# Kur'ân-ı Kerîm'de Nefs Âyetleri

**Yazar:** Terzibaba - Necdet Ardıç

**Kaynak:** https://terzibabairfanmektebi.com/kitaplar/kur-an-i-kerim-de-nefs-ayetleri
**Sayfa:** 315

---

İZ-TERZİ BABAMDAN YANSIMALAR

KUR’AN’DA NEFİS AYETLERİ 

DÜZENLEYEN VE YAZAN

TERZİ (HAYYAT) KIZI 

NUR NİHAN (204) Diyanet Meali:

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

İRFAN SOFRASI

NECDET ARDIÇ

TASAVVUF SERİSİ (204) NECDET ARDIÇ 

TEKİRDAĞLI, İZ-TERZİ BABA

Adres Büro: Ertuğrul Mahallesi Hüseyin Pehlivan Caddesi No: 31/3 

Servet Apt. 59 100

Tekirdağ

Ev: 100 yıl Mahallesi Uğur Mumcu Caddesi Ata Kent Sitesi A Blok Kat 3, D. 13.

Tekirdağ Tel: (0282) 408 93 84 

 (0533) 7743937

www.terzibaba13.com terzibaba13@gmail.com

İÇİNDEKİLER…………………………………………………………………….. (3)

TEKİRDAĞLI, İZ-TERZİ BABAMIN ÖN SÖZÜ…………………. (4) 

NEFS - NEFİS GERÇEKTEN NEDİR ? ……………………………… (9) 

NEFİS İLE İLGİLİ AYETLER…………………………………………….. (19)

NUR NİHAN'IN ÖN SÖZÜ……………………………................. (27)

NEFS HAKKINDA KISA BİR BİLGİ………………………………..… (31)

NEFİS İLE İLGİLİ AYETLER MEAL VE YORUMLARI…………. (34) 

TERZİ BABA KİTAPLARI SIRALAMASI………………………… (373)

TEKİRDAĞLI, İZ-TERZİ BABAMIN ÖN SÖZÜ

BİSMİLLÂHİRRAHMANİRRAHÎM:

 Cümle okuyucularımıza evvelâ sağlık, sıhhat, huzur ve gönül genişliği dilerim. Her ne şekilde ise, elinize geçmiş olan bu kitabımızı okurken ön yargılarınızı, alışkanlıklarınızı ve şartlanmalarınızı, bir tarafa bırakarak okumanızı tavsiye edeceğim. Çünkü doğrular, sadece kişilerin çocukluğundan beri oluşturmaya çalıştığı, hayata bakış değerleri, genel değil özeldir. Ve bu değerler, ne yazık ki, taraflı olmaktadır. Tarafsız olamamaktadır, çünkü yakın çevresinin içinde bulunduğu kültürün tesiri altındadır. 

 Kişiler içinde bulunduğu kültürün gereği hayata bakmaktadırlar. Ancak acaba, bu kültür mutlak doğru bir kültürmü’dür? Bunun açık yüreklilik ile araştırılması lâzımdır. 

 Genelde insanlar hangi kültür anlayışı içinde olursa olsunlar, farkında olmadan, nefislerinin hükmü altındadırlar. Ancak kendilerini hür sanan bu kimseler, farkında olmadan “nefsi tutukluluk” halindedirler, ancak bunun farkında değildirler. İşte insan oğlunun en nazik ve çözülmesi gereken tarafı burasıdır. Genelde insanlar beşeri duygular kanalı ile, bu tutsaklığın içinde bir ömür boyu yaşamakta-dırlar. Fakat kendilerinden haberdar olmadıkları için, bu durumlarının da ne yazık ki, farkında bile olmayıp, yaşadığını zannettiği, bir dünya ve nefs tutsaklığı uykusu, içinde uyuyup gitmektedirler ve bu hali yaşam zannetmektedirler. 

 Bu uzun uykudan uyanmak için ise, daha evvel bu uykudan uyanmış, uyanık bir aklın uyandırmasına ihtiyaç vardır. Bu uyanış ise ancak İrfaniyyet kanalı ile oluşabilmektedir. Kanal ise aslında gönül alemi kanalıdır. Bu kanalın açılmadığı akıllar, akl-ı cüz sınırlarının dışına çıkamadıkları için, kendi çevrelerinde dönüp dururlar, bu da kişiyi bir yere götürmez ve ufkunu genişletmez, kendi kutru-sınırların içinde dolaşır durur. 

 Bu akli sınırlılık tutsaklığı içinden, ancak “Ulûl Elbab” tabir edilen “kapı sahipleri” ki, onlar çıkarırlar. Bu kapılar ise “Esmâ-ül-Hüsna” kapılarıdır. Her bir Esma-i ilâhiye kendi mânası itibariyle Hakk’ın zatına giden bir giriş kapısı ve yoludur. 

 Bunlarda, Arifler ve irfan ehli kimselerdir. Bunların gönülleri Hakk yolunun, ayak “İz”lerinin geçtiği güzergâhlardır ki, diğer ismi “Kevser” nehridir, bu nehir bâtınen onların gönüllerinden, bu yolda yürümeye namzet olan gönüllere akar ve bu suretle, onlarda irfan yolcusu namzetleri olurlar. Gayret ve sabır ile yoluna devam edenler evvelâ kendilerine, sonrada, oradan Hakk’a ulaşmış olurlar. 

 Bu yola iltihak etmenin tek yönü vardır, o da evvelâ nefsini tanımaktır. “Nefsine arif olan-ancak Rabb-i ne arif olur” hadisi bu hakikatin temelidir. 

 Bu hadisin “Nefsine arif olan- bölümü nefsin (7) mertebesi, itibariyle tanınması, (5) hazret mertebe ile de, ancak Rabb-i ne arif olur” hükmü oluşmaktadır. 

 Bunun tersi ise, “Nefsine arif olmayan- Rabb-i ne arif olamaz” dır. Kişinin kendini bilmesi yönünde çok mühim bir husustur. Rabb-i bilmek nefsi bilmeye bağlanmıştır ki, bütün gerçek Hakk yolcuları, nefs terbiyesi yönüyle Rabb-larını bilmiş, bulmuşlardır. Bu hususta bir Hakk yolcusu, “nefs terbiye edilirse olur nefiiiiis” demiştir. Nefsin iki yüzü vardır. Biri düşkünlüğe-düşüklüğe, diğeri ise yüksekliğe ve yüceliğe’ bakan yüzleridir. Biri cennete ve huzuru İlâhiyyeye götürür diğeri ise, cahime sıkıntı ve pişmanlığa götürür. 

 Bahsi geçen şekilde bir arif kimse bulunamaz ise, en azından onların kitaplarından yararlanmaya çalışılarak, kişinin kendini geliştirmeye çalışması lazım gelecektir. 

 Hali düzgün bir kişiye, “bu hale nasıl geldin” diye sorduklarında. “nefsimin istediğinin hep tersini yapmakla” diye cevap vermiştir. 

 (12-53-Yusuf-suresi)nde, (Vema uberriu nefsi innennefse le emmâretün bissui illâ mâ rahime Rabb’i inne Rabb’i gafururrahiym.) Meâlen: “Ben nefsimi temize çıkarmak istemem, çünkü nefis daima kötülüğü Emredicidir. Meğer ki Rabb’imin esirgediği bir nefs ola. Gerçekten Rabb’ im bağışlayan ve esirgeyendir. “

 Bahsi geçen ayet-i kerime nefsin tanımının en alt düzeyinin tarifidir ve korkunç işlerin ve hadiselerin kaynağıdır ve bu halden hiçbir kimse masun değildir. İlk zahir kontrolu, ancak İslâmın beş şartını yerini getirmekle sınırlandırılmış olur, başka hiçbir yolu yoktur ve başka hiçbir sistem onu durduramaz. 

 İslâmi ve irfani bir hayat yaşamakla nefsin diğer mertebelerine geçilip böylece onun eğitimi sağlanmış olur. Sonun da “nefsi safiye” ismi ile saflaşmış bir nefs olur, bunun tarifi ise, “Cemâl tecellileri ile parlamaya ve irfaniyyetle aklen ve fikren aydınlanmaya başlamasıdır. 

 Ne yazık ki, zamanımızda nefsin bütün beşeri hazlara açık olup, bunlara şiddetle özendirilmesi, nefis terbiyesini çok zorlaştırmaktadır. Genelde ne yapılırsa, nefislerin isteği üzerine yapılanlar, rağbet görmektedir. Ruhaniyete ve tefekküre rağbet o derece azalmaktadır ki, bu gidiş genel insanlığı felâkete götürmekten başka hiçbir işe yaramayacak Meleklerin, “orada bozgunculuk yapacak kan dökecek birini mi! Halkadeceksin” (2-30) sözlerini adeta tasdikleyip, onları haklı, Hakk-ı haksız çıkaracak bir şekildeki hayat anlayışı hakim duruma gelmektedir. İnsanlığın bu vebalden kurtulması adeta imkânsız hale doğru giden bir yola çıktığı, aklı başında kimseler yönünden, açık olarak görülmektedir. İnsanlık alemi olarak gerçekten, vaktiyle aklımızı başımıza toplamanın zamanı gelmiş ve geçmektedir. 

 Bu hususta insanlık alemine, bir nebze bile olsa belki yardımcı olunur düşüncesi ile, Nur Nihan kızımızdan “Kur’an-ı kerîmde içinde nefis kelimesi ve konusu geçen yaklaşık (294) ayetten bazılarını bir yerde toplamasını, evvelâ aslını sonra meal manasını aktarmasını, sonrada kendi düşünce ve yorumlamasını yapmasını rica etmiştim, kendisi de hemen çalışmaya başlayıp, bu ayetler içinden yaklaşık (143) tanesini bu kitaba aktarıp, altlarına meal manasını ve üç muteber tefsirin, “Diyanet meali, Elmalılı Hamdi Yazır ve Ömer Nasuhi Bilmen” tefsirlerinde geçen meallerini ve sonrada, kendi yorumlarını ekleyerek oldukça uzun bir çalışmadan sonra, bu hale getirmiştir. Çalışmaları için kendisine teşekkür ederiz, Cenâb-ı Hakk feyz ve idrakini arttırsın. 

 Bende bütün bu çalışmalara ilaveten, “Kur’an-ı Kerimde yolculuk” ismi ile daha evvelden oluşan kitaplarımızdan sırası ile, ilgili Ayet-i kerimeleri de, kendi sıalarına ilave ederek, konunun daha da açık hale gelmesini kolaylaştırmak için, ilaveler yaparak böylece kitap çalışmasını bitirmiş oldum.

 Cenâb-ı Hak okuyanları azami derece de faydalandırsın. Her gün bir çok kişinin ahret yolculununa çıktığı belli olan bu dünyadan, o yolculuğa çıkmadan evvel, nefsimizi varediliş gayemizi ve insanlığımızı unutmadan, bu geçici alem ru’ya-sından, vakti ile uyanıp ahirete uyanık ve hür insanlar olarak gitmemizi, Rabb-ımızdan niyaz ederiz. 

 Sevgili okuyucum, bu kitabın yazılışında, düzenlenişinde, tüm oluşumunda emeği ve hizmeti geçenleri saygı ile yadet, geçmişlerine de hayır dua et, ALLAH (c.c.) gönlünde feyz kapıları açsın. Yarabbi; bu kitaptan meydana gelecek manevi hasılayı, evvelâ acizane, efendimiz Muhammed Mustafa, (s.a.v.) in ve Ehl-i Beyt Hazaratı’nın rûhlarına, Nusret Babamın ve Rahmiye annemin de ruhlarına, ceddinin geçmişlerinin de ruhlarına Nur Nihan kızımızın ve eşinin de ruhlarına, hediye eyledim kabul eyle, haberdar eyle, ya Rabbi.

 Muhterem okuyucularım; yine bu kitabı da okumaya başlarken, nefs’in hevasından, zan ve hayelden, gafletten soyunmaya çalışarak, saf bir gönül ve Besmele ile okumaya başlamanızı tavsiye edeceğim; çünkü aklımız ve gönlümüz, vehim ve hayalin tesiri altında iken gerçek mânâ da bu ve benzeri kitaplardan yararlanmamız mümkün olamayacaktır.

 Gayret bizden muvaffakiyyet Hakk’tandır.

 İz- Terzi Baba NECDET ARDIÇ Tekirdağ: (15/03/2022) NEFS - NEFİS GERÇEKTEN NEDİR ?

 Muhterem okuyucularım; İrfan mektebi bölümümüze geçmeden evvel sizlere nefs hakkında kısa bir bilgi sunmağa çalışacağım, böylece bu hususların daha iyi anlaşılmasına yardımcı olacağını düşünüyorum.

 Bilindiği gibi Kûr’ân-ı Keriym de insân varlığının ifadesi en geniş bir biçimde “nefs” kelimesi ve onun derin anlamı içerisinde belirtilmektedir. 

Nefs üzerine çok şeyler söylenmiştir, fakat daha fazla “emmâre”lik hali ele alınmıştır. Oysa ki; “nefs” in mânâsı ve hakikati insân varlığı üzerinde gerçekten çok geniş bir sahayı kapsamaktadır. Onun hakikatini ne kadar iyi bilebilirsek mevzularımıza nüfuz etmemiz o derece daha derinden ve kapsamlı olacaktır diye düşünüyorum. 

Şeriat ve tarikat kitaplarında “nefs”in, “emmâre”lik - kötülük ve isyankârlık yönü; hakikat ve marifet kitaplarında ise, “nefs” in hakikat yönü anlatılmaktadır. 

Genelde “nefs” in “emmâre”lik yönü ele alınmakta, “hakikat” yönünün gerçeği kapalı kalmaktadır. Burada mevzuumuz içerisinde nefsimizi, inşeallah değişik yönleri ile incelemeğe çalışacağız.

“Evvelü ma hâlâkallahu akli vennefsi” Hadîs-i şerif.

 “Allah (c.c.) evvelâ benim aklımı ve nefs’imi halketti” Efendimiz (s.a.v.) belirtilen bütün mertebelerin öncesi ve öncüsü olduğu gibi “nefs”mertebesinin de öncüsü olduğunu bu Hadîs-i şeriflerinde belirtmişlerdir.

Sadece bu Hadis-i şerif dahi “nefs”in ne derece mühim bir hakikat olduğunu anlatmaya yeterlidir diye düşünüyo-rum. Âyetlerin ve Hadislerin incelenmesi neticesinde “nefs"in “hakikat-“i itibarile çok muteber bir varlık olduğu ortaya çıkmaktadır. 

Ârifler bireysel olarak Hakk yolunun seyr-ü seferinde “nefs”-i “yedi” mertebeye ayırmışlardır. 

YEDİ NEFİS MERTEBESİ

 1. Nefs-i emmâre,

- Nefs-i levvâme,

- Nefs-i mülhime,

- Nefs-i mutmeinne,

- Nefs-i Râdıye,

- Nefs-i mârdiyye.

- Nefs-i sâfiye, diye isimlendirmişlerdir.

Bu mertebelerden sonra Hakk’a Mi’râc etmek için beş Hazret mertebesi daha vardır, ancak yeri olmadığı için burada izahına geçmiyoruz. Bu hususlar kısaca şöyle belirtilmiştir.

Hakk’a varmak ister isen. 

Gönül yolun tutman gerek. 

Üzerinden varlık yükün. 

Hemen çözüp atman gerek. 

Bir de kâmil yere varıp. 

Evvel elin tutman gerek. 

 Yedi deniz beş deryayı.

Kanat açıp geçmen gerek. Diye belirtilen, yedi deniz “nefs” mertebeleri, beş derya ise, “Hazarât-ı Hamse” dir. 

Kûr’ân-ı Keriym, Yûsuf Sûresi, (12/53) Âyetinde; 

وَمَا أُبَرِّئُ نَفْسِي إِنَّ النَّفْسَ لَأَمَّارَةٌ بِالسُّوءِ

“vema überriu nefsi innennefse leemmâretün bissui” Mealen; “Ben nefsimi temize çıkarmam. nefs daima kötülüğü emredicidir,” hükmüyle bakıp, sadece bu haliyle özleştirerek, ona en büyük zulmü yaparak bu yoldan kendi nefsimizede zulum etmiş olmaktayız. 

Evet nefislerimizin bu özelliği vardır, fakat bu özellik onun küçük bir sahasını işgal eder eğer eğitilmesse varlığımızın her tarafına yayılır. Güzel bir eğitim ile ise “emmarelik” ten kurtularak Mi’râc’a doğru kanat açılır. 

Diğer kitaplarımızda da bahsedilen “nefes-i Rahmân-i” genel olarak bütün âlemlere yayılınca oralarda meydana gelen her bir birey – varlığın aldığı isim “nefs” oldu. İşte bu yoldan “nefs’ini bilen kişi Rabb’ı nı bilmiş,” olabilmektedir. 

Hadîs-i Şerifte belirtilen; 

“men arafe nefsehu fekad arafe Rabbehu.” 

“Kim ki nefsine arif oldu ancak o Rabb’i ne arif oldu.” Burada arif olunan -bilinen, nefsin sadece “emmâre”lik yönü değil, bütün mertebeleriyle birlikte hakikat-i itibariyle bilinen “nefs”tir. 

Kûr’ân-ı Keriym, Bakara Sûresi, (2/54) Âyetinde; 

إِنَّكُمْ ظَلَمْتُمْ أَنْفُسَكُمْ

 “inneküm zalemtüm enfüseküm” Meâlen; “ Muhakkak sizler nefislerinize zûlm ettiniz” Yani, nefsinizi gerçek mânâ da tanıyıp ona göre muamele edemediğiniz için, nefsinize zûlm etmiş oldunuz. Daha çok geniş mânâları olan bu âyet-i kerime oldukça açık görün- mekte ve pek çok gerçeği ifade etmektedir. 

Kûr’ân-ı Keriym, Bakara Sûresi, (2/54) Âyetinde; 

فَاقْتُلُوا أَنْفُسَكُمْ

”faktülü enfüseküm” Meâlen; “nefislerinizi öldürünüz,” ifadesinde belirtilen ölüm, (genel olarak) “nefs-i emmare” yönlü aldığınız “tatlanma duygularınızı öldürün” demektir. Çünkü o tür duygular gaflete, gaflet te mutlak uzaklığa götürür. 

Kûr’ân-ı Keriym, Tâhâ Sûresi, (20/41) Âyetinde;

 وَاصْطَنَعْتُكَ لِنَفْسِي

“vestena’tüke linefsiy” Meâlen; “ve seni kendi nefsim için seçtim” ifadesinde Cenab-ı Hakk: Mûsâ (a.s.) hakkında buyurduğu bu ilâhi kelâmında, nefsinin zuhur mahalli olan “mertebe-i Mûse- viyyet” ten haber vermektedir. 

Kûr’ân-ı Keriym, Tevbe Sûresi, (9/128) Âyetinde; 

 لَقَدْ جَاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ أَنْفُسِكُمْ عَزِيزٌ

 “lekad caeküm rasûlün min enfüsiküm aziyzün” Meâlen; “Andolsun ki, size içinizden, nefsinizden aziz bir rasûl geldi,” ifadesinde, genel anlamda, içinizden yani sizin benzeriniz bir “rasûl” geldi, özel anlamda ise, kendi içinizden, yani “nefsinizden” bir aziz “rasûl” geldi. 

Dikkat edersek bize gelen “aziz rasûl” yani “ilhâm-ı ilâhi” ye nefsimiz “mahal” Zuhur yeri olmakta ve ne şerefli bir görev yapmaktadır. Uzun izahları olan bu mübarek kelâmı da bu kadarla yetinerek yolumuza devam edelim. 

Kûr’ân-ı Keriym, Âli İmrân Sûresi, (3/185) Âyetinde; 

كُلِّ نَفْسٍ ذَائِقَةُ الْمَوْتِ

”küllü nefsin zaikatül mevti” Meâlen; “Her nefis ölümü tadacaktır,” ifadesinde, ölümün yok olunacak bir şey olmadığı, ancak “nefs” tarafından tadılacak birşey olduğu açık olarak bildirilmektedir. Tatma-tadış ise, yaşamın ta kendisidir. 

O halde emmâre mertebesinde kalan bir nefs ile diğer mertebelerde olan nefislerin ölümü tatmaları değişik, değişik olacaktır. Gerçek ifade, ölümün “beden” tarafından de- ğil “nefis” tarafından tadılacağıdır. Böylece nefsimizin üzerimizde ne kadar büyük tesiri ve yeri olduğu da görülmektedir. 

Kûr’ân-ı Keriym, Fecr Sûresi, (89/27-28) Âyetinde; 

 يَا أَيْتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ

 ارْجِعِي إِلَى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَرْضِيَّةً

“ya eyyetühennefsül mutmeinnetü” (27) 

“irci’ıy ilâ Rabbiki râdiyeten merdiyyeten” (28) Meâlen; “Ey Mutmeinne nefse ulaşan Râdıyye ve Merdıyye olarak rabb’ına dön” ifadesinde, bireysel nefsi emmâre siyle yaşıyorken, yapmış olduğu riyazat ve mücahedelerle “levvâme” nefse, oradan “mülhime” nefse, oradan “mutmeinne” nefse, uruc eder, (yükselir.) Bu halde kişi kendinde var olan hakikatin, “Hakk”ın hakikati olduğunu “mutmain” bir kalb ile idrak ettiğinde kendisinde bu hitap meydana gelir. 

Diğer mertebelerde hitap insanlara umumi iken burada “hususi” teke tektir. Hakk’ın esma-i ilâhiyyesinin üzerinde ki tesiratını idrak eden mutmeinne nefs, Rabb’ı da o mahal- de kendi isimlerinin zuhurunu görünce “merzi” yani kulundan razı olmuş olur. Bu halde nefs’ in hakikatiyle meydana geldiği anlatılmaktadır. 

Kûr’ân-ı Keriym’de nefs hakkında pek çok Âyet vardır, misal olarak bu kadarla yetinenelim ve yolumuza devam edelim. 

Efendimiz (s.a.v.) zaman zaman sözlerinin başında şu ifadeyi kulanmıştır. 

“nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin olsun ki;” Cenâb-ı Hakk’ın altı sıfat-ı zâtiyyesinden bir-i de “kâimi bi nefsihi” yani “nefsiyle kaim” olmasıdır. 

Yukarıdan beri özet olarak belirtilenlerden açık olarak anlaşıldığına göre, her insân-ın bir nefsi vardır. Peygamberimizin de bir nefsi vardır. Allah-ü Teâlâ Hazretlerinin dahi bir nefsi vardır. Bir de her varlıkta mevcud “nefs-i külli” nin var olduğudur.

Böylece “nefs” sözcüğünün ne kadar mühim bir ifade ve yaşam kaynağı olduğu anlaşılmaktadır. 

Arifler nefsi şöyle tarif ettiler. 

- Nefs ise ancak o şey’in zâtıdır. 

- Nefs mertebesi, cisim mertebesinden daha yücedir. 

- Bir nefs ki, bizzat âlemin ilmi ile doludur. 

- Bütün mevcudatın baskısına sahip bulunan ilâhi nûr için “Nefs-i külli” tabiri kullanılır.

- Akl-ı kül ile nefs-i küllün birleşmesinden bu âlemler meydana geldi. 

- Akl-ı küllün sembolü Âdem, nefs-i küllün sembolü Havva’dır. 

-Allah-ü Teâlâ Rasûlüllah efendimizi kendi zâtından halketti, nefsini de kendi nefsinden halketti. 

- Âdem (a.s.) mın nefsini Rasûlüllah (s.a.v.) efendimizin nefsinden bir sûret olarak halketti.

- Âdem’in zâtı ise Rububiyyet zâtından meydana getirilmiştir. 

- Allah’ın zâtı kendi nefsinden ibarettir. Öyle ki: Yüce Allah onunla vardır. Zira o nefsi ile kaimdir. (“kaimi bi nefsihi” 

Bu izahlardan sonra, insân’a yani kendimize dönerek bizlerdeki nefsin nasıl bir şey olduğunu anlamaya çalışalım. İnsânın yapısında dört ana hakikat vardır. 

 1. Akl 

 2. Rûh 

 3. (Nefs) Nûr 

 4. Beden’ dir. 

 “ Rûh” ile “Beden” in birleşmesinden, yarı lâtif yarı kesif bir varlık ortaya çıkar, ki; adı “nefs”tir. İnsânda ki karşılığı “Esmâ- Nûr-Rububiyyet” mertebesidir. 

İki ayrı özellikten meydana geldiğinden, iki yüzü vardır. Bir yüzü toprağa, tabiata, bir yüzü de semaya, aslı olan Rûh’a bakar. Her iki âlemin de özellikleri kendisinde mevcuttur. 

Eğer güzel bir eğitim görürse toprağa bağlı tabiatından kurtulur, tümüyle Rûhaniyyetine ulaşır, gök ehli gönül ehli, olur. Eğer eğitim, yani nefs terbiyesi görmesse toprağa bağlı olan tabiat zindanında habs olur, sonu cehennemdir. 

 Âriflerden biri bu hususta şöyle dedi: 

 İnsân iki halden ayrı değil, ya tenini, can eyledi gitti, ya canını, ten eyledi gitti. 

 Mevlânâ (r.a.) efendimiz bu hususta: 

 “Biz ne suç işlemişiz ki; bu dünya zindanına atılmışız? Bizim buraya konuluşumuzun sebebi birkaç mahbusu bu dünya zindanından kurtarmak içindir,” diye buyurmuştur. 

Bu dünyada insânın iki kabri (zindanı) vardır. Biri kendi toprak bedeni, diğeri ise toprak bedeni de içine alan toprak (çukur) kabridir. 

Burada bize o kabirlerden kurtulmak için Yunus (a.s.) duası lâzım olmaktadır. 

Nefsi; duyguların ve hislerin kaynağı tam bir yaşam olarak da tanımlayabiliriz. 

Toprağa bakan yönünden gelen duygular ve hislerin en şiddetlisi, tabiatının ve dünya yı arzulayan yönünün ismi “nefs-i emmâre”dir, hilesi çoktur, daima dünya yı ve kendini kayırmayı arzular. 

Burada kullanılan akıl da, “akl-ı isnâ aşer” yani, yukarıdan aşağı, “on ikinci” akıldır, “akl-ı maaş” “maişet-iaşe aklı” da denir. Bu nefsin en kısa sürede terk edilmesi gerekir insâna çok zaman ve çok şey kaybettirir. 

Daha sonra “levvâme” nefsin de terkedilmesi gerekir. 

Daha sonra da, “nefs-i mülhime”nin evham tarafının da terkedilmesi sadece ilham tarafının faaliyete geçirilmesi gerekir. 

İşte başlangıçta insân için bu üç nefs mertebesini bilmesi ve onlarla mücadele etmesi çok lüzumludur.

Bunları aşabilen kimse “esfeli sâfilin’den kurtulup yücelere doğru “alâyı illiyyin” yükselmeye başlar ve asli makamına ulaşır. 

Hacılar Kâ’be de “tavaf,” Sâfa ve Merve arasında “sa’yı” ederken, ilk üç tavafı ve sa’yı hızlı, hızlı adımlarla, diğerlerini daha ağır, ağır yaparlar. 

Bunun hikmeti, en kısa sürede üç nefs mertebesinden kaçıp kurtulmak diğerleri nin de hakk’ını vererek oluşumlarını meydana çıkarmak içindir. 

Yeri gelmişken size dikkat çekici bir şey söyliyeyim, her insânda mevcud olan bu üç nefs mertebesi “Allah-u â’lem” (Allah daha iyisini bilir,) Meryem oğlu İsâ Mesih’te istisna olarak yoktu, çünkü O’na bu nefslerin tabiatını aşılayacak (nefha) fizik babası yoktu. Baba rolünü “rûh’ul kudüs” (Cebrâil) üstlendiğinden ondaki nefs “mutme-inne” den başlıyordu, diyebiliriz. 

Onun için onda O’nu dünya ya çekecek bir duygular sistemi yoktu, o yüzden de sadece rûhani bir hayat yaşayarak sıfat mertebesinde kaldı. Bu yüzden sıfati tecellilerin ağır basmasıyle kendisinde zahiri mucizeler ortaya çıkmaya başladı. 

 Bu hâl her ne kadar o mertebe de bir kemâl ise de, “mertebe-i Muhammediyye” de değildir. Çünkü aşağıdaki alt mertebelerin yokluğu, yukarıdan da o kadarının azlığı demektir Seyr sahası, âlemi “misâl” ile “sıfat” mertebesi arasında olmuştur. Oysa ki;. 

“Mertebe-i Muhammediyye” nin seyr sahası ise “Hz. şehâdet” ten başlayan, “İnsân-ı Kâmil” mertebesin de biten beş hazret, “hazârat-ı hamse” mertebeleri kap- samında dır. 

Bu mevzuu da bu kadarla bırakıp yolumuza devam edelim. Şimdi “nefs” hakk-ın da bir başka mühim meseleye daha gelelim. Cenâb-ı Hakk, Kûr’ân-ı Keriym’inde İnsân-ı: 

1 – Nefs : 

 2 - İnsân: 

 3 - Âdem: 

 4 - Beşer: 

 5 - Halife: 

İsimleriyle beş ayrı vasıfta tanıtmış, bizler kendimizi ifade ederken “insân” vasfını kullanır olmuşuz. 

Halbuki Cenâb-ı Hakk bizlerden bahsederken, Kûr’ân-ı Keriymin de “nefs” ifadesini en çok kullanmıştır. Bizler dahi ceplerimizde taşıdığımız “nüfus” yani “nefs” ler kâğıdı ile kendimizi ispatlamaktayız. Neden acaba nüfus cüzdanlarımıza “insân cüzdanları” denmemiş de “nüfus cüzdanları” denmiştir. 

 Yaklaşık olarak baktığımızda; Kûr’ân-ı Keriym de insân’a, 

- 283 yerde nefs, 

- 57 yerde insân sizli, sizler çoğul olarak. 

- 37 yerde insân tekil olarak. 

- 24 yerde Âdem. 

 - 14 yerde beşer. 

- 6 yerde halife olarak hitab edilmiştir. 

Bu hesaplamalar (1985) senelerinde bir hayli zorluklar içerisinde Kûr’ân-ı Keriym-in bütün sayfaları bir bir taranıp uzun mesâiler yapılıp araştırılarak elde ettiğimiz değerler idi. Vâh’y ve Cebrâil (a.s.) isimli kitabımızın 127/128 inci sayfalarında da belirttiğimiz bu tablo ve değerlendirmeler daha sonra yaptığımız bilgisayar çalışmalarında bazı eksiklikleri görüldüğünden bu hususta yeniden bir çalışmaya başladık. 

Değişik yöntemlerle ve değişik yönlerden yaptığımız uzun çalışmalar neticesinde eski araştırmalarımızın üzerine ilâveten bu hususta çok daha geniş kapsamlı bilgilere ulaştık. Gerçekten hayret verici bu bilgi ve dökümanları aşağıda hep birlikte görmeğe ve incelemeğe çalışalım. Aslında iki tablonun da neticeleri bir birine yakın görünmektedir. 

Yeni tablomuzun oluşması şöyledir.

- 9 yerde; 1 – Halife. İsmi, lâkabı’dır. (Halifetullah) 

- 39 yerde 2 - Beşer. İsmi, tebşir edilen, zâtî tecelli ile müjdelenendir. 

- 25 yerde 3–Âdem. İsmi, Hakikat-i Muhammedi’nin ilk zâtî zuhur mahallidir.

- 3 yerde 4- İns olarak geçmektedir.

- 58+1 yerde 4 – İnsân. İsmi, aslî ismidir. (Tekil olarak geçmektedir.) 

 - 249 yerde 4 - İnsân. İsmi, aslî ismidir. (Çoğul olarak geçmektedir.) 

- 294 yerde 5–Nefs, İsmi ise, yaşam sahasının faaliyet ismidir, hisler ve duyguların kaynağıdır diyebiliriz. Bu isimlerle beş ayrı vasıfta tanıtmıştır. 

 Bu sayısal değerlerin de gelecek kitaplarımız da yaptığımız hesaplamalarla ne kadar çok on üç e bağlı olduğu çok açık olarak görülecektir. Burada tekrarına lüzüm görmedik. Zaten ilk bakışta bile on üçlerin ne kadar aşikâre oldukları görülmektedir. Diğerleri için ise biraz araştırma ve inceleme yapmak gerekecektir.

Bu tabloların açıklamaları ALTI PEYGAMBER, kitabımızın, birinci bölüm, Âdem-iyyet mertebesi’nde ve (13) ve “Hakikat-i İlâhiyye” kitaplarımızda belirtilmiştir. 

------------------- 

 “14-irfan mektebi hakk yolu’nun seyr defteri, ve şerhi”

------------------- 

Özetle “nefs nedir?” sorusu hakkın da bu kısa ve özet bilgileri verdikten sonra, nefs hakkında Kur’an-ı kerîm de geçen 294 ayetten 143 ünü yeterli görüp kayda aldık, altlarına üç meal ve Nur Nihan kızımızın da izahlarını ilave ettik. Çalışmaları için kendisine teşekkür ederiz, Cenâb-ı Hakk feyz ve idrakini arttırsın. 

 Bende bütün bu çalışmalara ilaveten, “Kur’an-ı Kerimde yolculuk” ismi ile daha evvelden oluşan kitaplarımızdan sırası ile, ilgili Ayet-i kerimeleri de, kendi sıalarına ilave ederek, konunun daha da açık hale gelmesini kolaylaştırmak için, ilaveler ve son kontrollerini yaparak, böylece kitap çalışmasını bitirmiş oldum. Cenâb-ı Rabb-ül alemin ilgilenenleri faydalandırsın inşeallah.

Şimdi bu İlâhi vadi de yolumuza devam etmeğe çalışalım. “ İz- -T-B- “ 

------------------- 

NEFİS İLE İLGİLİ AYETLER:

Bismillâhirrahmânirrahiym:

Bakara Suresi - Ayet 54 (Mushaf Sırası: 2 – Nüzul Sırası: 87 Alfabetik: 11) 21

Bakara Suresi - Ayet 57 (Mushaf: 2 - Nüzul: 87 Alfabetik: 11) 23

Bakara Suresi - Ayet 87 (Mushaf: 2 - Nüzul: 87 Alfabetik: 11) 25

Bakara Suresi - Ayet 90 (Mushaf: 2 - Nüzul: 87 - Alfabetik: 11) 27

Bakara Suresi - Ayet 102 (Mushaf: 2 - Nüzul: 87 - Alfabetik: 11) 30

Bakara Suresi - Ayet 109 (Mushaf: 2 - Nüzul: 87 - Alfabetik: 11) 34

Bakara Suresi - Ayet 130 (Mushaf: 2 - Nüzul: 87 - Alfabetik: 11) 36

Bakara Suresi - Ayet 187 (Mushaf: 2 - Nüzul: 87 - Alfabetik: 11) 38

Bakara Suresi - Ayet 207 (Mushaf: 2 - Nüzul: 87 - Alfabetik: 11) 40

Bakara Suresi - Ayet 231 (Mushaf: 2 - Nüzul: 87 - Alfabetik: 11) 42

Bakara Suresi - Ayet 286 (Mushaf: 2 - Nüzul: 87 - Alfabetik: 11) 45

Ali_İmran Suresi - Ayet 25 (Mushaf: 3 - Nüzul: 89 - Alfabetik: 7) 48

Ali_İmran Suresi - Ayet 30 (Mushaf: 3 - Nüzul: 89 - Alfabetik: 7) 50

Ali_İmran Suresi - Ayet 69 (Mushaf: 3 - Nüzul: 89 - Alfabetik: 7) 52

Ali_İmran Suresi - Ayet 117 (Mushaf: 3 - Nüzul: 89 - Alfabetik: 7) 54

Ali_İmran Suresi - Ayet 135 (Mushaf: 3 - Nüzul: 89 - Alfabetik: 7) 56

Ali_İmran Suresi - Ayet 145 (Mushaf: 3 - Nüzul: 89 - Alfabetik: 7) 58

Ali_İmran Suresi - Ayet 161 (Mushaf: 3 - Nüzul: 89 - Alfabetik: 7) 61

Ali_İmran Suresi - Ayet 185 (Mushaf: 3 - Nüzul: 89 - Alfabetik: 7) 62

Nisa Suresi - Ayet 1 (Mushaf: 4 - Nüzul: 92 - Alfabetik: 82) 65

Nisa Suresi - Ayet 29 (Mushaf: 4 - Nüzul: 92 - Alfabetik: 82) 67

Nisa Suresi - Ayet 63 (Mushaf: 4 - Nüzul: 92 - Alfabetik: 82) 69

Nisa Suresi - Ayet 64 (Mushaf: 4 - Nüzul: 92 - Alfabetik: 82) 71

Nisa Suresi - Ayet 97 (Mushaf: 4 - Nüzul: 92 - Alfabetik: 82) 73

Nisa Suresi - Ayet 107 (Mushaf: 4 - Nüzul: 92 - Alfabetik: 82) 76

Nisa Suresi - Ayet 110 (Mushaf: 4 - Nüzul: 92 - Alfabetik: 82) 77

Nisa Suresi - Ayet 111 (Mushaf: 4 - Nüzul: 92 - Alfabetik: 82) 79

Nisa Suresi - Ayet 113 (Mushaf: 4 - Nüzul: 92 - Alfabetik: 82) 81

Nisa Suresi - Ayet 128 (Mushaf: 4 - Nüzul: 92 - Alfabetik: 82) 83

Maide Suresi - Ayet 30 (Mushaf: 5 - Nüzul: 112 - Alfabetik: 60) 86

Maide Suresi - Ayet 32 (Mushaf: 5 - Nüzul: 112 - Alfabetik: 60) 87

Maide Suresi - Ayet 52 (Mushaf: 5 - Nüzul: 112 - Alfabetik: 60 90

Maide Suresi - Ayet 70 (Mushaf: 5 - Nüzul: 112 - Alfabetik: 60) 92

Maide Suresi - Ayet 80 (Mushaf: 5 - Nüzul: 112 - Alfabetik: 60 94

Maide Suresi - Ayet 105 (Mushaf: 5 - Nüzul: 112 - Alfabetik: 60) 96

Enam Suresi - Ayet 12 (Mushaf: 6 - Nüzul: 55 - Alfabetik: 20) 98

Enam Suresi - Ayet 26 (Mushaf: 6 - Nüzul: 55 - Alfabetik: 20) 99

Enam Suresi - Ayet 70 (Mushaf: 6 - Nüzul: 55 - Alfabetik: 20) 101

Enam Suresi - Ayet 98 (Mushaf: 6 - Nüzul: 55 - Alfabetik: 20) 103

Enam Suresi - Ayet 130 (Mushaf: 6 - Nüzul: 55 - Alfabetik: 20) 106

Enam Suresi - Ayet 152 (Mushaf: 6 - Nüzul: 55 - Alfabetik: 20) 109

Enam Suresi - Ayet 164 (Mushaf: 6 - Nüzul: 55 - Alfabetik: 20) 112

Araf Suresi - Ayet 9 (Mushaf: 7 - Nüzul: 39 - Alfabetik: 9) 114

Araf Suresi - Ayet 23 (Mushaf: 7 - Nüzul: 39 - Alfabetik: 9) 116

Araf Suresi - Ayet 160 (Mushaf: 7 - Nüzul: 39 - Alfabetik: 9) 118

Araf Suresi - Ayet 172 (Mushaf: 7 - Nüzul: 39 - Alfabetik: 9) 121

Araf Suresi - Ayet 177 (Mushaf: 7 - Nüzul: 39 - Alfabetik: 9) 123

Araf Suresi - Ayet 189 (Mushaf: 7 - Nüzul: 39 - Alfabetik: 9) 124

Araf Suresi - Ayet 192 (Mushaf: 7 - Nüzul: 39 - Alfabetik: 9) 127

Tevbe Suresi - Ayet 42 (Mushaf: 9 - Nüzul: 113 - Alfabetik: 104) 129

Tevbe Suresi - Ayet 70 (Mushaf: 9 - Nüzul: 113 - Alfabetik: 104) 131

Tevbe Suresi - Ayet 118 (Mushaf: 9 - Nüzul: 113 - Alfabetik: 104) 133

Tevbe Suresi - Ayet 120 (Mushaf: 9 - Nüzul: 113 - Alfabetik: 104) 135

Yunus Suresi - Ayet 15 (Mushaf: 10 - Nüzul: 51 - Alfabetik: 109) 138

Yunus Suresi - Ayet 30 (Mushaf: 10 - Nüzul: 51 - Alfabetik: 109) 141

Yunus Suresi - Ayet 44 (Mushaf: 10 - Nüzul: 51 - Alfabetik: 109) 143

Yunus Suresi - Ayet 54 (Mushaf: 10 - Nüzul: 51 - Alfabetik: 109) 145

Yunus Suresi - Ayet 108 (Mushaf: 10 - Nüzul: 51 - Alfabetik: 109) 147

Hud Suresi - Ayet 31 (Mushaf: 11 - Nüzul: 52 - Alfabetik: 38) 148

Hud Suresi - Ayet 101 (Mushaf: 11 - Nüzul: 52 - Alfabetik: 38) 151

Yusuf Suresi - Ayet 18 (Mushaf: 12 - Nüzul: 53 - Alfabetik: 110) 153

Yusuf Suresi - Ayet 30 (Mushaf: 12 - Nüzul: 53 - Alfabetik: 110) 155

Yusuf Suresi - Ayet 32 (Mushaf: 12 - Nüzul: 53 - Alfabetik: 110) 156

Yusuf Suresi - Ayet 51 (Mushaf: 12 - Nüzul: 53 - Alfabetik: 110) 158

Yusuf Suresi - Ayet 53 (Mushaf: 12 - Nüzul: 53 - Alfabetik: 110) 160

Yusuf Suresi - Ayet 68 (Mushaf: 12 - Nüzul: 53 - Alfabetik: 110) 162

Yusuf Suresi - Ayet 83 (Mushaf: 12 - Nüzul: 53 - Alfabetik: 110) 164

Rad Suresi - Ayet 11 (Mushaf: 13 - Nüzul: 96 - Alfabetik: 85) 165

Rad Suresi - Ayet 33 (Mushaf: 13 - Nüzul: 96 - Alfabetik: 85) 167

Rad Suresi - Ayet 42 (Mushaf: 13 - Nüzul: 96 - Alfabetik: 85) 170

İbrahim Suresi - Ayet 45 (Mushaf: 14 - Nüzul: 72 - Alfabetik: 40) 172

İbrahim Suresi - Ayet 51 (Mushaf: 14 - Nüzul: 72 - Alfabetik: 40) 173

Nahl Suresi - Ayet 28 (Mushaf: 16 - Nüzul: 70 - Alfabetik: 75) 175

Nahl Suresi - Ayet 33 (Mushaf: 16 - Nüzul: 70 - Alfabetik: 75) 177

Nahl Suresi - Ayet 72 (Mushaf: 16 - Nüzul: 70 - Alfabetik: 75) 179

Nahl Suresi - Ayet 89 (Mushaf: 16 - Nüzul: 70 - Alfabetik: 75) 181

Nahl Suresi - Ayet 111 (Mushaf: 16 - Nüzul: 70 - Alfabetik: 75) 183

Nahl Suresi - Ayet 118 (Mushaf: 16 - Nüzul: 70 - Alfabetik: 75) 186

İsra Suresi - Ayet 14 (Mushaf: 17 - Nüzul: 50 - Alfabetik: 46) 188

İsra Suresi - Ayet 15 (Mushaf: 17 - Nüzul: 50 - Alfabetik: 46) 189

Kehf Suresi - Ayet 35 (Mushaf: 18 - Nüzul: 69 - Alfabetik: 54) 192

Kehf Suresi - Ayet 51 (Mushaf: 18 - Nüzul: 69 - Alfabetik: 54) 193

Taha Suresi - Ayet 96 (Mushaf: 20 - Nüzul: 45 - Alfabetik: 96) 196

Enbiya Suresi - Ayet 35 (Mushaf: 21 - Nüzul: 73 - Alfabetik: 21) 198

Enbiya Suresi - Ayet 43 (Mushaf: 21 - Nüzul: 73 - Alfabetik: 21) 201

Enbiya Suresi - Ayet 47 (Mushaf: 21 - Nüzul: 73 - Alfabetik: 21) 203

Enbiya Suresi - Ayet 102 (Mushaf: 21 - Nüzul: 73 - Alfabetik: 21) 205

Muminun Suresi - Ayet 103 (Mushaf: 23 - Nüzul: 74 - Alfabetik: 69) 206

Nur Suresi - Ayet 12 (Mushaf: 24 - Nüzul: 102 - Alfabetik: 84) 207

Furkan Suresi - Ayet 3 (Mushaf: 25 - Nüzul: 42 - Alfabetik: 29) 209

Furkan Suresi - Ayet 21 (Mushaf: 25 - Nüzul: 42 - Alfabetik: 29) 211

Neml Suresi - Ayet 92 (Mushaf: 27 - Nüzul: 48 - Alfabetik: 81) 213

Kasas Suresi - Ayet 16 (Mushaf: 28 - Nüzul: 49 - Alfabetik: 53) 215

Ankebut Suresi - Ayet 6 (Mushaf: 29 - Nüzul: 85 - Alfabetik: 8) 218

Ankebut Suresi - Ayet 40 (Mushaf: 29 - Nüzul: 85 - Alfabetik: 8) 220

Ankebut Suresi - Ayet 57 (Mushaf: 29 - Nüzul: 85 - Alfabetik: 8) 223

Rum Suresi - Ayet 8 (Mushaf: 30 - Nüzul: 84 - Alfabetik: 87) 226

Rum Suresi - Ayet 9 (Mushaf: 30 - Nüzul: 84 - Alfabetik: 87) 229

Rum Suresi - Ayet 21 (Mushaf: 30 - Nüzul: 84 - Alfabetik: 87) 231

Rum Suresi - Ayet 28 (Mushaf: 30 - Nüzul: 84 - Alfabetik: 87) 233

Secde Suresi - Ayet 13 (Mushaf: 32 - Nüzul: 75 - Alfabetik: 92) 235

Secde Suresi - Ayet 17 (Mushaf: 32 - Nüzul: 75 - Alfabetik: 92) 237

Ahzab Suresi - Ayet 6 (Mushaf: 33 - Nüzul: 90 - Alfabetik: 4) 239

Ahzab Suresi - Ayet 37 (Mushaf: 33 - Nüzul: 90 - Alfabetik: 4) 241

Sebe Suresi - Ayet 19 (Mushaf: 34 - Nüzul: 58 - Alfabetik: 91) 244

Sebe Suresi - Ayet 50 (Mushaf: 34 - Nüzul: 58 - Alfabetik: 91 246

Fatır Suresi - Ayet 8 (Mushaf: 35 - Nüzul: 43 - Alfabetik: 23) 248

Fatır Suresi - Ayet 18 (Mushaf: 35 - Nüzul: 43 - Alfabetik: 23) 250

Fatır Suresi - Ayet 32 (Mushaf: 35 - Nüzul: 43 - Alfabetik: 23) 253

Yasin Suresi - Ayet 36 (Mushaf: 36 - Nüzul: 41 - Alfabetik: 108) 255

Saffat Suresi - Ayet 113 (Mushaf: 37 - Nüzul: 56 - Alfabetik: 90) 258

Zumer Suresi - Ayet 6 (Mushaf: 39 - Nüzul: 59 - Alfabetik: 114) 259

Zumer Suresi - Ayet 70 (Mushaf: 39 - Nüzul: 59 - Alfabetik: 114) 263

Mumin Suresi - Ayet 10 (Mushaf: 40 - Nüzul: 60 - Alfabetik: 68) 265

Mumin Suresi - Ayet 17 (Mushaf: 40 - Nüzul: 60 - Alfabetik: 68) 267

Fussilet Suresi - Ayet 31 (Mushaf: 41 - Nüzul: 61 - Alfabetik: 30) 268

Fussilet Suresi - Ayet 53 (Mushaf: 41 - Nüzul: 61 - Alfabetik: 30) 270

Şura Suresi - Ayet 11 (Mushaf: 42 - Nüzul: 62 - Alfabetik: 95) 273

Şura Suresi - Ayet 45 (Mushaf: 42 - Nüzul: 62 - Alfabetik: 95) 275

Zuhruf Suresi - Ayet 71 (Mushaf: 43 - Nüzul: 63 - Alfabetik: 113) 279

Casiye Suresi - Ayet 22 (Mushaf: 45 - Nüzul: 65 - Alfabetik: 15) 280

Muhammed Suresi - Ayet 38 (Mushaf: 47 - Nüzul: 95 - Alfabetik: 66) 282

Hucurat Suresi - Ayet 11 (Mushaf: 49 - Nüzul: 106 - Alfabetik: 37) 284

Kaf Suresi - Ayet 16 (Mushaf: 50 - Nüzul: 34 - Alfabetik: 48) 288

Kaf Suresi - Ayet 21 (Mushaf: 50 - Nüzul: 34 - Alfabetik: 48) 290

Zariyat Suresi - Ayet 21 (Mushaf: 51 - Nüzul: 67 - Alfabetik: 111) 291

Necm Suresi - Ayet 23 (Mushaf: 53 - Nüzul: 23 - Alfabetik: 80) 293

Hadid Suresi - Ayet 22 (Mushaf: 57 - Nüzul: 94 - Alfabetik: 33) 295

Haşir Suresi - Ayet 9 (Mushaf: 59 - Nüzul: 101 - Alfabetik: 35) 298

Haşir Suresi - Ayet 19 (Mushaf: 59 - Nüzul: 101 - Alfabetik: 35) 301

Tegabun Suresi - Ayet 16 (Mushaf: 64 - Nüzul: 108 - Alfabetik: 101) 303

Talak Suresi - Ayet 1 (Mushaf: 65 - Nüzul: 99 - Alfabetik: 98) 305

Talak Suresi - Ayet 7 (Mushaf: 65 - Nüzul: 99 - Alfabetik: 98) 308

Muzzemmil Suresi - Ayet 20 (Mushaf: 73 - Nüzul: 3 - Alfabetik: 74) 310

Muddessir Suresi - Ayet 38 (Mushaf: 74 - Nüzul: 4 - Alfabetik: 65) 314

Kıyamet Suresi - Ayet 2 (Mushaf: 75 - Nüzul: 31 - Alfabetik: 56) 315

Kıyamet Suresi - Ayet 14 (Mushaf: 75 - Nüzul: 31 - Alfabetik: 56) 322

Naziat Suresi - Ayet 40 (Mushaf: 79 - Nüzul: 81 - Alfabetik: 78) 323

Tekvir Suresi - Ayet 7 (Mushaf: 81 - Nüzul: 7 - Alfabetik: 103) 324

Tekvir Suresi - Ayet 14 (Mushaf: 81 - Nüzul: 7 - Alfabetik: 103) 327

İnfitar Suresi - Ayet 5 (Mushaf: 82 - Nüzul: 82 - Alfabetik: 42) 328

İnfitar Suresi - Ayet 19 (Mushaf: 82 - Nüzul: 82 - Alfabetik: 42) 329

Tarık Suresi - Ayet 4 (Mushaf: 86 - Nüzul: 36 - Alfabetik: 99) 331

Fecr Suresi - Ayet 27 (Mushaf: 89 - Nüzul: 10 - Alfabetik: 25) 332

Şems Suresi - Ayet 7 (Mushaf: 91 - Nüzul: 26 - Alfabetik: 93) 345

------------------------ 

NUR NİHAN'IN ÖN SÖZ’Ü:

BİSMİLLÂHİRRAHMANİRRAHÎM

17 yıl önce gece başladığım seyirde Terzi Baba’mın İZ’lerinden nefsimi, zuhuratlarımın tabir edilmesi sayesinde gördüm. Yolculuk gündüze çevrildiğinde ise İZ’ler afaka yönelmişti. Şimdi ise bazen gece bazen gündüz gidiyorum. Hayretle görüyorum ki her tarafa Efendi Baba’m işaretlerini, izlerini koymuş. Yeter ki doğru ve düzgün niyet taşıyalım.

Bu çalışma Terzi Baba’mdan aldığım talim ve terbiyenin yansımalarıdır. 

Hep kitab-ı Hakk’dır eşya sandığın

Ol okur kim seyr-i evtan eylemiş! (N.Mısri) Kâinat kitap olduğuna göre mertebeler geçilmeden okunmaz. Nefesim tükeninceye kadar Terzi Baba’mın verdiği eğitimle seyre devam edeceğim biiznillah. 

Bu çalışma Alemdar ve eşi Usta Kızı ile sohbet ederken ortaya çıktı. Üçümüz de Terzi Baba’mın evlatlarıyız. Alemdar kardeşim “akıl ve nefis ayetlerini” hazırlamış. Ben de nefis ayetlerine yardım etmek istedim. Sonrasında “nefis” ayetleriyle hemhal olmaya niyetlendim. Efendi Baba’mdan destur alınca gönül rahatlığıyla yolculuğa hazırlandım. Cesaretle atıldığım bu hayırlı çalışmanın sonrasında emanetin ağır olduğunu idrak ettim.

“Çünkü insan çok cahil ve çok zalumdür” (Ahzab/72) Aslında her izahın altına kaynak olarak İz-Terzi Baba yazmak istedim. Çünkü “gönülden esintilerin” geldiği bir eser oldu. C.Hakk indinde kabul olsun inşallah. 

Ayetlerin hazırlanması bittiğinde sabaha karşı bir rüya gördüm. (13.07.2020)

“Yaklaşık bir yıl önce aldığımız ve unuttuğumuz evimizi görmeye gittik. Evin altı ve üstü görünmüyor. Sadece 3.kat olduğunu hissediyorum. Balkona çıktım. Orman içindeymiş. Aşağısı olduğu gibi kardı. Kayak yapan insanlar vardır. Aklımdan “bu eve yerleşmeliyiz” diye geçirdim. Sonra kapıdan çıkıp etrafa bakmak istedim. Bu defa her yer yemyeşil ve çam ağaçları vardı. Yeni yerleşim yeri olduğunu fark ettim. Yine de evin yeni ve manzarasının güzel olması cazip geldi. Tekrar eve girdim. Terzi Babam ve (hatırlayamadığım birkaç kişi daha) yere oturmuştu. Ben de ona biten kitabın dosya halinde sayfaları uzattım. Babam kabul etti. “Başka neler yapıyorsun?” dedi. Ben de “Fusus dinliyorum” dedim. Ve elinde ödev kâğıtlarımı tutarak “Tevhid-i sıfat ayetine bak! Zaman zaman bu ayet üzerinde duruyorum. Sen de üzerinde düşün” dedi. Ayet zuhuratımda aklımda idi fakat sabah uyandığımda hatırlayamadım. Aynı ödevin “Nefs” kelimesi hakkında düşünmesi ödevi Ayşim’e verildiği söylendi.” Terzi Baba’mın tevdi ettiği ödevimi bitirince ayetlerden idrak ettiğim çok hususlar oldu. En başta da;

1)Terzi Baba’m Sidre’nin tek bir ağaç olduğu ve tek olan bir şeyin sınır olmayacağını belirtmişti. Sınır olması için iki ağaç olması gerekirmiş. Nefsin kevn âlemini geçip, sıfat ve Zat’a miraç ettiği nokta yani sidre-i münteha; sınır olmayan sınırmış. 

Yani;

Mertebeler arasında kesin bir ayrım olmadığını, birbirinin içine girdiğini bildim. İsrail oğullarının Kızıldeniz’in kenarında her şeye razı olup (Radiye), Kızıldeniz’i geçtiklerinde hemen şımardıkları (Emmare) gibi. Olaylar değiştikçe bizden çıkan nefsin halleri de değişir. Hatta akılcı söylediğimiz sözler nefisten olabilir. Ya da tam tersi. Furkan ehli olmalı ki temyiz edebilelim. Yine Terzi Baba’mın buyurduğu gibi ölünceye kadar süren bir eğitim!

2) Nefis mücerredleştikçe özü ortaya çıkıyor. O da imtihanlarla gerçekleşiyor. Elbiselerden soyundukça Rabbiyle irtibatı fazlalaşıyor. Dolayısıyla izafi olduğunu fark ediyor. 

3) Nefsin hür olması, ihtiyaçlarından azade olmasıyla mümkündür. Bu da her yıl Terzi Baba’mın tavsiye ettiği riyazet oruçlarıyla talim ettirildiğinde nefsimizin hali gerçekten içler acısı oluyor... 

4) Nefsin ilk özür dilemesi “zalim” olduğunu anlamasındandır. Zalimlik Allah’ın verdiği değeri başka yerde aramaktan kaynaklanır. Özümüzü bilmemekten. Özümüzü bilme ve oradan Hakk’ı bilme yolculuğu gerçekten Akabe (sert geçit) imiş.

5) Nefis mertebelerinin bizdeki iz-düşümü HAL’dir. Halimiz düzeldikçe, itidal yolunu tuttukça aklın perdelerinin açıldığını idrak ederiz. İlla edeb’miş…

6) Hayat bize düzenli gelmez. Bu yüzden belli bir düzeni olan nefis terbiyesindeki metotlar “ilmel” yakinden, “aynel” yakine geçtiğinde her mertebeden soru gelir. Hallerimiz de buna göre değişir. Hayat düz bir çizgide değildir. Önemli olan içimizin, batınımızın huzurlu olmasıdır. Selam esmasının gölgesinde geçirilen hayatlarımız gerçekten kolaylaşmaktadır. 

Terzi Baba’mın her daim söylediği;

Istırabın sonu yok sanma, bu âlem de geçer, Ömr-i fani gibidir, gün de geçer, dem de geçer, Gam karar eyleyemez hande-i hürrem de geçer, Devr-i şâdi de geçer, gussa-i matem de geçer, Gece gündüz yok olur, ân-ı dem âdem de geçer! (N.Tevfik) Gibidir dünya hayatı…

7) Son olarak söyleyebileceğim;

İz-Terzi Baba’mın elini tuttuğumda “HAKK YOLUNUN SEYR DEFTERİ” kitabını defalarca okumuştum. (Elimden hala düşmez.)Her olayda kitaba bakardım. Hacmi küçük ama içindeki bilgileri ihatalı olan bu kitap hep rehberim olmuştur. Yolum açılmış, idrak etmişimdir. 

C. Hakk bu dünyada bize Vehhab ismiyle en büyük lütfunu yapmıştır. Selam esmasıyla gönüllerimize huzur ve itminan vermiştir. Nefsin yaşattığı hayal dünyasında hakikati bulmak zordur. Efendi Babam ve Nüket annemin haklarını ödemem mümkün değil. Evlatları olarak biz de onlardan razıyız. Bizleri evlâtları olarak kabul ettikleri için Allah’ım onlardan razı olmuştur.

Ellerinden hürmetle ve muhabbetle öpüyorum.

Terzi (Hayyat) kızı Nur Nihan

20.07.2020

# NEFS HAKKINDA KISA BİR BİLGİ

Allah’ın zâtı kendi nefsinden ibarettir. Öyle ki: Yüce Allah onunla vardır. Zira o nefsi ile kaimdir. “Kaimi bi nefsihi” İnsân’a yani kendimize dönerek bizlerdeki nefsin nasıl bir şey olduğunu anlamaya çalışalım. İnsânın yapısında dört ana hakikat vardır.

Akıl, ruh, nefs (Nur) ve Bedendir. 

Ruh ile bedenin birleşmesinden yarı latif yarı kesif bir varlık ortaya çıkar ki adı nefstir. İnsandaki karşılığı Esma-NUR- Rububiyyet mertebesidir. İki ayrı özellikten meydana geldiği için iki yüzü vardır. Bir yüzü toprağa, tabiata, diğer yüzü de semaya, aslı olan ruha bakar. Her iki âlemin de özellikleri kendisinde mevcuttur. Eğer güzel bir eğitim görürse toprağa bağlıtabiatından kurtulur. Tümüyle ruhaniyetine ulaşır, gök ehli olur. Eğer eğitim yani nefs terbiyesi görmezse toprağa bağlı olan tabiat zindanında hapsolur, sonu cehennemdir. 

Ariflerden biri bu hususta şöyle dedi:

“İnsan iki halden ayrı değil,

Ya tenini can eyledi gitti,

Ya canını ten eyledi gitti.” Mevlana (ra) efendimiz bu husuta; Biz ne suç işlemişiz ki bu dünya zindanına atılmışız? Bizim buraya konuşulumuzun sebebi bir kaç mahpusu bu dünya zindanından kurtarmak içindir” diye buyurmuş-tur. 

Bu dünyada insânın iki kabri (zindanı) vardır. Biri kendi toprak bedeni, diğeri ise toprak bedeni de içine alan toprak (çukur) kabridir. Burada bize o kabirlerden kurtulmak için Yunus (a.s.) duası lâzım olmaktadır. 

Nefsi; duyguların ve hislerin kaynağı tam bir yaşam olarak da tanımlayabiliriz. Toprağa bakan yönünden gelen duygular ve hislerin en şiddetlisi, tabiatının ve dünya yı arzulayan yönünün ismi “nefs-i emmâre”dir, hilesi çoktur, daima dünyayı ve kendini kayırmayı arzular. Burada kullanılan akıl da, “akl-ı isnâ aşer” yani yukarıdan aşağıya, “on ikinci” akıldır, “akl-ı maaş” “maişet-iaşe aklı” da denir. Bu nefsin en kısa sürede terk edilmesi gerekir insâna çok zaman ve çok şey kaybettirir. 

Daha sonra “levvâme” nefsin de terkedilmesi gerekir. Daha sonra da “nefs-i mülhime”nin evham tarafının da terkedilmesi sadece ilham tarafının faaliyete geçirilmesi gerekir.

İşte başlangıçta insân için bu üç nefs mertebesini bilmesi ve onlarla mücadele etmesi çok lüzumludur. Bunları aşabilen kimse “esfeli sâfilin’den kurtulup yücelere doğru “âlâyı illiyyin” yükselmeye başlar ve asli makamına ulaşır. Hacılar Kâ’be de “tavaf,” Sâfa ve Merve arasında “sa’y” ederken, ilk üç tavaf ve sa’yı hızlı, hızlı adımlarla, diğerlerini daha ağır, ağır yaparlar. Bunun hikmeti, en kısa sürede üç nefs mertebesinden kaçıp kurtulmak diğerlerinin de hakk’ını vererek oluşumlarını meydana çıkarmak içindir.

Yeri gelmişken size dikkat çekici bir şey söyliyeyim, her insânda mevcud olan bu üç nefs mertebesi “Allah-u â’lem” (Allah daha iyisini bilir,) Meryem oğlu İsâ Mesih’te istisna olarak yoktu, çünkü O’na bu nefslerin tabiatını aşılayacak (nefha) fizik babası yoktu. Baba rolünü “rûh’ul kudüs” (Cebrâil) üstlendiğinden ondaki nefs “mutmeinne” den başlıyordu, diyebiliriz.

Onun için onda O’nu dünya ya çekecek bir duygular sistemi yoktu, o yüzden de sadece rûhani bir hayat yaşayarak sıfat mertebesinde kaldı. Bu yüzden sıfati tecellilerin ağır basmasıyle kendisinde zahiri mucizeler ortaya çıkmaya başladı. Bu hâl her ne kadar o mertebe de bir kemâl ise de, “mertebe-i Muhammediyye” de değildir. Çünkü aşağıdaki alt mertebelerin yokluğu, yukarıdan da o kadarının azlığı demektir Seyr sahası, âlemi “misâl” ile “sıfat” mertebesi arasında olmuştur. Oysaki “Mertebe-i Muhammediyye” nin seyr sahası ise “Hz. şehâdet” ten başlayan, “İnsân-ı Kâmil” mertebesinde biten beş hazret, “hazârat-ı hamse” mertebeleri kapsamında dır. 

Bu mevzuu da bu kadarla bırakıp yolumuza devam edelim. Şimdi “nefs” hakk-ın da bir başka mühim meseleye daha gelelim. Cenâb-ı Hakk, Kûr’ân-ı Keriym’inde İnsânı: Nefs, İnsan, Âdem, Beşer, Halife isimleriyle beş ayrı vasıfta tanıtmıştır. Bizler kendimizi ifade ederken “insan” vasfını kullanır olmuşuz. 

Hâlbuki Cenâb-ı Hakk bizlerden bahsederken, Kûr’ân-ı Keriymin de“nefs” ifadesi- ni en çok kullanmıştır. Bizler dahi ceplerimizde taşıdığımız “nüfus” yani “nefs” ler kâğıdı ile kendimizi ispatlamaktayız. Neden acaba nüfus cüzdanlarımıza “insân cüzdanları” denmemiş de “nüfus cüzdanları” denmiştir. 

Yaklaşık olarak baktığımızda Kur’an’ı Kerim’de insana; 

1) 9 yerde Halife ismi; lâkabı’dır. (Halifetullah) ,

2) 39 yerde Beşer ismi; tebşir edilen, zâtî tecelli ile müjdelenendir.

3) 25 yerde Âdem ismi; Hakikat-i Muhammedi’nin ilk zâtî zuhur mahallidir.

4) 3 yerde İns olarak geçmektedir. 58+1 yerde İnsân ismi; aslî ismidir. (Tekil olarak geçmektedir.) 249 yerde İnsân ismi; aslî ismidir. (Çoğul olarak geçmektedir.) 

5) 294 yerde Nefs ismi ise; yaşam sahasının faaliyet ismidir. “Hisler ve duyguların kaynağıdır” diyebiliriz. Kur’an’ı Kerim bu isimlerle beş ayrı vasıfta tanıtmıştır. 

(İrfan Mektebi kitabı; Hak yolunun seyir defteri (ve şerhi); Necdet ARDIÇ /Tasavvuf serisi 14) 

------------------------ 

# NEFİS İLE İLGİLİ AYETLER, MEAL VE YORUMLARI:

## Bakara Suresi - Ayet 54 (Mushaf Sırası: 2 – Nüzul Sırası: 87 Alfabetik: 11) 

~~2.54~
وَاِذْ قَالَ مُوسٰى لِقَوْمِهٖ يَا قَوْمِ اِنَّكُمْ ظَلَمْتُمْ اَنْفُسَكُمْ بِاتِّخَاذِكُمُ الْعِجْلَ فَتُوبُوا اِلٰى بَارِئِكُمْ فَاقْتُلُوا اَنْفُسَكُمْ ذٰلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ عِنْدَ بَارِئِكُمْ فَتَابَ عَلَيْكُمْ اِنَّهُ هُوَ التَّوَّابُ الرَّحٖيمُ
~ ~ ~
Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

2.54 - Ve iz Kâle mûsâ likavmihî yâ kavmi innekum zalemtum enfusekum bittihâzikumul ıcle fetûbû ilâ bâriikum faktulû enfusekum, zâlikum hayrul lekum ınde bâriikum, fetâbe aleykum, innehû huvet tevvâbur rahîm.

Diyanet Meali:

2.54 - Mûsâ, kavmine dedi ki: "Ey kavmim! Sizler, buzağıyı ilâh edinmekle kendinize yazık ettiniz. Gelin yaratıcınıza tövbe edin de nefislerinizi öldürün (kendinizi düzeltin). Bu, Yaratıcınız katında sizin için daha iyidir. Böylece Allah da onların tövbesini kabul etti. Çünkü O, tövbeleri çok kabul edendir, çok merhametlidir." Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

2.54 - Ve bir vakit Musa kavmine dedi ki: «Ey kavmim cidden siz o danaya tutulmanızla kendinize zulmettiniz gelin Bârinize dönün, tevbe edin de nefislerinizi öldürün, böyle yapmanız Bâriniz yanında sizin için hayırlıdır» bu suretle tevbenizi kabul buyurdu. Filhakika o, öyle tevvab öyle rahîmdir Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

2.54 - Ve o zaman ki Mûsa kavmine, «Ey kavmim! Buzağıya tutunmakla nefsinize zulmetmiş oldunuz. Hemen Hâlikınıza tevbe edin, nefislerinizi öldürün. Bu sizin için Rabbiniz indinde hayırlıdır» demişti. (O Hâlik-i Kerîm de) Bunun üzerine tevbelerinizi kabul etti. Şüphesiz O Tevvab ve Rahîm'dir. 

------------------------ 

İZAH: Musa as.ın kavmi tevhid mertebelerinden esma ile nefis mertebelerinden hepsini kapsar. Duyguların yoğun yaşandığı ve duygularla hareket edilen yerlerdir. Ayette nefsin gaybe iman değil de gördüğüne inanmak istemesi söz konusudur. Musa as.ın da “Hakkı görme isteği” ile kavminin gördüğüne inanması o mertebenin gereğinden olmalıdır. Çünkü bu mertebede Hakkın sesi çok yakındır. Sesin yakınlığı görme isteğini doğurur. Ama görme bu mertebede değil. Bir üst mertebede olacaktır!

Nefis görebileceği şeylere tapmak ister. Soyut, görünmeyen Hak kavramından hoşlanmaz. İlla ki görecek, dokunacak dahası altın kadar değerli olacak. Buzağının hepsinin yanlarında getirdikleri altınlardan oluşması tarihteki ilk bankacılık geleneğinin temelleri açısından da önemlidir. Buzağının yanından ayrılmaları demek paralarının uçması demek olduğu için altın veya böğüren buzağı her şeyin önüne geçmiştir. 

Görülemeyen Allah’a, gaybe imana geçilmesi için salikin nefsi tecerrüt etmelidir. Kendi soyut olmalı ki soyutu idrak edebilsin. Dünya menfaatlerini kalpten atmak zordur. Seyri sülukta dünyaya ait sevgilerin, duyguların kontrol altına alınmasından sonra tevhid ve akl-ı külden gelen feyizleri idrak mertebeleri gelir. N.N.

------------------------ 

 (Buzağıya tutunmakla nefsinize zulmetmiş oldunuz. Hemen Hâlikınıza tevbe edin, nefislerinizi öldürün.)

--------- 

 Mûsâ (a.s.) kemâle erdikten sonra kavmine hitap ediyor, yani bizdeki gönül, Mûseviyyet mertebesine ulaştığı zaman, kendi esmâsı’nda bulunan “mudil” yönlü isimler kavmine hitap ediyor, “Muhakkak ki siz buzağıya yöneldiğiniz için nefsinize zulmetiniz” diyor. Çünkü o mertebede nefsin “safiye”t halinin bulunması gerekiyor iken, tekrar dünya meta-ı itibariyle beşeri nefsaniyete dönülmesi yönünden, tekrar eski “safiye” haline dönüşmeleri için “emmare” nefislerinizi öldürün, hükmü açık olarak ikaz ve ihtar edilmektedir. Nefsin hallerine hiç itimat edilmez ihtiyatı hiç elden bırakmamak lazımdır. T.B. 

------------------------ 

## Bakara Suresi - Ayet 57 (Mushaf: 2 - Nüzul: 87 Alfabetik: 11)

وَظَلَّلْنَا عَلَيْكُمُ الْغَمَامَ وَاَنْزَلْنَا عَلَيْكُمُ الْمَنَّ وَالسَّلْوٰى كُلُوا مِنْ طَيِّبَاتِ مَا رَزَقْنَاكُمْ وَمَا ظَلَمُونَا وَلٰكِنْ كَانُوا اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

2.57 - Ve zallelnâ aleykumul ğamâme ve enzelnâ aleykumul menne ves selvâ, kulû min tayyibâti mâ razaknâkum, ve mâ zalemûnâ ve lâkin kânû enfusehum yazlimûn.

Diyanet Meali:

2.57 - Bulutu üstünüze gölge yaptık. Size, kudret helvası ile bıldırcın indirdik. "Verdiğimiz rızıkların iyi ve güzel olanlarından yiyin" (dedik). Onlar (verdiğimiz nimetlere nankörlük etmekle) bize zulmetmediler, fakat kendilerine (nefislerine) zulmediyorlardı.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

2.57 - Ve üstünüze o bulutu gölgelik çekdik ve «size kısmet ettiğimiz hoş rızıklardan yeyin» diye üzerinize hem kudret helvası, hem bıldırcın indirdik, zulmü, bize etmediler lâkin kendilerine (nefislerine) ediyorlardı.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

2.57 - Ve üzerinize bulutları gölgelik kıldık. Ve üzerinize kudret helvası ile (Selva denilen) Yelve kuşunu indirdik. «Size rızık olarak verdiğimiz şeylerin pâk helâl (olanlarını) yiyiniz!» dedik. Bize zulmetmiş olmadılar, ancak kendi nefislerine zulmeder oldular.

------------------------ 

İZAH: Burada nefsin yöneldiği hazlar söz konusudur. Çünkü dünyada geçen hayat görebildiğimiz ve tadabildiğimiz kadardır. İrfaniyet ise duyuların hazları cinsinden değildir. 

Emmare mertebesinde yiyecek hazır olarak gelse de farklı şeyler tatmak ister. Ancak irfan sahipleri yaşamak için yer, yemek için yaşamaz. Nefis mertebelerinde bu alışkanlıktan kurtulmak için riyazet yani kısıtlama şarttır. Yemek için yaşamanın önü ancak böyle kesilir. İsrail oğulları için de bir riyazet olmuştur. Ama onlar anlamamışlardır. Oysa gökten inen yiyeceğin biri tatlı biri tuzludur. “Tadı, tuzu” yerindedir. Ya da “hem protein hem de karbonhidrat alımı dengeli olmuştur” diyebiliriz.

Nefis mertebeleri duyu kaynaklı olduğu için organlarımızın keyfine dönük yeme-içme isteği ön plandadır. Tevhid mertebelerine geçilmedikçe bu istekler ikinci ve üçüncü plana düşmez! N.N.

------------------------ 

Bakara Suresi - Ayet 87 (Mushaf: 2 - Nüzul: 87 Alfabetik: 11) 

~~2.87~
وَلَقَدْ اٰتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ وَقَفَّيْنَا مِنْ بَعْدِهٖ بِالرُّسُلِ وَاٰتَيْنَا عٖيسَى ابْنَ مَرْيَمَ الْبَيِّنَاتِ وَاَيَّدْنَاهُ بِرُوحِ الْقُدُسِ اَفَكُلَّمَا جَاءَكُمْ رَسُولٌ بِمَا لَا تَهْوٰى اَنْفُسُكُمُ اسْتَكْبَرْتُمْ فَفَرٖيقًا كَذَّبْتُمْ وَفَرٖيقًا تَقْتُلُونَ

~ ~ ~
Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

2.87 - Ve lekad âteynâ mûsel kitâbe ve gaffeynâ mim bağdihî bir rusuli ve âteynâ îsebne meryemel beyyinâti ve eyyednâhu birûhil kudus, efekullemâ câekum rasûlum bimâ lâ tehvâ enfusukumustekbertum, feferîgan kezzebtum ve ferîgan tagtulûn.

Diyanet Meali:

2.87 - Andolsun, Mûsâ'ya Kitab'ı (Tevrat'ı) verdik. Ondan sonra ard arda peygamberler gönderdik. Meryem oğlu İsa'ya mucizeler verdik. Onu Ruhu'l-Kudüs (Cebrail) ile destekledik. Size herhangi bir peygamber, hoşunuza gitmeyen bir şey getirdikçe, kibirlenip (onların) bir kısmını yalanlayıp bir kısmını da öldürmediniz mi?

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

2.87 - Celâlim hakkı için: Musaya o kitabı verdik arkasından bir takım Peygamberlerle de takib ettik, hele Meryemin oğlu İsaya beyyineler verdik ve onu ruhülkudüs ile te'yit eyledik, ya artık size nefislerinizin hoşlanmayacağı bir emr ile bir Peygamber geldikçe her def'asında kafa tutarsınız kibrinize dokunduğu için kimine yalan der kimini öldürür müsünüz?

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

2.87 - Zât-ı Akdesime yemin olsun ki muhakkak Biz Mûsa'ya kitap verdik. Ondan sonra da birbiri ardınca peygamberler gönderdik. Meryem'in oğlu İsâ'ya da beyyineler verdik. Ve onu Rûhu'lKudüs ile teyid ettik. Sizler ise her ne vakit nefislerinizin hoşlanmadığı bir emir ile peygamber gelince tekehhürde bulunarak bir kısmını tekzîp etmiş olacak, bir kısmını da öldürecek misiniz? 

------------------------ 

İZAH: Emmare nefse gelemeyen insanlar duygularıyla aklettiğini, düşündüklerini bilmezler. Bu yüzden peygamber-lerin getirdiği esaslar akla uygun olduğu için onlara uygun düşmeyecektir. 

Nefislerinin verdiği hükümler daha gerçekçi ve akılcı gelir. Zira kördürler ve sağırdırlar. Peygamberlerinin getirdiği ile menfaatleri arasında kıyas yaparlar. Uymazsa reddetmekle kalmazlar, yalanlar hatta öldürürlerdi. 

Nefis tahtını vermek istemez. Alışkanlıklarını sürdürmek ister. Değişmek ölümdür. Bu yüzden salik nefis mertebelerinin ilk üçünde zuhuratlarında öldürmelidir! N.N.

------------------------ 

 Andolsun ki Biz Mâsâ’ya kitabı verdik, ve ondan sonra da peygamberle takviye ettik ve Meryem oğlu İsâ’ya da verdik, Burada Mûsa (a.s.) a sadece verilen bir kitaptan bahsediliyor diğer yerlerdeki ifadeleriyle birlikte yani Furkan’ı verdik, Hikmet’i verdik, Tevrat’ı verdik, Kitab’ı verdik diye dört ayrı özellikten bahsediyor, burada sadece hatırlatma olarak kitaptan bahsetmiş, Bilindiği gibi MûSâ’dan kasıt (Mim) Hakkikat-i Muhammedi, (Sin) insân, yani Hakkikati Muhammediyeyi idrak etme yolundaki insân demektir.

 İSa (Ayn) ve (Sin)’de gören göz mânâsına, ama sadece kendi varlığında gören, âlemlerin varlığında değil, Meryemoğlu İsâ’ya beyan verdik yani açıklamayı verdik diyor, yani Hakkikati Muhammedinin kendi varlığındaki oluşunu, İnsân-ı Kâmil’in kendi varlığında Hakkikat-i İlâhiyyenin olduğunu açıklamayı ona verdik ve onu Kudsi Ruh ile de teyid ettik, destekledik, bakın bu İsâ (a.s) hakkında belirtilen özel bir Âyet, ruhül kudsi ile desteklemesi demek burada “venefahtü fihi min ruhi” “ruhumdan üfledim” denilen mertebeden farklı bir mertebe vardır, sadece Âdem (a.s) a üflenen ruhla kalmıyor bir başka ruh ekleniyor, burada belirtilen Ruhi Kudsi Hakkikat-i Muhammedinin Zat mertebesi itibarıyla kendisinde açığa çıkması, yani “venefahtü”nün üzerinde kudsi bir oluşumu belirtiyor, mukaddesliği belirtiyor, işte bu mertebe ilk defa İsâ (a.s.) a veriliyor, o güne kadar gelen diğer peygamberlerden üstünlüğü o, işte kim seyri sülûkta bu mertebeye gelirse ona verilmiş oluyor Ruhül Kuds, işte bunların babaları yok, babalık görevi doğrudan doğruya Ulûhiyyetten geliyor, Meryem ana var sadece, yani nefsi küll mertebesi var, bu mertebeye gelmek için Kuddüs esmâsının yaşatılması gerekiyor, ki o mukaddesiyet kişide faaliyete geçebilsin.

 Size ne zaman bir peygamber gelse, nefsinizin istemediği bir şey getirse, siz ona karşı gururlanırsınız, yani namaz kıl diyor nefsin istemiyor, oruç tut diyor nefsin istemiyor, zekât ver diyor nefsin istemiyor. 

 Risalet mertebesinden size bir haber gelse, içinizden veya dışınızdan, gerek kelâm ile gerek hissiyatla, duyguyla bir Rasûl gelse, bunu gönle melek getirir mânâ âleminden o lâtif âlemden onu alır gönlüne getirir Cebrâîl (a.s) vasıtasıyla getirir, Cebrâîl (a.s.) a bağlı görevliler aracılığıyla, bir söz vardır “senin İsâ’n gelir giderde senin haberin bile olmaz” , çünkü gönül kapın kapalı, biz kapımızı hem içerden hem dışardan açalım yani içerden gelen yeni bilgileri dışarıya çıkartalım, dışardan aldığımız bilgileride içeriye sokalım, dışarıdan alınan kesb kazanma şeklinde, içeriden gelen vehb hibe şeklinde yani Cenâb-ı Hakk’ın hibesidir, esas ilim budur, hadis-i şerifte dendiği şekilde muhakkak dışarıya danışılacak fakat en son fetvayı gönlüne danışarak, gönlünden alman lâzım en sağlamı bu olur, yanılırsan ben yanıldım dersin, fakat kendine danışmadan sadece başkasının söylediğiyle aldığın bir karar yanlış olursa çok sıkıntı verir İçinden bir ses kalk namaz kıl der, o anda çeşitli bahanelerle onu ertelediğin anda o haberciyi öldürdün işte, bir daha da sana gelmez, buna misafir-i gaybi yani gayb âleminden gelen misafir diyorlar, mânâ ile gelen bilgilere, içeriye girer ilgi gösterilmezse bir dahada gelmez, ara ne zaman bulursun artık.

 Siz gurur, kibir yaptınız, bu tasavvufta çok mühim bir meseledir, tasavvufta belirli bir yol almış kimseler, biz bu yolları geçtik senelerdir yapıyoruz, bize namaz, oruç lâzım değil geçtik onları dedikleri zaman aynen bu Âyetin hükmü altına giriyorlar işte, ona içinden kalk ezan okunuyor dendiğinde, o biz geçtik onları tekrar ilkokulamı döneceğiz der, İçinizden bir fırka yalanladı, bir fırkada katletti, öldürdü. 

(36-2-Bakara-suresi-) T.B.

------------------------ 

## Bakara Suresi - Ayet 90 (Mushaf: 2 - Nüzul: 87 - Alfabetik: 11) 

~~2.90~
بِئْسَمَا اشْتَرَوْا بِهٖ اَنْفُسَهُمْ اَنْ يَكْفُرُوا بِمَا اَنْزَلَ اللّٰهُ بَغْيًا اَنْ يُنَزِّلَ اللّٰهُ مِنْ فَضْلِهٖ عَلٰى مَنْ يَشَاءُ مِنْ عِبَادِهٖ فَبَاؤُ بِغَضَبٍ عَلٰى غَضَبٍ وَلِلْكَافِرٖينَ عَذَابٌ مُهٖينٌ
~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

2.90 - Bi'semeşterav bihî enfusehum ey yekfurû bimâ enzelallâhu bağyen ey yunezzilallâhu min fadlihî alâ mey yeşâu min ıbâdih, febâû biğadabin alâ ğadab, ve lilkâfirîne azâbum muhîn.

Diyanet Meali:

2.90 - Karşılığında nefislerini sattıkları şeyi kıskançlıkları sebebiyle Allah'ın, kullarından dilediğine lütfuyla indirdiği vahyi inkâr etmeleri ne kötüdür! Bu yüzden gazap üstüne gazaba uğradılar. İnkâr edenlere alçaltıcı bir azap vardır.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

2.90 - Ne çirkindir o kendilerini sattıkları ki; Allahın kullarından dilediğine kendi fadlından vahiy indirmesine bağyederek, Allah ne indirdise hepsine küfrettiler de gadab üstüne gadaba değdiler ve o kâfirler için mühin bir azab var.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

2.90 - Nefislerini, mukabilinde sattıkları şey ne kötü bir şey! O şey Allah'ın fazlından olarak kullarının dilediği zâta inzal etmiş olmasına haset ederek Allah Teâlâ'nın inzal ettiğini inkar etmeleridir. Artık gazaptan gazaba uğradılar. Kâfirler için bir mühîn azap da vardır. 

------------------------ 

İZAH: Ayetin zahirinde bildirilen nefisler Yahudilere aittir. Kendilerinden bir peygamber yerine Araplardan peygamber gelmesi nefislerine ağır gelmiştir. Ve Peygamberimize iman ederlerse kazanmış oldukları dünyayı yitecektir. Bu yüzden yalanlamışlardır. Bir bakıma nefislerini dünyayla değiştirmişlerdir, satmışlardır. Oysa bunun tam tersi tevbe suresi 111.ayette geçmektedir.

“ Şüphesiz ki Allah, mü'minlerden nefislerini ve mallarını, karşılığında Cennet hakikaten onların olmak üzere satın almıştır! (2) (Onlar) Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve öldürülürler; (Allah tarafından onlara) Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da (söz verilen bu Cennet, Allah'ın) kendi üzerine hak bir va'ddir. Ve Allah’tan daha çok sözünü yerine getiren kim olabilir? Öyle ise yaptığınız bu alış-verişinizden dolayı sevinin! İşte büyük kurtuluş ise ancak budur!” Bugün ayet herkese şamildir. Çünkü günümüzde deizm artmıştır. İnsanlar C.Hakk ın iradesi, seçimi ile gelen peygamberleri kabul etmemektedir. Dolayısıy-la Allah’ın kelamını da. 

Salik açısından değerlendirirsek; mürid ilk üç mertebeyi geçene yani mutmain olana kadar değişik duygular yaşayabilir. İlla kendi içinden, nefsinden gelmez. Emmare altındaki duygulardan da taş atılabilir. Dikkatli olup, sıyrılabilir…

Ayet ihtar niteliğindedir. N.N. 

------------------------ 

 Ne kötü alışveriş yaptılar, “bu alışverişleri ile kendilerindeki Nur-u verip zulmeti-körlüğü satın aldılar” bu şekilde kendi nefisleriyle, Allah’ın indirdiğini inkâr etmek sûretiyle, Allah’ın fazlı kereminden onlara indirdikleri şey hakkında ne kötü alışveriş yaptılar, Allah’ın dilediği kullarının üzerine indirdiği şeyi “Nur-u” çekemediler ve ne kötü alışveriş yaptılar, onlar gazap üzerine gazap satın aldılar ve hor hakir edici gazap ta kâfirlerin üzerine oldu. T.B.

------------------- 

## Bakara Suresi - Ayet 102 (Mushaf: 2 - Nüzul: 87 - Alfabetik: 11)

~~2.102~
وَاتَّبَعُوا مَا تَتْلُوا الشَّيَاطٖينُ عَلٰى مُلْكِ سُلَيْمٰنَ وَمَا كَفَرَ سُلَيْمٰنُ وَلٰكِنَّ الشَّيَاطٖينَ كَفَرُوا يُعَلِّمُونَ النَّاسَ السِّحْرَ وَمَا اُنْزِلَ عَلَى الْمَلَكَيْنِ بِبَابِلَ هَارُوتَ وَمَارُوتَ وَمَا يُعَلِّمَانِ مِنْ اَحَدٍ حَتّٰى يَقُولَا اِنَّمَا نَحْنُ فِتْنَةٌ فَلَا تَكْفُرْ فَيَتَعَلَّمُونَ مِنْهُمَا مَا يُفَرِّقُونَ بِهٖ بَيْنَ الْمَرْءِ وَزَوْجِهٖ وَمَا هُمْ بِضَارّٖينَ بِهٖ مِنْ اَحَدٍ اِلَّا بِاِذْنِ اللّٰهِ وَيَتَعَلَّمُونَ مَا يَضُرُّهُمْ وَلَا يَنْفَعُهُمْ وَلَقَدْ عَلِمُوا لَمَنِ اشْتَرٰيهُ مَا لَهُ فِى الْاٰخِرَةِ مِنْ خَلَاقٍ وَلَبِئْسَ مَا شَرَوْا بِهٖ اَنْفُسَهُمْ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

2.102 - Vettebeû mâ tetluş şeyâtînu alâ mulki suleymân, ve mâ kefera suleymânu ve lâkinneş şeyâtîne keferû yuallimûnen nâses sıhr, ve mâ unzile alel melekeyni bibâbile hârûte ve mârût, ve mâ yuallimâni min ehadin hattâ yekûlâ innemâ nahnu fitnetun felâ tekfur, feyeteallemûne minhumâ mâ yuferrigûne bihî beynel mer'i ve zevcih, ve mâ hum bidârrîne bihî min ehadin illâ biiznillâh, ve yeteallemûne mâ yedurruhum ve lâ yenfeuhum, ve legad alimû lemenişterâhu mâ lehû fil âhırati min halâk, ve lebié'se mâ şerav bihî enfusehum, lev kânû yağlemûn.

Diyanet Meali:

2.102 - Süleyman'ın hükümranlığı hakkında şeytanların (ve şeytan tıynetli insanların) uydurdukları yalanların ardına düştüler. Oysa Süleyman (büyü yaparak) küfre girmedi. Fakat şeytanlar, insanlara sihri ve (özellikle de) Babil'deki Hârût ve Mârût adlı iki meleğe ilham edilen (sihr)i öğretmek suretiyle küfre girdiler. Hâlbuki o iki melek, "Biz ancak imtihan için gönderilmiş birer meleğiz. (Sihri caiz görüp de) sakın küfre girme" demedikçe, kimseye (sihir) öğretmiyorlardı. Böylece (insanlar) onlardan kişi ile karısını birbirinden ayıracakları sihri öğreniyorlardı. Hâlbuki onlar, Allah'ın izni olmadıkça o sihirle hiç kimseye zarar veremezlerdi. (Onlar böyle yaparak) kendilerine zarar veren, fayda getirmeyen şeyleri öğreniyorlardı. Andolsun, onu satın alanın ahirette bir nasibi olmadığını biliyorlardı. Kendilerini-nefisleri karşılığında sattıkları şey ne kötüdür! Keşke bilselerdi!

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

2.102 - Tuttular Süleyman mülküne dair Şeytanların uydurup takib etdikleri şeylerin ardına düştüler, halbuki Süleyman küfretmedi ve lâkin o şeytanlar küfr ettiler, nasa sihir ta'lim ediyorlar ve Babilde Harut Marut iki melek üzerine indirilen şeyleri öğretiyorlardı, halbuki o ikisi «biz ancak bir imtihan için gönderildik sakın sihir yapmayı tecviz edib de kâfir olma» demedikce bir kimseye öğretmezlerdi, işte bunlardan kişi ile zevcesinin arasını ayıracak şeyler öğreniyorlardı, fakat Allahın izni olmadıkça bununla kimseye zarar verebilir değillerdi, kendilerine zarar verecek, menfaati olmıyacak bir şey öğreniyorlardı, kasem olsun onu her kim satın alsa her halde onun Ahırette bir nasibi yok, bunu muhakkak bilmişlerdi amma canlarını-nefislerini sattıkları o şey ne çirkin bir şeydi onu bilselerdi Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

2.102 - Ve onlar Süleyman aleyhisselâm mülkü aleyhine şeytanların uydurdukları şeylerin ardına düştüler. Halbuki Süleyman, asla küfretmedi, fakat o şeytanlar kâfir oldular. Onlar nâsa sihir ve Babil'deki iki meleğe, Harût ile Marût'a indirilmiş olan şeyleri öğretiyorlardı. Bu iki melek ise, «Biz ancak bir fitneyiz, sakın kâfir olma!» demedikçe bir kimseye sihir namına bir şey öğretmezlerdi. İşte birtakım kimseler bu iki melekten zevç ile zevcenin arasını ayıracak şeyler öğreniyorlardı. Fakat bunlar Allah Teâlâ'nın izni olmadıkça bu sihr ile bir kimseye bir zarar verebilir değildirler. Onlar kendilerine zarar verip fayda vermeyen şeyleri öğreniyorlardı. Yemin olsun ki onlar, o sihri satın alan kimse için ahirette hiç bir nâsip olmayacağını muhakkak bilmişlerdir. Ne fena bir şey mukabilinde nefislerini satmış oldular, eğer bilecek olsalardı. 

------------------------ 

İZAH: Ayette fayda vermeyen bilgi karşılığında nefislerin satılması mevzuu vardır. Sihir yapılması ve öğrenilmesi hem faydasız hem de günahtır. Fakat insanları etkilemek açısından şan, şöhret, para getirisi olmaktadır. Başı zararlı olanın sonu da zararlıdır. Kötü biter. Yapan ve yaptıran açısından ahirette ellerinin boş kalması vardır. 

Kısaca fayda vermeyen, sadece az bir geçimlilik uğruna C.Hakk ın uygun görmediklerini yapmak nefsini az bir değere satıp, ahireti boşa çıkarmaktır. Oysa ahiret hayatı ebedidir. Nefsin iman olmazsa dünyaya kapılabileceğinin göstergesidir. 

Salik açısından ayet şunu anlatır: dünya ve ahiret mutluluğu kişinin kendisini kazanmasına bağlıdır. Ne ahiret için dünyadan ne de dünya için ahiret ziyan edilmelidir. Denge bir yolun istikametini gösterir. Bir de kendini tanıma yolunda rehbersiz gidilmez. Işık tutulması gerekir. Yollar her türlü mahalleleri barındırır. Temyiz kabiliyeti kazanmadan mürşidin eli bırakılmaz. Nefsin etkisi altından çıkmamış, iyi ile kötünün ayırdına varamamış salik için tehlike her zaman mevcuttur. Farkında olmadan kayar gider. N.N. 

------------------------ 

 Süleyman’ın mülkünden de şeytanlara tabi oldular, demek ki insânın üstüne bir devre geliyor Süleymanlık mertebesi devresi ve bu devre şeytanların, cinlerin ve nefsin en şiddetli olduğu bir devre, Mûsû (a.s.) hayatında da sihirlerle çok uğraşılıyor ya, Süleyman (a.s.) devrinde sihirbazlık üst dereceye çıkmış, Mûsâ (a.s.) devrinde de çok sihirbaz varmış, sihirden kasıt hayal, vehimdir, zâhiri olarakta incelemek lâzımdır, fakat biz bâtıni olarak ne ifade ediyor ona bakalım.

 Süleyman küfür ehli olmadı, bunu kendimize vurursak Hakkikat-i Muhammedinin o devredeki hali Süleymanlık mertebesidir, onun karşısında olan şeytanlarda ondaki hayal ve vehimdir, bir ara hayal ve vehim o kadar artmış ki, mülkünden çıkarmak zorunda kalmış Süleyman (a.s.) şeytanları, vesveselerle bir sürü bozgunculukla Süleymanlık mertebesini yerinden oynatmışlar, Süleymanlık mertebesi bunlarla büyük mücadele verdikten sonra onları emri altına almış olacaktır.

 Lâkin şeytanlar küfür ehli oldular, yani hayal ve vehmin yaptığı şeylerin hepsi geçersiz hükümlerdir.

 İnsanlara sihir talim ediyorlardı, öğretiyorlardı, sihir bir bakıma hayali bilgiler demektir, tabii bunun ayrı bir ilim olduğu ve insânlar üzerinde tesiri olduğuda bilinen bir gerçektir.

 “ve mâ ünzile alel melekeyni Bibabile harute ve marut”, buradaki “ma” yı değişik şekilde yorumluyorlar, bir bakıma indirmedim mânâsına “mâ” yı nehyedici, kaldırıcı olarak yorulmluyorar, diğer yönden vasıl, birleştirme için yorumluyorlar.

 Hârût ve Mârût isimli iki melek insânların isyanlarına bakarak Ya Rabbi bizi yeryüzüne indir biz insânlar gibi isyan etmeyiz demişler, Cenâb-ı Hakk’ta onlara insânlarda nefis var sizde nefis yok, siz insânlar gibi yaşayamazsınız demiş, o zaman bize de nefis ver diyorlar ve Cenâb-ı Hakk onları insân sûretinde ve insân duygularıyla techiz edip yeryüzüne indiriyor ve ikisini de Babil’e kadı yapıyor, bunlar bir müddet güzel, güzel adeletle hareket ediyorlar, bir müddet bu şekilde hayatlarını sürdürdükten sonra, bunlara kocasından ayrılmak üzere bir hanım geliyor, fakat bakıyorlar ki şer’an ayrılması mümkün değil, kadının değişik yaklaşımları sonucu, kadının isteğini kabul edip, melek oldukları halde fiillerini bozuyorlar, işte nefis olmadıktan sonra istediğin kadar yapmam etmem de, ama nefis var ise o duruma gelince ona hakim olmak büyük meseledir, Hârût ile Mârût bu sınavı kaybettiklerinden dolayı Cenâb-ı Hakk’ın onları ayaklarından kıyamete kadar asılı tutacağı söyleniyor.

 Oysa biz sadece fitneyiz, o halde kâfir olmayın demedikçe, hiç kimseye bir şey öğretmezlerdi, karı kocanın arasını açacak şeyleri öğretiyorlardı, yani sihir öğretiyorlardı.

 Allah’ın izni olmaksızın onlar ne yaparlarsa yapsınlar hiç kimseye zarar veremezler, burası çok mühim bir meseledir, kimse kimseye bir zarar veremez, ancak Allah izin verirse veya takdiri öyle düzenlenmişse, ancak olur diyelim. Onlar kendilerine faydası olmayan fakat zarar veren şeyleri öğreniyorlardı. 

 Andolsun ki onu satın alanların ahirette bir nasibi olmaz, onlar nefislerine ne kötü bir şeyi satın aldılar, eğer bunu bilselerdi. 

 Burada bahsi geçen eğitilmiş ve Hakk yoluna dönmüş olan nefistir. Nefsi safiyeyi sattılar, yerine nefsi emmareyi aldılar. Bu ayet-i kerîme de dikkat edilecek husus burasıdır.

(36-2-Bakara-suresi-) T.B.

------------------------ 

## Bakara Suresi - Ayet 109 (Mushaf: 2 - Nüzul: 87 - Alfabetik: 11) 

~~2.109~
وَدَّ كَثٖيرٌ مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ لَوْ يَرُدُّونَكُمْ مِنْ بَعْدِ اٖيمَانِكُمْ كُفَّارًا حَسَدًا مِنْ عِنْدِ اَنْفُسِهِمْ مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمُ الْحَقُّ فَاعْفُوا وَاصْفَحُوا حَتّٰى يَاْتِىَ اللّٰهُ بِاَمْرِهٖ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَیْءٍ قَدٖيرٌ

~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

2.109 - Vedde kesîrum min ehlil kitâbi lev yeruddûnekum mim bağdi îmânikum kuffârâ, hasedem min ındi enfusihim mim bağdi mâ tebeyyene lehumul hakku, fağfû vasfehû hattâ yeé'tiyallâhu biemrih, innallâhe alâ kulli şey'in kadîr.

Diyanet Meali:

2.109 - Kitap ehlinden birçoğu, hak kendilerine belirdikten sonra dahi, içlerindeki kıskançlıktan ötürü sizi, imanınızdan sonra küfre döndürmek isterler. Siz şimdilik, Allah onlar hakkındaki emrini getirinceye kadar affedin, hoşgörün. Şüphesiz Allah, gücü her şeye hakkıyla yetendir.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

2.109 - Ehli kitabdan birçoğu arzu etmektedir ki sizi imanınızdan sonra çevirip kâfir etseler: hak kendilerine tebeyyün ettikten sonra sırf nefsaniyetlerinden, hasedden, şimdi siz afv ile safh ile davranın tâ Allah emrini verinceye kadar, şüphe yok ki Allah her şeye kadir, daima kadirdir Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

2.109 - Ehl-i kitaptan birçokları kendilerine hak tebeyyün ettikten sonra nefislerindeki hasetten dolayı sizi imânınızdan sonra kâfirler haline döndürmeyi temenni etmiştir. İmdi siz Allah'ın emri gelinceye kadar affediniz, serzenişte bulunmayınız. Şüphe yok ki, Allah Teâlâ her şeye kemaliyle kâdirdir. 

------------------------ 

İZAH: Kıskançlık ve haset sadece güzellik, mal, mülkten dolayı değildir. İman da kıskanılabilir! Kişiler iyi Müslüman olursa bu hasetlik için de bir vesiledir. Kısaca nefis karşıdakini ne olursa olsun iyi olmasını istemez. İlla terbiye edilmiş ise…. Ehli kitabın son zamanlarda İslam’ın “cihat, kadınların dövülmesi, kadınların dörde kadar alınması… “ Gibi hukuk konularını sürekli yazması Müslümanları bile dinimiz hakkında şüphelere düşürmektedir. Bu ayetler hukuk ayetleridir ve zamana göre düzenlenebilir. Ama kuşku tohumları saçılmaktadır.

Salik her zaman dikkatli olmak zorundadır. Nefsin oyunlarından haberdar olmalıdır. Ne kadar ilim alırsa nefis de aynı oranda nasipleneceği için yukarı mertebelere çıkıldıkça hileler daha ince olur. Bu yüzden nefsin bilinmesi, görülmesi ve kontrol altında tutulması son nefese kadar sürer. Ama ruhta alışkanlık kesbedince tevhid ilimleri neşv ü nema bulur. N.N.

------------------------ 

 Ehli kitaptan bir çokları imânınızdan sonra sizi küfüre döndürmeyi arzu ettiler, yani kitap ehli, yalnız kitap ehlinin batılları tabi, gerçek kitap ehli bunu istemez. 

 Kendi nefislerinden olan hasetlerinden dolayı, size Hakk geldikten sonra, yani sizde Hakk’ın zuhuru olduktan sonra onlar kendi nefislerinde buna hased ettiklerinden, kendilerinde hayal ve vehim olduğundan yani Hz. Peygamberin (s.a.v) ümmetine Hakk’ın varlığı kendi üzerlerine geldiğinden buna hased ettiler ve imândan sonra küfüre dönmelerini arzu ettiler.

 O halde sen onların bu hallerine bakma, onları affet ve hoşgör Allah’ın emri onların üzerine gelinceye kadar, yani onlara nasıl davranılacağı emri gelinceye kadar onları hoşgör ve affet yani şimdilik bir şey yapma deniyor, muhakkak ki Allah herşey üzerine kadirdir. T.B. 

(36-2-Bakara-suresi-) T.B.

------------------------ 

## Bakara Suresi - Ayet 130 (Mushaf: 2 - Nüzul: 87 - Alfabetik: 11) 

~~2.130~
وَمَنْ يَرْغَبُ عَنْ مِلَّةِ اِبْرٰهٖيمَ اِلَّا مَنْ سَفِهَ نَفْسَهُ وَلَقَدِ اصْطَفَيْنَاهُ فِى الدُّنْيَا وَاِنَّهُ فِى الْاٰخِرَةِ لَمِنَ الصَّالِحٖينَ

~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

2.130 - Ve mey yerğabu ammilleti ibrâhîme illâ men sefihe nefseh, ve legadistafeynâhu fid dunyâ, ve innehû fil âhırati lemines sâlihîn.

Diyanet Meali:

2.130 - Kendini bilmeyenden başka İbrahim'in dininden kim yüz çevirir? Andolsun, biz İbrahim'i bu dünyada seçkin kıldık. Şüphesiz o ahirette de iyilerdendir.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

2.130 - İbrahimin milletinden kim yüz çevirir? Ancak kendine kıyan sefîh, hakikat biz onu Dünyada ıstıfa ettik, Ahırette de o hiç şüphe yok salâhile seçilenlerdendir Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

2.130 - Nefsine ihanet edenlerden başka kim İbrahim'in millet(din)inden kaçınır? Şüphe yok ki Biz O'nu dünyada mümtaz kıldık ve şüphesiz ahirette de O, muhakkak sâlihler zümresindendir. 

------------------------ 

İZAH: Ayetteki hitap ehli kitap ve putperest Araplaradır. Burada nefsin sefih özelliğinden bahsedilir. 

Sefih: ergenlik çağına ulaşmış ve temyiz gücüne sahip olmakla birlikte harcamalarındaki ölçüsüzlük nedeniyle kısıtlı sayılan kimsedir. Kişi büyümüş de olsa C.Hakk ın gösterdiği yoldan gitmezse sefih sayılacaktır. Sefih kelimesinin zıddı rüşd’dür. Doğru yolu bulmaktır. 

Eskiden akıl baliğ olmuş bir çocuğa çeşitli vazifeler verip tasarrufta bulunması sağlanırdı. Rüştünü ispat etmesi için. Şimdi dünyevi harcamaları yerinde olsa bile kişi kendini Hak yolunda kullanmazsa reşid olmayacaktır. 

Salik yolculuğunda nefsi safiyeye geldiği zaman afaka yani dış dünyaya tasarruf etmesi için gönderilir. Afak ve enfüsü bir etmeye çalışır. Mürşidinin arada sorduğu sorularla kendini görür. N.N.

------------------------ 

 Ancak kendi nefislerinde sefih olanlar İbrâhîm’in hakikatlerinden yüz çevirir, yani kendi nefsine dönenler oradan yüz çevirirler, Cenâb-ı hakk onu dünyada seçti, o ahirette de salihlerden olacak, ahiret dediği, bir bakıma dünya sonrası ahrettir, bir bakıma daha bu günden kendi nefsinden temizlenme sonrası ahrettir ki; o zaman gerçek salâh ehli olunur. T.B. 

(36-2-Bakara-suresi-) T.B.

------------------------ 

 Bakara Suresi - Ayet 187 (Mushaf: 2 - Nüzul: 87 - Alfabetik: 11) 

~~2.187~
اُحِلَّ لَكُمْ لَيْلَةَ الصِّيَامِ الرَّفَثُ اِلٰى نِسَائِكُمْ هُنَّ لِبَاسٌ لَكُمْ وَاَنْتُمْ لِبَاسٌ لَهُنَّ عَلِمَ اللّٰهُ اَنَّكُمْ كُنْتُمْ تَخْتَانُونَ اَنْفُسَكُمْ فَتَابَ عَلَيْكُمْ وَعَفَا عَنْكُمْ فَالْپٰنَ بَاشِرُوهُنَّ وَابْتَغُوا مَا كَتَبَ اللّٰهُ لَكُمْ وَكُلُوا وَاشْرَبُوا حَتّٰى يَتَبَيَّنَ لَكُمُ الْخَيْطُ الْاَبْيَضُ مِنَ الْخَيْطِ الْاَسْوَدِ مِنَ الْفَجْرِ ثُمَّ اَتِمُّوا الصِّيَامَ اِلَى الَّيْلِ وَلَا تُبَاشِرُوهُنَّ وَاَنْتُمْ عَاكِفُونَ فِى الْمَسَاجِدِ تِلْكَ حُدُودُ اللّٰهِ فَلَا تَقْرَبُوهَا كَذٰلِكَ يُبَيِّنُ اللّٰهُ اٰيَاتِهٖ لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ

~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

2.187 - Uhılle lekum leyletes sıyâmir rafesu ilâ nisâikum, hunne libâsul lekum ve entum libâsul lehunn, alimallâhu ennekum kuntum tahtânûne enfusekum fetâbe aleykum ve afâ ankum, fel âne bâşirû hunne vebteğû mâ keteballâhu lekum, ve kulû veşrabû hattâ yetebeyyene lekumul haytul ebyadu minel haytıl esvedi minel fecr, summe etimmus sıyâme ilel leyl, ve lâ tubâşirû hunne ve entum âkifûne fil mesâcid, tilke hudûdullâhi felâ tagrabûhâ, kezâlike yubeyyinullâhu âyâtihî linnâsi leallehum yettekûn.

Diyanet Meali:

2.187 - Oruç gecesinde kadınlarınıza yaklaşmak size helâl kılındı. Onlar, size örtüdürler, siz de onlara örtüsünüz. Allah, (Ramazan gecelerinde hanımlarınıza yaklaşarak) kendinize (nefsinize) zulmetmekte olduğunuzu bildi de tövbenizi kabul edip sizi affetti. Artık eşlerinize yaklaşın ve Allah'ın sizin için yazıp takdir etmiş olduğu şeyi arayın. Şafağın aydınlığı gecenin karanlığından ayırt edilinceye (tan yeri ağarıncaya) kadar yiyin, için. Sonra da akşama kadar orucu tam tutun. Bununla birlikte siz mescitlerde itikâfta iken eşlerinize yaklaşmayın. Bunlar, Allah'ın koyduğu sınırlardır. Bu sınırlara yaklaşmayın. Allah, kendine karşı gelmekten sakınsınlar diye, âyetlerini insanlara böylece açıklar.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

2.187 - Oruç gecesi kadınlarınıza ilişmeniz size helâl buyuruldu, onlar sizin için bir libas siz de onlar için bir libas mesabesindesiniz, Allah nefsinize emniyyet edemiyeceğinizi bildiği için müraceatınızı kabul buyurdu ve sizden afvetti, şimdi onlara mübaşerette bulunun ve Allahın sizler için yazdığını isteyin ve tâ fecrin beyaz ipliği siyah iplikten sizce seçilinceye kadar yeyin için, sonra da ertesi geceye kadar orucu tam tutun, bununla beraber siz mescidlerde i'tikâf halinde iken onlara mübaşerette bulunmayın, bunlar Allah hudududur sakın onlara yaklaşmayın, böyle ayırd ediyor Allah âyetlerini insanlara ki sakınıb korunsunlar Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

2.187 - Sizin için oruç gecesi kadınlarınızla mücâmaatta bulunmak helâl kılındı. Onlar sizin için libastır. Siz de onlar için libassınızdır. Muhakkak sizin nefislerinize hıyanet edeceğinizi Allah Teâlâ bildi ve tevbenizi kabul etti ve sizden (günahlarınızı) af buyurdu. Şimdi onlara mübaşerette bulununuz. Ve Allah Teâlâ'nın sizler için yazdığı şeyi isteyiniz. Ve sizler için fecrin beyaz ipliği siyah ipliğinden tebeyyün edinceye kadar yiyiniz ve içiniz. Sonra orucu ertesi geceye kadar tam tutunuz. Ve siz mescitlerde mûtekif bulundukça kadınlarınıza mübaşerette bulunmayınız. Bu Allah'ın hudududur. Sakın onlara yaklaşmayınız. İşte Allah Teâlâ âyetlerini nâsa böyle açıkça beyan buyurur. Tâ ki onlar sakınalar.

------------------------ 

İZAH: Nefsin tabii ihtiyaçlarının ve yine şeriat sınırları içinde giderilmesinde bir beis olmadığı bildiriliyor. N.N.

------------------------ 

 Size helâl kılındı, oruç günlerinin gecesinde, hanımlarınıza yaklaşmanız, onlar sizin örtünüzdür ve sizde onların örtüsüsünüz, muhakkak ki Allah bilir nefislerinize hata yaptığınızı, tevbe edin ve O’da sizi affetsin, yani insânlar nefisleriyle hata yapabilirler Allah’ta bunun böyle olduğunu bilir ama siz bu hatayı yaptıktan sonra hemen tevbe edin, O’da sizden bunu affetsin.

 Oruç tuttuğunun günün gecesi ne demek? Kendi varlığında ittika halindeyken gündüz halini yaşıyoruz, yani Allah’ın varlığının seninle birlikte olduğunu idrak ederek yaşadığın sürece zâten oruçtasın demektir, fiilen yemek ye istersen, bâtınen oruçta ve ihramdasın demektir ayrıca, işte bu düşünceden çıkıp beşeriyetine döndüğün zaman gece olmuş demektir, nefsaniyetine geçmiş olursun yani nuraniyetinden zulmaniyete geçmiş oluyorsun isterse gün gündüz olsun, o gün başka bir gün gece başka bir gece, işte böyle bir halde yemekte içmekte bahis yoktur, yani kadına yaklaşmayın dediği aklı küllden nefsi külle yaklaşmanızda mahsur yoktur yani belirli bir şeriat içerisinde nefsimizle yaşamakta mahsur yoktur, işte zaman zaman nefsi küll de yaşamanız aklı küllün perdesidir.

 Kara iplikten beyaz iplik aydınlanıncaya kadar fecr vaktinde yiyiniz, eski zamanlarda saat yoktu, zamanı haber verecek top yoktu, ölçü veriyor beyaz iplikle siyah iplik ayrılıncaya kadar yani hava biraz loş oluncaya kadar yiyip içiniz diyor, yalnız bu elimizdeki makara ipi değil ufuktaki bir iplik çizgisi, ufuktaki siyah çizgi yukarıda kalır beyaz çizgide aşağıdan çıkmaya başlar, güneşin ışıkları ışımaya başlar, gecenin karanlığı üstte siyah bir çizgi yapar, işte bu belirgin hale gelinceye kadar, yiyin için, buna fecri sadık, fecri kazib’te diyorlar, o zaman akşama kadar orucunuzu tamamlayın. 

 Gündüz vakti oruçlu olduğunuz sürece bir şey yiyip içmeyin deniyor, yani Zat mertebesinde bulunuyorsan eğer, gündüz Zat mertebesidir, İlâh-î varlığın sendeki tecellisi zuhurudur, bu mertebede bulunuyorsan zâten sıfatla, esmâyla, ef’alle işin yok, yani yiyecekle, içecekle işin yok, zâten oruçlu hükmündesin, Zat mertebesi itibarıyla, Zati varlığındayken vücut kesafetinden kurtulduğun için yemeye içmeye ihtiyaç yoktur, yeme içme orada sözkonusu değildir.

 İtikafta iken kadınlarınıza yaklaşmayın, bunun gecesinde de gündüzünde de, mescitlerde, bu Allah’ın sınırlarıdır, bunları aşmayın. 

 İtikâfta olmak devamlı Hakk’la birlikte olmak demektir yani kendi beşeriyetini aşmış Hakk’la birlikte olmak, o zaman Hakk’la birlikte olduğunda nefsâni herhangi birşeye yaklaşma demektir, senin gerçek eşin aslında kendi nefsani varlığındır yani Aklı küll hakiki varlığın nefsi küll ise bedenindir işte nefsi külle itikafta iken yaklaşma yani nefsani bir arzuna yaklaşma tabii bunun içerisine eşle olan hallerde zâten giriyor, ama o ayrı bir konu olduğu halde orada sınırlanan sadece o değil yani itikafta olduğun sürece kendi varlığındaki nefsine dönük işler yapma, nefsine ait işler yapacaksan zâten itikâfta değilsin, itikâf içinde olsan da, itikaftan çıkıyorsun. 

 İşte böylece Allah Âyetlerini açıklar, insânlar için umulur ki onlar sakınırlar. T.B. 

 (36-2-Bakara-suresi-) T.B.

 ----------------------- 

## Bakara Suresi - Ayet 207 (Mushaf: 2 - Nüzul: 87 - Alfabetik: 11) 

وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَشْرٖى نَفْسَهُ ابْتِغَاءَ مَرْضَاتِ اللّٰهِ وَاللّٰهُ رَؤُفٌ بِالْعِبَادِ

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

2.207 - Ve minen nâsi mey yeşrî nefsehubtiğâe merdâtillâh, vallâhu raûfum bil ıbâd.

Diyanet Meali:

2.207 - İnsanlardan öylesi de vardır ki, Allah'ın rızasını kazanmak için kendini (nefsini) feda eder. Allah, kullarına çok şefkatlidir.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

2.207 - Yine nas içinden kimi de vardır ki, Allahın rızasına ermek için kendini (nefsini) feda eder, Allah ise kullarına çok refetlidir Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

2.207 - İnsanlardan bazıları da vardır ki, Allah Teâlâ'nın rızasına nâiliyet için nefsini satar. Allah-ü Azîmüşşan ise kullarına çok re'fetlidir.

------------------------ 

İZAH: Nefs bizim özümüzdür ama C.Hakk’ın esmalarından birinin ağırlıklı olarak gölgesiyizdir. Bize ait değil. 

Nefis terbiyesi yaparak öncelikle mahalli temizleriz. Sonra o mahalle giren tevhid bilgileri ile gölge olduğumuzu anlarız. Nefsin ruha kalbolmuştur. Bu bir bakıma nefsin satışa çıkarılıp karşılığında ruh, akıl, gönül alındığı alış veriştir. 

"Hiç şüphesiz Allah, müminlerden, -karşılığında onlara mutlaka cenneti vermek üzere- canlarını ve mallarını satın almıştır. Onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve öldürülürler; bu Tevrat'ta, İncil'de ve Kur'ân'da O'nun üzerine gerçek olan bir vaattir. Allah'tan daha çok ahdine vefa gösterecek olan kimdir? Şu hâlde yaptığınız bu alış verişten dolayı sevinip müjdeleşiniz." (Tevbe/111) Raûf kelimesi “kalbi dayanamayacak derecede merhametli” demektir. Dil âlimleri re’f’etin rahmetten daha güçlü bir şefkat duygusunu ifade ettiğini belirtir. Rahmet, “hoşlanmasa bile kişinin başkasına iyilik yapması” anlamına da geldiği halde re’f’et gönülden kopan bir istekle şefkat gösterme içeriğine sahiptir. Raûf Allah’a nispet edildiğinde “ileri derecede şefkatli ve merhametli” mânası kastedilir (Lisânü’l-ʿArab, “rʾef” md.; Kāmus Tercümesi, “rʾef” md.; Ebü’l-Kāsım ez-Zeccâcî, s. 91). N.N.

------------------- 

 Yine insânlardan bazıları vardır, nefsini satar, verir yani Allah’ın rızası karşılığında, bu mertebenin de değişik zuhur mahalleri vardır, en kemâlli olarak “kendi nefsi benliğini sattı, yani rızası ile yerine verdi, Zâtını aldı” diyebiliriz, kendi hakikiki benliğini, ki o da zâten “O”nun, O’na verdi, orada artık esmâ-i İlâhîyye’den bahis yoktur. Zatından bahsediliyor, burada ulaşmak için gösterilen bir mertebeden bahsediliyor. Bu mertebe ise beşeri nefsaniyetini verip yerine ilahi Kimliğini bulduğu mertebeden bahsedilmektedir ve kişiye hedef gösterilmektedir.

 Muhakkak ki Allah gerçek kullarına çok Rauf’tur, merhametlidir, merhametlidir derken beşeri anlamda bir merhamet değil İlâh-î anlamdadır. T.B. 

(36-2-Bakara-suresi-) T.B.

------------------------ 

## Bakara Suresi - Ayet 231 (Mushaf: 2 - Nüzul: 87 - Alfabetik: 11)

وَاِذَا طَلَّقْتُمُ النِّسَاءَ فَبَلَغْنَ اَجَلَهُنَّ فَاَمْسِكُوهُنَّ بِمَعْرُوفٍ اَوْ سَرِّحُوهُنَّ بِمَعْرُوفٍ وَلَا تُمْسِكُوهُنَّ ضِرَارًا لِتَعْتَدُوا وَمَنْ يَفْعَلْ ذٰلِكَ فَقَدْ ظَلَمَ نَفْسَهُ وَلَا تَتَّخِذُوا اٰيَاتِ اللّٰهِ هُزُوًا وَاذْكُرُوا نِعْمَتَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ وَمَا اَنْزَلَ عَلَيْكُمْ مِنَ الْكِتَابِ وَالْحِكْمَةِ يَعِظُكُمْ بِهٖ وَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاعْلَمُوا اَنَّ اللّٰهَ بِكُلِّ شَیْءٍ عَلٖيمٌ

~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

2.231 - Ve izâ tallaktumun nisâe febelağne ecelehunne feemsikûhunne bimağrûfin ev serrihû hunne bimağrûf, ve lâ tumsikû hunne dırâral litağtedû, ve mey yef'al zâlike fekad zaleme nefseh, ve lâ tettehızû âyâtillâhi huzuvâ, vezkurû niğmetallâhi aleykum ve mâ enzele aleykum minel kitâbi vel hıkmeti yeızukum bih, vettekullâhe vağlemû ennallâhe bikulli şey'in alîm.

Diyanet Meali:

2.231 - Kadınları boşadığınız ve onlar da bekleme sürelerini bitirdikleri zaman, ya onları iyilikle tutun yahut iyilikle bırakın. Haklarına tecavüz edip zarar vermek için onları tutmayın. Bunu kim yaparsa kendine zulmetmiş olur. Sakın Allah'ın âyetlerini eğlenceye almayın. Allah'ın üzerinizdeki nimetini, size öğüt vermek için indirdiği Kitab'ı ve hikmeti hatırlayın. Allah'a karşı gelmekten sakının ve bilin ki Allah her şeyi hakkıyla bilendir.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

2.231 - Hem kadınları boşadınız da ıddetlerini bitirdiler mi, artık kendilerini ya iyilikle tutun veya iyilikle salın, yoksa haklarına tecavüz için zararlarına olarak tutmayın, bunu kim yaparsa nefsine zulmetmiş olur, Sakın Allahın âyetlerini şaka yerine tutmayın, Allahın üzerinizdeki ni'metini ve size va'zlar vererek indirdiği kitab ve hikmeti unutmayın düşünün, hem Allahdan korkun ve bilin ki Allah her şeyi bilir 
Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

2.231 - Ve kadınları boşadığınızda, onlar da adetlerinin sonuna yaklaşınca artık onları ya iyilikle tutunuz veya iyilikle salıveriniz. Onları, haklarına tecavüz için zararlarına olarak tutuvermeyiniz. Bunu her kim yaparsa muhakkak nefsine zulüm etmiş olur. Ve Allah Teâlâ'nın âyetlerini eğlence yerine tutmayınız. Ve Allah Teâlâ'nın üzerinize olan nîmetlerini ve sizlere indirip kendisiyle öğüt verdiği kitabı ve hikmeti yâd ediniz. Ve Hak Teâlâ'dan korkunuz. Ve biliniz ki Allah Teâlâ şüphesiz her şeyi bihakkın bilicidir.

------------------------ 

İZAH: Boşanmak Allah’ın en sevmediği helal işlerdendir. Hak ve hukuka riayet şarttır. Eşlere yapılan zulüm kendine yapılmıştır. Kendine dönecektir mutlaka. Hem Allah’ın hakkına hem de insan haklarına tecavüz edilmiş olacaktır. Kişinin kendine yaptığı taşkınlık yalnızca kendini ilgilendirir ama başkasına yaptığı ise kamu hukukuna girdiği için ciddiye alınması şarttır.

Salik yönünden ise; evlenme iki mertebe arasında bağ kurulmasıdır. Ya da tüme varım metoduyla nefsin akılla izdivacıdır. Akıl kendini görebilmek için nefs ister. Nefs de kendini bilmek için akla müracaat eder. İkisi uyumlu olursa nefsin işleri akılcı olur. Gönül olur. 

Tam tersini düşünürsek, aklın ve nefsin alanlarının ayrılmasıdır. Kişi çok zeki olabilir ama nefsine uyabilir. Veya duyguları yönünden çok merhametli, verici olur. Aklı işe karışmadığı için dengesiz gider. 

Bu yüzden boşanmalar günümüzde çoğalmıştır. Ne akıl nefse hükmedebiliyor ne de nefs aklı dinliyor. Bir de evliliğin de nefs terbiyesi olduğu unutulmuştur. 

Not: Şiddet, aldatma vs gibi insan onurunu ayaklar altına alan hususlar dışında değerlendirilmiştir. N.N.

------------------- 

## Bakara Suresi - Ayet 286 (Mushaf: 2 - Nüzul: 87 - Alfabetik: 11) 

لَا يُكَلِّفُ اللّٰهُ نَفْسًا اِلَّا وُسْعَهَا لَهَا مَا كَسَبَتْ وَعَلَيْهَا مَا اكْتَسَبَتْ رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَا اِنْ نَسٖينَا اَوْ اَخْطَاْنَا رَبَّنَا وَلَا تَحْمِلْ عَلَيْنَا اِصْرًا كَمَا حَمَلْتَهُ عَلَى الَّذٖينَ مِنْ قَبْلِنَا رَبَّنَا وَلَا تُحَمِّلْنَا مَا لَا طَاقَةَ لَنَا بِهٖ وَاعْفُ عَنَّا وَاغْفِرْ لَنَا وَارْحَمْنَا اَنْتَ مَوْلٰینَا فَانْصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِرٖينَ

~Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

2.286 - Lâ yukellifullâhu nefsen illâ vus'ahâ, lehâ mâ kesebet ve aleyha mektesebet, rabbenâ lâ tuâhıznâ in nesînâ ev ahtaé'nâ, rabbenâ ve lâ tahmil aleynâ ısran kemâ hameltehû alellezîne min gablinâ, rabbenâ ve lâ tuhammilnâ mâ lâ tâgate lenâ bih, vağfu annâ, vağfir lenâ, verhamnâ, ente mevlânâ fensurnâ alel gavmil kâfirîn.

Diyanet Meali:

2.286 - Allah, bir kimseyi (nefsi) ancak gücünün yettiği şeyle yükümlü kılar. Onun kazandığı iyilik kendi yararına, kötülük de kendi zararınadır. (Şöyle diyerek dua ediniz): "Ey Rabbimiz! Unutur, ya da yanılırsak bizi sorumlu tutma! Ey Rabbimiz! Bize, bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme. Ey Rabbimiz! Bize gücümüzün yetmediği şeyleri yükleme! Bizi affet, bizi bağışla, bize acı! Sen bizim Mevlâmızsın. Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et." Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

2.286 - Allah kimseye (nefse) vüs'unden öte teklif yapmaz, herkesin kazandığı lehine yüklendiği aleyhinedir, ya rabbena! eğer unuttuk veya kasdımız bize bizden evvelkilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme, ya rabbena! hem de bize takatımız olmayanı yükletme, ve bizden günahlarımız afiv buyur ve bizlere mağfiretini reva, rahmetini atâ kıl, sensin mevlâmız, bizi mansur buyur artık seni tanımıyanlara karşı, kahrolsun kâfirler.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

2.286 - Allah Teâlâ bir kimseye (nefse) takatından başkasını teklif buyurmaz. Herkesin kesbettiği kendi lehinedir. Ve iktisab eylediği de kendi aleyhinedir. «Ey Rabbimiz! Eğer unuttuk ise veya hata ettik ise bizi muaheze buyurma. Ey Rabbimiz! Ve bize, bizden evvelkilere yüklemiş olduğun gibi ağır yük yükleme. Ey Rabbimiz! Bizim için kendisine takat bulunmayan bir şey de yükleme. Ve bizden af buyur ve bizim için mağfiret buyur ve bizlere merhamet kıl, Sen bizim mevlâmızsın. Artık kâfirler olan kavim üzerine bizlere nusret ver.»

------------------------ 

İZAH: Ayet nefsin neye gücü yetiyorsa onunla mükellef kılındığını anlatır. Bu yüzden kazanması veya kaybetmesi kendi elindedir. Salik nefsin kötülüklerini öğrenerek cennet ümidiyle sevap biriktirir.

Nefislerin C.Hakk’a söylediği sözler dua şeklinde Hakkın kelamına almıştır. Ve kabul edilmiştir. 

Salikin yolculukta başına gelenler takatinin üstünde değildir. İlk yedi mertebede henüz idrak yeni geliştiği için sabır esması ile gidilir. Tevhid mertebelerinde ise hikmetini de öğrendiği için cemalinde celali, celalinde cemalini seyreder. Duamızın baştan kabul olduğunu idrak eder. N.N. 

------------------------ 

 Allah her nefse mutlaka Ulûhiyyet mertebesinde yaşayacaksın, zat mertebesinde yaşayacaksın diye teklif etmez, kimisi sıfat mertebesinde yaşar, kimisi esmâ mertebesinde, kimisi ef’al mertebesinde yaşar, çünkü mes’uliyeti gücünün çekeceği kadardır, meselâ bir uçak Beşyüz mt.ye kadar havalanabiliyorsa, ondan atmosfer üzerinde uçuş istenmez, istenirse eğer, o isteyen Rab olmaz, Rab ise onu istemez. 

 Hakîm esmâsı dolayısıyla, burada nefs kelimesine dikkat edersek, insânın hakikati nefsidir, nefis o kişinin varlığıdır, zâtıdır, ama diğer anlamda, yani emmâre, levvâme v.b. anlamlarında bunlar nefsin fasılalarıdır, gerçeği hakikati nefs ifade eder, o nefse verdiğimiz güç kadar biz ondan faaliyet isteriz. Fazlasını istememiz o na haksızlık yapmak olur.

 Onların kazandıkları kendilerinedir; 

 Eksi kazançları da kendi aleyhlerinedir, yani kim ne yapmışsa, burada yaptığı fiilin bir sonraki aşamasının karşılığı ne ise kendilerinedir.

 Ey bizim Rabbimiz bizi hesaba çekme hata ettiklerimizden ve unuttuklarımızdan dolayı; 

 Unutmadan kasıt fiili mânâda, örneğin namaz vaktini unutmak v.b. şeylerdir, fakat burada bahsedilen esas unutma Cenâb-ı Hakkk’ın bize verdiği İlâh-î hakikatleri unutmaktır, en büyük unutma da bu ve ittika olarak bahsedilen şey de budur, gaflete düşerek bunları unutmaktır.

 Ve böyle bir hatamız oldu ise de ondan bizi sorumlu tutma, deniyor; 

 Bunu söyleyen kişi Allah’ın hakikatinin kendinde mevcut olduğunu biliyor, bunu yaşıyor, fakat bazen gaflete düşüp unuttuğunda bundan bizi sorumlu tutma diyor, ama hatırında olup yaşadığı süre daha çok olduğu için o üstün geliyor fakat yine de nezaketi dolayısıyla özür diliyor ve hatalarımızdan dolayı diyor, yalnız buradaki hata kasti hata değildir buna dikkat edelim, elinde olmadan birinden bir fiil çıkmış olabilir işte bundan da bizi sorumlu tutma diyor, ama hata bilerek yapılmışsa zâten bu ifadeyi kullanmaz, cezasına razı olunur.

 Rabbimiz bizim üzerimize yükleme, bizden evvelkilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme; 

 Âyetlerin inişi sırasında müslümanlara yeni yeni hükümler geliyorken bu hükümler içerisinde zorlanmaya başlamışlar ve biz bu işleri nasıl yapacağız diyerek Hz. Rasûlullah’a ricaya gelmişler ve bu Âyetin bu bölümü o esnada gelmiş, maddi mânâda Mûsevi şeriatında daha ağır olan hükümler bizde hafifledi. Bakın o gün yapılan rica bugünkülere kadar fayda sağlıyor. 

 Diğer yönüyle bize yükleme dediği, sıfat mertebesi kadar kabiliyeti olan birisine zat mertebesini yükleme Ya Rabbi çekemeyiz demektir, yani hangi mahalde hangi mertebe itibarıyla zuhura gelecekse işte o kadarını yükle. Eskilere bu yükletildi ama yerine getirilemedi sonları hüsran oldu, işte bizde bu duruma düşmeyelim diye bu ricada bulunuluyor. 

 Takatimizin yetmeyeceği şeyleri de bize yükleme; 

 Eğer bizi beşer olarak hâlketmişsen yani programı-mızda beşerlik varsa tamam, beşer olarak kalalım, Rabbani görevleri yükleme bize, fakat eğer bizi Rabbani bir görevle görevlendirmişsen onu da yükle, içerisinde zuhura çıkar mânâsı da vardır.

 Bizi affet; 

 İyi niyetimizle yapmaya çalıştığımız ama yapamadı-ğımız şeylerden bizi sorumlu tutma, bunlardan bizi affet, burada mühim olan evvelâ iyi niyettir.

 Mağfiret eyle bizi. 

 vücût günahımızdan 

 Ve bize rahmet eyle. 

 Vücûdu Rahmâni ile rahmet eylesin deniyor, bizim beşeri varlığımıza İlâh-î rahmetin gelmesi demek, Rahmâni vücûd ile vücûtlandırması, şeklinde olursa rahmetin en büyüğü olur. Rahmân sûresinde bahsedilen hakikatlerin yaşanması ona Rahmâni vücûdun verilmesidir, himmet etmesi demektir.

 Sen bizim efendimizsin. 

 Efendi mutlak sahip demektir, yani biz yokuz Sen varsın, Efendinin yanında kölenin hükmü olmaz, çünkü köle Efendisinde yok olmuş demektir, işte biz köleliği kabul ettiğimizde, Efendi ile var olmuş oluruz, işte bu hakikati idrak ettiği zaman. Sen bizim efendimizsin. 

 Kâfir kavimler üzerine Sen bize yardım et. 

Efendi olmamız için bize yardım et, kâfir kavim evvelâ bizdeki nefsi emmâredir, işte o nefsi emmâre, levvâme, mülhime kavimlerine karşı bize yardım et. Bu Âyetin savaşta söylenecek Âyet olduğunu da söylerler, ayrıca şeytan, cin vb mahlûklara karşı da bu Âyet çok güzel okunabilir, çünkü bu Âyetler onlardan daha lâtif yani Allah’ın İlâh-î Kelâm’ından Nûr’anilik olduklarından onlardan daha süratli hareket ederler. T.B.

(36-2-Bakara-suresi-) T.B.

------------------------ 

 Ali_İmran Suresi - Ayet 25 (Mushaf: 3 - Nüzul: 89 - Alfabetik: 7) 

فَكَيْفَ اِذَا جَمَعْنَاهُمْ لِيَوْمٍ لَا رَيْبَ فٖيهِ وَوُفِّيَتْ كُلُّ نَفْسٍ مَا كَسَبَتْ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ~~3.2

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

3.25 - Fekeyfe izâ cemağnâhum liyevmil lâ raybe fîhi ve vuffiyet kullu nefsim mâ kesebet ve hum lâ yuzlemûn.

Diyanet Meali:

3.25 - Bakalım, kendilerini o geleceğinde hiç şüphe olmayan gün için bir araya topladığımız ve hiç kimseye haksızlık edilmeden herkese (nefislere) kazandığı tamamen ödendiği vakit, hâlleri nice olacaktır.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

3.25 - Bakalım o geleceğinde şüphe olmıyan gün için kendilerini (nefisleri) topladığımız ve hiç kimseye zulmedilmiyerek herkese her ne kazandıysa temamen ödendiği vakit nasıl olacak?

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

3.25 - Onları, o vukuunda şüphe olmayan gün için topladığımız ve her şâhısa (nefislere) kazanmış olduğu şey ödenecek olan zaman onların hali ne olacaktır. Ve onlar zulüm olunmuş olmayacaklardır.

------------------------ 

İZAH: Sözlükte “bir şeyi ona ait olmayan yere koymak” anlamındaki zulüm (zulm) din, ahlâk, hukuk gibi alanlarda terim olarak “belirlenmiş sınırları çiğneme, haktan bâtıla sapma, kendi hak alanının dışına çıkıp başkasını zarara sokma, rızasını almadan birinin mülkü üzerinde tasarrufta bulunma, zorbalık”, özellikle de “güç ve otorite sahiplerinin sergilediği haksız ve adaletsiz uygulama” gibi anlamlarda kullanılır. (TDV ansiklopedisi) Zalim ve zulüm sözleri ileride de görüleceği üzere çok geçecektir. Her defasında tarif vereceğiz. Akıllarda kalması açısından. Ayette C.Hakk zulüm edilmeyeceğinden söz ediyor. Herkes layığını bulacaktır. Salikin yolcuğu CEM makamına doğrudur. Toplanma yeridir. Yolculukta tek tek tecrübeler toplanır ve her olay, ayet yeniden düzenlenir. Gelinen her konaklama (mertebe) yerinde ayetin içerdiği mana değişir. Değişik bir veçhesi açılır. Her yeni konaklama yeni bir cemdir. 

Hangi mertebe üzerine vefat ederse onun üzere haşrolunur. Ve zulüm edilmediğini idrak eder. N.N. 

------------------------ 

 Ali_İmran Suresi - Ayet 30 (Mushaf: 3 - Nüzul: 89 - Alfabetik: 7) 

يَوْمَ تَجِدُ كُلُّ نَفْسٍ مَا عَمِلَتْ مِنْ خَيْرٍ مُحْضَرًا وَمَا عَمِلَتْ مِنْ سُوءٍ تَوَدُّ لَوْ اَنَّ بَيْنَهَا وَبَيْنَهُ اَمَدًا بَعٖيدًا وَيُحَذِّرُكُمُ اللّٰهُ نَفْسَهُ وَاللّٰهُ رَؤُفٌ بِالْعِبَادِ

~ ~ ~
Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

3.30 - Yevme tecidu kullu nefsim mâ amilet min hayrim muhdarav ve mâ amilet min sûé', teveddu lev enne beynehâ ve beynehû emedem beîdâ, ve yuhazzirukumullâhu nefseh, vallâhu raûfum bil ıbâd.

Diyanet Meali:

3.30 - Herkesin yaptığı iyiliği ve yaptığı kötülüğü hazır bulacağı günde kişi, kötülükleri ile kendi arasında uzak bir mesafe bulunmasını ister. Yine Allah, sizi (nefsi) kendisine karşı dikkatli olmanız hakkında uyarmaktadır. Allah, kullarını çok esirgeyicidir.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

3.30 - Her nefis ne hayır işlemiş, ve ne kötülük yapmış ise önüne konmuş bulacağı gün!. isterki onlarla arasında uzak bir mesafe bulunsaydı! Yine Allah sizi (nefsi) kendisinden tahzir buyuruyor ve Allah kullarını çok esirgiyor Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

3.30 - O gün ki, herkes hayırdan her ne yapmış ise onu hazırlamış olarak bulacaktır. Kötülükten de ne yapmış ise onunla kendi arasında uzak bir mesafe bulunmasını temenni edecektir. Ve Allah Teâlâ sizi (nefsi) zât-ı ulûhiyyetinden tahzir buyurur. Ve Allah (Azimüşşan) kullarını çok esirgeyicidir.

------------------------ 

İZAH: Ayette yine nefsin kazandıklarından söz ediliyor. Ama bir farkla; kötülüğü kötülük olarak bildiği görülmektedir. Yani nefs neyin iyi neyin kötü olduğunu dünyada iken de bilir. Ama kötülüğün nasıl suret bulacağını tahmin edemez. Bu yüzden kötülüğün suret bulmuş halinden kaçmak ister.

Dünyada perdeleri olan Salik irfan mektebinde o perdelerini açmak ister. Bilmelidir ki “açma” celal iledir. Bu yüzden keyifle sürülen hayat bize bizi kazandırmaz. Ne zaman başımıza istemediğimiz hal gelirse hikmetini öğrenmek isteriz. Yolculukta kazandırılan temyiz kabiliyetin ile “iyi” gibi görünen kötü ile kötü gibi görünen İyi’yi ayırt ederiz. Bizatihi kötülüğün olmadığını idrak ederiz. Ve hepsi “hayırdandır” deriz.

Öyleyse bu ayet nefis mertebelerini içermektedir. Her nefis mertebesinde Esmaların zıt halleri yaşanır. İkisi arasında denge sağlanır.

 Tevhid ise “hayrihi ve hayrihi”nin anlaşılmasıdır. Bu yüzden kötülüğün ne olduğu dünyada anlaşılmıştır. Araf ehli olunmuştur. N.N. 

------------------------ 

 Burada yaptığımız her fiilin bir silüet olarak mânâsı oluşuyor ve biz bunları göremiyoruz, işte âhirete gidince bu ölçüler değişecek ve burada yapılan iyi işler orada karşımıza güzellikler olarak çıkacak ve bunlar bizim cennetimizi oluşturacaktır, burada yaptığımız kötü işlerde cehennem denilen halimizi oluşturacak ve insan bu cehennem hallerini görünce ne olurdu onlarla aramda uzak mesafeler olsaydı diyerek temenni edeceklerdir. 

 Dünyada hayatının gereklerinden doğan bazı şeyler değer arzediyor gibi gözüküyorlardır, işte bunların bir yönden gereksinim dolayısıyla kullanılması vardır, bir yönden de nefsimiz için biriktirilmesi ve kullanılması vardır. O gün oranın değerleri ve şartları geçerli olacağından bizlerin bu günden o şartlara uyumlu olacak şeyleri ortaya getirmemiz gerekiyor. T.B.

(40-3-Âli İmrân suresi-) T.B.

------------------------ 

## Ali_İmran Suresi - Ayet 69 (Mushaf: 3 - Nüzul: 89 - Alfabetik: 7) 

وَدَّتْ طَائِفَةٌ مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ لَوْ يُضِلُّونَكُمْ وَمَا يُضِلُّونَ اِلَّا اَنْفُسَهُمْ وَمَا يَشْعُرُونَ

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

3.69 - Veddet tâifetum min ehlil kitâbi lev yudıllûnekum, ve mâ yudıllûne illâ enfusehum ve mâ yeş'urûn.

Diyanet Meali:

3.69 - Kitap ehlinden bir grup sizi saptırabilmeyi çok arzu etti. Oysa sadece kendilerini saptırıyorlar, fakat farkına varmıyorlar.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

3.69 - Ehli kitabdan bir taife arzu etti ki sizi şaşırtsalar, hâlbuki sırf kendilerini şaşırtıyorlar da farkına varmıyorlar.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

3.69 - Ehl-i kitaptan bir tâife, arzu etmiştir ki, sizleri idlâl etsinler. Hâlbuki onlar kendi nefislerinden başkasını idlâl edemezler. Ve farkına varamazlar.

------------------------ 

İZAH: Buradaki taife Yahudilerden bir gruptur. Hepsi değildir. Müslümanlardan bazılarını saptırmak istemişlerdir. Yapılan işten dolayı sadece kendileri sapmakla kalmayıp kendilerine inananların da günahları yüklenecektir.

Nefsin başkasının günahını yüklenmesi demek; karşıdakini saptırmasından kaynaklanır. Aslında C.Hak doğruluk için insanların nefislerine bir ince ayar koymuştur. Kötülükte inatçılık edenler bir zaman sonra hakikatlere kör, sağır, dilsiz olur. Ama farkına varmazlar. 

Nefis yolcuğunda salikin yolu sürekli kesilir. Denenmeden latifleşemez. Aynı zamanda her mertebeye uygun olarak esma ul Hüsna’dan bir güç verilerek mücadelesinde yardım edilir. 

Bu yüzden ömrümüzün sonuna kadar mücahede olacaktır. Fakat tevhid ilmi yerleştikten sonra mücahede müşahedeye dönecektir. 

Ayeti kendimize döndürecek olursak; Salik de Museviliğin de mertebesi bulunur. Günümüzde bu mertebe hayali ve gerçek olarak yaşanmaktadır. Hayali olan taraf sürekli çeldirme faaliyetlerinde bulunacaktır. Ama hakikati tadan salik onlara yüz çevirecektir. N.N. 

------------------------ 

## Ali_İmran Suresi - Ayet 117 (Mushaf: 3 - Nüzul: 89 - Alfabetik: 7) 

مَثَلُ مَا يُنْفِقُونَ فٖى هٰذِهِ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا كَمَثَلِ رٖيحٍ فٖيهَا صِرٌّ اَصَابَتْ حَرْثَ قَوْمٍ ظَلَمُوا اَنْفُسَهُمْ فَاَهْلَكَتْهُ وَمَا ظَلَمَهُمُ اللّٰهُ وَلٰكِنْ اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

3.117 - Meselu mâ yunfigûne fî hâzihil hayâtid dunyâ kemeseli rîhın fîhâ sırrun esâbet harse gavmin zalemû enfusehum feehleketh, ve mâ zalemehumullâhu ve lâkin enfusehum yazlimûn.

Diyanet Meali:

3.117 - Onların bu dünya hayatında harcadıkları malların durumu, kendilerine zulmeden bir topluluğun ekinlerini vurup mahveden kavurucu ve soğuk bir rüzgârın durumu gibidir. Allah, onlara zulmetmedi. Fakat onlar kendi kendilerine zulmediyorlar.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

3.117 - Bu dünya hayatında yapmakta oldukları masrafın meseli bir rüzgâr meseline benzer ki onda kavurucu bir soğuk var: nefislerine zulmeden bir kavmin ekibine sataşmış da onu mahvetmektedir ve onlara Allah zulmetmemişti ve lâkin kendilerine (nefislerine) zulmediyorlardı Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

3.117 - Bu dünya hayatında infak ettikleri şeyin meseli, bir rüzgâr meseli gibidir ki, onda kavurucu bir soğukluk vardır, nefislerine zulmetmiş olan bir kavmin ekinlerine vurup mahvetmiştir. Ve Allah Teâlâ onlara zulmetmedi, fakat onlar kendi nefislerine zulmederler.

------------------------ 

İZAH: Nefsin kazandıkları sadece ahirette karşılarına çıkmayacaktır. 

Kâfirlerin gösteriş yapmak ve övülmek için harcadıkları malların durumu, İnkârcıların dünya hayatında insanlar tarafından övülmek ve şöhret kazanmak için yaptıkları harcamaların iyi amellerini yok etmesi, dondurucu kasırganın henüz yeşermekte olan ekini kasıp kavurarak yok etmesine benzer. Râzî, konumuz olan âyetle ilgili çeşitli yorumları verdikten sonra şöyle der: “Biz bu âyeti kâfirlerin âhiretteki kayıplarıyla yorumladık ama aynı zamanda onların dünyadaki kayıplarıyla yorumlamak da uzak bir ihtimal değildir (VIII, 195). Âyeti şöyle anlamak da mümkündür: 

Dünya hayatını devam ettirebilmek için yaptıkları harcamalar boşa gitmiştir. Çünkü bu değerli ömür sermayesiyle ebedî saadeti kazanamamışlardır. (DİB tefsir) Yapılan kötülük ve iyiliğin insanın kendine dönmesi aşikârdır. Burada “iyilik” olarak yapılanın boşa gitmesi ve iyiliğin acı olarak geri dönmesi söz konusudur. İnfak edilenin olduğu yerde kuruyup kalması boşa gitmesi hazindir. 

 Salik için bu durum; iyiliği yaptıktan sonra başa kakıp, o iyiliğin boşa gitmesidir. Bu yüzden müridin karşılık beklemeden iyilik yapması yolunu açacaktır.

Her nefis mertebesinde iyilik farklıdır. En son gelinecek mertebe ise; hiçbir ön fikre sahip olunmadan ve düşünmeden yapılan güzel ve hayırlı işin yapılmasıdır. N.N.

------------------------ 

## Ali_İmran Suresi - Ayet 135 (Mushaf: 3 - Nüzul: 89 - Alfabetik: 7)

وَالَّذٖينَ اِذَا فَعَلُوا فَاحِشَةً اَوْ ظَلَمُوا اَنْفُسَهُمْ ذَكَرُوا اللّٰهَ فَاسْتَغْفَرُوا لِذُنُوبِهِمْ وَمَنْ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ اِلَّا اللّٰهُ وَلَمْ يُصِرُّوا عَلٰى مَا فَعَلُوا وَهُمْ يَعْلَمُونَ

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

3.135 - Vellezîne izâ fealû fâhışeten ev zalemû enfusehum zekerullâhe festağferû lizunûbihim, ve mey yağfiruz zunûbe illallâh, ve lem yusırrû alâ mâ fealû ve hum yağlemûn. 

Diyanet Meali:

3.135 - Yine onlar, çirkin bir iş yaptıkları yahut nefislerine zulmettikleri zaman Allah'ı hatırlayıp hemen günahlarının bağışlanmasını isteyenler -ki Allah'tan başka günahları kim bağışlar- ve bile bile işledikleri (günah) üzerinde ısrar etmeyenlerdir.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

3.135 - Ve onlar ki bir kabahat yaptıkları veya nefislerine bir zulmettikleri vakıt Allahı anarlar da derhal günahlarına istiğfar ederler, günahları da Allahdan başka kim mağfiret eder? Hem yaptıklarına bile bile ısrar etmezler.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

3.135 - Ve öyle zâtlar ki, bir büyük günah yaptıkları veya nefislerine zulmettikleri zaman Allah Teâlâ'yı zikrederler, hemen günahları için istiğfarda bulunurlar. Ve kimdir Allah Teâlâ'dan başka günahları mağfiret eden? Ve onlar yaptıklarında bile bile ısrar etmezler.

------------------------ 

İZAH: Ayet nefsin kötü bir iş yaptığında ısrarlı olmadığında övüldüğünü gösterir. Çirkin işin fakında olmak ve hemen istiğfar etmek levvame nefsin özelliğindendir.

Bu da kendinin farkında olunması ile ilgilidir. Bile bile ısrar etme durumu ise nefsin kendine bir alan açmasıdır. İlah ilan etmesidir. 

Kötü ve çirkin işler zamanla açıkça belli olmasından, latifliğe doğru gider. En ince düşüncelerinden bile hesaba çekilir. Her mertebenin altında sevap olarak yapılanlar bir üst mertebede günah olur. En sonunda “vücuduke zenbike” yani “varlığını kendinden zan etmen” kendine müstakil bir vücut vermenin günah olduğu nokta son duraktır. Beden taşıdığımız için zaman zaman yine “ben yaptım” zannına kapılabiliriz. Bu da kul olmanın gereğidir. Çünkü insan cahil ve zalimdir. N.N.

------------------------ 

## Ali_İmran Suresi - Ayet 145 (Mushaf: 3 - Nüzul: 89 - Alfabetik: 7) 

وَمَا كَانَ لِنَفْسٍ اَنْ تَمُوتَ اِلَّا بِاِذْنِ اللّٰهِ كِتَابًا مُؤَجَّلًا وَمَنْ يُرِدْ ثَوَابَ الدُّنْيَا نُؤْتِهٖ مِنْهَا وَمَنْ يُرِدْ ثَوَابَ الْاٰخِرَةِ نُؤْتِهٖ مِنْهَا وَسَنَجْزِى الشَّاكِرِينَ

 ~ ~ ~
Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

 3.145 - Ve mâ kâne linefsin en temûte illâ biiznillâhi kitâbem mueccelâ, ve mey yurid sevâbed dunyâ nué'tihî minhâ, ve mey yurid sevâbel âhırati nué'tihî minhâ, ve senecziş şâkirîn.

Diyanet Meali:

3.145 - Hiçbir kimse (nefs) Allah'ın izni olmadan ölmez. Ölüm belirli bir süreye göre yazılmıştır. Kim dünya menfaatini isterse, kendisine ondan veririz. Kim de ahiret mükâfatını isterse, ona da ondan veririz. Biz şükredenleri mükâfatlandıracağız.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

3.145 - Hem Allahın izni olmakdıkça kimseye (nefse) ölmek yok: o va'desile yazılmış şaşmaz bir yazı, bununla beraber kim dünya sevabını isterse ona ondan veriniz, kim de Ahıret sevabını isterse ona da ondan veririz, şükredenlere ise muhakkak mükâfat vereceğiz.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

3.145 - Ve hiç bir kimse (nefs) için Allah Teâlâ'nın izni olmadıkça ölmek yoktur. O vadesi tayin edilmiş bir yazıdır. Ve her kim dünya menfaatını dilerse ona ondan veririz. Ve kim ahiret sevabını isterse ona da ondan veririz. Ve şükredenleri elbette mükâfaatlandıracağız.

------------------------ 

İZAH: Buradaki nefs kelimesi ister bedenin ölümü olarak alalım istersek Salik yönünden “ölmeden önce ölmek” şeklinde alalım ölümün zamanı BİİZNİLLAH’ TIR. 

Süluk etmezden evvel nefis bedene yapışık ve âşık durumda yaşamını sürdürür. 

Kendini bilmeden hayalde yaşar. Bedensel ölümün geleceğini herkes bilir ve C.Hakk’ı zannına göre değerlendirir. Zanların ortak olduğu saha şeriattır. Günah-sevap ekseninde ne kazanmışsa ahiretini de öyle değerlendirir, yine zannına göre. 

Salik’in ise geldiği mertebeye göre hesabı görülür. Ama ölmeden evvel ölenlere kendinin dolayısıyla Rabbinin hakikati nasıl açılırsa burada kendini görür. Ama tasavvufa göre öteki dünyadaki karşılığı yine olacaktır. N.N.

------------------------ 

## Ali_İmran Suresi - Ayet 161 (Mushaf: 3 - Nüzul: 89 - Alfabetik: 7) 

## وَمَا كَانَ لِنَبِىٍّ اَنْ يَغُلَّ وَمَنْ يَغْلُلْ يَاْتِ بِمَا غَلَّ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ ثُمَّ تُوَفّٰى كُلُّ نَفْسٍ مَا كَسَبَتْ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ

 Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

3.161 - Ve mâ kâne linebiyyin ey yeğull, ve mey yağlul yeé'ti bimâ ğalle yevmel gıyâmeh, summe tuveffâ kullu nefsim mâ kesebet ve hum lâ yuzlemûn. 

Diyanet Meali:

3.161 - Hiçbir peygamberin emanete hıyanet etmesi düşünülemez. Kim hıyanet ederse, kıyamet günü, hıyanet ettiği şeyle birlikte gelir. Sonra da hiçbir haksızlığa uğratılmaksızın herkese (nefse) kazandığının karşılığı tastamam ödenir.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

3.161 - Bir Peygamber için, emanete hıyanet olur şey değildir, her kim hıyanet eder: ganimet ve hasılattan bir şey aşırırsa boynuna aldığını kıyamet günü yüklenir getirir, sonra da herkese (nefse) kazandığı ödenir, hiç birine zulmedilmez.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

3.161 - Bir peygamber için emanete hiyânet etmek sahih olamaz. Her kim hiyânet ederse o hiyânet ettiği şey ile Kıyamet gününde gelir. Sonra her şahsa (nefse) kazanmış olduğu şey ödenir ve onlar zulmolunmazlar. 

------------------------ 

İZAH: Uhud’da savaşçıların Uhud dağını peygamberimizden izinsiz terk ederek ganimet almak istemeleridir. Çünkü ganimetler eşit olarak pay edilmeyecek ve kim ne alırsa kendinin olacağı hakkında şayiaların yayılması üzerine Veya Bedir savaşında ganimetlerin pay edilmesi esnasında bir eşyanın kaybolması ve Peygamberin aldığı yönünde haberin yayılması üzerine ayet nazil olmuştur.

Peygamberlerin ismet sıfatı vardır. Günahsız olmalarıdır. Peygamber dışında kimse ismet sahibi değildir. Bu yüzden yanlış düşüncelere kapılmaktan kendini alıkoyamaz. Ve nefsin afetlerinden kendini korumalıdır.

Salik süluk etse bile arada böyle düşünceler gelecektir. Bu düşünceleri kestirmenin yolu dinimizi kimden öğreneğimizi baştan tespit etmektir. O da “geçimini Allah’ı anlatma yolundan sağlayan” kimselerden uzak durmakla olur. N.N. 

------------------------ 

## Ali_İmran Suresi - Ayet 185 (Mushaf: 3 - Nüzul: 89 - Alfabetik: 7)

كُلُّ نَفْسٍ ذَائِقَةُ الْمَوْتِ وَاِنَّمَا تُوَفَّوْنَ اُجُورَكُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ فَمَنْ زُحْزِحَ عَنِ النَّارِ وَاُدْخِلَ الْجَنَّةَ فَقَدْ فَازَ وَمَا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا اِلَّا مَتَاعُ الْغُرُورِ

~ ~ ~
Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

3.185 - Kullu nefsin zâikatul mevt, ve innemâ tuveffevne ucûrakum yevmel kıyameh, femen zuhziha anin nâri ve udhılel cennete fekad fâz, ve mel hayâtud dunyâ illâ metâul ğurûr. 

Diyanet Meali:

3.185 - Her canlı ölümü tadacaktır. Ancak kıyamet günü yaptıklarınızın karşılığı size tastamam verilecektir. Kim cehennemden uzaklaştırılıp cennete sokulursa, gerçekten kurtuluşa ermiştir. Dünya hayatı, aldatıcı metadan başka bir şey değildir.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

3.185 - Her nefis ölümü tatacak, ecirleriniz ancak kıyamet günü tamamlanacak, o vakit kim ateşten uzaklaştırılır da Cennete konulursa işte o murada erdi, yoksa dunyâ hayâtı aldatıcı bir meta'dan başka bir şey değil Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

3.185 - Her nefis ölümü tadıcıdır. Ve şüphe yok sizlere ecirleriniz Kıyamet gününde ödenecektir. Artık kim ateşten uzaklaştırılır ve cennete girdirilirse necât bulmuş olur. Ve dünya hayatı ise bir aldatıcı metadan başka değildir.

------------------------ 

İZAH: Nefsin ölmeyeceği ve ölümü tadacağı yönündeki delil ayetidir. 

Nefsin yaptığı niyetler, yaptığı işler onların varoluşları ile ilgili bölümleridir. Varlığı ile değil. Varlık C.Hakk’tır. Bizler var olmuşuz. İzafi yokluktan varlık sahasına çıkmışız. Ve bize “VAR” denilmiştir. 

Aynı şekilde âlem de var edilmiştir. Her ikisi de gerçek gibi görünen hayaldir. C.Hakk şah damarından daha yakındır. Nezir ve müjde yapılır. Kişin seçtiği yol ile menziline varır. Ölüm gelir buna mevt-i tabii denir.

Bir de Salikin yaptığı mevt-i ihtiyari vardır. Renkleri dolaysıyla dereceleri vardır. 

1-mevt-i ahmer; kırmızı ölüm: Alışkanlıklarımızın, hırslarımızın düşmesidir.

2-Mevt-i ebyad; Beyaz ölüm: Açlığın güzelliğine ermenin, tokluğun şehvetinden uzaklaşmanın ölümüdür.

3-Mevt-i Ahdar; Yeşil ölüm: Giyim, kuşam ve süsten uzaklaşma. Sade ve gösterişsiz giyinmedir.

4-Mevt-i esved; Siyah ölüm: Kesretin içinde isimsiz, cisimsiz sıradan olma halidir. 

“Her nefis ölümü tadacaktır” ayetinin sözü asli olarak Tevhid-i sıfat mertebesine aittir. Ayrıca her mertebenin fenası ve bekası vardır. Yani her mertebede ölüm yaşanır! N.N.

------------------------ 

 Bu Âyetin başı her varlığın sonunu ifade etmektedir, nasıl ki her varlığın dünyada bir doğumu vardır işte bu doğumun son aşaması burada anlatılıyor. 

 Bu âlemde gördüğümüz her ne varsa bunların hepsi birer nefs, fakat insanın üzerinde var olan İlâhî nefstir. Burada bahsedilen tadma hakikati itibarıyla varlığa işaret etmektedir ve tad ifadesi her varlığa göre değişmektedir, her nefs kendi aslı itibarıyla nasıl bir hayat sürmüş ise ölürken onun tadını tadacaktır. 

 Kıyamet günündede neyi haketmişseniz onun ecirlerini alacaksınız, ama cehennem karşılığı ama cennet karşılığı neyi haketmişse. Cehennemin yedi mertebe, cennetin ise sekiz mertebe olduğu belirtiliyor fakat cennet mertebelerinden biri zat cenneti olduğundan dört mertebeyi ifade etmektedir, yani onbir mertebe oluyor, oniki değil çünkü oniki ile onbirin ehli aynı cennette olacaklar çünkü her ikiside Hakikati Muhammedi, İnsân-ı Kâmil cennetleri olduğundan ikisi birlikte oluşmaktadır. Nefs mertebelerinde nefsi emmârede olan kişi dahi yapmış olduğu ibadetleri dolayısıyla birinci cennete yani efal cennetine girecek, işte bu aşamada nefs mertebelerini ters çevirip aşağıya doğru derecesini tuttuğumuzda nefsani yön ile bu mertebeleri uyguladığımızda cehennem mertebeleri oluşuyor, örneğin safiye nefs dediğimizde bu kişi Hakk’tan o kadar uzaklaşıyor ki artık kendi nefsaniyetinde saflaşıyor ve Hak ile hiç ilgisi kalmıyor, diğerleride bunun gibi. Bir ârife “nefsi emmâreden nasıl geçilir” diye sormuşlar o da “önce nefsi emmâreye nasıl gelinir onu öğrenelim” demiş. 

 Bugün herkes aynı haklara sahip ve kurallar herkes için geçerli o nedenle burası seçilmesi çok zor olan bir âlem, yaşantı, çünkü hepsi birbirinin içinde tanımak mümkün değil, tanımak için irfan ehli olmak lâzımdır veya onların ölçüleriyle bakmak lâzımdır.

 Bir kimse Hakk yolunda gitmez ve kendini tanımaz ise dünya hayatı ancak bir aldanıştan, benlikten ibarettir. Hakikati İlâhî üzerinde çalışmalar yapmazsak vaktimizin çoğunu boşa geçirirsek aldanmış oluruz. 

(40-3-Âl-i İmrân sueresi-) T.B.

------------------- 

## Nisa Suresi - Ayet 1 (Mushaf: 4 - Nüzul: 92 - Alfabetik: 82)

يَا اَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمُ الَّذٖى خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ وَخَلَقَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَبَثَّ مِنْهُمَا رِجَالًا كَثٖيرًا وَنِسَاءً وَاتَّقُوا اللّٰهَ الَّذٖى تَسَاءَلُونَ بِهٖ وَالْاَرْحَامَ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَلَيْكُمْ رَقٖيبًا~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

4.1 - Yâ eyyuhen nâsuttekû rabbekumullezî halekakum min nefsiv vâhıdetiv ve haleka minhâ zevcehâ ve besse minhumâ ricâlen kesîrav ve nisââ, vettekullâhellezî tesâelûne bîhî vel erhâm, innallâhe kâne aleykum rakîbâ.

Diyanet Meali:

4.1 - Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan; ikisinden birçok erkek ve kadın (meydana getirip) yayan Rabbinize karşı gelmekten sakının. Kendisi adına birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah'a karşı gelmekten ve akrabalık bağlarını koparmaktan sakının. Şüphesiz Allah, üzerinizde bir gözetleyicidir.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

4.1 - Ey o bütün insan kömeleri! Sakının o Rabbınıza karşı gelmekten ki sizleri bir tek nefisten yarattı, ondan eşini yarattı da ikisinden bir çok erkekler ve dişiler üretti, sakının o Allaha karşı gelmekten ki siz onun ve o rahimlerin hurmetine biribirinizden dilek dilersiniz, çünkü o Allah üzerinizde gözcü bulunuyor.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

4.1 - Ey insanlar! O Rabbinizden korkunuz ki, sizi bir nefisten yaratmıştır ve ondan da zevcesini yaratmıştır. Ve o ikisinden de birçok erkekler ve kadınlar türetmiştir. Ve Allah-ü Azîmüşşan'dan korkunuz ki, O'nunla birbirinizden dilekte bulunursunuz, rahîmlerden de korkunuz ki, şüphe yok ki, Allah Teâlâ üzerinize nâzir bulunmaktadır.

------------------------ 

İZAH: Kadın, erkek her insanı içine alan bir nefis ayetidir. 

Ayette C: Hakk “halega” fiilini kullanmıştır. Sözlük olara “ Bir şeyden başka bir şeyi ortaya çıkarmak ”tır. 

Bizim nefsimizin ilk halk edilişi yek pare, nefs-i vahidedir. Vahdet, birlik nefsindendir. İlk nefisten akıl yani Âdem halk edilir. Ondan da eşi Havva. Nefs-i külü. 

Biri potansiyel olarak her insanda bulunan akıl yönü diğeri ise aklın kendini göreceği nefis, duygu sahasıdır. Bu yüzden Âdem Havvasız, Havva da Âdemsiz olmaz. 

Dünyaya çiftin tek bakışıyla bakarız. Akıl ve nefis/erkek ve kadın/yer ve gök vb. birbirini tamamlayan, birbirine ihtiyacı olan ayrımdır. Teorik ve pratik bütünün iki parçasıdır. Ya tamamlanacaktır ya da yarım kalan kısmıyla devam edecektir. Bu ayetten daha birçok anlatımlar çıkarabilir. Şimdilik bu kadarla yetinelim. N.N.

------------------- 

 Cenab-ı Hak cinsiyet ayrımı veya iman edenler vb. gibi ayırımları gözetmeden bütün insanlara hitap ediyor ve dinleyen herkese bu Âyet Kerîme nâzil oluyor, daha evvelce okunup nâzil olması tekrar nâzil olmasına engel değildir. “Nâs” yani insan demekle, sûreten bütün insanlara, öz olarak insan sözcüğünün gerçek mânâsını kendisinde yapılandırabilen ve bunun neticesini yaşayabilenlere hitap ediliyor, çünkü gerçek insan tefekkür sahibidir, diğerleri sûret olarak insana benzerler fakat daha hakikatte insan vasfına haiz olamamışlardır. Kim ki bu sûretten gerçek insana dönüşür, bu ve benzeri Âyeti kerîmeler onlara hitap etmeye başlıyor. İnsan olmanın ilk şartıda kendini tanımasıdır, nereden geldiğini, kaynağını, niçin bu âlem de var olduğunu, neler yapması lâzım geldiğini ve istikamette çalışır olması lâzım geldiğini bilmesidir. 

 İnsan olma adaylarına yani sûreten insan olanlara Rabbinize erişebilmeniz için evvelâ ondan sakınmanız lâzım deniyor. Bu sakınma günahlardan sakınmadır. 

 Hakikatleri idrak etmiş, belirli bir irade ve şuura ulaşmış olan insanların sakınması ise gaflete düşmekten sakınmaktır ve bu gaflet ile aşağıdaki varlıkların haline düşmekten sakınmaktır. Bundan büyük sakınılacak bir şey de yoktur zâten, çünkü bir varlığın yakınlığı ne kadar ileri derecede olursa hassasiyeti o derece artar. 

 Bu düşünce yapısına ulaşmış olanlar artık Rabb’ini tanımış olur ve gerçek Rabbinden sakınır, ki o da Rabbül âlemin olan Allah Teâlâ hazretleridir.

 Rabbimiz bizi halkettiyse eğer, kendi işimizden örnekleyerek bizler yaptığımız işlerimizle nasıl beraber isek Rabbimizde öyle bizimle beraber demektir. Bizim hakikatimiz tamamen nefsten ibaret demek ki. Âdem (a.s) halkedildiğinde iki cinsiyetide kendisinde barındırıyordu, eğer öyle olmasaydı Havva valide kendisinden çıkmaz idi. 

 Âdem (a.s.) cennette dolaşıyor iken yalnız olduğunu gördü ve nasıl ki Cenâb-ı Hakk kendisini seyretmek için insan aynasını icat etti Âdem (a.s.) da kendisine ayna olacak bir varlık istedi sonra içinde kıpırdanmalar hissetti ve Havva valide meydana geldi, Havva valide kendisine bir ayna arzuladı ondanda çocukları meydana geldi, çocuklarında kendilerine ayna istemeleriyle onlarında çocukları oldu ve böylece Cenâb-ı Hakk’ın Âdem’e tecellisi kendi varlığının dışına çıkmasına sebep oldu bu da Regaib hakikatidir.

 Dikkat edersek her varlık kendisine bir ayna istiyor, geriye dönüş olmuyor, oluşumlar hep ileriye doğru gidiyor. Havva valide Âdem (a.s.) ın bünyesinde esmâ mertebesinde düşünce ve duygu olarak yaşıyorken dışarıya çıkmayı diledi ve Âdem (a.s.) da Cenâb-ı Hakk’ın varlığından yeni ayrılmış olduğundan kendisinde kudret tecellisi vardı ve beşeriyete henüz bulaşmamıştı. Bu kudret tecellisi ile Cenâb-ı Hakk’ın izni ile Havvayı zuhura getirdi. 

 Efendimiz (s.a.v.) evliliği bu nedenle tavsiye ediyor yani kişinin kendisini tam olarak bulabilmesi için, oysa Hrıstiyanların ruhbanlarında evlilik yoktur çünkü fenâfillâhta olmaları lâzım gelmektedir. 

 “Erler çıkardı” yani aklı küll sahipleri çıkardı demektir. Hakikati İlâhiyeyi anlayacak varlıklar çıkardı. Âdem (a.s.) vefat ettikten sonra onun rolünü üstlenecek erler lâzımdı. “Ricâlen” ifadesi sûret olarak erkek bedenine sahip insanları mânâ yönüyle ise vahdet hakikatini idrak etmiş olan insanları ifade etmektedir.

 “Ve kadınlar çıkardı” yani nefsi küllüde ortaya getirdi. Hem sûret olarak erkek ve kadınların devamı için hem de aklı küllün nefsi küll üzerindeki faaliyetinin sürmesi için kadınlar halkedildi.

 Yukarıda Rabbinizden sakının ifadesi varken, şimdi Allah’tan sakının ifadeside geldi. Yukarıda bahsedilen hakikatleri idrak eden kimse Rabbinin Allah olduğunu idrak eder ve Allah’tan sakınır, ki burası daha üst mertebe olan zat mertebesidir.

 Sûret olarak rahîm’de olandan yani akrabalıktan sorarlar hakikatte ise Rahîm isminin mânâlarını sorarlar demektir. 

 “Rakip” gözetici mânâsının yanında ona binip hâkim olmak demektir. Demek ki Cenâb-ı Hakk herbirerlerimizin üzerine rububiyyet mertebesi itibarıyla hakim bir ismini koymuş ve o isminin vasıtasıyla bizim üzerimizde hakim. Allah ezelde bu programları yaptığından dolayı “kâne” yani “idi” ifadesi daha o zamanda iş bu şekildeydi demektir ve bu ifade şu andada geçerlidir.

 Bizler Allah’ın zât-î sıfatlarını ve esmâi İlâhiyyesini taşıyıcı varlıklarız. 

 Şimdi Fusûs-ül Hikem Tercüme ve Şerhi-Ahmed Avni Konuk / kitabından Adem ve Havva ile ilgili bir bölümü aktaralım : 

 Üçüncü vasl: Hakikat-ı Adem ve Havva

 Ma’lûm olsun ki, “vücûd” hakikat-ı insâniyye olan mertebe-i vahidiyyetten, mertebe-i rûha tenezzül ettiği vakit üç ma’rifet hasıl oldu ki, birisi ma’rifet-i nefs, ya’ni kendi zâtını ve hakikatini bilmek; diğeri ma’rifet-i Mübdi, ya’ni kendisinin mücidini bilmek; üçüncüsü mücidine karşı fakr ve ihtiyacını bilmektir. 

 Bu ma’rifet, gayriyyeti mutazammındır. Ve bu rûh, rûh-ı Muhammedi (s.a.v. dir. Nitekim buyururlar:

 “Allah, önce kalemi ve benim ruhumu halk etti”. Ve bir rivayette: ”Aklımı ve nefsimi halketti”. 

 Diğer ervâh, onun rûh-ı şerifinin cüz’iyyatıdır. Onun için (S.a.v.) Efendimiz’e “Ebu’l-ervah” dahi derler. Bu rûh sûret-i akl-ı küldür ki “adem-i hakiki”dir. “Vücûd” akl-ı küllün sağ tarafı ve “imkân” sol tarafıdır. Ve Havva nefs-i küllün sûretidir ki, akl-ı evvelin dıl’-ı eyserinden (kaburga kemiğinden) mütekevvin oldu. Ve bu taayyünat-ı muhtelifenin zuhûru ve suver-i mütenevvianın tevellüdatı akl-ı kül ile nefs-i küllün izdivacından hâsıl oldu. Nitekim Hak Teala hazretleri buyurur:”Ya eyyühen Nasutteku Rabbekümülleziy halekaküm min nefsin vahıdetin ve haleka minha zevceha ve besse minhüma ricalen kesiyran ve nisaen”(Nisa, 4/1). Ve bu taayyünat içinde pek çok suver-i faile ve münfaile zuhûra geldi. Ve suver-i faile rical ve suver-i münfaile de nisâdır. Ve efrad-ı insaniyyenin sûret-i failesi olan rical ve sûret-i münfailesi olan nisa ekmel-i vech ve ahsen-i takvim ile zâhir oldu. İmdi efrad-ı insaniyyenin ebeveyni Adem-i hakiki olan “akl-ı küli” ile, Havva-yı hakiki olan “nefs-i küll”dür. Bunlar cennet-i zatta, yani mertebe-i ulûhiyyette mestûr idiler. Kûr’an ki, cemi’-i esma ve sıfatı cami’ olan zattır; ve bu taayyünat ki, zat-ı ulûhiyyetin varlığında hayalat ve rü’yadan ibarettir; ve bu keserat ve taayyünat-ı hayaliyye ki, çekirdeğin içindeki ağaç gibi dal budak salıverip, esfel-i safiline doğru uzamıştır ve mertebe-i zattan uzak- baiddir; işte bu şecere, Kûr’ân’da mezkûr olan şecere-i mel’ûne ve matrûdedir. Ve onun meyvesi ve habbesi zulmet-i tabiiyyedir. 

 İmdi akl-ı kül ile nefs-i kül bu habbeye karib olmadıkça “İhbitü” (Bakara, 2/36,38) emriyle cennet-i zâttan, alem-i sûret ve taayyünata nüzûl etmediler. Ve onların bu şecere-i menhiyyeye takarrübleri iblis-i vehmin nefs-i külle ve nefs-i küllün dahi akl-ı külle galebesi ile vâki’ oldu ki, bu âlem-i kesâfette onların zürriyyatı olan efrad-ı Âdemiyye dahi her an keserat-ı hayâliyyeye ve Kûr’ân’daki şecere-i mel’ûneye meftûn olmuşlardır. Hakk Teâlâ hazretleri bu hakikate işâreten Kûr’ân-ı Kerîm’inde “Ve iz kulna leke inne Rabbeke ehata Bin Nas* ve ma cealnerru'yelletiy ereynake illâ fitneten linNasi veşşeceretel mel'unete fiyl Kûr'ân* ve nuhavvifühüm, fema yeziydühüm illâ tuğyanen kebiyra;” (İsrâ, 17/60) ya’ni “Ey habib-i zi-şanım! zikret şu vakti ki biz sana dedik; muhakkak senin Rabb’in nası zat-ı ulûhiyyeti ile muhittir”; yani onların vücûd-i hakikileri yoktur; belki cümlesi zılal-i esmaiyyemden ibarettir. Ve zılal ise hayaldir. “Ve bizim sana gösterdiğimiz rü’ya ve Kur’an’da olan şecere-i mel’ûne nasa fitnedir”, ya’ni sana gösterdiğimiz bu keserat-ı taayyünat rü’yadır. Nitekim sen de bu hakikatı anladın da:”İnsanlar uykudadır ölünce uyanırlar” buyurdun.

 ”Ereynake” (İsra,17/60)’daki “kaf-ı hitâb” cemi’-i hakâıyıkı ve nisebi câmi’ olan taayyün-i muhammediyedir. Bu rü’yet keyfiyyeti râi ve mer’i ister; bunlar ise kesrettir. Ve bu keserat zâtta mütekevvin olan şecere-i mel’ûnedir. ”ve nuhavvifühüm”(Isrâ,17/60) “Biz onları, ya’ni vücûdları rûh ile nefisten mütekevvin olan nâstan her birine “ve lâ takreba hazihişşecerate” yani “Şu ağaca yaklaşmayın”(Bakara, 2/35) diyerek her an tahvif ederiz.

 “fema yeziydühüm illâ tuğyanen kebiyra;” (Isra, 17/60). Halbuki bu tahvif muvacehesinde onların nefisleri iğva-yı vehm ile rûhlarını kendilerine imale ederek o şecere-i mel’ûnenin semeresi olan zulmet-i tabiiyyeye el uzatırlar. Binenaleyh onların tuğyanı büyük olur, ya’ni vech-i vahdetten istitarları artar.

 İmdi ey sahib-i fıtnat! Kûr’ân-ı Kerîm mazideki Âdem ve Havva’dan değil, bizim ahval-i rûz-merremizden bahsediyor. Biz ise bu vak’ayı maziye irca’ ile, kendi halimizden gaflet ediyoruz. F.H. 

------------------------ 

 Hakikati insâniyye bütün bu âlemlerin insân olarak aldığı isimdir.

 Mertebe-i ruh ancak tenezzül ettikten sonra faaliyet sahası buldu, ki birincisi rûh olduğu halde kendi nefsine marifettir. İşte herbirerlerimizde ilk iş olarak nefsimizi tanıdığımız zaman kendi zatımızı ve hakikatimizi tanımış oluyoruz fakat bu tanıma her mertebede olan bir tanımadan, yani insan nefsini her mertebede başka türlü tanır ve bulunduğu mertebeden bir üste çıktığı zaman o mertebenin karşılığı olan nefsini tanır. Ve Âyeti kerîme’de bahsedilen tek nefsten halketti denilen bu vahidiyyet nefsidir.

 Dünyada aşınma var, eskime var, istediğimiz kadar hakikat bilgilerini bilelim bu madde bedenimizi ebedileştirmiyor bunlar ahiretteki ebedi saadeti oluşturuyor, yani dünya hayatında mucidimize karşı fakr ve aczimizi bu durum bize öğretiyor. İçimizin ne kadar sonsuz olduğunu dışımızın ise her an son bulma durumuyla karşı karşıya olduğunu anlıyoruz. Bir yönümüzle mutlak sûrette acizliğimiz varken bir yönümüzlede mutlak irade sahibiyiz.

 Mertebe-i Rûh’a tenezzül eden rûh Hakikati Muhammedidir, bu âlemde ne varsa ilk var edilişi Hakikati Muhammedi nurundan ve ruhundan meydan gelmiştir. Ve bu hakikatin yoğunlaşarak ilk defa beşeriyet yönüyle ortaya gelmesinin ismi Âdem’dir. 

 Âdem kelimesinin başında (Elif) harfi vardır, Havva Kelimesi’nin ise sonunda (Hemze-Elif) harfi vardır, Âdem kelimesinin başındaki (Elif) harfi ahadiyyet mertebesinden inişi Havva’nın sonundaki (Elif) harfide hakikatleri idrak ile çıkışı göstermektedir.

 Bu âlemde gördüğümüz ne kadar varlık varsa aklı küll ile nefsi küllün izdivacından meydana geldi.

 Bu erkek ve kadın oluşumunun etken ve edilgenlikle anlatımı bütün âlem için geçerlidir, örneğin yağmur suyu etken olarak toprağa düştüğünde toprak edilgen olur ve su Âdem, toprak Havva olur. İşte bütün bu âlemde Âdem ve Havva mânâ olarak faaliyettedir, Âdem ve Havva dendiğinde hemen ceset olan insan sûretini hatırlamayalım. İşte insanın diğer varlıklardan farkı en güzel sûret ile ve en güzel kıvamda olmasıdır. 

 Büyük hayal denilen bu âlemler Allah’ın hayalinden meydana gelmektedir. Hakikatini idrak eden kimseler rüyadan uyanıp gerçek yaşama geçmiş olan kimselerdir. İnsân tabiat âlemindeki bu yiyeceklerle sürekli ilgilendiği sürece o yiyeceklerin özellikleri kendi varlıklarında ortaya geliyor ve onu kendi varlıklarına çekiyorlar, işte orucun hakikati buraya dayanıyor, çünkü oruc ile bu yiyeceklerin alımının azalması ile kişideki ruhani denge düzenlenmiş oluyor.

 İlk önce İblis yemeyiniz denilen meyveyi Havva valideye taddırdı, o anda Havva validede bir değişiklik olmadı ve o da Âdem (a.s.) a “sende tadabilirsin, birşey olmuyor” dedi ve Âdem (a.s.) da yedi. Tefsirlerde çeşitli şekillerde anlatılan bu meyve denilen şey nefsaniyetten meydana gelen hazlar’dır ki, bu nedenle tek çeşit meyve olarak değil genel olarak meyve ismi altında belirtiliyor. Ve meyve gibi olgunlaşmış olan bu nefsani duyguları insanın kullanması cennetten düşmesine sebep oluyor. Nasıl ki Cebrâîl (a.s.) aklın sûretlenmiş şekli, nasıl ki insân esmâ-i hüsnanın sûretlenemiş şekli ise İblis’te vehmin sûretlenmiş şeklidir, ve vehim hayali yaşamı nefsi külle bunu sevdiriyor, ki nefsi küllün gerçek oluşumu da İlâh-î hayale dayanmaktadır.

 Dikkat edersek Havva kelimesinde iki adet (vav) harfi vardır ve bu iki (vav) dan birisi bireysel vehim, diğeri İlâh-î vehim’dir. Bu tesiri alan nefsi küll de aklı külle yakın olduğundan hayal yönüyle ona tesir ediyor ve aklı küll o meyveyi rahmâniyyeti yönüyle değil bu şekilde hayal yönüyle yani beşeriyeti yönüyle yemiş oluyor ve dikkat edersek vehim direkt olarak aklı külle tesir edemiyor.

 İnsanlardaki dedikodular, çekiştirmeler (v.b.) kaynağını hep mel’un ağaçtan almaktadır, çünkü ona meftun olup muhabbet duymaktadırlar. İnsanların hakikate geçmesi Allah’ın uyandırmasıyla oluyor ki, o zaman Allah’ın verdiği varlıkla varlık sahibi olmuyor. Dünya üzerindeki varlıklar bu hakikatlerin anlatılabilmesine misal için yeterli gelmiyor. 

 Kûr’ân zat olduğundan zat’ın içinde meydana gelen bu hayalat ve onun zuhurları şecer-i mel’unedir. İnsânların uyanmalarını sağlayan ölüm fiziksel ölüm değildir, “ölmeden evvel ölünüz” hükmüyle belirtilen şekilde öldükten sonra ancak bu rû’ya-dan uyanılabilir. Zâten kerametin en büyüğü kişinin kendini bilmesi ve bu âlemdeki yaşamı idrak etmesidir. Fakat o yasak olan meyve yani hayal ve vehmin ortaya koyduğu herşey insanlara tatlı gelir ve böylece tabiat karanlığına düşerler.

 Kûr’ân-ı Kerîm’in sadece Âdem bahsi değil bütün anlattıkları kıyamete kadar an be an yaşanacak hadiselerdir. Hayale dalmış olan ve onun meyvelerinden yiyen kimselerin isyanları artar, vahdet meyvesinden yiyenlerin ise muhabbetler ve huzurları artar.

(42-4-Nisa-Suresi-) T.B. 

------------------------ 

## Nisa Suresi - Ayet 29 (Mushaf: 4 - Nüzul: 92 - Alfabetik: 82) 

## 

يَا اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا لَا تَاْكُلُوا اَمْوَالَكُمْ بَيْنَكُمْ بِالْبَاطِلِ اِلَّا اَنْ تَكُونَ تِجَارَةً عَنْ تَرَاضٍ مِنْكُمْ وَلَا تَقْتُلُوا اَنْفُسَكُمْ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ بِكُمْ رَحٖيمًا

~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

4.29 - Yâ eyyuhellezîne âmenû lâ teé'kulû emvâlekum beynekum bil batıli illâ en tekûne ticâraten an terâdım minkum ve lâ tagtulû enfusekum, innallâhe kâne bikum rahîmâ.

Diyanet Meali:

4.29 - Ey iman edenler! Mallarınızı aranızda batıl yollarla yemeyin. Ancak karşılıklı rıza ile yapılan ticaretle olursa başka. Kendinizi helâk etmeyin. Şüphesiz Allah, size karşı çok merhametlidir.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

4.29 - Ey o bütün iyman edenler! Mallarınızı aranızda batıl behanelerle yemeyin, kendiliğinizden rızalaşarak akdettiğiniz bir ticaret olmak başka, kendilerinizi öldürmeyin de, Allah size cidden bir rahîm bulunuyor.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

4.29 - Ey imân etmiş olanlar! Mallarınızı aranızda bâtıl yere yemeyiniz. Meğerki karşılıklı rızayla yapılan bir ticaret olsun. Ve kendinizi de öldürmeyiniz. Şüphe yok ki Allah Teâlâ sizlere rahîmdir.

------------------------ 

İZAH: İslam dini 5 esası korur. Aklı, canı, malı, dini, nesli. Buradaki ayette malın korunmasına yönelik nefse bir duyuru vardır. Malın batıl, haksız yere yenmesinde nefsin zarar göreceği belirtiliyor. Çünkü mal hem fitne hem de dünya süsüdür. Nefse hem destek hem de köstek olabilir. 

İkinci anlamı ise başkalarını öldürmemekten ziyade kendinizi öldürmeyin! Buyruluyor. Ayet Peygamberimizin bir hadisini hatırlatır: ”Babalarınıza sövmeyiniz! 

“Ya Rasulallah! Nasıl söveriz ki?” 

“Başkalarının babalarına sövme yoluyla. 

Yani bizler başkalarının mallarını haksızlıkla yediğimiz zaman kargaşa çıkar. Ve kendimizin öldürülme ihtimaline kadar gider. 

Bu hatırlatma ise C.Hakk’ın merhametindendir. Ne yaparsak bize döneceğinin delilidir. N.N.

------------------------ 

 Kişilerde meydana gelen doğuşlar ve bunların diğer kişilerle paylaşılması bu âlemdeki en büyük ticarettir, çünkü bu ahiret ticaretidir. Alıcı ve vericininde kemalde olması lazımdır ki o alışveriş olsun. 

 Zulüm insânda o kadar ileriye gidiyor ki artık o nefsi öldürme derecesine ulaşıyor ve burada nefsten kasıt İlâh-î varlığın zuhurudur, yoksa nefsi emmâre değildir. Ve ayrıca öldürmeyin emri diğer şekilde bakışla yaşatın demektir, yani İlâh-î varlığınızı faaliyete geçirin demek istiyor. Rahîm olmasa zâten seni ihata etmez, sana şah damarından yakın olmaz. Cenâb-ı Hakk bize rahmet etmiş ise bizimde kendimize en az O’nun kadar rahmet etmemiz lâzımdır. 

(42-4-Nisa suresi-) T.B. 

------------------------ 

## Nisa Suresi - Ayet 63 (Mushaf: 4 - Nüzul: 92 - Alfabetik: 82)

اُولٰئِكَ الَّذٖينَ يَعْلَمُ اللّٰهُ مَا فٖى قُلُوبِهِمْ فَاَعْرِضْ عَنْهُمْ وَعِظْهُمْ وَقُلْ لَهُمْ فٖى اَنْفُسِهِمْ قَوْلًا بَلٖيغًا

~Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

4.63 - Ulâikellezîne yağlemullâhu mâ fî kûlûbihim feağrıd anhum ve ızhum ve kul lehum fî enfusihim kavlem belîğâ.

Diyanet Meali:

4.63 - Onlar, Allah'ın kalplerindekini bildiği kimselerdir. Öyleyse onlara aldırma. Onlara öğüt ver ve onlara, kendileri hakkında etkili ve güzel söz söyle.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

4.63 - Onlar öyle kimseler ki kalblerinde olanı Allah bilir, onun için sen onlara aldırma da kendilerine va'zet ve nefisleri hakkında kendilerine beliğ müessir söz söyle.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

4.63 - Onlar o kimselerdir ki, Allah Teâlâ onların kalplerinde ne olduğunu bilir. Artık onlardan çekin ve onlara öğüt ver ve onlara nefisleri hakkında müessir söz söyle.

------------------------ 

İZAH: Ayet münafıklar hakkında inmiştir. Zahiren iman etmiş gibi göründüklerinden iman edenlere öğüt verildiği gibi zahiren öğüt verilmelidir. Bize veya İslam’a inanmasalar da biz onlara “inanan” gibi davranmalıyız. Beliğ ve güzel söz söylenmeli. Sözlerimiz tesirli olması hakikat, gerçek olmasına bağlıdır. 

Münafığın 3 alameti vardır. “Yalan söylemesi, verdiği sözde durmaması ve emanete ihanet etmesi”dir. Müslüman hayatında bunların hepsinden ziyade bir tanesini yapmış ya da yapmak zorunda kalmıştır. 

Salik mutmainliğe erinceye kadar öğüt alır. İçindeki önceden getirdiği alışkanlıkları, hallerini bırakıncaya dek sert ve acı da olsa kendi hakkında gerçek sözleri duymak zorundadır. Bu sözler daha çok zuhuratları tabir edilirken tatlı tatlı söylenir. Tesirli olur! N.N.

------------------------ 

## Nisa Suresi - Ayet 64 (Mushaf: 4 - Nüzul: 92 - Alfabetik: 82) 

وَمَا اَرْسَلْنَا مِنْ رَسُولٍ اِلَّا لِيُطَاعَ بِاِذْنِ اللّٰهِ وَلَوْ اَنَّهُمْ اِذْ ظَلَمُوا اَنْفُسَهُمْ جَاؤُكَ فَاسْتَغْفَرُوا اللّٰهَ وَاسْتَغْفَرَ لَهُمُ الرَّسُولُ لَوَجَدُوا اللّٰهَ تَوَّابًا رَحٖيمًا
~ ~ ~
Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

4.64 - Ve mâ erselnâ mir rasûlin illâ liyutâa biiznillâh, ve lev ennehum iz zalemû enfusehum câûke festağferullâhe vestağfera lehumur rasûlu levecedullâhe tevvâber rahîmâ. 

Diyanet Meali:

4.64 - Biz her peygamberi sırf, Allah'ın izni ile itaat edilmek üzere gönderdik. Eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler de Allah'tan günahlarının bağışlamasını dileseler ve Peygamber de onlara bağışlama dileseydi, elbette Allah'ı tövbeleri çok kabul edici ve çok merhametli bulacaklardı.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

4.64 - Biz her hangi bir Peygamberi gönderdikse mahzâ Allahın iznile itaat edilmek için gönderdik, eğer onlar nefislerine zulmettikleri zaman sana gelseler de günahlarına mağfiret dileseler, Peygamber de kendileri için istiğfar ediverse idi elbette Allahı tevvab, rahîm bulacaklardı

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

4.64 - Biz hiçbir peygamber göndermedik, ancak Allah Teâlâ'nın izniyle itaat edilmesi için gönderdik. Ve eğer onlar nefislerine zulmettikleri zaman sana gelseler de Allah Teâlâ'dan mağfiret isteseydiler ve onlara peygamber de istiğfarda bulunsaydı elbette Allah Teâlâ'yı tevbeleri çok kabul edici ve çok esirgeyici bulacaklardı.

------------------------ 

İZAH: C. Hak Peygamberlere itaat edilmesini emreder. Allah’ın izniyle itaat şarttır. Nefsine zulmedenler Allah’tan mağfiret diledikten sonra Peygamberlerin de istiğfarını almaları yönünde bağışlanmalarının kolay olacağı belirtiliyor. Bu yüzden C.Hakk’a iltica ettikten sonra, peygamberimize de salavat getirmek lüzumludur. Hatta Allah dostlarından da dua yardımı talep etmenin de meşruluğunu buradan çıkarabiliriz. 

Salik her sabah veya akşam yatmadan önce istiğfarı düstur edinmelidir. Bu bir yöndür. “Günde 70 kere istiğfar eden” Efendimiz her bir idrakinde diğerinden istiğfar edermiş. 

İkinci yön ise idraklerimiz latifleştikçe tasavvuf konularını ve etrafımızdaki kişileri daha iyi anlar hale geliriz. Önceki anlayışlarımızdan istiğfar, o an ki idrakten dolayı hamd gerekir. N.N.

------------------------ 

## Nisa Suresi - Ayet 97 (Mushaf: 4 - Nüzul: 92 - Alfabetik: 82)

اِنَّ الَّذٖينَ تَوَفّٰيهُمُ الْمَلٰئِكَةُ ظَالِمٖی اَنْفُسِهِمْ قَالُوا فٖيمَ كُنْتُمْ قَالُوا كُنَّا مُسْتَضْعَفٖينَ فِى الْاَرْضِ قَالُوا اَلَمْ تَكُنْ اَرْضُ اللّٰهِ وَاسِعَةً فَتُهَاجِرُوا فٖيهَا فَاُولٰئِكَ مَاْوٰیهُمْ جَهَنَّمُ وَسَاءَتْ مَصٖيرًا

~Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

4.97 - İnnellezîne teveffâhumul melâiketu zâlimî enfusihim kâlû fîme kuntum, gâlû kunnâ mustad'afîne fil ard, kâlû elem tekun erdullâhi vâsiaten fetuhâcirû fîhâ, feulâike meé'vâhum cehennem, ve sâet masîrâ.

Diyanet Meali:

4.97 - Kendilerine zulmetmekteler iken meleklerin canlarını aldığı kimseler var ya; melekler onlara şöyle derler: "Ne durumdaydınız? (Niçin hicret etmediniz?)" Onlar da, "Biz yeryüzünde zayıf ve güçsüz kimselerdik" derler. Melekler, "Allah'ın arzı geniş değil miydi, orada hicret etseydiniz ya!" derler. İşte bunların gidecekleri yer cehennemdir. One kötü varış yeridir.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

4.97 - O kimseler ki nefislerine zulmetmekdelerken melekler canlarını aldılar, «ne işde idiniz» dediler, «biz dediler: Bu arzda zebun idik», «ya, dediler: Allahın arzı geniş değil mi idi oraya hicret etsenizdi ya?» İşte bunların me'vaları Cehennemdir, ona gidiş de ne fena şeydir.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

4.97 - Muhakkak o kimseler ki, nefislerine zulmeder oldukları halde canlarını melekler alacaklardır, «Ne işte idiniz?» diyeceklerdir. «Biz yeryüzünde zayıf sayılır kimseler idik,» derler. Melekler de, «Allah'ın yeryüzü geniş değil mi idi ki, orada muhâceret edeydiniz» deyiverirler. İşte onların varacakları yer cehennemdir. Ne fena uğranacak yer?

------------------------ 

İZAH: Bu ayet Mekke’de (ki hicret etmeye güçleri yettiği halde) müşriklerin yanında kalıp, zayıf ve güçsüz düşen Müslümanlar hakkındadır. Buradaki zayıflık “değer verilmeme” zayıflığıdır. Çünkü müşrikler onları adamdan saymamıştır. Bunlardan bir kısmı eski dinlerine geri dönmüşler bir kısmı ise dinlerini tehlikeye atmışlardı. Mekke ve Medine arasında savaş çıktığı zaman atılan oklardan ve sallanan kılıçlardan ölmüşlerdir. Melekler onların mazeretlerini dinlememiş ve hicret etmeleri gerektiğini söylemişlerdir. 

Bu ayetten anlaşılacağı üzerine nefsin kolayı sevdiğini, zora gelmeyeceği anlaşılır. İrade ilimden yani bilmekten sonra gelir. Gerçeği bildikten sonra irade gösterilmezse o bilme bir işe yaramaz. Bile bile zulme katlanmak kendimize zulümdür, iyilik değildir. Ama rahatımızı bozdurmamak nefsin işi, bozmak da cüz’i nefsin üst boyutu olan külli nefsin işidir. Çünkü külli nefis akl-ı kül ile izdivaç halindedir. Aklı oradan alır. 

Emmarenin dar sahası kişiye geniş görünür. Dertlerin bir zaman sonra derman olacağını sezdirmez. Bu yüzden peygamberlere uyulması başta sıkıntılı ve dar görünse de sonu rahmettir.

Nefis terbiyesi için ahlakımızı bozan yerlerden, kişilerden uzaklaşmak evladır. Bu da bir hicrettir. Asıl hicret ise kötü huylarımızdan iyi huylarımıza doğru seyirdir. N.N.

------------------------ 

 Nisa Suresi - Ayet 107 (Mushaf: 4 - Nüzul: 92 – 

Alfabetik: 82) 

وَلَا تُجَادِلْ عَنِ الَّذٖينَ يَخْتَانُونَ اَنْفُسَهُمْ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ مَنْ كَانَ خَوَّانًا اَثٖيمًا

~ ~ ~Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

4.107 - Ve lâ tucâdil anillezîne yahtânûne enfusehum, innallâhe lâ yuhıbbu men kâne havvânen esîmâ. 

Diyanet Meali:

4.107 - Kendilerine hainlik edenleri savunma. Zira Allah, hiçbir haini, hiçbir günahkârı sevmez.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

4.107 - Nefislerine hıyânet edib duranlar tarafından mücâdeleye kalkışma, çünkü Allah vebal yüklenen, hıyanetkâr olan kimseleri sevmez.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

4.107 - Nefislerine hiyânet edenler tarafından mücadelede bulunma, şüphe yok ki Allah Teâlâ hıyanete düşkün, çok günahkâr olan kimseyi sevmez.

------------------------ 

İZAH: Ayette “nefislerine hıyanetlik edenler” ile peygamberimiz zamanında işlenen bir suçu Müslüman bir kölenin üzerine atıp, haklı çıkmaya çalışanlar anlatılmıştır. Kendilerini çok iyi savundukları için zahirde peygamberimizi ikna etmişlerdir. Sonradan durum anlaşılmıştır. Haklı ve haksız (nefsine hıyanetlik edenler ) meydana çıkmıştır. 

Salik yönünden ayeti değerlendirirsek; nefsimiz yola çıktığında ilk 3 mertebede (emmare, levvame ve mülhime) kandırmaya çalışanlar olacaktır. Rüyalarımızda bunlardan kurtularak nefsimizi temizleriz. Zahirde yaptıklarımız her ne kadar doğru görünse de batında yani nefsin kendine pay çıkardığı gizli hallerinde mücahede şarttır. Çünkü ne olursa olsun nefis kendini haklı çıkarmaya çalışır. 

C.Hakk gerçeği gizleyip kendilerine ihanet edenleri sevmez. N.N. 

------------------------ 

## Nisa Suresi - Ayet 110 (Mushaf: 4 - Nüzul: 92 - Alfabetik: 82) 

~~4.110~
وَمَنْ يَعْمَلْ سُوءًا اَوْ يَظْلِمْ نَفْسَهُ ثُمَّ يَسْتَغْفِرِ اللّٰهَ يَجِدِ اللّٰهَ غَفُورًا رَحٖيمًا~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

 4.110 - Ve mey yağmel sûen ev yazlim nefsehû summe yestağfirillâhe yecidillâhe ğafûrar rahîmâ.

Diyanet Meali:

 4.110 - Kim bir kötülük yapar yahut kendine zulmeder, sonra da Allah'tan bağışlama dilerse, Allah'ı çok bağışlayıcı ve çok merhamet edici bulur.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

 4.110 - Hâlbuki kim bir kötülük yapar veya nefsine zulm eder de sonra Allahın mağfiretine sığınırsa Allahı bir gafur, rahîm bulur.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

 4.110 - Ve her kim bir kötülük yapar veya nefsine zulmeder de sonra Allah Teâlâ'dan mağfiret dilerse Allah Teâlâ'yı gafûr, rahîm bulur. 

------------------------ 

İZAH: Günahlarımızdan, kötülüklerimizden her zaman geri dönme şansımızın olduğu müjde ayetlerindendir. Tek şart nefesimiz bitmeden yapmalıyız. Salik her gün istiğfarını gönülden yaparsa günahlar kalıcı olmaz. Yeter ki alışkanlığa dönmesin! Kötülük yapmak ile nefsine zulmetmek adeta yapmak ve sonucunu görmek gibidir. 

Kısaca kim ne ederse kendine eder. Nefs mertebelerinde salik C. Hakkı ilmel ve aynel yakinliklerde Gafur ve Rahim bulur. 

Gafûr kelimesi, sözlükte “örtmek, gizlemek, kirlenmekten korumak için bir şeyin üstünü örtmek” mânasındaki gafr (gufrân, mağfiret) kökünden sıfat olup “birinin kusurunu örten, suçunu bağışlayan” anlamına gelir. Aynı kökten gelen istiğfâr kelimesi kişinin, kusurunun bağışlanmasını Allah’tan talep etmesi anlamına gelir. Râgıb el-İsfahânî’ye göre bu talebin hem söz hem de fiil ile olması gerekir. Aksi halde istiğfar kişiyi yalancı durumuna düşürür. (TDV ansiklopedisi)

------------------------ 

## Nisa Suresi - Ayet 111 (Mushaf: 4 - Nüzul: 92 - Alfabetik: 82) 

وَمَنْ يَكْسِبْ اِثْمًا فَاِنَّمَا يَكْسِبُهُ عَلٰى نَفْسِهٖ وَكَانَ اللّٰهُ عَلٖيمًا حَكٖيمًا

~ ~ ~
Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

 4.111 - Ve mey yeksib ismen feinnemâ yeksibuhû alâ nefsih, ve kânallâhu alîmen hakîmâ.

Diyanet Meali:

 4.111 - Kim bir günah kazanırsa, onu ancak kendi aleyhine kazanmış olur. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

 4.111 - Maamafih kim bir vebal kazanırsa onu sırf kendi aleyhine kazanır, Allah alîm, hakîm de bulunuyor

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

 4.111 - Ve her kim bir günah kazanırsa onu ancak kendi nefsi aleyhine kazanır. Allah Teâlâ ise alîmdir, hakîmdir.

------------------------ 

 İZAH: Günah; C. Hakk tarafından insana koyulan sınırları geçmektir. İnsanın sınırı bedeni, aklı, ailesi ve çevresidir. Her bölgenin hakları vardır. Günah hakların çiğnenmesidir. Dolayısıyla İslam dini aklı, canı, dini, malı ve nesli korur. Bunlara yönelik tecavüz günahtır. 

 Bir de irfan yolunda sakınılması gereken günahlar vardır. Salik kendini öğrenirken bir yandan da eğitilir. Alınan bilgiler marifetullah olduğu için Saliki dönüştürür. Dünyevi ilimler gibi satıhta değil sadırda yerleşir. Bu yoldaki vebal ise mücahedesiz müşahede sahibi olmak istemektir. Bu da yolda kalmasına sebep olur! Mücahede, mücadele gibi değildir. Biri nefsi kotararak diğeri yani mücahede ise nefse rağmen nefse nefisle yapılan cihaddır. N.N. 

------------------------

## Nisa Suresi - Ayet 113 (Mushaf: 4 - Nüzul: 92 - Alfabetik: 82) 

وَلَوْلَا فَضْلُ اللّٰهِ عَلَيْكَ وَرَحْمَتُهُ لَهَمَّتْ طَائِفَةٌ مِنْهُمْ اَنْ يُضِلُّوكَ وَمَا يُضِلُّونَ اِلَّا اَنْفُسَهُمْ وَمَا يَضُرُّونَكَ مِنْ شَیْءٍ وَاَنْزَلَ اللّٰهُ عَلَيْكَ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَعَلَّمَكَ مَا لَمْ تَكُنْ تَعْلَمُ وَكَانَ فَضْلُ اللّٰهِ عَلَيْكَ عَظٖيمًا

~ ~ ~
Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

 4.113 - Ve lev lâ fadlullâhi aleyke ve rahmetuhû lehemmet tâifetum minhum ey yudıllûk, ve mâ yudıllûne illâ enfusehum ve mâ yedurrûneke min şeyé', ve enzelallâhu aleykel kitâbe vel hıkmete ve allemeke mâ lem tekun tağlem, ve kâne fadlullâhi aleyke azîmâ. 

Diyanet Meali:

 4.113 - (Ey Muhammed!) Eğer Allah'ın sana lütuf ve merhameti olmasaydı, onlardan bir grup seni saptırmaya çalışırdı. Hâlbuki onlar, ancak kendilerini saptırırlar, sana hiçbir zarar veremezler. Allah, sana kitabı (Kur'an'ı) ve hikmeti indirmiş ve sana bilmediğin şeyleri öğretmiştir. Allah'ın sana lütfu çok büyüktür.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

 4.113 - Allahın fazl-ü rahmeti üzerinde olmasaydı onlardan bir taife seni bile hukümde haktan şaşırtmayı kurmuşlardı, maamafih onlar yalnız kendilerini şaşırırlar, sana hiç bir zarar edemezler, nasıl edebilirler ki Allah sana kitab ve hikmet indirmekte ve bilmediklerini sana bildirmektedir, hem Allahın senin üzerinde fazlı çok büyük bulunuyor 
Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

 4.113 - Eğer Allah Teâlâ'nın fazl ve rahmeti senin üzerine olmasaydı elbette onlardan bir tâife seni şaşırtmaya kasdedecekti. Halbuki, onlar kendi nefislerinden başkasını şaşırtmazlar ve sana hiçbir şeyden zarar veremezler. Ve Allah Teâlâ sana kitabı ve hikmeti indirdi ve sana bilir olmadığın şeyleri öğretti. Ve Allah Teâlâ'nın fazlı senin üzerine pek büyük olmuştur. 

------------------------ 

İZAH: Kitaptan maksat Kur’an’ı Kerim’dir. Hikmet ise ayetlerle Allah’ın ne murad ettiğini bilmektir. Özünü kavramaktır. Bu mümkün müdür? Ayetleri her defasında okurken farklı manalar çıkarıyorsak ila nihaye hikmetlerin özü tam olarak anlaşılmayacaktır. Zaman ve mekân değiştikçe yorumların değişmesi yerindedir. Dolayısıyla hikmetlerin de farklı vecihleri olacaktır. 

Peygamberimize öğreten ve IKRA! Emrini veren C.Hakk‘tır. O’nun koruması olmaksızın peygamberler beşeri yönü olmasıyla üzülür, aldanır, hicret eder… İlla biiznillah!

Salik’in böyle bir korunması yoktur. Çünkü sorumlu olduğu ümmeti; batınında bulunan esma ul hüsna ümmetidir. Bu yüzden düşe kalka, öğrenerek, tecrübe ederek gidecektir. 

 Tek şiarımız Muhasibi’nin “kötü huylar ve davranışlar aklın örtüsüdür” dediği üzere ahlakımızın güzelliği aklımızı açacağına inanmaktır. Ve nefis terbiye edildikçe marifet kazanır. Kitabı öğrenir, hikmet ona sunulur.. N.N. 

------------------------- 

 Efendimize (s.a.v) ait olan bu Âyet-i Kerîme onun varlığında hepimize aittir ve hepimiz ondan nasibimizi almalıyız. Bu Âyetleri anlayıp, idrak etmeye başladığımız anda bu Âyetler bize inmeye başlıyorlar. Bu Âyetler defalarca okunur fakat anlaşılmaz, çünkü kabiliyet yoktur, işte rahmetin en büyüklerinden biriside Cenâb-ı Hakk’ın bu Âyetleri anlayacak kabiliyeti vermesidir. Cenâb-ı Hakk rahmetinden bunların hepsini yapıyor fakat gaflette olup bunlara ilgisiz kalınılıyor. Efendimize (s.a.v) ve ümmetine hikmet verilmiştir. Bilgiyi bir yönden kişi kendi çalışmasıyla üretir, bir de bilmediklerinin Hakk tarafından öğretilmesiyle öğrenir. 

(42-4-Nisa-Suresi-) T.B. 

------------------------ 

## Nisa Suresi - Ayet 128 (Mushaf: 4 - Nüzul: 92 - Alfabetik: 82)

وَاِنِ امْرَاَةٌ خَافَتْ مِنْ بَعْلِهَا نُشُوزًا اَوْ اِعْرَاضًا فَلَا جُنَاحَ عَلَيْهِمَا اَنْ يُصْلِحَا بَيْنَهُمَا صُلْحًا وَالصُّلْحُ خَيْرٌ وَاُحْضِرَتِ الْاَنْفُسُ الشُّحَّ وَاِنْ تُحْسِنُوا وَتَتَّقُوا فَاِنَّ اللّٰهَ كَانَ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبٖيرًا ~

~ ~ ~
Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

 4.128 - Ve inimraetun hâfet mim bağlihâ nuşûzen ev iğrâdan felâ cunâha aleyhimâ ey yuslihâ beynehumâ sulhâ, ves sulhu hayr, ve uhdıratil enfusuş şuhh, ve in tuhsinû ve tettekû feinnallâhe kâne bimâ tağmelûne habîrâ. 

Diyanet Meali:

 4.128 - Eğer bir kadın kocasının, kendisine kötü davranmasından yahut yüz çevirmesinden endişe ederse, uzlaşarak aralarını düzeltmelerinde ikisine de bir günah yoktur. Uzlaşmak daha hayırlıdır. Nefisler ise kıskançlığa ve bencil tutkulara hazır (elverişli) kılınmıştır. Eğer iyilik eder ve Allah'a karşı gelmekten sakınırsanız, şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

 4.128 - Ve eğer bir kadın kocasının serkeşliğinden veya yüz çevirmesinden endişe ediyorsa bir sulh ile aralarını düzeltmelerinde kendilerine bir günâh yoktur, sulh hep hayırdır, nefislerse kıskançlığa hazırlanagelmiştir, eğer arayı düzeltir ve geçimsizlikten sakınırsanız şüphe yok ki Allah her ne yaparsanız habîr bulunuyor.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

 4.128 - Ve eğer bir kadın kocasının kaçıp nefret etmesinden veya yüz çevirmesinden korkarsa aralarını sulh ile ıslah etmelerinden dolayı üzerlerine bir günah yoktur ve sulh hayırlıdır. Ve nefislerde cimrilik hazırlanmıştır. Ve eğer ihsan eder ve ittikada bulunursanız şüphe yok ki, Allah Teâlâ yapacağınız şeyden tamamen haberdardır.

------------------------ 

 İZAH: Nüşuz: Kelimesinin sözlük manası “yüksek yer, yüksek yere çıkmak, bulunduğu yerden ayrılmak”tır. Râgıb elİsfahânî, el-Müfredât isimli Kur’an sözlüğünde (“nşz” md.) kadının nüşûzünü “kocasından nefret etmesi, ona itaat etmeyi kendine yedirememesi, başkasına göz koyması” şeklinde açıklamıştır. Tefsirciler erkeğin nüşûzünü de “nefret, uzaklaşma, normal evlilik ilişkilerini aksatma, söz ve fiille incitme, sert davranma” ifadeleriyle açıklamışlardır.

Kadın kocasının ayrılmasından korkarsa ona menfaatler sağlayarak sulh edebilir. Ama ardından “cimrilik” gibi beşeri zaaftan söz edilmesi; olur ki koca eşinin verdiklerinden ötürü şımararak güzel davranışlarında cimrilik yaparak azaltması yönüne gidebileceğini gösterir.

Önemli olan eşler arasında ihsan (bir işi en güzel şekilde yapmak) ve ittika (takva) ile muameledir. 

Salik yolun başında akıl ve duygu dengesini kurabilmek için zaman zaman nefse uyabilir. Nefis mutmain olduktan sonra ihsan ve ittika ile devam edilir. N.N.

------------------------ 

## Maide Suresi - Ayet 30 (Mushaf: 5 - Nüzul: 112 - Alfabetik: 60) 

~~5.30~
فَطَوَّعَتْ لَهُ نَفْسُهُ قَتْلَ اَخٖيهِ فَقَتَلَهُ فَاَصْبَحَ مِنَ الْخَاسِرٖينَ~~5.30~

~ ~ ~
Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

 5.30 - Fetavveat lehû nefsuhû katle ehîhi fekatelehû feasbeha minel hâsirîn.

Diyanet Meali:

 5.30 - Derken nefsi onu kardeşini öldürmeye itti de (nefsine uyarak) onu öldürdü ve böylece ziyan edenlerden oldu.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

 5.30 - Bunun üzerine nefsi kendine kardeşini öldürmeyi kolay gösterdi, tuttu onu öldürdü, artık husrana düşenlerden olmuştu.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

 5.30 - Artık kardeşini öldürmeyi kendisine nefsi kolaylaştırdı da onu öldürdü. Sonra da ziyana uğramışlardan oldu. 

------------------------ 

 İZAH: Ayette Kabil’in, kardeşi Habil’i öldürmesi geçer. Yeryüzünde ilk defa suçsuz yere cana kıyan Kabil olmuştur. Kendisinden sonra gelenlerin işlediklerine de ortak olmuştur. Peygamberimiz bir hadisinde “haksız yere öldürülen hiçbir kimse yoktur ki onun kanından Âdem’in ilk oğluna bir pay ayrılmasın.” Bir de “öldürmeyi nefsi kolaylaştırdı” cümlesi manidardır. 

Nefis mertebelerinin 4.sünde yani mutmainlikte yapılacak güzel davranışlar kolay gelir. Emmarenin altındaki -4 mutmainliği ise kötü davranışların yapılmasında rahatlık sağlar. Mutmainlik verir. Yaptığı iş kendine o anda kötü gelmez.

Her nefis mertebesinin emmarenin altında eksi olarak iz düşümü vardır! N.N. 

------------------------ 

## Maide Suresi - Ayet 32 (Mushaf: 5 - Nüzul: 112 - Alfabetik: 60) 

مِنْ اَجْلِ ذٰلِكَ كَتَبْنَا عَلٰى بَنٖى اِسْرَایٖٔلَ اَنَّهُ مَنْ قَتَلَ نَفْسًا بِغَيْرِ نَفْسٍ اَوْ فَسَادٍ فِى الْاَرْضِ فَكَاَنَّمَا قَتَلَ النَّاسَ جَمٖيعًا وَمَنْ اَحْيَاهَا فَكَاَنَّمَا اَحْيَا النَّاسَ جَمٖيعًا وَلَقَدْ جَاءَتْهُمْ رُسُلُنَا بِالبَيِّنَاتِ ثُمَّ اِنَّ كَثٖيرًا مِنْهُمْ بَعْدَ ذٰلِكَ فِى الْاَرْضِ لَمُسْرِفُونَ~~5.32~

~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

 5.32 - Min ecli zâlike ketebnâ alâ benî isrâîle ennehû men katele nefsem biğayri nefsin ev fesâdin fil ardı fekeennemâ gatelen nâse cemîâ, ve men ahyâhâ fekeennemâ ahyen nâse cemîâ, ve lekad câethum rusulunâ bil beyyinâti summe inne kesîram minhum bağde zâlike fil ardı lemusrifûn.

Diyanet Meali:

 5.32 - Bundan dolayı İsrailoğullarına (Kitap'ta) şunu yazdık: "Kim, bir insanı, bir can karşılığı veya yeryüzünde bir bozgunculuk çıkarmak karşılığı olmaksızın öldürürse, o sanki bütün insanları öldürmüştür. Her kim de birini (hayatını kurtararak) yaşatırsa, sanki bütün insanları yaşatmıştır. Andolsun ki, onlara resûllerimiz apaçık deliller (mucize ve âyetler) getirdiler. Ama onlardan birçoğu bundan sonra da (hâlâ) yeryüzünde aşırı gitmektedir.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

 5.32 - Bu ecilden Beni İsraîle kitabda bildirmiştik ki her kim bir nefsi bir nefis mukabili veya yer yüzünde bir fesadı olmaksızın öldürürse sanki bütün insanları öldürmüş gibi olur, kim de bir adamın hayatını kurtarırsa bütün insanların hayatını kurtarmış gibi olur; Celâlim hakkı için Resullerimiz onlara beyyinelerle geldiler de sonra içlerinden bir çoğu bütün bunların arkasından hâlâ yer yüzünde fesad ve cinayette israf etmekte bulunuyorlar Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

 5.32 - Bundan dolayı İsrailoğullarının üzerine yazdık ki, her kim bir şahsı, bir şahıs mukabilinde veya yerdeki bir fesattan dolayı olmaksızın öldürürse sanki bütün insanları öldürmüş gibi olur ve her kim de bir şahsın hayatını kurtarırsa sanki bütün insanları ihya etmiş gibi olur. And olsun ki, Bizim peygamberlerimiz onlara beyyineler ile gelmişlerdir. Sonra onlardan birçokları bunu müteakib yeryüzünde muhakkak müsrif kimseler olmuşlardır. 

------------------------ 

İZAH: Medineli Yahudiler peygamberimizi ve arkadaşlarını öldürmek istemişlerdi. Buna karşılık bu ayet gelmiştir. 

Ama Yahudiler bu ayeti değiştirmişlerdir. Tevrat’ta “İsrail’den tek bir kişiyi öldürenin bütün ırkı öldürmüş gibi cezalandırılacağı ve İsrail’den tek bir kişiyi koruyanın Allah’ın kitabına göre bütün dünyayı korumuş sayılacağı” şeklinde bir ibare bulunur. (J.Horovitz, Tevrat, İA, XII/ 1, s.219) Ruh Allah’tandır. Ruhu alma izni yine Allah’a aittir. Bir insan potansiyel olarak diğer insanlarla aynı esmaları paylaşır. Kim bir insan için lehte ve aleyhte neyi yapmışsa insanlık için onu yapmış olur. 

Salik nefs mertebelerinde ölmeden önce ölürse, esma cemaati de ölür ve yeniden doğar. Kendinin kurtulması demek esma ul hüsna topluluğunun kurtulması demektir. N.N. 

------------------------

## Maide Suresi - Ayet 52 (Mushaf: 5 - Nüzul: 112 - Alfabetik: 60

فَتَرَى الَّذٖينَ فٖى قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ يُسَارِعُونَ فٖيهِمْ يَقُولُونَ نَخْشٰى اَنْ تُصٖيبَنَا دَائِرَةٌ فَعَسَى اللّٰهُ اَنْ يَاْتِىَ بِالْفَتْحِ اَوْ اَمْرٍ مِنْ عِنْدِهٖ فَيُصْبِحُوا عَلٰى مَا اَسَرُّوا فٖى اَنْفُسِهِمْ نَادِمٖينَ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

 5.52 - Feterallezîne fî gulûbihim meraduy yusâriûne fîhim yegûlûne nahşâ en tusîbenâ dâirah, feasallahu ey yeé'tiye bil fethı ev emrim min ındihi feyusbihû alâ mâ eserrû fî enfusihim nâdimîn.

Diyanet Meali:

 5.52 - İşte kalplerinde bir hastalık (nifak) bulunanların, "Başımıza bir felaketin gelmesinden korkuyoruz" diyerek onların arasında koşup durduklarını görürsün. Ama Allah, yakın bir fetih veya katından bir emir getirir ve onlar içlerinde gizledikleri şeye (nifaka) pişman olurlar.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

 5.52 - Onun için yüreklerinde nifak ılleti olanları görürsün ki onların içine koşar dururlar ne yapalım tersine bir devrin başımıza dönmesinden korkuyoruz derler, me'mul ki Allah yakında o fethi veya nezdi İlâhîsinden bir emir ihsan ediverir de nefislerinde gizlediklerine pişman olurlar 
Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

 5.52 - İmdi kalblerinde bir maraz olan kimseleri görürsün ki, onların içinde koşar dururlar, «Bize bir felaket isabet etmesinden korkarız,» derler. Artık umulur ki, Allah Teâlâ bir feth veya nezd-i ilâhiyesinden bir emir vücuda getirir de, onlar kendi nefislerinde gizledikleri şeyden dolayı pişman olurlar. 

------------------------

 İZAH: Peygamberimizin döneminde münafıklar Yahudi ve Hıristiyanlarla da iyi geçinmek için onlara “bize bir felaket isabet etmesinden korkarız” sözlerini söylemektedirler. İkili oynarlar. Çünkü o dönemde zengindiler. Ticaret yaptıkları için müşteri kaybetmek istemiyorlardı. Sonrasında peygamberimiz ve ashabı Allah’ın izni ile fetihler ve ganimetlerle zengin olunca pişman oldular!

Nefis illa ki kendini sağlama almak ister. Menfaatini görmeden hiçbir işe soyunmaz. Hele dünyasının elinden gideceği bilgiler olarak addettiği “men arefe” yoluna yani seyri süluka girmek zor gelir. Bu yüzden başına gelenlerden ders çıkarırsa yönünü döndürebilir. Yoksa alışkanlıklara devam etmek, dünya menfaatini gözetmek hep son pişmanlığı getirir. N.N. 

------------------------ 

## Maide Suresi - Ayet 70 (Mushaf: 5 - Nüzul: 112 - Alfabetik: 60) 

لَقَدْ اَخَذْنَا مٖيثَاقَ بَنٖى اِسْرَایٖٔلَ وَاَرْسَلْنَا اِلَيْهِمْ رُسُلًا كُلَّمَا جَاءَهُمْ رَسُولٌ بِمَا لَا تَهْوٰى اَنْفُسُهُمْ فَرٖيقًا كَذَّبُوا وَفَرٖيقًا يَقْتُلُونَ

~~5.70~
~ ~ ~
Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

 5.70 - Legad ehaznâ mîsâga benî isrâîle ve erselnâ ileyhim rusulâ, kullemâ câehum rasûlum bimâ lâ tehvâ enfusuhum ferîgan kezzebû ve ferîgay yagtulûn.

Diyanet Meali:

 5.70 - Andolsun, İsrailoğullarından sağlam söz almış ve onlara peygamberler göndermiştik. Fakat her ne zaman bir Peygamber, onlara nefislerinin hoşlanmadığı bir hükmü getirdiyse; onlardan bir kısmını yalanladılar, bir kısmını da öldürdüler.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

 5.70 - Celâlim hakkı için Benî İsraîlin misakını aldık ve kendilerine Resuller gönderdik, canlarının istemediği bir hukmile bir Resul geldikçe onlara bir takımına yalancı dediler, bir takımını da öldürüyorlardı.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

 5.70 - Kasem olsun ki, Biz İsrailoğullarının misâkını aldık ve onlara peygamberler gönderdik. Her ne vakit onların nefislerinin hevâsına uymayan bir hüküm ile onlara peygamber geldi ise, onlardan bir kısmını tekzîp ettiler, bir kısmını da öldürdüler. 

------------------------ 

 İZAH: İsrail oğullarından “Allah’tan başka tanrı edinmeme, ana-babaya hürmet etme, cana kıymama ve hırsızlık yapmama” gibi konularda “mîsak” (kesin söz) alınmıştı. Bunlara uymadıkları gibi elçileri de nefisleri doğrultusunda ya yalanlamışlar ya da öldürmüşlerdir. 

Bizden de misak alınmıştır. “Elestü bi rabbiküm” denilerek. “evet” dedik.

Biz de unuttuk. Yalanladık veya öldürdük de sesini duymaz olduk. C.Hakk herkese çeşitli vesilelerle misakı hatırlatır. 

Hatırlayanlar yola düşenlerdir. Her nefis mertebesinin manzarası, olayları, idraki farkıdır. Yeter ki “Allah’ım ilmimi arttır!” duasında bulunalım. Çünkü a’yan’ı sabitemizin yapısı ilimdir. İlimle gidilecektir… N.N. 

------------------------ 

## Maide Suresi - Ayet 80 (Mushaf: 5 - Nüzul: 112 - Alfabetik: 60

تَرٰى كَثٖيرًا مِنْهُمْ يَتَوَلَّوْنَ الَّذٖينَ كَفَرُوا لَبِئْسَ مَا قَدَّمَتْ لَهُمْ اَنْفُسُهُمْ اَنْ سَخِطَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ وَفِى الْعَذَابِ هُمْ خَالِدُونَ

~~ ~ ~
Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

 5.80 - Terâ kesîram minhum yetevellevnellezîne keferû, lebié'se mâ gaddemet lehum enfusuhum en sehıtallâhu aleyhim ve fil azâbi hum hâlidûn.

Diyanet Meali:

 5.80 - Onlardan birçoğunun inkâr edenleri dost edindiklerini görürsün. Andolsun ki kendileri için önceden (ahirete) gönderdikleri şey; Allah'ın onlara gazap etmesi ne kötüdür! Onlar azap içinde ebedî kalıcıdırlar.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

 5.80 - onlardan birçoğunu görürsün ki Allahı tanımayanlara yardaklık ederler, elbette nefislerinin kendileri için takdim ettiği hediyye ne çirkin: Allah onlara gadab etti ve azabda muhalleddir onlar.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

 5.80 - Onlardan birçoklarını görürsün ki, kâfir olanlara dostlukta bulunurlar. Andolsun ki, onlar için nefislerinin takdim ettiği şeyler ne kadar kötüdür. Allah Teâlâ onlara gazap etmiştir ve onlar azab içinde ebedî kalacak kimselerdir. 

------------------------ 

İZAH:  Peygamber aleyhisselâm Hz. İbrahim’in savunduğu tevhid inancının kökleşmesi için gönderildiğini bildirmiş, Tevrat ve İncil’in ilâhî kitaplar olduğunu kabul etmiş olmasına rağmen Yahudilerden birçoğu Resûlullah’a sıcak ilgi göstermek bir yana ona karşı husumeti körüklemek üzere inkârcılarla dostluklar kurup onlarla iş birliği yapmaya çalışıyorlardı. Burada “inkârcılar” kelimesiyle hem Mekke müşriklerinin hem de Medine’de yaşayan ve iman etmiş gibi görünüp gerçekte inanmamış olan münafıkların kastedilmiş olması muhtemeldir.

Ayeti kendimize çevirirsek; hitap Emmare nefsin altındakileredir. Ve nefsin ikram ettiklerine kuşkuyla bakmamız gerektiği tembih edilmektedir. Bir de “kişi dostunun dini üzeredir.” Hadis-i şerif gereğince dostluklarına dikkat etmelidir. N.N. 

------------------------ 

## Maide Suresi - Ayet 105 (Mushaf: 5 - Nüzul: 112 – Alfabetik: 60) 

يَا اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا عَلَيْكُمْ اَنْفُسَكُمْ لَا يَضُرُّكُمْ مَنْ ضَلَّ اِذَا اهْتَدَيْتُمْ اِلَى اللّٰهِ مَرْجِعُكُمْ جَمٖيعًا فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ

~ ~ ~
Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

 5.105 - Yâ eyyuhellezîne âmenû aleykum enfusekum, lâ yedurrukum men dalle izehtedeytum, ilallâhi merciukum cemîan feyunebbiukum bimâ kuntum tağmelûn. 

Diyanet Meali:

 5.105 - Ey iman edenler! Siz kendinizi düzeltin. Siz doğru yolda olursanız, yoldan sapan kimse size zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allah'adır. O zaman Allah, size yaptıklarınızı haber verecektir.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

 5.105 - Ey o bütün iyman edenler! Sizler kendinizi düzeltmeğe bakın, siz doğru gittikten sonra öte taraftan sapanlar size bir ziyan dokunduramaz, hepinizin varacağı nihayet Allah, o vakıt haber verecek o size neler yapıyordunuz.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

 5.105 - Ey imân edenler! Siz kendi nefsinize bakınız. Siz hidâyette bulunduktan sonra dalâlete düşmüş olanlar size bir zarar veremez. Hepinizin nihâyet varacağı Allah Teâlâ' dır, O da size ne yaptığınızı haber verecektir. 

------------------------ 

 İZAH: Burada yardımcı olduğumuz kişilerin yüz çevirmesinden dolayı üzülmekten ziyade insanın kendi nefsine bakması öğütlenmektedir. 

İnsana fayda ancak kendinden kendinedir. Ve kapı içeriden açılır. Kimse kimseye tavsiyeden başka yardım edemez. O da kendi talep ederse…

Yoldan sapanların en büyük iddiası da “bizim yanlış yolda” olduğumuzdur. Hatta zarar vermek bile isteyebilirler. C.Hakk olmayacağını bildiriyor. 

Salik yolda giderken yardım edebilir. Ama olgunlaşmadan edilen yardımlar hedefine varmayabilir. Ne kadar iyi niyetli olunsa da fayda sağlamaz. Bu yüzden salik yoluna devam etmeli ve üzülmemelidir. N.N.

------------------------- 

## Enam Suresi - Ayet 12 (Mushaf: 6 - Nüzul: 55 - Alfabetik: 20) 

قُلْ لِمَنْ مَا فِى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ قُلْ لِلّٰهِ كَتَبَ عَلٰى نَفْسِهِ الرَّحْمَةَ لَيَجْمَعَنَّكُمْ اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِ لَا رَيْبَ فٖيهِ اَلَّذٖينَ خَسِرُوا اَنْفُسَهُمْ فَهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ

~ ~ ~
Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

 6.12 - Gul limem mâ fis semâvâti vel ard, gul lillâh, ketebe alâ nefsihir rahmeh, leyecmeannekum ilâ yevmil gıyâmeti lâ raybe fîh, ellezîne hasirû enfusehum fehum lâ yué'minûn.

Diyanet Meali:

 6.12 - De ki: "Şu göklerdekiler ve yerdekiler kimindir?" "Allah'ındır" de. O, merhamet etmeyi kendine gerekli kıldı. Andolsun sizi mutlaka kıyamet gününe toplayacak. Bunda hiç şüphe yok. Kendilerini ziyana uğratanlar var ya, işte onlar inanmazlar.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali: 

 6.12 - Kimin şu Göklerdeki ve Yerdeki? de «Allahın» de, o kendi uhdesine rahmeti yazdı, her halde sizi kıyamet gününe toplıyacak, bunda şüpheye mahal yok, nefislerine yazık edenlerdir ki iyman etmezler.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali: 

 6.12 - De ki: «Göklerde ve yerde olan şeyler kimindir?» De ki: «Allah Teâlâ'nındır. O kendi zâtı üzerine rahmeti yazmıştır. Elbette sizleri Kıyamet gününe toplayacaktır. Bunda şüphe yoktur.» O kimseler ki, nefislerine ziyankâr olmuşlardır. İşte onlar imân etmezler. 

------------------------ 

 İZAH: Buradaki nefs Allah’a aittir. Ve nefsine rahmeti yazması ise esma ul hüsnasına varlık vermesidir. Ve vermiştir. Bu yüzden her şey O’nundur. İnsanların nefislerine ziyankâr olması ise “sahiplenme” duygusudur. Varlığına “ben” diyerek sahiplenenler ziyankâr olmuşlardır. Uyarı ciddidir. Hakikat kıyamet gününde anlaşılacaktır… T.B.

------------------------ 

## Enam Suresi - Ayet 26 (Mushaf: 6 - Nüzul: 55 - Alfabetik: 20) 

وَهُمْ يَنْهَوْنَ عَنْهُ وَيَنْپَوْنَ عَنْهُ وَاِنْ يُهْلِكُونَ اِلَّا اَنْفُسَهُمْ وَمَا يَشْعُرُونَ

~ ~ ~Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

 6.26 - Ve hum yenhevne anhu ve yen'evne anh, ve iy yuhlikûne illâ enfusehum ve mâ yeş'urûn.

 Diyanet Meali:

 6.26 - Onlar başkalarını ondan (Kur'an'dan) alıkoyarlar, hem de kendileri ondan uzak kalırlar. Onlar farkına varmaksızın, ancak kendilerini helâk ediyorlar.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

 6.26 - o birleri ise hem ona yaklaşmaktan nehyederler, hemde kendileri ondan uzaklaşırlar ve bu suretle mücerred nefislerini helâk ederler de farkına varmazlar.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

 6.26 - Ve onlar bundan hem nehyederler, kendileri de bundan uzaklaşırlar. Ve başkalarını değil, kendi nefislerini helâk etmiş olurlar da farkına varamazlar.

------------------------ 

İZAH: Mekke’li müşrikler Kur’an’ı Kerim için “eskilerin masallarıdır” derler. Hem de ondan uzak kalırlar. Oysa bunu yapmakla kendilerini helak ederler. 

Emmare nefsin altında yaşayan insanlara en büyük düşman yine kendileridir. Kur’an’ı Kerim’e hangi duyguyla yaklaşılırsa oradan cevap gelir. İnkâr etmek için açanlar inkâr edecek ayetleri bulurlar. Hidayet için olursa hidayet bulur. Şüpheyle yaklaşırsa yine şüphe içinde kalır. 

Arkadaşlar birbirlerini etkilerler. Kim aleyhte tesir ederse sadece kendine dönen kötülük vardır. 

Nefsin ruha penceresi zor açılır. İlla küçüklüğünden itibaren yatkınlığı varsa. C.Hakk nefsin haz yollarını kapatmak için arada imtihan eder. Ölünceye kadar da kapı açıktır. N.N. 

------------------------ 

## Enam Suresi - Ayet 70 (Mushaf: 6 - Nüzul: 55 - Alfabetik: 20) 

وَذَرِ الَّذٖينَ اتَّخَذُوا دٖينَهُمْ لَعِبًا وَلَهْوًا وَغَرَّتْهُمُ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا وَذَكِّرْ بِهٖ اَنْ تُبْسَلَ نَفْسٌ بِمَا كَسَبَتْ لَيْسَ لَهَا مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَلِىٌّ وَلَا شَفٖيعٌ وَاِنْ تَعْدِلْ كُلَّ عَدْلٍ لَا يُؤْخَذْ مِنْهَا اُولٰئِكَ الَّذٖينَ اُبْسِلُوا بِمَا كَسَبُوا لَهُمْ شَرَابٌ مِنْ حَمٖيمٍ وَعَذَابٌ اَلٖيمٌ بِمَا كَانُوا يَكْفُرُونَ

~ ~ ~
Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

 6.70 - Ve zerillezînettehazû dînehum leıbev ve lehvev ve ğarrathumul hayâtud dunyâ ve zekkir bihî en tubsele nefsum bimâ kesebet, leyse lehâ min dûnillâhi veliyyuv ve lâ şefîğ, ve in tağdil kulle adlil lâ yué'haz minhâ, ulâikellezîne ubsilû bimâ kesebû, lehum şerâbum min hamîmiv ve azâbun elîmum bimâ kânû yekfurûn.

Diyanet Meali:

 6.70 - Dinlerini oyun ve eğlence edinenleri ve dünya hayatı kendilerini aldatmış olanları bırak. Hiç kimsenin kazandığı yüzünden mahrumiyete sürüklenmemesi için Kur'an ile öğüt ver. Yoksa ona Allah'tan başka ne bir dost vardır, ne de bir şefaatçi. (Kurtuluşu için) her türlü fidyeyi verse de bu ondan kabul edilmez. İşte onlar kazandıkları yüzünden helâke sürüklenmiş kimselerdir. Küfre saplanıp kalmalarından dolayı onlara çılgınca kaynamış bir içecek ve elem dolu bir azap vardır.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

 6.70 - Bırak o dinlerini oyun ve eğlence edinen ve dünya hayatı kendilerini aldatmış bulunan kimseleri de bu vesiyle ile şunu ıhtar et ki bir nefis kendi kesbiyle besalet kabzasına düşmeye görsün o vakıt Allahın huzurı celâlinde ona başka ne bir sahabet eden bulunur ne bir şefaat, her dürlü fidyeyi denkleştirse bile kabul edilmez, onlar azâbın kabzai besaletine teslim olunmuş kimselerdir, nankörlük ettiklerinden dolayı onlara sâde hamîmden bir şerab ve elîm bir azâb vardır.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

 6.70 - Dinlerini bir oyuncak ve bir eğlence ittihaz eden ve kendilerini dünya hayatı mağrur etmiş bulunan kimseleri bırak. Ve onunla öğüt ver ki, hiçbir kimse kazandığı şey sebebiyle helâke düşmesin, onun için Allah Teâlâ'dan başka ne bir dost ve ne de bir şefaatcı yoktur. Ve o bütün fidyeyi feda edecek olsa ondan alınmaz. Onlar o kimselerdir ki, kazanmış oldukları şeyler sebebiyle azaba maruz kalmışlardır. Onlar için küfrettikleri şey sebebiyle pek sıcak sudan bir içki ve pek incitici bir azap vardır. 

------------------------ 

 İZAH: Emmare nefislerin altında olanlara çağrı yapmaktır. Hem onlar bırakılacak hem de emri bil ma’ruf yapılacak. Hem kimsenin ahirini bilmediğimiz için öğüt vereceğiz. Hem de kendileriyle birlikte sürüklenmemek için kendi hallerine bırakacağız. 

Ayet ümit ile ümitsizlik arasıdır. Hem bırakmayı hem de bırakmamayı gerektirir. Yine de son nefese kadar mühlet verilmiştir. N.N. 

------------------------ 

## Enam Suresi - Ayet 98 (Mushaf: 6 - Nüzul: 55 - Alfabetik: 20) 

وَهُوَ الَّذٖى اَنْشَاَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ فَمُسْتَقَرٌّ وَمُسْتَوْدَعٌ قَدْ فَصَّلْنَا الْاٰيَاتِ لِقَوْمٍ يَفْقَهُونَ

~Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

 6.98 - Ve huvellezî enşeekum min nefsiv vâhıdetin femustegarruv ve mustevdağ, gad fassalnel âyâti ligavmiy yefgahûn.

Diyanet Meali: 

 6.98 - O, sizi bir tek candan yaratandır. Sizin bir karar kılma yeriniz, bir de emanet bırakılma yeriniz var. Biz anlayan bir toplum için âyetleri ayrı ayrı açıklamışızdır.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

 6.98 - Hem odur, o ki sizi bir tek nefisten halketti, demek bir müstekar bir de müstevda' var, hakıkat ince anlayışlı fıkıh ehli olanlar için âyetleri tafsıl eyledik.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali: 

 6.98 - Ve O (o Hâlik-i Hakîm)dir ki sizleri bir tek nefisten yaratmıştır. Artık bir karar yeri, bir de emanet yeri vardır. Hakkâ ki, Biz âyetleri ince anlayışlılar olan bir kavim için uzun uzadıya açıkladık.

------------------------ 

 İZAH: Kur’an’da yaratılış-zuhur, 5 ana kavramla açıklanmıştır. Bu 5 ana kavramın 1’i yoktan(İzafi olarak) halk etmeyi, 4’ü ise halden hale ilk halkıyyetten yola çıkılarak başka bir halkıyyeti ifade etmektedir. 

1. İBDA’dır. Örneksiz halk etme demektir. Bedii: C.Hakk eşsizdir.

“O, göklerin ve yerin eşsiz-örneksiz yaratıcısıdır; bir şeyin olmasını dilediğinde ona "ol!" der, hemen oluverir.” Bakara/117

2.HALEKA: Bir şeyden başka bir şeyi ortaya çıkarmak. Halk etme fiili Hz. İsa’ya da izafet edilmiştir. Halden hale geçirilmesidir. 

“Allah, gökleri ve yeri hikmetle yarattı. O, putperestlerin ortak koştukları her şeyden münezzehtir.” Nahl/3

3.CEALE: Eskisinin yerine yenisini oluşturmak. Uygun olmayanı bertaraf etmektir. 

“Hani rabbin meleklere, “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” demişti.” Bakara/30

4.FELAK: Bir potansiyelden, kaynaktan açığa çıkarmaktır. 

“Tohumu ve çekirdeği çatlatan şüphesiz Allah’tır; O, ölüden diriyi çıkarır, diriden de ölüyü çıkarmaktadır. İşte Allah budur. O halde (haktan) nasıl dönersiniz!” Enam/95

5. ENŞEE: Var olan bir şeyden başka bir şeyin kademeli, mertebeli olarak üretilmesidir. 

“O, sizi bir tek candan yaratandır. Sizin bir karar kılma yeriniz, bir de emanet bırakılma yeriniz var. Biz anlayan bir toplum için ayetleri ayrı ayrı açıklamışızdır.” Enam/98 N.N

 İZAH: Ayette C.Hakk Âdem ile Havva’nın tek bir özden, mahiyetten halk ettiğini anlatır. İlk asıl vahidiyet, birlik, Ulûhiyet nefsidir.

Kur’an’ı Kerim’deki halkıyyet ayetlerini üstte anlatılan beş fiil üzerinden değerlendirebiliriz. N.N. 

------------------------ 

## Enam Suresi - Ayet 130 (Mushaf: 6 - Nüzul: 55 - Alfabetik: 20) 

يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِ اَلَمْ يَاْتِكُمْ رُسُلٌ مِنْكُمْ يَقُصُّونَ عَلَيْكُمْ اٰيَاتٖى وَيُنْذِرُونَكُمْ لِقَاءَ يَوْمِكُمْ هٰذَا قَالُوا شَهِدْنَا عَلٰى اَنْفُسِنَا وَغَرَّتْهُمُ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا وَشَهِدُوا عَلٰى اَنْفُسِهِمْ اَنَّهُمْ كَانُوا كَافِرٖينَ

~ ~ ~
Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

 6.130 - Yâ mağşeral cinni vel insi elem yeé'tikum rusulum minkum yegussûne aleykum âyâtî ve yunzirûnekum ligâe yevmikum hâzâ, gâlû şehidnâ alâ enfusinâ ve ğarrathumul hayâtud dunyâ ve şehidû alâ enfusihim ennehum kânû kâfirîn. 

Diyanet Meali: 

 6.130 - (O gün Allah, şöyle diyecektir:) "Ey cin ve insan topluluğu! İçinizden size âyetlerimi anlatan ve bu gününüzün gelip çatacağı hakkında sizi uyaran peygamberler gelmedi mi?" Onlar şöyle diyecekler: "Biz kendi aleyhimize şahitlik ederiz." Dünya hayatı onları aldattı ve kâfir olduklarına dair kendi aleyhlerine şahitlik ettiler.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

 6.130 - Ey İns-ü Cin ma'şeri! İçinizden size âyetlerimi anlatır ve bu gününüzün gelip çatacağını haber verir Peygamberler gelmedimi? Ya rabbena, diyecekler: kendilerimizin aleyhine şahidleriz; evet, Dünyâ hayâtı onları aldattı da kendi aleyhlerinde olarak kâfir idiklerine şâhid oldular.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

 6.130 - «Ey cin ve ins cemaati! İçinizden size benim âyetlerimi tebliğ eder ve sizi bu güne kavuşmanızla korkutur peygamberler gelmedi mi?» Diyeceklerdir ki: «Biz kendi aleyhimize şehâdet ederiz.» Ve onları dünya hayatı aldattı ve kendi aleyhlerine şehâdette bulundular ki, onlar muhakkak kâfir kimseler olmuşlardı. 

------------------------ 

 İZAH: Ayette geçen ins ve cin topluluğu “sakaleyn” olarak geçer. İki ağırlık demektir. Özet olarak; ağırlıklar maddi ve manevi yönlerine dönüktür. Maddi olarak insan toprak ağırlıklı, cin ise ateş ağırlıklıdır. Her ikisi de mükelleftir. Mükellef insanda ilahi nefes ağırlığı, cin de ise melekiyyet hassası ağırlığı bulunur. Peygamberimizin bir adı da “Rasul’us sakaleyn”dir. 

 Ayet ahiretten bir pencere açarak; “insan ve cin topluluklarının dünyada yaptıkları işleri bilinçli olarak yaptıklarını itiraf ettiklerini” gösterir. İbret alanlar için bu kâfidir. Ahirette dünyada yapılanların hatırlanacağı da belirtilir. C.Hakk’ın iradesi olan peygamberler nefislere sadece öğüt verir ve nezir eder. 

 “Şehidna ala enfüsina” nefislerimize şahitlik ederiz! Dediler.

Bu ayet aynı zamanda nefislerimizden alınan misakı da hatırlatır. 

İbn’ül Arabi bu misakı C.Hakk’ın varlığının ve Rububiyyetinin tasdiği olarak kabul eder. Ve Hakk’tan ilk ayrılışımızı simgeler. 

“Elest gününde ruhlar belâ diyerek kıyâmete kadar üzerlerine yağdırılabilecek tüm dertleri baştan kabulettikleri için ‘evet’ anlamına gelen ‘belâ’ (ىلب) sözcüğü ile sıkıntı, imtihan anlamına gelen ‘belâ’ (ءلاب) sözcüğü iç içe geçmiştir.138 Bu istikāmette Kuşadalı İbrâhim Halvetî insanın dünyâ hayâtında belâlar ile mübtelâ olmasının esasında beklenmedik bir şey olmadığını belirtir. Zira insanlar elest bezminde “tabiat ve rahattan geçip nefse muhalefet yolunda bulunmağa ahdetmiş” ve belâ demişlerdir.139 Sehl b. Abdullah et-Tüsterî’nin (ö.283/896) deyimiyle “şâyet belâ olmasaydı, Hakk’a yol bulunmazdı.”(Attâr, Tezkiretü’l-Evliyâ, s. 296)

“Cüneyd-i Bağdâdî vefât ettikten sonra onu rüyasında gören bir kimse Cüneyd’e sorar: “Münker ve Nekir’e nasıl cevap verdin?” Cüneyd şöyle cevap verir: “Allah’a yakın bu iki melek izzet sâhibinin- 918 -dergâhından heybetli bir şekilde geldiklerinde “Rabbin kim?” diye sordular. Kendilerine şöyle bir bakıp güldükten sonra ‘Elest meclisinde ben senin Rabbin değil miyim diye sorulunca “evet” diye cevap vermiştim, şimdi siz gelip Rabbin kimdir diye soruyorsunuz. Sultana cevap vermiş bir kimse onun hizmetkârına cevap vermekten hiç çekinir mi? Bugün de yine onun diliyle size ‘Beni yaratan doğru yola iletir (Şuârâ, 26/78) diyeyim” dedim. Bunun üzerine saygıyla yanımdan kalkıp giden melekler aralarında ‘Adam hâlâ sevgi sarhoşluğu içinde!’ diye konuşuyorlardı.”( Attâr, Tezkiretü’l-Evliyâ, s. 415) Zünnûn-ı Mısrî’ye (ö.245/859) “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’den sorulduğunda ‘Sanki şimdi olmuş gibi kulağımda yankılanıyor’ demiştir. (İbnü’l-Arabî, Fütûhât-ı Mekkiyye, V, 250; Attâr, Tezkiretü’l-Evliyâ, s. 289; Fergānî, Meşârikü’d-derârî, s. 645) N.N. 

------------------------ 

## Enam Suresi - Ayet 152 (Mushaf: 6 - Nüzul: 55

## Alfabetik: 20) 

وَلَا تَقْرَبُوا مَالَ الْيَتٖيمِ اِلَّا بِالَّتٖى هِىَ اَحْسَنُ حَتّٰى يَبْلُغَ اَشُدَّهُ وَاَوْفُوا الْكَيْلَ وَالْمٖيزَانَ بِالْقِسْطِ لَا نُكَلِّفُ نَفْسًا اِلَّا وُسْعَهَا وَاِذَا قُلْتُمْ فَاعْدِلُوا وَلَوْ كَانَ ذَا قُرْبٰى وَبِعَهْدِ اللّٰهِ اَوْفُوا ذٰلِكُمْ وَصّٰیكُمْ بِهٖ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ

~ ~ ~
Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

 6.152 - Ve lâ tagrabû mâlel yetîmî illâ billetî hiye ahsenu hattâ yebluğa eşuddeh, ve evful keyle vel mîzâne bil gıst, lâ nukellifu nefsen illâ vus'ahâ ve izâ gultum fağdilû ve lev kâne zâ gurbâ, ve biahdillâhi evfû, zâlikum vassâkum bihî leallekum tezekkerûn.

Diyanet Meali:

 6.152 - Rüşdüne erişinceye kadar yetimin malına ancak en güzel şekilde yaklaşın. Ölçüyü ve tartıyı adaletle tam yapın. Biz herkesi ancak gücünün yettiği kadarıyla sorumlu tutarız. (Birisi hakkında) konuştuğunuz zaman yakınınız bile olsa âdil olun. Allah'a verdiğiniz sözü tutun. İşte bunları Allah size öğüt alasınız diye emretti.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

 6.152 - Ve yetim malına yaklaşmayın, ancak rüşdüne erinceye kadar en güzel suretle başka, ölçeği tartıyı tam ve denk tutun, bir nefse ancak vüs'ünü teklif ederiz, söz sahibi olduğunuz vakit de hep adaleti gözetin velevse hısım olsun, Allahın ahdını yerine getirin, işittiniz a işte size o bunları ferman buyurdu, gerektir ki düşünür tutarsınız.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

 6.152 - Ve yetimin malına (rüştüne kadar) yaklaşmayınız, meğerki en güzel bir suretle ola. Ve ölçeği ve tartıyı adâlet üzere ifâ ediniz. Biz bir kimseyi halinin fevkinde birşey ile mükellef kılmayız ve söz söyleyeceğiniz zaman adâlette bulununuz, velev ki, karabet sahibi olsun. Ve Allah Teâlâ'nın ahdini yerine getiriniz. İşte size bunlar ile tavsiyede bulunmuştur. Umulur ki, düşünürsünüz, (nasihatyab olursunuz). 

------------------------ 

 İZAH: Her nefsin kaldırabileceği yükün belli olduğu buyrulmuştur. İnsan olmaklık 99 esmaul hüsnaya hamil olmak demektir. Karşılaşılan güçlükler yine mizacının çerçevesinde olur. Nefsine, mizacına zor gelen konularla imtihan olur. Karşıdan bakıldığında bize zor gelebilecek şeyler başkasına kolay gelmektedir. Ama işe girişince nefsinin akabesini geçmek için C.Hakk tarafından kolaylaştırılmaktadır. 

Yetim; zahiren babası olmayandır. Kişi irfan yoluna girmeden önce babasızdır. Çünkü tasavvufta akl-ı mead’ı baba temsil eder. Dünya işlerinde akl’ı meaş’ı kullanırız. Menfaatimiz nerede ise o aklımız oradadır. Dünya ve ahiret dengesini kuran akl’ı mead’dır. 

Mal; dünya metaıdır. Tasavvufta yükte hafif pahada ağır olan esma’ul hüsna bilgisidir. 

Dünyada yetimin malını akıl, baliğ olmadan vermeyiz. İrfan mektebinde de akıl baliğ oluncaya kadar şeriat ve tarikat bilgileri verilir. Sonrasında hakikat ve marifet ilimleri başlar. 

Adalet ise davranışlarda ortaya çıkar. Ölçü ve tartının maddi ve manevi boyutu vardır. Denge gözetilmelidir. Alel usul adalet şeriatın getirdiği ile sağlanır. Ama tasavvufta adalet; mal ve mülkün sahibi Allah’ın olduğu akılda tutularak yapılandır.

Kısaca nefsin pay almadan yapmasıdır. N.N. 

------------------------ 

## Enam Suresi - Ayet 164 (Mushaf: 6 - Nüzul: 55 - Alfabetik: 20) 

قُلْ اَغَيْرَ اللّٰهِ اَبْغٖى رَبًّا وَهُوَ رَبُّ كُلِّ شَیْءٍ وَلَا تَكْسِبُ كُلُّ نَفْسٍ اِلَّا عَلَيْهَا وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰى ثُمَّ اِلٰى رَبِّكُمْ مَرْجِعُكُمْ فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ فٖيهِ تَخْتَلِفُونَ

~ ~ ~
Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

 6.164 - Kul eğayrallâhi ebğî rabbev ve huve rabbu kulli şeyé', ve lâ teksibu kullu nefsin illâ aleyhâ ve lâ teziru vâziratuv vizra uhrâ, summe ilâ rabbikum merciukum feyunebbiukum bimâ kuntum fîhi tahtelifûn.

Diyanet Meali:

 6.164 - De ki: "Her şeyin Rabbi O iken ben başka bir Rab mı arayayım? Herkes günahı yalnız kendi aleyhine kazanır. Hiçbir günahkâr başka bir günahkârın günah yükünü yüklenmez. Sonra dönüşünüz ancak Rabbinizedir. O size, ihtilaf etmekte olduğunuz şeyleri haber verecektir.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

 6.164 - Allah, de: her şey'in rabbı iken hiç ben ondan başka rab mı isterim, herkesin kazandığı ancak kendi boynuna geçer, vizir çekecek bir nefis başkasının vizrini çekmez, sonra hep dönüb rabbınıza varacaksınız, o vakit o size ıhtilâf etmekte bulunduğunuz hakıkati haber verecek.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

 6.164 - De ki: «Ben Allah Teâlâ'dan başka bir Rab mı ararım ki, O herşeyin Rabbidir. Ve herkesin kazanacağı (günah) ancak kendi aleyhinedir. Ve hiçbir günahkâr nefis, başkasının günahını yüklenmez. Sonra dönüşünüz ancak Rabbinizedir. O zaman o Rabbiniz kendisinde ihtilâfa düşmüş olduğunuz şeyleri size haber verecektir.» 

------------------------ 

 İZAH: Herkesin bir Rabbi yani ağırlıklı olarak etkisi altında olduğu Esma ul hüsnadan bir ismi vardır. Bir de Rabbul Erbab (Rablerin Rabbi) dediğimiz Allah vardır. 

Tasavvufta “ bazı yaptıklarımızdan Rabbimiz razıdır ama Allah razı değildir” söz vardır. Çünkü bazı kimselere baktığımızda bir fenalık yaptığında rahatsız olmadığını görürüz. Deriz ki “rabbi yaptığından razı ama Allah razı değildir!”

O halde önce kendimi bileceğim, aynı paralelde Rabbimi bilmiş olacağım. Rabbimin rehberliği ile Allah’ı bilmem gerekir. Yoksa nefsimin bildiği Allah, zan ettiğim Allah olur. 

Allah Rabbul Âlemindir. Yol O’na’dır. Yolun sonu yoktur. Varılacak değil yürünecek bir menzildir. Ahirette, dünyada geldiğimiz mertebeden başlanacak bir dönüş vardır. Doğrular ve yanlışlar haber verilecektir. N.N. 

------------------------ 

## Araf Suresi - Ayet 9 (Mushaf: 7 - Nüzul: 39 - Alfabetik: 9) 

وَمَنْ خَفَّتْ مَوَازٖينُهُ فَاُولٰئِكَ الَّذٖينَ خَسِرُوا اَنْفُسَهُمْ بِمَا كَانُوا بِاٰيَاتِنَا يَظْلِمُونَ

~ ~ Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

 7.9 - Ve men haffet mevâzînuhû feulâikellezîne hasirû enfusehum bimâ kânû biâyâtinâ yazlimûn.

Diyanet Meali:

 7.9 - Ama kimlerin sevabı da hafif gelirse, işte onlar âyetlerimize haksızlık etmiş olmaları sebebiyle kendilerini ziyana sokanlardır.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

 7.9 - Kimin de mizanları hafif gelirse bunlar da işteâyetlerimize zulmetmelerile kendilerine yazık edenler.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

 7.9 - Her kimin de terazileri hafif gelirse onlar da âyetlerimize zulüm etmiş olmaları sebebiyle nefislerini hüsrâna bırakmış kimselerdir. 

------------------------ 

 İZAH: Ölçü ve tartı yani mizan terazisi her ne kadar maddi bir şeyi yansıtsa da hayal edilmesi bakımından kolaylık sağlar. Nefsin amellerinin tartılması söz konusudur. Terazinin hafif gelmesi şudur; kefede hafif gelen amellerdir ve sevap yani karşılığının olduğu kefeyi geçememektedir. 

Ayeti okuduğumuzda “acep ne ola ki? Ameller hafif kaldı” sorusunu akla getirir. Her mertebeden cevabı farklıdır. Şeriat, tarikat, hakikat ve marifet mertebelerinde tecerrüd ederek gidildiği için günah sayılan ameller latifleşmektedir. 

 Hakikat vechesinden baktığımızda ağır gelen amelimiz kendimizi ve Rabbimizi tanımaktır. Bu temel atıldığında kişi uyanır ve her yaptığı uyanıklık mesabesinde olacağı için en küçük idrak kefeyi ağır bastırır. Bir de amelden kişi görünür, kişiden ameli göründüğü için “Aynalık” oluşur. 

Ziya Paşa’nın "Âyinesi iştir kişinin lafa bakılmaz / Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde" dediği gibi… N.N. 

------------------------ 

## Araf Suresi - Ayet 23 (Mushaf: 7 - Nüzul: 39 - Alfabetik: 9)

قَالَا رَبَّنَا ظَلَمْنَا اَنْفُسَنَا وَاِنْ لَمْ تَغْفِرْ لَنَا وَتَرْحَمْنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرٖينَ

~ ~ ~
Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

 7.23 - Gâlâ rabbenâ zalemnâ enfusenâ ve il lem tağfir lenâ ve terhamnâ lenekûnenne minel hâsirîn.

Diyanet Meali:

 7.23 - Dediler ki: "Rabbimiz! Biz kendimize zulüm ettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz." Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

 7.23 - Rabbena, dediler, nefsilerimize zulmettik, eğer sen bize mağfiret etmez, merhamet buyurmazsan şüphe yok ki husrâna düşenlerden oluruz.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

 7.23 - Dediler ki: «Ey Rabbimiz! Biz kendi nefislerimize zulmettik ve eğer bizi yarlığamaz isen ve merhamet buyurmaz isen elbette biz hüsrâna uğmışlardan oluruz.» 

------------------------ 

 İZAH: Seyr-i süluk yolculuğu bu ayet ve istiğfarla başlar. Emmare nefis“Haktan gafildir, kötülüğe meyyaldir, isyan ve fenalığın menşeidir. Kötü ahlâk sahibidir, tabiatı zûlmani ve süflidir. Nefs-i emmârenin belirgin ahlâk ve sıfatları şunlardır: Hırs, tama, şehvet, gadap, kendini beğenme, emretme hırsı ve zûlm etme arzusu’dur. 

 Bu mertebeden kurtulup yükselmenin anahtarı, “Lâ ilâhe ilâllah” Kelime-i Tevhid’idir. Mürşidinin sâlik’e yaptığı bu telkinle zikre başlar, nûrunu, sırrını ve halini müşahede edinceye kadar çalışmasını sürdürür. (İrfan Mektebi, Necdet Ardıç-Terzi Baba, s.15) 

------------------------ 

 Yukarıda i; Âyet-i Kerîme’lerde belirtildiği gibi Âdem ve Havâ’nın ağaca yaklaşmalarıyla zâlim olacakları ifade ediliyor idi, o ağaca yaklaşmalarıyla zâlimlik onların bir vasfı olmuş oldu. Daha evvelce Bakara Sûresi’nde geçen ilgili mevzuda zâlimlik hakkında bilgi verilmiş idi, tekrar bilgi tazelemek için oraya bakılabilir.

 Âdem ile Havvâ şecer ağaçtan tadış fiilini işledikten sonra ne yapacaklarını bilmez şaşkın bir halde iken, Rabb’larının bildirmesiyle emr-i irâdi’ye ve şeytana uyup emr-i teklifi’ye uymayarak “Ya Rabb’i biz nefislerimize zulmettik.” dediler.

 Bütün bu oluşan Hâdîseler karşısında onlardan Rabb’larının eğitimi ile ilk def’a bir söz ortaya çıkmakta idi ve ilk def’a kendileri, kendilerinde var olan bir özelliği ortaya koymakta idiler ki; Âdem ve Havvâ’nın belirgin hallerinin başında tanımlamalarının Nefs olduğu ve bu düzenlenmesinin tamamlandığı ortaya çıkmış oldu ki; nefs’in genel tanımı (Nefs o şeyin zatıdır.) şekliyle ifade edilmiştir. Bu hususta geniş bilgi “ İrfan Mektebi ve şerhi” isimli kitabımızda verilmiş idi.

 Bu Hâdîseyi başka bir yönüyle de incelemeye çalışalım. Nefs’lerine zulm şeytanın vesvesesi ile (şecer) ağaca yaklaşmaya meylettikleri anda, kendilerinde o ağaca (kurb) bir muhabbet oluşmaya başladı. Bu, muhabbet (ısı) olarak şiddetlenmeye ve ateşe dönüşmeye başladı, böylece içlerindeki ateş diğer mânâları hükümsüz hale getirdi. Böylece kendilerinde kuvvede var olan Kahhar esmâsını faaliyete geçirerek diğer bütün esmâ-i ilâhiyye’yi hükümsüz hale getirdi.

 O anda Âdem ve Havvâ’nın varlığı, ağacı da tadışla geçici olarak bâtınen iblisiyyet’e dönüşmüş oldu, böylece gizli yerleri kendilerine açıldığında utanarak çok üzüldüler ve yaptıkları bu fiilin yanlış olduğunu, emr-i İlâhiyye ve emr-i teklifiyye’ye aykırı olduğunu anlayıp pişman oldular.

 Bu pişmanlık içerisinde şaşkın olarak kaldıklarında Allah’ın îtâbı (azarlama) geldi. İyice mahcup ve pişman oldular, ne diyeceklerini bilmezler iken Rabb’ları onlara bu kelimeleri talim etti, onlar da o kelimelerle: “ Ya Rabbi nefislerimize zulmettik.” dediler.

 Diğer bir yönüyle de Nefs’lerine zulm şöyle olmuştur, diyebiliriz.

 Yine Bakara Sûresi’nde ifade edilen Âyet’i Kerîme’lerde Cenâb-ı Hakk’ın Âdem’e isimleri’nin hepsini öğrettiği beyan edilmişti. Böylece âlemde insân cinsine verilen ilk derste; talebe Âdem, öğretmen ise Cenâb-ı Hakk olmuştur ki; bu zât-î bir eğitimdir.

 Âdem’in öğrenerek varlığında yani Nefs’inde mevcud olan bu esmâ-i İlâhiyye itidal üzere olmak ister; çünkü her bir Nefs bu İlâhi isimlerin varlığı ile vardır ve öylece binâ edilmiştir. Herhangi bir sebeb ile kişide meydana gelen bir değişim, eğer o kişiyi şiddetle tek bir ismin hükmü altına sokarsa işte orada diğer isimlerin mânâları geçici olarak iptal edildiğinden üste çıkan o isim ile diğer isimler perdelendiğinden, zulmette kalmış olurlar. İşte böylece kişi farkında bile olmadan Nefs’ine zulmetmiş olur.

 Âdem ve Havvâ o ağaca yaklaşmakla geçici olarak iblisiyyet ahlâk ve mânâsına dönüştüğünden (Nefs’î Âdemliğe) zulm etmiş oldular. Böylece Nefs’lerine zulm etmiş oldular. Çaresi bu hali idrâk edip tevbe etmeleri oldu. Rabbları onlara bu yolu göstermese idi hüsrana uğrayanlardan olacaklardı. (Çünkü Âdem’de bütün mertebeler mevcuttur.) Âdem’e secde emri; meleklere ve iblise idi.

 Ağaca yaklaşmayın emri ise; Âdem ve Havvâ’ya idi. Bu hususları tefekkürde yarar olacağı muhakkaktır.

(44-7-Araf-suresi-) T.B. 

------------------------ 

## Araf Suresi - Ayet 160 (Mushaf: 7 - Nüzul: 39 - Alfabetik: 9) 

وَقَطَّعْنَاهُمُ اثْنَتَيْ عَشْرَةَ اَسْبَاطًا اُمَمًا وَاَوْحَيْنَا اِلٰى مُوسٰى اِذِ اسْتَسْقٰیهُ قَوْمُهُ اَنِ اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْحَجَرَ فَانْبَجَسَتْ مِنْهُ اثْنَتَا عَشْرَةَ عَيْنًا قَدْ عَلِمَ كُلُّ اُنَاسٍ مَشْرَبَهُمْ وَظَلَّلْنَا عَلَيْهِمُ الْغَمَامَ وَاَنْزَلْنَا عَلَيْهِمُ الْمَنَّ وَالسَّلْوٰى كُلُوا مِنْ طَيِّبَاتِ مَا رَزَقْنَاكُمْ وَمَا ظَلَمُونَا وَلٰكِنْ كَانُوا اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ

~ ~ ~
Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

 7.160 - Ve gattağnâhumusnetey aşrate esbâtan umemâ, ve evhaynâ ilâ mûsâ izistesgâhu gavmuhû enıdrib biasâkel hacer, fembeceset minhusneta aşrate aynâ, gad alime kullu unâsim meşrabehum, ve zallelnâ aleyhimul ğamâme ve enzelnâ aleyhimul menne ves selvâ, kulû min tayyibâti mâ razagnâkum, ve mâ zalemûnâ ve lâkin kânû enfusehum yazlimûn. 

Diyanet Meali:

 7.160 - Biz onları on iki kabile hâlinde topluluklara ayırdık. (Tîh sahrasında susuzluktan sıkılan) kavmi Mûsâ'dan su istediğinde biz ona, "Asânı taşa vur" diye vahyettik. (Vurunca) taştan on iki pınar fışkırdı. Herkes (kendi) su içeceği yeri bildi. Üzerlerine bulutu da gölgelik yaptık ve onlara kudret helvası ve bıldırcın indirdik. "Size rızık olarak verdiğimiz şeylerin iyi ve temiz olanlarından yiyin" (dedik). Onlar bize zulmetmediler, fakat kendi nefislerine zulmediyorlardı.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

 7.160 - Maamafih biz onları on iki sıbta, o kadar ümmetle ayırdık ve Musâya kavmi kendisinden su istediği vakit şöyle vahy ettik: «Vur asan ile taşa» o vakit ondan on iki göz akmağa başladı, nâsın her kısmı kendi su alacağı yeri belledi, bulutu da üzerlerine gölgelik çektik, kendilerine kudret helvasiyle bıldırcın da indirdik ki size merzuk kıldığımız ni'metlerin temizlerinden yiyin diye, bununla beraber zulmü bize etmediler ve lâkin kendi nefislerine zulm ediyorlardı.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

 - Ve Biz onları oniki kadar kabilelere; ümmetlere ayırdık ve Mûsa'ya kavmi kendisinden su istedikleri vakit vahyettik ki, «Asan ile taşa vur.» Ondan oniki pınar kaynayıp akmaya başladı. Onlardan her kabile su içeceği yeri bildi. Ve onların üzerine bulutları gölgelik yaptık. Ve onların üzerine kudret helvası ile bıldırcın indirdik. Size rızık olarak verdiğimiz şeylerin temizlerinden yeyiniz (dedik). Ve onlar Bize zulmetmediler velâkin kendi nefislerine zulmeder oldular.N.N. 

------------------------ 

 İZAH: İsrailoğullarına çölde sağlanan hayat Cennet hayatı gibidir. Ekmek elden su gölden misali. Ama nefis haddi aşmayı sever. Ne gölgelik ister ne de rızık. Sahip olmak ister. Sahiplik duygusu nefsin kendini VAR zannetmesinden kaynaklanır Her şeyin kendinden menkul olduğunua inanan nefs yolun sonunu tahmin edemez. Şimdiyi yönetenler sonunu da belirleyeceklerini zannederler. Kolaylığı reddetmek zorluğu getirir. Dünyada iken İsrailoğulları yaptıkları her olumsuz davranışı kendilerine dönen zulüm olarak görmüşlerdir.

Sözlükte “bir şeyi ona ait olmayan yere koymak” anlamındaki zulüm (zulm) din, ahlâk, hukuk gibi alanlarda terim olarak “belirlenmiş sınırları çiğneme, haktan bâtıla sapma, kendi hak alanının dışına çıkıp başkasını zarara sokma, rızasını almadan birinin mülkü üzerinde tasarrufta bulunma, zorbalık”, özellikle de “güç ve otorite sahiplerinin sergilediği haksız ve adaletsiz uygulama” gibi anlamlarda kullanılır.

Salik ayeti kendine döndürürse, tekil olarak haddi aştığında nefsine zulmeder. N.N. 

------------------------ 

 Yakub (a.s.)’ın Oniki oğlunun her birinden bir sıbt meydana gelmiş ve her biri hangi sıbttan geldikleri bilmektedirler. Mûsâ (a.s.) bunların içerisinde Levi kavminden gelmektedir. 

 Elimizde eğer Mûsâ’nın asâsı var ise taş gibi olan kendi gönül âlemimize vurduğumuzda On iki yerden hayât suyu yâni On iki seyri sülûk yolundaki dersler bize akmaya başlıyor. Bu kanallardan Mûseviyyet mertebesi olması nedeniyle Dokuz kanala kadar akış olur, daha sonra ki bir kanalı Îsâ (a.s.) ve son üç kanalı Muhammed (s.a.v) açar. 

 Aynı bulutun Efendimizi (s.a.v) de gölgelendirdiğini görmekteyiz çünkü bu seyirde bu da vardır. 

 Beni İsrâîl gelen rızıklardan başka soğan, sarımsak gibi yiyeceklerden isteyince, Mûsâ (a.s.) onlara bunları istiyorsanız “Mısır’a dönün” dedi. Cenâb-ı Hakk onlara yiyecekleri kadar almalarını söylemelerine rağmen Beni İsrâîl gelen rızıklar ertesi güne kalmaz endişesiyle fazla fazla topluyorlarmış. Ve Cenâb-ı Hakk onlara gök gıdâsı gönderiyor iken onlar yer gıdâlarını, yâni nefsi emmâre kaynaklı şeyleri talep etmişlerdir.

 Gökten bu rızıkların inmesi Bâtınen ise gök ilimlerinin Beni İsrâîl’e gelmesidir, ki bu aynı zamanda daha sonra Îsâ (a.s.)’a gelen Mâide sofrasının benzeridir. 

 İşte bu tevhid sofrasından yiyenlerin tekrar beşeriyetlerine dönmeleri hâlindeki pişmanlık hiçbir pişmanlığa benzemez. Cenâb-ı Hakk dünyada iken bir kişiye kendi zâtını tanıma yolunu açmış ise kişi gaflet ile veya nefsine zor gelerek bunu terketmiş ise ahîrette neleri kaçırdığını idrâk ettiğinde öyle bir azâb olacak ki bu durum kendisine, Cenâb-ı Hakk’ın “âlemlerde kimseye etmediğim azâbı ederim” (5/115) sözündeki azâb hükmünü kişi kendi üzerine vermiş olacaktır, Cenâb-ı Hakk bunun sadece tahakkukunu sağlayacaktır, ki bu da Allah’ın adâletidir. 

(44-7-Araf-Suresi-) T.B. 

------------------------ 

## Araf Suresi - Ayet 172 (Mushaf: 7 - Nüzul: 39 - Alfabetik: 9) 

## وَاِذْ اَخَذَ رَبُّكَ مِنْ بَنٖى اٰدَمَ مِنْ ظُهُورِهِمْ ذُرِّيَّتَهُمْ وَاَشْهَدَهُمْ عَلٰى اَنْفُسِهِمْ اَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ قَالُوا بَلٰى شَهِدْنَا اَنْ تَقُولُوا يَوْمَ الْقِيٰمَةِ اِنَّا كُنَّا عَنْ هٰذَا غَافِلٖينَ

## 

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

 7.172 - Ve iz ehaze rabbuke mim benî âdeme min zuhûrihim zurriyyetehum ve eşhedehum alâ enfusihim, elestu birabbikum, kâlû belâ, şehidnâ, en tekûlû yevmel kıyameti innâ kunnâ an hâzâ ğâfilîn. 

Diyanet Meali:

 7.172 - Hani Rabbin (ezelde) Âdemoğullarının sulplerinden zürriyetlerini almış, onları kendilerine karşı şahit tutarak, "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" demişti. Onlar da, "Evet, şahit olduk (ki Rabbimizsin)" demişlerdi. Böyle yapmamız kıyamet günü, "Biz bundan habersizdik" dememeniz içindir.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

 7.172 - Hem rabbın: Beni Âdemden, bellerinden zürriyyetlerini alıb da onları nefislerine karşı şâhid tutarak «rabbınız değilmiyim» diye işhad ettiği vakıt, «evet» dediler: «şâhidiz», Kıyamet günü bizim bundan haberimiz Yoktu demeyesiniz Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

 7.172 - Ve o zaman ki, Rabbin âdemoğullarından, onların sırtlarından zürriyetlerini aldı. Ve onları kendi nefisleri üzerine şahit tuttu. «Ben sizin Rabbiniz değil miyim?» dedi, (onlar da) «Evet. Şahidiz» dediler. (Bu da) Kıyamet günü, «Biz bundan muhakkak ki gâfiller idik,» demeyesiniz içindir. 

------------------------ 

 İZAH: Elest bezmi ayetidir. Nefsimizin kendimize şahit tutulmasıdır. Muhteşemdir ve hala açıklanması gereken yerleri vardır. Benim Rabbimle buluşma zamanımdır. Bu yaşadığımız müddetçe tahakkuk edecek midir? Evet. Kendimizin farkına varıp da kendimizin alametlerini görmeye başladığımızda EVET dediğimizde her defasında bu tekrarlanır. 

 “Cüneyd-i Bağdâdî vefât ettikten sonra onu rüyasında gören bir kimse Cüneyd’e sorar: “Münker ve Nekir’e nasıl cevap verdin?” Cüneyd şöyle cevap verir: “Allah’a yakın bu iki melek izzet sâhibinin dergâhından heybetli bir şekilde geldiklerinde “Rabbin kim?” diye sordular. Kendilerine şöyle bir bakıp güldükten sonra ‘Elest meclisinde ben senin Rabbin değil miyim diye sorulunca “evet” diye cevap vermiştim, şimdi siz gelip Rabbin kimdir diye soruyorsunuz. Sultana cevap vermiş bir kimse onun hizmetkârına cevap vermekten hiç çekinir mi? Bugün de yine onun diliyle size ‘Beni yaratan doğru yola iletir (Şuârâ, 26/78) diyeyim” dedim. Bunun üzerine saygıyla yanımdan kalkıp giden melekler aralarında ‘Adam hâlâ sevgi sarhoşluğu içinde!’ diye konuşuyorlardı.”( Attâr, Tezkiretü’l-Evliyâ, s. 415) Zünnûn-ı Mısrî’ye (ö.245/859) “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’den sorulduğunda ‘Sanki şimdi olmuş gibi kulağımda yankılanıyor’ demiştir. (İbnü’l-Arabî, Fütûhât-ı Mekkiyye, V, 250; Attâr, Tezkiretü’l-Evliyâ, s. 289; Fergānî, Meşârikü’d-derârî, s. 645) N.N.

------------------------ 

 Tefsirlerde üzerinde ittifak olmamakla bereber genelinde bu hâdisenin Rûhlar âleminde olduğu yazılıdır. Bazı tefsirlerde de bu Âyetin dünyada tahakkuk ettiği yazılıdır. 

 “Ve iz” zaman ifâdesidir yâni kişiye hîtâben senin hayâtında öyle bir an gelecek ki o anı yakala ve tut, idrâk ederek onu yaşamına geçir, mânâsınadır. O insânda belirli gelişimler olacak ergenliğe ermiş olacak, Hâlik ismi onda tecelli edecek ki, bu aşamalardan sonra bu Âyetin hükümlerine tabî olmaya başlasın. 

 Âyette “kendi nefsileri üzerine şâhit oldular” denilmektedir, şehadet âlemi ise bu âlemdir. Ve insân ancak kendini tanımak sûretiyle nefsine şâhit olabilir. Seyri sülûk yolundaki bütün çalışmaların yapılması lâzımdır ki bizler bu Âyeti dünyada idrâk edelim, aksi hâlde lâfını eder, üzerinde tartışır fakat yaşantısına kesinlikle ulaşamayız ve bunun içinde ilk önce şuurlu birer varlıklar olarak Âdemoğlu olduğumuzu idrâk etmeliyiz. Ve bu eğitim alınmadan da kişilerin kendi nefislerine şâhit olmaları mümkün değildir çünkü bu eğitim alınmadan kişi hayâlde yaşamaktadır ve kendi varlığını henüz ortaya getirmiş değildir. 

 Zürriyetlerini alması, ki mânâ âleminde ortaya çıkmış bir zürriyet yoktur ancak şehadet âlemindedir. Ancak bunun karşılığı Bâtın olarak vardır o ayrı. 

 Makul olarak düşünüldüğünde şu an ki bilincimiz ile bu sözden haberimiz yoktur ve bilinç ile verilmeyen bir sözden kim neden sorumlu tutulsun. İşte bu kadar açık olarak bu Âyetin müşâhede yeri bu dünyadır. 

 Hem Rabbimizi hem kendimizi hem de müşâhede bakımından burada şaheser bir ifâde vardır. 

 Şu anda bu âlemde bu Âyet yaşanmaktadır yoksa geçmiş veya gelecekte değildir. Dünyadaki bu hakîkatleri irfaniyyet ile idrâk edenler bu Âyetin hakîkatini yaşamış oluyorlar diğerleri hayâlen bunları yaşıyorlar yoksa bilinç ile değildir. 

 Bu mertebe vitriyyet mertebesinin hakîkatidir. Kişi kendi nefsi üzerine şâhit olacak ve kendi varlığını hissedecek daha sonra kendi varlığında Hakk’ın varlığından başka varlığın olmadığını idrâk edecek. İşte o anda hîtap hemen geliyor, sen kendi nefsin üzerine şâhit oldun ve o şâhit olduğun şey de “senin Rabbin değil mi?”. Yâni sen de, sen diye bir şey yok, aslında o sen zannettiğin şey de Rabb’in olan “Ben” im, demektir. Bunun üzerine “belâ” yâni “evet” dediler ve “varlığımızdaki Hakk’ın varlığıdır” diyerek tasdik ettiler.

 Kul ve Rabb varlığının ne olduğu çok açık bir şekilde bu Âyette belirtilmiştir. 

 Bizim bundan haberimiz yoktu dememeniz için Cenâb-ı Hakk bu dünya âleminde bu sırrı size açtık, diyor. 

 Bütün bu âlemde ne kadar varlık varsa beşeriyet yönünden bakıldığında eksiler ve artılar olarak şeriat hükmüne göre bir hukuk meydana getiriyorlar. Hakîkat hükmüne göre ise Cenâb-ı Hakk halkettiği her bir varlığa kendi Rabbi hasları îtibarıyla “Ben sizin Rabbınız değilmiyim” dedi. İşte bu Rabbi haslarının yâni kendilerinin idarecisi olan isimlerin tecellilerinin ihtiva ettiği mânâlar hangi yönde ise onlar da o yönde “Evet, Sen bizim Rabbımızsın” dediler ve hepsi doğruyu söylemiş oldular. Şeriata göre biraz ters gibi gözükse de bu durum aslında ters değildir, basamaklar teker teker çıkıldıkça bu hakîkat anlaşılır, inkâr eden de cehâletinden inkâr eder. Şehadet âleminde Zâhiren oluşan herşeyin Bâtınen bir programı vardır, işte az önceki cümle bu durumun Bâtın hâlidir çünkü hiçbir varlığın kendi iradesiyle kendisini var edene isyan etmesi mümkün değildir. Göreceli olarak her bir kişinin Rabbi hasları farklı olduğu için birine göre ötekinde sanki isyan varmış gibi gözükür, fakat hiçbir varlık kendi Rabbı hassına isyan edemez çünkü salâhiyeti yoktur. 

 Bu âlemleri ayakta tutan bu isimlerin zıtlığıdır, isimler tek yönlü faaliyet gösterirse bu âlemin sistemi çalışmaz. Örneğin Mudil isminin ihtiva ettiği mânâlar bu ismin hidâyetidir. Bu nedenle irfan ehli, kimse ile kavga etmez çünkü hepsinin zuhurunun ne olduğunu bilir ama kendisine bir saldırı geldiğinde kendini müdafaa eder çünkü kendisine saldıran esmâ-i ilâhîyyeye karşılık kendisindeki esmâ-i ilâhîyyeyi ortaya çıkarması gerekir. “Herşey kendi kemâlatı üzeredir” ve “yayın eğriliği doğruluğundandır” çünkü yay eğer eğri olmaz, düz olur ise, görevini gereği gibi yapamaz. 

(44-7-Araf-Suresi-) T.B. 

------------------------ 

## Araf Suresi - Ayet 177 (Mushaf: 7 - Nüzul: 39 - Alfabetik: 9) 

سَاءَ مَثَلًا الْقَوْمُ الَّذٖينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا وَاَنْفُسَهُمْ كَانُوا يَظْلِمُونَ

~ ~ ~
Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

 7.177 - Sâe meselenil gavmullezîne kezzebû biâyâtinâ ve enfusehum kânû yazlimûn. 

Diyanet Meali:

 7.177 - Âyetlerimizi yalan sayan ve ancak kendilerine zulmeden bir kavmin durumu ne kötüdür!

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

 7.177 - Ne çirkin meseli var âyetlerimizi tekzib eden o kavmin ki sırf kendilerine zulm ediyorlardı.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

 7.177 - O kavmin meseli ne çirkindir ki, Bizim âyetlerimizi tekzîp ettiler ve kendi nefislerine de zulmeder oldular. 

------------------------ 

 İZAH: Ayetleri yalan saymak Allah’a inanmamak, ahireti, hesap vermeyi yalan saymaktır. Çünkü din, ahiretle değer kazanır. Yaptıklarımızın yanımıza kar kalması demek kuralları kendimizin belirleyip, istediğimiz gibi yaşamaktır. Her zaman olduğu gibi kendilerine acı bir dönüş olacaktır. Bu dünyadaki dönüşü ise kalplerinin mühürlenmesidir.

 Salike gelince; emmare nefse gelemeyen veya emmare nefsin bir müddet durduğu halleri tasvir etmektedir. Nezir ayetlerindendir. N.N.

------------------------ 

 Demek ki azâbı çekecek olan nefistir. Gerçi kendisini nardan nûra çevirirse nefste rûhun bir bölümüdür. Kendisinde var olan hakîkatleri idrâk etmeyerek gaflette kaldıklarından kendi kendilerine zûlmediyorlar. Geçici ve kısa süreli zevklerin peşinde koştuklarından dolayı bu belirtilen hakîkatleri müşâhede etmedikleri için kendilerinde bulunan hakîkatlerine yâni Rabblerine zûlmediyorlar. Kendisinin girmesinin yanı sıra Rabbı hassını dahi cehenneme sokuyorlar ki bu Rabbı has onları “beni niye cehennem” tarafına gönderdin diye soracaktır. 

(44-7-Araf-Suresi-) T.B. 

------------------------ 

## Araf Suresi - Ayet 189 (Mushaf: 7 - Nüzul: 39 - Alfabetik: 9) 

هُوَ الَّذٖى خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ وَجَعَلَ مِنْهَا زَوْجَهَا لِيَسْكُنَ اِلَيْهَا فَلَمَّا تَغَشّٰیهَا حَمَلَتْ حَمْلًا خَفٖيفًا فَمَرَّتْ بِهٖ فَلَمَّا اَثْقَلَتْ دَعَوَا اللّٰهَ رَبَّهُمَا لَئِنْ اٰتَيْتَنَا صَالِحًا لَنَكُونَنَّ مِنَ الشَّاكِرٖينَ

~ ~ ~
Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

 7.189 - Huvellezî halegakum min nefsiv vâhıdetiv ve ceale minhâ zevcehâ liyeskune ileyhâ, felemmâ teğaşşâhâ hamelet hamlen hafîfen femerrat bih, felemmâ esgalet deavallâhe rabbehumâ lein âteytenâ sâlihal lenekûnenne mineş şâkirîn. 

Diyanet Meali:

 7.189 - Allah, sizi bir tek nefisten yaratan ve kendisi ile huzur bulsun diye eşini de ondan var edendir. (İnsan) eşiyle birleşince eşi hafif bir yük yüklenir (gebe kalır) ve (bir müddet) onu taşır. Gebeliği ağırlaşınca her ikisi de Rableri Allah'a, "Eğer bize iyi ve sağlıklı bir çocuk verirsen, elbette şükredenlerden olacağız" diye dua ederler.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

 7.189 - O odur ki sizi bir tek nefisten yarattı, eşini de ondan yaptı ki gönlü buna ısınsın, onun için vaktaki bunu derâğûş eyledi, bu hafifçe bir hamlin hâmili oldu, bir müddet bununla geçti, derken ağırlaştı, o vakıt ikisi bir kendilerini yetiştiren Allaha şöyle dua ettiler: bize yaraşıklı bir çocuk ihsan edersen yemin ederiz ki elbet şükreden kullarından oluruz.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

 7.189 - O, o (Zât-ı Ecell-i Âlâ)dır ki, sizi bir nefisten yaratmıştır ve eşini ondan yapmıştır ki onunla ünsiyette buluna. Vaktâ ki ona mukarenette bulundu, hafif bir yük yüklendi. Bir müddet bununla gidip geldi. O zaman ki, ağırlaştı. Allah Teâlâ'ya, Rablerine dua ettiler ki eğer bize bir sâlih çocuk verir isen andolsunki, biz elbette şakirlerden oluruz. 

------------------------

 İZAH: Allah bu ayette herhangi bir isim belirtmeksizin tüm insanlardan bahisle “sizi nefsi vâhideden yarattım...” ve onun eşini de “o nefsi vâhideden halk eyledim” demek suretiyle insanları halk edenin bizzat kendisi olduğunu ve onların nefsi vâhideden halkedildiğini bildirmektedir.

Ayetteki “o nefsi vâhideden de eşini yarattı...” bölümü Tevrat’ta şu şekilde geçmektedir; “Rab Allah Âdem’e derin bir uyku verdi. Âdem uyurken, Rab onun kaburga kemiklerinden birini alıp yerini etle kapadı. Âdem’den aldığı kaburga kemiğinden bir kadın yaratarak onu Âdem’e getirdi.” (Tekvin2/21-22).

Allah, nefsi vâhideden yarattığı kişileri beyan etmek üzere “halegaküm” veya “enşeeküm” “sizi halketti” tabirini kullanmıştır. Bundan kastedilenin Hz. Âdem olmayıp “insan türüdür.” Bu öz erkek veya dişi olma istidadını bünyesinde taşıyan İNSAN manasıdır. 

Çocuk da ebeveynin hem aynısı hem de gayrısıdır. H.Şerif de “çocuk babasının sırrıdır” buyrulmuştur.

Salik yönünden ayeti incelersek; her mürid kaynağı olan esması cihetinden mürşidini-Efendi Babasını bulur. Meşrebler farklıdır. “çocuk- mürid, babasının sırrı “olur. Büyür. Erkek veya hanım olsun fark etmeksizin seyri süluk nefisle başlar. Manada Külli nefs olur. Sonra “erkek” sonra “er” olur. N.N.

------------------------

## Araf Suresi - Ayet 192 (Mushaf: 7 - Nüzul: 39 - Alfabetik: 9) 

وَلَا يَسْتَطٖيعُونَ لَهُمْ نَصْرًا وَلَا اَنْفُسَهُمْ يَنْصُرُونَ

~ ~ ~
Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

 7.192 - Ve lâ yestetîûne lehum nasrav ve lâ enfusehum yensurûn. 

Diyanet Meali:

 7.192 - Hâlbuki onlar (edindikleri ilâhlar) ne onlara yardım edebilirler, ne de kendilerine yardım edebilirler.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

 7.192 - Hâlbuki onlar, onların imdadına yetişmezler, hattâ kendilerini bile kurtaramazlar.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

 7.192 - Hâlbuki bunlar için yardımda bulunmaya muktedir olamazlar. Ve ne de kendi nefislerine yardım edebilirler. 

------------------------

 İZAH: Müşriklerin ve günümüzdeki paganların ( putperest) edindikleri ilahların insanlar üzerinde etkileri vardır. Fakat o etkileri o putlara kendileri verir. Ondan almazlar. Bu tesir psikolojik değildir. Mesela duyduğum olay çok ilginçti; “Arkadaşın otopark meleği vardı. Ne zaman kalabalık bir mekâna gitse, meleğini çağırıyormuş. O da hemen boş park yeri buluyormuş.” Deneyimleri ile onu gerçek kılıyorlardı. Zamanla Allah’tan başka şeylere uluhiyyet özelliği verdikleri için şirke düşmekteler. Tıpkı son günlerde ortaya çıkan virüs gibi. Yaşamak için canlıya ihtiyacı vardır. Fakat canlı ölürse kendi de ortadan kalkar. İnanılan nesneler de öyledir. Yaşamları insana bağlıdır. İnsan veya inancı gittiğinde o nesne de gider…

Ne zaman ki insanlar tesiri kendilerinin verdiğini fark ederlerse dönüş olur. Yoksa kendi düş dünyalarında hayali olarak bir hayat sürerler. İlahlarıyla birlikte! N.N.

------------------------ 

## Tevbe Suresi - Ayet 42 (Mushaf: 9 - Nüzul: 113 - Alfabetik: 104) 

لَوْ كَانَ عَرَضًا قَرٖيبًا وَسَفَرًا قَاصِدًا لَاتَّبَعُوكَ وَلٰكِنْ بَعُدَتْ عَلَيْهِمُ الشُّقَّةُ وَسَيَحْلِفُونَ بِاللّٰهِ لَوِ اسْتَطَعْنَا لَخَرَجْنَا مَعَكُمْ يُهْلِكُونَ اَنْفُسَهُمْ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ اِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ

~ ~ ~
Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

 9.42 - Lev kâne aradan karîbev ve seferan kâsıdel lettebeûke ve lâkim beudet aleyhimuş şuggah, ve seyahlifûne billâhi levistetağnâ leharacnâ meakum, yuhlikûne enfusehum, vallâhu yağlemu innehum lekâzibûn.

Diyanet Meali:

 9.42 - Eğer yakın bir dünya menfaati ve kolay bir yolculuk olsaydı, (sefere katılmayan münafıklar da) mutlaka sana uyarlardı. Fakat meşakkatli yol, onlara uzak geldi. Gerçi onlar, "Eğer gücümüz yetseydi, elbette sizinle beraber çıkardık" diye Allah'a yemin edeceklerdir. Onlar kendilerini helâke sürüklüyorlar. Allah, biliyor ki onlar kesinlikle yalancıdırlar.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

 9.42 - O, bir yakın ganimet ve orta bir sefer olsa idi mutlaka arkana düşerlerdi, lâkin o meşakkatli mesafe kendilerine uzak geldi. Bununla beraber eğer istitaatimiz olsa idi elbette çıkarırdık diye yakında yemin edecekler, nefislerini helâke sürükliyecekler, Allah biliyor ki zira onlar kat'ıyyen yalancılardır.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

 9.42 - Eğer o, yakın bir ganîmet ve orta bir sefer olsa idi elbette sana tâbi olurlardı. Fakat o meşakkatli mesafe onlara uzak geldi ve az sonra Allah Teâlâ'ya yemin edeceklerdir ki, eğer iktidarımız olsa idi elbette seninle beraber sefere çıkardık. Bunlar nefislerini helâl diyorlar. Allah Teâlâ ise onların mutlaka yalancı kimseler olduklarını biliyor. 

------------------------

İZAH: Tevbe suresi Tebük seferi ile alakalıdır. Hava sıcak, sefer zorlu ve insanların vaz geçemeyeceği rahatlık vardı. Bu yüzden bazıları seferden geri kaldılar. Mazeretlerini de sunmuşlardı. Mazeretlerin iç yüzü bilinmese idi geçerli olacaktı. Fakat C.Hak onların içindeki gerçek niyeti faş edince yeryüzü onlara dar gelmişti. (Bkz.Tevbe suresi/118. Ayet) Ayet nefislerimizin her mertebesinde geçerlidir. Her zorluk içten gelen bir mazeretle karşılaşır. Sonra mutmainlik, razılık ve marzilikle bulduğumuz sebep izale olur. Nefsi her defasında ikna etmek gerekir. Çünkü görünen zorlu olduğudur. Dağ aşılmadan arkası görülmez. Gösterilseydi herkes yola düşerdi. 

Bir de tebük seferi 630 ylında olmuştur. İslam’ın rahat yayılmasına ve Müslümanların güvenliğe kavuştuğu yıllardır. Demek ki salik her daim rikkatli ve dikkatli olmak zorundadır. İmtihanlar nefesin sonuna kadar sürecektir. En önemlisi “Oldum, buldum, yettim” dediği zamanlar düştüğü yerlerdir… N.N.

------------------------ 

## Tevbe Suresi - Ayet 70 (Mushaf: 9 - Nüzul: 113 - Alfabetik: 104) 

اَلَمْ يَاْتِهِمْ نَبَاُ الَّذٖينَ مِنْ قَبْلِهِمْ قَوْمِ نُوحٍ وَعَادٍ وَثَمُودَ وَقَوْمِ اِبْرٰهٖيمَ وَاَصْحَابِ مَدْيَنَ وَالْمُؤْتَفِكَاتِ اَتَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ فَمَا كَانَ اللّٰهُ لِيَظْلِمَهُمْ وَلٰكِنْ كَانُوا اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ

~ ~ 

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

9.70 - Elem yeé'tihim nebeullezîne min gablihim gavmi nûhıv ve âdiv ve semûde ve gavmi ibrâhîme ve ashâbi medyene vel mué'tefikât, etethum rusuluhum bil beyyinât, femâ kânallâhu liyazlimehum ve lâkin kânû enfusehum yazlimûn.

Diyanet Meali:

9.70 - Onlara kendilerinden öncekilerin; Nûh, Âd ve Semûd kavimlerinin; İbrahim'in kavminin; Medyen halkının ve yerle bir olan şehirlerin haberleri ulaşmadı mı? Peygamberleri onlara apaçık mucizeler getirmişti. (Ama inanmadılar, Allah da onları cezalandırdı.) Demek ki Allah onlara zulmediyor değildi, ama onlar kendilerine zulmediyorlardı.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

9.70 - Bunlara o kendilerinden evvelkilerin: kavmı Nuhun, Âdın, Semudün, kavmı İbrahimin, Eshabı medyenin, Mü'tefikelerin haberi gelmedi mi? Hep bunlara Peygamberleri beyyinelerle gelmişlerdi, demek ki Allah onlara zulmetmiş değil idi ve lâkin kendileri kendilerine zulmediyorlardı.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

9.70 - Onlara, o kendilerinden mukaddem olanların, Nûh, Âd, Semûd kavminin ve İbrahim kavminin ve Medyen ile Mü'tefikat ashâbının haberi gelmedi mi? onlara peygamberleri açık mûcizeler ile gelmişti. Artık Allah Teâlâ onlara zulmeder olmadı, velâkin onlar kendi nefislerine zulmeder oldular. 

------------------------ 

 İZAH: Bu ayette yabancı kelime mü’tefikat ashabıdır. Bu Lut kavmidir. Kelime anlamı “bir şeyi altını üstüne çeviren demektir. Lut kavmi de böyle olmuştur. Peygamberler C.Hakkın iradesini, seçmesini gösterir. Kendi iradelerine inanmaları sonucu zulm etmiş oldular. 

Salik penceresinden değişik bir yorum yapacak olursak; Hakk yoluna düşenlerin çoğu altı üstüne gelenlerdir. Ya da yaşadıkları hayattan manevi bir tat alamayanlardır. Her azaba uğrayan kavimden sonra C.Hakk tarafından bir peygamber ve bir kavim neşv ü nema eylemiştir. Salik de yıkıntıların içinden tekrar ayağa kalkar da yola revan olur. Bakar ki her mertebede altı üstüne gelmektedir!! N.N.

------------------------ 

## Tevbe Suresi - Ayet 118 (Mushaf: 9 - Nüzul: 113 - Alfabetik: 104) 

وَعَلَى الثَّلٰثَةِ الَّذٖينَ خُلِّفُوا حَتّٰى اِذَا ضَاقَتْ عَلَيْهِمُ الْاَرْضُ بِمَا رَحُبَتْ وَضَاقَتْ عَلَيْهِمْ اَنْفُسُهُمْ وَظَنُّوا اَنْ لَا مَلْجَاَ مِنَ اللّٰهِ اِلَّا اِلَيْهِ ثُمَّ تَابَ عَلَيْهِمْ لِيَتُوبُوا اِنَّ اللّٰهَ هُوَ التَّوَّابُ الرَّحٖيمُ

~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

9.118 - Ve ales selâsetillezîne hullifû, hattâ izâ dâgat aleyhimul ardu bimâ rahubet ve dâgat aleyhim enfusuhum ve zannû el lâ melcee minallâhi illâ ileyh, summe tâbe aleyhim liyetûbû, innallâhe huvet tevvâbur rahîm. 

Diyanet Meali:

9.118 - Savaştan geri kalan üç kişinin de tövbelerini kabul etti. Yeryüzü bütün genişliğine rağmen onlara dar gelmiş, vicdanları da kendilerini sıktıkça sıkmış, böylece Allah'(ın azabın)dan yine O'na sığınmaktan başka çare olmadığını anlamışlardı. Sonra (eski hâllerine) dönsünler diye, onların tövbelerini de kabul etti. Şüphesiz Allah, tövbeyi çok kabul eden ve çok merhamet edendir.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

9.118 - O üç kişiye de ki giri bırakılmışlardı, nihayet o derece bunalmışlardı ki yeryüzü bütün genişliğile başlarına dar geldi vicdanları da kendilerini tazyık etti ve Allahdan yine Allaha sığınmaktan başka çare olmadığını anladılar, evet, tam o vakıt tevbelerinin kabulile tekrar iltifat buyurdu ki o tevbekârlar miyanına rucu' etsinler, hakıkat, Allah, odur öyle tevvab, öyle rahîm.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

9.118 - Ve üç kişiye de ki, onlar geri bırakılmışlardı, hattâ yeryüzü, genişliğiyle beraber onların üzerine dar gelmişti. Kalpleri kendilerine darlaşmıştı ve Allah Teâlâ'ya sığınmadan başka O'ndan sığınacak bir şey bulunmadığını anladılar. Sonra onlara tevbekar olmaları için tevbe nâsip buyurdu. Şüphe yok ki Allah Teâlâ'dır tevbeleri en çok kabul eden, en çok merhametli olan ancak O'dur. 

------------------------

 İZAH: Ayet Tebük seferinde mazeret bulup sefere çıkmayanlar hakkındadır. Yapılan tarif çok manidardır. Hepimizin başına gelmiştir. Kabz halidir. Bir de enteresan olan C.Hakkın onların tövbesini kabul etmesi değildir sadece. Aynı zamanda tövbeyi nasip etmesidir.

Tasavvuf salike C.Hakk’la birlikte yaşamayı öğretir. Önceleri âlemlerin ötesinde olan Allah, şimdi şah damarından daha yakın hale gelmiştir. Yaptığı ne varsa zuhuratlarında gösterilir olmuştur. Ayetleri okurken aynı şeyleri duymaya başlamıştır. Empati değildir. İlmel yakinliktir. Yaşamakla, yakin olarak bilinir. 

Tövbe geciktirilmeden edilmelidir. Ama seferden geri kalan sahabe gibi kabz halini yaşamadan bast haline geçilmez. N.N.

------------------------ 

## Tevbe Suresi - Ayet 120 (Mushaf: 9 - Nüzul: 113 - Alfabetik: 104) 

مَا كَانَ لِاَهْلِ الْمَدٖينَةِ وَمَنْ حَوْلَهُمْ مِنَ الْاَعْرَابِ اَنْ يَتَخَلَّفُوا عَنْ رَسُولِ اللّٰهِ وَلَا يَرْغَبُوا بِاَنْفُسِهِمْ عَنْ نَفْسِهٖ ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ لَا يُصٖيبُهُمْ ظَمَاٌ وَلَا نَصَبٌ وَلَا مَخْمَصَةٌ فٖى سَبٖيلِ اللّٰهِ وَلَا يَطَؤُنَ مَوْطِئًا يَغٖيظُ الْكُفَّارَ وَلَا يَنَالُونَ مِنْ عَدُوٍّ نَيْلًا اِلَّا كُتِبَ لَهُمْ بِهٖ عَمَلٌ صَالِحٌ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُضٖيعُ اَجْرَ الْمُحْسِنٖينَ 

~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

9.120 - Mâ kâne liehlil medîneti ve men havlehum minel ağrâbi ey yetehallefû ar rasûlillâhi ve lâ yerğabû bienfusihim an nefsih, zâlike biennehum lâ yusîbuhum zameuv ve lâ nesabuv ve lâ mahmesatun fî sebîlillâhi ve lâ yetaûne mevtıey yağîzul kuffâra ve lâ yenâlûne min aduvvin neylen illâ kutibe lehum bihî amelun sâlıh, innallâhe lâ yudîu ecral muhsinîn.

Diyanet Meali:

9.120 - Medine halkı ve onların çevresinde bulunan bedevîlere, Allah'ın Resûlünden geri kalmak, kendi canlarını onun canından üstün tutmak yaraşmaz. Çünkü onların, Allah yolunda çektikleri susuzluk, yorgunluk, açlık, kâfirleri öfkelendirmek üzere bir yere adım atmaları ve düşmana karşı herhangi bir başarı kazanmaları gibi hiçbir olay yoktur ki karşılığında kendilerine iyi bir amel(in sevabı) yazılmış olmasın. Şüphesiz Allah, iyilik yapanların mükâfatını elbette zayi etmez.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

9.120 - Ne medenîlerin ne de etraflarındaki bedevîlerin Resulullahtan tahallüf etmeleri ve onun nefsinde ne yaptığına bakmayıb da kendi nefisleriyle mukayyed olmaları yaraşmaz, çünkü onların Allah yolunda ne bir susuzluk, ne bir yorgunluk, ne bir açlık çekmeleri ve ne küffarı gayza getirecek bir mevkii çiğnemeleri ne de düşmandan bir muvaffakıyyete nâil olmaları olmaz ki mukabilinde kendileri için mutlak bir ameli salih yazılmış bulunmasın, çünkü Allah muhsinlerin ecrini zayi' etmez.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

9.120 - Ne Medîne ahalisi için ve ne de onların civarında bulunan bedeviler için sahih olmaz ki, Allah Teâlâ'nın Resûlünden geri kalsınlar ve onun kendi nefsinde ne yaptığına bakmayıp da kendi nefislerine rağbet göstersinler. Çünkü onlara Allah yolunda ne bir susuzluk ve ne bir yorgunluk ve ne de bir açlık isabet etmez ki ve ne de kâfirleri kızdıracak bir mevkie ayak basmazlar ki ve ne de bir düşmana karşı bir muvaffakiyete nâil olmuş olmazlar ki, illâ onun mukabilinde kendileri için bir sâlih amel yazılmış olur. Şüphe yok ki Allah Teâlâ muhsin olanların mükâfaatını zâyi etmez. 

------------------------ 

 İZAH: C.Hakk Peygamberimizin etrafındaki sahabe ve bedeviler için “yapıyor” gibi gösterip neler yapmaları gerektiğini belirtmiştir. 

 Kim ki açlık, susuzluk, yorgunluktan dolayı şikâyet etmezse mükâfat vardır. Salih amel olarak yazılır.

Salik bazen yorgun düşebilir. Bazen de nefsi yeteri kadar ilgi, alaka görmemiş olablir. Böyle durumlarda güzel sözlerle gönlü alınır. İhsan edilir. 

“Hel cezaul ihsan illel ihsan” “İhsanın karşılığı ihsan değil midir?”(Rahman/ 60. Ayet) Evet, ihsandır ve adı Muhsinlerden olur… Allah yaptıklarını zayi etmez. N.N. 

------------------------ 

## Yunus Suresi - Ayet 15 (Mushaf: 10 - Nüzul: 51 - Alfabetik: 109) 

وَاِذَا تُتْلٰى عَلَيْهِمْ اٰيَاتُنَا بَيِّنَاتٍ قَالَ الَّذٖينَ لَا يَرْجُونَ لِقَاءَنَا ائْتِ بِقُرْاٰنٍ غَيْرِ هٰذَا اَوْ بَدِّلْهُ قُلْ مَا يَكُونُ لٖى اَنْ اُبَدِّلَهُ مِنْ تِلْقَاٸِ نَفْسٖى اِنْ اَتَّبِعُ اِلَّا مَا يُوحٰى اِلَیَّ اِنّٖى اَخَافُ اِنْ عَصَيْتُ رَبّٖى عَذَابَ يَوْمٍ عَظٖيمٍ 

~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

10.15 - Ve izâ tutlâ aleyhim âyâtunâ beyyinâtin gâlellezîne lâ yercûne ligâeneé'ti bigur'ânin ğayri hâzâ ev beddilh, gul mâ yekûnu lî en ubeddilehû min tilgâi nefsî, in ettebiu illâ mâ yûhâ ileyy, innî ehâfu in asaytu rabbî azâbe yevmin azîm.

Diyanet Meali:

10.15 - Âyetlerimiz kendilerine apaçık birer delil olarak okunduğunda, (öldükten sonra) bize kavuşmayı ummayanlar, "Ya (bize) bundan başka bir Kur'an getir veya onu değiştir" dediler. De ki: "Onu kendiliğimden değiştirmem benim için olacak şey değildir. Ben ancak bana vahyolunana uyarım. Eğer Rabbime isyan edecek olursam, elbette büyük bir günün azabından korkarım." Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

10.15 - Böyle iken âyetlerimiz birer beyyine olarak karşılarında okunduğu zaman likamızı arzu etmiyenler «bundan başka bir Kur'an getir veya bunu değiştir» dediler, de ki, onu kendiliğimden değiştirmekliğim benim için olacak şey değildir, ben ancak bana vahyolunana ittiba' ederim; ben, rabbıma isyan edersem şüphesiz büyük bir günün azâbından korkarım.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

10.15 - Onlara Bizim zâhir âyetlerimiz okunduğu zaman, Bize mülâki olacaklarını ummayanlar dedi ki: «Bundan başka bir Kur'an getir veya bunu değiştir.» De ki: «Onu kendi tarafımdan değiştirmek benim için sahih olamaz. Ben ancak bana vahyolunana tâbi olurum, başkasına değil. Şüphe yok ki, ben Rabbime isyan eder olursam büyük bir günün azabından korkarım.»

------------------------ 

 İZAH: Peygamber elçi olsa da onun Allah’ın kelamına dahli yoktur. Allah’tan vahiy almasından dolayı hakikati yakin olarak bildiğini ifade eder. Ve ahirette hayatının bügünkü davranışlar için temel teşkil ettiğini vurgulanır.

Salik yönünden ayete bakacak olursak; nefs-i emmaremiz bugün çok moda olan “carpe diem: anı yaşa!” sözünü çok sever. Ölümü hatırlamak istemez. Ölümün kendine uğrayacağını tahmin etmez. Hatta kendini avutmak için öteki dünya kavramını siler. 

Bu yüzden emmaresini rahatlatan görüşlerden faydalanır. Reenkarnasyon cazip gelir. Ahlaklı yaşamaya gayret eder. Kur’an’ı Kerim ayetlerini yorumlayarak Kur’an’da reenkarnasyon olduğu fikrine varır. Ahiret olmadan dünyaya tekrar gelerek yaşamaya devam eder. Oysa ahiret inancı hesap vermek, nefisle yüzleşmek demektir.

İnsan yalnız kaldığında nefsinin fısıldadıklarını duyar. Nefsi yaptıklarını hatırlatır. Sıkıntıdan öleceğini zanneder. Bu yüzden konuşacak insan arar ya da internette dolaşır. Kendini oyalar.

Tasavvuf insanın kendisini kendisiyle tanıştırıp dost eder. “Bir ben vardır benden içeru”yu bilir, görür. Sonra düşüncesiyle bağ kurdurur. Böylelikle duygu ve düşünceyi temyiz (ayırt) eder. Duyguları yoğunlaştığında düşünceden el uzanır. Dünyadan uzaklaştığında duyguları yardım eder. 

Dünyada iken kendini bilir, Rabbini tanır, Allah’la dost olur. N.N.

------------------------ 

## Yunus Suresi - Ayet 30 (Mushaf: 10 - Nüzul: 51 - Alfabetik: 109) 

هُنَالِكَ تَبْلُوا كُلُّ نَفْسٍ مَا اَسْلَفَتْ وَرُدُّوا اِلَى اللّٰهِ مَوْلٰیهُمُ الْحَقِّ وَضَلَّ عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَفْتَرُونَ

Ku~

 ranı Kerim Türkçe okunuş:

10.30 - Hunâlike teblû kullu nefsim mâ eslefet ve ruddû ilallâhi mevlâhumul haggı ve dalle anhum mâ kânû yefterûn.

Diyanet Meali:

10.30 - Orada herkes daha önce yaptığı şeyleri yoklayacak (ve kendi akıbetini öğrenecek), hepsi de gerçek sahipleri olan Allah'a döndürülecekler ve (ilâh diye) uydurdukları şeyler (onları yüzüstü bırakıp) kendilerinden kaybolup gidecektir.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

10.30 - İşte burada her nefis, geçmişte yaptığını deneyecek, hepsi hak mevlâları Allaha reddolunmuş ve uydurdukları şeyler kendilerinden gaib olmuş gitmiş bulunacaktır.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

10.30 - Orada her nefis, evvelce yapmış olduğundan haberdar olacaktır. Ve hak mevlâları olan Teâlâ'ya reddedilmiş bulunacaklardır. İftira eder oldukları şeyler de kendilerinden kaybolup gitmiş bulunacaktır.

------------------------ 

İZAH: Dünyada inanılan şeyler ilahlarımız yerine geçer. İnsan ve nesne’ye bağlanırız. Ve kimi çok seversek daha dünyada iken bizi terkeder!

Bu yüzden halk arasında “ona (insan+nesne) olan sevgin Allah sevgisinin önüne geçmesin” diye tenbih vardır. Çünkü neye çok önem verirsek elimizden alınacağına inanırız. Allah gayurdur. “Çok dikkatli ol, çünkü o gayurdur, pek kıskançtır, hiçbir kulunun kalbinde kendisinden başka birinin olmasını arzu etmez (Kuşeyrî Risâlesi Terc.) “ 

Gayretullah Allah’ın kıskanmasıdır. Yapılan işlerin Allah’ın hoşuna gitmemesini “Gayretullah’a dokunur” sözü ile ifade ederiz.

Sevdiğimiz şeylere dikkat etmeliyiz ki kalbimizin tümünü kaplayıp, oraya ilah olarak yerleşmesin! Sevdiğimiz şeylerin başında canımız ve malımız gelir. 

Seyri süluk ise görünüşte sezemediğimiz ve yerleşmiş bu sevgileri dengeli kılar. Aynı zaman da sevgi bizi nasıl ele geçirirse nefret de aynı olup, bir paranın diğer yüzü gibidir. Bunda da İtidal esastır. 

Ancak C.Hakk çok sevilir. Öyle ki” Şübhesiz ki Allah, mü'minlerden nefislerini ve mallarını, karşılığında Cennet hakikaten onların olmak üzere satın almıştır!” tevbe /111 ayetiyle Allah’a olan sevgilerimizin karşılığı hem bu dünyada hem de ahirette verilecektir. N.N.

------------------------ 

## Yunus Suresi - Ayet 44 (Mushaf: 10 - Nüzul: 51 - Alfabetik: 109) 

اِنَّ اللّٰهَ لَا يَظْلِمُ النَّاسَ شَيْپًا وَلٰكِنَّ النَّاسَ اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ

~ ~ ~
Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

10.44 - İnnallâhe lâ yazlimun nâse şey'ev ve lâkinnen nâse enfusehum yazlimûn.

Diyanet Meali:

10.44 - Şüphesiz Allah, insanlara hiçbir şekilde zulmetmez; fakat insanlar kendilerine zulmederler.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

10.44 - Her halde Allah insanlara zerrece zulmetmez ve lâkin insanlar kendilerine zulmediyorlar.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

10.44 - Şüphe yok ki, Allah Teâlâ insanlara hiçbir şey ile zulmetmez. Velâkin insanlar kendi nefislerine zulmederler.

------------------------ 

 İZAH: C.Hakkın her daim bizlere hatırlattığı kelam-ı ilahisidir. Rahman ve Rahimdir. Varlık vermiştir. Haddi aştığımızda hatırlatır. Uyarır, müjdeler. Bunun dışında her şey bize kalmıştır. 

Salik yolculuğa başladığında nefsini tanır. Bakar ki iyilik de kötülük de kendindenmiş. Kötü huylarının üstüne gider. Ve kaybolduğunu görür. Bir de her ne yaparsa olayların dili ile uyarıldığını görür. Kuşdilini çözmeye başlar.

Başına kötü bir şey geldiyse hemen yaptıklarına bakar. Eğer bir dahli yoksa o konuda imtihan olup, perdelerinin yırtılacağına hükmeder. Böylece zulmedilmediğini anlar. 

Kendini bilme isteği olmazsa, başına gelenlerden ötürü “kaderine” küser durur. Bu grup insanlar için hakikat ancak kıyamet koptuğunda meydana çıkacaktır. N.N.

------------------------ 

 Yunus Suresi - Ayet 54 (Mushaf: 10 - Nüzul: 51 - Alfabetik: 109) 

وَلَوْ اَنَّ لِكُلِّ نَفْسٍ ظَلَمَتْ مَا فِى الْاَرْضِ لَافْتَدَتْ بِهٖ وَاَسَرُّوا النَّدَامَةَ لَمَّا رَاَوُا الْعَذَابَ وَقُضِىَ بَيْنَهُمْ بِالْقِسْطِ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ

~ ~ ~
Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

10.54 - Ve lev enne likulli nefsin zalemet mâ fil ardı leftedet bih, ve eserrun nedâmete lemmâ raevul azâb, ve gudıye beynehum bil gıstı ve hum lâ yuzlemûn.

Diyanet Meali:

10.54 - (O gün) zulmetmiş olan herkes, eğer yeryüzündeki her şeye sahip olsa, kendini kurtarmak için onu fidye verir. Azabı gördüklerinde, için için derin bir pişmanlık duyarlar. Onlara zulmedilmeksizin aralarında adaletle hükmedilir.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

10.54 - Zulmetmiş olan her nefis bütün Arzdakine malik olsa idi, azâbı gördükleri vakıt hepsi içten içe nedamet ederek kendini kurtarmak için onu fedâ ederdi, fakat beynlerinde kaza, adalet ile imza edilmiştir, hiç birine zulmedilmez.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

10.54 - Eğer zulmetmiş olan her şahıs için bütün yerde bulunanlar olsa idi elbette onları feda ederdi ve azabı gördükleri zaman için için nedâmette bulunmuş olurlar. Ve onların arasında adâletle hükmolunmuş olur ve onlar zulmolunmazlar.

------------------------ 

 İZAH: Ayetin keyfiyyetini o zaman göreceğiz. Fakat gerçekleşeceğinden şüphemiz yoktur.

Salikin kıyameti aynısı olmasa da burada kopar. Zamanla havf’ın yani korkunun yerini haşyet almaya başlar. 

“Havfın dünyevî korku ve kaygılarla ilgili olarak kullanıldığı âyetlerin önemli bir kısmında da herhangi bir dinî konuyla ilişkisinin kurulduğu görülür. Ebû Tâlib el-Mekkî esasen Allah’a inanan her insanın O’ndan korktuğunu, fakat bu korkunun derecesinin Allah’a yakınlık derecesine göre değiştiğini söyler.” (TDV Ansiklopedisi)

“Ma vedde'ake rabbüke ve ma kala/ Rabbin seni bırakmadı ve sana darılmadı.” Duha/3 ayetinde peygamberimize verilen cevap, peygamberimizin duyduğu haşyetten kaynaklanır. C.Hakk’ı darıltmaktan korkmaktır, sakınmaktır. N.N.

------------------------ 

## Yunus Suresi - Ayet 108 (Mushaf: 10 - Nüzul: 51 - Alfabetik: 109) 

قُلْ يَا اَيُّهَا النَّاسُ قَدْ جَاءَكُمُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكُمْ فَمَنِ اهْتَدٰى فَاِنَّمَا يَهْتَدٖى لِنَفْسِهٖ وَمَنْ ضَلَّ فَاِنَّمَا يَضِلُّ عَلَيْهَا وَمَا اَنَا عَلَيْكُمْ بِوَكٖيلٍ

~ ~ ~
Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

10.108 - Kul yâ eyyuhen nâsu Kad câekumul hakku mir rabbikum, femenihtedâ feinnemâ yehtedî linefsih ve men dalle feinnemâ yedıllu aleyhâ ve mâ ene aleykum bivekîl.

Diyanet Meali:

10.108 - De ki: "Ey insanlar, size Rabbinizden gerçek (Kur'an) gelmiştir. Artık kim doğru yola girerse, ancak kendisi için girer. Kim de saparsa ancak kendi aleyhine sapar. Ben sizden sorumlu değilim." Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

10.108 - Ey insanlar! işte rabbınızdan size hak geldi, artık hidayeti kabul eden kendi nefsi için kabul etmiş olur, sapkınlık eden de kendi aleyhine sapmış olur: ve ben sizin üzerinize vekil değilim, de.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

10.108 - De ki: «Ey insanlar! Muhakkak ki, Rabbiniz tarafından size hak gelmiştir. Artık her kim hidâyeti kabul ederse kendi nefsi için hidâyete ermiş olur. Ve her kim dalâlete düşerse şüphe yok ki, kendi nefsi aleyhine dalâlete düşmüş olur. Ve ben sizin üzerinize bir vekil değilim.» 

------------------------ 

 İZAH: C.Hakkın gerek âleme koyduğu işaretlerle gerekse gönderdiği elçiler ile kendini tanıtmıştır. Ve bilinmiştir. Hani denilir ya: sözün tamamı akledemeyenlere (!) anlatılır.. Bundan sonra iş insanların kendisine düşer.

Salik bu ayeti bizzat yaşayarak öğrenir. Sülukunda devamlı olursa hayal perdeleri yırtıldıkça kimseye zulmedildiğini idrak eder. Ve C.Hakk’ın ipine sımsıkı sarılırsa (Hep birlikte Allah'ın ipine sımsıkı yapışın” Al-i İmran/103) Allah onun vekili olur. Hasbinallahi ve ni’mel vekil ni’mel Mevla ve ni’men nasir’dir. N.N.

------------------------

## Hud Suresi - Ayet 31 (Mushaf: 11 - Nüzul: 52 - Alfabetik: 38) 

وَلَا اَقُولُ لَكُمْ عِنْدٖى خَزَائِنُ اللّٰهِ وَلَا اَعْلَمُ الْغَيْبَ وَلَا اَقُولُ اِنّٖى مَلَكٌ وَلَا اَقُولُ لِلَّذٖينَ تَزْدَرٖى اَعْيُنُكُمْ لَنْ يُؤْتِيَهُمُ اللّٰهُ خَيْرًا اَللّٰهُ اَعْلَمُ بِمَا فٖى اَنْفُسِهِمْ اِنّٖى اِذًا لَمِنَ الظَّالِمٖينَ~~11.31~
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

11.31 - Ve lâ ekûlu lekum ındî hazâinullâhi ve lâ ağlemul ğaybe ve lâ ekûlu innî melekuv ve lâ ekûlu lillezîne tezderî ağyunukum ley yué'tiyehumullâhu hayrâ, allâhu ağlemu bimâ fî enfusihim, innî izel leminez zâlimîn.

Diyanet Meali:

11.31 - Size ben, "Allah'ın hazineleri yanımdadır", demiyorum; gaybı da bilmem. "Ben bir meleğim" de demiyorum. Sizin hor gördüğünüz kimseler için, "Allah, onlara asla hiçbir hayır vermez" de diyemem. Allah, onların içlerindekini daha iyi bilir. Böyle bir şey söylersem, o zaman ben gerçekten zâlimlerden olurum.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

11.31 - Ben size ne Allahın hazîneleri benim yanımda, ne de gaybı bilirim demiyorum, ben bir Meleğim de demiyorum, o sizin gözlerinizin horladıkları hakkında Allah, onlara hiç bir hayır vermez de demem, onların içlerindekini en iyi bilen, Allahdır, ben o halde zalimlerden olmuş olurum.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

11.31 - «Ve ben size, 'Benim yanımda Allah Teâlâ'nın hazineleri vardır' demiyorum. Ve ben gaybı bilmem. Ve ben demem ki, 'Ben muhakkak bir meleğim', veya demem ki, 'Sizin gözlerinizin hor gördüğü kimselere Allah Teâlâ elbette hayır vermeyecektir.' Allah Teâlâ onların nefislerinde olanı da bihakkın bilendir. Şüphe yok ki, ben o vakit zalimlerden olmuş olurum.» 

------------------------ 

 İZAH: Peygamberler nefsin özelliklerini bilirler. Ama kimin içinde ne var? Allah açık etmedikçe bilemezler. 

Günümüzde kişiyi yaptıklarından ötürü cennet ve cehenneme kolayca sokarız. Oysa niyetleri, insanların içindekileri ancak Allah bilir. 

Salikin yolculuğu batınına, içine doğru oldukça duygularını dizginleyecektir. Çünkü ilk başta duygular düşünce şeklinde görülür. Düşünceyi örter. Dolayısıyla kendi niyetini kendi bile göremez. Zamanla kendini yakalamaya başlar. Kendi niyetini sezer. Kendini tanıdıkça Hakkı tanır. 

Bu işin ila nihaye süreceğini idrak eder. Çünkü esma ul hüsnalar la yuhsa, la yuaddir. N.N.

------------------------ 

## Hud Suresi - Ayet 101 (Mushaf: 11 - Nüzul: 52 - Alfabetik: 38)

وَمَا ظَلَمْنَاهُمْ وَلٰكِنْ ظَلَمُوا اَنْفُسَهُمْ فَمَا اَغْنَتْ عَنْهُمْ اٰلِهَتُهُمُ الَّتٖى يَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مِنْ شَیْءٍ لَمَّا جَاءَ اَمْرُ رَبِّكَ وَمَا زَادُوهُمْ غَيْرَ تَتْبٖيبٍ

~Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

11.101 - Ve mâ zalemnâhum ve lâkin zalemû enfusehum femâ ağnet anhum âlihetuhumulletî yed'ûne min dûnillâhi min şey'il lemmâ câe emru rabbik, ve mâ zâdûhum ğayra tetbîb. 

Diyanet Meali:

11.101 - Biz onlara zulmetmedik. Fakat onlar kendilerine zulmettiler. Rabbinin azap emri gelince, Allah'ı bırakıp da taptıkları ilâhları kendilerine hiçbir fayda sağlamadı. İlâhları onların sadece ziyanlarını artırdı.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

11.101 - Biz onlara zulmetmedik ve lâkin kendilerine zulmettiler de Allahın berisinden taptıkları ma'budları, rabbımın emri geldiği vakıt kendilerine hiç bir faide vermedi ve hasarlarını artırmaktan başka hiç bir şey'e yaramadı.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

11.101 - Ve biz onlara zulmetmedik, velâkin onlar kendi nefislerine zulmettiler. Allah Teâlâ'dan gayrı taptıkları tanrıları, Rabbin emri geldiği vakit onları hiçbir şeyden müstefid etmiş olmadı ve onlara hüsrândan başka bir şey arttırmış da olmadılar. 

------------------------ 

 İZAH: Allah’tan gayrı inanılan ilahlar dünya hayatında menfaat sağlaması içindir. Sürekli bir şeyler istenir durulur. İlahlar nefislerin arzu ettiği şekilde cevap verir. Ya da verdiği zannedilir. Dünyada olan dünyada kalır, gider.

Salik emmare nefsinin kendine ne kadar zulmettiğini görür. Buradaki gören aklıdır. Nefsin de gözü vardır ama emmarede nefis kendinden ziyade başkalarını görür. Çünkü “ben”liği başkalarının ona nasıl baktığında kurulur. Dışarının kusurlarını bulmakta mahirdir. Levvame nefse geçtiğinde emmare nefsin ilah edindiklerini, sevdiklerini fark eder. Pişman olur. Tevbe eder. Böylelikle Rabbinin azab emri dünyada gelmiş olur. N.N.

------------------------ 

## Yusuf Suresi - Ayet 18 (Mushaf: 12 - Nüzul: 53 - Alfabetik: 110) 

وَجَاؤُ عَلٰى قَمٖيصِهِ بِدَمٍ كَذِبٍ قَالَ بَلْ سَوَّلَتْ لَكُمْ اَنْفُسُكُمْ اَمْرًا فَصَبْرٌ جَمٖيلٌ وَاللّٰهُ الْمُسْتَعَانُ عَلٰى مَا تَصِفُونَ 

~ ~ ~
Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

12.18 - Ve câû alâ Kamîsıhî bidemin kezib, kâle bel sevvelet lekum enfusukum emrâ, fesabrun cemîl, vallâhul musteânu alâ mâ tesıfûn.

Diyanet Meali:

12.18 - Bir de üzerine, sahte bir kan bulaştırılmış gömleğini getirdiler. Yakub dedi ki: "Hayır! Nefisleriniz sizi aldatıp böyle bir işe sürükledi. Artık bana düşen, güzel bir sabırdır. Anlattıklarınıza karşı yardımı istenilecek de ancak Allah'tır." Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

12.18 - Bir de gömleğinin üzerinde yalan bir kan getirdiler, yok, dedi: nefisleriniz sizi aldatmış bir işe sevketmiş, artık bir sabrı cemîl ve Allahdır ancak yardımına sığınılacak, söylediklerinize karşı.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

12.18 - Ve gömleği üzerinde yalancı bir kan olduğu halde gelmişlerdi. Dedi ki: «Size nefsiniz belki bir işi süslemiş oldu. Artık güzel bir sabır! Ve ancak Allah Teâlâ'dır sizin şu söylediklerinize karşı kendisinden yardım istenilecek zât.» 

------------------------ 

 İZAH: Yusuf as’ın kıssasının anlatıldığı suredir. Kur’an’ı Kerim’de en güzel kıssa olarak geçer. Duygularla yani nefsin yaptığı işleri görmek açısından gerçekten ibretliktir. 

Kardeşlerin Yusuf’a yaptığı kötü işi Yakub as. Onların “nefislerine” yüklemiştir. Aldatma işini emmarenin yaptırdığını söylemiştir. Çünkü emmarede her türlü kötü huy vardır. Hırs, gazap, kıskançlık vb gibi. Bir de yaptıklarının gerekçesi vardır. Babalarının sevgisini kendi üzerlerine çekmek gibi. 

Babaları da bunu bilmektedir. Yakub as. Bizlere emmare nefse ne yapılacağını göstermiştir. SABIR!

Salik emmare nefisten kurtulmak için kötü duygularının kanını dökmelidir. Bu da çok yavaş ilerleyeceği için "Ey iman edenler! Sabrederek ve namaz kılarak Allah'tan yardım dileyin. Şüphe yok ki, Allah sabredenlerle beraberdir."(Bakara /153 ) Ayeti gereği üzre gidilmelidir. N.N.

------------------------ 

 Onun gömleğinin üzerine yalancı kan dökerek geldiler. Babaları onlara “Size nefsiniz ne kötü iş yaptırdı. O zaman bana güzel bir sabırla sabr etmek kaldı. Muhakkak ki Allah bana yardımcı olacak. Sizin bu vasıflandırdığınız yani kurguladığınız hikâye hakkında Allah bana yardım edecektir.”

(22-12-Yusuf-Suresi) T.B. 

------------------------ 

## Yusuf Suresi - Ayet 30 (Mushaf: 12 - Nüzul: 53 - Alfabetik: 110) 

وَقَالَ نِسْوَةٌ فِى الْمَدٖينَةِ امْرَاَتُ الْعَزٖيزِ تُرَاوِدُ فَتٰیهَا عَنْ نَفْسِهٖ قَدْ شَغَفَهَا حُبًّا اِنَّا لَنَرٰیهَا فٖى ضَلَالٍ مُبٖينٍ

~~12.30~
~ Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

12.30 - Ve kâle nisvetun fil medînetimraetul azîzi turâvidu fetâhâ an nefsih, kad şeğafehâ hubbâ, innâ lenerâhâ fî dalâlim mubîn.

Diyanet Meali:

12.30 - Şehirde birtakım kadınlar, "Aziz'in karısı, (hizmetçisi olan) delikanlısından murad almak istemiş. Ona olan aşkı yüreğine işlemiş. Şüphesiz biz onu açık bir sapıklık içinde görüyoruz" dediler.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

12.30 - Şehirde bir takım kadınlar da Azîzin karısı, dediler: delikanlısının nefsinden murad isteyormuş ona aşkından yüreğinin zarı çatlamış, karı bes belli çıldırmış.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

12.30 - Ve şehirdeki birtakım kadınlar dedi ki: «Azîz'in refikası, genç kölesinin nefsinden muradını almak istiyormuş. Muhakkak ki, onun yüreğini kaplayan ince deriyi bir sevgi parçalamış. Şüphe yok ki, biz onu elbette bir apaçık sapıklık içinde görüyoruz.» 

------------------------

 İZAH: Emmare nefsin alakalı olduğu bir alana daha şahit oluyoruz. Sevgi ya da karşı cinse duyulan aşktır. Gözü kör olmuştur. Eline geçene kadar uğraşır. 

Zamanla nefsin bu aşkı Allah aşkına döner. Salik anlar ki kişiye duyulan bu muhabbetin kaynağı C.Hakk’tır. Âlem ve insanın mayası güzellik ve muhabbetle yoğrulduğu için önce maddi güzelliklere sonra o güzelliğin ardındaki ilahi güzelliğe açılır. . 

Fuzuli “aşk imiş ne var ise âlemde, ilim bir kiyl-u kal imiş ancak.” N.N. 

------------------------ 

 Şehirde yaşayan kadınlardan bazıları dediler ki “Azîz’in hanımı yanındaki gence tutulmuş gibi onu murad ediyor, onu arzuluyor.” Şeklinde şehirdeki büyük zevâtın eşleri dedikodu yapmaya başladılar. “Yanındaki gence arzuludur, kendi nefsinde onu istiyor” dediler. Mutlaka onun sevgisi gönlünü yakmış olduğundan ona yönelir hâle gelmiş diye dedikoduya başlamışlar. ”Muhakkak ki biz onu açık bir dalâlette olduğunu görüyoruz.” Diye konuşuyorlar, dedikodu yapıyorlar. Dedikodu yapanlar kimler? Kadın nefstir. Bunlar da nefsin arkadaşları. Yani bizdeki arkadaşlar. Nefs mertebesinin bizdeki duyguları diyelim. Onlar kendi aralarında dedikodu yapmaya başlıyorlar.

------------ 

12/31. “Ne zamanki, onların gizledikleri dedikodularını işitti, onlara -bir davetçi- gönderdi ve onlar için çakı ile kesilecek bir yemek sofrası hazırladı. Ve onlardan her birine bir bıçak verdi. Ve -ey Yûsuf!- Onların karşılarına çık dedi. Vaktaki onu gördüler, onu pek büyüttüler ve kendi ellerini kesiverdiler ve dediler ki: Allah Teâlâ'yı tenzîh ederiz, bu bir insân değil, bu ancak üstün bir melektir.” Bunlarin kendisi hakkında yapmış olduğu bu dedikoduları, düşünceleri duyunca Onlara bir haberci gönderdi. Ve onlar gelmeden onlar için oturacak yerler hazırladı. Her türlü şeyden onların önüne getirdi. Ve önlerine “sikkînen” birer bıçak verdi. Meyve kesecekleri bıçak verdi. Ve önlerine çık bakalım. Dedi. Kime? Yûsuf’a. Yûsuf (a.s.) ı bir yere gizlemişti. Kadınlar gelip de her şey yani, ikrâmlar meyveler ve bıçakları hazır olunca, Yûsuf (a.s.)ı gizlediği yerden çıkardı. Yûsuf (a.s.)ı gördüler. Onlara arzı endam edince bulunduğu perdenin arkasından çıkınca yahut içeri girince ona “Allahuekber” diyerek tekbir getirdiler. Hayretlerinden dona kaldılar. Nidâ ettiler. Ve ellerindeki bıçaklarla ellerini kesmeye başladılar. Elma ve armut soyuyoruz diye ellerini parçalamaya başladılar. Ve hiç farkında olmadılar. Acı duymadılar. Bu Allahmıdır? Ne kadar güzel! Bu beşer değildir. Neden? Hani güzelliğin onda dokuzu onda zâhir yönüyle zuhur ettiğinden böyle bir insân sûreti o zamana kadar görmediklerinden buna beşer diyemediler. “Allahmı’dır? Nedir bu?” diye düşündüler. Eğer değilse bu melektir, Dediler.

--------------

 Şimdi burada küçük bir şeye daha dikkat çekelim. Bilindiği gib genel mânâda, “sikkîn,” “bıçak” “çakı” anlamında’dır, ikisi birleştirilirse, “bıçakı” olmakta’dır. Aslında, “sikkîn” ve “bıçak” gerçek bir isim değil, kesme fiili’nin ismi olup o fiilin kesme sıfatı’dır. 

 “Keser” diye bilinen sapı ahşaptan yüzü demirden olan âlet ise, kesme fiilinin hem âleti, hem sıfatı ve hemde ismi’dir. 

 “sekene” “sikkîn,” “sekîne” ve benzeri kelimeler’dir, “Sekene” sekene, “sâkin oldu” mâ’nâsına, mazî’de türü sâkinlik olan, bir fiili ifade eden kelime’dir. 

 “Sikkîn” mubalâğalı, çok sâkin oldu mâ’nâsınadır.

 “Sekîne” ise kâlpte huzur bulma sükûne erme mâ’nâsına’dır. Kûr’ân-ı Kerîm’de ilk olarak Benî İsrâîl hakkında belirtilmiştir. 

 Bu hususta (Sûre-i feth 19) isimli kitabımızdan sayfa (84) ilgili bölümü aktarmayı uygun buldum, İnşeallah faydalı olur. Dileyen daha fazlasını aynı kitaptan okuyabilir (feenzelessekînete aleyhim) “üzerlerine o sekiy-neti -o huzur ve sükûneti- de indirdi” Dördüncü Âyet-i Kerîme de “sekîne”nin, mü’minlerin kalplarine indirildiği ifade ediliyor iken, bura da on sekiz inci Âyette ise üzerlerine indirildiği bildiriliyor. Bu yüzden sekîne içten ve dıştan mü’min’leri kaplamış olduğu görülüyor. Kûr’ân-ı Kerîm, bunlardan başka daha üç yer de sekîne’den bahsetmektedir. 

(Sümme enzelellahu sekinetehü alâ Rasûlihi ve alelmü’minîne) 

9/26. “Sonra Allah Teâlâ Resûlü üzerine ve mü'minler üzerine rahmetini-sekîne indirdi.” 

(Feenzelellahu sekînetehü aleyhi) 

9/40 “Allah Teâlâ onun üzerine sekinetini indirdi.” 

(Fihi sekinetün min Rabb-i küm.) 

2/48 “Onda Rabb-iniz tarafından bir sekînet vardır.” 

2/248. “Ve onlara peygamberleri dedi ki: Şübhesiz Talûtun hükümdarlığına açık alâmet, size tabutun gelmesidir ki, onda Rabbiniz tarafından bir “sekinet” vardır ve Mûsâ ile Hârun hanedanının bıraktıklarından bir kalıntı vardır. Onu melekler yükleneceklerdir. Eğer siz mü'minler iseniz şüphe yok ki, onda sizin için kesin bir delil vardır.” Dileyenler bu Âyet-i kerîme’leri tefsirlerden daha geniş biçimde araştırabilirler. 

 Şimdi bu beş Âyet-i Kerîme’yi özetle incelemeye çalışalım. 

 Görüldüğü gibi (2/248) de ki; “sekîne” görsel olarak bir sandığın içine indirilmiştir, onlar da Benî İsrâîl-in mâ’nevî bakiyeleridir, bunları sandık içinde gören o günkü Benî İsrâîl mensuplarının gönüllerine huzur ve güven gelmiştir. 

 Ancak bu sekîne kendilerinin dışında madde kaynaklı ve Rabb’larından, Rububiyyet mertebesindendir ve kendilerine dışarıdan dolaylı olarak gelmiştir. Doğrudan üzerlerine gelmemiştir. Bu sekîne sandık (tabut) la geldiği gibi gene sandıkla (tabut) gitmiştir ve oran (5/1) beşte birdir. Yani beş sekîne Âyetinden biri Ben-î İsrâîl-Mûseviliğe dördü ise, İslâm’a ve Allahtan, Ulûhiyyet mertebesinden indirilmiştir ki, arada çok büyük fark vardır. Yine görüldüğü gibi. 

 (Tevbe 9/40) “Allah Rasûlünün ve mü’min lerin üzerine sekîne’yi indirdi.” 

 (Tevbe 9/40) “Allah Peygamberin ( veya sıddıkiyyet mertebesinin üzerine sekîne’yi indirdi.” 

 (Fetih 48/4) “Mü’minlerin kalplerine indirildi.” 

 (Fetih 48/18) “Mü’minlerin üzerlerine indirildi.” Diye ifade edilmektedir. Bunlardanda anlaşılacağı üzere (sekîne) hali, Hz. Peygamberde ve mü’minlerde kalıcı olmaktadır. Çünkü onlar, başta efendimiz (s.a.v.) olmak üzere mü’minler sekîne’nin meskün mahalli, yani iniş (nüzül) mahalli olmuşlardır. 

 Ben-î İsrâîl’e sekîne dışarıdan, sandıktan gelmiştir. Onu gördüklerinde huzur ve sükûn bulurlar görmediklerinde gene huzursuz olurlardı. 

 Hz. Peygambere ve mü’minlere inen sekîne ise üzerlerine, vede “kalplerine-gönül” indiğinden kendileri sâhip olmuşlar bu yüzden hariçten bir sekîneye ihtiyaç duymamışlardır. Baştaki (4) üncü Âyette sekîne’nin kelâm-î tarifi yapılmıştı, burada küçük bir tarif daha yapmağa çalışalım, şöyle ki; 

 Hz. Peygamberin sekîne’si, Allah ismi câmî’si ve Kûr’ân’dır. 

 Mü’minlerin sekîne’si gönüllerine indirilen Kur’ân-î ilimler, varlıklarına giydirilen sekîne’ler ise amel-i, salihleri’dir. 

 Bunlarla huzur bulurlar. Her kesin sekînesi gücü, gayreti nispetinde talep ettiği kadardır. 

 Salik’in sekînesi ise her mertebede o mertebenin hâli üzere yaşayarak, sekîneden, sekîneye geçerek sonunda Hakk’ta fâni olup, mutlak “sekine’ye-sükûna” ulaşmaktır. 

 Daha sonraları Hakk’la bâkî olup bu hâlin sekîne’si ni yaşamaktır. 

 Sekîne kelimesinin sayısal değeri toplam olarak (140) tır, görüldüğü gibi sıfırı kaldırırsak geriye (14) kalır ki, Nûr’u Muhammed-î dir, ve her mertebe de tecellisi ve hakimiyyet-i vardır. Yâni her mertebenin bir sekinesi vardır, Muhammed-î olan kimselere o sekine o mertebenin Nûr’u Muhammed-î sinden kalplerine ve üzerlerine indirilir, böylece huzurlu olarak yola devam edilir. Cenâb-ı Hakk her birerlerimize bu hakikatlerle ve “sekîne” haliyle yaşama imkânını verir İnşeallah.

--------------

 Yukarıda “sikkîn hakkında bilgi verilmişti. “sikkîn,” “bıçak” “çakı” anlamında’dır, ikisi birleştirilirse, “bıçakı” olmakta’dır. Aslında, “sikkîn” ve “bıçak” gerçek bir isim değil, kesme fiili’nin ismi olup o fiilin kesme sıfatı’dır. 

 “Bıçak” “çakı” ise “çak” kelimesinden üretilmekte dir. “Çak” ın lügat mâ’nâsı ise, (1, yarık, çatlak, yırtmaç) (2, kılıç bıçak gibi, şeylerin sesleri) diye geçmektedir. Hâl böyle olunca, “çak’ı” bunların sesleri olmaktadır. “bi’çak’ı” ise, yani kısaltılmışı olan “bıçak” “bunların sesleri ile” kesme fiilinin bunların sesi ile ortaya çıkmasıdır diyebiliriz. Bütününden kesilen ve ayrılan bir yer-parça veya bir canlı kesildikten sonra nasıl hareketsiz, tam bir sükûnet içersinde olursa, işte bu yüzden kesme âletine “sükûnete erdirici olması ve sükûnet fiilini meydana getirmesi bakımından ve fâilin elindeki Fâil, olmasından o âlete çok sakinleştiren mâ’nâsına, “sikkîn,” “bıçak” denmiştir.” İşte o gün Zelihanın daveti üzerine saraya gelen kadınların “sikkîn-bıçak” ile ellerini kesmeleri, hakikat-i Yûsufiyyet-i sûret-i Yûsufiyye’de gördüklerinden ve bunun ne mânâya geldiğini anlayamadıklarından Allah Teâlâ'yı tenzîh ederiz, bu bir insân değil, bu ancak üstün bir melektir.” Dediler, ve o anda nûr-u Yûsufiyye’de fânî olup “sikkîn,” bu hâlin “sekinesi” kendilerine indiğinde varlıklarından geçip o mertebenin “fenâsı” ile çok-tam “fâni” olduklarından ellerini kestiklerinin farkında olmadılar. 

 Çünkü o anda kendilerinde zâhir olan nûr-u Yûsufiyye idi ve kendi beşeri varlıkları bâtınlarına geçmiş idi bu yüzden, kesilen parmakları beşeriyetlerine ait olduklarından parmaklarının kesildiğinden haberleri bile olmadı. İşte zeliha’nın misâfirlerinde meydana gelmiş olan bu hâl Yûsufiyyet mertebesinin “sekinesi” dir, diyebiliriz. 

--------------

 Bu küçük ilâveyi yaptıktan sonra biz tekrar kaldığımız yerden yolumuza devam edelim. Her ne kadar bu kısımda gene küçük bir tekrar var ise de her tekrarda başka bir yön açıldığından o günkü sohbet metni ile yolumuza devam ediyoruz. Cenâb-ı Hakk hemen anlayış ve idrak genişliği nasib etsin İnşeallah. 

-------------- 

 Zeliha kadınların kendi hakkında konuştuklarını duydu. Bunlara ne oluyor? Gönül mertebesi kendinde bulunan nefsâniyyet kardeşlerinin aralarında fısıldaştıklarını duyuyor. Ve bu hâdise gönülü çekemediklerini gösteriyor. 

 Ve onlara bir haberci gönderdi. Oturacak yerler hazırladı. Onların her birinin eline bıçak verdi. Bunların önüne “çık” dedi. Bu gerçekten büyük bir hâdisedir. Kendi nefsimizde bunu temaşa edersek Yûsuf (a.s.) yani bizdeki gönül, hakikat ve tarikat çalışmaları ile bir hayli eğitim ve terbiye aldıktan sonra, yani kendini bildikten kendi güzelliği ortaya çıktıktan sonra, o nefis Zelihası gönül Yûsufunu “çık ortaya” diye çıkartmasıyla, kendisinde bulunan nefislerin, nefsin kardeşlerinin Yûsufun, yani gönlün güzelliği karşısında ne kadar aczde kaldıklarını anlatıyor.. Şimdi zâhirine gelelim; 

 O günkü kadınların hâlini anlamaya çalışalım. “Çık!” onların karşısına dediği zaman oradaki kadınlar sıraya dizilmişler. Merakla beklemekte idiler. Vakta ki onların karşısına çıktı. Onlar “allahu ekber” diyerek tekbir getirdiler. Ve onlar ellerini kestiler. ve hiç farkında olmadılar. Dediler ki “haşâ, lillâhi” bu olsa olsa Allahdır. Bu nasıl şey? Bu beşer değil! İşte burada nefsâni yaşayan kimselerin, Allahın Yûsuf ismiyle, Yûsuf perdesinden onlarla hakikatini ortaya getirmesi karşısında, kadınlar haşyete, cuşu huruşa gelip varlıklarını unuttular. 

 Yani kendi bireysel hallerini unutup öyle özel bir hâle ulaştılar ki orada hakkı müşahede ettiler. Hakkın gerçek varlığını Yûsuf ismi altındaki zuhurunu müşahede ettiler. Ve bunun için tekbir getirdiler. Allahu Ekber diyerek bu haşyet, dehşet, müşahede karşısında elma, armut soyuyoruz diye ellerini kestiler. Ama duymadılar, farkında olmadılar. Neden? O anda kendi nefsaniyetleri ortadan kalkmıştı. Hani nasıl Hz. Ali efendimiz ayağına ok battığı zaman “namaza durayım, o zaman çıkarın” dedi. Ve o namaza durduğu vakit, kendi varlığından soyununca çekip çıkardılar. Acı duymadı. İşte o gün orada yaşanan hâdise çok târihi bir hâdisedir. 

 Bir bakıma İsâ (a.s.) “ben babamdan geldim. Biz baba oğul aynı şeyiz.” Gibi kendinde bulunan hakikati ilâhiyyeyi ilk olarak açıkca ortaya getirmesi gibi, Muhammed (s.a.v.) mirac gecesi dönüşünde “men reânî fekad real Hakk” gibi “bana bakan hakkı görür” diyerek “hakkı” ifşâ etmesi gibi, Yûsuf (a.s.) ın Hz Allah’ın Yûsuf esmâsıyla tecellisi ve zuhuru orada bulunan kadınlara aynı şekilde hayrete ve dehşete sevketti. Yani Allah olarak bir insânda bu nasıl olur? Daha evvel böyle bir bilgiye sahip olmadıklarından “Allah” diyemediler. Ama “Allah beşer sûretinde görünür” de diyemediler. 

 Yani ne beşerdir ne de Allahdır, diyebildiler. Şaşkın kaldılar. En son akıllarınca olsa, olsa bu “melektir” dediler. Yani toprak ehli değil, gök ehlidir diye kabul ettiler. İşte burada işin aslı Nûr’u Yûsufiyye’yi görmüşlerdir; Cenâb-ı Hakk nasıl Mûsâ (a.s.) a ağaçtan tecelli etmişse, kadınlara da Yûsuf (a.s.) dan tecelli eyledi. Sıfat mertebesi de olabilir. Ama o mertebe daha henüz esmâ mertebesidir. Yani maddeden zuhur etmesi. Yalnız burada değişik bir hal vardır. Mûsâ (a.s.)a ağaçtan tecelli etti, burada Yûsuf (a.s.) dan tecelli ediyor. Însân’ın özünden, hakikatinden. İşte her birerlerimizin özünde bulunan gönül, Cenâb-ı Hakk’n tecelligâhıdır. 

 Eğer bizde bu gönlümüzü, gerçekten faaliyete geçirebilirsek, Allahın varlığı o zaman orada mevcud olur. Ve bizim güçlerimiz bizdeki gönlün dışındaki diğer güçlerimiz ona hayret etmek zorunda kalır. Duygularımız ona hayret etmek zorundadır ki, işin hakikati de işte budur. Biz ancak kendi hâlimizi idrak etmiş oluruz.

 Yûsuf neydi? Gönüldü. Ama Yûsuf sözcüğünün ifadesi neydi? Yukarıda da belirtildiği gibi. Ye: yakîn hâli. Yahve, Yehova. Beni İsrâîl’in rabbıydı. Sin: insân. Sondaki fe: feyekünü, bir de vav vardır. Yû, derken vâridât-ı İlâhiyye. Bunları topladığımızda; yakîn hâliyle müşahede ehli olan insân, zât-ı ilâhiyye ile feyekünü –ol- der, hemen orada Allahın varlığı zuhura çıkar. Ve kendi varlığından yok olur. Yani Yûsuf’un sûret hâli, sûretteki hâli yoktur. Orada tecelli de olan İlâh-î varlık zuhura gelmiş olur. Yukarıda, da bahsedildiği gibi. 

 Yûsufiyyet mertebesi, Hazret-i Ahadiyyet’in “yeryüzü” Hazret-i Şehadet’te nokta zuhuru “Hazret-i Yûsuf” ismiyle Yûsufiyyet mertebesinden görünmeye başlamasıdır, diyebilirz. 

 Yûsufun harfleri ebced hesabıyla 156 ediyor. 156’yı kendi içinde toplarsak, 12 eder. 12. cüzde 12. Sûre. Aynı zamanda çok birbiriyle bağlantıları vardır. yeter ki, biz bu bağlantıları görme özelliğine sahip olalım. 

-------------- 

 Yeri gelmişken hatıra olsun diye şuraya bir saplama yapmak istiyorum. Belki tesadüftür diyelim. (Şu an “2011” senesinin son günü “31 aralık cumartesi” ve son saatleri “18,40” ) yazımızın yeride burası.) (2012 ye “5 saat 20 dakika var. Buradan da bir sürü sayısal değerler ortaya çıkar, sadece bazılarına bakalım “2012” ye giriyoruz kitabımızın bundan sonrası bir müddet “2012” nin ilk günlerinde yazılıp bitecek, İnşeallah. Yukarıda “12” lerden bahsedilmişti. “31” in tersi de “13” tür. “18,40” ta (1+8+4= 13) tür. Bu küçük aradan sonra, şimdi tekrar yolumuza devam edelim. 

-------------- 

 Bir de hakikat mertebesine geliş vardır. Duyguların üzerine çıkılıyor. Artık duygular burada hükümsüz kalıyor. Ve gerçekler ortaya çıkıyor. Cenâb-ı Hakk’ı artık ef’âl, esmâ mertebesinde müşâhede etme olasılığı veya bilgisi zuhura çıkıyor. Burası dervişlik yolunda aynı zamanda, bir inkılâb yeridir. Vakta ki, onu gördüler, tekbir getirdiler ve bunlar büyük bir müşahedeye daldılar. Orada varlığında gark oldular. Ve ellerini kestiler. “Hâşâ bu Allahmı’dır” dediler. “Bu bir beşer olamaz” dediler. Şimdi beşerlik durumunun 2 hâli vardır. Her ne kadar bütün bir beşer olarak kabul ettiğimiz insânlarda Hakkın sıfatları mutlak zuhurda ise de bu her zaman faaliyete çıkmış değil. Ulûhiyyet mertebesinde biz bunları beşeriyet mertebesinden, biz kendi nefsimizin düzeyinden kullanmış oluyoruz. Bizdeki güçleri ne zaman ki orada Cenâb-ı Hakk bizden zâti olarak tecellide bulunuyor, işte o zaman “enel hak” diyoruz. Dediğimizde de biz bu hâli gerçekten yaşıyorsak doğruyu söylemiş oluyoruz. Çünkü o zamanda biz değil,”O” söylemiş oluyor. Yani bizden bizim lisânımızdan O “enel hak” diyor. Eğer nefsimizden söylüyorsak o zaman “Fir’avnun” ta kendisi olmaktayız.

 İşte Hallâc-ı Mansur bunu böyle bir cuşu huruş içinde söyledi. Söyleyen kendi değildi. Zâten hakk, “ben Hakkım” dedi. Ne deseydi? O zaman “ben batılım” mı? deseydi. O zaman mı doğru olacaktı? İşte bizde kendi hakikatimizi idrak ettiğimiz zaman “enel Hakk” sözü yanlış olmaz. Yakışır da. “enel Hakk” diyemiyorsak, bu cesareti gösteremiyorsak biz daha henüz bizdeki olanın hakikatine ermemiş ve kendi süfli hâlimizle yaşıyoruz, demektir. Yaşantımızda kendi nefs-î, kendimizi ispat etmiş oluyoruz. Ancak şurada bir hatırlatma gerekecektir. 

 Burada bir şeye dikkat çekmemiz gerekiyor, kişi “Enel Hakk” demekle “mutlak Ferdiyyet” mertebesi itibariyle bütün varlıktaki Hakk değildir, bireysel “vitriyyet-i” yönüyledir. Yani kendi vücût mülkünde kendindeki “Hakk” yönüyle “Enel Hakk” tır. Bu da, zât-ı mutlağın o bedende Hakk esmâsının zuhurudur.

 Eğer değilse de “bu kerîm bir melektir.” Şaşkınlıklarını böylece belirttiler. Bunun üzerine nefs, diğer duygulara diğer kadınlara nefis Zelihası; “hakkında yerdiğiniz varlık buydu” dedi. Siz bakın asıl burada, Zelihanın gücünü gösteriyor. Onlar Yûsufu bir an görmeye dayanamayıp, ellerini kesiyorlar. Zeliha senelerce onunla aynı çatı altında birlikte yaşıyor. Demek ki Zeliha hanımında irâde ve müşahedesinde hayli güçlü bir insân olduğunu gösteriyor, değil mi? bakın onlar bir görüşte ellerini kesecek duruma düşüyorlar. Zeliha bütün gün onunla senelerce yaşıyor. 

 3.KASET B TARAFI.

 “Onu ben nefsime davet ettim. O kendisini nefsimden korumak için çalıştı. Amma eğer bu işi işlemezse yani benim emrettiğim işi yapmazsa ya hapise girecek ya da küçük görülenlerden olacak.” Şimdi nefis, nefsi emmâre bir sürü oyunlar kuruyor. Nefsi emmâre diyor ki, eğer gönül, bana uymazsa yani Allah’ın zuhur yeri olan gönül, nefsi emmâreye uymazsa, o henüz yani gönül içeride olduğundan daha henüz kendi hürriyyetini tam kazanmış değildir. Nefsâniyyet’in hükmü altındadır, nefs ona hükmetmeye çalışıyor. Eğer bana tabi olmazsa istediğim şekilde gönül, hayatını sürdürmezse onu hapse attırırım. İşte onu hapse attırmaya çalışması gönüle rahmet olacak. Çünkü artık o evin dışına çıkmış olacak. Faaliyetini dışarıda sürdürmeye başlayacak. Bunun üzerine Yûsuf (a.s.) dedi ki “beni çağırmış oldukları işten siccin yani hapishane daha sevimlidir, sevgilidir.”

(22-12-Yusuf-Suresi-) T.B. 

------------------------ 

## Yusuf Suresi - Ayet 32 (Mushaf: 12 - Nüzul: 53 - Alfabetik: 110) 

قَالَتْ فَذٰلِكُنَّ الَّذٖى لُمْتُنَّنٖى فٖيهِ وَلَقَدْ رَاوَدْتُهُ عَنْ نَفْسِهٖ فَاسْتَعْصَمَ وَلَئِنْ لَمْ يَفْعَلْ مَا اٰمُرُهُ لَيُسْجَنَنَّ وَلَيَكُونًا مِنَ الصَّاغِرٖينَ

~~12.32~

~ ~ ~
Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

12.32 - Gâlet fezâlikunnellezî lumtunnenî fîh, ve legad râvedtuhû an nefsihî festağsam, ve leil lem yef'al mâ âmuruhû leyuscenenne ve leyekûnem mines sâğırîn.

Diyanet Meali:

12.32 - Bunun üzerine kadın onlara dedi ki: "İşte bu, beni hakkında kınadığınız kimsedir. Andolsun, ben ondan murad almak istedim. Fakat o, iffetinden dolayı bundan kaçındı. Andolsun, eğer emrettiğimi yapmazsa, mutlaka zindana atılacak ve zillete uğrayanlardan olacak." Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

12.32 - İşte dedi, bu gördüğünüz, hakkında beni levm ettiğiniz, yemin ederim ki ben bunun nefsinden murad istedim de o fikri ısmetle imtina' etti, yine yemin ederim eğer emrimi yapmazsa mutlak, muhakkak zindana atılacak ve mutlak, muhakkak zelillerden olacak.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

12.32 - Dedi ki: «İşte bu o kimsedir ki, bundan dolayı beni kınadınız. Yemin ederim ki, ben onun nefsinden muradımı istedim de o kaçındı (günaha girmek istemedi). Ve eğer benim O'na emrettiğimi yapmaz ise elbette zindana atılacaktır. Ve elbette zillete düşmüş olanlardan olacaktır.» 

------------------------ 

 İZAH: Zahir yönden ayet açıktır. Nefis murad ettiğini zorla da olsa almak ister. Alamazsa cezalandırır. Canının yandığı kadar yakmak ister. 

Mürid yönünden ise; insana zarar sadece kendi nefsinden değil karşıdakinden de geleceği yönündedir. Bu dünyada herkes nefis terbiyesi görür. Salik ise farkında olur. İbret alır, idrak eder. 

SABIR en iyi ilaçtır. Dışarıdan darlık, zillet gibi görünen zindan, içeride esma âleminin genişliği olur. Bir müddet insanlardan uzaklaşmak nefis için gerekli bile olabilir.. N.N. ------------------------ 

 Zeliha onlara “işte beni yerdiğiniz kimse buydu.” Yani “işte benim hakkımda dedikodu yaptığınız kimse buydu.” Dedi, burada oturuyor ki, onu nefsime davet ettim. O kendini korudu. Velâkin yine de benim dediğimi yapmazsa, yani orada o halden kurtuldu amma, daha sarayda oturuyor. Ya onu hapse attıracağım veya o küçük görünenlerden olacak. Yani “ona mutlaka bir ceza vereceğim. Benim isteklerime uymadığı için ya hapishaneyi boylayacak ya da küçük düşecek, ceza alacak.” diyordu.

22-12-Yusuf-Suresi-) T.B. 

------------------------ 

## Yusuf Suresi - Ayet 51 (Mushaf: 12 - Nüzul: 53 - Alfabetik: 110) 

قَالَ مَا خَطْبُكُنَّ اِذْ رَاوَدْتُنَّ يُوسُفَ عَنْ نَفْسِهٖ قُلْنَ حَاشَ لِلّٰهِ مَا عَلِمْنَا عَلَيْهِ مِنْ سُوءٍ قَالَتِ امْرَاَتُ الْعَزٖيزِ الْپٰنَ حَصْحَصَ الْحَقُّ اَنَا رَاوَدْتُهُ عَنْ نَفْسِهٖ وَاِنَّهُ لَمِنَ الصَّادِقٖينَ

K~~uranı Kerim Türkçe okunuş:

12.51 - Kâle mâ hatbukunne izrâvedtunne yûsufe an nefsih, gulne hâşe lillâhi mâ alimnâ aleyhi min sûé', gâletimraetul azîzil âne hashasal hagg, ene râvedtuhû an nefsihî ve innehû lemines sâdigîn.

Diyanet Meali:

12.51 - Kral, kadınlara, "Yûsuf'tan murad almak istediğiniz zaman derdiniz ne idi?" dedi. Kadınlar, "Hâşâ! Allah için, biz onun bir kötülüğünü bilmiyoruz" dediler. Aziz'in karısı ise, "Şimdi gerçek ortaya çıktı. Ondan ben murad almak istedim. Şüphesiz Yûsuf doğru söyleyenlerdendir" dedi.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

12.51 - Melik, o kadınlara, derdiniz ne idi ki o vakıt Yusüfün nefsinden murad almağa kalktınız? Dedi, hâşâ dediler Allah için biz onun aleyhinde bir fenalık bilmiyoruz. Azîzin karısı şimdi, dedi, hak tezahür etti, onun nefsinden ben kâm almak istedim, o ise şeksiz şüphesiz sadıklardandır.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

12.51 - Hükümdar kadınlara dedi ki: «Mühim haliniz ne idi. O vakit ki, Yusuf'un nefsinden muradını almak istemiş idiniz?» Dediler ki: «Hâşâlillâh! Biz O'nun aleyhinde bir fenalık bilmiş değiliz.» Azîz'in karısı da dedi ki: «Şimdi hak tebeyyün etti. O'nun nefsinden ben murad almak istemiştim ve şüphe yok ki, o elbette sâdıklardandır.» 

------------------------ 

 İZAH: Ayet “yapılan haksızlığın mutlaka ortaya çıkacağını” söyler. 

Salik her mertebede benzer olaylarla karşılaşır. Ama olayları geldiği mertebenin idraki, bakışıyla yorumlar. Yorum farklılaşır. Yoksa olanlar aynıdır. Bu yüzden denize dalıp, inci- mercan çıkarmak manaya vukufiyyettir. N.N. 

------------------------ 

## Yusuf Suresi - Ayet 53 (Mushaf: 12 - Nüzul: 53 - Alfabetik: 110)

وَمَا اُبَرِّئُ نَفْسٖى اِنَّ النَّفْسَ لَاَمَّارَةٌ بِالسُّوءِ اِلَّا مَا رَحِمَ رَبّٖى اِنَّ رَبّٖى غَفُورٌ رَحٖيمٌ

~~12.53~
~ ~ ~
Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

12.53 - Ve mâ uberriu nefsî, innen nefse leemmâratum bis sûi illâ mâ rahime rabbî, inne rabbî ğafûrur rahîm.

Diyanet Meali:

12.53 - "Ben nefsimi temize çıkarmam, çünkü Rabbimin merhamet ettiği hariç, nefis aşırı derecede kötülüğü emreder. Şüphesiz Rabbim çok bağışlayandır, çok merhamet edendir" dedi.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

12.53 - Nefsimi temize çıkarmam, çünkü nefis cidden emmaredir fenayı emreder meğerki rabbim rahmetiyle yarlıgaya çünkü rabbim gafur rahîmdir.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

12.53 - «Ve nefsimi tebrie etmem. Şüphe yok ki nefis fenalıkla pek ziyâde emredicidir. Rabbimin esirgemiş olduğu müstesna. Muhakkak ki Rabbim çok yarlığayıcıdır, çok esirgeyicidir.» 

------------------------ 

 İZAH: Emmare nefsin hakikatini açıklayan ayettir. Levvame nefse geçiş bu ayetle olur. Her yeni mertebeye çıkan nefis bir önceki anlayışından tövbe eder. 

Sidre ağacına gelinceye kadar (Duygularından, dünyaya dönük nefis anlayışından geçinceye kadar) aklın alanına giremeyiz. 

Burada önemli bir husus vardır. Sınır iki ağaçtan olur. Oysa burada tek ağaç sembolü bulunur. Sebebi ise mertebeler arasında kesin bir ayrım, çizgi olmadığındandır. Birbiri içine geçişlidir. “Bu emmaredir, şu levvamedir ya da safiyedir…” diye hemen karar verilmez. Bazen kendini mutmainlik gibi görünen nefsi emmarenin ta kendisi olabilir. 

Bir de duygu ile düşüncenin birbirine karıştığı görülür ve salikin karar almasında etkili olabilir. Ancak C.Hakk’ın ve zuhuratların yardımı ve tasdikiyle işler açıklığa kavuşur. Rabbimize hamdederiz. N.N. 

------------------------ 

## Yusuf Suresi - Ayet 68 (Mushaf: 12 - Nüzul: 53 - Alfabetik: 110) 

وَلَمَّا دَخَلُوا مِنْ حَيْثُ اَمَرَهُمْ اَبُوهُمْ مَا كَانَ يُغْنٖى عَنْهُمْ مِنَ اللّٰهِ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا حَاجَةً فٖى نَفْسِ يَعْقُوبَ قَضٰیهَا وَاِنَّهُ لَذُو عِلْمٍ لِمَا عَلَّمْنَاهُ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ

~~12.68~
~ ~ ~
Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

12.68 - Ve lemmâ dehalû min haysu emerahum ebûhum, mâ kâne yuğnî anhum minallâhi min şey'in illâ hâceten fî nefsi yağgûbe gadâhâ, ve innehû lezû ılmil limâ allemnâhu ve lâkinne ekseran nâsi lâ yağlemûn.

Diyanet Meali:

12.68 - Babalarının emrettiği şekilde (ayrı kapılardan) girdiklerinde (bile) bu, Allah'tan gelecek hiçbir şeyi onlardan uzaklaştıracak değildi. Sadece Yakub, içindeki bir dileği ortaya koymuş oldu. Şüphesiz o, biz kendisine öğrettiğimiz için bilgi sahibidir. Fakat insanların çoğu bilmezler. 

------------------------ 

 İZAH: Yakub as. Mısır’a girdiğinde oğullarına yabancı bir memlekette başlarına gelecek tehlikeye karşı ayrı kapılardan girmelerini emretti. Oysa C.Hak hayır veya şerden neyi murad ederse o gerçekleşir. Yine de insanlar tedbirlerini almalıdırlar. Buradaki Yakub as.ın nefsinin ilham ettiği yönünde hareket etmiştir. Peygamberler Allah’ın öğretmesiyle bilgi sahibidirler. 

*Nefs-i mülhime belirsiz durumlarda ilham eder ya da vesvese verir. 

Bizler bilgi edinir ve o bilgiyi tanımak için yaşarız. Ve o bilginin sahibi oluruz. İlmel yakinlik budur! N.N. 

------------------------ 

## Yusuf Suresi - Ayet 83 (Mushaf: 12 - Nüzul: 53 - Alfabetik: 110) 

قَالَ بَلْ سَوَّلَتْ لَكُمْ اَنْفُسُكُمْ اَمْرًا فَصَبْرٌ جَمٖيلٌ عَسَى اللّٰهُ اَنْ يَاْتِيَنٖى بِهِمْ جَمٖيعًا اِنَّهُ هُوَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ

~~ ~ ~
Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

12.83 - Gâle bel sevvelet lekum enfusukum emrâ, fesabrun cemîl, asallâhu ey yeé'tiyenî bihim cemîâ, innehû huvel alîmul hakîm.

Diyanet Meali:

12.83 - Yakub, "Nefisleriniz sizi bir iş yapmağa sürükledi. Artık bana düşen, güzel bir sabırdır. Umulur ki, Allah onların hepsini bana getirir. Çünkü O, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir" dedi.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

12.83 - Yok, dedi: size nefsiniz bir emir tesvil etmiş, artık bir sabrı cemîl, yakındır ki Allah bana hepsini bir getire, hakikat bu: alîm o, hakîm o.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

12.83 - Dedi ki: «Hayır, size nefisleriniz bir işi süslemiştir. Artık güzel bir sabır; umulur ki, Allah Teâlâ onların hepsini bana getiriverir. Şüphe yok ki alîm, hakîm ancak O'dur.» 

------------------------ 

 İZAH: Yakub as oğullarının yaptığı işi kınamıştır. “nefislerinin süslemesinden” bahsetmiştir. Demek ki nefsin kötü halleri olduğu gibi görünse yapılmaz. Süslüyor, bahane uyduruyor ve yaptırıyor. Bu da aldatmadır. 

 Ayet; nefsi emmarenin işlerini nasıl kotardığını gözler önüne serer. N.N. 

------------------------ 

 Yine babalarının yanına geldiklerinde Bünyaminin hırsızlık yaptığını, bu yüzden orada alıkonulduğunu söylediklerinde aynı cümleyi kullanıyor. “Size nefsiniz ne kötü iş yaptırdı! diyor. Sabır ne güzeldir. Yûsuf gitti. Bünyamin de gitti. Sabır ne güzeldir. Umulur ki Allah onların hepsini bana tekrar gönderir. Muhakkak ki Allah herşeyi bilici, hakkıyla hükmedicidir” onlardan ayrıldı ve dedi ki “Ah Yûsuf” diye esef etti, içlendi. Zâten “Yûsuf” (Feryad-nâle ve arttırsın,) değilmi idi? Bu hâdise’den gözleri görmemeye başladı. Üzüntüsünden ve gamından gözleri görmez oldu. Bir haylide öfkelendi. Ve yine de onlara şikâyette bulunmadı.

(22-12-Yusuf-Suresi-) T.B. 

------------------------ 

## Rad Suresi - Ayet 11 (Mushaf: 13 - Nüzul: 96 - Alfabetik: 85)

لَهُ مُعَقِّبَاتٌ مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفِهٖ يَحْفَظُونَهُ مِنْ اَمْرِ اللّٰهِ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ حَتّٰى يُغَيِّرُوا مَا بِاَنْفُسِهِمْ وَاِذَا اَرَادَ اللّٰهُ بِقَوْمٍ سُوءًا فَلَا مَرَدَّ لَهُ وَمَا لَهُمْ مِنْ دُونِهٖ مِنْ وَالٍ~~13.11~

~ ~ ~
Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

13.11 - Lehû muaggıbâtum mim beyni yedeyhi ve min halfihî yahfezûnehû min emrillâh, innallâhe lâ yuğayyiru mâ bigavmin hattâ yuğayyirû mâ bi enfusihim ve izâ erâdallâhu bigavmin sûen felâ meraddeleh ve mâ lehum min dûnihî miv vâl.

Diyanet Meali:

13.11 - İnsanı önünden ve ardından takip eden melekler vardır. Allah'ın emriyle onu korurlar. Şüphesiz ki, bir kavim kendi durumunu değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez. Allah, bir kavme kötülük diledi mi, artık o geri çevrilemez. Onlar için Allah'tan başka hiçbir yardımcı da yoktur.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

13.11 - her biri için önünden ve arkasından ta'kıb eden Melâike vardır, onu Allahın emrinden dolayı gözetirler. Her halde Allah, bir kavme verdiğini onlar nefislerindekini bozmadıkça bozmaz, bir kavme de Allah, bir kötülük irade buyurdumu artık onun reddine çare bulunmaz, öyleya onlar için ondan başka bir vâli yok.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

13.11 - Onun için önünden ve arkasından takibeden (melekler) vardır ki, onu Allah'ın emriyle muhafaza ederler ve şüphe yok ki, Allah Teâlâ, herhangi bir kavimdeki hali değiştirmez, onlar kendi nefislerindekini değiştirmedikçe. Ve Allah Teâlâ bir millete bir fenalık murad edince de artık onu geri bırakacak yoktur. Ve onlar için O'ndan başka bir yardımcı da yoktur. 

------------------------ 

 İZAH: Ayette iki durum vardır. 1.si kişi veya toplum kendini değiştirmedikçe Allah onların halini değiştirmeyeceğidir.

2.si ise Allah bir millete fenalık murad ederse geri çevirecek kimsenin olmamasıdır. 

Bu iki cümle birbirini nakz ediyor görünür. Birleştirmek gerekir. 

Şöyle ki; yaptığından sual olunmayan C.Hakk her şeyin sahibidir. Mülkünde istediği gibi tasarruf eder. 

Kullarına düşen kulluk gereğini yerine getirmeleridir. N.N. 

------------------------ 

## Rad Suresi - Ayet 33 (Mushaf: 13 - Nüzul: 96 - Alfabetik: 85)

اَفَمَنْ هُوَ قَائِمٌ عَلٰى كُلِّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْ وَجَعَلُوا لِلّٰهِ شُرَكَاءَ قُلْ سَمُّوهُمْ اَمْ تُنَبِّئُونَهُ بِمَا لَا يَعْلَمُ فِى الْاَرْضِ اَمْ بِظَاهِرٍ مِنَ الْقَوْلِ بَلْ زُيِّنَ لِلَّذٖينَ كَفَرُوا مَكْرُهُمْ وَصُدُّوا عَنِ السَّبٖيلِ وَمَنْ يُضْلِلِ اللّٰهُ فَمَا لَهُ مِنْ هَادٍ

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

13.33 - Efemen huve gâimun alâ kulli nefsim bimâ kesebet ve cealû lillâhi şurakâé', gul semmûhum, em tunebbiûnehû bimâ lâ yağlemu fil ardı em bizâhirim minel gavl, bel zuyyine lillezîne keferû mekruhum ve suddû anis sebîl ve mey yudlilillâhu femâ lehû min hâd.

Diyanet Meali:

13.33 - Herkesin kazandığını görüp gözeten Allah inkâr edilir mi? Hâlbuki onlar, Allah'a ortaklar koştular. De ki: "Onların isimlerini açıklayın. Yoksa siz (bununla) O'na yeryüzünde bilmediği bir şeyi mi haber vermiş olacaksınız, yoksa boş söz mü etmiş olacaksınız?" Hayır, inkâr edenlere hileleri güzel gösterildi ve onlar doğru yoldan saptırıldılar. Allah, kimi saptırırsa artık onu doğru yola iletecek yoktur.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

13.33 - Böyle her nefsin bütün kazanciyle üzerinde kaim olan zata küfredilirmi? tuttular Allaha şerikler koştular, de ki: Söyleyin bakalım onların isimlerini, ya ona bu Arzda bilmediği bir şeymi haber vereceksiniz? Yoksa ma'nâsı yok sırf zahirî bir lâf mı? Doğrusu küfre saplananlara mekirleri hoş gösterildi ve hak yolundan saptırıldılar, her kimi de Allah saptırırsa artık onu yola getirecek yoktur.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

13.33 - Herbir nefsin kazanmış olduğu ile üzerine nazır olanı mı? (Öyle bir Hâlık-i Alîm'i mi inkâr ediyorlar?) Ve Allah için ortaklar edindiler. De ki: «Adlarını söyleyiniz! Yoksa O'na, o Hâlık-ı Kainat'a yeryüzünde bilmediği bir şeyi mi haber vereceksiniz. Yoksa sözün zahiri ile mi kendinizi aldatıyorsunuz?» Belki kâfir olanlara kendi desiseleri süslenilmiş oldu ve doğru yoldan alıkonuldular ve her kimi ki, Allah Teâlâ sapıttırırsa artık onun için bir rehber-i hidâyet yoktur. N.N. 

------------------------ 

 İZAH: C.Haktan başka dost edinenler nefislerinin kazandığı ile birliktelerdir. Bu yüzden onlara uyarı gelir. 

Ayette “ortak koşulan ilahların isimleri” sorulmaktadır. Bu ise özümüz olan a’yan’ı sabitelerimizin isimden ibaret olduğunu akla getirir. İsim varsa ona varlık verilir. O ismin bir manası, ruhu vardır. Beden çürüse bile isim yok olmaz. Geriye döner.

Ortak koşulan ilahların isimleri insanların uydurduklarından oluşur. Aslı yoktur. Kendi de yoktur zaten. Bu yüzden kıyamette ne ismi ne de cismi kalmış olur! Elde var sıfır olur!

Seyr-i süluk yolunda zamanla geçmişteki acı hatıralar unutulur ve kişiyi rahatsız etmez. Zikirle temizlenen mahalle fikir ( ilim ) dolar. Geçmişte hayalde yaşandığı için birer birer silinir. İrfan yolunda öğrendikleri taşa yazılmış gibidir. Yaşayarak öğrenilir, öğrendiğini yaşar. Bu yüzden unutulmaz. N.N. 

------------------------ 

## Rad Suresi - Ayet 42 (Mushaf: 13 - Nüzul: 96 - Alfabetik: 85) 

وَقَدْ مَكَرَ الَّذٖينَ مِنْ قَبْلِهِمْ فَلِلّٰهِ الْمَكْرُ جَمٖيعًا يَعْلَمُ مَا تَكْسِبُ كُلُّ نَفْسٍ وَسَيَعْلَمُ الْكُفَّارُ لِمَنْ عُقْبَى الدَّارِ

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

13.42 - Ve kad mekerallezîne min gablihim felillâhil mekru cemîâ, yağlemu mâ teksibu kullu nefs, ve seyağlemul kuffâru limen ugbed dâr.

Diyanet Meali:

13.42 - Onlardan öncekiler de tuzak kurmuşlardı. Bütün tuzaklar Allah'a aittir. O, her nefsin kazandığını bilir. İnkâr edenler de dünya yurdunun sonunun kime ait olduğunu bileceklerdir.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

13.42 - Evet onlardan evvelkiler de mekrettiler fakat binnetice bütün mekir Allahındır, o bilir, her nefis ne kesbediyor, yarın kâfirler de bilecek ki o yurdun ukbâsı kimin?

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

13.42 - Ve muhakkak ki, onlardan evvelkiler de desîselerde bulundular. Fakat bütün desîselerin (cezasını vermek) Allah'a aitir. Her kimsenin ne kazanacağını bilir. Ve o kâfirler de ileride bileceklerdir ki, bu yurdun akıbeti kimindir. 

------------------------ 

İZAH: İnsan dünyada yetkinlik ya da zenginlik kazandıkça iki şey yapar. 

Biri Halk edene karşı acziyetini ifade eder. C.Hakk zenginlik verir. 

Diğerinde ise Rablik iddasında bulunur. Bu da Kur’an’ı Kerim’de anlatılan Firavun, Karun gibi emmaresinin kölesi olup sonu hüsranla biter.

Nefs-i emmarenin kendini İlah edinmesidir. N.N. 

------------------------ 

## İbrahim Suresi - Ayet 45 (Mushaf: 14 - Nüzul: 72 - Alfabetik: 40) 

وَسَكَنْتُمْ فٖى مَسَاكِنِ الَّذٖينَ ظَلَمُوا اَنْفُسَهُمْ وَتَبَيَّنَ لَكُمْ كَيْفَ فَعَلْنَا بِهِمْ وَضَرَبْنَا لَكُمُ الْاَمْثَالَ~~14.45~

~ ~ ~
Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

14.45 - Ve sekentum fî mesâkinillezîne zalemû enfusehum ve tebeyyene lekum keyfe fealnâ bihim ve darabnâ lekumul emsâl.

Diyanet Meali:

14.45 - "Kendilerine zulmedenlerin yerlerinde oturdunuz. Onlara ne yaptığımız ise size belli olmuştu. Size misaller de vermiştik." Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

14.45 - Siz de o kendilerine zulm etmiş olanların meskenlerine sakin oldunuz, onlara nasıl yaptığımız ise sizce tebeyyün etti ve size emsal gösterdik.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

14.45 - Hâlbuki siz nefislerine zulmetmiş olanların yurtlarında ikamet etmiş ve onlara neler yapmış olduğumuz sizin için apaçık belli olmuş idi ve sizin için misaller de beyan etmiştik. 

------------------------ 

 İZAH: Ayette ahiretten bir sahne gelmiştir. Geriye döndürülüp, peygamberlerine uymak isteyenlerin durumu gözler önüne serilmektedir. Bunun boş olduğu söylenmektedir. Kur’an-ı Kerim’deki ayetlerin gelecekten sayfa açılması tefekkür edilmesi yönünden faydalıdır. Allah doğruyu söyler. 

Salik yola girmeden önce de her şeyi bilir. Ama nefsinde, nefsiyle bilemez. İbretlik olan ayetleri okur, olayları yaşar fakat kendisiyle alaka kuramaz. Ne zaman ki süluk eder bu defa etrafında olan her şey hem onunla ilgilidir hem de hal diliyle konuşmaktadır. Aynı manzaraya bakılır ama salikin gözlük numaraları değiştiği için aynı şeyler görülmez. N.N.

------------------------ 

## İbrahim Suresi - Ayet 51 (Mushaf: 14 - Nüzul: 72 - Alfabetik: 40)

لِيَجْزِىَ اللّٰهُ كُلَّ نَفْسٍ مَا كَسَبَتْ اِنَّ اللّٰهَ سَرٖيعُ الْحِسَابِ 

K~ ~KKK 

uranı Kerim Türkçe okunuş:

14.51 - Liyecziyallâhu kulle nefsim mâ kesebet, innallâhe serîul hısâb.

Diyanet Meali:

14.51 - Allah, herkese kazandığının karşılığını vermek için böyle yapar. Şüphesiz Allah, hesabı çabuk görendir.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

14.51 - Çünkü Allah her nefsi kazandığı ile cezalandıracak, haberiniz olsun ki Allahın hisabı seri'dir.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

14.51 - Allah Teâlâ, her kimseyi kazandığı ile cezalandırmak için böyle yapacaktır. Şüphe yok ki Allah Teâlâ'nın hesabı pek süratlidir. 

------------------------ 

İZAH: Yine ahiretten sahne gelmiştir. Lehte ve aleyhte nefis ne kazandıysa onu alacaktır. Burada iken ne kazandığımızı bilemeyiz. Ama alameti vardır. “Sırat-ı müstagim”i üzere olmak kişinin lehinde olan bir ameldir diyebiliriz. Adalet itidalli olmaktır. Aşırı uçlar insanı helaka sürükler. Oradaki hesap burada olduğu gibi zamana tabi değildir. Zamansız olan hesap göz açıp kapayıncaya kadardan daha hızlıdır.

*Nefs-i mardiyye ve radiye ayetleridir diyebiliriz. Çünkü herkese yaptığının karşılığı verilecektir. 

Kul dünyada amelini razılıkla yapmıştır. Allah da ondan razı olmuştur. Hesap günü Allah’ın razı olduğu ceza yani karşılığı bu defa kul merzı olarak kabul edecektir. N.N. 

------------------------ 

 Nefs kelimesinin kullanılması gösteriyor ki ceza ve mükafat yeri insânın nefsinde tahakkuk etmektedir. 

Bedenimiz madde âlemindeki aracımız, nefsimiz esmâ âlemindeki varlığımızdır. 

Nefs tadları, zorlukları, güzellikleri ayırabilen bir mertebenin ismi’dir, ki bu ayırma zâhirdeki bir ayırma anlayışıdır. Nefsin eğitildikten sonra sâfiye denilen bir kısmı vardır ki orada irfaniyeti ile ulûhiyyet-beşeriyet ayırımını yapmaktadır. 

Nefsin emmâre ve levvâme hali sürekli olarak yaşanmaktadır, bunlar ancak eğitilerek kontrol altına alındığı zaman bize faydalı olmaktadır. Bu kişi ibâdet ehli ise nefsi emmâre ve levvâmenin azgınlıklarını bir miktar kısıtlıyor ve o şekilde cennete gidebiliyor. 

(45-14-İbrâhîm-suresi-) T.B. 

------------------------ 

## Nahl Suresi - Ayet 28 (Mushaf: 16 - Nüzul: 70 - Alfabetik: 75) 

اَلَّذٖينَ تَتَوَفّٰيهُمُ الْمَلٰئِكَةُ ظَالِمٖى اَنْفُسِهِمْ فَاَلْقَوُا السَّلَمَ مَا كُنَّا نَعْمَلُ مِنْ سُوءٍ بَلٰى اِنَّ اللّٰهَ عَلٖيمٌ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ~~16.28~

K

~uranı Kerim Türkçe okunuş:

16.28 - Ellezîne teteveffâhumul melâiketu zâlimî enfusihim feelkavus seleme mâ kunnâ nağmelu min sûé', belâ innallâhe alîmum bimâ kuntum tağmelûn.

Diyanet Meali:

16.28 - O kâfirler, nefislerine zulmederlerken melekler onların canlarını alır da onlar teslim olup, "Biz hiçbir kötülük yapmıyorduk" derler. (Melekler de şöyle diyecekler:) "Hayır! Allah sizin yapmakta olduklarınızı hakkıyla bilmektedir." Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

16.28 - Onlar ki Melekler onları nefislerinin zalimleri olarak kabzederler de o vakıt bakarsın şöyle diyerek teslim olmuşlardır: biz bir kötülükten yapmıyorduk, hayır, Allah sizin ne maksadla yapıyorduğunuzu tamamen biliyor.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

16.28 - O kimseler ki, kendi nefislerine zulmediciler oldukları halde onların ruhlarını melekler kabzedecektir. O vakit onlar, «Biz bir kötülük yapar olmadık,» diye teslimiyet göstereceklerdir. Hayır, şüphe yok ki Allah Teâlâ sizin ne yapar olduğunuzu bihakkın bilicidir. 

------------------------ 

 İZAH: “Nefislerine zulm ederken canlarının alınması” demek; hayatta iken hangi iş üzerindeyse o şekilde canlarının alınmasıdır. 

Peygamberimiz sav “Kişi yaşadığı hal üzre can verir! “ buyurmuştur. 

Behlûl Dânâ Hazretleri, yol üzerindeki bir viranenin yıkılmak üzere olan eğilmiş duvarına bakıp akıbetini tefekküre dalardı. Yine bir gün endişe ile bakarken duvar birden çöküverdi. Behlûl Dânâ Hazretleri’ni bir sevinç kapladı. Onun bu sevincine mana veremeyen insanlar merakla sebebini sorduklarında:

“-Duvar meyilli olduğu tarafa yıkıldı!” dedi.

“-Peki, bunda şaşılacak ne var?” dediklerinde şu hikmetli cevabı verdi:

“-Mademki dünyadaki her şey nihâyetinde meylettiği tarafa yıkılıyor, benim de meylim Hakk’a doğrudur, o hâlde ben de ölünce Hakk’a varırım.

Her mertebe için geçerli olan bir ayettir. N.N. 

------------------------ 

## Nahl Suresi - Ayet 33 (Mushaf: 16 - Nüzul: 70 - Alfabetik: 75)

هَلْ يَنْظُرُونَ اِلَّا اَنْ تَاْتِيَهُمُ الْمَلٰئِكَةُ اَوْ يَاْتِىَ اَمْرُ رَبِّكَ كَذٰلِكَ فَعَلَ الَّذٖينَ مِنْ قَبْلِهِمْ وَمَا ظَلَمَهُمُ اللّٰهُ وَلٰكِنْ كَانُوا اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ~~16.33~

~ ~ ~
Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

16.33 - Hel yenzurûne illâ en teé'tiyehumul melâiketu ev yeé'tiye emru rabbik, kezâlike fealellezîne min gablihim, ve mâ zalemehumullâhu ve lâkin kânû enfusehum yazlimûn.

Diyanet Meali:

16.33 - (O kâfirler) kendilerine ancak meleklerin veya senin Rabbinin helâk emrinin gelmesini bekliyorlar. Onlardan öncekiler de böyle yapmıştı. Allah onlara zulmetmedi, fakat onlar kendilerine zulmediyorlardı.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

16.33 - O kâfirler başka değil ancak kendilerine o meleklerin gelmesine veya Rabbının emri gelmesine bakarlar, onlardan evvelkiler de böyle yaptılar ve onlara Allah zulmetmedi ve lâkin kendileri nefislerine zulmediyorlardı.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

16.33 - (O münkirler) Kendilerine meleklerin gelmesinden veya Rabbin emrinin gelmesinden başka bir şey mi beklerler? Onlardan evvelkiler de öylece yapmışlardı ve onlara Allah zulmetmedi, velâkin onlar kendi nefislerine zulmeder oldular. 

------------------------ 

 İZAH: Peygamberimizin elçi olduğunu melekler bildirse idi inkâr edenler inanacaklardı. Bu durumda gaybe inanma söz konusu olmayacaktı. Ta ki ölüm emri gelene kadar beklerler. Böyle yapmakla kendilerine zulm etmiş oldular. 

Gördüğüne inanma çocuk mesabesindeki anlayıştır. Dünyada görülenlere benzetilerek misallerle anlatılır. Ancak yüksek akıllar gaybe iman eder. Zamanla ikana döner.

Salik şeriat kurallarına uyarak kendini disipline eder. Yavaş yavaş nefs bilgilerini alarak yaşamaya başlar. Ne zaman ki misalleri bırakır da o ayetlerin o an ona inzal oluyormuşçasına okursa, dinlerse anı yaşar. Gerçek anı yaşama budur. Çünkü idrak dediğimiz olay an’ın genişlemesidir. Bağlantıların akılda süratle kurulup, hakikatin görülmesi müşahededir. N.N. 

------------------------ 

## Nahl Suresi - Ayet 72 (Mushaf: 16 - Nüzul: 70 - Alfabetik: 75)

وَاللّٰهُ جَعَلَ لَكُمْ مِنْ اَنْفُسِكُمْ اَزْوَاجًا وَجَعَلَ لَكُمْ مِنْ اَزْوَاجِكُمْ بَنٖينَ وَحَفَدَةً وَرَزَقَكُمْ مِنَ الطَّيِّبَاتِ اَفَبِالْبَاطِلِ يُؤْمِنُونَ وَبِنِعْمَتِ اللّٰهِ هُمْ يَكْفُرُونَ

~Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

16.72 - Vallâhu ceale lekum min enfusikum ezvâcev ve ceale lekum min ezvâcikum benîne ve hafedetev ve razegakum minet tayyibât, efebilbâtıli yué'minûne ve biniğmetillâhi hum yekfurûn.

Diyanet Meali:

16.72 - Allah, size kendi cinsinizden eşler var etti. Eşlerinizden de oğullar ve torunlar verdi ve sizi temiz şeylerden rızıklandırdı. Öyleyken onlar batıla inanıyorlar da Allah'ın nimetini inkâr mı ediyorlar?

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

16.72 - Allah size kendilerinizden zevceler de verdi ve size zevcelerinizden oğullar ve torunlar verdi ve sizi hoş hoş nı'metlerden merzuk buyurdu, şimdi bâtıla inanıyorlar da onlar Allahın nı'metine küfür mü ediyorlar?

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

16.72 - Ve Allah Teâlâ sizin için kendi cinsinizden zevceler kıldı ve sizin için zevcelerinizden oğullar, torunlar yarattı. Ve sizi temiz, hoş şeylerden merzûk kıldı. Ama bâtıla imân ederler de onlar Allah'ın nîmetlerini inkârda mı bulunurlar? 

------------------------ 

 İZAH: Ayette “ceale” fiili geçer. Sözlük anlamı; Birşeyden birşey ortaya koymak ve oluşturmaktır. 

ZEVECE: Aralarını yakınlaştırmak, çiftlendirmek, evlendirmek, iki şeyi birbirine karıştırmak, eşleştirmek, çift olmak, koca, eş, çiftlerden her biri, birbirine benzeyen ya da zıt olan iki şeyden her biri, sınıf, nevi, ucunda şakülü bulunduran ip.

Görüldüğü gibi yukarıdaki ayette “nefsinizden” ifadesi ile insanlara kendi “türlerinden” eşler yaratıldığı ve yine insanlara kendi “türlerinin” içinden oğullar, torunlar halk edildiğini anlatır.

Birbirimizle alaka, muhabbet duymamızın nedeni de budur. Hepimizin menbaı aynıdır. Âlem de insan da aynı vahidiyet nefsinden halk edilmiştir. Herkes âlemdeki ve Âdemdeki muhabbetini bulur. 

Dünyaya baktığımızda her milletin öne çıkan özelliği farklıdır. Coğrafya da etkiler. Vatanımızdaki şehirlerde de, Şehre indiğimizde mahalleler bile ağırlıklı olarak benzer özellikleri taşıdığını görürüz. 

Salik seyre başladığında dikkati kendine verdirilir. Her olayda kendinden çıkanı görür. İlk 12 ders bittiğinde geçirdiği tecrübelerle aslında herkeste de aynı şeyler olduğunu görür. Olayların kostüm ve mekân değiştirerek aynı şeyler olduğunun idrakine varır. Daha da mühimi uzağa gitmeye gerek olmadığını anlar. Kendini bildiğinde Rabbini bileceğini bilir. Hikmetleri, incelikleri keşf eder. 

Kendiyle eşini, çocuklarını tesbit ederek, dünyaya doğru açıldığında “Nefsi vahide” olduğunu görür.

“Bilen ayn, bilmeyen gayr”dır, der. N.N. 

------------------------ 

## Nahl Suresi - Ayet 89 (Mushaf: 16 - Nüzul: 70 - Alfabetik: 75) 

وَيَوْمَ نَبْعَثُ فٖى كُلِّ اُمَّةٍ شَهٖيدًا عَلَيْهِمْ مِنْ اَنْفُسِهِمْ وَجِئْنَا بِكَ شَهٖيدًا عَلٰى هٰؤُلَاءِ وَنَزَّلْنَا عَلَيْكَ الْكِتَابَ تِبْيَانًا لِكُلِّ شَیْءٍ وَهُدًى وَرَحْمَةً وَبُشْرٰى لِلْمُسْلِمٖينَ 

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

16.89 - Ve yevme neb'asu fî kulli ummetin şehîden aleyhim min enfusihim ve cié'nâ bike şehîden alâ hâulâé', ve nezzelnâ aleykel kitâbe tibyânel likulli şey'iv ve hudev ve rahmetev ve buşrâ lilmuslimîn.

Diyanet Meali:

16.89 - (Ey Muhammed!) Her ümmetin kendi içinden üzerlerine bir şahit göndereceğimiz, seni de onların üzerine bir şahit olarak getireceğimiz günü düşün. Sana bu kitabı; her şey için bir açıklama, doğru yolu gösteren bir rehber, bir rahmet ve müslümanlar için bir müjde olarak indirdik.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

16.89 - Hele her ümmet içinde kendilerinden üzerlerine bir şâhid ba's edeceğimiz, seni de onlar üzerine şâhid getirdiğimiz gün!... ve bu kitabı sana ceste ceste indirdik ki her şeyi beliğ bir surette beyan etmek hem bir hidayet kanunu, hem bir rahmet, hem de müslimîne bir müjde olmak için.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

16.89 - Ve o gün her ümmet için de üzerlerine kendilerinden birer şahit göndereceğiz, seni de bunların üzerine bir şahit olarak getirdik ve sana kitabı herşey için apaçık bir beyan ve bir hidâyet ve bir rahmet ve müslümanlar için bir müjde olmak üzere indirdik. 

------------------------ 

 İZAH: Her ümmet için peygamber gönderilmiştir. Son peygamber geldikten sonra kıyamete kadar velayet devreye girmiştir. Velayetin hak olduğunun ayırdı için Kur’an’dan ve Sünnetten tasdik gelmelidir. Yani söylediği ile yaptığı Kitaba ve sünnete uymalıdır.

Bugün ortada olan şeyhler, önderlerin iddiaları” kıyamette şefaat edecekleri, müridlerini kurtaracağı” yönündedir. Oysa peygamber Efendimiz “Ey Resulullah’ın kızı Fatıma! Sen de kendini Allah’tan satın almaya çalış; zira senin için de bir şey yapamam.” (Müslim, İman 348-352.) buyurmuştur. N.N. 

-------------- 

 Not=Gerçek şefeat! Daha bu dünya da iken, Kurana ve sünnetlere uymaktır, Peygamberimizin şefeati bu dünyada’dır. Bu dünyada şeriat-i ilâhiyyeye ve sünneti seniyyeye uyanların, bazı eksikleri iyi niyetleri itibari ile ahrette af edilerek, şefeate hak kazanacaklardır. Bu şefeatin bir yönü de o kişilere Hakk’ın izni ile sevdikleri muhabbet ehli kimseler vasıtası ile de oluşacaktır. (2-255) T.B. 

------------------------ 

## Nahl Suresi - Ayet 111 (Mushaf: 16 - Nüzul: 70 - Alfabetik: 75)

يَوْمَ تَاْتٖى كُلُّ نَفْسٍ تُجَادِلُ عَنْ نَفْسِهَا وَتُوَفّٰى كُلُّ نَفْسٍ مَا عَمِلَتْ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ

~~16.111~
Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

16.111 - Yevme teé'tî kullu nefsin tucâdilu an nefsihâ ve tuveffâ kullu nefsim mâ amilet ve hum lâ yuzlemûn.

Diyanet Meali:

16.111 - Herkesin nefsi için mücadele ederek geleceği, kendilerine zulmedilmeksizin herkese yaptığının karşılığının eksiksiz ödeneceği günü düşün.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

16.111 - O gün ki; herkes nefsi için mücadele ederek gelir, her nefse işlemiş olduğu amel tamamile ödenir ve hiç birine zulmedilmez.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

16.111 - O gün ki herkes kendi nefsinden dolayı mücadelede bulunur ve her nefse işlemiş olduğu amel tamamen ödenir ve onlar zulme uğratılmazlar. 

------------------------ 

 İZAH: İnsana kendini bilmesi için bu dünyada bir sahne ve oyun vardır. Yeryüzüne “birbirinize düşman olarak inin!” (Araf/24) hitabıyla mücadele içinde geçecek bir hayatın uyarısı verilmiştir. Ve herkes kendini savunacaktır. Çünkü kendini bilme çalışmasına girmediği için ne nefsinden ne kendinden haberi olmaz. Kendi menfaati doğrultusunda alışır. İşler istediği gibi gitmezse (ki mutlaka sorumlusu vardır!) dua eder. 

Peki, “men arefe” yolculuğunda mücadele etmeyecek mi? Elbette edecektir ama bu mücadele sonunda elde ettiği mücahede olacaktır.

Sözlükte mücadele “ipi sağlamca bükmek; birini sert bir yere düşürmek; düşmanlık veya tartışmada çetin olmak, cephe almak” gibi anlamlara gelen cedl veya cedel kökünden isim olup Latince’deki dialectica kelimesinin Arapça karşılığıdır.

 Kur’an’da iki yerde cedel, iki yerde cidâl, yirmi altı yerde mücâdele kökünden türeyen değişik şekiller kullanılmıştır. 

Kur’an’da gerçek bilgiye ve kesin delile dayanmayan, yanlışı doğru, doğruyu yanlış göstermek suretiyle hakikati reddetme ve bâtılı savunma amacına yönelik tartışma yasaklanmış, buna karşılık kesin delil ve gerçek bilgiden hareketle yanlış fikirleri çürütme ve gerçeği ispat edip savunma maksadıyla yapılan tartışmalar câiz görülmüş, hatta bu anlamda Hz. Peygamber’e muhalifleriyle cedel yapması emredilmiştir (bk. en-Nahl 16/125) (TDV Ansiklopedisi) Kıyamette mücadele ederek gelen nefis elbette emmare nefistir. Gerçek gösterilecek ve zulme uğratılmayacaktır. N.N. 

------------------------ 

## Nahl Suresi - Ayet 118 (Mushaf: 16 - Nüzul: 70 - Alfabetik: 75) 

وَعَلَى الَّذٖينَ هَادُوا حَرَّمْنَا مَا قَصَصْنَا عَلَيْكَ مِنْ قَبْلُ وَمَا ظَلَمْنَاهُمْ وَلٰكِنْ كَانُوا اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ 

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

16.118 - Ve alellezîne hâdû harramnâ mâ gasasnâ aleyke min gabl, ve mâ zalemnâhum ve lâkin kânû enfusehum yazlimûn. 

Diyanet Meali:

16.118 - Daha önce sana anlattıklarımızı yahudi olanlara da haram kılmıştık. Biz (bununla) onlara zulmetmedik, fakat onlar kendilerine zulmediyorlardı.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

16.118 - Yehudî olanlara ise bundan evvel sana naklettiklerimizi haram kıldık ve onlara biz zulm etmedik ve lâkin kendi kendilerine zulmediyorlardı.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

16.118 - Ve sana evvelce hikâye etmiş olduğumuz şeyleri Yahudilere haram kılmış idik. Ve onlara Biz zulüm etmedik velâkin onlar kendi nefislerine zulüm eder oldular. 

------------------------ 

İZAH: Yahudilere haram kılınanlar: En‘âm sûresinin 146. âyetinde şöyle sıralanmaktadır: “Yahudilere mahsus olmak üzere bütün tırnaklı hayvanları haram kıldık. Sırtlarında yahut bağırsaklarında taşıdıkları ya da kemiğe karışan yağlar hariç olmak üzere, sığır ve koyunun ise iç yağlarını onlara haram kıldık. Azgınlıkları yüzünden onları böyle cezalandırdık.” Allah tarafından yahudilere yiyecekler konusunda bazı sınırlı yasaklar konulmasının asıl sebebi, yahudilerin yine kendileri olmuştur; bu yasakların, bazı günahları sebebiyle onları terbiye etme amacı taşıdığı anlaşılmaktadır.(DİB ayet tefsiri) Nefsin bu dünyada menfaati yemesi, giymesi ve sevmesi yönündendir. Bir de makam ve mevkii çok sever. Bunlar fazla geldiğinde kendini ilahlaştırabilir. Onun bu dünyalık yönünü güçsüz bırakmalıdır. Halifeliğini hatırlatmak için nefsine arada sırada helalleri haram kılmak gerekir. “yapmamaya” geçmesi gerekir. Arafat’ta sadece durulur. “ “Yapmama, etmeme” ibadetidir.

Yemeği, giymeyi ve mevkii (bir müddet) kısılan nefis adam olur, Âdem olur.

Bir de Musevilerin Kur’an’daki yaşantısı şeriat ve tarikattır. Nefsin dünya işlerini düzenlemek ve düzeltmek üzere anladıklarından hep ikaz gelmiştir. Kah cumartesi yasakları kah çölde 40 yıl dönüp durmaları vb yine de nefislerini uslandırmadı. Her defasında nefsin yeni bir oyunu çıkmıştır.

O halde salik nefsini ömrü bitene kadar zabt u rabt altına alacaktır… N.N. 

------------------------ 

## İsra Suresi - Ayet 14 (Mushaf: 17 - Nüzul: 50 - Alfabetik: 46) 

اِقْرَاْ كِتَابَكَ كَفٰى بِنَفْسِكَ الْيَوْمَ عَلَيْكَ حَسٖيبًا~~17.14~
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

17.14 - Ikraé' kitâbek, kefâ binefsikel yevme aleyke hasîbâ.

Diyanet Meali:

17.14 - "Oku kitabını! Bugün hesap sorucu olarak sana nefsin yeter" denilecektir.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

17.14 - Oku kitabını, muhasebeci bugün üzerinde nefsin yeter.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

17.14 - Kitâbını oku, bugün senin nefsin senin üzerine muhasip olmaya kifâyet eder. 

------------------------

İZAH: Hesap- muhasib: Terim olarak insanların hesaba çekilecekleri âhiret safhalarından birini ifade eder. Kur’an terminolojisinde hesap, genellikle kötü davranışların dünyada (et-Talâk 65/8) ve özellikle âhiretteki yansımaları ve sahiplerinin cezalandırılması mânasına gelmektedir. Bununla birlikte iyi davranışların âhirette mükâfatlandırılması anlamı da vardır (krş. İbn Kuteybe, s. 513; İbnü’l-Cevzî, s. 250-251). Kıyamet gününde insanların Allah tarafından hesaba çekileceğini haber veren âyetler genellikle hesap konusunun mânevî-ahlâkî olacağını ifade eder.

Herkesin kitabı kendi yazdığıdır. Bu yüzden itirazı olmayacaktır. Hayalde yaşayanlar ise hatırlamayacak ve şaşkınlığa uğrayacaklardır. El, ayak, ağız vs azaların dünyada yaptıkları amellerinin ruhta izleri olduğu için herkes tarafından da farkedilecektir. 

Her mertebeden nefse hitap eder. Nefsini ruha çevirenler ise aynel yakinliğe ulaştıkları için yapma ve karşılığını görme burada da olacaktır. Yine de öbür dünyada hesap vardır. N.N. 

------------------------ 

 Artık başka birisi sana bir şey demese dahi senin ömür çizginin nasıl olduğunu bu kitap sana söyler ve bu da senin için kâfidir. Bizler de gönül kitabımızı bugün okursak içinde ne olduğunu bilebilir değiştirme imkânı buluruz, ama bugün kendi kitabımızı okumadan oraya gidersek orada o kitabı bize istesek te istemesek te, okutacaklardır. 

 “İkra” derken, bir ömür boyu hayatını nasıl geçirdiğini oku diyor, Allah ile mi yoksa nefsinlemiydin? Bir insân’ın dışarıdan başkasının yardımıyla yapmış olduğu bir şeyler vardır, bir de kişinin sadece kendisinin yazdığı bir kitabı vardır, ikisi de senindir ve kitabını oku hükmüne girer. Birisi kendi özünden gelen kitabını oku, diğeri ise sana verilmiş olan kitabını oku demektir. Yapılan amellerin hepsi kendin içindir, Allah için ne yaptık, onların okunması istenecek, “Ya Rabbi bir ömür boyu hep Seninle beraber değilmiydik” dediğimiz zaman, o zaman “Kulum beni bildi” denecek.

“İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn” yani “Bizler Allah içiniz ve dönüşümüz O’nadır” derken Ulûhiyyet mertebesinin bâtını ile Âdemiyyet mertebesinin zâhiri “biz” diyor. Cenâb-ı Hakk “biz” kelimesinde kendini perdeleyerek Âdem’den zuhurunu Ulûhiyyet mertebesi itibarıyla yaptığını söylüyor, hepimiz demiyor tabi “Biz” derken, yine de en az iki kişi vardır, Hakikati İlâhiyyenin zuhura gelmesi için bir mekân lâzımdır, o da Âdemiyyet mertebesi ve sonunda her ne kadar biz şu anda bu görüntüde isek te Allah’a râci-dönücü, olacağız yani kendimizde bulacağımız, Allah olacağız, diyor, en açık şekliyle ve kendindeki Allah’ı bulduktan sonrada zaten bütün âlemlerdeki Allah’ı bulmuş oluyorsun. Bütün bunları bilerek Allah’a dönmek başka, bilmeden dönmek tabi ki başkadır.

 Aynı şekilde Kûr’ân-ı Kerîm’in zâhirinde Hakikati İlâhiyyenin bâtını gizli ve Âdem’in zâhiri ile buradaki bâtın ortaya çıkmaktadır. Dikkat edersek ilk Âyet “Oku” dur ve öldükten sonra mahşerde gelecek olan son Âyet yine “Oku” olacaktır. Dünyada gerçek idrakli yaşam hayatımız “Oku” ile başlamakta, ve âhiret hayatımız dahi “Oku” ile yeniden başlamaktadır.

(38-17-İsra-Suresi-) T.B. 

------------------------ 

## İsra Suresi - Ayet 15 (Mushaf: 17 - Nüzul: 50 - Alfabetik: 46) 

مَنِ اهْتَدٰى فَاِنَّمَا يَهْتَدٖى لِنَفْسِهٖ وَمَنْ ضَلَّ فَاِنَّمَا يَضِلُّ عَلَيْهَا وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰى وَمَا كُنَّا مُعَذِّبٖينَ حَتّٰى نَبْعَثَ رَسُولًا~~17.~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

17.15 - Menihtedâ feinnemâ yehtedî linefsih, ve men dalle feinnemâ yedıllu aleyhâ, ve lâ teziru vâziratuv vizra uhrâ, ve mâ kunnâ muazzibîne hattâ neb'ase rasûlâ.

Diyanet Meali:

17.15 - Kim doğru yolu bulmuşsa, ancak kendisi için bulmuştur; kim de sapıtmışsa kendi aleyhine sapıtmıştır. Hiçbir günahkâr, başka bir günahkârın günah yükünü yüklenmez. Biz, bir peygamber göndermedikçe azap edici değiliz.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

17.15 - Kim doğru giderse sırf kendi lehine gider, kim de sapıklık ederse ancak aleyhine eder ve hiç bir vizir çeken diğerinin vizrini çekmez, biz bir Resul göndericiye kadar ta'zib de etmeyiz.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

17.15 - Kim doğru yola giderse ancak kendisi için doğru yola gitmiş olur ve her kim sapıtırsa ancak kendi aleyhine olarak sapıtmış bulunur. Ve bir günahkâr kimse başkasının günahını yüklenmez ve Biz bir resûl gönderinceye kadar azap ediciler olmadık. 

------------------------ 

İZAH: Nefis ayetleri bakımından muhteşem bir ayettir. Adeta buradaki hayatımızın kendinden kendine olduğu gösterilmiş. Yani ben ve âlem var. Her insan için bu aynıdır. C.Hak insana kendini, Rabbini bilmesi için hatırlatıcı gönderir. Göndermedikleri hariçtir. 

Azab ( عذب ) kelimesi Kuran’da 373 kez geçmektedir. Azab kelimesinin anlamının acı çektirmek, eziyet etmek, kötü davranmak olarak biliriz. Oysa kelimenin gerçek anlamı; bir şeyi daha uygun, daha makbul hale getirmek için işlemden geçirme olduğu anlaşılmaktadır. Yani yemeği daha lezzetli hale getirmek için terbiye etmek anlamına gelmektedir. Kaliteyi arttırmak için yapılır. 

Azap kişinin karakterinin tatlı bulduğu ve hoşlandığı şeye karşılık gelendir. Bu yüzden Allah T. “Tadın azabımı!” Kamer/37 buyurmuştur. “Dünya heveslerinden hoşlanarak ve severek yaptığınız şeylerin karşılığını tadın” denmektedir. 

Salik nefsiyle sürekli murakebe halindedir. “İhsan” yani Allah’ın kendisini gördüğünü hisseder. Başına gelen olaylarda da Hakk’ı görür. “Görme ve görülme” duygusu Allah’ı gücendirmekten korkmayı getirir. 

Bir de salikin görüş ayarları latifleştikçe kimse için bir şey yapamayacağını idrak eder. N.N. 

------------------------ 

 Kim ki Hâdi ismini kendine rehber seçmiş ise o rehberlik kendi nefsi içindir. Dikkat edelim insândan bahsedilirken yine nefs kelimesi kullanılıyor. Kim ki Mudill isminin tesirinde ise ve oradan çıkmak için çaba göstermiyorsa bu da kendi nefsi içindir, başkası için değildir.

 Herkes kendi günahını kendisi yüklenir. Hristiyan’lar ise “bütün insânlar Âdem Babanın işlediği günah yüzünden, günahlı doğar, İsâ’ya imân et o senin günahını üzerine alır,” diyorlar işte görüldüğü gibi onların anlayışları buradaki hükme tamamen ters bir ifadedir.

(38-17-İsra-Suresi) T.B. 

------------------------ 

## Kehf Suresi - Ayet 35 (Mushaf: 18 - Nüzul: 69 - Alfabetik: 54)

وَدَخَلَ جَنَّتَهُ وَهُوَ ظَالِمٌ لِنَفْسِهٖ قَالَ مَا اَظُنُّ اَنْ تَبٖيدَ هٰذِهٖ اَبَدًا

~~ ~ ~
Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

18.35 - Ve dehale cennetehû ve huve zâlimul linefsih, gâle mâ ezunnu en tebîde hâzihî ebedâ.

Diyanet Meali:

18.35 - Derken kendine zulmederek bağına girdi. Şöyle dedi: "Bunun sonsuza değin yok olacağını sanmıyorum." Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

18.35 - Ve bağına girdi, kendine yazık ediyordu, dedi: ebedâ zannetmem ki bu helâk olsun ve.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

18.35 - Ve o nefsine zulmeder olduğu halde bağına girdi, dedi ki: «Ben zannetmem ki, bu ebedîyyen yok olsun.» 

------------------------ 

İZAH: Ayetin öncesinde iki arkadaştan birinin bağının daha güzel olduğu belirtiliyor. Bağı güzel olan diğerine bu güzelliğin“yok olacağını zannetmediğini” söyler. 

Bu tam da emmare nefsin zannı ile yaşamasıdır. Malın sahibi olma, her şeyin kendi elinde olduğu zannı hatta daha da ilerisi “vücuduke zenbike” olmasıdır. Tarihe baktığımızda bu iddiaların çok daha büyüğünü görebiliriz. Sonlarının ne olduğunu da ibretle bakarız.

Emmare nefis “kulakları vardır duymaz, gözleri vardır görmez” ayetinin muhatabıdır. Zannı ile perdelendiği için nefsinin fısıldadığını gerçek sayar. Ayetin devamında cevap gelecektir. N.N. 

------------------------ 

## Kehf Suresi - Ayet 51 (Mushaf: 18 - Nüzul: 69 - Alfabetik: 54) 

مَا اَشْهَدْتُهُمْ خَلْقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَلَا خَلْقَ اَنْفُسِهِمْ وَمَا كُنْتُ مُتَّخِذَ الْمُضِلّٖينَ عَضُدًا

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

18.51 - Mâ eşhedtuhum halgas semâvâti vel ardı ve lâ halga enfusihim, ve mâ kuntu muttehızel mudıllîne adudâ.

Diyanet Meali:

18.51 - Ben onları ne göklerin ve yerin yaratılışına, ne de kendilerinin yaratılışına şahit tuttum. Saptıranları da hiçbir zaman yardımcı edinmiş değilim.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

18.51 - Ben onları ne Göklerin ve Yerin yaradılışına ne de kendilerinin yaradılışına şâhid kılmadım ve hiç bir zaman mudılleri kol tutmuş değilim.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

18.51 - Onları ne göklerin ve yerin yaradılışına ve ne de kendi nefislerinin yaradılışına şahit tutmadım ve Ben nâsı idlâl edici olanları da yardımcı ittihaz eder olmadım. 

------------------------ 

 İZAH: Önceki ayete cevap niteliğinde sayabiliriz. Gökler ve yerler halkedilirken biz yoktuk. Onu geçelim; kendimizin halk edilişine de tanık olmadık. 

Ama halifeyiz. Nefs-i vahide de ne varsa bizde de vardır. Ayette âlem ve insan halk edilişinin birlikte anılması susan ve konuşan Kur’an olmalarındandır. Her ikisinden Hakkı bulabiliriz. 

Zaten halkedilişimizi bilseydik başımız yerden kalkmazdı. Oysa bahşedilen aklı ve nefsi birlikte çalıştırarak (teorik-pratik) eğitimle kendimizi bileceğiz. Zira Hakk’ı bilmek kendimizin bilinmesi üzerinden gider. 

 Peygamberimizin “Eşyanın hakikatini bilme “ duası tıpkı Hz.Musa’nın “Rabbini görme isteği” ile aynıdır. Ama nasıl halkedildiğimizi bilme değil, halk edeni tanıma duasıdır. 

Üzeyr peygamberin ki de yine ilk halk ediliş değil, öldükten sonra diriltmeyi merak etmiştir. Allâh Teâlâ buyurur: 

“Yâhut görmedin mi O kimseyi ki, evlerinin duvarları, çatılarının üzerine çökmüş (alt-üst olmuş) bir kasabaya uğradı: «Ölümünden sonra Allâh bunları nasıl diriltir acabâ?» dedi. Bunun üzerine Allâh O’nu öldürüp yüz sene bıraktı; sonra tekrar diriltti: 

«–Ne kadar kaldın?» dedi. O da:«–Bir gün yahut daha az!» dedi. 

Allâh O’na: «–Hayır, yüz sene kaldın! Yiyeceğine ve içeceğine bak, henüz bozulmamıştır. Eşeğine de bak. Seni insanlara bir ibret kılalım diye (yüz sene ölü tuttuk, sonra tekrar dirilttik). Şimdi Sen kemiklere bak; onları nasıl düzenliyor, sonra ona nasıl et giydiriyoruz.» dedi. 

(O etleri çürümüş, kemikleri parça parça olmuş merkep, Allâh’ın emriyle tekrar dirildi.) Durum kendisi tarafından anlaşılınca Üzeyr: «–Şimdi iyice biliyorum ki, Allâh her şeye kâdirdir!» dedi.” (Bakara/ 259) N.N. 

------------------------ 

## Taha Suresi - Ayet 96 (Mushaf: 20 - Nüzul: 45 - Alfabetik: 96) 

قَالَ بَصُرْتُ بِمَا لَمْ يَبْصُرُوا بِهٖ فَقَبَضْتُ قَبْضَةً مِنْ اَثَرِ الرَّسُولِ فَنَبَذْتُهَا وَكَذٰلِكَ سَوَّلَتْ لٖى نَفْسٖی

K

~

K 

uranı Kerim Türkçe okunuş:

20.96 - Gâle besurtu bimâ lem yebsurû bihî fegabedtu gabdatem min eserir rasûli fenebeztuhâ ve kezâlike sevvelet lî nefsî.

Diyanet Meali:

20.96 - Sâmirî, şöyle dedi: "Ben onların görmediği şeyi gördüm. Elçinin izinden bir avuç avuçladım da onu attım. Böyle yapmayı bana nefsim güzel gösterdi." Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

20.96 - ben dedi, onların görmediklerini gördüm de Resulün izinden bir avuç avuçladım da onu attım ve bana nefsim böyle hoş gösterdi.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

20.96 - (Sâmirî de) Dedi ki: «Onların görmediklerini ben gördüm. Artık Resûlün izinden bir avuç (toprak) aldım da onu attım ve nefsim bana öylece hoş göstermiş oldu.» 

------------------------ 

İZAH: Ayetin öncesi Musa as. ile Samiri’nin konuşmasıdır. Samiri getirilen altınlardan bir buzağı yapmış ve o buzağı canlı gibi ses çıkarmıştır. Canlı gibi göstermesindeki püf noktasını ” Kavmin görmediği Cebrail’in atının ayaklarının vurduğu yerlerde yeşil otların çıkıp canlılık kazandığını fark etmesi.”şeklinde anlatır.

Çünkü Cebrail meleği hem akıl hem de ruhu getirir. Tabiatte bulunan bitki, maden ve hayvanlara da canlılık sağlar. Buzağı yapmasının nedeni de nefislerine “buzağı sevgisinin içirilmesi”dolayıdır. Bugün Hintlilerde de ineğe (hepsinde olmasa bile) aynı sevgiyi, muhabbeti görmekteyiz.

Nefsin “hoş” göstermesi içirilmiş, tadılmış bir duygudur. Kişiye en yakın nefsidir. Nefsinden gelen istekler, arzular araısızdır. Bu yüzden onun ilhamını ve vehmini “olmazsa olmaz” gibi görürüz. Canımızdan, ruhumuzdan geldiğini sanırız. Ama o istek kaybolunca hüsrana düşeriz. Tıpkı dünyada peşinden koştuklarımızın ahirette boş çıkmasıdır. Ama burada yakinlik olmadığı için hakikati göremeyiz. N.N 

------------------------ 

 Bu Âyeti kerîme hakkında Muhîddini Arabî hazretleri Fususul Hikem isimli eserinde şöyle buyuruyor: 

--------------

Bilinsin ki, kesinlikle ruhların kendilerine has özelliklerindendir ki, onlar bir şeye irtibat etmesin ve temas etmesin mutlaka o şey canlanır ve onda hayât yayılmaya başlar. Ve buna binaen Sâmiri, resûlün izinden, ki o Cibrildir, o da rûhtur, bir tutam aldı. Oysa Sâmiri bu işi bilir idi. Şimdi onun Cibril olduğunu bildiği zaman, üzerine temas ettiği şeyde kesinlikle hayât yayıldığına ârif oldu. Böyle olunca “dad” ile (kabza) yani avuç dolusu yâhut “sâd” ile (kabsa) yani parmaklarının uçlarıyla , resûlün izinden bir tutam aldı. Şimdi onu buzağıya koydu. Buzağı böğürdü. Çünkü buzağı sesi, ancak böğürmedir. Ve eğer onu başka bir sûrette yapsaydı, bu sûrete ait olan sesin ismi ona vasıf olunurdu. 

--------------

(57-20-Taha-Suresi-) T.B. 

------------------------ 

## Enbiya Suresi - Ayet 35 (Mushaf: 21 - Nüzul: 73 - Alfabetik: 21) 

كُلُّ نَفْسٍ ذَائِقَةُ الْمَوْتِ وَنَبْلُوكُمْ بِالشَّرِّ وَالْخَيْرِ فِتْنَةً وَاِلَيْنَا تُرْجَعُونَ

~~21.35~
~Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

21.35 - Kullu nefsin zâigatul mevt, ve neblûkum biş şerri vel hayri fitneh, ve ileynâ turceûn.

Diyanet Meali:

21.35 - Her nefis ölümü tadacaktır. Sizi bir imtihan olarak hayır ile de şer ile de deniyoruz. Ancak bize döndürüleceksiniz.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

21.35 - Her nefis ölümü tadacak ve sizi bir imtihan olarak şer ve hayr ile mübtelâ kılacağız, hepiniz de nihayet bize irca' olunacaksınız.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

21.35 - Her nefs, ölümü tadacaktır ve sizi bir imtihan olmak üzere şer ile ve hayr ile deneriz ve Bize döndürüleceksiniz. 

------------------------ 

İZAH: Ayetin tahhakkuk edeceği mertebe tevhid-i sıfattır.

“ Bu mertebeye ulaşıncaya kadar epey yükselme kaydeden sâlik; burada bir mertebe daha yükselir ve “Tenzih”ten “Teşbîh”e ulaşır. 

Daha evvelce Hakk’ın varlığını, isimler düzeyinde batında müşahede etmiş iken; bu defa zahirde Sıfat mertebesinde müşahede etmeye başlar. Her varlıkta HAKk’ın bir sıfatını görüp; her şeyi ona göre değerlendirir. 

“Her nefis ölümü tadacaktır” hükmü ilâhisi bu hâli ne güzel anlatır. Nefs kelimesi ile anlatılmak istenen mânâ; İnsânda bariz olarak benliğinin en geniş mânâ’da ki; vasfı olmakla birlikte, diğer varlıklarda da mertebeleri itibariyle, böyledir. İşte, her varlıktaki “birimsel nefs” ölümü tadacaktır. Ondan sonra, “kendi nefisleri üzerine şahid oldular” hükmüyle de; gerçek İlâhi nefslerini teşbih mertebesinde müşahede etmiş olacaklardır. 

İdrâk ve yaşantısı oldukça zor olan bu mertebede sâlik, tüm sıfatlarının Hakk’ın sıfatları olduğunu idrâk etmeye ve bu anlayış içinde hayatını sürdürmeye devam eder. 

Âdem (a.s) hakkında buyurulan, “ben ona Rûhumdan nefh ettim” hükmü daha, daha kemâle ulaşarak, İsâ (a.s) hakkında, “biz ona rûhumuzdan nefh ettik” şeklini alır. “Biz” ifadesi ile ondaki sıfatların, kendi sıfatları olduklarını açık olarak belirtmiştir. “Biz onu Rûh’ul kûdüs ile destekledik” kelâmı îlâhisi ile de; bu mertebenin mukaddes bir mertebe olduğu anlatılmıştır. 

Bu mertebeye ulaşan kimseleri izâfi babaları kalmaz çünkü “fenâ fillâh” Allah’da fâni ve yok olmuşlardır. Bunların babaları “Rûh’ul Kûdüs”tür. 

İnsânlık seyrinin kemal yolunda “fena fillâh” ve teşbih ifadesi ile de belirtilen “İseviyyet” mertebesini Hıristiyanlar, içlerinde çok azı müstesna ne yazıkki hiç anlayamadılar. Bu yüzden (üçlü ALLAH) yani “Baba, oğul Rûh’ul Kûdüs” ifadeleriyle izaha çalıştılar. İsâ (a.s).mın gerçek makamını idrâk edemediler. Hak’ta fâni olanın kendine has bir yaşantısı olamıyacağından İsâ (a.s). İsâ (a.s).mın şeriatı da yoktur. Mûsâ (a.s.) şeriatına uymaya çalışan Hıristiyan âlemi, işte bu yüzden tam bir kargaşa ve belirsizlik içindedir.

Ne acı durumdur ki ellerinde KÛR’ÂN gibi çok yüce bir hükümler manzumesi ve İlâhi kelâmı bulunan İslâm müntesipleri de onların inançlarına, kendi geçici hevesleri uğruna âlet olmakla her türlü yaşamlarına özenmekte ve büyük bir iştah ile onları örnek almaktadırlar. “Fenâ Fillâh” mertebesine ulaşan kişinin karşılaşacağı epey zorluklar vardır ki; bunun en önemlisi “kayıdsızlığa” düşmesidir. Hiç bir şeyle kayd altına girmek istemez, çünkü HAKK’ta fâni olmuştur. Burada kalmak oldukça zordur. Eğer farkında olmadan tekrar eski birimsel nefsine düşerse, inkârcı zındık olur, çok tehlikeli bir haldir.”

(14-İrfan mektebi, Tevhid-i sıfat bölümü.) T.B. Daha geniş izah için başvurulabilir. 

-------------- 

Ayrıca mertebeleri geçerken bir öncekinde ölüp bir sonrakinde diriliriz. Tıpkı her nefes verişimizde ölüp, tekrar aldığımızda dirildiğimiz gibi. Alma ve verme olmadığı zaman ölümü tadar ama diriliş ahirette olur.

Diğer türlü kabz ve bast halleri bir manada ölme ve dirilmenin küçük bir provasıdır. 

“Her canlının ölümü tadacağını, ama sadece bazılarının hayatı tadacağını öğrendim" diyen Mevlana başka bir kapı açmaktadır. Hayatı tatmak ona doğru anlam vermekle olur. Yoksa yanlış yorumlar hayalin kapısını açar. N.N. 

------------------------ 

## Enbiya Suresi - Ayet 43 (Mushaf: 21 - Nüzul: 73 - Alfabetik: 21) 

اَمْ لَهُمْ اٰلِهَةٌ تَمْنَعُهُمْ مِنْ دُونِنَا لَا يَسْتَطٖيعُونَ نَصْرَ اَنْفُسِهِمْ وَلَا هُمْ مِنَّا يُصْحَبُونَ

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

21.43 - Em lehum âlihetun temneuhum min dûninâ, lâ yestetîûne nasra enfusihim ve lâ hum minnâ yushabûn.

Diyanet Meali:

21.43 - Yoksa bizim dışımızda onları koruyacak ilâhları mı var? O ilâh edindikleri nesneler kendilerine bile yardım edemezler. Zaten onlar bizden de yardım görmezler.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

21.43 - Yoksa onlar için kendilerini önümüzden men'edecek ilâhlar mı var? Onlar kendi nefislerini bile kurtaramıyacakları gibi bizden sahabet de olunmazlar.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

21.43 - Yoksa onlar için kendilerini azabımızdan menedecek ilâhlar mı vardır? Kendi nefislerine yardıma muktedir olamazlar ve onlar Bizden sehabet de görmezler.

------------------------ 

 İZAH: Ayet soruyla başlar. Öncesinde ilahlar savunulmuş olsa ki cevap gelmiştir. İlahlar nefsimizin öne çıkardığı ve kutsallık atfettiği nesnelerdir ya da kişilerdir. Nefis kendine yakın ve hoş geleni sever, ilahlaştırır. Çünkü kaynağı kendi menfaatidir. Menfaati yani sevme sebebi biterse ilahı kovar. Başka ilahlar bulur, ila nihaye…

Ayet Hz.Ömer’e atfedilen bir rivayeti akla getirir;

Hz. Ömer (ra), bir gün şöyle demiştir: “Cahiliye hayatı hakkında iki şey aklıma gelince birine güler, birine ağlarım. Güldüğüm şey kendi ellerimizle helvadan put yapar sonra acıkınca o putları yerdik. Ne zaman bu aklıma gelse gülerim. N.N.

------------------------ 

## Enbiya Suresi - Ayet 47 (Mushaf: 21 - Nüzul: 73 - Alfabetik: 21) 

وَنَضَعُ الْمَوَازٖينَ الْقِسْطَ لِيَوْمِ الْقِيٰمَةِ فَلَا تُظْلَمُ نَفْسٌ شَيْپًا وَاِنْ كَانَ مِثْقَالَ حَبَّةٍ مِنْ خَرْدَلٍ اَتَيْنَا بِهَا وَكَفٰى بِنَا 

حَاسِبٖينَ

~Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

21.47 - Ve nedaul mevâzînel gısta liyevmil gıyâmeti felâ tuzlemu nefsun şey’â ve in kâne misgâle habbetim min hardelin eteynâ bihâ ve kefâ binâ hâsibîn.

Diyanet Meali:

21.47 - Kıyamet günü için adalet terazileri kuracağız. Öyle ki hiçbir kimseye zerre kadar zulmedilmeyecek. (Yapılan iş) bir hardal tanesi ağırlığınca da olsa, onu getirip ortaya koyacağız. Hesap görücü olarak biz yeteriz.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

21.47 - Biz ise Kıyamet günü için mizanlara adâleti koruz da hiç bir nefis, zerrece zulm edilmez, bir hardel tanesi ağırlığınca da olsa onu getirir koruz, hisabcı da biz yeteriz.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

21.47 - Ve Biz Kıyamet gününde adâlet terazilerini koruz da artık hiçbir nefis bir şey ile zulmedilmez. Velev ki (bir amel) bir hardal tanesi ağırlığınca olsun, onu da getiririz. Muhasipler olmak üzere Biz kifâyet ederiz. 

------------------------ 

 İZAH: Ağırlık birimi olarak kullanılan “Hardal tanesi” de bazı ayetlerde geçer. 

1 buğday = 1 Habbe = 2 Arpa = 4 Pirinç veya takriben 100 hardal tanesine eşittir. Küçüklüğünü buradan tahmin edebiliriz. 

Adalet terazisi sadece ahirette değil bu dünyada da vardır. Fakat insanlar nefislerini kayırarak yorum yaptıkları için gereçeği göremezler. Orada hakikat ortaya ıkacak ve itiraz da edemeyeceklerdir. 

Ahirete dönük bu ayetlerin bir veçhesi de insanın kendini bilerek yaşamasını öğütler. İnzar eder.

Emmare nefse uyarıdır. Bir de amellerin eksik değil tam karşılığı olduğu için radıye-merdiye nefis de diyebilirz. N.N. 

------------------------ 

## Enbiya Suresi - Ayet 102 (Mushaf: 21 - Nüzul: 73 - Alfabetik: 21)

لَا يَسْمَعُونَ حَسٖيسَهَا وَهُمْ فٖى مَا اشْتَهَتْ اَنْفُسُهُمْ خَالِدُونَ

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

21.102 - Lâ yesmeûne hasîsehâ, ve hum fî meştehet enfusuhum hâlidûn.

Diyanet Meali:

21.102 - Onlar cehennemin hışıltısını bile duymazlar. Canlarının istediği nimetler içinde ebedî olarak kalırlar.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

21.102 - ve bunlar canlarının istediğinde muhalled kalacaklardır.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

21.102 - Onun hışıltısını bile duymazlar ve onlar nefislerinin hoşlandığı şeyler içinde daima kalacak kimselerdir. 

------------------------ 

İZAH: “Onlar”dan kasıt cennet ehlidir. Nefis cennetlerinde yeme, içme ve canları ne istiyorsa o vardır. İnsan rahatlık halinde hiçbir şey duymaz, bilmez. Kendileriyle meşguldürler. Cehennemin uğultusunu ne merak ederler, ne de duyarlar. Zaten cennette acı verecek, hatırlatacak bir şeyin yeri yoktur. 

İrfan ehlinin tevhid cennetleri farklıdır. Onlar dünyada iken “Hakk’ın veçhini” arzu ettiklerinden Hakk’la birlikte olurlar. Nefsin her mertebesini ve cennetini kapsar. N.N.

## ------------------------- 

## Muminun Suresi - Ayet 103 (Mushaf: 23 - Nüzul: 74 - Alfabetik: 69)

وَمَنْ خَفَّتْ مَوَازٖينُهُ فَاُولٰئِكَ الَّذٖينَ خَسِرُوا اَنْفُسَهُمْ فٖى جَهَنَّمَ خَالِدُونَ

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

 23.103 - Ve men haffet mevâzînuhû feulâikellezîne hasirû enfusehum fî cehenneme hâlidûn. 

Diyanet Meali:

 23.103 - Kimlerin de tartıları hafif gelirse, işte onlar da kendilerini ziyana uğratanların ta kendileridir. Onlar cehennemde ebedî kalacaklardır.

 Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

 23.103 - Her kimin de tartıları yeğni gelirse işte onlar kendilerine yazık edenler, Cehennemde kalanlardır.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

 23.103 - Ve kimin tartıları da hafif olmuş olursa işte nefislerine yazık etmiş olanlar, cehennemde ebedî kalanlar da onlardır. 

------------------------ 

 İZAH: Tartının kefeleri kötü ve iyi amellerimizdir. Sevap ve günahlar. Sevabı az gelen, hafif olan yazık etmiştir. Ayet kısa ve güzel bir anlatımla insanları iyilik yapmaya çağırır. Teşbih yapılmıştır. 

Diğer türlü maddi amel cinsinden sayılmayan kendimizi tanımak için yaptığımız çalışmalar yer kaplamaz. Ama ağır gelir. Emmare nefse uyarıdır. 

------------------------ 

## Nur Suresi - Ayet 12 (Mushaf: 24 - Nüzul: 102 - Alfabetik: 84) 

لَوْلَا اِذْ سَمِعْتُمُوهُ ظَنَّ الْمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِنَاتُ بِاَنْفُسِهِمْ خَيْرًا وَقَالُوا هٰذَا اِفْكٌ مُبٖينٌ

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

 24.12 - Lev lâ iz semiğtumûhu zannel mué'minûne vel mué'minâtu bienfusihim hayrav ve gâlû hâzâ ifkum mubîn.

Diyanet Meali:

 24.12 - Bu iftirayı işittiğiniz zaman, iman eden erkek ve kadınlar, kendi (din kardeş)leri hakkında iyi zan besleyip de, "Bu, apaçık bir iftiradır" deselerdi ya!

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

 24.12 - Ne vardı onu işittiğiniz vakıt erkek ve kadın mü'minler kendi kendilerine husni zann etselerdi de bu açık bir ifktir deselerdi ya.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

 24.12 - Onu işittikleri zaman mü'minler ile mü'mineler kendi vicdanlarında hayırlı bir zanda bulunarak, «Bu bir apaçık iftiradır,» demeli değil mi idiler? 

------------------------ 

 İZAH: Kur’an’da geçen “ifk” hadisesidir. Ve müminler için imtihandır. Hz. Aişe annemize atılan iftirayı duyan müminler inanmasalar da kendilerine göre yorum yapmışlardır. Peygamberimize de bu konuyla ilgili vahiy br müddet inmemiştir. Bu yüzden C.Hak onları “iftiradır demeleri” gerektiğini buyurur. 

 Bu uyarı sadece onlara değil bize de gelir. Hüsn-ü zan taşıdığımız, emin olduğumuz kişiler hakkında ilk yapılacak iş “iftira” olduğunu düşünmektir. 

 Levvame nefsin hallerindendir. Ta ki mutmainlik gelene kadar haller yavaş yavaş geçecektir. Emmaremiz bizi her defasında duyduğumuzun zahirine inandırır. Levvame hem inanır hem pişman olur. İlham geldiğinde gönlümüz karar kılar. N.N.

------------------------ 

## Furkan Suresi - Ayet 3 (Mushaf: 25 - Nüzul: 42 - Alfabetik: 29) 

وَاتَّخَذُوا مِنْ دُونِهٖ اٰلِهَةً لَا يَخْلُقُونَ شَيْپًا وَهُمْ يُخْلَقُونَ وَلَا يَمْلِكُونَ لِاَنْفُسِهِمْ ضَرًّا وَلَا نَفْعًا وَلَا يَمْلِكُونَ مَوْتًا وَلَا حَيٰوةً وَلَا نُشُورًا

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

 25.3 - Vettehazû min dûnihî âlihetel lâ yahlugûne şey'ev ve hum yuhlegûne ve lâ yemlikûne lienfusihim darrav ve lâ nef'av ve lâ yemlikûne mevtev ve lâ hayâtev ve lâ nuşûrâ.

Diyanet Meali:

 25.3 - (İnkâr edenler), Allah'ı bırakıp hiçbir şey yaratmayan ve zaten kendileri yaratılmış olan, üstelik kendilerine fayda ve zararları dokunmayan, öldürmeye, yaşatmaya ve ölüleri diriltip kabirden çıkarmaya güçleri yetmeyen ilâhlar edindiler.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

 25.3 - Böyle iken andan başka bir takım ma'budlar edindiler ki hiç bir şey halk edemezler, kendileri halk olunup duruyorlar, kendi kendilerine, ne bir zarara ne de bir menfeate malik değiller, ne mevte mâlikler, ne hâyata ne de nüşûre.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

 25.3 - Öyle iken. O'nun gayrını ilâhlar ittihaz ettiler ki, hiçbir şey yaratamazlar. Halbuki, onlar yaratılırlar ve kendi nefisleri için ne bir zarara ve ne de bir faideye malik değildirler. Ne ölüme ve ne hayata ve ne de ölüleri kabirlerinden diriltip kaldırmağa mâlik bulunmazlar.

------------------------

 İZAH: Ayette C.Haktan başka mülkün sahibi olmadığı gösteriliyor. Fakat halk edilmiş olan kendine faydası dokunmayan ilahın halketmesi düşünülemez. Aslında ilahlar edinenler de biliyor bunu. Günümüzdeki yansımaları “odanın enerjisini yükseltmek için uygun tütsü kokusu, moral düzeltmek için taşların aurasından faydalanma, kolyeler, şans bileklikleri takma, rüya görme tüyleri vs” dir. Hiç kimse doğrudan “tapıyorum, ilah edindim” demez ama “güç veriyor, ilham alıyorum” gibi sözlerle farkında olmadan bağlanırlar. Bunların hayat ve ölüme faydası yoktur. Ama insanların tutunacakları bir dala ihtiyacı vardır. İşte burada M.Arabi’nin “bir evet, bir hayır”ına müraacat ederiz.

Evet: Herkesin gittiği yol kendine güzel gösterilir. 

Hayır: Peygamberimiz geldikten sonra bütün yollar birleşip, tevhid ilkesi gelmiştir. Bir ve var olan Allah’a yönelinecektir. 

Yeryüzünde değişik ilahlara yönelme emmare nefsin ve alt katlarının emrinde olan şeytanın ilgasıdır. Şeytan “bana, tekrar dirilecekleri, kalkacakları güne kadar mühlet ver” (Araf/14.ayet) dedi. Yeteri kadar dünyada şaşırttığı yetmiyormuş gibi diriltme gününe kadar mühlet isteyerek ölümsüzlüğü dilemiştir. Bu da olmayacak işlerdendir. 

Bu ayet emmare ve emmare alt katlarında yaşayanlara uyarıdır. N.N.

------------------------ 

 
 Furkan Suresi - Ayet 21 (Mushaf: 25 - Nüzul: 42 - Alfabetik: 29)

وَقَالَ الَّذٖينَ لَا يَرْجُونَ لِقَاءَنَا لَوْلَا اُنْزِلَ عَلَيْنَا الْمَلٰئِكَةُ اَوْ نَرٰى رَبَّنَا لَقَدِ اسْتَكْبَرُوا فٖى اَنْفُسِهِمْ وَعَتَوْ عُتُوًّا كَبٖيرًا

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

 25.21 - Ve gâlellezîne lâ yercûne ligâenâ lev lâ unzile aleynel melâiketu ev nerâ rabbenâ, legadistekberû fî enfusihim ve atev utuvven kebîrâ.

Diyanet Meali:

 25.21 - Bize kavuşacaklarını ummayanlar, "Bize melekler indirilseydi yahut Rabbimizi görseydik ya!" dediler. Andolsun, onlar kendi benliklerinde büyüklük tasladılar ve büyük bir taşkınlık gösterdiler.

 Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

25.21 - Bununla beraber likamızı ümid etmiyenler dediler ki: «o melâike bizim üzerimize indirilse ya, yâhud rabbımızı görsek â» celâlime kasem ederim ki doğrusu nefislerinde kendilerini büyüksündüler, büyük azgınlık ettiler.

 Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

25.21 - Ve Bize kavuşmayı ümit etmeyenler dedi ki: «Bizim üzerimize melekler indirilmeli değil mi idi? Veya Rabbimizi görmeli idik.» Andolsun ki, (onlar) nefislerinde bir büyüklük görmüşlerdir ve büyük bir azgınlık ile azgınlıkta bulunmuşlardır. 

------------------------ 

 İZAH: Münafıkların durumudur. İçlerinden inanmaz ama dıştan melek ya da Rablerini görmek isterler. Bu çocukça bir istektir. Kişi kendini tanımazsa bir ömür çocuk seviyesinde kalır. Nefis mertebelerine geç yaşta başlayıp mesela 4. Mertebede ruhunu teslim eden biri 4 yaşında kabul edilir. 

 Çünkü duyulur, görülür seviyede Rabbi tanımak; duyu ve duygu dünyasındaki çocuğun merakıdır. 

 Oysa bu devrede çocuğu putperestlikten sıyırmak için “tenzih” öğretilmelidir. Sonra teşbihe geçilmelidir. Bu mertebenin altındaki “duymak” ile teşbihteki “görmek” farklıdır. Organ olan kulak ve gözle yapılmaz. Nefsini tanıyıp, yönünü ruha döndürmüştür. 

 Ayetteki isteğin nefislerindeki büyüklük ve azgınlıktan dolayı olduğu belirtilir. Aslında melekleri, Rablerini de görseler inanmazlar. 

 Büyüklük her nefiste vardır. Yoksa insan çatlar, ölür derler, Anadoluda. Ama bu büyüklük, azgınlık ile karışırsa sel olur, önüne geleni yıkar geçer. En başta kendini… N.N. 

------------------------ 

## Neml Suresi - Ayet 92 (Mushaf: 27 - Nüzul: 48 - Alfabetik: 81) 

وَاَنْ اَتْلُوَا الْقُرْاٰنَ فَمَنِ اهْتَدٰى فَاِنَّمَا يَهْتَدٖى لِنَفْسِهٖ وَمَنْ ضَلَّ فَقُلْ اِنَّمَا اَنَا مِنَ الْمُنْذِرٖينَ

~~Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

27.92 - Ve en etluvel gur'ân, femenihtedâ feinnemâ yehtedî linefsih, ve men dalle fegul innemâ ene minel munzirîn.

Diyanet Meali:

27.92 - (91-92) De ki: "Bana ancak, bu beldenin (Mekke'nin); onu mukaddes kılan ve her şey kendisine ait olan Rabbine kulluk yapmam emredildi. Yine bana, müslümanlardan olmam ve Kur'an'ı okumam emredildi." Artık kim doğru yola girerse yalnız kendisi için girer. Kim de doğru yoldan saparsa, de ki: "Ben ancak uyarıcılardanım." Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

27.92 - Ve Kur'an okuyayım, bunun üzerine her kim hidayeti kabul ederse sırf kendi lehine eder, kim de sapa giderse de ki: ben sâde tehlükeyi haber verenlerdenim.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

27.92 - «Ve emrolundum ki, Kur'an'ı tilâvet edeyim. İmdi her kim hidâyete ererse kendisi için hidâyete ermiş olur ve kim de dalâlete düşerse artık de ki: «Ben ancak azab-ı ilâhiyi haber verenlerdenim.» 

------------------------ 

İZAH: Peygamberimiz müjdeleyici, uyarıcıdır. Zorlamaz. Peygamberimizin getirdiğini doğrulayan peygamberimiz için bir şey yapmış olmaz. Kendi lehine olur. Ama peygamberimizi kabul etmezse uyarı görevi yerine getirilmiş olur. Kabahat peygamberimizde değildir.

Salik yola ilk düştüğünde nefsinin üzerine fazla gidilmez. Çünkü fazladan yapılmış her öğüt, uyarı, ders ters teper. Ve “beni sen yoldan çıkardın” diyebilir. İnsan psikolojisinden iyi anlamak gerekir. İtidalli bir şekilde zikir ve fikir verilir. Ondan sonra çekip giderse “dur!” denmez. Kimse kimseye zorla bir şey yaptıramaz!

Zorlama, direnç insanın içinden yani heva ve hevesinden gelir. Mücadelesi içteki önceden bildikleridir ve sonradan öğrendiği Hak ile çatışır. 

Hitap emmare nefsedir. Fakat levvameyi de katabiliriz. Çünkü insan bazen iyilikle kötülük arasında gidip gelebilir. Pişmanlık da duyar. Önemli olan niyetidir. Niyet hayır olur ise akıbet de hayır olur! N.N. 

------------------------ 

## Kasas Suresi - Ayet 16 (Mushaf: 28 - Nüzul: 49 - Alfabetik: 53) 

قَالَ رَبِّ اِنّٖى ظَلَمْتُ نَفْسٖى فَاغْفِرْ لٖى فَغَفَرَ لَهُ اِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحٖيمُ 

~Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

28.16 - Gâle rabbi innî zalemtu nefsî fağfirlî feğafera leh, innehû huvel ğafûrur rahîm.

Diyanet Meali:

28.16 - Mûsâ, "Rabbim! Şüphesiz ben nefsime zulmettim. Beni affet" dedi. Allah da onu affetti. Şüphesiz O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

28.16 - Ya rabb dedi: doğrusu ben nefsime yazık ettim, artık mağrifetinle benim suçumu ört: o da mağrifet buyurdu, hakıkat o, öyle ğafur öyle rahîmdir.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

28.16 - Dedi ki: «Yarabbi! Ben şüphe yok ki, nefsime zulmettim, artık bana mağfiret buyur.» Bunun üzerine ona mağfiret buyurdu. Muhakkak ki, çok bağışlayan, çok merhamet buyuran O'dur, O.

------------------------ 

 İZAH: Hz.Musa Mısırlı ile kavga eden İsrailoğullarından bir kişinin yardımına koşmuştur. Kıptiye attığı yumruk sebebiyle o şahıs ölmüştür. Tefsirler” bilerek ve isteyerek adam öldürme olmadığı için büyük günahlardan değildir” yazar. Bu esnada Musa as. da henüz peygamberlik gelmemiştir. Bu izahatın verilmesinin nedeni, ehlisünnette peygamberlerin İSMET sıfatının olduğudur. 

 Hz.Musa’nın kendisini günahkâr görmesi, fiilinin ölüme sebep olmasındandır.

 C.Hak tıpkı Hz.Adem de olduğu gibi Musa as.’ın tevbesini kabul etti. 

 Tövbe kelimeleri aynıdır. Ama zelleleri farklıdır. (Peygamberlerin işlediği hoşa gitmeyen hallere günah değil zelle denir.

 Gafûr kelimesi, sözlükte “örtmek, gizlemek, kirlenmekten korumak için bir şeyin üstünü örtmek” mânasındaki gafr (gufrân, mağfiret) kökünden sıfat olup “birinin kusurunu örten, suçunu bağışlayan” anlamına gelir. Râgıb el-İsfahânî, Allah’a nisbet edilen gufran ve mağfireti O’nun, kulunu azap görmekten koruması şeklinde mânalandırmıştır. Bu ise günahı bağışlamanın sonucunu gösteren (lâzımî) bir anlam niteliği taşır. Aynı kökten gelen istiğfâr kelimesi kişinin, kusurunun bağışlanmasını Allah’tan talep etmesi anlamına gelir. Râgıb el-İsfahânî’ye göre bu talebin hem söz hem de fiil ile olması gerekir. Aksi halde istiğfar kişiyi yalancı durumuna düşürür (el-Müfredât, “ġfr” md.). Bu açıdan bakıldığında istiğfarın “Allah’a dönüş” mânasına gelen “tevbe” ile anlam yakınlığı içinde olduğu görülür. 

 Kur’ân-ı Kerîm’de gafr kökünden türemiş 234 kelime bulunmaktadır. Bunların beşi yine “affetmek, bağışlamak” mânasında olmak üzere insana nisbet edilmiştir. Altmış birini muhtelif fiil kalıplarının, diğerlerini de çeşitli sıfat ve isimlerin (gāfir, gafûr, gaffâr, gufrân, mağfiret) oluşturduğu toplam 187 kelime doğrudan Allah’a izâfe edilmiştir. Kırk iki kelime ise istiğfar kavramı etrafında şekillenmiştir ki bunlar da sonuç itibariyle Allah’ın gafûr ismine râcidir (bk. M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, “ġfr” md.) Allah’ın insanla ilgili isimleri ve fiilî sıfatları grubuna giren gaffâr ve gafûr esmâ-ül hüsnâdan raûf, sabûr, tevvâb ve vâsi‘ isimleriyle de mâna yakınlığı içindedir.

 Ancak Kur’an’da açıkça belirtildiği üzere (en-Nisâ 4/48, 116) şirk ve inkârın bağışlanması söz konusu değildir.

(TDV Ansiklopedisi) Nefs-i levvamedir. Pişmanlık söz konusudur. Nasuh tövbesidir. N.N.

------------------------ 

 Bizlerinde kendi varlığımızla, nefsi emmâre sarayında yaşarken oradan çıkarak vücut şehrine girmemiz gerekmektedir. Vücut şehrimizde dolaşırken biri celâli ve diğeri cemâli olan iki esmâ ile karşılaşıyoruz ve bunlardan celâli olanı ortadan kaldırıyoruz. 

(55-28-Kasas-Suresi-) T.B. 

------------------------ 

## Ankebut Suresi - Ayet 6 (Mushaf: 29 - Nüzul: 85 - Alfabetik: 8) 

وَمَنْ جَاهَدَ فَاِنَّمَا يُجَاهِدُ لِنَفْسِهٖ اِنَّ اللّٰهَ لَغَنِىٌّ عَنِ الْعَالَمٖينَ

~~ ~ ~Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

29.6 - Ve men câhede feinnemâ yucâhidu linefsih, innallâhe leğaniyyun anil âlemîn.

Diyanet Meali:

29.6 - Her kim cihad ederse, ancak kendisi için cihad etmiş olur. Şüphesiz Allah, âlemlere muhtaç değildir.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

29.6 - Mücâhede eden sırf kendi hısabına mücahede eder, çünkü Allah ganiy, âlemînden müstağnidir.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

29.6 - Ve her kim mücâhedede bulunursa ancak kendi nefsi için mücâhedede bulunmuş olur. Şüphe yok ki Allah, elbette âlemlerden müstağnidir. 

------------------------ 

 İZAH: Mücahedesi olmayanın müşahedesi yoktur. Bu yüzden ister dünya işleri ister kendimizi tanıma yolu olsun mutlaka cehd, gayret gereklidir. 

Zannederiz ki Allah’a yapıyoruz. Nefsimiz faydasına olmayan bir şey için yola çıkarmaz. Yolun birinci evresi yani ilmel yakin kısmını geçirdiğimizde bir de bakarız ki; Allah içiniz ve Allah için yapıyoruz. 

Yani kendimizi bilmemiz demek Rabbimizi bilmek demektir. Aslında Allah için yaptığımız gayret ve sıkıntılarımız ancak kendi nefsimiz için olacaktır. Nefsimizi bildiğimizde ortada biz kalmayacağız sonra da Allah’a izafeten yaşamaya devam edeceğiz. Allah’ın bize değil bizim O’na ihtiyacımız vardır. Bir de C.Hakk’ın “Âlemlerden müstağni”liği vardır. Ki ne âlem ne de Âdemden söz edilir! 

Seyri suluk yolculuğuna çıkmış salike her mertebeden seslenilen çağrıdır. N.N. 

------------------------ 

## Ankebut Suresi - Ayet 40 (Mushaf: 29 - Nüzul: 85 - Alfabetik: 8) 

فَكُلًّا اَخَذْنَا بِذَنْبِهٖ فَمِنْهُمْ مَنْ اَرْسَلْنَا عَلَيْهِ حَاصِبًا وَمِنْهُمْ مَنْ اَخَذَتْهُ الصَّيْحَةُ وَمِنْهُمْ مَنْ خَسَفْنَا بِهِ الْاَرْضَ وَمِنْهُمْ مَنْ اَغْرَقْنَا وَمَا كَانَ اللّٰهُ لِيَظْلِمَهُمْ وَلٰكِنْ كَانُوا اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ~~2~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

29.40 - Fekullen ehaznâ bizembih, feminhum men erselnâ aleyhi hâsıbâ, ve minhum men ehazethus sayhah, ve minhum men hasefnâ bihil ard, ve minhum men ağragnâ, ve mâ kânallâhu liyazlimehum ve lâkin kânû enfusehum yazlimûn.

Diyanet Meali:

29.40 - Bunların her birini kendi günahları yüzünden yakaladık. Onlardan taş yağmuruna tuttuklarımız var. Onlardan o korkunç sesin yakaladığı kimseler var. Onlardan yerin dibine geçirdiklerimiz var. Onlardan suda boğduklarımız var. Allah, onlara zulmediyor değildi, fakat onlar kendilerine zulmediyorlardı.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

29.40 - Hâsılı her birini günahiyle yakaladık, kiminin başına bir taş yağdıran gönderdik, kimini sayha alıverdi, kimini yere geçirdik, kimini de garkettik, Allah onlara zulmetmiyordu ve lâkin kendi nefislerine zulmediyorlardı.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

29.40 - Artık hepsini de kendi günahlarıyla yakaladık. Binaenaleyh onlardan bazıları üzerine bir rüzgâr gönderdik ve onlardan bazılarını şiddetli bir ses tutuverdi ve onlardan bazısını da yere batırdık ve onlardan kimisini de garkettik ve Allah onlara zulmeder olmadı. Fakat onlar kendi nefislerine zulmediciler oldular. 

------------------------ 

İZAH: Karun, Haman, Belam ve Firavun’dan bahsedilmektedir. 

Firavun; kendini ilah edinenlere örnektir.

Haman; Kur’an’da Firavun’un baş veziri olarak geçer. O halde ilahın en yakın yardımcısı diyebiliriz.

Karun; Kur’an’ın Kasas sûresinde (28/76-82) Kārûn Hz. Mûsâ’nın kavminden, hazinelerinin anahtarlarını ancak güçlü bir topluluğun taşıyabildiği, zenginliğiyle mağrur bir kişi olarak takdim edilir. Kārûn gösterişi sevmekte, kavminin arasında ihtişamla dolaşmakta, bu ise bazılarının hayranlığını celbetmekteydi. Kavminin, servetiyle böbürlen-memesi gerektiği yönündeki uyarılarına karşı Kārûn bu serveti kendi bilgisi sayesinde yaptığını ileri sürüyordu. Nihayet kendisi ve evi yerin dibine geçirilmiş, bu âkıbetten ne kendini kurtarabilmiş ne de onu kurtaracak bir topluluk çıkmıştır.

Belam B. Baura; Kur’ân-ı Kerîm’de ismi zikredilmeksizin, “Onlara şu adamın kıssasını anlat: Ona âyetlerimiz hakkında bilgiler verdik ve o -bunlara önce uyduğu halde- daha sonra bunlardan tamamen sıyrılıp uzaklaştı; şeytan onu peşine taktı ve bu suretle azgınlardan biri haline geldi. Biz dileseydik o kişiyi âyetlerimizle yüceltirdik; fakat o dünyaya sımsıkı sarıldı, ihtiraslarına uydu. -Allah’ın âyetleriyle bilgilendirdiği, fakat tabiatının kötülüğü yüzünden bu bilgileri daima dünya menfaatlerine âlet eden- bu adamın durumu, kovsan da kendi haline bıraksan da dilini sarkıtıp durmadan soluyan köpeğin durumuna benzer. İşte âyetlerimizi yalanlayanların hali budur. Bu kıssayı anlat, belki düşünür, öğüt alırlar” (el-A‘râf 7/175-176) ifadeleriyle kendisinden söz edilen kişi, müfessirlerin çoğunluğuna göre Bel‘am b. Bâûrâ’dır. 

Diğer âyetlerde de Hz. Mûsâ’nın apaçık delillerle Firavun, Hâmân ve Kārûn’a gönderildiği, fakat onların Mûsâ’yı yalancı bir sihirbaz olarak niteledikleri, ona karşı çıktıkları, yeryüzünde büyüklük tasladıkları, sonuçta her birinin farklı şekillerde cezalandırıldığı belirtilir (el-Ankebût 29/39; el-Mü’min 40/24) (TDV Ansiklopedisi) Başlarına gelenleri kendileri kazanmışlarıdır. Hepsine gelen ceza çeşidi tabiattan olmuştur. Suda boğulma, yerin dibine geçirilme, ses ve rüzgâr gibi. 

Tabiat kuvvetleri demek Allah’ın verdiği ceza demektir. Kimsenin itirazı kalmamıştır. Ne acıdır ki bu zulüm yine kendilerinden kendilerine sunulmuştur. 

Nefs-i emmarenin akıbeti gösterilmektedir. Emmare a) Kendini ilah edinirse b) Malına güvenirse c) İlmine güvenirse d) İktidardaki yakınlığına güvenirse ve bunları kötü yolda kullanırsa sonu kötüdür. 

İbretler hep gösterilir ve sahneler kostümler değişerek yeniden sunulur ama alana! N.N.

------------------------ 

## Ankebut Suresi - Ayet 57 (Mushaf: 29 - Nüzul: 85 - Alfabetik: 8) 

كُلُّ نَفْسٍ ذَائِقَةُ الْمَوْتِ ثُمَّ اِلَيْنَا تُرْجَعُونَ

~~29.5~ ~ ~
Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

29.57 - Kullu nefsin zâikatul mevti summe ileynâ turceûn.

Diyanet Meali:

29.57 - Her can ölümü tadacaktır. Sonra bize döndürüleceksiniz.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

29.57 - Her nefis, ölümü tadacak, sonra döndürülüp bize getirileceksiniz.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

29.57 - Her nefs ölümü tadıcıdır, sonra da Bize döndürüleceksinizdir.

Hasan Basri Çantay Meali:

29.57 - Her can ölümü tadıcıdır. (Ondan) sonra bize döndürü (lüb getiri) leceksiniz.

------------------------ 

 İZAH: Nefsin tevhid-i sıfat mertebesindendir. Bu mertebeye ulaşıncaya kadar epey yükselme kaydeden sâlik; burada bir mertebe daha yükselir ve “Tenzih”ten “Teşbîh”e ulaşır. 

Daha evvelce HAKk’ın varlığını, isimler düzeyinde batında müşahede etmiş iken; bu defa zahirde Sıfat mertebesinde müşahede etmeye başlar. Her varlıkta HAKk’ın bir sıfatını görüp; her şeyi ona göre değerlendirir. 

“Her nefis ölümü tadacaktır” hükmü ilâhisi bu hâli ne güzel anlatır. Nefs kelimesi ile anlatılmak istenen mânâ; İnsânda bariz olarak benliğinin en geniş mânâ’da ki; vasfı olmakla birlikte, diğer varlıklarda da mertebeleri itibariyle, böyledir. İşte, her varlıktaki “birimsel nefs” ölümü tadacaktır. Ondan sonra, “kendi nefisleri üzerine şahid oldular” hükmüyle de; gerçek İlâhi nefslerini teşbih mertebesinde müşahede etmiş olacaklardır. 

İdrâk ve yaşantısı oldukça zor olan bu mertebede sâlik, tüm sıfatlarının Hakk’ın sıfatları olduğunu idrâk etmeye ve bu anlayış içinde hayatını sürdürmeye devam eder. 

Âdem (a.s) hakkında buyurulan, “ben ona Rûhumdan nefh ettim” hükmü daha, daha kemâle ulaşarak, İsâ (a.s) hakkında, “biz ona rûhumuzdan nefh ettik” şeklini alır. “Biz” ifadesi ile ondaki sıfatların, kendi sıfatları olduklarını açık olarak belirtmiştir. “Biz onu Rûh’ul kûdüs ile destekledik” kelâmı îlâhisi ile de; bu mertebenin mukaddes bir mertebe olduğu anlatılmıştır. 

Bu mertebeye ulaşan kimseleri izâfi babaları kalmaz çünkü “fenâ fillâh” Allah’da fâni ve yok olmuşlardır. Bunların babaları “Rûh’ul Kûdüs”tür. 

İnsânlık seyrinin kemal yolunda “fena fillâh” ve teşbih ifadesi ile de belirtilen “İseviyyet” mertebesini Hıristiyanlar, içlerinde çok azı müstesna ne yazıkki hiç anlayamadılar. Bu yüzden (üçlü ALLAH) yani “Baba, oğul Rûh’ul Kûdüs” ifadeleriyle izaha çalıştılar. İsâ (a.s).mın gerçek makamını idrâk edemediler. Hak’ta fâni olanın kendine has bir yaşantısı olamıyacağından İsâ (a.s). İsâ (a.s).mın şeriatı da yoktur. Mûsâ (a.s.) şeriatına uymaya çalışan Hıristiyan âlemi, işte bu yüzden tam bir kargaşa ve belirsizlik içindedir.

Ne acı durumdur ki ellerinde KÛR’ÂN gibi çok yüce bir hükümler manzumesi ve İlâhi kelâmı bulunan İslâm müntesipleri de onların inançlarına, kendi geçici hevesleri uğruna âlet olmakla her türlü yaşamlarına özenmekte ve büyük bir iştah ile onları örnek almaktadırlar. “Fenâ Fillâh” mertebesine ulaşan kişinin karşılaşacağı epey zorluklar vardır ki; bunun en önemlisi “kayıdsızlığa” düşmesidir. Hiç bir şeyle kayd altına girmek istemez, çünkü HAKK’ta fâni olmuştur. Burada kalmak oldukça zordur. Eğer farkında olmadan tekrar eski birimsel nefsine düşerse, inkârcı zındık olur, çok tehlikeli bir haldir. 

(14-İrfan mektebi. Tevhid-i sıfat bölümü. T.B.) Daha geniş izah için başvurulabilir. N.N.

------------------------ 

## Rum Suresi - Ayet 8 (Mushaf: 30 - Nüzul: 84 - Alfabetik: 87) 

اَوَلَمْ يَتَفَكَّرُوا فٖى اَنْفُسِهِمْ مَا خَلَقَ اللّٰهُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا اِلَّا بِالْحَقِّ وَاَجَلٍ مُسَمًّى وَاِنَّ كَثٖيرًا مِنَ النَّاسِ بِلِقَاٸِ رَبِّهِمْ لَكَافِرُونَ

~~30.8~ ~ ~
Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

30.8 - E ve lem yetefekkerû fî enfusihim, mâ halegallâhus semâvâti vel arda ve mâ beynehumâ illâ bil haggı ve ecelim musemmâ, ve inne kesîram minen nâsi bilikâi rabbihim lekâfirûn.

Diyanet Meali:

30.8 - Onlar, kendi nefisleri (nin yaratılış incelikleri) hakkında hiç düşünmediler mi? Hem Allah, gökler ile yeri ve ikisi arasındakileri ancak hak ve hikmete uygun olarak ve belirli bir süre için yaratmıştır. Şüphesiz insanların birçoğu Rablerine kavuşacaklarını inkâr ediyorlar.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

30.8 - Nefislerinde bir düşünmediler de mi? Allah o Gökleri ve Yeri ve ikisinin arasındakileri başka değil, ancak hak sebeb ve müsemmâ bir ecel ile halk buyurmuştur, bununla beraber doğrusu insanlardan birçoğu rablarının likasına kâfirdirler.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

30.8 - Nefisleri hakkında tefekkürde bulunmadılar mı? Allah gökleri ve yeri ve bunların aralarındakilerini yaratmadı, ancak hak ile ve muayyen bir vakit için yaratmıştır. Ve şüphe yok ki, insanlardan birçokları Rablerine kavuşmayı elbette münkirdirler.

------------------------ 

İZAH: Öleceğini bilerek yaşayan tek canlıyız yeryüzünde. İrade ve kudret elimize verilerek her şeyin sahibi bizmiş illizyonundayız. Ancak ölümle gözlerimiz açılıyor. Bu hayatta (yine de yanılsamadır ama!)elimizde olan tek şey neye yönelirsek o yolun açılacağıdır.

Ayette Âlemin ve Âdemin Hakk ve hikmetle halkedildiğini ve bunun bir süreyi kapsadığını gösterir. A’ya’nı sabitemiz Hakk’ın isimlerinin gölgesi olduğu ve vücut kokusunun almadığını bilirsek “ebedi olduğumuz zannı” hiç gitmeyecektir. Bir de özel olduğumuz fikri. 

Dünya yaşamı tekrarları görmezsek çok cazip gelir. Değişenlerin ve değişeceklerin ilim ve yorumlar olduğunu dünya ehli gözden kaçırır. Zira ilim zorludur. Zahmetlidir. 

Unutma ve inkâr kolaydır. 

Bu kadar süslü ve her gün düzeltilmesi, yarışılması gereken bir yaşantıdan insan sıyrılamaz. Ancak “sizi biraz korku, biraz açlık, biraz da mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltme ile imtihan edeceğiz.” (Bakara/ 155) ayetinin gereği ile silkeleniriz… O kadar! Alan alır, kalan kalır. 

Hayata hangi anlamı verirsek o şekilde yaşarız. Çünkü bizler esma-ul hüsnanın gölgeleri olarak manayız. Kelimeleriz. Hangi mana mayamızda varsa ona göre yaşarız. Şurası da unutulmamalı ki her birimiz ayrı manaların bir arada olduğu “nefs-i vahide”yiz. Kendi manamızı büyük mananın içinde bulabilmek önemlidir. Mevlana’nın fil hikâyesinde olduğu gibi. Karanlık bir oda ya da mağarada neyi tutarsak o anlam anlayışımızdır. Önemli olan büyük bir haritanın içindeki bir yer olduğumuzdur. Ve seyahate, seyre çıkarak bütünlüğü görme, bulma gayretimizdir. 

Ayet emmare ve alt katlarına seslenir. Çoğu kişi inkâretme içinde oldukları da belirtilir. N.N.

------------------------ 

## Rum Suresi - Ayet 9 (Mushaf: 30 - Nüzul: 84 - Alfabetik: 87)

اَوَلَمْ يَسٖيرُوا فِى الْاَرْضِ فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذٖينَ مِنْ قَبْلِهِمْ كَانُوا اَشَدَّ مِنْهُمْ قُوَّةً وَاَثَارُوا الْاَرْضَ وَعَمَرُوهَا اَكْثَرَ مِمَّا عَمَرُوهَا وَجَاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ فَمَا كَانَ اللّٰهُ لِيَظْلِمَهُمْ وَلٰكِنْ كَانُوا اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ

~ ~ ~
Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

30.9 - E ve lem yesîrû fil ardı feyenzurû keyfe kâne âgıbetullezîne min gablihim, kânû eşedde minhum guvvetev ve esârul arda ve amerûhâ eksera mimmâ amerûhâ ve câethum rusuluhum bil beyyinât, femâ kânallâhu liyazlimehum ve lâkin kânû enfusehum yazlimûn.

Diyanet Meali:

30.9 - (Yine) onlar, yeryüzünde dolaşıp kendilerinden öncekilerin sonunun nasıl olduğuna bakmadılar mı? Onlar kendilerinden daha kuvvetli idiler. Yeryüzünü sürüp işlemişler ve orayı kendilerinin imar ettiğinden daha çok imar etmişlerdi. Onlara da peygamberleri apaçık deliller getirmişlerdi. Allah, onlara asla zulmediyor değildi. Fakat onlar kendilerine zulmediyorlardı.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

30.9 - Ya Yeryüzünde gezib bir bakmadılar da mı? Nasıl olmuş akıbeti kendilerinden evvelkilerin? Kuvvetçe kendilerinden daha şiddetli idiler, Arzı aktarmışlar ve onu kendilerinin ı'marından ziyade ı'mar etmişlerdi, Peygamberleri de onlara beyyinat ile gelmişlerdi, demek Allah onlara zulmetmiyordu velâkin kendileri nefislerine zulmediyorlardı.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

30.9 - Yeryüzünde gezip de bakmadılar mı ki, onlardan evvelkilerin akibetleri nasıl olmuştur? Onlardan kuvvetce daha şiddetli idiler ve onların imar ettiklerinden daha ziyâde yeri altüst etmiş ve imarda bulunmuşlardı ve onlara peygamberleri zahir hüccetler ile gelmişlerdi. Artık Allah onlara zulmeder olmadı, velâkin onlar kendi nefislerine zulmeder oldular.

------------------------ 

İZAH: Geçmiş, gelecek ve şimdide nefsin hallerinden haber veren Kur’an-ı Kerim değişik ibretlerle anlatmaktadır. Adeta hayat rehberidir. Yeryüzünü imar eden bizden daha güçlü topluluklar ve liderlerinin geldiği haber verilmektedir. Bazılarını bizler kalıntılarından görmekteyiz. 

Öyle ki kalıntılardan eskiden nasıl olduğunu çıkarabilecek teknolojiye de sahibiz. Ve sistemlerine hayran kalmak-tayız…. Ama olanlar sadece budur. İmar etmişler fakat kendilerini unutmuşlardır. En büyük zulüm de budur. Yani “Bir şeyi ait olduğu yere koymamaktır!” Nefs-i emmarenin sonu gösterilmektedir. Uyarı ayetidir. N.N.

------------------------ 

## Rum Suresi - Ayet 21 (Mushaf: 30 - Nüzul: 84 - Alfabetik: 87) 

وَمِنْ اٰيَاتِهٖ اَنْ خَلَقَ لَكُمْ مِنْ اَنْفُسِكُمْ اَزْوَاجًا لِتَسْكُنُوا اِلَيْهَا وَجَعَلَ بَيْنَكُمْ مَوَدَّةً وَرَحْمَةً اِنَّ فٖى ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ

~~~ ~ ~
Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

30.21 - Ve min âyâtihî en halega lekum min enfusikum ezvâcel liteskunû ileyhâ ve ceale beynekum meveddetev ve rahmeh, inne fî zâlike leâyâtil ligavmiy yetefekkerûn. 

Diyanet Meali:

30.21 - Kendileri ile huzur bulasınız diye sizin için türünüzden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet var etmesi de O'nun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için elbette ibretler vardır.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

30.21 - Yine onun âyetlerindendir ki; sizin için nefislerinizden zevceler yaratmış kendilerine ısınırsınız diye ve aranızda bir sevgi ve bir esirgeme yapmış, şübhesiz ki bunda düşünecek bir kavm için âyetler var.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

30.21 - Ve O'nun âyetlerindendir ki, sizin için nefislerinizden zevceler yaratmış, onlara ısınasınız diye ve aralarınızda bir sevgi ve merhamet yapmıştır. Şüphe yok ki tefekkür edecekler olan bir kavim için bunda elbette ibretler vardır.

------------------------ 

 İZAH: Bizim tek bir nefisten halkedildiğimizi göserir. Her birimiz diğerimiz için zevc ve zevcedir. Aslımız birdir ve birbirimize ayna olmamız, yardımcı olmamız zahirde ki birliğe, zahirde ulaşmamız içindir. Aradaki sevgi ise C.Hakkın varlıkları halkettiği mayadır. Muhabbettir. Muhabbet ise batında birlik içindir. 

Bu muhabbetin nedeni, niçini, sebebi yoktur! Niye eşimizi sevdik? Bilmiyoruz… Aslı C.Hakkın gönlümüze ilka etmesidir. Çünkü her nefis bütünlenmek ister. Eksiğini bilir ve bulur!

Ayetler her nefis mertebesine hitap eder. Kişiler nerede ise o mertebedeki kişiye muhabbet eder. Bir müddet sonra üst mertebenin de bilgisiyle muhabbetin nüvesi değişir. Sürekli seyr edenin manzarası değişeceği için muhabbeti de farklı olur. 

Evlilik durumu için “çiftler etkileşim içindedirler, hangisi kuvvetli ise ya çeker ya indirir.” Salikin kendi bünyesinde de hep muhabbet ettiği vardır.

Kısaca akl-ı kül ile nefs-i külün dayanışması ömür boyu sürecektir. Akıl nefiste görecek, nefis akıldan aldığı ilimle yapacaktır. Kaynaştırma muhabbettir… N.N. 

------------------------ 

## Rum Suresi - Ayet 28 (Mushaf: 30 - Nüzul: 84 - Alfabetik: 87) 

ضَرَبَ لَكُمْ مَثَلًا مِنْ اَنْفُسِكُمْ هَلْ لَكُمْ مِنْ مَا مَلَكَتْ اَيْمَانُكُمْ مِنْ شُرَكَاءَ فٖى مَا رَزَقْنَاكُمْ فَاَنْتُمْ فٖيهِ سَوَاءٌ تَخَافُونَهُمْ كَخٖيفَتِكُمْ اَنْفُسَكُمْ كَذٰلِكَ نُفَصِّلُ الْاٰيَاتِ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ

~ ~ ~
Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

30.28 - Darabe lekum meselem min enfusikum, hel lekum mim mâ meleket eymânukum min şurakâe fî mâ razagnâkum feentum fîhi sevâun tehâfûnehum kehîfetikum enfusekum, kezâlike nufassılul âyâti ligavmiy yağgılûn.

Diyanet Meali:

30.28 - Allah, size kendinizden şöyle bir örnek getirdi: Kölelerinizden, verdiğimiz rızıklarda sizinle eşit haklara sahip olan ve birbirinizden çekindiğiniz gibi kendilerinden çekindiğiniz ortaklarınız var mı? Düşünen bir topluluk için âyetleri böyle ayrı ayrı açıklıyoruz.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

30.28 - Size kendinizden bir temsil yaptı: hiç size kısmet ettiğimiz şeyde elleriniz altındaki milklerinizden ortaklarınız bulunur da onlarla siz müsavi olur kendilerinizi saydığınız gibi onları sayar mısınız? İşte akledecek bir kavm için âyetleri böyle ayırd ediyoruz.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

30.28 - Sizin için kendi nefislerinizden misal irâd etti. Sizi merzûk ettiğimiz şeyde sizin için sağ ellerinizin maliki olduğu (köle ve cariye) gibi şeylerden ortak olanları var mıdır ki, onda siz müsavî olasınız? Kendi nefislerinizden korktuğunuz gibi onlardan da korkasınız? İşte böyle âyetleri âkilâne düşünürler olan bir kavim için mufassalan bildiririz.

------------------------ 

İZAH: C.Hakk bu ayette Allah’tan başka ilah edinenleri kendilerinden misal vererek açıklıyor. 

Meliklik en basit ifadesiyle köle-efendi yaşantısında kendini bulur. Bugün melik’e fabrikatör ve çalışanları diyebiliriz. Eski ve şimdiki durumda “sahipler, melikler” asla köleleriyle veya çalıştırdıkları kişiler ile aynı düzeyde olmak istemezler. Bu psikolojik bir durumdur. 

Ama gelgelelim C. Hakk’ı halkettiği putlarla bir tutarlar. Kendilerine gelince ayrı tutarlar. Ayette “Eğer akledersek yaptığınız işte bir tutarsızlık olacağını göreceksiniz” diye buyruluyor.

Nefs-i emmare duygularıyla hareket eder. Kendine yakışmayan şeyi başkasına hatta C.Hakk’a yakıştırabilir. Bu ayet emmare akla hitap eder.

Emmare nefse EDEB ve ÇELİŞKİYİ GÖRME tavsiye edilmektedir. N.N. 

------------------------ 

## Secde Suresi - Ayet 13 (Mushaf: 32 - Nüzul: 75 - Alfabetik: 92) 

وَلَوْ شِئْنَا لَاٰتَيْنَا كُلَّ نَفْسٍ هُدٰیهَا وَلٰكِنْ حَقَّ الْقَوْلُ مِنّٖى لَاَمْلَپَنَّ جَهَنَّمَ مِنَ الْجِنَّةِ وَالنَّاسِ اَجْمَعٖينَ

~

 ~ ~ Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

32.13 - Ve lev şié'nâ leâteynâ kulle nefsin hudâhâ ve lâkin hakkal kavlu minnî leemleenne cehenneme minel cinneti ven nâsi ecmeîn Diyanet Meali:

32.13 - Eğer dileseydik, herkese hidayetini verirdik. Fakat benim, "Andolsun, cehennemi hem cinlerden hem de insanlardan dolduracağım" sözüm gerçekleşecektir.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

32.13 - Eğer dilemiş olsa idik her nefse hidayetini verirdik ve lâkin benden şu kavil hakk oldu: elbette ve elbette Cehennemi dulduracağım bütün cinlerle insanlardan.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

32.13 - Ve eğer dilemiş olsa idik her nefsi elbette hidâyete erdirirdik. Fakat elbette ki, «Cehennemi bütün cinlerden ve insanlardan dolduracağım» sözü Benden hak olmuştur.

------------------------ 

İZAH: Önceki ayetlere baktığımızda zahiren kişinin çalışması sonucunda kendi kaderini belirleyebileceği sonucunu çıkarabiliyorduk. Bu yüzden “Sa’y etmesi gerekir” diyorduk.

Bu ayette ise anlıyoruz ki “Allah’ın hidayet dilemesinden”sonra insanların gayret ve çaba göstermesi olabilir.

Bir bakalım; İnsanlar “tek bir nefis-nefs-i Vahide”halk edilmiştir. Vahdet sahası ilimdir. Mevlana’nın dediği “sen bir düşünceden ibaretsin!”olmak insanın özüne işaret eder. 

Allah’ın iradesi ilmine bağlıdır. İlmi de sabit ayn’ların kendisine sunduğu hallerine. Çünkü ayn-ı sabiteler vücut kokusu almamıştır. Yaratılmış değillerdir. Orada sadece Hak vardır, varlık yoktur. İsimlerin gölgeleri hallerini arz eylemişlerdir. Celal ve cemal olarak. 

Şunu da unutmamalıyız; her ismin özünde hem kendine dönük manası hem de 98 ismin manası bulunur. Hadi ağırlıklı olsa da içinde mudill bulunur, mudill ağırlıklı olursa da hadi bulunur. “Sizi imtihan ederiz ta ki bilelim” ayeti (Muhammed/31) ni bu yönden de incelemek gerekir. Çünkü bizim açımızdan belli olan bir şey yoktur. Biz kendimizi bile bilmezken Allah’ın iradesini değişik vecihlerden anlattığı kadarıyla bilebiliriz. 

Bizim tarafımızdan gayret, C.Hakk tarafından gayretimize karşılık ve bilinmezlik!

Nefs-i emmarenin sığındığı ayet olabilir. Çünkü bazen bu ayeti gösterip “Hakk benim için hidayeti dilememiş, ben ne yapayım?” diyebilir. Allah’ın ayetlerinin isteyenin istediği sonucu çıkarma özelliği de bulunur. Hidayet veya dalalet isteyen ayetlere anlam vererek bunu yapabilir. N.N. 

------------------------ 

 Secde Suresi - Ayet 17 (Mushaf: 32 - Nüzul: 75 - Alfabetik: 92) 

## فَلَا تَعْلَمُ نَفْسٌ مَا اُخْفِىَ لَهُمْ مِنْ قُرَّةِ اَعْيُنٍ جَزَاءً بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ

~Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

32.17 - Felâ tağlemu nefsum mâ uhfiye lehum min gurrati ağyun, cezâem bimâ kânû yağmelûn. 

Diyanet Meali:

32.17 - Hiç kimse, yapmakta olduklarına karşılık olarak, onlar için saklanan göz aydınlıklarını bilemez.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

32.17 - Şimdi kimse bilemez onlar için gizlenmiş olan gözler sürurunu yaptıkları amellere mükâfat için.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

32.17 - Onlara yapar oldukları şeylere mükâfaaten gözlerin aydın olacağı şeylerden neler saklanılmış olduğunu artık hiçbir kimse bilmez.

------------------------ 

İZAH: 16. ayette “Hayatları boyunca rahat yatak yüzü görmemiş” olanlardan bahsedilmektedir. Hakk yolunda yorulmayı anlatır. Müjde ayetlerindendir. Dünya nimetlerini hepimiz biliyoruz. Ama ahirette aklımıza gelmeyen güzelliklerin hazırlanması sürprizdir. Çünkü hangi amelimizin nasıl suretleneceğini bilmiyoruz. 

Her nefis mertebesine hitap vardır. Kişi nerede ise oranın lezzetleri bekler. İrfan cennetleri ise yüksüz amellerden kazanılır. Suretlenmesi de ona göre olur. 

Tevhid mertebeleri Allah’ın vechi için yapılır.

Nefsin maddi kazancı yoktur. N.N. 

------------------------ 

## Ahzab Suresi - Ayet 6 (Mushaf: 33 - Nüzul: 90 - Alfabetik: 4) 

اَلنَّبِىُّ اَوْلٰى بِالْمُؤْمِنٖينَ مِنْ اَنْفُسِهِمْ وَاَزْوَاجُهُ اُمَّهَاتُهُمْ وَاُولُوا الْاَرْحَامِ بَعْضُهُمْ اَوْلٰى بِبَعْضٍ فٖى كِتَابِ اللّٰهِ مِنَ الْمُؤْمِنٖينَ وَالْمُهَاجِرٖينَ اِلَّا اَنْ تَفْعَلُوا اِلٰى اَوْلِيَائِكُمْ مَعْرُوفًا كَانَ ذٰلِكَ فِى الْكِتَابِ مَسْطُورًا 

~ ~ ~
Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

33.6 - Ennebiyyu evlâ bilmué'minîne min enfusihim ve ezvâcuhû ummehâtuhum ve ulul erhâmi bağduhum evlâ bibağdın fî kitâbillâhi minel mué'minîne vel muhâcirîne illâ en tef'alû ilâ evliyâikum mağrûfâ, kâne zâlike fil kitâbi mestûrâ.

Diyanet Meali:

33.6 - Peygamber, mü'minlere kendi canlarından daha önce gelir. Onun eşleri de mü'minlerin analarıdır. Aralarında akrabalık bağı olanlar, Allah'ın Kitab'ına göre, (miras konusunda) birbirleri için (diğer) mü'minlerden ve muhacirlerden daha önceliklidirler. Ancak dostlarınıza bir iyilik yapmanız başka. Bu (hüküm) Kitap'ta yazılıdır.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

33.6 - Peygamber, mü'minlere nefislerinden daha evlâdır, zevceleri de analarınızdır, ülülerham (akriba) da Allahın kitabında birbirlerine diğer mü'minlerden ve muhacirlerden daha evlâdırlar. Ancak dostlarınıza bir ma'ruf (bir vasıyyet) yapmanız müstesnâ, kitabda o yazılı bulunuyor.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

33.6 - Peygamber, mü'minlere kendi nefslerinden daha mukaddemdir. Ve onun refikaları da mü'minlerin valideleridir. Karabet sahipleri de Allah'ın kitabında birbirlerine diğer mü'minlerden ve muhacirlerden daha yakındır. Ancak dostlarınıza bir iyilik yapacak olmanız müstesna. Bu, kitapta yazılmış bulunmaktadır.

------------------------ 

İZAH: Peygamberimiz insanlara nefislerinden hem de dostlarından daha yakındır. Eşleri de müminlerin annesi sayılır. Bu ayet Mekke’den Medine’ye göç eden muhacirlerin ensarla kardeş olmasını anlatır. O kadar ki miraslarına da ortak olmuşlardı. Bu ayetle miras ortaklığı ortadan kalkmış oldu. Ama isteyen istediği miktarda yardım etmesi istisna edildi.

Çok az irtibatlı olarak “Tevhid-i esma” mertebesidir diyebiliriz. Kendi kimliğimiz başkalarının kimliği arasındaki farklılığın kalmaması yönünden alaka kurabiliriz. 

Farklılık veren isimler ortadan kaldırılmış ve peygamberimizin ve eşlerinin ana-babalığında kardeşlik tesis edilmiştir.

Diğer türlü salik yolda giderken zaten bu oluşumları mana olarak bünyesinde geçirecektir. N.N.

------------------------ 

## Ahzab Suresi - Ayet 37 (Mushaf: 33 - Nüzul: 90 - Alfabetik: 4) 

وَاِذْ تَقُولُ لِلَّذٖى اَنْعَمَ اللّٰهُ عَلَيْهِ وَاَنْعَمْتَ عَلَيْهِ اَمْسِكْ عَلَيْكَ زَوْجَكَ وَاتَّقِ اللّٰهَ وَتُخْفٖى فٖى نَفْسِكَ مَا اللّٰهُ مُبْدٖيهِ وَتَخْشَى النَّاسَ وَاللّٰهُ اَحَقُّ اَنْ تَخْشٰیهُ فَلَمَّا قَضٰى زَيْدٌ مِنْهَا وَطَرًا زَوَّجْنَاكَهَا لِكَیْ لَا يَكُونَ عَلَى الْمُؤْمِنٖينَ حَرَجٌ فٖى اَزْوَاجِ اَدْعِيَائِهِمْ اِذَا قَضَوْا مِنْهُنَّ وَطَرًا وَكَانَ اَمْرُ اللّٰهِ مَفْعُولًا

~ ~ ~
Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

33.37 - Ve iz tekûlu lillezî en'amallâhu aleyhi ve en'amte aleyhi emsik aleyke zevceke vettekıllâhe ve tuhfî fî nefsike mallâhu mubdîhi ve tahşen nâs, vallâhu ehakku en tahşâh, felemmâ kadâ zeydum minhâ ve taran zevvecnâ kehâ likey lâ yekûne alel mué'minîne haracun fî ezvâci ed'ıyâihim izâ kadav minhunne ve tarâ, ve kâne emrullâhi mef'ûlâ.

Diyanet Meali:

33.37 - Hani sen Allah'ın kendisine nimet verdiği, senin de (azat etmek suretiyle) iyilikte bulunduğun kimseye, "Eşini nikâhında tut (onu boşama) ve Allah'tan sakın" diyordun. İçinde, Allah'ın ortaya çıkaracağı bir şeyi gizliyor ve insanlardan çekiniyordun. Oysa kendisinden çekinmene Allah daha lâyıktı. Zeyd, eşinden yana isteğini yerine getirince (eşini boşayınca), onu seninle evlendirdik ki, eşlerinden yana isteklerini yerine getirdiklerinde (onları boşadıklarında), evlatlıklarının eşleriyle evlenmeleri konusunda mü'minlere bir zorluk olmasın. Allah'ın emri mutlaka yerine getirilmiştir.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

33.37 - Hem hatırla o vakıt ki o kendisine hem Allahın in'am ettiği hem senin in'am ettiğin kimseye: «zevceni kendine sıkı tut ve Allahdan kork» diyordun da nefsinde Allahın açacağı şeyi gizliyordun, nâsı sayıyordun, halbuki Allah, kendisini saymana daha gerekti, sonra vaktâ ki Zeyd, o kadından ilişiğini kesti biz onu sana tezvic eyledik tâ ki oğullukların ilişiği kestikleri zevcelerinde mü'minlere bir darlık olmasın, Allahın emri de fi'le çıkarılmış bulunuyor.

 Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

33.37 - Ve hatırla o zaman ki, O kendisine Allah'ın in'am ettiği ve senin de kendisine in'am ettiğin kimseye, «Zevceni kendin için tut ve Allah'tan kork,» diyordun ve kendi içerinde Allah'ın açığa çıkaracağı şeyi gizliyordun ve nâstan korkuyordun. Halbuki, korkmaya en ziyâde layık olan Allah'tır. Sonra Zeyd, o kadından alakasını nihâyete erdirince onu seninle evlendirdik. Tâ ki oğulluklarının alakalarını zevcelerinden kestikleri zaman o zevcelerde mü'minler üzerine bir darlık (bir günah) olmasın. Ve Allah'ın emri yerine getirilmiş oldu.

------------------------ 

İZAH: En gizli yanımız nefislerimizde sakladıklarımızdır. Onu ancak Allah bilir. Hatta gizlediğimizin gizlisini de. 

Peygamberimiz döneminde evlatlıkların boşandığı eşleriyle evlenme yasaktı. Zira evlatlıklar has evlat sayılıyordu. Bu yüzden yasak kılınmıştı. Yanlış âdetin ortadan kalkması Allah’ın murad-ı ilahisidir. Peygamberimizin kaygısı toplumun kurallarına ters düşmekti. Allah’tan korkmak toplum baskısının önüne geçmelidir. Bu da büyük cesaret gerektirir. Bugün bile toplum baskısı hissettiğimiz durumlar olabilmektir. Susmayı tercih ederiz. Ama C.Hakk zamanı gelince ortaya çıkaracaktır.

Salik yönünden dışa vurmaktan çekinilen haller ortaya çıktığı zaman razı olunur. Salik razı olduğunda Allah da ondan razı olur. Razı olunan haller nefsin itiraz ettikleridir. Zordur. Bu duvar yıkılırsa salikin önü açılır.

------------------------ 

## Sebe Suresi - Ayet 19 (Mushaf: 34 - Nüzul: 58 - Alfabetik: 91) 

فَقَالُوا رَبَّنَا بَاعِدْ بَيْنَ اَسْفَارِنَا وَظَلَمُوا اَنْفُسَهُمْ فَجَعَلْنَاهُمْ اَحَادٖيثَ وَمَزَّقْنَاهُمْ كُلَّ مُمَزَّقٍ اِنَّ فٖى ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِكُلِّ صَبَّارٍ شَكُورٍ 

~ ~ ~
Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

34.19 - Fegâlû rabbenâ bâıd beyne esfârinâ ve zalemû enfusehum fecealnâhum ehâdîse ve mezzagnâhum kulle mumezzag, inne fî zâlike leâyâtil likulli sabbârin şekûr.

Diyanet Meali:

34.19 - Onlar ise, "Ey Rabbimiz! Yolculuğumuzun konakları arasını uzaklaştır" dediler ve kendilerine zulmettiler. Biz de onları ibret kıssalarına çevirdik ve kendilerini darmadağın ettik. Şüphesiz ki bunda çok sabreden, çok şükreden herkes için ibretler vardır.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

34.19 - Buna karşı onlar «ya rabbenâ, seferlerimizin arasını uzaklaştır» dediler ve nefislerine zulmettiler. Biz de onları efsanelere çevirdik ve temamen didik didik dağıttık, şübhesiz ki bunda çok şükredecek her sabırlı için elbette âyetler var.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

34.19 - Fakat onlar: «Rabbimiz! Bizim seferlerimiz arasını uzaklaştır» dediler ve nefislerine zulmettiler. Biz de onları dillere destan ettik ve onları büsbütün parçalamakla parçaladık. Şüphe yok ki, bunda her bir sabreden, şükreyleyen için elbette ibretler vardır. N.N. 

------------------------ 

İZAH: Ayette Sebe halkı ve onların Şam bölgesine ait konaklama yerlerinden bahsedilmektedir. Konaklama yerleri yarım gün uzaklıkta olup, çok bereketli ve sakin geçmekteydi. O bölge halkı zamanla çok zengin oldular. Şımardılar. Konaklama yerleri uzak olursa uzun yolculuk tadını çıkaracaklarını umdular. Duaları gerçek oldu ve konaklama yerleri ortadan kalktı. Her hadsizliğin karşılığı vardır. Dolayısıyla kendileri de sürüldüler…

Emmare nefsin bu dünyadaki hüsranlığını gözler önüne sermektedir. İyi zannettiği şey kötü, kötü olanın sonucu iyi çıkabilir. Yeter ki verilenlere şımarıklık etmeyelim. N.N.

------------------------ 

## Sebe Suresi - Ayet 50 (Mushaf: 34 - Nüzul: 58 - Alfabetik: 91

قُلْ اِنْ ضَلَلْتُ فَاِنَّمَا اَضِلُّ عَلٰى نَفْسٖى وَاِنِ اهْتَدَيْتُ فَبِمَا يُوحٖى اِلَیَّ رَبّٖى اِنَّهُ سَمٖيعٌ قَرٖيبٌ

~ ~ ~
Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

34.50 - Kul in daleltu feinnemâ edıllu alâ nefsî, ve inihtedeytu febimâ yûhî ileyye rabbî, innehû semîun garîb.

Diyanet Meali:

34.50 - De ki: "Ben eğer sapmışsam, ancak kendi aleyhime sapmış olurum. Eğer hidayete ermişsem, bu da Rabbimin bana vahyettiği sayesindedir. Şüphesiz O, hakkıyla işitendir, kuluna çok yakındır." 
Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

34.50 - De ki: eğer ben yanılırsam yalnız kendime kalarak yanılırım ve eğer hidayeti bulmuşsam bilmeli ki rabbımın bana vahiy vermesiyledir, çünkü o yakındır, işitir, işittirir.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

34.50 - De ki: «Eğer ben sapıtmış isem şüphe yok ki, kendi şahsım aleyhine sapıtır olurum ve eğer doğru yola ermiş isem bu da Rabbimin bana vahyettiği şey sebebiyledir. Muhakkak ki, O (Rabbim) işiticidir, pek yakındır.

------------------------ 

İZAH: Nefsine zulm etmişlik ya tamamen dünya hayatına dalmaktır ya da sadece ruhani bir hayat sürmektir. Zira zulmün kelime anlamı: Bir şeyi ona ait olmayan yere koymaktır. Bu yüzden salik her iki dünyayı bir arada götürmelidir. “İki denizi birbirlerine kavuşmak üzere salıvermiştir. Aralarında bir engel vardır, birbirlerine geçip karışmıyorlar.” (Rahman Suresi 19-20) Hidayetin zıddı dalaletdir. Dalaletin en büyük özelliği belirsizliktir. Taayyün, belirlilik ise hidayetin. Mutmainlik bir şeyin kalpte belirli hale gelmesinden ibarettir. Hakk verir. İnsanın önü dumanlı ise yol bulamaz. Kendinden gelir. 

İnsan meylettiğinin kuludur. İtidal ise orta yoldur. İtidalden kim çıkarsa sapıtır. 

Ayette “kişi yanlış yolda olmaklığını nefsinden, doğru yolda olmaklığı ise Rabbinden “bilir. Ve yerindedir.”(Fatiha suresi tefsiri, S.Konevi) Her nefis mertebesinde söylenecek ayettir. Nerede olursak olalım nefsimize bunu hatırlatmak zorundayızdır. N.N. 

------------------------ 

## Fatır Suresi - Ayet 8 (Mushaf: 35 - Nüzul: 43 - Alfabetik: 23)

اَفَمَنْ زُيِّنَ لَهُ سُوءُ عَمَلِهٖ فَرَاٰهُ حَسَنًا فَاِنَّ اللّٰهَ يُضِلُّ مَنْ يَشَاءُ وَيَهْدٖى مَنْ يَشَاءُ فَلَا تَذْهَبْ نَفْسُكَ عَلَيْهِمْ حَسَرَاتٍ اِنَّ اللّٰهَ عَلٖيمٌ بِمَا يَصْنَعُونَ

~ ~ ~
Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

35.8 - Efemen zuyyine lehû sûu amelihî feraâhu hasenâ, feinnallâhe yudıllu mey yeşâu ve yehdî mey yeşâé', felâ tezheb nefsuke aleyhim haserât, innallâhe alîmum bimâ yasneûn.

Diyanet Meali:

35.8 - Kötü ameli kendisine süslü gösterilip de onu güzel gören kimse, ameli iyi olan kimse gibi mi olacaktır? Şüphesiz Allah dilediğini saptırır, dilediğini hidayete erdirir. (Ey Muhammed!) Onlar için duyduğun üzüntüler yüzünden kendini helâk etme! Şüphesiz ki Allah, onların yaptıklarını hakkıyla bilendir.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

35.8 - Ya artık o kimse de mi ki? Kötü ameli kendisine allanmış pullanmış da onu güzel görmüş, şübhe yok ki Allah dilediğini şaşırtır, dilediğini doğru yola çıkarır, o halde nefsin onlara karşı hasretlerle geçmesin, çünkü Allah onların bütün san'atlerini bilir.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

35.8 - Ya o kimse ki, ona kötü ameli süslü gösterilmiş de onu güzel görmüştür. (O hiç ehl-i salâh gibi olabilir mi?) Muhakkak ki, Allah dilediğini şaşırtır ve dilediğini doğru yola iletir. Artık nefsin onların üzerine teessüflerle geçip gitmesin. Şüphe yok ki, Allah (onların) neler işlediklerini tamamıyla bilendir.

İZAH: “Allah’ın bir kimseyi dalalette bırakması, kendisine verilen akıl yeteneğini ve irade gücünü kötüye kullanmakta ısrar etmesi sebebiyle onu tercihiyle ve sonuçlarıyla baş başa bırakması demektir. Birçok âyet ve hadiste yer alan açıklamaların ışığında, bu tür ifadelerin, Allah’ın mutlak iradesine bir gönderme yapma veya –burada olduğu gibi– dini tebliğle görevli olanların başkalarını hidayete eriştirmekle yükümlü olmadıklarını ve zaten buna güçlerinin yetmeyeceğini belirtme amacı taşıdığı anlaşılmaktadır.”(Diyanet tefsiri.) Salik her mertebeyi geçtikçe bir alt mertebedeki eksikliği görür. Ama orada iken bulunduğu yer güzel gelir. Bir de emmare nefisde yaşayan biri için iyi ve kötü sıfatları menfaatine göre şekil alır. O zaman iyi ve kötü yer değiştirir. Zamanla güzel bile görünür. Herkesin kendine göre güzel bulduklarıyla çatışması başlar. Karışır gider. Temyiz yoktur artık. 

Düzeltmeye çalıştığımızda biz de bozuluruz. Üzülmek de işe yaramaz.

Eğer bu kişi yakınımız ise kendimizi helak ederiz. Başkası ise ibret alırız!

Bu ayrımı ortadan kaldırmak zordur. Ama yapacağımız bir şey de yoktur. N.N.

------------------------ 

## Fatır Suresi - Ayet 18 (Mushaf: 35 - Nüzul: 43 - Alfabetik: 23) 

وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰى وَاِنْ تَدْعُ مُثْقَلَةٌ اِلٰى حِمْلِهَا لَا يُحْمَلْ مِنْهُ شَیْءٌ وَلَوْ كَانَ ذَا قُرْبٰى اِنَّمَا تُنْذِرُ الَّذٖينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ بِالْغَيْبِ وَاَقَامُوا الصَّلٰوةَ وَمَنْ تَزَكّٰى فَاِنَّمَا يَتَزَكّٰى لِنَفْسِهٖ وَاِلَى اللّٰهِ الْمَصٖيرُ

~ ~ ~
Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

35.18 - Ve lâ teziru vâziratuv vizra uhrâ, ve in ted'u musgaletun ilâ hımlihâ lâ yuhmel minhu şey'uv ve lev kâne zâ gurbâ, innemâ tunzirullezîne yahşevne rabbehum bil ğaybi ve egâmus salâh, ve men tezekkâ feinnemâ yetezekkâ linefsih, ve ilallâhil masîr.

Diyanet Meali:

35.18 - Hiçbir günahkâr başka bir günahkârın yükünü yüklenmez. Günah yükü ağır olan kimse, (bir başkasını), günahını yüklenmeye çağırırsa, ondan hiçbir şey yüklenilmez, çağırdığı kimse yakını da olsa. Sen ancak, görmedikleri hâlde Rablerinden için için korkanları ve namaz kılanları uyarırsın. Kim arınırsa ancak kendisi için arınmış olur. Dönüş ancak Allah'adır.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

35.18 - Hem günah çeken bir nefis, başkasının günahını çekmiyecek, yükü ağır basan onun yükletilmesine çağırsa da ondan bir şey yüklenilmiyecek, isterse bir yakını olsun, fakat sen ancak o kimseleri sakındırırsın ki gaybde rablarının haşyetini duyarlar, namazı dürüst kılarlar, temizlenen de sırf kendisi için temizlenir, nihayet gidiş Allah’a’dır.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

35.18 - Ve hiçbir günahkâr, başkasının günahını yüklenmez ve eğer ağır yüklü bir kimse, onu taşımaya çağıracak olsa ondan hiçbir şey yükletilemez, velev ki (o çağırılan) karabet sahibi olsun. Sen ancak Rablerinden gıyaben korkar olanları ve namazı dosdoğru kılanları korkutursun ve her kim temizlenirse ancak kendi nefsi için temizlenmiş olur. Ve nihâyet dönüş Allah'adır.

------------------------ 

İZAH: Ayet çok açıktır. İlk bölümü sorumlulukla ilgilidir. Ahirette herkes yaptığının karşılığını görecektir. Ayet gelmeden önce “suçlu olan biri kavmin ileri gelenlerinden biri ise yakınları sayesinde kurtulabiliyordu.” Bunun önüne geçilmiş oldu. 

Hatta Hristiyanlık inancına göre İsa, insanların günahlarının bağışlanması için çarmıhta bedenen can vermiştir. Bu da yanlıştır!

Öğüt alacak kişilerin özellikleri; Rablerinden huşu duymak ve gaybe inanmak ve namazı dosdoğru kılmaktır. 

Her nefis mertebesinde ve ölünceye kadar geçerli bir ayettir. 

Temizlenmek ifadesi zahiren bellidir. Batınen emmare duygulardan arınmak daha doğrusu o duyguların kontrolünü akla vermek gerekir. Haris el-Muhasibi’ye göre; aklın önünü kapatan kötü huylardır. Bu yüzden küçük çocukların aklını açabilmek için güzel ahlakı öğretmek gereklidir. 

Evimizi bir kez temizleyip ömür boyu dokunmamazlık etmeyiz. Ahlaki davranışlarımız da böyledir. “Nefis mertebelerini geçtim, bu iş bitti” demek kendimizi aldatmaktır. Biz aklen nereye kadar çıkmışsak nefis de oraya kadar çıkıp, incelikleri öğrenir. Ve ok incelikle oyun kurar…. 

Bir de İman ve ibadet halinden müstağni olmak yoktur. İman ikana döner, ibadet de ubudete…Terakki budur! N.N. 

------------------------ 

## Fatır Suresi - Ayet 32 (Mushaf: 35 - Nüzul: 43 - Alfabetik: 23)

ثُمَّ اَوْرَثْنَا الْكِتَابَ الَّذٖينَ اصْطَفَيْنَا مِنْ عِبَادِنَا فَمِنْهُمْ ظَالِمٌ لِنَفْسِهٖ وَمِنْهُمْ مُقْتَصِدٌ وَمِنْهُمْ سَابِقٌ بِالْخَيْرَاتِ بِاِذْنِ اللّٰهِ ذٰلِكَ هُوَ الْفَضْلُ الْكَبٖيرُ

~ ~ ~
Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

35.32 - Summe evrasnel kitâbellezînastafeynâ min ıbâdinâ, feminhum zâlimul linefsih ve minhum muktesıd ve minhum sâbikum bil hayrâti biiznillâh, zâlike huvel fadlul kebîr.

Diyanet Meali:

35.32 - Sonra biz, o kitabı kullarımızdan seçtiğimiz kimselere (Muhammed'in ümmetine) miras olarak verdik. Onlardan kendine zulmedenler vardır. Onlardan ortada olanlar vardır. Yine onlardan Allah'ın izniyle hayırlı işlerde öne geçenler vardır. İşte bu büyük lütuftur.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

35.32 - Sonra biz o kitabı kullarımızdan süzdüklerimize mîras kıldık, onlardan da nefislerine zulmeden var, muktesıd, orta giden var, Allahın izniyle hayırlarda ileri geçenler var, işte büyük fadl o.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

35.32 - Sonra o kitabı kullarımızdan seçip ayırt ettiklerimize miras kıldık. İmdi onlardan nefsine zulmeden vardır ve onlardan mutedil olan vardır ve onlardan izn-i ilâhî ile hayırlarda ileri geçen vardır. İşte bu, en büyük bir keremdir.

------------------------ 

İZAH: Müfessirlerin çoğunluğu 32. âyette geçen “kitap”tan maksadın Kur’ân-ı Kerîm ve “mirasçı kılınanlar”dan maksadın da müminler olduğu kanaatinde-dirler. Buna göre âyette zikri geçen üç grup insan da hep müminler olmaktadır. Allah’ın, kendilerine peygamberler aracılığı ile kitabını göndermek için seçtiği kulların tamamı ondan eşit derecede yararlanmış değillerdir. Râzî, bu yoruma göre âyette belirtilen üç mertebe için yapılmış izahları aktardıktan sonra kendi tercihini şöyle açıklar:

 Birinci gruptakiler, Allah’ın buyruklarını terkedip yasaklarını işleyenlerdir. Bunlar “bir işi yerli yerince yapmayan” kimseler oldukları için (meâlde “kendine kötülük eder” diye çevrilen) zalim kelimesiyle ifade edilmiştir.

 “Orta bir durumdadır” (muktesıd) diye söz edilenler, –sonuç almada tam başarılı olmasalar da– ilâhî buyruklara karşı gelmemek için çaba harcayanlardır. 

“Allah’ın izniyle hayır işlerinde yarışır” (sâbık bi’l-hayrât) diye anılanlar ise hem belirtilen çabayı harcayan hem de Allah’ın izniyle bunu başaranlardır. 

Taberî de mirasçı kılınanlar ile müminlerin kastedildiği kanaatini taşımaktadır, fakat kitap ile ilgili yorumlar arasından tercih ettiği şudur: Burada Kur’an’dan önceki ilâhî kitaplar kastedilmektedir; nitekim müslümanlar onlara inanmayı da iman esaslarından sayarlar. Âyetin sonundaki “büyük lutuf” da, “kitaba mirasçı kılma, hayır işlerinde yarışma veya Allah’ın buna muvaffak kılması” mânalarıyla açıklanmıştır (diğer yorumlarla birlikte bk. XXVI, 24-26; Taberî, XXII, 133-137; Zemahşerî, III, 275-276; Şevkânî, IV, 400) (DİB; Kur’an’ı Kerim) Seyri suluk ortayı, dengeyi bulmak içindir. Her mertebede aşırıya kaçtığımızın veya az yaptığımızın ortası bulunarak ilerlenir. Denge halinde iki taraf görünür.

Öne geçmek ancak hayırda, keremde olur. Yoksa nefsin öne geçmesi onu ilah durumuna getirir. Bu kabul edilemezdir. N.N.

------------------------ 

## Yasin Suresi - Ayet 36 (Mushaf: 36 - Nüzul: 41 - Alfabetik: 108)

سُبْحَانَ الَّذٖى خَلَقَ الْاَزْوَاجَ كُلَّهَا مِمَّا تُنْبِتُ الْاَرْضُ وَمِنْ اَنْفُسِهِمْ وَمِمَّا لَا يَعْلَمُونَ~~36.36

~ ~ ~Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

36.36 - Subhânellezî halegal ezvâce kullehâ mimmâ tumbitul ardu ve min enfusihim ve mimmâ lâ yağlemûn.

Diyanet Meali:

36.36 Toprağın bitirdiklerini, kendilerini ve daha bilmedikleri nice şeyleri çift çift yaratan Allah her türlü eksiklikten uzaktır.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

36.36 - Tenzih o yaradan sübhane bütün o çiftleri, hepsini, Arzın bitirdiklerinden ve kendi nefislerinden ve daha bilemiyecekleri neler, nelerden.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

36.36 - O zât-ı ilâhî (noksanlardan) münezzehtir ki, yerin bitirdiklerinden ve (insanların) kendi nefislerinden ve bilmedikleri şeylerden (nice) çiftleri, onların hepsini yaratmıştır.

------------------------ 

İZAH: EZVAC: "Zevc"in çoğuludur. Zevc, çift ve eş demektir ki, Ragıb'ın açıkladığı gibi, iki yakının her birine de denir ve bir diğerine benzer veya zıt olarak ilgili bulunan her şeye de denir. 

Bu itibarla dünyadaki şeylerin hepsi, bir zıddı veya benzeri yahut da herhangi bir bileşiği ve karşıtı bulunması yönüyle çifttirler. Mesela cisim ve ruh, madde ve kuvvet, cevher ve araz, iç ve dış, yer ve gök, karanlık ve aydınlık, dünya ve ahiret gibi ki elektrik bile artı ve eksi diye ikiye ayrılıyor. 

O halde "Çiftleri yarattı" demek, "bütün çeşit ve sınıflarıyla âlemi yarattı" demekle eşittir. Ancak burada asıl sevk, bütün âlemin yaratılışını anlatmak değil, bir ortak ve benzeri bulunan bütün eşlerin, bütün çiftlerin halkedilmiş olduğunu ve dolayısıyla yaratılmışın yaratıcıya eş olamayacağını anlatarak yaratıcının böyle şeylerden tenzih edilmiş olduğunu ve birliğini ispat etmektir. (Elmalı tefsiri) Âdem yeryüzündeki silsilenin suretinin sonuncusu, manasının ilkidir. İnsan Kevn-i camidir. Genel manada çift olma zahirde erkek ve kadını işaret eder ve aralarındaki benzerlik kendi nefislerinden olduğuna işarettir.

Batında ise Ruh ve nefis (duygu ve akıl) den oluşan insan da hem Âdemlik hem de Havvalık vardır. 

Bu yüzden nefis yönüne iner çoğalır, akıl yönüne uruc eder birleriz. Hayvan, bitki ve cemad da sadece nefis(canlılık) olduğu için üreme ve çoğalma vardır. 

*Nefis mertebelerinde de çift olma özelliği vardır.

1.si her nefis bir yönden aşağıdaki mertebenin aklı, yukarıda bulunan mertebenin nefsidir. 

2.si ise her nefis mertebesindeki esma ul hüsna hem kendi manasını içerir. Hem de 99 esmanın manasını.

3.sü her nefis hem Âdemlik hem de Havvalık özelliğini taşır. N.N. 

------------------------ 

 Bu Âyet-i Kerîme’de esmâi ve sıfâti tecelliye geçilerek başka bir konumdan anlatım başlıyor. Bir başka mertebe tarafından Allah (c.c.) izah ediliyor, bu mertebeleri bilmez isek Âyetlerin içinden çıkamayız ve hepsine aynı mertebeden bakmak zorunda kalırız. 

Bu çiftlerden ayrıca tekleri meydana getirdi. 

“Halâka” Hâlik ismi ile halketmek, bâtında olanı zuhura getirmek mânâsınadır. Cenâb-ı Hakk (c.c.) hiçbir şeyi yaratmaz, yaratmak için (haşa) bir Allah’ın kendisinde olmayan ve başka bir Allah’ta olan bir şeyi ondan alarak yeni bir şey üretmesidir. Zuhura gelen varlıklar mutlak yokluktan değil izafi yokluktan yâni bâtında gizli oldukları yerden ortaya çıkmaktadırlar. Bâtın esmâsı hükmü altında iken Zâhir esmâsı hükmü altına girdiler. Cenâb-ı Hakk (c.c.) Hakk esmâsına bir (Lâm) ilâve edince ve “ha” nın üstünede bir nokta ilâvesiyle bu âlemler “halk” olmuştur. 

O öyle bir mutlak tenzihte olan Allah’tır ki her şeyi çift olarak halketti ve zuhura getirdi, yeryüzüde böyledir, sizin nefislerinizde böyledir yâni varlığınızda ilmi olarak meydana gelen herşey de çifttir yâni aklı küll ve nefsi küll iştirakiyledir. 

Bu aklı küll ve nefsi küll anlayışında başka ilimler ortaya çıkar. 

Dışarıda gördüğümüz herşey Allah (c.c.)’ın bir Âyeti olduğuna göre bu âlem Kûr’ân-ı Kerîm’den başka bir şey değildir. Sûretler Sûreleri, bütün birey varlıklarda işaretleri, Âyetleridir. 

(49-36-Yasin-Suresi-) T.B. 

------------------------ 

## Saffat Suresi - Ayet 113 (Mushaf: 37 - Nüzul: 56 - Alfabetik: 90) 

وَبَارَكْنَا عَلَيْهِ وَعَلٰى اِسْحٰقَ وَمِنْ ذُرِّيَّتِهِمَا مُحْسِنٌ وَظَالِمٌ لِنَفْسِهٖ مُبٖينٌ 

~~37.113~
~ ~ ~Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

37.113 - Ve bâraknâ aleyhi ve alâ ishâg, ve min zurriyyetihimâ muhsinuv ve zâlimul linefsihî mubîn. 

Diyanet Meali:

37.113 - Onu da İshak'ı da uğurlu kıldık. Her ikisinin nesillerinden iyilik yapanlar da vardı, kendine apaçık zulmedenler de.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

37.113 - Hem ona hem İshaka bereketler verdik. İkisinin zürriyyetinden de hem muhsin olan var hem de nefsine açık zulmeden.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

37.113 - Ve onun üzerine ve İshak üzerine bereketler verdik ve ikisinin zürriyetinden muhsin olan da vardır ve nefsine apaçık zulmeden de.

------------------------ 

 İZAH: İshak as. İbrahim peygamberin oğludur. Yahudiler ırk ve dinleri aynı olan milletdir. Bu yüzden Yahudi ırkından olmayanlar bu dine giremezler. 

Peygamber soyundan geldikleri için kendilerini günahsız, pir-u pak saymamaları öğütlenir. İkaz edilir. 

Çünkü bir kavmin içinde hem Muhsin hem de nefsine zulmedenler hep olacaktır. Hatta Âdem as. ın Habil ve Kabil evlatları gibi de olabilir. Hepimiz insanız ve Mudill de bulunur, Hadi de. 

Her nefis mertebesinin hadi’si ve mudilli vardır. Dışarıdan gelen düşmanlıklar için bizdeki mudill esmasını korunma maksadıyla kullanabiliriz. N.N.

------------------------ 

## Zumer Suresi - Ayet 6 (Mushaf: 39 - Nüzul: 59 - Alfabetik: 114)

خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ ثُمَّ جَعَلَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَاَنْزَلَ لَكُمْ مِنَ الْاَنْعَامِ ثَمَانِيَةَ اَزْوَاجٍ يَخْلُقُكُمْ فٖى بُطُونِ اُمَّهَاتِكُمْ خَلْقًا مِنْ بَعْدِ خَلْقٍ فٖى ظُلُمَاتٍ ثَلٰثٍ ذٰلِكُمُ اللّٰهُ رَبُّكُمْ لَهُ الْمُلْكُ لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ فَاَنّٰى تُصْرَفُونَ

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

39.6 - Halegakum min nefsiv vâhıdetin summe ceale minhâ zevcehâ ve enzele lekum minel en'âmi semâniyete ezvâc, yahlugukum fî butûni ummehâtikum halgam mim bağdi halgın fî zulumâtin selâs, zâlikumullâhu rabbukum lehul mulk, lâ ilâhe illâ hû, feennâ tusrafûn.

Diyanet Meali:

39.6 - O, sizi bir tek nefisten yarattı. Sonra ondan eşini var etti. Sizin için hayvanlardan (erkek ve dişi olarak) sekiz eş yarattı. Sizi annelerinizin karnında bir yaratılıştan öbürüne geçirerek üç (kat) karanlık içinde oluşturuyor. İşte Rabbiniz olan Allah budur. Mülk (mutlak hâkimiyet) yalnız O'nundur. O'ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O hâlde, nasıl oluyor da haktan döndürülüyorsunuz?

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

39.6 - O odur ki sizi bir tek nefisten yarattı hem onun eşini de ondan yaptı ve sizin için yumuşak başlı hayvanlardan sekiz eş en'am da indirdi: sizleri analarınızın karınlarında üç zulmet hılkatten hılkate yaratıp duruyor. İşte rabbınız Allah o, mülk onun, ondan başka tanrı yok, o halde nasıl çevrilirsiniz?

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

39.6 - Sizi bir tek kişiden yarattı, sonra ondan eşini vücuda getirdi ve sizin için dört ayaklı hayvanlardan sekiz çift indirdi. Sizi vâlidelerinizin karınlarında üç karanlık içine bir yaratılıştan sonra bir yaradılışla yaratıverir. İşte Rabbiniz olan Allah O'dur. Mülk O'nun içindir. O'ndan başka ilâh yoktur. Artık nasıl döndürülüyorsunuz?

------------------------ 

İZAH: Nefsin hakikatini anlatan ayettir.

Nefs-i vahid olan Âdem’den böylece, zevcesi Havvâ Melekût mertebesinde lâtif bir varlık olarak ayrılıp, kendi kimliğini bulmuş oldu. Böylece ikisi de esmâ cennetinde iskân edildiler. 

 Aslında, Âdem ve Havvâ, tek olan bir’in, iki özellikli görünümüdür. İki görünüm de ayrı ayrı bir şey ifade etmemekte; ancak tekrar ikisinin birlikteliğinden, yeni birler, yeni hayatlar, oluşmaktadır. 

 Esmâ Melekût cennetinde, lâtif mânâlar olarak meydana getirilen Âdem ve Havvâ’nın, zâhiren de zuhura çıkmaları için kesif bir elbiseye daha ihtiyaçları vardı ki o da (salsal) kurumuş kara balçıktan, yine Hakk’ın iki eliyle tesfiye ettiği (sevveytühü) toprak içi boş kesif, Âdem’in ve Havvâ’nın kalıbı, heykeli idi. 

 Cenâb-ı Hakk bunun için yeryüzünden aldırdığı çamur balçık ile bu heykelleri tesfiye etti (venefahtü fihi min rûhi) içine rûhundan “nefh” etti, üfledi. İşte bu rûh ve nefha ile esmâ âleminde mânâ olarak var olan Âdem ve Havvâ’nın rûhaniyyetleri bu toprak heykellere tesir ettirilerek kendilerinde bulunan nefes-i Rahmâniyye’nin nefesinde bulunan rutubet-su, hava ve ateş-hararet ile toprak bedenler İlâhi “teshir” tesir ile canlanmaya ve hayat bulmaya başladılar ve kendilerine madde’den toprak bir elbise daha giydirilmiş (halikun beşeran) “Bir beşer halk edeceğim.” tamamlanmış oldu. 

Böylece Hz. Âdem’in, zâhir’i halk, bâtın’ı Hakk, olarak cem’iyyet-i İlâhiye üzere kemâlât-ı tamamlanmış oldu.

(Hz.Adem kitabı, Necdet Ardıç. S.117-118) Müfessirler, “üç karanlık” tabirini, annenin karın duvarı, rahim duvarı ve cenini kuşatan zar (amnion zarı) içindeki karanlık tabakalar olarak açıklarlar. Bu karanlık tabakaları, rahim içinde birbirini kuşatan üç zarın teşkil ettiği tabakalar olarak anlamak da mümkündür. Bunların ilki, cenini koruyan, içi sıvı dolu amnion zarı, ikincisi amnionu dıştan kuşatan ve daha çok ceninin besin ve oksijen almasını sağlayan korion zarıdır. Rahim içini astar gibi kaplayan ve hamileliğin sonuna doğru gittikçe kalınlaşan üçüncü zar, üzerindeki kan damarlarıyla çocuk için besin deposudur. Hamilelikten sonra düştüğü için buna “düşen zar” (zara decidua) denilmektedir. Âyette bu tabakaların karanlık oluşuna bilhassa dikkat çekilmekle, bu karanlık ortamlarda olup bitenlerin dahi Allah’ın bilgisi ve kudreti sayesinde gerçekleştiğine; dışarıdan farkına bile varılmayan bu ortamda yaratılış-zuhur, harikalarının gerçekleştirildiğine işaret edilmiştir. “Türlü yaratılış-zuhur safhalarından geçme” ifadesiyle, Hac (22/5) ve Mü’minûn (23/12-14) sûrelerinde açılımı verilen nutfe, alaka ve mudga safhalarının ve bundan sonraki gelişmelerin kastedildiği anlaşılmaktadır (İbn Âşûr, XXIII, 333-334). Rahim karanlığında döllenmiş hücreye (zigot) nutfe, hücrenin rahim cidarındaki asılı vaziyetine alaka denir. Bu suretle rahimde gelişimini sürdüren embriyo, önce mudga denilen şekilsiz etimsi bir parçaya dönüşür ve zamanla diğer aşamalarda kemikler oluşur; kemikler kaslar, damar ve sinirlerle kaplanarak insan bedeninin oluşumu tamamlanır. Hayvanlardan lutfedildiği bildirilen “sekiz eş”, En‘âm sûresinin 143-144. âyetlerinde zikredilen erkekli-dişili eşler olarak koyun, keçi, deve ve sığır çiftleridir. N.N.

------------------------ 

## Zumer Suresi - Ayet 70 (Mushaf: 39 - Nüzul: 59 - Alfabetik: 114)

وَوُفِّيَتْ كُلُّ نَفْسٍ مَا عَمِلَتْ وَهُوَ اَعْلَمُ بِمَا يَفْعَلُونَ

~ ~ ~
Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

39.70 - Ve vuffiyet kullu nefsim mâ amilet ve huve ağlemu bimâ yef'alûn.

Diyanet Meali:

39.70 - Herkese yaptığının karşılığı tam olarak verilir. Allah, onların yaptıklarını en iyi bilendir.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

39.70 - Ve her nefis ne amel yaptı ise temamen ödenmiştir ve her ne yapıyorlarsa o a'lemdir.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali: 

39.70 - Ve her nefs, ne yapmış ise kendisine (karşılığı) ödenmiştir ve o (Hâlik-ı Hakîm) yapar olduklarını çok iyi bilendir.

------------------------ 

 İZAH: Allah’ın adaletinin gereği; kim ne yapmışsa tastamam karşılığının ödenmesidir. Bu dünyada kendini bilsin bilmesin herkes bir seyir yapmaktadır. Yaptıklarının karşılığı dünya da az da olsa gösterilmektedir. Ve bir sürü atasözleri de türetilmiştir. “etme- bulma dünyası veya iyilik yap denize at. Balık bilmezse Halık bilir veya dede koruk yer, torunun dişi kamaşır” gibi.

Hatta Budistlerin “karma” teorisi tamamen bunun üzerine kuruludur. Ya da reekarnasyon yaşanılan hayatın tam karşılığını yine bu dünyada görme üstünedir. 

Ayet ahiret inancını pekiştirir. Ölmeden evvel ölenler yine de kendi haklarında ne olacağını tam bilemezler. Allah bilir. Biz sadece Behlül Dana gibi “duvar nereye doğru yamulmuşsa o tarafa yıkılacağını” biliriz. Bu yüzden eğildiğimiz yere dikkat ederiz. 

Dünyada olanlar zaman ve mekanle gerçekleşir. Bazen yaptığımızın karşılığını tam alamayız. Ama ahirette karşılık TAM olacaktır. N.N.

------------------------ 

## Mumin Suresi - Ayet 10 (Mushaf: 40 - Nüzul: 60 - Alfabetik: 68)

اِنَّ الَّذٖينَ كَفَرُوا يُنَادَوْنَ لَمَقْتُ اللّٰهِ اَكْبَرُ مِنْ مَقْتِكُمْ اَنْفُسَكُمْ اِذْ تُدْعَوْنَ اِلَى الْاٖيمَانِ فَتَكْفُرُونَ

~ ~ ~Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

40.10 - İnnellezîne keferû yunâdevne lemagtullâhi ekberu mim magtikum enfusekum iz tud'avne ilel îmâni fetekfurûn.

Diyanet Meali:

 40.10 - İnkâr edenler var ya, muhakkak onlara: "Allah'ın (size) gazabı, sizin kendinize olan gazabınızdan daha büyüktür. Çünkü siz imana çağırılırdınız da inkâr ederdiniz" diye seslenilir.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

40.10 - O küfredenlere muhakkak şöyle bağırılacaktır: elbette Allahın buğzu sizin nefislerinize buğzunuzdan daha büyük, zira siz iymana da'vet olunuyordunuz da küfrediyordunuz Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

40.10 - Muhakkak o kimseler ki, kâfir olmuşlardır. Onlara nidâ olunacaktır ki: «Elbette Allah'ın buğzu sizin kendi nefslerinize olan buğzunuzdan daha büyüktür. Çünkü siz imâna dâvet olunduğunuz zaman küfre devam edip duruyordunuz.» 

------------------------ 

İZAH: Kâfirler yani hakikatin üstünü örtenler ahirette peygamberlerin Allah için söylediği vaad ve vaidinin gerçek olduğunu görünce kendi nefislerine çok kızacakları ifade edilmektedir. 

Oysa insanların kızması, buğz etmelerine duyguları katkı verir. Ahirette kendilerine kızmaları, oradaki menfaatlerin ellerinden gitmesi yüzündendir.

Günümüzde insanın maddi yönden güçlü olması, Allah’ın onu “sevmesi” gibi algılanır oldu. Kişi başarılı ve zengin değilse değeri kalmadı. Dünya hayatında mutlu olanlar ve istedikleri gibi davrananlar ahirette de aynını bulacağına nefisleri inandırdı. Gitgide hakkı, hakikati örter oldular. 

 C.Hakk’ın kızmasında duygu yoktur. Adalet budur. Allah kişi neyi hak etmişse onu verecektir. 

Her nefis kendi nefsiyle mahcuptur, örtülüdür. İlla ki dışarıdan bir el yardımıyla davet edilmesi gerekir. Yoksa perde üstüne perde biner de nihayetinde küfreder. Hitap her örten ve örtülen nefsedir. N.N. 

------------------------ 

## Mumin Suresi - Ayet 17 (Mushaf: 40 - Nüzul: 60 - Alfabetik: 68)

اَلْيَوْمَ تُجْزٰى كُلُّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْ لَا ظُلْمَ الْيَوْمَ اِنَّ اللّٰهَ سَرٖيعُ الْحِسَابِ

~ ~ ~Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

40.17 - Elyevme tuczâ kullu nefsim bimâ kesebet, lâ zulmel yevm, innallâhe serîul hısâb. 

Diyanet Meali:

40.17 - Bugün herkese kazandığının karşılığı verilir. Bugün asla zulüm yoktur. Şüphesiz Allah, hesabı çabuk görendir.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

40.17 - Bu gün her nefis kazandığı ile cezalanacak, zulüm yok bugün, şübhesiz ki Allahın hisabı serî'dir.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

40.17 - Bugün her nefis kazanmış olduğu ile cezalandırılacaktır. Bugün zulüm yoktur. Şüphesiz ki, Allah hesabı çabukca görendir. 

------------------------ 

İZAH: Ceza karşılıktır. Ayet her nefse hem uyarı hem müjdedir. 

Zulüm “bir şeyi ona ait olmayan yere koymak.” Demektir. C.Hakk bundan müstağnidir. Aynı zamanda Allah seri’ul hisab yani hesabı çabuk görendir. Bu dünyada hesab zamana ve mekâna bağlı olarak ve biraz da eksik çıkar. Tamamı ahirette verilecektir.

Nefis mertebelerinin hepsini ilgilendirir. Çünkü hesap görülmeden cennet-cehennem olayı yoktur.

Yalnız Araf ehli için İbn Cerîr'in rivayetine göre Huzeyfe'ye (ra) Arâf'ın ne olduğu sorulduğunda şöyle demiştir: "A'râf; iyilikleri ile kötülükleri eşit gelen insanlardır. Kötülükleri Cennet'e girmelerine, iyilikleri de Cehennem'e girmelerine mani olmuştur. Bunlar, Cenâb-ı Hak onların hakkında hüküm verinceye kadar bu sur üzerinde kalacaklardır." Tevhid ehli ariflerdir. Allah’ın vechini murad ederler. İnşallah bulacaklardır! N.N. 

------------------------ 

## Fussilet Suresi - Ayet 31 (Mushaf: 41 - Nüzul: 61 - Alfabetik: 30)

نَحْنُ اَوْلِيَاؤُكُمْ فِى الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَفِى الْاٰخِرَةِ وَلَكُمْ فٖيهَا مَا تَشْتَهٖى اَنْفُسُكُمْ وَلَكُمْ فٖيهَا مَا تَدَّعُونَ~~41.31~

~ ~ ~
Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

41.31 - Nahnu evliyâukum fil hayâtid dunyâ ve fil âhırah, ve lekum fîhâ mâ teştehî enfusukum ve lekum fîhâ mâ teddeûn.

Diyanet Meali:

41.31 - (31-32) "Biz dünya hayatında da âhirette de sizin dostlarınızız. Çok bağışlayan ve çok merhametli olan Allah'tan bir ağırlama olarak, orada canlarınızın çektiği her şey var, istediğiniz her şey orada sizin için var." Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

41.31 - Bizler sizin hem Dünya hayatta hem Âhırette dostlarınızız ve size orada nefislerinizin hoşlanacağı var, hem size orada ne isterseniz var.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

41.31 - «Biz dünya hayatında da ve ahirette de sizin dostlarınız ve sizin için orada nefislerinizin hoşlandığı her şey vardır ve sizin için orada ne isterseniz vardır.»

------------------------ 

İZAH: Nefislere müjde ayetidir. Şimdi ve yarına müjdedir. 

Râzî’ye göre 31. âyetteki “canınızın çektiği her şey” ifadesiyle cennetteki maddî nimetler, “umduğunuz her şey” ifadesiyle de mânevî nimetler kastedilmiştir (XXVII, 123). Aynı müfessir, “ikram” diye çevirdiğimiz metindeki “nüzül” kelimesinin özellikle misafire yapılan ikram için kullanıldığını hatırlatarak, bu kelimeden, nasıl ki cömert bir ev sahibi misafirine, sahip olduğu şeylerin en değerli olanlarını ikram ederse Allah Teâlâ’nın da cennetine kabul buyurduğu mümin kullarına en güzel nimetlerini ikram edeceği anlamının çıktığını belirtmektedir. (Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 706-708) İrfan ehline ise Niyazi Mısri ile cevap verelim: N.N.

Bugünkü cennet-i irfâne dâhil olsalar uşşak Yarınki va'd olan hûri veya gılmanı neylerler 

------------------------ 

Fussilet Suresi - Ayet 53 (Mushaf: 41 - Nüzul: 61 - Alfabetik: 30) 

سَنُرٖيهِمْ اٰيَاتِنَا فِى الْاٰفَاقِ وَفٖى اَنْفُسِهِمْ حَتّٰى يَتَبَيَّنَ لَهُمْ اَنَّهُ الْحَقُّ اَوَلَمْ يَكْفِ بِرَبِّكَ اَنَّهُ عَلٰى كُلِّ شَیْءٍ شَهٖيدٌ

## 

~~41.53~ ~ ~
Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

41.53 - Senurîhim âyâtinâ fil âfâkı ve fî enfusihim hattâ yetebeyyene lehum ennehul hakk,u ve lem yekfi birabbike ennehû alâ kulli şey'in şehîd.

Diyanet Meali:

41.53 - Varlığımızın delillerini, (kâinattaki uçsuz bucaksız) ufuklarda ve kendi nefislerinde onlara göstereceğiz ki, o Kur'an'ın gerçek olduğu onlara iyice belli olsun. Rabbinin, her şeye şâhit olması yetmez mi?

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

41.53 - İleride biz onlara hem âfakta hem nefislerinde âyetlerimizi öyle göstereceğiz ki nihayet onun hakkolduğu kendilerine tebeyyün edecek, kâfî değilmi bu ki rabbın her şey'e şâhid.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

41.53 - Yakında onlara ufuklarda ve kendi nefislerinde olan âyetlerimizi göstereceğiz, tâ ki, onlar için onun hak olduğu tezahür etsin. Kifâyet etmiyor mu ki, Rabbin, şüphe yok ki O, her şey üzerine şâhittir.

------------------------ 

İZAH: Tevhid-i efal ayetidir

Bu mertebede kişi, daha evvelce görmüş olduğu, “ENFÜSİ” yani kendi nefsinde yaşadığı hakikatleri bu defa “AFAKİ” yani dış âlemde yaşamağa başlar.

KÛR’ÂN-I KERİM’de, bu hakikati ilk def’a idrak edip yaşayan kimsenin İbrâhim (a.s.) olduğu bildirilmiştir. “Yakında onlara ufuklarlarda ve kendi nefislerinde olan Âyetlerimizi göstereceğiz tâki, onlar için Onun Hakk olduğu ortaya çıksın. (41/53) Kelâmı İlâhisi bunu çok güzel anlatmaktadır.

Bu mertebeye ulaşan kimse ALLAH’ın Âyetlerinin, yani işaretlerinin Hakk olduğunu müşahede eder. Böylece oluşan bütün fiillerin hakk’ın fiilleri olduğunu YAKIYN bir bilgi ile idrak ederek yaşamaya başlar. 

 Oldukça zor olan bu yaşam halinde kişinin çok dikkatli olması gerekir. Karşısına çıkan her fiilin, her şeyin, müspet veya menfi ne olursa olsun hepsinin Hakk ve Hakk’ tan olduğunu bilmesidir. Ancak bu idrak ediş buraya ulaşanlara has bir hükümdür. Buna çok dikkat edilmelidir. “Onun vechinden başka her şey, helâk olacaktır, hüküm onundur, Ona döndürü- leceksiniz.” (28/88) Kelâmı İlâhisi de, bu mertebede çok açık ifadesini bulmaktadır. Her ne kadar bu Âyet-i Kerime’nin gelecekte kıyamet hadisesi ile ilgisi var ise de, yaşadığımız günde de geçerliliğini koruyup bu mertebeye ulaşan kişi yaşantısında ve idrakinde fiillerin ve eşyanın her yönüyle Hakk’ın değişik mertebelerden, ayrı ayrı zuhurları olduğunu bilmesi anlamındadır.

Böylece bu günden, kendiliğinden âlemin kıyameti kopmuş, yani zaten, zan ettiğimiz, fakat aslında sadece isimlerden meydana gelmiş olan eşyanın hakikati ortaya çık- mış olur. Eşyanın hakikatini arayanlar neticede bu mertebenin idrakine ulaşırlar.

Bu hüküm de Hakk’ın hükmüdür ve gerçekte görüldüğü gibi her şey Ona döndürülmektedir, burada döndürülme kelimesi çok iyi anlaşılmalıdır.

Bu mertebe, kişinin kendi İlâhi varlığı ile ef’âl âleminin birleştiği, bütünleştiği ilk tevhid mertebesidir.

İşte bu yüzden burası dostluk, yani hullet mertebesidir. İbrâhim (a.s.) mın halil olması bu yüzdendir. Kendinin ve bütün varlıktaki fiillerin Hakk’ın fiilleri olduğunu, dolayısıyle kendi vasıtasıyla Hakk’ın icraatta bulunduğunu idrak etmesidir. Bu mertebenin kemâli (fenâ-i ef’ âl) dir. Bu mertebe de kesin olarak bilinmelidir ki; âfakta ve enfüste hiç bir şeyin faaliyyeti yoktur, bütün faaliyyet Hakk’a mahsustur. 

(14-İrfan mektebi-Sekizinci bölüm-sayfa-83-) T.B. 

-------------- 

 Aynı konu hakkın da, (96-41-Ku-Ke-Yol-Fussilet suresi) Sayfa (102) de ki ilgili bölümüde buraya ilave edelim. T.B.

-------------- 

 (41/53) – (Senurîhim âyâtinâ fil âfâkı ve fî enfusihim hattâ yetebeyyene lehum ennehul hakku, eve lem yekfi birabbike ennehû alâ kulli şey'in şehîd.) 

(41/53) – “Varlığımızın delillerini, (kâinattaki uçsuz bucaksız) ufuklarda ve kendi nefislerinde onlara göstere-ceğiz ki, o Kur'ân'ın gerçek olduğu onlara iyice belli olsun. Rabbinin, her şeye şâhit olması yetmez mi?” 

-------------- 

 Bu âyet-i kerîme, seyru sülûk yolunda, çok mühim aşamalardan olan, bir seyr’in hakikatini bünyesinde barındırmaktadır. Yedi nefs mertebelerini enfüsî olarak bitirmiş ve âfâkî, hazret mertebelerine adım atmış bir Hakk yolcusunun, uzaklara açılmak için deniz feneri gibi, gönül göklerine açılmaya namzet olanlara, oralarını aydınlatan bir kandil hükmünde olmasıdır. 

 Bilindiği gibi “enfüs/nefs” kişinin kendi varlığı, “âfâk/ufuk” ise kendinin hemen dışından başlayan saha onun âfâkı’dır. Genelde “âfâk/ufuk” kişinin kendine en uzak olan yerde gökyüzü ile yeryüzü’nün birleştiği yere denir, aslında bu gözle görülen en uzak mesafedir, kişinin nefsinin/varlığının dışı ise yakın “âfâk/ufuk” tur. Birde Bâtın olan gönül âleminin ufku vardır ki, sonsuz bir sahadır işte kişi bu madde ufuklarının katından kurtulup bâtın ufuklarına açılması gerekmektedir. Aslında bunların hepsi kendinde de vardır, ancak yaşayıp bulup idrak etmek bir eğitim ve irfaniyyet işidir. “Ne var âlemde o var âdemde,” denmiştir. Çünkü Âdem, âdem-i ma’nâ olarak iç bünyesi başlı başına çok geniş olan bir saha/âlemdir. 

 Ayrıca bu sûre içinde bulunan, bu (53) üncü âyet bizim içinde çok ma’nâlıdır, bilindiği gibi bu sayı bizim şifre sayımızdır. Sûrenin nüzül sırası (61) dir bizimde, Türkçe alfebe harf sıralamasına göre, Necdet ismimiz (61) sayısını vermektedir. Diğer taraftan sûre-i şerif’in düzenlenme sırası (41) dir bizimde, arapça alfebe harf sıralamasına görede, Necdet ismimiz (41) sayısını vermektedir. 

-------------- 

 Görüldüğü gibi bu âyeti kerîmenin de birinci bölümü Zâtî’dir. 

 Senurîhim âyâtinâ, âyetlerimizi yakında göstereceğiz, nerede?. fil âfâkı ve fî enfusihim, ufuklarda ve nafisle-rinde, 

 Bu âyeti kerîme ile nefis mertebelerinden hazret mertebelerine geçişin yolu ifade edilmektedir. Ayrıca, “men arafe nefsehu, fekad arafa rabbe’hu” hadîsi’nin (fekad arafa rabbe’hu) bölümününde çalışma sahasının başlangıcıdır, yani “men arafe nefsehu,” birinci kısmı olan, hadîs-i şerîf’in bu sahaya gelinceye kadar geçilmiş olduğundan buradan sonrası, (fekad arafa rabbe’hu) bölümü faaliyete başlayacaktır. Hâl böyle olunca, birinci kısım “sırat-ı nüstakîm”, ikinci kısım ise “sıratullah”tır. Yani yatay çalışmaktan dikey çalışmaya geçiştir. Ve makam-ı ibrahimiyyet’in başlangıcı, O’nun ayak izlerinin takibi’dir. 

 Şu âyet-i kerîme Hakk’ın bize, bire bir konuşmasından ve gerçek bir ümit vermesinden başka bir şey değildir, “fil âfakî” ve fî “enfüsihim” âfakın içinde ve nefislerinin içinde, yani Ulûhiyet işaretlerini daha bu âlemde size göstereceğiz. Ama yakında, neden? Çünkü bu bir irfaniyyet çalışmasıdır hemen olmaz, nefs terbiyesi lâzım gelmektedir. Bunun oluşması için çalışmamız gerekmektedir. 

 Her şey öyle kolayca kazanılmaz, kolay kazanılan kolayca kaybedilir, zor kazanılan da elden zor çıkar. 

 Enfüs ve âfak’ta hiçbir şey ayırmadan, güneşte yerde yıldızlarda, diğer varlıklarda da demesi, bütün bu varlıklarında, birer âyet olduğunu, böylece bildirmiş oluyor, ve bu âlem kur’ân-ı kerîmin dört halinden bir tanesidir. Bu âlem, fiili ve tafsili kur’ân’dır. Kur’ân da ne varsa bu âlemde vardır, ve bu âlemde ne varsa Kur’ân da vardır. Kur’ân-ı kerîm’in dört tanıtım hali şöyledir. 

 1) Elimizdeki, Mushaf-ı şerif, sahifeli, tenzili kur’ân. 

 2) Elif lâm mim, kur’ân-ı.

 3) Bahsedilen âlemlerde yaygın, tafsili ve fiziki kur’ân 

 4) Kur’ân-ı nâtık olan, Kâmil insân’dır. 

 İşte bu dört mertebeyi idrak etmiş olanlar, ancak gerçek kur’ân okuyanlardır. 

 Görüldüğü gibi âyette evvelâ âfaktan bahsedilmektedir, neden,? çünkü bu mertebede hedef âfaktır. Buraya gelinceye kadar enfüsinin zâten idrak edilmiş olması gerekmektedir. Daha evvelki çalışmalar nefs bölümü görülmüş olmakta idi, daha evvel nefsler görüldü, ancak buraya kadar görülen bireysel nefislerdir, kişinin kendi beşeriyet varlığı yönünden görülmektedir, burada ise nefislerle, âfakın birleştirilmesi vardır, âfak dediğimiz hususta gene bu nefsimizle idrak edilecektir, bu da gene nefs üzerinde olacaktır, evvelâ âfaki önümüzde ki olan bu seyri alacak olan yerimiz gene enfüsî olan yönümüzdür. İşte nefs-î ma’nâ da “men arafe……” ile kişi kendini tanımaz ise bu âyet’in işaret ettiği ma’nâ da âfaki olarak kendini tanıması mümkün değildir. 

 Ancak kişinin nefsinin bu âfaki halleri anlamasının sağlanması gerekmektedir. Yakında, âfakta ve nefislerin-deki âyetlerimizi onlara göstereceğiz, açık ve seçik olarak ifade edilmektedir, ancak bizim gözümüz kapalı olursa, bize ne olursa olsun, gösterildiğinde görmemiz mümkün olmayacaktır. 

 Aslında “kevn/varlık” filmi hep gözümüzün önünde oynayıp durmaktadır, ancak biz günlük işlerle şartlanmış olduğumuzdan, aynen bu hayal âlemi filminin oynandı-ğından haberimiz bile olmamaktadır, ayrıca bizlerde içinde oyuncu olduğumuz halde. 

 Hattâ yetebeyyene lehum ennehul hakku, tâki onlar için O’nun Hakk olduğu ortaya çıksın, yani bütün âlemlerde, Cenâb-ı Hakk’ın “zahera” ismi ile zuhurda olduğu açık olarak, ve Hakk olarak, ortaya çıksın. 

 Bu hususta ehlullahtan birisi, (zuhurunun şiddeti kendisine perde oldu) demiştir, gerçektende öyle şiddetli zuhuru İlâhi vardırki, onun şiddeti kendisini görmeye perde olmuş sebeblere bağlanılmıştır. Günün başlaması, hergün güneşin doğması, “toprak, su, ateş, hava’yı” istediğimiz gibi kullanabilmemiz, bunların hakitine nüfûz etmemize gerçekten bize perde olmaktadır. 

 Diğer taraftan başka bir irfan ehli ise, “eğer âlemler Hakk’ın varlığına perde olsaydı! Hakk onları halkedermi idi!? Demek sûreti ile daha başka bir mertebeden başka bir görüş belirtmiştir. 

 Gerçektende âyet-i kerîme ne kadar açık ne müthiş gerçekleri bizlere aktarmaktadır. İnsan hayretler içinde kalmaktadır. Ne kadar açık, Hakk bizlere bu kadar yakın iken, ancak biz onun yukarılarda ötelerde olduğuna, beşeri tenzîh ile şartlandığımız için bu yakın’lığın ve yakîn’ liğin farkında olamıyoruz. Cenâb-ı Hakk bizlere açık olarak “göstereceğiz” diyor, Allah’ın sözüne itimad edilmezmi? 

 “Göstereceğiz” dediği zaman, görecek olanda var demektir. Görecek kimse olmasa, “göstereceğiz,” sözüde zâten olmazdı. Bu âlemlerin “semâvat ve arz ve aralarında olanların” Zâten Hakk olduğu âyet-i kerîmelerle, açık olarak belirtilmiştir, yeterki biz irfani yönden ne gördüğümüzü, görmesini idrak edelim, görme aslında bir idrak işidir, basarla görülenin zâhiri, basiretle ise o görülenin bâtını/hakikati, görülmüş idrak edilmiş olur, bu ise bir eğitim işidir. 

 İşte âyet-i kerîmenin işaret ettiği idrak yaşantısı budur, bütün bunları idrak edebilmemiz için evvelâ kendi kimliğimizi bulup tesbit etmemiz lâzım’dır. Buradan sonraki seyrimiz, “sıratullah”tır, onun başlangıcı da burasıdır ve hadîs-i şerîfin ikinci kısmının, yani “ancak rabb-ini bilir” bölümünün yaşam hakikatinin başladığı yerdir. 

 Eve lem yekfi birabbike, öyle ise bu hususlar hakkında rabbın sana kâfi değilmidir? ennehû alâ kulli şey'in şehîd, Rabbinin, her şeye şâhit olması yetmez mi?” Şahit müşahede ehli, hadiseyi görerek bilen kimsedir. İşte bütün âlemlerde Cenâb-ı Hakk “basîr” ismiyle görür, “Şahid” ismi ilede müşahede eder, bu müşahedesi ise bir mertebede, kendi zâtı ile, diğer mertebede ise, irfan ehlinin zât-ı ile oradan görür, peygamberimizin de bir vasfı şahittir. Bütün insanlarda bu âlemde ne gördüler ise, onun üzerine şahittirler, ve şahid oldukları kendilerince ne ise onu tasdik etmişlerdir, onların istikameti hedefleride rabblarıda odur, ve oraya döndürüleceklerdir. 

 Bundan sonraki âyet-i kerîme de bu hususta şüphesi olanlar hakkında bilgi vermektedir. 

(96-41-53-Ku-Ke-Yol-Fussilet suresi-) T.B.

------------------------ 

## Şura Suresi - Ayet 11 (Mushaf: 42 - Nüzul: 62 - Alfabetik: 95)

فَاطِرُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ جَعَلَ لَكُمْ مِنْ اَنْفُسِكُمْ اَزْوَاجًا وَمِنَ الْاَنْعَامِ اَزْوَاجًا يَذْرَؤُكُمْ فٖيهِ لَيْسَ كَمِثْلِهٖ شَیْءٌ وَهُوَ السَّمٖيعُ الْبَصٖيرُ

~

~ ~ ~Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

42.11 - Fâtırus semâvâti vel ard, ceale lekum min enfusikum ezvâcev ve minel en'âmi ezvâcâ, yezraukum fîh, leyse kemislihî şeyé', ve huves semîul basîr.

Diyanet Meali:

42.11 - O, gökleri ve yeri yaratandır. Size kendinizden eşler, hayvanlardan da (kendilerine) eşler yaratmıştır. Bu sûretle sizi üretiyor. O'nun benzeri hiçbir şey yoktur. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

42.11 - O Gökleri ve yeri yaradan, size kendilerinizden çiftler yapmış, en'amdan da çiftler, sizi o suretle üretip duruyor, onun misli gibi bir şey yoktur ve o öyle semî' öyle basîrdir.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

42.11 - (O) Gökleri ve yeri yaratan, sizin için kendi cinsinizden zevceler kılmıştır, hayvanlardan da çiftler (yaratmıştır). Sizi onda artırır. O'nun misli gibi bir şey yoktur ve O bihakkın işiticidir, görücüdür. 

------------------------ 

İZAH: Ayette Âlemin halkedilmesi ve Âdem için kendi cinsiden olan zevcelerin kılınmasından bahsedilmektedir. Âdemde potansiyel olarak bulunan (Havva) birliği iki görünüş olarak tezahür eder. İnsan ancak kendi cinsine ve kendinden olana muhabbet eyler. Ve nefislerin maddi ve manevi üretmesi yönünden iki dünya devam eder. 

Ayetin 2. Kısmı yani “O’nun misli gibi bir şey yoktur, O hakkıyla Semi ve Basirdir.”

O’nun misli gibi bir şey yoktur: tenzih 

O Bihakkın semi ve basirdir: teşbihi anlatır.

Tenzih ve teşbih birliktedir. Din sadece tenzih yoluyla anlatıldığında nefis atıl kalır. Sadece teşbih olduğunda da akla geçilmez. Dünyada oyalanılır. 

İkisinin birlikteliği TEVHİD’i getirmelidir! N.N.

------------------------ 

## Şura Suresi - Ayet 45 (Mushaf: 42 - Nüzul: 62 - Alfabetik: 95)

وَتَرٰیهُمْ يُعْرَضُونَ عَلَيْهَا خَاشِعٖينَ مِنَ الذُّلِّ يَنْظُرُونَ مِنْ طَرْفٍ خَفِىٍّ وَقَالَ الَّذٖينَ اٰمَنُوا اِنَّ الْخَاسِرٖينَ الَّذٖينَ خَسِرُوا اَنْفُسَهُمْ وَاَهْلٖيهِمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ اَلَا اِنَّ الظَّالِمٖينَ فٖى عَذَابٍ مُقٖيمٍ

~~42.45~

~ ~ ~
Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

42.45 - Ve terâhum yuğradûne aleyhâ hâşiîne minez zulli yenzurûne min tarfin hafiyy, ve gâlellezîne âmenû innel hâsirînellezîne hasirû enfusehum ve ehlîhim yevmel gıyâmeh, elâ innez zâlimine fî azâbim mugîm.

Diyanet Meali:

42.45 - Ateşe sunulurken onların zilletten başlarını öne eğmiş, göz ucuyla gizli gizli baktıklarını görürsün. İnananlar da, "İşte asıl ziyana uğrayanlar, kıyamet günü kendilerini ve ailelerini ziyana sokanlardır" diyecekler. İyi bilin ki zâlimler, sürekli bir azap içindedirler.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

 42.45 - Ve göreceksin onları o ateşe arz olunurlarken, zilletten boyunlarını bükerek gözaltından bakarlarken, iyman etmiş olanlar da şöyle demekte: gerçek husrâna düşenler Kıyamet günü kendilerine ve âilelerine hasar eden kimselermiş! Bakın zâlimler hakıkaten mukım bir azâb içindedirler.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

42.45 - Ve onları göreceksin ki zilletten mütevazıler oldukları, zayıfca göz kapağını depreterek baktıkları halde ateşe arzolunacaklardır ve imân etmiş olanlar da diyeceklerdir ki: «Şüphe yok, hüsrâna düşenler o kimselerdir ki, Kıyamet gününde nefslerini ve amellerini hüsrâna uğratmış olurlar.» Uyanın! Muhakkak ki, zalimler ebedî bir azab içindedirler.

------------------------ 

İZAH: Ayette tarifi yapılan kişiler kâfirler, zalimlerdir.

Ateşe sokuldukları zaman “göz ucuyla etrafa baktıklarını” şeklinde çevrilen kısmı hakkında yapılan belli başlı açıklamalar şunlardır: 

a) Yaşadıkları zilletten dolayı kısık gözlerle veya gözlerinin feri kaçmış bir halde baktıklarını, b) Çok korktuklarından yahut içinde bulundukları kötü durumdan dolayı kaçamak bakışlar yaptıklarını, c) Çektikleri acılar sebebiyle gözlerini iyice açamadıklarını, d) Kör haşredilecekleri için kalpleriyle baktıklarını. 

Taberî bunlardan birincisini daha isabetli bulur; İbn Atıyye ve Zemahşerî de sonuncu yorumu zorlama bir açıklama olarak nitelerler (Taberî, XXV, 41-42; İbn Atıyye, IV, 41; Zemahşerî, III, 408; Şevkânî, IV, 621). 

Müminlerin 45. Âyette söyledikleri sözü dünyadayken söyledikleri de düşünülebilir. O takdirde meâli şu şekilde değiştirmek uygun olur:

 “Zaten iman edenler de ‘Kıyamet günü gerçek anlamda kayba uğrayanlar, hem kendilerini hem kendilerine uyanları ziyan edenler olacak!’ diyorlardı.” Öte yandan âyete şöyle bir mâna da verilebilir: “İman edenler de kıyamet günü, ‘Gerçek anlamda kayba uğrayanlar, hem kendilerini hem kendilerine uyanları ziyan edenlermiş!’ diyecekler” (Zemahşerî, III, 408). 

Bazı müfessirlere göre bu sözde geçen “kendilerini ziyan etmeleri”nden maksat bu kimselerin cehennem azabına mâruz kalmaları, “kendilerine uyanları ziyan etmeleri”nden maksat ise şayet uyanlar da cehennemdeyse kendilerine yararlarının dokunmaması, şayet cennetteyse aralarına kesin bir engelin girmesidir (Şevkânî, IV, 621). 

“Kendilerine uyanlar” diye çevrilen kısımla, dünyadaki yakınları yahut cennete girmiş olsalardı orada beraber olabilecekleri yakınları da kastedilmiş olabilir (İbn Atıyye, IV, 41).

 İslâm âlimlerinin büyük çoğunluğu birçok âyet ve hadise dayanarak,–şayet imanlı olarak ölmüşlerse– günahkârların ebedî olarak cehennemde kalmayacağı kanaatine ulaşmışlardır. 

Bu görüşe katılmayan bazı âlimler 45. âyette yer alan “zalimlerin sürekli bir azap içinde bulunacağı” ifadesini de delil gösterirler. Hâlbuki burada zalimlerden maksat inkârcılardır; zira Kur’an’da “zalim” kelimesi mutlak olarak kullanıldığında, bununla inkârcılıkta direnenler kastedilir, âyetin önü ve sonu da bu mânayı desteklemektedir. (DİB Kur’an’ı Kerim) Nefs-i emmare va altındakiler için ahiretteki durumları göz önüne serilmiştir. İbret, inzar ayetlerindendir. N.N.

------------------------ 

## Zuhruf Suresi - Ayet 71 (Mushaf: 43 - Nüzul: 63 - Alfabetik: 113)

يُطَافُ عَلَيْهِمْ بِصِحَافٍ مِنْ ذَهَبٍ وَاَكْوَابٍ وَفٖيهَا مَا تَشْتَهٖيهِ الْاَنْفُسُ وَتَلَذُّ الْاَعْيُنُ وَاَنْتُمْ فٖيهَا خَالِدُونَ

~ ~ ~Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

43.71 - Yutâfu aleyhim bisıhâfim min zehebiv ve ekvâb, ve fîhâ mâ teştehîhil enfusu ve telezzul ağyun, ve entum fîhâ hâlidûn.

Diyanet Meali:

43.71 - Onlar için altın tepsiler ve kadehler dolaştırılır. Canlarının istediği ve gözlerinin hoşlandığı her şey oradadır. Siz orada ebedî olarak kalacaksınız.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

43.71 - Altından tepsiler ve küplerle üzerlerine dönülür dolaşır, nefislerin hoşlanacağı, gözlerin lezzet alacağı şeyler hep orada ve siz orada muhalledsiniz.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

43.71 - Onların üzerine altundan tepsiler ile ve destiler ile dolaşır ve orada canların hoşlanacağı ve gözlerin lezzet alacağı şeyler vardır ve siz orada ebedîyyen kalıcılarsınız.

------------------------ 

İZAH: Yedi nefis mertebesini içine alan nefis yani bedenle tadılacak cennetlerden bahsedilir. Emmare de günahını çektikten sonra, mertebesine uygun cennete girecektir biiznillah.

“Ebediyyen kalmak” ilk başta müjde gibi görünse de ilerleme olmayacağı ve kazandığı mertebede ebediyyen kalacağı için düşündürücüdür. 

İrfan cenneti ise efal, esma, sıfat ve zat cennetlerini içine alır. Oralarda ilim almak devam edecektir biiznillah. N.N.

------------------------ 

 Casiye Suresi - Ayet 22 (Mushaf: 45 - Nüzul: 65 - Alfabetik: 15)

وَخَلَقَ اللّٰهُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ بِالْحَقِّ وَلِتُجْزٰى كُلُّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ

~ ~ ~
Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

45.22 - Ve halegallâhus semâvâti vel arda bil haggı ve lituczâ kullu nefsim bimâ kesebet ve hum lâ yuzlemûn.

Diyanet Meali:

45.22 - Allah, gökleri ve yeri, hak ve hikmete uygun olarak, herkese kazandığının karşılığı verilsin diye yaratmıştır. Onlara zulm edilmez.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

45.22 - Hâlbuki Allah o Gökleri ve Yeri hakk ile halk etti, hem de her nefsi hiç hakları yenmeksizin kazandığı ile cezalandırmak için.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

45.22 - Ve Allah, gökleri ve yeri hak ile yarattı ve herkesi kendi kazandığı ile cezalandırılmak için (yaratmıştır) ve onlar zulme uğratılmazlar.

------------------------ 

 İZAH: Allah gökleri ve yeri Hak üzre halk etmiştir. Yani hiçbir şey boş ve mânâsız, maksat ve hikmetsiz değildir. Bu hakikatleri sezenlerin veya örtenlerin karşılığı yine hak ile verilecektir. Hakkı yenmeyecek ve zulüm de yapılmaya-caktır.

Ayet her nefis mertebesine yöneliktir. Mertebe yaşantıları o mertebeyi çıktıktan sonra üstten görünür. Yaşanılan sahayı göremez. Bu yüzden seyirde başa gelenler daha sonra idrak edilir. Zulüm yapılmadığını görür. N.N.

------------------------ 

## Muhammed Suresi - Ayet 38 (Mushaf: 47 - Nüzul: 95 - Alfabetik: 66)

هَا اَنْتُمْ هٰؤُلَاءِ تُدْعَوْنَ لِتُنْفِقُوا فٖى سَبٖيلِ اللّٰهِ فَمِنْكُمْ مَنْ يَبْخَلُ وَمَنْ يَبْخَلْ فَاِنَّمَا يَبْخَلُ عَنْ نَفْسِهٖ وَاللّٰهُ الْغَنِىُّ وَاَنْتُمُ الْفُقَرَاءُ وَاِنْ تَتَوَلَّوْا يَسْتَبْدِلْ قَوْمًا غَيْرَكُمْ ثُمَّ لَا يَكُونُوا اَمْثَالَكُمْ

~ ~ ~
Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

47.38 - Hâ entum hâulâi tud'avne litunfigû fî sebîlillâh, feminkum mey yebhal, ve mey yebhal feinnemâ yebhalu an nefsih, vallâhul ğaniyyu ve entumul fugarâé', ve in tetevellev yestebdil gavmen ğayrakum summe lâ yekûnû emsâlekum.

Diyanet Meali:

47.38 - İşte sizler, Allah yolunda harcamaya çağrılıyorsunuz. Ama içinizden cimrilik yapanlar var. Kim cimrilik yaparsa ancak kendi zararına cimrilik yapmış olur. Allah, her bakımdan sınırsız zengindir, siz ise fakirsiniz. Eğer O'ndan yüz çevirecek olursanız, yerinize başka bir toplum getirir de onlar sizin gibi olmazlar.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

47.38 - İşte siz şunlarsınız: Allah yolunda infak etmeğe (ıktıza eden masrafı vermeğe) da'vet olunuyorsunuz da yine içinizden kimisi kıskanıyor, halbuki kim kıskanırsa kendine kıskanmış olur, Allah ganî, fukara sizsiniz (ihtiyac sizin) ve eğer tersine giderseniz başka bir kavmı tutar yerinize getirir sonra onlar sizin gibi olmazlar.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

47.38 - İşte sizler, o kimselersiniz ki, Allah yolunda infakta bulunmaya dâvet olunursunuz da sizden kimi cimrilikte bulunur. Hâlbuki kim cimrilikte bulunursa şüphe yok ki, kendi nefsi için cimrilikte bulunmuş olur. Ve Allah ganîdir. Sizler ise fakirlersinizdir. Ve eğer siz kaçınırsanız, sizden başka bir kavmi (yerinize) tebdîl eder. Sonra onlar, sizin emsaliniz olmazlar.

------------------------

 İZAH: Cimrilik yani buhullukten söz edilir. İnsan cimrilik ederse zamanla kendisi için de harcamayı unutur. Yemeği, içmeyi bırakır. 

Allah malını kazandıkça küçük gösterir. Bu yüzden cimrilik sıfat olarak yerleşir. Gözünde gitgide azalır. 

Oysa malın sahibi Allah’tır. Veren de O, verdiren de O’dur. İnfak etmekle biz vermiş olmayız. Böyle yapmaya devam edersek C.Hakk bizim yerimize başkasını, o millet yerine başka bir milleti getirir. 

Seyri suluk yolda düzülen kervan misalidir. Öğrenir, yaşarız ve ikan ehli oluruz. Bu yolda yürümek isteyenlere anlatılır ve cimri davranılmaz. 

“Ve emmes saile fela tenhar!” “Soranı boş çevirme” ayeti hem maddi hem de manevi olarak boş çevirmemek demektir. İlimde ve malda cimrilik yapılmamalıdır.

Yalnız “ilimde cimrilik yapılmamalı” derken mertebelere riayet şarttır. Karşımıza geleni tanımazsak verdiğimiz ilaç öldürebilir. Kurtuluş ve helak nefsin bünyesindedir. Çok dikkatli olunmalıdır. 

Nefis mertebelerinde ne cimrilik ne de savurgan olunmalıdır. İtidal gerekir. 

------------------------ 

## Hucurat Suresi - Ayet 11 (Mushaf: 49 - Nüzul: 106 - Alfabetik: 37) 

يَا اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا لَا يَسْخَرْ قَوْمٌ مِنْ قَوْمٍ عَسٰى اَنْ يَكُونُوا خَيْرًا مِنْهُمْ وَلَا نِسَاءٌ مِنْ نِسَاءٍ عَسٰى اَنْ يَكُنَّ خَيْرًا مِنْهُنَّ وَلَا تَلْمِزُوا اَنْفُسَكُمْ وَلَا تَنَابَزُوا بِالْاَلْقَابِ بِئْسَ الاِسْمُ الْفُسُوقُ بَعْدَ الْاٖيمَانِ وَمَنْ لَمْ يَتُبْ فَاُولٰئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ
~~49.11~

~ ~ ~Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

49.11 - Yâ eyyuhellezîne âmenû lâ yeshar kavmum min gavmin asâ ey yekûnû hayram minhum ve lâ nisâum min nisâin asâ ey yekunne hayram minhunn, ve lâ telmizû enfusekum ve lâ tenâbezû bil elkâb, bié'sel ismul fusûku bağdel îmân, ve mel lem yetub feulâike humuz zâlimûn.

Diyanet Meali:

49.11 - Ey iman edenler! Bir topluluk bir diğerini alaya almasın. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Kadınlar da diğer kadınları alaya almasın. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Birbirinizi karalamayın, birbirinizi (kötü) lakaplarla çağırmayın. İmandan sonra fasıklık ne kötü bir namdır! Kim de tövbe etmezse, işte onlar zâlimlerin ta kendileridir.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

49.11 - Ey o bütün iyman edenler! Alay etmesin bir kavm bir kavm ile belki kendilerinden daha hayırlı olurlar, ne de bir takım kadınlar diğer kadınlarla, belki onlardan daha hayırlı olurlar, hem kendilerinizi ayıblamayın ve kötü lâkablarla atışmayın, iymandan sonra fâsıklık ne kötü isimdir, her kim de tevbe etmezse artık onlar kendilerine zulmedenlerdir.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

49.11 - Ey imân etmiş olanlar! Bir kavim diğer bir kavim ile alay etmesin. Olabilir ki, onlar (o alay edilenler) ötekilerden daha hayırlı olurlar ve kadınlar da kadınlardan (bir kimseyi eğlenceye almasın). Olabilir ki onlar, ötekilerden daha hayırlı bulunurlar. Ve kendi nefislerinizi de ayıplamayınız ve kötü lakablar ile atışmayınız. İmândan sonra fâsıklık ne kötü addır ve her kim tevbe etmezse işte zalimler olanlar onlardır, onlar.

------------------------ 

İZAH: Alay etmek, eğlenceye almak, kötü lakab takmak Allah’ın sevmediklerinden fakat nefsin hoşuna gidenlerdendir. Kişi eksikliğini kapatmak için yapar. Ama kirli çamaşırlarını asarak daha göz önüne koyar.

Allah fasıklıkla eş tutuyor eğlenceye almayı. Dünyada kimin kimden daha hayırlı olduğunu ölçen bir araç yok. İnsan la yuad (sayılmayacak) ve la yuhsa (kuşatılmayacak) dır. Bu yüzden her zaman yanılma payı vardır. 

“Sözlükte “hurma ve benzeri şeyler için kabuğunu yırtıp çıkmak; belirli bir sınırı aşmak” anlamına gelen fısk veya füsûk kökünden türemiş bir sıfat olan fâsık, değişik mezheplere mensup âlimlerce yapılmış farklı tarifleri bulunmakla birlikte terim olarak “haktan sapan, Allah’ın emirlerine itaatten ayrılan âsi mümin veya kâfir” diye tanımlanabilir. Bâkıllânî’ye göre fısk ilâhî emirlere isyan edip hak yoldan çıkmaktır. Fâsık ise sürekli fısk içinde kalan ve büyük cezaya müstahak olan kişiyi ifade eder (Semîre Ferhât, s. 342-343) (DİB Ansiklopedisi)

“İmandan sonra fasıklık çok kötü addır! Her kim tövbe etmezse” ayeti mühimdir. 

Allah insana bilmeden yaptığından dolayı tövbe kapısını açık tutar. Israr edilirse o sıfat kişide yapışır kalır. Alay ve eksiklik nefsimizden kaynaklıdır. Karşımızdakine verdiğimiz zarar onuru ile oynamaktır. Her insanın halk ve Hakk olan yanı vardır. Gayretulla’a dokunması Hakk yönündendir. 

Âlem bize aynalık yapar. Kendimizi seyrederiz. Eksiklik ve tamlık bizden yansır. Ta ki ayna olana dek. Yansıtana dek! 

Ayna olanın yapılan kötü işlere cevabı ise sadece SELAM’dır. 

Nefisle ilgili ayetlerde önemli nokta ne yaparsak yapalım kendimize döneceği ve döndüğüdür. 

Seyri süluk alışkanlıklarımızı yıkar. Yıkıntılar üzerine kurulu bina çok sağlamdır. Tıpkı Mısır piramitleri gibi.

C.Hakk kötü ve farkında olmadan yaptığımız alışkanlıklara dikkat çekiyor. Allah korusun “fasık olma ihtimali” mühimdir. Bugün sosyal medyadan isim vermeden içindeki kötülükleri, alay etmelerini boşaltan insanlar rahatladığını zannederler. Oysa içinin karalığını kendilerine sürerler de haberleri olmaz. 

Emmare nefse ihtardır. “İşittik, iman ettik!”(Al-i İmran /193) ayeti ibret alana gelir. Yoksa “Yahudilerden bir kısmı kelimelerin mânalarını çarpıtıyorlar. Dillerini eğip bükerek ve dine saldırarak “işittik ve karşı geldik; dinle, dinlemez olası, râinâ” diyorlar. Eğer onlar “Dinledik ve itaat ettik, dinle ve bizi gözet” deselerdi şüphesiz kendileri için daha hayırlı ve daha doğru olacaktı; fakat inkârları sebebiyle Allah onları lânetlemiştir. Artık pek az inanırlar.”(Nisa/46) N.N.

## ------------------------ 

## Kaf Suresi - Ayet 16 (Mushaf: 50 - Nüzul: 34 - Alfabetik: 48)

وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ وَنَعْلَمُ مَا تُوَسْوِسُ بِهٖ نَفْسُهُ وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرٖيدِ

~~50.16~
~Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

50.16 - Ve lekad halaknel insâne ve nağlemu mâ tuvesvisu bihî nefsuh, ve nahnu akrabu ileyhi min hablil verîd.

Diyanet Meali:

50.16 - Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin ona verdiği vesveseyi de biz biliriz. Çünkü biz, ona şah damarından daha yakınız.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

50.16 - Hem şanıma kasem ederim ki hakıkat insanı biz yarattık ve biliriz; nefsi onu ne ile vesveselendirir ve biz ona «habl-i verîd»den daha yakınızdır.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

50.16 - Ve andolsun ki, Biz insanı yarattık ve ona nefsinin ne vesvese verdiğini de biliriz ve Biz ona şah damarından daha yakınız.

------------------------ 

İZAH: Mülhime nefsten söz edilir. Hem şah damarından daha yakın O’landan ilham alınır hem de nefisten vesvese gelir. İnsanın nefsi çok yakındır. Ondan gelen sesleri de kendinin zanneder. Bu mertebede C.Haktan gelen ses az da olsa fark edilmeye başlanır. Hatta şah damarı derken insandaki batın olanın Hakk olduğu ifade edilir. 

Bir de ayet deizm’e yani “ Allah âlemlerin ötesinde ve insana karışmaz” fikrine cevaptır. 

Allah Uluhiyyeti yönüyle Rabbul Âlemindir. HU ismiyle bilinemezliği yani Âlemlerden müstağniliği vardır. N.N. 

------------------------ 

## Kaf Suresi - Ayet 21 (Mushaf: 50 - Nüzul: 34 - Alfabetik: 48) 

وَجَاءَتْ كُلُّ نَفْسٍ مَعَهَا سَائِقٌ وَشَهٖيدٌ

~ ~ ~
Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

50.21 - Ve câet kullu nefsim meahâ sâikuv ve şehîd.

Diyanet Meali:

50.21 - Herkes beraberinde bir sevk edici, bir de şahitlik edici (melek) ile gelir.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

50.21 - Ve her nefis gelmiştir, beraberinde bir sevk me'muru ve bir şâhid vardır.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

50.21 - Ve herkes gelmiştir. Kendisiyle beraber bir sürücü ve bir şahid bulunduğu halde. 

------------------------ 

İZAH: Mü’min ya da günahkâr kim olursa olsun, her insan iki melekle birlikte gelir. Sürüce ve şahit. 

Meleklerden biri onu mahşere götürür yani sürücüdür, diğeri ise yaptıklarına şahitlik yapar. İbn Abbâs şöyle der: Onu mah­şere götüren meleklerdendir. Şahitlik yapan ise elleri ve ayakları yani organlarıdır. 

Seyri suluk yolculuğu nefsimizin ruh (akıl) yönünedir. Ruhun iki işlevi vardır. Hayat vermesi ve akıl gözüyle gördürmesidir. Eğer bu akıl ahlaklı olursa gönül adını alır. 

Sürücü demek ruhun hayat verip bizi yürütmesidir. Şahit ise ruhun görmesidir. Nefis ve Tevhid mertebelerinde sürücü ve şahitin mahiyeti değişir. 

Nefis mertebelerinin ilk üçünde sürücü ve şahit nefistir. Mülhime nefiste ilham ve vehim ayrımına varıldığında “bir ben vardır benden içeri”yi fark ederiz. 

İster ruh ister akıl diyelim yavaş yavaş o iki sesin Hakk tarafı baskın olmaya başlar. Bu arada nefsin sesi kısılır ama bilgi almaya başlar. İncelikleri öğrenir. Nefis Safiye’de geçirgen, saf olduğu için sesi ve görüntüyü içe geçirir. Ruh-akıl belirgin olur. Sürücü koltuğu iyi gördüğü, şahitliği iyi yaptığı için ruha verilir. N.N. 

------------------------ 

## Zariyat Suresi - Ayet 21 (Mushaf: 51 - Nüzul: 67 - Alfabetik: 111) 

وَفٖى اَنْفُسِكُمْ اَفَلَا تُبْصِرُونَ

~~ ~ ~Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

51.21 - Ve fî enfusikum, efelâ tubsırûn.

Diyanet Meali:

51.21 - (20-21) Kesin olarak inananlar için yeryüzünde ve kendi nefislerinizde birçok alametler vardır. Hâlâ görmüyor musunuz?

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

51.21 - Nefislerinizde de, halâ görmiyecekmisiniz?

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

51.21 - Ve sizin kendi nefislerinizde de (deliller vardır) hiç de görmez misiniz?

------------------------ 

 İZAH: Allah âleme ve Âdeme delillerini koymuştur. Âdem vahidiyet nefsindendir. Âlemden gitmek âlemin yasalarından dolayı Hakkı bulmak çok kolaydır. Kur’an’ı Kerimde de yeryüzü ve göklere bakılması öğütlenir. Hz.İbrahim de Hakk’ı, çocukken böyle bulmuştu. 

Fakat insandan Hakk’a gitmek zor bir iştir. Psikoloji bilim dalının çok zor ilerlemesi bu yüzdendir. Bebeklik devresi denir elde bulunan verilere. 

Her insan bir dünyadır. İncelense bile dibi bulunmayan bir kuyudur. 

Bu yüzden tasavvuf öncelikle insana kendindeki işaretleri bulmasını söyler. Dünyaya ve kendine dolayısıyla C.Hakk’a anlam vermesi nefsinde buldukları ile olacaktır. Kişilerin söyledikleri tecrübelerinden kaynaklanır. Her tecrübe işarettir. 

Nefis eğitim ve öğretimi çok latif ve çok zahmetlidir. Her isteyen girer ama Allah’ın lütfettikleri kalır. Ve terbiye edeni Hakk olur.

Dergâhlarda öncelikle “EDEB YA HU” vardır.

Sonra “İKRA!” gelir. Edebi olmadan okutmazlar. Edepsizlik aklı örter! N.N.

------------------------ 

## Necm Suresi - Ayet 23 (Mushaf: 53 - Nüzul: 23 - Alfabetik: 80)

اِنْ هِىَ اِلَّا اَسْمَاءٌ سَمَّيْتُمُوهَا اَنْتُمْ وَاٰبَاؤُكُمْ مَا اَنْزَلَ اللّٰهُ بِهَا مِنْ سُلْطَانٍ اِنْ يَتَّبِعُونَ اِلَّا الظَّنَّ وَمَا تَهْوَى الْاَنْفُسُ وَلَقَدْ جَاءَهُمْ مِنْ رَبِّهِمُ الْهُدٰى

~~ ~ ~Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

53.23 - İn hiye illâ esmâun semmeytumûhâ entum ve âbâukum mâ enzelallâhu bihâ min sultân, iy yettebiûne illez zanne ve mâ tehvel enfus, ve legad câehum mir rabbihimul hudâ. 

Diyanet Meali:

53.23 - Onlar ancak sizin ve atalarınızın (ilâh edindiğiniz şeylere) taktığınız isimlerdir. Allah, onlar hakkında hiçbir delil indirmemiştir. Onlar (putperestler) yalnız zanna ve nefislerin arzusuna tâbi oluyorlar. Andolsun ki, kendilerine, Rableri katından yol gösterici gelmiştir.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

53.23 - Onlar hiçbir şey değil sırf sizin ve babalarınızın taktığınız kuru isimler, Allah onlara öyle bir saltanat indirmedi, yalnız zanna ve nefislerin sevdasına tabi oluyorlar, hâlbuki rablarından kendilerine doğru yolu gösteren, geldi.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

53.23 - Onlar hiçbir şey değil, ancak birtakım isimlerdir ki, onları siz ve babalarınız takmışsınızdır. Allah Teâlâ ona dâir bir hüccet indirmemiştir. Zandan ve nefislerinin arzu ettiğinden başka bir şeye tâbi olmuyorlar. Hâlbuki onlara Rablerinden bir hüda (bir rehber-i hidâyet) gelmiştir.

------------------------ 

İZAH: Ayet geçmişe ve şimdiye hitap eder. 

Bugün dışta görülen putlardan kurtulduk. Kimse eline ikoncuklar alıp tapmıyor.

Ama daha güçlüsü ve görünmezi içimizdedir. Ve bize hâkim olmaktadır. Bir şey görülmezse kontrol altına alınamaz. 

Heva ve heveslerimiz görünmediği için daha şiddetlidir. Doğrudan tesir ederler. Çünkü her insanın kendinden kaynaklanır. Onlara verilen isimler de kendi zannındandır. 

En mühümi de o ilahlar gücünü insandan alırlar. Çeşitli imtihanlarla onların gelip geçiciliği su üstüne çıktığında insan Rabbine sarılır.

Bu imtihanlar kişinin anlayacağı şekilde olur. Kimi “Bir kitap okudum hayatım değişti” der. 

Kimi televizyonda gördüğü bir olaya ibret nazarıyla bakar.

En çok da kıymet verdiklerinin elinden alınmasıyla olur…

Nefs-i emmare ve levvameye yönelik bir hatırlatmadır. N.N. 
------------------------ 

Onlar hiçbir şey değildir, onlar ancak siz ve babalarınız tarafından yani insânlar tarafından isimlendirildiği için, isim kazanmışlar. 

Esas varlık Allahındır, isimler sonradan var edilmiştir. Bu isim verilmesi insânların yaşamlarının kolaylaştırması, karışıklık olmasın diye’dir. 

 Eğer Allah bir sultan (delil) indirirse o zaman iş başkadır. 

Meselâ nizam-ı ilâhiyeye göre ateş herşeyi yakar, hiçbir şey ona karşı koyamaz ama Allah İbrahim (a.s.) üzerine sultan indirdiğinden ateş onu yakmadı. Çünkü onda ilâhi saltanat vardır. Aksi takdirde hiç-bir mesnedi olmaz. 

Hayâl ve zandan meydana getirilen şeylerin hiçbir ilâhi mesnedi yoktur. Öyle ki biraz daha ileriye gidelim kendi rabbımızı dahi biz zannımız’dan meydana getirdik. 

Esasında bütün âlemler, Cenâb-ı Hakkın rû’yasıdır, yani hayâldir. Ama şu anda kesafet kazanmıştır ve müşahâde edilebiliniyor. 

Peki biz Cenâb-ı Hakk’ın varlığını bu yakınlıkta, bu müşahâde de idrak edip, anlayabiliyor muyuz?... Yani “gerçek eşhedü” diyebiliyor muyuz?... 

- Diyemiyoruz. 

O zaman hangi rabbe ibadet ediyoruz?... Hayâlimizde kendi resmettiğimiz rabbe ibadet ediyoruz demektir.

Ancak Cenâb-ı Hakk onu da hoş görüyor. “ene abdî zannibi” “ben kulumun zannı üzeriyim,” hükmü ile onu da kabul ediyorum. Bu kabul başka ilâhi hakikate, ilâhi rabb’a ulaşmak çok başka şeydir. İslâmın asaletine uygun olan şey asalettir, vekâlet değildir. Bizim Hz. Rasûlüllah’ın asaleti ile asaletlenmemiz gerekir. Tabii ki bu asalet onun asaletine göre vekâlet sayılır ama “vekâlet-i asliyye”dir. 

 “in yettebi­une illezzanne ve ma tehvel enfüsü”

“Zandan ve nefislerinin arzu ettiğinden başka birşeye tâbi olmuyorlar.” Onlar ancak zan ve hayâllerine tabi oldular. İlâhi hakikate tabi olmadılar Bu Âyetler her ne kadar Hz. Rasûlüllah’ın risâletinden önceki insânlara hitap ediyorsa da Kûr’ân-ı Keriym her zaman taptaze olduğundan her an, her Âyeti bize ve bütün insânlara taze ve mutlak olarak hitap etmektedir. Bizler bunu okuduğumuzda aynı hüküm altına biz de giriyoruz. Zanların %99 u mutlak yanlış çıkar, nadiren bazen tutar. 

 Onlar ancak zanlarına tabi oldular. Gerçek bir Allah bilgisi oluşturamadıklarından dini Mübin-i İslâmı sadece yap - yapma yahut uygula - uygulama cetveli hâline getirdiklerinden, sadece %20 sini teşkil eden fizik bedenini ilgilendiren sahası ile ilgilenildiğinden, mârifetullah bilgisi hiç ortaya çıkarılmadığından, İslâm bilgisi olarak fıkıh (yani sosyal yaşantımızda lâzım olan ve sadece bu dünyada geçerli olan beşer arası ilişkileri ve fiillerin tatbikat) bilgileriyle uğraşıldığından Allahlık, ulûhiyyet, mârifetullah bilgisi göz ardı edilmiştir. 

“lâ tetefekkeru bizâtîllâh” 

“Allahın zatını tefekkür etmeyin” hadis-i kûdsisini yanlış anlayarak “Allahı hiç düşünmeyin,” hükmü kullanıldı, böylece insân kendine yazık etmiş oldu. Bu durumda ne vicdanen tatmin olmuş (mutmain nefsi olan) insânlar olabildik, ne de bunun tatbikatını yapamadığımız için dışarıdan bizi örnek alacak olanlara örnek olabildik. Eğer biz İslâmın bize sunduğu kurallar içinde, hakikatiyle bilmiş olsaydık, bugün bütün dünya müslüman olurdu. 

“ve ma tehvel enfüsü”

“Zan üzeri hareket etmeyi ve nefislerinin arzu ettiğidir.” Bu hayâli kurgu, zannetme onların nefislerine hoş geliyor, deniyor. 

 “ve lekad caehüm min rabbihimül hüda”

“ve halbuki, gerçekten onlara Rab'lerinden bir hüdâ (bir hidâyet rehberi) gelmiştir.” Yani bütün bu hayâl ve zanları içlerinde rablerinden bir hüda/hidâyet geldi, diyor. Bu hüküm içinde Hz. Rasûlüllahın ve ondan sonra devam eden ehlullahın, insân-ı kâmillerin, âriflerin gelişini kabul etmeliyiz. Hüda “Hadi” isminin zuhur edicisi, hidâyet üzere onları götürücüler geldi, deniyor. Buna rağmen onlar yine de zanlarına ve kendi isimlendirdikleri putlarına yöneldiler. 

(37-53-Necm-Suresi-) T.B. 

------------------------ 

## Hadid Suresi - Ayet 22 (Mushaf: 57 - Nüzul: 94 - Alfabetik: 33)

مَا اَصَابَ مِنْ مُصٖيبَةٍ فِى الْاَرْضِ وَلَا فٖى اَنْفُسِكُمْ اِلَّا فٖى كِتَابٍ مِنْ قَبْلِ اَنْ نَبْرَاَهَا اِنَّ ذٰلِكَ عَلَى اللّٰهِ يَسٖيرٌ~~57.22~

~Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

57.22 - Mâ esâbe mim musîbetin fil ardı ve lâ fî enfusikum illâ fî kitâbim min kabli en nebreehâ, inne zâlike alallâhi yesîr.

Diyanet Meali:

57.22 - Yeryüzünde ve kendi nefislerinizde uğradığınız hiçbir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce, bir kitapta (Levh-i Mahfuz'da) yazılmış olmasın. Şüphesiz bu, Allah'a göre kolaydır.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

57.22 - Ne Arzda, ne de nefislerinizde bir musıbet başa gelmez ki biz onu fi'le çıkarmazdan evvel bir kitabda yazılmış olmasın, şübhesiz bu Allaha göre kolaydır.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

57.22 - Ne yerde ve ne de kendi nefislerinizde musibetten bir şey isabet etmez ki, illâ o, onu yaratmamızdan evvel bir kitapta yazılmıştır. Şüphe yok ki bu, Allah'a göre pek kolaydır.

------------------------ 

İZAH: Ayet; başımıza gelenlerin önceden belirlendiğini söylüyor. Öyledir de. Allah “ne âlemlerin ne de kendi halkedilişimizde bizi şahit tutmamıştır.” Aklımız hazine, potansiyel olarak verildi. Öğrenerek ve yaşayarak oradan harcama yaparız. O akılla irtibat kurmak da “ahlak”lı olmaktan geçer. 

Peki, akl-ı külle beraber yürüdüğümüz zaman başımıza geleni tahmin edebilir miyiz? 

Ehlisünnet âlimleri “kesinlikle hayır!” der. 

O zaman özgür olup olmadığımız problemi ortaya çıkar!

 Mutezile “insanın sorumlu tutlabilmesi için özgür olması şarttır” der. 

Ehlisünnet ise “hem özgürüz hem ellerimiz bağlı” der. Yaşarken öğrenmeyi şart koşar. 

Biz de “insan davranışları birbirine benzer. Amellerinin karşılığı hukukta ve şeriatte belirlenmiştir, yazılmıştır.” Deriz. Ama ameller niyetlere göredir.

Aklın, gönlün amellerinin karşılığı maddi değildir.

“Deme niçin şu şöyle, yerincedir o öyle, Bak sonunu seyreyle, Mevla görelim neyler neylerse güzel eyler…” şeklinde sabredilir. 

*Her nefis mertebesinde başa gelenlerin yorumu bulunduğu mertebeden yapılır. Zira görülen zuhuratlar o mertebe etrafında döndüğü için izahı da kolaydır. Sanki o mertebeye gelince geçireceği hadiseler biliniyormuşçasına tabir edilir. 

Mesela levvame mertebesi hem farkına varılma hem de kötü işi yapmadır. Levm yani pişmanlık esastır. Çektiği zikirler levvame ile ilgili olduğu için levm hadiseleri büyüteçle gösterilir. Belli edilir.

Sonraki mertebede yine zikirlerle ilham ve vehim kısımlarına odaklanılır. Bu arada alttaki emmare ve levvame belirli süreyle incelendiğinden dolayı salik onları hemen tanır.

Seyri süluk yapmayan kişiler de benzer zuhuratları görür fakat anlamı farklı verdiğinden zan yoluyla gider. Mesela emmare de görülen yılan ile üst mertebelerde görülen yılan yorumu farklıdır. Emmare de “laf sokma” iken üstlerde eczanelerin amblemi yani “şifa verme” olarak karşımıza çıkar. Kişi emmarede olup, üste göre yorumladığında işler karışır. 

Bu yüzden Allah her şeyi bilir ama insanlar bilmez. Sadece gidişattan tahmin yürüterek “Allah’u A’lem- Allah bilir” der. N.N.

------------------------

## Haşir Suresi - Ayet 9 (Mushaf: 59 - Nüzul: 101 - Alfabetik: 35)

وَالَّذٖينَ تَبَوَّؤُ الدَّارَ وَالْاٖيمَانَ مِنْ قَبْلِهِمْ يُحِبُّونَ مَنْ هَاجَرَ اِلَيْهِمْ وَلَا يَجِدُونَ فٖى صُدُورِهِمْ حَاجَةً مِمَّا اُوتُوا وَيُؤْثِرُونَ عَلٰى اَنْفُسِهِمْ وَلَوْ كَانَ بِهِمْ خَصَاصَةٌ وَمَنْ يُوقَ شُحَّ نَفْسِهٖ فَاُولٰئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ

~ ~ ~
 

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

59.9 - Vellezîne tebevveud dâra vel îmâne min kablihim yuhıbbûne men hâcera ileyhim ve lâ yecidûne fî sudûrihim hâcetem mimmâ ûtû ve yué'sirûne alâ enfusihim ve lev kâne bihim hasâsah, ve mey yûka şuhha nefsihî feulâike humul muflihûn.

Diyanet Meali:

59.9 - Onlardan (muhacirlerden) önce o yurda (Medine'ye) yerleşmiş ve imanı da gönüllerine yerleştirmiş olanlar, hicret edenleri severler. Onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık duymazlar. Kendileri son derece ihtiyaç içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden, hırsından korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

59.9 - Ve şunlar ki onlardan önce yurdu hazırlayıp iymana sahib oldular, kendilerine hicret edenlere mahabbet beslerler ve onlara verilenden nefislerinde bir kaygı duymazlar, kendilerinde ihtiyaç bile olsa iysar ile nefislerine tercih ederler, her kim de nefsinin hırsından korunursa işte onlardır o felah bulanlar!

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

59.9 - Ve o kimseler ki onlardan evvel yurt ve imân edinmişlerdir, kendilerine muhâcerette bulunanları severler ve onlara verilen şeylerden dolayı kendi kalblerinde bir ihtiyaç duymazlar ve kendilerinde bir ihtiyaç bulunsa dahi onları kendi nefislerine tercih ederler. Ve her kim nefsinin cimriliğinden korunursa işte felâha ermiş olanlar onlardır!

------------------------ 

İZAH: Bu âyette; Hz. Peygamber’e ve onunla birlikte Medine’ye hicret eden muhacirlere kucak açmış, bütün imkânlarını onlarla paylaşmaktan mutluluk duymuş hatta onları kendilerine tercih etmiş bulunan ensar övülmektedir.

Onların da daima sevgi ve saygıyla yâdedilmesi gereken örnektirler. 

Ensarın bu örnek kişiliğinden söz edilirken “ihtiyaç içinde olsalar bile onları kendilerine tercih ederler” ifadesi kullanıldığından, İslâm ahlâkçıları burada geçen fiilden hareketle, cömertlik erdeminin özel bir türü olarak “(başkasını) kendisine tercih etme” anlamına gelen İSAR terimini geliştirmişlerdir. 

Ayeti nefsimize döndürdüğümüzde; hepimiz dünya koşullarında iş, aş sahibi olmaya çalışırız. Kimseye muhtaç olmamak için yaparız. Mihnet altında olmak insana zor gelir. Ama manevi olarak elimizden tutan insanlara ihtiyacımızda mihneti hissetmeyiz. 

Adeta O’nu anne, baba, kardeş biliriz. Bu peygamberimizin yaptığı ensar- muhacir kardeşliğine benzer. Nefsimizden ayrı düşünmeyiz. Ancak böyle yapınca felaha erilir. Yoksa seyri süluk yoluna menfaat, şan, şöhret için girilirse Allah korusun nefsinin elinde oyuncak olunur. 

Ayet emmare nefsin yolculuğa çıkmadan taşıyacağı niyeti gösterme açısındaan değerlidir. 

------------------------ 

## Haşir Suresi - Ayet 19 (Mushaf: 59 - Nüzul: 101 - Alfabetik: 35)

وَلَا تَكُونُوا كَالَّذٖينَ نَسُوا اللّٰهَ فَاَنْسٰیهُمْ اَنْفُسَهُمْ اُولٰئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ

~ ~ ~
Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

59.19 - Ve lâ tekûnû kellezîne nesullâhe feensâhum enfusehum, ulâike humul fâsikûn.

Diyanet Meali:

59.19 - Allah'ı unutan ve bu yüzden Allah'ın da kendilerine kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın. İşte onlar fasık kimselerin ta kendileridir.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

59.19 - Ve onlar gibi olmayın ki Allahı unutmuşlardır da Allah da onlara kendilerini unutturmuştur, onlardır ki hep fasıklardır.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

59.19 - Ve o kimseler gibi olmayınız ki, Allah'ı unuttular da artık (Allah) Onlara kendi nefislerini de unutturdu, işte fâsık olanlar onlardır.

------------------------ 

İZAH: Ayet adeta “Allah onlardan razı, Onlar da Allah’tan razı” ayetinin zıddıdır. 

Allah’ı unuttular ve de Allah onları unutmuyor, unutturuyor farkıyla. Çünkü “Unutma” fiili insanlara aittir. 

Fasıklık burada unutma fiilinin sonucunda ortaya çıkar. Kötü işler yapanlar Allah’ı unuturlar. Ve ne acı sondur… Hatırlama ise kuvve olan Allah bilgisinin açığa çıkmasıdır. Ömrümüzün sonuna kadar bu hazine ile birlikteyiz…

Salik tecrübe ederek şunu öğrenir; Tevhid bilgileri hemen unutan bilgilerdir. Günlük hayatımızda gördüğümüz şeyleri unutmayız. Beş duyu o öğrenmeye eşlik eder. Duygu yönünden bilgiyle bağlantı kurarız. Hafızada saklanır. 

Oysa nefsimiz görünmez. Ona dair bilgileri el yordamı ile görmeksizin biliriz. Sürekli tekrar gerekir. Tekrarın en güzeli yazmaktır. Yazmak kendini, içini görmek gibidir. “Öğren- yaz- tecrübe et” kuraldır. Sadece dinlemek keyif verir. Yolda olma ve seyretme zannını verir. Gözünü açtığında irtibat kaybolmuştur. Yola tekrar çıkmak için yine dinlemek gerektir. Süreklilik yoktur. 

Hayatı ilim alma ve yaşama diye bölümlere ayırırsak parçalı yaşarız. Yorumlarımızda bütünlük olmaz. 

Oysa “Cemali zahir olsa tiz celali yakalar anı. Görürsün bir gül açılsa yanında har peyda olur.'' (Niyazi Mısri) şeklinde yaşanmalıdır. Her daim O’nunla, O’nda, O’na olmalıdır. 

Bütün nefis mertebelerine hatırlatmadır. N.N.

------------------------

## Tegabun Suresi - Ayet 16 (Mushaf: 64 - Nüzul: 108 - Alfabetik: 101)

فَاتَّقُوا اللّٰهَ مَا اسْتَطَعْتُمْ وَاسْمَعُوا وَاَطٖيعُوا وَاَنْفِقُوا خَيْرًا لِاَنْفُسِكُمْ وَمَنْ يُوقَ شُحَّ نَفْسِهٖ فَاُولٰئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ

~ ~ ~
Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

64.16 - Fettegullâhe mestetağtum vesmeû ve etîû ve enfigû hayral lienfusikum, ve mey yûga şuhha nefsihî feulâike humul muflihûn.

Diyanet Meali:

64.16 - O hâlde, gücünüz yettiği kadar Allah'a karşı gelmekten sakının. Dinleyin, itaat edin, kendi iyiliğiniz için harcayın. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

64.16 - Onun için gücünüz yettiği kadar Allaha korunun, dinleyin, itaat edin, infak edin, kendileriniz için hayır yapın, her kim de nefsinin hırsından korunursa işte onlar felâh bulanlardır.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

64.16 - Artık gücünüz yettiği kadar Allah'tan korkun ve dinleyin ve itaat edin ve nefisleriniz için bir hayr olmak üzere infakta bulunun ve her kim nefsini cimrilikten vikaye ederse işte onlardır muradlarına ermiş olanlar, onlardır.

------------------------

İZAH: “Allah’tan korkmak, itaat etmek ve dinlemek” ayetlerde hep geçer. Ama “gücünüz yettiğince” ifadesi manidardır.

İnsan bedenli olmakla sınırları vardır. Sınırları zorlamak dengesini bozar. Bedenin ihtiyaçlarının az veya çok vermek ve bunu da Allah rızası için yapmak sanrılar görmemize sebep olur. İtidal şarttır. 

Malın ve nefsin infakı vardır. Zekât, sadaka mala aittir. Fıtır sadakası maddi ise de nefsin, bedenin sağlığı için verilir. 

Ayrıca ilimden vermek ve sorulanı cevaplamak infaktır. “Ve emmes saile fela tenhar- sorana gelince, onu azarlama” bu yolda ikazdır. Mertebelere riayet etmek şartıyla…

Ne hikmetse nefis verdiğinde hem ilim hem de mal olarak azalacağını zan eder. Oysa tasavvufta bebeğin emdiği nisbette sütün gelmesi gibi verdikçe fazlalaşan infak dengesi vardır. 

Felaha ermek kurtuluşa ermektir. Bir de TDV’nın hazırlamış olduğu ansiklopedi de “Orucun gün boyu rahat bir şekilde tutulmasını sağladığı için “sahur” yemeğine (Müsned, IV, 272; İbnü’l-Esîr, III, 469), ayrıca ezan ve kāmette geçtiği üzere hayrın bekāsına ve ebedî kurtuluşa vesile olması dolayısıyla “cemaat”le kılınan namaza da FELAH denmiştir (Müslim, “Ṣalât”, 6, 12; Tirmizî, “Ṣalât”, 149; Nesâî, “Eẕân”, 3, 5).” Her nefis mertebesinde verilerek, ağırlıklar atılarak yola devam edilir. Vermeden alınmaz. Yolun şiarı budur. N.N.

------------------------

## Talak Suresi - Ayet 1 (Mushaf: 65 - Nüzul: 99 - Alfabetik: 98)

يَا اَيُّهَا النَّبِىُّ اِذَا طَلَّقْتُمُ النِّسَاءَ فَطَلِّقُوهُنَّ لِعِدَّتِهِنَّ وَاَحْصُوا الْعِدَّةَ وَاتَّقُوا اللّٰهَ رَبَّكُمْ لَا تُخْرِجُوهُنَّ مِنْ بُيُوتِهِنَّ وَلَا يَخْرُجْنَ اِلَّا اَنْ يَاْتٖينَ بِفَاحِشَةٍ مُبَيِّنَةٍ وَتِلْكَ حُدُودُ اللّٰهِ وَمَنْ يَتَعَدَّ حُدُودَ اللّٰهِ فَقَدْ ظَلَمَ نَفْسَهُ لَا تَدْرٖى لَعَلَّ اللّٰهَ يُحْدِثُ بَعْدَ ذٰلِكَ اَمْرًا

~~65~ ~ ~Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

65.1 - Yâ eyyuhen nebiyyu izâ tallagtumun nisâe fetalligû hunne liıddetihinne ve ahsul ıddeh, vettegullâhe rabbekum, lâ tuhricû hunne mim buyûti hinne ve lâ yahrucne illâ ey yeé'tîne bifâhışetim mubeyyineh, ve tilke hudûdullâh, ve mey yeteadde hudûdallâhi fegad zaleme nefseh, lâ tedrî leallallâhe yuhdisu bağde zâlike emrâ.

Diyanet Meali:

65.1 - Ey peygamber! Kadınları boşamak istediğinizde, onları iddetlerini dikkate alarak (temizlik hâlinde) boşayın ve iddeti sayın. Rabbiniz olan Allah'a karşı gelmekten sakının. Apaçık bir hayâsızlık yapmaları dışında onları (bekleme süresince) evlerinden çıkarmayın, kendileri de çıkmasınlar. Bunlar Allah'ın sınırlarıdır. Kim Allah'ın sınırlarını aşarsa, şüphesiz kendine zulmetmiş olur. Bilemezsin, olur ki Allah, sonra yeni bir durum ortaya çıkarır.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

65.1 - Ey o Peygamber! Kadınları boşadığınız vakıt ıddetlerine doğru boşayın ve ıddeti sayın ve Rabbınız Allahdan korkun, onları evlerinden çıkarmayın, kendileri de çıkmasınlar meğerki açık bir terbiyesizlik etmiş olalar, bunlar Allahın ta'yin ettiği hududdur ve her kim Allahın hududuna tecavüz ederse nefsine zulmetmiş olur, bilmezsin belki Allah onun arkasından bir iş çıkarır.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

65.1 - Ey Peygamber! Kadınları boşadığınız vakit hemen iddetlerinden sayılacak bir zamanda boşayın ve iddeti sayın ve Rabbiniz olan Allah'tan korkun ve onları evlerinden çıkarmayın ve kendileri de çıkmasınlar. Meğerki apaçık bir kötülük, (meydana) getirmiş olsunlar ve işte bunlar, Allah'ın tayin ettiği huduttur. Ve her kim Allah'ın hududuna tecavüz ederse, mutlaka kendi nefsine zulmetmiş olur. Bilmezsin, olabilir ki Allah, ondan sonra bir iş vücuda getirir.

------------------------ 

İZAH: Ayeti zahir ve batın yanyana değerlendireceğim: 

İnsanın bir zamanlar ünsiyet ettiği nefisten kalp, gönül kırmadan nasıl ayrılabileceğini gösteriyor. Açıkça bir saygısızlık bulunduğu zaman evlerden çıkarılması vardır. Kötü huylarımızı bize zarar vermeye başladığında kapıyı kapatmalıyız. Ya da emmare nefsi ile bu yolda zarar vereni de engellemek şarttır. Zararlı olduğunu bilmediği için takaza yapar. Hem onu hem de kendimizi koruma amaçlıdır. 

Günümüzde haksızlık yaparak boşananların sonunu sosyal medyada görüyoruz. Taraflardan hangisi haddi aşmışsa başına gelmeyen kalmamıştır. İrfan ehline zarar vermek isteyen için Mevlana "Minareden düşenin parçası bulunur, bulunur da; GÖNÜLDEN düşenin parçası bulunmaz..." der. 

Bir de seyri süluk yolundaki talim-terbiye gören mürid nefs-i küll konumundadır. Mürşid-i Kamil ise akl-ı küllüdür. 

Mürid huzursuzluk yaptığı zaman hemen huzurdan kovulmaz. Hatasını anlaması için beklenir. İmtihan edilir. Sürenin sonunda düzelmişse tekrar alınır. Ya da helalleşerek salıverilir. 

Genelde seyrin başında görülen ve “biliyorum” diye gelenlerde olur. Ya da seyrin sonunda “oldum” diyenlerde!!!

Her iki hal oldukça tehlikelidir. N.N.

------------------------ 

## Talak Suresi - Ayet 7 (Mushaf: 65 - Nüzul: 99 - Alfabetik: 98)

لِيُنْفِقْ ذُو سَعَةٍ مِنْ سَعَتِهٖ وَمَنْ قُدِرَ عَلَيْهِ رِزْقُهُ فَلْيُنْفِقْ مِمَّا اٰتٰیهُ اللّٰهُ لَا يُكَلِّفُ اللّٰهُ نَفْسًا اِلَّا مَا اٰتٰیهَا سَيَجْعَلُ اللّٰهُ بَعْدَ عُسْرٍ يُسْرًا~~65.7~

~Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

65.7 - Liyunfıku zû seatim min seatih ve men gudira aleyhi rizkuhû felyunfıku mimmâ âtâhullâh, lâ yukellifullâhu nefsen illâ mâ âtâhâ, seyec'alullâhu bağde usriy yusrâ.

Diyanet Meali:

65.7 - Eli geniş olan, elinin genişliğine göre nafaka versin. Rızkı dar olan da, Allah'ın ona verdiğinden (o ölçüde) harcasın. Allah, bir kimseyi ancak kendine verdiği ile yükümlü kılar. Allah, bir güçlükten sonra bir kolaylık yaratacaktır.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

65.7 - Genişliği olan genişliğinden infak etsin, rızkı dar olan da Allahın ona verdiğinden infak eylesin, Allah bir nefse verdiğinden başka teklif etmez, Allah bir usrun arkasından bir yüsür yapar.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

65.7 - Genişlik sahibi olan, genişliğinden infakta bulunsun ve üzerine rızkı dar bulunmuş olan da kendisine Allah'ın verdiğinden infakta bulunsun. Allah, hiçbir nefse, ona verdiğinden başkasını teklif etmez. Allah elbette güçlük arkasından kolaylık nâsib eder.

------------------------ 

İZAH: Talak ayetlerinden olduğu için zahiren; zengin olan kocanın üzerine düşen vazifeden söz edilir. Hatta fakir olsa bile vermelidir. Sorumluluğu gücü oranındadır. 

Nefis mertebelerinde verdiğinin faydası dokunması için ilk 7 mertebede malından veya beden hizmetinden verilir. Günümüzde dergâhlar kalmasa bile sohbet meclisleri sürmektedir. Çay sunmada sağlığı yerindeyse yardım etmelidir. Eli boş gitmemelidir. 

Gücünün yettiği kadar itidaldir. Verdiğinden 10 kat fazlasını alması Hakk’ın lütuflarındandır. Bire on verilir. Verildiğinde anlaşılmaz. Sonradan ortaya çıkar.

İlmi fazlalaştıkça yine vermelidir. Tek şartla; Yakin ehli olmalıdır. Yoksa zararı dokunur. N.N.

------------------------ 

## Muzzemmil Suresi - Ayet 20 (Mushaf: 73 - Nüzul: 3 - Alfabetik: 74) 

اِنَّ رَبَّكَ يَعْلَمُ اَنَّكَ تَقُومُ اَدْنٰى مِنْ ثُلُثَیِ الَّيْلِ وَنِصْفَهُ وَثُلُثَهُ وَطَائِفَةٌ مِنَ الَّذٖينَ مَعَكَ وَاللّٰهُ يُقَدِّرُ الَّيْلَ وَالنَّهَارَ عَلِمَ اَنْ لَنْ تُحْصُوهُ فَتَابَ عَلَيْكُمْ فَاقْرَؤُا مَا تَيَسَّرَ مِنَ الْقُرْاٰنِ عَلِمَ اَنْ سَيَكُونُ مِنْكُمْ مَرْضٰى وَاٰخَرُونَ يَضْرِبُونَ فِى الْاَرْضِ يَبْتَغُونَ مِنْ فَضْلِ اللّٰهِ وَاٰخَرُونَ يُقَاتِلُونَ فٖى سَبٖيلِ اللّٰهِ فَاقْرَؤُا مَا تَيَسَّرَ مِنْهُ وَاَقٖيمُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتُوا الزَّكٰوةَ وَاَقْرِضُوا اللّٰهَ قَرْضًا حَسَنًا وَمَا تُقَدِّمُوا لِاَنْفُسِكُمْ مِنْ خَيْرٍ تَجِدُوهُ عِنْدَ اللّٰهِ هُوَ خَيْرًا وَاَعْظَمَ اَجْرًا وَاسْتَغْفِرُوا اللّٰهَ اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَحٖيمٌ

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

73.20 - İnne rabbeke yağlemu enneke tegûmu ednâ min suluseyil leyli ve nısfehû ve sulusehû ve tâifetum minellezîne meak, vallâhu yugaddirul leyle ven nehâr, alime el len tuhsûhu fetâbe aleykum fagraû mâ teyessera minel gur'ân, alime en seyekûnu minkum merdâ ve âharûne yadribûne fil ardı yebteğûne min fadlillâhi ve âharûne yugâtilûne fî sebîlillâhi fagraû mâ teyessera minhu ve egîmus sâlâte ve âtuz zekâte ve agrıdullâhe gardan hasenâ, ve mâ tugaddimû lienfusikum min hayrin tecidûhu ındallâhi huve hayrav ve ağzame ecrâ, vestağfirullâh, innallâhe ğafûrur rahîm.

Diyanet Meali:

73.20 - (Ey Muhammed!) Şüphesiz Rabbin, senin, gecenin üçte ikisine yakın kısmını, yarısını ve üçte birini ibadetle geçirdiğini biliyor. Beraberinde bulunanlardan bir topluluk da böyle yapıyor. Allah, gece ve gündüzü düzenleyip takdir eder. Sizin buna (gecenin tümünde yahut çoğunda ibadete) gücünüzün yetmeyeceğini bildi de sizi bağışladı (yükünüzü hafifletti.) Artık, Kur'an'dan kolayınıza geleni okuyun. Allah, içinizde hastaların bulunacağını, bir kısmınızın Allah'ın lütfundan rızık aramak üzere yeryüzünde dolaşacağını, diğer bir kısmınızın ise Allah yolunda çarpışacağını bilmektedir. O hâlde, Kur'an'dan kolayınıza geleni okuyun. Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin, Allah'a güzel bir borç verin. Kendiniz için önceden ne iyilik gönderirseniz, onu Allah katında daha üstün bir iyilik ve daha büyük mükâfat olarak bulursunuz. Allah'tan bağışlama dileyin. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

73.20 - Filhakıka rabbın biliyor ki sen muhakkak gece üçte ikisine yakın ve yarısı ve üçte biri kalkıyorsun beraberindekilerden de bir tâife, hâlbuki geceyi gündüzü Allah takdir eder, bildi ki siz onu bundan öte başaramazsınız, onun için size lutf ile irca-ı nazar buyurdu, bundan böyle Kur'andan ne kolay gelirse okuyun, bildi ki içinizden hastalar olacak, diğer bir takımları Allahın fazlından bir kâr aramak üzere yeryüzünde yol tepecekler, diğer bir takımları da Allah yolunda çarpışacaklar, o halde ondan ne kolay gelirse okuyun ve namazı kılın ve zekâtı verin ve Allaha karz-ı hasen takdim edin, kendilerinizin hisabına hayr olarak her ne de takdim ederseniz onu Allah yanında daha hayırlı ve ecirce daha büyük bulacaksınız, hem de Allaha istiğfar edin, şübhesiz ki Allah gafurdur, rahîmdir.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

73.20 - Muhakkak senin Rabbin biliyor ki, şüphe yok sen gecenin üçte ikisinden biraz eksik ve yarısı ve üçte biri kadar kalkıyorsun ve seninle beraber olanlardan bir tâife de ve Allah geceyi ve gündüzü takdir eder. Bildiği, siz bunu sayıp başaramıyacaksınız. Artık size ruhsatla irca-ı nazar buyurdu, imdi Kur'an'dan kolay geleni okuyun. Bilmiştir ki sizden hasta olanlar olacaktır, başkaları da Allah'ın fazlından bir kâr aramak için yeryüzünde yol tepeceklerdir ve başkaları da Allah yolunda cihadda bulunacaklardır. Artık ondan kolay olanı okuyunuz ve namazı dosdoğru kılınız ve zekâtı veriniz ve Allah için güzelce ödünç vermekle ödünç veriniz ve nefsiniz için hayırdan ne takdim eder iseniz onu Allah indinde daha hayırlı ve mükâfaatça daha büyük olarak bulursunuz ve Allah'tan mağfiret isteyin, şüphe yok ki Allah gafûrdur, rahîmdir.

------------------------ 

İZAH: Gece namazı ilk önceleri hem Peygamberimize hem de sahabeye emredilmişti. Sıkıntılar neticesinde C.Hakk kolaylık buyurdu. Daha sonra ümmeti için nafile, kendisi için farz oldu. 

Nefis mertebelerinde kurallar herkes için aynı ve geçerlidir. 

Ama yolda yürünmesi, gidilmesi farklıdır. Herkesin yoğurt yeyişi değişiktir. Yine de kurallara uygun olarak yemelidir. 

Mesela gençlerin önce işini, eşini bulması istenir. Yavaş yavaş da yol aldırılır. Ne zaman hayatı bir düzen tutar, duyguları da tecrübeleriyle yerine oturur da inip-çıkmaz olunca vazifeler bu defa arttırılır. Tabii ki gücü ve istidadı nisbetinde…

Sonrasında amel yönünden akıl yönüne ağırlık verilir. Salik istidadı kadar burada da kalem oynatır. Kimine farz kimine sünnet olur…. N.N.

## ------------------------ 

## Muddessir Suresi - Ayet 38 (Mushaf: 74 - Nüzul: 4 - Alfabetik: 65)

كُلُّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْ رَهٖينَةٌ
~~ ~ ~Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

74.38 - Kullu nefsim bimâ kesebet rahîneh.

Diyanet Meali:

74.38 - Herkes kazandığına karşılık bir rehindir.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

74.38 - Her nefis kazancına bağlıdır.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

74.38 - (36-38) İnsan için bir korkutucu olarak. Sizden ileri gitmek veya geri kalmak isteyen kimse için. Her nefs, kazanmış olduğu şeye bağlıdır.

------------------------ 

İZAH: Rehin; “bir müddet tutulmuş” demektir. Kişi nereye gidecekse (cennet veya cehennem) amelleri tutululur. Yaptıkları gözetlenir. Sonrasında kazandığı yer iyice yerleşince ona sunulur. Cehennemin has ehli hariçtir. Onlar ebediyyen kalıcıdırlar. 

Rehin olma durumundan ancak kendisi kurtulabilir. Başkası değil. Şefaat yoktur. Şefaat “insanların yerleri belli olduktan sonra biiznillah olacak” denir. 

Kesb ayetlerindendir. Kişinin gideceği yeri kazanarak edinir. 

Emmare nefis de kişi amelleri ve zikirleriyle levvameye geçiş izni gelene kadar tutulur. Sonra levvameye geçer. Orada amelleri birikmeye başlar. Anlayışı incelir. Hak edince eline verilir. Üste geçirilir…

Amel farzlarla olur ama nafile olarak ilimle devam edilir. C.Hakk kulunu sevene kadar! N.N.

------------------------ 

## Kıyamet Suresi - Ayet 2 (Mushaf: 75 - Nüzul: 31 - Alfabetik: 56)

وَلَا اُقْسِمُ بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ

~~ ~Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

75.2 - Ve lâ ugsimu binnefsil levvâmeh.

Diyanet Meali:

75.2 - (Kusurlarından dolayı kendini) kınayan nefse de yemin ederim (ki diriltilip hesaba çekileceksiniz).

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

75.2 - Yine yo... Kasem ederim o pişman cana (nefs-i levvame'ye).

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

75.2 - (1-2) Yok; Kıyamet gününe yemin ederim. Yok; melâmet duyan nefse de yemin ederim.

------------------------ 

İZAH: Nefs-i Levvame’nin yaşantısıdır. 

Nefs-i levvâmenin biri emmâreye, diğeri de mülhimeye bakan iki yüzü vardır. Ehli hayvandır. Davul önünde oynar, kürsi dibinde ağlar. Kendini beğenmiş olup, şer kaynağıdır, ham sofudur. Nefs-i levvâmenin belirgin ahlâk ve sıfatları; “ cehalet, hamlık, kızgınlık, gıybet, levm, çok yemek ve seks” dir. HAVF ve RECA) yani korku ve ümit arasında yaşar. 

Bu mertebeden kurtulup yükselmenin anahtarı, (yâ ALLAH) ( c.c.) ismi Celâli dir. Mürşidinin sâlik’e yapmış olduğu bu telkinle zikre başlar, nûrunu, sırrını ve halini müşa- hede edinceye kadar çalışmalarına devam eder. 

Şeriat mertebesidir. Bu hususta kısa bilgi sunmağa çalışalım. Bu hususta kısa bilgi sunmağa çalışalım. Bu dünya âleminde bulûğa eren ve (nefs-i emmâre) tesirinde olan kimse, yukarı da bahsedilen biçimde çalışmalarını sürdürdükçe yavaş, yavaş manen güçlenmeğe başlar. Nefs-i Emmâre’de kendine hâkim olamayan yapmış olduğu her işte, “oh olsun, ne iyi yaptım,” diyen ve pişmanlık duymayan kişi, (nefs-i levvâme) ye ulaşınca, az da ol- sa şuurlanmaya ve pişmanlık duymaya başlar. 

 Yaptığı düşük işleri her ne kadar henüz daha durduramaz ise de, ancak yanlışlıkla- rının farkına varır. Kendi kendine pişman olur. Bir daha yapmamaya gayret eder. Böyle böyle irâdi güç toplamaya başlar. Eski hareketler firenlendikçe kötülükler azalır ve artık yapılmaz hale gelir. Kişi yavaş yavaş üzerindeki (emmâre nefsin) hâkimiyetinden kurtulmaya başlar. Ancak burada yine tehlike vardır. Çünkü (nefs-i levvâme) bir yüzden içeriye, yani (nefs-i mülhime) mertebesine bakıyor ise de bir yüzden de eski mertebesi olan dışa dönük (nefs-i emmâre) ye bakar. Himmetini yüceltirse içeriye doğru ilerler. Eğer eksiltirse dışarıya doğru gidip eski haline döner.

Her ne kadar bu mertebe dıştan ikinci daire ise de aslında çok mühim bir mertebedir. Balığın karnında karanlıklar içinde kalan ve oradan çıkmağa çalışan Yunus (a.s.) gibi niyaz eder ve içinde bulunduğu (nefs) mertebe-sinin karanlığından kurtulup, zikr’in nûru ve sohbetin feyzi ile aydınlanmağa çalışır. 

 Âyet’te; “Kıyâmet gününe ve pişmanlık çeken nefs’e yemin ederim,” diye buyuran Cenâb-ı Hak, acaba kıyâmet ile nefs-i levvâme yi niçin birlikte zikretmiştir? 

Demek ki; Hakk Teâlâ Hz. “nefs-i levvâme”ye o kadar çok değer veriyor ve bizim dikkatimizi çok açık olarak bu istikamete çekmek istiyordur. 

 Birimsel kişiliğinin gelişmesi için bu mertebe de yüzünü (nefs-i mülhime)ye çeviren kimsenin oraya ulaştığında, (nefs-i levvâme) si nin kıyâmeti kopmuş olur. Böylece onun ahlâkından kurtulur, kendine ve Hakk’a doğru bir daire daha yaklaşmış olur. Yukarıda bahsedilen Âyet-i Kerime de, Yunus (a.s.) hayatından bir bölüm kısaca anlatılmaktadır. 

“Lâkabı Zünnun ( Nun sahibi ) olan Yunus peygamber, uzun nasihatler ve vaazlar neticesinde ıslah olmayan kavminden ümidini keserek bireysel akl-ı ile hareket ederek bulunduğu kasabasından hicret etmeğe karar vererek yola çıkar. Nihayet bir suyun başına geldiğinde, karşıya geçmek üzere bir gemiye biner, fakat bütün şartlar yerinde olduğu halde gemi hareket etmez. Bunun üzerine kaptan gemide bir günahkâr olduğuna ve bu yüzden geminin hareket edemediğine karar vererek, bunu ilân ettirir. Bu hadise üzerine, gemiden suya atla- yan Yunus (a.s.) mı yutan yunus balığı, onu midesinde bir müddet dolaştırdıktan sonra sahilde bir kenara çıkarır. Balığın midesinde; karanlıklar içerisinden, (lâ ilâhe illâ ente sübhaneke inni küntü minezzâlimiyn.) Duasını okuyarak, Rabb’ı nın affına mazhar olur. 

Bu hadise bizlere Hakk yolunda çok büyük tecrübeler kazandırmaktadır. Evvelâ bir kimsenin aldığı görevini kendi aklına göre karar vererek bırakmaması gerektiğini. Dara düştüğünde Rabb’na sığınmayı. Her zaman Rabb’ı ndan ümit var olmayı.

Başına gele hadiselerden ibret almayı. Kendini eleştirmeyi ve varsa, yapılan yanlışlıklardan pişmanlık (levm) duymayı. Ahdine vefayı ve daha birçok ibretleri bildirmektedir. Yunus (a.s.) balığın midesinde iken üç karanlık içerisinde idi. Biri kendi varlığında mevcud! 

(1) Nefs-i levvâme karanlığı:

(2) Balığın midesindeki karanlık:

(3) Suyun içinin karanlığı:

 İşte bir Hakk yolcusu sâlik de, başlarda bu üç karanlık içerisindedir de, farkında bile değildir. Ayrıca yaşayan her insân da, bilsin bilmesin, fikren ve fiziken dahi bu hüküm içindedir. İnsân-ı insân yapan kendinde ki ilâhi akıl ve bilinçtir. 

Bu akıl, nefs-i benliği tarafından kaplandığında birinci karanlık içerisinde dir. Vücûd varlığı da bunları kapladığından ikinci karanlık içerisindedir. Vücûd varlığını da nasıl ki; suyun, içindekilerini kapladığı-sardığı gibi, oksijen deryası kaplayıp sarmaktadır. Bu da üçüncü karanlıktır. İşte bu karanlıklardan kurtulmak için, (Zünnun) lâkab-ı nı faaliyyete geçirmek gerekecektir. ( ‡) “zü” sahip (æ) “nûn” Nûr-u İlâhi ve kudret nun-u dur. Nun nûr’a dö- nüşünce kudret, ortaya çıkar. Melâike-i kiram nûrdan dır ve Hakk’ın bütün ilâhi kudret ve sıfatlarıyla her mahalde faaliyette-dirler, ulaşamadıkları hiçbir zerre ve mahal yoktur. Genelde yaşadığımız hayat dahi Zünnun’un hayatından başka bir şey değildir. Hava dediğimiz (oksijen) deryası her tarafımızı istilâ etmiş lâtif bir denizdir. Vücud varlığımız yunus balığıdır, aklımız olan gerçek kimliğimiz ise o balığın karnında yani (batn-ı n da) batınındadır ve sadece bedenler yaşanan hayatlar aynen bu üç karanlık hükmünde dir. Tek fark bizim dikey, balıkların yatay geziyor olmalarıdır. 

 Bu halde iken bireysel dini görevlerini ihmal edip onlardan uzaklaşarak hakikat-i ilâhiyyeden hicret etmek, aynen Yunus (a.s.) mın o günkü haline düşmek olur ki; nefis balığı her birerlerimizi hemen yutarak kendine yem yapar ve bir ömür boyu beden balı- ğımızın içinde onunla birlikte, o nun esiri olarak yaşar gideriz de haberimiz bile olmaz. İşin aslı ise nefs yunusumuz’un içinden çıkıp ona hâkim olup eğitmekle birçok yararlı işlerde kullanıp ondan istifade etmeyi öğrenmek bizlere çok şey kazandıracaktır. İşte, Cenâb-ı Hakk bu hakikatleri bizlere Kûr’ân-ı Keriyminde (Zünnun) Yunus (a.s.) mın hayatından küçük bir bölüm halinde hikâye ederek habibinin lisanından bizlere ulaştırarak lütfetmiştir. 

Kıyâmet kelimesi genel anlamda dünyanın sonu, kıyametin kopması diye ifade edilirken, özel anlamda ise (KIYAM-ET) yani ayağa kalk anlamında dır. Ayağa kalkmak ise, iki türlüdür. Biri fiziki mânâ da, yatmak veya oturmaktan kalkmak, diğeri ise akıl ve şuurda ayağa kalkmak, yani şuurlanmak, gafletten uyanıklığa yönelmektir.

 İşte bu durum da olan kimse, eski yaptıklarından pişmanlıklar duyarak kendini levm etmesi ile aklî mahiyette kıyam, etmektedir. Böylece nefsinin hükmünde olan akl- ı cüz’ün den, akl-ı külle doğru yola çıkması o mertebenin gerçek kıyâm-et’ i dir.

Böylece beklenen genel kıyâmet gelmeden, kendi bireysel kıyâm-et’i ni koparmış ve vaktiyle hesabını, kitabını da görmüş olur.

Âhirette ise belki insânların çoğu kendilerini levm edeceklerdir. Günahkârlar, gü- nahlarından pişman olacakları için, iyiler ise neden daha iyi olamadıklarından pişman olup kendilerini levm edeceklerdir. Bu ve benzeri hallerden bizleri vaktiyle uyaran Cenâb-ı Hakk, Kıyâmet Sûresi 1-2 Âyetlerinde ki; ikazlarıyla başımıza gelebilecek olumsuz hadiselerden bizleri yemin ederek korumağa çalışmaktadır. Bu çalışmalar sonun da idrak yükselmesi yolunda bir merhale daha aşılmış olur. ALLAH (c.c.) seyr halinde olanlara gayret ve kuvvet versin. 

Bu mertebenin zikri olan ALLAH esmâsı verilen sayıda çekildikten sonra yukarıda belirtilen idrâki ve hâli ni ifade eden Âyetlerin en az (33) üçer def’a çekilmesi bu mer- tebenin daha iyi yaşanmasına yardımcı olacaktır. 

(14-İrfan mektebi-2-Levvame-) T.B. 

------------------------ 

 Kendini levm eden, pişmanlık duyan nefsin yeminidir. Yemin edilmesi için yaptığını bilmesi ve görmesi lazımdır. Gördüğünde kıyamet etkisi yapar. Pişman olur. Emmare nefsin yaptıklarına tövbedir. Tevhid mertebelerinde ise “vücuduke zenbike” levmini yaşayacaktır. Benlikle yapılan işlerde ihtardır. Herkes yapar ama salik bilerek! 

Suluk etmeyen kişinin levmi sadece zarara uğramasından dolayı üzüntü çekmesindendir. Sadece tecrübe etmiştir. Görmediği için hayatı levm içinde geçebilir. Ya da kıyamet gününde en büyük pişmanlığını yaşar… N.N. 

------------------------ 

## Kıyamet Suresi - Ayet 14 (Mushaf: 75 - Nüzul: 31 - Alfabetik: 56)

بَلِ الْاِنْسَانُ عَلٰى نَفْسِهٖ بَصٖيرَةٌ 

~ ~Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

75.14 - Belil insânu alâ nefsihî basîrah.

Diyanet Meali:

75.14 - (14-15) Hatta mazeretlerini ortaya koysa da, o gün insan kendi aleyhine şahittir.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

75.14 - Doğrusu insan kendine karşı bir basîrettir.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

75.14 - (13-14) O gün insana ileri götürmüş olduğu şeyler ile geriye bırakmış olduğu şeyler haber verilecektir. Doğrusu insan kendi şahsı aleyhine bir hüccetir.

------------------------ 

İZAH: Kıyamette insanın mazeretinin olacağı belirtiliyor. Ama kendisi değil organları konuşacağı için inandırıcı gelmeyecektir.

İnsanın kendinden başka hem dostu hem de düşmanı yoktur. Ne yaparsa kendisi kendine yapar. Orada sadece cezanın hükmü belli olur. 

Sulukta kişi kendine kazandırılır. Bir bakar ki dost ve düşmanlık kendinden gelirmiş. Etrafındaki kişileri ayna olarak kullanması öğütlenir. Gördüğü dosluk da düşmanlık da kendine dönenlerdir. (Kendi ayna olana kadar olduğunu unutmayalım!) Sonra alınan ilimlerle nefs eğitilir. O değiştikçe kişi değişir.

Ne zaman ki nefs tevhid mertebelerinde ruha dönük yaşamaya başladığında alışkanlık hâsıl olur. Bu yüzden eğitim hep ilimle sürmelidir. N.N. 

------------------------ 

“Doğrusu insan kendi nefsini görür.”(75/14) Âyet bir tasdik ifadesi ile başlıyor. “Beli” evet, doğrudur. Yani bunun üzerinde daha başka söze ihtiyaç yoktur. Bunu tasdik eden özne insan’dır. Yani insanlık vasfı’dır. İnsan neyle bu tasdiği yapar “Basir” esmâsı ve sübuti (Sâbit) sıfâtıyla yapar. Arapça da günlük kullanımda olan zâhiri görmek-gördü fiili رأي “raa” dır. هُوَ يَرَى (Huve yerâ) O görüyor (erkek), هِيَ تَرَى (Hiye terâ) O görüyor (kadın). Burada görme fiili işi bu “raa” fiili ile bildirilmemiş. “Basir-Basiret” ile bildirilmiştir. Yani yağ tabakası ile olan gözü ile değil kalb ve akıl gözü ile Hakk’ın görüşü ile bir görme vardır. Arada bir perdeki bu beden perdesi ve kaydı ortadan kalkmıştır. 

Daha önceki âyetlerde bildirildiği gibi bu hâl ya ihtiyari ya zaruri olmaktadır. Yalnız bu dünya hâyatında olan ilm’el yakîn bir görüş, fiziki kıyâmet gerçekleştiğinde dönüşülecek hâl, ayn’el yakîn mertebesi itibariyledir.

Peki, ne görülmektedir. عَلَى نَفْسِهِ “Ala nefsihi”, kendi nefsini karşı veya karşısında görür. 

-----------------------

 وَإِذَا النُّفُوسُ زُوِّجَتْ {التكوير/7}

 ( Ve izen nufûsu zuvvicet. )

 “Ve nefsler eşleştirildiği zaman.” (81/7)

-----------------------

Kıyâmetin kopmaya başlayarak büyük hâdiselerin olduğu anda nefslerin birleşmesi, kişinin önceleri var zannettiği bireysel nefsi ile bireysel varlığı ile İlâh-î nefsin birleştiği andır. Ve bu idrâk ancak kıyâmet halinde olabilmektedir, zâhiren bahsedilen kıyâmetin dışında bizler seyri sülûk yolunda kıyâmet hakîkatini kendi varlığımızda ortaya getirdiğimiz anda bizim var sandığımız bireysel varlığımız yokmuş o aslında Hakk’ın imiş dediğimiz anda bu âyeti kerîmenin hükmü bizde tahakkuk etmiş olacaktır. Yani bireysel nefs ile İlâh-î nefsimizin birleştiği zaman beşeri nefsimizin kıyamet-i kopmuş olacak nefs, nefs-i sâfiye olarak gerçek haline ulaşmış olacaktır. 136 

-----------------------

 İnsan’ın iki özelliği vardır, nefsi-kadın yönü ve recüllük-erlik yönüdür. Zuhurda hangi yön bâtında kalmış ise diğer yön ön planda erkek ve kadın zuhurları olmak üzere âlemde zuhur perdesindedir. İşte bir hanım esmâ-i ilâhiyyeyi idrak etmiş ise recüllüğüne ulaşmış demektir. Bir erkek bunu idrak edememişse bâtında kadın-nefis hükmündedir.

 Âyeti kerimede نَفْسِهِ kendi nefsi-onun nefsi olarak verilmiştir. Bu âyeti kerime anlatan, haber verilen ve anlatılan mahal olmak üzeredir. Anlatan Rahmâniyyet mertebesi, anlatılan risâlet mertebesi ve anlatılan mahal nefsi vahidedir. هِيَ تَرَى (Hiye terâ) O görüyor (kadın). Olduğu yazılmıştı, هِيَ (Hiye) “he” hüviyyet iki gözlüdür ilâhi nefs ve hüviyete, beşeri nefs ve hüviyetin gözleridir. نَفْسِهِ “Nefsi-hi” derken he görüldüğü gibi tek gözlü ve nefsi vahide hükmündedir. Buradan da anlaşılıyor ki basiret gözü ile aradaki beşeri nefis kalktığı zaman kendi nefsinin hakîkati olan İlâhi nefis ve nefsi vahide görülmektedir. Peki, bu nasıl olmaktadır. عَلَى (Ala) “karşı” kelimesinin harflerine bakarsak “ayın-Göz”, “Lâm-Ulûhiyet” “Ye-Yakîn” Nefis bir şeyin hakikati ve zâtıdır. Ulûhiyet-Allah Yâkîn gözü ile görülecektir. Yalnız şunu unutmamak lazımdır. 

136-Kûr’ân-ı Kerim-de Yolculuk - 51-81-Yeni-Tekvir-sûresi, Sayfa 10…

Allah’ı Allah görür. Bu bir zevk ve neş’e işidir. Aynı zamanda bu bir sistem, bir eğitim işidir. T.B. 

--------------------------

## Naziat Suresi - Ayet 40 (Mushaf: 79 - Nüzul: 81 - Alfabetik: 78)

وَاَمَّا مَنْ خَافَ مَقَامَ رَبِّهٖ وَنَهَى النَّفْسَ عَنِ الْهَوٰى

~~79.40~

~ ~ ~Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

79.40 - Ve emmâ men hâfe megâme rabbihî ve nehen nefse anil hevâ.

Diyanet Meali:

79.40 - (40-41) Kim de, Rabbinin huzurunda duracağından korkar ve nefsini arzularından alıkoyarsa, şüphesiz, cennet onun sığınağıdır.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

79.40 - Her kim de rabbının makamından korkmuş ve nefsi hevadan nehy eylemiş ise.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

79.40 - Fakat kim ki, Rabbinin makamından korkmuş ve nefsini hevâdan nehyetmiş ise.

İZAH: Nefis ancak kendini bilirse onu görür ve yönetebilir. Arzularının farkına varır. Görünenin ardındaki görünmeyeni sezer ve ona göre yaşar. 

Salik yola düştüğünde görmez. Görüldüğünü bilerek yaşar. İhsan verildiğinde Muhsin olur. Huzurda olduğunu sadece bilmez aynı zamanda görür. Havf’ı haşyete döner artık. 

Geldiği yer tevhid veya nefs mertebelerinden hangisi ise cennetler de ona göre olur.

## ------------------------ 

## Tekvir Suresi - Ayet 7 (Mushaf: 81 - Nüzul: 7 - Alfabetik: 103)

وَاِذَا النُّفُوسُ زُوِّجَتْ

~ ~ Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

81.7 - Ve izen nufûsu zuvvicet.

Diyanet Meali:

81.7 - Ruhlar (bedenlerle) eşleştirildiği zaman.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

81.7 - nüfus çiftlendiği vakıt.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

81.7 - Ve ruhlar çiftleştirildiği zaman.

------------------------ 

İZAH: Ayete ilk bakıldığında yorumlar şöyledir: 

1. Ölüm anında bedenden ayrılmış olan ruhların kıyamet koptuktan sonra yeniden dirilirken bedenle birleşmesi. Bu olay insanlar öldükten sonra ruhlarının yok olmadığını ve yeniden dirilme anında bedenleriyle birleştiğini gösterir. 

2. Kıyamet gününde insanların benzerleriyle, yani müminlerin müminlerle, kâfirlerin de kâfirlerle bir araya getirilmesi (İbn Âşûr, XXX, 144). 

3. Müminlerin nefislerinin hurilerle, kâfirlerinkinin de şeytanlarla bir araya getirilmesi.

 4. Kişinin dünya hayatında beraber bulunduğu inanç ve zihniyet önderleriyle bir araya getirilmesi. 

5. Kişinin aynı inanç ve ahlâkı, paylaştığı insanlarla bir araya getirilmesi. 

6. Azgınların kendilerini azdıranlarla, itaatkârların da kendilerini itaate davet eden peygamberler ve müminlerle bir araya getirilmesi. 

7. Nefislerin amelleriyle bir araya getirilmesi (Şevkânî, V, 450-451). Bize göre burada, her insanın (nefsin) dünya hayatında yapıp ettiklerini temsil eden veya bunlarla oluşmuş bir şekle girmesi kastedilmiştir. Nitekim insanların yeniden diriltilirken günah-sevap çeşidine göre şekiller alacaklarını ifade eden birçok hadis vardır (bk. Muhammed b. Abdullah el-Hatîb et-Tebrizî, III, 1533-1535). 

(TDV ansiklopedisi) Yeniden halkedilme durumunu anlatılır. Bir ömür ne ve kim ile yaşamışsak ve dost edinmişsek aynını bulacağız. İster bu nefsim ister aklım isterse eşim, dostum vs olsun değişmez. 

Hayat yolculuğumda en yakınım yine kendimdir. En gizli sırlarımı “nefsim”” bilir. Eğer nefsimi ruha döndürmüşsem “aklım”, aklımı da ahlaklı kılmışsam “gönlüm” bilir….

Hangi nefis mertebesinde yaşamışsam cevap oradan gelir ve haşrolunurum….

------------------------ 

Kıyâmetin kopmaya başlayarak büyük hâdiselerin olduğu anda nefslerin birleşmesi, kişinin önceleri var zannettiği bireysel nefsi ile, bireysel varlığı ile ilâh-î nefsin birleştiği andır. Ve bu idrâk ancak kıyâmet halinde olabilmektedir, zâhiren bahsedilen kıyâmetin dışında bizler seyri sülûk yolunda kıyâmet hakîkatini kendi varlığımızda ortaya getirdiğimiz anda bizim var sandığımız bireysel varlığımız yokmuş o aslında Hakk’ın imiş dediğimiz anda bu âyeti kerîmenin hükmü bizde tahakkuk etmiş olacaktır. Yani bireysel nefs ile İlâh-î nefsimizin birleştiği zaman beşeri nefsimizin kıyamet-i kopmuş olacak nefs, nefs-i sâfiye olarak gerçek haline ulaşmış olacaktır. 

(51-81-7-Kur’an da yolculuk-) T.B. 

------------------------ 

## Tekvir Suresi - Ayet 14 (Mushaf: 81 - Nüzul: 7 - Alfabetik: 103)

عَلِمَتْ نَفْسٌ مَا اَحْضَرَتْ

~~81.~ ~ ~Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

81.14 - Alimet nefsum mâ ahdarat.

Diyanet Meali:

81.14 - Herkes önceden hazırlayıp getirdiği şeyleri bilecektir.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

81.14 - Anlar bir nefis ne hazırlamıştır.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

81.14 - Her şahıs, ne hazırlamış olduğunu bilmiş olur.

------------------------ 

İZAH: Kişi ne hazırladığını en geç orada bilir en erken burada da bilebilir. 

Her ayrıntısına kadar değildir. Çünkü Allah uluhiyyetini kimseye vermez. 

Salik kendini bilme yolculuğuna çıkmadan ne kendini ne de âlemi bilir! Bu yüzden bakış açısı nefsidir. Rengini belli eder. Bazen rengini görsek de bir şans veririz. Yaşadıklarımız imtihan olarak geçer. Ardından Nusret Tura hz. Söylediği gibi “Heman seyrancısın seyranın eyle/deme şu şöyledir bu böyle” der, geçeriz. N.N.

------------------------ 

Ömrümüzü Hakk’ın yolunda geçirmiş, ibâdetlerimizi yapmış, belirli sohbetlere katılmış, Hakk yolunda kitâplar okumuş, kendimizi belirli bir şekilde tanıyabilmiş isek kendimizi Hakk’a sunmaya hazırlamışız demektir. 

Buraya kadar olan Âyet-i Kerîmeler’de kıyamet sahnelerinden bahsedilmişti. Bundan sonraki Âyet-i Kerîmeler’de ise muhtelif haller bildirilmktedir. 

(51-81-14-Kur’an da yolculuk-) T.B. 

------------------------ 

## İnfitar Suresi - Ayet 5 (Mushaf: 82 - Nüzul: 82 - Alfabetik: 42)

عَلِمَتْ نَفْسٌ مَا قَدَّمَتْ وَاَخَّرَتْ

~~ ~ ~Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

82.5 - Alimet nefsum mâ gaddemet ve ahharat.

Diyanet Meali:

82.5 - Herkes yaptığı ve yapmadığı şeyleri bilecek.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

82.5 - Bilir bir nefis: nedir takdîm ettiği ve te'hîr ettiği?

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

82.5 - (3-5) Ve denizlerin kaynayıp aktığı vakit. Ve mezarların alt üst olduğu vakit. Herkes, neyi ileri sürmüş ve neyi geriye bırakmış olduğunu bilir.

------------------------ 

İZAH: Nefis yaşarken yaptığını bilir. Ancak karşıda nelere yol açtığını bilemez. Kendi nelerden incinirse aynada gördüklerini de aynı zanneder. 

Salik ilk önceleri yapılanları fark eder. Yol ilerledikçe yaptıklarının da farkına varır. 

Her esma’nın yaşantısı, bakış açısı Hakk’ı yansıtsa da bir ucundan olur. İşlerin iç yüzü, zahir ve batını ancak ahirette ortaya çıkar. Haddi ve matlaı da..

Küçük çocuklarda henüz yalan yoktur. Aklının yettiğince hakikati bilir. İlk başta kimin sevip sevmediğini hisseder. Büyüdüğünde duyguları sinyal verse de yamultmayı öğrenir. Örter. 

Salik’in yola çıkma sebebi de nefsiyle örttükleri hakkında cesaretle mücahede eder. Perdeleri yırttığı oranda nefsin sunduklarını daha iyi görür. 

Yoksa “getirdikleri ile kazandıklarının tutmamasından dolayı” gözleri şaşkınlıktan açık kalır… N.N. 

------------------------ 

O nefs bildi ki ne takdim etti? Ne geriye bıraktı? Veya bunu kendi de tahmin edebilir. Cenâb-ı Hakk'ta onun geriye ne bıraktığını, önden ne gönderdiğini hepsini bilir. Burada evvelâ bilmemiz lâzım gelen şey bizim kendi varlığımız, kendi kimliğimizdir. Bunu oluşturduktan sonra neler yapabildik? Neler yapamadık? Sonra özeleştiriye geçerek yapabildiklerini ne kadar yaptıysa, neyi yaptıysa, günde kaç saat? Ne kadar ibadet ettiyse bunları zâten kendisi de bilebiliyordur. Allah hepsini daha iyi biliyor ayrı konu da. Ama kişi de o gün yaptığı fiillerini biliyor. Çünkü bunları kendi nefsinde yaşamıştır. 

Yapamadıklarını da biliyor. Ölüm anı geldiği zaman veya mahşere çıktığı zaman, aşağı yukarı kendi halini tahmin edebiliyor. Ama bunlar, bu değerlendirmeyi kim yapabiliyor? Kendine arif olanlar ancak, dengeli olarak yapabiliyor. Onun dışındakilerin böyle bir ölçü kurması da zâten mümkün değildir. 

(68-1-82-5-Namaz sureleri-) T.B.

------------------------ 

## İnfitar Suresi - Ayet 19 (Mushaf: 82 - Nüzul: 82 - Alfabetik: 42)

يَوْمَ لَا تَمْلِكُ نَفْسٌ لِنَفْسٍ شَيْپًا وَالْاَمْرُ يَوْمَئِذٍ لِلّٰهِ

~~82.~ ~ ~Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

82.19 - Yevme lâ temliku nefsul linefsin şey'â, vel emru yevmeizil lillâh.

Diyanet Meali:

82.19 - O gün kimse kimseye hiçbir fayda sağlayamayacaktır. O gün buyruk, yalnız Allah'ındır.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

82.19 - O gün ki kimse kimse için bir şey'e mâlik olmaz, emir o gün yalnız Allahındır.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

82.19 - O günde hiçbir şahıs, bir şahıs için bir şeye malik olamaz. O günde emir, ancak Allah'a mahsustur.

------------------------ 

İZAH: O Gün?

Hepimizin bildiği gündür. Emrin yalnızca Allah’a ait olduğu gündür. 

Dünya ahiretin benzeridir. Şimdi de öyledir. 

Ayet “Bugün mülk kimindir?” sorusunun cevabı “Buyruk yalnızca Allah’ındır” olmuştur. 

Kur’an’ı Kerim insana yani Allah’ın halifesine gerek ayetlerde gerekse âleme koyduğu işaretlerde hep bu hatırlatılmıştır. 

Bizi müstahlef kılmış ama Malik ül mülk O’dur. Bunu bugün öğrenemeyen nefisler yarın ahirette yakin olarak bilecektir.

Seyri sülukta her şeyin gitmiş olması ve dünya mülkünün ortadan kalkması hali fena fillah mertebesine benzer.. Tek farkla; fena fillah’da kişinin benliği de yoktur. 

Beka ise kişi her şeyini yitirdikten sonra halife idrakiyle yaşamasıdır. N.N. 

------------------------ 

 O gün lâ temliku, elindeki mülkün herhangi bir kişinin elindeki malı hiç bir şekilde bir nefse fayda sağlayama-yacaktır. Yâni dünyada bıraktığın neyin varsa o gün bunların hiçbirisi fayda etmeyecektir. Hepsi tereke olarak Hakk’ın “El vâris” ismine, suretende geçici olarak fiziki varislerine kalmış olacaktır. 

 Vel emru yevmeizin lillâh. (19) O gün emir mutlak olarak Allah’ındır. Burada herbirerlerimiz murat ettiğimiz bir işi az veya çok yapabilmekteyiz. Şuraya gitsem, buraya gitsem şunu alacağım, bunu alacağım gibi. İrademiz geçerli. Ama o gün tek irade vardır, tek murat vardır, tek istek vardır. Yâni tek varlığın hükmü geçmektedir. O da Allah-ü Teâlâ Hazretleridir. Yâni bütün orada nefsler susmuş vaziyette, sadece seyir ve başlarına gelecekleri beklemektelerdirler. Diye böylece, bu Âyet-i Kerîme ile, Sûre-i Şerif burada bitmiş oluyor. 

-------------- 

NOT= (Kaderi muallâk kalkmıştır. Çünkü o hüküm dünya hayatı içerisinde geçerlidir. Ayrıcalık kalmamış emri tevhid-i meydana gelmiştir.) 

-------------- 

(68-1-82-19-Namaz sureleri-) T.B. 

------------------------ 

## Tarık Suresi - Ayet 4 (Mushaf: 86 - Nüzul: 36 - Alfabetik: 99)

اِنْ كُلُّ نَفْسٍ لَمَّا عَلَيْهَا حَافِظٌ

~ ~Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

86.4 - İn kullu nefsil lemmâ aleyhâ hâfız.

Diyanet Meali:

86.4 - Hiçbir kimse yoktur ki, üzerinde koruyucu bulunmasın.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

86.4 - Bir nefis yoktur ki illâ üzerinde bir hâfız olmasın Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

86.4 - Hiçbir nefs yoktur ki, illâ onun üzerinde bir gözetici vardır.

------------------------ 

İZAH: Salike ilk farkettirilendir. Gözeticisi Rabbidir. Esma ul hüsnanın her biri Hakk olup, gölgesinin düştüğü mazhar insandır. Rabbini bilmesi, tanıması ve görmesi demek gözeticisi ile tanış olmak demektir. İnsan kelimesinin kökenlerinden biri de ünsiyetdir. Dünyada iken ünsiyet kurmalıdır. İnsan sahipsiz değildir.

Yalnız her nefis mertebesinde gözeticinin vasıfları değişir. Emmare de nefsin dünyaya dönük tarafı işlemektedir. Emir verdiği gösterilir ve kısıtlanır. Ayrıca kötü huyların hayvanlardaki izdüşümünü bilir.

Levvame de kötü huyların zararını hisseder ve acısını bilir. 

Mülhime de Rabbin latif olduğunu ve ilham ile vehmin karışabileceğini öğrenir. 

Mutmainne de Rabbiyle arasında itminan oluşur. Razıye ve marzıyye de karşılıklı kabul ediş-ediliş vardır. 

Safiye de ise karda yürünür ama izi belli olmaz. Gölgelik vasfı ortaya çıkmaya başlar.

Tevhid mertebelerinde gözetici işaretlerini âlemde göstermeye başlar. Esma da duyurur. Sıfat da görür olur. 

Zat da ikili birlik yani tevhid vardır. 

Zaten hep ikili birlik yaşamıştır. Ruh ve nefs, Adem ile Havva, duygu ve düşünce…. N.N.

----------------------- 

## Fecr Suresi - Ayet 27 (Mushaf: 89 - Nüzul: 10 - Alfabetik: 25)

يَا اَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ

~ ~ Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

89.27 - Yâ eyyetuhen nefsul mutmeinneh.

Diyanet Meali:

89.27 - (Allah, şöyle der:) "Ey huzur içinde olan nefis!" Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

89.27 - Ey o rabbına muti' olan nefs-i mutmeinne!

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

89.27 - Ey mutmain olan nefs!

------------------------ 

İZAH: Nefs-i Mutmeinne’nin iki yüzü vardır, biri Mülhime’ ye bakar, diğeri Râdıyye’ye bakar. 

Mutmeinne mertebesinin belirgin ahlâk ve sıfatları şunlardır: 

Meleki ahlâklıdır. Hâli, tevazu ve ihlâs üzeredir. Kanaat, sehavet, şeceat, iffet, fiilleriyle iş görür. Taat ve itaatten zevk alır. İyiliği terketmekten ve kötülüğe dönmekten korkar. 

Rengi: Beyazdır. Bu makamın anahtarı ve yükselticisi HAKK ismi’dir. Mürşidinin himmeti irşadı’dır. 

Tarikat mertebesi’ ni iyi idrak etme yeridir. Zaman, zaman KABZ zaman, zaman da BAST hali devam eder. Bu hususta kısa bilgi sunmağa çalışalım: 

Evvelki hallerinde yaşamını sürdürerek Nefs-i Mutmeinne’ye ulaşan sâlik, önceki hallerinde az da olsa şüphe ve endişeler içinde bulunuyorken burada daha çok huzur bulmuş ve yaşantısında yeni bir aşama daha kaydetmiş olur. Bu mertebede ilâhi huzu- ru bulup kendine ve Rabb’na güveni artar. Kendini daha derinlemesine tanımağa başlar. Bu yer Rabb’ın özel olarak Hakk zikrine devam eden kullarını kendine davet ettiği yerdir. 

Bu davete ancak (Nefsini bilen Rabb’ı nı bilir) hakikatine âşina olanlar icabet edebilirler. Oldukça özel bir mertebedir. Umumilik’ten seçilmişliğe geçiştir ve çok çalışma gerektirir. Kulaktan duyan her kişi değil, gönülden duyan er kişi ancak bu çağrıya icabet edebilir. Bu hitap bâtını açık olanlara ulaşır. Diğerleri ise sadece kelâmını duyar ve orada kalırlar. Gönül ve can gözünü faaliyete geçirenler bu daveti duyar ve uyarlar. (Ey tatmin olup huzur bulan nefs, Rabb’ı na dön, 89/27) emrini her müslüman duyar veya okur, fakat bulunduğu mertebesi itibarile icabet etmeğe çalışır.

Bu hâli çok iyi düşünmemiz gerekmektedir. Bir ömür boyu ibadet ehli olan kimse acaba; nereye dönüyordu ki; (Rabb’ı na dön) hitabına muhatap oldu.? 

Kişi gaflet ve şuursuz bir halde yaptığı ibadetleri (hayâli Rabb’ı) na, yani (Hakk’ dan gayrı muhabbet ettiği ne var ise) farkında olmadan onlara yönelmesidir. İşte bu oluşumun farkına vararak, varlık muhabbetinden, Hakk muhabbetine dönmesi (irci’i) hitabını duymağa başlamasıdır. Bu emre ancak Mutmeinne olmuş nefs gerçek haliyle icabet edebilir ve Rabb’ın dan bu emri vasıtasız (müşahede ederek) alır. Çünkü gerçek Rabb’ı na ulaşmıştır. Daha evvelce, hayalinde var ettiği Rabb’ı na ibadet ederken, burada derçek Rabb’a yani Rabb-ül erbab’a, Rabb’ların Rabb’ına, yönelmiştir. İşte bu yüzden de (Mutmeinne nefs) hitabına mazhar olmuştur. (Mutlak irfan) mertebesinin başlangıcıdır. Kendini tanıma yolunda büyük aşama kaydetmektir.

 Ne büyük saadettir ki; Rabb’ kişiye bu mertebe de özel olarak hitab etmektedir. Duyanlara, uyanlara, yaşayanlara gerçekten aşk olsun, helâl olsun. 

Buraya gelinceye kadar insânlara olan hitap umumidir. Burada hususiliğe ve özelliğe geçiliyor. Rabb’ın sana, özel olarak hitabı ne güzeldir, ne hoştur! Onun için bu kimseye büyük ihsan-zât-i müşahede vaki olmuştur. İşte bu yaşantıya ulaşan ve idrak eden kişi de, karşılık olarak: (Ben mutlak varlığımı-vechimi semavat ve arzı var edene döndürdüm, ben müşriklerden değilim, 6/79) idraki ile cevap vermeğe ve bu halin gereğini elinden geldiği kadar yerine getirmeğe çalışmalıdır. Burası şirkten yani ikilikten kurtulmağa başlamanın yeridir. 

(İyi bilin ki kâlpler ancak Allah’ın zikri ile mutmein olur,13/28) lâfzı ilâhisi bu hâli ne güzel anlatmaktadır. Burada Allah zikri demek sadece tesbih ile Allah Allah diye sayarak Onu anmak değil, ancak idrak ile evvelâ Rabb, yani Rububiyyet mertebesini anlayıp oraya yönelmek, oradan da daha sonraki çalışmalarla ULÛHİYYET mertebesine ulaşmak olduğunu anlamamız icab etmektedir. 

Kûr’ân-ı Keriym; Bakara Sûresi; (2/260) Âyetinde bu hâle işaret vardır. 

Meâlen: Hani İbrâhim: “Rabb’im! Ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster” dediğinde, “inanmıyormusun?” deyince de, “hayır öyle değil, fakat kalbim iyice kansın- mutmein olsun” demişti: “Öyle ise dört kuş al, onları kendine alıştır, sonra onları parçalayıp her dağın üzerine bir parça koy, sonra onları çağır; koşarak sana gelirler; o halde Allah’ın Azîz ve Hakîm olduğunu bil” demişti. 

ÖZET YORUM:

Mertebe-i İbrâhimiyye’nin, bir mertebesi olan Mutmeinnilik yani müşahedeli yaşantı, bu Âyet-i Kerime ile idraklerimize sunulmaktadır, yavaş, yavaş incelemeğe çalışalım. Bilindiği gibi Ulûl azm peygamberlerden olan İbrâhim(a.s.)mın hayatında bizler için birçok örnekler vardır. 

Bunlardan biri de (ba’sül ba’del mevt) öldükten sonra di- rilmedir. Bu ise seyrü sülûk yolunda yaşanması gereken bir aşamadır. 

Burada ki; ölüm fena fillâh mertebesinde ki külli ölüm değil mahalli ölüm ve dirimdir. İbrâhim (a.s.) ölülerin nasıl diriltildiğini görmek istediğini bildirmiştir. Bu hususta (Mutmain) olmaya çalışmakta idi, çünkü bu muhteşem hayatın başı ve sonu olan iki oluşum, diriliş ve ölüm, insânlığı, şuurlandığı ilk günlerden itibaren derinden ilgilen-dirmiştir. 

 İbrâhim (a.s.) dahi bu hususta müşahedeli bilgiye ulaşmayı istiyordu. Bu isteği karşısında, Rabb’ı (inanmıyor-musun?) o da evet inanıyorum, fakat kalbimin (Mutmein) yani bu hususta güvenle tatmin olmasını istiyorum demişti. “Öyle ise dört kuş al, onları kendine alıştır.” Tefsirlerdeki rivayetler bu kuşların, (tavus, horoz, karga, güvercin) olduğu yolundadır. Cenâb-ı Hakk’ın bu dört kuş-u tecrübe için belirtmesi tabii ki birçok hikmete bağlıdır. Bu kuşların üçü (Nefs-i Emmâre) yi biri ise (Nefs-i Levvâme) yi ifade etmektedir. 

Tavus; süs ve zineti, dünya ya bağlılığı, gösterişi. 

Horoz; gazab ve hücum kuvvetini. 

Karga; düşük adi tabiatı. 

Güvercin; heva ve hevesi, ifade etmektedir. 

İşte bu hadise kişilerde, genelde var olan bu tabiatların öldürülmesinin gerekliliğini açık olarak ifade etmektedir. Mutmeinne mertebesine gelirken bu ahlâkların bir kısmının zaten geçilmiş olması gereken oluşumlardır, ancak bura da tekrarlanması gerçekten bu ahlâkların öldürülme hükmü ile mutlak mânâda kendi konturolünde olmasının gereğinin belirtilmesidir. “Onları kendine alıştır.” Yani onları eğit düşük ahlaklarını iyiye dönüştür. Sana faydalı ve ehil olmalarını sağla. Öyle bir itaat ehli olsunlar ki, “Sonra onları parçala” dığın zaman sana hiçbir şekilde karşı gelmesinler. 

Tefsirler bu parçalanmayı genelde, şöyle anlatırlar. 

“İbrâhim (a.s.) o kuşları aldı, kafalarını koparıp yanında alıkoydu ve bedenlerini parça, parça ayırıp birbirleriyle karıştırdı, dörde bölüp dört dağın başına koydu.” Tekrar; tefekkür yoluyla özet olarak hadiseyi incelemeye devam edelim. 

Yukarıda belirtildiği üzere, dört kuştan ikisi, karga ve güvercin, gök ehli, tâvus ve horoz, ise kanatları olduğu halde yer ehlidirler. Arada sırada uçuş yapsalarda kısa süreli olur. Bu dört kuşun hayvani ahlâkları bizlere bu yönlerden gelmektedir. 

Karga; karanlığı, nefsi Emmâre’nin kurduğu pusuları, belirsizliği, acaba’ları, adi düşük tabiatlı işleri vb.

Güvercin; heva ve hevesi, Hakk’a dayanmayan ne türlü bilgi, oluşum, yaşam ve muhabbet var ise hepsini ifade etmektedir, bunlar bize havadan yani, heva’mızdan gelmektedir ki; hepsine birden hevaiyyat veya evhamlar denir, bunların hepsi de karanlık ve belirsizliktir, insanın yalnız başına savaşabileceği şeyler değildir, bu hallerle yaşayan insanlar ömürlerini heva ile heba etmiş olurlar. 

Tavus; süsü, süslenmeyi, dünya ya bağlılığı, nefsi benliğin en şiddetli şekliyle yaşanmasını, önder olup yönetme arzusunu, her kesten üstün görünme çabasını, vb. 

Horoz; hakkında bilindiği gibi, bir söz, darb-ı mesel, vardır, deniliyor ya, (her horoz kendi çöplüğünde öter) işte meşhur olduğu mahâl–yer çöplüktür ve burası nefs-i Emmâre’nin çöplüğüdür. Kendine göre değerli gibi olan bu çöplük onda çöplük ahlâkını da oluşturur.

Eğer horoz ahlâkı, kişinin beden çöplüğünde hâkim duruma geçerse, orada ötmeğe ve orasının hâkimi olmaya çalışır, böylece kişinin belirgin ahlâkı farkına dahi varmadan o ahlâkın özellikleri ile yaşamını sürdürür hale gelir.

 Böylece kişi tevhid eğitimi alamazsa, iki yönden gökten, yani heva’dan, yerden, ya ni nefs-i Emmâre’ den aldığı yanlış kıstaslarla yanlış hesaplar yaparak ömrünü, yani vak- tini yanlış yerlerde ve yanlış işlerde sonu hüsran olacak bir biçimde geçirmiş olur. Hayat sahibi olan her bir birey olan bizlerin bu çok hassas meselelerin özüne vaktiyle eğilebilmemiz her birerlerimizin lehine olacağı aşikârdır. 

“Sonra onları parçala.” Eğer onların ahlâklarının üstümüzden gitmesini arzu ediyorsak Âyette belirtilen emre uyarak evvelâ onları parçalara bölmemiz gerekmektedir, yani onları olduğu gibi bütün bırakmayıp ufaltmamız gerekecektir ki; faaliyetleri de küçülsün ve mücadelesi kolaylaşsın. 

O hayvanların parçalanmış karışık fakat toplu olan uzuvlarını kendi adetleri üzere dörde böl ve onları “her dağın üzerine bir parça koy.” yani dört dağın üstüne dört parça koy. Bu dağlar kişinin varlığında mevcud (anâsır-ı erbaa) “dört ana unsur” yani dört ana madde dir ki; bunlar da; toprak, su, ateş, hava, dır. 

Bu unsurların lâtif ve kesif olmak üzere iki özellikleri vardır, lâtif taraflarıyla Hakk’a kesif taraflarıyla da nefs-e hizmet ederler. Bu dört ana unsurun, dağ’ın her birerlerinin üzerine dört kuşun karıştırılmış dört kısmının konması bu kuşların bütün ahlâklarının dört unsur ile de eşit olarak imtizac etmesi yani mizaçlarının-ahlâklarının hepsinin-hepsinde dengeli ve itidâl üzere olacak şekilde bulunması içindir ki; her yönden yapılabilecek terbiye ile terbiye edilebilsinler. İşte bu oluş kişinin bu ahlâklarına hâkim olduğunu ancak bu hâkimiyetinin bir eğitim neticesinde gelişebileceğini bildirir.

“Sonra onları çağır.” Eğiticisi tarafından güzel eğitilmiş olan hayvanlar çağırıldıkları zaman hemen gelirler. Onların da asılları bize dayandığından ve başları, yani a’yan-ı sabiteleri–programla- rı bizim cebimizde-bünyemizde olduğundan, biz onların âmiri ve var edicileri olduğumuz- dan bizim emrimize uymak zorundadırlar.

“Koşarak sana gelirler.” Eğitim gereği parçalanmış olan o duygular asıllarına bağlı olduklarından bulundukları anasır tepelerinden çağrılınca merkeze doğru (sâ’y) ederek-koşarak-sevinerek gelirler ki; tekrar eski ferdî varlıklarına kavuşsunlar. Ancak artık onlar giden kuşlar değil onların bedelleri ve yeni bir inşa ile oluşan sadece Rahmâni tarafları faaliyyet sahasında gözükecek varlıklar olacaklardır. 

Böylece iki yönden, bundan sonra, yerden ve gökten gelebilecek tehlikeleri haber vererek Hakk yolcusunun en büyük yardımcıları olacaklardır. 

Tavus; kanatlarını ve kuyruğunu açtığında güzelliğinin en kemâlli hâline ulaştığı gibi Hakk yolcusu sâlik de kendi rahmet kanatlarını açtığında öyle bir güzelliğe ulaşıp çevresinde olanları da kanatlarının altında koruması bu güzelliğin oluşmasına sebeb olacaktır. 

Horoz; müezzinliğe başlayıp davetçi olacak ve böylece kendinde bulunan erliği erginliği ile çoğalmaya sebeb olacaktır. 

Karga; karanlık yerlerde yapılan fitneleri ve düşmanlıkları onlar farkında olmadan kara renginden istifade ederek aralarına girip o fitnelerden haber vermesi ve hava değişikliklerinden de haber vermesi bizleri tehlikelerden korumağa sebeb olacaktır. 

Güvercin; ise, Hakk yolcusu sâlikin gök ve gönül habercisi olacaktır. 

Nefs-i Emmâre hükmünde bir çok hayvan görünümünde olan Cenâb-ı Hakk’ın (Hay) esmâsının zuhur mahalli o varlıklar, Rahmâni mânâda kullanıldığı zaman insân oğluna ne derece faydalı olduğu Kûr’ân-ı Keriym de küçük hikâyeler halinde bildiril- miştir. 

İşte bunların dördü, tavus, horoz, karga, güvercin, dir. İbrâhim (a.s.) ile birlikte ifade edilmişlerdir. Bu sûretlerde var olan Hay esmâsının zuhurları bu mertebede gerçek değerlerine irfaniyetle ulaşmaktadırlar. Aksi halde o zuhurlar hep töhmet altında kalıp kötü örnekler olarak değerlendiril-mektedirler ki; çok yanlış ve haksız bir uygulamadır. Nûh (a.s.) epey zaman sularda dolaştıktan sonra güvercin’ i göndererek suların halinden haber almak istedi güvercin de bir zeytin dalı ile döndü. Böylece suların çekilmekte olduğu anlaşıldı.

Cenâb-ı Hakk. Mûsâ (a.s.) ma “asânı yere bırak” dediğinde, asâ-değnek, bir yılan olarak müneccimlerin ürettikleri bütün araçlarını yuttu gitti. Yunus balığı yunus (a.s.) mı bir müddet kendi evinde misafir etti. Süleyman (a.s.) mın hüd hüd kuşu ona bilmediği haberleri getirdi. Ashâb-ı Kehf’in köpeği onların nöbetçisi-bekçisi oldu. 

Salih (a.s.) mın nakata-devesi taştan çıkarak onun mucizesi oldu. 

Ve âlemlerin sultânı ile dostuna nöbetçilik yapan güvercin ile örümceğin ne hikmetli bir iş yaptıkları ortadadır.

Güvercin’in özelliklerine daha evvelce kısaca değinmiştik, burada ise örümceği anlamağa çalışalım. Bilindiği gibi örümcek, sinsiliği, ağa düşürmeyi, avcılığı, ifade etmektedir. Ördüğü ağa düşen avlarını sinsice avlar yapmış olduğu, örmüş olduğu ağlar, kendi cüssesine göre çok kuvvetli bir örgü ipine sahiptir.

Sevr mağarasında içeride iki mübarek kişi onları avlamaya gelen, dışarıda bir gurup ihtiraslı kişiler. İzci, aradıklarının sürdürdükleri izlerden mağara içerisinde olacaklarını kesin olarak söylemekte, fakat etrafındakiler sahnede gördüklerini beşeri bir anlayışla değerlendirdik-lerinden gerçeğe ulaşamamaktalar.

İşte o anda onlara güvercin kendi nefs-i anlayışları üzere hayal ve vehim ile göründü, onlar da hayal ve vehim ile kıyas ettilerinden içeride kimsenin olamıyacağına kanaat getirdiler. Çünkü güvercin yuvasında yumurtaların üstünde oturuyor idi. Eğer buraya birileri girmiş olsaydı, güvercinin korkudan uçup giderek orada olmaması gerekecekti. Hâlbuki güvercin hiç korkmamış ve rahatsız olmamış idi ki, yerinde duruyordu. 

Ve örümcek; onlara zihnen öyle bir oyun oynadı ki; içeridekilere en yakın oldukları bir zamanda onları-dışardakileri oradan kendi düşünce ve istekleriyle uzaklaştırdı. 

Örümcek onlara öyle kuvvetli hayal ve vehim ağı ördü ki; o ağı aşıp içeriye ulaşmaları hiç mümkün olmadı.

Bu iki küçük (Hay) vanın-yaşayan varlığın karakteristik ahlâk ve zanları onların o anda bütün benliğini sararak orada oluşan manzaraya hayal ve vehimlerinin kendilerine verdiği hayali kıstas-ölçümlerle içeri de kimsenin olamıyacağına dair oldu. Çünkü içeriye girilmiş olsaydı bu örümcek ağı da mağara ağzında olmaz idi. Diye, düşündüler. 

Eğer onlar bu vehmi kıstası yapmayıp, izci nin tecrübeli sözlerini az bir mantıkla dinlemiş olsalardı, içeriye eğilip bakarlar ve içerdekilerini görürler idi. İşte eğitimin varlıklar üzerindeki açık durumu böylece ortaya çıkmış olmaktadır.

Daha evvelce Nefs-i Emmâre hükmüyle faaliyyet gösteren bu duygular eğitildi- ğinde, kişiye–sahibine ne derece faydalı olduğu açık olarak görülmektedir. 

“Bu tür hikmetlerle:”

“O halde Allah’ın azîz ve hakîm olduğunu bil” demişti. 

Allah’ın azîz izzet sahibi, hakîm hikmet sahibi, “her şeyi yerli yerinde yapan” olduğunu bil diyerek, böylece bazı şeyleri bildirmek istemişti.

Bu hadise İbrâhim (a.s.) mın şahsında onun hayatından bir bölüm olarak bizlere sunulmuştur.

İbrâhim (a.s.) (İSR’) in yani “gece yolculuğu” nun–seyr-ü sülûk’un çok mühim makamlarından biridir. Onun bir kendine ait yaptığı seyr-ü sülûku vardır, hem de onda başkalarına örnek birçok mertebenin yaşantısı da vardır. Bu hadise ise onun mutmein’nilik mertebesine ulaşınca Rabb’ından istediği bir talebidir ve ondan da bizlere birer armağan tecrübe ve yol göstermedir. Kâ’be-i muazzama da ki ayak izi de onun takib edilmesinin gereğidir. Ancak o ayak izini takib ederek, Hakk’a ulaşmanın mümkün olabileceği açık olarak ifade edilir. 

Bu ulaşılan “Mutmeinne”lik, dördüncü mertebe ilk huzur bulunan, belirli denge sağlanan bir mertebedir. Ancak her mertebenin kendi içinde kendine ait ayrı ayrı Mutmeinne’lik hali vardır.

Eskiden dergâhlarda sâlik bu mertebeye ulaşınca başına “arakiye” ismi verilen “fes“ benzeri, krem renkli bir başlık giydirilerek ödüllendirilir idi. 

(Gönülden esintiler, İrfan Mektebi. Necdet Ardıç) T.B.

------------------------ 

## Şems Suresi - Ayet 7 (Mushaf: 91 - Nüzul: 26 - Alfabetik: 93) 

وَنَفْسٍ وَمَا سَوّٰیهَا

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

91.7 - Ve nefsiv ve mâ sevvâhâ.

Diyanet Meali:

91.7 - (7-9) Nefse ve onu düzgün bir biçimde şekillendirip ona kötülük duygusunu ve takvasını (kötülükten sakınma yeteneğini) ilham edene andolsun ki, nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

91.7 - Ve bir nefse ve onu düzenliyene.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:

91.7 - (6-7) Ve yere ve onu yayıp döşeyene. Ve nefse ve onu düzeltmiş olana.

------------------------

İZAH: Tesviye-siva: Aynı seviyeye getirme, düzgün hale getirmek.

“Nefsi tesviye edip (düzenleyip) ona ruhumdan üflediğim (nefha) zaman” (Sad/72) ayetince nefsin mutlaka düzenlemesi gereklidir.

Nefis tesviye edilmeden mazhar olamaz. Neye? Allah’ın sıfatlarına.

Allah’ın isim ve sıfatlarının gölgesidir. Gölge nasıl sahibi ile varlığını devam ettirirse, nefis de tecelli olunan gölgedir. 

Nefis tesviyesinde fücur ve takva ilham edilir. Hamuruna katılmıştır. İki ilham toprak tesviyesinden sonra biri unsurları yönünden diğeri ruh yönünden ilham edilmiştir.

Rahmani bir soluk denilen İlahi ruhu kabul edebilcek bir kabiliyette nefsi inceltmeyi gerektirir.

Her nefis mertebesinde nefsimiz tesviye edilmektedir. Böylece bir üst mertebeyi kabul edebilsin.

“Şerefül mekân bil mekindir.” Nefsin şeref kazanması oraya tecelli eden Allah’ın sıfatları ile olur. Takvanın ilhamıdır.

Ama tecelliye dünya karışırsa, fücur illham olunur…. N.N. 

------------------------ 

 Bilindiği gibi “nefs” ismi verilen “Rabb’âni letafet” in (7) mertebesi vardır. Ve yine “nefs” isminin “İlâh-i letafet” olarak’ta mertebeleri vardır, bunlar da (kaimi bi nefsihi” (Nefs-i Muhammed-î) ve (nefs-i küll) dür. (7) nefs mertebesi, seyrü sülûk yolunda sâlik’in “emmâre nefs”ten başlayarak yukarıya doğru bunları aşarak bireysel beşeri nefsini terbiye ederek enfüsi olarak kendini tanıma ve bulma halleridir. Bunun ismine “ettur-u seb’a” veya “etvarı seb’a” yani “yedi tur” veya “yedi tavır” denir. 

 Bu nefs mertebeleri seyr edildikten sonra sâlik-Hakk yolcusu bu sefer seyrine “âfaki” olarak devam eder bu seyrin ismide, “hazarat-ı hamse-beş hazret mertebesidir.” Bütün bu çalışmalar neticesinde de “Nefs-i İlâh-i” idrak olunmaya başlar. Genel anlamda bütün âlemde yaygın olan bu nefs halleri insanda da her yönü ile birlikte mevcuttur. Ancak kişinin bâtının da bulunan bu nefs metebelerinin zahirde en çok faaliyyette olduğu “nefs-i emmâre” ve birazda “nefsi levvâme” dir. Genelde insanlar farkında olmadan bu “nefs-i emmâre” hükmü altında yaşarlar. 

 İşte bu nefse, yani bütün mertebeleri üzerinde bulunan “nefse” ve onu “sevva” “düzenleyene-tesviye edene-müsavi getirene” yemin olsun. 

(54-90-95/91-7-Kur’anda yolculuk-) T.B. 

------------------------ 

 NOT= Burada faydası olur düşüncesi ile, diğer kitaplarımızdan ve bazı sohbetlerimizden, özetle İnsan ve nefs hakkında diğer bazı bilgiler ve bağlantılarını vermeye gayret edelim. T.B.

------------------------ 

لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسَانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ

(95/4) Lekad halaknel insâne fî ahseni takvîm.

(95/4) “Muhakkak ki: Biz insanı en güzel bir biçimde halkettik.”

------------------------ 

Lekad halaknel insâne fî ahseni takvîm. (4) And olsun ki, mutlak ki “halaknâ”. Biz halkettik. Bakın melekler yaptı, şunlar yaptı değil, biz yaptık deniyor. Cenâb-ı Hakk. “Halâkna”. Halkettik ki. Kimi? “El insâne”.

İnsanı halkettik ki nasıl? “fî ahseni takvîm”. “En güzel sûrette.” Kıvamda, olgunlukta halkettik. Buradaki fî’yi biraz düşünmek lâzım gelmektedir, “fî” zarfiyat mânâsına olduğundan, içinde mânâsındadır, yâni “en güzel sûretin içinde” insânı halkettik mânâsındadır. “De, da” hükmünde kullandığımız zaman en güzel sûrette halkettik ama en güzel sûretin içinde, en güzel sûret olarak halkettik. En güzel sûret demek, Allah’ın varlığı içinde insân en güzel sûrette halkedildi mânâsındadır. Anlaşılıyor mu? Yâni tabii insân bir mahâlde halkedildi. Bu mahâl her ne kadar dünya, yada cennet olarak belirtiliyorsa da, bu mahâlde Allah’ın varlığı içindedir, cennette olsa, dünya da olsa Allah’ın varlığı içindedir. 

İşte bu varlık öyle güzel bir varlık ki, bu güzel varlığın içinde, o güzel insânı halkettik deniyor. İşte Cenâb-ı Hakk zâti olarak, yaptığı bazı işleri ben yaptım diye, “halâk tü” ben halkettim. Oradaki “tü” zamiri “ben” birey oluyor. Sonuna, “nâ” gelen aleynâ bizim üzerimize. Halaknâ halâka, Halketti, kim? Halâknâ Biz halkettik hükmündedir, ben ile bizim arasındaki fark şudur: Cenâb-ı Hakk bazen tek olarak kendinden bahsediyor. Biz olarak ifâde ettiği yerlerde sıfâtlarını da devreye sokmuş oluyor. Yâni biz halkettik darken, bir başbakan düşünün, bakanlar kurulu ile birlikte, biz imzaladık bu işe karar verdik, gibi bakanlarına da birer şahsiyet vermiş oluyor. 

Başbakan ben imzaladım, demek sûretiyle de aynı işi yapmış oluyor. Ama biz imzaladık, dediği zaman bu daha nezaketli oluyor. Bakanlar da şahsiyet sahibi oldukları orada gözükmüş oluyor. İşte Cenâb-ı Hakk kendi sıfâtı zâtiye ve sıfâtı subutiye, sıfâtları ile birlikte yaptığı bir işe, biz diye ifade ediyor. Yoksa orada başka Allah’lar var da onlarla birlikte biz, değildir. Yâni hayat sıfâtım ile Âdem’e hayat verdim. Hay sıfâtımla. İlim sıfâtımla ilim verdim. Rahmet sıfâtımla onlara rahmet ettim. Rahmet ettik neticesinedir. Ben yaptım ama neticede biz yaptık diyor. Buradada işte bahsedilen odur. “Lekad halâknâ” “mutlakki biz halkettik”. Kimi? El insâne. İnsanı biz halkettik. Nasıl? “fî ahseni takvîm.” En güzel sûret içinde, ve en güzel olarak. Burada ahseni takvîm “kıvam” üzere mutedil üzere halkedilmesi şu mânâda her mertebede ahseni takvîm. Sadece cesed, et, kemik, sûret olarak değil. 

Sûret olarak ta en güzel şekilde. Daha evvelce de biraz mevzu olmuştu. Eğer Cenâb-ı Hakk bizi diğer mahlûkat gibi dört ayak üstünde, yürür şeklinde halketmiş olsaydı, yaşantımızdan bu kadar randuman alamazdık. Yerde yürürken, caddelerde daha çok yere ihtiyacımız olacaktı. Arabalar nasıl daha çok yer tutuyor? Ama bir insâna bakın, şimdi şâyet yatay olarak yerde yaşasa idik, ne kadar çok yer tutar idik? Ama dikey olarak yaşadığımızdan, ne kadar az yer tutmaktayız ve dikey olduğumuz zaman, hareket kabiliyetimiz daha çok olmaktadır. Yükseklere daha çok ulaşmaktayız. Böyle yaşamış olsaydık bizim yukarda iş yapmamız çok zorlaşırdı. Tay tay, iki ayak üzerinde zorlukla durmaya çalışacaktık. 

Veyahut başka ekipman kullanacaktık, ama bu verimlilik olmayacaktı. Gerek zâhiren, gerek bâtınen, gerek rûhani yönden, gerek nefs îtibariyle nefsani yönden, gerek rûhani yönden, fiziki yönden hangi yönden bakarsak bakalım en kemâlde halkedilen varlık insândır. Bu yüzden İnsân-ı Kâmil denir insâna! ama ilmi yönden bu kelime kullanılıyor ise de, aslında insân her yönüyle kemâldedir. Ama insân kendi kemâlini bilmez de, kemâlini zevalde yaşarsa, sorun onun sorunu olur. Onun zevalde yaşaması, kemâl haliyle halkedilmesine zarar vermiş olmaz. Yâni altının altınlığı, hani basitçe derler ya yere düşmekle sakıt olmaz.

Çamura düşmekle altına birşey olmaz. Ne olur onu kim kullanıyorsa değerini bilmediğinden, onu çamur içinde bırakır. Ama çamur içinde kalması ona zarar vermez. Üstüne su dökersin yıkanır gider, altın yine altındır. Yâni insân kişi, kendini hangi hususta, hangi şekilde kullanıyor olursa olsun, hakkın vermiş olduğu değerden hiçbirşey kaybetmez. Kaybettiği fiili yönündedir. Fiilinde eksiklik vardır. Ama varlığında bir eksiklik düşünülemez. 

------------------- 

فَهُوَ فِي عِيشَةٍ رَّاضِيَةٍ

(101/7) Fe huve fî îşetin râdiyeh.

(101/7) İşte o, râzı olduğu bir yaşayış içindedir.

-------------------

Fe huve fî îşetin râdiyeh. (7) Radiye makamını idrak etmiş kimseler kendi mertebe-lerine göre gerek İrfan ehli zat cennetlerinde, gerek ef’al ehli nimet cennetlerinde, “razı” olduğu bir yaşam içindedir 

------------------- 

~~108.2~
فَصَلِّ لِرَبِّكَ وَانْحَرْ
(108-2) Fe salli li rabbike venhar.

“O halde Rabbin için namaz kıl ve kurban kes.” 

------------------- 

Bir evvelki surede görüldüğü gibi, “Veyl” (107-4) yani “yazıklar olsun” hitabına maruz kalınan namazda hedef nefs iken, burada namazın aslı belirtilerek namaz kılarken hedefin Rabbin olsun denilmektedir. 

Dünyâ ve ahiretten bir beklenti ile kılınan namazlar “veyl” yani “yazıklar olsun” hitabının içerisindedir, çünkü ibadette menfaat olmaz, ancak hiçbir şey beklenilmeden mutlak olarak Hakk rızâsı için, Rabb için kılınan namaz makbûl olan namazdır.

Şeyh Mahmut Şebüsteri, Gülşen-i Raz isimli eserinde şöyle belirtmektedir: 

Âdetler ile ibadetler bir arada olmaz!

Eğer ibadet ediyorsan, âdetten yüz çevir! 

Eğer adet yapıyorsan ibadet ettim deme.

------------------- 

 (68-1-99-Zilzal suresi sayfa 208) den mevzu ile ilgili küçük bir aktarım yapalım. T.B.

------------------- 

 NOT=Konu, “esma-i ilâhiyyesi, ”ve “esmâ-i nefsiyye” hakkında’dır. T.B.

------------------- 

 ………………………….Cemâlden kastım, huzur uyumlu olması, şimdi dünya ya gelen bir çocuğun hiçbir ilmi eğitim almadığını düşünelim, sadece fıtri olarak, aileden gördüğü şekli ile, hele aile dünyaya dönük değerlerle yaşıyorlar ise, şu ev, şu araba güzel, çarşıda şunlar var gibi, çocuğa aşılanıyorsa tabii bu bilerek yapılan bir şey değildir, ailenin kendi fıtri yaşamı çocuğa kopyalanıyor, böylece dünyevi ağırlıklı bir yaşam içerisinde buluğ çağına ermiş olan bir kimsenin, “esma-i ilâhiyyesi,” “esmâ-i nefsiyye” üzere oluşmuş oluyor, böylece ilâhi olan isimler, beşerileşmiş nefsileşmiş oluyor en mühim yer burasıdır…………………….. 

------------------- 

 (68-1-99-Zilzal suresi sayfa 210) den mevzu ile ilgili küçük bir aktarım daha yapalım. 

------------------- 

 ………………………Esma-i ilâhiyyeyi nefsi ma’nâ da kullanmaya başlayan kimse bundan çok mes’uldür, çünkü esma-i ilâhiyye yi bize hayatımızı sürdürmek için Cenâb-ı Hakkı bulmak için bir köprü olarak verdi. Esma-i ilâhiyye bizde olmasaydı Cenâb-ı Hakkı bulmak mümkün değildir nereden nasıl bulunacaktı? işte buradaki mesele, bu dünyada nefsileşmiş-beşerileşmiş, olan esma-i ilâhiyenin halini, asli hali olan esma-i ilâhiyye ye döndürmektir, işte o zaman kişi Abdullah olmakta, Allahın gerçek kulu olmaktadır, neden? çünkü esmaül Hüsna onun üstünde-varlığında zuhura çıktığı için. 

 Diğer şekliyle ise, esma-i ilâhiyye yi Hakk’tan ayırdığı, kopardığı, nefsanileştirdiği için “abd-i nefs” “nefsinin kulu” olmakta ve ondan doğan çocuklara da “veledi nefs” denmektedir. 

 Esmaül hüsnanın hakikatiyle yaşayanların çocuklarına da “veledi kalb” denmekte iseviyet mertebesininde bir bakıma hakikati budur, gerçi bu hakikat daha Âdemiyette başlıyor ve İseviyet mertebesinde fiilen yaşanmış, o mertebeden gösterilmiş oluyor. Fiziki babası olmadan bir varlığın ortaya çıkması ne müthiş bir hadisedir. 

 Bu hakikati iyi değerlendiremeyen batılılar, Ona Allah’ın oğlu, Baba oğul aynı birdir deyip ilâhlık-rabb’lık atfettiler. Aslında O zât-i tecellinin zuhuru olduğundan dünya tarihinde ilk defa zât-i ve kuds-i tecelli onun üstün de olduğundan diğer insanlara göre değişik bir konumda idi, Batılılar bu zât-i tecelliyi sadece bir yere tahsis etmiş olduklarından “maddeci putperest panteizimci” oldular. 

 Muhammediyyet bu hâle, evet Îsâ (a.s.) da Allah’ın kuds-i tecellisi vardır ama! Aslında bütün âlemde de vardır, İrfaniyyet gözü ile “nereye baksan hakkın vechi oradadır” (2/115) o zaman “panteizm” olmuyor “ilâhiyeizm” oluyor. Esmanın hususiyyeti icabı bütün âlemde o yerin gereği olarak zuhur ve tecelli etmektedir. 

 Esma ihtiyacını insana hissettirir, insan farkına varamaz ve gereği gibi esma’nın hakikatini zuhura çıkaramazsa sorumlu olur, ve ona haksızlık etmiş olur ve insan olma özelliğini de böylece yerine getirememiş olur. (ay…. abla) İnsan olma özelliği esmaül Hüsna yı hakikatiyle ortaya çıkarmaktır. İşte halife bu kimsedir, kendindeki esmaül hüsnayı faaliyete geçirmek demek, dolayısıyle esmaül Hüsna ya dahi rahmet olması demektir. İşte insan budur. “fesalli li rabbike” “rabb’ın için namaz kıl” (108/2) yapılan her bilinçli hareket o esmaya ait ve esma için olmaktadır, esmanın zuhura çıkmasına biz vesile olduğumuzdan, dolayısıyla ona hayat vermiş olmaktayız, bu durumda o bizden razı oluyor, böylece biz de merzi-razı olunmuşlardan, oluyoruz aksi halde onu onun istemediği yönde kullandığımızda o bizden razı olmuyor, ve ahrette hakkını talep edecek, kul hakkı dediği bir bakıma işte budur ayrıca hayatımız onlarla devam ediyor ama biz farkında olmuyoruz. 

 İçimizdeki ihtiyacı meydana getiren saha olmasa biz nereden duyacağız, yani bizde bir esmaya bağlı olarak üşüme hali olmasa, en sonunda donar kalırız, yani üşüme hissini hissetmeyiz. ama vücut üşür sistemi bozulur donar kan dolaşımı durur, işte hissetme kimliktir, hissetme de orda, o esma devreye girer ve bizi uyarır yani örtün, diye dolayısıyla hafız ismi ile beni koru demek istiyordur.

 Soru:bunlar sevki tabii mi arının vahyedilmesi gibi mi?

 Cevap: Evet sevki tabii ama, bu sevki tabiileri sevki idraki olarak yaşarsak, o zaman halife makamı olur. Sevki tabii farkında’lık değildir fıtridir, idrakî olursa farkındalık olur, bu şekilde karşısından da gelen bir esmayı idrak ettiğinde davranışı ona göre olur, sadece kendi bünyemizde değil, başka kimliklerle de münasebetlerimiz var, çünkü onlarda da esmalar var, ama o onu biliyor yada bilmiyor, nefsi ma’nâ da kullanıyor, ama biz idrakimizle o esma-i ilâhiyye yi ilâhi ma’nâ da kullanırsak onun aynı esmayı meselâ, kahhar esması bizde de var o nefsi ma’nâ da kullanıyorsa kullansın, bizim onu ilâhi ma’nâ da kullandığımız zaman onu mutlaka durdurur.

 Hem de bağrış çağrış olmadan, o ondan üstündür. O esmayı idrak sahibi olan zât-i yönünden kullanır, ise diğeri nefsi yönünden kullanır, nefsi yönünden kullanan, zât-i yönünden kullanana mutlaka boyun eğer baştan o bağırsa çağırsa da, o havadır zâten irfan ehli onu bilir, üstünde durmaz bir müddet sonra onun fırtınası geçer yanlış yaptığını anlar durur, onun kahharı şerir, irfan ehlinin kahharı rahman doludur her bir esma bizde hakikati itibarı ile ortaya çıkmaya başladığında rabbı güçlendirmiş olur dolasıyla rabbımıza yardım etmiş oluruz “fesalli lirabbike” (rabbın için namaz kıl) (108/2) yani onu yücelt idrak et ma’nâsındadır. 

 _idraki Cemâl, nefsani Celâli durdurdu, hâkim oldu.(ay…)

 _ Eğer biz esmaya Güçlendirirsek ona güç katıyoruz. (Ni..) Biz halife olma bakımından üstünüz, çünkü bizde Allah ın zâtı, sıfatları, isimleri, ef’ali vardır, esma üçüncü sırada esmaya, sıfatlarla daha sonra da zatıyla yardımcı oluyoruz işte biz esma-i ilâhiyeyi ne kadar güzel faaliyete geçirirsek onlara o kadar yardımcı ve onları güçlendirmiş oluyoruz, esma-i ilâhiyeyi ne kadar nefsi ma’nâda kullanırsak, esma-i ilâhiyyeyi kötü ma’nâ da kullanmış oluruz, ona haksızlık etmiş oluruz, istismar etmiş oluruz. Süt kabının içinde olan sütü o kabın içmesine gerek var mı? zâten kendi süt olmuş, ama o kabın içinde süt yoksa dışarıdan onu çekmeye çalışır, o çektiği boru da inceyse uğraşsın dursun çekeceğimde süt alacağım-olacağım diye, bilindiği gibi süt de ilimdir. 

 “fesallî lirabbike” (rabbın için namaz kıl) (108/2) ne kadar açık, rabbin için, yani kıldığın namaz senin için olmasın, peki benim için olursa ne olur? nefsi olur benim için kıl diyor, ve orada benim için kıl demesi, bir bakıma ibadet ettiği zaman, kul ibadetiyle abd hükmünü taşıyor, yani aslında benim için kulluk makamında ol deniyor, biz “elhamdülillâhi rabbil âlemin” dediğimizde rabbımız için namaz kıldığımızda o kişi kul hükmünden abd hükmüne girmiş oluyor, benim için diyorya, kulda-abd o abdiyetin benim için olsun diyor, yani beni abd hükmüne çıkar abdiyyet hilâfet ma’nâsınadır velâyet ma’nâsınadır. 

 _ondan sonra abduhu isra hadisesi (Ni…)

 O işte bizimle birlikte esma-i ilâhiyye de çıkıyor, âlemlere rahmet diyor ya, İnsân-ı kâmilin zâhiri ve bâtını âlemlere rahmettir.

 _Esma benim için namaz kıl ki abd olayım diyor (Ni…) Yani beni şereflendir ma’nâ sında orada, ama ehli zâhir oradaki rabbı Allah ma’nâsında olarak görür, halbuki burda esma mertebesinde kişi bunu bu şekilde idrak ederek rabbını yücelttiği zaman kendisi yücelir, kendisindeki yücelikle rabbını yücelttiği zaman buradaki yüceltme, biz acziyetimizle aman yarabbi dediğimiz zaman, o bizden yukarıda gibi yüceltilmiş oluyor, o ma’nâ da değil, biz ona yücelik vermiş oluyoruz, yani esma-i ilâhiyeyi biz değerlendirmiş yüceltmiş oluyoruz, yücenin karşısında duruşta onu yüceltmiş kendimizi aczlik değil, bizdeki kemalatla o yücelmiş oluyor, işte bunun için “rabbına namaz kıl demiyor,” rabbın için namaz kıl diyor. 

 Kur’an-ı kerîm’in birçok yerinde de böyle kula ait namaz kılınız hükmü bulunmaktadır. 

(Hâfizû ales salevâti ves salâtil vustâ ve kûmû lillâhi kanitîn.) 

(2/238) – “Namazlara ve orta namaza devam edin. Allah'a gönülden boyun eğerek namaza durun.” Diye böyle kula namaz teklif ediliyor burada da “fesalli li rabbike venhar” (ve kurb’an kes) kurb’an kesmekten kasıt beşeri bağlantılarını kes nefsi duygularını olumsuz şeylerini veya dünya bağlantılarını kes gibi, şimdi buradaki hitap, kula ait kula edilen bir hitaptır, kul bu makamda ilerledikçe ve kendinde bulunan nefsi, esma-i ilâhiyeye de rahmet oldukça Ahzap suresinde. 

 (Huvellezî yusallî aleykum ve melâiketuhû liyuhricekum minez zulumâti ilen nûr, ve kâne bil mué'minîne rahîmâ.

(33/43) – “O, sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için size merhamet eden; melekleri de sizin için bağışlanma dileyendir. Allah, mü'minlere çok merhamet edendir.” Tefsirlerde hüveden kasıt Allah olduğu söyleniyor aslında huveden kasıt kişinin ilâhi idrakidir oradaki kesin Allah olarak olsa huveallah diye huve (o) ellezi demez huveallah o ki o kimseki yusalli aleyküm sizin üzerinize sallî eder-namaz kılar, o kimselerin üzerine salli eder- namaz kılar ne müthiş bir hadise, diğerinde “fesallî li rabbike” “rabbın için namaz kıl” derken insanı faaliyete geçiriyor ama “huvellezi yusallî aleyküm” dendiği zaman “sizin üzerinize başka birisi sallî eder-yüceltir, namaz kılar” hale geliyor ne kadar müthiş, yani makamı insaniyeye salat getiriliyor.

 Cuma günleri okunan “innallahe ve melâiketehu” (33/56) ve burada ise hedef belirtiliyor ama bâtında, tahtında gizli, evvelâ huvede zâti ifadesi vardır, ama Allaha çok olarak söylenmediğine göre orda başka sahalarda vardır, kişinin idraki ne ise orada o ama en sağlamı olan Allah dır. “huvellezi” o öyle bir Allah ki “yusallî aleyküm” Allah sizin üzerinize salâtu selâm getirir namaz kılar manasında birinde rabbın için namaz kıl bireye yol açıyor, rububiyet yolu gibi, ondan sonra o yükseldiğinde kul namaz kıldığında “fesallî li rabbike venhar inne şanieke hüvel ebter” (108/2-3) bunların hepsi birbirleriyle bağlantılıdır. 

 İşte o senin nefsin yokmu! ebter olacak o dur sen kevsere dahilsin, ebter olacak beter olacak hüvel ebter o senin nefsindir, yani esma-i ilâhiyyeyi esma-i nefsiyye olarak kullanan ebterdir. yoksa esma-i ilâhiyyeyi ilâhi yönde kullanan ise kevserdir. ‘huvellezi yusalli aleyküm’ sizin üzerinize Allah burada ve melaiketehu meleklerde var Allah ve melekler sizin üzerinize salatu selam getirirler ama işte “fesallî li rabbike venhar” hükmü tatbik edildikten sonra evvela namaz hükmünü kul alıyor, bunu yapabildiği kadar hakikati itibariyle yaptıktan sonra namaz kılınan o oluyor, yani daha evvelce seven iken sevilen oluyor. 

 Daha evvelce zâkir iken zikrederken mezkur zikredilmiş oluyor burada sayısal bir zikir yoktur, ama hatırlanma olduğu için zikrediliyor insan “huvellezi yusalli aleyküm” sizin üzerinize o zaman kul önde rab arkada olmuş oluyor kul evvel rab ahır oluyor. yine aynı sure içerisinde “inneallahe ve melaiketehu” buradaki özellik risalet makamı olarak belirtiliyor diğerinde insanlık makamı olarak genel insanlık makamı olarak burada da risalet makamı olarak ve bu makamdan da beşere tavsiyede bulunuyor sizde böyle yapın diye, ey îmân edenler sizde böyle yapın sizin üzerinize bir zaman gelecek o şekilde.

 Soru: A’yânı sâbite, sabit bir varlığım var, esmaül Hüsna hamdedilmiş yüklenilmiş dünyaya geldik rabbime kavuştum onu aldım miraca çıktım beka billah oldum esmaül Hüsna yine orada sabit varlığım yani şeyliğim hakikatim neye dönüşüyor, yani ben neyim? yani ben esmaül hüsnayla geldim, mi’raca çıktım bak bunları sen yapıyorsun dünyada ben sana aracıyım dedim esmaül hüsnanın bütün isteklerini bende yaptım gerçekleştirdim hayatı yaşadık birlikte ilâhisiyle gittim.

 (Nereye gittin? T.B) Öbür dünyaya gittiğimde yani benim adım ne, esma esma kulluğumu da biliyorum, ama vahdet bölgesinde esmaül hüsnanın gölgesiyim (Ni…) Cevap: Kulluk mertebesinde beşer âleminde hepimizin gaybi ismimiz Muhammed, ma’nâ âleminde ismimiz Allah, gayb âleminde ismimiz Huu’dur. 

 Bunu idrak etmek ise bir irfaniyyet işidir.

 Hani derler ya komşu huu, evde misin oturmaya geleceğim, Rahmiye annem Nusret babama öyle derdi, huu, geldinmi? oda Rahmiye anneme derdi hu kahve hazır mı?

 _Babacım hani uçaklar savaşırken en son bombalarını atar ve infilâk eder ya işte orası, (Ni…) Ne yapayım bunlar akıl bombardımanlarıdır. Savaştan mı soruyorsunuz barıştan mı?

 Hz Ali nin (r.a.) dediği gibi “sen kendini küçük bir cisim sanırsın halbuki âlemi ekbersin sen” burada sınırlı bir görüntümüz var ama, bunlar içinde tefekkürî idrak olarak, ahrette bunlar sonsuz, geniş olarak yaşanacak, herkesin levm etmesi daha çok olacak, çünkü birlikte olduğu insanları görecek ki, dünyadayken aynı evde aynı apartmanda yaşıyordu bir fark yoktu, ama oraya gidildiğinde o fark görüldüğünde, o zaman işte şok olacak bunlar kimlermiş diye, nasıl kaçırdık biz bu işi yanımızda dibimizde selâmlaştığımız kimselermiş, herkes hepimiz için geçerli esma-i ilâhiyyeyi nefsi yönden, ama şeriat mertebesi içerisinde rahmani diye Müslüman alır ama beşeriyet içerisinde çıkaranlar cennet ehli olacak nimet cennetinin ehli olacak.

 Esma-i ilâhiyyeyi gerçek ma’nâ da idrak edip esma-i ilâhiyyeye döndürüp o şekilde yaşayanların cenneti zat cenneti olacak ki, o nimet cennetinde olan diyecek ki kendinden üstün 10 tane daha fazla köşkü olana bakacak kendine bakacak 3 tane var ama aşağıya bakacak 1 tane var aşağıya bakacak şükredecek, yukarıya bakacak levm edecek ama, yine birey beşer aklı Allah dan ayrı çünkü onlar “selâmün kavlem mir rabbirrahim” (36-58) Allahları vardır demiyor orda rablarından selâm gelir ne demektir, onların rabbı zâten gökteydi, tenzihte ayrıydı, gene ayrı, hazırda olana selâm gelir mi? Gelmesine gerek yoktur, çünkü kendisi burda’dır, selâm ayrılık ifadesi ayrılık muhabbeti nin ifadesidir, muhabbeti olmayana selâm verilmez miraç olması, yusallî olması, zâtına ulaşmak demektir, kul bu âlemde yaşıyorsa, cenâb-ı Hakk “inneallahe ve melâikete-hu” (33/56) “Allah ve melekleri onun üzerine nüzul etmiş iniş yapmış” oluyor nazil oluyorlar. 

------------------- 

 NOT= Salât’ın değişik mertebelerden izahları tefsir kitaplarında belirtilmiştir. 

 Zat mertebesinde ise. 

“salât, Allah’ın zâtı ile zuhur ettiği mahallinin adıdır.” (T.B.) 

------------------- 

 (2015) umre dosyası sayfa (216) dan mevzu ile ilgili küçük bir aktarım daha yapalım. 

------------------- 

 ……………………….Az sonrada sabah namazının kameti okundu ve farza başlandı. İki rek’at sabah namazı kılındıktan ve selâm da verildikten sonra, kaldığımız yerden sa’y imize devam etmeye başladık. Sa’y yeri çok kalabalık değil idi, çok fazla sıkıntı yok idi, her gidiş gelişte sesli olarak gereken duaları okuyor idik, çok güzel ve feyizli oluyor idi. Bizim sa’y imiz bitmiş ancak bize sonradan katılanların bazılarının son gidişleri kalmış idi. 

 Biz Merve tepesinde Âd----le birlikte saçlarımızıda yeteri kadar kesip sa’y imizide selâmetle bitirmiş olduk, Rabb’ımıza şükrederiz. 

 Tavaf ve sa’y imizi yaparken bu umreyi kime bağışlayayım diye düşünürken, aklıma “fesalli li rabbike venhar” (108/2) geldi o halde bu Umremde “rabbim için olsun” diyerek, Rabbıma hediye eyledim. 

 Ravzadan çıkıp otele doğru dönerken Nüket Anne, kendi Umresini kendi Anne Babasına hediye ettiğini söyleyerek, benim kime hediye ettiğimi sordu, bende, “fesalli li rabbike venhar” (108/2) de belirtildiği gibi, “Umreti lirabbike” “Rabbim için umre yaptım” dedim. Ve otele doğru yola devam ettik.

 Bu umremizde de Rabb’ımın hediyesi bu husus oldu, yani “Rububiyyet Umresi” hediyye edilmiş oldu. 

------------------- 

 NOT= Bu husus oldukça derin olan bir konudur, normalde kabul görmeyip inkâr edilebilecek bir konudur, merak edenler için özetle kısa bir açıklama yapmaya çalışalım. T.B.

--------- 

 Cenâb-ı Hakk Âdem-i (a.s.) Cennete lâtif varlığı ile halkedince ona, “ve alleme Âdemel esmâ’e küllehe” “ve ona isimlerin hepsini talim etti/öğretti” (2/31) bu âyet-i kerimesi hükmünce, Âdem (a.s.) ile başlayan bu Batıni esmâ eğitimi her birerlerimizin iç bünyesine konmuş ve yaşadığımız hayatın her bir safhasını orada olan faaliyet hangi esmânın sınırları dahilinde ise bizde fıtri olarak o esma o sırada faaliyete geçip yapmak istediğimiz şeyler ve konu ne ise o ismin sahasında yaparız, ancak biz bunun farkında olmadığımızdan “ben” yaptım diyerek, hadiseyi farkında olmadan kendi nefsi gücümüze veririz, bu şekilde ilâh-i esmâ atıl, onun yerini alan nefsi esmâmız zahire çıkmış ve biz nefsimizle hareket ettiğimizden, yapılan fiilin neticeside nefsi olur, ve genellikle hüsranla sona erer. 

 İşte bir kimsenin ilk yapması gereken şeylerin en başındaki husus, kendini tanımaya çalışmasıdır. O zaman görecektirki kendinde, kendine ait hiçbir şeyin olmadığıdır, kendinde ve kendinin zannettiği her şeyi Allah’ın isimlerinin birer tecellisinden başka bir şey olmadığıdır. İşte bu husus bir irfaniyyet ve eğitim meselesidir. 

 Dünyaya gelen bir çocuk, gerek ailesi gerek çevresi ve okul hayatında aldığı bazı hayat anlayış ve ölçüleri oluşmaktadır. İşte bu husus kişinin kendi hayat anlayışını ve farkında bile olmadan kendinde nefsi bir benliğin oluşmasını sağlamakta ve Hakk’tan o derece uzaklaşıp üzerinde Hakkın emaneti olan her şeyini kendine ve “hayali bir nefsi benlik” ile nefsi benliğine bağlamaktadır. İşte bu halde iken Hakk’ın vermiş olduğu, “hayat. İlim, irade, kudret, kelâm, semi, basar” “sıfatı subutiyye” Allah’ın kendine ait olan “sabit sıfatları”ndan kuluna aktardığı bu hayati sıfatları ve diğer bütün esmâ-i İlâyyelerilerini, nefsine kaptırdığından bunları nefsi istikametinde kullandığından, bu değerler Hakk yolunda faaliyetlerini gösterememekte, böylece de atıl kalmakta ve çok mahzun olmaktalardır. 

 Bilindiği gibi her bir esmâ-i İlâhiyye kendi sahasında bir rabb, yani merebbiye/terbiye edendir. İşte bu yüzden esmâ-i ilâyye sayısı kadar rab vardır ve âlemde “müdebbir” tedbir edicilerdir. (Rabbların Rabb-ı/Rabbül erbab) olan Rabb’ul âlemîn ise tektir. Her biri kendi sahasında faaliyet gösteren esmâ-i ilâhiye olan rububiyyet mertebesinin görevlilerini kişi farkına varmadan gafletinden dolayı nefsinin emrine verdiği zaman, bu esmâlar asli görevlerinden uzaklaştırılmış ve nefsin hizmetine verilmiş olur. 

 İşte bu durumda, çok sıkıntıda olan, ve insanın aklına emanet edilen, ancak nefsi beşerisi’nin, hükmü altına alındığından, ve istilâ edilmiş durumda olduklarından, ilâhi isimler çok sıkıntı içine girmiş olmaktadırlar ve görevlerini yapamamaktadırlar. İşte bu halde olan ve aslında bize ait olan, ancak nefsimiz tarafından kullanılan esmâlar, kendi hürriyetlerini isterler. İşte budurumda akıl sahibi bir kişiye bu esmâları Hakk yolunda kullanılması için bunları nefsin musallatlığından kurtarmak için, onlara yardımcı olmak lâzım gelir ki, o isim ve sıfatlar kişinin lehine Hakk yolunda kendisine yartdımcı olsun. Nefs tarafından bunlar engellendiği için kişiye Hakk yolunda fayda sağlayam-maktadırlar. 

 İşte Cenâb-ı Hakk bu durumda olan kişinin içinde hapis olmuş halde bekleyen ve ayrıca nefis tarafından kullanılan bu isimler için, “fesalli li rabbike venhar” (108/2) (Rabb’ın için namaz kıl) yani onun ibadet yolunu aç. “ve kurban kes” yani nefsine yeter artık de, onu kurban et ki diğer esmalarda kurtulmuş olsun. İşte zâhirde de, derse başlayanlar tarafından ilk başlarda, bu yüzden zuhuratlar da, kurbanlar kesilir ve ondan sonra yavaş yavaş esmâ-i ilâhiyyeler ilâhi asli görevlerini yapmaya başlarlar ve ancak ondan sonra Hakk ve gönül yolunda yol almaya başlanır. 

 İşte bu yüzden bunları düşünürken o halde bu Umremde “rabbim için olsun” diyerek, Rabbıma hediye eyledim. Bunların çok daha başka izahlarıda vardır burada bu şekliyle yapıldı, İnşeallah namaz sureleri kitabımızda ilgili surenin bu âyetinde daha geniş bilgi gelecektir. Cenâb-ı Hakk esmalarımızı nefsinin elinden kurtaranlardan eylesin. Âmiin.

------------------- 

اِنَّ شَانِئَكَ هُوَ الْاَبْتَرُ

(108-3) İnne şânieke huvel ebter.

“Muhakkak ki sana (nesli kesik diye) buğzeden, o kendisi ebterdir” (soyu kesiktir).

------------------------ 

Burada Mübârek Geceler isimli kitâbımızın ilgili bölümlerini aktaralım:

Şimdi: 

Belirli gecelerdeki belirli idrâk yaşantılarından sonra, 

- yani kişinin evvela Regâibini idrâk etmesi, 

- sonra Mevluduyla mânevi doğumunu yapması. 

- Ondan sonra eline berat’ını alması. 

- Ondan sonra Mi’raca yükselmesi, 

- sonra Kadrini, kıymetini bilmesi. 

- Ondan sonra da Ramazan bayramını yapması onun için büyük başarıdır.

Ramazan hayramına “şeker” bayramı denmektedir, aslında o yukarıda kısaca belirtilen özelliklerin yaşanmasına sebeb olduğundan “şükür” bayramıdır.

Cenâb-ı Hak gerçekten “Hakîkat-i Muhammedi” üzere olan Muhammedilere neler bahşettiğinin şükranesini yapmış oluyoruz ve bunun neşesini yaşamış oluyoruz.

Ramazan bayramının birinci gününün sabahında bayram namazı vardır, bu namaz iki rek’at’tır ve her rekâtında dokuz tekbir vardır. İki rekât olması bu hakîkatlerin zâhir ve bâtın yaşanması. Tekbirlerin dokuz-dokuz, (9+9) on sekiz (18) olması on sekiz bin alemin seyrinin ifâdesi içindir. Kişi Ramazan bayramı ile birlikle bu alemleri seyretmiş olduğunu belirtmiş olmaktadır. Eğer bayram namazı farz olmuş olsaydı, bütün müslümanlardan bu “seyri sülük” (hakk’a yolculuk) istenmiş olacaktı. Vacip olması farz-ı kifaye gibidir. Bazı insânlar bu yolculuğu tamamladiklarında diğerlerinin yolculukları da onların şahsında izâfi olarak yapılmış kabul edilmekledir.

Nasıl ki bayramı bütün insânlar yaptığı halde, aslında gerçek bayramı yapan kimselerin ne kadar az olduğunu görmekteyiz. Diğer insânlar, gerçek bayramı yapan kimselere sûret ve şekil olarak benzediklerinden, bu benzeyiş yolundan bayramlarını da “bayrama benzer bayram” gibi yapmaktadırlar. İnsân-ı Kâmilin yaptığı bayram ile diğerlerinin yaptığı bayram arasında kıyas edilemeyecek farklar vardır, yaşayan bilir, bu halleri çok iyi düşünmemiz lâzım gelmektedir.

Aşıklardan birisi: 

 “Bayram ol gündür bana kim Göz göre didarını (yüzünü) Görmesem bir gün seni 

 0l kara gündür bana.” demiştir.

İşte Ramazan bayramına ulaşan kişi, seyrini tamamlamış, Cemâl-i İlâhîyi müşâhede etmiş ve Cemâl tecellisi içerisinde hayatını sürdürür hale gelmiş olmaktadır.

 Ramazan bayramı ile Kurb’an bayramı arasında ki fark, Ramazan bayramının, Cemâl tecellisi, Cemâli tecelli. Kurban hayramınin ise Celâl tecellisi, Celâli tecelli olmasıdır. Biri yumuşak; biri sert zuhurludur, kanlı bıçaklıdır. 

Bir ömrün yaşantısı bir senedir, yani ilk bahar, yaz, sonbahar, kıştır, daha başka mevsim yoktur. Diğer seneler birbirinin aynıdır. Bu sebepten her sene bir “seyri sülûk” (Hakk’a yolculuk) hükmü gerçekleştirilmektedir. Senenin yedi ayı “ettur-u seb’a” “yedi mertebe nefis turu” Üç aylar “ef’al, esmâ, sıfat” mertebeleri. İki bayram arası ise Zât ve İnsân-ı Kâmil mertebelerinin karşılığı olan yaşam sürelerinin ifâdeleridir.

Her sene bunların tekrar ettirilmesi gaflete düşmemek içindir. Fakat ne yazıkki bu hakîkatlerden gafil olduğumuz halde ne yaptığımızı bilmeden taklidi bayramları tekrarlayıp durmaktayız.

Gerçekte ise: Hakîkati îtibariyle Ramazan bayramını idrâk ederek “Bakâ billah”a “Hakk’ta bâki olmak” eren bu kimsenin bu yaşantısını çevresinde bulunan tâliplerine de ulaştırması gerekmektedir.

“Bakâ billah”tan tekrar dünyâya mânen görevli olarak gönderilen kimse kabiliyetli olanları elinden tutup Hakk’a doğru yolculuğa çıkarır ve onların da kemâle ermelerine vesile olur.

Ramazan bayramında Cemâl tecellisi zuhur ediyorken, Kurban bayramında ise Celâl tecellisi zuhur etmektedir. Bu kapıdan geçmek için kişi nefsini kurb’an etmesi gerekmektedir. Bu oluşumu kişinin kendi kendine uygulaması mümkün değildir, daha evvelce bu yollardan geçmiş birinin rehberliğine ihtiyaç vardır ve Celâl tecellisi gerekmektedir. 

 Eğer İbrâhim (as)in oğlunu kesme hâdisesi olmasa idi hiç bir mürşit dervişinin “nefsi emmâresi”ni kötülükleri çok emreden, içindeki gücü ortadan kaldıramazdı.

İşte Cemâl tecellisi ile zuhura gelen “Cemâl-i İlâhî”nin ikrâmı için Celâl’e ihtiyaç vardır, çünkü “zül Celâli vel ikrâm” dır. Zât-i ikrâmı, Celâlinden zuhur etmektedir.

Nefsi emmârenin, levvâmenin, yumuşaklıkla ortadan kaldırılamıyacağı bilinen bir gerçektir. Dolayısıyla nefsine karşı biraz şiddetin ve Celâlin gereği ortadadır. Bu lüzumun ifâdesi olarak Kurb’an bayramında sûret ve madde olarak bu kurb’an’lar kestirilmektedir.

İşte biz o hayvânın başını kesmekle kurb’an ettik zannediyoruz. Hayvan gitti ortadan; canını veren o, biz ne verdik? “para!” para verdik, para tekrar bulunur fakat can bulunmaz. Acaba o kadar kolay mı bu işler? İşte bu sûretle kesilen kurb’an’lar, mânâdan kesilen kurb’an’lar hükmüne girmektedir.

Bir fiilin zâhirde tahakkuku olacak ki oradan bâtınına intikal etsin. Nefsi emmârenin, levvâmenin kurb’an edilmesi; zâhirde olan bu işlerin bâtını ifâdesidir.

Nasıl ki İbrâhim (as)’a nefsinden, yani kendinden meydana gelen çocuğunun kesilmesi ifâdeli olarak bildiriliyorsa, bir dervişin de kendi varlığından meydana gelen duygularını, yani çocuklarının kesilmesi gerekiyor. İşte bu duygular bıçakla kesilemiyecegi için, İbrâhim (as) İsmail (as)’a bıçağı vurduğunda kesemeyişi ayrıca bu gerçeğe de binaendir. Aynı bıçak taşı ve gelen koç’u bir vuruşta kesmiştir.

Kişi nefis terbiyesi ile seyrini sürdürmeye devâm ettiğinde “emmâre”den, “levvâme”den, “mülhime”nin bir kısımı olumsuzluklarından kurtulursa, bundan böyle nefsini ilâh edinmesi mümkün değildir. Eğer kişi içindeki bu eksi güçlerden kurtulamazsa o zaman nefsi onun ilâhı olur, farkında bile olmaz. 

Bu durumdan kurtulmanın yolu nefsi duyguları kurb’an etmekten geçmektedir. Bu oluştuğu zaman onun Rabb’ı “Rabb’ul erbab” (Rabların Rabb’ı) olur. İşte kim Hak yolunda kendi nefsini kurb’an etmezse, o nefis ona ilâh olmaktadır. 

Buluğ çağına doğru, kişinin birimselliği oluşmaya başladığı zaman, dünyâya meyil başlar. Benlik, mal toplama sevgisi, karşı cinse ilgi duyma, üstün olma isteği, ihtiraslar, bencillikler, artmaya başlar. İşte bunlar kişinin kendinden meydana geldikleri için düşüncede ve fiilde çocukları hükmündedir. Bunları oluşturan ana güce “nefsi emmâre” denmektedir. İşte dervişlik süresinin başlarında bu güçlerin kurb’an edilmesi gerekmekledir. Ancak insânda daha başka güçler de vardır. Onların faaliyete geçmesi de “veled-i kalb” “kalbin oğlu” ifâdesiyle yerini bulmaktadır.

Ramazan bayramının üç gün olması! 

Birinci gün, ilmel yakıyn, ikinci gün, aynel yakıyn, Üçüncü gün ise Hakk’al yakıyn, olarak müşâhede edilmesinin ifâdesidir.

Kurb’an bayramının dört gün olması;

“Şeriat, Târikat, Hakîkat ve Mârifet” mertebelerinin gerçek yönleriyle müşâhede edilmesinin ifâdesidir.

- Regâib gecesi ifâdesiyle, seyr’ine başlayan derviş yani “mânevi yolcu”, 

- Mevlüd gecesi ifâdesiyle gönül evladını faaliyete geçirir, 

- daha sonra berâtını alır, 

- daha sonra Mi’racını yapar, 

- daha sonra kadri’ni yaşar, 

- daha sonra da “şükür” Ramazan bayramını yapar. 

Bu haller Cemâl tecellisidir.

Cemâl-i İlâhî tecellisi içerisinde gark olmuş kemâle ermiş kişinin yavaş, yavaş öğrenip yaşadıklarının başka gönüllere da aktarması gerekecektir, çünkü bu bir mânevi görev devir teslimidir. Bu devri yapabilmesi için kendisinin “Celâl” tecellisine ihtiyacı vardır.

Karşı birime fayda sağlamak için bir ifâde gerekmektedir. Derviş ilk başlarda yalnız başına “nefs-i emmâre”sini yenemez. İşte daha evvelce bu sistem içinde eğitimini tamamlamış olan bir ehli kemâle ihtiyacı vardır ve bu eğitim karşı tarafa bir irâde ile aktarılır, bu da Celâl tecellisidir. Ancak bu yolda o kişi kendinde ki nefsi duyguları kese, kese, kurb’an ede ede, “Kurbiyyet”e yani Hakk’a yaklaşmağa başlar. 

Kurb’an bayramı; bâtıni olarak bizlere bunları anlatır. Zahiri olarak ise fakir kimselerin et yemesine sebeb olur.

Kurb’an bayramı, her günü, bu oluşumları dört (4) mertebede kemâl üzere yaşanması için dört gündür yani “şeriat”in hakîkatini, “târikat”ın hakîkatini, “hakîkat”in hakîkatini ve “mârifet”in hakîkatini gerçek anlamda yaşamak içindir.

Hacı namzedi olan kişi, ihramda olduğu zaman süresi içersin de avlanamıyacağı daha evvelce Âyet-i kerîme ile belirtilmişti. Bunun sebebi, ihrama girme; hakîkatte, beşeriyetinden soyunmadır ve İlâhî varlığına bürünmedir.

İhram iki parçadır ve üzerinde dikiş yoktur, dikiş demek bir şeylerin birbirleriyle îrtibatlandırılmasıdır. Eğer beşeriyet ve nefsâniyet îrtibatı bir ömür boyu devâm ederse o kimse ne yazık ki gerçek kimliğini bulamaz.

İhram giymek için elbiselerinden soyunmak, kişinin beşeriyetinden soyunrnası, Hakkani varlığı ile kalmasıdır, dolayısıyla her şeye Rahman ismiyle, rahmet etmiş olması gerekmektedir. Bu sebebten herhangi bir şeyi öldürmesi de mümkün değildir. 

İhramdan çıkma zamanı geldiğinde bu yasaklar kalkıyor, çünkü tekrar beşeriyetine dönmüş, hem beşeri, hemde İlâhî kimliği ile yaşamını sürdürmeyi devâm ettirmeğe başlamış oluyor.

Böylece irfâniyet yollarından geçerek Kurb’an bayramına ulaşan kimse “bakâ billah” “Allah da bâki olma” yaşamını sürdürmeye devâm edecektir.

Kurb’an bayramının birinci, ikinci, üçüncü gününde kurb’an kesilebiliyor, fakat dördüncü günü kesilemiyor. 

Çünkü daha evvelce de belirtildiği gibi 

- birinci gün şeriat, 

- ikinci gün târikat, 

- üçüncü gün hakîkat, 

- dördüncü günde mârifet mertebelerinin ifâdelenilir. 

Ayrı bir yönden bakıldığında, 

- birinci gün Ef’âl mertebcsi, 

- ikinci gün Esmâ mertehesi, 

- üçüncü gün Sıfat mertebeyi, 

- dördüncü gün ise Zât mertebesi, ifâdesindedir.

Zât-ı mutlak mertebesinde her şey tam bir bütünlük içinde olup, farklılık ve zuhur olmadığından fiil de yoktur, bu sebebten dördüncü gün kurb’an kesilemez.

“Bakâ billah” “Allah’da bâki olma”, “seyr’i fillah” “Allah’da seyr”, “Seyr’i Mea Allah” “Allah ile birlikte seyir,” İşte bu seyrin sonu yoktur, bundan sonra da bayram yoktur. Kurb’an bayramı insân yaşamının ulaştığı en üst düzey, irfân mertebesidir. Bu olgu her sene tekrarlanmakladır. O sene içersinde kaç kişi bu irfân ve idrâke ulaşmışsa, gerçek bayramları ancak o kimseler kutlamaktadırlar diğer insânların fizik olarak onlara benzemeleri, benzer bayram yapmalarına vesile olmaktadır ve bu yaşam ömürler boyu sürüp gitmektedir. Böylece mühim olan, kişinin bu seyr’i idrâk edip, yaşantısını bu seyr üzere sürdürmesidir. 

Kevser sûresinin zâhir ve bâtın mânâsını idrâk eden kimseler bu hakîkate ulaşmış kimselerdir.

Bilindiği gibi Hz. Rasullullah’ın mübârek evlatları küçük yaşlarda vefat etmişlerdi. Bunun üzerine bazı kimseler, “Muhammed (s.a.v) ebter oldu, soyu tükendi” demişlerdi. Bu hâdise üzerine “Kevser” sûresinin indirildiği tefsir kitâplarında açık olarak bildirilmiştir daha çok malûmat isteyenler ilgili bölümleri inceleyebilirler.

İbrâhim (as)in oğlunun kurb’an edilmemesi, Peygamberlik süresinin sona ermemiş olmasından, bu seyr’in zâhir ve bâtın devâm etmesi lâzım geldiğindendir.

Hz. Rasullah’ın oğullarının küçük yaşlarında ukba alemine alınması ise, Peygamberlik zincirinin sona ermiş, fakat bâtını velâyetin Hz. Peygamberin mânevi gönül evlatları tarafından kıyâmete kadar devâm ettirilmesi lâzım geldiğindendır. 

Bu sırrı anlayacak durumda olmayan bazı kimseler Hz. Rasullulah’a “ebter” yani “çok beter oldu nesli tükendi, getirdiği din de sona erer” dediler.

İşte bu hâdise üzerine nâzil olmuş olan “Kevser” süresi bizlere çok şeyler anlatmaktadır. 

İlk bakışta, nüzûl sebebinin nesil ile ilgili olduğu halde neden acaba “inna a’taynakel kevsere” (1)

“Biz sana Kevser-i verdik” diye başlıyor? olmasını ve devâmını çok iyi bir araştırma yaparak idrâk edip yaşamımıza intikal ettirmemiz gerekmektedir. 

Bakın buradaki hitabın zât ve sıfat mertebesinden olduğunu görmekteyiz, zât-ı mutlak, sıfatları îtibariyle lütûfta bulunmaktadır, bu insân oğluna yapılan lülufların en üst merlebelerindendir; “Zât-i tecelli”dir.

 Acaba gerçek anlamda nesil hâdisesiyle ilgili olarak verilen “Kevser” nedir? 

Bunu daha iyi anlamamız için önce harfleri îtibariyle incelememiz gerekmektedir.

 “Kevser” ( ) kelimesi “kef”(), “Kelamı İlâhî” veya “kün/ol” hükmündedir.

“vav” () ,“vâridat-ı İlâhî” İlâhî lütûf ve ihsan, “se” (), senâ/övgü veya “sevb” elbise/giyilecek şey “se” nin üç noktası; “ilmel yakıyn, aynel yakıyn, hakkel yakıyn” mertebeleridir.

“rı” (), “rahmeti ilâhî” İlâhî rahmettir.

Bu oluşmuşlar Kevser lafzının içinde mevcûttur ve kime ki Kevser verilmiştir, bu hakîkatleri idrâk eden o olmuştur.

Kelamı ilâhînin lütfedilişi, Varidat-ı İlâhînin ihsanı ile övülmesi, muhabbet elbisesinin giydirilmesi, Rahmet-i İlâhîhin tecellisi ile gark olup, “Kevser”in hakîkatine ulaşan kimselere ne mutlu.

Dini kitâplanmızın ilgili bölümlerinde Kevser’den iki türlü bahsetmişlerdir: 

Birinde kevser bir havuzdur, mahşerde müslümanlar oradan birer bardak içecekler ve susuzluk çekmeyeceklerdir. 

İkincide ise Kevser Cennette bir nehirdir demişlerdir, ki ikisi de doğrudur, yani hem mahşerde hemde cennette zuhur yeri vardır. Bu zâhir yönü îtibariyledir.

Birde bâtıni yönü vardır ki: Biz bunu da incelemeye çalışalım. 

Batîni yönden baktığımızda da “Kevser”in gerçekten kişide meydana gelen hem bir “Havuz” ve hemde bir “nehir” olduğunu görmekteyiz.

Kişi belirli çalışmalarıyla zaman içersinde kendinde vahdet bilgilerinden meydana gelen bir ilim havuzu oluşturmaktadır. Onun bir bardağından içenin ebediyen beşeriyet susuzluğuna düşmeyeceği tabiidir. Çünkü vahdet ilmini idrâk etmiş olarak o Kevserden içmiş olan kimsenin başka bir şeye, beşeriyet bilgilerine ihtiyacı kalmayacağı açıktır. Bu yönüyle baktığımızda Kevser’in bir havuz olduğunu görmekteyiz.

Kevser’e nehir yönü hükmüyle baktığımızda ise, işte burasının bâtın-ı îtibariyle, nesille ilgili olduğunu görmekteyiz. 

(Fetih Sûresi 48/10 âyette)

“innelleziyne yübayi’uneke innema yübayiun-allahe yedullahi fevka eydihim”

 “Ey Muhammed sana el vererek mânevi alış veriş yapanlar ancak Allah ile alış veriş yapmışlardır. Allahın eli onların ellerinin üstündedir.” Şekliyle belirtilen Âyeti kerîmedeki ifâde bu mânâyı çok güzel açıklamaktadır.

Talip ile matlubun Hakk yolunda birlikte yürümeleri için el ele vererek ahidleşmeleri esnasında! Onlar ki bir birleri ile gönülden alış veriş yaparlar, zannederler ki onlar kendileriyle alış veriş yapıyorlar. Halbuki onlar Allah ile alış veriş yapmakladırlar. “Onların elleri üzerinde Allah’ın eli vardır,” hakîkatini çok iyi değerlendirmemiz gerekmektedir. 

Yukarıda belirtilen âyetin tefsirlerde iniş sebebi geniş olarak izâh edilmiştir, dileyenler araştırabilirler, yeri olmadığı için onları buraya alamıyoruz. Bizi batîni yönde ilgilendiren ifâdesini anlamaya ve anlatmaya çalışıyoruz.

Bu âyette “biat” yani (el ele tutuşup ahidleşmek) Rasullullah’a Hudeybiye’de vaki olan biattir ki “Bey’atür Rıdvan” nâmıyla belirtilen biattir, ashabdan 1400 kişi biat etmiştir.

Ey.... Hakk muhabbetlisi can! 

Şu mevzuu daha iyi anlayabilmek için gönlünün derinliklerine dalarak orayı genişletmeye bak, bak ki yeni mânâları anlamaya mahâl hazırlamış olasın. Böylece idrâkin genişlemiş ihata gücün artımış olur. İyi bil ki ne varsa, sen de vardır. Sende, bulamadığın, bilemediğin şeyi dışarıda da bulamazsın, artık hayâlden kurtul. 

O gün ve daha sonraki günlerde Risaletpenah Hz Rasulüllah aleyhisselatu vesselam Efendimizin elini tutan kimseler değişik mânevi mertebelerde olduklarından, o alış verişten her birerleri ayrı ayrı feyiz aldılar. Hz. Rasulullah’ın elini tutan kimselere akan “muhabbetullah”, “mârifetullah”, “muhabbet-i Rasullullah”, değişik oranlarda ve değişik şiddetlerde olmuştur. Bazılarında sadece kendi bünyelerinde kalmıştır, bazılarında bir nesil, yani sadece kendinden sonrasına aklarabilmişlerdir, bazıları iki nesil bazıları üç dört nesil, daha az bir kısmı ise daha fazla nesle bu alış verişi, muhabbet akışını, iletebilmişlerdir.

Sahabenin de büyüklerinden olan “dört halife” “Hulefa-i Raşidin” den gelen akış en çok nesillere ulaşan akıştır. Bunlardan bilhassa bizi ilgilendiren “Hz. Ali (radiyallahu anh ve kerremallahu veche) Efendimizden gelen akışın bu günlere ulaştığını ve inşeallahu Teala kıyâmete kadar devâm edeceğini de biliyoruz.

“Hulefa-i Raşidin”in diğerleri için söz söylememiz yersiz olur çünkü ayrı konudur. Allah c.c hepsinden razı olsun ve hepsinin feyzinden bizleri de faydalandırsın.

İşte yukarıda belirtilmeye çalışılan oluşum üzerine Efendimizi görenlere ona tâbi olanlara “ashab” “sahabe” “sahabeler” dendi. Onları görenlere “tâbiin” “Tâbiin”i görenlere “tebei tâbiin” dendi, çünkü onlar güçleri nisbetlerinde aldıklarını kendilerinden sonra gelenlere aklardılar.

El ele, diz dize, göz göze, îfa edilen bu zincirleme oluşum, bâtın olarak bakıldığında “zâhiri Kevser” ırmağıdır. Efendimizde başlayıp Kıyâmete kadar elden ele sürecektir. 

Hz Resulüllah Efendimizin kendisi “Kevser gölü” kaynağıdır. O kaynaktan akıtılarak yola çıkarılanda “kevser ırmağı”dır.

Batını ise Efendimizin gönlünden çıkıp diğer gönüllere akarak, seyr etmesi ırmak oluşturmasıdır. Bu ırmak geçtiği yerlere ve içenlere ebedi hayat bahşetmekledir.

İlk başlarda kaynağından geniş bir nehir şeklinde akmaya başlayan Kevser ırmağı daha sonraları incelenerek yoluna devâm eder hale gelmiştir.

“Kevser ırmağı”nın getirdiği özellikler ile kendi beşeri varlıklarından yıkanıp temizlenen gönüllerde ve ellerde Hak’tan başka bir şey kalmadığından, onların elleri üzerinde Allah’ın c.c eli vardır onun için.

(Feth Sûresi 48/10)

“yedullahi fevka eydihim“

“Allahın eli onların ellerinin üstündedir,” buyruldu Kur’an ve hadislerin muhtelif yerlerinde Allah’ın c.c insânlarla birlikte olduğu belirtilirken, nasıl bir anlayış ise, zaman ve mekândan “tenzih” edilerek o, kendisi var ettiği halde bu alemlerin dışına atılmaktadır. İnsânlığın bu anlayış içersinde Rablarına ulaşmaları mümkün değildir. İnsânoğlu artık hayâlinde var ettiği “Rabb-ı has”ına değil, Kur’an ve Hadislerde bahs edilen gerçek anlamda “Rabb’ül erbab”a yönelmelerinin vakti çoktan gelmiş ve geçmektedir.

Bugün ve gelecekte el tutan, yani el alan kimseler geriye doğru baktığında, bu el tutuşun bir zincirleme halinde Hz. Resullullah’a, oradan da Hz. Allah’a c.c kadar ulaştığını görmekteyiz. 

İşte gerçek anlamda kaynağından el alan kimse ile de o zincir bir halka daha ilave edilmiş ve Kevser ırmağı yatağında daha ilerilere doğru yoluna devâm etmeye koyulmuştur, hem zâhiren ve hem de bâtınen gerçek yol ve yolculukta budur, gönülden gönüle akan mâneviyat da budur. Bu hali yaşayanlar Hz. Rasululah’ın gönül evlatla-rıdır. Kıyâmete kadar da nesilleri devâm edecektir. 

İlk bakışla “Kevser” kelimesinin nesille ne ilgisi olabileceğini düşünüp bir bağlantı kuramaz isek de, az geride olan izâhları inceledikten sonra bu hakîkati en bariz bir şekilde anlatan kelimenin “Kevser” sözcüğü olduğunu görmekleyiz.

Eğer Hz. Rasulüllah’ın zâhiren bir erkek evladı yaşamış olsaydı onun en az kendi değerinde, hatta ondan daha üstün olması gerekecekti. Böyle bir şey de söz konusu olamıyacağından onun için erkek evlatları kendinden sonraya kalmamış ve Peygamberlik zinciri de sona ermiştir.

Hz. Ali Efendimiz ve Hz. Fatıma validemiz tarafından gelen Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin soyundan “seyid”lerimiz ve “şerif”lerimiz zâhiren, gönül evlatları da bâtınen Hz. Rasulüllah’ın kıyâmete kadar sürecek mübârek nesilleridir. Bunların dışındakiler gerçek anlamlarıyla mübârek ümmetleridirler. 

O’na “ebter” oldu, yani nesil tükendi diyenlerin çok kısa bir süre sonra nesillerinin tükendiğini görmekleyiz. Gerçek budur ki, Hz. Rasulüllah’ın nesilleri bâtında ve zâhirde velilik merlebelerini de bünyelerinde yaşatarak yollarına devâm etmektedirler. Allah c.c feyizlerinden cümlelerimizi yararlandırsın. 

O halde ey, Kevser Sûresini okumaya başlayan muhabbetli insân! Bu halleri idrâk ettiysen “fe salli” “kalk hemen namaz kıl”, kimin için? 

“li Rabbike” “Rabbin için.” Eğer biraz dikkat edersek kılınacak namazın Rabb için olduğu, nefs için olmadığını hemen anlarız.

Ey insân kendini aldatmadan biraz düşünüver, gerçekten yapmış olduğun ibadetler sırf Rabb’ın için mi? 

Yoksa ileride nefs’ine menfaat sağlamak için midir?....

İşte burada kılınacak namaz, “Mi’rac namazı”dır, sıradan beşeriyetinden meydana gelen namaz değildir.. 

(Kevser Sûresi 108/2 âyetinde) 

“fesalli lirabbike“

“öyleyse Rabbin için namaz kıl“

eğer bu hâdiseyi idrâk etti isen namazın, “Mir’ac namazı” olmuştur.

“Salat” “Namaz” isimli kitâbımızda kısaca bahsetmiştik. Hz. Rasullullah Mir’ac’ta bir perde gördü, onu açmak istediğinde; Cebrail “dur! Rabb’ın namazda” dedi; Bu hakîkati idrâk ettiğin zaman anlarsın ki sen Rububiyet namazını kılmaktasın; Beşeriyet değil. Rabb’ının namazını kılmaktasın, dolayısıyla “Rabb’ın sen de namazda olur.” Böylece “Rabb’ın için namaz kıl” ifâdesi gerçek anlamda yerini bulmuş olur.

 “Venhar” “ve Kurb’an kes” Ey insân! bu hakîkatleri gerçekten idrâk etti isen, bir de “Rabb’ın için kurb’an kes.” Zahiren, koç kurb’an-ı kes, bâtınen ise Kevser ırmağını akıtacağın gönüllerde ki nefsâni duyguların tümünü kes, onları kurb’an et denmektedir. Bu oldukça zor bir iştir fakat, “zülcelali vel İkram” yani, “Celâl ve ikrâm sahibi” demektir. İkramı, “Celâl”inden geçmek-tedir. Gönül aleminde olan yaşantılar oldukça zor ve sabır isteyen oluşumlardır. Bu seyr-i gerçekten tamamlamış kimseler diğer insânlara sadece dış görünüş ile benzerler; iç bünyeleri tamamen farklıdırlar. 

“Kâmil insân” içinde ve dışında yani “afaki ve enfüsi” daimi Rabbı ile olandır, “noksan insân” ise daima nefsiyle olandır. İki insân sadece dış görüntüleriyle birbirlerine benzerler, iç dünyâları ise çok... çok farklıdır. Gerçek bayramı hakiki anlamıyla ancak kâmil insânlar yaşarlar, diğer insânlar da sadece onlara benzediklerinden, benzer bayramlar yaparlar. 

Biz ne yaptık ki bayramı hak ettik?....

(Kevser Sûresi 108/3 âyetinde) 

“inne şanieke hüvel ebterü” 

“Doğrusu adı sanı ortadan kalkacak olan, sana kin tutan kimsedir.” İşte, haşa, ona “ebter” diyenlerin kendileri ebter oldu, adları sanları kesildi gitti. Zahiren böyle olduğu gibi, bizler bâtınen içimizdeki nefs-i emmârelik özelliklerimizi ortadan kaldırdığımızda, onun bizleri olumsuz yönlere çekecek düşünce ve duygu nesilleri kalmaz kesilir. Yapmamız gereken de budur. 

Cenâb-ı Hak cümlemizi böyle Kurb’an bayramlarını idrâk eyleyen kimselerden eylesin. (Amin) 

------------------- 

فَصَلِّ لِرَبِّكَ وَانْحَرْ

(108-2) Fe salli li rabbike venhar.

(108-2) “Rabb’in için namaz kıl ve kurb’an kes.” 

------------------- 

قُلْ اِنَّ صَلَات۪ي وَنُسُك۪ي وَمَحْيَايَ وَمَمَات۪ي لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَۙ

(6/162) Kul inne salâtî ve nusukî ve mahyaye ve memâtî Lillâhi rabbil âlemin.

Ey Muhammed! De ki: “Şüphesiz benim namazım da, diğer ibadetlerim de, yaşamam da, ölümüm de âlemlerin Rabbi Allah içindir.” 

------------------- 

 Yukarıda bahsi geçen iki ayet-i kerîmeyi ele alıp incelersek önümüze çok büyük bir irfaniyyet yolu açılacaktır. Çünkü bu ayet-i kerîmelerin birbirleriyle mertebe bağlantıları vardır. 

 (108-2) “Rabb’in için namaz kıl ve kurb’an kes.” Hükmü, Allahtan kuluna, “Rabb-ın için namaz kıl ve kurb’an kes.” Yani bu çalışmaları senin için değil, varlığında bulunan, “Rububiyyet-Esma” hakikatlerinin ortaya çıkması için tatbik eyle emri ile ifade edilmektedir.

 O halde bu husus amri bir hüküm olduğundan bundan gaflete düşmek mümkün değildir. Yukarıda da belirtildiği gibi bünyemize konmuş olan (2-31) Esma-i İlâhiye yi nefsi ma’nâ da ve onun hükmünde kullandığımzda ve onları nefsileştirdiğimizde çok büyük bir mes’uliyet ve yükümlülük altına girmiş ve onlara haksızlık etmiş oluruz. Bunun vebalini kaldırmak-taşımak, mümkün değildir. 

 İşte bu mes’uliyetten, Allah’ın yardımı ile kurtulmanın yolu, (108-2) “Rabb’in için namaz kıl ve kurb’an kes.” İfadesi ile bizlere gösterilmektedir. Beşerileştirmiş olduğu-muz rububiyyet hükümlerini kendi asıl-asaletlerine döndürmek için, onlar için, irfaniyyet ile namaz kıl, yani tevazuda bulunarak secde et. Ve nefsini kurb’an et, ki onlar böylece nefsinin elinden kurtulmuş hürriyetlerine bu sayede kavuşmuş olsunlar. Yani bu devrelerde namazların, ve nefis kurbanın, onlar için olsun. Çünkü sen de ancak bu sayede nefsinde Tahir-temizlenmiş ve merzi olmuş olursun.

 Ve kendinde Esma-i ilâhiyyenin varlığını anladığından sende onlar ile birlikte varolmuş olduğunu anlar, sende sana ait hiçbir şeyin olmadığını anlarsın. Bu hal ise gerçek bir “fenâfillâh”tır. 

 Diğer ayet-i kerîmeye gelince oradaki ifade ise.

 (6/162) Ey Muhammed! De ki: “Şüphesiz benim namazım da, diğer ibadetlerim de, yaşamam da, ölümüm de âlemlerin Rabbi Allah içindir.” Görüldüğü gibi buradaki faaliyetin de Allah için olduğu bildirilmektedir. Ve risalet mertebesinden Uluhiyet mertebesine, Uluhiyet mertebesinin “De ki: amir hükmü ile bildirilmektedir. Yani burada da yapılan “salâtî ve nusukî” Salât kurb’an ve diğer bütün ibadetlerimde ayrıca “yaşamam da, ölümüm” de gene benim için değil İlâhi hakikatlerin meydana çıkması yönünden “âlemlerin Rabbi Allah içindir.” Yani benim için değildir, çünkü bu mertebe de ben diye bir şey de kalmamıştır. Konuşan risalet mertebesi, Uluhiyet mertebesine kendi fakrını ilân edip, kendinin hakta baki “bakabillâh” halinin zuhuru olarak hayatına devam etmiş olmaktadır. 

 Diye anlaşılması gerekmektedir. İşte her iki halde de “fenâfillâh” ve “bakabillâh” hallerinde kulun kendisinde beşeri nefsi ma’nasında bir varlığı kalmadığı, ancak Hakkani varlığı ile var olmuş olduğundan, bütün bunların kendidisi için değil Rabb-ı, daha sonraki mertebede “âlemlerin Rabbi Allah için” Yani bütün bu hakikatlerin, Hakk’ın hakikatinin ortaya çıkması için, yapıyorum demektir. T.B.

------------------- 

 (95-Terzi Baba 19/53-) Ten küçük bir bölüm aktaralım.

------------------- 

 Terzi Baba Necdet ARDIÇ 19/53 şifresi ile görüldüğü gibi 18,000 âlemi “Vahdetinde Kesret”, “Kesretinde Vahdet” zahirinde ve batınında “Cem’ül Cem’ül Cem’ül Cem” olarak seyr eden “İnsân-ı Kâmil”dir. Verilen Kevser ile Rabb’ül erbab için kılınan namaz hükmüyle evlatlarının Nefsi Emmare ve Nefsi Levvamelerini kestirerek, “Esfeli Safilin” olan “Hazreti- Şehadet” den yani “Mescid-i Aksa” dan, hakikatleri olan “Ayn” larına “Mirac” ettirtmede ve Cenâb-ı Rabb’ül Âleminin Zatı’na döndürmektedir… (Mu… Ca…)

------------------- 

 Ayrıca gene bu sure hakkında (Mu… Ca…) oğlumuz tarafından şahsım için yazılmış bir çalışmayıda ilâve etmeyi, faydalı olur düşüncesi ile, uygun buldum. Cenâb-ı Hakk faydalandırsın İnşeallah. 

------------------- 

KEVSER NEHAR. 

بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

إِنَّا أَعْطَيْنَاكَ الْكَوْثَرَ 1} فَصَلِّ لِرَبِّكَ وَانْحَرْ 2} إِنَّ شَانِئَكَ هُوَ الْأَبْتَرُ 3}

 “inna a’taynakel kevsere” (1)

“fesalli lirabbike venhar” (2) 

“inne şanieke hüvel ebterü” (3) inna/kesin biz kevseri sana a’ta/ita/ihsan ettik, sunduk, lutfettik (1) artık/hemen senin rabbin için/diye salle/salat, namaz kıl ve enhar/nehar/nahr et, kurban kes/boğazla (2) inne/kesin sana şen/kin, buğz, adavet eden “hüve” ebter/soyu kesik (3)

“Ey Muhammedi doğrusu sana Kevser’i verdik öyleyse Rabbin için namaz kıl ve kurb’an kes. Doğrusu adı sanı ortadan kalkacak olan, sana kin tutan kimsedir.” 

------------------- 

…………………………..Rağbet edilip, doğum olup, nefsinden berat alınıp, miraca çıkılıp, kadir ve kıymet bilindikten sonra Ramazan sonun da şükür bayramı yapılır. Cemal-i Tecelliler içinde gark olmuş salik Ramazan sonunda şükür bayramı yapar. Sene sonunda kurban bayramında Celal tecellisi ile Mürşid’inin yardımı ile Nefsi emaresini keser ve başkalarının da Nefsi Emmare ve Levvame’sini kestirecek duruma gelir. (Bu oluşumlar bir sene içinde oluşacak hadiseler değil, 15-20 sene zarfında özverili çalışmalar sonucunda kabiliyetli saliklerin ulaşacağı hallerdir) Kısa ve özet bilgiden sonra yukarıda geçen Kevser ve kaynaklarını incelemeye çalışalım…

(كوثر) “Kevser” kelimesi () “kef”, → “Kelamı İlahi” veya “kün/ol” hükmünde­dir.

() “vav”, → “varidat-ı İlahi” İlahi lütuf ve ihsan, () “se” → sena/övgü veya “sevb” elbise/giyilecek şey “se” nin üç noktası; 

 → “ilmel yakıyn, aynel yakıyn, hakkel yakıyn” mertebeleridir.

() “rı” → “rahmeti ilahi” İla­hi rahmettir.

Bu oluşmuşlar Kevser lafzının içinde mevcuttur ve kime ki Kevser verilmiştir, bu hakikatleri idrak eden o olmuştur. 

Kelamı ilahinin lütfedilişi, Varidat-ı İlahinin ihsan-ı ile övülmesi, muhabbet elbisesinin giydirilmesi, Rahmet-i İlahihin lecellisi ile gark olup, “Kevser”in hakikatine ulaşan kimselere ne mutlu.

Dini kitaplanmızın ilgili bölümlerinde Kevser’den iki türlü bahsetmişlerdir: 

Birinde kevser bir havuzdur, mahşerde müslümanlar oradan birer bardak içecekler ve susuzluk çekmeyecekler­dir. 

İkincide ise Kevser Cennette bir nehirdir demişlerdir, ki ikisi de doğrudur, yani hem mahşerde hemde cennette zuhur yeri var­ılır. Bu zahir yönü itibariyledir.

Birde batıni yönü vardır ki: Biz bunu da incelemeye çalışalım. 

Batini yönden baktığımızda da “Kevser”in gerçekten kişide meydana gelen hem bir “Havuz” ve hemde bir “nehir” olduğunu görmekteyiz.

Kişi belirli çalışmalarıyla zaman içersinde kendinde vahdet bilgilerinden meydana gelen bir ilim havuzu oluşturmaktadır, Onun bir bardağından içenin ebediyen beşeriyet susuzluğuna düşmeyeceği tabiidir. 

Çünkü vahdet ilmini idrak etmiş olarak o Kevserden içmiş olan kimsenin başka bir şeye, beşeriyet bilgilerine ihtiyacı kalmayacağı açıktır. 

Bu yönüyle baktığımızda Kevser’in bir havuz olduğunu görmekteyim. 

Kevser’e nehir yönü hükmüyle baktığımızda ise, işte burasınıin batın-ı itibariyle, nesille ilgili olduğunu görmekteyiz. 

-------------------

(Gönülden Esintiler (6) Mübarek Günler, Geceler ve Bayramlar) T.B.

------------------- 

 Kevser sayısal değerine bakacak olursak;

 Ke: 20, Ve: 6, Se: 500, Re: 200,

 20+6+500+200= 726

 7+6= 13 

 (13) Hazret-i Muhammed’in Şifre Sayısı, (2) Zahir ve Batın bayramdır. Ramazan Bayram-ı olan Halife-i Şahsiyelik Batıni yani kendinden kendine, Halife-i umumi Kurban Bayramı olan ise zahiridir çünkü cemaate dönük olan tarafı vardır. 

Birinci ayette Kevser’in verilmesi ile birlikte 2. Ayette namaz kılınması isteniyor. Öncelikle kılınan Şükür bayramı 2 rekat namaz ve Kurban kesiminden önce kılınan namaz ile toplam 4 yapmaktadır. 4 İslam’ın şifre sayısı olan Şeriat, Tarikat, Hakikat, Marifet mertebeleridir. Bu mertebelerin hakikat namazı kılınınca ancak Nefsi emmare kesilebiliyor. Yani zahiri, Batını, Yakîni ve marifeti bir bayram kemaliyle yapılabilmiş oluyor.

Birinci ayette geçen Kevser’in açılımı Muhammed suresi 15 ayette olduğu bu ayet incelendiği zaman anlaşılıyor. 

 مَثَلُ الْجَنَّةِ الَّتِي وُعِدَ الْمُتَّقُونَ فِيهَا أَنْهَارٌ مِّن مَّاء غَيْرِ آسِنٍ وَأَنْهَارٌ مِن لَّبَنٍ لَّمْ يَتَغَيَّرْ طَعْمُهُ وَأَنْهَارٌ مِّنْ خَمْرٍ لَّذَّةٍ لِّلشَّارِبِينَ وَأَنْهَارٌ مِّنْ عَسَلٍ مُّصَفًّى وَلَهُمْ فِيهَا مِن كُلِّ الثَّمَرَاتِ وَمَغْفِرَةٌ مِّن رَّبِّهِمْ كَمَنْ هُوَ خَالِدٌ فِي النَّارِ وَسُقُوا مَاء حَمِيمًا فَقَطَّعَ أَمْعَاءهُمْ {محمد/15}

 (MUHAMMED - 47/15) - Kötülükten sakınanlara vaad edilen cennetin durumu şöyledir: Orada bozulmayan temiz sudan ırmaklar, tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içenlere lezzet veren şaraptan ırmaklar ve süzme baldan ırmaklar vardır. 

Onlar için cennette her çeşit meyve ve Rablerinden bir bağışlanma vardır. Bunların durumu, ateşte ebedî olarak kalacak olan ve bağırsaklarını parçalayacak kaynar su içirilen kimsenin durumu gibi olur mu?

Sure sayısı ve ayet sayısını toplarsak;

47 + 15= 62 

6+2= 8 

(8) Sekiz cennet.

 Kevser ırmağı ise 8. Cennettedir. 4 kolu bu kolunda bağlı bulunduğu Aşk-ı İlahi Hubb-u İlahinin kaynadığı İnsan-ı Kamil cenneti tam ortadadır. Su, Süt, Şarap ve Bal ise kollarıdır.

Toplam 5 Hazret mertebesini ifade eder. Diğer 7 Cennet ise Nefis cennetleridir. Ayetin ilerleyen bölümlerin de değinilmiştir.

İttika (korunma) sahipleri için vaad edilen cennet İttika sahipleri dört gurupta toplanır Şeriat’ın İttikası; Farz ve sünnet ibadetleri şeklen terk etmekten sakınmadır.

Tarikat’ın İttikası: İlahi muhabbetten ayrılmaktan sakın-ma dır.

Hakikat’in ittikası; Hakk ile olmamaktan sakınmadır.

Marifetin ittikası; Hakk ile bir an olsun ayrı olmaktan sakınmadır.

 Şeriat ve Tarikat ehli hayali rableri ile beraber nefs cennetlerinde, Hakikat ve Marifet ehli ise gerçek rableri ile beraber zat cennetlerindedirler.

Orada bozulmayan temiz sudan ırmaklar;

Zat cennetinin ilk ırmağı مَّاء (mae) bozulmaya su ırmağı, üzerinde yaşadığımız arzın suları belirli bir süre sonra dış etkiler maruz kalarak bozulmaktadır. Su ırmağı Efal-i İlahiyye ve cennetini temsil etmektedir. Sayısal değerine bakacak olursak… 

 Mim: 40, Elif, (1-13), Hemze (1-13) 

40+1+13+1+13= 66

6+6= 12 

(12) Hakikat-i Muhammed-i ve Tüm cennetlerinde toplamını vermektedir. Sütün, Şarabın, Balın ve Aşk yani Hubb-i İlahiyye olan Nefes-i Rahmani “Su”dur. Aynaya nefes “Hu” diye üflenince sıcak olarak çıkan nefes su taneciklerine dönüşür. Su hayattır. Su olmadan yani Hayat olmadan hiçbir şey olmaz. Aynı zamanda Hz. Şehadet mertebesi olan bu mertebe tüm mertebeleri kapsa-maktadır. 

Burada Mürşidin ilminde fani olunarak, onun hayatı ile dirilmek mümkün olur. Ve daha önceki zanni ve hayali bilgileri ölür. Ve salik ahirin Efali cennetini burada yaşar. Mürşidinde Fani, Tevhid-i Efal cennetinde bakidir diyebiliriz. Bu hal üzere olan kişinin beşeriyet elbisesi üzerinden kalktı mı Ayn’el olarak bu halleri ahiret aleminde açılımları olur.

 مَّاء (mae) Mim; yani Hakikat-i Muhammedi’nin önüne Elif; yani “Ulûhiyet-i perde olmuştur. Ancak bir önünde olan hemze; yani Hamza gibi idraki manada şehid olanlar. Bu perdeyi ortadan kaldırıp gerçek manada Hakikati Muhammediyeyi idrak edebilirler. Bu perde Mürşidin zahiri beden perdesidir.

Zuhûru perdeolmuştur zuhûra Gözü olan delîl ister mi nûra Musa a.s değneği ile kayaya vurunca 12 kaynak çıkmış ve kavminin 12 sıbtı hangi kaynaktan su alacağını bildiği gibi her yolun kaynağı başkadır.

Su ırmağı ŞERİAT mertebesini temsil eder.

Tadı değişmeyen sütten ırmaklar, Zat cennetinin ikinci ırmağı, لَّبَنٍ (Lebn) “Süt” tür. Resülullah efendimiz rüyasında gördüğü sütü “İlim” olarak tabir etmiştir. Rüya yani Batıni nefsi ve Nuran-i seyirdir. 

 Lebn (Süt) sayısal değerini incelersek,

 Le: 30, Be; 2; Nun: 50,

 30+2+50= 82

 8+2= 10

 (10) Tevhid-i Sıfat mertebesidir.

 Lam: Uluhiyet

 Be: Risalet Nun: Nefsi Küll’dür.

Kevser ırmağından, gönül havuzuna dolan ilmi, Kamil İnsan müntesiplerine Nur-u Muhammedi gereği her mertebeden gönül süt pınarından, saliklerini ilim olarak beslemektedir. Musa a.s nasıl ki sadece öz annesinin sütünü kabul etmiş. Diğer süt annelerinin sütünü kabul etmemişse, salikte sadece öz annesi mesabesinde ve Nefsi Küll konumunda olan Mürşidinin ilim sütünü kabul eder. Başka üretim bir süt içmeye kalkarsa bu sütlerin ihtivası birbiri ile karışınca tadı değişir. Onun için bir salik sütünü yani ilmini karıştırmamalıdır. Mürşid-i Kamil mesabesine gelmiş bir kişide, sütününden müntesiplerine geçecek ilimler konusunda dikkatli olmalı ve risalet süzgecinden geçirip vermelidir.

Lam yani Uluhiyet mertebesi yani Allah esmasından alınan ilim, Risalet yani Mürşid-i Kamilin gönül aynası veya Rabb-i Hass aynasına Veli ve Müm’in esmaları aracılığıyla yansır ve buradan Nefs-i Küll mertebesinden sohbetler ile saliklere içirilir.

Seyrinde 2. Seyr olan Nurani seyre gelmiş olan salikte de bu Risalet ilminin yansıması ile Mürşid’inin ilgilendiği konu doğrultusunda ilmi açılımlar olur ve bunun neticesinde bu açılımlar çalışmalarına yansır. 

İşte bu mertebenin sütünün tadının değişmemesi lazımdır. Nasıl dünya sütü biraz beklerse, kaynatılmaz veya pastorize edilmezse kesilir. Bu ilim sütünün tadının bozulmaması için gerçek bir Kamil İnsanın bünyesinde işlenip, sağlıklı ve tadının bozulmaz bir hale gelmesi gerekir. Böyle olmayan bir süt yani ilim risaletten kesiktir. Taliplilerini Hakikate ulşamaktan keser. 

 Süt ırmağı TARİKAT mertebesini temsil eder.

İçenlere lezzet veren şaraptan ırmaklar;

Zat cennetinin üçüncü ırmağı, خَمْر (Hamr) “Şarap” tır. Ve aynı zamanda ekşi demektir. Dünya şarapları ekşidir ve sarhoşluk verir. Lezzet veren yani ağız yolu ile alınan “Tad”dır. Tasavvuf’ta geçen “Meyhane” Dergah’tır. Mürşid-i Kamil gönül hanesi olan bu dergahına gelen saliklerin gönüllerine Şarab-ı yani Aşk-ı ilahi’yi nefes yolu ile yani sohbet ile tenfis eder. Lezzet yani tad ağız tavanı ve tabanı sayesinde alınır. Bu tad hücreler ile beyine iletilir. Ve Hakikat-i İlahi sohbeti içenlere sevk vermiş olur. Ağızdan alına tat dan önce bir salik’in iyi bir dinleyici olarak Hakikat kulağının açılmış olması gerekir ki, bu bir önceki mertebe olan Süt ırmağında olur.

Hamr (Şarap) sayısal değerini incelersek,

Ha: 600, Mim: 40, Re: 200,

600+40+200= 840

8+4= 12

(12) Hakikat-i Muhammediye’dir.

Ha: Halk, Mim: Hakikat-i Muhammediye (Uluhiyet) Re: Rahmaniyet ve Rububiyet mertebeleridir.

Ayan-i sabitede bulunan Esma-i ilahiye halkının, Uluhiyet mertebesinden Nefesi Rahman-i ile tenfis edilip, Rububiyet mertebesinden açığa çıkan Esma-i İlahiye’nin içenlere lezzet vermesidir. 

Ölümde, bir tadıştır. Kevser ırmağının şarabını tadan salik ölmeden önce idraken ölüp bu Aşk-ı ilahi badesi ile Hakk’ın Cemal aynasında gark olup kendinden geçmiş bir haldedir.

Hamr, mayalanmak ve Hamur’dur. Hamur da maya’nın etkisi ile ekşiyip kabarır. Ve yenecek hale gelmesi için fırında pişmesi gerekir. Hakikat-i İlahi sohbetinin bir salik’in anlayabilmesi için Mürşid Hamur’u gönül ateşinde pişirmesi gerekir. Ve ufak lokmalar halinde taliplilerine verir. Eğer büyük lokmalar ile verilirse boğaza takılır ve manevi ölüme sebep olabilir. 

Şarabı içtik şerhoş olduk şükrillah Ayıldık ilme talib olduk elhamdüllilah Şarap ırmağı HAKİKAT mertebesini temsil eder.

Süzme baldan ırmaklar, Zat cennetinin dördüncü ırmağı, خَمْر (عَسَلٍ) “Bal” dır. Bal bilindiği gibi altıgen peteklere arıların topladıkları balları işlemden geçirip kusması ile oluşan Hakk’ın muhteşem bir sanat harikasıdır. Arının renkleri sarı ve siyahtır. Bu sıvı gerçek hayat verip kıyam ettirir. Saliğin kıyametini koparıp nefsini kurban ettirir.

Balın süzme olması peteğininden süzülmesidir. Petek dış kısmı yani efaldir. Bal zat marifet mertenesini temsil etmektedir. Burada fiil yoktur. Mutlak ilim mertebesidir. Balın bu dış kısmı ayrılmalıdır. Gerçek zati öz olan ilim taliplilerin gönül havuzuna akıtılmalıdır.

Peteğin altıgen olması 6 yöne işarettir. Ve bu bal dör-düncü ırmaktır. Kabe de küp yani altıgen ve 4 köşesi vardır.

Arı peteği, arının içinden çıktığı doğum yeridir. Kimi işçi, kimi erkek arı, kimi kraliçe arıdır. Bir bakıma derviş önce “İşçi” arı gibidir. Topladığı balları dergahı olan kovana taşır. Daha sonra “Erkek” arı gibi ölür. Fenafillah mertebe-sini yaşar. Tam kemalat ile Bekabillah mertebesine ulaşabilirse “Kraliçe” arı gibi oğul verir. Kendi kovanını açar. Cemaati olur.

Bal marifet demektir. Marifet-i İlahiyye mertebesi sahibi bir Mürşid-i Kamil bu balı süzer. Ve salik hangi mertebede ise ona, o mertebeden ikram eder.

Asel (Bal) sayısal değerini incelersek;

Ayın: 70, Sin: 60, Lam: 30,

70+60+30=160

(16) 13 ve 3 tür. İlm’el Yakîn, Ayn’el Yakîn, Hakk’el Yakîn mertebelerinden Hakikat-i Muhammedi’yedir.

Bal sayısal değerlerinden ilk üç ırmağında bu ırmak içinde cem olduğunu vermektedir.

Ayın: Göz, Sin: İnsan, Lam: Uluhiyet’tir.

İnsan’ın nasıl ki, göz insanın en kıymetli organıysa, âlemlerin en kıymetliside göz bebeği mesabesinde olan İnsan-ı Kamildir.

Zat ırmağı MARİFET mertebesini temsil eder.

Ayet içinde geçen نْهَارٌ (Nehar) ırmak Nun: 50, He: 5, Re: 200

 50+5+200= 255

 2+5+5= 12

 (12) Hakikat-i Muhammedi’dir.

 Nun: Nur-u Muhammedi

 He: Hüviyet

 Re: Rahmaniyet ve Rububiyet mertebeleri…

 Hakikat-i Muhammediyenin 12 ırmağı, Tüm mertebelerden kendi ilahi kimliği üzerinden Nefesi rahmani ile Esmalarına tenfis edilmesidir.

(12) (10) (12) (16) (12)

12+10+12+16+12= 62 

62 incelenen Muhammed (47) suresi 15. Ayetin sayısal toplamı ve (8) cennettir. Bu ırmakların tesadufi değil İlahi nizam gereği olduğudur.

8= 5+3= 53 ile şifre sayımızdır.

Bir başka hesaplama ile; 

Dört ırmağın sayısal toplamı;

66+82+840+160= 1148

1+1+4+8= 14

(14) Nur-u Muhammedi’dir. Bu dört ırmağın tüm mertebelerden akıcı yani akar olmasıdır.

1148, Nehir sayısal değeri olan 255 ile toplarsak,

1148+255= 1398

139 (13) tür. Hazret-i Muhammed’in Şifre rakamıdır. 8 ise 8 Cennettir… 8. Cennetten (Yolumuzda 53 ten) istidatlı gönül havuzlarına Su, Süt, Şarap ve Bal ırmakları olarak akmaktadır diyebiliriz. ( Heza min fazli Rabbi) Bal sayısal değeri,

Be: 2, Eli: 1, Lam: 30,

2+1+30= 33 tür.

(33) Mescid-i Nebevide ki ilk direk sayısıdır. Mescid-i Nebevi Marifet ilmi ve diğer ilimlerin kaynağıdır.

Küçük bir uygulama yapalım, Bal arapça “Asel” idi. A-SEL

A (Ayın-Göz) ve Sel; Kulun Abdiyet mertebesinden gözünden süzülerek akan gözyaşı selidir. Bu göz yaşları inci mesabesindedir.

İlm’el Yakîn, Ayn’el Yakîn, Hakk’el Yak’în mertebeleri cem olduktan sonra Sin’in üzerine üç nokta gelir. Ve “AŞ-El” olur. Bu durumda olan kişi Uluhiyetin (Allah’ın) aşçı olan eli olmuş ve taliplililerin uluhiyet tabaklarına bu mana yiyeceklerini koyar ve onları besler.

Resülu zişan efendimiz ortaya bir tepsi bal koymuş. Bu nedir? Diye sorunca gelenler. Efemdim baldır demişler. Aynı soru Hz. Ali efendimize sorulunca parmağını daldırıp tattıktan sonra, Efendim baldır demiş. Cenab-ı Hakk bizleri de geçek balı tadıp müşahade edenlerden eylesin. İnşeAllah. 

 Bal ırmağı MARİFET mertebesini temsil eder.

Onlar için cennette her çeşit meyve ve Rablerinden bir bağışlanma vardır.

Zat-i cennette olanların Rububiyet tarafları olduğu gibi kulluk tarafları vardır. İşte kullukları için meyve ve rablerinden bağışlanma vardır. 

Bunların durumu, ateşte ebedî olarak kalacak olan ve bağırsaklarını parçalayacak kaynar su içiri-len kimsenin durumu gibi olur mu?

Zat cennet-i ırmaklarından içenler ile, içleri nar yani ateş olan bir olur mu? Demektedir Rabbimiz. Bu kişiler nar olan vücutlarına aynı su girsede ateş olup bağarsaklarını parçalayacaktır. 

Kevser ırmağını birleyen için ikinci rekatta Rabbin için namaz kıl ve nehar/nahr et, kurban kes/boğazla denmektedir.

İşte Kevser Neharlarını içen, ırmakta He: Hüviyet kimliktir. Hakk’ın kimliği ile bir salik’in kimlik’lenebilmesi için nehar/nahr bunun içindeki Ha= Hayat’tır. Bu boğazlama ile birlikte kan tazyik ile bir ırmak gibi boşalır. Bu boşalma esnasında He ve Ha arasında bir hırıltı çıkarak Hüviyet ve Hayat birleşmiş olur.

Sayısal değerleri; 5+8= 13’tür… 11 ve 12. Mertebelerde 13 bağlıdır. Zilhiccenin 11,12, ve 13 günlerinde kesilen kurban buraya bağlıdır, diyebiliriz.

17-12-2013

Not: Bugünün tarihin sayısal değeri bir hesapla; 17+12+20+13= 62 dir.

Mu…. Ca… 

-------------------

Bu çalışması için Mu…. Ca…. Oğlumuzun ellerine gönlüne sağlık. Mevzuumuz ile ilgili olmasından dolayı onu da kayda aldım. T.B.

------------------- 

(8) Cennet ve (47/15) Muhammed Suresi, sayısal açıklamalar yazının içindedir. (47-15=62) dir.

( Heza Min Fazli Rabbihi) 

------------------- 

 (2015-Umre dosyasından da küçük bir aktarma yapalım. 

------------------- 

 …………………….Biz Merve tepesinde Âd----le birlikte saçlarımızıda yeteri kadar kesip sa’y imizide selâmetle bitirmiş olduk, Rabb’ımıza şükrederiz. 

 Tavaf ve sa’yimizi yaparken bu umreyi kime bağışlayayım diye düşünürken, aklıma “fesalli li rabbike venhar” (108/2) geldi o halde bu Umremde “rabbim için olsun” diyerek, Rabbıma hediye eyledim. 

 Ravzadan çıkıp otele doğru dönerken Nüket Anne, kendi Umresini kendi Anne Babasına hediye ettiğini söyleyerek, benim kime hediye ettiğimi sordu, bende, “fesalli li rabbike venhar” (108/2) de belirtildiği gibi, “Umreti lirabbike” “Rabbim için umre yaptım” dedim. Ve otele doğru yola devam ettik.

 Bu umremizde de Rabb’ımın hediyesi bu husus oldu, yani “Rububiyyet Umresi” hediyye edilmiş oldu. 

------------------- 

 NOT= Bu husus oldukça derin olan bir konudur, normalde kabul görmeyip inkâr edilebilecek bir konudur, merak edenler için özetle kısa bir açıklama yapmaya çalışalım. T.B. 

------------------- 

 Cenâb-ı Hakk Âdem-i (a.s.) Cennete lâtif varlığı ile halkedince ona, (ve alleme Âdemel esmâ’e küllehe” “ve ona isimlerin hepsini talim etti/öğretti” (2/31) bu âyet-i kerimesi hükmünce, Âdem (a.s.) ile başlayan bu Batıni esmâ eğitimi her birerlerimizin iç bünyesine konmuş ve yaşadığımız hayatın her bir safhasını orada olan faaliyet hangi esmânın sınırları dahilinde ise bizde fıtri olarak o esma o sırada faaliyete geçip yapmak istediğimiz şeyler ve konu ne ise o ismin sahasında yaparız ancak biz bunun farkında olmadığımızdan “ben” yaptım diyerek hadiseyi farkında olmadan kendi nefsi gücümüze veririz, bu şekilde ilâh-i esmâ atıl, onun yerini alan nefsi esmâmız, zahire çıkmış ve biz nefsimizle hareket ettiğimizden, yapılan fiilin neticeside nefsi olur, ve genellikle hüsranla sona erer. 

 İşte bir kimsenin ilk yapması gereken şeylerin en başındaki husus kendini tanımaya çalışmasıdır. O zaman görecektirki kendinde, kendine ait hiçbir şeyin olmadığıdır, kendinde ve kendinin zannettiği her şeyi, Allah’ın isimlerinin birer tecellisinden başka bir şey olmadığıdır. İşte bu husus bir irfaniyyet ve eğitim meselesidir. 

 Dünyaya gelen bir çocuk, gerek ailesi gerek çevresi ve okul hayatında aldığı bazı hayat anlayış ve ölçüleri oluşmaktadır. İşte bu husus kişinin kendi hayat anlayışını ve farkında bile olmadan kendinde nefsi bir benliğin oluşmasını sağlamakta, ve Hakk’tan o derece uzaklaşıp, üzerinde Hakkın emaneti olan her şeyini, kendine ve “hayali bir nefsi benlik” ile nefsi benliğine bağlamaktadır. İşte bu halde iken Hakk’ın vermiş olduğu, “hayat. İlim, irade, kudret, kelâm, semi, basar” “sıfatı subutiyye” Allah’ın kendine ait olan “sabit sıfatları”ndan kuluna aktardığı bu hayati sıfatları ve diğer bütün esmâ-i İlâyyelerilerini, nefsine kaptırdığından bunları nefsi istikametinde kullandığından, bu değerler Hakk yolunda faaliyetlerini gösterememekte, böylece de atıl kalmakta ve çok mahzun olmaktalardır. 

 Bilindiği gibi her bir esmâ-i İlâhiyye kendi sahasında bir rabb, yani merebbiye/terbiye edendir. İşte bu yüzden esmâ-i ilâyye sayısı kadar rab vardır, ve âlemde “müdebbir” tedbir edicilerdir. (Rabbların Rabb-ı/Rabbül erbab) olan Rabb’ul âlemîn ise tektir. Her biri kendi sahasında faaliyet gösteren esmâ-i ilâhiye olan rububiyyet mertebesinin görevlilerini, kişi farkına varmadan gafletinden dolayı, nefsinin emrine veriği zaman, bu esmâlar asli görevlerinden uzaklaştırılmış ve nefsin hizmetine verilmiş olur. 

 İşte bu durumda, çok sıkıntıda olan, ve insanın aklına emanet edilen, ancak nefsi beşerisinin, hükmü altına alındığından, ve istilâ edilmiş durumda olduklarından, ilâhi isimler çok sıkıntı içine girmiş olmaktadırlar, ve görevlerini yapamamaktadırlar. İşte bu halde olan ve aslında bize ait olan, ancak nefsimiz tarafından kullanılan esmâlar, kendi hürriyetlerini isterler. İşte bu durumda akıl sahibi bir kişiye, bu esmâları Hakk yolunda kullanılması için bunları nefsin musallatlığından kurtarmak için, onlara yardımcı olmak lâzım gelir ki, o isim ve sıfatlar kişinin lehine, Hakk yolunda kendisine yardımcı olsun. Nefs tarafından bunlar engellendiği için kişiye Hakk yolunda fayda sağlayama-maktadırlar. 

 İşte Cenâb-ı Hakk bu durumda olan kişinin içinde hapis olmuş halde bekleyen, ve ayrıca nefis tarafından kullanılan bu isimler için, “fesalli li rabbike venhar” (108/2) (Rabb’ın için namaz kıl) yani onun ibadet yolunu aç. “ve kurban kes” yani nefsine yeter artık de, onu kurban et ki diğer esmalarda kurtulmuş olsun. İşte zâhirde de derse başlayanlar tarafından ilk başlarda bu yüzden zuhuratlarda kurbanlar kesilir ve ondan sonra yavaş yavaş esmâ-i ilâhiyyeler ilâhi asli görevlerini yapmaya başlarlar, ve ancak ondan sonra Hakk ve gönül yolunda yol almaya başlanır. 

 İşte bu yüzden bunları düşünürken o halde bu Umremde, “rabbim için olsun” diyerek, Rabbıma hediye eyledim. Bunların çok daha başka izahlarıda vardır burada bu şekliyle yapıldı, İnşeallah namaz sureleri kitabımızda, “bu kitap” ilgili surenin bu âyetinde daha geniş bilgi gelecektir. Cenâb-ı Hakk esmalarımızı, nefsinin elinden kurtaranlardan eylesin. Âmiin. T.B. 

------------------- 

 (2015-Umre dosyasından bir miktar daha aktarma yapalım. (14/02/2015/Cumartesi) 

------------------- 

 …………………Bu tavafı, “abdiyyet, velâyet, İbrâhîmiyyet” tavafı olarak niyetlenip yaptım. Allah (c.c.) kabul etsin. 

 Bir müddet sonra sabah namazı ezanı okundu, bu arada Er…. da gelmişti namazı beraber kıldık, bittikten sonra buluşma yerinde Nüket Anne ile buluşup otele yemekhaneye gittik Er… da eşine bakmak için odalarına çıkmıştı. Biz yemek yerken onlarda geldi kahvaltılarımızı da yaptıktan sonra odalarımıza çekildik. Ben gene yazılarıma devam ediyorum, bitince dinlenmek için biraz yatacağım İnşeallah. 

 Yatıp bir miktar uyuduktan sonra, saat (12,00) ye geliyormuş uyandım ve bir zuhurat gördüğümü hatırladım, zuhurat, Hacer validemiz hakkın da ve şöyle idi. 

 “Sa’y yeri imiş ancak eski hali yani (Hacer validenizin ilk bırakıldığı hali,) Hacer validemiz Merveden Safaya doğru geliyor, altıncı yürüyüşü imiş, Safa’ya yaklaşırken bir hareket oldu, Hacer valide, Sa’y gidişinden çıkarak, aşağıya doğru koşmaya başladı, uzaktan İsmâil’in yanında bir şeyler olduğunu fark etmiş, onun yanına gitmişti.

 İşte o anda orada su çıkmış onun etrafını “zem,zem/dur, dur” diyerek çeviriyormuş, daha sonra tekrar Sa’y yerine gelip kaldığı yerden devam ederek safa ya geldi, bende o taraflardan bakıyormuşum. Daha sonra tekrar safa dan Merveye doğru döndü ve herhangi bir kimseye rastlayabilirmiyim diye o tarafa gitti. Böylece yedi yürüyüşü bitirmiş oldu.” İşte bende bu arada uyanmışım, kalkıp elimi yüzümü yıkadım zuhuratı kayda aldım ve çok mühim olduğunu düşündüm, Çünkü zem, zem suyunun, hacer validemizin “Merveden Safa ya giderken (altıncı) yürüyüşünde ortaya çıktığı anlaşılıyor idi” (Allahu a’lem) Zem, zem’in, (ze) si (7) (mim/m) i (40) tır, toplarsak, (7+40=47) iki (47+47=94) namazda geçen “selâm” ların karşılığdır. (7+4=11) Hz. Muhammed’tir. (7+7=14) nuru Muhammedidir. Ayrıca en büyük ebced hesabıyla (ze) (137) sayı değerindedir ki zâten buda bellidir. Daha fazla uzatmayalım. 

 İnsan’ın bâtın varlığında iki “pınar/nehir” vardır, bunların biri (zem zem) pınarı diğeri ise, (kevser) nehridir. Zem zem, beden mülkünden çıkar, (Kevser) ise gönül âleminden çıkar, bunların ikiside kişinin benliğinde vardır ancak bunları çıkarıp faaliyete geçirmek bir irfaniyyet işidir. Cenâb-ı Hakk yollarını açsın. 

 Bunlardan sonra kalkıp elimi yüzümü yıkadım, zuhuratı kayda aldım, oda görevlisini bekliyoruz gelip temizlik yapacak. Mahbub isimli görevli evlât geldi bütün temizliğimizi yaptı gitti, bende küçük bir bahşiş verdim. Gene yazılarıma devam edemiyorum…………………………… T.B.

------------------- 

لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسَانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ

(95/4) Lekad halaknel insâne fî ahseni takvîm.

(95/4) “Muhakkak ki: Biz insanı en güzel bir biçimde halkettik.”

------------------- 

Lekad halaknel insâne fî ahseni takvîm. (4) And olsun ki, mutlak ki “halaknâ”. Biz halkettik. Bakın melekler yaptı, şunlar yaptı değil, biz yaptık deniyor. Cenâb-ı Hakk. “Halâknâ”. Halkettik ki. Kimi? “El insâne”.

 İnsanı halkettik ki nasıl? “fî ahseni takvîm”. “En güzel sûrette.” Kıvamda, olgunlukta halkettik. Buradaki fî’yi biraz düşünmek lâzım gelmektedir, “fî” zarfiyat mânâsına olduğundan, içinde mânâsındadır, yâni “en güzel sûretin içinde” insânı halkettik mânâsındadır. “De, da” hükmünde kullandığımız zaman en güzel sûrette halkettik ama en güzel sûretin içinde, en güzel sûret olarak halkettik. En güzel sûret demek, Allah’ın varlığı içinde insân en güzel sûrette halkedildi mânâsındadır. Anlaşılıyor mu? Yâni tabii insân bir mahâlde halkedildi. Bu mahâl her ne kadar dünya, yada cennet olarak belirtiliyorsa da, bu mahâlde Allah’ın varlığı içindedir, cennette olsa, dünya da olsa Allah’ın varlığı içindedir. 

İşte bu varlık öyle güzel bir varlık ki, bu güzel varlığın içinde, o güzel insânı halkettik deniyor. İşte Cenâb-ı Hakk zâti olarak, yaptığı bazı işleri ben yaptım diye, “halâk tü” ben halkettim. Oradaki “tü” zamiri “ben” birey oluyor. Sonuna, “nâ” gelen aleynâ bizim üzerimize. Halaknâ halâka, Halketti, kim? Halâknâ Biz halkettik hükmündedir, ben ile bizim arasındaki fark şudur: Cenâb-ı Hakk bazen tek olarak kendinden bahsediyor. Biz olarak ifâde ettiği yerlerde sıfâtlarını da devreye sokmuş oluyor. Yâni biz halkettik darken, bir başbakan düşünün, bakanlar kurulu ile birlikte, biz imzaladık bu işe karar verdik, gibi bakan-larına da birer şahsiyet vermiş oluyor. 

Başbakan ben imzaladım, demek sûretiyle de aynı işi yapmış oluyor. Ama biz imzaladık, dediği zaman bu daha nezaketli oluyor. Bakanlar da şahsiyet sahibi oldukları orada gözükmüş oluyor. İşte Cenâb-ı Hakk kendi sıfâtı zâtiye ve sıfâtı subutiye, sıfâtları ile birlikte yaptığı bir işe, biz diye ifade ediyor. Yoksa orada başka Allah’lar var da onlarla birlikte biz, değildir. Yâni hayat sıfâtım ile Âdem’e hayat verdim. Hay sıfâtımla. İlim sıfâtımla ilim verdim. Rahmet sıfâtımla onlara rahmet ettim. Rahmet ettik neticesinedir. Ben yaptım ama neticede biz yaptık diyor. Buradada işte bahsedilen odur. “Lekad halâknâ” “mutlakki biz halkettik”. Kimi? El insâne. İnsanı biz halkettik. Nasıl? “fî ahseni takvîm.” En güzel sûret içinde, ve en güzel olarak. Burada ahseni takvîm “kıvam” üzere mutedil üzere halkedilmesi şu mânâda her mertebede ahseni takvîm. Sadece cesed, et, kemik, sûret olarak değil. 

Sûret olarak ta en güzel şekilde. Daha evvelce de biraz mevzu olmuştu. Eğer Cenâb-ı Hakk bizi diğer mahlûkat gibi dört ayak üstünde, yürür şeklinde halketmiş olsaydı, yaşantımızdan bu kadar randuman alamazdık. Yerde yürürken, caddelerde daha çok yere ihtiyacımız olacaktı. Arabalar nasıl daha çok yer tutuyor? Ama bir insâna ba-kın, şimdi şâyet yatay olarak yerde yaşasa idik, ne kadar çok yer tutar idik? Ama dikey olarak yaşadığımızdan, ne kadar az yer tutmaktayız ve dikey olduğumuz zaman, hareket kabiliyetimiz daha çok olmaktadır. Yükseklere daha çok ulaşmaktayız. Böyle yaşamış olsaydık bizim yukarda iş yapmamız çok zorlaşırdı. Tay tay, iki ayak üzerinde zorlukla durmaya çalışacaktık. 

Veyahut başka ekipman kullanacaktık, ama bu verimlilik olmayacaktı. Gerek zâhiren, gerek bâtınen, gerek rûhani yönden, gerek nefs îtibariyle nefsani yönden, gerek rûhani yönden, fiziki yönden hangi yönden bakarsak bakalım en kemâlde halkedilen varlık insândır. Bu yüzden İnsân-ı Kâmil denir insâna! ama ilmi yönden bu kelime kullanılıyor ise de, aslında insân her yönüyle kemâldedir. Ama insân kendi kemâlini bilmez de, kemâlini zevalde yaşarsa, sorun onun sorunu olur. Onun zevalde yaşaması, kemâl haliyle halkedilmesine zarar vermiş olmaz. Yâni altının altınlığı, hani basitçe derler ya yere düşmekle sakıt olmaz.

Çamura düşmekle altına birşey olmaz. Ne olur onu kim kullanıyorsa değerini bilmediğinden, onu çamur içinde bırakır. Ama çamur içinde kalması ona zarar vermez. Üstüne su dökersin yıkanır gider, altın yine altındır. Yâni insân kişi, kendini hangi hususta, hangi şekilde kullanıyor olursa olsun, hakkın vermiş olduğu değerden hiçbirşey kaybetmez. Kaybettiği fiili yönündedir. Fiilinde eksiklik vardır. Ama varlığında bir eksiklik düşünülemez. 

------------------- 

ثُمَّ رَدَدْنَاهُ أَسْفَلَ سَافِلِينَ

(Summe redednâhu esfele sâfilîn.) 

(95/5) “Sonra da onu aşağıların en aşağısına döndürdük.”

------------------- 

Tefsirlerde “esfeli sâfilin” olarak “en aşağı yer” ibaresi kullanılır, zâhiren doğrudur, ancak bu kadar büyük bir değerde halkedilen bir varlığın, bu kadar basit bir şekilde izah edilmesi kabul edilemez. 

Halife olarak halkedilen bir varlık, kendi fiilleri ile kendini aşağılatırsa, ayrı konudur. Ancak insânın halife oluşu yönüyle bu Âyet-i Kerîme’nin ifâdesi kemâlât yönüyle “en son ulaşılan nokta” demektir. Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın tenezzül mertebelerinin en uç noktasıdır.

Cenâb-ı Hakk (c.c) bu ifâde ile insânı taltif etmiş olmaktadır. Meleklerin sıfât mertesinde programları yapılmakta, ve esmâ mertebesinde zuhura gelmektedirler, oysa insân, ahadiyyet mertebesinden kaynağını alarak, en uç nokta, olarak belirtilen “esfeli sâfiline” kadar seyahâtini devam ettirmektedir ki, âlemlerin en büyük seyyahıdır. Bu aşamadan sonra, bizlerdeki tecelliler bâtın âlemine doğru geriye dönüş seferine başlamaktadır. 

Evliyâullah tarafından, “hazreti şehadet” ismi verilen bu âlemde, insân ne kazanıyorsa bu âlemde kazanmaktadır ki, bu nedenle basit mânâda aşağı bir yer değil, yücelerin, yücelerinin buluştuğu bir yerdir. İnsân ile Kûr’ân’ın, kulu ile Rabbının buluştuğu yerdir.

Bu âlemde “likâ” hükmünü, yani Allah’a ulaşma hükmünü yerine getiremeyen kimsenin, âhirette Allah’a ulaşması, sadece ham hayaldir, ancak iyi halleri ile cennete girer o ayrı bir konudur. 

Bizim vaktimizi kullanmamız, kendimizi tanıma yolunda olmalıdır, ahirette cennet ve cehennemden başka zâten yaşanacak bir mahâl yoktur, Cenâb-ı Hakk (c.c) bizi nereye koyarsa oraya râzı olacağız.

Esfeli sâfiline ulaşılmadıkça Rabbı ile buluşma mümkün değildir. Ve bu hâl ise tecelli-i külli ile tenezzül mertebe-sidir.

------------------- 

Muhabbetin, likâ’nın tenezzülü (Tenezzül: nâzil olma, idrâke gelme, anlaşılmasının hafifletilip, kolaylaştırılması)

(Hazret-i şahadet), Ef’âl âlem’ine

1-Allah’ın tenezzülü

2-Kûr’ân’ın tenezzülü

3-İnsân-ı kâmil’in tenezzülü

4-Zâtı’nın tenezzülü

5-Mânâların tenezzülü

6-Sıfatlarının tenezzülü

7-Rûh’un tenezzülü

8-Esmâların tenezzülü

9-meleklerin tenezzülü

10-nefsin tenezzülü

11-mertebelerin tenezzülü

12-fiillerin tenezzülü

13-Âdemin tenezzülü 

14-peygamberlerin tenezzülü

15-kitapların tenezzülü

16-hakikat-ı Muhammedinin tenezzülü. Ve diğerleri.

Bu kadar muhteşem bir oluşumun bir araya getirilmesi tabî ki orasını (Hz. şehadet) yapar, ki; içinde, zâhiri ve bâtını yaşadığımız bu yerdir. Kendinin kolayca müşahede edilmesi için, bu tenezzülleri yaptı. Sende artık nefsinden tenezzül edip lütfet de Rabb’ın sana da ulaşsın. Rabb’ın yanında, ama sen ondan uzaktasın. Bu varlık içinde ki, yokluk niye?. T.B. 

------------------- 

 İkinci yorum Summe redednâhu esfele sâfilîn.(5) İşte biz onu, bu güzel haller içerisinde, halkettikten sonra, yine “nâ” geldi. Biz geldi bakın. Summe, sonra “redednâ” hu biz onu reddettik. Nereye? “esfele sâfilîn.” esfele sâfilîn’den murat. Kitâplar, tefsirler, tercümeler, buna “aşağının aşağısı, bayalığın bayalığı” diye, yâni bundan daha çukur, daha aşağılık bir yer yok, daha kötü bir yer yok. En aşağıya gönderdik, diye genel olarak ifâdesi vardır. Zâhiren bu da doğrudur, ama biz onu öyle düşünmeyiz. Çünkü gerçekten, çok muhterem ve muazzam halkedilen bir varlığın, böyle basit bir şekilde izâhı böyle pek, kolay kolay kabul edilemez. 

Çünkü halife olarak halkedilmiş bir varlık, çok aşağılk olması pek öyle düşünülemez, ama demin dediğimiz gibi, kendi fiilleri îtibariyle, kendi kendini aşağılatırsa ayrı konudur. Ama peki o zaman buraya ne diyeceğiz, diyeceğimiz şey şu, aşağıların aşağısı demek, tenezzül îtibariyle son en son ulaşılan kemâl nokta demektir. “Esfele sâfilîn” süfliyyet diye belirtilen tecellinin sonu demektir. Buda yerme değil taltiftir. Eğer kıymetini bilebilirsek. Şimdi, diyelim ki senin bir sahan var burada, bir merkezden çıkan malzemeyi alıyorsun. Sana tanınan sınırın sonuna kadar naklediyorsun. 

İşte o senin esfele sâfilînindir. Yâni ulaşabildiğin en son ucudur. Bu da senin için kemâldir. Yâni sahanın genişlemesidir. Diyelim ki kırk kilometre karede sana yer verilmiştir. Oraya kadar gidersin diğerine elli kilometre, diğerine yüz kilometre verilmiştir. İşte Türkiye’yi tanımak için Edirne’den Ardahan’a kadar yolculuk yapman gerekiyor. Efendim İstanbul’dan Ankara’ya gittim de ben Türkiye’yi tanıdım. Tabî yine Türkiye’yi tanımışsındır ama, kemâliyle değil. Esfeline ulaşamamışsındır. İşte Cenâb-ı Hakk’ın bu kelime ile esfele sâfilîne reddettik-gönderdik, âyetiyle onu taltif etmiş oluyor. 

Yâni onu insânı, bizi taltif etmiş, yâni şereflendirmiş oluyor. Yerme değildir, burada. Ama yerme olarak anlarsan yerme olarak anlarsın. Ama o işte zâhirdeki basit ifâdesi aşağıların aşağısı demektir, tenezzülün uç noktası demektir, nüzül olma yâni seyahatin ucu demek. Bakın diğer mahlûkatın seyahati nereye kadar? Yâni varediliş kaynağı ile, ulaşması lâzım gelen yer neresidir? Gelelim bizden sonra olan hayvanlar mertebesi, esfele sâfilînine. Hayvanlar dünyada halkediliyor. 

Sahaları, dünyada gezebildikleri kadardır. Ahiretleri mânâ âlemleri, aya çıktı göğe çıktı. Aydan geldi gökten geldi gibi bir halleri yoktur. Dünyada varolup rûhlarıyla bedenleriyle birlikte dünyada yaşıyorlar. Bu kadar kısa bir yolculukları vardır. İnsanla arasındaki farka bakın. Meleklere bakalım. Meleklerin sıfât mertebesinde programı yapılıyor. Esma mertebesinde zuhura geliyorlar. Bakın seyahatleri o kadar. Cinler aynı yerdeler, aynı kısımdalar. Ama insân ahadiyet mertebesinden kaynağını alıyor. En uçtaki, esfele sâfilîn diye belirtilen seyahatin, sonuna kadar gidebiliyor. İşte insân bu âlemlerde en büyük seyyahtır. Bütün varlıkalardan daha fazla yol katediyor.

Yâni en başlangıçtan en sona kadar seyahati vardır. 

En başa Alâ-i İlliyyin, en sona da esfele sâfilîn diyorlar. Ve bu esfele sâfilîn, diye belirtilen yer aslında, buluşma mahâlli “lika” Rabbıyla buluşma mahâllidir. İşte, bu mahâl esfele sâfilîn diye belirtilen yerdir. Buraya ulaşmayan kişinin, Rabbıyla buluşması mümkün değildir. Burası ayrıca ef’âl âlemidir, ve buna Evliyaullah buranın ismine Hazreti Şehâdet dediler. Zâhir ehlinin esfeli sâfilîn dediği yere bakın, Evliyaullah Hazreti Şehâdet diyor. Yâni hazret olan, mübarek olan şehâdet mertebesi, ve biz ne kazanıyorsak bu mertebede kazanıyoruz. 

Müslümanlığımızı da burada, kendi varlığımızı da burada kazanıyoruz, ilim tahsil yeride onun için burasıdır, o kadar basit bir mânâda basit bir yer değildir, burası yücelerin yücelerinin buluştuğu yerdir. Yüceliklerin buluştuğu yerdir burası. İnsan ile Kûr’ân’ın buluştuğu. Kulu ile Rabbının buluştuğu yerdir, onun tahakkuk yeri burasıdır. Ve buranın bir ismi de Mescidil Aksadır. Her ne kadar Kudus’teki camiye, ibadet yerine Mescidil Aksa deniliyorsa da, Mescidil Aksa ifâdesi Dünya’nın tamamını kapsamına alıyor. Mescidi Aksa ne demektir.? En uzak mescid. Yâni merkeze en uzak mescid mânâsınadır. O günkü dünyada belirgin olarak ibadet yeri Kâbe-i Muazzama, ve ondan sonra yapılan Mescidil Aksa. Aksa demek, en uzak. Bir hayli uzak. İşte burası Kâ’be-i Muazzama hükmünde olan, Allah’ın zâtından en uzak mesafede olan mescid, bu dünyanın tamamı. Yâni bu dünyanın tamamı Mescid-il Aksadır. 

Orada ki mescidi Aksa, bir simge olarak orada durmaktadır. Ve bu Mescid-il Aksanın içerisindeki bir merkezde olan, Kâ’be-i Muazzama yâni zât tecellisi olan Kâ’be-i Muazzama. İşte bunların hepsi bu âlemdedir. Böyle olan bir âlemin esfel olması, safilin olması aşağıların aşağısı, kötülerin kötüsü olması mümkün değildir. Ama öyle anlayan öyle anlasın. Onlara da kimsenin diyecek bir şeyi yoktur. Ne varsa bu âlemde vardır. Bu âlemde “likâ” yâni mülâki Hakka ulaşma hükmünü başaramayan kimsenin, ahirette Allah’a ulaşması hayâl mi hayâldir. O kadar bir ham hayâldir. Ama cennete girer mi o kimse iyi halleriyle? Girer. O konu da ayrıdır. 

Biz cennet cehennem münakaşasını yahut sorununu yapacak insânlar değiliz. Cenâb-ı Hakk dilerse cennetine koyar, dilerse cehennemine koyar. Onun bileceği iştir. Cehennemine koydu da aman ya Rabbi ben ne yaptım da beni cehennemine koydun diyecek bir şeyimiz de yoktur. Cennetine koyarsa da, Ya Rabbi ben cennetlik bir amel yapmadım ki beni buraya nasıl koydun diye, söyleyecek bir sözümüzde yoktur. Tabii ki ahrette de, nasıl dünyada bir mekânda yaşanıyor ise. Ahirette de iki tür mekân vardır. İnsânların bir kısmı o türde, bir kısmı bu türde. Yâni bir kısmı cehennem ehli, bir kısmı cennet ehli olarak yaşayacaktır. O kimse nereye gidecekse aslında zâten o da belli olmuş vaziyettedir. 

Efendimiz (s.a.v) bir gün iki elinde birşey tutuyormuş gibi göstererek diyor ki; bu elimde iki kitâp var. Bunun birinde cennetlikler, birinde cehennemlikler yazılı. Kim bunun içerisinde ise, bunlar cennete bunlar cehenneme gidecektir. Ya Resulallah bunlar belli mi? Diye sorulduğun da, Bellidir diye ifade edilmiştir. Bunlar daha baştan bilinmiş, kimin nereye gideceği biliniyor. 

Ancak burada aklımıza bir soru gelebilir, bunlar baştan biliniyor ise, o zaman hesap kitap, cennet ve cehenneme neden ihtiç duyulsun? 

El cevap. Bunların baştan bilinmesi İlmi İlâhiye gereğidir. Cenâb-ı Hakk Alîm ismi ile bütün geçmiş ve geleceği bildiğinden daha henüz yaşanmamış sahaların kula bağlı yaşamlarının hür iradeleri ile daha baştan nasıl yaşanacağını bildiği için, bunları tesbit etmiş olmaktadır. 

Şu kimseler cehenneme, şu kimseler cennete gidecek diye Allah (c.c.) kendi bunları ayırmamıştır. Eğer bu ayrımları Allah (c.c.) yapmıştır kulun bunda dahli yoktur kul bu mahallere ister istemez gitmek mecburiyetindedir, der isek o zaman biz farkında olmadan “cebriye” fırkasının anlayışı üzere rabbımıza suç isnad etmiş oluruz. Buda çok yanlış bir değerlendirme olur ve ehli sünnet itikadına aykırı bir değerlendirme olur. Bunun tesbiti kulun yapacağı fiillerine göredir çünkü kul yaptığından mes’uldür, bu yüzden mükâfat ve mücazat gerçektir ve kula bağlıdır. Cenâb-ı Hakk kulunun ne yapacağını bildiği için bunların ayırımını daha baştan yapmakta, ancak bu ayırım kendi ilminde kalmakta, hesap kitaptan sonra da bireyler bu hali bilmektedirler.

Ama biz bunların araştırmasında vakit geçirecek halimiz yoktur. Bizim vaktimiz sınırlıdır bunu kendimizi tanıma yolunda olmaya harcamalıyız. “Summe redednâhu” işte bütün bu güzel haller içerisinde biz onu esfeli safiline, bu genişlikteki bu güzellikteki bu değerdeki yere konuk olarak gönderdik.

Yanması, kötülükler içerisinde, o curuf içerisinde, kirlilikler içerisinde kalması babında değil, burada belirtilen. Ama o tür insânlar da yok mu? Aşağıların aşağısı, yâni bayağılıkların bayağısını yaşayan insânlar yok mu? Var. Ama buradaki gerçek mânâ o değildir. Cenâb-ı Hakkın, o bir zeytine, bir incire yemin ettiği gibi, Esfeli safilin hükmü altında ulaşılan en kemâlli yer mânâsında ve en uzak menzili ifade etmektedir. Onun için biz seyyahız. İnsanoğlu yâni âlemlerin en büyük seyyahıdır. 

Ma’nâ âleminden zât âleminden gelip, sıfât âlemine nakil olunup, sıfat âleminden esmâ âlemine nakil olunup, Esma âleminden hayâl âleminden de dünya âleminde de zuhura çıktık. İşte onun için de esfele safilin, seyrin en sonu en kemâllisidir. Bundan daha başka tecelli hali yoktur, bu tecelli bundan sonra geriye çekilmekte. Yâni bâtın âlemine geriye dönüş seferimiz başlamaktadır. 

Her birerlerimizin dünyaya geldiğimiz günden sonra hemen zâten sefer başlıyor. Sefer hazırlığı başlıyor. Dünyaya gelmemiz için çok uzun süreler geçti, o yollardan ma’nâ âleminden zuhura çıkıncaya kadar çok süreler geçti. Burada kalacağımız sürede çok kısa bir sûre bununda herbirerlerimiz yarısından fazlasını katettik çok az bir süremiz kaldı geriye iade edilmemiz için berzaha, geldiğimiz berzaha dönmemiz için. Rabbımıza ne kadar şükretsek azdır. Kendi hakîkatini bizlere açıyor. İşte Summe redednâhu esfele sâfilîn. Biz o esfeli sâfilîn denen en uzak yere en kemâlli şekilde, bütün techizatı ile birlikte gönderdiğimiz insana selâm olsun. 

------------------- 

(68-1-Namaz sureleri-95-Tin-4-5-) T.B.

------------------------ 

 Allah Hakk söyler Hakk-ı hakikat-i söyler. 

 Gayret bizden muvaffakiyet Hak’tan’dır.

Terzi Baba kitapları. 

Terzi Baba Baskısı olan kitaplar. 

1. Necdet Divanı:

2. Hacc Divanı:

3. İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri:

4. Lübb’ül Lübb Özün Özü, (Osmanlıca’dan çeviri):

5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri):

9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet:

10. Kelime-i Tevhid, değişik yönleriyle:

11. Vâhy ve Cebrâil:

12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi:

13. (13) On üç ve Hakikat-i İlâhiyye: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri ve şerhi 

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

16. Divân (3)

19. Sûre-i Feth ve fethin hakikat-i.

21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

22. Sûre-i Yûsuf ve dervişlik:

24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.) 

35. Fâtiha Sûresi: 

39. Terzi Baba: (2)

41. İnci tezgâhı:

49. 36-Yâ’sîn, Sûresi: 

59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

67. 067-Mülk Sûresi: 

68. 1-namaz sureleri

69. 2-namaz sureleri

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

91-Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

95- Terzi Baba-(8) (19/53)

96- 41-Fussilet Sûresi. 

103-terzi Baba yüksek lisans tezi. 

118- 52-Tûr suresi. Ve M. Nusret tura. 

129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

177- Terzi Baba, “14-İrfan mektebi” İlâhiyat tezi.

-------------------

(H) Yayınları tarafından basılan kitaplarımız: 

-------------------

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve hakikatleri: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri.

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem-safiyeti. Safiyyullah. (a.s.) 

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

------------------------------ 

 Terzi Baba kitapları sıra listesi

 KAYNAKÇA

 1. KÛR’ÂN VE HADîS :

 2. VEHB : Hakk’ın hibe yoluyla verdiği ilim.

 3. KESB : Çalışılarak kazanılan ilim.

 4. NAKİL : Muhtelif eserlerden, Mesnevi’i şerif, İnsân-ı Kâmil, Fusûsu’l Hikem ve sohbetlemizden müşahede ile toplanan ilim.

(Gönülden Esintiler) 

1. Necdet Divanı:

2. Hacc Divanı:

3. İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri:

4. Lübb’ül Lübb Özün Özü, (Osmanlıca’dan çeviri):

5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri):

9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet:

10. Kelime-i Tevhid, değişik yönleriyle:

11. Vâhy ve Cebrâil:

12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi:

13. (13) On üç ve Hakikat-i İlâhiyye: 

14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri ve şerhi 

15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

16. Divân (3)

17. Kevkeb. Kayan yıldızlar.

18. Peygamberimizi rû’ya-da görmek. 

19. Sûre-i Feth ve fethin hakikat-i.

20. Terzi Baba Umre (2009)

21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

22. Sûre-i Yûsuf ve dervişlik:

23. Değmez dosyası:

24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.) 

25. -1-Köle ve incir dosyası: 

26. Bir zuhûrât’ın düşündürdükleri: 

27. -2-Genç ve elmas dosyası: 

28. Kûr’ân’da Tesbîh ve Zikr: 

29. Karınca, Neml Sûresi: 

30. Meryem Sûresi: 

31. Kehf Sûresi: 

32. 3-Terzi Baba İstişare dosyası: 

33. Terzi Baba Umre dosyası: (2010)

34. -3-Bakara dosyası: 

35. Fâtiha Sûresi: 

36. Bakara Sûresi: 

37. Necm Sûresi: 

38. İsrâ Sûresi: 

39. Terzi Baba: (2) 

40. Âl-i İmrân Sûresi: 

41. İnci tezgâhı: 

42. 4-Nisâ Sûresi: 

43. 5-Mâide Sûresi: 

44. 7-A’raf Sûresi: 

45. 14-İbrâhîm Sûresi: 

46. İngilizce, Salât-Namaz: 

47. İspanyolca, Salât-Namaz: 

48. Fransızca İrfan mektebi:

49. 36-Yâ’sîn, Sûresi: 

50. 76-İnsân, Sûresi: 

51. 81-Tekvir, Sûresi: 

52. 89-Fecr, Sûresi: 

53. Hazmi Tura: 

54. 95-Beled-Tîn, Sûresi: 

55. 28- Kasas, Sûresi: 

56. İrfan-Mek-Şer-Fransızca-Baba: 

57. 20-TÂ HÂ Sûresi: 

58. Mirat-ül-İrfan-ve-şerhi: 

59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

62. -4-Bir ressam hikâyesi:

63. İnci mercan tezgâhı

64. Ölüm hakkında:

65. Reşehatt’an bölümler: 

66. Risâle-i Gavsiyye: 

67. 067-Mülk Sûresi: 

68. 1-Namaz Sûrereleri: 

69. 2-Namaz Sûrereleri: 

70. Yahova Şahitleri: 

71. Mü-Geceler-Fran-les-nuits: 

72. Îman bahsi: 

73. Celâl cemâl Celâl: 

74. 2012 Umre dosyası: 

75. Gülşen-i Râz şerhi: 

76. -5-Doğdular, yaşadılar hikâyesi: 

77. Aşk ve muhabbet yolu: 

78. A’yân-ı sâbite. Kazâ ve kader:

79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.

81- Hayal vâdîsi’nin çıkmaz sokakları: 

82- Mektuplarda yolculuk-M.Nusret-Tura.

83- 2013 Umre dosyası. 

84- Nusret Tura-Vecizeler ve ata sözleri.

85- Nusret Tura-Tasavvufta aşk ve gönül.

86- Terzi Baba-(6) İstişare dosyası.

87- Terzi Baba-İlâhiler derleme.

88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.

89- 6-Her şey merkezinde hikâyesi. 

90- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-1) şerhi. 

91- Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

92- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (2) şerhi. 

93- 7. İngilizce. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

94- Mescid-i Dırarr-Kubbet-ul Kara. 

95- Terzi Baba-(8) (19/53)

96- 41-Fussilet Sûresi.

97- 2015 Umre dosyası. 

98- Solan bahçenin kuruyan gülleri. 

99- Terzi Baba-(9) İstişare dosyası. 

100-14-İrfan mektebi ve şerhi-İspanyolca.

101- Bosna Hersek dosyası. 

102-The SCHOOL OF WISDOM (irfan mektebi)

103-Terzi Baba yüksek lisans tezi. 

104-Hacc Umre ve hakikatleri.

105-Cemo ve Farko.

106-(2016) Umre dosyası.

107-Vahy ve Cebrâîl- (Fransızca)

108-Ru’ya-Mana-alemi- Tezi Baba ile ilgili zuhuratlar. 

109-terzi Baba tasavvufi izahlar. 

110-19-53-Şeker risalesi.

111-Lübb-ül lübb-Özün özü ve şerhi.

112-Bir kardeşin soruları ve cevapları

113- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-2) şerhi.

114- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-3) şerhi.

115- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-4) şerhi.

116- 2017-Kudüs seyahati dosyası. 

117- İnsân-ı Kâmil A.K.C. Cild (1-kitap-5) şerhi.

118- 52-Tûr suresi. Ve M. Nusret tura.

119-Fu-Hi-01-Adem Fassı.

120-Fu-Hi-02-Şit Fassı.

121-Fu-Hi-03-Nuh-fassı.

122-Fu-Hi-04-İdris-05-İbrahim-fassı

123-Gülşen-i Raz-2-Terzi Baba şerhinin tamamı. 

124-İbretlik bir değmez dosyası daha Satih ince.

125-2018 Umre dosyası 

126-14-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

127-15-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

128-İbretlik bir hikâye daha. Kaf dağı ve Zümrüd-ü Anka.

129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

130-İbretlik bir hikâye daha. Kilise çanları. 

131-Kur’ân-ı-Kerîmde yolculuk-53-Ayetleri ve Terzi Baba- 

132-Kaner Yiğido-İbretlik bir hikâye daha- 

133-1-İzmir İrfan sohbetleri. 

134-2-Sohbet arası sohbetler. 

135-3-Sohbet arası sohbetler.

136-4-Sohbet arası sohbetler.

137-5-Sohbet arası sohbetler.

138-6-Sohbet arası sohbetler.

139-7-Sohbet arası sohbetler.

140-8-Sohbet arası sohbetler.

141-9-Sohbet arası sohbetler.

142-10-Sohbet arası sohbetler. 

143-11-Sohbet arası sohbetler. 

144-12-Sohbet arası sohbetler. 

145-13-Sohbet arası sohbetler. 

146-14-Sohbet arası sohbetler. 

147-15-Sohbet arası sohbetler. 

148-16-Sohbet arası sohbetler. 

149-17-Sohbet arası sohbetler. 

150-18-Sohbet arası sohbetler.

151-19-Sohbet arası sohbetler.

152-20-Sohbet arası sohbetler.

153-21-Sohbet arası sohbetler.

154-22-Sohbet arası sohbetler.

155-23-Sohbet arası sohbetler.

156-24-Sohbet arası sohbetler.

157-25-Sohbet arası sohbetler.

158-26-Sohbet arası sohbetler.

159-27-Sohbet arası sohbetler.

160-28-Sohbet arası sohbetler.

161-29-Sohbet arası sohbetler.

162-30-Sohbet arası sohbetler.

163-1-7-Esmâ’ül Hüsnâ-M.Nusret Tura. 

164-2-8-Esmâ’ül Hüsnâ-M.Nusret Tura. 

165-9- Ku-Ker-Yol-Kıyamet Sûresi.

166- İnsan-ı Kamil-A-K-C-Cilt-1-Kitap-6-şerhi- 

167- İnsan-ı Kamil-A-K-C-Cilt-1-Kitap-7-şerhi- 

168- 31- Sohbet arası sohbetlerden seçmeler. 

169- İbretlik bir hikâye daha-Usta dan çırağına tavsiyeler- 

170-4- Ru’ya-Mana-Alemi-Terzi Babanın görüldüğü zuhuratlar.

171-5- Ru’ya-Mana-Alemi-Yoruma açık eğitim zuhuratları.

172-6- Ru’ya-Mana-Alemi-Tuzak-mekr-Hileli zuhuratlar.

173- 2020 Umre dosyası.

174- 83-Kur’an-ı kerimde yolculuk Mutaffifin suresi.

175- Mübarek geceler ve bayramlar. İspanyolca çevirisi. 

176- Korona virüs’ün düşündürdükleri.

177- Terzi Baba, “14-İrfan mektebi” tezi. 

178-84-12-Ku-Ker-Yol-İnşikak suresi-

179-13-Terzi-Elif-Terazi-Teradi-İrfan mektebi.. 

180- A- Füsus’ül-Hikem- Mukaddime. 

181- B- Füsus’ül-Hikem- Ayniyet ve Gayriyyet. 

182-Fü-Hi-06-İSHAK FASSI-

183- Fü-Hi-07-İsmail-08-Yakup- fassı- 

184-Fü-Hi-09-Yusuf Fassı-

185-Fü-Hi-10-Hud Fassı-

186-Fü-Hi-11-Salih-12-Şuayb Fassı-

187-Fü-Hi-13-Lut-14-Üzeyir Fassı-

188-Fü-Hi-15-İsa Fassı- 

189-Fü-Hi-16-Süleyman-17-Davut-18-Yunus-19-Eyyüb-Fassı-

190-Fü-Hi-20-Yahya-21-Zekeriyya-Fassı- 

191-Fü-Hi-22-İlyas-23-lokman-24-Harun-Fassı- 

192-Fü-Hi-25-Musa-26-Halid-Fassı- 

193-Fü-Hi-27-Muhammed-Fassı-

194-Silsile-i Uşşakiyye.

195-Terzi Baba-özel, kütüphane ve müze arşivi.

196- Üç silahşörler. İbretlik bir değmez dosyası daha-

197-Cilt-1-Dur Rabb-ın namaz kılıyor- 

198-14- Ramazan ve oruç- 

199- 14-İrfan mektebi-ders tarif sıralaması-

200-Cilt-2-Dur Rabb-ın namaz kılıyor- 

201-Cilt-1-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

202-Cilt-2-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

203-Cilt-3-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

204-Kur’an-ı kerîm’de nefs ayetlri. 

205-15-Zekât ve infak. 

206-Üç şilâhşörler-2-İbretlik bir değmez dosyası daha-

------------------------- 

Altı peygamber serisi: 

1-15. 6 Pey-(1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.) 

2-21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)

3-24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.)

4-59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.) 

5-60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)

6-61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)

-------------------------

Terzi Baba kitapları serisi: 

1-12- Terzi Baba-(1) 

2-39- Terzi Baba-(2)

3-32- Terzi Baba-(3) İstişare dosyası.

4-79- Terzi Baba-(4) İstişare dosyası.

5-80- Terzi Baba-(5) İstişare dosyası.

6-86- Terzi Baba-(6) İstişare dosyası.

7-91- Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)

8-95-Terzi Baba-(8) (19/53) 

9-99- Terzi Baba-(9) İstişare dosyası.

10-103-Terzi baba yüksek lisans tezi.

11-108-Tezi Baba ile ilgili zuhuratlar. 

12-109-terzi Baba tasavvufi izahlar. 

13-110-19-53-Şeker risalesi. 

14-126-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

15-127-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

16-87- Terzi Baba-İlâhiler derleme.

17-126-14-1-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

18-127-15-2-Ben’deki Terzi Babam. Murat Cağaloğlu.

19-129-Terzi Baba divanı. “Tüm şiirlerim.” 

20-131-Kur’ân-ı-Kerîmde yolculuk-53-Ayetleri ve Terzi Baba- 

21-165-9- Ku-Ker-Yol-Kıyamet Sûresi.

------------------------- 

Bir hikâye birçok yorum serisi. 

1-25 -Köle ve incir dosyası: 

2-27 -Genç ve elmas dosyası: 

3-34 -Bakara dosyası:

4-61-Bir ressam hikâyesi:

5-76-Doğdular, yaşadılar hikâyesi: 

6-89-Her şey merkezinde hikâyesi. 

------------------------- 

Dîvanlar serisi: 

1-1-Necdet Divanı: 

2-2-Hacc Divanı: 

3-16-Divân (3)

4-87-Terzi Baba-İlâhiler derleme.

5-88-Nusret Tura-Divanı. 

6-129-Terzi Baba divanı, tüm şiirlerim. 

------------------------- 

İbretlik dosyalar serisi. 

1-17-kevkeb-kayan yıldızlar.

2-23-İbretlik değmez dosyası. 

3-73-Celâl Cemâl Celâl “hayalî Kamer’in hayal vâdîsi”

4-81-Hayal vadisinin çıkmaz sokakları. 

5-93-Mescid-i dırar/Kubbet-ul kara. 

6-98-Solan bahçenin/kuruyan gülleri.

7-105-Cemo ve Farko. 

8-112-Bir kardeşin soruları ve cevapları.

9-124-İbretlik bir değmez dosyası daha. Satih ince. 

10-128- İbretlik bir hikâye daha. Kaf dağı ve Zümrüd-ü Anka.

11-130-İbretlik bir hikâye daha. Kilise çanları. 

12-132-Kaner Yiğido-İbretlik bir hikâye daha-

13-169-İbretlik bir hikâye daha-Usta dan çırağına tavsiyeler- 

14-196- Üç silahşörler. İbretlik bir değmez dosyası daha-

15-201-Cilt-1-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

15-202-Cilt-2-Bir salikin seyr/yol hikâyesi- 

------------------------ 

Umre dosyaları serisi 

1-2. Hacc Divanı:

2-20. Terzi Baba Umre (2009)

3-33. Terzi Baba Umre dosyası: (2010)

4-74. 2012 Umre dosyası: 

5-83- 2013 Umre dosyası.

6-97- 2015 Umre dosyası. 

7-106-(2016) Umre dosyası.

8-104-Hacc Umre ve hakikatleri. 

9-125-2018 Umre dosyası. 

10-173-2020-Umre dosyası.

------------------------ 

Diğer dillere çevrilen Terzi Baba kitapları serisi

1-5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca” 

2- 6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)

3-46. İngilizce, Salât-Namaz: 

4-47. İspanyolca, Salât-Namaz: 

5-48. Fransızca İrfan mektebi:

6-71. Mü-Geceler-Fran-les-nuits: 

7-93- 7. İngilizce. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):

8-100-14-İrfan mektebi ve şerhi-İspanyolca.

9-107-Vahy ve Cebrâîl- (Fransızca)

10-175- Mübarek geceler ve bayramlar. İspanyolca çevirisi. 

------------------------

Mektuplar ve zuhuratlar serisi:

Terzi Baba İnternet dosyaları:

------------------------ 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

1-2- 3- 4- 5- 6- 7- 8- 9- 10-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

11-12-13-14-15-16-17-18-19-20-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar . 

21-22-23-24-25-26-27-28-29-30-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

31-32-33-34-35-36-37-38-39-40-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

41-42-43-44-45-46-47-48-49-50-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

51-52-53-54-55-56-57-58-59-60-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

61-62-63-64-65-66-67-68-69-70-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

71-72-73-74-75-76-77-78-79-80-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

81-82-83-84-85-86-87-88-89-90- 

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar.

91-92-93-94-95-96-97-98-99-100-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

101-102-103-104-105-106-107-108-109-110-

Terzi-Baba-Mektuplar ve zuhuratlar. 

111-112-113-114-115-116-117-118-119-120-

------------------------ 

Kitaplar devam ediyor şu an Yekün= (206+120=326)
