Teheccüt, 6; Müslim, Kitabu Sıfati'l-Müsafirine ve Kasrihim, 18.) Hz. Aişe (ra) anlatıyor: 

Peygamberimiz geceleri mübarek ayakları şişinceye kadar ibadet ederdi. Ben kendisine, "Ey Allah'ın Resûlü, geçmişte işlenmiş ve gelecekte işlenmesi muhtemel bulunan günahlarını Allah Teâlâ bağışladığı halde, niçin bu kadar yoruluyorsunuz?"  dedim. Peygamberimiz:

"Ya Aişe, Allah'a şükreden bir kul olmayayım mı?" buyurdu." Hadise baktığımızda “Makam-ı Mahmud” âyeti ile bağlantısı olduğu görülmektedir. Teheccüd namazı nafile hükmünde olmak üzere bildirilmiştir. Efendimiz (s.a.v.) Günahların affı ise Fetih sûresi 2. Âyette sabittir. Bir kişi ayakta fazla kalınca ayakları şişer. Seyri süluk yolunda yürümeye başlamadan önce “durma” “Dur Rabbin namaz kılıyor.[15] Sözünün anlaşılması gerekir. Bu anlaşıldıktan sonra zaten fiziken namaz hâli dışında da kişi bu âlemde anda iki rekâtlı zâhir batın namazında olduğunu anlamıştır. Nasıl bebekler emekleme aşaması (rükü) halinden önce kalkarlar bir destek bulup orada kendilerinin dengede durmasını öğrenirler, bulundukları yerde sıralarlar daha sonra yürürler. Bunlar hep sırası ile olacak hadiseler. Bunları düşünürken rahmetli Babaannem Hacı Lütfiye Nazife hanım hatırama geldi… Hatırladığım bir rahatsızlığından ayakları şişer, süluk kullanır ve zamanla vücudundaki kan temizlensin diye kan vermeye giderdi. Bir Ramazan günü vefat etmişti.

 Ayaklar vücüdun nefsi bölümünü temsil ettiğine göre nefis tezkiye ve cünun denilen zorlu çalışmalar ile şişmelidir ki şükreden bir kul (abd) olmalıdır. Ramazan bayramı da fıtır, Şeker, şükür bayramı olarak nitelendirilmektedir… Ramazan o zaman Şükür dür. Zan da kalktığı zaman Rama veya Ramazan kısaltma ismi Ram-O kalır. Ram; Boyun eğen yani ve O “Hu dur. “Abduhu” Ramazan kişinin Abduhu eğitimidir diyebiliriz…

 Kişinin kendi mertebesinden (Makam-ı Mahmud) Hakikat-i Muhammedi ulaşması “Umulur ki sendeki Beni sende bulmak için” di. O zaman Asalet teki (TE) sende kalkar, “Sen çık aradan, kalsın Yaradan-zuhurda olan.”

 (Asal) olur… Hatta Asa-La (عَسَىلا) olur…

 “Asal” olunması; ana, temel niteliğinde olan, başlıca olunmasıdır. Ümm ise Ana yani Kûr’ân dır. Efendimiz (s.a.v.) in Ümm (Ana) olması Asal olmasındandır. Kendinde bulunan Kûr’ân-ı bâtından Cebrail (a.s.) vasıtası ile zuhura çıkarıp okumuştur. Kim’de, kendinde bulunan kıymeti idrak edip okursa (kudretini) kadiriyetini anlar ve okur. Onun için hangi zaman dilimi olursa olsun gecesi Kadir gecesi gündüzü ise Arifliktir… 

 Bunun daha ilerisi Asa-La (عَسَىلا) Bir yönden “La” ile yoktur… Henüz programdan faaliyete geçmemiştir. Bir yönden “Lam-Elif” Bâtın gizli okunuşu ile Elif-Lâm (ال) El-Asâ olur… “Asa El” (Sol El)[16] ve “Umulan El” (Sağ el)[17] olur. Ne diyelim… Allahu âlem.. 

 “Ram”a O (Hu) ilave edilirse Ramazan isminin kısaltması Ramo olur denilmişti… Buna diğer konumuzda bakmaya çalışalım. İnşeallah… 

-------------------------------------------------

 77) Tefekkür.

 “Dur! Rabb-ın namaz kılıyor.” 

 *** Ab…. Te… Bizim Yorumumuz: 

 Ab… Te… 31 Oca 2021

 Gerek hadisin lafzından gerekse âriflerin yorumlarından anladığımız kadarıyla “Dur, Rabbin namaz kılıyor” ifadesi üç açıdan ele alınabilir:

1. Şehadet Mertebesi:

Şehadet mertebesi itibarıyla salat iki şekilde tezahür eder: 

a. Allah’ın namaz kılması: Cenâb-ı Hakk’ın kullarına yönelik rahmet, mağfiret, lütuf, inayet ve fazlını ifade eder. Böyle bir namaz Allah’tan kula olup O’nun kullarına rahmetiyle muamele etmesi demektir. Nitekim bu manaya şu iki âyette işaret edilmiştir:

﴿هُوَ الَّذِي يُصَلِّي عَلَيْكُمْ وَمَلٰٓئِكَتُهُ لِيُخْرِجَكُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّور﴾

“O ve melekleri, karanlıktan nura çıkarmak için size salat eder’ (Ahzâb, 33/43)

﴿اِنَّ اللّٰهَ وَمَلٰٓئِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِيِّۜ يَٓا اَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَسَلِّمُوا تَسْلِيمًا﴾

“Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber’e salât ediyorlar. Ey iman edenler! Siz de ona salât edin, selâm edin.” b. Kulun namaz kılması: İslam’ın beş şartından biri olarak her müminin, kendisine mükellef kılınan namazı eda etmesidir. Böyle bir mana kuldan Allah’a olup ibadet ve taat hükmündedir. Bu mertebede namaz kişinin kulluğunun göstergesi olduğu gibi Hakk’ın rubûbiyetinin de izharıdır. Kul âbid, Cenâb-ı Hak da ma’bud hükmündedir. Dolayısıyla şehadet mertebesi itibarıyla Hak Hak, kul da kuldur. Hiçbir zaman kul Hak, Hak da kul olmaz. 

2. Hakikat Mertebesi itibarıyla bakıldığında ise mutlak tevhid makamında ikilik söz konusu olmadığı için âbid, mâbud ve ibadet birdir. Namaz Hak’tan Hakk’adır. Tıpkı zikir, zâkir ve mezkûrun bir olup zikir ameliyesinin gerçekte Hak’tan Hakk’a olması gibi. Kulun burada benliği yoktur; O’ndan gören, tutan ve konuşan Hak olduğu gibi; O’ndan ibadet eden de Hak’tır. İbnü’l-Arabî’nin: 

الرَّبُّ عَبْدٌ وَالْعَبْدُ رَبٌّ

يَا لَيْتَ شَعْرِي مَنِ الْمُكَلَّف؟

Rab kul, kul Rabdir, 

Bu durumda bilmiyorum kimdir mükellef?

dediği husus bu mertebe ile ilgilidir.

3. Tahalluk (ahlâklanma) açısından ise namaz kuldan Allah’a yönelik olup ilahî ahlâkla donanmanın bir veçhesidir. Zira manevi seyirde varılmak istenen nihai hedef kulun Rabbinin ahlâkıyla ahlaklanmak suretiyle O’nu tanımasıdır (marifetullah). Bu sayede kul her türlü ikilikten kurtulur ve Hakk’ın boyasına boyanmış olur. Küllî tecelli olan namazla mümin Hakk’ın ma’bûdiyetinin mazharı olur. Bu durumda namaz kulun Rabbine benzemesidir (teşbih) ve O’na uymasıdır (iktidâ). Şu halde kişi mülk ve şehadet âleminde bulunduğu sürece hangi mertebeye ulaşırsa ulaşsın namazı terk edemez ve kendisinden asla mükellefiyet düşmez.

--------------------------- 

78) Tefekkür.

Şe… kı… 17 Mar 2021

(konu yok) Hayırlı günler İZ- Efendi Babacığım ,Zü…, nün yazısı size ulaşmamış, ek'i göndermemiş. Şimdi tekrar denedim inşallah ulaşacaktır. Diğer gönderdiğiniz maile de baktım ben gerekli irtibatı kuracağım. Başta yazıyı gönderen Zü… olmak üzere hepimizin selamları vardır hürmetle ellerinizden öperim. el-fakir ÇHU

--------- 

Hayırlı günler Şe… oğlum Zü…’nün yazısını indirdim yerine aktardım güzel olmuş ellerine sağlık  Cenâb-ı Hakk daha nicelerini nasib eylesin. Dünya ahiret işlerin kolay gelsin herkese selâmlar hoşça kal. " İz--T-B- " 

----------  

Bismilllahirrahmanirrahıym Dur! Rabbin Namaz kılıyor,

 Bu hitap Rasulullah sav efendimize mirac’ta hitab olunmuştur. Efendimiz Mirac’ta Mescidi Haramdan Mescidi Aaksa’ya oradan da arşı âlâ’ya yükselmiştir.

 Mirac’ta namaz vaki olduğundan, namazın bir kılan bir de kılınan yönü vardır.

 Namaz, kulun rabbınla konuşması, Namaz kulun rabbına niyazıdır.

 Namaz kulun rabbına yakınlaşmasıdır.

 Kul, “nefsini bilen rabbini bilir” hadisinden yola çıkarak kul varlığında bulunan nefis mertebelerini idrak edip yaşantısını da bu idrak ile ahlaklandırdığında, kendine daha önce mâl etmiş olduğu isim ve sıfatların sahibinin cenab-ı Hakk olduğunu müşahede etmesiyle varlığının hakk’ın varlığı olduğunu bilmesidir. Bu da o kişinin kulluğunun başlama-sıdır.

 Kâbe, gönül Mescidi Aksa, beşeri nefsidir. İlahi nefsi de Medine’si olmaktadır. Arş ise, kulun zanni varlığını mutlak varlığına teslim etmesidir.

 Mirac, yükseliş, beşeriyetindeki vehim hayal kurguların-dan kurtulup hür olmasıdr.

 Dur! Dikkat çekmedir.

 Rabbin namazda hitabı, tefekkür ve idrak yüksekliğinden ve müşahede halinden ayrılma o hal üzere yaşamını sürdür demektir.

 El-fakir Zü…. Bi… 

------------------- 

79) Tefekkür.

Tu… Şi… 28 Mar 2021

## Salat ve Zuhurat Dosyası 

Muhterem Terzi Babacığım, bu mübarek berat gecesinde sizlere bu email ile yolladığım dosyaları bitirmeyi nasib eden Rabbime hamd ederim. Hamd alemlerin Rabbi olan Rabbül Erbab olan Allah'adır. 

Bu vesile ile öncelikle hürmet ve muhabbet ile ellerinizi öper, mübarek berat gecenizi tebrik ederim. Ayrıca sizden, "Allah bu fakir kulunu beratini alanlardan eylesin" diye de dua istirham ederim. 

Babacım ekte, Rabbın Salatta meselesi ile ilgili hazırladığım 13 sahifelik dosya bulunuyor. Ayrıca son gördüğüm zuhuratı da size iletmek istedim. Zimmetinizle himmetinize talibim efendim. 

Bu vesile ile sizin ve hanım annemin berat gecenizi tebrik ediyor, Allah'tan sizler için sağlık ve afiyet niyaz ediyorum. Allah eksikliğinizi göstermesin.

Ellerinizden öperim.

Evladınız Tu...

2 Ek

-------------------  

Hayırlı günler Tu... oğlum seninde geçmemiş olan kandilin mübarek olsun, Rabb-ımıza hamdederiz  beşeriyetimizin kaldırabileceği en üst irfani açılımlarını niyaz ederiz. 

Yazıların yorumların oldukça güzel isabetli olmuşlar ellerine gönlüne aklına sağlık kitaptaki yerine ilâve ettim, Cenâb-ı Hakk daha nice açılımlarını nasib eylesin inşeallah.  

Zuhuratında yolunda güzeldir bahsettiğimiz istikamette-dir yazıyı düzenlediğin konuların o gece yansımaları olduğu anlaşılıyor. Cenâb-ı Hakk daha nicelerini nasib eder inşeallah. 

Dünya ahiret işlerin kolay gelsin selâmlar hoşça kal. 

" İz--T-B- "

------------------- 

Tu…. Şi… 28 Mar 2021

 RABBİN SALAT’TA BAHSİ 

Salât kavramı; Mekkî ve Medenî sûrelerde isim ve fiil formlarında sözlük ve ıstılahi anlamlarıyla 90 âyette geçmektedir. Kavram bazı âyetlerde birden fazla geçtiği için Kur’ân’da toplam 99 defa yer almaktadır. Bu durum şu şekildedir ki Salât kavramı, Kur’ân’da 24’ü Mekkî, 13’ü Medenî olmak üzere toplam 37 sûrede geçmektedir. Salât kelimesi 24 Mekkî sûrede 39 âyette 40 defa geçerken, 13 Medenî sûrede 51 âyette 59 defa geçmektedir. Salât kelimesi Kur’ân’da toplamda 37 sûrede 90 Âyette 99 defa geçmektedir. Salât kelimesi, Kur’ân’da biri Mekkî, 4 tanesi ise Medenî ayetlerde olmak üzere yalnızca beş yerde çoğul geçmektedir. Salât kavramının, beş yerde çoğul olarak geçmesi namazın beş vakit olduğuna işaret olarak düşünülebilir. Kur’ân’daki 99 salât lafzının 12 tanesi fiil geri kalanı ise isim olarak yer almaktadır. Salât kavramı fiil olarak Kur’ân’da 4’ü Mekkî, 4’ü Medenî olmak üzere toplam 8 sûrede, 10 âyette, 12 defa geçmektedir. Salât lafzı fiil olarak 3 yerde mazi (geçmiş), 6 yerde müzari (şimdiki zaman ve geniş zaman) ve 3 yerde de emir olarak geçmektedir. Salât lafzı, isim olarak geçtiği yerlerde 62 âyette 65 defa müfred, 5 âyette cem’, 1 âyette ismi mekân, 3 âyette ismi fâil ve 14 âyette 15 defa izafet terkibiyle kullanılmaktadır.

Salât kavramının Kur’an’da ağırlıklı olarak أقام (ekame) fiili ile kullanıldığı görülmektedir. Namaz kıl-mayı ifade etmek için صلو (sallû) kılın ya da أدوا (eddû) yerine getirin kelimelerinin yerine اقيموا (ekiymû) ikame edin, (ayakta tuttun, düzgün ve devamlı kılın, hakkını vererek ve şartlarını yerine getirerek kılın) ifadesinin kullanılmış olması ve bunun Kur’ân’da salât kelimesinin önünde 48 defa zikredilmiş olması dikkat çekicidir. Rağıb el-İsfehânî (ö. 502/1108) el-müfredat isimli eserinde, salât ibadetinin أقام (ekame) fiili ile birlikte zikredilmesinin sebebinin, namazı şekil itibariyle kılanların çok, ancak salatı hakkıyla ifa edenlerin az olması olduğunu ifade etmiştir (Kaynak). 

Salat bahsi hadis kitaplarında da önemli bir yer tutmaktadır. Tasavvuf eserlerinde de salat bahsi hususen üzerinde durulan konulardan olmuştur. Salat ile ilgili en dikkat çekici hadislerden birisi “Rabbin Salatta” ifadesinin yer aldığı hadis rivayetidir. 

Sonuç ve Değerlendirme Farklı kaynaklardan incelediğimiz üzere ilgili rivayet tartışmalı görünmektedir. Hadisin sıhhati konusunda âlimler ihtilaf etmişlerdir. Ancak mutasavvıfların çoğu bu rivayetin manası itibariyle hakikati olduğunu kabul ederek eserlerinde yer vermişlerdir. Hadis metni hadis âlimleri açısından tartışılmış olsa da rivayetin hakikati itibariyle Kur’an-ı Kerim ile uyumlu olduğunu söyleyebiliriz. Nitekim bu hadis rivayetlerinde yer alan “Rabbin Salatta” ifadesi mertebe itibariyle Ahzâb Suresi’nin 43 ve 56. Ayetleriyle uyumludur. Adeta bu ayetlerin tefsiri niteliğindedir. Bu ayetlerde:

 “وَسَلِّمُوا تَسْل۪يمًا اِنَّ اللّٰهَ وَمَلٰٓئِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِيِّۜ يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ” Şüphesiz Allah ve melekleri Peygambere salat etmektedirler. Ey iman edenler! Siz de ona salat edin ve içtenlikle selam verin (Ahzâb Suresi 56. Ayet). 

Ahzâb Suresi 43. Ayette de; النُّورِۜ وَكَانَ بِالْمُؤْمِن۪ينَ رَح۪يمًا هُوَ الَّذ۪ي يُصَلّ۪ي عَلَيْكُمْ وَمَلٰٓئِكَتُهُ لِيُخْرِجَكُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى

“Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için üzerinize O ve Melekleri salat eder. Allah, müminlere karşı Rahim’dir” buyurulmaktadır. Ayetlerde Allah’ın salatı bahis edilmektedir. Nitekim ayette Allah ve Meleklerinin nebi (Hz. Muhammed sallalahu aleyhi ve sellem) efendimize salat ettiklerini belirtmektedir. 

Mevzu bahis olan mertebe, Hz. Muhammed’e (s.a.v) salatın ve Kur’an-ın verildiği mertebedir. Burada bahsi geçen oluşlar, latif esmâ âleminin bir oluşumudur. Burası idrak hududunun sonuna gelinen Rahman’ın kapısıdır. Bu sınıra gelindiği için “dur veya yavaşla” hitabı geldiği anlaşılmaktadır. Ayrıca bu mertebe, Cebrail’in buradan ileriye geçemem dediği yerdir.

Salat Zat-ı zülcelale yönelen tüm eylemleri ifade eden genel bir kavramdır. Namaz bu eylemlerin belli bir tertible şehadet âleminde zuhur ettiği bir fiildir. Zatın huzurunda kılınan namaz bu sebeple salat olarak anılmıştır. Nitekim “namaz” kelimesi farsça bir kelime olup namāz نماز "temenna, namaz" sözcüğünden alıntıdır. Farsça olan namaz sözcüğü Orta Farsça (Pehlevice veya Partça) aynı anlama gelen namaç veya namāz sözcüğünden evrilmiştir. Bu sözcük Avesta (Zend) dilinde nəmah- "temenna, ibadet" kelimesi ile eş kökenlidir. İslam dininde bütün ibadetler ise yaklaşmak yani kendini kendinde bulmak için, kendi miracını tamam etmek için verilmiştir ki, burası cem-ül cem mertebesidir. Bu makamın iç ahadiyet, dış ise samediyettir. Buranın ötesi Muhammedîlere nasip olacak bir sırdır. Yine burası, doğmanın ve doğurmanın olmadığı “De ki: o Allah birdir. Allah samedtir. Doğmamıştır, doğurmamıştır. Ve O'nun hiç bir eşi de yoktur” <İhlas Suresi, 1,2,3,4> mertebesidir. Bu mertebenin üstünde sıfat mertebesi bulunmaktadır ki her mertebe arasında bulunan bir perde burada da bulunmaktadır. Bu perde uruc yönünde bakan için sıfat mertebesini örten isimler perdesidir. Burada esma mertebelerinin sonu sıfat mertebelerinin başlangıcı yani 10 ile 11. mertebenin arasındaki berzah kastedilmektedir. Efendimizin mirac yolculuğunda isim tecellilerinden artık sıfat ve zat tecellilerine mazhar olmaya başladığı yere işaret etmektedir diyebiliriz.

Hadis rivayetlerinde geçen bir diğer kelime de “Rabb” kelimesidir. Bu kelimenin lafız ve mana yönüyle iki zuhuru bulunmaktadır. Bunlardan biri “esma mertebesi” itibariyle Rabb-ı hass; diğeri, “zât mertebesi” itibariyle Rabb-ül Erbab (Rabbların Rabb-ı) olan“Allah” mertebesidir. Rivayette yer alan salat hükmünü ve fiilini uygulayan “Rabb-ı hass” tır. Dolayısıyla “Rabbin Salatta” ifadesinin yer altığı hadis rivayetlerinde “Rabbin Salatta” ifadesi öncelikle Rabbi Has mertebesi itibariyle anlaşılabilir. Hz. Muhammed’in Rabbi Has’ı Allah (c.c.) ismi idi. Nitekim Ahzab Suresi 56. Ayette belirtildiği gibi, Allah (c.c.) isim itibariyle, ait olduğu zat mertebesine salat etmektedir. Melekler de aynı şekilde isimlerin üstünde yer alan ve Cebrail’in buradan ileriye geçemem dediği yere salat etmektedirler. Bu mertebeler, hakikati muhammedî’ye, makamı mahmud’a, hakikat-i ahadiyyeti ahmediyye’ye işaret etmektektedir. Muhyiddin İbnül arabi bu mertebelere, la taayyün, taayyün-i evvel ve taayyün-i sâni isimlerini vermektedir.

Rabbin salatta meselesini Hz. Muhammed (s.a.v.) açısından yukarıdaki gibi anlamakla birlikte bize bakan boyutunda da rabbi hass kavramıyla anlamak mümkündür. Yani “Rabb’ın Salatta” ifadesini “Rabb-ı hass” mertebesinden ele alırsak; zuhurda olan her varlığın üzerinde adeta onu zuhura çıkaran ve devamlılığını sağlayan bir programı mahiyetinde olan bir “esma-i ilâhiyye” terkibi (ilâhi bir isim) ve o isimlerin mânâsı vardır. İnsanlarda da böyledir. O insanı en çok etkileyen şey budur. Bu da o insanın ayn-ı sabitesidir. İnsanda her esmâ potansiyel olarak bulunsa da hakim olan onun “ismi hassıdır”. İşte o da onun Rabbidir. Bu hadis rivayetini kendi açımızdan anlayacak olursak “Rabbin Salatta” ifadesiyle bizdeki Rabbi Hassı barındıran isim terkibinin de abd olduğu, gerçek yöneliş ve ibadetin ise “Rabb-i Hass”a değil “Rabbül Erbab’a” olması gerektiğine açık işaret bulunmaktadır. 

Rivayette yer alan salat’ın da iki yönü bulunmaktadır. İlki miraçtan müminlere hediye olarak verilen ve günlük dilde Farsçadan geçerek kullandığımız “namaz” ibadetidir ki bu ferdî bir ibadettir. Diğeri ise tüm âlemlerde latif ve kesif halde bulunan varlıkların toplu olarak, hep birlikte yaptıkları ibadettir. Bu ise doğrudan Zat’ın zuhuru ile anlaşılabilir. Dolayısıyla Zât’ın zuhuru bizatihi salatıdır. Nitekim oluşan oluşan tüm zuhurât “zâtından zâtına” yani bütün âlemlerde zuhurda olan “zât-ı mukayyed’in” âlemlerden gani olan “zât-ı mutlak”ına yönelmesidir. Çünkü “zât-ı mutlak”, “zât-ı mukayyed”in ana kaynağı ve varlık sebebidir. Zat-ı mutlak tecellisini çektiği anda, âlemlerde var olan ve görünen hiçbir şey veya eşyâ kalamaz. Bu durumda her şey (eşyâ) zatın ezeli ilmindeki ayn-ı sabitesine rücu eder. Burada, zuhura çıkan her varlığın bulunduğu alemdeki varlık neş’esi ile zat-ı mutlak’a yönelerek yaptıkları niyaz ve talepleri onların “salatları” hükmündedir. Bu durum onların var olmalarının veya zuhura mazhar olmalarının da sebebini teşkil etmektedir. Nitekim ayet-i kerimede “وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْاِنْسَ اِلَّا لِيَعْبُدُونِ” (Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım) (Zâriyât Suresi 56. Ayet) buyrulmaktadır. 

Rivayette Rabb’in salatının nasıl olduğu da anlatılmaktadır. Rabbin Salatı’nın, “rahmetinin gazabını geçmesi” olarak ifade edilmesi, Allah, Rahman ve Rahim isimlerinin ilişkisine de işaret etmektedir. Nitekim Ayette ister Allah de ister Rahman de diyerek bu iki ismin adeta birbirinin aynası veya gölgesi olduğuna işaret etmektedir. Buna göre tecelliyat ve zuhurat, sıfat tecellilerinden isim tecellilerine Allah ismi ile başlamakta ardından Rahman’a tecelli ederek rahmete bürünmekte, oradan da Rahim ismine tecelli ederek celal tecellisi cemal tecellisi ile birleşerek adeta eşyanın doğumu gerçekleşmektedir. Tüm isimler buradan Nur ismi ve diğer isimler zuhura çıkmakta ve şehadet âlemindeki zuhurat meydana gelmektedir. Bu sebeple Zat’ın zuhuru Rahmettir. Rahmeti de salatıdır. Nitekim Zât mertebesinde Zat’ın ezeli ilminde bulunan “a’yân-ı sabite”ler, sıfat mertebesinde “nefes-i Rahmâni” ile “rûh” tan, “esma mertebesi”ne tenezzül ederek, orada “nûr-u ilâhi” En-Nur ismi ile yayılarak “zûlmet”ten “nûr”a çıkmışlardır. Ancak daha kesif ve görünür hale gelebilmeleri için, bir sonraki aşama olan “ef’al alemine veya alem-i şehâdet”e tenezzül etmeleri gerekli idi. Tıpkı bir sinema perdesine ışığın yansıması gibi. Sinemaya giden biri, sinema perdesindeki görüntü ve sesleri perdenin kendinden sanabilir. Ancak dikkatli biri kafasını yukarıya kaldırsa, tozlara çarpan ışık hüzmesini farkedecektir. Bu ışığın perdedeki oluşların ve görüntülerin (şehadet ve fiillerin) sebebi olduğunu farkedecektir. Ardından bu ışığın da kaynağını takip ettiğinde, en geride sinema cihazının göz’ünden (yuvarlak mercekten) ışığın çıktığını farkeder. Ancak bu merceğin gerisinde kablolar vb. bulunmakta ama ışık bulunmamaktadır. İlk noktadan (taayyün-i evvel) çıkan ışık perdede zuhur etmesi için karanlık içinden geçmelidir. Yoksa görüntü net olmayacaktır. Ayrıca bu ışık sonsuza kadar karanlık içinde seyahat etse, ışığın sakladığı görüntüleri çözümlemek mümkün olmayacaktır. Bunun için bir sinema perdesi gereklilik arzetmektedir. İşte Zat-ı İlahi’nin nurunun bu âlemde zuhuru bu şekilde anlaşılabilir. Bu zuhurun görünür olması için bu âlem gerekmekte idi. Bu sebeple bu âlem aynı zamanda insan-ı kâmil âlemi olan ulvi bir âlemdir. Bunun için de bu âlemin oluşturulması gerekmekte idi. İşte bu yüzden geride bahsedilen “sıfat” ve “esmâ” mertebelerinin birbiri ile ilişkisi gerekiyordu. Bazı mutasavvıflarca “sıfat âlemi”ne “akl-ı kül”; “esma âlemi”ne de, “nefs-i kül” denmesi bundandır. 

Hadis rivayetinin son kısmında Rabbin Salatının ilk cümlesi “Subbuhun Kuddusün, Rabbul Melaiketi ve’Ruh” ifadesi idi. Bu ifade İsra Suresinin 1. ayetinde anlatılan mirac yolculuğu net olarak işaret etmektedir. Nitekim bu yolculukta yol arkadaşı olan Cebrail’in ve diğer meleklerin geçemeyecekleri sınıra işaret edilmektedir. Bu makam, Cebrail’in ben buradan ileriye geçemem dediği makam yani 10’dan geçiş ve üstünde yer alan 11, 12 ve 13 mertebeleridir. (14-İrfan mektebi) kitabı.

Buraya ancak Muhammedî’ler ulaşabilir ki namaz ile ümmet-i Muhammed’e verilen hediye de burasıdır. Ayrıca burada Efendimiz zahiri namazı da görmüş ve önceki ümmetlerden farklı olarak tahiyyat yani oturuş da namaza eklenmiştir. Tahiyyat, makam tutmak demektir. Efendimizin makamını temsil etmektedir. Bu sebepledir ki tahiyyatta salli ve barik duaları okunur. Ayrıca tahiyyat duası okunmaktadır ki burada “ala ibadillahis-salihin” ifadesi çok mühimdir. Bu ifade sadece salih kulları değil tüm eşyayı ve varlığı kapsamaktadır. 

Sonuç olarak diyebiliriz ki bir kimse bu hakikatleri idrak eder ve bu şekilde namazlarını kılar ise kendisindeki Rububiyet namazını kılacaktır. Emanet sırrı inkişaf edecek, kişideki Muhammediyyet bilinci açılacak, Muahmmedî nur parlayacak, kevser sırrı inkişaf edecektir. Artık bu kimse beşeriyet ile nefsaniyet ile namazlarını kılamaz. Her namazında Mirac namazını kılar. İşte bu durumda “Rabb’ın sende namazda olur”. 

------------------- 

Kaynaklar Kaynaklar dosyasında mevcuttur fazla yer tutmasın diye buraya aktarmadım. T.B.

------------------------------------------------- 

 79) Tefekkür. Yazısı ile bu bölümü bitirmiş olalım. 

 Buraya kadar belirtilen yazılar kardeş ve evlatlarımızdan konu hakkın da gelen, kendi düşünce ve tefekkürleri idi.

 Hepsine ilgileri ve konu hakkın da ki ayrı ayrı güzel düşünceleri ve hizmetleri için teşekkür ederim. 

 Böylece senelerce sürüp devam eden eğitim çalışmalarımızın, boşa gitmediğini görerek memnun olmaktayız. 

 Cenâb-ı Hakk, hepinizin düşünce ve tefekkür ufuklarınızı sonuna kadar açsın inşeallah, daha nice gerçek ilâh-i tefekkür ufuklarına, sizleri ulaştırsın dünya ahret işleriniz kolay gelsin. 

Rabb-ımıza şükrederiz.

 “ İz—T-B- “ 

------------------- 

------------------- 

 Konu hakkında bu ön bilgileri verdikten sonra, şimdi esas düşünce seyrinde meseleyi daha gerçekçi ve senetleri ile birlikte incelemeye başlıyalım. Konunun gerçek halini idrake ancak bu yolla vakıf olunacağı açıktır. “ İz—T-B- “ 

------------------- 

SEKİZİNCİ BÖLÜM DUR RABB-IN NAMAZ KILIYOR

Konusunun asli kayıtlarının araştırılması.

Necdet Ardıç 24 Ocak 2021 

“Dur! Rabb-ın namaz kılıyor.” asli kayıtlarının araştırılması.

Hayırlı günler Ni… hanım kızımız inşeallah ailece iyisinizdir  bizlerde çok şükür iyi olmaya çalışıyoruz. 

 Senden küçük bir ricam olacak. Hani sizin hadisçi bir ilahiyat hocası vardı ondan bir hadis sorabilirmiyiz veya gürüşebilirmisiniz. Eğer görüşüyorsanız. Abdül kerim Cili'nin abdülkadir akçiçek çevirisi mukaddime bölümü sayfa (67) de  Şöyle bir hadis geçmekte.  (Dur Rabb-ın namaz kılıyor) bu hadisin gerçek kaynağı nedir bulabilirmi? Eğer varsa sana göndersin sende bana gönderirisin inşeallah. 

Diğer yönden aynı konuyu, saha ile ilgisi olan başka kimselerede iletebilirsin başka kaynaklardan da yararlanma imkanımız olur. Aynı konuyu diğer bazı kardeşlerede bildirdim onlarında fikir ve düşüncelerini bekliyorum. Neden diye sorarsan bir vesile ile bu hadis hakkın da bir çalışma yapmaya başlayacağım da o yüzden araştırma yapmaya çalışıyorum.  

Dünya ahiret işlerin kolay gelsin Ab… beye sana ve herkese selâmlar Nüket Annenin de selâmları vardır. Hoşça kalın. "İz--T-B- "

------------------- 

Ni… Ma… 24 Oca 2021

Hayırlı Akşamlar Efendi Babam,

Ab…. bey'e yazdım. O büyük bir metin gönderdi. onun içinden Ab… “Dur, Rabb'ın namaz kılıyor!'' kısmını seçerek kaydetti. Şimdi yolluyorum. Bizler iyiyiz hamdolsun babacığım. Okul tatil oldu. Bu internetten ders yapmak çok zormuş. dinleneceğim inşallah. Annem ve siz iyisinizdir inşallah. Çok selam, hürmet ve muhabbetlerimi gönderiyorum. Ellerinizden hürmetle öpüyorum.

(Ab…. bey bu konunun daha çok şia kaynaklarında geçtiğini söyledi. Hadis kitaplarında ele alınmadığını belirtti. Zaten siz de yazmıştınız. Tevafuk oldu babacığım.) Ni…. kızınız 

------------------- 

Hayırlı günler Ni… hanım kızımız mail-ni okudum dosyayı indirdim. zahmetler oldu Ab… kardeşimize de hem selâm eder hemde teşekkür ederim. Ayrıca Ab….. beye de tarafımdan teşekkür ederseniz ve selâmlarımı söylerseniz memnun olurum, konu inşeallah bitip dosya kitap haline dönüşünce kendisine de gönderirim. 

Dünya ahiret işleriniz kolay gelsin Ab… bey kardeşimize sana ve tanıdık herkese selâmlar  hoşça kalın " İz--T-B- "

------------------- 

Bu güvenilir kişilerce rivayet edilmiş bir hadistir:

(Hz Muhammed dedi ki:)

"Yedinci Semaya ulaştığımda Cebrail Aleyhisselam bana dedi ki:

- Dur biraz yavaş çünkü Rabbin dua ediyor."

- O dua mı ediyor? Nasıl dua ediyor? dedim.

(Başka bir rivayette)

"Ya Cebrail Rabbin dua mı ediyor?" dedim.

- Evet, dedi.

Dedim ki:

- Ne diyor Dedi ki:

- Ruhların ve Meleklerin Yüce Rabbi: "Rahmetim gazabımı geçti!" (diye dua ediyor).

Bunu tekrar Cebrail'e sormadım, Allah'ın Salat ve Selamı Onun ve bütün Yedinci göktekilerin üzerine olsun.

..... 

(Aynı sayfada aynı konuya ilişkin bir başka rivayet)

.....

Ve İsrailoğulları da Musa'ya "Rabbinin dua edip etmediğini" sorduğu bildirildi. 

Allah'ın Salat ve Selamı üzerine olsun Musa ağladı. Yüce Allah dedi ki:

"Ey Musa! Sana ne dediler? Her kimden duyduysan, onlara " Dua ettiğimi ve duamın gazabımı yokettiğini" söyle. Allah en iyisini bilir.

Fütuhatı Mekkiye, İbni Arabi, Cilt 3, Sayfa: 157

------------------------------------------------- 

“DUR! RABBİN NAMAZ KILIYOR” Ab… Te… 30 Oca 2021

Muhterem Efendim, işaret buyurduğunuz üzere “felsefe” ve "Dur Rabbin namaz kılıyor" rivayeti ile ilgili hazırladıklarımı ekte gönderiyorum. En derin hürmetlerimle.

-------------------  

Hayırlı günler Ab…. Te…. oğlum hamdolsun şimdilik iyi sayılırız İnşeallah sizlerde iyisinizdir. Gönderdiğiniz dosyaları indirdim okudum oldukça güzel olmuş ellerinize gönlünüze sağlık. 

Diğer evlâtlarımızın da yazıları geldi, hepsini toplayıp düzenleyip üzerinde fazla durulmayan, ancak Mi'rac yolunda oldukça mühim olan bu hadisi şerifin, daha geniş anlamda izahı mümkün olacak şekilde, kayda alınmış olacaktır, tamamlanması için Rabb-ımızdan  gayret ve güç temenni ederiz. 

Dünya ahiret işleriniz kolay gelsin selâmlar hoşça kalın. " İz--T-B- "  

-------------------  

Ab… Te… 31 Oca 2021

------------------- 

KONUYLA İLGİLİ RİVAYETLER

1- قال: حدثنا سعيد بن يحيى الأموي، حدثنا أبي، عن ابن جريج، عن عطاء، قال: لما أسرى بالنبي صلى الله عليه وسلم إلى السماء السابعة فقال له جبرائيل: رُوَيْدَا رُوَيْدَا، فَإِنَّ رَبَّكَ يُصَلِّي. قال: وما يقول؟ قال يقول: سُبُّوحٌ قُدُّوسٌ رَبُّ الْمَلَائِكَةِ وَالرُّوحِ.

2- وَفِيمَا رُوِيَ أَن النَّبِي صلى الله عَلَيْهِ وَسلم لما أسري بِهِ إِلَى السَّمَاء السَّابِعَة أَتَاهُ جِبْرِيل فَقَالَ: رُوَيْدَاك يَا أَحْمد فَإِن رَبك يُصَلِّي. فَقلت: وَإِن رَبِّي يُصَلِّي؟ قَالَ: نعم. قلت: وَأي شَيْء يَقُول؟ فَقَالَ: يَقُول سبوح قدوس سبقت رَحْمَتي غَضَبي.

3- وَفِيمَا رُوِيَ أَن بني إِسْرَائِيل سَأَلُوا مُوسَى عَلَيْهِ السَّلَام فَقَالُوا: أيصلي رَبُّنَا؟ فَأوحى الله تَعَالَى إِلَيْهِ أَن يبلِّغهم أَنِّي أُصَلِّي كَيْمَا تغلب رَحْمَتي غَضَبي وَلَوْلَا ذَلِك هَلَكُوا.

RİVAYETLERİN TERCÜMELERİ

1. Said b. Yahya el-Emevî babasından, babası İbn Cüreyc’ten, o da Atâ’dan rivayet ettiğine göre: Miraç gecesi Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) yedinci kata ulaştığında Cebrâil (aleyhisselam) ona “Dur acele etme, Rabbin namaz kılıyor” dedi. Bunun üzerine Peygamberimiz “Acaba Rabbim (namazda) ne okuyor?” diye sorunca “Sübbûhun Kuddûsün Rabbü’l-Melâiketi ve’r-Rûh: O, her türlü noksanlıktan berî ve münezzehtir. Meleklerin ve Ruh’un Rabbidir” diyor cevabını verdi. (Zehebî, Mîzânü’l-İ’tidâl, VI, 366)

2. Rivayet edildiğine göre Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) yedinci kata götürüldüğünde Cebrail (aleyhisselam) “Yavaş Ey Ahmed, Rabbin namaz kılıyor” dedi. Bunun üzerine Peygamberimiz “Rabbim namaz mı kılıyor?” diye (şaşkınlıkla) sordu. Cebrail (aleyhisselam) evet cevabını verince Peygamberimiz “Peki, (namazında) ne söylüyor?” diye sordu. Cebrail (aleyhisselam) da “Sübbûhün, Kuddûsün, rahmetim gazabımı geçmiştir” buyuruyor dedi. (İsbehânî, Müşkilü’l-Hadîs, I, 343.)

3. Yine Rivayet edildiğine göre İsrailoğulları Hz. Musa’ya gelerek “Rabbin namaz kılıyor mu?” diye sordular. [Hz. Musa onlara “Ey Benî İsrail, Allah’tan korkun” dedi. Allah Teâlâ “Ey Musa, kavmin sana ne diyor?” buyurdu. Hz. Musa “Ya Rabbi sana malumdur. Rabbin namaz kılıyor mu?” diye soruyorlar dedi. Bunun üzerine Allah Teâlâ “Onlara haber ver.] Evet, ben namaz kılıyorum. Benim salatım rahmetimin gazabımı geçmiş olmasıdır. Yoksa onlar helak olurlardı” buyurdu. (Râmuzu’l-Ehâdîs, s. 332.) İBN ARABÎ’NİN KONUYU EL-FÜTÜHÂTÜ’L-MEKKİYYE’DE ELE ALIŞI

Hz. Peygamber Refref’in aşamayacağı bir makama ulaştığında, bir nur ile kuşatıldı. Bütün yönlerinden onu kuşatarak içine alan bu nur ince bir rüzgâr estiğinde titreyen lambanın ışığını benzemekteydi. Nitekim rüzgâr böyle bir ışığı titretir, fakat söndürmez. Artık bu mertebede Hz. Peygamber kendisine eşlik eden aşina birisi ve kendisine dayanacağı kimsenin kalmadığını görmüştü. Bu bilgi, ona ünsiyetin ancak bir münasebetle olabileceğini, Allah ile kulu arasında ise (bu mertebede) herhangi bir münasebetin bulunmadığını öğretmiştir. Eğer ünsiyet söz konusu olsaydı, bu ünsiyet kevne ve âleme dönen özel bir vecihle (vech-i hâs) gerçekleşebilirdi. Öte yandan bu bilgi kendi başına kalması hasebiyle Hz. Peygamber’e bir yalnızlık (vahşet) korkusu vermişti. İsra yolculuğunun Hz. Peygamberin bedeniyle gerçekleştiğini gösteren delillerden biri budur. Çünkü ruhlar korkma veya ürkme özelliğiyle nitelenmez. Allah Teâlâ, Hz. Peygamberin bu durumunu biliyordu ki o korkuyu peygamberin içinde yaratan kendisiyken nasıl bilmesin ki?

Hz. Peygamber içinde bulunduğu makamın gücüyle Hakk’a yaklaşmak istemişti. Bunun üzerine, Hak’la ünsiyet kurması (yalnızlık ve korku hissetmemesi) için Hz. Ebu Bekir’in sesine benzeyen bir sesle peygambere hitap edilmişti. Çünkü dünyada Hz. Peygamber’in sohbet arkadaşı Hz. Ebu Bekir’di. Hz. Peygamber o sese ilgi duymuş, onu tanımış ve o mertebede böyle bir sözden dolayı şaşırmıştı. Ebu Bekir’i yeryüzünde bırakmış iken, bu ses ona nasıl gelmişti? Bu nidada peygambere şöyle denildi: “Ey Muhammed! Dur Rabbin namaz kılıyor.” Bu hitap nedeniyle, peygamberi bir daralma hali kaplamış, namazın Allah’a nasıl nispet edilebileceğinde hayrete düşmüştü. O makamdayken “O ve melekleri, karanlıktan nura çıkarmak için size salat eder’[18] buyruldu. Bu durumda peygamber, namazın Allah’a nasıl nispet edilebileceğini anlamış, korkusu dinmişti. 

Bununla birlikte Allah’ı bir iş ötekinden alı koymaz. Fakat Allah kendisini bir işi tamamlamadan diğer işi yapmamakla nitelemiş ve ‘Ey İnsan ve cinler, yakında sizi hesaba çekeceğiz’[19] buyurmuştur. İşte bu hakikatten dolayı peygambere şöyle denilmiştir: “Dur! Rabbin namaz kılıyor.” Yani Allah iki işle aynı anda ilgilenmez. Haddizatında Allah bununla Hz. Peygamber’e olan inayetini kastetmiştir. Zira tam olarak kendisine yönelme makamına onu ikame etmişti.

Bu husus Hz. Peygamberin hali ve şereflendirilmesiyle ilgilidir. Bu makamda iken Allah karşısında peygamber, yaklaştırılmak ve şereflendirilmek üzere çağrılan kölelere benzer. Köle huzuruna girip yerine oturduğunda, kendisine yönelsin diye hükümdara bakar. Ona ‘biraz bekle’ denilir. Çünkü hükümdar (Allah) yalnız bir yerde senin için bir şereflendirme elbisesi hazırlamış olup onu sana giydirecektir. Bu durumda hükümdar aslında köleyle ilgili bir iş nedeniyle ondan yüz çevirmiştir. Bu nedenle ‘Allah’ın namaz kılması” (salâtullah) sözü peygamber için, ‘O size salat edendir’[20] ayetiyle tefsir edilmiştir. Bir başka ifadeyle kendisine şöyle denilerek, Hz. Peygamber şereflendirilmiştir: Allah senin için ve senden dolayı senden gizlenmiştir. 

Allah, Hz. Peygamberi kendisine yaklaştırdığında ona yönelmiş ve ‘Kuluna vahyettiği şeyi vahyetti. Kalp gördüğünü yalanlamadı.’[21] buyurmuştur. Kastedilen, gözün gördüğüdür. Başka bir ifadeyle, kendisini bildirmek üzere ona tecelli etti. Bu nedenle Hz. Peygamber, tanıdığı kimseyi görmek ve müşahede etmede yabancılık çekmemiştir. Öyleyse peygamberin bu makamdaki müşahedesi, bir ünsiyet müşahedesiydi. (Fütühât, III, 54-55)

* * *

Bir kimse insan-ı kâmili tanıyıp Hakk’ı, insan-ı kâmile giydirdiği surette gördüğünde, iki suret arasında hayrette kalır ve hangisine secde edeceğini bilemez. Bu nedenle insana ‘Her nereye dönerseniz, Allah’ın vechi oradadır’[22] ayeti okununcaya kadar bu makamda hayrettedir. Öyleyse insanda Allah’ın vechi kendi sureti yönünden bulunurken, Hakk’ın katında ise Allah’ın vechi hakikati itibarıyla bulunur. Öyleyse insan önce hangi şey için secde edecektir? Çünkü Allah zatı için olduğu gibi suret için de secdeyi kabul eder. Nitekim Hz. Peygamber başka bir menzilde böyle bir makamda hayrete düşmüştü. Hz. Peygamber geceleyin yürütülerek, yalnız başına nura yerleştirildiğinde ürkmüştü. Ürkmesinin nedeni, unsurdan müteşekkil bedeniyle yürütülmüş olmasaydı. Böylelikle aslından çıkmış olmakla yalnızlaşmış ve kendi menzilinin dışında bir yere yerleşmesi nedeniyle ürkmüştü. Hz. Peygamber, unsurların ortaya çıktığı bir hakikat nedeniyle ürkmüş, bunun için ona sesine aşina olduğu Hz. Ebu Bekir’in sesiyle nida edilmişti. Böylelikle sesi tanımış, ona kulak vermiş, Ebu Bekir’in sesiyle korku ortadan kalkmıştı. Oradan Allah’ın huzuruna girmek istediğinde, kendisine şöyle denildi: ‘Ya Muhammed, dur. Rabbin namaz kılıyor.’ Bu kez Hz. Peygamber, namazın Rabbe nispet edilişinde hayrete düşmüştü. Hz. Peygamber ise, namaz ve secdeyle kendisine dönülen kâmil-ilahî bir suret makamındaydı. Hakk’a yaklaştığında, Rabbi kendisini namazla karşılaşmıştı. Hz. Peygamber’in ise bu konuda bilgisi yoktu. Böylelikle Allah’a nispet edilen el-Alîm ismi, Hz. Ebu Bekir’in sesiyle ona nida etmiş, Ebu Bekir’in mertebesini ona bildirmiş, onu kendisiyle ünsiyet ettirerek ‘Dur, Rabbin namaz kılıyor’ denilmiştir. Durmak, sebat demektir ve namaz kılan için kıbledir. Hz. Peygamber durmuş ve bu hitap kendisini korkutmuştu. Bu esnadaki hali, ‘O’nun benzeri bir şey yoktur’[23] (Leyse ke-misli şey’ün) olan tespihti. Onu korkutan buydu. Hz. Peygamber’e, Kuran’da kendisine indirilen şeyleri hatırlatmak üzere, ‘O size salat eder, melekleri de, karanlıklardan nura çıkın diye’[24] ayeti okunmuştur. Böylelikle bu ayetle namazın Allah’a nasıl nispet edileceğinden duyduğu korkudan rahatlamıştı. (Fütûhât, III, 157)

* * *

SADREDDİN KONEVÎ’NİN YORUMU

Kurb-ı nevafil, talib (mürid) olanlara; kurb-ı feraiz ise, talep ve irâde edilenlere (murâd) mahsustur. Buna göre muhakkik olan ârif, “ev edna: yahut daha yakın” denilen makamını geçtiğinde, daireyi iki kısma bölen çizgi ortadan kalkar (tam bir cem hali meydana gelir). Murad olan için, hüküm cihetinden öncelik/evvellik ve zuhur gerçekleşir. Mürid ise, âhirlik/sonluk ve onun gereklerine nail olur. “Kulunu gece vakti yürüten Allah’ın şanı yücedir” (İsra, 17/1) âyetinin ve “Dur, Rabbin namaz kılıyor” hadisinin sırrını kavrayan kimse, burada imâ edilen gerçeği anlar. (Fatiha Suresi Tefsiri, s. 45)

* * *

ABDÜLKERİM CÎLÎ’NİN GETİRDİĞİ YORUM

وهو معنى سر الحديث المروي عن النبي صلى الله عليه وسلم أنه لما عرج به واخترق جميع الحجب حتى لم يبق له إلاَّ حجاب واحد، فأراد أن يخترقه فقيل له : "قف، فإن ربك يصلي" وهذا سرّ جليل لا يدركه إلاَّ الكُمَّل من حيث اسمه الكامل، " فإن ربك يصلّي" وقد يقع لبعض العارفين عثوراً لا تحقيقاً، فذلك الوقوع من حيث الجمال، ولكن جمال الكمال لا من حيث الجمال المطلق، ولا من حيث كمال الجمال، ويدركه بعضهم في تجلي جلالي وهو أيضاً من جلال الكمال لا من الجلال المطلق ولا من كمال الجلال.

Ubûdiyet sırrının rububiyette zuhur etmesi hususunda şu hadis bu manada rivayet edilmiştir: “Resulullah S.A. efendimiz, miraca çıktığında, kendisine bütün perdeleri açıp geçti; ancak bir perde kaldı. O bir perdenin açılmasını dilediği zaman ona: “Dur, Rabbin namaz kılıyor” dendi. Bu öylesine yüce bir sırdır ki kâmil olanlardan başkasını onu idrak edemez. Ârifler arasında bazıları bu sırra, hakiki anlamıyla değil de öğrenme yoluyla (ilmî olarak) vâkıf olmuştur. Fakat bu vukufiyet, Cemâl ismi yönüyledir. Ancak bu cemal, cemâlü’l-kemâldir; yoksa cemâl-i mutlak değildir; kemâlü’l-cemâl de değildir. Bazen de bu sırrı tecell-i celâlde idrâk eder. Bu da celâlü’l-kemâldir. Yoksa celâl-i mutlak değildir; kemâlü’l-celâl de değildir. (İnsan-ı Kâmil, s. 43) 

------------------------------------------------- 

 Tu… Şi… 28 Mart 2021 

Öncelikle bu hadisle ilgili detaylı rivayetleri aşağıdaki şekillerde çeşitli kaynaklarda inceleyelim:

Hadisin orjinel ve bilinen metni aşağıdaki şekildedir:

ما يتعلق بحديث: قَالَ: "لَمَّا أُسْرِيَ بِالنَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ إِلَى السَّمَاءِ السَّابِعَةِ قَالَ: لَهُ جِبْرِيلُ رُوَيْدًا فَإِنَّ ‌رَبَّكَ ‌يُصَلِّي. قَالَ: وَهُوَ ‌يُصَلِّي؟ قَالَ نَعَمْ. قَالَ مَا يَقُولُ؟ قَالَ: يَقُولُ: سُبُّوحٌ قُدُّوسٌ رَبُّ الْمَلائِكَةِ وَالرُّوحِ سَبَقَتْ رَحْمَتِي غَضَبِي".

Bu hadiste, Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- İsra (Mirac) gecesi miraca yedinci semaya çıktığında; Cebrail ona: “ Yavaş ol, Sabırlı ol, çünkü Rabbin namaz kılıyor” demiş. Peygamber (s.a.v.) de ona “ O da salat ediyor mu?” diye sordu. Cebrail (aleyhisselam) “Evet” dedi. Peygamber (s.a.v.) ona “Ne diyor?” diye sordu. Cebrail (aleyhisselam) ''Subbûh, Kuddûs, meleklerin ve Cebrâil'in Rabbi, merhametim öfkemi geçti" diyor şeklinde cevap verdi. Bu hadis rivayetinde geçen “Rüveyda” kelimesini Türkçeye, yavaş yavaş, ağır ağır şeklinde çevrilebilir. Aynı şekilde metin içindeki ünlem ifadesiyle birlikte, ağır ol, yavaş ol, sabırlı ol şeklinde çevrilebilir. Bu hadis metni Tabaranî’de ve El-Camiu-s-sagir isimli eserler dışında çok az kaynakta yer almaktadır. Bu eserlerin başında bazı tefsir ve zühd kitapları ve bazı tarih kitapları yer almaktadır. Al-Hafız İbn Hacer bu hadis rivayeti hakkınd "bu münkerdir" demiştir. Ayrıca İmam Al-Zahabi "mizanu’l-i’tidâl” " adlı kitabında da bu hadis hakkında münkerdir ifadesini kullanmıştır. Bunun dışında bu hadisin sahih olduğunu ifade eden ve eserlerinde yer veren âlimler de bulunmaktadır. Bu metinleri ve rivayetler aşağıda sıralanmıştır: 

1ــ «المعجم الصغير للطبراني» (1/ 48)

٤٣ - حَدَّثَنَا أَحْمَدُ بْنُ يَحْيَى بْنِ خَالِدِ بْنِ حِبَّانَ الرَّقِّيُّ أَبُو الْعَبَّاسِ الْمِصْرِيُّ بِمِصْرَ، حَدَّثَنَا يَحْيَى بْنُ سُلَيْمَانَ الْجُعْفِيُّ، حَدَّثَنَا عَمِّي عَمْرُو بْنُ عُثْمَانَ قَالَ: حَدَّثَنَا أَبُو مُسْلِمٍ قَائِدُ الْأَعْمَشِ، عَنِ الْأَعْمَشِ، عَنْ عَمْرِو بْنِ مُرَّةَ، عَنْ عَطَاءِ بْنِ أَبِي رَبَاحٍ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: قُلْتُ: يَا جِبْرِيلُ، أَيُصَلِّي رَبُّكَ جَلَّ ذَكَرُهُ وَتَعَالَى جَدُّهُ؟ قَالَ: نَعَمْ، قُلْتُ: مَا صَلَاتُهُ؟ قَالَ: «سُبُّوحٌ قُدُّوسٌ، سَبَقَتْ رَحْمَتِي غَضَبِي، سَبَقَتْ رَحْمَتِي غَضَبِي» لَمْ يَرْوِهِ عَنِ الْأَعْمَشِ إِلَّا أَبُو مُسْلِمٍ تَفَرَّدَ بِهِ الْجُعْفِيُّ

- "Al-Mujam Al-Sagir Al-Tabarani" (1/48)

43- Mısırda 'Ahmad bin yahyaa bin Halid bin hibban errakkî 'abu’l abbas el-mısrî, Yahya bin Süleyman elCuğfî, amcam Amr bin Osman, el-amaş'ın lideri Ebu Müslim, Al amaş, amr bin murrah, Ata bin Abi Rabah ve Ebu Hureyre'den rivayet olunduğuna göre, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur: Dedim ki: Ey Cebrail, Rabbin - Azze ve Celle – Salat ediyor mu?, Cebrail, “Evet” dedi. Dedim ki: Salatı nedir?. Dedi ki: ''Subbûh, Kuddûs, merhametim öfkemi geçti, merhametim öfkemi geçti'' . Ağmaş'tan sadece Ebu Müslim tek el-Cuğfî'den rivayet etmiştir.

2ــ «تفسير مجاهد» (ص319)

«أنبأ عَبْدُ الرَّحْمَنِ، قَالَ: ثنا إِبْرَاهِيمُ، قَالَ: ثنا آدَمُ، قَالَ: ثنا الْمُبَارَكُ بْنُ فَضَالَةَ، عَنِ الْحَسَنِ، قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: " إِنَّ بَنِي إِسْرَائِيلَ قَالُوا لِمُوسَى: سَلْ لَنَا ‌رَبَّكَ، هَلْ ‌يُصَلِّي؟ فَأَوْحَى اللَّهُ عَزَّ وَجَلَّ إِلَيْهِ يَا مُوسَى، أَخْبِرْهُمْ أَنِّي أُصَلِّي، وَأَنَّ صَلَاتِي أَنَّهُ سَبَقَتْ رَحْمَتِي غَضَبِي لَوْلَا ذَلِكَ لَهَلَكُوا "».

- "Mücahidin Tefsiri" (s. 319)

Abdur-Rahman şunları söyledi; Dedi ki: İbrahim bize anlattı, Adem bize anlattı, Al-Mübarek bin Fudale bize anlattı, Hasan’dan (r.a) rivayet olunduğuna göre, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur: "İsrailoğulları Musa'ya dediler ki: Bizim için Rabbine sor, salat ediyor mu?'' Allah Teâla, Musa'ya; Ey Musa, Onlara salat ettiğimi ve salatımın rahmetim gazabımı geçti şeklinde olduğunu haber ver. Aksi takdirde helak olurlardı" demiştir. 

3ــ «الزهد والرقائق» لابن المبارك، تحقيق: الأعظمي (1/ 370)

«١٠٥١ - أَخْبَرَكُمْ أَبُو عُمَرَ بْنُ حَيَوَيْهِ قَالَ: حَدَّثَنَا يَحْيَى قَالَ: حَدَّثَنَا الْحُسَيْنُ، قَالَ: حَدَّثَنَا سَعِيدُ بْنُ سُلَيْمَانَ قَالَ: حَدَّثَنَا عَبَّادُ بْنُ الْعَوَّامِ، عَنِ التَّيْمِيِّ، عَنْ أَنَسِ بْنِ مَالِكٍ قَالَ: " قَالَتْ بَنُو إِسْرَائِيلَ لِمُوسَى عَلَيْهِ السَّلَامُ: هَلْ ‌يُصَلِّي ‌رَبُّكَ؟ فَقَالَ مُوسَى: اتَّقُوا اللَّهَ يَا بَنِي إِسْرَائِيلَ فَقَالَ اللَّهُ لِمُوسَى: مَاذَا قَالَ لَكَ قَوْمُكَ؟ قَالَ: يَا رَبِّي مَا قَدْ عَلِمْتَ، قَالُوا: هَلْ ‌يُصَلِّي ‌رَبُّكَ؟ قَالَ: فَأَخْبِرْهُمْ أَنَّ صَلَاتِي عَلَى عِبَادِي أَنْ تَسْبِقَ رَحْمَتِي غَضَبِي، لَوْلَا ذَلِكَ لَأَهْلَكْتُهُمْ "».

- "Zuhd ve Al-Raqayq", İbn Al Mübarek, düzenleyen: Al-Azami (1/370)

1051- Ebu Ömer bin Hayaveyh şunları söyledi; Yahya, Hüseyin, Said bin Süleyman, Abbad bin Al Avvam, Tamimi ve Enes bin Malik'ten (radiallahu anhum) rivayet olunduğuna göre; "İsrailoğulları Musa'ya dediler ki: Rabbin salat ediyor mu? Musa dedi ki: Ey İsrailoğulları, Allah'tan korkun – takvalı olun. Bunun üzerine Allah Teâla, Musa'ya dedi ki; Halkın sana ne dedi? Musa “Ey Allahım, senin bildiğini, Rabbin salat ediyor mu diye sordular” dedi. Bunun üzerine Allah Teâla, Musa'ya dedi ki; “Onlara benim kullarım üzerine salatımın rahmetimin gazabımı geçmesi olduğunu haber ver. Öyle olmasaydı onları helak ederdim”. 

4ــ «تفسير يحيى بن سلام» (2/ 725)

«قَالَ: وَحَدَّثَنِي أَبُو الأَشْهَبِ، عَنِ الْحَسَنِ إِنَّ بَنِي إِسْرَائِيلَ قَالَتْ لِمُوسَى: سَلْ لَنَا ‌رَبَّكَ هَلْ ‌يُصَلِّي لَعَلَّنَا نُصَلِّي بِصَلاةِ رَبِّنَا، فَقَالَ: يَا بَنِي إِسْرَائِيلَ اتَّقُوا اللَّهَ إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ، فَأَوْحَى اللَّهُ إِلَيْهِ، أَنِّي أَنَّمَا أَرْسَلْتُكَ إِلَيْهِمْ لِتُبْلِغَهُمْ عَنِّي وَتُبْلِغَنِي عَنْهُمْ، قَالَ: يَقُولُونَ يَا رَبِّ مَا قَدْ سَمِعْتَ، يَقُولُونَ: سَلْ لَنَا ‌رَبَّكَ هَلْ ‌يُصَلِّي لَعَلَّنَا نُصَلِّي بِصَلاةِ رَبِّنَا، قَالَ: فَأَخْبِرْهُمْ عَنِّي أَنِّي أُصَلِّي، وَأَنَّ صَلاتِي عَلَيْهِمْ: لِتَسْبِقَ رَحْمَتِي غَضَبِي وَلَوْلا ذَلِكَ لَهَلَكُوا.».

- Yahya bin Selamın Tefsiri (2/725)

Dedi ki: Ebu’l-Eşheb ve Hasan'dan (r.a) rivayet olunduğuna göre,"İsrailoğulları Musa'ya dediler ki: Rabbine bizim için sor, salat ediyor mu? Umulur ki Rabbimizin salatıyla bizde salat edelim. Musa dedi ki: Ey İsrailoğulları, eğer inananlarsanız, Allah'tan korkun – takvalı olun. '' Allah Teâla, Musa'ya vahyetti ve “Ey Musa, onlara benden haber vermen için ve bana haber vermen için seni gönderdim”. Musa Dedi ki: Ey Rabb’ım, işittiğin gibi Rabbine sor, salat ediyor mu? Rabbimizin salatıyla biz de salat edelim diyorlar” dedi. Bunun üzerine Allah Teala, dedi ki: “Onlara salat ettiğimi söyle. Onların üzerine salatım, rahmetimin gazabımı geçmesi iledir. Öyle olmasaydı onları helak ederdim”. 

5ــ «تفسير عبد الرزاق» (3/ 43)

٢٣٥٥ - أخبرنا مَعْمَرٌ، عَنِ الْحَسَنِ، فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: {هُوَ الَّذِي ‌يُصَلِّي عَلَيْكُمْ وَمَلَائِكُتُهُ} [الأحزاب: ٤٣] : «إِنَّ بَنِي إِسْرَائِيلَ سَأَلُوا مُوسَى هَلْ ‌يُصَلِّي ‌رَبُّكَ؟ فَكَأَنَّ ذَلِكَ كَبُرَ فِي صَدْرِهِ، فَأَوْحَى اللَّهُ إِلَيْهِ أَنْ أَخْبِرْهُمْ أَنِّي أُصَلِّي وَأَنَّ صَلَاتِي أَنَّ رَحْمَتِي سَبَقَتْ غَضَبِي».

- Abd al-Razzakin Tafsiri " (3/43)

Muammer (r.a.) Allah Teala, “O Allah ve melekleri sizin üzerinize salat ederler (Ahzab Suresi, 43)” ayetini haber verdi. Sonra şunu anlattı: "İsrailoğulları Musa'ya sormuşlar: Rabbin salat eder mi? " Musa sanki göğsünde bir şey büyüdü gibi hissetti. Bunun üzerine Allah Teâla, Musa'ya dedi ki; “Ey Musa, onlara salat ettiğimi ve salatımın rahmetimin gazabımı geçmesi olduğunu haber ver” .

6ــ «تاريخ بغداد وذيوله» طبعة: العلمية (4/ 196)

١٨٧٨- محمد بن يحيى، أبو بكر الحفار:

حدث عن سعيد بن يحيى الأموي. روى عنه أبو العباس السقطي، ختن الصرصري.

حَدَّثَنَا أَبُو عُمَر الْحَسَن بْن عثمان الواعظ حدثنا أبو العباس أحمد بن محمد بن يوسف السقطي حَدَّثَنَا أَبُو بَكْرٍ مُحَمَّدُ بْنُ يَحْيَى الْحَفَّارُ حدّثنا سعيد بن يحيى الأموى حَدَّثَنِي أَبِي عَنِ ابْنِ جُرَيْجٍ عَنْ عَطَاءٍ قَالَ: لَمَّا أُسْرِيَ بِالنَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ إِلَى السَّمَاءِ السَّابِعَةِ، قَالَ لَهُ جِبْرِيلُ: رُوَيْدًا رُوَيْدًا فَإِنَّ ‌رَبَّكَ ‌يُصَلِّي، قَالَ: «وَهُوَ يُصَلِّي؟» ! قَالَ نَعَمْ. قَالَ: «وَمَا يَقُولُ؟» قَالَ يَقُولُ: سُبُّوحٌ قُدُّوسٌ رَبُّ الْمَلائِكَةِ وَالرُّوحِ، سَبَقَتْ رحمتي غضبى.

- "Bağdat'ın Tarihi ve Çevresi". Baskı: Al-Alimiyah (4/196):

1878 - Muhammed bin Yahya, Ebu Bekir Al-Haffar, Said bin Yahya el-Emevî, Ebu’l-Abbas es-Sakatî, Hatan es-Sarsarî, Ebu Ömer el-Hasan bin Osman el-Vaiz, Ebu’l-Abbas Ahmed bin Muhammed bin Yusuf es-Sakati, Ebu Bekir Muhammed bin Yahya al-Hafar, Said bin Yahya El-Umavi, babam da bin Juraic’den o da Ataa'dan (radiallahu anhum) rivayet ettiklerine göre: Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- İsra gecesi miraca yedinci semaya çıktığında; Cebrail ona, “Sabırlı ol Sabırlı ol, çünkü Rabbin salat ediyor” demiş. Peygamber efendimiz (s.a.v.) de ona “Rab’bim salat eder mi?” diye sordu. Cebrail (aleyhisselam) ona “Evet” dedi. Peygamber efendimiz (s.a.v.) de ona “Ne diyor?” diye sordu. Cebrail (aleyhisselam) ''Subbûh, Kuddûs, meleklerin ve Cebrâil'in Rabbi olan, merhametim öfkemi geçti" diyor şeklinde cevap verdi.

7ــ «لسان الميزان» (5/ 423)

«١٣٨٥ - "محمد" بن يحيى الحفار لا يُدرى من ذا روى عنه أبو العباس السقطي أحمد بن محمد قال حدثنا سعيد بن يحيى الأموي قال حدثنا أبي عن ابن جريج عن عطاء قال لما أسرى النبي صلى الله عليه وآله وسلم إلى السماء السابعة فقال له جبرائيل: رويدا رويدا فإن ‌ربك ‌يصلى قال وما يقول: قال يقول: سبوح قدوس رب الملائكة والروح هذا منكر.».

- Lisan Al-Mizan (5/423):

1385 - “Muhammed bin Yahya Al-Haffar (kim olduğu bilinmiyor) Ebu’l-Abbas Es-Sakatî, Ahmed bin Muhammed'in bir önceki rivayet edilenden anlattı ve dedi ki: Said bin Yahya Al-Amevî bize anlattı, Babam, - bin Juraij'ten, Ataa'dan rivayet olunduğuna göre - dedi ki: Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- İsra ve Mirac gecesi miraca yedinci semaya çıktığında; Cebrail ona dedi ki: Sabırlı ol Sabırlı ol, çünkü Rabbin salat ediyor demiş. Peygamber ona: ne diyor? Diye sordu. O da ''Subbûh, Kuddûs, meleklerin ve Cebrâil'in Rabbi olan,. ". Bu hadis münkirdir.

8ــ «لسان الميزان» تحقيق عبد الفتاح أبي غدة (7/ 577)

«‌‌٧٥٤٤ - محمد بن يحيى الحفار.

لا يدرى من ذا.

روى عنه أبو العباس السقطي أحمد بن محمد قال: حدثنا سعيد بن يحيى الأموي حدثنا أبي عن ابن جريج عن عطاء قال: لما أسري بالنبي صلى الله عليه وسلم إلى السماء السابعة وقال له جبريل: رويدا رويدا فإن ‌ربك ‌يصلي قال: وما يقول؟ قال: يقول: سبوح قدوس رب الملائكة والروح.

هذا منكر.»

- Abdul Fattah Abi Guddah(7/577)tarafından düzenlenen (Lisan Al-Mizan) (7/577) 

7544 - Muhammed bin Yahya Al-Haffar (kim olduğu bilinmiyor) Ebu’l-Abbas Es-Sakatî, Ahmed bin Muhammed'in bir önceki rivayet edilenden anlattı ve dedi ki: Said bin Yahya Al-Amevî bize anlattı, Babam, - bin Juraij'ten, Ataa'dan rivayet olunduğuna göre - dedi ki: Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- İsra ve Mirac gecesi miraca yedinci semaya çıktığında; Cebrail ona dedi ki: Sabırlı ol Sabırlı ol, çünkü Rabbin salat ediyor demiş. Peygamber ona: ne diyor? Diye sordu. O da ''Subbûh, Kuddûs, meleklerin ve Cebrâil'in Rabbi olan,. ". Bu hadis münkirdir.

9ــ «اللآلىء المصنوعة في الأحاديث الموضوعة» (1/ 26)

«قَالَ وروى بعضه عَن عَطاء أَخْبَرَنَا أَبُو عُمَرَ الْحَسَن بْن عُثْمَان الْوَاعِظ أَنْبَأنَا أَبُو الْعَبَّاس أَحْمَد السَّقطِي حَدَّثَنَا أَبُو بَكْر مُحَمَّد بْن يَحْيَى الحفار حَدَّثَنَا سَعِيد بْن يَحْيَى الْأمَوِي حدَّثَنِي أَبِي عَن ابْن جريج عَن عَطَاءٍ قَالَ لَمَّا أُسْرِيَ بِالنَّبِيِّ إِلَى السَّمَاءِ السَّابِعَةِ قَالَ لَهُ جِبْرِيلُ رُوَيْدًا فَإِنَّ ‌رَبَّكَ ‌يُصَلِّي قَالَ وَهُوَ يُصَلِّي نَعَمْ قَالَ وَمَا يَقُولُ قَالَ يَقُولُ سُبُّوحٌ قُدُّوسٌ رَبُّ الْمَلائِكَةِ وَالرُّوحِ سَبَقَتْ رَحْمَتِي غَضَبِي رِجَالُهُ ثِقَاتٍ لكنه مَوْقُوف عَلَى عَطاء فَلَعَلَّهُ سَمعه مِمّن لَا يَثِق بِهِ (قلتُ) قَالَ فِي الْمِيزَان مُحَمَّد بْن يَحْيَى الحفار لَا يدْرِي من ذَا وَأورد لَهُ هَذَا الحَدِيث وَقَالَ هَذَا مُنْكَرٌ، انْتهى.

لَكِن رأيتُ لَهُ طَرِيقا آخر قَالَ مُحَمَّد بْن نصر الْمَرْوَزِيّ فِي كتاب الصَّلَاة حَدَّثَنَا إِسْحَاق أَنْبَأنَا مُحَمَّد بْن بَكْر البرْسَانِي أنبانا ابْن جريج عَن عَطاء قَالَ بَلغنِي: أَن النَّبِي لَمّا أسرِي بِهِ كلما مر بسماء سلمت عَلَيْهِ الْمَلَائِكَة فَلَمَّا جَاءَ إِلَى السَّمَاء السَّابِعَة قَالَ لَهُ جِبْرِيل: إِن الله تبَارك وَتَعَالَى يَقُولُ سبوح قدوس رب الْمَلَائِكَة وَالروح تسبق رَحْمَتي غَضَبي.

ثُمَّ رأيتُ لَهُ طَرِيقا آخر مَوْصُولا قَالَ الطَّبَرَانِيّ فِي الصَّغِير: حَدَّثَنَا أَحْمَد بْن يَحْيَى بْن خلف بْن حبَان الرقي أَبُو الْعَبَّاس بِمصر حَدَّثَنَا ابْن سُلَيْمَان الْجعْفِيّ حَدَّثَنَا عمي عَمْرو بْن عُثْمَان حَدَّثَنَا أَبُو مُسْلِم قَائِد الْأَعْمَش عَن الْأَعْمَش عَن عَمْرو بْن مرّة عَن عَطاء بْن أَبِي رَبَاح عَن أَبِي هُرَيْرَةَ قَالَ قَالَ رَسُول الله قلتُ يَا جِبْرِيل أيصلي رَبك قَالَ نعم قلتُ مَا صلَاته قَالَ سبوح قدوس رب الْمَلَائِكَة وَالروح سبقت رَحْمَتي غَضَبي قَالَ الطَّبَرَانِيّ لَمْ يروه عَن الْأَعْمَش إِلَّا أَبُو مُسْلِم تفرد بِهِ ابْن يَحْيَى وَقَالَ الْإِمَام مجد الدَّين الشِّيرَازِيّ صَاحب الْقَامُوس فِي كِتَابه الْمُسَمّى بِالصَّلَاةِ والبشر فِي الصَّلَاة عَلَى خير الْبشر فِي الحَدِيث عَن أَبِي هُرَيْرَةَ يرفعهُ قَالَ بَنو إِسْرَائِيل لِموسى هَلْ يُصَلِّي رَبك فتكايد مُوسَى لذَلِك، فَقَالَ الله تَعَالَى مَا قَالُوا لَك يَا مُوسَى فَقَالَ الَّذِي سَمِعْتُ قَالَ فَأخْبرهُم إِنِّي أُصَلِّي وَإِن صَلَاتي تُطْفِئ غَضَبي وَإِسْنَاده جيد وَرِجَاله ثِقَات يُحتج بِهم فِي الصَّحِيحَيْنِ 

- Alaali Almasnua fi Al'ahadis Almawdoa (1/ 26)

Dedi ki: »Bazılarını Ataa’dan rivayet ettiği, Ebu Ömer el-Hasan bin Osman el-Vaiz bize anlattı, Ebu’l-Abbas Ahmed bin Muhammed bin Yusuf es-Sakatî bize anlattı, Ebu Bekir Muhammed bin Yahya al-Hafar bize anlattı, Said bin Yahya el-Umavi bize anlattı, Babam, - bin Juraij'ten, Ataa'dan rivayet olunduğuna göre - bana anlattı ve dedi ki: Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- İsra ve Mirac gecesi yedinci semaya geldiğinde, Cebrail ona “ Yavaş ol (sabırlı ol), çünkü Rabbin Salat ediyor” dedi. Peygamber efendimiz (s.a.v) ona “ O da salat ediyor mu?” dedi. Cebrail “Evet” dedi. Peygamber (s.a.v) ona “Ne diyor?” diye sordu. Cebrail (aleyhisselam) ''Subbûh, Kuddûs, meleklerin ve Cebrâil'in Rabbi, merhametim öfkemi geçti” dedi. 

Bu hadisteki adamlar sika yani güvenilirdir. Ancak Ataa mevkuftur, belki de ona güvenmeyen biri tarafından duyulmuştur. Dedim ki: Mizan isimi kitabında Muhammed bin Yahya Al-Haffar ki kim olduğu bilinmiyor ve bu hadisi rivayet ediyor. O da bu hadis münkirdir dedi. 

 Fakat başka bir yol da gördüm. Muhammed bin Nasr Al merzewi dedi ki: Namaz Kitabında, ishak bize anlattı, Muhammed bin Bakr Albersani bize anlattı, bin Juraij'ten, Ataa'dan rivayet olunduğuna göre - bana anlattı, dedi ki: Peygamber efendimiz (s.a.v.) her semadan geçtiğinde selam verdiğinde melekler de onu selamladı, yedinci göğe geldiğinde Cebrail ona ''Muhakkak ki Allah tebareke ve teala, Subbûh, Kuddûs, meleklerin ve Cebrâil'in Rabbi, merhametim öfkemi geçti” diyor dedi. Ayrıca başka bir rivayette de, Assağir kitabında Et-Tabarani dedi ki: Mısırda 'Ahmad bin yahyaa bin Halid bin Hibban Er-rakkî Ebu’l-Abbas El-Mısrî bize anlattı, Yahya bin Süleyman el-Yafî bize anlattı, Amcam Amr bin Osman bize söyledi ki; El-Ağmaş'ın lideri Abu Müslim bize anlattı, El-Ağmaş, amr bin Murrah, Ata bin Ebi Rabah, Ebu Hurayra'dan rivayet olunduğuna göre, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur: Dedim ki: Ey Cebrail, Rabbin - Azze ve Celle – salat ediyor mu? Dedi ki: Evet,  Dedim ki: Salatı nedir? Dedi ki: ''Subbûh, Kuddûs, merhametim öfkemi geçti, merhametim öfkemi geçti”. Bu rivayeti Amaş'tan sadece Ebu Müslim rivayet etmiştir ve tek Al-Jaafi'den rivayet etmiştir.

İmam Mecidu’ddin Ed-Din el-Şirzî (الصَّلَاةِ والبشر) yani “insan ve namaz” adlı kitabında dedi ki: Ebu Hureyre -radıyallahu anh-'dan merfû olarak rivayet edildiğine göre,  İsrailoğulları Musa’ya dedi ki: Rabbin namaz kılıyor mu? Musanın içinde sanki bu soru göğsünde büyümüş gibiydi, Allah Teâla, Musa'ya; Ey Musa, ne sordular? Ded. Musa Dedi ki: Ey Rab’ım, ne duydun diye sordular '' Allah Teâla, Musa'ya; “Ey Musa, Onlara namaz kıldığımı söyleyin ve namazlarım öfkemi giderir” diye vahyetti. Bu hadisin sened zinciri iyidir ve içindeki raviler Sahih-i Buhari ve Müslim'de kabul edilen ravilerdendir. 

10ــ «تنزيه الشريعة المرفوعة عن الأخبار الشنيعة الموضوعة» (1/ 143)

«وَرَوَى بَعْضَهُ عَنْ عَطَاءٍ قَالَ: " لما أسرى بالنبى إِلَى السَّمَاءِ السَّابِعَةِ قَالَ جِبْرِيلُ رُوَيْدًا فَإِنَّ ‌رَبَّكَ ‌يُصَلِّي قَالَ وَهُوَ ‌يُصَلِّي قَالَ نَعَمْ قَالَ وَمَا يَقُولُ قَالَ يَقُولُ سُبُّوحٌ قُدُّوسٌ رَبُّ الْمَلائِكَةِ وَالرُّوحِ سَبَقَتْ رَحْمَتِي غَضَبِي " (خطّ) وَرِجَالُهُ ثِقَاتٌ إِلا أَنَّهُ مَوْقُوفٌ عَلَى عَطَاءٍ فَلَعَلَّهُ سَمِعَهُ مِمَّنْ لَا يُوثَقُ بِهِ (تُعُقِّبَ) بِأَنَّ الْمَجْدَ الشِّيرَازِيَّ قَالَ فِي كِتَابِهِ الصِّلاتِ وَالْبِشْرِ: الْعَجَبُ مِنَ ابْنِ الْجَوْزِيِّ كَيْفَ أَخْرَجَهُ فِي هَذَا الْكِتَابِ يَعْنِي الْمَوْضُوعَاتِ مَعَ هَذَا الْقَوْلِ مِنْهُ، وَبِأَنَّهُ جَاءَ مِنْ طُرُقٍ أُخْرَى مَوْقُوفَةٍ وَمَوْصُولَةٍ بِذِكْرِ أَبِي هُرَيْرَةَ فِي طَرِيقٍ، وَبَعْضِ أَصْحَابِ النَّبِيِّ فِي أُخْرَى وَلَهُ شَاهِدٌ مِنْ حَدِيثِ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ الزُّبَيْرِ أخرجه ابْن مرْدَوَيْه وَفِيه سندل عمر بْنِ قَيْسٍ الْمَكِّيِّ، وَشَاهِدٌ آخَرُ مِنْ حَدِيثِ أَبِي هُرَيْرَةَ قَالَ الْمَجْدُ الشِّيرَازِيُّ رِجَالُهُ مُحْتَجٌّ بِهِمْ فِي الصَّحِيحَيْنِ وَلَيْسَ فِيهِ عِلَّةٌ إِلا أَنَّهُ مِنْ رِوَايَةِ الْحَسَنِ عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، وَلَمْ يَسْمَعْ مِنْهُ عِنْدَ الأَكْثَرِينَ، وَقَوْلُ ابْنِ الْجَوْزِيِّ إِنَّ رِجَالَ الْمَوْقُوفِ عَلَى عَطَاءٍ ثِقَاتٌ فِيهِ نَظَرٌ، فَإِنَّ فِيهِمْ ‌مُحَمَّدَ ‌بْنَ ‌يَحْيَى الْحَفَّارَ قَالَ فِي الْمِيزَانِ لَا يُدْرَى مَنْ ذَا.».

10 - «الفوائد المجموعة» (ص444)

«٧ - حديث: "لَمَّا أُسْرِيَ بِالنَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ، إِلَى السَّمَاءِ السَّابِعَةِ، قَالَ لَهُ جِبْرِيلُ: رُوَيْدًا، فَإِنَّ ‌رَبَّكَ ‌يُصَلِّي، قَالَ: وَهُوَ ‌يصلي؟، قال: نعم، قال: وما يقول؟ قَالَ: يَقُولُ: سُبُّوحٌ قُدُّوسٌ، رَبُّ الْمَلائِكَةِ وَالرُّوحِ، سَبَقَتْ رَحْمَتِي غَضَبِي.

رجاله ثقات، لكنه موقوف على عطاء، فلعله سمعه ممن لا يوثق به، وفي إسناده: ‌محمد ‌بن ‌يحيى الحفار.

قال الذهبي: لا ندري من ذا؟، وأورد له هذا الحديث، وقال: هذا منكر.

- Al fawayid Al-Majmuah (s. 444):

7. Hadis, Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- İsra gecesi yedinci semaya geldiğinde, Cebrail ona: “Ağır ol, çünkü Rabbin salat ediyor” dedi. Peygamber (s.a.v.) de ona “ O da salat eder mi? Diye sordu. Cebrail ona “Evet” dedi. Nebi (s.a.v) ona “Ne diyor?” diye sordu. O da ''Subbûh, Kuddûs, meleklerin ve Cebrâil'in Rabbi, merhametim öfkemi geçti" diyor şeklinde cevap verdi.

Sonuç ve Değerlendirme Farklı kaynaklardan incelediğimiz üzere ilgili rivayet tartışmalı görünmektedir. Hadisin sıhhati konusunda âlimler ihtilaf etmişlerdir. Ancak mutasavvıfların çoğu bu rivayetin manası itibariyle hakikati olduğunu kabul ederek eserlerinde yer vermişlerdir. 

------------------- 

“Dur! Rabb-ın namaz kılıyor” Konusunun daha iyi anlaşılabilmesi için Allah, Rahman, Rahim Rabb, Hak, İlâh, isimlerinin gerçek manalarının iyi anlaşılmasının lazım geleceği aşikardır. Bu sebeb ile bahsi geçen isimleri İncelemeye çalışalım. 

------------------- 

 DOKUZUNCU BÖLÜM ALLAH İsmi A’zam-ı “Dur! Rabb-ın namaz kılıyor” Konusu’nun daha iyi anlaşılabilmesi için Allah, Rahman, Rabb, Rahim. Hak, İlâh, isimlerinin gerçek manalarının iyi anlaşılmasının lazım geleceği aşikardır. Bu sebeb ile bahsi geçen isimleri İncelemeye çalışalım. 

--------------- 

 “Allah” lafzının manası şöyle açıklanmaktadır. 

--------------- 

 (10-Kelime-i Tevhid) kitabından aktarma, Kelime-i Tevhid’de “Allah makamı”

“Kelime-i Tevhid” zuhur mertebeleri 

اللهَلا اله الا

 “lâ ilâhe illâ allah” Sevadı Azam a’ma’iyyet Zatül Baht Tecellisi Hüviyet Beytullah – Ahad’iyyet inniy’ yet – ene iyyet Alemler Kur’an ve İnsan Kelimesi tecellisi “lâ ilâhe illâ allah” uluh’iyyet zuhur edici peygamberi “la ma’bude illâ allah” vahid’iyyet Muhammed Habibullah s.a.v.

 (zat) Kelimesi tecellisi “la mevsufe illâ allah” rahman’iyyet zuhur edici peygamberi “la mevsufe illa rahman” (sıfat) İsebni Meryem Rasullüllah İsa Ruhullah Kelimesi tecellisi “la mevcude illâ allah” rubub’iyyet zuhur edici peygamberi “la mevcude iller rab” (esma) Musa-ı Kelim Rasullüllah Musa Kelimullah Kelimesi tecellisi “la faile illâ allah” melik’iyyet zuhur edici peygamberi “la faile illel melikül mübin” (ef’al) Halil İbrahim Rasullüllah İbrahim Halilullah kelimesi tecellisi “la ene illâ allah” beşer’iyyet zuhur edici peygamberi

وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحي(ene - benlik) Adem Rasullüllah “ve nefahtü fiyhi min ruhî” Adem Safiyullah “ve ona ruhumdan üfledim” (38/72) 

“lâ ilâhe illâllah”

“lâ mevsufe iller rahmanir rahiym”

“lâ mevcude illâllahur rabbül alemiyn”

“lâ faile illâllahül melikül mübiyn”

“lâ ene illâ allahüz zahiru vel batın” Yukarıdan aşağı “nüzül” batın ilmi olarak gelen bu tevhid mertebelerinin, gerçek haliyle bu defa aşağıdan yukarıya “uruc” doğru tahakkuk halinde zuhurları için yaşanması gerekmekteydi. Böylece yukarıdan aşağıya son fakat aşağıdan yukarıya ilk olarak batının (gizlinin) zahire (açığa) çıkması Adem “Adem-i mana” ile başlamıştır. 

O güne kadar zahir tecellisi tamamlanmış, alemler ortaya gelmiş, onda ve ondan sonraları Hz. Rasullüllaha kadar devam eden bir seyr içerisinde de batın tecellisi “Mirac” hakikati ile ilmi ve ayni olmak üzere iki yönden tamamlanmıştır. 

12-09-2001

Medine-i Münevvere Kelime-i Tevhid, Yüce zatın kendi kendini, kendinde kendine izahıdır. 

Kelime-i Tevhid, Ahaddiyyetin kendini toplu olarak bütün mertebeleri ile izahıdır.

Kelime-i Tevhid, Ahadiyyet ve abdiyyet mertebelerinin izahıdır. 

Kelime-i Tevhid, Zat, sıfat, esma ve ef’al mertebelerinin izahıdır. 

Kelime-i Tevhid, Şeriat, tarikat, hakikat, marifet mertebelerinin de izahıdır. 

“Kelime-i Tevhid”in doğuşu Zatı Akdes (Mukaddes Zat) henüz daha mükevvenat (bu alemler) yok iken “A’ma’iyyetinden” “Ahadiyyetine” tenezzül ettiğinde iki vasfı zuhur etti. 

Biri, hüvviyeti, ki alemlerin ana kaynağıdır.

İkincisi inniyeti, ki Kur’an ve İnsan’ın ana kaynağıdır. 

Daha henüz bu mertebede hiçbir varlık oluşmadığından “Kelime-i Tevhid” dediğimiz o kelamı ilahi dahi yok idi. 

Ahadiyyet, “Vahidiyet ve Uluhiyyet”e tenezzül edince, Kelime-i Tevhidin “Allah” bölümü şekillendi. (الله) Uluhiyyet, “Rahmaniyet”e tenezzzül edince, (َإِلَّا) “illâ” bölümü şekillendi.

Rahmaniyyet, “Rububiyyet”e tenezzül edince, (إِلٰه) “ilâhe” bölümü şekillendi. 

Rububiyyet, “Melikiyyet”e tenezzül edince de (لَا) “lâ” bölümü şekillendi. 

Böylece bütün alemlerde yaşanan (tenezzül) zuhura çıkma hadisesi onda da tamamlanmış oldu. 

Kelime-i Tevhidi yukarıdan aşağıya, baştan sona (Allah - illa - ilahe - la) tertibince tenezzül mertebeleri gereği “Mertebe-i Ahadiyyet” düzenlenmiş oldu. 

Eğer “Mertebe-i Uluhiyyet” düzenlemiş olsaydı “ben olan Allah” derdi. 

Nitekim, Kur’anı Kerim Ta-Ha 20/14 ayetinde, Musa AS’a olan hitabında, 

أَنَا فَاعْبُدْنِيعنِي أَنَا اللَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّاعإِذْ

“inneniy enellahu lâ ilâhe illa ene fa’budniy” mealen, “Şüphesiz ben Allahım benden başka ilah yoktur; bana ibadet et” buyurduğunda kendini “Uluhiyyet Mertebe”sinden açık olarak ifade etmektedir. 

Kelime-i Tevhid’in iki telaffuz yolu vardır; 

biri, kulun ağzından, sondan başa “lâ ilâhe illâ allah” şekliyle diğeri ise, “Mertebe-i Ahadiyet”ten, baştan sona “Allah illâ ilâhe la” şekliyledir. 

Her iki halde de “Uluhiyyet Mertebesi” bir başka mertebe tarafından kelama dökülmektedir. 

Aşağıdan yukarıya, “kulluk/abdiyyet mertebesi”nden; 

Yukarıdan aşağıya ise, “Mertebe-i Ahadiyyet”ten ilan edilmektedir. Böylece Ahadiyyet batın, Uluhiyyet zahir olmuştur. 

Bizler ise, Kelime-i Tevdhid’i sondan başa doğru okuduğumuz halde farkında olmadan baştan sona doğru okuduğumuzu zannediyoruz. Bu ise, kulluk/abdiyyet mertebesi gereğidir. İyi anlamaya çalışalım. 

Kelime-i Tevhid’in (اللَّهَُلَا إِلَهَ إِلَّا) “lâ ilâhe illâ allah”

(لَا) “lâ” bölümü efal alemini, (إِلٰه) “ilâhe” bölümü esma alemini, (َإِلَّا) “illâ” bölümü sıfat alemini , (الله) “Allah” bölümü ise, zat alemini ifade etmektedir.

Kul kulluğu ile henüz bunları bilmediği için aşağıdan yukarıya Kelime-i tevhidi zikrederek bu hakikatlerin kendine açılmasını sağlamaktadir. Yukarıdan aşağıya ise ahadiyetin kendi açılımlarını kendi mertebesinde o mertebenin gereği olarak açığa çıkarıp ilan etmesidir. 

“Kelime-i Tevhid”in asli hali Şimdi çok mühim olan bir başka hususa dikkat etmemiz çok yerinde olacaktır. Şu anda lisanı Arabi üzere zikrettiğimiz Kelime-i Tevhid acaba yer yüzünde ne insanlar ve ne de arab kavmi henüz yok iken alemi manada kendi asli haliyle hangi uslupta telaffuz ediliyordu? Tabii ki bunu bilmemiz mümkün değildir. Ancak şu yolla bir yaklaşım sağlayabiliriz. 

Zatı mutlak a’maiyette iken ne ismi ne resmi ne de bir vasfı yoktu. O halin de ne olduğunu bilemiyoruz. Sonradan a’ma “hakikatlerin öz hakikatinden ibarettir” diye izah edilmiştir. 

A’maiyetten ahadiyyete, ki “ahadiyyet yüce zatın tecellisinden ibarettir, orada ne isimlerin ne de sıfatların sözü geçer. İsim ve sıfatların tesir sahası da buraya ulaşamaz” diye izah edilmiştir.

Tenezzülünde iki vasfının belirginleştiği bilinmektedir. Bunlar da hüviyeti ve inniyetidir. Hüviyetinden beytullah, alemler; inniyetinden Kur’an ve insanın manaları zuhur etmiştir. Ancak o mertebede bunlar tamamen batında idi. 

Ahadiyyet “uluhiyet ve vahidiyyete, ki uluhiyet “tüm olarak bu varlığın gerçek yüzleri ile kendi mertebelerinde korumaya uluhiyet adı verilir”, vahidiyet yüce zatın zuhuruna bir tecelli yeri olmaktan ibarettir. Onda zat sıfattır, sıfat da zattır” diye izah edilmiştir.

Tenezzül edince Kur’an “ümmül kitap” ana kitap olarak belirginleşmeğe, alemlerde oluşmağa başladı. İşte bu mertebede yani zatı mutlak Allah’lık mertebesinde kendisini şu anda kullandığımız Allah lafzı ile bilelim. Ancak bu dahi beşeriyetin anlayışına uygun bir ifadedir. Allah’ın kendi kendini nasıl vasıflandırdığını bilemiyoruz. Çünkü beşeriyet idarakının çok üstünde bir haldir.

Zatı ilahenin uluhuyet mertebesinden rahmaniyet mertebesine tenezzülü ile (َإِلَّا) “illâ” (ancak) kelimesi meydana geldi. Bu kelimenin rahmaniyet mertebesindeki lafzını da bilemiyoruz. Çünkü burası da beşeriyet idarakının çok üstünde bir haldir. 

Rahmaniyyet; İsimlerin ve sıfatların gerçek yüzleri ile meydana gelişinden ibarettir. 

Rahmaniyyet’ten Rububiyyete tenezzül eden zatı ilahi burada kendini (إِلٰه) “ilâhe” sözüyle vasıflandırdı. Fakat biz yine bunun da gerçek ifadesini bilemiyoruz. Çünkü burası da beşeriyyet idrakının çok üstünde bir haldir. 

Rububiyyet; Bütün varlıklara verilen isimlerin zuhur ettiği mertebelerin ismidir. 

Rububiyyetten Melikiyyete yani ef’al alemine tenezzül eden zatı ilahi madde aleminde “kesret/çokluk” ile zuhur ettiğinde bu mertebeyi (لَا) “lâ” ile vasıflandırdı. Fakat biz yine de bu kelimenin zatı mutlaktaki gerçek telaffuzunu bilemiyoruz. 

Melikkiyyet; Bütün isim ve sıfatlar kendi hakkını almış olarak faaliyet sahasına gelmeleridir. 

 (اللَّهَُلَا إِلَهَ إِلَّا) “lâ ilâhe illâ allah” kelimesi uluhiyyet mertebesindeki gerçek manevi ve latif halinden beşerin anlayabileceği ve beşer lisanının en gelişmiş konuşma sistemi olan arapça olarak dört nüzülden sonra anlaşılması kolaylaştırılarak insanlık alemine bu şekli ve manası ile sunuldu. Eğer Kelime-i Tevhid ezelde olan kendine has şekli ile bizlere verilmiş olsaydı, anlaşılması imkansız olur, zatı uluhiyyeti tanıyıp bilmemiz mümkün olmazdı. 

20-11-2001

Tekirdağ 

------------------- 

 Zatı uluhiyyet her tecellisinde o mertebenin gereği ile vasıflanmıştır. Bütün alemler bu sisteme tabi olduğu gibi Kur’anı Keriym ve Kelime-i tevhid dahi, bu sisteme tabi olarak nüzül etmiştir.

 Nüzül; Bir mekandan bir mekana iniş değil, manalarının hafifleştirilerek yani anlaşılmalarını kolaylaştırmak gayesi ile bir makamdan bir makama en sonunda insan beyninin kavrayacağı kıvama ulaştırmaktır. 

Kur’anı Keriym’in tercümeleri (Yeri gelmişken şu kısa bilgiye de bir göz atalım) Kur’anı Keriym, Uluhiyyet mertebesinde, “Ümmül Kitap”ta “Kur’an” ismi ile Allah’ca idi. Çünkü o mertebede hiçbir zuhur ve tecelli olmadığından zaten başka türlü de olamazdı. 

Kur’anı Keriym, Rahmaniyyet (sıfat) mertebesinde “Levhi Mahfuz”da “Furkan” ismiyle mertebesi gereği Hakk’caya tercüme edildi. 

Yani “uluhiyyet”ten rahmaniyyet’e tenezzül etti. 

Kur’anı Keriym, Rububiyyet (esma) mertebesinde “Kitabül Mübin” (beyan olan, açık kitap) ismiyle mertebesi gereği “Rabb”caya tercüme edildi. 

Yani “rahmaniyyet”ten, rububiyyet’e tenezzül etti. 

Kur’anı Keriym, Melikiyyet (ef’al) (madde) mertebesinde “İmamül Mübiyn” (en önde, en açık) ismiyle mertebesi gereği, baş tarafına bir () “elif” ilavesiyle (yani Rabb’ca) “Arapça”ya tercüme edildi. Yani “rububiyyet”ten melikiyyet’e tenezzül etti. 

Kur’anı Keriym’de Fussilet 41/1, 2, 3. ayetlerinde,

جِيمعحمن الرعحم تنزيل من الر

كِتَابٌ فُصِّلَتْ آيَاتُهُ قُرْآنًا عَرَبِيَّاً لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ

“ha mim tenziylün minerrahmanirrahıymi”

“kitabün fussılet aya­tühü kur’anen arebiyyen likavmin ya’lemune” mealen, “ha-mim” (hakikati Muhammedi) bu kitap rahman ve rahiym olan Allah’dan ayetleri herşeyi ayırıcı (tafsil edici) olarak bilen (a’lim) bir kavim (millet) için arabiyyen (arapça/açık, vazıh) kur’an olarak tenzil edilmiştir (indirilmiştir)” buyruldu. 

Yukarıda belirtilen ayette bahsini ettiğimiz dört nüzül mertebesi de ifade edilmektedir. Ayetleri çok dikkatli incelememiz gerekmektedir. 

“Bilen bir millet için arapça Kur’an olarak indirilmiştir.” Ne kadar açık değil mi?... Yani kendi bünyesinde beşer tarafından daha iyi anlaşılabilmesi için batın aleminde Hak tarafından dört tercümesi yapılmıştır. Yani Arapça tercümesinin manası “Rabb”ca lafzı, “Arab”çadır. Buraya kadar beşer idrakı karışmamıştır. 

Arapça’dan yapılan diğer beşinci tercümeler ise, beşer kaynaklı olduğundan, beşerin sınırlı idrakı ve lisanındaki yetmezliği yönünden manalar zahire çıkarken çok büyük kayıplara uğramakta, aslından oldukça uzaklara düşmektedir ve sadece madde mertebesini ifade eden anlatımlarla tercüme ve meal yapılmakta “esma, sıfat, zat” mertebelerinin tercümesi yapılamamaktadır. 

Türkçe, Almanca, İngilizce ve diğer dillerce yazılıp okunan Kur’anı Keriym sadece ef’al yani madde mertebesi itibariyle okunmuş olur ki, Kur’anı Kerimin tamamı değildir. Fakat hiç okunmamaktansa böylece beşinci tercümesini de okumak tabii ki, son derece faydalıdır. Dua ve bilgi mahiyetinde olur. Okumayanlar ile okuyanlar arasında çok büyük fark vardır. 

Yeri gelmişken, hiç olmaması gereken bir münakaşa mevzuuna da kısaca değinelim. Sanki Kur’anı Keriym mevcud kendine has lisanı kelime ve cümle kurgusu dışında beşinci tercümesi olan beşerin sahip olduğu aklı cüzi ile yaptığı tercümeler (aslı mevkinde gibi) farz olan ve farzla ilgili yerlerde okunabilir mi?

El cevap; Kesinlikle okunamaz, çünkü özünde asıl değil, beşinci kopyası vardır. Bu yüzden asıl yerinde olamaz. Eğer herkes namazda ve farz ibadetlerde kendi lisanları üzerine Kur’an okumuş olsalardı (dünyada 2796 dilin varlığından söz edilmekte) böylece o miktarda da kur’an okuma lisanı meydana gelecekti ki, kesret yani çokluktur. İslam dini ise tevhid/birlik dinidir. 

Ancak tabii ki, her millet kendi lisanı ile dua da eder, farz olmayan ibadetleri de severek yapar. Böylece hem de bilgi sahibi olur, fakat üzerindeki farz hükmü kalkmaz. Çünkü arapça’nın manası Hakk’tan olduğundan ancak o kelime ve semboller ile Hakka ve batın alemine ulaşmak mümkün olabilmektedir. 

Beşer tercümesi ile söylenen kelamlar, batın alemine ulaşmadığı için kişiden farziyyet hükmü kalkmamaktadır. Böyle bir iddiada bulunmaktan daha cüretli ve daha cahilce, daha lüzumsuz ne olabilir ki?...

Ezanı Muhammedi ve Kelime-i Tevhid’in de aynı anlayış ve aynı yönden değerlendirilmesi gerekmektedir. 

Bu münakaşaları yapanların ne kadar dar bir çerçeve içerisinde bu muazzam meseleye baktıkları ibret ve dehşetle izlenmektedir. 

Onlarda bulunan manalar bir tarafa terkedilmiş, okuyan kişinin sesi ve makam bilgisi ne derece güzelse okunan şey de o derece güzel kabul edilerek, birinci sıraya alınmaktadır. 

Burada bütününde değil, sadece bir kelimesinin üstüne dikkatinizi çekmek isterim, “hayye alessalah hayye alel felah” bölümünde, (haydin namaza, haydin kurtuluşa) denmiyor da neden “haydin felaha” deniyor. Madem ki türkçeye çevriliyor niçin o kelime arapça aslı üzere kalıyor? Doğrusu çok düşündürücü bir düzenlemedir. 

Mevzumuz Ezanı Muhammedi olmadığı için daha fazla üstünde durmadım. Bu çevirinin baştan sona hatalı olduğunu biraz daha gayret edip türkçe okumak istiyenlere hürmet etmek babında daha anlaşılır ve daha aslına yakın bir çeviri yapıp bunun okunmasını sağlamaya çalışmak daha gerçekçi olacaktır. 

Biz herkesin kendi şahsı hakkında kendi kendine her türlü şekliyle okuyabileceği kanaatındayız ve buna saygılıyız, ancak kendi zevk ve kanaatlarını başkalarına maddi ve manevi baskı yaparak kabul ettirmeye çalışmak, kabul edilebilecek birşey değildir. 

Kişi sevabıyle, günahıyle kendinden sorumludur. Fiil ve davranışlarında hürdür. Ancak diğer hürriyetlere müdahale hakkı kimseye verilmemiştir. (1)

-------------------

(Not: (1) Bu hususlarda “ (5) Salat namaz ve ezanı Muhammedi’de bazı hakiketler ve (6) mübarek geceler ve bayramlar” isimli kitaplarımızda da bir miktar daha izahatlar vardır.) 

12-09-2001

Medine-i Münevvere

------------------- 

“Dur! Rabb-ın namaz kılıyor” Konusunun daha iyi anlaşılabilmesi için Allah, Rahman, Rahim Rabb, Hak, İlâh, isimlerinin gerçek manalarının iyi anlaşılmasının lazım geleceği aşikardır. Bu sebeb ile bahsi geçen isimleri İncelemeye çalışalım. 

------------------- 

## Necdet Ardıç 19 Mart 2021

Hayırlı günler Şe…. oğlum hamdolsun şimdilik iyi sayılırız inşeallah hepiniz iyisinizdir. Cenâb-ı Hakk iyilikten ayırmasın. 

Senden küçük bir şey isteyeceğim.  Diyanet Vakfı İslâm ansiklopedisine bir bak bakalım, Allah, Rahman, Rahim, Rab, Hak, İlah isimleri Kur'an-ı Kerimde kaçar defa geçiyor bakabilirsen  hangisini bulabilirsen onları yazar gönderirsin ben bazılarını internetten buldum ama pek güvenilir olmayabilir.   

" İz--T-B- " 

------------------

 Terzi Babam istediğiniz araştırmayı yaptım dökümanları aşağıdadır selâmlar hoşça kalın (Ç.H.U.) 

------------------- 

 Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisinden aktarılan bilgiler. 

------------------- 

 ALLÂH lafzı Kurân-ı Kerimde 2697 yerde geçmektedir.

 Kaynak Türkiye Diyanet Vakfı İslâm ansiklopedisi cilt 2 sayfa 484

------------------- 

 Abdül kerim Cili İnsan-ı Kâmilde. 

 Allah= Ulûhiyet-i Şöyle tarif etmektedir. 

 Ulûhiyet=Tüm olarak bu varlığın gerçek yüzleri ile kendi mertebelerinde korumağa Ulûhiyet adı verilir. 

------------------- 

 Muhyidd-ini Arabi ise Allah’ın, ma’nası’nı tarif ederken!

 “İsmüzzat cemiüssıfat esma-i mütekabile ve sıfat-ı mütezâtte cem’inin ahadiyyetine Allah, denir.” 

 “Yani! Zatının ismi, bütün sıfatlarının, zıt isimlerinin ve zat-i sıfatlarının hepsinin birliğine, Allah,” denir. Diye ifade etmiştir. 

------------------- 

 Allah= Ulûhiyet-in, iki tarif hali vardır. Birisi, “Zât-ı mutlak” diğeri ise, “Zât-ı mukayyet”tir. 

“Zât-ı mutlak”ın, bilinmesi beşer idrakinin oraya ulaşması nümkün değildir, sadece tarif babında ifade edilebilir. 

 “Zât-ı mukayyet” yani belirli suret ve şekillere bürünerek- o hal ile kayıtlanarak, ancak teşbih-benzerlik hakikati ile kulun dimağında bir suret almaktadır, Bu alemdeki bütün suretler bir sıfatı veya ismi yönüyle zuhura çıkmış olur, bu husus yaratma değil, “zâhir ismi ile zuhura çıkmasıdır.” Kur’an-ı Kerîmde Allahtan bahseden ayetlerin bir kısmında, “ben veya biz yaptık” diye geçer, bu tür ayetler zat-i kendi lisanındandır. Diğerleri ise tarif babında Allah (c.c.) şöyle söyledi böyle yaptı gibi, başka bir mertebeden izahi anlatımlardır. 

 “Zât-ı mukayyet” Yönü ile, Efendimizin anlatışıyla. Hadis-i şerifte, “Rabb-ımı taze bir delikanlı suretinde gördüm” Teşbih yönüyle. Diğer bir hadis-i şerifte ise, “o bir nurdur nasıl görülür.” Tenzih yönüyle. Diye ifade edilmiştir. Bu ifadelerin biri zat-ı mutlak yönünden, diğeri ise, zat-ı mukayyet yönünden’dir. 

 Her iki yönü ile “ALLAH” zat ismiyle anılır. İsminin geçtiği yerdeki tarifine göre, hangi mertebeden ifade edildiği irfaniyetle anlaşılmış olur. İlâh-i mertebeler bilinmez ise, hayal veya duygu yönü ile “ALLAH” ismi ile hatırlanmış olur.

 “Ve ne fahtü fihi min ruhi” (15-29) “O’na ruhumdan üfledim” kelâmı ilahisi, mutlak zatından Rububiyyet mertebesi itibari ile, mukayyed zuhurunadır. 

 Geçmiş satırlarda belirtildiği gibi, tarif babında. 

“Allah edemi kendi sureti-Ulûhiyyet-üzere halketti,” bilgisi verilmiştir. “ İz—T-B- “ 

------------------- 

 Ebced sayı değerleri ile Allah isminin sayı değerleri (67) dir. Bunun toplamı ise, (6+7=) (12) dir. Bu da Hakikat-i Muhammedidir. (6) altı cihettir. (7) ise sıfat-ı subutiye’dir. Ayrıca (67) mülk suresinin sayı değeridir. Bu sayının tersi olan (76) ise insan suresinin sayı değeridir. Bu şekilde, büyük ve küçük alemler olan iki mertebeyi de kuşatmıştır. 

 Ulûhiyyet, Mutlak zatında, alemlerden gani, ve mutlak tenzihte kendisinin bilinmesinin mümkün olmadığı “kudsiyyet ve mukaddesiyyetinde, bütün alemlerin Efendisi sahibi yöneticisi ve bu alemlerin her mertebesinde “Zât-ı mıkayyed-teşbih” yönü ile o mertebesinin gereği ile zuhurda olanıdır. 

 Ehlûllahtan birene! “Bu alemde Allah-ı görmek mümkünmü!” Diye sorulduğunda, o’da, “Görmemek” mümkünmü? Diye çok güzel İrfani bir cevap vermiştir. Ancak bu görüş “Zât-ı mukayyet” yönüyledir. 

 “Zât-ı mutlak” yönüyle bilinmesi görülmesi, beşer idrakinin oraya ulaşması nümkün değildir, sadece tarif babında ifade edilebilir. Bu konu da birkaç ayet verelim. 

------------------- 

 Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
29.23 - Vellezîne keferû biâyâtillâhi ve ligâihî ulâike yeisû mir rahmetî ve ulâike lehum azâbun elîm. 

Diyanet Meali:
29.23 - Allah'ın âyetlerini ve O'na kavuşmayı inkâr edenler var ya; işte onlar benim rahmetimden ümit kesmişlerdir. İşte onlar için elem dolu bir azap vardır.

------------------- 

Allah hakkın da, İnternetten alınan bir bilgiyide ilâve edelim Ayrıca; 

§ "Allah" ismi celili, Cenâb-ı Hakka mahsus

O'nun bütün kemal sıfatlarını ifâde eden bir isimdir ki başka hiç bir kimseye verilemez.

Bu, bir ismi âzamdır. 

-------------------

Bilindiği gibi Mana aleminde ismi âzam “Hu” ismidir, zuhur alemlerinde, ismi âzam “Allah” ismidir. Yaşadığımız Ef’al aleminde ise, “Muhammed” ismi, ismi âzamdır. 

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
 29.20 - Kul sîrû fil ardı fenzurû keyfe bedeel halka summallâhu yunşiun neş'etel âhırah, innallâhe alâ kulli şey'in gadîr. 

 Diyanet Meali:

29.20 - De ki: "Yeryüzünde dolaşın da Allah'ın başlangıçta yaratmayı-zuhur, nasıl yaptığına bakın. Sonra Allah (aynı şekilde) sonraki yaratmayı da yapacaktır. (Kıyametten sonra her şeyi tekrar yaratacaktır) Şüphesiz Allah'ın gücü her şeye hakkıyla yeter." 

------------------- 

29.21 - Yuazzibu mey yeşâu ve yerhamu mey yeşâé', ve ileyhi tuglebûn. 

Diyanet Meali:
29.21 - O, dilediğine azap eder, dilediğine de merhamet eder. Ancak O'na döndürüleceksiniz. 

------------------- 

29.22 - Ve mâ entum bimuğcizîne fil ardı ve lâ fis semâé', ve mâ lekum min dûnillâhi miv veliyyiv ve lâ nasîr. 

Diyanet Meali:
29.22 - Siz, yerde de gökte de (Allah'ı) âciz bırakacak değilsiniz. Sizin Allah'tan başka ne bir dostunuz, ne de bir yardımcınız vardır.
------------------- 

29.24 - Femâ kâne cevâbe kavmihî illâ en kâluktulûhu ev harrikûhu feencâhullâhu minen nâr, inne fî zâlike leâyâtil ligavmiy yü'minûn. 

Diyanet Meali:
29.24 - (İbrahim'in) kavminin cevabı, "Onu öldürün veya yakın" demekten ibaret oldu. Allah da onu ateşten kurtardı. Şüphesiz bunda inanan bir toplum için ibretler vardır.

------------------- 

29.26 - Feâmene lehû lût, ve kâle innî muhâcirun ilâ rabbî, innehû huvel azîzul hakîm. 

 Diyanet Meali: 

29.26 - Bunun üzerine Lût, ona (İbrahim'e) iman etti. İbrahim, "Ben, Rabbime hicret edeceğim. Şüphesiz O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir" dedi. 

------------------- 

 Özetle Allah isminin tarifi. 

 Abdül kerim Cili İnsan-ı Kâmilde. 

 Allah= Ulûhiyet-i Şöyle tarif etmektedir. 

 Ulûhiyet=Tüm olarak bu varlığın gerçek yüzleri ile kendi mertebelerinde korumağa Ulûhiyet adı verilir. 

------------------- 

 Muhyidd-ini Arabi ise Allah’ın ma’nası’nı tarif ederken!

 “İsmüzzat cemiüssıfat esma-i mütekabile ve sıfat-ı mütezâtte cem’inin ahadiyyetine Allah, denir.” 

 “Yani! Zatının ismi, bütün sıfatlarının, zıt isimlerinin ve zat-i sıfatlarının hepsinin birliğine, Allah,” denir. Diye ifade etmiştir. 

------------------- 

 Allah= Ulûhiyet-in, iki tarif hali vardır. Birisi, “Zât-ı mutlak” diğeri ise, “Zât-ı mukayyet”tir. 

------------------- 

 Allah ismi ve manası, bütün görünen ve görünmeyen, alemlerde, birlik ve zıtlıklar olarak, her ne varsa onları korumakta ve haklarını vermekte olan, mutlak tasarruf ve mülkün sahibini, “Zât-ı mutlak”, “Zât-ı mukayyet” olarak tanıtan en yüce ismidir.

ONUNCU BÖLÜM RAHMAN, İsmi hakkında’dır. 

 RAHMÂN ve RAHİM (Bu iki isim birlikte aynı madde içerisinde ele alınarak incelenmiş, ve sayı verirken de bazı açıklamalar yapılmıştır) Alimlerin büyük çoğunluğu “rahim” gibi “rahman”ında rahmet kökünden türediğini belirtmişlerdir. Kurân-ı Kerimde “rahmet” kavramı Tevrat’a, Kurân’a, Hz Peygambere ve insanlara nisbet edilmiştir. 

 Allah’a izafe edilen rahmet kavramı 119 yerde fiil kalıbında, 92 yerde ise rahmet şeklinde geçmektedir. Rahmân ismi 57 yerde…..Rahim ismi ise Hz Peygambere nisbet edildiği tevbe suresi 9/128 olan bir yer hariç, 114 yerde geçmektedir. 4 (dört) ayette ise, erhamürrâhimin olarak (merhamet edenlerin en merhametlisi) olarak geçmekte…..2 ayette ise “hayrurrâhimiyn” merhamet edenlerin en hayırlısı terkipleriyle geçmektedir. Rahman ismi 6 ayette rahim ismi ile birlikte diğer yerlerde ise tek başına kullanılmıştır. 

 Kaynak Türkiye Diyanet Vakfı İslam ansiklopedisi cilt 34 sayfa 415 

------------------- 

 (İnternetten alınan küçük bir bilgi)

§ "Rahman" ve "Rahîm" de rahmet sahibi mânasına Allah'ın birer ismidir. Rahman bütün mahlukatı “yaratan,-zuhurda olan” yaşatan, nîmetlere kavuşturan kimse demektir. Rahim de mü'min kulları hakkında ilâhî lütuflarını bolca veren Yüce Yaratıcı,-zuhurda olan” manasınadır. Deniliyor ki rahman öyle bir nîmet verendir ki, onun vereceği nimetlerin başkası tarafından verilmesi düşünülemez. Bu sebeple rahman ismi mahlukata verilemez. Rahim ise öyle bir nîmet verendir ki onun vereceği nîmetin benzeri başkaları tarafından da gelebilir. Bu sebeple rahim adı kullara da verilebilir.

-------------------

Abdül kerim Cili İnsan-ı Kâmilde.

Rahmaniyyet-i Şöyle tarif etmektedir. 

Rahmaniyyet=İsimlerin ve sıfatların gerçek yüzleri ile meydana gelişinden ibarettir. 

------------------- 

 “Rahman-55” Kendine ait Kur’an-ı kerîm de başlı başına bir suresi vardır. Bu sure hakkında yazılmış olan (9-55-Errahmân) isimli kitabımızdan bazı aktarımlar yapalım. 

------------------- 

Ayrıca Er-Rahman Süresinde, Beyhekî’nin Hz. Ali kerremallahü vecheh ve radiyallahü anh’a dayandırdığı bir hadiste buna “Arusül Kur’an” (Kur’an’in gelini) namı dahi verilmiştir. 

(Hak Dini Kur’an Dili. Elmalılı Hamdı Yazır. Cilt.7, S.4658)

------------------- 

 “Arusül Kur’an” (Kur’an’ın gelini) İzahını yapmaya çalışalım. 

Bilindiği gibi gelinin, gelin olma sürecinde, giydiği ismine gelinlik denilen, kıyafeti “beyazdır,” beyaz ise reksizlik olan Ulûhiyet rengidir. Beyazın üzerine ustaları tarafından, her türlü işlem, işlemeler nakışlar yapılabilir ve bu nakışları kabul eder. 

İşte alemdeki sıfat ve esma nakışları, Ulûhiyet renksizliği olan beyaz sahada birer lâtif kimlik almaktadırlar, böylece. 

Rahmaniyyet=İsimlerin ve sıfatların gerçek yüzleri ile meydana gelişinden ibaret, olmaktadır. 

Bu hakikate binaen Bayezid-i Bistami, “suyun rengi kabının rengidir” demiştir. 

O halde Rahmaniyyet görünmeyen Allah-ın görünür ve bilinir hale dönüşen, ilk lâtif zuhurunun ismi olmaktadır. 

Rahmaniyyet= Ulûhiyet’in gölgesidir.

Böylece bu mertebede Ulûhiyet “Akl-ı kül” Rahmaniyyet ise “nefs-i küldür” Ulûhiyet etken Rahmaniyyet edilgendir. İşte bu yüzden “cevamiul kelim-az sözle çok mana ifade eden” Peygamber efendimiz, Rahmaniyet makamını böylece tabir ve tarif etmiştir. 

Aynı zaman da “Kur’an zattır Kur’an, Cemî esma ve sıfata cami olan zattır.” “Furkan sıfattır” hal böyle, olunca ayette belirtildiği gibi zat-ı talim eden Rahman, alemler hakkında ne yapacağını talim ettikten sonra, ilk işi insanın evvela latif, sonra da kesif halini, aldığı görev ile inşasını yapmaya başladı. İşte buyüzden. 

 Kur’anı Keriym İsra Suresi 17. sure 110. ayette

 حَمَنعقُلِ ادْعُوا اللَّهَ أَوِ ادْعُوا الرَّ

أَيًّا مَا تَدْعُوا فَلَهُ الْأَسْمَاءُ الْحُسْنَى

kulid’ullahe evid’urrah­mane eyyen mated’u felehul esmaül­ husna “De ki; gerek Allah deyin, gerek Rahman deyin; hangisini derseniz deyin en güzel isimler O’nundur” Bu halin idraki ve yaşanması müthiş bir haldir.

------------------- 

 (Errahman-1-Allemel kur’an-2-halakal insan-3-) 

 “er rahmanü (1) allemel kur’ane (2) halekal insane (3) allemehül be­yane (4) eşşemsü vel kamerü bihusbanin (5) vennecmü veşşecerü yescüdani (6)

“Rahman (1) kur’an’ı öğretti. (2) insanı halketti, (3) beyanı/konuşmayı ona öğretti. (4) şems/güneş ve kamer/aya göredir. (5) necm/kaynaklanan, yıldız, bitkiler ve şecer/ağaçlar sucud/secde ederler (6)

“Rahman olan Allah Kur’an’ı öğretti. İnsan-ı halketti, ona konuşmayı öğretti. Güneş ve ayın hareketleri bir hesaba göredir. Bitkiler ve ağaçlar O’nun buyruğuna boyun eğerler.” Bu ayetlere tekrar dönmek üzere, birkaç Rahman isminin geçtiği yerlere de kısaca bakalım. 

Daha sonra da “Kur’an-ı Kerim”de geçen Rahman ayetlerini kendi bünyeleri içersinde incelemeye çalışacağız.

Hepimizin bildiği gibi, her zaman okunan “Besmele-i Şerife”de de, “Fatihayı Şerife”de de “Rahman” ismi vardır.

Kur’anı Keriym Taha Suresi 20. sure 5. ayet

# حَمَنَ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَىعالر ٥

“er rahmanü alel arşisteva” 

#### “Rahman arş üzerine istiva etti” 

“Rahman arşı istiva etti (yani yüceltti, yükseltti).

 Kur’anı Keriym Mülk Suresi 67. sure 3. ayet 

حْمَنِ مِنْ تَفَاوُتعمَا تَرَى فِي خَلْقِ الرَّ

ma tera fiy halkırrahmani min tefavütin “Rahmanın halkettiginde bir bozukluk, noksanlık göremezsin.

Kur’anı Keriym Meryem Suresi 19. sure 18. ayet 

حْمَنِ مِنْكَ إِنْ كُنْتَ تَقِياًعقَالَتْ إِنِّي أَعُوذُ بِالرَّ

“kale inniy e’uzü birrahmani minke in künte tekıyyen”

 “(Meryem) eğer Allah’tan sakınan bir kimse isen, senden Rahman’a sığınırım dedi,”.

Kur’anı Keriym Al-i imran Suresi 3. sure 49. ayet

ْفانفخ في 

“feenfü­hu fiyhi” 

“Ben sizin için çamurdan kuş şekli gibi birşey icat ederim, sonra ona üfürürüm,”

(Meryeme üflenen ve kuşa üflenen aslında “Nefes-i Rahmani”dir.) Kur’anı Keriym Haşr Suresi 59. sure 22. ayet

ورجهوَذى لا اله الاعهُوَ اللَّهُ الَّذِي ﴿٢٢﴾

حِيمعحمن الرعبِهَادَةِ هُوَ الرَّععَالِمِ الْغَيْبِ وَالشَّ

# hüvallahülleziy la ilahe il­la hüve 

alimül ğaybi veşşehadeti hüverrahmanürrahıymü “O görüleni de görülmeyeni de bilen, kendisinden başka ilah olmayan Allah’tır. O Rahman ve Rahimdir.

Kur’anı Keriym Furkan Suresi 25. sure 59. ayet 

حْمَنُ فَسْئَلْ بِهِ خَبِيرًاعالر

errahmanü fes’el bihî habiyren

## “Rahman’ı haberi olan birisinden sor”

 Bu Ayeti Kerimede “fes’el” (sual et, sor veya araştır) ifadesi çok dikkat çekicidir. 

Biz de bu kelimenin manasını imkan dahilinde araştırmaya ve anlamaya çalışacağız.

Rahman (lügat manası): “Dünyada her canlıya (mümin, kafir ayırt etmeksizin), herkese merhamet eden, rızkını veren Allah” diye geçer.

Rahman: “Esmaül Hüsna” (Allah’ın güzel isimleri) sıralamasında, başlardadır.

Rahman: Mertebeler itibariyle, “A’maiyyet”, “Ahadiyyet”, “Uluhiyyet” ve “Vahidiyyet”ten sonra gelen mertebenin adıdır.

Rahmaniyet: İsimlerin ve Sıfatların gerçek yüzleri ile meydana gelişinden ibarettir, diye izah olunmuştur.

------------------- 

“Leecede nefesirrahmani min kablel yemeni”

 “Ben nefes-i Rahmanı Yemen cihetinden duyuyorum.” Efendimizin “Yemen’den Rahmanın kokusunu alıyorum,” demesi;

“Akl-ı kül”den (sağ taraftan), “Zat-ı Ulühiyet”ten “Nefes-i Rahmanı” duyuyorum, demesidir. 

Sağ tarafın mensupları “Hakikat-i Munhammedî” uygulayıcıları; 

sol taraf mensupları ise, vehim ve hayal uygulayıcılarıdır. 

------------------- 

“Kur’an, Cemî esma ve sıfata cami olan zattır. Şu taayyünat ki, Zat-ı Ulühiyetin varlığında hayalat ve rü’yadan ibarettir.” A. Avni Konuk Fusüsu’l Hikem şerhi 

------------------- 

(55/1)حَمَنَالرEr-rahman Cenab-ı Hakk’ın bu süre-i şerifeye “Rahman” ismiyle başlaması çok büyük ifadeler taşımaktadır. 

“Rahman”ın ne oldugunu bilemedikten sonra bu sürenin özünü ve hakikatlerini! anlamamız mümkün olamayacaktır.

Her surenin “şeriat”, “tarikat”, “hakikat”, “marifet” mertebelerinden izah ve yaşantıları vardır. 

Bu süre-i şerifin de yeri geldikçe bu mertebelerden izahına çalışılacaktır. 

Kur’anı Keriym Furkan Suresi 25. sure 59. ayet 

حْمَنُ فَسْئَلْ بِهِ خَبِيرًاعالر

errahmanü fes’el bihî habiyren

## “Rahman’ı haberi olan birisinden sor”

حمنَالر “Rahman”ı harfleri itibariyle incelediğimizde, ( ) “rı/ra” Rahmaniyet () “ha” hayat () “mim” “Hakikat-i Muhammedi” 

 ( )“nun” “kudret nuru”, olduğunu anlamamız zor olmayacaktır. 

Rahman; “Nefes-i Rahman”ı hayata çevirip, “Hakikat-i Muhammediyye”yi kudret nuru ile ortaya çıkarıp faaliyete geçirmesidir.

حمنَالر “Rahman” Ebced hesabı ile incelediğimizde ortaya çıkan sayı 19 olmaktadır. Şöyleki;

( ) “rı/ra” 200 

() “ha” 8 

() “mim” 40 

( ) “nun” 50 = 298 (2+9+8=19) Görüldüğü gibi ortaya “Kur’an-ı Kerim”in şifresi olan 19 sayısı çıkmaktadır.

Bunun ifadesi ise, 18 bin alemi bünyesinde toplayan “İnsan-ı Kamil”dir. Kendisine Kur’an nazil olan, yani Zatî tecelliye mazhar olan “Hazret-i İnsan”dır.

Cenab-ı Hakk “A’ma”da iken, yani kendi varlığında, kendi kendinde iken , bu varlıklar daha henüz meydana gelmemiş iken; bilinmekliğini istediğinden, bir tecelli ederek “Ahadiyyet” mertebesine tenezzül ettiğinde iki vasfı ortaya çıkıyor. 

Bunun bir yönü benliğini yani “ene”sini, bir yönü de Hüviyetini yani kimliğini oluşturmuştur. 

Buradan da “Vahidiyyet”e tenezzül ederek; 

“sıfat-ı subutiyye”yi yani 7 sıfatını 

- Hayat, 

- İlim, 

- İrade, 

- Kudret, 

- Kelam, 

- Semi, 

- Basar 

ve 8’incisi “mükevvenat”ı, yani bu alemleri meydana getirmiş olmaktadır. 

İşte “Vahidiyyet”te “sıfat-ı subutiye”nin ve diğer “zati sıfat”larının ortaya çıkmasıyla “Rahmaniyyet” mertebesi meydana gelmiş olmaktadır.

Rahmaniyette, bütün varlıklar (daha henüz varlık sahnesine çıkmamış olarak) kendi bilimsel ve birimsel varlıklarını bulmaktadırlar. 

Bu mertebe, “isimlerin ve sıfatların gerçek yüzleri ile meydana gelisinden ibarettir” *(3) diyen zat ne kadar güzel ifade etmiştir. 

*(3) Abdül Kerim Ciyli Yani Cenab-ı Hakk’ın 99 esması ve sıfatlarıyla birlikte, bunların gerçek yüzleri ile meydana gelişinden ibarettir.

------------------- 

Hadis-i Şerifte: 

“etteenni minerrahmani” yani “teenni (acele etmeden, ihtiyatlı, akıllı) Rahman’dandır.” 

“el aceleti mineşşeytani” 

“acelecilik şeytandandır.” Yüce Allah’ın ilk rahmeti o dur, ki Onunla bütün aleme Rahmet tecellisiyle, onları kendi özünden halk etti. 

Yani bu alemde ne kadar varlık varsa, Cenab-ı Hak bunların hepsini kendi özünden halk etti. Dolayısıyla hepsine Rahmaniyetinden bir varlık verdi. 

Netice itibariyle bu varlıkta Hak’tan gayrı bir varlık yoktur ve olması da mümkün değildir.

 “Zat-ı Ulûhiyyet” kemalatını şuhud zevki ile bilmeye muhabbet ettiğinde, muhiyt olduğu sonsuz fezaya zuhur arzusunun ateşiyle “Nefes-i Rahmani”sini gönderdi. 

Bu nefes neticesinde sonsuz fezada yani kendi latif vücüdunda öbek öbek açığa çıkan “Nefes-i Rahmani” sonsuz alemlerin hülasasıdır. 

Nefis ise, onların birimselliğidir. 

Ve nefesin şiddetinden hareket hasıl oldu.

İlim ehli bu nefese “sehab-ı muzi” yani “parlak bulut” tabir ederler. 

Bu bulut, zatın kendi zatında, yine kendi zatına kendi zatıyla vaki olan bir tecellidir ve “nefes-i Rahmani” zatın aynıdır.

Ebul Hasan Gari Hz. buyuruyor ki: 

[Tenzih ederim şu yüce zat-ı alayı ki, nefesini latif kılıp ona Hak ismini verdi ve nefesini kesif kılıp ona da halk ismini verdi. Hak kendi nefesini Nefes-i Rahmani ile vasf etti. ] Malum olsun ki, fezada nefh edilmiş olan “Nefes-i Rahmani” Ulühiyyetin zahiri olan tabiat üzerine vaki olur. Hem o “Nefes-i Rahmaniye”de zahir oldu. 

Esma-i îlahiyye “Nefes-i Rahmaniyye” ile zuhura çıkmazdan evvel batındaydı, yani habs idiler. 

Bu alemler var olmazdan evvel gizli hazinede habs idiler. Yani kendi varlığında gizli habs hükmündeydiler İşte “nefes-i Rahmani” yayıldığı zaman bütün varlıklar varoluş gayelerini meydana çıkarmak için faaliyetlerine başladılar ve kendilerine lazım olan istihkaklarını talep ettiler. 

Varlıkların zuhura çıkıp eserlerini sergilemeleri ve istihkaklarını almaları için nefesini nefh etti. 

Böylece her varlık kendi aleminde varlıklarını ispat ettiler. 

“Nefes-i İlahi”nin marifetini murad eden kimse alemi bilsin. Zira nefsini bilen kimse, alemde zahir olan Rabb’ını bilir.

------------------- 

Ey salik, Hak yolunda “Makam-ı Cem-ül Cem”e gelip, cümle “Esma-i İlahiye”nin eser ve ahkamı senden zahir olduğu vakit; 

sen, hakikatinle Hak ol.

suret ve zahirinle de halk ol.

Hakk’ın bütün mertebelerinin ahkamı sende toplanmış olmakla, sen sureti İlahiye üzere bulunman ile bütün halka Rahman olursun. Zira “İnsan-ı Kamil” zahiri ve batını ile halka rahmettir. F.H. 

------------------- 

S.A.V Efendimiz hakkında, Kur’anı Keriym Enbiya Suresi 21. sure 107. ayette 

َوَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ

“vema erselnake illa rahmeten lil alemiyne” 

## “Biz seni ancak alemlere rahmet olasın diye gönderdik” buyuruldu.

 ve “İnsan-ı Kamil” Hakk ile halkı camidir. 

Ve halkıyyetiyle cemî a’yan ve ekvana, yani bütün alemlere “Rahman”dır.

“İnsan-ı Kamil” Hakk’la halkı birlemiştir. Yani suret ile manayı, halk ile Hakk’ı birlemiştir. 

Aslında bunlar ayrı şeyler de değildir. Ancak genelde hayal aleminde yaşadığımızdan; hayal ise varı, yok; yoku, var gösterdiğinden gerçeğin tersini görmekteyiz. 

İşte biz tek alem olan bu varlığa, hayali gözle baktığımızdan “Hakk” ve “halk” diye ikiye ayırıyoruz.

İnsan-ı Kamil bu hayal mertebesinden geçipte hakikat mertebesine ulaştığından, Hakk ile halkın ayrı şeyler olmadığını müşahede ettiğinden, tek görüşe ulaşıp gerçek tevhid ehli olmuştur.

Rahmaniyyet mertebesine verilen zahiri isim “Rahman”dır. 

Bu mertebede “Rahman” ismi ile bir özellik almasının sebebi, “Hakk”a ve “halk”a bağlanan bütün mertebeleri rahmet kapsamına almasıdır. 

Hakk’a bağlanan mertebelerdeki zuhuru ile halka nispet edilen mertebelerde zuhur etmiş olur. Böylece “Rahman” bütün mevcudata şamil olan bir rahmet olur.

Rahmaniyetin bu kısa izahından sonra süre-i şerifedeki yolumuza devam edelim.

Kur’anı Keriym Rahman Suresi 55. sure 1-4 ayetleri

م الْقُرْآنِعحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَىَٰالرُّ ﴿١﴾

مَّهُ الْبَيَانِعخَلَقَ الْإِنْسَانَ عَلَ 

 “er rahmanü (1) allemel kur’ane (2) halekal insane (3) allemehül be­yane (4) 

“Rahman (1) kur’an’ı allem/muallim, öğretti. (2) insanı halketti, (3) beyanı/konuşmayı ona/kendisine allem/öğretti. (4)

 “Rahman olan Allah Kur’an’ı öğretti. İnsan-ı halketti, ona konuşmayı öğretti.

 Süre-i şerifedeki ifadelerin daha iyi anlaşılabilmesi için muteber tefsirlerin bir çoğunun mevzu ile ilgili bölümlerini buraya dahil etmeyi düşünmüştüm, ancak kitabımızın hacmi buna müsait olmadığından Elmalı’lı Hamdi Yazır’ın on ciltlik Kur’an Dili tefsirinden mevzu ile ilgili yerleri yeri geldikçe konu edeceğiz. Böylece mevzuumuzu daha iyi anlamak mümkün olacaktır. Allah’tan (c.c) en çok ihtiyacımız olan akıl ve gönül açıklığı vermesin! niyaz ederiz.

(55/1) وحَمْنَالرُّ ﴿١﴾

“errahmanü 

Bu ayet hakkında Elmalı Hamdi Yazır şöyle izahat veriyor: 

[Rahmet ve sonsuz ihsanı kaynaşıp duran ve ondan dolayı bir ismi de Rahman olan Allah-u Tealadır. Arab dil bilgisi kurallarına dayanarak irab yönünden “müpteda” (kendinden sonra gelende haberi görünen) dır.] Bu ayetin müstakil bir ayet olduğuna bakarak, takdir edilen müptedanın haberi olarak şöyle bir mana ortaya çıkar: 

Allah Rahmandır veya “Hüverrahmanu” (O Muktedir, Melik, Rahman’dır.)

(55/2) م الْقُرْآنِععَلَىٰ ﴿٢﴾

allemel kur’ane “Rahman olan Allah Kur’anı öğretti.” ifadesiyle genel manada ve herkesin anlıyabileceği şekilde bir izah tarzı ile anlatılmak istenmiştir. Bu ayeti kerimenin zahiri ifadesidir. 

Batını ifadesi ise çok daha başka, çok daha engindir. Kısaca anlamaya çalışalım.

“Rahman olan Allah Kur’anı öğretti.” ifadesine karşılık, gerçekte ise, “Kur’an Rahmana öğretti,” şekliyledir. 

Çünkü “Kur’an”, zattır; daha evvelcede belirtildiği gibi, Kur’an, “cemi esma” ve “sıfatı cami” olan zattır. 

İsmail Hakkı Bursevî’nin tefsirinde de geçtiği gibi, “O (yaratılmış) var edilmiş değildir.” Dolayısıyla Rahman Kur’ana bir şey öğretemez, ancak Kur’an öğretti. 

Yani esasen “Rahman, Kur’anı talim etti.” Kur’an, “Rahman”a Rahmaniyetini talim ettirdi, öğretti. 

Çünkü Rahnmaniyet mertebesi zuhura gelmezden evvel “Kur’an”, yani sadece “Zat-ı İlahi” mevcuttu. 

 “Kur’an”, zattır; 

 “Furkan”, sıfattır (farklılık alemidir). 

Kur’an “Zat-ı İlahi” olduğundan dolayı 

- “Rahman”ı kendi varlığından meydana getirdi 

- ve “Rahman”a kendi hakikatlerini öğretti; 

 - bütün alemi “Rahman” sureti üzere halk etti. 

Rahman “Zat-ı İlahi” olan Kur’an’ı talim etti, öğrendi ve Rahman almış olduğu bu özellikle insanı halk etti..

Bu ayet hakkında, Elmalılı Hamdi Yazır şöyle izahat veriyor:

[“Allah rahmandır. Rahmetiyle, O Rahman Kur’anı öğretti” Elmalılı burada Arapça gramer kaidelerine göre bazı izahatlar verdikten sonra “Kur’an’ın öğretimi” manasına gelince ayette “alleme” fiilinin yer alması, Kur’an’a izafe etmektedir. 

Bu, Kur’an’ın yalnız lafızlarının değil manasının da çok üstün bir tarz ifade ettiğini göstermektedir.] İbn-i Cerir ve Hatim’in, İbn-i Mes’ud’dan yaptıkları rivayete göre;

[ Kur’an’da her şeye dair ilim indirilmiş ve her şey beyan edilmiş ise de, bizim ilmimiz onun tamamını kavrayacak durumda değildir. ] Ama İbni Abbas (r.a) da demiştir ki:

## [ Devenin ipi kaybolsa her halde onu Allah’ın kitabında bulurdum, ] 

 Mûrsî de şöyle der:

[ Kur’an evvelkilerin ve sonrakilerin ilimlerini içine almaktadır. ] Bu ayet hakkında. İsmail Hakkı Bursevi de “Rühu’l Beyan” tefsirinde şöyle açıklama yapıyor: 

[Kur’an’da bütün semavi kitapların gerçekleri ve hükümleri vardır. Kur’an’ı öğretmesi Allah’ın geniş rahmetinin alametlerinden olduğu için, önce bu nimeti zikretti ve şöyle buyurdu: Rahman olan Allah, Cebrail vasıtasıyla Muhammed (S.A.V)’e, Muhammed (S.A.V) vasıtasıyla da ümmetinin geri kalanlarına Kur’an-ı öğretti. ]

 “Fethu’r Rahman” adlı eserde şöyle dendi: 

[Kur’an-ı Kerim’in mahluk olmadığına dair delillerden birisi de şudur ki; Cenab-ı Hakk onu yüce kitabın elli dört yerinde zikretmiştir. Fakat bu yerlerin hiç birinde yaratma veya yaratmaya işaret eden hiçbirşey söylenmemiştir. İnsanı ise on sekiz yerde zikretmiştir ve bunların hepsi onun yaratıldığına-zuhura getirildiğine, işaret etmektedir. Bu sürede de insan ve Kur’an yan yana getirilmiştir.” ] (Ebu Suud) Yukarıda temas edilen mevzu üzerinde çok durulması lazım gelmektedir. Ancak bizler tefekkür yeteneğimizin azlığından bu tür konuları ilgi dışı bırakmaktayız. Dinimizin sadece fiillerle ilgili kısımlarını ve onları da şartlanmış birer iş şeklinde, robotlaşmış olarak tatbik etmeğe çalışmaktayız. Bu izah ve ifadelerin biraz daha açılması lazım gelmektedir.

Kur’an, “Zat”tır. Zat ise, mana ve sürete camidir. 

Hal böyle olunca Kur’an’ın cildi, kağıdı, mürekkebi, zahiri mahluk; batını ise Haliktır, İnsanın da dışı (eti, kemiği, saçı, elbisesi) mahluktur. 

“Yaratılmış” (var edilmiş) hükmü bu yönündendir. 

Batını (hakikati) yönünden ise mahluk değildir. 

Hadisi şerifte; 

“insan ve Kur’an bir batında doğan ikiz kardeştir” buyuruldu. 

Kendimizi çok iyi tanımamız gerekmektedir. Yaratma kelimesinin hakikatini de çok iyi anlamamız gerekmektedir. Bundan sonraki ayette inşeallah bunlara daha geniş manada temas ederiz.

(55/3) خَلَقَ الْإِنسَانَ ﴿٣﴾

haleka’l insane insanı halketti, “İnsanı yarattı (halk etti)” Bu ayetin gerçek manasını idrak edebilmek için evvela Halak kelimesinin hakikatini anlamamız gerekmektedir. 

Kur’anda “halak”, “ceal”, “fatır”, “icad” gibi kelimeler vardır. Tefsirlerde genel olarak bunlara (yaratma, yaratık, yaratılmışlık, yaratılanlar) gibi mana verilmektedir. 

Şeriat ve tarikat mertebelerinde doğru ve geçerli olmakla birlikte, hakikat ve marifet mertebelerinde geçerli değildir. 

O mertebelerdeki ifadeleri zuhur ve tecellidir. 

Arifler “Kamus-u Aşk”tan (büyük aşk lügati)

“yaratma” kelimesini çıkarmışlardır. Çünkü yaratma, ikiliği zorunlu kılmaktadır, ki bu, gerçek tevhide aykırıdır.

Şeriat ve tarikat mertebelerinde “Tenzih” anlayışı geçerli olduğundan; bu anlayışta Allah (c.c) zaman ve mekan ötesinde kabul edildiğinden, ikilik oluşmaktadır; ikilikte ise, kolay bir anlayış içinde, yaratan ve yaratılan vardır.

Hakikat ve marifet mertebelerinde gerçek tevhid anlayışı olduğundan, tevhid de ise ikiliğe yer olmadığından, yaratma olamaz, ancak zuhur olabilir. 

Cenab-ı Hak, “Hak” () esmasına “Hay” () ismi ile tecelli ettiğinde ona bir () “lam” ilave edince () nın üstüne bir nokta ilave edince, “Halk” () oldu. 

Böylece alemler “gizli hazine”den zuhur etti. 

“Hak” ismi ile batın, “halk” ismi ile zahir oldu. 

Bu oluşum şeriat ve tarikat mertebelerinde yaratma, hakikat ve marifet mertebelerinde zuhur ve tecelli kelimeleriyle ifade edildi. 

Asılda ne ile ifade edilirse edilsin ancak “illa Allah”tır.

Bu alemlerin bir ismi de “İnsan-ı Kamil”dir. 

Görülen varlığın hepsi de “ayet”tir. 

Birimsel insan ise “büyük ayet”tir.

Hele hele o bireysel insan kendini tanıyıp bilmişse, “Zat tecellisi”nin zuhur mahalli olmuştur. 

Cenab-ı Hak, alemlerde “esma” ve “sıfat”larıyla zuhur etmekte; insanda ise “Zat”ıyla zuhur etmektedir, İnsanda “Zat tecellisi” olduğundan “ne var alemde o var Adem’de”“ denmiştir. 

Hadis-i kudside ifade edildiği gibi;

“halakal Ademe ala süretihi”

“Allah Adem’i kendi sureti üzere halk etti.” Yani kendinde bulunan bütün özellikleri ve güzellikleri en geniş biçimde zuhura çıkardı ve her mertebede ona mekan verdi, îşte bu vasıflarda olduğundan Halife olabildi.

Kur’anı Keriym Tin Suresi 95. sure 4. ayette 

لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسَانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ

lekad halakne’l insane fiy ahseni takviymin “And olsun ki biz insanı en güzel biçimde halk ettik,” buyuruldu.

“İnsanın en güzel şekilde halk edilmesi” demek; kendinde ilahi zuhurun en geniş manada meydana çıkması demektir. 

Bu hakikati en güzel bir şekilde yaşayan ve idrak eden ariflerden biri gönlünce şöyle terennüm etmiştir:

Seni bu hüsn-ü vech ile görenler, 

#### Korktular “Allah” demeye döndüler “insan” dediler

 Diğer bir arif ise :

Sen ona korkma de Kur’an-ı natık. (konuşan Kur ‘an) Gönül Ka’besi’ne gir ol mutabık.

Devreyle ol Ka’be’nin etrafını. 

Devrederler bir gün gelir şems-i zatını.

 Bu konuyu bu kadarla bırakıp yolumuza devam edelim. 

İşte Kur’an “cemî esma” ve “sıfata cami” olan Zat olduğundan, 

- evvela “Rahmaniyet”ini öğretti. 

- “Rahman” da evvela “mükevvenatı”, sonra da zat tecellisinin zuhur mahalli olan “insanı”, görevi gereği meydana getirdi..

Elmalı’lı Hamdi Yazır bu ayet hakkında şöyle diyor: 

[Bazıları da Kur’an’ın işareti ile “insan” kelimesi ile Muhammed (S.A.V) Efendimiz kasd olduğunu söylemişlerse de, hepsini içine almak üzere “insan cinsi” olması daha doğru olabilir. Kur’an’ın öğretimine konu olan “kamil insan”ın kast edilmiş olması da düşünülebilir. Yani Kur’an’ı öğretmek üzere insanı halk etti. ]

(55/4) مَّهُ الْبَيَانِععَلَىٰ ﴿٤﴾

allemehü’l be­yane “Ona konuşmayı öğretti.” Cenab-ı Hak insanı halk ettikten sonra, “allemehul beyan” (beyanı öğretti.) 

- Yani bütün öğrettiklerinin “hakikat-i ilahi” olduğunu 

- ve bu kendisinde bulunan özelliklerini de bir başkasına aktarabilmeyi “beyanı” öğretti (öğretmesini öğretti). 

Mesele, hakikat açısından değerlendirildiğinde; 

1 - Cenab-ı Hak “A’maiyet” halinde kendindeki özellikleri, kendi varlığında, gizli olarak duruyorken, 

2 - “bilinmekliğini sevip” alemleri halk etmeyi murad etti. 

Bu bilinmekliğin ilk mertebesi, 

3 - “Ahadiyyet”ine tenezzül etmesiydi. 

Ahadiyyet yüce Zat’ın tecellisinden ibarettir. Burada daha henüz ne sıfat, ne isim, ne herhangi bir şey yoktur. 

Ancak “inniyyeti” ki (bu kendine dönük faaliyetleri ve kendine has özelliklerini kapsar) ve “Hüvviyyeti” ki (bu da aleme dönük faaliyet sahasının menseldir). 

4 - Bu “Ahadiyyeti” ile tenezzül edip “Vahidiyyetini” “sıfat-ı subüti”yesini meydana getirir. 

5 - Bu “Vahidiyyet” mertebesinden de “Rahmaniyet”ine tenenezzül eder.

Nasıl ki, (teşbihte hata olmaz) karanlıkta sessiz hareketsiz duran bir insanın dışarısı için tek delili solunumu ise, öylece “Rahmaniyeti” ile nefesini “Nefes-i Rahmani” kendi varlığında yayıp, bilinmekliğini başlattı.

İnsan kendi içindeki bilgisini, ilmini, amacını, san’atı’nı nasıl ki nefes ile sunuyorsa, Cenab-ı Hak da kendi “Nefes-i Rahmanî”si ile bu bilinmekliğini sağlıyor. Ama O’nun nefesi sadece manalar elbisesi olan kelimeleri değil, bütün alemleri meydana getiriyor. 

Kendi varlığında gizli olan esma ve sıfatlarını, içinde var olan bütün özünü, kendi içinden yine kendisi olan dışına “Huu” diye nefes verip bu aleme yayıyor.

Normalde nefes verildiğinde hiçbir şey görülmez, ama soğukta verilen nefes buhar olarak görülür, ki uzay yani alem soğuktur, hatta çok soğuktur (-200 derece civarındadır). 

Bu buhar bir aynaya karşı verildiğinde, şekilsiz olan buhar şekil alır, suret olarak görünür. 

İşte böylece de “Cenab-ı Hakk”ın özü olan “Nefes-i Rahmanî”, alem aynasında suretler olarak görünür. 

Ayna ne kadar pürüzsüz, temiz ve parlak ise, o kadar gerçek olarak varlığı yansıtır, aynını gösterir, îşte en mükemmel ayna da insandır.

Simavna kadısı oğlu Şeyh Bedreddin Varidatı’ında: 

[Allah “a’dem” (yokluk) denilen, yokluğa bakmış ve “Kün” “ol” sözü ile emir vermiştir. O zaman yokluğun içinden Allah’ın varlığını belirleyen şekiller, zuhurlar belirmiş ve birer ayna olmuşlardır. İşte bu aynalardaki yansımayı gören göz “İnsan”dır. ]*(4)

*(4) Seyyid Muhammed Nur Varidat şerhi. S.141

Biz sohbetimize devam edelim. 

Nasıl ki insan ana rahminde meydana geliyorsa, işte bu feza dediğimiz yerde de bütün varlıklar “Rahman”dan doğup zuhura gelmektedirler. 

Besmele (BİSMİLLAHİRRAHMANÎRRAHİYM) bütün varlıkların oluşumunu anlatmaktadır. 

“Nefes-i Rahmanî” öyle bir nefes ki, “Vahidiyet” mertebesinden çıkan, sonsuz ebedi, var olan bir “nefes”tir. 

Bir nefes ki, her kokusu O’nu anlatır. 

Kur’an olan, cümle esma ve sıfatlara cami olan Zat, 

- bu “nefes”le “Rahman”a “Rahmaniyyeti”ni öğretti. 

- Rahman da bu mükevvenat içerisinde insanı meydana getirdi (halk etti) 

- ve ona beyanı öğretti. 

Bu öyle bir özellik ki; kendi özünü, kendi öğrendiği şeyleri bir başkasına öğretmeyi de öğretti, talim etti. “Allemehul beyan” ona beyan edildiği gibi, beyan etti.

Beyanın aslı olan konuşma, insan’ın diğer varlıklara nazaran en belirgin üstünlüklerindendir. 

Mevlana Hazretleri Mesnevi-i Şerifesi’’nde;

“manalar harf libasına bürünerek ortaya çıkar” diye izah etmişlerdir. 

İşte insan oğlu ne yazık ki bu çok değerli özelliğini çok çok boşa harcamaktadır. Kıymetini bilenler ise, o kadar çok fayda sağlamaktadırlar.

Kur’an-ı Kerîm de ancak beyan ile anlatılabilmektedir. 

Mushaf-ı Şerife “Susan Kur’an”; (Kur’an-ı samid) İnsana ise“Konuşan Kur’an” (Kur’an-ı natık) denmiştir. 

Kur’an-ı Kerîm’in ve mana aleminin beyan ile izah edilip okunması, insan için en üstün vasıflardan başlıcasıdır.

Elmalı’lı Hamdi Yazır bu ayet hakkında şöyle diyor: 

[“Allah, Kur’an’ı öğretmek üzere insanı yarattı (halk etti) ve ona beyanı öğretti.” Yani kendini, vicdan ve gönlünde meydana gelen duygu ve anlayışlarım başkalarına açık bir şekilde ifade etmek, maksadı anlatmak ve anlamak demek olan “konuşma” ve “dil” nimetini belletti, ki ilmin elde edilmesi ve “Kur’an” öğretimi nimeti de bununla meydana gelir. ] Hz Adem yaratıldıktan (var edildikten) sonra kendisine eşyanın isimlerinin öğretilmesi sayesinde meleklerin bilemediklerini bildi. Onların ulaşamadıklarına ulaştı.

Peygamberlerinin nübüvvvete nail olmaları, Allah tarafından tebliğ yapabilmeleri, kitap getirmeleri, ümmetlerin onlardan istifade edebilmeleri, hep beyan ilmi sayesinde olduğu gibi Kur’an’ a ve Kur’an’ın tefsiri ve tercüme nimetine ulaşmamız ve ondan faydalanma derecemiz dahi o nimetten aldığımız hisse oranındadır. 

------------------- 

Kur’anı Keriym Mülk Suresi 67. sure 3. ayette 

طذِي خَلَقَ سَبْعَ سَمَوَاتٍ طِبَاقًاعآلْ ٣

elleziy haleka seb’a semavatın tıbakan “semavatı yedi kat olarak halk eden elleziy/o zattır”

“Gökleri yedi kat üzere halk eden O’dur” diye ayette belirtilen zahir gökyüzüdür. 

“Yere göğe sığmam mü’min kulumun gönlüne sığarım” ifadesiyle hadis-i kudsîde belirtilen ise, insan gönlü olan batın gökyüzüdür. 

Zahir gökyüzü yedi kat (tabaka) olduğu gibi, gönül gökyüzü de yedi tabakadır. 

Bunlar yedi nefis mertebeleridir. 

Birinci tabaka “Nefs-i Emmare”dir. 

Diğerleri; “levvame”, “mülhime”, “mutmeinne”, “radiye”, “merdiye, safiye” diye isim alırlar. 

Gerçek bir eğitim ile bu mertebeler aşılır. İnsan hakiki benliğini! ve kimliğini böylece tanımağa başlar.

------------------- 

(55/15)مِنْ مَارِجٍ مِنْ نَارٍعوَخَلَقَ الْجَانَّ

ve hale­kal canne min maricin min narin “ve maric/dumansız/yalın nar/ateşten cinlerihalketmiştir.”

 “Cinleri de yalın bir ateşten yaratmıştır.” Cenab-ı Hak insanın oluşumunu yukandaki ayetlerde iki asıl üzere belirttikten sonra, bu ayette de cinlerin oluşumunu anlatmaktadır. 

Ve görülen odur ki; cinlerin “Rahmaniyet” mertebesinde yerleri yoktur. Sadece zuhur mahallerinde yaşantıları vardır. 

Bu şu demektir ki, insan mertebesine ulaşamazlar ve Hakk’a yakınlıkları çok gerilerdedir. Belki bu yüzden insanları “Rahmaniyet” mertebesinden düşürmeye çalışırlar.

Yalın bir alev olan bu varlıkların ana malzemesinin özelliği yakıcılığıdır. Kendilerinde başka unsurların olmayışı onlarda tek yönlü bir hayat ortaya getirmekte ve aralarında çok çeşitli yaşantılar bulunmamaktadır. 

İnsan ise, 

- “zat” mertebesi (batın yönü) itibariyle “Allah” ve “Cami” isminin zuhuru;

- “sıfat” mertebesi itibariyle “Rahman” isminin zuhuru; 

- “esma” mertebesi itibariyle “Selam” isminin zuhuru;

- “ef’al” mertebesi itibariyle “Melik” isminin zuhurudur. ve 

- “cismi” itibariyle de, ağırlıklı toprak olmakla beraber, kendinde (su, ateş ve hava) bulunmaktadır. 

Yani kendisinde bir miktar cinnî özellik de bulunmaktadır. Fakat cinlerde insani özellik bulunmamak-tadır. 

Bu yüzden insanlar hakikatleri itibariyle cinlerden çok üstündürler. Eğer insanda “ateş” diğer unsurlardan daha ağır basarsa, onda ağırlıklı olarak cinnî ahlak yaşantısı ortaya gelebilmektedir. 

Onların hayat kaynağı “Aziz”, “Cebbar”, “Mütekebbir” esmalarıdır, insanda ise bütün esma ve sıfatlar mevcuttur.

İnsanda mevcut olan “vehim” ve “hayal” cinlerin saldırı bölgesidir. Onların tesiri altına girmemek için vehim ve hayali gerçek ilim ile yönlendirmek gerekmektedir.

Elmalı’lı Hamdi Yazır bu ayet hakkında özetle şöyle diyor:

[“Cann” () “nun”un şeddelenmesiyle “cin” demektir. “Malih” ile “milh” gibi ikisi de vasıftır. 

Burada “insan”dan murad “Adem” (a.s) olduğuna göre “cann” da “cin”in babası demektir. Bazıları bunu Mücahid’den naklettiği gibi burada “cann” cinlerin babasıdır.] Başlangıç itibariyle bütün insan cinsi “salsal”den yaratılmış olduğundan “insan”dan kasıt “Adem” (a.s) değil, insan cinsi olduğu gibi, “cann”dan kasıt da “cin” cinsidir. 

------------------- 

55/77)فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ

febieyyi ala-i rabbiykü ma tükezzibani?

“bu halde/öyleyken Rabbinizin nimetlerinin hangisi ile kezzib/yalanlarsınız “Öyleyken Rabbinizin nimetlerinden hangisini! yalanlarsınız?” Otuz birinci defa (son olarak) tekrar ve ihtar edilen bu ayette, Çok mühim bir oluşuma dikkat etmemiz gerekmektedir.

Gerilere dönüp baktığımızda; bu ayetin ilkinin 13. ayet olduğunu ve ihtarların da bu ayetle başladığını görebiliriz. 

31 ise, 13 ün tersidir yani yine 13’ tür ve onunla bitmektedir.

13 ise; daha evvelce de belirttiğimiz gibi, Hz. Rasülüllah’ın şifre rakkamı, “Hakikat-i Muhammedî”nin rumuzudur. 

Bunlar Kur’an’ın mucizelerinden olup, kesinlikle herhangi bir şekildi rastlantı değil, mutlak bir sistemin sistemli neticeleridir. 

Rahmaniyyet neş’esini açmaya sebep olan bu sûrede yapılan ilk 10 ihtarı, “ilmel yakıyn” olarak anlamak, ikinci 10 ihtarı, “aynel yakıyn” olarak anlamak, üçüncü 10 ihtarı ise “Hakk’el yakıyn” olarak anlamak gerekmektedir. 

Geriye kalan “1” ise; bütün bunları kendi varlığında toplayan, “Rahmaniyyet mertebesi”nin zuhuru olan “İnsan-ı Kamil”dir. 

Çünkü “O”, hakikatiyle “Hak”, suret ve zahiriyle “halk”tır. 

Bu yüzden zahiri ve batını ile halka rahmettir. 

“Cenab-ı Hak” Rahmaniyyet mertebesinin son ihtarını “İnsan-ı Kamil”in lisanından ve “Hakikat-i Muhammedî” mertebesinden yapmaktadır.

Ne kadar da gaflet ehli olduğumuz meydandır. Nüzulünden bu günlere kadar okumaya çalıştığımız “Zat-ı Mutlak”ın kelamı olan Kur’an-ı Azimüşşan’daki gerçekleri acaba öldükten sonra mı anlayacağız? Heyhat! O zaman iş işten geçmiş olacaktır. Bu kadar ihtardan sonra daha neyi bekler durursun ey gafleti bol insan (55/78) ْتَبَارَكَ اسْمُ رَبِّكَ ذِي الْجَلَالِ وَالْإِكْرَامِ

tebarekesmü rabbike zü’l celali vel ikrami “Büyüklük ve ikram sahibi Rabbinin adı ne yücedir.” Aynı surenin 27. ayetinde geçen ifade “yebka vechü rabbike zül celali vel ikram” burada ise “tebarekesmü rabbike zül celali vel ikram” şekliyledir. 

Birinci “celal ve ikram” ise, varlığındaki Rahmaniyyetinin ne kadar bereketli ve yüce olduğunu; bunun “celal ve ikram” dan geçtiğini anlatmak içindir Burada yine küçük bir hesap yapmamız yerinde olacakın Sure : 55

Ayet : 78 

Toplam : 133 

(133) sondaki (3)ü ayırırsak, (13) ve (3) olur ve geriye (13) kalır. 

Ayırdığımız (3)ü ön tarafa aldığımızda (313) olur. 

Yani hem (13) ü hem de (31)i bünyesinde toplamış olur.

“Rahman” sayıları itibariyle 298’dir. Toplarsak; 2 + 9 + 8 = 19 eder.

 (19 dan 1 i çıkanrsak), (19 - 1 = 18) kalır ki; bu da (18) on sekiz bin alem demektir. 

Ayrılan (1) ise; “Rahman” tecellisinde olan “İnsan-ı Kamil”dir. 

Daha evvel yukarıda da belirttiğimizden, burada sadece hatırlatma babında ifade etmek istedim.

“tebarekesmü rabbike”; seyr-i sülükun başlangıcından sonuna ve vuslata erinceye kadar “Rab” ismiyle tecelli ve terbiye eden Allah (c.c.) ne bereketli ve ne mübarektir.

“zül celali vel ikram”; Celalinden cemali; cemalinden celali zuhura gelmekte; ikramını “celal”inden yapmaktadır.

Annenin çocuğunu dünyaya getirirken çektiği sıkıntı celal; çocuğun dünyaya gelmesi cemal ve ikramdır.

Salikin, “veled-i kalb”ini dünyaya getirirken geçirdiği nefs mücadelesi celal; belirli bir idrake ulaşması cemal ve ikramdır. 

Rahmani bir hayat yaşamak için yapılan mücahede ve riyazatlar celal; bunun neticesi olarak kazanılan “Nefes-i Rahmani” cemal ve ikramıdır.

Sure-i şerifin başından beri anlatılanlar ve içindeki zorluklar celal tecellisi, hakkıyla tatbik edip hakikatlerini anlayarak yaşamak ise cemal ve ikramıdır.

Bu ikramın en yücesi “Rahman” ismiyle belirtilen “Nefes-i Rahmani”dir. Rahman’ın nefesiyle diri ve hay olanlar ancak Allah’ın “hayat” esmasıyla karşılarında olanlara hayat-ı ebediyyeyi nefh ederler ve yaşatırlar. 

Bunlardan başkalarının nefesi hayat bahşetmez. Sözleri sadece kelamda kalır. Çünkü kendilerinde hayat iksiri yoktur.

 Bir kimse bu hakikatleri takip ede ede “cem’’ül cem”e geldiğinde, bütün “esma-i ilahiye”nin eser ve zuhurları oradan zahir olduğunda; 

o hakikatiyle Hak; 

sûret olarak ve zahiriyle Halk olur.

Hakk’ın bütün mertebelerinin ahkamı onda toplanmış olmakla;

o “suret-i ılahiye” üzere olmakla halka “Rahman” olmuş olur. 

Zira “insan-ı Kamil”, zahiri ve batını ile halka rahmettir.

İşte bu da evvela celali yönünden “insan-ı Kamil”e ikramı;

cemali yönünden de “insan-ı Kamil”i Zat mertebesinden halkına ikram etmesidir.

Konyalı Mehmed Vehbi bu ayet hakkında şöyle diyor:

[Başkalarının isimleri gibi zail-yok olucu değildir. Binaenaleyh, Cenab-ı Hakk’ın ismi zikrolunan yerde bereket feyezan eder. Hatta ehl-i cennetten tekalif sakıt olduğu halde, zikrullah bakidir. Binaenaleyh ehl-i cennet daima Allah’ı zikrederler.] Bu lütufları bahşeden, Rahman olan Allah’a “Hamid” ismiyle hamd eder, her birerlerimize “Arif” ismiyle tecelli etmesini, “Şehiyd” ismiyle müşahede ehli olmamızı niyaz ederiz.

Allah Hak söyler, Hakk’a yöneltir.

30/03/2001 

Necdet Ardıç 

#### Terzi Baba 

Tekirdağ

------------------- 

RAHMANİYET- İKİNCİ BÖLÜM.

Kur’an-ı Keriym’de, içinde Rahman ismi geçen ayetlerin meal ve kısa kısa yorumları.

Besmelede süre başlarında 113 defa

حِيمءحمن الرءبِسْمِ اللهِ الرّ

“bismillahirrahmanirrahiymi” .

“Rahman Rahiym Allah ismi/adıyla”.

“Rahman Rahiym olan Allah’ın adıyla”.

 Bir hadis-i şerifte; “Besmele her kitabın anahtarıdır” buyuruldu. 

Kur’an-ı Kerim’de her sürenin başında olduğundan, onun da anahtarı besmeledir. 

Şurada bir şeye daha dikkat çekmemiz gerekmektedir. Bilindiği gibi Tevbe Süresinin başında besmele yoktur. 

Hal böyle olunca sure başlarındaki besmele sayısı 113 olur. Baştaki “1” sayısını alırsak, geriye “13” (113 - 113) kalır ki; bu da bütün sürelerin özünde “Hakikat-i Muhammedi”, “İnsan-ı Kamil”in özü olduğunu anlatmak-tadır. 

Geriye kalan tek besmele ise; Kur’anı Keriym Neml Suresi 27. sure 30. ayette 

تَانِعحمن الرعهُ بِسْمِ اللَّهِ الرَّعهُ مِنْ سُلَيْمَن وَانعإِذْ ﴿٣٠﴾

innehü min süleymane ve innehü bismillahirrahmanirrahıymi “Rahman, Rahiym olan Allah’ın adıyla, diye Süleyman’dan bir haber geldi.” Görüldüğü gibi ayet numarası 30’dur. Yukarıda çıkardığımız “1” sayısını “30”a ilave edersek “31” olur, tersi “13” eder. 

Bu dahi “Hakikat-i Muhammedî”nin “Hakikat-i Süleymaniye” deki tesiratını açık olarak göstermektedir. Yeri gelince bu ayeti de sıraya alacağız.

Besmeledeki anahtar, içinde bulunan “Allah, Rahman, Rahiym” isimleridir.

 Allah zat, Rahman sıfat, Rahiym esma, Bunların zuhura çıktığı yer de, “beden-i insan” “ef’al mertebesi”dir. 

Böylece bütün mertebeleri kendinde toplamıştır ve insan, “besmele-i şerife”nin sureti üzeredir.

Besmele, Allah kelamının anahtarı olduğu gibi insan da kainat kitabinin anahtarıdır. 

Varlığında bütün mertebeleri toplamış olduğundan suret-i Rahman üzeredir.

Kur’an’ın kapısını, Allah’ın kapısını, Alemin kapısını ancak süret-i Rahman üzere olan, besmele (“İnsan-ı Kamil”) açabilir. 

Bu yüzden, Rahmanın rahminden doğmayan, bismillahirrahmanirrahıymi, olamaz.

İnsan-ı Kamile ulaşamayan, beşeri varlığında kendi var ettiği hayal aleminde yaşar. Marifete ulaşamaz.

Kur’anı Keriym Fatiha Suresi 7. sure 2, 3, 4. ayette 

# الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

# حيمءحَمَنَ الرَّءالرُّ ﴿٣﴾

مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ

# el hamdü lillahi rabbil alemiyne (2)

# errahmanirrahiymi (3) maliki yevmüddiyni (4)

 “Hamd alemlerin Rabbi, merhametli olan, merhamet eden ve din gününün sahibi olan Allah ‘a mahsustur,” denilerek bu makam sırdan açığa çıkarıldı.

Hamd, “Hakikat-i Muhammedî”nin kaynağı olan “Makam-ı Mahmud”a, “İsm-i A’zam” olan “İnsan-ı Kamil”in “Nefes-i Rahmani”si ile bütün alemler düzeyinden yönelerek, “Allah” esması ile yüceltmesidir. 

Ayrıca her bireyin kendi mertebesinden Rabb’ına hamdı vardır.

 Kur’anı Keriym Bakara Suresi 2. sure 163. ayette;

وَإِلَهُكُمْ إِلَهٌ وَاحِدٌ

حِيمٍعحَمَن الرّعهُوَ الرَّلا اله الا

ve ilahüküm ilahün vahidün la ilahe illa hüverrahmanürrahıymü “O, merhamet eden merhametli olandan başka tanrı yoktur.” Sizin ilahınız zannınızda var ettiğiniz hayali ilahlar değil, bütün alemde sureti (dışı) Rahman, sıreti (içi) Rahiym, Vahid (tek) ve “hüviyet-i mutlaka” olan “Allah”tır.

 Kur’anı Keriym Ra’d Suresi 13. sure 30. ayette 

عأَوْحَيْنَا إِلَيْكَ وَهُمْ يَكْفُرُونَ بِالرّ 

evhayna ileyke ve hüm yek­fürune birrahmani 

### “Sana vahyettik ki; onlar Rahmanı inkar ediyorlar-dı”

Ey habibim, sana bildirdiğim Rahmanî ilim ve hakikatleri onlara ilettiğin zaman, akl-ı cüzlerinin darlığı sebebiyle bu ilim ve hakikatleri inkar ediyorlardı.

 Kur’anı Keriym İsra Suresi 17. sure 110. ayette 

 حَمَنعقُلِ ادْعُوا اللَّهَ أَوِ ادْعُوا الرَّ

أَيًّا مَا تَدْعُوا فَلَهُ الْأَسْمَاءُ الْحُسْنَى

 kulid’ullahe evid’urrah­mane eyyen mated’u felehul esmaül­ husna “De ki; gerek Allah deyin, gerek Rahman deyin; hangisini derseniz deyin en güzel isimler O’nundur” Ey habibim, bütün mertebelere cami olan “Allah”ı talep edin. 

İsimlerin ve sıfatların gerçek yüzleriyle meydana geldiği “Rahmaniyyeti” talep edin. 

Çünkü bu iki mertebede birimselliğe ve gayrıya yol yoktur, “zati tecelli”dir. Kendinizden fani olup, bu mertebeler ile diri ve zinde olun. 

Diğer isimler bu iki mertebeden meydana gelmiştir. 

Hepsi O’nun isimleridir ve Zatına giden birer kapıdır. 

“Ulül elbab”lar bu kapıların nöbetçileridir. 

Nöbetçilerden izin alarak; 

- evvela “esmaül hüsna” güzel isimleriyle başlayıp, 

- sonra “Rahman” isminde fani, 

- “Allah” isminde gerçek hakikatinizle baki olunuz, de.

Kur’anı Keriym Meryem Suresi 19. sure 18. ayette 

حْمَنِ مِنْكَ إِنْ كُنْتَ تَقِيًّاعقَالَتْ إِنِّي أَعُوذُ بِالرَّ

kale inniy e’uzü birrahmani minke in künte tekıyyen “Meryem; eğer sakınan bir kimse isen, senden Rahmana sığınırım, dedi.”

“Ruhul kudüs” (Cebrail a.s.) Meryem’e insan suretinde gözüktüğünde, Meryem “senden Rahman’a sığınırım” demekle, büyük bir irfaniyet göstererek kaderine rıza gösterdiğini bildirmiştir. 

Çünkü kendisine “üflenen” sığındığı “Rahman”ın nefesi idi.

 Kur’anı Keriym Meryem Suresi 19. sure 26. ayette 

فَكُلِي وَاشْرَبِي وَقَرِّي عَيْنًا

مِنَ الْبَشَرِ أَحَدًاأمَا تَرَيْنُعفَأَمَّ

حمن صوماعفَقُولَى إِنِّي نَذَرْتُ لِلرِّ

فَلَنْ أُكَلَّمَ الْيَوْمَ انْسِيَا

 feküliy veşrebiy ve karriy aynen feimma tereyinne minel beşeri ehaden fekuliy inniy nezertü lirrahmani savmen felen ükellimel yevme insiyyen “Ye, iç; gözün aydın olsun, insanlardan birini görecek olursan, ““ben Rahman’a oruç adadım, bu gün hiçbir insanla konuşmayacağım”, de.”

- Yukarıdan gelen, sıfat mertebesinin gıdası olan “hurma”dan ye. 

- Aşağıdan gelen “hayat” suyundan iç. 

- Karşılaştığın beşeri insanlarla beşeri manada konuşma. 

“Ben Rahman’a oruç adadım” yani “Rahmaniyyet mertebesinden başka bütün mertebelerden ilgimi kestim” de.

 Çünkü Rahmaniyyet mertebesi kendisini ihata etmişti.

 Kur’anı Keriym Meryem Suresi 19. sure 44. ayette 

شَيْطَانُعيَا أَبَتِ لَا تَعْبُدِ الشَّيْطَانَ

 حَمَنَ عَصِيًّاعيْطَانَ كَانَ لِلرَّعالشَّدُّأإِنْ

# ya ebeti la ta’büdişşeytane 

# inneşşeytane kane lirrahmani asıyyen

“Babacığım, şeytana tapma. Çünkü şeytan Rahman’a baş kaldırmıştır.” Adem’e secde etmeyen şeytan, aslında “suret-i Rahman” üzere olan Adem’in şahsında, “Rahman”a secde etmemiştir.

 Kur’anı Keriym Meryem Suresi 19. sure 45. ayette

﴿٤٥﴾ يَا أَبَتِ إِنِّي

 حَمْنٍعلَكَ عَذَابٌ مِنَ الرَّحْمَنِ فَتَكُونَ لِلشَّيْطَانِ وَلِيًّاعأَخَافُ أَنْ يَمَسَّ

 شَيْطَانًا وَلِيًّاعفَتَكُونُ لِلشَّدِّ

 ya ebeti inniy ehafü en yemesseke azabun mi­nerrahmani fetekune lişşeytani veliy­yen “Babacığım! Doğrusu sana Rahman katından bir azabın gelmesinden korkuyorum ki; böylece şeytanın dostu olarak kalırsın.”“

Şeytanın dostu olarak kalana, “Rahman” tarafından bir azabın gelmesi mukadder olmaktadır. Çünkü kendinde var olan “nefes-i Rahman”ı nefsiyle perdelemiş olmaktadır.

 Kur’anı Keriym Meryem Suresi 19. sure 58. ayette

مُدًّا وَبُكِيًّاأوَاسْجُدْوحَمَنَ خَرَّعإِذَا تُتْلَى عَلَيْهِمْ أَيَاتُ الرّ

# iza tütla aleyhim aya­türrahmani harru sücceden ve bükiy­yen

“Rahman’ın ayetleri onlara okunduğu zaman, ağlayarak secdeye kapanırlardı.”

“Rahman”ın ayetleri, yani işaretleri onlara açıldığı, sırları zuhura çıkıp anlaşıldığı vakit, kendi varlıklarının “Hakk”ın varlığı olduğunu anladıklannda, bu lütuf ve güzelliğin şükranesi ve kendilerini aşmış olmanın özelliği içinde ağlayarak secdeye kapanırlar.

 Kur’anı Keriym Meryem Suresi 19. sure 61. ayette

حمن عِبَادَهُ بِالْغَيْبِعتَىٰ وَعْدُ الرَّعات عدن العجُنْدُ

cennati adninilletiy ve’aderrah­manü ‘ıbadehü bil gaybı “Rahmanın kullarına gaybde vaad ettiği cennete, adn çenetlerine gireceklerdir.” Gaybî olarak bildirilen Rahmanî hakikatler, cennetlerde Rahman’ın kulları tarafından şuhudi olarak yaşanacaktır.

 Kur’anı Keriym Meryem Suresi 19. sure 87. ayette 

 فَاعَةع٨٧ لا يَمْلِكُونَ الشَّ

حَمَنَ عَهْدًاعخُذْ عِندَ الرَّعمَنْ اَتَْإِلَّا

la yemlikuneşşefa’ate illa menittehaze inderrahmani ahden “Rahman’ın yanında, ahid almış olandan başka, hiçbir kimse şefeate sahip olamaz.” Belirli aşamalar neticesinde kendisinde “mertebe-i Rahmaniyyet”in zuhuru oluşan kimseye “şefaat ruhsatı” verilir. 

Bu hakikatleri hangi kabiliyetli gönüllere nefh etmişse, o gönüllerde “Rahmani” hayat zuhura çıkmağa başlar, bu günkü şefeati budur. 

Ahiretteki şefeati ise; dünyada iken kendisine iyi niyetle yaklaşmış olanların, kısmen de olsa, cezalarının hafifletilmelerine yardımcı olmasıdır.

Kur’anı Keriym Meryem Suresi 19. sure 93. ayette 

مَوَاتِ وَالْأَرْضِعمَن فِي السَّمَ٩إِنْ كُلٌّ ﴿٩٣﴾

 حَمَنَ عَبْدًاعآتَى الرَُّإِلَّا

in küllü men fiys semavati vel ardı illa atirrahmani abden “Gökte ve yerde olan her kimse Rahman’a baş eğmiş kul olarak gelecektir.” Kimse; kimlik demektir. 

Kimlik sahibi olmak için evvela şuur gerekmektedir. 

Yerde ve gökte olan fakat gaflet içinde yaşayan şuurlu varlıklar, öldükleri zaman hayatlarının hiç de zannettikleri gibi olmadığını ve kendilerine ait hiçbir şeyleri bulunmadığını anlarlar. 

Böylece ahirette Rahman’ıin önüne iflas etmiş ve boyun eğmek zorunda olarak gelirler.

Diğer taraftan ölmeden evvel ölerek, kendi hakikatlerini anlayarak şuurlanan kimseler, Rahmaniyyet mertebesini zuhura çıkararak gerçek kul olarak geleceklerdir.

 Kur’anı Keriym Meryem Suresi 19. sure 96. ayette 

الْحَاجَاتِعذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّعٱلْعاَنۡ ﴿٩٦﴾

حَمْن وَدَاعسَيَجْعَلُ لَهُمُ الرّ

innelleziyne amenü ve amilüssali­hati seyec’alü lehümür rahmanü vüdden “inanıp, yararlı iş işleyenleri Rahman sevgili kılacaktır.” İman-ı hakiki ile yaşamaya çalışanların yaptığı işler, “manası Hak’tan, fiili kuldan, olan” salih amellerdir.

İşte bu tür amellerle o kulda Rahmaniyyet mertebesi ortaya çıkar. Böyle olunca da o kullar Rahman’a sevgili ve ayna olurlar.

 Kur’anı Keriym Taha Suresi 20. sure 5. ayette 

# حمنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَىعالر ٥

 errahmanü alel arşisteva rahman arş üzerine istiva etti “Rahman arşa hükmetmektedir.”

“Rahman”ın ilk zuhura getirdiği “arş”tır. 

“Rahman” da bu yüzden arşın üstünde, onu düzenleyen ve ona mutlak hakim olandır. 

Genel olarak bütün mevcudatta böyle olduğu gibi, hususi olarak bütün varlıklarda da böyledir.

Baş taraflarda, “Rahmaniyyet; isimlerin ve sıfatların gerçek yüzleri ile meydana gelişinden ibarettir” denilmişti. 

İşte bunların ilk zuhur yerleri “arş”tır. Buradan diğer mertebelere tecellileri olur. 

Hal böyle olunca, hususi anlamda Rahmaniyyetin en geniş manada tecelli yeri olan “İnsan-ı Kamil”in varlığı, arşın ta kendisidir ve Rahman “Halife-i Vücud-u arşisteva”dır.

Zahiriyle halk, batınıyla Hak’tır ve aleme rahmettir.

 Kur’anı Keriym Taha Suresi 20. sure 109. ayette

فَاعَةُعيَوْمَئِذٍ لَا تَنْفَعُ الشَّ

 حْمَنُ وَرَضِي لَهُ قَوْلاًعمَنْ أَذِنَ لَهُ الرَّحْمَنَُإِلَّا

yevmeizm la tenfe’u’ş şefa’atü il­la men ezine lehürrahmanü ve radıye lehü kavlen “O gün Rahmanın izin verdiği ve sözünden hoşnut olduğu kimseden başkasının şefeati fayda vermez.”

O gün, dünyada iken gaflet ve bireysel benlikleriyle yaşayan kimselerin ne şefaatleri ne de kendilerine şefaat edilmesi kabul edilir. Ancak Rahman’ın izin verdikleri müstesna. 

Çünkü onlar dünyada iken varlıklarındaki “hakikat-i Rahmaniyyeti” idrak etmişler, böylece zahir ve batın halka rahmet olmuşlardır. 

Sözleri “kelime-i Rahmani” olduğundan, Rahman onlardan hoşnut ve şefaatleri fayda verir olmuştur.

 Kur’anı Keriym Enbiya Suresi 21. sure 36. ayette 

حَمْنُ هُمْ كَافِرُونَعوَهُمْ بِذِكْرِ الرَّحْمَنِ هُمْ كَافِرُونَ

ve hüm bizikrirrahmani hüm kafirune “Ve Rahman’ın zikrim (kitabım) işte onlar inkar ederler.” Rahman’ın kitabı; mevzuunu yaptığımız Sure-i Rahman ile ifade edilen (süretürrahman) Rahman’ın suretini ortaya çıkarmaktadır.

Rahman’ın zikri ise; “zikr”, “hatırlama, zuhura çıkarma” olduğuna göre; kişinin içinde, kendi bünyesindeki “hakikat-i Rahmaniyye”yi çalışarak zuhura çıkarmak, Rahman’ı bütün mertebelerinde yaşamak, Rahman’ı zikretmektir. 

Bu hakikatleri perdelemek ise, “işte onlar Rahman’ın zikrini inkar ederler” hükmünün muhatabı olmaktır.

 Kur’anı Keriym Enbiya Suresi 21. sure 42. ayette

حمنعبِهَارٍ مِنَ الرّعيَلْ وَالذعوَكَمْ بَالُْقُلْ مَنْ يَكْلُو

kul men yekleüküm billeyli vennehari minerrahmani

#### “De ki: Geceleyin ve gündüzün sizi Rahman’dan kim koruyabilir?”

Geceleyin, yani “fenafillah”ta ; 

gündüzün, yani “bakabillah”ta kendi varlığından soyunarak “Rahmaniyyeti” ile zuhur etmeyi kim durdurabilir?

- Ayrıca, ömrümüzün yirmi dört (24) saatlik gece ve gündüz süreleri içinde Rahman’ın intikamından sizleri kim koruyabilir? 

- Evleriniz mi, paralarınız mı, güç ve kuvvetiniz mi, ordularınız mı, vasıtalarınız mı? de. 

Ne olurdu bu kadar gaflette olmayıp gönül ehli olsaydın.

Kur’anı Keriym Enbiya Suresi 21. sure 112. ayette

قَالَ رَبِّ احْكُمْ بِالْحَقِّ وَرَبُّنَا الرَّحْمٰنُ الْمُسْتَعَانُ عَلٰى مَا تَصِفُونَ 

 Kâle rabbihkum bil hakk, ve rabbuner rahmânul musteânu alâ mâ tesıfûn.

 (Peygamber), "Ey Rabbim! Hak ile hüküm ver. Bizim Rabbimiz, sizin nitelemelerinize karşı yardımı istenecek olan Rahmân'dır" dedi.

Esma mertebesi ve aynı zamanda “Rab”lık mertebesi de olan Rububiyyet, kaynağını “Rahmaniyyet”ten almaktadır. 

“Rahman”ı kendi hayal ve vehimlerine göre vasıflandıranlara karşı “Errahman allemel Kur’an” ilminden onun hakikatini anlamak için başvurulandır.

“ve Rabbimiz Rahman”dır.

 Kur’anı Keriym Furkan Suresi 25. sure 59. ayette

مَوَاتِ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَاأذِي خَلَقَ السَّمَوَاتِعآل ٥٩

اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِأمَامَ ثُمَّعتَةِ آيْعفِى سِتَّةِ 

حَمَنُ فَسْئَلَ بِهِ خَبِيرًاعالر

elleziy halekas­semavati vel arda ve ma beynehüma fiy sitteti eyyamin sümmesteva alel ar­şi errahmanü fes’el bihi habiyren “Gökleri, yeri ve ikisinin arasındakileri altı günde halk eden, sonra da arşa hükmeden Rahman’dır. Bunu haberdar olana sor” Kur’an’da bu ve benzeri ayetlerle, Tevrat’ta da benzeri ayetlerle; yerlerin, göklerin ve aralarında olanların altı (6) günde halkedildiği belirtilmektedir. 

Gün hakkında değişik yorumlar yapılmıştır. 

Bazıları altı “gün”, bazıları altı “kün”, bazıları altı “zuhur”dur demişlerdir. 

Yahudiler İse; “Allah bu alemleri altı günde yarattı, yedinci (sebt) günü (yani Cumartesi günü) dinlendi” diye, o gün hiçbir iş yapmayıp, ateş dahi yakmazlar.

Göklerin, yerin (arzın) ve aralarındakilerin altı günde halkedilmesinin değişik yorumları var ise de, genel anlamıyla şu demektir: 

Allah (c.c) 

1 - A’maiyetten 

2 - Ahadiyyete, 

3 - oradan Ulühiyyete ve Vahidiyyete

4 - oradan Rahmaniyyete, 

5 - oradan Rububiyyete, 

6 - oradan da Melikiyyete tecelli etmesiyle bütün alemler zuhura gelmiştir.

Bu altıncı (6.) güne de Cum’a (cem) günü denmiştir. 

Yani bütün “Sıfat-i Zatiyye” ve “Esma-i İlahiyye”nin ef’al mertebesinde tümüyle kemaliyle zuhura çıktığı “cem-i ilahi” günüdür.

Baş tarafta da belirtildiği gibi, “Zat-ı Mutlak” kendi varlığında mevcut, sıfat, isim ve fiillerini zuhura çıkarmayı murad etti.

Ve “nefes-i Rahmaniyye”sini sonsuz fezaya nefhetti (üfledi), “batın”dan “zahir”e çıkardı. 

Genel kader seyri içersinde, bütün zuhurlar bulundukları mahallerde faaliyete başladılar. 

Bu kemalat altı (6) tecelli ile oluştuğundan, bunu (yani “eyyam”‘ı) bazıları “altı gün”, bazıları “altı kün”, bazıları “altı zuhur”olarak değerlendirdiler.

Her mertebedeki tecelli ve oluşumlar Rahmaniyyet hakikatiyle meydana geldiğinden, onlarda ve oralarda mutlak tasarrufta olan Rahmaniyyet olduğundan, onların “arş”ı ve onları kucaklayan oldu.

Ancak batın esması ile kendini gizleyip, zahir ismiyle zuhur ettiği mahallin ismini alarak, fiilini o ad ile ortaya koyarak, kendini perdeledi.

Şimdi, bir başka hakikate dikkatinizi çekmek istiyorum. 

Altı (6) gün ile zahir isminin kemalatı zuhura geldiğinden, her kemalat da bir zevali (sonu) olduğundan; içinde bulunduğumuz zaman ise “ahir zaman”, “bozulma, kemalde zeval zamanı (günü)” olduğundan yedinci (7.) gündür.

Bu yedinci (7.) gün “Hakikat-i Muhammediyye”ye mahsustur. Çünkü bu ümmet ile zahir ismi bu alemde kemalata erer ve onların sonu yani kıyameti ile batın isminin tecellisi zuhuruna başlar.

Cenab-ı Şeyh-i Ekber (r.a) “Fütühat-ı Mekkiye”lerinin üçyüz altmış yedinci (367.) babında; 

[Semavatta İdris (a.s)’a mülaki olduğu zamanda sorduğu suallerden birisi olmak üzere, özetle buyurmuşlar, ki Ona, “kıyametin yakın alametlerinden bir alameti bana ta’rif buyur,” dedim. 

“Vücud-u Adem kıyamet alametlerindendir” buyurdu.*(9)

*(9)Fusüsu’l HikemAvni Konuk Şerhi, Adem Fassı, Cilt: l S: 159-160

Kıyamet insan nesli üzerine olacağından, yer yüzüne insan gelmeden kıyamet kopmaz. 

İşte Adem (a.s)’ın yer yüzünde görülmesi, kıyametin büyük alametidir. 

Ondan sonra gelen her peygamber, kendi mertebesi itibariyle, kıyametin alametidir.

“Vücud-u Muhammedi” yer yüzünde göründüğünde ve 40 yaşlarında da o vücudda “Hakikat-i Muhammedi” faaliyete geçtiğinde, yedinci (7.) gün olan kıyamet fiilen başlamış bulunmaktadır. 

Kıyamet belirli bir günde, hemen olup bitecek bir şey değildir. Onun da başı ve sonu vardır. 

Başlangıcı Muhammed (a.s)’ın nübüvveti, sonu ise, zelzelerle oluşan fiili durumdur.

Bilindiği gibi Museviler Cumartesi, Hristiyanlar Pazar günü tatil yaparlar. Çünkü onlarda yedinci (7.) gün boştur. 

Her ne kadar Müslümanlar için zahiren Cum’a günü bayram ve tatil kabul edilmiş ise de, batınen yedinci (7.) gün de çalışma ve hem de çok çalışma günüdür. 

Esasen Kur’anı Keriym Cum’a Suresi 62. sure 10. ayette bunu ifade etmektedir

لُوةُ فَانْتَشِرُوا فِي الْأَرْضِعفَإِذَا قُضِيَتِ الصَّ

وَابْتَغُوا مِنْ فَضْلِ اللَّهِ

كَمْ تُفْلِحُونَعوَاذْكُرُوا اللَّهَ كَثِيرًا لَعَلَّ

feiza kudıyetissalatü fenteşiru fiyl ardı

# vebteğu min fadlillahi 

vezkurullahe kesiyren le’alleküm tüflihune “Namaz bitince yeryüzüne dağılın ve Allah’ın lütfundan isteyin. Allah’ı çok zikredin. Umulur ki kurtuluşa erersiniz. (62/10) İşte Ümmet-i Muhammed, “Hakikat-i Muhammedi” üzere, bütün peygamberlerle bildirilen gerçekleri kendi bünyelerinde cem ettiklerinden, aynı zamanda (cami) cem edici yani toplayıcı vasıfları vardır. 

Bu yüzden de ibadethanelerinin büyüklerine “cami” (toplayıcı) ismi verilir.

Zahir ve batın bütün mertebeleri kendilerinde toplamışlardır.

İçinde bulunduğumuz ahır zamanda her şey açığa çıkmıştır. Araştıranlar için, gizli hiçbir şey kalmamıştır. Hayat çok süratlenmiştir. 

Ve ne yazıktır ki; kendisine bu alemin en değerli varlığı olan akıl aracı verilmiş olan insanlık, bu aklını hiç düşünmeden çılgınlık derecesine vardırılmış bir bayağılıkla kullanmakta veya hiç kullanmamaktadır. Böylece kıyamet süresini ve son şansını çok süratle kısaltmaktadır.

Gerçek Ümmet-i Muhammed, “Ademiyyet” mertebesinden başlayarak bütün mertebeleri kendi bünyesinde cem ederek, “mertebe-i kemalat”a ulaşmış ve yedinci (7.) günü de idrak etmiştir.

Cum’a namazı zahiren bütün Müslümanlara farz ise de, batınen makam-ı “cem’ül cem”e varanların kemal namazıdır. Bu yüzden haftada bir defadır.

Bu ayet-i kerimeye bir de enfüsi yönden bakmaya çalışalım:

- Senin varlığında bulunan gönül semanı, 

- güçlerini, kuvvetlerini yani (meleke) meleklerini halketti, onları zuhura getirdi. 

- Ve yer yüzünü yani toprak bedenini de halketti,ki onunla tutup, onunla yürüyüp, onunla hareket ederek yaşayabilesin. 

- Ve ikisi arasında olanı da, yani zahir bedenin ile batın alemin olan gönül semanın arasında dolaşan duygularını da halketti. 

Az yukarıda genel olarak belirtildiği gibi bunları sende de özel olarak altı (6) günde, yani altı (6) oluşumla, ortaya çıkardı: 

İşte sen şu gün, kemal günü olan yedinci (7.) günde yaşadığından, bunun da çok kısa olduğundan haberin var mı?

Kendi varlık sebebini ve varlığının ne olduğunu anlamak istiyorsan, 

- ehlini bulup 

- evvela Ademliğini anlamaya çalışarak “Adem-i mana”yı yalancı hayal cennetinden beden arzına indirip, 

- onun eğitimi ve kemaliyle meşgul olarak, mertebe mertebe yükselerek “Hakikat-i Muhammediyye”ye kadar ulaşırsın. 

İşte o zaman sen “asri” yani bu asra ve genel asırlara mensup gerçek bir varlık olursun. Çünkü içinde bulunduğumuz zaman “asr-ı Muhammedi” zamanıdır ve çok sonlarına yaklaşılmıştır.

 Asrilik şekille, şalla, saltanatla, açılmakla değil; her şeyi gerçek değeri ile öğrenip tatbik etmekledir.

Varlığının hakikatini “Hakk”ın hakikati olarak müşahede ettiğin zaman, varlığın “Rahman”‘a arş olmuş, yani seni zatıyla ihata etmiş olur ki; bu da bir bakıma senin için yedinci (7.) gündür.

Yine başka bir yön ile baktığımızda; 

İnsanda yedi (7) nefs mertebesi vardır. 

Bilindiği gibi bunlar; “emmare”, “levvame”, “mülhime”, “mutmeinne”, “radiye”, “merdiyye” ve yedincisi “safiye” dir. 

“Safiye”de; insan saf, mücerret ve asli üzere kalır ki; bu da işin evveline yani özüne dönüştür. 

Böylece o varlıkta kendine ait bir vasıf kalmaz. O, Hak ile vasıflanır ki; onun nefsinin kemalatı olan yedinci (7.) günüdür.

Kur’anı Keriym Furkan Suresi 25. sure 59. ayet

حْمَنُ فَسْئَلُ بِهِ خَبِيرًاعالر

errahmanü fes’el bihi habiyren “Rahmanı, Bunu haberdar olana sor” Yukarıda belirtilen ayetin son bölümü olan bu kısmını da çok iyi anlamamız gerekmektedir.

Kendini tanımaya ve “ben neyim?”in cevabını bulmaya samimiyetle çalışan kişinin, sorması lazım gelen birçok soruları toplayıp, onların cevaplarını bulması lazım gelecektir.

Yukarıdaki ifadede de; herkesten değil, herşeyi ehlinden sorun tavsiyesi ve ikazı vardır. 

Bu, ehlini gayrete sevketmektedir. Ehli olmayandan bir şey talep etmek, yanlışlık üzerine yanlışlık yapmak olacaktır.

- Rahman’dan haber verebilecekler, kendi varlıklarındaki Hakk’ı idrak etmiş, “Hay” esması ile “hayat-ı hakiki”ye ulaşmış. 

- Hak lisanı ile “Kur’an-ı Natık” (Konuşan Kur’an) olmuş, 

- “ilm-i ledün” (hakikat ilmi) ile “nefha-i ilahiyye”yi nefhedecek, “nefes-i Rahmani” ile isimlere hayat verir hale gelmiş,

- her nazarda Hakkı müşahede etmiş, 

- nefsini bilerek Rabb’ını bilmiş, 

- “Hakikat-i Muhammediyye”‘ye erişmiş, 

- daha yukarıda belirtilen ihsan hakikatini idrak ederek,

- aldığı zati ihsanları taliplerine ihsan ederek yaşayan, Allah’ın fakr elbisesiyle zuhur ettiği mahallerdir.

İşte böyle mahalli (zuhur yeri), İnsan-ı Kamil’i bulduğunda; “ona Rahman’dan sor.” Çünkü en geniş manada onun “Rahman”dan haberi vardır ve senin bütün sorularını cevaplandırır.

Nasıl bulurum dersen; hiç vakit geçirmeden aramaya başla, canla başla talep et, samimiyetle Rabb’ına yönel, O’ndan iste. 

İnşeallah sana da O’na mülaki olmak nasib olur. Böylece evvela kaybettiğin kendini, sonra da Rahman’ı bulursun.

 Kur’anı Keriym Furkan Suresi 25. sure 60. ayet

حَمْنٍعوَإِذَا قِيلَ لَهُمُ اسْجُدُوا لِلرَّ

حْمَنُ أَنَسْجُدُ لِمَا تَأْمُرُنَاعقَالُوا وَمَا الرَّ

وَزَادَهُمْ نُفُورًا

ve iza kıyle lehümüscüdu lirrahmani kalu ve merrahmanü enescüdü lima te’­mürüna ve zadehüm nüfuren “Onlara, Rahman’a secdeye varın. dendiği zaman; Rahman da nedir, ey Mııhamıned? Emrettiğine mi secdeye varacağız? Derler. Bu onların nefretini arttırır.” Onlara, yani hak ve hakikatlerden perdeli olanlara, kendi beşeri varlıklarından soyunarak, Rahman tecellisiyle itaat ederek secde edin, denildiği zaman; 

secdeyi sadece puta tapmak şeklinde bilen kimseler, “Rahman da nedir?” derler. 

Kendi nefislerini ilah edinmiş başka hiçbir maneviyat bilmeyen kimseler;

“Ey Muhammed, emrettiğine mi secde edeceğiz?” derler. 

Böylece “iblislik” mantığı, anlayışıyla hareket ederler. 

Kendilerine “meleklik” vasfı tavsiye edildiğinde, bu onların nefretini arttırır. 

-----------

(Dikkat! Bu ayet okununca secde etmek gerekmektedir.) 

-----------

Bu secde şöyle yapılır: “İnternetten küçük bir bilgi” Kıbleye dönülür ve eller kaldırılmadan "Allâhuekber" denilir, rükû yapılmaksızın doğruca secdeye varılır. 

Secdede, üç kere "Sübhâne rabbiye'l-a'lâ" denildikten sonra yine "Allâhuekber" denilerek kalkılır. Secdeden kalktıktan sonra "Ğufrâneke Rabbenâ ve İleykel masîr" denir. 

Cemaatle namaz kılınırken imam secde âyetlerinden birini okuyacak olursa; kıyamda iken doğrudan secdeye gidilir, secdeden kalkıldıktan sonra kıyama kaldığı yerden devam edilerek, namaz tabii seyri içerisinde tamamlanır. 

Secde ayetleri Kuranı Kerimin 14 yerinde farklı surelerde geçmektedir bunlar şöyle;

1. Araf suresi 206.ayet ve 9.cüzde 
2. Rad suresi 15.ayet 13.cüzde 
3. Nahl suresi 49.ayet 14.cüzde 
4. İsra suresi 107.ayet 15.cüzde 
5. Meryem suresi 58.ayet 16.cüz 
6. Hac suresi 18.ayet 17.cüz 
7. Furkan suresi 60.ayet 19.cüz 
8. Neml suresi 25.ayet 19.cüz 
9. Secde suresi 15.ayet 21.cüz 
10. Sad suresi 24.ayet 23.cüzünde 
11. Fussilet suresi 37.ayet 24.cüz 
12. Necm suresi 62.ayet 27.cüz 
13. İnşikak suresi 21.ayet 30.cüz 
14. Alak suresi 19.ayet 30.cüzde secde ayetleri geçmektedir.

---------- 

BU Hususta Nusret Babam şöyle derdi. 

Oğlum sabah yataktan sağlıkla kalktığın zaman, şükür manasında bir secde yap ve secdede şunları oku. 

“Amentü bir Rahmân, secdetürrahman, mağfirli zünübü ya Rahmân” 

---------- 

 Bu konu da birde gene Nusret babamızın bildirdiği devişane, nazikâne, irfani bir tatbikat vardır. Namaz dua veya zikirden kalkerken. Eller çapraz halinde göğse konarak. 

 (Selâmeti Pîr Huu tekabbel minna bi ismi zatike ya Allah Huu) deyip secde edilir ve böylece yapılan amel sonlandırılmış olur. 

 Bu kısa bilgilerden sonra yolumuza devam edelim. T.B.

Kur’anı Keriym Furkan Suresi 25. sure 63. ayet 

الَّذِينَ يَمْشُونَ عَلَى الْأَرْضِ هَوْنًاعحَمَنَ آلِعوَعِبَادُ الرّ

وَإِذَا خَاطَبَهُمُ الْجَاهِلُونَ قَالُوا سَلَامًا

ve ibadürrahmanilleziyne yemşune alel ardı hevnen ve iza hatabehümül cahılune kaalu selama “Rahman’m kulları yeryüzünde mütevazi yürürler Bilgisizler kendilerine takıldıkları zaman onlara; selam, derler” Yukarılardan beri anlatılmaya çalışılan Rahmanî hakikatleri bünyelerinde tatbik ederek yaşamaya çalışanlar nefislerinin değil. “Rahman”ın kullarıdır. 

Bunlar batınlarında “hakikat-i ilahiyye” ile mevcut, zahirlerinde “libas-ı beşer” ile zuhurda, nefislerinde “nefes-i Rahmanî” ile sakin olan, seçkin ve azamet sahibi asaletli insanlardır. 

Kendilerinden Rahman tecellisi zuhura gelen Rahman’ın kulları yer yüzünde bu tecelli ile yürürken, onları tanımak ve anlamak mümkün olmaz. 

Beşeriyetleri kalmadığından yürümeleri dahi kendilerinden değildir. Bu yürümelerinde tecelli-i Rahmaniyyet olduğundan, çok yumuşak ve mütevazidirler.

Ehli hicap (perdeliler) onların bu hallerini idrak edemeyip, bazen onlara takılırlar. 

Onlar da “size selam” diyerek, hoş bir halle münakaşa etmeden oradan ayrılırlar. 

Böylece üç hakikate de ışık tutmuş olurlar :

Birincisi; insanın zuhur kaynaklarından biri ve “Esma’ül Hüsna”nın (Allah’ın güzel isimlerinin) baş taraflarında bulunan bu “esma-i ilahiyye”nin de zuhurunun kendilerinde mevcut olduğunu ve bu yüzden her varlığın “selam” ve selamet içinde olmalarını temenni etmeleridir.

İkincisi; kendilerine takılan kimselere bir ikazdır. Şöyle ki; varlıklarında mevcut “hakikat-i ilahiyye”yi kendi beşeri nefisleriyle perdelediklerinden, gaflet ehli olmuşlardır. 

Buradan çıkmanın yolu ise “selam”dan geçmektedir. Yani selamet sistemi olan İslamiyete dahil olup, onu zahir ve batın bütün kuralları ile yaşamaktır. 

Böylece onlar da varlıklarında mevcut “hakikat-i ilahiye”ye sahip çıkarak, selamete ermiş olurlar.

Üçüncüsü; Ehl-i irfan bütün varlıkta “Hakk”ı müşahede ettiğinden, her zuhur mahalline selametle muamele eder.

Kur’anı Keriym Şuara Suresi 26. sure 5. ayette

حَمْنُ مُحْدَثٍعوَمَا يَأْتِيهِمْ مِنْ ذِكْرٍ مِنَ الرِّ

كَانُوا عَنْهُ مُعْرِضِينََإِلَّا

ve ma ye’tiyhim min zikrun miner­rahmani mubdesun illa kanu anhü mu’­ridıyne “Rahman’dan kendilerine gelen her yeni öğütten mutlaka yüz çevrirler.” Hak ve batıl olmak üzere, iki tür ilim vardır. 

 Batıl ilim “nefsimiz”den, Hak ilmi ise, “Hak”tan gelir. 

Bunların türlü geliş yolları vardır. 

Bunlardan biri de Rahmani yoldan gelendir. 

Rahman kendi hakikatlerini ilham ederken, o mahalde nefsinden kaynaklanan batıl ilmi varsa, o ilim Rahman’dan gelen öğütü, yeni ilmi, yeni tecelliyi kabul etmez ve inkar eder. 

Böylece nefsine yani batıla tabi olup, yeni gelen Rahmani öğütten (tecelliden) yüz çevirir.

Kur’anı Keriym Neml Suresi 27. sure 30. ayette

هَ مِنْ سُلَيْمَنَعإِذْ ﴿٣٠﴾

جَحِيمًاعحمن الرعهُ بِسْمِ اللَّهِ الرَّعوَانَ

innehü min süleymane ve innehü bismillahirrahmanirrahıymi “Rahman Rahiynı Allah’ın adıyla, diye Süleyman’dan bir haber geldi.”

“Akıl Süleyman”ından “nefs melikesi”ne “Rahman ve Rahiym olan Allah’a yönel” diye bir haber geldi.

“Hakikat-i İslamiyye”nin sembol cümlesi olan “besmele-i şerife”nin bu dünyada ilk zuhurunu “lisan-ı Süleyman”dan duymaktayız. 

Diğer sure başlarında olan “besmele-i şerife”leri ise, “lisan-ı Muhammed”ten, “Hakikat-i Muhammedi” yoluyla duymaktayız.

“Levh-i Mahfuz”da muhafaza edilen ilahi kelimeler, vakti geldikçe “ef’al” aleminde zuhura çıkıp faaliyete geçmektedirler.

İçerisinde zati tecelli olan “besmele-i şerife” ilk defa, kendisine büyük mülk verilen Süleyman aleyhisselamın ağzından Saba (Habeşistan) Melikesine bildirildi. 

Esasen mülkün verilmesi “besmele-i şerife”nin yüzünden idi. 

Hal böyle olunca;

“Levh-i Mahfuz”da bulunan zati tecellisi olan 114 besmeleden 1’i diğer peygamberlerden sadece Süleyman (a.s)’a verildi. 

Çünkü o, “Beyt’ül Makdis”in (Mukaddes Evin) sahibi idi. 

Geriye kalan 113 “besmele-i şerife” ise, Hz. Muhammed (S.A.V) efendimize verildi. 

Çünkü o “Beytullah’ın” (Allah’ın Evinin) bu alemdeki sahibidir Böylece oran; 113’te 1 oldu. 

Görülen, ilahi lütfun “Hakikat-ı Muhammedi” üzerindeki sonsuz zati tecellisidir.

Ayrıca, daha evvelce de kısaca temas ettiğimiz gibi, 

113’ün baştaki 1’ini alırsak (113 _ 113) geriye 13 kalır, ki; bu da zaten “Hakikat-i Muhammedi”nin şifre rakamıdır. 

ve bu ayet Neml Süresinin 30 uncu ayetidir. 

113’ten aldığımız “1”i “30”a ilave edersek, (1+30 = 31) o da 31 olur ki; tersi 13’tür. 

Böylece “Hakikat-i Süleymaniyye”nin “Hakikat-i Muhammediyye”ye bağlı olduğunu kolayca anlayabiliriz.

Esasen, yer yüzünde ayrı ayrı semavi dinler yoktur, sadece İslam dini vardır. Diğer dinler diye belirtilen ifadeler, İslam dininin, Adem (a.s) ile başlayan seyrinin o peygamber dönemindeki mertebesidir. 

“Mertebe-i Muhammedi” Kur’an-ı Kerim ile bunların hepsini kendi bünyesinde bir bütün olarak toplamış ve böylece kemale erdirmiştir.

Bu hususun daha açık seçik anlaşılabilmesi için, çizmiş olduğumuz Ka’be ve diğer dini semboller mertebelerini ve çıkış kaynaklarını ifade eden çizelgeleri incelemek çok yerinde olacaktır.

Kur’anı Keriym Yasin Suresi 36. sure 11. ayette

بِعَ الذِّكْرِعما تنذر من اتعإِذْ ﴿١١﴾

حَمَنَ بِالْغَيْبِعوَخَشَى الرَّبُّ

فَبَشِّرْهُ بِمَغْفِرَةٍ وَأَجْرٍ كَرِيمٍ

innema tünzirü menittebe’azzikre ve haşiyerrahmane bil ğaybi febeşşirhü bimağfiretin ve ecrin keriymin “Sen ancak Kur’an’a uyan ve görmediği halde Rahman’dan korkan kimseyi uyarabilirsin. Artık o kimseyi, bağışlanma ve cömertçe verilecek bir ecirle müjdele.”

“İnzar” yani korkutmak ancak zikre tabi olarak hayatlarını sürdürenlere tesir eder. Çünkü onlarda zikri idrak edecek oluşum meydana gelmiştir. 

Gerçek zikir; zikreden ve zikredilenin birliği ile oluşan bir özelliktir. 

Zakir, “mezkuru” yani zikrettiği şeyi kendi bünyesinde bulmaya başlar, böylece o güzelliğe eriştikçe ona tabiiyeti artar ve gaybında “Rahman”a karşı “haşyet” (muhabbetli bir korku) oluşur. 

Bu mertebenin insanı, hayatını böylece devam ettirir. İşte bu oluşumla nefsaniyetinden, benliğinden mağfirete uğramış; kendindeki hakikatin zuhura çıkmasıyla, sonsuz bir mükafat ile müjdelenmiş olur.

Kur’anı Keriym Yasin Suresi 36. sure 15. ayette

بَشَرٌ مِثْلُنَاَقَالُوا مَا أَنْتُمْ إِلَّا

تَكْذِبُونََحَمَنُ مِنْ شَيْءٍ إِنْ أَنتُمْ إِلَّاعوَمَا أَنْزَلَ الرَّحْمَنُ مِنْ سُلْطَانٍ إِنْ هِيَ إِلَّا أَسْمَاءٌ سَمَّيْتُمُوهَا أَنْتُمْ وَآبَاؤُكُمْ مَا أَنْزَلَ اللَّهُ بِهَا مِنْ سُلْطَانٍ إِنْ يَتَّبِعُونَ إِلَّا الظَّنَّ وَمَا تَهْوَى الْأَنْفُسُ وَلَقَدْ جَاءَهُمْ مِنْ رَبِّهِمُ الْهُدَى

kalü ma entüm illa beşerün mislüna ve ma enzelerrahma­nü min şey’in in entüm illa tekzibüne “Kasabalılar ; siz de ancak bizim gibi birer insansınız, Rahman da bir şey indirmemiştir, sadece yalan söylüyorsunuz., demişlerdi.” Beden mülkündeki “kasabalılar” yani “nefs-i emmare” ve “levvame” taraftarları, kendilerine İseviyyet mertebesi itibariyle gelen “üç rasülü” yani “şeriat”, “tarikat”, “hakikat” mertebesinden gelen “aklî ilimleri” nefsaniyetlerine uyarak inkar ettiler.

Gelen ilimleri kendi nefslerinden gelen boş şeyler gibi zannederek, “siz de bizim gibi nefs-i emmaresi altında yaşayan insanlarsınız,” dediler. 

Ve (o bedende) kasabalılar arasında “Rahman”ın da tecelli edeceği yerleri (gönülleri) bilemedikleri için, “Rahman bir şey indirmemiştir, yalan söylüyorsunuz,” diyerek inkar etmişlerdir.

 Kur’anı Keriym Yasin Suresi 36. sure 23. ayette

خُذْ مِنْ دُونِهِ آلِهَةًععَادَ ﴿٢٣﴾

حمن بضرعإِنْ يُرِدْنَ الرَّ

لَا تُغْنِ عَنِّي شَفَاعَتُهُمْ شَيْئًا وَلَا يُنقِذُونَ

eettehızü min dünihî aliheten in yürid­nirrahmanü bidurrin lâ tuğni ‘anniy şefa’atühüm şey’en velâ yünkızüne “O’nu bırakıp da tanrılar edinir miyim? Eğer Rahman olan Allah bana bir zarar vermek isterse, o tanrıların şefeati bana fayda vermez, beni kurtaramazlar.”

“Hakikat-i İlahiyye”den gelen kat’î bilgileri bırakıp da “nefs-i emmare”den gelen hayali bilgilere uyar mıyım? Eğer Rahman, kader-i ilahi gereği bana bir zarar vermek isterse, hayali bilgiler beni kurtaramaz, fayda vermez, dedi.

 Kur’anı Keriym Yasin Suresi 36. sure 52. ayette

قَالُوا يَا وَيْلَنَا مَنْ بَعَثَنَا مِنْ مَرْقَدِنَا

حَمَنَ وَصَدَقَ الْمُرْسَلُونَعهَذَا مَا وَعَدَ الرَّ

kalü ya veylena men be’a­sena min merkaduna haza ma ve’aderrahmanü ve sadekal mürselune derler ya veylena/vah bize “vah halimize! Yattığımız yerden bizi kim kaldırdı? Derler. Onlara; İşte Rahman olan Allah’ın vaad ettiği budur, peygamberler doğru söylemişti, denir.” Yaşadığı günlerde kendilerine Rahmanî hakikatler bildirilince, gaflet ederek ilgilenmeyenlere; 

“İşte Rahman’ın vaad ettiği budur. Peygamberler gelecekte yaşanacak bütün hakikatleri her yönüyle açıklayıp doğru söylemişlerdi,” denir Kur’anı Keriym Fussilet Suresi 41. sure 2. ayette

حِيمعحمن الرعتَنزِيلٌ مِّنَ الرَّ ۝٢

tenziylün minerrahmanirrahıymi “Rahman ve Rahiym olandan indirilmiştir.” Zahir ve batın, bütün bu alemler “Sûret-i Muhammedi” olarak Rahman ve Rahiym hakikati üzere indirilmiştir.

 Kur’anı Keriym Zuhruf Suresi 43. sure 17. ayette

حَمَنَ مَثَلاًعوَإِذَا بُشِّرَ أَحَدُهُمْ بِمَا ضَرَبَ لِلرَّ

وجهه مسوداً وهو كظيمعظَلَّ

ve iza büşşire ehadühüm bima darebe lirrahmani meselen zalle vüchühü müs­vedden ve hüve kezıymün “Ama, Rahman’a isnad ettiği kız evlat kendilerinden birine müjdelenince; o kimsenin içi öfke île dolarak, yüzü simsiyah kesilir.” Müşrikler, “melekler Allah’ın kızlarıdır” dediler. Fakat kendilerinden birinin kız evladı olunca kızarlar, öfkelenirler.

Kendilerinden akan nefsani düşünceler, onların kız çocuklarıdır. 

Rahmani düşünceler ise erkek çocuklardır. 

Kızlar, “Nefs-i Kül”ü, erkekler ise “Akl-ı Kül”ü temsil etmektedirler, İşte; Rahmani bilgilerin dışında kendi nefsinden gelen yanlış bilgileri ortaya koyduğunda, yani kendilerine “kız çocuğun oldu” denildiğinde, gururlarına dokunur ve çok öfkelenip kızarlar.

Kur’anı Keriym Zuhruf Suresi 43. sure 19. ayette

حُمِّنَ أَنَاثًاعذِينَ هُمْ عِبَادُ الرّعوَجَعَلُوا الْمَلَئِكَةَ الَّ

ve ce’alul melaiketelleziyne hüm ‘ıbadürrahmani ina­sen 

### “Onlar; Rahman’ın kulları melekleri dişi saydılar, dediler”

Ne gerçekten Rahman’ı ve ne de melekleri gerçek manasıyla tanımadıklarından, kendi hayallerinde kurguladıkları gibi ifadelendirirler.

Kur’anı Keriym Zuhruf Suresi 43. sure 20. ayette

وَقَالُوا لَوْ شَاءَ الرَّحْمَنُ مَا عَبَدْنَاهُمْ

ve kalü lev şæerrahmanü ma ‘abednahüm “Eğer Rahman dilemiş olsaydı, biz bunlara kulluk etmezdik.” Rahman her şeyi ortaya koyduktan sonra, irade-i cüz’iyyeye düşen; Rahman’ın tavsiyesi istikametinde faaliyet göstermektir. 

Nefislerinin istekleri istikametinde faaliyet göstererek, hayatlarının sonunda hüsrana uğrayanlar için; “Eğer Rahman dilemiş olsaydı, biz bunlara kulluk etmezdik” sözü, mazeret teşkil etmez.

Kur’anı Keriym Zuhruf Suresi 43. sure 33. ayette

ةٍ وَاحِدَةٍعأُمِّ ٱسْعوَلَوْلَا أَنْ يَكُونَ الدِّ

لَجَعَلْنَا لِمَنْ يَكْفُرُ

ةّعحْمَنِ لِبُيُوتِهِمْ سُقُفًا مِنْ فِضَّعبِالرُّ

وَمَعَارِجَ عَلَيْهَا يَظْهَرُونَ

ve levla en yekunen­nasü ümmeten vahıdeten lece’alna limen yekfüru birrahmani libüyutihim sükufen min fıddatin ve me’arice aleyha yazherune “insanların bir tek millet olması (ihtimali) bulunmasaydı, Rahman’a küfreden kimseler için. elbette; evlerine gümüşten tavanlar ve üzerlerinc çıkacakları çıkma araçları yapardık.”

“Ne var alemde, o var Adem’de” denmiştir. 

Bu yüzden her insanda “kesret” yani çokluk vardır. 

Başka bir ifade ile de; “Esma-i ilahiyye”nin tümü her insanda mevcuttur. 

Her isim bir varlıktır. 

Ehl-i irfan bu hakikatleri idrak ettiğinde, çoklukta birliği bulmuş; tek millet olmuştur. 

Bu Rahmani hakikatleri inkar edip, küfreden kimseler için; sadece geçici dünya hayatlarında nefsani yaşamları olduğundan, kısa süreli dünya nimetleri verirdik. 

Fakat onların da bazılarında, sonradan da olsa, iman etme ihtimali olduğundan, nimetlerinin bir kısmını ahirete bırakarak dünyada hepsini kullandırmadık.

 Kur’anı Keriym Zuhruf Suresi 43. sure 36. ayette

حَمْنٍعوَمَن يَعْشُ عَن ذِكْرِ الرَّ

نُقَيِّضُ لَهُ شَيْطَانًا فَهُوَ لَهُ قَرِينٌ

ve men ya’şü ‘an zikrirrahmani nükayyıd lehü şeytanen fehüve lehü kariynun “Kim Rahmanı zikirden yüz. çevirirse, ona bir şeytanı musallat ederiz. Artık o onun yarımdan ayrılmaz.” Rahman’ı zikretmek; O’nu çok iyi anlayıp idrak etmek ve yaşamak demektir. 

Bu ise oldukça gayret isteyen bir iştir. Bir müddet Rahman yolunda hareket ettikten sonra nefsine zor gelmeye başlayan bu yaşamı, o kişiler yavaş yavaş terk ederler. 

Veyahut bazı kimseler daha baştan böyle bir yaşamla değil, nefisleriyle yaşarlar.

Böylece her iki halde de, Rahmanı zikirden yüz çevirmiş olurlar. 

Genelde bireylerin Rablarıyla yahut nefisleriyle yaşadıkları iki yolları vardır.

Nefislerini terk edenler, Rablarıyla yani Rahman ile yaşarlar.

 Kur’anı Keriym Zuhruf Suresi 43. sure 45. ayette

وَسَئَلْ مَنْ أَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ مِنْ رُسُلِنَا

حمَنِ الهَةً يُعْبُدُونَعأَجَعَلْنَا مِنْ دُونِ الرّ

ves’el men erselna min kablike min rüsülina ece’alna min dünirrahmani ali­heten yu’bedune “Ey Muhammedi Senden önce gönderdigimiz peygamberlere sor. Biz Rahman’dan başka kulluk edilecek tanrılar meşru kılmış mıyız?” Daha evvel geçen peygamberlerle fiilen görüşme imkanı yoktur. Böylece soru da sorulamaz. Belki onların bugünlere ulaşan ümmetlerine sor demek olabilir. 

Ayrıca, batınen; Ya Muhammedi senin gönül kitabında, gönül ekranında her zaman mevcut olan bilgilerden bak, öğren, demektir. 

Uluhiyyet mertebesinin zuhur mahalli olan Rahman’dan başka gerçek tecelli olmadığından, ibadet edilecek başka meşru bir makam da yoktur.

Kur’anı Keriym Zuhruf Suresi 43. sure 81. ayette

حَمَنَ وَلَدَع٨١﴾ قُلْ إِنْ كَانَ لِلرَّ

لِلْعَابِدِينَعفَأَنَاْ أَوْ

kul in kane lirrahmani veledün feena evvelü’l ‘abidiyne “Ey Muammed! De ki;Eğer Rahman’ın çocuğu olsa, kulluk edenlerin ilki ben olurdum.”

“Mertebe-i Rahmaniyyet”i fiziki manada “baba, ana” gibi tahayyül edip, çocuk isnad edenlere bir ihtardır. 

“Nefes-i Rahmani” bütün alemdeki varlıkların mutlak kaynağı olduğundan, onu herhangi bir yere veya varlığa hasrederek sınırlamak mümkün değildir. 

Eğer gerçekten böyle bir şey zuhur etse idi ve mutlak manada Rahman’ın çocuğu olsa idi, elbette ki her hakikatin ilki ve zuhur mahalli olan “Hakikat-i Muhammedi” O’na kulluk eder ve onun da ilki olurdu. 

İsevilerin bir bölümü, İsa Allah’ın oğlu olmadığı halde, “oğludur” diye olmayacak bir şekilde oğulluk isnad edip ona kulluk ettiler, böylece de delalette kaldılar.

Allah’ın oğlu olmadığı gibi, Rahman’ın da oğlu yoktur. Ancak, her mahalde o mahallin gereği olan, fıtratı üzere zuhurları vardır.

Kur’anı Keriym Kaf Suresi 50. sure 33. ayette

حَمَنٌ بِالْغَيْبِأمَنْ خَشِيَ الرّ

وَجَاءَ بِقَلْبِ مُنيبٍ

men haşiyerrahmane bil ğaybi ve cae bikalbin müniybin “Görmediği Rahman’dan saygı ile ürpermiş ve yönelen bir gönülle gelmiş kimse için”

“bil gaybi” (gayb ile) Yani, kişinin kendi varlığındaki gaybında bulunan “Hakikat-i Rahmaniyye” ile genel varlıktaki “Hakikat-i Rahmaniyye”yi idrak etmesi, kendisinde korku, dehşet, haşyet ve ürperti meydana getirir. Bu korku nefsani yönden değil, “Azamet-i İlahi” yönünden gelen muhabbet ürpertileridir.

Zat mertebesinden gaib, fakat kendi nefsani sıfatlarını yok etmiş olarak, gerçek sıfat mertebesi ile zahir olmaya başlamasıdır. Böylece hoş bir gönül ile, boyun bükerek gelen kimse için; Kur’anı Keriym Kaf Suresi 50. sure 34. ayette

ادْخُلُوهَا بِسَلَامٍ

üdhuluha biselamin “Oraya selametle girin” denir. 

Bu yer Rahman Suresinin (55/62) inci ayetinde bahsedilen, “sıfat” cennetidir (Allahu alem). Arzu eden oraya bakabilir.

 Kur’anı Keriym Rahman Suresi 55. sure 1. ayette

حمنَالر

 “er-rahman”

### “Rahman “

Kitabımızın mevzuu ve Kur’an-ı Keriym’m elli beşinci (55) suresinin de ismi olan bu kelimenin baş taraflarda izahına gayret etmeye çalışmışlık, tekrar oralara bakılabilir.

 Kur’anı Keriym Haşr Suresi 59. sure 22. ayette

ورجهوَذى لا اله الاعهُوَ اللَّهُ الَّذِي ﴿٢٢﴾

حِيمعحمن الرعبِهَادَةِ هُوَ الرَّععَالِمِ الْغَيْبِ وَالشَّ

# hüvallahülleziy la ilahe il­la hüve 

alimül ğaybi veşşehadeti hüverrahmanürrahıymü “O görüleni de görülmeyeni de bilen, kendisinden başka ilah olmayan Allah’tır. O Rahman ve Rahimdir.” Bu alemler, “cem ve tafsil”; “zahir ve batın” olmak üzere iki yönlüdür. 

“Hu”, (O) manasında, “Zat”a işarettir, “ilah”ın “tafsil”de ismi “Allah”, “cem”de ise “hû”dür. 

“Batın”da iken bu ismiyle zuhura çıkıp tafsil ile faaliyete geçtiğinde, “ilah” ismini alan;

faaliyetinden sonra “Hu”ya dönen “Zat-ı Mutlak”, kendini “hüvallahülleziy la ilahe il­la hüve” diye vasfetmiştir. 

Dikkat edersek; ayet-i kerime “hû”ile başlayıp “hû”ile bitmektedir. Bu alemler de “hû”dan gelip, “hû”ya gitmektedirler.

“alimül ğaybi veşşehadeh” alemlerin; “zahir ve batın” yani “gayb ve şehadet” olarak iki kısım olduğunu bu ayetten açık olarak anlamaktayız. 

Zahir yani (şehadet) müşahede alemi olan bu alemde, “Hû” olan O ilahı her yönüyle müşahede etmemiz gerekmektedir. 

Bu müşahede yolundan giderek, gaybi yani batınını da anlamamız mümkün olacaktır.

Kendi “gayb ve şehadeti bilici” olarak vasıflandıran “Hû” ya ne kadar nüfuz edebilirsek, biz de bu alemleri o nispette idrak edebiliriz.

Muhyiddin-i Arabi Hz. (daha evvelce çevirdiğimiz) “Lübb’ül Lüb” adlı eserinde; 

“Varlığını Hû’ya verenin Hû olması acaib midir?” demiştir. 

Yine aynı kitapta, beyt:

 Evvel ve ahır ne ki var Hû imiş, Batın ve zahir ne ki var Hû imiş.

Daha fazla malumat isteyenler oraya müracaat edebilirler.

“Hüverrahmanürrahiym”; 

Burada “hû”nun “Rahman” ve “Rahiym” isimleriyle zuhuru anlatılmaktadır. 

“Rahman” ismiyle zuhurunu, baştan itibaren imkan dahilinde acizane, lisan-ı beşerden izah etmeye çalışmaktayız. 

“Rahiym” ismine gelince; genelde, “merhamet edici”, “bağışlayıcı” ve “ahirette mü’minlere has bir isim” olarak bilinir. 

“Rahiym”, her varlığın özünde mevcut üreme özelliğini fıtri olarak muhafaza eden yönüdür. 

O varlığa Hakk’ın merhamet etmesi; faaliyete geçirdiği “Rahiym” esmasıyla zuhurunu, Rahman esmasıyla suretlendirerek şehadet aleminde zuhurunu sağlamaktır.

Hal böyle olunca, genel olarak her varlığın zuhura çıkmasını Rahiym ismiyle sağlaması, o varlığa yapılan en büyük merhamettir.

Ayrıca özel olarak kendi zati hakikatini “Hû” yu ortaya çıkarmayı dilediği mahallere, evvela “Rahiym” ismiyle tecelli edip, sonra “Rahman”a dönüştürmesidir.

Kur’anı Keriym Mülk Suresi 67. sure 3. ayette

حْمَنِ مِنْ تَفَاوُتعمَا تَرَى فِي خَلْقِ الرّ

 ma tera fiy halkırrahmani min tefavütin “Rahmanın halkedişinde bir düzensizlik göremezsin.

Kur’an harflerinin her birinin kendi bünyesinde, kendine has manaları vardır.

“Ha” hayat, “Hı” ise (noktalı, hırıltılı çıkanı) halkıyyet zuhurudur. 

“Hay” esması ile hayat verdiği varlıklarına vermiş olduğu kimlik, “Hı”nun üstündeki nokta ile belirlenmiş oldu. 

Boğazdan çıkan “Ha” ağızdan damaklara ulaşınca, hırıltılı olarak noktalı “Hı” ya (halkıyyete) dönüştü. 

Bu hali ortaya getirene, “Halik”, ortaya gelene de “mahluk” dendi.

 “Hı”nın üstündeki nokta o mahlukun kimlik ifadesi oldu. 

İşte sen de üstündeki mahluk ve halkıyyet ifadesi olan noktanı kaldırabilirsen, o zaman “Hay” esmasına dönüşerek gerçek (ilahi) kimliğine ulaşmış olursun.

Bu hali idrak ettiğinde bu alemin nasıl müthiş bir düzen içinde çalıştığını zahir ve batın idrak ederek, hiçbir şekilde kusur ve eksiklik olmadığını kesin olarak görürsün.

Kur’anı Keriym Mülk Suresi 67. sure 19. ayette

ات ويقبضنعيْرِ فَوقَهُمْ صَافعأَوَلَمْ يَرَوْا إِلَى الطَّيْرِ

هُ بِكُلِّ شَيْءٍ بَصِيرٌعحَمَنَ إِذْأالرَإِلَّاعمَا يُمْسِكُهُنَّ

evelem yerev ilettayri fevkahüm saffa­tin ve yakbıdne ma yumsikühünne illerrahmanü innehü bikülli şey’in basiy­rün “Üzerlerinde kanat çırpan dizi dizi kuşları görmezler mi? Onları havada Rahman’dan başkası tutmuyor.” Gerek dünya semasında; 

gerek gönül semasında uçan zahir ve batın kuşlarının görüntüsü ne ihtişamlıdır. 

Bunların her ikisinin de sistemini “Rahman” kurduğundan, varlığı ile ve o anda var olduklarından yere düşmeden belirli fiziki kurallar içerisinde seyrlerini sürdürmektedirler. 

Gönül semasında uçuşa geçen latif, duygu ve bilgi kuşları yukarılara, mi’raca ve arşa doğru yükselirler Oralarda yeni yeni tecellilere ulaşıp, sahiplerine geri dönerek ulaştıkları menzilleri, tecellileri bildirirler. 

Bu uçuşun en güzeli ise, bir “İnsan-ı Kamil’in gönlüne girip, o gönül semasında uçarak mi’raca ulaşmaktır.

 Kur’anı Keriym Mülk Suresi 67. sure 20. ayette

ذِي هُوَ جُنْدٌ لَكُمْعمَنْ هَذَا إِلَّاعأَمْ ٢٠

حمنعيَنْصُرُكُمْ مِنْ دُونِ الرّ

فِي غُرُورٍَانِ الْكَافِرُونَ إِلَّا

emmen hazelleziy hüve cün­dün leküm yansurüküm min dunirrah­mani inil kafirune illa fiy ğururin “Yahut Rahmanın dışında size yardımda bulunabilecek taraftarlarınız kimdir? İnkarcılar sadece aldanmaktadırlar.” Kendi kimlik ve varlıklarının kendilerine ait olduklarını zanneden imkan ve güç sahiplerinin ellerinden bunlar alınınca, sizlere yardımda bulunabilecek kimlerdir? 

 - Hiç kimsedir. 

O halde yardımı; geçici, noktalı “Hı”lı varlıklardan değil, hayat sahibi olan “Rahman”dan dileyin.

 Geçici benlik noktalarına güvenerek, kendilerini gerçekten var sanarak nurlarını nara dönüştürenler büyük aldanış içindedirler.

 Kur’anı Keriym Mülk Suresi 67. sure 29. ayette

مع عحَمَن أَمَدعقُلْ هُوَ الرّ

فَسَتَعْلَمُونَ مَنْ هُوَ فِي ضَلَالٍ مُبِينٍ

kul hüver­rahmanü amenna bihî ve aleyhi tevek­kelna feseta’lemune men hüve fiy dalalin mübiynin “De ki; bizim inandığımız ve kendisine güvendiğimiz, Rahman’dır. Kimin apaçık bir sapıklıkta olduğunu yakında bileceksiniz.” De ki; O, bütün varlığı ortaya koyan Rahman’dır. O’na inandık, O’ndan başkası olmadığı için O’na güvendik ve O’nu O’nunla yaşadık. Kimin daha isabetli düşündüğü ve sapıklıkta olduğu yakında anlaşılacaktır. 

Kur’anı Keriym Nebe Suresi 78. sure 37. ayette

حَمْنٍعمَوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا الرَّعرَبُّ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا ۚ ٣٧

لَا يَمْلِكُونَ مِنْهُ خِطَابًا

rabbissemavati vel ardı ve ma beynehümarrahmani la yemlikune minhü hıtaben “O; göklerin, yerlerin ve ikisi arasında olanların Rabbıdır. O, önünde kimsenin konuşmayacağı Rahmandır.” Semavat, arz ve aralarında olanların hepsi “Mertebe-i Rububiyyet”le idare ve terbiye edilmektedir. 

Rububiyyeti de “Rahmaniyyet” hakikati zuhura getirmektedir. 

Böylece genel güç “Rahmaniyyet”in elinde olduğundan; ondan izinsiz, önünde kimse konuşamaz.

 Kur’anı Keriym Nebe Suresi 78. sure 38. ayette

وَالْمَلَائِكَةُ صَفًّاويَوْمَ يَقُومُ الرّ

حَمَنَ وَقَالَ صَوَابًاعمَنْ أَذِنَ لَهُ الرَّحْمَنَُمُؤْمِنٌ اِلَّاعلَا يَتَكَلَّ

yevme yekumürruhu vel melaiketü saffen la yetekellemune illa men ezine lehürrahmanü ve kale savaben “Cebrail ve meleklerin dizi dizi durdukları gün, Rahmanın izni olmadan kimse konuşmayacaktır. Konuştuğu zaman da doğruyu söyleyecektir.” Cebrail; ilim ve haber, melekler ise güç, kuvvet demektir. 

Kıyamet koptuğundan geçici olarak bu görevler durdurulmuştur. Böylece o gün Cebrail ve melekler “Rahman”ın önünde dururlar, 

O’nun izni olmadan kimse konuşamaz. Orada sadece dünyada iken Rahmani hakikatleri idrak edenlere söz hakkı verilir.

“Hakikat-i Rahmaniyyet”i idrak eden tevhid ehlinin “Cebrail” ve “meleklere” yani aracılara ihtiyacı kalmaz, onların faaliyetleri durdurulur. 

Çünkü bilgilerini doğrudan “Rahman”dan alırlar ve mevcut olanın sadece Rahman ve O’nun tecellisi olduğunu yakıyn bir bilgi ve müşahede ile bilirler.

Burada Rahmani ayetlerin bir kısmı olan “İkinci Bölüm”ü de tamamlamış bulunuyoruz. 

O halde, Tevhid penceresini sonuna kadar açmamız gerekecektir ki; seyr edenler ebedi bir müşahede ile idrak ehli olsunlar. 

“Ahad”ı, “Allah”ı, “Rahman”ı, “Rabb”ı, “Hakk”ı, “Melik”i ve “mülkü” gerçek halleriyle tanısınlar. 

Gayret bizden, ikram Rahman’dan olsun. Amin.

Allah Hak söyler, Hakk’ı söyler.

Necdet Ardıç Uşşaki Terzi Baba Tekirdağ 

04.09.2001

Not: Şu tesadüfe bakın ki; bitiş tarihi dahi 4 + 9 = 13 olmuş. 

2001’in rakamları; 2 – 1 = 3 bu da içindekileri, “ilmel yakıyn”, “aynel yakıyn”, “Hakkel yakıyn” olmak üzere 3 mertebeden idrak etmenin gereğini ortaya koymasıdır.

İçinde bulunduğumuz ahır zamanda her şey açığa çıkmıştır. Araştıranlar için gizli hiçbir şey kalmamıştır. Hayat çok süratlenmiştir. Ve ne yazıktır ki; kendisine bu alemin en değerli varlığı olan “akıl” aracı verilmiş olan insanlık, bu aklını hiç düşünmeden çılgınlık derecesine vardırılmış bir bayağılıkla kullanmakta veya hiç kullanamamaktadır. Böylece kıyamet süresini ve son şansını çok süratle kısaltmaktadır.

Gerçek ümmet-i Muhammed; “Ademiyyet” mertebesin-den başlayarak, bütün mertebeleri kendi bünyesinde “cem” ederek “mertebe-i kemalat”a ulaşmış ve yedinci günü de idrak etmiştir. 

Cuma namazı bütün müslümanlara farz ise de, batınen “makam-ı cem’ül cem”e varanların kemal namazıdır. Bu yüzden haftada bir defadır.

------------------- 

 Özetle tekrar hatırlama babın da, Rahmaniyyet’in tarifini burayada aktaralım. 

------------------- 

Ayrıca Er-Rahman Süresinde, Beyhekî’nin Hz. Ali kerremallahü vecheh ve radiyallahü anh’a dayandırdığı bir hadiste buna “Arusül Kur’an” (Kur’an’in gelini) namı dahi verilmiştir. 

(Hak Dini Kur’an Dili. Elmalılı Hamdı Yazır. Cilt.7, S.4658)

------------------- 

 “Arusül Kur’an” (Kur’an’ın gelini) İzahını yapmaya çalışalım. 

Bilindiği gibi gelinin, gelin olma sürecinde, giydiği ismine gelinlik denilen, kıyafeti “beyazdır,” beyaz ise reksizlik olan Ulûhiyet rengidir. Beyazın üzerine ustaları tarafından, her türlü işlem, işlemeler nakışlar yapılabilir ve bu nakışları kabul eder. 

İşte alemdeki sıfat ve esma nakışları, Ulûhiyet renksizliği olan beyaz sahada birer lâtif kimlik almaktadırlar, böylece. 

Rahmaniyyet=İsimlerin ve sıfatların gerçek yüzleri ile meydana gelişinden ibaret, olmaktadır. 

Bu hakikate binaen Bayezid-i Bistami, “suyun rengi kabının rengidir” demiştir. 

O halde Rahmaniyyet görünmeyen Allah-ın görünür ve bilinir hale dönüşen, ilk lâtif zuhurunun ismi olmaktadır. 

Rahmaniyyet= Ulûhiyet’in gölgesidir.

Böylece bu mertebede Ulûhiyet “Akl-ı kül” Rahmaniyyet ise “nefs-i küldür” Ulûhiyet etken Rahmaniyyet edilgendir. Daha sonraki mertebede ise Rahmaniyyet etken, Rahimiyyet edilgendir. İşte bu yüzden “cevamiul kelim-az sözle çok mana ifade eden” Peygamber efendimiz, Rahmaniyet makamını böylece tabir ve tarif etmiştir. 

Aynı zaman da “Kur’an zattır Kur’an, Cemî esma ve sıfata cami olan zattır.” “Furkan sıfattır” hal böyle, olunca ayette belirtildiği gibi zat-ı talim eden Rahman, alemler hakkında ne yapacağını talim ettikten sonra, ilk işi insanın evvela latif, sonra da kesif halini, aldığı görev ile inşasını yapmaya başladı. 

ARA

Kendin kendini ararsan ara; kendi içinde Sûret’i Rahman ararsan ara; kendin için de Hakk’a vuslat ararsan ara; kendi içinde Tecelli etti Mevlâ sûret’i insan içinde 

---------------------------------- 

ONBİRİNCİ BÖLÜM RABB İsmi hakkında’dır. 

Kur’anı Keriym Taha Suresi 20. sure 6 

20.6 - Lehû mâ fis semâvâti ve mâ fil ardı ve mâ beynehumâ ve mâ tahtes serâ. 

Diyanet Meali:
20.6 – “Göklerdeki, yerdeki bu ikisi arasındaki ve toprağın altındaki her şey, yalnızca O'nundur.”

------------------- 

20.12 - İnnî ene rabbuke fahlağ nağleyk, inneke bil vâdil mugaddesi tuvâ. 

Diyanet Meali:
20.12 - "Şüphe yok ki, ben senin Rabbinim. Hemen ayakkabılarını çıkar. Çünkü sen mukaddes vadi Tuvâ'dasın."
------------------- 

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
20.14 - İnnenî enallâhu lâ ilâhe illâ ene fağbudnî ve egımis salâte lizikrî. 

Diyanet Meali:
20.14 - "Şüphe yok ki ben Allah'ım. Benden başka hiçbir ilâh yoktur. O hâlde bana ibadet et ve beni anmak için namaz kıl."

------------------- 

 RAB kelimesi, Kurân-ı Kerimde 962 yerde doğrudan Allah’a nisbet edilmiştir. Bunun dışında 5 yerde hükümdar manasında Hz Yusuf dönemindeki Mısır meliki için kullanılmıştır. 1 ayette Hz Musa devrinde firavunun tanrılık iddiasıyla kendisi hakkında kullanılmış,1 ayette de Allah’tan başka rab aranmaması ile ilgili geçmektedir.Rabb’ın çoğulu olan “Erbâb” ise, 4 ayette geçmektedir o ayetler ise 3/64-80,9/31,12/39 şeklinde ki üç surenin içerisindeki toplam dört ayettir.

 Kaynak Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi cilt 34 sayfa 37 

------------------- 

 Rabb-Rububiyyet . 

 Varlıklara verilen isimlerin zuhur ettiği mertebelerin ismidir. Diye ifade edilmiştir. İ. K. A.K.C. 

------------------- 

 Rabb-Rububiyyet . Doğrudan zata bağlı isimlerdendir. 

 Rabb-Rububiyyet’in . Cem ve fark olmak üzere iki faaliyet sahası vardır biri Hakk’a diğeri halka ait olan yönüdür. Halka ait olan yönü de biri imani biri nefsi olarak ikidir. Hakk’a ait olan kısmı ise irfanidir. Bu saha büyük bir irfaniyyet ve eğitim sahasıdır. T.B.

------------------- 

~~12.39~
يَا صَاحِبَیِ السِّجْنِ ءَاَرْبَابٌ مُتَفَرِّقُونَ خَيْرٌ اَمِ اللّٰهُ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ
~ ~ ~

12.39 - Yâ sâhıbeyis sicni eerbâbun muteferrikûne hayrun emillâhul vâhıdul kahhâr.

Diyanet Meali:

12.39 - "Ey zindan arkadaşlarım! Ayrı ayrı Rabb’lar mı daha iyidir, yoksa mutlak hâkimiyet sahibi olan tek Allah mı?"

------------------- 

 Rabb hakkın da internetten alınan kısa bir bilgi.

RAB

Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Hamd, yalnız âlemlerin Rabb’i olan Allah’a aittir.” (Fatiha/2) Hz. Abbas rivayet ediyor: Hz. Peygamber’in şöyle buyurduğunu işittim: “Allah’ı Rab, İslâm’ı din ve Muhammed’i de peygamber olarak kabul eden, imanın tadını almıştır.” (Müslim, 34; Beyhakî, a.g.e., s. 73-74.)

----------------------------- 

ER RAB

“Rabb” kelimesi ” terbiye” kelimesinden türemiştir. Terbiye ise, başkasının işlerini ıslah etmek ve durumunu gözetmek demektir. Herevî şöyle der: Bir şeyi ıslah eden ve tamamlayan kimse hakkında: “Onu ıslah etti.” denilir. Allah’ın kitaplarını koruyan kimselere verilen “Rabbaniyyun” ismi de bu kökten gelmektedir.[1]

“Rabb” kelimesi mâlik (sahip), muslih (ıslah eden), mabud, kendisine itaat edilen efendi gibi birçok manada kullanılır.
Rabb, terbiye manasına gelen bir masdar olduğu halde, mübalağa maksadıyla terbiye edene isim olarak verilmiştir. Masdarına da “rubûbiyet” denilmiştir ki, “çok adaletli” “addele” (adaletin kendisi) denilmesi gibidir.

----------------------------- 

“Ey Rabbim! Mülkten bana verdin ve bana olayların yorumunu öğrettin.” Yusuf: 12/101.

----------------------------- 

“Ve şüphesiz son varış yeri Rabbinedir.” 53/42.

“Doğrusu güldüren de, ağlatan da O’dur.” 53/43.

“Öldüren de, dirilten de O’dur.” 53/44.

“Alemlerin rabbi” ifadesi; “alemlerin vardığı son nokta” şeklinde ifade edilir. “Rabbaniler olun” ifadesi, “Rabb’e varın, O’na ulaşın, O’nu son nokta olarak bilip, O’nu hedef ve amaç edinin!” anlamına gelir. 

--------------------------------

Firavun, ”Sizin Rabbiniz kim, ey Musa?” dedi.

Musa, ” Rabbimiz, her şeye hilkatini ( yaratılış özelliklerini ) veren, sonra onlara yol gösterendir” dedi. (Taha 49 ve 50) Bir başka manada Rubûbiyet ise “ilâhî isimler diye bildiğimiz Esmâ ül Hüsnâ’nın hükümlerini aşikâre çıkartma özelliğidir. Yani Esma ül Hüsna içerisindeki isimlerin, anlaşılıp idrak edilmesi ve insanda tecelli ederek açığa çıkmasıdır. İnsanın Rabbi, varlığında bulunan, varlığını meydana getiren ilâhî isimlerden başka bir şey değildir! Ancak bu ilâhî isimler, insanda bir terkip hükmüyle (birleştirme, bir araya getirme) ve boyutlarıyla aşikâre çıkar ki; bu çıkış da, insanın varlığının kaynağı ve ta kendisidir.

Zâtını ve sıfatlarını tanıdıktan sonra, insanda ortaya çıkan tüm manaların da, ilâhî isimlerin neticesinde oluştuğunu görüp anlayabilmek, insana hakikati tanıma yolu açar. Ve insan, kendini, benliği itibarıyla, tüm varlıkta çeşitli sûretler ve mânâlar şeklinde tanımaya başlar.

İnsanın “Rabbini” bilmesi; “insan” ismiyle kastedilen varlığın, “İlâhî isimlerin bir terkibi” olduğunu bilmesidir!

“RAB” kelimesi aynı zamanda sahip olmak, babalık etmek manasında da kullanılmıştır.

----------------------------- 

Kur’anî çerçeveden “rab” ismi :

Kuranı Kerim’in indiriliş sırasına göre ilk suresi olan Alak suresinin ilk ayetinde Allah : “ Yaratan Rabbinin adıyla oku! “ buyurur.

İndirilen ilk ayette “Rab” ismi mevcuttur. Ve yine son inen ayetler olan Nas suresinde de:

De ki: ” Cinlerden ve insanlardan, insanların kalplerine vesvese veren sinsi vesvesecinin kötülüğünden, insanların Rabbine, insanların Melik’ine, insanların İlah’ına sığınırım. “ diye vahyedilir. Bu son vahiyde de Rab ismi anlatılırken Vahyin yani Kuran’ın indiriliş amacında esasın ”ilahi terbiye” olduğu aşikârdır. İlahi terbiye ise Allah’ın ”Rab” ismi ile tecelli bulur.

Kuran’da Allah ismi 2697 kez, Rab ismi ise Allah isminden sonra en fazla geçen isim olarak 962 kez geçer.

----------------------------- 

 Allah isminin özel bir sıfatıdır. Kelime manası olarak Rab ;  en temel anlamı ile  ” terbiye etmek ” demektir. Terbiye eden, ıslah eden, yetiştiren, Mürebbi ( İahi hidayetinin yolunu öğreten ) manasındadır. 

 “RAB”, Rubûbiyet mertebesi sahibi olan anlamındadır.

Rububiyet, sözlük manası olarak, Cenab-ı Hakkın bütün zaman ve mekanlarda her türlü varlığa muhtaç olduğu şeyleri vermesi, tedbir, terbiye, malikiyet ve besleyicilik keyfiyeti olarak tanımlanmaktadır.

Firavun, ” Sizin Rabbiniz kim, ey Musa? ” dedi.

Musa, ” Rabbimiz, her şeye hilkatini ( yaratılış özelliklerini ) veren, sonra onlara yol gösterendir” dedi.

( Taha 49 ve 50 ) Bir başka manada Rubûbiyet ise “ilâhî isimler diye bildiğimiz Esmâ ül Hüsnâ’nın hükümlerini aşikâre çıkartma özelliği”dir. Yani Esma ül Hüsna içerisindeki isimlerin, anlaşılıp idrak edilmesi ve insanda tecelli ederek açığa çıkmasıdır. İnsanın Rabbi, varlığında bulunan, varlığını meydana getiren ilâhî isimlerden başka bir şey değildir!..  Ancak bu ilâhî isimler, insanda bir terkip hükmüyle (birleştirme, bir araya getirme) ve boyutlarıyla aşikâre çıkar ki; bu çıkış da, insanın varlığının kaynağı ve ta kendisidir.

Zâtını ve sıfatlarını tanıdıktan sonra, insanda ortaya çıkan tüm mânâların da, ilâhî isimlerin neticesinde oluştuğunu görüp anlayabilmek, insana hakikati tanıma yolu açar. Ve insan, kendini, benliği itibarıyla, tüm varlıkta çeşitli sûretler ve mânâlar şeklinde tanımaya başlar.

İnsanın “Rabbini” bilmesi; “insan” ismiyle kastedilen varlığın, “İlâhî isimlerin bir terkibi” olduğunu bilmesidir!..

“RAB” kelimesi aynı zamanda sahip olmak, babalık etmek manasındada kullanılmıştır.

Hz. İsa “ Ya Rabbi “ diye hitap etsede, bu mana yanlış anlaşılmış, cahil anlatımlarla İsa’nın babası olarak yüce Allah manalandırılmıştır. Buradaki insanların yanlışı daha sonra Kuranı Kerim’in “İhlas suresinde” açıkça anlatılmıştır. “Lem Yelid Velem Yuled” ayetinde Allah “ doğmamış ve doğurtmamıştır” olarak açıklanmıştır.

Ayrıca “RAB” kelimesi, yönetmek, toplamak, çoğaltmak, karşılıksız terbiye eden, ve ihtiyaçları karşılayan manalarına da gelmeketedir.

Kelime yapısı olarak “RAB” terbiye etmek manasında mastar olsada, “RAB” isminde özne olarak kullanılmıştır. Bu arap dilinde şu şekilde yapılanır.Herhangi bir mastar’a konu olan eylem ,eğer eylemi mükemmel şekilde yapıyor ise mastar “isim” olur.

Bu manada terbiye etmek mastarı ; “Terbiye eden” şekline dönüşmüş, “Terbiyesini mükemmel (muhteşem ) yapan” anlamında kullanılmıştır.

Şüphesiz ki Rabbiniz, gökleri ve yeri altı gün içinde ( altı evrede ) yaratan, sonra da Arş’a kurulup işleri yerli yerince düzene koyan Allah’tır. O’nun izni olmaksızın, hiç kimse şefaatçi olamaz. İşte o, Rabbiniz Allah’tır. O halde O’na kulluk edin. Hala düşünmüyor musunuz ?

( Yunus 3 ) Kurani çerçeveden “ RAB” ismi :

 Kuranı Kerim’in indiriliş sırasına göre ilk suresi olan Alak suresinin ilk ayetinde Allah : “ Yaratan Rabbinin adıyla oku! “ buyurur. 

İndirlen ilk ayette “Rab” ismi mevcuttur. Ve yine son inen ayetler  olan Nas suresinde de :

De ki : ” Cinlerden ve insanlardan, insanların kalplerine vesvese veren sinsi vesvesecinin kötülüğünden, insanların Rabbine, insanların Melik’ine, insanların İlah’ına sığınırım. “

diye vahyedilir. Bu son vahiyde de Rab ismi anlatılırken Vahyin yani Kuran’ın indiriliş amacında esasın ” ilahi terbiye ” olduğu aşikardır. İalhi terbiye ise Allah’ın ” Rab ” ismi ile tecelli bulur. 

Kuran’da Allah ismi 2697 kez, Rab ismi ise Allah isminden sonra en fazla geçen isim olarak 962 kez geçer.

Peygamberimiz Esma’ül Hüsna ile ilgili hadisinde , ” Allah’ın 99 ismi vardır. Kim bunları ezberleyip benimserse ( ihşa etmek ) cennete girer ”  buyurmuştur. Bu hadiste Esma’ül Hüsna sayısı 99 olarak verilmiş olsada, isim olarak tek tek belirtilmemiştir. Daha sonra Hadis alimleri İbni Mace ve İbni Tirmızi’nin derlediği hadislerde listeler verilmiştir.Bu listelerde birbirlerinden farklı olup, ” Rab ” ismi içermezler.

99 ismin sayısının verilip, isimlerin verilmemesi, insanın bu isimleri manaları ile beraber Kuran içerisinde arayıp bulması içindir.

Rab ismi de, Allah isminden sonra Kuran’da en çok geçen isim olduğunudan, Esma’ül Hüsna içerisinde dahil olmalıdır.Rab ismi diğer isimlerin birçoğundan farklı olarak ” -el ” ismi ile geçmez. Geçtiği ayetlerde tamlanan olarak geçer. Rabbuke, senin Rabbin, beniöm Rabbim veya Rabbuhum, Rabbukum, sizin Rabbiniz, onların Rabbi şeklinde geçer.Bunun manası bu ayetlerdeki Rab ifadesini okuyanın, uzak bir  Allah ifadesinden kurtulup, dualarında kullandığı yakınlık ifadesi olan ” Ya Rabbi – Rabbim ” nidası ile  benimsemesi içindir. Nihayetinde Rabbi’ni benimseyen müminde Allah’ın rububiyeti tecelli edecektir.

Yine ” Rab ” ismi, Kur’an içerisinde ” – ya ”  ( Ya Rabbi ) nidası ile sadece iki yerde geçer.

Peygamber, ” Ya Rabbi ! Kavmim şu Kuran’ı terk edilmiş bir şey haline getirdi. ” dedi.

( Furkan 30 ) Onun ( Muhammed’in ) ” Ya Rabbi! ” demesine andolsunki, şüphesiz bunlar iman etmeyen bir kavimdir.

( Zuhruf 88 ) Bu iki ayette de Peygamberin dilinden şikayet anlamında kullanılmıştır.

Alemlerin Rabbi ( Rabbul Alemin) Kuran’da 42 kez geçer. İsim tamlamasına giren , Alem ile izafet tamlamasına giren tek isim “Rab” ismidir.  Alem, varlıkların tümü, yada varlıkların ait oldukları alemlerin her birine verilen özel isimdir. Sayısı ancak Allah katında bilinen kadar alemler vardır.

İnsan olarak içinde yaşadığımız evrende  bazıları görünür, bilinir. İnsanlar alemi, hayvanlar alemi, bitkiler alemi, yıldızlar alemi bu alemlere birer örnektir. Yine varlığı Kuran’da belirtilen ama gerçek bilgisi Allah katında saklı olanlardan ise, Melekler alemi,Cinler alemi, Ruhlar alemi gibi alemleri biliriz. Tabi yine sadece Allah katında bilinen, var olan nice başka alemlerde mevcuttur. Fakat bunların bilgisi insan bilgisinin üstündedir. Çünkü İnsan bilgisi, Allah’ın insana öğrettiği bilgi miktarı kadardır. Yani  sınırlıdır. Sınırsız olan ise sadece yüce Allah katında olan bilgidir. 

” Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’adır.”

      ( Fatiha 1 ) 

”    Semaları ve arzı altı günde yaratan, muhakkak ki sizin Rabbiniz Allah’tır. Sonra  arşa istiva etti. Gündüz, onu süratle talep eden (takip eden) gece ile örtülür. Ve güneş ve ay ve yıldızlar O’nun emrine musahhardır (boyun eğmişlerdir).Yaratma ve emir O’nun değil mi? Âlemlerin Rabbi mübarektir, şanı yücedir .”

             ( Araf 54 )        

(Musa A.S): “Eğer yakîn (hasıl ederek) inananlarsanız; (O), göklerin, yerin ve ikisi  arasındakilerin Rabbidir.” dedi.

( Şuara 24 ) Arş’ın “Rabbi” Yüce Allahın  göklerden öte bir Arş makamında rububiyet tecellisi  ile tüm varoluş ve kainatı yönetir. O makam onun bilgisinde olan, insanın bilmediği bir makamdır. Orada tüm iş ve oluşlar,Tüm yaratılış ve tüm kainat, ve onlaraa ait kurallar yönetilir. Yani Rububiyetinin yönetim yeridir. Arş makamının da Rabbi Allahtır.

” Göklerin ve yerin de Rabbi olan arşın Rabbi, onların vasıflandırdıkları şeylerden münezzehtir. “

( Zuhruf 82 )

 ” O Allah ki, arşıl azîm’in Rabbidir.O’ndan başka İlâhyoktur.”

 ( Neml 26 ) De ki: “Yedi kat göklerin Rabbi ve arşil azîmin Rabbi kimdir?”

 (  Müminun 86 )

 ” Bundan sonra eğer onlar dönerlerse, o zaman onlara şöyle de: “Bana, Allah yeter (kâfidir), O’ndan başka ilâh yoktur. Ben, Allah’a tevekkül ettim (güvendim). Ve O, azîm arşın Rabbidir. “

( Tevbe 129 ) İnsanın ve İnsan soyunun “Rabbi”:

İnsan Allah’ın şaheseridir ve  onun için Hazret’tir ve Hazreti İnsan olarak nitelendirilir. Allah mahlukat ağacının hem tohumu hemde meyvesi kılmıştır insanı. İnsanın anlamadan diğer hiçbir şeyi anlayamayız. Onun içim İlim ekolümüz insana “küçük alem” , kainata da “büyük alem” demiştir. Kainatın küçülmüş, sıkılmış ve özü çıkarılmış hali insandır. Aynı zamanda insanın açılmış ve büyütülmüş hali kainattır. 

İnsan Kainatın gözbebeğidir. Çünkü Allah’ın rububiyetinin en büyük tecellisi insandadır.  Alemi Meleküt ile Alemi Mülk arasındaki muhteşem varlıktır. Hatta bir tarafında Melekleri aşan vasfa sahip  olan varlıktır insan. Kuranda Meleklerin insana secde etmesi istenmiş olması bundandır. Diğer bir tarafıyla da madde alemine aittir.

Elementlerin tamamına yakınını vucudunda taşır. Canlı varlık olarakta hem hayvan, hemde bitki özelliklerini taşır. Yani alemlerin çoğunun özellikleri temsil eder, taşır.

Tüm özellikleriyle muhteşemdir ve Hazreti İnsandır.

Ve insana Yüce Allah, hem hayatı hemde ölümü vermiştir.

” O’ndan başka İlâh yoktur. Diriltir ve öldürür. Sizin ve evvelki (sizden önceki) babalarınızın Rabbidir. “

 ( Duhan 8 ) 

---------- 

 Not= Rab konusundaki bu bilgileri araştırıp internete koyan kardeşimize teşekkür ederim. T.B.

------------------- 

 Abdül kerim Cili İnsan-ı Kâmilde.

 Rab=Rububiyyet-i Şöyle tarif etmektedir. 

 Bütün varlıklara verilen isimlerin zuhur ettiği mertebelerin ismidir. 

------------------- 

 Yolumuza Kelime-i tevhid kitabından Rabb konusu ile devam edelim. 

------------------- 

Eshab-ı Kiramdan, Ebu Rezin El Ukayli (R.A) Rasülüllah (S.A.V.) Efendimizden:

Eyne kane Rabbina kable en yehlûkal halka? 

(Rabbımız, bu alemleri halketmezden evvel neredeydi?) diye sordu. 

Onlar da cevaben (Kane fil a’mai ma fevkahe hevau ve ma tahteha hevae). 

(Altında ve üstünde hava olmayan bir a’mada idi)

------------------- 

(55/13)فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ

febieyyi ala-i rabbiykü ma tükezzibani?

“bu halde/öyleyken Rabbinizin nimetlerinin hangisi ile kezzib/yalanlarsınız “Ey inanlar ve cinler! Öyleyken Rabbinizin nimetlerinden hangisini! yalanlarsınız. ?

Kur’an-ı Kerim’de hiçbir sürede, bu kadar çok ikaz ifade eden ayetler topluluğu yoktur. 

Rahmaniyyet, “Rububiyyet” mertebesine verdiği özellikleri Rab da “mülk” yani “ef’al” mertebesine sunduğunda, buradaki varlıklar onlardan yararlandılar ve yararlanıyorlar.

Bu varlıklar içinde iki cins, bireysel şuurlu varlık vardır, ki zaten hitap da onlaradır. 

Bunlardan birincisi olan “insan” aynı zamanda “halife” olarak da var edilmiştir. 

Cinler ise kendi alemlerinde, insanın toprak olan beden varlığından daha latif olan ateşten halk edilmişlerdir.

Aslında her iki cins de Rablerine ibadet etmek için var edilmişlerdi. 

Kur’anı Keriym Zariat Suresi 51. sure 56. ayette 

 ْلِيَعْبُدُونَِوَالْإِنْسُ إِلَّاعوَمَا خَلَقْتُ الْجِنِّ

ve ma halaknel cinne vel inse illa liya’büduni “ve cinleri ve insanları illa/ancak bana ibadet etsinler diye halkettim “Ve cinleri ve insanları yaratmadım, ancak bana ibadet etsinler diye -yarattım.-halkettim.

Ne yazık ki kendilerine zahir batın her türlü nimeti veren Rablerine karşı genelde gaflet içinde olduklarından, bu hitaba maruz kaldılar.

Rahmaniyyet mertebesinden izah edilen bu hadisede, ef’al mertebesinin şuurlu varlıklarının kendilerini terbiye eden Rububiyyet mertebesine pek de sıcak bakmadıkları anlaşılmaktadır. 

Zahir ve batın her türlü nimet içinde olan insan ve cin topluluğuna yapılan tekliflerin nefs-i emmarelerine zor gelenlerini inkar etmeyi kalkmaları, bu ihtarı almalarına sebep olmalıdır.

Bu süre içinde 31 defa tekrar edilen ayet-i kerime herhalde tesadüfi değildir.

Bunların 10 ar adedi “Rahmaniyyet”, “Rububiyyet”, “Melikiyyet” (yani ef’al) mertebelerinin “ilmel yakıyn”, “aynel yakıyn” ve “Hakk’al yakıyn”;

1 adedinin de kişinin kendinde var olan “hakikat-i ilahiyyeyi” yaşaması gerektiğini ikaz etmekte olduğudur. 

“31” sayısının rakamlarının yerlerini değiştirirsek “13” olur. Bu sayı da aleyhisselatu vesselam efendimizin şifre rakamıdır Yapmamız gereken şey Kur’an-ı Kerim’in hakikatlerini en iyi şekilde anlamaya çalışmaktır. 

Dikkat edildiğinde bu ikazın ilk defa 13. üncü ayette ifade edilmeye başlandığını da görmekteyiz.

Elmalı’lı Hamdı Yazır bu ayet hakkında şöyle diyor:

[Nimeti yalanlamak, inkar ile nankörlük etmektir. Nimetin nimet olmasını inkar veya nimeti verene nispetini inkar veya her ikisini inkar manasını ifade eder. Mesela hem Kur’an öğretiminin bir nimet olduğunu hem de bunun Allah (c.c)’ in bir nimeti olduğunu inkar ederler. Var oluşun, lisanın, yerin ve göğün, adalet ve mizanın nimet olduğunu inkar edenler de bulunmaktadır. Meyvelerin, yiyeceklerin ve koklanacakların nimet olduğunu inkar etmeseler de Allah (c.c)’a nispetini, açıkça veya işaretle inkar edenler de çoktur. Hitap ins ve cine olduğu içindir ki, var edilmişlerin hepsi buna dahildir.]

“Rab” isminin açıklanması da “azarlama, şiddet” ifade etmektedir. 

Yani “Ey o var edilmişlerin gizli ve aşikar iki kısmını teşkil eden insanlar ve cinler. Şimdi siz bunları işittikten sonra Rabbinizin (Rahman Teala’nın) şu dinleyip gördüğünüz türlü nimetlerinden hangi birine yalan deyip de nankörlük edersiniz? Hiç böyle bir nimete ve sahibine nankörlük edilir mi?” Bunun için Rahman Suresi okunurken dinleyenlerin her sefer bu ayetin okunduğunda, cinnilerin de dediği gibi; “Hayır! Nimetlerinden hiçbir şeyi yalanlamayız. Ey Rabbimiz sana hamd olsun!” denmelidir.

İsmail Hakkı Bursevî bu ayeti açıklarken şöyle bir hadis nakleder; 

[Cabir (r.a)’dan şöyle rivayet edildi: 

“Allah Rasülü bize Rahman Suresini sonuna kadar okudu. Sonra da: “Bakıyorum susuyorsunuz, cevap verme yönünden cinler sizden daha iyi.”

“Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlıyorsunuz?” ayeti kendilerine her okunduğunda, mutlaka şöyle cevap verirler: 

“Ey Rabbimiz! Nimetlerinden hiçbirini yalanlamayız. Sana hamd olsun!”]

------------------- 

(55/17)تالْمُغْرِبِينَوالْمَشْرِقَيْنِ وَرَبُّورَبّ ﴿١٧﴾

rabbül meşrikayni ve rabbül mağri­beyni “iki meşrik/doğunun Rabbidir ve iki mağri­b/batının Rabbidir.” (55/17)

“O iki doğunun da Rabbidir, iki batının da Rabbidir.” Genel olarak bu ayet hakkında tefsirlerde özetle şöyle ifadeler vardır: 

En uzun ve en kısa günlerde güneşin doğduğu ve battığı yerler değişiklik arz etmektedir. 

İşte doğuda bu iki sınır “maşrikayni” (iki doğuş), batıda ise “mağribeyni” (iki batış) olarak ifade edilmektedir. 

Bu kısa izahtan sonra biz bu ayetin batini manasını anlamaya çalışalım.

“İki doğu ve iki batı” Bu oluşumların zahirde zuhur yerleri olduğu gibi batında da zuhur yerleri vardır, İki doğu veya “doğuş”tan ikincisi gerçek;

tasarruf yaşantısında, “Nur-u Muhammedi”nin bir bedenden, bir de ruhtan (gönülden) doğuşudur. 

Yani “Nur-u Muhammedi”yi bedensel olarak algılamaya ve bedensel mertebede faaliyete geçirmeye çalışmamız; bir de ruhsal olarak (gönül mertebesinde) idrak etmeye ve faaliyete geçirmeye çalışmamızdır. 

İşte bunlardan birisi “salsalın maşrıkı”, birisi de yukarıda bahsedilen “ruhaniyetin maşrıkı”dır.

1 - Bedensel doğan “Hakikat-i Muhammedi”; 

îman etmek, namaz kılmak, oruç tutmak, haccetmek, zekat vermek, çevre ile iyi muamelede bulunmak, anne babaya karşı hürmetli olmak, çocuklara sevgi ve muhabbet beslemek vs. 

Bunları yaparak yaşayan insanın beden güneşi, “şark”tan doğmuştur. Bunun akşamı da güzel olur. Güzel yaşanan bir ömrün sonu da güzel olur ki; buna da “hüsnü hatime” (güzel son) denir.

2 - Ruhaniyetimizin, gerçek ruhumuzun Hakk’ın ruhundan olduğunu idrak ettiğimizde de “ruhani maşrık” yani (ruhani doğuş) gerçekleşmiş olur. 

Bunun neticesinde hayatını bu istikamet üzere sona erdiren kimse de “ruhani batıya” ulaşmış olur. 

İki doğunun ve iki batının Rabbi: 

Bedensel ve ruhsal doğuş; 

bedensel ve ruhsal varış. Hakk’ın huzuruna eren, Hakk’a ulaşan sondur. 

Bu hal ayrıca “doğusuz” ve “batısız” bir alemin de başlangıcıdır.

Elmalı’lı Hamdi Yazır bu ayet hakkında özetle şöyle diyor:

[O yaratıcı Rahman, yani yalnız insan ve cinin başlangıcından yaratıcı olmakla kalmayıp, bütün varlık yönlerinin hatta varlık ve yokluk nimetlerinin hepsinin sahibi ve bütün tekamül (gelişme) mertebelerinin Rabbi’dir. 

Ayetteki iki doğunun ve iki batının manaları şöyle de açıklanabilir:

1 – “Güneş ve ay bir hesap iledir.” ayetinden anlaşılacağı gibi güneş ve ayın doğuları ve batıları demektir. 

2 - Yukarıda da denildiği gibi yaz ve kış mevsimlerinde günlerin uzayıp kısalmasına göre olan doğular ve batılar, en son noktalarını zikretmekle aralarındakileri de içine aldığı anlaşılmaktadır. 

Nitekim, “bütün doğu ve batı O’nundur.” denildiği vakit, bunlar arasında kalan bütün yönler kastedilmiş olmaktadır. 

3 – Nev’i kastedilerek gerek güneş ve gerek diğerlerinin doğuşu demek olabilir ki bununla bütün cisimlerin doğu ve batısına işaret edilmiş olur. 

4 - Arz’ın yukarıda da değinildiği gibi kürevî olması nedeniyle her yarısına nazaran bir doğu ve batıya işaret edilmiş olur, ki bunda doğu kabul edilen nokta da aynı zamanda batı; batı kabul edilen nokta da doğu olmuş olur. 

5 - Güneş ve ay gibi görünen ışıklarla, akıl ve şuur gibi görünmeyen ışıkların doğuş ve batış noktalarına işaret olabilir, ki bunu bir yönüyle üçüncü kısma dahil etmek mümkündür. 

Bunlardan hangisi olursa olsun asıl kastedilen mana; Allah’ın var olan ve olmayan bütün nimetlerin sahibi ve yöneticisi olduğunu beyan etmektedir. 

Görülüyor ki bu ayetler hem nimeti hem kudreti hatırlatmaktadır.

“Nimet”i tenbih şükrü gerektirir; “kudret”i tenbih de nankörlüğe karşı kınamayı takviye eder.]

------------------- 

 (55/19) مَرَجَ الْبَحْرَيْنِ يَلْتَقِيَانِ

“merecel bahreyni yeltekıyani “(Suyu acı ve tatlı) iki denizi birbirine kavuşmak üzere salıvermiştir.”

(55/20) بَيْنَهُمَا بَرْزَخٌ لَا يَبْغِيَانِ

beynehüma berzahun la yebğıyani “Aralarında bir berzah “mani” vardır birbirlerinin sınırını aşmazlar.” İki deniz vardır ki birlikte akmakta olup aralarında berzah olduğundan birbirlerine karışmazlar, özelliklerim korurlar. 

Bu denizlerin de zahiri ve bâtını vardır, zahiri yeryüzündeki denizlerde birlikte olan akış, diğeri (bâtını) ise, mana alemi ile ilgili olan akıştır. 

Bu akışlar üç, beş, elli sene değil, alemler durdukça devam edecektir.

Bilindiği gibi Fransız alimi Jacques Cousteau, Cebel-i Tarık Boğazında dalış yaparken bir akıntı fark etmiş. 

Biri sıcak su, biri soğuk su; biri acı su, biri tatlı su. 

Birbirleriyle sürtünerek geçiyorlar ama birbirlerine karışmıyorlar, olduğunu fark etmiş. 

Bu oluşum ayetin zahir manasıdır. Eğer araştırılsa dünyanın daha bir çok yerinde bu olguya rastlamak mümkün olacaktır.

Jacques Cousteau bir profesör arkadaşına bu yeni buluşunu iftiharla anlatırken arkadaşı bunun yeni bir buluş olmadığını, Müslümanların bu olgunun varlığını daha 1400 küsur sene evvel bildirdiklerim beyan etmiştir.

Şimdi gelelim bu deryaların bâtındaki hakikatlerine; esasen bize öncelikle lazım olan da budur.

Bu iki derya nedir? Niçin birbirlerine geçmez karışmazlar? 

İşte bu deryaların bir tanesi “Abdiyyet – Ubudiyyet” , diğeri ise “Rabb – Rububiyyet” deryalarıdır. 

Cenab-ı Hak kendi zatından bu iki özelliği “derya-ı aleme” yayıyor, ki bu alemin faaliyet sahası meydana gelsin. 

Bunların biri olmazsa alemin de kıymeti olmaz. 

Alemlerin Rabb’ı, kendi varlığında gizliydi, bilinmiyordu. Bu nedenle de “yok” hükmündeydi. 

Ne zaman ki “insan” meydana geldi, yani “o varlığı idrak eden” birisi meydana geldi; işte o zaman bu alemlerin esas değeri bilinmiş oldu. 

Bu alemler evvela var edildi, fakat daha henüz “insan” yok idi. 

O zamanlar “Rabb deryası” mevcuttu, fakat “Abd deryası” olmadığı için akış tek yönlüydü. 

Bu alemin, bu deryanın varlığını anlayacak bir varlık lazımdı. Dünya üstüne ayak basan idrakli, şuurlu bir varlık olması gerek ki; dünyanın varlığı, değeri ve onu var edenin yüceliği anlaşılsın. Aksi halde “var” olsa da “yok” hükmündedir. 

Örneğin insanın evinde bir hazine gizli olsa ve bu hazine bilinmese, o hazine ev sahibi için yok hükmündedir. O insan yaşamını fakirlik içinde geçirir. O hazine bilinse, onu bulan ve ancak değerini bilen bir insan olursa o hazinenin kıymeti bilinir ve değerlendirilir.

Yukarıda bahsedildiği gibi (55/1-2-3)

 مَ الْقُرْآنَ خَلَقَ الْإِنْسَانَعحَمْن عَلَىَالرُّبُعُ ﴿٣﴾-٢-١

 “er rahmanü (1) allemel kur’ane (2) halekal insane (3)

 “Rahman Kur’an’ ı talim etti, insanı halk etti.” İşte insanın var edilişi; abdiyyetin doğuşu, “abdiyyet deryası”nın akışının başlangıcıdır. 

“Rubübiyyet deryası” ile “Abdiyyet deryası” o kadar iç içe olmasına rağmen hiçbiri diğerinin hukukuna tecavüz etmemektedir, İkisinin de hukuku kendi mertebesinde geçerlidir. 

Bunların birbirleriyle o kadar yakın ve müşterek bir hayat akışları vardır ki, birbirlerinden ayırmak mümkün olmadığı gibi birbirlerine karıştırmak da mümkün değildir. Çünkü araya bir berzah konmuştur ve o iki varlıkta özellikleri itibarıyla sınırlarını bilmektedirler. 

Kul (abd) gerçek abd olduğu müddetçe kendi hakikatini biliyor, idrak ediyor, sınırını tanımlıyordur. 

Rab da Rablığını biliyor, sınırını tanıyordur. 

Böylece bunlar birbirlerine zulmetmeden birlikte hayatlarını sürdürmektedirler.

Ayrıca, kul gaflet halinde olup bu hakikatleri idrak etmemiş olsa dahi yine de o mertebenin gereği olan yaşam içerisinde bu deryalar birbirlerine karışmazlar.

Jacques Cousteau’nun tespit ettiği tatlı ve tuzlu su akımı ve bunların birbirine karışmadan yan yana akışları, Cebel-i Tarık’taki olay bunun zahiri misalidir. Bu ilim adamı bu ayetin süretini insanlık için tespit etmiş. Ama esas murad onu insanın kendi varlığında, vücud varlığında yaşamasıdır.

Bu olayı sadece Cebel-i Tarık boğazında değil de, insanın kendi boğazında (içinde), özünde, varlığında fark etmesi gerekir. 

Rabb’in deryası, sözü ve kulun kulluk deryası da bu boğazdan geçmektedir.

Kul basit bir varlık değildir. O deryaları bünyesinde birleştiren bir varlıktır. Kelime-i Şehadette Rasulüllah (S.A.V) Efendimiz bize, bu iki derya olarak tanıtılmıştır. 

 Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühu ve Rasülühu *(5)

* (5) “Kelime-i Tevhid” isimli kitabımızda geniş malumat vardır Evvela O’nun abdiyyeti (kulluğu), sonra da O’nun Rasüllüğü vurgulanmaktadır. 

“Abd”in başı evvela yerdedir, sonra “gerçek abd” hükmüne döndüğünde başını “alayı illiyyin”e (yüceliklerin yücelerine) çevirir, yer yüzü beşeriyet tabiatından kurtulup “Ahadiyyet”e ulaşır. 

Bu büyük bir iştir ve bu sebeple bir bakıma “abd”lık “risalet”ten daha üstündür. Çünkü gerçek abd olmadan, risalete ulaşılması mümkün değildir.

İşte bu abd öyle bir deryadır, ki illa Allah olan “Zat-ı Mutlak”, Zat mertebesinden, abd ve risalet mertebeleri olarak, batından zahire doğru ebedi olarak akmaktadır. 

Ve her mertebede, birlikte oldukları halde, yine de birbirlerinin sınırlarını yani tecellilerini korurlar, karışmazlar. 

Kim ki bu hakikate erişti, işte o gerçek kelime-i şahadeti müşahede ile söyleyebilir ve ancak bunlar “Abd”ullahlardır. 

Diğerleri “ehl-i zahir” ve “ehl-i taklit”tirler.

İşte bu abd öyle bir deryadır ki; 

“meracel bahreyni yeltekiyan” yani yeryüzüne salınan, faaliyet sahasında hayatını sürdüren iki denizi birleştiren, yaşatan bir varlıktır.

 “Abdiyyet” ve “Rasüllük” yani “terbiyecilik” vasfı “Rablık” yeryüzünde hayatlarını sürdüren, kaynaklarını “Ulühiyyet”ten alan, asla birbirlerine karışmayan iki deryadır.

------------------- 

 (55/22) ووَالْمَرْجَانُْلُوْوويَخْرُجُ مِنْهُمَا اللُّؤْ

yahrücü minhü­mel lü’lüü vel mercanü “Bu ikisinden de inci ve mercan çıkar.” Bilindiği gibi denizden çıkan bir çok değerin yanında, inci ve mercan da çıkmaktadır. 

İnci istiridyelerin içinde oluşur. 

Mercanın ise değişik türleri vardır. Bunlar kayalıklar halinde olduğu gibi, bitki türleri de mevcuttur ve genellikle süs eşyası yapımında kullanılır. Kırmızısı daha makbuldür.

Acaba bu ayetle Cenab-ı Hakk sadece onları zahiri anlamda mı anlatmak istemiş yoksa batınî manalarını da anlayalım diye mi nazil etmiştir? 

Biz daha ziyade ayetlerin batınî manaları üzerinde durmaya çalıştığımız için burada da batınî yönünü anlamaya ve anlatmaya çalışacağız.

Yukarıda bahsedilen iki derya, bunlardan çıkan inci ve mercan, hangisi hangisinden çıkmaktadır?

Abd denizinden çıkan “inci”, Rab denizinden çıkan da “mercan”dır. 

İnci muhabbet ehlinin “göz yaşları”dır. 

Muhabbet ehli gönül deryasında, gönül aleminden “Mahbub-u İlahiyye”ye ulaşmak için inci gibi göz yaşları döker, İşte o muhabbet ehli, aşığın döktüğü göz yaşı incilerinin bir tek tanesi bütün alemdeki incileri satın alır da geriye fazlası da kalır. Hakk’ın indinde arif ve aşık kişilerin dökmüş olduğu göz yaşı incileri bu kadar değerlidir.

Mana alemine (gönül alemine) daldığı zaman, abd, o deryadan (“abdiyyet deryası”ndan) inciler çıkarır. 

“Rabb deryası”ndan da mercanlar çıkarır. O mercanlar dallı budaklıdır, İşte bunlar da, dal ve budak salan “vahdet ilmi”dir. 

Cenab-ı Hakk diyor ki: 

“Ey kulum sen göz yaşı döküyorsun, ben de varlığımı sana feda ediyorum, sana sırrımı açıyorum, gönlümü açıyorum, sana vahdet ilminden veriyorum.”

 O, dallı budaklı (mercan’a) şekle “zatî siryan” (zatî tesir), yani; tesir alış, cereyan veyahut akış denir.

Mercanın kırmızı rengi ise “kan”dır, “can”dır. 

Rabb kuluna can vermektedir. “Sen benim için göz yaşı akıtıyorsun ama Ben de sana o damarlarından kan veriyorum.” Bu kan bizim anladığımız manada olan sulu kan değil, bütün varlığına sirayet eden “ilahi can”dır. “Rahmaniyet canı”dır. 

“yehrucu.....” ikisinden de inci ve mercan çıkar, ancak o deryalardan inci ve mercanları çıkaran kimseler gönül alemine dalan mana dalgıçlarıdır. 

Tespih elinde, “Allah”ın ismi dilinde, gecenin veya gündüzün bir vakti o irfan yolcusu, abd deryasının göz pınarlarından “Mahbub-u Hakiki”nin güzelliğini düşünerek çıkardığı incileri karşılığında, Rabb’ı da ona Rabb deryasının kapılarını açarak oradan “irfan mercan”larını çıkarmasını sağlar. 

Bunlar kendisi için nadide bir süs ve hem de irfaniyet yolunda paha biçilmez mana hazineleridir. 

Zaman içerisinde yeri geldikçe ve talep edildikçe o inci ve mercanlardan kolye yapılıp, hak edenlere hediye edilir.

------------------- 

“Denizde yüzen koca dağlar gibi gemiler” (55/24) bir başka manada;

Benlik deryasında enaniyetle yüzen, koca dağlar gibi şişmiş “nefs-i emmare” sahibi kimlikler, gemilerdir. Onların dahi sahibi Allah’tır. 

Ancak onlar bu hakikatten perdelidirler ve gemilerinin yani (vücut) gemilerinin kendilerine ait olduğunu sanıp böylece büyük bir zan ve hayale düşerler. 

Yunus balığının karnında yüzdükleri halde, gözleri görmediklerinden kendilerini şuurla deryada yüzdüklerini zannederler. 

Vücud gemisi bir gün sahile vurduğu zaman, yani tahta tabuta kondukları zaman nasıl bir baştan karaya vurduklarını anlayacaklar, fakat çok geç olmuş olacaktır, heyhat! Allah korusun.

Biz yine ayetin batını yönüne dönmeye çalışalım. Allah’ın varlığını bütün alemde bilen ve kemaliyle müşahede eden sadece “insan”dır. 

Abdülkerim Ciyli Hz. “İnsan-ı Kamil” isimli eserinde şöyle diyor: 

“Bir çok şeyi çözdüm, bu dünyadaki bir çok sırrı idrak ettim (Yani bir çok inci, mercan çıkardım). Ancak bir hususta tereddütte kaldım:” 

“İnsan mı Allah’in aynası, yoksa Allah mı insanın aynasıdır?” 

“Kim kimde kendini seyrediyor? 

“Allah-u Teala mı insanda cemalini seyretmekte, yoksa insan mı Allah-u Teala’da cemalini seyretmekte? 

Bu hususta tereddütlü kaldım” demektedir.

Gerçek bir Hak yolcusu, “Hakikat-i Muhammedi”nin “abdiyyet” ve “Rububiyet” deryalarında Hz. Muhammed teknesiyle dolaşmaktadır. 

- Evvela “Nuh”un teknesine binen salik orada nefsinden necat bulmuş olur.

- Daha sonra “ef’al, esma, sıfat, zat” deryalarından inşa etmeye başladığı ilim ve irfaniyet gemileriyle “Nefes-i Rahmani” rüzgarlarının şişirmeye başladığı yelkenleri ile “Ulühiyet” deryalarında seyrine devam eder. 

- Daha sonra “sıfat” limanlarına, oradan “esma”, oradan “ef’al” limanlarına uğrayarak gemisinin ambarlarını inci, mercan ve ahiret mallarıyla doldurarak, gerektiğinde ihtiyaç sahiplerine de hediye ederek şuurlu bir yolculuk yapmış ve o deryalar ve gemilerden istifade ederek tekrar asli vatanına döner.

------------------- 

(55/26)مَنْ عَلَيْهَا فَانٍوكُلّ ﴿٢٦﴾

küllü men aleyha fanin “ O’nun üzerinde bulunan her “kim” lik fanidir.

Bilindiği gibi burada geçen “men”, (kim) demektir. 

Yukarıda incelediğimiz ayette;

[“şey” yani (eşya) helak olacaktır,] deniyordu. 

Yani maddi varlıklar yok olacaktır. 

Burada ise, [ “kimlikler” yok olacaktır, ] denmektedir. 

Eşyayı idrakimizden kaldırdıktan sonra, henüz daha “kimler, kimlikler” hala varlıklarını sürdürmektedirler. 

Bir üst mertebeye geçmek için bu eşyanın “kimliklerini, isimlerini, esmalarını” ve daha sonra şuurlu varlıkları da ortadan kaldırmamız gerekecektir.

Burada bir ifadeye daha çok dikkat etmemiz ve iyi incelememiz gerekmektedir. 

Vahdet hakikatlerinden ve sırlarından haber veren bu ayette, “küllü men aleyha” üzerinde her kimlikten bahsedilmektedir. Acaba neyin üzerinde?... 

Tefsirlerde genel olarak (zahiren) “dünya üzerinde” diye belirtiliyor ise de aslında, O’nun/”Hu”nun üzerinde yani Allah’ın üzerinde demektir. 

Bütün alemlerde ne varsa, hepsi “Allah” esmasından zuhura geldiğinden, bu zat esması bütün varlığı çekiyor demektir. 

Hal böyle olunca, üzerinde bulunan her “şey’iyyet” ve “men’iyyet” (kim’lik) zaten asılları Hak olması itibariyle bütün varlıklar Hakk’ın zuhurundan başka bir şey değildirler.

Bizim hayalimizden ve şartlanmalarımızdan, sonradan var ettiğimiz “şey’iyyet” ve “men’iyyet” (kim’lik) ortadan kalkıp da “fen” yani “fani” olmakta ve asılları olan Hakk’a dönmektedirler. 

İşte böylece “Allah” esması bütün esmalara kaynak olduğundan zaten O’nun/”Hu”nun üzerindedirler. 

Fani olan hayalimizdeki zannî değerlendirmelerimizdir.

Elmalı’lı Hamdi Yazır bu ayet hakkında özetle şöyle diyor:

[Yani o arz üzerinde bulunan her kim olursa olsun hepsi yok olucudur. Gerek o gemilerdekiler, gerek diğerleri hepsi de o su üzerindeki o yüzen gemiler gibi akıp akıp yokluğa gidecekler ve öleceklerdir.]

(55/27)توَيَبْقَى وَجْهُ رَبِّكَ ذُو الْجَلَالِ وَالْإِكْرَامِ

ve yebka vechü rabbike zül­ celali vel ikrami “Celal ve ikram sahibi Rabbinin vechi bakidir.” (55/27) İnsanda sonradan oluşan, “şey’iyyet” ve “men’’iyyet” değerleri ortadan kalkınca, baki kalan “Rabb’inin vechi”dir. 

Nasıl bir Rabb? “Celal ve ikram sahibi olan Rabb”indir.

İrfaniyet; bu hakikatlerin özelliklerini, gerçeklerini anlayabilmektir. 

Bunları anlamak ise “sırat-ı müstakîm” ve “sıratullah”tır.

“Vecih” kelimesinin hakikati ile ilgili olarak diyebiliriz ki;

“Vecih” burada yüz kelimesinden öte, bütün varlığının külliyetini zerrelerine kadar kapsamaktadır.

İnsan sadece yüzünü çevirerek bir şeye baktığında, bedeni başka bir yöne, yüzü başka bir yöne dönmüş olabilir. 

Ancak insan vechini bir yere döndüğünde bütün varlığı ile döner, tümüyle yüzü, göğsü, ayakları, hepsi aynı yöne bakar, tüm cephesiyle yönelir. 

Mana aleminde “Vecih” bütün ruhaniyetiyle, varlığı demektir.

İşte o sonradan oluşan “şey’iyyet” ve “men’’iyyet” ortadan kalkınca, kalan sadece “vech-i baki”dir, iyi anlamaya çalışalım. 

Bu ayette bir başka soru daha akla gelebilir: “Celal ve İkram” sıfatları burada birlikte zikredildi de niye “zül Cemal-i vel İkram” denmedi? 

Cemal daha yumuşak bir sıfat olarak bilinir, hoş latif ve tabii bir tecellisi vardır. Bu ayette ise, şiddet ve hiddet ifade eden. Celal sıfatı kullanılmıştır. 

Çünkü, Cenab-ı Hakk ikramını Celaliyyetinin altında gizlemektedir, İkramına, yani keremine ulaşmak için, Celalinden geçmek, onu tatmak gerekir. Yani şiddetli bir arzu, şiddetli bir iştiyak, şiddetli bir çalışma, şiddetli bir muhabbet, şiddetli bir yorulma da gerekmektedir. 

Yoksa Cemalin yumuşaklığı ve latifliği ile bu zatî ikramına ulaşmak mümkün olamamaktadır. Lütfedilerek ulaşılsa bile değeri bilinemez. 

------------------- 

NOT= Yeri gelmişken Celal ve Cemal hakkın da Füsusü-l Hikemden küçük bir aktarma yapalım. 

---------- 

 Nazarı Cemâl, Hakk’ın vechinin kendi nuru ile tecellisidir ki, bundan örtünme olmaz. 

 Nazarı Celâl Hakk’ın vechinin gayriyyet elbisesi ile perdelenmesi olduğundan, bunda örtünme vardır, bu örtünün açılması gene Celâl gerektirir.

------------------- 

Cenab-ı Hakk da kendine çekmeyi dilediği kullarına böyle Celal terbiyesiyle ikramını sunar. 

Allah lafzı söylendiği zaman, (celle celalühü) dendiği bilinen bir gerçektir.

------------------- 

Burasını Kur’anı Keriym Bakara Suresi 2. sure 115. ayet anlatır ki; 

وَجْهُ اللَّهُعوا فثموفَأَيْنَمَا تُوَلُّوا

feeynema tüvellu fesemme vechullahi “Nereye dönerseniz Hakk’ın vechi oradadır.” İşte, “külli şey’’in helikün” eşyanın helak olduğunu idrak eden, sonra da “küllü men aleyha fan” bütün kimliklerin helak ve yok olduklarını müşahede eden kimsenin yolu buraya ulaşır. 

Burada artık kişi nereye yönelse, neye baksa, ancak ve ancak Hakk’ın vechini müşahede etmiş olmaktadır. 

Böyle olmakla birlikte “seyr-i suluk”ta burası son mertebe değildir. Çünkü bir bakan bir de bakılan olduğundan ikilik üzere olan bir görüştür. Henüz daha “vahdet” “teklik” oluşmamıştır.

Vahdet mertebesine ve idrakine ulaşmak için (ki çok zor bir aşamadır) kişi kendini de ortadan kaldırması gerekmektedir. 

Bu yaşantıyı Fahri alem Efendimiz Mi’rac gecesinin sabahı, sahabe-i kiramına “men reani fekad reel Hak”

“kim ki beni gördü ancak Hakk’ı gördü” yani “bana bakan Hakk’ı görür” sözleriyle bu sırrı ifşa etmiştir. 

Burada “ikilik” yani “sen”lik kalkmış sadece “ilahi ben”lik kalmıştır.

Burada artık manzaramız, seyrettiğimiz, karşı taraf dediğimiz varlığın hakikati idrak edilmiş. Eşya helak, kimlikler fani olmuş; kişi artık nereye baksa Hakk’ın vechini müşahede eder hale gelmiş, gayr kalmamış, sadece Hak baki kalmıştır.

Rasülüllah (S.A.V) Efendimiz “Bana bakan göz” demiştir, “her gören” dememiştir. 

Ona bakan sahabenin dışında da bir çok insanlar vardı; kafirler, münafıklar, vs. Bunlar sadece bakıyorlardı onun hakikatini göremiyorlardı, ancak o bir ayna olduğundan gafletle bakanlar kendi iç hallerini görmüş olmaktaydılar. 

Kim ki beni gördü, yani benim hakikatimi gördü, benim “Muhammed” ismi altında Hakk’ın zuhurundan başka bir şey olmadığını anladı; işte o sadece Hakk’ı görmüş oldu.

İşte burası teklik alemidir ve Vahdaniyyet hükmüdür. 

Birinci basamakta “eşya” yok olmakta, ikinci basamakta “kim”likler yok olmaktadır. 

Bunun neticesinde varlıkta “Hakk’ın vechi”nden başka bir şey görünmemesi bunun da sonunda, kendinde de Hakk’ın vechini müşahede etmesi ile kişi, bu ve konuyla bağlantılı diğer ayetlerin hakikatini idrak etmiş olmaktadır.

Bütün bu idrak ve yaşantılar ancak mücahede ve müşahede ile “Celal”den geçmektedir. 

Celal sıfatından, celal süzgecinden kişi geçmedikçe, bu hakikatleri idrak etmesi mümkün değildir. 

Zaten bu nedenle Cenab-ı Hak ikramını Cemal değil “Celal” sıfatına bağlamıştır. 

Ne zaman “Allah” lafzı söylenmiş olsa, karşılığında tabii olarak celle celalühü dediğimiz aşikardır.

------------------- 

(55/37) 

فَكَانَتْ وَرْدَةً كَالدِّهَانِعت السُّعفَإِذَا انْشَقَّ

“feizen şakkatisssemaü feka­net verdeten keddihani “Gök yarılıp da erimiş yağ gibi kıpkırmızı bir gül olduğu zaman.

Bu ayette de her ne kadar kıyamet yaklaştığında görülecek bazı hadiselerden bahsediliyor ise de, biz yine kendi hakikatimiz yönünden incelemeğe çalışalım. 

“Sema yarıldığında” yani insanın beşeriyetinin hayal seması yarıldığında, içinden dökülen nefs-i emmare (rengi gök ve kül rengi tonları), levvame (rengi kızıl) ve mülhime (rengi yeşil) yağları aşk ve muhabbet ateşiyle, zikr iştiyakıyla, gönül tavasında kızarmaya başlayıp, evvelki ahlakları buhar olup uçmaya, oradan ayrılmağa başlarlar. 

Nihayet yoğunlaşarak geriye kalan öz, “Hakikat-i Muhammedi gülü”ne dönüşür. Bu oluşumdan itibaren Kur’anı Keriym Fecr Suresi 89. sure 28. ayette 

ارجعي إلى رَبِّكَ

irci’i ila rabbiki “Rabbına dön” hitabına mazhar olur. 

Böylece hakiki ilahi seması, gönül göğü, “Hakikat-i Muhammedi gülü” olduğu zaman, renkli beşeriyet yağları dökülmüş ve nefsinin o mertebelerinin kıyameti kopmuş olur.

------------------- 

(55/46)تَانأوَلِمَنْ خَافَ مَقَامَ رَبِّهِ جَنَّتَانِ

ve limen hafe mekame rabbihî cennetani “Rabbınızın makamından korkan kimselere iki cennet vardır.

 Otuzbirinci ayetten sonra, buraya kadar gelen ayetlerde cehennemden, cehennemin ve suçluların halinden bahsederken, bu ayetten itibaren de cennetten, cennetin ve iman ehlinin halinden bahsetmektedir. 

“re’sül hikmeti mehafetullah. 

“Hikmetin başı Allah korkusudur.” Hadisi bizlere bu ayetin izahında yardımcı olmaktadır.

Geçmiş sayfalarda da bahsedilen “men” yani “kim”likten burada da bahsedilmekte; düşünen varlıklara hitap edilmektedir. 

Yine yukarılarda iki deryadan, “abdiyyet” ve “Rububiyyet” deryalarından bahsedilmişti. 

İşte bu deryalar aynı zamanda birer makamdır. 

“Makam-ı abdiyyet”ten “makam-ı Rububiyyet”e yükselen kimse, bu makamda yaşamını sürdürmeye ve daha geniş manada buraları idrak etmeğe çalışır. 

“men arefe nefsehu fekad arefe rabbehu” 

“Kim ki kendi nefsine arif oldu, bu halde gerçekten kendisi Rabbine arifdir” 

“Kim ki nefsine arif oldu, ancak o Rabbine arif oldu.” Yani, “nefsini bilen Rabbını bilir,” hadisi de; bu konuyu oldukça açmaktadır. 

Nefsinde, yani kendi varlığında Hakk’ın varlığını müşahede ederek yaşamına devam eden kimse, bu makamdan tekrar “abdiyyet”ine, yani bireysel nefsî varlığına düşmekten korkarsa ona iki cennet vaad edilmektedir. 

“Rububiyyet” makamına ulaşmak için “Hikmet” gerekmektedir. 

“Kime hikmet verilmişse, onu büyük hayır verilmiştir” beyan-ı ilahisi bu mertebeye ışık tutmakta, hikmete ulaşılabilmesi için de “Re’sül hikmeti mehafetullah” 

“Hikmetin başı Allah korkusudur” hadisinde belirtilen gerçeği idrak edip yaşamak gerekmektedir.

Yukarıda belirtilen iki korku, Allah’a yani “Zat-ı İlahi”ye giden yolda çok mühim iki mertebedir. Korku iki türlüdür. 

Biri nefsine, menfaatlerine, beşeri varlığına zarar gelmesinden korkmak. 

Diğeri ise Rabb’ına karşı nezaketsiz olup, ilahi varlığından nefsi benliğine, beşeriyetine düşmekten korkmaktır.

Kim ki “Mertebe-i Rububiyet”te makam tutar, burayı idrak ederek yaşamını sürdürmeye çalışır ve buradan düşmekten korkarsa, Ona dünyada iken huzur cenneti, ahirette de ahiret cenneti verilir. 

Bir yönüyle iki cennet budur. 

Diğer yönüyle ise; 

ahirette o yerin gereği fiziksel, bedensel bir cennet, diğeri ise, Alah’ın Zat’ından kendisine lutfedilen ruhsal zatî idrak, gönül ve irfan cennetidir

------------------- 

(55/60)٩الْإِحْسَانَِهَلْ جَزَاءُ الْإِحْسَانِ إِلَّا

hel cezaül ihsani ille’l ihsanü

### “ İyiliğin karşılığı yalnız iyilik değil midir ?”

 Çok geniş ve derin manalar ifade eden bu ayet-i kerimeyi yavaş yavaş incelemeye çalışalım. 

Evvela “ceza” ve “ihsan” kelimelerine kısaca bakalım. 

“Ceza” kelimesi, genelde bilindiği gibi sadece bir suçun karşılığı değil, her oluşumun karşılığının ifadesi “ceza” kelimesiyle belirtilmektedir;

İyiliğin de kötülüğün de karşılığı “ceza”dır.

“İhsan” kelimesi de, iki yönlü ifadelidir. 

Biri genelde kullanılan herhangi maddi bir şeyin karşılıksız verilmesi, diğeri ise marifetullah yönünden ilmi ilahinin şuhud mertebesinden zati ihsanıdır. 

Bu oluşumu biraz açmağa çalışalım. 

Burada bahsi geçen ihsan, “İhsan” hakikatinin beş mertebesinden dördüncü mertebesini ifade etmektedir.

“İhsan” ın birinci mertebesi; 

“Cibril hadisi” diye de bilinen Yahya bin Ya’mur’dan rivayet edilen hadisle belirtilmiştir. *(6) özetle şöyledir: 

Bir gün Hz Rasülüllah’ın yanına elbisesi bembeyaz; saçları simsiyah bir adam gelip önüne oturur ve “İslam”, “iman”, “ihsan” ve “kıyamet” olmak üzere dört şeyden soru sorar. 

Efendimiz bunların hepsini sırasıyla cevapladıktan sonra, yabancı, “doğru söyledin” diyerek oradan uzaklaşır. 

Bunun üzerine Hz. Rasülüllah merak edenlere; “bu Cebrail (a.s) idi, size dininizi öğretmeye geldi,” diye bildirmiştir. *(7)

* (6) Sünen-i Tirmiz Tercüme si. Cilt:4, S: 367, Hadis:2738

*(7) Bu hususta daha geniş bilgi almak isteyenler “İslam İman İhsan ikan” isimli kitabımıza bakabilirler.

Hz. Rasülüllah’ın gelen yabancıya “ihsan” hakkında verdiği cevap; 

“en te’budellahe keenneke terâhu feinnehu terake.”

 “Allah’ı sanki gözlerinle görüyormuşsun gibi, Allah’a ibadet etmendir. Sen O’nu gormesen de O seni görüyor, “ şeklindedir.

Küçük bir dikkatle baktığımızda, burada bahsedilen “ihsan”ın marifetullah yönünden gelen ru’yet, yani müşahedeye dayalı “ihsan” olduğunu görmekteyiz. 

“Sen O’nu gormesen de” sözünün altında “şimdilik” ifadesi yatmaktadır. 

Ve bu hadis ümmet-i Muhammed’e “rü’yet”in yolunu açmaktadır. 

Eğer yolu ve sistemi bulunursa, görülen de göreni görebilir.

“İhsan” ın ikinci mertebesi;

Rabbımızın Hz. İbrahim’e ve seyr-i sülûk yolunda o mertebeye gelmiş olanlara olan hitabına bakalım. 

Kur’anı Keriym Bakara Suresi 2. sure 131. ayette 

هُ أَسْلَمَو١٣١﴾ إِذْ قَالَ لَهُ رَبُّ

 قَالَ أَسْلَمْتُ لِرَبِّ الْعَالَمِينَ

iz kale lehü rabbühü eslim kale eslemtü lirabbil alemiyne “Rabbi ona; “teslim ol” buyurduğunda, “alemlerin Rabbına teslim oldum” demişti. 

Buradaki teslimiyet, tam bir teslimiyettir, İbrahimiyet mertebesinde ilerlemeye devam eden salik, Kur’anı Keriym En’am Suresi 6. sure 79. ayette 

مَوَاتِ وَالْأَرْضَ حَنِيفًاعذِى فَطَرَ السَّمَعهْتُ وَجْهِيَ لِلَّذِيعإِنِّي وَجَدْتُ ٧٩

وَمَا أَنَا مِنَ الْمُشْرِكِينَ

inniy veccehtü vechiye lilleziy fetaressemavati vel arda haniyfen ve ma ene minel müşrikiyne “Ben vechimi öyle bir veçhe karşı tuttum (teslim ettim) ki; o vecih, semavat ve arzı fıtratı üzere halk etmiştir. Ve ben de şirk ehli değilim,” diyerek samimiyetle yoluna devam ederken, Kur’anı Keriym Bakara Suresi 2. sure 112. ayette 

بَلَى مَنْ أَسْلَمَ وَجْهَهُ لِلَّهِ وَهُوَ مُحْسِنٌ

bela men esleme vechehü lillahi ve hüve muhsinun “İyi bilin ki kim vechini Allah’a teslim ederse, ona ihsan olunur,” hükmüyle Allah’ın Zati ilmine mahal olmaya başlar. 

Ve devamında marifetullah kendisinde çoğalmaya devam eder. 

İşte ancak bu kimselerde “Zat tecellisi” bulunur. 

Ve ancak bunlarla “Zat mertebesi”ne ulaşılır.

“İhsan”ın üçüncü mertebesi; 

Kur’anı Keriym A’raf Suresi 7. sure 56. ayette 

رَحْمَتَ اللَّهِ قَرِيبٌ مِنَ الْمُحْسِنِينَعإِنْ

inne rahmetallahi kariybün minel muhsiniyne “Muhakkak ki; Allah’ın rahmeti yakın olarak ancak muhsinlerden gelir.” İfadesiyle açık olarak bildirilmektedir. 

Allah’ın maddi rahmeti; bu varlık zuhurlarından, her yerden gelmektedir.

Burada bahsedilen genel rahmet değil “ilahi” ve “zati” müşahede rahmetidir, ki o da ancak en kısa yoldan muhsin kişilerin gönüllerinden, talip kişilerin gönüllerine akmaktadır.

“Ümmet-i Muhammed”e has olan bu sonsuz lütuf, “ümmet ı Musa”ya; 

Kur’anı Keriym A’raf Suresi 7. sure 143. ayette 

لن تريني

len teraniy “Sen beni göremezsin” olmuştur. 

Çünkü Museviyyet mertebesi kelîm, Muhammediyyet mertebesi ise müşahede ve habib’liktir “küntü kenzen mahfiyyen, feahbibtü en u’refe fehalaktül halka li u’rafe bihi” 

“Ben gizli bir hazineydim, bilinmekliğimi sevdim ve bana arif olmaları için bu halkı halkettim” hadis-i kudsisiyle belirtilen zuhur halini, bu ümmete has müşahede ve muhabbet gerçeği içerisinde kemale erdirmiştir. Bu, ihsanların en büyüğüdür.

“İhsan”ın dördüncü mertebesi; îzahına gayret etmeği çalıştığımız, (55/60)٩الْإِحْسَانَِهَلْ جَزَاءُ الْإِحْسَانِ إِلَّا

hel cezaül ıhsani illel ıhsanü

## “ İyiliğin karşılıyı yalnız iyilik değil midir ?” ayetinin hakikatidir.

 Buraya gelinceye kadar belirli bir olgunluğa ulaşan salik, oluşturduğu irfaniyet ve marifetullah bilgilerini ehli olanları ulaştıracak hale gelmiş olmaktadır.

“İhsan”ı alan muhsin olan arif, bu hakikatleri kabiliyetli olanlara ihsan etmeye başlar. 

İhsan ettikçe, daha fazlası kendisine ihsan edilir. Böylece ayetin hakikati ortaya çıkıp, yaşantıya geçmiş olur.

“İhsan”ın beşinci mertebesi ise; 

Kur’anı Keriym Ankebut Suresi 29. sure 69. ayette 

اللهَ لَمَعَ الْمُحْسِنِينَأإِنْ 

innallahe leme’al muhsiniyne “Muhakkakki Allah muhsinlerle beraberdir.” Ayetinde belirtilen hakikattir. “İhsan” hadisiyle başlayan ru’yet ve müşahede yolculuğu, bu ayet ile kemale ermiş ve varlığında Hakk’ın Varlığından başka hiçbir şey olmadığını anlayan ve arif olan kişi, Allah’ın kendiyle kendinde olduğunu mutlak olarak bilmiş, bildirmiş ve hayatını böylece devam ettirmiş olmaktadır. 

Allah “Muhsin” ismi ile o mahalden “Zati” zuhurunu ortaya getirmektedir. Kısaca izahına çalıştığımız bu hakikatleri Allah (c.c.) arzulularına kısmet etsin.

------------------- 

Kur’anı Keriym Taha Suresi 20. sure 90. ayette

 بِعُونِي وَأَطِيعُوا أَمْرِىعحَمَنَ فَاتَعرَبِّكُمُ الرّأوَأَنَّ

ve inne rabbekümürrahmanü fettebi’uniy ve etıy’u emriy

### “Sizin gerçek Rabb’iniz Rahman’dır. Gelin bana uyun ve emrime itaat edin”

 “Mertebe-i Museviyet”ten kelam-ı Harun ile;

[sizin Rabbınız “buzağı” veya benzerleri değil, “Rahman”dır. Gelin bana uyun ve emrime itaat edin,] diye o kavme çağrıda bulunuldu. 

Çünkü Rahmaniyyet henüz daha tenzih hakikatiyle “Mertebe-i Museviyet” idraki üzere zuhurda idi. 

------------------- 

20.25 - Kâle rabbişrah lî sadrî. 

Diyanet Meali: 
20.25 - Mûsâ, dedi ki: "Rabbim! Gönlüme ferahlık ver."
------------------- 

79.24 - Fekâle ene rabbukumul ağlâ. 

Diyanet Meali:
79.24 - "Ben, sizin en yüce Rabbinizim!" dedi.

------------------- 

29.26 - Feâmene lehû lût, ve kâle innî muhâcirun ilâ rabbî, innehû huvel azîzul hakîm. 

Diyanet Meali:
29.26 - Bunun üzerine Lût, ona (İbrahim'e) iman etti. İbrahim, "Ben, Rabbime hicret edeceğim. Şüphesiz O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir" dedi.

--------------------------------------- 

 ONİKİNCİ BÖLÜM HAK İsmi hakkında’dır. 

 HAK kelimesi Kurân-ı Kerimde 247 yerde geçmektedir. 

Kaynak Türkiye Diyanet Vakfı İslam ansiklopedisi cilt 15 sayfa 137 

------------------- 

Allahtan bahsederken çok kere “Cenâb-ı Hak” olarak bahsedilmektedir. 

----------

 Hak, ise bilindiği gibi “Hak” tır. Yani adalettir ve her varlığın yaşam hakk-ı vardır. İşte bu yüzden. Bütün alemde bu hakk-ı alemlerin sahibi olan Allah-ü tealâ “Hak” sıfat-ı ile yerine getirmektedir. Bu yüzden kendisinden “Cenâb-ı Hak” olarak bahsedilmektedir. 

---------- 

Hakk, alemlerdeki her zerrede ve her zerrenin hayat hakkını alması için Zat-ı zülcelalin başlıca sıfatlarından biridir, bütün alemlerin adaletli olarak yaşaması için her türlü ihtiyacını veren bir sıfatıdır. 

 Bu yüzden bu alamlerin içi özü Hak, dışı zahiri ise halk’tır. Halk Hakk’ın Hakk ismi ile bütün alemlerde zuhurda aldığı ismidir. 

------------------- 

6.73 - Ve huvellezî halekas semâvâti vel arda bil hakk, ve yevme yekûlu kun feyekûn, kavluhul hakk, ve lehul mulku yevme yunfehu fis sûr, âlimul ğaybi veş şehâdeh, ve huvel hakîmul habîr. 

----------

O, gökleri ve yeri Hak olarak yaratandır. Halk’edendir O’nun “Ol!” dediği gün (her istediği) oluverir. O’nun sözü Haktır. Sûr'a üfleneceği gün hâkimiyet/egemenlik yalnızca O’nundur. Gaybı (görünmeyeni) ve şehadeti (görüneni) bilendir. O, (hüküm ve hikmet sahibi olan) Hakîm (her şeyden haberdar olan) Habîr’dir. (6/En'âm 73) 

------------------- 

Bir bakıma geçmiş sayfalar da belirtilen “ihsan”ın hakikatini yaşayanlar da bunlardır.

 Kelimeleri, “la ilahe illallah Muhammedürrasülüllah”tır.

“men reani fekad reel Hak”

 “kim ki beni gördü ancak Hakk’ı gördü” yani “bana bakan Hakk’ı görür” ifadesinin zuhur mahalleridirler. Bu hükmü idrak edenlerin hali, Mi’rac’ta ki, “dur Rabb-ın salatta” sırrının sırrı, sırrı Muhammed-inin, cemal-i Muhammedi de mana ve yaşantısını bulmaktadırlar. 

Onları tanımak kolay kolay mümkün olmaz. Çünkü belirli bir nişanları yoktur. 

Seyrü sülûk Mi’rac yolculuğudur, bu seyrü sülûğu yapmayan kimse, “dur Rabb-ın salatta” beyanını sadece lisanen beşeri aklı ile çözmeye çalışr ki, hayali bir anlayıştır. Gerçeği ile bu durumu yaşamak, bir irfan ehli yanın da, nefs-i emmare’den başlayarak tekmil tarik etmekle mümkün olacaktır. 

---------- 

Böylece cennetlerin “Tevhid” ve “amel” cennetleri olmak üzere iki kısım olduğunu görmekteyiz. 

Ayrıca sonra bahsedilen iki cennetin önce bahsedilen iki cennetten mertebe bakımından üstün olduğunu da böylece bilmekteyiz.

Rabbımızın Kur’anı Keriym Fecr Suresi 89. sure 29-30. ayette 

# فَادْخُلِي فِي عِبَادِي

تّىعوَادْخُلِي جَنَّتِي

fedhuliy fiy ‘ibadiy (29) vedhuliy cennetiy (30) bu halde kullarım içine edhul/duhul et (29) ve cennetime duhul et (30)

“Benim kullarımın arasına gir ve benim cennetime gir” ifadesiyle, yukarıda belirtilen özelliklerle tanıtılan cennetleri girmemiz istenmektedir. 

Bu cennetlerin en yücesi de belirtildiği gibi, “ümmet-i Muhammed”e has, zat ve irfan cennetleridir. 

Bu hakikatlerden gafil olarak yaşamanın verdiği pişmanlığı düşünmek bile korkunç bir bedbahtlıktır.

Bir irfan ehlinin;

Bu günkü cennet-i irfana dahil olmazsa uşşak, Yarınki vaad olunan huri gılmanı neylerler. 

Sözünü çok iyi düşünmemiz gerekmektedir.

------------------- 

(55/29) يَوْمٍ هُوَ فِي شَأْنٍعكُلّ

 külle yevmin hüve fiy şe’nin “O, her gün yeni bir iştedir”

“Fusüsu’l Hikem” adlı eserinde Muhyiddin-i Arabi Hazretleri bu ayet hakkında şöyle demektedir: 

“Vücud-u mümkinat, varlıkların suretlerini Hakk’ın zuhurundan var etti. Ve bu zuhur ise Tecelli-i Hak’tır. Tecelli-i Hak’ta başka (gayrı) yoktur. Tekrarı dahi yoktur.”

 “Vücud-u mümkinat”, yani “her an değişimde olan mevcut varlık” Hakk’ın her mertebede, o mertebenin gereği olan faaliyet ve görüntüyü ortaya koymasından ibarettir. 

Ve bütün bu varlıklar bir oluşum ve değişim içindedir. Mevsimler, bitkiler, hayvanlar, her an her yerde bir şeyler değişmektedir.

Atomlar dahi sabit değildir. Zaman ölçümüzün temeli olan bir saniyede atomlar dokuz (9) milyon küsur defa titreşmektedirler. 

Nasıl bir düzen?... Ne muhteşem bir ilahi program!.... 

Cansız dediğimiz madenleri meydana getiren atomlar dahi akıl almaz bir hızla hareket etmektedirler. Biz ise bunu göremediğimizden onlara cansız, hareketsiz varlıklar diyoruz.

Dünyayı canlı ve cansız varlıklar olarak ikiye ayıran tabiatçıya bir arif kişi; 

“eğer taş, toprak, cansız dediğiniz bu dünya cansız ise, insan gibi bir canlıyı nasıl meydana getiriyor?” diye sormuştur İnsan kendisi için bir program yapar; bazıları tutar, bazıları tutmaz. Fakat ilahi program, altı (7) milyar küsur insanı, sayısız galaksi ve gezegenleri, melekleri, cinleri, hayvanları, madenleri, bildiğimiz ve bilmediğimiz bütün alemlerindeki yaşantıları, kendi zuhurları ve düzeni içinde hiç aksatmadan sonsuz olarak sürdürmektedir.

------------------- 

Çünkü her an bütün alemde ve varlıklarda değişimde “şe’nde” olan bizzat O’dur. Bütün suretler, zuhurlar “Tecelli-i Hak”tan başka bir şey değildir. Ve bu “Tecelli-i Hak”ta “baka” yoktur: Hiçbir şey sabit değildir.

“Tecelli-i Hak”ta “baka” olmadığı gibi tekrarı dahi yoktur. Aynı tecelliyi iki defa tekrarlamaz, bir varlığa iki defa aynı tecelliyi yapmaz. Bunları çok iyi anlamamız gerekmektedir. 

Kur’an-ı Kerim, dinimiz bize tüm hakikatleri anlatmaktadır. Tefekkür etmemiz gerekir. Eğer Kur’an’da seçilen muhatap akıl sahipleri bizler isek, yaptığımız ibadetlerimizin sadece zahir ve şekilden ibaret olmadığını bilmemiz gerekmektedir.

------------------- 

Kur’anı Keriym Furkan Suresi 25. sure 26. ayette 

حمنعلِلرُّوالْمُلْكُ يَوْمَئِذٍ الْحَقُّ

el mülkü yevmeizinil hakku lirrahmani “O gün gerçek mülk (saltanat)Hakk olan rahman’ındır” Zahir ve batın; afak ve enfüs, yani kendi varlığında ve dışarıda olacak kıyamet günü, saltanat “Rahman”ın olur. 

Afakta yani kişinin dışında olacak kıyamet günü, daha evvelce “Hak” esması ile zuhur eden varlıklardan “Hak” esmasının tecellisi geri çekilince, bütün varlıklar kendi hiçliklerini anlayıp çok değişik bir değerler ortamına girerler. Herşey tersine döner. 

Burada kıymetli olan şeyler, orada hiç hükmüne düşer. Kimsenin ne bir gücü, ne malı, ne de mevkii olur. Bu hal içinde mülk ve saltanat sadece Rahman’indir.

Enfüste yani kişinin içinde, kendi bünyesinde ise; belirli aşamalardan geçip, “İrfan Mektebi” isimli kitabımızda ve henzerlerinde belirtilen irfaniyet eğitimini ve yaşamını tatbik ederek Rahmaniyyet hakikatine ulaşan kimsede, kendi beşeri ve nefsi halinden hiçbir şey kalmaz.

İşte o yüzden o beden mülkü ve saltanat Rahman’ın olur. O kişiden faaliyette olan sadece Rahman’dır.

------------------- 

ONÜÇÜNCÜ BÖLÜM İLÂH İsmi hakkında’dır 

------------------- 

İLÂH kelimesi Kurân-ı Kerimde çoğul şekliyle birlikte 147 yerde geçmektedir.

Kaynak,Türkiye Diyanet Vakfı İslâm ansiklopedisi cilt 22 sayfa 64

------------------- 

Not. İZ-Efendi Babacığım.Bu isimler İslam ansiklopedisi içerisinde bu şekilde açıklanmışlar.Allah-Hak İlah ismleri net sayı olarak verilirken rahman-rahim-rab biraz daha ayrıntılı sayılar şekliyle verilmiş. Sanırım onlarda kendi içerisinde toplandığında net sayı bulunur. Şöyle ki, Rab ismi 962 yerde Allah’a nisbet edilmiş

5 yerde hükümdar manasında

1 ayette firavun hakkında

1 ayette Allah’tan başka rab olmadığını

4 ayette erbab olarak ele alınmış bunları toplarsak 962+5+1+1+4=973 sayısı çıkıyor. Bu sayıda kendi içinde toplandığında 9+7+3 =19 insan-ı kamil’in remzi olmaktadır.

ALLAH, ismi hakkında şu hususu ilave etmek istedim.Bazı farklı kaynaklar ve internet sitelerinde bu sayı İslam ansiklopedisinden 1 fazla olarak 2698 olarak zikredilmektedir.Terzi Baba 2 kitabında besmele-19 hakkında yazı yazarken aynı sayı benim gönlüme bu şekilde tecelli olmuştu.

Besmelenin içinde var olan isimlerden birisi de Allah c.c. ismidir.Kurânın tümü içerisinde en çok tekrarlanan Allah kelimesidir.Toplam 2698 adettir.Konumuz olan 19 un 142 katı bu sayıyı veriyor.19x142=2698 …19 ve 142 sayılarını topladığımızda 1+9+1+42=53 çıkar ki,bu da bizleri besmelenin içinde tekrar Terzi Baba ismine ulaştırmaktadır. (terzi baba 2 ‘den alıntı) Allah sayı adedi 2698 değil de 2697 olduğunda 19 ‘un katları olma özelliği ortadan kalkıyor şeklinde düşünüp 1 fazlası ile 2698 ‘dir şekliyle düşünmüş idim.El fakir ÇHU.

------------------- 

“Lâ ilâhe illâ Allah” 

------------------- 

Kur’anı Keriym Bakara Suresi 2. sure 163. ayette; 

وَإِلَهُكُمْ إِلَهٌ وَاحِدٌ

حِيمٍعحَمَن الرّعهُوَ الرَّلَا إِلَهَ إِلَّا 

ve ilahüküm ilahün vahidün la ilahe illa hüverrahmanürrahıymü “O, merhamet eden merhametli olandan başka tanrı yoktur.” Sizin ilahınız zannınızda var ettiğiniz hayali ilahlar değil, bütün alemde sureti (dışı) Rahman, sıreti (içi) Rahiym, Vahid (tek) ve “hüviyet-i mutlaka” olan “Allah”tır.

------------------- 

20.14 - İnnenî enallâhu lâ ilâhe illâ ene fağbudnî ve ekımis salâte lizikrî. 

Diyanet Meali:
20.14 - "Şüphe yok ki ben Allah'ım. Benden başka hiçbir ilâh yoktur. O hâlde bana ibadet et ve beni anmak için namaz kıl."

------------------- 

ONDÖRDÜNCÜ BÖLÜM. Allah-ın zatı ile birlikte ifade edilen geçmiş sayfalarda bahsedilen isimlerinin toplu halde özetle incelenmesi hakkında’dır ancak bu sıralamada “Rabb” ismini konumu itibari ile en sona bırakacağız. 

---------- 

ZATİ İSİMLE BİRLİKTE İFADE EDİLEN DİĞER İSİMLER. 

-------------- 

ALLAH isminin özetle tarifi. 

Geçmiş sayfalarda daha geniş mana da, kendilerinden bilgi verilen bu isimlerin, daha kolay ve idrakle anlaşılabilmesi için her birerleri hakkında kısaltılmış özetle hakikatlerini anlayabilmek için bu şekilde de sunulmaya çalışılmıştır ki, konular daha açık olarak anlaşılmış olsun. Bu şekilde yapılan izahlarla belki tekrar gibi gözüken, sayfa adetleri artmaktadır, ancak konuların daha geniş kapsamlı anlaşılabilinmesi için bu izahlara ihtiyaç olduğu aşıkârdır.

ALLÂH lafzı Kurân-ı Kerimde 2697 yerde geçmektedir.

Kaynak Türkiye Diyanet Vakfı İslâm ansiklopedisi cilt 2 sayfa 484

-------------- 

 Abdül kerim Cili İnsan-ı Kâmilde. 

 Allah= Ulûhiyet-i Şöyle tarif etmektedir. 

 Ulûhiyet=Tüm olarak bu varlığın gerçek yüzleri ile kendi mertebelerinde korumağa Ulûhiyet adı verilir. 

-------------- 

 Muhyidd-ini Arabi ise Allah’ın ma’nası’nı tarif ederken!

 “İsmüzzat cemiüssıfat esma-i mütekabile ve sıfat-ı mütezâtte cem’inin ahadiyyetine Allah, denir.” 

 “Yani! Zatının ismi, bütün sıfatlarının, zıt isimlerinin ve zat-i sıfatlarının hepsinin birliğine, Allah,” denir. Diye ifade etmiştir. 

-------------- 

 Allah= Ulûhiyet-in, iki tarif hali vardır. Birisi, “Zât-ı mutlak” diğeri ise, “Zât-ı mukayyet”tir. 

 “Zât-ı mutlak”ın, bilinmesi beşer idrakinin oraya ulaşması nümkün değildir, sadece tarif babında ifade edilebilir. 

 “Zât-ı mukayyet” yani belirli suret ve şekillere bürünerek- o hal ile kayıtlanarak, ancak teşbih-benzerlik hakikati ile kulun dimağında bir suret almaktadır, Bu alemdeki bütün suretler, bir sıfatı veya ismi yönüyle zuhura çıkmış olur, bu husus yaratma değil, “zâhir ismi ile zuhura çıkmasıdır.” Kur’an-ı Kerîmde Allahtan bahseden ayetlerin bir kısmında, “ben veya biz yaptık” diye geçer, bu tür ayetler zat-i kendi lisanındandır. Diğerleri ise tarif babında Allah (c.c.) şöyle söyledi böyle yaptı gibi, başka bir mertebeden izahi anlatımlardır. 

 “Zât-ı mukayyet” Yönü ile, Efendimizin anlatışıyla. Hadis-i şerifte, “Rabb-ımı taze bir delikanlı suretinde gördüm” Teşbih yönüyle. Diğer bir hadis-i şerifte ise, “o bir nurdur nasıl görülür.” Tenzih yönüyle. Diye ifade edilmiştir. Bu ifadelerin biri zat-ı mutlak yönünden, diğeri ise, zat-ı mukayyet yönünden’dir. 

 Her iki yönü ile “ALLAH” zat ismiyle anılır. İsminin geçtiği yerdeki tarifine göre, hangi mertebeden ifade edildiği irfaniyetle anlaşılmış olur. İlâh-i mertebeler bilinmez ise, hayal veya duygu yönü ile “ALLAH” ismi hatırlanmış olur.

 “Ve ne fahtü fihi min ruhi” (15-29) “O’na ruhumdan üfledim” kelâmı ilahisi, mutlak zatından Rububiyyet mertebesi itibari ile, mukayyed zuhurunadır. 

 Geçmiş satırlarda belirtildiği gibi, tarif babında. 

“Allah edemi kendi sureti-Ulûhiyyet-üzere halketti,” bilgisi verilmiştir. 

 Allah ismi anıldığında “Celle Celâlühü” diye cevaplandırıl-maktadır“ İz—T-B- “ 

-------------- 

"Allah" ismi celili, Cenâb-ı Hakka mahsus

O'nun bütün kemal sıfatlarını ifâde eden bir isimdir ki başka hiç bir kimseye verilemez.

Bu, varlık alemin de ismi âzamdır. 

----------------------------- 

RAHMAN İSMİ 

RAHİM İSMİ 

Rahmaniyyet=İsimlerin ve sıfatların gerçek yüzleri ile meydana gelişinden ibaret, olmaktadır. 

Bu hakikate binaen Bayezid-i Bistami, “suyun rengi kabının rengidir” demiştir. 

O halde Rahmaniyyet görünmeyen Allah-ın görünür ve bilinir hale dönüşen, ilk lâtif zuhurunun ismi olmaktadır. 

Rahmaniyyet= Ulûhiyet’in gölgesidir.

Böylece bu mertebede Ulûhiyet “Akl-ı kül” Rahmaniyyet ise “nefs-i küldür” Ulûhiyet etken Rahmaniyyet edilgendir. İşte bu yüzden “cevamiul kelim-az sözle çok mana ifade eden” Peygamber efendimiz, Rahmaniyet makamını böylece tabir ve tarif etmiştir. 

Aynı zaman da “Kur’an zattır Kur’an, Cemî esma ve sıfata cami olan zattır.” “Furkan sıfattır” hal böyle, olunca ayette belirtildiği gibi zat-ı talim eden Rahman, alemler hakkında ne yapacağını talim ettikten sonra, ilk işi insanın evvela latif, sonra da kesif halini, aldığı görev ile inşasını yapmaya başlamasıdır.

-------------- 

Ebul Hasan Gari Hz. buyuruyor ki: 

[Tenzih ederim şu yüce zat-ı alayı ki, nefesini latif kılıp ona Hak ismini verdi ve nefesini kesif kılıp ona da halk ismini verdi. Hak kendi nefesini Nefes-i Rahmani ile vasf etti. ] Malum olsun ki, fezada nefh edilmiş olan “Nefes-i Rahmani” Ulühiyyetin zahiri olan tabiat üzerine vaki olur. Hem o “Nefes-i Rahmaniye”de zahir oldu. 

Esma-i îlahiyye “Nefes-i Rahmaniyye” ile zuhura çıkmazdan evvel batındaydı, yani habs idiler. 

-------------- 

“Nefes-i İlahi”nin marifetini murad eden kimse alemi bilsin. Zira nefsini bilen kimse, alemde zahir olan Rabb’ını bilir.

-------------- 

Ey salik, Hak yolunda “Makam-ı Cem-ül Cem”e gelip, cümle “Esma-i İlahiye”nin eser ve ahkamı senden zahir olduğu vakit; 

sen, hakikatinle Hak ol.

suret ve zahirinle de halk ol.

Hakk’ın bütün mertebelerinin ahkamı sende toplanmış olmakla, sen sureti İlahiye üzere bulunman ile bütün halka Rahman olursun. Zira “İnsan-ı Kamil” zahiri ve batını ile halka rahmettir. F.H. 

-------------- 

Kur’anı Keriym İsra Suresi 17. sure 110. ayette “De ki; gerek Allah deyin, gerek Rahman deyin; hangisini derseniz deyin en güzel isimler O’nundur”

-------------- 

21. sure 107. ayette “vema erselnake illa rahmeten lil alemiyne” 

## “Biz seni ancak alemlere rahmet olasın diye gönderdik” buyuruldu.

--------------

Kur’anı Keriym Rahman Suresi 55. sure 1-4 ayetleri “er rahmanü (1) allemel kur’ane (2) halekal insane (3) allemehül be­yane (4) 

-------------- 

“bismillahirrahmanirrahiymi” .

“Rahman Rahiym olan Allah’ın adıyla”.

-------------- 

 Kur’anı Keriym Meryem Suresi 19. sure 26. ayette “Ben Rahman’a oruç adadım” yani “Rahmaniyyet mertebesinden başka bütün mertebelerden ilgimi kestim” de. 

-------------- 

Adem’e secde etmeyen şeytan, aslında “suret-i Rahman” üzere olan Adem’in şahsında, “Rahman”a secde etmemiştir.

-------------- 

Kur’anı Keriym Meryem Suresi 19. sure 93. ayette “Gökte ve yerde olan her kimse Rahman’a baş eğmiş kul olarak gelecektir.”

-------------- 

Kur’anı Keriym Enbiya Suresi 21. sure 112. ayette (Peygamber), "Ey Rabbim! Hak ile hüküm ver. Bizim Rabbimiz, sizin nitelemelerinize karşı yardımı istenecek olan Rahmân'dır" dedi.

Esma mertebesi ve aynı zamanda “Rab”lık mertebesi de olan Rububiyyet, kaynağını “Rahmaniyyet”ten almaktadır. “ve Rabbimiz Rahman”dır.

-------------- 

HAKK İSMİ 

HAK kelimesi Kurân-ı Kerimde 247 yerde geçmektedir. 

Kaynak Türkiye Diyanet Vakfı İslam ansiklopedisi cilt 15 sayfa 137 

-------------- 

Allahtan bahsederken çok kere “Cenâb-ı Hak” olarak bahsedilmektedir. 

-------------- 

Hak, ise bilindiği gibi “Hak” tır. Yani adalettir ve her varlığın yaşam hakk-ı vardır. İşte bu yüzden. Bütün alemde bu hakk-ı alemlerin sahibi olan Allah-ü tealâ “Hak” sıfat-ı ile yerine getirmektedir. Bu yüzden kendisinden “Cenâb-ı Hak” olarak bahsedilmektedir. Hakk ise mizan ilâh-i ölçüdür. 

-------------- 

Hakk, alemlerdeki her zerrede ve her zerrenin hayat hakkını alması için Zat-ı zülcelanın başlıca sıfatlarından biridir, bütün alemlerin adaletli olarak yaşaması için her türlü ihtiyacını veren bir sıfatıdır. 

Bu yüzden bu alamlerin içi özü Hak, dışı zahiri ise halk’tır. Halk Hakk’ın Hakk ismi ile bütün alemlerde zuhurda aldığı ismidir. 

-------------- 

6.73 - Ve huvellezî halekas semâvâti vel arda bil hakk, ve yevme yekûlu kun feyekûn, kavluhul hakk, ve lehul mulku yevme yunfehu fis sûr, âlimul ğaybi veş şehâdeh, ve huvel hakîmul habîr. 

-------------- 

O, gökleri ve yeri Hak olarak yaratandır. Halk’edendir O’nun “Ol!” dediği gün (her istediği) oluverir. O’nun sözü Hak’tır. Sûr'a üfleneceği gün hâkimiyet/egemenlik yalnızca O’nundur. Gaybı (görünmeyeni) ve şehadeti (görüneni) bilendir. O, (hüküm ve hikmet sahibi olan) Hakîm (her şeyden haberdar olan) Habîr’dir. (6/En'âm 73) 

-------------- 

Çünkü her an bütün alemde ve varlıklarda değişimde “şe’nde” olan bizzat O’dur. Bütün suretler, zuhurlar “Tecelli-i Hak”tan başka bir şey değildir. Ve bu “Tecelli-i Hak”ta “baka” yoktur: Hiçbir şey sabit değildir. F.H.

“Tecelli-i Hak”ta “baka” olmadığı gibi tekrarı dahi yoktur. Aynı tecelliyi iki defa tekrarlamaz, bir varlığa iki defa aynı tecelliyi yapmaz. F.H.

Bunları çok iyi anlamamız gerekmektedir. 

Kur’an-ı Kerim, ve dinimiz bize tüm hakikatleri anlatmaktadır. Tefekkür etmemiz gerekir. Eğer Kur’an’da seçilen muhatap akıl sahipleri bizler isek, yaptığımız ibadetlerimizin sadece zahir ve şekilden ibaret olmadığını bilmemiz gerekmektedir.

-------------- 

“men reani fekad reel Hak”

“kim ki beni gördü ancak Hakk’ı gördü” yani “bana bakan Hakk’ı görür” ifadesinin zuhur mahalleridirler. Gerçek mana da bakan peygamberimizdeki Hakk’ı görür. Hayal ve benlik olarak bakan ise onda halkı görür, abdulmuttalibin yetim torununu görür. Kendisinde Hakk’ın görülmesi ise “Zat-ı mukayyed-i teşbih” yönüyledir. 

-------------- 

Çünkü her an bütün alemde ve varlıklarda değişimde “şe’nde” olan bizzat O’dur. Bütün suretler, zuhurlar “Tecelli-i Hak”tan başka bir şey değildir. Ve bu “Tecelli-i Hak”ta “baka” yoktur: Hiçbir şey sabit değildir. 

-------------- 

Afakta yani kişinin dışında olacak kıyamet günü, daha evvelce “Hak” esması ile zuhur eden varlıklardan “Hak” esmasının tecellisi geri çekilince, bütün varlıklar kendi hiçliklerini anlayıp çok değişik bir değerler ortamına girerler. Herşey tersine döner. 

----------------------- 

 İLAH İSMİ. 

--------------

İLÂH kelimesi Kurân-ı Kerimde çoğul şekliyle birlikte 147 yerde geçmektedir.

-------------- 

Kur’anı Keriym Bakara Suresi 2. sure 163. ayette;

ve ilahüküm ilahün vahidün la ilahe illa hüverrahmanürrahıymü

-------------- 

Bu alemler, “cem ve tafsil”; “zahir ve batın” olmak üzere iki yönlüdür. 

“Hu”, (O) manasında, “Zat”a işarettir, “ilah”ın “tafsil”de ismi “Allah”, “cem”de ise “hû”dür. 

“Batın”da iken bu ismiyle zuhura çıkıp tafsil ile faaliyete geçtiğinde, “ilah” ismini alan;

faaliyetinden sonra “Hu”ya dönen “Zat-ı Mutlak”, kendini “hüvallahülleziy la ilahe il­la hüve” diye vasfetmiştir. 

------------------------------ 

 RABB İSMİ 

 Konu. “Dur Rabb’ın namaz kılıyor” olduğundan buraya kadar Rabb ve ilgili diğer isimler hakkın da bilgiler verilmiş idi. Bura da ise daha özetle geçerek (Rabb) ismine biraz daha yakından bakmamız gerekecektir. Rabb isminin özellik ve hakikatlerinden haberimiz olmaz ise konumuz olan hadisi kudsiyi hakikati itibari ile anlamamız mümkün olamaya-caktır. 

-------------- 

Kur’anî çerçeveden “rab” ismi : İnternet bilgisi.

Kuranı Kerim’in indiriliş sırasına göre ilk suresi olan Alak suresinin ilk ayetinde Allah : “ Yaratan-Halkeden Rabbinin adıyla oku! “ buyurur.

İndirilen ilk ayette “Rab” ismi mevcuttur. Ve yine son inen ayetler olan Nas suresinde de:

De ki: ” Cinlerden ve insanlardan, insanların kalplerine vesvese veren sinsi vesvesecinin kötülüğünden, insanların Rabbine, insanların Melik’ine, insanların İlah’ına sığınırım. “ diye vahyedilir. Bu son vahiyde de Rab ismi anlatılırken Vahyin yani Kuran’ın indiriliş amacında esasın ”ilahi terbiye” olduğu aşikârdır. İlahi terbiye ise Allah’ın ”Rab” ismi ile tecelli bulur.

Kuran’da Allah ismi 2697 kez, Rab ismi ise Allah isminden sonra en fazla geçen isim olarak 962 kez geçer.

------------------- 

tebarekesmü rabbike zü’l celali vel ikrami (55/78)

“Büyüklük ve ikram sahibi Rabbinin adı ne yücedir.” Aynı surenin 27. ayetinde geçen ifade “yebka vechü rabbike zül celali vel ikram” burada ise “tebarekesmü rabbike zül celali vel ikram” şekliyledir. 

Birinci “celal ve ikram” ise, varlığındaki Rahmaniyyetinin ne kadar bereketli ve yüce olduğunu; bunun “celal ve ikram” dan geçtiğini anlatmak içindir

-------------- 

20.12 - İnnî ene rabbuke fahlağ nağleyk, inneke bil vâdil mukaddesi tuvâ. 

Diyanet Meali:
20.12 - "Şüphe yok ki, ben senin Rabbinim. Hemen ayakkabılarını çıkar. Çünkü sen mukaddes vadi Tuvâ'dasın."
------------------- 

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
20.14 - İnnenî enallâhu lâ ilâhe illâ ene fağbudnî ve ekımis salâte lizikrî. 

Diyanet Meali:
20.14 - "Şüphe yok ki ben Allah'ım. Benden başka hiçbir ilâh yoktur. O hâlde bana ibadet et ve beni anmak için namaz kıl." 

------------------- 

 RAB kelimesi,Kurân-ı Kerimde 962 yerde doğrudan Allah’a nisbet edilmiştir. Bunun dışında 5 yerde hükümdar manasında Hz Yusuf dönemindeki Mısır meliki için kullanılmıştır. 1 ayette Hz Musa devrinde firavunun tanrılık iddiasıyla kendisi hakkında kullanılmış,1 ayette de Allah’tan başka rab aranmaması ile ilgili geçmektedir.Rabb’ın çoğulu olan “Erbâb” ise, 4 ayette geçmektedir o ayetler ise 3/64-80,9/31,12/39 şeklinde ki üç surenin içerisindeki toplam dört ayettir.

 Kaynak Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi cilt 34 sayfa 37 

------------------- 

 Rabb-Rububiyyet . 

 Varlıklara verilen isimlerin zuhur ettiği mertebelerin ismidir. Diye ifade edilmiştir. İ. K. A.K.C. 

-------------- 

 Rabb-Rububiyyet . Doğrudan zata bağlı isimlerdendir. 

 Rabb-Rububiyyet’in . Cem ve fark olmak üzere iki faaliyet sahası vardır biri Hakk’a diğeri halka ait olan yönüdür. Halka ait olan yönü, fark da biri imani, “Rabb-ı has” biri “nefsi-beşeri,” “Rabb-ı has” olarak ikidir. Bu saha özel olarak zuhur mahallerindeki oluşum ve kontrolu yapmaktadır. 

 Hakk’a ait olan kısmı ise irfanidir. Bu da “Rabb-ul erbab” cem, diye ifade edilir. Alemlerin Rabb-ı dır. Bütün alemlerde ne varsa onların eğitim ve düzenlenmesidir. Bu saha büyük bir irfaniyyet ve eğitim sahasıdır. T.B.

-------------- 
~ ~ ~

12.39 - Yâ sâhıbeyis sicni eerbâbun muteferrikûne hayrun emillâhul vâhıdul kahhâr.

Diyanet Meali:

12.39 - "Ey zindan arkadaşlarım! Ayrı ayrı Rabb’lar mı daha iyidir, yoksa mutlak hâkimiyet sahibi olan tek Allah mı?" Bura da bahsedilen Rabb’lar, Rabb-ı has’lardan dır.

-------------- 

 Rabb hakkın da internetten alınan kısa bir bilgi.

RAB

Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Hamd, yalnız âlemlerin Rabb’i olan Allah’a aittir.” (Fatiha/2) Hz. Abbas rivayet ediyor: Hz. Peygamber’in şöyle buyurduğunu işittim: “Allah’ı Rab, İslâm’ı din ve Muhammed’i de peygamber olarak kabul eden, imanın tadını almıştır.” (Müslim, 34; Beyhakî, a.g.e., s. 73-74.)

-------------- 

 “Hamd, yalnız âlemlerin Rabb’i olan Allah’a aittir.” (Fatiha/2) Burada bahsedilen Rabb-Rabbu-l erbab’tır. 

-------------- 

İnsanın “Rabbini” bilmesi; “insan” ismiyle kastedilen varlığın, “İlâhî isimlerin bir terkibi” olduğunu bilmesidir!..

-------------- 

Kurani çerçeveden “ RAB” ismi :

 Kuranı Kerim’in indiriliş sırasına göre ilk suresi olan Alak suresinin ilk ayetinde Allah : “ Yaratan-halkeden, Rabbinin adıyla oku! “ buyurur. 

İndirlen ilk ayette “Rab” ismi mevcuttur. Ve yine son inen ayetler  olan Nas suresinde de : Kul euzü birabbinnasi…..

-------------- 

Kuran’da Allah ismi 2697 kez, Rab ismi ise Allah isminden sonra en fazla geçen isim olarak 962 kez geçer.

-------------- 

 ” O Allah ki, arşıl azîm’in Rabbidir.O’ndan başka İlâh yoktur.”

 ( Neml 26 ) De ki: “Yedi kat göklerin Rabbi ve arşil azîmin Rabbi kimdir?”

 (  Müminun 86 )

” Bundan sonra eğer onlar dönerlerse, o zaman onlara şöyle de: “Bana, Allah yeter (kâfidir), O’ndan başka ilâh yoktur. Ben, Allah’a tevekkül ettim (güvendim). Ve O, azîm arşın Rabbidir. “

( Tevbe 129 )

-------------- 

” O’ndan başka İlâh yoktur. Diriltir ve öldürür. Sizin ve evvelki (sizden önceki) babalarınızın Rabbidir. “

 ( Duhan 8 ) 

-------------- 

Eshab-ı Kiramdan, Ebu Rezin El Ukayli (R.A) Rasülüllah (S.A.V.) Efendimizden:

Eyne kane Rabbina kable en yehlûkal halka? 

(Rabbımız, bu alemleri halketmezden evvel neredeydi?) diye sordu. 

Onlar da cevaben (Kane fil a’mai ma fevkahe hevau ve ma tahteha hevae). 

(Altında ve üstünde hava olmayan bir a’mada idi)

(Altında ve üstünde hava olmayan bir a’ma ise alemin halkedilmezden evvelki halidir.) Geçmiş sayfalarda belirtilen a’ma hali “hakikatlerin öz hakikatinden ibarettir, sevad-ı A’zam-büyük karanlık ve zatu-l baht” olarak bildirilmiştir. 

--------------

rabbül meşrikayni ve rabbül mağri­beyni “O iki doğunun da Rabbidir, iki batının da Rabbidir.”

-------------- 

ve yebka vechü rabbike zül­ celali vel ikrami “Celal ve ikram sahibi Rabbinin vechi bakidir.” (55/27)

-------------- 

irci’i ila rabbiki 89. sure 28. ayette “Rabbına dön” hitabına mazhar olur. 

“men arefe nefsehu fekad arefe rabbehu” 

“Kim ki kendi nefsine arif oldu, bu halde gerçekten kendisi Rabbine arifdir”

“Kim ki nefsine arif oldu, ancak o Rabbine arif oldu.” Yani, “nefsini bilen Rabbını bilir,” hadisi de; bu konuyu oldukça açmaktadır. 

-------------- 

iz kale lehü rabbühü eslim kale eslemtü lirabbil alemiyne “Rabbi ona; “teslim ol” buyurduğunda, “alemlerin Rabbına teslim oldum” demişti. 2. sure 131. ayette

-------------- 

ve inne rabbekümürrahmanü fettebi’uniy ve etıy’u emriy “Sizin gerçek Rabb’iniz Rahman’dır. Gelin bana uyun ve emrime itaat edin” 20. sure 90. ayette

### -------------- 

20.25 - Kâle rabbişrah lî sadrî. 

Diyanet Meali: 
20.25 - Mûsâ, dedi ki: "Rabbim! Gönlüme ferahlık ver."
-------------- 

79.24 - Fekâle ene rabbukumul ağlâ. 

Diyanet Meali:
79.24 - "Ben, sizin en yüce Rabbinizim!" dedi.

------ 

 Deyen Fir’avn, “kendisine geçici olarak verilen, nefsi rabb-ı has, Rububiyyet-Rablık gücünü” kendine mal ettiğinden böylece kendini gerçek ilâh yerine koyduğundan, neticesi denizin boğucu ilâh-i Rabb’lığında helâk olup gitmek oldu.

### -------------- 

 29.26 - Feâmene lehû lût, ve kâle innî muhâcirun ilâ rabbî, innehû huvel azîzul hakîm. 

 Diyanet Meali: 

29.26 - Bunun üzerine Lût, ona (İbrahim'e) iman etti. İbrahim, "Ben, Rabbime hicret edeceğim. Şüphesiz O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir" dedi. 

Böylece, İbrahim (a.s.) nefsinden “Rabb-ına” hicret etmiştir. 

-------------- 

55/77) febieyyi ala-i rabbikü ma tükezzibani? 

“Öyleyken Rabbinizin nimetlerinden hangisini! yalanlarsınız?” Otuz birinci defa (son olarak) tekrar ve ihtar edilen bu ayette, Çok mühim bir oluşuma dikkat etmemiz gerekmektedir.

-------------- 

# el hamdü lillahi rabbil alemiyne (2)

# errahmanirrahiymi (3) maliki yevmüddiyni (4)

 “Hamd alemlerin Rabbi, merhametli olan, merhamet eden ve din gününün sahibi olan Allah ‘a mahsustur,” denilerek bu makam sırdan açığa çıkarıldı. 

-------------- 

Kur’anı Keriym Nebe Suresi 78. sure 37. ayette “O; göklerin, yerlerin ve ikisi arasında olanların Rabbıdır.

O, önünde kimsenin konuşmayacağı Rahmandır.” Semavat, arz ve aralarında olanların hepsi “Mertebe-i Rububiyyet”le idare ve terbiye edilmektedir. 

Rububiyyeti de “Rahmaniyyet” hakikati zuhura getirmektedir. 

Böylece genel güç “Rahmaniyyet”in elinde olduğundan; ondan izinsiz, önünde kimse konuşamaz.

---------- 

---------- 

irci’i ila Rabbiki 89. sure 28. ayette “Rabbına dön” hitabına mazhar olur. 

---------- 

 Bu ayetin ifadesi ile demekki bizler, acaba gerçekten “Rabb-ımız”dan başka hayali bir Rabb-a-yeremi farkında olmadan yönelmekteyiz.? Böyle olduğu ayetin ifadesinden açık olarak anlaşılmaktadır. O halde yapılacak ilk iş kişinin kendini gerçek hali ile tanıması lazım geleceği açıktır. 

 Bu hususun çaresi aşağıdaki hadis-i şerifi, çok iyi anlamaktan ve yaşamaktan geçmektedir. 

“men arefe nefsehu fekad arefe Rabbehu” 

“Kim ki kendi nefsine, “nefesi ilâh-i” olarak arif oldu, bu halde gerçekten kendisi Rabbine arifdir” Bu idrake ulaşan kimse hakikat-i itibari ile “Rabbu-l erbaba dönmüş ve o irfaniyet idrakine ulaşmıştır. 

“Kim ki nefsine arif oldu, ancak o Rabbine arif oldu.” Yani, “nefsini bilen Rabbını bilir,” hadisi de; bu konuyu oldukça açmaktadır. 

 Bu hususta geçmiş sayfalarda, konu hakkında yazı gönderen evlatlarımızdan birinin yazısında, (36) şöyle bir tarifi vardı. “nefsini bilen Rabbını bilir,” “Rabb-ını bilen de Rablığını bilir” diye ifade etmişti ki, çok isabetli idi. Gönlüne sağlık olsun. 

-------------- 

 Konu hakkın da F. Mekk-i ye de şöyle bir ifade vardır. 

 Rabb Hakk’tır, ve hakikat nazarı ile bakılınca, kul da Hakk’tır. Mükellefin kim olduğuna şuurum ve vakıf oluşum olsa idi ne olurdu! Eğer kuldur desem, o ölüdür ve yoktur. Ve eğer Hakk’tır desem, teklif olunan nerde? 

---------- 

 Diğer taraftan, (66 risale-i gavsiyye de) Ey bu kevnü mekânın hulâsası olan İnsan! Tevhidi Hakk-ı söz ile bulmak “mümteniattandır-olacak bir şey değildir.” Git nefyi vücud et-vücudunu kaldır-ki, “Füsusu-l-Hikem den ve lemeattan bulamadığın bir sırrı kendinde bulasın. 

 Rubâ-i yi Mevlânâ Câmî. 

---------- 

 Bilindiği gibi, Hadis-i kudsi’de bahsedilen namaz-salat, “Rububiyyet-Rablık” “Rabbü-l Alemîn” yani “İlâh-i terbiye ve eğitim” mertebe-makamının “Salât- namazıdır ve bu saha itibari ile açıklanması ve izahı gerekmektedir. Rabb’lık hakkın da insanlık makamının ulaştığı son mertebedir. Başka şekilde bu Hadis-i kudsinin gerçek mana da müşahedeli yaşam irfaniyeti anlaşılamaz, sedece lâfzi tekrarı yapılmış olur ki bu da sadece hayali bir hal olarak kalmış olur. 

----------- 

 Bu genel bilgileri verdikten sonra, “namaz-salât” ibadetinin tarihçesi, geçmiş kavimlerdeki tatbikatını araştıralım. 

--------------------------------------- 

 ONBEŞİNCİ BÖLÜM geçmiş kavimlerde “namaz-salât” tatbikatı. 

 Bu özet bilgileri de verdikten sonra, “dur Rabb-ın namaz kılıyor” konusu hakkın da yolumuza, eski ümmetlerin tatbikatlarının nasıl olduğunu araştırarak devam edelim. 

 Bu konu hakkında araştırma yapması için Ab… Te… oğlumuza rica edip geçmiş ümmetlerde “namaz-salât”ın tatbikatı nasıl oluyormuş diye araştırma yapmasını istemiştim. Çünkü ayetlerde salattan, rükudan, secdeden, bahsediliyor, fakat bütün bir namaz tatbikatı ifade edilmiyordu, bu yüzden özel bir çalışma yapılması gereği ortaya çıkmış olduğundan, bizde bu yolu takib etmek için faaliyete böylece başladık. 

-------------- 

 Aşağıdaki satırlarda araştırmanın neticesi açıklanacaktır. 

------------------- 

Necdet Ardıç 21 Mar 2021

Hayırlı günler Ab… bey oğlum hamdolsun şimdilik iyi sayılırız İnşeallah sizlerde iyisinizdir. 

Bilindiği gibi geçmiş ümmetlere de (salat-namaz) görevi verilmişti. Ancak açık olmayan bir konu, bu namazların tatbikatlarının nasıl yapıldığıdır. Yani cennette meleklere sadece secde fiili yaptırılmıştır.  İbrahim (as) hakkında ka'bede musalla yeri ittihaz edilmiştir, bu mahalde İbrahim (a.s.) salatını nasıl ifa etmiştir. Yani bugün tatbik edilen gibi, kıyam ruku secde tahiyyat şeklindemi idi, yoksa  sadece  kıyamda mı salatını eda etti,  musa (as)  sadece kıyam ve ruku şekli ilemi idi  isa (a.s.)  Kıyam ruku secde hükmündemi idi gibi. Yani eski ve dini kayıtlarda bu hususta bir bilgi varmı idi onu soracaktım. Benim vaktim olmadığı için bunları araştıramadım ayrıca okuduğum kitapların hiç birinde de bu hususta bilgiye rastlamadım.  

Zahmet olacak şimdiden teşekkür ederim. 

Dünya ahiret işleriniz kolay gelsin herkese selâmlar hoşça kalın. 

" İz--T-B- "

------------------- 

## Geçmiş kavimlerde Namaz-salât 

## Ab… Te… 28 Mart 2021 

Aziz ve Muhterem Efendim, sizlerin ve ailenizin kandilini tebrik eder daim sıhhat ve afiyet üzere olmanızı niyaz ederim. İşaret buyurduğunuz üzere geçmiş kavimlerde namaz ve bu namazın şekli üzerine yaptığım araştırmanın sonucunu ekte gönderiyorum. Konuyla ilgili çok fazla kaynak olmadığı için yazı biraz kısa oldu. İnşallah murad ettiğiniz yönde husule gelmiştir. 

Öte yandan Cuma için İstanbul biletlerimizi aldık, nasip olursa Ramazan öncesi huzurlarınıza varmak için geleceğiz. Silsile kitabının kapağını Ankara'da basıyorlardı, yayın evi bu hafta içinde geleceğini söyledi. Ben de yayınevini sıkıştırıyorum ki Cuma günü beraberimizde getirebilelim. İnşallah lütfolur.

Kemâl-i hürmetle ellerinizden öperim. 

------------------- 

Necdet Ardıç 28 Mart 2021

Hayırlı günler Ab…. Mu… oğlumuz  sizlerinde geçmiş kandiliniz mübarek olsun  hamdolsun şimdilik iyi sayılırız inşeallah ailece sizlerde iyisinizdir.  

Yaptığınız araştırma çok güzel olmuş ellerinize gönlünüze sağlık. Gördüğünüz gibi bu konu ile hiç ilgilenilmemiş, halbuki Salât-namaz ibadetinin de  insanlık tefekkür tarihinde bir seyri olması tabiidir.  "Dur rabb-ın salat ediyor-namaz kılıyor" hakikatinin daha güzel anlaşılabilmesi için "salat-namaz" fiilinin de ilk zamanlardan beri geçirdiği evrelerinin bilinmesi ile daha iyi anlaşılacağı açıktır.  

Hakk'tan hayırlısı İnşeallah Cum'a günü bekliyoruz   Yolda olduğumuz için cevaplamam biraz gecikti. 

Dünya ahiret  işleriniz kolay gelsin herkese selâmlar hoşça kalın. " İz--T-B- "  

------------------- 

GEÇMİŞ KAVİMLERDE NAMAZ-SALAT. 

 Birinci araştırma.

Geçmiş peygamberler ve kavimlere namaz ibadetinin emredildiğini Kur’an-ı Kerîm bildirmektedir. 

“Hani, biz İsrailoğulları’ndan, ‘Allah’tan başkasına ibadet etmeyeceksiniz, anne babaya, yakınlara, yetimlere, yoksullara iyilik edeceksiniz, herkese güzel sözler söyleyeceksiniz, namazı kılacaksınız, zekâtı vereceksiniz’ diye söz almıştık.” 

(Bakara, 2/83) âyeti bu hususa işaret eder. İlahi dinlerden üç büyük dinin atası olan Hz. İbrahim’in:

“Rabbim beni ve çocuklarımı namaz kılanlardan eyle!” 

(İbrahim, 14/40) diye dua ettiği Kur’an-ı Kerim’de yer almaktadır. Özellikle şu ayette Hz. İbrahim’in kıyam rükû ve secde rükünlerini ihtiva eden bir salat ibadetini yerine getirdiği görülmektedir: 

 “Bana hiçbir şeyi ortak koşma; tavaf edenler, orada kıyama duranlar, rükû edenler ve secdeye varanlar için evimi temiz tut, diye İbrahim’i Kâbe’nin yanına yerleştirmiştik.” (Hac, 22/26) Yine Cenâb-ı Hak, Meryem suresinde bazı peygamberlerin isimlerini zikrettikten sonra şöyle buyurmaktadır: 

“İşte bunlar, Âdem’in ve Nûh ile beraber (gemiye) bindirdiklerimizin soyundan, İbrahim’in, Yakub’un ve doğru yola iletip seçtiklerimizin soyundan kendilerine nimet verdiğimiz nebîlerdir. Kendilerine Rahmân’ın âyetleri okunduğu zaman ağlayarak secdeye kapanırlardı. Onlardan sonra, namazı zayi eden, şehvet ve dünyevî tutkularının peşine düşen bir nesil geldi. Onlar bu tutumlarından ötürü büyük bir azaba çarptırılacaklardır.” 

(Meryem, 19/58-59) Diğer peygamberler gibi Hz. Şuayb ve Lokman’ın da namaz kıldıklarını Kur’an’da görmekteyiz. Lokman aleyhisselam oğluna “Yavrum! Namazı kıl, iyiliği anlat, kötülüğü engelle. Başına gelenlere göğüs ger! Bunlar, kuşkusuz, yapılması gereken işlerdendir” (Lokman, 31/17) nasihat etmiş, çokça namaz kılan Hz. Şuayb’a kavmi “Ey Şuayb! Babalarımızın taptıklarını (putları), yahut mallarımız hususunda dilediğimizi yapmayı terk etmemizi sana namazın mı emrediyor? Oysa sen yumuşak huylu ve çok akıllısın!” (Hûd, 11/87) demişlerdir. 

Öte yandan Hz. Peygamber’den nakledilen bir rivayete göre, Hz. Süleyman, Allah’a dua ederek Mescid-i Aksa’ya yalnızca namaz kılmak için gelen kimselerin bağışlanarak analarından doğduğu gün gibi günahsız yurtlarına döndürülmelerini istemiştir. (İbn Mâce, İkâmetu’s-Salât, I, 451-452). Âyet ve hadislerden de anlaşıldığı üzere Müslümanlara farz olan namaz, muhteva yönüyle daha önceki ümmetlere ve peygamberlere de emredilmiştir. Dolayısıyla namaz ibadetinin, lafızlarda farklılık olmakla birlikte içinde barındırdığı dua, kıraat, kıyam rükû ve secde yönüyle, önceden beri uygulanan bir ibadet şekli olduğu ortaya çıkmaktadır. 

Yine bu durum salât ibadetinin ne kadar köklü ve temel bir ibadet olduğunu göstermektedir. Böylece inanç konusunda tevhid olduğu gibi ibadette de tevhid meydana gelmiş olmaktadır. Ayrıca namaz sadece yer ehlinin değil aynı zamanda gök ehlinin de ibadetidir. Nitekim Peygamberimiz Miraç’ta bazı meleklerin kıyam, rükû ve secde halinde ibadette olduklarını müşahede etmiştir.

Diğer tevhidi dinler açısından baktığımızda; Yahudilerde günlük ibadet ferdî yahut Mabed’de cemaat halinde, sabah, öğleden sonra ve güneş battıktan sonra dua etmekten ibarettir. Dua sırasında doğu tarafına Kudüs’e dönülür, ayaklar bitişik olarak ayakta durulur, eller semaya doğru uzatılır, baş öne doğru eğik vaziyette huşû içinde Tanrı’ya yakarılır. Dua eden kişi şükür ve tazim esnasında rükûa varır ve dua okuyarak kalkar, üç adım geri giderek sağa sola eğilir. Bazı dualar sırasında dize çökme, secde, vücudu sallama şekilleri görülmektedir. Dolayısıyla Yahudilerin günlük ibadetlerindeki kıyam, kutsal metin okuma, dua, rükû ve secdeyi andıran uygulamaları namaz ibadetine benzemektedir. 

Benzer bir durum Hristiyanlıkta da söz konusudur. Zira Hıristiyanlık başlangıçta Yahudiliğin bir mezhebi gibi sayıldığından ilk Hıristiyanlar, Yahudi mabed ve ibadetlerine devam etmişlerdir. Fakat daha sonra başta tevhid inancı olmak üzere sünnet olma, abdest- gusül gibi inanç ve uygulamalar kaybolmuştur. Hristiyanlarda günlük, haftalık ve yıllık olmak üzere üç çeşit ibadet vardır. Dua şeklinde olan bu ibadetler esnasında İncil’den bölümler okunur, ilahiler söylenir. İncil ayakta dinlenilir, diğer metinler oturarak takip edilir. Dualar diz çökerek ve yerlere kapanarak da yapılır. Hıristiyan ibadetinde de namazda olduğu gibi kıyam, secde ve ka’de formlarının olduğu görülmektedir. Yine Süryanilerin rükû ve secde ihtiva eden salâtlarının olduğu bilinmektedir. Bütün bu hususlar, salâtın muhteva olarak Hristiyanlıkta da mevcut olduğunu, fakat zamanla Hz. İsa odaklı bir ibadet durumuna dönüştüğünü göstermektedir.

------------------- 

## ESKİ DİNLERDE NAMAZ DOSYASI 

## İkinci araştırma. 

## Tu… Şi… 4 Mayıs 2021

Muhterem Babacım ekte "eski dinlerde namaz dosyası" isimli çalışma bulunuyor. Ellerinizden hasretle hürmetle öpüyorum.

Evladınız, Tu...

Ek alanı

------------------- 

Necdet Ardıç Hayırlı günler Tu…. oğlum, dosyanı indirdim okudum güzel olmuş ellerine gönlüne sağlık kitaptaki yerine ilave ettim. selâmlar hoşça kal. " İz--T-B- "  

------------------- 

# ESKİ DİNLERDE NAMAZ 

Namaz kelimesi kökeni itibariyle farsça bir kelime olup,” tâzim için eğilmek, kulluk, ibadet” anlamlarına gelmektedir. Sözlükte “dua etmek, ibadet etmek, bağışlanma dilemek, yalvarmak” mânalarındaki Arapça salât kelimesinin (çoğulu salavât) karşılığı olarak Türkçe’ye geçmiştir (İbn Manzûr, n.d.; Türk Dil Kurumu, 2011). Dinî bir terim olarak ise namaz kelimesi, tekbirle başlayıp iki tarafa selam ile sonlandırılan, uygulaması Hz. Muhammed (s.a.v.) tarafından öğretilmiş olan, belirli hareket ve sözlerden oluşan bedenî bir ibadeti temsil etmek üzere kullanılmaktadır. Bu yönüyle namaz kelimesi “salât” kelimesi ile eş anlamlı kullanılmakta olup, salât kelimesiyle aynı kökten türeyen musallî “namaz kılan kişi” ve musallâ “namaz kılınan yer” anlamında kullanılmaktadır (İbn Manzûr, n.d.). Kur’ân-ı Kerîm’de namazı ifade etmek üzere zikr kelimesinin yanı sıra (meselâ bk. el-Ankebût Suresi, 29/45; el-Cum‘a Suresi, 62/9) tesbîh kelimesinin türevleri de kullanılmıştır (er-Rûm Suresi, 30/17). Salât kelimesi ve türevleri Kur’an’da sözlük (meselâ bk. et-Tevbe Suresi, 9/103) ve terim (meselâ bk. el-Bakara Suresi, 2/43, 238; Hûd Suresi, 11/114) anlamında doksan dokuz yerde geçmektedir (Yaşaroğlu, n.d.). Hadislerde de salât kelimesinin sözlük ve terim anlamlarında sıkça kullanıldığı görülmektedir (Buhârî, “Tefsîr”, 33/10; “Îmân”, 1, 2, 34, “Tevḥîd”, 48, “Eẕân”, 18, 30, 155, “Ṣalât”, 1, “Cihâd”, 98, “Bedʾü’l-ḫalḳ”, 6, “Mevâḳītü’ṣ-ṣalât”, 4, 6, “Teheccüd”, 6, “Tefsîr”, 33/10; Müslim, “Îmân”, 8, 10, 19-22, 29, 31, 137-140, 259, “Ṭahâret”, 14, 15, “Mesâcid”, 135-146, 176, 178, 179, 202, 205, 206, 245-250, 282, “Ṣalât”, 215, “Ṣalâtü’l-müsâfirîn”, 1, 3, “Feżâʾilü’ṣ-ṣaḥâbe”, 132; İbn Mâce, “Ṣalât”, 94, “Mevâḳītü’ṣ-ṣalât”, 1.; Ebû Dâvûd, “Ṣalât”, 9, 26, 73, 144, 145.; Tirmizî, “Ṣalât”, 188, 213, “Îmân”, 3, 8, “Mevâḳītü’ṣ-ṣalât”, 13, 182.; Nesâî, “Ṣalât”, 9, “Mevâḳītü’ṣ-ṣalât”, 7, 35). 

## Namazın Tarihçesi 

Hemen hemen bütün dinlerde namaz ibadeti kendi anlayışları itibariyle yer almaktadır. Bu husus gözlemle de teyid edilebilir durumdadır. Ancak dinî kaynaklar itibariyle de bu durum anlaşılabilmektedir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de bütün ilâhî dinlerde namaz ibadetinin mevcut olduğu belirtilmektedir. Hz. Âdem, Nûh ve İbrâhim’den sonra namazı terkeden nesillerin geleceği (Meryem Suresi, 19/59), Hz. Zekeriyyâ’nın namaz kıldığı (Âl-i İmrân Suresi, 3/39), Hz. Îsâ’nın beşikteki mûcizevî konuşmasında namaz vecîbesine atıfta bulunduğu (Meryem 19/31), Hz. İbrâhim’in yanı sıra Lût, İshak ve Ya‘kūb’a namaz emrinin vahyedildiği (el-Enbiyâ Suresi, 21/73), Hz. İsmâil’in halkına/ailesine namazı emrettiği (Meryem Suresi, 19/55), Hz. Lokman’ın oğluna namazı hakkıyla kılmasını öğütlediği (Lokmân Suresi, 31/17), Hz. İbrâhim’in namazı yalnız Allah rızâsı için kıldığını söylediği (el-En‘âm Suresi, 6/162), kendisini ve neslini namazı dosdoğru kılan kullarından eylemesi için dua ettiği (İbrâhîm Suresi, 14/40), Hz. Mûsâ’ya Allah’ı anmak üzere namaz kılmasının emredildiği (Tâhâ Suresi, 20/14) ifade edilmekte, Allah’ın İsrâiloğulları’ndan yerine getirme sözü aldığı görevler arasında namazın da yer aldığı görülmektedir (el-Bakara Suresi, 2/83; el-Mâide Suresi, 5/12). Yine Ashâb-ı Kehf kıssası anlatılırken mescid kelimesinin zikredilmesinden (el-Kehf Suresi, 18/21) o dönemde namaz ibadetinin var olduğu sonucunu çıkarmak mümkündür (Soysaldı, 2013; Yaşaroğlu, n.d.).

Hadis ve tarih kaynaklarından, İslâm öncesi dönemde, arap toplumunda, Hz. İbrahim’in tebliğ ettiği hanif dini üzerine bazı ibadet türlerinin, şekli bazı değişikliklere uğramış şekilde uygulandığı ifade edilmektedir. Nitekim Ebû Zer el-Gıfârî ve Zeyd b. Amr b. Nüfeyl gibi bu dine tâbi olup Hanîf diye isimlendirilen kimselerin Kâbe’ye yönelerek namaz kıldıkları bazı hadis kaynaklarında zikredilmektedir (Müslim, “Feżâʾilü’ṣ-ṣaḥâbe”, 132; Cevâd Ali, VI, 473-475). Bununla birlikte cahiliye döneminde araplar arasında belli bir namaz şeklinin bulunup bulunmadığı net şekilde bilinmemektedir. Enfâl Suresinin 35. Ayetinde “Onların (müşrikler) salâtı ıslık çalmak ve alkışlamaktan ibarettir” (el-Enfâl Suresi, 8/35) buyrulmaktadır. Burada geçen “salât” kelimesi müşriklerin ibadetleri mi yoksa kâbe’de namaz kılan Müslümanların ibadetlerini engellemek için yaptıkları bir eylem miydi konusunda bir ittifak sağlanamamıştır. Ancak Namaz olmasa da İbn Abbas’ın bir açıklamasından anlaşılacağı şekilde Kureyş kabilesinin ıslık çalıp el çırparak Kâbe’yi tavaf etme şeklinde bir ibadetleri olduğu anlaşılmaktadır (Özbek, 2010; Palabıyık, 2020). Ayrıca Cahiliye dönemi Arapları arasında da namaz ibadeti şeklinde bir uygulamanın varlığından söz edilmektedir. Rivayete göre, Ebu Zerr'in Cahiliye döneminde üç yıl kadar, Kuss b. Silide'nin de bir müddet aynı şekilde namaz kıldığı belirtilmektedir (Palabıyık, 2020).

Kaynaklarda, İslâm’ın ilk dönemlerinden itibaren namaz ibadetinin mevcut olduğu ve beş vakit namaz farz kılınmadan önce sabah ve akşam olmak üzere günde iki vakit namaz kılındığı belirtilmektedir. İslâmiyet’te bugün bilinen şekliyle beş vakit namaz hicretten bir buçuk yıl kadar önce Mi‘râc gecesinde farz kılınmıştır (Buhârî, “Bedʾü’l-ḫalḳ”, 6; Müslim, “Îmân”, 259; Tirmizî, “Ṣalât”, 213). Hadis mecmualarında yer alan bilgilerden namazların önce ikişer rek‘at olarak farz kılındığı, hicretten kısa bir süre sonra öğle, ikindi ve yatsı namazlarının farzlarının dörder rek‘ata çıkarıldığı anlaşılmaktadır (Buhârî, “Ṣalât”, 1; Müslim, “Ṣalâtü’l-müsâfirîn”, 1, 3).

Kur’an-ı Kerim’de aşağıdaki gibi ayetler önceki nebilere ve ümmetlere namazın farz kılındığını bize haber vermektedir:

رَبِّ اجْعَلْنِي مُقِيمَ الصَّلَاةِ وَمِنْ ذُرِّيَّتِي ۚ رَبَّنَا وَتَقَبَّلْ دُعَاءِ ۩

- Ey Rabbim! Beni ve soyumdan gelecekleri namazı devamlı kılanlardan eyle; ey Rabbimiz! Duamı kabul et! (İbrahim Suresi,14/40)

وَكَانَ يَأْمُرُ أَهْلَهُ بِالصَّلَاةِ وَالزَّكَاةِ وَكَانَ عِنْدَ رَبِّهِ مَرْضِيًّا ۩

- (İsmail) Ailesine namaz ve zekâtı emrederdi. Rabbinin katında da hoşnutluğa ulaşmıştı (Meryem Suresi,19/55)

إِنَّنِي أَنَا اللَّهُ لَا إِلَٰهَ إِلَّا أَنَا فَاعْبُدْنِي وَأَقِمِ الصَّلَاةَ لِذِكْرِي ۩

- Şüphe yok ki ben Allah’ım. Benden başka hiçbir ilah yoktur. O halde (Ey Musa) bana ibadet et ve beni anmak için namaz kıl (Taha Suresi, 20/14) 

وَأَوْحَيْنَا إِلَىٰ مُوسَىٰ وَأَخِيهِ أَنْ تَبَوَّآ لِقَوْمِكُمَا بِمِصْرَ بُيُوتًا وَاجْعَلُوا بُيُوتَكُمْ قِبْلَةً وَأَقِيمُوا الصَّلَاةَ ۗ وَبَشِّرِ الْمُؤْمِنِينَ ۩

- Mûsâ, ‘Ey kavmim! Eğer siz gerçekten Allah’a iman etmişseniz, eğer O’na teslim olmuş kimseler iseniz, artık sadece O’na tevekkül edin’ dedi (Yunus Suresi, 10/87)

يَا بُنَيَّ أَقِمِ الصَّلَاةَ وَأْمُرْ بِالْمَعْرُوفِ وَانْهَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَاصْبِرْ عَلَىٰ مَا أَصَابَكَ ۖ إِنَّ ذَٰلِكَ مِنْ عَزْمِ الْأُمُورِ ۩

- (Lokman oğluna) Yavrum! Namazı dosdoğru kıl. İyiliği emret. Kötülükten alıkoy. Başına gelen musibetlere karşı sabırlı ol. Çünkü bunlar kesin olarak emredilmiş işlerdendir (diye vasiyet etti) (Lokman Suresi, 31/17)

وَجَعَلَنِي مُبَارَكًا أَيْنَ مَا كُنْتُ وَأَوْصَانِي بِالصَّلَاةِ وَالزَّكَاةِ مَا دُمْتُ حَيًّا ۩

- (İsa dedi ki) Nerede olursam olayım beni kutlu ve erdemli kıldı ve bana yaşadığım sürece namazı ve zekâtı emretti (Meryem Suresi, 19/31)

قَالَ لَقَدْ ظَلَمَكَ بِسُؤَالِ نَعْجَتِكَ إِلَىٰ نِعَاجِهِ ۖ وَإِنَّ كَثِيرًا مِنَ الْخُلَطَاءِ لَيَبْغِي بَعْضُهُمْ عَلَىٰ بَعْضٍ إِلَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَقَلِيلٌ مَا هُمْ ۗ وَظَنَّ دَاوُودُ أَنَّمَا فَتَنَّاهُ فَاسْتَغْفَرَ رَبَّهُ وَخَرَّ رَاكِعًا وَأَنَابَ ۩

- (Dâvûd) Rabbinden bağışlama diledi, eğilerek secdeye kapandı ve Allah’a yöneldi (Sad Suresi, 38/24)

## Yahudiler’de Namaz 

İslam dininde olduğu gibi, namaz, her Yahudi’ye farzdır. Çünkü namaz Yahudilere göre, Süleyman Mabedi’nin bulunduğu dönemlerde Allah’a takdim edilen kurban yerine getirilmiştir. Süleyman Mabedi yeniden tesis edilip, eski görkemine kavuşuncaya kadar her Yahudi’nin azimle namaza devam etmesi gerektiğine inanılmaktadır (Eş-Şeyhalî & Ölmez, 2018). 

Kaynaklardan anlaşılan; rükû, sücud, kunut, istikbâl-i kıble ve taharetten ibaret olan namaz, bütün semavî dinlerde yer bulmuştur ( İkbâl Güler, 2021; Uğur, 2008; Yaşaroğlu, n.d.; Yüksek, 2018). Bununla beraber “Eğer Allah dileseydi elbette sizi tek bir ümmet yapardı. Fakat verdiği şeylerde sizi imtihan etmek için ümmetlere ayırdı” (Maide Suresi, 5/48.) ayetinin de işaret ettiği gibi, namazın gayesi, adedi, kılındığı esnada okunanlardan nasıl kılınacağına kadar namaza dair birtakım tafsilat, ümmetten ümmete, kişilerin kudreti ve takati ölçüsünce değişiklik göstermiştir. Buna zaman içerisinde dinlerin tahrifi de eklenince farklılıkların ortaya çıkması vuku bulmuştur.

Yahudi namazına bakıldığında, Müslümanlarca bilinen namaza çok benzediği görülmektedir. Bununla beraber Yahudiler farklı gözükmek ya da namazı kendilerine has göstermek için sonradan ona birtakım ilavelerde bulunmuşlardır (Eş-Şeyhalî & Ölmez, 2018).

Yahudiliğin ilk dönemlerinden bu güne namaz, belli vakitleri olan zorunlu bir ibadet değil, aksine genel veya şahsî ihtiyaç halinde kılınmaktaydı. Süleyman Mabedi’nin ortadan kaldırılması ve İsrailoğulları’nın Filistin’den Babil’e sürgün edilmesiyle Rabbe hediye ve kurban takdimi ortadan kalkmış ve onun yerine günümüzde de varlığını sürdüren namaz getirilmiştir (Eş-Şeyhalî & Ölmez, 2018; Gündüz, 2018; Yüksek, 2018). 

Yahudiliğin başlangıcındaki namaz, Rabbin ismini söylemekten ibaret iken, daha sonra kâhin veya peygamberler vasıtasıyla veyahut da doğrudan Allah’a yönelme şeklinde değişime uğramıştır. Kısaca Yahudi tarihinin belli bir döneminde kurban takdiminin temel şartı olarak ifa edilen namaz, zamanla kişinin, Rabbi ile arasında herhangi bir vasıtaya ihtiyaç duymaksızın bağ kurabileceği bir ibadete dönüşmüştür. Kudüs’te eda edildiği takdirde daha faziletli kabul edilmektedir. Bununla birlikte, Süleyman Mabedi kıble tayin edilerek namazın herhangi bir yerde kılınması da mümkündür. Özellikle bireysel olarak kılınan namazlar herhangi bir mekânda kılınabilmektedir (Gündüz, 2018; Güner, 2001). 

Yahudilikte asıl olan namazın münferiden yani tek olarak kılınmasıydı. Ancak bu durum zamanla değişim göstererek bazı duaların toplu bir şekilde sesli olarak okunduğu cemaatle kılınan bir namaza dönüşmüştür. Namazlarında kıble olarak Kudüs’e, eğer Kudüs’te iseler Süleyman Mabedi’ne yönelen Yahudilerin, namaz esaslarından çok farklı olmayan, ancak şarkı, müzik vb. şeylere has olarak hazırlanmış olan “sidur” diye adlandırılmış birçok özel dua kitabı bulunmaktadır. Cemaatle kılınan namaz, kendisine “minyan” denilen on üç yaşını aşmış en az on erkeğin iştirakiyle kılınmakta olup; tek başına kılınan namazdan daha faziletli kabul edilmektedir. Namaza iştirak eden herkes hazanın (imamın) tek başına söylediği az bir bölüm hariç söylenen her şeyi tekrar eder. Namazlar belli mekânlarda, kâhinler tarafından belirlenmiş dini törenlere göre belirli zamanlarda kılınmaktadır. Bu törenlerde kılınan namazların hiçbiri, toplanma çadırı ve Süleyman Mabedi gibi belli bir ibadet yeri tesis edilmeden zorunlu kılınmamıştır. İlk dini ayin olarak kılınan namaz ise meyvelerin çıkmaya başladığı ve öşür sadakalarının verilmesinden sonra kılınan namazdır (Eş-Şeyhalî & Ölmez, 2018; Gündüz, 2018). 

Başlangıçta namaz için herhangi bir zaman olmamakla beraber, sonraları belli bir düzene koymak amacıyla vakitler tayin edilmiştir. Yahudilere farz olan namazların adedi ve vakitleri ise üç olmakla birlikte, bazı kaynaklarda günde yedi defa olduğu da aktarılmaktadır. Bu üç vakit namaz; Sabah namazı (Şaharit), Öğlen (Kaylule namazı veya Minha); Akşam namazı (Maariv) namazlarıdır. Sabah namazı güneş doğmadan önce kılınır ve 4 rekâttır. Öğle namazı ise da aynı şekilde 4 rekâttır ve güneşin tam tepede oluşundan batışına kadar geçen vakit içerisinde kılınması farzdır. Akşam namazı ise güneşin batımından Müslümanlardaki yatsı namazı vaktine karşılık gelen karanlığın çökmesine (ufuktaki aydınlığın kaybolmasına) kadar olan vakitte kılınır ve bu namaz da 4 rekâttır (Eş-Şeyhalî & Ölmez, 2018; Gündüz, 2018; Güner, 2001).

Yahudilerde namaza davet, borazan çalmak şeklinde olup; bu adet, onların uygulayageldiği bir yöntemdir. Eski Ahit’te namazın nasıl kılınacağına dair herhangi bir bilgi bulunmamaktadır. Ancak bazı ayetlerinde namaz; vukuf, rükû, secde, ellerin salınması veya havaya kaldırılması ve cülus ile vasıflandırılmıştır. Yahudilerde namaz erkek ve kadın herkese farz olup, cülus (oturma), vukuf (ayakta durma), rükû ve secde edilerek kılınmaktaydı. Dua ederken ve günahlarını itiraf ederken ağlamak da bir gelenek sayılmaktadır. Ayrıca sıkıntılı ve zor günlerde ise çuval bezinden elbise giyerek başlarından aşağı toz toprak savurmak, elbiselerini parçalamak ve saçlarını kazımak gibi uygulamalara da rastlanmaktadır. Hizmetçinin efendisinin önünde saygısını göstermek için durduğu şekilde olduğu gibi, hafif bir şekilde başlarını eğerek ellerini göğüs üstüne koymak da namazdaki tutuş olarak yaygın şekilde görülmektedir. Özellikle bireysel namazlarda. Bunun dışında Yahudiler, namazlarında Bağışlanma Bayramı (Yom Kippur) ve Yahudi yılbaşı gibi kutsal dini bayramlar hariç tam anlamıyla secde etmezler, genellikle çoğunu ayakta veya oturarak kılmaktadırlar. Yine Yahudiler ibadet yerlerine girerken ayakkabılarını çıkarmalarına rağmen, günümüzde bu adet ortadan kalkmıştır. Ancak namaz esnasında Allah’a saygı ve takva alameti olarak genellikle başlarını örtmektedirler. Bununla beraber kişinin namazını alçak bir yerde veya zeminde, ayakları düz ve birbirine yapışık bir şekilde kılması, ellerini salıp kutsal hükme kaldırması, elinin kalpten yana olan kısmını daha alçakta ve göğüste bağlaması, tahmit ve temcitte rükû etmesi, besmele ile kıyam edip, ardından üç adım geri gelerek sağa sola meyletmesi şeklinde namaz ifa edilmektedir (Eş-Şeyhalî & Ölmez, 2018; Yüksek, 2018). 

Konuyla ilgi Tevrat'ta yer alan ifadelerde. Toplanma çadırına girildiğinde veya ibadet maksadıyla mezbaha yaklaşıldığında. Su kullanmak suretiyle elleri ve ayakları yıkamanın nesiller boyunca ebedi kanun olacağı ifade edilmektedir (Çıkış Kitabı: 30/17-21). 

## Hristiyanlar’da Namaz

Kuran'ı Kerim’in bildirdiğine göre. Hz.İsa'ya namaz kılması emredilmişti. Nitekim ayette "(Çocuk yani İsa dedi ki:) 'Ben Allah'ın kuluyum, (O) bana Kitap verdi, beni peygamber yaptı. Beni bulunduğum her yerde insanlara yararlı kıldı. Sağ olduğum sürece bana namaz kılmayı, zekat vermeyi emretti” (Meryem Suresi, 19/30-31) buyrulmaktadır. Yine Kur’an-ı Kerim Hz. Zekeriyya ve Hz. Meryem'in de mabette namaz kıldıklarını haber vermektedir (Al-i İmran Suresi, 3/38-39,42-43). 

Katolikler hariç doğu Hristiyan’larının çoğunun namaz ibadetini uyguladıklarını bilmekteyiz. Hatta onların da bu ibadete “salât” adını verdikleri kaynaklarda ifade edilmektedir (Güner, 2001; Katar, 2000; Soysaldi et al., 2010). İlk Hristiyanlar Yahudi ibadetlerini uygulamaya devam etmekteydiler. Bu kapsamda Yahudi kutsal mabedine ve sinagoglara giderek ibadetlerini ifa etmekteydiler (Katar, 1998, s. 71). Dördüncü yüzyılın ikinci yarısına kadar günlük olarak yapılan sistematik bir ibadet uygulaması da yoktu. Bu dönemlerde insanlar ya kendi başlarına ferdi olarak ya da aile içerisinde birlikte dua etmekteydiler. Ardından önce doğu ardından batı kiliselerinde sabah ve akşam ibadetlere başlanmıştır. Ardından bu sayı sekiz vakte kadar çıkarılmıştır (Katar, 1998, s. 72). 

Hıristiyanlıkta duaya dayalı ayinin İznik Konsili’nde (325) tespit edildiği bilinmektedir. Burada, Tanrı’ya ulaşmanın ve onu tanımanın yolu İsa (ogul), Tanrı (baba) ve Kutsal Ruh’a yapılan dua ile mümkün görülmüştür. Hıristiyanlıkta ibadetin yegâne kaynağı Tanrı, amacı da Tanrı’da birleşmektir. Bazı ibadetler ferdi olarak, bazıları da kilise de cemaatle yapılmaktadır. Toplu olarak yapılan ibadetlerde cemaat, Tanrı’nın tecessüm etmiş hali olan kilisede Tanrı adına ve O’nun için hizmet gördüğü kabul edilmektedir (Kar Sait, 2007). 

Günümüzde Ortodokslar, kotik Hristiyanlar, nasturîler, kildanîler, Süryaniler gibi doğu Hristiyanlarda doğrudan secde şeklinde bir namaz formu olduğu bilinmektedir. Bu namazda kudüse yönelmek ve kıyamda iken ıstavroz çıkarmak ve ardından doğrudan secdeye gitmek şeklinde namaz olduğu görülmektedir. Katolikler ise bu tür bir uygulamaya rastlanmayıp daha çok ilahilerle ve müzikle yapılan ayinler göze çarpmaktadır (Güner, 2001; Kar Sait, 2007; Katar, 1998, 2000; Yüksek, 2018).

## Sonuç ve Değerlendirme

Görüldüğü gibi bu tespitler namazın İslam şeriatında olduğu gibi daha önceki şeriatlarda da emredildiği şeklindeki anlayışı açıkça doğrulamaktadır. Fakat namaz ibadetinin geçmiş milletlerde nasıl uygulandığına dair fazla bir malumata sahip değiliz. Bununla birlikte İslamı kaynaklar, namaz ibadetinin çok önceden beri uygulanmakta olan, köklü bir ibadet tarzı olduğunu açıkça kabul etmektedir.

İslam düşünce geleneği açısından tüm peygamberlerin, adı “İslam” olan aynı dini getirdiği, “Allah indinde tek ve gerçek din İslam’dır” (Âl-i İmrân Suresi, 3/19) ayeti ve konu ile ilgili diğer ayetler ile sabittir (el-En’âm Suresi, 6/125, 153, 161; Tevbe Suresi, 9/33; Hac Suresi, 22/67; Rûm Suresi, 30/30, 43; ez-Zümer Suresi, 39/3; el-Feth Suresi, 48/28). Yine bu peygamberlerin zamana uygun olarak değişmesi mümkün olan şeriatlar haricinde akait, ahlak ve ibadet konularında aynı hususları emrettikleri ifade edilmektedir. Aslında bu tutum, vahiy geleneğini savunmakta ve Allah’ın peygamber göndermediği kavme hesap sormayacağı inancıyla da uyuşma halindedir (Yûnus Suresi, 10/47; Hicr Suresi, 15/10; Şuâra Suresi, 26/208; Rûm Suresi, 30/47). 

Kur’an-ı Kerim’de Hz. Âdem, Nuh, İbrahim ve Yakub’tan sonra namazı terk eden nesiller geldiği “Onlardan sonra, namazı zayi eden şehvet ve dünyevî tutkularının peşine düşen bir nesil geldi. Onlar bu tutumlarından ötürü büyük bir azaba çarptırılacaklardır (Kasas Suresi, 28/47)” ayeti ile bildirilmiştir. Yine Kur’an-ı Kerim’de “De ki: “Şüphesiz benim namazım da, diğer ibadetlerim de, yaşamam da, ölümüm de âlemlerin Rabbi Allah içindir (En’am Suresi, 6/162)” ve “Rabbim! Beni namaza devam eden ( مُقٖيمَ الصَّٰلوة ) bir kimse eyle. Soyumdan da böyle kimseler yarat. Rabbimiz! Duamı kabul eyle (İbrahim Suresi, 14/40)” ayetlerinde Hz. İbrahim’in de namaz kıldığı bildirilmektedir. Hz. İsmail de halkına ve ailesine namazı emrettiği “Ailesine namaz ve zekâtı emrederdi ( يَاْمُرُ اَهْلَهُ بِالصَّٰلوة ). Rabbinin katında da hoşnutluğa ulaşmıştı (Meryem Suresi, 19/55)” ayetiyle anlaşılmaktadır. 

Hz. İbrahim’in yanı sıra Lût, İshâk ve Yakub’a da namaz emri vahyedildiği “Onları bizim emrimizle doğru yolu gösteren önderler yaptık ve kendilerine hayırlar işlemeyi, namazı dosdoğru kılmayı ( وَاِقَامَ الصَّٰلوة ), zekâtı vermeyi vahyettik. Onlar sadece bize ibadet eden kimselerdi (Şuarâ Suresi, 42/13)” ayetiyle bildirilmiştir. 

Hz. Mûsâ’ya da Allah’ı anmak üzere namaz kılması “Şüphe yok ki ben Allah’ım. Benden başka hiçbir ilâh yoktur. O hâlde bana ibadet et ve beni anmak için namaz kıl (فَاعْبُدْنٖى وَاَقِمِ الصَّٰلوةَ لِذِكْرٖى ) (Tâhâ Suresi, 20/14)” ve “Mûsâ’ya ve kardeşine, “Kavminiz için Mısır’da (sığınak olarak) evler hazırlayın ve evlerinizi namaz kılınacak yerler yapın. Namazı dosdoğru kılın ( وَاَقٖيمُوا الصَّٰلوة ). Müminleri müjdele” diye vahyettik (Yunus Suresi, 10/87)” ayetiyle emredilmiştir. Ayrıca İsrailoğullarından birtakım görevleri yerine getirme sözü alınmıştır ve bunların arasında namaz da bulunduğu ayetlerde bildirilmektedir. 

 “Hani, biz İsrailoğulları’ndan, “Allah’tan başkasına ibadet etmeyeceksiniz, anne babaya, yakınlara, yetimlere, yoksullara iyilik edeceksiniz, herkese güzel sözler söyleyeceksiniz, namazı kılacaksınız, zekâtı vereceksiniz” diye söz almıştık. Sonra pek azınız hariç, yüz çevirerek sözünüzden döndünüz. (Bakara Suresi, 2/83)”. 

“Andolsun, Allah İsrailoğullarından sağlam söz almıştı. Onlardan on iki temsilci -başkan- seçmiştik. Allah, şöyle demişti: “Sizinle beraberim. Andolsun eğer namazı kılar, zekâtı verir ve elçilerime inanır, onları desteklerseniz, (fakirlere gönülden yardımda bulunarak) Allah’a güzel bir borç verirseniz, elbette sizin kötülüklerinizi örterim ve andolsun sizi, içinden ırmaklar akan cennetlere koyarım. Ama bundan sonra sizden kim inkâr ederse, mutlaka o, dümdüz yoldan sapmıştır (Mâide Suresi, 5/12)”.

Zekeriya, Hz. İsa, Hz. Lokman, Ashab-ı Kehf’in de namazları aşağıdaki ayetlerde anlatılmaktadır:

 “Zekeriya mabette namaz kılarken (وَهُوَ قَائِمٌ يُصَ لى ) melekler ona, “Allah sana, kendisinden gelen bir kelimeyi (İsa’yı) doğrulayıcı, efendi, nefsine hâkim ve salihlerden bir peygamber olarak Yahya’yı müjdeler” diye seslendiler (Âl-i İmran Suresi, 3/39)”.

 “Nerede olursam olayım beni kutlu ve erdemli kıldı ve bana yaşadığım sürece namazı ( وَاَوْصَانٖى بِالصَّٰلوة ) ve zekâtı emretti (Meryem Suresi, 19/31)”.

“Yavrum! Namazı dosdoğru kıl ( اَقِمِ الصَّٰلوة ). İyiliği emret. Kötülükten alıkoy. Başına gelen musibetlere karşı sabırlı ol. Çünkü bunlar kesin olarak emredilmiş işlerdendir (Lokman Suresi, 31/17)”.

“… Duruma hâkim olanlar ise, “Üzerlerine mutlaka bir mescit (لَنَتَّخِذَنَّ عَلَيْهِمْ مَسْجِدًا ) yapacağız” dediler (Kehf Suresi, 18/21)”.

Sonuç olarak hem diğer dinlerin kendi kaynakları hem de İslam dininin temel kaynakları olan Kuran-ı Kerim ve hadis-i şerifler değerlendirildiğinde bizden önceki ümmetlere namazın da emredildiği, ancak zamanla namazın hem manasını hem de şeklini tahrif ettikleri anlaşılmaktadır.

------------------- 

Kaynaklar 

Eş-Şeyhalî, S. N., & Ölmez, M. (2018). Yahudi İbadetleri Namaz: Çeşitleri, Vakitleri, Duaları ve Kılınış Şekilleri. Marife Dini Araştırmalar Dergisi, 18, 649–664. https://doi.org/10.33420/marife.430989

Gündüz, Ş. (2018). Namaz ve yahudilikte günlük ibadet. İslami İlimler Dergisi, 13(2), 215–238.

Güner, O. (2001). İbrahimî Dinlerdeki Müşterek Dinî Pratiklerin Yorumlanması Sorunu. In Ondokuz Mayıs Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi (Vol. 12, pp. 155–188). Ondokuz Mayıs Üniversitesi. https://doi.org/10.17120/omuifd.50283

İbn Manzûr. (n.d.). Lisânu’l-Arab. Dâru’s-Sadr.

İkbâl Güler, M. (2021). Kolağası Ali Rızâ Efendi ve “Muhtasar Hakîkat-ı Salât” Adlı Risalesi. Journal of Turkish Research Institute, 70(70), 123–148. https://doi.org/10.14222/turkiyat4416

Kar, Sait. (2007). Farklı Dinlerin Gerçeklik İddiaları Açısından İbadet Anlayışlarının Değerlendirilmesi.

Katar, M. (1998). Dinlerde Günlük ibadet uygulamaları. Dini Araştırmalar, 1(1), 59–75. https://doi.org/10.15745/da.49139

Katar, M. (2000). Hıristiyanlık’ta kilise takviminin (kilise içerisindeki anma ve kutlama devrelerinin) oluşması. Dini Araştırmalar, 3(8), 23–46.

Özbek, Ö. (2010). İslam’da Namaz ve Teheccüd. Bilimname.

Palabıyık, M. H. (2020). Cahiliye Arapları Namazı (Salât) Biliyorlardı. Akademik Siyer Dergisi, 1(1), 2–35.

Soysaldı, M. (2013). Kur’an’da Salat Kavramının Semantik Analizi. Yalova Sosyal Bilimler Dergisi, 1.

Türk Dil Kurumu. (2011). Güncel Türkçe Sözlük. https://sozluk.gov.tr/

Uğur, H. (2008). Eski Ahid’deki “Dua” Kavramının Kur’an’daki “Salât” Kavramıyla İlişkisi. In Çukurova Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi (ÇÜİFD) (Vol. 8, Issue 2). https://dergipark.org.tr/tr/pub/cuilah/55011

Yaşaroğlu, M. K. (n.d.). Namaz Maddesi. In DİA (Vol. 32, pp. 350–357). Türkiye Diyanet Vakfı.

Yüksek, A. (2018). Namaz İbadetinin Tarihi Süreci. In MANAS Sosyal Araştırmalar Dergisi (Vol. 7, pp. 111–125). Kırgızistan Türkiye Manas Üniversitesi.

------------------- 

 ONALTINCI BÖLÜM: Dur Rabb-ın (salât’ta-namaz kılıyor) Hadîs-i kudsi makamına idrak ve irfaniyetle yolculuk. 

 Bu yüzden evvelâ Hadîs-i kudsi’nin, gerçek metninin incelenmesinin lâzım geleceği açıktır. Konuyu daha iyi anlayabilmemiz için geçmiş sayfalardan küçük bir aktarma yapalım.

------------------- 

KONUYLA İLGİLİ RİVAYETLER

1- قال: حدثنا سعيد بن يحيى الأموي، حدثنا أبي، عن ابن جريج، عن عطاء، قال: لما أسرى بالنبي صلى الله عليه وسلم إلى السماء السابعة فقال له جبرائيل: رُوَيْدَا رُوَيْدَا، فَإِنَّ رَبَّكَ يُصَلِّي. قال: وما يقول؟ قال يقول: سُبُّوحٌ قُدُّوسٌ رَبُّ الْمَلَائِكَةِ وَالرُّوحِ.

1. Said b. Yahya el-Emevî babasından, babası İbn Cüreyc’ten, o da Atâ’dan rivayet ettiğine göre: Miraç gecesi Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) yedinci kata ulaştığında Cebrâil (aleyhisselam) ona “Dur acele etme, Rabbin namaz kılıyor-salât ediyor” dedi. Bunun üzerine Peygamberimiz “Acaba Rabbim (namazda) ne okuyor?” diye sorunca “Sübbûhun Kuddûsün Rabbü’l-Melâiketi ve’r-Rûh: O, her türlü noksanlıktan berî ve münezzehtir. Meleklerin ve Ruh’un Rabbi’dir” diyor cevabını verdi. (Zehebî, Mîzânü’l-İ’tidâl, VI, 366)

---------- 

Hadisin orjinel ve bilinen metni aşağıdaki şekildedir:

ما يتعلق بحديث: قَالَ: "لَمَّا أُسْرِيَ بِالنَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ إِلَى السَّمَاءِ السَّابِعَةِ قَالَ: لَهُ جِبْرِيلُ رُوَيْدًا فَإِنَّ ‌رَبَّكَ ‌يُصَلِّي. قَالَ: وَهُوَ ‌يُصَلِّي؟ قَالَ نَعَمْ. قَالَ مَا يَقُولُ؟ قَالَ: يَقُولُ: سُبُّوحٌ قُدُّوسٌ رَبُّ الْمَلائِكَةِ وَالرُّوحِ سَبَقَتْ رَحْمَتِي غَضَبِي".

Bu hadiste, Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- İsra (Mirac) gecesi miraca yedinci semaya çıktığında; Cebrail ona: “ Yavaş ol, Sabırlı ol, çünkü Rabbin namaz kılıyor-salât ediyor” demiş. Peygamber (s.a.v.) de ona “ O da salat ediyor mu?” diye sordu. Cebrail (aleyhisselam) “Evet” dedi. Peygamber (s.a.v.) ona “Ne diyor?” diye sordu. Cebrail (aleyhisselam) ''Subbûh, Kuddûs, meleklerin ve Cebrâil'in Rabbi, merhametim öfkemi geçti" diyor şeklinde cevap verdi. Bu hadis rivayetinde geçen “Rüveyda” kelimesini Türkçeye, yavaş yavaş, ağır ağır şeklinde çevrilebilir. Aynı şekilde metin içindeki ünlem ifadesiyle birlikte, ağır ol, yavaş ol, sabırlı ol şeklinde çevrilebilir.

----------------- 

 Görüldüğü gibi “Salât” hem fiili bir ibadeti “salât-namaz” ifade etmekte aynı zamanda “Dua-istek” olarak ta kulun Rabb-ından ihtiyacını istediği halin de ismidir. Salât fiilinde zaten bu iki hususta tatbik edilmektedir. 

 Ancak bu konu da “namaz” kelimesinin kullanılmaması lazım gelmektedir, çünkü “namaz” ifadesi Farisi bir kelimedir, hadis-i kudsinin yaşandığı tarihlerde daha henüz islâm Farisilerin diyarına, “İran” taraflarına gitmediği için bu kelime o günlerde bilinmiyordu. 

 O halde Kud-si Hadisin o günkü ifadesi, “ Yavaş ol, Sabırlı ol, çünkü Rabbin salât ediyor” olmaktadır.

 Bu hadis-in kudsi olması ise, kudsi bir makamda olduğu içindir. Farisilerin islâmiyeti kabul edişlerinden çok sonra bu kelime Türkçeye geçmiştir. O halde Hadis-i Kudsinin kendi ilk asli hali ile çevrinin yapılması, daha ilmi olması lâzım gelmektedir. O ise bu yüzden “namaz kılıyor” değil, “salât ediyor” olması lazımdır.

-------------------

# Kelime kökü

Namaz kılmak; İkametü’s-Salat), bir Kur’an kavramı olan ve Türkçeye pek çok dini kavramda olduğu gibi Selçuklularca Hintçeden Farsçaya geçmiş bir sözcük olarak İran’daki ateşe tapanların “ateş önünde eğilmek” anlamına gelen Namaz kelimesi Salat kelimesi yerine kondu. Nitekim Namaz kelimesi Farsçada eylem olup eğilmek suretiyle saygı sunmaktır. Salat kendi başına genel anlamda dua’dır. İkametü’s-Salat ise namaz kılmaktır. 

--------------- 

Örneğin salat (geleneksel çeviriye göre namaz) kelimesi Kur’an’da yetmiş kereden fazla geçmektedir ve Allah tarafından üzerinde çok durulmaktadır.

-------------- 

 Salât-namaz hakkında genel bir bilgiyide aktaralım. 

--------- 

 NAMAZ -TDV Ansiklopedisi

نماز 

İslâm’ın beş şartından biri.

 Müellif: 

M. KÂMİL YAŞAROĞLU 

NAMAZ

Müellif: M. KÂMİL YAŞAROĞLU 

Web Sitesi: TDV İslâm Ansiklopedisi Yayımcı: TDV İslâm Araştırmaları Merkezi Baskı Tarihi: 2006

Son Güncelleme Tarihi: -

Erişim Tarihi: 07.04.2021

Web Adresi:
https://islamansiklopedisi.org.tr/namaz 

M. KÂMİL YAŞAROĞLU, "NAMAZ", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/namaz (07.04.2021). 

Kopyalama metni Farsça’da “tâzim için eğilmek, kulluk, ibadet” anlamına gelen namâz, sözlükte “dua etmek, ibadet etmek, bağışlanma dilemek, yalvarmak” mânalarındaki Arapça salât kelimesinin (çoğulu salavât) karşılığı olarak Türkçe’ye geçmiştir. Terim olarak salât tekbirle başlayıp selâmla son bulan, belirli hareket ve sözlerden oluşan bedenî ibadeti ifade eder. Namaz ibadetindeki rükünlerin aynı zamanda fiilî ve sözlü bir dua niteliğinde olması salât kelimesinin terim ve sözlük anlamları arasındaki ilişkiyi teyit etmektedir. Salât kelimesiyle aynı kökten türeyen musallî “namaz kılan kişi” ve musallâ “namaz kılınan yer” anlamına gelir. 

Kur’ân-ı Kerîm’de namazı ifade etmek üzere zikr kelimesinin yanı sıra (meselâ bk. el-Ankebût 29/45; el-Cum‘a 62/9) tesbîh kelimesinin türevleri de kullanılmıştır (er-Rûm 30/17). Diğer taraftan İslâmî literatürde, İslâm’ın beş rüknünden biri olan ve bu dinin müntesiplerinin en önemli ortak paydalarından birini teşkil eden namaz ibadeti esas alınarak bazı inanç meselelerinde farklı yorumları benimseyen değişik mezheplere bağlı müslümanları ifade etmek üzere “ehlü’s-salât” (ehl-i salât: namaz ehli) tabirinin kullanıldığı görülmektedir. 

Salât kelimesi ve türevleri Kur’an’da sözlük (meselâ bk. et-Tevbe 9/103) ve terim (meselâ bk. el-Bakara 2/43, 238; Hûd 11/114) anlamında doksan dokuz yerde geçer (M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, “ṣlv” md.). Ahzâb sûresinin 56. âyetinde müminlere yöneltilen Hz. Peygamber’e salât etme buyruğu, ona olan saygı ve bağlılığı gösterme amacıyla okunan dua ile ilgili olup bunun şeklini bizzat Resûl-i Ekrem ashabına öğretmiştir (Buhârî, “Tefsîr”, 33/10). Hadislerde de salât kelimesinin sözlük ve terim anlamlarında sıkça kullanıldığı görülür (Wensinck, el-Muʿcem, “ṣlv” md.). 

Namazın Tarihçesi. Kur’ân-ı Kerîm’den hemen bütün ilâhî dinlerde namaz ibadetinin mevcut olduğu anlaşılmaktadır. Hz. Âdem, Nûh ve İbrâhim’den sonra namazı terkeden nesillerin geleceği (Meryem 19/59), Hz. Zekeriyyâ’nın namaz kıldığı (Âl-i İmrân 3/39), Hz. Îsâ’nın beşikteki mûcizevî konuşmasında namaz vecîbesine atıfta bulunduğu (Meryem 19/31), Hz. İbrâhim’in yanı sıra Lût, İshak ve Ya‘kūb’a namaz emrinin vahyedildiği (el-Enbiyâ 21/73), Hz. İsmâil’in halkına/ailesine namazı emrettiği (Meryem 19/55), Hz. Lokman’ın oğluna namazı hakkıyla kılmasını öğütlediği (Lokmân 31/17), Hz. İbrâhim’in namazı yalnız Allah rızâsı için kıldığını söylediği (el-En‘âm 6/162), kendisini ve neslini namazı dosdoğru kılan kullarından eylemesi için dua ettiği (İbrâhîm 14/40), Hz. Mûsâ’ya Allah’ı anmak üzere namaz kılmasının emredildiği (Tâhâ 20/14) ifade edilmekte, Allah’ın İsrâiloğulları’ndan yerine getirme sözü aldığı görevler arasında namazın da yer aldığı görülmektedir (el-Bakara 2/83; el-Mâide 5/12). Yine Ashâb-ı Kehf kıssası anlatılırken mescid kelimesinin zikredilmesinden (el-Kehf 18/21) o dönemde namaz ibadetinin var olduğu sonucunu çıkarmak mümkündür. 

Hadis ve tarih eserlerinden, İslâm öncesi Hicaz-Arap toplumunda Hz. İbrâhim’in tebliğ ettiği tevhid dininin etkilerinin ve bazı ibadet türlerinin şekil ve mahiyet değiştirerek de olsa devam ettiği, Ebû Zer el-Gıfârî ve Zeyd b. Amr b. Nüfeyl gibi bu dine tâbi olup Hanîf diye isimlendirilen kimselerin Kâbe’ye yönelerek namaz kıldıkları anlaşılmakta (Müslim, “Feżâʾilü’ṣ-ṣaḥâbe”, 132; Cevâd Ali, VI, 473-475), buna karşılık Câhiliye Arapları arasında muayyen bir namaz şeklinin bulunduğu bilinmemektedir.

“Onların (müşrikler) salâtı ıslık çalmak ve alkışlamaktan ibarettir” meâlindeki âyette geçen (el-Enfâl 8/35) “salât” kelimesi, daha çok müşriklerin müslümanların Kâbe’deki ibadetlerine karşı ibadet görüntüsü verdikleri bir engelleme hareketi olarak yorumlanmıştır. İbn Abbas’ın bir açıklamasına dayandırılan bir yoruma göre ise Kureyş kabilesinin ıslık çalıp el çırparak Kâbe’yi tavaf etme şeklinde bir ibadetleri vardı (Taberî, XIII, 521 vd.). 

Kaynaklarda, İslâm’ın ilk dönemlerinden itibaren namaz ibadetinin mevcut olduğu ve beş vakit namaz farz kılınmadan önce sabah ve akşam olmak üzere günde iki vakit namaz kılındığı belirtilmektedir. Kur’an’daki bazı âyetlerin (Tâhâ 20/130; el-Mü’min 40/55) bu iki vakit namaza işaret ettiği görüşünde olanlar da vardır (Tecrid Tercemesi, II, 279; Şevkânî, IV, 497). Vahyin başlangıç döneminde -bazı kaynaklara göre Müddessir sûresinin 1-3. âyetleri nâzil olunca- Cebrâil, Hz. Peygamber’i Mekke’nin yakınlarındaki bir vadiye götürmüş, orada fışkıran su ile önce kendisi, sonra Resûl-i Ekrem abdest almış, ardından Resûlullah’a namaz kıldırmıştır. Bunun üzerine Hz. Peygamber sevinçli bir şekilde eve gelmiş, Hz. Hatice’nin elinden tutarak oraya götürmüş ve aynı şekilde onunla birlikte abdest alıp iki rek‘at namaz kılmışlardır (İbn Hişâm, I, 243-245). 

Üç yıl kadar süren gizli davet ve daha sonraki açık davet döneminde Resûl-i Ekrem evinde, ıssız dağ eteklerinde, öğle tenhalığı sırasında Harem’de namaz kılmıştır. Zaman zaman Hz. Ali’yi de yanına alarak Mekke dışındaki vadilerde akşam namazını kıldığı ve hava karardıktan sonra döndüğü nakledilir. İlk müslümanlar da Mekke içinde gizli yer bulamadıklarında şehir dışına çıkıp ıssız yerlerde ve zaman zaman mescid haline getirdikleri Erkam adlı sahâbînin evinde namaz kılmışlardır. Bazı rivayetlere göre, “Namazda yüksek sesle okuma!” meâlindeki âyet (el-İsrâ 17/110) gizli namaz dönemiyle ilgili olup Hz. 

Peygamber’in ashabıyla namaz kılarken âyetleri yüksek sesle okuduğu için müşriklerin Kur’an’a hakaret etmeleri üzerine inmiş, Resûl-i Ekrem’in sesini alçaltması, fakat yanında bulunanların duyamayacağı kadar da gizli okumaması istenmiştir. Bu iki vakit namazın dışında Müzzemmil sûresinin ilk âyetleriyle gece namazına kalkılması ve bunun belli bir vakit içinde eda edilmesi emredilmişken aynı sûrenin 20. âyetinde, Allah Teâlâ’nın bu hususta yaşanan zorluğu bildiği ve müminleri bağışladığı haber verilmiştir. Bu âyetin Medine’de indiği rivayet edildiği gibi âyetten çıkan sonuç hakkında farklı yorumlar da vardır (bk. TEHECCÜD). 

İslâmiyet’te bugün bilinen şekliyle beş vakit namaz hicretten bir buçuk yıl kadar önce Mi‘râc gecesinde farz kılınmıştır (Buhârî, “Bedʾü’l-ḫalḳ”, 6; Müslim, “Îmân”, 259; Tirmizî, “Ṣalât”, 213). Hadis mecmualarında yer alan bilgilerden namazların önce ikişer rek‘at olarak farz kılındığı, hicretten kısa bir süre sonra öğle, ikindi ve yatsı namazlarının farzlarının dörder rek‘ata çıkarıldığı anlaşılmaktadır (Buhârî, “Ṣalât”, 1; Müslim, “Ṣalâtü’l-müsâfirîn”, 1, 3; geniş bilgi için bk. Bedreddin el-Aynî, III, 287). 

Kur’an ve Sünnet’te Namaz. Kur’ân-ı Kerîm’de mutlak biçimde namaz emrine defalarca yer verildiği gibi bazı âyetlerde çeşitli üslûplarla namazın önemine işaret edilerek namaz kılanlardan övgü ile söz edilmiş (el-En‘âm 6/92; el-Mü’minûn 23/9; el-Meâric 70/22-35), namazı ciddiye almayıp özünden uzaklaşanlar yerilmiştir (el-Mâûn 107/5). Birçok âyette “salât” ile birlikte “ikāme” kelimesi ve türevleri kullanılarak (meselâ el-Bakara 2/110, 277; el-Mâide 5/55; el-Enfâl 8/3) namazın vaktinde eksiksiz bir biçimde erkânına riayet edilerek ve devamlı olarak kılınması gereğine dikkat çekilmiştir. 

Bununla birlikte “namazı ikāme etmek” ifadesinin bazı âyetlerde “namazı tasdik etmek” anlamına geldiği de belirtilmektedir (Mukātil b. Süleyman, s. 139). Diğer taraftan Kur’an’da salât kelimesinin sıkça zekât ve zekâta yakın mânadaki infak kelimesiyle birlikte kullanılmasının (meselâ el-Bakara 2/83; et-Tevbe 9/18; en-Nûr 24/56) namaz ibadetinin ruhu arındırma işleviyle zekât ibadetinin malı arındırma özelliği arasındaki paralelliğe vurgu anlamı taşıdığı söylenebilir………………………. 

--------------- 

Gerçek ümmet-i Muhammed; “Ademiyyet” mertebesinden başlayarak, bütün mertebeleri kendi bünyesinde “cem” ederek “mertebe-i kemalat”a ulaşmış ve yedinci günü de idrak etmiş kâmil insan’dır . 

Cuma namazı bütün müslümanlara farz ise de, batınen “makam-ı cem’ül cem”e varanların kemal namazıdır. Bu yüzden haftada bir defadır.

------------------- 

İnsanın “Rabbini” bilmesi; “insan” ismiyle kastedilen varlığın, “İlâhî isimlerin bir terkibi” olduğunu bilmesidir!

-------------- 

 Allah= Ulûhiyet-in, iki tarif hali vardır. Birisi, “Zât-ı mutlak” diğeri ise, “Zât-ı mukayyet”tir. 

 “Zât-ı mutlak”ın, bilinmesi ve beşer idrakinin oraya ulaşması nümkün değildir, sadece tarif babında ifade edilebilir. 

 “Zât-ı mukayyet” yani belirli suret ve şekillere bürünerek- o hal ile kayıtlanarak, ancak teşbih-benzerlik hakikati ile kulun dimağında bir suret almaktadır, Bu alemdeki bütün suretler, bir sıfatı veya ismi yönüyle zuhura çıkmış olur, bu husus yaratma değil, “zâhir ismi ile zuhura çıkmasıdır.” (2/115) Kur’an-ı Kerîmde Allahtan bahseden ayetlerin bir kısmında, “ben veya biz yaptık” diye geçer, bu tür ayetler zat-i kendi lisanındandır. Diğerleri ise tarif babında Allah (c.c.) şöyle söyledi böyle yaptı gibi, başka bir mertebeden izahi anlatımlardır. 

 “Zât-ı mukayyet” Yönü ile, Efendimizin anlatışıyla. Hadis-i şerifte, “Rabb-ımı taze bir delikanlı suretinde gördüm” Teşbih yönüyle. Diğer bir hadis-i şerifte ise, “o bir nurdur nasıl görülür.” Tenzih yönüyle. Diye ifade edilmiştir. Bu ifadelerin biri zat-ı mutlak yönünden, diğeri ise, zat-ı mukayyet yönünden’dir. 

 Her iki yönü ile “ALLAH” zat ismiyle anılır. İsminin geçtiği yerdeki tarifine göre, hangi mertebeden ifade edildiği irfaniyetle anlaşılmış olur. İlâh-i mertebeler bilinmez ise, hayal veya duygu yönü ile “ALLAH” ismi ile hatırlanmış olur.

 “Ve ne fahtü fihi min ruhi” (15-29) “O’na ruhumdan üfledim” kelâmı ilahisi, mutlak zatından Rububiyyet mertebesi itibari ile, mukayyed zuhurunadır. 

 Geçmiş satırlarda belirtildiği gibi, tarif babında. 

“Allah Ademi kendi sureti-Ulûhiyyet-üzere halketti,” bilgisi verilmiştir. 

 Allah ismi anıldığında “Celle Celâlühü” diye cevaplandırıl-maktadır“ İz—T-B- “ 

-------------- 

 Rububiyyet- Allah-ın bütün alemlerdeki eğitimi cemâli ve Celâlidir. Bu yüzden, (Tebarakesmü Rabbike zilcelâli vel ikram) “55/78” Ulûhiyyet’in, “Rabb” ismi yönünden, mertebe sırası ile ünsiyyetini anlayıp idrak etmeye çalışalım. Ancak bu yönden “hadîs-i kudsi”nin hakikatine doğru yolculuğa çıkmış olabiliriz. 

---------- 

 İNSAN İLE RUBUBİYYET ARASINDA İLK İRTİBATLAR, Eshab-ı Kiramdan, Ebu Rezin El Ukayli (R.A) Rasülüllah (S.A.V.) Efendimizden:

Eyne kane Rabbina kable en yehlûkal halka? 

(Rabbımız, bu alemleri halketmezden evvel neredeydi?) diye sordu. 

Onlar da cevaben (Kane fil a’mai ma fevkahe hevau ve ma tahteha hevae). 

(Altında ve üstünde hava olmayan bir a’mada idi)

------------------- 

(55/19) “merecel bahreyni yeltekıyani (55/19) “(Suyu acı ve tatlı) iki denizi birbirine kavuşmak üzere salıvermiştir.”

 (55/20) beynehüma berzahun la yebğıyani (55/20) “Aralarında bir berzah “mani” vardır birbirlerinin sınırını aşmazlar.” İki deniz vardır ki birlikte akmakta olup aralarında berzah olduğundan birbirlerine karışmazlar, özelliklerini korurlar. 

Bu denizlerin de zahiri ve bâtını vardır, zahiri yeryüzündeki denizlerde birlikte olan akış, diğeri (bâtını) ise, mana alemi ile ilgili olan akıştır. 

Bu akışlar üç, beş, elli sene değil, alemler durdukça devam edecektir. 

---------- 

Şimdi gelelim bu deryaların bâtındaki hakikatlerine; esasen bize öncelikle lazım olan da budur.

Bu iki derya nedir? Niçin birbirlerine geçmez karışmazlar? 

İşte bu deryaların bir tanesi “Abdiyyet – Ubudiyyet” , diğeri ise “Rabb – Rububiyyet” deryalarıdır. 

Cenab-ı Hak kendi zatından bu iki özelliği “derya-ı aleme” yayıyor, ki bu alemin faaliyet sahası meydana gelsin. 

Bunların biri olmazsa alemin de kıymeti olmaz. 

Alemlerin Rabb’ı, kendi varlığında gizliydi, bilinmiyordu. Bu nedenle de “yok” hükmündeydi. 

Ne zaman ki “insan” meydana geldi, yani “o varlığı idrak eden” birisi meydana geldi; işte o zaman bu alemlerin esas değeri bilinmiş oldu. 

Bu alemler evvela var edildi, fakat daha henüz “insan” yok idi. 

O zamanlar “Rabb deryası” mevcuttu, fakat “Abd deryası” olmadığı için akış tek yönlüydü. 

Bu alemin, bu deryanın varlığını anlayacak bir varlık lazımdı. Dünya üstüne ayak basan idrakli, şuurlu bir varlık olması gerek ki; dünyanın varlığı, değeri ve onu var edenin yüceliği anlaşılsın. Aksi halde “var” olsa da “yok” hükmündedir. 

Örneğin insanın evinde bir gizli hazine olsa ve bu hazine bilinmese, o hazine ev sahibi için yok hükmündedir. O insan, yaşamını fakirlik içinde geçirir. O hazine bilinse, onu bulan ve ancak değerini bilen bir insan olursa o hazinenin kıymeti bilinir ve değerlendirilir. 

---------- 

 İşte bu oluşumun“Abd deryası” başlangıcı (76.1) Ayet-i ile bildirilmektedir ve alemlerde insanı haber veren ilk ilâh-i bilgidir. 

---------- 

76.1 - Hel etâ alel insâni hînum mined dehri lem yekun şey'em mezkûrâ. 

Diyanet Meali:
76.1 - İnsan (henüz) anılır bir şey değilken, halkedilmemiş, (yaratılmamışken) üzerinden uzunca bir zaman geçti.
---------- 

55.3 - Halekal insân. 

Diyanet Meali:
55.3 - İnsanı yarattı-halketti.
------------ 

2.30 - Ve iz kâle Rabbuke lilmelâiketi innî câılun fil ardı halîfeh, kâlû etec'alu fîhâ mey yufsidu fîhâ ve yesfikud dimâé', ve nahnu nusebbihu bihamdike ve nukaddisu lek, kâle innî ağlemu mâ lâ tağlemûn. 

Diyanet Meali:
2.30 - Hani, Rabbin meleklere, "Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım-halkedeceğim" demişti. Onlar, "Orada bozgunculuk yapacak, kan dökecek birini mi yaratacaksın-halkedeceksin? Oysa biz sana hamdederek daima seni tesbih ve takdis ediyoruz." demişler. Allah da, "Ben sizin bilmediğinizi bilirim" demişti.
------------------------- 

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
15.29 - Feizâ sevveytuhû ve nefahtu fîhi mir rûhî fekaû lehû sâcidîn. 
---- 
Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
15.29 - Binaenaleyh onu tesviye ettiğim ve içine ruhumdan nefheylediğim vakıt derhal onun için secdeye kapanın
--------------------- 

 Ayet-i kerîme de görüldüğü gibi İnsan, Melek, İblis, üçlüsünün ilk birlikte oldukları zamanda Rabb’ları tarafından melek ve iblisten İnsan denen, yeni halkedilen varlığa secde-salât edilmesi istenmektedir.

------------------- 

2.34 - Ve iz kulnâ lilmelâiketiscudû liâdeme fesecedû illâ iblîs, ebâ vestekbera ve kâne minel kâfirîn. 
 

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
2.34 - Ve o vakit melâikeye «Adem için secde edin» dedik, derhal secde ettiler, ancak İblis dayattı, kibrine yediremedi, zaten kâfirlerden idi

------------------- 

 «Adem için secde edin» görüldüğü gibi insanın diğer varlıklara olan üstünlüğü bu ayet-i kerime ilede açık olarak görülmektedir. Adem ismi ile zuhura gelen bu ilâhi varlığın istenilen secde “salat” olgusunun iseviyyet-fena fillah bölümüdür ve o anda Adem (a.s.) da “venefahtü” hakikat-i ile techiz edilmiş olduğundan Hakta fanidir, bu yüzden secde mahallidir ve yeryüzünde ilk salat bu mertebeden icra ettirilerek başlatılmıştır. Ademin varlığında ki Hakkı göremeyen iblis onu sadece topraktan halkedilmiş olduğunu zannederek bu secdeyi yapmadığından ismi iblis olmuştur. İblis ise bir şeyin aslı ile kopyasını ayıramamak o hususta şüphede kalmaktır. Ayrıca kendi hali ile örtünmek perdelenmektir. 

NOT= Ademiyet hakkın da geniş bilgi (15-6-Pey-1-Adem safiyyullah) kitabımızda vardır dileyen oradan indirebilir.

------------ 

2.36 - Feezellehumeş şeytânu anhâ feahracehumâ mimmâ kânâ fîh, ve kulnehbitû bağdukum libağdın aduvv, ve lekum fil ardı mustegarruv ve metâun ilâ hîn.

Diyanet Meali:
2.36 - Derken, şeytan ayaklarını oradan kaydırdı. Onları içinde bulundukları konumdan çıkardı. Bunun üzerine biz de, "Birbirinize düşman olarak inin. Sizin için yeryüzünde belli bir süre barınak ve yararlanma vardır" dedik.
---------- 

SABAH Namazı:

Sabah namazının vaktine ve farzının iki rek’at olmasına sebeb budur ki: 

Adem (a.s.) cennetten çıktığında vakit gece idi. 

Bir rek’at namaz kıldı çevreyi karanlık bul­duğu için, ve bir rek’atte sabaha dahil olup aydınlığa eriştiği için kıldı. 

Dergah’ı İzzette kabul olup, sabah na­mazının iki rek’at olmasının sebe’bi hikmeti budur.

---------- 

Adem (a.s.) ın bu fiili işlemesi cennette kendisine, melekler ve iblisten secde istenmesidir, bu secdenin mühim bir şey olduğunu anlaması ile yeni bir aleme gelmiş olduğundan kendisini bu aleme getiren Rabb-ına tazim için salatını-mamazını sadece olarak ifa etmiştir. Ancak bu secdenin tekmi çiftmi olduğu hakkın da bir kayıt yoktur, muhtemeldirki tek secdedir. Allah-u a’lem.

---------- 

Bu mertebedeki “Salât-dua” fiili asli olarak “kıyam-ayakta” durarak hörmetini ve isteğini ifade etmesidir. Ve “Elif-kıyam” harfinin temsilcisi Adem isminin ilk harfidir. 

Ayak’ta elif, (5- Salât-namaz ve ezan-ı Muhammedi’de bazı hakikatler) İsimli kitabımızdan, daha geniş bilgi buradan alınabilir.

------------ 

2.37 - Fetelekkâ âdemu mir Rabbihî kelimâtin fetâbe aleyh, innehû huvet tevvâbur rahîm.

 Diyanet Meali:
 2.37 - Derken, Âdem (vahy yoluyla) Rabbinden birtakım kelimeler aldı, (onlarla amel edip Rabb'ine yalvardı. O da) bunun üzerine tövbesini kabul etti. Şüphesiz O, tövbeleri çok kabul edendir, çok bağışlayandır.

---------- 

7.23 - Kâlâ rabbenâ zalemnâ enfusenâ ve il lem tağfir lenâ ve terhamnâ lenekûnenne minel hâsirîn. 

Diyanet Meali:
7.23 - Dediler ki: "Rabbimiz! Biz kendimize zulüm ettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz."

---------- 

Rabb-ımızın insanlık alemine bildirdiği bu bilgiler ile insan oğlunun halkıyyeti ve yeryüzene indirilme macerasının nasıl geliştiğini açık olarak öğrenmiş olmaktayız. 

Böylece insanlık yeryüzüne indirildiğinde ilk izdirari-zorunlu yolculuğunu yapmış Esma cennetinden yeryüzü arzına, İlâhi bir teknik ile asronot olarak indirilmiştir. Böylece Ademin ve Havva validemizin, sıla-ı rahmi, içinde halkedildiği cenneti olmaktadır. Böylece bizim alemimizde ilk galaksiler arasında gezginci olan Adem Babamız ve Havva validemizdir. Bu yaşam hikayesınde hep ilkler vardır. 

Adem bahsi her bir insan ferdinin aslına dönebilmesi için mutlaka bilinmesi gereken çok mühim bir konu, saha ve yoldur. 

İşte insan oğlunun ilk vatanına gitmesi ve aslına ulaşabilmesi için bu yolu, ihtiyari olarak geriye dönüşünü bu dünya aleminden başlatması lazımdır. İşte islâm dinine ve kural tavsiyelerine uyan insan oğlu gene Adem dedemizin ceddimizin içinden çıkarıldığı-indirildiği makânı- cennetine ulaşma yolunun başlangıcı, bu dünya feza hava alanından başlamaktadır. Başka yolu yoktur. 

---------- 

Bu husuta Nusret Babamız şöyle demektedir. 

Bir alemden bir aleme, Devren geldim bu aleme, Hasret kaldım ol Ademe, Nerededir yarin yolu. 

----------- 

Ey vech-i baki ma’şuk u canan Bak cism-i fani hasretle nalan Adem’le Havva gurbette giryan Elbet giderler visale doğru 

---------- 

Diyerek sıla-i rahminin özlemini bu mısraları ile başlatmaktadır. Nefes uzundur merak edenler (88-Nusret Tura erler demine) dileyen şiirlerin devamını oradan takib edebilir.

---------- 

7.172 - Ve iz ehaze Rabbuke mim benî âdeme min zuhûrihim zurriyyetehum ve eşhedehum alâ enfusihim, elestu birabbikum, kâlû belâ, şehidnâ, en tekûlû yevmel kıyameti innâ kunnâ an hâzâ ğâfilîn. 

 Diyanet Meali:
 7.172 - Hani Rabbin (ezelde) Âdemoğullarının sulplerinden zürriyetlerini almış, onları kendilerine karşı şahit tutarak, "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" demişti. Onlar da, "Evet, şahit olduk (ki Rabbimizsin)" demişlerdi. Böyle yapmamız kıyamet günü, "Biz bundan habersizdik" dememeniz içindir.
---------- 

ÖĞLE Namazı:

Öğle namazının vaktine ve farzının dört rek’at olmasına sebeb budur ki:

1. Hazret-i ALLAH c.c. İbrahim (a.s.)na, koçu göndererek oğlu İsmail’i kurban etmekten kurtardığı bir öğle vakti idi.

2. Kafirlerin puthanelerinin haline ne oldu? Bütün putları kırıp, baltayı büyük putun boynuna kim astı? de­diler. Bunu yapsa yapsa Azer oğlu İbrahim yapmıştır dediler ve ona çok eziyet eylediler.

3. Nemrud, İbrahim (a.s.)mı ateşe attı. Hak Teala ateşi gülistan eyleyip onu kurtardı. 

 4. Mısır’a hicret ettiğinde hane’i saadetlerine kafirler çok cefa ve eziyet ettiler. Hak teala onları koruyup cefa ve eziyet edenlerin ellerini kuruttu.

 Bu dört türlü imtihandı, zorluktan kurtulduğu için dört rek’at namaz kıldı. Dergah-ı izzetle kabul oldu. Sebeb-i hikmeti budur. 

Ayak’ta elif, (5- Salât-namaz ve ezan-ı Muhammedi’de bazı hakikatler) İsimli kitabımızdan, daha geniş bilgi buradan alınabilir.

---------- 

Geçmiş sayfalardan hatırlamak babında bir aktarım ile yolumuza devam edelim. 

GEÇMİŞ KAVİMLERDE NAMAZ-SALAT.

Geçmiş peygamberler ve kavimlere namaz ibadetinin emredildiğini Kur’an-ı Kerîm bildirmektedir. 

“Hani, biz İsrailoğulları’ndan, ‘Allah’tan başkasına ibadet etmeyeceksiniz, anne babaya, yakınlara, yetimlere, yoksullara iyilik edeceksiniz, herkese güzel sözler söyleyeceksiniz, namazı kılacaksınız, zekâtı vereceksiniz’ diye söz almıştık.” 

(Bakara, 2/83) âyeti bu hususa işaret eder. İlahi dinlerden üç büyük dinin atası olan Hz. İbrahim’in:

“Rabbim beni ve çocuklarımı namaz kılanlardan eyle!” 

(İbrahim, 14/40) diye dua ettiği Kur’an-ı Kerim’de yer almaktadır. Özellikle şu ayette Hz. İbrahim’in kıyam rükû ve secde rükünlerini ihtiva eden bir salat ibadetini yerine getirdiği görülmektedir: 

 “Bana hiçbir şeyi ortak koşma; tavaf edenler, orada kıyama duranlar, rükû edenler ve secdeye varanlar için evimi temiz tut, diye İbrahim’i Kâbe’nin yanına yerleştirmiştik.” (Hac, 22/26) Yine Cenâb-ı Hak, Meryem suresinde bazı peygamberlerin isimlerini zikrettikten sonra şöyle buyurmaktadır: 

“İşte bunlar, Âdem’in ve Nûh ile beraber (gemiye) bindirdiklerimizin soyundan, İbrahim’in, Yakub’un ve doğru yola iletip seçtiklerimizin soyundan kendilerine nimet verdiğimiz nebîlerdir. Kendilerine Rahmân’ın âyetleri okunduğu zaman ağlayarak secdeye kapanırlardı. Onlardan sonra, namazı zayi eden, şehvet ve dünyevî tutkularının peşine düşen bir nesil geldi. Onlar bu tutumlarından ötürü büyük bir azaba çarptırılacaklardır.” 

(Meryem, 19/58-59) Diğer peygamberler gibi Hz. Şuayb ve Lokman’ın da namaz kıldıklarını Kur’an’da görmekteyiz. Lokman aleyhisselam oğluna “Yavrum! Namazı kıl, iyiliği anlat, kötülüğü engelle. Başına gelenlere göğüs ger! Bunlar, kuşkusuz, yapılması gereken işlerdendir” (Lokman, 31/17) nasihat etmiş, çokça namaz kılan Hz. Şuayb’a kavmi “Ey Şuayb! Babalarımızın taptıklarını (putları), yahut mallarımız hususunda dilediğimizi yapmayı terk etmemizi sana namazın mı emrediyor? Oysa sen yumuşak huylu ve çok akıllısın!” (Hûd, 11/87) demişlerdir. 

Öte yandan Hz. Peygamber’den nakledilen bir rivayete göre, Hz. Süleyman, Allah’a dua ederek Mescid-i Aksa’ya yalnızca namaz kılmak için gelen kimselerin bağışlanarak analarından doğduğu gün gibi günahsız yurtlarına döndürülmelerini istemiştir. (İbn Mâce, İkâmetu’s-Salât, I, 451-452). Âyet ve hadislerden de anlaşıldığı üzere Müslümanlara farz olan namaz, muhteva yönüyle daha önceki ümmetlere ve peygamberlere de emredilmiştir. Dolayısıyla namaz ibadetinin, lafızlarda farklılık olmakla birlikte içinde barındırdığı dua, kıraat, kıyam rükû ve secde yönüyle, önceden beri uygulanan bir ibadet şekli olduğu ortaya çıkmaktadır. 

Yine bu durum salât ibadetinin ne kadar köklü ve temel bir ibadet olduğunu göstermektedir. Böylece inanç konusunda tevhid olduğu gibi ibadette de tevhid meydana gelmiş olmaktadır. Ayrıca namaz sadece yer ehlinin değil aynı zamanda gök ehlinin de ibadetidir. Nitekim Peygamberimiz Miraç’ta bazı meleklerin kıyam, rükû ve secde halinde ibadette olduklarını müşahede etmiştir.

Diğer tevhidi dinler açısından baktığımızda; Yahudilerde günlük ibadet ferdî yahut Mabed’de cemaat halinde, sabah, öğleden sonra ve güneş battıktan sonra dua etmekten ibarettir. Dua sırasında doğu tarafına Kudüs’e dönülür, ayaklar bitişik olarak ayakta durulur, eller semaya doğru uzatılır, baş öne doğru eğik vaziyette huşû içinde Tanrı’ya yakarılır. Dua eden kişi şükür ve tazim esnasında rükûa varır ve dua okuyarak kalkar, üç adım geri giderek sağa sola eğilir. Bazı dualar sırasında dize çökme, secde, vücudu sallama şekilleri görülmektedir. Dolayısıyla Yahudilerin günlük ibadetlerindeki kıyam, kutsal metin okuma, dua, rükû ve secdeyi andıran uygulamaları namaz ibadetine benzemektedir. 

Benzer bir durum Hristiyanlıkta da söz konusudur. Zira Hıristiyanlık başlangıçta Yahudiliğin bir mezhebi gibi sayıldığından ilk Hıristiyanlar, Yahudi mabed ve ibadetlerine devam etmişlerdir. Fakat daha sonra başta tevhid inancı olmak üzere sünnet olma, abdest- gusül gibi inanç ve uygulamalar kaybolmuştur. Hristiyanlarda günlük, haftalık ve yıllık olmak üzere üç çeşit ibadet vardır. Dua şeklinde olan bu ibadetler esnasında İncil’den bölümler okunur, ilahiler söylenir. İncil ayakta dinlenilir, diğer metinler oturarak takip edilir. Dualar diz çökerek ve yerlere kapanarak da yapılır. Hıristiyan ibadetinde de namazda olduğu gibi kıyam, secde ve ka’de formlarının olduğu görülmektedir. Yine Süryanilerin rükû ve secde ihtiva eden salâtlarının olduğu bilinmektedir. Bütün bu hususlar, salâtın muhteva olarak Hristiyanlıkta da mevcut olduğunu, fakat zamanla Hz. İsa odaklı bir ibadet durumuna dönüştüğünü göstermektedir.

---------------------------------------------- 

 Buraya kadar gelen araştırmalarımızın neticesinde, Adem (a.s.) dan islâmiyetin gelişine kadar, ibadet kasıtlı bir faaliyetin olduğu açık olarak anlaşılmaktadır. Bu ibadetin gerçek kur’ani ismi (Salât)tır. Geçmiş sayfalarda da gördüğümüz gibi (Salât) hem sözlü dua makamında hemde fiili bir tatbikat halinde yapıldığı görülmektedir ve “kıyam-ayakta durma, rükû-yere doğru parelel eğilme, secde-alnını yere koyup toprağa yüz sürme şeklinde yapıldığı açık olarak anlaşılmaktadır. Bilindiği gibi “Toprak” hikmet’tir.

 Âdemiyet-İbrahimiyyet Kıyam, Museviyyet Rükû, İseviyyet-fenâ fillâh ise, secde mertebesidir. 

 (2017) senesinde Kudüs ziyaretine gittiğimizde orada bulunan Kıyamet kilisesinin giriş kapısının girişinde dik dörtgen yerde yatay kapı eşiği gibi, olan bir taş bulunmaktadır, İsa (a.s.) ın çarmıha gerildikten sonra üstüne yatırdıkları taş olduğu söylenmektedir. Gerçektende orada bulunduğumuz süre içinde oraya gelen bazı kimselerin o taşa secde ettiklerini hepimiz görmüş idik. Anlaşıldığına göre onların bu davranışları hem İsa (a.s.) ma karşı olan muhabbet ve tevazuları, Allah-a karşıda Salâtları idi. Ancak bu tatbikatler daha henüz tam kemalli bir salât-dua tatbikatına ulaşmamıştır. Bu seyir İslâmiyette kemalini bulacaktır. Gelecek sayfalarda ifade edilecektir. 

---------- 

 17.85 - Ve yes'elûneke anir rûh, kulir rûhu min emri rabbî ve mâ ûtîtum minel ılmi illâ kalîlâ.

 Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

17.85 - Bir de sana ruhtan soruyorlar, de ki: ruh rabbımın emrindendir ve size ılimden ancak az bir şey verilmiştir
---------- 

Bu soruyu soran Yahudi alimleridir onlara hitaben size bu ilimden az bir şey verildi denmiştir. İseviyet mertebesidir. Muhammediyete ise “Ruhu-l A’zam verilmiştir. 

Ayet-i kerîme de görüldüğü gibi bu mertebede ki “Ruh Rabb’a” bağlanmaktadır. Rabb-ın emri-işidir. Bu ruh mertebesi “Ruhu-l Kudüs” mertebesidir. 

Ademe üflenen Ruh “Ruhu sultani” mertebesi “Ruhu-l a’zam ve Ruhu-l kuds-in mahluk suretinde görünmesinden ibarettir” diye bildirilmiştir. Ademiyetten Museviyyete kadar olan saha da faaliyet göstermektedir. Burada bahsedilen Ruh ise, İseviyet mertebesi itibari ile -bütün alemde sari olan Ruhu'l-Kudüs’tür. 

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

2.253 - …………ve âteynâ îsebne meryemel beyyinâti ve eyyednâhu birûhil kudus,………….. 

Diyanet Meali:

2.253 - …………………..Meryem oğlu İsa'ya ise açık deliller verdik ve onu Ruhu'l-Kudüs (Cebrail) ile destekledik. 

---------- 

Muhammediyyet mertebesinin Ruh-u ise “Ruhu-l A’zam’dır.” 

---------- 

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

16.102 - Kul nezzelehû rûhul kudusi mir Rabb’ike bil hakkı liyusebbitellezîne âmenû ve hudev ve buşrâ lilmuslimîn. 

 Diyanet Meali:

16.102 - Ey Muhammed! De ki: "Ruhu'l-Kudüs (Cebrail), inananların inançlarını sağlamlaştırmak, müslümanlara doğru yolu göstermek ve onlara bir müjde olmak üzere Kur'an'ı Rabb’inden Hak olarak indirdi."

---------- 

 Görüldüğü gibi “rûhul kudus” mertebesi Müslümanlara da, verilmiştir. Mealde “Kur’an” olarakta ifade edilmiştir.

-------------- 

42.52 - Ve kezâlike evhaynâ ileyke rûham min emrinâ, mâ kunte tedrî mel kitâbu ve lel îmânu ve lâkin cealnâhu nûran nehdî bihî men neşâu min ıbâdinâ, ve inneke letehdî ilâ sırâtım mustegîm. 

-------------- 

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

42.52 - Ve işte sana böyle emrimizden bir ruh vahyettik, sen kitab nedir? İyman nedir? Bilmiyordun ve lâkin biz onu bir nur kıldık. Onunla kullarımızdan dilediğimize hidâyet vereceğiz ve emîn ol sen her halde doğru bir yola çağırıyorsun.

---------- 

Bu ayet-i kerîme de görüldüğü gibi (52) Ve İşte sana da, “emrimizden, bir ruh vahyettik.” Bu ruh mertebesi bizzat Allah-ımızın zatından vahyedil-diğinden “Ruhu-l A’zam” dır. 

------------ 

O halde Muhammed-i olanlarda bahsi geçen üç ruh mertebeside, mevcuttur. 

Venefahtü fihi min ruhi-(15-29) Ademiyetten Museviyyete. Ulaştırmakta. 

2.253 - …………………..Meryem oğlu İsa'ya ise açık deliller verdik ve onu Ruhu'l-Kudüs (Cebrail) ile destekledik. ……………..

16.102 - Ey Muhammed! De ki: "Ruhu'l-Kudüs (Cebrail), inananların inançlarını sağlamlaştırmak, müslümanlara doğru yolu göstermek ve onlara bir müjde olmak üzere Kur'an'ı Rabb’inden Hak olarak indirdi." Aynı ruh mertebesinin sırası ile hem İsevilere ve hemde Müslümanlara verildiği açık olarak görülmektedir. 

42.52 - Ve işte sana böyle emrimizden bir ruh vahyettik, 

Bu ayet-i kerime ile belirtilen zati olan ruhu A’zam ise Müslümanlara verilmiştir. 

---------- 

Konuyu daha iyi anlayabilmemiz için buraya kadar açıklama ve hazırlama mahiyetinde olan bu bilgilerden sonra, İslâmın “Rabb” konusu ile ilgisinin nasıl başladığına bakalım ve daha sonra “Mi’rac-ı mübarek” gecesinde oluşan muhteşem yaşantının “Dur Rabb-ın salatta” hallerini idrakimiz ve anlayışımız kadar inceleyip anlamaya gayret edelim. 

------------ 

BİSMİLLÂHİRRAHMÂNİRRAHÎM. 

RAB

 Elhamdü lillâhi Rabb’il alemin……..

Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Hamd, yalnız âlemlerin Rabb’i olan Allah’a aittir.” (Fatiha/2) Hz. Abbas rivayet ediyor: Hz. Peygamber’in şöyle buyurduğunu işittim: “Allah’ı Rab, İslâm’ı din ve Muhammed’i de peygamber olarak kabul eden, imanın tadını almıştır.” (Müslim, 34; Beyhakî, a.g.e., s. 73-74.) Kur’anî çerçeveden “rab” ismi :

Kuranı Kerim’in indiriliş sırasına göre ilk suresi olan Alak suresinin ilk ayetinde Allah : “ Yaratan-halkeden, Rabb’inin adıyla oku! “ buyurur.

İndirilen ilk ayette “Rab” ismi mevcuttur. Ve yine son inen ayetler olan Nas suresinde de:

De ki: ” Cinlerden ve insanlardan, insanların kalplerine vesvese veren sinsi vesvesecinin kötülüğünden, insanların Rabbine, insanların Melik’ine, insanların İlah’ına sığınırım. “ diye vahyedilir. Bu son vahiyde de Rab ismi anlatılırken Vahyin yani Kuran’ın indiriliş amacında esasın ”ilahi terbiye” olduğu aşikârdır. İlahi terbiye ise Allah’ın ”Rab” ismi ile tecelli bulur.

“Ey Rabbim! Mülkten bana verdin ve bana olayların yorumunu öğrettin.” Yusuf: 12/101.

----------------------------- 

“Ve şüphesiz son varış yeri Rabbinedir.” 53/42.

“Doğrusu güldüren de, ağlatan da O’dur.” 53/43.

“Öldüren de, dirilten de O’dur.” 53/44.

“Alemlerin rabbi” ifadesi; “alemlerin vardığı son nokta” şeklinde ifade edilir. “Rabbaniler olun” ifadesi, “Rabb’e varın, O’na ulaşın, O’nu son nokta olarak bilip, O’nu hedef ve amaç edinin!” anlamına gelir. İn.. Ak.. 

------------------- 

12.39 - Yâ sâhıbeyis sicni eerbâbun muteferrikûne hayrun emillâhul vâhıdul kahhâr.

Diyanet Meali:

12.39 - "Ey zindan arkadaşlarım! Ayrı ayrı Rabb’lar mı daha iyidir, yoksa mutlak hâkimiyet sahibi olan tek Allah mı?"

------------------- 

“eerbâbun muteferrikûne” Kur’an-ı kerîm’in her kelimesi olduğu gibi, bu kelimelerde “Rabb’lık bilgisi ve hakikati yönünde adeta bir dönün noktasıdır. Geçmiş sayfalarda bahsedildiği gibi, Kişinin bünyesine Hakk tarafından üflenmiş olan “Esma-i İlâhiye-Esmaül Hüsna” bireylerin buluğa erdiği süreçler içerisinde eğer kendisi bu bilgiden habersiz ve en azından İslami bir tarbiye yaşantısı almamış ise, Bu isimlerin zuhur ve manalarını nefsileştirip, nefsine mal etmekte ve farkında olmadan onları sahiplenmektedir. 

 Bunların başında ise “sıfatı subutiye-yedi sıfatımız-Hayat, ilim, irade, kudret, kelâm, semi, basar,” gelmektedir. 

 Her isim kendi sahasında bir “Rabb” terbiyeci olduğundan, nefsileşmiş olan bu “Rabb”ların hükmü altına girmiş, bunlara nefsi emmaresi sahip olmuş olur, bu hadise ise çok büyük bir vebal ve sorumluluktur. 

 Bu halde yaşayanlar ise zahiren hür olduklarını zannetseler bile, aslında nefislerinin zindanının ehlidirler. İşte Yusuf (a.s.) zahiren tapılan putları anlatmaya çalışırken, batınen ise bahsedilen konuya dikkat çekmektedir. “eerbâbun muteferrikûne” Yani nefsileştirilmiş, nefsin isteği üzere faaliyet göstermeye yöneltilmiş nefsi Rabb’lar mı! Hayırlıdır, “emillâhul vâhıdul kahhâr.” “Yoksa, Vahit ve Kahhar” olan Allah’mı! Allah (c.c.) “Kahhar” esması ile onları ortadan kaldırmaya muktedirdir. 

------------------- 

25.43 - Eraeyte menit tehaze ilâhehû hevâh, efe ente tekûnu aleyhi vekîlâ. 

 Diyanet Meali:
 25.43 - Kendi nefsinin arzusunu kendisine ilâh-Rabb edineni gördün mü? Ona sen mi vekil olacaksın?
---------------- 

Görüldüğü gibi Ayet-i Kerîme ne kadar açıktır. Mudil isminin zuhuru olan bu halleri meydana getiren bireylere, sen mi vekil olacaksın? Diye herkes ikaz olunmaktadır. 

---------- 

12.100 - Ve rafea ebeveyhi alel arşi ve harrû lehû succedâ, ve kâle yâ ebeti hâzâ teé'vîlu rué'yâye min kablu kad cealehâ rabbî hakkâ, ve kad ahsene bî iz ahracenî mines sicni ve câe bikum minel bedvi mim bağdi en nezeğaş şeytânu beynî ve beyne ıhvetî, inne rabbî letîful limâ yeşâé', innehû huvel alîmul hakîm. 

Diyanet Meali:
 12.100 - Ana babasını tahtın üzerine çıkardı. Hepsi ona (Yûsuf'a) saygı ile eğildiler. Yûsuf dedi ki: "Babacığım! İşte bu, daha önce gördüğüm rüyanın yorumudur. Rabbim onu gerçekleştirdi. Şeytan benimle kardeşlerimin arasını bozduktan sonra; Rabbim beni zindandan çıkararak ve sizi çölden getirerek bana çok iyilikte bulundu. Şüphesiz Rabbim, dilediği şeyde nice incelikler sergileyendir. Şüphesiz O, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir."
---------- 

20.12 - İnnî ene Rabbuke fahlağ nağleyk, inneke bil vâdil mukaddesi tuvâ. 

Diyanet Meali:
20.12 - "Şüphe yok ki, ben senin Rabbinim. Hemen ayakkabılarını çıkar. Çünkü sen mukaddes vadi Tuvâ'dasın."
---------- 

Museviyyet mertebesi “esma” mertebesi olduğundan bura da nalınların-ayakkabıların çıkartılmasının istenmesi “mukaddes Tuvâ vadisi” olan “esma-i İlâhiye vadisi”dir. Oraya nefsi beşeri “esma-ı-nefsiyye ile girilemez. Onlar “Hakk-Rabb” yolunda en büyük mania oldukları için onların çıkartılması istenmiştir. Bu makamda salât fiilinin ikinci aşaması olan “Rükû” meydana gelmiştir. Ademiyet ve İbrahimiyyet makamlarında Rabb-ın huzurunda huşu ile kıyam-ayakta hürmette bulunup dua ve salâtını ifa ederken, bir hayli yorulup manevi ağırlıktan, adeta yere yuvarlanacak iken ellerini dizlerine dayayıp, duasını ve hörmetini bu şekilde göstererek Rükû Museviyyet, mertebesi itibari ile “Salât” etmiş olmaktadır. 

(5- Salât-namaz ve ezan-ı Muhammedi’de bazı hakikatler) İsimli kitabımızdan, daha geniş bilgi buradan alınabilir.

------------ 

Ayak’ta elif, Rüku’da dal, Secde’de mim, yani Ademliğe ulaşan kimse olunmuş olunmaktadır. Fiziği ile “Ben Ademim mührünü vurmuş olmaktadır. 

---------- 

YATSI Namazı:

Yatsı namazının vaktine ve farzının dört rek’at olmasına sebeb budur ki:

Hz. Musa (a.s.) Mısırdan çıkıp giderken kendisini dört türlü hüzün kapladı. Turu sinaya Tur dağına geldiklerinde, kardeşi Harun (a.s.) ile birlikte hüznü dağıldı, bu vakit yatsı vakti idi.

 Hz. Musa (a.s.) dört rek’at namaz kıldı, dergah-ı İzzette kabul olup bu ümmete farz oldu, sebeb-i hikmeti budur*(14)

*(14) Bunu dahi İnayede yazar. 

 Bu mertebede “salât-dua” Kıyam ve rükû şeklinde idi. 

(5- Salât-namaz ve ezan-ı Muhammedi’de bazı hakikatler) İsimli kitabımızdan, daha geniş bilgi buradan alınabilir.

---------- 

3.47 - Kâlet Rabbi ennâ yekûnu lî veleduv ve lem yemsesnî beşer, kâle kezâlikillâhu yahluku mâ yeşâe', izâ kadâ emran feinnemâ yekûlu lehû kun feyekûn.

 Diyanet Meali:
3.47 - (Meryem), "Ey Rabbim! Bana bir beşer dokunmamışken benim nasıl çocuğum olur?" dedi. Allah, "Öyle ama, Allah dilediğini yaratır-halkeder. O, bir şeyin olmasını dilediğinde ona sadece "ol" der, o da hemen oluverir" dedi.
---------- 

3.51 - İnnallâhe Rabbî ve Rabbukum fağbudûh, hâzâ sırâtum mustegîm. 

 Diyanet Meali:
 3.51 - "Şüphesiz Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. Öyleyse O'na ibadet edin. İşte bu, doğru yoldur."
------------------------ 

4.157 - Ve kavlihim innâ katelnel mesîha îsebne meryeme rasûlallâh, ve mâ katelûhu ve mâ salebûhu ve lâkin şubbihe lehum, ve innellezînahtelefû fîhi lefî şekkim minh, mâ lehum bihî min ılmin illettibâaz zann, ve mâ katelûhu yegînâ. 

 Diyanet Meali:
 4.157 - (156-157) Bir de inkârlarından ve Meryem'e büyük bir iftira atmalarından ve "Biz Allah'ın peygamberi Meryem oğlu İsa Mesih'i öldürdük" demelerinden dolayı kalplerini mühürledik. Oysa onu öldürmediler ve asmadılar. Fakat onlara öyle gibi gösterildi. Onun hakkında anlaşmazlığa düşenler, bu konuda kesin bir şüphe içindedirler. O hususta hiçbir bilgileri yoktur. Sadece zanna uyuyorlar. Onu kesin olarak öldürmediler.

---------- 

4.158 - Ber rafeahullâhu ileyh, ve kânallâhu azîzen hakîmâ.

 Diyanet Meali:
 4.158 - Fakat Allah onu kendisine yükseltmiştir. Allah, üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.
---------- 

5.112 - İz Kâlel havâriyyûne yâ ısebne meryeme hel yestetîu Rabbuke ey yunezzile aleynâ mâidetem mines semâé', kâlettekullâhe in kuntum mü'minîn. 

 Diyanet Meali:
 5.112 - Hani havariler de, "Ey Meryem oğlu İsa! Rabb’in bize gökten bir sofra indirebilir mi?" demişlerdi. İsa da, "Eğer mü'minler iseniz, Allah'a karşı gelmekten sakının" demişti.

---------- 

43.64 - İnnallâhe huve Rabbî ve Rabbukum fağbudûh, hâzâ sırâtum mustegîm.

 Diyanet Meali:
 43.64 - Şüphesiz Allah, benim de Rabb’im, sizin de Rabbiniz’dir. Öyleyse O'na kulluk edin, işte bu doğru bir yoldur. 

---------- 

 Görüldüğü gibi İsa (a.s.) ile ilgili Ayet-i kerîmelerde Rububiyyet mertebesinin ne kadar etkili olduğu açık olarak görülmektedir. Kitap sahasının daha çok genişlememesi için bu asli bilgileri yeterli görüp yolumuza devam edelim. 

 NOT= Bu hususta daha deniş bilgi, (30-19-meryem suresi) kitabımızda bulabilirsiniz. 

---------- 

AKŞAM Namazı:

Akşam namazının vaktine ve farzının üç rek’at olmasına sebeb budur ki:

Hz. İsa (a.s.)ma bazı kimseler, Tanrının oğlusun de­diler, ve Hz. İsa (a.s.) dedi ki: Horoz ötmeden, sabah olmadan, beni pek az paraya öldürmeye bakarsınız. 

Cenab-ı Hakk’ın emri ile Hz. İsa (a.s.) oradan çıkıp gitti, akşam namazının vakti idi, Cenab-ı Hak’ka şükretti üç rek’at namaz kıldı bu ümmete farz oldu, sebeb-i hikmeti budur * (13)

* (13) Bunları dahi İnayede yazar.

Yeri gelmişken iki küçük özelliğe dikkat çekelim.

1. Diğer namazların farz ve sünnetleri vitr hariç çiftli iken, akşam namazının farzı neden tektir?

 2. Diğer namazlara sünnetle başlanırken niçin bu namaza farz ile başlanıyor?

El cevab: 

1. Hz. İsa (a.s.)ın mertebesi teşbih ben­zetme olduğundan, İseviyet hakikati üçlü bir sistemle anlatılmaya çılışılmıştır. 

Eba - ebi ve Ruhül kudüs yani baba - oğul ve ruh-ul kudüs’dir. 

İşte bu üçlü sistemin hakikati 3 rek’at ile belirtilmiştir. 

Fakat ne yazıkki teşbih’ten tevhide geçemeyen kimseler, bu oluşumların suretinde kalıp bir sürü yanlış yollara girmişlerdir.

 2. Bu namaza farzla başlanmasının sebebi ise, 

Hz. İsa (a.s.)ın yaşam mertebesi, fena fillah olduğundan onun yapabileceği ilk şey sadece farzı yerine getirebilmektir.

Ayrıca kıyametin bir akşam vaktinde kopacağı bildirildiğinden ve de hangi akşamda kopacağı bilinmediğinden her akşam kıyamet kopacakmış gibi, belki vakit bulamayız diye evvela farzın kılınması ön görül­müştür.

Fena fillah mertebesine ulaşan kimsenin kıyameti, zaten daha dünya da iken kopmuştu. ALLAH c. c. bu ha­kikatleri bizlere beden elbiselerimizi sırtımızdan çıkartmadan idrak ettirsin. 

secde ise İseviyyet-fenâ fillâh, mertebesidir. 

---------- 

(5- Salât-namaz ve ezan-ı Muhammedi’de bazı hakikatler) İsimli kitabımızdan, daha geniş bilgi buradan alınabilir.

------------------- 

 (69-2-Kur’an-ı kerîm de yolculuk namaz sureleri) nden bir aktarma yapalım. 

108-KEVSER Suresi.

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

BİSMİLLAHİR RAHMÂNİR RAHîM

Sûrenin iniş sebebi hakkında:

"Bu sûre As b. Vail hakkında inmiştir. Rasulullah (s.a.v.) mescidden dışarı çıkarken, o da mescide giriyordu. Sehm Oğulları kapısında karşılaştı ve konuştular. Kureyş'in ileri gelenlerinden bir grup da mescidde oturuyordu. As b. Vail mescide girince:

"Konuştuğun adam kimdi?" diye sordular. 

O da:  "Şu ebter (nesli ke­sik)" deyip Rasulullah (s.a.v.)'ı kasdetti. Bu olaydan önce Rasulullah (s.a.v.)'ın Hz. Hatice'den dünyâya gelen oğlu Abdullah vefât etmişti. Onlar oğlu olmayan kimseyi eb­ter (nesli kesik) tabirini kullanırlardı, Bunun üzerine Allah Teala bu sûreyi indirdi." şeklinde bir rivâyet vardır.

Bu sûre âyet sayısı ve kelime olarak az gözükmesine karşılık mânâ kapsamıyla çok geniş bir sûredir. 

------------------- 

 Sure adını, ilk ayetinde geçen "kevser" kelimesinden almıştır. Kevser, çok nimet demektir; ayrıca cennette bir havuzun da adıdır. Peygambere “kevser”in verildiğinden bahsettiği için Kevser suresi diye anılmıştır. Sure, "İnnâ a'taynâ" ve "Nahr" adlarıyla da anılır

3 ayetten oluşan sure, Mekke’de inmiştir.

Mushaftaki sıralamada 108., iniş sırasına göre ise 15. suredir. (Hasenât)

------------------- 

Sûre-i Şerif’in, kısaca sayı değerlerine bir göz atalım. 

(108) Mushaf sıra numarası.

 (15) Nüzül sıra numarası.

 (55) Alfebetik sırası. 

 (30) Cüz sırası. 

 (03) Âyet, sayısı. 

 (03) Fasıla harfleri. 

 (214) Genel toplamdır. 

 Bu sayı değerlerinin birçok bağlantıları vardır ancak fazla vaktinizi almamak için sadece genel sayıları vermekle yetinelim. Açık olarak görüldüğü gibi gene burada da (214) Peygamberimizin zahir batın Nur-u Muhamme-diyyeyi ifade etmektedir. 

------------------- 

 Fasılası: “Rı” harfidir. Ebced sayı değeri (200) dür, bundan muhtelif sayılar çıkar bu kadarla yetinelim. 

------------------- 

 Mealen. 

1 - Şüphesiz biz sana Kevser’i verdik.
 2 - O hâlde, Rabbin için namaz kıl, kurban kes.
 3 - Doğrusu sana buğzeden, soyu kesik olanın ta kendisidir.
------------------- 

~~108.1~
اِنَّا اَعْطَيْنَاكَ الْكَوْثَرَ

(108-1) İnnâ a’taynâkel kevser. 

“Muhakkak ki Biz, sana Kevser'i verdik.”

------------------- 

Dikkat edersek yukarıda bahsedildiği üzere nesil ile ilgili bir hâdise karşılığında, inen bu âyeti kerîmede “Biz, sana Kevser’i verdik” denilmektedir, yani Cenâb-ı Hakk (c.c) biz sana başka çocuklar da veririz diyebilirdi, ancak neslin karşılığı olarak Kevser belirtilmiştir ki Cenâb-ı Hakk (c.c)’ta abes ile iştigal etmeyeceğine göre bu iki kavram arasındaki ilişkiyi bizlerin kurması gerekmektedir. 

 “Muhakkak ki Biz, sana Kevser'i verdik.” İfadesi çok azametli bir lütfun ifadesidir. Ayet zatî’dir yani Cenâb-ı Hakk aracısız “biz verdik” demektedir. O halde verilen değer bütün değerlerin üstünde Zati bir değerdir. 

 Bu ise Hakikat-i Muhammedi içinde hakiti ilâhiyyenin vahdette kesret, kesrette vahdet hükümlerinin verilmesi bu hakikatlerin kendisinden sonra, hamilleri-taşyıcılarının kıyamete kadar devam edeceğini bildirmektedir verilen bu husustur. Yani zahiren neslin kesilse de batınen neslin sırat-ı müstakim üzere devam edecektir, o halde üzülmene gerek yoktur denmiştir.

------------------- 

~~108.2~
فَصَلِّ لِرَبِّكَ وَانْحَرْ
(108-2) Fe salli li rabbike venhar.

“O halde Rabb’in için namaz kıl ve kurban kes.” 

------------------- 

Bir evvelki surede görüldüğü gibi, “Veyl” (107-4) yani “yazıklar olsun” hitabına maruz kalınan namazda hedef nefs iken, burada namazın aslı belirtilerek namaz kılarken hedefin Rabbin olsun denilmektedir. 

Dünyâ ve ahiretten bir beklenti ile kılınan namazlar “veyl” yani “yazıklar olsun” hitabının içerisindedir, çünkü ibadette menfaat olmaz, ancak hiçbir şey beklenilmeden mutlak olarak Hakk rızâsı için, Rabb için kılınan namaz makbûl olan namazdır.

Şeyh Mahmut Şebüsteri, Gülşen-i Raz isimli eserinde şöyle belirtmektedir: 

Âdetler ile ibadetler bir arada olmaz!

Eğer ibadet ediyorsan, âdetten yüz çevir! 

Eğer adet yapıyorsan ibadet ettim deme.

------------------- 

 (68-1-99-Zilzal suresi sayfa 208) den mevzu ile ilgili küçük bir aktarım yapalım. 

------------------- 

 ………………………….Cemâlden kastım, huzur uyumlu olması, şimdi dünya ya gelen bir çocuğun hiçbir ilmi eğitim almadığını düşünelim, sadece fıtri olarak, aileden gördüğü şekli ile, hele aile dünyaya dönük değerlerle yaşıyorlar ise, şu ev, şu araba güzel, çarşıda şunlar var gibi, çocuğa aşılanıyorsa tabii bu bilerek yapılan bir şey değildir, ailenin kendi nefsi yaşamı çocuğa kopyalanıyor, böylece dünyevi ağırlıklı bir yaşam içerisinde buluğ çağına ermiş olan bir kimsenin, “esma-i ilâhiyyesi,” “esmâ-i nefsiyye” üzere oluşmuş oluyor, böylece ilâhi olan isimler, beşerileşmiş nefsileşmiş oluyor en mühim yer burasıdır…………………….. 

------------------- 

 (68-1-99-Zilzal suresi sayfa 210) den mevzu ile ilgili küçük bir aktarım daha yapalım. 

------------------- 

 ………………………Esma-i ilâhiyyeyi nefsi ma’nâ da kullanmaya başlayan kimse bundan çok mes’uldür, çünkü esma-i ilâhiyye yi bize hayatımızı sürdürmek için Cenâb-ı Hakkı bulmak için bir köprü olarak verdi. Esma-i ilâhiyye bizde olmasaydı Cenâb-ı Hakkı bulmak mümkün değildir, nereden nasıl bulunacaktı? işte buradaki mesele, bu dünyada nefsileşmiş-beşerileşmiş, olan esma-i ilâhiyenin halini, asli hali olan esma-i ilâhiyye ye döndürmektir, işte o zaman kişi Abdullah olmakta, Allah ın gerçek kulu olmaktadır, neden? çünkü esmaül Hüsna onun üstünde-varlığında zuhura çıktığı için, diğer şekliyle esma-i ilâhiyye yi Hakk’tan ayırdığı, kopardığı, nefsanileştirdiği için “abd-i nefs” “nefsinin kulu” olmakta ve ondan doğan çocuklara da “veledi nefs” denmektedir. 

 Esmaül hüsnanın hakikatiyle yaşayanların çocuklarına da “veledi kalb” denmekte, iseviyet mertebesininde bir bakıma hakikati budur, gerçi bu hakikat daha Âdemiyette başlıyor ve İseviyet mertebesinde fiilen yaşanmış, o mertebeden gösterilmiş oluyor. Fiziki babası olmadan bir varlığın ortaya çıkması ne müthiş bir hadisedir. 

 Bu hakikat-i iyi değerlendiremeyen batılılar, Ona Allah’ın oğlu, Baba oğul aynı birdir deyip ilâhlık-Rabb’lık atfettiler. Aslında O zât-i tecellinin zuhuru olduğundan dünya tarihinde ilk defa zât-i ve kuds-i tecelli onun üstün de olduğundan diğer insanlara göre değişik bir konumda idi, Batılılar bu zât-i tecelliyi sadece bir yere tahsis etmiş olduklarından “maddeci putperest panteizimci” oldular. 

 Muhammediyyet bu hâle, evet Îsâ (a.s.) da Allah’ın kuds-i tecellisi vardır ama! Aslında bütün âlemde de vardır, İrfaniyyet gözü ile “nereye baksan hakkın vechi oradadır” (2/115) o zaman “panteizm” olmuyor “ilâhiyeizm” oluyor. Esmanın hususiyyeti icabı bütün âlemde o yerin gereği olarak zuhur ve tecelli etmektedir. 

 Esma ihtiyacını insana hissettirir, insan farkına varamaz ve gereği gibi esma’nın hakikatini zuhura çıkaramazsa sorumlu olur, ve ona haksızlık etmiş olur ve insan olma özelliğini de böylece yerine getirememiş olur. (ay…. abla) İnsan olma özelliği esmaül Hüsna yı hakikatiyle ortaya çıkarmaktır. İşte halife bu kimsedir, kendindeki esmaül hüsnayı faaliyete geçirmek demek, dolayısıyle esmaül Hüsna ya dahi rahmet olması demektir. İşte insan budur. “fesalli li rabbike” “rabb’ın için namaz kıl” (108/2) yapılan her bilinçli hareket o esmaya ait ve esma için olmaktadır, esmanın zuhura çıkmasına biz vesile olduğumuzdan, dolayısıyla ona hayat vermiş olmaktayız, bu durumda o bizden razı oluyor, böylece biz de merzi-razı olunmuşlar dan, oluyoruz aksi halde onu onun istemediği yönde kullandığımızda o bizden razı olmuyor, ve ahrette hakkını talep edecek, kul hakkı dediği bir bakıma işte budur, ayrıca hayatımız onlarla devam ediyor ama biz farkında olmuyoruz. 

 İçimizdeki ihtiyacı meydana getiren saha olmasa biz nereden duyacağız, yani bizde bir esmaya bağlı olarak üşüme hali olmasa, en sonunda donar kalırız, yani üşüme hissini hissetmeyiz. ama vücut üşür sistemi bozulur donar, kan dolaşımı durur, işte hissetme kimliktir, hissetme de orda, o esma devreye girer ve bizi uyarır yani örtün, diye dolayısıyla beni koru demek istiyordur.

 Soru:bunlar sevki tabii mi arının vahyedilmesi gibi mi?

 Cevap: Evet sevki tabii ama, bu sevki tabiileri sevki idraki olarak yaşarsak, o zaman halife makamı olur. Sevki tabii farkında’lık değildir fıtridir, idrakî olursa farkındalık olur, bu şekilde karşısından da gelen bir esmayı idrak ettiğinde davranışı ona göre olur, sadece kendi bünyemizde değil, başka kimliklerle de münasebetlerimiz var, çünkü onlarda da esmalar var, ama o onu biliyor yada bilmiyor, nefsi ma’nâ da kullanıyor, ama biz idrakimizle o esma-i ilâhiyye yi ilâhi ma’nâ da kullanırsak onun aynı esmayı meselâ, kahhar esması bizde de var o nefsi ma’nâ da kullanıyorsa kullansın, bizim onu ilâhi ma’nâ da kullandığımız zaman onu mutlaka durdurur.

 Hem de bağrış çağrış olmadan, o ondan üstündür. O esmayı idrak sahibi olan zât-i yönünden kullanır, ise diğeri nefsi yönünden kullanır, nefsi yönünden kullanan, zât-i yönünden kullanana mutlaka boyun eğer baştan o bağırsa çağırsa da, o havadır zâten irfan ehli onu bilir, üstünde durmaz bir müddet sonra onun fırtınası geçer yanlış yaptığını anlar durur, onun kahharı şerir, irfan ehlinin kahharı rahman doludur her bir esma bizde hakikati itibarı ile ortaya çıkmaya başladığında Rabbı hasını güçlendirmiş olur, dolasıyla Rabb’ımıza yardım etmiş oluruz “fesalli lirabbike” (Rabb’ın için namaz kıl) (108/2) yani onu yücelt idrak et ma’nâsındadır. 

 _idraki Cemâl, nefsani Celâli durdurdu, hâkim oldu.(ay…)

 _ Eğer biz esmayı Güçlendirirsek ona güç katıyoruz. (Ni..) Biz halife olma bakımından üstünüz, çünkü bizde Allah ın zâtı, sıfatları, isimleri, ef’ali vardır, esma üçüncü sırada esmaya, sıfatlarla daha sonra da zatıyla yardımcı oluyoruz işte biz esma-i ilâhiyeyi ne kadar güzel faaliyete geçirirsek onlara o kadar yardımcı ve onları güçlendirmiş oluyoruz, esma-i ilâhiyeyi ne kadar nefsi ma’nâda kullanırsak, esma-i ilâhiyyeyi kötü ma’nâ da kullanmış oluruz, ona haksızlık etmiş oluruz, istismar etmiş oluruz. Süt kabının içinde olan sütü o kabın içmesine gerek var mı? zâten kendi süt olmuş, ama o kabın içinde süt yoksa dışarıdan onu çekmeye çalışır, o çektiği boru da inceyse uğraşsın dursun çekeceğimde süt alacağım-olacağım diye, bilindiği gibi süt de ilimdir. 

 “fesallî lirabbike” (Rabbın için namaz kıl) (108/2) ne kadar açık, Rabbin için, yani kıldığın namaz senin için olmasın, peki benim için olursa ne olur? nefsi olur benim için kıl diyor, ve orada benim için kıl demesi, bir bakıma ibadet ettiği zaman, kul ibadetiyle abd hükmünü taşıyor, yani aslında benim için kulluk makamında ol deniyor, biz “elhamdülillâhi Rabbil âlemin” dediğimizde Rabbımız için namaz kıldığımızda o kişi kul hükmünden abd hükmüne girmiş oluyor, benim için diyorya, kulda-abd o abdiyetin benim için olsun diyor, yani beni abd hükmüne çıkar abdiyyet hilâfet ma’nâ sınadır velâyet ma’nâsınadır. 

 _ondan sonra abduhu isra hadisesi (Ni…)

 O işte bizimle birlikte esma-i ilâhiyye de çıkıyor, âlemlere rahmet diyor ya, İnsân-ı kâmilin zâhiri ve bâtını âlemlere rahmettir.

 _Esma benim için namaz kıl ki abd olayım diyor (Ni…) Yani beni şereflendir ma’nâ sında orada, ama ehli zâhir oradaki Rabbı Allah ma’nâsında olarak görür, halbuki burda esma mertebesinde kişi bunu bu şekilde idrak ederek Rabbını yücelttiği zaman kendisi yücelir, kendisindeki yücelikle Rabbını yücelttiği zaman buradaki yüceltme, biz acziyetimizle aman yarabbi dediğimiz zaman, o bizden yukarıda gibi yüceltilmiş oluyor, o ma’nâ da değil, biz ona yücelik vermiş oluyoruz, yani esma-i ilâhiyeyi biz değerlendirmiş yüceltmiş oluyoruz, yücenin karşısında duruşta onu yüceltmiş kendimizi aczlik değil, bizdeki kemalatla o yücelmiş oluyor, işte bunun için “Rabbına namaz kıl demiyor,” Rabbın için namaz kıl diyor. 

 Kur’an-ı kerîm’in birçok yerinde de böyle kula ait namaz kılınız hükmü bulunmaktadır. 

(Hâfizû ales salevâti ves salâtil vustâ ve kûmû lillâhi kanitîn.) 

(2/238) – “Namazlara ve orta namaza devam edin. Allah'a gönülden boyun eğerek namaza durun.” Diye böyle kula namaz teklif ediliyor burada da “fesalli li Rabbike venhar” (ve kurb’an kes) kurb’an kesmekten kasıt beşeri bağlantılarını kes nefsi duygularını olumsuz şeylerini veya dünya bağlantılarını kes gibi, şimdi buradaki hitap, kula ait kula edilen bir hitaptır, kul bu makamda ilerledikçe ve kendinde bulunan nefsi, esma-i ilâhiyeye de rahmet oldukça Ahzap suresinde. (Huvellezî yusallî aleykum ve melâiketuhû liyuhricekum minez zulumâti ilen nûr, ve kâne bil mué'minîne rahîmâ.

(33/43) – “O, sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için size merhamet eden; melekleri de sizin için yusallî-bağışlanma dileyendir. Allah, mü'minlere çok merhamet edendir.” Tefsirlerde hüveden kasıt Allah olduğu söyleniyor aslında huveden kasıt kişinin ilâhi idrakidir oradaki kesin Allah olarak olsa huveallah diye huve (o)ellezi demez huveallah o ki o kimseki yusalli aleyküm sizin üzerinize sallî eder-namaz kılar, o kimselerin üzerine salli eder- namaz kılar ne müthiş bir hadise, diğerinde “fesallî li Rabbike” “Rabbın için namaz kıl” derken insanı faaliyete geçiriyor ama “huvellezi yusallî aleyküm” dendiği zaman “sizin üzerinize başka birisi sallî eder-yüceltir, namaz kılar” hale geliyor ne kadar müthiş, yani makamı insaniyeye salat getiriliyor.

 Cuma günleri okunan “innallahe ve melâiketehu” (33/56) ve burada ise hedef belirtiliyor ama bâtında, tahtında gizli, evvelâ huvede zâti ifadesi vardır, ama Allaha çok olarak söylenmediğine göre orda başka sahalarda vardır, kişinin idraki ne ise orada o ama en sağlamı olan Allah dır. “huvellezi” o öyle bir Allah ki “yusallî aleyküm” Allah sizin üzerinize salâtu selâm getirir namaz kılar manasında birinde Rabbın için namaz kıl bireye yol açıyor, rububiyet yolu gibi, ondan sonra o yükseldiğinde kul namaz kıldığında “fesallî li rabbike venhar inne şanieke hüvel ebter” (108/2-3) bunların hepsi birbirleriyle bağlantılıdır. 

 İşte o senin nefsin yokmu! ebter olacak o dur sen kevsere dahilsin, ebter olacak beter olacak hüvel ebter o senin nefsindir, yani esma-i ilâhiyyeyi esma-i nefsiyye olarak kullanan ebterdir. yoksa esma-i ilâhiyyeyi, ilâhi yönde kullanan ise kevserdir. ‘huvellezi yusalli aleyküm’ sizin üzerinize Allah burada ve melaiketehu meleklerde var Allah ve melekler sizin üzerinize salatu selam getirirler ama işte “fesallî li rabbike venhar” hükmü tatbik edildikten sonra evvela namaz hükmünü kul alıyor, bunu yapabildiği kadar hakikati itibariyle yaptıktan sonra namaz kılınan o oluyor, yani daha evvelce seven iken sevilen oluyor, daha evvelce zâkir iken zikrederken mezkur zikredilmiş oluyor burada sayısal bir zikir yoktur, ama hatırlanma olduğu için zikrediliyor insan “huvellezi yusalli aleyküm” sizin üzerinize o zaman kul önde Rab arkada olmuş oluyor kul evvel Rab ahır oluyor. yine aynı sure içerisinde “inneallahe ve melaiketehu” buradaki özellik risalet makamı olarak belirtiliyor diğerinde insanlık makamı olarak genel insanlık makamı olarak burada da risalet makamı olarak ve bu makamdan da beşere tavsiyede bulunuyor sizde böyle yapın diye, ey îmân edenler sizde böyle yapın sizin üzerinize bir zaman gelecek o şekilde.

 Soru: A’yânı sâbite, sabit bir varlığım var, esmaül Hüsna hamdedilmiş yüklenilmiş dünyaya geldik Rabbime kavuştum onu aldım miraca çıktım beka billah oldum esmaül Hüsna yine orada sabit varlığım yani şeyliğim hakikatim neye dönüşüyor, yani ben neyim? yani ben esmaül hüsnayla geldim, mi’raca çıktım bak bunları sen yapıyorsun dünyada ben sana aracıyım dedim esmaül hüsnanın bütün isteklerini bende yaptım gerçekleştirdim hayatı yaşadık birlikte ilâhisiyle gittim.

 (Nereye gittin? T.B) Öbür dünyaya gittiğimde yani benim adım ne, esma esma kulluğumu da biliyorum, ama vahdet bölgesinde esmaül hüsnanın gölgesiyim (Ni…) Cevap: Kulluk mertebesinde beşer âleminde hepimizin gaybi ismimiz Muhammed, ma’nâ âleminde ismimiz Allah, gayb âleminde ismimiz Huu’dur. 

 Bunu idrak etmek ise bir irfaniyyet işidir.

 Hani derler ya komşu huu, evde misin oturmaya geleceğim, Rahmiye annem Nusret babama öyle derdi, huu, geldinmi? oda Rahmiye anneme derdi hu kahve hazır mı?

 _Babacım hani uçaklar savaşırken en son bombalarını atar ve infilâk eder ya işte orası, (Ni…) Ne yapayım bunlar akıl bombardımanlarıdır. Savaştan mı soruyorsunuz barıştan mı?

 Hz Ali nin (r.a.) dediği gibi “sen kendini küçük bir cisim sanırsın halbuki âlemi ekbersin sen” burada sınırlı bir görüntümüz var ama, bunlar içinde tefekkürî idrak olarak, ahrette bunlar, sonsuz geniş olarak yaşanacak, herkesin levm etmesi daha çok olacak, çünkü birlikte olduğu insanları görecek ki, dünyadayken aynı evde aynı apartmanda yaşıyordu bir fark yoktu, ama oraya gidildiğinde o fark görüldüğünde o zaman işte şok olacak bunlar kimlermiş diye, nasıl kaçırdık biz bu işi yanımızda dibimizde selâmlaştığımız kimselermiş, herkes hepimiz için geçerli esma-i ilâhiyyeyi nefsi yönden, ama şeriat mertebesi içerisinde rahmani diye Müslüman alır ama beşeriyet içerisinde çıkaranlar cennet ehli olacak nimet cennetinin ehli olacaklar.

 Esma-i ilâhiyyeyi gerçek ma’nâ da idrak edip esma-i ilâhiyyeye döndürüp o şekilde yaşayanların cenneti zat cenneti olacak ki, o nimet cennetinde olan diyecek ki kendinden üstün 10 tane daha fazla köşkü olana bakacak kendine bakacak 3 tane var ama aşağıya bakacak 1 tane var aşağıya bakacak şükredecek, yukarıya bakacak levm edecek ama, yine birey beşer aklı Allah dan ayrı çünkü onlar “selâmün kavlem mir Rabbirrahim” (36-58) Allahları vardır demiyor orda Rablarından selâm gelir ne demektir, onların Rabbı zâten gökteydi, tenzihte ayrıydı, gene ayrı, hazırda olana selâm gelir mi? Gelmesine gerek yoktur, çünkü kendisi burda’dır, selâm ayrılık ifadesi ayrılık muhabbeti nin ifadesidir, muhabbeti olmayana selâm verilmez miraç olması, yusallî olması, zâtına ulaşmak demektir, kul bu âlemde yaşıyorsa, cenâb-ı Hakk “inneallahe ve melâikete-hu” (33/56) “Allah ve melekleri onun üzerine nüzul etmiş iniş yapmış” oluyor nazil oluyorlar. 

------------------- 

 NOT= Salât’ın değişik mertebelerden izahları tefsir kitaplarında belirtilmiştir. 

 Zat mertebesinde ise. 

“salât, Allah’ın zâtı ile zuhur ettiği mahallinin adıdır.” (T.B.) 

------------------- 

 (2015) umre dosyası sayfa (216) dan mevzu ile ilgili küçük bir aktarım daha yapalım. 

------------------- 

 ……………………….Az sonrada sabah namazının kameti okundu ve farza başlandı. İki rek’at sabah namazı kılındıktan ve selâm da verildikten sonra, kaldığımız yerden sa’y imize devam etmeye başladık. Sa’y yeri çok kalabalık değil idi, çok fazla sıkıntı yok idi, her gidiş gelişte sesli olarak gereken duaları okuyor idik, çok güzel ve feyizli oluyor idi. Bizim sa’y imiz bitmiş ancak bize sonradan katılanların bazılarının son gidişleri kalmış idi. 

 Biz Merve tepesinde Âd----le birlikte saçlarımızıda yeteri kadar kesip sa’y imizide selâmetle bitirmiş olduk, Rabb’ımıza şükrederiz. 

 Tavaf ve sa’y imizi yaparken bu umreyi kime bağışlayayım diye düşünürken, aklıma “fesalli li rabbike venhar” (108/2) geldi o halde bu Umremde “Rabbim için olsun” diyerek, Rabbıma hediye eyledim. 

 Ravzadan çıkıp otele doğru dönerken Nüket Anne, kendi Umresini kendi Anne Babasına hediye ettiğini söyleyerek, benim kime hediye ettiğimi sordu, bende, “fesalli li rabbike venhar” (108/2) de belirtildiği gibi, “Umreti lirabbike” “Rabbim için umre yaptım” dedim. Ve otele doğru yola devam ettik.

 Bu umremizde de Rabb’ımın hediyesi bu husus oldu, yani “Rububiyyet Umresi” hediyye edilmiş oldu. 

------------------- 

 NOT= Bu husus oldukça derin olan bir konudur, normalde kabul görmeyip inkâr edilebilecek bir konudur, merak edenler için özetle kısa bir açıklama yapmaya çalışalım. 

--------- 

 Cenâb-ı Hakk Âdem-i (a.s.) Cennete lâtif varlığı ile halkedince ona, “ve alleme Âdemel esmâ’e küllehe” “ve ona isimlerin hepsini talim etti/öğretti” (2/31) bu âyet-i kerimesi hükmünce, Âdem (a.s.) ile başlayan bu Batıni esmâ eğitimi her birerlerimizin iç bünyesine konmuş ve yaşadığımız hayatın her bir safhasını orada olan faaliyet hangi esmânın sınırları dahilinde ise bizde fıtri olarak o esma o sırada faaliyete geçip yapmak istediğimiz şeyler ve konu ne ise o ismin sahasında yaparız ancak biz bunun farkında olmadığımızdan “ben” yaptım diyerek hadiseyi farkında olmadan kendi nefsi gücümüze veririz, bu şekilde ilâh-i esmâ atıl, onun yerini alan nefsi esmâmız zahire çıkmış ve biz nefsimizle hareket ettiğimizden, yapılan fiilin neticeside nefsi olur, ve genellikle hüsranla sona erer. 

 İşte bir kimsenin ilk yapması gereken şeylerin en başındaki husus, kendini tanımaya çalışmasıdır. O zaman görecektirki kendinde, kendine ait hiçbir şeyin olmadığıdır, kendinde ve kendinin zannettiği her şeyi Allah’ın isimlerinin birer tecellisinden başka bir şey olmadığıdır. İşte bu husus bir irfaniyyet ve eğitim meselesidir. 

 Dünyaya gelen bir çocuk, gerek ailesi gerek çevresi ve okul hayatında aldığı bazı hayat anlayış ve ölçüleri oluşmaktadır. İşte bu husus kişinin kendi hayat anlayışını ve farkında bile olmadan kendinde nefsi bir benliğin oluşmasını sağlamakta ve Hakk’tan o derece uzaklaşıp üzerinde Hakkın emaneti olan her şeyini kendine ve “hayali bir nefsi benlik” ile nefsi benliğine bağlamaktadır. İşte bu halde iken Hakk’ın vermiş olduğu, “hayat. İlim, irade, kudret, kelâm, semi, basar” “sıfatı subutiyye” Allah’ın kendine ait olan “sabit sıfatları”ndan kuluna aktardığı bu hayati sıfatları ve diğer bütün esmâ-i İlâyyelerilerini nefsine kaptırdığından bunları nefsi istikametinde kullandığından bu değerler Hakk yolunda faaliyetlerini gösterememekte böylece de atıl kalmakta ve çok mahzun olmaktalardır. 

 Bilindiği gibi her bir esmâ-i İlâhiyye kendi sahasında bir Rabb, yani merebbiye/terbiye edendir. İşte bu yüzden esmâ-i ilâyye sayısı kadar Rab vardır ve âlemde “müdebbir” tedbir edicilerdir. (Rabbların Rabb-ı/Rabbül erbab) olan Rabb’ul âlemîn ise tektir. Her biri kendi sahasında faaliyet gösteren esmâ-i ilâhiye olan Rububiyyet mertebesinin görevlilerini kişi farkına varmadan gafletinden dolayı nefsinin emrine veriği zaman, bu esmâlar asli görevlerinden uzaklaştırılmış ve nefsin hizmetine verilmiş olur. 

 İşte bu durumda, çok sıkıntıda olan, ve insanın aklına emanet edilen, ancak nefsi beşerisi’nin, hükmü altına alındığından, ve istilâ edilmiş durumda olduklarından, ilâhi isimler çok sıkıntı içine girmiş olmaktadırlar ve görevlerini yapamamaktadırlar. İşte bu halde olan ve aslında bize ait olan ancak nefsimiz tarafından kullanılan esmâlar, kendi hürriyetlerini isterler. İşte budurumda akıl sahibi bir kişiye bu esmâları Hakk yolunda kullanılması için bunları nefsin musallatlığından kurtarmak için, onlara yardımcı olmak lâzım gelir ki, o isim ve sıfatlar kişinin lehine Hakk yolunda kendisine yardımcı olsun. Nefs tarafından bunlar engellendiği için kişiye Hakk yolunda fayda sağlayama-maktadırlar. 

 İşte Cenâb-ı Hakk bu durumda olan kişinin içinde hapis olmuş halde bekleyen ve ayrıca nefis tarafından kullanılan bu isimler için, “fesalli li rabbike venhar” (108/2) (Rabb’ın için namaz kıl) yani onun ibadet yolunu aç. “ve kurban kes” yani nefsine yeter artık de, onu kurban et ki diğer esmalarda kurtulmuş olsun. İşte zâhirde de, derse başlayanlar tarafından ilk başlarda, bu yüzden zuhuratlar da, kurbanlar kesilir ve ondan sonra yavaş yavaş esmâ-i ilâhiyyeler ilâhi asli görevlerini yapmaya başlarlar ve ancak ondan sonra Hakk ve gönül yolunda yol almaya başlanır. 

 İşte bu yüzden bunları düşünürken o halde bu Umremde “Rabbim için olsun” diyerek, Rabbıma hediye eyledim. Bunların çok daha başka izahlarıda vardır burada bu şekliyle yapıldı, İnşeallah namaz sureleri kitabımızda ilgili surenin bu âyetinde daha geniş bilgi gelecektir. Cenâb-ı Hakk esmalarımızı nefsinin elinden kurtaranlardan eylesin. Âmiin.

------------------- 

اِنَّ شَانِئَكَ هُوَ الْاَبْتَرُ

(108-3) İnne şânieke huvel ebter.

“Muhakkak ki sana (nesli kesik diye) buğzeden, o kendisi ebterdir” (soyu kesiktir).

------------------------------------------

Burada Mübârek Geceler isimli kitâbımızın ilgili bölümlerini aktaralım:

Şimdi: 

Belirli gecelerdeki belirli idrâk yaşantılarından sonra, 

- yani kişinin evvela Regâibini idrâk etmesi, 

- sonra Mevluduyla mânevi doğumunu yapması. 

- Ondan sonra eline berat’ını alması. 

- Ondan sonra Mi’raca yükselmesi, 

- sonra Kadrini, kıymetini bilmesi. 

- Ondan sonra da Ramazan bayramını yapması onun için büyük başarıdır.

Ramazan hayramına “şeker” bayramı denmektedir, aslında o yukarıda kısaca belirtilen özelliklerin yaşanmasına sebeb olduğundan “şükür” bayramıdır.

Cenâb-ı Hak gerçekten “Hakîkat-i Muhammedi” üzere olan Muhammedilere neler bahşettiğinin şükranesini yapmış oluyoruz ve bunun neşesini yaşamış oluyoruz.

Ramazan bayramının birinci gününün sabahında bayram namazı vardır, bu namaz iki rek’at’tır ve her rekâtında dokuz tekbir vardır. İki rekât olması bu hakîkatlerin zâhir ve bâtın yaşanması. Tekbirlerin dokuz-dokuz, (9+9) on sekiz (18) olması on sekiz bin alemin seyrinin ifâdesi içindir. Kişi Ramazan bayramı ile birlikle bu alemleri seyretmiş olduğunu belirtmiş olmaktadır. Eğer bayram namazı farz olmuş olsaydı, bütün müslümanlardan bu “seyri sülük” (hakk’a yolculuk) istenmiş olacaktı. Vacip olması farz-ı kifaye gibidir. Bazı insânlar bu yolculuğu tamamladiklarında diğerlerinin yolculukları da onların şahsında izâfi olarak yapılmış kabul edilmekledir.

Nasıl ki bayramı bütün insânlar yaptığı halde, aslında gerçek bayramı yapan kimselerin ne kadar az olduğunu görmekteyiz. Diğer insânlar, gerçek bayramı yapan kimselere sûret ve şekil olarak benzediklerinden, bu benzeyiş yolundan bayramlarını da “bayrama benzer bayram” gibi yapmaktadırlar. İnsân-ı Kâmilin yaptığı bayram ile diğerlerinin yaptığı bayram arasında kıyas edilemeyecek farklar vardır, yaşayan bilir, bu halleri çok iyi düşünmemiz lâzım gelmektedir.

Aşıklardan birisi: 

 “Bayram ol gündür bana kim Göz göre didarını (yüzünü) Görmesem bir gün seni 

 0l kara gündür bana.” demiştir.

İşte Ramazan bayramına ulaşan kişi, seyrini tamamlamış, Cemâl-i İlâhîyi müşâhede etmiş ve Cemâl tecellisi içerisinde hayatını sürdürür hale gelmiş olmaktadır.

 Ramazan bayramı ile Kurb’an bayramı arasında ki fark, Ramazan bayramının, Cemâl tecellisi, Cemâli tecelli. Kurban hayramınin ise Celâl tecellisi, Celâli tecelli olmasıdır. Biri yumuşak; biri sert zuhurludur, kanlı bıçaklıdır. 

Bir ömrün yaşantısı bir senedir, yani ilk bahar, yaz, sonbahar, kıştır, daha başka mevsim yoktur. Diğer seneler birbirinin aynıdır. Bu sebepten her sene bir “seyri sülûk” (Hakk’a yolculuk) hükmü gerçekleştirilmektedir. Senenin yedi ayı “ettur-u seb’a” “yedi mertebe nefis turu” Üç aylar “ef’al, esmâ, sıfat” mertebeleri. İki bayram arası ise Zât ve İnsân-ı Kâmil mertebelerinin karşılığı olan yaşam sürelerinin ifâdeleridir.

Her sene bunların tekrar ettirilmesi gaflete düşmemek içindir. Fakat ne yazıkki bu hakîkatlerden gafil olduğumuz halde ne yaptığımızı bilmeden taklidi bayramları tekrarlayıp durmaktayız.

Gerçekte ise: Hakîkati îtibariyle Ramazan bayramını idrâk ederek “Bakâ billah”a “Hakk’ta bâki olmak” eren bu kimsenin bu yaşantısını çevresinde bulunan tâliplerine de ulaştırması gerekmektedir.

“Bakâ billah”tan tekrar dünyâya mânen görevli olarak gönderilen kimse kabiliyetli olanları elinden tutup Hakk’a doğru yolculuğa çıkarır ve onların da kemâle ermelerine vesile olur.

Ramazan bayramında Cemâl tecellisi zuhur ediyorken, Kurban bayramında ise Celâl tecellisi zuhur etmektedir. Bu kapıdan geçmek için kişi nefsini kurb’an etmesi gerekmektedir. Bu oluşumu kişinin kendi kendine uygulaması mümkün değildir, daha evvelce bu yollardan geçmiş birinin rehberliğine ihtiyaç vardır ve Celâl tecellisi gerekmektedir. 

Eğer İbrâhim (as)in oğlunu kesme hâdisesi olmasa idi hiç bir mürşit dervişinin “nefsi emmâresi”ni kötülükleri çok emreden, içindeki gücü ortadan kaldıramazdı.

İşte Cemâl tecellisi ile zuhura gelen “Cemâl-i İlâhî”nin ikrâmı için Celâl’e ihtiyaç vardır, çünkü “zül Celâli vel ikrâm” dır. Zât-i ikrâmı, Celâlinden zuhur etmektedir.

Nefsi emmârenin, levvâmenin, yumuşaklıkla ortadan kaldırılamıyacağı bilinen bir gerçektir. Dolayısıyla nefsine karşı biraz şiddetin ve Celâlin gereği ortadadır. Bu lüzumun ifâdesi olarak Kurb’an bayramında sûret ve madde olarak bu kurb’an’lar kestirilmektedir.

İşte biz o hayvânın başını kesmekle kurb’an ettik zannediyoruz. Hayvan gitti ortadan; canını veren o, biz ne verdik? “para!” para verdik, para tekrar bulunur fakat can bulunmaz. Acaba o kadar kolay mı bu işler? İşte bu sûretle kesilen kurb’an’lar, mânâdan kesilen kurb’an’lar hükmüne girmektedir.

Bir fiilin zâhirde tahakkuku olacak ki oradan bâtınına intikal etsin. Nefsi emmârenin, levvâmenin kurb’an edilmesi; zâhirde olan bu işlerin bâtını ifâdesidir.

Nasıl ki İbrâhim (as)’a nefsinden, yani kendinden meydana gelen çocuğunun kesilmesi ifâdeli olarak bildiriliyorsa, bir dervişin de kendi varlığından meydana gelen duygularını, yani çocuklarının kesilmesi gerekiyor. İşte bu duygular bıçakla kesilemiyecegi için, İbrâhim (as) İsmail (as)’a bıçağı vurduğunda kesemeyişi ayrıca bu gerçeğe de binaendir. Aynı bıçak taşı ve gelen koç’u bir vuruşta kesmiştir.

Kişi nefis terbiyesi ile seyrini sürdürmeye devâm ettiğinde “emmâre”den, “levvâme”den, “mülhime”nin bir kısımı olumsuzluklarından kurtulursa, bundan böyle nefsini ilâh edinmesi mümkün değildir. Eğer kişi içindeki bu eksi güçlerden kurtulamazsa o zaman nefsi onun ilâhı olur, farkında bile olmaz. 

Bu durumdan kurtulmanın yolu nefsi duyguları kurb’an etmekten geçmektedir. Bu oluştuğu zaman onun Rabb’ı “Rabb’ul erbab” (Rabların Rabb’ı) olur. İşte kim Hak yolunda kendi nefsini kurb’an etmezse, o nefis ona ilâh olmaktadır. 

Buluğ çağına doğru, kişinin birimselliği oluşmaya başladığı zaman, dünyâya meyil başlar. Benlik, mal toplama sevgisi, karşı cinse ilgi duyma, üstün olma isteği, ihtiraslar, bencillikler, artmaya başlar. İşte bunlar kişinin kendinden meydana geldikleri için düşüncede ve fiilde çocukları hükmündedir. Bunları oluşturan ana güce “nefsi emmâre” denmektedir. İşte dervişlik süresinin başlarında bu güçlerin kurb’an edilmesi gerekmekledir. Ancak insânda daha başka güçler de vardır. Onların faaliyete geçmesi de “veled-i kalb” “kalbin oğlu” ifâdesiyle yerini bulmaktadır.

Ramazan bayramının üç gün olması! 

Birinci gün, ilmel yakıyn, ikinci gün, aynel yakıyn, Üçüncü gün ise Hakk’al yakıyn, olarak müşâhede edilmesinin ifâdesidir.

Kurb’an bayramının dört gün olması;

“Şeriat, Târikat, Hakîkat ve Mârifet” mertebelerinin gerçek yönleriyle müşâhede edilmesinin ifâdesidir.

- Regâib gecesi ifâdesiyle, seyr’ine başlayan derviş yani “mânevi yolcu”, 

- Mevlüd gecesi ifâdesiyle gönül evladını faaliyete geçirir, 

- daha sonra berâtını alır, 

- daha sonra Mi’racını yapar, 

- daha sonra kadri’ni yaşar, 

- daha sonra da “şükür” Ramazan bayramını yapar. 

Bu haller Cemâl tecellisidir.

Cemâl-i İlâhî tecellisi içerisinde gark olmuş kemâle ermiş kişinin yavaş, yavaş öğrenip yaşadıklarının başka gönüllere da aktarması gerekecektir, çünkü bu bir mânevi görev devir teslimidir. Bu devri yapabilmesi için kendisinin “Celâl” tecellisine ihtiyacı vardır.

Karşı birime fayda sağlamak için bir ifâde gerekmektedir. Derviş ilk başlarda yalnız başına “nefs-i emmâre”sini yenemez. İşte daha evvelce bu sistem içinde eğitimini tamamlamış olan bir ehli kemâle ihtiyacı vardır ve bu eğitim karşı tarafa bir irâde ile aktarılır, bu da Celâl tecellisidir. Ancak bu yolda o kişi kendinde ki nefsi duyguları kese, kese, kurb’an ede ede, “Kurbiyyet”e yani Hakk’a yaklaşmağa başlar. 

Kurb’an bayramı; bâtıni olarak bizlere bunları anlatır. Zahiri olarak ise fakir kimselerin et yemesine sebeb olur.

Kurb’an bayramı, her günü, bu oluşumları dört (4) mertebede kemâl üzere yaşanması için dört gündür yani “şeriat”in hakîkatini, “târikat”ın hakîkatini, “hakîkat”in hakîkatini ve “mârifet”in hakîkatini gerçek anlamda yaşamak içindir.

Hacı namzedi olan kişi, ihramda olduğu zaman süresi içersin de avlanamıyacağı, daha evvelce Âyet-i kerîme ile belirtilmişti. Bunun sebebi, ihrama girme; hakîkatte, beşeriyetinden soyunmadır ve İlâhî varlığına bürünmedir.

İhram iki parçadır ve üzerinde dikiş yoktur, dikiş demek bir şeylerin birbirleriyle îrtibatlandırılmasıdır. Eğer beşeriyet ve nefsâniyet îrtibatı bir ömür boyu devâm ederse o kimse ne yazık ki gerçek kimliğini bulamaz.

İhram giymek için elbiselerinden soyunmak, kişinin beşeriyetinden soyunması, Hakkani varlığı ile kalmasıdır, dolayısıyla her şeye Rahman ismiyle, rahmet etmiş olması gerekmektedir. Bu sebebten herhangi bir şeyi öldürmesi de mümkün değildir. 

İhramdan çıkma zamanı geldiğinde bu yasaklar kalkıyor, çünkü tekrar beşeriyetine dönmüş, hem beşeri, hemde İlâhî kimliği ile yaşamını sürdürmeyi devâm ettirmeğe başlamış oluyor.

Böylece irfâniyet yollarından geçerek Kurb’an bayramına ulaşan kimse “bakâ billah” “Allah da bâki olma” yaşamını sürdürmeye devâm edecektir.

Kurb’an bayramının birinci, ikinci, üçüncü gününde kurb’an kesilebiliyor, fakat dördüncü günü kesilemiyor. 

Çünkü daha evvelce de belirtildiği gibi 

- birinci gün şeriat, 

- ikinci gün târikat, 

- üçüncü gün hakîkat, 

- dördüncü günde mârifet mertebelerinin ifâdelenilir. 

Ayrı bir yönden bakıldığında, 

- birinci gün Ef’âl mertebcsi, 

- ikinci gün Esmâ mertehesi, 

- üçüncü gün Sıfat mertebeyi, 

- dördüncü gün ise Zât mertebesi, irâdesindedir.

Zât-ı mutlak mertebesinde her şey tam bir bütünlük içinde olup, farklılık ve zuhur olmadığından fiil de yoktur, bu sebebten dördüncü gün kurb’an kesilemez.

“Bakâ billah” “Allah’da bâki olma”, “seyr’i fillah” “Allah’da seyr”, “Mea Allah” “Allah ile birlikte seyir,” İşte bu seyrin sonu yoktur, bundan sonra da bayram yoktur. Kurb’an bayramı insân yaşamının ulaştığı en üst düzey, irfân mertebesidir. Bu olgu her sene tekrarlanmakladır. O sene içersinde kaç kişi bu irfân ve idrâke ulaşmışsa, gerçek bayramları ancak o kimseler kutlamaktadırlar diğer insânların fizik olarak onlara benzemeleri, benzer bayram yapmalarına vesile olmaktadır ve bu yaşam ömürler boyu sürüp gitmektedir. Böylece mühim olan kişinin bu seyr’i idrâk edip, yaşantısını bu seyr üzere sürdürmesidir. 

Kevser sûresinin zâhir ve bâtın mânâsını idrâk eden kimseler bu hakîkate ulaşmış kimselerdir.

Bilindiği gibi Hz. Rasullullah’ın mübârek evlatları küçük yaşlarda vefat etmişlerdi. Bunun üzerine bazı kimseler, “Muhammed (s.a.v) ebter oldu, soyu tükendi” demişlerdi. Bu hâdise üzerine “Kevser” sûresinin indirildiği tefsir kitâplarında açık olarak bildirilmiştir daha çok malûmat isteyenler ilgili bölümleri inceleyebilirler.

İbrâhim (as)in oğlunun kurb’an edilmemesi, Peygamberlik süresinin sona ermemiş olmasından, bu seyr’in zâhir ve bâtın devâm etmesi lâzım geldiğindendir.

Hz. Rasullah’ın oğullarının küçük yaşlarında ukba alemine alınması ise, Peygamberlik zincirinin sona ermiş, fakat bâtını velâyetin Hz. Peygamberin mânevi gönül evlatları tarafından kıyâmete kadar devâm ettirilmesi lâzım geldiğindendır. 

Bu sırrı anlayacak durumda olmayan bazı kimseler Hz. Rasullulah’a “ebter” yani “çok beter oldu nesli tükendi, getirdiği din de sona erer” dediler.

İşte bu hâdise üzerine nâzil olmuş olan “Kevser” süresi bizlere çok şeyler anlatmaktadır. 

İlk bakışta, nüzûl sebebinin nesil ile ilgili olduğu halde neden acaba “inna a’taynakel kevsere” (1)

“Biz sana Kevser-i verdik” diye başlıyor? olmasını ve devâmını çok iyi bir araştırma yaparak idrâk edip yaşamımıza intikal ettirmemiz gerekmektedir. 

Bakın buradaki hitabın zât ve sıfat mertebesinden olduğunu görmekteyiz, zât-ı mutlak, sıfatları îtibariyle lütûfta bulunmaktadır, bu insân oğluna yapılan lülufların en üst merlebelerindendir; “Zât-i tecelli”dir.

 Acaba gerçek anlamda nesil hâdisesiyle ilgili olarak verilen “Kevser” nedir? 

Bunu daha iyi anlamamız için önce harfleri îtibariyle incelememiz gerekmektedir.

 “Kevser” ( ) kelimesi “kef”(), “Kelamı İlâhî” veya “kün/ol” hükmündedir.

“vav” () ,“vâridat-ı İlâhî” İlâhî lütûf ve ihsan, “se” (), senâ/övgü veya “sevb” elbise/giyilecek şey “se” nin üç noktası; “ilmel yakıyn, aynel yakıyn, hakkel yakıyn” mertebeleridir.

“rı” (), “rahmeti ilâhî” İlâhî rahmettir.

Bu oluşumlar Kevser lâfzının içinde mevcûttur ve kime ki Kevser verilmiştir, bu hakîkatleri idrâk eden o olmuştur.

Kelamı ilâhînin lütfedilişi, Varidat-ı İlâhînin ihsanı ile övülmesi, muhabbet elbisesinin giydirilmesi, Rahmet-i İlâhîhin tecellisi ile gark olup, “Kevser”in hakîkatine ulaşan kimselere ne mutlu.

Dini kitâplanmızın ilgili bölümlerinde Kevser’den iki türlü bahsetmişlerdir: 

Birinde kevser bir havuzdur, mahşerde müslümanlar oradan birer bardak içecekler ve susuzluk çekmeyeceklerdir. 

İkincide ise Kevser Cennette bir nehirdir demişlerdir, ki ikisi de doğrudur, yani hem mahşerde hemde cennette zuhur yeri vardır. Bu zâhir yönü îtibariyledir.

Birde bâtıni yönü vardır ki: Biz bunu da incelemeye çalışalım. 

Batîni yönden baktığımızda da “Kevser”in gerçekten kişide meydana gelen hem bir “Havuz” ve hemde bir “nehir” olduğunu görmekteyiz.

Kişi belirli çalışmalarıyla zaman içersinde kendinde vahdet bilgilerinden meydana gelen bir ilim havuzu oluşturmaktadır. Onun bir bardağından içenin ebediyen beşeriyet susuzluğuna düşmeyeceği tabiidir. Çünkü vahdet ilmini idrâk etmiş olarak o Kevserden içmiş olan kimsenin başka bir şeye, beşeriyet bilgilerine ihtiyacı kalmayacağı açıktır. Bu yönüyle baktığımızda Kevser’in bir havuz olduğunu görmekteyiz.

Kevser’e nehir yönü hükmüyle baktığımızda ise, işte burasının bâtın-ı îtibariyle, nesille ilgili olduğunu görmekteyiz. 

(Fetih Sûresi 48/10 âyette)

“innelleziyne yübayi’uneke innema yübayiun-allahe yedullahi fevka eydihim”

 “Ey Muhammed sana el vererek mânevi alış veriş yapanlar ancak Allah ile alış veriş yapmışlardır. Allahın eli onların ellerinin üstündedir.” Şekliyle belirtilen Âyeti kerîmedeki ifâde bu mânâyı çok güzel açıklamaktadır.

Talip ile matlubun Hakk yolunda birlikte yürümeleri için el ele vererek ahidleşmeleri esnasında! Onlar ki bir birleri ile gönülden alış veriş yaparlar, zannederler ki onlar kendileriyle alış veriş yapıyorlar. Halbuki onlar Allah ile alış veriş yapmakladırlar. “Onların elleri üzerinde Allah’ın eli vardır,” hakîkatini çok iyi değerlendirmemiz gerekmektedir. 

Yukarıda belirtilen âyetin tefsirlerde iniş sebebi geniş olarak izâh edilmiştir, dileyenler araştırabilirler, yeri olmadığı için onları buraya alamıyoruz. Bizi batîni yönde ilgilendiren ifâdesini anlamaya ve anlamaya çalışıyoruz.

Bu âyette “biat” yani (el ele tutuşup ahidleşmek) Rasullullah’a Hudeybiye’de vaki olan biattir ki “Bey’atür Rıdvan” nâmıyla belirtilen biattir, ashabdan 1400 kişi biat etmiştir.

Ey.... Hakk muhabbetlisi can! 

Şu mevzuu daha iyi anlayabilmek için gönlünün derinliklerine dalarak orayı genişletmeye bak, bak ki yeni mânâları anlamaya mahâl hazırlamış olasın. Böylece idrâkin genişlemiş ihata gücün artımış olur. İyi bil ki ne varsa, sen de vardır. Sende, bulamadığın, bilemediğin şeyi dışarıda da bulamazsın, artık hayâlden kurtul. 

O gün ve daha sonraki günlerde Risaletpenah Hz Rasulüllah aleyhisselatu vesselam Efendimizin elini tutan kimseler değişik mânevi mertebelerde olduklarından, o alış verişten her birerleri ayrı ayrı feyiz aldılar. Hz. Rasulullah’ın elini tutan kimselere akan “muhabbetullah”, “mârifetullah”, “muhabbet-i Rasullullah”, değişik oranlarda ve değişik şiddetlerde olmuştur. Bazılarında sadece kendi bünyelerinde kalmıştır, bazılarında bır nesil, yani sadece kendinden sonrasına aklarabilmişlerdir, bazıları iki nesil bazıları üç dört nesil, daha az bir kısmı ise daha fazla nesle bu alış verişi, muhabbet akışını, iletebilmişlerdir.

Sahabenin de büyüklerinden olan “dört halife” “Hulefa-i Raşidin” den gelen akış en çok nesillere ulaşan akıştır. Bunlardan bilhassa bizi ilgilendiren “Hz. Ali (radiyallahu anh ve kerremallahu veche) Efendimizden gelen akışın bu günlere ulaştığını ve inşeallahu Teala kıyâmete kadar devâm edeceğini de biliyoruz.

“Hulefa-i Raşidin”in diğerleri için söz söylememiz yersiz olur çünkü ayrı konudur. Allah c.c hepsinden razı olsun ve hepsinin feyzinden bizleri de faydalandırsın.

İşte yukarıda belirtilmeye çalışılan oluşum üzerine Efendimizi görenlere ona tâbi olanlara “ashab” “sahabe” “sahabeler” dendi. Onları görenlere “tâbiin” “Tâbiin”i görenlere “tebei tâbiin” dendi, çünkü onlar güçleri nisbetlerinde aldıklarını kendilerinden sonra gelenlere aklardılar.

El ele, diz dize, göz göze, îfa edilen bu zincirleme oluşum, bâtın olarak bakıldığında “zâhiri Kevser” ırmağıdır. Efendimizde başlayıp Kıyâmete kadar elden ele sürecektir. 

Hz Resulüllah Efendimizin kendisi “Kevser gölü” kaynağıdır. O kaynaktan akıtılalarak yola çıkarılanda “kevser ırmağı”dır.

Batını ise Efendimizin gönlünden çıkıp diğer gönüllere akarak, seyr etmesi ırmak oluşturmasıdır. Bu ırmak geçtiği yerlere ve içenlere ebedi hayat bahşetmekledir.

İlk başlarda kaynağından geniş bir nehir şeklinde akmaya başlayan Kevser ırmağı daha sonraları incelenerek yoluna devâm eder hale gelmiştir.

“Kevser ırmağı”nın getirdiği özellikler ile kendi beşeri varlıklarından yıkanıp temizlenen gönüllerde ve ellerde Hak’tan başka bir şey kalmadığından onların elleri üzerinde Allah’ın c.c eli vardır onun için.

(Feth Sûresi 48/10)

“yedullahi fevka eydihim“

“Allahın eli onların ellerinin üstündedir,” buyruldu Kur’an ve hadislerin muhtelif yerlerinde Allah’ın c.c insânlarla birlikte olduğu belirtilirken, nasıl bir anlayış ise, zaman ve mekândan “tenzih” edilerek o, kendisi var ettiği halde bu alemlerin dışına atılmaktadır. İnsânlığın bu anlayış içersinde Rablarına ulaşmaları mümkün değildir. İnsânoğlu artık hayâlinde var ettiği “Rabb-ı has”ına değil, Kur’an ve Hadislerde bahs edilen gerçek anlamda “Rabb’ül erbab”a yönelmelerinin vakti çoktan gelmiş ve geçmektedir.

Bugün ve gelecekte el tutan, yani el alan kimseler geriye doğru baktığında, bu el tutuşun bir zincirleme halinde Hz. Resullullah’a, oradan da Hz. Allah’a c.c kadar ulaştığını görmekteyiz. 

İşte gerçek anlamda kaynağından el alan kimse ile de o zincir bir halka daha ilave edilmiş ve Kevser ırmağı yatağında daha ilerilere doğru yoluna devâm etmeye koyulmuştur, hem zâhiren ve hem de bâtınen gerçek yol ve yolculukta budur, gönülden gönüle akan mâneviyat da budur. Bu hali yaşayanlar Hz. Rasululah’ın gönül evlatla-rıdır. Kıyâmete kadar da nesilleri devâm edecektir. 

İlk bakışla “Kevser” kelimesinin nesille ne ilgisi olabileceğini düşünüp bir bağlantı kuramaz isek de, az geride olan izâhları inceledikten sonra bu hakîkati en bariz bir şekilde anlatan kelimenin “Kevser” sözcüğü olduğunu görmekleyiz.

Eğer Hz. Rasulüllah’ın zâhiren bir erkek evladı yaşamış olsaydı onun en az kendi değerinde, hatta ondan daha üstün olması gerekecekti. Böyle bir şey de söz konusu olamıyacağından onun için erkek evlatları kendinden sonraya kalmamış ve Peygamberlik zinciri de sona ermiştir.

Hz. Ali Efendimiz ve Hz. Fatıma validemiz tarafından gelen Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin soyundan “seyid”lerimiz ve “şerif”lerimiz zâhiren, gönül evlatları da bâtınen Hz. Rasulüllah’ın kıyâmete kadar sürecek mübârek nesilleridir. Bunların dışındakiler gerçek anlamlarıyla mübârek ümmetleridirler. 

O’na “ebter” oldu, yani nesil tükendi diyenlerin çok kısa bir süre sonra nesillerinin tükendiğini görmekleyiz. Gerçek budur ki, Hz. Rasulüllah’ın nesilleri bâtında ve zâhirde velilik merlebelerini de bünyelerinde yaşatarak yollarına devâm etmektedirler. Allah c.c feyizlerinden cümlelerimizi yararlandırsın. 

O halde ey, Kevser Sûresini okumaya başlayan muhabbetli insân! Bu halleri idrâk ettiysen “fe salli” “kalk hemen namaz kıl”, kimin için? 

“li Rabbike” “Rabbin için.” Eğer biraz dikkat edersek kılınacak namazın Rabb için olduğu, nefs için olmadığını hemen anlarız.

Ey insân kendini aldatmadan biraz düşünüver, gerçekten yapmış olduğun ibadetler sırf Rabb’ın için mi? 

Yoksa ileride nefs’ine menfaat sağlamak için midir?....

İşte burada kılınacak namaz, “Mi’rac namazı”dır, sıradan beşeriyetinden meydana gelen namaz değildir.. 

(Kevser Sûresi 108/2 âyetinde) 

“fesalli lirabbike“

“öyleyse Rabbin için namaz kıl“

eğer bu hâdiseyi idrâk etti isen namazın, “Mir’ac namazı” olmuştur.

“Salat” “Namaz” isimli kitâbımızda kısaca bahsetmiştik. Hz. Rasullullah Mir’ac’ta bir perde gördü, onu açmak istediğinde; Cebrail “dur! Rabb’ın namazda” dedi; Bu hakîkati idrâk ettiğin zaman anlarsın ki sen Rububiyet namazını kılmaktasın; Beşeriyet değil. Rabb’ının namazını kılmaktasın, dolayısıyla “Rabb’ın sen de namazda olur.” Böylece “Rabb’ın için namaz kıl” ifâdesi gerçek anlamda yerini bulmuş olur.

 “Venhar” “ve Kurb’an kes” Ey insân! bu hakîkatleri gerçekten idrâk etti isen, bir de “Rabb’ın için kurb’an kes.” Zahiren, koç kurb’an-ı kes, bâtınen ise Kevser ırmağını akıtacağın gönüllerde ki nefsâni duyguların tümünü kes, onları kurb’an et denmektedir. Bu oldukça zor bir iştir fakat, “zülcelali vel İkram” yani, “Celâl ve ikrâm sahibi” demektir. İkramı, “Celâl”inden geçmektedir. Gönül aleminde olan yaşantılar oldukça zor ve sabır isteyen oluşumlardır. Bu seyr-i gerçekten tamamlamış kimseler diğer insânlara sadece dış görünüş ile benzerler; iç bünyeleri tamamen farklıdırlar. 

“Kâmil insân” içinde ve dışında yani “afaki ve enfüsi” daimi Rabbı ile olandır, “noksan insân” ise daima nefsiyle olandır. İki insân sadece dış görüntüleriyle birbirlerine benzerler, iç dünyâları ise çok... çok farklıdır. Gerçek bayramı hakiki anlamıyla ancak kâmil insânlar yasarlar, diğer insânlar da sadece onlara benzediklerinden, benzer bayramlar yaparlar. 

Biz ne yaptık ki bayramı hak ettik?....

(Kevser Sûresi 108/3 âyetinde) 

“inne şanieke hüvel ebterü” 

“Doğrusu adı sanı ortadan kalkacak olan, sana kin tutan kimsedir.” İşte, haşa, ona “ebter” diyenlerin kendileri ebter oldu, adları sanları kesildi gitti. Zahiren böyle olduğu gibi, bizler bâtınen içimizdeki nefs-i emmârelik özelliklerimizi ortadan kaldırdığımızda, onun bizleri olumsuz yönlere çekecek düşünce ve duygu nesilleri kalmaz kesilir. Yapmamız gereken de budur. 

Cenâb-ı Hak cümlemizi böyle Kurb’an bayramlarını idrâk eyleyen kimselerden eylesin. (Amin) 

------------------- 

فَصَلِّ لِرَبِّكَ وَانْحَرْ

(108-2) Fe salli li Rabbike venhar.

(108-2) “Rabb’in için namaz kıl ve kurb’an kes.” 

------------------- 

قُلْ اِنَّ صَلَات۪ي وَنُسُك۪ي وَمَحْيَايَ وَمَمَات۪ي لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَۙ

(6/162) Kul inne salâtî ve nusukî ve mahyaye ve memâtî Lillâhi Rabbil âlemin.

Ey Muhammed! De ki: “Şüphesiz benim namazım da, diğer ibadetlerim de, yaşamam da, ölümüm de âlemlerin Rabbi Allah içindir.” 

------------------- 

 Yukarıda bahsi geçen iki ayet-i kerîmeyi ele alıp incelersek önümüze çok büyük bir irfaniyyet yolu açılacaktır. Çünkü bu ayet-i kerîmelerin birbirleriyle mertebe bağlantıları vardır. 

 (108-2) “Rabb’in için namaz kıl ve kurb’an kes.” Hükmü, Allahtan kuluna, “Rabb-ın için namaz kıl ve kurb’an kes.” Yani bu çalışmaları senin için değil, varlığında bulunan, “Rububiyyet-Esma” hakikatlerinin ortaya çıkması için tatbik eyle emri ile ifade edilmektedir.

 O halde bu husus amri bir hüküm olduğundan bundan gaflete düşmek mümkün değildir. Yukarıda da belirtildiği gibi bünyemize konmuş olan (2-31) Esma-i İlâhiye yi nefsi ma’nâ da ve onun hükmünde kullandığımzda ve onları nefsileştirdiğimizde çok büyük bir mes’uliyet ve hükümlülük altına girmiş ve onlara haksızlık etmiş oluruz. Bunun vebalini kaldırmak-taşımak, mümkün değildir. 

 İşte bu mes’uliyetten, Allah’ın yardımı ile kurtulmanın yolu, (108-2) “Rabb’in için namaz kıl ve kurb’an kes.” İfadesi ile bizlere gösterilmektedir. Beşerileştirmiş olduğu-muz rububiyyet hükümlerini kendi asıl-asaletlerine döndürmek için, onlar için, irfaniyyet ile namaz kıl, yani tevazuda bulunarak secde et. Ve nefsini kurb’an et, ki onlar böylece nefsinin elinden kurtulmuş hürriyetlerine bu sayede kavuşmuş olsunlar. Yani bu devrelerde namazların, ve nefis kurbanın, onlar için olsun. Çünkü sen de ancak bu sayede nefsinde Tahir-temizlenmiş ve merzi olmuş olursun. Ve kendinde Esma-i ilâhiyyenin varlığını anladığından sende onlar ile birlikte varolmuş olduğunu anlar sende sana ait hiçbir şeyin olmadığını anlarsın. Bu hal ise gerçek bir “fenâfillâh”tır. 

 Diğer ayet-i kerîmeye gelince oradaki ifade ise.

 (6/162) Ey Muhammed! De ki: “Şüphesiz benim namazım da, diğer ibadetlerim de, yaşamam da, ölümüm de âlemlerin Rabbi Allah içindir.” Görüldüğü gibi buradaki faaliyetin de Allah için olduğu bildirilmektedir. Ve risalet mertebesinden Uluhiyet mertebesine, Uluhiyet mertebesinin “De ki: amir hükmü ile bildirilmektedir. Yani burada da yapılan “salâtî ve nusukî” Salât kurb’an ve diğer bütün ibadetlerimde ayrıca “yaşamam da, ölümüm” de gene benim için değil İlâhi hakikatlerin meydana çıkması yönünden “âlemlerin Rabbi Allah içindir.” Yani benim için değildir, çünkü bu mertebe de ben diye bir şey de kalmamıştır. Konuşan risalet mertebsi, Uluhiyet mertebesine kendi fakrını ilân edip, kendinin hakta baki “bakabillâh” halinin zuhuru olarak hayatına devam etmiş olmaktdır. 

 Diye anlaşılması gerekmektedir. İşte her iki halde de “fenâfillâh” ve “bakabillâh” hallerinde kulun kendisinde beşeri nefsi ma’nasında bir varlığı kalmadığı, ancak Hakkani varlığı ile var olmuş olduğundan, bütün bunların kendidisi için değil Rabb-ı, daha sonraki mertebede “âlemlerin Rabbi Allah için” Yani bütün bu hakikatlerin, Hakk’ın hakikatinin ortaya çıkması için, yapıyorum demektir. 

------------------- 

(95-Terzi Baba 19/53-) Ten küçük bir bölüm aktaralım.

------------------- 

 Terzi Baba Necdet ARDIÇ 19/53 şifresi ile görüldüğü gibi 18,000 âlemi “Vahdetinde Kesret”, “Kesretinde Vahdet” zahirinde ve batınında “Cem’ül Cem’ül Cem’ül Cem” olarak seyr eden “İnsân-ı Kâmil”dir. Verilen Kevser ile Rabb’ül erbab için kılınan namaz hükmüyle evlatlarının Nefsi Emmare ve Nefsi Levvamelerini kestirerek, “Esfeli Safilin” olan “Hazreti- Şehadet” den yani “Mescid-i Aksa” dan, hakikatleri olan “Ayn” larına “Mirac” ettirtmede ve Cenâb-ı Rabb’ül Âleminin Zatı’na döndürmektedir… (Mu… Ca…)

------------------- 

 (2015-Umre dosyasından da küçük bir aktarma yapalım. 

------------------- 

 …………………….Biz Merve tepesinde Âd----le birlikte saçlarımızıda yeteri kadar kesip sa’y imizide selâmetle bitirmiş olduk, Rabb’ımıza şükrederiz. 

 Tavaf ve sa’yimizi yaparken bu umreyi kime bağışlayayım diye düşünürken, aklıma “fesalli li rabbike venhar” (108/2) geldi o halde bu Umremde “Rabbim için olsun” diyerek, Rabbıma hediye eyledim. 

 Ravzadan çıkıp otele doğru dönerken Nüket Anne, kendi Umresini kendi Anne Babasına hediye ettiğini söyleyerek, benim kime hediye ettiğimi sordu, bende, “fesalli li Rabbike venhar” (108/2) de belirtildiği gibi, “Umreti lirabbike” “Rabbim için umre yaptım” dedim. Ve otele doğru yola devam ettik.

 Bu umremizde de Rabb’ımın hediyesi bu husus oldu, yani “Rububiyyet Umresi” hediyye edilmiş oldu. 

------------------- 

 NOT= Bu husus oldukça derin olan bir konudur, normalde kabul görmeyip inkâr edilebilecek bir konudur, merak edenler için özetle kısa bir açıklama yapmaya çalışalım. T.B. 

------------------- 

 Cenâb-ı Hakk Âdem-i (a.s.) Cennete lâtif varlığı ile halkedince ona, (ve alleme Âdemel esmâ’e küllehe” “ve ona isimlerin hepsini talim etti/öğretti” (2/31) bu âyet-i kerimesi hükmünce, Âdem (a.s.) ile başlayan bu Batıni esmâ eğitimi her birerlerimizin iç bünyesine konmuş ve yaşadığımız hayatın her bir safhasını orada olan faaliyet hangi esmânın sınırları dahilinde ise bizde fıtri olarak o esma o sırada faaliyete geçip yapmak istediğimiz şeyler ve konu ne ise o ismin sahasında yaparız, ancak biz bunun farkında olmadığımızdan, “ben” yaptım, diyerek hadiseyi farkında olmadan kendi nefsi gücümüze veririz, bu şekilde ilâh-i esmâ atıl, onun yerini alan nefsi esmâmız, zahire çıkmış ve biz nefsimizle hareket ettiğimizden, yapılan fiilin neticeside nefsi olur, ve genellikle hüsranla sona erer. 

 İşte bir kimsenin ilk yapması gereken şeylerin en başındaki husus, kendini tanımaya çalışmasıdır. O zaman görecektirki kendinde, kendine ait hiçbir şeyin olmadığıdır, kendinde ve kendinin zannettiği her şeyi, Allah’ın isimlerinin birer tecellisinden başka bir şey olmadığıdır. İşte bu husus bir irfaniyyet ve eğitim meselesidir. 

 Dünyaya gelen bir çocuk, gerek ailesi gerek çevresi ve okul hayatında aldığı bazı hayat anlayış ve ölçüleri oluşmaktadır. İşte bu husus kişinin kendi hayat anlayışını ve farkında bile olmadan kendinde nefsi bir benliğin oluşmasını sağlamakta, ve Hakk’tan o derece uzaklaşıp, üzerinde Hakkın emaneti olan her şeyini, kendine ve “hayali bir nefsi benlik” ile nefsi benliğine bağlamaktadır. İşte bu halde iken Hakk’ın vermiş olduğu, “hayat. İlim, irade, kudret, kelâm, semi, basar” “sıfatı subutiyye” Allah’ın kendine ait olan “sabit sıfatları”ndan kuluna aktardığı bu hayati sıfatları ve diğer bütün esmâ-i İlâyyelerilerini, nefsine kaptırdığından bunları nefsi istikametinde kullandığından, bu değerler Hakk yolunda faaliyetlerini gösterememekte, böylece de atıl kalmakta ve çok mahzun olmaktalardır. 

 Bilindiği gibi her bir esmâ-i İlâhiyye kendi sahasında bir Rabb, yani merebbiye/terbiye edendir. İşte bu yüzden esmâ-i ilâyye sayısı kadar Rab vardır, ve âlemde “müdebbir” tedbir edicilerdir. (Rabbların Rabb-ı/Rabbül erbab) olan Rabb’ul âlemîn ise tektir. Her biri kendi sahasında faaliyet gösteren esmâ-i ilâhiye olan Rububiyyet mertebesinin görevlilerini, kişi farkına varmadan gafletinden dolayı, nefsinin emrine veriği zaman, bu esmâlar asli görevlerinden uzaklaştırılmış ve nefsin hizmetine verilmiş olur. 

 İşte bu durumda, çok sıkıntıda olan, ve insanın aklına emanet edilen, ancak nefsi beşerisi’nin, hükmü altına alındığından, ve istilâ edilmiş durumda olduklarından, ilâhi isimler çok sıkıntı içine girmiş olmaktadırlar, ve görevlerini yapamamaktadırlar. İşte bu halde olan ve aslında bize ait olan, ancak nefsimiz tarafından kullanılan esmâlar, kendi hürriyetlerini isterler. İşte bu durumda akıl sahibi bir kişiye, bu esmâları Hakk yolunda kullanılması için bunları nefsin musallatlığından kurtarmak için, onlara yardımcı olmak lâzım gelir ki, o isim ve sıfatlar kişinin lehine, Hakk yolunda kendisine yartdımcı olsun. Nefs tarafından bunlar engellendiği için kişiye Hakk yolunda fayda sağlayama-maktadırlar. 

 İşte Cenâb-ı Hakk bu durumda olan kişinin içinde hapis olmuş halde bekleyen, ve ayrıca nefis tarafından kullanılan bu isimler için, “fesalli li rabbike venhar” (108/2) (Rabb’ın için namaz kıl) yani onun ibadet yolunu aç. “ve kurban kes” yani nefsine yeter artık de, onu kurban et ki diğer esmalarda kurtulmuş olsun. İşte zâhirde de, derse başlayanlar tarafından ilk başlarda bu yüzden zuhurat-larda kurbanlar kesilir ve ondan sonra yavaş yavaş esmâ-i ilâhiyyeler ilâhi asli görevlerini yapmaya başlarlar, ve ancak ondan sonra Hakk ve gönül yolunda yol almaya başlanır. 

 İşte bu yüzden bunları düşünürken o halde bu Umremde, “Rabbim için olsun” diyerek, Rabbıma hediye eyledim. Bunların çok daha başka izahlarıda vardır burada bu şekliyle yapıldı, İnşeallah namaz sureleri kitabımızda, “bu kitap” ilgili surenin bu âyetinde daha geniş bilgi gelecektir. Cenâb-ı Hakk esmalarımızı, nefsinin elinden kurtaranlardan eylesin. Âmiin. T.B. 

------------------- 

 (2015-Umre dosyasından bir miktar daha aktarma yapalım. (14/02/2015/Cumartesi) 

------------------- 

 …………………Diğer bir tavafı da, “abdiyyet, velâyet, İbrâhîmiyyet” tavafı olarak niyetlenip yaptım. Allah (c.c.) kabul etsin. 

 Bir müddet sonra sabah namazı ezanı okundu, bu arada Er…. da gelmişti namazı beraber kıldık, bittikten sonra buluşma yerinde Nüket Anne ile buluşup otele yemekhaneye gittik Er… da eşine bakmak için odalarına çıkmıştı. Biz yemek yerken onlarda geldi kahvaltılarımızı da yaptıktan sonra odalarımıza çekildik. Ben gene yazılarıma devam ediyorum, bitince dinlenmek için biraz yatacağım İnşeallah. 

 Yatıp bir miktar uyuduktan sonra, saat (12,00) ye geliyormuş uyandım ve bir zuhurat gördüğümü hatırladım, zuhurat, Hacer validemiz hakkın da ve şöyle idi. 

 “Sa’y yeri imiş ancak eski hali yani (Hacer validenizin ilk bırakıldığı hali,) Hacer validemiz Merveden Safaya doğru geliyor, altıncı yürüyüşü imiş, Safa’ya yaklaşırken bir hareket oldu, Hacer valide, Sa’y gidişinden çıkarak, aşağıya doğru koşmaya başladı, uzaktan İsmâil’in yanında bir şeyler olduğunu fark etmiş, onun yanına gitmişti.

 İşte o anda orada su çıkmış onun etrafını “zem,zem/dur, dur” diyerek çeviriyormuş, daha sonra tekrar Sa’y yerine gelip kaldığı yerden devam ederek safa ya geldi, bende o taraflardan bakıyormuşum. Daha sonra tekrar safa dan Merveye doğru döndü ve herhangi bir kimseye rastlayabilirmiyim diye o tarafa gitti. Böylece yedi yürüyüşü bitirmiş oldu.” İşte bende bu arada uyanmışım, kalkıp elimi yüzümü yıkadım zuhuratı kayda aldım ve çok mühim olduğunu düşündüm, Çünkü zem, zem suyunun, hacer validemizin “Merveden Safa ya giderken (altıncı) yürüyüşünde ortaya çıktığı anlaşılıyor idi” (Allahu a’lem) Zem, zem’in, (ze) si (7) (mim/m) i (40) tır, toplarsak, (7+40=47) iki (47+47=94) namazda geçen “selâm” ların karşılığdır. (7+4=11) Hz. Muhammed’tir. (7+7=14) nuru Muhammedidir. Ayrıca en büyük ebced hesabıyla (ze) (137) sayı değerindedir ki zâten buda bellidir. Daha fazla uzatmayalım. 

 İnsan’ın bâtın varlığında iki “pınar/nehir” vardır, bunların biri (zem zem) pınarı diğeri ise, (kevser) nehridir. Zem zem, beden mülkünden çıkar, (Kevser) ise gönül âleminden çıkar, bunların ikiside kişinin benliğinde vardır ancak bunları çıkarıp faaliyete geçirmek bir irfaniyyet işidir. Cenâb-ı Hakk yollarını açsın. 

 Bunlardan sonra kalkıp elimi yüzümü yıkadım, zuhuratı kayda aldım, oda görevlisini bekliyoruz gelip temizlik yapacak. Mahbub isimli görevli evlât geldi bütün temizliğimizi yaptı gitti, bende küçük bir bahşiş verdim. Böylece zahir batın “Mahbub-İlâh-i muhabbet oluşmuş idi.

 Gene yazılarıma devam edemiyorum……………………………… 

------------------- 

Ön hazırlık babında olan bu bilgileri verdikten sonra, “Dur Rabb-ın salâtta” ki, yolumuza devam edelim. 

------------------- 

(6- İslâm da mübarek geceler ve bayramlar) isimli kitabımızdan konu ile ilgili bölümü de özetle aktaralım. 

------------------- 

#### D Ö R D Ü N C Ü B Ö L Ü M

İSRA VE MI’RAC BAHSİ

#### BİRİNCİ KISIM

Bu gün 27-3-1987 Cuma günü, Akşam bilindiği gibi Mi’rac gecesi idi, bu sebeble sohbetimiz Mi’rac hakkında olacaktır.

(İsra Suresi 17-1) Cenab’ı Hak “Mi’rac” hadisesinin birinci kısmını “İsra” Kur’an-ı Keriym’inde sübhanelleziy esra bi’abdihi leylen minel mescidil harami ilel mescidil aksalleziy barekna havlehü linüriyehü min ayatina innehü hüvessemiyul besıyrü.

“Kulu Muhammed’i bir gece Mescid-i Haram’dan kendisine ayetlerimizi göstermek için, çevresini mübarek kıldığımz Mescid-i Aksa’ya götüren Allahın şanı yücedir. Doğrusu o, işitir ve görür” ayeti ile bildirmiş. 

Mi’rac hadisesinin ikinci kısmı ise, Kur’an-ı Keriyminde (Necm Suresi 53/1-18) belirtilmiştir, yeri geldiğinde inceliyeceğiz.

Peygamber S.A.V. efendimiz Mi’rac hakkında şöyle buyur­muştur:

Malik b. Sa’saa r.a’dan:

[Ben Kabe-i Muazzama’da, iki kişi arasında uyku ile uyanıklık arasında yatmakta iken, içi iman ve hikmetle dolu altından bir le­ğen getirdiler. Boğazımdan karnıma kadar göğsümü yardılar. Zemzem suyu ile yıkayıp, iman ve hikmetle doldurdular ve katır­dan küçük, merkebten büyük, Burak denilen beyaz bir hayvan getirdiler, Cibril ile birlikle gittik.

Birinci semaya gelince;

- “Kim o?” denildi. 

Cebrail: “Cebrail” dedi. 

- “Yanındaki kim?” Denildi. 

Cebrail: “Muhammed” dedi. 

- “Ona buraya gelme daveti gönderildi mi?” denildi, Cebrail: “evet” dedi.

- “Hoş geldi, o ne güzel bir misafirdir!” denildi. 

Bunu müteakib Adem (as)’a geldim, selam verdim. 

“Hoş geldin, evlad ve pey­gamber!” dedi.] Bir rivayette şöyle: 

[Dünya semasına yükselince, sağında ve solunda insan kalabalığı olan bir zat gördüm. Sağına bakınca gü­lüyor, soluna bakınca ağlıyordu.

 “Hoş geldin salih peygamber, salih evlad!” dedi. 

- Ben: “Bu kim ey Cibril?” diye sordum. 

- Cibril: “Bu, Adem (as)dır, sağında ve solunda gördüğün bu kalabalık oğulları-nın ruhlarıdır. Sağındakiler cennetlik, solundakiler de cehennem­lik olanlardır. Bunun için sağına baktığı zaman gülüyor, soluna baktığı zaman ağlıyor,” dedi.

Sonra ikinci semaya geldik.

- “Kim o?” denildi 

- Cebrail Al: “Ben Cebrail.” Dedi. 

- “Yanındaki kim?” denildi. 

- Cebrail Al.: “Muhammed.” Dedi. 

- “O’na buraya gelme daveti gönderildi mi?” denildi. 

Cebrail Al. “evet.” dedi. 

- “Hoş geldin, ne güzel bir misafir geldi!” denildi.

Bunu müteakip İsa ile Yahya (as)lara rastladım. 

Her ikisi de: “Hoş geldin kardeş, hoş geldin peygamber!” dediler.

Sonra, üçüncü semaya geldik. 

- “Kim O?” denildi. 

- “Cebrail.” di­ye cevap verildi. 

- “Yanındaki kim” denildi. 

- “Muhammed” diye ce­vap verildi. 

- “O’na buraya gelme daveti gönderildi mi?” diye soruldu. 

Cebrail: “Evet” dedi. 

- “Hoş geldin, ne güzel bir misafir gel­di!” denildi. 

Bunu müteakip Yusuf (as)’a rastladım. Selam verdim.

- “Hoş geldin kardeş ve peygamber!” dedi.

Sonra dördüncü semaya geldik, 

- “Kim o?” denildi. 

- “Cebrail” di­ye cevap verildi. 

- “Yanındaki kim?” diye soruldu. 

- “Muhammed.” diye cevap verildi. 

- “Ona buraya gelme daveti gönderildi mi? De­nildi. 

- “Evet” diye cevap verildi. 

- “Hoş geldin, ne iyi misafir geldi!” denildi. 

Bunu müteakip İdris (as)’a rastladım. Selam verdim. 

- “Hoş geldin kardeş ve Peygamber!” dedi.

Sonra beşinci semaya geldik. 

- “Kim o?” denildi. 

- “Cebrail” diye cevap verildi. 

- “Yanındaki kim?” diye sorulu. 

- “Muhammed” diye cevap verildi. 

- “Hoş geldin, ne iyi misafir geldi!” denildi, bunu mü­teakip Harun (as)a rastladık. Kendisine selam verdim. 

- “Hoş geldin kardeş ve peygamber!” dedi.

Sonra altıncı semaya geldik. 

- “Kim o?” denildi. 

- “Cibril” diye ce­vap verildi. 

- “Yanındaki kim?” diye soruldu. 

- “Muhammed” denildi. 

- “Ona buraya gelme daveti gönderildimi?” diye soruldu. 

- Cibril “evet” dedi. 

- “Hoş geldin, ne iyi misafir geldi” denildi. 

Buna mü­teakip Musa (as)a rastladım. Selam verdim. 

- “Hoş geldin kardeş ve peygamber!” dedi. 

Kendisinden ayrılınca ağlamaya haşladı. 

Cenab-ı Hak kendisine: “Ne diye ağlıyorsun?” diye sordu. 

Musa (as) “Ya Rabbi, benden sonra peygamber olan bu delikanlının ümmetinden cennete benimkinden daha fazla insanlar girecektir, bunun için ağlıyorum.” dedi.

Sonra yedinci semaya geldik. 

- “Kim o?” denildi. 

- “Cibril” diye cevap verildi. 

- “Yanındaki kim?” diye soruldu. 

- “Muhammed” diye cevap verildi. 

- “Ona buraya gelme daveti gönderildi mi ki?”. 

- Cib­ril “evet” dedi. 

- “Hoş geldin, ne iyi misafir geldi.” denildi. 

Bunu müteakip İbrahim (as)a rastladım. Selam verdim. 

- “Hoş geldin, evlad ve peygamber!” dedi. 

Derhal bana “Beyt’ül Ma’mür” gösteril­di. 

Cibrile sordum. 

Cebrail “Bu, Beyt’ül Ma’mür’dur. Her gün yet­miş bin melek orada namaz kılar ve çıkarlar, çkarlar da bir daha artık oraya dönmezler” dedi.

Bana “Sidre’tül Münteha” da gösterildi. 

Bir de ne göreyim, 

- Bu ağacın meyveleri meşhur Hacer beldesinin büyük destileri, 

- yap­rakları da, büyüklükte fillerin kulakları gibi idi. 

- Altından dört ne­hir kaynıyordu, ikisi batın, ikisi zahir. 

Cibrile bu nehirler hakkın­da sordum. 

- Cibril (as).: “Batın, yani görünmeyen iki nehir cennet­te, zahir, yani görünenler de Nil ile Fırattır.” dedi.

Bir rivayetle: 

sonra o kadar yükseğe çıkarıldım ki, orada mukadderatı yazan kalemlerin sesini işitir oldum.

Sonra üzerime elli (50) vakit namaz farz kılındı. Döndüm. 

Musa. (as)’a gelince, 

- Musa bana: “Ne oldu?” diye sordu. 

“Üzerime elli va­kit namaz farz kılındı.” dedim. 

- Musa (as): “Ben insanları senden daha iyi tanırım. Beni İsrail ile çok uğraştım. Senin ümmetinin buna gücü yetmez. Rabbine dön, bu namazları azaltmasını niyaz et!’ dedi. 

Döndüm, niyaz ettim. Allah bunları kırka indirdi. 

Sonra yi­ne Musa (as)’a geldim. Aynı şeyi söyledi. 

Döndüm, Allah namazla­rı otuza indirdi. 

Yine aynı şey tekrarlandı. 

Döndüm, Allah namaz­ları yirmiye indirdi. 

Yine Musa (as)’a geldim. Aynı şeyi söyledi. 

Döndüm, Allah’a niyaz ettim. Allah namazları beş vakte indirdi. 

Yine Musa (as)’a geldim “Ne yaptın?” dedi. 

“Allah namaz vakitlerini beşe indirdi” dedim. 

Musa (as) yine gidip, daha da indirmesi için Allah’a yalvarmamı söyledi ise de, ben: “Hayır, razı oldum” dedim. 

Bunun üzerine Allah larafından bir nida geldi: 

“Farzım ke­sinleşmiştir. Kullarıma gerekli kolaylığı yaptım. Her iyi iş mukabilinde da on sevap vereceğim”. *(1)

*(1) TAC Terc’ümesi çilt 3 sayfa 486

------------------- 

İsra ve Mi’rac! Evvela kısaca bu iki kelimeyi lügat manası ve harfleri itibariyle anlamağa çalışalım. 

“İsr” kelime olarak “gece yü­rüme”, “Mir’ac” ise “merdiven, yükselme” demektir.

Kur’anı Kerimin bir çok yerinde “Ya beni israil” denildiğinde bu lakap bize evvela Yakub (as) oğullarını ve soyunu hatırlatmakta­dır. 

Kardeşi ile aralarında meydana gelmiş bir anlaşmazlık yüzün­den bulunduğu yeri terkederken geceleri yürüyerek yol aldığından kendisine bu lakab verilmiştir.

Bu gün için ise, “isr” kelimesinin ifadesi! “ey gece yürüyen” yani “gece kalkıp mana aleminde namaz, dua, zikr ve tefekkürle (yol alan) Allah dostlarının çocukları” manasında olmalıdır. 

#### “İSR” (elif, sin, ra) harflerinden meydana gelen bu kelime de;

() elif → insan; (birinci) 

() sin → insan; (ikinci)

() ra → rububiyyet, hakikatlerini ifade et­mektedir.

- Buradaki () (elif) yani birinci insan, daha henüz insanlık mertebesine erişmemiş, ancak kendisinde bu kabiliyet ve gayret bulunan ve namzet olan insandır, 

- ikinci insan () (sin) ise, gerçek in­san olma yolunda yürüyen ve benliğini aşan kimse demektir.

- () (ra) rububiyet yani esma, isimler mertebesini ifade etmektedir.

Böylece Mi’rac’ın birinci bölümünün mertebe ve ifadesi: 

Hak yolunda seyr’ini sürdüren kişinin belirli eğilimlerle kendisini “rububiyyet” “esma” alemi itibariyle tanımaya başlamasıdır.

## “Mi’rac” (mim, ra, elif, cim) harflerinden oluşmuştur.

Mi’racın ikinci kısmını ifade eden bu kelime de () mim, → ha­kikati Muhammedî, () ra → Rahmaniyet, () elif → Ahadiyet, () cim → Cemal-i İlahidir.

 Hal böyle olunca çıkan mana: 

“ey gönül aleminde yürüyerek esma alemine ulaşan, oradan Hakikat-i Muhammedi ile Rahmaniyet alemini idrak ederek, sıfat, zat ve Ahadiyet mertebelerine yükselip, böylece ilahi cemali seyre başlayan kimse” ol­makladır.

İşte bu oluşum İnsanlığın temel gayesidir. Yani bu alemin hakikatini ve kendi hakikatini idrak etmektedir.

Adem (as)da “ve nefahtü” (Hicr 15/29) yani “Ruhumdan nefhettim” hükmü ile başlıyan “esfeli safili”nden aslına dönüş “men reani fekad reel Hak” ile yani “bana bakan ancak Hakk’ı görür” hükmü ile Zatına ulaşıp kemale ermiş oldu.

İşte bu yüzden Mi’rac hadisesi bizler için çok önemli bir olu­şum ve bilgi kaynağı olmalıdır. 

Eğer Mi’rac yapılamamış olsaydı, insanlık asla ebedi varlığa ulaşamaz, hasret ve gurbette kalırdı.

“Hakikat-i Muhammedi”nin yer yüzünde zuhur mahalli olan peygamber/rasul ve İnsan-ı Kamil/Hazret-i Muhammed (as) olmasaydı insanlık alemi için bu oluşum hayal olurdu. 

İnsanlığın o zatın şahsında ulaştığı son nokta “Mi’rac”tır. Oyüzdende kendisi son peygamber, kitabı da son kitap olmuştur ve sadece o gecede in­san beyni “Akl-ı kül” itibariyle tam kapasite ile çalışmıştır. 

Bilindiği gibi insan beyni “Akl-ı cüz” itibariyle yaklaşık %6-8 kapasite ile çalışmaktadır. Gayemiz bu çok değerli atıl kapasiteyi daha geniş ufuklara “akl-ı kül”e yöneltip arttırmak olmalıdır.

 İlk Mi’rac (yükseliş) olayı İdris (as) hakkın­da bildirilmiştir.

(Kur’an-ı Keriym’de Meryem Suresi 19/56-57 ayetlerinde) vezkur fiy’l kitabi idriyse innehü kane sıddıykan nebiyyen (56) ve refa’nahü me­kanen aliyyen (57)

“Ey Muhammed! Kitab’da İdris’e dair söylediklerimizi de an;” çünkü o dosdoğru bir peygamberdi. Onu yüce bir yere yükselt­tik.” Bu hususta bir çok rivayetler vardır, dileyen araştırabilir, yeri olmadığı için bu kadarla iktifa ediyoruz.

İkinci Mi’rac, (yükseliş) olayı Musa (as) hakkında bildirilmiştir. 

(Kur’an-ı Keriym’de A’raf Suresi 7/143 ayetinde)

 “ve lemma cae musa limiykatina ve kellemehü rabbühü kale rabbi eri­niy enzur ileyke kale len terani ve la­kininzur ilel cebeli feinistekarre meka­nehü fesevfe teraniy felemma tecella rabbühü lil cebeli ce’alehü dekken ve harre musa sa’ıkan felemma efaka ka­le sübhaneke tübtü ileyke ve ene evvelül mu’miniyne” 

 “Musa tayin ettiğimiz vakitte gelip Rab­bi onunla konusunca Musa: Rabbim! Bana Kendini göster. Sana bakayım” dedi. 

Allah: “Sen Beni göremessin ama dağa bak, eğer o yerinde kalırsa, Sen de Beni göreceksin” buyurdu. 

Rabbi dağa tecelli edince onu yerle bir etti ve Musa da baygın düşdü; ayılınca “Ya Rabbi, münezzehsin, sana tevbe ettim, ben inananların il­kiyim” dedi.

---------- 

Rabbının sesini çok yakından işiten Musa (as) 

“Rabbim hana kendini göster. Sana bakayırn” dedi bunun üzerine, “len terani” sözüne muhatap oldu yani “sen beni göremezsin” dedi, Çünkü Museviyet tenzih mertebesi itibariyle düzenlenmiştir. 

Bu mertebe de tenzih eden ve edilen ikiliği vardır, dolayısıyla Hakk’ı müşahede etmek mümkün olmamaktadır.

Üçüncü Mi’rac (yükseliş) olayı İsa (as). hakkında bildirilmiştir. 

(Kur’an-ı Keriym’de Ali İmran Suresinde 3/55)

 “ya ıysa inniy müteveffiyke ve rafi’uke ileyye” 

 “Ey İsa! Ben seni eceline yetireceğim seni kendime yükselteceğim.” 

(Kur’an-ı Keriym’de Nisa Suresinde 4/158) bel refe’ahullahü ileyhi “Allah onu kendi katma yük­seltti.” İnsanoğlunun ezeli arzuusu olan aslına, yani Rabbına ulaşma duygusu yavaş yavaş tatbik sahasına konmuş, her peygamber kendi mertebesi itibarile bu yolda birer menzil katetmiş ve niha­yet “Hakikat-i Muhammedi”nin dünyadaki zuhuru olan Hazret-i Muhammed’in S.A.V Mi’rac-ı ile kemale ermiştir, şimdi onun Mi’racını gayretimiz nisbetinde anlamağa ve tatbik etmeye çalışalım.

Yukarıda belirtilen hadis ve ayetler de Cenab-ı Hak Mi’rac hadisesinin hakikatlerini o günün insanına o günün anlayışı içersinde bir çok misaller vererek anlatmıştır. 

Bu misaller de o günün in­sanının düşünebileceği, tahayyül ve tasavvur edebileceği şekillere büründürülerek ifade edilmiştir. Bu günün insanı o gün verilen misalleri daha iyi yorumlamaktadır. Bu günün insanının aklı şu­uru, yaşantısı, görüşüde çok süratli artmış ve genişlemiştir.

O gün çölde yaşayan insanların kendileri için değer arzeden vahası, suyu, kırbası devesi ve hurması idi. Böyle dar bir çerçeve­de yaşayan, insanlara Cenab-ı Hakk’a giden Mi’rac yolunu anlat­mak her halde pek kolay bir iş değildi. Ancak Kelam-ı İlahi en güzel ifadelerle hem o günün hem de ilerki zamanlarda gelecek insanların da anlayışlarına sunulan gizli ifadeleriyle izah edilmeye çalışılmıştır.

Ey salik! Dikkat et ki, bu olay aynı zamanda senin de Mi’racın’dır. 

“Regaib” gecesi itibariyle Hakk’a olan rağbetin arttığında, “Mevlüt” gecesi ile ifadesini bulan “Hakikat-i Muhammedi” gönlünde doğar. 

Faaliyete geçen Hakikat-i Muhammedi yaşamı güçlenerek “Berat” gecesi ifadesiyle nefsinden kurtuluşun beratını alır ve Mi’rac yolculuğuna çıkmaya namzet olursun, gayretini eksiltmezsen yoluna devam edersin.

 Hazrel-i Rasullullah’ın başından geçmiş İsra ve Mi’rac hadisesi din mevzuları arasında izahı en güç olanlardan biri veya birin­cisidir. 

Bu oluşumu daha iyi anlamak için “Hazarat-ı Hamse” beş hazret mertebelerini *(2) bilmek faydalı olur. 

*(2) “İrfan Mektebi” adlı kitabımızda kısaca anlatıldı.

---------- 

Ancak at ve deve hızını bilen bir kavme, gecenin çok kısa bir zaman diliminde bütün alemleri gezerek gördüğünü ve bunu ispatlıyarak gerçek olduğunu anlatmak o kadar kolay olmasa gerek. En hızlı vasıtanın at ol­duğu bir devirde sonsuz alemlere açılıp, bu alemlere gidiş gelişin nasıl bir vasıta ile yapıldığını izah etmek ancak onların seyahat vasılalarına benzer bir şekilde “attan küçük, katırdan büyük” söz­leriyle ifade edilmiştir. 

“Burak” ismi verilen bu vasıtadan sonraki yükselişe merdiven ve daha sonraki yükselişe de “Ref Ref” tabiri kullanılmıştır.

İsra “Burak” ile yapılmıştır, bunun “Berk”ten geldiği yani yıl­dırım ışık hızı gibi bir şey olduğu bildirilmiştir.

Şimdi gelelim Mi’racın birinci bölümünü bildiren, İsra Süresinin ilk ayetine; (İsra Suresi 17/1)

 “sübhanelleziy esra bi’abdihi leylen minel mescidil harami ilel mescidil aksalleziy barekna havlehü linüriyehu min ayatina innehü hüves semiyul besıyrü”

“Kulu Muhammed-i bir gece Mescid-i Haram’dan kendisine bir kısım ayetlerimizi göstermek için, çevresini müba­rek kıldığımız Mescid-i Aksaya götüren Allah’ın şanı yücedir. Doğrusu o işitir ve görür.”

---------- 

Şekliyle belirtilen bu Ayet-i kerimeyi daha yakından incelemeye çalışalım.

Başta ifade edilen “sübhan” kelimesi “tenzih” mertebesi itibariyle Allah c.c demektir. 

“Tenzih” ise, Cenab-ı Hakkı c.c her türlü kusur, noksan, şerik gibi hallerden uzak bilmektir. 

Mi’rac, Hz. Rasülüllah’ın seyri sülük’unun kemalidir. 

Ümmetleri olmamız hasebeyle bizim de Mi’racdan nasibimiz vardır, bunu belirtmek için hadisi şerifle “namaz mü’minin miracıdır” buyurmuştur. *(3)

*(3) “Salat” isimli kitabımızın incelenmesinde yarar vardır. 

---------- 

Peygamberimizin s.a.v. yaşamış olduğu bu hadise, düşüncelerimizin tamamen fevkinde ve dışında olan bir hadisedir. Maddi ölçülerle ifade edilemiyen, Allah’ın zatında meydana getirmiş ol­duğu hakikatler manzumesidir. 

Dolayısıyla beşeriyelimizle bunları anlamamız mümkün değildir. Ancak Akl-ı cüzü’müzü Akl-ı kül’e ulaştırabilirsek mümkün olabilir; bu da bir eğitimdir. 

Aslında Mi’rac bir gecede değil, seyri sülük ile oldukça uzun bir sürede meydana gelir, ancak bir geceye hasredilmesi toplu olarak anlatılması icabıdır.

İşte bu yüzden “sübhan” yani Allah c.c her türlü noksanlıktan “tenzih” edilir. Onun gücü, beşeriyet aklı ile idrak edilemiyen her türlü işi yapacak kudrettedir. 

“elleziy” “O öyle bir Allah’tır ki” 

“esra bi’ahdihi leylen” “kulunu gecenin bir vaktinde yürüttü” ifadesiyle genel an­lamda yorumlanan ayetin bu bölümüne, öz anlamıyla bakmağa çalışalım.

“esra” “yürüttü”, yani kendi gerçek hakikatine yürüttü, “bi abdihi” “kulu ile” yani abdiyyet ve ulûhiyet mertebeleri ile “leylen” “gecenin bir vaktinde” yani beşeriyetinden yok olduğunda, “minel mescidil harami ilel mescidil aksa” 

“Mescid-i Haram­dan, Mescid-i Aksa ya” “yürüttü” Şimdi; ayet-i kerimenin bu bölümünde akla bir sual geliyor, 

- niçin Mi’rac doğrudan “Kabe-i şerif”den olmadı da, Kuds-ü şerife gi­dip oradan vaki oldu?

- El cevap: Çünkü Kabe-i şerif “beytullah”tır. “Allahın evi”, “makam-ı zat”tır, mertebe-i ahadiyyet’tir.

Orada gerçek anlamda var olan daima “Gönül Mi’rac”ındadır. 

Hz. Rasullullah devamlı Hakkı’ın huzurunda olduğundan devamlı Mi’rac halindeydi. 

Bu oluşumu ümmetlerine de bildirmesi için zahiren de Mi’racın olması gerekiyordu. 

## İşte o sebebden; 

zat aleminin ifadesi olan “Mescid-i Haram”dan sıfat aleminin ifadesi olan “Mescid-i Aksa”ya “ulûhiyyet” “rububiyyet” ve “ahadiyyet” mertebeleri itibari ile yürüttü.

Bunun için zat ale­minin dışına çıkılması lazım geldi ki tekrar zat alemine dönüş, ya­ni Mi’rac mümkün olsun.

Şimdi; tekrar başka bir yönden “Mescid-i Aksa”nın ne olduğunu idrak etmeye çalışalım. 

“Aksa” lügat manası itibarile, “en uzak, en son, nihayet” demektir. 

Hal böyle olunca “Mescid-i Aksa” en uzak mescid anlamındadır, yani yapıldığı tarihlerde “Mescid-i Haram”a en uzak mübarek mescid olarak vasıflandırılmıştır. 

Bilindi­ği gibi bu mescid “Küds-ü şerif”te ve diğer ismi de “Beyt-ül Makdis”tir.

“Kulunu gecenin bir vakti Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’ya yürüttü” ifadesi, “Makamı Zat”tan Makam-ı Zatıyla yürüttü ki oradan “Esma” ve “Ef’al” alemlerine nüzul ederek (inerek) alemdeki tüm zuhurları müşahede edip tekrar “uruc” ederek (yükselerek) zatına ulaşsın, yani Mirac-ı Hakiki’sini yapsın.

“Kuds-ü şerif” yani “Mukaddes şehir” ve orada “Beyt-ül Makdis” ve “Mukaddes ev”, İşte Cenab-ı Hakk’ın “sıfat” mertebesinin ifadesi olan bu terimler, aynı zamanda “Mertebe-i İseviyet” ve “Museviyetin” de kaynağıdır. 

“Mertebe-i Muhammedîyye”nin kaynağı ise “zat”tır ve onun ifadesi de “Beytullah” “Beytül Haram, “Beytül Atik” ‘Mescid-i Haram” “Kabe” gibi kelimelerle belirtilmektedir.

Yukarıda “Mescid-i Aksa’nın en uzak mukaddes mescid” ol­duğu ifade edilmişti. 

İşte bu terimin batıni manası budur ki, içinde yaşadığımız, genel olarak bir alem, özel olarak bu dünya ve has olarak bu bedenler, ilahi zuhurun sonu, yani en son mertebesi olduğundan “mukaddes beyt”tirler.

Ey talib-i Hakk! Kendi hakikatini ve alemin hakikatinı iyi an­lamaya çalış. Üzerinde bulunduğun şu dünyada birimsel varlığınla ve nefsinle yaşarsan orası sana “esfel-i safilin” olur. 

Eğer gerçek kimliğinle, ilahi benliğinle yaşarsan orası senin “Kuds’ün” mukad­des şehrin ve “Beyt-ül Makdis” mukaddes evin olur. 

Oradan da Hacc’ını ifa ederek “Beytullah”a dahil olursan, “Allah ehli / ehlullah” zat ehli olur ve emin beldenin sakinleri arasına girerek ebe­dî zat ehli olursun.

Yeri gelmişken kısaca şu ayetlere de bir bakalım. 

(Et-tin Suresi 95/1-2-3-4-5)

# “vettiyni vezzeytuni” (1)

# “ve turi siyniyne” (2)

“ve hazel beledil emiyni (3) 

“lekad halakne’l insane fiy ahseni takviymin (4) 

“sümme redednahü esfele safiliyne (5) 

---------- 

“İncire, zeytine, Si­na dağına, emin beldeye “Mekkeye” and olsun ki, Biz insanı en güzel suretle tüm varlığı ile halk ettik, sonra onu “esf’el-i safiline” reddettik (gönderdik)” denmektedir. 

Batınî anlamda; 

“incir” vah­dette kesret, yani “Birlikte çokluk”. 

“Zeytin” ise kesrette vahdet, yani “çokluktaki birlik” anlatmaktadır. 

“Turusinine” “sine turu” yani kişinin ruh alemindeki turları, yükselişlerini ifade etmektedir. 

“Ve hezel beledil emin” Emin belde “Mekke” şehri yani içinde Al­lah’ın evinin bulunduğu şehir. 

Diğer yönüyle Cenab-ı Hakk’ın za­tî zuhurunu bütün mertebeleriyle zuhura getiren “Hazret-i İnsan”, İşte Mekke’de “kabe”, insan-ı kamilde “gönül”, emin beldedir. Kim oralara sığınırsa her şeyden emin olur.

“Biz insan-ı en güzel surette halk ettik” ifadesiyle kendini bile­rek tanıyan ve (Hicr Suresi 15/29)

“ve nefahtü fiyhi min ruhiy” 

“ben ona ruhumdan nefy ettim” (üfledim) sırrına vasıl olmuş olan insana ne mutlu. 

Zahir ve batın; (ef’al, esma, sıfat ve zat) mertebele­rini cami olarak zuhur eden, Cenab-ı Hakk’ın zatî zuhurunu meydana getiren kendini ve nefs’ini tanıyan o mübarek insan, zahîr ve batın en güzel surette halk olmazda hangi varlık olur?

 “Sonra esfel-i safilin-e reddettik” (gönderdik) ifadesiyle, “zat aleminden → sıfat alemine,” 

“sıfat aleminden → esma alemine”

“esma alemin’den de → ef’al alemine gönderdik” denmekledir. 

İşte ef’al alemi en uç zuhur, son zuhur, nihaî zuhur; 

en uzak mescid, “Mescid-i Aksa” ifadesiyle belirtilmiştir.

Dolayısıyla üzerinde yaşadığımız yer kürede gaflet haliyle yaşadığımız zaman “esfel-i safilin” “aşağıların aşağısı” fakat gerçek anlamıyla yaşağıdımız zaman ise, mukad­des şehir “mukaddes ev” “Beyt-ül Makdis” olmaktadır.

Ne olaydı ey insan! üstünde yaşadığın yerin gerçek halini ve kendi üstünde taşıdığın yükün ne olduğunu gerçek anlamıyla bir bilebilseydin!

Ef’al alemine gelmiş olan kimse aldığı eğitim ile geçtiği yol­lardan tekrar geri dönerek yine “ef’al’den → esma’ya,” 

“esma’dan → sıfata”

“sıfattan → zat alemine” mir’ac eder (yükselir). 

“Beytullah” “Mescid-i Haram” gibi ifadeler de zat mertebesini belirtmektedir.

“elleziy bareknâ havlehü” 

“O öyle bir beyt ki, biz onun etrafını mübarek kıldık.” Yani mukaddes şehirde bulunan mukaddes evin etrafını da mübarek “bereketli” kıldık. 

Sıfat mertebesi itibariyle gerçek yaşamını sürdüren kişinin bulunduğu yer mübarek şe­hir ve kendi de mübarek evdir. 

Dolayısıyla çevresi de mübarekti, bereketlidir. Ona yaklaşan Allah’a yol bulur. Burası gerçek “İseviyet mertebesi”dir. 

“linürriyehü inin ayatina” 

“ayetlerimizden bazılarını göstermek için” kulunu Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksaya yürüttü. 

“Ayet,” Kur’anın kısa bölümlerinin ifadesi olduğu gibi, ayrıca “işa­ret” anlamına da gelmektedir. 

“Ayet,” Zat-ı mutlak’ın, Zat-ı mukayyet ve teşbih mertebesi itbariyle o mana da, kur’an-ı tafsili olan bu alemde görünmesinin ismidir. 

Murad-ı İlahi böyle işaretlerle zatını tanıtmayı ve oraya giden yolu açmayı diledi, ve bu ibareleri kullandı. Böylece zatına ulaşan yolu Mi’rac hadisesinin tümü içersinde bildirmiş oldu, yeterki bizler bunları anlamağa çalışalım.

“innehü hüvessemiul basiyru” 

“muhakkak ki o işitir ve gö­rür.” Tabiiki bu merlebeye ulaşan “Sıfat” mertebesi itibariyle Hak sözü işitir ve gerçekleri görür.

İsra suresinin 1 inci Ayetinde;

Mi’rac hadisesinin birinci bölümü olan “Mescid-i Haram’dan” / “Ka’beden” → “Mescid-i Aksa-ya”/ Kudüs-e gidiş anlatılmakladır. 

İkinci bölüm olan göklere açılış ise, “Necm” suresi 53/1-18 ayetlerinde anlatılmaktadır. 

Oraya geçmeden evvel bazı oluşumları da idrak etmeye çalışmalıyız.

Alâi tefsirinden Alûsinin naklettiğine göre genel olarak Mi’racın oluşumundaki seyr 5 şekilde bildirilmiştir.

1 - Burak 

2 - “Mİ’rac” “merdiven” 

3 - Melekler ile

4 - Cebrail ile

5 - Ref ref, ayrıca birde dönüşü vardır.

---------- 

- Mekke’den → Kudüs-e “Burak” ile; 

- Küdüsten → semaya “Mi’rac” “mer­diven” ile; 

- yedi kat sema melekler ile; 

- oradan Sidretül Münteha’ya Cebrail’in kanatları ile; 

- daha yukarıya da Ref ref ile gidilmiştir, diye bildirilmiştir. 

Bu ifadeler hem “mecaz” hem de gerçektir. Ma­na aleminde öyle yaşamlar vardır ki hakikatlerini anlamak ancak müşahede ile mümkün olur. 

Değişik bilgi ve idrak düzeyinde olan kimselere bazı ince hakikatler “mecaz” yani misallerle, ben­zetmelerle, anlatılmağa çalışılır.

Hz. Mevlana Mesnevî-i şerifin Birinci cildinde “mecaz hakika­tin köprüsüdür” diye buyurmuşlardır. 

Kur’an-ı Kerimde de (Haşr Suresi 59/21)

 “ve tilkel emsalü nadribüha linnasi le’allehüm yetefekkerune” 

 “Bu misalleri insanlar düşünsünler diye ve­riyoruz umulur ki onlar tefekkür ederler ”, diye buyurmaktadır. 

Eğer mecazi ifadeler kullanılmasaydı hakikatleri çok daha az kimseler anlayabilirdi. 

İşte Mi’rac hadisesini de daha çok kimselerin anlayabilmesi için mecazî ifadeler kullanılmıştır, irfan ehli mecazları köprü yapıp onların hakikatlerine kanat açar. 

Hz. Rasullullah Efendimizin Mi’racı bir gecede meydana gelen bir oluşum değildir. 

Belki Hira dağındaki tefekkürlerinin ve ibadetlerinin ilk günlerinden başlıyarak o geceye kadar süren ortala­ma 15 senenin neticesidir. 

İşte ey salik! Mi’rac etmek isliyorsan nasıl çalışman gerektiğini anlamaya gayret et.

Yukarıda Mi’racın 5 yükseliş hali bildirildi. 

Diğer bir ifadeyle;

ilk Mi’rac ef’al aleminde kendini tanıma, ikinci Mi’rac ef’al aleminden → esma alemine, üçüncü Mi’rac esma aleminden → sıfat alemine, dördüncü Mi’rac sıfat aleminden → zat alemine yükseliş, beşinci Mi’rac ise kişinin zat aleminde kendini bulmasıdır.

Mi’rac’ın bedensel mi yoksa ruhen mi yapıldığı hakkında çok sözler vardır. 

Genel yargı hem ruhla hem de bedenle olduğu yo­lundadır. 

Bizim anlayışımıza göre ise, “Mekkeden Kudüse” kadar olan yolculuk beden ve ruhla, oradan ötesi ise sadece ruh ve şu­urla yaşandığı istikametindedir. 

“Allah-u alem” (hakikatini Allah bilir.) İleride bu mevzua tekrar temas etmek üzere şimdilik bu kadarla bırakıyoruz.

------------------- 

#### D Ö R D Ü N C Ü B Ö L Ü M

#### İSRA VE Mİ’RAC BAHSİ 

#### İKİNCİ KISIM

 euzu billahi mineşşeytanirraciym bismillahirrahmanirrahiym elhamdülillahi rabbil alemiyn vessalatü vesselamu ala rasulina muhammedin ve ala alihi ve eshabihi ecmain...

Birinci kısımda İsra süresi 1. Ayetinde bahsedilen Mescid-i Haram’dan → Mescid-i Aksaya kadar olan gidişi incelemiştik. 

Bu bölümde ise Mescid-i Aksa’dan → göklere çıkışı ve orada oluşan ha­diseleri incelemeye inşallah çalışacağız.

“Ey irfaniyet ilmine talip olan kişi; bu hadise aynı zamanda se­nin de Mi’racın’dır. Şu mevzu’u okurken bütün dünya muhabbet-lerini bir tarafa bırakarak tefekkür edersen çok büyük fayda sağlıyacağın muhakkaktır.” Kur’anı Keriymin 53. üncü süresi olan Necm Süresinin ilk 18 Ayetinde göklere çıkış anlatılmaktadır. 

vennecmi iza heva (1) ma dalle sa­hıbüküm ve ma ğava (2) ve ma yentı­ku anil heva (3) in hüve illa vahyün yuha (4) allemehü şediydü’l kuva (5) zü mirretin festeva (6) ve hüve bil ü­fükıl ala (7) sümme dena fetedella (8) fekane kabe kavseyni ev edna (9) fe­evha ila abdihî ma evha (10) ma ke­zebel fuadü ma rea (11) efetümarune­hü ala ma yera (12) ve lekad reahü nezleten uhra (13) ınde sidretil mün­teha (14) ındeha cennetül me’va (15) iz yağşessidrete ma yağşa (16) ma za­ğal basarü ve ma tağa (17) lekad rea min ayati rabbihil kübra (18)

---------- 

 (Vennecmi iza he-va...........1) Elmalılı Hamdi Yazır’ın “Hak dini Kur’an dili” adlı tefsirinden cilt 7. s. 286

#### Mealen

01 - İnmekte olan yıldıza and olsun ki.

02 - Arkadaşınız sapmadı ve azmadı.

03 - O hevadan arzularına göre konuşmaz.

04 - O’nun konuşması kendisine vahy edilenden başkası değildir.

05 - O’nu müthiş kuvvetleri olan biri öğretti.

06 - Ki o akıl ve reyinde kuvvetli bir melektir hemen gerçek melek şeklinde doğruldu.

07 - O en yüksek ufukta idi.

08 - Sonra Cebrail ona yaklaştı ve sarktı.

09 - Onunki arasındaki mesafe iki yay kadar yahud daha az kaldı.

10 - Kuluna verdiği vahyi verdi.

11 - Onun gördüğünü kalbi yalanlamadı.

12 – O’nun gördükleri hakkında kendisiyle tartışacak mısınız?

13 - And olsun, o’nu bir kez daha görmüştü.

14 - Sidretül Münteha’nın yanında

15 - Ki Cennet’ül Me’va o’nun yanındadır.

16 – Sidre’yi kaplayan kaplıyordu.

17 - Peygamberin gözü şaşmadı ve sınırı aşmadı.

18 - And olsunki o Rabbinin ayetlerinden en hüyüğünü gördü. 

---------- 

Böylece Mi’rac hadisesiyle ilgili ayetler bitmiş oluyor.

Şimdi burada dikkat çeken bir konu var, mevzua girmeden evvel ona bir göz atalım.

İsra Suresinde Mi’racın hakikatinin başlangıcı 1.inci ayetinde, yine İsra Suresinden 1.ayet ve Necm Suresinden 18 ayet bu ha­diseden bahs ediyor, ikisini topladığımızda 19 oluyor. (1+18=19) bakın acaba bu bir rastlantı mıdır? Rastlantı değil tabii ki!

Şimdi 18 ne idi? 19 ne idi? evvela kısaca bunları bilmemizde yarar var. 

(18) on sekiz bin alemin ifadesidir. 

İşte on dokuzuncusu (19) da “İnsan-ı Kamil” dir, neden?

Çünkü bütün bu alemleri kendi varlığında idrak ve ihata etmiştir. Kuran-ı Keriym’deki on dokuz (19) sayısının bir özellik arz elmesi bu yüzden olmaktadır.

Esasen on sekiz (18) bin alemin zuhura getirilişi o bir Tek “Vahid”, “Ahad”, olan “İnsan-ı Kamil” in yüzü suyu hörmetinedir. 

O’nun için Kuran-ı Keriym’de 19 sayısı “İnsan-ı Kamil”in rumuzudur. Fakat ne yazık ki bunun gerçeği genel olarak bilinmemekledir. 

(Enbiya Suresi 21/107) ve ma erselnake illa rahmeten lil alemiyne “Seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik.” buyruldu.

On dokuz’un (19) sayılarını ayırırsak, yani 1 ve 9 meydana geliyor, toplarsak (1+9=10) oluyor; onunda arasını açarsak (1 - 0) bir ve sıfır meydana geliyor.

Burada ki (1) bir, Hakk’ın birliğini, Ahadiyet mertebesini, (0) sıfır da onun aynasını yani bu alemleri ifade ediyor.

Ahadiyet mertebesi; 

- kendinde mevcut hakikatleri zuhura çı­karmayı diledi;

- bu alemleri, zuhur mahalleri olarak halk eyledi 

- ve kendini onlarda seyr’e haşladı. Böylece alemler, o’nun aynası “aynısı” oldular.

Dolayısıyla alemlerin kendilerine has özel birer var­lıkları olmadığından (0) sıfır yani “yok” hükmünde oldular, (1) in yuvarlanarak (0) sıfır’ı meydana getirişi gibi bu alemleri de (1) olan Ahadiyet mertebesi meydana getirdiğinden hakikatte, (1)den başka hiçbir şey yoktur, o da ezelî ve ebedî olan ve her mertebe­de zuhur eden Hakk’ın ta kendisidir.

(1) bir gerçek varlık, “Ahadiyet”, “İnsan-ı Kamil”, (0) sıfır ise, “hiçlik” ve “ayna”dır. 

Eğer sıfırın ortasından bir çizgi geçirirsek ( 0 ); 

o zaman bunun bir tarafı kadim, bir tarafı hadis olur. 

Yani kadim, varlığı kendinden ezeli olan, diğeri ise hadis sonradan meydana gelen kadimin gölgesi’dir. 

Bu mevzuu daha sonra “Ka’b-ı kavseyn” ayetinde tekrar ele alacağız. 

Böylece 1 ve 18 sayılarının kısaca özetlerini gördükten sonra tekrar gelelim Necm Suresi’nin baş tarafına, (Necm Suresi 53/1)

 “vennecmi iza heva” (01)

(01) “İnmekte olan yıldıza and olsun ki” 

“necm” yıldız demektir. 

“iza heva” yukarıda belirtilen mana da “inmekte olan yıldıza and olsun” şeklindedir. 

Buradaki “heva” kelimesine alimler bir çok değişik manalar ver­mişlerdir ve pek çok izahlarda bulunmuşlardır. 

Biz bu “heva” kelimesini bir satır aşağıda geçen (Necm Suresi 53/3) ve ma yentı­ku anil heva (03)

(03) - O hevadan arzularına göre konuşmaz.

yani “o kendi nefsi “heva”sından konuşmaz” şeklinde ifadesini bulduğu şekliyle düşünmek istiyoruz.

Bu ayette “heva” kelimesi Hz. Peygamberin kendi varlığından, nefs-i hevasından konuşmadığı şeklinde ifadesini bulduğundan, havaiyat olarak da düşünmeyi uygun görüyoruz. 

Her merte­bede değişik manalar ifade eden Kur’an ayetlerinin sadece bir ma­na ile ifadelendirirsek çok büyük haksızlık etmiş oluruz hadis-i şe­riflerde Kur’an ayetlerinin bir çok manaları olduğu açık olarak ifa­de edilmiştir.

Şimdi biz burada Hak yolunun yolcuları, salikler yönünden baktığımızda, verilmesi gereken mana şöyle oluşmaktadır. 

(Necm Suresi 53/1)

“vennecmi iza heva” (01)

 (01) “yıldızın heva olduğu zamana and olsun ki” Kur’an ayetlerini mutlak surette iki yönlü, yani afa­ki ve enfüsî olarak biri genel manada, diğeri de kendi içimizdeki yaşam şekliyle anlamak zorundayız. 

Çünkü Kur’an-ı Keriym’in bütün insanlara genel hitabı olduğu gibi;

bir de tek, tek, birey birey her birerlerimize “nüzulü” inişi vardır. 

Oyüce kitaptan ne kadar ayet-i kerimeyi idrak etmişsek bizim özel Kur’an’ımız o kadar oluş­muş olur. 

İşte bu dünyadaki en büyük kazancımız kendi Kur’an’ımızı mümkün olduğu kadar geniş manalı oluşturmak olacaktır.

“Necm” yıldıza afakî manada, batmakta veya doğmakta olan yıldıza diye ifade edilmişse de;

biz burada enfüsî manası itibariy­le şahsımızda yaşanması gerektiği şekliyle baktığımızdan, bu yıl­dızın her birerlerimizde mevcud olan ve baş tacı etmeye çalıştığımız nefs yıldızı olduğunu idrak etmemiz zor olmayacaktır. 

Meseleye bu yönüyle baktığımızda meydana gelen ifade “batmakta olan nefsi heva yıldızına and olsun ki” şeklinde oluşmakladır. 

Burada dışarıdaki yıldızları araştırmak yerine hemen yakınımızdaki kendi nefs yıldızını tanımaya çalışmak daha gerçekçi olacaktır.

Böyle değerlendirdiğimiz zaman, bizde varlığını var “zanettiğimiz”, aslında “heva” olan yani “bizim hevamızdan kaynaklanan o benlik yıldızının söndüğü zamana and olsun ki” diye bu­yuruyor, Cenab-ı Hakk.. 

 Bizim beşeriyetimizden kaynaklanan “hevayı hevesimiz” nedeniyle kendimizi bir yıldız gibi gördüğümüzden bunun sönüşüne de ayette “inmekte olun, yok olan yıldıza yemin olsun,” şeklinde ifade edilmiş bulunuyor... 

Böylece Cenab-ı Hak bizlere o kadar güzel bir misal getiriyor, ki bahs edilen mana oluşmazsa “Kuds-ü şerif”ten gök yüzüne uruc, “Ahadiyet” mertebesine yükselme mümkün olamıyor. 

Senin benlik “nefs” yıldızın sende olduğu sürece gök yüzüne uruc etmen ne yazık ki mümkün olamıyacaktır. 

Bu hakikati iyi anlamaya çalışalım. 

“Senin benliğin sende oldukça, ibadet bile etsen Gönül Ka’ben meyhaneye döner” diyen zat ne güzel söylemiştir. 

Senin heva yıldızın sende yandığı, parladığı, seni o aydınlattığı sürece Hakikat-i İlahiyyeye ve Hakkani nurlanmaya yolun yoktur. 

O hal­de seni aydınlattığını zannettiğin küçücük heva yıldızını söndürüp, terk edip, Hakikat-i Muhammed-i kameri ve ilahiyat güneşi ile ay­dınlanmaya çalışmak lehine olur.

(Necm Suresi 53/2) ma dalle sa­hıbüküm ve ma ğava (2)

“Arkadaşınız sapmadı ve azmadı.” 

 “sizin sa­hibiniz delalette değildir,” yani onda “Mudil” isminin tesiri yoklur ancak onda “Mudil”in karşıtı olan “Hadi” isminin tesiri vardır. 

“ve ma gava” 

“onda azgınlık da, haddi aşma da yoktur.” Bu azgınlığı meydana getiren şeyler; 

 “Aziz” “Cebbar”, “Mütekebbir” isimlerinin zuhurlarıdır.

Aziziyyet, Cebbariyet, Mütekebbiriyyet onda meydana gelmez. 

Ancak adaleti temin gayesiyle yeri geldiğinde bunları kar­şı tarafın menfeatı için kullanır, onlarla tasarruf eder, fakat onların tesiri altında kalmaz.

(Necm Suresi 53/3) ve ma yentı­ku anil heva (3) 

 (03) “O “heva”dan arzularına göre konuşmaz” Bura­da yine heva kelimesi geldi “hevayı heves” olarak değerlendirildi, yukarıda aynı kelimeyi biz de heva olarak kullandık. 

Kendi he­va yıldızının sönmesi ile ancak Hz. Rasulullahın hakikatini anlayacak duruma gelmesi mümkün olabilebilmektedir. 

Hz. Rasulullah’ın hakikatini kamer yani ay, ayın ondördü bedr olarak düşünürsek senin yıldızın sende olduğu sürece ona bakmazsın; 

yıldızından aydınlandığını zannedersin, ama sana yıldız gibi görünen hevanı ortadan çıkarınca karşında kalacak olan “bedr-i münir” nurlu kamer/ay olur. O da Hz. Rasulullah’ın nuraniyyetidir. 

O za­man oradan feyz almaya başlarsın ve anlarsın, ki “ve ma yentı­ku anil heva” 

“o hevasından konuşmuyor” neden konuşmuyor? 

Sen o halin ile “heva”nı attıktan, ondan kurtulduktan sonra, o ki “levlake levlak lema haektül eflak” yani “eğer sen olmasaydın olmasaydın bu alemleri halk etmezdim” Hadis-i Kudi’sinin muhatabı olan “ilahi zuhur” mahalli Hz. Muhammed S.A.V. efendimiz kendi heva’sından konuşur mu? 

İstese de konuşamaz çünkü kendisinde “Mudil” ismi bulunmadığından onun meydana getireceği heva’nın da olması mümkün değildir. Dolayısıyla o hevasından ko­nuşmaz.

Peki öyle ise nasıl konuşur? 

(Necm Suresi 53/4) in hüve illa vahyün yuha (4)

(04) “O’nun konuşması kendisine vahy edilenden başkası değildir.” Kendi heva yıldızının sönmesi ile ancak Hz. Rasu­lullah’ın hakikatini anlayacak duruma ermesi mümkün, neden? 

Çünkü Hz. Rasulullah’ın hakikatini kamer olarak düşünürsek, ayın on dördü bedir gibi düşünürsek, senin yıldızın sende olduğu sürece ona bakmazsın; 

yıldızından aydınlandığın sürece de ondan aydınlanmazsın. 

Fakat yıldızın olan hevanı ortadan kaldırdıktan sonra, o zaman karşında kalacak olan bedir/ay’dır, dolayısıyla o da Hz. Rasulullah nuraniyetidir, o zaman oradan feyz almaya başlarsın ve anlarsın, ki (Necm Suresi 53/3) ve ma yentı­ku anil heva (03) 

(03) “O “heva”sından arzularına göre konuşmuyor” neden konuşmuyor? 

Sen o halin ile heva­nı attıktan ve kurtulduktan sonra, o Hazret kurtulmamış mıdır?.... 

Bundan sonra artık onun için nefsinden konuşuyor diye bir şey düşünmek mümkün müdür..? 

Daha başlarda olan bir kimse belirli çalışmalarla heva yıldızını ortadan kaldırdıktan sonra 

Hz. Rasulullahı Aleyhisselatü vesselam efendimiz, ki alemlerin güneşi olduğu halde kendisinde heva yıldızının tesiri olması mümkün değildir. 

Bunu anlayabilmek kendi yıldızının sönmesine bağlıdır. Senin yıldızın sende parladığı sürece dışarıya bakıp gerçekçi bir değer­lendirme yapamazsın. 

Peki kendi hevasından konuşmadığına gö­re nasıl konuşuyormuş? 

O zaman işte (Necm Suresi 53/4) in hüve illa vahyün yuha (4)

(04) “ancak vahy ile konuşuyor.” Kendi hevasından, yıldızından konuş­muyor, “hakikat-i ilahi”den, “ilahi nur”dan konuşuyor. 

O’nun yıldızı, hevası yok olduğuna göre orada var olan güneş olmuş oluyor.

Görüntüde ay olmuş oluyor ama ay da ışığını güneşten aldığına göre orada var olan güneşin ta kendisi olmuş oluyor. 

Nasıl ki ay’ın aydınlığı güneşten geliyorsa, o da hevasından konuşmaz, (Necm Suresi 53/4) in hüve illa vahyün yuha (4)

(04) “ancak vahy ile konuşuyor,.” demesi Allah’ın kelamı kendisinden aksedip zuhura çıkıyor. 

Kelam, Hakk’ın kelamıdır. Nasıl ki kamerdeki ışık; güneşin aydın­lığı, ışığı ise ondaki kelam da Hakk’ın kelamıdır.

(Necm Suresi 53/5) allemehü şediydü’l kuva (5) 

(05) “O’nu müt­hiş kuvvetleri olan biri öğretti”. 

Mi’rac ile ilgili ayetlere ve bütün ayetlerin zahirine baktığımız zaman zahir ehline hilab edecek çok güzel bir tertip görüyoruz. 

Ayetlerin batınına baktığımız zaman da batın ehli arifler için en geniş ve en derin bir tertipte olduğunu müşahede ediyoruz. 

İşte Kur’an-ı Keriyin’in zahirini olduğu gibi ayrıca batınını da anlayabilmek için, kişinin mana alemindeki irfaaniyeti ne kadarsa bunun derinliğine ve genişliğine o derece ulaşması ancak mümkündür. 

Eğer şu meselelerin özüne nüfuz et­memişse bir kimse bunun derinliğine inmesi mümkün değildir. 

Sadece kendi hayalinde, kendi yıldızının aydınlattığı ve kendi yıldızının anlayabildiği kadar Mi’rac hadisesini anlamış olabilir ama bu hali gerçeği ile yaşanması mümkün olmaz. 

İşte bu oluşumları anlayıp da yaşamak için bu ayetlerin hakikatlerine nüfuz etmemiz gerekmektedir. 

Mi’rac olayının tamamen yaşanması, bizlerin bu ayetlerin hakikatlerine nüfuz etmemiz gerekmektedir. 

Mi’r’ac olayının tamamen yaşanması bizler için mümkün olmayacağı tabi­idir. Çünkü o Hz. Rasulallah’ın müstesna bir yaşantısıdır. 

Ancak bizlerde onun ümmeti olduğumuzdan; ve onun arkasından, onun izlerini takip ederek onun açtığı yoldan gittiğimizden, her halde bizler de biraz bir şeyler anlamamız gerekmektedir.

Önümüzde balta girmemiş bir orman olsun. Eğer buradan da­ha evvel bir geçen olmamışsa, bir İZ de bırakılmış olmadığından o ormanda kayboluruz, fakat daha evvel bir kimse o ormandan geçerken yollarda İZ bırakmış ise, biz de o İZleri takip ederek tehlikesizce o ormanı aşabiliriz. 

İşte mana aleminin sonsuziğuna gi­den Hz. Rasulullahın özelliklerini Cenab-ı Hak bizlere bu ayet-i kerimelerle, bize açtığı yoldan anlatıyor ve bu yoldan siz de gelebildiğiniz kadar korkmadan Mi’racınıza gelin buyuruyor.

Daha yukarıda hakikati belirtilen (Necm Suresi 53/2) ma dalle sa­hıbüküm ve ma ğava (2)

(02) “Sizin sahibiniz sapmadı, dalalette değildir ve azmadı,” ifadesiyle onun arkasından tereddütsüzce gi­dilebileceği açık olarak ifade edilmektedir.

(Necm Suresi 53/5) allemehü şediydü’l kuva (5) 

(05) “O’nu müt­hiş kuvvetleri olan biri öğretti”.

Kur’an-ı Keriymde, Cebrail (as) şiddet­li kuvvetini gösterdiği bir çok hadiseler belirtilmiştir, yeri olmadı­ğı için ayrıntılarına girmiyoruz. 

Ancak, sende Mertebe-i Cibrili id­rak edersen, sende de bir çok manevî idrak güçlerinin ortaya çık­tığım anlarsın.

(Necm Suresi 53/6) zü mirretin festeva (6)

(06) “Ki o akıl ve reyinde kuvvetli bir melektir, hemen gerçek melek şeklinde doğ­ruldu” Müfessirler belirtilen ayetlere değişik mertebelerden az farklı ifadelerle mana vermişlerdir. 

Ayete lügat manası ile baktığımızda; 

“zü” sahip “mirre” kuvvet, Akıl, Sağlamlık “zü mirre” “Halk, Hasen, Güzellik” yahud; “Bedi-i eserler,” anlamında, “istiva” Müsa­vi oluş, itidal, istikamet v.s. anlamında belirtilmiştir. 

“istiva”nın ba­şındaki “fe” de, hemen bir oluşu ifade etmektedir. 

Yukarıda ayete mealen verilen manadan da yola çıkarak, meleğin sadece bir kuvvet olduğunu düşünürsek bu kuvvetin de yanlızca Hakk’a ait olduğunu, onda var olan güçlerin aslında Hakk’ın güçleri oldu­ğunu; 

o mertebede esma zuhurunda bulunduğunu ve o geceye mahsus olarak “festeva” ifadesiyle “hemen doğruldu” yani zat tecellisine başladığını düşünebiliriz. 

Başka bir ifade ile Cebrail perdesi altında, zat tecellisine başlanmıştır diyebiliriz.

Nasılki Musa (as)’a ağaçtan ateş şeklinde zat tecellisinde bu­lunmuş idi. 

(Ta-Ha Suresi 20/11-12) 

# “felemma etaha nudiye ya musa” (11)

“inniy ene rabbüke fah­la’ na’leyke 

11. Vaktaki, ateşin yanına geldi. Ya Musa!. Diye nida olundu inneke bi’l vadi’l mukaddesi tuven” (12)

12. Şüphe yok benim, ben senin Rabbinim. İmdi pabuçlarını çıkar. Muhakkak ki, sen mübarek bir vâdide, Tuvadasın Allah c.c zatiyle her yerde mevcut­tur, fakat tecelli ve mertebelere riayet şarttır.

(Necm Suresi 53/7) ve hüve bil ü­fükıl ala (7) 

(07) “O en yüce en yüksek ufukta idi” yani Mertebe-i Cibrilden en yüce ufukta zuhurda idi. Ufuk, gözün görebildiği en geniş saha, mana aleminin sonsuzluğu, Rasulullah’ın ihata ufkunun genişliğidir.

(Necm Suresi 53/8) sümme dena fetedella (8) 

(08) “Sonra (Ceb­rail Hz.. Peygambere) yaklaştı ve sarktı”. 

Yani Cebraillik mertebesinden yaklaştı, yaklaştı ve sarktı, Tenezül etti, Zati yaşantı ilmini zuhura çıkardı, İşte o zaman uluhiyyet ile ahadiyyet mertebesi bir birine o kadar yaklaştı ki:

(Necm Suresi 53/9) fekane kabe kavseyni ev edna (9) 

(09) “Onunki arasındaki mesafe iki yay kadar yahud daha az kaldı”. 

Yani kavs’in bir tarafı abdiyyet mertebesi bir tarafı uluhiyyet mertebesidir. 

İşte bu iki “kavs”i yani iki merte­beyi “ka’b”ın’dan, “tutma yerinden” tutup kendi varlığında ilk de­fa cem eden yüce insan Hz Rasulüllahtır. 

Bu iki mertebe bir birine o kadar yakın oldu ki nerde ise birleşeceklerdi, fakat özellik­leri itibariyle iki mertebenin de hakkının korunması lazım gel­mektedir. 

İşte burada ifade edildiği gibi bu alemin dışı/zahiri halk, içi/batını ise, Hakk’tır ve bir birine o kadar yakındır.

İkinci bölümün baş tarafında (19) rakamını (1+9) toplarsak (10) on eder.

On rakamını (10) ( 1 ve 0 ) ayırırsak, el­de bir tane (1) ve bir de (0) kalır demiştik. 

İşte o sıfırın (0) ortasından bir hat çekersek (0) iki kavs yani kavseyni olur.

 (1), “ahadiyet” mertebesidir. Ahadiyet mertebesinin zuhuru da “uluhiyyet” ve “ab­diyyet” ile kemale ermiştir ve bu iki kavs bir birinden ayrı şeyler değildir.

Mevzuları irfaniyet ile incelediğimiz zaman nasıl derinliği olan bilgiler ortaya çıkmaktadır. Bunun için de başta belirtilen nefs yıldızının sönmesi gerekmekledir.

İleride tekrar bu mevzulara dön­mek üzere bu kadarla bırakıp Mi’racımıza devam edelim.

(Necm Suresi 53/10) fe­evha ila abdihî ma evha (10) 

# (10) “kuluna verdiği vahy-i verdi”. 

İşte böyle olduğu içindir ki abdine vahy etti, yani Hz. Rasulüllaha vahyetti. 

O vahy ettiği şeyler ne idi oraya tekrar döneceğiz.

O kâb-ı kavseyn’de ki olan hadise Cebrail (as)ın yaklaşması, sarkması değil; Cebrail (as). görüntüsünde Hz. Allah (c.c)nün zatî zuhurunun meydana gelip “Hakikat-i Muhammed-i” ile ünsiyet kurmasıdır, ve bu hadise Hz. Rasullullah’da öyle bir olu­şum meydana getirdi, ki (Necm Suresi 53/11) ma ke­zebel fuadü ma rea (11) 

(11) “O’nun gördüğünü kalbi yalanlamadı.” 

O akşam Hz. Rasullullah öyle şeyler gördü ki kalbi onları yalanlamadı. 

Ayet-i kerime ne kadar açık ve ne kadar güzel bir müşahede halini ifade etmekte, burada dikkat çeken bir özellikte görüşün sa­dece göz ile olmayıp değişik yollarla da olabildiğidir. Gözden de­ğil “görme” den bahs edilmektedir. Bu mevzua da tekrar dönece­ğiz.

(Necm Suresi 53/12) efetümarune­hü ala ma yera (12)

(12) “O’nun gördükleri hakkında kendisiyle tartışacak mısınız”? 

Bu ayeti kerime, daha sonra Mi’rac hadisesi hakkında inkarcılara bir cevap niteliği taşımaktadır. 

Vukuunda şahid olmadığı bir hadiseyi, kişi­nin inkar etmesi elbetteki mümkün değildir. 

İki kişi düşünelim, denize gidiyorlar, biri sadece ayaklarını suya sokuyor, diğeri ise derinlere dalarak oranın güzelliklerini görüyor, inci mercan çıkartıyor, dönüşte de anlatıyor. Diğerinin bunları inkar edip onun ile çekişmesi her halde makul bir şey olmasa gerektir.

 (Necm Suresi 53/13) ve lekad reahü nezleten uhra (13) 

(13) “And olsun o’nu bir inişte daha görmüştü” nerede? 

(Necm Suresi 53/14) inde sidretil mün­teha (14)

(14) “Sidretül-münteha’nın yanında”. *(4) 

---------- 

*(4) Sidre-ül münteha; Mahlukat ilminin ve amelinin kendisinde nihayet bulup, kevn alemini hudutlandıran bir işaret. Yedinci kat gökte olduğu rivayet edilen ve peygamherimiz (as)ın Mir’ac gecesi gördüğü uğradığı bir ma­kam. 

Sidre ağacı Arabistan kirazı denen bir ağaç. (Yeni lügat sayfa 631) Bu mevzuların bir biriyle uyum sağlaması gerekmek­tedir. Demek ki orada gördüğü tekrar Cebrail (as)’in varlığında Hakk’ın varlığından başka bir şeyin olmadığını idrak etmesidir ve Cebrail (as)in varlığında o sidreyi Hakk’ın gaşyetmesi (kaplaması)dır.

---------- 

(Necm Suresi 53/15) ındeha cennetül me’va (15) 

(15) “Cennet’ül Me’va onun yanındadır”. 

(Necm Suresi 53/16) iz yağşessidrete ma yağşa (16)

# (16) “Sidreyi kaplayan kaplıyordu” 

 Şim­di burada biraz düşünmemiz gerekiyor. 

Biraz evvelki ayette, cebrailden bahs ediyor, fakat sidreyi gaşy etmesi de Cenab-ı Hak’tan bahs ediyor. 

(Necm Suresi 53/17) ma za­ğal basarü ve ma tağa (17) 

(17) “Pey­gamberin gözü şaşmadı ve sınırı aşmadı” Yani o gece gördüğü olağan üstü hadiseler karşısında şaşırmadı ve bunları anlatırken belirli bir sistem içersinde izah edip, sınırı aşmadı, (Necm Suresi 53/18) lekad rea min ayati rabbihil kübra (18)

(18) “And olsun ki o Rabbinin ayetlerinden en büyüğünü gördü.” Görüş! Mir’ac gecesinin en mühim oluşumlarından birincisi, Cenab-ı Hakk’ı görüş ve müşahede hususudur. 

Bu babda, mevzu ile ilgili tefsir ve kitaplarda değişik yönleriyle çok geniş tafsilat vardır. Ancak izahı uzun sürer, araştırıcılar oralara da müraacat edebilir.

Yukarıda sıralanan ayetlerin yedisinde görüşlerden bahsedilmektedir. 

- Acaba, bu görüşlerle ne kasdedilmekledir.? 

- O gece ger­çekten Hz. Rasulullah Rabbini mi, yoksa ayetlerini mi görmüştür? 

- Ve bu ayet (işaret) diye belirtilen şeyler nelerdi? 

Hz. Rasulüllah Mir’ac gecesi açık olarak “ben Rabbi’mi gördüm,” demiyor ve bunu da aslında zahir olarak söylememesi gerekiyordu. 

Açık olarak eğer “ben Rabbi’mi gördüm” demiş olsaydı o zaman ümmetleri ve bizler de “O’nun gördüğü gibi” zannederek, kendi hayalimizde şekillendirdiğimiz bir Rabb düşünerek O’nu aramaya başlayacaktık. 

Bu da putperestlik ve hayal perestlikten başka bir şey olmayacaktı.

Bu yolu kapatmak için kendisi açık olarak “Rabbi’mi gördüm” dememiştir.

Nitekim Mertebe-i İseviyetin iyi bilinememesi neticesinde o zümre içinde çok büyük yanlışlıklar ortaya çıkmış, Allah c.c ve İsa (as) “baba oğul” teması içersinde aslından tamamen uzaklaştırılıp “madde baba-oğul” anlayışına indirilmiştir.

Hadiseyi daha geniş manada incelersek ayetlerin içersindeki ifadelerde bildirildiği üzere, gerek insanlığın genel seyri içersinde Hz. Rasulullah’ın Rabb’ını görmemiş olması mümkün değildir. 

An­cak bu görüş, hangi biçimde olmuştur, bunu çok iyi anlamamız gerekmektedir.

Hz. Rasulüllah’ın zuhurundan gaye, Rabb’ını görüp idrak et­mek ve ehli olanlara da idrak ettirmek içindir. 

İnsan oğlunun bu dünya da ulaşabileceği en üst derece, en son menzil Mi’ractır. O da böylece yapılmış oldu.

(Necm Suresi 53/18) lekad rea min ayati rabbihil kübra (18)

(18) “And olsun ki o Rabbinin ayetlerinden en büyüğünü gördü.” Bura­da büyük ayetten maksat, ayet (işaret) demek olduğuna göre, Cenab-ı Hakk’ın varlığını gördüğünü ayetle yani “işaret” ile bildir­mek demektir. 

Büyük ayet nedir? 

Kendi varlığının hakikatinin Hakk’ın hakikati olduğunu o akşam en geniş manada anlamasıdır, ki bundan büyük ayet yoktur. 

Hz. Rasulüllah Rabbini daha evvelce “Ef’al” ve “Esma” Mertebeleri itibariyle müşahede etmişken Mi’rac gecesinden “sıfat” ve “zat” mertebeleri itibariyle de müşahede ve id­rak etmiştir.

İşte bu oluşum Cebrail (as)ın (Alak Suresi 96/1) “İkra” “Oku” emri ile geldiği gün başlamış ve Mi’rac gecesinde de kemalini bulmuş­tur. 

Hz. Rasulullah’ın Hira dağında başlayan seyr-i süluku Mi’rac gecesinde kemalini buldu, ve “İnsan-ı Kamil” mertebesi ile tahak­kuk etti. 

Ancak bundan sonraki yaşantısında gerek ilahî olgunun kadrü kıymetini bilmesi ve bildirmesi bakımından ve gerekse bu oluşumu idrak etmesi için bir Kadir gecesi düzenlendi, inşallah gelecek bölümde onu da ayrıca inceleyeceğiz.

O gece görülen “büyük ayet” yani “ayet-el kübra” başka bir yönden incelendiğinde;

evvelce bahsini ettiğimiz nefs yıldızının sönmesi neticesinde oluşan kemalat ile meseleye bakıp çözmeye çalışmak gerektiğini anlarız. 

O kadar kısa bir süre içersinde bu oluşumları yaşayabilmek son derece önemli bir olaydır. 

Adem (as) başlayan insanlığın bütün ömrü bir birine eklense ve hepsi bir kişiye verilse bile yine de oralara gidilip geri dönülmesi imkansız­dır. 

Fakat Hz. Rasulullah geri döndüğünde henüz daha yatağının bile soğumamış olduğu belirtilmekledir. 

 Bu nasıl bir seyr’dir?... 

Mevzu ile ilgili kitaplarda bu akıl dışı bir iştir, akıl ile izah edile­mez denmektedir. 

Doğrudur, Akl-ı Cüz bu işi idrak edemez. An­cak Akl-ı Kül ile mesele izah edilebilir.

“Büyük ayet” Hz. Rasullüllah-ın kendisinde mevcud olan “Hakikat-i Muhammedi”yeyi en geniş şekliyle o akşam idrak etmiş ol­masıdır. 

Şimdi bunu şöyle düşünelim: 

Bir tohum bir çekirdek var; o tohumun, çekirdeğin içinde kökler, gövde, dallar, yapraklar, çi­çekler, meyveler, nihayet aynı çekirdek de var. 

Bu nasıl bir hilkat şaheseridir.? iyi düşünelim! 

İşte Hz. Rasulüllah’ın yer yüzündeki hali, o çekirdek gibidir. Ayrıca her birerlerimizin de hali budur, ancak Hz. Rasulüllah’ın hali en kemalli olandır.

 Şimdi, akl-ı selim ile şöyle bir düşünelim: 

O gece içersinde çe­kirdek açıldı; kök gövde dallar yapraklar çiçekler meyveler ve içinde tekrar çekirdekler meydana geldi. 

Yani, o çekirdek bütün safahatını çok kısa bir süre içersinde hep birlikte zuhura getirdi ve bunu idrak etti. 

Bu çekirdek, “Hakikat-i Muhammed-i” idi. 

Zuhura gelip müşahede eden yönü ise dünyada ki ismi ile “Hz. Muhammed” idi ve bu bize “Sidre-i Münteha”da “sidre” ağacı olarak bil­dirildi. 

Allah-u alem (daha iyisini Allah bilir.) Mi’racın diğer bir yönü olan “tenzih”in izahı; Hz. Rasulüllah’ın göklere seyahat ettiği şeklindedir. 

Bu hadisenin her mertebede; o mertebenin yaşamı içersinde izahı vardır. Mühim olanı zat mertebesi itibariyle idrak etmektir. 

Çoğunluğun görüşü fiziksel olarak Mescid-i Haram’dan → Mescid-i Aksa’ya gidildiği, daha sonrasının da mana aleminde cereyan ettiği şeklindedir.

Özetlersek, iki yönlü bir Mi’rac olgusu düşünebiliriz, Birincisi zahir ehli için birinin bir yerlere gittiği şeklindedir. 

İkinicisi batın ehli yani arifler için her hangi bir yere gidilmeyip bütün bu olgu­nun kendi varlığı içersinde oluşumu hadisesidir. 

Ancak irfan ehli bu oluşumların iki yönünü de kabul etmektedir. 

Hem gidilen bir mahal vardır ve hemde oluşan bir hal vardır. 

Gonca halinde bir ­gül düşünelim; 

Mi’rac; bu goncanın çok kısa bir süre içersinde açılıp koku vermesi gibidir. 

Bu oluşum iç bünyenin genişlemesi’dir ve ehli bilir. 

Gül alemlere benzetilirse açılım daha iyi idrak edilir. 

Bir hadis-i Küdsîde “ben yerlere göklere sığmam mü’min kulumun kalbine sığarım” ifadesi bu babta çok manidar izah taşı­maktadır.

Ana hatlarıyla bu mevzua baktıktan sonra, tekrar incelemeye çalışalım.

İinsanlığın ezeli arzusu olan Cenab-ı Hakk-ı yer yüzünde iken görmek mümkün müdür?.... Yoksa değilmidir? 

Bunu daha iyi anlayabilmek için biraz geriye dönüp fekane kâbe kavseyni ev edna (9) 

(09) “0nunla arasındaki mesafe iki yay kadar yahud daha az kaldı” bölümüne tekrar kısaca bakalım. 

Mi’rac hadisesinin başından sonuna kadar Cebrail (as)ı Hz. Rasullullah’ın yanında yer almaktadır. 

Cibril, insanda saf aklın tim­salidir, genelde ise, “akl-ı küll”ün timsali ve yoğunlaşmış ifadesidir.

“İslam, İman, İhsan İkan”, kitabımıza konu ettiğimiz Cibril hadisinin “İhsan” bahsinde; dünyada iken Hakk-ı görmenin kapısı aralanmaktadır. Tafsilat isteyenler orayada bakabilirler.

Hz. Rasulüllah kendi cephesinden Hz. Cebrail’i iki (2) defa ger­çek hüviyeti ile gördüğünü bizlere ulaşan haberlerden bilmekte­yiz. 

Bu tarz görüntü hiç bir insan ve peygamberlere nasib olma­mıştır. 

Birinci aslî görüntü “hira” dağında ilk ayet geldiği, ikinci aslî görüntü ise “sidre-i munteha” da Mi’rac gecesi vuku bulmuştur. 

Daha evvelce de kısaca bahsettiğimiz ilgili ayetlerde Cebrail (as)’ın şahsında ilahi hakikatlerin zuhuru yani Cenab-ı Hakk’ın za­ti zuhuru idi. 

Bu oluşum Hak cephesinden bakılınca böyle idi, fa­kat Hz. Rasullüllah’ın cephesinde ise, “Hakikat-i Muhammedi”nin kemali ortaya çıkmış idi, aynı zamanda. 

İşte bu da “Kâb-ı Kavseyn”dir. 

Hz. Rasulüllah o mertebeye peygamber olarak kendine has varlığı ile ulaştı, orada en geniş şekliyle kendindeki “Hakikat-i Muhammed-i” tarafını idrak etti. 

Bir taraftan kendindeki “Hakikat-i Muhammedi”, diğer taraftan Cebrail (as)ın varlığında “Hakikat-i İlahiyye”, işte orada bir kavsin bir tarafı, diğeri öbür tarafı oldu. 

Ve “kâb” tutanda Ahadiyet mertebesi oldu.

Mertebe-i Ahadiyet, Uluhiyet ve Abdiyet merlebelerini elinde tutmaktadır. 

“Ev edna” hatta daha da yakın olduğu belirtiliyor, ama “birleşti” denmiyor. 

Eğer “birleşti” derse iki mertebenin de özel­likleri birleşmiş olur ve o mertebelerin hakikatleri kayb olmuş olur. 

Çünkü “Hakikat-i Muhammed-i” mertebesi ayrı bir mertebe, “Hakikat-î İlahiye” “Uluhiyet” ayrı bir mertebenin ifadesidir, bunla­rın meydana getiricisi de “Ahadiyyet” mertebesidir. 

Orası da kab­za “kâb” bütün bunları tutan mertebedir. 

İşte o akşam Hz. Rasulullahın akl-ı şerifleri “abd” kulluk mertebesinin en üst derecesi olan “Hakikat-i Muhammed-i akl’ına” ulaş­tı. 

İlk ve son defa bütün insanlarda mevcud, fakat çok düşük ka­pasite ile çalışan beyin tam kapasitesi ile çalıştı. 

O gecenin hatırına bizlere de son derece geniş kapasiteli beyinler verildi, bizler de ne kadar çok beyin kapasitesini genişletirsek Hakikat-i llahîyeyi o derece genişlik ve kemalat içersinde idrak eder ve yaşarız. 

Aksi halde nefs, tabiat ve duyguların mahkumu olan akl-ı cüz’imiz ile bu ilahi yaşam ve oluşumları idrak etınemiz ebediyen mümkün olmayacaktır.

Tarikat mertebesi itibari ile; “ne var alemde o var Ademde” ki söze bakarak “kâb-ı kavseyn”i kendimizde arayalım. 

İnsanın aynası olan yüzü ve orada bulunan alnında iki kaşı vardır, işte bunlar “kasvseyn”dir iki kaşın arası ise “kâb”tır ve orada bulunan iki ayrı göz; ayrı ayrı gördükleri halde, tek görüşe sahiptirler. 

Ra­bıtanın sırrı buradadır. Kendimizi tanımamız yolunda katedeceğimiz küçük mesafeler bizlere çok şeyler kazandıracaktır

Mi’racta ilk defa tahakkuk eden “Ruyetullah-ı” daha başka yönleriyle de ele almaya çalışalım.

“İmanın başhca şartı: her nerede olursan ol Cenab-ı Hakk’ın seninle olduğunu bilmendir.” (Hadisi şerif 15), *(5)

*(5) “Hadisi şerifler mevzulara göre” (Hadis-i şerif 15) 

---------- 

Kişi bu hakikati bilse de bilmese de, bu hakikat mutlak böyledir. Ruyetin başlangıç yaşantılarında son derece önemi olan hakikat-i biraz gayret sarfederek anlamağa çalışmamız bizlere çok şeyler kazandıracaktır. 

 (Hadid Suresi 57/4 Ayette) ve hüve me’aküm eynema küntüm “O sizinle beraberdi siz nerede idiniz”? hitabına bu beraberliği bilenlerin vereceği “yarabbi seninle beraberdik” cevabı ne mutlu bir son olacaktır.

 “Tefekkür gibi ibadet yoktur” (Hadis-i Şerif 712) *(5)

*(5) “Hadisi şerifler mevzulara göre” (Hadis-i şerif 712)

---------- 

Bu Hadis-i şerifin özünü çok iyi anlamamız gerekmek-tedir. 

Ne yazık ki fiilî ibadetleri, ibadetin son menzili zannedip sadece şekilleri ile iktifa etmeye çalışıyoruz, tefekkürün bizleri nerelere yükselteceği bu Hadis-i Şerif ile çok güzel ifade edilmekledir. 

Hz. Mevlana da Mesnevi-i Şerifin 1. inci cildinde “arif bir kişi ile bir saat soh­bet, yüz senelik nafile ibadetten hayırlıdır” buyurdular. 

Sakın ha: ibadeti küçük görüyoruz zannetmeyin, anlatmak islediğimiz, uyuşuk, gaflet içinde, muhabbetsiz, yapılan ibadeti, gerçek, canlı muhabbetli ve idrakli yapmaya yöneltmeğe yardımcı olmağa çalış­maktır.

“Allah nezdinde en mutlunuz onlardır ki sabah ve ak­şam Allah cemalini görürler, bu öyle bir zevktir ki bütün be­denî zevklere nisbeti bahr-ı muhitin (büyük dış deniz) bir damlaya nispeti gibidir.” (Hadis i Şerif 54) *(6) Müthiş bir ifade, yorumunu siz yapın.

“Rabbınızı gördüğünüz zaman onu ay’ı gördüğünüz gibi (aşikar tecelli ettiğini) görürsünüz.” (Hadis-i şerif 55) *(6)

“Günahkar olduğun halde Allah’ın cemal tecellisin! gö­remezsin” (Hadis-i şerif 56) *(6) 

*(6) “Hadis-i Şerifler mevzularına göre” (Hadis-i Şerif 54 -55-56)

---------- 

Günah yükün üstünde olduğu müddetçe Cenab-ı Hakk’ı müşahede etmen mümkün değildir. Al­lah c.c cümlemizi kurtarsın.

“Başta belirtilen yıldızın sönmesidir” 

“Rabbimi en güzel surette gördüm” (Hadis-i şerif) *(7) 

“Bir nur gördüm” (Hadis-i Şerif) 

*(7) İslam tarihi Şehbenderzade Filibeli Ahmet Hilmi S-145 

---------- 

İmam-ı Ali’nin (r.a.)

“la a’büdü Rabben lem erahu” yani, “görme­diğim Rabbe ibadet etmem” sözü, irfan ve müşahede ehlinin ger­çek halini çok veciz bir şekilde ifade etmektedir.

---------- 

Ehlullah ru’yeti beş şekilde ifade etmişler *(8)

1. “Ma reeytü şeyen illa rüyetullahu ba’dehu!”

#### - “Akabinde Allah-ı görmediğim hiç bir şey yok”

2. “Ma reeytü şe’yen illa rüyetullahi fiyhi!”

- “Bir şey görmem ki onda Allahı görmüş olmayayım”

3. “Ma reeytü şe’yen illa kablehu”

- “Her şeyden evvel onu görürüm”

4. “İlla Allah” 

- “Ancak Allah”

5. “La yerahu illa Allah”

- “Allah-ı ancak Allah görür” İfadesiyle tarif etmişlerdir. 

*(8) Muhyiddin-i Arabi “Lübbül Lüb” Osmanlıcadan çeviri Necdet Ardıç. Shf 63

---------- 

Bu tariflerin daha ilerileri de vardır, yeri olmadığından bu kadarla iktifa ediyoruz.

Hz. Rasullullah “Mescid-i Aksa”ya gelince orada bütün pey­gamberlerin ruhlarına iki rek’at namaz kıldırdığını bildirmişlerdir *(9). 

*(9) Peygamberler tarihi (Altı Parmak) (S-552)

---------- 

Bu oluşum, kendisinde bütün peygamberlerin makamının mevcud olduğu ve kendi merlebesinin de onların üstünde olduğunu göstermektedir ayrıca onun ümmetinin de diğer ümmetlerden üstün olduğu anlaşılmaktadır.

Mi’rac gecesi iki kase geldi; 

 birinde süt, birinde şarap vardı. 

Cebrail (as). “hangisini dilersen iç!” dedi. 

Ben sütü içtim Cebrail (as). “Hak teala Hazretleri ümmetine İslamlığı hediye etti.” Dedi. *(10)

*(10) Peygamberler tarihi (S-552)

---------- 

Aynı gece “Sidre-tül Münteha”ya vardığım zaman bana üç şey verildi:

- Biri beş vakit namaz *(11), 

- ikincisi Bakara suresinin sonu ve 

- üçüncü olarak da ümmetimin büyük günahları affedildi: 

Daha evvelki sayfalarda “Sidre-tül Münteha”dan bahs edilmiş, oradan “kuluna nasıl vahy edilmesi lazımsa öyle vahy ettiği” bildirilmişti o şeylerden bir kısmı bunlardır.

 *(11) “Salat, Namaz” isimli kitabımızın ilgili bölümünde izahat vardır

---------- 

Peygamberimiz (S.A.V.) Hazretleri göklere ve “Sidre’tül Münteha”ya ve cennete geçtiği zaman

## Cebrail (as). dedi ki! 

“Ya Rasullüllah : Ben bu mevkiden yukarı çıkamam. Eğer yukarı çıkarsam ARŞ’ın nurundan yanarım. Çünkü bundan ileri geçmeğe senden gayrisine yol yoktur.” *(12)

*(12) Peygamberler tarihi (Altı Parmak) (S-554) 

---------- 

 Çünkü varoluş mertebesi orası olduğundan daha yukarı çıkmaya yolu yoktu. Eğer çıkmış olsaydı kendi ifade­siyle “yanarım” diyordu, yanacaktı, yok olacaktı, kimliği kaybolacaktı. 

“Yanarım” demesi kendisinden birşey kalmamasıydı, ama Hz. Rasulüllah “yanarsam ben yanarım” dedi. 

Neden geçebildi oraya?

Çünkü o zat kaynaklı olduğundan onun mertebesi çok da­ha yukarılara, “zat”a kadar dayanıyordu. 

İşte aşağıdaki nefs yıldızlığından, beşeriyetinden geçti ama hakikatine ulaşmış oldu. 

Dolayısıyle Cebrail (as) yukarıya çıkmış olsaydı kimliğini kaybedecekti, tabii ki bir varlık için kimlik kaybı zor bir şeydir. 

Ama insan Hakk yolunda bu beşeri kimliği atıyor kaybediyor, fakat bu sefer hakiki kimliği kendisinde olduğundan o kaybettiğini! çok daha fazlasıyla zuhura çıkarmış oluyor.

Sidre-i Müntehaya gelindiği zaman Cebrail (as). 

“Rabbine selam ver” diye işarette bulundu. 

İşte burada Peygamber S.A.V. 

“ettehiyyatü lillahi vesssalavatü vettayyibat” yani “oturuşum, salavatlarım, yaptığım iyi işlerim Allah içindir” diye söyledi.

Bunun üzerine Cenab-ı Hakk! 

“Esselamu aleyke ya eyyühennebiyyü ve rahmetullahi ve berakatühu” buyurdu. 

Yani “Rahmet ve bere­ketim senin üzerine olsun ey peygamberim” dedi.

Bunun üzerine Hz. Peygamber, “Esselamu eleyna ve ala ibadillahissalihin” yani “selamet bizim ve salih kullarının üzerine olsun” dedi. 

Ve bu hadiseye şahid olan melekler de, “eşhedü enla ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühu ve rasulühu” diyerek “kelime-i şehadet”i getirdiler. 

Böylece Hz. Rasullüllah’ın risaleti Melekût aleminde de tasdik edilmiş oldu.

Mi’rac hadisesine kadar kelime-i tevhid “lailahe illallah Muhammedin rasulüllah” şeklinde iken, 

## Meleklerin şehadetiyle

“eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühu ve rasulühu” şeklinde dönüşmüştür. 

Çünkü gerçek tamamen ortaya çıkmış ve müşahedeli yaşam başlamıştır. İslamın gayesi de budur: hayal ile değil müşahede ile yaşamaktır.

Çok az bir kısmını nakil etmeye çalıştığımız Hz. Rasullüllah’ın Mi’rac hadisesini daha iyi anlayabilmemiz için 

- İdris (as) Mi’racını “yükseltilişini” 

- Musa (as) Mi’racını “mülakatını” ve 

- İsa (as) miracını “göğe alınışı”nı da kısaca anlamaya çalışmamız yerinde olacaktır.

---------- 

İdris (as) Kur’an’ı Keriymin bildirdiği şekliyle Mi’racı, “yükseltisi” şöyledir.

(Meryem 19/56-57) vezkur fiyl kitabi idriyse innehü kane sıddıykan nebiyyen (56) ve refa’nahü me­kanen aliyyen (57)

 (56)(57) “Ey Muhammed! kitap’da idris’e dair söylediklerimizi de an; çünkü o dosdoğru bir peygamberdi. Onu yüce bir yere yükselttik.”

---------- 

Musa (as)in Mi’racı “Mülakatı” Kuran-ı Keriym’in bildirdiği şek­liyle şöyle olmuştur:

 (A’raf Suresi 7/143 ayetinde)

 “ve lemma cae musa limiykatina ve kellemehü rabbühü kale Rabbi eri­niy enzur ileyke kale len teraniy ve la­kininzur ilel cebeli feinistekarre meka­nehü fesevfe teraniy felemma tecella Rabbühü lil cebeli ce’alehü dekken ve harre musa sa’ıkan felemma efaka ka­le sübhaneke tübtü ileyke ve ene evvelül mumıniyne”

(7) “Musa tayin ettiğimiz vakitte gelip Rab­bi onunla konuşunca Musa: Rabbim! Bana Kendini göster. Sana bakayım” dedi. 

Allah: “Sen Beni göremessin ama dağa bak, eğer o yerinde kalırsa, Sen de Beni göreceksin” buyurdu. 

Rabbi dağa tecelli edince onu yerle bir etti ve Musa da baygın düşdü; ayılınca “Ya Rabbi, münezzehsin, sana tevbe ettim, ben inananların il­kiyim” dedi.

---------- 

İsa (as)in Kur’an-ı Keriym’in bildirdiği şekliyle Mi’racın “göğe alınışı” şöyle olmuştur:

(Ali İmran Suresinde 3/55)

 “iz kalallahü ya ıysa inniy müteveffiyke ve rafi’uke ileyye ve mutahhirüke minelleziyne keferu” (55)

(55) “Allah demişti ki; “Ey İsa! Ben seni eceline yetireceğim (dünyada yaşam süreni tamamlayacağım), seni kendime yükselteceğim, in­kar edenlerden seni tertemiz ayıracağım.” 

(Nisa Suresi 4/157-158) 

 “ve kavlihim inna katelnel mesiyha ıysebne meryeme resulallahi ve ma kateluhü ve ma salebühü ve lakin şübbihe lehüm ve innelleziynahtelefü fiyhi lefiy şekkin minhü ma lehüm bihî min ılmin illa ittiba ‘azzanni ve ma kateluhü yakıynen” (157)

“bel refe’ahullahü ileyhi ve kanal­lahü aziyzen hakiymen” (158)

(157) “Allah’ın peygamberi “Meryem oğlu İsa Mesih’i öldürdük” demelerinden ötürüdür. Oysa onu öldürmediler ve asmadılar, fakat onlara öyle göründü. Ayrılığa düşdükleri şeyde doğrusu şüphededirler, bu husustaki bilgileri ancak sanıya uymaktan ibarettir kesin olarak onu öldürmediler, (158)bilakis Allah onu kendi kalma yükseltti. Allah güçlüdür, Hakim’dir.”

---------- 

Görüldüğü gibi İdris (as)’in sadece göğe alındığı bildirilmekte­dir. 

Musa (as)ın Tur dağında, yani dünya üzerinde olan bir müla­katı vardır.

Ruyet “görüş” dileğinde bulunduğunda; 

“len terani” 

“sen beni göremezsin” hitabına maruz kalmıştır. 

Dağa edilen tecel­li neticesinde düşüp bayılmıştır. 

Hz. Rasullullah’ın ise, o gece ma ke­zebel fuadü ma rea (11) 

(11) “Gözünün gördüğünü kalbi yalanlamadı.” ma za­ğal basarü ve ma tağa (17) 

(17) “gözü ne şaştı ne de aştı”. 

O kadar harikalar içinde. Kendisinde hiç bir değişiklik olmadı, ve aynı gece bütün alemleri seyrederek geri döndü. Ne büyük olu­şum!..

İsa (as) göğe alındı, orada ikinci semada kaldı. 

Mertebesi “fe­na fillah” “Hak’ta fani olmak” olduğundan Allah’ın ilminde belirlenen süre dolduktan sonra Mi’rac’tan (ikinci semadan) geri dönüp “baka billah” haline “Hakta baki olmak” ulaşacaktır ve Şeriat-ı Muhammed-î üzere hüküm edecektir. 

Mehdi (as) ile birlikte dünyaya belirli bir süre düzen verdikten sonra, gerçek eceliyle olüp Hz. Peygamberin yanına defn edilecektir. 

O da böylece ger­çek seyr-i sulükunu tamamlamış olacaktır ve bir müddet sonra kıyamet kopacaktır. 

Belirli bir süre sonra insanlığın kıyamet sonrası programı uygulamaya konacaktır.

Ümmet-i Muhammed’in Allah’ı müşahedesi mümkün müdür?

(En’am 6/31)

 “kad hasirelleziyne kezzebu bilikaillahi “Allah’a mülaki olmayı yalanlayanlar mutlak hüsrandadır.”

(En’am 6/52) ve la tatrüdilleziyne yed’une rabbehüm bil ­ğadati vel aşiyyi yüriydune vechehü “Sabah ve akşam Rablarının vechini/yüzünü görmek için dua edenleri huzurundan kovma”

 (Bakara 2/115)

 “ve lillahil meşriku vel mağribü feeynema tüvellu fesemme vechullahi” 

“Doğu ve batı Allah’ındır, nereye dönerseniz Allah’ın vechi/yüzü oradadır.”

(Rad 13/2)

 “yüfassılül ayati le’alleküm bilikai Rabbiküm tükınune”

“Allah ayetlerini açıklar, umulur ki, siz Rabbinize yakıyn olarak mülaki olacağınızı bilesiniz.”

(Hadid 57/3) 

 “hüvel evvelü vel ahırü vez zahirü vel batınü ve hüve bikülli şey’in aliymün”

“Evvel, ahır, zahir, batın odur; o her şeyi hakkıyla bilendir.”

---------- 

Zikr “la mevcude illa Allah” 

“Mevcud yoktur ancak Allah vardır.”

(Enfal 8/17)

“ve ma remeyte iz remeyte ve lakinnallahe rema”

“Attığın zaman sen atmadın ancak Allah attı”

(Kaf 50/16)

 “ve nahnü akrebü ileyhi min hablil veriydi” 

 “Biz ona şah damarından daha yakınız”.

(Ahzab33/56)

“innallahe ve melaiketehü yusallune alennebiyyi ya eyyühelleziyne amenu sallu aleyhi ve sellimu tesliymen”

‘‘Gerçekten Allah ve melekleri Peygamber üzerine Salat ederler, Ey iman edenler! Sizde ona salat edin ve gönül­den teslim olun”

(Enbiya 21/107)

 “ve ma erselnake illa rahmeten lil alemiyne” 

 “Biz seni ancak alemlere rahmed olarak gönder­dik”

(Hadis-ü Küdsi)

#### “Levlake levlak lema halaktul eflak” 

“Eğer sen olmasaydın olmasaydın bu alemleri halk etmezdim”.

(Hadis-i Şerif)

“Men arefe nefsehu fekad arafe Rabbehu” 

“nefsini bilen, Rabbını bilir”

(Hadis-i Şerif)

“Muti kable en temut” 

“ölmeden evvel mevt ölünüz”

(Zümer 39/9)

 “kul hel yesteviylleziyne ya’lemune velleziyne la ya’lemune in­nema yetezekkerü ulul elbabi “De ki; Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Ancak Kamil akıl sahipleri anlar”

(En’am 6/50) kul hel yestevi’l a’ma ve’l bæsıyrü “De ki: görenle görmeyen bir olur mu”

(İsra 17/72)

 “ve men kane fiy hazihî a’mâ fehüve fiy’l ahıreti a’mâ “Kim burada a’ma olup Rabbini göremezse ahirette de a’madır!” Ümmet-i Muhammed’in Allah’ı müşahedesi mümkün müdür?

Yukarıda belirtilen ve benzeri bir çok ayet ve hadis bize bu­nun mümkün olduğunu göstermektedir, zaten gaye de budur. 

Adem ile başlayan Allah’ı bilme seyri 

- yavaş yavaş yükselerek Musa (as) “Tenzih” merlebesinde görülmek istendi ise de “len terani” 

“sen beni bu mertebede göremezsin” hitabı geldi. 

İsa (as) “Teş­bih” mertebesinde “rafe allahu ileyhi” 

“Allah onu kendi katına yükseltti” buyurdu, o’da orada kaldı geri dönemedi, daha sonra indirileceği, evvelce bahs edildi. 

Ve işte iki cihan serveri Allah’ın habibi son Peygamberi bir gece “Sübhanellezi esra” ile başlayan muhteşem olguyu habibine hediye etti. 

Allah’ın ezeldeki gayesi kendisinin bilinmesi idi, o gece bu bilinç Abdiyyet mertebesinden kemalini buldu, bütün mertebeleri kendinde topladığından “Tevhid vahdet” meydana geldi ve bütün bu oluşumları ümmetine he­diye etti. 

Ve ümmetinin belirli gayretleri sonunuda Allah’ı müşa­hede edebileceklerini ifade etti. 

İslam, İnsanlığın kemali. 

Mi’rac da insanın kemalidir. 

Bunun da kemali “kadr” kadrini kıymetini bil­mektir. 

Görüş ve Müşhade;

Görüş; Çok yönlü ve idraklere göre değişen bir olaydır. 

Allah-ı, Zat-ı mutlak itibariyle görmek “muhaldir” imkansızdır. 

Zat-ı Mukayyed olarak ve Rububiyet mertebesi itibariyle görmek müm­kündür, ve bu her mertebede ayrı bir oluşum vardır, “ef’al”, “esma”, “sıfat” ve “zat” mertebeleri itibariyle bilinç ve değer yargıları değişik­lik arz etmektedir. 

Gerçek İslam’ın oldukça zor anlaşılan yönleri­dir. Geniş İslam kültürü, sadece sathî genişleme ile değil, onunla birlikte şakulî yükselişle anlaşılabilir. 

Arifler, “vuslat marifettir” demişlerdir. Yani bu oluşumların kemali, marifet mertebesidir. 

Bu mertebeye ulaşmamış kimseler bu halleri ezberleyerek öğrenseler dahi yaşamaları mümkün değildir, “men lem yezuk lem yuğraf” yani “tadan bilir” denmiştir.

Şeriat ve tarikat mertebesinde “tenzih” vardır, ilahi varlık öte­lerdedir, görülmez; bilinir. 

Onun için Musa (as) “len terani” hitabına maruz kaldı. 

Hakikat mertebesinde “teşbih” (benzeşme) vardır, bu mertebede kulun varlığı yok olur “fena fillah”tır, “Hak­ta fani oluş” “tükeniş”tir, “İsevîyet mertehesi”dir. 

Bu mertebede ku­lun varlığı olmadığından yine belirli birimsel bir görüş söz konu­su değildir.

Museviyette Allah ötelerdedir görülmez, İseviyette kul yoktur yine görülmez ancak “Marifet” mertebesi itibariyle görüş ve mü­şahede meydana gelebilmektedir. 

Bu görüş ise, ümmet-i Muhammedi’ye has bir görüştür. 

Burada kuldan gören Hakk, ve görü­len de Hakk’tır. Çünkü burası “tevhid” ve “vahdet” makamıdır.

Bu sır ancak efendimizin şahsında Mi’rac gecesi vuku bulup insanlığa hediye edildi. İnsanlığın ulaştığı en üst seviyedir. İşte bu beraberliği, tekliği belirtmek için efendimiz Mi’rac’tan döndükten sonra “Men reani fekad reel hak” şaheser izahını yaptı, yani “beni gören Hakk-ı gördü” buyurdu.

İşte bu makam, varisi Muhammed-îlerin makamıdır ve Allah-ı her mertebesi itibari ile ancak onlar müşahede ederler. 

Bu hal (Ali İmran 3/18)

“şehidallahü ennehü la ilahe illa hüve” 

“Allah şahittir ki kendinden başka ilah yoktur” ifade­siyle Allah’ın kelamında zuhur eder.

(Araf 7/1729)

 “ve eşhedehüm ala enfüsihim”

“Onlar kendi nefisleri üzerine şahid oldular” ifadesiyle de “abdiyyet-i hakiki” mertebesinden, bu yaşam hali ifade edilir. 

Gerçek yaşam her mertebede değişiktir ve o mertebenin idrakine göre müşahede hali vardır. 

Bunun dışında görüş beyan edenler, vehmî ve hayalî görüşlerini ortaya koymaktadırlar, ki burada başta belirtilen kendi yıldız görüşleridir. 

Onların; “gördüm, duydum, konuştum” dedikleri “Rabb-ı Has”larıdır, ki bu da hayal mertebesinde oluşan hayali bir görüştür. Ayırd edilmesi oldukça zordur. Kişiyi saran bu hayalden kurtulmak ancak marifet merte­besinde bulunan bir kişiye teslim olmak ve hakiki müşahedeye geçmekle mümkün olur.

(En’am 6/103)

 “la tüdrikühül ebsarü ve hüve yüdri­kül ebsare ve hüvel latıyfül habiyrü” buyuruldu.

 “Gözler o’nu göremez, o bütün gözleri görür, o latiftir, haberdardır.” Birimsel benlikle ve “tenzih” bakışıyla bakan gözler onu göremez, ancak o, o gözlerden bakarsa herşeyi görür.

İşte Hakk-ı görüş ve müşahedenin hali Cibril hadisinde ki 

- “ihsan” *(13) ifadesiyle perdesi aralandı, 

*(13) “İslam İman İkan” kitabımızda kısaca bahs edildi 

- “ve nefahtü” “ben ona Ruhumdan üfledim” iradesiyle başladı, 

- ve Mi’rac hadisesi ile de kemale erdi. 

İslam dininin, son din; Hz. Muhammedin, son pey­gamber, çok hamdedici ve “Makam-ı Malımud”un sahibi olması bu sebeptendir. 

Ümmetinin veli ve arifleri de bu sırrın zuhur yer­leridir. 

“Ben gizli bir hazine idim bilinmekliğimi sevdim ve bu hal­kı halk ettim.” Hadisi Küdsisinde belirtilen, gizli hazine zuhura çıktı ve bilindi, müşahede edildi gaye tamamlandı. 

Her geçen gün kıyamet yaklaşmaktadır. 

Hadis-i Küdsîde “insanın sırrı, sırrımdır ve sırrımın sırrıdır” buyruldu. 

Muhyiddini Arabi manasında İdris (as)dan kıyametin alametlerinden sorduğunda “Ademin halk edilesi kıyamet alametidir.” demiştir, ve Mi’rac hadisesi ile de insanın dünya üstündeki yaşamı kemale er­miştir. 

Bu oluşumların kıymetini bilmek de Kadir gecesi ile ifade edilen kadir ve kıymet bilmek ile mümkündür. 

Bu bölümün sonuna geldiğimde de yaşadığım bir şeyi belirtmeden geçemiyeceğim.

Mi’rac mevzuunu oluşturmaya çalışırken Tevrat’tan Musa (as)ın, İncil’den İsa (as)ın mevzu ile ilgili hallerini almayı da düşünmüştüm fakat öyle bir hal oldu ki onları yazma imkanı bulamadım.

Şöyleki: Mevzuu baştan beri yazdığım uçlu kurşun kalem, gü­zel güzel yazmaya devam etti, fakat, mevzu ile ilgili Tevrat ve İncildeki kısa, kısa bilgileri yazmaya başladığım ilk anda kalemin ucu (çıt) diye kırıldı, tesadüftür dedim tekrar yazmaya haşladım iki üç harf yazmadan yine kırıldı, tekrar denedim, yine, yine kırıl­dı.

Daha fazla yazmaya ısrar etmedim ve anladım ki Mevlam bu kitabın içine başka yerden aktarma ve tartışmaya açık bilgileri koymamı istemiyordu.

------------------- 

 M İ’ R A C G E C E S İ

 Geldi yine Mi’rac gecesi, Bilsin insanların cümlesi, 

 Bu gece gecelerin incisi, Haydi yürü; sen de Mi’raca gel.

 Önce şarh eyle göğsün boydan, Cemalin aydın olsun aydan, İlim al Muhamıned’in (Al.) soyundan, Haydi yürü; sen de Mi’raca gel.

 Temizlesin göğsünü Cibril, Ses çıkarma önünde eğil, 

 Bu ameliyat boşuna değil, Haydi yürü; sen de Mi’raca gel.

 Burak geldiğinde önünc, Ateş verdiğinde gönlüne, Binip gittiğinde seyrine, Haydi yürü; sen de Mi’raca gel.

 Mescidi Aksa’ya vardığında, Nebi ile namaz kıldığında, Hayret içinde kaldığında, Haydi yürü; sen de Mi’raca gel.

 Yüksel oradan göğe doru, Taş dahi gelir yanık bağrı, Varsa gönlünde, İlahi çağrı, Haydi yürü; sen de Mi’raca gel.

 İbrahim’in (AL.) davetini duy. 

 O’na can’u gönülden uy, Bulursun onda hep güzel huy, Haydi yürü; sen Mi’raca gel.

 Musa ile Eymen’de buluş, Zorluğa sahretmeye alış, Yap kızıl denize hir dalış, Haydi yürü; sen de Mi’raca gel.

 Len terani’den al biraz ders, Düşme Hak yolundakilere ters, Gönülden gönüle ses ver ses, Haydi yürü; sen de Mi’raca gel.

 İsa (AL.) gibi dünya’yı terk et, Varlığında olanı derk et. 

 Hayalde olanları yok et, Haydi yürü; sen de Mi’raca gel.

 Muhammedin (Al..) ayrılma izinden, Bak neler dökülür sözünden, Manalar alırsın özünden, Haydi yürü; sen de Mi’raca gel.

 Ref Ref’e binip yüksel arşa, Sende katıl bu güzel yarışa, Kimler ulaşır bu son varışa, Haydi yürü; sen de Mi’raca gel.

 Uzun uzun menziller aşmağa, Kaab’ı Kavseyn’e ulaşmağa, Derya olup dolup taşmağa, Haydi yürü; sen de Mi’raca gel.

 Namazdır Mü’minin Mi’racı, Tam olursa Hak’ka inancı, Kerramna’dan olur baş tacı, Haydi yürü; sen de Mi’raca gel.

 Gayrete gel başla bu günden, Kamus-u aşkı oku yüzünden, Bak görürsün Necdet’in gözünden, Haydi yürü; sen de Mi’raca gel.

 08/01/1994

------------------- 

Hz. Rasullullah “Mescid-i Aksa”ya gelince orada bütün pey­gamberlerin ruhlarına iki rek’at namaz kıldırdığını bildirmişlerdir *(9). 

*(9) Peygamberler tarihi (Altı Parmak) (S-552)

---------- 

Bu oluşum, kendisinde bütün peygamberlerin makamının mevcud olduğu ve kendi merlebesinin de onların üstünde olduğunu göstermektedir ayrıca onun ümmetinin de diğer ümmetlerden üstün olduğu anlaşılmaktadır.

Mi’rac gecesi iki kase geldi; 

 birinde süt, birinde şarap vardı. 

Cebrail (as). “hangisini dilersen iç!” dedi. 

Ben sütü içtim Cebrail (as). “Hak teala Hazretleri ümmetine İslamlığı hediye etti.” Dedi. *(10)

*(10) Peygamberler tarihi (S-552)

---------- 

Aynı gece “Sidre-tül Münteha”ya vardığım zaman bana üç şey verildi:

- Biri beş vakit namaz *(11), 

- ikincisi Bakara suresinin sonu ve 

- üçüncü olarak da ümmetimin büyük günahları affedildi: 

Daha evvelki sayfalarda “Sidre-tül Münteha”dan bahs edilmiş, oradan “kuluna nasıl vahy edilmesi lazımsa öyle vahy ettiği” bildirilmişti o şeylerden bir kısmı bunlardır.

 *(11) “Salat, Namaz” isimli kitabımızın ilgili bölümünde izah vardır

---------- 

Peygamberimiz (S.A.V.) Hazretleri göklere ve “Sidre’tül Münteha”ya ve cennete geçtiği zaman

## Cebrail (as). dedi ki! 

“Ya Rasullüllah : Ben bu mevkiden yukarı çıkamam. Eğer yukarı çıkarsam ARŞ’ın nurundan yanarım. Çünkü bundan ileri geçmeğe senden gayrisine yol yoktur.” *(12)

*(12) Peygamberler tarihi (Altı Parmak) (S-554) 

---------- 

 Çünkü varoluş mertebesi orası olduğundan daha yukarı çıkmaya yolu yoktu. Eğer çıkmış olsaydı kendi ifade­siyle “yanarım” diyordu, yanacaktı, yok olacaktı, kimliği kaybolacaktı. 

“Yanarım” demesi kendisinden birşey kalmamasıydı, ama Hz. Rasulüllah “yanarsam ben yanarım” dedi. 

Neden geçebildi oraya?

Çünkü o zat kaynaklı olduğundan onun mertebesi çok da­ha yukarılara, “zat”a kadar dayanıyordu. 

İşte aşağıdaki nefs yıldızlığından, beşeriyetinden geçti ama hakikatine ulaşmış oldu. 

Dolayısıyle Cebrail (as) yukarıya çıkmış olsaydı kimliğini kaybedecekti, tabii ki bir varlık için kimlik kaybı zor bir şeydir. 

Ama insan Hakk yolunda bu beşeri kimliği atıyor kaybediyor, fakat bu sefer hakiki kimliği kendisinde olduğundan o kaybettiğini! çok daha fazlasıyla zuhura çıkarmış oluyor.

Sidre-i Müntehaya gelindiği zaman Cebrail (as). 

“Rabbine selam ver” diye işarette bulundu. 

İşte burada Peygamber S.A.V. 

“ettehiyyatü lillahi vesssalavatü vettayyibat” yani “oturuşum, salavatlarım, yaptığım iyi işlerim Allah içindir” diye söyledi.

Bunun üzerine Cenab-ı Hakk! 

“Esselamu aleyke ya eyyühennebiyyü ve rahmetullahi ve berakatühu” buyurdu. 

Yani “Rahmet ve bere­ketim senin üzerine olsun ey peygamberim” dedi.

Bunun üzerine Hz. Peygamber, “Esselamu eleyna ve ala ibadillahissalihin” yani “selamet bizim ve salih kullarının üzerine olsun” dedi. 

Ve bu hadiseye şahid olan melekler de, “eşhedü enla ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühu ve rasulühu” diyerek “kelime-i şehadet”i getirdiler. 

Böylece Hz. Rasullüllah’ın risaleti Melekût aleminde de tasdik edilmiş oldu.

Mi’rac hadisesine kadar kelime-i tevhid “lailahe illallah Muhammedin rasulüllah” şeklinde iken, 

## Meleklerin şehadetiyle

“eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühu ve rasulühu” şeklinde dönüşmüştür. 

Çünkü gerçek tamamen ortaya çıkmış ve müşahedeli yaşam başlamıştır. İslamın gayesi de budur: hayal ile değil müşahede ile yaşamaktır.

Çok az bir kısmını nakil etmeye çalıştığımız Hz. Rasullüllah’ın Mi’rac hadisesini daha iyi anlayabilmemiz için 

- İdris (as) Mi’racını “yükseltilişini” 

- Musa (as) Mi’racını “mülakatını” ve 

- İsa (as) miracını “göğe alınışı”nı da kısaca anlamaya çalışmamız yerinde olacaktır.

---------- 

 Bu ön bilgileri verdikten sonra şimdi bahsi geçen konumuza (Dur rabb-ın salatta) dönme sırası gelmiştir. Evvelâ gene geçmiş sayfalardan, hatırlama babında o bölümü kısaca tekrar aktaralım ve muhteşem hali, hayali de olsa yaşayıp idrak etmeye çalışalım. 

---------- 

Hadisin orjinel ve bilinen metni aşağıdaki şekildedir:

ما يتعلق بحديث: قَالَ: "لَمَّا أُسْرِيَ بِالنَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ إِلَى السَّمَاءِ السَّابِعَةِ قَالَ: لَهُ جِبْرِيلُ رُوَيْدًا فَإِنَّ ‌رَبَّكَ ‌يُصَلِّي. قَالَ: وَهُوَ ‌يُصَلِّي؟ قَالَ نَعَمْ. قَالَ مَا يَقُولُ؟ قَالَ: يَقُولُ: سُبُّوحٌ قُدُّوسٌ رَبُّ الْمَلائِكَةِ وَالرُّوحِ سَبَقَتْ رَحْمَتِي غَضَبِي".

Bu hadiste, Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- İsra (Mirac) gecesi miraca yedinci semaya çıktığında; Cebrail ona: “ Yavaş ol, Sabırlı ol, çünkü Rabbin namaz kılıyor-salât ediyor” demiş. Peygamber (s.a.v.) de ona “ O da salat ediyor mu?” diye sordu. Cebrail (aleyhisselam) “Evet” dedi. Peygamber (s.a.v.) ona “Ne diyor?” diye sordu. Cebrail (aleyhisselam) ''Subbûh, Kuddûs, meleklerin ve Cebrâil'in Rabbi, merhametim öfkemi geçti" diyor şeklinde cevap verdi. Bu hadis rivayetinde geçen “Rüveyda” kelimesini Türkçeye, yavaş yavaş, ağır ağır şeklinde çevrilebilir. Aynı şekilde metin içindeki ünlem ifadesiyle birlikte, ağır ol, yavaş ol, sabırlı ol şeklinde çevrilebilir.

----------------- 

 Görüldüğü gibi “Salât” hem fiili bir ibadeti “salât-namaz” ifade etmekte aynı zamanda “Dua-istek” olarak ta kulun Rabb-ından ihtiyacını istediği halin de ismidir. Salât fiilinde zaten bu iki hususta tatbik edilmektedir. 

 Ancak bu konu da “namaz” kelimesinin kullanılmaması lazım gelmektedir, çünkü “namaz” ifadesi Farisi bir kelimedir, hadis-i kudsinin yaşandığı tarihlerde daha henüz islâm Farisilerin diyarına, “İran” taraflarına gitmediği için bu kelime o günlerde bilinmiyordu. 

 O halde Kud-si Hadisin o günkü ifadesi, “ Yavaş ol, Sabırlı ol, çünkü Rabbin salât ediyor” olmaktadır.

 Bu hadis-in kudsi olması ise, kudsi bir makamda olduğu içindir. Farisilerin islâmiyeti kabul edişlerinden çok sonra bu kelime Türkçeye geçmiştir. O halde Hadis-i Kudsinin kendi ilk asli hali ile çevirinin yapılması, daha ilmi olması lâzım gelmektedir. O ise bu yüzden “namaz kılıyor” değil, “salât ediyor” olması lazımdır.

-------------------

 Adem (a.s.) den beri başlayan “sıla-i rahim/vatan-i asli”ye dönme arzusu ve idraki, alemlerin sultanı Allahımızın habibi Muhammed Mustafa (s.a.v.) Efendimizin Hakk tarafından huzuruna devet edilmesi ile başlamıştır. Bu ilâhi seyehatin evreleri geçmiş sayfalarda oldukça geniş bir şekilde delilleri ile birlikte verilmişti. 

 Görüldüğü gibi “İsra ve Mi’rac” olarak bildirlen bu yüce alemlere olan seyahati Efendimiz bir defa da değil bir kaç defa da yapmıştır ve değişik sahneler halinde anlatmıştır. Yüce Mi’rac hadisesinde en önemli bölümü de “Dur Rabb-ın salâtta” olan bölümüdür. 

 Şimdi bu kısmı inceleyip bir bütün haline getirmeye çalışalım. 

---------- 

Hz. Rasullullah “Mescid-i Aksa”ya gelince orada bütün pey­gamberlerin ruhlarına iki rek’at namaz kıldırdığını bildirmişlerdir *(9). 

*(9) Peygamberler tarihi (Altı Parmak) (S-552)

---------- 

 Görüldüğü gibi yüce makamlara çıkmak için en yüce bir fiilin işlenmesi lâzım geldiği açık olarak görülmektedir. Bu fiil de Tazim babın da olan hem fiili hem kelâmi olan “salât” fiilidir.

---------- 

Bu oluşum, kendisinde bütün peygamberlerin makamının mevcud olduğu ve kendi mertebesinin de onların üstünde olduğunu göstermektedir ayrıca onun ümmetinin de diğer kavimlerden üstün olduğu anlaşılmaktadır. 

Bütün peygamberan hazaratlarına İmam olması zeten alemlerin efendisi olmasından ve alemlere rahmet olarak gönderilmesindendir. 

Burada aklımıza şöyle bir soru gelebilir bu iki rek’at namaz ne suretle tatbik edilmiştir.? Çünkü daha henüz mi’rac hadisesi gerçekleşmemiş ve salat konusu henüz akla gelmemiş farz olmamış olduğundan bu salat hangi ölçülere göre olmuştur. 

Bu salâtın “kıyam, rüku, secde,” şeklinde iki defa tekrar edildiği anlaşılmaktadır. Peygamber Efendimizin İmametinde Peygamberler hazaratının salâtları idi. 

----------

2017 yılında yaptığımız Kudüs seyahatimizde bu mekanları gezip orada geçen hadiseleri hayret ve ibretle seyretmiş idik. Bu seyehatten yeri gelmişken küçük bir aktarım yapalım. 

Daha geniş bilgi isteyenler (terzibaba13.com) sitesinden (116-Kudüs ziyareti dosyası)na bakabilirler T.B. 

---------- 

 HABER 61

 (Haberin net adresi.)

# Mescid-i Aksa nerede? Mescidi Aksa'nın önemi nedir 

Mescid-i Aksa, Kudüs'ün doğusundaki Eski Şehir bölgesinde yer alır. Mescid-i Aksa adlandırması, surlarla çevrili eski şehrin güney doğu köşesinin en uzak noktasına kadar uzanan, surla çevrili bölge içerisindeki alanın tamamı için kullanılır. Bu alanın yüzölçümü yaklaşık 144 dönüm olup, Kubbet-üs-Sahra, Kıble Mescidi ve sayısı 200'e ulaşan birçok esere sahiplik eder.

Mescid-i Aksa "Morya Tepesi" adı verilen küçük bir tepe üzerine inşa edilmiş olup, Kubbet-üs-Sahra'nın üzerine kurulduğu kaya bu tepenin en yüksek noktası olarak kabul edilir.

Mescid-i Aksa Kur'ân-ı Kerîm'de şu şekilde geçer: "Kulunu (Muhammed'i) bir gece Mescid-i Haram'dan (Mekke'den), kendisine bir kısım ayetlerimizi göstermek için, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa'ya (Kudüs'e) götüren Allah'ın şânı ne yücedir. Doğrusu O, işitir ve görür." Peygamber Muhammed ise Mescid-i Aksa hakkında şöyle demiştir: "Yolculuk ancak şu üç Mescid'den birine olur: Benim şu mescidime (Mescid-i Nebevî), Mescid-i Haram'a ve Mescid-i Aksa'ya."[2] Bu hadis etrafında Mescid-i Aksa, Mescid-i Nebevî ve Kâbe ile birlikte üç harem bölgesinden biri olarak kabul edildiği için "Harem-i Şerîf" adını da alır.

Mescid-i Aksa'yı Yahudiler de kutsal kabul etmekte ve bu bölgeye Süleyman'ın inşa ettiği Tapınağa nispetle Tapınak Tepesi adını vermektedirler. Burayı Tapınak bölgesi olarak gördükleri için, birçok radikal Yahudi grup aynı bölgede yeniden Süleyman Tapınağını inşa etmek üzere kurumsal çabalar içerisine girmiştir. Bu çabaların bir parçası olarak İsrail Devleti, Mescid-i Aksa'nın altında, tapınağın kalıntılarını bulmayı amaçlayan arkeolojik kazılara girişmiştir.

İKİNCİ KAYNAK

En uzak noktadaki mescit" anlamına gelen Mescid-i Aksa, pek çok peygamberin gelip geçtiği, epeyce bir kısmının da içerisinde metfun bulunduğu, miraç yolculuğunda Hz. Peygamberin uğradığı ve de Hicretten yaklaşık on yedi ay sonrasına kadar Müslümanlar'a kıble olan bir mekan olmasından dolayı Müslümanlar nezdinde ayrı bir değere sahip olan kutsal bir mekandır. 

Hz. Muhammed'in, Miraç gecesinde Kudüs’e gelerek Mescid-i Aksâ’da namaz kıldığı rivayet edilir.

Hz. Muhammed'in; “Yalnız üç mescide ziyaret için gidilir: Mescid-i Harâm, Mescid-i Aksâ ve benim bu mescidim (yâni Mescid-i Nebî) .” buyurarak methettiği Mescid-i Aksâ, hicretten on altı ay sonraya kadar Müslümanların kıblesi olarak kaldı. 638 (H.16) senesinde Ömer radıyallahü anh, Suriye seferinde, Şam’dan sonra Kudüs’e uğrayıp Mescid-i Aksâ’yı ziyaret etti. Uzun senedir kendi hâline terk edilen Mescid-i Aksâ’da biriken ve etrafı kirleten pislikleri temizletti. Ezan okutarak cemaatle namaz kıldırdı. Yahudilere mescide emniyetle girmek hakkını tanıdı. Hıristiyanlara da, Yahudileri aralarına sokmamalarını tavsiye etti. Kudüs’teki kiliselere dokunulmaması için emir verip, Hıristiyanlarla antlaşma yaptı.

------------------- 

 Kubbet-üs-Sahra.

------------------- 

Kudüs'teki Mescid-i Aksa: Ana Britannica ansiklopedisinin 22. cildinin 304, 305. sayfalarında, Mescid-i Aksa maddesi karşılığında şu bilgiler verilmektedir:

Kudüs'te, Eski Kent'teki Harem'ş-Şerif'te, Kubbetü's-Sahra'nın hemen güneyinde yer alan ve İslâm'ın en kutsal yerlerinden biri sayılan cami. ... İlk biçiminin Bizans imparatoru I. İustinianos'un (hd 527-565) yaptırdığı bir bazilika olduğu kabul edilir. Hz. Ömer 638'de Kudüs'ü aldıktan sonra yapıyı, değişiklik yaptırmadan camiye çevirtti. Emevî halifesi I. Velid de (hd 705-715) çok büyük bir onarımdan geçirerek baştan aşağı yeniledi. ...

Bugün Kudüs'teki Mescid-i Aksa adıyla bilinen yapı tarihî kayıtlara göre peygamberimiz döneminde bir bazilika idi. Bu yapıya Mescid-i Aksa adının ne zaman ve kim tarafından verildiği ise ansiklopedide belirtilmemiştir.

------------------- 

 (21-04-2017-Cum’a) Sabah saat (4,00) te kalktık, (4,30) lobi de buluşup “Aksa” Camiine sabah namazına gittik. Namaz vakti oldu namazlarımızı kılmaya başladık, birinci rek’atte bir miktar Kur’an –ı Kerîm okuyan imam, devamında “İsra” suresine başladı oradan devam etti. Hatimle okuyorlarmış yani her gün belirli bir süre hep kaldıkları yerden devam ediliyormuş, ikinci rek’atte gene kalındığı yerden hatime devam edildi sonra tekbir getirilip rukü yapıldı, daha sonra “Semiallahu limen hamide” deyip kıyama kalkıldı, ancak secdeye gidilmeden eller açılıp dua edildi, onların mezhebi üzere dua bittikten sonra, doğrudan secdeye gidilip daha sonra tahiyyatta oturulup devamında selâm verilip namaz bitirilmiş oldu. 

 Bu sabah namazın da adeta isra suresinin okunması ile birinci ayetinin batın ma’nâsını hal ile yaşıyormuşçasına bir sabah namazı kılmış olduk. Çünkü ayet-i kerîmenin bahsettiği çevresinin de kendisinin de mübarek olarak vasıflandırıldığı mahal ve mekânda idik. 

 Aynı “Hutta” kapasının önünde hatırasının yaşandığı gibi oranın halinide idrak edebildiğimiz kadar yaşamış olduk. Bu husustaki daha geniş bilgiyi “İsra” suresinden aktarımla yazımın sonuna ilâve edeceğim İnşeallah. 

 Sonra tekrar geldiğimiz yoldan geri dönerek merdivenli yoldan yukarı çıkarak ve “Kubbetüssahra” Camiinin yanından geçerek, çünkü orası “yatsı ve geceleri kapalı imiş,” otelimize döndük, oraya kadar oldukça uzun bir yürüyüş gerekiyor idi. 

 Nihayet otelimize geldik, kahvaltı saatine daha vakit olduğundan odamıza çıktık biraz istirahat ettikten ve abdest aldıktan sonra yemekhaneye inip kahvaltımızı yaptık. 

 Burada yazı yazmaya pek vakit bulunamıyor idi. Aynı zaman da gerçekten de bir kabz-sıkıntı hali vardı. 

 Mekke de Celâl tecellisi, Medine de Cemâl tecellisi. Burada ise kabz ve bast tecellisi birlikte yaşanıyordu.

 Museviyyet ve iseviyyet simgesel gezi yerlerinde kabz ve sıkıntı. Muhammed-i gezi ve ziyaret yerlerinde ise bast ve ferahlık hali yaşanıyordu. Çünkü buralarının makam ve yerlerinin hali açık ve net olduğundan, o günlerden beri devam edip gelen net ve ruhaniyetlerinin de kemalde olmasından ve Hakk’tan gelmesinden idi. 

 Diğerlerinin ise halkıyyetten ve nefisten gelmesinden idi. Kendi zahiri hayali itikatlerine göre doğru zannettikleri bilgileri ve mekânları, kendi nefsi ve beşeri anlayışları üzere düzenlenmiş olduklarından, o yüzden beşer kokusu ve kabz sıkıntısı hüküm sürdüğü açık olarak görülüyor idi. 

 Ne yazıkki “Mescid-i Aksa” sahasına giren bütün kapıların dış kısımlarında İsrail askerleri, iç kısımlarında ise Filistin askerleri nöbet tutuyordu. Arada bir duvar kapı genişliğinde bir yer vardı. Bir taraftan çok üzüntü verici bir hadise iken, diğer taraftan çok ibret verici bir hadise idi. Musa (a.s.) devrindeki gibi, halen daha beni İsrail mescidil Aksanın kapısında beklemekte idiler. Onlar gönül mescidine bir türlü giremezler çünkü sokulmazlar. Belki silâh zoru ile zaman zaman zahiren girmiş gibi olsalar bile, ancak batınen ebedi olarak gönül “mescidil Aksa”sına putperest olduklarından giremeyeceklerdir. 

 Şöyle bir söz vardır. 

 “Girmem dersin, seni oraya komazlarki!.” İşte bizlerde gönül mescidlerimiz de, böyle her zaman dışarıdan içeriye girmek için kapının dışında fırsat kollayan nefsi emmâre askerlerine karşı, içeride kendi nöbetimizde uyanık olmamız lâzımdır ki, dışarıdan içeriye girmek kudsiyyetimize zarar vermek için fırsat kollayıp nöbette bekleyen nefsi emmâre askerlerine yol vermeyelim. 

 İşte bu yüzden Kudsiyyet askerlerinin çok dikkatli ve uyanık olmaları lâzım gelmektedir. 

------------------- 

 Yeryüzünde dört Mukaddes belde vardır, birincisi, Mekke-i Mükerreme, ikincisi Medine-i Münevvere, Üçüncüsü Kudüs-i Şerif, dördüncüsü ise, İnsan-ı Kâmil-Kâmil insandır.

 Birincisi. Mekke-i Mükerreme nettir. Allah ismi camiinin, genelde Celâl tecellisi ile birlikte zuhurdadır, ve bütün mertebeleri kendi bünyesinde bulundurup barındırmaktadır. Ve Ulûhiyet kelime-i tevhid, “Lâ ilâhe ilâllah” bayrağı Kâbe-i Muazzamada asılıdır.

 İkincisi. Medine-i Münevvere de ise, Zât-ın Cemâl tecellisi ile hakikat-i Muhammed-i olan bütün mertebeleri ile zuhurdadır ve Risalet, “Muhammedurrasulüllah” bayrağı asılıdır. Ayrıca bu bayrak “Liva-il Hamd” bayrağıdır.

 Geçici olan üçüncüsü. Kudüs-i Şerif,te ise “Fevelli vecheke şetral mescidil haram” (2-144) ayeti gelinceye kadar, “Museviyet ve İseviyyet” hakikati üzere olan “Kudsiyyet” bayrağı asılı idi. Ancak ondan sonra bu ayetin hükmü ile Kudsiyyet mertebeleri Mekke, “Beyt-ül Haram” a aktarıldığından bu mertebeler temsil yeri Kâbe-i Muazzamanın iki köşesi-rüknünde temsil edilmeye başlamıştır, ve kelime-i tevhid, bünyesine dahil edilmiştir. 

 Kudüs-i şerifte bulunan. “Mescid-il Aksa” sahasında ise, vekâleten “Muhammedurrasulüllah” bayrağı asılıdır. İşte bu yüzden burada bast-genişlik vardır, diğer yönlerde de, oralarda kudsiyyet kalmadığı için “kabz ve sıkıntı” vardır. 

 Dördüncüsü. Irak küfede ise, “Ali veliyyullah” velâyet, “İnsan-ı Kâmil” bayrağı asılıdır. 

 Ancak orası nokta makam sahasıdır. Kâmil insanın mertebesi ise bütün arzdır. 

 Kudüs-i şerifin sur girişlerinin birinin kapısında mahalli olarak “lâilâhe illâllah İbrahim halilullah” kitabesi-tabelası-bayrağı asılıdır oda orada dalgalanmaktadır. Her ne kadar şimdi oralarda zahiren “nefsi İsrail” bayrağı asılı ise de bu bayrak ma’na aleminde hükümsüzdür. Bir gün gelecek oradan indirilecektir. 

 Her ne kadar, daha evvel Müslümanlar ilk namaz farz olduğu devrelerde “Kudüs”-e doğru dönüp orası kıbleleri idi isede “fevelli vecheke şetral mescidil haram” (2-144) “yüzünü mescid-il Harama döndür.” Ayeti geldiği zaman Müslümanlar yüzlerini, Mekke “mescid-i Haram”e çevirip secdegahları orası oldu, bunun sebebi bu ayeti kerime ile makam-ı cem’in, beş makamın beytullahta tolanması idi. Daha evvelce esma Museviyyet, sıfat İseviyyet, mertebelerinin zuhur ve tecelli yeri Kuds-i şerif iken, bahsi geçen ayeti kerime ile bu iki tecellide “mescid-i haram”a nakledilmiş olduğundan kuds-i şerif o hadiseden sonra daha evvelce, içinde yaşamış olan esma ve sıfat tecellisine zuhur yeri olan kuds-i şerif te bulunan museviyyet ve iseviyyet makamlarının sahaları bu mertebelerin kabirleri olmuştur. 

 Yani daha evvelce buralarda yaşamış olan esma ve sıfat mertebeleri buradan alınıp mertebe-i cem de toplanmışlardır. 

 Bu yüzden burası bu ma’naların kabristanlık ziyareti haline dönüşmüştür. İşte bu yüzden oralarda kabz-sıkıntı ve hüzün tecellileri hakimdir. 

 Buna delil istenirse bahsi geçen ayet-i kerimenin sayısal değerleri çok açıktır. (2-144) yukarılarda da belirtildiği gibi sur içi Kudüs şehrinde bulunan “Mesci-i Aksa” sahası (144) dönüm, olarak bildirilmiş idi. Aynı ayet sayı değeri ile orası ma’nen Kâ’be ye aktarılmıştır. Bu ayet-i kerîme ile daha o anda Mekkenin fethi manen olmuştur. Sure sayısının iki olması da İslâmda kıbleteyn, iki kıble gerçeğinin olmasıdır. İşte böylece, aynı zamanda “Mesci-i Aksa” biri ma’nevi biri fiziki olmak üzere iki yerde Mekke ve kudüs de temsil edilmesidir. 

 İşte bu hakikat kişinin seyru sülûkunda çok önemli bir hakikat ve dönüşüm sahasıdır. Ancak bu hakikat ve yaşantılarının kanzanılması gerçek bir irfaniyyet işidir. Zahirende görüldüğü gibi batınen de kişinin idrak ve anlayışında bu ilerlemeler içinde yeni gelişimlerinin olması tabiidir. Bu değişimler yok ise ilerlemede yoktur, yerinde sayma vardır. 

------------------- 

 Geçmiş sayfalardan. Malik B. Sa’saa r.a. dan nakledilen Hadisi, kaldığımız yerden aktarmaya devam edelim. 

----------

Sonra yedinci semaya geldik. 

- “Kim o?” denildi. 

- “Cibril” diye cevap verildi. 

- “Yanındaki kim?” diye soruldu. 

- “Muhammed” diye cevap verildi. 

- “Ona buraya gelme daveti gönderildi mi ki?”. 

- Cib­ril “evet” dedi. 

- “Hoş geldin, ne iyi misafir geldi.” denildi. 

Bunu müteakip İbrahim (as)a rastladım. Selam verdim. 

- “Hoş geldin, evlad ve peygamber!” dedi. 

Derhal bana “Beyt’ül Ma’mür” gösteril­di. 

Cibrile sordum. 

Cebrail “Bu, Beyt’ül Ma’mür’dur. Her gün yet­miş bin melek orada namaz kılar ve çıkarlar, çkarlar da bir daha artık oraya dönmezler” dedi.

Bana “Sidre’tül Münteha” da gösterildi. 

Bir de ne göreyim, 

- Bu ağacın meyveleri meşhur Hacer beldesinin büyük destileri, 

- yap­rakları da, büyüklükte fillerin kulakları gibi idi. 

- Altından dört ne­hir kaynıyordu, ikisi batın, ikisi zahir. 

Cibrile bu nehirler hakkın­da sordum. 

- Cibril (as).: “Batın, yani görünmeyen iki nehir cennet­te, zahir, yani görünenler de Nil ile Fırattır.” dedi.

Bir rivayetle: 

sonra o kadar yükseğe çıkarıldım ki, orada mukadderatı yazan kalemlerin sesini işitir oldum. 

---------- 

Ubûdiyet-Abdiyet sırrının Rububiyette zuhur etmesi hususunda şu hadis bu manada rivayet edilmiştir: “Resulullah S.A. efendimiz, miraca çıktığında, kendisine bütün perdeleri açıp geçti; ancak bir perde kaldı. O bir perdenin açılmasını dilediği zaman ona: “Dur, Rabbin namaz kılıyor” dendi. Bu öylesine yüce bir sırdır ki kâmil olanlardan başkasını onu idrak edemez. Ârifler arasında bazıları bu sırra, hakiki anlamıyla değil de öğrenme yoluyla (ilmî olarak) vâkıf olmuştur. Fakat bu vukufiyet, Cemâl ismi yönüyledir. Ancak bu cemal, cemâlü’l-kemâldir; yoksa cemâl-i mutlak değildir; kemâlü’l-cemâl de değildir. Bazen de bu sırrı tecell-i celâlde idrâk eder. Bu da celâlü’l-kemâldir. Yoksa celâl-i mutlak değildir; kemâlü’l-celâl de değildir. 

(İnsan-ı Kâmil, s. 43) 

---------- 

Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- İsra (Mirac) gecesi miraca yedinci semaya çıktığında; Cebrail ona: “ Yavaş ol, Sabırlı ol, çünkü Rabbin namaz kılıyor-salât ediyor” demiş. Peygamber (s.a.v.) de ona “ O da salat ediyor mu?” diye sordu. Cebrail (aleyhisselam) “Evet” dedi. Peygamber (s.a.v.) ona “Ne diyor?” diye sordu. Cebrail (aleyhisselam) ''Subbûh, Kuddûs, meleklerin ve Cebrâil'in Rabbi, merhametim öfkemi geçti" diyor şeklinde cevap verdi. 

---------- 

 Muhtelif Hadis-i kudsilerden anlaşıldığına göre “salât” hadisesinin bu mevkide olduğu anlaşılıyor. 

 Buraya kadar edindiğimiz bilgileri toplarsak şöyle bir neticeye varmamız mümkün olabilecektir. 

 Yedinci kat sema ve orada bulunan sidre-i Münteha, yani varlık aleminin sonu mana aleminin başladığı berzah mevkiidir. 

---------- 

 Bu hadiseyi, dışarıdan hayalen müdahil ve seyirci olarak izlemeye başlayalım. Hâdise lâtif alemde olduğundan bu hususun, uyku ile uynıklık arasında “yakaza” tabir edilen bir yaşantıda geçtiği anlaşılmaktadır. 

 Varlık âleminin sonun da “sidre-i münteha” sahnede görülen bir ulu ağaç, altın da oraya misafir edilmiş olan alemlerin sultanı, Mihmandarı Cebrâil (a.s.) ve bir perde misafir, merak ederek perdenin açılmasını ister. O anda mihmandar. 

---------- 

 Cebrail ona: “ Yavaş ol, Sabırlı ol, çünkü Rabbin namaz kılıyor-salât ediyor” demiş. 

---------- 

 Peygamber (s.a.v.) de ona “ O da salat ediyor mu?” diye sordu. Cebrail (aleyhisselam) “Evet” dedi. 

---------- 

 Daha evvelce “salât” namaz ve dua olgusunun sadece “Kıyam, Rükû, Secde, bölümleri tatbik ediliyor iken, burada ise Muhammediyyete ait olan kade-oturma-tahiyyat, bölümü ilave edilmiştir. “Kıyam, Rükû, Secde, bölümleri mertebe, kade-oturma-tahiyyat, mertebesi ise “makam”dır, mertebeler geçici, makam ise kalıcıdır. 

---------- 

 “Kıyam, Rükû, Secde, bölümlerinde, geçmiş sayfalarda ki resimlerde de görüldüğü gibi, kişinin hareketlerinden Adem yazısı oluşmuş olduğunu görmüş idik. Burada-tahiyyatta ise kişi oturduğu yerde Muhammed ismini vücuden oluşturmuş olmaktadır. Şöyle ki. Dizleri üzerine oturmuş bir kimseyi incelemeye çalışalım. 

 Baş kısmı (mim) katlanmış dizleri (ha) üstüne oturduğu iki topuğu tekrar iki Mim) sağdan soldan dirseklerinden kıvrılmış olan kolları (dal) olmaktadır bu hali ile iki taraftan da bakıldığında, şekilde görüldüğü gibi, açık olarak Muhammed okunmaktadır ki, Hakk ile mukâlemede ve mukabelede olan makam-ı Muhammedidir. 

---------- 

 Bu sahnede diğer bir husus daha vardırki, son derece önemlidir, o ise tahiyyatta olan kişinin dizleri üzerinde bulunan elleri ve ellerinde olan Beş parmaklarıdır. Bunlar ise zahir batın, “Hazarat-ı hamse-beş hazret mertebeleri’dir.

 Ayrıca bu eller “Tebarekellezi biyedihil mülk” tür. 

 “Elindeki beben mülkü ve varlığında olan “venefahtü” ne bereketlidir” Mi’rac gecesi olan “Dur Rabb’ın salatta” ifadesi, Hakikat-i Muhammed-i irfaniyeti ile Uluhiyet hakikatlerinin, Rububiyyet mertebesinden ifşa ve talimidir. İşte sır denilen husus bu sahanın irfaniyyeti ve ilâh-i dehşetidir. Bu yüzden dur, yani sakin ol seyret ve müşahede et, manasına’dır. 

 Böylece “Gözünün gördüğünü gönlü yalanlamadı” 

 (53-11)

---------- 

 Konu ile ilgili bir hususa daha dikkat çekelim. Resimde de görüldüğü gibi. Kişi eğer yumuşak bir yerde salat etmiş ise tahiyyattan kalktıktan sonra yerde kalan iz, bastonu ile birlikte dizlerinin izi “Allah” ilah-i lafzını yazmış olduğunu hayretle görmek mümkün olacaktır. Gerçekten de hayret edilecek bir haldir. 

---------- 

----------

 NOT=Çizimleri Amerikadan gönderen “Mustafa Gustavo” kardeşimize ve çizimleri yapan, “Alejandro Rodriguez Pachon” kardeşimize teşekkür ederiz. Kendisi Kolombiyalı bir sanat Profeörü, Pariste yaşıyor.

---------- 

 Salâtın kemali budur. Adem ve İbrahimiyette “elif,” museviyyet-kıyam da “dal” İseviyyet-secde de “mim” bu hareketlerle Adem, yazılmış olmaktadır. Bir kimse okuma yazma bilmesin bu hareketleri salat niyeti ile yaptığında “ben Ademim” diye mührünü hal lisanı ile amel defterine vurmuş olmaktadır. Tahiyatta oturan ise, resimde de belirtildiği gibi Muhammed ismini yazmaktadır ki makamdır. Gene bahsedildiği gibi tahiyyattan kalkan kimsenin arz üzerinde bıraktığı iz “Allah lafzı celali”ni açık ve mühürlemiş olarak yerinden ayrılmaktadır. Müthiş bir makam ve müthiş bir irfaniyettir. Bu hal ise “Hakk’tan halka hicrettir.” 

---------- 

33.56 – Ayette bahsedilen husus ise, Hakk’ın katında Muhammediyyet mertebesinin ne kadar yüksek olduğunu açık olarak göstermektedir. İsra gecesi Rububiyyet makamının Muhammediyyet makamına salat tarifi ve eğitimi yapılmış iken, bura da ise Ulûhiyet ve melekût mertebelerin-den Muhammediyyet-Habiblik mertebesine “yüsallü” edilmektedir. 

33.56 - İnnallâhe ve melâiketehû yusallûne alen nebiyy, Diyanet Meali:
 33.56 – “Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber'e salât ediyorlar.” 

---------- 

 İşte bu yüzden, (Allah ve melekleri makam-ı Muhammediyye ye salât ederler.) İfadesi müthiş bir kelâm-ı İlâhidir ki, bu dahi büyük bir sırdır. İşte o yüzden. 

 (Salât sahibinin zatı ile zuhur ettiği makamın adıdır.) Bu makam Peygamberimizin Makam-ı Mahmudu’dur. 

---------- 

Ümmetinin bu makamdan payı ise. 

33.43 - Huvellezî yusallî aleykum ve melâiketuhû liyuhricekum minez zulumâti ilen nûr, ve kâne bil mué'minîne rahîmâ. 

Diyanet Meali:
 33.43 - O, sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için size, (sizin üzerinize salât eden) merhamet eden; melekleri de sizin için bağışlanma dileyendir. Allah, mü'minlere çok merhamet edendir. 

---------- 

Ümmet-i Muhammed’in üzerine de bu salât-ın yapıldığı açık olarak ilân edilmiştir ne müthiş bir ifade ve ne büyük müjde’dir. “Rabb’ul alemin değerini bilenlerden gereğini yapanlardan eylesin.” Yeri gelmişken bir konuya daha dikkat çekelim muhtelif yerlerde, yazı ve sohbetlerde bahsedilmiştir burada da yeniden hatırlamakta yarar olacaktır. 

1) Kişi salât etmek için huzuru İlâhide “kıyam” da durduğu zaman, halifesi olduğu bütün bitkileri temsilen hakk’ın huzuruna çıkarmış olmaktadır. Yani kıyam bitkilere tahsis edilmiştir. 

2) Kişi salât etmek için huzuru İlâhide “rükû” da durduğu zaman halifesi olduğu bütün hayvanları temsilen hakk’ın huzuruna çıkarmış olmaktadır. Yani rükû hayvanlara tahsis edilmiştir.

3) Kişi salât etmek için huzuru İlâhide “secde” de durduğu zaman, halifesi olduğu bütün madenleri temsilen hakk’ın huzuruna çıkarmış olmaktadır. Yani secde madenlere tahsis edilmiştir. 

 4) Kişi salât etmek için huzuru İlâhide “tahiyyat” ta oturduğu zaman, halife olduğu insanlık vasfı ve asaletini hakk’ın huzuruna çıkarmış olmaktadır. Yani “tahiyyat” insanlık hakikatine tahsis edilmiştir. 

5) Kişi salât etmek için huzuru İlâhide durduğu zaman, diğer yönü ile “kıyam” hali, “Ademiyet ve İbrahimiyyet” mertebelerini. “Rüku” “Museviyyet” mertebesini. “Secde” “İseviyyet” mertebesini. “Tahiyyat” “Muhammediyyet” makamını temsil etmektedir.

Bilindiği gibi “bitkiler, hayvanlar ve madenlerden alınan gıdalar ile insan oğlu hayatını sürdürmektedir.” Onlara olan borcumuzu ödememiz mümkün değildir. Pazardan veya çarşıdan aldığımız herhangi bir yiyeceğe ödediğimiz ücret sadece hizmet ücretidir. Yiyeceğin kendi karşılığı değildir, onların gerçek ücretlerinin ödenmesi zaten mümkün değildir, o halde hayatımızın devamını sağlayan bunları ömür boyu tükettiğimizden, bir ömür boyu toplanan bu borç nasıl ödenecektir. Bu borcun ödenmesinin tek yolu, “salât”ı devamlı olarak tatbik etmekten geçmektedir. Salât süresince kendi makamları itibarı ile bu gıdaları Hakk’ın huzuruna çıkarıp, onları asıllarına ulaştırıp “Mi’rac” etmeleri sağlandığında, bunlara karşı olan borçlarımız ödenmiş olmaktadır. Çünkü insan bütün varlıkların halifesi ve “Mi’rac” kanalıdır. İşte o yüzden o kişiden, o gıdalar razı olduğundan namaz-salât fiilini işleyen kimse de marzi-razı olunmuşlardan olmaktadır ki bir bakıma dünyanın en mükemmel halidir. 

---------- 

 Resimde de açık olarak görüldüğü gibi hal aynen böyledir. 

 Bahsi geçen, Rabbin salât ediyor, sahnesine hayalen bir silüet çizmemiz lâzım gelecektir. Şöyleki! Sahnede üç makam vardır, biri misafir olan alemlerin sultanı (s.a.v.) Efendimiz, diğeri meleki, kendi asli sureti üzere olan Cebrail (a.s.)ın varlığı ve Salât ettiği bildirilen “Rabb”dır. İşte bu mevkide “Rabb-ın silüeti” muhtemelen “İnsan sureti”-sureti Muhammed-i üzere olduğu büyük bir ihtimal dahilindedir. 

---------- 

 Ve bu makamda Kıble muhtemelen Beyt’ül Ma’mür’dur. 

---------- 

 Yeri gelmişken bir konuya daha temas etmek yerinde olacaktır düşüncesindeyim. O’da şudur, bilindiği gibi insan, aklının sadece %6-8 veya 10, nunu kullanmaktadır, o zaman geriye kalan yaklaşık %90, lık bölümüne, ne hacet vardı diye düşünülebilir. 

 İşte Mi’rac gecesi Peygamber Efendimizin aklı şerifleri o geceye mahsus olmak üzere % 100 olarak çalıştığından bütün bu halleri çok sakin ve gözü gönlü inkâr etmeden kabullenip, idrak etmiş yaşamış ve daha sonra ümmetine bütün tazeliği ve hakikat-i itibari ile aksettirmiştir. 

 Bu yüzden diğer insanlar, bizde bu kadar akli kapasite yoktu, biz bunları nasıl yapabileceğiz! dememeleri için bütün insanlara bu akli kapasite verilmiştir. İşte bu yönüylede yolumuz açıktır, bu akıl kabiliyeti bütün insanlarda mevcuttur, vakti ile aklımızı başımıza alarak bu kapasiteyi biraz daha genişleterek, ihata ve anlayışlarımızı geliştirmemiz bizlerin lehine olacaktır. 

 Bu dünyada aklımızı, gönlümüzü ve idrakimizi ne kadar genişletirsek, ahret alemindeki idrakimiz ve aklımızın kapasitesi, o kadar olacaktır orada ilerleme gelişme yoktur. Orada onlar “halid” yani idrak ve düşüncede kalıcı’dırlar. Ancak gerçek Tevhid ve irfaniyet yaşantısında, gönül yolları açılmış olanların eğitimleri devam edecektir. 

---------- 

 “Halâkal Ademe alâ suretihi- Allah Ademi kendi sureti üzere halketti.” Halâkal Ademe alâ suretürrahman-Allah Ademi Rahman sureti olarak halketti. 

 95.4 - Lekad halaknel insâne fî ahseni takvîm.

 Diyanet Meali:
 95.4 – “Biz, gerçekten insanı en güzel bir biçimde halkettik.” İnsan-ı Kâmil cismaniyyesi ve ruhaniyyesi ile hakikat-i ilâhiye üzere mahluktur. Fü…Hi… 

 “İnsan sureti suretlerin en güzeli olmasaydı, Risalet İnsan sureti üzere gelmezdi.” T.B. 

 Ben insanın sırrıyım insanda benim sırrımdır. Buyurulmuştur.

 Belirtilen haberlere göre, insan sureti zahiri ve batını itibariyle, alemde en güzel suret ve siret olduğundan, Mi’rac gecesi Rububiyyet mertebesi, eğiticilik ve terbiyecilik vasfı, ile kıyasen bu surette görünmş olması, çok mümkündür. 

 Belki ahirette mahşerde, mahkeme-i kübrada hâkim olacak olan, ahkemül hakimin, Hakimlik makamında Rububiyyet mertebesi itibariyle, böyle benzer bir surete bürünerek hakimliğini yapacaktır. Allah-u a’lem. 

---------- 

 Peygamber (s.a.v.) ona “Ne diyor?” diye sordu. Cebrail (aleyhisselam) 

 ''Subbûh, Kuddûs, meleklerin ve Cebrâil'in Rabbi, merhametim öfkemi geçti" diyor şeklinde cevap verdi.

---------- 

 Bu genel bilgilerden sonra karşımıza, Peygamber efendimizin bildirdiği ve bizlere talim ettirdiği salat ve içinde okunanları ile birlikte kemal halini bulmuş olmaktadır. 

 Fiili hareketleri ve kudsi kelâmları ile oluşan salât, İnsanlık aleminin, var edenine karşılık olarak yapabileceği en büyük hörmet ve saygının ifadesidir. 

 Salât insani bir asalettir. Hakk-ın ihsanı ve özel olarak huzuruna kabul ettiği en güzel sureti ve sıreti’dir.

---------- 

 Bu hadisenin sıfat alemi ile zat alemi arasında olduğu anlaşılmaktadır. Rububiyyet-hakikat-i itibari ile Peygamber Efendimizin Rabb-ı “Rabbü-l erbab” olduğundan kendisi bu mertebeden eğitim almıştır. Bu yüzden Rabbin namaz kılıyor-salât ediyor” denmiştir. 

 İşte bu yüzden salat Kudsiyyet, Rububiyyet ve ulûhiyet üzere, bunları idrak edebilen Abdiyyet-abdühu-Hu’nun kulluğu olarak düzenlenmiştir. 

---------- 

 Ulûhiyyet tekbiri ile, kıyam-Ademiyyet ve ibrahimiyyet, mertebesi ile başlayıp euzü besmele ile giriş yapılıp sübhaneke de okunduktan sonra muhteşem elhamdü lillâhi Rabbil alemîn, ile devam edilip zammı sure mevkiinde ''Subbûh, Kuddûs, meleklerin ve Cebrâil'in Rabbi, merhametim öfkemi geçti" Diğer sure ve ayetlerle devam edilip ulûhiyet tekbiri ile kıyama-Museviyyet, mertebesi ile, eğilip orada “Sübhane Rabb-iyel azim” tekrar kıyama, kalkarken “semiallahu limen hamideh-Allah hamdedenin hamdını duyar” dedikten sonra, “Rabbena lekelhamd” ey Rabbımız, hamdımız sanadır, diyerek, secdeye-İseviyyet mertebesi ile vardığın da “sübhane Rabbiyel a’lâ-yüce rabb-ımızı tenzih ederiz” diyerek zahir batın iki defa tekrar edip yeniden kıyama kalkıp aynı hareket ve sözlerle ikinci rek’atide aynı şekilde tekrar ederek tahiyyat-Muhammediyyet mertebesinde kade-oturarak muhteşem Ettehiyatüyü okuyup, 

---------- 

Sidre-i Müntehaya gelindiği zaman Cebrail (as). 

“Rabb’ine selam ver” diye işarette bulundu. 

İşte burada Peygamber S.A.V. 

“ettehiyyatü lillahi vesssalavatü vettayyibat” yani “oturuşum, salavatlarım, yaptığım iyi işlerim Allah içindir” diye söyledi. 

“Orada oturuş Uluhiyet hakikatlerinin Rububiyyet mertebesinden zuhura çıkarmaktır. Peygamberimizin yaptığı bütün işler Tayyip-temizdir.” Bunun üzerine Cenab-ı Hakk! 

“Esselamu aleyke ya eyyühennebiyyü ve rahmetullahi ve berakatühu” buyurdu. 

Yani “Rahmet ve bere­ketim senin üzerine olsun ey peygamberim” dedi. 

“Kendisi zaten Rahmetenlil alemin olarak gönderilmiş olduğundan burada onun da tasdiki vardır.” Bunun üzerine Hz. Peygamber, “Esselamu eleyna ve ala ibadillahissalihin” yani “selamet bizim ve salih kullarının üzerine olsun” dedi. 

Ve bu hadiseye şahid olan melekler de, “eşhedü enla ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühu ve rasulühu” diyerek “kelime-i şehadet”i getirdiler. 

Böylece Hz. Rasullüllah’ın risaleti Melekût aleminde de tasdik edilmiş oldu. 

Bahsi geçen melekler tabii ve unsuri melekler değil, muhtemelen “Alûn” melekleridir. Bunların madde-şehadet alemiyle ilgileri yoktur. 

---------- 

 Not= kitabın sayfalarının daha da çoğalmaması ve okuyanların daha fazla vaktini almamak için, “Ettehiyyatü” şaheser kelamlarının izahını yapmaya girmeyeceğim, inşeallah başka bir sebeble, başka bir yerde izahına çalışılır. Gerçi Terzi’nin diğer sohbet ve kitaplarında söz konusu olmuştur, ancak onları bulup çıkarmak içinde, çok arama yapmak lazım geleceğinden şimdilik mealen bildirip geçmiş olalım.

---------- 

Arkadan Muhammet ve İbrahim ailelerine, “salli ve barik” salavatlarını okuyup daha sonrada, Rabbena Atina…… Rabbic alni…… Rabbenağfirli…… veya başka ayetleri okuduktan sonra, “esselamü aleyküm ve rahmetullah diyerek, sağdaki ve soldaki halka rahmetle selam verip, Rabbı-nın huzurundan huzurla çıkmış olmaktadır. Bunun karşılığında, “Allahümme en tesselamu ve min kesselam, tebarekteyazelcelali vel ikram.

---------- 

(Allah'ım sen selamsın. Selamet de sendendir. Ey celâl ve ikrâm sâhibi sen münezzehsin, sen yücesin)" derdi." [Müslim, Diyerek cevap verilmiş olur. 

 Daha sonra, ulema-i kiram hazaratının Ayet ve hadislerden derledikleri “Sübhanellah, elhamdülillam, Allahu ekber tesbihleri ile ve diğer belli dualarla salât hükmünü fiili ve kelâmi olarak bitirmiş olan “musalli-namaz kılanın son sözleri “muhteşem Fatiha-elhamd” ile o vaktin namazını bitirmiş gerçek kulluğunu, “abdiyyetteki Rububiyyetini” zuhura çıkararak dünyanın en muazzaman fiil ve irfaniyyetini ortaya koymuş olmaktadır.

---------- 

 51.56 - Ve mâ halaktul cinne vel inse illâ liyağbudûn. 
Diyanet Meali:
 51.56 – “Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım-halkettim.”
---------- 

 “ illâ liyağbudûn.” Diğer ifade ile, “illâ liyağrufun” dur. 

 Yani beni irfaniyyet yönü ile bilsinler ve kendilerine verilen değerleri idrak etsinler diye’dir. 

 Böylece ilâh-i arzu ve gaye yerine gelmiş olmaktadır.
------------------- 

108.2 - Fesalli lirabbike venhar. 

Diyanet Meali:

108.2 - O hâlde, Rabbin için namaz kıl, kurban kes.
---------- 

Kevser suresi ikinci ayetle başlayan, Rububiyyet Mi’rac “salat” yolculuğu, evvelâ esma-i ilâhiyyelerin kendi hakikatleri üzere olan faaliyetlerini sağlamak lâzım geldiği geçtiğimiz sayfalarda belirtilmiş idi.

sonra bu hakikatlerin, kişinin kendi hakikatleri olduğunu anlamak ve geçmiş sayfalarda mertebeleri ile bildirilen şekilde salat’ın insanlık seyri görülmüş idi.

Muhammediyyet mertebesindeki hali ise Mi’rac gecesi “fena fillah”ında Rububiyyet makamının şahsın da yapılan provası ile kemalini bulmuş olmakta idi. 

---------- 

108.2 - O hâlde, Rabbin için namaz kıl, Emrini alan Hakk ve Rabb yolcusu olan salik, geçtiğimiz sayfalarda belirtildiği gibi, eğitimini ve irfaniyetini alarak yolu Mi’rac sahasına çıktıktan sonra, tekrar oradan mülk alemine geri gönderilir, ancak bu geliş eski gidildiği gibi bir geliş değildir, dışı halka dönük içi ise, Hakk ve Rububiyyet hakikatleri ile techiz edilmiş esma-i ilahiyeler ile süslenmiş, bir bakıma “arus’u Rabb-Rabb-ın gelini,” olmuş halka rahmet olarak geri döndürülmüş hali ile olur. 

Bu ise “Hakk’tan halka” hicret’tir. İşte “Medine budur” Eğer Peygamber Efendimiz, medineye hicret etmeyip Mekke de kalsa idi, muhtemelen İslam dini orada kalır zamanla kaybolurdu, Çünkü Mekke zattır ve zatta devamlı kalınınca zuhur yoktur. Zuhur zatın dışına çıkmakla mümkündür. 

İşte hicret zatın zuhuru, Rahmaniyetin açılımı ve Rububiyyetin terbiyeciliği ile alemlerin oluşması Ve insan denen hakkın aynasının alemlere rahmet olarak gönderilmesidir.

Hicret ehlinin bundan sonraki zikri, tefekkürü ve hali, (6.162) belirtilen haller içindedir. 

----------

6.162 - Kul inne salâtî ve nusukî ve mahyâye ve memâtî lillâhi rabbil âlemîn.

Diyanet Meali:
 6.162 – Ey Muhammed! De ki: "Şüphesiz benim namazım da, diğer ibadetlerim de, yaşamam da, ölümüm de âlemlerin Rabbi Allah içindir." 

---------- 

 Geçtiğimiz ayette ilahi yolculuk emrini alan salik yaklaşık ortalama (15-20) senelik sadıkane ve gayretle çalışmalarının sonun da gerçek ilahi kimliğini bulunca, (6.162) ayet-i kerimede geçen konuları kendi hakikati itibari ile yaşayarak ve idrak ederek beden mülkünde faaliyete geçirmiş olacaktır. 

“Şüphesiz benim namazım da, diğer ibadetlerim de, yaşamam da, ölümüm de âlemlerin Rabbi Allah içindir." Yani yaptıklarım ibadetlerim her şeyim, benim Beşiriyetime ait olan şeyler değildir, ancak bunlar Rububiyyet hakikatlerinin ortaya çıkması içindir. 

 İşte bu halleri idrak etmiş bir arifin salat ve diğer fiilleride ehli gaflete karşı bireysel mertebe de “ dur Rabbın salatta” hükmündedir. 

---------- 

2.156 - Ellezîne izâ esâbethum musîbetun kâlû innâ lillâhi ve innâ ileyhi râciun.

 Diyanet Meali:
 2.156 - Onlar; başlarına bir musibet gelince, "Biz şüphesiz (her şeyimizle) Allah'a aidiz ve şüphesiz O'na döneceğiz" derler. 

---------- 

 2.156. Bu kimselerin tekrar nefislerine düşmeleri onlar için en büyük musibettir. Bunu idrak ederler ve bu duruma düşmezler, düşen olur ancak enderdir. 

 “innâ lillâhi” muhakkak ki biz, yani bu durumda olanlar kendilerinde hakkın varlığını bulanlar, bilenler. Bu hakikati idrak ederek yaşayabilenlerdir. Yani bizler nefsimiz için değil uluhiyet hakikatlerini zuhura çıkarmak için yaşamaktayız demektedirler. 

 “O'na döneceğiz” yani nefsimizden geçtikten sonra dönülecek yer zaten daha bu dünya da iken o hakikat üzerinde yaşamak, daha bu günden zatına dönülmesi demektir, bu hakikat-i idrak etmiş olanlar bu ayeti kendi varlıklarında, daha bu günden yaşamaktadırlar. 

 (89-28) İrcii ila rabbike. “Rabbıne dön” yolculuğu bu ayeti kerime ile başlayıp, (6.162) bu ayeti kerime ilede kemaline ulaşmış olmaktadır. 
------------------- 

 Geçmiş sayfalardan. Malik B. Sa’saa r.a. dan nakledilen Hadisi, kaldığımız yerden aktarmaya devam edelim. 

---------- 

Sonra üzerime elli (50) vakit namaz farz kılındı. Döndüm. 

Musa. (as)’a gelince, 

 - Musa bana: 

- “Ne oldu?” diye sordu. 

“Üzerime elli va­kit namaz farz kılındı.” dedim. 

- Musa (as): “Ben insanları senden daha iyi tanırım. Beni İsrail ile çok uğraştım. Senin ümmetinin buna gücü yetmez. Rabbine dön, bu namazları azaltmasını niyaz et!’ dedi. 

Döndüm, niyaz ettim. Allah bunları kırka indirdi. 

Sonra yi­ne Musa (as)’a geldim. Aynı şeyi söyledi. 

Döndüm, Allah namazla­rı otuza indirdi. 

Yine aynı şey tekrarlandı. 

Döndüm, Allah namaz­ları yirmiye indirdi. 

Yine Musa (as)’a geldim. Aynı şeyi söyledi. 

Döndüm, Allah’a niyaz ettim. Allah namazları beş vakte indirdi. 

Yine Musa (as)’a geldim “Ne yaptın?” dedi. 

“Allah namaz vakitlerini beşe indirdi” dedim. 

Musa (as) yine gidip, daha da indirmesi için Allah’a yalvarmamı söyledi ise de, ben: “Hayır, razı oldum” dedim. 

Bunun üzerine Allah larafından bir nida geldi: 

“Farzım ke­sinleşmiştir. Kullarıma gerekli kolaylığı yaptım. Her iyi iş mukabilinde de on sevap vereceğim”. *(1) 

*(1) TAC Terc’ümesi çilt 3 sayfa 486

------------------- 

 NOT= Bu hadisi şerifi bazı kimseler, içinde Musa (a.s.) nın ismi geçtiği için, İsrailiyyetten geçme uydurma hadis’tir, demişlerdir. Bu hadisin İsrailiyyetten geçmiş olması mümkün değildir. Çünkü İsrail alimleri bu sahaya giremezler onların mertebeleri “salat”ın içinde ancak rükû mertebesine kadardır, Hakkın huzurunda yerleri “len terani-sen beni göremessin” mevkiindedir. Ve bu düzenlemeyi yapmaları mümkün değildir. 

 Akla şu soru gelebilir! Peki o zaman Peygamberimiz o gece niye İsa (a.s.) ile görüşmedi de Musa (a.s.) ile görüştü! Cevabı gayet kolaydır, çünkü İsa (a.s.) nın şeriatı olmadığından mertebesi “fenafillah-Hakk’ta fani yok” olduğundan, bu sebeb ile varlık kimliğide olmadığından şeriata muhatab olacak bir varlıkta olmadığından, o mertebenin kendine ait şeriatları yoktur, ancak kendisinden evvel gelen Museviyyet şeriatına uymaları gerekmektedir ancak onlar bunları bildiği halde inkar etmişler ve hiç uymamışlardır. Tabi kendileri bilirler. 

---------- 

 Bazılarıda Salâtta olan bu değişiklikleri, haşa bu bir oyun gibimi oldu diyerek inkar yoluna gitmişlerdir. 

 Halbuki bu husus bir rahmet ifadesidir. Eğer Salat baştan ifade edildiği gibi, (50) vakit olarak mutlak farz olmuş olsa idi, bu faaliyeti çok az kimse yerine getirebilirdi. Eğer sadece (5) vakit daha baştan farz edilmiş olsa idi, bu sefer de, daha fazla yapabilecek olanların yolu kesilmiş onlara haksızlık edilmiş olacaktı. 

 İşte bu yüzden aslında Ümmeti Muhammede “Salât’ın sınırları (50) vakit ile (5) vaktin arasındaki her mertebedir Azamisi (50) asgarisi (5) vakittir. Ancak (5) vakti kılmak mutlak şarttır (50) vakit ise ihtiyari ve irfanidir. Yani kişinin önü açıktır vaktinin olduğu ve gücünün yettiği kadar bu muhteşem tatbikatı Rabb-ının huzurunda ifa etmenin yolu açık bırakılmıştır. 

 Gelecek sayfalarda ayetlerin işığında bunların sıralaması yapılacaktır. 

---------- 

Mi’rac gecesi iki kase geldi; 

 birinde süt, birinde şarap vardı. 

Cebrail (as). “hangisini dilersen iç!” dedi. 

Ben sütü içtim Cebrail (as). “Hak teala Hazretleri ümmetine İslamlığı hediye etti.” Dedi. *(10)

*(10) Peygamberler tarihi (S-552)

---------- 

Aynı gece “Sidre-tül Münteha”ya vardığım zaman bana üç şey verildi:

- Biri beş vakit namaz *(11), 

- ikincisi Bakara suresinin sonu ve 

- üçüncü olarak da ümmetimin büyük günahları affedildi: 

Daha evvelki sayfalarda “Sidre-tül Münteha”dan bahs edilmiş, oradan “kuluna nasıl vahy edilmesi lazımsa öyle vahy ettiği” bildirilmişti o şeylerden bir kısmı bunlardır.

 *(11) “Salat, Namaz” isimli kitabımızın ilgili bölümünde izah vardır

---------- 

Peygamberimiz (S.A.V.) Hazretleri göklere ve “Sidre’tül Münteha”ya ve cennete geçtiği zaman

## Cebrail (as). dedi ki! 

“Ya Rasullüllah : Ben bu mevkiden yukarı çıkamam. Eğer yukarı çıkarsam ARŞ’ın nurundan yanarım. Çünkü bundan ileri geçmeğe senden gayrisine yol yoktur.” *(12)

*(12) Peygamberler tarihi (Altı Parmak) (S-554) 

---------- 

 Çünkü varoluş mertebesi orası olduğundan daha yukarı çıkmaya yolu yoktu. Eğer çıkmış olsaydı kendi ifade­siyle “yanarım” diyordu, yanacaktı, yok olacaktı, kimliği kaybolacaktı. 

“Yanarım” demesi kendisinden birşey kalmamasıydı, ama Hz. Rasulüllah “yanarsam ben yanarım” dedi. 

Neden geçebildi oraya?

Çünkü o zat kaynaklı olduğundan onun mertebesi çok da­ha yukarılara, “zat”a kadar dayanıyordu. 

---------- 

 Bu hususta Mesnevi şerifte, Mevlana Hz. “Ahmedin koltuğu altında başka bir elbisesi vardı onu giyerek oraya çıktı” demiştir. 

---------- 

İşte aşağıdaki nefs yıldızlığından, beşeriyetinden geçti ama hakikatine ulaşmış oldu. 

Dolayısıyle Cebrail (as) yukarıya çıkmış olsaydı kimliğini kaybedecekti, tabii ki bir varlık için kimlik kaybı zor bir şeydir. 

Ama insan Hakk yolunda bu beşeri kimliği atıyor kaybediyor, fakat bu sefer hakiki kimliği kendisinde olduğundan o kaybettiğini! çok daha fazlasıyla zuhura çıkarmış oluyor. 

---------- 

Mi’rac hadisesine kadar kelime-i tevhid “lailahe illallah Muhammedin rasulüllah” şeklinde iken, 

## Meleklerin şehadetiyle

“eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühu ve rasulühu” şeklinde dönüşmüştür. 

Çünkü gerçek tamamen ortaya çıkmış ve müşahedeli yaşam başlamıştır. İslamın gayesi de budur: hayal ile değil müşahede ile yaşamaktır.

Çok az bir kısmını nakil etmeye çalıştığımız Hz. Rasullüllah’ın Mi’rac hadisesini daha iyi anlayabilmemiz için 

- İdris (as) Mi’racını “yükseltilişini” 

- Musa (as) Mi’racını “mülakatını” ve 

- İsa (as) miracını “göğe alınışı”nı da kısaca anlamaya çalışmamız yerinde olacaktır.

---------- 

 Geçmiş sayfalarda aktarılmaya çalışılan Peygamberimizin Mi’racı ile bu Mi’raclar karşılaştırıldığı zaman Muhammed-i hakikatlerin ne derece yüksek ve insanlık ilim tarihine çok büyük ufuklar açtığı açık olarak görülmektedir. 

 Esma cennetinden yer yüzüne indirilen Adem ve Havva ceddimiz, Peygamberimizin Mi’racı ile gene orada bulunan cennete ulaşma yolu açılmış oldu. 

 İslâmi sistemi uygulayan iman ehli kimselerde ceddimizin geldiği yoldan anavatan sıla-i rahim olan cennetlere yolumuz açık olmaktadır. Gayret bizden muvaffakiyet Hakk’tandır. 

 Gök yüzüne çıkan hava koridorları gök kapıları vardır. Bunlardan biri Peygamberimizin mi’raca çıktığı gece bulunduğu ve ameliyet olduğu hacerul esvet köşesi ile Kâ’be-nin kapısı arasında olan mültezem bölümünden çıkmaktadır. 

 Ve bunun dışında daha pek çok çıkış kapıları vardır. Bu kapılar iki tarafı değerli taşlarla örülmüş (70-80) cm yüksekliğinde merdivenlerle çıkılıp büyük bir kapının önüne gelindiğinde o kapı açıldıktan sonra sonsuz feza yolculuğu başlamaktadır. Tabiî ki dönüşü de aynen aynı yerlerden geri dönerek olacaktır. Peygamber Efendimizin bu seyehati değişik şekilde yorumlanmakla birlikte, geçmiş sayfalarda belirtildiği üzere, vücudu aklı ve ruhu ile birlikte yakaza-uyku ile uyanıklık hali arasında olmuş bir idrak yaşamıdır. 

 Diğer bir haberde “yatağı bile soğumamıştı” denmiştir. Anlaşıldığına göre Peygamber efendimizin Mi’racı bir değil birçok defa olduğu anlaşılmaktadır. Diğer yönü ile ise her zaman Hakk ile bulunduğu yerde beraberdir. Bu hakikati bahsi geçen Mi’rac oluşumunda idrak etmiştir. İşte bu yüzden o gecenin sabahı. 

 “Men reani fekad reel Hakk” yani. 

 “Bana bakan Hakk-ı görür” buyurdu. Müthiş bir irfaniyyet hakikatidir. “enel Hakk” demenin bir başka halidir. O dahi doğrudur, ancak nezaketi Rasulüllah, bu hakikati kendine ait olarak ifade etmemiş, görüşü ve idrakini görene bırakmıştır. İşte bu yüzden ona bazıları, Abdülmuttalibin torunu dediler. İman ikan ehli arifler ise, onda gerçekten zuhurda olan Hakk’ı ve suret olarakta gene aynı bedendeki halkıyyetini gördüler. Bir yönü ile fiziki Hz. Muhammed-i gördüler. 

 Bir yönü ile aynı zaman da Hakikati Muhammedi olan, “Men reani fekat reel Hakk” cemalini gördüler işte bu görüş süresinin ismine ve görenlerle birilikte yaşanan zamana “asr-ı saadet” dendi işte bu yüzden onun Cemali pakini görenler sahabi, bu hakikatin sahipleri olanlar oldular.

 Daha sonra O’nun İz’inden ve yolundan gidenlerde idraken ve İrfanen bu hakikatleri hazm ile müşahede etmiş olduklarından adeta onlarda sahabiler devrinde yaşamış gibi muhabbet ehilleri oldular. Bu husus kıyamete kadar devam edecektir. İşte bu kimseler aynı zaman da kendilerine verilen, “ehli Kevser”dirler. 

 41.6- Ayet-i kerîmesi bu hakikat-i bütün açıklığı ile göz ününe sermektedir, 

---------- 

 41.6 - Kul innemâ ene beşerum mislukum yûhâ ileyye ennemâ ilâhukum ilâhuv vâhıdun festekîmû ileyhi vestağfirûh, ve veylul lilmuşrikîn. 

 Diyanet Meali:
 41.6 - De ki: "Ben de ancak sizin gibi bir insan-beşerim. Fakat bana ilâhınızın yalnızca bir tek ilâh olduğu vahyediliyor. Artık O'na yönelin ve O'ndan bağışlanma dileyin. Allah'a ortak koşanların vay hâline!"

---------- 

 İşte burada bahsedilen, “beşerim” ifadesi, halkıyyetini.

“Vahyediliyor.” İfadeside Hakkani yönünü ifade etmektedir.

---------- 

 Geçmiş sayfalarda gördüğümüz gibi. Musa “a.s.” hakkın da “Len terani-sen beni göremezsin” hitabına mukabil Peygamber Efendimiz “Men reani fekad reel Hakk” kelâmını buyurmuştu. Arada ne büyük fark vardır. 

---------- 

VİTR Namazı:

Vitr namazının üç rek’at olmasına sebeb budur ki:

Hazreti Rasül (a.s.) Mi’raca teşrif buyurduklarında, Ebu Bekir Siddîk radiyallahu anhü, dergah-ı İzzette, be­nim için bir rek’at namaz kıl, diye emanet eyledi. 

Hz. Rasul (a.s.) vasî’yet sonsuzluk alemini müşahede ettiğinde kendi nefsi için bir rek’at namaz kıldı. 

Cebrail (a.s.) Hz. Ebubekirin emanetini eda eyle, diye hatırına getirdi. Yine kıyam edip bir rek’at namaz daha kıldı.

Cenab-ı Hak teala, ya Muhammed benim için de bir rek’at namaz kıl, dedi. 

Kıyam edip bir rek’at namaz dahi ALLAH-ü teala için kılıp Fatiha ve zammı süre okuyup tam rükua varacak mahalde, cehennem ehlinin azap­larını gördüğünde ümmetine merhameten, vücudu şeriflerine bir hüzünlü hal geldi;

Cebrail (a.s.) kevserden vechi saadetlerine saçıp kalbi şeriflerine hayat ve safa geldiğinde ellerini kaldınp, ALLAHÜ ekber deyip Kunut duasını okudu, rüku ve sücüdu tamamlayıp namazı bi­tirdiler.

Kendi için kıldıkları bir rek’at sünnet oldu, 

Hz. Ebubekir için kıldıkları vacip oldu, Hak teala’nın emri ile kıldıklarım farz eyledi. 

Salat-ı vitr’in sebeb-i hikmeti budur* (15) 

* (15) Bunu dahi mesabihde yazar.

Daha evvelcede bir miktar bahsettiğimiz kunut duası ve vitr namazına tekrar kısaca değinelim.

Kunut dualarının manası:

 (1) allahümme inna nesteinüke ve nestağfirüke ve nestehdike ve nü’minü bike ve netubu ileyke ve tevekkelü aleyke ve nüsni aleyke’l hayra küllehu neşkürüke ve la nekfürük ve nahle’u ve netrükü men yefcürük allahım! biz ancak senden yardım isteriz. 

ve senden mağfiretini diler ve senden hidayet isteriz.

ve sana iman eder, tevbe edip sana döneriz. 

ve işlerimizde sana dayanırız, güveniriz. 

seni bütün işlerimizde hayırla anar, sana şükrederiz ve nankörlük yapmayız, ve fücur eden günahkarları terk eder ve rabıtamızı (bağlarımız) keseriz.

 (2) allahümme iyyake na’büdü ve leke nüsalli ve nescüdü ve ileyke nes’a ve nahfidü nercu rahmeteke ve nahşa azabeke inne azabeke bil küffari mülhık allah’ım! biz ancak sana ibadet (kulluk) ederiz. 

ve senin için salat (namaz) kılar ve sana secde ederiz ve sana değin say ederiz (koşarız) ve senin rahmetini, hafid (nesil/insan, döl devamını) umarız ve senin azabına haşyet ederiz kesin senin azabın kafirlere ilhak edicidir (erişicidir) 

---------- 

Vitr’e gelince;

Bir hadis-i şerifte 

#### ALLAH-u vitran yahubbul vitra (ALLAH birdir birleri sever,) buyurulmuş. 

Neden acaba: ALLAH, vahiddir, ehaddır, denmemiş, bunlarda bir demektir. 

Demekki vitr kelimesi ile daha değişik bir ifade kullanılmak istenmiştir.

Daha evvelce namaz tekbirlerinde de bahsedildiği gibi vitr tekbiri bir tektir.

Kim ki, kendi varlığının hakikatini idrak etmiştir, işte o gerçek vitr namazını kılabiliyor demektir.

Kendi birimsel varlığının hakikatini idrak etmek, vitriyyet, bütün alemdeki tek varlığın hakikatini idrak etmek ise, ferdiyyettir. 

Ferdi vahid tek ferd yani bütün bu alemi tek bir ferd şeklinde müşahede etmektir. 

Konu buraya gelmişken bir hadis-i şerife göz atalım. 

“Cemaatle kılınan namazın sevabı yirmi yedi derece daha fazladır,” buyurulmuştur.

Burada bizlere büyük ikazlar vardır. Yirmi yedi sayısı ile ne kast olunmuştur dersek, aklımıza yirmi yedinci peygamber, Hz. İsa (a.s.) gel­mektedir. 

Demek ki kişi İseviyet mertebesine ulaşıncaya kadar toplayıcı yani cemaat olacaktır. 

Başka bir ifadeyle bütün varlıktaki birimleri toplayacaktır.

Vakta ki kişi, yirmi sekizinci peygamber Hz. Muhammed (a.s.)ın özelliğini idrak eder ve mertebe-i ferdiyyete ulaşır, işte o kimse tek başına nerede olursa olsun, kıldığı namazı ile yirmi sekizinci dereceye ulaşmıştır.

Mertebe-i İseviyette kılınan yirmi yedi dereceli namaz ile, mertebesi itibariyle Vitriyyet, Mertebe-i Muhammediyette kılınan yirmi sekiz de­receli namaz ile mertebesi itabariyle ferdiyyettir, Yerinde kullanılınca hem cemaatle, hem de ferdî olarak kılınan namazın değeri çok yüksektir.

ALLAH c.c. cümlelerimize gerçek SALAT’ın değerini idrak ettirsin. Amin.

Bu kadarla yetinerek beş vakit namazı burada bırakıp diğer namazlara geçelim.

 (5-Namaz ve ezan-ı Muhammedi’de bazı hakikatler)

---------- 

M İ’ R A C N A M A Z I

Yirmi dört saatte bir defa iki rek’at olmak üzere bazı guruplar tarafından kılınan bu namazın da çok büyük özellikleri vardır;

Namaz mü’minin mi’racı’dır buyuran Efendimiz, gerçek namazın, sahibini her halde bir yerlere getirmesi lazım geldiğini ifade etmiştir.

Ömrünün epey bir zamanını namaz kılarak geçiren kimse, bu zaman zarfında kendisinde ruhsal bir gelişme meydana gelmemişse, geriye dönüp ne yaptığına bakması lazım gelmektedir.

Acaba: Kılınan namaz gerçekten hakkıyla yapılan ibadet mi?... 

yoksa sıradan yapılan adet hükmünde bir iş mi?.. 

Bu öz eleştiriyi acilen yapıp, yerimizi tespit edip gereğini yerine getirmek dünya ve ahiret hayrımıza olacaktır.

Namaz dinin direğidir, Namaz mü’minin mi’racıdır, Namaz göz nurudur, Namaz uykudan hayırlıdır ve diğerleri gibi. 

Ayet, ha­dis, dini hükümlerle bir çok defa hatırlatılan bu muhteşem ibadeti, kendine yakışır bir şekilde ifa etmeye çalışalım. Böylece mi’raclarımızı oluşturmuş olalım.

Namazın sadece şekli ve zahir ifadeli olmadığını, an­layıp baştan beri çok azını ifade etmeye çalıştığımız özellikleriyle oluşturmağa çalışalım imkanlarımızı kısaltmayalım.

Her geçen gün, mantığı ve gönlü çalışan her ibadet ehli, bunları ve bunların çok daha değişik, daha derin başka, başka özellik ve güzelliklerini ortaya çıkarıp, yaşayacak du­rumda dır. Bunlar bir zevk işidir. Genel bir hüküm değildir irfani ve zevkidir, kimseyi bağlamaz.

Bir de Sure-i Kevser (108/2) de 

# fesalli li’rabbike 

(Rabbin için namaz kıl,) ayetine kısaca bakalım ve yaptıklarımızla karşılaştıralım. 

Acaba bu işleri gerçekten menfeat beklemeden Rabbimizin rızası için mi yapıyoruz?....

yoksa nefsimizin rızası için mi?... 

yani gelecekte nefsimize menfaat temini için mi?...

Efendimiz, bir başka yönden namazın değerini be­lirtmek için, “iki rek’at namaz dünya ve dünyada olan şeylerden hayırlıdır,” buyurmuşlardır.

Bu hadis-i şerifi Hz. Mevlana FİHÎ MA FİH inde Milli eğitim 1985 baskısı 31 inci sayfasında izahını yapmıştır dileyen oraya ba­kabilir.

Risale-i Gavsiyede de buyruldu:

[ Dedim ki; - Ya Rabbi, hangi namaz sana daha yakındır.

- O namaz ki içinde benden başkasının kal­madığı, kılanın onda kaybolduğu namazdır. ] Burada küçük bir hatıramı da yazmadan geçemiyeceğim. 

(15/12/1984) senesi Mevlana ihtifali se­bebiyle Konya’ya gitmiştik, bu arada Hz. Şems’i de ziyaret etmiştim. Orada bir miktar namaz kıldıktan son­ra, Hz. Şems’in ruhaniyetine yönelip bir takım sorular sormuştum. Bunlardan bazıları şunlardı.

Soru: Keşfin açılması nasıl olur?

Cevap: Ortada kapalı yok ki açılması olsun, sen or­tada var oldukça kapalısın, sen kalkınca iş biter.

Soru: Salat nedir?

Cevap: Salat bir andır. Ezel ve ebed söz konusu ol­mayan bir andır. O da tek varlığa mahsus, tek varlığın alemdeki çokluk şeklinde görünen tek hareketidir.

Sözlerinden diğer biri. Hür ol, hürlerle ol, hürlükle yaşa idi, İla ahır...

Rasullüllah S.A. efendimiz, miraca çıktığında, kendisine bütün perdeler açıldı; ancak bir perde kaldı... 

O bir perdenin açılmasını dilediği zaman kendisine:

- “Dur, Rabbin namaz kılıyor...” dendi *(16)

*(16) Adülkerim Ceyli İnsan-ı Kamil Sayfa 67.

Bunu bizzat Rasulüllah (s.a.) efendimiz anlatmıştır.

Bu olay büyük bir sırdır, ancak yaşamak suretiyle anlaşılır. Yeri olmadığından izahına geçmedik.

Cenab-ı ALLAH’tan niyazımız kullarını gafletten kurtarıp kendine ve habibine yaraşır bireyler olmalarımızı mümkün kılmasıdır.

Bu mevzuumuzu da burada bitiriyoruz. Okuyanlara, bir miktar hareket verebildikse bahtiyarız. Cenab-ı Hak hazmını ve anlama gücünü versin, çalışmak bizden, yardım ondan dır. 

---------- 

 NOT= geçmiş sayfalarda görüldüğü gibi bu kitabın ana konusu, “Dur, Rabbin namaz kılıyor...” dur inşeallah konu yeteri kadar aydınlığa kavuşmuştur.

---------- 

T E H E C C Ü D (GECE) N A M A Z I

 (İsra Suresi 17/79) Ayette ve minelleyli fetehecced bihi nafileten leke “asa en yeb’aseke rabbüke mekamen mahmuden”

(Ey Muhammed, gecenin bir vaktinde kalk senin için nafile hükmünde olan teheccüd namazını kıl, umu­lur ki Rabb’in seni de makam-ı Mahmuda (övülen makam) ulaştırır,) buyurulmuştur.

Hamd mevzuunda bu Ayet-i kerimeye bir miktar te­mas etmiştik. Burada da aynı konuya kısaca bir göz atalım. 

Gecenin ilerlemiş vaktine gelinceye kadar iyi bir hal ile namaz ve görevlerini yerine getiren kişi, bu makamın namzedidir, tabi ki: kendi mertebesi itibariyle.

Dört, sekiz, oniki rek’atli kılınan bu gece namazına devam ettikçe, kişinin iç gelişimi artmağa başlar, böylece Rabb’inin indinde daha çok değerlenir ve övülmeye başlar.

Bu namaza devam edenler ulaşabildikleri mertebelerin-den aldıkları haz ile yaşamlarına devam ederler.

NECDET ARDIÇ UŞŞAKİ TEKİRDAĞ 25/5/1995

(5-Namaz ve ezan-ı Muhammedi’de bazı hakikatler)

 ---------- 

#### N A M A Z I N M E R T E B E L E R İ

 Ef’al mertebesinin namazı:

(Nisa Suresi 4/103)

“innessalate kanet alel mü’miniyne kitaben mevkuten” 

“Namaz şüphesiz inananlara belirli vakitlerde farz kılınmıştır,” hükmüyle ef’al mertebesi iti­bariyle, bedenimizle yaptığımız fiziksel namaz bildiril­miştir. Bu namazın yeri ef’al alemidir.

---------- 

Esma mertebesinin namazı:

(Bakara Suresi 2/238) hafizu alessalevati vessalatil vüs­ta ve kumu lillahi kanitiyne.

“Namazlara ve orta na­maza devam edin. Ve ALLAH’ın divanına tam huşu ile durun.” Vusta vasat, yani ara, orta demek olduğundan, ayette geçen ef’al alemi namazlarına devam ederken ayrıca orta namazlara da devam edin hükmüyle yavaş yavaş idraklerinizi geliştirin ve ef’al alemiyle, sıfat alemi arasında bulunan esma aleminin namazını oluşturmaya gayret edin, diye tavsiye edilmektedir. 

### Esma aleminin 

 - bir yüzü ef’al alemine, 

 - bir yüzü de sıfat alemine bakmaktadır. 

Ef’al alemi itibariyle bedensel namazını ifa eden kişi eğer gayreti varsa, belirli çalışmaları ile ef’al aleminden yükselmeye başlar, böylece esma alemine ulaşmış olur. 

İşte burada kıldığı namazın ismi “salatil vüsta” dır.

Gayreti elden bırakmayıp bu namaza devam eden kişinin yolu sıfat alemine doğru yükselmeye devam eder. 

Vüsta namazının görevi ef’al alemiyle sıfat alemi arasındaki bağlantıyı sağlamaktır.

Tefsirlerde, salatil vüstanın sabah veya ikindi na­mazı olduğu bildiriliyorsa da, ef’al alemi itibariyle o da doğrudur. 

Bize lazım olan mi’rac yolunda bu hu­suslardan nasıl fayda sağlayacağımızdır.

Zamanla, kişi beş vakte, sohbetlere, zikirlere, iyi hal ile yaşamına devam ettikçe epey ilerleme kaydeder. Böylece kendisinde manevi gelişmeler olur ve nihayet esma alemine ulaşır. İşte bu esma aleminde sürdürdüğü namazın ismi orta ara namazıdır.

Kişilere göre bazı değişiklikler arzeden bu yaşamda adet, sayı belirtilmez. Nafile hükmünde, değişik isimler altında bir çok namaz kılınabilir. Burada mühim olan, kişinin gönlünde ALLAH muhabbetini ne kadar süre tutabilmiş olmasıdır, süre arttıkça manevi ibadeti de artmış olur.

Buradaki yaşamın özelliklerini ve hayata bakışını ehli bilir. Bu mertebenin belirli olgunluğuna erişildikten son­ra, sıfat alemine doğru yükselme devam eder.

Sıfat Mertebesinin Namazı Nihayet sıfat mertebesine ulaşan kimse (Mearic Suresi 70/23)

# elleziynehüm ala salatihim daimune

“İşte o kimseler onlardır ki namazlarında daimdirler” Hükmüyle belirtilen özelliğe ulaşmış olmaktadırlar.

Gerçi bu ayet beş vakit namazlarını aksatmadan de­vam ettirenler için de belirtilmiş olmakla beraber, gerçek manada elli vakte talip olup onları sürdürenler içindir de. 

Şöyleki: Evvela beş vaktini çok iyi bir şekilde yerine ge­tirmiş olan kimseler, bu mertebeye ulaşıncaya kadar edindikleri manevi güç ve tecrübelerle, yaşadıkları za-manlarında hiç boşluk bırakmayıp devamlı Hakk’ı tefekkür ve zikr haline ulaşırlar.

Yirmi dört saatlik bir günün saatlerini 2 ile çarpsak kırk sekiz (48) eder. 

Yani her yarım saatte bir namaz eda edil­miş olur. 

Bu namazı kılan kişinin gerçek kimliğini, bir; Hakk’ın varlığını da bir, olarak dikkate alırsak böylece sayı elli (50) olmuş olur. 

Artık bu kimselerin uykuları dahi ibadettir, çünkü gözleri uyusa da gönülleri uyumaz.

Buranın ehli, muhabbetullah ile dolu Arif zatlardır. 

Mi’rac gecesi Efendimize emir edilen elli vakit namaz bu kimseler içindir. 

Mertebeler daha aşağı doğru indikçe kırk’a, otuz’a, yirmiye, on’a ve nihayet beş vakte iner. 

İşte asgari müşterek olan bu ibadet dahi bizlere zor gel­mektedir. Nasıl bir gaflet içinde olduğumuz, ne kadar aşikardır. 

(Maun Suresi 107/4-5) feveylün lil musalliyne elleziynehüm an salatihim sahune “vay o namaz kılanların haline ki: onlar kıldıkları namazdan uzaklaşmışlardır,” ihtarı ne ağır bir suçlamadır. 

ALLAH c.c. tüm kullarını gafletten kurtarsın.

Beş vakitle namaz kılmaya başlayan kimse gayreti nispetinde yukarıda kısaca belirtildiği gibi seyrini yavaş yavaş yükselterek, namaz mü’minin mi’racıdır sırrına ulaşmış olur. 

İşte ancak bu tür namaz, sahibini mi’raca ulaştırır.

Bu hale ulaşan kişinin kendi nefsi varlığı kalmaz, on­da faaliyette olan Hakk’ın varlığıdır.

İçinden ve dışından Hak tarafından ihata edilen bu kimse, Efendimizin ağzından;

“Men reanî fekad reel Hak”(hadis-i kudsi)

“bana bakan Hakk’ı görür” der. Çık aradan kalsın yaradan hükmü kesinleşmiş olur. 

Böyle olunca Ona bakan başka neyi görecekti ki?.. Elimizden geldiği kadar bu işlerin üzerine eğilmemiz bi­zim menfaatımıza olacaktır, geçen günlerin geri gelmesi asla mümkün değildir.

(5-Salât-Namaz ve ezan-ı Muhammedi’de bazı hakikatlr.)

---------- 

 Şimdi gene salât ile ilgili müthiş ifadeleri olan, bazıları geçmiş sayfalarda da ifade edilmiş olan Rabb’a yükselme mertebelerine ayetler ile, sayfa sayısı daha çok artmaması için, yorum yapmadan bir göz atalım. 

 Bahsi geçen her ayet-i kerîmenin sayfalar dolusu Batıni hakikatleri vardır ancak sadece meallerini vermekle yetinmiş olalım. 

---------- 

15.98 - Fesebbih bihamdi rabbike ve kum minessâcidîn. 
 15.99 - Vağbud rabbeke hattâ yeé'tiyekel yakîn. 

Diyanet Meali:
15.98 - O hâlde, Rabbini hamd ile tesbih et (yücelt) ve secde edenlerden ol.
----- 
Diyanet Meali:
15.99 - Sana ölüm gelinceye kadar Rabbine ibadet et.

---------- 

4.103 - Feizâ kadaytumus salâte fezkurullâhe kıyamen ve kuûden ve alâ cunûbikum, feizatme'nentum feekîmus salâh, innes salâte kânet alel mu'minîne kitâben mevkûtâ. 

Diyanet Meali:
4.103 - Namazı kıldınız mı, gerek ayakta, gerek otururken ve gerek yan yatarak hep Allah'ı anın. Güvene kavuştunuz mu namazı tam olarak kılın. Çünkü namaz, mü'minlere belirli vakitlere bağlı olarak farz kılınmıştır.
------------ 

2.238 - Hâfizû ales salevâti ves salâtil vustâ ve kûmû lillâhi kanitîn.

 Diyanet Meali:
 2.238 – “Namazlara ve orta namaza devam edin. Allah'a gönülden boyun eğerek namaza durun.”

---------- 

70.23 - Ellezînehum alâ salâtihim dâimûn. 

Diyanet Meali:
 70.23 – “Onlar, namazlarına devam eden kimselerdir.”
 ---------- 

94.8 - Ve ilâ Rabb’ike ferğab.

 Diyanet Meali:
 94.8 – “Ancak Rabbine yönel ve yalvar”.

---------- 

96.19 - Kellâ, lâ tutığhu vescud vakterib. (19. ayet, secde ayetidir.) 

 Diyanet Meali:
 96.19 – “Hayır! Sakın sen ona uyma; secde et ve Rabb’ine yaklaş.” 

---------- 

73.8 - Vezkurisme rabbike ve tebettel ileyhi tebtîlâ.

Diyanet Meali:

73.8–“Rabb’inin adını an ve bütün benliğinle O'na yönel”
---------- 

17.79 - Ve minel leyli fetehecced bihî nâfiletel lek, asâ ey yeb'aseke Rabb’uke mekâmem mahmûdâ. 

Diyanet Meali:
17.79 – “Gecenin bir kısmında da uyanarak sana mahsus fazla bir ibadet olmak üzere teheccüd namazı kıl ki, Rabb’in seni Makam-ı Mahmud'a ulaştırsın.”
---------- 

37.180 - Subhâne Rabb’ike Rabb’il ızzeti ammâ yesıfûn. 
37.181 - Ve selâmun alel murselîn. 
37.182 - Vel hamdu lillâhi rabbil âlemîn.

---------- 

Diyanet Meali:
 37.180 – “Senin Rabb’in; kudret ve şeref sahibi olan Rab, onların nitelendirdiği şeylerden uzaktır, yücedir.”
37.181 – “Peygamberlere selâm olsun.”
37.182 – “Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur.”

------------------- 

(37.180-181-182) Bilindiği gibi, bahsi geçen ayet-i kerîme, kur’an-ı kerim okunduktan sonra, fatiha’dan evvel okunan duadır. 

 Bu hususta bir hatıramı da aktarmak isterim. 

 Tekirdağ merkez eski camiinde, o zamanlar, (1970-90) yılları. İmam hatib olan Hafız, Behçet Toy hoca Efendi, Terzi’nin de kur’an hocası olan, bu muhterem kişi, Ramazanlarda son teravih namazının son rek’atinde bu ayet-i kerimeyi okur onun ile bitirirdi. Mevlâm rahmet eylesin. 

------------------- 

 (Dur Rabb-ın namaz kılıyor) veya (Dur Rabb-ın salâtta) isimli hadis-i kudsi’nin incelenmesi ve yorumları yeteri kadar geçmiş sayfalarda belirtilmiş idi. Konu üzerinde, daha evvelden bu kadar kamsamlı bir çalışma yapılmış olduğunu zannetmiyorum. 

 Konunun ne kadar mühim, insanlık, itikat ve ibadet tarihinde, ne kadar değerli bir yeri olduğu, anlaşılmakta ve böylece (Salât) hükmünün sahasında, İlâh-i bir seyrin varlığı açık olarak görülmektedir. Bu yolu Hazret-i Muhammed Efendimizin şahsında insanlık alemine açan Allah-u Rabbul alemîn hazretlerine sonsuz teşekkürlerimizi bildiririz. 

 (Haza min fazlı Rabb-i-Yarabb-i buda senin fazlı keremindendir.

 Cenâb-ı Hakk değerlendirenlerden eylesin. 

------------------- 

 Yeniden tekrar hatırlanması için geçmiş sayfalarda bildiren birkaç satırı tekrar burada hatırlatalım. 

-------------- 

 Rabb-Rububiyyet . 

 Varlıklara verilen isimlerin zuhur ettiği mertebelerin ismidir. Diye ifade edilmiştir. İ. K. A.K.C. 

 Rabb-Rububiyyet . Doğrudan zata bağlı isimlerdendir. 

 Rabb-Rububiyyet’in . Cem ve fark olmak üzere iki faaliyet sahası vardır biri Hakk’a diğeri halka ait olan yönüdür. Halka ait olan yönü, fark da biri imani, “Rabb-ı has” biri “nefsi-beşeri,” “Rabb-ı has” olarak ikidir. Bu saha özel olarak zuhur mahallerindeki oluşum ve kontrolu yapmaktadır. 

 Hakk’a ait olan kısmı ise irfanidir. Bu da “Rabb-ul erbab” cem, diye ifade edilir. Alemlerin Rabb-ı dır. Bütün alemlerde ne varsa onların eğitim ve düzenlenmesidir. Bu saha büyük bir irfaniyyet ve eğitim sahasıdır. T.B.

-------------- 

“men arefe nefsehu fekad arefe Rabbehu” 

“Kim ki kendi nefsine, “nefesi ilâh-i” olarak arif oldu, bu halde gerçekten kendisi Rabbine arifdir” Bu idrake ulaşan kimse hakikat-i itibari ile “Rabbu-l erbaba dönmüş ve o irfaniyet idrakine ulaşmıştır. 

“Kim ki nefsine arif oldu, ancak o Rabbine arif oldu.” Yani, “nefsini bilen Rabbını bilir,” hadisi de; bu konuyu oldukça açmaktadır. 

 Bu hususta geçmiş sayfalarda, konu hakkında yazı gönderen evlatlarımızdan birinin yazısında, (36) şöyle bir tarifi vardı. “nefsini bilen Rabbını bilir,” “Rabb-ını bilen de Rablığını bilir” diye ifade etmişti ki, çok isabetli idi. Gönlüne sağlık olsun. 

-------------- 

 Konu hakkın da F. Mekk-i ye de şöyle bir ifade vardır. 

 Rabb Hakk’tır, ve hakikat nazarı ile bakılınca, kul da Hakk’tır. Mükellefin kim olduğuna şuurum ve vakıf oluşum olsa idi ne olurdu! Eğer kuldur desem, o ölüdür ve yoktur. Ve eğer Hakk’tır desem, teklif olunan nerde? 

---------- 

 Diğer taraftan, (66 risale-i gavsiyye de) Ey bu kevnü mekânın hulâsası olan İnsan! Tevhidi Hakk-ı söz ile bulmak “mümteniattandır-olacak bir şey değildir.” Git nefyi vücud et-vücudunu kaldır-ki, “Füsusu-l-Hikem den ve lemeattan bulamadığın bir sırrı kendinde bulasın. 

 Rubâ-i yi Mevlânâ Câmî. 

---------- 

 Yukarıda da belirtildiği gibi. Rabb-Rububiyyet mertebesi itibariyle kulun bünyesi-varlığı kadar kulundadır, kul da kendi bünyesi-varlığı kadar Rabb-ınla-Rabbındadır. Bu iki yaşantıyı bünyesi-varlığın da, oluşturan İrfan ehli aynı zaman da Mi’rac ehlidir. T.B. 

---------- 

 Bilindiği gibi, Hadis-i kudsi’de bahsedilen namaz-salat, “Rububiyyet-Rablık” “Rabbü-l Alemîn” yani “İlâh-i terbiye ve eğitim” mertebe-makamının “Salât- namazıdır ve bu saha itibari ile açıklanması ve izahı gerekmektedir. Rabb’lık hakkın da insanlık makamının ulaştığı son mertebedir. Başka şekilde bu Hadis-i kudsinin gerçek mana da müşahedeli yaşam irfaniyeti anlaşılamaz, sedece lâfzi tekrarı yapılmış olur ki bu da sadece hayali bir hal olarak kalmış olur. 

----------- 

 İşte bu yüzden. 

 Salat-ı gafilan sehvi sücüdest, Salatı arifan terki vücudest. 

 Demişlerdir. Yani, gafilin namazı yanılma secdesi ile, arifin namazı ise varlığını terk etmesi ile, tamalanır denmiştir. 

 Risale-i gavsiyyede, en değerli namazın, “kılanın içinde kaybolduğu” namazdır, denmiştir. 

 Diğer taraftan Ehlullahtan bir kimse, namaz kılan bir kimseyi gördüğünde, namazı bitince, bu namazını “hazırda olan Rabba’mı kıldın! yoksa gaibte olan Rabba’mı kıldın! diye çok arifane bir soru sorarak konu hakkında ki inceliği anlatmak istemiştir. Allah onların hepsinden razı olsun. 

------------- 

 Ey saliki hakiki, gerçek Hakk yolcusu isen, bu kitabı okuduktan sonra, yolun neresinde olduğunu her halde anlamış olursun, çünkü bahsi geçen konular yolun nirengi ölçüleridir. Ümitsiz olma yoluna devam et “umulurki Rabb-ül alemin senide, bir gün, senin makamı mahmud’una ulaştırır. Gayret bizden lütuf ve ihsan Hakk’tandır 

-------------- 

 (İ.D.) kardeşim, aslında sen bu konunun dışarıdaki hayali bir yüzü idin, Terzi bunları kendi içindeki (İ.D.) kardeşine yazdı-anlattı, her şeyin bir sebebe bağlı olduğu bilinen bir gerçektir. Bu konuların zahiri sebebi de böyle oldu. Cümleye selamlar herkesin gerçek Rabb-ını bulmasını Rabb-ul aleminden niyaz ederim, hoşça kalın. Hoşlukla kalın. T.B.

------------------- 

 (5-Aralık Cumartesi 2020) başlanıp, yaklaşık, altı aylık gerçekten geceli gündüzlü bir çalışma ile Nihayet, (16-Mayıs Pazar 2021) de kardeş ve evlâtlarımızında katkıları ile nihayete eren bu ikinci cilt kitabımızı, son kontrollarını yapıp nihayet bitirmiş olduk. Cenâb-ı Hakk hepsinden razı olsun, feyizleri ve idrakleri de daim olsun. “heze min fazlı Rabb-i” T.B.

------------------- 

 (129-Terzi Baba divanı-tüm şiirlerim) İlâve üç şiir. 

## GÖR BENİ

Bir gün uyanırsan eğer erkenden, İbret alırsın belki güneş doğarken, Kendini bulmak için haber sorarken, Uyan artık durma sen gör beni. 

Âdemi iyi tanı, kendine bak, Melekleri secdeye eğdi Hak, Gönlünde hürlük meş'alesi yak, Bütün esmalarımla gör beni.

İdris ile seyran et gökleri, Sonrada seyreyle yerleri, Gerçek varlığından al haberleri, İdris'in tedrisi ile gör beni.

İbrahimle olmaya bak Halil, Ekmeyi, yemeyi, eyle kalil, Nefsini kes öldür olsun zelil, İsmailin gözlerinde gör beni.

Yıkılmış Kâ'ben, eyle mamure, Hacı ol Kâ'beni, dön habire, Kulak ver Manâdan gelen habere, Siyah taşta köşede gör beni.

Bir güzel zem zem iç kana kana, Koş Rabbine yalvar yana yana, Hakkın dostluğunu ana ana, Zemzemin özünde gör beni.

Yunus gibi atlarsan denize, Balık gibi rastlarsan bir azize, Kıssalar armağandır Haktan size, Balığın karnındayken gör beni. 

Musa ile ol istersen yoldaş, Sırrına vakıf olmaya bak kardaş, Gel sende turi sinaya yaklaş, Len tereni'de gör beni.

İnni enallah nedir anla, Aşk kitabı yazılır ancak kanla, Varamazsın Hakka bilmiş ol zanla, Musanın kitabında gör beni.

Vadi'i eymene gel buluş,

Bu yollardan geçer kâmil oluş, Gece gündüz çalışmaya alış, Vadi'i eymende gör beni.

İsa gibi Ruhûl Kudüsten al, Gökte enginlere seyrane dal, Bulamaz her İnsan böyle bir hâl, Mescidil Aksada Kûdüste gör beni.

Meryem ile ol bir zaman hem dem, İsa'nı doğur, yarın değil, bu dem, Varlığında ara bul, kendini hem, Esmada müsemmada, Ruhullahda gör beni.

Ol Muhammedi, bulursun Vahdeti, Bırakma elden sakın gayreti, Dönünce kendine edersin hayreti, Peygamberin yolunda, Sıratullahda gör beni.

Mi'raca çıktığında bir gece, Sırrından duyarsın bir bir hece, Rabbınla hem dem olursun gizlice, Sabah olunca (Men Reani) de gör beni.

13/12/1986 KONYA

------------------- 

## DALMIŞ İDİM 

Dalmış idim yine bir dem, âlem-i hayâle. 

Oturuyorken Kâ’be de, elimde kâğıt kâlemle.

“Üktüp!” Yaz dedi, baştan başlayarak zâtımdan. 

Bak sana neler ulaşır, benim yüce katımdan. 

Var ettim âlemleri, kendi kendimde ben.

Hâlik’ım da hem, mahlûk eden de ben. 

Zâtımı ararsan bulamazsın, hiç bir yerde. 

Görünen sıfatlarımdır, zâtım onların içinde. 

Ulaşılmaz değilim, hep varım, bu âlem de.

Gafilân zannettiler beni, varım hep gökler de, Kime sorsan, Allah der, arar hep öteler de. 

Hâlbuki beraberim ben, Allah deyen diller de.

“Şetral mescid-il Haram” ile, bağladım sanma kendimi.

“Fesemme vechullah” ile, bütün âleme, yaydım kendimi.

“Kıbleteyn’im” ben, “lâ şarkıyyen ve lâ garbiyyen” Benim; kıblelerin kıblesi, her dem, (lâ gayriyyem.) İmam’ım, her zaman öndeyim, “İmam-ül mübîn de.” Izhar ettim kendimi, göründüm, “Kitab-ül mübîn de.” Kûr’ân dediler, zâtımın toplu bir nüshası. 

Furkan dediler, zâtımın bin bir nüshası. 

Kûr’ân, Încil, Tevrat, Zebur, yazdım hep elimle. 

Okudular zuhurlarım, yine benim dilimle. 

Âdem’in, iblis, cennetten kaydırmış ayağını. 

“Agveyteni” dedi, sanki ben azdırmıştım onu. 

Yavaş, yavaş bu günde yaklaşıyor yatsı vakti. 

Toplayarak kâğıdı, kâlemi, bitirelim bu akdi. 

26/03/2009-1430

Mekke-Kâ’be

------------------- 

## ÂLEM İÇRE

Âlem içre giyindim beşer libâsın.

Nûr-u Muhammed-î den gülzâre geldim.

Açıldı gözüm göynüm Hakk ile.

“Men reânî” den seyrâne geldim. 

“Ulül elbâb” sahibi sensin, bütün kapıların.

Bab-ı Hüdâ’dan lütfun almaya geldim. 

Kelâmullah seninle açıldı, sayfa, sayfa.

Kûr’ândan ilmü ledün almaya geldim. 

Bedri münîr, leyle-i kadîr, seninle oldu tamam.

Nûr-u Muhammed-î den nûrlanmaya geldim. 

Yine nasip oldu, bir vesile eyledik ziyaret. 

Hakikat-i Muhammed-î açtı vechin, Nûrundan almaya geldim. 

14/03/2009-1430

“Medine otel haram” oda numarası (13-12)

------------------- 

Terzi Baba kitapları. 

Terzi Baba Baskısı olan kitaplar. 

1. Necdet Divanı:

2. Hacc Divanı:

3. İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri:

4. Lübb’ül Lübb Özün Özü, (Osmanlıca’dan çeviri):

5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri):

9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet:

10. Kelime-i Tevhid, değişik yönleriyle:

11. Vâhy ve Cebrâil:

12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi:

13. (13) On üç ve Hakikat-i İlâhiyye: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri ve şerhi 

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

16. Divân (3)

19. Sûre-i Feth ve fethin hakikat-i.

21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

22. Sûre-i Yûsuf ve dervişlik:

24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.) 

35. Fâtiha Sûresi: 

39. Terzi Baba: (2)

41. İnci tezgâhı:

49. 36-Yâ’sîn, Sûresi: 

59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

67. 067-Mülk Sûresi: 

68. 1-namaz sureleri

69. 2-namaz sureleri

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

91-Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

95- Terzi Baba-(8) (19/53)

96- 41-Fussilet Sûresi. 

103-terzi Baba yüksek lisans tezi. 

118- 52-Tûr suresi. Ve M. Nusret tura. 

129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

-------------------

(H) Yayınları tarafından basılan kitaplarımız: 

-------------------

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve hakikatleri: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri.

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem-safiyeti. Safiyyullah. (a.s.) 

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

------------------------------ 

 Terzi Baba kitapları sıra listesi

 KAYNAKÇA

 1. KÛR’ÂN VE HADîS :

 2. VEHB : Hakk’ın hibe yoluyla verdiği ilim.

 3. KESB : Çalışılarak kazanılan ilim.

 4. NAKİL : Muhtelif eserlerden, Mesnevi’i şerif, İnsân-ı Kâmil, Fusûsu’l Hikem ve sohbetlemizden müşahede ile toplanan ilim.

(Gönülden Esintiler) 

1. Necdet Divanı:

2. Hacc Divanı:

3. İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri:

4. Lübb’ül Lübb Özün Özü, (Osmanlıca’dan çeviri):

5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri):

9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet:

10. Kelime-i Tevhid, değişik yönleriyle:

11. Vâhy ve Cebrâil:

12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi:

13. (13) On üç ve Hakikat-i İlâhiyye: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri ve şerhi 

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

16. Divân (3)

17. Kevkeb. Kayan yıldızlar.

18. Peygamberimizi rû’ya-da görmek. 

19. Sûre-i Feth ve fethin hakikat-i.

20. Terzi Baba Umre (2009)

21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

22. Sûre-i Yûsuf ve dervişlik:

23. Değmez dosyası:

24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.) 

25. -1-Köle ve incir dosyası: 

26. Bir zuhûrât’ın düşündürdükleri: 

27. -2-Genç ve elmas dosyası: 

28. Kûr’ân’da Tesbîh ve Zikr: 

29. Karınca, Neml Sûresi: 

30. Meryem Sûresi: 

31. Kehf Sûresi: 

32. 3-Terzi Baba İstişare dosyası: 

33. Terzi Baba Umre dosyası: (2010)

34. -3-Bakara dosyası: 

35. Fâtiha Sûresi: 

36. Bakara Sûresi: 

37. Necm Sûresi: 

38. İsrâ Sûresi: 

39. Terzi Baba: (2) 

40. Âl-i İmrân Sûresi: 

41. İnci tezgâhı: 

42. 4-Nisâ Sûresi: 

43. 5-Mâide Sûresi: 

44. 7-A’raf Sûresi: 

45. 14-İbrâhîm Sûresi: 

46. İngilizce, Salât-Namaz: 

47. İspanyolca, Salât-Namaz: 

48. Fransızca İrfan mektebi:

49. 36-Yâ’sîn, Sûresi: 

50. 76-İnsân, Sûresi: 

51. 81-Tekvir, Sûresi: 

52. 89-Fecr, Sûresi: 

53. Hazmi Tura: 

54. 95-Beled-Tîn, Sûresi: 

55. 28- Kasas, Sûresi: 

56. İrfan-Mek-Şer-Fransızca-Baba: 

57. 20-TÂ HÂ Sûresi: 

58. Mirat-ül-İrfan-ve-şerhi: 

59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

62. -4-Bir ressam hikâyesi:

63. İnci mercan tezgâhı

64. Ölüm hakkında:

65. Reşehatt’an bölümler: 

66. Risâle-i Gavsiyye: 

67. 067-Mülk Sûresi: 

68. 1-Namaz Sûrereleri: 

69. 2-Namaz Sûrereleri: 

70. Yahova Şahitleri: 

71. Mü-Geceler-Fran-les-nuits: 

72. Îman bahsi: 

73. Celâl cemâl Celâl: 

74. 2012 Umre dosyası: 

75. Gülşen-i Râz şerhi: 

76. -5-Doğdular, yaşadılar hikâyesi: 

77. Aşk ve muhabbet yolu: 

78. A’yân-ı sâbite. Kazâ ve kader:

79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.

81- Hayal vâdîsi’nin çıkmaz sokakları: 

82- Mektuplarda yolculuk-M.Nusret-Tura.

83- 2013 Umre dosyası. 

84- Nusret Tura-Vecizeler ve ata sözleri.

85- Nusret Tura-Tasavvufta aşk ve gönül.

86- Terzi Baba-(6) İstişare dosyası.

87- Terzi Baba-İlâhiler derleme.

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

89- 6-Her şey merkezinde hikâyesi. 

90- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-1) şerhi. 

91- Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

92- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (2) şerhi. 

93- 7. İngilizce. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

94- Mescid-i Dırarr-Kubbet-ul Kara. 

95- Terzi Baba-(8) (19/53)

96- 41-Fussilet Sûresi.

97- 2015 Umre dosyası. 

98- Solan bahçenin kuruyan gülleri. 

99- Terzi Baba-(9) İstişare dosyası. 

100-14-İrfan mektebi ve şerhi-İspanyolca.

101- Bosna Hersek dosyası. 

102-The SCHOOL OF WISDOM (irfan mektebi)

103-Terzi Baba yüksek lisans tezi. 

104-Hacc Umre ve hakikatleri.

105-Cemo ve Farko.

106-(2016) Umre dosyası.

107-Vahy ve Cebrâîl- (Fransızca)

108-Ru’ya-Mana-alemi- Tezi Baba ile ilgili zuhuratlar. 

109-terzi Baba tasavvufi izahlar. 

110-19-53-Şeker risalesi.

111-Lübb-ül lübb-Özün özü ve şerhi.

112-Bir kardeşin soruları ve cevapları

113- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-2) şerhi.

114- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-3) şerhi.

115- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-4) şerhi.

116- 2017-Kudüs seyahati dosyası. 

117- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-5) şerhi.

118- 52-Tûr suresi. Ve M. Nusret tura.

119-Fu-Hi-01-Adem Fassı.

120-Fu-Hi-02-Şit Fassı.

121-Fu-Hi-03-Nuh-fassı.

122-Fu-Hi-04-İdris-05-İbrahim-fassı

123-Gülşen-i Raz-2-Terzi Baba şerhinin tamamı. 

124-İbretlik bir değmez dosyası daha Satih ince.

125-2018 Umre dosyası 

126-14-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

127-15-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

128-İbretlik bir hikâye daha. Kaf dağı ve Zümrüd-ü Anka.

129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

130-İbretlik bir hikâye daha. Kilise çanları. 

131-Kur’ân-ı-Kerîmde yolculuk-53-Ayetleri ve Terzi Baba- 

132-Kaner Yiğido-İbretlik bir hikâye daha- 

133-1-İzmir İrfan sohbetleri. 

134-2-Sohbet arası sohbetler. 

135-3-Sohbet arası sohbetler.

136-4-Sohbet arası sohbetler.

137-5-Sohbet arası sohbetler.

138-6-Sohbet arası sohbetler.

139-7-Sohbet arası sohbetler.

140-8-Sohbet arası sohbetler.

141-9-Sohbet arası sohbetler.

142-10-Sohbet arası sohbetler. 

143-11-Sohbet arası sohbetler. 

144-12-Sohbet arası sohbetler. 

145-13-Sohbet arası sohbetler. 

146-14-Sohbet arası sohbetler. 

147-15-Sohbet arası sohbetler. 

148-16-Sohbet arası sohbetler. 

149-17-Sohbet arası sohbetler. 

150-18-Sohbet arası sohbetler.

151-19-Sohbet arası sohbetler.

152-20-Sohbet arası sohbetler.

153-21-Sohbet arası sohbetler.

154-22-Sohbet arası sohbetler.

155-23-Sohbet arası sohbetler.

156-24-Sohbet arası sohbetler.

157-25-Sohbet arası sohbetler.

158-26-Sohbet arası sohbetler.

159-27-Sohbet arası sohbetler.

160-28-Sohbet arası sohbetler.

161-29-Sohbet arası sohbetler.

162-30-Sohbet arası sohbetler.

163-1-7-Esmâ’ül Hüsnâ-M.Nusret Tura. 

164-2-8-Esmâ’ül Hüsnâ-M.Nusret Tura. 

165-9- Ku-Ker-Yol-Kıyamet Sûresi.

166- İnsan-ı Kamil-A-K-C-Cilt-1-Kitap-6-şerhi- 

167- İnsan-ı Kamil-A-K-C-Cilt-1-Kitap-7-şerhi- 

168- 31- Sohbet arası sohbetlerden seçmeler. 

169- İbretlik bir hikâye daha-Usta dan çırağına tavsiyeler- 

170-4- Ru’ya-Mana-Alemi-Terzi Babanın görüldüğü zuhuratlar.

171-5- Ru’ya-Mana-Alemi-Yoruma açık eğitim zuhuratları.

172-6- Ru’ya-Mana-Alemi-Tuzak-mekr-Hileli zuhuratlar.

173- 2020 Umre dosyası.

174- 83-Kur’an-ı kerimde yolculuk Mutaffifin suresi.

175- Mübarek geceler ve bayramlar. İspanyolca çevirisi. 

176- Korona virüs’ün düşündürdükleri.

177- Terzi Baba, “14-İrfan mektebi” tezi. 

178-84-12-Ku-Ker-Yol-İnşikak suresi-

179-13-Terzi-Elif-Terazi-Teradi-İrfan mektebi.. 

180- A- Füsus’ül-Hikem- Mukaddime. 

181- B- Füsus’ül-Hikem- Ayniyet ve Gayriyyet. 

182-Fü-Hi-06-İSHAK FASSI-

183- Fü-Hi-07-İsmail-08-Yakup- fassı- 

184-Fü-Hi-09-Yusuf Fassı-

185-Fü-Hi-10-Hud Fassı-

186-Fü-Hi-11-Salih-12-Şuayb Fassı-

187-Fü-Hi-13-Lut-14-Üzeyir Fassı-

188-Fü-Hi-15-İsa Fassı- 

189-Fü-Hi-16-Süleyman-17-Davut-18-Yunus-19-Eyyüb-Fassı-

190-Fü-Hi-20-Yahya-21-Zekeriyya-Fassı- 

191-Fü-Hi-22-İlyas-23-lokman-24-Harun-Fassı- 

192-Fü-Hi-25-Musa-26-Halid-Fassı- 

193-Fü-Hi-27-Muhammed-Fassı-

194-Silsile-i Uşşakiyye.

195-Terzi Baba-özel, kütüphane ve müze arşivi.

196- Üç silahşörler. İbretlik bir değmez dosyası daha-

197-Cilt-1-Dur Rabb-ın namaz kılıyor- 

198-14- Ramazan ve oruç- 

199- 14-İrfan mektebi-ders tarif sıralaması.

200-Cilt-2-Dur Rabb-ın namaz kılıyor- 

------------------------- 

Altı peygamber serisi: 

1-15. 6 Pey-(1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

2-21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

3-24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.)

4-59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

5-60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

6-61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

-------------------------

Terzi Baba kitapları serisi: 

1-12- Terzi Baba-(1) 

2-39- Terzi Baba-(2)

3-32- Terzi Baba-(3) İstişare dosyası.

4-79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

5-80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.

6-86- Terzi Baba-(6) İstişare dosyası.

7-91- Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

8-95-Terzi Baba-(8) (19/53) 

9-99- Terzi Baba-(9) İstişare dosyası.

10-103-Terzi baba yüksek lisans tezi.

11-108-Tezi Baba ile ilgili zuhuratlar. 

12-109-terzi Baba tasavvufi izahlar. 

13-110-19-53-Şeker risalesi. 

14-126-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

15-127-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

16-87- Terzi Baba-İlâhiler derleme.

17-126-14-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

18-127-15-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

19-129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

20-131-Kur’ân-ı-Kerîmde yolculuk-53-Ayetleri ve Terzi Baba- 

21-165-9- Ku-Ker-Yol-Kıyamet Sûresi.

------------------------- 

Bir hikâye birçok yorum serisi. 

1-25 -Köle ve incir dosyası: 

2-27 -Genç ve elmas dosyası: 

3-34 -Bakara dosyası:

4-61-Bir ressam hikâyesi:

5-76-Doğdular, yaşadılar hikâyesi: 

6-89-Her şey merkezinde hikâyesi. 

------------------------- 

Dîvanlar serisi: 

1-1-Necdet Divanı: 

2-2-Hacc Divanı: 

3-16-Divân (3)

4-87-Terzi Baba-İlâhiler derleme.

5-88-Nusret Tura-Divanı. 

6-129-Terzi Baba divanı, tüm şiirlerim. 

------------------------- 

İbretlik dosyalar serisi. 

1-17-kevkeb-kayan yıldızlar.

2-23-İbretlik değmez dosyası. 

3-73-Celâl Cemâl Celâl “hayalî Kamer’in hayal vâdîsi”

4-81-Hayal vadisinin çıkmaz sokakları. 

5-93-Mescid-i dırar/Kubbet-ul kara. 

6-98-Solan bahçenin/kuruyan gülleri.

7-105-Cemo ve Farko. 

8-112-Bir kardeşin soruları ve cevapları.

9-124-İbretlik bir değmez dosyası daha. Satih ince. 

10-128- İbretlik bir hikâye daha. Kaf dağı ve Zümrüd-ü Anka.

11-130-İbretlik bir hikâye daha. Kilise çanları. 

12-132-Kaner Yiğido-İbretlik bir hikâye daha-

13-169-İbretlik bir hikâye daha-Usta dan çırağına tavsiyeler- 

14-196- Üç silahşörler. İbretlik bir değmez dosyası daha-

------------------------ 

Umre dosyaları serisi 

1-2. Hacc Divanı:

2-20. Terzi Baba Umre (2009)

3-33. Terzi Baba Umre dosyası: (2010)

4-74. 2012 Umre dosyası: 

5-83- 2013 Umre dosyası.

6-97- 2015 Umre dosyası. 

7-106-(2016) Umre dosyası.

8-104-Hacc Umre ve hakikatleri. 

9-125-2018 Umre dosyası. 

10-173-2020-Umre dosyası.

------------------------ 

Diğer dillere çevrilen Terzi Baba kitapları serisi

1-5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

2- 6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

3-46. İngilizce, Salât-Namaz: 

4-47. İspanyolca, Salât-Namaz: 

5-48. Fransızca İrfan mektebi:

6-71. Mü-Geceler-Fran-les-nuits: 

7-93- 7. İngilizce. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8-100-14-İrfan mektebi ve şerhi-İspanyolca.

9-107-Vahy ve Cebrâîl- (Fransızca)

10-175- Mübarek geceler ve bayramlar. İspanyolca çevirisi. 

------------------------

Mektuplar ve zuhuratlar serisi:

Terzi Baba İnternet dosyaları:

------------------------ 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

1-2- 3- 4- 5- 6- 7- 8- 9- 10-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

11-12-13-14-15-16-17-18-19-20-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar . 

21-22-23-24-25-26-27-28-29-30-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

31-32-33-34-35-36-37-38-39-40-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

41-42-43-44-45-46-47-48-49-50-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

51-52-53-54-55-56-57-58-59-60-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

61-62-63-64-65-66-67-68-69-70-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

71-72-73-74-75-76-77-78-79-80-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

81-82-83-84-85-86-87-88-89-90- 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

91-92-93-94-95-96-97-98-99-100-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

101-102-103-104-105-106-107-108-109-110-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

111-112-113-

------------------------ 

Kitaplar devam ediyor şu an Yekün= (200+113=313)

- Bu kısmı işe gelen bir arkadaşının babasının bastonun lastiğini tamir için getirmiş olmasını bir dayanak alarak buraya aldım… ↑

- Daha sonra “Komşu” ya ismini sorduğumda “Yaşar” olduğunu ifade etti... Yaşar isminin sayısal değeri; “Ye-10” “Elif-1” “Şın-300” “Elif-1“ “Re-200” toplarsak (10+1+300+1+200=512) (51+2=53) Balıklar yani, Zâhir ve Bâtın kısmet 53 ten gelmektedir. ↑

- 12 Terzi Baba-1- Sayfa 142… ↑

- 15- 6-Peygamber-1- Hz.Âdem- Sayfa 10… ↑

- 10 Kelimeyi Tevhid – Sayfa 119… ↑

- 10 Kelimeyi Tevhid – Sayfa 119… ↑

- 69-2- Namaz-Sûreleri – Sayfa 157-158 ↑

- 37-53- Necm – Yıldız Sûresi Sayfa 158-159 ↑

- (Araf-143) ↑

- İz-Efendi Babamı gördüğüm zuhuratta artık bana ihtiyacın yok denmesinin de açıklaması budur. Bir bakıma yok gibi gözükür ama bir bakıma aslında vardır. ↑

- 38-17-İsra-Sûresi – Sayfa 96-97… ↑

- 05 (Salat) – Sayfa 49… ↑

- 05 (Salat) – Sayfa 30… “Hamd” kelimesi sadece Makam-ı Mahmud içinde geçen kısmının anlaşılması için buraya alınmıştır. Hamd’dın 8 hatta dokuz mertebesi vardır. Adı geçen kitabın 28. Sayfasında bulunan Fatiha Hamd bölümüne bakılabilir. ↑

- Mi’rac hakkında daha fazla bilgi için, 38-17- İsrâ Sûresi… ↑

- İnsan-ı Kamil – Abdülkerim Ceyli ↑

- (Ve en elkı asâke,) "Ve asânı at!" (28/31) (Ve elkı asâke) “ Ve âsânı bırak.” (27/10) (Usluk yedeke fî ceybike tahruc beydâe) “Elini koynuna sok, onu kusursuz beyaz olarak çıkar.” (28/32) Daha fazla bilgi 55-28-Kasas-Sûresi… ↑

- (İnnellezîne yübayiuneke innemâ yübayiunellah yedullahi fevka eydîhim femen nekese fe innemâ yenküsü alâ nefsihî femen evfa bima ahede aleyhullahe feseyü’tihi ecran azîmâ) 

48/10. “Şüphe yok, sana bîy'at edenler, muhakkak ki, Allah'a bîy'at ederler. Allah'ın eli, onların ellerinin üstün-dedir. Artık kim -ahdini- bozarsa kendi aleyhine bozmuş olur ve her kim de Allah ile üzerine sözleşmede bulunduğu şeyi yerine getirirse ona da -Allah Teâlâ- büyük bir mükâfat verecektir.” Geniş bilgi 19-48-Sûre-i Feth. ↑

- el-Ahzab 33/43. ↑

- er-Rahman 55/31. ↑

- el-Ahzab 33/43. ↑

- en-Necm 53/11. ↑

- el-Bakara 2/115. ↑

- eş-Şûra 42/11. ↑

- el-Ahzab 33/43. ↑
